Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 27 kayıt bulundu.

Eklembacaklılar (Artropoda)

Eklembacaklılar (Artropoda) Tüm omurgasızlar arasında en başarılı ve çeşitli olanlar, kuşkusuz eklembacaklılardır. Bunların vücutlarının dış kısmı, sert parçalı bir dış örtü (dış iskelet) ile kaplıdır. Üyeleri eklemlidir. Böcekler Örümcekler, Akrepler, Çokbacaklılar Ve Kabuk¬lular günümüzün eklembacaklılarındandır. Fosil¬ler arasında bugün, soyları tükenmiş olan Trilobitomorflar ve Öyripteridler veya dev su akrepleri bu¬lunmuştur. Bütün bu gruplar başlangıca doğru iz¬lendiklerinde olasılıkla ortak bir atadan, Halkalı Kurt’tan meydana gelmiş gibi görünürler. Ancak birçok eklembacaklı türünün ayrı atalardan türemiş olmaları da aynı derecede güçlü bir olasılıktır. İlk eklembacaklılar, alt Kambriyum devrinde birdenbire ortaya çıkmışlar ve son derece çeşitli gruplar oluşturmuşlardır. Bu durum, söz konusu hayvanların geçmişinin Kambriyum öncesine kadar uzandığını; ancak bu devirdeki atalarının mineral-leşmiş bir iskeletlerinin bulunmadığını akla getirir. Kambriyum devrinin başlangıcında çeşitli eklem¬bacaklı sınıfları vardı. Bunların başlıcaları trilobitler ve trilobitoidlerdir ve bu iki grup Trilobitomorflar adı altında toplanır. Trilobitoidlerin çeşitleri daha fazlaydı: ancak iskeletleri ince ve mineralsiz olduğundan, fosillerine sadece Kanada'nın Kam¬briyum devri ortalarından kalma ince taneli kaya¬larında (Burges Shales) rastlanmaktadır. Burgessia ile Marella tipik trilobitoidlerdir. Burgessia, küçük bir Kral Yengeç benzer. Marella, geriye doğru uzantılarıyla ilginç bir eklembacaklıdır. Bun¬ların her ikisinde de trilobitlerinkine benzer ayak¬lar bulunur ve ayağın vücuda yakın tarafında bir solungaç dalı ve öteki tarafında ise yürüme bacağı vardır. Trilobitlerin gövdeleri ise üç loblu bir dış iskelet ile kaplıdır. Ön kısım baş (cephalon). orta kı¬sım göğüs (thorax) ve geri taraf kuyruk (pygidium) adını alır. İlk trilobitlere örnek olarak dikenli, kısa kuyruklu Olenelluslar ile küçük ve kör Agnostuslar gösterilebilir. Paleozoik, trilobitlerin şanslarının hem açıldığı hem kapandığı bir dönem olmuş; bu dönemde dikenleri kısalmış. göz yapılan gelişmiş ve iri kuyruklu türler ortaya çıkmıştır. Diğer eklembacaklı gruplarından olan kral yen¬geçler, kabuklular ve pnikoforalar da Kambriyum devrinde ortaya çıkmışlardır. Kral yengeçler. Orta Ordovik ve Perm devirleri arasında yaşamış dev Öyripteridlerle ilintilidir. Silür devrinde kara hayvanı olarak ilk gerçek akrepler ortaya çıktı; Devon devrinde keneler, örümcekler ve böcekler on¬lara katıldı. Denizde yaşamayan birçok eklemba¬caklı gruplarının fosilleri, ancak özel koşullarda birikmiş tortularda bulunur ve ''zaman içinde görü¬nüp kaybolsalar" bile, giderek artan bir çeşitliliği gösterirler. 1.2. Evrim Kavramının Gelişimi Kalıtım ve evrim, canlılığın tanımlanmasında birbiriyle çok yakından ilişkisi olan iki bilim dalıdır. Birini, diğeri olmadan anlamak olanaksızdır. Kalıtım bilimi, döller arasındaki geçişin ilkelerini açıklar. Evrim ise geçmiş ile gelecekteki olayların yorumlan¬ masını sağlayarak, bugün dünyada yaşayan canlılar arasındaki akrabalığın derecesini ve nedenini ortaya koyar. Evrimsel değişmeler kalıtıma dayalıdır. Çünkü bireysel uyumlar döllere aktarılamaz. Değişikliklerin genlerde meydana gelmesi ve gelecek¬ teki çevre değişimlerine bir ön uyum olarak varsayılması gerekir. Çeşitlenmenin ve gelişmenin değişikliklerle meydana geldiğini savunan bazı tarihsel gözlemlere kısaca göz atalım. 1.2.1. Gözlemler ve Varsayımlar Canlıların birbirinden belirli kademelerde farklılıklar gösterdiğine ve aralarında bazı akrabalıkların olduğuna ilişkin gözlemler düşünce tarihi kadar eski olmalıdır. Doğayı ilk gözleyenler, doğan yavrunun ana ve babadan belirli ölçülerde farklı oldu¬ğunu görmüşlerdir. Hatta aynı batından meydana gelen yavruların dahi birbirinden farklı olduğu ta o zamanlar farkedilmiştir. Bitki ve hayvanlarda türden başlayarak yukarıya doğru benzerlik derecelerine göre grupların oluşturulduğu (bugünkü anlam¬da cins, familya, takım vs. gözlenmiştir. Bu yakınlık dereceleri sıralanmakla beraber, kalıtsal bilgi yeterli olmadığı için tam anlamıyla bir, yorum yapılamamış ve en önemlisi bir türün binlerce yıllık tarihsel gelişimi, bir düşünür birey tarafından sürekli, olarak gözlenemediği için, evrim, daha doğrusu çeşitlenme ve akrabalık bağlan tam olarak tariflenememiştir. Çünkü bir canlının yaşamı süresince bu şekildeki bir farklılaşma kesinlikle gözlenemeyecektir. Bazı hayvan yavrularının, hatta bu yavrular içinde bazılarının yaşama şansının diğerlerine göre büyük olduğu gözlenmiş ve doğal seçme konusunda, bilinçsiz de olsa ilk adımlar atılmıştır. evrim fikri ancak yakın yıllarda gelişen bilimsel yöntemler aracılığıyla gerçek yatağına oturtulabilmiştir. Daha önceki yorumlar, bilimsel düşüncenin tarihi açısından değerli olmakla beraber, yeterince bilimsel kanıtla donatılmadığı için doyurucu olamamıştır. evrim, bir gelişimi, bir değişimi ifade eder. değişken ve sonlu bir evrende herhangi bir şeyin değişmez ve sonsuz olduğunu düşünmek bilimsel yargıya ters düşer. evrim kavramı değişik fikre saygıyı bir fikrin her ortamda, her zamanda geçerliliğini koruyamayacağını; yaşayan her şeyin zamanla, kısmen de olsa bulunduğu ortama bağlı olarak değişebileceği fikrini düşünce sistemimize sokmuştur. Dolayısıyla evrim konusundaki eğitim, toplumları yeniliklere açık yapmakla kalmaz, değişik seçeneklerin hepsinin yerine göre saygıde¬ğer ve değerli olduğu fikrini toplumlara yerleştirebilir. Biz geçmişteki evrim kavramı¬nın gelişimini kısaca vermeye çalışalım. 1.2.2. Evrim Konusundaki İlk Yorumlar Elimizdeki bilgilere göre evrim konusundaki gözlemler ve yorumlar çok eskiye dayanmaktadır. 1.2.2.1. Fosillerin Bulunması Fosiller bulunmaya başlayınca geçmişteki canlıların bugünkünden farklı oldu¬ğu anlaşılmıştır ve bunu açıklayabilmek için şu sav ileri sürülmüştür: Geçmiş devirler¬ de her canlı türü, ayrı ayrı olmak üzere, tüm canlılar bir defada yaratılmış, daha sonra bir felaket veya afetle ortadan kalkmışlardır. Bunu takiben tekrar farklı ve yeni canlı¬lar yaratılmıştır. Bilgilerin birikmesiyle fosillerin kesik kesik değil birbirini izleyen jeolojik tabakalarda sürekli ve kademeli değişim gösterdiği bulunmuştur. O zaman felaketlerin birbirini izleyen diziler halinde olduğu savunulmuştur (genellikle 7 defa olduğuna inanılmıştır). Bu kurama göre her defasında yeni canlılar yaratılmıştır. On dokuzuncu yüzyılın başlarına kadar bilimsel anlamda herhangi bir evrim kavramı gelişmemiştir. On dokuzuncu yüzyılın başlarında Georges CUVİER, Paris civarındaki kalkerli tortullardan fosil toplamış ve bugünkü hayvanlarla karşılaştırmıştır. Farklı jeofojik tabakalarda hayvanların değişik yapılan gösterdiğini ortaya koyarak zoolojik sınıflandırmaya fosilleri sokmuş ve yeni bir sınıflandırma yöntemi geliştirmiştir. 1.2.3. Evrim Fikrine Direnişler İnsanın yapısında yeni düşüncelere direnme eğilimi vardır; bu, evrim konusun¬da da kendini göstermiştir. Geçmişte ve bugün evrim kavramına birçok karşı koyma¬lar olmuştur. Hatta yerleşmiş tutucu inançları değiştirdiği için, evrim kavramını savu¬nanlar ölüme mahkum edilmiştir. Bu karşı koymalar zamanımızda, değişik ideolojile¬rin ve dinsel inancın bir parçasıymış gibi varsayılarak, birçok kişi tarafından, herhangi bir dayanağı olmaksızın, sadece dogmatizmin sonucu olarak, hâlâ sürdürülmektedir. Fakat açık olan birşey varsa, bilimsel gözlem ve bulgulara dayanmayan hiçbir düşün¬ce sürekli olamaz. Belki bugün evrim konusunda yanlış yorumlamalar olabilir; ama, gelecekteki bilimsel gelişmelerle bu yanlışlar düzeltilebilir veya eksikler tamamlanabi¬lir; çünkü bilimsel düşüncenin kapısı evrim fikriyle her zaman açık bırakılmıştır. Zaten evrimin özünde, ileriye dönüklük, değişim ve gelişim yatar. Halbuki tutucu düşünce, bilim kapısını kapattığı için yenilenemez ve zamanla tarih içine gömülerek kaybolur. Evrim, var olanı, sabitliği değil; geleceği ve değişimi inceler. Bu nedenle evrim kavra¬mının kendisi de sabit olamaz. Örneğin, Rusya'da, Stalin, 1940 yılında, bitki ıslatıcısı Trofim LYSENKO'nun gülünç savını resmi politika olarak benimsediği zaman, bu fikri benimsemeyen birçok değerli genetikçi tutuklandı, sürüldü ve bir kısmı da sonuçta öldü. 1950 yılında poli¬tika değiştiğinde, eski fikrine bağlı kalanlar için artık çok geçti. Dinsel baskılar, bu konuda çok daha yoğun ve acımasız olmuştur. Ortaçağda birçok kişi bu nedenle yaşamını yitirmiş veya savundukları fikri geri almaya zorlanmıştır. Haçlı seferleri, gibi kanlı savaşlar da yine inanç farklarından doğmuştur. Bununla beraber özellikle son zamanlarda her dinde bazı liderlerin ve keza bazı dini liderlerin yeni fikirlere açık olduğu görülmüştür. Fakat yine de yeni fikirlerin topluma yerleşmesi büyük çabalarla olmaktadır. Evrim hakkındaki fikirlerin de büyük itirazlarla karşılanması, özellikle yaratılış konusunda yeni yaklaşımlar getirmesi açısından, bazı dinlere veya din kitaplarına veya yerleşmiş tutucu inançlara ters düşmesi veya en azından bazı kişiler tarafından bilinçsizce ve belirli bir artniyet ile yanlış değerlendirilerek öyle gösterilmesi, yukarıda anlatılan insanın "itirazcı yaratılışı" bakımından doğal sayılmalıdır. Bugün birçok kişi hâlâ eski inançlara bağlı olmakla beraber, evrim kavramı, insanlar büyük emekle yetiştirilip bilimsel düşünceye sahip oldukça ve bu kayram bilimsel verilerle desteklendikçe, ancak o zaman toplumun malı olabilecektir. 2. EVRİM KONUSUNDA BİLİMSEL DÜŞÜNCELERİN GELİŞİMİ On dokuzuncu yüzyıl, bilimsel düşüncenin patlarcasına geliştiği bir dönemin başlangıcı olarak bilinir. Gözlenen olayların nedenini mistik ve spekülatif açıklamalar yerine, bilimsel deneyler ve analizlerle açıklamalar almaya başlamıştır. Sonuç olarak toplumları uzun yıllar etkisi altına alan birçok kavram, temelden sarsılmaya ve yıkıl¬maya başlamıştır. Bu akım kaçınılmaz olarak evrim ve kalıtımın ilkelerine de ulaşmış ve evrim konusunda birçok yeni fikirler geliştirilmiştir. Biz burada evrim konusuna damgasını basmış bazı gözde bilim adamlarına yer vermekle yetineceğiz. 2.1. Jean Baptiste Lamarck Ondokuzuncu yüzyılın başlarında J.B. LAMARCK adlı bir Fransız bilgini hayvanları karmaşıklığına göre düzenlemeye çalıştı. Birçok hayvan grubunun basitten kar¬maşığa doğru, bir ağacın dallara ayrılması gibi, çeşitlendiğini ve gruplara ayrıldığını gördü. Bu gözlem, O'na, evrimle, canlıların gelişebileceği fikrini verdi. Fikirlerini 1809 yılında "Philosophie Zoologique" adlı bir eserde topladı. Kitabında, basit canlılardan diğerlerinin nasıl oluştuğunu açıklamaya çalıştı. Her generasyonun çevre koşullarına daha iyi uyum yapabilmesinin nedenlerini araştırdı. Bu, dinsel dogmanın hakim olduğu bir devirde, oldukça köklü bir yaklaşımdı. Bu dönemde Fransa'da bazı idari kargaşalıklar da olduğu için, ileri sürülen bu sava dini liderlerin fazla bir itirazı olmadı. 2.1.1. Bir Organın Kullanılıp Kullanılmamasına Göre Değişimi Daha sonra yanlışlığı kesin olarak saptanan evrimsel bir kuramı ortaya attı: "Eğer bir organ fazla kullanılıyorsa; o organ gelişmesine devam ederek daha etkin bir yapı kazanır." Örneğin, bir demircinin kolları, kullandığı çekiçten dolayı güçlenir; fakat ayaklarını kullanamadığından dolayı gittikçe zayıflar. LAMARCK, bu ilkeyi, evrimin uyumsal düzeneğinin esası olarak benimsedi. Böylece kazanılmış bir özellik, bireyler tarafından döllere aktarılabiliyordu ve bir demircinin çocuğu kol kasları bakımından diğerlerine göre daha iyi gelişebiliyordu. Zürafaları örnek vererek savını desteklemeye çalıştı: Zürafalar, dibi çıplak ve çay irsi z olan ortamlarda yaşıyorlardı. Dolayısıyla besinlerini çalıların ve ağaçların yap¬raklarından sağlamak zorundaydılar. Ağaçların ucuna ulaşmak için bir zorlama vardı ve bu zorlama zürafaların zamanla ön ayaklarının ve boyunlarının uzamasına neden oldu. Her generasyon, boynunu biraz daha uzatarak, sonuçta ayaklarını kaldırmadan 4-6 metrelik yüksekliğe başını uzatabilir duruma geçtiler. LAMARCK'a göre kazanılmış özellikler dölden döle aktarılmaktaydı. Bu açıklama o zaman için geçerli görüldü. Çünkü kalıtımın yasaları henüz bulunamamıştı, özelliklerin kalıtım yoluyla geçtiğine dair fazla birşey bilinmiyordu. Daha sonra özelliklerin bireye bağlı olmadan kalıtıldığı bulununca, kuram tümüyle geçerliliğini yitirdi. Doğal olarak her birey çevre koşullarına belirli ölçülerde uyum yapar; fakat kazanılan bu özellikler bireyin ölümüyle "birlikte" yitirilir. Her generasyon kendi uyumunu, doğduğu zaman taşıdığı genlerin özellikleri içerisinde yapmak zorundadır. Vücut hücrelerinin yapacakları uyum, kalıtsal materyali etkilemeyeceği için, sonradan kazanılmış özelliklerin yavruya geçmesi olanaksızdır. 2.1.2. Lamarckizme İlişkin Diğer Örnekler LAMARCK, köstebeklerin atasının yer altında yaşadığını ve gözlerini kullanmadıkları için zamanla görme işlevine gerek kalmadığı ve dolayısıyla birkaç nesil sonra tümüyle gözlerin köreldiğini savunmuştur. Karıncaayısının, dişlerini kullanmadan, besinlerini yutarak aldığı için, dişlerinin köreldiğini ileri sürmüştür. Buna karşılık su kuşlarının birçoğunda, besin, suyun dibimde arandığından, boyun devamlı uzamıştır. Keza yüzücü kuşların parmakları arasındaki derimsi zar da kullanıldığından döller boyunca gelişerek perde ayakları meydana getirmiştir. Hatta daha ileriye giderek, doğan çocukların gözlerinin birinin devamlı çıkarılmasıyla, bir zaman sonra tek gözlü insanların da meydana gelebileceğini savunmuştur. Bütün bu görüşlere karşın iki nesil sonra CHARLES DARWIN kazanılmış özelliklerin kalıplamayacağını göstermiş ve kalıtsal olan özelliklerin içinde en iyi uyum yapanların ayakta kalabileceğini ortaya çıkarmıştır. Daha önce BUFFON ve ERASMUS DARWIN, ileri sürdükleri buna benzer fikirlerde ve açıklamalarda pek inandırıcı" olamamışlardır. Yukarıda anlatılan hayvanların ve bitkilerin çevrelerine nasıl uyum yaptıklarını açıklayan; fakat yaşantılarında kazandık¬ları özelliklerin gelecek döllere kalıtıldığını savunan (bugünkü bilgilerimizde yaşamı, süresince kazanılan özelliklerin kalıtsal olmadığı bilinmektedir) bu kurama "Lamarckizm" denir. 1887 yılında WElSMANN tarafından somatoplazma ve germplazma arasındaki kuramsal farklar bulununca, sonradan kazanılan özelliklerin kalıtsal olmadığı ortaya çıktı ve bu görüşe paralel tüm varsayımlar çürütüldü. 2.2. Charles Darwin C. DARWIN, getirdiği yepyeni yaklaşım nedeniyle, evrim biliminin babası olarak benimsenir. Evrim sözcüğü çoğunlukla Darwin ile eş anlamlı kullanılır ve bu nedenle Darwinizm denir. Biz, Darwin'in yaşamını diğerlerine göre daha ayrıntılı olarak öğreneceğiz. 2.2.1. Yaşamının İlk Evreleri ve Eğitimi Darwin, 12 Şubat 1809'da İngiltere'nin Shrewsburg şehrinde Dr. Robert Darwin'in oğlu olarak dünyaya geldi. Babası tanınmış bir doktordu ve oğlunun da doktor olmasını istiyordu. Darwin'in Latince ve Yunanca'ya ilgisi azdı. O, zamanının çoğunu böcek, bitki, kuş yumurtası ve çakıltaşı toplamakla geçiriyordu. Babası, O'nu, 16 yaşında, doktor olsun diye Edinburg Üniversitesine gönderdi. Öğreniminin ilk yıllarında bayıltılmadan bir çocuğa yapılan ameliyatı gözledi ve doktor olamayaca¬ğına karar vererek okulu bıraktı. Hukuk öğrenimi yapmak istedi; fakat bu mesleğin de kendine hitap etmediğini anladı. Son seçenek olarak babası O'nu Kambriç Üniversitesine dini bilimler (teoloji) öğrenimi yapmak için gönderdi. Orayı yeterli bir derece ile bitirdi. Fakat O'nun esas ilgisi başka bir konudaydı. DARWİN'in Edinburg'daki arkadaşlarının çoğu zooloji ve jeoloji ile ilgileniyordu. Zamanının çoğunu botanikçi arkadaşı John HENSLOW ile araziye gidip kınkanatlıları toplamakla geçirmeye başladı. Bu arada LAMARCK'ın çalışma¬sını ve kendi büyük babasının yazmış olduğu "Zoonomia" adlı şiir kitabını okudu. Kitaplarda geçen "canlılar belki tek bir soydan türemiştir" cümleciğini benimsedi; fakat genel olarak kabul edilen özel yaratılma fikrine de bağlı, kaldı. Bu arada; bir İngiliz gemisi" H.M.S. BEAGLER denizcilere hârita yapmak için, Güney Amerika'yı yakından tanımış kaptan ROBERT FITZROY'un yönetiminde/dünya turu yapmak üzere beş sene sürecek bir sefere hazırlanıyordu. Kaptan, daha önce güney Amerika'daki alışılmamış jeolojik yapıyı gözlemiş ve bu nedenle gemisine bu jeolojik yapıyı gözleyebilecek ve açıklayabilecek iyi yetişmiş bir doğa bilimcisini almak istiyordu. DARWIN, babasının itirazına karşın, arkadaşı HENSLOW'un ikna etmesiyle bu geziye çıkmayı kabul etti. 27 Aralık 1831 yılında 22 yaşındaki DARWIN, BEAGLE’nin güvertesinde, Devonport limanından denize açıldı. 2.2.2. İngiltere'deki Gözlemler Darwin, ileri süreceği fikrin yankı uyandıracağını, dolayısıyla tüm dünyanın inanması için yeterince kanıt toplanması gerektiğini biliyordu. bir şey canını sıkıyordu. Bütün kanıtlar canlılığın evrimsel işleyişini göstermekle beraber, nasıl çalıştığı konusunda herhangi doyurucu bir açıklama yapılamamıştı. Güvercin yetiştiricilerini ziyaret ederek, onların seçme yoluyla nasıl yeni özellikler elde ettiklerini öğrendi. Örneğin bir yetiştirici büyük kuyruklu bir güvercin yetiştirmek istiyorsa, yavrular arasında bu özelliği gösteren yavruları seçerek seçime devam ediyordu. Birkaç döl sonra da gerçekten büyük kuyruklu güvercinler elde ediliyordu. Buradaki evrimsel süreç, yapay seçme ile sağlanıyordu. Diğer hayvan ve bitki ıslahı çalışmalarını ve ya¬bani formların gösterdiği çevre koşullarına uymayı da dikkatlice not etti. Darwin bu düşüncelerini, 20 yıllık bir çalışmanın sonucu olarak, "Origin of Species = Türlerin Kökeni" adlı bir kitapta topladı. DARWlN'e yapay koşullar altında yapılan bu seçmenin, doğal koşullar altında da yapılabileceği fikri mantıki geldi. Bir türün tüm üyelerinin aynı uyumu gösteremeyeceğini de anlamıştı. Çünkü topladığı canlılar içinde, aynı türe bağlı bireylerin göster¬dikleri varyasyonları not etmişti. Doğanın güçleri, bu bireyler içerisinde o ortamda yasayabilecek özellikleri taşıyanları yaşatma, daha doğrusu yaygın duruma geçirme yönündeydi. 1838'in Ekim ayında THOMAS MALTHUS'un 1798 yılında yazdığı "An Essay onthe Principlesof Population = Populasyonun Kuralları Üzerine bir Deneme" adlı bir makaleyi okurken, evri¬min ikinci önemli bir işleyişini düşünmeye başladı. Bu makale, tüm türlerin, sayılarını sabit tutacak düzeyden çok daha fazla yavru meydana getirme yeteneğinde oldu¬ğunu savunuyordu. Açıkça yavruların büyük bir kısmı yaşamını sürdüremiyordu. MALTHUS, bu kavramı insana uygulamıştı ve insanların geometrik olarak çoğalması¬nın, savaş, hastalık, kıtlık ve diğer afetlerle belirli bir düzeyde tutulduğunu savun¬muştu. DARWIN, evrim sorununun açıklanamayan bir işleyişini MALTHUS'dan esinlene¬rek ortaya çıkardı. Tüm türler gerekenden fazla ürüyorlardı; bunların içerisinde başa¬rılı olan varyasyonlar uyum yaparak ayakta kalıyordu. Bu varyasyonlar özünde, gelecek için seçeneklerin doğmasını sağlıyordu. Biz tekrar DARWIN'in Türlerin Kökeni adlı yapıtına dönelim. Bu çalışmada iki gerçek ve üç varsayım ortaya çıkmıştı. Gerçekler: 1. Tüm organizmalar, gereğinden fazla yavru meydana getirme yeteneğine sahiptirler. Bununla beraber elemine edilenlerle populasyonlarda denge sağlanmak-tadır. 2. Bir türün içerisindeki bireyler, kalıtsal özellikleri bakımından farklıdır. Varsayımlar: 1. Yavruların çoğu ayakta kalabilmek için bir yaşam kavgası vermek zorundadırlar. 2. İyi uyum yapacak özellikleri taşıyan bireylerin çoğu yaşamını sürdürür; iyi uyum yapabilecek özellikleri taşımayanlar ortadan kalkar. Böylece istenen (çevre koşullarına uyum sağlayacak) özellikler kalıtsal olarak gelecek döllere aktarılır. 3. Çevre koşulları bir bölgede diğerinden farklı olduğundan özelliklerin seçimi her bölgede ve koşulda farklı olmak zorundadır. Canlılardaki varyasyonlar bu şekilde uzun süre saklanabilir ve yeterli bir zaman süreci içerisinde yeni türlere dönüşe¬bilir. Bu, çok çarpıcı bir varsayımdı ve DARWIN, bu savın desteklenmesi için yeterince kanıta da sahipti. Fakat eserini yayınlamaktan hâlâ çekiniyordu. Hatta düşüncesini arkadaşlarına açtı ve arkadaşları, O'nu, bu konuda daha ileri gelişmeleri beklemeden şimdiki durumuyla yayınlamasını istediler. O, ayrıntılı verilmiş dokümanlarla hazırlan¬mış dört bölümlük bir yayın planlamıştı. 3.4. Sınıflandırmadan Elde Edilen Kanıtlar Sınıflandırma bilimi evrim kavramından çok daha önce başlamıştır. Bu bilimin kurucusu sayılan RAY ve UNNAEUS, türlerin sabitliğine ve değişmezliğine inanmışlar¬dı. Fakat bugünkü sistematikçiler bir türün isminin ve tanımının verilmesini onun evrimsel ilişkileri içinde ele almayı zorunlu bulmuşlardır. Bugünkü sistematik akraba¬lık, gruplar arasındaki morfolojik benzerliklere dayandırılmaktadır. Bu karşılaştırma her zaman homolog (kökendeş) organlar arasında yapılmaktadır. Yaşayan canlıların özelliği, belirli bir hiyerarşik sıraya göre dizilip, tür, cins, familya, takım, sınıf ve filum meydana getirmeleridir. Bu hiyerarşik diziliş evrimin en belirli kanıtlarından biridir. Eğer bitki ve hayvanlar kendi aralarında akraba olmasaydılar, bu hiyerarşik sıra mey¬dana gelmeyecek ve birçok grup birbirine benzer olmayacak şekilde gelişmiş ola¬caktı. Sistematiğin temel birimi türdür. Tür, bir populasyondaki morfolojik, embriyolojik, fizyolojik özellik bakımından birbirine benzeyen ve doğal koşullar altında birbir¬leriyle birleşip döl meydana getirebilen, aynı fiziksel ve kimyasal uyarılara benzer tepki gösteren, aynı atadan meydana gelmiş birey topluluğudur diye tanımlanmıştır. Bütün canlılarda özellikle birkaç yaşam devresi olan türlerde (bazı sölenterlerde, parazit kurtlarda, larvadan gelişen böceklerde, kurbağagillerde vs.'de) bu tanım bir¬çok bakımlardan yetersiz kalmaktadır. Eğer bir populasyon geniş bir alana yayıl¬mışsa, kendi aralarında bölgesel birçok farklılıklara sahip olur ki biz buna alttür diyo¬ruz. Yapılan ayrıntılı araştırmalarda birçok türün kendi aralarında alttürlere bölün¬düğü ve her alttürün yanındakinden, küçük farklarla ayrıldığı (deme); fakat onlarla çiftleşebildiği gösterilmiştir. Fakat bu zincirin uçlarının bazı durumlarda farklı tür özel¬liği gösterebileceğini daha sonraki konularda anlatacağız. Bugün yasayan hayvanla¬rın büyük bir kısmının gruplandırılması kolaydır; çünkü aralarındaki geçit formları kaybolmuştur. Fakat bazı gruplarda geçit formları görüldüğü için, yani her iki grubun da özelliklerini belirli ölçüde taşıyan bazı formlar olduğundan, bu sefer iki grubu bir¬birinden nerede ayıracağımızı kestirmek oldukça zordur. Bugünkü türler, soy ağacı¬nın en uçtaki dallarıdır ve genellikle kendine en yakın olan diğer dallarla karşılaştırılır. Ana gövde ve ana dallar zamanımızda kaybolmuştur. Evrimde bütün sorun hangi dalın hangi ana daldan ve gövdeden çıktığını şematize edebilmektir. 3. EVRİMLEŞMEYİ SAĞLAYAN DÜZENEKLER 'Ayakta Kalmak için Savaşım' ve 'En iyi Uyum Yapan Ayakta Kalır' sözcükleri Darwin WALLACE Kuramının anahtarıdır. Fakat besin, yer, su, güneş vs. için bireyler arasındaki savaşımın, zannedildiği gibi büyük bir evrimsel güç olmadığı, buna karşın döller boyunca sürekli olan populasyonların evrimsel değişme için önemli olduğu daha sonra anlaşıldı. Bu durumda evrimsel değişikliklerin birimi birey¬ler değil, populasyonlardır. Biz, bir populasyonun yapısını döller boyunca süren bir etkiyle değiştiren evrimsel güçleri, önem sırasına göre inceleyelim. Özünde Hardy-Weinberg eşitliğini bozan her etki evrimsel değişikliği sağlayan bir güç olarak kabul edilir. 3.1. Doğal Seçilim Bir populasyon, kalıtsal yapısı farklı olan birçok bireyden oluşur. Ayrıca, mey¬dana gelen mutasyonlarla, populasyonlardaki gen havuzuna yeni özellikler verebile¬cek genler eklenir. Bunun yanısıra mayoz sırasında oluşan krossing -överler ve rekombinasyonlar, yeni özellikler taşıyan bireylerin ortaya çıkmasını sağlar. İşte bu bireylerin taşıdıkları yeni özellikler (yani genler) nedeniyle, çevre koşullarına daha iyi uyum yapabilme yeteneği kazanmaları, onların, doğal seçilimden kurtulma oranlarını verir. Yalnız çevre koşullan her yerde ve her zaman (özellikle jeolojik devirleri düşü¬nürsek) aynı değildir. Bunun anlamı ise şudur: Belirli özellikleri taşıyan bireyler, belirli çevre koşullarına sahip herhangi bir ortamda, en başarılı tipleri oluşturmalarına kar¬şın, birinci ortamdakinden farklı çevre koşulları gösteren başka bir ortamda, ya da zamanla çevre koşullarının değiştiği bulundukları ortamda, uyum yeteneklerini ya tamamen ya da kısmen yitirirler. Bu ise onların yaşamsal işlevlerinde güçlüklere (döl¬lenmelerinde, embriyonik gelişmelerinde, erginliğe kadar ulaşmalarında, üremelerin¬de, besin bulmalarında, korunmalarında vs.) neden olur. Böylece erginliğe ulaşanla¬rının, ulaşsalar dahi fazla miktarda yavru verenlerinin, verseler dahi bu yavruların ayakta kalanlarının sayısında büyük düşmeler görülür. Burada dikkat edilecek husus, bireylerin ayakta kalmalarının yalnız başına evrimsel olarak birşey ifade etmemesidir. Eğer taşıdıkları genler, gelecek döllere başarılı bir şekilde aktarılamıyorsa, diğer tüm özellikleri bakımından başarılı olsalar da, evrimsel olarak bu niteliklere sahip bireyler başarısız sayılırlar. Örneğin, kusursuz fiziksel bir yapıya sahip herhangi bir erkek, kısırsa ya da çiftleşme için yeterli değilse, ölümüyle birlikte taşıdığı genler de ortadan kalkar ve evrimsel gelişmeye herhangi bir katkısı olmaz. Ya da güçlü ve sağlıklı bir dişi, yavrularına bakma içgüdüsünden yok¬sunsa, ya da yumurta meydana getirme gücü az ise, populasyonda önemli bir gen frekansı değişikliğine neden olamayacağı için, evrimsel olarak başarılı nitelendirile¬mez. Demek ki doğal seçilimde başarılı olabilmek için, çevre koşullarına diğerlerin¬den daha iyi uyum yapmanın yan/sıra, daha fazla sayıda yumurta ya da yavru meydana getirmek doğal seçilim çevre koşullarına bağımlı olarak farklı şekillerde meydana gelir. Bunları sırasıyla inceleyelim. 3.1.1. Yönlendirilmiş Seçilim Doğal seçilimin en iyi bilinen ve en yaygın şeklidir. Özel koşulları olan bir çevre¬ye uzun bir süre içerisinde uyum yapan canlılarda görülür. Genellikle çevre koşulla¬rının büyük ölçüde değişmesiyle ya da koşulları farklı olan bir çevreye göçle ortaya çıkar. Populasyondaki özellikler bireylerin o çevrenin koşullarına uyum yapabileceği şekilde seçilir. Örneğin nemli bir çevre gittikçe kuraklaşıyorsa, doğal seçilim, en az su kullanarak yaşamını sürdüren canlıların yararına olacaktır. Populasyondaki bireylerin bir kısmı daha önce mutasyonlarla bu özelliği kazanmışlarsa, bu bireylerin daha fazla yaşamaları, daha çok döl vermeleri, yani genlerini daha,büyük ölçüde populasyonun gen havuzuna sokmaları sağlanır. Bu arada ilgili özelliği,sapta¬yan genlerde meydana gelebilecek mutasyonlardan, yeni koşullara daha iyi uyum sağlayabilecekler de seçileceğinden, canlının belirli bir özelliğe doğru yönlendirildiği görülür. Bu, doğal seçilimin en önemli özelliğinden biridir 'Yönlendirilmiş Yaratıcı¬lık'. Her çeşit özelliği meydana getirebilecek birçok mutasyon oluşmasına karşın, çevre koşullarının etkisi ile, doğal seçilim, başarılı mutasyonları yaşattığı için, sanki mutasyonların belirli bir amaca ve yöne doğru meydana geldiği izlenimi yaratılır. Yukarıda verdiğimiz örnekte, uyum, suyu artırımlı kullanan boşaltım organlarının yararına ise, bir zaman sonra suyu bol kullanan ilkel boşaltım organlarından, suyu en idareli kullanan böbrek şekline doğru gelişmeyi sağlayacak genler yararına bir seçim olacaktır. Su buharlaşmasını önleyen deri ve post yapısı, kumda kolaylıkla yürümeyi sağlayan genişlemiş ayak tabanı vs. doğal seçilimle bu değişime eşlik eden diğer özelliklerdir. Önemli olan, evrimde bir özelliğin ilkel de olsa başlangıçta bir defa ortaya çıkmasıdır; geliştirilmesi, mutasyon-doğal seçilim düzeneği ile zamanla sağlanır. Bu konudaki en ilginç örnek, bir zamanlar İngiltere'de fabrika dumanlarının yoğun olarak bulunduğu bir bölgede yaşayan kelebeklerde (Biston betalarla) meydana gelen evrimsel değişmedir. Sanayi devriminden önce hemen hemen beyaz renkli olan bu kelebekler (o devirden kalma koleksiyonlardan anlaşıldığı kadarıyla), ağaçların gövdelerine yapışmış beyaz likenler üzerinde yaşıyorlardı. Böylece avcıları tarafın¬ dan görülmekten kurtulmuş oluyorlardı. Sanayi devrimiyle birlikte, fabrika bacaların¬ dan çıkan siyah renkli kurum vs. bu likenleri koyulaştırınca, açık renkli kelebekler çok belirgin olarak görülür duruma geçmiştir. Bunların üzerinde beslenen avcılar, özellik¬le kuşlar, bunları kolayca avlamaya başlamıştır. Buna karşın sanayi devriminden önce de bu türün populasyonunda çok az sayıda bulunan koyu renkli bireyler bu renk uyumundan büyük yarar sağlamıştır. Bir zaman sonra populasyonun büyük bir kısmı koyu renkli kelebeklerden oluşmuştur 'Sanayi Melanizmi'. Günümüzde alı¬nan önlemler sayesinde, çevre temizlenince, beyaz renkli olanların sayısı tekrar art¬ maya başlamıştır. Son zamanlarda tıp bilimindeki gelişmeler ile, normal olarak doğada yaşayamayacak eksiklikler ile doğan birçok birey, yaşatılabilmekte ve üremesi sağlanmaktadır. Böylece taşıdıkları kalıtsal yapı, insan gen havuzuna eklenmektedir. Dolayısıyla bozuk özellikler meydana getirecek genlerin frekansı gittikçe artmaktadır, örneğin, eskiden kalp kapakçıkları bozuk, gözleri aşırı miyop ya da hipermetrop olan, gece körlüğü olan, D vitaminini sentezleme ya da hücre içine alma yeteneğini yitirmiş olan, kân şekerini düzenleyemeyen (şeker hastası), mikroplara direnci olmayan, kanama hastalığı olan; yarık damaklı, kapalı anüslü, delik kalpli ve diğer bazı kusur¬larla doğan bireylerin yaşama şansı hemen hemen yoktu. Modern tıp bunların yaşa¬masını ve üremesini sağlamıştır. Dolayısıyla insan gen havuzu doğal seçilimin etki¬sinden büyük ölçüde kurtulmaya başlamıştır. Bu da gen havuzunun, dolayısıyla bu gen havuzuna ait bireylerin bir zaman sonra doğada serbest yaşayamayacak kadar değişmesi demektir. Nitekim 10 - 15 bin yıldan beri uygulanan koruma önlemleri, bizi, zaten doğanın seçici etkisinden kısmen kurtarmıştır. Son zamanlardaki tıbbi önlemler ise bu etkiyi çok daha büyük ölçüde azaltmaktadır. Böylece doğal seçilimin en önemli görevlerinden biri olan 'Gen havuzunun yeni mutasyonların etkisinden büyük ölçüde korunmasının sağlanması ve mutasyonların gen havuzunda yayılmala¬rının önlenmesi, dolayısıyla gen havuzunun dengelenmesi ve kararlı hale geçmesi, insan gen havuzu için yitirilmeye başlanmıştır. 3.1.2. Dengelenmiş Seçilim Eğer bir populasyon çevre koşulları bakımından uzun süre dengeli olan bir ortamda bulunuyorsa, çok etkili, kararlı ve dengeli bir gen havuzu oluşur. Böylece, dengeli seçilim, var olan gen havuzunun yapısını devam ettirir ve meydana gelebilecek sapmalardan korur, örneğin, Keseliayılar (Opossum) 60 milyon, akrepler (Scorpion) 350 milyon yıldan beri gen havuzlarını hemen hemen sabit tutmuşlardır. Çünkü bulundukları çevrelere her zaman başarılı uyum yapmışlardır. 3.1.3. Dallanan Seçilim Dengeli seçilimin tersi olan bir durumu açıklar. Bir populasyonda farklı özellikli bireylerin ya da grupların her biri, farklı çevre koşulları nedeniyle ayrı ayrı korunabilir. Böylece aynı kökten, bir zaman soma, iki ya da daha fazla sayıda birbirinden farklı¬laşmış canlı grubu oluşur (ırk  alttür  tür  vs.). Özellikle bir populasyon çok geniş bir alana yayılmışsa ve yayıldığı alanda değişik çevre koşullarını içeren bir-çok yaşam ortamı (niş) varsa, yaşam ortamlarındaki çevre koşulları, kendi doğal seçilimlerini ayrı ayrı göstereceği için, bir zaman sonra birbirinden belirli ölçülerde farklılaşmış kümeler, daha sonra da türler ortaya çıkacaktır. Bu şekildeki bir seçilim 'Uyumsal Açılımı' meydana getirecektir 3.2. Üreme Yeteneğine ve Eşemlerin Özelliğine Göre Seçilim Populasyonlarda, bireyler arasında şansa dayanmayan çiftleşmelerin ve farklı üreme yeteneklerinin oluşması HARDY - WEINBERG Eşitliğine ters düşen bir durumu ifade eder. Bu özellikleri taşıyan bir populasyonda Hardy-Weinberg Eşitliği uygulanamaz. Bireylerin çiftleşmek için birbirlerini rasgele seçmelerinden ziyade, özel nite¬liklerine göre seçmeleri, bir zaman sonra, bu özellikler bakımından köken aldıkları ana populasyondan çok daha kuvvetli olan yeni populasyonların ortaya çıkmasına neden olur. Bu özel seçilim, yaşam kavgasında daha yetenekli olan (beslenmede, korunmada, gizlenmede, yavrularına bakmada vs.) populasyonların ortaya çıkmasını sağlayabilir. Eşemlerin Arasındaki Yapısal Farkların Oluşumu: Dişiler genellikle yavrula¬rını meydana getirecek, koruyacak ve belirli bir evreye kadar besleyebilecek şekilde özellik kazanmıştır. Özellikle memelilerde tam olarak belirlenemeyen bir nedenle dişiler başlangıçta çiftleşmeden kaçıyormuş gibi davranırlar. Dişilerin kuvvetli olduğu bir toplumda çitfleşme çok zor olacağından, seçilim, memelilerde, kuvvetli erkekler yönünden olmuştur. Bugün birçok canlı grubunda, özellikle yaşamları boyunca birkaç defa çiftleşenlerde erkekler, dişileri çiftleşmeye zorlar; çok defa da bunun için kuvvet kullanır. Bu nedenle erkekler dişilerinden daha büyük vücut yapısına sahip olur. Buna karşın, yaşamları boyunca bir defa çiftleşenlerde ya da çift¬leştikten sonra erkeği besin maddesi olarak dişileri tarafından yenen gruplarda (peygamber develerinde ve örümceklerde olduğu gibi), erkek, çok daha küçüktür. Çünkü seçilim vücut yapısı büyük dişiler, vücut yapısı küçük erkekler yönünde olur. İkincil eşeysel özellikler, çoğunluk eşey hormonları tarafından meydana getirilir (bu nedenle ikincil eşeysel özellikler, bireylerde eşey hormonlarının üretilmeye başla¬masından sonra belirgin olarak ortaya çıkar). Eşeysel gücün bir çeşit simgesi olan bu özellikler, eşemler tarafından sürekli olarak seçilince, özellikler gittikçe kuvvetlenir: Bu nedenle özellikle erkeklerde, yaşam savaşında zararlı olabilecek kadar büyük boy¬nuz (birçok geyikte, keçide vs.'de), büyük kuyruk (Tavuskuşunda ve Cennetkuşlarında vs.), hemen göze çarpacak parlak renklenmeler (birçok kuşta, memelide); dişiler¬de, süt meydana getirmek için çok büyük olmasına gerek olmadığı halde dişiliğin simgesi olan büyük meme bu şekilde gelişmiştir. Üreme Yeteneğinin Evrimsel Değişimdeki Etkisi: Daha önce de değindiği¬miz gibi bir bireyin yaşamını başarılı olarak sürdürmesi evrimsel olarak fazla birşey ifade etmez. Önemli olan bu süre içerisinde fazla döl meydana getirmek suretiyle, gen havuzuna, gen sokabilmesidir. Bir birey ne kadar uzun yaşarsa yaşasın, döl meydana getirmemişse, evrimsel açıdan hiçbir öneme sahip değildir. Bu nedenle bu bireylerin ölümü 'Genetik Ölüm' olarak adlandırılır. Evrimsel gelişmede en önemli değişim, gen havuzundaki gen frekansının deği¬şimidir. Gen frekansı ise birey sayısıyla saptanır. Bu durumda bir populasyonda, üreyebilecek evreye kadar başarıyla gelişebilen yavruları en çok sayıda meydana getiren bireylerin gen bileşimi bir zaman sonra gen havuzuna egemen olur. Buna 'Farklı Üreme Yeteneği' denir. 3.3. Yalıtımın (İzolasyonun) Evrimsel Gelişimdeki Etkisi Türlerin oluşumunda, yalıtım, kural olarak, zorunludur. Çünkü gen akımı,de¬vam eden populasyonlarda, tür düzeyinde farklılaşma oluşamaz. Bir populasyon, belirli bir süre, birbirlerinden coğrafik olarak yalıtılmış alt populasyonlara bölünürse, bir zaman sonra kendi aralarında çiftleşme yeteneklerini yitirerek, yeni tür özelliği kazanmaya başlarlar. Bu süre içerisinde oluşacak çiftleşme davranışlarındaki farklılaş¬malar, yalıtımı çok daha etkili duruma getirecektir. Kalıtsal yapı açısından birleşme ve döl meydana getirme yeteneklerini koruyan birçok populasyon, sadece çiftleşme davranışlarında meydana gelen farklılaşmadan dolayı, yeni tür özelliği kazanmıştır. Şekil : Allopatrik yalıtım ile tür oluşumu. Eğer bir populasyonun bir parçası coğrafik olarak yalıtılırsa, değişik evrimsel güçler yavaş yavaş bu yalıtılmış populasyonu (keza ana populasyonu) değiştirmeye başlar ve bir zaman sonra her iki populasyon aralarında verimli döl meydana getiremeyecek kadar farklılaşırlar. Üreme yalıtımının kökeninde, çok defa, en azından başlangıç evrelerinde, coğrafik bir yalıtım vardır. Fakat konunun daha iyi anlaşılabilmesi için üreme yalıtımını ayrı bir başlık altında inceleyeceğiz. Populasyonlar arasında çiftleşmeyi ve verimli döller meydana getirmeyi önleyen her etkileşme 'Yalıtım = izolasyon Mekanizması' denir. 3.3.1. Coğrafik Yalıtım (- Allopatrik Yalıtım) Eğer bir populasyon coğrafik olarak iki ya da daha fazla bölgeye yayılırsa, ev¬ rimsel güçler (her bölgede farklı olacağı için) yavaş yavaş etki ederek, populasyonlar arasındaki farkın gittikçe artmasına (Coğrafik Irklar) neden olacaktır. Bu kalıtsal farklılaşma, populasyonlar arasında gen akışını önleyecek düzeye geldiği zaman, bir zamanların ata türü iki ya da daha fazla türe ayrılmış olur Anadolu'daki Pamphaginae'lerin Evrimsel Durumu: Coğrafik yalıtıma en iyi örneklerden biri Anadolu'nun yüksek dağlarında yaşayan, kanatsız, hantal yapılı, kışı çoğunluk 3. ve 4. nimf evrelerinde geçiren bir çekirge grubudur. Özünde, bu hay¬vanlar, soğuk iklimlerde yaşayan bir kökenden gelmedir. Buzul devrinde, kuzeydeki buzullardan kaçarak Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden Anadolu'ya girmişlerdir. Bu sı¬rada Anadolu'nun iç kısmında Batı Anadolu’yla Doğu Anadolu'yu birbirinden ayıran büyük bir tatlısu gölü bulunuyordu. Her iki bölge arasındaki karasal, bağlantı, yalnız, bugünkü Sinop ve Toros kara köprüleriyle sağlanıyordu. Dolayısıyla Kafkaslar'dan gelenler ancak Doğu Anadolu'ya, Balkanlar'dan gelenler ise ancak Batı Anadolu'ya yayılmıştı. Çünkü Anadolu o devirde kısmen soğumuş ve bu hayvanların yaşayabil¬mesi için uygun bir ortam oluşturmuştu. Bir zaman sonra dünya buzul arası devreye girince, buzullar kuzeye doğru çekilmeye ve dolayısıyla Anadolu da ısınmaya başla¬mıştı. Bu arada Anadolu kara parçası, erozyon sonucu yırtılmaya, dağlar yükselmeye ve bu arada soğuğa alışık bu çekirge grubu, daha soğuk olan yüksek dağların başına doğru çekilmeye başlamıştı. Uzun yıllardır bu dağların başında (genellikle 1500 - 2000 metrenin üzerinde) yaşamlarını sürdürmektedirler. Kanatları olmadığı için uçamazlar; dolayısıyla aktif yayılımları yoktur. Hantal ve iri vücutlu olduklarından rüzgar vs. ile pasif olarak da yayılamamaktadırlar. Belirli bir sıcaklığın üstündeki böl¬gelerde (zonlarda) yaşayamadıklarından, yüksek yerlerden vadilere inerek, diğer dağsilsilelerine de geçemezler. Yüksek dağlarda yaşadıklarından, aşağıya göre daha yoğun morötesi ve diğer kısa dalgalı ışınların etkisi altında kalmışlardır; bu nedenle mutasyon oranı (özellikle kromozom değişmeleri) yükselmiştir. Dolayısıyla evrimsel bir gelişim ve doğal seçilim için bol miktarda ham madde oluşmuştur. Çok yakın mesafelerde dahi meydana gelen bu mutlak ya da kısmi yalıtım, bir zamanlar Ana¬dolu'ya bir ya da birkaç tür olarak giren bu hayvanların 50'den fazla türe, bir o kadar alttüre ayrılmasına neden olmuştur. Bir dağdaki populasyon dahi, kendi aralarında oldukça belirgin olarak birbirlerinden ayrılabilen demelere bölünür. Çünkü yukarıda anlattığımız yalıtım koşullan, bir dağ üzerinde dahi farklı olarak etki etmektedir. Coğrafik uzaklık ile farklılaşmanın derecesi arasında doğru orantı vardır. Birbir¬lerinden uzak olan populasyonlar daha fazla farklılaşmalar gösterir. Bu çekirge gru¬bunun Hakkari'den Edirne'ye kadar adım adım değiştiğini izlemek mümkündür. Batı Anadolu'da yaşayanlar çok gelişmiş timpanik zara (işitme zarına) ve sırt kısmında tarağa sahiptir; doğudakilerde bu zar ve tarak görülmez. Toros ve Sinop bölgelerinde bu özellikleri karışık olarak taşıyan bireyler bulunur. Her türlü yalıtım mekanizmasında, ilk olarak demelerin, daha sonra alttürlerin, sonunda da türlerin meydana geldiğini unutmamak gerekir. Aynı kökten gelen; fakat farklı yaşam bölgelerine yayılan tüm hayvan gruplarında bu kademeleşme görülür, Ayrıca tüm coğrafik yalıtımları kalıtsal bir yalıtımın izlediği akıldan çıkarılmamalıdır. 3.3.2. Üreme İşlevlerinde Yalıtım (= Simpatrik Yalıtım) Yalıtımın en önemli faktörlerinden biri de, genellikle belirli bir süre coğrafik yalı¬tımın etkisi altında kalan populasyonlardaki bireylerin üreme davranışlarında ortaya çıkan değişikliklerdir. Bu farklılaşmaların oluşumunda da mutasyonlar ve doğal seçi¬lim etkilidir. Yalnız, üreme işlevlerindeki yalıtımın, coğrafik yalıtımdan farkı, ilke ola¬rak, farklılaşmanın sadece üreme işlevlerinde olması, kalıtsal yapıyı tümüyle kapsa-mamasıdır. Deneysel olarak döllendirildiklerinde yavru meydana getirebilirler. Çünkü kalıtsal yapı tümüyle farklılaşmamıştır. Coğrafik yalıtım ise hem kalıtsal yapının nem davranışların farklılaşmasını hem de üreme işlevlerinin yalıtımını kapsar. Eşeysel çekim azalınca ya da yok olunca, gen akışı da duracağı için, iki populasyon birbirinden farklılaşmaya başlar. Böylece ilk olarak hemen hemen birbirine benzeyen; fakat üreme davranışlarıyla birbirinden ayrılan 'ikiz Türler' meydana gelir. Bir zaman sonra mutasyon - seçilim etkileşimiyle, yapısal değişimi de kapsayan kalıtsal farklılıklar ortaya çıkar. Üreme yalıtımı gelişimin çeşitli kademelerinde olabilir. Bun¬lar; Üreme Davranışlarının Farklılaşması: Birbirlerine çok yakın bölgelerde yaşayan populasyonlarda, mutasyonlarla ortaya çıkan davranış farklılaşmalarıdır. Koku ve ses çıkarmada, keza üreme hareketlerinde meydana gelecek çok küçük farklılaşmalar, bireylerin birbirlerini çekmelerini, dolayısıyla döllemeyi önler. Daha sonra, bu populasyonlar bir araya gelseler de, davranış farklarından dolayı çiftleşemezler. Üreme Dönemlerinin Farklılaşması: İki populasyon arasında üreme dönemlerinin farklılaşması da kesin bir yalıtıma götürür. Örneğin bir populasyon ilkbaharda, öbürüsü yazın eşeysel gamet meydana getiriyorsa, bunların birbirlerini döllemeleri olanaksızlaşır. Üreme Organlarının Farklılaşması: Özellikle böceklerde ve ilkel bazı çok hücre¬lilerde, erkek ve dişi çiftleşme organları, kilit anahtar gibi birbirine uyar. Meydana ge¬lecek küçük bir değişiklik döllenmeyi önler. Gamet Yalıtımı: Bazı türlerin yumurtaları, kendi türünün bazen de yakın akra¬ba türlerin spermalarını çeken, fertilizin denen bir madde salgılar. Bu fertilizinin farklılaşması gamet yalıtımına götürür. Melez Yalıtımı: Eğer tüm bu kademeye kadar farklılaşma olmamışsa, yumurta ve sperma, zigotu meydana getirir. Fakat bu sefer bazı genlerin uyuşmazlığı, embri¬yonun herhangi bir kademesinde anormalliklere, ya da uygun olmayan organların or¬taya çıkmasına neden olur (örneğin küçük kalp gibi). Embriyo gelişip ergin meydana gelirse, bu sefer, kalıtsal yapılarındaki farklılaş¬malar nedeniyle erginin eşeysel hücrelerinde, yaşayabilir gametler oluşamayabilir (katırı anımsayınız!). Genlerin kromozomlar üzerindeki dizilişleri farklı olduğu için, sinaps yapamazlar ya da kromozom sayıları farklı olduğu için dengeli bir kromozom dağılımını sağlayamazlar.  KAYNAKLAR   Hayvanlar ve Bitkilerin Evrim Ansiklopedisi-Remzi Kitapevi   Kalıtım ve Evrim – Prof.Dr.Ali DEMİRSOY   Yaşamın Temel Kuralları - Prof.Dr.Ali DEMİRSOY   www.bilimaraştırmavakfı.com

http://www.biyologlar.com/eklembacaklilar-artropoda

Toplu Sözleşme Sağlık Personeline Neler Getiriyor

2012-2013 dönemini kapsayan kamu görevlileri toplu sözleşme görüşmeleri neticesinde sağlık personelinin de önemli kazanımları olmuştur.  Bu çerçevede konu ile ilgili Sağlık Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığımız tarafından bir çalışma gerçekleştirilmiştir. Bu çalışma ile sağlık çalışanlarımızın ek ödeme ve mali haklarına yönelik getirilen önemli düzenlemeler aşağıda başlıklar halinde özetlenmiştir: 1- Yemek yardımı; 01/07/2012 tarihinden geçerli olmak üzere sözleşmeli personel de diğer memurlar gibi Devlet Memurları Yiyecek Yardımı Yönetmeliğinden yaralanacaktır. Buna göre sözleşmeli personel de yataklı tedavi kurumlarında ücretsiz yemek yiyebilecektir. Bu düzenleme ile sözleşmeli personele aylık yaklaşık 80 TL katkı sağlanmaktadır. 2- 112 acilde şoförlük de yapan acil teknisyenlerine ilave performans puanı; 01/07/2012 tarihinden geçerli olmak üzere, Sağlık Bakanlığı 112 acil sağlık hizmetleri kapsamında sağlık teknikeri (acil tıp teknikeri) ve sağlık memuru (acil tıp teknisyeni, toplum sağlığı teknisyeni) olarak görev yapan ve asli görevlerinin yanında süreklilik arz edecek şekilde ambulans şoförlüğü görevini de yürüten personelin performans puanlarına 10 puan daha ilave edilecektir. Budüzenlemenin personele aylık getirisi yaklaşık 50 TL olacaktır. 3- Mesleki üst öğrenimi tamamlayan sözleşmeli personelin ücretlerinin artırılması; 01/07/2012 tarihinden geçerli olmak üzere, sözleşmeli personel pozisyonlarında görev yapan sağlık personeli sağlık hizmetleri sınıfına atanılabilecek mesleki bir üst öğrenimi bitirirse sözleşme ücretleri, hizmet yılları dikkate alınarak aynı pozisyon unvanındaki üst öğrenimliler için öngörülen sözleşme ücreti esas alınarak ödenir. Bu düzenleme ile lise mezunu iken 4 yıllık yükseköğrenim tamamlayan sözleşmeli personelin ücretinde 180 TL civarında artış sağlanacaktır. 4- Tabip dışı personelin ek ödemelerinin aylıklarla birlikte ödenmesi; 01/06/2012 tarihinden geçerli olmak üzere tabip dışı personelin ek ödemesi her hangi bir katkıya bağlı olmaksızın aylıklara ilişkin hükümler uygulanmak suretiyle her ay aylıklarıyla birlikte ödenecektir.  Uygulama ile her ay maaş ödemesi ile birlikte denge tazminatı tutarı peşin olarak ve herhangi bir şarta bağlı olmaksızın yapılacaktır. Yıllık izin, rapor gibi nedenlerle döner sermaye gelirine herhangi bir katkıda bulunmasa bile, anılan personele bu tutar peşin olarak verilmeye devam edilecektir. Böylece anılan personelin eline her ayın 15’inde maaş ile denge tazminatı tutar garanti olarak geçecektir. Ödenen bu tutar takip eden ayda ödenecek performans ek ödemesi tutarından düşülecek ve kalan kısım personele performans ek ödemesi olarak ödenecektir. Mayıs ayı ek ödemesi ile birlikte hekim dışı personel Haziran ayında en az 2,5 aylık sabit ek ödeme alacaktır.  Örneğin 10. derece hemşire, ebe veya sağlık memurunun Haziran ayı içerisinde çalışmış olduğu dönem olan 1-31 Mayıs için en az 584 TL, 1 Haziran-14 Haziran dönemi için 272 TL, 15-Haziran-14 Temmuz dönemi için ise 584 TL olmak üzere asgari 1.440 TL ek ödeme yapılacaktır. Bunun dışında Mayıs ayına ait varsa performans ödemesi ayrıca ödenecektir. Bu uygulama üniversiteler ve adli tıp kurumu için de geçerlidir. 5- 112 acil sağlık hizmeti personelinin ek ödeme tavanının artırılması; 01/07/2012 tarihinden geçerli olmak üzere 209 sayılı kanuna göre daha önce ek ödeme tavanı % 150 olan 112 acil sağlık hizmeti personeli için bu oran % 200’e çıkarılmıştır.  Bu tavan artışı ile bir hemşirenin veya sağlık memurunun ortalama net ek ödemesi 250 TL civarında artacaktır. 6-        Dini bayramlarda nöbet ücretinin artırılması; Nöbet ücretleri dini bayram günleri için % 20 artırımlı ödenecektir. Örneğin normal günlerde lise ve dengi mesleki öğrenim görmüş hemşirenin saatlik nöbet ücreti 3,31 TL iken  %20 (0,68 TL) oranında arttırılarak dini bayram günlerinde 3,97 TL ye yükseltilmiştir. Normal günlerde saat başına 6,20 TL nöbet ücreti alan bir pratisyen hekim dini bayramlarda 7,44 TL nöbet ücreti alacaktır. 7-Pratisyen hekim ve diş hekimlerinin garanti ek ödeme miktarının yükseltilmesi; 01/07/2012 tarihinden geçerli olmak üzere, pratisyen hekim ve diş hekimlerinin ek ödemesi 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin ek 9 uncu maddesi uyarınca kadro ve görev unvanı veya pozisyon unvanı itibarıyla belirlenmiş olan ek ödeme net tutarından az olamaz. Buna göre örneğin 4. derece pratisyen tabiplerin garanti ek ödemesi 400 TL civarında diş hekimlerinin garanti ek ödemesi 370 TL civarında artacaktır. 8- Vekalet eden personelin ek ödeme matrahının artırılması; 15/07/2012 tarihinden geçerli olmak üzer uygulama ile artık sağlık müdür yardımcısı, şube müdürü, hastane müdürü veya hastane müdür yardımcılığına vekalet edenlere yapılacak ek ödemeler vekalet edilen kadronun matrahı üzerinden hesaplanacaktır. Uygulama ile örneğin bir sağlık memurunun şube müdürlüğüne vekâlet etmesi durumunda ortalama net 350 TL civarında, il sağlık müdür yardımcılığına vekalet etmesi halinde 400 TL civarında ek ödemesi artacaktır. 9- Vergi yükünden dolayı yıllık geliri emsali personelden düşük gerçekleşen personele fark ödemesi yapılması; Uygulama ile sağlık personeline bir mali yıl süresince mali hakların tutarı olarak ödenen toplam meblağın; 375 sayılı KHK’dan yararlanan emsali personele bir mali yıl süresince mali hakların tutarı olarak ödenen toplam meblağdan az olması durumunda aradaki fark mali yılın sonunda döner sermaye bütçesinden ödenir. Bu durumda olan personelin yıllık 200-250 TL civarındaki mali kayıpları telafi edilmiş olacaktır. 10- Taşınır kayıt kontrol yetkilisine mali sorumluluk tazminatı; Mali sorumluluk zammı almayan aynı zamanda taşınır kayıt kontrol yetkilisi olarak görevlendirilenlere kadro veya görevleri itibarıyla öngörülen mali sorumluluk zammı ödenecektir. Uygulama ile memur, hemşire, ebe, sağlık memuru vb. kadrolarda bulunan personelden taşınır kayıt kontrol yetkilisi olarak görev yapanlar mali sorumluluk zammı almazken bu uygulama ile aylık net 12 TL civarında tazminat alacaklardır. 11- Sosyologların zam ve tazminatlarının yükseltilmesi; Uygulama ile Sağlık Bakanlığında sosyolog olarak görev yapanların maaşları 300 TL civarında artırılmaktadır. 12-Burs alan veya Devletçe okutulan çocuklar için aile yardımı ödeneği verilmesi; 15/07/2012 tarihinden geçerli olmak üzere devletçe okutulan veya burs verilen çocuklar için aile yardımı ödeneği verilecektir. 13- Maaş farkı (5,5 aylık ) ve geç ödeme farkının ödenmesi; Uygulama ile yeni belirlenen katsayı, artış oranı ve ücret tavanları uyarınca kamu görevlileri ve emeklilerine 01/01/2012-14/06/2012 dönemi için yapılması gereken fark ödemeleri, hesaplanmaları müteakiben ödenecektir. Söz konusu artışların geç ödenmiş olması nedeniyle fark ödemesi yapılacak kamu görevlileri ve emeklilerine, söz konusu döneme ilişkin toplam fark ödemesinin % 2,25'i oranında geç ödeme farkı ayrıca ödenir. Buna göre 4. derecedeki bir uzman hekim gecikme zammı dahil 420 TL, 4. derece bir pratisyen hekim 370 TL ve 8. derece bir hemşire, ebe veya sağlık memuru 240 TL civarında fark alacaktır. Aile hekimleri ve aile sağlığı elamanlarına da fark ödemesi yapılacaktır.  Ayrıca varsa nöbet ücret farkları da ödenecektir. 14-Emekli olanlara ödenen tazminatın artırılması; 01/07/2012 tarihinden geçerli olmak üzere emeklilik tazminatı 100 TL artırılacaktır. Kamuoyunun bilgisine saygıyla duyurulur. http://www.saglik.gov.tr

http://www.biyologlar.com/toplu-sozlesme-saglik-personeline-neler-getiriyor

110 Soruda Yaratılış ve Evrim Tartışması

Evrim Teorisi ve Yaratılış inancı arasındaki ideolojik kavganın sorularına bu kitapta cevap bulabileceksiniz... Klavyenin tuşlarına saniyede bir defa rast gele basan birinin, yalnızca bir defa `evrim hipotezi` yazabilmesi için yaklaşık 317 milyar yıl uğraşması gerekir... ` diyor Prof. Dr. Arif Sarsılmaz ve bugüne dek bilimselliği tartışılan evrim karşıtı eserlerin tersine evrim dayatmasını bilimsel verilerle sorgulayarak bilime rağmen evrim teroisinin doğruluğunu savunmanın yobazca bir inanç dayatması olduğunu işaret ediyor. Bu kitap niçin yazıldı? Dünyadaki ilmî gelişmeleri yakından takip edenlerin bilebileceği gibi, evrim hipotezi karşısındaki düşünce ve akımlar, bilhassa son 20 yıldır giderek artan bir hızla yükseliştedir. ABD başta olmak üzere birçok ülkede ateist ve materyalist anlayışın elinde, biyolojik vasfından çok ideolojik bir hususiyet kazanan evrim düşüncesine karşı, seslerini yükseltmeye başlayan bilim adamları, vakıflar ve dernekler vasıtasıyla çeşitli yayınlar yapmaktadırlar. Materyalist ve pozitivist bir anlayışla dogma hâline getirilerek insanlara dayatılan evrim teorisinin en katı şekilde okutulduğu ülkemizde bu yüzden yıllarca mağdur edilen öğretim üyeleri tanıyorum. Derslerinde evrimi sorguladığı için meslekten atılanı biliyorum. Buna rağmen sanki mağdur edilenler kendileriymiş gibi `evrim daha fazla okutulsun` diye, yavuz hırsızın ev sahibini bastırmasına benzer şekilde imza kampanyası açanlara karşıbir şeyler söylemenin gerektiğini düşündüm. Otuz yıldan beri çeşitli vesilelerle yazmaya niyetlenip derlediğim notlarımı geniş bir kitap hâlinde sunma düşüncesindeydim. Ancak talebelerimden gelen aşırı talepler, bilhassa lise talebelerinin zaman zaman üniversiteye kadar gelerek sorular sormaları, çeşitli yerlerde konferans tarzında konuşma isteklerine yetişememem gibi unsurlar, bu şekilde bir soru-cevap tekniği ile temel bilgilerin acil olarak yazılması gerektiğini hissettirdi. Evrim hususunda kendi talebeliğimden beri yaşadığım gel-gitlerimin, `sıcak yarada kezzap, beyin zarında sülük` olduğu yıllarda, hakikate giden yolda elimden tutan, îmân-ı tahkiki ile müşerref olmamıza vesile olduğu gibi, her gün yeni bir güzellikle tabiat kitabına bakışımızı tashih eden Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi`nin devamlı olarak üzerinde durduğu bu mühim meselenin daha fazla sürüncemede kalmaması için derhal yazma faaliyetimi hızlandırdım. Bugüne kadar nasıl olsa piyasada bu konuda boşluk yok, birileri nasıl olsa yazıyorlar ve insanlara faydalı oluyorlar diye düşünüyordum. Ancak meslekten ve bizzat bu mevzuyu ders olarak okutmuş birinin yazacağı kitabın getireceği bakış açısının çok daha tesirli olacağını söyleyen arkadaşlarımın istişarî tekliflerine uyarak, yazdım. Biyolojinin temel taşı olarak görülen ve bir dünya görüşü olarak in¬sanlara dayatılan evrim konusunda yazılacak bir kitapta ister istemez bütün fen dallarından hatta sosyoloji ve ekonomi gibi sosyal dallardan bile bahsetmek mecburiyetinde kalmanız kaçınılmazdır. Çok geniş çaplı, bir kitabın ele alınması için birlikte çalıştığımız arkadaşların da kabulüyle daha fazla beklemeden acil olan kısmın hemen çıkarılması düşüncesi bu kitabı ortaya çıkardı. Bununla beraber farklı ilim dallarındaki arkadaşların ortak çalışması olarak sunulacak eser de inşallah tamamlanmak üzeredir. Kitapta ele alınan sorular, değişik zamanlarda karşı karşıya kaldığım hususlardır. Derslerimi hiçbir zaman tek taraflı vermedim ve talebelerimi notla korkutarak, onlara baskı ile hiçbir düşünceyi empoze etme yoluna gitmedim. Çünkü bu yolun çıkmaz olduğunu biliyordum. Ders esnasında şahsıma tevcih edilen sorular karşısında hep talebeliğim sırasında, evrim fırtınası olanca şiddetiyle eserken, sadece merak için sorduğumuz sâfiyâne sorularımızın bile `Sus! Böyle soru mu olur? Evrim artık kesin bir kanundur, ispatlanmıştır, hangi yobazdan öğrendiniz bu soruları?` denerek cevapsız bırakılduğı devirler aklıma gelmiştir. Benzer bir basitliği ve `bilim yobazlığını` kendime yediremediğim için ne kadar saçma olursa olsun talebelerimin sorularını dinledim ve bilebildiğim kadarıyla da cevap verdim. Fıtratımda olmadığı hâlde bu yolu gösteren Muhterem Hocamın hoşgörü telkinlerinin de hep faydasını gördüm. Neticesinde derslerimi dinleyen talebelerim arasındaki ateistler bile gelip takdir ettiler ve şer odaklarının hakkımda kurdukları tuzakları haber verdiler. Kandırdıkları ateist namzedi birkaç öğrenciye teyp verip dersime soktular; çünkü benim objektif bir ders anlattığıma inanmıyorlardı. Fakat bütün planları Allah`ın (c.c.) izniyle akim kaldı. Çünkü aleyhimde konuşacak talebe bulamadılar. Ancak isimsiz mektuplarla YÖK`e ihbarda bulundular. Bütün bunlar evrimin ne kadar ideolojik bir hâle geldiğinin apaçık bir göstergesi değil mi? İşte, bu yüzden kitabımın alt başlığını `Bitmeyen Bir İdeolojik Kavganın Hikâyesi` koydum. Bu kitapta yazılanlar da bu kavgayı bitiremeyecek, zaten bitmesini de beklememeli, ancak insanları yalan yanlış, dayatma ve korku ile sindirerek ateist bir ideolojiyi bilim adına eğitimin temeline koyma teşebbüslerine karşı da sessiz kalamazdım. Ülkemizde giderek güçlenme yoluna giren demokratik ortamın geliştirdiği akademik hürriyetler, zaman içinde her türlü felsefî ve ideolojik düşüncenin sorgulanmasını da gündeme getirecektir. Başta ABD olmak üzere birçok Batı ülkesinde ister `Evrim` başlığı altında, isterse `Biyoloji Felsefesi` adı altında, biyolojinin laboratuara girmeyen ve tekrarlanabilen deneylerle gösterilemeyen, spekülatif yorumlara da¬yanan iddialarının, giderek yaygınlaşan bir süreç içinde aklı selim sahibi ilim adamlarının tenkit sahasına girmemesi mümkün değildir. Aklını ve beş duyusunu kullanan, kalbinin ve vicdanının sesini duyabilen her ilim adamının kaçamayacağı bazı temel soruların artık ülkemizde de sorulması gerekmektedir. `Bu dünyaya nereden ve nasıl geldik, nereye gideceğiz?` sorusu herhâlde düşünen insanların en çok merak ettiği soruların başında gelir. Semavî dinlerin bildirdiği `Yaratılış` bilgileri dışında insanlığın bu sorusunun sadece birinci kısmına cevap olmak üzere ileri sürülmüş ve dünyayıen çok meşgul etmiş düşüncelerin başında da herhâlde `evrim` hipotezi ilk sırada gelir. Yukarıdaki sorular `düşünen insan` olmanın gereğidir. Bu soruların ortaya çıkmasına sebep, insandaki `merak hissi`dir. Bütün icat ve keşif¬lerin, arkasında yatan itici güç, merak hissinden kaynaklanan araştırma ve inceleme aşkıdır. İçinde bulunduğumuz dünyayı ve kâinatı bu merak hissiyle incelemeye koyulur, bilgiler toplar, bunları akıl ve mantık süz¬gecinden geçirerek değerlendiririz. Bu şekilde elde edilen bilgilerin bir kısmı bizim için çok mühim olmayan, hayatımızda müspet veya menfî bir tesiri görülmeyecek, sadece o mevzuda ihtisas yapanları alâkadar edecek mâlumâtlar olabilir. Mesela, radyo dalgalarının nasıl yayıldığı veya uydu antenlerinin nasıl çalıştığı, bir gıda mühendisi için çok önemli değildir. Aynışekilde bir elektronik mühendisi de gıdalarda üreyen bir bakterinin hangi toksinleri salgıladığını çok merak etmez, ancak gıda zehirlenmesine maruz kalırsa tedavi için hekime gider ve ilaçlarını alır. Ancak insan olan herkesi ilgilendiren, bu dünya`daki varlık sebebimiz, nasıl var olduğumuz ve gelecekte ne olacağımız gibi sorular hiçbir zaman gündemimizden düşmez. Değişik zamanlarda farklışekillerde hep karşımıza çıkan bu sorulara karşı verilen cevapları vicdanımızın derinliklerinden gelen çok kuvvetli bir merciye tasdik ettirerek, akıl ve kalb gibi bütün latifelerimizle bir itminan duygusu bekleriz. Vicdanımızla birlikte, aklımızıve mantığımızı kullanarak bütün bir ruh huzuruna kavuşmamız için yuka¬rıdaki soruların sorulması ve doyurucu cevaplar alınması gereklidir. Müsait vasatını bulamadığı için bu tip mevzulara uzak kalmış ve tahsil görmemiş birisi bu sorulara karşı çok fazla merak duymayabilir, büyük¬lerinden duydukları bilgiler kendisine yetecek kadar bir tatmin hissi hâsıl edebilir. İman ettiği kadar huzur bulur. Dininden şüphe etmez, Allah`ın (c.c.) her şeyi istediği gibi yaratıp yok edebileceğine iman eder ve rahat¬lar. Ancak dünyayı küçük bir köy hâline dönüştüren haberleşme vasıtaları, her türlü ilmî tartışmayı ve soruları en ücra köylere kadar yaygınlaştıran eğitim faaliyetleri, bu tip bir insana rastlama ihtimalimizi azaltmaktadır. Artık her türlü bilgi, yalan veya doğru, başta TV olmak üzere her türlü medya vasıtasıyla insanlara ulaşmaktadır. Tabii bu medya bombardımanıaltında bazı sorularımız cevaplanırken, çok hayatî olan ve dünya görüşü¬müzü şekillendirecek, temel düşünce dinamiklerimizle ilgili pek çok yanlışbilgi ve peşin hükümlü yorumlarla da kafalarımız karıştırılmakta, düşünce dünyalarımız altüst edilmektedir. Bütün dünyayı tesiri altına almış bu medya bombardımanının hasıl ettiği havayla birçok insanın zihin dünyası karışmış, temel inanç dinamikleri sarsılmıştır. Aldatıcı propagandalar tesiriyle zihinlerde oluşturulan `Din ve Bilim`in çatıştığı, insan dahil olmak üzere bütün varlıkların kendi kendine, tesadüfen oluştuğu ve evrimleştiği düşüncesi, dünyayı büyük bir çöküşün eşiğine getirmiştir. İnsanoğlunun dünyaya gelişiyle başlayan teizm-ateizm mücadelesinde `bilim ve teknoloji` gibi iki önemli silah, hâkim materyalist felsefî akımlar öncülüğünde, medyanın da desteği ile ateizm için kullanıl¬maktadır. Ateizmin en temel iddiaları olan maddecilik, tesadüf ve tabiat gibi kavramlar Antik Yunan`dan bugüne hiç değişmedi. Sadece `bilim` ile yaldızlanıp kılık değiştirilerek insanlar aldatılmakta, nesiller iman ve inanç boşluğuna atılmakta, neticede bütün bir cemiyet bu inanç bunalımlarıiçine girerek dünyayı felakete sürükleyecek bir sona doğru koşmaktadır. Biyolojik bir hipotez olduğu hâlde bugün tamamen bir dünya görüşü hâline getirilen ve inanmaları için kitlelere dayatılarak bütün bir toplumu sarsan `evrim düşüncesinin` ne kadar ilmî olup olmadığı, içindeki yalanlar ve gerçekler, yapılan çarpıtmalar ve taraflı yorumlar kitabımızda sırasıyla sorular hâlinde ele alınacaktır. Prof. Dr. Arif SARSILMAZ İŞTE KİTAPTA ELE ALINAN KONU BAŞLIKLARI • YARATILIŞ VE EVRİM TARTIŞMASI NİÇİN İMÂN-İNKÂR VEYA TEİZM-ATEİZM TARTIŞMASINA YOL AÇIYOR? • EVRİM BİR BİLİM Mİ, YOKSA BİR İNANÇ KONUSU MUDUR? • EVRİM BİR DİN GİBİİNANÇ MEVZUU İSE, BİLİM KİTAPLARINA NASIL GİRMİŞ VE NASIL SAVUNULMAKTADIR? • EVRİMİN BU DERECE ÖNE ÇIKARILMASINDA DARWİN`İN ROLÜ NE OLDU? • EVRİMİN TEMEL İDDİALARI NELERDİR? • EVRİM DÜŞÜNCESİ, YAPISI BAKIMINDAN BİR HİPOTEZ Mİ, BİR TEORİ Mİ, YOKSA İSPATLANMIŞ BİR KANUN MUDUR? • EVRİM `BİLİMSEL` BİR TEORİ MİDİR? • EVRİM, BİLİMSEL DEĞİLSE, YERYÜZÜNDEKİ HAYATI NASIL İZAH EDEBİLİRİZ? • HAYATIN ORTAYA ÇIKIŞINI İZAH İÇİN ORTAYA ATILAN BİRİNCİİDDİA HANGİSİDİR? • DARWİN`DEN ÖNCE EVRİM DÜŞÜNCESİNİ GÜNDEME GETİRENLERİN BAŞINDA LAMARCK GELİYOR. LAMARCK`IN DÜŞÜNCE ÇERÇEVESİNİ NEREYE KOYABİLİRİZ? • ÇIKIŞINDAN BUGÜNE KADAR EVRİM DÜŞÜNCESİ, TOPLUM KESİMLERİNDE KABUL GÖRMESİ VEYA KARŞI ÇIKILMASI AÇISINDAN HANGİ SAFHALARDAN GEÇMİŞTİR? • EVRİMİN OLDUĞUNU İDDİA EDENLERİN DAYANDIĞI BİYOLOJİK MEKANİZMALAR NELERDİR? • TABİİ SELEKSİYON`UN HAKİKATİ VE MÂHİYETİ NEDİR? • TABİİ SELEKSİYON DÜŞÜNCESİ DARWİN`DE NASIL DOĞMUŞ OLABİLİR? • BİR ORGANİZMADAKİ MİLYONLARCA GENDEN BAZISININ HUSUSİ OLARAK SEÇİLİP MUTASYONA MARUZ KALMASI MÜMKÜN OLABİLİR Mİ? • KALITIM DEDİĞİMİZ, BİYOLOJİK VE FİZİKÎ ÖZELLİKLERİN GENLER VASITASIYLA AKTARILMASI, EVRİME SEBEP OLABİLİR Mİ? • EVRİMCİLERCE ÇOK SIK KULLANILAN`MUTASYON` NEDİR? • MUTASYONLAR EVRİME SEBEP OLABİLİR Mİ? • BAZI MUTASYONLARIN FAYDALI VE EVRİME KATKISI OLABİLECEĞİ İDDİALARI NE DERECE DOĞRUDUR? • MUTASYONLA BAKTERİLER YENİ BİR CANLI TÜRÜNE Mİ DÖNÜŞÜYOR; YOKSA TÜR İÇİNDE YENİ IRKLAR MI MEYDANA GELİYOR? • MEYVE SİNEKLERİİLE YAPILAN DENEYLER HANGİ ÖLÇÜDE BAŞARILI OLMUŞTUR? • MAKROMUTASYONLARLA EVRİM MEYDANA GELEBİLİR Mİ? • DARWİN ZAMANINDA MUTASYONLAR BİLİNMEDİĞİNE GÖRE, TÜRLERDE DEĞİŞİKLİK ORTAYA ÇIKABİLECEĞİ DÜŞÜNCESİNİN SEBEBİ NE OLMUŞTUR? • TABİİ SELEKSİYONLA EVRİMİN İZAHINDA İLERİ SÜRÜLEN DELİLLER NE KADAR İNANDIRICIDIR? • TABİİ SELEKSİYON İLE `İNDİRGENEMEZ KOMPLEKSLİK` ANLAYIŞI TELİF EDİLEBİLİR Mİ? • TABİİ SELEKSİYONUN YARATILIŞ İNANCINA GÖRE YORUMU NASILDIR? • HAYATTA KALANLAR SAHİP OLDUKLARI DEĞİŞİK ÖZELLİKLERİYLE YENİ BİR TÜRE DÖNÜŞEMEZLER Mİ? • SELEKSİYONLA BİRLİKTE İŞ GÖRDÜĞÜ İLERİ SÜRÜLEN ADAPTASYONUN MÂHİYETİ NEDİR? • BİR CANLI GRUBUNUN BELLİ BİR FORMA SAHİP OLUŞU, ONUN DEĞİŞMEDİĞİNİGÖSTERİR Mİ? • BAZI CANLILARDA ZAYIFLARIN DA YAŞAMASINI VE FEDAKÂRLIK DAVRANIŞINI TABİİ SELEKSİYONLA NASIL İZAH EDERİZ? • BUGÜNKÜ GENETİK BİLGİLERİMİZ IŞIĞINDA TABİİ SELEKSİYON VE ADAPTASYO¬NUN EVRİMCİ YORUMU DIŞINDAKİ GERÇEK BİYOLOJİK DEĞERİ NEDİR? • ADAPTASYON VE TABİİ SELEKSİYON MEKANİZMALARI İLE BİRLİKTE İŞLEYEN İZOLASYONUN MAHİYETİ VE CANLILARIN DEĞİŞMESİNE KATKISI NEDİR? • DARWİN`İN İSPİNOZLARI EVRİME DELİL OLABİLİR Mİ? • BİYOLOJİK DEĞİŞMENİN SINIRLARI NEDİR? • MEKANİZMA OLARAK İLERİ SÜRÜLEN BİYOLOJİK PRENSİPLERLE BİR `EVRİM` OLMADIĞINA GÖRE`EVRİME DELİL` OLARAK GÖSTERİLENLER NEDİR? • EVRİMCİLERİN DELİL ADINA EN ÇOK KULLANDIKLARI HUSUSLAR FOSİLLER OLDUĞU İÇİN PALEONTOLOJİ BU HUSUSTA NE DİYOR? • BİRBİRİNDEN TÜREDİĞİİDDİA EDİLEN FARKLI GRUPLAR ARASINDA GEÇİŞ FOSİLLERİ BULUNDU MU? • GEÇMİŞ JEOLOJİK DÖNEMLERE AİT TABAKALARDA DEVAMLILIK VE TÜRLERİN ARDI ARDINA TÜREYİŞİ Mİ, YOKSA KESİKLİKLER VE ÇEŞİTLİ GRUPLARIN BİR ARADA ÂNİYARATILIŞI MI GÖZE ÇARPIYOR? • FOSİL KAYITLARI BİTKİLER HAKKINDA NE SÖYLÜYOR? • BALIKLARIN ORTAYA ÇIKIŞI VE AMFİBİLERLE ORTAK BİR ATADAN GELDİKLERİ HUSUSUNDA FOSİL KAYITLARI YETERLİ Mİ? • KARADAN SUYA VEYA SUDAN KARAYA GEÇİŞ MÜMKÜN MÜ? • KARA HAYATI İLE SU HAYATI ARASINDA GEÇİŞ TÜRLERİ NİÇİN MÜMKÜN OLMASIN? • OMURGASIZLARDAN OMURGALILARA GEÇİŞ MÜMKÜN MÜ? • SADECE KEMİKLERİN FOSİLİ BÜTÜN BİR BİYOLOJİYİİZAHA YETERLİ MİDİR? • FOSİLLERİN TEDRİCİ BİR ŞEKİLDE BİRBİRİNİ TAKİP ETTİĞİNİ SÖYLEYEBİLİR MİYİZ? • SÜRÜNGENLERLE KUŞLAR ARASINDA GEÇİŞ FOSİLİ OLARAK BAHSEDİLEN ARCHAEOPTERYX`İN DURUMU NEDİR? • BAZI FOSİLLERİN MEMELİİLE SÜRÜNGEN ARASI GEÇİŞ OLDUĞU SÖYLENTİSİGERÇEĞİ NE ÖLÇÜDE YANSITMAKTADIR? • ATIN KÖPEK BÜYÜKLÜĞÜNDE BİR HAYVANDAN EVRİMLEŞTİĞİ SÖYLENTİSİGERÇEĞİ NE ÖLÇÜDE YANSITMAKTADIR? • `SIÇRAMALI EVRİM` (PUNCTUATED EQUILIBRIUM) NE DEMEKTİR? • SIÇRAMALI EVRİMİN YANLIŞ OLDUĞUNU NASIL ANLATABİLİRİZ? • KLADİZM VE SIÇRAMALI EVRİM ANLAYIŞI NE GETİRMİŞTİR? • BU DURUMDA TÜRLERİN ÂNİDEN ORTAYA ÇIKIŞI GİBİ DÜŞÜNCEYE GELİNMİYOR MU? • `TÜRLERİN ÂNİDEN ORTAYA ÇIKIŞI` TEORİSİ MARKSİST BİR DÜŞÜNCENİN ÜRÜNÜ MÜ? • EVRİMİİSPAT İÇİN YAPILAN PALEONTOLOJİK ÇALIŞMALAR BİLİMİN ÖLÇÜLERİNE UYUYOR MU? • İNSAN MAYMUN ARASINDAKİ EVRİM TARTIŞMALARININ DURUMU NE GÖSTERİYOR? • HOMİNİD, PRİMAT, HOMO SAPIENES GİBİ TABİRLERİİNSAN İÇİN KULLANMAK NE DERECE DOĞRUDUR? • BİR HOMİNİD`İ DİĞER PRİMATLARDAN AYIRAN HUSUSİYETLER NELERDİR? • İNSANIN MUHAKKAK BİR MAYMUNLA AKRABA OLMASI PEŞİN FİKRİNDEN HAREKETLE YAPILAN YORUMLAR HADDİNİ AŞAN BİR GENELLEME OLMUYOR MU? • DÜNYA`NIN YAŞI EVRİM SÜREÇLERİYLE İNSAN GİBİ BİR TÜRÜN MEYDANA GELİŞİNE İMKÂN VERECEK KADAR UZUN MUDUR? • SIK SIK YENİİNSAN MAYMUN FOSİLLERİ BULUNDUĞU İDDİA EDİLİYOR, BU DURUM BİR KARIŞIKLIK MEYDANA GETİRMİYOR MU? • MOLEKÜLER BİYOLOJİ VE GENETİK NE DİYOR? • AKRABA OLDUĞU İDDİA EDİLEN CANLILAR ARASINDA KROMOZOM SAYISI VE DNA MİKTARLARI BAKIMINDAN BİR YAKINLIK VEYA BENZERLİK OLDUĞU, DOLAYISIYLA BİRBİRİNDEN TÜREYEBİLECEĞİİDDİASI DOĞRU MUDUR? • SON YILLARDA HURDA DNA`LAR VE PSEUDOGENLER(YALANCI GEN) GÜNDEME GELİYOR VE BUNLARIN GEÇMİŞ ATALARDAN KALAN, FAKAT KULLANILMAYAN DNA PARÇALARI OLDUĞUNDAN BAHSEDİLİYOR. BU HUSUSTAKİ BİLGİLER NE DERECE DOĞRUDUR? • CANLILARIN FARKLI ORGANLARININ, GENLERİNİN VEYA PROTEİNLERİNİN BİRBİRİNE BENZER OLMASI NE MÂNÂYA GELİYOR? BUNLAR, BÜTÜN CANLILARIN ORTAK BİR ATADAN GELDİĞİNİ SAVUNAN DARWİNİZM İÇİN BİR DELİL SAYILABİLİR Mİ? • OMURGALI EMBRİYOLARINDA SOLUNGAÇ YARIKLARININ BULUNDUĞU ÖNE SÜRÜLEREK İNSANIN SOYAĞACININ BAŞINDA BALIKLARIN OLDUĞU, DAHA SONRA DA, AMFİBİ, SÜRÜN-GEN VE KUŞ SAFHALARINDAN GEÇTİĞİMİZ İDDİASI NE KADAR DOĞRUDUR? • EMBRİYOLOJİK GELİŞME SIRASINDA MEVCUT BAZI ORGANLARIN KULLANILMADIĞI İÇİN KÖRELDİĞİİDDİALARI HAKKINDA NE DENİLEBİLİR? • KARŞILAŞTIRMALI ANATOMİDE, ATIN AYAĞI İLE İNSANIN AYAĞI, KUŞUN KANADI İLE YARASANIN KANADI VEYA YUNUS BALIĞININ YÜZGECİ HOMOLOG OLARAK BİRBİRİNDEN TÜREMİŞ BİÇİMDE ANLA¬TILIRKEN; BÖCEK KANADI BUNLARLA ANALOG ORGAN OLARAK ANLATILIYOR BU NE DEMEKTİR? • FOSİLLERİN YAŞ TAYİNLERİ HUSUSUNDA ZAMAN ZAMAN FARKLILIKLAR GÖRÜLMEKTEDİR. BUNUN SEBEPLERİ NELERDİR? • HANGİ YAŞ TAYİN METOTLARI VARDIR VE BUNLARIN GERÇEKLİKLERİ NE ÖLÇÜDE DOĞRUDUR? • DİĞER YAŞ TAYİN METOTLARINDAKİ EKSİKLİKLER NELERDİR? • KARBON -14 METODU İLE YAPILAN YAŞ TAYİNLERİ TAMAMEN YANLIŞ MIDIR, YOKSA ÇOK YAKIN TARİHLERİ BELİRLEMEK İÇİN DE KULLANILABİLİR Mİ? • KARBON -14 METODUYLA YAPILAN YAŞ TAYİNLERİ 50.000 YILDAN DAHA GEÇMİŞ DÖNEMLER İÇİN NE KADAR GÜVENİLİRDİR? BİZE GEÇMİŞLE İLGİLİ NE ÖLÇÜDE SIHHATLİ BİLGİ VERMEKTEDİR? • AĞAÇLARIN BÜYÜME HALKALARININ KARBON-14 METODUNU DESTEKLEDİĞİ İDDİASI NEREDEN KAYNAKLANMAKTADIR? • POZİTİF BİR BİLİM OLAN JEOLOJİ, KİMYA VEYA ASTROFİZİK GİBİ KONULAR¬DA ÇARPITMA VEYA SENARYOYA GÖRE ISMARLAMA YAŞ TAYİNLERİNASIL YAPILABİLİR? • DARWİNCİLER YERYÜZÜNDEKİ HAYATIN ORTAYA ÇIKIŞINI DEVAMLI VE KESİKSİZ BİR SÜREÇ OLARAK KABUL ETTİKLERİNDEN `TESADÜFEN` DE OLSA, YAVAŞ YAVAŞ BİR EVRİMLEŞMEYİMÜMKÜN GÖRÜYORLAR. YARATILIŞIN GERÇEKLEŞMESİNDE BİR DEVAMLILIK MI MEVCUT¬TUR? YOKSA KESİKLİKLER VE TOPLU YARATILIŞLAR MI GÖRÜLMEKTEDİR? • TOPLU YOK OLUŞLARIN OLDUĞUNU VE SEBEPLERİNİ GÖSTEREN BİLGİLER MEVCUT MU? • EVRİM HİPOTEZİ SADECE CANLILAR ÂLEMİNDE GEÇERLİ OLARAK GÖRÜLEN BİR DÜŞÜNCE MİDİR? • KÂİNAT TELAKKİSİİLE EVRİM DÜŞÜNCESİ ARASINDA BİR MÜNASEBET VAR MIDIR? • CANLILARIN YARATILMASINDAN ÖNCE CANSIZ TABİATIN BİR ORGANİK EVRİM GEÇİRDİĞİİDDİASININ İSPATI İÇİN UĞRAŞAN EVRİMCİLERİN, KÂİNATIN İLK YARATILMAYA BAŞLAMASINDAN İTİBAREN ORTAYA ÇIKAN BÜTÜN GELİŞMELERİİNCELEYİP HÜKÜM VERMELERİ GEREKMEZ Mİ? • `BİG-BANG` TEORİSİNİN YARATILIŞI DESTEKLEDİĞİ DÜŞÜNCESİNE NASIL VARIYORUZ? • İLK ATOM ÇEKİRDEĞİNİN YARATILIŞI VE ATOMUN DOĞUŞU HANGİ SAFHADA GERÇEKLEŞİYOR? • İLK ATOMLARIN YARATILMASINDAN SONRAKİ TAHMİNİ SÜREÇTE NELER OLDUĞU DÜŞÜNÜLÜYOR? • AMİNOASİT VE PROTEİN GİBİ HÜCREYE GÖRE ÇOK BASİT SAYILABİLECEK MOLEKÜLLER BİLE ŞUURSUZ VE AKILSIZ EVRİM MEKANİZMALARIYLA KENDİKENDİNE ORTAYA ÇIKAMAYACAĞINA GÖRE HÜCRENİN ALT BİRİMLERİ OLAN, ORGANELLER VE HÜCRE NASIL OLUŞABİLİR? • EVRİM TARTIŞMASININ TEMELİ AĞIRLIKLI OLARAK İHTİMAL VE TESADÜF KAVRAMLARI ETRAFINDA MI ŞEKİLLENİYOR? • ACABA MEVCUT CANLILARIN TESADÜFÎ MUTASYONLARLA DEĞİŞME İMKÂNI OLAMAZ MI? • DARWİNİZM`İ BİYOLOJİNİN REDDEDİLEMEZ BİR PARÇASI GİBİ GÖSTERME GAYRETLERİNİN SEBEBİ NEDİR? • DARWİNİZM`E KARŞI ÇIKIŞLAR KARŞISINDA, BU HİPOTEZİ SAVUNANLARIN DA BOŞ DURACAĞI DÜŞÜNÜLEBİLİR Mİ? NE GİBİ YENİ ÇIKIŞLAR YAPABİLİRLER VE KARŞILAŞABİLECEKLERİ EN BÜYÜK SIKINTILARI NELERDİR? • `DARWİNİZM`İ ÇÜRÜTÜYORSUNUZ FAKAT YERİNE BİR MODEL KOYMUYORSUNUZ. EVRİM, VAR OLUŞA DAİR ŞÖYLE VEYA BÖYLE BİR ŞEYLER SÖYLÜYOR; SİZ SADECE YIKIYOR FAKAT YARATILIŞ ADINA BİR MEKANİZMA TESİS ETMİYORSUNUZ!` ŞEKLİNDEKİ TENKİTLERE NASIL CEVAP VERİLEBİLİR? • EVRİME KARŞI ÇIKMA ANLAYIŞININ DÎNÎ KAYNAKLI OLDUĞU, İLMÎ ARAŞTIRMA¬LARDA VE MEDENİYETİN GELİŞMESİNDE ENGELLEYİCİ GÖRÜLDÜĞÜ, İNSANLARI TEMBELLİĞE İTTİĞİ GİBİİDDİALAR NE KADAR GEÇERLİDİR? • EVRİM - YARATILIŞ KAVGASI, İLK ÖNCE BATIDA MUKADDES KİTAP OLAN İNCİL İLE BİLİM ADAMLARI ARASINDA ÇIKMIŞTIR. İSLAM`IN BU AÇIDAN FARKLI YÖNLERİ VE VAAD ETTİKLERİ VAR MI? • BİLHASSA ABD`DE BİRÇOK ÖZEL VAKIF VE ARAŞTIRMA ENSTİTÜSÜNÜN EVRİM DÜŞÜNCE-SİNE KARŞI OLARAK ÇIKARDIĞI CİDDİ BOYUTLARA ULAŞAN BİLGİ VE BELGELER KARŞISIN¬DA DARWİNİZM İNANCI ŞU ANDA TARAFTAR MI TOPLUYOR, YOKSA TERK Mİ EDİLİYOR? • OBJEKTİF VEYA NÖTR OLMASI GEREKEN BİLİMİN ATEİZM İÇİN KULLANILDIĞINI, `YARATILIŞVE EVRİM` TARTIŞMALARININ ALTINDA, İDEOLOJİK VE FELSEFÎ BİR TABANA YASLANAN DÜNYA GÖRÜŞLERİ OLDUĞUNU ANLAMIŞ BULUNMAKTAYIZ. BUNUN YANINDA; ACABA`EVRİM HİPOTEZİ`NİN BİLİM VE DÜŞÜNCE TARİHİ BAKIMINDAN VEYA BİYOLOJİK PRENSİPLER AÇISINDAN BİR KATKISI VAR MIDIR? HİÇ FAYDASI OLMAMIŞTIR DENİLEBİLİR Mİ? • ÜNİVERSİTELERİN BİYOLOJİ BÖLÜMLERİNDE VE ORTA ÖĞRETİMDE EVRİM KONUSU HANGİ AĞIRLIKTA İŞLENMELİ, EVRİMDEN HİÇ Mİ BAHSEDİLMEMELİ? TÜRKİYE`DE BU HUSUSTA SIKINTILAR VAR MI, VARSA SEBEBLERİ NELERDİR VE NE ŞEKİLDE DÜZELTİLEBİLİR?  

http://www.biyologlar.com/110-soruda-yaratilis-ve-evrim-tartismasi

Mikrobiyal Biyoteknoloji Bölüm 1

Biyoteknoloji Nedir ? - Biyolojik araç, sistem ve süreçlerin üretim ve hizmet endüstrilerine uygulanması - Endüstriyel uygulamalarda başarılı olabilmek için Biyokimya, Mikrobiyoloji ve Mühendislik bilimlerinin ortak kullanımı ile mikroorganizmaların, doku ve hücre kültürlerinin kapasitelerinin artırılması - Çeşitli yararlı maddelerin üretilmesi için biyolojik özellikleri kullanan bir teknoloji olması - Biyolojik araçlar tarafından üretilen materyallerin daha iyi ürün ve hizmet vermek üzere bilim ve mühendislik ilkelerinin uygulanması - Biyoteknoloji sadece teknik ve süreçlerin toplamına verilen bir addır. - Biyoteknoloji canlı organizmaları ve onların yapıtaşlarını tarım, gıda ve diğer endüstrilerde kullanan bir tekniktir. - Biyoteknoloji konu olarak “multidisipliner” yani bağımsız pek çok bilim dalını birarada barındırır. Eğer biyoteknoloji çalışması yapanları bir liste altında toplamak gerekirse Biyokimyacılar, Mikrobiyologlar,Genetikçiler, Moleküler biyologlar, Hücre biyologları, Botanikçiler, Ziraat mühendisleri, Virologlar, Analitik kimyacılar, Biyokimya mühendisleri, Kimya mühendisleri, Kontrol mühendisleri, Elektronik mühendisleri ve Bilgisayar mühendisleri bu liste içerisinde sayılabilir. BİYOTEKNOLOJİDE MİKROBİYAL SİSTEMLER 1-)Bakteriler ve Cyanobacteria (mavi-yeşil bakteriler) A-) Bakteriler: Toprak, hava, su, hayvan ve bitki yüzeylerinde bulunurlar. Bazıları hastalık etkeni olmakla beraber çoğu zararsız ve organik atıkların geri dönüşümü sırasındaki yararlı etkileri ve birçok faydalı ürünü üretmeleri nedeniyle biyoteknolojide oldukça önemli bir yere sahiptirler. Aynı genusa ait bazı türler endüstriyel açıdan faydalı özelliklere sahipken bazıları insanlar için zararlıdır. Örneğin Bacillus türleri toprakta yaşarlar ve aerop veya fakültatif anaerop metabolizmaya sahiptirler. § B. subtilis endüstride kullanılan amilaz enziminin kaynağıdır. § B. thruringiensis ise birçok bitki zararlısı böceğin patojenidir. Ve bu nedenle böceklere dirençli bitkilerin oluşturulmasında genetik mühendisliğinin önemli çalışma konularından birini oluşturur. § B.athracis ise insanlara patojen etkiye sahiptir ve şarbon hastalığının nedenidir. Prokaryotik biyolojik sistemler: § E.coli dışındaki diğer prokaryotlar § Acremonium chrysogenum § Bacillus brevis § Basillus subtilis, Basillus thuringiensis § Corynebacterium glutamicum § Erwinia herbicola § Peudomonas spp § Rhizobium spp § Streptomyces spp § Trichoderma resei § Xanthomonas campestris § Zymomonas mobilis Bu organizmalar iki grup altında toplanabilir. 1-) Özel bir fonksiyona sahip bir gen için konak olma. Ör: termofillerden izole edilen ve PCR teknolojisinde kullanılan ısıya dirençli DNA polimeraz enziminin E.coli’de klonlanması ve üretimin gerçekleşmesi. 2-)Belirli işleri çok daha etkin yapabilmek için genetik mühendisliği ile geliştirilme. Ör: Endüstriyel açıdan önemli amino asitlerin çok fazla üretilmesi için Corynebacterium glutamicum’un çeşitli türlerinin geliştirilmesi. 2-) Cyanobacteria (mavi-yeşil bakteriler): Mavi-yeşil bakteriler prokaryotlar sınıfına dahil olup fotosentez özelliğine sahiptir. Örnek olarak Anabaena cylindris, Nostok muskorum, Spirulina platensis türleri verilebilir. İlk kez varlıkları fosillerde saptanmıştır. Dünya oluşumunda belki de ilk canlı organizmalardır. Tatlı ve tuzlu suların yüzeylerinde bulunurlar. Karada ise ışığın ve nemin olduğu çamur ve kaya, tahta veya bazı canlı organizmaların yüzeylerinde bulunabilirler. Koyu yeşilimsi-mavi pigmentlerinden dolayı bu isimle adlandırılırlar. Sadece birkaç organizma atmosferik azotu amonyağa redüklemek yoluyla a.a. ve proteinleri üretmek üzere organik asitlere dönüştürülebilir. Azot fikse edebilen bakteriler gibi mavi-yeşil bakterilerde böyle bir yeteneğe sahiptir. Hücreler nitrogenaz enzimi ile bu reaksiyonu gerçekleştirirler. Bu enzim oksijen ile inaktive olur. Bu nedenle azot fikse eden hücrelerin içindeki koşullar anaerobik olmalıdır. Anabaena gibi bazı mavi-yeşil bakterler azot fiksasyonundan sorumlu heterosit adı verilen özel kalın duvarlı hücrelere sahiptirler Mavi-yeşil bakterilerin biyoteknolojik önemi: Mavi-yeşil bakteriler fotosentez yetenekleri, yüksek protein içerikleri ve basit besiyerlerinde hızlı çoğalmaları nedeniyle besin kaynağı olarak kullanım alanına sahiptir. Tek hücre proteini (THP) elde edilmesinde en çok denenen günümüzde insan ve hayvanların beslenmesinde geniş uygulama alanı olan mavi-yeşil bakteriler, diğer mikroorganizmalardan farklı olarak yeterli miktarda karbondioksit, belirli derecede aydınlatma, geniş üretim ortamı gibi özel koşullara gereksinim gösterirler. Sprilulina platensis Afrika ve güney Amerika’da ki sığ göllerde doğal olarak bulunur. Binlerce yıldan beri yöredeki insanlar tarafından toplanan bu algler kurutulduktan sonra besin kaynağı olarak çoğunlukla sos şeklinde veya çorba içinde kullanılmaktadır. Nostoc ise Peru ve Güney doğu Asya ‘da besin maddesi olarak kullanılan bir diğer siyanobakteridir. Gübre olarak kullanılmaları: Mavi-yeşil bakterilerin azot fiksasyon özelliği saptandıktan sonra kurutulmuş Tolypthrix tenuis pirinç tarlasına serpildiğinde azot fiksasyonunda ve verimde artış gözlenmiştir. M-Y bakterilerin Hindistan da pirinç tarlalarında gübre olarak kullanımıyla toprağın havalandırılması sonucunda su geçişi ve toprağın sıcaklığının daha homojen olması sağlanmaktadır. Azot fiksasyonu için M-Y bakterilerin Rhizobium’ların yerini almasının bazı avantajları vardır. Mavi-Yeşil bakteriler havadaki azotu amonyuma redüklerken fotosentez metabolik yolunu kullanırlar. Yani bir bitki ile simbiyotik bir yaşam ve enerji kaynağı olarak herhangi bir organik molekül ilavesi gerekmez. Tarımda azot fikse eden mavi-yeşil bakteriler organik gübre olarak kullanılabilir. Çin, Hindistan, Filipinler gibi pirinç tüketimi fazla olan bölgelerde büyük oranlarda ürerler. Pirincin büyüme sezonunun başında eğer suya siyanobakterlerin başlangıç kültürleri ekilirse pirinç veriminde %15-20 oranında artış olduğu bildirilmektedir. Mavi-Yeşil bakteriler antibiyotiklerin ve diğer biyolojik olarak aktif moleküllerin ticari boyutlardaki üretimi için büyük bir potansiyel oluştururlar. Çünkü Mavi-Yeşil bakteriler heterotrofturlar. Bu özellikleri de onların fermentasyon koşullarında üretilmelerine olanak sağlar. Henüz araştırma aşamasında olan Anacystis nidulans ile yapılan rekombinant DNA teknolojisi çalışmalarıyla nadir bileşiklerin üretiminde kullanımları amaçlanmaktadır. Araştırmalar Mavi-Yeşil bakterilerin güneş enerjisi dönüşüm sisteminde yer alması için devam etmektedir. Anabaena cylindrica heterocystleri vejatatif hücrelerde fotosentez yoluyla oluşturdukları oksijeni dışarı verirler. Azot yokluğunda ise heterositlerde nitrogenaz enzimi katalizörlüğünde elektronlar H+ iyonuna transfer edilerek Hidrojen gazı açığa çıkarırlar. Oksijen ve Hidrojen her ikisi de endüstride ihtiyaç duyulan gazlardır. Sonuç olarak; Fermentör koşullarında üreyebilirler, uzun süreli fizyolojik stabiliteye, basit besin gereksinimine, köpük oluşturmama özelliğine sahiptirler. Diğer alglerden farklı olarak azot fiksasyonu yapabilme farklılığına sahiptirler. Optimum sıcaklık 35oC dir. Karanlıkta veya gün ışığında heterotrofik olarak ürerler. 2-) MAYALAR: Tek hücreli tomurcuklanma veya bölünerek eşeysiz çoğalan ökaryotik mikroorganizmalardır. Mayaların tanımlanması maya biyoteknolojisi için oldukça önemlidir. Örneğin endüstriyel süreçlerde yabani ve kültüre edilmiş mayalar arasındaki farkı gösterebilmek esastır. Bira üretiminde üründe istenmeyen aroma oluşumuna neden olan yabani ırkın karışması veya ekmek mayası üretiminde şeker transport yeteneği daha fazla olan Candida utilis mayasının karışması ekmek mayası üretiminde kullanılan Saccharomyces cerevisiae mayasının üremesini engelleyecektir. Maya genuslarının ayrımında fizyolojik testlerle birlikte morfolojik testler de kullanılır. Günümüzde 700 civarında maya türü tanımlanmıştır. Fakat bu sayı maya çeşitliliğinde sadece çok küçük bir bölümü temsil etmektedir. Tanımlanmamış maya genus ve tür sayısı çok daha fazladır. Maya biyologları için maya çeşitliliğini tanımlamak kadar diğer önemli bir nokta özellikle biyoteknolojik öneme sahip türleri belirleyip saklamak ve koruyabilmektir. Moleküler biyoloji tekniklerinin yaklaşımıyla türler daha hızlı ve kolay bir şekilde karakterize edilebilmektedir. Günümüzde 6 mayanın genom projesi tamamlanmış ve işlevsel genomik çalışmaları ile genlerin işlevlerinin belirlenmesine devam edilmektedir. Maya hücreleri klorofil içermez ve zorunlu olarak kemoorganotrofiktirler. Üremek için organik karbona gerek duyarlar. Karbon metabolizmaları çok çeşitlidir. Örneğin basit şekerleri, polioller, organik ve yağ asitleri alifatik alkoller, hidrokarbonlar ve çeşitli heterosiklik ve polimerik bileşikleri karbon kaynağı olarak kullanabilirler. Bu özellikleri nedeniyle farklı habitatlar için özelleşmiş türler kolaylıkla saptanabilir. Mayalar toprak, hava ve sudan izole edilebilirler. Bazı mayalar ekstrem ortamlarda örneğin ozmofilik mayalar şeker bakımından zengin ortamlarda yaşayabilirler. Bu tür mayalar genellikle gıda bozucu olarak bilinir. Bunun dışında fırsatçı patojen olarak bazı maya türleride örneğin Candida albicans pek çok infeksiyondan sorumludur. Mayalar insanlar için; ekonomik, sosyal ve sağlık açısından oldukça önemli en eski evcilleştirilmiş organizmalardır. Alkollü içeçeklerin üretiminde, ekmek yapımında hamurun kabarması için binlerce yıl öncesinden beri kullanılmaktadırlar. Gerçekte bira yapımı belkide dünyanın ilk biyoteknolojisini temsil etmektedir. Günümüzde mayalar geleneksel gıda fermentasyonunun dışında çok çeşitli alanlarda da kullanılmaktadır. Özellikle genetik mühendisliğiyle geliştirilmiş mayalar hastalıkların önlenmesinde ve tedavisinde kullanılan pek çok farmasötik ajanın üretilmesinde yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Biyoteknolojik Öneme Sahip Bazı Mayalar - Axula adeninivorans: Nitrat ve aminleri asimile eder, 45 C üzerinde üreyebilir, pek çok hidrolaz salgılayabilir. - Candida türleri: C.albicans hidrokarbonlardan aminopenisillanik asit ve B6 vitamin üretimi, C.boidinii NAD, FAD metil ketonlar ve sitrik asit üretimi, C.famata riboflavin, C.maltosa biyokütle proteini için yağ asiti ve alkan kullanımı, C.tropicalis triptofan, C.pelliculosa selülozik materyalden biyokütle proteini, C.utilis, pek çok ürün eldesi, ksilozda üreyebilme, klonlama teknolojisinde kullanım, C.shehatae ksiloz fermentasyonu - Hansenula polymorpha: Heterolog gen anlatımı için kullanılabilen metilotrofik maya. - Kluyveromyces marxianus ve K.lactis: Laktoz ve polyfruktosanı fermente eder. Doğal kakao fermentayonu. Pek çok enzim için kaynak olabilir, klonlama teknolojisinde kullanılabilir. - Pachysolen tannophilus: Bitki lignoselülozik hidrolizatlarından kaynaklı pentoz şekerlerinin fermentasyonu. - Phaffia rhodozyma ve Pichia türleri: Gıda boyası olan astaksantin pigment üretimi. P.guilliermondii riboflavin sentezi ve hidrokarbonlardan biomas protein eldesi. P.methanolica etanol biosensörü olarak kullanılan alkol oksidaz üretimi.P.pastoris metanolden biomas protein eldesi, heterolog gen anlatımı ve insan terapötik proteinlerini üretebilen metilotrofik maya. - Rhodosporidium toruloides: Fenilketanüri tedavisinde kullanılan PAL enzim kaynağı. - Saccharomyces türleri: S.cerevisiae klasik gıda fermentasyonu. Bira, şarap, ekmek, rom, cin yapımı. Yakıt, alkol, gliserol, invertaz ve hayvan besini kaynağı.Rekombinant DNA teknolojisiyle sayısız protein üretimi. - Saccharomycopsis türleri: S.fibuligera amilolitik maya - Schizosaccharomyce pombe: Geleneksel Afrika alkollü bira yapımı. Şarapların deasidifikasyonu. Yüksek etanol ozmotik tolerans, biyokütle protein eldesi, heterolog gen anlatımı ve mutagenez testlerinde kullanım - Schwanniomyces türleri: S.castellii ve S.occidentalis amilolitik mayalar. Nişastanın ve inülinin etanole çevrimi ve heterolog gen anlatımında kullanılabilirler. - Trichosporon cutaneum: Fenol varlığına ilişkin bisensor olarak kullanılır. - Yarrowia lipolytica: Lipid ve hidrokarbonlardan biomas protein eldesi. Sitrik asit ve hücredışı enzim üretimi. Ø Zygosaccharomyces rouxii: Japon soya sosu karakteristik aromasını vermede kullanılan halofilik ve ozmotolerant maya türü. Alkollü içeçeklerin üretiminde mayalar Endüstriyel mayaların çoğu, özellikle de fermente içeçeklerin üretiminde kullanılanlar, genetik bakımından karmaşıktırlar ve stabil bir haploidi göstermezler. Örneğin bira yapımında kullanılan Sacchoromyces türleri poliploid veya anöpliod (diploid-heptaploid) ırklardır. Bu nedenle geliştirilmelerinde eşeyli üreme özelliklerinden yararlanılamaz. Bunun yerine klasik bira tadını veren organoleptik özellikleri iyi olan karakteristik fermentasyon yapan ırklardan doğal seçimle en iyi olan şeçilir. Bunun dışında endüstriyel mayaların geliştirilmesinde şüphesiz genetik mühendisliğinin önemi oldukça fazladır. Rekombinant DNA teknolojisi ile geliştirilen rekombinant mayalar tarafından üretilen biyolojik olarak aktif rekombinant proteinlerin veriminin arttırılmasında iki önemli yaklaşım vardır. Bunlar; moleküler genetik tekniklerin kullanımı ve fermentasyon teknolojisidir. Gıda tüzüğüne uygun olarak ekmek mayasının (glikoz baskısından kaçınmak ve hamurlaşmayı önlemek için) maltoz kullanım genleri değiştirilmiştir. Bira mayasında ise Maltodekstrinleri kısmi olarak parçalayan STA2 genini içeren plazmid bulunmaktadır. Genetik mühendisliği ile geliştirilmiş mayaların lignoselülozik (odunsu) atıkları substrat olarak kullanarak etanol üretmeleri yönünde yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Etanol dışında mayaların ürettiği diğer biyoalkoller; gliserol ( alkollü içecekler için aroma katıcı, nitrogliserin türevli patlatıcılar yapımında), ksilitol (şeker yerine diyabetik ürünlerin yapımında), sorbitol, arabinitol (düşük şeker içerikli gıdaların yapımında; ilaçların kaplanmasında yenilebilir kaplama maddesi olarak) Etanolün yenilenebilir kaynaklardan mayalar kullanarak üretilmesi tüm dünyanın ilgisini çeken konulardan biridir. İlk üretim 1930’larda başlamıştır fakat petrol fiyatları düşürülünce teknoloji bırakılmıştır. 1970’deki petrol krizi ile birlikte yeniden gündeme gelmiştir. Brezilya, şeker kamışını ve melası substrat olarak kullanarak ürettiği petrolü yakıt amaçlı kullanmaktadır. Brezilya’da otomobillerin çoğu alkol veya alkol+benzin karışımı (gasohol) ile çalışmaktadır. KÜFLER Küfler hifli mantarlardır. Birçok organizma ve gıda maddesi ( ekmek, meyve, sebze.. vb) üzerinde oluşturdukları pamuk görüntüsündeki doku nedeniyle mayalardan çok daha önce keşfedilmişlerdir. Küfler, endüstride birçok ürünün eldesinde, atıklardan değerli ürünlerin oluşturulmasında kullanılan farklılaşma göstermeyen ve klorofil içermeyen mikroorganizmalardır. Doğada ve toprakta yaygın olarak bulunan küflerden endüstriyel mikrobiyoloji alanında önem taşıyanlar mikroskobik olanlardır. Küflerin üredikleri ortama proteaz, lipaz, karbonanhidrazlar gibi litik enzimleri salgılamaları ve küflerin ürettikleri çeşitli metabolitlerin birçok alanda kullanılabilir olması bu organizmaların endüstrideki önemini oldukça artırmaktadır. Ayrıca insan, hayvan ve bitkiler için patojen olan türleride bulunmaktadır. Küflerin Biyolojisi: Bir küf, protoplazma iplikleri veya uzantıları olan hiflerden ve sporlardan oluşur. Hiflerin yaptığı yumağı misel adı verilir. Hifler, bölmeli hifler ve bölmesiz hifler olarak ikiye ayrılır. Bölmeli hifler bölmeler ile hücrelere ayrılırlar ve her hücrede bir veya iki hücre çekirdeği bulunur. • Bölmesiz hiflere sönositik hif adı da verilir. • Bölme içermezler ve çok çekirdeklidirler. • Üreme hifleri genellikle koloninin yüzeyinde bulunan ve üreyen hücreleri veya sporları taşıyan hiflerdir. • Hifsel üreme ortamın besin koşulları ile yakından ilgilidir. • Beslenme hifleri ise koloniye besin sağlayan hiflerdir. Beslenme hifleri sayesinde hücrenin bulunduğu noktadan uzakta olan substratlara ulaşmaları sağlanır. • Küflerin hücre duvarı glukan, kitosan ve kitin gibi farklı glukoz polimerlerinden yapılabilir.

http://www.biyologlar.com/mikrobiyal-biyoteknoloji-bolum-1

BİYOLOJİK SİLAH ÇEŞİTLERİ NELERDİR ?

ANTHRAX: Hastalık besi hayvanlarını etkiliyor ve uzun zamandır biyolojik silah araştırması yapanların ve bu tür silahları geliştirenlerin gözdeleri arasında yer alıyor. Bunun nedeni diğer mikroplara oranla daha dayanıklı bir yapıda olması ve bu sayede savaş alanına ya da bir şehre havadan spreylenebiliyor olması. Pek çok tekstil kuruluşu, koyun yününden de bulaşan bu mikroba karşı çalışanlarını aşılatıyorlar. Anthrax toz olarak kullanıldığında daha etkili oluyor ve nefes yoluyla vücuda giriyor. Hastalık ilk safhasında nezle semptomları ve yoğun göğüs ağrısıyla kendini belli ediyor. Mikrop daha sonra bir süre kuluçkada kalıyor. İkinci safhaya geçildiğinde, vücutta toksin üreten organizmalar ürüyor. Bu aşama neredeyse her zaman ölümle sonuçlanıyor. Anthrax mikropları bir kez yayıldıktan sonra toprağa gömülen cesetlerin ve leşlerin içerisinde yıllarca yaşayabiliyorlar. RİCİN: Doğal olarak bulunan zehirli maddeler içerisinde en güçlülerinden biri. Bir bitkinin tohumlarından elde edilen ricin, geçmişte demirperde ülkeleri gizli servisleri tarafından kullanılmıştı. Bulgar gizli servisi 1978 yılında Bulgar muhalif Georgi Markow’u Londra’da ricin kullanarak öldürmüştü. Ricin, otobüs bekleyen Markow’a bir şemsiyenin ucuna takılı iğnenin batırılmasıyla verilmişti. Zehirin bir damlası bile öldürücü olmaya yetmişti. BOTULİSM: Anthrax gibi, botulism bakterisi de toprak üzerinde ve altında uzun süre hayatta kalabiliyor. Bakteri günlük hayatta genelde kötü şartlarda yapılmış yiyecek ve balık konservelerinden bulaşıyor. Bakteri aşırı derecede ölümcül toksik botulinum maddesini üretiyor. Bu madde görme bozukluğu, ağız kuruluğu, yutkunmada ve konuşmada zorlanma, halsizlik gibi semptomlarla kendini gösteriyor. Bakterini yaydığı zehirin antikoru bulunuyor ancak ilk semptomlar görüldükten sonra pek bir işe yaramayabiliyor. CLOSTRİDİUM PERFRİNGENS: Yiyecek zehirlenmesinin yagın görünen bir çeşidi. Bakteri oda sıcaklığı ve üzeri sıcaklıkta bırakılmış et üzerinde ortaya çıkar. Anthrax gibi sporlar üreterek toprakta yaşayabilir. Et üzerinde etkisi çok yoğun olmasa da, savaş alanlarında kullanıldığında açık yaralar üzerine yerleşerek hızla kangren oluşumuna yol açar. Meydana gelen kangren müdahale edilmediği takdirde önceleri sancı ve kabarıklıklara daha sonra ise şok, sarılık ve ölüme yol açar. Bakteri, Anthrax kullanılarak iyileştirilebilir. Ancak labarotuvar koşullarında antibiyotiğe dayanıklı versiyonlarını üretmek mümkün. Bunu sağlamak için insanlara yapılan aşı benzeri bir sistem kullanılıyor ve bakteriye, az miktarda antibiyotik enjekte edilerek bağışıklık kazanması sağlanıyor. CAMELPOX: Irak tarafından geliştirme sürecinde olduğu tahmin edilen virüsün insanlara yayılması konusunda az miktarda bilgi bulunuyor. Kullanımı ve ithalatı batı ülkelerinde yasak olan bu hayvani madde, labarotuvar koşullarında ölümcül bir kimyasal silaha dönüşebiliyor.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-silah-cesitleri-nelerdir-

Filogenez ve Sistem

Hayvanların filogenilerini çeşitli fizyolojik, morfolojik ya da diğer yöntemlerle belirlemek olasıdır. Ancak akrabalıklarını homolojiden yararlanarak belirlemek en garantili yoldur. Birbirine benzemeyen organların homoloji ölçütlerinden yararlanılarak homolog olduklarının ortaya konulması olayın anlaşılmasında çok önemli rot oynar. Homoloji ölçütleri ile Tunicata, Acrania ve Vertebrata gibi hayvanlarda dorsal sinir borusu, korda dorsalis ve solungaç yarıklarının homolog olduklarının ortaya konulması bunların yakın akraba olduklarını ve filogenetik olarak birbirini takip eden bir yerde yer almaları gereğini ortaya koyar. Willi Hennig (1950) “Filogenetik Sistematik Teorisinin Esasları” isimli eserinde ortaya attığı fikirleri ile filogenetik sistematik’in de temelini atmış oldu. Buna göre, dünya yüzünde ilk kez ortaya çıkan organizmadan dallanarak diğer organizma grupları türemiş ve bir ağacın dalları gibi kol budak salmıştır. Kladogram ya da soy ağacı dediğimiz bu dallanma, hayvanın filogenetik açıdan bulunması gereken yeri, nereden köken aldığını gösterir. Örneğin etoburların soy ağacı. Bunu en başından itibaren de alarak soy ağaçları yapılır. Bunun sonunda sistematikçinin yapacağı hayvanın buradaki basamağını tespit ederek onu tanımlamak olacaktır. Böylece belli bir hiyerarşiye uyularak sınıflandırma tamamlanacaktır. Başka bir sınıflandırma düşüncesi de evolüsyoner sınıflandırmadır. Her iki sınıflandırma yöntemini, Otto Kraus (1976) “Filogenez ve Sınıflandırma” isimli eserinde birlikte ele alarak benzer ve benzemez taraflarını ortaya koymuştur. Hennig prensip­lerinden yola çıkarak sınıf­landırılacak hayvanların akrabalıkları ortaya konu­larak yapılan soy ağaçla­rında bazı kolların ucunda olayın sona ermesi önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır Bunun anla­mı, ya bu grubun tümüyle birden bire ortadan kalktığı ya da ortadan kalkıncaya kadar arada gelişen form­lara (ara formlar) ait fosille­rin bulunamadığıdır. 6 hay­van grubunun geçirdiği morfolojik değişiklikleri zaman aralığı içinde (trt4) şematik olarak gösterdiğimizde bunu görmek kolay olacaktır. Bunlar t4 zamanında bir ana gruptan t0 zamanında 6 grup oluşturmuştur. Bunlardan 1 ve 2 nci grubun diğerlerine göre daha yakın olduğunu görüyoruz Bunlar tür çiftleridir (A). Bunlardan ilk başlarda ayrılan bir grup (B ) daha sonra 3 ve 4 ile 5 ve 6 ncı grupları oluşturmuştur. Bunların da sonradan ayrıldıkları ve 3 ve 4 ncü grupların diğerlerinden ayrılarak 1 ve 2 nci gruba yakın (a) bir morfolojik farklılık gösterdiği diğer grupların da (b) birbirine daha yakın bir farklılaşma içine girdiği görülmektedir. Burada yakın akraba tür çiftleri 1 ve 2 ile 3 ve 4 diğer tarafta da 5 ve 6 dır. A ve B ise monofiletik grup olarak bilinir. Morfolojik farklılaşma her zaman monofiletik olmaz, parafiletik ya da polyfiletik olabilir Modern sistemde, monofiletik ve parafiletik gruplardan başka polifletik gruplarda görülür. Polifletik gruplar filogenetik sistemde pek kabul görmezler ve bunların an­cak analoji sonucunda konvergense örnek olabilecekleri kabul edilir. Polifletik gruplara örnek olarak sıcakkanlılar verilebilir Bunların kalp ara duvarı analogtur. Şimdi de kısaca filogenetik ve evolüsyoner sınıflandırmanın farklarına baka­lım. Filogenetik sınıflandırma yapanlara göre, soy ağacında da olduğu gibi, bir kategorideki hayvanlar 2 ya da daha fazla alt kategoriye ayrılır, daha sonra bunlarda kendi aralarında alt kategorilere ayrılır, örneğin Halkalı kurtlar ikiye ayrılır: Çok halkalı az halkalı kurtlar, az halkalı olanlar yine kendi aralarında ikiye ayrılır, yuvarlak ve yassı kurtlar… gibi. Oysa Evolütif sınıflandırmayı savunanlar, bu çatallanmanın normal bir dallanma gibi değil, divergensin böyle olabileceğini dolayısıyla bir derecelenme şeklinde olması gereğini ön plana çıkarırlar. Evolüsyoner sınıflandırmayı savunanlar filogenetik sınıflandırmanın yararına inanmalarına karşın, bunun bir sistemin temelini oluşturmak için yeterli olamayacağını ön görürler. Bir sentetik sistemin filogenetik (kladistik) olduğu kadar, ekofonksiyonel (adaptiogenetik) açıdan da oryantasyonu gerekliliğine inanırlar. Onlara göre böyle bir sistem hem kladogenezi hem de anagenezi kapsar Anagenez terimi ile, kardeş tür gruplarının birbirlerine karşı aksine gelişmeleri anlatılmaktadır Burada biri diğerinden daha fazla gelişmiştir. Bundan dolayı da kardeş gruplar birbirinden farklı düzeydeki evrim düzeyinde yer alırlar. Bu en güzel bir soy ağacı şemasında kolayca anlaşılabilir. Aşağıda bir kladogram ile gradogram yanyana görülmektedir. Evolüsyoner sınıflandırmacılar, monofili terimini de değişik yorumlarlar. Filogenetık sınıflandırma yapanların parafiletik olarak nitelendirdikleri duru­mu, monofiletik olarak değerlendirirler. Taksonomide nümerik (sayısal) yöntemler öteden beri kullanılmaktadır (G G Simpson,A Roe ve R.C.Lewontin (1960),P.H A. Sneath&R.R.Sokal 1973). Günü­müzde bilgisayarların sayısal güçlerinin büyüklüğü bilinmektedir. Bu nedenle sayısal taksonomide bilgisayardan yararlanmak organizmalardan elde edilen sayısal değerlerin burada karşılaştırılmasının yapılmasında oldukça kolaylıklar sağlamaktadır. Burada yüzlerce hatta binlerce sayısal değerin bilgisayara yüklenmesi zaman alır. Ancak daha sonra sonuç almak saniyelerle ölçülür. Burada karakterlerin uygun ve kullanışlı bir biçimde kaydedilmesi önemlidir. Kodlama denilen bu yöntemde örneğin sürüngenlerdeki pul sayısı gibi nümeristik karakterler doğrudan doğruya kaydedilir, iki ya da çok durumlu karakterlerin kodlanmasında ise (+) ya da (1) bu karakterler yok ise (0) ya da (-) olarak kodlanır.

http://www.biyologlar.com/filogenez-ve-sistem

Hayvanların Organizma Alemindeki Yeri

Organizma alemi içinde hayvanların morfolojik ve ekolojik olarak ayrı bir yeri vardır. Hayvanlar diğer canlılardan kendilerine özgü karakterleri, yaşam biçimleri ile sıyrılırlar.

http://www.biyologlar.com/hayvanlarin-organizma-alemindeki-yeri

Bakteriler Hakkında Bilgi

Bakteriler Hakkında Bilgi

Canlıların yaygın ve önemli bir kısmını oluşturmasına rağmen mikroorganizmaların besin üretiminde kullanılanları ve hastalık yapanları dışında büyük çoğunluğu tanımlanamamıştır.

http://www.biyologlar.com/bakteriler-hakkinda-bilgi-1

Bakterilerin Yapısı ve Sınıflandırılması

Mikrobiyoloji – Mikrobik Dünya Ökaryotlar ( > 2 mikrometre ) : a) Algler b) Protozoonlar c) Mantarlar Prokaryotlar ( 0.2 – 5 mikrometre) : a) Arkebakteriler b) Siyanobakteriler (mavi-yeşil algler) c) Bakteriler Virüsler, viroidler ve prionlar ise bir hücre morfolojisine sahip olmayan yapılardır. Virüsler konak hücreye girerek onun genetik yapısındaymış gibi davranan kendisi için gerekli yapı taşlarını sentezletip hücreye zarar veren yapılardır. Yaklaşık 200-400 nm boyutlarında ancak elektron mikroskobu ile görülebilen canlılardır. En temel farklılıkları genetik yapı olarak ya sadece RNA ya da DNA içermeleridir . Viroidler kapsidsiz tek telli RNA viruslarıdır, otonom olarak hücre çekirdeğinde replike olabilirler ve bitki hastalıklarına yol açarlar. Diğer çıplak RNA’ların aksine nükleazlara dirençlidir. Prionlar ise DNA ve RNA içermeyen protein yapılı etkenlerdir. İnsan (Kuru, Creutzfeld-Jacop, fatal familyal insomnia, Gertzman-Strausller sendromu) ve hayvanlarda (Scrapie, deli dana hastalığı,…vb) beyin hasarıyla karakterize klinik tablolar oluştururlar. Prionlar ısı ve dezenfektanlara çok dirençli, immun yanıt ve antikor oluşturmayan protein yapılardır . Nöronlarda vakuolizasyon ve amiloid plak birikimi ile karakterize süngerimsi (spongioform) ansefalopati tipik lezyondur. PrP protein yapısının önemli birimi ve infektiviteden sorumlu olduğu düşünülmektedir. Kısaca bakteriler (prokaryotlar) ökaryot mikroorganizmalardan boyutlarının daha küçük olması, stoplazmasında organeller içermemesi ve asıl önemlisi nükleer membranının bulunmaması ile ayrılırlar. Bazı özel durumları da burada hatırlamak faydalı olacaktır. Spiroketler Burgumsu , özel yapılara sahip bakterilerdir. Periplazma kamçıları ve dingil telleri yapıları ile özel bir hareket yeteneğine sahiptir. İnsanda hastalık yapanları Treponema, Borrelia, Leptospira cinslerinde bulunur. Bakteriler arasında DNA genelde sirküler bir özellik gösterirken Borrelia burgdorferi lineer (doğrusal) bir DNA dizisine sahiptir. Spiroketler ince yapıları nedeniyle ancak karanlık alan mikroskoplarında gözlenebilirler.

http://www.biyologlar.com/bakterilerin-yapisi-ve-siniflandirilmasi

Goril Türleri (Gorilla gorilla)

Alem: Animalia (Hayvanlar) Şube: Chordata (Kordalılar) Alt şube: Vertebrata (Omurgalılar) Sınıf: Mammalia (Memeliler) İnfra sınıf: Placentalia - Eteneliler Üst takım: Euarchonta Takım: Primates (Primatlar) Alt takım: Haplorrhini - Kuru burunlu maymunlar İnfra takım: Catarrhini - Eskidünya maymunları Üst familya: Hominoidea - İnsansılar Familya: Hominidae - İnsangiller Gray, 1825 Yaşadığı yerler Afrika'nın geniş ormanlarında Özellikleri Maymungillerin en iri ve güçlüsü, 2 metre uzunluk, 200-300 kg ağırlıkta olanları vardır. Kolları dizlerine erişecek şekilde uzundur. Bitkisel besinler yer. Ömrü 20-30 yıl Çeşitleri Tek türdür. Dağ gorili ve ova gorili olmak üzere iki alt türü vardır. Afrika'nın geniş ekvatoral ormanlarında yaşayan maymunlar (Primates) takımının en iri gövdeli ve güçlü hayvanı. Erkek goril 180-200 cm boyunda ve 200 kg ağırlıktadır. 300 kg gelenleri de vardır. Dişiler daha ufak olup, 100 kilogramı geçmez. Sürüler halinde gezer. Kolları ayak dizlerine kadar uzundur. Göğüs kafesi çok gelişmiş, gözleri yuvalarına gömük ve burnu basıktır. Keskin dişleri vardır. Vücudu kırmızı-esmer kıllarla örtülüdür. Rahatsız edilmedikçe insana pek saldırmaz. Fakat korkunç ve müthiş olarak şöhret bulmuştur. Dört-beş kişi bir gorili zaptedemez. Goril saldırısına uğrayan bir avcı, ilk kurşunda vuramazsa gorilin tırnaklı pençeleriyle parçalanır. Yürürken kolların yumruklarına ve ayak tabanlarının dış kenarlarına basar. Parmak dipleri kısa bir zar ile birbirine bağlı ise de, baş parmaklar serbesttir ve kavrama özelliğine sahiptir. Ayak tabanları içe doğru olduğundan ağaç dallarını kolayca kavrarlar. Ağaç üzerinde dolaşırken tutunacağı dalın vücut ağırlığını çekip çekemeyeceğini uzun kollarıyla deneyip anlamadan üzerine atlamaz. Goril, haşin ve çok tehlikeli olarak bilinirse de, bu pek doğru değildir. Son derece sakin ve çok az gıda ile doyduğu zaman bile kendini rahat hisseden bir hayvandır. Aslında leoparlar dışında pek korktuğu başka hayvan da yoktur. Hemcinsleri ile de kavga etmez. Goriller genelde küçük aile grupları halinde yaşarlar. Grup, erkek bir lider, 4-5 dişi ile yavrulardan meydana gelir. Grup lideri en az on yaşında olur. Gümüş renkli sırtından dolayı rahatça grup içinde fark edilir. Grubun hareketi lider tarafından yönetilir. Erkek goril, bazan sürüsünde otoriteyi sağlamak için iki ayağı üzerine dikilerek kızgın vaziyette göğsünü yumruklar. Yan yan yürüyerek sinirli kükremeleriyle çevresine gözdağı verir. Goriller, filiz, yaprak ve meyvelerle beslenirler. Beslenmek için gündüzleri her yerde dolaşırlar.Göçebe olanları her gece bir yerde kamp kurar. Dişi ve yavrular ağaçların orta yükseklikteki dallarında yuva kurarak orada yatarlar. İri gövdeli erkekler ise, ağaç dibinde dallardan yaptıkları basit yataklarda sırtlarını ağaca yaslamak suretiyle oturarak uyurlar. Goriller yuvalarını her gün yeniden tertipleyerek döşerler. Goriller sadece Afrika'da yaşarlar. Dağ gorillerinin başında uzun bir saç perçemi bulunur. Ova gorillerinde bu yoktur. Dağ gorillerinin nesli, yasak alanlarda avcılık yapanların cinayetleri yüzünden tükenme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Dağ gorilleri sadece Ruanda, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Uganda arasındaki Virungas yanardağ silsileleri üzerinde yaşamaktadır. Bunlardan ancak 280-300 kadarının hayatta kalabildikleri tahmin edilmektedir. Ova veya vadi gorilleri diye adlandırılan öteki alt tür ise, Kongo, Gabon, Kamerun, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Orta Afrika Cumhuriyetinde mevcuttur. Bunların sayısı da 15-30 bin arasında tahmin edilmektedir. Gorillerin en korkutucu durumu, ayağa kalkıp yumruklarıyla kıllı göğüslerini dövmeleri anıdır. Bu sadece karşısındakine ikaz özelliğini taşıyan bir harekettir. Bir saldırının başlangıcı olarak kabul edilmelidir. Yumuşak ifadelerle kendisine hitab edildiği zaman birdenbire sakinleşir. Kişi kaçmaya kalkarsa, en kötü ihtimalle arkasından yetişip sırtına bir ceza ısırığı kondurur. Eğer bağırıp çağırmaya başlanır ve telaşa kapılınırsa, kişiyi öldürmesi ihtimali gibi korkunç bir durum ortaya çıkabilir. Çünkü o da telaş sebebiyle korkmuş ve kendini koruma içgüdüsünü harekete geçirmiştir. Goriller yavrularına çok düşkün olup, onları göğsünde taşırlar. Dişiler 6, erkekler 8 yaşında erginleşir. Belli bir üreme mevsimleri yoktur.Yavru, 260 gün süren bir gebelikten sonra doğar. Üç yaşından küçük olanlar yuva yapmaz, anneleriyle beraber uyurlar. Tabii düşmanları pars ve insanlardır. Yaşlandıkça renkleri griye döner. Evcilleştirilmez.Hayvanat bahçelerinde uysal gorillere rastlanırsa da bunlara pek güvenilmez. Kaynak: www.msxlabs.org   Dağ gorilleri (Gorilla Gorilla Beringei) Afrika'da Virunga volkanının eteklerinde Ruanda Uganda ve Kongo'nun içinde bulunduğu bölgede yaşıyor. 95 yıl önce keşfedilen bu türden bu gün sadece 600 tane kalmış durumda. İçsavaş ormanların tahribi ve gorillerin avlanması soylarını tehdit ediyor. Gardasınız ve treninizin kalkmasına daha çok var bekleme salonunda tek başına oturmaya başladınız ya da bir cafede çayınızı yudumluyorsunuz aniden üzerinizde bir çift göz hissediyor ve bakışlarınızı o yöne doğru çeviriyorsunuz. Güzel bir kadın veya bir erkek olabilirsiniz. Her iki halde de ikinci adım olarak siz de gözlerinizi ondan yana çeviriyorsunuz. Bir zaman sonra sinirleriniz bozulmaya başlıyor. Ayağa kalkıp yanına gitmek ve sizden ne istediğini sormak istiyorsunuz ama bunu bir türlü başaramıyorsunuz. İşte gorillerle olan ilk ilişkiniz de buna benzer bir şekilde başlayabilir. 60'lı yılların başında Afrika'ya yerleşip neredeyse tüm bir yıl gorillerle yaşayıp araştırmalar yapan George Schaller birkaç karşılaşmadan sonra bu 250 kiloluk hayvanların oldukça sakin yaradılışlı olduğunu kanıtladı. Schaller onları izlerken neredeyse kardeşlik bağları kurup kendisinden sonra geleceklere de yardımcı oldu. Ondan sonra goriller üzerindeki araştırmalara Diane Fossey şempanzeler ile ilgili araştırmalara da Jane Goodal devam etti. GÖZÜNÜZÜ DİKMEYİN Dağların bu yaratıkları ile karşılaşabilmek ve iyi ilişkiler kurabilmek için Schaller belli bir kurallar dizisi oluşturmuş. Bu kurallar dizisinin başında da ‘‘kesinlikle bir gorilin gözlerine çekinmeden direkt olarak bakmayın’’ geliyor. Bu kuralı gorilleri de insanlara benzettiği ve bir şeye kenetlenmenin onları da sinirli yapabileceği için koymuş. Şempanzeler insan türünün uzaktan kuzenleri sayılıyor. İnsanın DNA'sı ile maymun DNA'sının arasında sadece %1'lik bir fark bulunuyor. Goriller ise davranışlarından dolayı insana çok daha fazla benzetiliyor. Goriller King Kong filmlerinde olduğu gibi değiller. Tam tersine oldukça sakin öğünlerinde ete yer vermeyen sebze ile beslenen hiyerarşik düzenlerine saygılı büyük hayvanlar. Gorillerin rütbeleri yaşları ile orantılı en yaşlı ve en yüksek rütbeli gorillerin sırtlarındaki tüyler gri renge dönüşmüş. Küçük goriller ise tapılası birer varlık. Karşısına kim çıksa hemen onun koruması altına girebilecek bir yapıya sahipler. Bu kadar büyük bir hayvanın yavruları belki tuhaf görünüyor ama oldukça küçük boyutlarda doğuyorlar. Örnek vererek kıyaslamak gerekirse insan bebeğinin doğduğu zaman annesinin yirmide biri ağırlığa sahip olmasına karşın goril yavrusu doğduğu an anne gorilin kırkta biri kadar. Ayrıca küçük goril doğduğunda kas yönünden de zayıf. Bu yüzden ilk birkaç ayını annesinin vücudunun üzerinde gezerek ve ağaçlara tırmanarak geçiriyor. Anne sütü ile beslenme dönemi geçtikten sonra yavru gorilin yeme alışkanlığının oluşturulması gerekiyor. Otobur olan goriller tüketecekleri besinleri dikkatle seçmeliler çünkü ormanda yetişen birçok bitki içinde gorillere zararlı zehirli maddeler bulunabiliyor. Ama yavru goriller için endişelenecek birşey yok o annesini izleyip taklit ederek neleri yemesi neleri yememesi gerektiğini öğreniyor. Beyninin ve güçlü hafızası sayesinde de bu alışkanlığı bir ömür boyu sürdürebiliyor. Gorillerin hayatlarını tehdit eden sadece zehirli bitkiler değil. Ruanda'daki içsavaş kabileler arasındaki soykırım insanların yaşadıkları yerleri işgal etmeleri zenginlerin yetişkin goril ellerini kültablası olarak kullanma isteği ya da duvarlarına goril kafası asma merakı soylarının yok olma tehlikesi ile karşı karşıya getirmiş. Ama insanoğlu onları yok ederek kendinden de bir parçayı geçmişini yok ettiğini bilmeli. Dağ gorilleri korunuyor (Gorilla Gorilla Beringei) Afrika'da Virunga volkanının eteklerinde Ruanda Uganda ve Kongo'nun içinde bulunduğu bölgede yaşıyor. Bu tür 95 yıl önce beyaz bir avcının onlardan biri ile karşılaşıp vurmasıyla keşfedilmiş. Bu goriller Dünya Koruma Birliği'nin (İUCN) risk altında olarak belirttiği hayvanlar. Soylarından sadece 600 tane kaldı. Diğer türlere göre tüyleri ve dişleri daha uzun kolları daha kısa. Erkek goril 175 metre boyuna ve 250 kiloya kadar ulaşabiliyor. Dişileri ise neredeyse erkeğin yarısı kadar. Afrika Doğal Hayatı Koruma Derneği 1978 yılında bu türü koruma altına aldı. Ama Ruanda'da çıkan içsavaş yaşam bölgelerini tahrip ediyor. 1995'de sekiz goril öldürüldü neyse ki aynı yıl yeni yedi yavru dünyaya geldi. 150 yıl önce Afrika'da keşfedilen goril türleri başlıca üç ana kategoriye ayrılıyorlar. Bunların arasında en kalabalık olanlar Batı Afrika Düzlük Gorili (Gorilla Gorilla Gorilla) 110 bin adet oldukları söyleniyor Kongo Gabon ve Kamerun'da yaşıyorlar ikinci kategori Orta-doğu Afrika Zaire bölgesinde yaşayan başka bir tür Düzlük Gorili (Gorilla Gorilla Graueri) 10 bin adet oldukları söyleniyor ve son kategori de Dağ Gorilleri (Gorilla Gorilla Brengei) Ruanda Uganda ve Kongo'da yaşıyorlar 600 adet oldukları biliniyor. Bu goril türleri ellerini veya vücutlarının başka bölümlerini kullanan insanlar ya da goril yiyen toplumlar tarafından tehdit ediliyor. Afrikadaki Ekvator ormanlarında yaşayan iki ırkı vardır: Kıyı gorili (Gorilla gorilla gorilla), Gabon, Kamerun ve Ekvator Ginesinde, dağ gorili (Gorilla gorilla beringel) ise Kivu (Zaire ve Ruanda) bölgesinin yüksek yerlerinde yaşar. Günümüzde yaşayan maymunların en büyükleri olan insansı maymungiller ailesinden siyah tüylü, iri ve kasları güçlü bir maymundur; bacakları kısadır; kollarıysa gelişmiştir. Gözleri derine gömülüdür; köpekdişleri uzundur. Ormanlarda yaşarsa da ağaçlara az tırmanır. Genellikle muz ağaçlarının özleriyle ve bambu filizleriyle beslenir. Goriller çok eşlidir; oluşturdukları topluluklarda baskın bir erkek, daha alt düzeyde erkekler, dişiler ve genç goriller bulunur. Dişi 260 günlük hamilelik sonunda bir yavru yapar ve tam 10 hafta onu emzirir. Birinci ırkın boyu 1.80 m. kilosu 275 kg.; ikincisinin boyu 2 metre, kollarının açıklığı 2. 70 m.dir. Ağırlığıysa kimi kez 250 kiloya ulaşır. Ortalama 35 yıl yaşarlar. Afrikada yaşayan Memeliler grubuna giren bir hayvandır.

http://www.biyologlar.com/goril-turleri-gorilla-gorilla

Proteinler

Genler taşıdıkları bilgileri kullanarak proteinleri oluşturur.Yine genler oluşturdukları bu proteinler sayesinde hücre veya organizma düzeyinde tüm biyokimyasal olayları takip eder.Bu biyokimyasal tepkimeler sonucunda organizmaların sahip oldukları fenotipler belirlenir.Protein sentezi prokaryotik hücrelerin sitoplazmasında sentezlenir.Proteinlerin translasyonu için genetik bilgiyi taşıyan bir DNA molekülü veya RNA’ya ihtiyaç vardır.Ayrıca DNA’daki genetik bilgiyi protein sentezi birimi olan ribozomlara taşıyan nükleik asitlere ihtiyaç vardır(mRNA).Yine sitoplazmada bulunan aminoasitlerin protein sentez birimi olan ribozomlara taşıyan nükleik asitlere(tRNA) ihtiyaç vardır.Son olarak protein sentezi için yapı olarak protein olarak protein ve ribozomal RNA’dan oluşan nükleoprotein olan ribozomlara ihtiyaç vardır.Proteinleri hücrelerin fonksiyonel birimleri olup hücrelerdeki makromoleküllerin büyük bir kısmını oluştururlar(%50’den fazlasını).Proteinler hücrede enzim,antikor,hormon,taşıyıcılık ve yapısal görevler üstlenebilirler.Proteinleri bu görevleri yerine getirebilmeleri ancak genler tarafından belirlenen kendilerine özgü yapılarında olmalarıyla mümkündür.Ancak bu yapıdaysa üstlendiği görevi yerine getirebilir.             H                I H3+N – C – C = O               àAminoasit                I                R         O- Hücre içerisinde aminoasitlerin karboksi gruplarıyla amino grupları yüklü olurlar. Dolayısıyla biyokimyasal olarak aminoasitlar dipolar iyonlardır. Aminoasitler dipolar iyon oldukları için hem asidik hem de bazik özellik gösterirler.Proteinlerin özellikleri yapılarındaki aminoasitlerin fiziksel ve kimyasal özelliklerinden gelir.Aminoasitlerin genel yapısı α-aminoasit şeklindedir.Bunu tek istisnası Prolin’dir.Aminoasitler kendi aralarında peptid bağları oluştururlar.Bu bağ α-amino grubu ile diğer aminoasidin α-karboksi grubu arasında 1 mol su çıkışıyla sağlanır.Oluşan yapısal dipeptid,tetrapeptid ve hexapeptid şeklinde isimlendirilir.Çok sayıda peptid varsa polypeptid olarak adlandırılır.Bütün polypeptid zincirlerinde 1 C-terminus(C-ucu) uç vardır.Bir de N-terminus(N-ucu) olarak isimlendirdiğimiz uç cardır.Bir başka deyişle polypeptidlerin bir ucunda amino grubu vardır(N-ucu).Diğer ucunda ise karboksi grubu vardır(C-ucu).Polypeptid oluşumunda yer alan peptid bağı bir kovalent bağdır.Protein yapısında görev alan diğer bir önemli kovalent bağ ise disülfit bağıdır.Bu bağ Sistin aminoasitleri arasında meydana gelir.polypeptidler kapsadıkları aminoasitlerden dolayı net bir pozitif veya negatif yük kazanabilirler.Proteinlerin bu özellikleri kullanılarak birbirinden elektroforez denilen bir yöntemle ayrılırlar.             Proteinler aminoasitlerin birbirine peptit bağlarıyla bağlanması sonucu oluşan polipeptit zinciridir.             Sekonder yapının oluşması polipeptit zinciri içindeki atomların karşılıklı etkileşimleri sonucu oluşur.Örneğin H bağlarını oluşması verilebilir.Sekonder yapının en iyi bilinen örneği α-sarmal yapı ve β-pleli tabaka yapısıdır.Örneğin α-sarmal yapı α-keratin proteinin yapısında bulunmaktadır.             Tersiyer yapı,polipeptitlerin mevcut olan bütün bağları ile etkileşerek oluşturduğu yapıya denir.Bu bağların içinde R gruplarından gelen etkileşimlerde vardır.Örneğin disülfit bağları ve kovalent bağlar verilebilir.             Kuarterner yapı,bu yapı özellikle polimerik(oligomerik) olan proteinlerin oluşumunda önemlidir.Yapıya 2 veya daha fazla polipeptit zinciri girer.Kuarterner yağı polipeptit zincirleri oluşumuyla oluşur ve enzimleri çoğu bu yapıdadır.Ayrıca bu yapıda önceki yapılarda saydığımız etkileşimler mevcuttur(hemoglobinà4polipeptit).Proteinlerin kazanmış oldukları üç boyutlu yapılara proteinlerin konformasyonu denir ve bu göz önüne alınırsa proteinler: Globüler: Sıkıca sarılı küresel proteinlerdir.Suda çözünürler.Proteinlerin bir çoğu örneğin enzim olanlar,antikor,hormonlar,taşıyıcı proteinler bu yapıdadır. Fibroz:Genellikle uzun flament yapıdadır.Bunlar genellikle suda çözünmez.Yapısal ve kontraktil görevleri vardır.α-keratin,aktin ve miyozin fibroz proteinlerdir. Proteinler aminoasitlerden oluşmakla beraber işlevsel hale geçmek için bazen aminoasit olmayan diğer yapılarla birlerşir.Bu proteinlere birleşik veya konjuge proteinler diyoruz.Proteinlerdeki aminoasit olayan kısımlarına prostetik grup diyoruz.Birleşik proteinler prostetik gruplarına göre adlandırılır.Örneğin glikoprotein,lipoprotein,nükleoprotein…vs. Proteinlerin özellikle enzim olarak görev yapanlarının işlevlerini yerine getirmesi konformasyonları ile direkt bağlıdır.Enzimler hücrede katalizör görevi yapan proteinlerdir. Katalizörler bir kimyasal reaksiyonun meydana gelişini kolaylaştıran maddelerdir.   Enzimler sentezlenirken enzimlerde belirli hassas bölgeler vardır.Bu bölgelerden biri aktif bölge diğeri ise allosterik bölgelerdir.Bu enzim aktivitesini düzenleyen bölgedir.Allosterik bölgeler molekül ağırlıkları düşük olan ve efektör adı verilen moleküllerin bağlandığı bölgelerdir.Efektörler enzimin substrata olan ilgisini düzenler.Bu ilgiyi 2 şekilde oluşturabilir. Ya aktivatör olarak(Enzimin substurata olan ilgisini artırma) ya da inhibitör olarak (aktivatörün tam tersi) görev yapar.Hücre içerisinde enzimlerin işlevini düzenleyen diğer bir mekanizma ise feed-back inhibisyonudur.Bu genellikle bir metabolik yolun ilk basamağında yer alan enzimin metabolik yol sonucu oluşan product tarafından inhibe edilmesidir. Örneğin histidin aminoasidi 9 basamaktan oluşan bir metabolik yol sonucu oluşur.ortamda yeterince histidin aminoasidi biriktiği zaman histidin allosterik bir efektör gibi davranarak metabolik yolun ilk enzimini inhibe eder.Genellikle değişiklik konformasyonal biçimler alarak değişik görevler yapan proteinlere allosterik proteinler denir.Proteinler biyolojik olarak aktif durumlarını ancak belirli ortamlarda koruyabilirler.Örneğin ortamın ısısı,pH’sı değişirse proteinler görevlerini yapamayabilirler.Bir proteinin üç boyutlu yapısını kaybetmesine ve işlevini yitirmesine denaturasyon denir.Bu olay yüksek ısı,pH,organik çözücüler,deterjanlar ve radyasyon sonucu meydana gelebilir.Bu maddeler proteinlerin yapısındaki H ve kovalent bağları,hidrofobik ve hidrofilik etkileşimleri değiştirerek üç boyutlu yapılarını değiştirirler. Denaturasyonda primer yapı genellikle korunur.Proteinlerin denature olmasına neden olan maddeler ortamdan çekildiğinde proteinler yeniden üç boyutlu yapılarını kazanabilirler.Buna renaturasyon denir.Örneğin Ribonükleaz enzimi verilebilir.  

http://www.biyologlar.com/proteinler

CANLILARIN SINIFLANDIRILMASI

Canlıları, benzerlik ve akrabalık derecelerine göre gruplara ayırmaya sınıflandırma denir. 2 tiptir.a) Suni b) Doğal 1)Suni (Ampirik) Sınıflandırma Canlıların dış görünüşlerine ve yaşadığı ortama bakılarak yapılan sınıflandırmadır. Aristo tarafından yapılmıştır. Canlılar Þ Bitkiler Þ a) Otlar b) Çalılar c) Ağaçlar Þ Hayvanlar Þ a) Havada b) Karada c) Suda Yaşayanlar Yaşayanlar Yaşayanlar Dış görünüş dikkate alındığından nitel gözlemlere dayalı bir sınıflandırmadır. Suni sınıflandırmada analog organlar dikkate alınır. Analog organlar; yapıları farklı ama görevleri (yaptıkları işleri) aynı olan organlardır.Analog organları analoji inceler. Örnek : Kuşun kanadı – Arı kanadı – Sinek kanadı 2)Doğal (Filogenetik) Sınıflandırma Canlıların organ yapılarının benzerliğine, dolayısıyla evrimsel akrabalıklarına bakılarak yapılan sınıflandırmadır. Doğal sınıflandırmada homolog organlar dikkate alınır. Homolog organlar; yapıları aynı ama görevleri farklı olan organlardır.Homolog organları homoloji inceler. Örnek : İnsanın kolu – Kuşun kanadı – Balinanın yüzgeci Organları homolog olan canlılar akrabadırlar.Akraba canlıların proteinlerindeki amino asit dizilişleri, embriyonik gelişim evreleri, boşaltım artıkları da benzerdir. Nicel gözlemlere dayanır. Canlıların sınıflandırılmasında temel alınan bazı özellikler : Hücre tipi ve sayısı (Ökaryot – Prokaryot) (Hücresel organizasyon) Embriyo tabakalarının sayısı (Endoderm – Mezoderm – Ektoderm) Embriyonik örtülerin bulunuşu (Vitellus – Koryon – Amniyon – Allontois) Vücut boşluğu tipleri (Gastrovasküler – Sölom) Simetri şekilleri (Bileteral – Işınsal) Vücutta segmentlerin bulunuşu (Benzer parça) İskeletin bulunuşu (varsa kıkırdak veya kemik) Azotlu boşaltım maddelerinin benzerliği (NH3 – Üre – Ürik Asit) DNA’ daki baz dizilişi Sistemlerin varlığı (Sindirim, solunum, dolaşım vs.) SINIFLANDIRMA BİRİMLERİ Sınıflandırmanın en küçük birimi türdür. Ý Ý Ý Ý Ý Ý Birey sayısı artar. Alem Regnum Ý Ý Ý Ý Ý Ý Benzerlik artar. Hayvanlar Şube Filum Omurgalılar Sınıf Clasis Memeliler Takım Ordo Etçiller Aile Familya Kedigiller Cins Genus Kedi Tür Species Ev Kedisi İlk tür kavramını John Ray kullanmıştır.Ray’ e göre ortak ataları olan benzer bireyler topluluğuna tür denir. Bugünkü anlamda tür; ortak bir atadan gelen, yapı ve görev bakımından benzer organlara sahip, yalnızca kendi aralarında üreyebilen ve kısır olmayan döller meydana getiren canlıların oluşturduğu topluluktur. At ile eşek birbiriyle çiftleşebilmesine rağmen yavruları olan katırın kısır olmasından dolayı farklı tür olarak alınır. Ayrıca katır tür olmadığından dolayı sistematikte yeri yoktur. Kurt ile köpeğin çiftleşmesinden oluşan kurt köpeği üreyebildiği halde kurt ve köpek farklı türdendir. Bilimsel anlamda ilk sınıflandırmayı Carl Linne yapmıştır. Aynı türden olan canlıların; kromozom sayıları, yaşama ortamları, boşaltım ürünleri, embriyonik gelişimleri aynıdır.Protein yapıları ise bir başka canlıya göre birbirine daha çok benzer. Aynı türün bütün bireylerinin kromozom sayısı aynıdır..Ama kromozom sayısı ayı olan iki canlı aynı türden olmayabilir. Örnek : İnsan=46 kromozom ; Moli balığı=46 kromozom Türler yaşadıkları ortamlara adapte olduklarından çeşitlilik gösterebilir. Örnek : Irklar Bir canlının embriyonik gelişimi sırasında önce şube özellikleri, en son ise tür özellikleri ortaya çıkar. Türler iki kelimeyle, diğer birimler tek kelimeyle adlandırılırlar. Tür isminde ilk kelime cins ismi olup, ilk harfi büyük yazılır.İkinci isim ise o türün tamamlayıcısıdır. Felis domesticus Þ Ev kedisi Cins adı Tanımlayıcı ad CANLILAR PROKARYOTLAR ÖKARYOTLAR Elektron mikroskobunun geliştirilmesiyle birlikte biyologlar hücre içi yapıları inceleme fırsatı buldular. Bu araştırmalar sonunda canlılar aleminde iki temel hücre tipi olduğu ortaya çıktı: prokaryotik ve ökaryotik hücre. Yapısal olarak daha basit olan prokaryotik hücre yapısı sadece bakterilerde bulunur. Diğer bütün organizmalar yani protista fungi (mantarlar) bitkiler ve hayvanlar daha karmaşık olan ökaryotik hücre yapısına sahiptir. Her iki hücre tipinde ortak olan özellikler: * Benzer yapıda hücre zarı. * Genetik bilginin DNA aracılığıyla kodlanması ve aktarılması. * Transkripsiyon ve translasyon mekanizmalarının ve ribozomların benzer olması. * Ortak aaaabolik yolların bulunması. (ör: glikoliz) * Kimyasal enerjiyi ATP olarak depolamak için kullanılan mekanizmanın benzer olması (prokaryotların hücre zarında ökaryotların mitokondri zarında). * Benzer fotosenaaa mekanizmaları. * Zar proteinlerini senaaaleme ve hücre zarına yerleştirmede kullanılan mekanizmanın benzerliği. * Benzer yapıda proteazomlar (protein sindiren yapılar). Monera Alemi Protistalar Fungiler Bitkiler Hayvanlar A)PROKARYOT CANLILAR (Monera Alemi) Tamamı tek hücreli, basit yapılı canlılardır. Çekirdekleri ve zarla çevrili organelleri yoktur. Protistlerden bu yönleriyle ayrılırlar. 1) Bakteriler 2) Mavi-Yeşil algler 3) Virüsler 1)Bakteriler Ribozom hariç organelleri yoktur. Bütün bakterilerde hücre zarı ve hücre çeperi bulunur. Çeperin yapısında karbonhidrat, protein ve yağ bulunur.Bazı bakterilerde ise çepere ek olarak polisakkaritlerden meydana gelmiş kapsül bulunur. Hücre zarından oluşan mesozomları vardır.Mesozom, solunum enzimlerinin kullanılarak enerjinin üretildiği yerdir. Fotosentez yapan bakterilerde hücre zarının sitoplazma içinde kıvrımlar yapmasıyla oluşan tilakoidler ve bunların içinde de klorofil bulunur. Kalıtım maddesi DNA’ dır ve halkasaldır.Proteinle kaplı değildir. Her yerde yaşayabilirler.En çok et suyu ve ağarlı besin ortamlarında çoğalırlar. Depo maddesi glikojendir. Şekillerine göre; küre, çubuk, virgül, spiral Gram boyasına göre; gram(+) , gram(-) Solunumlarına göre; Aeroblar, Anaeroblar, Fakültatifler Beslenmelerine göre; a)Saprofitler : Organik maddeleri inorganik maddelere dönüştürürler.Sonuçta besin ve enerji elde edilir.Tabiattaki C, P ve N döngüsünde görevlidirler.Ensim sistemleri iyi gelişmiştir. b)Parazitler : Sindirim enzimleri olmadığı için başka bir canlıya ihtiyaç duyarlar. Hastalık yapanlarına patojen bakteriler denir. c)Fotosentetikler : Sitoplazmalarında serbest klorofil taşırlar.Hidrojen kaynağı olarak H2O, H2S ve H2 gibi maddeleri kullanırlar.Aerob, Anaerob ya da fakültatif olabilirler. d)Kemosentetikler : Organik maddelerin sentezi için gerekli olan enerjiyi inorganik maddelerin oksidasyonundan (oksitlenmesinden) temin eder. Işık ve klorofil gerekli değildir.Nitrit, nitrat, demir ve kükürt bakterileri kemosentetiktirler. Kemosentez sonucu: 1) Bazı zararlı maddeler ortadan kaldırılır. 2) Bitkilerin alabileceği tuzlar oluşturulur. 3) Kimyasal enerji kazanılır. 4) Organik besin sentezlenir. Üremelerine göre ; a)Bölünerek : Bütün bakterilerin esas üreme şeklidir.Amitoz şeklinde uygun bir ortamda 20 dakikada bir bölünürler. b)Sporla : Bazı bakteriler ortam şartları bozulunca endospor oluştururlar.Endospor kalıtım materyallerinin çok az bir sitoplazmayla beraber, sert bir çeperle çevrilmiş halidir. Endosporlarda metabolik faaliyetler minimum seviyededir. c)Konjugasyon : DNA yapısı farklı iki bakteri yan yana gelerek aralarında geçici bir zardan köprü oluştururlar.Bu köprü aracılığı ile DNA parçaları değiştirilir. Bakterilerin çoğu tüketicidir. 2)Mavi-Yeşil Algler Fotosentez yaparlar ama kloroplastları yoktur. Tatlı su birikintilerinde ve göllerde yaşarlar. Sitoplazmalarında yeşil renkli klorofil pigmenti ve mavi renkli fikosiyanin pigmenti bulunur. Yapışkan, jelatinimsi bir dış kılıf ile örtülüdür. 3)Virüsler Protein kılıf ve bir nükleik asitten meydana gelir.Bu yapıya nükleoprotein denir. Virüsün protein kılıfına kapsid, kılıfı oluşturan parçalara kapsomer, yönetici molekülüne ise genom denir. Sitoplazmaları yoktur. Enzim sistemleri olmadığından hücre içi mecburi parazittirler. Enzim sistemleri olmadığından antibiyotiklerden etkilenmezler. En küçük organizmalardır. Hücre dışında kristal yapıda bulunurlar. Özel dokularda çoğalırlar.Her virüsün çoğaldığı belli bir hücre çeşidi vardır. Bunun sebebi ise hücre zarındaki glikoproteinlerin virüslerle birleşebilme özelliği olmasındandır. Virüsler yüksek sıcaklık, ortam pH ı ve radyoaktif ışınlardan etkilenir ve ölürler. 3 tiptir. a)Bitkisel Virüsler : Kalıtım materyali hepsinde RNA dır. Tütün, patates, marul, mozaik virüsleri örnek olarak verilebilir. b)Hayvansal virüsler : Kalıtım materyali bazılarında DNA, bazılarında ise RNA dır.Grip, kızamık, kabakulak, suçiçeği, sarı humma, çocuk felci, uçuklar, siğiller ve aids örnek verilebilir. c)Bakteriyofaj : Kalıtım maddesi DNA’ dır. Sarı humma virüsleri karaciğerde; kuduz virüsleri beyin ve omurilikte ; çiçek, kızamık ve siğil virüsleri deride çoğalırlar. Hücreler virüslere karşı interferon salgılar.İnterferon, hücrelerin virüslere karşı ürettikleri bağışıklık maddesidir.Bu nedenle kabakulak, kızamık gibi hastalıkları geçirenler kolay kolay bu hastalıklara yakalanmazlar. Retrovirüsler; RNA bulundururlar.Hücre içine girdiklerinde önce özel bir enzimle (Reverztranskriptoz) RNA’ yı çift zincirli DNA’ ya dönüştürür.Sonra ise hücre DNA’ sını ele geçirerek işini yaptırır ve hücrenin kanserli hücreye dönmesine sebep olur. Canlı bir hücreye giren virüs şu etkilerden birini gerçekleştirir. Hücre içinde çoğalarak hücrenin parçalanmasına sebep olmasına lizis denir. Hücrenin DNA sına yapışarak hücrenin şeklinin değişmesine sebep olmasına transformasyon denir. Hücrenin aşırı ve düzensiz bir şekilde çoğalmasına sebep olmasına reprodüksiyon denir. Virüsün canlılık özellikleri Yönetici molekül taşırlar. Çoğalırlar. Enzim bulundururlar. Özel protein yapıları vardır. Virüsün cansızlık özellikleri Kristalleşirler. Sitoplazmaları yoktur. Hücre zarı ve ribozomları yoktur. Metabolik reaksiyonları yapamazlar.

http://www.biyologlar.com/canlilarin-siniflandirilmasi

Ekoloji Forumu Gerçekleşti

Ekoloji Forumu Gerçekleşti

Yeni Kıbrıs Partisi’nin (YKP) katkılarıyla düzenlenen IV. Ekoloji Forum’u, 11-13 Eylül tarihleri arasında Dipkarpaz’da/Rizokarpaso Wooden Houses’da eko-sosyalizm ve eko-feminizm bakış açılarıyla doğa katliamlarına, neoliberal gıda politikalarına karşı pratik mücadelelerle ilgili konuları ve olası çözüm önerileri üzerine toplantılar gerçekleştirerek tamamlandı. Kapitalizmin yarattığı doğa katliamlarının ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ve ayrımcılığının giderilmesi için mücadeleyi güçlendirmek ve kampanyalar örmek, rejime karşı ekolojik mücadelenin nasıl olabileceğini tartışabilmek için çeşitli kesimlerden aktivistler IV. Ekoloji Forum’unda bir araya geldi.Ekoloji Forumu, 11 Eylül, Cuma günü tanışma toplantısı ile başladı, daha sonra ise “Çöplük/Wasteland” belgesel gösterimi gerçekleşti…Çekimi üç yıldan fazla süren “Çöplük/Wasteland” belgeseli, ünlü sanatçı Vik Muniz’i Brooklyn’deki evinden memleketi Brezilya’da Rio de Janeiro’nun dışında bulunan dünyanın en büyük çöplüğü Jardim Gramacho’ya kadar izliyor. Muniz, burada bir “catador” grubunun fotoğraflarını çekiyor. Muniz’in başlangıçtaki amacı çöplerle birlikte catadorları görüntülemektir. Ancak bu ilham verici karakterlerle yaptığı işbirliği ile onların hayatlarına dahil oluyor. Catadorlar kendilerine umut olan Muniz sayesinde yeniden hayal etmeye başlıyorlar. Yönetmen Lucy Walker yardımcılarıyla birlikte tüm süreç boyunca sanatın dönüştürücü gücü ve insan ruhunun simyasının etkileyici kanıtlarını ortaya koyuyorlar.12 Eylül, Cumartesi günü sabah bölümünde teorik ve pratik ekoloji mücadelelerin sunumları yapıldı… İlk oturum “siyasal bir duruş olarak eko-sosyalizm” başlığı ile yapıldı… Murat Kanatlı, ekososyalizm temel yaklaşımları üzerine sunum gerçekleştirdi, daha sonra tartışma bölümü ile oturum tamamlandı. Daha sonra ise Danimarka Kızıl Yeşil İttifak Yürütme Kurulu üyesi Gitte Pedersen sunacağı “Eko-feminizm: Doğa, Ekonomi, Politika ve Cinsiyet üstünden ataerkil düşünceye eleştirel yaklaşım” başlıklı oturum gerçekleştirildi…Cumartesi öğleden sonra ise “başka bir gıda mümkün” başlığı ile tarım ve hayvancılık alanında üretici ve tüketici ilişkileri, nasıl bir gıda politikası olması gerektiği üzerine çalıştay gerçekleştirildi. Tartışmaların sonunda mevcut tarım ve hayvancılık politikalarının paraya dair yaklaşımları, bunların insan üstündeki etkileri konuşuldu, organik tarım alanında gelişmeler değerlendirildi. Tartışmalarda kimyasallarla desteklenmeyen tarıma organik denerek aslında günlük, marketten alınanların organik, doğal olmadığının itiraf edildiğinin altı çizildi. Tartışmalar sonucunda doğal yollarla üretim yapanların bir listesi hazırlanarak, üretim tüketim ağı oluşturulmasında hem fikir olundu. Böylesi bir ağın nasıl işleyeceği üzerine toplantılara devam edilecek.Cumartesi gecesi ise “Food inc/Gıda A.Ş” belgeselinin gösterimi yapıldı… Belgesel “Süpermarketlerden aldığımız ve ailelerimize sunduğumuz gıdalar hakkında gerçekten ne kadar bilgi sahibiyiz?” sorusunun cevaplarının peşine düşüyor. Food inc/Gıda A.Ş.’de Robert Kenner gıda endüstrisinin üzerindeki örtüyü kaldırıyor, Hükümetlerin izniyle uzun süredir müşterilerden saklanan mekanikleştirilmiş sistemi gözler önüne seriyor. Belgesel ne gibi gıdalarla beslendiğimiz, gıdalarımızın nasıl üretildiği, bu gıdaların sağlığımıza etkileri ve bu değişim dalgasının nasıl küresel gıda endüstrisini boydan boya etkilediği hakkında şaşırtıcı hatta şoke edici gerçekleri ortaya seriyor.14 Eylül, Pazar günü taş ocaklarının durumu ve etkileri üzerine Nesil Bayraktar ve Erman Dolmacı’nın sunumu ile çalıştay gerçekleştirildi. Daha sonra Forumun sonuçlarının ve eylem planlarını değerlendirildiği oturum gerçekleşti.Öğlen yemeği sonrası da, IV. Ekoloji Forumu sona erdi.Ekoloji KolektifiEkoloji Kolektifi de Forumu dayanışma mesajı gönderdi. Mesaj şöyle:Sevgili Ekoloji Forumu Katılımcıları ve Bileşenleri,Malesef ki, bugün sizleri insanların ölü bedenlerinin buzdolaplarında saklandığı yasaklı ve linç kokulu Türkiye sokaklarından selamlıyoruz. Malesef ki, Türk bayraklarına sarılı çocukların tabutlarını birer miting platformuna dönüştürmüş bir siyasal iktidarın, eş zamanlı olarak yaktığı ormanların, hapsettiği derelerin, ezip geçtiği dağların ve makineleştirdiği rüzgârların buz kesmiş coğrafyasından sizlere sesleniyoruz. Ve doğadan, insanlardan, türlerden koparan ve yarılmalar üzerinden kendisini var eden kapitalizmin, sömürü ve yıkım üzerine kurulu tarihsel denklemine bir kez daha tanıklık ediyoruz.Ekolojik krizi böylesi sert bir savaşın ve mücadelenin sırtında karşılarken, “Ya Ekososyalizm Ya Barbarlık!” şiarımızsa bir kez daha zihnimizde canlanıyor.Üçüncü dünya savaşının alt yapısının oluştuğu Kafkasya-Ortadoğu-Anadolu üçgeninde, savaşın ve dolayısıyla sınıfsal mücadelenin, ekolojik krizin şekillendiği enerji-su-gıda üzerinden biçimlenen “köleleştirme” düzenine karşı, toplumsal direnişin ve çözümlemelerin ölçeği, Dünya’yı yeniden yaratma noktasında bugün hiç olmadığı kadar birleşmeye devam ediyor. Rusya, Çin ile AB ve ABD’nin üzerinde tepiştiği petrol ve doğalgaz kaynakları üzerinden biçimlen kapitalist uygarlığın yarattığı savaş ve barbarlık düzenine karşı sol ekolojist bir seçeneğin, bu paylaşım savaşının yorumcusu kalarak yaratılamayacağı gerçeği bizleri artık sadece söylemeye değil eylemeye de davet ediyor. Petrol ve doğalgaz paylaşımına dayanan kapitalist üretim tarzı için doğa ve emek sömürüsü, bu sistemin devamı için bir zorunluluk. Ve bu zorunluluğu sürdürmek için de tüm bu coğrafyalar bugün birbirine kaderlerini sadece boru hatlarıyla bağlamıyor. Aynı zamanda bu coğrafyada halkların kaderleri, sermaye bloğu karşısında, gıdayı, enerjiyi ve suyu hakça paylaşacağı bir toplumsal düzen kurma zorunluluğu ile de birbirine bağlanıyor.Ekolojik kriz karşıtı bir mücadele tam da böylesi bir dönemde, tüm krizleri olağanlaştıran burjuva rasyonalitesinden sıyrılma ihtiyacıyla doğuyor. Bu ihtiyaç, halkın kendi kurumlarını ve dilini mücadelenin içinden oluşturabilmesi için, emeğin, doğanın ve cinslerin özgürleşmesi, toplumsal adalet, barış, kolektivizm, eşitlik, halkların kardeşliğine dayalı bir toplumun yaratılması çabası olarak vücut buluyor. Barbarlığa karşı pratik bir toplum alternatifi yaratabilmenin yolu, ekolojik krize karşı emek ve doğa sömürüsü ekseninde sınıf ile kimliğin eyleyiciliğinde özyönetimci bir mücadelenin inşasıyla bizi “Başka Bir Dünya”nın kıyılarına çıkarıyor.Bu yolda gelişmiş ve gelişmemiş, kır ve kent, zengin ve fakir,  cinsiyet ve cinsel yönelim, insan ve tür arasındaki bütün uçurumları derinleştiren eşitsizlikleri sorunsallaştırmaksa bugün “BİZ”i, “BİZ” olmaya daha da yakın kılıyor. Dünyanın dört bucağını saran ekolojik krize karşı; emek ve doğa sömürüsünün ortadan kaldırıldığı; atıksız ve artıksız; eşit ve özgür bir dünya için çizilecek mücadele hattına katkıda bulunacak olan bu Forum’un tüm öznelerini sevgi ve dayanışmayla kucaklıyoruz.Başarılar dileklerimizle.http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/ekoloji-forumu-gerceklesti

Canlılardaki Organik Bileşikler

Canlı hücrelerin moleküler yapısında inorganik bileşiklerin dışında organik bileşiklerin olduğunu da söylemiştik. Bu sayfamızda genel olarak organik bileşiklerden bahsedeceğiz. Detaylı şekilde diğer sayfalarımızda bulacaksınız. Organik bileşikler; karbonhidratları, lipitleri, proteinleri, enzimleri, nükleik asitleri, vitaminleri ve ATP'yi içerir. Genel olarak karbon(C), hidrojen(H) ve oksijenden(O) oluşurlar. Ancak yapılarına farklı maddelerde girebilir. Enerji sağlayıp yapıya katılanları vardır, genetik bilgiyi taşıyanları vardır ve düzenleyici görev yapanları vardır. Şimdi bunları gruplandırarak bakalım: ►Enerji verenler : 1-)Kullanım sırasına göre: Karbonhidratlar - Lipitler - Proteinler 2-)Enerji verme sırasına göre: Lipitler - Proteinler - Karbonhidratlar 3-)Yapıya katılma sırasına göre: Proteinler - Lipitler - Karbonhidratlar ►Uzun süre açlık durumunda şu sıra ile kullanılırlar; Karbonhidratlar>Lipitler>Eşeysel organ proteini>Kas proteini>Sinirsel hücre proteini ►Düzenleyiciler: Proteinler, enzimler ve vitaminler düzenleyici görev yaparlar. ►Kalıtım Bilgisi Taşıyanlar: Proteinler, enzimler, nükleik asitler kalıtım bilgisi taşıyan gruptur. Organik bileşikler canlıların karşılama durumuna göre ikiye ayrılırlar: ⇒Ototrof Canlılar ⇒Heterotrof Canlılar Organik bileşikler yapısına göre ikiye ayrılırlar: ⇒Monomer (Basit) Organik Bileşikler ⇒Polimer (Kompleks) Organik Bileşikler olarak inceleyelim. 1-) Monomer (Basit) Organik Bileşikler ►Polimerlerin yapıtaşıdırlar. ►Hücre zarından geçebilirler. ►Yapıya katılmak veya depo edilmek üzere polimerlere dönüşürler. ►Aynı zamanda birbirlerine dönüşebilirler. ►Suda çözünebilirler ve hücresel solunumda enerji verirler. ⇒Organik bileşiklerin monomerleri farklıdır. ►Karbonhidratların monomer türleri (Monosakkaritler): Glikoz, fruktoz ve galaktozdur. ►Lipitlerin monomer türleri: Yağ asidi ve gliseroldür. ►Proteinlerin monomer türü: Aminoasitler ►Nükleik asitlerin monomer türü: Nükleotitler 2-) Polimer (Kompleks) Organik Bileşikler Monomerlerin kimyasal bağlar yaparak bir araya gelmesiyle oluşan organik bileşiklerdir. Monomerler bir araya gelirken enerji gerekir ve su açığa çıkar. Bu tür olaylara dehidrasyon denir. dehidrasyon (Monomer) n > Polimer + ( n-1 ) H2O enzim Tersi olay ise hidroliz adını alır. ►Polimerler ise hücre zarından geçemezler. ►Bunlar da su harcayarak (hidroliz) monomerlere dönüşebilirler. ►Polimerler hücre içinde sentezlenirler.

http://www.biyologlar.com/canlilardaki-organik-bilesikler

KUŞ GRİBİ , TAVUK VEBASI

Ülkemizde önce geçtiğimiz yılın (2005) Ekim ayında Manyas-Kızıksa’da çıkan ve söndürülen Tavuk Vebası Aralık ayının sonunda yeniden çıkmış ve çok sayıda mihrak belirlenmiştir. Mikrak sayısının fazla olması nedeniyle, özellikle itlaf işlemleri başta olmak üzere yoğun çalışmalar yapılmakta ve hastalık izlenmektedir. Hastalıktan şüpheli evcil ve yaban hayatındaki kanatlılar teşhis için Tarım ve Köyişleri Bakanlığına bağlı Enstitülere gönderilmekte ve teşhisleri buralarda yapılmaktadır. Bu enstitülerde hastalık etkeni izole edildiğinde şüpheli olarak belirlenen mihraklarda karantina tedbirleri alınmakta ve izole edilen etkenlerin doğrulanmasından sonra şüpheli olarak belirlenen mihraklar pozitif/negatif olarak kesinleştirilmektedir. Hastalığın daha iyi anlaşılması ve konuyla ilgili sorulan soruların cevaplanması amacıyla, genel bilgiler soru ve cevap olarak düzenlenmiştir. Hastalık nedir? Avian influenza (AI), tavuk vebası veya kuş gribi olarakta adlandırılan hastalık; özellikle evcil kanatlılarda solunum ve sindirim sistemine ait belirtilerle ortaya çıkan ve ölümle seyreden viral bir hastalıktır. Bu hastalık yaban hayatındaki kanatlılarda da ortaya çıkar ancak bir çoğunda düşük ölümle seyreder. Hastalığın etkeninin özellikleri nedir? Hastalık etkeni Orthomyxoviridae familyasından Influenza gurubuna ait, tek sarmallı, RNA karakterinde genetik madde taşıyan Influenza A virusudur. Virusun yapısında bulunan hemaglütinin (H) ve nöraminidaz (N) antijenleri dikkate alınarak alttipleri gruplandırılmıştır. Buna göre H antijenine göre 16 (1-16) ve N antijenine göre 9 (1-9) gruba ayrılmışlardır. Bu viruslar, genellikle göçmen su kuşlarının sindirim sisteminden izole edilmekte ve bazıları evcil kanatlılarda hastalığına neden olmaktadır. Evcil kanatlılarda hastalık oluşturan Influenza A virusları, oluşturdukları klinik tabloya göre Yüksek Patojeniteli (HPAI) ve Düşük Patojeniteli (LPAI) olmak üzere iki grupta incelenmektedir. Yüksek Patojeniteli olanlar; ciddi hastalık oluştururlar, ölüm oranı % 100’e ulaşabilir. Bu grupta yer alan suşlar, H5 ve H7 alt tiplerine aittir ancak tüm H5 ve H7 alttipleri HPAI değildir (Damar içi patojenite indeksi 1,2 veya daha büyük olmalıdır). Düşük Patojeniteli olanlar; hafif solunum yolu hastalığına neden olur. Halsizlik ve yumurta veriminde düşme görülür. Diğer hastalıklarla ve kötü bakım ve idare ile daha şiddetli hastalık oluşturur. Hastalık etkeninin etrafa yayılmasında göçmen kuşların rolü var mıdır? Tavuk vebası virusunun kaynağı göçmen su kuşları olarak tanımlanmaktadır. Bu kuşlar, virusların bir yerden başka yerlere taşınmasında oldukça önemli bir role sahiptir. Genel olarak, bu viruslar göçmen kuşlarda normal olarak bir döngüsü vardır ve evcil bir kanatlıya bulaşması halinde evcil kanatlılarda patojenitesine bağlı olarak hastalık oulştururlar ve evcil kanatlılar arasında dolaşmaya başlarlar. Günümüzde bir çok ülkede belirlenen yüksek patojeniteye sahip olan H5N1 alt tipinin neden olduğu hastalıklarda, salgının diğer ülkelere yayılmasında göçmen kuşlar önemli olmuş ve göç yolları boyunca hastalık ortaya çıkmıştır. Türkiye’deki göçmen kuşların göç yolları nasıldır? Ülkemiz göçmen kuşların göç yolları üzerindedir (Şekil 1). Hastalığın yayılmasında ayrıca göçmen kuşlarla temas halinde bulunan yaban hayatındaki göç etmeyen kuşlar da rol oynamaktadır. Kuş alanları bakımındanda zengin olan ülkemizde yaklaşık 100 civarında kuş alanı bulunmaktadır. Bunların önemlileri Şekil 2’de gösterilmiştir. İhbarı mecburi bir hastalık mıdır? Bildirimler nerelere yapılmaktadır? Birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de (3285 Sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu) bildirimi zorunlu bir hastalıktır. Bildirimler İl ve İlçe tarım müdürlüklerine yapılmaktadır. Tavuk vebası daha önce ülkemizde görüldü mü? Tavuk vebası ilk kez Manyas-Kızıksa’da Ekim 2005 tarihinde görüldü. Daha önce bu hastalık ülkemizde görülmemiştir. Ancak halk arasında ve son günlerde medyada tartışılan ve “tavuklara kıran girdi” olarak tanımlanan hastalık daha önce ülkemizde görülen Yalancı Tavuk Vebası (Newcastle hastalığı) dır ve bu hastalıktan farklı bir etiyolojiye sahiptir. Bu durum karıştırılmamalıdır. Tavuk Vebası (avian influenza, kuş gribi) ile ilgili Mücadele mevzuat var mı? varsa nelerdir? Evet mücadele mevzuatı vardır. Bunlar 3285 Sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanununu, Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Yönetmeliği, Tavuk Vebası Mücadele Talimatı olarak sayılabilir. Kanatlı işletmeleri kayıt altında mıdır? Evet bütün kanatlı işletmeleri sürü bazında Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na kayıtlıdır. Bu bakanlık, damızlık işletmeleri ve kuluçkaları yılda en az iki kez olmak üzere ayrıca gerektiği durumlarda ve kesimhaneleri ise devamlı olarak denetlemektedir. Şu anda hastalık çıkan yerler, sadece aile işletmeleri niteliğindedir. Kuş gribi virusu dış ortamda ne kadar süre yaşamaktadır? Influenza virusları çevresel ortamda ve özellikle serin ve nemli koşullarda uzun zaman sürelerinde canlılıklarını korurlar. Dışkı materyalinde 4 0C’de 30-35 gün, 20 0C’de 7 gün süre canlılığını korur. Genel olarak pişirmeye sıcaklıklarında kolaylıkla ölürler (70 °C de 1-2 1 saniye). Kuş gribi en çok hangi hayvanlarda görülür? Kanatlı influenza virusları, bütün dünyada birçok evcil (hindi, tavuk, beç tavuğu, bıldırcın, sülün, kaz, ördek) ve yabani (kuğu, kaz, ördek, martı, kutup martısı, bataklık kuşları) kanatlı hayvanlarda bulunmaktadır. Tavuk ve hindilerde İnfluenza‘ya bağlı ciddi hastalık problemleri yaşanırken, göç eden su kuşlarında belirgin bir hastalık tablosu oluşmayabilir. Göç eden su kuşları arasında ördekler, diğerlerinden daha fazla virus saçarlar. İnfluenza virusları ayrıca kafes kuşlarından da tespit edilmiştir (muhabbet kuşu, kanarya, papağan vs). Şu ana kadar yapılan tespitler neticesinde A tipi; insan, domuz, at, balina, mink, fok, Amerikan vizonu ve kedigillerde enfeksiyon oluşturur. Evcil kanatlılara bulaşma nasıl olmaktadır? Göçmen kuşlar influenza virusunun ana taşıyıcısı olarak bilinirler ve bulaşmada önemli rol oynamaktadırlar. Bu kuşlarla direkt temas bulaşmada önemlidir. Özellikle göçmen kuşlar ile direkt temas olması veya dışkıyla bulaşık fomitlerle temas. Evcil kanatlılar arasında bulaşık yem, su, ekipman ve elbiselerle ve infeksiyona yakalanmış kanatlı ve kanatlı ürünleriyle, İnsanlar ve aktiviteleri, Rüzgarla yayılma sınırlıdır. Çok yakın kümesler için problem yaratır. Kuş gribinde inkübasyon(kuluçka) süresi ne kadardır? Hastalığın kanatlılardaki kuluçka süresi 1-3 gündür. Genellikle 24-36 saatte hastalık kendini gösterir. Hastalar 1-7 gün (çoğunlukla 24-48 saat) içerisinde ölürler. Kuş gribinde klinik belirtiler nelerdir? Hasta hayvanlarda vücut ısısı yükselir, tüyler kabarır, iştahsızlık, depresyon, şiddetli ishal vardır. Yumurta verimi şiddetle azalır ya da tamamen durur. Hasta hayvanların göz kapakları kapanabilir, konjuktiva şişmiş ve kırmızı renktedir. Sakal ibik ve gözlerin çevresinde karakteristik olarak ödem ve siyanoz şekillenir. Ödem boyun ve göğüs bölgesine de yayılabilir. Solunum güçlüğü, burun deliklerinden grimsi kanlı bir eksudat gelir. Kitle halinde ani ölümler (% 100'e varan) meydana gelir. Hastalanan hayvanlar 1-7 gün arasında çoğunlukla iki gün içerisinde ölürler. Akut dönemi atlatan hayvanlarda sinirsel belirtiler, inkoordinasyon, yürüyememe ve ayakta duramama gibi klinik bulgular gözlenir. Hastalık kanatlı hayvanlardan insanlara bulaşır mı? Hastalık bugüne kadar yalnızca, hasta kanatlılarla doğrudan ve yoğun ilişkide olan insanlara (çiftlik çalışanları, tavuk bakıcıları, horoz dövüşçüleri vb.) bulaşmıştır. Yoğun nüfusu olan yerlerde görülmüş olmasına rağmen, hastalıktan son on yılda 80 dolayında insanın ölmesi bunun önemli bir göstergesidir. Ülkemizde görülen insan vakaların tamamında hasta kanatlı ile direkt/yakın temas olması, bulaşmada hasta hayvanın önemin in ortaya koymaktadır. Hastalıklı tavuk eti veya yumurtasını yiyen insanlara hastalık bulaşır mı? İyi pişmemiş et veya yumurta mikroorganizmalar açısından her zaman bir risk unsurudur. Buna karşılık iyi pişmiş tavuk eti veya yumurtadan insana virüs bulaşması mümkün değildir. Hastalıklı bile olsa, pişirilmiş bir tavuk eti veya yumurtasından bulaşan hiçbir vaka günümüze kadar rapor edilmemiştir. Açıkta yetiştirilen kanatlıların hastalığın yayılmasında önemli bir etken olduğu doğru mu? Kuş Gribi’nin tüm ülkelerde genellikle ilk görüldüğü evcil kanatlılar, açıkta beslenen veya köy tavukçuluğu olarak tanmlanan yetiştiricilikte beslenen sürülerdir. Bu nedenle, hastalığın kontrol altına alınmasında, serbest yaşayan kanatlıların kümeslerde tuutlması önemlişdir. Bu işlem ayrıca insan sağlşığı açısından da büyük önem taşımaktadır. Evimizde beslenen kanarya, muhabbet kuşu, papağan türü kuşlara hastalık bulaşır mı veya bunlardan insana hastalık geçer mi? Evde beslenen kuşlara hastalık bulaşmaz, çünkü bulaşma çoğunlukla enfekte (bulaşık) hayvan, yem, su ve eşyalarla temasla olmaktadır. Bu nedenle gerekli özen gösterilen ev kuşları hastalığa yakalanmadığı gibi insana da bulaştırması söz konusu değildir. Hastalık görülen sürüler ve çevresinde sağlıklı hayvanlar neden itlaf edilmektedir? Hastalığın hızlı yayılması nedeniyle, hastalık çıkan yerlerde hastalık etkeninin bulaşma riski olan kanatlılar itlaf edilmektedir. Bu işlem tüm ülkelerde aynı şakilde yapılmaktadır. Bu işlemde temel olan konu virusun kanatlılar arasında yayılşmasını engellemek ve dolayısıyla insan sağlığını korumaktır. Tüketici tavuk ve yumurta yemeye devam edebilir mi? Şu ana kadar yapılan kontrollerde, tüketime sunulan tavuklarda ve yumurtalarda (Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından kontrol edilen tesislerde üretilen) hastalık görülmediğinden dolayı, tüketici açısından herhangi bir risk bulunmamaktadır. Ayrıca hastalığın çıktığı bölgede, tavuk eti ve yumurta tüketimi kanatlı ürünlerinin pişirme esas ve usullerine uyulduğu taktirde herhangi bir risk oluşturmaz. Tüketici yumurtayı yıkamalı mı? Hayır tüketici yumurtayı yıkamamalıdır. Grip aşısı, Kuş Gribi’ni önlemede yeterli bir önlem olabilir mi? Şu anda insanlara yönelik olarak hali hazırda uygulanmakta olan grip aşılarının Kuş Gribi virüsü H5N1’i önleyici herhangi bir etkisi bulunmamaktadır. Ancak aşı geliştirme çalışmaları devam etmektedir. Kaynak: ankara.edu.tr   KUŞ GRİBİ (AVIAN INFLUENZA) Grip: Grip etkeni, zarflı tek zincirli RNA virusları olan Orthomyxoviridae ailesindeki influenzavirus A, B ve C tipleridir. İnfluenzavirus A ve influenzavirus B her yıl salgın yapabilir; influenzavirus C ise yalnız hafif hastalıklara neden olur. İnfluenzavirus A, ayrıca pandemilere de neden olabilir. İnfluenzavirus A ile doğal infeksiyon, insanların yanı sıra, domuzlar, atlar, deniz memelileri, sansargiller ve kuşlarda da görülebilir. İnfluenzavirus A, hemaglütinin ve nöraminidaz yüzey glikoproteinlerine göre alt tiplere ayrılır. Bilinen 15 hemaglütinin alt tipi ve 9 nöraminidaz alt tipi vardır. Kuşlarda tüm alt tipler bulunabilir. İnsanlar arasında dolaşanlar ise yalnız 3 hemaglütinin (H1, H2 ve H3) ve 2 nöraminidaz alt tipidir (N1 ve N2). İnfluenzavirus B’nin ise yalnız bir hemaglütinin ve bir nöraminidaz alt tipi vardır. Virus suşunun yüzey glikoproteinlerindeki nokta mutasyonlarının birikmesi, önceden toplumda dolaşanla benzerliği olan, ancak ondan farklı bir suş ortaya çıkarır. Buna antijen sürüklenmesi (“antigenic drift”) denir. Toplumun kış aylarında sahneye çıkan böyle farklı suşlara karşı duyarlı olmasından dolayı, her yıl grip salgınları görülür. Yüzey glikoproteinlerinde büyük bir değişme olursa, ya yalnız yeni bir hemaglütinini ya da hem yeni bir hemaglütinini hem de yeni bir nöraminidazı olan, tümüyle “yeni” bir virus ortaya çıkar. Buna antijen kayması (“antigenic shift”) denir. Böyle virusların pandemi potansiyeli vardır. İnfluenzavirus A’nın diğer önemli bir özelliği de farklı türlere özgü alt grupların, birbirinden genetik materyal alışverişine açık ve böylece farklı bir virusun oluşmasına son derece elverişli olmasıdır. Oluşan yeni virus, insana özgü bir influenzavirustan gen alırsa, insandan insana bulaşma özelliği de kazanabilir. Memeli ve kuş virusları için özgül hücre reseptörlerinin olduğu gösterilmiş olan domuzlar, hem kuş hem de insan ve diğer memeli viruslarıyla oluşabilecek infeksiyonlara duyarlıdır. Bu nedenle de insan ve kuş viruslarına ait genetik materyalin birbirine karıştığı bir “hamur teknesi” görevi yaparak yepyeni bir alt tipin ortaya çıkmasını sağlayabilirler. Son bulgular, insanların da kuş topluluklarında dolaşan kimi influenzavirus alt tipleri için benzer bir rolünün olabileceğini göstermektedir. Tarihsel olarak incelendiğinde 20. yüzyılda 9-39 yıl arayla antijen kayması sonucu ortaya çıkan yeni virus alt tiplerine bağlı dört ya da beş grip pandemisi olmuştur. 1918-1919 yıllarındaki H1N1 pandemisinin 40-50 milyon kişinin ölümüne neden olduğu tahmin edilmektedir. Ardından 1957-1958 (H2N2), 1968-1969 (H3N2) ve 1977-1978 (H1N1) pandemileri olmuştur. Halen dünya üzerinde H3N1 ve H1N1 virusları birlikte dolaşmaktadır. Bundan sonra da yeni pandemilerin olması kaçınılmaz gibi görünmektedir. Uğradıkları sık ve kalıcı antijen değişmeleri nedeniyle, dünya üzerindeki influenzavirus aktivitesi sürekli olarak izlenmekte ve grip aşılarının bileşiminde her yıl ayarlamalar yapılması gerekmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) bu amaçla 1947’de başlattığı Küresel Grip Programı’nı uygulamaktadır. Kuş gribi: Bu hastalık, influenzavirus A’ya bağlı olarak genellikle kuşlarda ortaya çıkar. Düzenli sürveyans çalışmaları, göçmen kuşlarda son derece geniş bir influenzavirus A havuzu olduğunu göstermektedir. İnfluenzavirusların 15 hemaglütinin alt tipinin hepsi, kuşları infekte edebilir. Kuşlara özgü bu denli çok sayıda influenzavirus olması, bunlar arasında gerçekleşen gen transferi ve yeniden eşleşme (“reassortment”) sonucunda ortaya çıkan yeni alt tiplerin, insan influenzaviruslarındakinden çok daha sık olduğunu düşündürmektedir. Su kuşları virusların doğadaki sürekliliğini sağlar. İnfeksiyon, yabanıl kuş topluluklarından kümes hayvanları gibi evcil kuşlara yayılabilir ve bu durum ciddi sonuçlar doğurabilir. Kümes hayvanlarını infekte eden influenzavirus A, hastalığa neden olma yeteneğine göre ikiye ayrılır. [a] Çok virülan viruslar, patojenitesi yüksek olan kuş gribine (HPAI) yol açar ki bunun bir kuş sürüsündeki mortalitesi %100’ü bulabilir. Kuşlar ilk belirtilerin başladığı gün içinde bile ölebilirler. Bu tablolardan sorumlu viruslar H5 ve H7 alt tiplerindendir. Ancak bu alt tiplerdeki virusların hepsi, patojenitesi yüksek olan kuş gribine yol açmaz. Diğer viruslar ise çok daha hafif bir hastalığa neden olurlar. Patojenitesi düşük kuş gribi (LPAI) geçiren hayvanlarda tüyler kabarır ve yumurta üretimi azalır; hafif solunum yolu hastalığı ve depresyon görülür. Patojenitesi yüksek olan kuş gribi viruslarının yabanıl kuş topluluklarında bulunmadığı; H5 ya da H7 alt tipindeki patojenitesi düşük olan kuş gribi viruslarının, kümes hayvanları arasında yayıldıktan sonra geçirdikleri mutasyonlarla yüksek patojenite kazandıkları kabul edilmektedir. Kuşa özgü influenzavirus A H5N1’nin önemi: İnfluenzavirus A H5N1, ilk kez 1961’de Güney Afrika’da balıkçıllardan izole edilmiş olmakla birlikte, patojenitesi yüksek kuş gribi çok daha önceden, ilk kez 1878’de İtalya’da tanımlanmıştır. Kuş gribi virusunun doğal rezervuarı, yeşilbaş ördeklerdir ve infeksiyona en dayanıklı olan kuşlar da.bunlardır. Virusları çok uzaklara taşıyabilmelerine ve dışkılarıyla çıkarmalarına karşılık, yalnızca hafif ve kısa süren bir hastalık geçirirler. Evcil ördeklerdeki infeksiyon ise tıpkı tavuklar, hindiler, kazlar ve benzeri kümes hayvanlarındaki gibi öldürücüdür. Virus, infekte yabanıl kuşların dışkılarıyla kümes hayvanlarının arasına girebilir. Evcil kuşların serbestçe gezindikleri, yabanıl kuşlarla aynı kaynaktan su içtikleri ya da taşıyıcı durumdaki infekte yabanıl kuşların dışkılarıyla kontamine olabilecek su kaynaklarını kullandıkları yerlerde, .infeksiyonun yabanıl kuşlardan evcil kümes hayvanlarına bulaşma riski daha yüksektir. Canlı kuşların sıkışık ve sağlıklı olmayan koşullarda satıldığı pazarlar da bir başka yayılma kaynağı olabilir. Kuşa özgü influenzavirus A H5N1 suşunun yayılması: Kuş gribi virusları, kuşları ve daha seyrek olarak domuzları infekte eder. İnfekte kuşlar, virusu tükürük, burun salgıları ve dışkılarıyla yayarlar. Hollanda'da ev kedilerinde gösterilen deneysel infeksiyon ve Tayland'da infekte kaplan ve leoparlardan H5N1 viruslarının izolasyonu, kedigillerin de infeksiyonu bulaştırabileceğini düşündürmektedir. Duyarlı kuşların infekte nazal, solunumsal ve fekal materyalle temas etmesi sonucu infeksiyon yayılır. Virus, hava yoluyla da yayılmakla birlikte, fekal-oral geçiş en önemlisidir. Patojenitesi yüksek virusla ilgili çalışmaların sonuçlarına göre, kontamine gübrenin 1 gramı 1 milyon kuşu infekte etmeye yetecek miktarda virus partikülü içermektedir. Patojenitesi yüksek kuş gribi virusları, çevrede özellikle düşük sıcaklıkta uzun süre etkinliğini koruyabilir. Virus, gübrede soğukta en az üç ay, suda 22°C’de 4 gün ve 0°C’de 30 günden fazla etkinliğini koruyabilir. Sağ kalan kuşların H5N1 virusunu oral olarak ve dışkılarıyla en az 10 gün çıkarabildiği bildirilmiştir. Bu da canlı kümes hayvanı pazarlarındaki ve göçmen kuşlar aracılığıyla yayılmayı kolaylaştırmaktadır. Virus, kuş dışkısının kontamine ettiği toz ve toprak aracılığıyla, örneğin kontamine donanım, araçlar, yem, kafesler ve giyecekler, özellikle ayakkabılarla bir çiftlikten diğerine yayılabilir. Virusu, ayakları ve vücutlarında taşıyarak “mekanik vektör” rolünü oynayan kimi hayvanlar, örneğin kemiriciler de yayabilir. Bilgiler sınırlı olmakla birlikte, sineklerin de mekanik vektör olabileceği düşünülmektedir. Kuş gribinin, özellikle patojenitesi yüksek formla oluşan salgınların, özellikle gelişmekte olan ülkelerde kümes hayvanları endüstrisi ve çiftlik sahipleri üzerindeki etkileri son derece yıkıcı olabilir. Kuş gribi salgınları bir ülkenin içine yayılacak olursa, kontrol altına alınması çok güç olabilir. Örneğin 1992’de Meksika’da patojenitesi düşük virusla başlayan salgın, oldukça ölümcül bir biçime dönüşmüş ve 1995’e dek kontrol altına alınamamıştır. Hastalık, ülkeden ülkeye canlı kümes hayvanlarının ticareti aracılığıyla yayılabilir. Göçmen kuşlar da virusu uzaklara taşıyabilir; geçmişteki patojenitesi yüksek kuş gribinin uluslararası yayılımı böyle açıklanmaktadır. İnsanda kuşa özgü influenzavirus A H5N1 infeksiyonu: Kuş gribi virusları genellikle insanları doğrudan infekte etmez ve insanlar arasında dolaşmaz. İnsanda kuş gribi viruslarıyla oluştuğu bildirilmiş doğal infeksiyon sayısı çok azdır. Ancak gönüllü çalışmalarıyla kuş kökenli kimi viruslarla infekte edilmiş insanlarda kısa süreli infeksiyonların geliştiği de gösterilmiştir. İnsanlardaki olguların infekte kümes hayvanları veya kontamine yüzeylerle temas sonucunda geliştiği düşünülmektedir. Kuş gribi viruslarının insanlar arasında tutunabilmesine karşı bir dereceye kadar etkili bir engelin bulunduğu açıktır. Bu engel, gen segmentlerinden bir ya da birkaçıyla ilişkilidir. İnsandaki olgular, kümes hayvanları arasında patojenitesi yüksek kuş gribi salgınlarıyla eşzamanlı olarak görülmektedir. Çünkü kuşlardaki infeksiyonun yayılması, insanların direkt infeksiyonu için doğacak fırsatları artırır. Zaman içinde daha çok insan infekte olup bunlar bir de insana ve kuşa özgü influenzavirus suşlarıyla aynı anda infekte olurlarsa, bu insanlar insandan insana kolayca bulaşmayı sağlayacak insan genlerine sahip olan yepyeni bir alt tipin yoğrulduğu bir hamur teknesi gibi işlev görebilir. Böyle bir olay, bir grip pandemisinin başlangıcı da olacaktır. H5N1 suşunun sağlık çalışanları, aile bireyleri, tavukçuluk yapanlar ve tavuk imha ekiplerinde çalışanlarda insandan insana çok sınırlı bir biçimde de olsa bulaşabildiği anlaşılmaktadır. Bu gruplarda virusla infeksiyonu gösteren H5 antikorları belirlenmişse de ağır hastalık gelişen bir olguyla karşılaşılmamıştır. Tavukçuluk yapanların %17’sinde, tavuk imha edenlerin %3’ünde, temaslı sağlık çalışanlarının %3.7’sinde, temas etmemiş sağlık çalışanlarının ise %0.7’sinde antikor saptanmıştır. Kuşa özgü influenzavirus H5N1 ile oluşan insan infeksiyonunun klinik gidişine ilişkin yayımlanmış bilgiler sınırlıdır. 1997 Hong Kong salgınında hastalananlarda gripteki gibi tipik belirtiler (ateş, boğaz ağrısı, öksürük ve kas ağrıları), göz infeksiyonları, pnömoni, akut sıkıntılı solunum sendromu (ARDS), çoğul organ yetmezliği, lenfopeni, karaciğer enzim düzeylerinde yükselmeler ve pıhtılaşma bozuklukları gibi belirti ve bulgular bildirilmiştir. Salgın, gerek önceden sağlıklı erişkin ve çocukları, gerekse kronik tıbbi sorunları olanları etkilemiştir. Tüm hayvan ve insan influenzaviruslarının tanısında kullanılan hızlı ve güvenilir testler bulunmaktadır. WHO’nun Küresel Grip Ağı’nda yer alan birçok laboratuvarın, bu testleri yapmak için gerekli yüksek güvenlik olanakları ve reaktiflerin yanı sıra, önemli ölçüde deneyimi de vardır. İnsan gribinin tanısı için hızlı yatak başı testleri de bulunmaktadır. Ancak bunların, en son olguların tam olarak anlaşılabilmesi ve insan infeksiyonlarının doğrudan doğruya kuşlardan mı ya da insandan insana mı yayıldığının belirlenmesi için gereksinim duyulan testler kadar kesin bir bilgi vermeleri söz konusu değildir. Kimileri hem tedavide hem korunmada kullanılmakta olan antiviral ilaçlar, influenzavirus A suşlarına karşı başka bir sağlık sorunu olmayan erişkin ve çocuklarda klinik olarak etkilidir. Ancak kullanımlarını sınırlandıran bazı yönleri vardır. Bunların kimileri aynı zamanda pahalı ve stokları sınırlı ilaçlardır. 1997’den bu yana insanda belgelenmiş kuş gribi örnekleri: 1996 yılına değin insandan kuş gribi virusunun (H7N7) izolasyonuna ilişkin toplam üç olgunun kaydı bulunmaktayken, bu tarihten sonra kuş gribi viruslarıyla oluşmuş insan infeksiyonlarının profilinde çarpıcı bir artış olmuştur. 1997: Hong Kong’ta, tavuklar arasında kuşa özgü influenzavirus A (H5N1) infeksiyonu salgını çıkmıştır. Bu sırada 18 insan hastalanmış, bunlardan 6’sı ölmüştür. Olgulardan birinde çiftlikte bulunan, 17’sinde ise pazarlarda satılan hastalıklı kuşlarla temas söz konusudur. Salgını kontrol altına almak üzere 3 gün içinde toplam 1.5 milyon kümes hayvanı itlaf edilmiştir. Böylece dünyanın yeni bir pandeminin eşiğinden döndüğü düşünülmektedir. 1999: Hong Kong’ta iki çocukta kuşlardaki patojenitesi yüksek olmayan influenzavirus A H9N2 infeksiyonu kanıtlanmış ve her iki çocuk da iyileşmiştir. Hastalığın geçişinde kümes hayvanlarının rol oynadığı düşünülmüş; ancak insandan insana geçiş olasılığı üzerinde de durulmuştur. 1998-1999’da Çin’de başka insan H9N2 infeksiyonları da bildirilmiştir. 2003: Çin’den yeni dönen Hong Konglu bir baba ve oğlundan kuşa özgü influenzavirus A (H5N1) izole edilmiş, hastalanan baba ölmüştür. Bu iki kişinin nasıl infekte olduğu tam olarak açıklanamamıştır. Öte yandan adamın kızı da Çin’deyken hastalanarak ölmüş, ancak bunun H5N1 virusuna bağlı olup olmadığı belirsiz kalmıştır. 2003: Şubat ayında Hollanda’da kuşlar arasında patojenitesi yüksek olan H7N7 kuş gribi baş göstermiştir. Daha sonra tavuk çiftliği çalışanları ve bunların aile bireyleri arasında konjonktivit ve/veya gripal infeksiyon tablosu biçiminde bir salgın ortaya çıkmış ve bu salgından etkilendiği düşünülen 260 kişiden 82’sinde kuşa özgü influenzavirus A (H7N7) infeksiyonu olduğu doğrulanmıştır. Üç olguda insandan insana geçişle ilgili kanıtlar bulunmuştur. Ayrıca 260 kişiden 6’sının H3N2 virusu yönünden pozitif olduğu gösterilmiş; ancak bunların hiçbiri aynı zamanda H7N7 yönünden de pozitif olarak bulunmamıştır. Bu salgın sırasında profilaktik antiviral ilaç almamış ve infekte kuşlarla temas etmiş olan 57 yaşındaki bir veteriner ARDS tablosundan ölmüştür. Salgını kontrol altına almak üzere toplam 100 milyon olan kuş nüfusundan 30 milyonu bir hafta içinde itlaf edilmiştir. 2003: Aralık ayının ortalarında Hong Kong’da bir çocukta H9N2 infeksiyonu saptanmış ve çocuk iyileşmiştir. 2003-2005 kuş gribi salgını: 2003 Aralık ayının ortalarından beri, Güney Kore’den başlayarak Doğu Asya ülkelerinde tavuk ve ördeklerde görülen patojenitesi yüksek kuş gribi salgınlarının sayısında artış olduğu bildirilmektedir. Kimi yabanıl kuş türleri ve domuzlarda da infeksiyonlar bildirilmiştir. Böyle patojenitesi yüksek kuş gribinin çeşitli ülkelerde aynı zamanda ortaya çıkan salgınlarla birlikte hızla yayılması, eşine hiç rastlanmadık bir durumdur ve veteriner tababetin yanı sıra beşeri tababeti de yakından ilgilendirmektedir. Kümes hayvanları arasındaki bu salgınların kaygı yaratmasının birkaç nedeni vardır. İlkin, bu salgınların çoğunda “H5N1” olarak bilinen patojenitesi yüksek suşun belirlenmesi, insan sağlığı yönünden özellikle kaygı kaynağı olmuştur. H5N1, yakın geçmişte iki kez tür engelini aşarak insanlarda da ağır ve mortalitesi yüksek bir hastalığa neden olmuş bir alt tiptir ve şimdi de Vietnam ve Tayland’da gittikçe artan sayıda insanı etkilemiştir. İkinci ve daha da önemli bir neden, bugünkü durumun insanlarda yeni bir grip pandemisine yol açması olasılığıdır. Bir kişi, hem kuş hem insan viruslarıyla aynı anda infekte olduğu zaman, her iki türe özgü influenzaviruslar, gen değiş tokuşu yapabilir. İnsan vücudunda gerçekleşen bu gen değiş tokuşu tümüyle yeni bir influenzavirus alt tipinin ortaya çıkmasına yol açabilir ki, bu virusa karşı doğal bağışıklık, varsa bile, ancak çok az kişi için söz konusu olacaktır. Ayrıca, her yıl halen dolaşımda olan suşlara karşı ve mevsimlik salgınlar sırasında insanları korumak üzere hazırlanan kullanımdaki aşılar, böyle tümüyle yeni bir influenzavirusa karşı etkisiz kalacaktır. Yeni virus yeterince insana özgü virus geni de içeriyorsa, yalnız kuşlardan insana değil, insandan insana direkt bulaşma da olabilir. Bu durumda yeni bir grip pandemisinin başlaması için gereken koşullar da sağlanmış olacaktır. En kaygı verecek durum ise yüksek mortalitesi olan ağır hastalığın art arda birkaç kez kişiden kişiye bulaştığının gösterilmesidir. 1918-1919 büyük grip pandemisi sırasındaki durum böyle olmuştur. 4-6 ayda tümüyle yeni bir influenzavirus alt tipi ortaya çıkmış ve iki yıl boyunca baş gösteren çeşitli infeksiyon dalgaları halinde yeryüzüne yayılmıştır. Sonuç olarak, insan kökenli virustan insanlar arasında replikasyona ve yayılmaya olanak veren gerekli gen(ler)i almış, ancak farklı bir hemaglütinin yüzey glikoproteini olan, dolayısıyla insanların immünolojik olarak yabancı olduğu yeni bir virus her an ortaya çıkabilir. Bu durumda, tarım ve hayvancılık uygulamaları nedeniyle, çok sayıda insan, domuz ve kuşun bir arada yaşadığı Uzakdoğu’da ortaya çıkacağının işaretlerini 20. yüzyılda vermiş olan bir pandeminin başlaması hiç de sürpriz olmayacaktır. H5N1 infeksiyonu bugüne dek: Kuşlarda: 2004'ün ilk aylarında kümes hayvanları arasında Çin, Endonezya, Güney Kore, Hong Kong, Japonya, Kamboçya, Laos, Tayland ve Vietnam’da saptanmıştır. Güney Kore ve Japonya'daki H5N1 salgınları kontrol altına alınmakla birlikte, Vietnam, Tayland, Endonezya, Kamboçya, Laos ve Çin'deki salgınların ne ölçüde kontrol altına alındıkları belli değildir. Sonra Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü (OIE)'ne, Endonezya (28 Haziran), Vietnam (1 ve 12 Temmuz), ve Çin (6 Temmuz)'den patojenitesi yüksek kuş gribi (H5N1) bildirimleri yapılmıştır. Bu salgın sırasında bugüne değin 100 milyonun üzerinde kümes hayvanı ölmüş ya da itlaf edilmiştir. Salgın, 2004 Mart sonlarına doğru geçici olarak kontrol altına alınmışsa da Haziran 2004 sonlarında Çin, Endonezya, Kamboçya, Tayland ve Vietnam'da yeniden baş göstermiş ve Malezya'ya da sıçramıştır.2005'te ise salgının görüldüğü ülkelere, Çin, Endonezya, Kamboçya, Tayland ve Vietnam'ın yanı sıra Kazakistan ve Rusya da eklenmiştir. İnsanlarda: 28 Ocak 2004'ten bu yana (en son 29 Eylül 2005 tarihinde olmak üzere) Vietnam’da 91 olgu laboratuvarda doğrulanmış ve bunların 41'i ölmüştür. Tayland’da da 17 olgudan 12’si ölmüştür. Kamboçya'da hepsi, Endonezya'da ise üçü fatal olarak sonlanan dörder olgu saptanmıştır. Bu olguların çoğunun infekte kuşlarla veya bunların çıkartılarının kontamine ettiği yüzeylerle temas sonucu geliştiği düşünülmekle birlikte böyle bir temasla açıklanamayan aile içi olgular da bulunmaktadır. Vietnam’daki olgulardan izole edilen H5N1 viruslarının genetik dizisi incelenerek tüm genlerin kuşa özgü virusa ait olduğu ve henüz insana özgü influenzavirus genlerinin edinilmesinin söz konusu olmadığı anlaşılmıştır. Güney Kore ve Vietnam’daki suşlar arasında küçük genetik farklılıklar saptanmıştır. Vietnam’daki insan kaynaklı H5N1 suşlarının M2 inhibitörlerine (amantadin ve rimantadin) dirençli olduğu bulunmuştur. Nöraminidaz inhibitörleri (oseltamivir ve zanamivir) ile ilgili bir direnç bildirilmemiştir. Bugün için H5N1 virusunun insandan insana etkin bir biçimde bulaştığına ilişkin bir bulgu yoktur. WHO ekipleri, Vietnam ve Tayland’da hükümetlerin insandan insana bulaşmayı en erken dönemde belirlemek için gereken çalışmalarına destek vermektedir. WHO Global Influenza Surveillance Network laboratuvarlarında son salgında elde edilen insan ve kuş virusları üzerindeki çalışmalar acilen başlatılmıştır. Bu çalışmaların halen dolaşmakta olan H5N1 suşunun nereden kaynaklandığını ve ne gibi özelliklerinin olduğunu, bir ölçüde de olsa, ortaya koyması beklenmektedir. Öte yandan 2004'te Tayvan’daki salgından sorumlu olan H5N2’nin kuşlar için patojenitesi yüksek değildir ve insanda hastalığa neden olduğu hiç gösterilmemiştir. Pakistan’dan bildirilen salgın da H5N1 değil, H7 ve H9 suşlarına bağlıdır. Şubat 2004’te kümes hayvanları arasında patojenitesi düşük olan H7N2 alt tipine bağlı bir kuş gribi salgını da ABD’nin kuzeydoğusundaki Delaware eyaletinde çıkmıştır. Pennsylvania ve New Jersey eyaletlerinde de patojenitesi düşük kuş gribi viruslarına bağlı salgınlar görülmüştür. Son olarak 20004'ün Mayıs ve Haziran aylarında Texas'ta ortaya çıkan salgından sorumlu olan H7N3 suşunun da patojenitesinin düşük olduğu bildirilmiştir. 2004'ün Mart ayında Kanada'nın British Columbia eyaletinde baş gösteren ve kısa sürede kontrol altına alınan kuş gribi salgınından sorumlu H7N3 suşunun yüksek patojenite göstermesi ise olağandışı bir durumdur. Bu salgın sırasında insanda ortaya çıkmış ve oseltamivir ile tedavi edilen iki konjonktivit olgusu bildirilmiştir. Ancak patojenitesi düşük bir suşla oluşturulsa bile, kuşlardaki bütün kuş gribi salgınlarının ivedilikle kontrol altına alınması son derecede önemlidir. Başlangıçta patojenitesi düşük olan kuşa özgü kimi influenzavirus suşları, kümes hayvanı toplulukları arasında dolaşmalarına olanak tanındığında, mutasyonla patojenitesi yüksek bir suş halini alabilirler. 1983–1984’te ABD’deki salgında, önce düşük bir mortaliteye neden olan H5N2 virusu, altı ay içinde yüksek patojenite kazanarak %90’lık bir mortalite göstermiştir. Benzer biçimde 1999–2001’de İtalya’daki salgında başlangıçta patojenitesi düşük olan H7N1 virusu, 9 ay içinde mutasyon geçirerek patojenitesi yüksek bir duruma gelmiştir. Korunma ve kontrol: Kuş gribini kontrol altına almak için hastalıklı ve temaslı kuşları imha edip bunları uygun bir biçimde ortadan kaldırmak, çiftlikleri karantinaya almak ve buralara çok sıkı bir biçimde dezenfeksiyon uygulamak gerekir. Virus 56°C’de 3 saatte, 60°C’de 30 dakikada etkinliğini yitirmektedir; formalin ve iyot bileşikleri gibi yaygın olarak kullanılan dezenfektanlara duyarlıdır. Canlı kümes hayvanlarının gerek ülke içinde gerekse ülkeler arasında hareketlerinin kısıtlanması da önemli bir başka kontrol önlemidir. Bu strateji, insanların virusla temasını azaltmada yardımcı olmaktadır. Öteki infeksiyon hastalıklarında olduğu gibi en önemli ve uygun korunma önlemlerinden birisi de dikkatli ve sık el yıkamadır. Ellerin sabun ve su ya da susuz alkol temelli el antiseptikleri kullanılarak temizlenmesi derideki infeksiyöz olabilecek maddeleri uzaklaştırır ve hastalığın bulaşmasını önler. Çiğ kümes hayvanlarının işlenmesi sırasında genel hijyen kurallarına uyulması ve etlerin pişirilerek yenmesi riski azaltacaktır. Hasta kuşun yumurtası da infekte olabilir; bu nedenle aynı önlemlerin yumurtalar için de alınması gerekir. Virus dondurmakla öldürülemeyebilir. WHO, besinlerin içindeki sıcaklık 70°C olacak şekilde pişirilmesini önermektedir. İnfekte kuşların imhasıyla uğraşanların uygun giysi ve donanım kullanarak ve profilaktik antiviral alarak infeksiyona karşı korunmaları önerilmektedir. Dolaşan virustaki antijen sürüklenmesine bağlı değişiklikleri karşılamak için grip aşısının bileşimi her yıl değişmektedir. Ancak insana özgü influenzavirus suşlarına karşı koruyucu olan bu trivalan grip aşısı, H5N1 kuş gribi virusuna karşı korunma sağlamaz. Bununla birlikte, kümes hayvanları arasında patojenitesi yüksek kuş gribi salgını yaşanan ülkelerde temas riski yüksek olan kişilere, bu aşının yine de kullanılması önerilmektedir. Böylece insana özgü influenzavirus ve kuşa özgü influenzavirus ile oluşabilecek bir ko-infeksiyon sırasında herhangi bir gen değiş tokuşu olması, dolayısıyla pandemik potansiyeli olan bir suşun ortaya çıkması olasılığı azaltılabilir. Yeni bir virus alt tipine karşı korunma sağlayabilecek bir aşıyı önemli miktarda üretmek için en az dört aylık bir süre gerekir. WHO, ivedilikle bir prototip H5N1 virusu geliştirerek önde gelen aşı üreticilerinin kullanımına sunulmak üzere WHO Global Influenza Surveillance Network laboratuvarlarıyla birlikte çalışmalara başlamıştır. Aşı hazırlamak için virus civciv embriyonunda üretilir. Ancak H5N1 tavuklar için çok öldürücü olduğu için virusun önce “tersine genetik” yöntemleriyle değişikliğe uğratılması gerekmektedir. Hasta kişilerden elde edilen virustaki kimi seçilmiş genetik bilgiler bir laboratuvar virusuyla birleştirilir. Burada amaç, koruyucu bağışıklık sağlayan, artık tavuklara için öldürücü olmayıp aşı üretimi sırasında yeterince çoğalacak biçimde değişikliğe uğratılabilen bir virus elde etmektir. Böyle prototip bir virus üretilir üretilmez, optimum dozaj ve şemayı belirlemek için gereken klinik çalışmalara başlanabilir. Ancak 2003’te Hong Kong’daki iki insan olgudan sorumlu olan H5N1 suşu kullanılarak geliştirilen mevcut prototip virusun, aşı geliştirilmesini hızlandırmak için kullanılmasına olanak yoktur. Çünkü 2004 Vietnam virusunun WHO laboratuvarlarındaki ilk analizi, virusun önemli ölçüde mutasyon geçirdiğini göstermektedir. İnsanlarda kuş gribi saptandığı zaman insanlardaki kadar hayvanlardaki infeksiyonun yaygınlığı konusunda da ve dolaşmakta olan influenzaviruslara ilişkin bilgi elde etmek gerekir. Bu bilgiler halk sağlığı açısından yapılacak risk değerlendirmesine yardımcı olur ve en iyi korunma önlemlerinin neler olacağını gösterir. Her olgunun tam olarak incelenmesi de esastır. Küresel Grip Ağı’na bağlı üyeleri ile birlikte WHO ve diğer uluslararası kuruluşlar, bu konularda bir işbirliği içindeyse de, halk sağlığına ilişkin risklerin kontrol altında tutulabilmesi, etkilenen ülkelerin kendi epidemiyolojik araştırma ve laboratuvar olanaklarına ve yürürlükte olan olan sürveyans sistemlerinin yeterliliğine de bağlıdır. Bütün bu etkinlikler, pandemik bir suşun ortaya çıkması olasılığını azaltsa da, başka bir grip pandemisini önlemenin mümkün olup olmadığı sorusunu kesin bir biçimde yanıtlamaya olanak yoktur. Bugün için yapılması gerekenler şöyle özetlenebilir: · Hastalığın kuşlardaki dağılımının incelenmesi · Göçmen kuşların hareketlerinin izlenmesi · Riskli bölgelerden kuş ve kuş ürünlerinin alışverişinin durdurulması · Doğu Asya’da H5N1 virusu salgınlarının saptandığı ülkelere gidenlerin, kümes hayvanları çiftliklerinden, canlı kuş satılan yerlerden ve kontamine olması olası yüzeylerden uzak durması · Tanı için testlerin geliştirilmesi · Ulusal laboratuvar ve sürveyans sisteminin güçlendirilmesi. · Etkin bir aşı üretimi için çalışmalar yapılması. CDC'ye göre aşağıdaki ölçütleri karşılayan hospitalize hastalarda influenzavirus A H5N1 infeksiyonu yönünden test yapılması gerekmektedir: a. Radyolojik olarak kanıtlanmış pnömoni, akut solunum sıkıntısı sendromu (ARDS) ya da başka bir tanı konulmamış ağır solunum yolu rahatsızlığı ve b. Belirtilerin başlamasından önceki 10 gün içinde kümes hayvanlarında ve/veya insanlarda belgelenmiş H5N1 kuş gribi olan bir ülkeye seyahat öyküsü. Aşağıdaki ölçütlere uyan hospitalize ya da ayaktaki hastalarda ise kuş gribi (H5N1) yönünden test yapılması için olguya göre karar verilmesi önerilmektedir. Vücut sıcaklığının >38°C olduğunun belgelenmesi VE Öksürük, boğaz ağrısı, nefes darlığı yakınmalarından bir ya da birkaçının olması VE Belirtilerin başlamasından önceki 10 gün içinde H5N1’den etkilenmiş bir ülkede kümes hayvanları (örneğin bir kümes hayvanı çiftliğini, evdeki bir kümesi ya da bir kuş pazarını ziyaret etme) ya da bilinen veya kuşkulu bir kuş gribi (H5N1) olgusu ile temas öyküsü. WHO, H5N1'e ilişkin yayımlanmış araştırma bulgularını 8 Temmuz 2004'te özet olarak duyurmuştur. Buna göre virus Çin'in güneyindeki evcil ördeklerde yaygın olabilir; kümes hayvanlarının yanı sıra yabanıl kuşlarda bulunmaktadır; her salgınla insanlarda görülen hastalığın şiddeti daha da artmaktadır ve hastalık insan sağlığı için ciddi bir tehdit haline gelmektedir. Bu özette hastalığı önlemek ve kontrol altına almak isteyen ülkelere yönelik tavsiyeler de yer almaktadır. Avian influenza ya da kuş gribi normalde sadece kuşları nadiren de domuzları etkileyen, virusların neden olduğu, hayvanların bulaşıcı bir hastalığıdır. Hastalık Orthomyxoviridae familyasındaki A tipi Avian Influenza virusu tarafından oluşturulur. Virus Haemoglutinin(H) ve Neurominidase(N) antijenik yakınlıkları temelinde çok sayıda alt tipe ayrılır.15 H (H1-H15) ve 9 Neurominidase (N1-N9) alt tipi mevcuttur. Günümüze kadar virusun H5 ve H7 tipleri Yüksek Patojenitedeki Avian Influenza’ya (HPAI) sebep olmuştur. Bütün kuş türleri hastalığa duyarlı olmakla birlikte evcil kanatlılar enfeksiyona daha hassastır ve hastalık sürü içinde çok hızlı bir şekilde yayılır. Hastalığın kuluçka süresi bireysel olarak hayvanda birkaç saatten 3 güne kadardır. Hastalık 14 gün içinde tüm sürüye yayılır. Kuşlarda bu hastalığın 2 formu vardır. Hastalığın hafif formu olan; Düşük Patojeniteli Avian Influenza (LPAI) hafif solunum sistemi hastalığı, bazen sadece tüylerde kabarma ve yumurta veriminde düşüş ile kendini gösterir. Yüksek Patojeniteli Avian Influenza (HPAI) olarak bilinen hastalığın ikinci formu ilk defa 1878 yılında İtalya’da tanımlanmıştır. Hastalığın bu formu kuşlarda son derece bulaşıcıdır, kısa sürede ve çok yüksek oranda ölüme sebep olur. HPAI’nın ana semptomları; depresyon, iştah kaybı, yumurta veriminde azalma, sinirsel belirtiler, kan dolaşımındaki düzensizlik nedeniyle ibik ve gaga altı kısmında şişlik ve morarma, hırıltılı solunum ve ishaldir. Herhangi bir semptom görülmeksizin de ani ölüm görülebilir. Ölüm oranı tür, yaş, virus tipleri ve çevresel faktörlere bağlı olarak % 100’e kadar ulaşabilir. Domuzlar; domuz influenza virusu yanında kuş ve insan influenza virusları ile de enfekte olabilirler. Enfekte domuzlar öksürük, ateş ve burun akıntısı gibi insanlardakine benzer semptomlar gösterirler. Konu hakkında bilgi edinebileceğiniz diğer siteler; www.gribeson.com/ovcp_new_pages/haberler_alt19.asp www.saglik.gov.tr/default.asp?sayfa=detay&id=636 www.who.org Kaynaklar Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Advice to international travellers Assessment of risk to human health associated with outbreaks of highly pathogenic H5N1 avian influenza in poultry (14 Mayıs 2004) Available evidence suggests no need to change the WHO recommended influenza A/H5N1 vaccine prototype strains (20 Haziran 2005) Avian influenza Avian influenza – situation in Indonesia – update 32 (29 Eylül 2005) Avian influenza – situation in Viet Nam - update 4 (19 Ocak 2005) Avian influenza – situation in Viet Nam - update 3 (14 Ocak 2005) Avian influenza – situation in Viet Nam - update 2 (13 Ocak 2005) Avian influenza A(H5N1)- update 34: Situation (human) in Viet Nam (22 Mart 2004) Avian influenza A(H5N1)- update 33: Situation (human) in Thailand Avian influenza A(H5N1)- update 32: Situation (human) in Thailand Avian influenza A(H5N1)- update 31: Situation (poultry) in Asia: need for a long-term response, comparison with previous outbreaks Avian influenza A(H5N1) - update 30: Situation (human) in Thailand Avian influenza A(H5N1) - update 29: Situation (human) in Viet Nam Avian influenza A(H5N1) - update 28: Reports of infection in domestic cats (Thailand), Situation (human) in Thailand, Situation (poultry) in Japan and China Avian influenza A(H5N1) - update 27: Situation (human) in Viet Nam Avian influenza A(H5N1) - update 26:Situation (human) in Thailand and Viet Nam, Situation (poultry) in Asia Avian influenza A(H5N1) in humans in Viet Nam and poultry in Asia - update Avian influenza A(H5N1) in humans and poultry in Viet Nam (13 Ocak 2004) Avian influenza A(H7) human infections in Canada (5 Nisan 2004) Avian influenza - Current evaluation of risks to humans from H5N1 following recent reports (8 Temmuz 2004) Avian influenza - fact sheet Avian influenza Frequently asked questions Avian influenza: food safety issues Avian influenza and human health Report by the WHO Secretariat for 114th Session of the WHO Executive Board Full Text (PDF, 41k) (8 Nisan 2004) Avian Influenza--Necessary precautions to prevent human infection of H5N1, need for virus sharing (16 Temmuz 2004) Confirmed Human Cases of Avian Influenza A(H5N1) Control of avian influenza A(H5N1): public health concerns Cumulative Number of Confirmed Human Cases of Avian Influenza A(H5N1) since 28 January 2004 (29 Eylül 2005) Cumulative Number of Confirmed Human Cases of Avian Influenza A(H5N1) since 28 January 2004 (26 Ocak 2005) Cumulative Number of Confirmed Human Cases of Avian Influenza A(H5N1) since 28 January 2004 (21 Ocak 2005) Cumulative Number of Confirmed Human Cases of Avian Influenza A(H5N1) since 28 January 2004 (19 Ocak 2005) Guidelines for the use of seasonal influenza vaccine in humans at risk of H5N1 infection H5N1 avian influenza: a chronology of key events H5N1 avian influenza – first steps towards development of a human vaccine (12 Ağustos 2005) Influenza Influenza pandemic preparedness plan. The role of WHO and guidelines for national or regional planning. Geneva, Switzerland, April 1999 National Influenza Pandemic Plans Pandemic preparedness Preliminary clinical and epidemiological description of influenza A (H5N1) in Viet Nam Production of pilot lots of inactivated influenza vaccines from reassortants derived from avian influenza viruses. Interim biosafety risk assessment. Recommended laboratory tests to identify avian influenza A virus in specimens from humans (Haziran 2005) Responding to the avian influenza pandemic threat. Recommended strategic actions (2 Eylül 2005) Update on avian influenza in animals in Asia Update on Influenza A (H5N1) and SARS: Interim Recommendations for Enhanced U.S. Surveillance, Testing, and Infection Control WHO consultation on priority public health interventions before and during an influenza pandemic (27 Nisan 2004) WHO guidelines for global surveillance of influenza A/H5 WHO guidelines for the collection of human specimens for laboratory diagnosis of influenza A/H5 infection WHO guidelines for the storage and transport of human and animal specimens for laboratory diagnosis of influenza A/H5 infection WHO Guidelines on the Use of Vaccines and Antivirals during Influenza Pandemics WHO interim recommendations for the protection of persons involved in the mass slaughter of animals potentially infected with highly pathogenic influenza viruses WHO laboratory biosafety guidelines for handling specimens suspected of containing highly pathogenic avian influenza A/H5 virus WHO laboratory guidelines for the collection of animal specimens for diagnosis of influenza A/H5 infection WHO manual on animal influenza diagnosis and surveillance WHO reference laboratories for diagnosis of influenza A/H5 infection WHO urges prompt action on avian influenza outbreaks (9 Temmuz 2004) Weekly Epidemiological Record (WER) Outbreak News: Avian influenza A(H5N1) (13 Şubat 2004) Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü (OIE) Avian Influenza Avian influenza: methods for the disease control Centers for Disease Control and Prevention (CDC) Advice for Travelers: Precautions for Travel to Countries Reporting H5N1 Avian Influenza (Bird Flu) Outbreak Avian Influenza Infection in Humans (7 Aralık 2004) Basic Information About Avian Influenza (Bird Flu) Embargo of Birds from Specified Southeast Asian Countries Information about Influenza A H7 Viruses Interim Guidance about Avian Influenza for Americans Living Abroad Interim Guidance for Airline Flight Crews and Persons Meeting Passengers Arriving from Areas with Avian Influenza Interim Guidance for Protection of Persons Involved in U.S. Avian Influenza Outbreak Disease Control and Eradication Activities Interim Recommendations for Infection Control in Health-Care Facilities Caring for Patients with Known or Suspected Avian Influenza Outbreaks in North America Recent Avian Influenza Outbreaks in Asia (14 Ocak 2005) Transmission of Influenza A Viruses Between Animals and People Update on Influenza A(H5N1) and SARS: Interim Recommendations for Enhanced U.S. Surveillance, Testing, and Infection Control Update on SARS and Avian Influenza A (H5N1) (10 Haziran 2004) Updated Information for Travelers about Avian Influenza A (H5N1) (14 Temmuz 2004) Morbidity and Mortality Weekly Report (MMWR) Outbreaks of Avian Influenza A (H5N1) in Asia and Interim Recommendations for Evaluation and Reporting of Suspected Cases --- United States, 2004 (13 Şubat 2004) Cases of Influenza A (H5N1) --- Thailand, 2004 (13 Şubat 2004) Emerging Infectious Diseases The Next Influenza Pandemic: Lessons from Hong Kong, 1997 (Mart-Nisan 1999) British Medical Journal (BMJ) Chinese avian influenza (31 Ocak 1998) WHO investigates possible human to human transmission of avian flu (7 Şubat 2004) Mortality from avian flu is higher than in previous outbreak (14 Şubat 2004) J. Parry HTML I PDF Scientists have uncovered the structure of 1918 flu virus (14 Şubat 2004) D. Singh HTML I PDF WHO warns that avian flu could still be in the environment (21 Şubat 2004) J. Parry WHO confirms avian flu infections in Canada (17 Nisan 2004) B. Kermode-Scott HTML I PDF Tackling the next influenza pandemic (12 Haziran 2004) R. D Balicer, M. Huerta, I. Grotto HTML I PDF Research confirms human to human transmission of avian flu (29 Ocak 2005) Officials report first Cambodian case of avian flu (5 Şubat 2005) J. Parry HTML I PDF Canadian Medical Association Journal (CMAJ) Avian influenza (10 Şubat 1998) The high impact of an influenza pandemic (2 Mart 2004) D. Skowronski HTML I PDF Avian flu: WHO prepares for the worst (2 Mart 2004) M. Andresen HTML I PDF Avian influenza outbreak: update (2 Mart 2004) E. Weir and Others HTML I PDF Clinical Microbiology Reviews Pandemic Threat Posed by Avian Influenza A Viruses (2001; 14:129-49) PDF New England Journal of Medicine (NEJM) Avian Influenza A (H5N1) in 10 Patients in Vietnam Abstract I Full Text (PDF) (18 Mart 2004) Crossing the Species Barrier -- One Small Step to Man, One Giant Leap to Mankind Full Text (PDF) (18 Mart 2004) Probable Person-to-Person Transmission of Avian Influenza A (H5N1) Abstract (27 Ocak 2005) Haber Sağlık Kuş gribi Vietnam'da etkisini sürdürüyor (29 Ocak 2005) Center for Infectious Disease Research and Policy www.wikipedia.org www.cidrap.umn.edu/cidrap/content/influe...e-count/avflucount.h www.tvetvakfi.org.tr/

http://www.biyologlar.com/kus-gribi-tavuk-vebasi

Türleşme mekanizmaları hakkında bilgi

Türleşme - 1: Tür Nedir? Tür Tanımları Üzerine... Bu yazı dizimizde, sizlere doğadaki türlerin nasıl tanımlandığından, türleşmenin nasıl gerçekleşebileceğinden ve doğada gözlenen bazı türleşme örneklerinden bahsedeceğiz. Bu yazı, tahminimizce sizler için çok önemli bir kaynak olacaktır. Bu notu hem kendi planlarımız dahilinde böyle bir açıklama yapmak var olduğu için, hem de bazı arkadaşlarımız sayfada bize buna yönelik sorular yönelttikleri için hazırlıyoruz. Konu uzun olabileceği için hemen başlıyorum: İlk olarak, tür tanımlarından bahsetmemiz gerekir. Çünkü doğa bilginleri ve biyologlar çok uzun yıllardır türleri tanımlamanın kolay bir yolunu aramışlardır. Ne yazık ki günümüzde hala türleri tanımlamak çok kolay bir iş değildir ve çok kapsamlı incelemeler gerektirmektedir. Ancak bu, bize aslında Evrim'in ne kadar güzel ve güçlü bir doğa gerçeği olduğunu gösterir. Günümüzdeki bazı türler, akrabalarına veya atalarına o kadar benzer ki ve bazı özellikleri de onları aynı gruba (türe) koymak için o kadar farklıdır ki, bu canlıları sınıflandırmak zorlayıcı ve hatta hararetli bilimsel tartışmalara sebep olabilir. Bu, Richard Dawkins gibi ünlü biyologların esasen hoşuna gider; çünkü dediğimiz gibi, gerçekten de türler arasındaki yumuşak geçişin, değişimin ve evrimin ispatlayıcısı bir niteliktedir. Yazının sonunda örneklerimize girdiğimiz zaman bu konuyu çok daha net anlayabileceksiniz. Şimdi, günümüze kadar yapılan tür tanımlarını sizlere tanıtalım. Türler Hangi Özelliklerine Göre Tanımlanırlar? Türlerin tanımını yapabilmek için türlerin neyi barındırdığını anlamak gerekir. Bu konu, Biyoloji dünyasında oldukça fazla tartışılmaktadır. Journal of Psychology'de geçmişte, aynı anda yayınlanan üç farklı görüş bu tartışmaların boyutunu bize göstermektedir. (Castenholz 1992, Manhart ve McCourt 1992, Wood ve Leatham 1992).  Biyologlar tarafından kullanılmakta olan çeşitli tür tanımları vardır. Bunlar; ırksal, tipolojik, biyolojik/izolasyon, biyolojik/üreyici, tanıyıcı, morfolojik, ekolojik, mikrotür, kohezyon, genetik, paleontolojik, evrimsel, filogenetik ve biyosistematik tür tanımları olarak isimlendirilebilirler.   Burada şu noktayı anlamak hayati önem taşır: Aslında bunlar her ne kadar bu şekilde çok farklı isimlerde gözükseler de, aslında birbirlerine yakın tanımlardır. Sadece, "tür" kavramını ele alışları farklıdır. Çoğu, hemen hemen her zaman benzer sonuçlar verirler. Sadece bazıları, kimi zaman bir türü tanımlamak için, diğerlerine göre daha kullanışlı olabilmektedir.   Biz burada, aslında diğerlerinin bazılarını da içerisine katan ve gruplandırmayı kolaylaştıran dört tanesini inceleyeceğiz: ırksal tür tanımı, biyolojik tür tanımı, morfolojik tür tanımı ve filogenetik tür tanımı. Bunlarla ilgili daha ayrıntılı tanımlar için 1985 yılında Stuessy tarafından yazılan Kladistik Teori ve Metodoloji (Cladistic Theory and Methdology) isimli kitaba (ve benzerlerin) ve yazının sonuna eklediğimiz daha güncel kaynaklara bakabilirsiniz. Türlerin tanımlarına geçmeden önce, türlerin bilimsel isimlendirilmelerine bakmakta fayda vardır.   Türlerin bilimsel isimlendirilmesi nasıl yapılır?   Biyolojik olarak türler, çoğumuzun bir şekilde aşina olabileceği üzere, genellikle iki kelime ile isimlendirilirler. Bu sisteme, ikili isimlendirme (binomial nomenclature) denir. Bu yöntemin bazı önemli kuralları vardır. Bunlara kısaca değinmemiz gerekirse: Kullanılan dil Latince olmak zorundadır. Her tür, iki kelime ile tanımlanır. Bu kelimelerden ilki, cins adını belirtir. İkinci kelimeye “belirleyici isim” adı verilir. İki kelime, birlikte “tür ismi”ni belirler. Yazılı kaynaklarda mutlaka eğik veya altı çizili olarak yazılırlar. Cins adının ilk harfi mutlaka büyük harfle yazılır. Sonraki isimlerin hepsi küçük harflidir. Kimi zaman, az sonra tanımlayacağımız “alt tür”leri belirtmek için üçüncü bir isim kullanılır. Bu kelime için de kurallar, “belirleyici isim” için uyulması gereken kurallarla aynıdır. İki örnekle üzerinden geçecek olursak: Panthera tigris: Kaplan türünü tanımlar. Panthera tigris altaica: Siberya Kaplanı’nı tanımlar. İki yazım da ikili isimlendirme kurallarına uygun olarak yazılmıştır. Bunu da öğrendikten sonra, tür tanımlarına giriş yapabiliriz.   Irksal Tür Tanımı nedir?   Irk, günlük dilde ve yakın geçmişte değişerek dilimize tamamen farklı olarak yerleşen anlamı aksine, Biyoloji'de bir tür dahilindeki genetik olarak pek fazla birbirine karışmayan, genetik ve morfolojik açıdan birbirine göreceli olarak benzeyen canlı gruplarına verilen isimdir. Biyolojik anlamıyla ırklar genellikle ekolojik olarak (yerel yaşam alanlarının farklılığından kaynaklanıyorsa) veya coğrafi olarak (aralarında coğrafi izolasyon varsa) birbirinden ayrılırlar. Bu şekilde farklı olan ırklar, eğer birbirlerinden gerçekten diğer ırklara göre çok fazla uzaklaşırlarsa, bu yeni ve farklı iki gruba Biyoloji'de "alt tür" denir.  Alt türlerin farklı türler olmadığını kesinlikle belirtmekte fayda vardır. Önrneğin Batı Bal Arısı, pek çok farklı coğrafi ırka ayrılır; ancak bunların hepsi aynı türe Apis mellifera'ya aittir.   Doğa bilimciler, çevrelerinde gördükleri bitki ve hayvanları, bireysel olarak basitçe, birbirleriyle olan benzerliklerine göre gruplayabileceklerini düşünmüşlerdir. Doğada bulunan gruplara (bilimsel ismiyle taksonlara) bu benzerliklere göre isimler vermişlerdir. Bu tip taksonomilerin temelde iki ortak noktası vardır: Bunlardan ilki, üreme açısından (eşeysel) uyumluluk ve bireylerin devamlılığıdır. Basitçe: Köpekler köpeklerle çiftleşirler ve asla kedilerle çiftleşmezler! Bu, ırk tanımının temelini oluşturur. İkinci olaraksa, türler arasında çeşitlilik açısından bir süreklilik olmadığıdır. Yani türlere basitçe bakarak onları ayırt edebilirsiniz (Cronquist 1988).   Biyolojik Tür Tanımı Nedir?   Son birkaç on yıldır, Biyoloji dünyasında genel geçer olarak kabul edilen tür tanımı, Biyolojik Tür Tanımı'dır (BTT). Bu tanım, türleri cinsel olarak üretken bir komünite olarak görür. BTT, belki de en çok bilim adamı tarafından geliştirilen ve kullanılan tanımdır.   BTT, yıllar içerisinde oldukça değişim geçirmiştir. İlk olarak, 1930 yılında Du Rietz tarafından ortaya atılmıştır. Du Rietz, türleri, "...farklı ve sürekli olmayan biyotip kesintileriyle birbirinden ayrılan en küçük doğal popülasyonlar" olarak tanımlamıştır. Bu tanımda, çiftleşmeye karşı doğal bariyerlere üstü kapalı bir biçimde değinilmektedir.   Ondan birkaç sene sonra, 1937'de ünlü Evrimsel Biyolog Dobzhansky, türleşmeyi "... bir zamanlar gerçekten veya potansiyel olarak çiftleşen bireylerin, fiziksel olarak birbirleriyle çiftleşemeyecek hale gelmelerine sebep olan ve iki ayrı grup oluşturan evrimsel süreç" olarak tanımlamıştır. Bu, son derece sınırlandırıcı bir tanımlamadır. Daha sonraları, Dobzhansky de Mayr'ın tanımını kabul eder. Mayr, 1942'de türleri şöyle tanımlar:   "...birbirleriyle gerçekten ya da potansiyel olarak çiftleşebilen ve bu tip diğer popülasyonlardan eşeysel olarak izole olmuş, doğada bir göreve (nişe) sahip olan  doğal popülasyonlardır."   Omurgalıları inceleyen zoologlar ve entomologlar için BTT en çok kabul gören tür açıklamasıdır. Botanikçiler ise bu tanımı kullanmakta zorlanırlar çünkü kara bitkileri, hayvanlara göre çok daha çeşitli üreme yöntemleri izlerler.   Biyoloji'de sıklıkla karşılaşıldığı üzere, BTT için de pek çok istisna doğada bulunabilir. Bunlar için BTT ile uyumlu; ancak BTT ile sınıflandırılamayacak türleri de içerisine alan daha geniş tanımlar geliştirilmiştir. Buna az sonra değineceğiz.   BTT'nin uygulanabilirliği ve geçerliliği hakkında olduça sık eleştirilerde bulunulmuştur (Cracraft 1989, Donoghue 1985, Levin 1979, Mishler and Donoghue 1985, Sokal and Crovello 1970).   BTT'nin birkaç canlı grubuna uygulanması özellikle problemli görülmüştür. Bunların başında da, aralarındaki hibritleşme (farklı tür olarak görülen canlıların çiftleşmesi, at ve eşek gibi) miktarının fazlalığından ötürü, bitkiler gelir (McCourt and Hoshaw 1990, Mishler 1985).   Ayrıca Dünya'da pek çok cinsiyetsiz (aseksüel) popülasyon da vardır ve bunlar üzerinde BTT uygulanamaz (Budd and Mishler 1990). Bunlara birkaç örnek olarak; zorunlu aseksüel olan rotiferleri, öglenoid flagellalıları, Oocystaceae'ye (coccoid yeşil algler) ait birkaç üyeyi, kloromonad flagellalıları ve bazı diatomları gösterebiliriz.   Ayrıca, bilinen bazı cinsiyetli canlıların, cinsiyetsiz biçimleri de bilinmektedir. Örneğin, bazı arktik göllerde Daphnia'nın cinsiyetsiz popülasyonları bulunmaktadır.   BTT, bu türleri sınıflandırmada kullanılamaz. Aynı durum, prokaryotlar için de geçerlidir. Genler, prokaryotlarda bazı yollarla birbirlerine aktarılabilirler; ancak ökaryotlardaki gibi bir çiftleşme prokaryotlarda tanımlanamamaktadır. Önemli bir mikrobiyoloji ders kitabı, BTT'den bahsetmez bile (Brock and Madigan 1988).   BTT'nin uygulanabilirliği, kendi kendini dölleyen (self-pollinate) kara bitkileri açısından da şüphelidir (Cronquist 1988). Ancak kara bitilerini tanıma dahil edecek bazı açıklamalar getirilebilmiştir.   Bu gibi sebeplerden ötürü, Biyolojik Tür Tanımı bazı bilim insanları tarafından eleştirilmektedir. Ne var ki, diğer yöntemlerle birleştirilerek kullanıldığında, Biyolojik Tür Tanımı en çok canlıyı bir seferde birbirinden ayırabilen açıklama olarak karşımıza çıkmaktadır. Buna, diğer iki tanımımıza da değindikten sonra döneceğim.   Morfolojik (Fenetik) Tür Tanımı Nedir?   1988 yılında Cronquist, Biyolojik Tür Tanımı'na alternatif olarak bir tanımlama geliştirdi ve türleri şu şekilde tanımladı:   "... sıradan yöntemlerle birbirlerinden ayırt edilebilen ve ayrı olan en küçük canlı grupları."   Bu tanım oldukça pratiktir; ancak bazı çok kritik ve temel hataları beraberinde getirdiği için Biyolojik Tür Tanımı'ndan daha kötü; ancak onu destekleyen bir tanım olarak görülmelidir. Pratikliği, Cronquist'in "sıradan yöntem" olarak belirttiği tanımlama yöntemlerinin ucuzluğu ve hızından kaynaklanmaktadır. Örneğin bir botanist için bir kapalı tohumluyu incelemek için gereken "basit yöntem" bir büyüteçtir. Bir entomolojist için ise ayrıştırıcı (dissecting) mikroskop yeterli olacaktır. Diatomlar üzerinde çalışan bir fikolojist içinse elektron mikroskobu "sıradan yöntem" olacaktır.   Bu tanımın bir diğer kolaylaştırıcı tarafı, cinsel ilişkileri hesaba çok fazla katmamasıdır. Ancak bu nokta, belki de tanımı güvenilirlikten tamamen çıkaran noktadır. Buna az sonra geleceğim.   Son olarak, morfolojiyi gözlemek oldukça kolaydır. Bu da, onu yine pratik ama güvenilmez yapan bir diğer noktadır.   Morfolojik Tür Tanımı'na göre bir örnek olarak şu verilebilir: Bir bakışta bir tavuk ile bir ördeği birbirinden ayırabiliriz. Bu sebeple, bunlar farklı türlerdir.   Aslında morfolojik sınıflandırma Cronquist'ten çok önce, Carl Linneus (Carl von Linné) isimli ve "sınıflandırmanın babası" olarak tanınan bilim insanına kadar gider. 1700'lerin başında yaşamış olan Linneus, ilk defa canlıları dindar kesimin yaptığı gibi Tanrılara olan yakınlıktan (Tanrı -> Melekler -> Şeytanlar -> Erkekler -> Kadınlar -> Hayvanlar -> Bitkiler -> Cansızlar gibi) çıkararak, biyolojik olarak yapılması gerektiğini ileri sürmüştür. Bu amaçla kolları sıvayan Linne, çok kapsamlı bir sınıflandırma yapmıştır. Sınıflandırmasında en çok morfolojik özelliklere önem verdiği için, Linne, Morfolojik Tür Tanımı'nın mucidi olarak düşünülebilir.   Ancak, Linne ve diğer morfolojiye göre sınıflandırma yapanları tuzağa düşüren çok önemli bir biyolojik olgu vardır: Cinsel iki-biçimlilik (sexual dimorphism). Bazı canlıların erkekleri ile dişileri birbirinden tamamen farklıdır ve sadece morfolojiye bakarak sınıflandırma yapan bir bilim insanı, ciddi bir biçimde hataya düşecektir. Linne ve diğerleri de bu hataya düşmüşlerdir. Linne, Agelaius phoenicus isimli bir türün erkeği ve dişisini yanlışlıkla farklı türler olarak tanımlamıştır. Halbuki bu canlıların tek özelliği, erkek ile dişisinin birbirinden tamamen farklı olmasıdır.   Bu şekilde yola çıkan bir bilim insanı, uzun saçlı insanları bir tür, kısa saçlı insanları bir diğer tür olarak tanımlayabilecektir. Böylece, insanların kadını ve erkeği farklı türler olacak; üstelik uzun saçlı bir erkek, kadınlar türünden sayılabilecektir.   Günümüzde bu tip kargaşalara sebebiyet vermemek açısından, Morfolojik Tür Tanımı oldukça geliştirilmiştir. Örneğin günümüzde bu tür tanımını kullanan bilim insanları, canlıları farklı türler olarak değerlendirmeden önce, kromozom sayılarına, kromozom morfolojilerine, hücre yapılarına, ikincil metabolitlerine, yaşam ortamlarına ve bazı diğer özelliklere de bakmaktadırlar. Bu açılardan güçlendirilen Morfolojik Tür Tanımı sayesinde, çok daha ayrıntılı tanımlar yapılabilmektedir.   Filogenetik (Kladistik) Tür Tanımı Nedir?   Sonuncu ve diğer tüm tanımları tek bir çatı altında başarıyla toplayan tür tanımı, Filogenetik Tür Tanımı'dır ve Evrimsel Biyoloji'nin gelişmesi ve Evrim Kuramı'nın anlaşılmasıyla birlikte gelişmiştir. Bu noktada, Evrim'in bilimi geliştirmedeki önemini bir kere daha görebilmekteyiz.   Filogenetik Tür Tanımı da oldukça eskiye, 19. yüzyılın büyük biyologu Ernst Haeckel'a dayanır. Günümüzdeki teknikleri kullarak tanımı ayrıntılı bir hale getiren isim ise 1992 yılında konuyla ilgili makalesini yayınlayan Baum'dur. Baum, tür tanımını aşağıdaki iki temel noktada toplar:   Bir tür, belirli bir ayırt edici özellik açısından fark taşıyan en küçük canlı grubudur. Bu karakter; morfolojik, biyokimyasal veya moleküler olabilir; ancak mutlaka üreyici (reproductive) kaynaşık birimler içerisinde sabit olmalıdır. Üreyici süreklilik, Biyolojik Tür Tanımı'nda olduğundan farklıdır. Filogenetik Tür Tanımı'na göre farklı türler birbirleriyle çiftleşebilirler. Üreme açısından birbiriyle uyumlu olmayan bireyler farklı türler sayılmak zorunda değildirler. Ancak farklı türler; genel olarak birbirlerinden çok farklı oldukları için, üreme özellikleri de bu farklılaşma sürecinde değişmiş ve birbirleriyle üreyemez hale gelmişlerdir. Bir tür, monofiletik olmak (bir türden farklılaşarak meydana gelen tüm türlerle birlikte, bu ata türü de içerisine alan biyolojik sınıflandırma birimi, de Queiroz and Donoghue 1988, Nelson 1989); yani atadan en az bir özellik almış olmak ve kendisine ait, sonradan kazanılmış (derived) bir veya daha fazla özelliğe sahip olmak zorundadır.    Bazı durumlarda Filogenetik Tür Tanımı da işe yaramayabilir; fakat günümüze kadar tanımlanmış ve en çok canlıyı birbirinden ayırmak için kullanılabilecek en etkili yöntem Filogenetik Tür Tanımı'dır.   Günümüzde türler nasıl birbirinden ayırt edilmekte ve tanımlanmaktadır?   Günümüzde bilim insanları oldukça titiz çalışmaktadırlar ve teknolojiden sonuna kadar faydalanmaktadırlar. Bu sayede, yeni bulunan bir canlı veya bilinen canlılar üzerinde çok ayrıntılı analizler yapılabilmektedir.   Genetik ve moleküler biyoloji alanında yapılan hızlı gelişmeler, çok etkili bir şekilde canlıların genetik haritalarının çıkarılmasını ve modern yöntemlerle farklı genetik haritaların kıyaslanabilmesini sağlamaktadır. Biyolojik Tür Tanımı'nın belirlediği sınırlar ile Filogenetik Tür Tanımı'nın kattığı esneklik, genetik ve moleküler çalışmalarla birleştirildiğinde, çok doğru ve ayrıntılı tür tanımları yapabilmemize olanak sağlamaktadır. Yani bilim insanları, bir türü belirlemek için, günümüzde tek bir yönteme değil pek çok yönteme başvurmaktalardır. Bu sayede çok net sonuçlara ulaşabilmekteyiz. Genetik çalışmaların tür sınıflandırmalarında çok önemli faydaları vardır:   Örneğin sadece 5386 baz çiftine sahip olan Phage Φ-X174 isimli bir virüsün DNA'sını kodlamak 2 sene sürmüştür. Bazı engeller de göz önüne alındığında, 3.200.000.000 (3 milyar 200 milyon) baz çiftine sahip olan Homo sapiens türünün genomu 15 seneden uzun bir sürede çözülebilmiştir. İnsan, sanıldığının aksine en büyük genoma sahip canlı değildir. Pieris japonica isimli bir bitkinin 150 milyar, Polychaos dubium isimli bir amibin (protista türü) ise 670 milyar baz çifti bulunur. Bunların genomları da uzun yıllarda çözülebilmiştir. Günümüzde, bu canlıların genetik haritaları birkaç hafta ile birkaç ay arasında çözülebilmektedir. Şu anda üzerinde çalışılmakta olan bir teknoloji sayesinde, genomun çözülmesinin 8-10 dakikaya kadar indirilmesi beklenmektedir.   İşte bu ayrıntılı yöntemler (bunların en önemlisi de PCR denen Polymerase Chain Reaction denen bir tepkimedir) sayesinde, genetik haritlar yoluyla canlıların birbirlerinden farklılıkları ortaya konulmakta ve türler tanımlanmaktadır. Bu tanımlar, çoğu zaman Biyolojik Tür Tanımı'na uygun bir biçimde birbiriyle üreyemeyecek kadar farklı canlıları farklı türler olarak ortaya koymakla birlikte, bu güncel olmayan tanımın karşılaştığı zorlukları da yenebilmektedir. Ayrıca bir tür tanımlanırken, canlının morfolojik özellikleri ve fenotipik karakterleri de hesaba katılır. Bunun ötesinde ekolojik durumu, nişi, organlarının yapısı gibi özellikler de hesaba katılır. Tüm bu araştırmalar, genetik özelliklerle birleştirilerek türler tanımlanır. İşte bu çalışmalar sonucunda, türler birbirinden ayrılabilmekte ve Filogenetik Ağaçlar (bizim tanımımızla Evrim Ağacı) inşa edilebilmektedir. Günlük yaşantımızda, farklı türleri ayırt edebilmek için basitçe çiftleşebilmelerine bakmamız yeterlidir. Ancak şunu aklımızdan çıkarmamalıyız: Birbiriyle çiftleşemeyen türler çok büyük bir ihtimalle farklı türlerdir; ancak birbiriyle çiftleşebilen türler birbiriyle aynı tür olmak zorunda değildir! BU SAYFALARIDA İNCELEYİN Türleşme - 1: https://www.facebook.com/note.php?note_id=172937476097669 Türleşme - 2: https://www.facebook.com/note.php?note_id=173142902743793 Türleşme - 3: https://www.facebook.com/note.php?note_id=173305632727520 Türleşme - 4: https://www.facebook.com/note.php?note_id=173555289369221 Türleşme - 5: https://www.facebook.com/note.php?note_id=174509862607097 Türleşme - 6: https://www.facebook.com/note.php?note_id=174517832606300 Türleşme - 7: https://www.facebook.com/note.php?note_id=168204866570930

http://www.biyologlar.com/turlesme-mekanizmalari-hakkinda-bilgi

18. Dünya Organik Kongresi Deklarasyonu

18. Dünya Organik Kongresi Deklarasyonu

Organik ve doğa dostu tarım yöntemlerinin dünya nüfusunu doyurabileceğini artık biliyoruz. Organik tarım alternatif geçim kaynakları yaratarak insanları yoksulluktan kurtarıyor; bozulmamış, topraklarda yetişen besin değeri yüksek gıdalar, sağlıklı bir ekosistem yaratıyor.Gerçek gıda, sürdürülebilir tarım ve sağlıklı beslenme konularında dünyanın önde gelen isimlerinin biraraya geldiği IFOAM 18. Dünya Organik Kongresi, 13-15 Ekim 2014 tarihlerinde, Buğday Derneği ev sahipliğinde İstanbul'da düzenlendi. 79 ülkeden 1000’e yakın kişinin katıldığı kongre, organik dünyanın birbirinden önemli isimlerini İstanbul’da buluşturdu, organik köprüler kurulmasına vesile oldu.Bu kongre vesilesiyle bir kez daha gördük ki, organik tarım uygulamaları iklim değişikliği, yoksulluk, yetersiz beslenme, zehirli maddelere ve kimyasallara maruz kalma, ekosistem tahribatı, doğal hayatta ve çiftliklerdeki biyolojik çeşitliliğin yok olması ile ilgili olarak baskın tarım paradigmasının neden olduğu küresel eğilimleri tersine döndürüyor. Üreticiyle tüketicinin aracısız biraraya geldiği “Topluluk Destekli Tarım” modelleri giderek yaygınlaşarak, sürdürülebilir gıdaya bizi bir adım daha yaklaştırıyor.Buğday Derneği olarak biz de, karar vericiler başta olmak üzere tüm dünya vatandaşlarını, organik ve ekolojik yaklaşımları kabul etmeye, kucaklamaya, paylaşmaya ve çoğaltmaya davet ediyoruz. Bu yolda ilerlemeye ve yolu açmaya, sizlerin yardımlarıyla devam edeceğiz. 18. Dünya Organik Kongresi Deklarasyonu - İstanbul, Türkiye - 13-15 Ekim 2014Biz, dünyanın organiğe önem veren insanları, insanlığın dünya üzerinde sürdürülebilirliğini sağlamasına yardım etmek üzere, Organik Tarım İlkeleri’nin ortaya konabileceği, yenilikçi yolları topluma sunmak için biraraya geldik. Sürdürülebilirlik mücadelesine kendimizi adamış olarak, köprüler kurmak için herkese, örgütler ve kurumlara elimizi uzatıyoruz. 18. Dünya Organik Kongresi sırasında tarım sistemimizi nasıl tanımladığımız, yaşamlarımızı nasıl tasarladığımız ve geleceğimiz için nasıl stratejiler oluşturduğumuzla ilgili bir kavram olan Organik 3.0’ı geliştirmek için bir adım atmak üzere bir araya geldik.BaşarılarımızDünyanın dört bir yanında çığır açan fikirlerle ortaya çıkan organiğin öncülerinin sesleri duyuldu (Organik 1.0). Milyonlarca insan, tarımsal ekoloji ve sürdürülebilir değer zincirine dayalı tarım sistemlerinin uygulanabilir ve karlı olduğunu kanıtlayan geniş bir bilgi birikimi elde etti ve alternatif pazarlar yarattı. Milyonlarca insan, 65 milyar Amerikan doları hacmindeki resmi sertifikalı zincirlerin parçası olarak, organik ürünleri üretiyor, pazarlıyor ve tüketiyor; ayrıca ölçülemeyen milyonlarcası da alternatif pazar sistemleri kapsamında üretiyor ve satıyor (Organik 2.0). Sürdürülebilirlikle ilgili konuların küresel olarak tanınması konusundaki etkimiz doğrudan pazara olan etkimizin ötesine yayılıyor, konuyla ilgili diğer girişimlerde de yankı uyandırıyor ve onları etkiliyor.Vizyonumuz ve Katkımız Tüketicilerin, politika yapanların, işletmelerin ve tüm diğer kurumların, organik ilkeleri sürdürülebilirlik için başlıca yaklaşım olarak görmesi ile ortak faydaya katkı sağlayan bir organik yaklaşım öngörüyoruz – sürekli olarak gelişen ve olumlu etkiler elde etmek için yol gösteren bir yaklaşım.Organik tarımın dünyamızı nasıl besleyip doyurabileceğini biliyoruz. İnsanları, geçim kaynaklarını sağlayarak yoksulluktan kurtarıyor, yenilenebilir bereketli topraklarda yetişen besin değeri yüksek gıdalar, sağlıklı bir ekosistem ve karşılıklı olarak destekleyici, birbirine bağlı değer zincirleri yaratıyor. Çeşitli kültür ve geleneklerin bilgilerini temel alan ve tarımsal ekolojinin bilimsel çalışmaları ile güçlenen organik ilkeler  ve uygulamalar, özel işletme etiği ve kamu yönetimini geliştirmek için yol gösteriyor.Bilimsel çalışmalar ve yaygın deneyimler organik uygulamaların, iklim değişikliği, yoksulluk, yetersiz beslenme, zehirli maddelere maruz kalma, ekosistem tahribatı, yaban hayatta ve çiftliklerdeki biyolojik çeşitliliğin yok olması ile ilgili olarak baskın tarım paradigmasının neden olduğu küresel eğilimleri tersine döndürmeye yardımcı olduğunu gösteriyor. Organik uygulamalar, küçük, orta ve büyük ölçekli faaliyetler halinde yürütülebilir. Bu uygulamaların hepsi birlikte topluluk oluşturur, kültürleri zenginleştirir, biyolojik çeşitliliği korur, yenilikle geleneksel bilgiyi birleştirir ve insan haklarına saygı duyar.YaklaşımımızSürdürülebilirlik için organik yaklaşımın niş bir alan olmadığını beyan ediyoruz; bu yaklaşım toplumun ana tercihi haline gelmeli ve gelişip yaygınlaşması için teşvik edilmelidir. Organik 3.0, çiftçilerin ekolojik, ekonomik, toplumsal ve kültürel engelleri aşmalarında bütünleyici ve yenilikçi yaklaşımların önemini vurgular.Herkesi, tarımda sürdürülebilirliğin özü ve gerçekten sürdürülebilir bir geleceğin temeli olarak organik yaklaşımları kabul etmeye ve kucaklamaya çağırıyoruz.Daha kapsayıcı ve erişilebilir, şeffaf ve kapsamlı, çeşitliliğe saygı gösteren ve yerel sorunlara yerel çözümleri destekleyen bir organik yaklaşım öneriyoruz.Kendi bileşenlerimiz arasında ve onların ötesinde, etkinliklerin sinerji yaratacak şekilde koordine edilmesine destek olacağımıza söz veriyoruz. Tüketimle ilgili küresel eğilimleri önemsiyor ve bunları etkiliyoruz; üretim zincirindeki en zayıf halkaların da gelişmesine fırsat sağlamak için pazar mekanizmalarını dönüştürüyoruz. Güvenilir pazar garanti yöntemlerimizi geliştirip yenilerken, yerelden uluslararasına tüm pazarlardaki varlığımızı genişletme fırsatını değerlendiriyoruz.Aynı amaçları paylaştığımız paydaşlarla ortak ağlar ve işbirlikleri geliştireceğiz ve onları tarım sektörünün iyileştirilmesine dahil olmaya davet edeceğiz.Üzerinde çalıştığımız ürünlerin kapsamını, gıdanın ötesine geçerek tekstil, kişisel bakım ürünleri, ormancılık, enerji, süs bitkileri gibi tarımı temel alan tüm sektörler için tüm coğrafyalara, nüfus gruplarına, kırsal ve kentsel alanlara genişletmeye devam edeceğiz.Sorumluluğumuz ve Taahhüdümüz Tüm paydaşları, birbirimize bağımlılığımızı kabul etmeye ve insanlığın ortak sağlığı ve refahı için sorumluluğu paylaşmaya çağırıyoruz. Organik paradigmayı güçlendiren ve eğitim kampanyaları ve araçlarla onu destekleyen bir politika reformu istiyoruz. Olumsuz etkileri olan tarım uygulamalarını ve girdileri azaltmak, çeşitliliği arttırmak, adaleti sağlamak ve beslenme ve sağlığın iyileşmesi için diğer insanlara elimizi uzatıyoruz ve onlara köprüler kuruyoruz.Üreticilere önem verip organik olmayan uygulamalardan organik uygulamalara geçmelerini ve/ya mevcut organik uygulamaları geliştirmelerini sağlayarak başlıca organik uygulamaların geniş çapta kabul görmesi için çalışmayı taahhüt ediyoruz.Ayrıca, üreticiler ve onların değer zincirleri için yeni pazar olanakları açılmasını savunmayı ve sağlamayı taahhüt ediyoruz; böylece organik üretim, düzenli bir şekilde hayatlarına devam etmelerini ve ailelerine ve topluluklarına bakabilmelerini sağlar. Yeni organik çiftçileri ve tüketicileri yetiştirip eğiteceğiz; böylece onlar gelecek nesillerin sağlıklı toplulukları ve toplumsal refahı hedefleyen liderleri olabilecekler.Daha fazla fırsat, sağlık ve ekosistem faydası yaratmak adına, sistem ve ürünlerde çeşitliliği sağlamaya söz veriyoruz. Yönetimlerde ve politika oluşturmada organik hareketin çıkarlarını ve fikirlerini temsil eden, organik tarımın getireceği kazanımları bilen ve takdir eden bir varlık göstermeye ve kalıcı bir söz hakkı oluşturmaya çalışıyoruz. Organik üretici ve tüketicileri adil olmayan politikalardan korumak ve kirletenleri eylemlerinden sorumlu tutmak için daha fazla çalışacağız.Hem kendimizi, hem ortaklarımızı, hükümetleri ve diğer herkesi, organik paradigmanın başarılarının daha da geliştirilmesi için insan kaynakları ve finansal kaynaklar tahsis etmeye çağırıyoruz. Olumlu etkimizi en yüksek düzeye çıkarmak için, çok farklı alanlardaki bilimsel araştırmaların sonuçlarını daha da geliştirmeye ve yaymaya kendimizi adıyoruz. Uzmanlık ve teknikleri araştırma, oluşturma ve paylaşmaya, yerel ve yerli halkalara özgü bilgileri yeniden canlandırmaya, tohumları ve türleri dünya için ortak kaynaklar olarak paylaşmaya devam etmeyi taahhüt ediyoruz.Sürdürülebilirlik için mücadele edenleri bilgilerini, tekniklerini, yöntemlerini ve teknolojilerini paylaşmaya davet ediyoruz; böylece, herkes için ortak faydası olacak şekilde, Organik Tarım İlkeleri ile uyum içinde bütünleşebilirler; insanların ve ekosistemlerin birbirine bağımlı olması hakkında yenilenmiş bir farkındalıkla uygulamaya geçebilirler ve topluma nüfuz edebilirler. Genellikle organik hareket dışında kalmış kişi ve grupların yeteneklerini ve yeniliklerini tanıyoruz ve onlara yeni ortaklıklar, işbirliği ve sinerji teklif ediyoruz.İleriye doğru ortak yolumuzu, organik hareketin bir sonraki dönemini belirten Organik 3.0 olarak ifade ediyoruz ve tüm tarafları ekolojik tarım yaklaşımlarını proaktif olarak desteklemeye ve hedeflediğimiz büyük gelişmeyi duyurmaya teşvik ediyoruz.*Deklarasyonun orjinalini (ingilizce) buradan okuyabilirsiniz.http://www.bugday.org

http://www.biyologlar.com/18-dunya-organik-kongresi-deklarasyonu

Harvard Tıpta Mikrobiyota Alanında Doktora Sonrası Çalışmalarını Sürdüren Biyolog Deniz Ertürk

Harvard Tıpta Mikrobiyota Alanında Doktora Sonrası Çalışmalarını Sürdüren Biyolog Deniz Ertürk

Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesinden Dennis Kasper’in laboratuvarında çalışmalarını sürdüren Biyolog Deniz Ertürk, mikrobiyotı ilgili çalışmaları  ve doktora sonrası araştırma yapmanın tüm yönleri hakkında bilgi verdi. Amerika’da Bacteroides fragilis’in önleyici ve tedavi edici etkileri gün geçtikçe daha da çok gündeme gelmeye başlıyor.  Deniz Ertürk, mikrobiyotayı oluşturan mikroorganizmaların sindirmeye yardımcı olmak ve bazı vitaminleri üretmek dışında, bağışıklık sitemini regüle ederek bazı hastalıklara direk etki ettikleri üzerine araştırmalarını sürdürüyor. Ne üzerine çalışıyorsunuz? Çalıştığım laboratuvarda genel olarak, mikrobiyota yani vücudumuzda yaşayan mikroorganizmalar ile bağışıklık sistemimiz arasındaki ilişkileri araştırıyoruz. Benim projem “Bacteroides fragilis” adı verilen kommensal (diğer bir organizmanın üzerinde veya içerisinde yaşayan ancak zarar vermeyen organizma) bir bakterinin bağışıklık sitemine etkileri üzerine. Bu bakterinin hücre zarında bulunan, Polisakkarid A isimli bir kommensal antijenin, bağırsaklarda bulunan bağışıklık hücrelerinde hangi sinyalleme yöntemlerini kullandığını anlamaya çalışıyorum. Hangi tip hastalıklarla ilgili? Bizim çalıştığımız bakteri, Bacteroides fragilis, normal şartlarda bağırsakta yaşayan ve hastalık yapmayan bir bakteri. Sadece bağırsak yaralanmaları sırasında karın boşluğuna sızarsa periton içi apse oluşumuna sebep olabiliyor. Bağırsak içinde ise bunun aksine olumlu etkileri var. Hem bağırsakla ilgili hem de bağırsak dışı birçok hastalığı önlemede önemli bir rol oynadığı gösterildi. Bacteroides fragilis’in önleyici ve tedavi edici etkileri, ülseratif kolit ve Crohn’s hastalığı gibi enflamasyonlu bağırsak hastalıklarında, alerji ve multipl skleroz gibi otoimmun hastalıklarda ve hatta otizm hastalığında gözlemlendi. Tabii bu çalışmalar genelde fare modelleri kullanılarak yapılıyor. İnsanlarda bu hastalıkların tedavisi için kullanılma potansiyeli var fakat henüz klinik denemelere başlanmadı. Bu hastalığın dünyada ve Türkiye'de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz? Burada rakamlardan daha önemli bir konu var ki bu hastalıkların görülme oranı Amerika, Kanada ve kuzey Avrupa ülkelerinde dünyanın geri kalan bölgelerinden daha fazla. Türkiye’de görülme sıklığı dünya ortalaması civarında. Gelişmiş ülkelerde bu hastalıkların daha fazla görülüyor olması David Strachan’in hijyen hipotezine bağlanıyor. Bu hipoteze göre, gelişmiş ülkelerde daha az çocuklu çekirdek ailelerde, daha hijyenik koşullarda, daha yüksek oranda antibiyotik kullanarak, doğadan ve hayvanlardan uzak büyüyen çocuklar, daha az mikropla karşılaşıyorlar ve çeşitliliği düşük bir mikrobiyotaya sahip oluyorlar. Bu durum, bağışıklık siteminin yeterince gelişmemesine ve dolayısıyla belirttiğimi hastalıklara neden oluyor. Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz? İstanbul’da doğdum ve üniversiteyi bitirene kadar orada yaşadım. Lise yıllarımdan itibaren biyoloji okumak istiyordum. Lisans eğitimimi Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünde yaptım. Yaz stajlarım sırasında Avrupa ve Amerika’daki laboratuvarlarda çalışma imkânı buldum ve doktoramı yurtdışında yapmaya karar verdim. 2001 yılında doktora yapmak üzere Amerika’ya geldim. Şu anda doktora sonraki çalışmalarımı sürdürüyorum. Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz? Şişli Terakki Lisesi’nden mezun oldum. Eski ve iyi bir okul olmasına rağmen, lisede iyi bir bilimsel eğitim aldığımızı söyleyemem. Türkiye’deki pek çok lise gibi, öğrencilere bilimsel düşünce yöntemlerini öğretmekten çok, üniversite sınavını kazandırmaya yönelik eğitim veriliyordu. Lisans eğitimimi Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümünde tamamladım. Teorik olarak sağlam bir temel almamıza rağmen çoğunlukla maddi sebeplerden pratik konularda çok iyi eğitim verilmiyordu. Birçoğumuz yaz stajlarıyla bu açığımızı kapatmaya çalıştık. Ben de Almanya’da Berlin Max Planck Enstitüsü’nde ve Amerika’da Pittsburgh Üniversitesi’nde yaz stajları yaptım. Doktoramı yurt dışında yapmaya karar verdikten sonra Amerika’da birçok okula başvurdum. Massachusetts Üniversitesi Tıp Fakültesine kabul edildim ve doktoramı Neal Silverman’in laboratuvarında meyve sineklerindeki antibakteriyel sinyalleme yolları üzerine tamamladım. Massachusetts Üniversitesi Tıp Fakültesi hızla büyüyen bir okul ve çok iyi bir kadrosu var. Tıp fakültesinde çalışmanın avantajı temel bilimler, uygulama ve klinik araştırmaları yapanların bir arada ve yakın ilişki içinde çalışıyor olmaları. Halen Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesinden Dennis Kasper’in laboratuvarında çalışıyorum. Burası tabii ki dünyanın en iyi araştırma merkezlerinden biri fakat rekabet de fazla. UMASS’teki yakın ve ortak çalışma ortamını burada daha az hissediyorum. Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz? Boğaziçi Üniversitesi’nde iyi bir teorik eğitim aldığımızı düşünüyorum, fakat benim okuduğum donemde pratik konularda çok iyi eğitilmiyorduk. Yurtdışında yaptığım yaz stajlarının bu konudaki eksikliklerimi kapatmakta çok faydası oldu. Ayrıca çalıştığım yaz projelerinden edindiğim deneyimler ve yayımladığımız makaleler doktoraya kabul edilmemde büyük katkı sağladı. Amerika’da doktora yapmamda Boğaziçi Üniversite’sinden hocam Nese Bilgin’in verdiği destek de çok önemlidir benim için. Massachusetts Üniversitesi tip fakültesinde doktoramı, kariyerine yeni başlayan hocam Neal Silverman’in ilk öğrencisi olarak yaptım. Motivasyonu yüksek, öğretmeyi çok seven ve öğrencilerinin kariyer planlarına büyük destek veren bir insanla çalıştığım için çok şanslıyım. Onun desteği ve yönlendirmeleriyle önce doktora sonrasında hangi konuda çalışmak istediğime karar verdim, sonra o konuda en iyi olan laboratuvarlarla görüşmeler yaptım. Doktora sonrası çalışmalarda, kurumdan çok çalışmak istediğiniz laboratuvar önemli. Ben, Dennis Kasper’in laboratuvarını hem bilimsel çalışmalar hem de insani ilişkiler bakımından çok güzel bir çalışma ortamı sağladığı için seçtim. Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD'deki durumunu karşılaştırabilir misiniz? Pubmed’de konumla ilgili araştırma yaparken, mikrobiyota alanında Türkiye’deki Tıp Fakültelerinin mikrobiyoloji bölümlerinden bazı klinik çalışmalara rastlıyorum. Maalesef Türkiye’de hangi konuların kimler tarafından çalışıldığını takip etmek çok kolay değil. Üniversitelerin web sitelerinde fakülte üyelerinin laboratuvarları, çalıştıkları konular ve son yayınları hakkında güncellenmiş bilgilere ulaşmak çoğunlukla mümkün olmuyor. Marmara Üniversite’sinden Güner Söyletir’in laboratuvarından bizim de çalıştığımız Bacteroides fragilis isimli bakteriyle ilgili yayınlar görmüştüm. Aslında mikrobiyota alanında yapılan çalışmalar Amerika’da da yeni sayılabilir. Bu konu 1950li yıllardan beri bilinmesine rağmen son yıllarda büyük bir ilgi odağı haline geldi. 2005 yılından beri bu konuda yapılan çalışmalarda patlama yaşandı diyebiliriz. Mikrobiyotamızı oluşturan mikroorganizmaların sindirmeye yardımcı olmak ve bazı vitaminleri üretmek dışında, bağışıklık sitemini regüle ederek bazı hastalıklara direk etki ettikleri anlaşıldı. Artık Clostridium difficile, enfeksiyonunda olduğu gibi, mikrobiyotanın kendisi bir tedavi yöntemi olarak kullanılmaya başlandı. Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, araştırma ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye'de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz? Türkiye’deki kurumlar hakkında çok bilgi sahibi değilim ama duyduğum kadarıyla Türkiye’de de en az buradaki kadar kaliteli bir sağlık hizmeti veriliyormuş. Tabii en temel insan hakkı olan sağlıklı yasam hakkı ücretsiz olması gerekirken, hem Türkiye’de hem Amerika’da sağlık hizmetleri nüfusun çoğunluğu için hala çok pahalı. Bilimsel araştırmaları bakımından Türkiye’de gelişmeler olmakla birlikte hala dünyanın pek çok ülkesinden daha geride. Araştırma konusunda buradaki avantajlardan biri de ders yükünün Türkiye’dekinden az olması. Böylece hocalar vakitlerinin büyük bir kısmını araştırma yapmaya ayırabiliyorlar. Türkiye'de halen eğitim almakta olan biyoloji öğrencilerine ya da biyologlara neler önerirsiniz? Eğer araştırmacı olarak kalmak istiyorlarsa, tavsiyem bu işi yapan insanlarla mümkün olduğu kadar çok konuşup kendilerini nasıl bir hayatın beklediğini öğrenmeleri. Bu zor ve sabır isteyen bir iş. Geri dönüşümü ve ödülleri günlük değil, genelde çok uzun vadeli oluyor. Bazen günlerce uğraştığınız bir deney çıkmayabiliyor, makalenizi basmak için aylarca uğraşmanız gerekebiliyor. İşten çıkıp eve gittiğinizde bile işinizi kafanızdan çıkarmanız pek mümkün olmuyor. Hem aklı, hem bedeni yoran bir iş. Tabii ki her gün bulmaca çözer gibi, çıkmayan deneyleri yeniden dizayn etmek, aklına ilginç bir fikir geldiğinde mutlu olmak ve heyecanla araştırmaya başlamak, dünyanın dört bir yanından insanlarla ortak bir amaç için çalıştığını bilmek, insanlığa ufacık da olsa bir katkıda bulunduğunu hissetmek, makalen yayınlandığında duyduğun o gururla karışık sevinç bu işin güzel tarafları. Ama dediğim gibi herkese uygun olmayabilir, gerçekten bu işi yapmak istediklerine emin olsunlar. Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz? Düzenli olarak takip ettiğim 30 dergi var ama bu dergilerde çıkan makalelerin tamamını okumuyorum. “Old reader” adında bir RSS okuyucu programıyla bu dergilerde çıkan makalelerin baslıklarını ve abstractlarını anında takip edebiliyorum. İlgimi çekenleri ve detaylı okumak istediklerimi işaretleyip Mendeley adlı başka bir programa aktarıp kendi kütüphanemi oluşturuyorum. Benim çalıştığım konuyla ilgili makaleler genelde Science, Nature, Cell, Nature Immunology, Immunity, Cell Host Microbe, Plos Pathogens, PNAS gibi dergilerde çıkıyor. Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir? Literatürü takip etmek için pubmed ve google scholar, networking için linkedin en çok kullandığım siteler. Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri? Kitaplar bir konuda temel kazanmak için önemli gerçekten ama son gelişmeleri takip etmek için iyi bir yol değil. Birçok okulda ders kitabı olarak okutulan “Janeway’s Immunobiology” ve hocam Dennis Kasper’in editörlüğünü yaptığı “Harrison’s Infectious Diseases” kitapları bağışıklık sistemi alanında çalışmak isteyenler için iyi birer başlangıç kitabı olabilir. Son gelişmeleri takip etmek için derleme makalesi türünde yayınlar daha faydalı bence. “Nature Reviews Immunology” ve “Current Opinion in Immunology” gibi dergileri takip edebilirler. Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitaplar hangileri? Ayrıca yaptığınız spor, tavsiye edeceğiniz film, müzik nelerdir? Bulunduğunuz kurumun size sunduğu sosyal etkinlikler nelerdir? Ben kitap tavsiye etmek yerine, kaynak tavsiye edeyim. Science dergisinde “Books et al.” ve Nature dergisinde “Books and Arts” başlıklı bölümlerin altında yeni çıkan bilim kitapları tanıtılıyor. Buradan ilgilerini çekecek kitapları takip edebilirler. Ben şu anda Frans de Waal’ın “The Bonobo and the Atheist” kitabını okuyorum. Okumak istediğim bir sonraki kitap da Martin Blaser’in “Missing Microbes” isimli kitabı.  Düzenli olarak spor yaptığımı söyleyemem. 2-3 yıl yelken yaptım. Fırsat buldukça okulun havuzuna gidip yüzüyorum. Şehir içinde mümkün olduğunca bisiklet kullanmaya çalışıyorum.  Massachusetts’in çok güzel bir doğası var. Dağda, ormanda doğa yürüyüşleri yapmayı da çok seviyorum. Müzik konusunda çok bilgili değilim ama sinemayı takip etmeye çalışıyorum. Iran ve Kore sinemalarını özellikle seviyorum. Bahman Ghobadi ve Joon-ho Bong’un filmlerini tavsiye ederim. Okulun spor tesisleri ve havuzu çok iyi. Onun dışında akşam dersleri alabileceğiniz bir sürekli eğitim sistemi var. Harvard çalışanları bu sistemden ücretsiz ders alabiliyorlar. Ben de bir yıldır bu akşam okulundan İspanyolca dersleri alıyorum. Yurt dışında biyolog olmanın sıkıntıları nelerdir? Amerika’da biyologlara özel bir sıkıntı yaşamadım ama Amerika’daki çalışma sistemi genel olarak Avrupa’ya kıyasla daha acımasız. Özellikle doktora öğrencileri çok düşük maaşlarla çalışmak zorunda kalıyorlar. Tatil süresi ve sosyal haklar çok az. Sağlık ve emeklilik gibi hizmetler tamamen özelleştirilmiş durumda. Anne olmak isteyen kadınlar için şartlar daha da zor. Doğum izni sadece 8 hafta ve kreşler çok pahalı. Birçok kadın akademisyen doğurmak için kariyerinden fedakârlık yapmak zorunda kalıyor. Bu konuda Nature’da bir makale yayımlanmıştı. Biyoloji bölümlerinde kadın ve erkek öğrenci sayısı eşitken, tam zamanlı profesör pozisyonuna gelindiğinde erkeklerin sayıca çok daha fazla olduğu görülüyor. Amerika’daki sistem maalesef kadın akademisyenlerin hayatını kolaylaştıracak imkânları sunmuyor. Türkiye'de biyolojinin durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur? Benim Türkiye’den ayrıldığım 2001 senesinden beri Türkiye’de biyoloji alanında büyük ilerleme olduğunu orada çalışan arkadaşlarımdan ve hocalarımdan duyuyorum. Fakat yine de bilimsel makale üretimi, kalitesi ve atıf sayısı bakımından dünya sıralamasında çok iyi durumda değiliz. Ülke dışında eğitim almak gerçekten çok faydalı ama gerekli olup olmadığı kişiye göre değişir. Yurt dışında yaşam özellikle ilk yıllarda, gittiğiniz ülkeye adapte olana kadar oldukça zor oluyor. Ayrıca aile olarak gelenler için durum daha da zor. Örneğin Amerika'da eşlere çalışma izni verilmiyor, bu da maddi ve manevi birçok soruna yol açıyor. Yeniliklere açık, değişik kültürlere meraklı, memleket hasretini kafaya takmayan biriyseniz yurt dışında tahsil almak ve yaşamak çoğaltıcı bir deneyim bence. ABD'deki kurumların yabancı biyologlara karşı özel bir tutumu var mıdır? Çalıştığım üniversitelerde ırkçılık ve ayrımcılığı önlemeye yönelik kâğıt üzerinde birçok kural olmasına rağmen olumsuz deneyimler yaşayanlar da vardır eminim. Kendi yaşadıklarım özelinde Türkiyeli olmamın bana avantaj veya dezavantaj sağladığı bir durumla karşılaşmadım. Özellikle tıp ve biyoloji alanlarında çok kültürlü bir ortamda çalıştığımızı söyleyebilirim. Örneğin bizim 13 kişilik laboratuvarımız 6 farklı ülkeden gelen insanlardan oluşuyor. Olumsuz bir durumla karşılaşmamış olmamın Massachusetts gibi görece daha liberal bir eyalette yaşıyor olmakla da alakası var. Muhafazakârlık ve milliyetçiliğin daha yüksek olduğu başka eyaletlerde olumsuz bir durumla karşılaşma ihtimaliniz de daha yüksek. ABD'deki ünlü araştırma merkezlerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür? Benim gözlemlerime göre Boston civarındaki okullara Türkiye’den lisans ve lisansüstü eğitim için gelen öğrencilerin sayısında büyük artış var. Amerika’daki okullara kabul şartları genelde standarttır, o koşulları yerine getirdiğiniz sürece tabii ki girebilmek mümkündür. Araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz? Aslında her gün birbirinde farklı geçiyor ama düzenli olarak yaptıklarımızdan bahsedeyim. Pazartesi sabahları laboratuvar toplantımız oluyor. Her hafta laboratuvardan bir kişi projesiyle ilgili sunum yapıyor, deney sonuçlarını ve planlarını anlatıyor, hep birlikte tartışıyoruz, önerilerde bulunuyoruz. Öğlen bölümde seminer varsa ona katılıyorum. Öğleden sonra büyümekte olan hücre kültürüm varsa onları kontrol ediyorum, gerekiyorsa medyumunu değiştiriyorum. Daha sonra farelerimi kontrol etmeye gidiyorum. Eğer kolit modeli gibi sürmekte olan bir deneyim varsa kilo değişikliklerini günlük olarak kaydetmemiz gerekiyor. Ayrıca fareleri çiftleştirmek, büyüyen yavruları annelerinden ayırmak gibi rutin işler de oluyor. Daha sonra haftanın geri kalanında yapmam gereken deneyleri planlıyorum, ısmarlamam gereken malzemeler varsa ısmarlıyorum. Kendi projemi tek başıma yürütüyorum ama takıldığım yerlerde laboratuvardaki diğer arkadaşlara danışıp fikir alışverişinde bulunduğum oluyor. Her cuma hocamla birebir toplantım var. O toplantıda da ona yaptığım deneyler hakkında düzenli olarak bilgi veriyorum, sonuçları ve yapacağım şeyleri birlikte tartışıyoruz. Deneylerden kalan zamanlar da yeni çıkan makaleleri takip etmekle geçiyor. http://fesraoz.blogspot.com.tr   ESRA ÖZ

http://www.biyologlar.com/harvard-tipta-mikrobiyota-alaninda-doktora-sonrasi-calismalarini-surduren-biyolog-deniz-erturk

Volkan Narcı ile Adalar, İstanbul balık stokları ve Kurbağalıdere üzerine

Volkan Narcı ile Adalar, İstanbul balık stokları ve Kurbağalıdere üzerine

Beste Bal yeni sezonu vesile etti ve Adalar Kent Konseyi’nden Volkan Narcı ile Adalar’ı, İstanbul’un balık stoklarının akıbetini, Marmara Denizi’nin canlılığını ve daha fazlasını Yeşil Gazete için konuştuYeşil Gazete: Malum yeni av sezonu başladı, av yasaklarının işleyişi hakkındaki fikirlerinizi ve beklentilerinizi paylaşabilir misiniz?Volkan Narcı: Öncelikle yeni av sezonu tüm balıkçılar ile balıkçının yolunu bekleyen ailelerine ve tabii ki deryadan getirdikleri nimetleri yemeği bekleyen tüm insanlara hayırlı olsun. Daha denize açılmadan yine konuşmalar başladı… Erken mi? Yoksa çok oturduk geç mi kaldık derken, görüyoruz ki aslında istavrit hala havyarını dökmemiş, tekeler ve karidesler de havyar dolu. Bunu artık tartışmayacağız. Beraber korumanın, yaşatmanın yollarını arayacağız.Çünkü düzeltilmesi gereken aslında o kadar çok konu var ki neresinden tutsan olmuyor. Deniz ve geleceğimiz desen? Bunca saldırı, bunca düşmanca yaklaşım, bunca kirletici ve parçalayıcı nedenler… Balık desen? Geleceği hiçe sayarak avlanmanın bedelini ödüyoruz, artık türlerin yok olmasını geçtik, elimizdekilere de sahip çıkamıyoruz. Her şeyden önce gelecek nesillere tek bir canlı bırakmamacasına avlanma ve tüketme ve tabii ki işi deniz, geleceği deniz, yaşamı deniz olanların da yaşam ve geçim sıkıntısı çekmesi…Neyse ki işi deniz olmadığı halde, balıkçılardan daha fazla aşkla ve gelecek korkusuyla, bu yaşamı korumaya çalışanlar var. Balıkların kaç santim olduğuyla, ne boyda ve ne zaman avlanması gerektiğiyle uğraşan tutkunlar var, Slow Food diyorlar. Bir de Defne var, herhalde yine balıktan geliyor ismi, onun takım arkadaşları var, canla başla çalışıyorlar. Kendi imkanları ile denizi temizleyenler var, yaşamı korumak için bilim adamları ile çalışanlar var. Hayalet ağ avcıları var mesela, kameralarla çekim yapıp sonra bidonlarla da bunları temizlemek için işi gücü bırakan Serço, Ekrem, Ercan var. Usulsüz ve kaçak avcılık yapılan yerlerde kaybedilip, balık yuvalarını, yaşamı kaplayıp bitiren adına hayalet avcılık dediğimiz ağlar var.. Düşünün. Ayrıca deniz yaşamını korumak için mücadele veren kurumlar var, dernekler, spor kulüpleri, dalış okulları var. Adalar Kent Konseyi var, Celal, Ahmet, Yavuz, Anıl, Gökhan, Bülent, Can adında DELİLER var.. O DELİLER ve onlara inanıp onlarla hareket eden insanlar Faruk, Fahri, Haluk..İsimler önemli değil aslında. Önemli olan bu yüreklerin siyaset, kültür, statü gözetmeden hepsinin tek amacının deniz ve deniz yaşamı olması. Adalar’da küçücük bir noktada bu kadar çok insan var. Demek ki siyaset, çıkar, rant girmeden araya, birileri bir araya gelip güzel şeyler yapabiliyor.YG: Adalar Bölgesi özelinde durum nedir?V.N.: Evet. Bir de buranın mücadelesi var tüm bu kargaşa içerisinde. Adalar önemli bir yatak, burası doğal bir rezerv, Adalar korunmalı ve geçiş ile üreme, barınma, korunma yeri olarak buralar ava kapatılmalı deniyor. Elbette ama zaten yasaktı son 5 yıldır. Peki işe yaradı mı?Öncelikle şunu sormak isterim. Siz en basit dürtüyle konuya baktığınızda, korunma, üreme, çoğalma için nereleri tercih edersiniz? Parklarda, sokaklarda, ortalık yerde bunu yapmazsınız sanırım. Her canlının bir yuvalayacağı güvenli alana ihtiyacı var elbette. Şimdi biz burada, Adalar’da gırgırlarla, yasak olmasına rağmen trolle avlanırken bu yuvaları yıkıyoruz. Düşünsenize. Gidip balıkların evlerini, kovuklarını, üreme alanlarını, yaşamlarını tehdit edip, parçalayıp, zarar veriyoruz.. Size yapılsa itirazınız haklı olacak. E ama onların dili yok ve size de para olarak dönüyor bu talan! Neresini tutacaksınız? 50 metre boyunda devasa tekneler, denizi sadece televizyondan görüp gelerek burada kaçak av yapanlar, milyonluk sonarlar, radarlar, GPSler, onlar bunlar.. Düşünsenize, resmen evde yatağında uyuyanları, iç çamaşırlarını bile gören bilen teknoloji ile bu denizde av yapılır mı? Ne yapıyorsunuz? Kendinize yapılmasına izin vermezdiniz, başka bir canlıya neden yapıyorsunuz?YG: ‘Rezerv alan’ nedir peki? İşe yaradı mı? Balıkçılar bu konuya nasıl yaklaşıyor?V.N.: Adalar dip yapısı, bulunduğu bölge, coğrafyası gereği bir doğal rezerv ve resif. Nedir bu kavramlar? Öncelikle İstanbul Boğazı biyolojik bir koridor. Karadeniz’den Ege’ye, arada tabiatın bize mucizesi ve hediyesidir Marmara Denizi. Kendine özgü akıntıları, kendine özgü alt-üst su derece farklılıkları, dip yapısı… Balığı lezzetine doyum olmayan zenginliklerle gelir masamıza. Bu koridordan geçerek gelen, hem av ve hem de avcı olan balıklar birbirini kovalarlar Adalar’a girmek için. Çünkü burası göç kuşlarından, temiz akıntılarına, tabiat varlıklarından, yüzlerce m2 taşlıklarına korunma, barınma ve üreme için en önemli adrestir. Balık burada yatak yapar, dinlenir, ürer, yaşama yaşam ekler.Peki biz ne yapıyoruz? Daha denizi aşmadan, daha yoluna başlamadan bir kere yolunu kesiyoruz Boğaz’ın iki ucunda. Girişinde de çıkışında da koca koca, kilometrelerce uzun ağları, tonlarca kilo ağırlığında, milyon dolarlık sistemlerle yüklü av araçları ile bekliyoruz. Dünyaya balık ithal eden Japonya’nın bile yasakladığı özelliklerde sistemler var bu araçlarda. Balığın türünden, cinsine kadar gösterirler.. Bunun neresi balıkçılık? Neresinde ‘Reis’lik? Avlıyoruz.Bunca tatavanın arasından kaçabilenler olursa, kuyruğu kaptırmadan, Adalar’a giriyor. Ama orada da rahat vermiyoruz. Düşünsenize. Adam tam akşam evde hanımı ile aşna fişne olacak, tepesine dikiliyoruz, hoop adamı don paça toplama kampına alır gibi… Yüzlerce çoluğu, çocuğu toplayıp avlıyor, öldürüyoruz. Her gün, her saat, her dakika, sabah, akşam durmadan, yasak olmasına rağmen, ne derinlik, ne yasak, ne yer, ne boy, ne de tür dinlemiyoruz. 13.350 km2lik bir denizin içerisinde balığın yuvası olan bu 200km2lik alanı talan ediyoruz. Toz duman ediyoruz buraları. Buralar ki balığın yatağı, evi, yuvası.. Adamın yatağını hoop ters çevir, sonra hadi yat de. E kardeşim biz sana yapalım sen yat bakalım!Adalar bölgesinde ve İstanbul genelinde elbette hala babadan kalma yöntemlerle avlanan balıkçılar var. Bu insanlar öyle milyon dolarlarla oynamaz, milyon dolarlık aletleri de olmaz. Zaten tutabildikleri balık da bu milyon dolarlık sistemlerden ne kaçmış kalmışsa.. Sanılmasın ki yatakları başaşağı eden onlar! Olta ile yatak bozamazsınız, zarar veremezsiniz. Babadan kalma yöntemler yaşama saygılıdır.Şimdi Adalar’a bir yasak getirildi. Denetimi sıkı tutunca ne oldu dersiniz? 3 yılda lüfer arttı, Adalar’da yeniden sardalye, istavrit kocabaş, ıstakoz, mercan, kalamar görülmeye başladı. Herkes memnun, deniz memnun, doğa memnun. Adalar memnun. Denizi çöle dönen, terk edilmiş balık yuvaları yeniden dolmaya başladı… Tabii yine usulsüz ve kaçak devam ediyor ama denizi bir bıraksak kendi haline düşünün neler olacak!Şimdi bir yasak var, 104 no.lu harita. 2012 yılında 4 yıllığına ava yasak bölge olarak işaretlendi. Bizler de bunun genişletilmesi ve büyümesi gereğiyle uğraşıyoruz. Buralar doğal resif ve rezerv alanlar. Bırakın buraları kendi haline. Burada üreyen, gelişen balık zaten yine Boğaz’dan geçecek, gene siz avlayacaksınız. Geleceğimiz için, yaşam için, doğa için ama buranın korunması lazım. Sadece balık mı? Akdeniz’de eşi benzeri olmayan mercan yataklarımız var, tabii son direnenler bunlar çünkü son derece hassas canlılar bunlar ve korumamız gerek.Bir de bunun bir devlet politikası olması lazım. Denizi seven, deniz yaşamını bilen, geleceğin denizden olduğunu öğrenmiş, oydan ve paradan, koltuktan büyük ve manevi bir değeri olduğunu bilen birilerinin, sadece 3 sene korunduğunda neler kazandığımızı neler kazanabileceğimizi bilen birilerine ihtiyacımız var.Adalar’da yaşayan gönüllüler, bunları bilen insanlar var. Bakın onlar neler yapıyor. Ulusal ve uluslararası platformlarda insanlara alması ve yemesi gereken balık boylarını,  yaşamın dönmesi için gereken minimum standartları deli gibi anlatmaya çalışıyorlar. Resifler yaparak daha fazla balık köylerinin oluşması için çabalıyorlar. Denizle hiç alakası olmayan yönetime denizi anlatmaya çalışıyorlar. Balıkçılara gelirsek, bana göre gerçek balıkçılar (olta ile martıdan, deniz suyundan, kıpırtıdan, taş taş nokta nokta kerterizle avlanan balıkçılar) da artık bir arada. Endüstriyel balıkçılığa karşı bir paydaşlık kuruldu bile. Adalar’dan Kadıköy’e, Tuzla’ya, Kent Konseyleri var. Balıkçı kooperatifleri, sivil idare, kamu kurum ve kuruluşları, STK’lar hepsi birleşti bu alanı korumak için.Kısacası Adalar en önemli yatak, rezerv ve korunma yeri, burayı rahat bırakmamız lazım. Burası oltacılık dışında her türlü ava kapatılmalı. Karşı kıyıları da alan Kadıköy’den Tuzla’ya ve 9 adayı da içine alan yeni bölge tarif edilmeli. Avcılık yapanların tamamının ekipmanları etiketlenmeli, kaçak avcıya göz açtırılmamalı, hayalet ağlar meselesi buraların bir daha konusu olmasın diye özel önlemler alınmalı.  Yapay resifler yapılmalı, yapılmasa bile burası doğal resif kaynağı ve rahat bırakılmalı. Denetimler hem kolluk kuvvetiyle hem de askeri kanaldan yapılmalı. Bunun için sizlerin de onlara destek vermesi gerekiyor.Çok önemli başka bir husus da BOTAŞ boru hattı, Büyükada ve Neandros arasından geçer. Yasa gereği 500 metre kuzey ile 500 metre güneyinde avlanmak, demirlemek yasaktır. Fakat bu boruları yere sabitleyen beton bloklar büyük av teknelerinin ağları ile çekiştirilmek sureti ile yerlerinden sökülüp atılmış durumda.. Bu gidişle biir gün burada bir facia yaşanacak. Çok çok tehlikeli. Buranın da yasak alan içinde olması gerekiyor.Adalarımızı korumamız lazım, tek nefes alanımız ve alanları hem kuşların, hem tabiat varlıklarının hem de tüm deniz yaşamının…YG: Kurbağalıdere’nin temizlenme süreci Adalar Bölgesi’nde nasıl bir etki yarattı?V.N.: Bir de Kurbağalıdere mevzusu var. Son zamanlarda her yerde, her haber kanalında, gazetede duyuyoruz bu Kurbağalıdere’yi. Biriken balçığın Marmara Denizi’ne, sonra Kartal’a ve nihayetinde Ömerli’ye atıldığını takip ettik. Endişe ile takip ettik. Buralara zarar verecek diye dilimiz döndüğünce anlattık. Gazetecilerle, sivil inisiyatiflerle işbirliği yaptık ve hiç değilse Adalar’a dökülmesini önlemeye çalıştık. Neden? İşimiz gücümüz yok mu?Zaten bunca tekne, bunca bilgisizlik, bunca çöp, talan, denize dökülen, derin deşarja verilen milyonlarca galon atık.. yetmezmiş gibi, onu yeterince yaralamamışız gibi ufacık Marmara Denizi’nde az da olsa doğal yapısı, ekolojik önemi, canlıları, Akdeniz’de ve dünyada belki de olmayan kendine özgü gorgonları, mercanları ile yatak olan Adalar’a bu atıkları atmak olmazdı da ondan.. Deniz binlerce canlı, milyonlarca organizma, yaşamın en büyük döngülerinden birinin ev sahibi. Bizim yaşamamızın tek ve yegane ihtiyacı olan oksijen kaynağının %70 – 80  oranında kaynağı ama biz farkında dahi değiliz. Artık kirletmeyelim, talan etmeyelim, tartışmayalım. Ortak akıl yaratalım. Hep beraber korumanın, yaşatmanın yollarını arayalım.Röportaj: Beste Bal(Yeşil Gazete)https://yesilgazete.org

http://www.biyologlar.com/volkan-narci-ile-adalar-istanbul-balik-stoklari-ve-kurbagalidere-uzerine

Türkiye akrep türleri nelerdir ?

Türkiye akrep türleri nelerdir ?

Çok zehirli ( = ölümcül ) olanlar Leiurus abdullahbayrami Yağmur, Koç & Kunt, 2009 (Sarı akrep) : Güneydoğu Anadolu'nun batısında (Gaziantep, Kilis, Hatay, Kahramanmaraş, Mardin, Şanlıurfa) rastlanır. Sarı renkli olup tıbbi müdahale gerektirecek kadar çok zehirli ve ölümcül bir türdür. Türkiye'nin en zehirli (ölümcül) birinci akrebidir. 2009 yılında revize edilmeden önce "Leiurus quinquestriatus" türüne sokuluyordu. Androctonus crassicauda (Olivier, 1807) (Kara akrep) : Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da (Şanlıurfa, Mardin, Diyarbakır, Batman, Elazığ, Malatya, Adana, Mersin) yayılım gösterir. Siyah renkli olup tıbbi müdahale gerektirecek kadar çok zehirli ve ölümcül bir türdür. Eve yakın yaşama eğilimindedir. Türkiye'nin en zehirli (ölümcül) ikinci akrebidir. Zehirli ( = tehlikeli ) olanlar Hottentotta saulcyi (Simon, 1828) (Mardin akrebi) : Mardin, Batman, Şırnak ve Hakkâri. İnsana yakın çevrede yaşar. Mesobuthus gibbosus (Brulli, 1832) (Anadolu sarı akrebi) : Zehri öldürücü değildir; daha çok kusma, sancı, yüksek ateş şeklinde 24 saat kadar süren etkileri görülür. Mesobuthus eupeus (C.L. Koch, 1839) (Doğu sarı akrebi) : Zehri öldürücü değildir; daha çok kusma, sancı, yüksek ateş şeklinde 24 saat kadar süren etkileri görülür. Az zehirli ( = tehlikesiz ) olanlar Compsobuthus matthiesseni (Birula, 1905) (Uzun kuyruklu akrep) : Diyarbakır, Adıyaman ve Kilis Scorpio maurus Linnaeus, 1758 (Kalın kıskaçlı akrep) : Doğu Akdeniz ile Güneydoğu Anadolu bölgelerinde ve Iğdır'da. Halk sağlığı açısından önemsenmeyecek türdür. Iurus asiaticus Birula, 1903 : Mersin, Adana, Niğde Kahramanmaraş ve Adıyaman Iurus kadleci Kovařík, Fet, Soleglad & Yağmur, 2010 : Antalya ve Mersin Iurus kinzelbachi Kovařík, Fet, Soleglad & Yağmur, 2010 : İzmir ve Aydın Iurus kraepelini Ubisch, 1922 : Muğla, Antalya, Mersin, Karaman, Konya ve Isparta Calchas nordmanni Birula, 1899 (Artvin akrebi) : Türkiye'nin en kuzeyde (Artvin ve Erzurum) yaşayan akrebidir. Calchas birulai Fet, Soleglad & Kovařík, 2009 : Güneydoğu Anadolu Calchas gruberi Fet, Soleglad & Kovařík, 2009 : Güney Anadolu NOT: Daha hareketli oldukları geceleri ve sıcakta, sokmaya daha çok isteklidirler. Akrepler, ancak rastgele dokunulduklarında ya da üzerlerine basıldığında, kendilerini tehlikede hissettikleri zamanlarda sokarlar. Yer yatağında uyuyanların uykudaki hareketi yatağa kadar gelmiş olan akrep için savunulması gereken düşmanca bir harekettir. Henüz bağışıklık sistemi yeterince gelişmemiş olan yenidoğanlarda ve alerjik bünyeli çocuk ve yetişkinlerde zehirli ve az zehirli akrep türlerinin sokma yerinin konum ve önemine bağlı olarak her zaman bir risk vardır. Risk altında olanlar daha çok açık alanlarda akreplerin saklandığı taşları ters yüz edip onları açığa çıkararak kendilerini savunmaya sevk eden kişilerdir. Özellikle yaz aylarında piknik yapanların biraz daha dikkatli olmalarında sağlık açısından yarar vardır. Uzmanları dışında akreplerin türlerini tespit etmek ve zehirli zehirsiz diye nitelendirmek kolay olmadığı için akrep sokmalarında ihmal etmeden bir sağlık kuruluşuna başvurmak gerekir. Özellikle Güneydoğu Anadolu'da akrep sokmaları her zaman hayati öneme sahip olup vakit geçirilmeden kesinlikle bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Wikipedia

http://www.biyologlar.com/turkiye-akrep-turleri-nelerdir-

Morfolojik (Fenetik) Tür Tanımı Nedir?

1988 yılında Cronquist, Biyolojik Tür Tanımı'na alternatif olarak bir tanımlama geliştirdi ve türleri şu şekilde tanımladı:

http://www.biyologlar.com/morfolojik-fenetik-tur-tanimi-nedir

Bakterilerin sınıflandırılma şekilleri

Bakterilerin sınıflandırılma şekilleri

Bakteriler morfolojik özellikleri, üreme özellikleri, enzimatik aktiviteleri, nükleer materyal yapısı (Guanin/sitozin oranı) ,gibi pek çok özellikleriyle sınıflandırılmıştır.

http://www.biyologlar.com/bakterilerin-siniflandirilma-sekilleri

Serbest Radikal Nedir?

Serbest Radikal Nedir?

Vücudumuz daimi bir oksidatif stres altındadır. Oksijen vücutta, çiftlenmiş elektronu olmayan iki ayrı atoma ayrılır. Görsel Telif: Sebastian Kaulitzki / Shutterstock.com

http://www.biyologlar.com/serbest-radikal-nedir

Spiroketler

Burgumsu , özel yapılara sahip bakterilerdir. Periplazma kamçıları ve dingil telleri yapıları ile özel bir hareket yeteneğine sahiptir. İnsanda hastalık yapanları Treponema, Borrelia, Leptospira cinslerinde bulunur. Bakteriler arasında DNA genelde sirküler bir özellik gösterirken Borrelia burgdorferi lineer (DOĞRUSAL) bir DNA dizisine sahiptir. Spiroketler ince yapıları nedeniyle ancak karanlık alan mikroskoplarında gözlenebilirler.

http://www.biyologlar.com/spiroketler

"Biyokaçakçılara Göz Açtırmıyoruz" Milli Parklar Genel Müdürlüğü

"Biyokaçakçılara Göz Açtırmıyoruz" Milli Parklar Genel Müdürlüğü

Türkiye'de son 10 yılda 21 ilde tespit edilen 68 vakada 129 biyokaçakçıya 3 milyon 700 bin lira idari para cezası uygulandı.

http://www.biyologlar.com/biyokacakcilara-goz-actirmiyoruz-milli-parklar-genel-mudurlugu

Ege Üniversitesi Tabiat Tarihi Müzesi

Ege Üniversitesi Tabiat Tarihi Müzesi

Ege Üniversitesi Fen Fakültesine bağlı bir Tabiat Tarihi Müzesi kurulması düşüncesi, ilk kez 1963 yılında ortaya atılmış ve 1967 yılında yaşama geçirilmiştir.

http://www.biyologlar.com/ege-universitesi-tabiat-tarihi-muzesi

Sağlık Bakanlığı aşılarla ilgili sorumsuz açıklama <b class=red>yapanları</b> uyardı

Sağlık Bakanlığı aşılarla ilgili sorumsuz açıklama yapanları uyardı

Sağlık Bakanlığı son günlerde yeniden gündeme gelen aşılarla ilgili spekülatif açıklama yapanları sert şekilde uyardı. Aşılarla ilgili hiç bir bilimsel dayanağı olmayan açıklamaların toplum sağlığını tehdit eder hale geldiğini vurgulayan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

http://www.biyologlar.com/saglik-bakanligi-asilarla-ilgili-sorumsuz-aciklama-yapanlari-uyardi

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0