Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 205 kayıt bulundu.
Flores'in Küçük İnsanları

Flores'in Küçük İnsanları

Flores Adası’nın ismini hiç duydunuz mu? İlk bakışta Endonezya’da şirin bir tatil yeri gibi görünen bu ada aslında tarih öncesi çağlarda barındırdığı, küçük insanları yani “Homo Floresiensisleri” sebebiyle arkeoloji ve antropoloji dünyasında önemli bir yere sahip. Homo Floresiensis'lere ev sahipliği apan Flores Adası Kayıp medeniyetler üzerinde araştırma yaptığınızda karşılaşacağınız muhtemel isimlerden biri; Flores Adası. Burada yüzyıllar önce yaşadığı tespit edilen, fiziksel özellikleri açısından “küçük” olarak tabir edebileceğimiz Homo Floresiensisler ve onların bu alanda nasıl yaşam sürdükleri konusu oldukça ilgi çekici. Antrolopoloji ve arkeoloji alanları için ilk medeniyetler, ilk insanlar, kullandıkları aletler..vs. hakkında bilgi sahibi olmak oldukça önemlidir. Bulunan kalıntılar insanlık tarihine ışık tutar. Mısır, Mezopotamya uygarlıklarını çoğumuz biliriz, bu alanlar hala gözde alanlardır. Fakat dünyanın bilinmeyen noktalarında kazara keşifler yapmak ve aslında oldukça şaşırtıcı sonuçlara ulaşmak da mümkün. Bu durum Flores Adası için de geçerli bir durum. Flores Adası’ndaki insanlık tarihi için önemli bir adım sayılan keşif; New England Armidale Üni­versitesi’nden Michael Morwood, Endonezya Arkeoloji Mer­kezinden R. P. Soejono ve ekibi tarafından gerçekleştirilmiştir. Ekip 2003 yılında “Liang Bua” adı verilen bir mağarada kazı çalışması yaparken 800 bin yıl öncesine ait olduğu belirtilen taş aletler ve sonrasında “Homo Floresiensis” olarak adlandırılacak olan insan kalıntılarına ulaşmışlardır. Bu önemli bir buluştur çünkü bulunan insan kalıntıları normal olarak tabir edebileceğimiz fiziksel özelliklerden oldukça küçük niteliklere sahiptir. Şöyle ki; radyometrik tespitlere göre bulunan insan kalıntılarının yaklaşık 1 metre boyunda, 25 kilo ağırlığında bir kadına ait olduğu tespit edilmiştir. Kafatasının oldukça küçük olması ilgi çeken diğer bir husustur. Kalıntıların en eskisinin 94.000 yıl en yenisinin ise 12.000 yıllık olduğu belirlenmiştir. Tüm bu bilgiler 2004 yılında Nature isimli dergide büyük bir heyecanla paylaşılmış ve yeni bir türün ortaya çıktığı belirtilmiştir. Bu durum da insanın evrimi üzerine yeni tartışmaları gündeme getirmiştir. Bu tartışmaları ve öne sürülen savları kısaca ele alacağız fakat öncesinde homo florensis’in insanın evrimi tablosunda aldığı konumdan kısaca bahsetmenin faydalı olacağı inancındayız. Homo Floresiensis’in aile içindeki yeri Soldan sağa: Homo Floresiensis, Lucy (Australopithecus Afarensis), Homo Erectus ve Homo Sapiens. Flores Adası’nda bulunan insan buluntularının yeni bir tür olduğu savı bir dönemin ses getiren konusu olmuştur. “Homo Floresiensis” olarak adlandırılan bu yeni türün Avrupalı Neandertalların doğu ayağını temsil eden; “Homo Erectus” ve modern insan olarak tabir edilen “Homo Sapiens”den önce yaşadığı “Australopithecus Afarensis” ile yakın özelliklere sahip olduğu savunulmuştur. Homo Floresiensis’in küçük ama oldukça zeki bir tür olduğunu savunan araştırmacılar bu savlarını onların kullandıkları karışık yapıda taş aletler ile güçlendirmeye çalışmışlardır. Homo Floresiensis’in beyin büyüklüğünün Homo Saphiens’in sahip olduğu beyin büyüklüğünün 1/3’ü olmasına rağmen zeki oldukları düşünülmektedir. Bu küçük insanların yaşadıkları çağın tehlikelerine karşı kendilerini korudukları, kullandıkları aletlere bakıldığında avcılıkla ilgilendikleri belirlenmiştir, bunların tümüne bakıldığında yüksek bir zekâyı temsil ettikleri savı güçlenmektedir. Homo Floresiensis’e yazın ve sinema tarihinde önemli yere sahip, J. R. R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi isimli eserinden esinlenerek “Hobbit” adı da verilmiştir. Dünya çapında bilinen önemli eserlerden biri olan bu eserde önemli karakterlerden birini temsil eden hobbitler, küçük cüsseleri ve zekâlarıyla dikkat çekmektedir. Gerçekte de hobbitlerin var olabileceğinin savunulması heyecan uyandırmıştır. Homo Floresiensis’e dair tartışmalar Flores Adası’nda bulunan kalıntıların daha önce keşfedilmeyen yeni bir tür mü yoksa Homo Saphiens’in farklılık geçirmiş bir türü mü olduğu sorusu keşiften günümüze kadar devam eden bir tartışmaya neden olmuştur. Yazılan bilimsel makalelerde yıllara bağlı olarak gözlemlenen farklı yorumlar ilgi çekicidir. Keşfin yapıldığı 2003 yılında kesin bir şekilde dile getirilen yeni tür bulunduğuna dair sav, yapılan araştırmalar sonucu eski etkisini yitirmiştir. 1 metre boyunda, 25 kilo ağırlığında bir kadına ait olduğu tespit edilen kafatasının oldukça küçük olması dikkat çekicidir. Bulunan kalıntıların sadece dokuz tane olması, bu alanda kapsamlı bir fikir yürütmeyi engelleyici bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk bulunan kadın iskeletinin Homo Saphiens’in uzak bir türünü temsil ettiği, LB1 adı verilen iskeletteki anormallik nedeninin “Mikrosefali” isimli bir hastalık olduğu savı güçlenmeye başlamıştır. Mikrosefali; beyinde ortaya çıkan küçük bir urun sebep olduğu bir rahatsızlıktır ve zihinsel engele yol açmaktadır. Bu kuramı destekleyen anatomist Maciej Henneberg mikrosefalik kafatasıyla LB1 arasında muhtemel benzerlikleri vurgulamıştır. Ama az sayıda bulunan iskeletlerden yola çıkarak bir medeniyetin tamamında mikrosefali rahatsızlığının var olduğunu söylemek mümkün değildir. 2005 yılında Homo Floresiensis için en kapsamlı araştırma yapılmıştır. Florida Eyalet Üniversite­si’nden Dr. Dean Falk’un liderliğini yaptığı uluslar ara­sı bir uzman grubu LB1 kafatasının üç boyutlu bir maketini yapıp, bunu şempanze, modern insan(modern cüce), mirosefalik bir beyin ve Homo Eractus ile karşılaştırmıştır. Bu incelemeye göre LB1; modern cüce beyninden ve mikrosefalik beyinden daha farklı bir özellik taşımakta ve yeni bir türü temsil etmektedir. Bu araştırmanın doğruluğu halen tartışılan bir konudur. Kimi bilim adamlarına göre bu çalışmada mikrosefalik beyin örneği kullanılmamıştır. 2010 yılında gelindiğinde ise; bu türün Homo Saphiens’in bir türü olduğu, “Kretenizm” adı verilen hastalığın ve yaşanılan ortamın da getirisi olarak küçük bir yapıya sahip olduğu savı ortaya çıkar. Günümüzde o bölgede yaşayan halkın da minyon bir tipe sahip olması bu savı güçlendiren bir unsur olmaktadır. Bu sav belki doğru olabilir çünkü antopolojik çalışmalara göre yaşam alanının sahip olduğu coğrafi koşullar canlılarda fizyolojik farklılıklara neden olabilmektedir. Kazılarda Homo Floresiensis ile birlikte ortaya çıkan balık, kurbağa, yılan, kaplumbağa, dev sıçan, kuş, yarasa ve Stegodon (soyu tükenmiş bir tür cüce fil), Komodo ejderi ve dev kertenkele gibi diğer iri hayvanlara ait iskeletler Flores Adası’nın doğal ortamını gözler önüne sermiştir. Homo Floresiensis bu doğal ortamda varlığını devam ettirmeye çalışmıştır. Fiziksel yapının da zaman içersinde Flores’in kaynakları doğrultusunda şekillendiği inancı dikkat çekicidir. Aynı bölgede özellikle Stegodon(cüce fil)’in görülmesi bu inancı güçlendirmektedir. Homo Floresiensis’in yok oluşu Homo Floresiensis’in nasıl yok olduğu sorusunun cevabını aradığımızda kesin bir bilgiye ulaşmamız mümkün değil fakat bu konudaki en baskın görüş; Flores Adası’nda gerçekleşmiş olan bir volkanik patlama sonucu Homo Floresiensis’in yok olmasıdır. Bu görüşün kesin bir veriyi sunması imkânsızdır çünkü böyle bir doğal felaketten kurtulanların olup olmadığı ve başka bir yerde yaşamlarını devam ettirip ettirmediklerine dair bir iz yoktur. Homo Floresiensis keşfin yapıldığı 2003 yılından günümüze yaklaşık 9 yıldır tartışılan bir konu olma özelliğine sahiptir. Paleoantropologlar, anotomi uzmanları gibi farklı branşlardan bilim adamlarının ilgisini çeken bu konu her geçen sene farklı savları ortaya çıkarmaktadır. Bu konudaki son görüş; yeni bir tür olmadığı yönündedir. Fakat ilerleyen senelerde bu konuda belki de bulanacak başka veriler ışında çok farklı savlar ortaya çıkacaktır. İnsanın evrim süreci her daim merak uyandıran bir konu olduğundan bu açıdan dikkat çekici olan Homo Floresiensis’in yeni bir tür olup olmadığı sorunsalının daha pek çok yıllar tartışılması muhtemeldir. Kaynakça: Pennsylvannia State University Press Release, “No Hobbits in this Shire: Researchers say skeletal remains are pygmy ancestors”, 23 Ağustos 2006. http://insanveevren.wordpress.com/2012/04/15/tarih-oncesi-flores-adalilar-bilmecesi/ http://www.kesfetmekicinbak.com/ http://en.wikipedia.org/wiki/Homo_floresiensis http://www.sciencedaily.com/releases/2010/09/100928025514.htm http://www.sciencedaily.com/releases/2008/12/081217124418.htm Yazar hakkında: Sinem Doğan Açık Bilim Haziran 2012 http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/floresin-kucuk-insanlari.html

http://www.biyologlar.com/floresin-kucuk-insanlari

Amerikalı Bilim Adamları, İnsanlarda Kalıcı Gen Düzenlenmesini Destekliyor

Amerikalı Bilim Adamları, İnsanlarda Kalıcı Gen Düzenlenmesini Destekliyor

Tartışmalı bir adımla, ABD'li üst düzey bilimsel bir komite, sonraki nesiller tarafından miras alınacak olan insan embriyosuna yapılacak genetik değişimleri içeren en tartışmalı genom düzenleme biçimlerinden birine yeşil ışık yaktı.

http://www.biyologlar.com/amerikali-bilim-adamlari-insanlarda-kalici-gen-duzenlenmesini-destekliyor

UZMANLIK VEREN HASTANELER

TÜRKİYEDE UZMANLIK EĞİTİMİ VEREN HASTANELER TIP FAKÜLTELERİ ABANT İZZET BAYSAL ÜNİVERSİTESİ DÜZCE TIP FAKÜLTESİ (BOLU) ADNAN MENDERES ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (AYDIN) AFYON KOCATEPE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (ANTALYA) ANKARA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (ERZURUM) BAŞKENT ÜNİVERSİTESİ (ANKARA) CELAL BAYAR ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (MANİSA) CUMHURİYET ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (SİVAS) ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (ADANA) DİCLE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (DİYARBAKIR) DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (İZMİR) EGE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (İZMİR) ERCİYES ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (KAYSERİ) FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (İSTANBUL) FIRAT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (ELAZIĞ) GATA (GÜLHANE ASKERİ TIP AKADEMİSİ) GAZİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (ANKARA) GAZİANTEP ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ GAZİOSMANPAŞA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (TOKAT) HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (ANKARA) HARRAN ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (ŞANLIURFA) İNÖNÜ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (MALATYA) İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ İSTANBUL TIP FAKÜLTESİ İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ CERRAHPAŞA TIP FAKÜLTESİ KADİR HAS ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (İSTANBUL) KAHRAMANMARAŞ SÜTÇÜ İMAM ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ KARADENİZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (TRABZON) KIRIKKALE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ KOCAELİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ MALTEPE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (İSTANBUL) MARMARA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (İSTANBUL) MERSİN ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ ONDOKUS MAYIS ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (SAMSUN) OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (ESKİŞEHİR) PAMUKKALE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (DENİZLİ) SELÇUK ÜNİVERSİTESİ MERAM TIP FAKÜLTESİ (KONYA) SÜLEYMAN DEMİREL ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (ISPARTA) TRAKYA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (EDİRNE) ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (BURSA) YÜZÜNCÜ YIL ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ (VAN) ZONGULDAK KARAELMAS ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ EĞİTİM HASTANELERİ ADANA NUMUNE HASTANESİ ANKARA ATATÜRK GÖĞÜS HASTALIKLARI VE CERRAHİSİ EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ ANKARA DR. MUHİTTİN ÜLKER ACİL YARDIM VE TRAVMATOLOJİ EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ ANKARA DR. SAMİ ULUS ÇOCUK SAĞLIĞI VE HASTALIKLARI HASTANESİ ANKARA DR. ZEKAİ TAHİR BURAK DOĞUMEVİ ANKARA EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ ANKARA FİZİK TEDAVİ VE REHABİLİTASYON EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ ANKARA NUMUNE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ ANKARA ONKOLOJİ EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ ANKARA REFİK SAYDAM HIFZISSIHHA MERKEZİ BAŞKANLIĞI ANKARA YÜKSEK İHTİSAS VE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ SSK ANKARA ÇOCUK HASTALIKLARI EĞİTİM HASTANESİ SSK ANKARA DOĞUMEVİ VE KADIN HASTALIKLARI EĞİTİM HASTANESİ SSK ANKARA EĞİTİM HASTANESİ SSK ANKARA GÖZ HASTALIKLARI MERKEZİ VE GÖZ BANKASI BURSA YÜKSEK İHTİSAS VE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ İSTANBUL 70. YIL FİZİK TEDAVİ VE REHABİLİTASYON MERKEZİ İSTANBUL BAKIRKÖY RUH SAĞLIĞI EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ İSTANBUL BAKIRKÖY SADİ KONUK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ İSTANBUL BEYOĞLU PROF. DR. N. REŞAT BELGER EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ İSTANBUL BEZMİ ALEM VALİDE SULTAN VAKIF GUREBA EĞİTİM HASTANESİ İSTANBUL DR. SİYAMİ ERSEK GÖĞÜS KALP VE DAMAR HASTALIKLARI EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ İSTANBUL HASEKİ EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ İSTANBUL HAYDARPAŞA NUMUNE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ İSTANBUL HEYBELİADA GÖĞÜS HASTALIKLARI VE GÖĞÜS CERRAHİSİ EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ İSTANBUL KARTAL EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ İSTANBUL KOŞUYOLU KALP EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ İSTANBUL PTT ERENKÖY SENATORYUMU VE HASTANESİ İSTANBUL SÜLEYMANİYE KADIN VE ÇOCUK HASTALIKLARI EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ İSTANBUL ŞİŞLİ ETFAL EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ İSTANBUL TAKSİM EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ İSTANBUL YEDİKULE GÖĞÜS HASTALIKLARI VE GÖĞÜS CERRAHİSİ EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ İSTANBUL ZEYNEP KAMİL KADIN VE ÇOCUK HASTALIKLARI EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ SSK İSTANBUL EĞİTİM HASTANESİ SSK İSTANBUL GÖZTEPE EĞİTİM HASTANESİ SSK BAKIRKÖY DOĞUMEVİ KADIN VE ÇOCUK HASTALIKLARI EĞİTİM HASTANESİ SSK İSTANBUL OKMEYDANI EĞİTİM HASTANESİ SSK İSTANBUL SÜREYYAPAŞA GÖĞÜS KALP VE DAMAR HASTALIKLARI EĞİTİM HASTANESİ İZMİR ATATÜRK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ İZMİR DR. BEHÇET UZ ÇOCUK HASTALIKLARI EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ İZMİR DR. SUAT SEREN GÖĞÜS HASTALIKLARI VE CERRAHİSİ EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ SSK İZMİR EĞİTİM HASTANESİ SSK İZMİR BUCA EĞİTİM HASTANESİ SSK İZMİR TEPECİK EĞİTİM HASTANESİ

http://www.biyologlar.com/uzmanlik-veren-hastaneler

İNSANIN EVRİMİ

19. yy’ın ortalarıydı. 1859' yılında Türlerin Kökeni adlı bir kitap yayınlandı.Kitap Darvin imzasını taşıyordu : Charles Darwin ( 1809-1882). Darwin, 19. yüzyılın dahilerinden biriydi. 1871 de ise İnsanın İnişi yayımlandı. İşte Darvin' in bu kitapları insanın doğuşunun bilimsel anlamda ilk açıklama bildirileriydi. İnsanın Afrika' da ve Ekvator yakınında "doğduğu" artık kesinleşmiştir diyebiliriz. (İnsanın Yücelişi, s: 25) Dünya, böyle gelmiş böyle mi gidiyordu? Yoksa başlangiçta durum daha mi farkliydi? Varliklarin çeşitligini nasil açiklayabilirdik? Bu yeni yoruma göre, herhangi bir zamanda varolan canli türlerin çeşitliligi zaman içinde evrim geçirmiş ve geçirmektedir. Dinsel açiklamalarla, bilimsel yaklaşim ilk kez cepheden karşikaşiya kaldi. Yaratiliş kurami yani dini açiklama ve evrim kurami. Biyologlar 1.5 milyondan fazla 'flora ve fauna' türü üzerinde çaliştilar. Bu çeşitliligin zaman içinde evrimleşme ve dogal ayiklanma ile açiklanabilecegini açikladilar.( George Basalla, Teknolojinin Evrimi, s: 1) Darvin, doğrulanıyordu yani. Evrenin evrimi, genellikle kolay kabul edilir. İşte efendim, bir toz bultuydu önce. Sıcak bir çorbaydı, sonra soğudu. Ve Tanrı, insanı yaratıp Dünya' ya gönderdi! Bu arada George Basalla, çok başka bir noktaya dikkat çekiyor. Yeryüzündeki canlilarin ve cansiz maddelerin çeşitliligi gerçekten ilginç ve hayret verici. Ama insanin kendi elleriyle " yarattiklari" çeşitlilik de canli türlerin çeşitililigi kadar şaşirtici."Taş aletlerden mikroçiplere, su degirmenlerinden uzay gemilerine, raptiyelerden gökdelenlere kadar çeşitlilik içeren yelpazeyi gözönüne getirin. 1867 yilinda Karl Marx, Ingiltere' nin Birmingham kentinde beşyüz farkli tip çekiçin üretildigini ögrendiginde çok şaşirmişti. Normal olarak buna şaşirmasi da gerekirdi. Bu çekiçlerin herbiri, endüstri ve zanaat sektöründe özel bir işlevi yerine getirmek üzere üretiliyordu" (Teknoloji nin Evrimi, s: 2) Birbirine yakın canlılar bile neden bu derece değişik özelliklere sahip? Kuşlar, Kediler, köpekler, kurt, aslan, tilki... Darwin' den önce Fransız bilgini Jean Lamarck (1744-1829) bu sorunla ilgilenmişti. Ona göre her varlık, içinde oluştuğu, yaşadığı maddesel koşullara göre oluşuyordu. Kuşu oluşturan koşullarla kediyi oluşturan koşullar aynı değildi. Bir de canlının bu koşullara uyumu ya da koşullara etkisi aynı değildi. Gereksinme, organ yaratıyordu. Gereksinme olmayan organlar köreliyordu. Ortamın zorlamasıyla oluşan özellikler, kalıtımla kuşaktan kuşağa geçiyordu. Örneğin zürafa, önceleri otla beslendiği için normal boyunlu ve normal bacaklı bir hayvandı. Sonra yaşadığı çevre çölleşti. Zürafa başka bir çevreye geçerek yiyeceğini yüksek ağaçlardan sağlamak zorunda kaldı ve giderek bacakları da boynu da uzadı... Lamarck' ın görüşleri kuşkusuz sorunlara bir yaklaşım getiriyordu. Ama yeterli de değildi. Çevresel koşulların (ortamın) etkisiyle oluşan özellikler nasıl oluyor da kuşaktan kuşağa geçiyordu? Ortam denen bilinçsiz güç, nasıl oluyor da bu denli düzenli ürünler oluşmasını sağlıyordu? Yoksa bu güç başka bir yerde miydi? Darvin' in büyük önemi, böylesi soruları bilimsel kanıtlarla yanıtlaması. O, kendinden öncekileri izledi. Lamarck, Diderot, Robinet, Charles de Bonnet gibi evrimcilerin kuramlarını incelemişti, onların eksikliklerini düzeltiyordu. Özellikle Lamarck' ın soyaçekim ve çevreye uyma varsayımlarını, doğal ayıklanma ve yaşama savaşı bulgularıyla güçlendirdi. Darvin şunu savunuyordu: Yaşam kasırgası içinde ancak yaşama gücü olanlar canlı kalır ve türlerini sürdürür. Bu , bir doğal ayıklanma ya da doğal seçmedir. Yaşama savaşında ayakta kalanlar belli özellikler gösterenlerdir. Bu özellikler, soyaçekimle yeni kuşaklara geçer hem de gelişerek. Bitki ve hayvan yetiştirenler kuraldişi özellikler gösterenleri birbirlerine aşilaya aşilaya yeni türler elde ederler. Insanlarin bile yapabildigi bu aşilamayi doga daha kolaylikla ve dogal olarak yapmaktadir. Gerçekten de, bu seçim, doğumdan önce başlamaktadır. Örneğin bir insan yaratmak için iki yüz yirmi beş milyon erkek tohumu sekiz saat süren bir yarışa girişirler. Kadın yumurtası karanlık bir köşede gizlenmiştir. İki yüz yrmi beş milyon yarışçı arasından hangisi acaba daha önce varır,yumurtayı gizlendiği köşede bulunabilirse,doğacak çocuğu o meydana getirecektir. (Düşünce Tarihi, s: 15-16... ) İnsan, Bu Değişmeyen! (Hüsnü A. Göksel) ..."Pekiy, bilimin ve tekniğini bu gelişmesine koşut olarak insanda da aynı hızda olumlu bir gelişme olduğunu söyleyebilir miyiz? Ne yazık ki hayır, söyleyemiyoruz... Neden böyle acaba? Bilimi yapan, bilimi bugüne getiren de insanın kendisi değil mi? Binlerce, onbinlerce canlı türü arasında, insan türü "Homo Sapiens" mağaradan çıktı dünyaya, dünyanın aydınlığına. Üzerinee mağaranın karanlığı bulaşmıştı. Gözleri kamaştı aydılığa çıkınca. Korktu, kapadı gözlerini, dönüp mağaranın karanlığına sığındı yine. O zamandan beri binlerce yıldır, zaman zaman mağara karanlığında güvence arar, güvence bulur insan. Ama yenemedi merakını, çıktı yine dünyaya, dünyanın aydınlığına. çevresine bakındı. Böylece " bilim" in tohumu düşmüş oldu yüreğine : merak etmek, araştırmak, öğrenmek, gerçeği bulma tutkusu. Ve o zamandan beri bu merak, bu araştırmak, bu, gerçeği bulmaya çalışma uğraşı, binlerce yıldır süregeldi. Binlerce, on binlerce canlı türleri icinde insan, varlığının, varoluşunun bilincine varan tek yaratıktır. Mağaranın karanlığından, dünyaya, dünyaaydınlığına çıkınca vardı bu bilince. Varlık bilinci yokluk bilincini, varoluş bilinci yok oluş bilincini de içinde taşır. düşündü o zaman: Neden "var" dı? Ve neden "yok" olacatı? Var olduğuna göre onu "var" eden, "yapan" biri, birileri, olmalıydı. Onu " var" eden ya da edenler, on "yok" edeceklerdi. Güçsüzlüğünün ayırımına vardı, korktu, ürktü, kendi gücünün üstünde bir güce sığınmak zorunluluğunu duydu. Bu gücü "Doğa" da gördü önce, ona sığındı. Böylece dinler tarihi başlamış oldu. Güneş' e, şimşeğe, fırtınaya, çevresinde lav püsskürten yanardağa sığındı, güvendi, tapındı. Güneş doğarken yüzünü ona dönüp secdeye kapandı. Öğleyin tepedeyken Güneş, zenit noktasında iken, ellerini gökyüzüne kaldırdı, yardım istedi ondan. yanardağ lav püskürünce ona döndü, secdeye kapandı. mısırlılar taşlardan dev gibi yaratıklar yaptı tanrı olarak. Kedi başlı kocaman bir kadın, kocaman bir Sfenks... Mezopotamyalıların tanrıları kuş başlı adamlar, aslan başlı kadınlar, yarı insan, gerçekdışı yaratıklardı. Hepsi kocaman, genellikle korkunç. Eski Yunanda tanrılar tümüyle insan figürlerine dönüştü. her şeyin her duygunun, her doğa olayının ayrı ayrı tanrıları vardı. Bu tanrılar yalnız biçim olarak değil, tüm davranıyları ile insan gibi idiler. Birbirleriyle kavga ediyorlar, aralarında dostluk, düşmanlık kuruluyor, Zeus ölümlü genç kızlarla karısı Hera' yı aldatıyor. Hera kıskançlıkla o kızları yılana çeviriyordu. Bundan sonraki dönemde heykellerin yerini doğrudan doğruya insan aldı, Kral Allahlar dönemi başladı. Böylece insanlar tanrılaştırıldı. Ve nihayet "Tek Tanrı dinleri" doğdu. Doğa dinlerinden tek Tanrı dinlerine kadar tüm dinlerin ortak yönleri Tanrı' ya insan gözü ile bakmalarıdır. Tanrı' da, insanda, yani kendisinde olan nitelikleri, yetenekleri, özellikleri görür, onda insan davranışlarını var sayar. Tanrı, ya da Tanrı' lar sever, kızar, affeder, ödüllendirir, cezalandırır. Gönlüü almak için kurbanlar verilir Tanrı' ya, tanrılara. En belirgin insan daranışı, tanrı ların ya da Tanrı' nın konuşmasıdır. "Önce Söz Vardı" söylemi bunun en belirgin örneğidir. Tanrılar ya da Tanrı insana ya da insanlara vereceği ileti (mesaj) için neden söz' e geresinim duysun ki? tanrı' da insan niteliklerini görmenin nedeni, insan beyninin, duyuların ötesinde bir varlığı algılama gücünden yoksun olmasıdır. Aklın gücü sınırsız ve sonsuz olmadığı için sınırsız ve sonsuz olan bir varlığı ve gücü algılayamaz, kavrayamaz. Dinlerin başka bir ortak yani doga dinlerinden tek tanri dinlerine kadar tüm dinlerde tanri' ya kulluk yapilirken, bedene belirli biçim verilmesi, belirli hareketler yapilmasi, belirli yöne dönülmesidir. Kibleye dönülür, yedi kollu şamdana dönülür, Ikonaya, Madonnaya, Isa' nin heykeline dönülür, Güneş' e dönüür. Diz çökülür, secdeye varilir, avuçlar birbirine yapiştirilir, gökyüzüne açilir. Görkemli tapinaklarda mimari, süsleme, müzik, dans sanatla dini bütünleştirir. Dünyanin Yedi Harikasi' ndan biridir Diyana Tapinagi. Tekbi-i ilahi ile Naat-i Şerif ile Mevlevi Semai ile Itri' nin besteleri dalgalanir görkemli kubbelerde. Ya da Haendel' in Mesih' i, Mozart' in Requiem' i. Tüm dinlerin en önemli ortak yönü hepsinde, tanrı ile kul ya da kullar arasına birilerinin girmesidir. Doğa dinlerinden tek tanrı dinlerinekadar,büyücüler girmiştir, bakıcılar girmiştir, rahipler girmiştir. Azizler, imamlar, papazlar, hahamlar, mollalar, sinagog, kilise, papa girmiştir ve nihayet kulla tanrı arasına girmeyi kendisinin görevi sanan yetkisiz, bilgisiz kimseler girmiştir. Böylece " Din, tarih boyunca, tüm insanlık tarihi boyunca, tüm dünada amaç için kullanılan araçlardan biri olmuştur. Halkın ne zaman boyundurk altındatutulması gerekti ise, din, kitleleri etkiemek için tüm ahlaki araçların ilkini ve başlıcasını oluşturmuş. Hiçbir dönemdi hiçbir felsefe, hiçbir düşünce, hiçbir güç onun yerini sürekli alamamıştır." (F.Engels) Tüm dinlerin, din öğretilerinin temelinde, iyilik, dürüstlük, başkalarının hakkını yememe, kendi hakkına razı olma, açgözlü olmama vardır. Tüm dinler yalan söylemeyi, açgözlülüğü yasaklar, lanetler. Din- Bilim ikilisinin en önemli ortak çizgisi, dürüstlüktür, yalana yer vermemektir. Ama!.. Evet ama insan mağaradan çıktı dünyaya. Dünyanın aydınlığına mağara karanlığından çıktı. Etinde, kemiğinde, beyninde mağara karanlığının bulaşığı var. Din, bilim, töreler, yasalar, eğitim, bu blaşığı arındırmayı amaçlar. Zordur bu amac erişmek. çünkü tüm bu uğraşların karşısında arındırmaya engel olanr, insanın kendi yarattığı bir başka tanrı vardır. Kimdir? Nedir Bu Tanrı? İnsan mağaradn çıkınca, kendisi gibi başka insanların da varolduğunu gördü. Dünyasına onların da ortak olduğunu gördü. dostluk, düşmanlık, alışveriş ilişkileri kurdu onlarla zorunlu olarak. Önceleri kendi gerksinimi için ve gerektiği kadar üretirken sonraları gerektiğinden fazla üretip, kendi ürünü başkalarının ürünleri ile değiş tokuş yapmaya girişti. Böylece ilkel ticaret başladı. Birkuşku düştü içine: kendi ürünü karşılığında aldığı ürün, kendi ürününün değerini karşılıyor muydu acaba? Bunu düzenleyen bir değer biri"mi olmalıydı. Ve "para" yı icat etti insan. "Homo Sapiens", "Homo Economicus" a dönüştü. "Para", ona sahip olanı da tanrılaştırıyordu. Tanrılaşmak için daha çok, daha çok malı mülkü parası olmalıydı. Bu çokluk, başkaların sırtından, başkalarının emeğinden, başkalarının hakkından kazanılamaz mıydı? "Homo Economicus, görünmez bir el tarafından, aslında istemediği bir hedef yaratmak zorunda bırakıldı." (Adam Smith' ten aktaran Erich Fromm) İnsan sömürgen oldu, "insan yiyen yaratık" oldu insan. Para karşılığında satılmayacak, satın alınamayacak şey kalmamalıydı. Marks' ın ürünü oluşturan öğelerden birinin emek olduğunu, emeğin de para karşılığında satılıp alınabileceğini, yani bir meta olduğunu söylemesinden binlerce yıl önce, köle ve serflik dönemlerinde bile " homo Economicus" dürüstlüğün, onurun, erdemin de meta olduğunu, para karşılığı satılıp alınabileceğini keşfetti.... Dinler tarihi, bilimler tarihi, din-bilim ikiliği insanın "Homo Sapiens" in beynine bulaşan bu mağara karanlığından kurtuluş için verdiği savaşımın tarihidir. Homo sapiens mağaradan uzaklaşabildiği, mağara karanlığından arınabildiği oranda "İnsan" sayılır. " (Hüsnü A. Göksel, Cumhuriyet, 8 Eylül 1996) Daktilolu Maymun DNA Üretebilir mi? "Yaygın bir görüş şudur: Bir insan DNA' sını, ortalıkta gezinenen moleküllerden yaratmak için, molekülleri çok dikkatli seçmek ve belli bir sıra ile dizmek gerekir. Sayıları da o kadar çok ki bu , seçilmiş harfleri yan yana dizerek üçyüz adet kitap yazmak ile eşdeğer bir iş. Bu DNA' nın rastgele birleşmelerle meydana çıkması ise, bir maymunu bir daktilonun başına oturtup, tuşlara rastgele basarak Shakespeare' in bütün eserlerini tesadüfen yazıvermesine benzer. Yani olmayacak bir iş." Öyleyse arasıra evrenin saatini kuran birileri, zaman zaman DNA moleküllerini özenle sıralama işiyle de uğraşıyor! Orhan Kural 'la sürdürelim: "Olaya böyle bir benzetme ile yaklaştiginizda gerçekten de hiç olmayacak bir iş gibi görünüyor. Maymunun, birakin Shakespeare' in bütün eserlerini, onun bir tek "sonnet " ini çikartabilmesi bile en az on üzeri yüzelli yil gerektirir (daha dogrusu, 1000 tane maymuna bu işi yaptirsak, ortalama başari süreleri bu olur ama bu teknik ayrintilarla kendinizi üzmeyin). Evrenin yaşi ise yaklaşik 10 milyar yil olduguna göre daha fazla bir şey söylemek gereksiz... mi acaba? Aslında uygulanan taktik, basit fakat hatalı bir benzetme ile insanların aklını karıştırıp tartışma kazanma taktiğidir ve bunun örneklerini hergün görürsünüz. Eğer benzetme yapılacaksa, bunun eldeki verilere uygun olması gerek. Herşeyden önce, "Macbeth " i yeni baştan yaratmaktan vazgeçip "agzi burnu yerinde herhangi bir ( yazilmiş ya da yazilmamiş) edebi eser " e fit olmak gerek. Olanak olsa da Dünya' yi 4 milyar yil önceki haline götürsek, bugüne geldigimizde herşeyin aynen günümüzdeki gibi olacagini düşünmek, evrimin kaotik yönünün hiç görmemek demektir. 4 milyar yillik evrim deneyini her tekrarladigimizda başka bir "bugün" e geliriz. İkinci olarak, maymun sayısını artırmak şart. Ne kadar mı? Bilmem ama herhalde ortalıkta birleşmek üzere dolaşan moleküllerin sayısı mertebesinde olmalı. Son olarak da maymunların daktilolarını atıp önlerine bilgisayar terminalleri vermek gerek. Merkez bilgisayarın içinde ise çok özel bir program yüklü olmalı. Bakın şimdi bu program neler yapacak: Maymunlarımız rastgele tuşlara bastıkça birtakım harf dizileri oluşacak. Bu harf dizilerinin anlamsız olan çok büyük bölümü program tarafından silinecek, arada bir beliren anlamlı diziler( yani kelimeler) ise ortak belleğe alınacak. Böylece kısa sürede bellekte kapsamlı (ve her dilden) bir kelime hazinesi oluşacak. Bilgisayar klavyelerinden bu kelimeleri çağırmak olanağı da olacak ve bellek doldukça bizim maymunlar (tabii farkında olmadan) bu kelimeleri giderek daha sık çağırmaya başlayacaklar. Çağrılan kelimelerden oluşan diziler bir anlam taşımıyorsa yine silinecek ama taşıyorsa onlar da cümle belleğine gönderilecek. Bu kez cümleler çağrılıp birleştirilecek (hep rastgele olarak). Bu kadar çok maymun çalıştığına göre yine kısa süre içinde bazı eserler görülmeye başlanacak. Başta belki 2-3 mısralık şiirler görülecek, sonnra yavaş yavaş daha uzun eserler belirecek, eh 4 milyar yıl beklerseniz de "ağzı burnu yerinde" epeyce eser ortaya çıkacaktır." Uzun Evrim Zincirinin Mirasları "Tabii ki en önemli miras, daha önce de birkaç kez değindiğim, "1 numaralı emir" dir. Yani, "kendini, türünü koru ve çoğal" emri. Bu, bütün canlıları kapsar. Daha ilkel olanları, daha çok çoğalma yönü ile ilgilenir ama gelişmişlik arttıkça kendini koruma ve nihayet türünü koruma da işin içine girer. İnsan' da bunu açıkcça görürüz; başimiza hizla gelen bir taş görünce hiç düyşünmeden başimizi çeker ve kendimizi korururuz, bu tamamen reflekstir. bazi durumlar ise evrim açisindan çok yenidir ve daha refleksi gelişememiştir ama harika organikmiz beyin, işin çaresine bakar. Örnegin, bindiginiz arabanin sürücüsü islak yolda hiz yapmaya kalkarsa bunun tehlikeli oldugunu bilirsiniz ve önlem almaya çalişirsiniz. Bu 1 numarali emir o kadar bilinenbir miras ki üzerinde daha fazla vakit harcamaya dagmez. Cinsiyetin keşfi önemli demiştik, bir de onun bazi sonuçlarina bakalim. Hatirlarsiniz, çogalacak hücre, kendine gen verecek bir başka hücre bulur, genleri kariştirdiktan sonra yeni genlerle çogalmaya başlar. Burada da bir noktaya parmak basmadan geçmek olmayacak, o da şu: dikkat ederseniz, esas çogalma işini üstlenen hücreyi yaniyumurtayi taşiyan, bildiginiz gibi dişi canli. Erkek ise sadece olaya çeşni katmak işini üstlenmiş. Uzun sözün kisasi, begenseniz de begenmeseniz de, türlerin esas temsilcileri her zaman dişilerdir. Bazi inanişlarda kadinin, "erkegin kaburgasindan" imal edildigi iddia edilirse de bu, büyük olasilikla bir yanliş anlamadir. Herhalde gerçek, erkegin, "kadinin kaburgasindan" imal edildigidir."( Bu satirlari yazarken "erkek" ligimizin ayaklar altina alindigini ben de görüyorum! Hani şu Sikiyönetim bildirilerini andiran " 1 nolu emir" geregi: kendini, türünü koru ve çogal. Kendimizi ve türümüzü korumak kolay da nasil "çogalacagiz"? Işte bu noktada ne yazik ki dişilere muhtaçiz!) Erkekler Dişilerin Peşinde " İşin başından beri süregelen işbölümüne bakarsanız, erkeğin ilk görevi, bir dişi bulup ona genlerini vermektir. Dolaysıyla, kalıtımsal bir özellik olarak, erkek sürekli olarak dişilerin peşindedir, diğer özellikleri bu özelliğine destek niteliğindedir. Ancak genlerini verme(yani dölleme) görevini yaptıktan sonra hayvanın türüne göre, "ailesiyle" bazen ilgilenebilir ki bu da türün sürekliliğini sağlamaya yarar. Dişinin ise ilk kalıtımsal görevi çoğalmaktır. Bunun için çevresinde bulduğu (genleri) en iyi erkeği seçer, onun genlerini aldıktan sonra çoğalır ve yavrularının yetişmesini sağlar. En ilkel biçimiyle bu, yumurtalarını tehlikeden saklamak olabilir veya daha gelişmiş biçimiyle, yıllarca yavrularına bakmak ve onları eğitmek olabilir." Şimdi de Dişiler Erkeklerin Peşinde "Dişilerin en uygun erkegi seçebilmeleri için onlarin hangisinin "en iyi" oldugunu anlamasi gerek. Bunun için erkekler yarişirlar. Yarişmalar çok degişik şekillerde olabilir. Bazen Tavuskuşu gibi güzelligini gösterir (büyük bir olasilikla bu, saglikli oldugunu gösterir), bazen Çulhakuşu gibi becerisini gösterir, dişisi en güzel yuvayi yapmiş olani seçer. Aslinda söylenenin tersine, yuvayi yapan çogunlukla erkek kuştur, dişiler başka türlü "yuva yapma" da mahirdirler. Neyse, herhalde iyi yapilmiş bir yuvanin,gelecek yavrulari yetiştirme açisindan önemi gayet açik." ( Orhan Kural hoca, nihayet yenen hakkimizin birazini olsun veriyor. Bizdi dişilere kendimizi begendirmek için daha nice hünerler var. Ama Hoca, evrimin ilk basamaklariyla düşündügünden olacak onlari atlamiş.) "Aklıma gelmişken, burada bir parantez daha açayım " diyor Orhan Kural ve biz erkeklere kaşıkla verdiğini kepçeyle geri alıyor: " Hayvanların erkekleri güzel, dişileri çirkindir" diye başlayarak Doğa' nın bile erkekleri üstün yarattığını savunanlara herhalde rastlamışsınızdır. Erkeklerin genellikle daha güzel oldukları (bence insanlar için bu tamamen geçersiz) belki doğru olabilir ama nedenine bakarsanız, bundan varılan sonucun çok yanlış olduğunu göreceksiniz. Erkeklerin güzelliği, yani göz alıcı renk ve desenleri, yanızca dişilere kendilerini beğendirmek amacını taşır. Buna karşılık, göze çok kolay battığı için de düşmanlarınca kolayca bulunur. Doğa eğer erkekleri korumak isteseydi onlara fona karışabilecek renk ve desenler verir ve onları kamufle ederdi. İşte bu iyiliği, Doğa dişilere yapmıştır. Nedeni ise açık: çoğalma işini yürüten dişiler çok daha kıymetli. Erkeklerin yarışma tarzlarının en belirginlerinden biri de aralarında dövüşme tarzıdır. Bir dişiye kenidini beğendirmekten çok, rakiplerini ortadan kaldırmak gayesini taşır. Yalnız, burada Doğa yine çok akıllı bir iş yapmıştır(Tabii ki Doğa bilinç sahibi değildir, bu sözün gelişi). Şayet iki erkek her çarpıştığında biri ölse, diğeri de sakat kalsa, kısa sürede ortada erkek kalmaz. Buna izin veren türler zaten çoktan yok olmuştur. Bunun yerine, dövüşme bir tür "oyun" olarak yapılır. kuralları bellidir, sanki boksörlerin "belden aşağı vurmak, ısırmak, dirsek atmak... yasaktır" kuralları gibi, her türdeki erkeklerin dövüşmede çok katı kuralları vardır. Örneğin iki dağ koyunu mutlaka önce karşıkarşıya dururlar, birbirlerine bakarlar sonra bizim göremediğimiz ama onlarca çok açık olan bir işaret üzerine birbirlerine bir tos vururlar, sonra tekrar karşılıklı geçerler. Bu, bir süre yinelenir, sonra koyunlardan biri pes eder ve kaçar. Kimse de büyük zarar görmez. Kurtlar gibi, isteseler rdakiplerini parçalayıp öldürebilecek yapı ve yetenekte olan hayvanlarda bile zarar verme minimal düzeydedir. Dövüşen kurtlardan biri yere yatıp boynunu diğerine sunduğu anda kavga biter. Bu, insan erkekleri arasında birinin diğerine "abimsin!" (ya da benzeri bir şey) demesine benzer. Erkekler arasında, pes etmiş olan birine zarar vermek büyük haysiyetsizlik sanılır-hem insanlarda hem de diğer hayvan türlerinde. (Lütfen "hayvanlarda ' haysiyet' kavramı var mıdır?" diye sormayın, ne demek istediğimi anladınız!). Aslında burada erkeklerin kadınlar uğruna, hele ülkemizde, yaptıkları "dövüşler" biraz geçiştirilmiş, ama bunu hocamızın inceliğine yorup geçelim! Orhan Kural Hoca, erkeklerin "oyunbaz", "kuralcı", "ödün vermesini bilen"...canlılar olduğunu örnekledikten sonra sözü yine kadınlara getiriyor: "Kadınlar için ödün vermek, asla bir seçenek değildir; hele karşılıklı "centilmenlik" yapmak, ancak gülünecek bir tutumdur. Bir tartışmada karşınızdaki erkeğe "sen haklısın" dediğiniz anda tartışma biter, hatta bazı erkekler, "yok canım, aslında sen de haklısın" gibi bir yumşatmaya gider. Eğer tartıştığınız kişi bir kadın ise ve "sen haklısın" derseniz, değil yumşatmaya gitmek, zaferini perçinlemek için büsbütün saldırır size. Tekrar ediyorum, bu söylediklerim herkes için geçerli değildir, istisnalar vardır. Neyse , şimdi bu çok tehlikeli konuyu geçelim. Bir başka konu da "saldırganlık" konusu olabilir. Saldırgan (yani "agresif") tutumun en bilinen belirtisi karşısındakinin gözünün içine dik dik bakmaktır. Memeli hayvanların çoğunda bu özellik vardır; siz bir kediyi karşınıza alıp gözlerine sabit bir bakışla dik dik bakarsanız derhal tedirgin olduğunu farkedersiniz. Vücudu adrenalin salgılar ve " saldır ya da kaç" moduna girer. Biraz sonra kararını görürsünüz. Eğer kaçmaya karar verdiyse ne ala, aksi takdirde yandınız demektir. Gorilleri anlatan doğa belgesellerinde farketmişsinizdir onlarla karşılaşma durumunda "sakın onlara bakmayın, yere bakın" diye tavsiye edilir. Saldırganlığın bir başka belirtisi, üst dişleri göstermektir. Bir köpeğin havlaması genellikle zararsızdır; ama eğer üst dişler meydanda ise, bir de derin bir sesle hırlıyorsa hiç vakit kaybetmeden önleminizi almanız iyi olur. İnsanlarda da aynı şey söz konusudur, karşınızdaki insan size dik dik bakarken üst dudaklarını oynatarak sıkılmış dişlerin arasından, hele derin bir ses ile konuşuyorsa, size "seni çok seviyorum" bile diyorsa siz aranızdakimesafeyi hızla artırmaya bakın. Eminim konuşmayı daha öğrenmemiş atalarımız da böyle davranıyorlardı. Birinin önünden çiğ et almaya kalksaydınız hemen size üst dişlerini gösterip derin bir sesle hırlardı. Aslında keşfedilmiş bir şey daha var bu konu ile ilgili olarak: Bütün hayvanlar ihtarda bulunacakları zaman seslerini kalınlaştırır, karşısındakine güven vermek istedikleri zaman seslerini inceltirler. Bir bebek ile cilveleştiğiniz zamanki sesinizi düşünün. Ya da bir köpeğin "alttan alma" sesini. Kadın ve erkek seslerinin farkını bu açıdan bir düşünün." Kural Hoca'nın Kuralları "Ben düzenli bir insanım. Herşeyi yerli yerinde severim. Bazen ev halkından birinin örneğin paltosunu, yine örneğin, salonda bıraktığı olur. O zaman içimden neredeyse öfke diyebileceğim bir kızgınlık kabarır. Neden? -" Yahu, bunun yeri burası değil ki" -" Peki sen kaldırsan ne olur, çok mu zor?" - "Anlamıyorsun, konu o değil, bu davranış beni adam yerine koymamak demektir." - " Afedersin, salondaki bir paltonun seninle ne ilgisi var? herhalde sen kızasın diye bırakılmadı" - "Olsun, kızıyorum işte". Benim bir türlü anlamak istemediğim, bu duygularımın bana çok eskilerden miras kalmış olduğudur. Hayvanların çok büyük bölümü belli bir bölgeyi "kendi bölgesi" olarak benimser, onu şu ya da bu yoldan ilan eder. Kuşlar içinde bunu öğrenerek bildirenler vardır ama aidiyet konusunu en açık seçik ilan edenler meme lilerin bir bölümüdür. Onlar katı ya da sıvı dışkılarıyla bölgelerini işaretler. Bu kokuyu alanlar hemen durumu kavrarlar. Bizler de aynı davranışı sergileriz. Örneğin kalabalık bir hava alanı bekleme salonunda otaracak bir yer bulmuşsunuz, gidip bir paket çikolata almak ihtiyacını duydunuz. Kalksanız biri hemen yerinizi kapacak, neyaparsınız? Tabii yerinize çantanızı, kitabınızı ya da ... paltonuzu bırakırsınız. (hayvanların bıraktığını bırakacak haliniz yok ya!). Bunu yaparak, "burası bana ait" diye ilan ediyorsunuz. İşte, büyük olasılıkla, ben de salondaki paltoyu böyle algılıyorum O zaman da diensefalon' dan gelen mesaj, davranışıma egemen oluyor. İstemeyerek de olsa buyazıyı burada bitirmek zorundayım, yemeğe oturacağız. Doğrusu bu ya, yiyeceğim kanlı bifteği düşününce ağzım sulanıyor. İnşallah yine "bakayım nasıl olmuş" diye tabağımdan lokma aşırmaya kalkmaz kimse. Çünkü o zaman hırlamanın dikalasını sergilerim!" ( Prof. Dr. Orhan Kural ODTÜ Makine Müh. Bölümü, Bilim ve Teknik 343. sayı) 1997 yılında Kural Hoca, arabadan içtikleri bira şişelerini yola fırlatanları uyardığı için fena halde cezalandırıldı. Basındaki fotoğraflardan anlaşıldığına göre, parmaklarından kırılanlar vardı; ayrıca kaşı gözü de yarılmıştı... Bizi Atalarımıza Götüren Hazineler: Fosiller Darwin' e "evrim fikirini veren ilk kanıtlar fosillerin incelenmesiyle ortaya çıkmıştır. Çene kemikleri, dişler, dinazorlara ait taşlaşmış dışkılar ve diğer fosilleşmiş kalıntılar. Fosil , "kazı sonucu topraktan çıkarılan canlıların taşlaşmış kalıntıları" demektir. Yüz yılı aşkın süren kazı çalışmaları, sayısı ikibini geçmeyen insan atası kalıntıları. Bunlar bizi şimdilik 5-8 milyon yıl öncesine götürüyor. Kalıntılar ve günümüz türlerinden sağlanan moleküler ipuçları, insanoğlunun şempanzelerle ortak bir atadan türediğini gösteriyor. Bulunan en eski "insanımsı" (hominid) fosilleri, Afrika kökenli ve 4.4 milyon yıl öncesine ait. Daha yeni olanları sırasıyla Avrupa, Asya, Avusturalya, Kuzey ve Güney Amerika kökenli. Bu fosiller, yaklaşık yüzbin yıl öncesine ait. Fosilleşme ender rastlanan bir durum. Çok kuru ortamlarda canli adeta mumya şeklini alir. Tuzlu bataklik ve buzullar içinde binlerce yildan beri bozulmadan günümüze ulaşan canli kalintilari bulunmuştur. Örnegin Sibirya buzullarinda günümüzden 2.5 milyon - 10 bin yil öncesini kapsayan dönemde yaşamiş mamutlara ait hemen hiç bozulmamiş örnekler bulunmuştur. Bunlarin bazilari öyle iyi korunmuş ki etleri kurt gibi hayvanlar tarafindan yenilmiştir. Kehribar da iyi bir koruyucu. Özellikle böcek gibi küçük canlilar için. Milyonlarca yil öncesinden kalma kehribar korumali canli türleri bulunmuştur. Tüm yeryüzü kazilsa bile bazi türlerin kalintilarini bulamayabiliriz.Ama kazdikça yeni kalintilar buldugumuz için bunu sürdürmeliyiz. Cambridge Üniversitesi' nden biyoantropolog Robert Foley, Afrika kökenli maymun türlerini incelemiş. O da insan ve şempanzenin üyesi oldugu evrimsel dallanmanin 7.5 milyon yil önce başladigini belirtiyor. Foley, ilk olarak dinazorlarin yok oldugu 65 milyon öncesine gidiyor. Bu dönem sirasinda memelilerin yok oluncaya veya başka bir canliya evrimleşinceye kadar, bir milyon yil boyunca varligini sürdürmüştür. (Bilim ve Teknik 332. sayı...) Hitler, 1933'te 'seçimle' başa geçti. Üstün irk kavramiyla milyonlarca insanin ölümüne neden oldu ve bilim adamlarini susturdu. Ama sonunda kendi silahini kendi agzina dayayarak yaşamina son verdi. Hem de metresi Eva Braun ile birlikte. Sovyetler Birligi’nin Hitler karşiti diktatörü Stalin, ünlü genetikçi Nikolai Vavilof' u " proleter biyoloji" görüşünü reddettigi için vatan hainligiyle suçlamişti ve ölüm cezasina çarptirmişti. Sonradan cezasi ömür boyu hapse çevrildi ve Vavilof, 1943' te hapisanede öldü. Bu ölümler normal degildir.(Şerafettin Turan,TKT s: 158) Bizler, bu ölümlerden haberdar olamayan bir kuşagiz. Haberdar edilsek de “inanmazdik” diye düşünüyorum. Onu Amerikan emperyaliziminin sosyalist sistemi alaşagi etme eyleminin bir parçasi olarak kolayca yorumlardik. Yalan mi? *** Taşlaşma Fosiller yalnızca canlıların sert kısımlarını( kemik, dişi, kabuk...) değil, aynı zamanda çeşitli organlarının ve yaşantıları ile ilgili izler taşıyon kalıpları da kapsar. Bir hayvana ait tüm bir fosil bulmak genellikle olanaksızdır. Ancak vücut parçalarının şekline göre yorum yapılabilmektedir. Örneğin çenesinin yapısından hayvanın nasıl beslenodiğini, ayak yapısından hareket biçimini öğrenebiliriz. Engözde ve kullanışlı fosil, omurgalılara ait iskelet kalıntılarıdır. kemiklenrin şeklinden, üzerindeki kas bağlantılarından, hayvanın şekli ve nasıl hareket ettiği anlaşılabilir. Killi ve çamurlu ortam, fosil oluşumu için oldukça uygundur. Bu çamurun içine herhangibir nedenle düşmüş canlinin etrafindaki maddeler sertleşir ve bir kalip ortaya çikar. Canli çürüyrek ortadan kalkar, ama kalibi kalir. Vücut parçalari, degişik mineralli sularla veya yalnizca mirnerallerle dolarsa, buna taşlaşma denir. Demir, kalsiyum ve silisyum taşlaştirici minerallerin en önemli elemntleridir. Bu taşlaşma bazen çok öyle mükemel oliur ki, anatomik incelemeler dahi yapilabilir. Örnegin 300 milyon yil önce taşlaşmiş bir köpek baliginin kaslifleri ve kaslarindaki bantlar bile görülebilir. Bu taşlaşmaya en güzel örnek Arizona' daki taşlaşmiş ormandir. Yürüyüş ve yaşam tarzini açiklayan ayak izleri, aldigi besinin kalitesini veren boşaltim artiklarinin ve çogalmasi konusunda bilgi veren yumurtalar (bir yumurtanin içerisinde dinazor yavrusunun fosili bulunmuştur) in fosilleri de bizim için önemli kanitlardir. Lavlar da fosil oluşmasina neden olabilir. Gerçi yanardaglarin patlamasiyla ortaya çikan zehirli gazlar birçok canliyi ölüdür; ama kismen sogumuş olan lavlar bunlarin üzerini örterek fosilleştirir. Ayrica belirli derinliklerdeki canlilari toprak firinlayabilir ve pişirir. Vezüv Yanardagi' nin oluşturdugu lavlarin altinda böylesi fosiller bulunmuştur. İnce yapraklı ağaçların çıkardığı reçineler, kehribar ve diğer bitkilerin oluşturduğu amber gibi konserve edici maddeler içine düşen küçük organizmalar, özellikle böcekler çok iyi saklanmıştır. Sibirya ve Alaska' da tarih öncesinde yaşayan 50' den fazla mamut fosili bulunmuştur. Buzların içinde (en -35 derece) bulunan bu tüylü mamutların- en az 25 bin yıl önce yaşamış- etleri bugün dahi yenebilmektedir. (Ali Demirsoy Kalıtım ve Evrim, 5. Baskı 1991 Ankara, s:479-480) İNSANIN EVRİMİ (Ali Demirsoy' dan) " Birçok kişi, insanlari hayvanlar aleminin içinde degerlendirmenin küçültücü ve aşagilatici olduguna inanir ve insanlari tüm diger hayvanlardan ayri olarak degerlendirmeyi yeg tutar. Fakat bugünkü bilgilerimizin işigi altinda insanlarin diger hayvanlardan belirli derecede farklilaştigini; ama onlardan tamamen ayri bir özellik göstermediklerini de biliyoruz. Hatta büyükbeynin gelişmesini bir tarafa birakirsak, onlardan çok daha yetersiz oldugumuz durumlarin ve yapilarin sayisi az degildir. Özellikle dogal korunmada çok zayifiz. Uzun, keskin pençelerimiz; uzun, keskin dişlerimiz; kuvvetli kaslarimiz yoktur. çok küçük bir panter dahi bizi parçalayacak güçtedir. Bir köpek bizden çok daha iyi koku alir; hata uykuda bizim alamayacagimiz sesleri algilayarak uyyanabilir. Bazilari, toprak üzerinde birakilan kokudan iz takip ederler. Bazi kuşlar, düşünemeyecegimiz kadar keskin görme gücüne sahitirler. havada uçan şahin veya atmaca, yarisi yaprak altinda kalmiş fare ölülerini bile derhal görebilir. Yalniz bir özelligimizle diger canlilardan üstünüz. Diger tüm canlilari bastiracak bir üstünlük veren, karmaşik ve vücudumuzun büyüklügüne göre çok gelişmiş beynimiz, en belirgin özelligimiz olarak ortaya çiktmaktadir. Heiçbir tür, çevresini kendi çikarlari için kontrol altinaalmamiş ve diger canlilar üzerinde mutlak bir baskinlik kurmamiştir. Fakat başarilarimizdan gururlanmadan önce bunun, kişisel biryetenekten ziyade, binnlerce yil süren bir bilgi ve iletişim birikiminin meyvesi oldugunu bilmemiz gerekecektir. Bu, şimdiye kadar yaşamiş milyanlarca insanin elde ettigi deneyimin görkemli bir meyvesi olarak kullanimimiza sunulmuştur. Bu iletişim ve bilgi aktarimi olmasaydi, belki biz, yine biraz daha gelişmiş bir maymun olarak agaçlar ve çalilar içinde yaşiyor olacaktik. Süper zekamiz bu sonucu büyük ölçüde degiştirmeyecekti. Çok yakin zamanlarda yapilan araştirmalar, bizim zekamizin, inanildigi gibi maymunlardan çok fazla olmadigini kanitlamiştir. Gelişmişlik olarak görünen, toplumdaki bilgi ve deneyim birikimidir."

http://www.biyologlar.com/insanin-evrimi

Evrimin Kanıtları Var mı?

" Hayvan türlerinden biri olarak, biz insanlar, diğer türler gibi evrimin yasalarına uyarız. Bu savı, destekleyecek birçok kanıta da sahibiz. Öncelikle, diğer omurgalı hayvanlarda bulunan birçok benzer ve kökendeş (homolog) yapıya ve organa sahibiz. Diğer hayvanlarda işlev gören birçok yapıyı biz körelmiş olarak taşırız. Embriyomuz gelişirken, solungaç keselerini, basit kalbi; ilkel boşaltim tiplerini, diger omurgali hayvanlardakine benzeyen kuyrugu ve buna benzer birçok yapiyi göstermesi kökendeşligimizin tipik kanitlaridir. Kanimizin serumundaki proteinler ve kirmizi kan hücrelerindeki antijenler insansi maymunlarinkine dikkati çekecekk kadar benzerdir. Gerçekte, bu bakimdan, kuyruksuz maymunlara kuyruksuz maymunlardan daha çok benzeriz. Birçok genimiz, diger omurgali hayvanlarinkinin aynisidir. İnsan evriminin en önemli özelliği, beyin büyümesi, özellikle büyükbeyinin izlenimleri saklama ve öğrenme işlevini yüklenerek, beynindiğer kısımlarına göre oransal olarak çok daha fazla gelişmesidir. Buna bağlı olarak, üstün zekanın ortaya çıkaracağı hünerleri yerine getirebilmek için ilk olarak harektte kullanılan ön üyeler, el olarak kullanılmaya başlamıştır." ( Ali Demirsoy , Kalıtım ve Evrim, 5. Baskı, 1991 Ankara s:716-717) Atların fosilerini milyonlarca yıl geriye izleyebiliyoruz. Çünkü yeterince fosil bulunmuştur. " Halbuki insan fosilleri çok seyrek bulunur. Bunun nedeni, insanın atalarının çok yakın zamanda oluşması ve fosilleşmek için zamanın oransal olarak kısa olması; diğer hayvanlara göre yaygın ve fazla bireyli popülasyonlar oluşturmaması ve en önemlisi oransal olarak diğerlerine göre çok daha zeki olmaları nedeniyle tehlikeyi önceden sezinleyerek, bataklık, katran kuyuları ve fosilleşmenin uygun olacağı tuzaklardan uzak durmaları ve kaçmaları olarak düşünülebilir. Önsezimizle bu tuzaklardan uzaklaşmış ve tehlike sırasında da el hünerlerimizle çoğunluk kurtulmayı sağlamışızdır. Halbuki diğer hayvanlar bu olanaklardan yoksundular ve bu nedenle bol miktarda fosil bırakabilmişlerdir. Keza birçok hile ve araçla yırtıcı hayvanlardan kurtulmayı başarmış ve bu yolla kemiklerin fosilleşmesi de önlenmiştir. Bunun yanısıra, toplumsal ayaşama geçiş de bu tehlikeleri büyük ölçüde azaltmıştır. Bol miktarda fosilin bulunamaması insanın soy dizisinin açıklanmasında bazı karanlık noktalar bırakmıştır. Bütün bunlara karşın, elimizde birikmiş kanıtlar, insanın maymun benzeri bir atadan, bugünkü insana, Homo sapiens ' e geliştiğini göstermeye yeterlidir." (Demirsoy, s:717) Turkana Çocuğu Antropologlar, birbirinden ayrı düşmüş dişler, tek tek kemikler, kafatası parçaları; insana özzgü tarihöncesinin öyküsü çoğunlukla, bu ipuçlarından oluşturulur.”Umut kıracak kadar eksik olsalar da, bu ipuçlarının büyük önem taşıdığını inkar etmiyorum; onlar olmasa, insana özgü trihöncesinin öyküsünü anlatamazdık.Bu mütevazi kalıntılarla karşılaşmanın getirdiği benzersiz heyecanı da gözardı etmiyorum; bunlar, bizim geçmişimizin, et ve kandan oluşan sayısız kuyşakla bize sağlanan parçalarıdır. Ama nihai ödül yine de bütün haldeki bir iskeletin keşfedilmesidir.” (Richard Leakey, İnsanın Kökeni Varlık/Bilim s:7) " 1984 yazının sonlarında çalışma arkadaşlarımla birlikte, nefeslerimizi toplu olarak tutmuş ve sürekli artan umudumuz deneyimin katı gerçekliği karşısında sönmüş bir haldeyken, bu hayalin şekillenmeye başladığını gördük. .Eski bir kaftasına ait küçük bir parça bulduk. Dikkatle kafatasının diğer parçalarını aramaya başladık ve umduğumuzdan çok daha fazlasını bulduk. Bu keşfi izleyen ve açık sahada yedi aydan fazla bir zamana denk gelen beş kazı mevisimi boyunca ekimiz, bin beşyüz ton tortu çıkardı ve sonuçta 1.5 milyon yıldan fazla bir süre önce eski gölün kıyısında ölmüşü birinin eksiksiz iskeletini bulduk. Turkana çocuğu adını taktığımız bu birey öldüğünde yalnızca dokuz yaşındaymış; ölüm nedeni ise hala bilinmiyor.Arka arkaya fosil kemikleri çıkarmak gerçekten eşi bulunmaz bir deneyimdi:kollanr, bacaklar, omurga kemikleri, kaburgalar, leğen kemiği, çene, dişler ve yine kafatasları. Çocuğun iskeleti şekilleniyor ve 1.6 milyon yıl parçalar halinde yaşadıktan sonra birey olarak yeniden oluşturuluyordu.İnsan fosili kalıntılarında, yalnızca 100 bin yıl öncesindeki Neanderthal dönemine dek, bu iskelet kadar eksiksiz bir başka şey bulunamamıştır... Tarihöncesi insan ailesinin çeşitli türlerinin herbiri bilinmese bile bir etiket, yani tür adi, taşiyor ve bu adlari kulanmaktan kaçinmak olanaksiz. Inas türleri ailesinin de kendine özgü bir adi var: Insangiller (homonidler) Meslektaşlarimdan bazilari geçmişteki tüm insan türleri için “insangil” terimini kullanmayi yegliyorlar. “Insan” sözcügünü yalnizca bizim gibiler için kullanilmasi gerektigini savunuyorlar.Yani, yalnizca bizim düzeyimizde zekaya, ahlak duygusuna ve içedönük bilince sahip olanlari “insan” olarak tanimliyorlar. Ben farklı bir bakış açısına sahibim. Esik insangilleri dönemin diğer insansı (kuyruksuz) maymunlarından ayıran, dik durarak hareket etme evriminin, sonraki insan tarihinin temeli olduğunu düşünüyorum. Uzak atamızın iki ayaklı bir insansımaymun haline gelmesiyle birlikte pek çok diğer evrimsel yenilik de mümkün oldu ve sonuçta, Homo ortaya çıktı. Bu nedenle tüm insangil türlerine “insan” demekte haklı olacağımızı düşünüyorum. Tüm eski insan türlerinin bizim günümüzde bildiğimiz zihinsel dünyaları yaşadıklarını söylemek istemiyorum. “İnsan” tanımı en basit düzeyde, dik yürüyen- iki ayaklı- insansı maymuları içerir. .. Turkana çocuğu, insan evrimi tarihinin dönüm noktasını oluşturan bir tür olan Homo erectus ’un üyesiydi. Kimi genetik kimi de fosillerden olmak üzere farklı kanıt dizilerinden, ilk insan türünün yaklaşık 7 milyon yıl önce ortaya çıktığını biliyoruz. Yaklaşık 2 milyon yıl önce Homo erectus sahneye çıktığında, insanın tarihöncesi oldukça uzun bir yol almıştı. Homo erectus’un ortaya çıksamından önce kaç insan türünün yaşayıp öldüğünü henüz bilmiyoruz; en azzından altı, belki de bu rakamın iki katı sayıda tür olmalı. Ama Homo erectus’ tan önce yaşayan tüm insan türlerinin, iki ayaklı olkala birlikte, pek çok açıdan insansımaymun benzeri özellikler taşıdıklarını biliyoruz.Beyinler görece küçük, yüzleri sivri çeneli (yani, öne doğru çıkık) ve beden yapılarının kimi özellikleri- örneğin göğüs huni şeklinde, boyun kısa ve bel yok- insandan çok insansımaymun benzeriydi.Homo erectus ’ta beyin büyüdü, yüz düşleşti ve beden daha atletik yapili hale geldi. Homo erectus’la birlikte, kendimizde gördügümüz pek çok fiziksel özellik de ortaya çikti; anlaşilan insanin tarihöncesi, 2 milyon yil önce çok önemli bir dönem noktasindan geçmişti. Homo erectus ateş kullanan, avciligi beslenme düzeninin önemli bir parçasi haline getiren, modern insanlar gibi koşabilen, belli bir zihinsel kaliba göre taş aletler yapabilen ve harekat alanini Afrika’nin ötesine taşiyabilen ilk insan türüdür. Homo erectus’un konuşma diline sahip olup olmadigini kesin olarak bilemiyoruz; ama buna işaret eden çeşitli kanitlar var. Bu türde belli bir benlik bilinci, insansi bir bilinç olup olmadigini da bilmiyoruz ve büyük olasilikla asla bilemeyecegiz; ama ben oldugunu düşünüyorum. Homo sapiens’in en degerli özellikleri olan dil ve bilincin tarihöncesi kalintilarinda hiçbir kanit birakmadigini söylemeye herhalde gerek yok. Antropoloğun hedefi, insansımaymun benzeri bir yaratığı bizim gibi insanlara dönüştüren evrim olaylarını anlamaktır. Bu olaylar romantik bir açıdan, büyük bir tiyatro eseri gibi tanımlanmış ve gelişen insanlığa da öykünün kahramanı rolü verilmiştir. Oysa gerçek büyük olasılıkla çok daha basittir ve bu değişimi epimaceradan çok, iklimsel ve ekolojik değişimler yönlendirmiştir. Yine de bu, dönüşümün ilgimizi dahha az çekmesine neden olmuyor. Biz, doğal dünylyayı ve bu dünyadaki yerimizi merak eden türüz.Şu andaki halimeze nasıl ggeldiğimizi ve geleceğimizin nasıl olacağını bilmek istiyoruz; bilmek zorunluluğu duyuyoruz. Bulduğumuz fosiller bizi fiziksel açıdan geçkmişimize bağlıyor ve sundukları ipuçlarını, doğayı ve evrim tarihimizin izlediği yolu anlamala yolu olarak yorumlamaya yönlendiriyor. İnsanoğlunun tarihöncesine ait daha pek çok kalıntı gün ışığına çıkartılıp incelenene dek hiçbir antropolog kalkıp da, “Bu, tüm ayrıntılarıyla şöyle oldu” diyemez. Ama araştırmacılar, insan tarihöncesinin genel şekiline dair pek çok konuda aynı fikirdeler. İnsanın tarihöncesinde dört temel aşama kesinlikle saptanabiliyor. İlk aşama, 7 milyon yıl önceki, iki ayaklı ya da dik hareket eden insansımaymun benzeri bir türün geliştiği insan ailesinin kökenidir. İkinci aşama, iki ayaklı türlerin çoğalması yani biyologların uyarlayıcı ışınım adını verdikleri bir süreçtir. 7 milyon ile 2 milyon yıl öncesi arasında her biri birbirinden biraz farklı ekolojik şartlara uyarlanmış pek çok değişik iki ayaklı insansımaymun gelişti. Bu insan türleri arasından birisi, 3 milyon ile 2 milyon yıl önce arasında, önemli oranda büyük bir beyin geliştirdi. Beyin boyutundaki büyüme üçüncü aşamayi oluşturur ve insan soyagacinin, Homo erectus ’tan sonuçta Homo sapiens’e dek uzanan dali olan Homo cinsinin kökenine işaret eder. Dördüncü aşama , modern insanlarin kökenidir; bizim gibi, dogada başka hiçbir şekilde görülmeyen dile, bilince, sanatsal düş gücüne ve teknolojik yenilikçilige sahip insanlarin ortaya çikişidir. Bu dört temel olay, kitabımızdaki bilimsel anlatının yapısını oluşturuyor. İleride de görüleceği gibi, insanoğlunun tarihöncesini araştırıken yalnızca neyin, ne zaman olduğundan öte, neden olduğunu da sormaya başlıyoruz. Bizler ve atalarımız, artık tıpkı fillerin ya da atların evrimi incelenirken olduğu gibi, aşamalı bir evrim senaryosu bağlamında inceleniyoruz. Bu, Homo sapiens’in pek çok açıdan özel olduğunu yadsımak anlamına gelmiyor: en yakın evrimsel akrabamız olan şempanzeden bile bizi ayıran pek çok şey var; ama artık, doğayla bağlantımızı biyolojik anlamda anlamaya başladık. Son otuz yıl içinde bilim dalımızda, daha önce eşi görülmemiş fosil keşiflerinin ve bu fosilleri yorumlayıp sundukları ipuçlarını bütünleştirmekte kullandığımız yenilikçi yöntemlerin sayesinde, çok önemli ilerlemeler kaydedildi. tüm bilimlerde olduğu gibi antropolojide de uygulayıcı bilimler arasında dürüst ve kimi zaman da şiddetli fikir farklılıkları görülür. Bu fikir farklılıkları kimi zaman fosil ve taş aletler gibi verilerin kimi zaman da yorumlama yöntemlerinin yetersizliğinden kaynaklanır. Kısacası, insanın tarihöncesi hakkında pek zok soruya kesin yanıtlar verilemez. Örneğin: İnsan soyağacının tam şekli nedir? Gelişmiş konuşma dili ilk olarak ne zaman ortaya çıktı? İnsanın tarihöncesinde beynin çarpıcı oranda büyümsenie yol açan neydi? İlerideki bölümlerde bu fikir farklılıklarının hangi konularda ve neden oluştuğuna değinecek ve zaman zaman kendi tercihlerimi belirteceğim. Yirmi yılı aşkın antropoloji çalışmalarım sırasında pek çok eşsiz meslektaşımla birlikte çalışma şansına eriştim ve hepsine şükran duyuyorum. (Richard Leakey, İnsanın Kökeni Varlık/Bilim s: 9-14) Organik Evrimin Ana İlkeleri “Organik evrim onusunda ana ilkelerin açığa çıkarılması ve öğretilmesi toplumların düşünce sistemlerinde büyük yansımalara neden olduğu ve olacağı için, sadece doğanın temel yasalarını açıklamaya dönük olan böyle bir bilimsil alan, ne yazık ki, belirli çevrelerde tehlikeli bidr gelişim olarak değerlendirilmektedir. Çünkü evrim kavramı, zaman süreci içerisinde bir değişmeyi açıklar; sonsuzluk ve değişmemezlik evrimin ilkelerine aykırıdır. Dolaysıyla evrim kavramı. dogmatik düşünceye, yani herşeyin olduğu gibi benimsenmesine izin vermeyen bir bilim dalıdır. Bu ise, belirli koşullara ve düşüncelere, olduğu gibi, yüz yıllardır, düşünmeden uymuş toplumları; keza bunun yanısıra toplumların bu uyumundan çıkarları için yeterince yararlanan çevreleri rahatsız etmektedir. Evrim kavramının kendisi de sabit değildir, zaman süreci içerisinde yeni bilimsel çalışmaların ışığı altında değişmek zorundadır.Çünkü kendini zaman süreci içerisinde değiştiremeyen, yeni bilgilerin ve gelişimlerin etkisi altında yenileyemeyen her şey ve her kavram yok olmak zorundadır. Bu yasa, tüm canlılar ve kavramlar için geçerli görünmektedir. Evrim kavramı özünde üç alt kavramı içine alır: 1. Anorganik evrim: Cansızların değişimini inceler; özellikle evrenin oluşumundan, canlıların temel maddelerini oluşturan cansız maddelerin oluşumuna kadar ortaya çıkan olayları kapsar. 2. Organik evrim: Canlıların değişimini inceler. 3. Sosyal evrim: Toplumların değişimini inceler. Biyioloji bilimi, özellikle organik evrimi tapsar. Organik evrim buguünb de devam etmektedir.; hatta bugün tarihin birçok devrelerinden daha hızlı olmaktadır. Son binkaç yüzbbin senede yüzlerce yeni bitki ve hayvan türü meydana gelirken, yüzlercesi de yeni tür oluşumları için ayrılmaya başlamıştır.Fakat bu ayrılma ve türleşme o kadar yavaş yürümektedir ki, gözlemek yalnız tarihpsel belgelerin bir araya getirilmeleriyle ve karşılaştırılmalarıyla mümkün olacaktır. Biyilojik evrimin oluştuguna ilişkin kanitlayici tipik örnek,15. yüzyilin başlarinda Madeira yakininda, Porta Santo denen küçük bir adaya birakilan tavşanlarda gözlenmiştir. Tavşanlar, Avrupa’danh getiriymişti. Adada dger bir tavşan türü ve getirilen tavşanlarin düşmanlari olmadigi için getirilen tavşanlar anormal derecede çogaldilar ve sonuçta 400 yil sonra,Avrupa’daki anaçlarindan tamamen farkli yapilar kazandilar. Öyle ki, büyüklükleri, Avrupadakilerin yarisi kadar oldu; renklenmeleri tamamen degişti ve daha gececi hayvanlar oldular.En önemlisi, atalariyla biraraya geldiklerinde, artik çiftleşip yeni bir döl meydana getiremiyorlardi. Yani yeni bir tür özelligi kazanmiştilar. Canlılar arasında benzerliklerin ve farklılıkların nasıl ortaya çıktığı, bilimsel olarak ilk defa, Charles Darwin’in gözlemleriyle gün ışığına çıktığı ve açıklandığı için, evrim kavramı ile Darwin’in ismi ve kişiliği özdeşleştirilerek “Darwinizm” denir. Evrim Konusundaki Düşüncelerin Gelişimi Canılların birbirinden belirli derecelerde farklılıklar gösterdiğine ve aralarında belirli derecelerde akrabalıklar olduğuna ilişkin gözlemler, düşünce tarihi kadar eski olmalıdır. Yavruları atalarından, kardeşlerin birbirinden belirli ölçülerde farklı olduğu çok eskiden gözlenmişti. Bitkilerin ve hayvanların benzerlik derecelerine göre, türden başlayarak belirli gruhlar oluşturduları saptanmıştı. Fakat kalıtım konusunda bilgiler yeterli olmadığı ve özellikle bir türün binlerce yıllık gelişimi düşünür bir birey tarafından izlenemediği için, çeşitlenme ve akrabalık bağları tam olarak açıklanamamıştır. Bazı bireylerin yaşam savaşında üstün niütelikler taşıdığı, dolaysıyla ‘doğal seçme’ eskiden de bilinçsiz olarak gözlenmişti. Fakat evrim konusundaki bilimsel düşüncelerin tarihi, diğer bilim dallarına göre çok yenidir.

http://www.biyologlar.com/evrimin-kanitlari-var-mi

Mutasyonlar

Mutasyon, DNA içindeki dört tür nükleotid halkasından bir veya daha fazlasında değişmedir. Bir tek halkada bile değişiklik anımsayacağınız gibi DNA mesajında bir harfin değişmesi demektir.DNA’dan kopya alan mesajcı RNA değişikliği içerecektir ve protein yapmakta olan makine tarafından farklı okunacaktır. Ortaya değişmiş bir protein çıkacak ve amino asit zincirinde bir halka farklı olacak, sonuç olarak da proteinin işlevi değişecektir. Mutasyonların en önemli özelliklerinden biri, DNA kopya edildiği zaman onların da kopya edilmeleridir. Daha önce açıkladığımız gibi hücre bölünmesine hazırlık olarak bir enzim yeni bir dizi gen üreten kadar DNA ‘daki nükleotidleri teker teker aynen kopya eder. DNA’daki bir mutasyon genellikle, değişimi o DNA’yı içeren hücrelerin bütün gelecek kuşaklarına geçinmek amacı ile kopya edilir. Böylece ufak bir mutasyon DNA diline sonsuza kadar yerleşir. Mutasyonun Nedenleri Mutasyonlara doğal tepkimeler (örneğin x-ışınları ve morötesi ışınlar) ve insan yapısı kimyasal maddelerin DNA’nın nükleotidleri(s: 65) halkalarına çarparak bozmaları neden olur. Nükleotidler böylece başka nükleotidlere dönüşebilirler. Kimyasal olarak dört standart nükleotid dışında bir biçim alabilirler veya tümüyle zincirden kopabilirler. Bütün bu değişmeler doğal olarak zincirin anlamını değiştirebilir;dil bundan sonra artık biraz değişmiştir.(s:66) Mutasyonlar tümüyle raslantısal olaylardır. Kesinlikle DNA’nın hangi halkasına çarpacağını bilmenin olanağı yoktur. Biz dahil herhangi bir canlı yaratığın DNA’sının herhangi bir nükleotidinde her an mutasyon görülebilir(buna karşılık bazı ilginç titizlikte dacrana enzimler de DNA’yı sürekli gözler ve bir değişiklik bulurlarsa onarırlar. Ama herşeyi de yakalayamazlar). Mutasyon Beden Hücrelerini ve Cinsel Hücreleri Farklı Şekilde Etkiler Bedenimizdeki tüm hücreler,DNA’yı oluşturan,annemizden ve babamızdan aldığımız birbirini tamalayıcı iki bölüm içerir. Ana babanın çocuk yapabilmeleri için DNA’larını, yalnızca birleşmeye elverişli olan tek hücrelere yerleştirmelyeri gerekir; bu, karşı cinsin bir hücresiyle çiftleşip böylece DNA’larını paylaşmak içindir. Bu özel hücreler erkeğin testislerinde yapılan spermlerle kadının yumurtalıklarında yapılan yumurtalardır. Bedenimizin hücrelerinden birinde DNA’da bir mutasyon oluştugu zaman çogunlukla bunun hiç farkina varmayiz. Bedenimizdeki milyarlarca hücreden birinin bozulmasini hissetmek çok zordur. Bir tek önemli istisna var: Hücrenin kanser olmasina yol açan mutasyon. Bu degişmeyi bundan sonraki bölümde inecelecegiz. Oysa yeni bireyleri yapmak için kullanilan sperm ve yumurtalari üreten testis ve yumurtaliklar içindeki hücrelerde mutasyon oldugu zaman durum oldukça degişiktir. Çünkü eger yumurta veya sperm mutasyon içeriyorsa,bu mutasyon dogal olarak döllenmiş yumurtaya geçecektir. Döllenmiş yumurta bölündügünde de mutasyon bütün yeni hücrelere kopya edilecektir. Böylece sonuçta ortaya çikan yetişkinin bedeninin her (s:67) bir hücresinde mutasyonun bir kopyasi bulunacaktir. Ve bu yetişkinin testis veya yumurtaliklarinda oluşan,sperm veya yumurta,her seks hücresi de bu mutasyonu taşiyacaktir. Buna göre,evrimde önemli olacak mutasyon bir organizmanın cinsel hücrelerinde olup kalıtımla geçirilebilen mutasyon çeşitidir. “İyi” mutasyonlar ve “Kötü “ mutasyonlar Mutasyonlar enderdir ama yine de evrimsel değişmenin temel araçları olmuşlardırb. Bir organizmanın proteinlerinde,çevereye uyum sağlamasında avantajlı değişmelere yol açabilirler. Bu anlamda mutasyonlara yararımızadır. (Mahlon B. Hoaglandı, Hayatın Kökleri,TÜBİTAK Y, 13. Basım s: 19-68...) *** “Evren büyük patlama dedikleri o zamanlardan ( “günlerden” demeye dilim varmıyor) bu yana daha düzenli hale mi geldi, daha düzensiz hale mi geldi? Bunu bir bilen varsa ve bana söylese, gerçekten minnettar olacağım. Belki de termodinamiğin 2. kanununu fazla sorgulamaya lüzum yok. Çünkü neticede çoğu formülasyona göre bu bir olasılık kanunu olduğu için, yanlışlanmaya karşı zaten doğuştan dirençli! Bu kanun, kapali bir sistem daha düzenli hale gelemez, kendi kendine cansızdan canlı oluşamaz demiyor. Sadece bu ihtimali çok zayıf (hemen hemen sıfır, ama sıfır değil) diyor. Ve J. Monod gibi bazı büyük moleküler biyologlar da bu ihtimale sığınıyorlar.” (Şahin Koçak, Anadolu Üniversitesi, Bilim ve Teknik 325. sayi, s:9) DİL SANATI “Bizim bildiğimiz anlamıyla konuşma dilinin ortaya çıkışı hiç kuşkusuz, insanın tarihöncesinin belirleyici noktalarından ve hatta belki de belirleyici tek noktasıdır. Dille donanmış olan insanlar doğada yeni tür dünyalar yaratabildiler: İçebakışsal (introspektif) bilinçler dünyası ve “kültür” adını verdiğimiz, kendi ilemizle yaratıp başkalarıyla paylaştığımız dünya. Dil, mecramız; kültür ise nişimiz oldu. Hawaii Üniversitesinden dilbilimci Derric Bickerton, 1990 tarihli kitabı Language and Species ‘de bunu, ikna edici bir biçimde belirtiyor: “Dil bizi, diğer tüm yaratıkların tutsak oldukları anlık deneyim hapisanesinden kurtarıp sonsuz uzam ve zaman özgürlüklerine salıverebilirdi.” Antropologlar dil hakkında, bir doğrudan ve biride dolaylı olmak üzere, yalnızca iki şeyden emin olabilyorlar. Birincisi konuşma dili, Homo sapiens ’i diğer tümyaratıklardan açık şekilde ayırır. İletişim ve içabakışsal düşünce mecrası olarak karmaşık bir konuşma dili yaratabilen tek canı, insandır. İkincisi, Homo sapiens’in beyni, en yakın evrimsel akrabamız olan büyük Afrika insansımaymunlarının beyninden üç kat büyüktür. Bu iki gözlem arasında bir ilişki olduğu açıktır; ama ilişkinin yapısı hala şiddetle tartışılıyor. Felsefecilerin dil dünyasını uzun zamandır incelemeliren karşın, dil hakkında bilinenlerin çoğu son otuz yılda öğrenilmiştir. Dilin evrimsel kaynağı hakkında iki görüş olduğunu söyleyebiliriz: İlk görüş dili insanın benzersiz bir özelliği, beynimizdeki büyümenin yan sonucu olarak ortaya çıkmış bir yetenek olarak görür. Bu durumda dilin, bilişsel bir eşiğin (s: 129) oluşmasıyla birlikte, hızla ve yakın zamanlarda ortaya çıktığı düşünülmektedir. İkinci görüşte, konuşma dilinin insan olmayan atalardaki-iletişimi de içeren, ama iletişimle sınırlı kalmayan- çeşitli bilişsel yetenekler üzerinde doğal seçimin etki göstermesiyle geliştiği savunulur. Bu süreklilik modeline göre dil, insanın tarihöncesinde, Homo cinsinin ortaya çıkışından itibaren aşamalı olarak gelişmiştir. MIT’ ten dilbilimci Noam Chomsky ilk modelin yanında yer almış ve büyük etki yaratmıştır. Dilbilimcilerin çoğunluğunu oluşturan Chomskicilere göre dil yetenğinin kanıtlarını erken insan kanıtlarında aramak yararsız, maymun kuzenlerimizde aramak ise iyice anlamsızdır. sonuçta, genellikle bir bilgisayar ya da geçici leksigramlar kullanarak maymunlara bir tür simgesel iletişim öğretmeye çalışanlar düşmanlıkla karışlanmışlardır. Bu kitabın temel konularından biri de , insanları özel ve doğanın geri kalan kısmından apayrı görenlerle, yakın bir bağlantı olduğunu kabul edenler arasındaki felsefi bölünmedir. Bu bölünme özellikle, dilin doğası ve kökeni hakkındaki tartışmalarda ortaya çıkıyor. Dilbilimcilerin insansımaymun-dili araştırmacılarına fırlattıkları oklar da hiç kuşkusuz, bu bölünmeyi yansıtıyor. Teksas Üniversitesi’nden psikolog Kathleen Gibson, insan dilinin benzersizliğini savunanlar hakkında, yakın zamanlarda şu yorumu yaptı:" (Bu bakış açısı) önermeleri ve tartışmalarıyla bilimsel olsa da, en azından Yaratılış’ın yazarlarına ve Eflatun’la Aristo’nun yazılarına dek uzanan, insan zihniyetiyle davranaşının nitelik açısından hayvanlardan çok farklı olduğunu savunan köklü bir Batılı felsefe geleneğine dayanmaktadır?” Bu düşünüşün sonucu olarak antropolojik literatür uszun süre, yalnizca insana özgü oldugu düşünülen davranişlarla doldu. Bu davranişlarin arasinda alet yapimi, simge kullanabilme yetenegi, aynada kendini taniyabilme ve lebette dil yer aliyor. 1960'lardan beri bu benzersizlik duvari, insanismaymunlarin da alet yapip kullanabildiklerinin, simggelerden yararlandiklarini ve aynada kendilerini taniyabildiklerinin anlaşilmasiyla birlikte çatirdamaya başladi.Geriye bir tek dil kaliyor ve dolaysiyla dilbilimçciler, insanin benzersizliginin son savunuculari olarak kaldilar. Analişlan, işlerini çok da ciddiye aliyorlar. Dil, tarihöncesinde- bilinmeyen bir araç sayesinde ve bilinmeyen bir geçici grafik izleyerek- ortaya çıktı ve hem birey, hem de tür olarak bizi dönüştürdü.Bickerton, “ Tüm zihinsel yeteneklerimiz arasında dil, bilinç eşiğimizin altında en derin, rasyonelleştiren zihin için de en ulaşılmaz olanıdır” diyor. “Ne dilsiz olduğumuz bir zamanı hatırlayabiliriz, ne de dile nasıl ulaştığımızı.” Birey olarak, dünyada var olmak için dile bağımlıyız ve dilsiz bir dünyayı hayal bile edemeyiz. Tür olarak, dil, kültürün dikkatle işlenmesiyle, birbirimizle etkileşim kurma şekilimizi dönüştürür. Dil ve kültür bizi hem birleştirir, hem de böler. dünyada şu anda var olan beş bin dil, ortak yeteneğimizin ürünüdür; ama yarattıkları beş bin kültür, birbirinden ayrıdır. Bizi yapılandıran kültürün ürünü olduğumuz için, kendi yarattığımız bir şey olduğunu, çok farklı bir kültürle karşılaşana dek anlayamıoruz. Dil gerçekten de, Homo sapiens ’le doğanın geri kalan kısmı arasında bir uçurum yaratır.İnsanın ayrı sesler ya da fonemler çıkarma yeteneği, insansımaymunlara göre ancak mütevazi oranda gelişmiştir: Bizim elli, insansımaymunnunsa bir düzine fonemi var. Ama bizim bu sesleri kullanma kapasitemiz sonsuzdur.Bu sesler, ortalama bir insanı yüz bin sözcüklük bir dağarcıkla donatacak şekilde tekrar tekrar düzenlenebilir ve bu sözcüklerden de sonsuz sayıda tümce oluşturulabilir. Yani, Homo sapiens ’ in hızlı, ayrıntılı iletişim yetisinin ve düyşünce zenginliğinin doğada bir benzeri daha yoktur. Bizim amacımız, dilin ilk olarak nasıl ortaya çıktığını açıklamak. Chomskyci görüşe göre, dilin kaynağı olarak doğal seçime bakmamıza gerek yoktur; çünkü dil, tarihsel bir kaza, bilişsel bir eşiğin aşılmasıyla ortaya çıkmış bir yetenektir. Chomsky şöyle der:" Şu anda, insan evrimi sırasında ortaya çıkan özel (s:131) koşullar altında 10 üzeri 10 adet nöron basketbol topu büyüklüğünde bir nesneye yerleştirildiğinde, fizik kurallarının nasıl işleyeceği konusunda hiçbir fikrimiz yok. ” MIT’ ten dilbilimci Steven Pinker gibi ben de bu görüşe karşıyım. Pinker az ama öz olarak, Chomsky’nin “işe tam tersinden baktığını” söylüyor. Beynin, dilin gelişmesi sonucu büyümüş olması daha yüksek bir olasılıktır.Pinker’e göre “dilin ortaya çıkmasını beynin brüt boyutu, şekli ya da nöron ambalajı değil, mikro devrelerinin doğru şekilde döşenmesi sağlar”. 1994 tarihli The Language Instinct adlı kitabında Pinker, konuşan dil için, doğal seçim sonucu evrimi destekleyen genetik bir temel fikri pekiştirecek kanıtları derliyor. Şu anda incelenemeyecek denli kapsamlı olan kanıtlar gerçekten etkileyici. Burada karşimiza şu soru çikiyor:konuşma dilinin gelişimini saglayan dogal seçim güçleri nelerdi? Bu yetenegin eksiksiz halde ortaya çikmadigi varsayiliyor; öyleyse, az gelişmiş bir dilin atalarimiza ne tür avantajlar sağladığını düşünmeliyiz. En açık yanıt, dilin etkin bir iletişim aracı sunmasıdır. Atalarımız, insansımaymunların beslenme yöntemlerine göre çok daha fazla savaşım gerektiren bir yöntem olan ilkel avcılık ve toplayıcılığı ilk benimsediklerinde, bu yöntem hiç kuşkusuz yararlı olmuştu. Yaşam tarzlarının karmaşıklaşmasıyla birlikte, sosyal ve ekonomik koordinasyon gereksinimi de arttı. Bu şartlar alıtnad, etkili bir iletişim büyük önem kazanıyordu. Dolaysıyla doğal seçim, dil yeteneğini sürekli geliştirecekti. Sonuçta,- modern inasansımaymunların hızlı solumalarına, haykırışlarına ve homurtularına benzediği varsayılan-eski maymun seslerinin temel repertuvarı genişleyecek ve ifade edilme şekli daha gelişmiş bir yapı kazanacaktı. Günümüzde bildiğimiz şekliyle dil, avcılık ve toplayıcılığın getirdiği gereksinimlerin ürünü olarak gelişti. Ya da öyle görünüyor. Dilin gelişimi konusunda başka hipotezler de var. Avcı-toplayıcı yaşam tarzının gelişmesiyle birlikte insanlar teknolojik açıdan daha başarılı hale gelidler, aletleri daha ince (İnsanın Kökeni s:132)likle ve daha karmaşık şekiller vererek yapabilmeye başladılar. 2 milyon yıl öncesinden önce, Homo cinsinin ilk türüyle birlikte başlayan ve son 200.000 yılı kapsayan bir dönemde modern insanın ortaya çıkışıyla doruk noktasına ulaşan bu evrimsel dönüşüme, beyin boyutunda üç kata ulaşan bir büyüme eşlik etti.Beyin, en erken Australopithecus ‘lardaki yaklaşık 440 santimetreküpten, günümüzde ortalama 1350 santimetreküpe ulaştı.Antropolglar uzun süre, teknolojik gelişmişliğin artmasıyla beynin büyümesi arasında neden-sonuç bağlantısı kurdular.:İlki, ikincisini geliştiriyordu. Bunun, 1. Bölüm’de tanımladığım Darwin evrim paketinin bir parçası olduğunu hatırlayacaksınız. Kenneth Oakley’in “Alet Yapan İnsan” başlıklı, 1949 tarihli klasik denemesinde, insanın tarihöncesi hakkındaki bu bakış açısı verilmiştir. Daha öncekti bir bölümde de belirttiğimiz gibi Oakley, dilin günümüzçdeki düzeyde “mükemmelleştirilmesinin” modern insanın ortaya çıkışını sağladığını ilk zavunanlar arasındaydı: Diğer bir deyişle, modern insanı modern dil yaratmıştır. Ama günümüzde, insan zihninin oluşumuna açiklik getiren farkli bir açiklama yayginlik kazandi; alet yapan insandan çok sosyal hayvan olan insana yönelik bir açiklamaydi bu. Dil, bir sosyal etkileşim araci olarak geliştiyse, avci-toplayici baglaminda ilitişimi geliştirmesi evrimin asil nedeni degil, ikincil bir yarari olarak görülebilir. Columbia Ünivrsitesi’nden nörolog Ralph Holloway, tohumu 1960'larda atılan bu yeni bakış açısının en önemli öncülerindendir. On yıl önce şöyle yazmıştı: “ Dilin, temelde saldırgan olmaktan çok işbirlikçi olan ve cinsiyetler arasında tamamlayıcı bir sosyal yapısal davranışsal işbölümüne dayanan, sosyal davranışsal bilişsel bir matristen geliştiğine inanma eğilimini duyuyuroum. Bu, bebeğin bağımlılık süresinin uzaması, üreme olgunluğuna ulaşma sürelerinin uzaması ve olgunlaşma süresinin, beynin daha çok büyümesini ve davranışsal öğrenmeyi mümkün kılacak şekilde uzaması için gerekli bir uyarlanmacı evrim stratejisiydi.” Bunun, insangilerin yaşam tarihinin (Richard Leakey, İnsanın Kökeni, Varlık/Bilim Yay, s: 133) modelleri hakkındaki, 3. Bölüm’de tanıladığım keşiflerle uyumlu olduğunu görebilirsiniz. Hollooway’ in öncü fikirleri pek çok kılığa büründükten sonra, sosyal zeka hipotezi olarak bilinmeye başladı. Londra’daki Unuvirsity College’den primatolog Robin Dunbar, bu fikri yakın zamanlarda şöyle geliştirdi: “ Geleneksel (kurama) göre (primatların) dünyada yollarını bulabilmek için daha büyük bir beyne ihtiyaçları vardır. Alternatif kurama göre ise, primatların kendilerini içinde bulundukları karmayşık sosyal dünya, danhha büyük beyinlerin oluşması için gerekli dürtüyü sağlamıştır.’ Primat gruplarında sosyal etkileşimi dğiştirmenin en önemli parçalarından biri giyinip kuşanmaktır; bu, bireyler arasında yakın bağlantı ve birbirini izleme olanağını sağlar. Dunbar’a göre giyim-kuşam, belli bir boyuttaki gruhplarda etkilidir; ama bu boyut aşıldığında toplumsal ilişkileri kolaylaştıracak başka bir araca gereksinim duyulur. Dunbar, insanın tarihöncesi döneminde grup boyutunun büyüdüğünü ve bunun da, daha etkili bir sosyal dış görünüş için seçme baskısı yarattığını söylüyor. “Dilin, dış görünüşle karşılaştırıldığında iki ilginç özelliği var. Aynı anda pek çok insanla konuşabilirsiniz”. Dunbar’a göre sonuçta, “dil, daha çok sayıda bireyin sosyal gruplarla bütünleştirilmesi için gelişti.” Bu senaryoya göre dil, “sesli giyim-kuşam”dır ve Dunbar dilin ancak, “Homo sapien’le birlikte” ortaya çıktığına inanır. Sosyal zeka hipotezine yakınlık duyuyorum; ama ileride de göstereceğim gibi, dilin insanöncesindeki geç dönemlerde ortaya çıktığına inanıyorum. Dilin hangi tarihte ortaya çıktığı, bu tartışmanın temel konularından biridir. Erken bir dönemde oluşup, ardından aşamalı bir ilerleme mi gösterdi? Yoksa yakın zamanlarda ve aniden (s: 134) mi ortaya çıktı? Bunun, kendimizi ne kadar özel gördüğümüze ilişkin felsefi anlamlar taşıdığı unutulmamalı. Günümüzde pek çok antropolog, dilin yakın zamanlarda ve hızla geliştiğine inanıyor; bunun temel hnedenlerinden biri, Üst Paleolitik Devrimi’nde görülen ani davranış değişikliğidir. New York Üniversitesinden arkeolog Randall White, yaklaşık on yıl önce kışkırtıcı bir bildiride, 100.000 yıldan önceki çeşitli insan faaliyetlyeriyle ilgili kanıtların “modern insanların dil olarak görecekleri bir şeyin kesinlikle olmadığına” işaret tetiğini savundu. Bu dönemde anatomik açıdan modern insanların ortaya çıktığını kabul ediyordu, ama bunlar kültürel bağlamda dili henüz “icat” etmemişlerdi. Bu daha sonra olacaktı: “ 35.000 yıl önce.. bu topluluklar, bizim bildiğimiz şekliyle dil ve kültürü geliştirmişlerdi.” White kendi düşüncesine göre, dilin çarpici oranda gelişmesinin Üst Paleolitik dönemiyle çakiştigini gösteren yeri arkeolojik kanit kümesi siraliyor: Ilk olarak, Neanderthaller döneminde başladigi kesin olarak bilinen, ama mezar eşyalarinin da eklenmesiyle ancak Üst Paleolitik’te gelişen, ölünün bilinçili olarak gömülmesi uygulamasiydi. Ikinci olarak, imge oluşturmayi ve bedenin süslenmesini içeren sanatsal ifade ancak Üst Paleolitik’te başliyordu. Üçüncü olarak,Üst Paleolitik’te, teknolojik yenilik ve kültürel degişim hizinda ani bir ivme görülüyordu. Dördüncü olarak, kültürde ilk kez bölgesel farklilyiklar oluşmaya başlamişti; bu, sosyal sinirlarin ifadesi ve ürünüydü. Beşinci olarak, egzotik nesnelerin degiştokuşu şeklinde uzun mesafeli temaslarin kanitlari bu dönemde güçleniyordu. Altinci olarak, yaşama alanlari önemli oranda büyümüştü ve bu düzeyde bir planlama ve koordinasyon için dile gerek duyulacakti. Yedinci olarak, teknolojide, agirlikli olarak taşin kullanilmasindan kemik, boynuz ve kil gibi yeni hammaddelerin kullanimina geçiliyor ve bu da fiziksel ortamin kullanilmasinda, dil olmaksizin hayal edilemeyecek bir karmaşikliga geçildigini gösteriyordu.(s:135) White ile, aralarında Lewis Binford ve Richard Klein ’ın da bulunduğu bazı antropologlar, insan faaliyetindeki bu “ilkler” öbeğinin altında, karmaşık ve tam anlamıyla modern bir konuşma dilinin ortaya çıkışının yattığına inanıyorlar. Binford, önceki bölümlerden birinde de belirttiğim gibi, modern öncesi insanlarda planlamaya ilişkin bir kanıt göremiyor ve gelecekteki olay ve faaliyetlerin önceden tahmin edilip düzenlenmesinin fazla yarar taşıyacağına inanmıyordu.İleriye doğru atılan adım, dildi; “dil ve özellikle, soyutlamayı mümkün kılan simgeleme. Böylesine hızlı bir değişimin oluşması için biyolojiye dayalı, temelde iyi bir iletişim sisteminden başka bir araç göremiyorum.” Bu savı esas itibarıyla kabul eden Klein, güney Afrika’daki arkeolojik sitlerde, avcılık becerilerinde ani ve görece yakın zamanda gerçekleşmiş bir gelişmenin kanıtlarını görüyor ve bunun, dil olanağını da içeren modern insan zihninin ortaya çıkışının bir sonucu olduğunu söylüyor. Dilin, modern insanların ortaya çıkışıyla çakışan hızlı bir gelişme olduğuna dar görüş geniş destek görse de, antropolojik düşünceye tam anlamıyla hakim olmuş değildir. İnsan beyninin gelişimi hakıkndaki incelemelerinden 3. Bölüm’de söz ettiğimi Dean Falk, dilin daha erken geliştiği düşüncesini savunuyor. Yakın zamanlarda bir yazısında şöyle demişti: “İnsangiller dili kullanmamış ve geliştirmememişlerse, kendi kendine geliyşen beyinleriyle ne yapmış olduklarını bilmek isterdim.”Nörolog Terrence Deacon da benzer bir görüşü savunuyor ama onun düşünceleri fosil beyinler değil, modern beyinler üzerinde yapılan incelemelere dayanıyor: 1989'da Human Evolution dergisinde yayınlanan bir makalesinde “ Dil becerisi (en az 2 milyon yıllık) uzun bir dönem içinde, beyin-dil etkileşiminin belirlediği sürekli bir seçimle gelişti” der. İnsansımaymun beyniyle insan beyne arasındaki nöron bağlantısı farklarını karşılaştıran Deacon, insan beyninin evrimi sırasında en çok değişen beyin yapı(s: 136) ve devrelerinin, sözlü bir dilin alışılmadık hesaplama gereksinimlerini yansıttığını vurguluyor. Sözcükler fosilleşmedigine göre antropologlar bu tartişmayi nasil çözüme kavuşturacaklar? Dolayli kanitlar-atalarimizin yarattigi nesneler ve anatomilerindeki degişimler- evrim tarihimiz hakkinda farkli öyküler anlatiyor. Işe beyin yapisi ve ses organlarinin yapisi da dahil olka üzere, anatomik kanitlari inceleyerek başlayacagiz. Sonra- davranişin arkeolojik kalintilarini oluşturan yönleri olan- teknolojik gelişmişlige ve sanatsal ifadeye bakacagiz. İnsan beynindeki büyümenin 2 milyon yıldan önce, Homo cinsiyle birlikte başladığını ve istikrarlı şekilde sürdüğünü görmüştük. Yaklaşık yarım milyon yıl önce Homo erectus’un ortalama beyin büyüklüğü 1100 santimetreküptü ve bu, modern insan ortalamasına yakın bir rakamdı. Australopithecus ’la Homo arasındaki yüzde elli düzeyindeki sıçramadan sonra, tarihöncesi insan beyninin büyüklüğünde ani artışlar görülmedi.Mutlak beyin boyutunun önemi psikologlar arasında sürekli bir tartışma konusu olsa da, insanın tarihöncesinde görülen üç kat oranındaki büyüme hiç kuşkusuz, bilişsel yeteneklerin geliştiğini gösteriyor. Beyin boyutu dil yetenekleriyle de bağlantılıysa, yaklaşık son 2 milyon yıl içinde beyin boyutunda görülen büyüme, atalarımızın dil becerilerinin kademeli olarak geliştiğini düşündürüyor. Terrence Deacon’ın insansımaymun ve insan beyinleri arasında yaptığı karşılaştırma da bunun mantıklı bir sav olduğunu gösteriyor.Nörobiyolog Harry Jerison, insan beynindeki büyümernin motoru olarak dile işaret ederek, Alet Yapan İnsan hipotezindeki, daha büyük beyinler için evrim baskısını el becerilerinin yarattığı fikrini yadsıyor. 1991'de verdiği bir konferansta (s: 137)şöyle demişti:" Bu bana yeteresiz bir açıklama gibi geliyor; özelilkle de alet yapımının çok az beyin dokusuyla da mümkün olması yüzünden. Basit ama yararlı bir dil üretmek içinse çok büyük oranlarda beyin dokusuna ihtiyaç var.” Dilin altında yatan beyin yapısı bir zamanlar sanıldığından çok daha karmaşıktır. İnsan beyninin çeşitli bölgelerine dağılmış, dille bağlantılı pek çok alan görülüyor. Atalarımızda da bu tür merkezlerin saptanabilmesi durumunda, dil konusunda bir karara varmamız kolaylaşabilirdi. Ama soyu tükenmiş insanların beyinlerine ilişkin anatomik kanıtlar yüzey hatlarıyla sınırlı kalıyor; fosil beyinler, iç yapı hakkında hiçbir ipucu snmuyor. Şansımıza, beynin yüzeyinde, hem dille hem de alet kullanımıyla bağlantılandırılan bir beyin özelliği görülüyor. Bu, (çoğu insanda) sol şakak yakınlarında yer alan yüksek bir yumru olan Broca kıvrımıdır. Fosil insan beyinlerinde Broca kıvrımına dair bir kanıt bulmamız, dil becerisinin geliştiğine ilişkin, belirsiz de olsa bir işaret olacaktır. Olası bir ikinci işaret de, modern insanlarda sol ve sağ yarıları arasındaki büyüklük farkıdır. çoğu insanda sol yarıküre sağ yarıküreden daha büyüktür; ve bu kısmen, dille ilgili mekanizmanın burada yer almasının sonucudur. İnsanlarda el kullanımı da bu asimetriyle bağlantılıdır. İnsan nüfusunun yüzde 90'ı sağ ellidir; dolaysıyla, sağ ellilik ve dil yetisi sol beynin büyük olmasıyla bağlatılandırılabilir. Ralph Holloway, 1972'de Turkana Gölü’nde bulunmuş, çok iyi (?) bir Homo habilis örnegi olan ve yaklaşik 2 milyon yaşinda oldugu saptanan kafatasi 1470'in(Müzeye giriş numarasi) beyin şeklini inceledi. Beyin kutusunun iç yüzeyinde Broca alaninin izini saptamaktan öte, beynin sol-sag şekillenmesinde de hafif bir asimetri buldu. Bu, Homo habilis’in modern şempanzelerin soluma- haykirma-homurtudan çok daha fazla iletişim aracina sahip oldugunu gösteriyordu. Holloway, Human Neurobiology’de yayinlanan bir bildiride, dilin ne zaman ve nasil ortaya çiktigini kanitlamanin olanaksizligina karşin, dilin ortaya çikişşinin “paleontolojik geçmişin derinliklerine “ uzanmasinin (s: 138) mümkün oldugunu belirtti. Holloway, bu evrim çizgisinin Australopithecus’la başlamiş olabilecegini söylüyordu;ama ben onunla ayni fikirde degilim. Bu kitapta şu ana dek yer verilen tüm tartişmalar, Homo cinsinin ortaya çikişiyla birlikte, insangil uyarlamasinda önemli bir degişim yaşandigina işaret ediyor.. Dolaysiyla ben, ancak Homo habilis ’in evrilmesiyle bir tür konuşma dilinin oluşmaya başladigini düşünüyorum. Bickerton gibi ben de bunun bir tür öndil, içedrigi ve yapisi basit, ama insansimaymunlarin ve Australopithecus ’ larin ötesine geçmiş bir iletişim araci oldugunu saniyorum. Nicholas Toth’un, 2. Bölümde sözü edilen, olağanüstü özenli ve yenilikçe alet yapma deheyleri, beyin asitmetrisinin erken inasnlarda da görüldüğü fikirini destekliyor.Toth’un taş alet yapımı çalışmaları,Oldovan kültürü uygulamacılarının genellikle sağ eli olduklarını ve dolaysıyla, sol beyinlerinin biraz daha büyük olacağını gösterdi. Toth’un bu konudaki gözlemleri şöyleydi: “Alet yapma davranışlarının da gösterdiği gibi, erken alet yapımcılarında beyin kanallaşması oluşmuştu. Bu, olasılıkla dil yetisinin de ortaya çıkmaya başladığını gösteren bir işarettir.” Fosil beyinlerinden elde edilen kanıtlar beri, dilin Homo cinsinin ilk ortaya çıkışıyla birlikte gelişmeye başladığına ikna etti. En azından, bu kanıtlarda, dilin erken dönemlerde ortaya çıktığı savına karşıt bir şey göremiyoruz. Ama ya ses organları: Gırtlak, yutak, dil ve dukalar? Bunlar da ikinci önemli anatomik bilgi kaynağını oluşturuyor. İnsanlar, gırtlağın boğazın alt bölümünde yer alması ve dolaysıyla, yutak adı verilen geniş bin se odacığı yaratması sayesinde, pek çok ses çıkarabilirler. New York’taki Mount Sınai Hastanesi tıp Fakültesinden Jeffrey Laitman, Brown Ünversitesinden Philip Lieberman ve Yale’den Edmund Crelin’in yenilikçi çalışmaları,, belirgin, ayrıntılı bir konuşma yaratılmasında geniş bir yutağın anahtar rol oynadığını gösteriyor. Bu araştırmacılar canlı yaratıkların ve insan fosillerinin ses yolu (s: 139) anatomileri üzerinde kapsamlı bir araştırma gerçekleştirdiler ve ikisinin birbirinden çok farklı olduğunu gördüler. İnsan dışında tüm memelilerde, gırtlak boğazın üst kısmında yer alı ve bu da, hayvanın aynı anda hem soluyup hem içebilmesini sağlar.Ama yutak boşluğunun küçüklüğü, yaratılabilecek ses alanını kısıtlar. dolaysıyla, memelilerin çoğunda, gırtlakta yaratılan seslerin değiştirilmesi ağız boşluğunun ve dudukların şekline bağlıdır. Gırtlağın boğazın alt kısmında yer alması insanların daha çok ses çıkarabilmelerin sağlar; ama ayını anda hem soluyup hem de içmemizi engeller. Böyle bir şey yaptığımızda boulabiliriz. İnsan bebekleri, memeliler gibi, boğazın üst kısımnada yer alan bir gırtlakla doğarlar ve dolaysıyla, aynı anda hem (s: 140) soluyup hem içibilirler; zaten, süt emerken ikisini de yapabilmeleri gerekir. Yaklaşık on sekizinci aydan itibaren gırtlak boğazın alt kısımlarına kaymaya başlar ve yetişkin konumuna, çocuk yaklaşık on dört yaşındayken ulaşır.Araştırmacılar,insanın erken dönem atalarının boğazlarında gırtlağın konumunu saptayabilmeleri durumunda,türün seslendirme ve dil yetisi konusunda bazı sonuçlara ulaşabilecemklerini fark ettiler.Ses organlarının fosilleşmeyen yumuşak dokulardan-kıkırdak, kas ve et- oluşması nedeniyle,bu oldukça güç bir işti.Yine de eski kafalarda,kafatasının dibinde, yani basikranyumda yer alan çok önemli bir ipucu görülüyor. Temel memeli modelinde kafatasının alt kısmı düzdür. İnsanlardaysa,belirgin şekilde kavisli. Dolaysıyla, fosil insan türlerinde basikranyum şekli,ses çıkarabilme yeteneğinin düzeyini gösterir. İnsan fosillerini inceleyen Laitman, Australopithecus’taki basikranyumun düz olduğunu gördü. Diğer pek çom biyolojik özellikte olduğu gibi,bu açıdan da insansımaymun gibiydiler ve insansımaymunlar gibi,onların da sesli iletişimi kısıtlı olmalıydı.Australopitecus’lar,insan konuşma modeline özgü evrensel ünlü seslerinin bazılarını çıkaramayacaklardı. Laitman,şu sonuca vardı: “Fosil kalıntılarında tam anlamıyla eğrilmiş bir basikranyum ilk olarak,yaklaşık 300 000 ile 400 000 yıl önce,arkakik Homo sapiens adını verdiğimiz insanlarda görülmektedir.” Yani,anatomik açıdan modern insanların evrilmesinden önce ortaya çıkan arkaik sapiens türlerinin tam anlamıyla modern bir dilleri var mıydı? Bu, pek olası görünmüyor. Basikranyum şeklindeki degişim,biline en eski Homo erectus örnegi olan,kuzey kenya’da bulunan ve yaklaşik 2 milyon yil öncesinden kalma kafatasinin incelemeliren göre bu Homo erectus bireyi,bazi ünlü sesleri çikartma yetenegine sahipti. Laitman, erken homo erectus’ta girtlak konumunun,alti yaşindaki modern bir çocugun girtlak konumuna eşdeger olacagini hesapliyor. Ne yazik ki, şu ana dek eksiksiz bir habilis beyin kutusu bulunamamasi nedeniyle (s:141), homo habilis hakkinda hiçbir şey söylenemiyor. Ben, en erken Homo’ya ait eksiksiz bir beyin kutusu buldugumuzda,tabanda egrilme başlangici görecegimizi tahimin ediyorum.Ilkel bir konuşma dili yetisi, homo’hnun ortaya çikişiyla birlikte başlamiş olmali. Bu evrim dizisi içinde açık bir paradoks görüyoruz. Basikranyumlarına bakılırsa,Neanderthallerin sözel becerileri,kendilerinden yüz binlerce yıl önce yaşamış olan diğer arkakik sapiens’lere göre daha geriydi. Neanderthallerde basikranyum eğrilmesi, Homo erectus’tan bile daha az düzeydeydi. Neanderthaller gerileyerek,atalarına göre konuşma yeteneklerini kaybetmişer miydi?(Gerçekten de kimi antropologlar,Neanderthallerin soylarının tükenmesiyle,dil yeteneklerinin alt düzeyde olması arasında bağlantı kurulabeleceğini söyylüyorlar). Bu tür evrimsel bir gerileme pek olası görülmüyor;bu tipte başka hiçbir örnek göremiyoruz.Yanıtı,Neanderthal yüz ve beyin kutusu anatomisinde bulmamız daha olası. Soğuk iklime bir uyarlanma olarak,Neanderthalin yüzünün orta kısmı aşırı derecede çıkıntılıdır. Bu yapı, burun geçişlerinin genişlemesini ve dolaysıyla,soğuk havanın ıbsıtılmasını ve dıyşşarı verilen soluktaki nemin yoğunlaşmasını sağlar. Bu yapı basikranyum şeklini,türün dil yetisini önemli oranda azaltmadan etkilemiş olabilir.Antropologlar bu noktayı hala tartışıyor. Kısaca anatomik kanıtlar, dilin erken dönemlerde ortaya çıktığını ve ardından, dil yeteneklerinin aşamalı olarak geliştiğini düşündürüyor.Ama alet teknolojisi ve sanatsal ifade konuisundaki arkeolojik kalıntılardan,genellikle farklı bir öykü çıkıyor. Daha önce belirttiğim gibi dil fosilleşmese bile,insan elinin ürünleri ilkesel olarak,dil hakkında bazı içgödrüler sunabilir. Bir önceki bölümdeki gibi,sanatsal ifadeden söz ederken,modern insan zihninin işleyişinin bilincindeyiz; bu da, modern bir dil düzeyine işaret ediyor. Taş aletler de alet yapımcılarının diyl yetileri hakkında bir anlayış sağlayabilir mi? 1976'da New york Bilimler akademisi’nde dilin kökeni ve doğası hakkında bir bildiri sunması istenen Glynn Isaac’ın (s:142) yanıtlaması gereken de buydu. Isaac, yaklaşık 2 milyon yıl önceki başlangıcından 35.000 yıl önceki Üst Paleolitik devrimine dek süren taş alet kültürlerinin karmaşıklığını gözden geçirdi. bu insanların aletlerle yaptıkları işlerden çok,aletlere verdikleri düzenle ilgileniyordu. Düzenleme insani bir saplantıdır;bu, en ince ayrıntılarıyla gelişmiş bir konuşma dili gerektiren bir davranış biçimidir. Dil olmasa, insanların koyduğu keyfi düzen de olamazdı. Arkeolojik kalıntılar,düzen vermenin insanın tarihöncesinde çok yavaş- adeta buzul hızıyla- geliştiğini gösteriyor. 2.Bölümde, 2.5 milyon ile yaklaşık 1.4 milyon yıl öncesi arasındaki Oldovan aletlerinin fırstaçı bir doğaya sahip olduklarını görmüştük. Alet yapımcılarının aletin şekline önem vermedikleri ve daha çok, keskin yongalar üretmeyi amaçladıkları görülüyor. kazıcılar, kesiciler ve diskler gibi “çekirdek “aletler bu sürecin yan ürünleriydi. Oldovan kültürünü izleyen ve yaklaşık 250.000 yıl öncesirne dek süren Acheuleen kültürü aletlerinde de ancak asgari düzeyde bir şekil görülüyor. Damla şeklindeki el baltası büyük olasılıkla,bir tür zihinsel kalıba göre üretilmişti ama gruptaki diğer aletlerin çoğu pek çok açıdan Oldovankültürüne benziyordu;dahası, Acheuleen alet kutusunda ancak bir düzine alet biçimi görülüyordu. Yaklaşık 250,000 yıl öncesinden itibaren,aralarında Neanderthallerin de bulunduğu arkaik sapiens bireyleri önceden hazırlanmış yongalardan alekler yapmaya başladılar. Mousterien’i de içeren bu gruplarda belki altmış alet tipi saptanabilmişti.Ama tipler 200.000 yılı aşkın bir süre değişmedi;tam bir insan zihninin varlığını yadsır gibi görünen bir teknolojik duruğalık dönemiydi bu. Yenilikçilik ve keyfi düzen ancak 35.000 yıl önce,Üst Palelitik kültürlerin sahneye çıkmasıyla birlikte yaygınlaştı. Yeni ve daha incelikli alet türlerinin yapılmasından öte,Üst Paleolitik döneme özgü alet grupları yüzbinlerce yıl değil,binlerce yıllak bir zaman ölçeği içinde değişmişti. Isaac, bu tenolojik çeşitlilik ve değişim modelinin,bir tür konuşma dilinin aşamalı (s:143) olarak ortaya çıkmasına işaret ettiğini düşünüyor ve Üst Paleolitik Devrimi’nin bu evrim çizgisinde önemli bir dönüm noktası oluşturduğunu savunuyordu. Çoğu arkeolog bu yorumu kabul etmektedir;ancak erken alet yapımcılarının konuşma dili düzeyleri konusunda farklı fikirler vardır; tabii,gerçekten bir dilleri varsa. Colorado Üniversitesi’nden Thomas Wynn, Nicholası Toth’un tersine,Oldovan kültürünün genel özellikleriyle insan değil, insansı maymun benzeri olduğuna inanıyor.man dergsinide 1989'da yaymlanan bir makalede, “Bu tabloda dil gibi unsurları varsaymamız gerekmez” diyor. Bu basit aletlerin yapımının çok az bilişsel yeti gerektirdiğini ve dolaysıyla, hiçbir şekilde insana özgü olmadığını savunuyor. Yine de Acheuleen el baltalarının yapımında “insana özgü bir şeyler” olduğunu kabulleniyor: “Bunun gibi insane serleri,yapımcının ürününün nihai şekline önem verdiğini ve onun bu amaçlılığını,homo erectus’un zihnine açılan küçük bir pencere olarak kullanabileceğimizi gösteriyor.”Wynn,homo erectus’un bilişsel yetisini, Acheuleen aletlerinin yapımının gerektirdiği zihinsel kapasiteyi temel alarak,yedi yaşındaki bir modern insana denk görüyor. Yedi yaşındaki çocuklar,gönderme (referans) ve gramer gibi,kayda değer dil becerilerine sahiptirler ve işaretlere ya da hareketlere gerek duymadan konuşma noktasına yakındırlar. bu bağlam içinde, Jeffrey Laitman’ın,basikranyum şeklini temel alarak, homo erectus’un dil yetisini ayltı yanıdaki modern bir inasının dil yetisine eş gördüğünü hatırlamak ilgi çekici olacaktır... Arkeolojik kalıntıların yalnızca teknoloji unsurunu klavuz alırsak,dilin erken dönemlerde ortaya çıktığını,insanın tarihöncesinin büyük bölümü boyunca yavaş yavaş ilerlediğini ve görece yakın zamanlarda büyük bir gelişme geçirdiğini düşünebiliriz. Bu, anatomik kanıtlardan türeetilen hipotezden ödün verilmesi anlamına geliyor. ama arkeolojik kalıntılar böyle bir ödüne yer bırakmıyor. kayalık korunaklara ya da mağaralara (s:144) yapılmış resim ve oymalar, kalıntılarda 35.000 yıl öncesinden itibaren,birderbire görülüyor. Aşıboyası sopa ya da kemik nesnelerin üzerine kazınmış eğriler gibi, daha önceki sanat eserlerine dair kanıtlar,en iyi olasılıkla ender ve en kötü olasılıkla da kuşkuludur. Sanatsal ifadenin-sözgelimi Avusturalyalı arkeolog Iain Davidson’ ın ısrarla savunrduğu gibi- konuşma diline ilişkin tek güvenilir gösterge olarak alınması durumunda dil,ancak yakın zamanlarda tamamen modern hale gelmiş,bunun da ötesinde, başlangıcı yakın zamanlarda olmuştur. New England Üniversitesi’nden çalışma arkadaşı William Noble’la birlikte yazdıkları yakın tarihli bir bildiride şöyle diyorlar:"tarihöncesinde nsnelere benzeyen imgelerin yapılması ancak,ortak anlamlar sistemlerine sahip topluluklarda ortaya çıkmış olabilirdi.” “Ortak anlamlar sistemleri” elbette, dil sayesinde yaratılabilirdi.Davidson ve noble, sanatı dilin olanaklı kıldığını değil, sanatsal ifadenin,göndermeli dilin gelişmesini sağlayan bir ortam olduğunu savunuyorlar. Sanat dilden önce gelmeli ya da en azından,dille koşut olarak ortaya çıkmalyıydı. Dolaysıyla, arkeolojik kalıntılarda sanatın ilk ortaya çıkışı,göndermeli konuşma dilinin de ilk ortaya çıkışına işaret eder İnsan dilindeki evrimin yapısı ve zamanlamasıyla ilgili pek çok hipotez var; bu da kanıtların ya da en azından kanıtların bir ısmınını yanlış yorumlandığını gösteriyor. Bu yanlış yorumlamaların getirdiği karmaşıklık ne olursa olsun,dilin kökeninin karmaşıklığı hakkında yeni bir anlayış gelişiyor. Wenner-Gren Antropolojik Araştırmalar Vakfı’nın düzenlediği ve Mart 1990'da gerçekleştirilen önemli bir konferansın,illeri yıllardaki tartışmaların akışını belirlediği görülecektir. “İnsan Evriminde Aletler, Dil ve Bilişim” başlıklı konferansta,insan tarihöncesinin bu önemli konuları arasında bağlantı kuruldu. konferansın düzenleyicilerinden Kathleen Gibson bu konumu şöyle tanımlıyor: “İnsan sosyal zekasının,alet kullanımının ve dilin, beyin boyutunda nicel gelişmeyle ve bununla ilgili bilgi işleme yetisiyle bağlantılı olması nedeniyle,içlerinden hiçbiri tek başına Minerva’nın Zeus’un başından doğması gibi,eksiksiz halde ve birdenbire ortaya çıkmış olamaz. Beyin boyşutu gibi bu entellektüel yetilerin her biri de kademeli olarak gelişmiş olmalı. Dahası, bu yetilerin birbirlerine bağımlı olmaları nedeniyle,içlerinedn hiçbiri modern karmaşıkylık düzeyine tek başına ulaşmış olamaz.” Bu karşıkıl bağımlılıkları çözümlemek zorlu bir savaşım olacaktır. Daha önce de belirtttiğim gibi burada, tarihöncesinin yeniden oluşturulmasından çok daha gfazlası; kendimize ve doğadaki yerimize dair bakış açımız da söz konusu. İnsanları özel görmek isteyenler,dilde yakın tarihli ve ani bir başlangıca işaret eden dellileri benimseyeceklerdir. İnsanın doğanın geri kalan kısmıyla bağlantısını reddetmeyenlerse, bu temel insan yetisinin erken dönemlerde ve aşamalı olarak gelişmesi fikrinden rahatsızlık duymayacaklardır. Doğanın bir garipliği sonucu Homo habilis ve Homo erectus topluluları hala var olsaydı, herhalde, çeşitli düzeylerde göndermeli dil kullandıklarını görürdük. Bu durumda, bizimle doğanın geri kalan kısmı arasındaki uçurum bizzat kendi atalarımız tarafından kapatılmış olurdu. (Richard Leakey, İnsanın Kökeni, Varlık/Bilim Yay, s:129-147 ,7. Bölümün sonu) İnsanın evrimine yön veren ayıklama baskıları sorununu bu terimler içinde ele almak gerekir. Söz konusu olanan kendimiz oluşu ve varlığımızın köklerinin evrimin içinde daha iyi görünce onu bugünkü doğası iuçinde daha iyi anlama olanağı bulunuşu bir yana bırakılsa bile, bu yine ayırksal ilginçlikte bir sorundur. Çünkü yansız bir gözlem, örneğin bir Mars’lı, kuşkusuz, evrende biricik bir olay ve insanın özgül edimi olan simgesel dilin gelişmesinin, yeni bir alanının, kültür, düşünce ve bilgi alanının yaratıcısı olan başka bir evrime yol açtığını görebilir. Çağdaş dilciler, simgesel dilin, hayvanların kullandığı türlü iletişim yollarına (işitsel, dokunsal, görsel ya da başka) indirgenemeyeceği olgusu üzerinde direniyorlar. Kuşkusuz doğru bir tutum. Fakat bundan, evrimin mutlak bir kesinlik gösterdiği, insan dilinin daha başlangıçtan beri , örneğin büyük maymunların kullandıkları bir çağırma ve haber verme türleri sistemiyle hiçbir ilişiksi olmadığı sonucuna varmak, bana, güç atılır bir adım ve ne olursa olsun, yararsız bir varsayım gibi görünüyor. Hayvanların beyni, kuşkusuz, yalnızca bilgileri kaydetmekle kalmayıp bunları birleştirmeye, dönüştürmeye ve bu işlemlerin sonucunu kişisel bir işlem olarak yeniden kurmaya elverişlidir: Fakat bu- ki konunun özü de buradadır- özgün ve kişisel bir çağrışım ya da dönüştürmeyi başka bir bireye iletmeye elverişli biçime sokulmamıştır. Oysa tam tersine bir bireyde gerçekleşen yaratıcı birleştirmelerin ve yeni çağrışımların, başkalarına aktarıldıklarında o bireyle ölüp gitmediği gün doğmuş sayılan insan dilinin sağladığı olanak budur. Primitif dil diye bir şey bilinmiyor: Çagdaş, biricik türümüzün bütün irklarinda simgesel aygit hemen hemen ayni karmaşikliga ve iletişim gücüne ulaşmiştir. Chomsky’ye göre ise, bütün insan dillerini temel yapisinin, yani “biçim”inin, ayni olmasi gerekir.Dilin hem temsil edip, hem olanak sagladigi olaganüstü edimler, Homo sapiens ’ de merkezi sinir sistemindeki önemli gelişmeyle açikça birlikte gitmiştir ve bu gelişme onun en ayirt edici anatomik özelligini oluşturur. Bugün denebilir ki, insanın bilinen en uzak atalarından başlayan evrimi, herşeyden önce kafatasının, dolyasıyla beyninin, ileri doğru gelişmesinde kendini gösterir. Bunun için, iki milyon yıldan daha uzun süren, yönlendirilmiş, sürekli ve desteklenmiş birr ayıklama baskısı gerekti. Ayıklama baskısı hem çok güçlü olmalı, çünkü bu süre göreli olarak kısadır, hem de özgül olmalı, çünkü başka hiçbir soyda bunun benzeri gözlemlenmemiştir: Çağımızdaki insanımsı maymunların kafatası sığası birkaç milyon yıl öncekilerden daha büyük değildir. İnsanın ayrıcalıklı merkezi sinir sisitmenini evrimiyle, onu özniteleyen biricik edimin evrimi arasında sıkı bir birliktelik olduğunu düşünmemek olanaksız. Öyle ki bu durumda dil, bu evrimin yalnızca bir ürünü değil, ayrıca başlangıç koşullarından da biri oluyor.(Raslantı ve Zorunluluk, s: 118-119) Bana göre doğruya en yakın varsayım, en ilkel simgesi iletişimin bizim soyumuzda çok erken ortaya çıktığı ve yeni bir ayıklama baskısı yaratarak türün geleceğini belirleyen başlangıç “ seçim”lerinden birini oluşturduğudur; bu ayıklama, dilsel edimin kendisinin ve dolaysıyla onu kullanan organın, yani beynin, gelişmesini kolaylaştırmış olmalı. Bu varsayımı destekleyen güçlü kanıtlar bulunduğunu sanıyorum. Bugünkü bilinen en eski gerçek insanımsılarda (Australopitekuslar ya da Leroi-Gourhan’ın haklı deyimiyle “Australantroplar”), İnsanı, en yakınları olan Pongide’lerden (yani insanımsı maymunlardan) ayır eden öznitelikleri bulunuyordu ve onların tanımı da buna dayanır. Australantroplar ayakta dururlardı ve bu, yalnızca ayağın özelleşmesiyle değil; iskeletteki ve başta belkemiği olmak üzere kas yapısındaki ve kafanın belkemiğine göre konumundaki değişikliklerle birlikte gider. İnsanın evriminde, Gibbon dışındaki bütün insanımsıların, dört ayakla yürümenin kısıtlamalırnadan kurtulmuş olmalarının önemi üzerinde de çok duruldu. Kuşkusuz bu çok eski (Australantroplardan daha eski) buluş çok büyük bir önem taşıyordu: Atalarımızın, yürürken ya da koşarken de ellerini kullanabilmelerini sağlayan yalnızca buydu. Buna karşi, bu ilkel insanimsilarin kafatasi sigasi bir şempanzeninkinden biraz büyük ve bir gorilinkinden biraz küçüktü. Beynin agirligi edimleriyle oranli degildir, ancak bu agirligin edimleri sinirladigi da kuşkusuzdur ve Homo sapiens yalnizca kafatasinin gelişmesiyle ortaya çikabilirdi. Ne olursa olsun, Zinjantrop, beyninin bir gorilinkinden daha ağır olmamasına karşın, Pongide’lerin bilmediği edimlere yetenekliydi: Gerçekten, Zinjantrop alet yapabiliyordu; gerçi bu öylesine ilkeldi ki; bu “aletler” ancak çok önemsiz biçimlerin yinelenmesi ve belli taşıl iskeletleri çevresinde brikmiş olmaları nedeniyle yapıntı olarak kabul ediliyorlar. Büyük maymunlar, yeri geldikçe, taştan ya da ağaç dallarından doğal “alet” kullanırlar, fakat tanınabilir bir norma göre biçimlendirilmiş yapıntılara benzeyen şeyler üretmezler. Böylece Zinjantropun çok ilkel bir Homo faber olarak görülmesi gerekiyor. Oysa dilin gelişmesiyle, amaçli ve disiplinli bir etkinligin belirtisi olan bir ustaligin gelgşmesi arasinda çok siki bir karşiliklilik bulunmasi büyük bir olasilik gibi görünüyor. Demek Australantroplarda, yalin ustaliklari ölçüsünde bir simgesel iletişim aygiti bulundugunu düşünmek yerinde olur. Öte yandan eger Dart’in düşündügü gibi, Austalantroplar, özellikle de gergedan, hipopotam ve panter gibi güçlü ve tehlikeli hayvanlari da başariyla avlayabilmişlerse, bunun, bir avcilar takimi arasinda önceden tasarlanmiş bir edim olmasi gerekir. Bu önceden tasarlama bir dilin kullanilmasini gerektirir. Australantropların beyinlerinin oylumundaki gelişmenin azlığı bu varsayıma karşı çıkar gibidir. Fakat genç bir şempanze üzerinde son yapılan deneylerin gösterdiğine göre, maymunlar konuşma dilini öğrenme yeteneğine sahip olmamakla birlikte sağır-dilsizlerin dilinden kimi öğeleri kavrayıp kullanabilmektedirler. Bu durumda artık konuşmalı simgeleme gücünün kazanılmasının, bu aşamada bugünkü şempanzeden daha anlayşışlı olmayan bir hayvandaki çok karmaşık olması gerekemyen nöromotris değişmelerden doğduğunu kabul etmek yerinde olur. Fakat açıktır ki bir kez bu adım atıldıktan sonra, ne denli ilkel olursa olsun bir dilin kullanılması, düşüncenin varkalma değerini arttırmaktan, böylece beynin gelişmesine yardımcı olarak, konuşmadan yoksun hiçbir türün erişemeyeceği, güçlü ve yönlü bir ayıklama baskısı yaratmaktan geri kalmaz. Bir simgesel iletişim sistemi ortaya çıktığı anda, bunu kullanmakta en yetenekli olan bireyler, daha doğrusu topluluklar, başka topluluklar karşısında, aynı zeka düzeyinin, dilden yoksun bir türün bireylerine sağlayabileceğiyle ölçüştürülemeyecek kadar üstünlük kazanırlar. Yine görülüyor ki, bir dilin kullanımından doğan ayıklama baskısı, sinir sisteminin, özellikle bu ayrıcalıklı, özgül ve geniş olanaklarla dolu edimin verimliliğine en uygun yönde gelişmesine yardım edecektir. Bu varsayım, günümüzdeki kimi verilerle de desteklenmiş olmasaydı, çekici ve akla uygun olmaktan öte gidemezdi. Çocuğun dil kazanması üzerindeki araştırmaların karşı çıkılmaz biçimde gösterdiğine göre bu sürecin bize mucize gibi görünmesi onun doğası gereği, herhangi bir biçimsel kuramlar sisteminin düzenli öğrenimindenf farklı oluşundandır.Çocuk hiçbird kural öğrenmez ve büyüklerin konuşmasına öykünmeye çalışmaz. Denebilir ki gelişmenin her aşamasında kendine uygun olanı alır. İlk aşamada (18 aylığa doğru) on kelime kadar bir dağarcığı olur ki, bunları her zaman, hep ayrı ayrı, öykünmeyle bile birbiriyle birleştirmeden kullanır. Daha sonra kelimeleri ikişer ikişer, üçer üçer vb., yine büyüklerin konuşmasınının yalın bir yinelemesi ya da öykünmesi olmayan bir sözdizimine göre birleştirecektir. Bu süreç, öyle görünüyor ki, evrenseldir ve kronolojisi de bütün dillerde aynıdır. İlk yıldan sonraki iki ya da üç yıl içinde, çocuğun dille oynadığı bu oyunda kazanmış oldğu yetkinlik, yetişkin bir gözlemci için inanılır gibi değildir. İşte bu nedenle burada, dilsel edimlerin temelindeki sinirsel yapıların içinde gelliştiği sıralı- oluşsal bir embriyolojik sürecin yansısını görmek zorunda oluyor. Bu varsayım, sarsıntılı kaynaklı konuşma yitimiyşle ilgili gözlemlerle desteklenmiştir. Bu konuşma yitimleri çocuğun gençliği ölçüsünde daha çabuk ve daha tam olarak geriler. Buna karşı bu bozukluklar erinliğe yakın ya da daha sonra ortaya çıktıklarında tersinmezz olurlar. Bunların dışında bütün bir gözlemler birikiminin doğruladığına göre, dilin kendiliğinden kazanılışının kritik bir yaşı vardır. Herkes bilir, yetişkin yaşta ikinci bir dil öğrenmek, sistemli ve sürekli bir iradeli çabayı gerektirir. Bu yoldan öğrenilen bir dilin düzeyi, hemen her zaman, kendiliğinden öğrenilen ana dil düzeyinin altında kalır. Dilin ilk edinilişinin sirali-oluşsal bir gelişme sürecine bagli oldugu görüşü, anatommik verilerle de dogrulanmiştir.Gerçekten, beynin doguştan sonra süren gelişmesinin erinlikle bittigi bilinir. Bu gelişme temelde, beyin kabugu sinir hücrelerinin kendi aralarindaki baglantilarin önemli ölçüde zenginleşmesinden oluşur. Ilk iki yilda çok hizli olan bu süreç, sonra yavaşlar: Erinlikten sonra (göründügü kadariyla) sürmez; demek ki ilksel edinimin olanakli bulundugu “kritik dönemi” kaplar. (Raslantı ve Zorunluluk, s:121) Burada, çocukta dil kazanımının böylesine mucizevi biçimde kendiliğinden görünüşü, onun, işlevlerinden bir dile hazırlamak olan bir sıralı-oluşsal gelişmenin bütünleyici bir bölümü oluşundandır, düşüncesine varabilmek için bir küçük adım kaloyor ki, ben kendi payıma bu adımı atmakta duraksamam. Biraz daha kesin belirtelim: Bilişsel işlevin gelişmesi de, kuşkusuz, beyin kabuğunun bu doğum sonrası büyümesine bağlıdır. Dilin bilişsel işlevle birliğini sağlayan, onun bu sıralı-oluş sürecinde kazanılmış olmasıdır; bu öylesine bir birlikteliktir ki, konuşmayla onun açıkladığı bilginin, içebakış yoluyla birbirinden ayrılmasını çok zorlaştırır. İkinci evrimin, yani kültürün ürünü olan insan dillerinin büyük çeşitliliğine bakarak, genellikle dilin bir “üstyapı”dan başka bir şey olamayacağı kabul edilir. Oysa Homo sapiens ’ deki bilişsel işlevlerin genişliği ve inceliği, açıklamasını ancak dilde ve dil yoluyla bulabilir. Bu aygıt olmadan o işlevler, büyük bölümüyle, kullanılamaz olur, kötürümleşir. Bu anlamda dil yeteneği artık üstyapı olarak görülemez. Kabul etmeli ki çağdaş insanda, bilişsel işlevler ile bunların doğurduğu ve aracılıklarıyla kenndini açıkladığı simgesel dil arasında, ancak uzun bir ortak evrimin ürünü olabilecek sıkı bir ortakyaşarlık (sybiose) vardır. Bilindiği gibi, Chomsky ve okuluna göre, derinliğine bir dilsel çözümleme, insan dillerinin büyük çeşitliliği içinde bütün dillerde ortak olan bir “biçim” bulunduğunu gösteriyor. Chomsky’ye göre, demek bu biçim, türün özniteliği ve doğuştan olarak kabul edilmelidir. Bu görüş, onda Descartesçı metafiziğe bir dönüş gören birçik filozof ya da antropoloğu şaşırttı. Bunun gerektirdiği biyolojik içeriği kabul etmek koşuluyla, bu görüş beni hiç şaşırtmıyor.Tersine çok daha önce, en kaba biçimiyle kazanılmış birdilsel yeteneğin insanın beyin zarı yapısındaki gelişmeyi etkilemekten geri kalmayacağını kabul etmek koşuluyla, bu bana, bu bana çok doğal görünüyor. Bu da demektir ki, konuşulan dil, insan soyunda ortaya çıktıktan sonra, yalnızca kültürün gelişmesini sağlamakla kalmadı, insanın fiziksel evrimine de belirgin biçimde yardım etti. Eğer gerçekten böyle olduysa, beynin sıralı-oluşsal gelişmesi boyunca ortaya çıkan dilsel yetenek, bugün “insan doğası”nın bir bölümüdür ve kendisi de, genom içinde, kalıtsal kuramın kökten değişik diliyle tanımlanmıştır. Mucize mi? Son çözümlede bir rastlantı ürünü söz konusu olduğuna göre öyle. Fakat Zinjantrop ya da arkadaşlarından biri, bir kategoriyi temsil etmek üzere bir konuşma simgesini ilk kullandığında, bir gün Darwinci evrim kuramını kavrama yeteneğinde bir beynin ortaya çııkma olasılığını çok büyük ölçüde artırmış oldu. (J. Monod, Raslantı ve Zorunluluk, s: 116-122) Sınırlar “ Evrimin belki üç milyar yıldan beri geçtiği yolun büyüklüğü, yarattığı yapıların görkemli zenginliği, bakteri’den İnsan’a, canlı varlıkların teleonomik edimlerinin mucizevi etkinliği düşünüldüğünde bütün bunların, gelişigüzel sayılar arasından kazanılan, kör bir ayıklamanın gelişigüzel belirlediği bir piyango ürünü olduğundan şüpheye düşülebilir. Birikmiş çagdaş kanitlarin ayrintili bir incelemesi, bunun olgularla (özellikle eşlenmenin, degişinimin ve aktarimin moleküler mekanizmalariyla) bagdaşan tek görüş oldugunu bildirse de, bir bütün olarak evrimin, dolaysiz, bireşimsel (synthetique) ve sezgisel bir anlatimini vermez görünüyor. Mucize “açiklanmiş” da olsa bizim gözümüzde hala mucizeligini koruyor. Mauriac’in deyişiyle : “Biz zavalli Hiristiyanlar için, bu profesörün dedikleri, bizim inandiklarimizdan daha inanilmaz görünüyor.” Bu da tıpkı modern fizçikteki kimi soyutlamaların doyurucu bir zihinsel imgenin kurulmaması gibi doğrudur. Fakat yine de biliyoruz ki, bu tür güçlükler, deneyin ve mantığın güvencelerini taşıyan bir kurama karşı kanıt olarak kullanılamazlar.Gerek mikroskopik gerek kozmolojik fizikte, sezgisel anlaşmazlığın nedenini görebiliyoruz: Karşılaştığımız olayların ölçüsü, dolyasız deneyimizin kategorilerini aşıyor. Bu sayrılğın yerine, o da sağaltmadan, yalnızca soyutlama geçebilir. Biyoloji için zorluk başka bir düzeydedir. Herşeyin temelinde bulunan ilksel etkileşimleri kavramak, mekanik öznitelikleri nedeniyle, göreli olarak kolaydır. Her tür toptan sezgisel tasarıma karşı çıkan, canlı sistemlerin fenomenolojik karmaşıklığıdır. Fizikte olduğu gibi biyolojide de, bu öznel güçlükler içinde; kuramı çürüten bir kanıt bulunmaz. Bugün artık denebilir ki, evrimin ilksel mekanizmaları, ilke olarak anlaşılmış olmakla kalmıyor, kesinlikle belirlenmiş de oluyor. Bulanan çözümü, türlerin kalıcılığını sağlayan mekanizmalarla, yani DNA’nın eşlenici değişmezliği ve organizmaların teleonomik tutarlılığı ile ilgili olduğu ölçüde doyurucudur. Yine de biyolojide evrim, daha uzun süre, zenginleşip belirlenmesini sürdürecek olan esas kavramdir. Bununla birlikte, temelde sorun çözülmüştür ve evrim artik bilginin sinirlari üzerinde bulunmamaktadir. Bu sınırları, ben kendi payıma, evrimin iki ucunda görüyorum: Bir yandan ilk canlı sistemlerin kaynağı, öte yandan da ortaya çıkmış olan sistemler arasında en yoğun biçimde teleonomeik olanın, yani insanın sinir sisteminin, işleyişi. Bu bölümde, bilinmeyenin bu iki sınırını belirlemeye çalışacağım. Cüanlı varlıkların özsel nitelikleinin temelindeki evrensel mekanizmaların açığa çıkarılmasının, kaynaklar sorununun çözzümünü de aydınlattığı düşünülebilir. Gerçekte bu buluşlar, sorunu hemen tümüyle yenileyerek, çok daha belirli terimler içinde ortaya koymuşlar ve onun eskiden göründüğünden de daha zor olduğunu göstermişlerdir. İlk organizmaların ortaya çıkışına götüren süreçte, önsel (a priori) olarak, üç aşama tanımlanabilir: a. Yeryüzünde canlı varlıkların temeli kimyasal oluşturucularının yani nükleotid ve aminosatlerin oluşmasi b. Bu gereçlerden başlayarak eşlenme yetenegi bulunan ilk makromoleküllerin oluşmasi c. Bu “eşlenici yapilar” çevresinde, sonunda ilk hücreye ulaşmak üzere bir teleonomik aygit yapan evrim. Bu aşamalardan her birinin yorumunun ortaya koydugu sorunlar degişiktir. Çok kere “önbiyotik aşama” denen birinci aşamaya, yalniz kuram degil, deney de yeterince ulaşabiliyor.Önbiyotik evrimin gerçekte izledigi yollar üzerinde belirsizlikler kalmiş ve daha da kalacak olmakla birlikte, bütünün görünüşü yeterli açikliktadir. Dört milyar yil önce atmosferin ve yer kabugunun koşullari kömürün, metan gibi kimi basit bileşiklerinin birikimine elverişliydi. Su ve amonyak da vardi. Oysa bu basit bileşikler, katlizörlerle biraraya geldiginde, aralarinda aminoasitlerin ve nükleotid öncülerinin (azotlu bazlar, şekerler) bulundugu çok sayida daha karmaşik cisimler kolayca elde edilebiliyor. Burada dikkati çeken olgu, bir araya gelmeleri kolay anlaşilan belli koşullar altinda, bu bireşimlerin, günümüz hücresinin oluşturuculariyla özdeş olan ya da benzeşen cisimler bakimindan veriminin çok yüksek oluşuduru. Demek ki, yeryüzünde belli bir anda, kimi su yatakları içinde, biyolojik makromoleküllerin iki öbeği olan malik asitlerle proteinlerin temel oluşturucularının, yüksek yoğunlukta çözeltiler olarak bulunmasının olabilirliği kanıtlanmış sayılabilir. Bu önbiyotik çorbada, önceden bulunan aminoasit ve nükleotidlerin polimerleşmesi yoluyla, çeşitli makromoleküller oluşabilir Gerçekten laboratuvarda, akla yatkın koşullar altında, genel yapılarıyla “çağdaş” makromoleküllere benzeyen polipeptit ve polinükleotidler elde edilmiştir. Demek buraya dek önemli zorluklar yok. Fakat belirleyici aşama aşilmiş degil: Ilk çorba koşullari altinda, hiçbir teleonomik aygitin yardimi olmadan, kendi eşlenimlerini gerçekleştirme yeteneginde olan makromoleküllerin oluşmasi. Bu zorluk aşilmaz gibi görünüyor. Bir polinükleotidik dizinin, kendiliginden bir eşleşmeyle, tamamlayici dizi ögelerinin bireşimine gerçekten öncülük edebildigi gösterilmiştir. Dogal olarak böyle bir mekanizma ancak çok etkisiz ve sayisiz yanlişliklara açik olurdu. Fakat bunun devreye girmesiyle, evrimin üç temel süreci yani eşlenme, degişinim ve ayiklanmanin da işlemeye başlamasi dizisel-çizgisel yapilari nedeniyle kendiliginden eşlenmeye en elverişli makromoleküllere önemli bir üstünlük saglamiş olmaliydi. Üçüncü aşama, varsayima göre, eşlenici yapinin çevresinde bir organizma , yani bir ilkel hücre oluşturacak olan teleonomik sistemlerin adim adim ortaya çikişidir. Işte “ses duvari”na burada ulaşilir, çünkü bir ilkel hücrenin yapisinin ne olabilecegi üzerinde hiçbir bilgimiz yok. Tanidigimiz en yalin sistem olan bakteri hücresi, ki sonsuz karmaşiklik ve etkinlikte bir makine düzenidir, bugünkü yetkinlik düzeyine belki de bundan bir milyar yil önce ulaşmiştir. Bu hücre kimyasinin bütünsel tasarisi, bütün başka canlilarinkiyşla aynidir. Kullandigi kalitsal kuram ve çeviri düszeni, örnegin insanlirinkiyle aynidir. Böylece, araştirmamiza sunulan en yalin hücrelerin “ilkel” bir yani yoktur. Bunlar, beş yüz ya da bin milyar kuşak boyunca, gerçekten ilkel yapilarinin kalintilari seçilemez olacak düzeyde güçlü bir teleonomik araçlar birikimi oluşturabilen bir ayiklanmanin ürünüdür. Taşillar olmadan böyle bir evrimi yeniden kurmak olanaksizdir. Yine de bu evrimin izledigi yol, özellikle başlama noktasi üzerine hiç olmazsa akla yatkin bir varsayim ortaya atmaya çalişilabilir. İlkel çorba yoksullaştığı ölçüde, kimyasal gizil gücü harekete geçirmeyi ve hücresel oluşturucuları birleştirmeyi “öğrenmiş” olması gereken metabolizma sisteminin gelişmesi ortaya Herkül sorunları çıkarır.Canlı hücrenin zorunlu koşulu olan seçmeli geçirimli zarın ortaya çıkışında da durum aynıdır. Fakat en büyük sorun, kalıtsal hücreyle, onun çevirisinin mekanizmasıdır. DOğrusu, “sorun”dan değil de gerçek bir gizden söz etmek gerekiyor.(s:128) Şifrenin çevirisi yapilmadikça anlami yoktur. Çagdaş hücrenin çeviri makinesi, kendileri de DNA’da şifrelenmiş olan yüz elli kadar makromoleküler oluşturucu içerir: şifrenin çevirisini ancak çeviri ürünleri yapabilir. Bu, her canli bir tohumdan çikar’in çagdaş anlatimidir. Bu halkanin iki ucu, kendilginden, ne zaman ve nasil birleşti? bunu tasarlamak son derece zor. Fakat bugün, şifrenin çözülmüş ve evrenselliginin anlaşilmiş olmasi, hiç olmazsa sorunun belirli terimler içine yerleştirilmesini sagliyor; biraz yalinlaştirarak aşagidaki alternatif saptanabilir: a. Şifrenin yapisi kimyasal ya da daha dogrusu stereokimyasal nedenlerle açiklanir. Eger belli bir amino asit temsil etmek üzere belli bir şifre seçilmişse, bunun nedeni, aralarinda belli bir stereokimyasal yakinlik bulunmasidir. b. Şifrenin yapisi kimyasal olarak rastgeledir; şifre, bildigimize göre, yavaş yavaş onu zenginle=ştiren bir dizi raslantisal seçimlerin sonucudur. Birinci varsayım, gerek şifrenin evrenselliğini açıklayabildiği, gerekse içindeki amino asitlerin bir polipeptit oluşturmak üzere dizisel sıralınışının, amino asitlerle eşlenici yapınını kendisi arasındaki dollaysız bir etkileşimden doğduğu ilkel bir çeviri mekanizması tasarlanmasına elverişli olduğu için, çok daha çekicidir. Son olarak da, özellikle bu varsayım doğruysa, ilke olarak doğrulanabilme olanağı vardır. Bu yüzden birçok doğrulama girişimi yapılmışsa da sonucun şimdilik olumsuz olduğunun kabul edilmesi gerekiyor. Belki de bu konuda henüz son söz söylenmemiştir. Olasi görünmeyen bir dogrulama beklenedursun ikinci varsayima yönelinmiştir ki, yöntembilim açisindan sevimsiz ise de bu, onun dogru olmadigi anlamina gelmez. Sevimsizligin birçok nedeni var. Şifrenin evrenselligini açiklamaz. O zaman birçok gelişme egilimlerinden yalniz birinin süregeldigini kabul etmek gerekiyor. Bu, çok olasi görünürse de hiçbir ilksel çeviri modeli vermez. Çok ustalikli kurgular öne sürülmüştür: Alan boş, hem de aşiri boştur. Giz, çözülmediği gibi, son derece ilginç bir sorunun yanıtını da saklıyor. Hayak yeryüzünd başladı: Bu olaydan önce bunun böyle olma olasılığıo neydi? Dirimyuvarının bugünkü yapısı, kesin sonuçlu olayın yalnızca bir kez ortaya çıktığı varsayımını ortadan kaldırmıyor. Bunun da anlamı önsel olasılığın hemen hemen sıfır olduğudur. Bu düşünce birçok bilimadamina itici gelir. Biricik bir olaydan yola çikarak, bilim ne bir şey söyleyebilir; ne bir şey yapabilir. Bilim yalnizca bir öbek oluşturan olaylar üzerine, bu öbegin önsel olabilirligi ne denli zayif da olsa, bir “söylem” geliştirebilir. Oysa, şifreden başlayarak bütün yapilarindaki evrenselligin dogrudan sonucu olarak, dirimyuvari biricik bir olayin ürünü gibi görünür. Dogal olarak, bu tek olma niteliginin, başka birçok girişim ve degişkenlerin ayiklanarak elenmesinden dogmasi olanagi da vardir. Fakat bu yorumu dogrulayacak bir şey yok.(s:129) Evrendeki bütün olabilir olaylar arasın

http://www.biyologlar.com/mutasyonlar

BİYOTEKNOLOJİK GELİŞMELER

BİYOTEKNOLOJİK GELİŞMELER

Bu makale iki bölümden oluşmuştur. Birinci bölümünde, biyoteknoloji ile değişen dünya düzeninde olası devrimsel gelişmeler ve söz konusu gelişmelerin eğitim bilimleri açısından öngörülen doğurgusu ele alınmıştır.

http://www.biyologlar.com/biyoteknolojik-gelismeler

Botaniğin Tarihçesi

Bugünkü sistematik botanik adına yaşanan en büyük ilerlemeler, 20. yüzyılın ikinci yarısında meydana gelmiştir. O dönemlerin kötü koşulları ve maddi sıkıntılarına rağmen, dünyanın bir çok yerindeki çok sayıda flora yazarı, önemli çalışmalar başlatmış ve bu konuda büyük adımlar atmışlardır. Dünya tarihinde, bilinen ilk Flora yayınları, küçük bir alanda yetişen bitkilerin isim listesinden bile daha dar kapsamlıydı. Bugün ise, en iyi ve modern çalışmalar içerik olarak sub-monografiktir. 1950 ve 1960’lı yıllarda G.B. Asya’nın çeşitli bölgelerinde birkaç Flora projesi başlatılmış, bu çalışmaların durumu ve ilerleyişi devamlı olarak takip edilmiş ve bölgeler tekrar tekrar incelenmiştir. Bu araştırmalar, Floristik bir çalışmadan elde edilecek bilgilerin geliştirilmesi ve üzerine yeni bilgilerin eklenmesi için yerel botanikçilere ihtiyaç duyulduğunu göstermiştir. Çünkü bir bölgenin floristik açıdan tam olarak ortaya konması çalışmaların sürekliliğine bağlıdır. Bu çok uzun bir zaman alabilir. Devamlılığı olmayan ve kısa süreli çalışmalarla bir bölgeye ait sağlıklı bir floristik tanımlama yapılamaz, dolayısıyla tam olarak ortaya konmuş bir çalışma, o bölgede sürekli araştırmalarda bulunan yerel botanikçilerin varlığına bağlıdır. Botaniğin çok geniş bir bilim dalı olduğu ve bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiği düşünülürse, Floristik çalışmalar, botaniğin ne tamamı olarak ne de botanik bilimi içinde küçük bir ayrıntı olarak ele alınmalıdır. Aslında bu çalışmalar, botaniğin vazgeçilmez bir parçası şeklinde düşünülmelidir. İLK FLORALAR GüneybBatı Asya’nın bugünkü durumu hakkında konuşmaya başlamadan önce, konuşulması gereken diğer bir nokta ise, Flora terimi ile temsil edilmiş olsun yada olmasın, genel Flora yazımının kökeni ve bilinen en eski Flora çalışmalarının durumu olacaktır. En eski Floristik çalışmalar hakkında bilgi edinmek, bu çalışmaları bugün için ortaya koymak, oldukça zor bir iştir. Konuyla ilgili bilinen en eski kayıtlar, 16. yüzyılın ikinci yarısına aittir. O dönemde bilimsel bir Flora çalışması diye nitelendirilebilecek uğraşılar, sınırları belli bir bölgedeki bir veya birkaç çeşit bitki türü hakkında yazılmış bir botanik rehberi olmaktan daha ileri gidememiştir. Bu bilgilere ise, Deutchman Corolus Clusinius’un o tarihlerde yapmış olduğu çalışmalardan elde edilmiştir. Clusinus’un yazdığı iki eserden ilki, 1567 yılında İspanya ve Portekiz’e ilk Flora çalışmalarıdır ve bu ülkelere 1563, 1565 yıllarında yaptığı kısa seyahatleri sonucu ortaya çıkmıştır. Diğer eseri ise 1583 de yayınlanmış Avusturya ve Macaristan bölgelerinin çevrelerine ait olan Flora çalışmalarını içermektedir. Bu yayında sadece doğal olarak yetişen türlerden bahsedilmemiş, aynı zamanda Tulipa, Lilum, Fritillaria gibi ornomentallerden hatta Amerika kökenli Solanum ve Mirabilis gibi birkaç türden daha bahsedilmiştir. Yapılan çalışmalarda, tam ve kesin lokalite bildirimi ve diskripsiyon hatalarını önlemek amacıyla Clisinus, Floristik çalışmalara bir standart getirmeye çalışmış ve bunun için uzun yıllar uğraş vermiştir. Stafleu(1967) Clusinus’un bu çalışmalarının dikkate değer ve takdir edilir cinsten olduğunu aktarmıştır. Clusinus, bu iki eserinde de Flora terimini ne başlık ne de başka bir şekilde kullanmıştır. Ama bu çalışmalar, kökeni 500 yıl önceye dayanan Flora yazımının başlangıcı ve menşeidir. Aynı zamanda ise bilimsel birer Flora çalışması olduklarına kuşku yoktur. Daha önce dediğimiz gibi, bilinen en eski Botanik rehberinin ve Floristik çalışmaların tespit edilip ortaya konması çok zordur. Aynı şekilde eserlerinde Flora terimini ilk kimin kullandığı da bilinmesi zor olan bir diğer konudur. 1647 yılında Flora Dannica adlı eseri yayınlanan Simon Pauli’nin Flora terimini ilk kullanan botanikçi olduğu ileri sürülmektedir. Bundan sonra ise İsveçli ünlü tabiat bilgini olan Karl Von Linneaus zamanına kadar Flora terimi ile temsil edilen pek çok eser yayınlanmıştır. Almanya’nın Jena bölgesi için yayınlanmış olan, Ruppius’un yazdığı Flora Jenesis (1718), ayrıca Bryne’nin yazdığı Flora Capensis (1724-G. Afrika) bunlara örnek olarak verilebilir. Flora Capensis tam bir Floristik çalışmadan ziyade bitki koleksiyonu şeklinde hazırlanmıştır. Bunların dışında, gerçek Floristik çalışmaları içeren modern botaniğin bir çok bölümüne ait ilk çalışmaları başlatan kişinin Linneaus olduğu bilinmektedir ve O, dönemin botanik üzerine çalışanları arasında en mükemmel olanıdır. 1737’de Linneaus’un yazdığı Flora Lapponica adlı eser, Flora yazımında bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Species Plantarum adlı eserinde nomenklatür kullanılmış ve türler binomial olarak adlandırılmıştır. İçeriği ise nispeten moderndir. Synonimler ve habitat detayları verilmiş ayrıca Cryptogamlardan da bahsedilmiştir. Belli bir alanda yayılış gösteren bitki topluluklarını ifade eden flora terimi ile Floristik çalışmalar sonucu oluşturulan eserleri ve kitapları ifade eden Flora terimi arasında bir ayırım yapmak istenirse, durumu aydınlığa kavuşturmak açısından, yayınlanan kitaplar ve eserler için “F” harfi, bitki topluluklarını ifade içinde “f” kullanılmalıdır. Böyle bir düzenleme yapıldığında aradaki farkı ayırt etme bakımından bu durum günümüz botanikçilerine oldukça faydalı olacaktır. Flora kelimesi “Çiçeklerin Romalı Tanrıçası (Roman Goddes of Flowers)” adından türemiştir. İlk botanikçiler doğal ve kültür bitkileri arasında, bugün yapıldığı gibi bir ayırıma gitmemişler ve bitkilerin tamamını göz önüne almışlardır. Onlara göre bu iki bitki gurubu, birbirlerinin ayrılmaz birer parçasıydı. Thornton’un yazdığı Floranın Mabedi (The Temple of The Flora ) adlı eser çok sonra post-Linneaus’un en güzel örneklerinden biri olmuştur (Linneaus’a ait olan Sexual Sistem’in yeni örneklerinin resmedildiği levhalar). Linneaus hayatayken ve daha sonraki dönemlerde Floristik çalışma, eser yazımı ve yayınlanmasında önemli ölçüde artış olmuştur. Britanya’da gerçekleştirilen ilk Floristik çalışmalar ve yine Avrupa’da yapılan en eski ve temel bir çok çalışmanın kökeni de bu döneme dayanmaktadır. Britanya Florasının kökeni 200 yıl önceye yada daha eskilere dayanmaktadır. Bu 200 yıl boyunca daha önce yapılmış veya şuan yapılmakta olan bir çok çalışma vardır. Çalışmalar devam etmektedir ve bulunan her yeni bilgi eskilere eklenmektedir ve şu durumda son söz hala söylenmemiştir. Her ne kadar, geçmişten günümüze kadar yapılmış ve yayınlanmış olan Floristik çalışmaları düzenleyip sınıflamak ve bir sıraya sokmak taksonomik açıdan zor bir durum ortaya çıkarsa da (bu çalışmaların sırası ve düzeni yavaş yavaş birbirine karışmaktadır.) bu konuda 3 ana ve esas dönem kabul etmek gerekir. Bunlar Linneaus öncesi dönem, Linneaus’un yaşadığı dönem (Victorian dönemi 1850’lerden yüzyılın sonuna kadar olan dönemi içerir.) ve şuan ki Floristik dönem( içinde bulunduğumuz yüzyılın ortalarından bugüne kadar olan süreyi kapsamaktadır). Özellikle bu dönemde G. B. Asya’da oldukça modern düzeyde bir çok Floristik çalışma gerçekleştirilmiştir. VICTORIAN DÖNEMİ 19. yüzyıla ve Victorian dönemine baktığımızda o dönemde pek çok Floristik çalışma yapıldığını ve yayınlandığını görmekteyiz. Bu çalışmalar genel olarak, karşılaştırmalı morfoloji, bugün olduğu gibi bir nebze nomenklatür, tipifikaston, örneklerin sitasyonu, ekoloji ve sitoloji göz önüne alınarak oluşturulmuştur. George Bentham dönemin ünlü ve büyük bir botanikçisi ve matatikçisiydi. Bentham, (1861) Flora Honkongensis ve 7 ciltlik Flora Australiensis (1863-780) eserlerinin yazarıdır. Bentham bu iki eseriyle, daha sonra yapılan tüm Floristik çalışmaları özellikle de Kew’un yayınladıklarını bir standarda sokmuştur. Bentham (1874) Flora yazımı hakkında kendi dönemiyle ilgili olduğu kadar günümüzde de hala etkili olan çeşitli açıklama ve yorumlar yapmıştır. Ona göre Flora yazımının prensipleri; “belli bir alandan alınan herhangi bir bitkinin teşhisini kullanıcıya mümkün olduğunca kolaylaştırmaktır.” Ve yeni başlayan bir kimse örnekler hakkında uzun diskripsiyonlar düzenleyebilir, fakat bir tür hakkında kısa bir diskripsiyon hazırlarken, bitkinin ayırt edici ve tanımlayıcı özelliklerini ortaya koyarken karakter seçimini tam ve yerinde yapması gerekir. Bunun için de kişinin tam ve mükemmel bir metodolojik seviyeye, incelediği bitki gurubu hakkında geniş bir bilgi birikimine sahip olması gerekir.” Yani uzun bir diskripsiyon hazırlamak daha kolaydır. Diskiripsiyonlar basitleşebilir fakat eksiksiz ve doğru olmalıdır. Bentham günümüzün diskripsiyonları hakkında ne düşünürdü bilemiyorum ama (kesin olan şu ki; bizim diskripsiyonlarımız daha uzun.) onun yaptığı tüm çalışmalarda diskiripsiyonların yüksek standartlarda olduğundan kuşku yoktur. Bentham çalışmalarının çoğunu tek başına bazen de Hooker ile yapardı. Özellikle Genera Plantarum yazılırken (1862-83). Bu çalışmanın da yine büyük bir bölümünü Bentham hazırlamıştır. 80 yaşının üzerindeyken bile, işine gösterdiği hırsın günümüze dek gelen hikayesi, botaniğe yeni yaklaşımlar ve katkılar sağlamıştır. “Orchidae’ler üzerine bir yıldan fazla, yoğun ve aralıksız süren çalışmaların ardından (Genera Plantarum için) bir cumartesi öğleden sonra, sıkıntılı bir şekilde ve zorluklar içinde yaptığı revizyon çalışmalarında bir sonuca ulaşmıştı; Bu işler sırasında hiç durmaksızın otsu bitkileri tanımaya ve tanımlamaya çalışmış ve hala çok zor olan bu görevi uzun yıllar üstlenmiştir. Bu çalışma Bentham’ın en son ve neredeyse en büyük işi olmuş, aynı şekilde başlangıçta kendisine materyal sağlayan ve çalışma süresince yardımcı olan insanları çok rahat ve kolay bir şekilde idare etmiş ve zamanı çok iyi kullanmıştır.” Kew; Boissier zamanında da şimdi olduğu gibi dünyanın en büyük taksonomi araştırma merkezlerinden biriydi. Fakat Geneva’da Edmond Boissier, G. B. Asya’da ilerleyen botanik biliminin sonuçlarına bağlı olarak başlatılan bir çalışmaya (Flora orientalis) katılmıştı; Artık dev bir anıt haline gelmiş olan Flora Orientalis’e ait olan birinci cilt 1867’de 5. ve sonuncu cilt ise 1884’de yayınlanmıştır. Boissier’in ölümünden sonra, suplamenteri olan 6. cilt ise 1888’de yayınlanmıştır. Boissier yaşadığı süre içinde 6000 yeni tür tanımlamıştır (Burdet, 1985). Bu 6000 türün çoğunu yine Flora Orientalis çalışmaları sırasında ortaya koymuştur. Tanımladığı türlerin bugün bile geçerliliğini koruyor olması, onun bu büyük botanik zekasına yapılmış bir övgüdür. Bir konuda tüm insan aktivitelerinde olduğu gibi eğer bir gelişme kaydediliyor ise önemli olan onun öncesinin ve sonrasının biliniyor olmasıdır. Yani nereden gelip nereye gittiğinin biliniyor olması gerekir. Bu durumu politik ekonomi, motorlu arabalar, çamaşır makineleri ve futbolda da görebiliriz. Bu genellemeyi sistematik botanik içinde yapabiliriz. Linneaus, De Candolle, Bentham, Boissier ve Hooker’ın bıraktığı bu büyük ve sağlam mirası, varisleri devralacaklar ve geliştireceklerdir. Bugün bu düşünüldüğü gibi olmuştur. Çünkü günümüzde onların bıraktığı bu temeli geliştirmeye çalışan botanikçiler vardır. G. B. Asya ile ilgili olarak tüm flora (küçük “f” ile) çalışanları, boissier’in Flora Orietalis’i oluşturduğu böyle geniş ve kısmen doğal bir alanda çalıştıkları için şanslı sayılırlar. Yani bu çalışma tam doğru olan ve azımsanamaz bir çalışmadır. Flora Orintalis örnekleri Geneva’da bulunmakta ve çok iyi korunup saklanmaktadır. G. B. Asya’daki Floristik çalışmalarda da bir çok modern Flora çalışmasında olduğu gibi taksonomik kavramlara uygunluk oldukça üst düzeydedir. Bundan dolayı G. B. Asya Boissier’e çok şey borçludur. O bu konuda gerçekten büyük bir devdir. GÜNEY BATI ASYA FLORASININ BUGÜNKÜ DURUMU Eğer 3. Flora dönemi dediğimiz devreye bakacak olursak aslında bugün hakkında konuşuyor oluruz ve aynı zamanda bugün için belli bir çizgiye gelmiş olduğumuzu görürüz. Muhtemelen bu doğrudur çünkü, sözünü ettiğimiz bu 3 dönemin Floristik çalışmaları göz önüne alınırsa 20. yüzyılın 2. yarısına rastlayan periyotta çok büyük gelişmeler ve en azından çok sayıda yayın üretilmiştir. Dünyanın hemen her yerinde inanılmaz sayılarda Flora projesi uygulamaya konulmuştur (Avrupa’da, Afrika’da ve yeni dünyada). Eğer önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde hala çevrede botanikçi var olursa, öyle sanıyorum ki 20. yüzyıldaki bitki sistematiği adına yaşanan tüm gelişmelerde göz önüne alınırsa, botanik tarihçilerinin dikkatini en çok günümüz Flora yazım aktiviteleri çekecektir. Bu projelerden birkaç tanesi çok büyük olarak tasarlanmıştı ve hala bu derecede büyük Flora projeleri tasarlanmaktadır. 30 veya daha uzun yılar alan Flora SSCB 1964’de tamamlanmış ve bu çalışmada 17000’den fazla bitki türünden bahsedilmiştir. Bu 17000 türün yaklaşık %10’u yani 1700 tanesi ise tamamen yeni tür olarak bilim dünyasına tanıtılmıştır( 19?7 Shetler). Büyük Çin Florası (Flora Republicae popularis Sinicae) çalışmalarında 28000 vasküler bitkinin incelendiği bilinmektedir. Bu çalışama için 200 Çinli botanikçiye ihtiyaç duyulmuştur. Bunun nedeni ise ilk cildin bir an önce 1959’da çıkartılmak istenmesidir. Bu çalışma yüzyılın sonlarına doğru 80 cilt olarak tamamlanmıştır. Bu iki devasal projenin de (Çin ve SSCB) komünist-sosyalist yönetimlerce desteklendiği gerçeği de oldukça ilginçtir. Aynı dönemlerde dünyanın diğer pek çok yerindeki benzer Flora projeleri ile karşılaştırılacak olursa, diğerleri sürekli finansal sıkıntılar çekmişler ve kaynak arayışı içine girmişlerdir. Çok ilginçtir ki o dönemde dünyanın çok zengin iki ülkesi olan Amerika ve Suudi Arabistan’da böyle bir Flora çalışması yapılmamıştır. Doğu ile Batı arasında ilginç bir karşılaştırma; “bir insanı aya göndermek” yada “yeni petrol kaynakları bulup milyarlar kazanmak” dururken neden bitkileri anlamak için para harcasınlar ki? Şimdi oldukça ilginç ve önemli olan G.B. Asya Florasının bugünkü durumuna yeniden dönüyoruz. Kısaca ele alacağımız üç çalışma var. Türkiye Florası, İran Florası, Pakistan Florası. Bence neresi olursa olsun, herhangi bir yerin florasının kökenin araştırmak oldukça ilginç bir konudur. Bu çok özel olan üç bölgenin tamamı, buralardaki Floristik çalışmaları başlatan ve ilerleten birkaç kişiye çok şey borçludur (ne bir hükümete, ne bir enstitüye, nede bir tavsiye komitesine). Peter Davis, Karl Heinz Rechinger ve Ralph Steward isimleri şu an Türkiye İran ve Pakistan Floralarıyla eş anlamlı ve özdeş hale gelmişlerdir. Aynı şekilde Komarov ismi de SSCB Florası ile (hatta bu çalışma onun ölümünden sonra tamamlanmış olsa bile) eş anlamlı tutlmaktadır; babası Mouterde ise Nouvelle Flore du Libani et de la Syrie Florası ile özdeşleşmiştir. Peter Davis bir zamanlar şöyle demişti, “Kişisel ve iyimser bir görüş olarak düşündüğüm Türkiye Florasının yazımı fikri tesadüfi bir şekilde, bende büyük bir ilgi uyandırmıştır.” Peter Davis 20 yaşındayken, yüzyılın başlarında daha önce Boissier’in gelip inceleme yaptığı Batı Türkiye Dağlarını, botaniksel anlamda incelemiş ve örnekler toplamıştır(1938). Daha sonraki ilk Türkiye seyahatinde, ülkenin bitki örtüsünden ve vejetasyonundan dolayı büyülenmiştir. Savaştan sonra Davis, Edinburg’da derece almış, bir çok madalya hak etmiş ve üniversiteye konuşmacı olarak atanmıştır(1950). Ardından yakın bir zamanda Türkiye’ye yapacağı 10 büyük bitki toplama seyahatlerinin ilkini gerçekleştirmiştir; yaklaşık 27.000 hatta bunun 3-5 katı kadar örnek toplamıştır(Davis & Hedge 1975). Bu keşif seyahatlerinin bir kısmı oldukça uzun sürmüştür. Hedge de onunla birlikte yaklaşık 7 ay süren bir geziye katılmıştır. 1950’lerden sonra uygun ve iyi durumda olan tüm herbaryum materyalleri gerçekçi bir Flora yazımı için bir araya getirilmiştir. Bunun dışında Dr. A. Huber Moarth ise Türkiye‘ye düzenlemiş olduğu çeşitli seyahatler sonucu Davis’in yaptığı çalışmalardan bağımsız olarak Edinburg ve Basal’da Türkiye Florası üzerine çalışmalarda bulunmaktaydı. 1961’de Davis, Endüstriyel ve Bilimsel Araştırma Departmanından aldığı personel yardımı ile küçük bir takım kurmuştur. Bu personeller Edinburg ve Royal Botanic Garden’de yetişmiş full-time çalışma asistanlarıydı. Davis bu çalışmaları sırasında Royal Botanic Garden ve hükümetin bu konu ile ilgili departmanları arasında kurulan koordinasyon sonucu üst düzeyde desteklenmiştir. Bu yardımlar ve destekler, ancak Türkiye Florası’nın çok hızlı çalışılması ve işlerin planlandığı şekilde gitmesi durumunda devam edecekti. Proje tamamlanana kadar karşılıklı bu olumlu ilişkiler ve işler planlandığı şekilde devam etmiştir. Türkiye Florasının ilk cildi 1965 yılında Edinburg’da basılmıştır. Son cilt olan 9. cilt ise 1985’de, ayrıca ek cilt olan 10. cilt 1988’de yayınlanmıştır(Türkiye Florası üzerine devam eden çalışmalar sonucu 2000 yılında 11. cilt basılmıştır). 10. cilt Davis tarafından 2 araştırma asistanı ile birlikte (Robert Mill & Kit Tan) çok geniş bir şekilde hazırlanarak yazılmıştır. Net istatistiklere göre 20 yıllık bir periyotta tamamlanmış olan ilk 9 ciltte 8800 tür üzerinde inceleme yapılmıştır. Yani bu, her yıl 400’ün üzerinde türün incelenmesi anlamına gelmektedir. Boissier’in yazmış olduğu Flora Orientalis, Türkiye Florası oluşturulurken temel kaynak olarak kullanılmıştır. Flora of Turkey ve Flora Iranica gibi birer çalışma yapmak oldukça yerinde ve orijinal araştırma olmuştur. Dr. Mill son zamanlarda Türkiye’de 1332 tür tanımlamıştır. Bu süreç 1945’den bugüne kadar olan süreyi kapsamaktadır. Bu sayı toplam tür sayısının %15.5’ini karşılamaktadır. Ayrıca sonradan meydana gelen değişiklikler ve sinonim olan (yaklaşık 150 tane) türlerde göz önüne alınırsa yüzde dilim hala %13.5 gibi yüksek bir orana sahiptir. Endemizm durumu ise ayrıca yüksek bir orana sahiptir. Şu ana kadar Türkiye Florasının kökeni hakkında pek çok şey söyledik. Tabi ki çalışmaların tam ve doğru biçimde tamamlanması oldukça metronomik bir işlemi kapsamaktadır. Türkiye Florasının bugünkü durumu nasıl acaba? Çalışmalar süresince bu kadar sıkıntı çekmeye ve para harcamaya değer miydi? Şu an Türkiye Florası hakkında 25 yıl önce bildiğimizden çok daha fazlasını biliyoruz. Bu da çok önemli bir sonuçtur. Diğer bir sonuç ise şuan Türkiye’deki her üniversitede işin ehli olan bir çok botanikçi vardır. Bu botanikçiler zamanında Türkiye Florası yazılırken ve bu konuda çalışmalar sürerken, üst düzeyde efor sarf eden ve yardımcı olan botanikçilerin öğrencileri ve eserleridir. 1950’li yıllarda Türkiye’de sistematik botanik çalışan kimse neredeyse yoktu. Türk botanikçilerin sayısı oldukça azdı. Türkiye Florası yazılırken genç Türk botanikçiler Edinburg’a gelmişler ve olanaklarından yararlanışlardır. Bu da onlara pek çok fayda sağlamıştır. Hala bu bağlantılar ve ilişkiler olumlu bir şekilde devam etmektedir. Şuan Türkiye’de bitki sistematiği çalışmaları hayattadır ve işler yolunda gitmektedir. Bu durum diğer alanlarda da sevindirici boyutlardadır. Yani orman botaniği, korumacılık, sitoloji, biyokimya, bitki sosyolojisi ve foto kimya. Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen botaniksel uzmanlık anlamında hala sağlam bir alt yapı oluşturulamamış ve maalesef laboratuarlarla ilişkili, kütüphane olanakları olan ve en önemlisi araştırmalarla desteklenen, bundan kaynak alan ulusal bir herbaryum hala kurulamamıştır. Bu türlü bir herbaryum dünyanın herhangi bir yerinde botanik araştırmalarının vazgeçilmez bir parçası olmalıdır. Hala tamamlanamamış olan Türkiye Florası hakkında bu kadar konuşmamızın ana nedeni tarihsel açıdan çok ilginç olması, aynı zamanda özellikle Flora yazımına ve genel olarak taksonomik botaniğe uygun bir çok yönünün olmasından kaynaklanmaktadır. Galiba bu konuda peşin hüküm gösteriyor ve duygusal davranıyorum, fakat bu Flora projesi, pek çok yönden modern ve bilimsel bir Flora projesinin nasıl olması gerektiğine çok güzel bir örnek olmuştur. Bu çalışma kolay kullanım özelliğinde, içerdiği türler hakkındaki gözlemleri aydınlatıcı ve ayırt edici olan özet bir çalışmadır. Daha da önemlisi tahmin edilen ve tasarlanan sürede tamamlanmıştır. Dünyanın diğer bir çok yerinde, şuan tamamlanmak üzere olan bir çok Flora çalışmasında, çok sayıda taksondan bahsedilmektedir. En kötü ihtimali göz önüne alırsak, Floralarda adı geçen ve bugün yaşayan bir çok takson, en fazla bizden birkaç nesil sonra belki de nesli tükenmiş olacaktır. Flora of Southern Africa ve Flora Malesia monografiktir. Fakat tam olarak gerçekçi çalışmalar sonucu oluşturulmamışlardır. Flora Tropical East Africa floristik çalışmaları (yaklaşık 40 yıl önce başlamıştır.), Flora Thailand çalışmaları bunlara birer örnektir. Son olarak, Hooker’ın ortaya koyduğu bir çalışma olan Flora of British India’nın yerini tamamlanmış haliyle ve Fascicle Flora of India adıyla anılan bir çalışma ne zaman alacak? Yani bu bölgelerin başlı başına, ayrıntılı ve gerçekçi çalışmalara ihtiyacı vardır. Prof. Dr. Rechinger, İran Florası hakkında yakın zamanda konuştuğu için bu konuda fazla bire şey söylemeyeceğim. Üzerinde durmak istediğim bir konuda şudur; Böyle geniş ve büyük bir proje nasıl oluyor da, bir kadın(karısı Wilhemine) ve bir erkek tarafından başlatılıp tamamlanabiliyor. Bu, üzerinde konuşulup düşünülmesi gereken bir noktadır. Flora Iranica’ya ait oldukça ince olan ilk fasikül 1963 yılında yazılmıştır. Bu çalışma zamanımıza ait tam ve doğru diğer çalışmalar içinde geliştirilmiştir. Yakın zamanda yayınlanmış olan Caryophyllaceae (no:163) familyası da benzer bir şekilde bir durum sergilemektedir. Bu familyada 450’nin üzerinde türden bahsedilmektedir ve bu muhtemelen tüm Floranın ¼’ünü oluşturmaktadır. Tanımlanan bu 450 tür, familya hakkındaki bilgilerimizin gelişmesine önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır; bazı cinsler yüksek oranda endemizm içermektedir. Örneğin Silene cinsinin yaklaşık %40’ı ile %60’ı endemiktir. Rechinger’in tarihsel özelliği göz önünde tutulursa, eğer Flora yayınlamayı yaklaşık 25 yıl önce bitirmiş olsaydı, şaşırtıcıdır ki O, Büyük İran Florası için ilk bitki toplama seyahatlerine 50 yaşının üzerindeyken (Rechinger 1989) başlamış olurdu. 50 yaşının ortalarındayken de aşağı yukarı 10.000 tür içeren bir Flora çalışmasına girişmiş olurdu. Elbetteki O, dünyanın bir çok yerindeki çok değerli bir çok botanikçiyle bağlantı ve yardımlaşma içindeydi. Daha 1990’da 8.000 üzerinde tür incelemiştir. Flora of Turkey üzerine yapılan bir eleştiride, bu çalışmanın çok yetersiz oluşuydu. Bu kesinlikle İran Florasının düzenlemesine yapılan bir eleştiri değildir; İran Florası fotoğraf, şekil ve grafiklerle desteklenmiş ve oldukça iyi bir şekilde ortaya konmuştur. Fakat bu arzu edilen ekler kitaplara konunca, fiyatlarda yukarı fırladı. Buna bağlı olarak korsan ve kopya kitaplar kullanılmaya başlandı. Avrupa’da sınırlı olarak basımı yapılan bilimsel yayınların fiyatlarının yüksek olması da yine üzücü bir gerçektir. Örneğin bir adet Flora of Turkey seti almak için £500 ödemeniz gerekir. Aynı şekilde Flora Iranica seti de benzer fiyatlardadır. İran Florası üzerinde duracağımız son bir nokta ise şudur; Genel botanik topluluğu (G.B.T.), usulen bu gerçeği taktir ettiğini göstermelidir. Boissier’in Flora Orientalis’inde olduğu gibi onun Flora çalışmalarının sınırları siyasi sınırlara dayanmaz. Daha çok bu sınırlar doğal olarak ayrılmış olan bölgelerle ilgilidir. Kaçınılmaz olan şudur ki harita üzerine bir çizik atsanız bu, yapay sınırlar yarattığınızın bir işaretidir. Söz konusu olan ve yayınlanan bu üç Floristik çalışmaların sonuncusuna ait yorumlar Pakistan Florası üzerine olacaktır. Pakistan Florası diğer ikisinden çok önemli ve büyük bir farklılık arz etmektedir. Bu çalışma Pakistan’ın kendi botanikçilerinin bir ürünüdür ve iki özerk editör tarafından yapılmıştır. Bu iki editörden ilki Karachi’de bulunan Prof. Ali diğeri ise Kuzey Kavalpindi’de yaşayan Prof. E. Nasır’dır. Büyük ve geniş familya tanımlamaları bu iki botanikçi tarafından hazırlanmışlardır. Yine sanatsal ve estetik çalışmalarda aynı şekildedir. Bu proje 1960’larda başlamış gözükse de (USA ziraat departmanı sermayesiyle) aslında başlangıcı daha eskilere dayanmaktadır. Dr. Steward, Ladak’da iken 1911 yıllarında yani 80 yıl önce bitki toplamaya başlamıştır(Steward 1982). Sonraki 50 yıl veya daha fazla yıldır O, botaniğin özüne inmiş, öğrencileri cesaretlendirmiş ve eğitmiştir. Bugün Pakistan’daki tüm yerleri dolaştı ve bitki topladı. Tüm bu seriler boyunca çeşitli yayınlar çıkardı. Bu yayınlar genelde değişik yerlerin Floraları hakkındaydı. O’nun bu aktiviteleri Pakistan florasının gerçek kökenini bulmaya yönelikti. 1972’de Keşmir ve Pakistan’daki vasküler bitkilerin izahlı bir katalogunu yayınladı. Son zamanlarda Labiatae familyasını kaleme alırken (Hedge 1991) edindiğim deneyimleri göz önüne tutarsak, bu çalışmanın ne kadar önemli, doğru ve tam bir iskelet çalışması olduğu ortaya çıkar. Maalesef bu çalışmanın küçük bir kısmı da kaybolmuştur. Ali bu katalog hakkında ilk defa şunları söylemiştir(1978). –“Biz bu Flora projesindeki ilk günlerde eserin müsveddesini oluşturmaya doğru ilerleme kaydettik ve bu katalog mütevazı çalışmalarımıza temel olmuştur. Flora of Pakistan’ın ortaya konması sırasında çalışmalara yardım edenlerin ve editörlerin karşılaştığı zorlukları hatırlamak çok önemli olacaktır. Onlar ne Edinburg’un sahip olduğu gibi bir bahçeye, ne herbaryum olanaklarına, ne de kütüphanelere sahiptiler. Tüm bunlara rağmen onlar Pakistan’da bulunan tip örnek sayısında küçükte olsa bir artış sağlamışlardır. Yinede parasal desteğin devamlılığı konusunda da çok sık ve tahmin edilemez oranlarda sıkıntı çekmişlerdir. Bu noktada çok eleştirmeden şunları söylemek yerinde olacaktır; sonraki fasiküller ilk çıkanlara nazaran daha iyi durumdaydı. Çünkü ilk çıkan fasiküllerde yeni taksonlar ve türler yaratmaya, tartışmalı olan, aslında informal incelenmesi daha iyi olacak varyasyonlara formal sıralama verilmesine bir eğilim vardı. Her ne kadar taxonomistlerin doğasında var olan yeni tür ve takson yaratma eğilimi oldukça üst düzeyde olsa da, onlar taxonomik cesaretlerini sergileme hissindeydiler - şahsi olarak - artık yok olamaya başlayan fedakar taxonomistler (hepimizin olması gerektiği gibi) biliyorlar ki yeni bir tür yaratmaktansa, bir türü indirgeyip synonim yapmak, botaniğe daha büyük katkılar sağlayacaktır. Fakat ben, Pakistan Florasının ilk bölümüne olan eleştirimin aynısını Türkiye ve İran Florasının ilk bölümlerine de yapmıştım. Bazen böyle durumlar tanımlama yaparken yetersiz materyal kullanımından kaynaklanmaktadır. Buna örnek olarak Türkiye Florasındaki Chenopodiaceae tanımları verilebilir ve bu tanımlar 1966’da 2. ciltte yayınlanmıştır. Fakat sonraki 35 yıl içinde materyal toplanarak diskripsiyonlara açıklık kazandırılması ve bunların birleştirilerek yeniden yazılmaya ihtiyaçları olmuştur. Her ne kadar Pakistan Florası hala tam olarak bitmemiş ve tanımlanmamış olsa da öyle sanıyorum ki Prof. Ali ve Nasır yaptıkları botaniksel sanat çalışmaları ve sayısız diskripsiyonu başarıyla oluşturdukları için samimi ve içten kutlamalara layık olmuşlardır. Flora of Pakistan çok iyi tanımlanmış bir flora kitabı ve çalışmasıdır. Son Sözler ve Kat Edilen Mesafe Bir bölgede yapılan ilk floristik çalışmalarla, yöre florasını tam olarak bitmiş düşünemeyiz. Bu araştırmaların tam olarak bitmiş sayılabilmesi, uzun sürekli ve kesintisiz çalışmaların varlığına bağlıdır. Yani herhangi bir alanda yapılacak birkaç arazi çalışması, söz konusu bölge florasını tam olarak ortaya koymak için yeterli sayılamaz. Britanya’daki floristik çalışmalar hakkında daha önce konuşmuştuk. Britanya florasının küçük ve büyük birçok bölgenin florasını içerdiğinden, çalışmaların 250 yıldan buyana sürdüğünden ve hala devam ettiğinden bahsetmiştik. Eğer G.B. Asya’da da 250 yıl boyunca etrafta hala botanikçilerin etkin bir şekilde çalışmaları şartıyla, belki o zaman bölge florası Britanya’nınki kadar iyi bilinen ve ortaya konmuş duruma gelecektir. Bölgesel flora çalışmaları ancak sınırlı oranda objektif olabilir ve sadece herbaryum materyalleri ile sağlanabilecek sınıflamaları içerebilir. Fakat bu herbaryum materyalleri azımsanmamalı ve yabana atılmamalıdır. Bu münasebetle yazarın daima, sınıflamaları oluştururken dürüst olması gerekir. Bu çok önemlidir. Örneğin, iki tür arasında farklılıklar tam olarak ortadaysa bu durumda Flora yazarının görevi, bu iki tür arasındaki ayırımı anlaşılır biçimde ortaya koymaktır. Pek çok flora yazarını kendini isteklerine düşkün ve bencil (yani onlar bunu yapıyorlar çünkü bu onların hoşuna gidiyor ve maalesef sadece kendileri için yazıyorlar) yada işinin ehli olan ve bilimsel düşünebilen botanikçiler olarak iki guruba ayırabiliriz. İdeal, mükemmel ve işinin ehli olan flora yazarları hazırladıkları anahtarları, diskripsiyonaları ve tanımlamaları oluştururken başkalarının da kullanacağını daima düşünür ve çalışmalarını buna göre yapar. Bazı flora yazarları ise anahtarlarını ve diskripsiyonalrını farkında olarak yada farkında olmayarak araştırmacıların kullanamayacağı tarzda oluşturur. Yani kullanıcı anahtardaki ayıt edici özelliklerle tam ve kesin bir sonuca ulaşamaz. Bu tip yazarlara örnek vermeyeceğim..! Yakın bir gelecekte yaklaşık olarak tüm G. B. Asya florası tamamlanacaktır. Dolayısıyla şu soruyu sormak yerinde olacaktır. “bundan sonra ne yapacağız ve nereye gideceğiz!” Şüphesiz ki, bitki ve onun çevresi hakkında yapılan arazi çalışmaları konusunda reel gelişmeler yaşanmaktadır. Bu gelişmeler ise kendi bölgelerinde, daha önce yapılan Floristik çalışmalardan elde edilen bilgiler ışığında, yerel botanikçiler tarafından devam ettirilmeli ve tamamlanmalıdır. İyi ve modern Flora çalışmalarını içeren sistematik botanik dalına aşırı önem verip botanik biliminin tamamı gibi düşünmek yanlış olacaktır. Bunun yerine bu sahayı botanik bilimi içinde genişçe bir alan olarak düşünmek gerekir. Daha önce dediğimiz gibi taxonomiyi küçük bir ayrıntı olarak görmekte yine doğru ve yerinde bir yaklaşım olmaz. Örneğin Pakistan Florası için Labiatae familyasının diskripsiyonlarını ve İran Florası için ise Chenopodiaceae diskripsiyonlarını hazırlarken tür “çiftlerinin” ayrımına gitmeyi gerektiren bir çok problemle karşılaştım. Yani birbirine çok yakın akraba olan veya henüz akrabalıkları kanıtlanmamış 2 tür düşünelim. Dolayısıyla bu türlerin birbirlerinden karakter yönünden farklılıkları halen tanımlanmamış olanları, çok yakın ve benzer habitatları paylaşanları ve hemen hemen aynı alanlarda yayılış gösterenleri bulunmaktadır. Genç türlerin ayrımı neden hala tam anlamıyla yapılamamıştır. Bu durum gelecekteki araştırma projeleri için, Flora diskripsiyonlarında tamamlanması ve düzeltilmesi gereken önemli problemlere sadece bir örnektir. Eski bir gazetede (Davis & Hedge 1975) Davis ile birlikte modern botaniğin çeşitli bölümlerinin yerel botanikçiler tarafından araştırılıp geliştirilebileceğini tartışmıştık. Gelecekte G. B. Asya’nın doğal bitkilerinin koruma altına alınmasını garanti eden dev projelere gerek kalmayacaktır. Çünkü bu bölgeler yerel botanikçiler tarafından ayrıntılı bir biçimde ele alınacak ve çalışmalar sürekli devam ettirilecektir. Son olarak G. B. Asya, Boissier’den Davis, Rechinger ve Steward’a ve elbetteki Prof. Ali ve Nasır’a kadar bir çok botanikçinin ilgisini çekmiştir. Dolaysısıyla botanikçiler açısından daima şanslı bir bölge olmuştur. Yeni nesil botanikçileri açısından gelecek hala parlak ve araştırmaya açıktır. Türkçeye Çeviren: Barış BANİ (I.C. HEDGE Royal Botanic Garden,Edinburg EH3 5LR, Scotland, UK. I. PLoSWA)

http://www.biyologlar.com/botanigin-tarihcesi

Davranışlarımızdaki kalıtım mirasının alt-yapısı

Bir tür olarak genetik yapımızı kromozom adını verdiğimiz insanı oluşturan en küçük birim olan hücrenin çekirdeğinde yar alan 46 adet düz bir şekilde sıralanmış gen veya kalıtım ünitesi oluşturur. Bu gen topluluğunun sayı ve yapısı hem tür içinde hem de türler arasında farklılıklar gösterir. Türler arasındaki farklılıklardan ayrı olarak tür içindeki farklılıklar da, belli ölçülerde genetik etkenlere bağlıdır; yani örneğin insan türündeki her bireyin cinsiyet, boy, zeka gibi birçok fiziksel ve ruhsal eğilimi en azından şu ya da bu ölçüde genetik kontrol altındadır. İnsanlar arasında sadece tek yumurta ikizlerinde bu genetik yapı birbirinin aynısıdır. Genlerin varlığını ilk kez 1865'de Moravya'lı bir rahip olan Gregor Mendel adlı bilim adamı ortaya attı. Mendel, bitkilerin melezleşmesiyle ilgili gözleme dayalı deneyler yapana kadar, soyaçekim, anababa özelliklerinin çocuklarda ve sonraki nesillerde rastgele aktarıldığı bir durum olarak biliniyordu. Mendel'in ünlü deneyleriyle birlikte, soyaçekimin gen adı verilen birimlerin belli bir uygunlukta bir araya gelmesinden oluştuğu anlaşıldı. Ancak tür özelliklerinin nesilden nesile aktarılmasının ayrıntılı mekanizmalarının bilinmesi oldukça yenidir. Mendel'in bu fikri yaklaşık 35 yıl unutulduktan sonra 1900'lerin başında önemi farkedilmeye başlandı. 20. Yüzyılın başında öncelikle genleri taşıyan renkli cisimler, kromozomlar saptandı. Özellikle insan genetiğiyle ilgili bilgilerin gelişiminde ise, 1956'da J.H. Tijo ve A. Levan'ın insanda 23 çift kromozom olduğunu belirlemeleri önemli bir rol oynadı. Bugün artık bilinmektedir ki, nesilden nesile geçiş, gen adı verilen, kromozomlar üzerinde yerleşmiş organik birimler aracılığıyla olmaktadır ve kromozom sayıları türlere göre değişiklik göstermektedir. Kromozom sayısının türün gelişmişliği ve karmaşıklığıyla bir ilişkisi yoktur. Örneğin tavuklarda 78 kromozom vardır. Yine artık, yeni bir organizmanın cinsiyetinin ve saç ve göz rengi gibi fiziksel özelliklerinin genetik kurallara göre olduğu; bu geçişin kromozomlardaki DNA moleküllerinin içerdiği aminoasitlerin kendi aralarında değişik biçimlerde bir araya gelerek oluşturdukları genetik şifreye göre sağlandığı; genetik geçiş sırasında kromozom hatalarının ve bazı sakat genlerin geçişine bağlı olarak genetik hastalıkların ortaya çıkabilecekleri bilinmektedir. Normalde genler aşırı derecede sağlam ve değişmez niteliktedir ve hücre bölünmesi esnasında tam bir kopyalarını üretirler. Bu kopyalama esnasında olabilecek değişiklikler genellikle zararlıdır. Evrim kuramı kopyalama esnasında nadiren olabilen bu değişikliklerin (mutasyon) olumlu olanlarına dayanmaktadır. Genler, kimyasal olarak deoksiribonükleik asit (DNA) denilen yapılardan oluşurlar. Bu DNA yapılarında insan bedeninde yer alan çeşitli yapısal proteinlerin kalıpları bulunur. Yani proteinler, bu DNA dizileri aracılığıyla üretilirler. Yalnız işin ilginç yanı, herhangi bir anda bir insanda DNA'lardan oluşan genlerdeki bu materyalin yaklaşık %1' i protein sentezine aracılık etmektedir. Yani insanın genetik materyalinin hepsi kullanılmamakta, bir kısmı belli özel koşullar altında çalışmaya ve ifade edilmeye başlamaktadır. İnsanın davranışlarıyla ilgili ana biyolojik sistem olan merkezi sinir sisteminin gelişimini düzenleyen genlerin kesin sayısı bilinmese de bazı bilim adamları insandaki tüm genetik materyalin yaklaşık 1/3 ünün bu iş için ayrılmış olduğunu saptamışlardır. Bunun anlamı, insan kromozomlarında yer alan yaklaşık 50 bini aşkın genin en az 15 bin ila 20 bininin merkezi sinir sisteminin oluşumu ve işlev görebilmesi için çalıştığıdır. Yani davranışın meydana gelmesinde aracılık eden sinir hücrelerinin hem oluşumu hem de aralarındaki iletişiminin sağlanması, sürekliliği ve düzenlenmesi için gerekli proteinlerin sentezini, sonsuz sayıda değişkenlikle dizilmiş DNA birimlerinden oluşan genlerin bir kısmı yönetmektedir. Moleküler biyolojideki son gelişmeler davranışın genler tarafından bire bir kodlanmadığını ortaya çıkarmış; "tek gen=tek davranış" şeklinde bir bağlantı olmadığı anlaşılmıştır. Genler, davranışın ortaya çıkmasından sorumlu sinir hücresi topluluğunun hem yapısal hem de metabolik işleyişinden sorumlu olan proteinlerin sentezi için gerekli kodları içermektedirler. Belli genleri dönüştürülerek, yapısı değiştirilmiş hayvanların öğrenilmiş davranış kalıplarında bozukluklar ortaya çıktığı bugün bilinen bir gerçektir. Yapılan incelemelerde, o genin veya genlerin yapımından sorumlu oldukları biyolojik bakımdan aktif maddelerin eksikliğine veya hatalı işleyişlerine bağlı olarak ilgili sinir hücrelerinde metabolik ve fonksiyonel bozukluklar saptanmıştır. Sinir hücreleri arasındaki kavşaklarda davranışın boyutunu belirleyen biyolojik olarak aktif moleküllerin (serotonin, dopamin, norepinefrin vb..) sentezi, yıkımı, miktarları, genler tarafından kodlanan enzimler sayesinde olmaktadır. Ayrıca genler hormonlar ve hormon benzeri düzenleyici moleküllerin kodlarını da taşımaktadırlar.

http://www.biyologlar.com/davranislarimizdaki-kalitim-mirasinin-alt-yapisi

Zeka geriliği

İnsan davranış genetiğinin en tartışmalı alanlarından birisi de, zeka ile ilgilidir. Fakat ortada birçok belirsizlik olması nedeniyle zekanın genetiğinden daha önce zekanın ne olduğu ve nasıl ölçüldüğü üzerinde durmamız gerekmektedir. Zeka nedir, nasıl ölçülür? Zeka, kesin bir anlaşma olmamasına rağmen "problemleri çözmek, yeni şeyler öğrenmek, iyi düşünebilme yeteneği geliştirmek için genel zihinsel kapasite" veya "yeni durumlara karşı uyum yeteneği" olarak tanımlanmaktadır. Zekanın tanımlanmasında bunca güçlükler olsa da, herkes zeka diye bir zihinsel bir işlev olduğuna inanmaktadır; psikoloji bilimiyle uğraşanlar ise, fazladan olarak bu işlevin ölçülebilece?i kanaatindedirler. XIX. Yüzyıl'ın sonlarında İngiltere'de Sir Francis Galton, evrim teorisinin de etkisiyle, insandaki kalıtımla geçen özellikleri, farklı zihinsel yetenekleri ve kişisel karakteristikleri ölçerek bulmaya girişti. Galton, öyle bir varsayımla hareket ediyordu ki, bireysel farklılıkları gösterebildiğinde, dolaylı olarak genetik etkeni de göstermiş olacağını sanıyordu. Gerçi Galton'un bugünkü anlamıyla zekayı ölçtüğü söylenemezdi ama insanların zekalarına göre farklı sınıflara ayrılabilecekleri ve zeka ölçümlerindeki bireysel farklılıkların ancak genetik yapıyla açıklanabileceği anlayışı, Galton'dan bu yana, bazı bilimcilerin kafalarında hemen hiç değişmeden kaldı. Üstün insanları diğerlerinden ayırt etme çabası, durmaksızın sürdü. Galton'un çağdaşı ve modern psikolojinin kurucusu Wund'un insan işlevlerinin laboratuarda ölçülebilece?ini ileri süren öncü çabalarıyla, aynı zamanda liberal siyaset felsefesinin kurucusu olarak kabul edilen Locke'un duyumculuğunun bütün bilginin duyumlardan geldiği şeklindeki önermesi birleşince zekayı ölçmeye çalışan psikologlar, daha çok bireyler arasındaki duyusal-motor farklılıklara yöneldiler. Zeka farklılıklarını görme keskinliğinden, acıya karşı duyarlılığa, hatta avuç içindeki çizgilere kadar birçok etkenle açıklamaya kalkıştılar. Ve nihayet 1900'lü yıllarda Fransız hükümeti, psikolog Alfred Binet'e zihinsel özürlü çocukları diğerlerinden ayırma görevi verdi. Binet, bu somut görev karşısında artık zekayı birçok bileşenden oluşan bir işlevler toplamı olarak almak yerine, tek başına ama karmaşık bir zihin işlevi olarak ele almak zorunda kaldı. Bugün birçok konuda uygulama alanına sahip olan zeka testlerinin ilk örnekleri bu mantıkla hazırlandı. Her iki dünya savaşı sırasında orduya acilen zeki insanlar kazandırma şeklinde yeni bir somut sorun çıkınca, zeka testlerinin uygulanması ve geliştirilmesi süreci belirgin bir ivme kazandı. Binet ölçeği birçok revizyondan geçerek günümüze kadar uzandı. Zekayı daha ziyade bir soyutlama yeteneği olarak düşünen ve bugün Stanford-Binet olarak bilinen bu testin en belirgin özelliği, zekayı yaşla değişen bir işlev olarak düşünmesi, zeka yaşını ve takvim yaşını birbirinden ayırmasıydı. Bu testten sonra da birçok zeka testi geliştirildi. Bunlardan en yaygın olarak uygulananı, Wechsler tarafından geliştirilen erişkinler ve çocuklar için farklı versiyonları bulunan zeka testleridir. Bu testlerin Stanford- Binet testinden en önemli farkları, zekanın sözel ve performans olmak üzere ikiye ayrılmasıdır. Zeka testleri, geniş bir uygulama alanı bulmuş, eğitimden sağlığa, askerlikten iş ve işçi seçimine kadar birçok alanda büyük faydalar sağlamı? olsalar da, henüz zekanın niteliği ve kökenleri sorunu aydınlatılabilmiş değildir. Ancak bütün bu süreç içerisinde kazanılan bilgi ve deneyimler, insan beyninin işlevleri hakkındaki bilgimizin gelişimiyle bir araya getirildiklerinde zeka hakkında daha ayrıntılı yaklaşımların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Artık zekanın Binet'in sandığı gibi global bir işlev birimi olduğu düşünülmemekte, tam tersine birçok işlevin (hafıza, sözel akıl yürütme, matematik akıl yürütme, benzerlik ve farklılıkları algılama hızı, kelime bilgisi vb.) karşılıklı iç ilişkilerinin değişik görünümlerinin zekayı oluşturduğu sanılmaktadır. Dolayısıyla ortaya yeni zeka tanımları ve bu tanımlar uyarınca geliştirilmiş yeni zeka ve bilişsel testler çıkmaktadır. Örneğin bunlardan Thorndike'ın yapmış olduğu zeka tanımı oldukça ilginçtir. Thorndike, zekanın mekanik, toplumsal ve soyut olmak üzere üç türü bulunduğunu savunmaktadır. Mekanik zeka, insanın el ve alet kullanma becerisini; toplumsal zeka, diğer insanları anlama ve kişiler arası ilişkiler kurma, soyut zeka ise, semboller ve kavramlarla düşünebilme yeteneğini temsil etmektedir. Zeka testlerinin kesin bir biçimde zeki olanlarla olmayanları birbirlerinden ayırdığı şeklindeki eski katı anlayış da bu arada yumuşamıştır. Değerlendirmelerde kültürel farklılıklar, deneklerin testin gerekli gördüğü koşullarda yetişip yetişmedikleri gibi ara belirleyenler hesap edilmeye başlanmıştır. Daha önemlisi, zeka testlerinde ölçülenin insanın doğuştan getirdiği kapasite değil, bu kapasitenin davranışa dönüşmüş bölümü olduğu kabul edilmektedir. Bütün bunların sonucunda, artık zeka testi kavramından vazgeçilmekte, onun yerine "genel yetenek ölçümleri" gibi daha iddiasız ifadeler kullanılma yoluna gidilmektedir. Sürecin böyle bir yönelime girmesinde, kazanılan bilgi ve deneyimler kadar, şüphesiz bilimcileri etkileyen Jean Piaget gibi düşünür-bilimcilerin görüşleri etkili olmuştur. Piaget'in "genetik epistemoloji" adını verdiği yaklaşıma göre, bütün insanlarda belli gelişim evrelerine karşılık gelen bir global yapı olarak aynı zeka potansiyeli vardır. Ancak biyolojik uyum ile çevreye uyum arasındaki etkileşme; fiziksel, bilişsel ve duygusal kapasiteleriyle ilgili olarak organizmaların performanslarına göre zeka da farklılıklar göstermektedir. Piaget' e göre ayrıca zeka, psikolojik testlerle ölçülemez; ancak niteliksel bir yapı şeklinde analiz edilebilir. Sir Galton'dan bu yana zeka hakkında yapılan en ilgi çekici araştırma konularından biri de, zekanın kalıtımla, çevre ile, ırkla ve doğum düzeniyle bağlantılarının araştırılmasıdır. Araştırmaların doğru bir sonuç vermesi için gerekli olan ara belirleyenleri hesaba katma işlemleri, bu araştırmaların hiçbirisinde tam olarak yapıl(a)madığından bilimsel olarak genellikle ciddiye alınmamaktadırlar. Kaldı ki, zekanın tanımının böylesine belirsiz olduğu koşullarda, zeka adına neyin ölçüldüğü bile belli değildir. Yine de zekanın genetiği konusunda bugüne kadar yapılan, birçok eleştiri alamalarına rağmen çoğunlukla kabul gören ciddi araştırmalardan elde edilen en genel sonuçları şöyle özetlemek mümkündür: Zeka, bireyin kişilik özelliklerine göre daha kalıtımsal bir nitelik sergilemektedir ve hatta zeka üzerinde kalıtımın rolünün, çevrenin rolünden daha fazla olduğunu söylemek mümkündür. Bir başka deyişle, bilim çevrelerinde "doğa mı yoksa yetiştirilme tarzı mı, insan davranışında daha baskındır?" sorusuna cevap bulmaya çalışan ünlü 'nature-nurture' tartışmasında, zeka ile ilgili olarak, şimdilik doğa yanlılarının yani genetikçilerin raundu önde bitirdikleri söylenebilir... Araştırmaların ortaya çıkardığı bir başka sonuç da, beyin vebazı beyin alt-bölümleri ne kadar büyük olursa, zekanın da genellikle o kadar artmakta olduğudur ama burada önemli olan, büyümüş beyin dokusunun kalitesidir...Kadınlarda zekanın sözel denilen bölümünün, erkeklerde ise, performans zeka genellikle daha iyi gelişmiş olduğu da bugün bilimsel bir gerçek olarak kabul edilmektedir. Ama zekanın genetiği ile ilgili olarak ortaya konan bilimsel iddialardan ayrı olarak, öjenik bir bakış açısıyla yapılmış birçok sözde-bilimsel önyargılar da bulunmaktadır.  

http://www.biyologlar.com/zeka-geriligi

Öjeni nedir ? Öjenikler neyi savunurlar ?

İnsan genlerinin kalitesini düzeltmeyi amaçlayan tüm etkinlikler öjenik diye tanımlanırlar. Ancak öjeni (eugenics), incelemeye dayalı bir bilimsel bilgi alanını değil, bir tutumu ve niyeti ortaya koyduğundan, sağlıklı nesiller yetiştirmek için insanlığın hizmetinde olan genetik danışma ve taramaları ondan ayırt etmek gerekmektedir. Kalıtımla ilgili gerçekler bilimsel ilgi alanına girmeye başladığı tarihten bu yana, bilim ve siyaset çevrelerinde öjenik olanlarla, yani insan neslinin soyaçekim yoluyla ıslahının mümkün olduğuna samimiyetle inananlarla, anti-öjenikler yani öjenizmi sahte bilim, öjenikleri bilimci kılığına girmiş kafatasçılar olarak görenler arasında müthiş bir tartışma süregelmektedir. Süregelen yalnızca tartışma değildir; bu alandaki tartışmaların etkileri doğrudan doğruya hükümet politikalarına, istihdamın nasıl düzenleneceğinden, ülkeye göçmen olarak kimlerin kabul edileceğine; kimlerin evlenmeye ve nesillerinin yeniden üretmeye hakları olduğundan kimlerin fırınlarda yakılacağına kadar yansımaktadır. Yıllardan beri, insan davranış genetiği alanında bilimin nerede başlayıp siyasetin nerede bittiğini ayırt edebilmenin imkansız olduğu bir keşmekeş yaşanmaktadır. Davranış genetiği alanında yapılan çalışmaların çoğu zaman araştırmacıların niyetlerinden bağımsız, bazen de apaçık bir biçimde araştırmacının kişisel önyargılarını meşrulaştırma girişimi olarak toplumsal ve hatta politik etkiler yaptıklarını, şimdi de yapabileceklerini gösteren, birçok kanıt ve emare bulunmaktadır. Örneğin Münih Üniversitesi'nde yürütülen psikiyatrik genetik çalışmalarının sonucu olarak, Naziler 1933'te ruhsal rahatsızlığı bulunan insanların kısırlaştırılmaları yasasını çıkarmışlardır. Sözde bilimsel çalışmaların sonucunda, ABD'nde de ruhsal rahatsızlığı olanlar, daha 1950'lere kadar kendi istemlerinin dışında kısırlaştırılıyorlardı. 20. Yüzyılın başlarında Amerikan Psikoloji Birliği'nin kendisine yüklediği en önemli görevlerden birisi, Amerikan toplumunun zeka seviyesini koruyabilmek için beyaz ırkın zencilerle karışmasının önüne geçmeye çalışmaktı. Yıllar geçti, toplumlar demokrasi ve insan hakları konusunda önemli adımlar attılar, bilim çevrelerinde bilim adı altında basbayağı siyaset yapmak zorlaştı ama bilimsel ırkçılık, genetik biliminin arkasına gizlenerek hep varlığını sürdürmesini bildi. Toplumdaki eşitsizliklerin kaynağını genetik yapımızda görerek toplumdaki eşitsizlikleri meşrulaştıran ve yakınlarda ölen Harvard psikoloji profesörlerinden Richard Herrnstein ve yine Harvard'lı bir siyaset bilim profesörü olan Charles Murray, birlikte yazdıkları ABD'nde geçen yıl yayınlanan "Çan Eğrisi: Zeka ve Amerikan Hayatındaki Sınıf Yapısı" adlı kitabta, 1970 ve 1990 yılları arasında sürdürülen Amerikan Ulusal Uzunlamasına Gençlik Araştırması'ndan aldıkları zeka ve eğitim başarısı ile ilgili verilerden yola çıkarak, insanların toplumsal ve etnik özellikleriyle, testlerden aldıkları puanlar arasynda yaptıkları istatistiksel de?erlendirmeler sonucunda, bilim adına şu iddialarda bulunma hakkını kendilerinde görebilmişlerdir: "Suç işleyenlerde ve işsizlerde zeka düzeyleri, toplumun genel ortalamasına göre daha düşüktür. Zeka düzeyi düşük olan toplum kesimlerinde, doğurganlık oranı daha yüksektir. Zeka, eğitimle ve diğer çevresel faktörlerle değil de, daha ziyade kalıtımla ilgili olduğundan, bu durumda toplum, giderek daha düşük zekalılardan meydana gelecek dolayısıyla suç işlemenin ve işsizliğin önüne geçmek imkansızlaşacaktır..." "Toplumsal gruplar arasında zeka yönünden nasıl farklar varsa, ırklar arasında da farklar vardır: En zeki ırklar, Çinliler ve Japonlardır, onların hemen ardından Avrupalılar gelmekte, son sırada ise, oldukça düşük bir yüzdeyle Afrikalılar yer almaktadır...Eğer yoksullar yoksulsa bu her şeyden önce zenginlerden daha az zeki oldukları içindir. Onlara acıyabiliriz, ancak bu hiçbir şeyi değiştirmez. Sonuç olarak sosyal adalet programları savurganlıktan başka bir şey değildir. Üstelik yoksullar daha fazla çocuk yaptıkları için de kötü genlerin yayılmasına neden olurlar. Açıkça görülmektedir ki, eğer yoksul siyahlara yardıma son verilirse, her şey daha iyi olacaktır..." İşte öjeni tam da budur ve günümüzde de etkisini büyük ölçüde sürdürmektedir. Ama öjeniklerin yaptıkları bu araştırmalar, sağduyulu bilimciler tarafından, gerek metodoloji ve gerek sonuçlar açısından topa tutulmakta, en ağır suçlamalar yöneltilmektedir. Örneğin "DNA Doktrini" kitabı dilimize de çevrilen R. D. Lewontin ve arkadaşları yıllardan beri biyolojinin bir toplumsal ideoloji biçimine dönü?mesine karşı mücadele etmektedirler. Yine örneğin 50 yılı alan bir araştırmanın sonucunda ortaya çıkan "İnsan Genlerinin Tarihi ve Coğrafyası" adlı dev eserin yazarları olan genetikçi Luca Cavalli- Sforza, Paolo Menozzi ve Alberti Piazza, ırk kavramının genetik açıdan anlamsızlığını göstermişlerdir.  

http://www.biyologlar.com/ojeni-nedir-ojenikler-neyi-savunurlar-

İnsanın Biyokültürel Evrimi

İnsanlık gerçektende 30.000 yıl önce çok mu medeniydi? Aslında bu soruyu sormak bile bilime hakaret. Erich von daniken'in bayatlamış hipotezleri halen Bilime zarar vermektedir. Bilimin en çok zara verdiği dallarından biri insan bilimi yani sosyal antropolojidir. Halen bu gün bile Agarta gibi efsanelere inanılması gibi, uzaylıların dünyamıza gelip Cro-Magnon'ların ve Neandertal'lerin kültürünü geliştirdiğini inanılmaktadır. Bununla birlikte Mısır'daki piramitleri ve bazı eski çağlardaki yapıları uzayılıarın yaptığını söyleyenlerde var. İlk olarak söylemek istediğim bir şey var, geçen senelerde İran'daydı her ahlde Deccel diye bir çocuğu naletlemişlerdi. Nedeni ise çocuğun tek gözlü doğmasıydı. İnsanlık gerçektende 30.000 yıl önce çok mu medeniydi? Aslında bu soruyu sormak bile bilime hakaret. Erich von daniken'in bayatlamış hipotezleri halen Bilime zarar vermektedir. Bilimin en çok zara verdiği dallarından biri insan bilimi yani sosyal antropolojidir. Halen bu gün bile Agarta gibi efsanelere inanılması gibi, uzaylıların dünyamıza gelip Cro-Magnon'ların ve Neandertal'lerin kültürünü geliştirdiğini inanılmaktadır. Bununla birlikte Mısır'daki piramitleri ve bazı eski çağlardaki yapıları uzayılıarın yaptığını söyleyenlerde var. Aslında Bilim bu tür safsataları çoktan çökertmişitir. Aslında Daniken'in taraftarlarının en çok takıldığı nıkta şudur. Eski çağlardaki duvarlarda tek gözlü iri insanların çizilmiş olması dev arazilere ise atmosferden görülücek işaretler bırakılması halen bir kanıt olarak görünmektedir. Aslında bunlar abartılmış ve o şekilde görülmek istenenmektedir. İlk olarak söylemek istediğim bir şey var, geçen senelerde İran'daydı her ahlde Deccel diye bir çocuğu naletlemişlerdi. Nedeni ise çocuğun tek gözlü doğmasıydı. Çokcuk sadece fiziksel ve bio şekilde engelliydi. Doktorlar çocuğun sağlık durumunun iyi olduğunu söylemişlerdi, sadece gözü ortada bulunuyordu. Şimdi birde bu olayın binlerce yıl önce gerçekleştiğini düşünün, o zaman ki insaların tepkilerinin düşünün, hepsi o kişiden korkacaktır yada o insanı tanrı olarak göreceklerdir. İşte buda o duvardaki resmi açıklıyor. Çağillik ve bilimin yokluğu, diğer konuya gelecek olursak tarlalarda bu gün güya ufoların yaptığı işaretlere, bunu şöyle açıklamak isterim; maç sırasında taraftarlar kendi takımını desteklemk için büyük bir pankart açarlar, açtıkları bu pankart spor takımını çokşturmak içindir, yada başka şeyler içindir. Bü tür şeyleri görünmyen şeylere yormaya bayılıyoruz sanırım. Asıl konumuza dönelim yani insanın biyokültürel evrimine, halen Homo sapien sapien'in Homo helmi'den mi? yoksa Homo Neandertal'lerden mi? geldi, aslında bu konu halen tartışılmaktadır. Bir çok bilim adamı Neandertallerin bizim ancak kuzenimiz olabileceği yönde fikirleri var, ve modern insanın Homo helmi'den Afrika'daki Homo Helmi popülasyonundan türediğini düşünüyorlar. Ama ne olursa olsun evrimin ilk basamaklarında çıkan bazı türler bir arada yaşamış ve birbirlerine istekli isteksiz sosyol kültür öğretmiştir. Hatta Afrika'da bu gün bulunan eski gıda tüketimlerine bakılınca, tarihin ilk balık lokantasına rastlanıyor. Bu balık lokantası bir mağradır ve buz çağında sığınan neandertaller gibi türlerin tabaklarda sırayla ve düzenle dizmişerler ve o şekilde birbirlerine sunmuşlardır. Eğer Cro-Magnon'ların beyin amileyatına kalkıştı gibi sözlerle bizi avutmaya çalışan kendilerini bilime adamış ama bilimden uzak olan bu insanlar neden tıpbi ihtiyaçları varken, mağralrda yaşadıklarını açıklyabilir mi? Ama bu insanların sadece bu iddaları yoktur, neden tüm maymunlar evrim geçirmedi? ve neden maymunlar şimdi artık insan olmuyor? yani maymunlar cehennemi neden yaşanmıyor? gibi saçma ve bilimin yanıtını verdiği halde halen sordukları bu sorulardan asla vaz geçmiyorlar. İlk olarak evrim tek ve düz bir çizgi diğil yani evrim onların hayl ettiği gibi düz ilerlemez, kördür. Neden maymunlar evrim geçirmiyor sorusunun cevabını size vermekten guru duyarım, insan ve şempanze ayrıldıktan sonra insanın evrimi 1 milyon yıl önce yavaşlamıştır. Bu yavaşlama cinsel yolla evrimede etki etmiştir. Ama tam tersine şempanzelerde evrim çok hızlı ilerlemye devam etmiştir. Bu durum şempanzenin kendi alınında yani pozitif şekilde evrim geçirmesine sebep oldu. Şempanzelerin evrim hızı %3 oranında, peki bu durumda akla gelen soru şudur. Neden şempanzeler akıllı diğil? İnsanlarda mutasyonlar daha az sayıda ortaya çıksa bile, önemli olanlar hızla yayılıyor. İnsanın avantajına olan mutasyonlar, mesela zeka, muhtamelen güçlü bir doğal ayıklanma baskısı altında oluştu. Yani bu beceriyi hızlı kazanan insanlar hayatta kalırken, diğerleri yok oldu. Biz asıl konumuza dönelim yani Cro-magnon'ların ve Neandertal'lerin bzie kazadırdıklarına. Cra-Magnon'lar yaptıkları deniz araçlarıyla, zamanımızdan 30.000 ile 20.000 yıl önce Kore'den Japonya'ya, Bering Boğazı yoluyla Asya'dan Amerika'ya daha sonra da Avustralya'ya ayak basmışlardır. Avustralya'da en son yapılan kazılarda elde edilen bulgular ise bu görüşün aksine, Avustralya'da yaşamın 50.000 yıl önce başladığını göstermektedir. 30 ile 25.000 yıl öncesinden, özellikle magdalenyen evresinden itibaren, cro-magnon lar, doğal mağaraları terk ederek, çadır ve kulübelerde yaşamaya başlamışlardır. Isı kaybını önlemek için yan yana toprağa gömdükleri kulübelerinin duvarlarım mamutların fildişleri ile örüyor, sonra hayvan derisiyle kaplıyorlardı. Böyle tek bir kulübenin yapımında 95 mamutun kemiğinin kullanıldığı tespit edilmiştir. Cro-magnon lar da, H.neanderthalensis ler gibi ölülerini gömmüşler, bazen çoklu gömülere de yönelmişlerdir. Ancak özel mezarlıklar yapmamışlardır. Mağara resim sanatı prehistoryanın altın çağıdır. Din H.neanderthalensis ler ile, sanat ise cro-magnon larla başlamıştır diyebiliriz. Cisimlerin üç boyutlu olarak algılanması ve soyut düşünme kavramı 30.000 yıl önce üst yontma taş çağı insanı ile beraber ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Cro-magnon lar, mağaraların en kuytu ve karanlık köşelerine duvar resimleri yapmışlardır. Fransa'da 67, İspanya'da 31 resimli mağara belirlenmiştir. 33-30 bin yıl öncesine ait, duvarlarında renkli olarak yapılmış ağızları açık mağara ayıları, koşan aslanlar ve kavga eden gergedanlar bulunan Fransa'daki Chauver mağarası, daha başlangıçtan itibaren perspektif anlayışının bilindiğini bize göstermektedir. Bu mağaralar arasında en ünlüsü, mavi, kırmızı ve siyah renkler kullanarak yapılmış, bizon, vahşi at, kıllı gergedan ve ren geyiği başta olmak üzere, 150 hayvan resmini ve 850 gravürü içeren birçok dehlizi ile Fransa'daki Lascaux mağarasıdır. Yine Fransa'daki Cosquer, Ebbou ve Niaux ile İspanya'daki Altamira mağaraları, cro-magnon resim sanatının en ilginç örneklerini bizlere sunmaktadır. Cro-magnonlar, boya olarak doğal minerallerden kırmızı için okn, siyah için manganez dioksidi, ayrıca limonid ve hematiti kullanmışlardır. Çevresinde yaşayan av hayvanlarını, doğal boyutlarını, anatomik ayrıntılarını ve canlılığını resmeden üst yontma taş çağı insanı, kendini nedense ya hiç görüntülememiş, ya da yarı insan, yarı hayvan şeklinde çizmiştir. Magdalenyen kültür evresinde tapmak amacıyla kullanıldığı kuvvetle muhtemel olan 150 resimli mağara tespit edilmiştir. Bu mağaralarda genellikle hiç oturulmamıştır. Bazı mağaralarda insanlar hayvan maskesi altında görüntülenmişlerdir. İspanya'daki Altamira mağarasında ise çok sayıda geometrik motifler bulunmuştur.

http://www.biyologlar.com/insanin-biyokulturel-evrimi

DİNOZORLAR (Dinosauria)

Çoğunlukla İkinci jeolojik zamanda (Mezozoik dönem) havada, suda ve karada yaşamış ve soyu tükenmiş sürüngenlerin bir takımına verilen ad. Dinosaurus, yâni dinozor “Korkunç kertenkele” demektir. Et yiyeni, ot yiyeni, cücesi, devi, hantalı, atiği vardı. Paleontologların dinozor fosilleri üzerinde yaptıkları zaman incelemeleri, bunların I. jeolojik zamanın Permiyen devrinde, yâni bundan 270 ilâ 225 milyon yıl kadar önceki bir zaman diliminde, dünyâ sahnesine çıkmış olabileceklerini ortaya çıkarmıştır. Bunlar arasında 30 m uzunluk ve 80 ton ağırlığa ulaşanları mevcuttu. Uçan bâzı türlerinde kanat uçları arası 16 metreyi buluyordu. Serçe kadar olanları da vardı. Dinozorların muazzam cüsselerine rağmen, ayaklarının diğer sürüngenlerde olduğu gibi vücutlarının yanında değil de gövdelerinin altında oluşu hareket kabiliyetlerini kolaylaştırmıştır. Tyrannasaurus Rex (korkunç kertenkelelerin kralı) adındaki çeşidinin, saatte 70 km’lik bir hızla koşabildiği, Robert Bakker tarafından ispat edilmiştir. 250 milyon yıl kadar önce yaşadıkları sanılan dinozorlar, 65-70 milyon yıl önce, II. jeolojik zamanın son devri olan Kretase (veya tebeşir) devrinde birdenbire tükendiler. Dinozorlar, yıllardır soğukkanlı, aşırı büyümüş kertenkeleler olarak tanınmıştır. Son yıllarda yapılan incelemeler, davranışları hakkında kıymetli bilgiler ortaya çıkarmıştır. Bu bilgiler, 1978 yılında jeolog Jack Horner ile Bob Makela’nın ABD’de Montana’da 80 milyon yıl kadar önce fosilleşmiş 15 dinozor yavrusunu barındıran taşlaşmış bir yuvayı keşfetmesiyle elde edildi. Bu keşiften sonra iki jeolog her yıl bu bölgede kazılarına devam ederek, çeşitli devrelerinde iken fosilleşmiş birçok dinozor fosili ihtivâ eden on kadar yuva ve yüz kadar da dinozor yumurtası buldular. Yuvalarda farklı büyüklükte yavruların varlığı, dinozorların yumurtadan çıkan yavrularını belli bir gelişme devresine kadar besleyip koruduklarını ve yüksek bir analık şefkatine sâhib olduklarını ortaya koydu. Jeolog Horner, dinozorların soğukkanlı hayvanlar olmalarının da desteklediği hızlı bir bazal metabolizmaya sâhib olduklarını ve bu sebepten hızlı bir büyüme sergiledikleri iddia edilmektedir. Birçok araştırmalar ise, dinozorların gerçekte sıcakkanlı, yüksek vücut metabolizmaları olan hayvanlar oldukları eğilimine ağırlık kazandırmıştır. Bu yeni teoriye göre dinozorların tıpkı memeli hayvanlar gibi karmaşık fizyolojileri ile yeryüzünün değişik çevrelerinde yaşadıkları ileri sürülmektedir. Dinozorlar arasındaki teorilerin birbirinden farklı olmasında bu yaratıkların fizyoloji ve hayat tarzlarını incelemek için elde bulunan tek imkânın müzelerdeki dinozor kalıntılarından ibâret olmasının büyük payı vardı. Kalıntılara dayanarak ilmî sonuçlar bulmak imkânı yok gibidir. O yüzden dinozorlar hakkındaki bilgiler bir spekülasyondan ileri gidemiyordu. Günümüzde ise yapılan çalışmalar sonucunda dinozorlar hakkındaki bilgilerimiz artmış bulunmaktadır. Yavrularına karşı olan şefkatleri, sosyal alışkanlıkları, avlanma stratejileri, zekâ seviyeleri, beslenme rejimleri gibi çeşitli konularda net bilgiler elde edilmiş bulunmaktadır. Dinozorların nesli niçin tükendi? Bu konuda çeşitli hipotezler ileri sürüldü: İklimin soğuması, besin kaynaklarının değişmesi, oksijen azlığı, kozmik ışınların artması, memeli hayvanların saldırısı vs. Bugüne kadar bu hipotezlerin hiç biri herkesçe kabul edilmedi. California Üniversitesi Jeoloji Profesörü Walter Alvarez’e göre, 65 milyon yıl önce dünyâya birkaç yıldız çarptı. Meydana gelen toz bulutları güneşi sakladı. Dünyâda yaşanan uzun meteor kışının soğuğuna dayanamayan çeşitli canlılarla berâber dinozorlar da kayboldu. Alverez, teorisini yıldızlarda bulunan iridyum madeninin dinozor kalıntılarında bol miktarda görülmesine dayandırmıştı. Sovyet jeologu Vasili Yeliseyev ise, dinozorların raşitizm denen kemik yumuşaması hastalığından öldüklerini ileri sürmektedir. Dinozorlar yeryüzünde 180 milyon yıl kadar yaşadılar. Bu süre içinde dünyâ iklimi çok değişti ve ilkel Gondvana kıtası parçalanarak bugünkü kıtalar meydana geldi. Dinozorlar bu büyük değişmelere rağmen kendilerini yeni ortamlara uydurdu ve çoğalmaya devâm etti. Kretase devri sonlarına doğru (bundan 65 milyon yıl kadar önce) dinozorlar birden bire tükendi. Vasili Yeliseyev, Kongo Halk Cumhûriyetinin balta girmemiş ormanlarında incelemeler yaparken orman hayvanlarının savan hayvanlarından çok daha küçük olduğunu fark etti; gri gazel, tavşan büyüklüğündedir. Büyük kirpilerin ılık kuşaklarda yaşayanları çok iri olduğu hâlde orman kirpileri küçük bir aslan yavrusu kadardır. Orman zürafası (okapi) 1.5-2 m, savan zürafası ise 6 m yüksekliktedir. Cengel (balta girmemiş orman) su aygırları 1.5, savan su aygırları ise 4 m uzunluktadır. Fil avcıları, cengel fillerinin dişlerinin savan fillerine göre daha küçük ve kalitesiz olduğunu söylemektedir. Kongo köylerinde erişkin keçiler oğlak kadardır. Bütün bunların sebebi ne? Cengellerde yağmur suyu CO2 ve organik asitlerle yüklü olduğundan çok aşındırıcıdır, kayaları şiddetle aşındırır ve toprağın derinliklerine sızar, bu sırada topraktaki Na, K ve Ca gibi eriyen elemanları yıkayıp götürür. İskeletin gelişmesi içinse, kalsiyum tuzları gereklidir. Nemli ormanlarda yaşayan hayvanların küçük oluşu bununla ilgilidir. Buna karşı savanlara çok daha az yağmur düşer. Bu yağmur derinlere sızamadan buharlaşır, böylece savanlarda kalsiyum tuzları toprakta kalır; savan bitki ve hayvanları bu kalsiyumu kullandıklarından büyük olur. Peki bunların dinozorlarla ilgisi nedir? Kretase sonlarına doğru geniş kurak alanları su bastı. Dünyânın iklimi sıcak ve nemli bir hâl aldı, öyle ki kuzey kutbunda palmiyeler büyüdü. Denizlerin çok yayılması sonucu nemlilik çok arttı ve dinmeyen yağmurlar başladı. Bu büyük yağmurlar topraktaki Ca tuzlarını yıkayıp denizlere ve göllere götürdüler. Toprak kalsiyumca fakirleşince dinozorların kemikleri yumuşadı ve tonlarca ağırlığın altında eğrildi. Bu dev hayvanlar bundan öldü. Kazılarda eğrilmiş dinozor kemiklerine çok rastlanmaktadır. Dinozor yumurtalarının kabuklarının inceldiği ve kusurlu olduğu da anlaşılmıştır. Raşitizm önce ot yiyici dinozorları çökertti, bunlar et yiyici dinozorların kurbanı oldular. Et yiyici dinozorlar ot yiyici dinozorlar ölünce öldü, çünkü yiyecek bir şey kalmamıştı. Kalsiyumsuz kalmak kedi kadar küçük dinozorları etkilemedi, kaplumbağa ve kertenkeleler de kalsiyum eksikliğinden etkilenmedi. Küçük dinozorlarla memeliler arasında bir ölüm- kalım savaşı başladı ve memeliler bütün cüce dinozorları yiyip bitirdiler. Dinozorlarla ilgili bir diğer esrar da bâzı yerlerde üstüste yığılmış dinozor iskelet ve kemiklerine rastlanmasıdır. Âdetâ dinozorlar ölmek için belli bir noktaya toplanmışlardır. Böyle bir “dinozor mezarlığı” Büyük Sahra’da Agades civârında bulunmuştur. Bugün bunun açıklaması şöyle yapılmaktadır: Dinozorlar çok ağır oldukları için karada kolay yürüyemiyorlardı, ömürlerinin büyük bir kısmını herhalde suda geçirdiler. Ot yiyen dinozorların dişleri çok zayıf bulunmuştur ve bunların yalnız yumuşak su bitkileri yiyebildikleri düşünülmektedir. Büyük ihtimâlle dinozorlar sularda, özellikle ırmaklarda öldü; akıntıyla sürüklenen cesetler deniz ve göllerde birikti. Sâkin denizlerin dibinde kalan ve üstleri hızla örtülen iskeletler bütün halde bugüne kadar kaldı. Buna karşı dalgalı bir kıyıya erişen iskeletler parçalandı, kemikler aşındı ve birbirine karıştı. Kretase sonlarında denizler karaları istilâ etmeseydi bugün belki dinozorlar görülebilecekti. Milyonlarca yıldır devâm eden dünyâ ve onun üzerinde zamanla değişen hâdiseler insanlar için büyük bir ibrettir. Bir yaratıcının bulunduğuna işârettir.

http://www.biyologlar.com/dinozorlar-dinosauria

İnsan Aklının Evrimi

4.5 milyon yil önceden sonra fosil kayitlari gelistiginde, australopithecinelerin Dogu Afrika’da ve muhtemelen bu kitanin baska herhangi bir yerinde yerlesmis olduklarini görürüz. A. aferensis, hem agaçlar üzerinde hem de karada sürdürülen yasam biçimine saglanan uyumu sergiler. 3.5 ile 2.5 milyon yil önceye ait fosiller, beyin boyutlari açisindan bu dönemin bir denge dönemi oldugunu gösterir. Devamli gelisen bir sosyal zekanin ve bunun sonucu büyüyen beyin yönündeki spiral baskinin sona ermesi, ya da en azindan bir duraklama geçirmesi niçin gereklidir? Bu sorunun muhtemel yaniti, evrimin simdi iki güçlü sinirlama ile karsi karsiya oldugudur: Daha büyük beyinlerin daha çok yakita gereksinimi vardir ve serin tutulmalari gerekir. Yakit açisindan beyinler son derece aç gözlüdürler. Dinlenme halindeyken, kas dokusunun gereksinim duydugunun 22 kati enerjiye gerek duyarlar. Isi açisindan ise, yalnizca 2 derecelek bir artis bile beynin çalismasinin zayiflamasina yol açar. Australopithecineler daha çok vejetaryen olmaliydilar ve muhtemelen agaçlikli ekvatoral savanalarda yasiyorlardi. Bu yasam biçimi beyne sunulabilecek enerji miktarini kisitliyor ve australopithecineleri sürekli olarak fazla isinma riskiyle karsi karsiya birakiyordu, Bu yüzden seçilime yönelik baskilar mevcut olsa bile beyin genislemesi gerçeklesmiyordu. Eger kosullar sasirtici sekilde bir araya gelmemis olsaydi, australopithecinelerin hâlâ Afrika’da yiyecek ariyor olmalari ve Homo soyunun evrimlesmesinin gerçeklesmemis olmasi mümkündü. Ama yaklasik 2 milyon yil önce çok hizli bir beyin büyüme dönemi baslamis ve bu olay Homo soyunun baslangicini isaretlemisti. Bunun gerçeklesmesi ancak beyin büyümesi ile ilgili kisitlamalar gevsetilirse ve kuskusuz, seçilime yönelik baskilar varsa mümkün olabilirdi. Bunun nasil oldugunu açiklamaya çalisirken, aklin, beyin ve vücudun evrimi arasindaki karsilikli iliskiler son derece önem kazanmisti. Bu dönemde iki çok önemli davranissal gelisme olmustu: Bipedalizm, yani iki ayak üzerinde yürüme ve et tüketimindeki artis. Iki ayakliligin nedenleri Ikiayakliligin evrimi 3.5 milyon yil önce baslamistir. Bununla ilgili kanitlar A. aferensisin aratomisinden ve daha etkin olarak da Tanzanya , Laetoli’de günümüze kadar korunabilmis olan australopithecine ayak izlerinden elde edilmistir. Bipedalizme neden olan en muhtemel seçilimci baski Dogu Afrika’nin agaçlikli savanalarinda yiyecek arayan australopithecinelerin sikintisini çektigi termal stres olabilirdi. Agaçlara tirmanan ve dallar arasinda sallanan atalariyla australopithecineler zaten dik durmaya yatkin bir vücut yapisina sahiptiler. Antropolog Peter Wheeler, australopithecinelerin ikiayakliliga uyum saglamakla, günes tepedeyken karsi karsiya kaldiklari radyasyon miktarini yüzde 60 eksiltmeyi basardiklarina dikkat çekmistir. Üstelik, bu sekilde, hareket için gerekli enerjji maliyetlerini de düsürmüs oluyorlardi. Bipedalizm, australopithecinelerin gida ve suya gereksinim duymadan daha uzun süreler yiyecek arayabilmelerini, daha az dogal gölgelige sahip yerlerde arastirmalarini sürdürebilmelerini, böylece dogal gölge ve su kaynaklarina daha bagimli olan diger yagmacilara açik olmayan yiyecek arama köselerinden yararlanmalarini sagliyordu. Giderek daha etkinlesen ikiayakliliga geçisin bir nedeni de, 2.8 milyon yil önce Afrika’da çevresel kosullarin daha kuru ve açik çevrelere dogru degismesi olabilirdi. Çünkü dik durus pozisyonunun benimsenmesiyle, günes radyasyonunun etkisinin azaltilmis olmasi daha çok deger kazanmis oluyordu. Ellerin özgürlesmesi, beynin büyümesi Denge ve hareket için gerekli kas kontrolünü saglayabilmek açisindan ikiayaklilik daha büyük bir beyin gerektiriyordu. Ama ikiayaklilik ve kara yasaminin, beyin büyümesiyle ilgili birçok baska sonuçlari da vardi. Bunlardan bazilari antropolog Dean Falk tarafindan incelenmistir. Falk, ikiayaklilikla birlikte, beyin için bir sogutma sistemi -ya da kendi deyisiyle bir radyatör- olusturmak üzere, beyni kaplayacak bir damar aginin da seçilmis olmasi gerektigini ileri sürer. Sogutma sistemi bir kez yerini bulunca, beynin daha fazla büyümesinin neden olacagi fazla isinma konusundaki baski rahatlamisti. Çünkü bu, üzzerinde kolayca degisiklik yapilabilir nitelikte bir radyatördü ve dolayisiyla beynin yeniden büyümesi olasiligi (gereksinimi degil) ortaya çikiyordu. Dean Falk, bipedalizmin, beyindeki nörolojik baglantilarin da yeniden düzenlenmesine yol açtigini ileri sürer: “Ayaklar bir kez, yürümek için agirlik tasiyicilar haline gelip (ikinci bir çift el gibi) yakalayici durumlarindan kurtulunca, daha önce ayak kontrolü için kullanilan korteks alanlari, korteksi baska fonksiyonlar için özgür birakarak küçülmüstü.” Kuskusuz bu durum, tasima ve alet yapma olanaklarinin zenginlesmesini ve ellerin “özgürlesmesini” de beraberinde getiriyordu. Dogal çevrenin algilanmasi açisindan da önemli degisiklikler yasanmis olabilirdi, çünkü simdiye kadar (beynin) tarama alanina giren uzaklik ve yönler de artmisti; yüz yüze iliskiler çogaldigi için sosyal çevrede de bir degisim yasanmis, yüz ifadeleri yoluyla iletisim kurabilme olanaklari zenginlesmisti. Bununla birlikte, belki de bipedalizmin en önemli sonucu les yiyicilige uygun köselerden yararlanmayi kolaylastirmis olmasiydi. Etçiller için bir gölgelik bulma gereksinimi duyulan günün belirli saatlerinde, ikiayaklilarin hayvan leslerinden yararlanabilmesini saglayan bir “firsat penceresi” açilmisti. Leslie Aiello ve Peter Wheeler'in ileri sürdükleri gibi, diyetlerde et miktarinin artmasi ile mide boyutlarinin daha da küçülmesi ve böylece beyin için daha fazla metabolik enerjinin özgür kalmasi, bu arada da sabit bir metabolizme hizinin korunmasi mümkündü. Bu sekilde, beynin büyümesiyle ilgili bir baska sinirlama daha ortadan kalkmis oluyordu. Steven Mithen

http://www.biyologlar.com/insan-aklinin-evrimi

Darwinizm`in düşünce tarihine etkisi

İngiliz filozof Grayling`in Darwin üzerine pek çok çalışması var Bilim tarihinin en önemli ve `tehlikeli` fikirlerinden birini, tüm yaşamın geçirdiği evrimin mekanizmasını, `Türlerin Kökeni`adlı kitapla bilim dünyasına ve kamuoyuna açıkladı. Canlıların evrim sürecine ve insanın doğadaki yerine ilişkin pek çok soruya yanıt arayabileceğimiz çerçeveyi sunan Darwin,başta Biyoloji olmak üzere genetik ve tıp gibi alanlarda temel bir öneme sahip. Devrim etkisi yapan evrim fikri Ancak bu teorinin bazılarınca tehlikeli bulunduğu alanlar doğa bilimlerinin çok ötesine siyaset, kültür ve dine ilişkin görüşlerimize uzanıyor. Darwin evrimden bahsediyordu, ama fikirleri bilim ve düşünce tarihi üzerinde devrim etkisi yaptı.Darwin`in düşünce dünyamız üzerindeki etkisini, Darwin üzerine pek çok makale yazan İngiliz filozof Anthony Grayling`le konuştuk. Anthony C. Grayling: Bence Darwin`in düşünce tarihi üzerinde çok derin bir etkisi var. Bu etki, yalnızca, biyoloji bilimine etrafında organize olabileceği bir çerçeve sunduğu için önemli olmakla kalmıyor. Biyolojiye sunduğu imkânlar üzerinden, insanlık için çok önemli olan pek çok başka etkinliğe, örneğin tıbba da katkıda bulunan bir teori. Doğa ve doğanın bir parçası olarak insanın Darwinci bir yolla düşünülmesi, anlayışımıza olağanüstü bir derinlik kazandırdı. BBC: Darwin`in düşüncelerinin hem Marx, hem bazı liberal ve neo-liberal yazarlar hem de bazı aşırı sağcı figürler tarafından övgüyle karşılandığını biliyoruz? Sizce tüm bu kesimlerin Darwin`den övgüyle bahsetmesi nasıl mümkün olabildi. `Darwin`den sonra eskisi gibi düşünmek mümkün değil` A. C. Grayling:Bence bunun nedeni, Darwin`in biyoloji alanında ortaya koyduğu düşüncelerin doğru olduğunun tüm bu farklı kesimler tarafından tanınmış olması. Uzun vadede insan ve toplum arasındaki ve bunların doğayla olan ilişkileriyle ilgili algılarımızda çok derin bir etki meydana geldiği çok farklı kesimlerce kabul edildi. Darwin titiz bir araştırmacı, arşivci ve deney insanıydı Darwin`in fikirleri toplumu öylesine sarstı ki, dini görüşleri nedeniyle Darwin`e eleştirel bakan insanlar için bile, kendilerini Darwin öncesi düşünce biçime geri döndürmelerinin bir imkânı kalmadı. Darwin`den önceki dönemde, insanlar, insanoğlunun çok özel olduğunu ve doğanın geri kalanının dışında bir varlık olduğunu düşünebiliyordu. Ancak, Darwin düşüncesinin etkisi, bize bizim doğadan kopuk değil, onun bir parçası olduğumuzu görmezden gelemeyeceğimiz bir şekilde gösterdi. BBC: İnsanlık tarihi açısından çok önemli roller oynayan iktisat ve siyaset teorilerinin pek çoğu, en temel önermelerini, insan doğasına ilişkin varsayımlar üzerinden kanıtlıyor. İnsan doğasına ilişkin farklı varsayımlardan, farklı anlayışlar çıkabiliyor. Bu noktada, Darwin`in evrim teorisi, çoğu zaman değişmez olduğu varsayılan insan doğasının da, insanla birlikte bir evrim içinde olduğunu ortaya koydu. Siz Darwin`in bu tartışmalara katkısını nasıl yorumluyorsunuz? Darwin`in teorisi ırkçılar tarafından kötüye kullanıldı A. C. Grayling: Evet, Darwin`in insan doğası, doğa, toplum ve insanlar arasındaki ilişkilere dair düşüncelerimiz üzerindeki etkisi, özellikle bu konulardaki bilgilerimizin ekonomi ve siyaset üzerindeki etkilerini göz önüne aldığımızda çok önemlidir. İzleyeceğimiz siyaseti belirleme ve eyleme geçirme noktasında insan doğasına ilişkin bilgi ve anlayışımızı temel alıyoruz. Darwin`inki tabi ki her şeyi açıklayan bir teori değil. Ve tabi ki, bu teori, temellerini Darwin`den aldıklarını söyleyen bazı ırkçılar tarafından kötüye kullanıldı. Naziler Darwin`in fikirlerini kendi çıkarları için çarpıttı BBC: Neyin iyi neyin doğru olduğuna, nasıl yaşamak gerektiğine ilişkin düşünceler insan dışında doğanın geri kalanı için söz konusu değil. Örneğin, bir aslanın, bir başka hayvanın yavrusunu yemesini iyi veya kötü olarak değerlendirmiyoruz. Peki, Darwin`in insanı, etik ve ahlakın alanı dışındaki doğanın bir parçası olarak göstermesi, insanlığın yeni bir etik fikriyle çıkmasını gerekli kılmıyor mu? A. C. Grayling: Hayır bunun gerekli olduğunu düşünmüyorum. Çünkü en azından Batı geleneğinde etik zaten doğayı temel alır. Örneğin, Antik Yunan`da, Helenik ya da Roma düşünce dünyasında eğitimli insanların etiğinin, bin yıl kadar bir süre boyunca dinsel, Tanrısal bir temeli yoktu. İnsanları oldukları gibi anlamaya çalışıyorlardı. Örneğin Aristoteles`in ya da Stoacıların etiğe yaklaşımlarına baktığınızda, bunun büyük oranda, insanlığı anlama çabasının bir parçası olduğunu görürsünüz. Dolayısıyla, doğal varlıklar olarak insanlığa ilişkin daha derin bir anlayış, Batı geleneğinin karşısında olmayıp, bu etik anlayışının daha da gelişmesini sağlayacaktır. Bu tabi ki, insanların doğal durumuyla ilgili tüm gerçekleri kabullenmemiz anlamına da gelmez. Saldırganlık ve hırs gibi birçok özellik başka hayvanların özelliği olduğu kadar insanların da özellikleri… Ancak, bunlar toplum açısından kabul edilebilir şeyler değil çünkü sosyal bağları zedeliyor. Bizler de doğanın, bu gibi durumlar üzerine düşünebilen ve hangi yönleri öne çıkarıp hangi yönleri disipline almamız gerektiğine karar verebilecek bir parçasıyız. Kopernik ve Darwin`den sonra Freud`un darbesi BBC:Darwin`in teorisini ortaya attığı 1850`li yıllar, başka önemli düşünürlerin de, ortaya çıktığı dönem. Darwin`in Londra`daki mezarınının birkaç kilometre ötesinde bir başka önemli düşünürün Karl Marx`ın mezarı var, yine birkaç kilometre daha gidersek psikanalizin kurucusu Sigmund Freud`un mezarına ulaşabiliyorsunuz. Çok farklı alanda teoriler olsa da Darwincilikle psikoanaliz arasında bazı paralellikler kuranlar var. Kopernik`in dünyayı güneş sisteminin ve evrenin merkezi olmaktan çıkarması gibi, Darwin de insanı doğanın merkezi olmaktan çıkarıyor. Freud ise insanın kendisini dahi tümüyle kontrol edemediğini ortaya koyduğu teorisiyle, insanın kendisini merkez olarak gören anlayışına bir darbe daha vurdu. Grayling bu paralelliği şöyle değerlendiriyor. A. C. Grayling:Doğada, özellikle insanda olduğu türden ileri bir tür zekayı bulamadığımız çok durum olduğu açıktır. Dolayısıyla, bir aslan bir geyiği yediğinde onun kötü olduğunu düşünmediğimiz gibi, doğada gerçekleşen davranışları da iyi ve kötü olarak değil nötr olarak kabul ederiz. Freud`un ortaya koyduğu fikirlerden birinin de insanın birçok rasyonel olmayan parçasının olduğu kesinlikle doğrudur. Darwin türlerin yaşam ağacının dallarına yerleştirilebileceğine inanıyordu Davranışlarımızın bazıları bilinçaltınca yönlendirilir ve bilincimizin doğrudan kontrolünde değildir. Ancak, insan doğanın geri kalanında var olan canlılara kıyasla, kendi davranışları üzerine düşünebilme yeteneğine sahiptir. Bizler bilinçaltı isteklerimizi,psikanaliz yoluyla da bilince çıkarabilecek durumdayız. Bir kez bilince getirdikten sonra da, bazı seçimler yapabilir ve kendimizi disipline edebiliriz. BBC: Darwin evrimin mekanizmasının nasıl işlediğini açıklayan bir teori ortaya koydu ve bu teoriye göre, evrimin mekanizması zorunlu olarak önceden belirlenmiş adımların gerçekleştiği determinist bir yapı değil, tesadüflerle de ilerleyebiliyor. Sizce Darwincilik`ten de çıkan bu düşünce, günlük yaşamımızı nasıl etkiliyor? A. C. Grayling: Bence Darwinci doğal seçme teorisi, türlerin hangi süreçler sonunda adapte olacağı anlamında determinist olarak görülebilir. Türlerin nasıl evrim göstereceği de, türün bireylerinin bilinç dışı dürtülerle kurduğu ilişkiler sonucunda belirlenebilir. Ancak, insanlar söz konusu olduğunda, belirli farklılıklar söz konusu çünkü örneğin bir insan zihni hakkında yalnızca kafatasının içini düşünerek tam bir sonuca ulaşamazsınız. Çünkü bir birey ve o bireyin benliği yalnızca, kafatasının için de olup bitenlerle açıklanamaz. Bu bireyin, çevresiyle ilişkileri de önemlidir. Bireylerin çevreleriyle kurduğu ilişkiler de oldukça karmaşık ve çeşitli olduğu için bir bireyin ya da insan türünün determinist bir şekilde ilerlediğini söylemezsiniz. Çünkü burada etkili olan hesaba katılamayacak kadar çok faktör var. `Uyumlu olanını yaşamını sürdürdüğü bir toplum uçları törpülüyor` BBC:Temelini Darwin`in düşüncesinden alan `en uyumlu olanın yaşamını sürdürmesi` fikri, evrim sürecinin aşırı olanları ödüllendirmediğine işaret ediyor. Bu aşırılar arasında da en güçsüz ve zayıf sayılanlar olduğu gibi, en güçlü ve ileri sayılanlar da bulunuyor ve evrim süreci içinde her iki uç da elenerek ortalama olanın, uyum sağlayanın hayatta kaldığı bir süreç tarif ediliyor. Peki, sizce bu düşünce siyasete ve sosyal yaşamın düzenlenmesine ilişkin fikirlerimizde nasıl sonuçlar doğuruyor. A. C. Grayling: Bu tabi ilginç bir nokta ve önemli bir soruna işaret ediyor. Öncelikle `en uyumlu olanın yaşamını sürdürmesi` fikrini Darwin`den etkilenerek ilk ortaya atan Herbert Spencer`dır. Darwin`de bu kavramı Spencer`ın ardından kullanmaya başlamıştır. Ancak, Darwin için `en uyumlu olanın yaşamını sürdürmesi` ilkesi, çevresine en iyi uyum sağlayan türlerin hayatta kaldığını ve türlerin çevre baskısı altında değişmek durumunda kaldıklarını anlatıyor. Darwin Türlerin Kökeni kitabı `insan`a pek değinmedi Spencer ise bunu bir bakıma Nietzsche`nin `üst insan` kavramı gibi en zeki, en hızlı gibi özelliklere sahip üstün bireylerin yaşamlarını sürdürmesi olarak ortaya koyuyor. İnsanlık tarihi, bu tür bir anlayışın yanlış olduğunu defalarca ortaya koydu. İnsanlar etik bir yaklaşımla, toplumun zayıf üyelerini korumak için kurumlar ve yaklaşımlar geliştirip, toplumda en baskın olanları sınırlama yoluna gitti. İnsanlar zaten, doğal çevrelerine uyum sağlamış değil, inşa ettikleriyle doğayı kendilerine uyumlu hale getirmiş durumdalar. BBC:Darwinci evrim anlayışının bazı dini çevrelerce `tehlikeli` bulunmasının en önemli nedeni Darwin teorisinin Tanrı inanışını imkansız kıldığı düşüncesi. Anthony Grayling, Darwin`in Tanrı inancını yıkma gibi bir iddiası olmamasına rağmen, fikirlerinin bu yönde bir etkisi olduğunu belirtiyor. A. C. Grayling: Tabi, Darwin hiçbir zaman teorisinin, yaşamın kökenini açıkladığını iddia etmemişti. Darwin`in açıkladığı canlıların zaman içinde geçirdikleri değişimlerin mekanizmasıdır. Fakat, karmaşık yapılara sahip canlıların daha basit yaşam formlarından evirilebildiğini göstermesi, canlıların da canlı olmayan moleküllerden ortaya çıkabileceğine işaret eder. Dolayısıyla, yaşamın kökenini açıklamak için bir yaratıcının gerekli olduğu türünden bir hipotez Darwin için gerekli değildi. Tabi bu tartışma, Darwin`den önce de olan bir tartışmadır. Ancak Darwin, yaşamı açıklamada dini varsayımların gerekli olduğu düşüncesini ciddi bir şekilde sarsmıştır. Bu nedenle farklı dinler, varoluşa ilişkin çok eski zamanlardan bu yana benimsedikleri inanışları savunmak için karşı bir baskı oluşturuyorlar. Yaradılış inanışının asıl olarak Amerika`da olsa da, Türkiye gibi ülkelerde de yeniden gündeme gelmesinin nedeni de bu çabalardır. Kaynak: www.bbc.co.uk

http://www.biyologlar.com/darwinizmin-dusunce-tarihine-etkisi

TİROİT BEZİ VE HORMONLARI

...Tiroit bezi ergin bir insanda 25-30 gram ağırlığında ,gırtlağın hemen altında ve soluk borusunun 2 yanında bulunur. ...Tiroit bezinden salınan en önemli hormon tiroksindir. ...Tiroksin salgılanması hipotalamus ve hipofiz bezinin kontrolünde gerçekleşir. Bütün vücut hücrelerini etkiler. ...Bu hormon hücrelerin enerji üretmeleri sırasında kullandıkları oksijen miktarının ayarlanmasında etkili olur. ...Bu hormonun fazla salınması durumunda metabolizma hızlanır.Az salınması durumunda ise metabolizma yavaşlar. Tiroksin,sinir sistemi uyarılarını etkiler,sinoatriyal düğümleri etkileyerek kalbin çalışmasını hızlandırır soğuk aylarda kandaki miktarı artar. ...Küçük yaşlarda veya ergenlik öncesi dönemde tiroksinin az salgılanması durumunda kretenizm(ahmaklık) denilen bir hastalık oluşur.Bu bireyler,cüce,kısır ve zeka özürlüdür. ...Ergenlik döneminde tiroit bezinin az salgı yapması durumunda ise bazal metabolizma hızı ve vücut ısısı düşer.Ruhen ve bedenen uyuşukluk başlar.Deride şişlikler ve kıl dökülmesi görülür.Bu bozukluklarla kendini gösteren hastalık miksödema olarak bilinir. ...Tiroksin hormonunun yapısında iyot vardır.Besinlerle birlikte yeterli iyot alınamaması durumunda vücutta yeterli tiroksin sentezlenemez. ...Bu durumda hipotalamus RF ile hipofizi uyarır.Hipofiz bezi de tiroit bezini uyarmak için kana TSH salgılar.TSH’ın etkisiyle tiroit bezi daha çok tiroksin üretmek amacıyla doku oluşturarak büyür.Fakat vücutta yeterli iyot olmadığı için yeterince tiroksin hormonu üretilemez.Tiroksin hormonunun üretilmemesine bağlı olarak tiroit bezinin büyümesine basit guatr denir.Bu hastalığın tedavisinde besinlerle ve içme suyuyla birlikte iyot alınması gerekmektedir. ...Tiroit bezinin bir diğer hormonu kalsitonin adını alır. ...Bu hormon kanda kalsiyum dengesinin ayarlanmasında etkilidir.Kandaki kalsiyum miktarı artarsa ,kalsitonin salgısı artar ve bu hormonun etkisiyle kandaki fazla kalsiyum kemiklerde depolanır.Kalsitonin kandaki kalsiyum miktarını azaltır,doku ve kemiklerde artırır. ...Tiroit bezinin en önemli şişme nedenlerinden birisi vücut sıvısında az olan iyotun daha çoğunu yakalayarak hormon açığını kapatmaktır. ...Tiroit bezinden salgılanan tiroksin,metabolizma hızını ayarlar.Langerhans adacıkları pankreasta bulunur ve insülin ile glukagon hormonlarını salgılar.Bu hormonlar şeker dengesinde görev yapar.Kalsiyum-fosfat dengesi paratiroitten salgılanan parathormon ve tiroitten salgılanan kalsitonin hormonuyla salgılanır. ...Tiroit bezinden salgılanan tiroksin ve kalsitonin vücutta metabolizma(yapım-yıkım) olaylarını düzenler.Kandaki miktarı arttıkça metabolizma hızı,solunum hızı,vücut sıcaklığı tansiyon artar.TUH seviyesi tiroit hormonlarının kandaki miktarı azaldıkça artar.

http://www.biyologlar.com/tiroit-bezi-ve-hormonlari

Evrim ve Termodinamiğin İkinci Yasası

Evrim kuramına karşı çıkanlar, inançlarını daha bilimsel bir ambalajla sunmak için termodinamiğin ikinci yasasını çarpıtıyorlar.Termodinamiğin ikinci yasası, doğada hangi süreçlerin olup olamayacağını öngörür. Birinci yasanın (enerjinin korunumu yasası) izin verdiği tüm işlemlerde sadece bazı enerji dönüşüm türleri mümkün olabilmektedir. Aşağıdaki süreç örnekleri, termodinamiğin birinci yasası ile uyumludur; fakat ikinci yasayla kontrol edilen bir düzende olmalıdır: (1) Sıcaklığı farklı iki cisim termal olarak temas ettirilirse, sıcak cisimden soğuk cisme doğru ısı akışı olur, fakat soğuktan sıcağa doğru asla ısı akışı olmaz.. (2) Tuz, suda kendiliğinden çözülür, fakat tuzlu sudan tuzu elde etmek için bazı dış işlemler gerekir. (3) Bir lastik top yere düştüğü zaman bir dizi sıçramadan sonra sonuçta durur; olayı tersine çevirmek mümkün değildir. (4) Bir sarkacın salınım genliği, destek noktasındaki sürtünme ve hava molekülleri ile çarpışmadan dolayı zamanlan azalır ve sonuçta durur. Burada sarkacın başlangıç mekanik enerjisi ısı enerjisinie çevrilir. Burada enerjinin ters dönüşümü mümkün değildir. Bu örnekler, tek yönlü süreçlerdir yani tersinmez süreçlerdir. Bu olayların hiçbiri, kendiliğinden ters yönde oluşmaz. Eğer oluşsaydı termodinamiğin ikinci kanununa aykırı olurdu (Dip not:Daha kesin olarak, zaman tersinmezliği anlamında olaylar beklenmedik sırada oluşur. Bu görüşe göre, olayların bir yönde olma olasılığı diğer yönde olma olasılğından çok çok fazladır.)Termodinamik işlemlerin tek yönlü karakteri, zaman için bir yön oluşturur. Ters yönde gösterilen komik hareketlerle dolu bir filmde olaylar, zaman tersinirli bir dünyadan anlamsız bir sıralamada oluşur. Çok çeşitli şekilde ifade edilebilen termodinamiğin ikinci kanunun, pekçok önemli uygulamalara sahiptir. Mühendislik açısından, belki de en önemli uygulama, bir ısı makinasının veriminin sınırlı olmasıdır. Basit ifadeyle, ikinci kanın ısıyı tümüyle, sürekli olarak başka bir enerjiye çeviren bir makinanın yapılmasının mümkün olmadığını söyler. Entropi kavramının asıl yeri termodinamiktir. Fakat önemi istatistik mekanik alanında daha da artmıştır. Çünkü bu inceleme yöntemi, entropi kavramını başka bir yolla açıklar.İstatistiksel mekanikte bir maddenin davranışı, madde içerisindeki atom ve moleküllerin istatistiksel davranışları ile tanımlanır. Bu şekildek incelemenin ana sonuçlarından biri: Yalıtılmış sistemler düzensizliğe eğlimlidir ve entropileri bu düzensizliğin bir ölçüsüdür. Örneğin odanızdaki havadda bulunan gaz moleklüllerini düşününüz. Eğer bütün moleküller askerler gibi düzenli hareket etselerdi, bu çok düzenli bir hal olurdu. Bu pek olağan olmayan bir haldir. Eğer molekülleri görebilseydik onların rastgele, her doğrultuda hareket ettiklerini, birleri ile çarpıştıklarını, çarpışma sırasında hızlarının değiştiğini, bazılarının daha yavaş bazılarını daha hızlı gittiğini izleyecektik. Bu, hayli düzensiz ve hata en muhtemel olan haldir. Bütün fiziksel olaylar, en olası duruma ulaşma eğilimindedi ve böyle düzensiz bir durum, düzensizliğin daima arttığı bir durumdur. Entropi, düzensizlik ölçüsü olduğu için aşağıdaki gibi anlatılabilir: Bütün doğal olaylarda evrenin entropisi artar. Bu, termodinamiğin ikinci yasasının başka bir biçimde anlatımıdır. Peki bu yasayla evrimin ilişkisi nedir? İkinci yasa ısıyı yokuş yukarı itmeyi yani soğuk cisimden sıcak cisme ısı aktarma olayında olduğu gibi, olasılık dışı bırakmaz ya da düzesizlikten düzenli duruma geçeşe de izin vermektedir. Böyle bir işlem için dışardan enerji gerektiği, örneğin sürekli elektrik verilmesi gibi açıkça ifade etmektedir. Bunun kanıtı çok uzağımızda değildir. Örneğin, mutfaktaki buzdolabı elektrikle çalışarak, daha soğuk olan içerden dışarıya ısı atmaktadır.(Serway, Fizik, 22. Bölüm,587-588) Evrim ve Entropi Enerjinin korunumu yasasını ilk olarak bir fizikçi değil bir tıp adamı açıklığa kavuşturmuştu. Bunun için deneyinde o da fareleri kullanmıştır. “Besinler yandığında ne kadar enerji oluştuğunu saptayabilirsiniz. Bir miktar besini farelere yedirirseniz, tıpkı yanmada olduğu gibi, besin oksijen etkisiyle karbon dioksite dönüşür. Enerjiyi, her iki durumdaki enerjiyi ölçerseniz canlı varlıkların cansızlarla aynı şeyi yaptığını görürsünüz. Enerjinin korunumu yasası öbür olgular için geçerli olduğu kadar yaşam için de geçerlidir Şunu da eklemek isterim: “cansız” olan şeyler için doğru olduğunu bildiğimiz her yasanın yaşam denilen o büyük olgu için sınandığında da doğru çıkması çok ilginç bir şey. Fizik yasaları bağlamında, çok daha karmaşık olan canlı varlıklarda olup bitenlerin yaşamayan varlıklarda olup bitenlerden farklı olmasını gerektiren bir bulgu henüz yoktur...” (R. Feynman, FYÜ s: 80-81) “ Canlı varlıkların en küçük molekülleri proteinlerdir. Bunlarda tirbüşon özelliği vardır ve sağa doğru dönerler. Şu kadarını söyleyebiliriz ki, aynı şeyleri kimyasal olarak yapabilirsek ve de sağa değil sola doğru yaparsak, biyolojik olarak işlemezler; çünkü, başka proteinlerle karşılaştıklarında uyumu sağlayamazlar. Sol yönlü bir yiv sol yönlü bir yive uyar; fakat sol ve sağ birbirine uymaz. Kimyasal yapılarında sağ yönlü yivi olan bakteriler “sol ve sağ yönlü” şekeri ayırt edebilirler. Bunu nasıl başarıyorlar? Fizik vi kimya iki tür molekülü de üretebilir; ancak onları ayırt edemez. Ama biyoloji ayır edeilyor. Şöyle bir açıklama akla yakın görünüyor: Çok, çok eskiden, hayat daha yeni başladığında, raslantı sonucu bir molekül ortaya çıktı ve üreyerek yayıldı vs. Uzun yıllar boyunca bu tuhaf görünümlü, çatallı yumruları olan damlacıklar birbirleriyle gevezelik edip durdular İşte bizler de başlangıçtaki bu birkaç molekülün evlatlarından başka bir şey değiliz. Bu ilk moleküllerin öyle değil de böyle bir şekil almaları tesadüf sonucunda oldu. Ya bu ya diğeri ya sağ ya da sol olmak zorundaydı. Sonra kendilerini çoğalttılar ve hala da çoğalmaya devam ediyorlar.Bu, bir atölyedeki vidalara benzer. Sağ yönlü vidalar kullanarak sağ yönlü vidalar yaparsınız, vs. Bu gerçek, yani bütün canlı moleküllerde aynı tür yiv bulunması, moleküler düzeye kadar inen canlı soyunun hep aynı niteliği taşıma özelliğinin belki de en anlamlı ifadesidir.(R. Feynman, FYÜ, s: 113-114) Entropi İki şey aynı sıcaklıkta olduğu zaman bir denge oluştuğunu söyleriz, ancak bu onların enerjilerinin de aynı olduğu anlamına gelmez; sadece, birinden enerji çıkarmanın öbüründen çıkarmak kadar kolay olduğunu belirtir. Sıcaklık “enerji verme kolaylığı” gibi bir şeydir. Onları yanyana koyarsanız, görünürde hiçbir şey olmaz. Enerjiyi eşit olarak ileri geri birbirlerine geçirirler; ancak, net sonuç sıfındır. Öyleyse, nesnelerin hepsi aynı sıcaklığa ulaşınca, bir şey yapmak için kullanabileceğimiz enerji yoktur. Ters-çevrilmezlik ilkesi öyledir ki, eğer cisimlerin sıcaklıkları farklı ise ve kendi hallerine bırakılırsa zaman geçtikçe sıcaklıkları birbirine yaklaşır ve enerjinin kullanılabilirliği giderek azalır. Bu, entropinin durmadan arttığını söyleyen entropi yasasının değişik bir ifadesidir. Sözcükler üstünde durmayalım. Bir başka deyişle, kullanılabilir enerji durmadan azalıyor da diyebeliriz. Bu, düzensiz molekül hareketleri kaosunun yol açtığı bir dünya özelliğidir. Farklı sıcaklıktaki şeyler kendi hallerine bırakılırlarsa aynı sıcaklıkta olmaya yönelirler. Aynı sıcaklıktaki iki şeyiniz, örneğin yanmayan bir ocak üstüne konulmuş su varsa, ocak ısınıp su donmayacaktır. Ancak, yanan bir ocak ve buz varsa tersi olacaktır. Demek ki tek yönlülük, her zaman kullanılabilir enerjinin kaybedilmesine yol açar. Bu konuda söyleyeceklerim bu kadar. Ancak bazı temel özellikler hakında birkaç noktaya da değinmek isitiyorum. Burada ters-çevrilmezlik gibi bir sonucu apaçık olan, ancak yasaların aşikar bir sonucu olmayan, temel yasalardan farklı bir örneğimiz var. Bunun nedenini anlamak birçok analizi gerektirir. Bu sonuç, dünyanın ekonomisi ve aşikar görünen her konudaki gerçek davranışı bakımından çok önemlidir. Belleğim, özelliklerim, geçmiş ile gelecek arasındaki fark tamamen bununla içiçedir. Ancak yasaları bilmek bunu kolayca açıklamaya yetmiyor; birçok analiz de gerekiyor. Fizik yasalarıyla olgular arasında aşikar ve doğrudan bir uyum olmaması sık karışlaşılan bir durumdur. Yasalar, değişik ölçülerde, deneyimlerrden soyutlanmışlardır. Bu özel durumda, yasal ters-çevrilebilir oldukları halde olguların çerilememesi buna örnektir. Ayrıntılı yasalarla gerçek olguların temel özelllikleri arasında çoğu zaman büyük uzaklıklar vardır. Örneğin, bir buzula uzaktan bakıp denize düşen kayaları, buz hareteldreni vb, gördüğünüzde onun küçük altıgen buz kristallerinden oluştuğunu hatırlamanız gerekli değildir. Fakat, buzun yürümesinin gerçekten de altıgen buz kristallerinden kaynaklandığını biliyoruz. Buzulun rdavranışlarını anlamak için uzun zaman gerekir (gerçekte, kristalleri ne ölçüde incelemiş olursa olsun hiç kimse buz hakkkında yeterli bilgi sahibi değildir). Buna karşın, kristalleri gerçekten anlarsak sonunda buzulları da anlayacağımızı umuyoruz. Bu derslerde fizik yasalarının temel öğelerinden sözetmemize karşın, hemen ekleyelim ki temel fizik yasalarını bugün bilebildiğimiz kadar bilmek, herhangi bir şeyi hemen anlamamızı sağlamıyor. Bunun için zaman gerekiyor., yine de ancak kısmen anlayabiliyoruz. Sanki doğa, gerçek dünyadaki en önemli şeylerin, bir sürü yasanın karışık bir rastlantısal sonucuymuş gibi göründükleri bir şekilde düzenlenmiş. Bir örnek gerekirse, proton ve nötron gibi bazı nükleer parçacıkları içeren atom çekirdekleri çok karmaşıktırlar. Enerji düzeyi dediğimiz bir şeylere sahiptirler ve değişik enerji değerleri olan durum veya koyullarda bulunurlar. Farklı çekirdeklerin enerji düzeyleri de birbirinden farklıdır. Enerji düzeylerinin durumunu saptamak karmaşık bir matematiksel problemdir; bunu ancak kısmen çözebiliyoruz. Düzeylerin kesin durumu son derece karmaşık bir şeyin sonucudur. Bu nedenle, içinde 15 parçacık bulunan nitrojen 2.4 milyon voltluk bir düzeyi, bir başkasının da 7.1 düzeyi vb olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Doğa hakkında çok ilginç olan bir şey vardır: Tüm evrenin kendine özgü yapısı belirli bir çekirdekteki özel bir enerji düzeyinin durumuna bağımlıdır. Karbon-12 çekirdeğinde 7.82 milyon voltluk bir düzey olduğu saptanmıştır. Bu da akla gelebilecek her şey için çok büyük önem taşımaktadır. Durum şöyledir: Hidrojenle başlayalım. Başlangıçta Dünya neredeyse tümüyle hidrojenmiş gibi görünüyor. Çekimin etkisiyle hidrojen sıkışıp ısınıyor ve nükleer reaksiyon gerçekleşiyor; helyum oluşuyor.. Sonra helyum hidrojenle kısmen birleşerek daha ağır birkaç element oluşturuyor. Ancak, daha ağır olan bu eylementler hemen dağılıp helyuma dönüşyorlar.Bu nedenle bir ara, dünyadaki bütün diğer elementlerin nasıl ortaya çıktıkları anlaşılamıyordu. Çünkü, yıldızlardaki üretim süreci, hidrojenle başlayarak helyum ve yarım düzineden az başka elementten fazlasını ortaya çıkaramazdı. Bu problem karşısında Fred Hoyle (İnrgiliz astoronum) ve Edwin Salpeter (Amerikalı fizikçi), bir çıkış yolu bulunduğunu öne sürdüler. Buna göre, üç helyum atomu bir leşip bir karbon atomu yapabiliyorsa, bir yıldızda bunun ne sıklıkta oluşabileceğini kolayca hesaplayabiliriz. Sonuç şunu ortaya çıkardı: karbon ancak tek bir rastlantısal olanakla oluşabelirdi. Eğer karbonda 7.82 düzeyi olmadığı zamankinden biraz daha uszun bir süre beraber kalabilirlerdi. Biraz daha uzun kaldıklarında, başka bir şeylerin oluşması ve yeni elementler yapılması için gerekli zaman sağlanacaktı. Eğer karbonda 7.82 milyon voltluk bir enerji düzeyi varsa, periyoduk tablodaki diğer elementelerin nereden geldiği anlaşılabilirdi. Böylece dolaylı ve tepetaklak bir irdeleme ile karbonda 7.82 milyon voltluk bir düzey varolduğu tahmin edildi; laboratuvar deneyleri de bunun gerçek olduğunu gösterdi. Bu nedenle dünyada, bütün öbür elementelerin varolaması, karbondaki bu özel düzeyin varlığı ile yakından ilişkilidir. Karbondaki bu üzel düzeyin varlığı ise fizik yasaların bilen bizlere, etkileşim içinde bulununan 12 karmaşık parçacığın çok karmaşık bir rastlanıtsal sonucu olduğu izlenimini veriyor. Bu örnek fizik yasalarını anlamanın dünyadaki önemli şeyleri doğrudan anlamayı gerektirmediğini çok güzel gösteren bir örnektir. Gerçek deneyimler çoğunlukla temel yasalardan çok uzaktırlar. Dünya hakkında tartışırken onu hiyerarşik bir düzen içinde ve muhtelif düzeylerde ele alırız.Bundan kastettiğim, dünyayı sınırları kesin ve belirli düzeylere ayırmak değil. Fikirlerin hiyerarşisinden ne anladığımı bir grup kavramı açıklayarak göstereceğim. Örneğin, bir uçta fiziğin temel yasaları bulunuyor. Kesin açıklamalarının temel yasalarla yapılacağını düşündüğümüz yaklaşık kavramlar için başka başka terimler icat ederiz; örneğin “sıcaklık”. Sıcaklığın titreşim olduğunu düşünüyoruz; sıcak bir şey için kullandığımız sözcük de titreşen atomlar kütlesi için kullandığımız sözcüktür. Fakat sıcaklık hakkında konuşurken titreşen atomları unuttuğumuz da olur. Tıpkı buzullar hakında konuşunrken altıgen buzları ve ilk başta yağan kar taneciklerini unuttuğumuz gibi. Aynı şeye başka bir örnek de tuz kristalleridir.Bunlar temelde bir sürü proton, nötron ve elktrondan oluşur. Ancak bütün temel etkileşim düzenini içeren bir “tuz kristali” kavramımız vardır. Basınç da aynı türden bir kavramdır. Buradan bir üst basamağa çıkarsak, bir başka düzeyde maddelerin özelliklerini buluruz. Örneğin, ışığın bir şey içinden geçerken ne kadar büküldüğünü gösteren “kırılma endeksi” veya suyun kendini biradrada tuttuğunu gösteren “yüzey gerilimi”. Bunların her ikisi de sayılarla ifade edilir. Bunun atolmların çekimlerinden vb. kaynaklandığını görmek için bir çok yasa taramak gerektiğini sizlere hatırlatırım. Ama yine de “yüzey gerilimi” terimini kullanırız ve bunu tartışırken içerilerde ne olup bittiğine her zaman pek aldırlmayız. Hiyerarşide bir basamak daha yukarı çıkalım.Su konusunu ele alırsak dalgalar, bir de fırtına diye bir şey çıkıyor karşımıza. “Fırtına” sözcüğü de çok büyük bir olaylar topluluğunu ifade eder. Sonra “güneş lekeleri”, birer nesneler topluluğu olan “yıldızlar” var. Her zaman fazla geriye giderek düşünmeye değmez. Gerçekten bunu yapamayız da. Çünkü yukarılara çıktıkça araya gittikçe zayıflayan yeni basamaklar girer. Hepsini birden ele alarak düşünmeyi henüz başaramadık. Bu karmaşıklık sıralamasında yukarılara çıktıkça, fiziksel dünhyada son derece karmaşık bir şey olan, maddeyi son derece incelikli bir karmaşıklıkla düzenlemeyi gerektiren, kas-seğirmesi veya sinir uyarısı gibi şeylerle karşılaşırız. Daha sonra da “kurbağa” gibi şeyler gelir. Çıkmaya devam ediyoruz; “insan”, “tarih”, “politika” vb. sözcük ve kavramlara, daha üst düzeydeki şeyleri anlamak için kullanığımız bir dizi kavrama geliyoruz; çıkmayı sürdürerek kötülük, güzellik, umut gibi şeylere ulaşıyoruz. Dinsel bir mecaz yaparsak, hangi uç Tanrı’ya daha yakındır? Güzellik ve umut mu, yoksa temel yasalar mı? Söylenmesi gerekinin şu olduğunu sanıyorum: Varlığın içiçe geçmiş bağlantılarının tümüne bakmamız gerekir. Bütün bilimler, yalnız bilimler değil bütün entellektüel kökenli çabalar, hiyererşik basamaklar arasında aşağıya ve yukarıya doğru olan bağlantıları bulmaya; güzellikle tarih, tarihle insan psikolojisi.insan psikolojisiyle beyinin işlevleri, beyihnsel isinrsel uyarılar, sinirsel uyarılarla kimya vb arasında bağlantı kurmaya yönelik çabalardır. Bugün bunu yapkmıyoruz. kendimiz kandırıp bu şeyin bir ucundan öbüüne uzanan birdoğru çizebileceğimiz sanmanın yararı yoktur; çünkü, böyle bir göreceli hiyerarşinin varolduğunu yeni yeni görmeye başladık. İki uçtan birinin Tanrı’ya daha yakın olduğunu da sanmıyorum. İki uçtan birinde durmak, iskelenin yalnızca o ucunda yürüyüp olan bitenleri tam olarak anlamanın o yönde ggerçekleşeceğine inanmak yanlıştır. Kötülük, güzellik ve umuttan yana veya temel yasalardan yana olmak; bütün dünyayı derinliğine kavramanın yalnız o yolla olacağını ummak doğru değildir. Bir uçta uzmanlaşanın öbür uçta uzmanlaşanı önemsememesi akla uygun değildir. Bu iki ucun arasında çalışan büyük kütle sürekli olarak, bir adımı diğeri ile birleştirerek, dünyayı gittikçe daha iyi anlamamızı sağlıyor. Bu yolla, hem iki uçta hem de ortada çalışarak yavaş yavaş bu içiçe hiyerarşinin olağanüstü büyük dünyasını anlamaya başlıyoruz. (R. Feynman, Fizik YasalarıÜzerine,TÜBİTAK y, s: 140-147) Krallıklar ve Karanlıklar “Demiştik ki, Australantrop ya da türdeşlerinden birinin, artık yalnızca somut ve gerçek deneyini değil de bir öznel deneyini bir kişisel “benzerleştirme” nin içeriğini iletmeyi başardığı gün yeni bir dünya doğmuştu:Düşünler dünyası. Yeni bir evrim, kültür evrimi olanak kazanıyordu.İnsanın fiziksel evrimi, artık dilin evrimiyle sıkı bir bilik içinde, onun ayıklanma koşullarını altüst eden etkisine derinden bağlı larak daha uzun süre devam edecektir. Modern insan bu ortak yaşarlığın ürünüdür. Onu başka yoldan anlamak ya da yorumlamak olanaksızdır. Her canlı varlık bir taşıldır da. İçinde proteinlerinin mikroskopik yapısına dek atalarının damgasını değilse ible, izleri taşır: Bu insanın kalıtçısı olduğu fiziksel ve “düşünsel” ikilikten dolaylı, bütün hayvan türlerinden çok onun için doğrudur. Yüzbinlerce yıl boyunca, düşünsel evrimin, ancak hayatın hemen korunmasına doğrudan bağlı olaylar için önlem almaya elverişli bir beyin kabuğunun yavaş gelişmesinin baskısı altında, fiziksel evrimin ancak çok az önünde yürüdüğü düşünülebilir:Benzerleştirme gücüyle işlemleri ortaya çıkaran dili gelişmeye itecek olan ayıklanmamnın yoğun baskısı burdan gelir. taşılların tanıklık ettiği bu evrdimin şaşırtıcı hızı da yine buradan gelir. Fakat bu birlikte evrim sürdükçe, doğrudan maddi sinir sitmenin gelişmesinin baskıları gtigide yok etmesiyle, düşünsel ibleşimin daha çok bağımsızlık kazanması kaçınılmazdı. Bu evrimin sonucunda insan, insan-altı evrene egemenliğini yayıyor ve orada gizlenen tehlikelerden daha az etkileniyordu. Evrimin birinci aşamasına son veren ayıklama baskısı da artık azalacak, hiç olmazsa başka bir niteliğe bürünecekti. Bir kez çevresine gemen olduktan sonra insanın artık kendinden başka önemli düşmanı kalmıyordu. Doğrudan tür içinde ölümüne kavga artık insan türünde ayıklanmanın başlıca etmeni oldu. Hayvanların evriminde son derece seyrek rastlanan bir olgu. Günümüzde hayvan türleri içinde, belirli ırk ve topluluklar arasında, tür içi savaş bilinmez. Büyük memelilerde erkekler arasında sık görülen çarpışmaların bile, yenilenin ölümüyle sonuçlandığı çok seyrektir. Bütün uzmanlar, doğrudan kavganın yani yani Spencer’ın “struggle for life” ının, türlerin gelişiminde pek küçük bir işlevi olduğunu kabul etme konusunda birleşirler. İnsanda durum böyle değil. türün, hiç olmazsa belli bir gelişme ve yayılma düzeyinden sonra, kabile ya da ırk kavgası, evrim etmeni olarak, kuşkusuz önemli bir iş görür. Neandertal adamının birden bire yok oluşunun, atamız Homo sapiens ‘in uyguladığı bir soy kırımının sonucu olması çok olasıdır. Bunun son olduğu da söylenemez: Bildiğimiçz tarihsel soy kırımlarının sayısı az değil. Bu ayıklanma baskısı insanı hangi yönde etkiler? Bunun daha çok zeka, imgelem, irade ve tutku taşıyan ırkların yayılmasını kolaylaştırması olabileceği açıktır. Fakat bu, bireysel gözüpeklik yerine çete bağlılığını ve takım saldırganlığını, girişkenlikten çok kabile yasalarının sayfın tutulmasını da geliştirmiş olmalı. Bu yalınlaştırıcı şemaya yapılacak bütün eleştirileri kabul ediyorum. İnsan evriminin iki ayrı evreye ayrıldığını da ileri sürmüyorum. Benim yaptığım, insanın yalnız kültürel değil, fizik evriminde de kuşkusuz önemli bir işlevi olan başlıca ayıklanma baskılarını sıralamaya çalışmaktır. Buradaki önemli nokta, yüz binlerce yıl boyunca, kültürel evrimin fiziksel evrimi etkilemekten geri kalamayacağıdır; her tür hayvandan çok insanda ve doğrudan onun sonsuz özerkliği nedeniyle, ayıklama baskısını yönlendiren şey davranıştır . Davranış, genellikle otomaik olmatan çıkıp da kültürel olduktan sonra, kültürel özelliklerin de genomun evrimi üzerine baskı yapması gerekir. Bu da, kültürel evrimin gittikçe artan hızının onu genomdan tümüyle koparmasına dek sürer.(s:145) *** Açıktır ki, modern toplumlarda bu kopma toptandır. Burada ayıklanma ortadan kalkmıştır. Hiç olmazsa Darwinci anlamıyla “doğal” bir yanı kalmamıştır. Bizim toplumlarımızda, ayıklanma, henüz bir işlev gördüğü ölçüde, “en yeterlinin varkalması”nı yani daha çağdaş terimlerle “en yeterli” olanın kalıtsal varkalaşını, soyun daha çok yaylılması yoluyla, kolaylaştırmaz.Zeka, tutku, gözüpeklik ve imgelem gerçi modrn toplumlarda da her zaman başarı öğeleridir. Fakat bu kalıtsal değil kişisel başarıdır. Oysa evrimde önemli olan yalnızca birincidir. tersine, herkesin bildiği gibi istatistikler, zeka bölümü (ya da kültür düzeyi) ile aile başına düşen çocuk sayısı arasında tersi bir ilişki bulunduğunu gösreriyor. Buna karşı aynı istatistikler, evli çiftiler arasındaki zeka bölümü için olumlu bir ilişki bulunduğunu gösteriyor. Bu, en yüksek kalıtsal gizilgücü, göreli sayıları gittikçe azalan bir azınlığa doğru toplama olasılığı gösteren tehlikeli bir durumdur. Dahası var: Yakın zamanlara dek görece “ileri” toplumlarda bile, hem fiziksel hem de düşünsel açıdan en az yeterli olanların elenmesi özdevinimli ve acımasızdı. Çoğu erginlik çağına uluşamazdı. Günümüzde bu kalıtsal sakatlardan birçoğu, döl vermeye yetecek kadar yaşıyor. Bilginin ve toplumsal törenin ilerlemesi sonucurnda, türü, doğal ayıklanmanın yok olmasıyla kaçınılmazlaşan alçalmaya karşı savunun mekanizma, artık eğer en ağır kusurlar dışında işlemez olmuştur. Sık sık sergilenen bu tehlikelere karşı moleküler kalıtımdaki son ilerlemelerden beklenen çareler öne sürülüyor. Kimi yarı-bilginelrden yayılan bu yanılgıyı dağıtmak gerek. belki de kalıtsal kusurlar iyileşirilebilir, fakatbu, kusurlu kişinin yalnızca kendisi içindir, soyundan gelenler için değil. . Çağdaş moleküler kalıtımbilim bize, bir “üstün insan”yaratmak üzere kalıtsal birikimi yeni niteliklerle zenginleştirmek, bir yol göstermek şöyle dursun, böyle bir umudun boşluğunu açıklıyor: Genomun mikroskopik oranları bugün için, kuşkusuz her zaman olduğu gibi, bu tür oyunlara elverişli değildir. Bilimkurgu kuruntuları bir yana, insan türünü “iyileştirme”nin tek yolu, bilinçli ve sıkı bir ayıklama uygulaması olabilir. Bunu kim ister, buna kim yürek bulur? tür için, iler toplumlardaki ayıklanmama ya da ters ayıklanma tehlikesinin sürdüğü bir gerçektir. Ancak tehlikenin önemli boyutlar kazanması uzun bir süreye bakar: Diyelim on ya da on beş kuşak, yan birçok yüzyıl. Oysa modern toplumlar, başka yönden de ivedi ve ağır tehditlerle karşıkarşıyadır.(s:146) *** Burada sözünü ettiğim şey, ne nüfus patlaması, ne doğanın yıkımı, hatta nede megatonlardır (1 milyon ton TNT’ninkine eşit patlama gücü) bu daha derin ve daha ağır bir hastalık ruhun hastalığıdır. Bu, o hastalyğı yaratıp gittikçe de ağırlaştıran düşünsel evrimin en büyük dönüm noktasıdır. Üç yüz yıldan beri bilimde ortaya çıkan olağanüstü gelişmeler, bugün insanı, gerek kendisi ve gerekse evrenle ilişkisi üzerine kurduğu ve on binlerce yıldır kök salmış olan anlayışı, çok acılı biçimde değiştirmeye zorlamaktadır. Oysa ruh hastalığı olsun megatonlar olsun, hepsi de yalın bir düşüncenin sonucudur: Doğa nesneldir, gerçek bilginin tek kaynağı mantıklı deneyin sistematik karşılaşmasıdır. nasıl olmuş da, düşünceler ülkesinde, böylesine yalın ve açık bir düşünce, Homo sapiens’in doğşundan ancak yüz bin yıl sonra gün ışığına çıkabilmiş; nasıl olmuş da Çin’deki gibi çok yüksek uygarlıklar, Batı’dan öğrenmedin önce bunu bilememişler; yine nasıl olmuş da, Batı’da da o düşüncenin, sonunda mekanik sanatların arı pratiği içindeki tutsaklığından krtulabilmesi için Thales ile Pythagoras’tan Galilei, Descartes ve Bacon’a dek 2500 yıla yakın zaman geçmesi gerekmiş, bütün bunları anlamak çok zor.(s:146) Bir biyolog için kavramların evrimiyle canlı katmanlarının (dirimyuvarını) evrimin karşılaştırılması çekici olabilir. çünkü soyutun evreni dirimyuvarını, bunun cansız evreni aştığından daha çok aşmış bile olsa, kavramlar, organizmaların özelliklerinden bir bölümünü saklamıştır. Düşünceler de organizmalar gibi yapılarını yineleyip çoğaltmaya yönelirler; onlar gibi içeriklerini kaynaştırır, yeniden birleştirir ve ayırırlar ve sonunda onlar gibi evrim gösterirler ve kuşkusuz bu evrimde ayıklanmanın payı büyüktür. düşüncelerin evrimi üzerine bir kuram önerme denemesine girişmeyeceğim Fakat hiç olmazsa orada işlev alan başlıca etmenleri tanımlama yoluna gidilebilir. Bu ayıklanmanın, zorunlu olarak, iki düzeyde işlemesi gerekir: Düşüncenin kendi düzeyi, edim (davranış) düzeyi. Bir düşüncenin edim değeri, onu kabul eden bireye ya da topluluğa getirdiği davranış değişikliğine bağlıdır. Kendisini benimseyen insan topluluğuna daha çok tutarlılık, tutku ve kendine güven veren düşünce, bunun sonucu olarak topluluğun yayılma gücünü de artıracaktır ve bu, düşüncenin kendisinin de yükselmesi demektir.Bu yükselme değerinin, düşüncenin içerdiği nesnel doğrunun niceliğiyle zorunlu bir ilişkisi yoktur. Bir dinsel ideolojinin bir toplum için oluşturduğu güçlü dayanak, gücünü kendi yapısından değil, bu yapının kabul edilişinden, kendini benimsetmesinden alır. Bunun için de böyle bir düşüncenin yayılma gücünü edim gücünden ayırmak zordur. Yayılma gücünün kendi içinde çözümlenmesi çok daha zordur.Bu gücün, zihinde daha önceden kurulmuş olan yapılara ve bunlar arasında, daha önce kültürün taşımış olduğu düşüncelere ve kuşkusuz, saptanması bizim için çok zor olan kimi doğuştan yapılara da bağlı olduğunu söylemekle yetinelim. Fakat görülüyor ki, en üstün yayılma gücü taşıyan düşünceler, insanı, içinde bunalımından kurtulabileceği içkin bir yazgıdaki yerini belirleyerek açıklayanlardır (s:147) *** Yüzbinlerce yıl boyunca bir insanın yazgısı, onun dışında hayatını sürdüremeyeceği kendi toplumunun, yani oymağının yazgısından ayrılamazdı. Oymağa gelince, o da yalnızca birliğine dayanarak kendini savunabilir, yaşayabilirdi. Bu birliği örgütleyen ve güvenceye alan yasaların büyük öznel gücü buradan gelir. Birisinin çıkıp bunlara aykırı davrandığı durumlar olabilir; fakat kuşkusuz hiç kimsenin onları yadsıması düşünülemez. Bu tür toplumsal yapıların zorunlu olarak ve öylesine uzun bir süre boyunca kazandığı çok (s:147) büyük açıklayıcı önem düşünüldüğünde, bunların insan beyninin doğuştan kategorilerinin kalıtsal evrimini etkilemediklerini kabul etmek kolay değildir. Bu evrim yalnızca oymak yasasının kabulünü kolaylaşttırmakla kalmayıp, ona üstünlük sağlayarak onu kuran mitik açıklama gereksinimini de yaratmış olmalı. Biz o insanların torunlarıyız. Bu açıklama dileği, varoluşun anlamını bulmaya bizi zorlayan bunalım, kuşkusuz bize onların kalıtıdır. Bütün mitlerin bütün dinlerin, bütün felsefelerin ve bilimin kendisinin yaratıcısı da bunalımdır. Bu buyurucu gereksinimin, doğuştan, kalıtsal yabsanın diliyle bir yerde yazılı olduğundan ve kendi kendine geliştiğinden, ben kandi payıma şüphe etmiyorum. İnsan türünün dışında, karıncalar, beyaz karıncalar ve arılar bir yana, hayvanbal alanın hiçbir yerinde böylesine yüksek düzeyde ayrımlaşmış toplumsal örgütlenmeler bulunmaz. Toplumsal böceklerde kuruluşların değişmezliğini sağlayan hiçbir şey kültürel kalıtımdan gelmez, hepsi kalıtsal aktarımdan gelir. Toplumsal davranış onlarda tümüyle doğuştan, özdevinimseldir. İnsanda toplumsal kuruluşlar, salt kültürel olarak, hiçbir zaman böyle bir dengeliliğe ulaşamayacaktır; ayrıca, bunu kim ister ki? Mitleri ve dinleri bulmak, geniş felsefe sistemleri kurmak, insanın, toplumsal hayvan olarak arı bir özdevinimliliğe boyun eğmeden hayatını sürdürebilmek için ödemek zorunda kaldığı bedeldir. Fakat salt kültrel kalıt, toplumsal yapılara destek vurmak için, kendi başına yeterince güçlü olamazdı. Bu kalıta, düşünce için gerekli besini sağlamak üzere, bu kalıtımsal destek gerekirdi. Eğer böyle olmasaydı, türümüzde, toplumsal yapının temelindeki din olayının evrenselliği nasıl açıklanabilirdi? Yine, mitlerin, dinlerin ve felsefi ideolojilerin tükenmez çeşitliliği içinde hep aynı “biçim” in bulunmasını nasıl açıklamalı? Kolayca görülebilir ki, bunalımı yatıştıracak yasayı kurmaya yönelik “açıklama” ların hepsi de “tarih”, daha doğrusu, bireyoluştur(Ontogenie). İlkel mitlerin hemen hepsi, davranışları, topluluğun kaynaklarınıaçıklayan ve onun toplumsal yapısını dokunulmaz geleneklere oturtan, az ya da çok tanrısal kahramanlarla ilgilidir: tarih yeniden yapılmaz. Büyük dinler de aynı biçimde, esinli bir peygamberin öyküsüne dayanır; peygamber kendisi her şeyin kurucusu değilse de, kurucuyu temsil eder, onun yerine konuşur ve insanların tarihini ve yazgılarını anlatır. Bütün büyük dinler içinde kuşkusuz Yahudi-Hıristiyan geleneği, bir tanrı (s:148) peygamberiyle zenginleşmeden önce bir çöl oymağının davranışlarına doğrudan bağlı olan tarihselci yapısıyla, en “ilkel” olanıdır. Budacılık ise, tersine, daha yüksek dereceden ayırmlaşmıyş olarak, özgün biçimi içinde yalnızca Karma’ya, bireysel yazgıyı yöneten aşkın yasaya bağlanır. Budacılık insanların değil, ruhların öyküsüdür. Platon’dan Hegel ve Marx ’a dek, büyük felsefe sistemlerinin hepsi, hem açıklayıcı hem kuralcı bireyoluşlar önerirler. Gerçi Platon’da bireyoluş terisne dönmüştür. Tarihin akışında; o, ideal biçimlerin gittikçe çözülüşünü görürü ve Devlet ’te özet olarak, bir zamanı geri çevirme makinesi işletmeye çalışır. Hegel gibi Marx için de tarih, içkin, zorunlu ve iyiye yönelik bir tasarıya göre açılır. Marksist ideolojinin ruhlar üzerindeki büyük gücü, yalnızca İnsanın kurtuluşu için verdiği sözden değil, aynı zamanda ve kuşkusuz hepsinden önce, bireyoluşsal yapısından, geçmiş şimdiki ve gelecekteki tarih için yaptığı tam ve ayrıntılı açıklamadan gelir. Bununla birlikte, insan tarihiyle sınırlanmış olarak, “bilim”in verileriyle bezenmiş de olsa, tarihsel maddecilik yine de eksik kalmıştı. Buna, düşüncenin gerekli gördüğü toptan yorumu getirecek diyalektik maddeciliği de eklemek gerekiyordu: Bunda, insanlığın ve evrenin tarihleri aynı öncesiz-sonrasız yasalar altında birleşmiştir. *** Eğer, yokluğu derin bir iç bunalımına neden olacak bir tam açıklama gereksiniminin doğuştan olduğu doğruysa; eğer iç daralmasını yatıştırabilecek tek açıklama biçimi, İnsanın anlamını, ona doğanın tasarı içinde zorunlu bir yer vererek anlatacak olan bir toptan tarih açıklama biçimiyse; eğer doğru, anlamlı ve yatıştırıcı görünmek için “açıklama”nın uzun canlıcı (animist) gelenek içinde erimesi gerekiyorsa; işte o zaman, düşünce dünyasında, tek bozulmamış doğru kaynağı olarak nesnel bilgi kaynağının görülebilmesi için neden binlerce yıl geçmesi gerektiği anlaşılır. Hiçbir açıklama önermeden, başka her türden düşünsel besin karşısında bir çileci vazgeçişe zorlayan bu düyşünce, doğuştan iç daralmasını yatıştıramazdı; tersine onu ağırlaştırırdı. Bu düşünce insan doğasının doğrudan özümsediği yüz bin yıllık bir geleneği bir çırpıda sileceğini öne sürüyordu; insanın doğayla olan eski canlıcı (s: 149) bağlaşmasının bozulduğuhnu bildiriyor; bu değerli bağlaşmanın yerine, yalnızlıktan donmuş bir evrende tasalı bir arayıştan başka bir şey getirmiyordu. Katı etik bir büyüklenme dışında hiçbir desteği görünmeyen böyle bir düşünce nasıl kabul edilebilirdi? kabul edilmedi, kabul edilmiyor da. Her şeye karşın yine de etkinlik gösteriyyorsa, bu yalnızca onun olağanüstü edimsel gücüne dayanıyor. Üç yüz yılda, nesnellik boyutuna göre kurulan bilim, ruhlarda olmasa bile pratikte, toplumdaki yerini buldu. Modern toplumlar bilim üzerine oturur. Bu toplumlar, zenginliklerini, güçlerini ve eğer istenirse insan için daha büyük zenginlik ve güçlülüklerin de olabileceği inancını bilimden alır. Fakat bunun yanında da, nasıl ki bir türün biyolojik evrimindeki ilk “seçim” bütün soy sopunun geleceğini bağlayabildiyse, başlangıçtaki bir bilimsel uygulamanın bilinçsiz seçimi de kültürün evrimini tek yönlü bir yola çevirdi; öyle bir yol ki,19. yy ilericiliği, bunun şaşmaz biçimde insanlığın olağanüstü gelişmesine götürdüğünü düşünüyordu; oysa bugün önümüzde bir cehennem çukuru açıldığını görüyoruz. Modern toplumlar, bilimin kendilerine sağladığı zenginlik ve güçleri aldılar, fakat yine bilimin en derin anlamlı bildirisini almadılar, belki işitmediler bile. Bildirinin istediği: Yeni ve tek bir bilgi kaynağı tanımı, törel temellerin toptan gözden geçirilmesi, canlıcı gelenekten tam bir kopma, “eski bağlaşım” ın kesinlikle bırakılıp yeni bir anlaşmaya gidilmesi zorunluluğunun kabulü. Bilimden aldıkları bütün güçlerle donanmış olarak bütün zenginliklerden yararlanan bu toplumlar, o bilimin temelden yıktığı değer sistemlerine göre yaşamak, çocuklarına onları öğretmek istiyorlar. Bizden önce hiçbir toplum böyle bir acı çekmedi. İlkel kültürlerde de, klasiklerde de, bilgilerle değerlerin kaynakları canlıcı gelenek içinde kaynaşmıştır. tarihte ilk kez uygarlık, bir yandan değerlerini korumak için canlıcı geleneğe umutsuzca bağlı kalıp, bir yandan da bir bilgi ve doğru kaynağı olarak ona sırt çevirmeye ve kendini biçimlendirmeye çalışıyor.Batı’nın “özgürlükçü” toplumlarının, kendi töre kaynakları olarak bugün de yarım ağızla öğrettikleri şeyler, Yahudi-Hıristiyan geleneğinin, bilimci ilericiliğin, insanın “doğal” haklarına inanmanın ve yaratıcı pragmacılığın tiksindirici bir karışımıdır. Marksist toplumlar da sürekli olarak, maddeci ve diyalektik bir tarih dini öğretiyorlar; görünüşte özgürlükçülerinkine göre daha sağlam bir çerçeve, fakat belki de bugüne dek ona gücünü vermiş olan esnemezlik yüzünden; ötekinden (s: 150) daha da çürük. Ne olursa olsun, canlıcılık içinde kök salmış bu sistemlerin hepsi nesnel bilginin dışında, doğrudan dışındadırlar; saygı duymadan ve hizmet etmeden kullanmak istedikleri bilime kesinlikle karşıdırlar .kopma öylesine büyük, yalan öylesine açıktır ki, bu durum, biraz kültürü olan, biraz düşünüebilen ve her türden yaratmanın kaynağındaki törel bunalımı duyabilen herkesin vicdanına saplanmakta ve acı vermektedir. Bu acıyı çekenler, insanlar arasında, toplumun ve kültürün, evrim için izleyecekleri yolun sorumluluğunu duyan ya da duyacak olanlardır. Modern ruhun hastalığı, törel ve toplumsal varlığın kökündeki bu yalandır. Bugün bilimsel kültür karşısında pek çok kimsede, kin değilse bile korku, daha doğrusu yabancılaşma duygusu uyandıran şey, az çok bulanık biçimde tanılanmış olan bu hastalıktır.Çokluk kızgınlık, bilimin teknolojik alt ürünlerine, bombalara; doğanın yıkımına, nüfustan gelen tendide yönelik görünür.Doğal olarak, teknolojinin bilim olmadığı, bir yandan da atom gücünün kullanılmasının insanlığın yaşaması için vazgeçilmez duruma geleceği türünden bir yanıt bulmak kolaydır; doğanın yıkımının, teknolojinin ileri gittiğini değil yetersiszliğini gösterdiği söylenebilir; nüfus patlaması her yıl milyonlarca çocuğun ölümden kurtarılmasının sonucu olduğuna göre, çocukları yeniden ölüme mi bırakmalı, diye sorulabilir. Bunlar, hastalığın belirtileriyle nedenlerini birbirine karıştıran yüzeysel söylevlerdir. karşı çıkma, gerçekte, bilimin esas iletisinedir. korku, günah korkusudur: Kutsal değerleri kirletme korkusu, haklı bir korku. Bilimin değerlere saldırdığı doğrudur. Bunu doğrudan yapmaz, çünkü yargoıç değildir ve onları görmemesi gerekir : Fakat Avusturalya yerlilerinden diyalektik maddecilere dek hepsinde, canlıcı geleneğin, değerleri, töreleri, ödevleri, hakları ve yasakları üzerine oturttuğu mitik ya da felsefi bireyoluşları yıkar. İnsan bu iletiyi bütün anlamıyla kabul ediyorsa, demek binlerce yıllık düşündün iuyanmış ve kendi mutlak yalnızlığı, kökten yabancılığıyla karşı karşıya gelimştir. Artık bir çingene gibi, içinde yaşadığı evrenin bir kıyısında bulunduğunu bilir: müziği karşısında sağır, umutlarına da, acılarına da, suçlarına da ilgisiz bir evren. O zaman da suçu kim tanımlayacak? İyiyi kötüden kim ayıracak? Bütün geleneksel sistemler töreye ve değerleri insanın erimi dışında tutmuşlardır. Değerler insanın değildi: Onlar vardılar ve insana egemendiler. Fakat insan, o değerlerin de, onlara egemen olanın da kendisi olduğunu öğrenince, şimdi de onları, evrenin (s:151) duygusuz boşluğu içinde eriyip dağılmış görüyor. İşte o zaman modern insan, yalnız cisimler değil ruhun kendisi üzerindeki korkunç yıkım gücünü de artık öğrenmiş olduğu bilime dönüyor, daha doğrusu ona karşı çıkıyor. *** Nereye başvurmalı? Nesnel doğru ile değerler kuramının birbirine yabancı, birinden ötekine geçilemeyen iki alan olduğunu bir kez ve kesin olarak kabul mü etmeli? Yazar olsun, filozof olsun, hatta bilim adamı olsun, modern düşünürlerin büyük bölümünün tutumu budur: Ben bu tutumun insanların büyük bölümündeki iç daralmasını besleyip artıracağına, bu yüzden deo onlar için kabul edilmmez olduğuna inanmakla kalmıyorum, aynı zamanda iki önemli açıdan bunu mutlak olarak yanlış buluyorum: -Öncelikle, değerler ile bilginin, gerek eylem, gerekse sylemde, her zaman ve mutlaka birbirine bağlı oluşu. - Sonra ve özellikle de, “doğru” bilginin tanımının, son çözümlemede, etik düzeyde bir koyuta dayanması yüzünden. Bu iki noktadan her biri birer kısa açıklama ister. Etik ile bilgi, eylemde ve eylem yoluyla, kaçınılmaz biçimde birbirine bağlıdır: Eylem, bilgi ile değerleri birlikte ortaya sürer ya da sorguya çeker. her eylem bir etiği anlatır, belli değerlere yarar ya da zarar verir, bir değerler seçimi yapar ya da öyle görünür. Öte yandan, her eylemde bir bilginin bulunması zorunlu görünür ve buna karşı eylem de bilginin iki kaynağından biridir. Bir canlıcı sistemde, etik ile bilginin birbirine karışması çatışma yaratmaz, çünkü canlıcılık bu iki kategori arasındaki her türlü kökten ayırımı ortadan kaldırır, onları aynı gerçeğin iki görünüşü sayar. İnsanın “doğal” sayılan “hak”ları üzerine kurulmuş bir toplumsal etik düşüncesi bu tutumu yansıtır ve bu tutum Marksizmin getirdiği moralin tanımlanması girişimlerinde, hem de çok daha sistemli ve vurgulanmış biçimde ortaya çıkar. Nesnellik koyutunun, bilginin doğruluğunun zorunlu koşulu olduğu bir kez kabul edildiğide, doğrunun kendisinin aranmasında vazgeçilmez olan kökten bir ayırımı, etik alanıyla bilgi alanı arasına yerleşmiş olur. Bilginin kendisi ("epistemolojik değer” dışında) her değer yargısının dışındadır, buna karşı etik, özünde öznel olduğuna göre, bilgi alanının her zaman dışında kalır.(s:152) Bilim son aşamada, bir belit (axiome) olarak konmuş olan bu kökten ayırım yaratmıştır. Burada belirtmekten kendimi alamıyorum, eğer kültür tarihinde biricik olan bu olay, başka bir uygarlıkta değil de Hıristiyan batıda ortaya çıkmışsa; bu belki de bir bölümüyle, kilisenin kutsal alan ile dindışı alan arasındaki ayırımı kabul etmiş olmasındandır. Bu ayırımı yalnızca bilime (dinsel alan sınırı dışında kalarak) kendi yolunu arama olanağı vermekle kalmıyor, düşünceyi, nesnellik ilkesinin ortaya koyduğu çokdaha kökten bir ayrılık için de haırlamış oluyordu. Batılılar kimi dinlerde dinsel ile dindışı arasında bir ayırımı bulunmayışını, bulunamayacağını anlamakta güçlük çekerler. Hinduizmde her şey dinsel alanda kalır; hatta “dindışı” kavramı anlaşılmaz bir şeydir. Bunları ayıraç içinde söylemiştik, konumuza dönelim. Nesnellik koyutu, “eski bağlaşım” ın yıkılışını belirterek, aynı zamanda bilgi yargılarıyla değer yargıları arasındaki her türlü karışıklığı da önlüyor.Fakat geride yine de bu iki kategorinin, söylem de içinde olmak üzere eylemdeki kaçınılmaz birliği kalıyor. İlkeden ayrılmamak için, her türlü söylemin (ya da eylemin) yalnızca, birleştirdiği iki kategorinin ayırımını koruyup açıklaması durumunda ya da ölçüde, anlamlı ya da gerçeğe uygun olduğunu kabul edeceğiz.Böyle tanımlandığında, gerçeğe uygunluk kavramı, etik ile bilginin örtüştükleri ortak alan oluyor; burada değerlerle gerçeklik, birlikte fakat kaynaşmamış olarak, bu sesi duyabilecek dikkatli insana bütün anlamlarını açıklar. Buna karşı, iki kategorinin karışıp kaynaştığı gerçeğe uymayan söylem, en zararlı anlamsızlıkla, bilinçsiz de olsa, en büyük yalandan başka bir yere ulaştırmaz. Görülüyor ki, bu tehlikeli karışımın en sürekli ve en sistemli uygulama alanı ("söylem”i Descartesçı anlamında alarak) “siyasal” söylemdir. Bu yalnız meslekten politikacıların durumu da değildir. Bilim adamaları da, kendi alanları dışında, değerler kategorisiyle bilgi kategorisi arasındaki ayırımı görmekte tehlikeli bir yetersizlik gösterirler. Fakat bu da başka bir ayraçtı. Bilginin kaynağına dönelim. Demiştik ki, canlıcılık, bilgi önermeleriyle değer yargıları arasında bir ayırma yapmak istemez, ayrıca yapamaz da; çünkü Evren’de ne denli özenle gizlenmiş olursa olsun bir amaç bulunduğu kabul edildiğinde böyle bir ayırmanın anlamı kalmaz. nesnel bir sistemdeyse tersine, bilgiyle değerler arasındaki her kaynaşma yasaklanmıştır.(s: 153)Fakat ( bu en önemli noktadır; bilgiyle değerlerin mantıksal olarak kökten bağlantılı olduğu sorunu) b u yasaklama, nesnel bilgiyi kuran bu “ilk buyruk”, kendisi nesnel değildir, olamaz da: Bu bir ahlak kuralı, bir disiplindir. Gerçek bilgi değerleri tanımaz; fakat gerçek bilgiyi kurmak için bir yargı, daha doğrusu, bir değer beliti(axiome) gerekir. Açıktır ki, nesnellik koyutunu doğru bilginin koşulu olarak almak, bir bilgi yargısı değil, bir etik seçimdir, çünkü koyutun kendisine göre bu yargıcılı (arbitral) seçimden önce doğru bilgi bulunamaz.. Nesnellik koyutu, bilginin yasasını belirlemek üzere, bir değer tanımlıyor ve bu değer nesnel bilginin kendisidir. demek nesnellik koyutunu kabul etmek, bir etiğin, yani bilgi etiğinin, temel önermesini ortaya koymak oluyor. Bilgi etiğinde, bilgiyi kuran, bir ilksel değerin etik seçimidir. Onun, hepsi de insanlarca kabul erdillmesi gereken, içkin, dinsel ya da “doğal” bilgi üzerinde kurulduğu savında olan canlıcı etikten kökten ayrıldığı nokta buradadır.Bilgi etiği insana kendini kabul ettirmez, tersine, onu her söylemin ya da her eylemin gerçeğe uygunluğunun belitsel koşulu yaparak kendine kabul ettiren insandır. Discous de la Methode bir kuralcı epistemoloji önerir, ancak herşeyden önce onu bir kez de bir moral düşünme ve meditasyon olarak okumak gerek. Gerçeğe uygun söylem ise bilginin temelidir, insanlara büyük güçler sağlar ve bu güçler günümüz insanını hem zenginleştirip hem de tehdit eder, ona özgürlük sağladığı kadar tutsaklık da getirebilir. Bilimle örülmüş olan ve onun ürünleriyle yaşayan modern toplumlar, aşşırı ilaçtan zehirlenen birisi gibi onun tutsağı olmuşlardır. Maddi güçleri, bilginin temelindeki bu etikten, ahlaki zayıflıkları ise yine de başvurmaktan çekinmedikleri, fakat bilginin bozmuş olduğu değer sistemlerinden gelir. Bu çatışma öldürücüdür. Ayaklarımızın dibinde açıldığını gördüğümüz uçurumun nedeni budur. Modern dünyanın yaratıcısı olan bilgi etiği, o dünya ile uyuşabilecek, kavranmış ve kabul edilmiş duruma geldiğinde de onun evrimine yön verebilecek tek etiktir. *** Kavranmış ve kabul edilmiş dedik. Buna olanak var mı? Eğer yalnızlık kaygısı ve zolayıcı bir toptan açıklmama gerekisnimi, benim sandığım gibi doğuştansa; çağların derinliklerinden gelen bu kalıt yalnız kültürel değil, doğal olarak kalıtımsalsa; bu çetin, soyut ve (Raslantı ve Zorunluluk, s: 154) gururlu etik, kaygıyı yok edebilir, istekleri karşılayabilir mi? Bilemem.Fakat herşeye karşın büsbütün de olanaksız olmadığı düşünülemez mi? İnsanda, bilgi etiğinin sağlayamadığı bir “açıklama”dan da öte, belki bir aşma, bir üstünlük gereksinimi de vardır. Ruhlarda her zaman yaşayan büyük toplumcu düşün gücü bunun tanığı gibi görünüyor. Hiçbir değer sistemi, gereektiğinde uğruna kendini vermesini doğru gösterecek biçimde bireyi aşan bir ülkü önermedikçe, gerçek bir etik oluşturduğunu öne süremez. Bilgi etiği, doğrudan tutkusunun yüksekliği nedeniyle, belki de bu aşma gereksinimini karşılayabilir. Aşkın bir değer olarak doğru bilgiyi tanımlar ve insana, artık onu kullanmayıp, özgür ve bilinçlmi bir seçimle ona hizmet etmeyi önerir. Nedir ki bu da bir insancılıktır(humanisme), çünkü insana, bu aşkınlığın yaratıcısı ve koruyucusu olarak saygı duyar. Bilgi etiği bir anlamda da “etiğin bilgisi” dir, yani tutkuların, dileklerin ve biyolojik varlığın sınırlarının bilgisi: İnsanın içinde, saçma olmasa da olağandışı ve salt bu olağadışılığından dolayı değeril olan hayvanı görür; öyle bir hayvan ki, dirimyuvarı ve düşünceler dünyası gibi iki alanda birden yaşadığı için, einsan sevgisiyle birlikte sanat ve şiirde kendini gösteren bu acılı ikiliğin hem işkencesi altında hem de zenginliği içindedir. Canlıcı sistemlerin hepsi de, tersine, biyolojik insanın görmezden gelinmesini, alçaltılması ya da bastırılmasını, onun hayvanal koşullarına bağlı kimi özelliklerinden tiksinme ve korku duyulmasını az çok yeğlemişlerdir.Buna karşı bilgi etiği, insanı, yerine göre ona egemen olmayı bilmek koşuluyla, bu kalıta saygı gösterip onu kabul etmeye özendirir: İnsanın en yüksek niteliklerine, özgeciliğe, yüce gönüllülüğe ve yaratıcı tutkuya gelince, bilgi etiği bunların hem toplumsal biyolojik kaynaklaranı bilir hem de kendi tanımladığı ülküye yararlı aşkın değerlerini kabul eder. **** Sonuç olarak bilgi etiği benim gözümde, gerçek bir toplumculuğun(sosyalizm) üzerine urulabileceği hem ussal hem de bilinçili olarak ülkücü tek tutumdur. 19. yy’ın bu büyük düşü genç ruhlarda, acı veren bir yoğunlukla yaşamaktadır. Acı vericiliği, bu ülkünün uğradığı ihanetler ve kendi adına işlenen cinayetler yüzündendir. Bu derin özlemin, felsefi öğretisini canlıcı bir (Raslantı ve Zorunluluk, s: 155) ideolojiiçinde bulması acıklı, ancak belki de kaçınılmazdır. Diyalektik maddecilik üzerine kurulan tarihsel kehanetçiliğin, daha doğşundan büyük tehditlerle dolu olduğunu görmek kolaydı, nitekim bunlar gerçekleşmiştir. Diyalektik maddecilik, bütün öteki canlıcıklarından da daha çok, değer ve bilgi kategorilerinin birbiriyle karıştırılmasına dayanmaktadır. Onun, temelden gerçekdışı bir söylem içinde, yokluğa düşmek istemeyen her insanın, önünde boyun eğmekten başka yapacak ya da başvuracak bir şeyinin bulunmadığı tarih yasalarını “bilimsel” olarak kurmuş olduğunu ileri sürebilmesinin nedeni bu karışıklıktır. öLdürücü olmadığı zaman çocukça olan bu yasalardan kesinlikle kurtulmak gerek. Gerçeğe uygun bur toplumculuğun, yandaşlarının ruhuna kök salmış olduğunu savunduğu, bilimin alay konusu ve özünde gerçekdışı olan bir ideoloji üzerine kurulması olanağı var mı? topluculuğun tek umudu, bir yüzyıldanberi kendine egemen olan ideolojinin “düzeltilmesinde” (revizyonunda) değil, bu ideolojinin toptan bırakılmasındadır. Bu durumda gerçekten “bilimsel” bir toplumcu hümanizma, doğrunun kaynağını ve ahlakını eğer bilginin kendisinin kaynaklarında, bilgiyi özgür bir seçimle bütün öteki değerlerin ölçüsü ve güvencesi olarak en büyük değer yapan etikte değilse nerede bulabilir? Bu etiğin ahlaksal sorumluluğu, doğrudan bu beltisel seçimin özgürlüğüne dayanır. toplumsal vi siyasal kurumların temeli ve bu nedenle de onların gerçeğe uygunluğunun ölçüsü olarak, yalnızca bilgi etiği gerçek bir toplumculuğa götürebilir. düşüncenin, bilginin ve yaratıcılığın aşkın cennetinin savunulmasına, genişletilmesine ve zenginleştirilmesine adanmış kurumları o kabul ettirir. İnsan bu cennette oturu. ve canlıcığını hem yalancı tutsaklıklarından hem de maddi baskılarından gitgide kurtularak, kendisine, o cennetin hem uyruğu hem de yaratıcısı diye en değerli ve en biricik özünde hizmet eden kurumların koruyuculuğunda, sonunda gerçeğe uygun olarak yaşayabilir. Bu belki de bir ütopyadır. Fakat tutarsız bir düşde değildir. Bu, bütün gücünü mantıksal tuturlığından alan bir düşüncedir. Bu, gerçeği araşyışın zorunlu olarak varacağı sonuçtur. Eski bağlaşma çözüldü; insan artık bir rastlantıyla içine düştüğü bu evrenin duygusuz enginliği içinde yalnız olduğunu biliyor. Yazgısı gibi görevi de bir yerde yazılı değildir. Bir yanda cennet (krallık), bir yanda cehennem (karanlıklar): Seçmek kendine kalmış.”(Kitap bu satırlarla bitiyor) (J.Monod,Raslantı ve Zorunluluk s:143-156)

http://www.biyologlar.com/evrim-ve-termodinamigin-ikinci-yasasi

EVRİM KURAMI ve TEORİLERİ 1

Evrim kuramının özü maymun sorunu mudur? Darwin,maymundan geldiğimizi mi söyledi? Maymundan geliyor olmakla kurttan geliyor olmak neyi fark ettirir? Darwin,Evrim kuramını hangi araştırmalar sonucu ortaya koydu? Doğal seçilim nedir? Yaşamın ortaya çıkışında rastlantının rolü var mıdır? Bugün yaşamın nasıl oluştuğu konusunda sağlam bir kurama sahip miyiz? Yaratılış kuramları ile Evrim kuramının farkı nedir?Erzurumlu İbrahim Hakkı,Darvin’den yüz yıl önce maymundan geldiğimizi nasıl söyledi? İslam toplumlarındaki bilimin parlak yüzyılları olan 8. ve 12. yy'larda evrim kuramının pırıltılarını savunan İslam bilgeleri var mıdır? Evrim kuramını reddetmek,bizlere Türkiye'mize neler kaybettirir? Zümrütten Akisler : Charles Darvin’den bilimsel düşünme dersleri... A. M. C. Şen gör 27 Aralık 1831'de Majestelerinin Gemisi Beagle, dünyanın etrafını dolaşmak üzere İngiltere'nin Plymouth limanından demir aldığı zaman yolcuları arasında bulunan "geminin doğa bilimcisi" Charles Darwin henüz 22 yaşında, teşebbüs ettiği tıp ve ilâhiyat eğitimlerinin her ikisinde de pek bir varlık gösterememiş, yaşamında tutacağı yol pek de belli olmayan gencecik bir adamdı. Gitmesine baştan razı olmayan babasına gemide harçlığından fazlasını harcayabilirse iki misli akıllı sayılacağını söylediğinde, yetenekli ve deneyimli taşra doktoru Robert Darwin oğluna gülümseyerek "ama herkes bana senin çok akıllı olduğunu söylüyor!" cevabını vermişti. "Herkes" haklı çıktı. Bu gencecik adam, 1837'de İngiltere'ye geri geldiğinde birinci sınıf bir doğa bilimci olup çıkmıştı. Evrim kuramı onun bilimin kalıcı hazinelerine kattığı tek mücevher değildir. Pasifik Okyanusunda yol alırken karşılaşılan sayısız atoller (dairemsi mercan adaları) genç adamın dikkatini çekmişti. Bu garip yapılar nasıl oluşuyordu? Mercanların küçük hayvancıklar oldukları, yaşayabilmek için mutlaka güneş ışığına ihtiyaçları olduğu, bu nedenle de yaklaşık 200 metrenin altında yaşayamayacakları biliniyordu. Atollerin dairesel şekilleri, bunların deniz altı yanardağlarının kraterlerinin kenarlarında büyümüş mercan kolonileri olduğu fikrini doğurmuştu. Geminin küpeştesinden yanindan geçtikleri atollerin ve içlerindeki turkuvaz la günlerin doyulmaz güzelliklerinin büyüsü içinde Darwin, bu teoriyi düşünüyordu: Her bir atol, bir krater! Iyi de niçin tüm kraterler "tesadüfen hep deniz seviyesinden yalnizca iki yüz metre derinlikteki alan içinde bulunsunlar?" Haydi diyelim ki deniz dibinin engebelerinden ötürü bu böyle olsun. Peki, ya set resifleri denilen ortada bir kara parçasini çevreleyen atol benzeri mercanlar? Ya saçak resifleri adi verilen ortadaki bir karaya dogrudan bagli gelişenler? Hele set resiflerinin açiklanmasi için herkesin kabul ettigi kurama göre ortadaki karanin etrafinda bir de krater bulunmasi geregi? Ya Avustralya'nin tüm kuzeydogu sahili boyunca uzanan o binlerce kilometrelik dev set resifi? Onun da mi krateri var? Bazilari mercanlarin sualti dag zirvelerinde oluştugunu savunuyor bu tür dümdüz mercan setlerini veya atol siralarini görünce: O dag siralarinin tepeleri hep ayni seviyede miydi? Nerede böyle bir dag silsilesi görülmüş ki? Kafasında bu sorular uçuşan genç, diyor ki, atollerin hepsinin deniz seviyesinde bulundukları açık, daha yukarı tırmanmıyorlar. Bazı yerlerde yükselmiş resifler var: Onlardaki mercanlar ölmüş. Bugünkü dairesel mercan adalarında deniz dış kısımda hızla derinleşiyor, atol lagünleri ise hep sığ. Diyelim ki bunlar tepe yükseklikleri çeşitli olabilen bir dağ silsilesinin yavaş yavaş deniz dibine çökmesiyle oluşmuş olsunlar. O zaman ne olacak? Denizin içine dalan tepenin çevresine önce saçak resifleri oluşacak; tepenin çökmesi devam ettikçe bunlar sırayla önce set sonra da tepe tamamen sular altında kalınca atol resiflerine dönüşecekler. Çökme ne kadar devam ederse etsin, resif yalnız 200 metre derinlikte yaşayabildiğine göre her mercan nesli bu derinliğin altına çöken ve ölenlerin kalıntıları üzerinde yaşamağa ve kireçtaşından iskeletlerini yapmağa devam edeceklerdir. Bu yeni teoriyi geliştiren genç, hemen önüne haritalari aliyor. Bir de bakiyor ki atollerin oldugu yani kendi kuramina göre çökme olan yerlerde faal volkanlar yok denecek kadar az, halbuki daha önce gördügü, Güney Amerika Andlari gibi yükselen yerlerde yanardagdan geçilmiyor. Hemen bir yükselen ve alçalan alanlar haritasi hazirliyor ve yanardaglarin dagilimiyla birlikte bunlarin yer kabugunun dinamizmine işaret ettigini vurguluyor. Darvin’in mercan adalarinin köken ve gelişimleri hakkindaki kurami 1960'li yillarda gelişen levha tektonigi kuramiyla yepyeni ve büyük bir destek daha kazandi. Birkaç gözlem ve bunlarin çok siki bir mantiksal analizinden türeyen bu kuram Darvin’e "bütün imkânsiz şiklari temizlersen, geriye kalan ne derece olanaksiz gibi görünse de dogrudur" diye ifade edilebilecek olan "dişlama kurali"ni ilham etmişti. Ama yillar sonra kendisinin deniz taraçalari diye yorumladigi Glen Roy 'un "paralel yollari" denen taraçalarinin aslinda buzul gölleri tarafindan oluşturuldugunu Agassiz kanitlayinca, Darwin bilimde "dişlama ilkesine" de güvenmenin dogru olmadigini anladi ve bunu açik kalplilikle itiraf etti: "Insan dogada hiç kimsenin o ana kadar görmedigi süreçlerin olabilecegini asla unutmamali." İşte biyolojik evrim kuramı, böyle deneyimli bir düşünce ustasının, gelmiş geçmiş en büyük doğa bilimcilerden biri olmakla kalmayıp, aynı zamanda büyük de bir bilim felsefecisi olan bir kişinin ürünüdür. Darvin’in düşünce berraklığını ben geçmişte düşüncesini yakından tanıdığımı sandığım yalnız iki insanda bulabildim: Al bert Einstein ve Mustafa Kemâl. (Cumhuriyet Bilim Teknik, 9 Aralık 2000) İnsanlar ve Hayvanlar: Konuşma ve Düşünce “ Platon, diyaloglarından birinde, Protagoras' ın ağzına, insanın kökeni üzerine bir masal verir: İnsanlar, canlı yaratıklar, tanrılarca ateşten ve topraktan yapılmışlardı. Yaratıldıktan sonra, Prometheus ve erkek kardeşi Epimetheus, her tür, kendini savunacak araca sahip olabilsin diye, tırnak, kanat ya da yer altında barınaklar vererek kendi yeteneklerini bağışladı onlara. Soğuğa karşı korunmak için hayvan kürklerine, derilerine sardı onları; bazılarına, diğerlerinin doğal avı olma yazgısını verdi, ama aynı zamanda onları son derece doğurgan yaparak yaşamı sürdürmelerini sağladı. Bütün bunlar, kardeşinin yönetimi altında Epimetheus tarafından yapıldı, ama görevinin sonunda farkına vardı ki, eldeki bütün yetenekleri istemeyerek (hayvanlara) bağışlamış, insanlara hiçbir şey kalmamıştı. Prometheus da insanı yok olup gitmekten korumak için ateşi verdi ona… Bu örnekte,insan ateşi Prometheus’tan ya da başka bir tanrıdan hediye olarak almamıştır kendi us gücüyle kendi içi bulmuştur onu. Yunanlıların kendi de biliyordu bunu çünkü Prometheus figürünü insan zekasının bir simgesi olarak yorumluyorlardı. Ayrıca zekanın bir başka yetenekten,aynı zamanda özellikle insanın konuşma yeteneğinden ayrılmaz olduğunu da biliyorlardı. İnsan,logosa sahip olmakla hayvanlardan ayrılır;ustur bu, anlayıştır ve konuşmadır. Onu yaratıkların efendisi,doğanın sahibi,kartaldan daha hızlı,aslandan daha güçlü yapan da budur. Nasıl elde etti bunu? Mitin verdiği yanıta göre,öteki hayvanların sahip olduğu saldırı ya da savunmaya yarayan bedensel gelişmelerde yetersiz olduğu için elde etti onu. Bunlar olmayınca,yok olup gitme tehlikesiyle yüz yüze geldi ve böylece,görüldüğü gibi onları geliştirmeye zorlandı. Bu mitin özü bilimsel bir hakikat tır. Genel olarak hayvansal yaşamin çeşitli biçimleri dogal ayiklanmayla çok uzun bir süre içinde evrimleşmiştir; bu yolla, kendilerini az ya da çok başariyla farkli ortamlara ve birbiri ardindan gelen ortam degişikliklerine uydurarak farklilaşmişlardir. Iklim koşullari yeryüzünün farkli yerlerinde farkli olmakla kalmayip,her yerde, bir takim daha küçük ya da daha büyük degişikliklere de ugramiştir. Çevre degiştigi için hiçbir hayvan türü hiçbir zaman çevresine tam olarak uyamaz;kendisini belli bir dönemin koşullarina kusursuz bir biçimde uydurmuş olan bir tür, daha az özelleşmiş diger türler artar ve çogalirken,ayni nedenle bir süre sonra güçsüz duruma gelebilir. İnsan, hayvanların en yüksek sınıfı olan kendisinden başka insansıları ve maymunları da içine alan primatlardan biridir. Diğer memeli sınıfları,kedi ve köpeği içine alan etoburlarla,at ve sığırı içine alan toynaklılardır. (G. Thomson, İlk Filozoflar s: 25-27) Atalarımız İnsanın, hatta bütün yaşamın köklerini nasıl biliyoruz? Alan Moorehead, Charles Darvin’in 1835'te HMS Beagle ile yaptığı uzun yolculuk sırasında evrimle ilgili kuramının ın ilk tohumlarının kafasında belirlediği yer olan Galapagos Adaları'nı ziyaretini sürükleyici bir dille anlatır: Pasifik’teki bütün tropik adalar arasında Tahiti’den sonra en ünlüsü Galápagos adalarıydı Ancak bu adalarda insanı beğenebileceği pek bir şey yoktu. Tahiti takımadası gibi bereketli ve güzel olmadıkları gibi,denizde izlenen alışılmış yolların da çok dışındaydı. Adaların ünü tek bir şeyden kaynaklanıyordu; dünyadaki öteki adalardan farklı olarak son derece ilginçtirler. Beagle için çok uzun bir yolculukta sığınılacak limanlardan biriydi yalnızca, ama Darwin için bundan daha fazlaydı;çünkü burası,onun yaşamın evrimiyle ilgili taşladığ ğı yerlerdi. Kendi sözleriyle “Burada,gizemler gizemi o büyük olgunun,bu dünyada yeni varlıkların ortaya çıkışının gizine zamanda ve uzamda daha yaklaştığımızı hissediyoruz.” Fakat Beagle’ın mürettebatı için adalar daha çok bir cehennemi andırıyordu. Gemi, takımadanın en doğusunda yer olan Chatham Adası’na yaklaşırken,kıvrılıp bükülerek çevreyi kaplayan korkunç lavlardan oluşmuş,taşlaşıp kalan fırtınalı bir denizi andıran bir kıyı gördüler. Hemen hemen yeşil tek bir şey bile yoktu;iskelete benzeyen zayıf çalılar adeta yıldırımla kavrulmuş gibiydiler ve ufalanmış kayalar üzerinde tembel tembel iğrenç kertenkeleler yürüyordu.Kaararan sıkıntılı gök havada asılı duruyor,baca şapkaları gibi dikilmiş küçük volkanik koni ormanı Darvin’e doğup büyüdüğü Staffordshire’daki dökümhaneleri anımsatıyordu. Havada bir yanık kokucusu bile vardı. Beagle’ın kaptanı Robert Fitzroy’un yorumu “Cehenneme yaraşır bir kıyı” biçiminde oldu. Beagle, bir aydan uzun bir sare Galapagos’ta dolaşip ilginç bir noktaya her ulaştiginda bir kayik dolusu adami keşif yapmalari için birakti. Bizi ilgilendiren grup James Adasi’nda karaya birakilan gruptur. Darwin burada iki subay ve iki gemiciyle birlikte,yanlarinda bir çadir ve erzak,karaşa ayak basti, Fitzroy da bir haftadan sonra geri gelip onlari aylaşa söz verdi. Deniz kertenkeleleri açık kocaman ağızları,boyunlarında keseleri ve uzun düz kuyruklarıyla yaklaşık bir metrelik minik birer ejder olup çıkmışlardı; Darwin onlara “karanlığın minik şeytanları” diyordu. binlercesi bira araya toplanmıştı ve gittiği her yerde önünden kaçışıyorlardı. Üzerinde yaşadıkları ürkütücü kaya kayalardan bile daha karaydılar. Sahildeki öteki yaratıkların da farklı tuhaflıkları vardı: Uçamayan karabataklar,ikisi de soğuk deniz yaratığı olan ve hiç tahmin edilemeyeceği halde burada tropik sularda yaşayan penguenler ve ayı balıkları,bir de kertenkelededir üzerinde kene avlayan bir kızıl yengeç. Adanın iç kısımlarında yürüyen Darwin, dağınık bir öbek kaktüsün arasına vardı; burada da iki koca kaplumbağa karınını doyurmaktaydı. küp gibi sağırdılar,ancak burunlarının dibine kadar yaklaşınca onu 1farkettiler. sonra da yüksek sesle tıslayıp boyunlarını içeri çektiler. Bu hayvanlar o denli büyük ve ağırdılar ki yerlerinden kaldırmak ya da yana çevirmek olanaksızdı-bir insan ağırlığını da hiç zorlanmadan taşıyabiliyorlardı.(s: 138) Kaplumbağalar daha yukarıdaki bir tatlı su kaynağına yöneldiler; birçok yönden gelene geniş patikalar tam orada kesişiyordu. Darwin, çok geçmemişti ki kendini iki sıralı garip bir geçit töreninin ortasında buldu. Bütün hayvanlar ağır ağır ilerliyor,arada bir yol boyunca rastladıkları kaktüsleri yemek için yürüyüşlerine ara veriyorlardı. Bu geçit töreni bütün gün ve gece devam etti durdu. sanki çok uzun çağlardır sürüp gidiyordu. Bu dev hayvanlar çok savunmasızdılar. Balina avcıları gemilerine erzak sağlamak içir bir kerede yüze yakınını alıp götürüyordu. Darvin’in kendisi de bunların yavru olanlarından üçünü yakalıd, sonrada da Beagle’a yükleyip canlı canlı İngiltere’ye kadar götürdü. Doğal tehlikeler de onları bekliyordu. Yavru kaplumbağalar daha yumurtadan çıkar çıkmaz leş yiyici bir tür şahinin saldırısan uğruyorlardı. Buradaki başka garip yaratik da kara iguanalariydi. Bunlar hemen hemen deniz iguanalari kadar-bunlarin 1.5 metre olanlari hiç de az degildi- iri, onlardan biraz daha çirkindi. Bütün sirtlarin kaplayan dikenleri,sanki üzerlerine yapişmiş gibi görünen portakal rengi ve tugla kirmizisi ibikleri vardi. karinlarini,daha etli parçalara ulaşmak için çok yükseklere tirmanarak,yaklaşik 9 metre boyundaki kaktüs agaçlari üzerinde doyuruyorlardi;çogu zaman da kurt gibi aç görünüyorlardi. Darwin bir gün onlarin bir öbegin üzerine bir dal firlattiginda bir kemik çevresinde dalaşan köpekler gibi dala saldirmişlardi. Yuvalari o kadar çoktu ki yürürken Darvin’in ayagi sürekli birine giriyordu. Topragi bir ön bir art pençelerini kullanarak şaşirtici bir hizla kazabiliyorlardi. Keskin dişleri ve tehdit kar bir havalari vardi;ama hiç de isiracakmiş gibi görünmüyorlardi. “aslinda yumuşak ve uyuşuk canavarlardi” kuyruklariyla karinlarini yerde sürükleyerek yavaş yavaş yürüyorlardi ve sik sik kisa bir tavşan uykusu için duruyorlardi. Bir keresinde Darwin onlardan birini topragi kazip tamamen altina girene kadar bekledi, sonra da kuyrugundan tutup çekti. kizmaktan çok şaşiran hayvan birden döndü ve “Kuyrugumu neden çektin?” der gibi öfkeyle Darvin’e bakti. Ama saldirmadi. Darwin,James Adası’nda,hepsi de eşsiz,26 kara-kuşu türü saydı. “Çok nadir olduklarını tahmin ettiğim kuşları da dikkatle inceledim” diye yazdı[eski hocası] John Henslow’a.İnanılmaz ölçüde uysaldılar. Darvin’i büyük ve zararsız başka bir hayvan olarak gördüler ve yanlarından her geçtiğinde çalıların içerisinde kımıldamadan oturdular. Darwin,Charles adasında bir pınarın başına elinde bir değnek oturmuş, su içmeye gelen güvercinlerle ispinozları avlayan bir çocuk gördü; çocuk öğle yemeklerini bu basit yöntemle çıkarma alışkanlığındaydı. Kuşlar hiç de yaşadıkları tehlikenin farkında görünmüyorlardı. “Yerli sakinler çevreye yeni gelen bir yabancının beceri ya da gücüne alışana kadar, yeni gelen bu yırtıcı hayvanın çevrede çok büyük bir tahribat yaratacağı sonucuna varabiliriz” diye yazdı Darwin. Büyülü bir hafta böyle geçti; Darvin’in kavanozları bitkilerle, deniz kabuklarıyla, böceklerle, kertenkelelerle ve yılanlarla doldu. Herhalde cennet bahçesi böyle olamazdı;yine de adada “bir zamandışılık ve bir masumluk” vardı. Doğa büyük bir denge içindeydi;orada bulunan tek davetsiz misafir insandı. Bir gün tam bir daire oluşturan bir krater gölünün etrafında yürüyüşe çıktılar. Göl yaklaşık bir metre derinliğindeydi ve parlak beyaz bir tuz tabanın üzerinde kımıltısız uzanıyordu. kenarlarında pırıl pırıl yeşil bir perçem oluşmuştu. Bu doğa harikası yerde alina avına çıkmış bir geminin isyancı tayfaları kısa bir süre önce kaptanlarını öldürmüştü. Ölen adamın kafatası hala toprağın üzerinde duruyordu. Beagle orada Darvin’in arzuladığı kadar çok kalmadı. “Bir bölgede en ilgi çekici şeyin n olduğunu bulur bulmaz oradan aceleyle ayrılmak çoğu yolcunun yazgısıdır.” Geminin arka tarafında topladığı örnekleri seçip ayırmaya başladığında,birden, çok önemli bir şey dikkatini çekti: Çoğu yalnız bu adalarda bulunan,başka hiçbir yerde bulunmayan eşsiz türlerdi bunlar ve bu, bitkiler için olduğu kadar sürüngenler,kuşlar,balıklar kabuklular ve böcekler için de doğruydu. Güney Amerika’da karşılaşılan türlere benzedikleri doğruydu;ama aynı zamanda çok da farklılardı. “En çarpıcı olanı” diye yazdı (s:140) dana sonra Darwin, “bir yandan yeni kuşlarla,yeni sürüngenlerle,yeni kabuklularla,yeni böceklerle,yeni bitkilerle, bir yandan da kuşların ses tonları,tüy renklerinin tonları gibi ufak tefek sayısız yapı özelliğiyle kuşatılmış olmak;hem patagonya’nın ılıman ovalarını hem de Kuzey Şile’nin kavurucu çöllerini çok hatırlatan yerlere sahip olmak.” Başka bir keşfi daha oldu: Birçok ada birbirinden yalnizca 50-60 mil uzakliktaydi;ama türler adadan adaya bile farklilik gösteriyordu. Bu, ilk kez çeşitli adalarda vurulmuş alayci-ardiçkuşlarini karşilaştirirken dikkatini çekti,daha sonra da takimadanin vali yardimciligini yapan Bay lawson bir kaplumbaganin kabuguna bakinca onun hangi adadan geldigini bilebilecegini söyledi .. Küçük ispinozlarda bu çok daha belirgindi. İspinozlar sönük görünüşlü,kulağa hoş gelmeyen kötü ötüşleri olan kuşlardı; hepsi kısa kuyrukluydu;çatılı yuvalar yapıyorlar, bir kerede pembe benekli dört yumurtanın üstüne kuluçkaya yatıyorlardı. tüylerini rengi belli ölçülerde değişiklik gösteriyordu.: Yaşadıkları adaya göre lav karası ile yeşil arasında değişiyordu (Bu denli donuk görünümlü olan yalnız ispinozlar değildi;sarı göğüslü çıt kuşu ile kızıl sorguçlu sinekçil dışında kuşların hiçbirinde tropik bölgelerin o bilinen parlak renkleri yoktu.). Ama Darvin’i en çok şaşırtan şey ispinozların farklı türlerinin sayısı ve gagalardaki çeşitlilikti. İspinozlar bir adada fındıkları ve tohumları kırmak için güçlü ve kalın gagalar geliştirmişlerdi;bir başkasında gaga böcek yakalamasını sağlamak için küçüktü;yine bir başkasında meyve ve çiçeklerle beslenmeye uygun bir hale gelmişti. Hatta bir kaktüs iğnesiyle deliğindeki kurdu çıkarmayı öğrenmiş bir kuş bile vardı. Belli ki ispinozlar farkı adalarda farklı yiyecekler buldular ve birbirini izleyen kuşaklar boyunca kendilerini buna uyarladılar. kendi aralarında başka kuşlarla karşılaştırıldığında bu kadar çok farklılaşmaları,bu kuşların ilkin Galapagos adalarında ortaya çıktıklarını düşündürdü., Bir dönem, büyük bir olasılıkla oldukça uzun bir dönem, belki yiyecek ve yurt konusunda hiç rakipleri olmadı, bu da onların(s:141) başka türlü olsaydı onlara kapalı olacak yönlerde evrimleşmelerine izin verdi. Örneğin ispinozlar olağan koşullarda,ortalıkta zaten etkili ağaçkakanlar dolaştığı için türler gibi ağaçkakan yönünde evrime uğramazlar; sonra küçük bir ağaçkakanı Galapagos’a yerleşmiş olsaydı büyük bir olasılıkla ağaçkakan ispinozu hiç evrimleşmezdi. Aynı şekilde,fındık yiyen ispinozlar,böcek yiyen ispinozlar ve meyve ve çiçekle beslenen ispinozlar kendi tarzlarını geliştirmeleri için kendi hallerinde bırakılmışlardı. Yalıtım yeni türlerin kaynağı olmuştu. Burada büyük bir ilke gizliydi. Doğal olarak Darwin onun bütün sonuçlarını birden kavramadı. Günlükçünü yayımlanan ilk basıksında ispinozlardan çok az söz etti;ama çeşitliklileri ve uğradıkları değişiklikler daha sonra doğal seçme ile ilgili kuramının büyük kanıtları oldu. Fakat o zamana kadar olağanüstü ve tedirgin edici bir buluşun kıyısında olduğunu anlamadı. Bu noktaya gelene kadar,değişikliğe uğramayan türlerin yaratıldığı yollu geçerli inanca asla açık açık karşı çıkmadı,ama bu konuda gizli bir takım kuşkularının olması da pek ala olasıdır. Fakat burada,Galapagos’ta,farklı adalarda farklı alaycı kuş,kaplumbağa ve ispinoz biçimleriyle,aynı türün farklı biçimleriyle karşı karşıya gelince,çağının en temel kuramlarını sorgulamak zorunda kaldı. Aslında iş bu kadarla da kalmıyordu;şimdi kafasını kurcalayan fikirlerin doğru olduğu kanıtlanırsa,Yeryüzü’nde yaşamın kaynağı ile ilgili olarak kabul edilen bütün kuramlar yeniden gözden geçirilmek zorunda kalınacak,Tekvinin -Adem ile Havva ve Tufanla ilgili öykülerin-kendisinin de bir boş inançtan başka bir şey olamadigi gösterilmiş olacakti. Bir şeyler kanitlamak için yapilacak araştirmalar ile soruşturmalar yillarca sürebilirdi;ama en azindan kuramsal olarak yap-bozun bütün parçalardi yerli yerine konmuş görünüyordu. Düşüncelerini geçici ve varsiyyimsal olarak bile Fitzoy’a kabul ettiremedi. Iki adamin daha sonraki yazişmalarina bakarak aralarindaki tartişmayi yeniden canlandirmak,Galapagos’tan uzaklaşirken kah dar kamaralarinda ,kah (s: 142) gecenin ayazinda kiç güvertesinde, büyük bir anatla birbirlerini ikna etmeye çalişan genç insanlara özgü bir güçle savlarini ileri sürüşlerini gözümüzün önüne getirmek olanakli. Darvin’in savı ana hatlarıyla şuydu: Bildiğimiz dünya tek bir anda birden yaratılmadı;son derece ilkel bir şeyden yola çıkarak evrimleşti ve hala değişmekte. Bu adalar olup bitenlerle ilgili harika bir örnekti. Çok yakın zamanlarda volkanik bir patlama sonucunda denizin üzerinde belirdiler. İlk zamanlarda üzerinde hiçbir yaşam yoktu. Bir süre sonra kuşlar geldi. Gübrelerinde bulunan, hatta büyük bir olasılıkla da ayaklarındaki çamura yapışmış tohumlara toprağa bıraktılar. Deniz suyuna dayanıklı başka tohumlar da Güney Amerika anakarasından yüzerek geldi. Yüzen kütklerin ilk kertenkeleleri buralara kadar taşımış olması olasıdır. Kaplumbağalar denizin kendisinden gelip kara kaplumbağalarını geliştirmiş olabilirler. her tür geldikten sonra kendisini adada bulunan yiyeceğe-bitkilere ve hayvansal yaşama- uyarladı. Bunu yapamayanlar ile kendilerini öteki türlere karşı koruyamayanların ise soyları tükendi. kemikleri daha önce Patagonya’da bulunan dev yaratıklara olan da buydu;düşmanlarının saldırısına uğradılar ve ortadan kalktılar. Her yaşayan şey bu süreçten geçmiştir. İnsan,çok ilkel, hatta maymundan bile çok daha ilkel bir yaratık olduğu zamanlarda bile rakiplerinden daha hünerli ve daha saldırgan olduğu için, yaşamını devam ettirip büyük bir başarı kazandı. Aslında Yeryüzündeki bütün yaşam biçimlerinin tek bir ortak atadan çıkmış olması da olasıdır. Fitzroy, bütün bunların, Kutsal Kitapla tam bir çelişki içinde oldukları için,kafir saçmalıkları olduğunu düşünmüş olmalı. İnasan. orada kesin bir biçimde belirtildiği gibi, Tanrının kendi suretinde, mükemmel olarak yaratıldı; her tür, hayvanlar kadar bitkiler de ayır ayrı yaratıldı ve hiç değişmedi. Bazılar ı yok olup gitti, hepsi o kadar. Hatta Fitzroy,ispinozların gagaları sorununu kendi kuramlarının destekçisi yapacak kadar ileri gitti: “Bu, her yaratılmış şeyin amaçlandığı yere uyum sağlamasını sağlayan Sonsuz Bilgelik’in o hayranlık uyandırıcı işlerinden biriymiş gibi görünüyor.” Fitzroy’un Kutsal Kitapla uyumlu düşünceleri yolculuk süresince gittikçe daha da katilaşti. O, anlamaya çalişmamiz gereken kimi şeler olduguna inaniyordu;evrenin ilk kaynagi, bütün bilimsel araştirmalarin erişimi dişinda bulunmasi gereken bir giz olarak kalmaliydi. Fakat Darwin çoktandir bunu kabul etmekten çok uzakti; Kutsal Kitap’a takilip kalamazdi,onun ötesine geçmek zorundaydi. Uygar insan bütün sorularin en can alicisini-"biz nereden geldik?” sorusunu- sormaya, soruşturmalarini kendisini götürdügü yere kadar götürmeye devam etmekle yükümlüydü. Bu tartışmaya bir son vermek mümkün olmayacaktı. Tartışma, biri bilimsel ve araştırmalara açık, öteki dinsel ve tutucu, karşıt iki görüşün 25 yıl sonra Oxford’da yapılan o sert toplantıdaki çatışmasının bir ön hazırlığıydı.” Ne var ki bir grup insan, yani Kilise, Darvin’in kuramına şiddetle karşı çıktı. Darvin’in Türlerin Kökeni adlı kitabının yayımlanması bilim ile din arasında sert bir tartışmaya yol açtı. Darvin’in çekingenliği kendisinin bu tartışmada yer almasını engelledi;ama evrimle ilgili kavgacı savunmalarıyla “Darwin’in Buldoğu” lakabını alan dostu Thomas Huxley’in sözünü sakınmak gibi bir özelliği yoktu. Huxley ile Piskopos Wilberforce arasındaki kavga, Ronald Clark’in Darwin biyografisinde şöyle anlatılır: “Britanya İleri Araştırmalar Kurumu’nun 1860 yazında Oxford’da yaptığı yıllık toplantıda[ Darwin’in kuramı konusundaki] kuşkular boşlukta kaldı. Kurum üyeleri 19. yy bilim tarihinin en parlak sahnelerinden birine tanık olacaklardı. Bu, Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce ile Thomas Huxley’in bir tartışma sırasında karşılıklı atışmalarından oluşan bir sahneydi. Çağının öteki kilise adamları gibi Wilberforce da bilimsel bakımdan tam bir karacahildi.(s: 144). Tartışma beklendiği için salon tıka basa doluydu. Wilberforce’un, Huxley’in de daha sonra yazacağı gibi “birinci sınıf bir tartışmacı” olmak gibi bir ünü vardı: “kartlarını uygun oynasaydı evrim kuramını yeterince savunma şansımız pek olmazdı.” Wilberforce, akıcı ve süslü bir konuşmayla, kendisini yenilgiye uğratmak üzere olduğunu belirttiği Huxley’e övgüler düzdü. Ardından ona döndü ve “soyunun büyük annesi mi yoksa büyük babası tarafından mı maymundan geldiğini” öğrenmek istedi. Huxley rakibine döndü ve haykırdı: “Tanrı onu ellerime teslim etti.” “Eğer” dedi [kürsüden], “bana bir büyük baba olarak zavallı bir maymunu mu yoksa doğanın büyük bir yetenek ve güç bahşedip bunlarla donattığı;ama bu yetenekleriyle gücünü yalnızca birtakım eğelnceli sözleri ağırbaşlı bilimsel bir tartışma gibi sunmak amacıyla kullanan bir insanı mı yeğlersin? diye soracak olsalar, hiç duraksamadan tercihimin maymundan yana olduğunu söylerdim.” Huxley bildiği en güçlü darbeyle karşılık vermişti.Bir piskoposu küçük düşürmek,bundan bir ya da birkaç yüzyıl önce pek rastlanır bir şey değildi;hele halkın önünde, kendi piskoposluk bölgesinde küçük düşürmek neredeyse hiç görülmemişti. Dinleyiciler arasında oranın ileri gelenlerinden bir hanım şok geçirip bayıldı Dinleyicilerin çoğu alkışladı. Fakat Robert Fitzroy oturduğu yerden kalktı ve otuz yıl önce Darwin’le gemide yaptığı bir tartışmayı hatırlattı. Kutsal Kitap’ı Huxley’e salladı ve süslü sözlerle bütün doğruların kaynağının bu kitap olduğunu söyledi.” Bu öykünün birinci elden bir anlatımı yoktur. Harvardlı biyolog Stephen Jay Gould diyaloğun çoğu bölümünü yaklaşık 20 yıl sonra Huxley’in kendisinin uydurduğu inancındadır. Fakat bu konuşmalardan kimsenin bir kuşkusu olmadığı yollu bir dip notu da vardır. Huxley Wilberforce’a duyduğu nefreti 1873'e, Piskopos atından düşüp kafasını bir taşa çarparak öldüğü yıla dek sürdü. “Kafası” dedi Huxley bunun öğrenince kıs kıs gülerek “gerçeğe bir kez daha tosladı;ama bu kez sonuç ölümcül oldu." (Adrian Berry, Bilimin Arka Yüzü, TÜBİTAK yay, s: 137-146) İnsan:Bir Geçiş Hayvanı Bir geçiş “hayvani” olmak! Degil bir hayvan, bir geçiş hayvani olak bile anilmak incitici duygular uyandiriyor! Yeniden hayvan sinifina sokulmak beni de rahatsiz ediyor; ama inanin bizimde herhangi bir hayvandan çok fazla farkimiz hem var, hem yok. Sinirlenmeyin. Açıklayacağım.“Beş milyar yıl önce Güneş, ilk kez dönmeye başladığında, mürekkep karası bir siyaha gömülü Güneş Sistemi bir ışık seline boğuldu. Güneş sisteminin iç kısımlarındaki ilk gezgenler,Güneş’in patlarcasına tutuşmasından sonra bile fırlayıp gitmeyen maddelerden kaya ve metal karışımı ilk bulutunu küçük birimlerinden oluştu. Bu gezgenler oluşurken isi yaydilar.Iç kisimlarindaki hapsedilmiş gazlar kurtuldu ve sertleşip atmosferi oluşturdu. Gezgenlerin yüzeyleri erimişti ve volkanlar oldukça çoktu. İlk dönemlerin atmosferi, bol bulunan atomlardan oluşmuştu ve hidrojen bakımından zengindi. Erken dönem atmosferine düşen Güneş ışığı, molekülleri uyararak bunların hızlanıp; çarpışmalarına yol açtı,sonuçta daha büyümk moleküller ortaya çıktı. Kimya ve fiziğin değişez kanunları uyarınca bu moleküller birbirleriyle etkileşti,okyanuslara düştü ve gelişerek daha büyük moleküllere dönüştü. kendilerini oluşturan ilk atomlardan çok daha karmaşık moleküller oluşmuştu;ancak hala bir insanın algılayabileceğinden çok küçük,mikroskopik boyutlardaydılar.(s:15) Bu moleküller, bizim de yapıtaşlarımızdır: Kalıtımsal biliyi taşıyan nükleik isatlerin ve hücrenin görevini sürdürmesini sağlayan proteinlerin birimleri, dünya’nın erken devirlerindeki atmosfer ve okyanuslardan üretildi. Günümüzde o ilkel koşulları yeniden yaratarak, bu molekülleri denesel olarak ortaya çıkarabiliyoruz. Sonunda, milyarlarca yıl önce,belirgin bir yeteneği olan molekül oluştu. çevredeki sularda bulunan molekülleri kullanarak kendisinin bir kopyasını üretebilecek yetenekteydi. Bu moleküler sistemin sahip olduğu yönergeler dizisi,moleküler kod sayesinde, büyük bir mkolekülü oluşturan yapı taşlarının dizilişi bilinebilir. Kazayla dilişte bir hata oluşursa,kopya da aynı olmayacaktır. Böyle, replikasyon, mutasyon ve mutasyonlarının replikasyonu( yeniden üretemi) yeteneğine sahip moleküler sistemlere “canlı” diyebiliriz. Bu moleküller topluluğu, doğal seleksiyona açıktır. Daha hızlı türeyen ya da çevresindeki yapıtaşlarını daha uygun bir şekilde kullanabilen moleküller rakiplerinden daha etkin türediler ve sonunda baskın nitelik kazandılar. Ancak koşullar degişmeye başladi. Hidrojen çok hafif oldugu için uzaya kaçti Yapitşalarinin oluşumu yavaşladi. Daha önce rahatça temin edilen gida maddeleri bulunmaz oldu. Moleküler Cennet Bahçesi’nde hayat tükeniyordu. Sadece çevresindekileri degiştirebilen,basitten karmaşik moleküllere geçişi saglayan moleküler mekanizmayı yeterli kullanabilen molekül toplulukları yaşama devam etti. çevresi zarlarla çevrili,ortamdan kendini soyutlayabilmiş,ilk dönemlerin saflığını sürdürebilen moleküller avantajlıydı. Böylece ilk hücreler oluştu. Yapıtaşları artık kolay bulunamadından organizmalar bunları üretmek zorunda kaldı. Bunun sonucu bitkiler oluştu. bitkelir hava, su Güneş ışığı ve minerallere alarak karmaşık moleküler yapıtaşları (s: 16) oluşturur. İnsanlar gibi hayavanlar da bitkiler üzerinde parazit yaşam sürdüler. İklim koşullarının değişmesi ve rekabet nedeniyle çeşitli organizmalar daha da uzmanlaşmaya,işylevlerini geliştirmeye ve biçim değiştiremeye zonrlandı. Zeingin bitki ve hayvan türleri Dünya’yı kaplamaya başladı. Yaşam, okyanusta başlamıştı. Oysa şimdi toprak ve havayı da içeriyordu. Günümüzde,Everest’in tepebsinden denizlerin derinliklerine kadar her yerde yaşayan organizmalar var. sıcak,yoğun sülfürik asit çözeltilerinde ve Antartika’nın kuru vadilerinde organizmalar yaşıyor. tek bir tuz kristaline emdirilmiş suda organizmelar yaşam sürdürebiliyor. =Özgün çevresine hassasiyetle bağlı ve uyarlanmış yaşam biçimyleri gelişti. Ancak çevre koşulları değişmişti.Organizmalar aşırı özelleşmişti,bunlar öldüler. Daha az uyarlanmış ancak daha genele özelliklere sahip olanlar da vardı. değişen koşullara,iklim farklarına rağmen bu organizmalar hayatta kalabildi. Dünya tarihinde, yok olan organizma cinslerinin sayısı bugün canıl olanlarndan çok daha fazladır. Evrimin sırrı, zaman ve ölümdür. Adaptasyonların içinde faydalı olanlardan birisi de zekadır. çevreyi kontrol etme eğilimi şeklinde,zeka, en basit organizmada bile görülebilir. kontrol eğilimi yeni nesillere kalıtım ile aktarıldı: Yuva yapma, düşmekten,yılanlardan veya karanlıktan korkma,kışın güneye uçma gibi bilgiler nesilden nesile nükleik asitlerle taşındı. Anca zeka tek bireyin ömrü içerisinde uyarlanmış bilgileri öğrenmesini gerektirir. dünyadaki organizmalarınbir kısmı zekaya sahiptir, yunuslar ve maymunlar gibi. Fakat zeka en fazla İnsan adlı organizmada belirgindir. İnsan, adaptasyon için gerekli olan bilgileri kitaplar ve eğitim yoluyla da öğrenir. İnsanı bugünkü durumuna Dünya’da kontrolü elinde tutan organizma haline getiren en önemli etken öğrenme yeteneğidir.(s:17) Biz, 4.5 milyar yıl süren rastlantısal, yavaş bir biyolojik evrimin ürünüyüz. Evrimin artık durmuş olduğunu düşünmek için hiç bir neden yoktur. İnsan, bir geçiş hayvanıdır. Yaratılışın doruğu değildir. Dünya ve Güneş’i daha milyarlanca yil yaşayacagi tahmin ediliyor. Insanin gelecekteki gelişimi kontrol altinda biyolojik çevre,genetik mühendislik ve organizmalar ile zeki makeneler arasinda yakin ilişkinin ortak ürünü olabilir. Ancak bu gelecekteki evrimi kimse şimdiden kesinlikle bilemez. Her şeye karşin duragan kalamayacagimiz açiktir. Bildiğimiz kadarıyla, tarihimizin ilk dönemlerinde, on ya da otuz kişiyi geçmeyen ve grup bireylerinin hepsinin arasında kan bağı olan kabileler halinde yaşıyorduk. Zaman ilerledikçe, daha büyük hayvanları ve daha geniş sürülüre avlayabilmek, tarım yapabilmek, şehirler kurabilmek için gittikçe büyüyen gruhplar içinde yaşamaya başladık. Dünyanın yaratıylışından 4.5 milyar yıl ve insanın ortaya çıkışından milyonlarca yıl sonra, bugün, millet dediğimiz grupların içinde yaşayoruz (ancak en tehlikeli politik sorunlardan birçoğu hala etnek çatışmalardan kaynaklanıyor). İnsanların bağlılığının sadece milletine ,dinine,ırkına ya da ekonomik grubuna değil ama tüm insanlığa olacağı devrin yakın olduğunu söyleyenler var. Yani on bin kilometre uzakta farklı cinsiyet, ırk,din ya da politik eğilimde olan birinin çıkarı,bizi komşumuza ya da kardeşimize bir iyilik yapılmış gibi sevindirecek. Eğilim bu yöndedir fakat tehlikeli şekilde yavaştır. Yukarıda sözeü edilen tutuma ulaşmadan zekamızın ürünü teknolojik güçler türümüzü yok etmemeli. İnsanı, daha fazla nükleik asit türetmek için nükleik asitlerden kurulmuş bir makinaya benzetebiliriz. En güçlü dürtülerimiz,en asil girişimlerimiz, en zorlayıcı (s: 18) gereksinmelerimiz ve sınırsız arzularımız aslında genetik materyalimizde kodlanmış bilgilerin sonucudur. Bir yerde nükleik astlerimizin geçici ve hareketli deposuyuz. Bu neden yüzünden insancıllığımızı-iyiyi, doğruyu ve güzeli aramayı- inkar edemeyiz. Ancak nereye gittiğimizi bilmek için nereden geldiğimizi anlamamız gerekir. kuşku yoktur ki yüzbinlerce yil önce avci-toplayiciyken taşidigimiz içgüdü mekanizmamiz biraz degişmiştir. Toplumumuz, o günlerden bu yana dev adimlarla gelişmiştir. Içgüdülerimiz bazi şeyleri kalitim-dişi ögrenmeyle edindigimiz bilgiler, başka şeyleri yapmamizi söylüyor,sonuçta çatişma doguyor. Bir dönem sonra tüm insanlara karşi ayni özeleştirici duygulari besliyor duruma gelebilmemiz bile ideal olmayacak. Eger tüm insanlari dünyanin 4.5 milyar yillik tarih ortak ürünü olarak görebileceksek, neden ayni tarihi paylaşan diger organizmalara da ayni özeleştirici duygulari beslemeyelim. Yeryüzünde bulunan organizmalardan çok azini gözetiriz-köpekler,kediler,sigirlar gibi- çünkü bu canlilar bize faydalidir ya da dalkavukluk yaparlar. Ancak örümcekler, kertenkeleler, baliklar, ayçiçekleri de eşit derecede kardeşlerimizdir. Bence tümünün yaşadigi özeleştirici duygu yoksunlugunun nedeni kalitimdir. Bir karinca sürüsü diger bir karinca grubu ile öldüresiye savaşabilir. Insanlik tarihi deri rengi farki, inanç degişiklikleri,giyim ya sac modeli ayircaliklari gibi ufak degişiklikler nedeniyle çikmiş savaşlar,baskinlar ve cinayetlerle doludur. Bize oldukça benzeyen ama ufak farkları-örneğin üç gözü ya da burnunda ve alnında mavi tüyleri-bulunan bir yaratık yakınlık duygularımızı hemen frenler. bu tür duygular bir zamanlar küçük kabilemizi düşmanlar ve komşular arasinda koruyabilmek için gerekli uyarlanmiş degerler olabilirdi. Ancak şimdi az gelişmişlik örnegidir ve tehlikelidir.(s:19) Artık yalnızca tüm insanlara değil bütün canlılara saygı duyma devri gelmiştir. Nasıl bir başyapıt heykele ya da zarif bir şekilde donatılmış makinalara hayranlık ve saygı duyuyorsak.. Ancak elbette, bizim yaşamımızı tehdit eden şeyleri görmezlikten gelemeyiz. Tetanoz basiline saygı göstermek için gövdemizi ona kültür yeri olarak sunamayız. Ancak, bu organizmanını biyokimyasının gezegenimizin tarihinin derinlerine uzandığını hatırlayabiliriz. Bizim serbestçe solduğumuz oksijen,tetanoz basilini zehirler. Dünyanın ilk dönemindeki oksijensiz ve hidrojence zengin atmosferin altında bizler yokken tetanoz basili yaşıyordu. Yaşamin tüm örneklerine saygi Dünyadaki dinlerin birkaçinda örnegin Hindu dininin bir kolunda ("Jain’ler) vardir. Vejeteryanlar da buna benzer br duygu taşirlar. Ama bitkileri öldürmek hayvanlari öldürmekten niye daha iyidir? İnsan, yaşayabilmek için diğer canlıları öldürmek zorundadır. Fakat buna karşılık, başka organizmaları yaşatarak doğada bir denge sağlayibiliriz .Örneğin, ormanları zenginleştirebiliriz;endüstireylm ya da ticari değeri olduğu sanılan fokların ve balinaların katledilmesini önleyebiliriz;yararlı olmayan hayvanların avlanmasını yasaklayabilir;doğayı tüm canlılar için daha yaşanabilir duruma getirebiliriz. (Carl Sagan, Kozmik Bağlantı(1975), e yay: s: 15 -20, 1986) En Az İki Bin Yıllık Yanlış Eskiden insanlar, evrenin merkezi olarak Dünyayı düşünüyordu. Sağduyu Ay ve Güneş’in Dünya çevresinde döndüğün gösteriyordu. Peki canlı varlıkların yapısı neydi? 1828 yılında Alman kimyacı F. Wöhler’in idrarda bulunan üreyi, anorganik bir madedler yoluyla elde etmesi, insanoğlunun düşüncesinde yeni aydınlıkların ilk habercisiydi. Çünkü Tanrı’nın emrindeki doğa laboratuvarının ürettiği şeyi insanolğlunu emrindeki laboratuvarın da üretebileciği anlaşılmıştı! Bu sezgi, insanoğlunun dine karşı duyduğu bilimsel şüphenin en büyük kanıtı oldu aslında. Canlılar dünyasına bakarsanız, benzer olanlarla birlikte birbiriyle hiç ilgisi olmayan görüntülerdeki canlıları görürsünüz. Tilkiyle yılanın ne gibi ortak bir geçmişi olabilir? Dinlerin yaratılış kuramları, birkaç bin yıldan öteye gitmez. Darwin ise tüm canlı organizmaların, çok geniş bir zaman sürecinde ortak bir kökenden ortaya çıkarak geliştiğini önesürdü.

http://www.biyologlar.com/evrim-kurami-ve-teorileri-1

Evrim Kuramı ve Maymun Sorunu

"Evet,insanlar gerçekten de bir evrim geçirdi;ancak yalnızca maymunlardan hatta diğer memeli hayvanlardan türemedi. Bizler, en uzağı ilk bakteriler olan uzun bir atalar soyundan evrildik" Lynn Margulis (Ortak yaşam Gezegeni, Türkçesi:Ela Uluhan,Varlık/Bilim s:10) İnsan kanı ile maymun kanı arasında büyük bir benzerlik vardır. Örneğin 287 aminoasitten oluşan hemoglobin A molekülü insan ve şempanzede tıpatıp aynıdır. Aynı molekül bakımından insan ve goril kanı arasındaki fark ise 287 aminoasitten sadece birindedir. Hemoglobin A molekülü farede 19,koyunda 26,tavukta 45,sazan balığında 95 aminoasit ve insan hemoglobin A molekülünden ayrılmaktadır. Görüldüğü gibi kanın bir öğesi olan hemoglobin A molekülü bakımından insana en yakın canlı olan şempanzede hiç fark yok iken insandan uzaklaştıkça farklılıklar artmaktadır. Daha bir çok protein üzerinde yapılan çalışmalarda aynı yönde sonuçlar elde edilmiştir. Prof.Dr.Aykut Kence (ODTÜ,Fen-Edebiyat Fak) TÜBA Bilimsel Toplantı Serileri 2 Şimdi size bir başka büyük kuramı sunmaya çalışacağım: Evrim Kuramı. Bugün bilime karşı büyük bir düşünsel saldırı var. Şu güzel ülkemiz ve insanlarımız,bilim ve teknolojinin olanaklarından daha tam olarak yararlanamazken bilimin en genel geçer kuramlarını tartışarak zaman öldürmek ne acı. Bilim belki her zaman onu "savunmayı" gerektirdi. Ama gerek 20. yüzyılın büyük savaşları,sosyalist sistemin çatırdayarak çökmesi,teknolojinin yanlış ya da yıkım için kullanılması,gerekse ülkemizdeki,siyasi,ekonomik ve ahlaki bunalım,bilim düşmanlarının saldırılarını kolaylaştırıcı bir zemin hazırlıyor. Bu konuda evrim kuramının da çok iyi anlaşılması ve anlatılması gerekiyor.2000 Mayıs ayında Sabancı Üniversitesi'ne konuk öğretim üyesi olarak gelen Harvard Ünversitesi'nden Andrew Berry, doğal seçimle rastlantı için güzel bir örnek verdi: "Bütün sarışın insanlar cilt kanserinden ölürse burada doğal seçim sürecinin işlediğini söyleyebiliriz;ama tüm sarışınların bir gemiye binip boğulması bir rastlantıdır." Ben iyi bir derleme yaptığıma inanıyorum,ustalara söz vererek bunu da sizinle paylaşmak istiyorum. Ayrıca Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın Marifetname adlı eserinden uzun alıntılar veriyorum. Hayvan Deyip Geçmeyelim! Evrim Kuramına itiraz edenlerin en büyük kaygısı, atalarının herhangi bir hayvana bağlanamayacağı noktasındadır. Niye Hayvan? Çünkü, iddiaya göre evrim kuramının en temel noktalarından biri, insanın maymundan türediğidir. Darwin, aslında insanın maymundan geldiğini söylemedi. Darwin, bütün canlıların, birbiriyle akraba olduğunu söyledi. En yakın komşumuz, en yakın yeğenimiz maymunlardır; ama biz, maymunlardan gelmiyoruz; bize söyleyebildikleri kadarıyla maymunlar da bizim atamız olduğunu inkar ediyorlar ve bize bir yakınlık duymuyorlar! Onlar, kendi dünyalarını tercih ediyorlar! Hayvanoğlu Hayvan! Maymun sorununa döneceğim,ama önce genel olarak hayvanlarla ilgili birkaç eğlencelik yazacağım. Belediye otobüsünde mi, yoksa lüks bir baloda mı olmuş bilmiyorum; ama şu olay olmuş: Adamın biri, otobüsteki bir hanımefendinin ya da başka bir adamla dans eden hanımefendinin ayağına basmış... Hanımefendi, önce ses çıkarmamış. Ama adamın paldır küldür, hiç de dans etmeden sallandığını ve yeniden ayağına bastığını gördükten sonra: " Beyefendi, ayağıma basıyorsunuz. Biraz dikkat etsenize!" diye çıkışmış. Bizim maganda yine pek oralı olmamış. Bunun üzerine hanımefendi,sessizce, ama onun duyacağı şekilde "Hayvan!" demiş. Bizimki hayvanlığı da hiç üzerine almamış. Bunun üzerine hanımefendi öfkelenmiş. "Bakınız bey, bakınız! " Hayvan! dediysek, herıld(herhalde’nin kısaltılmışı ve İngilizcesi!) kuş, bülbül, serçe demek istemedik; ayı, öküz, domuz gibi bir şey demek istedik !" demiş. Ama söylentiye göre adam, bu nazik hanımefendiyi yine anlamamış! Bu öykü bana anlatılınca pek sıkılmıştım. Çünkü, pistlerdeki durumum, anlatılan “Anadolu Evladından” hiç de farklı değildi. Kadın, sanki bana konuşuyormuş gibi kıpkırmızı olmuştum. Bunun için , dansetmek mecburiyetinde bırakıldığım zamanlarda(!)pist alanın seyrelmesini dört gözle bekler(!) ve dans ederken de eşime ilk kez sarılıyormuşçasına sarılırım! Böylece hem dans eden çiftlerden, hem de komşuların rahatsız edici konuşmalarından uzak dururum! İnsanlar,genellikle hayvanları bir bütün olarak kendisinden aşağı yaratıklar olarak görür. Bazı insanlar,bazı insanları da aşağı yaratıklar olarak görür de konumuz şimdilik birincisi üzerine. Kızdığımız birine sık sık "hayvan oğlu hayvan " demez miyiz?Bu hayvanlıktan en çok nasibini alan hayvanlar eşek ile öküzdür. Oysa ikisi de insanların öyle çok kahırlarını çeker ki anlatamam. Bir de bunu ayıları ekleyebiliriz. Bu arada savaşçı bir kabile annesi oğlu için "benim kartal pençeli oğlum" der. Kızını pazarlayan(afedersiniz) gösterişçi anne şöyle demez mi: “Ay kardeş, kendi kızım diye söylemiyorum. Görüyorsun işte boy onda bos onda. Ceylan gibi kız. O görgüsüzler, benim ahu (ceylan) gözlü kızımdan daha güzelini nerede bulabilir?” Oğlunu pazarlayan (yine afedersiniz) bir anne ya da babanın “benim oğlum Aslan gibidir” derken, oğlunun Aslandan daha güçsüzlüğünün altını çizmez mi? Şimdi konumuza dönelim. Hayvanlarla bir ilgimiz ve ilişkimiz var mı? Anlattığım gibi var. Kartal var, köpek var, tazı var, kedi var, tavuk var... Şimdi ilginç bir soru: karalara önce bitkiler mi, yoksa hayvanlar mı çıktı? Umarım insanlık onurunuz incinmez, çünkü karalara bizden önce bitkiler çıkmış. Bitki dediysek, güller, sümbüller, kaynana dili değil belki; ama bitki işte... 400 milyon yıl önce karalara ilk olarak "bitkiler " çıktı. 350 milyon yıl önce ilk çift yaşamlı hayvanlar (amfibiler) göründü. 320 milyon yıl önce ilk sürüngenler arşınlamaya başladı karaları. Evrim Kuramının İlk Soruları Bu kuram, her çocuğun, her ergenin, her düşünen insanın yaşamı boyunca zaman zaman kendine sorduğu soruların yanıtını araştırır. Bu sorular ,hepimizin aklını kurcalayan sorulardır: Nereden geldik, nereye doğru gidiyoruz? İnsanoğlunun yaşamında yanıtını bilmek istediği soru böyle özetlenebilir. Ama biz yine de basit sorularla olayı deşmeye çalışalım: Bundan diyelim ki bin yıl, milyon yıl, milyar yıl önce de insan, insan mıydı, tavuk tavuk muydu, kedi kedi miydi? Çam ağacı çam ağacı mıydı?Yani canlılığın tarihinin “filmini” bugünden geriye doğru sarsak neler görebiliriz? Bu film, nereye kadar ve hangi bilgilerle geriye sarılabiliyor? Evrim Kuramı, çok basit olarak “hayvanlar ve bitkiler, bugünlere gelirken değişikliklere uğrayarak mı geldi; yoksa her şey, bir dahi vuruşuyla başladı ve hiç değişmeden sürüp gidiyor mu?” sorularına bilimin verdiği yanıtları kapsıyor. Doğal olarak bilimin verdiği yanıtlar deyince akan sular durmuyor ve bu konuda insan aklının çağdaş düşmanları da boş durmuyor; oldukça inceltilmiş biçimiyle bilime saldırılarını sürdürüyorlar. Bunun yalnız geri kalmış ülkelerde sürdürüldüğünü sanmayınız. En başta ABD olmak üzere,hemen tüm gelişmiş ülkelerde de bilimin düşmanları boş durmuyor. Evrim kuramına karşı yürütülen kampanya, ülkemizde özellikle 20. yy biterken doruk noktasına çıktı. Bunu basit bir inanç kayması olarak görmeyelim. Bu, yalnızca özgür düşünceye değil, başta tıp olmak üzere doğal bilimlere ve daha da geniş anlamıyla bilimsel felsefeye saldırıdır. Evrim kuramına saldıranların ilk ve ilkel saldırılarıyla konuya girmek istiyorum. Bu, maymun sorunudur. Maymun Sorunu: Ünlü Tartışma! İnsanın, “en uyumlunun yaşaması” ilkesiyle, daha ilkel canlılardan evrimleştiği hakkındaki Darwin kuramı, Türlerin Kökeni ’nin yayımlandığı 1859 yılından beri müthiş tepkiler almıştır. Özellikle 1860 Haziran’ında Darwin’i savunan biyolog T.H. Huxley ile Tanrı’yı savunan Oxford başpiskoposu Wilberforce arasında halka açık bir tartışma yapılıyor. Bu tartışmada Piskopos, Darwin’in tezinin çok saçma olduğunu savunuyor ve konuşmasını alaylı bir biçimde Huxley’in büyükanne tarafından mı yoksa büyükbaba tarafından mı maymundan geldiğini sorarak bitiriyordu. Huxley ise evrimin kanıtlarını ustaca ortaya koymuş ve atasının bir maymun olmasının, piskoposunki gibi entellektüel bir fahişe olmasından daha iyi olduğunu söyleyerek bitirmiştir. Bu sırada Lady Brewester baygınlık geçirmiş, dışarı taşınırken hakkın rahmetine kavuşmuştur.”(John Taylor, Kara Delik, e yayınları s: 39) Kaptan Fitzroy’un Kutsal Kitap’la uyumlu düşünceleri yolculuk süresince gittikçe daha da katılaştı. O, anlamaya çalışmamız gereken kimi şeler olduğuna inanıyordu;evrenin ilk kaynağı, bütün bilimsel araştırmaların erişimi dışında bulunması gereken bir giz olarak kalmalıydı. Fakat Darwin çoktandır bunu kabul etmekten çok uzaktı; Kutsal Kitap’a takılıp kalamazdı,onun ötesine geçmek zorundaydı. Uygar insan bütün soruların en can alıcısını-"biz nereden geldik?” sorusunu- sormaya, soruşturmalarını kendisini götürdüğü yere kadar götürmeye devam etmekle yükümlüydü. Bu tartışmaya bir son vermek mümkün olmayacaktı. Tartışma, biri bilimsel ve araştırmalara açık, öteki dinsel ve tutucu, karşıt iki görüşün 25 yıl sonra Oxford’da yapılan o sert toplantıdaki çatışmasının bir ön hazırlığıydı.” Ne var ki bir grup insan, yani Kilise, Darwin’in kuramına şiddetle karşı çıktı. Darwin’in Türlerin Kökeni adlı kitabının yayımlanması(1859) bilim ile din arasında sert bir tartışmaya yol açtı. Darwin’in çekingenliği kendisinin bu tartışmada yer almasını engelledi;ama evrimle ilgili kavgacı savunmalarıyla “Darwin’in Buldoğu” lakabını alan dostu Thomas Huxley’in sözünü sakınmak gibi bir özelliği yoktu. Huxley ile Piskopos Wilberforce arasındaki kavga, Ronald Clark’in Darwin biyografisinde şöyle anlatılır: “Britanya İleri Araştırmalar Kurumu’nun 1860 yazında Oxford’da yaptığı yıllık toplantıda[ Darwin’in kuramı konusundaki] kuşkular boşlukta kaldı. Kurum üyeleri 19. yy bilim tarihinin en parlak sahnelerinden birine tanık olacaklardı. Bu, Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce ile Thomas Huxley’in bir tartışma sırasında karşılıklı atışmalarından oluşan bir sahneydi. Çağının öteki kilise adamları gibi Wilberforce da bilimsel bakımdan tam bir karacahildi.(s: 144). Tartışma beklendiği için salon tıka basa doluydu. Wilberforce’un, Huxley’in de daha sonra yazacağı gibi “birinci sınıf bir tartışmacı” olmak gibi bir ünü vardı: “kartlarını uygun oynasaydı evrim kuramını yeterince savunma şansımız pek olmazdı.” Wilberforce, akıcı ve süslü bir konuşmayla, kendisini yenilgiye uğratmak üzere olduğunu belirttiği Huxley’e övgüler düzdü. Ardından ona döndü ve “soyunun büyük annesi mi yoksa büyük babası tarafından mı maymundan geldiğini” öğrenmek istedi. Huxley rakibine döndü ve haykırdı: “Tanrı onu ellerime teslim etti.” “Eğer” dedi [kürsüden], “bana bir büyük baba olarak zavallı bir maymunu mu yoksa doğanın büyük bir yetenek ve güç bahşedip bunlarla donattığı;ama bu yetenekleriyle gücünü yalnızca birtakım eğlenceli sözleri ağırbaşlı bilimsel bir tartışma gibi sunmak amacıyla kullanan bir insanı mı yeğlersin? diye soracak olsalar, hiç duraksamadan tercihimin maymundan yana olduğunu söylerdim.” Huxley bildiği en güçlü darbeyle karşılık vermişti. Bir piskoposu küçük düşürmek,bundan bir ya da birkaç yüzyıl önce pek rastlanır bir şey değildi;hele halkın önünde, kendi piskoposluk bölgesinde küçük düşürmek neredeyse hiç görülmemişti. Dinleyiciler arasında oranın ileri gelenlerinden bir hanım şok geçirip bayıldı Dinleyicilerin çoğu alkışladı. Fakat Robert Fitzroy oturduğu yerden kalktı ve otuz yıl önce Darwin’le gemide yaptığı bir tartışmayı hatırlattı. Kutsal Kitap’ı Huxley’e salladı ve süslü sözlerle bütün doğruların kaynağının bu kitap olduğunu söyledi. Bu öykünün birinci elden bir anlatımı yoktur. Harvardlı biyolog Stephen Jay Gould diyaloğun çoğu bölümünü yaklaşık 20 yıl sonra Huxley’in kendisinin uydurduğu kanısındadır. Fakat bu konuşmalardan kimsenin bir kuşkusu olmadığı yollu bir dip notu da vardır. Huxley Wilberforce’a duyduğu nefreti 1873'e, Piskopos atından düşüp kafasını bir taşa çarparak öldüğü yıla dek sürdü. “Kafası” dedi Huxley bunun öğrenince kıs kıs gülerek “gerçeğe bir kez daha tosladı;ama bu kez sonuç ölümcül oldu." (Adrian Berry, Bilimin Arka Yüzü, TÜBİTAK yay, s: 137-146) Bozkurt Güvenç, olayı değişik sözlerle şöyle anıyor: Huxley soruyu ciddiye alıyor (oysa Darwin aldırmıyor) diyor ki: “Gerçeklere saygısız bir insan soyundan gelmektense, gerçeklere saygılı bir maymun soyundan geldiğimi kabul ederim.” Gazeteciler- o zaman telefon yok- hemen koşuyor, gazete yönetim merkezlerine “ Evrimciler, maymundan geldiklerini kabul ettiler” haberini yetiştiriyorlar. Tabi biz, 120 yıldır değerli dinleyenlerim, gazete haberleriyle Darwin’i ve bilimi yargılıyoruz. Fen fakültelerimizin biyoloji bölümleri dahil. Çünkü kimse, Darwin’in, Türlerin Kökenini, İnsanın Yücelişini okumuyor. Mesele, Darwin konusu, maymun meselesi değil. Dünyayı algılama meselesi. İşte bu konuda, yalnız biz değil, bütün dünyada büyük sorunlar var.” (Prof. Dr. Bozkurt Güvenç,TÜBA, Bilimsel Toplantı Serileri: 2, Bilim ve Eğitim s: 68) Maymun sorunu,maymunları bile rahatsız edecek kalitesizlikle reddediliyor. Neden mi? Size birileri “Efendim size dedenizin dedesi ve onun da dedesi hüdavendigar Murat han hazretlerinden selam ve muhabbetler getirdik. Sizin durumunuzu sorarlar. Sülalem aynı geleneklerle devam etmede midir? Yoksa bazı boylar birliğimizi bozmuş mudur?..” diye soruyor diyelim. Şimdi siz de bu soruyu yanıtlayın. Sanırım şöyle olabilir: “ Benim dedemin dedesinin dedesi Rumeli Beylerbeyi falanca beymiş. Ya da “benim bugünkü durumuma bakmayın. Bendeniz Fatih Sultan Mehmet Han hazretlerinin onüçüncü göbekten torunu olurum” diyebilirsiniz. Ve de torunluğa uygun görev isterim!...” Bu da sizin ne kadar köklü, ne kadar akıllı, ne kadar sabırlı, ne kadar alçakgönüllü(!) olduğunuzu gösterir. İLK İNSANLAR İnsan nasıl insan oldu? “Homo sapiens ’in dil, gelişmiş teknolojik beceriler ve ahlaki yargılara varabilmek gibi özel nitelikleri antropologları uzun zamandır hayranlığa sürüklüyor. Ama yakın zamanlarda antropolojide yaşanan en önemli değişikliklerden biri, bütün bu niteliklere karşın, Afrikalı insansımaymunlarla çok yakın bir bağlantımız olduğunu anlaşılmasıdır. Bu önemli görüş değişikliği nasıl gerçekleşti? Bu bölümde, Charles Darwin’in en eski insan türlerinin özel doğası hakkındaki fikirlerinin antropologları nasıl etkilediğini, yeni araştırmaların Afrikalı insansımaymunlarla evrimsel yakınlığımızı nasıl ortaya çıkardığını ve doğadaki yerimiz hakkında farklı bir bakış açısı geliştirmemizi gerektirdiğini tartışacağım. 1859'da Türlerin Kökeni adlı yapıtında Darwin, evrimin insanlar açısından ne anlama geldiği konusuna girmekten kaçınmıştı. Sonraki baskılara ise çekinceli bir cümle eklendi: “İnsanın kökeni ve tarihi aydınlatılacaktır.” Darwin bu kısa cümleyi, 1871'de yayınlanan İnsanın Türeyişi adlı kitabında ayrıntılandırdı. Hala çok hassas olan bir konuyu ele alarak, antropolojinin kuramsal yapısına iki sütun dikti. Bunlardan ilki, insanların ilk nerede evrildikleriyle (ona zamanında çok az kişi inanmıştı, oysa haklıydı), ikincisi ise, bu evrimin şekli ya da biçimiyle ilgiliydi... Darwin’in evrimimizin şekli hakkındaki görüşleri antropoloji bilimini birkaç yıl öncesine dek etkiledi ve sonra, yanlış olduğu anlaşıldı. Darwin, insanlığın beşiğinin Afrika olduğunu söylüyordu. Bu sonuca basit bir mantıkla varmıştı: Dünyanın her büyük bölgesinde hayatta olan memeliler, aynı bölgede evrilmiş türlerle yakın bağlantı içindedirler. Dolaysıyla, Afrikada bir zamanlar, goril ve şempanzelerle yakından bağlantılı ve günümüzde nesli tükenmiş olan insansımaymunlar yaşamış olabilir: bu iki tür insanın en yakın akrabaları olduğuna göre, ilk atalarımızın Afrika kıtasında yaşamış olma olasılığı, başka bir yerde yaşamış olmaları olasılığından daha yüksektir. Darwin’in bu satırları yazdığı sıralarda hiçbir yerde erken insan fosillerinin bulunmadığını unutmamalıyız; vardığı sonuç tamamen kurama dayandırılmıştı. Darwin’in zamanında bilinen tek insan fosilleri Avrupalı Neandertal insanına aitti ve bunlar, insan gelişiminin görece yeni bir aşamasını temsil ediyorlardı. Afrika'nın Sihiri Antropologlar, Darwin’in yorumundan hiç hoşlanmadılar; bunun en önemli nedenlerinden biri, tropik Afrika’ya sömürgeci gözüyle, küçümseyerek bakılmasıydı: Kara Kıta, Homo sapiens gibi soylu bir yaratığın kökeni için hiç de uygun bir yer olarak görülmüyordu. Yüzyıl başında Avrupa ve Afrika’da yeni insan fosillerinin bulunmasıyla birlikte, Afrika kökenli olma fikrine duyulan küçümseme arttı ve bu tutum onyıllarca sürdü.” Yazar(R.Leakey) 1931'de Camridge’deki hocalarına insanın kökenini Doğu Afrika’da aramayı planladığında kendisine Asya’ya yönelmesi istendi. “Bu olay, bilimcilerin mantık kadar duygularından da etkilenebildiklerini gösteriyor.”(s:16) Darwin’in İnsanın Türeyişi ’nde ulaştığı ikinci önemli sonuç, insanların önemli ayırıcı özelliklerinin-iki ayaklılık, teknoloji ve büyük bir beyin- birbirleriyle uyum içinde gelişmiş olmasıydı: Kollarının ve ellerinin serbest kalması ve ayakları üstünde sağlamca durabilmesi insan için bir avantaj olmuşsa... insanın ataları için daha dik ya da iki ayaklı hale gelmenin daha avantajlı olmaması için bir neden göremiyorum. Eller ve kollar bedenin tüm yükünü taşımak için kullanılıdıkça... ya da ağaçlara tırmanmaya uygun oldukça, silah yapmak ya da taş ve mızrakları hedefe atmak için gerekli şekilde gelişemezdi. Burada Darwin, alışılmadık hareket tarzımızdaki gelişimin, taştan silah yapımıyla doğrudan bağlantılı olduğunu savunmaktadır. Daha da ileri giderek bu evrim değişimlerini, insanlardaki, insansımaymunların hançere benzeyen köpekdişleriyle karşılaştırıldığında son derece küçük olan köpekdişlerinin kökeniyle ilişkilendirmiştir. İnsanın Türeyişi’nde şöyle demekteydi: “İnsanın ataları büyük olasılıkla, büyük köpekdişlerine sahiptiler; ama düşmanları ya da rakipleriyle savaşırken taş, sopa ya da diğer silahları kullanma alışkanlığını geliştirmeleriyle birlikte, çenelerini ve dişlerini daha az kullanmaya başladılar. Bu durumda çene ve dişler küçülecekti.” Silah yapabilen bu iki ayaklı yaratıklar Darwin’e göre, daha çok zeka gerektiren yoğun bir sosyal etkileşim geliştirdiler. Atalarımızın zekalarının gelişmesiyle birlikte, teknolojik ve sosyal gelişmişlik düzeyleri de yükseldi ve bu da, daha gelişmiş bir zeka gerektirdi. Böylece her yeni özellik, diğer özelliklerin gelişmesini sağladı. Bu bağlantılı evrimi hipotezi insanın kökeni konusunda açık seçik bir senaryo sunuyordu ve antropoloji biliminin gelişimine merkez oluşturdu. Bu senaryoya göre ilk insan türü, iki ayaklı bir insansımaymundan öte bir şeydi: Homo sapiens ’te takdir ettiğimiz özelliklerden bazılarına daha o zamandan sahipti. Bu öylesine güçlü ve akla yakın bir imgeydi ki, antropologlar uzun bir süre, bu imgenin etrafında inandırıcı hipotezler dokuyabildiler. Ama senaryo, bilimin ötesine geçti: İnsanların insansımaymunlardan evrimsel farklılaşmaları aniden ve çok eski bir dönemde gerçekleşmişse, bizimle doğanın geri kalan kısmı arasına büyük bir uzaklık girmiş demekti. Homo sapiens’in tamamen farklı bir yaratık olduğuna inananlar için bu bakış açısı son derece rahatlatıcıydı. Bu inanç hem Darwin’in döneminde hem de yüzyılımızda bilim adamları arasında oldukça yaygındı. Söz gelimi, 19.yy İngiliz doğa bilimcisi-ve Darwin’den bağımsız olarak doğal seçim kuramını yaratmış olan- Russel Wallace bu kuramı, insanlığın en çok değer verdiğimiz yönlerine uygulamak istemedi. İnsanları, yalnızca doğal seçimin ürünü olarak görülemeyecek denli akıllı, incelmiş ve gelişmiş buluyordu. İlkel avcı-toplayıcıların biyolojik açıdan bu özelliklere gereksinim duymayacaklarını ve dolaysıyla, doğal seçim sonucu gelişmiş olamayacaklarının düşünüyordu. İnsanların bu denli özel yaratıklar olmalarını doğaüstü bir müdahale sağlamış olmalıydı. Wallace’ın doğal seçim gücüne inanmaması, Darwin’i son derece rahatsız ediyordu. 1930'lar ve 1940'larda Güney Afrika’da gerçekleştirdiği öncü çalışmalarla Afrika’nın insanlığın beşiği olarak kabul edilmesine katkıda bulunan İskoç paleontolog Robert Broom da insanın ayrıcalıklı olduğuna inanıyordu. Homo sapiens ’in evrimin nihai sonucu olduğunu ve doğanın geri kalan kısmının insanın rahat etmesi için şekillendirilmiş olduğunu düşünüyordu. Wallace gibi Broom da türümüzün kökeninde doğaüstü güçler arıyordu. Wallace ve Broom gibi bilimciler, biri entellektüel ve diğeri de duygusal olmak üzere iki çatışan güçle savaşıyorlardı. Homo sapiens’in evrim süreci sayesinde doğadan geliştiği gerçeğini kabul etseler de, insanın tinselliğine ya da aşkın özüne dair inançları, onları evrim konusunda insanın ayrıcalığını kanıtlayan açıklamalar oluşturmaya yönlendiriyordu.(s:18) Darwin’in 1871'deki evrim “paketinde” böyle bir rasyonelleştirme vardı. Darwin doğaüstü müdahale aramıyordu gerçi, ama evrim senaryosu, insanları daha başlangıçtan itibaren insansımaymunlardan ayırıyordu. Darwin’in tezi yaklaşık on yıl öncesine dek(kitabın yazılış tarihi 1996) etkisini sürdürdü ve insanın ne zaman ortaya çıktığı konusunda önemli bir çatışma yaşanmasına neden oldu.Darwin’in bağlantılı evrim hipotezinin çekiciliğini göstermesi nedeniyle, bu çatışmayı kısaca anlatacağım. Çatışma aynı zamanda, hipotezin antropolojik düşünüşteki etkisinin sona ermesine de işaret eder. 1961'de, o dönemde Yale Üniversitesinde olan Elwyn Simons çığır açıcı bir bilimsel bildiri yayınlayarak, bilinen ilk insangil türünün Ramapithecus adı verilen küçük bir insansımaymun benzeri yaratık olduğunu savundu. O dönemde bilinen tek Ramapithecus fosil kalıntıları, Yale’den G. Edward Lewis adlı genç bir araştırmacının 1931'de Hindistan’da bulduğu üst çene parçalarıydı. Simons, yanak dişlerinin (azı dişleri ve küçük azı dişleri), insansımaymunların dişleri gibi sivri değil, düz olmaları açısından insanlardakilere benzediğini görmüştü. Köpek dişleri de insansımaymunlara göre daha kısa ve düzdü. Simons, eksik haldeki üst çenenin yeniden oluşturulması durumunda, şeklinin insanlardakine benzeyeceğini de iddia ediyordu; yani modern insansımaymunlardaki gibi “U” şeklinde değil, arkaya doğru hafifçe genişleyen bir kemer biçiminde. Cambridge Üniversitesi’nden İngiliz antropolog David Pilbeam bu dönemde Yale’de Simons’a katıldı ve birlikte, Ramapithecus çenesinin insansı olduğu iddia edilen anatomik özelliklerini tanımladılar. Ama anatomiden de öteye geçtiler ve yalnızca çene parçalarının güçlülüğüne dayanarak, Ramapithecus’un iki ayağı üstünde dik yürüdüğünü, avcılık yaptığını ve karmaşık bir sosyal ortamda yaşadığını öne sürdüler. Onalrın usavurumları Darwin’inki gibiydi: İnsansı olduğu varsayılan bir tek özelliğin (diş yapısı) varlığı, diğer özelliklerin de varolduğunu gösteriyordu. Sonuçta, ilk insangil türü olduğu varsayılan şey, kültürel bir hayvan- yani kültürsüz bir insanmaymundan çok, modern insanların ilkel bir değişkeni-olarak görülmeye başlandı. İlk Ramapithecus fosillerinin bulunduğu ve ardından, Asya ve Afrika’daki benzer keşiflerin yapılddığı tortular eskiydi. Dolaysıyla Simons ve Pilbeam, ilk insanın en az 15 milyon ve belki de 30 milyon önce ortaya çıktığı sonucuna vardılar ve antropologların büyük çoğunluğu bu görüşü kabul etti. Dahası, kökenin bu kadar eski olduğu inancı insanlarla doğanın geri kalan kısmı arasına büyük bir uzaklık koyarak, pek çok kişiyi rahatlatıyordu. 1960'larda Berkeley’deki California Üniversitesinden iki kimyacı Allan Wilson ve Vincent Sarich, ilk insan türlerinin ne zaman ortaya çıktığı konusunda çok farklı bir sonuca ulaştılar. Fosiller üstünde çalışmak yerine, yaşayan canlılarla Afrikalı insansımaymunlardaki bazı kan proteinlerinin yapısını karışlaştırdılar. Amaçları, insan ve insansımaymun proteinleri arasındaki yapısal fark düzeyini saptamaktı; mutasyon nedeniyle bu fark zaman içinde hesaplanabilir bir hızla artmış olmalıydı. İnsanlar ve insansımaymunrlar ne kadar uzun süre önce iki ayrı tür haline gelmişlerse, biriken mutasyon sayısı da o kadar fazla olacaktı. Wilson ve Sarich mutasyon hızını hesapladılar ve böylece , kan proteini verilerini bir moleküler saat olarak kullanabildiler. Bu saate göre ilk insanlar, yalnızca yaklaşık 5 milyon yıl önce ortaya çıkmış olmalıydılar; bu, egemen antropoloji kuramındaki 15 ile 30 milyon yıllık tahminle çarpıcı oranda çelişen bir bulguydu. Wilson ve Saricn’in verileri ayrıca, insanların şempanzelerin ve gorillerin kan proteinlerinin birbirlerinden aynı derecede farklı olduğunu gösteriyordu. Yani 5 milyon yıl önce gerçekleşen bir evrim olayı ortak bir atanın aynı anda üç ayrı yöne gitmesine neden olmuştu; bu bölünme, modern insanların yanısıra, modern şempanze ve modern gorillerin de gelişmelerini sağlamıştı.(s:20). Bu da çoğu antropolgun inançlarına aykırıydı. Geleneksel düşünceye göre şempanzelerle goriller birbirlerinin en yakın akrabalarıdır ve insanlarla aralarında büyük bir uzaklık vardır. Molekül verileri hakkındaki yorumların geçerli olması durumunda antropologlar, insanlarla insansımaymunlar arasında çoğunun inandığından daha yakın bir biyolojik ilişki olduğunu kabul etmek durumunda kalacaklardı. Çok büyük bir tartışmma doğdu ve antropologlarla biyokimyacılar birbirlerinin mesleki tekniklerini şiddetle eleştirmeye başladılar.Wilson ve Sarich’in vardıkları sonuç, molekül saatlerinin hatalı olduğu ve dolaysıyla, geçmişteki evrim olayları hakkında bir zaman saptamasının güvenilir olmayacağı iddiasıyla eleştiriliyordu. Wilson ve Sarich ise antropologların küçük ve parçalanmış anatomik özelliklere çok fazla önem verdiklerini ve dolaysıyla, geçersiz sonuçlara ulaştıklarını savunuyorlardı. Ben (R.Leakey) o dönemde Wilson ve Sarich’in hatalı olduklarını düşünerek, antropolog topluluğunun yanında yer almıştım. Bu tartışma on yılı aşkın bir süre boyunca devam etti ve bu dönem içinde Wilson’la Sarich ve birbirlerinden bağımsız başka araştırmacılar giderek daha çok sayıda yeni moleküler kanıta ulaştılar. Bu yeni verilerin büyük çoğunluğu, Wilson ve Sarich’in ilk tezlerin destekliyordu. Kanıtlar antropologların fikirlerini değiştirmeye başladı, ama bu yavaş bir değişimdi. Sonunda 1980'lerin başlarında Pilbeam ile ekibinin Pakistan’da ve Londra Doğa Tarihi Müzesinden Peter Andrews ’un Türkiye’de daha eksiksiz durumda Ramapithecus benzeri fosiller bulmaları, sorunun çözüme kavuşmasını sağladı. İlk Ramapithecus fosilleri gerçekten de bazı yönlerden insana benziyorlardı; ama bu tür, insan değildi. Aşırı derecede parçalanmış kanıtları temel alarak bir evrim bağlantısı oluşturma işi çoğu kişinin sandığından çok daha zordur ve dikkatsiz davrananların düşebileceği pek çok tuzak vardır. Simons ve Pilbeam bu tuzaklardan birine düşmüşlerdi: Anatomik benzerlik, mutlaka evrimsel bağlantı olduğu anlamına gelmez.(s:21) Pakistan ve Türkiye’de bulunan daha eksiksiz durumdaki örnekler, insansı olduğu varsayılan özelliklerin yapay olduğunu gösterdi. Ramapithecus’ un çenesi kemerli değil, V şeklindeydi; bu ve diğer özellikler, ilkel bir insansımaymunların türü olduğunu gösteriyordu (modern insansımaymunların çenesiU şeklindedir). Daha sonraki akrabası orangutan gibi, Ramapithecus da ağaçlarda yaşıyordu ve ne iki ayaklı bir insansımaymun ne de ilkel bir avcı-toplayıcıydı. Yeni kanıtlar, Ramapithecus’un insangillerden olduğuna inanan en inatçı antropologları bile yanıldıklarına ve Wilson’la Sarich’in haklı olduklarına ikna etmişti(s:22): İnsan ailesinin kurucu üyesi olan ilk iki ayaklı insansımaymun, sanıldığı kadar eski bir dönemde değil, görece yakın bir zamanda ortaya çıkmıştı. Wilson ve Sarich ilk yayınlarında, 5 milyon yıl öncesini bu olayın tarihi olarak göstermişlerdi; ama günümüzde moleküler kanıtlar, tarihi yaklaşık 7 milyon yıl öncesine atıyor.Ancak insanlarla Afrikalı insansımaymunlar arasında olduğu öne sürülen biyolojik yakınlık fikrinden vazgeçilmedi. Hatta bu ilişki, öne sürüldüğünden de yakın olabilir. Kimi genetikçilerin, molekül verilerinin, insanlarla şempanzeler ve goriller arasında birbirine eşit üç yollu bir ayırma işaret ettiğini düşünmelerine karşın, başka şekilde düşünenler de var. Onlara göre insanlar ve şempanzeler birbirlerinin en yakın akrabalarıdır ve gorillerle aralarındaki evrimsel uzaklık danha fazladır. Ramapithecus olayı antropolojiyi iki şemkilde değiştirmişti. İlk olarak, ortak bir anatomik özellikten ortak bir evrimsel bağlantı çıkarmanın tehlikelerini gösterdi. İkinci olarak, Darwinci “paket”e körü körüne bağlı kalmanın budalalık olduğunu kanıtladı. Simons ve Pilbeam köpek dişinin şeklini temel alarak, Ramapithecus’a eksiksiz bir yaşam tarzı atfetmişlerdi: bir insangil özelliği bulunduğunda, bu türden tüm özelliklerin de bulunduğu varsayılıyordu. Ramapithecus’un insangil statüsünü yitirmesinin sonucunda, antropologlar Darwin paketinden kuşku duymaya başladılar. Bu antropolojik devrimin gelişimini izlemeden önce, ilk insangil türünün nasıl ortaya çıktığını açıkmlamak için çeşitli dönemlerde öne sürülmüş bazı hipotezlere de kısaca göz atmalıyız. Popülerlik kazanan her yeni hipotezin, döneminin sosyal iklimini yansıtması çok ilginç bir nokta. Sözgelimi Darwin, taş silahların geliştirilmesinin, teknoloji, iki ayaklılılık ve beyin boyutunun büyümesini içeren evrim paketinin başlangıcında önemli olduğunu düşünmüştü(s:23) Hipotez hiç kuşkusuz, yaşamın bir savaş olduğuna ve ilerlemenin girişimcilik ve çabayla sağlandığına dair yaygın fikri yansıtıyordu. Victoria çağının bu etosu, bilime işlemiş ve insan evrimi de dahil olmak üzere evrim sürecine bakış açısını belirlemişti. Yüzyılımızın ilk on yıllarında, Edward dönemine özgü iyimserliğin en enerjik günlerinde, bizi biz yapan şeyin beyin ve düşünce olduğu söylendi. Bu yaygın sosyal dünya görüşü antropolojide, insan evrimine başlangıçta iki ayaklılığın değil, beynin büyümesinin ivme kazanrdırdığı fikrinde ifade buldu. 1940'larda dünya, teknolojinin büyüsüne ve gücüne kapıylmışı; dolaysıyla ,”Alet Yapan Adam” hipotezi popülerlik kazandı. Londra Doğa Tarihi Müzesi’nden Kenneth Oakley’in öne sürdüğü bu hipotezde-silah değil- taş alet yapımı ve kullanımının evrimimiz için gerekli dürtüyü sağladığı savunuluyordu. Ve dünyanın İkinci Dünya Savaşının gölgesine girdiği dönemlerde, insanlarla insansımaymunlar arasındaki daha karanlık bir fark vurgulanmaya başlandı: bireyin kendi türüne karşı şiddet uygulaması. İlk kez Avusturalyalı anatomi bilimci Raymond Dart’ın öne sürdüğü “Katil Maymunadam” fikri, belki de savaşta yaşanan korkunç olayları açıklıyor (ya da hatta, mazur gösteriyor) olması nedeniyle, yaygın kabul gördü. 1960'larda antropologlar, insan kökeninin anahtarı olarak avcı-toplayıcı yaşam tarzına yöneldiler. Pek çok araştırma ekibi, özellikle Afrika’da olamak üzere, teknolojik açıdan ilkel modern insan nüfularını inceliyorlardı. Bunların arasından en kayda değerlerden biri (hatalı olarak Bushmen de denen! Kung San halkıydı. Burada doğayla uyum içinde, doğayı karmaşık yöntemlerle kullanan ve doğaya saygı gösteren bir halk imgesi ortaya çıktı. Bu insanlık görüşü dönemin çevreciliğiyle uyum içindeydi; ama antropologlar, karma avvcıllık ve toplayıcılık etkonomisinin karmaşıklığından ve ekonomik güvenliğinden de etkilenmişlerdi. Yine de asıl üstünde durulan avcılıktı. 1966'da Chicago Üniversitesinde, “Avcı Adam” başlıklı önemli bir antropoloji konferansı gerçekleştirildi.(s:24) Toplantıya egemen olan akım oldukça yalındı: İnsanı insan yapan, avcılıktır. Teknolojik açıdan ilkel toplumlarda avcılık genellikle, erkek sorumluluğudur. Dolaysıyla, 1970'lerde kadın sorunu konusundaki bilincin gelişmesiyle birlikte, insanın kökenine dair bu erkek merkezli açıklamanın sorgulanmaya başlanması son derece normaldi. “Toplayıcı Kadın” olarak bilinen alternatif bir hipotezde, tüm primat türlerindeolduğu gibi, toplumun merkezinin dişiyle çocukları arasındaki bağ olduğu savunuluyordu. Karmaşık bir insan toplumunun oluşturulmasını, teknoloji yaratan ve herkes tarafından paylaşılmak üzere (en başta gece) yiyecek toplayan insan dişilerinin insayatifi sağlamıştı. Ya da öyle olduğu savunuluyordu. Bu hipotezler insan evrimini asıl başlatan şey konusunda farklı fikirler getirmekle birlikte, hepsi de Darwin’in değer verilen belli insan özellikleri paketinin daha ilk baştan oluşmuş olduğunu söylüyorlardı: Hala, ilk insangil türünün belli bir düzeyde iki ayaklılık, teknoloji ve büyük beyin özelliklerine sahip olduğu düşünülüyordu. Dolaysıyla insangiller, daha başlangıçtan itibaren kültürel yaratıklardı; bu nedenle de, doğanın geri kalan kısmından farklıydılar. Oysa son yıllarda bunun doğru olmadığını anlamaya başladık. Arkeolojik kalıntılarda, Darwinci hipotezin doğru olmadığını gösteren sağlam kanıtlar görülüyor. Darwin paketi doğru olsaydı, arkeolojik lkalıntılarda ve fosil kalıntılarında iki ayaklılığa, teknolojiye ve büyük beyine dair kanıtları aynı anda görürdük. Ama görmüyoruz. tarihöncesi kalıntılarının tek bir yönü bile, hipotezin yanlış olduğunu göstermeye yetiyor: Taş alet kalıntıları. Çok enders olarak fosilleşen kemiklerin tersine, taş aletlerin yok olması neredeyse olanaksızdır. Dolaysıyla, tarihöncesi kalıntılarının büyük bölümünü taş aletler oluşturur ve en başından itibaren teknolojinin gelişimi bu aletlere dayanılarak yeniden oluşturulur (s:25) Bu tür aletlerin ilk örnekleri-çakıl taşlarından birkaç yonga çıkarılarak yapılan kaba yongalar, kazıma araçları ve baltalar- yaklaşık 2.5 milyon yıl önce ortaya çıkar. Molekül kanıtları doğruysa ve ilk insan türü yaklaşık 7 milyon yıl önce ortaya çıktıysa, atalarımızın iki ayaklı olmalarıyla taş alet yapmaları arasında yaklaşık 5 milyon yıl geçmiş olmalı. İki ayaklı bir insansımaymun yaratan evrim gücü her neyse, alet yapma ve kullanma becerisiyle bağlantılı değildi. Ama pek çok antropolog, 2.5 milyon yıl önce teknolojinin gelişmesinin, beyindeki büyümeyle aynı döneme denk geldiğine inanıyor. Beyindeki büyümeyle teknolojinin, insanın kökeniyle aynı zamanda oluşmadığının anlaşılması, antropologları yaklaşımlarını yeniden düşünmeye zorladı. Sonuçta yeni hipotezler, kültürden çok biyoloji terimleriyle oluşturuldu. Ben bunu, mesleğimizdeki sağlıklı bir gelişme olarak görüyorum; özellikle de fikirlerin, diğer hayvanların ekolojisi ve davranışı hakkında bildiklerimizle karşılaştırılarak sınanmasını sağladığı için. Bu yaklaşımda, Homo sapiens ’in pek çok özel niteliğe sahip olduğunu yadsımamız gerekmiyor. Bu niteliklerin gelişimini, tamamen biyolojik bir bağlamda inceliyoruz. Bu anlayış oluştuktan sonra, antropolgun insanın kökenlerini saptama işi yeniden iki ayaklılığın kökeni üzerinde yoğunlaştı. Evrimsel dönüşüm, bu tek olaydan soyktlandığında bile (ABD’deki) Kent Eyalet Üniversitesi’ nden anatomi bilimci Owen Lovejoy’un da belirttiği gibi, önemsiz değildir: Lovejoy, 1988'de yazdığı popüler bir makalede, “İki ayaklılığa geçiş, evrim biyolojisinde görebileceğiniz en çarpıcı değişimlerden biridir” demişti. “Kemiklerde, kemiklere güç sağlayan kasların düzeninde ve kollarla baca değişimler görülmektedir.” İnsanlarla şempanzelerin leğen kemiklerine bakmak bu gözlemi doğrulamaya yetiyor: Leğen insanlarda kısa ve kutu gibi, şempanzelerdeyse uzundur. Kol ve bacaklarla gövdede de önemli farklılıklar vardır. İki ayaklılığın gelişimi önemli bir biyolojik dönüşüm olmaktan öte, aynı zamanda önemli bir uyarlanma dönüşümüdür. Önsözde de savunduğum gibi, iki ayaklı hareket öylesine önemli bir uyarlanmadır ki, tüm iki ayaklı insansımaymunlara “insan” demekte haklıyız. Bu, ilk iki ayaklı insansımaymun türünün belli bir düzeyde teknolojiye, gelişmiş bir zekaya ya da insanlığın kültürel niteliklerine sahip olduğu anlamına gelmiyor.Bu niteliklere sahip değildi. Ben-kolların günün birinde ellerin kullanılabileceği şekilde serbest kalmasını sağlayan- iki ayaklılık uyarlanmasının son derece önemli bir evrim potansiyeli taşıdığını ve bu nedenle öneminin terminolojimizde yer alması gerektiğini söylüyorum. Bu insanlar bizim gibi değillerdi; ama iki ayaklılık uyarlanması olmasa bizim gibi olamazlardı. Bir Afrikalı insansımaymunda bu yeni hareket şeklinin gelişmesini sağlayan evrim faktörleri nelerdir? İnsanın kökenine dair popüler imgelerde çoğunlukla, ormanı terk edip açık savanlara yönelen insansımaymun benzeri bir yaratık görürüz. Bu, kuşkusuz çarpıcı bir imge olsa da, Harvard ve Yale üniversitelerinden Doğu Afrika’nın pek çok bölgesinde toprak kimyasını inceleyen araştırmacıların da yakın zamanlarda kanıtladıkları gibi, kesinlikle yanlıştır. Büyük göçebe sürülerin dolaştığı Afrika savanları, oldukça gençtir; 3 milyon yıldan daha az bir süre önce, ilk insan türünün ortaya çıkmasından uzun süre sonra gelişmişlerdir. 15 milyon yıl öncesinin Afrikasına bakarsak, batıdan doğuya uzanan ve aralarında çeşitli maymun ve insansımaymun türlerinin de bulunduğu pek çok primata barınaklık eden bir orman örtüsü görürüz. Günümüzün tersine o dönemde insansımaymun türlerinin sayısı, maymun türlerinin sayısından çok daha fazlaydı. Ama sonraki birkaç milyon yıl içinde bölgede ve sakinlerinde çarpıcı değişiklikler yaratacak olan jeolojik güçler gelişmekteydi(s:27). Kıtanın doğu kısmında yerkabuğu, Kızıl Deniz’den günümüzün Etiyopya, Kenya ve Tanzanya’sından Mozambik’e doğru bir hat halinde yarılmaktaydı. Sonuçta Etiyopya ve Kenya’da toprak kabardı ve 3000 metreyi aşkın yükseklikte geniş dağlık alanlar oluştu. Bu büyük kubeler kıtanın topografyasından öte, iklimini de değiştirdi. Eski tekdüze batıdan-doğuya hava akışını bozan kubbeler, doğuda kalan toprakları yağış alanının dışında bırakarak ormanları beslenme kaynaklarından yoksun bıraktılar. Aralıksız ağaç örtüsünün bölünmeye başlamasıyla birlikte orman parçacıklarından, ağaçlık alanlardan ve çalılıklardan oluşan mozaik benzeri bir çevre oluştu. Ama açık otluk alanlar hâlâ enderdi. 12 milyon yıl önce süregiden tektonik güçler çevreyi daha da değiştirdi ve kuzeyden güneye doğru uzanan uzun, dolambaçlı bir vadi oluştu: Büyük Yarık Vadisi. Bu vadinin ortaya çıkışı iki biyolojik etki yaratmıştır: hayvan topluluklarına doğudan batıya uzanan zorlu bir engel yaratmakta ve zengin bir ekolojik koşullar mozayiğinin gelişmesini teşvik etmektedir. Fransız antropolog Yves Coppens, doğu-batı bariyerinin, insanlarla insansımaymunların birbirlerinden ayrı olarak evrilmesinde büyük önem taşıdığına inanıyor. “Aynı atadan gelen (insan) ve (insansımaymun) toplulukları koşulların etkisiyle... ayrıldılar. Bu ortak ataların batıdaki torunları, yaşama uyarlanmalarını nemli, ağaçlık ortamlarda sürdürdüler; bunlar (insansımaymular)dır. Aynı ortak ataların doğudaki torunlarıysa açık bir çevredeki yeni yaşamlarına uyarlanmak için yepyeni bir repertuar yarattılar: Bunlar(insanlar)dır.” Coppens bu senaryoya “Doğu Yakasının Hikayesi” adını veriyor. Vadinin serin, ormanlık platolar içeren çarpıcı dağlık alanları ve sıcak, kurak alanlara 1000 metre irtifadan birden iniveren dik bayırları vardır. Biyologlar bu tür, çok sayıda farklı habitat sunan mozaik çevrelerin evrimsel yeniliği teşvik ettiğini fark ettiler. Bir zamanlar yaygın ve birbirine benzer olan bir (s: 29) türün toplulukları birbirlerinden ayrılabilir ve doğal seçim sürecinin yeni etkilerine maruz kalabilirler. Bu, evrimsel değişim reçetesidir. Böylesine bir değişim kimi zaman, yaşama uygun çevrelerin yok olmasıyla, yok oluşa uzanır.Afrikalı insansımaymunların çoğ u bu kader yaşadı; günümüze yalnızca üç tür kalabildi: goril, bayağı şempanze ve cüce şempanze. Ama çoğu insansımaymun türünün çevre değişiminden olumsuz etkilenmesine karşın, içlerinden biri, hayatta kalmasını ve gelişmesini sağlayacak yeni bir uyarlanma şansını yaşadı. Bu, ilk iki ayaklı insansımaymundu. İki ayaklılık hiç kuşkusuz, değişen koşullarda hayatta kalması için önemli avantajlar sağlamıştı. Antropologların görevi, bu avantajların neler olduğunu bulmaktır. Antropologlar iki ayaklılığın insan evrimindeki önemini genellikle iki şeklide değerlendirirler:Bir düşünce, ön ayakların serbest kalarak taşıma özelliği kazanmasını vurgular; diğer düşünceyse, iki ayaklılığın enerji açısından daha etkin ir hareket şekli olması üzerinde durur ve taşıma yeteneğini yalnızca dik duruşun raslantısal yan ürünlerinden biri olarak görür. Bu iki hipotezden ilkini, Owen Lovejoy öne sürdü ve 1981'de Science ’taki önemli bildiride yayımlanmıştır. Lovejoy’a göre iki ayaklılık etkin olmayan bir hareket şeklidir ve dolaysıyla taşıma amacıyla geliştirilmiş olmalıdır. Taşıma yeteneği iki ayaklı insansımaymunlara, diğer insansımaymunlara göre nasıl bir rekabet avantajı sunmuş olabilir? Evrimsel başarı, sonuçta, hayatta kalacak nesiller üretmeye bağlıdır ve Lovejoy’a göre yanıt, bu yeni yeteneğin erkek insansımaymunlara, dişi için yiyecek toplayarak üreme oranını artırma fırsatını sağlamasıdır. Lovejoy, insansımaymunların yavaş ürediklerini ve dört yılda bir tek yavru yaptıklarını vurgular. İnsan dişileri de daha çok enerjiye-yani daha çok yiyeceğe- ulaşabilmeleri durumunda daha çok nesiller üretebilirler. Erkeğin dişi ve yavruları için yiyecek toplayarak dişiye daha çok enerji sağlaması durumunda dişi, üreme çıktısını artırabilecektir.(s:30) Erkeğin bu eyleminin, bu kez sosyal alanda olmak üzere, bir diğer biyolojik sonucu daha olacaktır. Erkeğin kendi çocuklarını ürettiğine emin olmadıkça dişiyi beslemesinin Darwinci açıdan erkeğe yararlı olmaması nedeniyle Lovejoy, ilk insan türünün tekeşli olduğunu ve üreme başarısını artırıp diğer insansımaymınlara baskın gelme yöntemi olarak çekirdek ailenin ortaya çıktığını öne sürdü. Bu tezini başka biyolojik benzetmelerle destekledi. Sözgelimi, primat türlerinin çoğunda erkekler, mümkün olduğunca çok dişi üzerinde cinsel denetim kazanmak için birbirleriyle rekabet eder. Bu süreç sırasında genellikle birbirleriyle dövüşürler ve silah olarak kullanabilecekleri büyük köpek dişleri vardır. Gibonlar erkek-dişi çiftleri oluşturmak gibi ender rastlanan bir özellik gösterirler ve - her halde birbirleriyle kavga etmeleri için bir neden olmamasından dolayı- erkeklerin köpek dişleri küçüktür. Erken insanlarda köpekdişlerinin küçük olması Lovejoy’a göre, gibonlar gibi erkek-dişi çiftleri oluşturduklarının kanıtı olabilir. Yiyecek sağlama düzenlemesinin sosyal ve ekonomik bağları da beynin büyümesini sağlayacaktır. Lovejoy’un büyük ilgi ve destek gören hipotezi, kültürel değil temel biyolojik konulara hitap etmesi nedeniyle güçlürün. Ama zayıf noktaları da vardır; öncelikle, teknolojik açıdan ilkel halklarda tekeşlilik yaygın bir sosyal düzenleme değildir.(Bu tür toplumların yalnızca yüzde 20'si tekeşlidir). Hipotez bu nedenle, avcı toplayıcıların değil, Batı toplumunun bir özelliğine dayandığı iddiasıyla eleştirilmektedir.belki de bundan daha önemli bir eleşiri ise, bilinen en erken insan türlerinde erkeklerin, dişilerden yaklaşık iki kat büyük olmalarıdır. Beden boyutundaki iki biçimlilik (dimorfizm) olarak bilinen bu büyük farklılık, incelenen tüm primat türlerinde çokkarılılıkla ya da erkeklerin dişilere ulaşmak için aralarında rekabet etmeleriyle çakışır; tekeşil türlerde iki biçimliliğe rastlanmaz. Bence bu gerçek bile, umut verici bir kuramsal yaklaşımı çökertmeye yetmektedir ve köpeksdişlerinin küçük olbsanıa tekeşlilikten (s: 31) başka bir açıklama aranmalıdır. Belki de yiyecekleri çiğneme mekanizması, kesmeden çok öğütme hareketini gerektiriyordu; köpek dişlerinin büyük olması bu hareketi zorlaştıracaktı. Lovejoy’un hipotezi günümüzde, on yıl öncesine göre daha az destek görmektedir. İkinci önemli iki ayaklılık kuramı, kısmen basitliği sayesinde çok daha imna edicidir. Davis, California Üniversitesinden antropolog Peter Rodman ve Henry McHenry’nin öne sürdükleri hipotezde, iki ayaklılığın daha etkin bir hareket şekli sunması nedeniyle, değişen çerre koşullarında daha avantajlı olduğu savunulur. Ormanların küçülmesiyle birlikte ağaçlık habitatlardaki meyve ağaçalrı gibi yiyecek kaynakları, klasik insansımaymunların etkin şekilde yararalanamayacakaları kadara dağınıktır. Bu hipoteze göre, ilk iki ayaklı insansımaymunlar yalnızca hareket şekilleriyle insandırlar.Diyetlerinin değil, yalnızca yiyecek toplama şekillerinin değişmiş olması nedeniyle elleri, çeneleri ve dişleri insansımaymunlardaki gibi kalmıştır. Pek çok biyolog bu düşünceyi başlangıçta olanaksız görmüştür; Harvard Ünivresitesi'nden araştırmacılar yıllar önce, iki ayak üstünde yürümenin dört ayak ütünde yürümekten daha az etkin olacağını göstermişlerdi. (kedisi ya da köpeği olanlar için bu hiç de şaşırtıcı bir durum değil; her iki hayvan da sahiplerini utandıracak derecede daha hızlı koşar.) Ama Harvard araştırmacıları insanlardaki iki ayaklılığın etkinliğini at ve köpeklerdeki dört ayaklılığın etkinliğiyle karşılaştırmışlardı. Rodman ve McHenry, karşılaştırmanın insanlarla şempanzeler arasında yapılması gerektiğini vurguladılar. Bu karşılaştırma yapıldığında, insanlardaki iki ayaklılığın şempanzelerdeki dört ayaklılıktan çok daha etkin olduğu görülüyor. Dolaysıyla, iki ayaklılık yararına bir doğal seçim gücü olarak enerji etkinliği tezinin akla yatkın olduğu sonucuna vardılar. İki ayaklılık evrimin teşvik eden, bir yandan avcıları izlerken bir yandan da yüksek otların üstünden bakabilme ve gündüz saatlerinde yiyecek toplarken serinleyebilmek için daha (s: 32) etkin bir duruşa geçme zorunlulukları gibi başka etkenler de olduğu öne sürüldü. Ben tüm bu düşüncelerin arasında en inandırıcısının, sağlam bir biyolojik temeli olması ve ilk insan türlerinin evrildiği dönemde gelişen ekolojik değişimlere uyması nedeniyle, Rodman ve McHenry’ninki olduğunu düşünüyorum. Bu hipotez doğruysa, ilk insan türünün fosillerini bulduğumuzda, hangi kemikleri bulduğumuza bağlı olarak, bu fosillerin ilk insana ait olduğunu fark edemeyebiliriz. Leğen ya da bacak kemiklerini bulmamız durumunda iki ayaklı hareket şekli görülür ve “insan “ diyebiliriz. Ama kafatasının ve çenenin bazı parçalarını ya da bazı dişleri bulmamız durumunda bunların bir insansımaymuna ait olduğunu düşününebilirz. Bunların iki ayaklı bir insansımaymuna mı, yoksa klasik bir insansımaymunna mı ait olduğunu nasıl anlayacağız? Bu, son derece heyecan verici bir savaşım. İlk insanların davranışlarını gözlemek için 7 milyon yıl öncesinin Afrika’sına gidebilseydik, insanların davranışlarını inceleyen antropologlardan çok, maymun ve insansımaymunların davranışlarını inceleyen primatologlara tanıdık gelecek bir modelle karışlaşırdık. İlk insanlar modern avcı-toplayıcılar gibi göçmen gruplarda aile toplulukları olarak yaşamaktan çok, büyük olasılıkla, savan babunları( habeş maymunları) gibi yaşıyorlardı. Yaklaşık otuz bireyden oluşan gruplar geniş bir arazide koordinasyon içinde yiyecek avına çıkıyor ve geceleri tepeler ya da ağaç kümeleri gibi uygun uyku yerlerine dönüyorlardı. Grubunu büyük bölümünü yetişkin dişilerle çocukları oluşturuyordu ve aralarında yalnızca birkaç yetişkin erkek bulunuyordu. Erkekler sürekli çiftleşme olanakları arıyor ve egemen bireyler daha başarılı oluyordu. Yetişkinliğe erişmemiş ya da düşük seviyelerdeki erkekler, grubun ancak çevresinde er alıyor ve kendi başlarına yiyecek avına çıkıyorlardı. Grubun bireyleri iki ayaklı yürümeleriyle insani bir özellik taşıyor, ama (s: 33) savan primatları gibi davranıyorlardı. Önlerinde, 7 milyon yıl sürecek ve ileride de göreceğimiz gibi son derece karmaşık ve kesin olmayan bir evrim modeli vardı. Çünkü doğal seçim uzun vadeli bir hedefe doğru değil, anlık şartlara göre işler. Homo sapiens sonuçta, ilk insanların torunu olarak ortaya çıktı; ama bunun kaçınılmaz bir gelişme olduğu da söylenemezdi. (Richard Leakey, İnsanın Kökeni, Varlık/Bilim s:15-34 ) Yaşamın Gizi Kökleri 19. yy’a dayanan Evrim Kuramı, gerçekte 20. yy’ın geliştirilen büyük kuramlarından biridir. İnsanın kendi yapısını araştırmaya yönelmesinin bilimsel bir niteliğe bürünmesi oldukça yenidir. Biyoloji, genç bir bilimdir. Biyoloji, özellikle Evrim Kuramı ile genç bir bilimin büyük kuramlar üretebileceğini kanıtladı. Nobel Ödüllü(1965) bilim adamı Jacques Monod Rastlantı ve Zorunluluk adlı eserinde şöyle diyor: “ Biyolojinin bilimler arasındaki yeri, bir bakıma merkezi, bir bakıma da ikincil önemdedir. İkincildir, çünkü canlılar dünyası bilinen evrenin pek önemsiz ve “özel” bir bölümü olduğuna göre, canlıların irdelenmesiyle, canlılar dünyasının dışına da uygulanabilecek genel yasalara varılamaz gibi görünür. Fakat bütün bilimlerin son amacı, eğer benim sandığım gibi, insanla evren arasındaki bağıntıyı aydınlatmaksa, o zaman biyolojiye merkezi bir yer tanımak gerekir; çünkü biyoloji, bütün bilim kolları arasında, henüz “insanın doğası” sorunun metafizik terimler kullanılmadan ortaya konması olanaksızken, çözülmesi gereken sorunların yüreğine en dolaysız yoldan girmeye çalışanıdır. Bu nedenle biyoloji, insan için bilimlerin en anlamlısıdır; felsefe, din, ve politika gibi bütün alanlarda temelden sarsılmış ve açıkça yaralı olan modern düşüncenin biçim kazanmasında, özellikle Evrim Kurramı’nın ortaya çıkışıyla, kuşkusuz bütün öteki bilimleri aşan katkıları olmuştur. Ancak, 19. yy’ın sonlarından bu yana biyolojinin bütününe egemen olmakla birlikte ve fenomeolojik açıdan geçerliliğine ne denli inanılmış olursa olsun, Evrim Kuramı, kalıtımın fiziksel bir kuramı geliştirilmedikçe yine askıda kalıyordu. Bu sonuca ulaşılması ise, klasik genetiğin bütün başarılarına karşın, otuz yıl öncesine dek boş bir kuruntu gibi görünüyordu. Oysa bugün, kalıtım yasası molekül kuramının getirdiği şey budur. Burada “kalıtım yasası kuramı”nı yalnızca kalıtımsal gereçlerle onların taşıdığı bilginin kimyasal yapısına ilişkin kavramlar olarak değil, ayrıca bu bilginin fizyolojik ve morfogenetik anlatımının moleküler düzeneğini de içerecek biçimde, geniş anlamıyla kullanıyorum. Böyle tanımlandığında kalıtım yasası kuramı biyolojinin temel kuralını oluşturur Doğal olarak bu, organizmaların karmaşık yapı ve işlevlerinin bu kuramdan çıkarılabileceği ya da bunların her zaman doğrudan moleküler düzeyde çözümlenebileceği anlamına gelmez.(Kimyanın evrensel temelini kuşkusuz kuantum kuramının oluşturmasına karşın, kimyadaki her şey bu kurama göre ne bilinebilir, ne çözülebilir). Fakat yasanın moleküler kuramı günümüzde (kuşkusuz ileride de) biyoloji alanındaki her şeyi önceden bilip çözemese de daha şimdiden canlı sistemlerin genel bir kuramını oluşturuyor. Moleküler biyolojinin ortaya çıkışından önce, bilimi alanında böyle bir şey yoktu. O zamanlar “yaşam gizi”, ilkesi gereği ulaşılamaz görünürdü. Günümüzde bu giz büyük ölçüde açıklanmıştır. Öyle görünüyor ki bu önemli olay, kuramın genel anlamı ve kapsamı uzmanlar dışında da anlaşılıp değerlendirilebildiği zaman, modern düşüncede ağırlığını büyük ölçüde duyuracaktır. Bu denemin buna yardımcı olacağını umuyorum. Gerçekten ben, modern biyolojinin kavramlarının, kendilerinden çok “biçim”lerini açığa çıkarmaya, düşüncenin başka alanlarıyla mantıksal bağlantılarını göstermeye çalıştım. Günümüzde bir yapıtın adında bilim adamının, “doğal” nitemiyle birlikte de olsa, “felsefe” sözcüğünü kullanması tehlikelidir. O yapıtı, bilim adamlarının güvensizlikle, filozofların ise olsa olsa bir gönül indirmeyle karşılayacakları önceden görülebilir, Tek, fakat haklı olduğuna inandığım bir mazaretim var: Bilim adamlarına düşen ve bugün her zamankinden daha çok kendini duyuran ödev, kendi bilim kollarını çağdaş kültürün bütünü içinde değerlendirmek, onu yalnız teknik bilgilerle değil, aynı zamanda bilimin kazandırdığı, insansal açıdan önemli gördükleri düşüncelerle de zenginleştirmektedir. Yeni bir bakışın (biliminki hep böyledir) arılığı, kimi kez sorunlar üzerine yeni bir ışık serpebilir. Doğal olarak geriye, bilimin esinlediği düşüncelerle, bilimin kendi arasındaki her türlü karışıklıktan kaçınmak kalıyor. ama işte bu nedenle de, bilimin ortaya koyduğu sonuçların tüm anlamını açıklayabilmek için, bunların son sınırına dek götürmek gerekiyor. Zor bir uygulama. Bunu eksiksiz yaptığımı öne sürmüyorum. Önce bu denemenin salt biyolojik bölümünün hiçbir özgün yanı bulunmadığını belirteyim. Modern bilimce saptandığı kabul edilen düşünceleri özetlemekten başka bir şey yapmadım. Örnek seçiminde olduğu gibi, değişik gelişmeleri verilen önemin de kişisel eğilimleri yansıttığı doğrudur. Biyolojinin kimi önemli bölümlerinin burada sözü bile edilmedi. Fakat bu deneme, biyolojinin tümünü açıkladığını kesinlikle savunmuyor. Yalnızca sistemin moleküler kuramının özünü elde etmek yolunda bir girişimdir. Bundan çıkarabildiğim ideolojik genellemelerden sorumlu olduğum açıktır. Fakat bilgi kuramı alanı içinde kaldıkları sürece bu yorumları çağdaş biyolojistlerin büyük bölümünün kabul edeceğini söylerken yanılmış olacağımı sanmıyorum. Ben burada, siyasal değilse bile etik(ahlaksal) düzeyde, gelişmelerin bütün sorumluluğunu yüklendiğimi belirtmeden geçmek istemem; bunlar ne denli tehlikeli olursa olsunlar, ne denli naif ya da benim isteğim dışında, ne denli aşırı görünürse görünsünler bilim adamı alçak gönüllü olmalı, fakat taşıdığı ve savunmak zorunda olduğu düşünceler pahasına değil. Ancak burada da kendimi, yapıtları büyük saygınlık kazanmış kimi çağdaş biyolojistlerle tam bir uyum içinde bulmanın yüreklendirici güvenini duyuyorum....Nisan, 1970"(Kitabın Önsözü’nden) (Jacques Monod, Rastlantı ve Zorunluluk(1970), s:11-13) Evrim Kuramı ve Değişim Evrim Kuramı,canlıların değişimini içerir. Tutucu insanların bu kuramı anlamak istemeyişi ya da reddedişi bu değişimi kabul etmemelerinin bir sonucudur. Evrim kuramına karşı çıkmayı küçümsemeyin. Evrim Kuramına karşı çıkanlar, arkalarında “dine inanan” aydınları ve kitleleri bulur. Değişimi savunmak kadar değişime karşı çıkmak, insan aklının çok önceden bulduğu en tehlikeli silahlardandır. Onu, felsefe temelinde en iyi ve en eski savunan da Platon’dur. Platon, biz erkeklerin kadınlardan nasıl da fersah fesah üstün olduğunun altını pek güzel çiziyor! Bayanların pek sevmeyeceği bir öykü olsa da anlatacağım. Platon’da değişim “kötü”, durağanlık ise “iyi”dir. Karl Popper bunu şöyle belirtir: “Çünkü bütün değişimin çıkış noktası yetkin iyi ise değişiklik ancak yetkin ve iyiden uzaklaşan bir hareket olmak gerekir;bu hareket yetkin olmayana ve kötüye doğru yönelmelidir.” Platon, Kanunlar ’da değişim doktrinini şöyle özetler:" Kötü bir şeyin değişmesi bir yana bırakılırsa, her nasıl olursa olsun değişiklik, bir şeyin uğrayabileceği bütün kötü tehlikelerin en başında gelir,- değişiklik şimdi ister mevsimin ya da rüzgârın olsun, ister beden dişyetinin yahut ruh karakterinin.” Israrını belirtmek için de eklemektedir: “Bu söz her şeye uygundur,tek ayrık, demin söylediğim gibi, kötü bir şeyin değişmesidir.” Kısacası Platon, değişimin kötü ve durulmanın tanrılık olduğunu öğretmiştir... Platon’un Timaios ’taki türlerin kökeni üzerine öyküsü bu genel teoriyle bir uyuşma içindedir. Bu öyküye göre hayvanların en yükseği erkek-insandır,tanrılar tarafından türetilmiştir;öteki türler,bir bozulma ve soysuzlaşma süreciyle ondan -aşağıya- inerler. Önce bazı erkekler-korkak ve rezil olanları-soysuzlaşıp kadın olmuştur. Bilgeliği olmayanlar, adım adım daha aşağı hayvanlara doğru soysuzlaşmıştır. Kuşlar, zararsız deniyor oysa duyumlarına çok güvenen fazla yumşak insanların dönüşümüyle varolmuşlardır; "kara hayvaları,felsefeyle hiç ilgilenmeyen insanlardan gelmiştir”; balıklar, -midye ve sitiridye gibi kabuklu deniz hayvanları da dahil olmak üzere- bütün insanların “en aptal, salak... ve değersiz olanlarından soysuzlaşmayla çıkmıştır” Bu teorinin insan toplumuna ve tarihine de uygulanabeleceği açıktır. (Karl Popper, Açık Toplum Ve Düşmanları s: 49-50) İNSAN NASIL İNSAN OLDU? İnsan nedir? Biz neyiz? Nereden geldik? Sokrates ' e yakıştırılan bir öykü vardır. Sokrates, Atina Agorası' ndaki gönüllü öğrencilerine verdiği ders sırasında "İnsan nedir?" diye sormuş. Onlar da soruyu küçümseyerek " bunu bilmeyecek ne var, iki ayaklı ve tüysüz bir canlıdır" yanıtını vermişler. Ertesi gün Sokrates, elinde tüyleri yolunmuş bir tavukla öğrencilerinin karşısına çıkmış. Tüysüz tavuğu havaya kaldırarak " yani böyle bir şey mi insan dediğiniz?" demiş. Öğrenciler nasıl bir şaşkınlık geçirdi bilmiyoruz; ama insan tanımının öyle basit bir iş olmadığını anlamış olmalılar. İnsan "düşünen varlık", " gülen canlı", "üretim yapan canlı", "alet kullanan canlı" gibi değişik sıfatlarıyla tanımlanmaya çalışılmıştır. Sorunun yanıtı basit değil. Gelin biraz gerilere gidelim. Önce "insan her şeyin ölçüsüdür" diyen eski Yunan filozofunu anımsayalım. Protagoras'ı yani. Onun ne demek istediğini size anlatmaya çalışmıştım. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren insan konusunda bilimsel düşünceler ortaya konmaya başlandı. İnsanın doğaüstü güçlerce yaratılmadığı ve tüm canlılar gibi evrimsel bir sürecin bugünkü aşaması olduğu düşünülmeye başlandı. Evrim, değişikliği ifade eder. " Evrim, biyolojik bir gerçektir; en geniş anlamı ile organizmaların zaman süreci içinde değişen ortama gösterdikleri fiziksel tepki olarak da tanımlanabilir... "Her canlı bir canlıdan gelir " gerçeği, evrimin temel özelliklerinden biridir." Bununla birlikte konuyla ilgili saptırmalar da başladı." Bu saptırmaların en ünlüsü de insanın maymundan türemiş olduğu, başka bir deyişle bu iki canlı türü arasında bir ata- torun ilişkisi bulunduğu, yani maymunların insanın atası olduğu saptırmasıdır. C. Darwin' in Türlerin Kökeni adlı yapıtının doğurduğu yankılara karşı, özellikle o dönem Anglo- Sakson Kilisesi' nce başlatılan, geliştirilen, desteklenen ve savunulan bu saptırma, üzülerek belirtmek gerekir ki bugün bile kamuoyunda evrensel anlamda belirli bir ağırlığa sahiptir. Olaya bilimsel bir yaklaşımla ve tarafsız olarak bakıldığı zaman, kuşkusuz, insan ile yakın soydaşları olan primatlar arasında bir evrimsel ilişki olduğu görülür. Zaten, evrim bakımından eskiye gidildikçe tüm canlıların oluşumları itibariyle ortak evrim ağacının farklı dalları oldukları ve bu nedenle de tüm canlılar arasında (uzak veya yakın) bir ilişki bulunduğu da bilinmektedir. Ancak bu ilişki, "maymun ile insan arasında bir ata-torun ilişkisi vardı ve insanlar da zaman içinde maymunlardan türemiştir" anlamına tabii ki gelmez. Maymun ve insan türlerinin birlikte oluşturdukları zoolojik takım olan primatlar arasında evrimsel bir ilişi olması demek, bu iki farklı türün ortak bir kökten türemiş olmaları ve / fakat zamanla bunların her ikisinin de değişerek bugünkü hallerini almış olması demektir. Başka bir deyişle, bu iki canlı türünden her biri kendi yönünde evrimleşmiş, zaman içinde insan daha "insanlaşmış" ve buna karşılık maymun daha da "maymunlaşmıştır". Gelecekte, evrim sürecinin bir gereği olarak aynı olayın devam edeceği, insan ile maymun arasında var olan makasın daha da açılacağı kuşkusuz. " Sahi, insanla maymun arasında ne gibi farklar vardır? İnsanı insan yapan nedir? " Yüzyılımızın başlarında insanın çevresine uyum yeteneği, daha sonraları düşünce, İkinci Dünya Savaşı' nı izleyen dönemde araç-gereç yapımı, 1960' lı yıllarda ilkönce lisan ve hemen sonra da avcılık insanı " insan " yapan "insansı" özellikler olarak görülüyordu. Bugün ise durum hayli farklı." "İnsan denen canlıyı ele aldığımız zaman onun bir Homo erectüs (dik yürüyen), bir Homo faber (alet yapan), bir Homo lingua (konuşan/ dili olan), bir Homo symbolicus (soyutlayabilen), bir Homo curiosus (araştıran) ve bir Homo sapiens (akıl sahibi, zeki) olduğunu görüyoruz. Bunların tümü insana özgü. İlginç olan ve özellikle vurgulanması gereken husus, insan dışı

http://www.biyologlar.com/evrim-kurami-ve-maymun-sorunu

Umudun Genleri

Umudun Genleri, Tunus asıllı Fransız bilimci Daniel Cohen'in(1951-...) kitabının adı. Bir bilimadamının hoş anılarını ve genlerin umudunu açıklayan bu kitaptan ilginç bölümler aktaracağım.Daniel Cohen,1978'den itibaren Profesör Jean Dausset(Nobel,1980) ile birlikte çalışmaya başladı.Daniel Cohen, insanın genetik yap-bozununun ortaya çıkarılma serüvenine katılmış ve bu serüveni bize hoş bir dille anlatıyor. Yeşim Küey'in,çok başarılı bir şekilde Türçe'ye kazandırdığı kitabı,Kesit Yayıncılık yayımlamıştır. Bir Bilim Adamının Anıları :Daniel Cohen Jean Dausset, 1960'lı yıllarda, tüm hücrelerimizin yüzeyinde varolan proteinleri kodlayan genler bütününü keşfetmişti. O zamanlar bu proteinlerin rolü oldukça gizemliydi. Dausset ’nin çalışmaları organ naklini sağladı ve onun sayesinde milyonlarca yaşam kurtarıldı halen de kurtarılıyor... Ben, Nobel Ödülü’nü almasından (1980) bir yıl önce yoluma onunla devam etmeye karar vermiştim. O sıralarda bunun nedenlerini çözümlemeyi hiç düşünmediysem de herhalde çok iyi gerekçelerim vardı. İMKANSIZ denen şey, beni tam da çok heyecanlandıran şeydi. Ben kuşkucuların, fazlasıyla sakınımlı olanların ve bıkkınların düşüncelerinin iflas etmiş olmasından kuşkulanıyordum. Elbette Jean Dausset’nin durumu kesinlikle bu değildi! Benim onda asıl değer verdiğim şey, başkalarının eleştirdikleri şeydi. Düşünüş biçimi rahatsız ediyordu O sıralarda, onu bir naif, bir hayalci, bir garip olarak görüyorlardı. Jean Dausset, klasik düşünce biçimiyle hiç ilgisi olmayan bir düşünce biçimine sahiptir. Onun akıl yürütmeleri alışılmış mantık yollarını izlemez. Yüzeyde görünmediği için bazılarının “yavaş” bulduğu, kendine özgü bir düşünme ritmi vardır. Bunun nedeni, Dausset’nin etkilemek için uğraşmamasıdır. O acele etmemeyi ve sorunların derinlerine inmeyi sever. karşısındakini asla çürütülemez kanıtların yığını altında ezmez. Konuya beklenen yerinden girerek bir mantık çerçevesinde ilerlemek yerine, o, sorunları bir başka yandan ele alır. Bu, çalışma arkadaşlarının ve meslektaşlarının düşünmediği bir yandır. Sorunu bir köşesinden yakalar, sorunlu konunun içine sakince yerleşir ve kafasında, alışılmış düşünce sistemlerinin yolundan gitmeyen bir kavrayış şeması kurar. Kimi zaman şaşırtıcıdır. Size, Kutsal Kitap’takiler kadar basit görünen bir sorunda kilitlenir. Herkesin anlayabileceği ve anladığı bu sorunu, o, anlamaz. Açıklarsınız. Yine anlamaz. tıpkı bir çocuk gibi! Ve sonra, o anlamaya çalışırken bir de bakarsınız ki, sorunu bütünüyle farklı bir biçimde aydınlatmış. konuya yakın olanlar, uzmanlar, böylece hata yaptıklarını anlarlar. Meğer yanlış yoldaymışlar, sorunun temelini görmemişler. O, görü sahibidir. Tümüyle. Onunla tartışan biri, görüşlerini ne kadar dirençle savunursa savunsun, bu özgün kafanın sorunlar her zaman derinlemesine doğru bir tarzda yaklaştığını kabul etmekten kendini alamaz. Onunla aynı düşüncede olmasanız, onunkilerden farklı seçimler yapsanız da bu böyledir. Üstelik, ondaki mizah duygusu yaşama sevinci ve isteği bulaşıcıdır. Onu görmek ve tanımak gerekir. Neşe saçan bir adamdır. Bu estet, bir modern resim tutkunudur. Her şey onun ilgilendirir her şey onun memnun eder. En olağanüstü yanı da tartışma ve düşünce alışverişindeki rahatlığıdır. Jean Dausset mandarinlerin, kendilerin ezip geçmesinler diye çevresine düşünce sahibi olmayanları toplayan büyük patronların tam tersidir. Onun tutumu daima bunun karşıtı olmuştur. Asla kimseyi engellemez. Birinin bir düşüncesi mi var? Onunla birlikte bunu çözümler: “Tamam...Çok iyi..” Güvenir. Ve özellikle de gece demeden, pazar günü demeden, her zaman sizinle birlikte düşünür. Onun hoşuna giden şey budur. Çevresinde düşünce sahibi insanların olmasına gereksinim duyar. Bu onun düşüncelerini zenginleştirir. Aksi takdirde, nasıl “eğlenebilir ki”? Başka konularda olduğu gibi araştırmada da gerçek mutluluklar yalnız yaşanmaz. Aslında, bir büyük patronun, bir gence uyan tutuma sahip olması, hiç de kolay değildir. Sorun, gencin düşünce üretebilmesi için ne yapmak gerektiğini bilmek değil ( böyle şeyler siparişle olmaz) ama daha çok, onun düşüncelerini yansıtması için nasıl davranılacağını bilmektir. Dausset, iş arkadaşların öne çıkarmasını bilir. Asla onların yetkinliklerinden kuşkulanmaz. tersine! “Onu yetiştiren benim, her şeyini bana borçlu... “ biçimindeki bir söylem ona tamamen yabancıdır. Kafasının açıklığı, ona araştırmacıları yönetmede eşsiz bir yaklaşım kazandırır. Onun yaklaşım tarzını anlamadan da kendisinden yararlanmış olabilirdim. Bu tarzı, çözümlenmesinin önemini görecek kadar kavramış ve örnek alabilmiş olmaktan dolayı çok mutluyum. Bizler birbirimizden çok farklıyız. ama ben, kendi öğrencilerime ve kendi ekip üyelerime karşı gösterdiğim belli bir davranış tarzını ona borçluyum. son derece etkili bir tarz. 1979. Onun ekibinde, bağışıklık genetiğine alışarak geçirdiğim bir yıl. Kalıtımın kimyasal desteğini temsil eden, kromozomlarımızı ve genlerimiz oluşturan uzun DNA molekülünü kullanma teknikleriyle birlikte, moleküler biyolojide bir dönüm noktası belirmeye başlıyordu.(s: 23-25) Belli bir anda, bilimcilerden biri, dikkatini, yeni bir yol açabilecek küçük bir şeye yöneltir. Gerçekten yeni düşüncelere gelince, bunlar son derece enderdir. İnsan bunlardan birini bulduğunu sandığında, olağanüstü bir şeylere el atmış olduğunu umduğunda, inceleme ve çözümlemelerden sonra, aynı alanda on kişinin daha çalıştığını ya da aynı şeyi çok önceden düşündüklerini fark eder! O halde sorun, varsayımını sürüncemede bırakmamak, onu deneysel olarak kanıtlamaktadır. Varsayımını doğrulayan, öne geçer. Elbette o her şeyi alt üstü eden düşüncelere sahip biri de çıkabilir, tıpkı Jean Dausset’de olduğu gibi. Ama bu pek nadirdir. Binde bir, bir araştırmacı, kimi kez bir deha özelliği olan, tamamen kendine ait bir esine, bilimde nitel bir sıçrama yaptıracak bir buluşa sahiptir. Buna da ancak on yılda bir rastlanır, rastlanabilirse. Araştırmacının bugünkü üstünlüğü, kafasındaki fikirlerden çok, bunları gerçekleştirmek için ortaya koyduğu yeteneğe .. ve zorunlu araçları bir araya getirmek üzere sürekli dilencilik yapmaya harcadığı enerjiye, sonra da düşüncelerini kanıtlamak için sergilediği yaratıcılığa dayanır. Yeniliklerin çoğunlukla teknolojik olmasının nedeni budur. Bu bir yana, Jean Dausset, DNA üzerinde çalışma önerisine ne kadar olumlu karşıladıysa, ekibinin çoğunluğu da bir o kadar karşıydı. Esasen Cohen (yazarımız), bu toy delikanlı, moleküler genetik konusunda ne biliyordu ki? Neredeyse hiçbir şey! İşin kötüsü bu gerçekten doğruydu.(s:28)..İnsanın Jean Dausset gibi bir patronu olmasının üstünlüğü, onun hiçbir yolu araştırma dışında tutmamasıydı; ister genç ister çok genç olsun, yeter ki, kanıtları olan ve bunlara karşı biraz heyecanla yaklaşan biri çıksın. Bana gelince, benden daha deneyimli olduklarını söyleme gereken arkadaşlarım tarafından pek de iyi gözle bakılmıyordum. Kabul etmeliyim ki, dayanılmaz, tam anlamıyla çekilmez bir kibir içindeydim. Ama bir genç, kesinlikle doğru olduğu önsezisiyle iz sürerken ve deneyimsizlik ona kendinden kıdemlilerin karşı çıkmalarına aldırmama cesaret ve küstahlığı verirken, ister istemez çekilmezdir. Ve ayrıca, o, her zaman bilimsel itirazlarla değil, ama öncelikler ve kazanılmış konumlarla da karşılaştığı duygusuna sahipse, kendine nefret ettirmekten belli bir haz da alır. Gerçekte, ünlü bile olsa, hiçbir araştırmacı kendinden daha genç olanların itirazlarından korunamaz. Eğer gençlerle arasında sorun yoksa ne ala. Ama ilk anlaşmazlık patlak verir vermez, kendi kendini, hemen sorgulama ve ısrarla haklı olduğunu düşünmekten vazgeçme anı gelmiş demektir. Sonuca bağlayıp karar vermezden önce, çoğu zaman kendi kendime, benim yerimde Jean Dausset gibi biri olsa ne yapardı diye sorarım. Onun da Mendes France, Robert Debre ya da Jean Bernard’ı anma alışkanlığı vardı. Herkesin kendi başvuru kaynakları var; ama miras da budur işte. Üstelik bilimcilerin dünyası da kutsal değildir. Her yerde olduğu gibi orada da, neden orada olduklarını unutmuş insanlar vardır; bilimle gerçekten ilgilenmeyen bir grup profesyonel, kendi nüfuzlarını küçük alanını desteklemek için bilimi kullanır. Alınan sonuçlar, onları iktidar oyunundan ve ünlerini artırmaktan daha az coşkulandırır mali açıdan yeterince doyum olmadığından, hepsi de salt bilim ve insanlık yararına tutkulardan kaynaklanmayan doyumlar peşinde koşarlar. Tanınmış olmak isteyenler de vardır. Yoo ille de toplum tarafından, onları çalıştıranlar ve adlarına çalıştıkları insanlar tarafından değil, ama beş on rakip meslektaş tarafından. Neler yaptıklarını anlayan on kişiden fazla insan olmadığı için böyledir bu! Araştırmacının gündelik davranışında, adının, gerginlik içinde bilimsel yayınlarda kovalanması vardır. Bir kongre sırasında, bir bilimci ne bekler? Neyi kollar? -Benden söz edilecek mi? A, benden alıntı yapıldı! Elbette senden de.. Alıntılanmak bir saplantıdır! Bir yayın mı çıktı? Hemen metnin kaynakçasına saldırılır: -Benden alıntı yapmamış! sonra, bilimsel bir makaledeki isimlerin ve imzalayanların sırası! Geleneksel olarak sonuncu ya da birinci sıra, araştırma yöneticisinindir. Ya ikinci imzayı kim attı, üçüncüyü, sonuncuyu... Bu konuda, araştırmacılar üzerine bir antoloji, bir sosyoloji kitabı yazılabilirdi. Bir küçük alem içindeki toplumsal ürünün dayanağı! En gülüncü de bu tür tanınmışlığın yalnızca geçici olması değil, sonuç olarak gönülsüzce verilmiş olmasıdır. Bir gün sizden alıntı yaparlar, hemen sonra unuturlar, çünkü yarışma süreklidir. Ama böylesi bir didişme içinde insanların özsaygısı yaralanır ve kemirilir. Bundan hiç kimse tümüyle kaçamaz; ama bundan kurtulmayı öğrenmek gerekir. Bütün bunları keşfetmek, beni şaşkına çevirmiş ve çileden çıkarmıştı. Jean Dausset bu tür kaygıların çok üstünde ve uzağındaydı. O, bir yaratıcıdır. Hiç durmadan düşün ve üreten bilimcilerden biridir. Düşüncelerinden birinin çalınması, bu insanlar için pek de önemli değildir. Bu da, onların başkalarına karşı alabildiğince açık olmalarını, gerçek anlamda tartışabilmelerin sağlar. Dausset’ye gelince o, hepimize karşı muhteşem bir iyi niyetlilik içindeydi. Bu tutumundan herkesten çok ben yararlandım ve de aşırı ölçüde yararlandım; ama onun bundan ötürü yakındığını asla duymadım. Her koşulda o bana açık çek verdi. Başka yerlerden gelen iki araştırmacı da bana katılmıştı. Biri, diploma sıvanı geçmek zorunda olan, çok zeki, yirmi beş yaşında bir Venezüellalıydı: Luis Ascano. Diğeri, Howard Cann, Amerikalıydı. Elli beş yaşındaydı ve Amerika Birleşik Devletlerinde sağlam bir üne sahipti... Böylece üçümüz birlikte çalıştık. Bir yıl boyunca. Gece ve gündüz!. Aslında biz çalışmıyorduk. Her akşam gece yarılarına ya da sabahın ikisine dek sözcüğün tam anlamıyla bata çıka gidiyorduk. Moleküler genetiği iyi bilmiyorduk ve onu el yordamıyla öğreniyorduk... Gezip durduk, rasgele yürüdük ve olabilecek bütün hataları yaptık. Laboratuvarımız küçücüktü; üç metreye iki metre. Tezgah üstünde çalışacak yer bulamadığım için, araçlarımı lavobanın içine yerleştirmiştim! İlerlemiyorduk, bunalmış durumdaydık. Oldukça gergin dönemlerden geçiyorduk. Bulduğumuz tek rahatlama anı sabahın birine doğruydu: Saint Louis Hastanesi’nin yakınındaki Belleville’den Tunus usulü sandviç ve kuskus getirtirdik... Bizim hikaye uzadıkça uzuyordu. Aylar geçiyor ve hiç bir şey çıkmıyordu. Sekiz ayın sonunda, bizi bunca uğraştıran konu üzerinde Oxford’da bir kongre oldu: HLA bölgesinin, doğrudan DNA düzeyinde çözümlenmesi mümkün müdür? Biz sonuçlarımızdan söz etmek üzere çağrılmıştık Elimizde hiçbir sonuç yoktu. Kesinlikle hiç. Hiç. Yüze yakın insanın önünde konuşmamız bekleniyordu. ve bizimde söz almak için birbirimizle savaştığımız söylenemezdi. -Howard, sen konuşursun. En deneyimlimiz sensin. -Hayır sen! -Evet ama sen İngilizce konuşuyorsun. Oraya gittiğimizde, sonuçta, konuşması gereken bendim. Niyetlerimiz dışında, sunulacak somut bir şey kesinlikle yoktu. Kongrelerde bazen böyle şeyler olur; ama bu asla çok iyi bir şey değildir elbette. Biz hemen bir taktik geliştirdik. kendimizi kurtarmak üzere, tebliğimizi iptal ettirmek iç kongre başkanına şöyle dedik: -Biliyorsunuz, biz herkesle tartıştık. Onlar sonuçlarımızın hepsini bilmektedir, bunları sunmaya gerçekten de gerek yok... Başkan bize inanma inceliğini gösterdi. Onurumuz, şimdilik kurtulmuştu.” Derken aradan dört ay geçiyor. “İlk makaleyi yazıyoruz. çalışmamız olağanüstü bir yol açıyordu. çünkü biz, HLA sistemindeki çeşitliliğin, mutlak bir kesinlikle DNA düzeyinde ayrıştırılabileceğini ileri sürüyorduk. Makaleyi okuduktan sonra, Dausset yalnızca “müthiş” diye mırıldanmıştı.” “Buluş, genellikle Arşimet’in “Eureka!” sındaki gibi yaşanmaz. Bu, mitolojidir. Gerçekte, bir ekip bazı şeyler bulduğunda, bunların çok da fazla farkında değildir. Sonuç o denli beklenmiştir ki, insanlar ona alışmışlardır. Ortaya konduğu zaman, hanidir bilinmektedir ve kimse şaşırmaz. yalnızca, bir dahaki kongrede lafı gevelemek zorunda kalınmayacağı düşüncesiyle rahatlanır. Yeni sonuç, yalnızca onu beklemeyen kişilere gösterdiğiniz zaman bomba etkisi yapar (eğer yapacaksa). (Danile Cohen, Umudun Genleri, Kesit Yayıncılık-1995 s:28-33) “Bu kitapta anlatılan bilimsel serüvenin temel amacı olan genom nedir? Mümkün olan birçok tanımı vardır. Yalınlaştırmak için, işlevsel bakış açısından, genomun hücrelerin çekirdeğinde içerilen bilişimlerin (informations) bütünü olduğunu söyleyelim. Hücreler bölünür, bu bilişim bilgi hücreden hücreye aktarılır. canlı varlıklar ürere ve bu bilişim kuşaktan kuşağa aktarılır. Yapısal bakış açısından genom, her hücrenin çekirdeğindeki birkaç metrelik DNA’dır. DNA, gerçekten de, bu bilişimin elle tutulabilir, fizik kanıtıdır. Bizim bir yumurta ile bir sperm hücresinin karşılaşmasından doğduğumuzu herkes bilir Genetik, en çok insanlığı ilgilendiren bu ilk perdeyle başlar. İnsanın, evrimin ilerlemesine katkıda bulunması için hazzın işe karışması gerekiyordu. Bu birleşmenin sonucu bir başlangıç hücresidir, annenin karnına büzülmüş, döllenmiş bir yumurta. Bu hücrenin ikiye, dörde, sekize, on altıya.. erkek ya da dişi olarak gebelik sırasında türümüzün biçimini almak üzere bir araya gelecek olan milyarlarcasına bölündüğünü göreceğiz. Çünkü şaşırtıcı olan, bireysel farklılıklarımızı ortaya çıkaran şey olduğu kadar, ayaklarımızla, ellerimizle, duyarlı el ve ayak parmaklarımızla, yüz ifadelerimizle, ağlama ve gülme yetilerimiz ve benzerleriyle, hepimize benzer kılan şeydir. Ontogenez ’in (insanın döllenmiş yumurtadan yetişkin oluncaya kadarki gelişimini tanımlar) bu mucizesinin milyonlarca yıldan beri hep aynı biçimde gerçekleşmesi için, bir şeylerin bu üreyebilirliği YÖNETTİĞ İ Nİ kabul etmektedir. İnsan gibi karmaşık bir canlının her kuşakta aynı biçimde üremesine olanak sağlayan şey, bir programın, yani imgelemimizi oldukça aşabilecek keskinlik ve ustalıktaki büyük bir yönerge bütününün içindedir. Bu program genom ‘dur. Genom, bir bilgisayar disketinin ya da dilerseniz, çok uzun bir manyetik bantın rolünü üstlenmiştir. Daha kesin bin anlatımla, biri babadan gelen sperm hücresi diğeriyse anneden gelen yumurta ile dolu olan ve aynı temel yönergeleri taşıyan bir çift disket ya da bir çift manyetik bant gibi iş görür. Ama şu iyi anlaşılmalıdır: anneden gelen ve örneğin kafamız ve kollarımızla ilgili olan, genomumuzun bir yarısı; babadan gelen ve örneğin kalbimiz ve bacaklarımızla ilgili olanı da diğer yarısı değildir. Hayır. Sahip olduğumuz genomun yönergelerinin tümü de çifttir: kafa için iki program, bacaklar, kollar, kalp vb için ikişer program. Bu da sonuçta, oldukça pratik olan bir şeydir. İki yönergeden biri hata yaptığında ya da kötü yazılmış olduğunda, diğeri bu eksikliği giderir. Böylece, iki benzeşik yönerge aynı zamanda zarar görmedikçe bozukluk genellikle dramatik değildir. Çoğu zaman bir çaresi vardır. Yüz milyonlarca yıldan beri bu tip bir genetik düzenleme kendini kanıtlamıştır(eşeyli üreyen canlılara ait, yaklaşık bir milyar yıl öncesinin kalıntıları bulundu.). Yaşamın güvenilebilirliği yinelemelerden geçer gibi görünmektedir. Birey ölçeğinde bu genom, daha doğrusu, genomun neredeyse birbirinin eşi olan iki kopyası, aslında, organizmadaki bir hücrenin bölünmek üzere olduğu her kez kendini milyarlarca kez çoğaltır. Her hücre, yağlı bir kılıfı olan bir keseden oluşmuştur. Bu kese bir başka kese içerir; bu da çekirdektir. Anne ve babadan gelen her genom örneği hücre çekirdeği içinde tek bir sürekli iplikçik biçiminde değil, genellikle birbirine dolaşmış ve gözle fark edilemeyen iplikçik parçaları yığını halinde bulunur. Açıldıklarında, bu parçalardan her birinin uzunluğu birkaç santim kadardır. En büyüğü en küçüğünden beş kez daha uzundur. İpekten bin kat daha ince olan bu iplikçik parçaları uç uca eklenirse, bir metre elli santim olacaktır( ana ve babadan gelen örnekleri birlikte hesaba katarsak, bunun iki katı). Bu iplikçikler çok basit bir molekül olan DNA’dan oluşur. Bunu upuzun bir inci kolyeye benzetebiliriz: ana ve babadan gelen birer örnek için 3'er milyar inciden, her hücre başına topla 6 milyar. Her inci, “baz “diye adlandırılan bir kimyasal maddeye karşılık gelmektedir. Her biri kendi baş harfi ile gösterilen dört tip baz vardır: A (adenin), T ( timin), C (sitozin) ve G (guanin); bunlar genetik alfabenin dört harfini oluşturur. Bölünme anının hemen öncesinde hücre bir biçimde şişmeye ve hem anneden hem de babadan gelen genetik materyalin tümünü ikileştirmek için gerekli maddeleri yapmaya başlayacaktır. İşte tam bu anda, iplikçik yığınının, insan türünde 23 çifti bulunan ve optik mikroskop atında X şeklinde oldukça iyi görülebilen kromozomlar halinde düzeneğe girdiği görülür. Böylece her bir çiftte, bir kromozom anneden, diğeri babadan gelir. Bireyin organizmasındaki tüm hücreler, başlangıç genomunun, yani ana ve babadan gelen ilk yönergelere uygun olarak, embriyon, cenin, sonra da yetişkin organizma halinde farklılaşacak olan yumurta genomunun iki örneğinin de tam bir kopyasına sahiptirler. Böylece insan, çekirdekleri bu küçük iplikçikleri, yani yalnızca hücresel bölünme öncesinde ayrımsanabilen kromozomları içeren yüz milyarlarca hücreden oluşmuştur. Ve genomun her bir kopyası, gördüğümüz gibi, 3 milyar baz içerir. Birkaç on binlik baz içeren tikel bir parça, o sayıdaki harflerden kurulu bir sözcük oluşturur ve buna gen adı verilir. Bu sözcüklerin bütünüyse programı oluşturur. Bunlar, ileride göreceğimiz gibi, kuralları insan dilindekilere tuhaf bir şekilde yakınlık gösteren bir dilin öğeleridir. Dört harfli bir alfabe için 30 000 karakterli sözcükler Genomun bir örneği yaklaşık yüz bin sözcüğe sahiptir, biz yüz bin gen diyelim. Bunların her birinin kendi benzeri, diğer örnek üzerinde yer almaktadır. A,T,C ve G’den oluşan dört bazlı genetik alfabenin gerçekten de yalnızca dört harfi vardır. Ama yalnızca bu dört harfiyle, bizim 26 harfli alfabemizinki kadar zengin bir sözcük dağarcığı oluşturur. On harfli bir sözcük oluşturmak için kuramsal olarak 26 üzeri on birleşim olanaklıdır. Dört harften ibaret bir alfabeyle on harfli bir sözcük oluşturmak için bu kez yalnızca 4 üzeri 10, yani yaklaşık bir milyon olabilirlik vardır. Ne iyi ki, ne milyarlarca Fransızca sözcük ne de milyarlarca gen var! Doğa gibi kültür de daha makul. Alfabetik yazıya sahip insan dilleri, alfabelerinin birleşim potansiyellerinin tümünü kullanmaktan çok uzaktır. Elimin altındaki Petit Larousse’un, en kısasından en uzununa, içerdiği tüm sözcükler sonuçta yalnızca 83 500 gibi oldukça alçak gönüllü bir sayıya (özel isimler dahil) ulaşıyor! Buna, tekniklere, mesleklere ve argoya ilişkin, kullanımı sınırlı, farklı sözcük dağarcıkları da eklense 200 000 sözcükten fazlasına pek ulaşılmaz. İlginç bir rastlantıyla, genomun sözlüğü de benzer sayıda sözcük içermektedir: uzunluğu birkaç bin ile birkaç milyon karakter arasında değişen,50 000 ile 100 000 arasında gen. Genomun inci dizen oyuncuları her türlü şıkta çok fazla sabır göstermek zorundadırlar. Önemi yok. sonuç ortada.: A,T, C ve G harflerinden oluşan on binlerce bireşimiyle ortaya çıkan genom dili, en azından kendi yarattıklarının dili kadar inceliklidir. Her bir gen, hücrenin yaşamını düzenleyen ve bizim kendisinden sıkça söz edeceğimiz gerçek işçi olan bir molekülün, yani proteinin, üretimini harekete geçirecek olan bir komut verir. Bir insan yapmak için yüz bin gen yeterlidir; becerebildiğimiz milyonlarca şeye kıyasla bu sayı azdır ama besbelli ki yeterlidir. Garip ve onur kırıcı olan şey, farenin ve maymunun da bizimki kadar gene sahip görünmeleridir; hayvanlar dünyasının aşamalı-düzeni (hiyerarşi) içinden yükselen bu nanik, gizinin keşfedilmesini bekliyor. Yazım Hataları ve Hoşgörüleri Genlerin, yani genomun sözcüklerinin yazımı, hiçbir gevşekliğe yer bırakmayan Fransız dili yazımının tersine, bir insandan diğerine hafifçe değişiklik gösterebilir. Ama ne de olsa, genomun örneğini izleyen, daha az bütünlükçü başka diller de vardır. Fransız Akademisi 17. yy’da yazım kurallarını düzenlenmesinden önce Fransız dili de esasen bu durumdaydı... Ama elbette her gevşekliğin sınırları vardır. Esnek olmak için ileti yine de anlaşılır kalmak zorundadır. Genomun kabul edilebilir yazım değişiklikleri vardır;saçlara rengini, yüzlere taşıdıkları ifadeyi, dış görünümlere heybetini... yani yaşamı güzelleştiren bütün o çeşitlilikleri, bu yazım değişiklikleri sağlar. Ve hastalıkların kaynağında bulunan, dramatik sonuçlar doğuran yazım değişiklikleri de vardır. Bu iki tip değişikliğin arasındaki sınır, tıpkı normali patolojikten ayıran sınır gibi bulanık hareketlidir. Genlerin yazılışındaki gerçek yazım yanlışları nelerden oluşur? Diyelim ki bir sözcüğün o 30 000 harfinden biri (bazen bir çoğu), genetik alfabenin diğer üç harfinden biriyle yer değiştirebilir ya da ortadan kaybolabilir ya da çiftleşebilir(merhaba’nın merhapa, merhaba, mehaba olması gibi). Bu, mutasyon olarak adlandırılan şeydir(bunun nasıl ortaya çıktığını göreceğiz) ve sonuçları değişkendir: mutlu, iyi huylu, nötr ya da trajik. Mutasyon, genin kendi anlamını kaybettirecek derecedeyse ileti artık yoktur ya da anlaşılmamıştır. Diyeceksiniz ki sorun değil, genomun diğer örneği üstünde yedek bir genim var. Kuşkusuz. Ama göreceğimiz gibi, bu bazen sonuç vermez, bazen verir. Çoğu kez proteindeki değişikliğin zararlı etkisi yalnızca beslenmeye, yaşam tarzına ya da diğer etkenlere bağlı belli bir ortam içinde görülür. Bir bakıma her şey, yanlış yazılmış, bağlamına göre şu ya da bu ölçüde anlaşılan bir sözcükle karşılaşıldığındaki gibi cereyan eder. Özetlersek, mutasyonlar kimi kez iyi bir sağlıkla uyumlu farklılıklara eşlik ederler ve canlıların olağanüstü çeşitliliği böylece ortaya çıkar. Kimi kez bu mutasyonlar özellikle duyarlılık taşıyan noktaları değiştirirler ve gerçek aksaklıklara, amansız hastalıklara neden olurlar; sonuçta kimi kez de mutasyonlar bir şeyleri değiştirirler ama bu, yalnızca belli ortamlarda hastalık etkenidir ve hastalık, ancak ortam uygun olduğunda ortaya çıkar. Biyologların gelecek kuşakları hiç şüphesiz bu mekanizmanın olağanüstü ustalıklarını ve çevreyle etkileşimlerini inceleme olanağı bulacaklardır. Bugün için, biz hala, neredeyse anlaşılmaz olan ama yine de dört harfli alfabesini bildiğimiz ve ne mutlu ki, sözcüklerinin yaklaşık yüzde 1'in de tanıdığımız bir yabancı dile, yani genomun diline ulaşmak zorundayız. Üstelik, o birkaç bin sözcüğün anlamını da hiç şüphesiz kısmen biliyoruz. Bir genin bir işlevinin tanımlanmış olması, onun yalnızca bir işleve sahip olmasını gerektirmiyor. Ama her şeyden önce daha bu dilin sentaks ve gramerini bilmiyoruz, edebiyatından hiç söz etmeyelim! Yine de şimdiden erişebildiğimiz bir şey var: bu dilin sözcüklerinin belli yazım değişiklikleriyle iyice tanılanmış hastalıklar arasındaki bağlantıları kurup, saptamayı giderek daha iyi öğreniyoruz ve gerçekleştirebiliyoruz. Gerçekten de diyabetten kansere, allerjiden romatizmaya dek neredeyse bütün hastalıklar mutasyonlarla ilişkilidir. Bu hastalıklara yol açan genetik değişikliklerin bilinmesi, hastalıkların mekanizmalarının daha iyi anlaşılmasına, önlenmelerine ve hastaların tedavi edilmelerine olanak sağlayabilecektir. İşte günümüz genetiği için ulaşılabilecek hedef en azından budur. Bu, yalnızca bir başlangıç olabilir. Ama şimdiden çok coşku vericidir. (Daniel Cohen, Umudun Genleri, s:36-42) HAYVAN VE İNSAN KOPYALAMA Organ nakli, doğum kontrolü, büyük ameliyatlar derken genetikçiler, hayvan kopyalamayı da başardı. İskoçya’da Ian Wilmut, Dolly adını verdiği kuzuyu kopyaladı. Sonra Hawai’de fare, Kore’de inek, İskoçya’da domuz kopyalandı.Güney Kore de türü azalan bir kaplan türünü kopyalamaya hazırlanıyor (Hürriyet, 24 Mayıs 1999) “... Bizim (biyologların), hapsedilme tehditini de içeren sayısız ve kesin kuralla dizginlenmesi gereken büyük işadamları olduğumuz söylenir. Tüm bunlar genlerimizi oluşturan DNA’nın olası en kötü şeyleri kışkırtabileceğinin düşünülmesi nedeniyledir. Bu tamamen aptalca; çevremizde beni, DNA’dan daha az ürküten başka bir öğe düşünemiyorum.” James Watson, 1977 “Uyarı profesyonellerinin genetikçilerin uğursuz güçlerini lanetlemeleri için, 1970'li yılların başında, biyologların, DNA rekombinasyon tekniklerini oluşturarak laboratuvarlarında doğayı taklit edebileceklerini keşfetmeleri ve böylece moleküler biyolojiyi kuramsal gettosundan çıkarmaları yetti. Bilimi, özellikle de insanın bilinmesiyle ilgili olduğunda, şeytanlaştırmaya çalışan insanlara daima rastlanır. On beş yıldır, genetikçilerin uluslararası küçük topluluğu, bilimsel perhiz, sakınımlılık, otosansür, kendini sınırlama, erteleme, yanı kısacası, Watson’ın bu bölümün epigrafı olan sözlerini kendisinden aldığım, rasyonalizmin canlandırıcısı Fransız filozof Pierre- Andre Taguieff’in güzel bir biçimde söylediği gibi, araştırmaların gönüllü olarak kesilmesini buyuran bir entellektüel baskıyla karşı karşıyadır. Taguieff’in dediği gibi: Fransız usulü bilim karşıtı vahiycilik, birçok açıdan, 60'lı yılların sonunda ABD’de başlatılan büyük “acemi büyücü” avının küçük ve gecikmiş bir yansımasından başka bir şey değildir. Belki gecikmiş yansıma; ama şu son yıllarda Avrupa’da, şimdi de bizi yüzyıl sonu korkularımızdan kurtarmaya yazgılı, ahlaki uzmanlığını tuhaf bir biçimde biyoloji ve tıbba bakmış tüm bu “etik komiteler”i-de Gaulle’ün deyimiyle bu yeni tür “ıvır zıvır”ı- yaratan, bu gecikmiş yansımadır. Sırası gelmişken, tüm sanayileşmiş ülkelerin bilimsel bütçelerinin çok büyük bölümünü yutan nükleer ve askeri araştırmalar gibi diğer gerçek tehlike ve sapmalar konusunda bu komitelere danışmayı düşünen var mı? Oysa bana, insanlığın gen sağaltımından çok askeri elektronikten kaygı duyması gerekirmiş gibi geliyor. Hiç şüphesiz, bilimin şeytanlaştırılmasındaki bu yeni akım amacına ulaşamıyor; perhize çağrı, doğum kontrolünde olduğu gibi bilimsel kontrol için de zavallı bir yöntemdir. Ama gelin de, Taguieff’in terimleriyle, yalnızca kuşkunun mantığına boyun eğen, kaygan zeminden başka kanıt tanımayan ve sapmaları önleme adına, mutlak tutuculuğun biyoloji sapağına, hatta bilimin totaliter denetimine doğru bizzat sapan yeni lanetçilere laf anlatın. Biyolojideki ilerlemeler ve insanın kendi üzerinde edindiği yeni olanaklar, ahlakçıların hayal güçlerini her zaman çalıştırmıştır. Bazıları bizi, geleceğin doktor Frankenştayn’larının korkunç bir “biyokrasi”si olarak betimlemekten çekinmiyorlar. Sanki gerçek bir saygısızlık olanağı varmış gibi, bizi “insan genomuna ve bütünlüğüne saygı”nın kutsal ilkesiyle tehdit ediyorlar. Böyle bir yaklaşım, bu alandaki ilk sorumsuzun bir takım kopyalama hataları yapmadığı, onlarsız biyolojik evrimin asla olamayacağı “mutasyonlar”a başvurmadığı zamanlar, her döllenmede her zaman farklı yeni bir varlık oluşturan ve “ufak tefek düzeltmeler”le yetinen doğa olduğunu unutmak demektir. Ayrıca, aynı zamanda hekim de olan bir başka filozofun, François Dagognet’nin söylediği gibi, bizim genetik konusundaki kaygımız, tek model olarak, türün üreme engeline takıldığı hayvanlara gönderimde bulunmak gibi bir dar görüşlülüğü yansıtmaktadır. Ama bakış tarzı, karışma ve melezleşmenin sıkça görülen fenomenler haline geldiği bitkisel alan da dahil, canlıların bütününe doğru genişletildiğinde söz konusu tabu ortadan kalkmaktadır. Ve nedeni bellidir: çok eski zamanlardan beri insanlar, bitki türleri üzerinde kasıtlı değiştirmeler uyguladılar. İnsanın canlıya ilişkin mantığı bu yolla sarsıldı. Ve sonra, canlının doğal düzenini kutsallaştırmak niye? Biyolojik yönden, programlanmış olmamaya programlanmış insan, niçin başarısızlıkları da dahil olmak üzere, genetik lotarya karşısında diz çökmek ve ona saygı göstermek zorunda olacaktır kı? Genetik kalıtımıza egemen olmak hiç şüphe yok ki, insanın evriminde yeni bir evreyi işaretleyecektir; buna döneceğim. Bu evrimi bir kabusmuşçasına tasarlamak zorunda değiliz. İnsan genomunun bilinmesiyle ortaya çıkan kaygılar şu soruyla özetlenebilir: -Şimdilik bize yalnızca hastaların iyileştirilmesinin söz konusu olduğunu söylüyorsunuz. Çok iyi. Buna karşı çıkmak zor. Ama, siz genetikçilerin az ya da çok yakın bir gelecekte, insanı kendi kararınıza göre dönüştürme erkine, cüce ya da devlerden, güçlü ya da zayıflardan, üstün zekalı ya da ilkel kölelerden oluşacak “ırklar” yaratma erkine sahip olmayacağınızı bize kim garanti ediyor? Megalomaniniz ya da itaatkarlığınız sonucu, davranış genlerimizle, hatta zeka genlerimizle “oynama” eğilimi duymayacağınızı bize kim söylüyor? Şimdiden “gen nakledilmiş” fareler yapıyorsunuz, “gen nakledilmiş insan” cehennemi ne zaman? Bu kaygılar, insanın genetik kalıtına ilişkin olarak geri, kolaycı ve biyolojik bilgiye dayanmayan bir bakışı yansıtır. Son yirmi beş yıldır moleküler biyolojinin gelişimi, bize genetik rekombinasyon mekanizmalarının ve genlerin dışavurumunun iki şeyi güvence altına aldığını öğretti: insanın sonsuz çeşitliliği ve insan fenotipinin(Dip not:Fenotip, bireyin gelişimi sırasında ve çevresel etkenlerin denetimi altında genotipinin-gen kalıtının- gerçekleşmesine uyan belirgin vasıflarının bütünüdür) bozulamayacak karmaşıklığı. Bu iki biyolojik gerçekten bir parçacık haberdar olan herkes, Jim Watson gibi, hiçbir şeyin üzerinde çalıştığımız o molekülden, yani DNA’dan daha az ürkütücü olmadığı ve bunda yeni bir Pandora kutusu(Dip not: Yunan mitolojsinin güzel Pandora’sı. Prometheus’un tanrı katından çaldığı ateşi getirdiği insanları cezalandırmak için dünyaya gönderilmişti. tanrılar Pandora’ya içinde bütün kötülüklerin bulunduğu bir kutu emanet etmişti. Merakını yenemeyen Pandora kutuyu açtı ve böylece tüm kötülükler dünyaya yayıldı. Biraz da acıyarak, bilimin bu yeni engizisyoncularının kafalarının da evrensel ilk günah mitosu tarafından kurcalandığını düşünüyorum!) görmenin gülünç olacağı sonucuna varacaktır.(236-238) Karmaşık tahrip edilebilir; ama onu kolaylaştırmak, onunla “oynamak “, onu azaltmak istemek hiç de gerçekçi değildir. İnsanlığın genetik olarak tekbiçimlileştirilmesi fantezisi bir tür biyolojik anlamsızlıktır. Bunu istesek bile yapamazdık. İnsanlık, genetik yasaları kendi yararına kullanabilir, kullanabilecektir; ama onları değiştiremeyecektir. Anımsatmak gerekir mi; dönemin yaygın yinelemesine uygun biçimde, “bir üstün ırk”ın ayıklanması yoluyla türün iyileştirilmesi anlamındaki Nazi tipi öjenizm, tam bir fiyasko olmuştur.Psikopat diktatörün sanrıları, genetiğin bilgisine hiçbir şey borçlu değildi. Bu sanrılar, toplama kampları ve gaz odaları aracılığıyla girişilen bir soykırımın sözümona bilimsel doğrulanışından başka bir şey değildi. Ekonomik bunalım ve milliyetçiliklerle her türlü karanlıkçıların tırmanış dönemlerinde, ırkçı ve totaliter tüm ideolojik hortlamaları bıkıp usanmadan ifşa etmek, entellektüellerin ve bilimcilerin görevidir. Ama geçmişin vahşeti geleceğin açılımları karşısında bizi dehşetten donakalmış bir halde bırakmamalı, tabu haline gelmiş sözcükler aracılığıyla hedefimizi şaşırtmamalıdır... En son tıbbi tekniklere başvurarak ağır hastalıkları olmayan bir çocuğa sahip olmak, gebeliği önleyebilmek, çocuk düşürme hakkı, yani iyi anlaşılmıyş öjenizm, kuşkusuz bireyin tümüyle özgür seçimiyle uygulandığında iyi bir şeydir. Biz zengin ülke topluluklarının bu tartışmaları, bizim kendi ülkelerimizde yararlandığımız doğum kontrol sisteminin olanaklarına ulaşmaya çamlışan yoksul ülkelerin kadın ve erkeklerine oldukça şaşırtıcı gelebilecektir... Gerçekte, totaliter rejimlerin normalleştirici fantezilerin çok ötesinde, yüzyılın bu son çeyreğinde biyoloji, insan düşüncesini çeşitlilik ve karmaşıklığın mantığına alıştırmak için hiç şüphesiz en fazla uğraşmış olan bilimdir. Kendimi geleceğin ahlaki sorunlarını çözmek için hiçbir şekilde yetkin görmüyorum. Ben daha çok, gelecek kuşakların neyi kabul edilebilir ya da edilemez sayacaklarını bulmek için o kuşakların kendilerine güvenme eğilimindeyim. Ahlakın kendi değişmezleri vardır; ama bunlar, bilim ve bilgiyle birlikte evrimleşirler. Bugün bilgisizlikle kendimize yasakladığılmız şeylere, belki de yarın, daha iyi bir bilmenin ışığında izin vereceğiz. Okuru rahatlatır mı bilmem; ama genetiğin yasalarına egemen olmanın kaygılanacak fazla bir yanı bulunmadığını, buna karşılık umut verecek çok yanı olduğunu bana düşündüren nedenleri, burada gözden geçirmek isterim. Çeşitliliğin Genetiği Buraya kadar patolojilere yol açan mutasyonları, genomun oyunbozanlık rolünü üstlenenleri gördük. Gerçekten de genom programının en acil hedefi, bizi genetik hastalıklara karşı silahlandırmaktıdr. Ama uzun dönemli hedefi daha temellidir ve biyolojik düzenlenişimizin bütününü daha iyi anlamayı amaçlıyor. kuşaklar boyu biriken mutasyonların hepsi (bu ortalama olarak her 300 bazda bir değişiklik noktası, yani genomun bütününde yaklaşık on milyon polimorf nokta eder) hastalıklara yol açmaz. Çok şükür. Kalıtımla aktarılan bu mutasyonların büyük çoğunluğunun hiçbir kötü sonucu yoktur.(Ek Not:Genomun 3 milyar bazı arasından, ortalama olarak 300 bazdan biri insandan insana değişir. Bunlar mutasyon noktalarıdır.Bu noktalırn herbirinde baz “değişir”; ama yine de, genetik alfabenin yalnızca dört harfi olduğundan, seçim yalnızca dört olasılık arasında yapılır: A,T,C,G. Örneğin A harfi yerinde bir T, bir C, ya da bir G olacaktır. Her bir değişiklik bölgesi için, topluluk içinde en fazla yalnızca dört allel vardır..s:291) Öncelikle, mutasyohlardan çoğu basit bir istatistik olgu sonucu genomun kodlayıcı olmayan bölgelerini (DNA’nın yüzde 90'nından fazlası) etkiledikleri ve uslu uslu sessiz kaldıkları için: gözlemlenebildiği üzere fenotipte kendilerini dışa vurmazlar. Sonra da bu kez asıl genlere (protein kodlayan, DNA dizilerinden yaklaşık yüzde 10'una) düşkün mutasyonların çoğu “nötr” oldukları için... Ya ana babanın alleliyle kodlanan proteinlerle aynı işleve sahip “eş anlamlı” bir protein kodlayan geni değişime uğratırlar. Ya da organizmanın düzgün işleyişinde bir değişiklik yapmaksızın, yalnızca insanların çeşitliliğine yol açan farklı proteinleri kodlarlar. En sonunda, geriye genomu bozan mutasyonlar kalır. Yüz bin genimizi etkileyen yaklaşık bir milyon mutasyon noktası olduğu varsayılabilirken, tek ya da çok etkenli, yaklaşık üç bin genetik hazstalık saptanmıştır. Mutasyonların çeşitlendirici rollerinin, bozucu rollerinden daha ağır bastığı görülüyor. Bozuk kabul edilen genlerin sayısı hesaplanmak istenirse, kafanızda genlerimizin bir milyon ya da yalnızca 997 000 polimorf noktasını gönlünüzce birleştirmeye çalışın [Dip not: Bu sayıları yalnızca büyüklüğü göstermek için veriyorum. Gerçekte her genetik hastalık ille de bir nokta mutasyonuna denk gelmez;ama bir mutasyonlar bileşiminin ya da kromozomların rekombinasyonu sırasında ortaya çıkan kazalıarın sonucu da olabilir.)Genetik rulet düşleyemeyeceğimiz kadar çok fazla sayıda bireysel bileşim sağlar. Biz, şu ya da bu deri rengi ya da başka bir yapısal özelliği sağlayan on kadar özel allele ayrıcalık tanımak isteseydik bile geriye kalan milyonlarca allel sonsuz çeşitliliği güvenceye almaya yetecekti. İnsan türünü tekbiçimlileştirmek hiç de kolay değildir. En fazlası ve biraz kötü bir şansla, bazı çekinik hastalıkları kolaylaştırmayı başaracaktık ki, bu da esasen, çok sınırla bir topluluk içinde kuşaklar boyu uygulanan her endogamide ortaya çıkan bir şeydir ve değişkenliğin, potansiyel mozayikliği de diyebileceğimiz genel kaynağına gerçek bir zarar vermez. Bireysel değişiklikle her türlü genetik akıl yürütmenin başlangıç noktasıdır. Bu temel gözlem verisi Darwin’in ilk esin kaynağı oldu; bu veri olmaksızın onun doğal ayıklanma kuramının hiçbir anlamının olmayacağı çoğu kez unutulur.”En uygun olanın ayıklanması”na gelince, türün ortamın sonsuz çeşitliliğine uyum sağlamasına izin vermesi nedeniyle, Darwin’den sonra ileri sürüldüğünün tersine, çok daha az tekbiçimlileştiricidir. Evet, biz farklı olmaya mecburuz! Birkaç saniye için (daha fazlasına dayanılmaz) tamamen özdeş varlıklarla dolu bir dünya düşlemeye çalışalım! Rahatlayalım. Böyle bir olasılık, bir biyolojik olanaksızlıktır. Sonuçta kendimizi paylamaya, farklılık “hakkı”mızı ileri sürmeye, bizi sağduyuya zorlaması için tüm etik kaynakları harekete geçirmeye hiç gerek yok. Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, her birimiz insan türünü aynı büyük izleği üzerindeki farklı birer değişikliğiz. Şu son yirmi otuz yıllık biyolojik araştırmanın en şaşırtıcı keşiflerinden biri (60'lı yıllarda Jean Dausset’nin öncülüğünü yaptığı HLA sisteminin aydınlatılmasıyla), yalnızca protein düzeyinde değil, genlerimiz düzeyinde de söz konusu olduğu anlaşılan bu olağanüstü insani polimorfizmdir. Mutasyonlar ve DNA rekombinasyonları bizim en iyi korumalarımız, normalleştirici heveslerimizin karşısındaki en etkili engellerdir. Farklılığa ve dolaysıyla bireye saygı içinde özgürlük, bundan böyle bir hümanist talepten daha fazla bir şeydir: haklılığını genlerimizde bulmuştur. Genetik kalıtımızın olağanüstü değişkenliğinin keşfi, yalnızca ırk kavramını değil, türe özgü temel özellikler dışındaki biyolojik “norm” kavramını da sonsuza kadar yıktı. Leonardo da Vinci güzelliğin ölçütü olacak bir altın sayı bulunduğuna inanıyordu. Çabalarına rağmen onu asla bulamadı. Çok mükemmel bir nedenden dolayı: ideal norm, bizim basitleştirici zihnimizce yaratılmış bir soyutlamadan başka bir şey değildir. Mükemmellik gibi güzelliğe atfettiğimiz kurallar da bir kültürden diğerine, bir dönemden diğerine, hatta bir bireyden diğerine göre değişir. İnsanın özdeş baskısı yoktur! Kuşkusuz, evrim her yeni türe ait yeni işlevlerin ortaya çıkmasına katkıda bulunur. Ama her türün ne bir ana öbeği ne de modeli vardır. Büyük evrim kuramcılarından biri olan Theeodosius Dobzansky’nin yazdığı gibi, genetik koşullanma yalnızca, tek bir insan doğası değil, ama insan doğaları olduğu anlamına gelir . Norm, norm olmamasıdır. Bu biyolojik gerçek, evrimin mantığını dile getirmekten başka bir şey yapmaz.(S:243) Farklılık, türün devamı için zorunludur. Öğrencilerimle beraberken daima şu düşüncenin üzerinde dururum: hepimiz farklı olduğu için hala buradayız. Aksi halde, ne iz ne de ben olacaktık. Burada olmamı, benim gibi olmamış (bugün de benim gibi olmayan ), ama belki de benim bizzat dayanamayacak olduğum bir saldırıdan sağ kalabilmiş olan ötekine borçluyum. Doğada saf soy yoktur. Olsaydı, hayatta kalamazdı. Laboratuvarda üretilenler, iste hücreler, ister drosofiller (sirke sineği) ya da beyaz fareler söz konusu olsun, özgürlüğün bedelini hemen yaşamlarıyla öderler. Eğer sivri sinekler farklı böcekölrüncülerine karşı şeytansı bir direnç gösteriyorlarsa, bu onların genetik polimorfizmlerinin her defasında bazılarının kendilerini kurtarmalarını, sonra da gelecek yok edici bombardımana kadar büyüyüp çoğalmalarını sağlaması nedeniyledir. Gelecek, dirençli azınlıklarda, marjinallerde ve uyum göstermeyenlerdedir! Buna göre, insan sivri sinekten daha az polimorf değildir. Yoksa, dünyanın bizzat yaratmış olduğu çetrefil karmaşıklıklarına nasıl uyum sağlardı? Bu polimorfizm, elli bin ya da yüz bin yıl önce homo sapiens ’in ilk marifetleri döneminde olduğu gibi, bugün için de doğrudur. küçük avcı-toplayıcı gruplar neden yaşamlarını sürdürebildiler? Tüm erkekler av için uygun bacaklara ve gözlere, tüm kadınlar yenebilecek ot ve taneleri kesin olarak tanıma yeteneğine ve hep birlikte ateşi ya da barutu yeniden icat etme becerisine sahip olmaları nedeniyle mi? Tam olarak böyle değil. Bunu iyi biliyoruz. Her insan grubu, tıpkı bugünkü gibi, miyoplarına, artiritlilerine, keskin gözlülerine ya da koşu şampiyonlarına; yavaş düşünenlerine, hızlı düşünenlerine, liderlerine ve diplomatlarına, melankoliklerine ve neşelilerine, sanatçılarına ve eylem adamlarına, serserilerine ve ahlak hocalarına vb.. sahipti. kısacası her türden ve özellikle de her konumdan insanlar bulunuyordu. Dönemin küçük sürüleri, en azından benim gibi Roy Lewis’in olağanüstü romanı Babamı Niçin Yedim’ e inanırsanız, muhtemelen kendi “tutucular”ına ve “ilerlemeciler”ine bile sahipti. Onların da, Vanya dayı gibi, toplanma çığlığı(s:244) “Ağaçlara Dönüş!” olan kendi tepkicileri ve baba Edouard gibi ateşi icat edip çayırları yaktıktan sonra, “Olanaklar olağanüstü !” diye haykırmaktan geri durmayan dirençli icatçıları vardı. Tarihöncesine dair çalakalem yazılmış bu gülünç yapıtta bilerek başvurulmuş anakronik öğelerin ardında, yazarın derin bir antropolojik gerçekliğe parmak bastığına inanıyorum. Hiç şüphe yok ki, yazarın kendilerine atfettiği bilgece dilin ötesinde, ilkel (ve yine de biyolojik olarak bizim kadar ya da az farkla evrimleşmiş) insanlar, Roy Lewis’in yeniden keşfettiği gibi, bugün bizi bölen davranışlarımızı aratmayan farklılık ve incelikteki davranışlarıyla insani entrika ve gülünçlüklere sahip bir çeşitlilik içindeydiler. Musee de l’Homme’ un son sergilerinden birinin, Hepimiz akrabayız, hepimiz farklıyız şeklindeki güzel başlığını açıklamak gerekirse, biz birbirimize benzeriz ve hepimiz farklıyız. Evet. Bunan yakınmak için ve bunun gizlenmesi için hiçbir neden yok. Mavi gözlü mü kara gözlü mü, ince-uzun mu kısa mı, beyaz tenli mi siyah ya da esmer mi.. olmak daha iyidir? Herkesin, en azından bir parça uygar olduğunu ileri süren herkesin hemfikir olacağı gibi, bunlar saçma sapan sorulardır. Ama zihinsel yeteneklerle, zekayla ve davranışlarla ilgili sorunlara gelince, karışıklık genel bir hal alır. Bazıları, yetenek ve zeka farklılıklarında genetik bir kökeni kabul etmekle insanlığa karşı bir suç işlediklerini düşüneceklerdir. Diğerleri, genlerimizin bazı sorumlulukları olduğunu bahane ederek tüm güçleriyle herkesin zekasını kendi ölçütlerine göre ölçmek ve davranışlarımızın tüm gizini hayvanlarda keşfetmek isteyeceklerdir. Gerçekte bunlar nedir? Örneğin zeka diye adlandırılan şey, doğal ya da insanın yarattığı çevrenin kavranmasını hedefleyen bir yetenekler mozayiğidir. Bu yeteneklerin bireşim mekanizması hiç şüphesiz tükenmez olanaklara sahiptir. Bir zeka geni değil, ama daha çok her insanın zekasının tek, karmaşık ve dinamıik düzenlenişini oluşturan on binlerce özellik temelindeki bir gen yığınının olması, gerçeği daha uygundur. Akla uygun tek çıkarsama bir zeka bulunmadığı, zekanın sayısız biçimlerinin olduğudur. Ortam burada fazlasıyla rol oynar. Bazı halklar, diğerleri tarafından ayrıcalıklı kılınandan farklı zeka biçimleri geliştirmek zorunda kalabilirler. Bir grup insana yaşamını Kalahari çölünde ya da Ekvator ormanlarında sürdürmesi için gereken zeka, elbette New York ya da Paris’teki bir büroda çalışmak için gereken zkanın eşi değildir. Aynı zeka değildir; ama kesinlikle eşdeğeridir. Boşimanların ya da Pigmelerin gözünde bizler cahil kişileriz. Boşimanların birbirinden ince farkları olan ve sabah ya da akşam çiğinin damıtılabileçcceği bsayısız bitkileri ayrıştırdıkları yerde, biz yalnızca çöl görürüz. Pigmeler ise, Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği ’nden (Çev: Sinan Fişek, İletişim Yay: 1994) başka bir şey görmediği yerde, ormanı kolayca okurlar. Ama genetik çeşitlilik aynı kültür içindeki bireyler arasında da rol oynar. Zeka burada da,genetikçilerin polimorf diyecekleri gibi çok biçimlidir. Müzisyenin zekası matematikçinin zekasıyla belli bir benzerliğe sahip görünür;ama matematikçilerin ve müzisyenlerin kendileri çok çeşitli mizaçlara sahiptiler. Ressamın zekası yöneticinin, organizatörün, diplomatın, düzenbazın,filozofun, deneycinin,çalgı yapımcısının,icatçının, hatibin, eğitimcinin vb zekalarından başka ve şairinkiyle biraz benzerliği olabilen romancınınkiyle aynı değildir. Diğerlerinin zekasından yararlanabilme zekasına da sahip olmak ve bu durumda, anlaşılacağı üzere, en büyük çoğulculuğu savunmak mümkündür! Çevre ve kültür her şeyi açıklamaz,sonuçta genlere de başvurmak gerekir. Bir zeka biçiminde mükemmel ve ne yapılırsa yapılsın,öğrenmeye ne kadar çalışılırsa çalışılsın,bir diğerinde düz ahmak olunabilir. Kuşkusuz kültürel çevreme de eğitimime de borçlu olmadığım kendime ait bir sorun karşısında,uzun süre ben de çılgına döndüm:çabuk anlayamama sorunum var;askere çağrılan lise mezunlarının IQ ortalaması 100 görünürken,o dönem bana söylenene göre 80 civarında,çok kötü bir IQ ile değerlendirilmeme yol açan bir tür yavaşlıktan şikayetçiyim! Tıp eğitiminin sonuna gelmiş tecilli bir öğrenci olarak,keyfim yerindeydi! Ve bunu bir dram haline getirdiysem de,bazılarının,olayın anlamını kavramak için çok zaman harcadığım için böyle davrandığımı söyleyeceklerini biliyorum. (Daniel Cohen, Umudun Genleri'1993),Çeviri: Yeşim Küey,Kesit yayıncılık(1995) s:236-247)

http://www.biyologlar.com/umudun-genleri

Beyin ve Dil

Bir hayvanın beyin yapısı, onun çevresiyle ilgili bilgiyi nasıl edindiğini yansıtır. Lamalar, yaşamlarını otlayarak geçirir. Lamaların beyninde dudakların duyumuna ayrılan yer, öteki duyulara ayrılan yerlerin toplamından daha büyüktür. Yarasalar çevreye yaydıkları sesin geriye dönüşüne ve yankılara kulak kabartmak suretiyle herhangi bir engele çarpmaktan kurtulurlar; bu nedenle de işitsel korteksleri öteki canlılara göre çok daha büyüktür. İnsan beyni, yakın akrabaları olan öteki mememililerin beyninden hiç de farklı değil. beyinin düzeni konusundaki geçerli görüşe göre insanın konuşma yetisinin beynin sol yanındaki bir kaç yer oluşturuyor. Broca bölgesi adı verilen bölüm, konuşma yetisinin üretiminden sormlu, öte yandan Wernicke bölgesi de dilini kavranması ile ilgili. ABD Kaliforniya Üniversitesi'nden Marty Sereno' ya göre bu iki bölge de konuşma yetisiyle yakından ilgili. Ancak Sereno, dilin orada sınırlanmış olduğu görüşüne şiddetle karşı çıkıyor ve böylesi karmaşık yapıdaki bir işlevin beyin kabuğunun iki küçük alanına indirgenmesinin bilimsellikten uzak bir davranış olacağına dikkat çekiyor. Yakın zamana dek insan beyninin nasıl bölümlere ayrıldığı konsunuda elimizde somut hiçbir delil yoktu. 1990 ların başında beyin görütüleme teknolojisinde dev adımlar atıldı.Sereno ve ekibi, bu görüntüleme yöntemleriyle " beyin ülkesindeki eyaletlerin" sınırlarını belirlemeye çalışıyor. Onlar, görme ve konuşmanın bağlantılı olduğu kanısındalar.Sereno , yıllar önce ABD Ohio Üniversitesi' ndeki bir konferansında kuşların dil yetilerinin maymunlardan çok daha fazla gelişmiş olduğunu dile getirmişti. Sereno dilin en önemli iki özelliğinin sözdizim (sentaks) ve anlam (semantik) olduğuna parmak basıyor. Maymunların doğal iiletişim sistemlerinde anlama yoğun olarak raslanmasına karşın, sistemin sözdiziminden tümüyle yoksun olduğu görülüyor.maymunun çıkarttığı seslerin sırası, anlamda herhangi bir değişikliğe yol açmadan istenildiği gibi sıralanabiliyor. dahası, insan dışındaki memelilerde iletişimin büyük ölçüde duygularla belirlendiği, sonradan öğrenilerek edinilen bir şey olmmadığı bilidiriliyor. Örneğin doğuştan sağır bir maymun sağlıklı bir maymunun çıkarttığı tüm sesleri çıkarabilirken, sağır bir ötücü kuşun ötmediğine dikkat çekiliyor. İnsan nasıl konuşmaya başladı? Sereno ’ya göre insan önceleri tıpkı ötücü kuşlar gibi anlamsız sesler çıkarıyordu. Bunun da amacı bir olasılıkla karşı cinsi çeklmmekti. Birçok antropolog, insanoğlunun 100 bin yıl önce konşmaya başladığını sanıyor. Bunun kanıtı olarak da, milyonlarca yıllık bir durgunluktan sonra ansızın taştan yeni araç ve gereçlerin yapılmaya başlanması öne sürülüyor. kimilerine göre bu durum insanların eninde sonunda simgesel bir biçimde düşünmeyi, ardıl olayları anımsamayı ve yönergeleri iletmeyi öğrendiği anlamına geliyor. Ama asıl sorun bunun nasıl gerçekleştiği... Dil yalnızca karmaşık bir ussal sorun olmakla kalmayıp, aynı zamanda bedenin yapısıyla ilgili bir sorun niteliği de taşıyor. ( Cumhuriyet BilimTeknik sayı: 491 17 Ağustos 1996) Beyin ağırlığındaki fark, çok kere bazı halkları ve kişileri aşağılama edebiyatının konusu olmuştur. Bazılarını”beyinsiz”, "kuş beyinli" diye nitelerken beyninin küçük olduğunu anlatmak isteriz. Oysa beyin ağırlığıyla zeka arasında doğru orantı yoktur. Beyin hacmi erkeklerde ortalama 1300-1500 santimetreküptür; ama 1050-1800 santimetreküp arası da normal kabul edilmektedir. Çok kere buna iki ünlü yazarın beyin ölçüleri örnek verilir: Fransız Anatole France ve Rus İvan Turgenyev. Rus olanın beyninin hacmi Fransızın iki katıydı. (İnsan, Yapısı ve Yaşamı, A. Smith, s:30) Sanıldığı gibi hayvanlar aleminin en ağır beyni insan beyni değildir. Vücut ağırlığıyla oranı ele alındığında da en ağır beyin insan beyni değildir. Bundan 70 bin yıl önce yaşamış Neanderthal insanı (Avrupa' da Asya’da ve Afrika’da izleri vardır) büyük beyinliydi; ama henüz bizim gerçek atalarımız değildiler.(age S: 22) İnsan ağırlığının yaklaşık ellide biri beyindir. Bu oran bir çok maymunda yirmide birdir. Fil beyni, insan beyninin dört katı kadar ağrdır. Ama insan beyni yetenek bakımından büyük bir ayrıcalık taşır. İnsan beyni, tam 14 milyar hücreli bir yumşak dokudur. 1.35 kg dan biraz daha ağırdır.( İnsan ,Yapısı ve Yaşamı s: 292 ve293) Beyin de en basit hayvanlardan başlayarak yavaş yavaş gelişti. Bizim beynimize bir bakalım. En dipte "beyin sakı" var. Buradan yürek atışı, soluma gibi temel biyolojik fonksiyonlar yönetilir. Onun üzerinde daha sonra gelişmiş olan bölge var. Burada "sürüngen davranışları" diyebileceğimiz davranışlar yer alır: saldırganlık, bölge sahiplenişi, sosyal hiyerarşi gibi. Onun da üzerinde " memeli davranışları taşıyan " limbik sistem" var. Burada karmaşık duygular, yavrulara duyulan sevgi ve onları koruma içgüdüsü vardır. Nihayet en üstte "serebral korteks" bulunur. Burası en gelişmiş işlevleri üstlenmiştir. Analiz yeteneği, hayal gücü, matematik ve müziğin yaratıldığı yer burasıdır. "Görüyorsunuz biz insanlar ne kadar karmaşık yaratıklarız. Bir resmi incelerken beyninizin gelişmiş bölümünü kullanıyorsunuz, ama otomobil sürerken sizi sıkıştırıp önünüzü kesen sürücüyü o anda öldürmek istemeniz, tamamen sürüngen atalarınızdan size kalan bir miras. Denebilir ki bizim günlerimiz, beynimizin bu üst ve alt kat maliklerinin sürekli çekişmesi ile şekilleniyor. Şimdilik maalesef sürüngen yanımız genellikle kazanıyor, ama günün birinde gelişmiş yönümüz ilkel yönümüzü bastırmayı mutlaka öğrencektir... Tabii türümüz o kadar yaşarsa. Beynimiz, esnek bir bilgi bankası olarak yaklaşık on üzeri on dört (1014) bit depolayabiliyor, bundan ötesini kitaplarda depolayabiliyoruz. Bütün bunlar sıralanınca görüyorsunuz ki amibe fark atıyoruz. Yalnız burada hemen bir ufak noktaya parmak basmak gerek. Genellikle evrim analatılırken sanki olup biten herşeyin nihai gayesi insanı yaratmakmış gibi gösterilir. Adeta ".. sürüngenler, kuşlar, memeliler, maymunlar ve... nihayet.. İNSAN !!" tarzında bir anlatım. Tabii bu tamamen yanlış. İnsan, evrim sırasında meydana gelen türlerden yalnızca bir tanesi. Evet, beynini ve yüksek saldırganlığını kullanarak çevresine büyük ölçüde "egemen" olmuş durumda. Ancak, daha önce de değindiğim "insan merkezli" gözlüklerimizi bir an çıkartırsak, bütün bu "başarılarımızın" beraberinde çok yüksek bir fatura getirdiğini, bu faturayı ödemenin de giderek olanaksızlaştığını göreceğiz. Korkarım ki günün birinde "İnsan" bölümü, "Dünya Tarihi" kitabının ortasında 2-3 sayfadan ibaret olacak." Orhan Kural hocaya bir şey eklemek gerek. Hani biraz da kendi türümüzü sevmeyi öğrenmemiz gerekiyor, yoksa "Dünya Tarihi" kitabını yazan da kalmayacak... HEM MERDİVENDEN İNMEK HEM DE SAKIZ ÇİĞ NEMEK. Bellek Diyojen'in belleği gayet güçlüymüş. Bir gün kendisine biri, "En iyi yemek hangisidir?" diye sormuş. Diyojen: "Yumurtadır" demiş. Aradan 15 yıl geçmiş. Aynı adam yine çıkmış karşısına Diyojen'in: "Neyle yenir?" demiş. Ünlü filozof hiç düşünmeden : "Tuzla" demiş(Çetin Altan, Sabah, 13 Kasım 1997, Perşembe)Beceriksiz insanlar için "o, merdivenden inerken sakız çiğneyemez" deriz. Böylece o insanın aynı anda bunlardan birini yapabileceğini ama ikisini birlikte yapamayacağını anlatmak isteriz. Napolyon deyince aklınıza neler geliyor? Benim aklıma hırslı bir fatih, ve "para para para" deyişi geliyor. Belki bir de Moskova seferi. Kısa boyluluğu. Oysa Napolyon, sandığımızdan daha zeki ve becerikliymiş. Aynı anda birkaç işi aksatmadan yürütebilirmiş. Napolyon, tüm bilgileri kafasında belli bir çekmeceye yerleştirdiğini, bir bilgi gerektiği zaman ait olduğu çekmeceyi çekivermekle onu sağladığını söylüyordu. İşte bir bilgisayar insan. Bu alanda bilinenen büyük beceri , kuşkusuz 1887 yılında bir şiiri ezbere okurken aynı anda bir başkasını yazabilen ya da bir yandan şiir okurken bir yandan karmaşık bir matematik problemini çözebilen Fransız psikolog Paulhan' a aittir. (Uzay ve Psikoloji s: 58) Bellek konusunda son çarpıcı örnek Stephen Hawking' dir. Onu tekerlekli sandalyeye mahkum bilgin olarak tanıyoruz. Hani şu ayaklarının gidemediği yere zihniyle uçan deha: Hawking. Çalışma arkadaşlarından biri, Werner Israel (Genel Görecelik kitabını birlikte yazdıkları kuramsal fizikçi) onun belleğinin başarısını, Mozart’ın bütün bir senfoniyi akıldan bestelemesine benzetmekte : " Bu başarı, sanki Mozart' ın tüm bir senfoniyi kafasında taşıyıp bestelemesi gibidir. Son günlerde yapılan bir seminerde müzikteki nota çizgileri gibi kara tahtayı kaplayan karmaşık matematik satırlarını gören herhangi bir kişi bu kıyaslamayı anlayacaktır" (SH, Yaşamı, Kuramı ve Son Çalışmaları s: 140; S.Hawking’in Evreni, s: 25) Kuşkusuz, abartılı öyküler olabilir. Ama şu bir gerçekti; Hawking, ayrıntılı bilgileri hafızasında tutma yeteneği yüksek bir insandı. Öykülerden birine göre Hawking, sekreterine ezberinden tam kırk sayfalık bir denklem dizisi yazdırmış. Bu dizide yaptığı "küçük bir hata" yı yirmi dört saat sonra anımsamış. Benzer bir olay 1983 yılında bir Caltech seminerinde olmuş: Hawking önemli bir denklemin kırk terimli versiyonunu ezbere dikte etmiş. Öğrencileri ve tabi dinleyen herkes çok şaşırmış. Hawking, zaten hep şaşırtıcı bir insan. Asistanı son terimi de yazıp denklemi bitirmiş. Nobel ödüllü meslektaşı Murray Gell- Mann da tesadüfen oradaymış. Asistan noktayı koyduğunda Mann ayağa kalkmış ve Hawking' in bir terimi atladığını söylemiş. Bu gerçek bir öyküdür. Gell-Mann da ezbere çalışan bir dahi idi. (Michael White- John Gribin, S. Hawking Yaşamı Kuramı ve Son Çalışmaları, Çeviren Neziha Bahar, Sarmal Yayınevi, 1993, s:141)

http://www.biyologlar.com/beyin-ve-dil

KİMYASAL MADDELER NERELERDE KARŞIMIZA ÇIKAR?

Sigara kullanmayanlar, pasif içiciler de dahil olmak üzere yukarıda sayılanlardanbaşka ne gibi kimyasal maddelerle haşır neşirler hiç düşündüler mi acaba? En basit yoldan şunu sorabiliriz kendimize insan beslenmeden yaşayabilir mi? Elbette hayır. Peki vücudumuza giren kimyasalların besin yolunu da kullandıklarını biliyor muyuz? O şahane görünen şekerler, pastalar, sucuk, salam, buz gibi kola, kostiklizeytinler, cipsler ve daha sayamadığımız neler neler…Oysa sağlık için bizler bütünbunları tercih etmek yerine bol bol su, maden suyu, şifalı bitki çayları içmeli, besinleriseçerken taze olmasına dikkat etmeliyiz. Dışarıdan aldığımız yiyecekleri bol su ileyıkadıktan sonra tüketmeye özen göstermeliyiz.Yediğimize giren kimyasallar başka nerelerde karşımıza çıkar acaba? Gelin beraber bir düşünelim; günde kaç kere ellerimizi yıkıyoruz acaba? Ellerimizin temizliği için sabun tercih ederiz. Sabunun içeriği genellikle basittir. Bir alkalinin yağlı bir madde üstüne etkisiyle elde edilir. Bazıları antiseptik, antibakteriyelve mantara karşı olanlar gibi. İşte bütün bu sayılan bize çok da tanıdık gelmeyen bumaddeler vücudumuza da tanıdık gelmemektedir.Evet sabah kalktık bir duş aldık ve ter kokmamak için deodorantımızı sıktık…Yoksa hiç sıkmasa mıydık? Tabi ki insan olarak temiz kokmaya, güzel görünmeye özengöstermeliyiz. Bunlar modern toplumların görünmeyen gerekleridir. Ve bugörünmeyen gereklerin görünmeyen birçok etkileri vardır. Biz insanlar güzel kokmanın yanı sıra güzel görünmeye de çok fazla önem veririz.Elbette bunun da bir bedeli vardır. Örneğin taktığımız takılar, kullandığımız makyaj malzemeleri vs. Korkmayın. Bunların hepsi ölümcül ya da çözümsüz sonuçlar doğurmuyorlar. Dikkat çekmek istediğimiz şey sadece biraz daha duyarlıdavranılması. İnsanların iyiliği için yapılan birçok şey insanlara kötülük olarak dönebiliyor ne yazık ki… Bizler için yapılan fabrikalar, nükleer santraller bizlere faydalarının olmasının yanı sıra dikkat edilmezse tamiri çok zor zararlar verebilmekteler. Çoğumuz evlerimizin "tertemiz", "mikropsuz" olması için çeşitli kimyasal maddeler kullanıyoruz. Tuvalet ve fırını temizlemek için asit, banyoyu dezenfekte etmek içinfenol, mobilyaları cilalamak için damıtılmış petrol ürünleri, çamaşırlarımızıbeyazlatmak için klor ve evlerimizi temiz tutmak için çeşit çeşit diğer zehirli kimyasalmaddeleri kullanıyoruz. Günlük yaşamda kullandığımız ürünler 50 bin’in üzerindekimyasal madde çeşidini içeriyor ve her yıl bunlara yüzlerce yenisi ekleniyor. Birçoğu ise yeterince test edilmeden ve belirli bir mevzuata tabi olmadan piyasaya sürülüyor.Bu ürünlerin büyük kısmı doğrudan kanalizasyona akıp sonunda da su sistemlerimizekarışıyor. Sözünü ettiğimiz kimyasallar, sonunda "fazla yüklenme" olasılığıoluşturarak vücudumuzda depolanıyor ve zehirli olma düzeyine ulaştığında çeşitli hastalıklara yol açıyor (Kronik yorgunluk sendromu, alerjiler, karaciğer sorunları, lenfkanseri gibi).Evsel temizlik malzemeleri sadece toprağı ve su kaynaklarını değil, teneffüs ettiğimiz havayı da tehdit ediyor. Sprey boyalar, fırın temizleyiciler, dezenfektanlar, mobilyaparlatıcıları ve diğer tüm sprey ürünler, birkaç gün sonra soluyacağımız havanın bir parçası oluyor. Sadece kentlerde yaşayanların değil, kırsal kesimde yaşayanların da atık su sistemlerine neler gönderdiklerine dikkat etmeleri gerekiyor. Fosseptik sistemler atık su sorununu çözmüyor; boyalar, çözücü, inceltici, ağartıcı kimyasallar, aseton, tuvalettemizleyiciler ve lavabo açıcılar ile diğerlerinde bulunan belirli kimyasal maddeler organik maddeleri parçalayan organizmaları zehirleyebiliyor. Oysa organik maddelerin parçalanması doğal döngünün işlemesi açısından zincirin olmazsa olmaz halkalarından birini oluşturuyor. Bunun yanı sıra nefes alıp verirken bile artık o kadar rahat bir “oh!” çekemiyoruz. Bunun nedeni ise fosil yakıtların ısınma ve güç üretimi için, motorlu taşıtlarda,endüstride ve katı yakıtların yakma yoluyla her tarafında kullanılması, şehirlerde atmosfere verilen havanın kirlenmesini hızlandırmaktadır.

http://www.biyologlar.com/kimyasal-maddeler-nerelerde-karsimiza-cikar

KİMYASAL MADDELERİN VÜCUDUMUZU NASIL ETKİLER?

Kimyasallar genelde vücuda düşük dozlar halinde girer ve zararlarının saptanmasıoldukça zordur. Kazalar ve kimyasallarla kirlenmiş sıcak noktalar ise insanları toksine boğabilir. Bazı kimyasalların bedenimize girmesini eve kapanarak engelleyebiliriz.Ancak evlerimizde bu kimyasallarla doludur. Kansere neden olan zararlı kimyasalların vücuda hava su ve besin yoluyla alındığınıifade eden Doç.Dr. ELMACIOĞLU besinlerin pişirilmesi sırasında da kansere nedenolabilecek zararlı kimyasallar oluşabileceğini belirtmektedir.Zararlı kimyasallardan bir bölümünün de küflenmiş besinlerle vücuda alındığını iyi kurutulmayan, uygun koşullarda saklanmayan fındık, fıstık, tahıl ürünleri kuru baklagiller ve kurutulmuş meyvelerde çoğalan küflerin kanser yapıcı zehirler üretir. Richmand’lu(Kaliforniya, abd)üç kadının meme kanserini fabrikalardan çıkan kimyasalların tetiklediğine ilişkin kanıt yok ama hastalığının kanıtı olan fotoğrafısaklayan kadın fabrika gölgesinde yaşamanın bir etken olduğu görüşündedir. İsveçli bir toksikoloji uzmanı ise kolayca yanan ürünlerin içine koyulan yanmayıgeciktirici kimyasalların vücudumuza geçebileceğini söylüyor. Bu kimyasallar içindeplastik ürünler ve modern yaşamda pusuya yatmış bekleyen; şampuanları kokulu, tavaları yapışmaz, kumaşları su geçirmez yanmaz kılan neredeyse mucizevisayılabilecek bileşiklerde vardır. Pcbolar onlarca yıl çevrede kalabiliyor. Hayvanlarda karaciğer işlevlerine zarar veriyor. Hayvanların üreme ve sinir sistemlerinde hasar ve gelişim problemlerine neden olabiliyor. “Denizli Devlet Hastanesi (DDH) Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. MehmetBeşir Türkmen, annenin hamilelik döneminde kullandığı sağlığa zararlı maddelerinyanı sıra bazı kimyasal maddelerin özürlü bebeğin doğmasına sebep olabileceğinisöyledi. Özürlü bebek doğumunu tamamen önlemenin mümkün olmadığını ancak uyulmasıgereken bazı kurallarla bunun en aza indirilebileceğini açıklayan Dr. Türkmen,''Özürlü bebek doğumlarının önlenmesi için evlenmeye karar veren çiftlerin önceliklebir genetik danışma merkezine başvurmaları gerekmektedir. Hamilelik esnasındakullanılan, alkol, sigara, saç boyaları, aşırı makyaj malzemeleri, bazı kimyasal katkılıgıdalar, röntgen filmi çektirmek, kan uyuşmazlığı ve akraba evliliği özürlü bebekdoğumuna neden olabilmektedir. Bu tür konulara dikkat edilerek ihtimali en azaindirmek uygun olur'' dedi. DDH Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. MehmetBeşir Türkmen, engellileri sevindirerek onları topluma kazandırma konusunda baştahekimler, psikologlar, sosyal hizmet uzmanları olmak üzere toplumun her kesimininüzerine düşeni yapması gerektiğini hatırlatarak, ''Onlara acımak yerine, duruma onların gözüyle bakmayı başarmak en önemli adımdır'' diye konuştu.” Ev temizlik malzemelerinde kullanılan kimyasallarda toksik etki yapabiliyor. Henüz altı aylıkken kanındaki kurşun düzeyi ABD yönetimince saptanan sonuçlaragöre güvenli düzeyin iki katının üzerindeymiş. Daha düşük düzeyler dahi zeka seviyesini düşürebiliyor; büyüme sorunları davranış problemlerine yol açabiliyor.

http://www.biyologlar.com/kimyasal-maddelerin-vucudumuzu-nasil-etkiler

Dünya’da Organik Yaşamın Başlangıcı

Unlu bilim dergisi SCIENCE, 25 Haziran 1999 tarihli sayisini, “Evrim Kuramina ve Evrim Kuraminin Gercekligine” ayirdi (1). Bu sayi icin giris yazisi yazan unlu evrimci Stephen Jay Gould soyle demekte: “Evrim bir gercektir ve ancak gercek bizi bagimsizliga kavusturabilir!” ve Gould eklemekte, “Darwin’in ilk teorileri aciklandigi zaman, aristokrat bir soylu ‘Darwin’in soylediklerinin dogru olmadigini umalim; ama tutun ki dogru, o zaman tum dunyaya yayilmamasi icin dua edelim!’ demisti; ne yazik ki, 21. Yuzyila girerken, bu sahisin soyledikleri cikti: Evrim Kurami dogru, ama dunyanin cogunlugu, en azindan ABD ulusunun buyuk kismi tarafindan bilinmiyor ” (2). Gercekten de, 21. Yuzyila girerken, Evrim Kuraminin gercekligi hakkinda onca yayin yapilmasina, onca kanit bulunmasina karsin, bilim insanlari ile halk arasinda Evrim Kuramini degerlendiris acisindan ucurumlar mevcut. Bu konudaki en buyuk zorluk, oncelikle, Evrim Kurami ile ilgili bazi biyolojik, kimyasal, fizyolojik, paleontolojik bilgilerin anlasilabilmesi icin yogun bir bilim egitimine, detayli anlasilmis bazi kavramlara gereksinim duyulmasi. Ikinci onemli zorluk ise, Evrim Kuramini aciklarken ifade edilen bazi kavramlarin (ornegin milyon yillarda gelisen evrim, dogal seleksiyon, biyokimyasal protobiogenesis vb) gunluk hayatin mantigi ve yasantisi acisindan pek de kolay anlasilamamasi. Bu konuda Amerikan Ulusal Bilimler Akademisinin (National Academy of Sciences) son yayinladigi halk kitabi “Science and Creationism” (Bilim ve Yaratiliscilik), bu konudaki en yetkili agiz tarafindan son noktayi koyuyor ve Evrim Kuraminin bir gercek oldugunu savunuyor (3, 4). Turkiye’de de “Islamci Bilimsel Yaratiliscilarin aktivitelerine ” karsi TUBA ve bir grup bilim insani da bazi aciklamalar yapmisti (5, 6, 7). ABD’de ve diger Hristiyan ulkelerde oldugu gibi, Turkiye’de de ortaya cikan “Bilimsel Yaratiliscilik” akimlari, bilim ile yaratilisciligi birbirine bagdastirmaya calisiyordu (8); ustelik Evrim Kuramini savunan bilim insanlarina karsi dev bir karalama kampanyasina giriserek, bilim insanlarini sindirmeyi amacliyordu. Bu konuda yazdigim yazilar nedeniyle ben de, diger bilim insanlari gibi buyuk saldirilara maruz kaldim (4, 9, 10). Turk bilim insanlari olarak, gerek halki gerekse diger bilim insanlarini ve aydinlari bu konuda bilgilendirmek konusunda cok ciddi sorumluluklar tasidigimiza inaniyorum. Bu sorumluluklardan birisi, “kendini bilimsel elit zumreolarak gorup, bilimsel yaratiliscilari yanit verilmeyecek kadar kucumsemek yerine”, onlari iddia ettikleri her hipotezde curutmek ve yapmakta olduklari carpitmalari ve bilimsel sahtekarliklari, halkin onunde anlasilir bir dille ve bilimsel kaynaklarla yuzlerine vurmak! Dunya’da yasamin baslamasi ile ilgili en onemli sorulardan ve problemlerden birisi, primordial (ilk) kosullarda canlilarin ana yapi taslari olan organik molekullerin nasil meydana gelebilecekleri konusuydu. Bilimsel yaratiliscilarin hipotezlerine gore, tum organik madde ve biyolojik yasam bir anda, dogaustu bir gucun “OL!” demesiyle belirli bir hedefe ve cok akilli bir dizayna gore yaratildi. Bilim ise bu konuda farkli bir goruse sahip, ozellikle son yillarda yapilan calismalar dunya’da ilk organik maddenin olusumu konusunda yeni bir bakis acisi getirdi (11, 12, 13, 14, 15). STANLEY MILLER DENEYINDEN GUNUMUZE Dunya’da yasamin baslamasi icin, yasamin temel taslari olan organik maddelerin, amino asitlerin ve DNA ile RNA’nin yapisinda var olan nukleik asitlerin bir sekilde dunya ortaminda (okyanuslarda, gollerde, sicak su kaynaklarinin aktigi yerlerde) bol miktarda var olmasi gerekmekteydi. Bu konuda dogru fikir yurutebilmek icin, 4.5 milyar yil once soguyarak, var olan dunya gezegeninin atmosferi ve icerdigi elementler konusunda dogru tahmin yapmak gerekliydi. Bu konudaki ilk tahminleri Oparin (16 ), Haldane (17), Urey (18) yapmislardi. Onlara gore ilk dunya atmosferi metan (CH4 ), amonyak (NH3), su buhari (H2O) ve molekuler hidrojenden (H2) olusmaktaydi. Ilk atmosferde oksijen (O2) bulunmadigi pek cok arastirici tarafindan fikir birligi ile kabul edilmistir. Ama en onemli sorun dunyanin genclik gunlerine ait bilgi alinamamasidir. Bilinen en yasli kayalar olan Gronland’daki Isua kayalari bile 3.8 milyar yil yasindadir. Yaklasik 700 milyon yil- 1 milyar yillik doneme ait hic bir iz, kanit ve bilgi yoktur; bu da ilk atmosfer veya ortam konusunda tahmin yapmayi cok guclestirmektedir. Tahminler, olasi modellere gore yapilmaktadirlar ve spekulasyonlardan ibarettirler. William Rubey (19 ), Holland (20 ), Walker (24) ve Kasting’e (25) gore ise, baslangicta cok az miktarda amonyak mevcuttu; atmosferde baslica karbon dioksit (CO2), nitrojen (N2), su buhari (H2O), biraz da karbon monoksit (CO) ve hidrojen gazi (H2) vardi. Son yillarda bu gorusun bilim ortamlarina hakim olmasina ragmen, kimse 4 milyar yil oncesine gidip, ortamda amonyak olup, olmadigini gozlemlememistir. Ayrica, uzaydan her yil 40 000 ton toz yeryuzune dusmektedir, gerek bu tozda, gerekse uzaydan gelen meteoritlerde HCN (hidrojen siyanit), CO2, Formaldehid, CO (karbon monoksit), amino asitler ve organik maddeler bulunmustur; gunde uzaydan dunyaya 1999 verilerine gore dokulen tozla birlikte 30 ton organik madde dusmektedir (13, 21, 22, 23). Dunya kosullarinda amonyakin ve organik madde sentezinin cok az olmasi durumunda bile organik maddeleri olusturan bilesenlerin ve bizzat organik maddelerin uzaydan yeterli miktarda gelme olasiliklari her zaman vardir. Ilk atmosfer kosullarinda hemen hemen hic oksijen olmadigi hesaba katilirsa, organik maddenin”yaratilmadan” dunya ortaminda ilk gazlar ve cozunmus iyonlardan sentezlenmesi de mumkundur. Oksijensiz donem 2-2.5 milyar yil kadar surmus, siyanobakterilerin atmosfere verdikleri oksijen sayesinde atmosferde ilk dunya canlilari icin bir zehir olan oksijen miktari mavi gezegende artmistir (9). Chicago Universitesinde, Harold Urey’in ogrencisi Stanley Miller 1953′te dunyayi yerinden sarsan unlu deneyini gerceklestirdi 26. Urey’in varsayimina uyan (metan, amonyak, hidrojen ve su) gaz kosullarinda, 150-200 bin voltluk akimi gazlarin bulundugu ozel aparattaki karisimdan gecirdi, sonuc cok sasirticiydi pek cok temel organik madde bu enerjinin verdigi etki sonucunda gazlari bir reaksiyonla birlestirmis, Glisin, Alanin, Aspartik asit, Glutamik asit (bu dordu temel amino asitler), Formik asit, Asetik asit, Propionik asit, Ure, laktik asit, ve diger yag asitlerini olusturmustu (26, 27). Deney Pavlovskaia ve Peynskii tarafindan Rusya’da; Heyns, Walter, Meyer tarafindan Almanya’da; Abelson tarafindan ABD’de, cok farkli bilesikler ve gaz ortamlarinda tekrarlandi; oksidasyonun engellendigi ve metan, amonyak ve su buharinin oldugu kosullarda hep amino asitler ve organik maddeler olustu (28); Gabel ve Ponnamperuma, cok farkli enerji ortamlarinda (isi, radyasyon, lineer akseleratorden cikan parcaciklar, mikrodalgalar vb) benzer sonuclar buldular, ayrica bazi seker molekullerini de primordial ortamda sentezlemeyi basardilar (28). Genetik materyeli tasiyan DNA ve RNA’nin temel taslari olan nukleik asitlerin bazilari da ilk atmosfer sartlarinin farkli bicimlerde ele alindigi kosullarda kimyasal olarak sentezlendi ve nukleik asitlerin temel yapi taslarinin primordial ortamda yeterli temel madde ve enerji sonucunda kendiliginden olusabilecegi gosterildi (9, 11, 12, 13, 14, 28, 29, 30). Yaratiliscilar, ilk dunya kosullarinda amonyak olmadigini, Miller’in ise soguk tuzak denilen bir yontemle amino asitleri elde ettigini, Miller’in kosullarinin bilincli olarak cok yapay hazirlandigini ve sonuclarin bilimsel bir sahtekarlik oldugunu soylemektedirler. Oncelikle Miller’in duzenegi tabii ki yapaydir; ama biyokimya’da yapay olmayan kosullarda kontrollu deney yapilamaz ki; soguk tuzak denilen ve reaksiyon urunlerini sogutan bir duzenek kullanilmis olabilir; ama doga’da bunun bir benzerinin var olmadigini soylemek, ustelik de 3.5-4.5 milyar yil oncesinde gelisen olaylardan cok emin ifadelerle bahsetmek ancak, Yaratiliscilar gibi bilimi ayaklar altina alan, cikaracaklari sonuclara onceden fikse olmus insanlarda gorulebilen bir dusunce hatasidir. Ornegin okyanuslarin tabanlarindaki sicak su kaynaklarinin birden soguyarak okyanusa karismasi bahsedilen “soguk tuzagi” dogal kosullarda olusturabilir; dogadaki bugun tahmin edilemeyen pek cok yapi bunu meydana getirebilir. Nitekim, sadece sicak su kaynaklarinda mevcut bu isinin bile sig okyanus sahillerinde suda cozunmus amonyum (NH4), metan (CH4), karbon dioksiti (CO2) (veya su yuzeyindeki atmosferdeki gazlari da katarak) reaksiyona sokabilecegini gosterir. Organik maddelerin ve ilk yasamin denizlerdeki, gollerdeki, volkanik ortamlardaki sicak su kaynaklarinin bulundugu yerde olustugu konusunda pek cok fikir de ortaya surulmustur (12, 21, 30 ). Ortamda amonyakin cok az olmasi kosullarini Miller tekrar irdelemistir (21). Primordial kosullarda, atmosferin redukleyici (elektron kazandirma) ozellikte oldugu dusunulmektedir, ama kesinlesmis bir bulgu yoktur. Atmosferde varolan amonyak’in bir kisminin amonyum (NH4 ) iyonu olarak okyanuslarda cozunecegi bilinmektedir (29); atmosferde cok az miktarda amonyak olmasi kosullarinda bile, su ortamlarinda ya da sicak su kaynaklarinin oldugu, okyanusun sig ve atmosferle bulustugu sahillerde amonyum iyonu, atmosferde cok az miktarda bulunan amonyak, metan gazi ve karbon dioksitle reaksiyona girecek ve organik bilesikleri olusturacaktir (21) . Miller, eser miktarda amonyakin bulundugu ortamlarda yaptigi deneylerde bile organik maddelerin ve amino asitlerin sentezlenebildigini gormustur (21). Yaratiliscilarin baska bir iddiasi, Miller deneyinde sag elli (D-dextro izomeri) ve sol elli (L-levo izomeri) amino asitlerin esit miktarlarda sentezlendigi, halbuki yasamda gorulen 20 cesit amino asitin tumunun sol elli oldugu, oyleyse organik maddenin ve canli yasamin belli bir amacla ve dizaynla yaratilmis olmasi gerektigidir. Oncelikle, 1993′te Arizona State Universitesinden John R. Cronin uzaydan gelen meteoritlerde ve donmus tozda daha fazla L-aminoasitlerine rastlandigini ispatlamistir 13; bu, dunyada varolan ve amino asitlerle reaksiyona giren maddelerin zamanla sol elli amino asitleri tercih etmesini saglayabilir (13). Ikincisi, molekuler yapilardaki zayif kuvvet(weak force) birbirinin ayna goruntusu olan molekullerde (yani izomerlerde) farklidir. Bu bir molekul icin cok ufak bir farktir, ama molekuller bir araya gelince etki buyur. Yani bir molekulun reaksiyona girerken veya suda cozunmus bulunurken icinde bulunan molekuler bag yapma yetenekleri ve belli bir konfigurasyonda dururken gereksimleri olan enerji onlarin doga tarafindan secilmelerini saglamaktadir. Doga tasarruf etmekten yanadir ve genelde en az enerji formunu tercih eder; L ve D formlari arasindaki enerji farki cok az da olsa, yapilan hesaplara gore en az enerji ile durabilen izomer, yaklasik 100 bin yilda dogada % 98 olasilikla baskin bulunan izomer formunu olusturacaktir (31). Ucuncu ve guclu bir olasilik, primordial kosullarda, su anda bilmedigimiz ve ilk dunya kosullarinda var olan ve sol elli amino asitlere baglanamayan bir X maddesinin ozellikle D-(sag elli) amino asitlerle birleserek kelat (cozunmeyen bilesik) olusturmasi ve onlari gol veya okyanus dibine cokertmesidir. Bu ise sol elli amino asitlerin bir anda dogal seleksiyonla artmasini ve dogada daha fazla kullanilabilir hale gelmesini cok kolay saglayabilir. Fakat kimse 4 milyar yil onceye gitmemistir; o gunden bu gune de tek iz kalmamistir; bilimsel yaratiliscilar ne soylerlerse soylesinler, 4 milyar yil onceye ait kesin kanitlarla Evrimcilerin karsisina gelmeden Evrimcilerin hic bir soyledigini curutmus sayilamazlar; ustelik, bilimsel yaratiliscilarin buyuk bir cogunlugu, binlerce kanita ragmen, dunyanin 4.5 milyar yasinda degil, cok daha genc olduguna inanmaktadir (10 bin yil gibi)… Son bulgular, pek cok organik maddenin uzaydan gelen tozda, meteorlarda bulundugunu ispatlamistir. Dunya’da okyanuslarda ve atmosferde amonyum, metan, karbon dioksit, amonyak’tan sentezlenebilen organik maddenin, uzaydan da gelebilecegi NASA’nin arastirmalarinin kesin bir sonucudur (13). Eger gunde 30 ton organik madde uzaydan dusen tozla dunyaya karismaktaysa (kuyruklu yildizlarla, meteorlarla gelenleri saymiyoruz) yilda, (10 4) ton (10000 ton) cesitli organik madde dunyada okyanuslara karisir. Bu ilk bir milyar yil icin 10 9 x 10 4= 1013 ton (10′un yaninda 13 sifir) ya da 10 000 000 000 000 ton organik madde eder. Bu miktarda organik madde, dunyada girdikleri reaksiyonlar da isin icine katilirsa, kesinlikle ilk yasamin tohumlarini atabilir. Halley, Hale-Bopp, Hyakutake isimli kuyruklu yildizlarda pek cok organik madde oldugu kanitlanmistir (13). Bir kuyruklu yildiz, gunes sisteminin sicak bolgelerinden gecerken, bir kismi erir, gaz ve toz olarak dunyanin (veya basak gezegenlerin) cekimine kapilip, zamanla dunyaya duser. NASA’daki bilim adamlari, ER2 tipi ucakla, yaklasik 62 000 feet yukseklikte bu tozlari toplayabilmektedirler. Scott Sandford, bu partikulleri analiz ettiginde % 50′den fazla organik kokenli karbona rastlamistir (13). Meteoritlerde ise, ketonlara, nukleobazlara, quinonlara (klorofil benzeri yapilarda yer alir), karboksilik asitlere, ve 70 farkli cesit amino asite rastlanmistir. Dunya’daki yasantida kullanilan amino asit sayisi ise sadece 20′dir, yani uzay bize ihtiyacimiz olandan cok daha fazlasini hediye etmektedir ! (13) DUNYADA ORGANIK YASAMIN BASLAMASI / UZAYDAN GELEN ORGANIK MADDE Son bulgular, pek cok organik maddenin uzaydan gelen tozda, meteorlarda bulundugunu ispatlamistir. Dunya’da okyanuslarda ve atmosferde amonyum, metan, karbon dioksit, amonyak’tan sentezlenebilen organik maddenin, uzaydan da gelebilecegi NASA’nin arastirmalarinin kesin bir sonucudur (13). Eger gunde 30 ton organik madde uzaydan dusen tozla dunyaya karismaktaysa (kuyruklu yildizlarla, meteorlarla gelenleri saymiyoruz) yilda, (10 4) ton (10000 ton) cesitli organik madde dunyada okyanuslara karisir. Bu ilk bir milyar yil icin 10 9 x 10 4= 10 13 ton (10′un yaninda 13 sifir) ya da 10 000 000 000 000 ton organik madde eder. Bu miktarda organik madde, dunyada girdikleri reaksiyonlar da isin icine katilirsa, kesinlikle ilk yasamin tohumlarini atabilir. Halley, Hale-Bopp, Hyakutake isimli kuyruklu yildizlarda pek cok organik madde oldugu kanitlanmistir 13. Bir kuyruklu yildiz, gunes sisteminin sicak bolgelerinden gecerken, bir kismi erir, gaz ve toz olarak dunyanin (veya basak gezegenlerin) cekimine kapilip, zamanla dunyaya duser. NASA’daki bilim adamlari, ER2 tipi ucakla, yaklasik 62 000 feet yukseklikte bu tozlari toplayabilmektedirler. Scott Sandford, bu partikulleri analiz ettiginde % 50′den fazla organik kokenli karbona rastlamistir (13). Meteoritlerde ise, ketonlara, nukleobazlara, quinonlara (klorofil benzeri yapilarda yer alir), karboksilik asitlere, ve 70 farkli cesit amino asite rastlanmistir. Dunya’daki yasantida kullanilan amino asit sayisi ise sadece 20′dir, yani uzay bize ihtiyacimiz olandan cok daha fazlasini hediye etmektedir ! (13) Daha ilginc bir bulgu ise Louis Allomandola’nin uzay kosullarinin simulasyonunu yaptigi deneylerden gelmistir (13, Bununla ilgili Scientific American’daki Temmuz 1999, resimleri kullanabilirsiniz). Bu deneyler cok dusuk isilarda ve sicakliklarda, ultraviyole radyasyonunun kimyasal baglari yikabilecegini; hatta icinde donmus metanol ve amonyak (uzayda bulundugu oranda) bulunan buzlasmis toz kitlelerinde, ultraviyole isinlarinin ketonlari, nitrilleri, eterleri, alkolleri, hatta heksametilentetramini (HMT) olusturabilecegini gostermistir. HMT asidik ve ilik ortamda amino asitleri olusturur. Bu deneyler son yillarda gerek NASA, gerekse universitelerdeki bilim insanlari tarafindan tekrarlanmis benzer sonuclar bulunmustur (13). Bu su demektir: uzayda donmus buz kitleleri olarak seyahat eden molekuller statik degillerdir; uzaydaki farkli isinlarin ve ultraviyole enerjisinin etkisiyle surekli iclerindeki kimyasal yapi degisime ugramaktadir, bu degisim, ozellikle daha yuksek isili, isinli ve enerjili gunes sistemi bolgelerine girince artmaktadir. Yani gerek uzaya dagilan tozlar, gerek meteorlar, iclerinde dunya gibi uygun kosullara sahip gezegene ulasinca yasamin temel taslarini olusturacak tum bilesenleri, organik maddeleri fazlasiyla tasimaktadirlar. Ustelik 4.5 milyar yillik dunya tarihini, kolay anlayabilmek icin, 1 saatlik bir zaman dilimi olarak alirsaniz, doga ilk 55 dakikayi, bu temel yapi taslarini ve tek hucreli yasami olusturmak icin harcamis, geri kalan bes dakikada da diger tum bitkileri, cok hucreli organizmalari meydana getirmistir. SONUC: Dunya’da organik yasamin baslamasi icin, buyuk olasilikla temel yapi taslari hem uzaydan gelmis hem de milyarlarca yilda, uzaydan gelenlerin de etkisiyle dunyada okyanuslarda, sicak su kaynaklarinin okyanusa karistigi yerlerde, batakliklarda, volkanik yapilarin okyanusla birlestigi yerlerde vb. ortamdaki serbest enerji sayesinde sentezlenmislerdir. Amino asitler, nukleik asitlerin yogunlastigi ortamlarda thermal proteinler ve RNA, oto-katalitik RNA buyuk olasilikla ilk genetik bilginin sekillenmesinde rol oynamislardir (11, 12, 14, 30) . Burada su temel unsurlar unutulmamalidir: 1. Bahsedilen sureler insan zekasinin kavrayabilecegi surelerin cok otesindedir. Bahsedilen sureler, milyon degil, milyar yillardir. Dort milyar yil, 50 yillik bir insan jenerasyonu goz onune alinirsa yaklasik 80-100 milyon jenerasyon demektir. Homo sapiensinortaya cikisindan beri ise sadece yaklasik 500 jenerasyon gecmisti. 2. Dogada kararli yapilarin olusmasi cok zordur. Belki bir tek kararli yapinin olusmasina karsi, binlerce katrilyon kararsiz yapi bozunup gitmektedir; biz bilgiyi bu gune kadar gelebilen kararli yapidan alabilmekteyiz; kararli yapilarin gelismesini saglayan reaksiyon ve biyolojik olay sayisi ise neredeyse sonsuzdur . Dr. Umit Sayın Cumhuriyet Bilim ve Teknik Dergisi Kaynakça: 1) Science, 25 Haziran, 1999, 284 (5423):2045-2220. 2) Ibid., pp: 2087. 3) NAS, “Science and Creationism: A view from the National Academy of Sciences”, 1999, National Academy Press. 4) Umit Sayin, “ABD’de Bilimsel Yaratiliscilibgin Coküsü”, Bilim ve Ütopya, Aralik 1998. 5) TUBA bülteni, 10:2, 1998. Ayrica TUBA’nin web sayfasina (www.tuba.org.tr) bakabilirsiniz. 6) “Kamoyuna Duyuru” (Birinci Bildiri), Cumhuriyet Bilim ve Teknik, 7 Kasim 1998. 7) “Bilime Gerici Saldiri” (Ikinci Bildiri), Cumhuriyet Bilim ve Teknik, 30 Ocak 1999. 8 ) Harun Yahya, “Evrim Aldatmacasi”, Vural Yayincilik, 1997. 9) Ümit Sayin, “Yaratilmayis: Yasam Nasil Basladi”, Bilim ve Ütopya, Ekim 1998. 10) Ümit Sayin, “Uctu Uctu Dinozor Uctu”, Bilim ve Utopya Kasim 1998. 11) Albert Eschenmoser, “Chemical Ethiology of Nucleic Acid Structure”, Science, 25 Haziran, 1999, 284 (5423):2118-2123. 12) Andre Brack, editor, “The Molecular Origins of Life”, Cambridge University Press, 1998. 13) Max P. Berstein, Scott A. Sandford, Louis J. Allamandola, ” Life’s Far-Flung Raw Materials”Scientific American, Temmuz 1999, 281:42-49. 14) Leslie E. Orgel, “The Origin of Life on Earth”, Scientific American, Ekim 1994, 271:76-83. 15) Gerald F. Joyce, “Directed Molecular Evolution” Scientific American, Aralik 1992, 267:90-97. 16) A.I. Oparin, “Origin of Life”, Mc Millen, New York.1938 17) J.B.S. Haldane. “Origin of life”, Rationalist Annual, 1929 18) H.C. Urey. “On the early chemical history of the earth and the origin of life”, Proc. Natl. Acad. Sci., 1952. 19) W.W. Rubey, “Development of the hydrosphere and atmosphere, with specail reference to probable composition of the early atmosphere”. In Crust of the Earth, ed. A. Poldervaart HDpp:631-650,1955. 20) H.D. Holland, “The chemical evolution of the atmosphere and oceans”. Princeton University Press, 1984. 21) Stanley Miller, ” The Endogenous Synthesis of Organic Compounds”, [ Andre Brack, editor, "The Molecular Origins of Life", Cambridge University Press, 1998.] isimli kitapta. sayfa: 59-85 22) C.F. Cyba, C. Sagan, ” Endogenous production , exogenous delivery and impact-shock synthesis of organic molecules: an inventry for the origins of life”, Nature, 355:125-132, 1992. 23) C.F. Cyba, P.J. Thomas, L., L. Brookshaw, and C. Sagan. ” Cometary delivery of organic molecules to the early Earth”, Science, 249:366-373, 1990 24) J.C.G. Walker , “Evolution of atmosphere”, Macmillen: New york, 1977 25) J.F. Kasting. ” Earth early atmosphere” Science, 259:920-926, 1993.. 26) S.L. Miller, “Production of amino acids under possible primitive Earth conditions” Science, 117:528-529, 1953. 27) S.L. Miller, and H. C. Urey, “Organic compound synthesis on the primitive Earth”, Science, 130:245-251, 1959. 28) Cyril Ponnamperuma, “The Origins of Life”, Thames and Hudson, 1972. 29) J.L. Bada and S.L. Miller, “Ammonium ion concentration in the primitive ocean” Science, 159:423-425, 1968. 30) Richard Montanesky, “The Rise of Life on Earth”, National Geographic, Mart 1998. S: 54-81. 31) Ian Stewart, “Nature’s Numbers”, Basic Books, New York, 1995. www.uzelgi.com

http://www.biyologlar.com/dunyada-organik-yasamin-baslangici

Deniz timsahları

Her şey bundan tam 200 milyon yıl önce başlıyor. O tarihlerde de var olan timsah, henüz bir kara hayvanı... Ayakları üstünde yükselen gövdeleri ve gittikçe daralan yüz yapılarıyla, timsahtan çok yarış köpeklerini anımsatıyorlardı. Sadece içlerinden bir tanesi, bilinmeyen bir nedenle ayaklarından birini sudan hiç çıkarmıyordu. Bu türün su aşkı, aradan geçen 200 milyon yıla karşın hâlâ sürüyor. Dün, tek ayağını suya daldırmakla yetinen "Crocodylus porosus", bugün, tam 22 farklı timsah türü arasında, hem tatlı hem de tuzlu suda yaşayan tek örnek... Ancak hemen belirtelim, asıl tercihi Avustralya ve Hint Okyanusu'nun tuzlu suları... Deniz timsahları, pek aşina olmadıkları tuzlu sularda varlıklarını sürdürmek için bazı anatomik farklılıklar geliştirmişler. Ve bu farklılıkları ta atalarından beri korudukları ileri sürülüyor. En belirgin özellikleri, farklılaşmış tükürük bezleri... Hayvanın dilinin üstünde bulunan bu bezler, deniz suyunun içinde erimiş olan tuzun organizmaya girmesine engel oluyor. Böylece de, canlı bir salamuraya dönüşmesini engelliyor. Bütün dev görünüşüne karşın, deniz timsahları, türlerinin "XL" örneği değiller. En azından bazı organlarının yapısı nedeniyle... Örneğin, timsahtan çok kuşları anımsatıyorlar. Kalp sistemleri, onlar gibi dört bölmeli. Yine, kuşlar gibi çok gelişmiş bir işitme duyuları var. Oysa, diğer sürüngen türlerinin büyük çoğunluğu sağır yaratıklar... Son, ama tartışmalı bir nokta da, bu hayvanların bir görme yeteneğine sahip olup olmadıkları... Kimi araştırmacılara göre, böyle bir duyuları, özellikle de renkleri ayrıştırma yetileri var. Ancak henüz bilimsel olarak kanıtlanmış değil... Çünkü, bu oldukça iri ve vahşi hayvanlarla laboratuvar deneylerinin zorluğunu hemen hemen herkes kabul ediyor. . Suyun içindeyken, deniz timsahının gözleri bir üçüncü gözkapağı ile korunuyor. Deniz timsahları, kesinlikle aptal canlılar değil. Tam tersine, tüm sürüngenler arasında, ortalama zekâ düzeyinin üstüne çıkıyorlar. Bunun kanıtı olarak da, bilim adamları, bu hayvanlar arasında son derece gelişmiş bir hiyerarşi anlayışını gösteriyorlar. Gruplar halinde yaşayan deniz timsahları ailesinde, erkekler yaşam alanını kontrol ediyorlar. Dişilerin görevi ise, yavruların beslenmesi ve yetiştirilmesi... Bu minik grup içindeki tüm üyeler, özel sesler çıkararak birbirleriyle anlaşıyorlar. Deniz timsahlarının dilinde böğürme bir sevgi ve aşk gösterisi, homurdanma ise "dikkatli ol" mesajı... Eğer bir deniz timsahı çok koyu bir sessizliğe bürünmüşse, bu bir av peşinde olduğu anlamına geliyor. Bu deniz devleri, özellikle avlanma konusunda olağanüstü bir sabır örneği gösteriyorlar. Bir deniz timsahı, avının kendisine iyice yaklaşması için, tam 2 gün boyunca hiç kımıldamadan durabiliyor. Suyun içindeyken en tercih ettiği avlar, iri balıklar ve deniz yılanları... Yine içinde bulunduğu ortama göre avlanma stratejileri geliştiriyor. Denizdeyken açıktan açığa avlanan deniz timsahları, nehirlerde süper bir kamuflaj ustası kesiliyorlar. Suya yarı batmış olarak hareketsiz duruyorlar ve sadece gözlerini, kulaklarını ve burun deliklerini su üstünde bırakıyorlar. Deniz timsahı gerçek bir etobur... Üstelik, öyle özel bir tercihi de yok. Kendi cinsine yakın omurgasızlardan ördeklere, yılan balıklarından bufalolara kadar her hayvanın etiyle kendisine ziyafet çekebiliyor. Avını bir bütün olarak yuttuktan sonra, çok asitli özsuyu sayesinde, onları kemiklerine kadar sindirmeyi başarıyor. Enerji fazlasını ise, yağ biçiminde kuyruğunda ve sırt bölümünde depoluyor. Bu olağanüstü yağ depolarını kullanarak, yeni doğan bir deniz timsahı yavrusu 4 ay, bir ton ağırlığındaki yetişkin ise tam bir yıl boyunca yemek yemeden hayatta kalabiliyor. Vahşi, ama kesinlikle açgözlü olmayan deniz timsahları, kendi yavrularına karşı ola-ğanüstü şefkatliler... Yumurtalarını, humus (kara toprak) ve bitkilerden oluşturduğu yuvanın içine bırakan dişi deniz timsahı, iklim koşullarına bağlı olarak, 2-3 ay bunların üstünde kuluçkaya yatıyor. Bu dönemde çok sinirli olan dişi timsah, her türlü sese karşı duyarlı bir hale geliyor. Yavrularının ilk seslerini duyar duymaz, titizlikle yumurta kabuklarını kırıp parçalıyor. Böylece, yavrularının daha kolay biçimde dışarıya çıkmalarını sağlıyor. Bilindiği gibi, birçok timsah türü, yumurtaların kabuğunu kırmak için, onları ağızlarına alıp, dillerinden kaydırma yönteminden yararlanıyorlar. Deniz timsahlarının da bu şekilde davranıp davranmadıkları bilinmiyor. Ancak, ne biçimde olursa olsun yavrularına kavuşan dişi deniz timsahları, aylarca onların beslenmesini ve güvenliğini sağlıyorlar. Onları bir an bile yanlarından ayırmıyorlar. Küçük yavrular ısınmak için annelerinin sırtına çıkıyorlar. En küçük bir tehlike durumunda, anne timsah sırtında yavrularıyla suyun derinliklerine dalıyor. Annelerin yavrularını tehlikeye karşı uyarmak için kullandıkları bir yöntem de, kaslarını titretmek... Bu kas titreşimleri suyun içinde ses dalgalarına dönüşüyor ve çevredeki diğer annelerle yavruları tehlikeye karşı uyarıyor. Denizlerin bu ürkütücü yaratığının en büyük düşmanları yine kendi cinsleri. Zaman zaman, özellikle bölgesel egemenlik ve dişilere sahiplenme konularında aralarında ölümcül kavgalara tanık olunuyor. Bu hayvanların asıl düşmanı ise, insanoğlunun ta kendisi... 60'lı yıllarda, derilerinden hediyelik eşya, ayakkabı, çanta vb. yapmak için çok geniş kapsamlı bir deniz timsahı katliamı yaşandı. Bu hayvanların türü ciddi bir biçimde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya geldi. Günümüzde, Avustralya'da "ulusal servet" olarak koruma altına alınan deniz timsahlarının sayısı her geçen gün artıyor. Bu artışın en büyük dinamiği ise, sayıları hızla çoğalan timsah çiftlikleri.

http://www.biyologlar.com/deniz-timsahlari

Denizlerimiz ve ekolojik önemleri

Deniz göl okyanus ekosistemi Denizel (Okyanus ekosistemleri Deniz ekosistemleri) Su ekosistemlerini kara ekosistemlerindeki gibi coğrafi sınırlarla belirlemek çok zordur. Çünkü sular atmosferik olaylardan karaların etkilendiği oranda etkilenmemektedirler. Ancak deniz tatlı su ve haliç gibi su havzalarının derinlikleri ve bileşimlerindeki farklı maddeler nedeniyle sularda da farklı canlı bölgelerinden söz edilebilir. Buradan hareketle su biyomları; deniz biyomları (tuzlu su) ve tatlı su biyomları olmak üzere iki başlık altında incelenebilir. DENİZ BİYOMLARI Denizlerdeki tür topluluklarının dağılımında en önemli etken derinliktir. Neiritik alan diye adlandırılan 200 m derinliğe kadar olan deniz ortamı tür topluluklarının en zengin oldukları bölgeyi oluşturmaktadır. Neiritik alanların akarsularla beslenmesi güneş ışınını fazla almaları oksijen ve birçok çözünmüş maddenin fazla olması nedeniyle deniz canlılarının en çok yoğunlaştığı bölgelerdir. Neiritik alan deniz canlılarının % 90’ını barındırmaktadır. Daha derin sahalara ise güneş ışınları daha az ulaştığı ve besin maddeleri az olduğu için canlı türleri çok azalmaktadır. Bu bölgelerdeki canlılar daha üst tabakalardan inen besinlerle beslenmektedir. NOT: Deniz ve okyanuslar doğada ısının dağılmasında ve atmosferde tuz dağılımında son derece önemlidir.Bu tuz kristalcikleri yoğuşma olayında son derece önemlidir.Aerosol denilen bu parcacıklar bulut oluşumuna yardımcı olur… TATLI SU BİYOMLARI Akarsular göller sulak alanlar ve bataklıklar tatlı su biyomlarını oluşturmaktadır. Akarsular ekosistemlerin önemli bir parçasını oluşturur. Akarsuyun yeraltına sızan kısmı akiferleri yüzeysel akışa geçen kısmı da deniz ve okyanusları besler. Akarsular birçok bitki ve hayvan türü için yaşam alanı oluşturur. Akarsuların akış hızı ve kimyasal özellikleri akarsuyun barındırdığı hayvan türü ve sayısı üzerinde etkili olan faktörlerin başında gelir. Bir akarsuda çağlayanlar varsa biyolojik üretim ve çeşitlilik az olur. Çünkü balıklar ve diğer canlıların çağlayanları aşmaları çok zor bir durumdur. Yatak eğiminin fazla olduğu yerlerde bol miktarda alüvyal malzeme taşınıyorsa akarsu bulanık bir görünüm arz eder. Suyun bulanık olması birçok canlı için olumsuz sonuçlar doğurur. Akarsu denize ulaşıyorsa ağız kesimlerinde tatlı su ve tuzlu su birbirine karışır. Buralar bitki ve hayvan türleri bakımından zengin alanlardır. Akarsuların taşıdığı elementler ve besin maddeleri buralardaki biyolojik çeşitliliği artırır. Akarsu ağızları mikroorganizmalardan kuşlara kadar birçok canlının barındığı yerlerdir. Tüm deniz balık üretiminin % 90’ı kıyı sularından özellikle de akarsu ağızlarından sağlanmaktadır. Göller karalar üzerindeki durgun su ekosistemlerini oluşturur. Göllerin çevresinde yer alan sucul bitkiler gerek su kuşları gerekse diğer canlılar için hem barınma hem de beslenme alanları oluşturmaktadır. SU DÖNGÜSÜ: Su yaşam kaynağıdır. Bütün canlıların ağırlıklarının önemli bir kısmını su oluşturur. Yeryüzündeki su miktarının yaklaşık % 5’ i tatlı sulardır. Güneş enerjisinin ısıtmasıyla çeşitli kaynaklardan atmosfere çıkan su buharı; yağmur kar dolu gibi yağış biçimleriyle yeniden yer yüzüne döner. Bu suyun bir miktarı yer altı sularına karışırken daha büyük kısmı göl ve deniz gibi kaynaklarda birikir. Su döngüsü de öteki tüm döngüler gibi süreklidir. Bitkiler terleme ile su döngüsüne katılır. Yer yeryüzündeki bütün sular katılmaktadır. Söz gelimi denizlerden buharlaşan su yağış olarak yer yüzüne dönmekte bir kısmı yüzeysel sularda birikip bir kısmı da yer altı sularına karışmaktadır.Yer altı sularının son toplanma yeri ise deniz ve okyanuslardır. Burada toplanan sular su döngüsüne devam eder ( uzun su devri ). Deniz ve okyanuslardan buharlaşan suyun karalara geçmeden tekrar yağmur kar dolu biçiminde deniz ve okyanuslara geçmesine ise kısa su devri denir. OKYANUS EKOSİSTEMİ Ekolojik şartları büyük bir çeşitlilik gösteren deniz ortamı homojen bir bütün olarak ele almak bilimsel açıdan çok kısıtlı bir bakış açısına neden olur. öncelikle iki büyük okyanus alanı ayırt edilmektedir.bütünüyle denizleri oluşturan �su kütlesi� ve kıyılardan derin abis çukurlarına kadar dipleri kapsayan �dip alanı� ;Dip alanı derinliğine göre üçe ayrılır. 0-200 metreler arasında uzanan ve okyanusların tabanının yüzde 76 sını oluşturan kıta sahanlığı; 200 metreden 2000 metreye kadar uzanan dipteki ani eğim bölgesinden meydana gelen ve tabanın yüzde 81 ni oluşturan kıta şevi; ve nihayet okyanusların tabanının yüzde 843 ünü meydana getiren abisler. (2000-6000 metre) ve çukurlar (6000 metreden bilinen en derin yer olan mariana çukurunda 11.000 metreye kadar) Gelgite maruz kalan ve hatta dalga serpintisiyle ıslanan kıyı şeritleri de okyanus alanına dahil edilmektedir. Gerçekten de bu bölgelerde yaşayan organizmalar gerek gelgitler sırasında birbirini ardınca su altında ve su üstünde kalarak gerek ortamın yüksek tuzluluğu sebebiyle okyanus etkilerine maruz kalmaktadır. Okyanusları ve denizleri oluşturan su kütlesi ikiye ayrılan kıta sahanlığını örten yüzey suları ve 200 metrenin altında kalan dip suları bu düzeylerde su kütlesi güneş ışınlarının nüfuz etmesi derecesine ve mevsimlik sıcaklık değişimlerine bağlı olarak düşey bir ekolojik katmanlaşma gösterir. Işığın ulaştığı epipelojik bölge ışık miktarının bitkilerin fotosentez yapabilmesi için yeterli olduğu 0 ila 50-100 metrelik yüzey sularına tekabül eder. Söz konusu bu bölgenin altında dip bitkileri ve fitoplankton yaşayamaz; yanlızca etçiler veya çürükçül beslenen hayvan türleri canlı kalabilir. Okyanus ekosisteminin alt bölümlere ayrılması karşılaşılan ekolojik şartların çeşitliliğiyle ilişkilidir; organizmaların uyum mekanizması ve üretkenliği bir bölgeden diğerine belirgin farklılıklar gösterir.   DENİZ KIYILARIMIZDA KİRLENME,EKOSİSTEM ACISINDAN BİR DEĞERLENDİRİLMESİ H. Özden Ege Üniversitesi, Müh.Fak. Mak. Müh. Bölümü ÖZET Denizlerimizde ekosistem dengesini olumsuz etkileyen başlıca nedenler: - kıyılarımızın yıllardan beri kentsel çöplerle ve kimyasal içerikli, mikrobik, bakteriyel ve radyoaktif içerikli endüstriyel atıklarla kirletilmesi, - topraksı hafriyatla, gelişigüzel doldurulması, - deniz ürünlerinin aşırı be bilinçsiz avlanılması ve toplanılması. Bunların sonucu olarak her gecen yıl birçok balık türü ve deniz bitkisi yok olurken deniz ürünlerinin avlama miktarlarında da büyük düşüşler tespit edilmektedir. Deniz kıyılarımızdaki bu olumsuz gelişmeleri basta balıkçılar olmak üzere herkesin bilmelerine ve zaman, zaman yakarmalarına rağmen, gereken yapılmıyor. Uluslar arası sivil örgütlerle bir dayanışma içerisinde toplumsal tepki gösterilmiyor. Uluslararası bir sorun haline gelen deniz kirliliği, Birleşmiş Milletlerde gündeme getirilmiyor, uluslararası çözümler üretilmiyor. Devlet yönetiminde bu kör zihniyet devam ettikçe, vatandaş ve sivil örgütler ses çıkarmadıkça ekosistem dengesi düzelmeyecek şekilde harap olmağa devam edecektir. Doğa harikası deniz kıyılarımızın katliamına hepimiz seyirci kalmaktayız. Bu çalışmada; - Deniz kirliğinin ulaştığı boyutlar, başlıca nedenlerine ve ekosistemdeki bazi olumsuz yansımalarına dikkat çekilmektedir.. Deniz kirliği hakkında ve alınması gereken bazı önlemler sıralanmaktadır. Ayni zamanda çekirdekten yetişme bir balıkçı ve gemici olarak bu konudaki gözlemlerim, tespitlerim ve değerlendirmelerim tartışmaya sunulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Deniz kıyıları, kirlenme, kentsel çöpler, sanayi atıkları, eko sistem, önlemler. 1. GİRİŞ Kıyı denizlerimiz, limanlarımız, göllerimiz fosseptik çukuru ve çöplük ve her türlü ölümcül, hastalık atık deposuna dönüştürülmüştür. Deniz suyuna yayılan lağım artıkları, çöp yığınları ve iğrenç rengi nedeniyle bırakın balık avlamayı, denize bile bakılamıyor, Yeşil sağlıklı deniz bitkilerinin, yosunların yerini kahve renkli seyrelmiş hastalıklı yosunlar ve yaz sıcaklarında artarak çoğalan tiksindirici sümüksü mikroplu yosunlarla ve köpüklerle denizin üstünü kaplar olmuştur.. Deniz dibindeki altın sarısı kumlukların yerini laspa, (pis kokulu çamurumsu, bataksı zemin), poşetler ve plastik malzemeler kaplamıştır. Endüstriyel ve kentsel kirli atıklar yetmiyormuş gibi kıyılarımızın, bilhassa liman içi ve turistik kıyıların gelişi güzel ticari amaçlı doldurulması büyük bir sorumsuzluk göstergesidir. Denizin doldurulmasıyla açılan parklarda, kordon boylarında, rıhtımlarda bırakın oturup dinlenmeyi, güneşlenmeyi veya yüzmeyi; denizden bilhassa yaz sıcağında rüzgarsız günlerde ayılan pis kokudan insan nefes almakta zorlanıyor. Şekil 1 gözlenen deniz kıyıların kirlenmesine, kıyı tahribatına ait farklı örnekler gösterilmektedir. (1 ve 2. fotoğraflarda; Kanalizasyon boruları önündeki yüzen çöpler, 3. fotoğrafta; Yağmur sonrası İzmir liman denizinde su üstünde yüzen çöpler, 4. fotoğrafta; Denize acılan bir dere ağzındaki yüzen çöpler, 5. fotoğrafta; Denize dökülen bir derede ilaçlanma görüntüleri, 6. fotoğrafta; Bodrumda devlet ödüllü topraksı hafriyat deniz dolgusuna bir örnek gösterilmektedir). Benzeri kirlilikler ve kıyı tahribatları dünyanın birçok deniz ve göl kıyılarında rastlamaktadır. Kıyı yerel yönetimler deniz içini ve deniz kıyılarını konutsal ve endüstriyel çöplerle, atıklarla ve topraksı hafriyatla doldurup kirleteceklerine; kaynaklarını ve enerjilerini merkezi arıtma tesislerinin, çökeltme göletlerin yapımları gibi hizmetlerde harcasınlar. Denizi doldurarak yeşil saha açacaklarına ve bu yeşil sahalar üzerine gelişigüzel kamu binalarla, büfelerle, cay-kahve, düğün salonları ve sosyete gazinoları ve mafya lokalleri ile yeniden dolduracaklarına denizin dibine suyun içine kadar olan çarpık, geri zekâlılık abidesi olan yapılaşmayı önlesinler. Dolgular, kıyının doğal yapısını bozmakla kalmamakta; denizin kendi kendini yenileme ve temizleme doğal mekanizmasını tahribat etmektedir! 2. DENİZ SUYUNUN KİRLENME NEDENLERİ Deniz suyunun kirletilmesi ile denizdeki bir çok bitkinin, canlının yok olmasının bir çok nedenleri vardır. Bu nedenler örneğin; - Kentsel çöpler, (atıklar) - Sanayisel atıklar, - Tarımsal Atıklar, - Gemi-Teknesel atıklar, - Topraksı hafriyatlı dolgular, - Aşırı ve bilinçsiz avlanma, gibi gruplandırılarak sıralanabilirler. Diğer bir gruplandırma ise, kirli atıkların kati (denizdeki poşetler, lastikler, plastikler, suni maddeler v.b.) , sıvı (yanık yağlar, kimyasal asitli, renklendirici sanayi sıvıları, boyaları, deterjanlı temizlik suları v.b.), aeroskopik atık maddeleri, örneğin püskürtmeli tarımsal ilaçlar) ve radyoaktif özelliğine göre alt gruplandırmalar yapılabilmektedir. 2.1 Kentsel Atıklar: Buradaki kirlilik, evsel bilhassa mutfak artıkların örneğin, yanık yağların lavabo-kanalizasyon yolu ile direkt yada dolaylı denize ulaşmaları. Ayni şekilde temizlikte, hijyenikte kullanılan kimyasal sıvılar, tozlar ( deterjanlar, çamaşır tozları, klorak gibi asitler, sabunlar, macunlar v.b.) Önem sırası dikkate alınmadan aşağıdaki gibi sıralanabilir: ·Evsel-konutsal sıvısal atıkların, (deterjanlı bulaşık suların, asitli çamaşır kirli ve asitli suların, yağların v.b.) lağım, kanalizasyon yoluyla yıllardan beri arıtılmadan direkt yada dolaylı olarak denize akıtılmaları. ·Lağım çukurlarına biriktirilen konut artıklarının, bilhassa asitli, fosfatlı temizlik malzemelerinin, deterjanlı suların, yanmış yağ artıklarının direkt vidanjörlerle veya dere, kanalizasyon, boru gibi kanallarla denize boşaltılmaları, ·Konutsal kati artıkların örneğin poşet, plastik, lastik, sise, kağıt, kumaş gibi kati artıkların, kati çöplerin farklı yollardan direkt atılmaları yada dolaylı olarak dere akarsularla denize dökülmeleri, yayılmaları. ·Konutsal topraksı, taşlı, ağaçlı v.b. hafriyat atıkların denizin içine yada denizin kıyısına boşaltılması, ·Derde yataklarının, kanalizasyonların dezenfekte edilmesi daha sonra bu zehirli ilaçların deniz suyuna karışması, ·Dere yataklarında su birikintilerinde bilhassa sıcak yağışsız mevsimlerde oluşan mikrop, bakterilerin çoğalarak denize karışmaları, deniz deki canlı ve bitkilere bulaşmaları. (Yapılan bir araştırmada İzmir limanı içersinden avlanan balıkların etinde ve barsallarında insan sağlığını tehdit eden kanserojen kalıntıları, bakteriler bulunmuştur, bu bulgular İzmir limanın lağım çukuruna dönüştürüldüğünün diğer bir delilidir.!) 2.2 Endüstriyel Atıklar (Sanayisel ve Tarımsal Atıklar) ; Sanayisel kati, sıvı ve aerosol (sıvı, gaz ve toz karışımlı) artıkları denizlerimiz deki ekosistemi tehdit eden kirliliklerin başında yer alırlar. Bu atıklar Denizlerimde yakıcı, boğucu, bozucu, çökeltici, zehirli, engellemeci, radyoaktif, bulaşma ve yapışma özeliklerine sahiptirler. Tehlikeli hastalık saçan, kanserojen etkili, biyolojik mikrobik sanayi artıkları da arıtılmadan denize ulaşmaktadırlar. Miktar acısından da tehlikeli atıklardır. Sanayisel deniz kirliliğin başlıca nedenini aşağıdaki gibi özetleyebiliriz: “Her türlü Zehirli, çöktürücü, renklendirici, boğucu, radyoaktif sanayi artıkların denize arıtılmadan yada yetersiz artıma ile direkt yada dolaylı olarak dökülmeleri ve denizde yayılmaları” Tarımsal atıkları endüstriyel atıklar grubu icerisinde ele alınabilirler. Tarımsal amaçlı olarak kullanılan kimyasal gübrelerin, alıntılarının, bitkisel ve hayvansal hormonların, ilaçların, boyaların, havadan, yer altı veya yerüstü sularla direkt yâda dolaylı olarak deniz suyuna karışmalarıdır. Endüstriyel baca gazlarını ve aerosöl atıklarını, dünyadaki yanardağların meydana getirildiği kirlilik oranı ile karsılaştırıp Fabrika bacalarından ve eksozlardan yayılan cevre kirliliğini küçümseyen bazı bilim adamları gibi yanılgıya düşüp bilensiz ilaçlama, gübreleme ile meydana gelen kıyı denizlerimizdeki kirlilikte küçümsenmemelidir. 20 sene evveline kadar Edremit körfezinden ta Çandırlı körfezine kadar hemen, hemen her yıl zeytin ağaçlarının ilaçlanması, kanserojen DTT tozu ile uçaklardan püskürtülerek yapılıyordu. Aerosöl ilacın bir kimsi denize karışarak zaman, zaman bazı sahillide toplu balık katliamlarına neden oluyordu, Büyük küçük yavru ayırt etmeksizin balıkların bir kısmi ölü karaya vururken, bir kısmide oryantasyonu kaybedip su üstünde panik içerisinde yüzdükleri hala gözlerimin önündedirler. İşin ilginç ve acı tarafı; cahil vatandaşların bunları denizden toplayarak satması ve pişirip yemesi idi. Günümüzde deniz kıyılarımızda hala zeytin ağaçlarını ilaçlanması uçakla ve motorlu güçlü pompalarla yerden yapılmaktadır. Bu ilacın bir kısmi yine denize karışmaktadır. Tek fark, karaya vuran balıkların görülmemesidir. Bunun nedenini gayet basit sizde düşünün ve yorumlayın! (Denizlerimizde ilaçlardan etkilenip karaya vuracak balık kalmamıştır) 2.3 Gemi-Teknesel ve bot gibi deniz araçlarından denize karışan atıklar, Son yılarda denizlerimizde gemi, tekne, bot, yat gibi deniz vasıtaların sayıları artmıştır. Bu artışa paralel olarak denizlerimizdeki kirlilik artmıştır. Bu kirlilik farklı yollardan denize bulaşmaktadır: ·Petrol tankerlerinden ve diğer gemilerin kazaya uğrayarak kirletici maddelerin denize karışması, yayılması, ·sinte ve balast suların denize boşaltılmaları, ·gemi-evsel çöplerin denize atılması, ·gemi- tuvalet-lavabo suların, denize akıtılmaları, ·gemi ambar artıkların, süprüntülerin denize dökülmesi, ·zararlı yosunların, mikro organizmaların bir denizden diğerine taşınmaları, ·Gemi altlarının yosun, atırganalara (gemilerin sualtı dış gövdelerinde zamanla oluşan kabuklu organizmalar midye türü canlılar, Teknelerin hızını önemli ölçüde azalttığı, yakıt tüketimini artırdığı gibi gövdenin çürümesine de neden olmaktadırlar ) ve diniz kurtçuklarına karşın zehirli boya ile boyatılmaları, bu zehirli boya partiküllerin deniz suyuna karışması. 2.4 Topraksı hafriyatlı deniz kıyısı dolguları ·Her türlü çöpün, topraksı hafriyatın denize direkt veya dolaylı denize dökülmeleri, ·Deniz kıyılarının doğal yapısının betonlaştırılarak tahribat edilmesi, ·Deniz suyunun doğal devir-daimi, akıntıların gelişigüzel dolgu, barınak, dalgakıran, marina, kütiskele, dalyan, gibi yapılarla engellenmesi veya olumsuz yöne çevrilmesi, ·İnşaatlar için sahillerden, koylardan ve deniz dibinden kum, çakıl, taş toplanması, Kıyı dolgusunun her türlü hafriyat, toprak ve çöp artıkları dökülerek gelişigüzel, ciddiyetsiz yapılması ve yapımın üzün sürmesi halinde ortaya çıkan zararlar: ·Topraksı hafriyatın (Şekil 1 de fotoğraf 6) ve çöplerin rüzgar, akıntı, dalga gibi etkenlerle denizin derinliklerine yayılmaktadır, zamanla denizin dibine çökmektedirler, bir kısmı ise karşı sahillerde tekrar karaya vurmaktadırlar. (Günümüzde deniz kıyıları, alışveriş poşetlerinden, bira, kola kutularından, plastik kaplardan, şişelerden geçilmiyor, (Şekil 1) Topraksı, çöplü dolgunun suda eriyerek, dağılması ve yayılması sonucu su bulanmaktadır. Çamurlu su içindeki katıklar zamanla denizin dibine çökelmektedir. Suya karışan toprak ve denizin dibinde çamur seklinde çöken tabaka canlıların, bitki örtüsünün, mikro organizmaların ve balık yavrularının oksijensizlikten telef olmalarına neden olabilmektedir. Diğer yönden yosun gibi bitki örtülerin üzerini kaplayarak bir çok balık türünün besin kaynaklarını yok etmektedir. ·Deniz suyun berraklığına, temizliğine göre güneş ışınları derinliklere ulaşır ve havadaki oksijen denizin yüzeyinden çözünerek derinliklere yayılır. Bu acıdan değerlendirildiğinde, topraksı hafriyatla denizin bulanması sonucu uzun bir süre güneş ışınlarının deniz suyunun derinliklerine ulaşmasını, havadaki oksijenin deniz suyunda çözünüp derinliklerine kadar yayılmasını da büyük ölçüde kısıtlamaktadır. Deniz suyundaki oksijen konzetrasyonuna ve güneş ışınlarına hassas olan deniz bitkilerinin ve çanlılarının topluca katliamına sebebiyet vermektedirler. Bilhassa sıcak havalarda kıyılarda rastlanan sürü halindeki balık katliamlarının diğer bir nedeni budur. Bu katliamlar akarsu ve göletlerde boyalı suların döküldüğü zamanlarda daha yoğun rastlanmaktadır. ·Kıyıların betonlaştırılarak suyun kendi kendini temizleme (arıtma tesisi) mekanizması tahrip edilmektedir. Kumluk, taşlık gerekse de kayalık kıyılar birer canlı arıtma tesisi gibi çalışan bir çok mikro organizmaları, deniz canlıları ve yosunları barındırmaktadır. Kıyıların doldurulmasıyla ilk önce bunlar katledilmektedir daha sonra bunların yerine geçeceklerin yaşam ortamı da yok edilmektedir. Doğal kıyılarda barınabilen sağlıklı yosunlar, mikroorganizmalar, midyeler, kara dikenler, deniz patlıcanları, salyangozlar, yengeçler, deniz yıldızları, solucanlar, mamunlar (deniz böcekleri, kurtcuklar), karidesler v.d. suyun temizlenmesinde önemli rol oynadıkları bilinmektedir. Ayrıca bunlar bir çok balık türünün birer besin kaynağı olduğu da unutulmamalıdır. ·Plansız dolgu yapımları ile deniz suyunun akıntısı engellenmekte veya olumsuz bir yöne doğru yönlendirilmektedir. Deniz suyunun doğal devir-daiminin bozulası ile su kendi kendini tazeleme, yenileme işlevini sürdürememektedir. Suya karışan artıklar akıntı vasıtasıyla acık denizlere taşınamamakta, suyun dibine bir örtü şeklinde çökelerek birikmektedirler. Buraları zamanla bir nevi mikrop yuvasına dönüşmektedir, çevreye yayılmaktadır! Bunu en güzel örneği İzmir Limanında ve İstanbul Haliçte görülmektedir. ·Dolguların, Kordonların diğer bir olumsuz yanı ise, kıyını doğal güzelliğini yok ederken kıyılarda ki canlı arıtma tesislerinin yaşam ortamı da ortadan kaldırmaktadır. Genelde kıyılara en az 50 m ye kadar normal yapılaşmaya izin verilmemeliydi. Bu kural yeni yerleşim kıyı yerlerinde gelecek nesiller için uygulanmalıdır. Deniz kıyıları her kesin kullanımına doğa tahrip edilmeden açık tutulmalıdır. 2.5 Aşırı ve bilinçsiz avlanma ·Tırol, trata gibi kıyıların deniz dibini tarayarak harap eden ağ avlama yöntemlerin yıllardan beri sürmesi, ·Kıyılarda ışık destekli sürüklenmeli germeli ağ balık avlama yönteminin yoğunlaşması, (aşırı avlanma ·Deniz diplerinden, kayalık ve taşlıklardan midye, salyangoz, deniz patlıcanı, yıldız, kara diken, yosun, karides, mamun, (kabuklu kabuksuz deniz böcekleri, kurtları) gibi mamullerin yıllardan beri aşırı toplanması, ·Teknelerin, gemilerin sualtlarının zehirli boyalarla kaplanması, ·Katil yosunların, atırgana gibi zehirli mikroorganizmaların deniz taşıtları ile denizlerde yayılmaları ·Tekne, motor, yat, sandal gibi deniz taşıtlarındaki hızlı artış. Sinte, yakıtlı, yağlı tekne içi sularının limanlarda, koylarda denize boşaltılması.(Denizde suyun üstünde yayılan yağın, yakıtın bir çok bitkinin ve canlının besin kaynağı olan platkon, yakamoz gibi mikro organizmaları, yok etmektedir. ) 2.6 Kıyı denizlerdeki balık çiftliklerin ürettiği kirlilik Yerel yönetimlerin denize direk bıraktıkları arıtılmamış kanalizasyon suları, denize dökülen kentsel atıklar, denize karışan sanayi artıkları ve topraksı hafriyatın yanında balık çiftliklerin ürettiği deniz kirliliği hiç denecek kadar azdır. Aslında balık çiftlikleri denizdeki eko sitemin korunmasında yararlı oldukları gibi ülke ekonominse çok yönlü yararlar sağlamaktadırlar Balık çiftliklerini kaldıracağı yerde artırılması yönünde devletin tevsikleri vermelidir. Koylardaki doğal akıntıyı sekteye vurmayacak şekilde Türkiye’nin belli bölgelerinde kurulmalarında, deniz kirliliği açısından ben sakınca görmüyorum. Balıkçı kooperatifleri yeni balık çiftlikleri kurarak bilinçli isleterek düzenli ve sürekli bir geçim kayağını kendilerine sağlayabilirler. Kıyı yerel yönetimler her yıl milyonlarca metreküp kirli aratılmamış kanalizasyon suyunu, yüz binlerce ton kati atiği denize, limana döküyorlar. Bu kirlenmeğe karşın kamuoyunda ses getirilmiyor. Bula, bula balık çiftliklerindeki kirlenmeye karşın kamuoyunda yaygara koparmalarını manidar buluyorum. Sadece görüntü kirliliği yönünden turistik kıyılarda arsa fiyatlarını düşürdükleri ve ileride turistik tesislerin yapımlarını engelledikleri için belli çevrelerce arzu edilmemektedir, kapatılmaları ve taşınmaları istenmektedir. Denizdeki farklı sorunların üstesinden gelmek için ilgili bakanlığın, Denizcilik bakanlığının kurulma istemini bazı öğretim üyelerinin bu yöndeki önerilerini de anlamsız buluyorum. Balık çiftliklerin kapatılması için ciddi anlamda bilimsel araştırmalara dayalı nedenler bulunmamaktadır. Balık çiftliklerin ürettiği kirlilik üzerine yeterli bilimsel araştırmalar bulunmamaktadır. Kamuoyuna yansıyan bazı ölçümler, kirliliğin ana nedenleri ve boyutları hakinde bilgi vermemektedir. Bu ölçümlerde global kirlilik etkenleri dikkate alınmamıştır. Bazı balık çiftlikleri çevresindeki gözlenen deniz suyu kirliliğinin asil nedenleri, çevresel kirlilik araştırılmamıştır. Balık çiftliklerin koylarda akıntıyı büyük ölçüde sekteye uğratmayacak, görüntü kirliliği yaratmayacak şekilde ve turistik kıyı bölgeleri dışında kurulmalarına dikkat edilmelidir. 3. DENİZ SUYUNUN KİRLENMESİNE KARŞIN ALINACAK BAZI ÖNLEMLER Örneğin gereğinden fazla plastik poşet ambalajlarının kullanılmaması, Almanya’da olduğu gibi plastik şişeler yerine dönüşümlü cam şişelerin kullanılması. Gereğinden fazla temizlik maddelerinin kullanılmaması, Yağımsı, asitli maddelerin kanalizasyona dökülmemesi, Çökeltme ve eleme göletlerin, tagarlarin yapılması, Konutsal çöplerin artıkların ayrı çöp bidonlarına ayrıştırılması gibi çok basit ve ekonomik bazı önlemlerle deniz suyunun temiz kalmasına katkıda bulunabilir. Önem sırası dikkate alınmadan önlemlerin sıralanması: a.Zehirli, boğucu, renklendirici, mikroplu fabrika atıklarının merkezi arıtma ve dinlendirme tesislerinden sonra denize ulaşmalarını sağlamak. Organize sanayi sitelerinde, bölgelerinde merkezi arıtma tesislerin yapımının faaliyetini şart koşmak. Büyük kapasiteli atık üreten fabrikalarda ön amaçlı arıtma tesislerin mevcudiyeti aranmalıdır. b.Küçük büyük yerleşim birimlerin kanalizasyona bağlanması ve atıkların merkezi arıtma tesislerinde zararlı bileşenler arındırılması ve yapay göletlerde dinlendirildikten sonra sulamaya veya akarsulara, denize akıtılmaları. c.Akarsu, (dere, ırmak, nehir..) ve deniz kenarlarına her türlü hafriyatın. Çöpün, artığın dökülmesinin önüne geçmek. Her nedense Türkiye’de yaz aylarında genellikle kuruyan dere, ırmak, çay gibi akarsuların kıyıları, içleri çöplükle, her türlü pisliklerle, zehirli maddelerle doldurulmaktadır. Yaz mevsiminden sonra ilk yağan küvetli yağmurla karadaki çöpler, pislikler, zararlı ve zehirli maddeler denize dökülmektedir. Sekil 3. Parça resim III.1 de yağmurdan sonra İzmir Limanı bütününde deniz üstünde yüzen çöplükler görülmektedir. d.Akarsuların, derlerin denize dökülmeden evvel yapay göletlerden geçirilmeleri, dinlendirilmeleri.. süzgeç- bariyerlerden geçirilmelerini sağlamak e.Liman içlerinde ve sığ sularda balık avlanmasını belli bir süre yasaklamak, f.Kıyılara on mil kala balık avlanmasını kontrol etmek, sadece olta balıkçılığına örneğin, paragata izin vermek, Bu alan içerisinde sabit dikey ağlarla ve hareketli ağlarla örneğin, trata, trol ve gırgır gibi deniz dibini taraklayan balık avlama metotlarının yasaklanması,… g.Bilhassa liman içlerinden deniz diplerinden karadiken, (denizkestanesi) mideye, salyangoz, denizhıyarı ve yosun gibi deniz ürünlerin toplanılmasını yasaklamak, h.Deniz kıyılarının doğal yapısının korunmasına özen göstermek. Deniz su kenarından 50 m’ye kadar yapılaşmaya (konut, yazlık, otel v.b.) izin vermemek. i.Denizin devir daimini aksatacak dalyan, kordon, kütiskele, barınak, dalgakıran, balık, midye çiftlikleri gibi yapılara (Bilhassa liman içlerinde, boğazlarda) izin vermemek kumsalların her türlü araç trafiğine kapalı tutulması. j.Zaruri dolgularda çevreye en az zarar verecek şekilde yapılması, k.Deniz kenarlarından ve deniz diplerinden inşaatlar için kum, çakıl, taş toplanmasına izin vermemek. l.Deniz suyuna dik inen beton kordon duvarları yerine, su seviyesine kadar iri ufaklı topraksız kaya parçaların dökülmesi, m.Deniz uyunun devir daimini destekleyecek kanalların açılması. (Örneğin İzmir Limanında Bayraklı önlerinden denizin dibinde 2 –3 m genişliğinde, 2 m. derinliğinde tarak gemileri ile açılacak kanallar ve veya deniz dibine döşenecek borularla pis suyun acık denizlere taşınmasını kolaylaştıracaktır. Ayrıca açıktan temiz suyun liman girmesine de katkı sağlayacaktır. n.Denize acılan derelerde, deniz kıyısına yakın yerlerde tagarların açılması, (küçük kapasiteli pis, katıklı su dinlendirme havuzları, göletler Şekil 5) o.Halk yazılı ve görsel basınla konunun ehemmiyeti acısından bilgilendirilmelidir. Temiz çevre bilinci aşılanmalıdır. (Örneğin hanımların daha az sıklıkta çamaşır yıkamaları, daha az deterjan temizlik malzemeleri kullanmaları, gereğinden fazla poşet almamaları, Ağır atıkların, çöplerin, hafriyatın dere kenarlarına veya denize gizli dökülmemesi, kızartma yağlarının tuvalete dökülmemesi, Tamirhanelerde motor, fren yanık yağlarının kanalizasyona, dere kıyıların tenha yerlere boşaltılmaması gibi uyarılar. Evsel ve sanayi atik yağların haftanın belli günlerinde ücret karşılığında toplanması bu toplanan yağların rafine edilerek yakıt olarak kullanılması gibi projelere destek vermek ) p.Çevreyi kirletenlerin takibi, tespiti ve caydırıcı hapis ve para cezaların uygulanması q.Dolgu işleminin en kısa sürede tamamlanması, r.Dolgu işleminin suyun akıntısını engellemeyecek biçimde şekillendirilmesi s.Dolgu işlemi için hazırlanan projenin ilgili makamlar tarafından onaylı olması, Dolgu işlemi kıyı yerel yönetimlerin keyfine bırakılmamalıdır. 4. SONUÇLAR ·Deniz kıyıları her geçen gün farklı şekillerle kirletilerek deniz ekosistemini kendi kendini yenilenmeyecek, onarılmayacak derecede tahribat ediliyor. Birçok limanlarımızda, hatta büyük körfezlerde, Marmara denizi gibi kapalı denizlerde kirliliği ciddi boyutlara ulaşmıştır. Buraların deniz suyunda bırakın yüzmeyi, balık avlamayı; sahil şeritlerinde gezinmek, kordondaki banklarda dinlenmek, güneşlenmek bile denizden yayılan pis kokulardan, denizde yüzen lağımsı atıklardan, çöplerden, sümüksü mikroplu iğrenç yosunlardan, köpüklerden mümkün olmuyor. Deniz kirliliği Akdeniz`i tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. ·Deniz kirliğin önemli nedenleri ve etkenleri bu çalışmada sıralanmıştır. Denizlerin eski temizliğine kavuşması için bu nedenler ve etkenler ortadan kaldırılması gerekir. Bu yapılmadıkça yürütülen mali külfetli projeler istenileni veremeyeceklerdir. ·Balık çitliklerinin deniz kıyılarındaki ürettikleri kirlilik, yerel yönetimlerin denize döktükleri arıtılmamış kanalizasyon suları yanında hiç denecek kadar azdır. Balık çiftlikleri deniz eko sistem için olmasa olamazlardandır. Öğretim üyeleri destekli Türk kamuoyunda balık çiftlikleri aleyhine koparılan yaygara manidardır! Balık çiftlikleri çevresinde gözlenen deniz suyu kirlenmesi, kıyı denizlerimizde yerel yönetimlerin ve bazı sanayicilerin sebep olduğu, kıyı deniz kirliliğinin bir parçasıdır. ·Deniz ekosisteminin bozulmasının nedenlerinden biri, kıyıların gelişigüzel topraksı hafriyatla, çöplerle v. b. artıklarla doldurulmasıdır. Kıyı dolgu işlemiyle deniz ekosistemine verilen zararın farkında ve bilincinde değillerdir. Her şeyden evvel kumlu, taşlı, kayalıklı kıyılarda yaşam ortamı bulan canlı arıtma tesisleri de yok edilmektedir. Deniz suyuna karışan toprak yayılarak daha sonrada denizin dibine çökerek deniz içindeki canlı ve bitkilerin havasızlıktan boğulmalarına sebebiyet verdiği göz ardı edilmemelidir. Bu nedenle kıyı dolgu işlerinde topraksı hafriyat yasaklanmalıdır. ·Kıyı yerel yönetimler, (bilhassa turistik sahillerde) kıyıları doldurularak yeşil saha, geniş yollar açacaklarına; - beldelerinin kanalizasyon ve arıtma sistemlerine ağırlık versinler, - toplu insan taşımacılıkta yaşanılan problemlerle ilgilensinler. ·Kıyı denizlerimizin ekosistem dengesinin berbat edilmesi ile o beldelerin turistik çekiciliği, balıkçılığı ve dolayısıyla önemli gelirleri, iş sahaları yok olacaktır. Deniz suyunun berraklığı, içindeki yaşam, su ürünleri, koyların temizliği, doğal güzelliği bu beldeleri ilgi çekici yaptığı unutulmamalıdır. Ve bu doğal güzellikler insanlığın geleceği için korunmalıdır.   PDF VERİLERİDE İNCELEYİN documents/k__y___deniz_11.doc documents/suyunonemiekolojiksorunlar.pdf  

http://www.biyologlar.com/denizlerimiz-ve-ekolojik-onemleri

FENİLKETONÜRİ (PKU) MOLEKÜLER ANALİZİ

Kullanımı: PKU, fenilalanin hidroksilaz (PAH) enzim bozukluğu veya eksikliği ile ortaya çıkan bir kalıtsal hastalıktır. PAH, fenilalaninini tirozine çevirir. PAH’ın olmaması, eksik veya işlevinin bozuk olması durumunda kanda fenilalanin birikir ve bu amino asit beyin için toksiktir. PKU’ya, doğumu takip egünler içinde tarama testleri kullanılarak tanı konur. Bu hastalar uygun bir diyet ile normal yaşamlarını sürdürebilir. Aksi takdirde ilerleyen yaşlarda, geri dönüşümü olmayan zeka ve/veya nörolojik bozukluklar ortaya çıkar. Hastalık, PAH geninde meydana gelen mutasyonlar nedeni ile ortaya çıkar. Hastalığın oluşması için hem annenin, hem de babanın mutant geni taşıması gerekmektedir. Taşıyıcı anne ve babadan doğacak her çocuk 1/4 ihtimalle hasta olacaktır. Hasta bireyin ebeveynlerinden aldığı alleller, bağlantı analizi denilen indirek metot ile tespit edilir. Mutasyonu belirlenmemiş hasta ailelerine prenatal tanı ve/veya taşıyıcılık tanısında yardımcı olabilmek amacı ile indirek analiz uygulanabilir. www.tahlil.com

http://www.biyologlar.com/fenilketonuri-pku-molekuler-analizi

Evrimi Yanlış Anlamak

Biyolojik evrim kuramı, günümüzde bütünüyle, 1809-1882 arasında yaşamış olan Charles Darwin’e ait bir kuram olarak kabul ediliyor. Ama bunca yıl sonra, bu kurama inandığını beyan edenler bile, evrim üstüne fikir yürütürken, Darwin’in o zamanlar dahi asla kabul etmeyeceği hatalar yapıyorlar. Bunun bir nedeni şu olabilir: Her bilim dalı gibi biyolojide de kuramlar, öğrencilere, tarihsel bir gelişme çizgisi çerçevesinde aktarılıyorlar. Dolayısıyla, her bilimsel konuda olduğu gibi evrim konusunda da, adım adım gerçeğe doğru yol alma sürecinde, saptanmış olan doğrular gibi yapılmış olan yanlışlar ve o yanlışlar çerçevesinde geliştirilmiş olan hatalı varsayımlar da öğrencilere anlatılmış oluyor. Öğrencilik yıllarında edinilen çoğu bilgiyi, beyin kabuğunun derinliklerine gömen zaman, geride yalnızca bir tortu, bilginin bir izini bırakıyor. Ve eğer beyin kabuğu sürekli olarak yeni bilgilerle takviye edilmezse bu iz, doğruyla yanlışın bir arada harmanlandığı bir kanıya, bir dogmaya dönüşüyor. Böylece, evrim kuramının geliştirilmesinde önemli bir payı bulunmakla birlikte, temel varsayımlarından büyük bölümü eksik, hatta yanlış olan Lamarck’ın fikirleri de, Darwin’e malediliveriyor. O yüzdendir ki bilgileri tazelemekte yarar var: Evrim düşüncesi ilk kez 18. yüzyılda ortaya çıkmış. 1774 yılında Charles Darwin’in büyükbabası Erasmus Darwin, Zoonomia adlı uzun bir şiir yazarak, gerek bitkilerin gerekse hayvanların evrimleştiğine dair inancını açıklamış, ama ortaya bir kuram koyamamış. Ama, tam da Charles Darwin’in dünyaya geldiği 1809 yılında, Jean Baptiste Lamarck, Zoological Philosophy adlı bir kitap yayınlamış. Lamarck’ın evrim kuramı iki varsayım üstüne oturuyor. Bunlardan ilki, fazlaca kullanılan beden bölümleri gelişirken kullanılmayanların güdük kaldığı; ikincisi ise, kazanılmış bedensel özelliklerin kalıtım yoluyla döllere aktarıldığı... Yani Lamarck mealen şunu söylüyor: Zürafaların boynu başlangıçta kısaydı. Ama diğer hayvanlarla rekabet edemeyecek kadar donanımsız olan bu hayvanlar, kendilerine besin bulmak amacıyla, diğerlerinin pek ilgilenmediği ulu ağaçların yükseklerdeki yapraklarına ulaşmak çabasıyla gere gere boyunlarını uzattılar. Uzun boyunlu olduktan sonra da bu özelliklerini döllerine geçirdiler. Böylece sonunda bütün zürafalar uzun boyunlu oldular. Halbuki Charles Darwin bambaşka birşey söylüyor ve diyor ki: Evet, zürafalar başlangıçta kısa boyluydular. Evet, zürafaların yaşadığı ortamlarda, beslenmek için onlara, kala kala ulu ağaçların yüksek dallarındaki yapraklar kalıyordu. Bu arada, her türde olduğu gibi zürafaların her döl kuşağında da bir takım değşinik/mutant zürafalar dünyaya geliyordu. Sonuçta, günün birinde, kısa boyunlu bir zürafa, uzun boyunlu, değşinik bir yavru doğurdu. Ve bu uzun boyunlu, değşinik yavru, ortama, kısa boyunlu büyüklerinden daha iyi uyum sağladı. Dolayısıyla onun dölü sürerken, kısa boyunlu zürafalar, her döl kuşağında ortaya çıkan diğer değşiniklerle birlikte doğal ayıklanma sonucu birer birer ortadan kalktılar. Ve zürafalar da böylelikle, upuzun bir sürecin sonunda evrimleşmiş oldular. Darwin’in kuramı altı tane varsayım üstüne oturuyor: 1. Bütün organizmalar geometrik dizi halinde çoğalma eğilimindedirler. 2. Bir türün her döl kuşağındaki birey sayısı hemen hemen hiç değişmez. 3. O halde yaşamak için bir mücadele yapılıyor olmalıdır. 4. Her türün bireyleri arasında, kalıtsal olabilecek ufak tefek farklılıklar vardır. 5. Bu farklılıklar, özel bir çevredeki organizmaların, o çevreye uyum sağlama ve sayıca çoğalma şansını artırabilir. Yaşamayı başaran organizmalar, kalıtsal farklılıklarını döllerine aktarabilirler. 6. Farklılıklar zaman içinde büyür ve eski türlerden yeni türler ortaya çıkar. Bu kuramı geliştirken Darwin, 20 yıla yakın bir süre çalışmış. 1831 yılında, yani 22 yaşındayken Beagle adlı bir gemiyle İngiltere’den ayrılıp doğa bilimcisi olarak Atlas okyanusundaki adalarda ve Güney Amerika’nın bilinmeyen kıyılarında gözlemler yapmış. Ayrıca, kuramını geliştirirken, yakın dostu olan Charles Lyleel’in Jeoloji’nin Prensipleri adlı eserinden, Thomas Malthus’un nüfus artışlarıyla ilgili bir makalesinden, Gregor Mendel’in kalıtımla ilgili buluşlarından, vb. yararlandığını da saklamıyor. Dahası, Alfred Russel Wallace’ın 1858 yılında yazdığı ve doğal ayıklanmadan sözettiği makale de Darwin’in düşünceleriyle büyük benzerlikler taşıyor; öyle ki Darwin, doğal ayıklanma varsayımının Wallace’a maledilmesini istiyor. Ama bilim çevreleri, hem Darwin’in hem Wallace’ın adlarının geçtiği bir makale yayınlayarak bu sorunu çözüyorlar. Ve Darwin, sonunda büyük tartışmalara yolaçan Türlerin Kökeni adlı kitabını yayınlıyor. Bundan 12 yıl sonra da İnsanın Evrimi adlı kitabını... Hem de genetik bilimi, hücre bilimi gibi bilim dalları henüz ortada bile yokken... Ve bugün evrim kuramı denince, entellükteller de dahil olmak üzere birçok insanın aklına yalnızca Charles Darwin geliyor; ama Darwin’i doğru okumak için de kimse zahmete girmiyor. Herhalde bu yüzden olacak ki, sıradan insanlara da, hiç değilse bazı açılardan yetersiz bilgiyle donanmış ya da tembel bir takım zihinlerde, bir taşın birdenbire canlandığı, dinozorların birdenbire kertenkelelere dönüştüğü, bir maymunun birdenbire bir insan haline geldiği tuhaf bir dogmaya dönüşmüş olan bir evrim kuramına inanmak çok zor geliyor. Halbuki evrim bu değil... Bu olasılıklar evreninde, belki milyarda, trilyonda, hatta katrilyonda bir böylesi gariplikler olma olasılığı da olsa bile evrim, bu türden aykırılıkları anında silip süpüren zorlu, ağır bir süreç... Entropi Isaac Asimov diyor ki, “Evrendeki bütün değişiklikleri... Enerji meydana getirir. Enerji, bir yerden bir başka yere, bir cisimden bir başka cisme akar ve bunu yaparken de arasıra biçim değiştirir. Öyleyse enerjiyi bu şekilde harekete geçiren şeyin ne olduğunu sormamız gerekiyor. Görünüşe göre bunun nedeni, enerjinin evrende düzgün bir şekilde dağılmamış olmasıdır; bazı yerlerde daha yoğun, bazı yerlerde ise daha az yoğundur... Bir yerden bir başka yere, bir cisimden bir başka cisme, bir türden bir başta türe enerji akışı o şekildedir ki, eğilim, enerji dağılımının, evrenin her yanında aynı olması (eşitlenmesi) yönündedir... Bu akış kendiliğinden meydana gelmektedir. Enerji akışını sağlamak için hiçbir dürtüye gerek yoktur. Bu, kendiliğinden oluşur... Kendilğinden değişim, farklı enerji dağılımından eşit enerji dağılımına doğrudur ve değişimin hızı, farklılığın miktarına bağlıdır. Enerji eşit dağıldığında değişim sona erer... Enerji üstüne yapılan çalışmalar genellikle ısı akışı ve sıcaklık değişimleriyle ilgilidir; çünkü laboratuvarda üstünde en kolay çalışılabilecek olan enerji, ısı enerjisidir... Bu nedenle, enerji değişimi, enerji akışı ve enerjinin işe döndürülmesi konularını ele alan bilim dalına, Yunanca’da ‘ısı hareketi’ anlamına gelen ‘termodinamik’ adı verilmiştir... Termodinamiğin ikinci yasası 1824’de, Fransız fizikçisi Nicolas L.S. Carnot’un buhar makinalarında ısı akışını ayrıntılarıyla incelediği günlerde belirlenmiştir. Bununla birlikte, ancak 1850 yılında, Alman fizikçi Rudolf J.E. Clausius, eşitlenme sürecinin enerjinin bütün biçimlerine ve evrendeki bütün olaylara uygulanabilir olduğunu ileri sürmüştür. Bundan dolayı Clausius, genellikle termodinamiğin ikinci yasasını bulan kişi olarak anılmaktadır. Clausius, herhangi bir cisimde, toplam ısının sıcaklığa oranın, eşitlenme süreci bakımından önemli olduğunu göstermiş ve bu miktara ‘entropi’ adını vermiştir. (Bir ortamda) entropi ne kadar düşükse, enerji dağılımı o kadar farklı olmaktaydı. Entropi arttıkça, enerji dağılımı da eşitleniyordu... Bu durumu şöyle ifade edebiliriz: Termodinamiğin birinci yasası der ki, evrende enerji miktarı sabittir. Termodinamiğin ikinci yasasına göre ise, evrenin entropisi sürekli artmaktadır... Termodinamiğin birinci yasası, evrenin ölümsüz olduğunu ima eder gibi görünüyorsa da, ikinci yasa da, bu ölümsüzlüğün bir bakıma değersiz olduğunu göstermektedir. Enerji her zaman mevcut olacak, ama her zaman değişim oluşturması, harekete yol açması, iş yapması mümkün olmayacaktır. Birgün evrenin entropisi doruk noktasına ulaşacak ve tüm enerji eşit düzeye gelecektir. O zaman... Yaşam ve zeka duracaktır. Evren, donmuş bir heykel halini alacaktır...” Önce, böylesine korkunç bir tablo çizen Asimov, daha sonra, içinde yaşadığımız ve anlamaya çalıştığımız evrenin bir olasılıklar evreni olduğunu hatırlatarak şunları da söylüyor ve yüreklere su serpiyor: “Bu, basit bir olasılık yasası sorunudur; kör talihin işbaşında olmasının bir sonucudur. Gerçekte entropinin evrende sürekli olarak artmasının nedeni budur. Enerji dağılımının düzgün hale gelmesi olasılığı, enerji dağılımının (giderek) farklılaşması olasılığından daha çok olduğundan, değişim, entropinin artması doğrultusunda olmaktadır ve bu, kör talihten başka bir şey değildir. Bir başka deyişle, termodinamiğin ikinci yasası, neyin olması gerektiğini değil, ama neyin meydana gelme olasılığının ağır bastığını söylemektedir. Bu iki arasında önemli bir fark vardır. Eğer entropinin mutlaka artması gerekiyorsa, o zaman hiçbir zaman azalması sözkonusu olamaz. Ama eğer entropi büyük olasılıkla artma eğilimindeyse, o zaman küçük olasılıkla azalması da sözkonusudur. Ve sonuçta, yeteri kadar beklenirse, düşük olasılıklı durum da gerçekleşebilir. Gerçekte, yeteri kadar beklendiğinde, gerçekleşmek zorundadır da...” Popüler Bilim Kitaplarından Bazıları · Kozmos, Prof. Dr. Carl Sagan, Altın Kitaplar. · İnsanlığın Geleceği, Isaac Asimov, Cep Kitapları. · Bilinmeyen Tehlike, I. Asimov, İnkilap Kitapevi. · Zamanın Kısa Tarihi, Stephen W. Hawking, Milliyet Yayınları. · Kara Delikler ve Bebek Evrenler, S.W. Hawking, Sarmal Yayınevi. · Gezegenler Kılavuzu, Patrick Moore, Tübitak Yayınları. · Güneş Diye Bir Yıldız, George Gamow, Yazko Bilim. · Modern Bilimin Oluşumu, Richard S. Westfall, Tübitak Yayınları. · Hayatın Kökleri, Mahlon B. Hoagland, Tübitak Yayınları. · Rastlantı ve Kaos, David Ruelle, Tübitak Yayınları. Sir Fred Hoyle. Evrende durağan hal kuramının sahibi... Buluşlar aksini kanıtlayıp durduğu halde o, hala herşeyi bu kurama uydurmaya çalışıyor. Mars’tan gelen göktaşları efsanesinin ardında da o var... Bahar Öcal Düzgören KAYNAK: www.historicalsense.com

http://www.biyologlar.com/evrimi-yanlis-anlamak

Kelebekteki 30 milyon yıllık ışık teknolojisi

LED olarak isimlendirilen ışık yayan diyotlar (tek yöne elektrik akımını ileten bir devre eleman), genellikle elektronik aygıtların göstergelerinde ve arabaların stop lambalarında aydınlatma amacıyla kullanılmaktadır. Ancak normal LED’lerden çıkan ışık ile düzgün bir şekilde aydınlatma yapılamaz. Bilim adamları bunun nedenini ışığın düşük verimle yayılması olarak açıklamaktadırlar. Çatalkuyruklular, doğu ve orta Afrika’da yaşayan bir kelebek türüdür. Bu kelebekler ışığı yeni LED teknolojisindeki gibi kullanmaktadırlar. Afrika çatalkuyruklu kelebeklerin bu teknolojiyi 30 milyon yıldır kullandıklarını ilk duyuranlar İngiltere’deki Exeter Üniversitesi’nden Peter Vukusic ve Ian Hooper’dır. Bu kelebeklerin kanatları koyu renklidir ve üzerlerinde parlak mavi veya mavi-yeşil noktalar bulunur. Bilim adamlarını şaşırtan nokta, kelebeklerin kanatlarındaki pulların pigmentlerle aşılanmış iki boyutlu fotonik kristaller gibi davranması ve yoğun flüoresan ışık üretecek şekilde dizilmiş olmalarıdır. Kelebeklerin kanatlarına renk veren pigmentler, ultraviyole ışığını emerek renkli flüoresan lambalar gibi parlak mavi-yeşil ışık olarak geri yayarlar. Pigmentler kanat yüzeyi boyunca eşit dağılmış mikro deliklerden oluşan bir bölgede bulunur. Kanadın üzerindeki pulların içinde bulunan silindirik şekilli delikler, tam olarak yeni LED’lerde bulunan fotonik kristallere karşılık gelir. Eğer böyle olmasaydı kelebek kanatlarından yayılan ışığın çoğu kaybolacaktı. Kuvvetli LED’lerdeki teknoloji ile kelebeğin kanadındaki ışık yayma sistemi arasındaki benzerlik bu kadarla sınırlı değildir. Yansıtıcılar, üzerlerine düşen ışığı geri yansıtmak amacıyla kullanılan yönlendirme araçlarıdır. Bir yansıtıcı üzerine düşen ışığı ne kadar çok geri yansıtıyorsa o kadar kalitelidir. Kaliteli yansıtıcılar, özel malzeme ve optik bilgisi gerektirir. Çatalkuyruk kelebeğinin kanadı da bu tip yansıtıcılar ile kaplıdır. Kuşkusuz çatalkuyruklu kelebek, yansıtıcılar ile fotonik kristalleri bir arada kullanması gerektiğini düşünebilecek bir bilgi birikimi ve zekâdan yoksundur. Kelebeğin kanadındaki pulların altında, flüoresan ışığını yukarı doğru yansıtmaya yarayan bir çeşit ayna da bulunur. Bunlar kuvvetli LED’lerdeki “Bragg reflektörü” ile aynı işi görmektedir. Üstelik kelebeğin ışık sisteminde LED’lerdeki gibi kendi radyasyon enerjisini üreten bir yarı-iletken bulunmaz. Dr. Vukusic, BBC’nin internet sitesinde yer alan röportajında kelebekteki bu özelliğin, alınan verimi iki kat daha artırdığını söylüyor. Kaynak: news.bbc.co.uk/1/hi/sci/tech/4443854.stm Kelebek kanatları, ışığı yansıtan oldukça özel bir tasarıma sahiptir. Bu sayede, her zaman renkli, canlı ve parlak görünürler. QUALCOMM’S isimli bir firma, bu tasarımdan yola çıkarak; sürekli parlak ve canlı görüntü sunabilen cep telefonları ve navigasyon aletleri geliştirdiler. IMOD ismi verilen bu teknoloji sayesinde, güneşin en parlak olduğu saatlerde bile cep telefonu ekranlarını görebilmek, navigasyon aletlerinden “gölgeye ihtiyaç olmadan” yer tespit edebilmek mümkün oldu.

http://www.biyologlar.com/kelebekteki-30-milyon-yillik-isik-teknolojisi

İnsan vücudunun oluşumundaki organizasyon düzeylerini, hiyerarşik düzeni içinde açıklayınız.

vücudu trilyonlarca hücreden meydana gelmiştir. Hücreler, dokuları oluşturmakta ve dokular ise organları, organlar da sistemleri meydana getirmektedir. Hücrelerin temel yapıları aynı olmakla birlikte şekil ve görev bakımından önemli farklılıkları bulunmaktadır. Hücre, vücudun temel yapı taşıdır. Dokular, hücrelerin bir araya gelerek oluşturdukları yapılardır. Genellikle aynı işi görebilecek biçimde özelleşme göstermektedirler ve hücreler özel yapılar ya da maddelerle birbirine sıkı sıkıya bağlanmış durumdadırlar. Bu maddelerin özelliklerine göre de dokunun sertliği ve yumuşaklığı belirlenmektedir. Kemik dokusu ile kas dokusu arasındaki fark bundan gelmektedir. Organlar, belirli bir işlevi görebilmek amacı ile değişik yapıların bir araya gelmesiyle oluşmaktadırlar. Hayatın en basit şekillerinde bile organların seçilebilmesi mümkündür. Canlılarla, cansızlar arasında en önemli farklar oluşturmaktadırlar. Göz, mide, kalp gibi organların sinirsel kontrolü insanda daha büyük oranda gelişim göstermektedir. Organlar, kaynağını embriyodaki öncü yapılardan almaktadırlar. Organların oluşum devresinde embriyon üzerindeki olumsuz etkiler, hatalı organ gelişimlerine neden olmaktadır. Organlar ise sistemleri meydana getirmektedir. İnsan vücudunda bulunan başlıca sistemler aşağıda sıralanmıştır. 1* Sinir sistemi 2* İskelet sistemi 3* Sindirim sistemi 4* Dolaşım sistemi 5* Solunum sistemi 6* Üreme sistemi 7* Boşaltım sistemi 8* Kas sistemi 9* İç salgı sistemi 10* Lenfatik sistem Genetiksel özellikler, etkinlik, sağlık düzeyi birtakım sakatlıkların yarattığı farklar dışında bütün bu organ sistemleri aynıdır. Çocukta bu sistemler olmakla birlikte bir bölümü büyüdükçe diğer yapılara kavuşmakta, bir bölümü ise gerçek anlamda olgunlaşmaktadır. Sinir sisteminin yaşla birlikte olgunlaşmadığı, bebeğin zekâ gelişiminden anlaşılmaktadır. Anne karnında bebeğin duyularının gelişimi Gebe bir kadın bebeği ile ilgili pekçok değişik şeyi merak eder. Hamileliği sırasında bebeğin sağlığı ile ilgili meraklar doğal olarak önceliklidir. Ancak bebeğin iyi olduğu öğrenildikten sonra ilgi ve merak diğer konulara yönelir. Bebeğin büyüklüğü, boyu, kilosu, duruş şekli gibi değişik pekçok durum merak uyandırır. Anne adayını heyecanlandıran ve ilgisini çeken konulardan bir diğeri de bebeğinin kendisini duyup duymadığı, canının acıyıp acımadığı gibi duyular ile iligli olan durumlardır. İnsanlarda 5 ana duyu vardır. Bunlar dokunma, tat alma, koku alma, işitme ve görmedir. Bu beş duyu bireyin dış dünya ile olan ilişkilerini düzenler. Duyuların anne karnındaki gelişimini tam anlamı ile bilebilmek doğal olarak olanaksızdır. Ancak gözleme ve hücresel incelemeye dayalı çalışmalar ile bunların gelişimi hakkında fikir edinilebilir. Dokunma Anne rahmi bebeğin dış dünyadan tamamen izole olduğu bir ortam değildir. Rahim içinde sürekli bir aktivite ve uyaranlar mevcuttur. Bu bebeğin tüm gelişimi için olması gereken bir durumdur Anne karnındaki yaşamda gelişen ilk duyunun dokunma olduğu düşünülmektedir. Dokunma duyusu insanın dış dünya ile iletişiminin temel unsurudur. Bebekte dokunma hissinin 8. gebelik haftası gibi çok erken bir dönemde başladığı düşünülmektedir. İlk dokunma hissi genelde ağız çevresinde ve yanaklarda ortaya çıkar. Bu haftada bebeğin yanağını oluşturacak olan kısmına tek bir saç teli dokunulduğunda bile bunu hissedebileceği kabul edilmektedir. Onuncu haftada genital bölgede, 11. haftada avuç içlerinde ve 12. haftada ayak tabanlarında dokunma hissi ortaya çıkmıştır. Bu bölgeler aslında erişkinlerde en fazla duyu reseptörlerinin bulunduğu dokunmaya en hassas noktalardır. Onyedinci haftaya gelindiğinde karnın ve kalçaların tamamı dokunmaya karşı hasassastır. İnsan vücudunun en büyük organı nedir diye sorulduğunda değişik cevaplar verilir. Oysa bu organ cildimizdir. İnsan cildi pekçok değişik uyarıyı yorumlayabilen çok sayıda algılayıcı ile donatılmıştır. Ancak cildimizin algıladığı temel uyarılar sıcak, soğuk, basınç ve ağrıdır. Anne karnındaki bebek 32. haftaya ulaştığında vücudunun her bölgesi bu 4 temel uyarana cevap verecek gelişimi tamamlamış durumdadır. Buna karşılık bebeklerin ağrıyı algılayıp algılamadıkları konusunda elde yeterli veri yoktur. Tat alma Tat duyusu erken gelişen duyulardan birisidir. Tat almadan sorumlu olan algılayıcılar gebeliğin 13-15. haftasında mevcuttur ve bunların yapısı erişkinlerinki ile hemen hemen aynıdır. Bu nedenle bebeğin bu haftadan itibaren değişik tatları ayırt edebildiği düşünülmektedir. Amniyon sıvısı sürekli yapım ve emilim halinde olan dinamik bir sıvıdır ve bebek sürekli olarak bu sıvıyı yutmaktadır. Amniyon sıvısı içinde değişik tatlara sahip olan purivik asit, laktik asit, sitrik asit, creatinin, üre, proteinler ve tuzlar vardir. Son dönemlere ulaşıldığında bebeğin 24 saat içinde yuttuğu amniyon sıvısı miktarı neredeyse 1 litreye yaklaşmaktadır. Amniyon sıvısının içeriği tıpkı anne sütünde olduğu gibi annenin yediği besin maddelerinin tat ve aromalarını da taşır. Yapılan gözleme dayalı incelemelrde anne adayı tatlı besinler tükettikten sonra bebeğin yutma hareketlerinde artış, acı ve ekşi besinler tükettiğinde bu hareketlerde bir miktar azalma olduğu görülmüştür. Bu durum bebeğin annekarnındayken değişik tatları ayırtedebildiği tezini kuvvetlendirmektedir. Koku alma Tat ve koku aslında birbiri ile bağlı duyulardır. Biri olmadan diğer tam anlamı ile anlaşılamaz. Son dönemlere kadar anne karnındaki bebeğin koku alma duyusunun işlevsel olabileceği düşünülmüyordu. Çünkü kokunun hava ile taşınan ve nefes alıp verme ile ayırdedilebilen bir duyu olduğu kabul edilmekteydi. Ancak son yapılan araştırmalar bunun doğru olmayabileceğini, bebeğin burnundaki koku almadan sorumlu algılayıcı sistemlerin zannedildiğinden daha karmaşık olduğu fark edildi. Bebeğin burnu gebeliğin 11-15. haftaları arasında oluşumunu tamamlar. Bu sırada amniyon sıvısı bebeğin tüm ağız, burun, geniz ve akciğer yapısı içinde dolaşır ve bebeğe değişik tat ve kokuya sahip maddeleri taşır. Bu maddeler direkt olarak tat ve koku almadan sorumlu algılayıcı hücreler ile temas halinde bulunarak onları uyarırlar. Bu nedenle bebekler daha anne karnındayken değişlik kokuları tanıyıp ayırt edebilirler. Schaal ve arkadaşları anne karnında kokuların öğrenilmesi ile ilgili direkt ve indirekt kanıtlarla ilgili yaptıkları araştırmalarda şaşırtıcı sonuçlar elde etmişlerdir. Bunlardan birisi de kahvedir. Anne adayı kafeinsiz ya da normal kahve içtiğinde bebeklerin kalp atım hızı ve soluk alıp verme şekillerinde değişimler gözlenmiştir. Bunun kahvenin kokusuna bağlı olup olmadığı kesin değildir ancak kahvenin keskin kousunun da rolü olduğu ileri sürülmektedir. Yeni doğan bebeklerin anne sütünün kokusuna karşı zaafları olduğu bilinmektedir ve bu durumun açıklaması olarak anne karnındayken sütün içeriğine benzer bir kokuyu hafızalarına aldıklarına inanılmaktadır. Benzer şekilde değişik insan ve hayvan gözlemlerinde de bebeklerin annelerini kokusundan ayırtedebildikleri saptanmıştır. Bütün bu gözlemler bebklerin anne karnındayken bazı kokuları hafizalarına yerleştirdikleri tezini desteklemektedir. İşitme Anne karnındaki bebek amniyon sıvısı, rahim duvarı, anne adayının karnı gibi pekçok bariyerin arkasında bulunmasına rağmen rahim içi sessiz bir ortam değildir. Bebek burada pekçok titreşim ses ve harekete maruz kalır. Aslınd arahim içindeki yaşam oldukça gürültülü sayılabilir. Annenin damarlarından geçek kan, barsak ve mide sesleri rahimiçindeki bebeğin karşılaştığı temel seslerdir. Bunların dışında anne adayının ve diğer kişilerin sesleri de bebeğe direkt olarak ulaşır. Tüm bu sesler içinde doğal olarak en güçlüsü bebeğin annesinin sesidir. Bebeğin kulağı 8. haftada oluşmaya başlar. Duyma yeteneğinden sorumlu olan kemikler ve ses iletisini beyine taşıyan sinirler büyük ölçüde oluşumunu tamamlar ancak bu gelişim 24. haftada tamamlanır. 25. haftadan itibaren bebek annesinin sesini duyabilmektedir 27. haftada ise annesinin sesi dışında dışarıdan gelen seslere ve hatta babasının sesini bile duyup tepki verebilir. Ancak hem içinde bulunduğu ortam hem de bebeği içinde bulunduğu amniyotik sıvının olumsuz etkilerinden koruyan kremsi tabaka olan verniksin kulaklarını tıkaması nedeni ile sesleri büyük bir olasılıkla boğuk olarak duymaktadır. Bebeğin seslere verdiği tepkiler de değişkendir. Ani kapı çarpması ya da benzeri şiddetli bir ses bebeğin anne karnında aniden sıçramasına neden olabilir. Benzer şekilde 5 saniye süre ile anne karnına uygulanan yüksek frekanslı bir ses bebeğin hem kalp atım hızında hem de genel hareketliliğinde 1 saate kadar varan artmaya neden olur. Öte yandan reaktif duymaadı verilen durum biraz daha farklıdır. Burada işitme kulaktaki kemikler yardımı ile değil ses dalgalarını cilt ve kemikte yarattığı titreşimler yardımı ile gerçekleşir. Anne karnındaki bebeklerin 16. gebelik haftasından yani işitme sisteminin tam olarak gelişimini tamamlamasından 8 hafta öncesinden itibaren ultrasonda seslere yanıt vermesinin açıklaması bu şekilde yapılmaktadır. Doğumdan sonra bebeğin annesinin sesine olumlu tepki vermesi ve genelde annesinin sesini duyduğunda sakinleşmesi rahim içi yaşamda aşina olduğu ve en iyi bildiği sese verdiği tepkidir. Görme Anne karnındaki yaşam sırasında en son gelişen duyu sistemi görmedir. Bebeğin göz kapakları 26. haftaya kadar kapalıdır. Bu sire içinde görmeden sorumlu temel birim olan retina gelişimini tamamlar. Yirmi altıncı hafta civarında bebek gözlerini açmaya başlar ve göz kırpabilir. Doğumdan hemen sonra bebek yaklaşık 30 santimetre uzaklığa kadar net bir şekilde görebilir. Bu mesafe emzirme sırasında anne ile bebeğin yüzü arasındaki yaklaşık uzaklıktır. Anne karnındaki bir bebeğin görme işlevini test etmek olanaksızdır. Ancak erken doğan bebeklerde yapılan incelemeler 28 -34 haftalar arasında doğan bebekler incelendiğinde bu bebeklerin objeleri yatay ve düşey düzlemde 31-32. haftadan itibaren takip edebildiklerini göstermektedir. 33-34. haftada ise bu takip yeteneği zamanında doğmuş bir ebeğinki ile aynıdır. Bebeğin gözleri 26. haftaya kadar kapalı olmakla birlikte anneadayının karnı üzerine uygulanan güçlü bir ışık kaynağına kalp atışlarında bir hızlanma ile yanıt verir. Gerçekte rahim içi mutlak karanlık değildir. Tıpkı sesleri geçirdiği gibi ışığıda geçirmektedir. Ancak bu geçirgenlik ses ile kıyaslandığında çok daha azdır. Buna rağmen bebek gündüz ile geceyi rahatlıkla ayırt edebilir. Tek yumurta ikizleri 26-27. haftadan itibaren anne karnında birbirlerini görebilirler, birbirlerine dokunabilirler va hatta el ele tutuşabilirler. 33. haftadan itibaren bebeklerin göz bebekleri ışığa tepki vererek büyüyebilir ya da küçülebilir. Yassı bir hücre tabakasının insan embriyosu haline gelmesi için birçok dönüşüm gerekir. Gebeliğin üçüncü haftasındaki kıvrılma ve gelişim, embriyonun yarı taraflarında, başında ve arka kısmının altında bir devinimle sonuçlanır: böylece içinde bağırsakların asılı olduğu içi boş bir tüp oluşur. Bu, birçok organ sisteminin oluşumunun başlamasıyla ayna zamana denk gelir. Kıvrılmanın ardından diyafram ve akciğerlerle kalbi içeren göğüs boşluğundaki bölmeler, gelişmeye başlar. Bunlar, doğum sonrası normal işlevlerdir ve embriyonun gelişimi için önemlidir. Örneğin, eğer diyafram (göğüs ve karın boşluğunu ayıran büyük kas) tam olarak oluşmazsa karın bölgesi organları, akciğer boşluklarına kayarak akciğerlere baskı yapar ve onların gelişimini engeller. Kalp ve kan damarları Kalp ve kan damarları, işlev görmeye başlayacak ilk organlardır. Küçük bir embriyo bile, işlevsel olarak oldukça aktif olduğundan, kan dolaşımının iyi olması gerekir. Gebeliğin üçüncü haftasında embriyo kan damarı grupları oluşur; bu gruplar büyürken birbirleriyle birleşik bir ağ oluştururlar. Bu ağ, gelişimini ayrıca sürdüren kalbe ulaşır. Böylece kalp atmaya başlar. Kalp atışları gebeliğin beşinci haftasından itibaren ultrasonla duyulabilir. Kalp başlangıçta basit bir tüpe benzer; onu dört odalı bir yapıya dönüştürecek bölmeler daha sonra gelişir. Bu bölmelerden biri gelişimini tamamlayamazsa, doğum sonrasında kalpteki kan akışının yönünü değiştirecek bir delik oluşur. Bu tür bozukluklar, cerrahi müdahaleyle düzeltilebilir. Beyin ve omurilik Beyinle omuriliğin (merkezi sinir sistemi) gelişimi, gebeliğin üçüncü haftasında başlar: embriyonik diskin (embriyoyu oluşturacak hücrelerin oluşturduğu diskin) arka tarafından yüzeysel bir yarık oluşur. Bu yarık, giderek derinleşir ve uçları birbirine kaynaşarak bir tüp oluşturur. Boyun bölgesinde başlayan kaynaşma, öne ve arkaya doğru ilerleyerek gebeliğin dördüncü haftasının sonuna doğru tüpün tamamen kapanmasını sağlar. Bazen tüpün bir ucu, nadiren de iki ucu anormal olarak açık kalır. Tüpün beyni oluşturması gereken ucu açık kalırsa beyin ve kafatası, oluşmaz; bu durumda ya beynin bir kısmı, kafatasındaki bir açıklıktan dışarı çıkar ya da aşırı durumlarda beyinle kafatasının çatı kısmının olması gereken yerde açık ve gelişmemiş bir yapı görülür. Bu duruma anensefali adı verilir. Nöral tüpün arka ucunun kapanmasındaki bozukluksa spina bifıdaya yol açar. Tüpün kapanmasının ardından merkezi sinir sistemi, hızla gelişmeye başlar ve bu gelişim süreci, doğumdan iki yıl sonrasına kadar devam eder. Merkezi sinir sistemi, aşırı hücre bölünmesi sonucu embriyo döneminde anormal gelişim göstermeye meyillidir. Gebeliğin ilk aylarındaki bir enfeksiyon ya da yorucu egzersizin neden olacağı ısı baskısı, merkezi sinir sisteminde biçim bozukluklarına yol açabilir. Nöral tüpün merkezinin içi oyuk kalır ve beyin-omurilik sıvısıyla dolar. Omurgayla kafatası, gelişmekte olan merkezi sinir sisteminin çevresinde oluşur. Yeniden şekillenme dolayısıyla kemiklerin oluşmasından sonra merkezi sinir sisteminin gelişmeye devam etmesi olasıdır;-örneğin, içerde yaşlı kemiğin yok olması ve dışarıda yeni kemiğin oluşumu, aynı biçimde; ancak daha geniş bir yapının ortaya çıkmasıyla sonuçlanır. Gelişmekte olan beyinde bıngıldaklarla kafatasının yassı kemikleri, büyümeye olanak tanır. Bazı sinirler, merkezi sinir sisteminin dışına doğru gelişerek vücuttaki kaslarla organlara ulaşır. Aralarında duyusal bilgi taşıyan sinirlerin de bulunduğu diğer sinirler, birbirlerinden ayrı olarak gelişir ve daha sonra merkezi sinir sisteminin uygun kısımlarında birleşirler. Sindirim sistemi Sindirim sistemi, kıvrılma sırasında yassı embriyonun alt kısmının içe doğru bükülmesiyle oluşan, basit bir tüp olarak başlar. Ust kısım, yemek borusuna dönüşür ve gelişen ağızla birleşir. Tüpün diyaframın altındaki kısmı, genişleyerek mideyi oluşturur. Bu tüpten gelişen diğer yapılar; karaciğer, safra kesesi ve pankreası meydana getirir. Kalan kısımsa, büyük bir değişime uğrayarak bağırsakları oluşturur. Bağırsakların büyümesi öylesine hızlıdır ki bağırsaklar, gebeliğin 6. ve 10. haftaları arasında geçici olarak göbek kordonundaki vücut boşluğuna yayılır. Daha sonra karın boşluğu yeterli oranda genişleyerek bağırsakların normal konumlarına dönmesine olanak tanır. Bu süreç, kimi zaman başarısız olur ve bebek, bir tür göbek fıtığıyla doğar. Solunum sistemi Solunum sistemi, gebeliğin dördüncü haftasının sonunda, üst sindirim sisteminin ön kısmından gelişen bir tüp olarak ortaya çıkar. Solunum sisteminin ilk kısmı, kollara ayrılmadan kalarak, gırtlakla boğazı oluşturur. Diğer solunum yapılarının gelişimi, sürekli kollara ayrılma sürecini ve daha sonra farklılaşmayı içerir. İlk kollar, alt kısımdaki temel solunum yollarıdır (bronşlar). Kollara ayrılmanın sonraki evrelerinde daha küçük solunum yolları ve alveol oluşur; alveol, doğum sonrasında oksijenin kana karışmasını sağlar. Akciğerler, gebeliğin 32. haftasına kadar gelişmez; 32. haftadan önce doğan bebeklerin, yaşama şansı azdır, yine de 23 haftalıkken doğan bebekler bile, bazı çok özel tedavi yöntemleriyle yaşatılabilir. Embriyo, gazlı bir ortam yerine sıvı dolu bir kese içinde yaşadığından akciğerler yavaşça gelişir ve doğumdan önce işlevsel değildir; embriyo, oksijeni göbek kordonu atardamarları aracılığıyla plasentadan alır. Üreme sistemi Er bezleriyle yumurtalıklar, vücudun arka duvarında mezonefrozla aynı zamanda ve aynı bölgede gelişmeye başlar. Gebeliğin 7. haftasında, yumurtalıkları testislerden ayırmak mümkündür. Er bezleri, yumurtalıklar ve diğer üreme organlarının gelişiminin büyük bir kısmı, embriyo döneminde tamamlanır; yine bu dönemde yumurtalıklar, leğen bölgesindeki yerini alır ve testisler de testis torbasının içine yerleşir. Yüz ve çene Yüz ve çene, gebeliğin 4. haftasından itibaren gelişmeye başlar; gelişmekte olan başın her iki yanında bir dizi kalınlaşma meydana gelir; baş, orta kısımda birleşerek embriyo döneminin sonuna doğru küçük ama tanınabilir konuma gelen çene, ağız ve burnu oluşturmak üzere yeniden şekillenir. Bu süreçte oluşabilecek temel sorun, yarık dudak ya da yarık damak oluşumudur; bu soruna normalde bu yapıları oluşturan kalınlaşmaların birbiriyle bağlanmasındaki bir bozukluk neden olur. Gözler ve kulaklar Gözlerin ağ tabakası (retina), beyinden çıkan uzantılar olarak başlar; bu uzantılar, başın yüzeyine doğru büyür. Retina gelişimini sürdürürken sapı olan bir fincana benzer. Bu fincan, daha sonra retinayla irisin (gözbebeğinin) bir parçası haline gelirken, sap da optik siniri oluşturur. Gelişmekte olan retinanın varlığı, başın yüzeysel yapılarının lensleri, korneayı ve gözkapaklarını oluşturmasına yardımcı olur. Retinanın olgunlaşması, doğumdan sonra bebeğin ışığa maruz kalmasıyla tamamlanır. İç, orta ve dışkulakların hepsi, büyümekte olan başın yan kısımlarındaki yüzey yapılarından gelişir. İçkulağın (işitme ve denge organlarını içerir) habercisi, yüzey yapılarının altında yer alan dokulara gömülü olan içi boş bir kanaldır; bu kanal, gelişimi süresince önemli değişikliklere uğrar ve gebeliğin 5-7. haftaları arasında beyindeki sinirlere bağlanır. Havayla dolu olan ortakulak, sesleri dışkulaktan işitme organına ileten üç küçük kemik içerir. Bu kemikler, yutaktan çıkan ve daha sonra östaki borusu haline gelecek bir tüpün yanında gelişir. Dışkulak, ortakulağın kulak zarını oluşturan kısmıyla birleşmek üzere içe doğru gelişir. Kızamıkçık ya da ateş gibi birçok zararlı etken, bu karmaşık organların normal gelişimini etkileyebilir. Embriyo döneminde ortaya çıkan kızamıkçık ya da ateş, doğuştan katarakt ve sağırlığa neden olabilir. Kollar ve bacaklar Kollarla bacaklar, gebeliğin 4. haftasında embriyonun yüzeyindeki küçük çıkıntılar olarak ortaya çıkar. Bu çıkıntıların uç kısımları, kürek şeklini alır; gebeliğin 6. haftasından itibaren kalınlaşmaya başlayarak el ve ayak parmaklarını oluşturur. Kontrollü (ya da programlı) hücre ölümü, embriyonun birçok kısmında artık gereksinim duyulmayan dokunun atılması için önemli bir mekanizma oluşturur. Kollarla bacakların ilk iskelet yapısı, kıkırdaktan oluşur; gebeliğin 7. haftasından itibaren kıkırdakların yerini kemikler almaya başlar. Bacak yerine kolun gelişmemesini ya da parmakların doğru yerlerde oluşmasını neyin belirlediği henüz bilinmemektedir. Kol ve bacak bozukluklarına, yaygın olarak rastlanır; bunlara genellikle genetik etkenler yol açar. Bazı ilaçlar da bu tür bozukluklara neden olabilir. Kollarla bacakların gelişimi açısından en kritik zaman dilimi, temel modellerinin oluştuğu 5-7. haftalardır. Böbrekler Rahim içi yaşam sırasında arka arkaya üç böbrek takımı gelişir. İlki temel nitelik taşır; mezonefron adı verilen ikinci takım, gebeliğin 4-9. haftaları arasında işlev görür ve daha sonra metanefron adlı son böbrek çifti, mezonefronun yerini alır. idrar, amniyon sıvısının doğru hacminin korunmasına yardımcı olduğundan, rahim içi yaşamda böbrek işlevleri önemli bir yere sahiptir. Kimyasal etkenler ve gelişim Bir bütün olarak embriyo gelişimi, son derece eşgüdümlü bir süreçtir. Başlangıçta embriyonun büyük bir kısmı, hücrelerden oluşur; bu hücreler, belirli bir organı oluşturmak için gruplaşmaktan daha çok, birçok yapıdan birinde gelişir. Bu değişkenlik, sadece dokular ilkel haldeyken devam eder; gelişme süreci başladığındaysa sona erer. Dokular gelişirken ya kimyasal bir sinyal üretirler ya da kendilerini çevreleyen ortamı değiştirirler. Bu sinyaller, bedenin diğer kısımlarında bulunan hücreleri çeker. Bu hücreler, gelişmeye başlar ve kendi kimyasal etkenlerini üretirler; süreç, böyle devam eder. Birçok durumda, belirli bir yapının normal gelişiminin belirlendiği süreç, aslında sadece birkaç gün sürer.

http://www.biyologlar.com/insan-vucudunun-olusumundaki-organizasyon-duzeylerini-hiyerarsik-duzeni-icinde-aciklayiniz-

Apoptozis ve kaspazlar

Apoptozis, organizma tarafından düzenlenen enerji bağımlı hücre ölümüdür. Programlı hücre ölümü olarak da adlandırılan bu süreç, doku homeostazının korunmasında kritik bir role sahip olduğu gibi, fetal gelişim ve erişkin dokulardaki pekçok fizyolojik olayda da önemli rollere sahiptir. Apoptozis terimi ilk kez 1972 yılında Kerr ve arkadaşları tarafından kullanılmıştır (1). Kerr, fizyolojik olarak ölen hücrelerin çekirdeklerinde yoğunlaşmış kromatin parçalarını gözlemlemiş ve organellerin iyi korunduğunu fark ederek bu olayı büzüşme nekrozu olarak adlandırmıştır. Apoptosis terimi köken olarak "ayrı düşmek" anlamına gelmektedir (1). ve hücre kaybını belirtmek amacı ile kullanılmıştır. Apoptotik ölüm sinyali alan hücrenin kromatini yoğunlaşmaya başlar. Benzer şekilde sitoplazma da yoğunlaşmaya ve hücrenin boyutları küçülmeye başlamıştır. Bir süre sonra hücre apoptotik cisimcik denilen daha küçük parçalara bölünür. Bu parçacıkların en büyük özelliği, fragmente olmuş nükleusların ve parçalanan hücreye ait tüm yapıların plazma membranı ile kaplanarak immün sistemi enflamasyon yönünde uyarmamasıdır. Apoptotik cisimcikler, yüzeylerinde yeni sinyal yapıları ortaya çıkarır ve bu sinyalin uyarısı ile yandaki hücre tarafından fagosite edilerek ortadan kaldırılır (2,3). Apoptozis normal gelişimsel süreç içerisinde pek çok fizyolojik olayda görev alır. Embriyogenesis (4,6), normal menstruel siklusda endometrial hücrelerinin yıkımı (5), barsak kripta epitelleri gibi sürekli çoğalan hücre gruplarında hücre sayısının dengelenmesi (6), timusun gelişimi sırasında otoreaktif T hücrelerinin ortadan kaldırılması (6), bunlardan sadece birkaçıdır. Apoptotik hücre ölümü regülasyonundaki defektler hücre birikiminin olduğu kanser, restenoz gibi hastalıklara yol açabildiği gibi, hücre yıkımının arttığı otoimmün rahatsızlıklar, nörodejeneratif hastalıklar, Alzheimer gibi rahatsızlıklara da yol açabilmektedir (7,8 ). Son yıllarda yürütülen araştırmalar neticesinde, apoptosisten sorumlu moleküler mekanizmalar açıklığa kavuşmuştur. Bu çalışmalar sonucunda, kaspaz adı verilen, intrasellüler proteazların; apoptosisin gerek direkt, gerekse indirekt morfolojik ve biokimyasal değişikliklerinden sorumlu olduğu ortaya konulmuştur. Kaspazların apoptozla ilk ilişkisi bir nematod olan Caenorhabditis Elegans'ın genetik analizi sırasında ortaya çıkmıştır (9). Kaspazlar apoptotik hücre ölümü esnasında önemli rol oynayan multigen ailesinden oluşan sistein-proteaz grubu enzimlerdir. Kelime olarak "Cysteine Aspartate Specific ProteASEs- CASPASE" olarak türetilmiştir. Öncelikle inaktif proteinler olarak sentezlenen bu enzimler çeşitli yollarla aktive edilmelerinin ardından hücresel hedeflerdeki tetrapeptit motifleri tanır ve substratı, bir aspartat rezidüsünün karboksil tarafından ayırır. Hücre ölümü sırasında meydana gelen pek çok sellüler ve morfolojik değişimler, bu enzimlerin rol oynadığı birtakım süreçler neticesinde gelişir (10). Kaspaz-1, kaspaz ailesinin prototipidir ve önceleri prointerlökin-1-beta'nın biyolojik aktif formuna dönüşümünden sorumlu, ICE (interlökin-1-beta dönüştürücü enzim) olarak da adlandırılan, bir sistein proteaz olarak tanımlanmıştır (11,12). Daha sonraları ise ICE'nin diğer sistein-proteazlardan farklı olarak amid bağının N-terminalindeki p1 pozisyonu olarak bilinen ucunda aspartik asitin mutlak gerekliliğini gerektiren farklı bir sistein-proteaz olduğu keşfedilmiştir. ICE'nin inflamasyondaki rolü geniş bir şekilde aydınlatılırken bir taraftan da hücre ölümünden sorumlu genetik yoldaki rolü ortaya konmuştur (13). Bir nematod olan Caenorhabditis elegans'ın üzerinde yapılan bu çalışmada, hücre ölümü sırasında görev alan genetik yolda ced-3 isimli bir genin kodladığı proteinin hermafroditin gelişimi esnasındaki tüm programlı hücre ölümlerinden sorumlu olduğu görülmüştür. Daha sonraları ise ced-3'ün memelilerdeki ICE'nin bir homoloğu olduğu gözlenmiştir (14,15). Tüm bu bilgilerin ışığında apoptotik hücre ölümleri esnasında meydana gelen özellikli proteolizler ve bu yıkımlar sonucu oluşan biyokimyasal olaylar aydınlatılmaya çalışılmıştır. Memelilerde en az 14 kaspaz tanımlanmıştır (16). Filogenetik analiz sonucunda gen ailesinin ICE (kaspaz-1) ile ilişkili ve ced-3 benzeri olmak üzere iki subgrubu olduğu görülür. Proenzimlerin kısa (kaspaz 3,6,7) veya uzun prodomain barındırmalarına göre de kaspazları daha alt gruplara ayırmak mümkündür. Alternatif olarak bu proteazlar, substrat spesifitelerine göre de gruplandırılabilir (17,18). Günümüzdeki modern yaklaşım ise proteazları üç gruba ayırmaktadırlar (10). (şekil-1). Şekil 1: Proteolitik aktivitelerine göre kaspazlar Grup 1 : Sitokin matürasyonuna aracılık edenler (caspase-1, 4, 5, 13) - ICE ailesi, Grup 2 : Apoptotik hücre ölümü sürecinde efektör görevi üstlenenler (kaspaz-2, 3, 7) - ced 3 ailesi, Grup 3 : Apoptotik hücre ölümünde aktivatörler (kaspaz-6, 8, 9, 10) - ced 3 ailesi (14). Kaspazlar tetrapeptit motiflerini aminoasit spesifitelerine göre tanır ve p4 pozisyonundaki aminoasitlere göre üç spesifik gruba ayrılır. Grup 1 kaspazlar (kaspaz-1, 4, 5, 13) P4 pozisyonunda hidrofobik aminoasitleri tanırlar ve sitokinlerin maturasyonuna aracılık ederler. Grup 2 kaspazların yeğledikleri ayırma noktası hücre ölümü sırasındaki pek çok proteinlerde gözlenir ve bununla ilintili olarak da grup 2 kaspazlar (kaspaz-2, 3, 7) apoptosisin major efektörleri olarak bilinirler. Grup 3 kaspazlar (kaspaz-6, 8, 9, 10) ise P4 pozisyonunda alifatik aminoasitleri tanır ve grup 2 kaspazların aktivasyonunda görev alır (şekil 2). Kaspazlara ek olarak bir serin proteaz olan granzim-B gibi başka proteazlar da kaspaz aktivasyonunda görev alarak ve bazen de kaspazların yerine fonksiyon görerek apoptotik hücre ölümüne katkıda bulunur   Bu sıralanmanın istisnaları da mevcuttur. Örneğin kaspaz-2 kendiliğinden aktive olabilir. Kaspaz-6 efektör proteaz olarak görev alabilir (10).Kaspazlar inaktif üç parçalı proenzimler olarak sentez edilirler. Aktivasyonları sırasında aspartat (P1) - X (P2) bağının ayrılması ile proenzimden, küçük ve büyük subüniteleri içeren aktif enzim oluşur. Ayrılma noktasında aspartatın bulunması kaspazın oto-aktif ya da aktive edilebilir olmasıyla uyumludur. Ayrılma işleminden sonra 2 büyük ve 2 küçük alt üniteden oluşan tetramer yapısına sahip kaspaz yapısı izlenir   Şekil 3: Kaspaz X-ışını kristal yapılanması. Kaspazların tetramer yapısı 2 adet büyük (dışta) ve 2 adet küçük alt üniteden (içte) oluşmuştur. Bu şekilde kaspaz-3 ve onun inhibitörü Ac-DEVD-CHO (sarı) görülmektedir (24). Kaspaz aracılı apoptozisin aktivasyonunda üç ayrı yolun varlığı bilinmektedir; 1. Mitokondri/Sitokrom-C aracılı apoptozis 2. Hücre yüzey reseptörleri aracılığı ile tetiklenen apoptozis 3. Endoplazmik retikulum aracılı apoptozis 1. Mitokondri/Sitokrom-C aracılı Apoptozis: Hücresel stres durumunda mitokondriden, sitokrom c ve apoptotik proteaz aktive edici faktör (Apaf-1) salınarak dATP kofaktörlüğünde prokaspaz-9 molekülüne bağlanır (şekil 4). Bu yolla aktive olan kaspaz-9, prokaspaz-3'ü aktive eden kaskadı başlatır ve devamında sitoplazmada yapısal poteinlerin sindirimi, kromozomal DNA'nın degradasyonu ve hücrenin fagositozu sağlanır (19,20,21). Şekil 4: Sitokrom c ve Apaf-1 aracılı apoptozis Apaf-1 molekülündeki konformasyonel değişiklikler apoptozom oluşumuna ve apoptozisin aktivasyonuna neden olur. Apoptozomun oluşum ve fonksiyon görmesi ise mitokondrial ve sitozolik faktörler tarafından düzenlenir (22). 2. Hücre yüzey reseptörleri aracılığı ile tetiklenen apoptozis: Fas-ligand (Fas-L) ve Tumor necrosis factor (TNF) gibi moleküllerin, hücre yüzeyindeki Fas ve TNF reseptörlerine bağlanmasıyla sitoplazmaya Kaspaz-8'i aktive eden sinyaller yayılır. Kimyasal, fiziksel ya da viral enfeksiyonlarla hasar görmüş hücrelerde, interlökin-1 (IL-1) gibi pro-enflamatuar sitokinlerin etkisi ile hücre yüzey Fas ekspresyonu başlar. Bu süreç Fas antijeninin up-regülasyonu olarak adlandırılır. Bu süreç sırasında sitotoksik T hücreleri de Fas-L yapımı için uyarılırlar ve Fas- FasL bağlanması ile prokaspaz 8 ve 2'nin aktivasyonu sağlanır (23). Böylece hücrenin apoptozise gitmesi indüklenmiş olur (24). Fas-Fas-L etkileşimi FADD (Fas bağımlı ölüm domain proteini) aracılığıyla olur (25) (şekil 5). Bir yandan da, ilk kez granülositlerde keşfedildiği için Granülosit-enzim kelimelerini birleştirerek ifade edilen Granzim B (GrB ), sitotoksik T hücrelerinden salgılanarak GrB reseptörlerine bağlanır. GrB bir serin proteaz enzimidir. Sitoplazma içine alınan GrB, kaspas kaskadı üzerinden apoptozisi başlatır (26,27,28,29). 3. Endoplazmik retikulum aracılı apoptozis: Endoplazmik retikulum (ER), hücre içi kalsiyum dengesi, sentezi ve membran proteinlerinin katlanmasını içeren birçok süreçte kritik öneme sahiptir. Hücre içi kalsiyum seviyeleri yükseldiğinde ER membranında lokalize olan prokaspaz-12 aktifleşir ve sitoplazmaya yönelir. Kaspaz-9 ile karşılıklı olarak etkileşerek kaspaz kaskadını aktive eder (30,31). Kaspasların etkilediği hedef noktalar; DNA hasarının tamirinden sorumlu Poli ADP Riboz Polimeraz (PARP) (9,32), DNA-bağımlı protein kinaz (DNA-PK) (33,34), nükleus membranının integritesini sağlayan laminler (35) ve UlRNP (9), DNA'nın parçalanmasına yol açan nükleazları inhibe eden DNA fragmentasyon faktörü (DFF 45) adlı protein (36), hücre içi kolesterol homeostazisinden sorumlu bir integral protein olan Sterol Düzenleyici Element Bağlayıcı Protein (SREBP-1) (16-37), bir tümör supresör gen olan retinoblastom geni ve hücre iskelet proteinlerinden Fodrin (23) olarak özetlenebilir. Apoptozisi saptamak icin çok çeşitli yöntemler geliştirilmiştir. 1972 yılında, apoptozis terimi ilk kez kullanıldığında hücrenin morfolojik görünümüne göre karar verilmişti. Günümüzde ise morfolojik değerlendirmenin yanı sıra, apoptozise özgü olduğu bilinen bazı aktivasyonların (örn, aktif kaspaz-3 tayini) moleküler düzeyde belirlenmesiyle de apoptosiz saptanabilmektedir. Bu yöntemler şu şekilde sıralanabilir (38): I. Morfolojik görüntüleme yöntemleri 1. Işık Mikroskobu • Hematoksilen Boyama • Giemsa Boyama 2. Floresan Mikroskobu / Lazerli Konfokal Mikroskop 3. Elektron Mikroskobu 4. Faz Kontrast Mikroskobu II. İmmunohistokimyasal yöntemler 1. Anneksin V Yöntemi 2. Tunnel Yöntemi 3. M30 Yöntemi 4. Kaspaz 3 Yöntemi III. Biyokimyasal yöntemler 1. Agaroz Jel Elektroforezi 2. Western Blot 3. Flow Sitometri III. İmmunolojik yöntemler 1. Elisa 2. Flourimetrik Yöntem IV. Moleküler Biyoloji yöntemleri (DNA Microarrays) Günümüzde pekçok çalışmada bu yöntemlerden bir veya birkaçından birlikte faydalanıldığı ve gerek çeşitli çevresel toksinlerin gerekse birtakım hastalıkların dokulardaki etkisini göstermek amacıyla kullanıldığını görmekteyiz. KAYNAKLAR 1. Kerr J.F., Wyllie A.H, Currie A.R. Apoptosis: a basic biological phenomenon with wide ranging implications in tissue kinetics. Br J Cancer 1972; 26 (4): 239-245. 2. Lipponen P, Aaltomaa S, Kosma VM, Syrjänen K. Apoptosis in breast cancer as related to histopathological characteristics and prognosis. Eur J Cancer. 1994; 30A(14): 2068-73. 3. Wyllie AH, Kerr JF, Currie AR. Cell death: the significance of apoptosis. Int Rev Cytol. 1980;68:251-306. 4. Majno G, Joris I. Apoptosis, oncosis, and necrosis. An overview of cell death. Am J Pathol. 1995 Jan;146(1):3-15 5. Hopwood D, Levison DA. Atrophy and apoptosis in the cyclical human endometrium. Pathol. 1976 Jul;119(3):159-66. 6. Cohen JJ. Apoptosis: mechanisms of life and death in the immune system. J Allergy Clin Immunol. 1999 Apr;103(4):548-54. 7. Kiess W, Gallaher B. Hormonal control of programmed cell death/apoptosis. Eur J Endocrinol. 1998 May;138(5):482 - 91. 8. Hetts SW. To die or not to die: an overview of apoptosis and its role in disease. JAMA. 1998 Jan 28;279(4):300-7. 9. Nicholson DW, Thornberry NA. Caspases: killer proteases. Trends Biochem Sci. 1997 Aug; 22(8):299-306. 10. Nicholson DW. Caspase structure, proteolytic substrates, and function during apoptotic cell death. Cell Death Differ 1999; 6:1028-1042. 11. Thornberry NA, Bull HG, Calaycay JR, Chapman KT, Howard AD, Kostura MJ, et al. A novel heterodimeric cysteine protease is required for interleukin-1 beta processing in monocytes. Nature 1992; 356: 768 - 774. 12. Cerretti DP, Kozlosky CJ, Mosley B, Nelson N, Van Ness K, Greenstreet TA, et al. Molecular cloning of the interleukin1 beta converting enzyme. Science 1992; 256: 97 - 100. 13. Ellis RE, Yuan JY and Horvitz HR. Mechanisms and functions of cell death. Annu. Rev. Cell. Biol. 1991; 7: 663 - 698 14. Xue D, Shaham S and Horvitz HR. The Caenorhabditis elegans celldeath protein CED-3 is a cysteine protease with substrate specificities similar to those of the human CPP32 protease. Genes. Dev. 1996; 10: 1073 - 1083 15. Yuan J, Shaham S, Ledoux S, Ellis HM and Horvitz HR. The C. elegans cell death gene ced-3 encodes a protein similar to mammalian interleukin-1 beta-converting enzyme. Cell 1993; 75: 641 - 652 16. Alnemri ES, Livingston DJ, Nicholson DW, Salvesen G, Thornberry NA,Wong WWand et al. Human ICE/CED-3 protease nomenclature. Cell 1996; 87 (2): 171 17. Thornberry NA, Rano TA, Peterson EP, Rasper DM, Timkey T, Garcia-CalvoM, et al. A combinatorial approach defines specificities of members of the caspase family and granzyme B. Functional relationships established for key mediators of apoptosis. J. Biol. Chem. 1997; 272: 17907 - 17911. 18. Rano TA., Timkey T., Peterson EP., Rotonda J., Nicholson DW., Becker JW., et al. A combinatorial approach for determining protease specificities: application to interleukin-1beta converting enzyme (ICE). Chem. Biol. 1997; 4: 149 - 155. 19. Hu Y M, Benedict M A, Ding L Y. Role of cytochrome c and dATP/ATP hydrolysis in Apaf-I-mediatcd caspase-9 activation and apoptosis. EMBO J. 18: 3586- 3595, 1999. 20. Krajewski S, Krajewska M, Ellerby L M, Welsh K, Xie Z, Deveraux Q L, Salvesen G S, Bredesen D E, Rosenthal R E, Fiskum G, Reed J C: Release of caspase-9 from mitochondria during neuronal apoptosis and cerebral ischemia. Proc Natl Acad Sci, USA 96: 5752-5757, 1999. 21. Li P, Nijhawan D, Budihardjo I, Srinivasula SM, Ahmad M, Alnemri ES et al. Cytochrome c and dATP-dependent formation of Apaf-1/caspase-9 complex initiates an apoptotic protease cascade. Cell 1997; 91: 479 - 489 22. Cozzolino M, Ferraro E, Ferri A, Rigamonti D, Quondamatteo F, Ding H, Xu ZS, Ferrari F, Angelini DF, Rotilio G, Cattaneo E, Carrì MT, Cecconi F. Apoptosome inactivation rescues proneural and neural cells from neurodegeneration. Cell Death Differ. 2004 Nov;11(11):1179-91. 23. Nagata S, Golstein P. The Fas death factor. Science. 1995; 267:1449-56. 24. Grell M, Krammer PH, Scheurich P. Segregation of APO- 1/Fas antigen- and tumor necrosis factor receptor-mediated apoptosis. Eur J Immunol. 1994 Oct; 24(10): 2563-6. 25. Bhojani MS., Chen G., Ross BD., Beer DG., Rehemtulla A. Nuclear localized phosphorylated FADD induces cell proliferation and is associated with aggressive lung cancer. Cell Cycle. 2005 Nov;4(11): 1478-81. Epub 2005 Nov 20. 26. Srinivasula SM., Ahmad M., Fernandes-Alnemri T., Litwack G., Alnemri ES. Molecular ordering of the Fas-apoptotic pathway: the Fas/APO-1 protease Mch5 is a CrmA-inhibitable protease that activates multiple Ced-3/ICE-like cysteine proteases. Proc Natl Acad Sci USA. 1996; 93:14486-91. 27. Darmon AJ., Nicholson DW. ,Bleackley RC. Activation of the apoptotic protease CPP32 by cytotoxic T-cell-derived granzyme B. Nature 1995; 377: 446 - 448. 28. Martin SJ., Amarante-Mendes GP., Shi L., Chuang TH., Casiano CA., O'Brien GA., et al. The cytotoxic cell protease granzyme B initiates apoptosis in a cell- free system by proteolytic processing and activation of the ICE/CED-3family protease, CPP32, via a novel two-step mechanism. EMBO J. 1996; 15: 2407-2416. 29. Andrade F., Roy S., Nicholson D., Thornberry N., Rosen A., Casciola-Rosen L. Granzyme B directly and efficiently cleaves several downstream caspase substrates: implications for CTL-induced apoptosis. Immunity 1998; 8: 451-460. 30. Nakamura K, Bossy-Wetzel E, Burns K, Fadel MP., Lozyk M. et al. Changes in endoplasmic reticulum luminal environment affect cell sensitivity to apoptosis. J Cell Biol 2000; 150: 731-740. 31. Rao RV., Hermel E., Castro-Obregon S., del Rio G., Ellerby LM. et al. Coupling endoplasmic reticulum stress to the cell death program: mechanism of caspase activation. J Biol Chem 2001; 276: 869-874. 32. Hirata H., Takahashi A., Kobayashi S., Yonehara S., Sawai H., Okazaki T. et al. Caspases are activated in a branched protease cascade and control distinct downstream processes in Fas-induced apoptosis. J Exp Med. 1998;187:587-600. 33. Casciola-Rosen L, Nicholson DW, Chong T, Rowan KR, Thornberry NA, Miller DK, et al. Apopain/CPP32 cleaves proteins that are essential for cellular repair: a fundamental principle of apoptotic death. J Exp Med. 1996 May 1;183(5):1957-64. 34. Song Q., Lees-Miller SP., Kumar S., Zhang Z., Chan DW., Smith GC. DNA-dependent protein kinase catalytic subunit: a target for an ICE-like protease in apoptosis. EMBO J. 1996;15:3238-3246. 35. Liu X, Kim CN, Yang J, Jemmerson R, Wang X. Induction of apoptotic program in cell-free extracts: requirement for dATP and cytochrome c. Cell. 1996; 86:147-157. 36. Chen WJ, Huang YT, Wu ML, Huang TC, Ho CT, Pan MH. Induction of apoptosis by vitamin D2, ergocalciferol, via reactive oxygen species generation, glutathione depletion, and caspase activation in human leukemia Cells. J Agric Food Chem. 2008 May 14;56(9):2996-3005. Epub 2008 Apr 37. Zou H, Henzel WJ, Liu X, Lutscha A, Wang X. Apaf-1, a human protein hoınologous to C.elegans CED-4, participates in cytochrome c-dependent activation of caspase-3. Celi. 1997;90:405-13. 38. Ulukaya E. Apoptozis ders notları. Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi, Biyokimya Anabilim Dalı 2003;15-26. Yazışma Adresi: Dr. K. Beril YÜKSEL Dr. Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Hamamönü / ANKARA Tel: 0 312 310 31 00 e-mail: berilyu@hotmail.com Bu metin dergi.ztb.gov.tr adresinden alınmıştır.   Yüksek organizmalarda hücre ölümü iki farklı mekanizma ile gerçekleşir. Klasik hücre ölümü nekroz olarak adlandırılır.Şiddetli bir travma, zararlı bir uyarı ile meydana gelir. Genellikle gruplar halinde hücreleri etkiler.Morfolojik olarak ER, mitokondride dilatasyon, plazma membranının iyon transportunun bozulması,hücrelerin şişmesi ve lizisi tipiktir.Nükleer kromatin flokulasyonu, DNAnın nonspesifik klavajı, hücrelerin parçalanması ile hücre içeriği ve lizozomal enzimler eksrasellüler ortama dökülür.Bu enzimlerde komşu hücre ve dokuları zedeleyerek inflamatuar yanıta yol açar. Hücre ölümünün diğer şekli Apoptosis genellikle tek tek hücreleri etkiler.Birçok fizyolojik ve patolojik koşulda ortaya çıkar ve genellikle inflamatuar yanıt söz konusu değildir. Müllerian kanalın ve interdigital perdelerin regresyonu, B ve T hücrelerin negatif seleksiyonu, self antijenleri tanıyan immunkompetan hücrelerin delesyonu, hormon bağımlı dokuların, hormon yokluğunda involusyonu gibi birçok fizyolojik olayda rol alır. Apoptosis, hücrelerin öldürülmesinde fizyolojik bir süreçtir.Çok hücreli organizmaların gelişimi, işlevselliğinde çok önemlidir. Bu hücre ölümünün kontrolündeki anormallikler : --Kanser --Otoimmun Hastalıklar --Dejeneratif Hastalıklar oluşumuna neden olur Organizmanın bütünlüğü ve homeostazisi, hücre çoğalması ve farklılaşması yanısıra, hücre ölümü ile sağlanabilir. Apoptosis sinyallenmesi ya hücre içinden gelen tetikleyici olaylar yada ölüm reseptörlerinin ligasyonu gibi hücre dışındaki olaylarla olur.Tüm apoptosis sinyalleyici yollar, proteinleri aspartat rezidülerine bölen, sistein proteazlar (Kaspazlar) ile olan ortak hücre yıkımı işleminde birleşir.Doku transglutaminaz aktivitesi ise proteinlerin çapraz bağlanmasına yol açarak intrasellüler yapıların ekstraselüler alana dökülmesine engel olur. Ölü hücrelerin yıkımı ve uzaklaştırılması, komşu hücrelerin fagozitozu ile olur. Apoptosisdeki Morfolojik Değişiklikler: Elektron mikroskobunda apoptosis esnasında; -Kromatin kondansasyonu -Stoplazmik büzülme -Plazma membran kabarması Apoptosis erken safhasında ER, mitokondri, golgide gözlenebilir değişiklikler olmadığı gösterilmiş olmakla beraber son zamanlarda, mitokondri dış membranında şişme, mitokondrial membran aralıgında sitokrom c ve bir oksidoredüktaz ile ilişkili flavoprotein olan Apopitos İndükleyici Faktör salınımı olduğu bildirilmiştir. Apoptosis esnasındaki moleküler degişiklikler arasında ; -DNA ayrılması -İç ve dış plazma membran yaprakları arasında PS dağılımının randomizasyonu vardır. Bu değişiklikler; -DNA kırılmasında,nukleotitlerin terminal deoksinükleotidil transferaz yolu ile belirlenmesi, -PS in annexin ile boyanması , -Subdiploid DNA içeriği olan hücrenin, DNA ekleyen boyalar ile belirlenmesi ile gösterilebilir. Apoptosisdeki Major Oyuncular: 1-Kaspazlar 2-Kaspazların başlatıcı etkinliğini kontrol eden Adaptor Proteinler 3-TNF-R 4-Bcl-2 proteinleri KASPAZLAR: İnisiatör K. Efektör K. Cytokin Maturasyon Ced-3 C-3 C-1 C-13 C-2 C-6 C-4 C-14 C-9 C-7 C-5 C-10 C-11 C-8 C-12 Bir grup sistein proteaz enzimidir. Apoptosis için gereklidir. Kaynağına yada ölüm uyaranına bakılmaksızın apoptosise giden tüm hücrelerde sistein proteaz aktivitesi tespit edilir. Basulovirus protein P35, tüm kaspazların potent inhibitörüdür. Kaspazlar, apoptosisin son devresindeki hücresel substratların degradasyonundan sorumlu olduğu gibi apoptosisin başlatılmasında da kritik önemi vardır.Memelilerde en az 14 kaspaz vardır.Bunlar tetrapeptit motifleri tanır ve substratı, bir aspartat rezidüsünün karboksil tarafından ayırır. Kaspazlar, düşük intrensik etkinlik gösteren zimojenler olarak sentezlenir.Aktif enzim, 20kD luk subünite ilaveten 10kD luk subünit bulunan bir heterotetramerdir. Kaspaz 8 ve Kaspaz 9, baslatıcı kaspazlardır ve efektör kaspazların aktivasyonunu başlatır.Bazı kaspazlar ise self processingdir. Efektör kaspazlar;-DNA onarım enzimleri -Lamin -Gelsolin -MDM2(P53inhibitörü) -Protein Kinaz Cd , gibi yaşamsal proteinleri ayırmakta ve inaktive etmektedir.Kaspaz yollu proteoliz ile aktive olan enzimlerde vardır.Kaspaz yolu ile aktifleşen DNAase (CAD) normalde bir inhibitöre İCAD(DNA fragmantasyon faktör) a bağlanarak inaktive olmaktadır.Apoptosis esnasında İCAD kaspazlar tarafından ayrılmakta ve bu durum karekteristik internükleozomal DNA ayrılması oluşturur. Aktif endonükleazın salınmasına yol açar. - ADAPTÖR PROTEİNLER: Adaptor proteinler: Apaf-1 Ced-4 RAIDD FADD/MORT1 RIP FLIP1 -Hücre ölüm efektörleri, -Hücre ölüm regülatörleri, -Ölüm reseptörleri, -Bcl-2 gen ailesi , arasındaki bağlantıyı kurarlar. Kaspazlar, TNF-Rleri ve Adaptör Proteinler arasındaki bağlantılar, ölümsahası(DD), ölüm effektör sahası(DED) ve Kaspaz Toplama sahası(CARD) olarak bilinen alanlar arasındaki homotipik etkilesimler yolu ile sağlanmaktadır. DD içeren bir TNF-R üyesinin adaptör proteini çapraz bağlanmasından sonra TNF-R’nin DD ile adaptör proteinin DD i arasındaki homotipik etkileşimler, kaspaz agregasyonuna ve aktivasyonuna izin verir. Kaspaz toplanması ve birikimi adaptör proteinlerde bulunan başka bir alan olan DED yolu ile de olur. DEDler FADD ve Kaspas 8 de de vardır. Bu nedenle CD95in çapraz bağlanması prokaspaz 8, agregasyonu ve FADD yolu ile aktiflenmesi sonucunu doğurabilir. DR --FADD--Kaspas 8, sinyallenmesi , FLİP molekülleri ile bloke edilebilir. FLİP molekülleri prokaspaz 8 in toplanması ve aktiflenmesini önlemektedir. FLİP in, FLİPL ve FLİPS şekilleri vardır. FLİPL daha yaygındır ve prokaspaz 8 e çok benzer.FLİPS ise sadece iki DED içerir. Bütün kaspazlar TNF-R çapraz bağlanma yolu ile aktive olmadığı gibi bütün başlatıcı kaspazlar DED içermezler. Memeli prokaspaz 9 ve prokaspaz 2 ve C.elegans Ced-3 ü aynı zamanda kendi spesifik adaptörü olan Apaf-1 ve Ced-4 te bulunan CARD ler içerir. Kaspaz 8, CD95 yoluyla aktive olurken, Kaspaz 9 Apaf-1 ile aktive olur ve Bcl-2 proapopitotik üyeleri ile kontrol edilir. TNF-R AİLESİ: TNF-R1 CD95 DR3 CAR1 DR4 DR5 NGFRp75 TNF-R üyelerinin pleotropik etkisi vardır. Hücre tipine ve aldığı sinyallere göre proliferasyon ,canlı kalma, farklılaşma yada ölümü tetikleyebilir. Bu reseptörler, TNF ligant ailesine ait ligantlar tarafından aktive edilir. Bu bağlar memrana bağlanmış trimerler olarak sentezlenir, sinyalleme için çok miktarda çapraz bağlanma gerekir. TRAİL/APO-21(TNF ile ilgili apoptosis başlatıcı ligant), Apoptosisi transforme hücrelerde başlatır ve diğer ligantlara kıyasla dokularda daha yaygındır. TRAİL in 4 reseptörü tanımlanmıştır: DR4 , DR5 , DCR1 ,DCR2 . Fakat sadece DR4 ,DR5 apoptosisi başlatır. Diğerleri, intrasellüler ve transmemran bölgeleri yada DD bölgeleri içermediginden apoptosisi başlatamazlar. Bu reseptörler tuzak vazifesi görür. Akciğer ve kolon kanserinde Fasl (DCR3) ye karşı bir tuzak reseptörün çok fazla olduğu gösterilmiştir. Spesifik kaspaz inhibitörleri ve kaspaz eksikliği olan mice’ların fibroblastlarında yapılan deneylerde, kaspaz 8 in , DR4 , DR5 ve DR3 ile oluşan apoptosis için şart olduğunu göstermiştir. BcL-2 ÜYELERİ: Antiapoptotik Proapoptotik Bcl-2 Bax Bcl-xl Bod Boo Bcl-xs Bcl-w Bid A1 Bim Mcl-1 Blk Bak Antiapoptotik Bcl-2 üyeleri, a.a sıraları en az üç dört bölgede benzerlik gösterir. Bcl-2 ye benzerlik gösterirler. Proapoptotik Bcl-2 lerin hepsinde BH3 bölgesi vardır. Antiapoptotiklerde bu bölge yoktur. Bcl-2 proteinlerinin, transmembran bir C terminali vardır. Bu alan nükleer membran, mitekondri dış membranı, ER membrannın sitozolik tarafında yer alır. Bunlar etkileşim bölgeleridir. Bu bölgeler bazılarında sabit iken bazılarında degişebilir. Örneğin, Bax sitozolik bir proteindir, apoptosisde mitokondrial membrana redistribsiyonu olur. Antiapoptotik Bcl-2 üyeleri kaspaz aktivasyonunu önleyerek antiapoptotik etki gösterirler. Proapoptotik Bcl-2ler sinyalleri adaptör proteinlerde yoğunlaştırır, adaptör proteinler ölüm teşvik edici protein kompleksi Apoptosom un tam bileşimidir. Memelilerde,efektör kaspazlarin aktivasyonu iki farklı mekanizma ile olur; 1-Hücre içinde stresle ortaya çıkan sinyallerle başlar. -Timosit ve embriyonik fibroblastlarda, -DNA hasarında, -Steroid,Strausporin tedavisinde, -Büyüme faktörü yoksunluğunda, oluşan apoptosisler genelde böyledir. Burada Apaf-1 ve Kaspaz 9, Kaspaz 3, gereklidir. Bcl-2 antiapoptotik proteinleriyle bloke edilir. Bu ölümler ihmal ölümleri olarak bilinir. 2-Apoptotik sinyallerle, CD95 ve TNF-R yoluyla apoptosis. FADD ve Kaspaz 8 gereklidir. Bcl-2 apoptotik proteinlerle bloke edilemez. Özellikle lenfositlerdeki apoptosis bu yolla olur. Aynı hücrede TNF-R ve Bcl-2 tarafından kontrol edilen yolların aynı anda bulundugu gösterilmiştir ve muhtemelen aralarında bir bağlantı olduğu tespit edilmiştir. Hücre extraktları ile yapılan çalışmalar, Holocytochrom c, dATP, ATP nin Apaf-1 ile olan Kaspaz 9 aktivasyonunu ilerlettiğini göstrmiştir. Ek larak, Holocytochrom c nin, apoptos altındaki hücrelerde mitekondriden stoplazmaya göç ettiği gösterilmiştir. Apoptosis boyunca hücre ölümü bir çok dokuda, hücre diferansiasyonunun farklı aşamasında meydana gelebilir. Apoptosisdeki anormallikler hastalıkların oluşumunda rol alabilir. Antiapoptotik Bcl-2 ekspresyonu fazla olan miceların tümörogenezise eğilimli olduğu gösterilmiştir. Tek başına Bcl-2 daha az onkojendir fakat l-myc ve pim 1 ile sinerjik etki gösterir. Bcl-2 fazla ekspresyonu neoplastik transformasyonda hücrelerin yaşam süresini uzatmada rol alır ve onkojenik kazanılmış mutasyonları kolaylaştırır. Bcl-2 proapoptotik üyeleri tümör supressör gibi görev yapar. Kemoteropatikler ve radyasyon terapisi tm hücrelerinin apoptosisini teşvik eder. Çalışmalar Kaspaz 8 ve Kaspaz 1 dışındaki kaspazların ilaçla teşvik edilmiş apoptosis için esansiyel uyaranlar olduğunu göstermiştir. Kaspaz 8 i olmayan mice ların kemoterapiye ve radyoterapiye daha duyarlı olduğu Kaspaz 9 u olmayanların da yüksek derecede dirençli olduğu gösterilmiştir. Hücrelerin uygunsuz hayatta kalışları sadece tümörogenezis için geçerli değildir. Bağışıklık sistemi yanıtı hızlı hücre proliferasyonu ile karekterize edilir. Anormal şekilde uzatılmış aktive lenfosit yaşamı, etkin lenfokin üretimi ve bulundukları ortama korkunç zararları ile sonuçlanır. Transgenik mice’ların B lenfositlerinde Bcl-2 nin fazla ekspresyonu veya Bim in olmaması, uzamış humoral yanıt ve plazma hücrelerinin patolojik birikimine yol açar(SLE). Apoptosis viruslara ve intersellüler diğer patojenlere karşı savunma mekanizması olarak kullanılır. Bu patojenlerin bir çoğu yaşadıkları hücre ölümüne karşı engelleyici mekanizmalar geliştirmişlerdir. Örn:Adenovirus Protein E1B55 viral replikasyonu sağlarken, hücreninde apoptosisini aktive eder. Bu Apoptosis de iki Adenovirus proteini E1B55(P53homoloğu), E1B19 (Bcl homoloğu) ile bloke edilebilir. Bcl –2 homologlarına ilaveten virusler daha değişik inhibitörler kazanmıştır. Adenovirus---E3-14.7 Kaspaz 8 i inhibe eder. Compox V.---Crm-A Kaspaz 1 ve 8 inhibe eder. İL-1,İNFg,İNFb üretimini inhibe eder.CD95, TNF-R1 tarafından saglanan apoptosisi engeller. Pox V.---TNF-R homologlarını kodlar , TNF ve lenfotoksinlerin yaptığı olayları nötralize eder. Basulovirus ---P35 , bütün kaspazları inhibe eder. Herpes V.8---Bcl-2 homoloğu ORF-16 ve vFLİP ORF-71(prokaspaz 8 inhibisyonu). Bircok virus hem Bcl-2 hem de reseptör aracılı apoptosisi engelleyebilir.

http://www.biyologlar.com/apoptozis-ve-kaspazlar

DNA, Nükleotit, Kromozom, Gen, Canlılık, Cansızlık - Nedir, Ne Değildir?

Nükleotitlere bu özel önemi verme ve en önde anlatma sebebimiz, canlılığın sürerliğinin sağlanabilmesi için var olması gereken DNA yapısının temel yapı birimi olmalarıdır. İleride ayrıntısıyla değineceğimiz gibi canlılık en nihayetinde belirli biyokimyasal fonksiyonların DNA tarafından saklandığı ve gelecek nesillere aktarıldığı bir varlık formundan ibarettir. Dolayısıyla DNA'nın oluşabilmesi, canlılığın büyük oranda oluşabilmesini sağlayacaktır. Kavramların gerçek anlamlarını öğrenebilmemiz gerçekten çok önemli, çünkü ne yazık ki eğitim sistemimiz terimleri doğru bir şekilde öğretebilmekten çok çok uzak. Pek çok kavram, eğitim hayatımız boyunca yanlış ve "sınava yönelik" öğretiliyor. Ne var ki bilim, eğitim sistemimizin sandığından çok ileride. Bu sebeple bazı düzeltmeler yapmamız ve akıllarda oluşturulan bazı anlamsız tabuları kırmamız gerekiyor. Belki de, bu kavramların en başında "canlılık" ile "cansızlık" ayrımı geliyor. Buna Evrim Mekanizmaları ile ilgili yazılarımızda tekrar değineceğiz; orası için ayırdığımız bir açıklamayı, burada, en başından yapmak istiyoruz; çünkü "canlı" ve "cansız" ayrımını anlamak, belki de Biyoloji'yi anlayabilmenin ve Evrimsel Biyoloji'yi kavrayabilmenin başında geliyor. Öyleyse lafı daha fazla uzatmadan başlayalım: İlk olarak, bilimsel olarak hiçbir şey, esasında, ne "canlı"dır, ne de "cansız". Bu sadece, literatür açısından işleri kolaylaştırmak, Biyoloji'nin sahasını belirlemek ve anlaşma kolaylığı sağlamak amacıyla uydurulmuş ve pek bir dayanağı olmayan bir olgudur. İnsanoğlu, etrafına bakıp varlıkları sınıflandırmak istemiş ve belli başlı özellikler taşıdığı için bazı varlıklara "canlı" demiş, bu özellikleri taşımayan varlıklara ise "cansız" demiştir. Bu belli başlı özellikler şöyle sıralanabilir: 1.Uyarana tepki gösterme 2.Üreme 3.Büyüme ve Gelişme 4.İç Dengeyi Koruma 5.Belli bir organizasyona sahip olma 6.Metabolik faaliyetleri gerçekleştirme ve enerji üretme 7.Adapte olabilme Kimi kaynak bunlardan sadece ilk 4'ünü saymakta, diğerlerini elemektedir. Aslında bunları moleküler boyutta düşünürseniz göreceksiniz ki her biri basit kimyasal olaylar sayesinde olabilmektedir ve büyütülecek ya da "canlılığa özel" bir şey olabilecek durumda değildir. Daha çok, sonradan uydurulmuş bir kılıf olarak görülmektedir. Ve temel olarak, bu 7 özelliğe bir arada sahip olabilen varlıklara "canlı" denmektedir, bir ya da birkaçı "cansız" varlıklarda da görülebilir (Tepki örneği: www.vidivodo.com/325487/instant-hot-ice). Aslında temel olarak, binlerce yıl öncesinden beri, yukarıda belirttiğimiz taşıyan varlıklarda bir "can" (insan için "ruh", diğerleri için "can") olması gerektiğini düşünmüştür insanlar. Bu kavramlar o kadar uzun yıllardır insanları etkilemektedir ki, insanlık tarihine göre, göreceli olarak çok yeni olan bilim de bu kavramları olduğu gibi kullanmaktadır; gerek kullanım kolaylığı, gerekse de aramıza yerleşmiş memlerin yıkılmasının güçlüğünden ötürü. Halbuki, Biyoloji'nin derinliklerine inen bilim insanları, önce organlarımızı, sonra dokularımızı, sonra hücrelerimizi keşfetmiştir. Daha da derinlere indiğimizde, hücrelerin içerisindeki neredeyse her olayı gözlemleyebilir hale gelmişizdir. Ve bu boyutta, baktığımız zaman, bir canlı ile cansızı ayırmak olanaksızdır. Çünkü ikisi de belli başlı kimyasal tepkimeler bütünüdür. Bir demir, oksijenin bulunduğu ortamda sürekli tepkimeye girerek paslanmaktadır. Aynı oksijen, hücrelerimiz içerisinde bulunan bir diğer kimyasal olan şekerler ile tepkimeye girerek hücrenin "canlılığını" sürdürmektedir. Peki, demiri "cansız", hücreyi "canlı" yapan nedir öyleyse? Hiçbir şey. İkisi de, sıradan atomlar ve moleküller yığınıdır. Tek fark, bu kimyasal tepkimelerin ("canlılar" içerisinde gerçekleşiyorsa "biyokimyasal" tepkimelerin) toplamı, eğer içerisinde bulunduğu ya da totalde oluşturduğu varlığa yukarıda sayılan belli başlı özellikleri veriyorsa, o varlık "canlı" olmaktadır. Bu, insanın kendince uydurduğu asılsız bir sınıflandırmadır. Bu noktada, daha fazla ilerlemeden anlam bütünlüğü açısından atom ve molekülün yazımız kapsamında ne anlamda kullanıldığını açıklayalım: Atom, bir maddeyi meydana getiren nano-boyuttaki temel parçacıkların adıdır. Temel olarak, periyodik cetvelde element olarak gösterilen bağımsız madde parçacıkları olarak düşünülebilir. Her bir atomun, kendine has fiziksel ve kimyasal özellikleri vardır. Bu özellikler doğrultusunda normalde Kimya dahilinde aynı elementlere ait atomların bir araya gelerek oluşturdukları daha büyük parçalaramolekül denmektedir. Eğer farklı elementlere ait atomlar bir araya gelerek daha büyük bir yapı oluşturuyorlarsa buna Kimya'da bileşik denir. Ne var ki biz bu detaylara girmemek adına, "bileşik" ile "molekül" sözcüklerini eş anlamlı olarak kullanacağız ve hepsine birden "molekül" diyeceğiz. Canlılık/cansızlık olayına dönecek olursak; aşağıdaki yazımızda bunu biraz daha irdelemekteyiz: www.facebook.com/note.php?note_id=164247643633319 Yukarıdaki yazımızda da okuyabileceğiniz gibi, "canlılığın" "cansızlıktan" başlaması oldukça anlaşılır ve mantıklıdır, çünkü aralarında bir fark zaten yoktur. Başlangıçta meydana gelen farklı kimyasal evrimler bazı varlıkların yukarıdaki özelliklere hep birden sahip olmasını, bazılarının da başka türlü özelliklere sahip olmasını sağlamıştır. Örneğin karbon, yüksek basınç altında Dünya'nın en sert malzemesi olan elmasa dönüşür. Bunu hangi canlı yapabilir? Hangisinin daha "önemli" olduğuna nasıl karar vereceğiz? İşte, aslında hiçbiri önemli değildir. Önem sırası, insanlar tarafından rastgele belirlenir ve esasında doğa açısından geçersizdir. İşte canlılık ile cansızlık arasında bir fark olmadığını anlayabilen biri, geri kalan pek çok şeyi kolaylıkla kavrayabilecektir. Bunların başında da, canlıları "canlı" yapan moleküller, bunların yapıları ve görevleri gelmektedir. Canlıları ayırt eden belki de en önemli özellik, çoğalabilmeleri ve kendilerindeki bilgiyi yavrularına aktarabilmeleridir. Bu olay, insanı var olduğundan beri etkilemektedir ve birikerek günümüze gelen bu "büyüleyicilik", günümüz insanlarının genetik materyallere ve genel olarak hücreleri meydana getiren kimyasal moleküllere olduğundan fazla anlam yüklemesine sebep olmaktadır. Kişiler DNA'nın "mükemmel" bir molekül olduğunu sanmakta, enzimlerin "ulaşılamaz" bir iş yaptıklarını düşünmekte, hücrenin içinin "gerçek olamayacak kadar karmaşık" olduğunu iddia etmektedirler. Bunlar, bir yere kadar doğru olsa da, bilimsel olarak açıklanamayacak kadar "mükemmel", "ulaşılamaz" ya da "karmaşık" olan hiçbir yapıya doğada rastlanmaz. Zaten bilim, doğayı anlama sanatıdır ve doğada izah edilemeyecek bir şey bulmayı beklemek anlamsızdır. Şimdi, başlıkta da belirttiğimiz molekülleri tanıtmaya ve incelemeye başlayalım, böylece ne demek istediğimizi kolaylıkla anlayacaksınız: DNA dediğimiz moleküller zincirinin uzun adı; Deoksiribo Nükleik Asit’tir. Kimya konusunda bilgisiz olan biri ilk bakışta anlayamayabilecek olsa da, DNA son derece sıradan, kimyasal bir moleküldür. Kimya bilimi dahilinde bütün moleküller bu şekilde uzun, tanımlayıcı ve bir miktar da "artistik" sayılabilecek isimler alırlar. Örneğin sıradan bir kimyasal olan bir diğer maddenin adını verelim: Trifluoromethanesulfonate. Hele ki eğer DNA'nın adını karmaşık buluyorsanız, bir de her gün yudumladığınız kahvenizin içerisinde bulunan "kafein"in kimyasal adını deneyin: 3,7-dihydro-1,3,7-trimethyl-1H-purine-2,6-dione! Yani DNA, ne özel bir isimdir, ne de özel bir artısı vardır. DNA’yı belki de "özel" kılan tek şey, her kimyasal maddenin kendine ait bir özelliği olduğu gibi, DNA’nın da kendine ait bir özelliği olması ve bu özelliğin, bizim ilgimizi çeken bir şekilde, kalıtıml alanında görev almasıdır. Yani örneğin gözlerinizin ıslak kalmasını sağlayan gözyaşınızın da kimyasal bir formülü bulunur. Tek fark, gözyaşınızın gözlerinizi korumak ve duygularınızı belli etmek gibi görevleri varken, DNA’nın bir sonraki kuşağa aktaracağınız bilgileri taşıma görevi olmasıdır. DNA’yı spot ışıklarının karşısına koyan bu kalıtımsal özelliğidir; ne daha azı, ne daha fazlası. Aslında düşünüldüğünde, bunun da "özel" olmadığı görülecektir. Çünkü zaten "kalıtım" dediğimiz olay da, biyokimyasal bir tepkime sonucunda, bir molekülün kendisini eşlemesi ve çoğalması demektir. Bunun da herhangi bir özel yanı bulunmamaktadır. Aşağıda, temsili ve en sık karşılaşabileceğiniz DNA çizimini görüyoruz. Gördüğünüz gibi DNA, ikili bir sarmaldan oluşur. Yani iki farklı doğru, birbiri etrafında kıvrılarak heliks bir yapıya bürünür: Bu çizim her ne kadar genel yapı hakkında bilgi verse de ve bu şekilde çizilmesi çizerler için oldukça kolay olsa da, molekülleri sanki özel ya da başka varlıklardan farklıymış gibi göstermesinden ötürü, biz bu "kapalı çizim" yöntemini tercih etmiyoruz. Bir aşağıdaki resmi incelerseniz, farkı anlayacaksınız. Aşağıdaki çizimde, DNA’nın gerçek yapısı görülmektedir. DNA da, evren içerisindeki diğer bütün varlıklar gibi, yalnızca ve yalnızca sıradan atomlardan ve bunların farklı kombinasyonları olan moleküllerden oluşur. Bu atomlar temel olarak Karbon (C), Hidrojen (H), Azot (N), Fosfat (P), Oksijen (O) ve benzeridir: Görüyorsunuz… DNA, sadece arka arkaya, birbirlerine zayıf veya kuvvetli kimyasal bağlar ile bağlanmış atomlardan ibarettir. Peki DNA, en küçük kalıtsal yapıtaşımız mıdır? Elbette hayır, DNA zinciri de daha küçük parçalara bölünebilir. Bu daha küçük parçalara “nükleotit” denir ve DNA sarmalını bir merdivene benzetecek olursak, merdivenin basamaklarını oluşturur. Nükleotitler, kalıtım bilimi için oldukça önemlidirler. Çünkü temel olarak, bilgiyi taşıyan parçalar nükleotitlerdir. Nükleotitlerin farklı dizilimi, farklı anlamlar ifade eder. Dolayısıyla nükleotitleri, eğitim hayatımızda da ezberlettikleri gibi "harfler" olarak düşünebiliriz. Bu harfler, farklı şekillerde dizilerek, farklı kelimeler, farklı anlamlar ifade ederler. Tıpkı bizim günümüzde kullandığımız son derece kompleks bilgisayar yazılım dilleri gibi, genetik olarak hücrelerimiz de bir şifreleme kullanırlar. Bu şifreleme dilindeki harf sayısı, günümüz modern dillerine göre çok çok az olmakla birlikte, bu az sayıda harfin kodlayabileceği komut sayısı sınırsızdır. Bunu bilgisayar üzerinden örnek vererek anlatabiliriz: Bilgisayar programcıları, bilgisayarları programlamak için C, C++, Basic, vb. diller kullanırlar. Bu diller, İngilizce’ye oldukça benzerler, çünkü bu programlama dillerini yazan programcılar tarafından, günlük konuşma diline oldukça yakın olacak şekilde ayarlanmışlardır. İlk bilgisayar yazılımları, kesinlikle böyle basit bir dil kullanmamaktaydı ve mühendisler tek tek "1" ve "0"ları kullanarak programlama yapmaktaydılar. Sonrasında, "bilgisayarların evrimi" sırasında yeni programlar yazıldı. Bu programlar, "programı programlamaya" yarıyordu. Temel olarak yaptıkları şuydu: İngilizceye benzer kelimeleri kullanabileceğiniz bir arayüz sağlamak. Programcı, bu arayüze kolay kelimeleri yazmaktadır; arka planda ise program bunu yine "1"ler ve "0"lara çevirip işlemciye gönderir. Örneğin klavyede yazdığınız bir kelimenin ekranda çıkabilmesinin tek nedeni, bastığınız her bir tuşun bilgisayara elektriksel sinyal olarak bir “komut” göndermesi ve bilgisayarın monitörde bulunan küçük, ışık saçan LED’lerden birini, uygun renkte yakmasından ibarettir. Bilgisayar ekranını güçlü bir büyüteçle incelerseniz, ne demek istediğimi anlayabilirsiniz. İşte nükleotitlerin farklı dizilimleri sonucu oluşan "anlamlı bütünler" ise (bunlara "gen" diyeceğiz), farklı işlemleri yapmak için özelleşmiş kodlar gibidir. Buna az sonra geleceğiz, öncelikle bir noktayı aydınlatalım: Tabii ki bilgisayarlar, insanlar tarafından "tasarlanan" makinalar olduğu için, canlılığı betimlemekte kullanmak çok da doğru değildir. Zira canlılık, insan zekası tarafından son 50-60 yılda var edilen bilgisayarın aksine, yaklaşık 600 milyon yıl boyunca, akıl almaz sayıda denemeler sonucunda, adım adım evrimleşerek, elenerek, seçilerek oluşmuştur. "Hurdalıktaki Boeing" benzetmesine ya da "İşte, bilgisayarın da bir yaratıcısı var, canlılığın da olmalı!" iddiasına bir diğer yazımızda zaten değineceğiz, o yüzden aklınızdan geçiyorsa bir miktar sabretmenizi rica edeceğiz. Bu yazımızda bunlara az sonra, kısaca değineceğiz. Bilgisayarda olduğuna benzer bir şekilde, canlılar da da 4 harften oluşan bir dil kullanır ve her bir harf, bir nükleotit tipini temsil eder. Bu harfler, “A” (Adenin), “T” (Timin), “C” (Sitozin) ve “G” (Guanin)'dir. Elbette ki aslında gerçekte bu harflerin hiçbiri ile iletişim olmamaktadır. Bu isimleri onlara biz, sonradan verdik. Zira bu bahsedilen harfler, yalnızca kimyasal bazı yapılardır. Bilgisayar benzetmesinin kötü bir benzetme olmasının bir nedeni de şudur: Canlılara "bilgisayar" olarak baktığınızda, bir grup mühendisin oturup tasarladıkları bir makina olarak düşünürsünüz ve bu sizi yanlış düşüncelere iter. Çünkü bilgisayarlar biyolojik bir evrim geçirmemişler, mühendisler tarafından tasarlanmışlardır. Bu bile tam olarak doğru değildir, çünkü Evrim aslında her yerdedir: Aslında "teknolojinin evrimi" olarak düşünüldüğünde, binlerce yıllık bir geçmiş sonucunda, minik adımlarla bugün "bilgisayar" dediğimiz makinalara ulaştığımızı görürsünüz. Hiçbir ürün, basit adımlar atmadan, olduğu son şekliyle var olamaz. Canlılık da bu şekildedir. Canlılar, bu yazı dizimizde anlatacağımız başlangıçtan, milyarlarca yıllık seçilim ve değişim sonucunda günümüzdeki halini almışlardır. Düşüncelerinize kulak verelim: "Şimdi telleri, dirençleri, transistörleri koysak, milyarlarca yılda bir bilgisayar oluşabilir mi?" diye soracaksınız. Dediğimiz gibi, bunu diğer yazılarımızda ayrıntısıyla inceleyeceğiz. Ancak unutmayınız ki, direnç, transistör vb. varlıklar bizim "canlı" dediğimiz organizmaların oluşmasını sağlayan kimyasal yapıya sahip değillerdir. Dolayısıyla "üreyemezler" ve kendilerindeki bilgiyi yavrularına "aktaramazlar". Bu sebeple daha sonra açıklayacağımız Evrim Mekanizmaları'nın hiçbiri işleyemez. İşte tam olarak bu sebeple, Evrim geçirmezler ve asla bir bilgisayar oluşturmazlar. Ancak eğer ki bu şartları sağlayabilecek kimyasal yapıları olsaydı, üzerlerinde seçilim işleyecekti ve belki de, şu anda düşününce komik gelse de, hiç beklemediğiniz mekanizmalar üretebileceklerdi. Ancak cansızları kullanarak, canlılığı betimlemek, cansızların tanımsal olarak "canlılık" özelliklerini taşımadıkları için doğru değildir. Eğer yukarıdaki açıklamalarımız doğrultusunda canlılık ve cansızlık doğru tanımlanırsa, düzgün betimlemelere ulaşmak daha mümkün olacaktır. Buradan anlaşılması gereken şudur: Evrim'i ve canlılığın başlangıcını anlayabilmemiz için, belli bir grup kimyasal ve fiziksel özelliklere sahip molekül gruplarından bahsetmemiz gerekir. Aklımıza gelen her atom, molekül ya da yapı, canlılık ile paralellik göstermeyecektir. Yoksa tek tip değil, binlerce farklı tipte canlı olurdu, her birinin "canlılık" özellikleri farklı olurdu. Ancak var olmuş, var olan ve var olacak her canlının ortak bir atası vardır ve o ata, var olan Evren'imizin kuralları dahilinde, var olan Dünya'mızın şartları çerçevesinde bizlerin yukarıda saydığımız "canlılık" özelliklerini kazanabilmiş ve aktarabilmişlerdir. Her canlının DNA'sı benzer yapıdadır, her canlının hücreleri üç aşağı beş yukarı birbirini andıracaktır (hatta her canlının genomu, belli bir miktar diğer herhangi bir canlıyla ortaktır, bu da ortak bir atadan geldiğimizi gösterir). Ancak bizi ilgilendiren "canlılık molekülleri", yani canlılığı değerlendirmemiz için kullanabileceğimiz bileşikleri oluşturan moleküller; Karbon (C), Oksijen (O), Hidrojen (H), Nitrojen (N), Fosfor (P), Kükürt (S) ve birkaç diğer atomun farklı bileşimleriyle oluşan sayısız moleküldür. Periyodik cetvelde önünüze gelen her atomla, canlılıktan bahsedemezsiniz. Yani aklımızda şunu tutmamız gerekiyor: Dünya üzerindeki canlılık ve cansızlık, aynı noktadan, 4.5 milyar yıl önce Dünya'nın oluşumuyla başlamıştır. Günümüzdeki canlıların da, cansızların da yapısındaki her şey ama her şey, bu ilk başlangıçta Dünya üzerine yerleşmiştir, bir kısmı da sonradan canlılara ya da cansızlara ait tepkimeler aracılığıyla üretilmiştir. Bu varlıklardan bir grup, aşağıda açıklayacağımız kimyasal bütünlüğünden oluştukları için, daha doğrusu maddeler bu şekilde birleştiği için bugün "canlılık" olarak tanımladığımız varlık grubuna evrimleşeceklerdir. Bir kısmı ise, daha farklı yapıda oldukları için bugün bizim "canlılar" dediğimiz varlıkların özelliklerine sahip olamayacaklardır. Burada bir "üstünlük"ten bahsetmek anlamsızdır. Sadece iki farklı varlık grubundan bahsetmek gerekir. İki grup da tamamen benzer atom ve moleküllerden oluşmaktadır. Sadece bu atom ve moleküllerin dizilimi, içerikleri ve son 4 milyar yılda geçirdikleri kimyasal evrim birbirinden farklıdır. Peki, DNA'daki bilgileri taşıyan yapıtaşları, daha doğrusu "harfler" dediğimiz yapı taşları nelerdir? Bu harfler, nükleotit denen DNA’nın küçük parçalarının, bildiğimiz, kimyasal bir madde olan “baz” kısmında bulunan bir dizilimdir. Bu dizilimde karbon, hidrojen, vb. atomlar bulunur. Bu atomlar belirli bir şekilde dizilirse, ona Adenin (A) deriz. Başka bir şekilde dizilirse Timin (T) deriz. Başka bir şekilde dizilime Guanin (G), bir diğerine ise Sitozin (C, İng: Cytosine) deriz. Ancak biz onlara ne dersek diyelim, aslında bunlar sadece sıradan birer baz grubudur. Birer kimyasaldır. Ancak bu kimyasallar, bizim genetik yapımıza sahiptirler. Aşağıda, bu kodlayıcı “harflerin” ya da kimyasal moleküllerin yapısını görebilirsiniz. Görebileceğiniz üzere sadece sıradan atomların farklı dizilimleri sonucu bu moleküller oluşmaktadır: Ne kadar da birbirlerine benziyorlar değil mi? Tek değişen, atomlarının dizilimi. Ancak bu dizilimlerin farklı farklı olması, bu moleküllerin farklı kısımlarının aktif hale gelmesine ve farklı moleküllerle, farklı tepkimelere girebilmelerine sebep oluyor. bu farklı tepkimelerin toplamı da, bir varlığı "canlı" ya da "cansız" kılıyor. İşte fark burada! Ve anlaşılması gereken nokta da bu! Devam edelim. Nükleotitler, işte bu bazlarına göre isimlendirilirler. Peki bir nükleotitin yapısı nedir? Elbette ki, tıpkı evrendeki diğer tüm maddeler ve varlıklar gibi; atomlardan oluşan sıradan dizilimler. İşte bir nükleotit dizilimi: Gördüğünüz gibi, nükleotit denen ve çocuğunuzun neye benzeyeceğine karar veren moleküller, son derece sıradan atom dizilimlerinden fazlası değil! Bir fosfat (phosphate) grubu, bir şeker (sugar) grubu ve bir baz (base) grubu! Daha fazlası yok. Nükleotit dediğimiz molekül tipleri, sadece genetik materyalimiz ile sınırlı değil. Örneğin size bir diğer nükleotit örneği verelim: ADP. Yani Adenozin Difosfat. Bu da bir nükleotittir; ancak kimyasal evrim sırasındaki ardı arkası kesilmeyen seçilim sırasında, genetik materyali kodlayacak şekilde özelleşmemiştir. Yani cansızlıktan, canlılığı evrimleştirecek olan yapılar içerisinde görevi bu olmamıştır. Dolayısıyla günümüzde de bu yapı, herhangi bir genetik bilgi kodlamaz, enerji ile ilgili işlerde görev alır. Ancak yapısal olarak oldukça benzerlerdir: Buradan anlaşılması gereken şudur: Canlılık, bir "cansızlık çorbası" içerisinde, kimyasalların farklı şekillerde birbirlerine bağlanması, kırılması, birleşmesi, ayrılması sonucunda, 600 milyon yıl süren bir deneme-yanılma ve seçilim süreci sonucunda oluşmuştur. Bu süre zarfında pek çok çeşit "canlı-benzeri bileşim" oluşmuş olabilir. Ancak bunlardan sadece birkaçı dayanıklı olmuş ve seçilmiştir. İşte günümüzdeki her canlının atası olan bu canlıların yapısındaki kimyasal özellikler, günümüzdeki her canlının hücrelerindeki kimyasal özellikleri temsil etmektedir. Eğer onlar farklı şekilde hayatta kalabilseydi, günümüz canlı formlarının hücreleri de farklı yapıda olabilecekti. Bunlara gelecek yazılarımızda zaten döneceğiz. Bir diğer görselle devam edelim. Nükleotitlerin kimyasal yapılarının basit çizimle gösterimi şu şekildedir: İşte nükleotitler, kimyasal özelliklerinden dolayı bağ kurmak zorunda oldukları diğer nükleotitler ile birleşirler ve bu birleşimin tümü, DNA'yı oluşturur. DNA sarmal (heliks) yapısının, bu nükleotitlerin de gösterilerek çizilen hali şu şekildedir: Bu DNA sarmalının en altında dikdörtgene alınmış kısımda, fosfat-şeker-baz üçlüsünü ve dolayısıyla nükleotitleri görebilirsiniz. İşte bu DNA sarmalı, ökaryotlarda (zarla çevrili organelleri ve çekirdeği bulunan hücrelerde), upuzun bir şekilde hücrenin içerisindeki çekirdekte bulunur . Prokaryot (zarla çevrili organelleri bulunmayan ve çekirdeksiz) hücrelerde ise hücrenin içerisinde, genellikle ortada, ancak çekirdek bulunmadığı için daha dağınık bir vaziyette bulunmaktadır. Bu upuzun ve karmakarışık DNA sarmalı yapısına “kromatin ipliği” ya da “kromatin ağı” denir. Bunu da görelim: Yukarıdaki görsel son derece faydalıdır. En solda görülen spagetti tabağına benzeyen yapı, elbette ki bir tabak değildir, içindeki sarı yapı da spagetti değildir. Bu sarı yapı, upuzun olan bir DNA ağıdır. Burada, milyarlarca DNA bulunmaktadır. Karmakarışık bir ağ şeklinde. Mor renkli kap da, hücre çekirdeğidir. Gösterilmemiş olsa da, hücre çekirdeği de, hücre sıvısının içerisinde bulunur. Çıkarılan mavi oku takip ederseniz, DNA Heliks yapısına kadar geçişi görebilirsiniz. Ancak en nihayetinde, hatırlatmak gerekirse, olan tek şey, atomların dizilimidir. Aslında, bu karmaşık ağın içerisinde belirli bir düzen vardır. Bu düzen çok önemlidir, çünkü hücre bölünmesi sırasında genetik bilginin aktarımında bu özel birimler görev alırlar. Bu özel birimlerin adı “kromozom”dur. Kromozomlar, DNA’nın histon proteinleri tarafından sarılarak yoğunlaşması sonucu oluşan genetik birimlerdir. Kromozomlar da şu şekilde görülürler: Bu görsel de son derece açıklayıcıdır. Görebileceğiniz üzere hücre çekirdeğinin içerisinde özelleşmiş olarak bulunan bu DNA yapıları, kromozomlardır. Kromozomlardan yola çıkarak bazlara kadar yapılan açılımı, yukarıdaki görseli takip ederek bulabilirsiniz. Kısaca nükleotitlerin depolanması işlemi içerisindeki farklı genetik birimlere, farklı isimler verilmektedir. Bunlar, şimdilik bizim için çok da önem arz etmiyor; ancak Biyoloji'yi anlamak için elbette kritik öneme sahiptirler. Peki, genler bu adım adım karmaşıklaşan yapının neresindedirler? Genler, nükleotit dizilimlerinin anlam kazandığı bölgelerdir. Burada anlam kazanmaktan kasıt, yine bilim-dışı ya da doğaüstü bir "anlam" değildir. Canlıların, "canlılık özelliklerini" sürdürebilmeleri için üretmek zorunda oldukları çeşitli kimyasallar vardır (aslında dediğimiz gibi, bu kimyasalların varlığının toplamına "canlılık" denir). Genler, bu kimyasalların salgılanma sırasını, biçimini, vb. özelliklerini etkiler ve bu bilgileri depolar. Bu da son derece mantıklıdır: ilk canlılar evrimleşmeye başladıktan sonra, bu canlılığı sürdürebilecek kimyasal sentez işlemlerini saklayan bir diğer molekül biriminin, yani genlerin bulunması, canlılara avantaj sağlayacaktır. Kısaca bir kere genler oluştuktan sonra, canlılık kolayca sürdürülebilecetir. “Gen” denen yapı, aslında DNA’nın sadece belirli bir bölgesidir: Görebileceğiniz üzere genler, DNA sarmalının belirli kısımlardırı. Bu kısımlar, anlamlı ifadeler halindedirler ve hücre tarafından gerektiğinde algılanır ve kullanılırlar. Bilgisayar benzetimimize dönecek olursak, bilgisayarların da 1′ler ve 0′lar ile “konuştuğunu” söylemiştik. Ancak bu 1′ler ve 0′lar tek başlarına hiçbir anlam ifade etmezler. Hatta çoğu zaman, bunların uzun dizilimleri de anlam ifade etmeyebilir. Ancak bunların belirli uzunluktaki dizilimleri, anlamlı bir hal alırlar. Örnek verecek olursak, bir bilgisayar için 1110101001 gibi bir dizilim anlam ifade etmeyebilir. Ancak aynı dizilimin biraz daha uzun bir hali, 11101010010001110 dizilimi, anlamlı olabilecektir, örneğin bu bilgi, klavyeden gelen bir komut sonucu ekranda “A” harfinin çıkmasını sağlayabilir. Bunu bilgisayalarda, 8-bitlik sistem, 16-bitlik sistem, 32-bitlik sistem, 64-bitlik sistem, vs. şeklinde isimlendiririz. Yani anlam bütünleri, 8'er, 16'şar, 32'şer ya da 64'er kümeler halinde okunmaktadır. Aynı şekilde, tek başlarına ATGTTC şeklindeki bir dizilim anlamsız olabilecekken, ATGTTCGTAACGTAC gibi bir dizilim, belirli bir işleve sahip olabilir ve bu “kelime”, hücre için “bölünmeye başla” komutu anlamına gelebilecektir. Elbette bu anlamları şu anda uyduruyorum, ancak temel olarak konunun özünü vereceğini düşünüyorum. Genetikte, "3-bitlik sistem" vardır ve her 3 nükleotit (örneğin GCA) bir aminoasidi kodlar. Bu 3'lü kod sonucunda bir aminoasit üretilir ve bunların birleşimi proteinleri, bunlar enzimleri, enzimler de bizi "canlı" yapan reaksiyonları üretirler veya üretilmesini sağlarlar. Tek bir aminosit, tek başına belli bir anlam taşımayabilir. Ancak aminoasitlerin farklı bileşimleri sayesinde, pek çok işi yapan, sonsuz sayıda protein üretilebilir. İşte bu işi sağlayan, genetik açıdan anlamlı ifadelere de “gen” diyoruz. Genler, sizin boyunuzdan saç renginize, vücudunuzun kıllılığından göz renginize, geçirebileceğiniz hastalıklardan kalıtsal olarak taşıyacağınız hastalıklara kadar her şeyi kod olarak saklarlar. Bu kodlar, anlattığımız gibi A, T, C ve G harflerinin belirli dizilimleriyle saklanırlar. Bu dizilimlerin "nasıl" olacakları ise, milyarlarca yıldır süren evrimle belirlenmekte ve değişmektedir. Yani canlılık, bir başlangıçtan başladıktan sonra, farklı yönlere doğru bizim Evrim Ağacı olarak isimlendirdiğimiz yapıda türleşirken, her canlının barındırdığı genetik dizilim, çevre şartlarının etkisi altında adım adım değişmiştir. Bu değişimler, hücreler içerisinde salgılanan kimyasalların yapısında, miktarında ve çeşidinde farklılıklara sebep olmuştur. Bu farklılıklar da, hücrelerin kendilerinin farklı özellikler edinmesine sebep olmaktadır. İşte bu farklı özelliklere sahip olanlar arasında, çevreye en uygun olanlar varlıklarını sürdürmeye devam edebilirler; böylece kendilerine bu farklı özellikleri veren genleri ürerken yavrularına aktarabilirler. İşte bu şekilde, adım adım bir genetik birikimle türler farklılaşır ve değişirler. Ki biz de buna Evrim diyoruz. Şimdilik konuya burada bir nokta koyacağız, bunlar temel konseptlerdi. Umarız bu temel bilgiler tüm okuyucularımıza faydalı olmuştur. Saygılarımızla. ÇMB (Evrim Ağacı) www.evrimagaci.org

http://www.biyologlar.com/dna-nukleotit-kromozom-gen-canlilik-cansizlik-nedir-ne-degildir

"Canlılık" Oluşumu ve Evrim'in Bu Süreçteki Rolü

Size bundan önceki 4 yazımızda canlıları cansızlardan ayıran özelliklere sahip molekülleri tanıtmaya ve "canlılığın" nasıl başladığını anlatmaya çalıştık. Umarız bir miktar da olsa başarılı olabilmişizdir. Çünkü bu yapıları anlamak ve tanımak, bizlerin “neden” canlı olduğumuzu anlamaktaki en temel noktadır. Bunu anladıktan sonra üzerine bilgileri kurmak çok daha kolay olacaktır. Şimdi Dünya’nın ilk koşullarını düşünün. Bunu sizlerle daha önceki yazılarımda da denemiştik, ancak oradaki amaç daha geneldi. Şu anda çok daha fazla bilgiye sahibiz ve bunları kullanarak çok daha sağlam bir algı düzeyine ulaşabiliriz. Düşünün ki her şey bugünküne göre çok daha fazla kaotik (düzensiz) bir yapıda ve sürekli yeni moleküller, jeolojik yapılar, atmosferik koşullar, vb. oluşuyor. Bu oluşum, yıldızlarda üretilen elementlerin, uzaysal patlamalar ve sıkışmalar sonucu oluşan gezegenlerde halihazırda bulunan elementlerin birleşimi sonucu oluyor. Yani var olan maddelerin dönüşümü… Var olan maddelerin değişimi… Var olan maddelerin gelişimi… Bir önceki yazımızda da anlatmaya çalıştım: Hiçbir şey, ilk seferde, muhteşem bir başarıyla ve bugünkü canlılığı sağlayacak gerçekleşmedi. Büyük bir kısmı okyanus suyu olan Dünya yüzeyine dağılmış "zibilyonlarca" atom ve molekül, farklı şekillerde, farklı yerlerde, farklı güçlerde birbirine bağlandı, çözüldü, koptu, kırıldı, dağıldı. Bunların bir bölümü sürerlilik sağlayabilecek kadar kuvvetli bağlarla bağlandı. Bu bağlar genellikle atomlar arasındaki kovalent bağlar, moleküller arasındaki hidrojen bağları sayesinde olur. Bu güçlü bağları koparmak çok kolay değildir, hele ki atomlar arasındaki kovalent bağları… Adeta iki atom birbirine “yapışır”. İşte bu komplekslerin bir kısmı, öncelikle proteinler, şekerler ve yağların yapıtaşlarını oluşturdu. Kimi kombinasyon bu bizim bugün “şeker” ya da “aminoasit” diye isimlendirdiğimiz atom yapılarına yaklaştı ama bağlarının tam olarak kararlı olmamasından ötürü, çevresel koşullarının da etkisi altında sürekliliğini koruyamadı ve parçalandı. Kimi başarıyla oluştu, ancak oluştuğu çevrenin uygunsuzluğundan dolayı tekrar bozundu. Ya da ortamda bulunan daha başka moleküllerle birleşerek canlılığa sebebiyet verecek yapılara dönüşemedi. Bu başarıyla oluşan ve daha sonra bozunmayan ilkel aminoasitlerden, şekerlerden, ve benzerlerinden kimi, fiziksel olarak -daha önce açıkladığımız biçimlerde- küresel bir geometriye meyilli olan yağ moleküllerinin içerisine, okyanus tabanlarına dağılmış vaziyette bulunan volkan bacaları bölgelerinde hapsoldu (ve koaservat denen ilkel hücre yapısını oluşturdular, daha doğrusu bu oluşan yapıya bizler günümüzden bakıp “koaservat” ismini veriyoruz, hiçbir molekülün bir "amacı" olmadığını unutmayınız). Kimi bu kürenin içerisine giremedi. Kimi molekül yapısından dolayı bu yağ küresinin parçalanmasına sebep oldu. Kimi yağ küresi, bir süre sonra, bulunduğu ortamdaki fiziksel olaylardan ötürü kendiliğinden parçalandı. Bunun gibi milyarlarca farklı senaryo düşünülebilir. Bu yağ kürelerinin içerisine hapsolan moleküller (şekerler, aminoasitler, nükleik asitler, vs.) dış etmenlerden daha fazla korundular. Bu neye sebep oldu? Kurulan bağların sürekli olabilmesine… Çünkü dışsal etmenler, moleküllerin parçalanması için çok büyük etkilere sahiptir. Yumuşak ve esnek yapıda olan yağ molekülleri buna engel olabildi. Böylece daha sağlıklı ve başarılı tepkimeler meydana gelmeye başladı. Normalde kaotik ortamda son derece zor gerçekleşebilecek tepkimeler, göreceli olarak son derece dar olan yağ küresi içerisinde çok daha hızlı gerçekleşebilmeye başladı. Daha sonra bu ufak yapıtaşları birbirlerine bağlanarak daha büyük moleküller oluşturmaya başladılar. Kimi o kadar büyüdü ki ister istemez yağ küresini paramparça etti (ve koaservat “öldü”). Kimi bizim bugün canlılık için gerekli olarak gördüğümüz yapılardan başka yapıları meydana getirdi. Bunlar yağ küresine ve diğer moleküllere zarar verdi (ve koaservat “öldü”). Kimi o kadar kuvvetli bağlarla birbirine bağlandı ki, daha fazla gelişemedi ve o düzeyde kaldı, bir süre sonra parçalandı (ve koaservat “öldü”). Bu senaryolar da sonsuz sayıda arttırılabilir. Ancak bunlar arasından kimi, bugün canlıları ve kökenlerini inceleyip “Evet, şu şu şu moleküller canlılarda ortak olarak bulunur, dolayısıyla canlıların var olması için bu moleküller gereklidir.” dediğimiz yapıları oluşturdular. İşte bunlar "hayatta kalmayı" başararak varlıklarını korudular ve "günümüzdeki canlılığın kökeni" haline geldiler. Bu şekilde belki de katrilyonlarca koaservat oluştu, katrilyonlarca farklı senaryodan ötürü parçalandılar, yok oldular, eridiler, vs. Bu deneme-yanılmalar 600 milyon yıldan fazla sürdü! Ancak hikaye burada da sona ermedi. Çünkü bütün koaservatlar aynı moleküler yapıda değildi ve sadece koaservatın "oluşabilmesi" yeterli değildi. Kimi iriydi, kimi ufaktı, kimi daha sağlamdı, kimi oldukça zayıftı ama dağılmadan durabiliyordu. Ancak bunlar arasında, en başından beri olduğu gibi, bir doğa gerçeği olanDoğal Seçilim ve buna bağlı olarak işleyen Evrim yasası işlerliğini sürdürmekteydi. Göreceli olarak zayıf olanlar, daha doğrusu oluştukları ortama uygun olmayanlar parçalandı, yok oldu ve bu şekilde "güçsüz", daha doğrusu "uyumsuz" olan koaservatlar “öldü”. Fakat güçlü olanlar, daha doğrusu "uyumlu" olanlar varlıklarını korudu, “hayatta kaldı” ve moleküler parçalanma ve bozunmaya maruz kalmadı (yani koaservat “ölmedi”). İşte bu dayanıklı koaservatlar, hayatta kalabildikleri için, büyümeye devam etti. Büyümeden kasıt nedir? Daha fazla molekül, daha karmaşık yapılar. Neden? Çünkü fizik ve kimya yasaları hala yürürlülükte! Daha fazla atom yağ zırhından geçerek, içerdeki atom ve molekül kompleksine dahil oldu. Moleküller büyüdükçe büyüdü. Zırh daha fazla dayanamamaya başladı, çünkü içerideki molekülleri daha fazla barındıramıyordu. Sonunda kimi büyük koaservatlar basitçe “ikiye bölünerek” küçük parçalar oluşturmaya başladılar. Bu neden oldu? Hacmin, yüzey alanınca karşılanamamasından ve kürenin hacmi büyüdükçe, içinde biriktirdiği fiziksel potansiyel enerjinin artmasından dolayı. Bir diğer deyişle, doğadaki tüm varlıkların (canlı-cansız) potansiyel enerjilerini minimuma indirmek istemelerinden dolayı. Sonuç olarak büyük bir koaservattan, iki küçük koaservat oluştu. Bu da hemen, ilk seferde, başarıyla sonuçlanmadı, tıpkı diğer tüm adımlar gibi. Pek çok koaservat bu bölünme sırasında molekülleri bir arada tutamadı ve “öldü”. Pek çoğu bölünemedi ve paramparça olarak dağıldı. Kimi bölündü, ancak o kadar ufaldı ki toparlayamayarak “öldü”. Ancak bir kısmı, başarıyla küçüldü. Doğal Seçilim'in eleyici gücü, onlara söz geçiremedi. Burada "bölünmekten" kastımızın günümüzde olduğu gibi göreceli olarak karmaşık olan mitoz ve mayoz tipleriyle değil, günümüzde halen görülen "amitoz" bölünme ile hatta daha basitçe, "doğrudan ikiye ayrılma" şeklinde olduğunu unutmayın, çünkü henüz genetik materyal ortada yok veya yeni yeni işlev kazanıyor. Yani genetik bir bölünme olarak düşünmeyin, sadece hücresel bir ayrışma söz konusudur. Bu yeni küçük koaservatlar, oldukları gibi durmadı. Büyüdüler, geliştiler ve yeterince büyüyünce tekrar bölündüler; başarılı olanlar “hayatta kaldı”, başarısız olanlar “öldü”. Tekrar edelim: “Büyümek”ten kasıt nedir? Var olan atom ve moleküllerin üzerine yenilerinin eklenmesi… “Gelişmekten” kasıt nedir? Var olan molekül ve atomların daha kompleks yapılarda bağlar kurması. “Bölünmek”ten kasıt nedir? Potansiyel enerjinin minimuma indirilmesi eğilimi. Nasıl ki masa üzerindeki bir bardak kolayca yere doğru düşüyor ve potansiyel enerjisini minimuma çekiyorsa, aynı o şekilde. “Hayatta kalmak”tan kasıt nedir? Moleküllerini ve atomlarını bir arada tutarak büyümeyi ve gelişmeyi sürdürmek. “Ölmek”ten kasıt nedir? Moleküler ve atomik yapının bozunması ve yok olması. Tüm bunlar sadece ve sadece fiziksel ve kimyasal yasalar dahilinde yürümektedir. Ne kadar da bizim yaşam döngümüzdeki evrelere benziyorlar değil mi? Büyümek, gelişmek, hayatta kalmak ve ölmek. Çünkü bizimkilerle aynılar. Bizler için de aynı durum, aynı koşullar geçerli. Bizim büyümemiz de, yapısal bütünlüğümüzün dış etkiler altında artmasından ibaret. Bizim gelişmemiz de, bünyemiz içerisindeki kimyasalların farklılaşarak, farklı özellikler kazanmalarından ibaret. Bizim de hayatta kalmamız, yapısal bütünlüğümüzü korumamızdan ibaret. Bizim de ölmemiz, yapısal bütünlüğümüzün dağılması demek. Çünkü bizi "biz" yapan, vücudumuzdaki trilyonlarca hücredir. O hücreleri "hücre" yapan da, bu yazı dizimizde açıkladığımız koaservatlar ve onların milyarlarca yıldır süren ve sürmekte olan evrimleridir. Dolayısıyla koaservatların en başta edindikleri özellikler, bizim bugün sahip olduğumuz özelliklerin temellerini oluşturmaktadır. Peki ya sonra? Yeni yeni koaservatlar oluştu, bunlara yeni moleküller ve atomlar dahil oldu. Büyüdüler, geliştiler, bölündüler ve öldüler. Bu süreçte, bir noktada ilk defa nükleotitlerin gelişimi sonucu genetik materyal olan RNA ve DNA oluşmaya başladı. Ancak buna burada hiç girmeyeceğiz, bir sonraki yazımızda tüm ayrıntılarıyla ele alacağız. Genetik materyal oluştuktan sonra da, büyüme-gelişme-bölünme-ölme döngüsü o kadar uzun yıllar boyunca sürdü ki, artık farklılaşmalar olmaya başladı. Her seferinde yeni farklılıklar Doğal Seçilim’in sınavına tabii tutuluyordu. Koşullara ayak uyulmasını sağlayan değişiklikler, Doğal Seçilim sınavını geçiyor; zayıflık/uyumsuzluk sebebi olan değişimler eleniyordu! Örneğin kimi koaservatların yağ zırhı, öyle atomlara ve moleküllere denk gelmişti ve bunlarla öyle bağlar kurmuştu ki; bunların eksi-artı yüzeyleri bazı atomların ve moleküllerin zırhın içerisine girmesine engel olmaya başladı. Bazı moleküllerin ise daha kolay geçmesine… Bu eğer ortama uyulmasını kolaylaştırdıysa (ki kolaylaştırmak zorunda değildir) koaservat hayatta kaldı. Yoksa parçalandı, bozundu ve öldü. Yine bu senaryolar da sonsuz sayıda arttırılabilir. İşte bu şekillerde koaservatlar kendilerini adım adım ama tamamen fiziksel ve kimyasal etkiler altında geliştirdiler. Bugün, hücre içerisini açıp baktığımız zaman ya da hücrede olan olayları bu şekilde basit yöntemler izleyerek açıklayabiliyoruz. Bu yolda unutulmaması gereken tek şey, hiçbir şeyin rastgele ve ilk seferde %100 başarıyla oluşmadığıdır. Gelişim ve Evrim yolunda sonsuz sayıda kayıp verilmiştir ve verilmektedir. Bugün günümüzde gördüğümüz sözde “muhteşem” yapılar, tam 4 milyar yıllık deneme-yanılmanın bir sonucudur. Ve süreç devam etmektedir. Hala insan vücudunda ve diğer tüm hayvanların vücütlarında onlarca kusur ve hata bulunabilir. Bu, Evrim’in sürekli olduğuna bir kanıttır. Koaservatlar, bu şekilde gelişerek kendilerini o kadar ilerletmişlerdir ki, ilk hücreler halini almışlardır. Bunlardan bir kısmı, güneş enerjisini (daha doğrusu ışığını) kullanarak bir “yiyecek üretme metodu” geliştirmiştir. Bu da günümüzde her ne kadar “mükemmel” olarak anılsa da, aslında basit ve küçük adımlarla açıklanabilir. Temel olarak tek olan, güneş ışığının (fotonların) atomları uyarması ve atomların içerisindeki elektronların bir üst düzeye sıçrayıp geri inmesidir. Son derece basit yöntemlerle açıklanabilen bu fiziksel olay, yaklaşık 400 milyon yılda (Dünya’nın oluşumundan 1 milyar yıl sonra) bu koaservatlar tarafından “yiyecek üretmek” için kullanılmaya başlamıştır. “Yiyecek” kelimesinden kastımız, aslında bugün anlamı günlük yaşamda oldukça değişmiş olsa da, hala aynıdır ve atomik yapılardan ibarettir. Yediğimiz tüm yiyecekler, "ilginç" bir şekilde şunlardan oluşur: Proteinler (et, süt, yumurta, vs.), karbonhidratlar (şeker, bal, çikolata, vs.), yağlar (yemek yağı, zeytinyağı, ayçiçek yağı, vs.) ve diğer organik ve inorganik moleküller! Ne tesadüf değil mi? Yediğimiz yiyecekler, vücudumuzdaki hücrelerin atalarının, yani koaservatların “yapıtaşı” olarak kullandığı atomları ve moleküllerden oluşuyor. Aradaki bağı kurmayı size bırakıyoruz. Bu süreçte evrimleşen bir diğer özellik de, bugün bizim “solunum” diyeceğimiz tepkime idi. Son derece basit bir mantıkla çalışan bu tepkime de, en nihayetinde moleküllerin parçalanması ve birleştirilmesi sonucu gerçekleşiyordu. Ve tamemen fiziksel ve kimyasal etkiler altında. Bu kimyasal olayda, bir şeker molekülü, ortamda bulunan ADP molekülleri ve fosfatlarla tepkimeye giriyor ve Enerji, Alkol ve Isı üretiyordu. Her ne kadar kafanızda “solunum”, göğsün inip şişmesi olarak yer etmişse de, bilimsel olarak solunum, sıradan bir tepkimeden fazlası değildir. Güneş ışığını kulanabilen koaservat-hücrelerde gerçekleşen tepkimeler sonucu, dışarıya serbest Oksijen gazı (O2) salınımı başladı. Bu da, ortamdaki oksijenin artması demekti. O zamana kadar oksijensiz olarak gerçekleştirilen solunum tepkimesi, oksijenin varlığında, kimyasal tepkime yasalarından dolayı farklılaştı ve artık tepkimeye oksijen dahil oldu. Artık şeker, Oksijen ile tepkimeye girmeye başladı ve sonucunda Karbondioksit, Su, Enerji ve Isı çıkmaya başladı. Aslında halen oksijen bulunmadığı ortamda, şeker oksijensiz olarak parçalanabilir ve vücuda gereken enerji üretilir. Eğer gözünüzde oksijenli solunumu büyütüyorsanız, oksijenin atmosferde ilk artmaya başladığı zamanlarda, oksijensiz solunumla enerji üreten canlılar için oksijenin toksik bir madde olduğunu belirtmemizde fayda var. Oksijen, biz soluyalım diye var değil. Biz soluyoruz, çünkü canlılar mecburen artan oksijen miktarına zamanında adapte olmuşlar ve bunu kullanacak şekilde evrim geçirmişlerdir. Daha doğrusu bunu yapamayanlar yok olmuşlardır ve seçilim sonucunda oksijenli solunum yapan türler evrimleşmiştir. Oksijenli solunumun başlaması, inanılmaz bir “çeşitliliğe” sebep olmuştur. Kambriyen Dönemi denen bir jeolojik dönemdeki inanılmaz çeşitlilik de, bu sebepten olmuştur. Yine Doğal Seçilim etkilidir ve Dünya’nın dört bir yanındaki “canlılar” üzerinde etkisini sürdürmektedir. Koaservatlardan gelişen ve artık rahatlıkla “hücre” diyebileceğimiz “canlılar” (aslında atom ve molekül yığınları) bulundukları ortama göre sürekli değişmektedirler ve Doğal Seçilim güçsüzleri eleyip, güçlüleri sağ bırakmaktadır (aslında elbette bu olay da “bilinçli” değildir). Daha sonra, yine bu bazı atomların ve moleküllerin “özelleşmesiyle” (aslında yine deneme-yanılmalar sonucu Doğal Seçilime daha fazla direnebilenlerin hayatta kalması sonucu) iki koaservat (ya da artık hücre diyebiliriz) arası “iletişim” başladı. Peki neydi “iletişim”? Molekül ve atom transferi! Moleküllerden kimi, bir koaservattan diğerine doğru hareket etmeye başladı. Bunun da arkasında pek çok fiziksel sebep sayılabilir: Adhezyon (farklı moleküllerin birbirini çekmesi), kohezyon (benzer moleküllerin birbirini çekmesi), difüzyon (çok yoğun ortamdan az yoğun ortama moleküllerin hareketi), ozmos (suyun çok yoğun olduğu yerden az yoğun olduğu yere hareketi) ve daha nicesi... Ancak bu eğilimler, bu konuda “özelleşebilen” moleküler yapıdaki koaservatlar arası “köprülerin” kurulmasını sağladı. Bu köprüler, yine tamamen moleküller ve atomlardan oluşmaktaydı. Son derece basit yapıdaki bu özellikler, ileride çok önemli bir sonucu doğuracaktı: Birden fazla hücrenin, birbiriyle iletişimi sonucu organize yaşamların gelişimi. Bunun zor bir olay olduğunu düşünebilirsiniz. Gerçekten de meydana gelmesi çok uzun sürmüştür. Tek hücrelilerin, çok hücrelilere evrimleşmesi koaservatların oluşumundan sonra 3.4-3.2 milyar yıl sürmüştür ve günümüzden 900-700 milyon yıl önce ancak olabilmiştir. Bu süre zarfında yine pek çok deneme olmuş, büyük bir kısmı hatalarla sonuçlanmıştır. Ancak başarılı olanlar sonunda seçilerek çok hücreliliği mümkün kılmıştır. İşte bu şekillerde, basit atomik yapılardan, günümüzdeki kompleks ve “modern” canlılar var olabilmiştir. Günümüzde, ta 4 milyar yıl önce koaservatların yapısında bulunan pek çok özelliği, biraz daha değişmiş ve gelişmiş şekillerde tüm canlıların hücrelerinde görmekteyiz. Bu inanılmaz karmaşıklıktaki vücutlarımızı trilyonlarca küçük parçaya bölsek, göreceğimiz şey ilk atalarımız koaservatlardaki atomlar ve moleküllerden farklı şeyler olmayacaktır! Bugün bizim “düşünme”, “akıl”, “zeka”, “hisler”, “sevgi”, vs. olarak adlandırdıklarımız, hücrelerde gerçekleşen kimyasal ve fiziksel olaylardan fazlası değildir. Tüm bunlar atomik ve moleküler boyuttaki değişimler ve bunların basit ve olağan etkileridir. Bunların hepsine yeri geldikçe değineceğiz. Tüm bunlardan anlayabileceğiniz gibi; ufacık bir molekül, çok büyük farklılıklar yaratabilir. Ne derler bilirsiniz: "Afrika’daki bir kelebeğin kanat çırpışları, Amerika’daki bir fırtınaya sebebiyet verebilir." Saygılarımızla. ÇMB (Evrim Ağacı) www.evrimagaci.org

http://www.biyologlar.com/canlilik-olusumu-ve-evrimin-bu-surecteki-rolu

Parazitler ve gıda kaynaklı hastalıklar

Hastalık yapan parazitler gıda veya suda bulunabilir. Küçük tek hücreli mikroskobik organizmalardan (protozoa), çıplak gözle görülebilen çok hücreli solucanlara (helmintler) kadar parazitlerin çoğu gıda kaynaklı hastalıklara sıklıkla neden olmaktadır. Bu hastalıklar halsizlik veren küçük rahatsızlıklardan ölümle sonuçlanabilecek vakalara kadar çeşitli şekillerde olabilir. Parazitler, gıdasını ve korunmasını konakçı denilen diğer canlı organizmalardan sağlayan canlı varlıklardır. Hayvanlardan insana, insandan insana veya insandan hayvana geçebilirler. Çoğu parazit gıda ve su kaynaklı hastalıkların önemli nedenleri olarak ortaya çıkmaktadır. Parazitler, bulaşmış insanlar ve taşıyıcı hayvanların doku ve organlarında yaşar ve çoğalır. Çoğunlukla dışkı ile atılır. Parazitler taşıyıcıdan taşıyıcıya, bulaşmış gıda veya suyun tüketilmesi yoluyla veya infekte olmuş insan veya hayvanın dışkısının bulaştığı materyallerin tüketilmesi yoluyla taşınmaktadır. Parazitlerin sık görülen çeşitleri: Giardia duodenalis, Cryptosporidium parvum, Cyclospora cayetanensis, Toxoplasma gondii, Trichinella spiralis, Taenia saginata (sığır tenyası), ve Taenia solium (domuz tenyası)’dır. Giardia duodenalis (eski adıyla G. lamblia) Giardia duodenalis giardiazis’e neden olan tek hücreli, insan ve hayvanların bağırsaklarında yaşayabilen mikroskobik parazittir. Dünya genelinde her bölgede bulunmaktadır ve su kaynaklı (bazende gıda kaynaklı) hastalıkların en çok rastlanan nedeni olarak tanınmaya başlamıştır. İnsanlar giardiazis’e aşağıdaki nedenlerle yakalanmaktadır. 1. G.duodenalis’in kistleri (organizmanın bulaşıcı şekli) ile bulaşmış su veya gıdanın tüketilmesi 2. Giardiazis rahatsızlığı olan insan veya hayvanların dışkıları ile bulaşmış herhangi bir materyalin ağız ile teması Belirtileri İshal, bulantı, karın krampları en sık rastlanan belirtileridir. Bazı durumlarda bu belirtilerde ortaya çıkmayabilmektedir. Belirtiler genellikle G. duodenalis kistlerinin alınımından sonra 1-2 hafta içinde ortaya çıkar. Sağlıklı insanlarda rahatsızlıklar 4-6 hafta içinde son bulur, fakat aylar hatta yıllar süren kronik vakalarla da karşılaşılmaktadır. Giardiazis ile bulaşma riski olan insanlar şunlardır: 1. Çocuk yuvaları veya çocukların bulunduğu günlük bakım merkezlerinde çalışanlar 2. Ülkelerarası yolculuk yapanlar (yolculuk ishali) 3. Yürüyüşçüler, kampçılar gibi işlenmemiş su kaynaklarından su içmek zorunda kalanlar 4. Zayıf bağışıklık sistemi olan HIV/AİDS bulaşmış kişiler, organ transferi yapılanlar, kemoterapi tedavisi devam eden insanlar Giardiazisten korunma yolları şu şekildedir. 1. Gıdaları hazırlamadan önce, yemeden önce, tuvaletten sonra, bebek bezi değiştirdikten sonra, hayvanlarla temastan sonra ellerin sıcak su ve sabunla iyice yıkanması 2. Parazit taşıdığı anlaşılmış kişilerin yayılmayı önlemek için ellerini sıklıkla ve düzenli olarak yıkaması 3. Evlerde işlem görmüş şehir şebeke sularının kullanımı 4. Uzun yürüyüşlerde, kamp yaparken veya su kaynaklarının güvenli olmadığı bölgelere seyahat esnasında su içmekten kaçınılması, suyun kaynatılarak tüketilmesi veya şişelenmiş içme suları, meyve suları ve sıcak kahve, çay gibi alternatiflerin içilmesi 5. Sadece pastörize süt, meyve suyu çeşitlerinin tüketilmesi 6. Çiğ meyve ve sebzeleri yemden önce yıkamak, soymak veya pişirmek 7. İşlenmemiş hayvan gübresi ile gübrelenmiş meyve ve sebzelerin tüketilmemesi 8. İnfekte bireylerin toplu yüzme havuzlarına gitmemesi Cryptosporidium parvum Cryptosporidium parvum kriptosporidiyozis’e neden olan tek hücreli, dünya genelinde su kaynaklı hastalıkların önemli nedenlerinden olan mikroskobik bir parazittir. Sürü halinde yaşayan inekler, koyunlar, keçiler, geyiklerinde bulunduğu bir çok hayvanın bağırsaklarında bulunmuştur. Kriptosporidiyozis insanlara aşağıdaki yollardan geçebilir: 1. C.parvum ookistleri (parazitin bulaşıcı şekli) ile bulaşmış gıda veya suyun tüketilmesi. Ookistler parazitin çevresel etkilere karşı korunma şeklidir ve taşıyıcı dışkısında bulunmaktadır. 2. Kriptosporidiyozis rahatsızlığı olan insan veya hayvanların dışkıları ile bulaşmış herhangi bir materyalin ağız ile teması Belirtileri Sulu ishal, karın krampları, mide bozulması, hafif ateş. Bazı durumlarda belirtiler ortaya çıkmayabilir. C.parvum ookistleri alındıktan 2-10 gün sonra belirtiler ortaya çıkmaktadır. Hastalık 3-4 gün içinde sağlık müdahalesine gerek kalmadan ortadan kaybolmaktadır, fakat günlük bakım merkezlerinde1-4 hafta sürebilen ishal salgınlarına neden olabilir. AİDS’li insanlar ve diğer zayıf bağışıklık sistemlerine sahip bireylerde kriptosporidiyozis ciddi, uzun süreli ve bazen de ölümcül olabilmektedir. Kriptosporidiyozis ile bulaşma riski olan insanlar şunlardır: 1. Çocuk yuvaları veya çocukların bulunduğu günlük bakım merkezlerinde çalışanlar 2. Ülkelerarası yolculuk yapanlar (yolculuk ishali) 3. Yürüyüşçüler, kampçılar gibi işlenmemiş su kaynaklarından su içmek zorunda kalanlar 4. Zayıf bağışıklık sistemi olan HIV/AİDS bulaşmış kişiler, organ transferi yapılanlar, kemoterapi tedavisi devam eden insanlar Kriptosporidiyozis‘ten korunma yolları şu şekildedir. 1. Gıdaları hazırlamadan önce, yemeden önce, tuvaletten sonra, bebek bezi değiştirdikten sonra, hayvanlarla temastan sonra ellerin sıcak su ve sabunla iyice yıkanması 2. Parazit taşıdığı anlaşılmış kişilerin yayılmayı önlemek için ellerini sıklıkla ve düzenli olarak yıkaması 3. Evlerde işlem görmüş şehir şebeke sularının kullanımı 4. Uzun yürüyüşlerde, kamp yaparken veya su kaynaklarının güvenli olmadığı bölgelere seyahat esnasında su içmekten kaçınılması, suyun kaynatılarak tüketilmesi veya şişelenmiş içme suları, meyve suları ve sıcak kahve, çay gibi alternatiflerin içilmesi 5. Sadece pastörize süt, meyve suyu çeşitlerinin tüketilmesi 6. Çiğ meyve ve sebzeleri yemden önce yıkamak, soymak veya pişirmek 7. İşlenmemiş hayvan gübresi ile gübrelenmiş meyve ve sebzelerin tüketilmemesi 8. İnfekte bireylerin toplu yüzme havuzlarına gitmemesi Cyclospora cayetanensis Cyclosporiasis denilen rahatsızlığa yol açar. Tek hücreli, mikroskobik bir parazittir. Az bilinen bir parazit olmasına karşın son zamanlarda çeşitli ülkelerde sıklıkla ortaya çıkmaktadır. İnsanlara bulaşma yolları: 1. C.cayetanensis ookistleri (parazitin bulaşıcı şekli) ile bulaşmış gıda veya suyun tüketilmesi. 2. Cyclosporiasis rahatsızlığı olan insan veya hayvanların dışkıları ile bulaşmış herhangi bir materyalin ağız ile teması Belirtileri: Sulu ishal, karın krampları, kusma, bulantı, kas ağrıları, düşük ateş, yorgunluk. Bazı durumlarda belirtiler ortaya çıkmayabilir. Zayıf bağışıklık sistemine sahip insanlarda belirtiler daha şiddetlidir. Belirtiler ortaya çıkma zamanı ve süreci: C. cayetanensis ookistlerinin ağız yolu ile vücuda alınmasından 1 hafta sonra belirtiler ortaya çıkar. Müdahale edilmezse 1 haftadan 1 aya kadar belirtiler görülür ve belirtiler daha sonra tekrar ortaya çıkabilir. Cyclosporiasis ile karşılaşma riski olanlar: Bütün yaş grupları risk altındadır. HIV/AIDS hastaları, organ transferi olmuş kişiler, kemoterapi tedavisi devam edenler gibi zayıf bağışıklık sistemi olan kişiler büyük ölçüde bulaşma riski altındadır. Cyclosporiasis’den korunma yolları 1. Gıdaları hazırlamadan önce, yemeden önce, tuvaletten sonra, bebek bezi değiştirdikten sonra, hayvanlarla temastan sonra ellerin sıcak su ve sabunla iyice yıkanması 2. Parazit taşıdığı anlaşılmış kişilerin yayılmayı önlemek için ellerini sıklıkla ve düzenli olarak yıkaması 3. Evlerde işlem görmüş şehir şebeke sularının kullanımı 4. Uzun yürüyüşlerde, kamp yaparken veya su kaynaklarının güvenli olmadığı bölgelere seyahat esnasında su içmekten kaçınılması, suyun kaynatılarak tüketilmesi veya şişelenmiş içme suları, meyve suları ve sıcak kahve, çay gibi alternatiflerin içilmesi 5. Çiğ meyve ve sebzeleri yemden önce yıkamak, soymak veya pişirmek 6. İşlenmemiş hayvan gübresi ile gübrelenmiş meyve ve sebzelerin tüketilmemesi 7. İnfekte bireylerin toplu yüzme havuzlarına gitmemesi 8. Yüzerken su yutulmaması Toxoplasma gondii Toksoplasmozis’e yol açan tek hücreli, mikroskobik parazittir. Bu parazitler kedigillerde üreme zincirini sürdürebilirler. Parazit-taşıyıcı ilişkisinde kedi son taşıyıcıdır. Bulaşıcı evresinde (ookist) kedilerin sindirim sistemlerinde gelişirler. Daha sonra kedi dışkısı yolu ile çevreye dağılırlar. İnsanlara bulaşma şekli: 1. Tüketilen gıdalarla (özellikle çiğ ve az pişmiş etler, domuz, kuzu ve vahşi hayvan etleriyle) veya işlenmemiş, parazit içerme ihtimali olan suların tüketilmesi yolu ile 2. Fekal-oral yolla: Toprakla temastan sonra, kedilerle temastan sonra, kedi kumu temizliğinden sonraellerin ağız ile teması , 3. Anneden fetusa (Anne adayının T.gondii ile infekte olması neticesinde) 4. Az görülen bir şekilde ise organ transplantasyonu veya kan verilen hastalarda ortaya çıkabilir. Belirtileri ve şiddeti Belirtileri insanlarda değişik olabilir. Bazı kişilerde nezle benzeri lenf bezlerinin şişmesi, kas ağrıları şeklinde ortaya çıkar. Sağlıklı bireylerde zayıf etki gösterir ve sağlık müdahalesine gerek görülmeden kaybolur. Bazı durumlarda ise infekte olmuş kişi parazitin uyku halindeki şeklini hayat boyu taşıyabilir. HIV/AIDS hastaları, organ transferi olmuş kişiler, kemoterapi tedavisi devam edenler gibi zayıf bağışıklık sistemi olan kişiler, bebekler ciddi toksoplasmozis rahatsızlıkları ile karşılaşabilirler. Ciddi toksoplasmozis rahatsızlıkları gözler ve beyinde hasara yol açabilir. Doğumdan önce infekte olan bebekler zeka özürlü veya diğer mental veya fiziksel problemlerle doğabilirler. Belirtilerin ortaya çıkması ve süreci: Çeşitlilik göstermekle birlikte genelde, parazitin alımından itibaren 1 hafta ile 1 ay arasında ortaya çıkmaktadır. Hastalık süresi taşıyıcının sağlık ve bağışıklık durumuna bağlıdır. Zayıf bağışıklık sistemi olan insanlarda sonu ölümle biten uzun bir hastalık süreci görülebilmektedir. Toksoplasmozis ile karşılaşma riski olanlar şunlardır: 1. HIV/AIDS hastaları, organ transferi olmuş kişiler, kemoterapi tedavisi devam edenler gibi zayıf bağışıklık sistemi olan kişiler 2. Hamilelik süresinde veya hamile olmadan kısa bir süre önce T.gondii ile infekte olmuş annelerin bebekleri. T. gondii ile infekte olmasının üzerinden 6 ay geçtikten sonra anne adaylarının toksoplasmozis’i bebeklerine geçirmeleri nadirdir. Toksoplasmozis’ten korunma yolları: 1. Hamile iseniz veya zayıf bir bağışıklık sistemine sahipseniz toksoplasmozis ile karşılaşma riskiniz hakkında sağlık kuruluşlarından bilgi alınız. 2. Bütün etleri en az 71 santigrat dereceye (iç sıcaklığı) kadar pişirin 3. Çiğ etleri işledikten sonra ellerinizi, kesme tahtalarınızı ve diğer mutfak ekipmanlarını sıcak sabunlu su ile yıkayınız. 4. Evde kedi kumlarını günlük olarak boşaltın. Bir günden fazla kaldığında parazitler erginleşmektedir. 5. Kedilerle temastan sonra, kedi kumu boşalttıktan sonra ellerinizi sıcak sabunlu su ile yıkayın. 6. Bahçe işlerinde veya toprakla temas etmeden önce eldiven giyiniz. 7. Evcil kedileri T.gondii ile infekte olmaması için avlanmalarını veya çöplükte dolaşmalarını engelleyiniz. 8. Evcil kedilerinizi kedi maması veya pişirdiğiniz gıdalarla besleyiniz. Trichinella spiralis Trichinella spiralis trişin’e sebep olan yuvarlak bağırsak solucanıdır. Lrvaları sindirim sisteminden geçerek vücutta çeşitli kaslarda kist oluşturabilir. Dünya genelinde olmakla beraber en yaygın domuz veya vahşi av hayvanların çiğ veya az pişmiş olarak tüketildiği yerlerde rastlanır. Bulaşma yolları: İnsanlar Trichinella larvalarını içeren çiğ veya az pişmiş hayvan etlerini tüketmesi nedeni ile infekte olur. İnsandan insana direkt olarak geçmez. Belirtileri: İlk belirtiler kusma, ishal, bulantı, ateş ve karın ağrısıdır. Daha sonra baş ağrısı, gözlerin şişmesi, eklem ve kas ağrıları, zayıflık, deri kaşıntısı ortaya çıkar. Şiddetli infeksiyonlarda insanlarda koordinasyon zorluğu, kalp ve solunum yolları rahatsızlıklarına neden olur. Bazı durumlarda ölüm görülebilir. Belirtilerin ortaya çıkması ve süreç: Bulaşmış gıdanın tüketilmesinden sonra 1-2 gün içinde ilk belirtiler ortaya çıkar. Sonraki belirtiler 2-8 hafta sonra oluşur. Zayıf geçirilen rahatsızlıklarda nezle ile karıştırılabilir. Trişinozis ile karşılaşma riski olanlar: 1. Çiğ veya az pişmiş domuz eti veya av hayvanı eti tüketenler 2. HIV/AIDS hastaları, organ transferi olmuş kişiler, kemoterapi tedavisi devam edenler gibi zayıf bağışıklık sistemi olan kişiler Trişinozis’ten korunma yolları Gıdalarda bulunabilecek larvaları en az 71 santigrat derecede (gıda iç sıcaklığı) pişirme ile yok edilebilir. Taenia saginata/Taenia solium (Tenya) Taenia saginata (sığır tenyası) ve Taenia solium (domuz tenyası) parazitik solucanlardır. (helmint). Taeniasis yetişkin tenyaların bağırsaklarda bulunması ile ortaya çıkar. Cysticercosis (sistiserkoz) larva evresindeki domuz tenyasının bağırsaklardan farklı olarak dokularda bulunmasıdır. İnsanlar bu iki parazit türü içinde üreme işleminin gerçekleştiği taşıyıcılardır. (Definitive host). Bu parazitlerin üreme çemberleri yani yumurta üretimi sadece insanlarda gerçekleşmektedir. Tenyalar bağırsaklarda kaldığı sürece (30 yıla kadar kalabilir) Yumurtalar insan dışkısı ile çevreye yayılır. Yumurtalar çevrede aylarca canlılığını sürdürmektedir. Bu hastalıklar domuz ve sığır eti tüketiminin fazla olduğu fakat sanitasyon standartlarının yeterli olmadığı az gelişmiş ülkelerde daha sık görülmektedir. Bu ülkelerde seyahat edenler de bu rahatsızlıklara yakalanma riski altındadır. İnsanlara geçişi çiğ veya az pişmiş sığır veya domuz eti tüketimi yoluyla olmaktadır. Belirtileri: Çoğu durumda erişkin tenyalar herhangi bir belirti göstermez. Bazen karın ağrıları, kilo kaybı, sindirim bozuklukları, bağırsak tıkanmaları, peri-anal alanda tahriş oluşabilir. Belirtilerin oluşması ve süreç: T. saginata (Sığır tenyası) 10-14 hafta, T. Solium (Domuz tenyası) 8-12 hafta arasında oluşabilir. Tıbbi müdahale olmadan tenyalar yıllarca bağırsaklarda varlığını sürdürebilir. Kimler risk altında: 1. İnfekte sığır veya domuz eti tüketenler 2. HIV/AIDS hastaları, organ transferi olmuş kişiler, kemoterapi tedavisi devam edenler gibi zayıf bağışıklık sistemi olan kişiler Korunma yolları: Tenya larva kapsüllerinin öldürülebilmesi için en az 71 santigrat dereceye (iç sıcaklığı) ulaşana kadar pişirilmeleri gerekir. Cysticercosis (sistiserkoz) insanlarda aşağıdaki şekillerde ortaya çıkar. 1. T.solium (domuz tenyası) yumurtaları ile bulaşmış gıdaların tüketilmesi sonucu. Tenya yumurtaları kuluçkadan çıkarak larva haline dönüşür ve vücudun çeşitli bölümlerinde cysticerci olarak adlandırılan kistler oluştururlar. Bu kistlerin merkezi sinir sitemi, kalp ve beyin gibi organlarda oluşması ölümcüldür. 2. Kişisel hijyenine dikkat etmeyen ve bağırsaklarında tenya taşıyan kişiler kendi dışkılarında bulunan yumurtaları kendilerine bulaştırarak Cysticercosis’e (sistiserkoz) neden olabilir. 3. T.solium (domuz tenyası) taşıyan insanların dışkıları ile temas eden herhangi bir maddenin ağza konulması Cysticercosis (sistiserkoz) belirtileri: Belirtiler bulaştığı organ ve organ sistemlerine göre değişiklik gösterir. Örneğin, merkezi sinir sistemine bulaşması (neurocysticercosis) psikiyatrik problemler veya sara krizleri gibi belirti göstermektedir. Ölüm yaygındır. Belirtilerin ortaya çıkması ve süreç: T.solium tenyalarının yumurtaları ile infekte olunduktan sonra hastalık belirtilerinin ortaya çıkması haftalarca hatta yıllarca sonra olabilir. Tıbbi müdahale olmazsa belirtilerin yok olması yıllarca sürebilir. Kimler Cysticercosis (sistiserkoz) riski altındadır: 1. Su kaynaklarının güvenli olmadığı veya sanitasyon standartlarının yeterli olmadığı yerlere seyahat edenler. 2. HIV/AIDS hastaları, organ transferi olmuş kişiler, kemoterapi tedavisi devam edenler gibi zayıf bağışıklık sistemi olan kişiler Korunma yolları: 1. Sadece işlenmiş şebeke suyunu kullanın 2. Su kaynaklarının güvenli olmadığı yerlere seyahat edildiğinde su tüketilmekten kaçınılmalı veya parazit yumurtalarını yok etmek için suyu kaynatarak tüketmeli. Sıcak çay, kahve veya şişe suyu tüketmekte güvenli alternatiflerdir. 3. Yüzerken su yutulmaması 4. İnfeksiyonun diğer kişilere yayılamaması için infekte bireylerin ellerini sıklıkla yıkaması 5. Çiğ meyve ve sebzenin tüketilmeden önce yıkanması, soyulması veya pişirilmesi 6. İnfekte bireylerin toplu yüzme havuzlarına gitmemesi

http://www.biyologlar.com/parazitler-ve-gida-kaynakli-hastaliklar

İNSAN EN GELİŞMİŞ YADA EN ÜSTÜN YARATIK MIDIR?

Çoğumuzun buna cevabı "elbette biz en üstün yaratıklarız" olacaktır. "Çünkü bizim diğer canlılardan farklı olarak gelişmiş bir beynimiz ve üstün bir zekamız var. Ve bu özelliklerimizden dolayı çevreye çok iyi uyum sağladık, sayımız inanılmaz ölçülere ulaştı, tüm dünyayı kapladık, uzaya açıldık. Kısacası çok başarılı olduk." Bu görüş insanı tümüyle diğer canlılardan ayırmakta, onu ayrı bir yere koymaktadır ve özünde insan merkezli bir dünya görüşüdür. Tıpkı Tanrı'nın önce insanı yarattığı ve diğer canlı cansız her şeyi de sadece insan için ve o yararlansın diye yarattığını söyleyen dinler gibi. Evet bizler gerçekten başarılı olduk. Çünkü bulunduğumuz çevrelere, zekamız sayesinde, çok iyi uyum sağlayabiliyoruz. Ancak gerçekten en başarılı mıyız? Bu çok tartışmalıdır ve kanıtlanmamıştır. Başarılılık - bu bağlamda - değişen çevrelere en iyi uyum sağlamak demektir, bu da kuşaklar boyu hayatta kalma kavramıyla ifade edilebilir. Bizler, yani Homo Sapiens yaklaşık birkaç yüzbin yıldır, homo cinsi ise yaklaşık iki milyon yıldır var. Oysa hamam böcekleri, o iğrenç(!) yaratıklar, yüz milyon yıldan fazladır varlar ve muhtemelen bizler yok olduktan sonra da var olmaya devam edecekler. Diğer bir örnek de karıncalardan verilebilir. "Karıncalar yaklaşık yüz milyon yıldır, yani Mezozoik zamanın Kretase döneminin ortalarından beri varlar; son ellli milyon yıldır da nüfusu en kalabalık böceklar arasında yer alıyorlar." "Kaba bir tahminle dünyada verili herhangi bir anda 1015 (10 üzeri 15) yani milyon kere milyar karınca bulunuyor."* Örnekler çoğaltılabilir. Gelişmiş bir beyin ve zekaya sahip oluşumuz da bizi eşsiz yaratıklar yapmaya yetmiyor. Çünkü özel olarak tüm insansı maymunlar yani şempanzeler, goriller, orangutanlar vb. görece olarak diğer maymunlara göre daha gelişmiş beyinlere sahiptirler ve daha zekidirler. Genel olarak da tüm primatlar, kademeli olarak, gelişmiş beyinlere sahiptirler ve memeli hayvanlar içinde zekaca en gelişmiş grubu oluştururlar. Yani basit bir anlatımla en yakın akrabamız olan şempanzelerle aramızdaki farklılık sadece bir derece farklılığıdır. Yani farklılıklar nitel değil niceldir. İnsanlarla insansı maymunlar arasında evrimsel bir süreklilik olduğu konuyu bilen kişilerce kabul edilmektedir. Her yaratığın diğerleri arasında benzersiz bir konumu vardır. Homo sapiens'in de "bizim çok üstün olduğuna inandığımız" benzersiz bir konumu var. Ama benzersizliğimiz tıpkı ötekilerin benzersizlikleri gibi, tanrısal bir özellik değil, olağan evrimsel süreçlerin sonucudur. Nasıl ki astronomi dünyamızın evrenin merkezinde olmadığını, milyarlarca galaksiden birinde küçücük bir gezegen olduğunu ortaya çıkarmışsa, biyoloji de Tanrı'nın suretinin örnekleri olmadığımızı, jeoloji ise türümüzün sonsuz zaman içinde bir anlık bir yer aldığını göstermiştir. Yani insan merkezli görüşlerin yanlışlığını bilim, zaman içinde tüm şiddetli karşı çıkmalara karşın ortaya çıkarabilmiştir. Ve tüm bu gerçekler insanın kozmik kendini beğenmişliğine indirilen şiddetli darbelerdir. Tüm bunlar bilindiği halde hala insanın canlılığın içinde ayrı, özel ve üstün bir yeri olduğu inancı ile yetiştiriliyoruz. Kültürümüz bu görüşler üzerine kurulu. Hepimiz, gerçekleri bilen ve kabul edenlerimiz bile zaman zaman önyargılarına teslim olabiliyor. "Toplum bilimleri ve insan bilimleri de çoğu zaman, insanla bağlantısı olan türlere bile herhangibir gönderme yapmaksızın yalnızca insan türüne odaklanıyorlar. Böylesine insan merkezci olmak, insan doğasının sınırlarını, insan davranışının biyolojik süreçlerinin önemini ve uzun vadeli genetik evrimin anlamını bilmemek demektir."* Oysa ki alçak gönüllü(!) olabilsek ve doğanın, canlılığın bir parçası, evrimsel süreçlerin bir sonucu olduğumuzu kabul edebilsek; benzersizliğimizi kanıtlayacak ölçütler aramakla zaman ve enerji sarfetmekten kurtulur, her türlü güç ve uğraşlarımızı sorunlarımıza daha kolay ve daha doğru çözümler bulma yönünde çok daha hızlı ilerleyebiliriz. Bu aynı zamanda türümüze hem kendi içinde hem de diğer canlılarla uyum içinde yaşama kolaylığı getirebilecektir. Ayrıca şunu da belirtmekte yarar var: " İnsanın toplumsal gelişiminin (gelişim haznesinin) iki kaynağı vardır: Darwinci doğal seçilimle değişen geleneksel genetik aktarım Lamarkçı (bireyin uyumla edindiği özelliklerin doğrudan yavruya aktarımı) çok daha hızlı kültürel aktarım. İnsanın evrimde yeni bir evrim dilimine girmiş olması türün genetik kısıtlamaları üzerinden attığının kanıtı değildir. Ayrıca üstünlük de türü biyolojinin üzerine çıkaramaz. Üstünlük olarak kabul ettiğimiz bu özellik genetik programlara uygun olarak gelişmiş biyolojik uyumdan kaynaklanmış olmalıdır."*** Bu nedenle insan tarihini incelerken yalnızca kültürel dönemi değil buna zemin hazırlayan tüm HOMO tarihinin incelenmesi, öğrenilmesi ve öğretilmesi gerekmektedir.

http://www.biyologlar.com/insan-en-gelismis-yada-en-ustun-yaratik-midir

Doğru nefesle Koah ve Astıma dur de!

Günümüzde sıkılıkla görülen astım ve KOAH hastalığı tedavisindeki amaçlardan biri semptomları azaltmak ve yaşam kalitesini yükseltmektir. Astım ve KOAH hastalarına son yıllarda klasik ilaç tedavilerine ek olarak, doğru nefes teknikleri ile uygulanan akciğer rehabilitasyonu ve nefes egzersizleri tedavide önemli avantajlar sağlıyor. Doğru nefes alıp vermek özellikle hastaların yaşam kalitesini yükseltiyor. Liv Hospital Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ferah Ece akciğer rehabilitasyon ve nefes egzersiz programları sayesinde Astım ve KOAH’lı hastalarda semptomların azaldığına dikkat çekiyor. Prof. Dr. Ferah Ece,“Egzersiz toleransı, yürüme ve benzeri fiziksel etkinlikler, günlük yaşam etkinliklerini başarma yeteneği, kendine güven duygusu ve yaşam kalitesi doğru nefes alıp vermekle artar. Ayrıca korku ve depresyon azalır ve yaşam kalitesinde artma meydana gelir” diyor.Nefesle astım atağını azaltmak mümkün  Astım hastaları genellikle biri bronş açıcı, diğeri tedavi edici olmak üzere iki tip ilaç kullanır. Ancak son zamanlarda bu tedavilere solunum egzersizleri de eklenerek astım tedavisinden çok daha etkin sonuçlar alınabiliyor. Egzersizlerin amacı astımlılarda akciğer kapasitesini ve bronşların elastikiyetini artırmak. Bu sayede astım atakların sıklığı ve şiddeti azalır. Deriiiiiin bir nefes al Nefes almak sadece göğüs hastalarının değil sağlıklı kişilerin de dikkat etmesi gereken en önemli unsur. Hareketsizlik göğüs kafesinin rijit kalmasını sağlar ve akciğer elastikiyetini azaltır. Uzun ve derin alınan nefes vücutta oksijen yararlanımı sağlar. Ama kişi nefes almada güçlük çektiğinde egzersiz yapmak da istemez. Fakat solunum egzersizleri, nefes almaya yardım ederek mümkün olduğunca etkin olmayı sağlar ve hayat kalitesini yükseltir.Nefes Terapinin Faydaları· Vücudun oksijen kullanımını iyileştirir. KOAH’lı insanlar nefes almak için diğer insanlara göre daha fazla enerji harcadığı için bu çok önemlidir.· Nefes darlığı belirtilerini azaltır ve nefes almayı iyileştirir.· Kalbi güçlendirir, tansiyonu düşürür ve kan dolaşımını düzenler.· Enerjiyi artırıp daha faal olmayı sağlar.· Uykuyu güçlendirip gevşemeyi sağlar.· Sağlıklı bir kilonun korunmasına yardım eder.· Zihinsel ve duygusal bakışı zenginleştirir.· Başkalarıyla birlikte egzersiz yapıldığında, sosyal izolasyonu azaltır.· Kemikleri güçlendirir.· Bağışıklık sistemini güçlendirir.· Hücre yenileme hızını artırır.· Toksinlerin atılmasını sağlar.· Cildi ve saçları canlandırır.· Metabolizmayı hızlandırır.· Bastırılmış duyguların serbest kalmasını sağlar ve özgürleştirir.· Bilinçaltı seviyedeki negatif düşünce ve kayıtları dönüştürür.· Daha net karar verebilme ve daha keskin bir zeka sağlar.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/dogru-nefesle-koah-ve-astima-dur-de

Gebeyken yapmamanız gereken 10 şey

Gebeyken yapmamanız gereken 10 şey

Yaklaşık 40 hafta süren gebelik boyunca birtakım kurallara uymak gerekiyor. Her ay yeni umutlar ve sürprizlerle yol alınan gebelik serüveninde en önemli şey anne adayının sağlıklı beslenmesi ve düzenli doktor kontrolünden geçmesi. Anne adaylarının kulaktan dolma bilgilerle hareket etmemesi gerektiğini söyleyen Liv Hospital Kadın Hastalıkları, Doğum ve Perinatoloji Uzmanı Prof. Dr. Nilgün Turhan gebelikte yapılmaması gereken en önemli maddeler hakkında bilgi verdi.· Çift Kişilik Beslenmek: Gebelik döneminde anne adaylarının almaları gereken ideal kilo 9 ile 12 kilo arasında olmalıdır.  Bunun için günlük fazladan 300 kalori yeterli olmaktadır. Geleneksel yaklaşım ile iki kişilik beslenmek; anne ve bebek sağlığına zarar verecek, diğer taraftan kilo kontrolünü de zorlaştıracaktır. · Bilinçsiz spor: Gebeliğin özellikle ilk üç ayında, profesyonel kontrol altında olmadan yapılan sporlarda yanlış bir hareket düşüğe sebep olabilir.· Alkol ve sigara: Gebelikte alkol ve sigara tüketimi yalnızca anne sağlığını olumsuz etkilemekle kalmaz, erken doğum, fetüs ölümü, bebekte gelişim gecikmesi, düşük doğum ağırlıklı bebek dünyaya getirme, zeka geriliği, yüzde deformasyon gibi sorunlara neden olduğu gösterilmiştir. Anne adayları gebelik sürecinde alkol ve sigaradan tamamen uzak durmalıdır.· Asitli içecekler: Asitli ve gazlı içecekler, aslında sindiremeyip atılacak besinlerin de parçalanarak depolanmasına sebep olduğundan, fazla kilo alımında ciddi rol oynarlar. Fit ve sağlıklı bir gebelik için bu içeceklerden uzak durulması gerekiyor.· Bol şeker ve tatlı: Saf şeker hiçbir besin değeri olmayan enerji kaynağıdır. Gebelikte şeker tüketimi, ideal kiloyu korumaya engel olmakla kalmıyor, yüksek şeker ile tetiklenen düşüklere, bebek ölümlerine, bebeğin doğum ağırlığında artmaya bağlı zor doğum ve sezaryen ile doğum olasılığının yükselmesine, doğum sırasında bebeğin kan şekerinde düşme, kandaki kalsiyum seviyesinin düşmesi, akciğerlerinde gelişme sorunu yüzünden solunum güçlüğü çekilmesi, sarılık gibi ciddi semptomlara da sebep olabiliyor.· Fazla kahve ve çay: Gebelik sürecinde yüksek miktarda kafein tüketiminin, bebeklerin beyin gelişimini olumsuz yönde etkilediği, düşük, bebekte büyüme geriliği ve çocuğun ileriki yaşamında uzun yıllar devam eden davranış bozukluklarına neden olabileceği konusunda tartışmalar devam etmektedir.· İşlenmiş besinler: Sosis, salam gibi işlenmiş gıdalarda konan katkı maddeleri toksik maddelerin oluşumuna sebep olduğundan hem bebek hem anne için zararlıdır.· Fazla tuz: Fazla tuz tüketimi ödem oluşması ve şişliğe neden olur. Anne adaylarının yeterli miktarda tuz tüketmesi böbrek sağlığı açısından önemlidir. Gebelikte aşırı tuz kullanımı tansiyonu yükseltebildiği için preeklampsi denilen gebelik zehirlenmesine neden olabilir. Preeklampsi tedavi edilmezse anne ve bebek ölümlerine neden olabilir.· Dar kıyafetler: Karın bölgesini içine almayacak ve uterus üzerine baskı yapmayacak tipte çorap ve tayt giyilebilir. Sutyenler asıcı nitelikte olmamalıdır.· Aşırı sıcak ve güneş: Gebelik sırasında sauna, kaplıca, hamam ve uzun süre güneşlenmek gibi vücudu aşırı ısı artımına maruz bırakacak durumlardan kaçınmak gerekir. Bebek üzerine teratojen etkiler yaratabileceği gibi annede aşırı terleme ile sıvı ve elektrolit kaybı ve tansiyon düşmesine bağlı bayılmaya yol açabilir. Tansiyonun düşmesi bebeğe giden kan akımını da azaltacaktır.

http://www.biyologlar.com/gebeyken-yapmamaniz-gereken-10-sey

EVRİM TEORİLERİ

İnsanoğlu kendini ve çevresinde algıladıklarını tanımaya başladıktan sonra, bu olağan üstü varlıkların nasıl meydana geldiğini düşünmüştür. M.Ö. VI. Yüzyılda yaşamış olan Şyonya‟lı filozoflardan Thales, tüm nesneler gibi canlıların da sudan oluştuğunu; Anaximander, canlıların kaynağının deniz olduğunu, başlangıçda balık olan atalarımızdan bugünkü şeklimize evrimleşerek ulaştığımızı; Herakleitus, canlıların gelişmesinde aralarındaki çatışmaların rolü olduğunu ileri sürmüşlerdir. M.Ö. IV. Yüzyılda yaşamış olan Aristoteles, canlılığın başlangıçta kendiliğinden meydana geldiğini, zaman içinde giderek basitten daha karmaşık yapılı canlıların meydana geldiğini (doğa merdiveni) ve canlılarda organların ihtiyaca göre oluştuğunu savunmuştur. Canlı türlerinin ayrı ayrı yaratıldıklarını ifade eden yaratılış düşüncesinin herhangi bir bilimsel kanıtı bulunmadığından burada tartışılamamaktadır. XIII. yüzyılda fosiller üzerinde yaptığı çalışmalarla “paleontoloji” biliminin ortaya çıkmasına neden olan Buffon, canlı türlerinin bir evrim sonucunda meydana geldiğini ifade etmiş olmasına rağmen; kilisenin baskısı sonunda “kutsal kitapta bildirilenlere ters düşen sözlerimi geri alıyorum” demek zorunda kalmıştır. Bu dönemde, bir doğa bilimci olan Charles Darwin‟in dedesi Erasmus Darwin de Buffon gibi, canlıların yaşamları sırasında edindikleri beceri ve özelliklerin yeni kuşaklara geçmesiyle evrimleştiği görüşünde idi. Bununla beraber, aydınlanma çağı olarak bilinen bu dönemde, Carl von Linné‟nin morfolojik ve fizyolojik özellikleri bakımından biribirine benzeyen canlıları aynı grup içinde toplayarak, en küçük canlı gruplar olan türleri oluşturması; Cuvier‟nin aynı türden olan bitki ve hayvanların erkek ve dişilerinin kendi aralarında birleşmeleri sonunda fertil yavruların meydana getirdiklerini saptaması; XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Cuvier, Hilaire ve Gothe‟nin, belli işlevleri yerine getiren organların, canlılar arasında gösterdikleri benzerlik ve farklılıkları inceleyerek homolog ve analog organların ontogenetik gelişimlerini açıklamaları; canlıların evrimsel bir gelişimin sonunda çeşitlendikleri düşüncesini destekleyen yeni delilleri ortaya çıkarmıştır. Bugüne kadar yapılan çalışmalara rağmen, biyoloji sistematiğinin son şeklini aldığını söylemek mümkün değildir. Hatta, evrimin sürekliliği düşünülürse tamamlanması da mümkün gözükmemektedir. Ancak, bu çalışmaların sonunda; a) Biribirine yakın gruplar arasında benzerliklerin fazla olmasına karşın, uzak gruplar arasında benzerliklerin giderek azaldığı b) Sistematiğin alt sıralarında yer alan canlıların ilkel ve basit yapılı olmalarına karşın, üst sıralarda yer alan canlıların daha zengin bir biyolojik işleve ve karmaşık yapıya sahip oldukları c) Aynı tür içindeki canlıların kendilerine benzer ve fertil yavrular meydana getirdikleri d) Paleontolojik bulguların da yardımıyla; Jeolojik devirlerde yaşamış ve bugünkü canlılara benzeyen tür sayısının eski jeolojik devirlere gidildikçe azaldığı, yakın jeolojik devirlerde arttığı görüldü. Bu gözlemlere dayanarak, Hilaire; “hayvan türlerinin birbirinden meydana geldiğini” ileri sürdü, fakat dönemin ünlü anatomisti Cuvier ile yaptığı tartışmada ileri sürdüğü deliller yeterli bulunmadı. Lamarck (1744-1829) “Phylosophy Zoologique” adlı eserinde, türlerin ara varyetelerle, cinslerin ara türlerle ve familyaların ara genuslarla biribirlerine bağlı olduklarını ve değişen ortam koşullarına uyumlu yeni bir türün bir başka türün değişmesiyle meydana geldiğini ileri sürdü. Lamarck‟a göre, çok kullanıldığı için gelişen veya kullanılmadığı için körelen bir organın eşem hücreleri üzerindeki etkisi bu özelliklerin yeni döllere geçmesine neden oluyordu. Zürafanın, ağaçların yeşil yapraklarına uzanabilmesi için boynunun uzaması ve kurbağanın su içindeki hareketini kolaylaştıran arka ayakları arasında yüzme derisi gerili olması, bu canlıların, ortam koşullarına uygun olarak değişmeleri sonunda meydana gelmişti. Benzer şekilde, köstebekte gözlerin körelmesini, yılanlarda üyelerin yok olmasını, bu organların kullanılmamaları sonucunda yok oldukları şeklinde yorumlamıştır. Lamarck‟ın hipotezinin özelliği, canlılarda görülen değişikliklerin fonksiyona bağlı olarak ve ortamın koşullarına uygun olarak meydana gelmiş olmasıdır. Hipotezde yer alan, “canlılar içinde bulundukları koşullara uyar” önermesi bugün de gözlenen, doğruluğu çok kere kanıtlanmış bir olgudur. Ancak, bu yöndeki bir teorinin hıristiyanlığın telkinlerine uymaması yanında, değişikliklerin yeni döllere geçişini açıklamakta teorinin yetersiz kalması ve daha açık olarak; bugüne kadar yapılan gözlemlerde, canlılarda doğumdan sonra kazanılmış olan özelliklerin sonraki döllere geçtiğinin gösterilememesi nedeniyle fazla taraftar toplayamamıştır. Örneğin, August Weismann (1834-1914), yirmi döl boyunca kuyruklarını kestiği farelerin yirmi birinci dölde de deney serisinin başındaki fareler kadar uzun kuyruklu olduklarını gördü. Bu deneyler sonunda Weismann, vücudu meydana getiren somatik hücrelerin kalıtımda rolünün bulunmadığını; kalıtımla ilgili hücrelerin üreme (germ) hücreleri olduğunu ve çevresel faktörlerin üreme hücrelerine etki etmediğini buldu. Nitekim, Müslümanların ve Musevilerin, yüzyıllardan beri sünnet olmaları, bu toplumlarda herhangi bir kalıtsal değişikliğe neden olmamıştır. Aynı şekilde, Çinlilerin çocuklarına ayaklarının küçük kalması için yüzyıllar boyunca demir ayakkabı giydirmeleri de Çinlilerin ayaklarını küçültmemiştir. Halbuki, bugün bakterilerin antibiyotiklere, böceklerin insektisitlere karşı bağışıklık kazandıkları bilinir ve Lamarck‟ın hipotezi bu olayları anlamamıza yardım eder. Ancak bu yönde yürütülen araştırmalar, bağışıklığın bir populasyonun bütün fertlerinde değil, uygun gen kompozisyonuna sahip olan bazı fertlerinde meydana geldiğini ve bu fertlerin populasyon içindeki sayısının, doğal seçim baskısı altında daha sonraki döllerde giderek artmasıyla dirençli ırkların oluştuğunu gösterdi. Ayrıca, genetik alanındaki bilginin artmasına bağlı olarak bugün kabul edilen evrim düşüncesinin olası mekanizması ortaya konmuştur. örneğin Lüers, populasyon düzeyinde kazanılmış bir bağışıklığın, mutasyon, doğal seçim ve genlerin rekombinasyonuyla birlikte açıklanabileceğini ileri sürmüştür. Aydınlanma çağında, en fazla taraftar toplayan evrim teorisi, Charles Darwin (1809-1882) tarafından önerilen “doğal seçim” teorisidir. Aydın bir çevrede, varlıklı bir ailenin çocuğu olan Darwin, hekim olan babasının tüm gayretlerine rağmen tıp eğitimini başaramamış, Cambridge Üniversitesinde yine babasının zoruyla başladığı teoloji eğitimini tamamlamıştır. Bu arada, botanik ve jeoloji derslerine devam ederek, meydana getirdiği böcek koleksiyonuyla bilim dünyasının ilgisini çekmiştir. 1831 yılında “Beagle” adlı gemiyle Güney Amerika kıtasının çevresini dolaşma olanağını elde eden Darwin, Galapagos adalarının faunasını inceleyerek örnekler toplamış ve 1836 yılında Şngiltere‟ye dönmüştür. Seyahati sırasında okuduğu, kıtaların kayma teorisini savunan Charles Lyeel(1797-1875) in “Jeolojinin Şlkeleri” ve 1838 yılında okuduğu Thomas Malthus (1766-1834) un “Nüfus Üzerine Deneme” adlı kitaplarından da etkilenen Darwin, 5 yıl boyunca doğada yaptığı gözlemlere ilave olarak, seferden döndükten sonra 23 yıl topladığı materyal üzerinde yaptığı çalışmalardan sonra 1859 yılında “Türlerin Kökeni” adlı kitabını yayınladı. Darwin teorisinde, bir populasyon içinde, değişen ortam koşullarına en iyi uyum sağlayan fertlerin alıkonmasıyla yeni bir ırkın meydana gelebileceğini, dölden döle farklılaşmanın artarak yeni ırkın başlangıçdaki populasyonun ait olduğu türden farklı ve yeni bir türe dönüşebileceğini ileri sürmüştür. Darwin‟e göre evrim şu sırayla meydana gelmektedir. 1- Bir ekosistem içinde yer tutan her populasyon için, o ekosistemin bir taşıma kapasitesi vardır. Çünkü, ekosistemler yaşam alanı, barınak ve besin gibi olanaklar bakımından sınırlıdır. Nitekim, yapılan bir hesaba göre, 1 erkek ve 1 dişiden oluşan Drosophila melanogaster çiftinden 3 hafta sonunda, teorik olarak 245 000 fert meydana gelebilmektedir. Fakat doğada hiç bir zaman bu ölçüde büyümeye rastlanmamıştır. Örneğin, 100 cm3 lük bir yetiştirme kabında, yeterli besin bulunmasına rağmen; yumurtalarından yeni çıkmış kelebek larvalarından 100-150 den fazlası birarada yetiştirilememektedir. 2- Aynı populasyona ait fertler arasında, morfolojik ve fizyolojik özellikleri bakımından farklar vardır. Eşeyli çoğalan bir populasyonun üyeleri, tek yumurta ikizleri dışında, biribirlerinden bazı karakterler bakımından farklıdır. 3- Ekosistemin sınırlı olanaklarında hayatta kalabilmek için populasyonun farklı özelliklere sahip olan fertleri arasında rekabet başlar. 4- Sahip oldukları özelliklerle çevrenin isteklerini karşılayabilen fertler rekabeti kazandıkları için hayatta kalır (doğal seçim) ve populasyonun sonraki dölü meydana getirirler. 5- Çevresel koşullar sürekli değişmektedir. Değişim, iklim düzeyinde, sıcaklık, nem, ışık miktarı gibi faktörlerin günlük, mevsimlik ve yıllık değişimlerini; biyolojik olarak, canlıların doğumdan sonra büyüyüp, yaşlanarak ölmelerini; ekosistem olarak, örneğin oligotrofik özelliklere sahip olarak yeni oluşmuş bir gölün, zamanla ötrofik ve distrofik bir göl halini alması, daha ileri aşamada kurumasıyla; çalılıktan başlayarak bir meşe ormanı ekosistemine varan farklı “serel evre” lerden geçmesi gibi çok farklı konuda ve bazen çok geniş kapsamda, yani biyosfer ölçüsünde meydana gelmektedir. Örneğin, CFC (klor-flor - karbon) bileşiklerinin sebep olduğu stratosferik ozon miktarındaki azalmaya bağlı olarak, biyolojik etkiye sahip olan ultraviyole ışınlarının yeryüzüne ulaşması ve sanayi devriminden (1860) sonra hızla tüketilen organik karbon kaynaklarından açığa çıkan karbon dolatısıyla ortaya çıkan küresel ısınma, tüm biyosferi içine alan küresel değişikliklerdir. 6- Değişen koşullara bağlı olarak kazanılan karakterlerin toplamına sahip olan fertlerden oluşan populasyon ile eski populasyonun fertleri, aralarında meydana gelen bu farklılaşmadan sonra biraraya gelseler dahi fertil yavrular meydana getiremezler. Aralarında tür düzeyinde fark meydana gelmiştir. Bu türleşmedir. Ancak, bu teoride bugünkü kalıtım bilgimize göre yanlış olan bir anlayışın üzerinde durmak gerekir. “Doğal seçim teorisi” olarak da bilinen bu teorinin ileriye sürüldüğü XIX. yüzyılda, kalıtsal özelliklerin vücut parçalarından geldiği ve bir çaprazlama sonucunda ortaya çıkan melezde, anne ve babaya ait karakterlerin eriyerek karışmaları nedeniyle yavrunun, anne ve babaya ait karakterlerin bir ortalaması olduğu düşüncesi hakimdi. Yani, ana ve babada var olan siyah ve beyaz gibi iki zıt karakterin yavruda gri rengi meydana getireceğine inanılıyordu. Halbuki, gözlemler bir aile içindeki çocukların, anne ve babaya ait karakterlerin bir ortalaması olmak yerine; bazılarının anneye veya anne soyundan birine örneğin dayıya, bazılarının babaya veya baba soyundan birine örneğin halaya benzediğini gösteriyordu. Fakat bunun nasıl meydana geldiği bilinmiyordu. Bu durum, Darwin'in de dikkatini çekmiş olmasına rağmen, bu konuda yeterli bilgi birikimine sahip olmadığından açıklayamamıştır. Nitekim, bugünkü bilgimize göre; anne ve babadan gelen baskın (dominant) ve çekinik (resesif) karakterler yavruda homozigot (AA veya aa) veya heterozigot (Aa) durumda bulunmaktadırlar. Bunların biribirleriyle karışması söz konusu olmamakta; bir karakter için baskın olan gen homozigot ya da heterozigot durumda olsa da fenotipte etkisini gösterebilirken, çekinik olan gen ancak homozigot durumda olduğunda fenotipte etkisini gösterebilmektedir. Genetik alanında yaptığı çalışmalarla tanınan Gregory Johann Mendel (1822-1884) ile Darwin (1809-1882) aynı dönemde yaşamış olmalarına rağmen, aralarında bilimsel bir ilişkinin kurulamamış olması bilim ve onlar adına talihsizlikti. Mendel‟in bulgularının önemi yaşadığı dönemde anlaşılamamış, ölümünden 16 yıl sonra Erich Tschermak von Seysenegg, Hugo de Vries ve Carl Erich Correns tarafından bilim dünyasına tanıtılmıştır. XX. yüzyılın başlarında, Hollandalı deVries (1848-1935), döller boyunca yetiştirdiği otuza yakın bitki türünde kendiliğinden meydana gelen ve kalıtsal nitelik gösteren değişikliklerin meydana geldiğini (varyasyon) saptadı. Benzer sonuçlar bulan, Alman Correns (1864-1933) ve Avusturyalı Tschermak (1871-1962) ile birlikte, 1900 yılında “mutasyon Teorisi” ni ileri sürdüler. Bu teoriye göre, bir tür içinde, birdenbire, ara dereceleri bulunmayan değişikliklere sahip canlılar (mutant) meydana gelebilir. Bu değişiklikler göz renginden zeka düzeyine kadar tür içi çeşitliğe ait karakterlerde olabildiği gibi, tür için karakteristik olan özelliklerden birinde de meydana gelebilir ve hayat mücadelesinde organizmaya avantaj sağlar veya zararlı olabilir. Mutasyon teorisine karşı, “canlılarda görülen değişikliklerin genellikle onların yaşama gücünü azaltıcı yönde olması” ve “türe özgü karakterlerinde değişiklik meydana gelen fert populasyonun diğer fertlerinden ayrı kalacağı için, soyunu devam ettirme ve bu değişikliği sonraki döllere aktarma şansının bulunmaması” gibi görüşler ileri sürülmüştür. Ancak, bugünkü bilgimize göre; canlılar geometrik dizi şeklinde artma eğilimindedirler. Mutasyonların çoğu, fertte olumsuz gelişmelere yol açmasına rağmen, az sayıda meydana gelen ve çevreye uyumda avantaj sağlayan mutasyonlar meydana geldikleri populasyon içinde kalıcı olurlar, bu değişikliklere sahip olan mutantların sayısı populasyon içinde giderek artar. Karşı görüşe göre, meydana gelen mutantın içinde bulunduğu populasyonun fertleriyle birleşemeyecek veya fertil yavru veremeyecek kadar farklılaştığı varsayılmaktadır ki, bu olağanüstü bir olaydır. Halbuki, mutasyonların çoğu türe özgü karakterlerin birinde meydana gelebilir ve bu değişiklik mutantın populasyon içinde fertil birleşmeler yapmasına engel teşkil etmez. Alman Biyolog August Weismann' ın da içinde bulunduğu bir grup biyolog, canlı varlıklarda genetik materyalin organizmanın somatik dokularından farklı olduğu ve ondan etkilenmediği sonucuna vardılar. Bu sonuç, bir organizmanın doğumdan sonra kazandığı yetenek ve özelliklerin neden kendinden sonraki döllere geçmediğinin anlaşılmasını sağladı. Buraya kadar anlatılan bilgi birikimine sahip olan biyologlar XIX. yüzyılın sonlarında Darwin‟in teorisi ile mutasyon teorisini birleştirerek “neodarwinizm” olarak adlandırılan yeni bir evrim teorisi geliştirdiler. Neodarwinistlere göre evrim; “bir populasyon içinde, organizmaların ortama uyumunda zayıflık yaratmayan küçük mutasyonların birikmesi sonunda, türe özgü karakterler bakımından orijinal populasyondan farklı ve ortam koşullarına daha uyumlu bir populasyonun ortaya çıkması” şeklinde meydana gelir. Darwinizm ve Neodarwinizm arasındaki benzerlik, her ikisinde de “doğal seçim” mekanizmasına yer verilmiş olması; fark ise, Darwinizmde “canlılarda değişikliğin ortam koşullarına bağlı olarak meydana gelmesi” düşüncesi yerine Neodarwinizmde “önce mutasyonların meydana geldiği” düşüncesinin yer almış olması ve karakterlerin sonraki döllere nasıl taşındığının öğrenilmiş olmasıdır. Bu konuda yapılan çalışmalar, canlılarda meydana gelen her mutasyonun canlının hayatta kalma gücü ve fertilitesi üzerinde olumsuz etkilere neden olmadığını, bazı koşullar altında canlının hayatta kalabilme yeteneğini artırdığını göstermiştir. Örneğin, Ptychopoda seriata kelebeğinde, kanatların deseninde değişikliğe neden olan bir mutasyon; kelebeğin hayatta kalma gücünü normal koşullarda azaltmasına karşın, soğuk ve rutubetli ortamlarda artırdığını göstermiştir. Bu kelebek, bir başka canlı ile ekolojik nişlerinin çakışması sonucunda habitatını değiştirmek durumunda kalırsa, sahip olduğu bu mutasyonla daha soğuk ve rutubetli ortamlarda hayatta kalmayı başaracak, oluşan yeni populasyonun gen havuzuna başka mutasyonların eklenmesiyle yeni bir tür meydana gelebilecektir (adaptif radyasyon). Buna göre, bir populasyon içinde görülen küçük mutasyonlar populasyonun gen havuzunda değişik genlerin birikmesine olanak sağlarken; diğer taraftan işleyen “doğal seçim” mekanizması var olan koşullara uygun olmayan genotiplerin ayıklanmasını sağlamaktadır. Örneğin, Florida da deniz kıyısındaki ormanlık bir alanda ve kıyıya yakın kumluk bir adada yaşayan aynı türden farelerin, ormanlık alanda koyu renkli, adada açık renkli olmaları şu şekilde açıklanmaktadır. Konu edilen fare populasyonununda rengin 3 gen çifti (A/a, B/b, C/c) tarafından belirlendiği kabul edilirse, F1 dölünün sperm ve yumurta hücrelerinde 23 = 8 farklı renk kombinasyonu (ABC, ABc, AbC, aBC, Abc, aBc, abC, abc) bulunacaktır. Buna göre F2 dölünde koyu ve açık renk veren gen kombinasyonlarından birer adet bulunma olasılığına karşın, ara derecelerde renk veren 62 adet farklı gen kombinasyonuna sahip fare meydana gelme olasılığı bulunacaktır (Tablo 1). Renk geni üzerinde meydana gelen mutasyonlarla fare populasyonunun gen havuzu içinde biribirinden farklı renk genlerinin sayısı artarken, karayla bağlantılı olan adada da farklı renklerde mutantlar görülecektir. Ancak, ada ile kara arasındaki bağlantının kesilmesi ve ada üzerindeki ormanın yok olmasıyla, çıplak ve kumluk alanda kendilerini gizleyemedikleri için kuşlar tarafından avlanan koyu renkli farelerin populasyondan elenmesiyle (doğal seçim) adada sadece açık renkli fare ırkı barınabilmiş; bunun tersine, ormanlık alanda açık renkli farelerin populasyondan elenmesiyle koyu renkli fareler barınabilmiştir. Bu örnekte, adada açık rengi; karada ormanlık alanda koyu rengi meydana getiren genler “doğal seçimde avantajlı gen” olarak tanımlanmaktadır.

http://www.biyologlar.com/evrim-teorileri

Bakteri hücreleri arasında haberleşme (Cell-to-cell communication: quorum sensing)

Yakın zamana kadar tek ve çok hücreli organizmaları ayırmada önemli bir fark çok hücrelilerde hücrelerarası iletişimin olmasıydı. Yüksek canlılarda hücreler arasında sinyallerin gelip gitmesi, karmaşık sinyal yollarının olması onları tek hücrelilerden ayıran bir özellikti. Şimdi ise aynı türden yada farklı türlerden bakterilerin kendi aralarında haberleşebildiğini biliyoruz. Üstelik bu özellik bakterilerin yaşamsal fonksiyonlarıyla yakından ilişkili. Bir tek hücreli, etraftaki kendine benzer hücreleri nasıl algılıyor? Bu haberleşme için bakteriler kendi ürettikleri sinyal moleküllerini kullanıyorlar. Bu sinyaller komşu bakterinin zarından geçer ve bu sinyallerin miktarı arttığında ortamdaki bakteri sayısıda artmış demektir. İşte bu şekilde bakteriler kendi sayılarını algılayabilmekte. Bu algılamaya Quorum sensing denir. Quorum-sensing mekanizması, türe özgü davranışı hep birlikte sergilemeyi, bu davranışı ortaya koymada zamanlamanın ayarlanmasını, çevresel şartlar sık sık değiştiğinde bu değişikliklere hızlı yanıt verebilme imkanını sağlar. Ki bu özellikler bakterinin adaptasyonunda ön sıradaki özellikler. Bakteriler QS için hangi sinyal moleküllerini kullanır? Bilgimiz dahilinde olanlar Açil Homoserin Lakton (AHL) türevleri, oligopeptitler ve bu sınıflara girmeyen bazı moleküller. Gram negatif bakterilerde Açil homoserin laktonlar; Gram pozitif bakterilerde ise oligopeptitler etkili. Türe özgü davranışlar nelerdir? Sporulasyon, toplu kaçış, konjugasyon, hücre bölünmesi, antibiyotik üretimi, biyolüminesans, lag fazından çıkma, biyofilm oluşumu, nodül sayısını sınırlama, virülans faktörlerinin salgılanması, ekstrasellüler proteaz üretimi, ekzoenzimlerin üretimi. Quorum-sensing mekanizması: aynı türe ait bakteriler arasında olabildiği gibi, farklı bakteri türleri arasında vede Prokaryot canlı ile ökaryot konağı arasında da olabilmektedir. Salgılanan moleküler ve kullanılan algılama düzeneğine göre 3 tip quorum-sensing mekanizması vardır: Gram (-) bakterilerde LuxI homologları denilen bazı enzimler türe özgü AHL moleküllerini katalizler. Bu AHL’lar LuxR tipi transkripsiyonel düzenleyiciler tarafından algılanır. Gram (+) bakterilerde ise sinyal iletimi için oligopeptitlere bağlı olarak iki-bileşenli fosforlama zinciri kullanılır. (Örneğin Bacillus subtilis’de iyi araştırılmıştır). Üçüncü ve son mekanizma “Hibrit sistem”dir. Vibrio harveyi modelide denir. Burada hem oligopeptidleri görürüz hemde LuxI/LuxR tipi proteinler hücre içinde sinyal yolunda görev alır. İki tip sinyal üretilir: LuxLM tarafından AI-1 ve LuxS tarafından; AI-2 sinyal molekülleri. AI-1 molekülü tür içi sinyalleşmeyi sağlarken; AI-2 (LuxS) türler arası sinyalleşme de görev alır. Türler arası sinyalleşmeye “cross-talk” da denir. Farklı türler arası sinyalleşmede çeşitli kanıtlar vardır: 1.AI-2 sinyalinin bir çok farklı türde bulunması 2.Streptococcus gordonii ve Porphyromonas gingivalis türleri birarada diş plakları oluşturmakta ve bunun için AI-2 sinyalini kullanmaktadır. 3.Pseudomonas aeroginasa LuxS geni taşımasa da AI-2 sinyaline yanıt vermekte ve patojenik özellikleri artmaktadır. 4. P. aeruginosa AHL sinyalleri ökaryotik hücrelere girebilmekte ve bu hücrelerde aktif olarak immün yanıtı değiştirebilmektedir. Özellikle 3-0-C12-HSL, kemokin interlökin 8 8IL-8) in üretimini stimüle etmektedir. Staphylococcus ’larda biyofilm oluşturma, Agrobacterium’da bitkilerin enfeksiyonu yada P. aeroginosa enfeksiyonları tümüyle bakteriler arası sinyalleşmeye bağlıdır. Bu nedenle QS önümüzdeki yıllarda bakterilerin girdiği her alanda öncelikli çalışma konularından birini oluşturacaktır. Sinyalleri kontrol ederek üretim ve enfeksiyonların önlenmesine kadar pek çok konuda yenilikler beklenmektedir. (Ayrıntılı bilgi için : Henke,J.M., Bassler, B.L. (2004) Bacterial Social Engagement, Trends in Cell Bio. 14 (11): 648-656)   Quorum Sensing-I (Yeterli Çoğunluk Algilanmasi) Bakterilerin dunyasina baktigimizda, onlarin da insanlar gibi birbirleriyle iletisim kurdugunu, konustuklarini farkederiz. Aslinda bakterilerin cok gelismis sosyal bir hayati oldugu soylenebilir. Mesela topluluk halinda yasamayi tercih ederler; kucuk topluluklar (clusters) ve hatta biyofilmler olustururlar, yasama ortami olarak yiyecegin bol oldugu mekanlari secerler, cogalirlar, nufuslarini belli bir sinirin ustune cikarmazlar, cunku cogalmaya devam ederlerse acliktan oleceklerini bilirler. Bazi patojen (vucuda zararli) bakteriler, insan vucuduna girdikten sonra belli bir sayiya ulasmadan zehirli maddeler sentezleyip kendilerini ele vermezler, ve dahi saldiriya gecmezler. Cunku vucuttaki bagisiklik sistemi hucrelerinin (mesela akyuvarlar) onlari oldurebilecek kuvvette oldugunu bilirler; ama sayilari belli bir degerin ustune ciktiginda hucuma karar verecek kadar da akillilardir. Peki tum bu sosyal davranislari nasil oluyor da kucucuk bir bakteri (~1-10 μm) yapabiliyor? Gunumuzde bir cok hastaliga sebep olan ve milyonlarca insanin olumunden sorumlu olan bakterilerin zekasinin olmadigini soylemek dogru olur mu? Şekil: Biyoluminesant Vibrio Fischeri Bakterisi Bu sorularin cevabini gercekten biliyor muyuz? Tam olarak bilmesek bile bu davranislari aciklayabilecek bazi mekanizmalar mevcut. Bunlarin basinda da bence “Quorum Sensing” geliyor. Quorum Sensing’i bakterilerin birbirleriyle iletisim kurma, dolayisiyla sayilarini kontrol etme ve buna bagli olarak fizyolojik ve patojenik ozelliklerini degistirme mekanizmasi olarak tanimlayabiliriz. (Quorum: yeterli cogunluk, salt cogunluk) Quorum Sensing-II (Yeterli Çoğunluk Algilanmasi) Merakla beklenen "Quorum Sensing" mekanizmasini acikliyoruz. Asagidaki sekilde en basit quorum sensing modeli gosterilmistir. Bu quorum sensing mekanizmasi Vibrio Fischeri adli bakteriye aittir. Her bakterinin kendine ozgu bir quorum sensing mekanizmasi vardir ama genelde birbirlerine benzerler ve temel prensipler aynidir. Vibrio fischeri adli bakteri okyanuslarda bulunur ve eger sayilari coksa ortama biyoluminisans ile isik verdigini goruruz, ama sayilari az iken ortama isik vermezler. Burdan anliyoruz ki, vibrio fischeri aslinda kendi nufusunun ne oldugunu biliyor ve buna gore ortama isik yayiyor veya yaymiyor. Gelelim vibrio fischeri quorum sensing mekanizmasina: Simdi yukardaki sekle baktiginizda gorusunuz ki sistemde iki farkli protein var: LuxI ve LuxR. LuxI adli protein 3-oxo-C6-HSL [kisaca HSL(homoserin lakton) diyelim biz] adli molekulun sentezinden sorumludur. Lux R adli protein ise, HSL molekulune baglanir ve LuxR-HSL kompleksini olusturur. Bu kompleks de LuxI sentezini hizlandirir. Bu sistemde HSL molekulu aslinda otokatalizor gibi davranir. Cunku ortamda HSL molekulunun sayisi arttikca, LuxR-HSL kompleksinin miktari artar, kompleksin miktari arttikca bakteri daha fazla LuxI yapar, LuxI’in sayisi arttikca da bakteri daha fazla HSL sentezler. Mukemmel bir pozitif geri besleme halkasi (positif feedback loop) aslinda... Vibrio fischeri'nde LuxI proteini yapildikca, yaninda ayni zamanda lusiferaz enzimi de sentezlenmektedir ki, bu da biyoluminisanstan, yani isigin olusmasindan sorumludur. Dolayisiyla, ortamda HSL miktari fazla ise, bu ortamda LuxI yapimi hizli olur ve bakteri ortama cok miktarda isik yayar. HSL molekulleri bakteriden disariya ve iceriye kolayca diffuzyona ugrayabilen kucuk molekullerdir. Yani bir bakteri HSL sentezlediginde, HSL molekullerinin bir kismi ortama da verilir. Bu HSL molekullerini algilayan bakteriler bir araya gelirler, cogalirlar. Boylece bakteriler sayilarini bir yerde artirmis olurlar. Peki bakterilerin sayilari artinca ne olur? Yerel bir bolgede HSL derisimi artmis olur, yani bakteriler daha fazla LuxI sentezlemeye baslar ve bunun sonucu olarak ortama isik verirler. Ve bakteri sayisi belli bir degerin altindayken ortama verilen isik o kadar azdir ki, gorulemez; fakat belli bir eşik degerinin ustune ciktiginda ise ortama cok fazla isik vermeye baslarlar. Vibrio fischeri adli bakteri quorum sensing sistemi ile ortama isik verip vermeyecegini kontrol ediyor. Bazi zararli bakteriler ayni sistemi kullanarak, saldiriya gecip gecmeyeceklerini kararlastiriyor, kimi bakteriler yine ayni sistemi kullanarak biyofilm olusturup olusturmayacaklarina karar veriyor ve kimileri ise zehirli madde salinimini kontrol ediyor. Vibrio fischeri quorum sensing modeli biraz karisik gibi gorunse de, su ana kadar bulunmus en basit quorum sensing sistemidir. Aslinda tepkime kinetiginden baska bir sey olmayan bu quorum sensing sistemi, bir bakterinin sosyal yasamini aciklayabiliyor. Kaynak: www.kimyasanal.net

http://www.biyologlar.com/bakteri-hucreleri-arasinda-haberlesme-cell-to-cell-communication-quorum-sensing

Dünya Çevre Gününde Sosyal Çevre Kirliliği

Prof. Dr. İbrahim Ortaş Çukurova Üniversitesi Özet: Her yıl 5 Haziranda Çevre günü kutlanmaktadır. Ne yazık ki bütün güzel söylenen sözlere rağmen çevre sorunları hızla artmaktadır. Bunun altında ciddi bir bilgi ve bilinç yetersizliği olduğu kanısındayım. İnsanın doğayı egemenliğine alma duygusu, yer yüzeyinin her tarafını rant olarak görmesi anlayışını doğurmuştur. İnsanın bencilliği ve çıkar ilişkileri ne yazık ki doğayı olumsuz etkilemektedir. Doğal ve sosyal çevre kirlilikleri iç içe bir bütün olarak bütün insanlığın geleceğini etkilemektedir. Bugün bölgemizde akan kan, gözyaşı ve şiddetin altında çıkar ve bencillikler berberinde yaratığı dolaylı çevre kirliliği ne yazık ki çoğu gözler tarafından görülmemektedir. Irak ve Afganistan’da yaşanan anlamsız savaş sonucu milyonlarca bombanın patlatılması, petrol kuyularının ateşe verilmesi başlı başına birer çevre sorunudur. Son günlerde Meksika körfezinde meydan gelen BP’nin petrol platformunun çökmesi ile denize yayılan petrolün yarattığı çevre kirliliğinin doğal hayatı tehdit etmesi de insanın doğayı nasıl acımasızca sömürdüğünün açık işaretidir. Bölge insanlarının bu savaşların etkisi ile yaşam zorlukları yaşarken, Gazzae’da ablukaya alınmış 1.5 milyon insanın açlığa mahkûm edilmesi de bir sosyal ve onun yaratığı doğal çevre sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Çoğumuzun anlamakta zorlandığı bu sosyal çevre sorunları dünyayı adım adım şiddete ve düşmanlıklara götürmektedir. Günümüzde çevre sorunu insan doğa ekseninde yeniden ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. Ne yazık ki bugün bu anlamda yaşadığımı sorunların büyük çoğunluğu insan faaliyetlerinden kaynaklanmaktadır. Yaşananlar insanın kendi geleceğini yok etmemsi için belirli bir bilgi ve bilence erişmesi ve aç gözlülükten uzak yaşamsı gerekiyor. İnsanın kendi bilincine erişmesi sınırlar sorumluk bilinci içinde hareket edecek şekilde eğitilmesi artık kaçınılmaz olmuştur. Ekoloji bilincinin yaşamın her alanında aranır olması gerekir. En azından sorumlu yetkililerin ekoloji bilgisi ve danışmanlarının olması zorunluluk arz etmektedir. İlgileneler için Çevre günün önemi ve zorunluluğu aşağıda geniş olarak değerlenebilmiştir. Çevre Sorunu İnsanın Doğaya Etki Etmesi İle Başlamıştır İnsanın insan olma süreci ile başlayan ve birisinin diğerinden daha fazla pay almasını sağlayan ve bu uğurda binlerce yıllık yaşamda müşterek oranda yaşama savaşının geldiği nokta olarak görüyorum. Sanayi devrimi ile hızlanan ve XIX yüzyılın ikinci yarısında hızlanan ve insanın ilerlemesi adına başlayan olgu yalnızca insanın insan üzerindeki ağır baskısını değil aynı zamanda sistematik olarak doğanın tahribatını da beraberinde getirmiştir. Küreselleşmenin yarattığı olgu son yüzyılda her türden yağma ve yakıp yıkma ile birbirini izledi: Evet bugün hep birlikte şikâyet ettiğimiz artan çevre kirliliği, tatsız tuzsuz yiyecekler hepsi bir bütünün parçası olarak artan doğa dışı kullanımlarının bir sonucudur. Bu anlamda çevre sorunu insanın doğaya müdahalesi ile başlamıştır. İnsanın yaşam yolculuğunda kat ettiği aşamalar özetlendiğinde; Mağara yaşamından 104 katlı gökdelenlere, Mahrem yerlerini bitki yaprağı ile kapatan yaşamdan günde birkaç defa değişen suit takım elbiselere, Avcılık ve toplayıcılıktan lüks restoranlara, Ok fırlatmaktan kıtalar arası balistik füzelere, Uçurtmadan uzay gemilerine, Öküz ile çekilen kanılardan, saate 500 km hızla giden süper iletken trenlere, Saldan modern uçak gemilerine, Uçurtma ile haberleşmeden web ve e-posta ortamınakadar insanın bilim teknoloji yaratısı tabii olarak bir bedel ödemek zorunda kalmıştır. Bütün bunların sonucu bugün ki dünyanın durumu şöyle özetlenebilir; Dünyaya her 20 dakikada 3500 yeni doğan bebek katılırken bir veya birden fazla hayvan/bitki türü yok olmaktadır. Bu da yılda yaklaşık 27000 türün kaybedilmesi anlamındadır. Tüm dünyada tatlı su tüketimi her 20 yılda 2 kat artmaktadır. Bu oran nüfus artışının 2 katından daha fazladır. Halen 31 ülke su kıtlığı tehlikesinde olup 1.4 milyar insan temiz içme suyu kaynağından yoksundur. Tüm dünyanın üçte ikisi yetersiz ve dengesiz beslenmektedir (başta A, E vitamini, Fe ve Zn noksanlığı) örneğin dünyanın en zengin ilk üç kişisinin serveti dünya en yoksul 48 ülkesinin ulusal gelirinden fazla. En zengin 225 kişinin toplam serveti dünya nüfusunun yarısının yıllık gelirine eşit. Bu bireylerin oluşturduğu uluslar da böyle. Dünyanın en büyük şirketinin 222’si, ilk 50 şirketin 34’ü ABD’li. Dünyanın en büyük şirketi Amerikan General Elektrik’in sermayesi Türkiye’nin 1998 bütçesinin yaklaşık 4 katı. Dünya nüfusunun % 5’ine sahip ABD dünya kaynaklarının % 40’ını tek başına kullanıyor.Bu ve benzeri verilere bütünsel bakıldığında dünyanın bu nüfus artışı ve dengesiz üretim ve dağıtımının sonucu artık kendi kendini götüremediği görülmektedir. İnsanlığın bu kısa tarihinin doğa üzerindeki olumsuz etkileri: Sanayi devrimi ve buhar makinesinin keşfedilmesinden bu yana 200, Wright Kardeşlerin ilk uçak deneyi ile başlayan insanın uzaya açılma sevdası ancak 66 yıl sonra gerçekleşmiştir. Ve insanoğlu ateşin icadından bu yana bilim ve teknolojide yaptığı gelişme ve yıkımı, son altmış yılda ikiye katlamış ve teknik deyimle dünya artık bu yükü taşıyamaz duruma gelmiştir. İnsanın son 100 yıllık küçük bir noktasal zaman dilimi içersinde yaşamı için 10 milyar yıllık ömrünün yarısına gelmiş dünya yaşamını alt üst etmesi ve hâlâ da bundan vazgeçmemesinin büyük bir bencillik, aç gözlülük ve haksızlık ile karşı karşıyadır. İnsanlar ve tüm diğer canlılar daha uzun süre yaşamak, ölümlerini geciktirmek için çabalarlar. Bu çabadan insan aklının ve düşüncesinin günümüze getirdiği insan hakları ve sürdürülebilir yaşam kavramları doğmuştur. Yine batıda artan çevresel tehditlere karşı gerek bilim insanları ve gerekse sivil toplum kuruluşları ve gençlik örgütleri hızla harekete geçerek bilimsel ve sosyal tedbirlerin alınmasına önayak olmuşlardır. İnsanlığın ortak malı olan ve hepimizin geleceği olan sınırlı alandaki tarım toprakları başta olmak üzere doğal çeşitliliği mutlaka korunmak zorundadır. Doğal çeşitlilik artık yerini tek çeşitliliğe yani mono kültüre bırakmıştır. Toprak daha yoğun işlenmeye ve daha fazla gübre kullanılmaya başlandı; nihayet bu yoğun girdi sonucu sular ve atmosfer kirlendi ve nihayet topraklar da kirlendi. Hızla büyüyen kentler, tropikal ormanların tahribatı, denizlerin ve ırmakların kirlenmesi, ozon tabakasının incelmesi, küresel ısınma ve asit yağmurları artık dünyanın giderek yaşanamaz bir duruma geldiğinin göstergesi olarak kabul edilmektedir. Fakat küreselleşme olgusu bu anlamda doğal ve etkinsel çeşitliliği tehdit ederken tekdüze, donuk bir sistem önermektedir. En tipik örneği son yıllarda dünyayı kasıp kavuran kısırlaştırılmış tohumların bütün dünyada aynı markada satılmasıdır. Bütün bu olumsuzluklar insan tarafından yapılmaktadır. İnsanın insanla savaşımında birbirine üstünlük sağlayamadığı durumlarda ise insan hakları ve sürdürülebilirlik ilkeleri ön plana geçmiştir. İnsan hakları ve sürdürülebilirlik her şeyden önce doğuştan sağlıklı yaşam, eğitim eşitliği, kadın erkek eşitliği, kadınların, çocukların korunması ile başlanmalıdır. Bu nasıl sağlanabilir? Buna yanıt maalesef bugüne kadar başta Birleşmiş Milletler olmak üzere birçok ulusal ve uluslar arası örgütlerin söylemlerinin ötesine geçemedi. Sürdürülebilir kalkınma: ‘Herkesin temel gereksinimlerini ve daha iyi bir hayatla ilgili beklentilerini; gelecek kuşakların da kendi gereksinimlerini karşılayabilme olanaklarını yok etmeden karşılamak olarak’ tanımlanıyor. Temel gereksinimlerimizin karşılanması yaşamı uzattığı ve yaşamın niteliğini arttırdığı doğru. Ancak bu temel gereksinimler nelerdir: İş, barınma, giyim, su ve besin elementleri nasıl sağlanacak herkese nasıl ulaştırılacaktır. Dünyanın kuzeyi hem nüfusu kontrolü, üretim kapasitesi yüksek ve ulaşım hızlı bunun tersine güney yarım kürede nüfus fazla, üretim yetersiz ulaşım ise çağın gerisinde hantal. Bu gün dünyada sürdürülebilir bir yaşam için gerek ulusal ölçekte gerekse ve özellikle küresel ölçekte kalkınmaya sınırı başını ABD ve müttefiklerinin çektiği gelişmiş G-8’ler ve ulusal ölçekte hakim sınıflar ve iktidarların yürüttükleri politikalardır. Bütün bunların yaptıkları etki küresel ekolojideki yansıması ise son fatura olmaktadır. Dünyayı Anlama ve Duygusal Zekâmız Sınırlar koymanın ekolojik sınırlara uygun olması gerektiğini gösteren kanıtlar giderek artıyor. Hava, su, toprak kirleniyor; küresel ısınma son on yılda en fazla düzeyine gelmiş durumda. Dünya giderek ısınıyor, ozon tabakası deliği, asit yağmurları bütün dünyanın tümden artık yaşanılamaz duruma geldiğini göstermektedir. Yer yüzeyini elinde tutan, yaşam bilinci ve felsefesiyle akıllı bir biçimde değerlendirmeye çalışan ve zekâsı yani IQ (Intelligence Quotient)’sü yüksek olan akıllı insanların yaşanılabilir bir dünya için çabaları bundan böyle duygusal zekânın (EQ-emotional Quotient) ekolojik konulardaki uygulamalarına ekolojik zekâları (EcoQ-Ecological Quotient) belirleyecektir. Ya toptan küresel ekolojinin yasalarına uyulacak ya da toptan yok olmaya doğru gidecek. Bakalım hangi zekâmız daha üstün gelecektir. Bu anlamda ekolojik akıl salt her şeye karşı gelmeyi değil ekolojik akıl ile ekonomik aklı ekoloji sınırlarına çekmek ve sürdürülebilir bir kalkınma önermektedir. Salt her şeyi kar güdüsüne ve benmerkezciliğe karşı yönetmemektedir. Bunun için gelişmiş ülkeler kendilerinin kalkınmasını durdurmaları hatta geriletmeleri, örneğin karbondioksit salınımlarını % 5 azaltmaları gerekiyor. Başını ABD, İngiltere, Kanada, Japonya ve Avustralya’nın çektiği kalkınmış ülkeler bunu yani kendi kalkınmalarının azalmasını reddediyorlar ve beraberinde az gelişmiş ülkelerin kalkınmasını pek istemiyorlar. Çünkü az gelişmişler de gelişmişler kadar kalkınırsa dünyanın sonu erken gelebilir de ondan. Albert Schiweitzer’in dediği gibi “Aya ulaşma umutları içerisinde ayaklarının dibinde açan çiçekleri göremeyen insanlardır”. Homo sapiens düşünen insan demektir. Düşünen insan, homo insapiens (düşünmeyen insan) yerine de düşünmelidir. Bizim hedefimiz sadece onlara değil bugünün ve geleceğin kuşaklarına duygusal ekolojik akıllarını kullanmayı öğretmektir. Bu da ancak eğitilmiş toplumlarda mümkün olmaktadır. Çevre Bilinci oluşmadan Toprak Koruma ve Sevgisi Gelişmez Dünya’da sınırlı miktarda olan tarım topraklarının kent çevrelerinde sürekli arsa olarak görülmesi ve betonlaştırılması uzun zamanda daha büyük çevre sorunları yaratacaktır. Ne yazık ki çoğumuz yediğimiz ekmeği ve diğer gıdalarımızı hazır soframızda buluyoruz ve gıdaların üretildiği toprağın önemini ihmal ediyoruz. Ancak unutmayalım ki insanlığın ortak malı olan toprağın gıda üretim amacından çıkarılıp amaç dışı kullanıldığı zaman insanın yaşayacağı en ciddi çevre sorunu oluşacaktır. Bu anlamda çevre bilincinin önemi yeniden düşünülmek zorundadır. Çevre bilinci ise bir felsefi dünya görüşüdür. Çevre Goethe’nin belirttiği gibi yaşama bütünsel bakabilmekte geçmektedir. Goethe ‘Doğada hiçbir şey tek başına ve yalnız değildir. Doğada her şey; önündeki, ardındaki, üstündeki, altındaki, sağındaki, solundaki şeylerle bağlantılıdır’ diyor. Benzer bir ifade de Kızılderili reisi Seattle’n, 1854'te, kendisinden toprak satın almak isteyen ABD Cumhurbaşkanına yazdığı mektupta görülmektedir. ‘Şu gerçeği iyi biliyorum. Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki her şey: bir ailenin bireylerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de: dünyanın başına gelen her felaket, insanoğlunun da başına gelmiş demektir. Sınırlı doğal kaynaklara sahip dünyamızda artan çevre kirliliği faktörleri artık çevreyi temizlemesini bilen yeni teknolojiler ve politikaları geliştirmek zorundayız. Plansız programsız, basit kar güdüsü ile hareket etmek yerine doğayı ve insanı ön plana alan yaklaşımları sürdürülebilir bir yaklaşımla kullanmak daha akılcı ve zorunludur. Şu ana kadar yok olan ormanların, kirlenen suların ve katledilen toprakların geri gelemeyeceği gerçeğinden hareketle en azından bundan sonrası için, geriye kalanların da yerinde korunması geliştirilmesi sürdürülebilirlik ilkesi içerisinde yaşatılması için gerekli önlemler alınmalıdır. Koruma bilinci ile çevre sorunların ortaya çıkmadan önlenmesi, ekosistemlerin sahip olduğu biotik ve biotik olmayan unsurlarının nitelik ve niceliklerinin korunarak, sürdürülebilir şekilde yaşatılması bütün dünyada çevre faaliyetlerinin temel amacı haline gelmiştir. Çevre Bilinci Felsefi Bilinçten Geçer Felsefe, yaşamın anlamı ve nedenini sorgulayan tüm bilimlerin anasıdır. Felsefenin bir ikinci anlamı da ‘Yaşam Felsefesi’nde yatar. Yaşam felsefelerinde ölüm gerçeğini bulundurmayan insanlar kendilerini tanımıyor oldukları gibi dünya üzerindeki diğer yaşamları ve ölümleri de tanımıyor ve onların haklarına saygısızlık ediyorlardır. İnsanlar diğer canlılardan daha uzun süre yaşamak için ölümlerini geciktirme çabalarını sürdürmektedir. Bu çabadan insan aklının ve düşüncesinin günümüze getirdiği insan hakları ve sürdürülebilir yaşam kavramları çevre bilincini doğmuştur. İnsanoğlu bunca çatışmalar sonucu anlamıştır ki dünya üzerindeki yaşamının uzaması ve yaşanılan sürenin huzurlu ve nitelikli geçmesi, bir takım hakları doğuştan tüm insanlara eşit olarak tanımakla sağlanabilir. Ve bunu insanlık anayasası olan insan hakları evrensel bildirgesiyle tüm uluslara kabul ettirmiştir. Maalesef bugün bu haklar kâğıt üzerinde tamam gibi gözüküyor, ama sorun bu hakların bireyin yaşamına nasıl uygulanabildiğinde düğümleniyor? Bir tarafta dünyanın tek efendisi diğer tarafta dünyanın kaç bucak olduğunu bilmeyen Irak halkı. İnsan ve Doğadan Yana Anlayış Çevre Bilinci Yaratabilir Dünyaya gelen her bireyin bireysel ve toplumsal sorumlulukları vardır. Toplumsal sorumluluklar, aileden başlayarak yaşamın bütün alanlarından ulusal ve küresel sorumluluklara kadar gider; gitmelidir. Birinci ve en temel sorumluluklar, bireysel ve toplumsal yarar ve haklar tarafından belirlenmelidir. Her yurttaşın kendisi ile birlikte diğer canlıların yaşam haklarına da saygı göstermesi beklenir. Her canlı için yaşamın anlamı kendine verilen biyolojik yaşam süresince yaşamaktır. Bireysel sorumluluklarımızı iyi anlayabilmek için insanın kendini tanıması gerekir. İnsan kendini ancak kendini saran gerçekleri bilerek ve öğrenerek tanıyabilir. Yaşamın anlamı ve amacı sadece yaşamak olmamalıdır. Yaşamın anlamını bilmek içinde ölüm bilincine erişmek gerekir. Seneca “ Ey yaşam, senin bunca değerli oluşun ölüm sayesindedir”. Montaigne ise “Sizin bu tadını çıkardığınız varlıkta yaşam kadar ölümün de yeri vardır. Ölüm gerçeğinin bilen insanlarda mülk edinme, para kazanma isteği ve bunun için doğal kaynakları ve kendinden başka canları sömürmek isteği yavaşlar ve kaybolur sanıyorum. Horatius, ev, mal mülk, yığınla tunç ve altın, vücudunda ya da ruhunda dert olan adamın yarasına hiç ilaç olmaz. Henry Fielding ise Felsefenin büyük amacı insana ölmeyi öğretmektir”. Burada ki mesaj net ve açık, yeryüzünün ortak malın bir hissedarı olarak birbirimizi motive ederek, biz bilinci ile karşılıklı saygı çerçevesinde bulunduğumuz coğrafyada yaşama şansı bulmak mümkün. İnsanın insan olma sürecinden bugüne kadar getirdiği birikimi içerisinde paylaşımsız, benmerkezciliğin faturası maalesef olağan üstü güzellikleri bazen bir anda yok edebilmektedir. Bugün dünyanın başına gelen bütün bu olumsuzluklar insanın bencilliğinin bir sonucudur. Artan seller, doğanın tahribi, ozon tabakasın delinmesi sonucu oluşan çevresel etkilerin hepsinin altında ben merkezli yönetimlerin büyük etkisi ön plana çıkmaktadır. Çevre Bilinci Beylik Sözler İle Değil Gerçek Uygulamada Gösterilmelidir Bu tür günlerde genelde beylik laflar sık kullanılır. Geniş çevresi olanlar çevreyi daha iyi bildiklerini, çevrenin havasını iyi kokladıklarını, çevrelerini korudukları söylerler. Gerçekten haklılar ve kendi çevrelerini çok iyi korudukları için bugün çevre sorununu konuşuyoruz ve yazıyoruz. Çevre bilinci salt yere atılan çöplerin, izmaritin toplatılması değil. Veya yetkili kişilerin herkesin gözünün önünde sigarasının izmaritin ayağının ucu ile söndürmesi ile çevre bilinci sağlanmıyor. Binalara asılan süslü yazılar ile sorun çözülmüyor. Sorun kişilerin kafasında yatmaktadır. Çevre anlayışı tamamen bir eğitim sorunu olup, her şeyden önce insana ve topluma saygı duymaktan geçmektedir. Yere izmarit atmak, tükürmek, her türlü atıkları kimse yokken ortalığa bırakmak bir çevre anlayışı sorundur. Bu bilince erişmiş yetişkin kişiler yaşamın her alanında kendileri kadar toplumun diğer bireylerinin de yaşama hakkı oluğunu kabul eder. Salt benciliği için her şey bana bana deyip çevresini kollayarak gerçek çevre kirliliğini yaratılmaktadır. İnsanın Çevreye Karşı Sorumlulukları Maalesef bütün dünyada ben merkezli bencil kişiler küçük çıkarları için her türlü ahlaki değer yargılarını ayaklar altına alabilmesi sonucu bugün artık ahlaksal çevre kirliliği yaşamaktadır. İktidarlarını korumak uğruna nelere peşkeş çekilmedi ki. Devletin ormanını ranta çevirmek için orman yakanından tutunda, fabrika, gemileri, sitelerdeki atıkların denizler ve tatlı sulara bırakılması tamamen bir bencil bilinç meselesidir. Küresel anlamda en yakınımızda Irak savaşı bir çevre felaketi idi. İktidarda kalmak için bütün dünyayı kitle imha silahları var deyip yanıltıp savaş çıkartan güçler savaş sonrası “böyle bir şey olmayabilir” diyebilmişlerdir. Ancak bu arada bütün Orta Doğu'daki bitki, hayvan ve doğal varlıklar bu savaşta bir çevre felaketi yaşamıştır. Bütün bunların sonucu güzelim insan ruhu da kirlenmiştir. İnsanlar yarına güvensiz ve umutsuz olmuşlardır. Bu insanların çevreyi koruması bu durumda beklenilemez. Kişilerin bencilliği kabul edilir ancak arkasında bıraktığı tahribat daha yıkıcı olmaktadır. Bunu yakın çevremizde birçok örnekle gösterebiliriz. Bu sorunların bir daha yaşanmaması biz bilinci ile işe sarılan lider vasıflı kişilerle mümkün olacaktır. Bazı dönemlerde bazı ulusların barış ve huzur içerisinde yaşadıkları bilinir. Tabii buradaki güç liderin kişiliğinde ve olaylara bakış açısından gelmektedir. Fakat tam tersi hareket eden korku salan, ben ne dediysem doğrudur, ben yaptım biti, ben padişahım diğerleri kul mantığının hakim olduğu durumlarda ise iç çatışmaların olduğu ve verimsizliğin artığı belirlenmiştir. İşte sosyal çevre kirliliği o zaman daha tehlikeli duruma gelmektedir. Bencillik Çevre Kirliliğinin Önemli Nedenlerindendir Bugün için çevre sorunu fiziki kirlilikten çok insanın halen anlayamadığı ve tüketim alışkanlığının hızla arttığı kirlilik olarak algılamak gerekir. Ciddi bir açgözlülük, üretmeden tüketmek, az çalışıp çok harcamak, doğal kaynakları bir araç olarak görüp ranta dönüştürmek günümüzün en ciddi çevre sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Çevre bilinci ancak gelişmiş kendisi ile barışık, sorumluluk ve sınırla bilinci gelişmiş, öz güveni olan eleştiri ve öz eleştiri yapan yetişmiş insanlar tarafından sağlanır. Eğer eğitim sistemi yetişkin birey oluşturamıyorsa çevre bilinci gelişmez. Olsa olsa, ekipler oluşur, iktidarların etrafında pervane olan kim güçlü ise onun yanında nemalanmak isteyen sosyal çevreler oluşur. O zaman da sürekli kaldırımları değişen, yoları kazılan, asfalt dökülen yollar, dağ gibi çöplüklerden geçinen manzaralar ortaya çıkar. Yarın daha büyük acılar yaşamamak için şimdiden doğa ile barışık yaşanabilir bir çevre hepimizin birlikte karar vereceği bir olgudur. Bunu gerçekleştirmek bir yönüyle bizlerin elinde bulunmaktadır. Biraz kendi çıkarımız kadar doğanın ve toplumun çıkarını da dikkate alırsak sanırım şimdikinden kat kat daha az çevre sorunu yaşarız. Gazze ve dünyanın her köşesinde ablukaya alınmış insanların yaşadığı sorunların kalkması ve insanca yaşam dileği ile herkese bizim penceremizden biz bilinci ile selamlar. www.ttkder.org.tr

http://www.biyologlar.com/dunya-cevre-gununde-sosyal-cevre-kirliligi

Charles Darwin’in Evrim Teorisi ile Yaratılışçıların “Akıllı Tasarım” Kuramları Arasındaki Kavga

YARATILIŞÇILAR Milyarlarca çeşit canlının birbirinden türemediğini, hepsinin değişik zamanlarda ayrı ayrı yaratıldıklarını ve hiç değişmediklerini iddia ediyorlar. Bu akıl dışı iddia ortaçağdan beri çeşitli dinlerin empoze ettiği yaratılış dogmasıdır. Bunun dini propağanda olduğunu gizlemek için yıllar önce Amerika’da AKILLI TASARIM diye bir görüş ortaya atıldı, bilimsel bir teori olduğu iddia edildi. Başrolde Mikrobiyolog Michael Behe var. Darwin’in Kara Kutusu ve Evrimin Kenarı adlı yazdığı iki kitabında Behe, Evrim teorisinin yanlış olduğunu, evrim sonucu oluşamayacak kadar komplike organizmalar ve organlar olduğunu iddia etti. Michael Behe evrimin geliştiremeyeceği kadar komplike mikroorganizma örneği olarak bakteriyel flagella ‘yı organ olarak memeli hayvanların ve insanların gözünü gösterdi. Buna “indirgenemeyecek komplikasyon” ( irreducible complexity) adını verdi. Yaratılışçılara göre bu organizmaları ve insan gözünü ancak bir AKILLI TASARIMCI aniden yaratmıştır. Behe’nin bu iddiasının yanlış olduğunu çeşitli evrimciler gösterdiler. Bunların başında Richard Dawkins adlı mikrobiyolog, “ The Blind Watchmaker “ ( Kör Saat Yapımcısı) adlı kitabında ve belgesel filminde evrimin oluşturamayacağı iddia edilen hem komplike mikroorganizmaların hem gözün ilkel canlılardan beri aşama aşama evrim sonucu nasıl geliştiğini detaylı bir şekilde anlatıyor. Hatta bugün bile gözün tarihsel gelişimindeki çeşitli halleri çeşitli canlılarda var. Biz insanlarda ve bazı hayvanlarda gözün en gelişmiş hali varken bizim kadar görmeye ihtiyacı olmayan diğer canlılarda daha ilkel hali ve bazı solucanlarda gözün en ilkel hali olan ışığa duyarlı hücreler var. Yani yaratılışçıların evrim teorisini çürütmek için kanıt olarak gösterdikleri göz evrim sonucu gelişemeyecek kadar komplike bir organdır iddiasının yanlış olduğu ispatlanıyor. Richard Dawkins’in ateist olması evrim hakkında verdiği bilgilerin yanlış olduğunu göstermez. Yaratılışçıların en büyük yalan ve saptırmalarından biri evrim teorisinin canlıların oluşumunu tesadüflerle açıkladığıdır. Evrim teorisi evrimin hiçbir aşamasını tesadüfi olaylara bağlamaz, sebeplerle açıklar. Burda evrim teorisinin detaylarını anlatmaya kalkarsam konu çok uzar ama dayandığı temel doğal seleksiyon yoluyla en kuvvetli türlerin hayatta kalıp nesillerini devam ettirmeleri ve doğal koşullarla etkileşerek şekil hatta tür değişimine uğramalarıdır. Bunun için fosil ispatına gerek olmayıp DNA testleri ile bu görüş desteklenmektedir. Evrimin hiçbir aşamasında bir “ Akıllı Tasarımcı”nın müdahelesine ve türleri ayrı ayrı yaratmasına gerek yoktur. Yaratılışçılar birkaç yıl önce Amerika’da dini propağandalarını ortaokul ve liselerde Fen Müfredatına sokabilmek için Akıllı Tasarım’ın bir bilimsel teori olduğunu iddia ettiler. Bu şekilde Amerikan Anayasasındaki eğitimde laiklik ilkesinin arkasından dolanmaya çalıştılar. Veli ve öğretmenlerin açtıkları davalar sonunda mahkemeler Akıllı Tasarımın bir bilimsel teori olmadığına karar verip Fen müfredatına girmesini engellediler. Aslında Akıllı Tasarım bilim maskesi arkasına gizlenmiş bir dini dogmadır. Şimdi aynı oyun Türkiye’de oynanıyor. Çocuklarımız yaratılışla ilgili dini görüşleri öğrenmesinler mi ? Öğrensinler ama din derslerinde öğrensinler. Dini görüşlerin Fen müfredatı içinde yeri yoktur. Gerçi yaratılışçılar kendilerine yaratılışçı demiyor dinden bahsetmiyor, Akıllı Tasarımın bilim olduğunu iddia ediyorlar ama bu iddiaları Amerika’da mahkemelerden döndü. Türkiye’de ise Akıllı Tasarım adını da kullanmıyor “ bilim” diyorlar. Evrim teorisinin de bilim olduğunu kabul etmiyorlar. Aslında bal gibi üstü örtülü bir şekilde dini dogmayı fen eğitimine sokmaya çalışıyorlar. 20inci yüzyılın başından beri süren bu kavganın temelinde Tanrı konusu var. Evrim teorisinin doğru veya yanlış olması Allah’ın olmadığını veya olduğunu ispatlamaz. Evrimciler arasında evrim teorisini bu şekilde kullananan Richard Dawkins gibi ateistler var. Ama bu onların kendi görüşü. Charles Darwin 1859 da Türlerin Kökenini yayınladığında amacı hiçbir şekilde tanrının olmadığını ispatlamak değildi. Ben yaratıcı bir zeka yani Allah’ın olabileceğine de olmayabileceğine de inanıyorum ancak çeşitli dinlerin empoze ettiği dogma tanrının varlığının ispatını yanlış kanıtlara dayandırıyor. Bunladan bir tanesi : “ mademki milyonlarca tür canlı var, bunları bir yaratan olmalı, bu da tanrının olduğunu ispatlıyor”. Evrim teorisi canlıların bir yaratan müdahelesi olmadan birbirlerinden 1 milyar yıldır devam eden evrim sonucunda nasıl oluştuklarını açıklayınca dini dogmanın tanrının varlığını dayandırdığı bu kanıt elinden gidiyor. Bu durumda dini dogma kendisini savunmak için evrim teorisine saldırıya geçiyor ve Akıllı Tasarım görüşünü ortaya atıyor. Rasih Bensan 22 Ekim 2012

http://www.biyologlar.com/charles-darwinin-evrim-teorisi-ile-yaratiliscilarin-akilli-tasarim-kuramlari-arasindaki-kavga

Milyonlarca Canlı Türünden Neden Sadece İnsan Akıllı Olabildi

Neden sadece biz insanlar bu kadar zekiyiz? Neden diğer canlıların hiç biri insan gibi düşünemiyor? Neden insan her şekilde onları kontrol altına alabilecek güce sahip. Tamam, bunca güce sahip olmak için bir çok aşamadan geçti evet ama neden milyonlarca canlı türlerinden sadece insan akıllı olabildi? İnsandan başka bir akıllı türün daha var olabilmesi, yani başka bir hayvan türünün zeka geliştirme şansına sahip olabilmesi için her şeyden önce insan neslinin soyunun tükenmiş olması veya tamamen bu gezegeni terk etmesi gerekir. Bunun nedeni biz Homo sapiens’lerin, insan benzeri bir zeka üretebilecek şartlar yaratan tüm ekolojik nişleri hali hazırda işgal etmiş durumda olmamızdır. Bunun yanında Homo sapienslerin, yani biz insanların tamamen yeni akıllı türlerin gelişirken onların ortaya çıkmasını pasif bir şekilde seyredeceğimizi veya ona bir yaşam şansı vereceğimizi hayal etmek zor. Bunun yanında böyle bir türün evrilmesi ve gelişimi milyonlarca yıl (en azından mutlaka yüz binlerce yıl) alacağı için, insanlığın tek bir nesilde bu oluşumu gözlemleyebilmesi imkansızdır. Ama biz insanlar zaten şu anki gelişim evremizde gezegeni kontrol etmek ve yeniden şekillendirmek için fazlasıyla egemen ve güç sahibi olduğumuz bir noktaya ulaşmış durumdayız. Bu üstünlüğün bir parçası olarak (en azından bilinç altında) tercih ettiğimiz ve ele geçirdiğimiz ortamları sabit bir şekilde elimizde tutmaya devam ederek yeni zeka üretebilecek ekolojik nişlerin oluşmasını önleyip bize rekabet edebilecek ikinci bir akıllı türün yükselişine engel olmaya çalışacağızdır. Bu, neden insandan başka akıllı bir türün daha olmadığının yanıtıdır.

http://www.biyologlar.com/milyonlarca-canli-turunden-neden-sadece-insan-akilli-olabildi

Tiroid Bezi Fonksiyonları

Gebelik döneminde T3 ve T4 plasental bariyeri geçer ve beyin gelişiminde önemli rol oynar. Fetal tiroid bezi fonksiyonuna gestasyonun 14. haftasında başlar. Fetal gelişim sırasında tiroid hormon yetersizliği MSS’de geri dönüşümsüz hasara neden olur. Nöron sayısında azalma, myelinizasyonda hata ve zeka geriliği gözlenir. Eğer maternal tiroid yetersizliği fetal tiroid bezinin gelişimden önce olursa ciddi bir zeka geriliği gerçekleşir. Son çalışmalar somatotroplardan salgılanan GH’ın tioid hormonlarını stimüle etiğini göstermiştir. Bu nedenle genelde nöral anomaliler büyüme geriliği ile birlikte gözlenir. İki anomaliye birlikte konjenital hipotiroidizm denir. Tiroid salgısının en önemlisi etkisi metabolik hızı düzenleyici rolüdür. Tiroksin hücre metabolizmasını arttırmasından dolayı gelişme, differansiyasyon ve büyüme ile oldukça ilişkilidir. Hipotiroidizm çocuklarda cretinisme yani; gelişme bozukluğuna ve geri zekalılığa neden olur. Yetişkinlerde ise hipotiroidism myxedema’ya yol açar (Myxedema; uyuşukluk, zekada yavaşlama, soluk renkte görünüm, kuru ve kabarık deri ve seyrek saç ile birlikte görülen bir klinik tablo). Her iki durumda da semptomlar (belirtiler) metabolik hızdaki azalmaya bağlıdır ve dışardan tiroid hormonu verilerek düzeltilebilir. Hipertiroidizm, aktivitenin artmasına sebep olur ve bazin exophtalmic guatrın gelişmesi ile bir komplikasyon yaratır. Hipertiroidismde bazı folliküler genişler ve follikül hücrelerinin boyu uzar. Tiroid bezinin bir kısmının çıkarılması veya antitiroidik ilaçların ya da radioiodinin verilmesi metabolik hızı düşürür. Tiroid bezi tiroid hormonu yanında trokalsitonini de salgılar. Tirokalsitonin parafolliküler hücreler tarafından sentez edilmektedir. Bir polipeptid olan bu hormon kemikler üzerine direkt etkiyle plazma kalsiyum konsantrasyonunu azaltır (kalsiyumun kemikten kana resorbe olmasını azaltır). Hiperkalsemi tirokalsitoninin sekresyonunu stimüle, hipokalsemi ise inhibe eder. Tiroid bezi aynı zamanda anterior hipofiz bezi ile de belirli ilişkilere sahiptir. Tyrotropic hormon (tiroid stimüle edici hormon = TSH) thyroxinin salgılanmasını stimüle eder. Tiroidektomi sonucunda anterior lob hipertrofiye uğrar. Aynı anda asidofiller (alfa hücreleri) granüllerini kaybeder (degranulation) ve bazofiller (beta (β) hücreleri) ortaya çıkar. Bu ortaya çıkan beta hücreleri morfolojik olarak belli değişikliklere sahiptir, morfolojik yönden farklı olan bu tip hücreler tyroidectomy hücreleri olarak adlandırılır. Kan Damarları ve Sinirleri Tiroid bezi süperior ve inferior tiroid arterlerden kanını alır. Kan ve lenf kapillerleri tiroid follikülleri etrafında belirgin pleksüsler oluşturur. Kapillerler pencereli tip olup hormonun kolayca kapiller içerisine girmesini sağlar. Arteriovenöz anastomozlar oldukça sık görülür. Kan damarlarının dağılım şekli tiroid bezinin değişik bölgelerine giden kanın aynı miktar olmadığını gösterir. Kan damarlarına ilaveten yaygın lenfatik kapillerler de folliküllerin etrafını sararlar ve hormon iletiminde önemli görevler yaptıkları belirlenmiştir. Tiroid arterlerinin duvarında sayısız myelinsiz sinir lifleri görülür. Bu liflerin çoğunluğu fonksiyonel olarak vasomotordur. Birkaç sempatik sinir lifi folliküllerin bazal laminasına yakın sonlanırlar. Bu bulgu tiroid fonksiyonunun nöral stimüluslar tarafından da kontrol edilebildiğinin göstergesidir. Bununla birlikte tiroid bezi fonksiyonu şüphesiz büyük oranda ön hipofizden salgılanan TSH tarafından düzenlenmektedir.  

http://www.biyologlar.com/tiroid-bezi-fonksiyonlari

KALITSAL HASTALIKLAR

I- Hücre Bölünmesi Esnasındaki Hataya Bağlı Olanlar : A. NONDİSJUNCTİON : Kromozom anomalilerinden en önemlisi olup, mayozda gametlere az veya çok sayıdaki kromozom gitmesi olayıdır. 2 şekilde olur. 1. Ayrılamama 2. Anafazda gecikme Mayotik bölünme sırasında oluşan nondisjunction olayı; 2 ayrı hücreye gitmesi gereken bir kromozom çiftinin heriki üyesinin birbirinden ayrılmayıp yeni hücreye gitmesi şeklindedir. Böylece gametlerden birinde adı geçen kromozomdan hiç bulunmazken; diğerinde normalde 1 tane olması gerekirken 2 tane olacaktır. Bu gamet, sözkonusu kromozomdan normal olarak 1 tane taşıyan karşı cins gametle birleşince normalde zigotta 2 kromozom bulunurken ; bu zigotta 1 adet bulunacaktır. Böyle bir hücreye monozomik diyoruz. 2 kromozom içeren gamet karşı cins normal gametle birleşince, zigotta bu kromozomdan 3 adet bulunacaktır. Buna da trizomi diyoruz (Mongolizm-trizomu 21; Klinefelter sendromu XXY ve triple XXX sendromu). Monozomik olanların başlıcaları monozomi G ve Turner sendromu 45 X0 gelir. Monozomik durum otozomal (vücut kromozomlarında) meydana gelmişse hayatla bağdaşmaz. Buna istisna olarak monozomi G gösterilebilir. Otozomal trizomiler ise çok sıktır. Klasik Down sendromu (mongolizm), Edwards sendromu (trizomi 18), Patau sendromu (trizomi 13) buna iyi bir örnek olabilir. B-ANAFAZ LAG (Anafazda geri kalma): Hücre bölünmesi ve kromozomların eşit olarak 2’ye ayrılması normal olarak seyreder. Fakat ayrılmayı izleyen; kromozomların kutuplara göçü hatalıdır. Kromozomlardan 1 tanesi yeni meydana gelen yavru hücrenin dışında kalır, ortadan kaybolur veya diğer grup kromozomlar ile diğer hücre içine katılır. Normal fertilizasyon sonunda meydana gelecek zigot ya bu kromozom için monozomik veya trizomik olacaktır. Olayın sonucu bakımından nondisjunctiondan farkı yoktur. Bazı hallerde geri kalan kromozom hiçbir hücreye giremiyecek ve ortadan kaybolacaktır. Bu halde oluşan hücrelerden biri normal, diğeri monozomik olacaktır. 2. Mozaisizm : Mozaisizm; bir organizmada aynı zigottan menşe almış fakat kromozom yapıları farklı olan birden fazla hücre grubunun birlikte bulunmasıdır. Ayrılamama veya anafazda geri kalma olayı zigotun ilk bölünmesinden sonra meydana gelir. O ana kadar normal olarak bölünen hücreler ve bunlardan meydana gelecekler, orijinal zigotun karyotipinde olacaklardır. Hücreler ya monozomik veya trizomik olacaklardır. Monosizme benzeyen ve organizmada kromozom yapısı farklı birden fazla hücre grubunun bulunması ile kendini gösteren diğer bir durum chimerismdir. Mozaisizmde değişik karyotipte hücre toplulukları, tek bir zigottan menşe almışlardır. Oysa kimerizmde, kromozom yapıları farklı olan hücre grupları, ayrı ayrı zigotlardan menşe almışlardır (Dizigotik ikizlerde plasentadaki anastamozlar sonucu 2 ayrı kan hücresinin bulunuşu). 3. Kromozomların sayı anomalileri : A. Euploidi B. Aneuploidi A. Euploidi: Hücrelerdeki kromozom sayısı; o organizma türü için normal olan haploid sayının tam katı şeklinde artmıştır. İnsanda haploid sayı 23, diploid 46'dır. Haploid sayının 3 kat artmasına triploidi (69 kromozom), 4 kat artmasına tetraploidi (92 kromozom ) denir. 46 kromozomdan fazla olan ve kromozomların, haploid sayının tam katı şeklinde artmış bulunduğu durumlara poliploidi denir. Poliploidiye sebep; bir hücrede çekirdek bölünmesi olduğu halde sitoplazma bölünmesinin (sitokinaz) olmayışıdır. (Habis tümör dokuları ve spontan düşük materyali) B.Aneuploidi : Kromozom sayısı, normal diploid sayıdan (46) bir veya birkaç adet az veya fazladır. Az oluşu hipoploidi, fazlalığı hiperploidi olarak adlandırılır. Hiperploidiye en iyi örnek trizomiler, hipoploidiye Turner sendromu verilebilir. 4. Kromozomların Şekil Anomalileri A. Translokasyon : Kırılma gösteren 2 ayrı kromozomdan birinin kırılan parça üzerine yapışmasına translokasyon denir. Sağlam kromozom uçları birbirine yapışmaz. Yapışmayan bir sonraki mitozda bölünmeye katılamaz ve ortadan kaybolur. a- Karşılıklı translokasyon (Reciprocal trans********) b- Sentriolde birleşme B. Delesyon: Kromozomun küçük bir segmentinin kopması demektir; bu olayın da sebebi kromozomlardaki kırılmalardır. Terminal delesyondan kromozomun bir ucundan bir parça kaybolur. Böyle bir delesyonun meydana gelmesi için kromozomun bir ucuna yakın bir bölgede 2 kırık gerekir. Sonuçta kırıklar arasındaki kısım kaybolmakta ve uçlar tekrar kaynamaktadır (Rension). Cri du chat hastalığında 5. kromozomun kısa kolunda delesyon vardır. C. İnversiyon Bir kromozomda meydana gelen 2 kırık arasındaki segmentin kendi etrafında 180o dönüp tekrar kaynaması ile inversiyon adı verilen anomali oluşur. Sentromerin 2 tarafında 2 ayrı kırık oluşup kırıkları sentromere olan uzaklıkları eşit değilse gen sırası değişmekle kalmayacak; aynı zamanda kromozomun morfolojisi de değişecektir. Buna perisentrik inversiyon denir (Down ve Patau sendromları) D. Duplikasyon: Kırılma sonucu kromozomdan kopan bir segment kendi homolog kromozomuna yapışırsa, duplikasyon meydana gelir. Bunun sonunda da gen sırasında da duplikasyon olur. Buna tandem (ardarda dizilmiş) duplikasyon denir(12343456). Ters tendon duplikasyonda ise 12344356 şeklindedir. E. Halka (Ring) kromozomu Bir kromozomun 2 ucunda 2 kırık olursa bu 2 uç yapışkan bir hal alır ve birbirleri ile birleşip halka şekilini oluştururlar. F. İzokromozom: Sentromerin bölünmesindeki hataya bağlıdır. Normalde 2 kromatide ayrılan kromozom longitidunal olarak 2 ye bölünür. KROMOZOM ANOMALİLERİ I- OTOZOMAL KROMOZOM HASTALIKLARI A- TRİZOMİK SENDROMLAR 1. Mongolizm (Down sendromu) 2. Trizomi 18 sendromu (Edwards sendromu) 3. Trizomi 13 sendromu (Patau sendromu) 4. Trizomi C sendromu 5. Trizomi 22 sendromu B. DELESYON SENDROMLARI 1. Kedi miyavlaması sendromu (Cri-du chat) 2. 4 No'lu kromozomun kısa kolunun delesyonu (Wolf-Hirschhorn sendromu) 3. 18 No'lu kromozomun kısa ve uzun kollarının delesyonları 4. Monozomi G sendromu (G Delesyon sendromu) 5. Halka (Ring) kromozomu sendromu C. PARSİYEL TRİZOMİ SENDROMLARI Trizomi G a. Anne yaşı ileridir b. Genellikle ailevi değildirler, sporadik görülürler. c. Prenatal (intra uterin) ve postnatal (ekstrauterin) büyüme ve gelişme geriliği vardır. d. Çoklu konjenital malformasyonlar bulunur. e. Zeka geriliği görülür f. Mikrosefali mevcut olabilir. h. Kafa kemiklerinde malformasyon ve buna bağlı olarak değişik yüz görünümü vardır. i. Merkezi sinir sistemi anormaldir. l. Adele defektlerine sık rastlanır. k. Hemen hepsinde tipik dermatojik bulgulara rastlanır. MONGOLİZM (TRİZOMİ 21, DOWN SENDROMU) Otozomal kromozom hastalıklar içinde en sık görülenidir. Popülasyonda 1/600 -1/700 sıklıkta görülür. Monozigotik ikizlerde çoğu zaman; dizigotik ikizlerde nadiren görülmesi ve mongol kadınların bebeklerinde de %50 rastlanması hastalığın etyolojisinde genetiği düşündürür. 1932'de Waardenburg genetik bozukluğun nondisjunction olabileceğini ileri sürmüştü. 1959'da Jerome Lejense normalden 1 fazla olan kromozomun G grubuna ait olduğunu göstermiştir. Büyüme ve gelişimleri geridir; bu gerilik intrauterin gelişme geriliğine bağlıdır. Boyları kısa olup; daima %3 persentilin altına düşer. Baş şekli ve yüz görünümü tipiktir. Oksipital bölgenin yassı oluşu; yenidoğanlarda tanıya yardım eder. Hipertelorizm vardır. Dil ağızdan dışarı sarkar ve yüzeyi fissürlerle kaplıdır (Skrotal dil). Burunda aşırı sekresyon ve ağız köşelerinde ragadlar vardır. Dişler geç çıkar ve düzensiz görünümdedirler. Göz kapağı aralığı (palpabral fissür) obliktir, yani göz kapakları aralığının uzun ekseni dışarı ve yukarı yönde olup; çekik badem gözlü görünümü verir. Mongol ırkında kıvrım, üst göz kapağının üzerinden içe ve aşağı doğru kesilmeden iner. Mongol hastalarda ise bu kıvrım hakiki epikantus denilen ve daha içte bulunan, oldukça dikey olarak içe ve aşağı doğru inen 2. bir kıvrımla kesilir. Gözlerde sıklıkla strabismus ve katarakt görülür. İriste Brushfield lekesi denilen ve iris stromasının ön tabakasındaki bağ dokusunun yer yer kalınlaşmasına bağlı beyaz lekeler bulunur. Boyun kısa ve geniştir. Yenidoğanlarda ensede gevşek bir deri kıvrımı bulunur, bebeklik devrinde kaybolur. Eller kısa ve geniş, parmaklar künttür. %50 vakada avuçta normalde 2 tane olan çizgiler birleşerek tek avuç çizgisini (Simian çizgisi) yapar. Elde 5. parmak kısa ve içe doğru kıvrıktır (klinodaktili). Ayaklarda başparmak ve 2. parmak arasındaki mesafe geniştir. Zeka geridir. Konuşma ve yürüme normalden çok geç başlar. Nöromüsküler sistemde görülen en önemli bulgu hipotonisitedir. Yenidoğanların %50 sinde moro reflexi yoktur. Son yıllarda hastaların kanında seratonin maddesinin eksik olduğu tesbit edilmiştir. Hastalarda ÜSYE'na sık rastlanır. İlk yaştaki ölüm sebeplerinden biri pnömonidir. Vakaların %40 kadarında olan konjanital kalp hastalığı ilk yaştaki ölüm sebeplerindendir. Atrio-ventricularis communis, VSD, ostium sekundum tipi ASD en sık rastlananlardır. İlk yaştaki ölüm nedenlerinden bir diğeri de GIS malformasyonlarıdır. (T-E fistül, duodenal atrezi, megakolon, imperfore anüs) Dişilerde fertilite normaldir. Normal bir erkekle evlenen mongol kadının çocuklarının % 50 si mongol olacaktır. Erkek mongol hastalar ise infertildirler. Mongollarda lösemi insidansı yüksek, lösemili hastalarda mongolizmin birlikte görülme oranı normal popülasyondan 15-20 defa daha fazladır. Mongol yenidoğanlarda IgG'nin düşük olduğu bildirilmiştir. Mongolizmde insidans anne yaşının ilerlemesi ile doğru orantılı olarak artar. Sitogenetik bulgular: Esas aberasyon 21 No'lu kromozomun fazlalığı olmakla birlikte; mevcut kromozom aberasyonunun tipine göre mongolizm 3 grupta incelenebilir. a. Mutad tip mongolizm (trizomi 21) G grubuna ait 21 nolu kromozomdan normalde 2 adet bulunması gerekirken bu hastalarda 3 tane bulunur. b. Translokasyon tipi mongolizm : Fazla olan 21 nolu kromozom diğer bir kromozom üzerine eklenir; kromozom materyalinde 1 fazla 21 nolu kromozomun mevcudiyetine rağmen total kromozom sayısı 46 dır. 2 akrosentik kromozomun uzun kollarının birbiri üzerine translokasyonu söz konusudur. Bu tip translokasyona sentriolde yapışma (centric fusion) tipi translokasyon veya "Robertsonian trans********" denir. Bu durumda hem kromozom sayısında azalma olacaktır; hem de 2 akrosentrik kromozomdan 1 submetasentrik kromozom oluşacaktır. 2. tipte translokasyonda kromozomlar arası segment alışverişi vardır. Bu halde kromozomun sayısı değişmemekte ve yer değiştiren segmentlerin boyları eşit ise kromozomların şekillerinde de değişiklik olmayacaktır. c. Mozaik Mongolizm : Hücrelerin bir kısmı normal, bir kısmı ise 21 nolu kromozom için trizomiktir. 1. şahısta ortak bir zigottan çıkarılan fakat kromozom yapıları birbirinden farklı olan 1 den fazla hücre grubunun bulunması haline mozaisizm denir. TRİZOMİ-18 (EDWARDS SENDROMU, TRİZOMİ E) Oldukça enderdir ve prognozu kötüdür. 18 numaralı kromozom 2 yerine 3 adettir. a) İntrauterin ve extrauterin gelişme geriliği b) S.S.S. de gelişme yetersizliğine bağlı defektler c) Belirgin occiput ve mikrosefali d) Şekil bozukluğu gösteren düşük kulaklar ve çökük burun kökü, e) Küçük ağız ve küçük çene (mikrognati) f) Parmaklar flexion pozisyonda, index parmağı- orta ve 5.parmak 4. parmağın üzerine binmiş. g) Tipik dermatografik bulgular h) Kısa sternum ve hipoplastik kaburgalar i) Küçük ve dar pelvis kriptorşidizm k) Konjenital kalp hastalığı (PDA) l) Apgar skorunun düşük oluşu; konvülsiyonlar l) Böbrek anomalileri, inguinal ve umbilical herniler. İnsidans : 1/4500 -1/15000 Anne yaşının ilerlemesi ile orantılı olarak insidans artar. Kız/erkek: 150/42 Prognoz : Çok kötü %70 ilk 13 ayda ex, %20 ilk 12 ayda ex Yaşıyanlarda şiddetli motor-mental gerilik TRİZOMİ-13 (Bartholin-Paton Sendromu Trizomi D) : Anoftalmi, tavşan dudağı ve kurt ağzı, polidaktili ve çoklu malformasyon görülebilir. 13 numaralı kromozom trizomiktir. a- İntrauterin ve extrauterin gelişme geriliği b- Yenidoğan periyodunda apne, siyanoz ve konvülsiyon, c- S.S.S. defekti, (bulbus olpatinus agenezisi orinensefali). d- Arkaya doğru eğilimli olan, belirgin occupit ve burun kökü e- Mikrosefali, retina ve lens kolobomu, hipertelorizm mikroftalmi veya anoftalmi. f- Düşük ve şekil bozukluğu gösteren kulaklar, göz kapaklarında hemanjiom g- Yarık dudak ve damak, orta hat defektleri h- Polidaktili j- Konjenital kalp hastalığı k- Kriptorşidizm İnsidans 1/4600 - 1/14500 TRİZOMİ 8 Genel Özellikleri : Mental retardasyon, kısa boy, kilo azlığı, vertebral anomaliler Kafa-yüz görünümü : Dismorfik kafa, alın çıkıklığı, displazik kulaklar, strabismus, düşük kulaklar, alt dudak sarkıklığı, yüksek damak, yarık yumuşak damak, mikrognati. Toraks : Konjenital kalp hastalığı Abdomen ve pelvis : Üriner yol anomalisi, dar pelvis Extremiteler : Patellar displazi, eklem hareketlerinde kısıtlılık, el ayası ve ayak tabanlarında derin fleksiyon katlantıları TRİZOMİ 9 Mental retardasyon Mikrosefali, anormal kranial sütürler, alın çıkıklığı, çıkıntılı kulaklar, sivri burun, balıkağzı, mikrognati Konjenital kalp hastalığı Üriner yol anomalisi Konjenital kalça/diz çıkıklığı, klinodaktili, dijital hipoplazi, tırnak hipoplazisi, sindaktili. TRİZOMİ C SENDROMU C grubu (6,12) kromozomlar sayısı 1 fazladır. Daima anormal mozaik halde bulunur; klinik bulgular çok değişir. TRİZOMİ 22 Aynen mongolizmde olduğu gibi G grubunda 1 fazla kromozom vardır. 22. kromozom trizomiktir. Mental-motor gerilik, mikrosefali, dış kulak kanalının olmayışı, lakrimal kanal stenozu, ptozis, strabismus, kulak malformasyonu, yarık dudak, konjenital kalp hastalığı. B-DELESYON SENDROMLARI 1- Cri du Chat Syndrome : B grubundaki kromozomlardan birinin kısa kolundaki kopmaya bağlıdır. 5 nolu kromozomun kısa kolu delesyona uğramıştır. Hastalarda ağlama karakteristiktir, zayıf-tiz-yakınır gibidir ve kedi miyavlamasını andırır. 2- 4 Nolu kromozomun kısa kolunun delesyonu : (Wolf-Hirschhorn Sendromu) :Klinik bulgular; olasılıkla kromozomdan kopan segmentin büyüklüğünün vakadan vakaya farklı oluşu sonucu değişiklikler göstermektedir. a. İleri derecede intrauterin gelişme geriliği (Bütün kromozom hastalıkları içinde en düşük doğum ağırlığına sebep olanıdır). b. Vücut orta çizgisi üzerinde defektler c. Hipoplazik dermal çizgiler d. Mikrosefali, hipertelorizm, kolobom, tavşan dudağı ve kurt ağzı, konjenital kalp hastalıkları, hipospadias 3- 18 No'lu kromozomun kısa ve uzun kollarının delesyonu: 18 nolu kromozomun kısa kolundaki delesyon sonucu ortaya çıkan sendrom klinik bulgularının nonspesifik olmasına karşın; kromozomun uzun kolundaki delesyona bağlı olanın klinik bulguları oldukça spesifiktir. K/E:8/6 a. Zeka geriliği b. Mikrosefali, nistagmus c. Hipotoni d. Mid fasiyal hipoplazi (yüzün orta bölgesinin hipoplazisi) e. Öne doğru çıkıntılı çene f. Kulakta belirgin anti helix g. Dışkulak yolu dar veya atrezik olup; işitme kaybı h. Omuz ve ellerde deri çöküntüsü i. İğ biçiminde parmaklar j. Vertikal talus ve parmak uçlarındaki düşümlerde artma 4- Monozomi G (G Delesyon Sendromu) G grubu kromozomlarından birinde delesyon vardır. Hasta mozaik olup; hücrelerinden bir kısmında 45 kromozom, bir kısmında 46 kromozom vardır. a. Hipertoni b. Gözlerin aşağı ve dışa doğru çekik oluşu (antimongoloid slant) c. Burun kökünün belirgin oluşu d. Küçük çene e. İskelet anormallikleri f. Zeka geriliği 5- Halka kromozomu Sendromları : Normal bir kromozomun 2 ucunda meydana gelen birer kopma sonucu bu iki ucun ucuca gelerek yapışmalarıyla ortaya çıkar. Vakadan vakaya uçlarda delesyona uğrayan materyalin miktarı değişeceğinden fenotip ve genotipin birbirine uymaları güç olmaktadır. 5 nolu kromozoma ait halka kromozomu Cri-du Chat sendromunu meydana getirir. 18. kromozomda meydana gelen halka kromozom ise; bazı vakalarda 18. kromozomun uzun kolunun kopması sendromu oluşturur. En çok halka kromozomlar büyük akrosentrik (D grubu) kromozomlarında meydana gelir. C-PARSİYEL TRİZOMİ SENDROMLARI : Total kromozom sayısı 47 dir. Fazla olan kromozom G grubu kromozomlarının yarısı büyüklüğünde metasentrik ufak bir kromozomdur. Normal insan kromozomlarının en küçüğünden de ufaktır; bu kromozomun vakaların çoğunda satellitli oluşu D veya G grubundan menşe almış delesyon olduğunu düşündürür; bu da sendromun trizomik değil, parsiyel trizomik olarak adlandırılmasına yol açar. a.Lens kolobomu b. Anal atrezi c. Hipertelorizm d. Antimongoloid katlantı e. Preoriküler fistül ve deri çıkıntısı f. Umbilical herni g. Böbrek malformasyonları h. Mental gerilik i. Konjenital kalp hastalığı j. Sitogenetik anomalinin sıklıkla mozaik halde oluşu. KLİNEFELTER SENDROMU İlk kez 1942 de Klinefelter ve arkadaşları tarafından tariflenmiştir. Görülme sıklığı 1/500 civarındadır. Küçük sert testis, jinekomasti, idrarda gonadotropin seviyesinin yüksek oluşu kardinal bulgulardır. Bundan başka hastalar genellikle enükoid görünümdedirler. Skrotum normalden küçüktür, pigmentasyonu ve kıllanması azalmıştır. Pubik kıllanma kadın tipidir ve mons pubisin hemen üzerinde sonlanır. Testislerin küçük oluşu en önemli tanısal kriteri teşkil eder. Yüzde sakal azdır, ses incedir ve hastalarda erken osteoporoz görülür. Mozaik vakalar dışında hastalar fertil değildirler. Bir dereceye kadar mental gerilik hemen her hastada görülür. Yaş ilerledikçe psikolojik bozukluklar artar Sitogenetik: Vakaların %80 inde cinsiyet kromatini (Y) dir. Geri kalan %20 Y de ya teknik sebeplere bağlı olarak veya mozaisizmden dolayı cinsiyet kromatini yoktur. En önemli sitogenetik bulgu fazladan bir X kromozomunun bulunuşudur. Bundan dolayı klasik vakalarda 47 kromozom bulunur. (47, XXY). Söz konusu karyotipin ortaya çıkması için ya 2 X'li yani 24 kromozomlu bir ovumun normal yani 23 kromozomlu sperm tarafından veya 23 kromozomlu normal bir ovumun, 24 kromozomlu (XY) bir spermle fertilize olması gerekir. Gametlerin 24 kromozomlu olması hali meiotik bölünme sırasında kromozomun ayrılamama (non disjunction) veya ana fazda geri kalma (anafaz lag) olayı sonucu ortaya çıkar. Bu kromozom hatası zigotun teşekkülünden sonra ortaya çıkarsa mozaisizm durumuyla karşılaşılır. 46,XY(47, XXY). Bunlar fertil olabilirler. 46, XY vakalarında bugün eldeki metodlarla tesbit edemediğimiz kadar küçük bir Y kromozomu parçası diğer bir kromozom üzerine binmiştir (translokasyon) Bazılarında ise Y kromozomu, intrauterin yaşamda kritik bir dönemde mevcutken sonradan ortadan kaybolması şeklinde açıklanabilir. TURNER SENDROMU (Gonadal disgenesis) Boy kısalığı, fibröz bant şeklinde gonadlar (streak gonadlar), sexuel immatürite ve diğer çeşitli malformasyonlar vardır. Fenotipik olarak kadın görünümündedirler. Boyunda yeleleşme, meme uçları arasındaki mesafenin geniş, göğüs kafesinin yassı oluşu ve kubitus valgus deformitesi görülür. Turner sendromlu hastaların idrarında pubertede gonadotropinlerin yüksek oluşu karakteristik laboratuvar bulgusunu teşkil eder. Overler makroskobik olarak fibröz bant şeklindedir, mikroskobik olarak da hemen tamamen kollagen dokudan ibarettir. İç ve dış genital organlar kadın tipindedir. Genellikle uteruslar küçük ve dış genital organlar da gelişmemiş bir durumdadır. Yenidoğan devresindeki bir kız bebekte ensede deri kıvrımının oluşu, kalpte başta aorta koarktasyonu, el ve ayaklarda dorsal yüzlerde gode bırakmayan ödemin bulunuşu Turner Sendromu için klasik işaretleri teşkil eder. Daha ileri yaşlarda ise göğüs kafesinin yassı ve ensede saç hattının düşük olması, gözde strabismus, epikantüs, pitozis, yüksek damak, 4. ve 5. metakarpın kısalığı ve deride pigmente nevüslerin varlığıdır. Hemen her yaşta boy kısadır ve 150 cm nin üzerine çıkmaz. Buna karşın kemik yaşı oldukça normale yakındır. Pubertede primer amenore, östrojen eksikliğine ait bulgular ortaya çıkar. Meme teşekkülü mevcut değildir. Vaginal yaymada östrojen eksikliğine bağlı kornifiye epitellerin mevcut olmayışı dikkati çeker. Uterus ve dış genital organlar gelişmemiştir. Mozaikler dışındakiler fertildir. Turner Sendromlularda X kromozomu üzerinde taşınan mutant bir gene bağlı olarak renk körlüğünün bulunuşu X kromozomundaki bir anomalinin sendroma sebeb olabileceğini düşündürmüştür. Sitogenetik : Bir hücrede total olarak 45 kromozom bulunup; eksik olan kromozom 2X kromozomundan biridir. Vakaların yarısında X kromozomunda çeşitli sitogenetik anomaliler bulunmuştur. Bu anomaliler 2 çeşittir. a) 2. X kromozomun morfolojik anomalliği, b) Aynı zigottan menşe almış normal ve anormal kromozomlu hücre gruplarının aynı kişide birlikte bulunması halidir. Sitogenetik varyantlar A. 45 XO B. X kromozomunda yapısal anomali (delesyon veya uzun kolun izokromozomu) C. Mozaisizm. 47 XXX Kız: 1/1000 dişi doğumda bir görülür. Karakteristik bir fenotipi yoktur ve tutulan dişiler X-kromozomu tarama programlarında, yenidoğan araştırmalarında, amniosentezde, şans eseri tanınırlar. Gonadal fonksiyonlar genellikle normaldir ve fertildirler, fakat çocuklardan anormal sex kromozomu komplemanına sahip olabilirler. 47 XXX dişilerinde motor gelişme ve konuşma geriliği olabilir, hafif derecede entellektüel defisit, kişilerle ilişkilerinde bozukluk olabilir. Bazen 3 den fazla X kromozomuda bulunabilir. Şimdiye kadar en fazla 5 kromozom bulunmuştur. X kromozomun sayısı arttıkça mental retardasyon veya psikiatrik anormalliklerin sıklığı da artmaktadır. XYY Erkek: Agressif antisosyal davranış yönünden hapishanelerde yapılan araştırmalar sırasında saptanmıştır. XYY erkeklerinin diğer saptanan bir özelliği kısa boylu oluşlarıdır. Bir diğer araştırmada suç fazlalığı hızı ile agresyona iten suç davranışı arasında ilişki bulunamamıştır. ATİPİK Sex kromozomu karyotipleri : Fenotipik olarak erkek 46 XX karyotipi Fenotipik olarak erkek görünümünde 46 XX oluşu erkek sex farklanması ve karşılaştırılmasında Y kromozomun gerektirdiği inancına ters düşer. Olası mekanizmalar : 1- Saptanamamış 46 XX/46 XY kimerizm veya 46 XX/47 XXY mozaisizmi 2- Erkek sex karşılaştırıcı segmenti olan Y’in X kromozomuna veya bir otozoma translokasyonu 3- Olasılık saptanmıştır, ancak 1. olasılık da ekarte edilememiştir. Y’nin X’e translokasyonu X kromozomu inaktusisyon mekanizmasıyla XX erkeği oluşturacaktır. Fenotipik Kadın 46 XY XY sex kromozomu varlığı erken embriyo devresinde gonadlar, iç ve dış genital organların erkek tipine farklanmalarına yol açmaktadır; aksi halde embriyo dişi olarak farklanacaktır. XY nin varlığının esas olarak testiküler farklanmayı sağladığını düşünülmektedir. Daha sonra testiküler leydik hücreleri testosteron salgılarlar ve periferde dihidrotestosterona dönüşür. Hedef organlar testosteron ve dihidrotestosterona yanıt verme yeteneğindedirler. Eğer bu basamaklar yetersiz kalırsa; embriyoda maskülinizasyon oluşamayacaktır ve çocukta dişi genital farklanma olacaktır. 46 XY bebeklerde dişi fenotipin oluş mekanizmaları : 1- Target organın androjene tam duyarsızlığı (testiküler feminizasyon) 2- Luteinizan hormona testiküler yanıtsızlık, human chorionic gonadotropine yanıtsızlık (Leydig cell aplasis) 3- Testosteron sentezinde şiddetli defekt 4- XY pure gonadal disgenesis sendromu (Swyer sendromu) GENETİK ÖĞÜTLEME Genetik danışım bir ailede genetik bozukluğun oluşun riski veya oluşuyla birlikte insanın problemlerini ilgilendiren bir karşılıklı bağlantı iletişim işlevidir. Genetik danışım verilenlerin büyük çoğunluğu risklerinin farkında değillerdir, ancak genetik bilgi ve danışım için gelmişlerdir. Diğerleri evlilik öncesi veya çocuk yapmazdan evvel, akrabalarında tibbi problemlerle karşılaşıldığı icin sırf meraklarını karşılamak için gelirler. Doktora burada düşen tıbbi problemler ve doğum defektli doğanların problemlerinin herediter ve tüm aileler için genetik bilgi vermesidir, bunu sadece isteyenlere değil, gereken herkese vermeleri gereklidir. Prenatal tanının açıklanması veya taşıyıcıların saptanmasında genetik öğütleme biraz daha komplex hale geçer. Genetik Öğütlemenin Prensipleri 1. Tanının doğru olduğundan emin olunmalıdır. Burda doktorun izole yarık damak ve dudağı (multifaktöryel kalıtım); otozomal-dominant kalıtımlı yarık dudak ve damaktan ayırdetmesi gerekir. Tanı konduktan sonra: 1. Her iki ebeveyni tartışma için çağırınız (adölesan çocuk ayrı çağırılmalıdır) 2. Defektin tıbbi sonuçlarını tartışınız 3. Her bir ebeveynin aile hikayesini araştırmanın ve anlaşılamamış herhangi bir genetik risk varsa tanımlayınız. 4. Ailenin verdiği açıklamalar veya başkalarının verdiği bilgileri değerlendiriniz. 5. Problem için genetik temeli tanımlayınız bu iş için mümkün olduğu kadar görsel araçlar kullanınız. Örneğin problemle ilgili fenotipik veya diğer görüntüleri,kromozom resimlerini, kalıtım şekillerini gösteren diyagramları gösteriniz. 6. Genetik riskleri ailenin anlayabileceği şekilde açıklayınız. 7. Olasılıkları özetleyiniz; örneğin çocuk yapmama, çocuk yapma ve risklerini kabullenme, evlat edinme, artifisyel inseminasyon özellikle otozomal resesif bozukluklarda ve ciddi otozomal dominant bozukluklarda; eğer prenatal tanı mümkünse not ediniz. 8. Tartışılan konuları danışan kışileri destekleyiniz ve mümkünse kendileri için en uygun olasılığın ne olacağına karar vermek için biraraya geliniz. 9. Önceden danışım yapan ailelerle bağlantıda kalınız ve ebeveynde taşıyıcılık veya prenatal tanı konusunda yeni metodlar geliştiğinde aydınlatınız. Genellikle aileler bir defektli çocuk doğurduktan sonra genetik risk taşıdıklarının farkına varırlar. Bu durum kabul edilene dek reddetme, öfke-kızgınlık ve depresyon periyotları birbirini izleyebilir. Herbir ailenin durumu farklıdır ve danışma reaksiyonlar tektir. Aileler için sık bir problem genetik anormalliği kabullenme konusundadır, tek mutant gen, anormal kromozom veya multifaktöryel kalıtımda olduğu gibi birçok genlerin etkileşimi ve çevresel faktörler birarada olabilir. Kromozom anomalilerinde anormal karyotip normallerle karşılaştırılabileceği için işi biraz kolaylaşır. Bir diğer problem genetik bozukluğu olan çoğu bebek veya çocuk ailenin ilk etkilenen üyesidir; bundan dolayı aile diğer akrabalarda olmadığından; ailenin bunu herediter kabul etmeyip hafife almasıdır. Aileye bazı herediter bozukluklarda ebeveynlerin veya akrabaların sağlıklı olabilecekleri kuvvetle vurgulanmalıdır. TAŞIYICILARIN saptanması mümkün olan durumlarda genetik danışım : Taşıyıcılık durumu laboratuvar testleriyle saptanabiliyorsa genetik öğütleme basitce, daha spesifik ve daha etkilidir. Riskte olanlar tanınabilir, test yapılan akrabalar taşıyıcı değilse doğru olarak ikna edilebilir. Bazı biyokimyasal bozukluklarda ve kromozom anormalliklerinde taşıyıcı saptanması mümkündür. Biyokimyasal bozukluklar : Doğuştan metabolizma hastaları için heterozigot kişilerin tanınması gerekir. * Hb S ve C * Thalassemiler * Tay-Sachs Hast *  ı-antitripsin eksikliği Heterozigotlarda taramada bir diğer sınırlama da heriki ebeveyn heterozigot ise prenatal tanının kolay olmamasıdır. Özellikle hemoglobin anormalliklerinde plasental vene girip tetkik yapılması sadece birkaç merkezde olasıdır. X-e bağlı resesif metabolik hastalıklar G-6-PD eksikliği Fabry hastalığı (a-galaktosidaz eksikliği) Hypoxanthine-guanine phosphoribosyl transferaz PRENATAL TANI mümkünse genetik öğütleme : Birçok çift prenatal tanı hakkında daha çok şey öğrenmek için başvururlar.Prenatal tanının önemli olduğu durumların başında anne yaşının ileri olması, daha evvelden Down sendromlu veya ansefalomeningomiyeloselli çocuğa sahibolma gelir. Genel olarak 35 yaş üzerindeki tüm kadınlarda amniyosentezle prenatal tanı konması tercih edilir. Çünkü bu annelerin bebeklerinde kromozomal anomali riski en az %1 dir. Yine yeni bir bulgu Down sendromlu çocukların en az 1/4 ünde extra 21 kromozomun babadan geldiği bilinmektedir. Eskiden daima anneden geldiği düşünülürdü. Metabolik hastalıklı çocuk sahibi olma riski olan durumlar daha az fakat daha komplexdir. Bu grupta : 1. Amino asit metabolizma bozuklukları 2. Karbonhidrat metabolizma bozuklukları 3. Pürin ve pirimidin metabolizma bozuklukları 4. Enzim ve proteinlerde defektler 5. Eritrosit metabolizma defektleri 6. Kanın diğer şekilli elemanlarına ait bozukluklar 7. Lipid metabolizma defektleri 8. Pigment metabolizma bozuklukları 9. Vitamin metabolizma bozuklukları 10.Renal tübüler transport mekanizmasında primer bozukluklar 11.İntestinal malabsorbsiyonla sonlanan defektler 12. Mineral metabolizma defektleri Prenatal tanı genellikle 15-16 haftalık gebelikte uterus, pelviste amniosenteze uygun düzeye yükselince yapılır. Plasentayı lokalize etmekte veya 1 den yüksek fetus saptanmasında ultrasound kullanılabilir, ikiz gebelik şansı 1/80’dir. Aseptik teknik ve lokal anestezi kullanarak 22 nolu iğne ile abdomende en uygun yerden girilir (ultrasonogramla saptanır). Amniotik boşluğa ilerletilir. Trokar çıkartılır ve 2 ml sıvı alınarak (anne hücreleri ile kontaminasyonundan sakınılır) atılır; daha sonra 2. bir enjektörle 10-30 ml amniotik sıvı alınır ve direkt laboratuvara gönderilir. Spesimen kan varlığı yönünden incelenir, daha sonra santrifüjle hücreler amniotik sıvıdan ayrılır ve doku kültürüne ekilerek uygun koşullarda inkübatöre konur. Amniosentezle fetus kaybı riski: %0,5 Gebede geçici kramplar ve amniotik sıvı sızması:: %3 Olguların %5-10 unda amniosentezin tekrarlanması gerekir. Amniosentezden 14-21 gün sonra objektif sonuçlar alınabilir. Eğer sonuçlar fetusun anormal olduğunu gösteriyorsa ve ebeveynler düşüğü tercih ediyorlarsa çoğu doğumcu gebeliği 20. haftanın bitiminden evvel sonlandırır. Prenatal tanıda kullanılan dokular ve teknik işlemler : 1. Amniotik sıvı hücreleri : Kromozom analizi veya biokimyasal deneylerde kullanılabilirler. Hücrelerin yeterli sayıda çoğalması ve testler için yeterli sayıya ulaşması için 2-3 hafta gerektirir. 2. Amnion mayii:  -fetoporotein (AFP) Bu protein fetal karaciğer, gastrointestinal yol, yolk kesesinde sentezlenir ve anensefali, meningomyelosel, ensefalosel, omfalosel durumlarında artar. AFP ölçümü daha sonraki gebeliklerde bu bozukluğun herediter olup olmadığının saptanması için yapılır . Yine Meckel Sendromu (ensefalosel, pölikistik böbrek, polidaktili, yarık dudak ve damak, genital ve göz anomalileri, otozomal resesif kalıtımlı), konjenital nefroz'da artar. AFP düzeyleri en yüksek 14-18 hafta gebeliktedir. Amniosentezden evvel gebelik yaşının tayini önemlidir. Nöral tüp defektlerinde birlikte asetilkolin esteraz düzeylerinin de ölçümü gerekir. Eğer defektin üzeri deri ile kaplıysa AFP normal düzeylerde ölçülebilir. 3. Sekretuar substance : Myotonik distrofilerde dominant gen loküsünün saptanması için yapılabilir. 4. Hormonlar: Amniotik sıvıda steroid hormonlar ölçülebilir. Konjenital adrenal hiperplazi (21-hidroxylase eksikliğine bağlı) saptanabilir. 5. Ultrasound : Gebelik yaşının tayininde, plasentanın lokalizasyonunda, çoğul gebeliklerin ekarte edilmesinde kullanılır. - Kondrodistrofilerde - Uzun kemiklerin eksikliklerinde - Böbrek genişlemelerinde (Infantil polikistik böbrek ) ultrasound yararlıdır. 6. Amniografi: AFP anormal yüksek ise amnion mayisine suda eriyen bir boya enjekte edilerek incelenir. 7. Fetoskopi : Fetusun direkt inspeksiyonudur. Şiddetli Hb bozukluklarında, plasenta damarlarından kan almak için kullanılır. 8. Radyografi : Fetusun röntgen filmi uzun kemik eksikliklerinde, radial aplazi ile birlikte otozomal resesif trombositopenide kullanılabilir. Son zamanlarda ultrasonografi daha popüler hale geçmiştir.

http://www.biyologlar.com/kalitsal-hastaliklar

AKRABA EVLİLİKLERİ

Türkiye gibi akraba evliliklerinin yoğun olduğu ülkelerde, sakat bebek doğumları çok sık görülmektedir. Akraba evliliklerin görülmesinin sebepleri arasında genellikle, aileye ait mal varlığının dağılmaması, aile bireyleri arasındaki sevgi ve saygıyı korumak, akrabaların evlilik ve sosyo ekonomik beklentilerinin aynı olması ve karşı cinsle rahat iletişime girememe gibi etkenler sayılabilir. Akrabalar arasında yapılan evliliğe endogami denilmektedir. Kalıtımın taşıyıcısı genlerdir. Bizler nesiller öncesinden gelen atalarımızın bize hediye ettiği genetik kalıtımla yaşama başlamaktayız. Vücudumuzun büyüyüp gelişmesi ve çalışması genlerimizin kontrolü altındadır. Yaşamın temel taşı olan genler, bir DNA molekülündeki belirli bir özellik içeren kesitine verilen addır. Her bir gen ya da birkaç gen kümesi bizdeki bir özelliğin bilgisini içerir. Anne ve babadan eşit olarak geçen genler, bizdeki tüm yaşam duvarlarını örer. Genler hücrelerde bulunan kromozomların kısımlarıdır. Dolayısıyla genler, kromozomlarla birlikte çoğalarak, hücre bölündükçe yeni hücrelere geçerler. Kişide her genin, biri anneden biri babadan gelmiş olan iki kopyası (alleli) bulunur. Bazen genin bir kopyasının yapısı bozuktur ve bu bozuk kopya yüzde elli olasılıkla çocuğuna geçer. Bozuk bir gen, kişinin bazı vücut işlevlerinin bozulmasına neden olur. Bir karaktere ait olan özelliğin diğerine baskın olması halinde o karaktere baskın (dominant) gen , baskın olmayan gene resesif (çekinik) gen denir. Bir karakterin çıkması, iki aynı gen frekansının karşılaşması demektir. Eğer bir hastalığa ait gen (resesif) anneden aktarılırken, babadan da aynı (resesif) gen ile karşılaşırsa o hastalık mutlaka doğacak olan çocukta çıkacaktır. Eğer , anneden resesif gen, babadan da dominant gen karşılaşırsa bu sefer doğacak çocuk da tıpkı anne ve babası gibi hastalığın taşıyıcısı olacak, ama o hastalık açığa çıkmayacaktır. Aynı karakterde iki resesif genin karşılıklı gelmesi çekinik alleller sonucu hastalık çıkar. Anne ve babadan iki baskın gen (dominant) alan çocuk (baskın alleller) ise tamamen sağlıklıdır.Dolayısı ile, akraba evliliklerinde aynı gen yapısına sahip olan ailede , resesif genlerin birbirleriyle karşılaşma ihtimalleri, daha fazla olacaktır. Buna örnek olarak kahverengi ve mavi göz renklerini ele alalım. Kahverengi göz rengi dominant gen (baskın) olsun , diğeri için de mavi ise (çekinik) resesif gen diyelim. Anne-babadan birinin göz renginin mavi (m), diğerinin kahverengi (K) olduğunu düşünelim. Bebekler anne-babalarından kalıtımla; kahverengi-kahverengi (KK), kahverengi-mavi (Km), mavi-kahverengi (Km) ve mavi-mavi (mm) genler gibi dört ihtimal almış olurlar. İlk üç durumda bebeğin gözleri kahverengi (baskın renk olduğu için), son şıkta ise mavi (çekinik renk olduğu için) olacaktır. KK=K Km=K Km=K mm=m İnsanlar birçok kalıtsal hastalığın genini taşır. Normal aile yapısında da hamilelikte çocuğun hastalıklı doğma olasılığı %25, taşıyıcı olma olasılığı %50, genin bozuk kopyasını hiç almamış olma olasılığı ise %25'tir. Akraba evliliklerinde aynı soydan geldikleri için anne ve babanın aynı genin bozuk kopyasını taşıma, yani hastalığın taşıyıcısı olma olasılığı çok yüksek olduğundan çocuklarında hastalıkların oluşma şansı çok daha fazladır. İşte akraba ile evlenme, zararlı baskın ve çekinik genlerin üst üste gelerek frekanslarının çakışması sonucu ortaya çıkma ihtimalini artırdığından genetik hastalıkların görülmesine yol açabilmektedir. Bunların çocukta görülmesi için ana ve babanın her ikisinin de en az bir zararlı çekinik gene sahip olması gerekir. Biraz önceki göz rengi örneğinde olduğu gibi, mavi göz renginin çekinik genleri, hem anneden hem babadan gelirse, çocuk mavi gözlü olacaktır. Dolayısı ile akraba evliliklerinde aynı gen yapısına sahip olan ailede , zararlı (resesif) genlerin birbirleriyle karşılaşma olasılığı fazla olacaktır. Akraba ile evlenme, kalıtımla geçen hastalıkların bulunduğu ailelerde bu yönden sakıncalıdır. Böyle durumlarda bazı çekinik genler çakışabilecek ve böylelikle hasta çocukların doğma ihtimali artacaktır. Hastalığın çıkması, iki resesif genin karşılık olarak bir araya gelmesi demektir. Bilindiği üzere resesif genler hastalık taşıyan genlerdir. Ailede genetik dağılım ,erkek ve kız kardeşlerde, genellikle genlerin yarısı birbirinin aynıdır. Gen ortaklarının oranları, akrabalık uzaklaştıkça küçülür. Torunlar, dede ve ninelerin dörtte bir genine sahiptir. Yeğenlerin genleri ise, genellikle amca ve halalarının, dayı ve teyzelerinin dörtte bir genine eşittir. Daha uzak akrabalıklarda bu oran, kardeş çocuklarında olduğu gibi sekizde bire düşmektedir. Kan uyuşması çözüm müdür? Akraba evliliğinde Kan uyuşmazlığı kan grubu ile değil kanınızdaki Rh faktörü ile ilgilidir. Yalnızca kadının Rh - , erkeğin ise Rh + olduğu durumlarda oluşabilir. Kan gruplarının uyuştuğu hallerde doğum sonrasında çocuklarda kalıtımsal hastalıklar görülmüştür.Erkekte bulunan Rh faktörünün genetik aktarımla ana karnındaki fetüste ortaya çıkması anne ile bebek arasında bir kan uyuşmazlığının ortaya çıkmasına neden olacaktır. Günümüzde akraba evliliklerinde en çok görülen hastalıklar; zekâ geriliği (fenilketonüri), Akdeniz Anemisi, Alzheimer, Parkinson, Huntington hastalığı ve nöron ölümüdür, özürlü ve ölü doğumlar da bu örnekler arsında sayılmaktadır. Çocuk Doğmadan Önce Kalıtsal Bir Hastalığın Tanısı Konulabilir mi? Gen analizi de denilen DNA analizi yöntemleriyle artık hamileliğin ilk üç ayında birçok hastalığın tanısı konulabilmektedir.Genetik bilimin gelişmesi ile bazı hastalıklarda daha anne karnında müdahale çalışmaları hız kazanmıştır. Bebeğin anne karnında içinde yüzdüğü sıvıdan, ya da beslenmesini sağlayan kordondan alınan sıvıların incelenmesiyle bir anormallik olup olmadığı % 93 oranında kesinleştirilebiliyor.Yapılan testlerde, anne karnındaki bebeğin ense kalınlığı ölçülüyor. Bebeğin ensesinde fazla sıvı birikmesi, doğuştan zekâ geriliği anlamına gelen Down sendromunun habercisi olabiliyor. Ayrıca bazı kromozom bozukluklarında ve doğumsal kalp hastalıklarında da bebeklerin ense kalınlığı artıyor. Bu çalışmalar ilerisi için umut veren gelişmelerle devam etmektedir.

http://www.biyologlar.com/akraba-evlilikleri

KROMOZOMLARA BAĞLI HASTALIKLAR - Süper dişi

Süper dişi (XXX kromozomlu): Kadınlarda normalde cinsiyeti belirleyen kromozomlar olarak iki XX kromozomu bulunur. Fakat bazı durumlarda ayrılmamadan dolayı iki tane X kromozomu taşıyan yumurta hücresi X kromozomu taşıyan sperm hücresi ile döllenebilir. Bu durumda üç tane X taşıyan 47 kromozomlu bireyler oluşur. Bunlar normal görünümlüdür ve genelde doğurgan değillerdir. Zeka geriliği XX taşıyan bireylere göre iki defa daha fazladır. Bir çok kadın fazladan X taşıdığının farkında olmadan yaşar. Canlı doğan her 1200 kız çocuğunda bu özelliğe rastlanır. Turner: X taşımayan bir yumurta hücresinin X taşıyan sperm hücresi ile döllenmesinden X0 (45 kromozomlu) zigot oluşur. Geliştiklerinde bu dişilerin boyunlarının iki yanında kalın deri kıvrımları vardır, fakat normal bir dişi gibi görünürler. Normal dişilerden biraz daha kısa boylu, parmakları kısa ve küttür. Eşeysel olgunluğa erişemezler, kısırdırlar. X kromozomsuz düşük: X kromozomu taşımaya bir yumurta hücresinin Y kromozomu taşıyan bir spermle döllenmesi sonucu oluşacak bireylerin yaşama şansları yoktur. Çünkü hiçbir embriyo X kromozomu olmadan gelişemez. Bunun nedeni X kromozomunun bazı yaşamsal öneme sahip genleri üzerinde taşımasıdır. Kleinfelter: Spermlerin oluşması sırasında XY kromozomlarının aynı gamette bulunması ve X taşıyan bir yumurta hücresi ile döllenmesinden oluşur. Bu tip erkekler uzun boylu, uzun kollara ve bacaklara sahiptirler. Eşeysel organları normal görünümde fakat testisleri küçüktür. Üreme yetenekleri yoktur. Mongolizm: Vücut özelliklerini belirleyen genleri taşıyan otozomoal kromozomlardan 21. çiftin ayrılmayarak aynı gamette bulunması ve bu gametin döllenmesiyle olşur. Erkeklerde ve dişilerde ortaya çıkabilir. Kısa boylu, çekik gözlü, basık burunlu ve ileri derecede geri zekalı bireylerdir. Üreme yetenekleri yoktur.

http://www.biyologlar.com/kromozomlara-bagli-hastaliklar-super-disi

HAYVAN VE İNSAN KOPYALAMA

Organ nakli, doğum kontrolü, büyük ameliyatlar derken genetikçiler, hayvan kopyamayı da başardı. İskoçya’da Ian Wilmut, Dolly adını verdiği kuzuyu kopyaladı. Sonra Hawai’de fare, Kore’de inek, İskoçya’da domuz kopyalandı.Güney Kore de türü azalan bir kaplan türünü kopyalamaya hazırlanıyor (Hürriyet, 24 Mayıs 1999) “... Bizim (biyologların), hapsedilme tehditini de içeren sayısız ve kesin kuralla dizginlenmesi gereken büyük işadamları olduğumuz söylenir. Tüm bunlar genlerimizi oluşturan DNA’nın olası en kötü şeyleri kışkırtabileceğinin düşünülmesi nedeniyledir. Bu tamamen aptalca; çevremizde beni, DNA’dan daha az ürküten başka bir öğe düşünemiyorum.” James Watson, 1977 “Uyarı profesyonellerinin genetekçilerin uğursuz güçlerini lanetlemeleri için, 1970'li yılların başında, biyologların, DNA rekombinasyon tekniklerini oluşturarak laboratuvarlarında doğayı taklit edebileceklerini keşfetmeleri ve böylece moleküler biyolojiyi kuramsal gettosondan çıkarmaları yetti. Bilimi, özellikle de insanın bilinmesiyle ilgili olduğunda, şeytanlaştırmaya çalışan insanlara daima rastlanır. On beş yildir, genetikçilerin uluslarasi küçük toplulugu, bilimsel perhiz, sakinimlilik, otosansür, kendini sinirlama, erteleme, yani kisacasi, Watson’in bu bölümün epigrafi olan sözlerini kendisinden aldigim, rasyonalizmin canlandiricisi Fransiz filozof Pierre- Andre Taguieff’in güzel bir biçimde söyledigi gibi, araştirmalarin gönüllü olarak kesilmesini buyuran bir entellektüel baskiyla karşi karşiyadir.Taguieff’in dedigi gibi: Fransiz usulü bilim karşiti vahiycilik, birçok açidan, 60'li yillarin sonunda ABD’de başlatilan büyük “acemi büyücü” avinin küçük ve gecikmiş bir yansimasindan başka bir şey degildir. Belki gecikmiş yansima; ama şu son yillarda Avrupa’da, şimdi de bizi yüzyil sonu korkularimizdan kurtarmaya yazgili, ahlaki uzmanligini tuhaf bir biçimde biyoloji ve tisbba bakmiş tüm bu “etik komiteler”i-de Gaulle’ün deyimiyle bu yeni tür “ivir zivir”i- yaratan, bu gecikmiş yansimadir.Sirasi gelmişken, tüm sanayileşmiş ülklerin bilimsel bütçelerinin çok büyük bölümünü yutan nükleer ve askeri araştirmalar gibi diger gerçek tehlike ve sapmalar konusunda bu komiteleree danişmayi düşünen var mi? Oysa bana, insanligin gen sagaltimindan çok askeri elektronikten kaygi duymasi gerekirmiş gibi geliyor. Hiç şüphesiz, bilimin şeytanlaştirilmasindaki bu yeni akim amacina ulaşamiyor; perhize çagri, dogum kontrolünde oldugu gibi bilimsel kontrol için de zavalli bir yöntemdir.Ama gelinb de, Taguieff’in terimleriyle, yalnizca kuşkunun mantigina boyun egen, kaygan zeminden başka kanit tanimayan ve sapmalari önleme adina, mutlak tutuculugun biyoloji sapagina, hatta bilimin totaliter denetimine dogru bizzat sapan yeni lanetçilere laf anlatin. Biyolojideki ilerlemeler ve insanın kendi üzerinde edindiği yeni olanaklar, ahlakçıların hayal güçlerini her zaman çalıştırmıştır. Bazıları bizi, geleceğin doktor Frankenştayn’larının korkunç bir “biyokrasi”si olarak betimlemekten çekinmiyorlar. Sanki gerçek bir saygısızlık olanağı varmış gibi, bizi “insan genomuna ve bütünlüğüne saygı”nın kutsal ilkesiyle tehdit ediyorlar. Böyşle bir yaklaşım, bu alandaki ilk sorumsuzun bir takım kopyalama hataları yapmadığı, onlarsız biyolojik evrimin asla olamayacağı “mutasyonlar”a başvurmadığı zamanlar, her döllenmede her zaman farklı yerni bir varlık oluşturan ve “ufak tefek düzeltmeler”le yetinen doğa olduğunu unutmak demektir. Ayrıca, aynı zamanda hekim de olan bir başka filozofun, François Dagognet’nin söylediği gibi, bizim genetik konusundaki kaygımız, temmodel olarak, türün üreme engeline takıldığı hayvanlara gönderimde bulunmak gibi bir dar görüşlülüğü yansıtmaktadır. Ama bakış tarzı, karışma ve melezleşmenin sıkça görülen fenomenler haline geldiği bitkisel alan da dahil, canlıların bütününe doğru genişletildiğinde söz konusu tabu ortadan kalkmaktadır. Ve nedeni bellidir: çok eski zamanlardan beri insanlar, bitki türleri üzerinde kasıtlı değiştirmeler uyguladılar. İnsanın canlıya ilişkin mantığı bu yolla sarsıldı. Ve sonra, canlının doğal düzenini kutsallaştırmak niye? Biyolojik yönden, programlanmış olmamaya programlanmış insan, niçin başarısızlıkları da dahil olmak üzere, genetik lotarya karşısında diz çökmek ve ona saygı göstermek zorunda olacaktır kı? Genetik kalıtımıza egemen olmak hiç şüphe yok ki, insanın evriminde yeni bir evreyi işaretleyecektir; buna döneceğim. Bu evrimi bir kabusmuşçasına tasarlamak zorunda değiliz. İnsan genomunun bilinmesiyle ortaya çıkan kaygılar şu soruyla özetlenelir: -Şimdilik bize yalnizca hastalarin iyimleştirilmesinin söz konusu oldugunu söylüyorsunuz. Çok iyi. Buna karşi çikmak zor. Ama, siz genetikçilerin az ya da çok yakin bir gelecekte, insani kendi karariniza göre dönüştürme erkine, cüce ya da devlerden, güçlü ya da zayiflardan, üstün zekali ya da ilkel kölelerden oluşacak “irklar” yaratma erkine sahip olmayacaginizi bize kim garanti ediyor? Megalomaniniz ya da ittakarliginiz sonucu, davraniş genlerimizle, hatta zeka genlerimizle “oynama” egilimi duymayacaginizi bize kim söylüyor? Şimdiden “gen nakledilmiş” fareler yapiyorsunuz, “gen nakledilmiş insan” cehennemi ne zaman? Bu kaygılar, insanın genetik kalıtına ilişkin olarak geri, kolaycı ve biyolojik bilgiye dayanmayan bir bakışı yansıtır. Son yirlmi beş yıldır moleküler biyolojinin gelişimi, bize genetik rekombinasyon mekanizmalarının ve genlerin dışavurumunun iki şeyi güvence altına aldığını öğretti: insanın sonsuz çeşitliliği ve insan fenotipinin(Dip not:Fenotip, bireyin gelişimi sırasında ve çevresel etkenlerin denetimi altında genotipinin-gen kalıtının- gerçekleşmesine uyan belirgin vasıflarının bütünüdür) bozulamayacak karmaşıklığı.Bu iki biyolojik gerçekten bir parçacık haberdarn olan herkes, Jim Watson gibi, hiçbir şeyin üzerinde çalıştığımız o molekülden, yani DNA’dan daha az ürkütücü olmadığı ve bunda yeni bir Pandora kutusu(Dip not: Yunan mitolojsinin güzel Pandora’sı. Prometheus’un tanrı katından çaldığı ateşi getirdiği insanları cezalandırmak için dünyaya gönderilmişti. tanrılar Pandora’ya içinde bütün kötülüklerin bulunduğu bir kutu emanet etmişti. Merakını yenemeyen Pandora kutuyu açtı ve böylece tüm kötülükler dünyaya yayıldı. Biraz da acıyarak, bilimin bu yeni engizisyoncularının kafalarının da evrensel ilk günah mitosu tarafından kurcalandığını düşünüyorum!) görmenin gülünç olacağı sonucuna varacaktır.(236-238) Karmaşik tahrip edilebilir; ama onu kolaylaştirmak, onunla “oynamak “, onu azaltmak istemek hiç de gerçekçi degildir. Insanligin genetik olarak tekbiçimlileştirilmesi fantezisi bir tür biyolojik anlamsizliktir.Bunu istesek bile yapamazdik. İnsanlık, genetik yasaları kendi yararına kullanabilir, kullanabilecektir; ama onları değiştiremeyecektir. Anımsatmak gerekir mi; dönemin yaygın yinelemesine uygun biçimde, “bir üstün ırk”ın ayıklanması yoluyla türün iyileşktirilmesi anlamındaki Nazi tipi öjenizm, tam bir fiyasko olmuştur.Psikopat diktatörün sanrıları, genetiğin bilgisine hiçbir şey borçlu değildi. Bu sanrılar, toplama kampları ve gaz odaları aracılığıyla girişilen bir soykurumun sözümona bilimsel doğrulanışından başka bir şey değildi. Ekonomik bunalım ve milliytçiliklerle her türlü karanlıkçıların tırmanış dönemlerinde, ırkçı ve totaliter tüm ideolojik hortlamaları bıkıp usanmadan ifşa etmek, entellektüellerin ve bilimcilerin görevidir. Ama geçmişin vahşeti geleceğin açılımları karşısında bizi dehşetten donakalmış bir halde bırakmamalı, tabu haline gelmiş sözcükler aracılığıyla hedefimizi şaşırtmamalıdır... En son tıbbi tekniklere başvurarak ağır hastalıkları olmayan bir çocuğa sahip olmak, gebeliği önleyebilmek, çocuk düşürme hakkı, yani iyi anlaşılmıyş öjenizm, kuşkusuz bireyin tümüyle özgür seçimiyle uygulandığında iyi bir şeydir. Biz zengin ülke topluluklarının bu tartışmaları, bizim kendi ülkelerimizde yararlandığımız doğum kontrol sisteminin olanaklarına ulaşmaya çamlışan yoksul ülkelerin kadın ve erkeklerine oldukça şaşırtıcı gelebilecektir... Gerçekte, totaliter rejimlerin normalleştirici fantezilerin çok ötesinde, yüzyilin bu son çeyreginde biyoloji, insan düşüncesini çeşitlilik ve karmaşikligin mantigina aliştirmak için hiç şüphesiz en fazla ugraşmiş olan bilimdir. Kendimi geleceğin ahlaki sorunlarını çözmek için hiçbir şekilde yetkin görmüyorum. Ben daha çok, gelecek kuşakların neyi kabul edilebilir ya da edilemez sayacaklarını bulmek için o kuşakların kendilerine güvenme eğilimindeyim. Ahlakın kendi değişmezleri vardır; ama bunlar, bilim ve bilgiyle birlikte evrimleşirler. Bugün bilgisizlikle kendimize yasakladığılmız şeylere, belki de yarın, daha iyi bir bilmenin ışığında izin vereceğiz. Okuru rahatlatır mı bilmem; ama genetiğin yasalarına egemen olmanın kaygılanacak fazla bir yanı bulunmadığını, buna karşılık umut verecek çok yanı olduğunu bana düşündüren nedenleri, burada gözden geçirmek isterim. Çeşitliligin Genetigi Buraya kadar patolojilere yol açan mutasyonları, genomun oyunbozanlık rolünü üstlenenleri gördük. Gerçekten de genom programının en acil hedefi, bizi genetik hastalıklara karşı silahlandırmaktıdr. Ama uzun dönemli hedefi daha temellidir ve biyolojik düzenlenişimizin bütününü daha iyi anlamayı amaçlıyor. kuşaklar boyu biriken mutasyonlarin hepsi (bu ortalama olarak her 300 bazda bir degişiklik noktasi, yani genomun bütününde yaklaşik on milyon polimorf nokta eder) hastaliklara yol açmaz. Çok şükür. Kalitimla aktarilan bu mutasyonlarin büyük çogunlugunun hiçbir kötü sonucu yoktur.(Ek Not:Genomun 3 milyar bazi arasindan, ortalama olarak 300 bazdan biri insandan insana degişir. Bunlar mutasyon noktalaridir.Bu noktalirn herbirinde baz “degişir”; ama yine de, genetik alfabenin yalnizca dört harfi oldugundan, seçim yalnizca dört olasilik arasinda yapilir: A,T,C,G. Örnegin A harfi yerinde bir T, bir C, ya da bir G olacaktir. Her bir degişiklik bölgesi için, topluluk içinde en fazla yalnizca dört allel vardir..s:291) Öncelikle, mutasyohlardan çoğu basit bir istatistik olgu sonucu genomun kodlayıcı olmayan bölgelerini (DNA’nın yüzde 90'nından fazlası) etkiledikleri ve uslu uslu sessiz kaldıkları için: gözlemlenbildiği üzere fenotipte kendilerini dışa vurmazlar. Sonra da bu kez asıl genlere (protein kodlayan, DNA dizilerinden yaklaşık yüzde 10'una) düşkün mutasyonların çoğu “nötr” oldukları için... Ya ana babanın alleliyle kodlanan proteinlerle aynı işleve sahip “eş anlamlı” bir protein kodlayan geni değişime uğratırlar. Ya da organizmanın düzgün işleyişinde bir değişiklik yapmaksızın, yalnızca insanların çeşitliliğine yol açan farklı proteinleri kodlarlar. En sonunda, geriye genomu bozan mutasyonlar kalır. Yüz bin genimizi etkileyen yaklaşık bir milyon mutasyon noktası olduğu varsayılabilirken, tek ya da çok etkenli, yaklaşık üç bin genetik hazstalık saptanmıştır. Mutasyonların çeşitlendirici rollerinin, bozucu rollerinden daha ağır bastığı görülüyor. Bozuk kabul edilen genlerin sayısı hesaplanmak istenirse, kafanızda genlerimizin bir milyon ya da yalnızca 997 000 polimorf noktasını gönlünüzce birleştirmeye çalışın [Dip not: Bu sayıları yalnızca büyüklüğü göstermek için veriyorum. Gerçekte her genetik hastalık ille de bir nokta mutasyonuna denk gelmez;ama bir mutasyonlar biyeşiminin ya da kromozomların rekombinasyonu sırasında ortaya çıkan kazalırın sonucu da olabilir.)Genetik rulet düşleyemeyeceğimiz kadar çok fazla sayıda bireysel bileşim sağlar. Biz, şu ya da bu deri rengi ya da başka bir yapısal özelliği sağlayan on kadar özel allele ayrıcalık tanımak isteseydik bile geriye kalan milyonlarca allel sonsuz çeşitliliği güvenceye almaya yetecekti. İnsan türünü tekbiçimlileştirmek hiç de kolay değildir. En fazlası ve biraz kötü bir şansla, bazı çekinik hastalıkları kolaylaştırmayı başaracaktık ki, bu da esasen, çok sınırla bir topluluk içinde kuşaklar boyu uygulanan her endogamide ortaya çıkan bir şeydir ve değişkenliğin, potansiyel mozayikliği de diyebileceğimiz genel kaynağına gerçek bir zarar vermez. Bireysel değişiklikle her türlü genetik akıl yürütmenin başlangıç noktasıdır.Bu temel gözlem verisi Darwin’in ilk esin kaynağ oldu; bu veri olmaksızın onun doğal ayıklanma kuramının hiçbir anlamının olmayacağı çoğu kez unutulur.”En uygun olanın ayıklanmasıW”na gelince, türün ortamın sonsuz çeşitliliğine uyum sağlamasına izin vermesi nedeniyle, Darwin’den sonra ileri sürüldüğünün tersine, çok daha az tekbiçimlileştiricidir. Evet, biz farklı olmaya mecburuz! Birkaç saniye için (daha fazlasına dayanılmaz) tamamen özdeş varlıklarla dolu bir dünya düşlemeye çalışalım! Rahatlayalım. Böyle bir olasılık, bir biyolojik olanaksızlıktır. Sonuçta kendimizi paylamaya, farklılık “hakkı”mızı ileri sürmeye, bizi sağduyuya zorlaması için tüm etik kaynakları harekete geçirmeye hiç gerek yok. Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, her birimiz insan türünü ayni büyük izlegi üzerindeki farkli birer degişikligiz. Şu son yirmi otuz yillik biyolojik araştirmanin en şaşirtici keşiflerinden biri (60'li yillarda Jean Dausset’nin öncülügünü yaptigi HLA sisteminin aydinlatilmasiyla), yalnizca protein düzeyinde degil, genlerimiz düzeyinde de söz konusu oldugu anlaşilan bu olaganüstü insani polimorfizmdir. Mutasyonlar ve DNA rekombinasyonlari bizim en iyi korumalarimiz, normalleşitici heveslerimizin karşisindaki en etkili engellerdir. Farkliliga ve dolaysiyla bireye saygi içinde özgürlük, bundan böyle bir hümanist talepten daha fazla bir şeydir: hakliligini genlerimizde bulmuştur. Genetik kalıtımızın olağanüstü değişkenliğinin keşfi, yalnızca ırk kavramını değil, türe özgü temel özellikler dışındaki biyolojik “norm” kavramını da sonsuza kadar yıktı. Leonardo da Vinci güzelliğin ölçütü olacak bir altın sayı bulunduğuna inanıyordu. Çabalarına rağmen onu asla bulamadı.Çok mükemmel bir nedenden dolayı: ideal norm, bizim basitlmeştirici zihnimizce yaratılmış bir soyutlamadan başka bir şey değildir. Mükemmellik gibi güzelliğe atfettiğimiz kurallar da bir kültürden diğerine, bir dönemden diğerine, hatta bir bireyden diğerine göre değişir. İnsanın özdeş baskısı yoktur! Kuşkusuz, evrim her yeni türe ait yeni işlevlerin ortaya çıkmasına katkıda bulunur. Ama her türün ne bir ana öbeği ne de modeli vardır. Büyük evrim kuramcılarından biri olan Theeodosius Dobzansky’nin yazdığı gibi, genetik koşullanma yalnızca, tek bir insan doğası değil, ama insan doğaları olduğu anlamına gelir . Norm, norm olmamasıdır. Bu biyolojik gerçek, evrimin mantığını dile getirmekten başka bir şey yapmaz.(S:243) Farklılık, türün devamı için zorunludur. Öğrencilerimle beraberken daima şu düşüncenin üzerinde dururum: hepimiz farklı olduğu için hala buradayız. Aksi halde, ne iz ne de ben olacaktık. Burada olmamı, benim gibi olmamış (bugün de benim gibi olmayan ), ama belki de benim bizzat dayanamayacak olduğum bir saldırıdan sağ kalabilmiş olan ötekine borçluyum. Doğada saf soy yoktur. Olsaydı, hayatta kalamazdı. Laboratuvarda üretilenler, iste hücreler, ister drosofiller (sirke sineği) ya da beyaz fareler söz konusu olsun, özgürlüğün bedelini hemen yaşamlarıyla öderler. Eğer sivri sinekler farklı böcekölrüncülerine karşı şeytansı bir direnç gösteriyorlarsa, bu onların genetik polimorfizmlerinin her defasında bazılarının kendilerini kurtarmalarını, sonra da gelecek yok edici bombardımana kadar büyüyüp çoğalmalarını sağlaması nedeniyledir.Gelecek, dirençli azınlıklarda, marjinallerde ve uyum göstermeyenlerdedir! Buna göre, insan sivri sinakten daha az polimorf değildir. Yoksa, dünyanın bizzat yaratmış olduğu çetrefil karmaşıklıklarına nasıl uyum sağlardı? Bu polimorfizm, elli bin ya da yüz bin yıl önce homo sapiens ’in ilk marifetleri döneminde olduğu gibi, bugün için de doğrudur. küçük avcı-toplayıcı gruplar neden yaşamlarını sürdürebildiler? Tüm erkeklerav için uygun bacaklara ve gözlere, tüm kadınlar yenebilecek ot ve taneleri kesin olarak tanıma yeteneğine ve hep birlikte ateşi ya da barutu yeniden icat etme becerisine sahip olmaları nedeniyle mi? Tam olarak böyle değil. Bunu iyi biliyoruz. Her insan grubu, tıpkı bugünkü gibi, miyoplarına, artiritlilerine, keskin gözlülerine ya da koşu şampiyonlarına; yavaş düşünenlerine, hızlı düşünenlerine, liderlerine ve diplomatlarına, melankoliklerine ve neşelilerine, sanatçılarına ve eylem adamlarına, serserilerine ve ahlak hocalarına vb.. sahipti. kısacası her türden ve özellikle de her konumdan insanlar bulunuyordu. Dönemin küçük sürüleri, en azından benim gibi Roy Lewis’in olağanüstü romanı Babamı Niçin Yedim’ e inanırsanız, muhtemelen kendi “tutucular”ına ve “ilerlemeciler”ine bile sahipti. Onların da, vanya dayı gibi, toplanma çığlığı(s:244) “Ağaçlara Dönüş!” olan kendi tepkicileri ve baba Edouard gibi ateşi icat edip çayırları yaktıktan sonra, “Olanaklar olağanüstü !” diye haykırmaktarn geri durmayan dirençli icatçıları vardı. Tarihöncesine dair çalakalem yazılmış bu gülünç yapıtta bilerek başvurulmuş anakronik öğelerin ardında, yazarın derin bir antropolojik gerçekliğe parak bastığına inanıyorum.Hiç şüphe yok ki, yazarın kendilerine atfettiği bilgece dilin ötesinde, ilkel (ve yine de biyolojik olarak bizim kadar ya da az farkla evrimleşmiş) insanlar, Roy Lewis’in yeniden keşfettiği gibi, bugün bizi bölen davranışlarımızı aratmayan farklılık ve incelikteki davranışlarıyla insani entrika ve gülünçlüklere sahip bir çeşitlilik içindeydiler. Musee de l’Homme’ un son sergilerinden birinin, Hepimiz akrabayız, hepimliz farklıyız şeklindeki güzel başlığını açıklamak gerekirse, biz birbirimize benzeriz ve hepimiz farklıyız. Evt. Bunan yakınmak için ve bunun gizlenmesi için hiçbir neden yok. Mavi gözlü mü kara gözlü mü, ince-uzun mu kısa mı, beyaz tenli mi siyah ya da esmer mi.. olmak daha iyidir? Herkesin, en azından bir parça uygar olduğunu ileri süren herkesin hemfikir olacağı gibi, bunlar saçma sapan sorulardır. Ama zihinsel yeteneklerle, zekayla ve davranışlarla ilgili sorunlara gelince, karışıklık genel bir hal alır. Bazıları, yetenek ve zeka farklılıklarında genetik bir kökeni kabul etmekle insanlığa karşı bir suç işlediklerini düşüneceklerdir. Diğerleri, genlerimizin bazı sorumlulukları olduğunu bahane ederek tüm güçleriyle herkesin zekasını kendi ölçütlerine göre ölçmek ve davranışlarımızın tüm gizini hayvanlarda keşfetmek isteyeceklerdir. Gerçekte bunlar nedir? Örneğin zeka diye adlandırılan şey, doğal ya da insanın yarattığı çevrenin kavranmasını hedefleyen bir yetenekler mozayiğidir. Bu yeteneklerin bireşim mekanizması hiç şüphesiz tükenmez olanaklara sahiptir. Bir zeka geni değil, ama daha çok her insanın zekasının tek, karmaşık ve dinamık düzenlenişini oluşturan onbinlerce özellik temelindeki bir gen yığınının olması, gerçeği daha uygundur. Akla uygun tek çıkarsama bir zeka bulunmadığı, zekanın sayısız biçimlerinin olduğudur. Ortam burada fazlasıyla rol oynar. Bazı halklar, diğerleri tarafından ayırıcalıklı kılınandan farklı zeka biçimleri geliştirmek zorunda kalabilirler. Bir grup insana yaşamını Kalahari çölünde ya da Ekvator ormanlarında sürdürmesi için gereken zeka, elbette New York ya da Paris’teki bir büroda çalışmak için gereken zkanın eşi değildir. Aynı zeka değildir; ama kesinlikle eşdeğeridir. Boşimanların ya da Pigmelerin gözünde bizler cahil kişileriz. Boşimanların birbirinden ince farkları olan ve sabah ya da akşam çiğinin damıtılabileçcceği bsayısız bitkileri ayrıştırdıkları yerde, biz yalnızca çöl görürüz. Pigmeler ise, Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği ’nden (Çev: Sinan Fişek, İletişim Yay: 1994) başka bir şey görmediği yerde, ormanı kolayca okurlar. Ama genetik çeşitlilik ayni kültür içindeki bireyler arasinda da rol oynar. Zeka burada da,genetikçilerin polimorf diyecekleri gibi çok biçimlidir. Müzisyenin zekasi matematikçinin zekasiyla belli bir benzerlige sahip görünür;ama matematikçlerin ve müzisyenlerin kendileri çok çeşitli mizaçlara sahiptiler. Ressamin zekasi yöneticinin, organizatörün, diplomatin, düzenbazin,filozofun, deneycinin,çalgi yapimcisinin,icatçiin, hatibin, eğitimcinin vb zekalarından başka ve şairinkiyle biraz benzerliği olabilen romancınınkiyle aynı değildir. Diğerlerinin zekasından yararlanabilme zekasına da sahip olmak ve bu durumda, anlaşılacağı üzere, en büyük çoğulculuğu savunmak mümkündür! (Daniel Cohen, Umudun Genleri s:236-246...) Bilim ve Çevre Bilimin gelişmesi ve onun teknolojik uygulamalari, doganin kirlenmesinde ve kirletilmesinde rol oynuyor. Bu doğru. " Diğer taraftan bilim adamları da bilmeceleri yanıtlayarak işe başlarlar, ondan sonra da ya küçük parmaklarını ya da tüm dünyayı havaya uçurabilecek deneylere girişirler. Bilim daha sorumlu bir biçimde davranmak zorunda değil midir? Bu sorunun yanıtı açıktır: bilim tümüyle ahlak dışı ve tümüyle sorumsuzdur. Bilim adamları, gerçi davranışlarında kendi ahlak kuralları ve sorumluluk duyguları (ya da bunların yokluğu ) tarafından yönlendirilirler ama sonuçta kendilerini bilimin temsilcileri değil, insan olarak görür ve buna uygun bir davranış biçimi gösterirler. Örneğin bir zamanlar D o ğ a adını verdiğimiz şeyi bugün Çevre' ye indirgemiş bulunuyoruz ve yakında belki de Çöplük olarak adlandırmamız gerekecektir. Peki bu bilimin suçu mu? Doğru, bilim doğanın ölümüne yolacan koşulların ortaya çıkmasında rol oynayabilir, ama unutmayalım ki doğayı yaşatacak çözümler de yine bilimin elindedir. Bilim, bize ancak çevrenin korunması ya da kirliliğin önlenmesi için gereken önlemleri sağlayabilir- karar insanlarındır. Bilim, soruları ( en azından bazı soruları) yanıtlar, ama karar alamaz. Kararları (ya da en azından bazı kararları ) ancak insanlar alabilir." (Raslantı ve Kaos s: 162-163) D. Ruelle, bilimin bu savunmasını son derece belirsiz ve karamsar bir yorumla bitiriyor: " Ama fiziksel ve kültürel çevremize vermekte olduğumuz zararlara karşın varlığımızı sürdürmeyi başarabilecek miyiz? İşte bunu bilmiyoruz. Geçmişte olduğu gibi bugün de insanlığın geleceğini kestirebilme olanağına sahip değiliz ve daha güzel bir geleceğe mi yoksa önüne geçilemez bir sona mı yaklaşmakta olduğumuzu bilmiyoruz" (s:163) Bu görüşler eleştirilmeye değer. İşçilerin tulumları beyazdı; ellerinde soğuk, kadavra rengi kauçuk eldivenler vardı. Işık donuktu, ölüydü: Bir hayalet sanki!.. Yalnız mikroskopların sarı borularından zengin ve canlı bir öz akıyor, bir baştan bir başa uzanan çalışma masalarının üzerinde tatlı çizgiler yaratarak, parlatılmış tüpler boyunca tereyağ gibi yayılıyordu. "Bu da" dedi Müdür kapıyı açarak, "döllenme odası işte..." Doğal olarak, ilkin döllenmenin cerrahlığa dayanan başlangıcından söz etti, derken "Toplum uğruna seve seve katlanılan bir ameliyattır bu" dedi, "altı maaşlık ikramiyesi de caba... Bir yumurta bir oğulcuk, bir ergin; bu normal... Oysa, Bokanovskilenmiş bir yumurta tomurcuk açar, ürer bölünür. Eş ikizler yalnız insanların doğurduğu o eski zamanlardaki gibi yumurtanın bazen rastlantıyla bölünmesinden oluşan ikiz, üçüz parçaları değil, düzinelerle yirmişer, yirmişer." Müdür "yirmişer" diyerek sanki büyük bir bağışta bulunuyormuş gibi kollarını iki yana açtı; "yirmisi birden!.." Ama öğrencilerden biri bunun yararının ne olduğunu sormak gibi bir sersemlikte bulundu. "İlahi yavrucuğum!" Müdür olduğu yerde ona dönüvermişti. "Görmüyor musun? Görmüyor musun, kuzum?" Bir elini kaldırdı; heybetli bir duruşa geçmişti. "Bokanovski süreci toplumsal dengenin en başta gelen araçlarından biridir! Milyonlarca eş ikiz; toptan üretim ilkesinin sonunda biyolojiye uygulanmış olması..." YUKARIDAKİ PARÇA, Aldous Huxley’in 1930’larda yazdığı, geçtiğimiz ay bilim gündemini birdenbire fetheden "koyun kopyalama" deneyine değinen haberlerde sıkça gönderme yapılan, Brave New World (Cesur Yeni Dünya) romanının girişinden kısaltılarak alınmış bir bölüm. Huxley, olumsuz bir ütopya (distopya) niteliği taşıyan romanında, Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilon adlarıyla, kendi içinde genetik özdeşlerden oluşan beş farklı sınıfa bölünmüş bir toplum tablosu çiziyor. Özdeş vatandaşların üretildiği bu hayali "Bokanovski Süreci", çağdaş anlamıyla klonlama (veya genetik kopyalama) olmasa da, sürecin yolaçtığı etik (ahlaki) ve toplumbilimsel kaygılar, sekiz ay önce İskoçya’da gerçekleştirilen ve geçtiğimiz ay kamuoyuna duyurulan gelişmelerin doğurduklarına denk düşüyor. Şimdi herkesin tartıştığı, son gelişmelerin insanlık için daha insanca bir dönemin mi yoksa, hızla gerçeğe dönüşen korkunç bir distopyanın mı kapısını araladığı. Şubat ayinin 22’sinden itibaren, Iskoçya’nin Edinburg kentinde, biyoteknoloji alaninda tuhaf bir gelişme kaydedildigi, "Dünyanin sonu", "Frankenstein" gibi ifadeleri de içeren dedikodularla birlikte etrafta konu olmaya başladi. Bilim çevreleri de basin da şaşkindi, çünkü, seçkin yazarlarin ve bazi bilim adamlarinin birkaç gündür zaten haberdar olduklari ve konuyu "patlatmayi" bekledikleri bu gelişme, bir biçimde basina sizmiş, dilden dile dolaşmaya başlamişti bile. Normalde pek de ciddiye alinmayacak böyle bir "dedikodunun" bu denli yayilabilmesi, işin içine çeşitli dallarda makalelere yer veren saygin bilimsel dergi Nature’in adinin karişmasiyla olmuştu. Gerçekten de Nature, dedikodu niteligini fersah fersah aşan bir bilimsel gelişmeyle ilgili bir makaleyi 27 Şubat’ta yayinlayacagini bilim yazarlarina duyurmuş ve bu tarihe kadar "ambargolu" olan bir basin bülteni dagitmişti. Bati ülkelerinde yazarlar normal olarak bu ambargolara uyar, hazirladiklari yazilari, ambargonun bittigi tarihte, ayni anda yayina verirler. Ancak, aralarinda ünlü The Observer’in da bulundugu bazi dergi ve gazeteler ambargoyu çoktan delmiş, konuyu kamuoyuna duyurmuştu bile. Haberin, kaynagi olan Nature ve ambargoya saygi gösteren çogu nitelikli dergi ve gazetede yer almamasi da, dedikodu trafigini artirmiş, ortaya atilan spekülasyonlarla beklenenden fazla ilgi toplanabilmişti. Hatta, Mart ayının başlarında, koyun klonlama haberinin yarattığı ilgi ortamını değerlendirmek isteyen bazı haberciler, aynı yöntemle Oregon Primat Araştırmaları Merkezi’nde maymunların klonlandığını öne sürdüler. Oysa, Oregon’da gerçekleştirilen, embriyo hücrelerinin oldukça sıradan bir yöntemle çoğaltılmasıyla yapılmış bir deneydi. Klonlama, yetişkin bir canlıdan alınan herhangi bir somatik (bedene ait) hücrenin kullanılmasıyla canlının genetik ikizinin yaratılmasını açıklamakta. Kavramsal temelleri çoktandır hazır olan bu işlemin uygulamada gerçekleştirilemeyeceği düşünülüyordu. Edinburg’daki Roslin Enstitüsünden Dr. Wilmut ve ekibi bunu başarmiş gibi görünüyor. "Ben bu filmi daha önce seyretmiştim!" diyenleri rahatlatmak için hemen belirtelim ki, ayni ekip 1995 yilinda embriyo hücrelerini kullanarak yine ikiz koyunlar üretmiş ve bunu duyuran makaleyi yine Nature dergisinde yayimlatmişti. Bu deney de basina yansimiş, ancak, son gelişmeler kadar yanki uyandirmamişti. Ne de olsa bu yöntem, döllenmiş yumurtanin kazayla bölünüp tek yumurta ikizlerine yol açtigi bildik süreçlerden farksizdi. Siklikla unutuldugu için tekrarlamakta yarar var ki, Wilmut’un son başarisinin önemi, işe somatik bir hücrenin çekirdegiyle başlamasinda yatiyor. Bu başarinin ortaklarini anarken PPL Tibbi Araştirmalar şirketini de atlamamak gerek. Borsalarda tirmanişa geçen hisseleriyle gelişmenin meyvelerini şimdiden yemeye başlayan PPL, projenin hem amaçlarini belirleyerek hem de maddi olanaklari yaratarak kuzu Dolly’nin varliginin temel sebebi olmuş. Dr. Wilmut’un gerçekleştirdigi başari şöyle özetlenebilir: Yetişkin bir koyundan alinan somatik bir hücrenin çekirdegini dahice bir yöntemle, başka bir koyuna ait, çekirdegi alinmiş bir yumurtaya yerleştirmek ve bilinen "tüp bebek" yöntemiyle yeni bir koyuna yaşam vermek. Adini, ünlü şarkici Dolly Parton’dan alan kuzu Dolly, isim annesinin degilse de, DNA annesinin genetik ikizi. Dolly, sevimli görünüşüyle kamuoyunun sempatisini kazanmiş ve tüm bu süreç ilginç bir bilimsel oyun olarak sunulmuşsa da gerçekte deney oldukça iyi belirlenmiş bilimsel ve maddi hedefleri olan, sogukkanli bir süreç. Zaten Dolly’nin araştirmacilar arasindaki adi da en az varligi kadar "sogukkanlica" seçilmiş: 6LL3... PPL’in idari sorumlusu Dr. Ron James, şirket sirlarini kaybetme kaygisiyla maddi hedeflerini pek açiga vurmamakla birlikte, hemofili hastalari için koyunlara insan kani pihtilaşma faktörü ürettirmeyi de içeren pek çok önemli ticari hedefin ipuçlarini veriyor. PPL ve Roslin Enstitüsü’nün çalışmaları, geçmişi çok eskilere dayanan ve önemli gelişmelerin kaydedildiği bir alan olan transjenik (gen aktarılmasıyla ilgili) araştırmaların bir üst aşamaya, nükleer transfer (çekirdek aktarılması) evresine doğru ilerletilmesinden başka birşey değil. Yıllardır başarıyla sürdürülen transjenik çalışmalarda tek boynuzlu keçi, üç bacaklı tavuk gibi görünüşte çarpıcı, yararı kısıtlı çalışmaların yanı sıra, insan proteinlerinin hayvanlara ürettirilmesi gibi, modern tıp için çığır açıcı sayılabilecek başarılar kaydedildi. Son gelişmelere imzasını atan ekip, daha önce insan bünyesince üretilen molekülleri gen transferi yöntemiyle bir koyuna ürettirmeyi başarmıştı. Söz konusu deneyde gerek duyulan moleküllerin koyunun tüm hücrelerinde değil, sadece süt bezlerinde sentezlenmesinin sağlanması, koyunun "ilaç fabrikası" olarak değerlendirilmesini beraberinde getiriyordu. Dolly başarısının en önemli potansiyel yararı da bununla ilgili zaten. Gen transferi yöntemiyle, istediğiniz maddeyi sentezleyebilen bir canlıya sahip olduğunuzda, madde verimini artırmak üzere aynı süreci zaman ve para harcayarak yinelemeye çabalamak yerine elinizdeki canlının genetik ikizlerini yaratabilirseniz, ticari değer arz edebilecek miktarda ilaç hammaddesi üretimine geçebilirsiniz. Elinizde birkaç on tane genetik özdeş canlı biriktikten sonra, bu küçük sürüyü doğal yollardan üremeye bırakacak olursanız, hem "yatırımınız" kendi kendine büyüyecek, hem de genetik çeşitlilik yeniden oluşmaya başlayacağından, tek bir virüs tipinin tüm "fabrikayı" yok etmesinin önünü alacaksınız demektir. Biraz Ayrıntı İskoç ekibin gerçekleştirdiği klonlama deneyinin, dünyanın pek çok bölgesine dağılmış sayısız standart biyoteknoloji laboratuvarında "kolayca" gerçekleştirilebileceği söyleniyor. Yine de uygulanan yöntem, günlük gazetelerdeki basit şemalarda anlatıldığı kadar kolay ve hemen tekrarlanabilir türden değil. İskoç ekibin başarısı ve önceki sayısız benzeri çalışmanın başarısızlığı, Wilmut’un, verici koyundan alınan hücre çekirdeğiyle, kullanılan embriyonik hücrenin "frekanslarını" çok hassas biçimde çakıştırabilmesine dayanıyor. Bu yöntemle araştırmacılar, yetişkin çekirdeğin genetik saatini sıfırlamayı, tüm gelişim sürecini başa almayı becerebilmişler. Yöntemin ayrıntılarına girmeden önce bazı temel kavramlara açıklık getirmekte yarar var. Çoğu memeli canlı gibi insan bedeni de milyarlarca hücreden oluşuyor. Bu hücrelerin milyonlarcası her saniye bölünmeyi sürdürerek beden gelişimini devam ettiriyor ve yıpranmış hücreleri yeniliyor. Bu hücrelerin önemli kısmı bedenimizin belli başlı bölümlerini oluşturan "somatik hücreler." Tek istisna, üreme hücreleri. Eşeyli üreme, gametlerin (sperm ve yumurta) ortaya çıktığı "mayoz bölünme"yle başlıyor. Cinsel birleşme sonucunda, spermin yumurtayı döllemesiyle de yeni bir canlının ilk hücresi "zigot" oluşuyor. Bu noktadan sonra gelişmeye dönük hücre bölünmeleri, "mayoz" değil, "mitoz" yoluyla ilerliyor. Koyun ve insan hücrelerinin de dahil olduğu ökaryotik yani, çekirdeği olan hücreler, farklı gelişim evreleri içeren bir yaşam döngüsü geçiriyorlar. Bu döngüyü, hücrenin görece durağan olduğu "interfaz" ve belirgin biçimde bölünmenin gerçekleştiği mitoz evrelerine ayırmak mümkün. Hücre, yaşam döngüsünün yüzde doksan kadarını interfaz evresinde geçiriyor. Aslında, bu duraklama evresi göründüğü kadar sakin değil; hücre, tüm bileşenlerini DNA’yı sona bırakacak biçimde çoğaltarak, bölünmeye hazırlanıyor. Alt evreleri son derece iç içe girmiş olan interfaz evresini işlevsellik açisindan G1, S ve G2 alt evrelerine ayirmak yerleşmiş bir gelenek. Yani, hücrenin yaşam döngüsü bu üç evre ve M (mitoz)’dan oluşuyor. G1 evresi, DNA dişindaki bileşenlerin çogaldigi bir dinlenme dönemi. S, DNA’nin bölünmesiyle sonuçlanan bir geçiş evresi. G2 ise, iç gelişmenin tamamlanip, hücrenin mitoz yoluyla bölünmeye hazirlandigi süreci içeriyor. Hücrelerin hangi evreyi ne kadar sürede tamamlayacakları bir biçimde programlanmış durumda. Belli bir organizmanın tüm hücreleri bu evreleri aynı sürede tamamlıyorlar. Yine de, ani çevresel koşul değişiklikleri hücreleri G1 evresinde kıstırabiliyor; sözgelimi, besleyici maddelerin miktarı birdenbire minimum düzeye düştüğünde. G1 evresinin belli bir aşamasında, öncesinde bu duraklamaya izin verilen sabit bir kritik noktası var. Bu kritik nokta aşılırsa, çevresel koşullar ne yönde olursa olsun, DNA replikasyonunun önü alınamıyor. İleride göreceğimiz gibi, bu noktanın denetim altında tutulabilmesi, Wilmut ve ekibinin başarılı bir klonlama gerçekleştirebilmelerinin altın anahtarı olmuştur. Bu noktada bir parantez açarak G1, S, G2 ve M evrelerinin denetim altına alınmasının, hücrenin yaşam döngüsünü olduğu kadar, hücrenin özelleşmesini, sözgelimi beyinden veya kas hücrelerinden hangisine dönüşeceğini de kontrol altına alabilmeyi, bir başka deyişle, hücrenin genetik saatini sıfırlamayı sağladığını ekleyelim. Wilmut ve ekibi Dolly’i klonlayıncaya kadar bu sürecin tersinmez olduğu, söz gelimi, bir defa kas hücresi olmaya karar vermiş bir hücrenin yeniden programlanamayacağı zannediliyordu. Peki Wilmut bunu nasıl başardı? Soruyu tersinden cevaplayacak olursak, diğerlerinin bunu başaramamalarının nedeninin, kullandıkları somatik hücrelerin çekirdeklerini S veya G2 evrelerindeki konakçı hücrelere yerleştirmeleri olduğunu söyleyebiliriz. Eski kuramsal bilgilere göre bu yöntemin işe yaraması gerekiyordu, çünkü çekirdeğin mitoza yaklaşmış olması avantaj olarak görülüyordu. Ancak bu denemelerde, işler bir türlü yolunda gitmedi. Kaynaştırmadan sonra, hücre fazladan bir parça daha mitoz geçiriyor ve yararsız, kopuk kromozom parçaları meydana geliyordu. Bu "korsan" genler, gelişimin normal seyrini sürdürmesi için ciddi bir engel oluşturuyordu. Dersini çok iyi çalışmış olan Wilmut, bu olumsuz deneyleri değerlendirerek hücreyi G1 evresinin kritik noktadan önceki duraksama döneminde, "G0 evresinde" kıstırmaya karar verdi. Verici koyundan alınan meme dokusu hücrelerini kültür ortamında gelişmeye bırakan Wilmut, hücrelerin geçirdiği evreleri sıkı gözetim altında tutarak bir hücreyi G0 evresinde kıstırıp bu haliyle durağanlığa bırakmayı başarmıştı. Bunun için, hücrenin besin ortamını neredeyse öldürme sınırına kadar geriletmiş, tüm süreci dondurarak bir anlamda genetik saati de sıfırlayabilmişti. Üstelik bu evre, kaynaştırılacağı yumurta hücresinin mayoz gelişim sırasında girdiği, bu işlem için en uygun olan metafaz-II evresiyle de mükemmel bir uyum içindeydi. İşlemin diğer kısımları yemek tariflerinde olduğu kadar sıradan ve kolay uygulanabilir nitelikte. G0 evresindeki çekirdek metafaz-II evresindeki yumurtayla kaynaştırılıp, normal besin koşulları ve hafif bir elektrik şoku etkisiyle olağan çoğalma sürecine yeniden sokulduğunda, her şey tüp bebek olarak bilinen, in vitro fertilizasyon sürecindeki işleyişe uygun hale geliyor. Zigot, anne koyunun rahmine yerleştiriliyor ve gerekli hormonlarla normal hamilelik süreci başlatılıyor. Wilmut ve ekibinin gerçekleştirdikleri hakkinda bilinenler, yukarida kaba hatlariyla anlatilanlarla sinirli. Sürecin duyurulmayan kritik bir evresi varsa, bu ticari bir sir olarak kalacaga benziyor. Ancak, herkesin olup bitenler hakkinda ayni bilgilere sahip olmasi, deneyin başarisi konusunda kimsenin şüphe duymamasini gerektirmiyor. 277 denemeden sadece birinin başarili olmasi başta olmak üzere, çogu uzmanin takildigi pek çok soru işareti var. Herşeyin ötesinde, herhangi bir olgunun bilimsel gelişme olarak kabul edilmesi için, sürecin yinelenebilirliginin gösterilmesi gerekiyor. Bir embriyolog, Jonathan Slack, çok daha temel şüpheleri öne sürüyor: "Araştirmacilar, yumurta hücresindeki DNA’lari tümüyle temizleyememiş olabilirler. Dolayisiyla Dolly, siradan bir koyun olabilir." Slack, alinan meme hücresinin henüz tamamen özelleşmemiş olabilecegini, böyle vakalara meme hücrelerinde, bedenin diger kisimlarina göre daha sik rastlanilabildigini de ekliyor. Zaten Wilmut da, bedenin diger kisimlarindan alinan hücrelerin ayni sonucu verebileceginden bizzat şüpheli. Örnegin, büyük olasilikla kas veya beyin hücrelerinin asla bu amaçla kullanilamayacaklarini belirtiyor. Üstüne üstlük, koyun bu deneylerde kullanilabilecek canlilar arasinda biraz "ayricalikli" bir örnek. Koyun embriyolarinda hücresel özelleşme süreci zigot ancak 8-16 hücreye bölündükten sonra başliyor. Geleneksel laboratuvar canlisi farelerde ise ayni süreç ilk bölünmeden itibaren gözlenebiliyor. Insanlarda ise ikinci bölünmeden itibaren... Bu durum, ayni deneyin fare ve insanlarda asla başarili olamamasi olasiligini beraberinde getiriyor. Dile getirilen açık noktalardan biri de, hücrelerde DNA barındıran tek organelin çekirdek olmayışı. Kendi DNA’sına sahip organellerden mitokondrinin özellikle önem taşıdığı savlanıyor. Memeli hayvanlarda mitokondriyal DNA, embriyo gelişimi sırasında sadece anneden alınıyor. Her yumurta hücresi, farklı tipte DNA’lara sahip yüzlerce mitokondriyle donatılmış. Bu mitokondriler zigotun bölünmesinin ileri evrelerinde, embriyo hücrelerine dengeli bir biçimde dağılıyor; ancak, canlının daha ileri gelişim evrelerinde, bu denge belli tipteki DNA’lara doğru kayabiliyor. Parkinson, Alzheimer gibi hastalıkların temelinde bu mitokondriyal DNA kayması sürecinin etkileri var. Bu yüzden kimileri, sağlıklı bir kuzu olarak doğan Dolly’nin, zigot gelişimine müdahele edilmiş olması yüzünden sağlıksız bir koyun olarak yaşlanabileceğini öne sürüyorlar. Şimdilik Dolly’nin tek sağlıksız yönü, basına teşhir edilirken sabit tutulması amacıyla fazla beslenmesi yüzünden ortaya çıkan tombulluğu.

http://www.biyologlar.com/hayvan-ve-insan-kopyalama

Gen Mühendisliği Yoluyla Koyun Klonlama

Memeli hayvanlar erkek ve dişi bireylerden oluştugu için, bu hayvanlarin üremesi için dişiden gelen yumurta hücresinin erkekten gelen sperma hücresiyle birleşmesi gerekmektedir. Sperma ve yumurta hücreleri, baba ya da annenin biyolojik özelliklerini belirleyen ve her bireyde ikişer kopya (ikişer allel) halinde bulunan genlerin tek kopyalari içerirler. Böylece döllenmiş yumurtadaki gen kopyalarindan birisi anadan digeri ise babadan gelir. Gen kopyalari ya da alleller ayni işlevi gören ancak aralarinda yapisal ve işlevsel olarak ufak farkliliklar taşirlar. Bunlar, ayni genel özellikleri taşiyan türleri oluşturan bireylerde gözlemlenen çeşitliligin temelini oluştururlar. Örnegin bir koyunla bir koçun çiftleşmesinden her zaman kuzular dogacaktir, ama dogan her kuzu ayni ana-babadan gelmelerine ragmen ne annelerine, ne babalarina ne de kardeşlerine tipatip benzemeyeceklerdir. Bu çeşitlilik sayesinde bir türün degişik bireyleri degişen çevre koşullarina karşi farkli uyum özellikleri gösterirler ve türlerin tamamen yokolmasi riski azalir. Ancak bu çeşitlilik, belirli özellikleri olan bireylerin soylarini hiç degişime ugramadan sürdürmesine de engel olmaktadir. Örnegin insanlar için yararli bir protein üreten bir transjenik hayvan dogal üreme koşullarinda böyle bir proteini üretemez hale gelen yavrular dünyaya getirebilir. Belirli özellikleri olan bir hayvandan aynı genetik özellikleri taşıyan yavruların ya da klonların (kopyaların) elde edilebilmesi için en kolay yol, yetişkin hayvanların hücrelerinin yeni hayvanlar elde edilmesinde kullanılmasıdır. Yetişkin hayvan hücreleri organizmayı oluşturana dek ilk döllenmiş yumurtayla aynı gen bilgilerini taşıdıkları için bunun mümkün olması gerekir. Ancak, yetişkin hayvan hücreleri içerdeki genlerin bazıları susturulduğu için, doğal koşullarda yeni bir hayvan oluşturacak kapasitede değillerdir. Geçtiğimiz haftalarda büyük yankılar uyandıran koyun klonlama yöntemi, bu doğal kuralın insan eliyle değiştirilebileceğini göstermiştir. Kullanılan yöntem özet olarak şöyledir: İskoçyalı bilim adamları, hamile bir koyunun memesinden alınan hücreleri önce laboratuvarda çoğaltmış, sonra bu hücreleri çoğalma programından çıkararak dinlenme (Go) evresine almışlardır. Dinlenme evresindeki hücrenin çekirdeğindeki genler hücre füzyonu tekniği ile döllenmemiş bir yumurtaya aktarılmıştır. Döllenmemiş yumurta bu işlevden önce özel bir yöntemle boşaltılarak anadan gelen gen kopyaları atılmıştır. Çekirdeği alınmış yumurtada kalan gen düzenleyici proteinler (transkripsiyon faktörler) ve diğer etkenler, verici meme hücresinde sıfırlanmış olan genetik programları tekrar harekete geçirerek, hayatın başlangıcını oluşturan ilk bölünme evrelerinin oluşmasını sağlamışlardır. Füzyon yoluyla döllendirilen ve genetik programlamayı yeniden başlatan kök hücreleri (toplam 277 adet), hamileliğe hazırlanmış koyunlara aktarılmış ve böylece elde edilen 13 hamile koyundan birisi Dolly adı verilen kuzuyu doğurmuştur. Dolly, annesine benzememekle kalmayıp, meme hücrelerinin alındığı koyunla aynı genetik bilgileri taşımaktadır. İnsanoğlu böylece, memeli bir hayvanın kopyasını yapmayı başarmıştır. Genetik olarak özdeş bu iki koyunun, fiziksel olarak aynı özellikleri taşımakla birlikte, aynı biyolojik özellikleri taşıyıp taşımadıkları henüz belli değildir. Her ne kadar kalıtımın temelini oluşturan genetik yapı canlıların özelliklerini belirlemede ana etken olsa da, çevresel etkilerin canlıları değiştirebileceği de bilinmektedir. Dolayısıyla, iki kopya arasında zamanla bazı biyolojik farklılıklar ortaya çıkabilir. Bu çalışmanın bilimsel olarak önemi, ilk kez yetişkin bir hayvan hücresinden yepyeni bir hayvan kopyasının elde edilmesidir. Bilinen doğal kuralların dışında olan bu gelişme, birden insanların ortak ilgi alanı haline geldi. Bunun nedeni şu: acaba aynı yöntemi kullanarak insanlar da kopyalanabilir mi? Koyun ve insan aynı memeli canlılar sınıfından olduğuna göre, koyunda geçerli olan bir yöntemin insanda geçerli olmaması için bilimsel bir engel yok. Konunun uzmanları, koyunda kullanılan yöntemin kullanılmasıyla en erken bir, en geç on yıl içinde insanların da klonlanmasının teknik olarak mümkün olduğunu söylemektedirler. Şimdilik, çoğunluğun ortak olduğu bir görüşse, bu yöntemin insanlarda hiç kullanılmayacağı, kullanılmaması gerektiği. Konunun etik, hukuksal, dinsel ya da sosyal boyutları bir yana, davranış açısından insan diğer canlılardan çok farklıdır. İnsan davranışlarından bazıları genler tarafından düzenlenebilirse de, bir çoğunun çevresel etkenlere bağlı olduğu sanılmaktadır. İnsanın davranışlarını belirleyen beyinsel işlevlerin biyolojik özellikleri konusundaki bilgiler yok denecek kadar azdır. Böyle bir aşamada, insanı klonlamaya kalkmak, çok büyük bir sorumsuzluk örneğidir. Üstelik, insan kültürel bir varlıktır ve kültürel özellikler sonradan edinilen özelliklerdir. Aynı suda iki kez yıkanamayan insanoğlu, zorunlu olarak iki ayrı zaman diliminde yaşayacak iki kopyanın aynı özellikleri taşıyacağını nasıl düşünebilir? Klonlama Etiği Ergül Tunçbilek Prof. Dr., Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Genetik Ünitesi Bir koyunun meme hücresinden klonlama yolu ile yeni bir koyun dünyaya getirilmesi, memeli genetiği ile ilgilenenlerin önünde çok büyük ufuklar açtı. Dolly’nin kopyalanmasından sonra akla gelen ilk soru, bilim adamlarının insanı ne zaman kopyalayabilecekleri oldu. Yetişkin bir insanın klonlanmasının 1-10 yıl içinde yapılabileceği ihtimalinin ifade edilmesi konunun etik yönlerinin çok yoğun olarak tartışılmasına yol açtı. ABD Başkanı Clinton konu hakkında bir rapor hazırlanmasını ve buna göre insan klonlanmasının yasaklanacağını veya bu çalışmalara kontrollü olarak izin verilebileceğini açıkladı. İngiltere, Danimarka, Almanya, Belçika, Hollanda ve İspanya da buna yakın bir yol izlediler. Konu internet sayfalarında, din adamları arasında, gazete veya dergilerde de yoğun tartışmalara neden oldu. İnsan klonlanmasının, ahlaki olarak kabul edilmeyecek bir şeklide insan hayatına müdahale etmek olduğunu ifade edenlere göre, insan yaratmaya çalışmak sadece bir bilimsel aktivite olmayıp, ahlaki ve manevi yönleri ağır basan bir olaydır. Bunun yanında insan genomunda yapılan değişikliklerle belirli özellikleri olan ve istenilen tanımlamalara uyan grupların yaratılabileceği korkusu da çok ağır basmaktadır. Günümüzde halen uluslararası sözleşmelerle insan embriyosu üzerinde deney yapmak yasaklanmıştır. Avrupa Konseyinin "Convention for the Protection of Human Rights and Dignity of the Human Being With Regard to the Application of Biology and Medicine; Convention on Human Rights and Biomedicine" isimli sözleşmenin 13. maddesi koruyucu, teşhis veya tedavi edici amaçların dışında insan genomu ile çalışma yapılmayacağını ifade etmektedir. Bu maddenin gerekçesinde bilimdeki ilerlemelerin insanlığa faydalı pek çok gelişmeye zemin hazırlamakla beraber, bu imkanların kötü kullanımı ile genomda yapılan değişikliklerin sadece kişileri değil, türün tamamını tehlikeye atabileceği bu nedenle yasaklanmasının gerektiği ifade edilmektedir. (Council Europe. Directorate of Legal Affairs DIR/JUR(97) 1. Strasbourg, January 1997). Böyle bir girişim sonucunda ortaya çikacak ahlaki sorunlarin yaninda biyolojik problemlerin de yaşanabilecegini düşünenler tek bir somatik hücreden herşeyin kalitildigi bir canlida fazla sayida germline mutasyon beklenecegini ve bu canlilarin genetik hastaliklar ve kanser bakimindan daha yüksek riskler taşiyacagini ifade ediyorlar. Major (Büyük, temel, asli) malformasyonlardan başka, sitoplazmadaki çok küçük degişikliklerin belki de mesela, hafif mental retardasyona yol açabilmesi, veya insan için başka ciddi problemlere neden olmasi da söz konusudur. Bu problemlerin anlaşilabilmesi ise uzun bir zamana ihtiyaç gösterir, yani verilebilecek zararin hemen tanimlanamamasi önemli bir risktir. Gen ve çevre (nature-nurture) etkileşiminin nasil oldugu iyi bilinmediginden fizik olarak aynisi kopyalanan canlinin, ayni çevreyi saglamak mümkün olamayacagindan, zeka, davraniş ve düşünceleri ile orijinalinden farkli olacagi düşüncesi de büyük ölçüde paylaşilmaktadir. İnsanı kopyalama gibi bir düşüncenin akla bile getirilmemesini ifade edenler olduğu gibi, bunun önüne set çekilemeyecek bir gelişme olduğunu ve doğru yönde kullanılmasının insanlığın faydasına olacağını söyleyenler de var. Bu düşünce taraftarlarına göre üreme çok kuvvetli bir biyolojik dürtü olup, üreme özgürlüğü çok kuvvetli korunması gereken temel bir haktır. Ayrıca, bir işlemin ahlaki olarak değerlendirilmesi, onun yapma amacınıza da bağlıdır. Bütün yolların denendiği ve çarelerin tüketildiği bir durumda, bu yolla çocuk sahibi olmanın nasıl bir yanlış olabileceğini anlamak zordur. Ancak Hitler deneyimini yaşayan ve öjenik hareketlerden korkar bir dünyada bu gelişmeleri kontrol edebilmenin çok zor oldugu anlaşiliyor. Çünkü bu uygulamanin bugün bile diyelim ki bir nükleer silah yapmak gibi büyük teknoloji ve yatirima ihtiyaç göstermedigi, hele yakin gelecekte belki de orta halli bir laboratuvarda başarilabilecek bir iş oldugu anlaşiliyor. Bu konuda devlet destegini kesmenin araştirmacilari iyi niyetli olmayan başka kişilerle işbirligine zorlayacagini da akilda tutmak gerekir. Mehmet Öztürk Prof. Dr. Bilkent Üniversitesi, Moleküler Biyoloji Bölümü

http://www.biyologlar.com/gen-muhendisligi-yoluyla-koyun-klonlama

Down Sendromu nedir

Eğer hamile iseniz bebek bekleyen anne adaylarının hepsinin en büyük ortak korkusunu çok büyük bir olasılıkla siz de yaşıyorsunuz demektir.

http://www.biyologlar.com/down-sendromu-nedir

Genetik (Kalıtsal) Hastalıklar

Canlılardaki kalıtsal özelliklerin dölden döle nasıl aktarıldığını inceleyen bilim dalına genetik denir.Ayrıca "gen"in yapısını, görevini ve genlerde meydana gelen değişiklikleri de inceler. İlk genetik çalışmalarını Gregor Johann MENDEL yapmıştır. Bu yüzden genetik biliminin kurucusu ve babası sayılır. Yetiştirdiği bezelyelerdeki karakterleri inceleyen Mendel kalıtım ve de tabi ki biyoloji bilimine çok büyük katkıda bulunmuştur. Genetikle ilgili bazı kavram ve terimler: Gen: Kromozomlar üzerinde bulunan yaklaşık 1500 nukleotitten meydana gelen ve canlının her türlü özelliğinin oluşmasını sağlayan yapı birimi. Dominant (baskın, basat) gen: Fenotipte (kısaca dış görünüş denilebilir)özelliğini gösterebilen gen. Resesif (çekinik) gen: Fenotipte özelliğini gösteremeyen gen. Kromozom: Üzerlerinde genleri taşıyan DNA ve nukleoproteinden oluşan yapı. Kalıtsal hastalık: Yavrulara kalıtım yoluyla geçen hastalıklar. Genelde kromozom yapısının yada genlerin yapısının değişmesiyle ortaya çıkar, öldürücü etkisi yoksa dölden döle aktarılır. Mutasyon: Kromozomların yapısında, sayısında meydana gelen değişiklikler olabileceği gibi genlerin yapısının değişmesiyle de ortaya çıkabilir.( Mutasyon çok sık rastlanılan bir olay olmamakla birlikte radyasyon, ısı, pH ve kimyasal maddeler mutasyona sebep olabilir. BAZI KALITSAL HASTALIKLAR VE BELİRTİLERİ KROMOZOMLARA BAĞLI HASTALIKLAR: Süper dişi (XXX kromozomlu): Kadınlarda normaldecinsiyeti belirleyen kromozomlar olarak iki XX kromozomu bulunur. Fakat bazı durumlarda ayrılmamadan dolayı iki tane X kromozomu taşıyan yumurta hücresi X kromozomu taşıyan sperm hücresi ile döllenebilir. Bu durumda üç tane X taşıyan 47 kromozomlu bireyler oluşur. Bunlar normal görünümlüdür ve genelde doğurgan değillerdir. Zeka geriliği XX taşıyan bireylere göre iki defa daha fazladır. Bir çok kadın fazladan X taşıdığının farkında olmadan yaşar. Canlı doğan her 1200 kız çocuğunda bu özelliğe rastlanır. Turner: X taşımayan bir yumurta hücresinin X taşıyan sperm hücresi ile döllenmesinden X0 (45 kromozomlu) zigot oluşur. Geliştiklerinde bu dişilerin boyunlarının iki yanında kalın deri kıvrımları vardır, fakat normal bir dişi gibi görünürler. Normal dişilerden biraz daha kısa boylu, parmakları kısa ve küttür. Eşeysel olgunluğa erişemezler, kısırdırlar. X kromozomsuz düşük: X kromozomu taşımaya bir yumurta hücresinin Y kromozomu taşıyan bir spermle döllenmesi sonucu oluşacak bireylerin yaşama şansları yoktur. Çünkü hiçbir embriyo X kromozomu olmadan gelişemez. Bunun nedeni X kromozomunun bazı yaşamsal öneme sahip genleri üzerinde taşımasıdır. Kleinfelter: Spermlerin oluşması sırasında XY kromozomlarının aynı gamette bulunması ve X taşıyan bir yumurta hücresi ile döllenmesinden oluşur. Bu tip erkekler uzun boylu, uzun kollara ve bacaklara sahiptirler. Eşeysel organları normal görünümde fakat testisleri küçüktür. Üreme yetenekleri yoktur. Mongolizm: Vücut özelliklerini belirleyen genleri taşıyan otozomoal kromozomlardan 21. çiftin ayrılmayarak aynı gamette bulunması ve bu gametin döllenmesiyle olşur. Erkeklerde ve dişilerde ortaya çıkabilir. Kısa boylu, çekik gözlü, basık burunlu ve ileri derecede geri zekalı bireylerdir. Üreme yetenekleri yoktur. GENLERE BAĞLI HASTALIKLAR: Renk körlüğü: X kromozomu üzerinde taşınan çekinik bir gen tarafından meydana getirilir. Dişilerde eğer bir çekinik birde baskın karakterde renk körlüğü geni var ise; bunlar hastalık yönünden taşıyıcı olurlar. Hasta olabilmeleri için her iki X kromozomlarında da çekinik renk körlüğü genini taşımaları gerekir. Erkeklerin X genlerinde çekinik gen var ise hasta olurlar. Çünkü bu X kromozomunun homoloğu olan Y kromozomunda çekinik geni bastıracak gen bulunmaz. Böyle insanlar kırmızı ve yeşil renkleri birbirine karıştırırlar. Hemofili (kanın pıhtılaşmaması) hastalığı: Bu hastalık geni de tıpkı renk körlüğü geni gibi X kromozomunda çekinik olarak taşınır. Hastalığın meydana gelme mekanizması aynıdır. Bu hastalığı taşıyan insanların kanları pıhtılaşmaz, dolayısıyla kanamalar bunlar için büyük problem oluşturur. Dışarıdan eksik olan moleküller verilerk normal yaşamlarını sürdürmeleri sağlanabilir. Kas erimesi: Yukarıdaki hastalıklar gibi X kromozomunda çekinik olarak taşınır. Bu geni bulunduran hasta erkekler eşysel üreme olgunluğuna erişemeden öldükleri için kadınlar hiç bir zaman hasta olmaz, en fazla taşıyıcıdırlar. Normal bir doğumla meydana gelen erkek bebekler 4-5 yaş civarında hastalığın etkisini hissetmeye başlarlar. Kasların aşırı şekilde erimesi büyük kilo kaybına ve nihayetinde 13-15 yaş civarında ölümlerine neden olur. Balık pulluluk: Y kromozomunda taşınan bir gen tarafından meydana getirilir. Bu yüzden sadece erkeklerde görülür. Hasta olan babanın bütün erkek çocukları bu geni taşıyacaklarından hepsi hasta olur. Bu hastalıkta erkeklerin özellikle kol ve bacakları olmak üzere vücutları tıpkı bir balık gibi pullarla kaplıdır.

http://www.biyologlar.com/genetik-kalitsal-hastaliklar

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0