Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 18 kayıt bulundu.

MİKROSKOP YAPISININ TANITILMASI HAZIRLIK SORULARI

1-Mikroskop ne işe yarar? Araştırınız. 2-Mikroskop çeşitleri nelerdir? Nerelerde kullanılır? Mikroskop genel anlamda gövde kolu ve alt kaide olmak üzere iki kısımdan oluşur. Bütün diğer parçalar bu iki parça üzerine yerleştirilir. Mikroskopların hareketli bir nesne tablası vardır. Bu nesne tablası kaba ve ince ayar kontrol düğmeleri ile aşağı ve yukarı hareket ettirilebilir.Lam ve lamel( preparat ) iki nesne klipsinin altına gelecek şekilde nesne tablasının üzerine yerleştirilir. 45 derece açılı tüpün üst kısmında değiştirilebilir bir oküler bulunmaktadır. Alt kısmında ise objektiflerin sabitlendiği bilye yataklı ve dört objektif yuvalı hareketli bir revolver vardır. Bir mikroskobun büyütmesi şu şekilde hesaplanır: MİKROSKOP BÜYÜTMESİ= OKÜLER X OBJEKTİF (Örneğin oküler 5x, objektif 40x olan bir mikroskobun büyütmesi = 5 X 40 = 200 olur.) Mikroskopta aydınlatma bir tarafı düzlem/ iç bükey ayna ve tablanın altındaki iris diyafram İle yapılmaktadır. Mikroskopta inceleme esnasında yapılması gerekenler şunlardır: ( Görüntünün odaklanması ) 1-Preparatı ( lam ve lameli ) nesne tablasının üzerindeki sıkıştırma klipslerinin altına yerleştirin. 2-Her zaman için en düşük büyütme seviyesi olan objektif ile çalışmaya başlayın. 3-Kaba ayar düğmesi ile nesne tablasını en üst seviyeye çıkartıncaya kadar tablanın kenarına bakın. 4-Daha sonra tüpe bakarak preparattaki görüntü belirinceye kadar kaba ayar düğmesini aşağıya doğru çevirin. 5-Kaba ayar yapıldıktan sonra ince ayar düğmesi ile keskin bir görüntü alıncaya kadar ayar yapın. 6-Büyütmeyi arttırmak için hareketli revolveri saat yönünde çevirerek ve her objektif değişikliğinde sadece ince ayar düğmesini ayarlayarak görüntüyü odaklayabilirsiniz. 7-Her büyütmede ışığa gereksinim artacağından iris diyafram daha fazla açılmalıdır. Mikroskop kullanımından sonra dikkat edilmesi gereken hususlar: 1- Mikroskop sadece gövde kolu üzerinden tutulmalı ve taşınmalıdır. 2-Objektifi tüpteki oküler ile birlikte en düşük büyütme seviyesine getirip bırakınız. 3-Aydınlatma sistemini kapatmayı unutmayınız. 4-Toz, mikroskop ve optik aksamın en kötü düşmanıdır. Bu nedenle mikroskobun hassas iç bölümlerine tozun girmesini engellemek için herhangi bir objektifi veya oküleri kesinlikle mikroskop üzerinden çıkartmayınız. 5-Eğer mikroskobun gövdesi ve tablası tozlu ise, tozun silinmesi için yumuşak pamuklu bez parçası kulanınız. 6-Tüm bu işlemlerden sonra artık mikroskobu koruma örtüsüyle örtebilirsiniz. (veya çantasına yerleştirebilirsiniz. )

http://www.biyologlar.com/mikroskop-yapisinin-tanitilmasi-hazirlik-sorulari

Mikroskop Kullanımı

Mikroskop ne işe yarar? Mikroskop çeşitleri nelerdir? Nerelerde kullanılır? Mikroskop genel anlamda gövde kolu ve alt kaide olmak üzere iki kısımdan oluşur. Bütün diğer parçalar bu iki parça üzerine yerleştirilir. Mikroskopların hareketli bir nesne tablası vardır. Bu nesne tablası kaba ve ince ayar kontrol düğmeleri ile aşağı ve yukarı hareket ettirilebilir.Lam ve lamel( preparat ) iki nesne klipsinin altına gelecek şekilde nesne tablasının üzerine yerleştirilir. 45 derece açılı tüpün üst kısmında değiştirilebilir bir oküler bulunmaktadır. Alt kısmında ise objektiflerin sabitlendiği bilye yataklı ve dört objektif yuvalı hareketli bir revolver vardır. Bir mikroskobun büyütmesi şu şekilde hesaplanır: MİKROSKOP BÜYÜTMESİ= OKÜLER X OBJEKTİF (Örneğin oküler 5x, objektif 40x olan bir mikroskobun büyütmesi = 5 X 40 = 200 olur.) Mikroskopta aydınlatma bir tarafı düzlem/ iç bükey ayna ve tablanın altındaki iris diyafram İle yapılmaktadır.Mikroskopta inceleme esnasında yapılması gerekenler şunlardır:( Görüntünün odaklanması ) 1-Preparatı ( lam ve lameli ) nesne tablasının üzerindeki sıkıştırma klipslerinin altına yerleştirin. 2-Her zaman için en düşük büyütme seviyesi olan objektif ile çalışmaya başlayın.3-Kaba ayar düğmesi ile nesne tablasını en üst seviyeye çıkartıncaya kadar tablanın kenarına bakın.4-Daha sonra tüpe bakarak preparattaki görüntü belirinceye kadar kaba ayar düğmesini aşağıya doğru çevirin.5-Kaba ayar yapıldıktan sonra ince ayar düğmesi ile keskin bir görüntü alıncaya kadar ayar yapın.6-Büyütmeyi arttırmak için hareketli revolveri saat yönünde çevirerek ve her objektif değişikliğinde sadece ince ayar düğmesini ayarlayarak görüntüyü odaklayabilirsiniz.7-Her büyütmede ışığa gereksinim artacağından iris diyafram daha fazla açılmalıdır. Mikroskop kullanımından sonra dikkat edilmesi gereken hususlar:1- Mikroskop sadece gövde kolu üzerinden tutulmalı ve taşınmalıdır. 2-Objektifi tüpteki oküler ile birlikte en düşük büyütme seviyesine getirip bırakınız.3-Aydınlatma sistemini kapatmayı unutmayınız.4-Toz, mikroskop ve optik aksamın en kötü düşmanıdır. Bu nedenle mikroskobun hassas iç bölümlerine tozun girmesini engellemek için herhangi bir objektifi veya oküleri kesinlikle mikroskop üzerinden çıkartmayınız.5-Eğer mikroskobun gövdesi ve tablası tozlu ise, tozun silinmesi için yumuşak pamuklu bez parçası kulanınız. 6-Tüm bu işlemlerden sonra artık mikroskobu koruma örtüsüyle örtebilirsiniz. (veya çantasına yerleştirebilirsiniz. )

http://www.biyologlar.com/mikroskop-kullanimi

Koaservat nedir? İlkin Koaservat Yapıları Nasıl Oluşmuştur? Yağların Canlılık Evrimi'ndeki Önemi...

Koaservatlar, "cansız" veya inorganik moleküllerden oluşan, ilk "canlı" (organik moleküllerden oluşan kompleks) özellikli moleküllerdir. Yani Dünya üzerinde var olan, olmuş ve olacak her canlının atası, ilkin hücreler olarak düşünebileceğimiz koaservatlardır. Bunlar, günümüz hücrelerinden çok daha ilkeldirler ve sadece bir zırh ile zırh içerisinde hapsolmuş moleküllerden ibarettirler. Ancak bu zırh belli oranda molekül transferine izin vermektedir; dolayısıyla ilkin bir madde alışverişine de izin vermektedir. Bunlara tekrar döneceğiz. İlkin koaservatların oluşabilmesi için 600 milyon yıllık bir süreç gerekmiştir. Bu süreç, Dünya'nın oluştuğu 4.5 milyar yıl öncesiyle, ilk canlılığın başladığı 3.9 milyar yıl öncesine kadar sürmüştür. Bu süreçte belki bugünkü canlıların atası olan koaservatlar haricinde pek çok canlılığa temel olma potansiyeli olan yapı gelişti; ancak bunların hemen hemen hepsi varlıklarını koruyamadılar ve yok oldular. Ancak bu sayısız denemeden bir grubu, bizim bugün "koaservat" dediklerimiz, yapılarını koruyabilecekleri kadar güçlü ve çevrelerine uygun durumdaydılar. İşte bunlar, Darwin'in deyimiyle "basit bir başlangıçtan, envai çeşitte canlılığa" doğru evrimleşecek ilk basamaktılar. Koaservatların, yani "ilkin hücrelerin" nasıl oluştuğunu anlayabilmek için günümüzde her bir canlıda mutlaka bulunan "hücre"lerin olmazsa olmaz özelliği olan “hücre zarından” bahsetmemiz gerekir. Çünkü bir "hücre", tanımı gereği bulunduğu ortamdan izole olan; ancak onunla alışveriş halinde bulunabilen, canlılık yapı birimidir. Yani izolasyon, burada anahtar kelimedir. Bu izolasyonu anlayabilmek için de “yağ moleküllerini” incelememiz gerekir: Yağlar (lipitler) canlılık için son derece önemli moleküllerdir. Isı sığalarının (bir cismin sıcaklığını 1 santigrat derece arttırmak için gereken ısı enerjisi miktarına denir) diğer moleküllere göre oldukça yüksek olması, yumuşak/darbe emici olmaları, enerji için kullanılabilmeleri, organları korumaları gibi özellikleri haricinde; moleküler anlamda çok önemli bi kimyasal yapıya sahiptirler: Yağ molekülleri, atomlarının diziliminden ötürü (ki aslında bu atomlar “yağ” molekülünü oluşturmak için bu şekilde dizilmezler; tıpkı "canlılık" tanmında olduğu gibi, bu atomları gören ve inceleyen insan türü doğadaki bu kimyasal yapıya “yağ molekülü” demiştir) “amfifilik” yapıdadır. Bu ne demektir? Teknik olarak “amfifilik kimyasallar”, kimyasal bileşimi dahilinde hem hidrofobik, hem de hidrofilik yapıda moleküllere sahip olan kimyasallardır. Peki bu iki yeni terim nedir? “Hidrofobik”, bir molekülün fiziksel ve kimyasal yapısından ötürü, sudan “nefret etmesi” demektir. Daha gerçekçi bir anlamıyla, H2O molekülleriyle arasındaki elektriksel etkileşim sonucu (elektron dizilimlerinden ötürü), su ve hidrofobik maddelerin birbirini fiziksel olarak "itmesi"dir. “Hidrofilik” moleküller ise, kimyasal yapılarından ve molekülün içerisindeki atomların elektron diziliminden ötürü, H2O molekülü ile etkileştiklerinde, suyu kendisine çeken, "su seven" maddelerdir. İşte amfifilik bileşikler, uzun yapıda kimyasallardır ve bunların bir ucunda "hidrofobik", bir ucunda ise "hidrofilik" moleküller yer alır. Gelin bunu bir görselle, daha net olarak anlayalım. Bir yağ molekülüne bakalım: Bu gördüğünüz bir lipit molekülüdür. Burada her ne kadar bu şekilde, “basit” halde çizilmiş olsa da, bir önceki yazımızda da değindiğimiz gibi orjinali aslında aşağıdaki gibi bir atomlar karmaşasıdır: Gördüğünüz gibi yağ dediğimiz yapı uç uca eklenmiş Karbon (C), Hidrojen (H), Oksijen (O) ve Nitrojen (N) atomlarından başka bir şey değildir. Ancak bu molekülün, hayatımızda olmazsa olmaz bir yeri vardır, birkaç önemli özelliğine yukarıda değinmiştik. Peki, yukarıda anlattığımız “amfifilik özellik”, ne işe yarar? Nasıl olur da bu özellik, lipitlere yani yağlara cansızlıktan canlılığın evrimi konusunda kelimenin tam anlamıyla “hayati” bir özellik katar? Bu sorunun cevabını, evinizde, lipit moleküllerini suyun içine atıp su içerisindeki oluşumları incelediğinizde kendi kendinize dahi verebilirsiniz. Bu “amfifilik yapı”, yağların “iki katmanlı” (bilayer) bir yapı oluşturmalarını sağlarlar. Bu, lipidleri önemli kılan ilk özelliktir. Bir diğer büyük önemleri ise, bu oluşturdukları ikili yapının, fiziksel olarak tüm varlıkların potansiyel enerjilerini minimuma indirme eğilimleri sebebiyle, küresel bir halde oluşmasıdır. İlk olarak bu iki tabakalı (bilayer) yapıyı bir görelim: Burada gördüğünüz yapı, sadece lipitlerden oluşmaktadır, yani yukarıda verdiğimiz yağ moleküllerinden. Burada maviler yağ moleküllerini, etrafta çizilmeyen ancak sizin arka planda hayal edebileceğiniz bütün kısımlar ise su moleküllerini, su ortamını temsil etmektedir. Kısaca görselde gördüğünüz lipit molekülleri ağı, suyun içerisinde bulunmaktadır. Göreceğiniz üzere sudan korkan ve uzak duran (hidrofobik) kısmı, su ile mümkün olduğunca temas etmeyecek şekilde, her zaman iç yüzeylere bakacak şekilde dururlar. Öte yandan suyu seven, yaklaşmak isteyen (hidrofilik) kısmı ise, suya mümkün olduğunca yakın olacak şekilde, her zaman dış yüzeylerde bulunurlar. İşte bu şekilde yağ molekülleri, bu şekilde yan yana dizilirler. Bu yapı, bir “iç kısım” ve bir “dış kısım” oluşturacak şekilde, “çift/iki katmanlı” yapıyı oluşturur. Eğer su içerisine attığınız yağ moleküllerini bir süre daha izlerseniz, göreceğiniz yapı şuna benzeyecektir: Bu önemli özellik daha önce de belirttiğimiz gibi tamamen moleküler düzeydeki fizik ile alakalıdır. Yukarıda verdiğimiz yapının küresel hale gelmesi de tamamen Evren'i kontrol eden fizik yasaları ile ilgilidir. Bir cisim, her zaman potansiyel enerjisini en aza düşürmeye çalışır; bu canlı-cansız tüm varlıklar için geçerlidir. Bu yüzden mümkün olduğunca yatay bir pozisyonda uyuruz. Bu yüzden, yerden yüksekte duran cisimler kütleçekim etkisiye yüzeye doğru çekilir ve potansiyel enerjilerini azaltırlar. İşte yine benzer şekilde, bu yüzden üzerinde belirli bir potansiyel taşıyan cisimler mümkünse kıvrılarak küre ya da küreye en yakın geometrik şekle gelirler. Bunun sebebi, potansiyel enerjinin en az küresel geometri üzerinde birikmesidir. İşte aynı sebeple bir yüzey üzerindeki su damlacıkları küresel bir şekil alırlar. Ancak onların küreselliklerini yüzey gerilimi gibi ikincil kuvvetler bozmaktadır. Yağ molekülleri, bir "yüzey"de değil, doğrudan suyun "içerisinde" oldukları için bu kuvvetlerden etkilenmezler. Peki bu özelliğin biyolojik anlamı nedir? Cevap oldukça basittir: Bir “zırh” olması. Koaservat denen ilk hücrelerin (hatta "hücremsiler"in atalarının) ilk olarak evrimleştikleri ortam, kaos halindeki okyanuslar ve bu okyanusların tabanında bulunan, göreceli olarak yüksek sıcaklığa sahip olan volkan bacaları ve etrafıdır. Dünya’nın oluşumundan sonra, milyonlarca yıl boyunca radyasyon, kaos, ısı, ışık, vb. etmenler had safhadadır ve adeta "Dünya'yı dövmektedirler". Bu sebeple, eğer “canlılık” oluşacaksa, bir şekilde “korunması” gerekmektedir. Bu korumanın ilk aşaması, okyanus ile sağlanmıştır. Canlılığın okyanus tabanlarında başlaması çok mantıklıdır, zira okyanus, atmosferin tehlikeli pek çok faktörünü devre dışı bırakmaktadır. Ancak bu da yeterli değildir; çünkü kaotik okyanus ortamında moleküllerin bir düzen içerisinde kalmaları gerekir. Daha doğrusu, eğer ki canlılığa sebep olacak dengeli yapılar oluşacaksa, her zaman bir zırh ile dış ortamdan kendilerini izole edebilen yapılar diğerlerine göre avantajlı olacaktır. Göreceğiniz gibi bir doğa yasası olan Evrim, bizim "cansız" olarak isimlendirdiğimiz moleküler düzeyden başlamaktadır (moleküler evrim) ve Darwin'in deyimiyle "basit bir başlangıçtan, sonsuz bir çeşitliliğe" doğru değişimi sağlamaktadır. Canlılığın Evrimi'ne dönecek olursak, işte bu izole edici koruma görevi, çift tabakalı (bilayer) yağ yapısına ve onun aldığı küresel şekle düşmektedir. Görsellerden görebileceğiniz ve evinizde de deneyebileceğiniz gibi bu moleküller oluşurken, içlerinde bir boşluk bırakırlar. Ayrıca oluşum sırasında, fiziksel etkileşimler veya rastlantılar sonucu etraftaki diğer atom ve molekülleri, bu boşluk içerisine hapsederler. Bu boşlukta da, elbette ki dış sıvı (bizim durumumuzda okyanus suyu) bir miktar da olsa bulunmaktadır ancak artık bu su belirli bir hacme hapsedildiğinden ve kaotik dış ortamdan arındırıldığından, bu sıvı artık kürenin “kendine ait sıvısı” olarak kabul edilebilir. İşte bu hapsolan bölgedeki atomlar ve moleküller, artık kaotik okyanus ortamı yerine, çok daha güvenli ve sakin bir ortam olan lipit küreciğinin içerisinde tepkimeye girmektedirler. Sınırlı bir alanda tepkimeye girebilecek moleküllerin birbirlerini bulma şansları milyonlarca kat artmaktadır; bu da tepkimelerin hızlarını arttırmaktadır. Bu küreler içerisinde yeni moleküller oluşmakta (atomların ve diğer moleküllerin kimyasal tepkimeleri sonucu) ve bu moleküller, belirli fiziksel ve kimyasal yapılarından dolayı, belirli sonuçlar doğurmaktadırlar. Bu sonuçlar, bizim bugün dönüp incelediğimizde "moleküllerin görevi" olarak düşündüğümüz sonuçlardır. Örneğin "solunum" dediğimiz olay sırasında Oksijen molekülleri şekerler ile tepkimeye girdikleri için biz Oksijen'in "görevinin" bu olduğunu düşünürüz. Halbuki Oksijen'in herhangi bir "görevi" yoktur. Oksijen, kimyasal yapısından dolayı gerekli şartlar sağlandığı müddetçe belli başlı moleküller ile tepkimeye girmek zorundadır. Bu, Fizik ve Kimya yasaları ile dikte edilir. Yani canlılığın evriminde bazı moleküller yağ molekülleri içerisine hapsedilmiş ve fiziksel/kimyasal özelliklerinden ötürü belli başlı tepkimeleri sürdürmüşlerdir. Zaten günümüzde, canlılık birimi olan hücrelerin içerisinde olan da bu tepkimelerden farklı bir şey değildir. Tek fark, milyarlarca yıldır süren seçilim sonucunda günümüz hücrelerinde çok daha karmaşık tepkimelerin gerçekleşebiliyor olmasıdır. Ancak başlangıçta, sadece çok basit tepkimeler, bu yağ zırhları içerisinde gerçekleşmekteydi. Aşağıda, laboratuvar ortamında üretilen koaservatların yapısını mikroskop altında görmekteyiz: Burada gördüğümüz, lipit küresi (mikroskopta 3 boyutlu cisimler, 2 boyutlu gözükür, bu sebeple "çember" gibi gözükmektedir) içerisinde birikmiş moleküller ve atomlardır. Günümüzdeki hücrelere ne kadar da benziyorlar, değil mi? Şimdi bir de modern (günümüzde var olan) bir hayvan hücresine bakalım: Farklı ölçeklerde çekilmiş bu iki mikroskobik fotoğraf, evrimin çok güzel bir örneğidir aslında. Gördüğünüz gibi üstteki basit yapıdaki koaservat, kendisinden yaklaşık 2 milyar yıl sonra gelen, günümüzdeki modern hayvanlarda -ve tabii ki dolayısıyla bizde de- bulunan hücrelerin temellerini atmıştır (bilgi: bizler de dahil olmak üzere Hayvanlar Alemi'nde bulunan tüm ökaryotik hücrelerin atası, Dünya’nın oluşumundan 2.6, koaservatların oluşumundan 2 milyar yıl sonra evrimleşmiştir). Hala günümüzdeki hücrelerde, yukarıdaki koaservatların yapısını görmekteyiz. Günümüzde Miller-Urey Deneyi (ve sonrasında yapılan 460'ın üzerinde tekrar deneyi) sayesinde biliyoruz ki, cansızlık denen varlık formundan, canlılık denen varlık formuna geçmek için tek gereken, doğru şartlarda pek çok deneme-yanılma ve uzun bir zamandır. Bu doğru şartlar da, fiziksel ve kimyasal yapılar tarafından, doğa koşulları ile sağlanır. Bunların günümüzde deneylerle gözlenmesi sonucu, artık biliyoruz ki, Abiyogenez Kuramı, bilimsel gerçekleri ortaya koymaktadır. Bahsettiğimiz Miller-Urey Deneyi (ve sonrasındaki tüm deneyler) sonucu, ilkin Dünya şartlarındaki oranlarda koyulan karbon, hidrojen, azot, vb. moleküllerden, Dünya’nın ilk şartlarındaki gibi şimşekler, radyasyon, vb. (ki ısı reaksiyonları hızlandırır) ortamda bugün “canlı” olarak nitelendirdiğimiz varlıkların yapısındaki moleküller evrimleşebilmektedir. Bunlara daha sonraki yazılarımızda tekrar geleceğiz. Buraya kadar okyanus tabanlarında hücrelerin atası olacak koaservatların nasıl "basit bir başlangıçtan" yola çıktığını net bir şekilde ortaya koyduk. Bundan sonraki yazılarımızda, bu lipit tabakası içerisinde ne gibi bir gelişim olduğunu ve bu gelişim sonucunda günümüzdeki hücrelerin nasıl evrimleştiğini adım adım takip edeceğiz. Umarız faydalı olabilmiştir. Saygılarımızla. ÇMB (Evrim Ağacı) www.evrimagaci.org

http://www.biyologlar.com/koaservat-nedir-ilkin-koaservat-yapilari-nasil-olusmustur-yaglarin-canlilik-evrimindeki-onemi-

Yağların Canlılardaki Önemi ve İlk Koaservat Yapılarının Oluşumu

Dünya üzerinde yaşamış, yaşayan ve bildiğimiz kadarıyla yaşayacak olan her canlının atası olan koaservatlar (ilk hücre öncesi formları) ve bunların oluşumlarını inceleyeceğiz. Önceki yazılarımızda da açıkladığımız gibi "canlı" dediğimiz varlık formunun oluşabilmesi, bazı biyokimyasal tepkimelerin gerçekleştirilebilmesine ve sürerliliğine bağlıdır. İşte bu yazımızda bu sürerliliğin adım adım nasıl kazanıldığını görecek ve dıştan baktığımızda "cansız" dediğimiz bir varlık formunun nasıl olup da, ne biçimlerden geçerek, hangi noktada "canlı" olduğunu göreceğiz. Bu büyüleyici yolculukta aynı zamanda birçok yan bilgi vererek sizlerin canlılığa bakış açısını daha bilimsel bir temele oturtmaya çalışacağız Yine bir önceki yazımızdan da hatırlayacaksınız ki canlıları cansızlardan ayıran tek özellik, Dünya üzerindeki ilk maddesel başlangıçtan sonra, yeryüzündeki maddelerin (ve hepsine "cansız" dediğimiz maddelerin) farklı yönlere doğru geçirdikleri kimyasal evrim'dir. Yani Dünya üzerinde var olan maddelerin bir kısmı, bulundukları çevrenin zorunlu kıldığı bir kimyasal evrim sürecinden geçmiş ve çok çeşitli, sayısız maddenin oluşumunu sağlamışlardır. Başlangıçtaki maddelerin bir diğer kısmı ise yine bulundukları çevrenin onlara dikte ettiği şekilde, belli bir yönde toplanarak, sayısız deneme-yanılma ve seçilimden geçmiş ve sonunda bizim "canlılık" olarak isimlendirdiğimiz madde formuna ulaşmışlardır. Bu varlık formula ilgili bilmemiz gereken en önemli nokta, daha önce de bahsettiğimiz gibi esasında yapıtaşları bakımından tamamen "cansız" olmaları; ancak organizasyonları ve bu organizasyon dahilinde sahip oldukları aktivitelerden ötürü bizim "canlı" olarak kategorize ediyor olmamızdır. Bu noktada aslında onların organizasyonlarının ve aktivitelerinin de tamamen cansız moleküller tarafından yürütüldüğünü unutmayın. Kısaca "canlılık" bir skala gibidir. Aslında her şey cansızdır; ancak bir noktadan sonra, organizasyon ve aktivite özelliklerine sahip olabilen cansız varlıklara biz "canlı" demekteyiz. Bunun da tek amacı doğada gördüğümüz farklı varlık tiplerini kategorize edebilmektir. Bu madde formları; ya da ilkin canlılar, 4 milyarlık bir değişim süreci sonrasında doğayı ileri düzeyde algılayabilecek bir hayvan türü olan insanı evrimleştirebilmiştir. Bu hayvan, etrafındaki varlıkları incelemiş ve az önce değindiğimiz kriterlere göre kimini "canlı", kimini "cansız" olarak isimlendirmiştir. Yani buradan da görebileceğiniz gibi aslında doğada canlı ya da cansız diye bir ayrım bulunmamaktadır; sadece farklı yönlere doğru gelişmiş atomlar ve moleküller bütünleri ya da yığınları bulunmaktadır. Şimdi hep birlikte, Evren'de, çoğunlukla yıldızlarda üretilen elementlerin Dünya gibi bir gezegende yoğunlaşmasından sonra bizim "canlılık" olarak isimlendirdiğimiz varlık formuna doğru geçirdikleri moleküler (kimyasal) evrim'i adım adım izleyelim: 4.57 Milyar Yıl Öncesine Bir Yolculuk... Koaservatlar, "cansız" veya inorganik moleküllerden oluşan, ilk "canlı" (organik moleküllerden oluşan kompleks) özellikli moleküllerdir. Yani Dünya üzerinde var olan, olmuş ve olacak her canlının atası, ilkin hücreler olarak düşünebileceğimiz koaservatlardır. Bunlar, günümüz hücrelerinden çok daha ilkeldirler ve sadece bir zırh ile zırh içerisinde hapsolmuş moleküllerden ibarettirler. Ancak bu zırh belli oranda molekül transferine izin vermektedir; dolayısıyla ilkin bir madde alışverişine de izin vermektedir. Bunların oluşumundan önce dünyanın ilk yıllarını inceleyelim. İlkin koaservatların oluşabilmesi için 700 milyon yıllık bir süreç gerekmiştir. Bu süreç, Dünya'nın oluştuğu 4.57 milyar yıl öncesiyle, ilk canlılığın başladığı 3.8 milyar yıl öncesine kadar sürmüştür. Bu süreçte belki bugünkü canlıların atası olan koaservatlar haricinde pek çok canlılığa temel olma potansiyeli olan yapı gelişti; ancak bunların hemen hemen hepsi varlıklarını koruyamadılar ve yok oldular. Ancak bu sayısız denemeden bir grubu, bizim bugün "koaservat" dediklerimiz, yapılarını koruyabilecekleri kadar güçlü ve çevrelerine uygun durumdaydılar. İşte bunlar, Darwin'in deyimiyle "basit bir başlangıçtan, envai çeşitte canlılığa" doğru evrimleşecek ilk basamaktılar. Koaservatların oluşumunu ve evrimini anlayabilmek için, belki de o dönemin ortamına sizi götürmemizde fayda var. Düşünün ki son derece kaotik ve tehlikeli bir ortamdasınız. Dünya sürekli bir bombardıman altında. Srbest halde oksijen olmadığı için Ozon tabakası henüz oluşmadı. Dünya, sadece göktaşları tarafından değil, aynı zamanda Güneş'ten ve uzayın derinliklerinden gelen elektromanyetik ve UV diye adlandırılan radyoaktif ışınımların etkisi altında. Dünya üzerinde açık hava ile temas halindeki her şey ama her şey bu bombardımandan nasibini alıyor. Dünya'nın sıcaklığı bugünkü normallerden kat kat yüksek. Ortalama sıcaklık 70-80 °C arasında olduğu tahmin edilmektedir. Güneş gören tarafı sürekli aşırı sıcakken ortalama 160 °C, karanlık kalan tarafı çok soğuk ortalama -20 °C. Günümüzde Merkür gezegenine benzemektedir. Dolayısıyla gece ve gündüz sıcaklık farkları akıl almaz derecede yüksek. Üstelik Dünya, günümüzde olduğundan çok daha hızlı dönüyor ve dolayısıyla muhtemelen günlerin uzunlukları 16 saat dolaylarında. Yukarıdaki figürde temsil edildiği gibi atmosfer günümüzdeki atmosferimizin aksine bileşimindeki gazlardan dolayı mars gibi kırmızımsı görünüyordu. Atmosfer oldukça zehirli ve kalınlığından dolayı atmosfer basıncı oldukça yüksekdi. Böyle bir ortamda insan gibi bir canlıyı anında öldürecek zehirli gazlar mevcut. Günümüzdeki atmosferin aksine kayaçlara bakarak dünyadaki ilk gazların yoğun halde metan (CH4), amonyak (NH3), karbondioksit (CO2), Hidrojen sülfid (H2S), su buharı ve az miktarda da helyum (He), kükürdioksit (SO2), klorür (Cl2) olduğunu anlıyoruz. Dünya, gerek kuyruklu yıldızlardan, gerekse de yerin derinliklerinden gelen suyun buharlaşması ve atmosferin üst katmanlarında tekrar yoğunlaşması sonucu sürekli yağmur ve fırtına altında. Ancak yağmurla birlikte yer yer atmosferdeki klorür, karbondioksit ve kükürdioksit gazları su buharıyla birleşerek hidroklorik asit, karbonik asit ve sülfirik asit yağmuru şeklinde yağıyordu. Yağan bu asit yağmurları zaman içerisinde kayalardaki Na ve Ca gibi iyonları serbest bırakıp tuz dediğimiz molekülleri oluşturdular. Böylece bu yağmurlar hem dünyayı soğutarak bir kabuk oluşturuyor hemde yeryüzünde uçsuz bucaksız karaların hiç gözükmediği bir okyanus oluşturuyordu. İlkel dünyamızın bu acımasız ve ağır şartlarını gösteren temsili figür aşağıda gösterilmiştir: Dünya'mızın "mükemmel" bir "düzen" içerisinde olduğunu sanan insanlar o günleri eğer görseydi büyük ihtimalle kendisine başka bir yuva arayışına girerdi. Zira Dünya için kullanılabilecek son sıfatlardan biri "düzenli" idi. İşte bu kaos ortamı içerisinde, birçok olay da süregelmekteydi. Bunların birçoğu yüksek radyoaktivitenin etkisi altında bozunan atomların etkileriydi. Dünya, dediğimiz gibi sürekli "dövülmekteydi". Sürekli yağan yağmurların etkisiyle artık hemen her yer sular altındaydı. Ve henüz tek bir canlılık bile bulunmamaktaydı. Ancak bu kaotik ortam içerisinde çok ilginç bir adım atıldı. Yeni oluşan ve yukarıdan Güneş ve uzaydan gelen UV ışınları yani radyoaktif ışınların, aşağıdan ise magma tabakasının sıcak etkisi altında kalan okyanusların derin tabanlarında bir hareketlilik oldu. Bu hareketlilik, ilkel Dünya koşullarında, okyanuslarda (ve geri kalan her yerde) bulunan moleküllerin farklı biçimlerde bir araya gelmesinden kaynaklanıyordu. Bu ilkel koşulların etkisi altında, küçük moleküller bir araya gelerek daha büyük molekülleri oluşturmaya başladılar. Okyanusun (ve geri kalan her yerin) her bir köşesinde, sürekli bir yapım ve yıkım sürmekteydi. Bu yapım ve yıkım oldukça rastlantısaldı; çünkü bir an için, bir bölgede hangi moleküller bulunuyorsa, onlar tepkimeye girmektelerdi. Bu sayısız olasılık dahilinde, belki katrilyonlarca yeni ve büyük molekül tipi oluştu. Ancak bunlardan özellikle biri, bizim konumuz açısından önem arz etmekteydi. Canlılığın İlk Adımı: Lipit Çift Katmanlı Zırh Koaservatların, yani "ilkin hücrelerin" nasıl oluştuğunu anlayabilmek için günümüzde her bir canlıda mutlaka bulunan "hücre"lerin olmazsa olmaz özelliği olan “hücre zarından” bahsetmemiz gerekir. Çünkü bir "hücre", tanımı gereği bulunduğu ortamdan izole olan; ancak onunla alışveriş halinde bulunabilen, canlılık yapı birimidir. Yani izolasyon, burada anahtar kelimedir. Bu izolasyonu anlayabilmek için de “yağ moleküllerini” incelememiz gerekir: Yağlar (lipitler) canlılık için son derece önemli moleküllerdir. Isı sığalarının (bir cismin sıcaklığını 1 santigrat derece arttırmak için gereken ısı enerjisi miktarıdır) diğer moleküllere göre oldukça yüksek olması, yumuşak/darbe emici olmaları, enerji için kullanılabilmeleri, organları korumaları gibi özellikleri haricinde; moleküler anlamda çok önemli bi kimyasal yapıya sahiptirler: Yağ molekülleri, atomlarının diziliminden ötürü “amfifilik” yapıdadır. Bu ne demektir? Teknik olarak “amfifilik kimyasallar”, kimyasal bileşimi dahilinde hem hidrofobik, hem de hidrofilik yapıda moleküllere sahip olan kimyasallardır. Peki bu iki yeni terim nedir? “Hidrofobik”, bir molekülün fiziksel ve kimyasal yapısından ötürü, sudan “nefret etmesi” demektir. Daha gerçekçi bir anlamıyla, H2O molekülleriyle arasındaki elektriksel etkileşim sonucu (elektron dizilimlerinden ötürü), su ve hidrofobik maddelerin birbirini fiziksel olarak "itmesi"dir. “Hidrofilik” moleküller ise, kimyasal yapılarından ve molekülün içerisindeki atomların elektron diziliminden ötürü, H2O molekülü ile etkileştiklerinde, suyu kendisine çeken, "su seven" maddelerdir. İşte amfifilik bileşikler, uzun yapıda kimyasallardır ve bunların bir ucunda "hidrofobik", bir ucunda ise "hidrofilik" moleküller yer alır. Bahsettiğimiz bu ilk yağ molekülleri aslında günümüzdekine benzer fosfolipitlerdi. Gelin bunu bir görselle, daha net olarak anlayalım. Bir fosfolipit molekülüne bakalım: Gördüğünüz gibi yağ dediğimiz yapı uç uca eklenmiş Karbon (C), Hidrojen (H), Oksijen (O) ve Nitrojen (N) atomlarından başka bir şey değildir. Yapısında 2 molekül yağ asidi, 1 molekül gliserol, 1 molekül fosfat ve serin amino asidinden meydana gelmekteydi. Böyle fosfolipit moleküllerine fosfatidilserin adı verilir. Ancak bu moleküller günümüzdeki canlılarda çok daha fazla çeşitte evrimleşmişlerdir. Mesela fosfotidikolin adı verilen ve neredeyse her canlıda görülen bu yapıda farklılık olarak serin amino asidi yerine kolin adı verilen bir molekül yer alır. Az önce bahsettiğimiz koşullar altında atomlar termodinamik yasalarına uygun olarak kimyasal bağlar yaparak bahsettiğimiz yağ moleküllerini oluşturmuşlardır. Bunun olabilirliği günümüzde yüzlerce farklı deneyle ispatlanmıştır. Ancak oluşan bu molekülün hayatımızda olmazsa olmaz bir yeri vardır, birkaç önemli özelliğine yukarıda değinmiştik. Peki, yukarıda anlattığımız “amfifilik özellik”, ne işe yarar? Nasıl olur da bu özellik, lipitlere yani yağlara cansızlıktan canlılığın evrimi konusunda kelimenin tam anlamıyla “hayati” bir özellik katar? Bu sorunun cevabını, evinizde, lipit moleküllerini suyun içine atıp su içerisindeki oluşumları incelediğinizde kendi kendinize dahi verebilirsiniz. Bu “amfifilik yapı”, yağların “iki katmanlı” (bilayer) bir yapı oluşturmalarını sağlarlar. Bu, lipidleri önemli kılan ilk özelliktir. Bir diğer büyük önemleri ise, bu oluşturdukları ikili yapının, fiziksel olarak tüm varlıkların potansiyel enerjilerini minimuma indirme eğilimleri sebebiyle, küresel bir halde oluşmasıdır. İlk olarak bu iki tabakalı (bilayer) yapıyı ve liposome adı verilen oluşmuş şekili bir görelim: Burada gördüğünüz yapı, sadece lipitlerden oluşmaktadır, yani yukarıda verdiğimiz yağ moleküllerinden. Burada maviler yağ moleküllerini, etrafta çizilmeyen ancak sizin arka planda hayal edebileceğiniz bütün kısımlar ise su moleküllerini, su ortamını temsil etmektedir. Kısaca görselde gördüğünüz lipit molekülleri ağı, suyun içerisinde bulunmaktadır. Göreceğiniz üzere sudan korkan ve uzak duran (hidrofobik) kısmı, su ile mümkün olduğunca temas etmeyecek şekilde, her zaman iç yüzeylere bakacak şekilde dururlar. Öte yandan suyu seven, yaklaşmak isteyen (hidrofilik) kısmı ise, suya mümkün olduğunca yakın olacak şekilde, her zaman dış yüzeylerde bulunurlar. İşte bu şekilde yağ molekülleri, bu şekilde yan yana dizilirler. Bu yapı, bir “iç kısım” ve bir “dış kısım” oluşturacak şekilde, “çift/iki katmanlı” yapıyı oluşturur. Eğer su içerisine attığınız yağ moleküllerini bir süre daha izlerseniz, göreceğiniz yapı şuna benzeyecektir: Bu önemli özellik daha önce de belirttiğimiz gibi tamamen moleküler düzeydeki fizik ile alakalıdır. Yukarıda verdiğimiz yapının küresel hale gelmesi de tamamen Evren içerisinde geçerli olan fizik yasaları ile ilgilidir. Bir cisim, her zaman potansiyel enerjisini en aza düşürmeye çalışır; bu canlı-cansız tüm varlıklar için geçerlidir. Bu yüzden mümkün olduğunca yatay bir pozisyonda uyuruz. Bu yüzden, yerden yüksekte duran cisimler kütleçekim etkisiye yüzeye doğru çekilir ve potansiyel enerjilerini azaltırlar. İşte yine benzer şekilde, bu yüzden üzerinde belirli bir potansiyel taşıyan cisimler mümkünse kıvrılarak küre ya da küreye en yakın geometrik şekle gelirler. Bunun sebebi, potansiyel enerjinin en az küresel geometri üzerinde birikmesidir. İşte aynı sebeple bir yüzey üzerindeki su damlacıkları küresel bir şekil alırlar. Ancak onların küreselliklerini yüzey gerilimi gibi ikincil kuvvetler bozmaktadır. Yağ molekülleri, bir "yüzey"de değil, doğrudan suyun "içerisinde" oldukları için bu kuvvetlerden etkilenmezler. Bu yağ moleküllerinin özelliğinin biyolojik anlamı nedir? Cevap oldukça basittir: Bir “zırh” olması. Peki Bu fosfolipit yağ molekülleri prebiyotik ortamda nasıl meydana geliyordu? Önceki konularımızda hidrotermal bacalarda yaşamın oluşumunu incelemiştik. Hidrotermal bacalar bugün dahi adeta bir canlı organizma fabrikası gibidir. Bu hidrotermal bacaların yapısını incelediğimizde demir sülfür (FeS2) yada bakır sülfür (CuS) gibi yapılardan oluştuğunu görüyoruz. Ayrıca Magmadan sürekli olarak metan, karbondioksit ve hidrojen gazının çıktığını daha önceden söylemiştik. İşte bu demir sülfür yapılara adeta tutkal gibi karbondioksit gazı tutunur ve etraftaki su moleküllerinden yada serbest haldeki hidrojen gazını yakalayarak karboksil (COOH) denilen yapıları oluşturur. Tüm bu tepkimelerde sıcaklığın etkisi büyüktür. Sıcaklık tepkime hızını arttıran önemli bir etkendir. Kimya bilgimize biraz dönecek olursak bilindiği gibi karbon atomu 4 elektron vermek isteyen bir atomdur. Bu özelliğinden dolayı katalizör görevi gören demir sülfüre tutunduğunda oksijenle yaptığı çift bağlardan birisini kaybeder. Oksijen atomu da (-2) değerlilik gösteren yani elektron almak isteyen bir elementtir. Dolayısıyla çift bağını kaybetmiş oksijen atomu elektron almak ister. Oksijen atomu bu elektron ihtiyacını da etrafında ki serbest halde dolanan elektron vermeye meyilli hidrojen atomlarından karşılar. Karboksil yapının oluşmasıyla etrafta bulunan metan (CH4) gazlarınının yakalamaya başlar ve CH3COOH, CH3CH2COOH yada CH3CH2CH2COOH gibi yapılara dönüşmeye başlar. Bu yapılara yağ asitleri denmektedir. Tüm bu bahsettiğimiz kimyasal tepkimelere Fischer Tropsch reaksiyonu denir. Ayrıca fosfolipit yapıların omurgasını oluşturan ve bir tür alkol olan gliserolünde prebiyotik ortamlarda önceki konularımızda nasıl oluştuğunu anlatmıştık. Ancak ilk oluşmaya başlayan koaservat yapılarında en fazla 6, 8 yada 10 karbonlu yağ asitleri kullanılmaktaydı. Günümüzde canlıların kullandığı yağ asitlerini gösteren figür aşağıda görülmektedir. Serin amino asidi en temel amino asitlerden birisi oluşu ve glisin amino asidine formaldehit molekülüne kimya kanunlarına göre bağ yaparak kolaylıkla oluşabileceğini biliyoruz. Bu bilgileri de verdikten sonra tekrar konumuza dönelim. Koaservat denen ilk hücrelerin (hatta "hücremsiler"in atalarının) ilk olarak evrimleştikleri ortam, kaos halindeki okyanuslar ve bu okyanusların tabanında bulunan, göreceli olarak yüksek sıcaklığa sahip olan volkan bacaları ve etrafıdır. Dünya’nın oluşumundan sonra, milyonlarca yıl boyunca radyasyon, kaos, ısı, ışık, vb. etmenler yukarıda da anlattığımız gibi had safhadadır ve adeta "Dünya'yı dövmektedirler". Bu sebeple, eğer “canlılık” oluşacaksa, bir şekilde “korunması” gerekmektedir. Bu korumanın ilk aşaması, okyanus ile sağlanmıştır. Canlılığın okyanus tabanlarında başlaması çok mantıklıdır, zira okyanus, atmosferin tehlikeli pek çok faktörünü devre dışı bırakmaktadır. Hatta teknik bir bilgi vermemiz gerekirse, uzaydan gelen radyokaktif ve genel olarak günümüz canlılığına zarar verebilecek ışınlar, okyanusun yüzeyinden 15 santimetreden daha aşağısına inemezler. Ancak bu da yeterli değildir; çünkü kaotik okyanus ortamında moleküllerin bir düzen içerisinde kalmaları gerekir. Daha doğrusu, eğer ki canlılığa sebep olacak dengeli yapılar oluşacaksa, her zaman bir zırh ile dış ortamdan kendilerini izole edebilen yapılar diğerlerine göre avantajlı olacaktır. Göreceğiniz gibi bir doğa yasası olan Evrim, bizim "cansız" olarak isimlendirdiğimiz moleküler düzeyden başlamaktadır (moleküler evrim) ve Darwin'in deyimiyle "basit bir başlangıçtan, sonsuz bir çeşitliliğe" doğru değişimi sağlamaktadır. Canlılığın Evrimi'ne dönecek olursak, işte bu izole edici koruma görevi, çift tabakalı (bilayer) yağ yapısına ve onun aldığı küresel şekle düşmektedir. Görsellerden görebileceğiniz ve evinizde de deneyebileceğiniz gibi bu moleküller oluşurken, içlerinde bir boşluk bırakırlar. Ayrıca oluşum sırasında, fiziksel etkileşimler veya rastlantılar sonucu etraftaki diğer atom ve molekülleri, bu boşluk içerisine hapsederler. Bu boşlukta da, elbette ki dış sıvı (bizim durumumuzda okyanus suyu) bir miktar da olsa bulunmaktadır ancak artık bu su belirli bir hacme hapsedildiğinden ve kaotik dış ortamdan arındırıldığından, bu sıvı artık kürenin “kendine ait sıvısı” olarak kabul edilebilir. İşte bu hapsolan bölgedeki atomlar ve moleküller, artık kaotik okyanus ortamı yerine, çok daha güvenli ve sakin bir ortam olan lipit küreciğinin içerisinde tepkimeye girmektedirler. Sınırlı bir alanda tepkimeye girebilecek moleküllerin birbirlerini bulma şansları milyonlarca kat artmaktadır; bu da tepkimelerin hızlarını arttırmaktadır. Bu küreler içerisinde yeni moleküller oluşmakta (atomların ve diğer moleküllerin kimyasal tepkimeleri sonucu) ve bu moleküller, belirli fiziksel ve kimyasal yapılarından dolayı, belirli sonuçlar doğurmaktadırlar. Bu sonuçlar, bizim bugün dönüp incelediğimizde "moleküllerin görevi" olarak düşündüğümüz sonuçlardır. Örneğin "solunum" dediğimiz olay sırasında Oksijen molekülleri şekerler ile tepkimeye girdikleri için biz Oksijen'in "görevinin" bu olduğunu düşünürüz. Halbuki Oksijen'in herhangi bir "görevi" yoktur. Oksijen, kimyasal yapısından dolayı gerekli şartlar sağlandığı müddetçe belli başlı moleküller ile tepkimeye girmek zorundadır. Bu, Fizik ve Kimya yasaları ile dikte edilir. Yani canlılığın evriminde bazı moleküller yağ molekülleri içerisine hapsedilmiş ve fiziksel/kimyasal özelliklerinden ötürü belli başlı tepkimeleri sürdürmüşlerdir. Zaten günümüzde, canlılık birimi olan hücrelerin içerisinde olan da bu tepkimelerden farklı bir şey değildir. Tek fark, milyarlarca yıldır süren seçilim sonucunda günümüz hücrelerinde çok daha karmaşık tepkimelerin gerçekleşebiliyor olmasıdır. Ancak başlangıçta, sadece çok basit tepkimeler, bu yağ zırhları içerisinde gerçekleşmekteydi. Burada gördüğümüz, lipit küresi (mikroskopta 3 boyutlu cisimler, 2 boyutlu gözükür, bu sebeple "çember" gibi gözükmektedir) içerisinde birikmiş moleküller ve atomlardır. Günümüzdeki hücrelere ne kadar da benziyorlar, değil mi? Şimdi bir de modern (günümüzde var olan) bir hayvan hücresine bakalım: Farklı ölçeklerde çekilmiş bu iki mikroskobik fotoğraf, evrimin çok güzel bir örneğidir aslında. Gördüğünüz gibi üstteki basit yapıdaki koaservat, kendisinden yaklaşık 2 milyar yıl sonra gelen, günümüzdeki modern hayvanlarda -ve tabii ki dolayısıyla bizde de- bulunan hücrelerin temellerini atmıştır (bilgi: bizler de dahil olmak üzere Hayvanlar Alemi'nde bulunan tüm ökaryotik hücrelerin atası, Dünya’nın oluşumundan 2.6, koaservatların oluşumundan 2 milyar yıl sonra evrimleşmiştir). Hala günümüzdeki hücrelerde, yukarıdaki koaservatların yapısını görmekteyiz. Günümüzde Miller-Urey Deneyi (ve sonrasında yapılan 460'ın üzerinde tekrar deneyi) sayesinde biliyoruz ki, cansızlık denen varlık formundan, canlılık denen varlık formuna geçmek için tek gereken, doğru şartlarda pek çok deneme-yanılma ve uzun bir zamandır. Bu doğru şartlar da, fiziksel ve kimyasal yapılar tarafından, doğa koşulları ile sağlanır. Bunların günümüzde deneylerle gözlenmesi sonucu, artık biliyoruz ki, Abiyogenez Kuramı, bilimsel gerçekleri ortaya koymaktadır. Bahsettiğimiz Miller-Urey Deneyi (ve sonrasındaki tüm deneyler) sonucu, ilkin Dünya şartlarındaki oranlarda koyulan karbon, hidrojen, azot, vb. moleküllerden, Dünya’nın ilk şartlarındaki gibi şimşekler, radyasyon, ısı vb. ( ısı reaksiyonları çok daha hızlandırır) ortamda bugün “canlı” olarak nitelendirdiğimiz varlıkların yapısındaki moleküller evrimleşebilmektedir. Bunlara daha sonraki yazılarımızda tekrar geleceğiz. Buraya kadar okyanus tabanlarında hücrelerin atası olacak koaservatların nasıl "basit bir başlangıçtan" yola çıktığını net bir şekilde ortaya koyduk. Sadece ilkin koaservatların nasıl bir ortamda, nasıl Dünya koşullarında, ne tip bir adımla, tamamen doğal süreçlerle nasıl var olabildiklerini açıklamaya çalıştık. Bu noktada aklınıza şu sorular geliyor olabilir: Peki bu ilkin yapılar nasıl kendiliğinden oluştu? Nasıl oldu da doğa, cansızlıktan canlılığa giden adımların atılmasını sağladı? Atomlar ve moleküller ne tip formlar almaları gerektiğini nereden "biliyorlardı"? İşte bu soruların cevaplarını bir sonraki yazımızda ele alacağız ve koaservatların bu ilkin yapılarının tam olarak nasıl var olduğunu göreceğiz. Ondan sonraki yazılarımızda, bu lipit tabakası içerisinde ne gibi bir gelişim olduğunu ve bu gelişim sonucunda günümüzdeki hücrelerin nasıl evrimleştiğini adım adım takip edeceğiz. Alıntılar yapılmıştır. Yaşamın Kökeni. Kaynakça : 1.Chyba, C., P. Thomas, L. Brookshaw and C. Sagan. Cometary delivery of organic molecules to the early Earth. Science, 249:366–73, 1990. 2.Huber, C. and G. Wächtershäuser. Peptides by activation of amino acids with CO on (Ni, Fe)S surfaces and implications for the origin of life.Science, 281:670–2, 1998. 3.Beck, A., R. Lohrmann and L. Orgel. Phosphorylation with inorganic phosphates at moderate temperatures. Science, 157(3791):952, 1967. 4.Allen, W. and C. Ponnamperuma. A possible prebiotic synthesis of monocarboxylic acids. Currents in Modern Biology, 1(1):24–8, 1967. 5.Hargreaves, W., S. Mulvihill and D. Deamer. Synthesis of phospholipidsand membranes in prebiotic conditions. Nature, 266(5597):78–80, 1977. 6.McCollom, T., G. Ritter and B. Simoneit. Lipid synthesis under hydrothermalconditions by Fischer-Tropsch-type reactions. Origins of Life andEvolution of the Biosphere, 29(2):153–66, 1999.

http://www.biyologlar.com/yaglarin-canlilardaki-onemi-ve-ilk-koaservat-yapilarinin-olusumu

MİKROSKOP YAPISININ TANITILMASI

-Mikroskop ne işe yarar? Araştırınız. 2-Mikroskop çeşitleri nelerdir? Nerelerde kullanılır? Mikroskop genel anlamda gövde kolu ve alt kaide olmak üzere iki kısımdan oluşur. Bütün diğer parçalar bu iki parça üzerine yerleştirilir. Mikroskopların hareketli bir nesne tablası vardır. Bu nesne tablası kaba ve ince ayar kontrol düğmeleri ile aşağı ve yukarı hareket ettirilebilir.Lam ve lamel( preparat ) iki nesne klipsinin altına gelecek şekilde nesne tablasının üzerine yerleştirilir. 45 derece açılı tüpün üst kısmında değiştirilebilir bir oküler bulunmaktadır. Alt kısmında ise objektiflerin sabitlendiği bilye yataklı ve dört objektif yuvalı hareketli bir revolver vardır. Bir mikroskobun büyütmesi şu şekilde hesaplanır: MİKROSKOP BÜYÜTMESİ= OKÜLER X OBJEKTİF (Örneğin oküler 5x, objektif 40x olan bir mikroskobun büyütmesi = 5 X 40 = 200 olur.) Mikroskopta aydınlatma bir tarafı düzlem/ iç bükey ayna ve tablanın altındaki iris diyafram İle yapılmaktadır. Mikroskopta inceleme esnasında yapılması gerekenler şunlardır: ( Görüntünün odaklanması ) 1-Preparatı ( lam ve lameli ) nesne tablasının üzerindeki sıkıştırma klipslerinin altına yerleştirin. 2-Her zaman için en düşük büyütme seviyesi olan objektif ile çalışmaya başlayın. 3-Kaba ayar düğmesi ile nesne tablasını en üst seviyeye çıkartıncaya kadar tablanın kenarına bakın. 4-Daha sonra tüpe bakarak preparattaki görüntü belirinceye kadar kaba ayar düğmesini aşağıya doğru çevirin. 5-Kaba ayar yapıldıktan sonra ince ayar düğmesi ile keskin bir görüntü alıncaya kadar ayar yapın. 6-Büyütmeyi arttırmak için hareketli revolveri saat yönünde çevirerek ve her objektif değişikliğinde sadece ince ayar düğmesini ayarlayarak görüntüyü odaklayabilirsiniz. 7-Her büyütmede ışığa gereksinim artacağından iris diyafram daha fazla açılmalıdır. Mikroskop kullanımından sonra dikkat edilmesi gereken hususlar: 1- Mikroskop sadece gövde kolu üzerinden tutulmalı ve taşınmalıdır. 2-Objektifi tüpteki oküler ile birlikte en düşük büyütme seviyesine getirip bırakınız. 3-Aydınlatma sistemini kapatmayı unutmayınız. 4-Toz, mikroskop ve optik aksamın en kötü düşmanıdır. Bu nedenle mikroskobun hassas iç bölümlerine tozun girmesini engellemek için herhangi bir objektifi veya oküleri kesinlikle mikroskop üzerinden çıkartmayınız. 5-Eğer mikroskobun gövdesi ve tablası tozlu ise, tozun silinmesi için yumuşak pamuklu bez parçası kulanınız. 6-Tüm bu işlemlerden sonra artık mikroskobu koruma örtüsüyle örtebilirsiniz. (veya çantasına yerleştirebilirsiniz. ) Kaynak: egitek.meb.gov.t

http://www.biyologlar.com/mikroskop-yapisinin-tanitilmasi

DNA' ın %98'i ne işe yarar?

Yeni bir araştırmayla Batı Avustralya Tıp Araştırma Enstitüsünden (WAIMR) genç bir araştırmacı, insan genomunun karmaşık yapısına açıklık getirdi. 12 Şubat 2009'da "Molecular Cell" sitesinde çevrimiçi yayınlanan bu yeni araştırma, insan genomunun sıralamasının üzerini örten bir gizem perdesini araladı -- DNA'mızın %98'inin amacı nedir? ABD'deki iki araştırma ekibiyle yapılan bir işbirliği kapsamında, WAIMR'dan Dr Archa Fox -- bilinmeyen bir nedenden ötürü gemomun çoğunda bulunan ve-- kodlama yapmayan RNA'nın özgün bir işlevini belirledi. Fox, "Kodlama-yapmayan bir RNA olan 'Neat1'in, her hücrede yer alan ve önemli bir depo görevi gören çokbeneklerin (paraspeckles) yapısal temeli olduğunu keşfettik." dedi. "İnsan genomunun haritası çıkarıldığında, yalnızca %2'sinin, 25.000 adet protein kodlayıcı genden oluştuğunun anlaşılması büyük bir sürpriz olmuştu. Ancak bu %2'lik kesim tek başına biz insanların karmaşık yapısını açıklayamıyordu, eğer protein yapmıyorsa kalan %98'lik kesim ne işe yarıyordu? Araştırmamızda, kodlama yapmayan bir RNA olan 'Neat1'in amacına odaklandık, ve bu RNA'nın rolünün çokbeneklerin yapısını yaratmak olduğunu bulduk." 2002'de Dr Fox hücrenin çekirdeğinde bulunan ve bir depoyu andıran bir işlevi olan "çokbenekleri" bulan ilk bilim-insanıydı, çokbenekler önemli proteinler için yapı malzemelerini depoluyor, böylelikle hücreler bir sipariş verdiğinde, malzemeleri daha verimli bir biçimde salgılıyor, ve proteinlerin daha hızlı üretilmesini sağlıyordu. Çokbenekler, hücreler için hangi proteinlerin yapılacağını daha özenli denetlemeye yarayan, ve hücreler bir proteine gereksinim duyduğunda, işlemin gerçekleşmesinde hücrelere 25 dakika kazandıran bir yöntem sağlıyordu. Bir analoji yapmak gerekirse çokbenekler, bilgisayarın merkezi bilgi işlem biriminin önbelleğine (CPU cache) benzetilebilir. Demek ki kodlamada kullanılmayan RNA adeta bir önbellek yaratıcı gibi çalışıyordu. Genlerin aksine kodlama yapmayan RNA, protein üretimine yardım etmeyen moleküllerdir. Bu yeni araştırma sayesinde, kodlama yapmayan RNA'nın, tıpkı proteinler gibi, hücrenin önemli kısımlarını oluşturmaya yardım eden yapıcı bir kısmı gibi davranabildiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Kaynaklar Machines Like Us: machineslikeus.com/news/what-purpose-98-cent-our-dna Molecular Cell: www.cell.com/molecular-cell/abstract/S1097-2765(09)00070-7  

http://www.biyologlar.com/dna-in-98i-ne-ise-yarar

Moleküler floresans spektroskopisi

Moleküler floresans spektroskopisi yöntemini kullanarak madde miktarı tayinini yapılır. Spektroskopi elektromanyetik dalga ile moleküllerin etkileşmesini inceleyen atomların elektronik yapılarını tayin etmede kullanılan deneysel tekniklerin en önemlisidir. Spektroskopi dallarından olan moleküler floresans ve fosforesans spektroskopisi birbirlerine çok benzemektedir. Bu iki spektroskopi dalı da madde üzerine gelen elektromanyetik ışıma ile uyarılması ve temel haldeki elektronların uyarılmış enerji düzeyine geçmesi ve sonra bu halde kararlı kalamadıklarından tekrar temel enerji düzeyine geri dönerken ortama verdiği ışımanın ölçülmesi ilkesine dayanmaktadır. Çeşitli dalga boylarında ışın içeren bir demet şeffaf bir ortamdan geçirilirse içinden bazı dalga boylarının kaybolduğu görülür. Bu olaya “absorbsiyon” denir. Absorbsiyonla ışın enerjisi maddenin iyon, atom veya moleküllerine aktarılır. Böylece ışın enerjisini absorplamış olan iyon, atom veya moleküller uyarılmış hale geçerler. Uyarılmış bir atom veya molekül 10-8 saniye kadar yaşayabilir. Absorpladığı enerjiyi geri vererek tekrar eski hale döner. Bir molekül yüksek enerji düzeyinden daha düşük enerji düzeyine geçiş yaparken sahip olduğu fazla enerjiyi foton olarak yayar. Bu olaya “emisyon” denir. Uyarılmış Halden Temel Hale Dönüş Uyarılmış halden temel hale dönüş ışımasız durulma ve lüminesans olmak üzere iki şekilde gerçekleşir. Işımasız durulmanın iki çeşidi vardır. İç geçiş ve titreşimsel durulma. İç geçişte uyarılmış bir molekül yüksek elektronik düzeyinin en alt titreşim düzeyinden daha düşük enerjideki başka bir elektronik düzeyin üst titreşim düzeyine geçmesidir. İç geçişler 10-11 10-9 saniyeler arasında gerçekleşir. Titreşimsel durulma, titreşimsel olarak uyarılmış moleküllerin aşırı enerjisini çözücü moleküllerine aktarmasıdır. Bu olay 10-12 -10-10 saniyeler arasında gerçekleşir. Lüminesans, herhangi bir cismin dış bir kaynaktan herhangi bir şekilde aldığı enerjinin bir kısmını kısa süreli olarak daha uzun dalga boylarında elektromanyetik ışınım olarak salmasıdır. Uyarılma olayı atom veya molekülün fotonları absorplaması sonucu gerçekleşiyorsa gözlenen ışık emisyonuna fotoluminesans denir. Floresans soğuk cisimlerde moleküler fotonun yutulmasının daha uzun bir dalga boyunda diğer bir fotonun yayılmasını tetiklemesiyle gerçekleşen ışık verme (ışıma) olayıdır. Fosforesans , lüminesans olayının floresansa göre daha üzün sürede meydana geldiği durumdur. Rezonans Floresansı floresans dalga boyu, uyarma ışığınınki ile aynı olduğu durumdur. Kemilüminesans uyarmayı sağlayan enerjinin kimyasal tepkimelerle elde edildiği durumdur. Floresans ve Fosforesans Floresans basit veya karmaşık gaz, sıvı ve katı kimyasal sistemlerde meydana gelir. Floresansın en basit tipi, seyreltik atomik buharların gösterdiği floresanstır. Örneğin, buhar halindeki sodyum atomlarının 3s elektronları, 589,6 ve 589 nm lik dalga boylarındaki ışınların absorpsiyonu ile 3p enerji seviyesine uyarılabilir. 10-5 – 10-8 s sonra, elektronlar temel duruma geri döner ve her yöne doğru, aynı iki dalga boyunda ışın yayar. Frekansta değişiklik olmaksızın absorplanan ışının yeniden yayılmasını kapsayan floresansın bu tipi rezonans ışıması veya rezonans floresansı olarak bilinir. Floresans ömrü floresans maddenin uyarılmış durumda kalma süresine denir. Birçok moleküler tür, rezonans floresansı da gösterir. Bununla beraber çok sık olarak, moleküler floresans veya fosforesans bantları rezonans çizgisinden daha uzun dalga boylarında merkezlenmiş olarak bulunur. Bu uzun dalga boylarına veya düşük enerjilere kayma stokes kayması olarak ifade edilir. Uyarılmış elektronik; halin enerji kaybetmesi, fosforesans yoluyla da olabilir . Triplet bir halde sistemler arası geçişten, sonra, iç veya dış dönüşüm veya fosforesans ile biraz daha sönüm olabilir. Bir triplet à singlet geçişi singletàsinglet dönüşümüne göre çok daha az mümkündür; bu nedenle, uyarılmış triplet halin ortalama ömrü, emisyona göre 10-4 s’den 10s‘ ye veya daha fazla süreye kadar olabilir. Böylece, böyle bir geçişten kaynaklanan emisyon, ışınlanma kesildikten sonra biraz daha sürebilir. Elektron Spini Pauli dışarlama prensibi, bir atomdaki iki elektron için dört kuantum sayısının hepsinin birden aynı olamayacağını belirtir. Bu sınırlama, bir orbitalde iki elektrondan daha fazla elektron bulunmamasını ve ayrıca iki elektronun da zıt spinli olmasını gerektirir. Bu şartlar altında, spinler eşleşmiştir. Spin eşleşmesi sebebiyle, moleküllerin çoğu net manyetik alan göstermez ve bu yüzden diamanyetik olarak adlandırılır. Yani bunlar, durgun manyetik alan tarafından ne çekilir ne de itilirler. Buna karşılık, eşleşmemiş elektronlar içeren serbest radikallerin bir manyetik momenti vardır ve bunun sonucu olarak bir manyetik alan tarafından çekilir. Bu yüzden serbest radikaller paramanyetik olarak adlandırılır. Kuantum Verimi Floresans veya fosforesans için kuantum verimi veya kuantum verimi oranı basit olarak lüminesans yapan moleküllerin sayısının toplam uyarılmış molekül sayısına oranıdır. Floresein gibi oldukça floresans bir molekül için bazı şartlar altındaki kuantum verimi bire yaklaşır. Önemli derecede, floresans yapmayan kimyasal türler sıfıra yakın verimlere sahiptir. Floresans ve Fosforesansı Etkileyen Değişkenler Bir maddenin lüminesans yapıp yapmayacağına, hem moleküler yapı hem de kimyasal çevre etki eder; lüminesans olurken bu faktörler, emisyon şiddetini de belirler. Yapı: En şiddetli floresans içinde aromatik halkalar bulunan sistemlerdedir. Yapısal rijitlik: Molekül yapısı rijitse floresansı artar. pH: Asit veya baz grubu içeriğine göre aromatik bileşiklerin pH ile birlikte floresansı değişir. Sıcaklık ve Çözelti: Bir çok molekül için floresans kuantum verimi sıcaklık arttıkça azalır. Sıcaklığın yükselmesi moleküllerin çarpışmasını arttırmasından dolayı floresans ışımasını azaltır. Çözücünün polarlığının artması da floresansı arttırır. Ağır atom içeren çözücülerin kullanılması da triplet oluşum olasılığını arttıracağından floresans şiddeti azalır. Çözünmüş oksijen: Genellikle floresans şiddetini azaltır. Gelen ışığın dalga boyu ve şiddeti: Floresansı oluşturan ışığın dalga boyunun alt sınırı 250 nm’dir. Gelen ışığın şiddetinin artması floresansı arttırır. Konsantrasyon: Floresans şiddeti çözelti içindeki floresant maddenin konsantrasyonuyla orantılıdır. Bu yöntem yüksek duyarlılığa sahip olduğu için çok seyreltik çözeltilerle madde miktarı analizi yapmak mümkündür. Kırınım ağı nedir ne işe yarar? Bir cismin dalga hareketi ile hareket ettiğini söyleyebilmek için cismin kırınım, girişim, kutuplanma, kırılma, yansıma gibi fiziksel olaylara sebep olduğunu gözlemlemek gerekir. Bu olaylar gözlenebiliyorsa o zaman dalga hareketinden söz edilir. Görünür(optik) ışığın dalgalar biçiminde hareket ettiği 1800’ lerin başından itibaren yapılan girişim, kırınım ve kutuplanma deneyleri ile anlaşılmıştır. Özellikle ışığın kırınımının incelenmesi görünür bölgedeki ışığın dalgaboyu ve frekansının hesaplanmasını sağlamıştır. Işığın kırınımı şu şekilde ifade edilebilir: bir ışık demeti dar bir yarıktan(ışığın dalga boyunun bir kaç katı genişlikte) ya da keskin-kenarlıi(jilet gibi) bir engelden geçmeye zorlandığında dalgalara has olan girişim ve kırınım özelliklerini gösterir, yani engelin köşelerini dönerken bükülür ve deliklerden geçtikten sonra her yönde yayılır. Dalgalardaki kırınım ve girişim farklı dalgaların aynı anda aynı noktada üst üste gelerek birbirini güçlendirmesi veya zayıflatmasının sonuçlarıdır. Işığın kırınımında kullanılan kırınım ağı ışığı geçirmeyen düzlemsel bir madde üzerinde ışığın geçebileceği birbirine çok yakın yarıklar oluşturularak üretilebilir. Kırınım ağından ışık demeti geçirilerek elde edilen kırınım deseni ışığın farklı dalga boylarının incelenmesi için çok yararlı bir araç olarak kullanılabilir. Tek bir dalga boyu ile yayılan(monokromatik) bir ışık demetinin Işığın kırınımında kullanılan kırınım ağı ışığı geçirmeyen düzlemsel bir madde üzerinde ışığın geçebileceği birbirine çok yakın yarıklar oluşturularak üretilebilir. Kırınım ağından ışık demeti geçirilerek elde edilen kırınım deseni ışığın farklı dalga boylarının incelenmesi için çok yararlı bir araç olarak kullanılabilir. Fotonun dalga boyu arttıkça enerjisi azalır. Bu durumdan yola çıkılarak ışık dalga boyu spektrumu sayı doğrultusunda sağ tarafa gidildikçe enerji artar. Planck’ın ortaya koyduğu E= h*c/λ formülünden yola çıkılarak dalga boyu olan λ ile enerji arasında ters orantı olduğunu söyleyebiliriz.

http://www.biyologlar.com/molekuler-floresans-spektroskopisi

İş Güvenliği Soruları

1-İşçinin zarara uğraması durumunda aşağıdakilerden hangisine dayanarak maddi tazminat talep edebilir? A) İş Kanunu B )Medeni Kanunu C)Borçlar Kanunu D)Sosyal Sigortalar Kanun 2-İyi bakım ve kontrolü yapılmış modern yangın algılama-alarm ve söndürme sistemleri karşısında; manvel sistemin (elle müdahale) en büyük dezavantajı aşağıdakilerden hangisidir? a-Algılama ve ihbar kapasitesinin sınırlı olması b-Yangın söndürme kapasitesinin yetersizliği c-Yangından kurtuluş ihtimalinin zayıflığı d-Günün 24 saatinde zam kapasite çalışamaması 3-Türkiye’de İş kazası ve Meslek Hastalığı hangi kanunda tanımlanmıştır? A) İş Kanunu B )Ceza Kanunu C) Genel Sağlık Sigortası Kanunu D) Borçlar Kanunu 4-Bir kişinin ölümü ile sonuçlanan iş kazaları ile ilgili ceza yargılaması hangi mahkemelerde yapılır? A) Asliye Ceza Mahkemesi B )İş Mahkemesi C) Sulh Ceza Mahkemesi D) Ağır Ceza Mahkemesi 5-Aşağıdakilerden hangisi tahriş edici gazlardandır? A) Karbonmonoksit B )Karbondioksit C) Metan D) Ozon 6- Amonyak için aşağıdakilerden hangisi doğrudur? A) Solunum sisteminde felce neden olabilir. B )Maruz kalma limit değeri karbon monoksitin limit değerinden düşüktür. C) % 15'i aşan değerlerde patlayıcıdır. D) Keskin bir kokusu vardır. 7-1000 ppm'in yüzde (%) karşılığı nedir? A) 1 B )0,001 C) 0,01 D) 0,1 8-Bazı maddeler parlayıcı olmadıkları halde su ile temas ettiklerinde kolaylıkla parlayabilen gazlar açığa çıkarabilirler. Kalsiyum karpit su ile temas ederse aşağıdakilerden hangisi açığa çıkar? A) Hidrojen B )Nitrojen C)Oksijen D)Asetilen 9- Renksiz, kokusuz ve tatsız bir gaz olan karbon monoksit için aşağıdakilerden hangisi doğrudur? A) Yüksek konsantrasyonlarda bile patlama özelliğine sahip değildir B )Zehirleyici bir gaz olup tehlikelidir C) Yoğunluğu havadan ağır olduğu için kapalı alanın zemininde birikir D) Yoğunluğu havadan hafif olduğu için kapalı alanın tavanında birikir 10- Aşağıdaki gazlardan hangisi, havadaki oksijen oranını düşürerek asfiksi(oksijensiz kalma) oluşturan gazlardan değildir? A) Hidrojen B )Metan C) Argon D)Helyum 11-Sodyum ile su temas ederse hangi gaz ortaya çıkar? A) Asetilen B )Metan C) Hidrojen D) Azot 12-Kimyasallar için aşağıda verilen özelliklerden hangisi yanlıştır? A) Bütün kimyasallar aynı derecede zararlı değildir B )Bütün kimyasallar aynı yolla zarar vermezler C) Bütün kimyasallar aynı sürede zarar vermezler D) Zararlı etkiler sadece kendi özellikleri ile sınırlıdır 13-MGBF ne demektir, ne işe yarar? A) Milli Güvenlik Bilgi Faktörüdür, iş güvenliğini anlatır B )Mavi Gri Beyaz Fanila ile tekstilde kullanılan bir kısaltmadır C) Malzeme Güvenlik Bilgi Formudur. Tehlikeli Kimyasalların emniyetle, dolaşımı, muhafazası ve kullanımını tarifler D) MGBF yanlış yazılmıştır, doğrusu MBGF dir. İş Güvenliğinin uluslar arası ifadesidir 14- Aşağıdakilerden hangisi tehlikeli kimyasal tanımı içinde yer almaz? A) Oksitleyici B )Toksik C) Yanıcı D) Alerjik 15- Aşağıda belirtilenlerden hangisi/hangileri tehlikeli kimyasaldır? (I) Alevlenir madde (II) Mesleki maruziyet sınır değeri belirlenmiş madde (III)Mutajen madde (IV) Kanserojen madde A) I, II B )II, III, IV C) I, III, IV D) Hepsi

http://www.biyologlar.com/is-guvenligi-sorulari

AIDS Belirtileri ve HIV Testi

HIV’in Özellikleri Nelerdir? Hiv VirüsüHIV retrovirüs ailesinde yer alan bir RNA virüsüdür. Bu virüs enfekte olmuş kişilerde en fazla lökositlerde (özellikle CD4+ T hücrelerinde), vücut salgılarında, az olarak da beyin ve bağırsak hücrelerinde bulunmaktadır. İnsanda hücresel bağışıklıktan sorumlu olan CD4+ T hücrelerinin ölümüne neden olarak hastalık yapmaktadır. HIV’in Tipleri Nelerdir? HIV1 ve HIV2 olmak üzere bilinen iki tipi bulunmaktadır. HIV1(HIV) genellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa’da, HIV2 ise Batı Afrika ülkelerinde yaygın olarak bulunmaktadır. Tip 1 ve Tip 2 suşlarının birçok biyolojik karakterinin benzer olmasına rağmen serolojik ve moleküler yapılarının birbirinden farklı olduğu saptanmıştır. Ayrıca HIV2’nin seksüel yolla ve doğum esnasında anneden bebeğe bulaşma oranının HIV1’den daha az olduğu belirlenmiştir. HIV’in İnsidansı Ne kadardır? HIV Virüsünün insidansıBirleşmiş Milletler HIV/AIDS Ortak Programı (UNAIDS) 2009 yılı raporuna göre; •Dünya'da 33,3 milyon erişkin HIV taşıyıcısı bulunduğu, •Yılda 2,6 milyon kişi HIV'e yakalandığı, •Yılda 1,8 milyon kişinin AIDS nedeni ile öldüğü, •Günde 7000'den fazla kişinin HIV ile enfekte olduğu bildirilmiştir. Ülkemizde de HIV/AIDS hastalığı konusunda tanı alan HIV/AIDS vaka sayısında göreceli bir artış görülmektedir. Sağlık Bakanlığına 2010 yılı Haziran ayı itibarı ile toplam 4.177 HIV(+) kişi bildirimi yapılmış olup vakaların %70'ini erkekler oluşturmaktadır. Enfeksiyondan en çok 25–39 yaş arasındaki bireyler etkilenmiştir. Bildirimi yapılan HIV(+) vakalarının %17,6'sını yabancı uyruklu kişiler oluşturmaktadır. Türkiye'de HIV/AIDS olgu sayılarının artma nedenleri şöyle sıralanabilir; •Ülke nüfusunun genç olması, •Cinsel yolla bulaşan hastalıklar konusunda bilgilerin kısıtlı olması, •Turizm sektörünün ülkemizde ve tüm dünyada giderek gelişmesi: Ülkemize her geçen gün daha fazla sayıda turist gelmekte ve ülkemizden de yurtdışına çıkışlar giderek artmaktadır. •Damar içi madde kullanımının giderek artması: HIV/AIDS bulaş yolları arasında damar içi madde kullananlar ikinci sırayı oluşturmaktadır. HIV’in Bulaşma Yolları Nelerdir? HIV Bulaşma YollarıHIV üç yolla bulaşabilmektedir; 1. Cinsel İlişki: Tüm bulaşmaların % 80-85’i bu yolla olmaktadır. •Korunmasız cinsel ilişki •Oral, vajinal, anal cinsel temas 2. Kan Yoluyla Bulaşma: Tüm bulaşmaların % 10-15’i bu yolla olmaktadır. •Kan veya kan ürünlerinin transfüzyonu (nakli) •İğne batması ve açık yaradan HIV ile temas •İntravenöz (damar içi) ilaç kullanıcıları arasında iğne paylaşımı 3. Perinatal Geçiş (Anneden bebeğine): Tüm bulaşmaların % 3-5’i bu yolla olmaktadır. •Hasta veya taşıyıcı anneden bebeğe anne karnında ya da doğumda •Hasta veya taşıyıcı anneden bebeğine emzirmeyle HIV Hangi Durumlarda BulaşmazHIV Hangi Durumlarda Bulaşmaz? •Aynı ortamı paylaşma ve soluma, •El sıkışma, sağlam deriye dokunma, okşama, kucaklama, sosyal öpüşme, •Tükürük, gözyaşı, ter, aksırık, öksürük, idrar, dışkı, •Yiyecekler, içecekler, çatal, kaşık, bardak, tabak, telefon, •Tuvalet, duş, musluk, yüzme havuzu, deniz, sauna, hamam, •Sivrisinek ve diğer böceklerin sokması, kedi, köpek ve diğer hayvanlarla yaşamak gibi durumlar HIV'in bulaşmasına neden olmaz. HIV Pozitif/Negatif Ne Demektir? Kanında HIV virüsü bulunan kişilere "HIV Pozitif (HIV(+))" bulunmayan kişilere ise "HIV Negatif (HIV(-))" denir. HIV Virüsünden Nasıl Korunulur? •HIV her türlü cinsel ilişki ile bulaşabilmektedir. Bu nedenle, cinsel ilişkiesnasında mutlaka koruyucu kılıf (kondom, prezervatif) kullanılması gerekmektedir. Kurduğunuz ilişkinin tehlikeli olmayacağını düşünseniz bile, prezervatif kullanmayı ihmal etmemek HIV gibi birçok cinsel yolla bulaşan hastalığı önleyebilmektedir. Çoğu insan HIV’in hayat kadınlarında, uyuşturucu kullananlarda, eşcinsellerde bulunduğu ve kendisine bulaşmayacağı kanısındadır. Ancak, AIDS belirli bir sosyal grubun hastalığı değildir. Hastalık etkeni olan HIV; cins, ırk, renk, din, yaş farkı gözetmeden herkese bulaşabilmektedir. HIV Pozitif - Negatif Ne Demektir •Kan naklinde AIDS testi yapılmamış kan asla kullanılmamalıdır. Test sonucu negatif olan kan kullanılmalıdır. •Kullanılmış ve dezenfekte edilmemiş şırınga, iğne ve cerrahi aletler, diş hekimliği aletleri, dövme, piercing, manikür, pedikür aletleri, akupunktur iğneleri, jilet ve makas kesinlikle kullanılmamalı ve kullanılmasına izin verilmemelidir. •HIV pozitif kişi, test sonucunu öğrendikten sonra kesinlikle kan bağışında bulunmamalıdır. •HIV'li sperm sıvısı, genital sıvı ve kan bulaşmış alet ve eşyanın yaralı dokuya teması ile de HIV'in bulaşabileceği unutulmamalı, açık yaralar bantla kapatılmalıdır. HIV Virüsüyle İlgili Laboratuvar Testleri Nelerdir? HIV virüsünü saptamaya yönelik laboratuvar testleri virüsün vücuda giriş zamanına göre değişiklik göstermektedir. Bu testler aşağıdaki gibi sıralanmaktadır; • 1. HIV PCR (viral DNA/RNA) (9-11 günden sonra) • 2. p24 antijen testi (3 hafta-3 aylık dönem arasında) • 3. ELISA (Anti-HIV) testi (3-6 aydan sonra) HIV PCR Testi Nedir? Ne zaman Yapılmalıdır? HIV PCR Testi Ne ZamanHIV PCR testi, virüs genetik materyalinin PCR tekniği ile çoğaltılarak ölçülecek ve tanımlanabilecek duruma getirilmesidir. Enfekte olmuş bir kişinin kanında virüs bulunmasına rağmen erken dönemde virüse karşı antikor oluşmamaktadır. Bu nedenle PCR testi erken evrede HIV virüsünün kanda tespitinde kullanılmaktadır. Şüpheli temastan 9-11 gün sonra HIV PCR testi ile virüs varlığı saptanabilmektedir. PCR testinin virüsü saptama duyarlılığı 28. günden itibaren ~%98-100 olarak belirtilmektedir. HIV PCR Testini Kimler Yaptırabilir? HIV şüphesi taşıyan herkes tarafından yaptırılabilir. Özellikle şüpheli ilişkiden sonra ve yenidoğanlarda HIV araştırmasının PCR tekniği ile yapılması gerektiği vurgulanmaktadır. PCR testi ayrıca HIV pozitif kişilerde virüs miktarının ölçülmesi ve AIDS hastalarının tedaviye verdikleri yanıtın takibinde de kullanılmaktadır. Günümüzde Hepatit B, Hepatit C gibi kan yoluyla bulaşan ve diğer birçok enfeksiyonun tanısında PCR tekniği altın standart olarak kabul edilmektedir. P24 Antijen Testi Nedir? Ne Zaman Yapılmalıdır? P24, HIV virüsüne özgü viral bir proteindir. Bu proteinin vücutta saptanması virüs varlığını göstermektedir. Testin virüs bulaşmasından sonra geçen 21. günden 90. güne kadar yapılması uygun bulunmaktadır ELISA (Anti-HIV) Testi Nedir? Ne Zaman Yapılmalıdır? ELISA Anti-HIV HIV virüsü ile enfekte kişilerin savunma sisteminde bu virüsle savaşmak için HIV’e karşı özel antikorlar oluşur. Kandaki bu antikorların ELISA yöntemiyle saptanmasına Anti-HIV testi denir. HIV antikorlarının ELISA yöntemiyle ölçülebilecek düzeye ulaşması için 3 aylık bir süre (pencere dönemi) geçmesi gerekmektedir. Bu nedenle test, bulaşma gerçekleştikten 3 ay sonra yapılmalıdır. Anti-HIV test sonucunun pozitif olması kanda HIV virüsüne karşı antikorların oluştuğunu gösterir. Bu nedenle Anti-HIV testinin pozitif (seropozitif) olduğunu söyleyebilmemiz için Westernblot testi adı verilen doğrulama testinin de yapılıp sonucunun pozitif bulunması gerekmektedir. Erken HIV virüsü Tespitinin Önemi Nedir? Erken HIV virüsü TespitiHIV ile enfekte olmuş bir kişi ilk aşamada diğer birçok hastalığa benzer belirtiler göstermekle beraber AIDS hastalığının belirtilerini göstermemektedir. Ancak, kişi bu dönemde aktif olarak başkalarına virüs bulaştırabilmektedir. Korunmasız cinsel ilişki ile bulaşan HIV virüsü yine korunmasız ilişkilerin devam etmesiyle zincirleme olarak birçok insana bulaşabilmektedir. Virüsle mücadele etmek için en zamanın, enfeksiyonun ilk başladığı dönem olduğu belirtilmektedir. Teşhis veya tedavideki gecikme; •Virüsün kendisini yenilemesi •Mutasyonlar oluşturması •Bağışıklık sisteminde yayılması •CD4 hücrelerine zarar vermesi için virüse fırsat tanımaktadır. Dolayısıyla, erken teşhis ve tedavi, virüsün yeniden oluşmasını önleyerek direnç geliştirme ihtimalini azaltmaktadır. Bağışıklık sistemi, hastalığın başlangıç aşamalarında genellikle sağlıklı durumdadır. Bu durum, anti-HIV ilaç tedavisinin daha etkili olmasını sağlamaktadır. Ayrıca, erken tedavi , virüsün, tedaviye dirençli olabilen birçok mutasyonu geliştirme olasılığını azaltmaktadır. Bu iki fikir, (etkili ilaç tedavisinin kullanılması ve tedaviye erken başlanması) anti-HIV tedavisiyle ilgili “sıkı vur, erken vur” olarak ifade edilebilecek popüler ekolün temelini oluşturmaktadır. HIV Danışmanlığı •HIV DanışmanlığıTest sonucunun ne anlama geldiğini iyi bilmek ve ona göre tedbir almak gerekli olduğundan HIV testi öncesi danışmanlık alınmalıdır. •Pozitif sonuç kişinin AIDS olduğu anlamına gelmemektedir ancak kişinin virüsle karşılaştığı ve virüsü taşıdığını göstermektedir. •Negatif sonuç ise virüsle karşılaşılmadığı anlamına gelmemektedir. Çünkü virüsün saptanabilmesi için belirli bir zaman dilimine gereksinim vardır. •WHO sağlık örgütü; test sonuçları negatif bulunan kişilerin de şüpheli ilişkiden 6 ay sonra testi tekrar ettirmelerini önermektedir. AIDS Nedir? Edinsel İmmün Yetmezlik Sendromu olarak da bilinen AIDS; HIV’in neden olduğu bağışıklık sistemini etkileyen bulaşıcı bir hastalıktır. AIDS’in Belirtileri Nelerdir? HIV bulaştıktan sonra, AIDS hastalığı belirtileri kişinin yaşam koşullarına ve vücut direncine göre 3-15 yıl ya da daha uzun bir süre sonra ortaya çıkmaktadır. Enfeksiyon belirtileri aşağıdaki gibidir. •Belirli bir nedene bağlı olmaksızın haftalarca süren derin bitkinlik •2 ay içerisinde %10’dan fazla tanımlanamayan kilo kaybı •Birkaç haftadan fazla süren ve sebebi açıklanamayan ateş, titreme ve gece terlemeleri •İlk bakışta çürüğe benzeyen, ancak kaybolmayan, ağrısız, vücudun her yerinde bulunabilen düzgün, sert ve gittikçe büyüyen pembe-kızıl renkli lekeler •Belirgin bir sebebi olmayan ve iki haftadan uzun süren koltuk altı ve boyun lenf bezlerinde şişlik •Solunum güçlüğü ve kuru öksürük •Ağızda devamlı beyaz lekeler bulunması, uçuklar •Kronik diyare AIDS’in Klinik Seyri Nasıldır? 1. Akut Retroviral Sendrom (Erken Dönem Belirtileri) HIV bulaşmasından 1-6 hafta sonra hastaların önemli bir kısmı non-spesifik ateşli bir hastalık geçirmektedir. Bu tablo geçici ve birkaç hafta içerisinde kendiliğinden iyileşen bir enfeksiyon şeklindedir. Hastalarda; • Ateş • Halsizlik, yorgunluk • Döküntüler • Baş ağrısı • Farenjit • Diyare saptanabilmektedir. 2. Asemptomatik Dönem (Semptomsuz Dönem) Serokonversiyon (antikor oluşumu) döneminden sonra enfekte kişiler asemptomatik döneme girerler. Bu dönemde kişilerde hiçbir belirti gözlenmemesine rağmen bulaştırıcıdırlar. Asemptomatik dönem 6.5-13 yıl (ortalama 8-10 yıl) sürmektedir. Ancak vakaların %20-30'u ortalama 1.5-5 yıl içerisinde bir sonraki döneme geçebilmektedir. Bu süreyi virüsün alınma yolu, virülansı (hastalık yapma yeteneği) ve hastanın yaşı gibi faktörler etkilemektedir. Transfüzyon (kan veya bir kan ürününün doğrudan bireyin dolaşım sistemine verilmesi) yolu ile bulaşmalarda virüs miktarı daha fazla olduğundan süre 6 yıl olmakta, virüsü cinsel temasla alan homoseksüel erkeklerde ise bu süre 10-12 yıla kadar uzamaktadır. 3. Semptomatik Evre (Geç Dönem Belirtileri) Herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir, ancak genellikle 8 yıl kadar sonra gözlenmektedir. Bu dönemde çoğunlukla hayatı tehdit edici olmamakla birlikte tüberküloz (verem), lokal fungal enfeksiyonlar (bölgesel mantar enfeksiyonu), lenfoma (lenf kanserleri) gözlenebilmektedir. Hastalıgın İlerleyisini Etkileyen Faktörler Nelerdir? •Cinsiyet, •Hastalığın edinilme yolu, •Alınan HIV virüsünün miktarı, •Virüs ‘ün hastalık yapma yeteneği, •Bireyin genetik yapısı, •Tıbbi girişimler olarak belirtilmektedir. AIDS’in tedavisi var mıdır? AIDS in tedavisi var mıdırAIDS’in tedavisinde olumlu gelişmeler bulunmaktadır. HIV virüsüne karşı etkili oldukları bilinen antiretroviral ilaçlar üretilmiştir. Farklı etki mekanizmasına sahip antiretroviral ilaçların ikisinin ya da üçünün bir arada kullanımı ile başarılı bir tedavinin yapılacağı belirtilmektedir. AIDS tedavisi doktor kontrolünde ve kesintisiz sürdürülmelidir. Bağışıklık sisteminin zayıflamasından dolayı AIDS dışında enfeksiyonlar gelişmekte olup bu enfeksiyonların çoğunu tedavi etmek mümkün olmaktadır. AIDS’den korunmak için bugüne kadar kullanılabilecek her hangi bir aşı geliştirilememiştir. AIDS Tedavisinin Hedefi Nedir? Tedavi olmayan HIV pozitif bir kişi, kanının her mililitresinde binlerce, hatta milyonlarca virüs barındırabilmektedir. Tedavinin ana amacı: •Kandaki virüs miktarının azaltılarak en alt düzeye indirilmesi ve yok edilmesi, •Bağışıklık sisteminin korunması, •HIV enfeksiyonunun etkilerinin azaltılması, •Yaşam kalitesinin artırılması, •AIDS kaynaklı ölüm oranının azaltılmasıdır. HIV’in kandaki miktarını en aza indirgemek için anti-retroviral ilaçlar kullanılmaktadır.CD4 sayınız ne olursa olsun, enfeksiyon saptandıktan sonra en kısa sürede tedaviye başlanılması önerilmektedir. Bununla birlikte tedavi gören bazı hastalarda virüsün genetik yapısında oluşan mutasyonlardan dolayı tedaviye yanıt gerçekleşememektedir. Bu nedenle HIV tedavisine başlamadan önce uygun anti retroviral’in belirlenebilmesi için HIV ilaç direnci (anti-retroviral direnç) testlerinin uygulanması önerilmektedir. HIV İlaç Direnci Testi Nedir? Enfekte bireylerde, anti-retroviral (ARV) ilaçlara dirençli olabilen virüslerdeki bir ya da daha fazla mutasyonun belirlenmesinde kullanılan testlerdir. HIV ilaç direnç testi ne zaman istenir? HIV ile enfekte olduğunuz belirlendiğinde tedaviye başlanmadan önce ya da viral yük değerlerinin tedavi sırasında düzeyli bir şekilde yükseldiği saptandığında istenilebilmektedir. HIV Direnç Testi Ne ise Yarar? Test sonucunda HIV’e karşı kullanılabilecek herhangi bir anti retrovirale direç oluşturan mutasyonun saptanması hastaya yönelik etkili bir tedavinin uygulanmasına olanak sağlamaktadır.

http://www.biyologlar.com/aids-belirtileri-ve-hiv-testi

TOHUMSUZ BİTKİLER SİSTEMATİĞİ 2007 VİZE SORULARI ERCİYES ÜNİVERSİTESİ

A. AŞAGIDAKİ SORULAR İÇİN UYGUN SEÇENEĞİ İŞARETLEYİNİZ.(3Y= -1D)5P 1. Aşağıdakilerden hangisi toksin üretir? a. haptophyta b. rhodophyta c. dinoflagellata d. chrysophyta 2. Aşağıdaki alg guruplarının hangisinde konjugasyon görülür? a. Cyanobacteria b. Euglonida c. Zygnematales d. Clebsormidiales 3. Alginiz asit ve laminarin aşağıdaki canlılardan hangisinde bulunur? a. Haptophyta b. Chrysophyta c. phaeophyta d. rhodophyta 4. Hangisi fakültatif heteretrof olup yetersiz ışıkta heteretrof duruma dönüşür? a. Haptophyta b. Chrysophyta c. Dinoflagellata d. Euglonida 5. Sadece akarsulara adapte olmuşplanktonlara ne denir? a. Rheophilio b. Potamoplankton c. Epilitik algler d. Epipelik algler 6. Aşağıdakilerden hangisisin eşeyli üremelerinde kamçılı hücreye rastlanmaz? a. Phaeophyta b. Rhodophyta c. Chiorophyta d. Dinoflagellata 7. Aynı kökenli ve aynı coğrafyayı paylaşan türlere............. denir? 8. Diplohaplontlarda görülen döl almaşına...................denir? 9. aşağıdakilerden hangisi haplontlara örnek organizma olarak verilebilir? a. Chlomydomans b. Fucus c. Pleurocapsa d. Chorococcus 10. DEnizin derinlerinde yaşayan Rhodophyta ların bu derinlikte fotosentez yapmalarını sağlayan piğment aşağıdakilerden hangisidir? a. Fikosiyatin b. fikoeritrin c.Fucoxanthin d. Myxoxanthin B. AŞAĞIDAKİ BOŞLUKLARA UYGUN KELİMEYİ YAZINIZ. 52P 1. Cyanobacterler mavi-yeşil rengi ................. verir. 2. Microcystic cinsi .................. alt alemi içindedir. 3. .................. ve ..................... Cyanobacterlerden toksin salgılayan cinslerdir. 4. .................. cinsi ilkel hayvanların protoplazmasında simbiyotik olarak yaşar. 5. SCenedesmus cinsinde ............. üreme görülmez. 6. Ulva lactuca ........... vitamini içeri. 7. Caulerpa'da genusunda hücre çeperi dayanıklılık için .................... oluşturur. 8. Caulerpa'da tallusta tutunmaya yarayan ........... kısım bulunur. 9. bitkilerde en fazla kromozom sayısına sahip sınıf ............ 10. Korteks tüpleri ........... cinsinde bulunurken ...... cinsinde yoktur. 11. GÖvde yumrucukları ................. divizyosunda görülür. 12. ............ , .............. ve ............. divizyoları bitkiler alemine dahildir. 13. Euglenophyta divizyosunda hücre çeperi görevini ................ yapar. 14. yakamoz yapan cinsler ........., ......... ve ............... dir. 15. ...........larla beraber Diatomeler okyanuslarda besin zinciririnin ilk halkasını oluştururlar. 16. Xantophyta üyelerinde besin depo maddesi olarak .................. bulunur. 17. Chrysophyta divizyosunda besin depo maddesi olarak............. bulunur. 18. Chrysophyta divizyosunda hücreler................. denen kın içerisindedir. 19. ......... , k. rengi alglerde kloroplastlara denir. 20. Laminariales ve fucales ordolarında ....... vitamini boldur. 21. .................. tip tallus demet halinde iplikçiklerden oluşur. 22. ............. Chondrus crispus türünden elde edilen jel kıvamında bir maddedir. 23. Haploit gametofit bir dölü diploid sporofit bir dölün takip ettiğ hayat evresine sahip olan organizmalara.......................... denir. 24. Haptophyta da iki kamçı arasında bulunan kamçıya benzer organa........ denir. 25. suyun serbest ve açık bölgesine.................. bölge denir. 26. Phaeophyta hücre çeperlerinde ............. DEPO MADDESİ OLARAKDA ....... biriktirir. 27. ............ ve .............. takımları Charophytlerin bitkilere en fazla benzeyen takımlarıdır. 28. Diplontlarda haploit safha sadece ............... dönemine özgüdür ve mayoz ............... meydana gelir. 29. Morfolojik olarak birbirine benzeyen ancak aralarında üreme engeli olan türelere ............ türler denir. 30. Alt tür içinde bulunan yerel populasyonlara ............ denir. 31. ............. sistematikte temel kategoridir. 32. Aynı örneğe verilen farklı adlara ............. , farklı örneklere verilen aynı adlara ................... denir. 33. Sistematikçilerden ............... ilk olarak genus kavramını ortaya atmıştır. 34. Linneus .............. isimlendirmeyi ortaya atmıştır. 35. Alglerde sistematik kategorilerden ............. ve ............ kategorilerinin son eklerinde farklılık vardır. 36. Aynı bireyden meydana gelen gametlerin birleşmesine .............. denir. 37. Homofazik döl almaşında, diplont organizmalarda gametofit döl ................. haline indirgenmiştir. 38. Algler ........... adı verilen vücut yapılarına sahiptir. 39. ............... ve ................ divizyolarında tek hücreli organizma yoktur. 40. ............... divizyosunun bütün üyeleri tek hücrelidir. 41. .......... tip ipliksi tallusa sahip alglerde tallus tutunucu bir kısım üzerinde dallanmış bir kısım bulundurur. 42. ............... Rhadophyta nın karakteristik piğmentidir. 43. ............... göllerde 0-10m derinlikteki kısımdır. 44. Kar ve buz üzerinde yaşayan alglerin oluşturduğu topluluğa .......... denir. 45. Yüksek bitkilerin dal ve yaprakları üzerinde bulunan fitoplanktona ...... denir. 46. küçük taş ve kum üzerinde yaşayan algler............... alglerdir. 47. sediment çamuru üzerinde serbest olarak bulunan alglare. denir. 48. alginik asit elde edilen cinsler ....., ....., ve ........ 49. Akdenizde yetişen ve agar agar elde edilen tür ............. 50. Kselgur ülkemizde ..........., .......... ve .......... illerinde çıkarılır. 51. Diatom toprağı .... alanında kullanılmaz. 52. Nekrit ................ oluşumunu sağlar. C) DOĞRU YANLIŞ SORULARI 2Y= -1D 11P ( )Cyanobacteria ve Bacillariophyta kamçılı değildir. ( )Bacillariophyta da çok hücreli algler bulunur. ( )Rhodophyta da bütün algler çok hücrelidir. ( )Tüm Phaeophyta makroskobik algleri içerir. ( )Tetrasporlar Rhodophyta nın gametofitleri tarafından mayoz sonucu üretilir. ( )Cyanobacteria su içerisinde yüzerek hareket eden organizmalardır. ( )Akinetler ve heterosistler azot fikse etmek amacıyla başkalaşmış hücrelerdir. ( )Bütün Chlorophyceae haploid hayat siklusuna sahiptir. ( )Alglerde mayoz sonucu her zaman gamet meydana gelir. ( )Diplontlarda gametofit gamet haline indirgenmiştir. ( )Rhadophytler diplohaplontlardır. ( )Bütün fotosentetik alglerde klorofil a bulunur. ( )Phaeophyta da klorofil b , Cyanophyta da da Fucaoxanthin en fazla bulunan pigmenttir. ( )alglerdeki pigment çeşitliliği farklı ışık dalga boylarındafotosentezi mümkün kılar. ( )Nostoc türleri havanın serbets azotunu baglar. ( )Peridinium cinsinde ventral 2 kamçı bulunur. ( )Caulerpa tallusunda bölme çeper yoktur. ( )Aplonospor kalın çeperli, kamçısız spor çeşididir. ( )iki faklı uzunlukta kamçıya sahip alglere heterekont denir. ( )bütün algler ökaryotiklerdir. ( )Cyanobacteria haplontlara örnek olarak verilebilir. ( )Oscillatoria heterosist ve akinet oluştururken Nostoc hormogonium oluştur. D) AŞAĞIDAKİ TERİMLERİ TEK CÜMLEDE AÇIKLAYINIZ. 16 P -Coccolit -sinzoospor -avkospor -konjugasyon -fogotrof -frustul -sönositik hücre -rafe E) KLASİKLER (KISA CEVAPLA AÇIKLAYINIZ.) - DÖL ALMAŞI NEDİR?3P - ALGLERİN ÖNEMİNİ BAŞLIKLAR HALİNDE YAZINIZ.4P - - TÜRÜ BİR CÜMLE İLE İFADE EDİNİZ. 3P - MUSİLAJ ALGLERDE NE İŞE YARAR?3P - SENTROPLAZMA NEDİR? HANGİ ALG GURUBUNDA GÖRÜLÜR? 3P

http://www.biyologlar.com/tohumsuz-bitkiler-sistematigi-2007-vize-sorulari-erciyes-universitesi

Bitki Fizyolojisi Vize Soruları - 2012

1.suyun 3 önemi 2.fotosentezde atp nereden kazanılır? 3.fotosentez bitkinin hangi organelinin hangi kısmında yapılır? 4.fotosentezde son alıcı ve son verici molekül? 5.stomaların kapanmasını anatomik ve fiyolojik yönden açıklayın? 6.transprasyonun su taşınmasında önemi 7.floem elemanları nelerdir? 8. esasi elementlerin 3 kuralı 9.bir esasi element yazıp bu elementin yokuluğunda görülecek durumları yaz. 10.1 NADH kaç ATP? 11. Sitokrom nedir?   1.stoma açık haldeyken, CO2 girişine, suyun çıkış oranı nedir? bu olay nerede meydana gelir? 2.sekonder metabolitler nelerdir? hangi yollardan sentezlenir? 3. sekonder metabolik yol ve primer metabolik yolu açıkla. 4. rubisco nedir, ışıklı tepkimeleri anlat. 5.fotosentetik ATP sentezi nasıl olur? 6. esasi elementleri açıklayıp, hareketli olanlardan 2 tanesini yaz. 7.calvin döngüsünü açıkla. 8. C3, C4 ve cam bitkilerini, ekolojik ve fotosentetik yollara göre karşılaştır. 9. bitki büyüme düzenleyicileri yazıp, etkilerini açıkla. 10. uzun ve kısa gün bitkilerini karşılaştır. 11. p proteini nerede sentezlenir, ne işe yarar? 12. yağ depo eden tohumda, yağların hidrolinizi sağlayan organellerin işbirliklerini anlat. 13.bazı bitkiler fermantasyon yapar. bunun nedeni nedir, hangi durumlarda yaparlar?

http://www.biyologlar.com/bitki-fizyolojisi-vize-sorulari-2012

Tohumsuz 2013 vize soruları

1-eşeyli ve eşeysiz üremeyi sınıflandırın,endospor oluşumunu acıklayın. 2-algleri morfolojik yapılarına göre sınıflandırın,koloni oluşturan algleri acıklayın. 3-oedogoniumda eşeysiz üremeyi şekille acıklayın. 4-ceratium tip üremeyi şekille açıklayın. 5-avksospor ve avksozigot ne işe yarar?avksozigot oluşumunu şekille acıklayın. 6-cyanophyta,chlorophyta,euglenophyta yı hucre ceperi,besın depo maddelerı ve uremelerı bakımından karsılastırınız. 7-chlorophytanın classislerı nelerdır,bryophsidae famılyasının sıstematıgını yazın.

http://www.biyologlar.com/tohumsuz-2013-vize-sorulari

Trombosit Nedir? Ne İşe Yarar?

Trombosit; kanama sırasında kanın pıhtılaşmasını sağlayan hücre parçalarıdır. Trombosit oranının düşük olması kanamaya yatkınlaştırırken, yüksek seviyelerdeki trombosit oranı da damarlarda ki kanın pıhtılaşmasını hızlandırmaktadır. Bu küçük yapı taşlarının yaşam süreleri, 8 ile 10 gün arasında değişmektedir. Sağlıklı ve yetişkin bir insanda 150000 ile 400000 arasında trombosit hücresi bulunur. Trombositin çoğalmasını karaciğer kontrol eder. Görev süresi sona eren trombosit, dalak tarafından parçalanarak ayrıştırılır. Dalağın her hangi bir sebeple zarar görmesi veya alınması durumunda trombosit seviyesinin yükselmesine ve bunun sonucunda da damarlarda ki pıhtılaşma hızlanır. Dalağın olması gerekenden fazla çalışması da trombositi fazla ayrıştırıp, vücuttaki trombositi olması gerekenden fazla miktarda dışarı atmaktadır. Vücudumuz için hayati öneme sahip olan trombosit, kemik iliğindeki megakoryosit adlı hücreler tarafından üretilirler. İlikte bulunan her bir megakoryosit çok sayıda trombosit üretmektedir. Trombositler renksizdirler ve çekirdekleri de yoktur. Bunun sebebi de kemik iliğinin büyük hücrelerinden kopan parçalardan oluşması olarak gösterilebilir. Kanayan kanı durdurmasının yanı sıra herhangi bir damarın yaralanması ve zedelenmesi halinde yaralı damarın büzülmesi ve kan akışını yavaşlatma görevi de trombosite aittir. Trombositin çalışma şekline gelince, herhangi bir bölgede yaralanma veya yırtılma olunca trombositler birbirlerine ve yaralı bölgeye yapışırlar ve burada bir duvar örer gibi yaralı bölgeyi kamufle ederler ve kanamayı durdururlar. Trombositlerin içersinde bulunan, glikoprotein tabakası sağlam damarlara yapışmasını engellerler. Yara alan damar üzerine gelen trombositler, şişerek yırtığı komple kaplarlar. Yapışkan madde salgılayan bu trombositler, diğerlerinin de yapışmasını sağlarlar. 3768_trombosit, Trombositin eksikliğinin nedenleri olarak:– Kalıtsal bazı kusurlara bağlı olarak– Kan hücrelerinin oksijen temin etmede ki bozukluğu– Aşırı derece de sigara içilmesi,– Yüksek irtifada yaşamak,– Kalıtsal bazı hastalıklar,– Aşırı sıvı kaybı– Dalağın normalden büyük olması sayılabilir.– Genetik olarak doğuştan gelen kemik iliğinin kırmızı kan hücrelerini üretmedeki eksikliği, Trombositin yüksek olmasının nedenleri olarak:– Çeşitli hastalıklarda alyuvar üretiminin uygunsuz olarak uyarılması nedeni ile (bazı kanserler, böbrek nakli sonrası gibi)– Kalıtsal bazı kusurlara bağlı olarak– Kemik iliğini tutan bir hastalığa bağlı olarak– Kronik hastalıklar, bağ doku hastalıkları, tüberküloz gibi– Akut enfeksiyonlar, olarak sayılabilir.

http://www.biyologlar.com/trombosit-nedir-ne-ise-yarar

Alfa Işınları Nedir, Ne İşe <b class=red>Yarar?</b>

Alfa Işınları Nedir, Ne İşe Yarar?

Alfa ışınları, ağır çekirdek sahibi elementlerden oluşabilen, çok hızlı hareket kabiliyetine sahip ve iki elektronu ayrılarak oluşmuş, helyum atomlarının topluluğu ile meydana gelmektedir. Radyoaktif ışınlardan biri olan alfa ışını, tanecik özelliği taşımaktadır. Amerikyum, neptünyum plütonyum gibi yapay radyoaktif elementlerin çekirdeklerinden oluşabildiği gibi, uranyum, radyum ve thoryum gibi doğal radyoaktif elementlerin çekirdeklerinden de oluşmaktadır. Havada sadece 1-2 cm yol alabilen alfa ışını saç teli kadar ince bir alana, tamamen ve tümüyle yansıtılabilir.Alfa Işınlarının Kullanım AlanlarıHer alfa ışını, ilk ortaya çıktığı yüksek enerjili halinden, düşük enerjili konuma dönüşmesi ile gama ışınları oluşmaktadır. Aynı durum beta ışınları için de geçerlidir. Yani gama ışınları, alfa ve beta ışınlarının düşük enerjili formları ile oluşmaktadır. Alfa ve beta ışınlarından oluşan gama ışınları, tıp alanında kanserli hücre tedavisi için kullanılmaktadır. Kanserli hücrenin üzerine uygulanan gama ışını, kanserli hücreyi öldürebilmektedir. Radyoterapi yöntemine benzese de daha farklı olan bu yöntem sayesinde, kanserli hastalarda yapılan uygulamalarda, çok başarılı gelişmeler yaşanmış ve iyi sonuçlar alınmıştır.Alfa Işınlarının ZararlarıAncak direkt olarak alfa ışınlarının, dokular üzerindeki etkisi tahrip edici boyuttadır. Bu yüzden dikkatsizce yapılan en ufak bir davranış sonucu alfa ışınları, insan vücudu üzerinde kalıcı hasarlar oluşturabilir ve oldukça tehlikeli sonuçlar doğurabilir.Alfa Işınlarının Yapısal ÖzelliğiHelyum atomunun iki elektronunu yitirmesi ile ortaya çıkabilen alfa ışınları, sonuç olarak iki birimlik pozitif olan elektrik yükü taşırlar. Bu özelliklere sahip oldukları, yani elektrik yükü taşıdıklarından ötürü, magnetik etkilere maruz kaldıklarında, geçişlerinde sapmalar yaşanır.

http://www.biyologlar.com/alfa-isinlari-nedir-ne-ise-yarar

Aminoasitler Nedir, Ne İşe <b class=red>Yarar?</b>

Aminoasitler Nedir, Ne İşe Yarar?

Amino asitlerin genel bir tanımını yapmamız gerekirse proteinlerin yapı taşlarıdırlar diyebiliriz. İnsan vücudu içerisinde hücreleri yapılandırma, doku onarma, enzim oluşumu gibi görevlere sahiptirler. Ayrıca kişinin ruh sağlının korunmasında büyük bir öneme sahiptirler.Amino asitlerin oluşumu ve vücuttaki ilk işlevleri proteinlerin parçalanması ve amino asitlere dönüşmesidir. Parçalanma ve dönüşüm işlemi gerçekleştikten sonra oluşan aminoasitler nitrojenlerle birleşirler ve vücudun farklı alanlarla kullanabileceği farklı proteinlere dönüşürler. Kısaca söylemek gerekirse protein parçalanıyor, amino asit oluyor ve o amino asitler tekrardan proteinlere dönüşüyor, kısır bir döngü söz konusu diyebiliriz. Bilindiği gibi amino asitlerin büyük çoğunluğu vücudun yapılandırılmasında görev alır. Vücudun yapılandırılmasına görev alan amino asitler 2 farklı gruba ayrılırlar.-Temel AminoasitlerTemel amino asitler vücudumuzun üretemediği amino asitlerdir. Bu amino asitler 8 adettir. Vücudun üretmediği bu amino asitler yiyecekler, gıdalar sayesinde vücuda alınır.-Temel Olmayan AminoasitlerVücudun üretebildiği amino asitlerdir. Hem vücut üretir hem de besinler sayesinde de bu amino asitlerden vücudunuza enjekte edebilirsiniz.Temel amino asitler ve temel olmayan amino asitler vücut için tam olarak sağlanması gerekiyor. Eğer düzensiz bir şekilde sağlanırsa amino asitlerin etkileri tam olarak görülmez. Vücut dokuları tam olarak onarılmaz, hücreler düzensiz yapılandırılır. En önemlisi ruh sağlığınız tehlikeye girebilir.Yazar: Ensar Türkoğlu http://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/aminoasitler-nedir-ne-ise-yarar

Fitokimyasallar Nelerdir?

Fitokimyasallar Nelerdir?

Fitokimyasallar kanser riskini azaltmak, bağışıklık sistemini güçlendirmenin yanı sıra yaşa bağlı sorunların ilerlemesini geciktirmek konusunda harikalar yaratabilir. Bu makalede çeşitli sebze ve meyvelerde yüksek miktarda mevcut olup, doğal olarak meydana gelen bu kimyasallar hakkında bilgi vereceğiz.Biliyor Muydunuz?Diğer besinlerin aksine, fitokimyasallar bizim yaşamımız için gerekli değildir ancak fitokimyasalların alımı kesinlikle sağlığımızı korumada katkıda bulunabilir.Fitokimyasallar ağırlıklı olarak bitkilerde bulunan bir dizi kimyasaldır. Bitkiler uzun zamandır hayatta kalmak için ve kendilerini patojenlere karşı korumak için fitokimyasalları kullanmıştır. Fitonütrientler de denilen bu doğal kimyasallar sağlığımız için yararlı olabilir. Flavonoidler, karotenoidler, izoflavon, ellajik asit, indoller ve lignanlar fitokimyasalların en iyi örnekleridir.Fitokimyasallar Bakımından Zengin Besinler:Pek çok sebze ve meyve çeşidi iyi miktarda fitokimyasal içerir. Meyve veya sebzelerin rengi ağırlıklı olarak içerdikleri fitokimyasallardan gelir. Meyvenin rengi ister kırmızı, mor, turuncu ister mavi renk olsun, bu renk fitokimyasalların varlığından kaynaklanmaktadır. Meyvenin rengi ne kadar koyu ise içerdiği fitokimyasal miktarı o kadar fazladır. Farklı renkleri ile bilinen portakal, nar, yaban mersini, çilek gibi meyveler ve domates, pancar, brokoli gibi sebzeler iyi miktarda fitokimyasallar içerir. Tam tahıl ürünleri ve baklagiller de bir dizi fitokimyasal içerir.Fitokimyasallar Ne İşe Yarar?Bu soru tıpkı vitaminler ve mineraller ne işe yarar demek gibidir. Sağlığınızla ilgileniyorsanız bu doğal kimyasallar göz ardı edilemez. Aşağıda fitokimyasalların yararlarından bazıları verilmiştir.-Anti-aging Etkileri:Antioksidan aktiviteleri vücuttaki serbest radikalleri ortadan kaldırmak için yardımcı olmaktadır. Serbest radikaller vücudumuzun içinde çalışan çeşitli biyolojik süreçler sonucu oluşan toksik maddelerdir. Bu zararlı maddeler makula dejenerasyonu, deride kırışıklıklar ve bilişsel gerileme gibi yaşa bağlı geniş bir yelpazedeki sorunlar ile bağlantılı bulunmuştur. Ancak bu sorunlar antioksidandan zengin bir beslenme uygulanarak önlenebilir.-Antikanser Etkileri:Flavonoidler ve karotenoidler sınıfına ait kateşin ve likopen gibi antioksidanların, çeşitli insan ve hayvan deneylerinde kanserden koruyucu etkileri gösterilmiştir. Klinik çalışmalar, hayvan çalışmaları ve aynı zamanda tüp çalışmalarında bu antioksidanların kanser gelişimini bastırmada etkili olduğu gösterilmektedir. Antikanser etkileri ayrıca normal hücreleri kanser hücrelerine dönüşümden koruyabilmektedir. Yani bu besinleri beslenmenize dahil ederek çeşitli kanser tiplerinden korunabilirsiniz.-Bağışıklık Sistemi Güçlendirici Etkileri:Genel olarak, bir çeşni olarak kullanılan sarımsak fitokimyasalların flavonoidler sınıfına ait olan ally sülfitler içerir. Ally sülfitler çeşitli çalışmalarda antibakteriyel aktivite göstermiştir. Bu fitokimyasal maddelerin streptokok, salmonella, clostridium, escherichia ve stafilokok gibi pek çok bakteriye karşı etkili olduğu bulunmuştur. Yani antimikrobiyal etkileri olan bu fitokimyasallar bağışıklık sistemini güçlendirmektedir.-Faydalı Enzimleri Uyarıcı Etkileri:Genellikle turpgillerde bulunan indoller denilen bir grup fitokimyasal laboratuvar çalışmalarında kanseri etkisiz hale getiren enzimler içermektedir. Hepimizin bildiği gibi, kanser hücreleri kolayca yayılabilir ancak kanserin bu özelliği enzim uyarıcı fitokimyasallar ile durdurulabilir.-Östrojen Benzeri Etkileri:Fitokimyasalların başka bir çeşidi olan fitoöstrojenler (izoflavonlar) östrojen hormonu benzeri aktivite gösterirler. Yani fitoöstrojenden zengin besinleri beslenmenize dahil ederek östrojen hormonunun etkilerinden yararlanabilirsiniz. Soya sütü ve fındık fitoöstrojenden zengin besinlerdir. Ağırlıklı olarak kadınlarda bulunan östrojen hormonu, kemik yoğunluğunu kontrol etmeye yardımcı olur. Yani kemik yoğunluğunu korumak için, fitoöstrojenlerden zengin bu gıdaları yiyebilirsiniz. Klinik çalışmalar ayrıca bu besinlerin kötü kolesterolü (LDL) düşürebileceğini göstermektedir.Menopoz sonrası kadınlarda östrojen düzeylerinin önemli ölçüde azaldığı gözlemlenmiştir. Düşük östrojen düzeyleri bir dizi semptomlara yol açabilmektedir. Çalışmalar östrojen benzeri etkileri olan bu fitokimyasalların vajinal kuruluk ve sıcak basması gibi menopoz belirtilerini hafifletmeye yardımcı olduğunu göstermiştir.Sonuç olarak fitokimyasallar bizi sağlıklı tutmak için önemli bir rol oynamaktadır. Yani bu besinleri beslenmemize dahil etmek sağlığımız için çok önemlidir.Kaynakça:http://www.buzzle.com/articles/things-you-need-to-know-about-phytochemicals.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/fitokimyasallar-nelerdir

Genetik Tanı Testleri Nelerdir? Ne İşe <b class=red>yarar?</b>

Genetik Tanı Testleri Nelerdir? Ne İşe yarar?

Genetik testler, bir kişinin genleri ve kromozomlarındaki değişiklikleri tespit etmek için tıp bilimi için önemli tekniklerden oluşur.

http://www.biyologlar.com/genetik-tani-testleri-nelerdir-ne-ise-yarar

Kolesterol vücutta ne işe <b class=red>yarar?</b> Ne zaman tehlike arz eder?

Kolesterol vücutta ne işe yarar? Ne zaman tehlike arz eder?

Kolesterol ilaçları ile ilgili son yıllarda toplum genelinde oluşan endişeler ile ilgili olarak kapsamlı bir çalışma hazırlayan uzmanlar merak edilen tüm sorulara yanıt aradı.

http://www.biyologlar.com/kolesterol-vucutta-ne-ise-yarar-ne-zaman-tehlike-arz-eder

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0