Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 54 kayıt bulundu.

İNSANIN EVRİMİ

19. yy’ın ortalarıydı. 1859' yılında Türlerin Kökeni adlı bir kitap yayınlandı.Kitap Darvin imzasını taşıyordu : Charles Darwin ( 1809-1882). Darwin, 19. yüzyılın dahilerinden biriydi. 1871 de ise İnsanın İnişi yayımlandı. İşte Darvin' in bu kitapları insanın doğuşunun bilimsel anlamda ilk açıklama bildirileriydi. İnsanın Afrika' da ve Ekvator yakınında "doğduğu" artık kesinleşmiştir diyebiliriz. (İnsanın Yücelişi, s: 25) Dünya, böyle gelmiş böyle mi gidiyordu? Yoksa başlangiçta durum daha mi farkliydi? Varliklarin çeşitligini nasil açiklayabilirdik? Bu yeni yoruma göre, herhangi bir zamanda varolan canli türlerin çeşitliligi zaman içinde evrim geçirmiş ve geçirmektedir. Dinsel açiklamalarla, bilimsel yaklaşim ilk kez cepheden karşikaşiya kaldi. Yaratiliş kurami yani dini açiklama ve evrim kurami. Biyologlar 1.5 milyondan fazla 'flora ve fauna' türü üzerinde çaliştilar. Bu çeşitliligin zaman içinde evrimleşme ve dogal ayiklanma ile açiklanabilecegini açikladilar.( George Basalla, Teknolojinin Evrimi, s: 1) Darvin, doğrulanıyordu yani. Evrenin evrimi, genellikle kolay kabul edilir. İşte efendim, bir toz bultuydu önce. Sıcak bir çorbaydı, sonra soğudu. Ve Tanrı, insanı yaratıp Dünya' ya gönderdi! Bu arada George Basalla, çok başka bir noktaya dikkat çekiyor. Yeryüzündeki canlilarin ve cansiz maddelerin çeşitliligi gerçekten ilginç ve hayret verici. Ama insanin kendi elleriyle " yarattiklari" çeşitlilik de canli türlerin çeşitililigi kadar şaşirtici."Taş aletlerden mikroçiplere, su degirmenlerinden uzay gemilerine, raptiyelerden gökdelenlere kadar çeşitlilik içeren yelpazeyi gözönüne getirin. 1867 yilinda Karl Marx, Ingiltere' nin Birmingham kentinde beşyüz farkli tip çekiçin üretildigini ögrendiginde çok şaşirmişti. Normal olarak buna şaşirmasi da gerekirdi. Bu çekiçlerin herbiri, endüstri ve zanaat sektöründe özel bir işlevi yerine getirmek üzere üretiliyordu" (Teknoloji nin Evrimi, s: 2) Birbirine yakın canlılar bile neden bu derece değişik özelliklere sahip? Kuşlar, Kediler, köpekler, kurt, aslan, tilki... Darwin' den önce Fransız bilgini Jean Lamarck (1744-1829) bu sorunla ilgilenmişti. Ona göre her varlık, içinde oluştuğu, yaşadığı maddesel koşullara göre oluşuyordu. Kuşu oluşturan koşullarla kediyi oluşturan koşullar aynı değildi. Bir de canlının bu koşullara uyumu ya da koşullara etkisi aynı değildi. Gereksinme, organ yaratıyordu. Gereksinme olmayan organlar köreliyordu. Ortamın zorlamasıyla oluşan özellikler, kalıtımla kuşaktan kuşağa geçiyordu. Örneğin zürafa, önceleri otla beslendiği için normal boyunlu ve normal bacaklı bir hayvandı. Sonra yaşadığı çevre çölleşti. Zürafa başka bir çevreye geçerek yiyeceğini yüksek ağaçlardan sağlamak zorunda kaldı ve giderek bacakları da boynu da uzadı... Lamarck' ın görüşleri kuşkusuz sorunlara bir yaklaşım getiriyordu. Ama yeterli de değildi. Çevresel koşulların (ortamın) etkisiyle oluşan özellikler nasıl oluyor da kuşaktan kuşağa geçiyordu? Ortam denen bilinçsiz güç, nasıl oluyor da bu denli düzenli ürünler oluşmasını sağlıyordu? Yoksa bu güç başka bir yerde miydi? Darvin' in büyük önemi, böylesi soruları bilimsel kanıtlarla yanıtlaması. O, kendinden öncekileri izledi. Lamarck, Diderot, Robinet, Charles de Bonnet gibi evrimcilerin kuramlarını incelemişti, onların eksikliklerini düzeltiyordu. Özellikle Lamarck' ın soyaçekim ve çevreye uyma varsayımlarını, doğal ayıklanma ve yaşama savaşı bulgularıyla güçlendirdi. Darvin şunu savunuyordu: Yaşam kasırgası içinde ancak yaşama gücü olanlar canlı kalır ve türlerini sürdürür. Bu , bir doğal ayıklanma ya da doğal seçmedir. Yaşama savaşında ayakta kalanlar belli özellikler gösterenlerdir. Bu özellikler, soyaçekimle yeni kuşaklara geçer hem de gelişerek. Bitki ve hayvan yetiştirenler kuraldişi özellikler gösterenleri birbirlerine aşilaya aşilaya yeni türler elde ederler. Insanlarin bile yapabildigi bu aşilamayi doga daha kolaylikla ve dogal olarak yapmaktadir. Gerçekten de, bu seçim, doğumdan önce başlamaktadır. Örneğin bir insan yaratmak için iki yüz yirmi beş milyon erkek tohumu sekiz saat süren bir yarışa girişirler. Kadın yumurtası karanlık bir köşede gizlenmiştir. İki yüz yrmi beş milyon yarışçı arasından hangisi acaba daha önce varır,yumurtayı gizlendiği köşede bulunabilirse,doğacak çocuğu o meydana getirecektir. (Düşünce Tarihi, s: 15-16... ) İnsan, Bu Değişmeyen! (Hüsnü A. Göksel) ..."Pekiy, bilimin ve tekniğini bu gelişmesine koşut olarak insanda da aynı hızda olumlu bir gelişme olduğunu söyleyebilir miyiz? Ne yazık ki hayır, söyleyemiyoruz... Neden böyle acaba? Bilimi yapan, bilimi bugüne getiren de insanın kendisi değil mi? Binlerce, onbinlerce canlı türü arasında, insan türü "Homo Sapiens" mağaradan çıktı dünyaya, dünyanın aydınlığına. Üzerinee mağaranın karanlığı bulaşmıştı. Gözleri kamaştı aydılığa çıkınca. Korktu, kapadı gözlerini, dönüp mağaranın karanlığına sığındı yine. O zamandan beri binlerce yıldır, zaman zaman mağara karanlığında güvence arar, güvence bulur insan. Ama yenemedi merakını, çıktı yine dünyaya, dünyanın aydınlığına. çevresine bakındı. Böylece " bilim" in tohumu düşmüş oldu yüreğine : merak etmek, araştırmak, öğrenmek, gerçeği bulma tutkusu. Ve o zamandan beri bu merak, bu araştırmak, bu, gerçeği bulmaya çalışma uğraşı, binlerce yıldır süregeldi. Binlerce, on binlerce canlı türleri icinde insan, varlığının, varoluşunun bilincine varan tek yaratıktır. Mağaranın karanlığından, dünyaya, dünyaaydınlığına çıkınca vardı bu bilince. Varlık bilinci yokluk bilincini, varoluş bilinci yok oluş bilincini de içinde taşır. düşündü o zaman: Neden "var" dı? Ve neden "yok" olacatı? Var olduğuna göre onu "var" eden, "yapan" biri, birileri, olmalıydı. Onu " var" eden ya da edenler, on "yok" edeceklerdi. Güçsüzlüğünün ayırımına vardı, korktu, ürktü, kendi gücünün üstünde bir güce sığınmak zorunluluğunu duydu. Bu gücü "Doğa" da gördü önce, ona sığındı. Böylece dinler tarihi başlamış oldu. Güneş' e, şimşeğe, fırtınaya, çevresinde lav püsskürten yanardağa sığındı, güvendi, tapındı. Güneş doğarken yüzünü ona dönüp secdeye kapandı. Öğleyin tepedeyken Güneş, zenit noktasında iken, ellerini gökyüzüne kaldırdı, yardım istedi ondan. yanardağ lav püskürünce ona döndü, secdeye kapandı. mısırlılar taşlardan dev gibi yaratıklar yaptı tanrı olarak. Kedi başlı kocaman bir kadın, kocaman bir Sfenks... Mezopotamyalıların tanrıları kuş başlı adamlar, aslan başlı kadınlar, yarı insan, gerçekdışı yaratıklardı. Hepsi kocaman, genellikle korkunç. Eski Yunanda tanrılar tümüyle insan figürlerine dönüştü. her şeyin her duygunun, her doğa olayının ayrı ayrı tanrıları vardı. Bu tanrılar yalnız biçim olarak değil, tüm davranıyları ile insan gibi idiler. Birbirleriyle kavga ediyorlar, aralarında dostluk, düşmanlık kuruluyor, Zeus ölümlü genç kızlarla karısı Hera' yı aldatıyor. Hera kıskançlıkla o kızları yılana çeviriyordu. Bundan sonraki dönemde heykellerin yerini doğrudan doğruya insan aldı, Kral Allahlar dönemi başladı. Böylece insanlar tanrılaştırıldı. Ve nihayet "Tek Tanrı dinleri" doğdu. Doğa dinlerinden tek Tanrı dinlerine kadar tüm dinlerin ortak yönleri Tanrı' ya insan gözü ile bakmalarıdır. Tanrı' da, insanda, yani kendisinde olan nitelikleri, yetenekleri, özellikleri görür, onda insan davranışlarını var sayar. Tanrı, ya da Tanrı' lar sever, kızar, affeder, ödüllendirir, cezalandırır. Gönlüü almak için kurbanlar verilir Tanrı' ya, tanrılara. En belirgin insan daranışı, tanrı ların ya da Tanrı' nın konuşmasıdır. "Önce Söz Vardı" söylemi bunun en belirgin örneğidir. Tanrılar ya da Tanrı insana ya da insanlara vereceği ileti (mesaj) için neden söz' e geresinim duysun ki? tanrı' da insan niteliklerini görmenin nedeni, insan beyninin, duyuların ötesinde bir varlığı algılama gücünden yoksun olmasıdır. Aklın gücü sınırsız ve sonsuz olmadığı için sınırsız ve sonsuz olan bir varlığı ve gücü algılayamaz, kavrayamaz. Dinlerin başka bir ortak yani doga dinlerinden tek tanri dinlerine kadar tüm dinlerde tanri' ya kulluk yapilirken, bedene belirli biçim verilmesi, belirli hareketler yapilmasi, belirli yöne dönülmesidir. Kibleye dönülür, yedi kollu şamdana dönülür, Ikonaya, Madonnaya, Isa' nin heykeline dönülür, Güneş' e dönüür. Diz çökülür, secdeye varilir, avuçlar birbirine yapiştirilir, gökyüzüne açilir. Görkemli tapinaklarda mimari, süsleme, müzik, dans sanatla dini bütünleştirir. Dünyanin Yedi Harikasi' ndan biridir Diyana Tapinagi. Tekbi-i ilahi ile Naat-i Şerif ile Mevlevi Semai ile Itri' nin besteleri dalgalanir görkemli kubbelerde. Ya da Haendel' in Mesih' i, Mozart' in Requiem' i. Tüm dinlerin en önemli ortak yönü hepsinde, tanrı ile kul ya da kullar arasına birilerinin girmesidir. Doğa dinlerinden tek tanrı dinlerinekadar,büyücüler girmiştir, bakıcılar girmiştir, rahipler girmiştir. Azizler, imamlar, papazlar, hahamlar, mollalar, sinagog, kilise, papa girmiştir ve nihayet kulla tanrı arasına girmeyi kendisinin görevi sanan yetkisiz, bilgisiz kimseler girmiştir. Böylece " Din, tarih boyunca, tüm insanlık tarihi boyunca, tüm dünada amaç için kullanılan araçlardan biri olmuştur. Halkın ne zaman boyundurk altındatutulması gerekti ise, din, kitleleri etkiemek için tüm ahlaki araçların ilkini ve başlıcasını oluşturmuş. Hiçbir dönemdi hiçbir felsefe, hiçbir düşünce, hiçbir güç onun yerini sürekli alamamıştır." (F.Engels) Tüm dinlerin, din öğretilerinin temelinde, iyilik, dürüstlük, başkalarının hakkını yememe, kendi hakkına razı olma, açgözlü olmama vardır. Tüm dinler yalan söylemeyi, açgözlülüğü yasaklar, lanetler. Din- Bilim ikilisinin en önemli ortak çizgisi, dürüstlüktür, yalana yer vermemektir. Ama!.. Evet ama insan mağaradan çıktı dünyaya. Dünyanın aydınlığına mağara karanlığından çıktı. Etinde, kemiğinde, beyninde mağara karanlığının bulaşığı var. Din, bilim, töreler, yasalar, eğitim, bu blaşığı arındırmayı amaçlar. Zordur bu amac erişmek. çünkü tüm bu uğraşların karşısında arındırmaya engel olanr, insanın kendi yarattığı bir başka tanrı vardır. Kimdir? Nedir Bu Tanrı? İnsan mağaradn çıkınca, kendisi gibi başka insanların da varolduğunu gördü. Dünyasına onların da ortak olduğunu gördü. dostluk, düşmanlık, alışveriş ilişkileri kurdu onlarla zorunlu olarak. Önceleri kendi gerksinimi için ve gerektiği kadar üretirken sonraları gerektiğinden fazla üretip, kendi ürünü başkalarının ürünleri ile değiş tokuş yapmaya girişti. Böylece ilkel ticaret başladı. Birkuşku düştü içine: kendi ürünü karşılığında aldığı ürün, kendi ürününün değerini karşılıyor muydu acaba? Bunu düzenleyen bir değer biri"mi olmalıydı. Ve "para" yı icat etti insan. "Homo Sapiens", "Homo Economicus" a dönüştü. "Para", ona sahip olanı da tanrılaştırıyordu. Tanrılaşmak için daha çok, daha çok malı mülkü parası olmalıydı. Bu çokluk, başkaların sırtından, başkalarının emeğinden, başkalarının hakkından kazanılamaz mıydı? "Homo Economicus, görünmez bir el tarafından, aslında istemediği bir hedef yaratmak zorunda bırakıldı." (Adam Smith' ten aktaran Erich Fromm) İnsan sömürgen oldu, "insan yiyen yaratık" oldu insan. Para karşılığında satılmayacak, satın alınamayacak şey kalmamalıydı. Marks' ın ürünü oluşturan öğelerden birinin emek olduğunu, emeğin de para karşılığında satılıp alınabileceğini, yani bir meta olduğunu söylemesinden binlerce yıl önce, köle ve serflik dönemlerinde bile " homo Economicus" dürüstlüğün, onurun, erdemin de meta olduğunu, para karşılığı satılıp alınabileceğini keşfetti.... Dinler tarihi, bilimler tarihi, din-bilim ikiliği insanın "Homo Sapiens" in beynine bulaşan bu mağara karanlığından kurtuluş için verdiği savaşımın tarihidir. Homo sapiens mağaradan uzaklaşabildiği, mağara karanlığından arınabildiği oranda "İnsan" sayılır. " (Hüsnü A. Göksel, Cumhuriyet, 8 Eylül 1996) Daktilolu Maymun DNA Üretebilir mi? "Yaygın bir görüş şudur: Bir insan DNA' sını, ortalıkta gezinenen moleküllerden yaratmak için, molekülleri çok dikkatli seçmek ve belli bir sıra ile dizmek gerekir. Sayıları da o kadar çok ki bu , seçilmiş harfleri yan yana dizerek üçyüz adet kitap yazmak ile eşdeğer bir iş. Bu DNA' nın rastgele birleşmelerle meydana çıkması ise, bir maymunu bir daktilonun başına oturtup, tuşlara rastgele basarak Shakespeare' in bütün eserlerini tesadüfen yazıvermesine benzer. Yani olmayacak bir iş." Öyleyse arasıra evrenin saatini kuran birileri, zaman zaman DNA moleküllerini özenle sıralama işiyle de uğraşıyor! Orhan Kural 'la sürdürelim: "Olaya böyle bir benzetme ile yaklaştiginizda gerçekten de hiç olmayacak bir iş gibi görünüyor. Maymunun, birakin Shakespeare' in bütün eserlerini, onun bir tek "sonnet " ini çikartabilmesi bile en az on üzeri yüzelli yil gerektirir (daha dogrusu, 1000 tane maymuna bu işi yaptirsak, ortalama başari süreleri bu olur ama bu teknik ayrintilarla kendinizi üzmeyin). Evrenin yaşi ise yaklaşik 10 milyar yil olduguna göre daha fazla bir şey söylemek gereksiz... mi acaba? Aslında uygulanan taktik, basit fakat hatalı bir benzetme ile insanların aklını karıştırıp tartışma kazanma taktiğidir ve bunun örneklerini hergün görürsünüz. Eğer benzetme yapılacaksa, bunun eldeki verilere uygun olması gerek. Herşeyden önce, "Macbeth " i yeni baştan yaratmaktan vazgeçip "agzi burnu yerinde herhangi bir ( yazilmiş ya da yazilmamiş) edebi eser " e fit olmak gerek. Olanak olsa da Dünya' yi 4 milyar yil önceki haline götürsek, bugüne geldigimizde herşeyin aynen günümüzdeki gibi olacagini düşünmek, evrimin kaotik yönünün hiç görmemek demektir. 4 milyar yillik evrim deneyini her tekrarladigimizda başka bir "bugün" e geliriz. İkinci olarak, maymun sayısını artırmak şart. Ne kadar mı? Bilmem ama herhalde ortalıkta birleşmek üzere dolaşan moleküllerin sayısı mertebesinde olmalı. Son olarak da maymunların daktilolarını atıp önlerine bilgisayar terminalleri vermek gerek. Merkez bilgisayarın içinde ise çok özel bir program yüklü olmalı. Bakın şimdi bu program neler yapacak: Maymunlarımız rastgele tuşlara bastıkça birtakım harf dizileri oluşacak. Bu harf dizilerinin anlamsız olan çok büyük bölümü program tarafından silinecek, arada bir beliren anlamlı diziler( yani kelimeler) ise ortak belleğe alınacak. Böylece kısa sürede bellekte kapsamlı (ve her dilden) bir kelime hazinesi oluşacak. Bilgisayar klavyelerinden bu kelimeleri çağırmak olanağı da olacak ve bellek doldukça bizim maymunlar (tabii farkında olmadan) bu kelimeleri giderek daha sık çağırmaya başlayacaklar. Çağrılan kelimelerden oluşan diziler bir anlam taşımıyorsa yine silinecek ama taşıyorsa onlar da cümle belleğine gönderilecek. Bu kez cümleler çağrılıp birleştirilecek (hep rastgele olarak). Bu kadar çok maymun çalıştığına göre yine kısa süre içinde bazı eserler görülmeye başlanacak. Başta belki 2-3 mısralık şiirler görülecek, sonnra yavaş yavaş daha uzun eserler belirecek, eh 4 milyar yıl beklerseniz de "ağzı burnu yerinde" epeyce eser ortaya çıkacaktır." Uzun Evrim Zincirinin Mirasları "Tabii ki en önemli miras, daha önce de birkaç kez değindiğim, "1 numaralı emir" dir. Yani, "kendini, türünü koru ve çoğal" emri. Bu, bütün canlıları kapsar. Daha ilkel olanları, daha çok çoğalma yönü ile ilgilenir ama gelişmişlik arttıkça kendini koruma ve nihayet türünü koruma da işin içine girer. İnsan' da bunu açıkcça görürüz; başimiza hizla gelen bir taş görünce hiç düyşünmeden başimizi çeker ve kendimizi korururuz, bu tamamen reflekstir. bazi durumlar ise evrim açisindan çok yenidir ve daha refleksi gelişememiştir ama harika organikmiz beyin, işin çaresine bakar. Örnegin, bindiginiz arabanin sürücüsü islak yolda hiz yapmaya kalkarsa bunun tehlikeli oldugunu bilirsiniz ve önlem almaya çalişirsiniz. Bu 1 numarali emir o kadar bilinenbir miras ki üzerinde daha fazla vakit harcamaya dagmez. Cinsiyetin keşfi önemli demiştik, bir de onun bazi sonuçlarina bakalim. Hatirlarsiniz, çogalacak hücre, kendine gen verecek bir başka hücre bulur, genleri kariştirdiktan sonra yeni genlerle çogalmaya başlar. Burada da bir noktaya parmak basmadan geçmek olmayacak, o da şu: dikkat ederseniz, esas çogalma işini üstlenen hücreyi yaniyumurtayi taşiyan, bildiginiz gibi dişi canli. Erkek ise sadece olaya çeşni katmak işini üstlenmiş. Uzun sözün kisasi, begenseniz de begenmeseniz de, türlerin esas temsilcileri her zaman dişilerdir. Bazi inanişlarda kadinin, "erkegin kaburgasindan" imal edildigi iddia edilirse de bu, büyük olasilikla bir yanliş anlamadir. Herhalde gerçek, erkegin, "kadinin kaburgasindan" imal edildigidir."( Bu satirlari yazarken "erkek" ligimizin ayaklar altina alindigini ben de görüyorum! Hani şu Sikiyönetim bildirilerini andiran " 1 nolu emir" geregi: kendini, türünü koru ve çogal. Kendimizi ve türümüzü korumak kolay da nasil "çogalacagiz"? Işte bu noktada ne yazik ki dişilere muhtaçiz!) Erkekler Dişilerin Peşinde " İşin başından beri süregelen işbölümüne bakarsanız, erkeğin ilk görevi, bir dişi bulup ona genlerini vermektir. Dolaysıyla, kalıtımsal bir özellik olarak, erkek sürekli olarak dişilerin peşindedir, diğer özellikleri bu özelliğine destek niteliğindedir. Ancak genlerini verme(yani dölleme) görevini yaptıktan sonra hayvanın türüne göre, "ailesiyle" bazen ilgilenebilir ki bu da türün sürekliliğini sağlamaya yarar. Dişinin ise ilk kalıtımsal görevi çoğalmaktır. Bunun için çevresinde bulduğu (genleri) en iyi erkeği seçer, onun genlerini aldıktan sonra çoğalır ve yavrularının yetişmesini sağlar. En ilkel biçimiyle bu, yumurtalarını tehlikeden saklamak olabilir veya daha gelişmiş biçimiyle, yıllarca yavrularına bakmak ve onları eğitmek olabilir." Şimdi de Dişiler Erkeklerin Peşinde "Dişilerin en uygun erkegi seçebilmeleri için onlarin hangisinin "en iyi" oldugunu anlamasi gerek. Bunun için erkekler yarişirlar. Yarişmalar çok degişik şekillerde olabilir. Bazen Tavuskuşu gibi güzelligini gösterir (büyük bir olasilikla bu, saglikli oldugunu gösterir), bazen Çulhakuşu gibi becerisini gösterir, dişisi en güzel yuvayi yapmiş olani seçer. Aslinda söylenenin tersine, yuvayi yapan çogunlukla erkek kuştur, dişiler başka türlü "yuva yapma" da mahirdirler. Neyse, herhalde iyi yapilmiş bir yuvanin,gelecek yavrulari yetiştirme açisindan önemi gayet açik." ( Orhan Kural hoca, nihayet yenen hakkimizin birazini olsun veriyor. Bizdi dişilere kendimizi begendirmek için daha nice hünerler var. Ama Hoca, evrimin ilk basamaklariyla düşündügünden olacak onlari atlamiş.) "Aklıma gelmişken, burada bir parantez daha açayım " diyor Orhan Kural ve biz erkeklere kaşıkla verdiğini kepçeyle geri alıyor: " Hayvanların erkekleri güzel, dişileri çirkindir" diye başlayarak Doğa' nın bile erkekleri üstün yarattığını savunanlara herhalde rastlamışsınızdır. Erkeklerin genellikle daha güzel oldukları (bence insanlar için bu tamamen geçersiz) belki doğru olabilir ama nedenine bakarsanız, bundan varılan sonucun çok yanlış olduğunu göreceksiniz. Erkeklerin güzelliği, yani göz alıcı renk ve desenleri, yanızca dişilere kendilerini beğendirmek amacını taşır. Buna karşılık, göze çok kolay battığı için de düşmanlarınca kolayca bulunur. Doğa eğer erkekleri korumak isteseydi onlara fona karışabilecek renk ve desenler verir ve onları kamufle ederdi. İşte bu iyiliği, Doğa dişilere yapmıştır. Nedeni ise açık: çoğalma işini yürüten dişiler çok daha kıymetli. Erkeklerin yarışma tarzlarının en belirginlerinden biri de aralarında dövüşme tarzıdır. Bir dişiye kenidini beğendirmekten çok, rakiplerini ortadan kaldırmak gayesini taşır. Yalnız, burada Doğa yine çok akıllı bir iş yapmıştır(Tabii ki Doğa bilinç sahibi değildir, bu sözün gelişi). Şayet iki erkek her çarpıştığında biri ölse, diğeri de sakat kalsa, kısa sürede ortada erkek kalmaz. Buna izin veren türler zaten çoktan yok olmuştur. Bunun yerine, dövüşme bir tür "oyun" olarak yapılır. kuralları bellidir, sanki boksörlerin "belden aşağı vurmak, ısırmak, dirsek atmak... yasaktır" kuralları gibi, her türdeki erkeklerin dövüşmede çok katı kuralları vardır. Örneğin iki dağ koyunu mutlaka önce karşıkarşıya dururlar, birbirlerine bakarlar sonra bizim göremediğimiz ama onlarca çok açık olan bir işaret üzerine birbirlerine bir tos vururlar, sonra tekrar karşılıklı geçerler. Bu, bir süre yinelenir, sonra koyunlardan biri pes eder ve kaçar. Kimse de büyük zarar görmez. Kurtlar gibi, isteseler rdakiplerini parçalayıp öldürebilecek yapı ve yetenekte olan hayvanlarda bile zarar verme minimal düzeydedir. Dövüşen kurtlardan biri yere yatıp boynunu diğerine sunduğu anda kavga biter. Bu, insan erkekleri arasında birinin diğerine "abimsin!" (ya da benzeri bir şey) demesine benzer. Erkekler arasında, pes etmiş olan birine zarar vermek büyük haysiyetsizlik sanılır-hem insanlarda hem de diğer hayvan türlerinde. (Lütfen "hayvanlarda ' haysiyet' kavramı var mıdır?" diye sormayın, ne demek istediğimi anladınız!). Aslında burada erkeklerin kadınlar uğruna, hele ülkemizde, yaptıkları "dövüşler" biraz geçiştirilmiş, ama bunu hocamızın inceliğine yorup geçelim! Orhan Kural Hoca, erkeklerin "oyunbaz", "kuralcı", "ödün vermesini bilen"...canlılar olduğunu örnekledikten sonra sözü yine kadınlara getiriyor: "Kadınlar için ödün vermek, asla bir seçenek değildir; hele karşılıklı "centilmenlik" yapmak, ancak gülünecek bir tutumdur. Bir tartışmada karşınızdaki erkeğe "sen haklısın" dediğiniz anda tartışma biter, hatta bazı erkekler, "yok canım, aslında sen de haklısın" gibi bir yumşatmaya gider. Eğer tartıştığınız kişi bir kadın ise ve "sen haklısın" derseniz, değil yumşatmaya gitmek, zaferini perçinlemek için büsbütün saldırır size. Tekrar ediyorum, bu söylediklerim herkes için geçerli değildir, istisnalar vardır. Neyse , şimdi bu çok tehlikeli konuyu geçelim. Bir başka konu da "saldırganlık" konusu olabilir. Saldırgan (yani "agresif") tutumun en bilinen belirtisi karşısındakinin gözünün içine dik dik bakmaktır. Memeli hayvanların çoğunda bu özellik vardır; siz bir kediyi karşınıza alıp gözlerine sabit bir bakışla dik dik bakarsanız derhal tedirgin olduğunu farkedersiniz. Vücudu adrenalin salgılar ve " saldır ya da kaç" moduna girer. Biraz sonra kararını görürsünüz. Eğer kaçmaya karar verdiyse ne ala, aksi takdirde yandınız demektir. Gorilleri anlatan doğa belgesellerinde farketmişsinizdir onlarla karşılaşma durumunda "sakın onlara bakmayın, yere bakın" diye tavsiye edilir. Saldırganlığın bir başka belirtisi, üst dişleri göstermektir. Bir köpeğin havlaması genellikle zararsızdır; ama eğer üst dişler meydanda ise, bir de derin bir sesle hırlıyorsa hiç vakit kaybetmeden önleminizi almanız iyi olur. İnsanlarda da aynı şey söz konusudur, karşınızdaki insan size dik dik bakarken üst dudaklarını oynatarak sıkılmış dişlerin arasından, hele derin bir ses ile konuşuyorsa, size "seni çok seviyorum" bile diyorsa siz aranızdakimesafeyi hızla artırmaya bakın. Eminim konuşmayı daha öğrenmemiş atalarımız da böyle davranıyorlardı. Birinin önünden çiğ et almaya kalksaydınız hemen size üst dişlerini gösterip derin bir sesle hırlardı. Aslında keşfedilmiş bir şey daha var bu konu ile ilgili olarak: Bütün hayvanlar ihtarda bulunacakları zaman seslerini kalınlaştırır, karşısındakine güven vermek istedikleri zaman seslerini inceltirler. Bir bebek ile cilveleştiğiniz zamanki sesinizi düşünün. Ya da bir köpeğin "alttan alma" sesini. Kadın ve erkek seslerinin farkını bu açıdan bir düşünün." Kural Hoca'nın Kuralları "Ben düzenli bir insanım. Herşeyi yerli yerinde severim. Bazen ev halkından birinin örneğin paltosunu, yine örneğin, salonda bıraktığı olur. O zaman içimden neredeyse öfke diyebileceğim bir kızgınlık kabarır. Neden? -" Yahu, bunun yeri burası değil ki" -" Peki sen kaldırsan ne olur, çok mu zor?" - "Anlamıyorsun, konu o değil, bu davranış beni adam yerine koymamak demektir." - " Afedersin, salondaki bir paltonun seninle ne ilgisi var? herhalde sen kızasın diye bırakılmadı" - "Olsun, kızıyorum işte". Benim bir türlü anlamak istemediğim, bu duygularımın bana çok eskilerden miras kalmış olduğudur. Hayvanların çok büyük bölümü belli bir bölgeyi "kendi bölgesi" olarak benimser, onu şu ya da bu yoldan ilan eder. Kuşlar içinde bunu öğrenerek bildirenler vardır ama aidiyet konusunu en açık seçik ilan edenler meme lilerin bir bölümüdür. Onlar katı ya da sıvı dışkılarıyla bölgelerini işaretler. Bu kokuyu alanlar hemen durumu kavrarlar. Bizler de aynı davranışı sergileriz. Örneğin kalabalık bir hava alanı bekleme salonunda otaracak bir yer bulmuşsunuz, gidip bir paket çikolata almak ihtiyacını duydunuz. Kalksanız biri hemen yerinizi kapacak, neyaparsınız? Tabii yerinize çantanızı, kitabınızı ya da ... paltonuzu bırakırsınız. (hayvanların bıraktığını bırakacak haliniz yok ya!). Bunu yaparak, "burası bana ait" diye ilan ediyorsunuz. İşte, büyük olasılıkla, ben de salondaki paltoyu böyle algılıyorum O zaman da diensefalon' dan gelen mesaj, davranışıma egemen oluyor. İstemeyerek de olsa buyazıyı burada bitirmek zorundayım, yemeğe oturacağız. Doğrusu bu ya, yiyeceğim kanlı bifteği düşününce ağzım sulanıyor. İnşallah yine "bakayım nasıl olmuş" diye tabağımdan lokma aşırmaya kalkmaz kimse. Çünkü o zaman hırlamanın dikalasını sergilerim!" ( Prof. Dr. Orhan Kural ODTÜ Makine Müh. Bölümü, Bilim ve Teknik 343. sayı) 1997 yılında Kural Hoca, arabadan içtikleri bira şişelerini yola fırlatanları uyardığı için fena halde cezalandırıldı. Basındaki fotoğraflardan anlaşıldığına göre, parmaklarından kırılanlar vardı; ayrıca kaşı gözü de yarılmıştı... Bizi Atalarımıza Götüren Hazineler: Fosiller Darwin' e "evrim fikirini veren ilk kanıtlar fosillerin incelenmesiyle ortaya çıkmıştır. Çene kemikleri, dişler, dinazorlara ait taşlaşmış dışkılar ve diğer fosilleşmiş kalıntılar. Fosil , "kazı sonucu topraktan çıkarılan canlıların taşlaşmış kalıntıları" demektir. Yüz yılı aşkın süren kazı çalışmaları, sayısı ikibini geçmeyen insan atası kalıntıları. Bunlar bizi şimdilik 5-8 milyon yıl öncesine götürüyor. Kalıntılar ve günümüz türlerinden sağlanan moleküler ipuçları, insanoğlunun şempanzelerle ortak bir atadan türediğini gösteriyor. Bulunan en eski "insanımsı" (hominid) fosilleri, Afrika kökenli ve 4.4 milyon yıl öncesine ait. Daha yeni olanları sırasıyla Avrupa, Asya, Avusturalya, Kuzey ve Güney Amerika kökenli. Bu fosiller, yaklaşık yüzbin yıl öncesine ait. Fosilleşme ender rastlanan bir durum. Çok kuru ortamlarda canli adeta mumya şeklini alir. Tuzlu bataklik ve buzullar içinde binlerce yildan beri bozulmadan günümüze ulaşan canli kalintilari bulunmuştur. Örnegin Sibirya buzullarinda günümüzden 2.5 milyon - 10 bin yil öncesini kapsayan dönemde yaşamiş mamutlara ait hemen hiç bozulmamiş örnekler bulunmuştur. Bunlarin bazilari öyle iyi korunmuş ki etleri kurt gibi hayvanlar tarafindan yenilmiştir. Kehribar da iyi bir koruyucu. Özellikle böcek gibi küçük canlilar için. Milyonlarca yil öncesinden kalma kehribar korumali canli türleri bulunmuştur. Tüm yeryüzü kazilsa bile bazi türlerin kalintilarini bulamayabiliriz.Ama kazdikça yeni kalintilar buldugumuz için bunu sürdürmeliyiz. Cambridge Üniversitesi' nden biyoantropolog Robert Foley, Afrika kökenli maymun türlerini incelemiş. O da insan ve şempanzenin üyesi oldugu evrimsel dallanmanin 7.5 milyon yil önce başladigini belirtiyor. Foley, ilk olarak dinazorlarin yok oldugu 65 milyon öncesine gidiyor. Bu dönem sirasinda memelilerin yok oluncaya veya başka bir canliya evrimleşinceye kadar, bir milyon yil boyunca varligini sürdürmüştür. (Bilim ve Teknik 332. sayı...) Hitler, 1933'te 'seçimle' başa geçti. Üstün irk kavramiyla milyonlarca insanin ölümüne neden oldu ve bilim adamlarini susturdu. Ama sonunda kendi silahini kendi agzina dayayarak yaşamina son verdi. Hem de metresi Eva Braun ile birlikte. Sovyetler Birligi’nin Hitler karşiti diktatörü Stalin, ünlü genetikçi Nikolai Vavilof' u " proleter biyoloji" görüşünü reddettigi için vatan hainligiyle suçlamişti ve ölüm cezasina çarptirmişti. Sonradan cezasi ömür boyu hapse çevrildi ve Vavilof, 1943' te hapisanede öldü. Bu ölümler normal degildir.(Şerafettin Turan,TKT s: 158) Bizler, bu ölümlerden haberdar olamayan bir kuşagiz. Haberdar edilsek de “inanmazdik” diye düşünüyorum. Onu Amerikan emperyaliziminin sosyalist sistemi alaşagi etme eyleminin bir parçasi olarak kolayca yorumlardik. Yalan mi? *** Taşlaşma Fosiller yalnızca canlıların sert kısımlarını( kemik, dişi, kabuk...) değil, aynı zamanda çeşitli organlarının ve yaşantıları ile ilgili izler taşıyon kalıpları da kapsar. Bir hayvana ait tüm bir fosil bulmak genellikle olanaksızdır. Ancak vücut parçalarının şekline göre yorum yapılabilmektedir. Örneğin çenesinin yapısından hayvanın nasıl beslenodiğini, ayak yapısından hareket biçimini öğrenebiliriz. Engözde ve kullanışlı fosil, omurgalılara ait iskelet kalıntılarıdır. kemiklenrin şeklinden, üzerindeki kas bağlantılarından, hayvanın şekli ve nasıl hareket ettiği anlaşılabilir. Killi ve çamurlu ortam, fosil oluşumu için oldukça uygundur. Bu çamurun içine herhangibir nedenle düşmüş canlinin etrafindaki maddeler sertleşir ve bir kalip ortaya çikar. Canli çürüyrek ortadan kalkar, ama kalibi kalir. Vücut parçalari, degişik mineralli sularla veya yalnizca mirnerallerle dolarsa, buna taşlaşma denir. Demir, kalsiyum ve silisyum taşlaştirici minerallerin en önemli elemntleridir. Bu taşlaşma bazen çok öyle mükemel oliur ki, anatomik incelemeler dahi yapilabilir. Örnegin 300 milyon yil önce taşlaşmiş bir köpek baliginin kaslifleri ve kaslarindaki bantlar bile görülebilir. Bu taşlaşmaya en güzel örnek Arizona' daki taşlaşmiş ormandir. Yürüyüş ve yaşam tarzini açiklayan ayak izleri, aldigi besinin kalitesini veren boşaltim artiklarinin ve çogalmasi konusunda bilgi veren yumurtalar (bir yumurtanin içerisinde dinazor yavrusunun fosili bulunmuştur) in fosilleri de bizim için önemli kanitlardir. Lavlar da fosil oluşmasina neden olabilir. Gerçi yanardaglarin patlamasiyla ortaya çikan zehirli gazlar birçok canliyi ölüdür; ama kismen sogumuş olan lavlar bunlarin üzerini örterek fosilleştirir. Ayrica belirli derinliklerdeki canlilari toprak firinlayabilir ve pişirir. Vezüv Yanardagi' nin oluşturdugu lavlarin altinda böylesi fosiller bulunmuştur. İnce yapraklı ağaçların çıkardığı reçineler, kehribar ve diğer bitkilerin oluşturduğu amber gibi konserve edici maddeler içine düşen küçük organizmalar, özellikle böcekler çok iyi saklanmıştır. Sibirya ve Alaska' da tarih öncesinde yaşayan 50' den fazla mamut fosili bulunmuştur. Buzların içinde (en -35 derece) bulunan bu tüylü mamutların- en az 25 bin yıl önce yaşamış- etleri bugün dahi yenebilmektedir. (Ali Demirsoy Kalıtım ve Evrim, 5. Baskı 1991 Ankara, s:479-480) İNSANIN EVRİMİ (Ali Demirsoy' dan) " Birçok kişi, insanlari hayvanlar aleminin içinde degerlendirmenin küçültücü ve aşagilatici olduguna inanir ve insanlari tüm diger hayvanlardan ayri olarak degerlendirmeyi yeg tutar. Fakat bugünkü bilgilerimizin işigi altinda insanlarin diger hayvanlardan belirli derecede farklilaştigini; ama onlardan tamamen ayri bir özellik göstermediklerini de biliyoruz. Hatta büyükbeynin gelişmesini bir tarafa birakirsak, onlardan çok daha yetersiz oldugumuz durumlarin ve yapilarin sayisi az degildir. Özellikle dogal korunmada çok zayifiz. Uzun, keskin pençelerimiz; uzun, keskin dişlerimiz; kuvvetli kaslarimiz yoktur. çok küçük bir panter dahi bizi parçalayacak güçtedir. Bir köpek bizden çok daha iyi koku alir; hata uykuda bizim alamayacagimiz sesleri algilayarak uyyanabilir. Bazilari, toprak üzerinde birakilan kokudan iz takip ederler. Bazi kuşlar, düşünemeyecegimiz kadar keskin görme gücüne sahitirler. havada uçan şahin veya atmaca, yarisi yaprak altinda kalmiş fare ölülerini bile derhal görebilir. Yalniz bir özelligimizle diger canlilardan üstünüz. Diger tüm canlilari bastiracak bir üstünlük veren, karmaşik ve vücudumuzun büyüklügüne göre çok gelişmiş beynimiz, en belirgin özelligimiz olarak ortaya çiktmaktadir. Heiçbir tür, çevresini kendi çikarlari için kontrol altinaalmamiş ve diger canlilar üzerinde mutlak bir baskinlik kurmamiştir. Fakat başarilarimizdan gururlanmadan önce bunun, kişisel biryetenekten ziyade, binnlerce yil süren bir bilgi ve iletişim birikiminin meyvesi oldugunu bilmemiz gerekecektir. Bu, şimdiye kadar yaşamiş milyanlarca insanin elde ettigi deneyimin görkemli bir meyvesi olarak kullanimimiza sunulmuştur. Bu iletişim ve bilgi aktarimi olmasaydi, belki biz, yine biraz daha gelişmiş bir maymun olarak agaçlar ve çalilar içinde yaşiyor olacaktik. Süper zekamiz bu sonucu büyük ölçüde degiştirmeyecekti. Çok yakin zamanlarda yapilan araştirmalar, bizim zekamizin, inanildigi gibi maymunlardan çok fazla olmadigini kanitlamiştir. Gelişmişlik olarak görünen, toplumdaki bilgi ve deneyim birikimidir."

http://www.biyologlar.com/insanin-evrimi

Kanser Tedavisine Bakteriler ve Nano Robotlar

Kanser Tedavisine Bakteriler ve Nano Robotlar

Kana enjekte edilen ilaçların hastalıklı hücrelere adrese teslim ve nokta atışı ulaştığı zamanların eşiğindeyiz. Bizleri gereksiz bıçakaltı işlemlerden ve ilaçların yan etkilerinden koruyacak, bakteri ve nano robotların insanların iyiliği için işbirliği yaptıkları tıbbi yöntemleri inceleyeceğiz.Askerleri küçültüp mikro boyutlara getirebilecek teknolojinin sırrına sahip bilim adamı Jan Benes, CIA ajanlarının yardımıyla SSCB’den kaçar. Ancak bu esnada profesörü Amerika’ya götüren konvoy KGB ajanları tarafında saldırıya uğrar. Kafasına darbe alan Benes’nin beyninde ne yazık ki bir pıhtı oluşur. Bir grup bilim adamı ve teçhizatlı askerler Benes’nin beynindeki tıkanıklığı açmak için küçültülerek profesörün beynine doğru yola çıkarlar. Bu görevi başarıp tekrar eski boyutlarına dönmek için sadece bir saatleri vardır. Bir bilim kurgu filmi olan Olağanüstü Yolculuk’un (Fantastic Voyage), minik bir geminin insan vücudundaki hastalıklarla savaşmasının kurgulandığı 1966 yapımlı senaryosunu okudunuz.Bundan neredeyse 40 yıl sonra Kanada’nın Montréal Politeknik Üniversitesi araştırmacıları aynı hedefe ulaşmak için kolları sıvadılar. Bu tarz bir gemi yaratmak için 70li ve 80li yılların klişe bilim kurgu teknolojisi olan küçültücü lazer ışınlarını kullanmadılar. İzledikleri yöntem nanoteknoloji sayesinde ürettikleri mikroskopik (bir saç telinden çok daha ince) aletleri damarlarımız içerisine vererek, doğrudan hastalığın merkezine yönlendirme üzerine kurulu. Bu sıradışı yöntemle ilaçların kanserli dokulara adrese teslim gönderilmesi ve böylece sağlıklı hücrelerin bundan zarar görmemesi mümkün. Ayrıca ameliyatsız, kesiksiz ve kansız bir işlem. Özellikle kanser tedavisi başta olmak üzere, neredeyse tüm tıbbi yöntemleri kökten değiştirebilecek olan bu yaklaşımın 2008′den 2012 yılına kadar gelişimine göz atacağız.Makaledeki tüm gelişmelerin arkasında yatan beyin Kanada Montréal Politeknik Üniversitesi bilgisayar mühendisliği profesörü Sylvain Martel. Martel’in araştırmalarının temelinde yatan teknik aslında basit bir nakliyat işini andırıyor. Damarlarımızdaki kan içerisinde rahatça dolaşan bir bakteri kirala, ilaçları bakteriye yükle, hastalığın adresini ver ve nakliyat sonlandığında bakteriyle işin bitsin. Ancak ne yazık ki bakteriler kredi kartı kabul etmiyorlar.Bu yüzden Profesör Martel, oldukça sıradışı bir fikir geliştiriyor. Kanda yüzebilen, canlı bakterileri alarak onlara mikroskopik boncuklar ekliyor. Bu boncuklar yük taşımak için ideal boyutlarda. Bu sayede bakterileri birer kamyonete çeviriyor. Martel’den önce de bu fikir vardı, ancak diğer bilim insanları bu bakterilerin kendi kendilerine yüzme özelliklerinden faydalanmaya çalışıyorlardı. Martel’in sıradışı fikri ise, bu minik kamyonları manyetik rezonans görüntüleme (MRI) yardımıyla kendi kontrolüyle sürüyor olmasıydı. Bunun için Martel doğal halinde manyetik zerreler (tanecikler) barındıran bakteriler kullanmayı düşündü. Doğada bu zerreler bakterilerin derin sularda oksijenden uzaklaşacakları şekilde ilerlemelerine yardımcı oluyorlar. Aynen bir pusulanın iğnesinin doğrultusunu kullanma prensibimiz gibi. İşte bu noktada MRI aleti devreye giriyor. MRI ile yaratılacak yapay manyetik alan sayesinde bu bakterilerin istenilen doğrultuda ilerlemesi sağlanıyor. Bu sebeple Martel bu bakterilerini nanobot olarak nitelendiriyor.Bahsi geçen bakteriler flagella adındaki kuyruklara sahip ve hızlı bir şekilde kan içerisinde yüzebiliyorlar. Her bir bakteri iki mikron çapında olduğundan insan vücudundaki en küçük damara bile rahatça sığabiliyor. 2008 yılında 150 nanometre büyüklüğünde olan bu römork boncuklarıyla ilk olarak antikor hücreleri taşımak üzere tasarlandı. Doğadan esinlenmekten de öte, doğayı kullanan bu yöntemde temel amaçlardan biri de boncuk hacminin büyütülmesi. Bu boncukların boyutlarının büyümesi daha çok madde taşınabilmesi anlamına geliyor. Yani kamyondan, tıra geçiş yapmak gibi. Sonuç: Deneylerde saniyede 10 santimetre ilerleyen bakterilerle, bir domuzun şahdamarında 1.5 milimetrelik bir boncuğu taşıtmayı başardı [1].Bu bakterilerin bir dezavantajı, geniş damarlarda kendi başlarına yüzemiyor oluşları. Debiye karşı koyabilecek kadar kuvvetli değiller. Bu yüzden araştırmacılar bakterileri de içinde taşıyacak büyüklükte manyetik olarak kontrol edilebilen bir aracı hastalıklı bölgeye kadar taşımayı önerdiler. Bir çeşit polimerden yapılan bu araç bakterileri salıverdikten sonra kanda çözünüyor. İçerdiği nano taneciklerle kontrol edilebilen bu araç saniyede yaklaşık 200 mikron hızla ilerleyebiliyor ve saniyede 30 defa yönü değiştirilebiliyor [2].Bu araştırmaya gelen eleştiriler kanda çözünen manyetik partiküllerin nasıl kandan uzaklaştırılacakları ve bakterilerin hedefe ulaşmadan vücudun bağışıklık sistemi tarafından yok edilip edilmeyeceği üzerine. Ancak Mantel deneylerde çıkan sorunçların bu tarz bir durumu yansıtmadığı ve bakterilerin bağışıklık sistemi tarafından zaten henüz tanınmadığı için nanobotların rahatlıkla hedefe ulaşacak kadar vakitleri olduğu yönünde görüş bildiriyor.Bakteriler illa gerekli mi?Peki ama bu nanobotlar neden bakterilere ihtiyaç duyuyor? Neden bilim insanları kendi pervanelerine sahip robotlarla antikorları veya ilaçları hasta bölgelere taşıyacak bir düzenek tasarlamıyorlar? Aslında bu mümkün. Bu tarz robotlar zaten tasarlanmış durumda. Ancak sorun bu robotlara gerekli olan gücü sağlayacak bir düzeneğin (örn:pil) henüz keşfedilmemiş olması. Ayrıca, büyük çaplı sistemlerde (örn: denizaltı, gemi) etkin olan tahrik sistemleri ve yüzme hareketlerinin mikro çaplı sistemlerde çok daha karmaşık olması. Bu sebeple robotları kontrol etmek oldukça güçleşiyor. İşte bu yüzden işinin ehli olan ve milyonlarca yıldır en iyi bildiği işi yapan bakteriler kullanılıyor. Seçilen bakteri, MC-1 adı verilen, dönen kırbaçımsı kuyruğu sayesinde çoğu türden 10 kat daha hızlı yüzebilen, ve saniyede 200 mikrometre hızlara çıkabilen bir bakteri.Aynı grubun 2009 yılında sıçanlar üzerinde yaptığı deneylerde 50 mikrolitrelik bakteri içeren bir çözeltiyi enjekte ettiklerini ve ne bakterilerin hayvanlara zarar verdiğini, ne de bakterilerin genel olarak zarar gördüğü gözlenmiş. Zehirlenmeye sebebiyet vermeden yaklaşık 40 dakika sonra kan içerisinde öldükleri ve daha sonra da bağışıklık sistemi tarafından temizlendiği belirtilmiş [3].Bakterileri robota dönüştürmek2010 yılında aynı araştırma ekibi bu sefer akıllara zarar bir demonstrasyona imza atıyorlar. Bakterileri mikro-manipülasyon işleri için kullanıp mikro-robotları sürmelerini sağlıyorlar.  Bu deneyin sonunda bize göstermek istedikleri şey, bu bakterilerin sadece basit nakliyat işleri için kullanmak zorunda olmadıkları. Eğer doğru şekilde kontrol edilebilirlerse, ilaç taşımanın yanında patojenleri algılamakta, farmakolojik ve genetik testleri bulundukları yerde ifşa edebilecek mikro laboratuvarlar inşa etmekte bakterileri kullanmanın mümkün olabileceğini kanıtlamak istiyorlar. Bunun için de bakterilere Mısır’daki Djoser piramidini örnek alan bir mikro-piramit inşa ettiriyorlar. 5000 bakterisinin bir sürü halinde çalıştıkları ve sadece minik epoksi tuğlalar kullarak 15 dakikada bir piramit oluşturdukları videoyu aşağıda seyredebilirsiniz [4]:KANSER TEDAVİSİNDE BAKTERİLER VE NANO ROBOTLAR     Kana enjekte edilen ilaçların hastalıklı hücrelere adrese teslim ve nokta atışı ulaştığı zamanların eşiğindeyiz. Bizleri gereksiz bıçakaltı işlemlerden ve ilaçların yan etkilerinden koruyacak, bakteri ve nano robotların insanların iyiliği için işbirliği yaptıkları tıbbi yöntemleri inceleyeceğiz.Askerleri küçültüp mikro boyutlara getirebilecek teknolojinin sırrına sahip bilim adamı Jan Benes, CIA ajanlarının yardımıyla SSCB’den kaçar. Ancak bu esnada profesörü Amerika’ya götüren konvoy KGB ajanları tarafında saldırıya uğrar. Kafasına darbe alan Benes’nin beyninde ne yazık ki bir pıhtı oluşur. Bir grup bilim adamı ve teçhizatlı askerler Benes’nin beynindeki tıkanıklığı açmak için küçültülerek profesörün beynine doğru yola çıkarlar. Bu görevi başarıp tekrar eski boyutlarına dönmek için sadece bir saatleri vardır. Bir bilim kurgu filmi olan Olağanüstü Yolculuk’un (Fantastic Voyage), minik bir geminin insan vücudundaki hastalıklarla savaşmasının kurgulandığı 1966 yapımlı senaryosunu okudunuz.Bundan neredeyse 40 yıl sonra Kanada’nın Montréal Politeknik Üniversitesi araştırmacıları aynı hedefe ulaşmak için kolları sıvadılar. Bu tarz bir gemi yaratmak için 70li ve 80li yılların klişe bilim kurgu teknolojisi olan küçültücü lazer ışınlarını kullanmadılar. İzledikleri yöntem nanoteknoloji sayesinde ürettikleri mikroskopik (bir saç telinden çok daha ince) aletleri damarlarımız içerisine vererek, doğrudan hastalığın merkezine yönlendirme üzerine kurulu. Bu sıradışı yöntemle ilaçların kanserli dokulara adrese teslim gönderilmesi ve böylece sağlıklı hücrelerin bundan zarar görmemesi mümkün. Ayrıca ameliyatsız, kesiksiz ve kansız bir işlem. Özellikle kanser tedavisi başta olmak üzere, neredeyse tüm tıbbi yöntemleri kökten değiştirebilecek olan bu yaklaşımın 2008′den 2012 yılına kadar gelişimine göz atacağız.Makaledeki tüm gelişmelerin arkasında yatan beyin Kanada Montréal Politeknik Üniversitesi bilgisayar mühendisliği profesörü Sylvain Martel. Martel’in araştırmalarının temelinde yatan teknik aslında basit bir nakliyat işini andırıyor. Damarlarımızdaki kan içerisinde rahatça dolaşan bir bakteri kirala, ilaçları bakteriye yükle, hastalığın adresini ver ve nakliyat sonlandığında bakteriyle işin bitsin. Ancak ne yazık ki bakteriler kredi kartı kabul etmiyorlar.Bu yüzden Profesör Martel, oldukça sıradışı bir fikir geliştiriyor. Kanda yüzebilen, canlı bakterileri alarak onlara mikroskopik boncuklar ekliyor. Bu boncuklar yük taşımak için ideal boyutlarda. Bu sayede bakterileri birer kamyonete çeviriyor. Martel’den önce de bu fikir vardı, ancak diğer bilim insanları bu bakterilerin kendi kendilerine yüzme özelliklerinden faydalanmaya çalışıyorlardı. Martel’in sıradışı fikri ise, bu minik kamyonları manyetik rezonans görüntüleme (MRI) yardımıyla kendi kontrolüyle sürüyor olmasıydı. Bunun için Martel doğal halinde manyetik zerreler (tanecikler) barındıran bakteriler kullanmayı düşündü. Doğada bu zerreler bakterilerin derin sularda oksijenden uzaklaşacakları şekilde ilerlemelerine yardımcı oluyorlar. Aynen bir pusulanın iğnesinin doğrultusunu kullanma prensibimiz gibi. İşte bu noktada MRI aleti devreye giriyor. MRI ile yaratılacak yapay manyetik alan sayesinde bu bakterilerin istenilen doğrultuda ilerlemesi sağlanıyor. Bu sebeple Martel bu bakterilerini nanobot olarak nitelendiriyor.Bahsi geçen bakteriler flagella adındaki kuyruklara sahip ve hızlı bir şekilde kan içerisinde yüzebiliyorlar. Her bir bakteri iki mikron çapında olduğundan insan vücudundaki en küçük damara bile rahatça sığabiliyor. 2008 yılında 150 nanometre büyüklüğünde olan bu römork boncuklarıyla ilk olarak antikor hücreleri taşımak üzere tasarlandı. Doğadan esinlenmekten de öte, doğayı kullanan bu yöntemde temel amaçlardan biri de boncuk hacminin büyütülmesi. Bu boncukların boyutlarının büyümesi daha çok madde taşınabilmesi anlamına geliyor. Yani kamyondan, tıra geçiş yapmak gibi. Sonuç: Deneylerde saniyede 10 santimetre ilerleyen bakterilerle, bir domuzun şahdamarında 1.5 milimetrelik bir boncuğu taşıtmayı başardı [1].Bu bakterilerin bir dezavantajı, geniş damarlarda kendi başlarına yüzemiyor oluşları. Debiye karşı koyabilecek kadar kuvvetli değiller. Bu yüzden araştırmacılar bakterileri de içinde taşıyacak büyüklükte manyetik olarak kontrol edilebilen bir aracı hastalıklı bölgeye kadar taşımayı önerdiler. Bir çeşit polimerden yapılan bu araç bakterileri salıverdikten sonra kanda çözünüyor. İçerdiği nano taneciklerle kontrol edilebilen bu araç saniyede yaklaşık 200 mikron hızla ilerleyebiliyor ve saniyede 30 defa yönü değiştirilebiliyor [2].Bu araştırmaya gelen eleştiriler kanda çözünen manyetik partiküllerin nasıl kandan uzaklaştırılacakları ve bakterilerin hedefe ulaşmadan vücudun bağışıklık sistemi tarafından yok edilip edilmeyeceği üzerine. Ancak Mantel deneylerde çıkan sorunçların bu tarz bir durumu yansıtmadığı ve bakterilerin bağışıklık sistemi tarafından zaten henüz tanınmadığı için nanobotların rahatlıkla hedefe ulaşacak kadar vakitleri olduğu yönünde görüş bildiriyor.Bakteriler illa gerekli mi?Peki ama bu nanobotlar neden bakterilere ihtiyaç duyuyor? Neden bilim insanları kendi pervanelerine sahip robotlarla antikorları veya ilaçları hasta bölgelere taşıyacak bir düzenek tasarlamıyorlar? Aslında bu mümkün. Bu tarz robotlar zaten tasarlanmış durumda. Ancak sorun bu robotlara gerekli olan gücü sağlayacak bir düzeneğin (örn:pil) henüz keşfedilmemiş olması. Ayrıca, büyük çaplı sistemlerde (örn: denizaltı, gemi) etkin olan tahrik sistemleri ve yüzme hareketlerinin mikro çaplı sistemlerde çok daha karmaşık olması. Bu sebeple robotları kontrol etmek oldukça güçleşiyor. İşte bu yüzden işinin ehli olan ve milyonlarca yıldır en iyi bildiği işi yapan bakteriler kullanılıyor. Seçilen bakteri, MC-1 adı verilen, dönen kırbaçımsı kuyruğu sayesinde çoğu türden 10 kat daha hızlı yüzebilen, ve saniyede 200 mikrometre hızlara çıkabilen bir bakteri.Aynı grubun 2009 yılında sıçanlar üzerinde yaptığı deneylerde 50 mikrolitrelik bakteri içeren bir çözeltiyi enjekte ettiklerini ve ne bakterilerin hayvanlara zarar verdiğini, ne de bakterilerin genel olarak zarar gördüğü gözlenmiş. Zehirlenmeye sebebiyet vermeden yaklaşık 40 dakika sonra kan içerisinde öldükleri ve daha sonra da bağışıklık sistemi tarafından temizlendiği belirtilmiş [3].Bakterileri robota dönüştürmek2010 yılında aynı araştırma ekibi bu sefer akıllara zarar bir demonstrasyona imza atıyorlar. Bakterileri mikro-manipülasyon işleri için kullanıp mikro-robotları sürmelerini sağlıyorlar.  Bu deneyin sonunda bize göstermek istedikleri şey, bu bakterilerin sadece basit nakliyat işleri için kullanmak zorunda olmadıkları. Eğer doğru şekilde kontrol edilebilirlerse, ilaç taşımanın yanında patojenleri algılamakta, farmakolojik ve genetik testleri bulundukları yerde ifşa edebilecek mikro laboratuvarlar inşa etmekte bakterileri kullanmanın mümkün olabileceğini kanıtlamak istiyorlar. Bunun için de bakterilere Mısır’daki Djoser piramidini örnek alan bir mikro-piramit inşa ettiriyorlar. 5000 bakterisinin bir sürü halinde çalıştıkları ve sadece minik epoksi tuğlalar kullarak 15 dakikada bir piramit oluşturdukları videoyu aşağıda seyredebilirsiniz [4]:Her bir bakteri 4 pikoNewtonluk kuvvet uygulayabilecek kuyruk organellerine sahip. Tek başına küçük olmasına karşın 5000 tanesini birlikte çalıştırdığınız zaman bir piramit yaptırabiliyorsunuz.Hayvanlar üzerindeki ilk klinik deneyler2011 yılının başında Mantel ve ekibi, hazırladıkları tüm sistemi gerçek anlamda ilk kez bir canlıda denediler, tek bir farkla bu kez bakterileri es geçtiler. MRI kullanarak yönlendirdikleri bir mikro taşıyıcı sistemi karaciğerinde tümör olan bir tavşana doxorubicin adlı bir kemoterapi ilacı taşımak için kullandılar. Bu taşıyıcı sistem iddia edildiği gibi vücut içerisinde yok olacak cinste bir polimerden üretilmişti. Polimerin tasarımı, farklı hızlarda çözünecek şekilde yapılmıştı, böylece yeterli dozda ilaç iletimi sağlanıyordu. Her bir taşıyıcının yüzde otuzu manyetik nano taneciklerken kalan yüzde yetmişi ilaçtı. Mantel sadece kemoterapi değil, radyoterapi ilaçları olan radyoaktif maddelerin de iletiminin mümkün olduğunu belirtti [5].Bazı kan damarları “Y” şeklinde çatallandıklarından geleneksel ilaç iletim sistemlerinin yaklaşık yüzde 50 ihtimalle tümörlü dokunun olduğu yöne, yüzde 50 ihtimalle de karaciğerin alakasız bir bölgesine gidip yan etkiye sebebiyet veriyorlar. İşte Mantel’in bu sistemi manyetik kontrolü sayesinde hiçbir çatallanmadan etkilenmeyecek bir özelliğe sahip olduğu için fark yaratıyor. Ayrıca hiçbir kan damarına zarar vermiyor. Geleneksel kemoterapide kateter (sonda) ile yapılan bir ilaç sevkiyatı, kateterin tümöre çok yaklaşıncaya kadar karaciğerin dibine kadar sokulması ve bu sırada da tabii ki bir çok damara zarar verilmesi anlamına geliyor. Bu sebeple de hastalar günlerce, hatta haftalarca damarlarının iyileşmesini bekliyorlar ki, yeni bir doz daha alabilsinler. Ancak manyetik mikrotaşıyıcı robotlar kullanıldığında, sondanın damarlara bu kadar yakınlaşmasına gerek kalmıyor. Zarar görmeyen damarlar sayesinde de hasta arka arkaya günler içerisinde birçok dozu az az ancak hızlı bir şekilde alabiliyor. Bu şekilde de kimyasal zehirlenmelerin önüne geçiliyor.Ekip, 2011 yılının sonunda tekrar bakterili nanobot sisteminin testlerine yöneldi. Ancak Mantel’in görüşüne göre bu metodlar her ne kadar hayvanlar üzerinde etkili olsa da pratik hayatımızdaki uygulamalarından 4-7 yıl uzaktayız.Not: Konuyla ilgili daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenlere Sylvian Mantel’in İngilizce altyazılı Fransızca bir TEDx sunumunu seyretmelerini öneriyorum.Kaynaklar:[1] http://apl.aip.org/resource/1/applab/v90/i11/p114105_s1?isAuthorized=no[2] http://www.technologyreview.com/computing/21619/?a=f[3] http://www.newscientist.com/article/dn17071-bacteria-take-fantastic-voyage-through-bloodstream.html[4] Sylvain Martel, Mahmood Mohammadi: A robotic micro-assembly process inspired by the construction of the ancient pyramids and relying on several thousand flagellated bacteria acting as micro-workers. Intelligent Robots and Systems, pp 426-427,  2009.[5] http://www.healthimaginghub.com/feature-articles/digital-radiography/2945 Yazar hakkında: Gökhan İncehttp://www.acikbilim.com/2012/07/dosyalar/kanser-tedavisinde-bakteriler-ve-nano-robotlar.html

http://www.biyologlar.com/kanser-tedavisine-bakteriler-ve-nano-robotlar

Nükleerden uzak durmamız için 8 neden

Nükleerden uzak durmamız için 8 neden

Akkuyu NGS ile enerjide dışa bağımlılıktan kurtulacak mıyız?

http://www.biyologlar.com/nukleerden-uzak-durmamiz-icin-8-neden

Özel görelilik kuramı konusunda çok sık sorulan bazı soruları

Soru 1. : Camda ışık hızı düşüktür. Görelilik kuramı camda değişir mi? Bu türden sorular genel olarak ışığın görelilik kuramındaki rolünün abartılmasından kaynaklanıyor. Görelilik kuramında “ışıktan” ziyade “ışığın boşluktaki hızı” önemli. Kuram aslında uzay ve zaman hakkında. Fakat, uzunluk ve zamanı “metre” ve “saniye” olarak, farklı birimlerle ifade ediyoruz. Bu nedenle, bunların bir arada kullanabilmesi için hız birimine sahip bir sabit sayının kuramda belirmesi gayet doğal. Kısaca “ışık hızı” dediğimiz nicelik bu sabit sayı. Kuram ayrıca kütlesiz olarak nitelendirilen parçacıkların boşlukta sadece bu hızla yol alabileceği sonucunu içeriyor. Işık fotonları da kütlesiz olduğundan, ışığın boşlukta bu hızla yayıldığını söylüyoruz. Bunun dışında, ışığın bir ortam içinde yayılırken neler yaptığının kuram açısından hiçbir önemi yok. Dahası, böyle ortamlarda görelilik kuramındaki tipik sonuçlara benzemeyen durumlar oluşabiliyor. Örneğin çok hızlı parçacıklar su gibi bir ortama girdiğinde, ışığın o ortamdaki hızını geçebilir. Bu görelilik kuramına aykırı değil. Eğer parçacık yüklüyse, bu defa sesten hızlı giden uçakların yarattığı ses patlamasına benzer bir etki oluşur. Yani, parçacığı takip eden bir koni üzerinde yayılan güçlü bir ışıma meydana gelir. Çerenkov ışıması adı verilen bu ışıma, nükleer reaktörlerdeki tipik mavi ışığın temel nedeni. Üstelik bir ortamda yayılan ışığın hızı gözlemciden gözlemciye değişir. Yani, görelilik kuramının dayandığı temel varsayımlardan birincisi bu tip durumlarda sağlanmıyor. Hatta gözlemcinin bu ışıkla aynı hızda veya daha hızlı gitmesi de olası. İlk durumda gözlemci ışığın kendisine göre durduğunu, ikincisinde de geriye gittiğini görür. Bunlar da görelilik kuramı açısından sorun değil. Aslında bu sonuçlar, yani ışığın bize göre hareket eden ortamlardaki hızının değişiyor olması, 19. yüzyılın ortalarından beri biliniyordu. Soru 2. : Hızı 0,9c olan bir rokette yolculuk etmekteyken ileriye doğru 0,9c hızıyla bir taş fırlatıyorum. Taş ışıktan hızlı gitmez mi? Özetle, roketin yere göre hızı 0,9c; taşın rokete göre hızı da 0,9c. Öyleyse taşın yere göre hızı nedir? Cevap, beklendiği gibi 1,8c değil. Burada göz ardı edilen şey, roketteki ve yerdeki gözlemcilerin uzay ve zamanı algılayışlarındaki farklılık. Bu farklılıktan dolayı, taşın yere göre hızını 0,995c buluruz. Yani taş rokete göre çok hızlı gidiyor; ama buna karşın yerdeki gözlemci taşın roketten sadece biraz daha hızlı olduğunu görüyor. Hızların toplanması kuralı artık burada işlemiyor. Roketteki gözlemci taşı 0,9c hızıyla fırlatırken hiçbir zorluk hissetmez. Yani, bu gözlemci aynı taşı yerde fırlatırken ne kadar zorlanıyorsa, rokette de fırlatırken aynı derecede zorlanır. Görelilik ilkesi de zaten bunu gerektiriyor. Kısacası, roket ne kadar hızlı olursa olsun, rokete göre çok büyük hızlarla giden taşlar var. Ama bu taşlar hiçbir gözlemciye göre hız sınırını aşamaz. Soru 3. : Işık hızında gitsek dünya nasıl görünür? Işık hızına çok ama çok yaklaşabiliriz, fakat hiçbir zaman bu hıza tam olarak erişemeyiz. Dolayısıyla gerçekleşmeyecek bir durum hakkında yorum yapmak da anlamsız. Aslında, ışık hızında yol alan bir gözlemci fikri bir çok sorun içeriyor. Bunlardan birincisi, böyle bir gözlemciyi bu derece hızlandırmak için vermemiz gereken enerjiyle ilgili. Tam ışık hızına erişmek için sonsuz enerji gerekiyor. Buradaki “sonsuz” ifadesi “çok büyük” anlamında değil, tam olarak sonsuz anlamında. İçinde yaşadığımız enerji darboğazını biliyoruz. Buna ek olarak, Dünya’da, Samanayolu’nda hatta evrenin görünen kısımlarında bile sadece sonlu miktarda enerji var. Elimizde bulunan kaynaklarla, böyle bir işi başarmak için ihtiyacımız olan sonsuz enerjiyi hiçbir zaman denkleştiremeyiz. Buna ek olarak, uzunluk büzülmesi ve zaman genleşmesi etkileri de böyle bir gözlemci için sorun yaratıyor. Bu gözlemcinin hareket doğrultusundaki boyu tam olarak sıfır olmalı. Benzer şekilde gözlemcideki saat durarak hiç ilerlememeli. Bir bakıma, bu tip sorunlar, kuramı öngöremediği bir duruma uyarlamaya çalışmaktan kaynaklanıyor. Soru 4.: Işık hızıyla gitsem camdan geçebilir miyim? Işığın camdan geçebilmesi, ışığın bu malzemenin atomlarıyla etkileşmesi sonucunda meydana gelen özel bir durum. Bu özel etkileşme nedeniyle camdaki atomlar görünen ışığı soğurmuyor. Bu sonuç, malzemeye bağlı olduğu kadar, ışığın dalgaboyuna da bağlı. Örneğin, bazı kızılötesi ışıklar cam tarafından soğurulur. Bizse, atomlardan yapılmış olduğumuz için maddeyle daha farklı bir şekilde etkileşiriz. Yani camın bize verdiği tepki, ışığa verdiği tepkiden çok farklı. Bu etkileşim doğal olarak bizim hızımıza bağlı. Ama bu madde-madde ve madde-ışık etkileşmeleri arasındaki farklılığı ortadan kaldırmaz. “Çok hızlı gidersek, ışığa daha çok benzeriz” gibi yorumlar bu açıdan anlamsız. Sonuç olarak, ışık hızında zaten gidemeyiz. Bunun dışında, ne kadar hızlı gidersek gidelim, cama çarptığımızda camı deleriz. Çok hızlı giden parçacıklar cama girdiğinde, cam parçalanmaz; çünkü bunun için yeterli enerjileri yok. Ama, parçacığın hangi türden olduğuna bağlı olarak, bunlar camla özel bir etkileşime girer. Örneğin nötronlar çoğunlukla camdan geçip gider. Ama proton gibi yüklü parçacıklar, camdaki elektronlarla olan etkileşmeleri nedeniyle kısa sürede yavaşlar ve cama hapsolur. Soru 5. : Hızlandıkça kütle artıyorsa, fazladan eklenen madde nereden geliyor? Bir cisim hızlandırıldığında dışarıdan madde eklenmesi gibi bir şey söz konusu değil. Yani, cisimde en başta kaç tane proton, nötron ve elektron varsa, ne kadar hızlanmış olursa olsun bu parçacıkların sayısı yine aynı olur. Bu yanılgı, “hıza bağımlı kütle” kavramının yarattığı sorunlardan bir tanesi. Bilim insanları kütleyi değişmez bir nicelik olarak kullanmayı tercih ediyor. Yani, durağan haldeki kütlesi 1 kg olan bir cismin, ışık hızına çok yakın hızlarda hareket etse bile hala 1 kg kütlesi olduğunu söylüyoruz. Bu anlamda, kütle hıza bağımlı olarak değişmez. Fakat hız arttıkça, kütleyle ilişkili bir takım fiziksel niceliklerin değişmesi söz konusu. Örneğin ağırlık, kısaca Dünya’nın cisme uyguladığı çekim kuvveti. Veya (eylemsizlikle bağlantılı olarak) bir kuvvetin etkisi altında cismin ivmesi. Bu fiziksel nicelikler, cismin hızına bağlı olarak değişir. Ama bu etkileri sadece değişen bir kütle düşüncesiyle açıklamaya çalışmak pek mümkün değil. Çünkü bahsedilen etkiler yönlere bağlı olarak değişir. Örneğin cisim yere paralel hareket ediyorsa ağırlığı farklı, dik hareket ediyorsa farklıdır. Bu tip etkileri görelilik kuramını tam anlamıyla uygulayarak incelemek daha doğru. Kaynak: vergidunyasi.blogcu.com

http://www.biyologlar.com/ozel-gorelilik-kurami-konusunda-cok-sik-sorulan-bazi-sorulari

Evren Nedir

Evren de tıpkı tek bir insan gibi: Doğmuş, büyüyor, ama yeterince güçlüyse, vaktinden önce bir kazaya kurban gitmezse, o da günü geldiğinde yaşlanacak ve ölecek! Eğer evren, hiçliğin içindeki tek bir noktanın içine sığışmış olan muazzam enerji birikiminin patlamasıyla ortaya çıkmış ve 20 milyar dünya yılı kadar bir sürenin sonunda insana ulaşmış bir gerçeklikse, o taktirde hepimiz, o enerji birikiminin torunları olmalıyız! Evrende yalnızca düzen yani kozmos yok, bir yanda da düzensizlik, yani kaos var!.. Hiç de zor değil!.. Bugünlerde yalnızca astrofizikçilerin, hem de ister istemez bir takım karmaşık formüller çerçevesinde sürdürdükleri tartışmanın özünü kavramak, aslında hiç de zor değil!.. Çünkü astrofizikçiler de bu dünyanın insanları... Ve onlar yalnızca, Antik Yunan’da, 2 bin 5 yüz yıl kadar önce doğa filozoflarının başlattığı işin; evrene ilişkin bilgileri insan aklıyla toplama ve yorumlama işinin izini sürmekteler. O günden bu güne kıdım kıdım toplanan bilgilerin ve yapılan yorumların ışığında, evrenin, hala tam da anlaşılamamış yapısına ilişkin gizleri çözmeye çalışmaktalar. Astrofizikçiler, ya da en azından bir kısım astrofizikçiler şunu söylüyorlar: 20 milyar dünya yılı kadar önce, zamansız boşluğun, yani tek bir noktadan ibaret hiçliğin içinde büyük bir patlama olmuş. Bu patlama, bugün bütün evreni dolduran çok, ama insan aklının kavramakta zorlanacağı kadar çok miktarda enerjinin, tek bir noktadan, aşağıya yukarı eşit bir dağılımla çevreye doğru yayılmasına neden olmuş. Yani enerji, sanki bir kürenin merkezinden sınırlarına doğru dağılmaya başlamış. Ve patlamanın şiddetinden ötürü de muazzam bir hızla yol almaktaymış. Ama işte, enerjinin, ışık hızının karesiyle maddenin kütlesinin çarpımına eşit olması (E=mc2) gibi bir yasa var ya, besbelli ki bu yasayla saptanan ilişki çerçevesinde, tek noktadan çıkıp bütün evrene dağılan, daha doğrusu zaman ve mekan boyutlarıya evreni oluşturan bu enerji, zaman geçip de hızını kaybettikçe, yer yer maddeye dönüşmüş. Ve muhtemelen patlamanın dağılımı tam anlamıyla muntazam olmadığı için, enerjinin maddeye dönüşmesi rasgele bir takım noktalarda olmuş. Ve bu dönüşüm de öyle birdenbire ve aynı anda ve aynı biçimde gerçekleşmemiş. Bir kısım astrofizikçilerin söylediklerinden şu anlaşılıyor: Süreç devam ediyor. Evren hala genişliyor. Ama, bütün patlamalardan sonra olduğu gibi bu genişleme de günün birinde duracak. Enerji ile madde, günün birinde gidebildiği son noktalara kadar gidecek; o sanal kürenin, yani evrenin henüz bilinmeyen sınırlarına kadar ulaşacak. O andan sonra, ilkin belki bir kısa duraklama dönemi yaşanacak ama ardından, kesin olarak geri çekilme başlayacak. Bu yüzden de o ana kadar hep genişleyen evren, o andan sonra büzülmeye koyulacak. Ve büzülme muhtemelen, evreni dolduran bütün maddenin ve bütün enerjinin zamansız boşlukta, yani hiçlikte tek bir nokta içine tıkıştığı kritik ana kadar sürecek. Daha açık bir deyişle, Büyük Patlama’yla doğan evren, şimdi nasıl büyüyorsa, sonra da yaşlanacak ve Büyük Çatırtı’yla ölüp gidecek. Bir kısım astrofizikçilerin söylediklerinden (mesela Stephen Hawking), şöyle bir sonuç da çıkartılabiliyor: Eğer bu varsayım doğruysa, o taktirde belki de bizim evrenimiz, bizim bildiğimizden farklı bir zamanda ve mekanda, bir anlamda, doğan, büyüyen, yaşlanacak ve ölecek olan, ama yaşarken kendi bünyesinde bir takım bebek evrenler geliştirmesi de olası olan bir gerçeklik... Yani bizim evrenimiz de tıpkı bize benziyor: Doğmuş, büyüyor; gün gelecek yaşlanmaya başlayacak ve sonunda ölecek. Doğmuş, büyüyor; ama belki bu sürece dayanacak ölçüde güçlü olmadığı için herhangi bir iç etkiyle ya da herhangi bir dış etkiyle vaktinden önce ölüp gidecek. Doğmuş, büyüyor; yeterince güçlüyse ve yeterince olgunlaşabilirse; yani vaktinden önce ölmez de yaşayabilirse, belki yeni bir evrene, hatta yeni yeni birçok evrene bir anlamda döl vermeyi de becerecek. Ama belki de beceremeyecek. Ve astrofizikçiler, en azından bir kısım astrofizikçiler, hayretler içinde şunu da ima ya da itiraf ediyorlar: Biz insanoğulları, hemen bugün olmasa da yarın ya da öbürgün, evrenin uyduğu kuralların, yasaların tamamını sayıp dökecek ve daha önemlisi birbirleriyle ilişkilendirebilecek hale gelebiliriz. Ve Büyük Patlama’nın hemen sonrasından başlayarak evrenin geçmişini bütün ayrıntılarıyla belirleyebiliriz. Kendisini oluşturan birimlerin değilse de evrenin bütünlüğünün geleceğine ilişkin olasılıkların tamamı hakkında da günün birinde, genel bir çerçeve içinde belki fikir edinebiliriz. Ama bu olasılıklardan hangisinin gerçekleşeceğini hiçbir zaman bilemeyeceğimiz gibi, Büyük Patlama anı ile öncesini ve Büyük Çatırtı anı ile sonrasını da kesin olarak hiçbir zaman bilemeyiz. Hiçbir zaman da bilemeyeceğiz. İşte hepsi bu!.. Astrofizikçiler, bir takım formüllerden yararlanarak, söylediklerinin hiç değilse bir bölümünü kanıtlayabiliyor; ama bir bölümünü de, hiç değilse şimdilik, kanıtlayamıyorlar. Yine de uğraşıp duruyorlar. Bir takım kuramlar oluşturuyorlar. Sonra o kuramları adım adım geliştiriyorlar. Adım adım... Hep adım adım... Bilgi birikimi arttıkça kuramların bir kısmı çöküyor; ama bir kısmı da gelişmeyi sürdürüyor. Ve bugün en gelişkin kuram diyor ki, hiçliğin içinde tek bir nokta varmış. O noktada büyük bir patlama olmuş ve aradan 20 milyar dünya yılı geçmiş. Demek ki, 20 milyar dünya yılı önce hiçbir yerde hiçbir şey yokmuş... Sonra şeyler oluşmaya başlamış. İşte, güneş: Yaklaşık 5 milyar dünya yılı önce oluşmuş... Dünya ise daha da genç; yaklaşık 4,5 milyar dünya yılı önce ortaya çıkmış... Ama bugün biz, yaklaşık 6 milyar insan, güneşin altında, dünyanın üstünde dikilmiş, o 20 milyar yıllık ortak geçmişimize bakıyor ve neler olduğunu anlamaya çalışıyoruz. O halde bizim en uzak atamız enerji olsa gerek!.. O halde biz hepimiz, hiçliğin içinde patlayarak zaman ve uzam boyutlarıyla birlikte evreni oluşturan o muazzam enerji birikiminin torunlarıyız. Ve birşey daha: Eğer hepimiz bir noktadan çıkıp bir kürenin sınırlarına doğru hızla yolalan enerjiden üremişsek, o halde evrende inanılmaz bir değişim yaşanıp duruyor demektir. Elbette yaşanıyor. Yaşanan, Büyük Patlama’nın hemen ardından başlamış olan fizik bağlamında bir evrim, ardından kimya bağlamında bir evrim ve nihayet yeryüzünde de biyoloji bağlamında bir evrim... Bunu söyleyebilmek için astrofizikçi olmaya gerek yok: Eğer Büyük Patlama’nın hemen ertesinde çok miktarda enerji ve belki atomaltı parçacıklar dışında hiçbir şey yok idiyse ve eğer bugün, mümkün olan her biçime bürünmüş ve mümkün olan her biçimde hareket eden birçok şey var ise, fizik bağlamında bir evrimin varlığı hakkında kuşkuya düşmek herhalde sözkonusu olamaz. Ve yine, eğer başlangıçta elementler yok idiyse, hatta elementlerin içinde gelişeceği bir ortam bile yok idiyse, ama bugün belli sayıda element, bu elementlerin çeşitli biçimlerde biraraya gelmesinden türemiş farklı farklı, inorganik-organik, cansız-canlı birçok madde var ise, fiziksel evrimin bir noktasında niteliksel bir sıçramayla kimyasal evrim aşamasına geçilmiş olduğunu düşünmek de herhalde yanlış değildir. Ve bir kez daha, eğer başlangıçta diğer şeylerle birlikte gezegenler de yok idiyse, ancak gezegenler ortaya çıktıktan sonradır ki, kimyasal evrimin bir noktasında niteliksel bir sıçramayla, hiç değilse bazı gezegenlerde, evreni dolduran trilyonlarca gezegenden hiç değilse birkaç yüz tanesinde biyolojik evrim aşamasına geçilmiş olduğunu, hatta bu gezegenlerden birbirine çok benzemesi olası olan birkaç tanesinde biyolojik evrimin benzer bir süreç izlemiş olabileceğini söylemek de herhalde mantıklı olur. Anlaşıldığı kadarıyla, Büyük Patlama’nın şiddetiyle, enerjiyle birlikte, yine enerjiden üreyen ve maddenin en küçük birimleri olarak nitelendirilebilecek olan ve elektrondan da belki yirmibin kez, belki de daha küçük bir takım tanecikler, çok büyük, ışık hızı kadar ya da ışık hızı dolaylarında hızlarla patlama noktasından uzaklaşmaya başlıyorlar. Hız çok büyük, kütle ise çok küçük olduğu için bu yolculuk çok uzun sürüyor. Bu sürecin bir yerlerinde, enerji yüklü artı madde ile yine enerji yüklü eksi madde arasındaki açıklanabilir etkileşimler sonucu, sözkonusu tanecikler şu ya da bu biçimde birleşerek, yavaş yavaş ve birbirinin ardısıra, elektronları ve protonları; elektronlar, ile protonlar birleşerek, sırasıyla, orbitinde tek bir elektron bulunan en yalınından, orbitinde yüz küsur elektron bulunan en karmaşığına kadar atomları ve dolayısıyla saf madde olarak kabul edilebilecek elementleri; atomlar birleşerek molekülleri ve dolayısıyla inorganik ya da organik, cansız ya da canlı her tür maddeyi oluşturuyorlar. Böylelikle, önce daha ziyade hidrojenden oluşan bir takım gaz bulutları, sonra farklı farklı yıldızlar, ardından bu yıldızların çevresinde dönüp duran farklı farklı gezegenler ve son olarak da hiç değilse bazı gezegenlerin çevresinde dönüp duran farklı farklı uydular ve farklı farklı diğer birçok yapı; meteoritler/göktaşları, kuyruklu yıldızlar ve kuyruklarındaki meteorlar, astreoyitler ve platenoyitler/gezegensilerle birlikte güneş sistemlerini ve dolayısıyla nebulalar/bulutsular ile galaksileri/gökadaları ve diğerler bazı oluşumları yaratacak biçimde, ağır ağır ve birer ikişer ortaya çıkıyorlar. Evrende 20 milyar yıl boyunca oluşan bu trilyonlarca gezegenden ve aydan hiç değilse birinde, yani üstünde yaşadığımız Yerküre’de, evrimin, düşünme yeteneğine sahip insan türüne kadar ulaştığını, başka hiçkimse bilmese bile, en azından biz biliyoruz. Bu arada, yine aynı süreçte, bir başka gelişme daha yaşanıyor: Evrende, bir yanda madde, derinlemesine ve düzenli bir biçimde; çoğu bilinen, bir kısmı da henüz bilinmeyen bazı yasalara uyarak değişime uğrar ve evrimleşirken; öte yanda aynı yasalar; ışık dahil çevresindeki herşeyi yutan ve asla sır vermeyen, irili ufaklı bir takım karadeliklerin de ortaya çıkmasına neden oluyorlar. O halde, bir yanda bir takım yasaların egemen olduğu gözle görülür bir düzen sözkonusuyken, diğer yanda ne olduğu kavranamayan, açıklanamayan bir düzensizlik, sanki evreni dengeliyor. Bir yanda kozmos varken, diğer yana kaos egemen oluyor. Daha doğrusu evrende kozmos ile kaos içiçe geçmiş bulunuyor. Evrim, evrende, düzen içinde düzensizliği de yaratıyor ve büyütüyor.

http://www.biyologlar.com/evren-nedir

Evren Nedir

Evren de tıpkı tek bir insan gibi: Doğmuş, büyüyor, ama yeterince güçlüyse, vaktinden önce bir kazaya kurban gitmezse, o da günü geldiğinde yaşlanacak ve ölecek! Eğer evren, hiçliğin içindeki tek bir noktanın içine sığışmış olan muazzam enerji birikiminin patlamasıyla ortaya çıkmış ve 20 milyar dünya yılı kadar bir sürenin sonunda insana ulaşmış bir gerçeklikse, o taktirde hepimiz, o enerji birikiminin torunları olmalıyız! Evrende yalnızca düzen yani kozmos yok, bir yanda da düzensizlik, yani kaos var!.. Hiç de zor değil!.. Bugünlerde yalnızca astrofizikçilerin, hem de ister istemez bir takım karmaşık formüller çerçevesinde sürdürdükleri tartışmanın özünü kavramak, aslında hiç de zor değil!.. Çünkü astrofizikçiler de bu dünyanın insanları... Ve onlar yalnızca, Antik Yunan’da, 2 bin 5 yüz yıl kadar önce doğa filozoflarının başlattığı işin; evrene ilişkin bilgileri insan aklıyla toplama ve yorumlama işinin izini sürmekteler. O günden bu güne kıdım kıdım toplanan bilgilerin ve yapılan yorumların ışığında, evrenin, hala tam da anlaşılamamış yapısına ilişkin gizleri çözmeye çalışmaktalar. Astrofizikçiler, ya da en azından bir kısım astrofizikçiler şunu söylüyorlar: 20 milyar dünya yılı kadar önce, zamansız boşluğun, yani tek bir noktadan ibaret hiçliğin içinde büyük bir patlama olmuş. Bu patlama, bugün bütün evreni dolduran çok, ama insan aklının kavramakta zorlanacağı kadar çok miktarda enerjinin, tek bir noktadan, aşağıya yukarı eşit bir dağılımla çevreye doğru yayılmasına neden olmuş. Yani enerji, sanki bir kürenin merkezinden sınırlarına doğru dağılmaya başlamış. Ve patlamanın şiddetinden ötürü de muazzam bir hızla yol almaktaymış. Ama işte, enerjinin, ışık hızının karesiyle maddenin kütlesinin çarpımına eşit olması (E=mc2) gibi bir yasa var ya, besbelli ki bu yasayla saptanan ilişki çerçevesinde, tek noktadan çıkıp bütün evrene dağılan, daha doğrusu zaman ve mekan boyutlarıya evreni oluşturan bu enerji, zaman geçip de hızını kaybettikçe, yer yer maddeye dönüşmüş. Ve muhtemelen patlamanın dağılımı tam anlamıyla muntazam olmadığı için, enerjinin maddeye dönüşmesi rasgele bir takım noktalarda olmuş. Ve bu dönüşüm de öyle birdenbire ve aynı anda ve aynı biçimde gerçekleşmemiş. Bir kısım astrofizikçilerin söylediklerinden şu anlaşılıyor: Süreç devam ediyor. Evren hala genişliyor. Ama, bütün patlamalardan sonra olduğu gibi bu genişleme de günün birinde duracak. Enerji ile madde, günün birinde gidebildiği son noktalara kadar gidecek; o sanal kürenin, yani evrenin henüz bilinmeyen sınırlarına kadar ulaşacak. O andan sonra, ilkin belki bir kısa duraklama dönemi yaşanacak ama ardından, kesin olarak geri çekilme başlayacak. Bu yüzden de o ana kadar hep genişleyen evren, o andan sonra büzülmeye koyulacak. Ve büzülme muhtemelen, evreni dolduran bütün maddenin ve bütün enerjinin zamansız boşlukta, yani hiçlikte tek bir nokta içine tıkıştığı kritik ana kadar sürecek. Daha açık bir deyişle, Büyük Patlama’yla doğan evren, şimdi nasıl büyüyorsa, sonra da yaşlanacak ve Büyük Çatırtı’yla ölüp gidecek. Bir kısım astrofizikçilerin söylediklerinden (mesela Stephen Hawking), şöyle bir sonuç da çıkartılabiliyor: Eğer bu varsayım doğruysa, o taktirde belki de bizim evrenimiz, bizim bildiğimizden farklı bir zamanda ve mekanda, bir anlamda, doğan, büyüyen, yaşlanacak ve ölecek olan, ama yaşarken kendi bünyesinde bir takım bebek evrenler geliştirmesi de olası olan bir gerçeklik... Yani bizim evrenimiz de tıpkı bize benziyor: Doğmuş, büyüyor; gün gelecek yaşlanmaya başlayacak ve sonunda ölecek. Doğmuş, büyüyor; ama belki bu sürece dayanacak ölçüde güçlü olmadığı için herhangi bir iç etkiyle ya da herhangi bir dış etkiyle vaktinden önce ölüp gidecek. Doğmuş, büyüyor; yeterince güçlüyse ve yeterince olgunlaşabilirse; yani vaktinden önce ölmez de yaşayabilirse, belki yeni bir evrene, hatta yeni yeni birçok evrene bir anlamda döl vermeyi de becerecek. Ama belki de beceremeyecek. Ve astrofizikçiler, en azından bir kısım astrofizikçiler, hayretler içinde şunu da ima ya da itiraf ediyorlar: Biz insanoğulları, hemen bugün olmasa da yarın ya da öbürgün, evrenin uyduğu kuralların, yasaların tamamını sayıp dökecek ve daha önemlisi birbirleriyle ilişkilendirebilecek hale gelebiliriz. Ve Büyük Patlama’nın hemen sonrasından başlayarak evrenin geçmişini bütün ayrıntılarıyla belirleyebiliriz. Kendisini oluşturan birimlerin değilse de evrenin bütünlüğünün geleceğine ilişkin olasılıkların tamamı hakkında da günün birinde, genel bir çerçeve içinde belki fikir edinebiliriz. Ama bu olasılıklardan hangisinin gerçekleşeceğini hiçbir zaman bilemeyeceğimiz gibi, Büyük Patlama anı ile öncesini ve Büyük Çatırtı anı ile sonrasını da kesin olarak hiçbir zaman bilemeyiz. Hiçbir zaman da bilemeyeceğiz. İşte hepsi bu!.. Astrofizikçiler, bir takım formüllerden yararlanarak, söylediklerinin hiç değilse bir bölümünü kanıtlayabiliyor; ama bir bölümünü de, hiç değilse şimdilik, kanıtlayamıyorlar. Yine de uğraşıp duruyorlar. Bir takım kuramlar oluşturuyorlar. Sonra o kuramları adım adım geliştiriyorlar. Adım adım... Hep adım adım... Bilgi birikimi arttıkça kuramların bir kısmı çöküyor; ama bir kısmı da gelişmeyi sürdürüyor. Ve bugün en gelişkin kuram diyor ki, hiçliğin içinde tek bir nokta varmış. O noktada büyük bir patlama olmuş ve aradan 20 milyar dünya yılı geçmiş. Demek ki, 20 milyar dünya yılı önce hiçbir yerde hiçbir şey yokmuş... Sonra şeyler oluşmaya başlamış. İşte, güneş: Yaklaşık 5 milyar dünya yılı önce oluşmuş... Dünya ise daha da genç; yaklaşık 4,5 milyar dünya yılı önce ortaya çıkmış... Ama bugün biz, yaklaşık 6 milyar insan, güneşin altında, dünyanın üstünde dikilmiş, o 20 milyar yıllık ortak geçmişimize bakıyor ve neler olduğunu anlamaya çalışıyoruz. O halde bizim en uzak atamız enerji olsa gerek!.. O halde biz hepimiz, hiçliğin içinde patlayarak zaman ve uzam boyutlarıyla birlikte evreni oluşturan o muazzam enerji birikiminin torunlarıyız. Ve birşey daha: Eğer hepimiz bir noktadan çıkıp bir kürenin sınırlarına doğru hızla yolalan enerjiden üremişsek, o halde evrende inanılmaz bir değişim yaşanıp duruyor demektir. Elbette yaşanıyor. Yaşanan, Büyük Patlama’nın hemen ardından başlamış olan fizik bağlamında bir evrim, ardından kimya bağlamında bir evrim ve nihayet yeryüzünde de biyoloji bağlamında bir evrim... Bunu söyleyebilmek için astrofizikçi olmaya gerek yok: Eğer Büyük Patlama’nın hemen ertesinde çok miktarda enerji ve belki atomaltı parçacıklar dışında hiçbir şey yok idiyse ve eğer bugün, mümkün olan her biçime bürünmüş ve mümkün olan her biçimde hareket eden birçok şey var ise, fizik bağlamında bir evrimin varlığı hakkında kuşkuya düşmek herhalde sözkonusu olamaz. Ve yine, eğer başlangıçta elementler yok idiyse, hatta elementlerin içinde gelişeceği bir ortam bile yok idiyse, ama bugün belli sayıda element, bu elementlerin çeşitli biçimlerde biraraya gelmesinden türemiş farklı farklı, inorganik-organik, cansız-canlı birçok madde var ise, fiziksel evrimin bir noktasında niteliksel bir sıçramayla kimyasal evrim aşamasına geçilmiş olduğunu düşünmek de herhalde yanlış değildir. Ve bir kez daha, eğer başlangıçta diğer şeylerle birlikte gezegenler de yok idiyse, ancak gezegenler ortaya çıktıktan sonradır ki, kimyasal evrimin bir noktasında niteliksel bir sıçramayla, hiç değilse bazı gezegenlerde, evreni dolduran trilyonlarca gezegenden hiç değilse birkaç yüz tanesinde biyolojik evrim aşamasına geçilmiş olduğunu, hatta bu gezegenlerden birbirine çok benzemesi olası olan birkaç tanesinde biyolojik evrimin benzer bir süreç izlemiş olabileceğini söylemek de herhalde mantıklı olur. Anlaşıldığı kadarıyla, Büyük Patlama’nın şiddetiyle, enerjiyle birlikte, yine enerjiden üreyen ve maddenin en küçük birimleri olarak nitelendirilebilecek olan ve elektrondan da belki yirmibin kez, belki de daha küçük bir takım tanecikler, çok büyük, ışık hızı kadar ya da ışık hızı dolaylarında hızlarla patlama noktasından uzaklaşmaya başlıyorlar. Hız çok büyük, kütle ise çok küçük olduğu için bu yolculuk çok uzun sürüyor. Bu sürecin bir yerlerinde, enerji yüklü artı madde ile yine enerji yüklü eksi madde arasındaki açıklanabilir etkileşimler sonucu, sözkonusu tanecikler şu ya da bu biçimde birleşerek, yavaş yavaş ve birbirinin ardısıra, elektronları ve protonları; elektronlar, ile protonlar birleşerek, sırasıyla, orbitinde tek bir elektron bulunan en yalınından, orbitinde yüz küsur elektron bulunan en karmaşığına kadar atomları ve dolayısıyla saf madde olarak kabul edilebilecek elementleri; atomlar birleşerek molekülleri ve dolayısıyla inorganik ya da organik, cansız ya da canlı her tür maddeyi oluşturuyorlar. Böylelikle, önce daha ziyade hidrojenden oluşan bir takım gaz bulutları, sonra farklı farklı yıldızlar, ardından bu yıldızların çevresinde dönüp duran farklı farklı gezegenler ve son olarak da hiç değilse bazı gezegenlerin çevresinde dönüp duran farklı farklı uydular ve farklı farklı diğer birçok yapı; meteoritler/göktaşları, kuyruklu yıldızlar ve kuyruklarındaki meteorlar, astreoyitler ve platenoyitler/gezegensilerle birlikte güneş sistemlerini ve dolayısıyla nebulalar/bulutsular ile galaksileri/gökadaları ve diğerler bazı oluşumları yaratacak biçimde, ağır ağır ve birer ikişer ortaya çıkıyorlar. Evrende 20 milyar yıl boyunca oluşan bu trilyonlarca gezegenden ve aydan hiç değilse birinde, yani üstünde yaşadığımız Yerküre’de, evrimin, düşünme yeteneğine sahip insan türüne kadar ulaştığını, başka hiçkimse bilmese bile, en azından biz biliyoruz. Bu arada, yine aynı süreçte, bir başka gelişme daha yaşanıyor: Evrende, bir yanda madde, derinlemesine ve düzenli bir biçimde; çoğu bilinen, bir kısmı da henüz bilinmeyen bazı yasalara uyarak değişime uğrar ve evrimleşirken; öte yanda aynı yasalar; ışık dahil çevresindeki herşeyi yutan ve asla sır vermeyen, irili ufaklı bir takım karadeliklerin de ortaya çıkmasına neden oluyorlar. O halde, bir yanda bir takım yasaların egemen olduğu gözle görülür bir düzen sözkonusuyken, diğer yanda ne olduğu kavranamayan, açıklanamayan bir düzensizlik, sanki evreni dengeliyor. Bir yanda kozmos varken, diğer yana kaos egemen oluyor. Daha doğrusu evrende kozmos ile kaos içiçe geçmiş bulunuyor. Evrim, evrende, düzen içinde düzensizliği de yaratıyor ve büyütüyor.

http://www.biyologlar.com/evren-nedir-1

Kalıtsal Değişiklikler Nelerdir ?

Her canlı varlığın öz niteliklerini belirleyen temel iki etken vardır: Kalıtsal yük ve çevre. Bu iki etkenin birbirine etkisi gelişmeye, büyümeye, çoğalma yeteneğine, bir başka deyişle her bireyin yaşamına bağlıdır.Kalıtsal yük, türden türe gerek sayı, gerekse tek başına görünüşü bakımından değişen, ama aynı türün bütün bireylerinde aynı yapıda olan kromozom yumağında kodlanmıştır. Kalıtsal değişiklikler, soydeğişimler ( = mutasyonlar) sonucu belirmiş olurlar ve iki büyük grupta sınıflandırılabilirler: Gen değişimleri ve kromozom değişimleri. Gen Değişimleri Gen değişimleri, kalıtsal içeriğin çok küçük bölgelerinde görülen değişikliklerdir. Bu nedenle mikroskopik incelemeyle saptanamazlar. Bu gruba giren değişiklikler, yenidoğan'ın bireysel, toplumsal, ruhsal ve fiziki yaşamında ağırlığı olan, birçok hastalığın ortaya çıkmasına neden olur. Bu hastalıklar ; 1. Hemofili: Kanın pıhtılaşma yetersizliği. 2. Talasemi: Alyuvarların oksijen iletiminin yetersizliği. 3. Duchenne tipi ilerlemiş miyodistrofi: İskelet kaslarının felci. Kromozom Değişimleri Bu gruba, yani kromozom değişimlerine, bir ya da daha fazla kromozomun yapısal ya da sayısal değişiklikleri girer. Kromozom değişimleri, bazı hücreler (kanda lenfositler, deri, kemik iliği gibi dokulardaki bazı hücreler) üzerinde yapılacak mikroskopik gözlemlerle saptanabilir.Günümüzde, gen değişiminin neden olduğu hastalıkların bazılarıyla , kromozom değişikliğine bağlı hastalıkların tümü, gebeliğin ikinci üç aylık devresinde biyokimyasal incelemeler ve hücre genetiği çalışmalarının sağladığı geliştirilmiş yöntemlerle tanılanabilmektedir. İnsan Kromozomları Kromozomlar her hücrenin çekirdeğinin özel bir oluşumudur ve DNA (Deoksiribonükleik asit) moleküllerini içerir. Bireyin, bütün özelliklerini düzenlerler. İnsan türünde, organizmanın bütün hücrelerinde (üreme ile görevlendirilen eşeysel hücreler dışında) bulunan kromozom sayısı 23 x 2= 46'dır. 23 çiftin biri cinsiyet farkını belirlediğinden ayrı olarak gösterilmiştir (22XY) Erkekte bu kromozom çifti hem biçim, hem de boyut bakımından birbirinden farklıdır ve XY olarak işaretlenir. Dişide ise bu kromozom çiftleri birbirine benzerler ve XX olarak işaretlenirler. Diğer çiftler 1 'den 22'ye kadar numaralanmışlardır. Her çift benzeşik iki kromozomla ( homolog ) gösterilmişlerdir. Değişik çiftler de aralarında yapı ve büyüklük bakımından farklılaşırlar.Günümüzde laboratuvar yöntemleri, yalnızca kromozomların toplam sayısındaki değişiklikleri değil, aynı zamanda yapılarındaki değişik olasılıkları da etkin biçimde saptamaya izin verir. Hücre Bölünmesi Kromozomlar mikroskopta yalnızca, hücre iki yavru hücre oluşturmak için bölündüğü sırada gözlenebilirler. Çünkü bu evrede DNA yoğunlaşmış ve büklümleşmiş durumdadır.İnsan hücrelerinin büyük bölümü, bir dizi düzeneği aşarak, ana hücrenin özdeş kromozom içeriğini, yavru hücrelere aktarmak amacı ile bölünür.İnsanda ve genel olarak bütün yüksek canlılarda türün çoğalmasına izin veren bazı hücreler bulunur. Bu hücreler özel biçimde gelişmiş eşeysel hücrelerdir; bunların olgunlaşmasından eşeygözeler ( = gametler) oluşur. Erkek ve dişi gametlerin birleşmesiyle de yeni bir bireyin doğumuna yol açacak bir etkinlik başlar.Gametler daha sonra "mayoz" denilen özel bir hücre bölünmesine uğrarlar. Bu etkinlikte ana hücrenin kromozom yükü ikiye bölünür ve her biri 23 ana çiftin yalnızca bir kromozomunu içeren iki yavru hücre oluşur. Bunlar, sadece 23 kromozomlu bir yumağa sahiptir. Dişide bu etkinliğin son ürünü yumurta hücresi, erkekte sperm hücresidir.Döllenmeyle, yani yumurta hücresinin sperm hücresi ile birleşmesiyle 23'ü anneden, 23'ü de babadan gelen, 46 kromozomlu kalıtsal yük yeniden bütünleşir. Bu yeni hücre "zigot" adını alır. Zigotun oluşumuyla, önce öndölütü, sonra embriyoyu ve sonuçta yeni doğacak canlıyı oluşturacak olan düzenekler sırasıyla işlemeye başlar. TÜRKİYE’Yİ ETKİLEYEN KALITSAL HASTALIK AKDENİZ ANEMİSİ Eski yunancada "Thalas" kelimesi deniz, "Emia" kelimesi anemi anlamına, "Thalasemia" ise Akdeniz anemisi anlamına gelir. Akdeniz bölgesinde ve göçlerle yayılarak dünyanın bir çok ülkesinde görülen kalıtsal kan hastalığıdır. D.S.Ö. nün verilerine göre, tüm dünyada 266 milyon hemoglobinopati taşıyıcısının bulunduğu vurgulanmaktadır. Talasemi, Türkiyede'de en önemli sağlık problemlerinden birisidir. Talasemi için taşıyıcı sıklığı, yaklaşık olarak % 2,1 (1.300.000 taşıyıcı birey) ve yaklaşık olarak 4000 hasta bireyin bulunduğu bilinmektedir. (Harita 2). Yalnızca Antalya' da taşıyıcı sayısı 200.000 civarında (sıklık %12), hasta sayısı 600 civarındadır. Antalya’daki hastaların dağlımı Harita 3’de görülmektedir. TALASEMİNİN FORMLARI: 1. TALASEMİ TRAİT: TALASEMİ TAŞIYICILIĞI: Bu bireyler, tamamen sağlıklıdır. Eğer her iki ebeveyn de talasemi taşıyıcı iseler, çocuklarına geçirdikleri talasemi geni ile talasemi hastalığına neden olabilirler. Talasemi taşıyıcılarına talasemi minör denir. 2. TALASEMİ İNTERMEDİA: Taşıyıcılar gibi tamamen sağlıklı olmayan, hastalık belirtileri genellikle ileri yaşlarda başlayan, kan gereksinimleri daha az olan hastalığın hafif formudur. 3. TALASEMİ MAJOR: Akdeniz anemisi olarakta bilinir. Erken çocuklukta başlayan, çok ciddi bir kan hastalığıdır. Bu çocuklar kendileri için yeterli hemoglobini yeterince yapamazlar. Bu tür kalıtsal hastalıklardan korunmada en etkili yöntemler; 1. Toplum eğitimi, 2. Taşıyıcıların taranması, 3. Genetik danışma, 4. Doğum öncesi tanı yöntemleridir. İki taşıyıcının evlenmesi halinde ise hamileliğin 6-22. haftasında doğum öncesi tanı yapılabilir. Böylece hasta bir çocuğun doğması önlenir. Doğum öncesi tanı ile sağlıklı olacağı belirlenen bebeğin doğmasına izin verilebilir. KROMOZOMLARIN GİZLEDİKLERİ GENOME PROJESİ (EN KÖTÜSÜ 21 NCİ KROMOZOM) Her insan hücresinde yaşamın yapı taşları kabul edilen 23 çift kromozom bulunuyor. Gen bilgilerini taşıyan ip biçimindeki kromozomlar uç uca eklenseydi 1.5 metrelik bir kordon oluştururdu. Kromozomların bozuk oluşumu sonucu, insanın yaşamında değişik dönemlerde, çeşitli hastalıklar ortaya çıkıyor. Bilim adamları, hangi kromozomun bozuk olduğunda hangi hastalığa neden olduğunu biliyorlar. 1.KROMOZOM Alzheimer, ağır işitme 2.KROMOZOM Belleğin oluşumuyla ilgili bilgiler 3.KROMOZOM Akciğer kanseri 4.KROMOZOM Çeşitli kalıtımsal hastalıklar 5.KROMOZOM Akne, saç dökülmesi 6.KROMOZOM Diyabet, epilepsi 7.KROMOZOM Kronik akciğer iltihabı, şişmanlık 8.KROMOZOM Erken yaşlanma 9.KROMOZOM Deri kanseri 10.KROMOZOM Bilinmiyor 11.KROMOZOM Diyabet 12.KROMOZOM Metabolizma hastalıkları 13.KROMOZOM Göğüs kanseri, retina kanseri 14.KROMOZOM Alzheimer 15.KROMOZOM Doğuştan beyin özrü 16.KROMOZOM Crohn hastalığı 17.KROMOZOM Göğüs kanseri 18.KROMOZOM Pankreas kanseri 19.KROMOZOM Bilinmiyor 20.KROMOZOM Bilinmiyor 21.KROMOZOM Down sendromu, Alzheimer, Parkinson, lösemi, depresyonlar 22.KROMOZOM Yeni keşfedildi, kemik iliğinin olumuşumu düzenliyor 23.KROMOZOM (Y) Erkeklik cinsiyetini belirliyor, cinsel organların gelişimini düzenliyor 23.KROMOZOM (X) İki adet X kromozomu taşıyan bebek, kız oluyor. Bu kromozomdaki dejenerasyon kas erimesi, cücelik ve gece körlüğüne yol açıyor. Erkek genleri daha riskli Genome Projesi'nde elde edilen önemli bulgulardan biri de erkek genlerindeki kalıtımsal mutasyonların kadınlara göre iki kat fazla olduğu. Yani erkeklerdeki bir genetik bozukluğun ileriki kuşaklara geçme riski kadınların yarattığı riskin iki katı. Bu durum önemli bir paradoks yaratıyor: Evrimsel değişim sürecinde erkeklerin daha etkin bir faktör olduğu ileri sürülüyor, ancak aynı zamanda erkekler hastalıkların yayılması açısından da daha etkin bir faktör olarak ortaya çıkıyorlar. İnsan genlerinde meydana gelen mutasyonların, diyabetten astıma, kanserden kalp krizine kadar uzanan geniş bir yelpazede tam 1500 hastalığa yol açtığı belirlendi. Yaklaşık 30 kadar gen bu hastalıklara yol açıyor. Genetik şifrenin çözülmesiyle birlikte bu mutasyonların neden hastalıkla sonuçlandığı şimdi daha iyi anlaşılıyor. Bunun sonucunda da devrim niteliğindeki şu yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi bekleniyor: -Kişinin genetik yapısına özel imal edilen ilaçlar. -Sadece hastalıklı bölgeyi hedef alan, bedenin geri kalan kısmını etkilemeyen ilaçlar. -Bir insanın hangi hastalıklara yakalanabileceği anlaşılacak ve doğumdan önce müdahaleyle önlenecek. Bu müdahale kanser ve kalp hastalıkları için de geçerli. Çünkü kanser büyük ölçüde genlerin eseri. 30 bin genimiz var İnsan vücudunda 60 bin ila 100 bin gen bulunduğunu tahmin eden araştırmacılar, son araştırmalarla bu sayının 30-40 bin arasında olduğunu gördüler. Bilim adamları, insanı meyve sineği ve fareden farklı kılan genlerin sayısının fazla bir fark oluşturmadığını saptarken, bunu yüzyılın tıp alanındaki sürprizi olarak nitelendirdiler. İnsan genlerininin sıralanması ile ilgili bilgiler ışığında, bilim adamlarının insan biyolojisi ile ilgili yeni bir başlangıç oluşturduğu ve yeni tedavi uygulamalarınının, devrim yaratacak ilaçlarla gündeme geleceği bildirildi. Şimdiye kadar insan ile ilgili olarak düzinelerle bilinmeyene cevap oluşturan araştırmalar sonucunda, hastalıkların daha az yan etkilerle tedavisinin mümkün kılınacağı açıklandı. Araştırmalarda, genlerin tek başına durumlarının yanı sıra genler arasındaki ilişkilerin de anlaşılabildiği, insanlar arasındaki farklılıkların cevabının, milyonlarda DNA kodlarındaki farklı varyasyonlar ile ortaya çıktığı kaydedildi. DNA kodlarının her bir varyasyonunun kromozomlar için bir belirleyici olduğu ve bu sayede, genlerin taşıdığı mikroskopik yapının incelenebileceği belirtildi. Bilgisayar yardımı ile hastalıklı genlere benzeyen bilinmeyen genlerin de hızlı bir şekilde analiz edilebileceği, bu şekilde DNA'ların tek başına araştırılmasına gerek kalmayacağı bildiriliyor. Böylece DNA'ların analizine harcanan yıllar sürecek araştırmaların kısa bir zamana sığdırılabildiği kaydediliyor. İnsanın biyolojik yapısının sırlarını ortaya koyan gen sıralamasının öncelikle kalp hastalıkları, kanser, sinir sistemi bozuklukları, enfeksiyonlar ve çevresel etkenlerin yol açtığı hastalıklar ile mücadelede kullanılacağına dikkat çeken bilim adamları, önümüzdeki yıllarda bu konularda, insanlara büyük müjdeler verilebileceğini ve insan ömrünün giderek uzayabileceğini ileri sürüyor. Gen haritası ile ilgili yapılan son araştırmalar, bugüne kadar insanın biyolojik yapısı ile ilgili olarak tıp dünyasının çok az bilgilere sahip olduğunu da ortaya koymuş oldu.  

http://www.biyologlar.com/kalitsal-degisiklikler-nelerdir-

Değişmekte olan bir iklimde sağlık

Ağustos 2007’de İtalya’da yerel sağlık makamları, bir nehirle ayrılan iki küçük köy olan Castiglione di Cervia ile Castiglione di Ravenna’da sıra dışı bir hastalığın söz konusu olduğu yüksek sayıda vaka tespit ettiler. Bu hastalıktan neredeyse 200 kişi etkilendi ve yaşlı bir adam da öldü (Angelini vd., 2007). Ayrıntılı bir araştırma sonucunda hastalığın daha çok Afrika ve Asya’da görülen Aedes veya ‘kaplan’ sivrisineği yoluyla insanlara geçen ve böceklerde bulunan bir virüs olan Chikungunya olduğu anlaşıldı. Hastalığın kaynağı bölgede tatil yapan bir adam olarak belirlendi. Hasta adamın Avrupa’ya seyahat etmeden önce hastalığı kaptığı ama İtalya’da bir kaplan sivrisineği tarafından ısırıldığı düşünülüyor. Kaplan sivrisineği virüsün bir vektörü veya taşıyıcısı olup, söz konusu sineğin virüsü köydeki başka bir kişiye bulaştırdığına inanılıyor. Bu, zincirleme bir etkiye yol açtı ve hastalıklı kişileri ısıran sivrisinekler mini bir salgın gelişene kadar virüsü yaymaya devam etti. Etkileşimler ağı Chikungunya salgını küreselleşmiş bir dünyada yüz yüze bulunduğumuz bazı sağlık riskleri ve sorunlarını gözler önüne seren karmaşık bir etkileşimler ve koşullar ağına dayanıyor. Turizm, iklim değişikliği, ticaret, türlerin dolaşımı ve halk sağlığı gibi faktörlerin tümü bu durumda rol oynamıştır. Kaplan sivrisineğinin Avrupa’ya ilk kez olarak ‘şans bambusu’ gibi süs bitkilerinden kullanılmış lastiklere varan bazı ithal mallar yoluyla geldiği düşünülüyor. Sivrisinek larvaları Avrupa’nın pek çok bölgesinde bulunmuşsa da sadece daha sıcak, güney ülkelerinde açık havada veya daha kuzeydeki söz gelimi Hollanda’daki seralarda yaşayabiliyor. Dengue ve Batı Nil Ateşi de artık Avrupa’da bulunuyor ve yine sivrisinek ısırması yoluyla geçiyor. İsveç, Stockholm’deki Avrupa Hastalıkları Önleme ve Kontrol Merkezi’ne (ECDC) göre, 1996’da Romanya’daki ilk büyük salgından beri Batı Nil Ateşi hastalığı Avrupa’da halk sağlığına ilişkin olarak önemli bir endişe sebebi kabul edilmektedir. Hali hazırda buna karşı hiçbir aşı bulunmamakta ve başlıca önleyici tedbirler sivrisinek ısırıklarına maruz kalma durumunu azaltmayı amaçlamaktadır. Yoğun gıda üretimi Bulaşıcı hastalık için gerekli olan ve daha önce var olmayan koşulları kendimiz yaratıyor olabiliriz. Söz gelimi, gıda üretiminin endüstrileşmesi önemli bir endişe konusudur. Tek bir hayvan türünü yoğun olarak üretmek suretiyle, genetik çeşitliliği düşük olan ‘mono kültürler’ üretme riskini taşıyoruz. Bu hayvanlar kötü hijyen koşulları veya kuşlar gibi yaban hayvanlarından bulaşabilecek hastalıklar için son derece elverişli ortamlar sunuyor. Hastalıklar bir kez mono kültüre girdikten sonra kolaylıkla mutasyona uğrayabilir ve söz konusu hayvanlarla çalışan insanlara dahi geçebilir. Antibiyotiklerin aşırı kullanımı doğal direnç eksikliğini telafi etmenin kabul edilen bir yöntemi haline gelmiş olup, bu uygulama kendi sorunlarını yaratabilir. ‘Modern verimli tarım, tıpkı halk sağlığı gibi, küreselleşmiş dünyanın bazı taleplerini karşılamak için bilim ve tıbba dayanmaktadır. Modern tarım pek çoğumuza daha ucuz ve daha fazla gıda sağlamış olmakla beraber, öngörülemeyen baskı ve sorunlara yol açması da mümkündür,’ diyor ECDC Müdürü Dr. Marc Sprenger. Dr. Sprenger ‘Söz gelimi, tarımda aşırı antibiyotik kullanımı sonucunda bakteriler daha dirençli hale geldikçe, bunların etkinliği azalabilir; bunun da potansiyel olarak insanlar üzerinde etkisi olabilir’ diyor. Avrupa’da noktaları birleştirmek Avrupa’ya gelen yeni türler ve yeni hastalıklar iklim değişikliğinin sağlık üzerindeki etkilerinden sadece bazılarıdır. Su, hava ve gıdanın kalitesi ve miktarındaki değişiklikler ile değişen hava durumu, ekosistemler, tarım ve geçinme yollarına bağlı olarak son aşamada insan sağlığını çok daha fazla çevresel ve sosyal etken etkileyebilir. İklim değişikliği ayrıca hava kirliliği gibi mevcut çevre sorunlarını kötüleştirebilir ve sürdürülebilir su kaynakları ve sıhhi temizlik hizmetlerini aksatabilir. Avrupa’da 2003 yılında meydana gelen ve 70.000’i aşkın kişinin ölmesiyle sonuçlanan sıcak hava dalgası değişmekte olan bir iklime uyum sağlama ihtiyacına dikkat çekmiştir. Yaşlılar ve belirli hastalıklara sahip kişilerin daha yüksek risk altında olmasının yanı sıra olanakları daha az nüfus grupları daha korunmasızdır. Betonlaşma ve ısı emen yüzeylerin yüksek olduğu kalabalık kentsel bölgelerde sıcak hava dalgalarının etkileri, geceleri yetersiz soğutma ve güçsüz hava akımları sebebiyle ağırlaşabilir. AB’deki nüfus grupları için, ölüm oranının belli bir (yerel olarak spesifik) kesme noktasının üzerindeki her sıcaklık artışı için % 1–4 oranında arttığı tahmin edilmiştir. 2020’lerde, öngörülen iklim değişikliğinden kaynaklanan sıcağa bağlı ölümlerde tahmin edilen artış, başta orta ve güney Avrupa bölgelerinde olmak üzere, yılda 25.000’i aşabilir. ‘Sağlık, arazi kullanımı, tarım, turizm, ticaret ve iklim değişikliğini birbirine bağlayan tartışmanın yaratıcı bir şekilde gelişmesi gerekiyor. Şu anda halk sağlığı ve çevreyi veya iklim değişikliğini doğru şekilde ilişkilendirmiyor olabiliriz,’ diyor Dr. Sprenger. ‘Örneğin, yakın zamanda bir sağlık bakanlığını ziyaret ettim ve iklim değişikliğiyle ilgili konulardan kimin sorumlu olduğunu sordum ve bana kimsenin sorumlu olmadığını söylediler. Bunu herhangi bir bakanlık veya yetkili makamı yargılamak için söylemiyorum ama bu durum, bu sorunların hepsi birbirine bağlı olduğu için, bunlar hakkında düşünme şeklimizi değiştirmemiz gerektiğini ortaya koyuyor,’ diyor Dr. Sprenger. ‘Halk sağlığı sistemleri yeni hastalık ve yeni iklim koşulları olasılığına uyum sağlamaya ve kendilerini buna hazırlamaya başlamalıdır. Doktorlar yeni bir virüsü tanımadığı için insanlara yanlış tanı konuyor olabilir. Bu hastalıkların pek çoğu grip gibi görünüyor ve grip hissi veriyor. Yeni sorunlarla başa çıkmak için eğitim gibi yeni araçlara ihtiyacımız var ve laboratuvar gibi tesislerin de esnek ve uyarlanabilir olması gerekiyor,’ diyor. ECDC’nin web sitesini aşağıdaki adreste ziyaret edebilirsiniz: www.ecdc.europa.eu en Daha fazla bilgi ve referansların tam listesi için SOER 2010 Sentezi’ne bakın. Yenilikçilik: çevre ve sağlık İklim değişikliğiyle mücadele çabaları hava kalitesini iyileştirecektir Avrupa Birliği’nin İklim ve Yenilenebilir Enerji (CARE) paketi aşağıdakileri hedeflemektedir: • 2020 itibariyle sera gazı emisyonlarının % 20 oranında azaltılması • 2020 itibariyle yenilenebilir enerji payının % 20 oranında arttırılması • 2020 itibariyle enerji verimliliğinin % 20 oranında arttırılması Bu hedefleri gerçekleştirmek için sarf edilmesi gereken çabalar Avrupa’da hava kirliliğini de azaltacaktır. Örneğin, enerji verimliliğindeki iyileşmeler ile yenilenebilir enerjinin daha fazla kullanımı, hava kirliliğinin başlıca kaynaklarından olan fosil yakıt yakılmasının azalmasına yol açacaktır. Bu olumlu yan etkilere iklim değişikliği politikasının ‘ortak faydaları’ denmektedir. Yukarıdaki paketin AB hava kirliliği hedeflerini yerine getirmenin yıllık maliyetini milyarlarca avro düşüreceği tahmin edilmektedir. Avrupa sağlık hizmetlerinin tasarruf edecekleri de bunun altı katı kadar fazla olabilir. İstilacı türler Asya kaplan sivrisineği veya Aedes albopictus ‘istilacı türlerin’ en yaygın görülen örneklerinden biridir. Geleneksel olarak görüldüğü bölgeler Pakistan’la Kuzey Kore arasındadır. Artık tüm dünyada görülmekte olup, ‘dünyanın en istilacı sivrisineği’ olarak tanımlanmaktadır. İnsan faaliyetleri sonucu yabancı veya yerli olmayan türlerin kıtaya yerleşip yayıldığı bir ortamda, sivrisinek, Avrupa’nın biyolojik çeşitliliğinin önündeki çok daha kapsamlı tehditlere verilebilecek örneklerden sadece bir tanesidir. Yabancı türler Avrupa’nın tüm ekosistemlerinde bulunmaktadır. Küreselleşme ve bilhassa artan ticaret ve turizm Avrupa’ya gelen yabancı türlerin sayısı ve türünde artışa sebep olmuştur. Avrupa’da yaklaşık 10.000 yabancı tür kaydedilmiştir. Bunlardan patates ve domates gibi bazıları kasten getirilmiş olup hâlâ ekonomik önemlerini korumaktadır. ‘İstilacı yabancı türler’ adı verilen diğer türler ise hastalık taşıyıcıları olarak veya binalar ve barajlar gibi yapılara zarar vermek suretiyle bahçecilik, tarım ve ormancılık için ciddi sorunlar yaratabilir. İstilacı yabancı türler ayrıca içinde yaşadıkları ekosistemleri de değiştirmekte ve bu ekosistemlerdeki diğer türleri etkilemektedir. BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi istilacı yabancı türleri tüm dünyada biyolojik çeşitlilik açısından en büyük tehditlerden biri olarak belirlemektedir.

http://www.biyologlar.com/degismekte-olan-bir-iklimde-saglik

Bilimsel olarak sevme nasıl olur ve neden olur?

Bir sevgi çeşidi olarak aşkı ele alalım isterseniz. Neden âşık oluyoruz? İşte bu sorunun yanıtı biraz karmaşık. Çünkü bu süreçte hem biyolojik hem de psikolojik mekanizmalar devreye giriyor. Aşkın, karşınızdaki birine bir çekim hissetmekle başladığını var sayarsak, araştırmacılar bu çekimi, “feromon”larla açıklıyor. Feromonlar... Her ne kadar bugüne kadar yapılmış olan araştırmalar, insanlarda feromonların gerçekten de var olup olmadığı konusunda kesin sonuçlara varmış olmasa da, özellikle kadınların koltukaltlarından yaydıkları salgı , insanlardaki feromon varlığına en güçlü kanıt olarak gösteriliyor. Bununla beraber, feromonlar insan türünde varlık göstersin ya da göstermesin birine karşı “çekim” hissetmemizde sosyal ve çevresel etmenlerin, genetik kodun ve kimleri fiziksel ya da duygusal bulacağımıza dair geçmiş deneyimlerimizin etkilerini yadırgamamız mümkün değil. Örneğin, koku duyusu sayesinde kendi genetik bilgilerimizle en uygun kombinasyonu yapabileceğimiz eşe karşı duygusal bir çekim hissedebileceğimiz var sayımlar arasında. Peki, çekim olayı gerçekleştikten sonra devreye hangi mekanizmalar giriyor? Tabii ki, beynin salgısını tetiklediği kimyasallar. Bu adrenalin türevi kimyasallardan feniletilamin (PEA) sinir hücreleri ile dopamin ve norepinefrin arasındaki bilgi akışını hızlandırıyor. Dopamin iyi hissetmemize yol açıyor. Norepinefrin ise adrenalinin salgısını tetikliyor. Tüm bu kimyasallar, hoşlandığımız kişiyi gördüğümüzde niçin yüzümüzün kızarıp:blush: , kalbimizin hızlı attığını da açıklıyor. Aşktaki bu tutkulu dönem atlatıldıktan sonra, iki cins birbirine şefkat ve sevgi geliştirmeye başlıyor. İşte bu aşamada adı geçen kimyasal: “oxytosin”. Bu hormon, erkekle kadını sakin ve birbirlerinin hislerine daha duyarlı bir duruma getiriyor. Birine karşı bağlılık duyguları geliştirme, sakinlik, düşük kaygı düzeyi ve rahatlıkla ilişkilendirilen endorfinle bağdaştırılıyor. Ancak bu kez, fark edebileceğiniz üzere etkisi daha önce bahsettiğimizden biraz daha farklı. Beynin farklı alanlarının, sevgi duygusu ile ilişkilendirildiği bulgulara göre, dopamin aktivitesinin yoğun olduğu beyin alanları, sevdiğimiz birini gördüğümüzde aktive oluyor. Aynı şekilde, cinsel uyarılmışlık, mutluluk hisleri ve kokain kullanımıyla tetiklenen “öforik” yoğun mutluluk ile bağdaştırılan beyin bölgeleri de aşk sırasında aynı anda uyarılıyor. Adı geçen diğer beyin bölgeleriyse şöyle: Septal Bölge: Haz hissi ile ilişkili Frontal (Ön) Lop: Beynimizin evrim basamağındaki son halkası, üst düzey bilişsel işlevler yürütüyor. Aşktaki güven, saygı, arkadaşlıkla ilişkilendiriliyor. Amigdala ve hipotalamus: Beyne giden tüm duyu sistemleriyle bağlantılı olan amigdala, hipotalamus ile beraber duygu merkezi olarak adlandırılıyor. Şimdi, kimyasalları bir kenara bırakarak diğer etmenlere göz atalım isterseniz. Uzmanlar, birine karşı çekim hissetmemizde yüzdeki simetrinin önemine vurgu yapıyorlar. Çünkü yüzü simetrik olan kişiler, karşı tarafça genetik olarak daha sağlıklı algılanıyor. Çalışmaların ortaya çıkardığı bir diğer bulguysa “aynalama” olarak adı geçen ve birbirine ilgisi olan çiftlerin, bir süre sonra aynı şekilde hareket edip, konuşmaya başlamaları. Bu, kişide karşısındaki ile iyi iletişim kurduğu hissi yaratıyor.

http://www.biyologlar.com/bilimsel-olarak-sevme-nasil-olur-ve-neden-olur

GELİŞEN BİR BİYO-SEKTÖR PROTEİN PAZARI VE BİYO-YATIRIM OLANAKLARI

İnsan gibi ağzında kesici ve delici dişler taşıyan canlıların asla vazgeçemeyeceği bir ihtiyaçtır protein. Bu makalede Türkiye'deki protein ihtiyacını ve pazarını inceleyeceğiz. Pazardaki boşluklara, yerli üreticilerin durumlarına ve Türkiye'deki devasa protein ihtiyacının özellikle ufak ve yeni girişimciler için yarattığı ticari fırsatlara dikkat çekeceğiz. Makalenin amacı yerli girişimcilere protein işine girebilmeleri için başlangıç noktalarını göstermek ve bu sektörde belli sayıda yeni yerli girişimcinin oluşumuna katkıda bulunmaktır. Girişimciler için başlangıç noktalarını belirlerken temel prensipleri ve dikkat edilmesi gereken noktaları da vurgulayacağız. PROTEİN NEDİR En kaba tanımı ile "protein" demek "et" demektir. İnsanlar eti lezzeti, tok tuttuğu ve her şeyden önce insanların genetik (DNA) özelliklerinin öyle gerektirmesi dolayısıyla tüketirler. İnsan için proteinli gıdaların bu kadar lezzetli olmasının belki de bir nedeni onun muhakkak dışarıdan almak zorunda olmasıdır. İnsan belli özellikte proteini dışarıdan almak zorundadır çünkü proteinin içinde bulunan bazı maddeleri (bazı amino asitleri) vücut başka maddelerden kendisi sentezleyemez. Protein tüketim ihtiyacı çoğunlukla "predator" yani avcı konumunda bulunan canlılarda kendini gösterir ve bunun nedenleri konusunda "besin zinciri" ve "evrim mekanizması" açısından açıklamalar mevcuttur. Gezegenimizdeki canlılar arası hiyerarşik yapıda en üstte olan insanın bir protein tüketicisi olması beklenen bir durumdur ve insanın DNA özellikleri değişmediği veya değiştirilmediği sürece bu şekilde sürecektir. Bir bakış açısına göre insanın gerçek anlamda uygarlaşması protein kaynağını hayvanları (ve belki bitkileri) öldürmeden elde etmesi durumunda olacaktır ki bu değişime şahit olduğumuz için biz kendimizi şanslı sayabiliriz çünkü bu değişim bizim neslimiz esnasında olmaktadır. Proteinin temel yapı taşı olan "azot" azot çevirimi denen doğal bir mekanizma ile bitkiler yoluyla havadan alınır. Bitkilerden hayvanlara ve hayvanlardan da onları yiyen insanlara geçer, insan ölüp bozunduğunda azot yine doğal çevrime geri döner (azotu insan direk bazı bitkilerden ve et olmayan hayvansal ürünlerden de alabilir). Yani bizim vücudumuzu oluşturan azotun kaynağı "hava" dır. PROTEİN NEDEN PAHALIDIR Protein pahalıdır çünkü herkesin almak zorunda olduğu çok temel bir besindir. Sadece insanlara değil bazı zirai hayvanlara hatta tarıma bile gerekir protein. Proteinler (ve onun daha ufak yapı taşları olan amino asitler) daha fazla verim almak için yemlere katılır veya toprak iyileştirmesi veya organik azot kaynağı olarak tarlalara atılırlar. SENTETİK PROTEİN YAPILABİLİR Mİ ?! Evet. Her ne kadar bu makalenin konusu sentetik proteinler olmasa da bundan da bahsetmeden geçmeyelim. Amino aitlerin sentetik üretimi deneyler yoluyla yapılmış durumda. İlginçtir ki bu deneyler "evrim deneyleri" olup asıl amacı ticari protein üretimi değildi. Oluşum halindeki gezegenlerdeki atmosfer şartları benzetilerek yapılan deneylerde amino asitlerin spontane (kendiliğinden) oluştuğu gözlendi ama ticari bağlamda bunun üzerine gidilmedi veya gidiltilmedi!. Bunların detayları bilimsel literatürde var ve bunu isterse deneme yeterliliğine sahip laboratuvar sayısı Türkiye de 4,250 (dörtbinikiyüzelli) nin üstünde (4,250 sadece bizim data-base imizde kayıtlı olan yaklaşık sayı). Yine bizim kayıtlarımıza göre bu konuda Türkiye'de araştırma yapabilme yeterliliğine sahip kişi sayısı yaklaşık 6,200 (altıbinikiyüz) ün üzerinde. Bu konuda Türkiye'de araştırma yapan kişi sayısı ise yine bizim kayıtlarımıza göre koskocaman bir 0 (sıfır). Bu konudaki her türlü AR&GE çalışmasına ve makaleye BİYOTEK dergisinde öncelikle yer vereceğiz. NEDEN YENİ BİR PAZAR Et, asırlardır bilindiğine ve tüketildiğine göre YENİ ÇAĞ - YENİ SEKTÖR - YENİ FIRSAT sloganıyla çıkan bir dergide neden kapak konusu olduğunu sorabilirsiniz (BİYOTEK® Dergisinde hiç bir kapak konusu tesadüfen oluşmaz, dikkatli bir analiz neticesinde marka karakterine uygun olarak seçilir). Nedeni şudur : biyokimya ve moleküler biyoloji alanındaki bilgi birikimi protein alanında öylesine yeni yöntemler ortaya çıkarmıştır ki bildiğimiz klasik protein pazarı ve üretim yöntemleri yok olmak üzeredir. Sokaktaki insan her ne kadar farkında olmasa da bu değişimin en büyük tüketicilerinden birisi aşağıda da açıklayacağımız gibi kendisidir. Türkiye'nin petrolden sonraki en büyük hammadde ithalat kalemi olan soya fasulyesinin tamamı direk veya dolaylı olarak insanlar tarafından tüketilmektedir. Soya fasulyesini gördüğünde tanıyamayacak çok insanımız vardır ama görse tanıyamayacağı bu soyadan kilolarca tüketmişlerdir. PROTEİN PAZARI NEDEN AVANTAJLI Modern protein klasik proteini pazardan kovuyor çünkü ondan defalarca kat daha ucuz ve karakteristik lezzet (koku) içermediği için çok daha geniş bir yelpazede tüketilebiliyor. Örneğin etin tonu 500 dolar iken aynı miktarda protein içeren soyanın fiyatı 100 doların altında. Bu beş (5) katlık hatta bazı durumlarda daha da fazla olan avantajı teknoloji yoluyla tersine çevirmek yani etin maaliyetini 5 kat düşürmek kolay değil (soya sütünde oran 16 kattır). Bu nedenle de özellikle Türkiye'de et ve hayvancılık sektörü gittikçe eriyor. Parça et dışındaki tüm etli mamullerde soya % 30'lara varan oranlarda kullanılıyor ve bu tür tüketim hamburger, salam, sosis, sucuk, lahmacun, kıymalı kebaplar v.b. klasik et talebini % 30 kesmiş durumda. Bu tüketim Türkiye'de o kadar büyük ki yabancı soya üreticilerin Türkiye'deki çıkarlarını korumakla görevli yabancı vakıflar var ve bu NGO'lar destekçisi olan ülkelerin konsolosları ile aynı fuar stendlerinde boy da gösteriyorlar. Aşağıda da anlatacağımız gibi soyanın et alternatifi olarak kullanımı tabi ki pazarın sadece bir kısmı. Soya süte, peynire hatta yoğurda alternatif bir konuma gelmekte. 21. yüzyıl bitmeden hayvan öldürmeye veya kullanmaya dayalı protein sektörü son derce azalacak ve belki de Dünya genelinde yasaklanacaktır. NEDEN TÜKETİLİYOR Köşe başındaki lahmacuncunuz veya mega markalı hamburgerciniz tabi ki soyayı siz daha sağlıklı beslenesiniz diye katmıyor kıymaya. Kıyma tüketici açısından daha sağlıklı oluyor kuşkusuz ama soyalı kıymanın daha sağlıklı olması önlenemez bir sonuç. Niyet tamamıyla daha ucuza protein kaynağı kullanabilmek (protein pazarı tabi ki kıymadan ibaret değil ve çok daha karlı ve kazançlı protein kullanım alanları mevcut). Protein için hammadde kaynakları da soya dan ibaret değil. Yapağıdan (koyun yününden) balık ve gıda işleme atıklarına kadar onlarca ucuz proteinli hammadde alternatifi var. Hızla gelişen sporcu proteinleri, proteinli içecekler v.b. ürünlerde kar marjı çok daha yüksek. YERLİ SOYA KIYMASI ÜRETİCİLERİ Yerli soya kıyması üreticileri çoğu tabiri caiz ise bu işi biraz "karakucak" şekilde yapıyorlar. Ürünleri süngerimsi bir yapıda olmadığı için yabancı rakiplerine nazaran az hacim tutuyor ve standart ürün üretmekte sorunları var. Allah'tan işten işe (business to business) çalışıyorlar da "talebe uygun mal" yerine "arza uygun talep" bulmakta sıkıntı çekmiyorlar. Yerli soya kıymasının kilosunun fiyatı 1 (bir) doların altında ki bu son kullanımdan önce ıslatınca 25 sentin (0.25 dolar) altına iniyor. İthal soya ile rekabet etmek için ürünlerini geliştirmeleri ve standardize etmeleri gerekiyor ama reel sektör ile AR&GE kurumları arasında uçurumlar var. Teknolojiyi nasıl ürettireceğini bilmek yanında ürettiği teknolojiyi nasıl koruyacağını da pek bilmiyor yerli üretici ve o yüzden çaldıracağından korktuğu teknolojiyi üretmeye yanaşmıyor. Ona patent v.b. konularda yol gösterenlerin yeterlilikleri de bu konuda sorgulanması gereken bir konu. Markasını tescil ettirdiğinde ürününü ve üretim yöntemini patentlendirdiğini sanan çok sayıda sanayici var. Patent alma sektörü özellikle biyoteknoloji ve kimya sektöründe "yöntem ve ürün" patenti yazma konusunda hiç bir yeterliliği olmayan bazı patent vekillerinin oyuncağı olmuş durumda. İşini iyi yapmaya çalışan patent ofisleri ise bu kargaşanın arasında kaybolup gidiyor. Zaman zaman yapılan bilgilendirme çalışmaları da sanayicinin kafasına reel sektör ihtiyaçları ve sorunları ile ilgili olan bilgileri sokmaktan çok ansiklopedik bilgi pompalayan bir yapıda oluyor. Aslında her Türk vatandaşının aracısız olarak bizzat kendisinin patent başvurusu yapma hakkı var ve bunun maliyeti gülünç denecek kadar düşük (diğer masrafların büyük kısmı patent sahibine devlet tarafından geri ödeniyor ve patentlendirme ile ilgili çok avantajlı geri ödemesiz KOSGEB teşvikleri mevcut) ama bunu insanlara öğretmek çoğu patent vekilinin işine gelmiyor. NEDEN KALICI BİR PAZAR Protein besin zincirinde en üste çıkmış canlıların dışarıdan almak zorunda olduğu bir gıda. Örneğin bir "kaplan" yılda 50 civarında büyük ve küçük baş hayvan öldürüp yemek zorunda. Besin zincirinde kuşkusuz "top predator" yani en üstteki avcı insandır. Bu itibarla klasik şekilde insanı beslemeğe kalktığınızda ihtiyaç hissedilen hayvan sayısı insan nüfusunun kat be kat üstünde olacaktır. Bu da belli bir nüfustan sonra toprağın kaldırılamayacağı bir noktaya varacaktır. Bu yüzden protein alternatiflerinin proteinli gıda kaynağı sıkıntısı çekmekte olan yüksek nüfuslu Uzak Doğu ülkeleri kaynaklı olması şaşırtıcı değil. PROTEİN İZOLATLARI Protein izolatlarının yani saf proteinlerin (veya amino asitlerin) ziraatten hayvan ve insan tüketimine kadar çok farklı kulanım alanları var. BİYOTEK olarak bizim bu konudaki AR&GE çalışmalarımız 3 hammadde üzerinde yoğunlaştı ama Türkiye'deki araştırmacılarımız kuşkusuz başka ucuz hammadde alternatifleri de bulabilirler. Bizim çalışmış olduğumuz hammaddeler: - Balık işleme atıkları (Ayıklanan balıkların ağırlıklarının yüzde 85 civarı atık olarak çıkar.) - Yapağı (yün) atıkları (Dünya üzerinde işlenen derinin % 25 i Türkiye'de işlenir. Çok miktarda yün atık çıkar.) - Soya (En ucuz protein içerikli hammaddelerden birisidir ama yukarıdaki gibi atık statüsünde olmadığı için uluslararası borsası vardır. Nispeten daha pahalı bir kaynaktır.) Yukarıdaki birinci konuda çalışmamızı tamamladık ve balık atıklarından kokusu alınmış, oda sıcaklığındaki raf ömrü bir kaç yıla kadar uzatılmış ekolojik tarıma uygun bir organik fosforlu ve amino asitli (proteinli) gübre ürettik. Ürettiğimiz bu know-how ile Ege bölgemizde bir firma üretime başladı. Bu AR&GE ile ülke ekonomisine yarattığımız katma değerin şu anki yaklaşık yıllık hacmi 450 bin doların üzerinde ve önümüzdeki 10 yıl içinde ekonomimize yapması beklenen kümülatif katkı 10 milyon doların üzerindedir. Yapağıdan (yünden) saf protein izolatı üretimi de gerçekleştirildi ve şu anda bunun optimizasyonu üzerinde de çalışıyoruz (konuda uzman olmayanları şaşırtabilir ama hayvan kılı etten 6 kat daha fazla hayvansal protein içerir). Şu anda hem balık atıkları hem de hayvan kılının saflaştırılması, izolasyonu ve çözünürleştirilmesi için yeni (enzimatik) yöntemler deniyoruz. İlk sonuçlar umut verici. Bu çalışmaları 2003 içinde sonuçlandıracağımızı umuyoruz. Bitkisel protein gıda takviyesi olarak satılan mikroskobik yosunlar da mevcut. Bunlardan Spirulina şu anda Ege Üniversitesinde üretiliyor. Biz ise bunun kütle üretimi için foto-biyoreaktörler üzerinde çalışıyoruz. Soya proteini üzerinde yaptığımız çalışmalar ise saf protein eldesine yönelik. Şu anda suda çözünebilen saf (% 99) luk soya proteini üretme yöntemi geliştirdik. Şu anda bunun suda çözünebilirliğinin arttırılması üzerinde çalışıyoruz. SÜT ALTERNATİFLERİ Süt hem çok değerli bir besin hem de çok değerli bir besi yeridir. Örneğin yoğurdu oluşturan mikroorganizmalar süt içinde büyür. Rennen enzimi yine süt üzerinde çalışarak onu pıhtılaştırıp peynir yapar. Daha ucuz bir süt alternatifinin muhteşem bir potansiyel pazarı vardır. İlk akla gelen pazarlar : - Peynir katkısı. - Yoğurt katkısı (süte katmak için). - Ağız (buzağı besleme sütü) alternatifi. - Tatlı/dondurma yapımında hammadde. v.b. şekilde çok uzun bir liste çıkarmak mümkün. Süt alternatifinde soya ön plana çıkıyor. BİYOTEK'te süt alternatifi üzerinde yaptığımız çalışmalar soya üzerinde yoğunlaşmış durumda. Bunlar - Soya sütünün karakteristik kokusunun alınması. - Soya sütünden yoğurt üretiminin (mayalanmasının) optimizasyon çalışması. - Soya sütünden peynir üretiminin optimizasyonunun çalışması (TOFU (çöktürme) şeklinde değil enzimatik aktivite yoluyla) Yukarıdaki ilk iki çalışmayı tamamlamak üzereyiz, üçüncüsü ise sürüyor. SUDA ÇÖZÜNEN PROTEİNLER Proteinler uzun moleküller ve normal halde suda çözünmüyorlar. Suda çözünür proteinler için daha fazla talep ve kullanım alanları var. Bu proteinleri parçalayarak suda çözünür hale getirmek mümkün. Protein çözünürleştirilmesi ile ilgili çeşitli AR&GE faaliyetleri yaptık. Bu konuda bazı matematiksel modellere de ulaştık ama hangi proteinin hangi endüstriyel ürün için hangi çözünürleştirme yolluyla en kazançlı şekilde çözünürleştirileceği yine de bir miktar ekstra AR&GE ile belirlenmesi gerekiyor. DİĞER ÜRÜNLER Sporcu proteinleri protein pazarı içinde çok özel bir kalem. Bunlar bazen yoğurttan bile elde edilebiliyor (yoğurt hapları şeklinde). Whey-protein diye bilinen peynir altı suyundan yapılan protein de sporcular ve bebek mamaları için çok özel bir hammadde. Bu proteinin suda çözünür hale getirilmesi özel pazar avantajları yaratıyor. Protein sektöründe çok önemli bir diğer kalem de "tek hücreli proteinler". Bunlar tek hücreli canlıların uygun besi yeri üzerinde üretilmesi ile elde ediliyorlar. Bu besi yerlerinden gittikçe daha popüler olanı "petrol". Petrol uygun oranda ve formda kullanıldığında tek hücreli proteinlerin kütle üretimi için çok uygun bir kaynak. Petrolden protein üretimi için literatür var ama "sentetik" proteinlerde olduğu gibi bu konunun da daha sonra üzerine gidilmemiş. Petrol gibi organik bir kaynağın "yakıt" olarak kullanılması çok acı (Batılı ülkeler kendi petrollerini endüstriyel hammadde olarak kullanarak gittikçe daha çok oranda nükleer enerjiye yöneliyorlar. Sadece ABD'de yapım ve planlama aşamasında olanlar ile birlikte nükleer reaktör sayısı 400 (dörtyüz) ün üzerinde. Almanya'da bu sayı 30 küsür iken Türkiye'de hiç yok). Bir gün petrolün yakıt olarak kullanımının yasaklanması pek ala mümkün çünkü bu çok değerli endüstriyel hammaddenin bu şekilde ziyanı kabul edilebilir değil. Protein söz konusu olduğunda petrol gibi stratejik bir öneme sahip en önde gelen hammadde soya ve soya konusunda şu anda bile devletlerarası stratejik ve taktik savaşlar başlamış durumda. Bizde ise ne soya ve diğer protein kaynakları konusunda bir ekonomik savaş stratejisi oluşturan var ne de oluşturulması gerektiğinin farkında olan. MÜKEMMEL PROTEİN VAR MI ? Evet var. Yumurta akının (beyazının) protein dağılımı insan vücudu ile birebir aynı amino asit dağılımını gösteriyor. O nedenle zaten bir proteinin değeri çoğu zaman yumurta akına oranlanarak bulunuyor. Yumurta akı piyasası Türkiye'de gelişmiş değil. Yumurta çoğu zaman sarısı ile beraber sıvı veya toz şekilde satılıyor. Yumurta sarısı yağda eriyen vitaminleri içermesi açısından değerli bir besin aslında ama endüstride bazı durumlarda saf protein en öncelikli ihtiyaç olabiliyor. II. Dünya Savaşı sırasında Almanlar endüstriyel yumurta akı ihtiyacını balıktan protein ekstrakte ederek sağlamışlardı. DİĞER HAMMADDE ALTERNATİFLERİ Türkiye'de yurtdışındakinden fazla üretilen ve kullanılan soya alternatifleri mevcut ama bunları değerlendirdiğimiz söylenemez. Bir çok baklagilin soyaya alternatif gücü var fakat bunların ticarileştirilmesi konusunda zayıfız. Özellikle ürün ve proses geliştirme yöntemleri konusundaki bilgisizliğimiz en büyük sorunumuz. Biz akademisyenleri oturduğumuz sırça köşkten indirip de bu basit ama ticari açıdan çok önemli sorunlara eğilmemizi sağlayacak yöntemler geliştirilmedikçe bu sorun kolay kolay çözülecek bir soruna benzemiyor. SONUÇ Protein pazarı çok yüksek katma değerli bir pazardır ve Türkiye pazarı bu konuda hemen hemen tamamıyla ithal ürünlerin elindedir. Yerli girişimcilerin Türkiye'deki ucuz hammadde kaynakları avantajı açısından protein pazarındaki rekabet gücü çok yüksektir. Bu rekabet gücünün değerlendirilmesi ancak özel sektör yaklaşımları ve yöntemleri ile mümkün olabilir. Dr. Yük. Müh. ERCÜMENT ÖZER, İş Geliştirme Danışmanı +90 (554) 614 1331, dr.ercu.oz@ercumentozer.com, www.ercumentozer.com

http://www.biyologlar.com/gelisen-bir-biyo-sektor-protein-pazari-ve-biyo-yatirim-olanaklari

DEV BİR BİYO-PAZAR: ENERJİ İÇECEKLERİ BİYO-FIRSATLAR YARATIYOR

Enerji içeceği veya sporcu içeceği denince akla çoğu zaman içene enerji veren içecek tipi gelir (bunların ilgili mevzuatlarda kesin tanımları vardır). Değerli okuyucularımızın bu makaleyi benim gibi enerjili bir içecek olarak sadece saf meyve nektarını tercih eden birisi tarafından yazıldığını bilerek okumalarını öneririm. Biyo-girişimciler için enerji içeceklerinin ticari geleceğine ve sunduğu kazanç fırsatlarına son derece inanıyorum ve bu konuda akademik ve ticari görüş ve deneyimimi okuyucularımızla paylaşmaktan mutluluk duyacağım ama ben kendim enerji içeceklerine inanmıyorum ve bu içecekler “enerji tükettirici” ajanlar ihtiva edebildikleri veya tükettirdikleri enerjiden daha fazla enerji vermek zorunda olmadıkları sürece de inanmayacağım. Bu makalede enerji içecekleri sektörünün biyoteknoloji ile yakın ilişkisinden dolayı bu sayıda bu sektörün mevzuat, pazarlama, üretim, ürün geliştirme ve AR&GE boyutlarını biyo-girişimciler ve biyo-yatırımcılar açısından incelemeye çalışacağız. Türk Gıda Kodeksi Enerji İçecekleri Tebliği (T.C. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Resmi Gazete Tarih: 06.03.2002 - Sayı: 24687 / Tebliğ No: 2002-24) görmeye pek alışık olmadığımız derecede sade ve profesyonelce hazırlanmış bir mevzuat (bu tebliğ Sporcu İçeceklerini kapsamıyor). Bu tebliğin hikayesi uzun ama biz öncelikle bu konuyla ilgili Türkiye’deki belli başlı olayların gelişimine biraz bakalım. İçeriğindeki kafein miktarı nedeniyle ithalatına izin verilmeyen enerji içeceği Red Bull’un Türkiye Genel Müdürü Aykut Ferah ‘‘Bakanlık, sadece bizim değil, tüm kolalı içecek firmalarının da ayağına bastı. Bakalım şimdi ne olacak’’ demiş (7 Mart 2002, Hürriyet) ve kolalı içeceklerde de litrede 150 miligram kafein bulunduğunu belirterek, bu durumda bu içeceklerin etiketlerine de uyarı yazısı yazılmasının zorunlu olduğunu iddia etmiş. Devletin bakanlığının kolalı içecek firmalarının sadece ayağına değil isterse nasırına basma gücü de var kuşkusuz ama bir içeceğin üzerine “enerji içeceği” veya “energy drink” yazmak için gerekli olan şartların “kola” yazmak için gerekli olan şartlardan farklı olması bir zorunluluk çünkü ürünler tasarımları ve içerikleri itibarı ile benzer olsalar dahi kullanımları açısından farklılık gösteriyorlar. Bu ABD’de de böyle. İlgili ABD kodu kafeinin gıda maddelerine eklenmesini sadece “kola” türü içeceklerde GRAS (yani safe=güvenli) sayar (ilgilenenlere ABD mevzuatının fotokopisini yollayabilirim). Onun dışında her türlü ekleme özel mevzuata tabidir. Enerji İçeceği bir “kola” olmadığına göre (çünkü üreticiler ısrarla ürünlerinin üzerine “kola” yerine Enerji İçeceği yazmak istemektedirler) özel mevzuate tabi olması da normaldir ve bu sadece Türkiye’de değil ABD’de de böyledir. Örneğin: bir “oksijenli su” ile bir “aktif oksijenli beyazlatıcı” aynı ana aktif maddeyi paylaşabilseler dahi tabi oldukları mevzuat ayrı olacaktır çünkü kullanım itibarı ile farklıdırlar. Oksijenli suyun üzerine çamaşırda kullanımla ilgili önlemleri yazdırmanın nasıl bir anlamı yoksa “aktif oksijenli beyazlatıcının” üzerine de yaraya düküldüğünde oluşacak yan etkileri yazdırmanın bir anlamı yok. Bir yabancı kolalı içecek satıcısına “sen kendi ülkende bunun kafeinsizini satarken niye bizde satmıyorsun” diye sormaya hakkımız var kuşkusuz ama kola kategorisindeki bir ürünü “enerji içecekleri” kategorisine sokmak da yalnış çünkü tüketicinin gözünde “kola” bir enerji içeceği değil. Gıda Mühendisliği ve Bilimi açısından tasarımı itibarı ile enerji içecekleri kategorisinde sayılabilecek başka içecekler bulunsa da bunların uzun vadede kola gibi enerji içecekleri mevzuatının dışında tutulacağını öngörebiliriz. Hasbel kader Gıda Mühendisliği ve Bilimi alt dalları ile Biyoloji Mühendisliği doktorası yapmış ve yıllardır değişik üniversitelerimizde Gıda Biyoteknolojisi, Gıda Koruma, Gıda Kimyası ve Gıda Mühendisliği dersleri vermiş birisi olarak ilgili hususlar hakkında biraz fikrim var ve bu makalede okuyuclarımızla bu fikirleri paylaşacağım ama mevzuat boyutuna biraz daha eğilmemiz lazım. Gıda mevzuatları başta Amerika olmak üzere bir çok ülkede belli bir felsefe ve prensiplerle yazılır. Amerikan gıda mevzuatları ve hatta Amerikan gıda mevzuatı tarihi konusunda kurs görmüş birisi olarak şunu açık seçik ve net bir şekilde söyleyebilirim ki ürünlerine daha fazla kafein koyabilmek için mevzuatımıza “Türk Kahvesinde daha çok kafein var” şeklinde yapılan saldırılar en yumuşak tanımıyla “bilgisizce” yapılmış bir çıkıştır çünkü gıda mevzuatları prensipleri açısından başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Dünyanın genelinde gıdalarda doğal olarak bulunan maddeler ile gıdalara dışarıdan eklenen maddeler mevzuat açısından ayrı kategorilerde değerlendirilirler. Çünkü biri insan tasarımıdır (yani bir maddeyi ekleyip eklememek insanın insiyatifindedir), diğeri ise doğanın tasarımıdır. Enerji içeceğine kahve koymuyorsunuz ki kafein koyuyorsunuz! Kaldı ki mevzuat yazma prensiplerine göre insan tasarımı bir gıdaya eklenecek katkı “katılma amacını” aşar miktarda olamaz. Gıdaya kafein eklemenin amacını deklere edebilecek biri varsa lütfen söylesin, hepimiz öğrenelim. Ya ağrı kesicilerin (ilaçların) içinde ne arıyor kafein; ağrı kesiciye tat mı veriyor, kıvam mı, yoksa renk mi?!. Netice olarak enerji içeceği tasarlayacak mühendis şunu bilmelidir ki kafein öncelikle vücutta bulunan mevcut enerjiyi harcatarak insanın kendini zinde ve enerjik hissetmesini sağlar (o yüzden afrodizyak olarak bile satılır – ama bu yüksek dozda alındığında ölüme sebebiyet verir). Bu enerji tükenince çöküş başlar ve eğer doz yüksekse buna paralel olarak psikolojik yan etkiler görülür, bu yan etkiler bazen asabiyet ve sinirlilik şeklinde kendini gösterir. Özetle, kafein vücudun enerjisini tükettirir ve bu enerji yeteri kadar yerine konmazsa vücuttan net bir enerji kaybı söz konusudur. Bu “enerji kaybı” nı enerji kazancına çevirmek için bir bitirme tezi çalışması yaptık. Sonuçta birim uyarıcı veya enerji tükettiriciye karşı yeteri kadar enerji (karbonhidratlar formunda) verilmesini sağlayan bir enerji içeceğinin tasarımından ibaret olan lisans seviyesinde basit bir çalışma oldu. Gerçi kafein yoluyla kısa vadede kaybedilen ve kazanılan enerjinin türü aynı değildir ama en azından uzun vadede net bir enerji kaybı söz konusu olmaması da önemli. Enerji içeceği tasarımcılarına en azından “etik” açısından kullanıkları enerji tükettiriciler kadar enerji verici eklemelerini öneririm. Belki üç-beş kuruş fazla maaliyeti olur ama hiç olmazsa tüketiciye harcattıkları kadar enerji vermiş olurlar. Enerji içeceklerinde kafeinin yanı sıra taurin de sık görülen bir katkı maddesi. Aşırı taurine kullanımında kısa süreli hafıza kaybı ve CNS (Merkezi Sinir Sistemi) depresyonu dışında pek bir yan etki beklenmiyor ama bu kafeinle birleştiğinde toplam etkisi konusunda net bir belge ve bilgi yok. Bu toplam etki lineer bir şekilde birleşmiyor yani birbirlerinin yan etkilerini daha fazla arttırıyor olmaları da incelemeye değer bir olasılık. Bundan daha da kötüsü Dünya genelinde bu sektörün sağladığı pazarlama avantajlarından dibine kadar yararlanmak isteyen bazı girişimcilerin “diyet” enerji içecekleri gibi bir uygulamaya doğru yönelmesi. Yukarıda yeni bir enerji içeceği geliştirilmesi konusunda tez yaptırdığımızdan bahsetmiştik. Yeni bir enerji içeceği tasarımı yapmak gıda mevzuatındaki limitlere ve yukarıda bahsettiğimiz tebliğe sağdık kalarak yapıldığı müddetçe uzmanı için zor bir iş değil. Enerji vericiler (şekerler v.b.), asitliği düzenleyiciler (sitrik, malik, askorbik asit v.b.), enerji tükettiriciler(!), koruyucular (sodyum benzoat v.d.), boya, aromalar ve tasarımcı gıda mühendisinin gerekli göreceği diğer katkılarla mevzuatın müsaade ettiği limitler dahilinde kalınarak yeni bir ürün ve bunu üretme yöntemi geliştirilebilir ama biz gıda mühendislerimizin çok daha faklı hatta üstün ürünler tasarlayabileceklerini, örneğin çeşitli proteinli enerji içecekleri yapabileceklerini biliyoruz. Geliştirdiğiniz ürünü de tabiki patentlendirmeniz gerekiyor (en azından ruhsatlandırma çalışmalarınızda kolaylık sağlaması için). Tüketici tercihleri açısından ürününüzü optimize ederek mükemmelleştirmek de mümkün. Enerji içecekleri işinde pazarlamanın enerji içeceğini geliştirmek ve ürettirmekten (gerekirse fason olarak) çok daha önemli olabileceğini unutmamak gerekiyor. Yani şişeniz en az içine ne koyduğunuz kadar önemli. Bu konuda bir Bursa firmamız oldukça iyi bir çıkış yapmış durumda ve kendi geliştirdiği ve ilgili tebliğlere tamamiyle uygun ama estetik tasarımlı bir ürünle pazarda yer almaya başladı. Demek ki istenince ve tabiki uygun mevzuatlar desteğinde oluyormuş. Bizim öngörümüz sırada kafeinsiz, daha fazla doğal madde içeren (üzüm suyu gibi) veya proteinli enerji içeceklerinin olduğu yönünde. Bu tür yeni ürünlerin geliştirilmesinde gıdacılarımıza ciddi görevler düşüyor ve bunların fazlasıyla üstesinden gelebilecek yeteneğe ve bilgi donanımına sahip olduklarını biliyoruz. Dr. Yük. Müh. ERCÜMENT ÖZER, İş Geliştirme Danışmanı +90 (554) 614 1331, dr.ercu.oz@ercumentozer.com, www.ercumentozer.com

http://www.biyologlar.com/dev-bir-biyo-pazar-enerji-icecekleri-biyo-firsatlar-yaratiyor

Organik Tarımın Avantajları & Dezavantajları

Avantajları * Türkiye’de sentetik kimyasallar çiftçilerin büyük bir kısmı tarafından ya çok az kullanılıyor, ya da hiç kullanılmıyor. Bu nedenle ekolojik tarıma geçişin kolay olması beklenebilir. * Üretici geliri ürüne bağlı olarak artıyor (Ortalama yüzde 10 artış olduğu tahmin ediliyor). * Fiyatı hızla artan kimyasal gübre, pestisit ve enerji girdilerinden tasarruf ediliyor. * Sözleşmeli tarımla üreticinin tüm ürününün alınması garanti ediliyor. Ekolojik ürünlerin ihraç fiyatı diğer ürünlerden yüzde 10-20 oranında daha yüksek. * Organik ürünlerin ihracatı ile Türkiye tarım ürünleri için ilave bir kapasite yaratılıyor. Dolayısıyla ihraç edilen her ton daha önce ulaşılamayan tüketici kitlesine gidiyor. * Özel bilgi isteyen organik tarım modeli ziraat mühendisleri için yeni istihdam sahaları yaratıyor. Dezavantajları * Türkiye’de tarımsal ürün arzında yıldan yıla önemli dalgalanmalar görülüyor. Hızla artıp gençleşen nüfus, tüketim düzeyinin ve çeşitliliğinin sürekli artması ve çevredeki ülkelerin hemen hepsinin tarımsal ürün talep eden özellikleri sebebiyle organik tarımın (verimde meydana gelebilecek azalma nedeniyle) kısa vadede gelişmesi zor görünüyor. * Organik tarım yöntemiyle bitkisel üretimde ortaya çıkan bir sorun, arazilerin çok küçük, parçalı ve birbirine yakın olması. Bu durum organik üretimi olumsuz yönde etkiliyor. Çünkü organik üretim yapan bir işletmenin çevrede üretim yapan diğer klasik işletmelerde kullanılan kimyasallardan etkilenmemesi mümkün değil. * Ekolojik tarım sisteminde yetiştirilen ürünlerin pazarlanması özellikle iç piyasa için yeni ve belirsiz bir konu. * Konunun yeni olması nedeniyle yeterli tarımsal yayım çalışmaları ve eleman bulunmaması

http://www.biyologlar.com/organik-tarimin-avantajlari-dezavantajlari

Gebelik Öncesi Genetik Tanı Nedir?

Sağlıksız Bebek Riski Ortadan Kalkıyor… Ailesinde ‘kalıtsal hastalık’ olan çiftlerin özürlü çocuk dünyaya getirmelerini önlemek için PGD testi (Preimplantasyon Genetik Tanı) uygulanıyor. Yani ana rahmine aktarılmadan önce, ciddi genetik bozukluklar olan embriyolar ayıklanıyor. Bunun getirisi ‘sağlıklı bebek’ garantisi. Ailesinde kalıtsal hastalık bulunan çiftlerin en önemli sorunu, özürlü bir çocuk dünyaya getirmektir. Ancak son yıllardaki gelişmeler, kalıtsal hastalıkların moleküler düzeyde tanımlanmasına olanak sağladı. Toplam 6 aşamalı olarak yapılan PGD testi sayesinde, sağlıklı hücreler tüp bebek yöntemiyle anne rahmine aktarılıyor. Böylece özürlü çocuk doğurma riski ortadan kaldırılmış oluyor. Alman Hastanesi Tüp Bebek Merkezi Sorumlusu Prof.Dr.Mustafa Bahçeci, ‘Preimplantasyon Genetik Tanı’ (Preimplantation genetic Diagnosis) adı verilen yöntemin, kalıtsal risk taşıyan gebeliklerde önemli bilgiler sağladığını belirtiyor. Çünkü bu test sayesinde hücre düzeyinde yapılan araştırmada taşıyıcılık ve hastalık riski erken dönemde teşhis ediliyor. Bu testin geliştirilmesinden önce tanı amacıyla ‘amniyosentez’ ve ‘biyopsi’ uygulanıyordu. Hala da uygulanıyor. Amniyosentezde, l6 haftalıkken bebeğin anne rahminde yüzdüğü sıvıdan az miktarda sıvı örneği alınarak kromozonal tanı yapılıyor. Biyopsi uygulamasında ise, bebek 10-12 hafta civarındayken bebeğin plasentasından parça almarak inceleniyor. Prof.Dr.Mustafa Bahçeci, her iki yöntemin de ciddi bir komplikasyonu olmadığını ifade ederken, amniyosentez yönteminde binde 5 oranında düşük riski ile karşı karşıya kalındığını belirtiyor. Ancak bunun genetik hastalık riskiyle kıyaslandığında önemsiz bir oran olduğuna dikkati çekiyor. Testlerin sonuçları olumsuz çıktığında gebeliğin sonlandınlıp sonlandınlmayacağı tartışma konusu oluyor. Prof.Bahçeci, bazı ailelerin bebeklerinde ‘Down Sendromu’ olsa da gebeliğin sonlandırılmasına karşı çıkarak bebeklerinin dünyaya gelmesini istediklerini belirtiyor ve şunları söylüyor: ‘Testin sonucu için 18 veya 19-haftayı beklemek gerekiyor. Bu döneme gelince de gebeliğin sonlanması konusunda görüşler ortaya çıkıyor. Aileye de stres yaratıyor. Bunun alternatifi PGD testidir. Bu testle henüz embryo aşamasında bebeğin taşıyacağı hastalıklan gözönüne alabilmek mümkün olur. Anne ve babanın taşıyacağı hastalıklar, ailesel riskler var-dır. Bunlar değerlendirilir. Çünkü bazı kalıtsal hastalıklardaki genlerin kodu bilinmektedir. Bu kodlar bulunarak hastalığın teşhisi konur, aileye bil-gi verilir. Bazı kalıtsal hastalıklarda bebeğin cinsiyeti, taşıyıcı ve hasta olup olmamasını belirler. Örneğin annede hemofili hastalığı varsa, kız çocuğu dünyaya getirdiğinde bebek sağlıklı olur. Eğer erkek olursa hastalık riski taşıyacaktır.” îlk başanlı PGD testi Kistik fibroz ve Tay Sachs hastalıları için yapılmış. 1995′den sonra ise bağlantıları tanımlanmış pek çok hastalık için PGD yapılmış. Ancak günümüzde bu testin kimlere uygulanıp kimlere uygulanmayacağı konusunda da bazı tartışmalar var. Prof.Bahçeci, testin öncelikli olarak sağlıklı anne ve babalann çocuğuna uygulanmadığını belirtiyor. Çünkü bazı çiftler ailelerinde ve yakın geçmişlerinde kalıtsal bir hastalığı bulunan birey olmasa dahi ‘garantili bebek’ dünyaya getirmek için bu yöntemden yararlanmak istiyor. Prof.Bahçeci bu noktaya değinirken, ‘Bu bir keyfiyet değil, garantili bebek diye bir şey yok. Testin uygun çiftlere yapılması hekimlik etiğine uygundur. 35 yaşından sonra Down Sendrom’lu çocuk dünyaya getirme riski artıyor. Her 35 yaşını geçmiş anneye bu testin uygulanması doğru değil. PGD testi, Down testi değil’ diyor. Yöntemin uygulanmasında IVF tekniği (yardımla üreme tekniği) uygulanması gerekiyor. Bu yöntemde babadan alınan sperm hücresi, laboratuvar koşullarında annenin yumurta hücresi ile dölleniyor. Daha sonra embryolar üzerinde genetik test uygulaması gerçekleştiriliyor. Prof.Bah-çeci, IVF yaparak hastanın şansını artırdıklarını ve daha sağlıklı bir şekilde embryo elde ettiklerini ifade ediyor ve ekliyor: ‘Bu yöntemi hastalara kısırlık somnundan dolayı önermiyoruz. Bazen ileri yaşlarda, sık düşük yapanlarda, 3-5 uygulama yapılmasına karşın gebe kalamamış hastalarda kullanıyoruz. Yöntemi kullanmamız için, çiftlerden birinin veya ikisinin herhangi bir genetik hastalıkla etkilenmesi, en azından taşıyıcı olması lazım. Çünkü yüzde 25-50 oranında çocuklarına nakletme oranı var’ şeklin-de konuşuyor. Kalıtsal hastalığın genetik kodunun gebelikten önce tanımlanması gerekiyor Pgd testi nasıl yapılıyor? 1. Üreme sağlığı uzmanı, genetik danışman ve ilgili hastalığın doktoru tarafından hastanın PGD için uygun olup olmadığı değerlendiriliyor. Hasta veya taşıyıcı bireylerden alınan kanda genetik bozukluğu teyid ediliyor. 2. Kişi tüp bebek işlemine hazırlanıyor 3. Anneden alınan yumurta babadan alınan sperm ile laboratuvar şartlarmda dölleniyor 4. Embriyologlar tarafından biyopsi yapılarak, döllenen yumurtadan 1-2 adet blastomer hücresi çıkarılıyor. 5. Biyopsi ile alınan hücrelerin, moleküler genetik tanı laboratuvarında genetik kodlan çözülüyor. Ve aranılan hastalık açısından tanılar konuluyor. 6. Aranılan hastalığı taşımayan embriyolar ana rahmine aktarılıyor. Genetikte tartışmalar sürüyor Genetik konusunda araştırmalar tüm hızıyla sürerken, bu alanda geliştirilen testlerin hangi hastalara uygulanacağı konusunda da tüm noktalar netleşmiş değil. Alman Hastanesi Mo-leküler Genetik Bölümü Sorumlusu Doç.Dr.Ender Altıok, öncelikle genetik hastalıklardan bahsetme zorunluluğunu duyuyor. Buna göre genetik hastalıklar 3′e ayrılıyor; 1- Cinseyete bağlı yani anneden gelen ( x kromozoma bağlı) hastalıklar. Çocukta anne ve babadan gelen birer gen olduğu düşünülecek olursa, birinde bozukluk olduğunda hastalık ortaya çıkıyor. 2- Dominant genetik hastalıklar var. Sadece anne veya babadan hastalık taşıyan genin gelmesi, hastalığın ortaya çıkmasına yetiyor. 3- Çekinik genler var. Sadece anne ve babadan bir gen gelmesi bebeği taşıyıcı yapıyor, her ikisinden gelirse taşıyıcılık ve hastalık oranı artınyor. Teorik olarak 10 embryoda, hastalığın tipine göre yüzde 25′i veya yarısı hastalık taşıyıcı olacaktır. Yüzde 25-50′si normal olacaktır. Bu nedenle anneye taşıyıcı veya hastalık riski taşıyan embryolar ayıklandıktan sonra 2-3 embryo transferi yapılıyor. Ama gerçekte böyle olmayabiliyor. PGD testinin uygulanması hakkında bilgi veren Doç.Dr.Ender Altıok, şunları anlatıyor: ‘Bir embryoda ortalama 8 hücre vardır, bunlardan bir veya 2 hücre alınıyor, bir hücredeki bir gene bakılıyor. Kullanılan tekniğin çok ilerlemiş olması gerekiyor. Moleküler genetik tekniklerin en ucunda bir gelişmişlik seviyesine ulaşmak lazım. Her uzmanın bu testi yapabileceğine dair bir kural yok. PGD testi üst uzmanlık gerektiriyor. Örneğin bir kan testi yaparken, bir iki mililitre kanda milyonlarca hücre var, hastalığı birinde saptayamazsanız öbüründe saptarsanız. Tek bir hücrede ise tek bir gen var. Burada dikkatli olmak gerekiyor. Daha sonra bunu hastaya aktaracaksınız, sorumluluğu sizin olacak.” Sadece 10.000 gen tamamlanmış Altıok’a göre kalıtsal hastalıklann önemli bir kısmına neden olan genler bilinmiyor. 300-400 kalıtsal hastalık biliniyor, ama hepsinin genleri bilinmiyor. Bugün diyelim ki osteopetroz hastalığında (mermer kemik) hastanın bir yerine dokunsanız kemikleri kırılıveriyor. Bu hastalığın geni bilinmiyor. Insan genom projesi çerçevesinde birçok gen klonlanmış, osteopetroz da tanımlanmayı bekliyor. Onun dışında toplumda çok yaygın olarak görülse de ‘polikistik böbrek hastalığı’nm da genleri bilinmiyor. Genler bilinmediği için neyi saptayıp, neye yönelik girişim yapılacağı bilinemiyor. Buna karşın Talasemi, hemofili, kistik fibroz, ailesel Akdeniz ateşi, fenülketonüri, Frajil-X gibi hastalıklann genleri deşifre edilmiş, bozuklukların gen kodlarının neresinde olduğu biliniyor. PGD testini uygulayabilmek için yapılması gerekenler var. Yurtdışında genetik şifrelerin kayıtlı olduğu birkaç büyük bilgi bankası bulunuyor. Internet yoluyla bu bilgi bankalarına giriliyor. Aranan genin şifresi, araştırmayı yapan genetik uzmanı tarafından bilgisayara aktarılıyor. Ardından gen dizisinde hangi bölgelerin mutasyona uğrama şansının olduğuna bakılıyor. Hastada hangi probun (bir tür çubuk) kullanılacağı belirlenip yurtdışından istenebiliyor. Çiftler açısından PGD testi bir obsiyon olarak değerlendiriliyor. Önlerinde birkaç seçenek var. Birincisi hiç çocuk yapmamak, ikincisi amniyosentez testi, üçüncüsü ise özür saptanan çocuğun aldınlması. PGD testi bunların dışında yapılıyor. Doç.Dr.Ender Altıok’a göre, Batıda PGD testinin yaygınlaşmasmın ahlaki ve dini nedenleri bulunuyor. Çünkü çiftler bebeklerini aldırmak istemiyor. Testin uygulanabileceği hasta grupları ise zaten belirlenmiş dummda. Bu hastalar 2 grupta değerlendiriliyor. Üreme sorunu bulunanlar ve tekrarlayan düşükler nedeniyle hamile kalamayanlar. Dr.Altıok, bu testle kromozomları normal olan kişilerin belirle-nebildiğini anlatıyor. Ailesinde kalıtsal hastalık bulunan ve bu hastalıklan çocuklarına geçirme riski bulunanlara test yapılıyor. Yapılan araştırmalar, bazı kanser türlerinde kalıtsal geçiş riski bulunduğunu ortaya koyuyor. Dr.Altıok, meme kanserlerinin bir kısmı, kalın bağırsak ve tiroid kanserlerinde kalıtsal geçiş bulunduğunu kaydediyor. Bu risk erken yaşta ortaya çıkan kanserlerde de var. Örneğin toplumda sık görülen kan-ser türlerinden biri olan meme kanseriyor ve aileyi en azından bu kanserin kalıtsal geçen formundan kurtarmak mümkün olabiliyor. Dünyada bunun uygulandığı birkaç örnek var. Dünya-da PGD testini uygulayan 40-50 merkez bulunuyor. Ama moleküler genetik uygulaması yapan merkezlerin sayısı daha az. Kimlere uygulanıyor • Üreme sorunu olanlar ve ileri yaşlarda, sık düşük yapanlara • Herhangi bir kalıtsal hastalık taşıyan çiftlere (çiftlerden birinde veya ikisinde taşıyıcılık varsa;yüzde 25-50 oranında çocuklanna nakletme durumu var.) • Türkiye’de çok görülen kalıtsal hastalıklardan;

http://www.biyologlar.com/gebelik-oncesi-genetik-tani-nedir

DNA’nın titreşimsel davranışları..

Ezoterik ve manevi eğitim verenler uzun zamandır bedenimizin dil, kelime ve düşünceyle programlanabilir olduğunu biliyorlardı. Bu şimdi bilimsel olarak kanıtlandı ve açıklandı. İnsan DNA’sı biyolojik bir İnternet ve bir çok bakımdan yapay olandan daha üstün. Son Rus bilimsel araştırmaları durugörü, önsezi, ani ve uzaktan terapi eylemleri, kendi kendini iyileştirme, olumlama teknikleri, kişilerin etrafındaki ışık/aura (yani maneviyatta ustalar) aklın iklim yapısı üzerindeki etkisi ve bir çok fenomeni daha doğrudan yada dolaylı olarak açıklıyor. Ayrıca, söz ve frekanslarla bir tek geni ÇIKARIP EKLEMEDEN DNA’yı etkiyen ve yeniden programlayan yepyeni bir çeşit ilaca dair kanıtlar var. DNA’mızın sadece 10% protein oluşturmak için kullanılıyor. Bu DNA kümesi batılı araştırmacıların ilgisini çekiyor, inceleniyor ve vasıflandırılıyor. Geriye kalan %90 “çöp DNA” olarak değerlendiriliyor. Rus araştırmacılar, bununla birlikte, doğanın aptal olmadığını düşünerekten %90 olan”çöp DNA” yı araştırmak için dilbilimci ve genetikcilerle bir araya geldiler. Sonuçları, bulguları ve vardıkları kanaat devrim niteliğinde! Bulgularına göre, DNA’mız sadece bedenimizin inşaasından değil veri saklama ve iletişimden de sorumlu. Rus dilbilimciler genetik kodun – özellikle görünürde ”yararsız” %90 - bütün insani dillerle aynı kodu izlediğini keşfettiler. Bu sonuca göre sözdizim kurallari (kelimelerin söz ve cümle oluşturmak için bir araya getirilişi), anlambilim ve gramerin temel kurallarını karşılaştırdılar. DNA’mızın alkalikleri düzenli bir grameri izliyor ve tıpkı dilimiz gibi kurallar dizisinin olduğunu keşfettiler. Bu nedenle insan dilleri tesadüfen ortaya çıkmadı ve özümüzde olan DNA’nın bir yansıması. Rus biyofizikci ve moleküler biyolog Pjotr Garjajev ve meslektaşları DNA’nın titreşimsel davranışlarını da incelediler. Sonuç kısaca şöyle: ”Canlı kromozomlar tıpkı bir endojen (içsel) DNA lazer radyasyonu kullanan holografık bir bilgisayar gibi işliyor. Belirli ses frekans modellerini, DNA frekanslarını ve böylece genetik bilginin kendisini etkileyen lazer tarzı bir ışına, modüle etmeyi örnek olarak başardılar. DNA alkalin eşleri ve dilin temel yapısı (daha önceden açıklandığı gibi) aynı yapıya sahip, DNA şifresini çözmeye gerek yok. Sadece dilin kelime ve cümleleri kullanılabilir! Bu da, deneylerle kanıtlanmıştır! Canlı DNA maddeleri (canlı dokularda ki, laboratuar ortamında ya da yapay koşullardaki değil) dil ile modüle edilmiş lazer ışınları ve radyo dalgalarına her zaman tepki verirler tabi eğer doğru frekans (ses) kullanılır ise. Bu nihayet ve bilimsel olarak neden olumlamaların, hipnozların ve benzerlerinin insanlar ve bedenleri üzerinde bu kadar kuvvetli tesirleri olabildiğini açıklıyor. DNA’mızın dile tepki vermesi tamamen normal ve doğal. Batılı araştırmacılar bir tek geni DNA sarmallarından kesip başka yerlere eklerken Rus araştırmacılar hücresel metabolizmayı modüle edilmiş radyo ve ışın frekanslarıyla etkileyen ve böylece genetik bozuklukları onaran cihazlar yarattılar. Belli bir DNA’nın bilgi modellerini dahi ele geçirip ve başka bir tanesine aktardılar bu şekilde başka bir genom için hücreleri yeniden programladılar. Başarılı bir şekilde, örneğin, sadece DNA bilgi modelini aktararak kurbağa embriyolarını semender embriyolarına dönüştürdüler! Bu şekilde, DNA’dan bir tek geni kesip eklerken oluşan hiçbir yan etki ve uyuşmazlık olmadan tüm bilgi aktarılmıştır. Eski kesme prosedürü yerine sadece titreşim (ses frekansları) ve dil ekleyerek uygulanan bu prosedür inanılmaz, dünyayı değiştiren bir devrim ve sansasyonu gösteriyor Bu araştırma organizmaların oluşumunda, alkalik dizilişlerin biyokimyasal işlemlerinden, çok daha fazla etkiye sahip olan dalga genetiğinin muazzam gücüne dikkat çekiyor. Ezoterik ve manevi eğitim verenler uzun zamandır bedenimizin dil, kelime ve düşünceyle programlanabilir olduğunu biliyorlardı. Bu şimdi bilimsel olarak kanıtlandı ve açıklandı. Frekans tabi ki doğru olmak zorunda. Ve bu herkes aynı derecede başarılı değil yada her zaman aynı kuvveyle yapamadığının nedeni. DNA’yla bilinçli bir iletişim kurabilmek için bireysel kişi içsel süreç ve gelişimi üzerinde çalışmak zorunda. Rus araştırmacılar bu faktörlere bağımlı olmayan ancak DAİMA, doğru frekansın kullanılması şartıyla, çalışabilecek bir yöntem üzerinde çalışıyorlar. Bir bireyin bilinci ne kadar gelişmiş ise, her hangi bir cihaz için gereksinim o kadar az ve kişi tek başına bu neticelere ulaşabilir. Bilim nihayet bu tarz fikirlere gülmeyi bırakacak ve sonuçları onaylayıp açıklayacak. Ve orada bitmiyor. Rus bilimadamları DNA’mızın bir boşluk içerisinde bozucu modeller oluşturabileceğini keşfettiler, böylece manyetize edilmiş solucan delikleri oluştarabilir. Solucan delikleri karadeliklerin çevresindeki Einstein-Rosen diye adlandırlan köprülerin mikroskobik karşılığı. Bunlar evrendeki mekan ve zamanın dışında bilginin aktarılabildiği tamamen farklı alanların arasındaki tünel bağlantılar. DNA bu bilgi bitlerini kendine çekiyor ve bilincimize iletiyor. Bu hiper komünikasyon işlemleri (telepati, kanalize olma) en etkili gevşeme durumunda oluyor. Stres, kaygı yada hiperaktif bir zihin, hiper komünikasyonu engelliyor yada bilginin tamamen bozulmuş ve yararsız olmasını sağlıyor. Doğada hiper komünikasyon milyonlarca senedir başarılı bir şekilde uygulandı. Böceklerin organize hayat akışları bunu çarpıcı bir biçimde kanıtlıyor. Modern insan bunu sadece çok daha sübtil bir seviyede “önsezi” olarak biliyor. Ama bizde, ondan yeniden bütünüyle faydalanabiliriz. Doğadan bir örnekle, bir kraliçe arı kolonisinden uzak düştüğü zaman, geride kalan işçi arılar planlarına göre gayretli bir şekilde yapımlarına devam ediyorlar. Oysa, eğer kraliçe arı öldürülürse kolonideki bütün işler duruyor. Hiç bir arı ne yapacağını bilemiyor. Anlaşılan, kraliçe arı ”yapım planlarını” uzaktayken dahi toplumundakilere grup bilinci aracılığıyla aktarıyor. Hayatta olduğu sürece istediği kadar uzakta olsun. İnsanlarda, hiper komünikasyonla kişi aniden bilgi tabanı dışındaki bir bilgiye erişim sağladığında karşılaşılıyor. Bu hiper komünikasyon o zaman ilham yada önsezi olarak deneyimleniyor (trance challenging de aynı şekilde). Örneğin İtalyan besteci Giuseppe Tartini rüyasında bir gece bir şeytanın başucunda oturduğunu ve keman caldığını gördü. Ertesi sabah Tartini parçayı hafızasından oldugu gibi yazabildi. Ona the Devil’s Trill Sonata (Şeytan Sonatı) adını verdi. 42 yaşında bir erkek hemşire senelerce rüyasında bir çeşit bilgi CD-ROM’una bağlı olduğunu gördü. Düşünülebilen bütün alanlardan doğrulanabilir bilgiler ona aktarıldı ve sabah hatırlayabildi. O kadar yoğun bir bilgi akışı vardı ki sanki bütün bir ansiklopedi o gece aktarılmıştı. Bilgilerin çoğu onun kişisel bilgi tabanı dışındaydı ve hakkında hiç bir bilgisi olmadığı teknik detaylara kadar uzanıyordu. Hiper komünikasyon oluştuğunda, kişi DNA da, insanda olduğu gibi mucizevi fenomen gözlemleyebilir. Rus bilimciler DNA örneklerini lazer ışığıyla ışınladılar. Ekranda tipik bir dalga modeli oluştu. DNA örneğini kaldırdıklarında dalga modeli kaybolmadı ve kalmaya devam etti. Bir çok kontrollü deney şekilin kaldırılmış örnekten gelmeye devam ettiğini gösterdiler, anlaşılan enerji alanı kendiliğinden geride kalmaya devam ediyordu. Bu etkiyi şimdi fantom DNA etkisi deniyor. Zaman ve mekan dışında enerjinin DNA kaldırıldıktan sonra aktive edilmiş solucan deliklerinden akmaya devam ettiği tahmin ediliyor. İnsan hiper komünikasyonundaki en çok karşılaşılan yan etkiler ilgili kişinin çevresindeki açıklanamayan elektromanyetik alanlar. CD çalar gibi elektrikli aletlerin etkilenip saatlerce çalışmadığı olabiliyor. Elektromanyetik alan yavaşça yok olmasıyla beraber aletler tekrar normal çalışmaya başlıyor. Bir çok şifacı ve fizikçi bu alanı çalışmalarından dolayı biliyorlar: ortam ve enerji ne kadar iyi olursa, o anda çalışmayı durmasıyla beraber kayıt cihazları için daha zor olabiliyor. Çoğu zaman ertesi sabah herşey normale dönmüş oluyor. Bunu okumak çoğu kişiyi rahatlatıcı olabilir, çünki bu onların teknik olarak beceriksiz olmaları anlamına gelmediği, onların hiper komünikasyonda iyi olmaları anlamına geliyor. Grazyna Gosar ve Franz Bludorf Vernetzte Intelligenz kitaplarında kesin ve açık bir şekilde bu bağlantıları açıklıyorlar. Yazarlar ayrıca erken dönemlerde insanlığın tıpkı hayvanlar gibi, çok güçlü bir şekilde grup bilincine bağlı olduğu ve bundan dolayı grup olarak hareket ettiğini, varsayan kaynaklardan alıntı yapıyorlar. Oysa bireyselliği geliştirmek ve deneyimlemek için biz insanların hiper komünikasyonu neredeyse tamamen unutmak zorundaydık Şimdi biriysel bilincimizde oldukça stabil iken, zorlanmadan yada bu bilgiyle ile ilgili ne yapacağımıza dair uzaktan kontrol edilmeden DNA’mızla bütün bilgiye erişim sağlayabileceğimiz yeni bir grup bilinci şekli oluşturabiliriz. Şuan biliyoruz ki interneti kullanınca, DNA’mız doğru bilgiyle ağı besler, ağdan veri alabilir, ve ağdaki diğer katılımcılarla bağ kurabilir. Uzaktan terapi, telepati yada “uzaktan hissedebilme” bu şekilde açıklanabilir. Kimi hayvanlar sahiplerinin eve dönmeyi düşündüklerini uzaktan bilebiliyorlar. Bu henüz grup bilinci ve hiper komünikasyonla kavramlarıyla yorumlanabilir ve açıklanabilir. Belirgin bir bireysellik olmadan hiçbir kolektif bilinç anlamlı bir biçimde kullanılamaz, yoksa kolay manipüle edilebilir bir sürü içgüdüsüne geri dönüyor olurduk. Yeni milenyumdaki hiper komünikasyon tamamen farklı bir anlama geliyor. Araştırmacılar bireyselleşmiş insanlar tekrar grup bilincini yeniden elde ederse, yaratmak değiştirmek ve şekillendirmek için ilahi bir gücünün olacağını düşünüyor. VE insanlık kitlesel bir şekilde yeni bir grup bilincine doğru ilerliyor. Sistem herkesi bir araya topladığından ve kişilerin buna uyum sağlamasını beklemesinden dolayı çocukların yüzde ellisi okula gitmeye başladıkları andan itibaren bir sorun olacaklar. Bugünün çocuklarının bireysellikleri o kadar güçlü ki uyum sağlamakta direnecekler ve her şekilde kişisel özelliklerinden vazgeçmekte direnecekler. Aynı zamanda her geçen gün durugörülü doğan çocukların sayısı artıyor. Bu çocuklarda bir şeyler bu yeni grup bilincine doğru çabalıyor ve daha fazla bastırılamıyor. Bir kural olarak, örneğin hava sadece bir birey tarafından etki altına alınamaz. Ama grup bilinci tarafından etkilenebilir (kimi yerli kavimlere göre bu yeni bir şey değil. Hava Dünya rezonans frekansları (Schumann frekansları) tarafından güçlü bir şekilde etkileniyor. Aynı frekanslar bizim beyinlerimiz tarafından da oluşturuluyor, yada birçok kişi düşüncelerini senkronize ettikleri zaman yada bireyler (maneviyatta ilerlemişler, örnek olarak) düşüncelerini lazer benzeri bir biçimde odaklandırdıklarında, bu durumda hava üzerinde etkili olabilmeleri şaşılacak bir şey değil. Grup bilinci oluşturan günümüzün bir uygarlığının çevresel sorunu yada enerji yetersizliği olmaz, çünkü eğer birleşik bir medeniyet olarak bu tarz zihinsel güçleri kullanacak olsalar kendi gezegeninin enerjilerini doğal olarak kontrollerinde olurdu. Çok sayıda insan iyi bir niyet için örneğin barış üzerinde tefekkür etmek gibi, bir araya geldiklerinde - aynı zamanda şiddet potansiyeli de yok olur. Anlaşılan, DNA normal beden ısısında çalışabilen organik bir süperiletken olduğu gibi aynı zamanda görev yapabilmesi için 200 ve 140 arası A C gibi aşırı derecede düşük ısılar gerektiren yapay süperiletkenlerle de çalışıyor. Buna ek olarak, bütün süperiletkenler ışık ve böylece bilgi saklayabiliyorlar. Bu ayrıca DNA’nin nasıl bilgiyi saklayabildiğini açıklıyor. DNA ve solucan deliklerine ilişkilendirilen başka bir fenomen daha var. Normalde, bu aşırı küçük solucan delikleri son derece dengesiz ve sadece saniyenin çok kısa bir süresi var oluyorlar. Sağlam solucan delikleri belirli şartlar altında kendilerini organize edebiliyor, örneğin yerçekimini elektriğe dönüştürebilecek kendine özgü boşluk alanları yaratıyor. Boşluk alanları kendiliğinden ışık yayan iyonize edilmiş ve önemli miktarda enerji içeren gaz toplarıdır. Rusyada sıklıkla bu tarz ışıyan topların görüldüğü bölgeler var. Bunu takip eden karışıklıktan dolayı Ruslar büyük çaplı araştırma programları başlattılar ve nihayetinde kimi yukarıda belirtilen keşiflere neden oldu. Çok kişi boşluk alanlarını gökyüzündeki parlak balonlar olarak biliyor. Dikkatli kişi onlara hayretle bakarak kendine onların ne olabileceğini sorar. “Hey yukarida ki. Eğer bir UFO isen, üçgen şeklinde uç” diye düşünmüştüm bir keresinde. Ve aniden, ışık topları üçgen şeklinde hareket ettiler. Yada bir buz hokeyi topu gibi gökyüzünde boyunca atıştılar, sıfırdan başlayarak sessizce yüksek hızlara çıkarak. Bakakalarak bende, birçokları gibi onların UFO olabileceğini düşünmüştüm. Beni memnun etmek için üçgen şeklinde uçmalarından dolayı, dostane birileriydi anlaşılan. Ruslar boşluk alanlarının çoğunlukla görüldüğü bölgelerde kimi zaman ışık topu gibi yerden yukarıya gökyüzüne doğru uçtuklarını keşfettiler. O zamandan sonra boşluk alanlarının, beynimiz tarafından da oluşturulan, düşük dalga frekansları yaydıkları keşfedildi ve bu dalgaların benzerliğinden dolayı bizim düşüncelerimize tepki verebiliyorlar. Heyecan verici olsada yerdeki bir tanesiyle karşılaşmak çok iyi bir fikir olmayabilir çünkü bu ışık topları muazzam bir enerji içerebilirler ve bizim genlerimizi mutasyona uğratma kapasitesine sahipler. Bir çok ruhani eğitmen derin meditasyon yada enerji çalışması esnasında bu tarz, kesinlekle hoş duygulara neden olan ve hiç zarara neden olmayan, görünebilir ışık topları yada sütunları oluşturabiliyorlar. Anlaşılan bu boşluk alanının içsel düzenine, kalitesi ve orijine de bağlı. Örnek olarak genç ‘Englishman Ananda’ gibi kimi ruhani eğitmenlerde ilk başta hiçbir şey görünmüyor ama o oturup konuşuyorken yada hiper komünikasyonla meditasyon yapıyorken fotoğraf çekmeye çalıştığınızda sadece sandalye üzerinde bir beyaz bulutun resmi çıkıyor. Kimi, Dünya şifa projelerinde olduğu gibi, bunun gibi ışık etkileri fotoğraflarda da görülebiliyor. Basitçe söylemek gerekirse, bu fenomen solucan deliklerinin daha sağlam şekillerinden olan yerçekimi ve anti yerçekimi kuvveleriyle ve bizim zaman ve mekan strüktürümüz dışındaki enerjilerin hiper komünikasyon görüntüleriyle ilgili. Bu hiper komünikasyon ve görünür boşluk alanlarını deneyimleyen önceki jenerasyondakiler onlardan önce bir meleğin belirdiğine inanıyorlardı, ve biz hangi bilinc şekillerine hiper komünikasyon kullanarak erişim sağlayabileceğimizden emin olamayız. Varlığına dair bilimsel bir kanıtları olmadığı için, bu tarz deneyimler yaşayan kişiler halüsinasyondan mağdur DEĞİLLER. Hakikatımızı algılamada büyük bir adım daha attık. Resmi bilim dünyadaki yerçekimi anomalilerinin boşluk alanlarının oluşumunda katkıda bulunduğunu biliyor. Roma’nın güneyinde, Rocca di Papa’da yerçekim anomalilerine rastlandı. Bütün bilgi ‘Vernetzte Intelligenz’ Grazyna Fosar ve Franz Bludorf tarafından yazılan kitaptan, ISBN 3930243237 Barbael tarafından özetlenmiş ve yorumlanmış. Kitap maalesef şuan sadece almanca olarak var. Yazarlara buradan ulaşabilirsiniz: Kontext - Forum for Border Science www.fosar-bludorf.com Çeviren : Hülya Altınkaya Makalenin tamamı İngilizce olarak Kontext websitesinde görüntülenebilir. www.fosar-bludorf.com/index_eng.htm www.okyanusum.com

http://www.biyologlar.com/dnanin-titresimsel-davranislari-

Biyokinezi Nedir ?

Biyokinezi Nedir ?

Biyokinezi zihin gücünü ve vücutta bulunan kinetik enerjiyi kullanarak hücrelere, DNA’ya hükmetmektir. Bu enerji, bedenin yeniden programlanmasını, vücutta değişiklikler yapılmasını sağlamaktır. Biyokinezi belirli kişilerde bulunan, herkeste bulunmayan bir psişik yetenektirBiyokinezi yeteğine sahip bir kişi, uzun süren çalışmalar sayesinde bedeninde geçici veya kalıcı değişiklikler yapabilir. Bedenin de beğenmediği bölgeleri, hastalık barındıran bölgeleri değiştirebilir ve onarabilir. Tüm bunları yaparken hiç bir ameliyat malzemesine gerek duymaz; çünkü o kendi bedeninin onarıcısı, yani kendi doktorudur. Biyokinezi yeteneği, geliştirilmeye çok açık bir yetenektir. Yani Biyokinezi yeteneğinde son seviyelere ulaşan bir kişi, yeteneğini çok geliştirmiş bir kişi aklın alamayacağı şeyleri yapabilir, efsanelerde anlatılan şeyleri yapabilir. Kılık değiştirebilir, yabancı olduğu bir ortama fiziksel açıdan adapte olabilir, farklı yeteneklere sahip kişilerin yanında bulunduğu zaman, o kişilere adapte olabilir ve o kişilerin yeteneklerini kullanabilir.Vücudunda bulunan organların sayısını arttırabilir, vücuduna farklı bir canlının fiziksel özelliğini ekleyebilir. Duyu organlarını mümkün mertebede geliştirebilir. Normalde insanların duyamayacağı, algılayamacağı şeyleri algılayabilir. Hatta efsaneler anlatılan, mitolojilerde bahsedilen fiziksel ölümsüzlüğe ulaşabileceği iddia edilir. Bedenin hiçbir şekilde zarar görmemesini, yaşlanmamasını sağlayabileceği de bu iddialar arasındadır.Tabi ki de tüm bunların hepsi Biyokinezi yeteneğinin son seviyelerinde, yani o yeteneğin tamamen geliştirilmiş evrelerinde kişiye sunulan olanaklardır. Biyokinezi yeteneğini geliştirmemiş, geliştirememiş bir kişi burada belirtilenlerin %1’ini bile yapamayabilir.Biyokinezi Yeteneği Nasıl Kullanılır?Biyokinezi yeteneği, nasıl kullanılır sorusunun net bir cevabı yoktur. Çünkü her insan farklı özelliklere, farkındalık seviyelerine sahiptir. Bazı kişiler günlük hayatla çok içli dışlı olduğu için kendisine yani kişisel gelişimine, ruhsal gelişimine önem vermediği için Biyokinezi yeteneğine sahipse bile o yeteneği köreliyor olabilir, hatta tamamen bitebilir.Psişik yetenekler genellikle küçük yaşlardaki çocuklarda kendini belli eder, o yaşlarda bir çocuk yeteneklerini istemsiz bir şekilde kullanabilir. Çünkü o yaşlardaki çocuklar, masumdurlar. Yani hayatın getirdiği olumsuzlukları yaşamamışlardır. Temiz ve masum oldukları için bedenlerinde bulunan tüm yetenekleri, istemsiz bir şekilde kullanabilirler.Biyokinezi yeteneğine sahip olduğunuzu biliyor ve biyokinezi yeteneğimi nasıl kullanılırım sorusunun cevabını arıyorsanız, zorlu ve engebeli bir yola girmeyi kabul etmelisiniz. Bu yolda ilerlemeyi kabul etmeyen, kısa süreli ilerleme kaydedip, yoldan çıkan bir kişi yeteneklerini geliştiremez. Ama yaşanabilecek tüm zorlukları kabul eden ve içindeki sınırsız potansiyele inanan bir kişi tüm bu yeteneklerini geliştirebilir.Biyokinezi yeteneği, uzun süren çalışmalar isteyen, aylar hatta yıllar isteyen bir yetenektir. Bedeninizde bulunan yetenekleri geliştirmenizin arkasında bir amaç olsun. İnsanları aldatmak, insanlara farklı gözükmek isteyen bir kişi, hiçbir yeteneğini geliştiremez ve sahip olduğu yeteneklerinin de kıymeti bilemez. Psişik yetenekler, ruhsal gelişimi sağlayan yeteneklerdir. Başka insanlara anlatılacak yetenekler değildir. Ego ve kibir, tüm yeteneklerin kişinin elinden alınmasına sebep olur.Biyokinezi Yeteneği Nasıl Geliştirilir?Biyokinezi yeteneğini ve diğer yeteneklerini geliştirmek isteyen bir kişi imajinasyon çalışmaları, konsantrasyon çalışmaları ve her gün Meditasyon yapmalıdır. Tüm bu çalışmalar, olumlu etki yaratıyor ve hepsi bir arada düzenli bir şekilde uygulandığı zaman gelişim sağlanıyor.Tüm bu çalışmalarla beraber Biyokinezi egzersizleri de yapılmalıdır, ilk başlarda vücutta küçük gelişim yapılmaya çalışılmalıdır. Örneğin saç rengi veya göz rengi buna uygundur. Göz renginizi değiştirme kararı aldığınız zaman göz renginizde değişiklikler olana kadar çalışmaları kesmemelisiniz ya da başka bir alana yönelmemelisiniz. Sonuç alınmayan çalışmalar fayda sağlamaz, bu durumdan dolayı sonuç alana kadar o çalışmalara devam etmelisiniz.Her gün düzenli bir şekilde çalışmalar yapan, bu engebeli ve zorlu yolda ilerlemeyi başaran bir kişi vakti geldiği zaman Biyokinezi yeteneğininin sunduğu tüm olanaklara sahip olur. Gelişmek, daha farklı bir bilinç seviyesine ulaşmak tamamen olmasa da bazı kısımları, insanların elindedir.Kaynakça:http://www.makalecafe.com/biyokinezi-nedir/Yazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/biyokinezi-nedir-

Bizi Kanser Yapan Mikroplar

Bizi Kanser Yapan Mikroplar

HPV enfeksiyonu belirtileri gösteren bir PAP testi. HPV ile enfekte olan hücrelerin çekirdekleri daha büyük ve koyu renkli, ayrıca çekirdeklerinin etrafında açık renkli bir alan gözleniyor. Bu hücrelere koilosit deniyor. (Resim: Dr. Ed Uthman, Flickr, Creative Commons) İlerleyen tıp sayesinde bugün, eskiden pekçok insanın ölüm nedeni olan çoğu bulaşıcı hastalığı tedavi edebiliyoruz. Ancak enfeksiyonların toplam ölüm oranlarındaki etkinliği azalırken, bir başka hastalık grubu istatistiklerde onlardan boşalan yeri hızla dolduruyor: Kanser. Kanser, çoğunlukla tek bir hastalık gibi algılansa da, aslında birbirinden neden, gidişat ve tedavi yöntemleri açısından çok ciddi farklılıklar gösteren pekçok farklı hastalıklardan oluşan bir hastalık grubu. Bu hastalıkların, kanser ortak adı altında toplanmalarının nedeni, hepsinin kendi vücut hücrelerimizin anormal şekilde çoğalması ve kontrolden çıkması ile karakterize olması. Vücudumuzda trilyonlarca yaşayan hücre var. Normal hücreler büyüyor, bölünüyor ve yaşam süreleri dolduğunda da ölüyorlar. Kanser hücreleri ise bu rutinin dışına çıkıyorlar. Normal şekilde yaşantılarını sürdürmek yerine kontrolsüz olarak çoğalıyor ve yeni anormal hücrelere dönüşüyorlar, bazen bu hücreler daha sağlıklı dokulara yayılıp, oraları da işgal edebiliyorlar. Kanser hastalıklarının nedenleri çeşitli: genetik faktörler, şişmanlık, sebze ve meyve açısından yetersiz beslenme, sigara kullanımı, UV ışınlar, zararlı kimyasallar, bazı enfeksiyonlar. Belki genetik faktörlere bugün yapılabilecek çok fazla birşey yok ama, yaşam alışkanlıklarımızı değiştirerek düzenli spor yapıp, dengeli beslenip, güneşten korunup sigarayı bırakırsak kanserlerin %30 gibi önemli bir oranda korunmak mümkün. Çeşitli virüs ve bakterilerin neden olduğu kanser vakaları ise, engelleyebileceğimiz bir başka grup. Dünya çapında yapılan bir çalışmaya göre, 2008 yılında ortaya çıkan 12.7 milyon kanser vakasının, 2 milyonunun enfeksiyona bağlı kanserler olduğu saptanmış. Bu enfeksiyonların başında da mide ülseri nedeni olan Helicobacter pylori bakterisi, hepatit virüsleri HBV ve HCV, ve genital siğil virüsü olan HPV geliyor. Virüsler ve diğer enfeksiyon etmenleri, iki mekanizma ile kanser oluşumuna neden oluyorlar. Direkt onkojenik mekanizma dediğimiz durumda, virüsler ya hücrelerdeki mevcut onkojenik ( kanser yapıcı) genleri aktive ediyor ya da kendi genetik materyallerini hücreye aktararak yeni onkojenik odaklar yaratıyorlar. Bu genler aktive olduğunda hücreler kontrolsüz olarak bölünmeye başlıyor ve kanser ortaya çıkıyor. Enfeksiyon etmenlerinin kansere neden olduğu bir diğer mekanizma ise kronik enfeksiyon hali. Sürekli enfeksiyon vücutta yangısal süreçlerin aktif hale gelmesine neden oluyor. Yangısal süreçler uzun süreler, yıllar boyunca devam ettiğine hücreler kendilerini tamir edebilmek için normalden daha hızlı çoğalmaya başlıyorlar. Bu hızlı çoğalma, mutasyona uğramış hücre sayısını artırıyor ve mutant hücrelerin kontrolden çıkan kanser hücrelerine dönüşmesine neden olabiliyor. Lancet Oncology dergisinde, 8 Mayıs 2012 tarihinde yayınlanan çalışmayı yürüten ekibin başı Dr. Catherine de Martel bu kanserleri engellemenin oldukça mümkün olduğunu belirtiyor: “Bulaşıcı hastalıklardan korunmak için uyguladığımız aşılama, antiviral ve antibiyotik tedavisi, enjektör ve benzeri malzemelerin uygun şekilde sterilize edilmesi gibi basit koruyucu hekimlik yöntemleri, dünya üzerindeki kanser hastalığının getirdiği yükü önemli azaltarak, kansere bağlı ölümleri azaltabilir. “ Enfeksiyona bağlı kanserler Çalışmaya göre, enfeksiyona bağlı kanserler, gelişmekte olan ülkelerde, gelişmiş ülkelerden üç kat daha fazla görülüyor. Çalışmayı yürüten bilim adamları, 2008 yılında her altı kanser vakasından birinin ( %16) enfeksiyonlara bağlı ortaya çıktığını belirtiyorlar. Bu rakam gelişmekte olan ülkelerden %22.9 iken, gelişmiş ülkelerde %7.4. En düşük enfeksiyona bağlı kanser oranı Avusturalya’da görülürken (%3.3), en yüksek oran %32.7 ile Aşağı-Sahara Afrika’sında. Rahim ağzı kanseri, kadınlarda enfeksiyonlara bağlı gelişen kanserlerin %50′sini oluşturuyor. Erkeklerde en sık görülen enfeksiyon kökenli kanser ise tüm enfeksiyona bağlı kanserlerin %80′i olan mide ve karaciğer kanserleri. de Martel ve çalışma arkadaşları, dünya çapında yaptıkları araştırmada pekçok kaynaktan gelen verileri topladılar, dünyanın sekiz bölgesindeki halk sağlığı istatistikleri ve 184 ülkedeki 27 tür kanser ile ilgili verileri içeren Küresel Kanser İstatistikleri (GLOBOCAN) ‘dan edindikleri sağlık verilerini birleştirip sistematik olarak analiz ettiler. Çalışmaya dahil edilen kanser türleri ve bu kanserlere neden olan enfeksiyon etmenleri şunlar: Kanser Türü Neden olan enfeksiyon etmeni Mide Helicobacter pylori Karaciğer HBV, HCV, Opisthorchis viverrini, Clonorchis sinensis Rahim ağzı HPV (HIV ile birlikte ya da tek başına) Anogenital (penis, vulva, vajina, anüs) HPV (HIV ile birlikte ya da tek başına) Burun boşluğu ve geniz Epstein-Barr virus (EBV) Ağız boşluğu ve gırtlak HPV (Tütün ve alkol alışkanlığı ile birlikte ya da tek başına) Kaposi Sarkomu Human herpes virüsü tip 8 ( HIV ile birlikte ya da tek başına) Non-Hodgkin Lenfoma H pylori, EBV( HIV ile birlikte ya da tek başına), HCV, İnsan T-cell lenfotrofik virüsü tip 1 Hodgkin Lenfoma EBV ( HIV ile birlikte ya da tek başına) Mesane Schistosoma haematobium   Masrafları, Finovi (Fondation Innovations en Infectiologie) ve Bill & Melinda Gates Vakfı tarafından karşılanan çalışma ile ilgili görüşlerini dile getiren Harvard Üniversitesi Halk Sağlığı Fakültesi öğretim üyesi Dr. Goodarz Danaei, enfeksiyona bağlı ortaya çıkan kanserlerin epidemiyolojik anlamdaki önemini vurguladı: “Bu kanserler, tüm kanser ölümlerinin %16′sını oluşturuyor. Bu, oldukça büyük bir rakam. Bu hastalıkların çoğu için elimizde koruyucu aşılar mevcut. Kanserden ölüm oranlarını azaltmak için, özellikle bu oranların yüksek olduğu ülkelerde etkin aşılama çalışmaları yürütülmesi öncelikli hedef olmalı.” Kaynaklar: Global burden of cancers attributable to infections in 2008: a review and synthetic analysis Catherine de Martel MD,Jacques Ferlay ME,Silvia Franceschi MD,Jérôme Vignat MSc,Freddie Bray PhD,David Forman PhD,Dr Martyn Plummer PhD, The Lancet Oncology - 9 May 2012 , DOI: 10.1016/S1470-2045(12)70137-7 2012 Cancer Fact Sheet, WHO: Media Center, February 2012 Oncovirus, Wikipedia GLOBOCAN 2008: Global Cancer Statistics web sitesi Yazar hakkında: Işıl Arıcan Açık Bilim Haziran 2012 http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/bizi-kanser-yapan-mikroplar.html

http://www.biyologlar.com/bizi-kanser-yapan-mikroplar

Doğru embriyo ile gebelikte yaş sınırı kalkıyor

Doğru embriyo ile gebelikte yaş sınırı kalkıyor

Tüp bebek teknolojisinde kullanılan testler “ileri yaşta çocuk sahibi olma umudundan” vazgeçen kadınlara artık yeni bir fırsat sunuyor. Blastokist biyopsisi ile doğru zamanda doğru embriyo seçilerek 35-45 yaş grubundaki kadınlarda gebe kalma şansı yüzde 50’ye çıkarılıyor.Geç evlilik ya da kariyer nedeniyle ileri yaşta çocuk sahibi olmayı istese bile umudu azalan kadınlar için tıp yeni bir fırsat yaratıyor. ‘Blastokist Biyopsisi’ adı verilen yöntemle doğru zamanda en sağlıklı embriyolar seçiliyor ve ileri yaştaki kadınların çocuk sahibi olma şansında önemli bir artış sağlanıyor.Anatolia Tüp Bebek ve Kadın Sağlığı Merkezi Başkanı Prof. Dr. Hakan Yaralı ‘Blastokist Biyopsisi’ hakkında bilgi verdi: “İleri yaştaki çocuk sahibi olmayı isteyen kadınlar için hekimlerin temel amacı kromozomları normal ve sağlıklı embriyoyu seçerek gebe kalma şansını arttırmak düşük riskini azaltmak, dolayısıyla eve canlı bebekle gitme şansını arttırmak. Ülkemizde ve dünyada, evlilik yaşının ve çocuk isteme zamanının ertelenmesiyle 35 yaş sonrasında çocuk sahibi olmak isteyen kadınlarda tüp bebek uygulamaları artıyor. Ancak kadınlarda yaş ilerledikçe yumurtalıklarda kalan yumurta sayısı azalıyor, kalitesi ise kötüleşiyor. Sonuçta; kadınların yaşı ilerledikçe, tüp bebekte gebelik oranları azalırken düşük oranları artıyor. Hatta 46 yaş dahil olmak üzere ve sonrasında tüp bebekte eve canlı bebekle gitme oranı neredeyse % 0 oluyor. 46 yaşından sonra da tüp bebek uygulamasının yapılması tercih edilmiyor.”  BLASTOKİST NE DEMEK, NEDEN BİYOPSİ YAPILIYOR?Tüp bebek uygulamalarında sağlıklı, canlı embriyo seçiminin hala ideal düzeyde olmadığını belirten Prof. Dr. Hakan Yaralı Blastokist Biyopsisi’ni şöyle anlatıyor:“Dünyada embriyolar, şekilsel açıdan bakılarak seçiliyor. Ben buna embriyolara güzellik yarışması yapılması diyorum. Ama aynen insanlarda olduğu üzere, sonuçta her zaman fiziki güzellik, ruhi güzelliği yansıtmayabiliyor. Embriyolarda da şekilsel güzellik, kabaca yüzde 70 oranında sağlıklılık anlamına geliyor. Bu da biz hastaları için en iyisini isteyen hekimler için yeterli değil. Tüp bebek ya da mikroenjeksiyon yöntemiyle yumurta ve spermin döllenmesiyle elde edilen embriyoların ana rahmine tutunmadan önce ulaştığı en son aşamaya blasokist aşaması deniyor. Döllenmeden sonraki 5 ila 7 gündeki bu embriyolar rahim duvarına tutunmaya hazır, çok gelişmiş embriyolar olarak tanımlanıyor. İşte bu doğru zamandaki embriyoların 23 kromozumunun analizini sağlayan blasokist biyopsisi en iyi embriyoların seçimini sağlıyor.İleri yaştaki kadınlarda yumurta, embriyoya 23 kromozom yerine 22, 24, 46, 69 gibi anormal sayıda kromozom veriyor.  Dolayısıyla embriyo şekilsel olarak şahane görünse bile kromozomal açıdan anormal oluyor. İtalya’daki yetkin bir merkezin istatistiklerinden örnek verirsek  35 yaş üstündeki 554 hastaya 630 tüp bebek uygulaması yapılmış. Bu kadınların biyopsi yapılan embriyolarının sağlıksız olma oranı yüzde 37’den başlıyor, 42-45 yaş grubunda yüzde 80’e çıkıyor. Gördüğünüz gibi çok yüksek. Standart tüp bebek ya da mikroenjeksiyon uygulaması sonrası sperm ile yumurtanın döllenmesinin ardından oluşan embriyonun 5. gün, 6. gün hatta 7. gününde biyopsi yapılıyor. En iyi embriyolar 23 kromozoma bakarak seçiliyor. En iyiler hemen donduruluyor. Normal, normal tüp bebek uygulamalarında, en stresli dönem, transfer sonrası gebelik testine kadar geçen dönem!  Dolayısıyla, sağlıklı embriyo yok ise, hasta bunu baştan biliyor, belki başta üzülüyor ama bu stresli dönemi yaşamıyor. Ama, bir kez sağlıklı embriyo bulunur ise, yüksek canlı doğum oranları sağlanıyor! Hatta, neredeyse, ileri kadın yaşı önemini yitiriyor.” SAĞLIKLI EMBRİYO İLE DÜŞÜK RİSKİ DE AZALIYORBlastokist biyopsisi ile eğer en kaliteli embriyo anne rahmine transfer edilirse düşük riski de azalıyor. Prof. Dr. Hakan Yaralı 2009 yılında yaptıkları bir araştırmada normal tüp bebek uygulamalarında 42-45 yaş aralığında düşük riskinin %75 olduğuna dikkat çekiyor:“Blastokist biyopsisi ile seçilen embriyo transfer edilen 35 yaş üstündeki kadınlardaki düşük oranı yüzde 10’a kadar iniyor. Bu teknolojinin başarılı olması için başarılı bir genetik laboratuvar alt yapısı ile iş birliği çok önemli.Metodun diğer bir avantajı tüm embriyoların başta dondurulup saklanması  ve sonradan çözülerek transfer edilmesidir.Taze bir uygulamaya göre, çözme uygulamalarında rahimin iç tabakası embriyoyu daha iyi tutacak özellikte  olmaktadır! Gebelik oranında yüzde 30 oranında bir artış gözleniyor.”http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/dogru-embriyo-ile-gebelikte-yas-siniri-kalkiyor

 Enerji Devrimi Raporu yayımlandı

Enerji Devrimi Raporu yayımlandı

Türkiye'nin enerji ihtiyacını karşılamak için kömür ve nükleere ihtiyacı olmadığını ortaya koyan yeni Enerji Devrimi raporunu yayımladık.Avrupa Birliği Yenilenebilir Enerji Konseyi ile ortaklaşa hazırladığımız ve Kemal Derviş’in önsözü ile sunulan rapor, Türkiye'nin 2023 yılına kadar yenilenebilir enerji üretimini yaklaşık iki katına çıkarabileceği bir yol haritası sunuyor.Raporun anahtar bulguları:    Enerji [D]evrimi senaryosu benimsenirse 2023’te Türkiye’nin elektrik üretim maliyeti şu anki plandan daha ucuz olacak.    Enerji [D]evrimi, Türkiye’nin büyüyen ekonomisinden dolayı nihai  enerji talebinin %25 oranında artmasını öngörürken artışın referans senaryodan, enerji verimliliği uygulamalarıyla %35 düşük olacağını ortaya koyuyor. Bu talep, bir tane yeni kömürlü termik veya nükleer santrale ihtiyaç duyulmadan karşılanabiliyor.    Türkiye gelecek 10 yılda (2025) yenilenebilir enerji üretimini iki katına, yani %51 oranına yükseltebilir. Raporda 2023 hedefi ve 2050’ye giden yolda şu anda izlenilen yol ile Türkiye’nin gelişen dünyada liderlik edebilmek için izleyebileceği yol, maliyetler, yatırım tutarları, istihdam olanakları gibi çeşitli ekonomik göstergeler baz alınarak karşılaştırılıyor. Enerji [D]evrimi senaryosu izlenirse, referans senaryoya göre, 40 binden fazla yeni iş imkanı sağlanabilir. Kömürlü termik ve nükleer santrallerin yakıtları çoğunlukla yurtdışından gelirken, yenilenebilir enerji santralleri enerji bağımsızlığı sağlıyor. Türkiye, kirli ve tehlikeli enerji yatırımlarından vaz geçerek, temiz, daha güvenli ve bağımsız bir yol izleyebilir. 10 yıldır fark yaratıyor Geçtiğimiz yıllarda Avrupa Birliği, Almanya, Çin ve Amerika için hazırladığımız Enerji [D]evrimi Senaryosu, son 10 yılda yenilenebilir enerjilerin gelişimini analiz etmek konusunda Uluslararası Enerji Ajansı’ndan (IEA) ve Dünya Bankası’ndan daha gerçekçi projeksiyonlar kaydetti. Bu kez Türkiye için hazırladığımız rapor, şu an izlenen yolu referans senaryosu olarak ele alıyor ve Enerji [D]evrimi senaryosu olarak nitelendirilen önerileri aynı ekonomik etmenler, aynı GSYİH ve nüfus artış öngüleri çerçevesinde karşılaştırıyor.Türkiye’nin, kömürlü termik santrallere ve nükleer enerjiye ihtiyacı olmadığını bu rapor ile ispatlıyoruz. 2050 yılında öngörülen enerji talebini kayıpsız karşılayacak, enerji bağımsızlığını teşvik eden, yatırımcılara çevreyi kirletmeyen, sağlık sorunları yaratmayan ve tehlike arz etmeyen temiz seçenekler sunan yeni bir yol planı hazırladık. Yenilenebilir enerji bilim kurgu değil, Çin’de Almanya’da, Amerika’da, İskandinavya’da ve Japonya’da şu anda Türkiye’de uygulanılabilir modeller bulunuyor. Yenilenebilir enerji, Türkiye’nin büyüyen ekonomisinin enerji ihtiyaçlarını karşılamak için en doğru teknolojidir. http://www.greenpeace.org/turkey

http://www.biyologlar.com/enerji-devrimi-raporu-yayimlandi

Kan Uyuşmazlığı Nedir Kan Uyuşmazlığı Testi Nedir?

Kan Uyuşmazlığı Nedir Kan Uyuşmazlığı Testi Nedir?

Anne ve babanın kan grupları arasında kan uyuşmazlığı olduğu durumlar , doğacak bebekte ciddi sağlık sorunlara yol açıyor. Rh uygunsuzluğu sadece baba Rh(+) pozitif, anne Rh (-) negatif iken sorun yaratıyor.Tam tersi durumda ise yani baba Rh negatif, anne Rh pozitif ise sorun olmuyor.Bu nedenle evlilik öncesi evlenecek çiftlerin mutlaka kan uyuşmazlığı testini yaptırmaları gerekiyor.Kan uyuşmazlığı durumlarında doğacak bebekte anemi, kalp yetmezliği, hastalığın şiddetine ve yok edilen kan hücrelerinin miktarına bağlı olarak anne karnında ölüme kadar ciddi problemler olabiliyor. Bebek ile anneniz kan grubunun uyumsuz olması, bebeğin kanının anne kanı ile temas etmesi ve annenin bağışıklık sisteminin bu duruma cevap olarak antikor üretmesi ile bebekte sağlık problemleri başlıyor.En sık rastlanılan uyumsuzluk Rh uygunsuzluğu. A, B, AB, ve O olmak üzere 4 gruba ayrılan kan gruplarının yanı sıra D faktörü adı verilen Rh faktörü, pozitif ya da negatif olabiliyor. Baba Rh (+) ve anne Rh (-) iken eğer bebek de Rh (+) olarak doğarsa bebeğin kanındaki bu Rh faktörü anne kanına geçiyor ve annenin bağışıklık sitemi Rh faktörünü ortadan kaldırmak için antikor adı verilen maddeler üretiyor. Bu nedenle ilk bebek durumdan etkilenmiyor ancak bir sonraki bebek eğer Rh (+) olursa anne kanındaki bu anti Rh'lar bebeğe geçebiliyor ve bebeğin kanını olumsuz etkiliyor.Amniyosentez (riskli gebeliklerde annenin amnion sıvısından genetik test yapılması için örnek alınması),  düşük ve gebelik gibi durumlarda anne ve bebek kanı doğumdan önce de temas edebiliyor.Bu durumda ilk bebekte uygunsuzluktan etkilenebiliyor.Kan uyuşmazlığının teşhisi için hem anne hem de baba adayının kan grubunun bilinmesi önemli. Gebelik takibi esnasında annenin kanında normalde olmaması gereken anti-Rh aranıyor. Bu teste indirek coombs adı veriliyor. Doğum sonrası bebekte anneden geçen antikorların aranmasına ise direk coombs testi adı veriliyor. Bebeğin kan uyuşmazlığından etkilenip etkilenmediğini anlamak için ayrıca anne karnından bir iğne ile girilerek bebeğin kordonundaki damardan 'bebek kanı' alınarak testler de yapılıyor.http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/kan-uyusmazligi-nedir-kan-uyusmazligi-testi-nedir

Kan Uyuşmazlığı Nedir Kan Uyuşmazlığı Testi Nedir?

Kan Uyuşmazlığı Nedir Kan Uyuşmazlığı Testi Nedir?

Anne ve babanın kan grupları arasında kan uyuşmazlığı olduğu durumlar , doğacak bebekte ciddi sağlık sorunlara yol açıyor. Rh uygunsuzluğu sadece baba Rh(+) pozitif, anne Rh (-) negatif iken sorun yaratıyor.Tam tersi durumda ise yani baba Rh negatif, anne Rh pozitif ise sorun olmuyor.Bu nedenle evlilik öncesi evlenecek çiftlerin mutlaka kan uyuşmazlığı testini yaptırmaları gerekiyor.Kan uyuşmazlığı durumlarında doğacak bebekte anemi, kalp yetmezliği, hastalığın şiddetine ve yok edilen kan hücrelerinin miktarına bağlı olarak anne karnında ölüme kadar ciddi problemler olabiliyor. Bebek ile anneniz kan grubunun uyumsuz olması, bebeğin kanının anne kanı ile temas etmesi ve annenin bağışıklık sisteminin bu duruma cevap olarak antikor üretmesi ile bebekte sağlık problemleri başlıyor.En sık rastlanılan uyumsuzluk Rh uygunsuzluğu. A, B, AB, ve O olmak üzere 4 gruba ayrılan kan gruplarının yanı sıra D faktörü adı verilen Rh faktörü, pozitif ya da negatif olabiliyor.Baba Rh (+) ve anne Rh (-) iken eğer bebek de Rh (+) olarak doğarsa bebeğin kanındaki bu Rh faktörü anne kanına geçiyor ve annenin bağışıklık sitemi Rh faktörünü ortadan kaldırmak için antikor adı verilen maddeler üretiyor. Bu nedenle ilk bebek durumdan etkilenmiyor ancak bir sonraki bebek eğer Rh (+) olursa anne kanındaki bu anti Rh'lar bebeğe geçebiliyor ve bebeğin kanını olumsuz etkiliyor.Amniyosentez (riskli gebeliklerde annenin amnion sıvısından genetik test yapılması için örnek alınması),  düşük ve gebelik gibi durumlarda anne ve bebek kanı doğumdan önce de temas edebiliyor.Bu durumda ilk bebekte uygunsuzluktan etkilenebiliyor.Kan uyuşmazlığının teşhisi için hem anne hem de baba adayının kan grubunun bilinmesi önemli. Gebelik takibi esnasında annenin kanında normalde olmaması gereken anti-Rh aranıyor. Bu teste indirek coombs adı veriliyor. Doğum sonrası bebekte anneden geçen antikorların aranmasına ise direk coombs testi adı veriliyor. Bebeğin kan uyuşmazlığından etkilenip etkilenmediğini anlamak için ayrıca anne karnından bir iğne ile girilerek bebeğin kordonundaki damardan 'bebek kanı' alınarak testler de yapılıyor.http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/kan-uyusmazligi-nedir-kan-uyusmazligi-testi-nedir-1

Medical Ürünler İhracatında hedef belirlendi

Medical Ürünler İhracatında hedef belirlendi

Türk medikal ürünler sektörü, dünyanın en büyük tıp ve sağlık organizasyonu olan MEDICA Uluslararası Medikal Ürünler ve Teknolojileri Fuarı’na katıldı. Düsseldorf’ta yapılan ve bu yıl 44’üncü kez düzenlenen bu büyük buluşmada, Türkiye’den 32’si milli katılımla olmak üzere toplam 104 Türk firması yer aldı. Yıl sonunda 615 milyon dolara ulaşması beklenen medikal ürünler ihracatının iki yılda 1 milyar dolara çıkarılması hedefleniyor. rün ve sistemlerdeki yenilikler kadar son yıllarda ihracatta da önemli bir ivme yakalayan sağlık sektörü, İstanbul Kimyevi Maddeler ve Mamülleri İhracatçıları Birliği’nin (İKMİB) dördüncü milli katılım organizasyonuyla fuarda yer aldı. Türk sağlık sektörünün önemli firmalarının katıldığı fuarda; medikal teknoloji, laboratuar ekipmanları, fizyoterapi/ortopedi teknolojileri, ameliyathaneler ve hastaneler için tüketim malları, yapı teknolojileri, medikal hizmetler ve yayınlar gibi pek çok farklı ürün grubu sergilendi. Sektör profesyonellerini bir araya getiren MEDICA, tıbbi konulardaki son yeniliklerin sergilemesinin yanı sıra, dünyanın her yerinden gelen tıbbi ürünleri ve tıp sanayi eğilimlerini görme imkânı yaratıyor. Geçtiğimiz yıl 130 bin kişinin ziyaret ettiği fuarı bu yıl 140 binden fazla kişi gezdi. Ziyaretçiler arasında kurumlarda satın alma kararını veren profesyonellerin ağırlıkta olduğu dikkat çekti. Dünyanın en büyük tıp ve sağlık fuarı kabul edilen MEDICA’da yer almak firmalar için önemli bir prestij kaynağı. Pek çok ürün pazara sunulmadan önce ilk kez MEDICA’da görücüye çıkıyor. İKMİB Başkanı Murat Akyüz, sağlık ve tıp sektörünün son yıllarda hızlı bir gelişim içinde olduğunu belirterek, medikal ürünlerde yüksek katma değer yaratma potansiyeline dikkat çekti. Medikal ürünler ihracatını iki yıl içinde 1 milyar dolara yükseltmeyi hedeflediklerini söyleyen Akyüz, “MEDICA sağlık alanında dünyadaki en önemli organizasyonlardan bir tanesi. Firmalarımızın dünyadaki gelişmeleri yakından izlemeleri ve ihracat potansiyellerini artırmaları için uluslararası fuarlara katılımlarını önemsiyoruz. MEDICA, yurtdışındaki en yüksek katılımlı fuarlarımız arasında ve milli katılım organizasyonumuza gösterilen ilgi her yıl daha da artıyor. Fuarda yaşanan yer sıkıntısı nedeniyle pek çok firmamız da çok istemelerine rağmen bu önemli organizasyonda yer alamadı. Önümüzdeki yıl daha çok Türk ihracatçısını MEDICA’ya taşımak için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz” diye konuştu. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/medical-urunler-ihracatinda-hedef-belirlendi

Çevre Yasası Nedir

Çevre insan ve diğer canlıların yaşamları boyunca ilişkilerini sürdürdükleri dış ortamdır. Yaşam ve canlılığın üç temel elemanı su, hava ve topraktır. Bu üç unsur aynı zamanda ekolojik dengenin de unsurlarıdır Çevrenin korunması ve bozulanın düzeltilmesi günümüzde üzerinde önemle durulan konular arasında yer almaktadır. Gerçekten çevreye verilen zararlar ve ortaya çıkan sorunlar ister gelişmişlik yönüyle isterse politik sistemler açısından değerlendirilsin tüm dünyanın ortak sorunudur Çevre sorunları ve çevre, koruması gibi kavramlar özellikle geçen son 20-25 yıl içinde tüm dünya kamuoyunu etkileyen zaman zaman da uygarlığın geleceği konusunda toplumları ve bireyleri kaygıya düşüren kavramlar olmuşlardır. Çevreye ilişkin sorunun çözümü için Ülkemizde yapılan çalışmalar çok sınırlı kalmıştır. Buna ilk neden olarak; araştırma kuruluşları çevre sorunlarının belirlenmesi ve çözüm yollarının saptanması açısından yeterli bir çalışma düzeyi gerçekleştirememişlerdir. ikincisi, kamu yönetimi çevre sorunları karşısında bilinçlenememiş ve bunun sonucu olarak ta gerekli ölçüde örgütlenememiş yada bu alanda yapılan çalışmalar yetersiz kalmıştır. Üçüncüsü bazı sanayi kuruluşları doğal kaynakların aşırı istismarında tam bir sorumsuzluk örneği vermiş ve aşırı kâr he defi toplumsal bütün amaç ve ilkelerin üstünde tutulmuştur. Dördüncü ve bir diğer nedende toplum ve çevrenin korunması yada bozulan ç evrenin yeniden kazanılmasında gerekli tepki ve duyarlılığı göstermemesidir. Ülkemizde çevre hukuku yeni oluşmakta olup gelişmesini henüz tamamlamamış bir hukuk dalıdır. 2972 sayılı Çevre kanunu 1983 yılında yürürlüğe girinceye kadar çevreye ilişkin hükümler değişik yasal düzenlemeler içinde dağınık olarak bulunmaktaydı. Çevre Kanununun çıkarılmasıyla bu konudaki önemli bir eksiklik giderilmiş ancak boşluk tamamıyla doldurulamamıştır. Bu yasaya ilişkin yönetmelikler oldukça geç çıkarılmıştır. Halen tüm düzenlemelerin tamamlandığını söylemek mümkün değildir. Çevre kanunu ve buna bağlı olarak çıkarılan yönetmeliklerde Mülki idari Amirlerine pek çok yetki ve beraberinde sorumluluk verilmiştir. Bunların en önemlileri, faaliyetin durdurması idari para cezası verme, denetim, ruhsat ve benzeri yetkilerdir. Bu yetki ve gör evlerin bilinmesi çevre koruma olgusu konusunda en gerekli hususlardan biridir. Düzenli, sağlıklı ve yaşanabilir bir hayat biçiminin temeli çevre sorunlarına tutarlı çözümler getirebilmenin sonucuna bağlıdır. sağlıklı, düzenli ve huzurlu bir toplum, çevre sorunlarını en aza indirebilmiş toplumdur. insanlara yaşanabilecek bir çevre sağlama hususunda Mülki idare Amirlerine bu sorumluktan önemli bir pay düşmektedir. Bu bakımdan çevreyle ilgili sorunların mülki amirlerce öncelikle ele alınması gereken konulardan biri olmaya başladığı muhakkaktır. Nüfusun hızlı artışı, çarpık kentleşme, azalan, yok olan doğal kaynaklar, enerjinin sınırlılığı, çevrenin kirlenmesi problemleri, insanlığın geleceği konusunda öylesine karamsar bir tablo çiziyor ki bunun sonucu çevrenin çok tartışılan bir konu olması kaçınılmaz hale gelmektedir. Çevre konusunda ortaya konan sorunların dünyada olduğu gibi ülkemizde de cevap verme arayışı içinde hukuksal ve idari düzenlemeler önemli bir yer almaktadır. başta uluslar arası anlaşma ve sözleşmeler olmak üzere anayasa, kanunlar ve diğer bağlayıcı ve diğer bağlayıcı kurallar hem yönetilenlerin sorumluluğunu artırıcı ve çevre kirlenmesini önleyici ve kirletenlere daha ağır yaptırımların uygulanmasını sağlayıcı yönde düzenlenmektedir. Çevre hukukunun karma hukuk dallarından birisi olduğu görüşü yaygındır. Kamu hukuk-özel hukuk ayrımını özellikle Çevre Kanunu üzerinde yapmak çok daha zordur. 2872 sayılı Çevre Yasası hukuk tarihimiz içinde yerinin oldukça yeni olması ve bu yasayla ilgili yönetmeliklerin daha yeni zamanlarda çıkarılmaya başlanmış olması nedeniyle yasa, uygulanabilirlik platformuna yeni yeni oturmaktadır. 2972 sayılı Çevre Yasası, dikkati çeken önemli unsurlardan en önemli bir tanesi yaptırımların daha çok “ idari yaptırım “ olmasıdır. Söz konusu yasanın uygulanmasında mülki idare amirlerinin yetkisi, bilgilendirme ve izinden, ceza vermeye kadar son derece geniş tutulmuştur. 2972 sayılı Çevre Kanunu çevre koruma konusunda genel düzenlemeleri yapmış ve temel ilkeleri belirlemiş bulunmaktadır. Çevre Kanunu ile belirlenen temel ilke ve düzenlemelerin hangi tür kirlenme olgusunda ne şekilde önleneceği yönetmeliklerle belirlemiş bulunmaktadır. Bu yönetmelikler faaliyetin durdurulması yetkisi çevre kanuna bağlı yönetmeliklerde şu şekilde düzenlenmiştir. Hava Kalitesinin Korunması Yönetmeliği, izne tabi tesislerin ve bu tesislerin kurulması ve işletmesindeki temel yükümlülüklerini belirlemiş bulunmaktadır. Yönetmeliğin 25.maddesinde, izne tabi tesisin işleticisinin sınırlama ve ek düzenlemelere uymaması durumunda, yetkili makamın bunlara uyuluncaya kadar tesisi kısmen veya tamamen işletmeden alıkoyabileceği hükmü yer almaktadır. Yetkili makam, aynı yönetmeliğin 5.maddesine göre mülki amirdir. 5. maddenin (e) fıkrası Sağlık Bakanlığı ve Çevre Bakanlığı ile birlikte mülki amirlere de aynı yetkiyi vermiş bulunmaktadır. Mülki amirin işletmeyi faaliyetten men yetkisi yalnızca yönetmelikte yer alan sınırlama ve ek düzenlemelere uyulmaması ile sınırlı değildir. Yönetmeliğin 25/2 maddesi hükmünce tesisin gerekli izin alınmadan kurulmuş olması durumunda bu tesisler yetkili makam olan mülki amir tarafından kapatılabilir veya kaldırılabilir. Öngörülen kapatma veya faaliyetten men kararları Hava Kalitesinin Korunması Yönetmeliğinde yer alan usul, esas, önlem ve yasaklara uyulmaması durumunda alınacaktır. Yönetmelikte ayrıca tesislerin faaliyetten men’inden başka “kişi”lerin men’i söz konusudur. 25.maddenin 3.bendi gereğince mülki amir bir tesisi çalıştırmakla sorumlu operatör veya kişinin çevrenin korunması için uyulması gerekli şartlara uymadıkları hakkında bilgi edinirse, tesisin bu kişi veya operatör tarafından işletilmesini men edebilecektir. Tesisi işleten kuruluş, tesisin güvenilir bir kişi tarafından işletilmesi için izin başvurusunda bulunabilir. Bu başvuru üzerine mülki amir tarafından verilen izin şarta bağlı olabilir. Hava Kalitesinin Korunması Yönetmeliği izne tabi olmayan tesisler için de mülki amirlere faaliyetten men yetkisini tanımış bulunmaktadır. Yönetmeliğin 29.maddesinde izne tabi olmayan tesislerin kurulması ve işletilmesinde yükümlülükleri belirlemiş bulunmaktadır. Bunlar çevreye olan zararlı etkilerin teknolojik seviyeye uygun olarak azaltılmasına çalışılması, ileri teknoloji kullanılmasına rağmen ortadan kaldırılmayan çevreye olan zararlı etkilerin asgari düzeyde tutulması, tesislerin işletilmesi sonunda açığa çıkan atıklar ve artıkların uygun metodlarla ortadan kaldırılmasıdır. 31. maddede mülki amirlerin, 29.maddede yer alan hususların uygulanması için ek düzenlemeler getirilebileceği hükmü yer almaktadır. Bu düzenlemelerden beklenen fayda işçi sağlığı ve güvenliği ile ilgili tedbirlerle sağlanabiliyorsa bu tedbirlere de başvurulur. Bu hükme bağlı olarak getirilen bir düzenlemeye tesisin tesisin işleticisi uymazsa, tesis mülki amir tarafından getirilen düzenlemeye uıyuluncaya kadar kısmen veya tamamen işletmeden mülki amir tarafından faaliyetten alıkonabilir. (Md.32-1) Bir tesisin çevre üzerinde yarattığı zararlı etkiler insan hayatı, sağlığı ve mal varlığı üzerinde tehlike yaratıyorsa ve kamu menfaati başka metodlarla yeterince korunamıyorsa, yetkili makam, tesisin kurulması ve işletilmesini kısmen veya tamamen yasaklayabilir.(Md.32-2) Yönetmelikte beşinci bölümde taşıtların uyması gereken şartlar belirlenmiş bulunmaktadır. Burada valilere hava kirliliğini önleme veya azaltmayı sağlama bakımından trafiğin sınırlandırılması konusunda bir yetki tanınmış bulunmaktadır. Maddeye göre “ hava kalitesinin belirli kritik değerlere ulaşması halinde veya hava akımlarının sınırlı olduğu bölgelerde valilikler geçici veya sürekli olarak trafiği sınırlandırılabilir, veya yasaklayabilir.” Yönetmeliğin 53.maddesinde işletmelerin kurum ve kuruluşların özel durumlarda çalışmalarına sınırlandırma getirme veya faaliyetlerini durdurma yetkileri düzenlenmiştir. Hükme göre bir bölgedeki tesis ve yakıtların insan ve çevresi üzerindeki zararlı etkileri normal tedbirlerle ortadan kaldırılamıyorsa bu bölgeler valilikler tarafından özel koruma bölgesi olarak tespit edilebilir. Valilikler bu özel koruma bölgelerinde hareketli tesisleri çalıştırmamaya, veya bunlardan yüksek işletme teknikleri talep ederek çalıştırmaya,tesislerde yakıt kullandırmamaya veya sınırlı olarak kullandırmaya yetkilidirler. gürültü Kontrol Yönetmeliğinde faaliyetin durdurulması yetkisi şu şekilde düzenlenmiştir. Yönetmelikte işitme sağlığı açısından kabul edilebilir en yüksek gürültü seviyeleri belirlenmiştir. Mülki amir tarafından veya görevlendirileceği görevliler tarafından yapılan kontrollerde yönetmenlikle belirlenmiş bulunan teknik gürültü sınırlarını aşan bir çalışma düzeni uyguladığı tespit edilen işyeri sahipleri ve kamuya ait işyeri yöneticilerine mahallin en büyük mülki amiri tarafından bir aylık süre verilerek durumu düzeltmelerin istenir. Endüstriyel makine araç ve gerecin gövdeleri ve egsozlarıyla yayılan hava kaynaklı seslerin aracın yapısal özelliğine, kaynağın yapı içindeki konumuna ve oturduğu yere ve bağlantılarına, çevredeki ses yansıtıcı diğer Yüzeyleri ve Yapı elemanı aracılığıyla yayılan darbe seslerinin ve mekanik vibrasyonların ise aracın yapısına, monte edilme şekline operasyon tekniğine, yapılan işe, bakımına ve kullanılan araç adedine bağlı olduğu göz önünde tutularak gürültü kontrolü yapılır. Bu gereği yerine getirmeyen imalathane ve işyerlerinin faaliyetleri kısmen veya tamamen, süreli veya süresiz olarak durdurulur. (Md.11-2) 32.maddede 11.maddeye paralel bir düzenleme ile bir diğer faaliyetten men yetkisi düzenlenmiş bulunmaktadır. Hükme göre “ her kim kasten veya ihmal ile bu yönetmelik ile getirilen; sanayi, yol, inşaat makinalarının çalıştırılmasında hizmete sokulması ve kullanılmasında yasaklara şantiyeler için belirlenmiş gürültü sınırlarına uymazsa, Karayolu taşıtları ile ilgili tedbirlere, gürültü sınırlarına ve yasaklara uymazsa Taşıtların iç gürültü düzeyler için verilen sınır değerleri aşarsa Havayolu taşıtları gürültü sertifikasına sahip olma zorunluluğuna uymazlarsa banliyo ve şehirlerarası trenler, ağır ve hafif metro için verilen gürültü sınırlarını aşarsa işyerleri için getirilen işitme sağlığı açısından düzenlemelere uymazsa Yönetmelikte öngörülen önlemleri almaz ve yasaklara uymazsa Gürültü verilerinin sağlanması ve denetime hazır bulundurulması zorunluluğunu yerine getirmezse yönetmeliği ihlal etmiş olur Bu durumda, fabrika, atölye, işyeri, ve eğlence yeri sahipleri de mahallin en büyük mülki amirince verilecek bir aylık süre zarfında durumu düzeltmedikleri takdirde müesseseleri kısmen veya tamamen, süreli veya süresiz olarak kapatılır.

http://www.biyologlar.com/cevre-yasasi-nedir

Astrazeneca Türkiye'nin yeni Ülke Başkanı: Dr. Pelin Eriştiren İncesu

Astrazeneca Türkiye'nin yeni Ülke Başkanı: Dr. Pelin Eriştiren İncesu

İlaç keşfi ve geliştirmesi alanında dünyanın önde gelen ilaç şirketlerinden AstraZeneca, Türkiye’deki merkezine ilk kez Türk bir başkan atadı. Dr. Pelin Eriştiren İncesu, AstraZeneca Türkiye’nin ‘Ülke Başkanı’ olarak göreve başladı. İlaçları 100’den fazla ülkede sağlığın erişimine sunulan ve hastaların karşılanmamış ihtiyaçlarına çözüm getirmeyi hedefleyen AstraZeneca, Türkiye’de son 10 yılda, 30 milyon doların üzerinde Ar-Ge yatırımı gerçekleştirdi. Şirketin Türkiye organizasyonu, Ar-Ge çalışmalarındaki başarılı işleyişi, sağlık çözümleri konusunda girişimci yapısıyla AstraZeneca bünyesinde başarıyla yükseldi. İki yıldır AstraZeneca Türkiye’de Ülke Başkanı olarak görev yapan Stefan Woxström’ün Kuzey Avrupa ve Baltık Ülkelerine Bölge Başkanı olarak atanmasının ardından Dr. Pelin Eriştiren İncesu, AstraZeneca Türkiye’nin yeni ülke Ülke Başkanı olarak göreve başladı. Tıp Eğitimi alan Dr. Pelin Eriştiren İncesu, uzmanlığını psikiyatri alanında tamamladı. AstraZeneca’da 2000 yılından bu yana görev yapan İncesu, şirketin farklı alanlarında çalıştığı yönetici pozisyonlarının ardından AstraZeneca Türkiye’de Pazar Erişimi Departmanı’nın kuruluşunda görev aldı. 2012 yılına kadar Pazar Erişimi Direktörü görevini sürdüren Pelin Eriştiren İncesu, 2012 Eylül ayında Medikal ve Dış İlişkiler Direktörü olarak atandı.  İncesu, 2014 yılı başından bu yana Pazar Erişim ve Kardiyovasküler, Metabolizma, Onkoloji’den Sorumlu İş Birimi Direktörü olarak görev yapıyordu. Pelin Eriştiren İncesu, yeni göreviyle ilgili “AstraZeneca’nın yenilikçi iş anlayışı, hasta merkezli yapısı, bilime ve yeni keşiflere verdiği öncelik hastalarımızın hayatlarında anlamlı farklar yaratıyor. 21. Yüzyıl sağlık sektörüne yön veren bu şirkette sağlık alanında yarattığımız değer, ülkemizde de karşılanmamış ihtiyaçlara çözüm getirmektedir. Bu değerin bir parçası olmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Yeni görevimde, ülkemizin sağlık ihtiyaçlarına farklı çözüm önerileri getirmek konusuna öncelik vereceğim.” dedi.  http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/astrazeneca-turkiyenin-yeni-ulke-baskani-dr-pelin-eristiren-incesu

BASF, ilaç teknolojileri alanındaki inovatif çözümlerini İstanbul’da paylaştı

BASF, ilaç teknolojileri alanındaki inovatif çözümlerini İstanbul’da paylaştı

Dünyanın lider kimya şirketi BASF’nin düzenlediği İlaç Teknolojileri Konferansı’na (Pharmaceutical Technologies: Skin Delivery & Solid Dosage Forms) sektörün önde gelen firmaları, bürokrasiden yöneticiler ve Sivil Toplum Kuruluşlarının temsilcileri ile akademisyenler katıldı. İstanbul’da düzenlenen konferansta ilaç sektörüne yönelik gelişmeler ve inovasyonlar ele alındı.Konferansın açılışı, BASF Türkiye, Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesi Başkanı ve BASF Türk CEO’su Volker Hammes tarafından yapıldı. BASF Avrupa İlaç Bileşenleri ve Hizmetleri Direktörü Dr. Martin J. Klatt, konferansta BASF’nin ilaç sektörüne yönelik sunduğu çözümleri ve inovasyonları anlattı. Klatt, BASF’nin ilaç etken maddelerini güvenli ve en yüksek kalite standardıyla sektörün hizmetine sunduklarını söyledi. BASF’nin bilgi birikimi ve uzun yıllara dayanan tecrübesi ile müşteri ihtiyacına yönelik özel ilaç hammaddelerini yüksek gizlilik ilkesiyle ürettiğini ifade eden Klatt, fonksiyonel ve inovatif yardımcı maddeler ile katı oral dozaj maddeler için bağlayıcılara, kaplamalara, dağıtıcılara ve çözündürücülere odaklandıklarını da sözlerine ekledi. BASF’nin polimerizasyon teknikleri hakkında bilgi veren Dr. Martin J. Klatt, BASF’nin sağladığı çözümler sayesinde müşterilerinin, rekabetçi jenerik ilaç pazarında rakiplerinin önüne geçebildiklerini aktardı.Konferansın konuşmacıları arasında; Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu Başkan Yardımcısı Dr. Hakkı Gürsöz, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ahmet Oğul Araman, BASF Global Geliştirme ve Teknik Pazarlama Müdürü Norman Richardson, BASF Avrupa İlaç Uygulama Laboratuvarı Müdürü Thorsten Cech, Beslenme ve Sağlıktan sorumlu Satış ve Endüstri Bölüm Müdürü Tanju Cepheli, BASF Türkiye İş Merkezi Teknik Müdürü Cihan Sancaktaroğlu ve Pharmavision AR-GE – Ürün Transfer Müdürü Dr. Ecz. Yıldız Özalp da yer aldı.BASF Hakkında BASF olarak biz kimya yaratıyoruz ve bunu 150 yıldır yapıyoruz. BASF, 113.000 çalışanı ve 200 milyar TL’yi aşkın (74 milyar Avro) yıllık satış rakamı ile dünyanın lider kimya şirketi unvanını taşıyor. Ekonomik başarıyı, sosyal sorumluluk ve çevre korumasıyla birleştiren BASF, Ar-Ge yatırımları ve buluşları sayesinde neredeyse tüm endüstriyel alanlarda faaliyet gösteren şirketlere ürün sağlıyor ve hayatı kolaylaştırıyor. Kimyasal, plastik, performans ürünleri, ziraat, petrol ve gaz gibi geniş bir yelpazeye yayılan BASF ürün ve çözümleri, yeryüzündeki kıt kaynakların korunmasına katkıda bulunmanın yanı sıra gıda ve besinlerin sağlıklı üretilmesini sağlıyor ve yaşam kalitesinin yükselmesine yardımcı oluyor. Kısacası BASF, sürdürülebilir bir gelecek için kimya yaratıyor. BASF hisseleri Frankfurt borsası (BAS), Londra borsası (BFA) ve Zürih borsasında (AN) işlem görmektedir.http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/basf-ilac-teknolojileri-alanindaki-inovatif-cozumlerini-istanbulda-paylasti

Buğday ve Bilgi Üniversitesi'nden Ekolojik Sosyal Girişimcilik Dersi

Buğday ve Bilgi Üniversitesi'nden Ekolojik Sosyal Girişimcilik Dersi

Buğday Derneği ve Bilgi Üniversitesi, Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi'nde  Ekolojik Sosyal Girişimcilik başlıklı bir yaz okulu düzenliyor. "Ekonomi,Tarım, Turizm ve İnsan Yerleşimlerinde Ekolojik Yaklaşımlar Üzerine" alt başlığı taşıyan, 11-17 Ağustos 2012 tarihlerinde düzenlenecek dersin koordinatörlüğünü İstanbul Bilgi Üniversitesinden Yrd.DoçDr.Alper Akyüz ve Buğday Ekolojik Yaşam Derneğinden Güneşin Aydemir tarafından yürütülüyor.Ekolojik Sosyal Girişimcilik nedir? Bugün, gezegenimizin yüz yüze kaldığı sorunları bir ağacın dallarına yerleştirseydik eğer, ağacımızın köklerinde kopukluklar bulurduk muhtemelen. Açlık, gıda krizi, iklim değişikliği, biyolojik çeşitliliğin yok olması, habitat kaybı, kirlilik, doğal kaynakların paylaşımından doğan savaşlar, kırsalın insansızlaşması, kentlerin kalabalıklaşması, eşitlik sorunları, haklara dair tartışmalar, ekonomik darboğazlar, adil olmayan paylaşımlar….  Bugün karşımıza sorun olarak çıkan her ne varsa temelinde yatan, insanoğlunun doğa ve doğal süreçlerle olan bağını koparmış olmasından kaynaklanıyor. Doğa, insana kendini nasıl doyuracağından, nasıl tedavi edeceğine; barınağını nasıl inşa edeceğinden, üretimini nasıl değere dönüştüreceğine; bireyler arasındaki paylaşımların ne şekilde düzenleneceğinden, nasıl eğlenip üzüleceğine kadar yaşamın her alanında ilham kaynağı olmuştur. Doğa ile bağımızı tazelemeden, onu yeniden anlamadan yaşam için fark yaratan bireyler haline gelebilmemiz mümkün görünmüyor. Her ne iş yapıyor olursak olalım, hangi okulda hangi meslek için eğitim alıyorsak alalım, bu temel soruna çözüm üreten bireyler haline gelebiliriz. Yaşamla ilişkimizde ufak bir değişiklik yaparak, etrafımızda olan bitenin büyük resimdeki yerini algılayarak dünyayı hem kendimiz hem de gelecek nesiller için yaşanabilir bir mekan haline getirmek mümkün. Ekolojik Sosyal Girişimcilik, bu amaç için herkesin kendi yetenek ve deneyimiyle çalışması, kendi koşulları içinde elinden gelenin en iyisini yapabilmesi için yeni bir bakış açısı veriyor. Mevcut durumunuzda, herhangi yeni bir araç veya fırsata ihtiyaç duymadan, kendi imkanlarınızla ve yaşamınızın içinde fark yaratıyor ve ekolojik bütüne katkı sağlıyor iseniz siz bir ekolojik sosyal girişimcisiniz demektir. GE280 Ekolojik Sosyal Girişimcilik Dersi konuları Sürdürülebilirlik, ekoloji ve ekonomi, doğa koruma ve ekoloji hareketleri, ekolojik tarım, yenilenebilir enerji sistemleri, sürdürülebilir insan yerleşimleri, ekolojik turizm... Nasıl yapılacak? Bu dersi başarıyla tamamlayan öğrencilerin insan etkinliklerinin ve gezegenin temel sorunları ile arasındaki bağlantıların farkına varabilmeleri, sosyal sorumluluk ve sosyal girişimcilik kavram ve eylemleri hakkında derinlemesine, somut ve eleştirel bir bilgi temeli geliştirmeleri, ekolojik yaşam pratikleri geliştiren kişi, kurum ve çalışmalar hakkında birinci elden bilgi edinmeleri ve bütüncül bir bakış açısıyla kendi yaşamlarında ve çalıştıkları / çalışacakları alanda yaşamın bütünü için fark yaratma yolarını araştırabilmeleri amaçlanmaktadır. Bu amaca uygun olarak program derslerin verileceği Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi’nin (Çanakkale Küçükkuyu) bulunduğu Kazdağları yöresindeki uygulamalı örnekler üzerinden inceleme gezileri, tartışma oturumları, tartışma ve rol oyunları, çeşitli alıştırmalar, belgesel filmler ve zanaat ustaları ile uygulamalı programların (sabun yapımı vb.) dünya sistemine küresel ve bütüncül bir bakış ve diğer kuramsal analizler ve politika önerileri çerçevesinde ele alınması yöntemini izleyecek. Ders 7 gün içinde toplam yaklaşık 36 saat ders/sunum ve 5 saat ders dışı uygulamadan oluşmaktadır ve derse en az %70 devam zorunluluğu bulunmaktadır. Dersin değerlendirmesi deneyimlerin öğrenciler tarafından yeniden gözden geçirileceği etkinlik izlenim ve raporları, küçük sınavlar, proje önerisi çalışması ve aktif katılım üzerinden yapılacaktır. Dersler Türkçe, önerilen kaynaklar Türkçe ve İngilizce dillerindedir. Öğretim kadrosu Program çerçevesinde dersler bu alanda çalışma yürüten farklı üniversitelerden öğretim üyeleri, pratik çalışmaları yürüten kişiler ve ziyaret edilen uygulama hakkında bilgi verecek yöre sakinleri tarafından yürütülecektir. Dersin koordinatörlüğü İstanbul Bilgi Üniversitesinden Yrd.DoçDr.Alper Akyüz ve Buğday Ekolojik Yaşam Derneğinden Güneşin Aydemir tarafından yürütülmektedir. Pratik bilgiler - Bilgi Üniversitesi tarafından belirlenen Yaz Okulu ders fiyatları KDV dahil 1782 TL’dir ve ödeme Bilgi Üniversitesine yapılacaktır. GE280 dersi için bu fiyata Dedetepe Çiftliğinde 7 gün konaklama ve yemek de dahildir. Ders ödemesi yapmayacak burslu öğrencilerden ise 490 TL (KDV Dahil) konaklama ve yemek ücreti alınacaktır. - Ders Buğday Ekolojik Yaşam Derneğinin Çanakkale ili Küçükkuyu ilçesi Adatepebaşı köyünde bulunan Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezinde (www.camtepe.org) gerçekleşecek ve çevredeki köy, çiftlik ve işletmelere yapılacak ziyaretlerle desteklenecektir. - Konaklama Çamtepe’ye 6 km, Küçükkuyu şehir merkezine ise 7 km mesafedeki bir TaTuTa çiftliği olan Dedetepe Çiftliğinde (www.dedetepe.org) gerçekleşecektir. Dedetepe Çiftliği, ekolojik yaşam pratiklerini hayata geçirmeye çalışan, doğal ortam içinde kurulmuş bir çiftliktir. Konaklamalar, bungalow benzeri tahta kulübeler ve geleneksel Moğol çadırları içinde gerçekleşmektedir. Katılımcıların odaları başkalarıyla paylaşmaları da gerekecektir. - Çiftlik alternatif ve yenilenebilir enerji kaynakları olan rüzgar ve güneş enerjisinden elektrik üretmektedir. Bu nedenle katılımcılar elektrik kullanımı konusunda dikkatli olmayı da deneyimleyeceklerdir. Kısıtlı elektrik ve ekolojik kaygılar nedeniyle klima, buzdolabı gibi aletler kullanılmamaktadır. - Tuvalet ve duşlar ortak kullanım için tasarlanmıştır. Duşlarda güneş enerjisi yardımı ile sıcak su sağlanmaktadır. - Çiftlikte internet olanağı mevcuttur. - Çiftlikte sunulan yemekler vejetaryendir. - Ders saatleri dışında Küçükkuyu sahilinde ve/veya yakındaki Mıhlı Çayı’nda serinlemek mümkün olduğundan mayo ve doğa yürüyüşleri için uygun kıyafet ve ayakkabı bulundurulması önerilir. - Dersten bir gün önce Küçükkuyu’ya ve ders bitimi akşamı ya da ertesi günü Küçükkuyu’dan ulaşım öğrencilerin kendi sorumluluğundadır. Ders mekanlarına ve ihtiyaçlar için Küçükkuyu merkeze ulaşım için toplu ulaşım sağlanacaktır. İletişim ve başvuru Derse kayıt için koordinatör öğretim üyesinin onayı gerekmektedir. Bilgi ve iletişim için lütfen Alper Akyüz’le bağlantıya geçin (alper.akyuz@bilgi.edu.tr, (212) 3115404). Derse Bilgi Üniversitesi dışından üniversite öğrencileri de kayıt yaptırabilir. Ders kredisinin geçerli sayılabilmesi için bu öğrencilerin bölümlerinden onay alması gerekmektedir. Ders Bilgi Üniversitesi bünyesinde Rektörlük ve Sivil Toplum Çalışmaları Merkezi desteğiyle ve Buğday Ekolojik Yaşam Derneği ile ortak olarak genel seçmeli (General Elective) bir ders olarak açılmaktadır.http://www.bugday.org

http://www.biyologlar.com/bugday-ve-bilgi-universitesinden-ekolojik-sosyal-girisimcilik-dersi

18. Dünya Organik Kongresi Deklarasyonu

18. Dünya Organik Kongresi Deklarasyonu

Organik ve doğa dostu tarım yöntemlerinin dünya nüfusunu doyurabileceğini artık biliyoruz. Organik tarım alternatif geçim kaynakları yaratarak insanları yoksulluktan kurtarıyor; bozulmamış, topraklarda yetişen besin değeri yüksek gıdalar, sağlıklı bir ekosistem yaratıyor.Gerçek gıda, sürdürülebilir tarım ve sağlıklı beslenme konularında dünyanın önde gelen isimlerinin biraraya geldiği IFOAM 18. Dünya Organik Kongresi, 13-15 Ekim 2014 tarihlerinde, Buğday Derneği ev sahipliğinde İstanbul'da düzenlendi. 79 ülkeden 1000’e yakın kişinin katıldığı kongre, organik dünyanın birbirinden önemli isimlerini İstanbul’da buluşturdu, organik köprüler kurulmasına vesile oldu.Bu kongre vesilesiyle bir kez daha gördük ki, organik tarım uygulamaları iklim değişikliği, yoksulluk, yetersiz beslenme, zehirli maddelere ve kimyasallara maruz kalma, ekosistem tahribatı, doğal hayatta ve çiftliklerdeki biyolojik çeşitliliğin yok olması ile ilgili olarak baskın tarım paradigmasının neden olduğu küresel eğilimleri tersine döndürüyor. Üreticiyle tüketicinin aracısız biraraya geldiği “Topluluk Destekli Tarım” modelleri giderek yaygınlaşarak, sürdürülebilir gıdaya bizi bir adım daha yaklaştırıyor.Buğday Derneği olarak biz de, karar vericiler başta olmak üzere tüm dünya vatandaşlarını, organik ve ekolojik yaklaşımları kabul etmeye, kucaklamaya, paylaşmaya ve çoğaltmaya davet ediyoruz. Bu yolda ilerlemeye ve yolu açmaya, sizlerin yardımlarıyla devam edeceğiz. 18. Dünya Organik Kongresi Deklarasyonu - İstanbul, Türkiye - 13-15 Ekim 2014Biz, dünyanın organiğe önem veren insanları, insanlığın dünya üzerinde sürdürülebilirliğini sağlamasına yardım etmek üzere, Organik Tarım İlkeleri’nin ortaya konabileceği, yenilikçi yolları topluma sunmak için biraraya geldik. Sürdürülebilirlik mücadelesine kendimizi adamış olarak, köprüler kurmak için herkese, örgütler ve kurumlara elimizi uzatıyoruz. 18. Dünya Organik Kongresi sırasında tarım sistemimizi nasıl tanımladığımız, yaşamlarımızı nasıl tasarladığımız ve geleceğimiz için nasıl stratejiler oluşturduğumuzla ilgili bir kavram olan Organik 3.0’ı geliştirmek için bir adım atmak üzere bir araya geldik.BaşarılarımızDünyanın dört bir yanında çığır açan fikirlerle ortaya çıkan organiğin öncülerinin sesleri duyuldu (Organik 1.0). Milyonlarca insan, tarımsal ekoloji ve sürdürülebilir değer zincirine dayalı tarım sistemlerinin uygulanabilir ve karlı olduğunu kanıtlayan geniş bir bilgi birikimi elde etti ve alternatif pazarlar yarattı. Milyonlarca insan, 65 milyar Amerikan doları hacmindeki resmi sertifikalı zincirlerin parçası olarak, organik ürünleri üretiyor, pazarlıyor ve tüketiyor; ayrıca ölçülemeyen milyonlarcası da alternatif pazar sistemleri kapsamında üretiyor ve satıyor (Organik 2.0). Sürdürülebilirlikle ilgili konuların küresel olarak tanınması konusundaki etkimiz doğrudan pazara olan etkimizin ötesine yayılıyor, konuyla ilgili diğer girişimlerde de yankı uyandırıyor ve onları etkiliyor.Vizyonumuz ve Katkımız Tüketicilerin, politika yapanların, işletmelerin ve tüm diğer kurumların, organik ilkeleri sürdürülebilirlik için başlıca yaklaşım olarak görmesi ile ortak faydaya katkı sağlayan bir organik yaklaşım öngörüyoruz – sürekli olarak gelişen ve olumlu etkiler elde etmek için yol gösteren bir yaklaşım.Organik tarımın dünyamızı nasıl besleyip doyurabileceğini biliyoruz. İnsanları, geçim kaynaklarını sağlayarak yoksulluktan kurtarıyor, yenilenebilir bereketli topraklarda yetişen besin değeri yüksek gıdalar, sağlıklı bir ekosistem ve karşılıklı olarak destekleyici, birbirine bağlı değer zincirleri yaratıyor. Çeşitli kültür ve geleneklerin bilgilerini temel alan ve tarımsal ekolojinin bilimsel çalışmaları ile güçlenen organik ilkeler  ve uygulamalar, özel işletme etiği ve kamu yönetimini geliştirmek için yol gösteriyor.Bilimsel çalışmalar ve yaygın deneyimler organik uygulamaların, iklim değişikliği, yoksulluk, yetersiz beslenme, zehirli maddelere maruz kalma, ekosistem tahribatı, yaban hayatta ve çiftliklerdeki biyolojik çeşitliliğin yok olması ile ilgili olarak baskın tarım paradigmasının neden olduğu küresel eğilimleri tersine döndürmeye yardımcı olduğunu gösteriyor. Organik uygulamalar, küçük, orta ve büyük ölçekli faaliyetler halinde yürütülebilir. Bu uygulamaların hepsi birlikte topluluk oluşturur, kültürleri zenginleştirir, biyolojik çeşitliliği korur, yenilikle geleneksel bilgiyi birleştirir ve insan haklarına saygı duyar.YaklaşımımızSürdürülebilirlik için organik yaklaşımın niş bir alan olmadığını beyan ediyoruz; bu yaklaşım toplumun ana tercihi haline gelmeli ve gelişip yaygınlaşması için teşvik edilmelidir. Organik 3.0, çiftçilerin ekolojik, ekonomik, toplumsal ve kültürel engelleri aşmalarında bütünleyici ve yenilikçi yaklaşımların önemini vurgular.Herkesi, tarımda sürdürülebilirliğin özü ve gerçekten sürdürülebilir bir geleceğin temeli olarak organik yaklaşımları kabul etmeye ve kucaklamaya çağırıyoruz.Daha kapsayıcı ve erişilebilir, şeffaf ve kapsamlı, çeşitliliğe saygı gösteren ve yerel sorunlara yerel çözümleri destekleyen bir organik yaklaşım öneriyoruz.Kendi bileşenlerimiz arasında ve onların ötesinde, etkinliklerin sinerji yaratacak şekilde koordine edilmesine destek olacağımıza söz veriyoruz. Tüketimle ilgili küresel eğilimleri önemsiyor ve bunları etkiliyoruz; üretim zincirindeki en zayıf halkaların da gelişmesine fırsat sağlamak için pazar mekanizmalarını dönüştürüyoruz. Güvenilir pazar garanti yöntemlerimizi geliştirip yenilerken, yerelden uluslararasına tüm pazarlardaki varlığımızı genişletme fırsatını değerlendiriyoruz.Aynı amaçları paylaştığımız paydaşlarla ortak ağlar ve işbirlikleri geliştireceğiz ve onları tarım sektörünün iyileştirilmesine dahil olmaya davet edeceğiz.Üzerinde çalıştığımız ürünlerin kapsamını, gıdanın ötesine geçerek tekstil, kişisel bakım ürünleri, ormancılık, enerji, süs bitkileri gibi tarımı temel alan tüm sektörler için tüm coğrafyalara, nüfus gruplarına, kırsal ve kentsel alanlara genişletmeye devam edeceğiz.Sorumluluğumuz ve Taahhüdümüz Tüm paydaşları, birbirimize bağımlılığımızı kabul etmeye ve insanlığın ortak sağlığı ve refahı için sorumluluğu paylaşmaya çağırıyoruz. Organik paradigmayı güçlendiren ve eğitim kampanyaları ve araçlarla onu destekleyen bir politika reformu istiyoruz. Olumsuz etkileri olan tarım uygulamalarını ve girdileri azaltmak, çeşitliliği arttırmak, adaleti sağlamak ve beslenme ve sağlığın iyileşmesi için diğer insanlara elimizi uzatıyoruz ve onlara köprüler kuruyoruz.Üreticilere önem verip organik olmayan uygulamalardan organik uygulamalara geçmelerini ve/ya mevcut organik uygulamaları geliştirmelerini sağlayarak başlıca organik uygulamaların geniş çapta kabul görmesi için çalışmayı taahhüt ediyoruz.Ayrıca, üreticiler ve onların değer zincirleri için yeni pazar olanakları açılmasını savunmayı ve sağlamayı taahhüt ediyoruz; böylece organik üretim, düzenli bir şekilde hayatlarına devam etmelerini ve ailelerine ve topluluklarına bakabilmelerini sağlar. Yeni organik çiftçileri ve tüketicileri yetiştirip eğiteceğiz; böylece onlar gelecek nesillerin sağlıklı toplulukları ve toplumsal refahı hedefleyen liderleri olabilecekler.Daha fazla fırsat, sağlık ve ekosistem faydası yaratmak adına, sistem ve ürünlerde çeşitliliği sağlamaya söz veriyoruz. Yönetimlerde ve politika oluşturmada organik hareketin çıkarlarını ve fikirlerini temsil eden, organik tarımın getireceği kazanımları bilen ve takdir eden bir varlık göstermeye ve kalıcı bir söz hakkı oluşturmaya çalışıyoruz. Organik üretici ve tüketicileri adil olmayan politikalardan korumak ve kirletenleri eylemlerinden sorumlu tutmak için daha fazla çalışacağız.Hem kendimizi, hem ortaklarımızı, hükümetleri ve diğer herkesi, organik paradigmanın başarılarının daha da geliştirilmesi için insan kaynakları ve finansal kaynaklar tahsis etmeye çağırıyoruz. Olumlu etkimizi en yüksek düzeye çıkarmak için, çok farklı alanlardaki bilimsel araştırmaların sonuçlarını daha da geliştirmeye ve yaymaya kendimizi adıyoruz. Uzmanlık ve teknikleri araştırma, oluşturma ve paylaşmaya, yerel ve yerli halkalara özgü bilgileri yeniden canlandırmaya, tohumları ve türleri dünya için ortak kaynaklar olarak paylaşmaya devam etmeyi taahhüt ediyoruz.Sürdürülebilirlik için mücadele edenleri bilgilerini, tekniklerini, yöntemlerini ve teknolojilerini paylaşmaya davet ediyoruz; böylece, herkes için ortak faydası olacak şekilde, Organik Tarım İlkeleri ile uyum içinde bütünleşebilirler; insanların ve ekosistemlerin birbirine bağımlı olması hakkında yenilenmiş bir farkındalıkla uygulamaya geçebilirler ve topluma nüfuz edebilirler. Genellikle organik hareket dışında kalmış kişi ve grupların yeteneklerini ve yeniliklerini tanıyoruz ve onlara yeni ortaklıklar, işbirliği ve sinerji teklif ediyoruz.İleriye doğru ortak yolumuzu, organik hareketin bir sonraki dönemini belirten Organik 3.0 olarak ifade ediyoruz ve tüm tarafları ekolojik tarım yaklaşımlarını proaktif olarak desteklemeye ve hedeflediğimiz büyük gelişmeyi duyurmaya teşvik ediyoruz.*Deklarasyonun orjinalini (ingilizce) buradan okuyabilirsiniz.http://www.bugday.org

http://www.biyologlar.com/18-dunya-organik-kongresi-deklarasyonu

Kıbrıs’ın Güneyinde Artan Tilki Popülasyonu Endişe <b class=red>Yaratıyor</b>

Kıbrıs’ın Güneyinde Artan Tilki Popülasyonu Endişe Yaratıyor

Kıbrıs’ın güneyinde tilki popülasyonundaki hızlı artışın fauna dengesine karşı bir tehdit oluşturduğu belirtilirken, çiftiler, avcılar ve Avcılık Fonu’nun bu konuda yoğun endişelerinin olduğu haber verildi.

http://www.biyologlar.com/kibrisin-guneyinde-artan-tilki-populasyonu-endise-yaratiyor

Tıpta bir ilk daha: 3-D Yazıcı ile üretilen karaciğer nakli yapılmaya başlandı

Tıpta bir ilk daha: 3-D Yazıcı ile üretilen karaciğer nakli yapılmaya başlandı

Organ nakilleri alanında çok önemli bir eşik daha geçildi. Bilim insanları tarafından geliştirilen yeni nesil 3-D Yazıcılar sayesinde, üretilen organların kopya modeller ile ameliyat öncesi planlanabilecek.

http://www.biyologlar.com/tipta-bir-ilk-daha-3-d-yazici-ile-uretilen-karaciger-nakli-yapilmaya-baslandi

Yapay Yaprak : Bilim İnsanları Karbondioksiti Yakıta Çevirdi

Yapay Yaprak : Bilim İnsanları Karbondioksiti Yakıta Çevirdi

ABD Enerji Bakanlığı Argonne Ulusal Laboratuvarı tarafından yapılan yeni araştırma ve Illinois Üniversitesi tarafından yapılan yeni araştırmada , araştırmacılar karbondioksiti güneş ışığı kullanarak yararlı bir enerji kaynağına dönüştürecek bir yol buldular.

http://www.biyologlar.com/yapay-yaprak-bilim-insanlari-karbondioksiti-yakita-cevirdi

İnsan embriyosunu koruyan virüs DNA’da gizleniyor

İnsan embriyosunu koruyan virüs DNA’da gizleniyor

Hayatta kalmamız ve karmaşık vücut yapımız tamamen ilk insan embriyolarında bulunmuş olan kaçak yolcuların “virüs”lerin eseri olabilir.

http://www.biyologlar.com/insan-embriyosunu-koruyan-virus-dnada-gizleniyor

GSK’da kadın CEO dönemi! Yönetime Emma Walmsley getirildi

GSK’da kadın CEO dönemi! Yönetime Emma Walmsley getirildi

Dünyanın en büyük ilaç firmalarından birisi olan GlaxoSmithKline (GSK) yönetimende kadın CEO dönemi başlıyor!

http://www.biyologlar.com/gskda-kadin-ceo-donemi-yonetime-emma-walmsley-getirildi

Bitki Hücrelerinden Yiyecek Üreten Mutfak Aleti Geliştirildi

Bitki Hücrelerinden Yiyecek Üreten Mutfak Aleti Geliştirildi

Finlandiya’da çalışan araştırmacılar, bir biyoreaktörün içinde bulunan bitki hücrelerini kullanarak besin içeriklerini, yani bitkilerde bulunan sağlıklı bileşenlerin tümünü yetiştiren bir aygıt icat etti.

http://www.biyologlar.com/bitki-hucrelerinden-yiyecek-ureten-mutfak-aleti-gelistirildi

Binlerce Yeni Bağışıklık Sistemi Sinyali Keşfedildi

Binlerce Yeni Bağışıklık Sistemi Sinyali Keşfedildi

İmmünoterapi, otoimmün hastalıkları ve aşı gelişimi için uygulama potansiyelleri bulunan binlerce yeni bağışıklık sistemi sinyali keşfedildi.

http://www.biyologlar.com/binlerce-yeni-bagisiklik-sistemi-sinyali-kesfedildi

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar: Genel Bakış, Ürünlere Örnekler ve Dikkat Edilmesi Gereken Sorunlar

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar: Genel Bakış, Ürünlere Örnekler ve Dikkat Edilmesi Gereken Sorunlar

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) ile ilgili tartışmalar aralıklarla gündeme gelse de, bu tartışmalardan yola çıkarak gerçek anlamıyla bilimsel bir algının halk arasında yaratılmasının oldukça güç olduğu görülmektedir.

http://www.biyologlar.com/genetigi-degistirilmis-organizmalar-genel-bakis-urunlere-ornekler-ve-dikkat-edilmesi-gereken-sorunlar


Zebra Balığında Omurilik Yenilenmesi Sağlayan Protein Keşfedildi

Zebra Balığında Omurilik Yenilenmesi Sağlayan Protein Keşfedildi

Tatlı suda yaşayan bir zebra balığını akvaryumcudan düşük bir fiyata alabilirsiniz; ama bu balığın yapabildiği bir şey var ki, o paha biçilmez:

http://www.biyologlar.com/zebra-baliginda-omurilik-yenilenmesi-saglayan-protein-kesfedildi

Böcekler Olmasaydı Ne Olurdu?

Böcekler Olmasaydı Ne Olurdu?

Yeryüzündeki her bir canlının ekosistemin devamı açısından büyük bir faydası var. Türler, yaşadıkları bölgelerde toprak, hava, su ve diğer canlı gruplarıyla etkileşimlerinde gezegenimizin ekosistemini oluşturuyor.

http://www.biyologlar.com/bocekler-olmasaydi-ne-olurdu

Yetişkin hücreleri kök hücreye dönüştürecek kokteyl

Yetişkin hücreleri kök hücreye dönüştürecek kokteyl

Kudüs’te bulunan Hebrew Üniversitesi araştırmacıları, yetişkin hücreleri kandırarak pluripotent (gelişen bir embriyonun erken aşamalarında var olan,

http://www.biyologlar.com/yetiskin-hucreleri-kok-hucreye-donusturecek-kokteyl

 Tıbbi cihazlarda ciddi güvenlik endişesi

Tıbbi cihazlarda ciddi güvenlik endişesi

Birçok büyük internet sitesini etkileyen DDos saldırılarını sıcak koltuğumuzdan izlerken doğru soruları sormayı ihmal mi ediyoruz? “Acaba sağlık bilgilerim güvende mi?

http://www.biyologlar.com/tibbi-cihazlarda-ciddi-guvenlik-endisesi

Yeni keşfedilen yarasa kanatlı dinozor uçabiliyor muydu?

Yeni keşfedilen yarasa kanatlı dinozor uçabiliyor muydu?

Küçük, tüylü bir dinozor, yarasa kanatlarına benzer zarlı kanatları sayesinde, kısa mesafelerde uçma ve süzülme eylemlerini gerçekleştirebiliyordu.

http://www.biyologlar.com/yeni-kesfedilen-yarasa-kanatli-dinozor-ucabiliyor-muydu

Dünyanın En Korkunç 10 Hayvanı

Dünyanın En Korkunç 10 Hayvanı

Hayvan krallığının büyük bir çoğunluğu çok sevimli yaratıklarla doludur. Ancak bazı hayvanlar bu açıklamaya uymuyor.

http://www.biyologlar.com/dunyanin-en-korkunc-10-hayvani

Kanserin İmmünoterapiden Kaçma Yeteneğine Karşı Savaş

Kanserin İmmünoterapiden Kaçma Yeteneğine Karşı Savaş

Kanserin tedavisinin zor olmasının en büyük nedenlerinden birisi, kanserli hücrelerin bağışıklık sisteminin müdahalelerinden kaçmalarını sağlayacak çeşitli ve çok ihtimalli mekanizmalar geliştirmiş olmasıdır.

http://www.biyologlar.com/kanserin-immunoterapiden-kacma-yetenegine-karsi-savas

Hayvanlarda kendiliğinden davranışları yöneten nedir?

Hayvanlarda kendiliğinden davranışları yöneten nedir?

Biliminsanları, hayvanlarda, alışık olmadıkları çevre koşullarında bile (ışık veya ses gibi yön gösterici ipuçları olmadan) yiyecek ve diğer yaşamsal kaynaklara ulaşabilmelerini sağlayan bir beyin aktivitesi olduğunu belirledi.

http://www.biyologlar.com/hayvanlarda-kendiliginden-davranislari-yoneten-nedir

Aziz Sancar Kimdir ?

Aziz Sancar Kimdir ?

Aziz Sancar, 8 Eylül 1946 yılında Savur da doğmuş Türk akademisyen, biyokimyager, moleküler biyolog ve bilim adamıdır.

http://www.biyologlar.com/aziz-sancar-kimdir-

Beyin, Glikozdan Fruktoz Üretiyor!

Beyin, Glikozdan Fruktoz Üretiyor!

Hwang ve diğerlerine göre basit bir şeker olan fruktoz insan beyninde üretilir. Fotoğraf: Pete Linforth / Sci-News.com.

http://www.biyologlar.com/beyin-glikozdan-fruktoz-uretiyor


Çölyak Hastalığı İçin Viral Tetikleyici ?

Çölyak Hastalığı İçin Viral Tetikleyici ?

Araştırmacılar, yaygın görülen iyi huylu bir insan virüsü; fare modelinde çölyak hastalığına yol açan bir bağışıklık tepkisini tetikleyebileceğini gösterdi.

http://www.biyologlar.com/colyak-hastaligi-icin-viral-tetikleyici-

Mikrobiyom haritası: İnsana dair yeni bir kavram ortaya çıktı!

Mikrobiyom haritası: İnsana dair yeni bir kavram ortaya çıktı!

Antibiyotiklerle iyileşiyoruz derken hasta mı oluyoruz? Mikroplarla zayıflamak mümkün mü? Biyoteknoloji mikroplardan nasıl fabrikalar yaratır?

http://www.biyologlar.com/mikrobiyom-haritasi-insana-dair-yeni-bir-kavram-ortaya-cikti

Otobüs Büyüklüğünde Deniz Sürüngeni Fosili Bulundu

Otobüs Büyüklüğünde Deniz Sürüngeni Fosili Bulundu

Yeni bir pliozor (pliosaur) fosili, Rusya’da keşfedildi ve bu dev avcı deniz sürüngeni grubunun evrimine dair bugüne kadarki algı ve bilgimizi değiştirdi. Görsel Telif: Andrey Atuchin

http://www.biyologlar.com/otobus-buyuklugunde-deniz-surungeni-fosili-bulundu

Arktik Okyanusu’nda Buzullar Eriyor, Seyrediyoruz!

Arktik Okyanusu’nda Buzullar Eriyor, Seyrediyoruz!

Dünyamızın Arktik (Kuzey Buz Okyanusu) bölgesi inanılmaz derecede hızlı bir değişimden geçiyor. Küresel iklim değişikliğinin sonuçları dünyamızın can damarlarından biri olan buzulları fazlasıyla etkiliyor.

http://www.biyologlar.com/arktik-okyanusunda-buzullar-eriyor-seyrediyoruz

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0