Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 44 kayıt bulundu.

Deniz Kaplumbağaları Hakkında Bilgi

Denizkaplumbağaları yaklaşık 95 milyon yıldan beri dünyamızda yaşamaktadırlar. Ataları, yıllar önce, dinazorların yaşadığı devirde deniz ortamına geçmiş dev kara kaplumbağalarıdır. İlk deniz kaplumbağaları bugünkülere pek benzemiyorlardı. Değişimleri milyonlarca yıl sürmüş ve ayakları yüzgeç şekline dönüşmüş, ağır ve kocaman gövdeleri yassılarak daha hafif ve su yaşamına elverişli bir biçim almıştır. Dinazorlar ve dev kara kaplumbağaları tamamen yok olmuşlardır; bugün ancak müzelerde fosillerini görebilmekteyiz. Fakat denizkaplumbağaları nasıl olduysa yaşamlarını sürdürebilmişlerdir. Bunların yedi değişik türü, dünyamızı çevreleyen sıcak ve ılıman okyanuslarda hâlâ yüzmektedirler. Dişilerin karaya çıkarak yuva yapıp yumurtladıkları kısa devreler dışında, bütün hayatlarını suda geçirirler. Denizkaplumbağaları denizi balıklarla, balinalarla, diğer deniz yaratıklarıyla ve bizlerle paylaşırlar. Ülkemiz sularında bu türlerden sadece iki tanesi yaşar: Sini Kaplumbağası (Caretta caretta) ve Yeşil Kaplumbağa (Chelonia mydas) Kristof Kolomb Yeni Dünya’yı keşfettiği zaman Karaib Denizi’nde milyonlarca denizkaplumbağası bulunuyordu. Kolomb ve onu onu takip eden diğer kâşifler, tüccarlar, sömürgeciler ve korsanlar özellikle bir tür denizkaplumbağasının etinin lezzetli olduğunun farkına vardılar. Bu kaplumbağa tamamen kahverengi olup, boyu 1 metreye, ağırlığı ise 136 kilograma kadar ulaşabiliyor ve kıyıya yakın sığ sularda yetişen deniz otlarıyla besleniyordu. Denizciler bu uysal hayvanı kolayca avlayabiliyorlardı. Onu, kabuğunun üzerine sırt üstü devirip savunmasız hale getirdikten sonra yüzgeçlerini bağlayıp taze ete ihtiyaçları olduğu zaman öldürmek üzere gemilerine götürüyorlardı. Bu kaplumbağa, vücudundaki yağın rengi yediği ottan dolayı yeşil olduğundan “yeşil kaplumbağa” diye isimlendirilmiştir. Otla beslenen tek denizkaplumbağası türüdür. Yüzyıllar sonra günümüzde de yeşil kaplumbağalar hâlâ avlanıp, öldürülmekte ve sayıları gün geçtikçe azalmaktadır. Sini Kaplumbağası (Caretta caretta) Sini kaplumbağası yeşilden biraz daha ufaktır. Ağırlığı 135-180 kilogram arasında değişer. Yengeç ve başka deniz hayvanlarıyla beslenir. Bu kaplumbağa mercan yuvaları ve kayaların yakınında avlanır. Büyük ve kalın kafası, geniş ve kısa boynuyla kolayca tanınabilir. Diğer denizkaplumbağaları gibi, bu da kara kaplumbağalarının tersine başını kabuğunun içine çekemez. Kabuğu bir zırh gibi olmakla beraber, başı ve yüzgeçleri korumasızdır. Bazı köpekbalıkları ve katil balinalar açıkta kalan bu kısımlara saldırabilirler. Fakat sini kaplumbağası iri ve hızlı olduğundan doğal düşmanı çok azdır. Yeşil Kaplumbağa Yumurtuyor Dişi yeşil kaplumbağa, her zaman yuvasını yaptığı kumsala tek başına çıktı. Bir süre önce yakın sularda bir erkek yeşil kaplumbağa ile çiftleşmişti. Artık yumurtlama zamanı gelmişti. Bir yumurtlama mevsiminde üç veya dört kere yumurtlayabilir. Suda ne kadar hızlı ve ortama uyumluysa, karada da tam tersine o kadar yavaş, hantal ve savunmasızdır. Dişi kendisini denizden dışarı zorlukla çekti ve kumsalda gelgit sularının erişemeyeceği kadar ilerledi. Yüzgeçleriyle vücuduna göre bir yuva kazdı. Yuvaya yerleşip arka yüzgeçlerini kürek gibi kullanarak şişe şeklinde bir delik kazdı. Sonra bu deliğe pingpong topuna benzer, beyaz ve kaplı görünümü veren yaklaşık yüz adet yumurta bıraktı. Kaplumbağa, yumurtlaması bittikten sonra yuvayı kumla örtecek ve arkasında traktör izine benzeyen bir iz bırakarak ağır ağır denize dönecektir. Ne yazık ki anne kaplumbağa yumurtalarını ne kadar çok tehlikenin beklediğinden habersiz. Çoğu kez insanlar, yumurtaları meraktan veya yemek için topluyor. Ayrıca köpek, tilki veya kum yengeci yumurtaları yemeye çok meraklı. Bu yüzden kaplumbağaların ürediği kumsallar mutlak koruma altına alınmalıdır. Yumurtadan Çıkan Yavrular Kumsala varan güneş ışınları kuma gömülü kaplumbağa yumurtalarını ısıtır. Yumurtalar yuvanın içinde gelişir ve iki ay sonra çatlamaya hazır hale gelirler. Yavrular burunlarının ucundaki sivri kısım ile yumurta kabuklarını delmeye başlarlar. Bu özel sivri kısım yumurtadan çıkınca kaybolur. Yavrular kabukları çatlatarak kırarlar. Hepsinin yumurtadan hemen hemen aynı zamanda çıkmaları gereklidir. Çünkü yuvadan kaçış işlemini elbirliğiyle yapmak zorundadırlar. Yavru kaplumbağalar başlarının üzerindeki kumu kazmaya başlarlar. Kum, boş kabuklarının üstüne düşerek çukurun içinde yükselmelerine olanak sağlayan basamaklar oluşturur. Birkaç gün içinde yuvanın tavanına varırlar. Derken bir gece veya bir sabah erken saatlerde kumsalda koyu renkli küçük kafalar ve yüzgeçler belirir. Beş santimetrelik yavrular sürünerek denize doğru yol alırlar. Denize Doğru Yarış Kaplumbağa yavruları deniz yönünü denizin pırıltısından hissederler. Suyun üzerindeki parlaklık onları çeker. Yuvadan çıkıp sel gibi akarak denize doğru yarışlarına başlarlar. Hayat dolu ama savunmasız yavrular, kumsal boyunca beceriksizce çabalayıp dururlar. Bunların da anneleri gibi denize varabilmeleri için etrafın tamamen karanlık olması gereklidir. Işık yanan bir ev, araba, sokak lambası varsa yavrular ışığa doğru ilerler ve sonunda hepsi ölürler. Yavruların gece çıkmalarının asıl sebebi ise kızgın güneşten korunmak içindir. Gündüz çıkacak olsalar güneşin kavurucu sıcaklığı onları derhal kurutup öldürecektir. Yumurtadan çıkan yavruların kabukları yumaşaktır ve kendilerini koruma nitelikleri çok az olduğundan pek çok doğal düşmana yem olur: Yengeç orduları onları yakalar veya deniz kuşları toplanıp, küçük kaplumbağaları keskin gagalarıyla yakalayıp kendilerine ziyafet çekerler. Yavrulardan çok azı denize varabilir ve bunların çoğu balıklara yem olur. Yavrulardan ancak bir, iki tanesi hayatta kalır. Yaşamlarının ilk yılını nerede geçirdikleri doğanın çok sayıdaki sırlarından biridir. Örneğin yeşil kaplumbağalar bir yaşına gelip kıyılardaki sığ sularda beslenmeye başlayana kadar hiç ortalıkta görünmezler. Bir yaşındaki yavrular bir yemek tabağı büyüklüğündedirler. Denizkaplumbağaları Nerelerde Yumurtlar? Denizkaplumbağaları dünya çevresindeki geniş, ılıman kuşak içinde yaşarlar. Akdeniz’de olduğu gibi Pasifik ve Atlantik okyanuslarında yaşayan kaplumbağa topluluklarının sayıları da her geçen gün azalmaktadır. Denizkaplumbağalarının başka bir özelliği büyüdükleri zaman yumurta bırakmak için doğdukları kumsallara geri dönmeleridir. Bu kaplumbağaların yumartlamak için binlerce kilometre yüzdükten sonra doğdukları yeri nasıl buldukları bilim adamlarınca halen tam anlaşılamamıştır. Akdeniz’deki denizkaplumbağalarının bir kısmının da sadece Akdeniz’de yaşadığı ve kışladığı sanılmaktadır. Kaplumbağaların bu göç hareketleri “markalama”, yani üzerlerine konan özel işaretler ile ancak izlenebilmektedir. Kaplumbağalar mı? Kaplumbağa Ürünleri mi? Denizkaplumbağaları dünyamızdan hızla yok olmakta. Oysa yok olan bir hayvan türü bir daha hiçbir zaman geri gelmeyecektir. Yok olma sebeplerinden biri de insanların kaplumbağaları çeşitli amaçlarla avlamasından ileri gelmekte. Bazı kaplumbağaların kabuğundan “bağ” denen taraklar, gözlük çerçeveleri, düğme vb. yapılmakta. Çok pahalı olan bu maddeleri artık insanların satması da alması da doğru değildir. Bazı kaplumbağaların derisinden çanta ve pabuç yapılmakta. Bazılarından ise çorba... Kimi yörelerde kaplumbağa kanının bazı hastalıklara iyi geldiği inancı yaygınsa da bunun doğru olmadığı artık anlaşılmıştır. Unutmayın, siz veya çevrenizdekiler yukarıda saydıklarımızı kullanıyorsanız, bu ender hayvanın yok olmasına sebep oluyorsunuz demektir. Kaplumbağa Avı Çok eskiden beri kıyılarda yaşayanlar, ailelerinin beslenmesine katkıda bulunmak için denizkaplumbağalarını avlamışlardr. Bazen tek bir balıkçı bir kaplumbağayı besin olarak kullanmak amacıyla zıpkınlamış; bazen de grup halindeki balıkçılar, soluk almak için su yüzüne çıkan kaplumbağları ağlarla yakalayıp yemek üzere köylerine götürmüştür. Yıllar boyunca denizkaplumbağalarının bol olduğu zamanlarda bu tip avlanmaların kaplumbağa sayısını çok az etkilediği zannediliyordu. Fakat denizkaplumbağasına istek giderek arttı. Ya kaplumbağa avlayıp satarak ya da kaplumbağadan yapılmış ürünler satılarak para kazanılıyordu. Denizkaplumbağası avlamak kazançlı bir iş haline gelmişti. Böylece avcılar kaplumbağaları kimi zaman denizde, kimi zaman da yumurtlamaya çıktıklarında daha yumurtalarını bırakamadan yüzlercesine yakalamaya başladılar. Kaplumbağalar giderek azaldılar ve hemen hemen yok oldular. Ülkemizde yasalar bütün denizkaplumbağalarını koruma altına almış ve kaplumbağa ürünlerinin ticaretini yasaklamıştır. Yine de bu yasaklara uymayan kişiler halen aramızda bulunmaktadır. Trolcüler ve Kaplumbağalar Dünyanın her yerinde ticari balıkçı tekneleri denizlerden yiyecek sağlar. Bu teknelerin bazıları kıyı sularında dolaşıp deniz dibini “Trol” denen büyük ağlarla tarayarak avlanırlar. Deniz dibini tarayarak yapılan bu tarz balıkçılık, balık, karides, mercan yuvalarına çok zarar verdiği gibi, ne yazık ki çoğu zaman Caretta Caretta cinsi kaplumbağalar da tesadüfen bu ağlara yakalanmaktadır. Örneğin, birçok kaplumbağa, karides trolcülerin büyük huni şeklinde ağlarına yakalanıp, karideslerle beraber ağın içinde sürükleniyorlar ve su yüzeyine çıkıp nefes alamadıkları için de boğulup ölüyor. Böylece az sayıda kalan denizkaplumbağaları daha da azalıyor. Bu soruna bir çözüm yolu bulunması gerekmekte. Amerika Birleşik Devletleri’nin güneydoğu kıyılarındaki karides balıkçıları bu konuda yardımcı olmakta ve sadece karidesi içine alıp, kaplumbağanın giremeyeceği şekilde yapılmış yeni ağlar yapmaktadırlar. Yumurtlayacak Yeri Yok Bir denizkaplumbağası Türkiye’nin güney sahillerinin cennet köşelerinden biri olan Side kıyılarında bir kumsala sürünerek çıkar, şaşırır. Bir de ne görür? Kumsalın büyük bir kısmını apartman ve oteller işgal etmiş. Geri kalan dar kumsal şeridinde ise insan kalabalığı vardır. Kaplumbağa tekrar denize açılıp gece geri döner. Bu sefer pencerelerdeki yüzlerce ışık ortalığı aydınlattığından kumsal pırıl pırıldır. Kumsalın bazı yerleri ise beton rıhtımlarla çevrelenmiş ve yükselmiş. Kaplumbağaya artık yumurtlayacak yer kalmamıştır. Kıyının başka bir yerinde başka bir kaplumbağa boş kalmış ufak ber kumsal şeridine çıkıp yumurtlar. Yavrular yumurtalardan çıkma günü gelince ışıklara doğru sürünürler. Fakat vardıkları yer deniz değil, yakındaki bir yolun sokak lambalarının ışığıdır. Ertesi gün yakıcı güneşin altında hepsi ölecektir. Bir zamanlar denizkaplumbağalarının güvence içinde yumurtlamalarına uygun yüzlerce kilometre uzunluğunda kıyılar vardı. Bugün artık her şey değişti. Bu bölüm hazırlanırken Doğal Hayatı Koruma Derneği'nin "Bütün Yönleriyle Denizkaplumbağaları" adlı yayınından faydalanılmıştır.

http://www.biyologlar.com/deniz-kaplumbagalari-hakkinda-bilgi

YAPRAKLARIN GENEL YAPISI

Bitkiler besinlerini üretirken sadece topraktan faydalanmazlar. Topraktaki minerallerin yanında, suyu ve havadaki CO2'i de kullanırlar. Bu hammaddeleri alıp yapraklarındaki mikroskobik fabrikalardan geçirerek fotosentez yaparlar. Fotosentez işleminin aşamalarını incelemeden önce fotosentezde son derece önemli bir role sahip olan yaprakların incelenmesinde fayda vardır. YAPRAKLARIN GENEL YAPISI Hem genel yapı olarak, hem de mikrobiyolojik açıdan incelendiğinde yaprakların her yönüyle en fazla enerji üretimini sağlamak üzere planlanmış, çok detaylı ve kompleks sistemlere sahip oldukları görülecektir. Yaprağın enerji üretebilmesi için ısı ve karbondioksidi dış ortamdan alması gerekir. Yapraklardaki tüm yapılar da bu iki maddeyi kolaylıkla alacak şekilde düzenlenmiştir. Öncelikle yaprakların dış yapılarını inceleyelim. Yaprakların dış yüzeyleri geniştir. Bu da fotosentez için gerekli olan gaz alış-verişlerinin (karbondioksidin emilmesi ve oksijenin atılması gibi işlemlerin) kolay gerçekleşmesini sağlar. Yaprağın yassı biçimiyse tüm hücrelerin dış ortama yakın olmasını sağlar. Bu sayede de gaz alış-verişi kolaylaşır ve güneş ışınları, fotosentez yapan hücrelerin hepsine ulaşabilir. Bunun aksi bir durumu gözümüzün önüne getirelim. Yapraklar eğer yassı ve ince bir yapıya değil de herhangi bir geometrik şekle ya da anlamsız rasgele bir şekle sahip olsalardı yaprak fotosentez işlevini sadece güneş ile doğrudan temas eden bölgelerinde gerçekleştirebilecekti. Bu da bitkilerin yeterli enerji ve oksijen üretememesi anlamına gelecekti. Bunun canlılar için en önemli sonuçlarından biri de hiç kuşkusuz ki yeryüzünde bir enerji açığının ortaya çıkması olurdu. Yapraklardaki özel olarak "tasarlanmış" olan sistemler sadece bunlarla sınırlı değildir. Yaprak dokusunun önemli bir özelliği daha vardır. Bu özellik ışığa karşı duyarlı olmasıdır. Bu sayede ışık kaynağına yönelme, yani fototropizm adı verilen olay gerçekleşir. Bu, saksı bitkilerinde de rahatça gözlemlenen, bitkilerin yapraklarını güneşin geldiği yöne doğru çevirmesine neden olan olaydır. Bitki böylelikle güneş ışığından daha fazla faydalanabilir. Yapraklar bitkilerin hem nükleer enerji üreten santralleri, hem besin üreten fabrikaları, hem de önemli reaksiyonları gerçekleştirdikleri laboratuvarlarıdır. Yapraklarda hayati önem taşıyan bu işlemlerin nasıl gerçekleştirildiğini anlamak için yaprakların fizyolojik yapısını da kısaca incelemek gerekir. Yaprağın iç yapısının enine kesiti alınarak bakılacak olursa dört tabakalı bir yapı olduğu görülecektir. Bu yapılardan ilki kloroplast içermeyen epidermis tabakasıdır. Yaprağı alttan ve üstten örten epidermis tabakasının özelliği, yaprağı dış etkilerden korumasıdır. Epidermisin üstü koruyucu ve su geçirmez mumsu bir madde ile sarılıdır. Bu maddeye kütiküla adı verilir. Yaprağın iç dokusuna baktığımızda ise genelde iki hücre tabakasından oluştuğunu görürüz. Bunlardan iç dokuyu oluşturan Palizad dokuda kloroplastça zengin hücreler, aralarında hiç boşluk bırakmadan yan yana dizilirler. Bu doku fotosentezi yürüten dokudur. Bunun altında bulunan Sünger doku ise, solunumu sağlayan dokudur. Sünger dokudaki hücreler, diğer bölümlerdeki hücrelere göre daha gevşek bir şekilde birbirine kenetlenmiştir. Ayrıca bu dokunun hücreleri arasında hava ile dolu boşluklar vardır. Görüldüğü gibi bu dokuların hepsi yaprağın yapısında son derece önemli görevlere sahiptir. Bu tür düzenlemeler yaprakta ışığın daha iyi dağılıp yayılmasını sağlayarak fotosentez işleminin gerçekleşmesi açısından son derece büyük bir önem taşırlar. Bütün bunların yanı sıra yaprak yüzeyinin büyüklüğüne göre yaprağın işlem yapma (solunum, fotosentez gibi) yeteneği de artar. Örneğin birbirine geçmiş tropikal yağmur ormanlarında genellikle geniş yapraklı bitkiler yetişir. Bunun çok önemli sebepleri vardır. Sürekli ve çok miktarda yağmurun yağdığı, birbirine geçmiş ağaçlardan oluşan tropikal ormanlarda güneş ışığının bitkilerin her yerine eşit ulaşması oldukça zordur. Bu da ışığı yakalamak için gerekli olan yaprak yüzeyinin artırılmasını gerekli kılar. Güneş ışığının zor girdiği bu alanlarda bitkilerin besin üretebilmeleri için yaprak yüzeylerinin büyük olması hayati önem taşımaktadır. Çünkü bu özellikleri sayesinde tropik bitkiler değişik yerlerden, en fazla faydalanacak şekilde güneş ışığına ulaşmış olurlar. Tam aksine kuru ve sert iklimlerde ise küçük yapraklar bulunur. Çünkü bu iklim şartlarında bitkiler için dezavantaj olan asıl nokta ısı kaybıdır. Ve yaprak yüzeyi genişledikçe su buharlaşması, dolayısıyla ısı kaybı artar. Bu yüzden ışık yakalayan yaprak yüzeyi, bitkinin su tasarrufu yapabilmesi için iktisatlı davranacak şekilde tasarlanmıştır. Çöl ortamlarında yaprak kısıtlaması aşırı seviyelere ulaşır. Örneğin kaktüslerde yaprak yerine artık dikenler vardır. Bu bitkilerde fotosentez etli gövdenin kendisinde yapılır. Ayrıca gövde suyun depolandığı yerdir. Fakat su kaybının kontrol edilmesi için bu da tek başına yeterli değildir. Çünkü her ne kadar yaprak küçük olsa da gözeneklerin bulunması su kaybını devam ettirecektir. Bu yüzden buharlaşmayı dengeleyecek bir mekanizmanın varlığı zorunludur. Bitkiler de, fazla buharlaşmayı düzenleyen bir çıkış yoluna sahiptirler. Bünyelerindeki su kaybını, gözenek açıklığının kontrolü ile denetim altında tutarlar. Bunun için gözenek açıklıklarını genişletir veya daraltırlar(porları) Yaprakların tek görevi fotosentez için ışığı hapsetmeye çalışmak değildir. Havadaki karbondioksidi yakalayıp onu fotosentezin oluştuğu yere ulaştırmaları da aynı derecede önemlidir. Bitkiler bu işlemi de yaprakların üzerinde yer alan gözenekler vasıtasıyla gerçekleştirirler. KUSURSUZ BİR TASARIM: GÖZENEKLER Yaprakların üzerindeki bu mikroskobik delikler ısı ve su transferi sağlamak ve fotosentez için gerekli olan CO2'i atmosferden temin etmekle görevlidirler. Gözenek olarak adlandırılan bu delikler, gerektiğinde açılıp kapanabilecek bir yapıya sahiptirler. Gözenekler açıldığında yaprağın hücreleri arasında bulunan oksijen ve su buharı, fotosentez için gereken karbondioksit ile değiştirilir. Böylece üretim fazlalıkları dışarı atılırken, ihtiyaç duyulan maddeler değerlendirilmek üzere içeri alınmış olur. Gözeneklerin ilgi çekici yönlerinden biri, yaprakların çoğunlukla alt kısımlarında yer almalarıdır. Bu sayede, güneş ışığının olumsuz etkisinin en aza indirilmesi sağlanır. Bitkideki suyu dışarı atan gözenekler, eğer yaprakların üst kısımlarında yoğun olarak bulunsalardı, çok uzun süre güneş ışığına maruz kalmış olacaklardı. Bu durumda da bitkinin sıcaktan ölmemesi için gözenekler bünyelerindeki suyu sürekli olarak dışarı atacaklardı, böyle olunca da bitki aşırı su kaybından ölecekti. Gözeneklerin bu özel tasarımı sayesinde ise, bitkinin su kaybından zarar görmesi engellenmiş olur. Yaprakların üst deri dokusu üzerinde çifter çifter yerleşmiş bulunan gözeneklerin biçimleri fasulyeye benzer. Karşılıklı içbükey yapıları, yaprakla atmosfer arasındaki gaz alışverişini sağlayan gözeneklerin açıklığını ayarlar. Gözenek ağzı denilen bu açıklık, dış ortamın koşullarına (ışık, nem, sıcaklık, karbondioksit oranı) ve bitkinin özellikle su ile ilgili iç durumuna bağlı olarak değişir. Gözenek ağızlarının açıklığı ya da küçük oluşu ile bitkinin su ve gaz alışverişi düzenlenir. Dış ortamın tüm etkileri göz önüne alınarak düzenlenmiş olan gözeneklerin yapısında çok ince detaylar vardır. Bilindiği gibi dış ortam koşulları sürekli değişir. Nem oranı, sıcaklık derecesi, gazların oranı, havadaki kirlilik… Yapraklardaki gözenekler tüm bu değişken şartlara uyum gösterebilecek yapıdadırlar. Bunu bir örnekle şöyle açıklayabiliriz. Şeker kamışı ve mısır gibi uzun süre sıcağa ve kuru havaya maruz kalan bitkilerde, gözenekler suyu muhafaza edebilmek için gün boyunca tamamen ya da kısmen kapalı kalırlar. Bu bitkilerin de gündüz fotosentez yapabilmek için karbondioksit almaları gerekir. Normal şartlar altında bunu sağlayabilmek için de gözeneklerinin olabildiğince açık olması gerekir. Bu imkansızdır. Çünkü böyle bir durumda bitki, sıcaklığa rağmen sürekli açık olan gözenekleri yüzünden devamlı su kaybeder ve bir süre sonra da ölür. Bu nedenle bitkinin gözeneklerinin kapalı olması gereklidir.

http://www.biyologlar.com/yapraklarin-genel-yapisi

Büyük Beyaz Köpekbalığı - Carcharodon carharias

Büyük Beyaz Köpekbalığı Nedir? Büyük beyaz köpekbalığı,(Carcharodon carharias),genellikle soğuk kıyı sularında yaşayan,çok büyük ve hızlı yüzücü,yırtıcı bir balık türüdür.Hakkındaki ilk bilimsel araştırma,1554 yılında çıkardığı bir kitaptaki tanım ve çizimleriyle Rönesans dönemi araştırmacılarından Guillaume Rondelet’e aittir.1785’te Carolus Linnaeus çıkardığı katoloğunda (Systema Naturae),bu türü bilimsel olarak Carolus Linnaeus olarak isimlendirmiştir.Yüzyıllar boyu bu yanlış anlaşılmış balık ta Afrika’da yaşayan diğer yırtıcı kediler gibi,birazda popüler medya ve yanlış bilgilendirilen insanlar yardımıyla,bir korku kaynağı oluşturmuştur.Fakat biz burada bu köpekbalığının dünyasını inceleyip,denizler aleminde hakettiği rolü anlamaya çalışacağız. 2- İsimler ve Sınıflandırma Linnaeus’un sınıflandırma sistemi bütün türleri isim üzerinden adlandırır,genel ve spesifik olarak.Linnaeus’un kitabının onuncu baskısı,bilimsel isimler hakkında en eski yayın olarak seçilmiştir,dolayısıyla Squalus carharias büyük beyaz köpekbalığının kabul edilen en eski ismidir.Büyük beyaz köpekbalığı değişik bir genel isim altında olmalıydı,çünkü Linnaeus’tan sonraki bilim adamları farkattiler ki “Squalus” daha birçok değişik köpekbalığı temsil ediyordu.1833’te Sir Andrew Smith “Carcharodon” isminin genel (cenerik) isim olarak verilmesini önerdi,fakat Linnaeus’un verdiği spesifik ismin Sir Andrew’un verdiği genel isimle birlikte kabul edilmesi ancak 40 yıl sonra olabild Büyük beyaz köpekbalığı Lamnidae uskumru köpekbalıkları familyası grubunda yer alır.Bu familyada iki mako ve iki de porbeagle köpekbalığı türü olmak üzere dört tür daha yer alır.Bunların sadece biri shortfin mako,Güney Afrika açıklarında yaygındır.Büyük beyaz köpekbalığı için kullanılan lokal (yerel) isimler dil gruplarına göre değişiklik gösterir.Fakat ingilizce konuşulan ülkelerde “white shark (beyaz köpekbalığı) ismi yaygın olarak kullanılır.Daha az yaygın olarak ta daha eski bir kelime olan “man-eater”(insan yiyici) kelimesi kullanılır.Avustralya’da “white pointer”(beyaz değnek)kelimesi yaygındır.Daha az yaygın olarak ta “white death”(beyaz ölüm).Güney Afrika’da da bu terimler kullanılır,fakat “blue pointer”(mavi değnek) bazı büyük beyazların arkası mavimsi renkte olduğu için veya Britanya ordusundaki askerlere verilen eski bir takma isim olan “tommy” kelimesi de kullanılır.Afrikalıların kullandığı (witdoodshaai)kelimesi daha az kullanılan ingilizce isimlerin birinden gelmiştir. En çok aşina olduğumuz köpekbalıkları büyük beyaz köpekbalığı gibi,torpido benzeri ve diğer köpekbalıkları ile karşılaştırıldığında oldukça kalın,bir gövdeye sahiptir.Büyük beyaz köpekbalığının burnu kısa ve koniseldir.Gözler yuvarlak ve zifiri siyahtır.Dişler özellikle üst çenedekiler küçük testere dizilimsi keskin kenarlardan oluşan oldukça üçgensel bir yapıya sahiptir.İki metreden küçük olan bazı gençler(yetişkin olmayanlar) düz diş yüzeylerine(kenarlarına) sahip olabilirler.Beş solungaç yarığı(yırtmacı) uzundur ve hepsi göğüs yüzgeçlerinin önünde yer alır.Yetişkinlerdeki anal ve ikinci sırt yüzgeçleri neredeyse dikdörtgensel bir yapıya sahiptir ve çok küçüktür.Kuyruk yüzgeci hilal biçimindedir(üst ve alt uçlar yaklaşık olarak aynı büyüklüktedir).Kabaca göze ve pelvis yüzgecine doğru uzanan bir çizgi üzerinde yer alan vücudun üst kısmı siyahtan açık griye değişir.Bunun altında,gövde beyazdır.Taze yakalanmış olanları genellikle zamanla suyun dışında(havada)solan pirinç kaplama renginde bir parlaklık gösterirler.Göğüs yüzgecinin vücuda bağlandığı yerde genellikle siyah bir nokta mevcuttur. Shortfin mako köpekbalığı görünüş olarak büyük beyaz köpekbalığına benzer.Gövde üzerinde ve yanlardaki parlak mavi renkle diğerlerinden farklılık gösterir.(Gövde üzerinde ve yanlardaki parlak mavi ona ait belirgin bir özelliktir).Daha büyük gözleri vardır.Dişleri daha dar ve düz yüzeylidir.Büyüdüğünde 4 metreye kadar ul Şekil 2:177cm olgunlaşmış dişi(Kwazulu-Natal) WHITE SHARK Sistematik Order:Lamniformes Family:Laminidae Genus:Carcharodon Species:carharias 3-Yetişme Ortamı Büyük beyaz köpekbalığı en çok kıta Avrupası sularında görülen ılıman denizlerin yakın kıyı balığıdır.Tropikal kuşaktan tamamen kaçınmak(özellikle büyük olanları),fakat özellikle Orta Amerika,tropikal Güney Amerika ve merkezi Pasifik adaları gibi bazı bölgelerde çok sık ta görülmez.Issız sulardan gelen birçok rapor,bu türün geniş bir alana yayılabilme ve hatta okyanus havzalarını karşıdan karşıya geçebilme yeteneğinde olduğunu gösterir.Büyük beyaz köpekbalıkları çoğunlukla yakın yüzey(üst) sularda bulunurlar,özellikle avlanırken,fakat istisnai bir olayda bir büyük beyaz 1280 metre derinlikte bir oltaya takılmıştır. Büyük beyaz köpekbalığı açısından zengin olarak bilinen bölgeler, muhtemelen bu bölgelerde insanla8spor balıkçıları,denize girenler,akuba dalgıçları,sörfçüler gibi)daha fazla bir etkileşimi yansıtır.Bu bölgeler Kaliforniya,ABD’nin Orta-Atlantik Federe Devletleri,Güney Afrika ve Doğu Avustralya,Yeni Zelanda ve bazı Pasifik adaları gibi yerlerdir. 4-Beyaz Köpekbalığı Ekolojisi ve Korunması Yetenekli olduğu kadar etkileyici de olan beyaz köpekbalığı(diğer deniz canlılarından ayrı)bir ortamda kalamaz.O, karmaşık kuralları olan karşılıklı bir dayanışmanın hüküm sürdüğü deniz canlılarının gerekli bir üyesidir(parçasıdır). Kıyı şeridindeki bütün ekosistemler,güneşin ışık enerjisini yakalayıp,diğer canlıların kullanabileceği bir formda paketleyen fotosentetik organizmalarla başlar.Bu bitkiler çok geniş bir otçul tarafından yenir(bu bitkiler çok geniş bir otçul hayvan kitlesini besler).Bu otçul hayvanlar etçil hayvanlar tarafından yenir(bu otçul hayvanlar etçil hayvanları besler).Bu etçil hayvanlarda daha büyük etçil hayvanlara yem olur.Bu sayede,enerji,besin zincirinin daha uzak noktalarında yer alan,çok daha büyük hayvanlara iletilir(geçer). Enerji,bir beslenme seviyesinden,bir sonraki beslenme seviyesine geçerken,yaklaşık %90’ını kaybeder.Bu nedenle ,her beslenme seviyesi,bir alttaki beslenme seviyesinin ancak 1/10(onda biri)kadar canlı madde içerir.(Bir seviyedeki bütün canlı varlıkların toplam madde miktarı,bir alttaki seviyeye göre 10 kat daha azdır).En yukarıdaki beslenme seviyesinde büyük beyaz köpekbalığı gibi en zirvedeki yırtıcılar yer alır.sayısal olarak çok nadir olmalarına rağmen,bu en zirvedeki yırtıcılar,bütün ekosistemin üzerinde bulunan bir başlıktır.Nerdeyse okyanusta olup biten her şey büyük beyaz köpekbalığını beslemek içindir.Oldukça yakın geçmişe kadar,büyük beyaz köpekbalığının ne kadar yediği hakkında çok az fikir sahibi olduk.Son zamanlarda Kuzey Atlantik’in batısında yapılmış çok önemli bir deney,büyük beyaz köpekbalığının,keskin ısı farklarındaki ortamlarda yüzüşünden kaslarındaki ısı değişimini inceledi.Bu ölçümler temel alınarak yapılan ılımlı bir tahmine göre,45 kilogram balina yağı yemiş yaklaşık 5 metrelik bir büyük beyaz köpekbalığı,1.5 ay başka hiç bir şey yemeye ihtiyacı olmaksızın yaşayabilir.Ortalama bir kütle ve yağ içeriğine sahip olan bir Kuzey deniz Fili yavrusu temel alındığında,bir yavrunun bir büyük beyaz köpekbalığına 3 ay yeteceği tahmin edilmektedir. Sonuç olarak gözüküyor ki,büyük beyaz köpekbalığı çok az bir sıklıkta bu gibi deniz memelileri ile beslenme ihtiyacındadır ve muhtemelen deniz Fillerinin beyaz köpekbalıklarınca ölümü hastalıklar,boğulmalar ve kendi aralarındaki kavgalar gibi sebeplerdeki ölüm oranı oldukça düşüktür. Zirvede bir yırtıcı olmasına rağmen,beyaz köpekbalığının da korktuğu yırtıcılar mevcuttur.1997 yılında Farallon adası açıklarında,bir öldürülen balinanın(Orcinus orca) 10-12 foot(yaklaşık 3-3.5 metre)uzunluğundaki bir beyaz köpekbalığını öldürüp yemesi gözlenmiş ve filme alınmıştır.Bu saldırıdaki öldürülen balina belki kendi yavrularını koruyordu,belki de bu atak tamamen kendisiyle av konusunda rekabet halinde olan bir rakibi devre dışı bırakma vakası idi.Bu gibi aşırı derecede ilgi çeken bazı olayların olmasına rağmen,büyük beyaz köpekbalığını yiyen doğal yırtıcılar nadirdir.Bu güne kadar büyük beyazların en göze çarpan öldürücüleri insanlar olmuştur.Bu türün eti sıkı(sertçe),beyaz ve lezzetlidir.Belki de bundan daha önemlisi,büyük beyazın çenesi ve dişleri nadir bulunan bir ganimet ve hatıra eşyası olarak dünya çapında aşırı derecede gözdedir(değerlidir).Kaliforniya açıklarında her yıl 10-20 büyük beyaz öldürülür.Yakın geçmişte bu rakama erişmedeki pay,büyük ölçüde spor için balık avlayan Kaliforniyalılara ait olmuş çene ve dişleri tutup geri kalanı atmışlardır.Bu günlerde ise,büyük beyazların büyük çoğunluğu ticari balıkçılar tarafından yanlışlıkla tutulmaktadır.Bunların bir kısmı bilimsel araştırma kurumlarına bağışlanmakta,diğerleri de genellikle internet üzerinden açık arttırmayla satılmaktadır.1993’ün ekiminde,Kaliforniya büyük beyaz köpekbalığını korunması gereken canlı türlerine dahil eden ilk Amerikan federe devleti olmuştur.1994’ün ilk gününden itibaren bütün Amerika Birleşik Devletleri sularında büyük beyaz köpekbalığının ticari ve spor amaçlı avlanması yasaklanmıştır.Büyük beyaz köpekbalığının bir parçasını veya tümünü taşıyan herhangi bir gemi Amerika Birleşik Devletleri suları dışında yakalanmış büyük beyaz köpekbalığının bir parçasını veya tümünü taşıyan herhangi bir geminin,Kaliforniya limanına yanaşmasına izin verilmez.İzin verilen yegane yakalamalar,sınırlı sayıdaki ticari balıkların yanlışlıkla yakaladıkları ile bilimsel araştırma ve eğitim amaçlı yakalamalardır. En azından Kaliforniya suları sınırları içinde,büyük beyaz köpekbalığı kanun tarafından korunmaktadır.Fakat Pasifik kıyı şeridi boyunca uzanan diğer sularda,bu muhteşem köpekbalığı tehlikeleri göze almak zorundadır.Büyük beyaz köpekbalığının aşırı derecede sınırlı olan üreme kabiliyeti göz önüne alındığında,bir yok edilme oranı bile,bu türün soyunun tamamen tükenmesi sonucunu doğurması yüksek derecede olasıdır. Kişi,büyük beyaz köpekbalığını korumak için,çok sağlam delillere dayanan bütün tavrını oluşturabilir.Büyük beyaz köpekbalığının deniz ekosistemindeki rolünü tam olarak anlamamamıza rağmen,onun çevresel önemini örnek olarak verebiliriz.Bu hayvanı ahlaksal yükümlülüklerimizden dolayı korumamız gerektiğinden bahsedebiliriz,fakat daima ahlaksal aciliyetler ve öncelikler konusunda bir tartışma söz konusu olacaktır.Muhtemelen okuyucular,büyük beyaz köpekbalığının korunması için ileri sürülen aşağıdaki sade fikri en doyurucu bulacaklardır.Büyük beyaz köpekbalığı,dünyamıza zenginlik,ilgi çekici bir farklılık,efsaneler ve gizemler katan nadir bir yabani hayvandır. 5- Boyut ve Yaş Köpekbalıklarının yaşlanması basit bir proses değildir.Bunun ana sebepleri,büyümenin beslenmeyle olan ilgisi,coğrafi alanı ve bazı türlerdeki erkek ve dişi büyüme oranının,ki yaşla yavaşlar,değişiklik göstermesidir.Araştırmacılar,ağaç tabakalarında olduğu gibi,omurga kemiğindeki kireçlenme tabakasının büyük beyaz köpekbalığının yaşını yansıttığını gösterdiler.Bu temelde Doğu Pasifik büyük beyaz köpekbalıkları 13-14 yaşında 16 ft (4.75m)’ye ulaşırlarken,Kuzey Atlantik köpekbalıklarının aynı uzunluğa 20 yaşlarında ulaşabildiğini bulmuştur. Yeni doğmuş büyük beyaz köpekbalıklarının boyu 109-129cm civarındadır.Büyüklük ve cinsel olgunluk balıktan balığa değişkenlik gösterir.Erkekler yaklaşık 9 yaşlarında,3.5-4.5m boyutlarında olgunlaşır.Dişilerse 12-14 yaşlarında,4.5-6m civarlarındayken olgunlaşırlar.Görülmüş olan en büyüklerin (5m üzerinde)çoğu dişi olmasına rağmen,bugün hala erkeklerin dişilerden daha büyük bir maksimum boyuta ulaşıp ulaşmadığı bilinmiyor.Geçtiğimiz yıllarda birçok doğru olmayan maksimum boyutlar rapor edilmiştir,bir rapordaki on yıllar boyunca tartışılmış olan 36 feet(11m)’lik bir boyutun,aslında 16 feet olduğu fakat yazım hatasına maruz kaldığı düşünülmektedir.Son yıllarda yakalanan en büyük köpekbalığı ölçülmemiştir,fakat araştırmacıların biri Malta diğeri de South Avustralya’dan olan büyük beyaz köpekbalıklarının 7m’den büyük olduğu hakkında çok az şüpheleri vardır.Bu köpekbalıkları 30 yaşına yaklaşıyorlardı.Yakın zamanlarda Gans Bay’da yakalanmış ve Cape Town’daki shark Research Centre’de incelenmiş 6m’lik bir dişinin,bir omurga bandının bir yıla eşit olduğu varsayımıyla,yaklaşık 22 yaşında olduğu tahmin edilmiştir. 6-Üreme ve gelişim Büyük beyaz köpekbalığında döllenme dahilidir ve dişiler yavruları canlı olarak dünyaya getirirler(onlar ovovovipar’dır).Kur yapma davranışları “tam olarak”bilinmez,fakat bilim adamları yaralı bireylerin,erkek erkeğe olan saldırganlığın veya çiftleşmeden önceki erkeklerin dişileri hafifçe ısırmalarının sonucu olduğuna inanırlar.Embriyolar,kendi yumurtalarının bütün sarısını tükettikten sonra,ana içindeki yumurtadan hatta diğer embriyolarla beslenmeye başlar.Büyük beyaz köpekbalığının akrabalarında da görülen bu olayı “intrauterine cannibalism”(döl yatağı yamyamlığı) olarak adlandırılır.Yavrulu dişiler belgelenmemiştir,fakat diğer köpekbalıklarında olduğu gibi,büyük dişiler küçüklerden daha fazla yavru taşırlar.Bir Avustralya dişisi 11 yavruyla bulunmuştur.Gebelik süresinin kesin olarak bilinmemesine rağmen,büyük boyutta olan dişilerde yaklaşık 1 yıl veya daha fazla olduğu tahmin edilmektedir.Cape Town’daki Shark Research Centre(Köpekbalığı Araştırma Merkezi)’nde çalışan Dr. Leonardo Compago çok sayıda değişken ve bilinmeyeni de göz önünde bulundurarak,ortalama bir dişinin üreme potansiyelini izlemiştir.15 yaş ve 5 metrede olgunlaşan 30-31 yaşlarında 7.2m’lik maksimum boyuta ulaşan doğumdan sonraki bir yıllık dinlenme süresiyle birlikte her 3 yılda ortalama olarak 9 yavru doğuran ortalama bir dişinin,ölümünden önceki seneye kadar 45 yavru dünyaya getireceği tahmin edilmiştir.Bununla beraber,doğal ölümler,nispi sağlık ve çiftleşme mevcudiyeti gibi nedenlerle,dişilerin çoğu,özellikle insan etkisinin çok fazla olduğu bölgelerde,muhtemelen daha az yavru dünyaya getiriler. Bazı araştırmacılar büyük beyaz köpekbalıklarının,ılıman denizlerin kıyı sularında,kendi kendini soyutlamış yavrusunu beslemeyen dişiler tarafından dünyaya getirildiğine ve daha sonra büyüdükçe daha geniş sıcaklık ortamlarına adapte olduklarına inanırlar.Bu da büyük köpekbalıklarının açık okyanus alanlarına doğru açılmayı göze alabilmelerini sağlayan ve tropikal orta-okyanus adalarında görülmelerini açıklayan bir teoridir.Bilim adamları genç büyük beyaz köpekbalıklarının (iki yaş veya daha küçük) bilinen dağılımları ve büyüme tahminleri sonuçlarından yola çıkarak,su sıcaklıklarına karşı toleranslarının gelişimine kadar,coğrafi olarak dar sıcaklık değişimli alanların içine sınırlandırabileceklerine dikkat çekmişlerdir. 7-Yiyecek ve Beslenme Alışkanlıkları Büyükbeyaz köpekbalığının zirvede bir yırtıcı olduğu,denize çıkışı olmayan bölgelerde yaşayan insanlar arasında bile bilinir. Bu yaratığın sırf görünüşü , gücü ve korku veren çeneleri böyle bir gözlemi gerekli kılar. Fakat sürpriz bir şekilde, beyaz köpekbalıkları aynı zamanda leş ve çöp süpürücülerdir (yiyicileridir). Araştırmacılar şu aşağıdaki şeyleri mide içeriklerinde bulmuş ve kayıtlara geçirmişlerdir:Sardalya’dan mersin balığına kadar her çeşit ve büyüklükteki kemikli balıklar, diğer daha büyük köpekbalığı dahil kıkırdaklı balıklar, deniz kaplumbağaları, sümsük kuşu martı ve penguenler dahil çeşitli kuşlar, yunus, domuzbalığı, fok, ölü balina gibi deniz memelileri,abalon, diğer deniz salyangozları, kalamar,supya, denizyıldızı,yengeç dahil çeşitli omurgasızlar. Fok kolonilerinin bulunduğu alanlarda,3 m. ve daha büyük boyutlardaki büyük beyaz köpekbalıkları,çoğunlukla balıktan oluşan diyetlerini gözle görülür bir şekilde foklara doğru kaydırırlar.Jackass penguins zaman zaman ısırılmalarına rağmen çok nadiren büyük beyaz köpekbalığının midesinde görülmüştür.Özellikle önemli beslenme alanları Bird Island(Kuş Adası),Doğu Cape,Pyer ve Robben Adaları,Batı Cape gibi yerlerdir.Bununla beraber,büyük beyaz köpekbalığı,fokların bulunmadığı veya çok nadir olduğu tropikal alanlarda,kemikli balıkları diğer köpekbalıkları ve deniz memelileriyle çok rahat bir şekilde hayatta kalma yeteneğine haizdir.Şu noktaya dikkat etmekte yarar vardır ki,uzmanlaşmış bir yırtıcı,bir alanda bulabildiği bir tercihi başka bir alanda bulamayabilir,dolayısıyla büyük köpekbalıkları deniz içinde yüzen neredeyse her şeyi pusuya düşürme veya yakalama yeteneğine sahiptir. Büyük canlı fokların büyük beyaz köpekbalıklarının en zor avları arasında olduğu düşünülmektedir.Bu foklar,onları tamamen suyun dışına fırlatabilen, “ısır”ve “bırak” taktiğiyle,genellikle yüksek hızla ani bir hamleyle öldürürler.Bu eylem bilim adamlarınca savunarak öldürme olarak nitelendirilir,bir başka deyişle,köpekbalıkları bu sayede kendilerini,korku ve heyecan içindeki yaralı bir hayvanın diş ve pençelerinden korurlar.Güney Afrika açıklarında,penguenlerin bu şekilde defalarca havaya fırlatıldıkları görülmüştür.Bu davranış şekli,gerçek bir beslenme çeşidinin bir parçası olmasından çok,avıyla oynama veya avını test etme amacına yönelik olabilir.Yaralı,ölmek üzere olan av,köpekbalığı tarafından yeterince zayıf hale düşene kadar kuşatma altında tutulur ve en sonunda tüketilir. 8- Yaşayan(hala var olan)Fosil Akrabalar Yaşayan büyük beyaz köpekbalığı Carcharodon cinsi içinde sınıflandırılan beş türden biridir.Diğer dördünün nesli tükenmiştir.Şu andaki araştırmacılar inanırlar ki bugünkü büyük beyaz köpekbalığının en eski atası kabul edilen bir tür,Carcharodon landanensis,Paleocene çağında (65-57 milyon yıl önce) ortaya çıkmış ve yaklaşık aynı çağlarda bu kökten iki değişik grup(sülale,soy,nesil)oluşmuştur.Bugünkü yaşayn büyük beyazın da içinde bulunduğu birinci grup,göreceli olarak daha küçük olan C. landanensis(2-3m uzunluğundadır)ile bağlantısı (akrabalığı)olan orta dereceli fosil türlerine sahiptir.Ayrı bir cins olarak kabul edilen ikinci grup,Carcharocles,bazı araştırmacılara göre,izleri yaklaşık 50 milyon yıl öncelerine kadar gelen devasa akrabaları da kapsar.Bu kocaman köpek balıklarının evrimi vücut büyüklüğünün artmasıyla karakterize edilmiştir ve oldukça yakın zamanlara kadar yaşamış olabilir. Modern büyük beyaz köpekbalığı yaklaşık 20 milyon yıl önce Miyosen çağlarda evrim geçirmiştir(evrimleşerek bugünkü halini almıştır).Aynı zamanlarda,ikinci paralel gruptan (sülaleden) gelen (evrimleşmiş olan)Carcharodon megalodon ve C.angustidens isimlerini verdiğimiz çok daha büyük diğer iki kardeş tür dünya denizlerinde varlığını sürdürüyordu.Peru’da C. megalodon’a ait 17cm uzunluğunda dişler bulunmuştur.Bu bize gösterir ki,bu tür 13m veya daha büyük bir uzunluğa ve yaklaşık 20 ton ağırlığa erişmiştir.Bu dev yırtıcı,en azından büyük boyutta olanları muhtemelen çoğunlukla balinalarla beslenmiştir.Bazı araştırmacılar,balinaların evrimleşip,kutup sularında bol miktarda bulunan planktonlarla beslenmek için bu sulara doğru göç etme eğilimi göstermesinin bu köpekbalığı türünün neslinin tükenmesine neden olduğunu varsayalar.Bu dev köpekbalıklarının değişik sıcaklıklara adapte olamaması ve buzlu sulara göç eden balinaları takip edememesi,ana yiyecek kaynağını yılın büyük bir bölümü için kaybetmesi sonucunu doğurmuştur. Güney Afrika’da Carcharodon’un üç türünün fosilleşmiş dişleri bulunmuştur.Uloa yakınlarındaki KwaZulu-Natal’daki Miyosen tortusundan anlaşılmıştır ki modern büyük beyaz köpekbalığı C.angustidens’e ait olan fosil dişler 15 milyon yıllıktır.Daha büyük C.angustidens’lerin 15cm’yi bulan dişleri,Kwa-Zulu-Natal bölgesinde,Doğu Cape’deki Eocene yatağında ve Namibya’da bulunmuştur.Pürtüksüz dişlere sahip olan(Otodontidae familyası)Paleocene devasa köpekbalıklarına başka bir yakın grup ta Carcharodon türüyle paralel olarak evrime uğramış ve bugün hayatta olan porbeagle köpekbalıklarının (Lamna cinsi)oluşumuna yol açmıştır. 9- İnsana Karşı Saldırılar İnsanın en büyük korkularından biri,yabani bir hayvan tarafından canlı canlı yenmektir.Muhtemelen büyük beyaz köpekbalığı endişelerinin esrarı,büyük ölçüde onun uzun zamanlar boyunca sadece bu amaçla insanlara saldırması olmuştur. Rapor edilen büyük beyaz köpekbalığı saldırıları,öteki köpekbalığı saldırılarından daha fazladır.Bununla beraber rapor edilmiş bütün köpekbalığı saldırılarının %80’i büyük beyaz köpekbalıklarının nadir olduğu tropikal bölgelerde meydana gelmiştir.Bu bölgelerdeki ataklardan genellikle çekiç balıkları (bir tür köpekbalığı) ve requiem köpekbalığı sorumlu tutulmuştur.Gerçekten de Durban’daki Oceanographic Research Institute’un(Okyanus Araştırmaları Enstitusu)eski yöneticisi Dr.Davies daha1964’lerde Güney Afrika’da 7 tehlikeli türden bahsetmektedir.Bugün hala köpekbalığı saldırılarından daha fazla insan boğulmalar,arı sokmaları,şimşek çarpmaları veya yılan sokmaları gibi nedenlerle yaralanır veya ölür.Buna rağmen,büyük beyaz köpekbalıkları su içinde insan için tehlikelidir ve bazı bölgelerden diğer bazı bölgelere göre daha fazla saldırı olayı rapor edilmiştir. Amerikalı araştırmacılar 1926’dan 1991’e kadar bütün dünya çapında vuku bulmuş 115 büyük beyaz köpekbalığı saldırısı belgelemişlerdir.Güney Afrika açıklarında,altısı ölümle sonuçlanan,29 saldırı meydana gelmiştir.Güney Afrika’da 1940’tan bu yana toplam olarak 28’i ölümle sonuçlanan 89 köpekbalığı saldırısı rapor edildiği düşünüldüğünde,bu saldırıların bazılarının diğer türler tarafından yapıldığı sonucuna varılabilir. Niçin Büyük Beyaz Köpekbalıkları Tehlikelidir? Bazı popüler iddiaların tersine,biz karada yaşayanlar,okyanus ortamına doğal olarak uyamadığımız için bu büyük,hızlı,yırtıcılar insanları potansiyel av olarak görürler ve bu yüzden tehlikelidir.Aynı zamanda,sudaki, insanlara,takip edilip dışarıya atılması gereken bölgesel işgalciler olarak kabul ettikleri için de tepki gösterebilirler.Bu teori büyük beyaz köpekbalıklarını atfedilmiş,kurbanların hayatta kaldığı,tek ısırıklı saldırıları da muhtemelen açıklar.Özellikle geçmiş dönemde bir kısım film ve kitapta yapılan bazı sansasyonel köpekbalığı tasvirleri içimize korku salmak için çılgınca bir yok etme ve intikam alma karalılığı içinde olan nefret dolu canavarlar çizmiş ve onun doğal yırtıcı davranışlarını çarpıtmıştır.Hiçbir şey hakikatten öteye gidemez. 10- Denize Girenler,Sörfçüler ve Dalgıçlara Tavsiyeler Bütün önlemlere rağmen,olası bir saldırı durumunda bilinmesi gereken birkaç şey vardır. 1-En önemli şey kanı mümkün olduğunca çabuk durdurmaktır.Kol bacak gibi uzuvlardaki yaralarda çok ta fazla sıkı olmamasına dikkat ederek,sıkıca bir sargı sarılması kanı durdurmaya yardımcı olacaktır.Yumuşak ve esnek herhangi bir şeyi(kumaşı)sıkıştırıp bandaj olarak yara üzerine yerleştirin.Yaralıyı hareketsiz ve mümkün olduğunca sıcak tutun,küçük ve önemsiz bir yara gibi bile gözükse hemen tıbbi acil yardım çağırın. 2-Denize girenlerin veya sörfçülerin büyük ve önemli yaralanmalarında,yaralıyı kum üzerinde denize paralel bir şekilde yatırıp başa doğru kan akışını desteklemek için ayaklarını yukarıya kaldırın.Yaralıyı başı su tarafına gelecek şekilde yatırmayın.Gerekirse yaralının nefes almasına yardımcı olun. 3-Tıbbi yardımın gelmesini beklerken,yaralıyla rahatlatan bir edayla konuşarak onu sakin ve ayık tutun.Yaralıyı hastaneye yetiştirmek amacıyla sahilden uzağa veya bir araca taşımaya teşebbüs etmeyin.Bu yaralıyı şoka sokabilir. 4-Vücut iç sıcaklığını düşürüp yaralıyı şoka sokmasına yardım etme ihtimali olduğundan,hiçbir içecek özellikle alkollü içecek vermeyin.Yaralının dudaklarını ıslatmak amacıyla su kullanılabilir. 11- Kaynaklar: Weidnfield & Nicolson, London, 222pp. Cliff, G., S.F.J. Dudley & B. Davis. 1989. Sharks caught in the protective gill nets off Natal, South Africa. 2. The great white shark, Carcharodon carcharias. S. Afr. J. Mar. Sci., 8:131-144. Compagno, L.J.V. 1981. Legend versus reality: the Jaws image and shark diversity. Oceanus 24 (4); 5-16 -1984. Sharks of the World. FAO Species Catalogue, vol. 4,2 parts, Rome. -D.A. Ebert & M.J. Smale. 1989. Guide to the Sharks and Rays of Southern Africa. Struik Publishers, Cape Town, 160pp. Condon, T. (ed.). 1991. Great white Sharks - a Perspective. Underwater, no.17. Ihlane Publications, Durban: 1-130. Cousteau, J. -Y. & P. Coustea. 1970. The Shark: Splendid Savage of the Sea. Doubleday & Co., Garden City, 277 pp. Davies, D.H. 1964. About Sharks and Shark Attack. Shuter & Shooter, Pietermaritzburg, 237pp Ellis, R. & J.E. McCosker. 1991. Great White Shark. Stanford University Press, Harper Collins, New York, 270pp. Sibley, G. et al (eds.). 1985. Biology of the white shark. Mem. So. Calif. Acad. Sci. 9, 150pp Smith, M.M. & P.C. Heemstra (eds.). 1986. Smiths’s Sea Fishes. Macmillan South Africa, Johannesburg, 1047pp. Springer, V.G.& J.P Gold. 1989. Sharks in Questions. Smithsonian Institution Press, Washington, D.C., 187pp. Van der Elst, R. 1986. Sharks and Stingrays. Struik Publishers, Cape Town, 64 pp. Not:Alıntıdır ayrıca karakter sınırlaması olduğu için parça parça yollayabildim kusura bakmayın arkadaşlar

http://www.biyologlar.com/carcharodon-carhariasbuyuk-beyaz-kopekbaligi

Örümcek Ağının Özellikleri

Örümcekler günümüz teknolojisinin bile çözemediği inanılmaz canlılardır. Örümcek ağının çok özel nitelikleri olan sağlamlık ve esneklik bugüne kadar taklit edilemedi. Aynı çaptaki bir çelik telden iki kat daha güçlü olan bu doku ne kadar çekilirse çekilsin orijinal durumuna dönecek kadar esnektir. Örümcek ağları kendine yüksek hızla çarpan nesneleri yırtılmadan esneyerek frenler. Tekrar gerisin geriye yaylanmadığından nesne ters yöne fırlamaz, yapışır kalır. Örümcek ağının esneme kapasitesi bugün yapay olarak üretilmiş en iyi telin neredeyse dört katıdır. Bu maddeyi yapay olarak elde etmeyi hala başaramayan bilim insanlarının örümcek çiftliği kurup, örümcekleri sağarak, ipliklerini aldıklarını biliyor muydunuz? Yaklaşık 2,5 santimetre boyundaki bu örümceklerden günde hayvan başına 320 metre (yaklaşık 3-5 gram) iplik elde ediliyor ve bu iplikler ABD ordusuna kurşun geçirmez yelek yapmada kullanılıyor. Dünyada 34 bin örümcek cinsi tespit edilmiştir. Yani her cins örümcek farklı özellikler taşır. Örümceklerin hepsinde zehir bezleri vardır, ama karadul örümceği, kahverengi örümcek gibi çok az türü insana zarar verebilir. Dünyanın en büyük örümceği ise Güney Amerika’nın kuzey kısmında yaşayan ‘Goliath Trantula’ isimli dev örümcektir. Erkeğinin bacağının boyu 25 santimetreyi bulur. Kurbağaları, kertenkeleleri, fareleri ve hatta küçük yılanları yakalayıp yiyecek kadar güçlüdür. Örümcekler, diğer böceklerden farklı olarak sekiz bacağa ve sekiz göze sahiptirler. Büyüme safhasında bir bacak kırılırsa yerine yenisi gelebilir. Vücutları iki parça olup arka kısmındaki bezlerden ağ üretimi başlar, buradaki çok ince deliklerden sıvı ve damlalar halinde verilen ağ malzemesi dışarı çıkar çıkmaz donar. Örümcek ağının her tarafı yapışıcı değildir. Kurban ağa yakalanınca yapışkan kısmı bildiklerinden kendileri de ağa yakalanmadan onun yanına kadar giderler. Örümcek ağını amacına göre farklı şekillerde örer. Ağdaki ipliklerin de cinsleri yerlerine göre farklıdır. Yumurtaların sarmalanması için ürettiği yumuşak iplik onu aynı zamanda bir uçurtma gibi uçurabilir. Ağın ana yapısı, dairesel kısımları, avı yakalayacak kısmı için elastikiyetleri ve sağlamlıkları farklı ipler üretir Örümceklerin birçok türünde erkeğine göre 4 - 5 kat büyük olan dişinin çiftleştikten sonra erkeğini yediği doğrudur. Ancak bu erkeklerin bir gecelik zevk uğruna katlandıkları bir sonuç değil, kendi nesillerini devam ettirebilmek, kendi evlatlarını ürettirebilmek için kendilerini dişiye kurban etmeleridir

http://www.biyologlar.com/orumcek-aginin-ozellikleri

Harvard'da geliştirdiği yöntemlerle sağlığın geniş kitlelere ulaşmasını sağlıyor

Harvard'da geliştirdiği yöntemlerle sağlığın geniş kitlelere ulaşmasını sağlıyor

Prof. Utkan Demirci;Harvard'da geliştirdiği yöntemlerle sağlığın geniş kitlelere ulaşmasını sağlıyorHarvard Tıp Fakültesi'ne bağlı MIT Sağlık Bilimleri ve Teknoloji bölümünde profesör olan Utkan Demirci, dünyayı değiştirecek 35 bilim adamı arasında gösteriliyor. Alanındaki cep telefonu ile ELISA yapabilen ilk yumurtalık kanseri idrar testini geliştiren Prof. Utkan Demirci, Medical Tribune Türkiye Yayın Koordinatörü Zuhal Demirarslan’ın sorularını yanıtladı.MT: Dünyayı değiştirecek ilk 35 bilim adamından biri olarak gösteriliyorsunuz. Siz kendinizi nasıl tanımlarsınız?Harvard Tıp Fakültesine bağlı Harvard-MIT sağlık bilimleri ve Teknoloji bölümünde profesörüm. Mikroteknolojilerin sağlık üzerine uygulamaları üzerine çalışan 30 kisilik dinamik bir araştırma grubunu yönetiyorum. Teknoloji Review Magazin MIT bazlı bir dergi. Her sene dünyadaki başarılı bilim adamları arasından 35 yaşın altındaki 35 kişiyi bilime katkılarına bakarak seçer. Geçmişte TR35'a seçilmiş bir çok kişinin başarılı işler yapmaya devam ettiğini, kilit noktalarda hem bilimde hem yönetim seviyesinde hatta bazılarının politikada devam eden pozitif etkilerini görüyoruz. Ben de onların izinden gitmeyi hedefliyorum.MT: Nano teknolojiden ve bunun sağlıkta nasıl uygulandığından bahsedebilir misiniz?Bir mikrometre, bir saç telinin yüzde biri kalınlığına karşılık geliyor. Vücudumuzdaki hücreler de mikrometre boyutundalar. Hücrelerin içinde gerçekleşen molekül seviyesindeki reaksiyonlar ise nanometre boyutunda gerçekleşiyor. Bizim hücrelerde neler olduğunu daha kolay anlayabilmemiz için hücrelerin boyutuna inmemiz gerekiyor.Kısaca özetlemek gerekirse, çuvaldızla dantel oya işlenmez. Küçük boyuttaki olayları öncelikle anlayabilmek ve kontrol edebilmek için o boyutlarda teknolojileriniz olması gerekiyor. Nanoteknoloji bu bağlamda ince dantel iğnesidir. Bu iğne ile hücrelerin fonksiyonlarını irdelemek imkanını buluyoruz. Buradan öğrendiğimiz kazanımlar, bizim sağlıkta bu bilgileri nasıl kullanabileceğimiz konusunda bize ipuçları sunuyor.MT: Yumurtalık kanserinin erken teşhisi için geliştirdiğiniz idrar testini anlatabilir misiniz? Bu çalışmaya nereden yola çıkarak başladınız?Yapmaya çalıştığımız işler, kolay, pahalı olmayan yöntemleri kullanarak, yatağın başucunda ya da Afrika'da bir dağın başında çalışabilecek testleri daha büyük bir çoğunluğun hizmetine daha kolay bir şekilde sunabilmek. Bunun için araştırma labaratuvarlarında binlerce lira değerindeki cihazlarla yapılan testleri, biz cep telefonuyla,ucuz ve tek kullanımlı atılabilir testler haline getirmeye çalışıyoruz. Yumurtalık kanseri idrar testi bu çalışmalarımızdan biridir ve alanındaki cep telefonu ile ELISA yapabilen ilk örnektir. Amacımız herkesin ucuz ve kolay erişimini sağlamak, bu sayede geniş kitlelere sağlığın ulaşmasına katkıda bulunmak.MT: Sizce bu test yumurtalık kanserinden ölümleri engelleyecek mi? Maliyeti ile ilgili bilgi verebilir misiniz?Ölümleri engelleyecek demek yanlış olur. Zira diagnostic testler, hastalığın tesbitine yöneliktir. Tabi ki kanserde erken teşhisin tedavi üzerindeki etkileri biliniyor. Bu açıdan bakarsak mutlaka pozitif katkıları olacaktır. Evde kolayca uygulanabilirlik esas amaç burada. Fiyatının on lirayı geçmemesini esas almak gerekir.MT: Tıp dünyasından bu testle ilgili size geri dönüşler nasıl?Bu testi değişik hastalıklar için de uygulamak mümkün. Özellikle ELISA testlerinin kullanıldığı birçok hastalıkta etkili olabilecek bir test. Bu testin birçok başka alandaki uygulamalarına ilgi de var.MT: Yalnızca erken teşhiste mi kullanılacak yoksa yumurtalık kanseri olan hastalarda da faydası olacak mı?Özellikle yumurtalık kanserinde erken teşhisten çok hastalığın geri gelmesini monitör etmede kullanılan bazı biyolojik işaretlerin izlenmesinde etkili olabilir. Baktığımız moleküller buna işaret eden moleküller. Özellikle yumurtalık kanserinde yeni ve daha net sonuçlar veren moleküllerin keşfedilmesi için dünyanın birçok yerinde araştırmalar devam ediyor.MT: Nano teknoloji ile geliştirdiğiniz çiplerin başka hangi sağlık uygulamaları var?Özellikle bulaşıcı hastalık alanlarında etkili uygumaları olduğunu görüyoruz. Örneğin ameliyat geçirmiş hastalarda, hastaneden gelebilecek enfeksiyonların tesbitinde, bunun yanı sıra idrar yolu enfeksiyonlarında da etkili olabileceğini görüyoruz.MT: Bu uygulamaların (yumurtalık kanseri idrar testi de dahil) ne zaman kullanıma sunulacağını düşünüyorsunuz?Bu konuda çalışmalarımız devam ediyor. Türkiye'de Koek Bioteknoloji bu testlerin geliştirilmesi için çalışmalarda bulunuyor.MT: Sizce gelecekte nano teknoloji ile ilgili neler bekliyor bizleri?Biyoteknoloji ve bunun nano-boyutta uygulamaları çok geniş ve çok yeni bir alan. İleride biyoloji biliminin bizim anladığımız kısmının genişlemesinde ve daha kesin ve daha net temel kurallara oturmasında bu tarz yeni teknolojilerin rolü büyük olacak.MT: Kendi labaratuvarınızda çalışıyorsunuz, ekibinizde Türk hekimler ya da Türk çalışanlar var mı?Türkiye'den çok sayıda lisans ve üstü seviyede öğrencim oldu. Sayıları 100'e yaklaşmıştır. Doktorasının bir kısmını benimle yapan Türkiye'den derecesini alacak yaklaşık 5 öğrencim oldu. Ayrıca, Türkiye'den lisans eğitimini almış, şu anda doktora üstü çalışmalarını benim labaratuvarımda sürdüren 10'a yakın öğrencim var. Bunun yanı sıra Türkiye'den TUBITAK ya da Fullbright Türkiye desteğiyle labaratuvarımıza gelen profesörler de oldu. Beni en çok sevindiren ise Türkiye'de lisans eğitimleri esnasında labaratuvarıma yazları gelip araştırmamıza katkıda bulunan öğrencilerimin şu anda dünyanın her yerindeki değerli üniversitelerde doktora çalışmalarına devam etmesidir. En önemlisi ise doktora üstü çalışmalarını benimle sürdüren öğrencilerimin bazılarının, labaratuvarlarını kurarak araştırmalarına devam etmesi. Sizin aracılığınızla öğrencilerime araştırmama olan katkılarından dolayı teşekkür etmek isterim. Başarılarıyla bizi gururlandırıyorlar. Onların başarıları ülkemizin başarısıdır, gelecekte bizi en iyi şekilde temsil edeceklerine hiç şüphem yok.MT: Türkiye'de ortak çalıştığınız kurumlar var mı? Varsa ortak hangi projelerde çalışıyorsunuz?Türkiye'de bir çok üniversite ile beraber çalıştığımız hocalarımız oldu. En son yaptığımız çalışmalar ise Dr. Selçuk Kılınç ile beraber ince bağırsak transplantasyonundaki kök hücre çalışmalarıydı. Biz daha çok bu hocamızın yaptığı bu çalışmaların sonuçlarının incelenmesi konusunda fikir alışverişinde bulunduk. Bu konuda özellikle sayın milletvekilimiz Prof. Dr. Cevdet Erdol hocamızın desteklerini de burada belirtmek isterim. Türkiye'de bir kök hücre merkezi kurulmamış olsaydı, bu çalışmalar mümkün olmayacaktı. Buradaki sonuçları da önümüzdeki yıl içerisinde bilimsel bir makale olarak paylaşacağız.MT: Şu anda labaratuvarınızda üzerinde çalıştığınız projelerden bahsedebilir misiniz?Labaratuvarımızda 30'a yakın araştırmacı çok farklı projelerde çalışıyor. Temel olarak üzerinde çalıştığımız konular hücreleri ve onların mikro-çevresini kontrol eden teknolojiler üretmek üzerine kurulu. Amacımız bu teknolojileri kullanarak daha hızlı, daha ucuz ve etkili sistemler geliştirerek, hastalıkları zamanında ve inceden yakalayıp, zamanında tedavilerine imkan sunmak.MT: 2012 EMBS başarı ödülü aldınız.Bu ödülden bahsedebilir misiniz. Hangi çalışmanızla bu ödüle layık bulundunuz?Tibbi içerikli mikro ve nano teknolojilerin gelişimine yaptığım bilimsel katkılardan dolayı verilmiş bir ödül. Bu pozitif değerlendirmelere nail olmuş olmak sevindirici. İnşallah devamı gelir ve yaptığımız işlerin insanlara hizmeti olur.MT: Bundan sonraki hedefleriniz neler?Hayatta hep kısa ve uzun vadeli hedeflerim oldu. Kısa vadede akademik çalışmalarıma devam etmek istiyorum. İnsan sağlığı için önemli problemlere mühendislik bakış açısını uygulayarak ucuz, basit çözümler getirmeye devam etmek istiyorum. Bunun için labaratuvarımızda her zaman yetenekli öğrencilere ihtiyacımız var. Türkiye'den labaratuvarımıza katılıp araştırmamıza katkıda bulunmak isteyenlere her zaman kapımız açık. Son zamanlarda gördüğüm bir gerçeklik de labaratuvarda üretilen teknolojilerin insanların kullanımına sunulması için iş yine bize düşüyor. Bunun için Türkiye'de Koek Bioteknoloji ile çalışmalara başladık. ABD'de de benzer şirketleşme çalışmalarına destek veriyoruz. Teknolojiler ürün haline gelmediği sürece insanların yararına ve hizmete dönüşmeleri mümkün olmuyor.Uzun vadede amacım ise yıllar boyunca kazandığım pozitif birikimlerimi Türkiye'de bilimin ve sanayinin gelişimine katkılar yapabilmek için kullanabilmek. Bunun yanı sıra ülkemizde bilim ve eğitimle ilgili politikalara ihtiyaç var. Özellikle ülkemizde herkese, özellikle genç kızlara, eşit eğitim fırsatları sağlayabilecek projelere ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bu alandaki sosyal sorumluluk içeren projelere katkıda bulunabilmek isterim. Bu konularda katkıda bulunabileceğim imkanlar doğarsa ülkemde görev yapabilmek en büyük dileğim. Eğer bunu başarabilirsem kendimi birşeyler başarmış atfedeceğim.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/harvardda-gelistirdigi-yontemlerle-sagligin-genis-kitlelere-ulasmasini-sagliyor

Ortak atadan türeyiş

Geçiş fosilleri ve geçişi kanıtlayan diğer göstergeler Ortak atadan türeme düşüncesi ilk olarak sıralı bir biçimde tabakalaşmış kayalarda bulunana fosillerdeki sistematik değişikliklerin gözlenmesiyle oluştu. Bugün bu gibi tabakaların bazılarının birkaç kilometre kalınlıkta olabildiği ve 2.7 milyar yıllık bir birikime karşılık geldiğini biliyoruz. Zaman içinde geriye doğru gidildikçe fosiller günümüzdeki türlere daha az benziyor ve pek çok farklı tür tek bir türe indirgenebiliyordu. Ancak Darwin zamanında paleontoloji bilimi daha emekleme dönemindeydi ve tabakalaşmış kayaların çoğu ya hiç çalışılmamış, ya da yetersiz çalışılmıştı. Bu yüzden geçiş türü fosilleri eksikti ve bu Darwin’in endişelendiriyordu. Yaratılışçılar daha o zamandan beri evrim teorisindeki bu noktayı yakalayıp , teoriyi buradan vurmaya çalıştılar. Gerçekte bugün fosil belgelerinde aradaki boşlukların çoğu doldurulmuşsa da yine de boşluklar vardır. Gözlenen yaşam biçimlerinin ortaya çıkış sırası ve prokaryotlar (çekirdeksiz hücreler) dışında hepsinin aynı tür hücrelerden oluşmuş olması, bütün ana yaşam biçimi sınıflarının ilk ökaryotik (çekirdekli hücreler) hücreler düzeyinde aynı atayı paylaştıklarını göstermektedir. Ayrıca balıklarla amfibiler, amfibilerle sürüngenler, sürüngenlerle memeliler arasındaki geçişleri belgeleyen çok sayıda fosil bulunmuştur. Yaratılışçıların bahsettiği gibi bir tufan olayına ait hiçbir ize rastlanmamıştır. Ancak zaman zaman olağandışı çok yağışın olduğu dönemlerin olduğuna kuşku yoktur ama bütün dünya üzerinde dağları bile aşan bir su baskınını destekleyen tek bir bilimsel kanıt yoktur. Tüm canlıların geçmişi hakkında her basamaktaki canlının fosiline rastlamak mümkün değildir. Hiçbir fosile rastlanmayabilirdi de. Fosil elde etmenin ne kadar zor, şans eseri olabilecek bir olay olduğunu anlamak için fosillerle ilgili kısma bakınız.Ama eldeki fosillerden edinilen kanıtlar, bilmeceyi birleştirmek için önemli ipuçları sağlamaktadırlar. Şimdi bu geçiş fosillerine biraz değinelim, hani şu yaratılışçıların hiç bulamadığımız söyledikleri geçiş fosilleri. Eustropnepteron isimli balık, Labyrşndthodont adlı bir amfibiana evrimleşmiştir. Amfiabianlardan sürüngenlere evrimleşen canlılar bugün bile mevcuttur. Seymouria bu geçişe bir örnek teşkil eder. Ve her iki sınıfa ait özellikler taşır. Sürüngenlerden kuşlara evrimleşen canlılardan birkaçı ise Archaeptoryx, confuciusornis, Sinornis, Eoaluavis v.b. dir. Bunlardan Archaeptoryx , dincilerin en çok saldırıda bulunduğu bir türdür ve ona kesinlikle bir kuş gözüyle bakarlar. Ancak onun yarı kuş-yarı sürüngen olduğu kesinlikle ispatlanmıştır. Sadece bu canlı üzerine yazılmış bir makale Bilim Ve Ütopya dergisinin Kasım 98 sayısında mevcuttur. Sürüngenlerden memelilere geçişin bir örneği olan Monotreme’lerden Echidna yumurta ile üreyen bir memelidir, ancak memelilerden bir farkı REM uykusunun olmamasıdır. Yine aynı şekilde Cynognatus hem memeli hem sürüngen özelliklerini taşıyan kurt büyüklüğünde bir canlıdır. Burada yazmaya gerek duymadığım daha bir sürü geçiş fosili bulunmaktadır. Embriyolojik kanıtlar Embriyoloji, ortak ata düşüncesine başka bir koldan destek sağlayan bir bilim dalıdır. Bir midye türü ile karides, istakoz gibi deniz kabuklularınnın pek bir benzer tarafı yoktur. Ancak embriyolojik açıdan incelendiğinde bu midyenin gelişimi sırasında bir larva döneminden geçtiği ve bu sırada bu deniz kabuklularından hiçbir farkı olmadığı anlaşılmıştır. Bu da ikinsin ortak atadan geldiğini gösterir. Benzer biçime insan ve diğer memeli embriyonları gelişmeleri sırasında hiçbir yanılgıya olanak bırakmayacak şekilde balıklarda bulunan solungaç oyukları taşıyan ancak bunların kullanılmadığı bir durumdan geçerler ki bu da insanların ve diğer memelilerin solungaçlar yardımıyla solunum yapan uzak ataları paylaştıklarını gösterir. Hatta Bilim Ve Ütopya dergisinin Ekim 98 sayısının 27. sayfasına bakacak olursanız çeşitli hayvanların erken embriyon dönemlerinde birbirlerine ne kadar benzediklerini görürüsünüz. Bu da hepsinin ortak geçmişi yani ortak atayı paylaştıklarını gösterir. Moleküler biyoloji kanıtları Her şeyden önce kalıtımın kimyasal temelinin evrenselliği; yani tüm canlılar için aynı kalıtsal mekanizmanın geçerli olması ortak atadan türeyişin karşı konulmaz derece güçlü bir kanıtıdır. Bakteriler, bitikler, ve insanlar da dahil olmak üzere bütün hayvanlarda kalıtsal bilgi DNA içinde kodlanmıştır. Hücre çekirdeğinde bulunana DNA’da depolanmış bilgiyle protein sentezlenmesini mümkün kılan genetik şifre bütün canlılarda küçük farklılıklar dışında aynıdır. Ayrıca bugün bütün canlılarda protein sentezinde 20 çeşit aa’nın kullanıldığı bilinmektedir. Ancak moleküler biyolojide elde edilen kanıtlar daha da ileri gider. DNA’yı oluşturan nükleotidlerin ve proteinlerdeki aa’ların dizilişindeki benzerlik derecesi artık sayısallaştırılabiliyor. Mesela insanla şempanzenin bir protein çeşidini oluşturan aa’ların 104’ü de aynıdır. Başka bir tür maymunda ise 1 aa fark eder. Atta bu fark 11, bir balık türünde ise 23tür. Görüldüğü gibi aa farkı arttıkça canlının bize benzerliği de azalmaktadır.

http://www.biyologlar.com/ortak-atadan-tureyis

Örümcek Maymunları - Ateles

Örümcek Maymunları - Ateles

ÖRÜMCEK MAYMUN (Ateles) «Örümcek maymun», Yeni Dünya cambazlarının şampiyonudur. Hafif ve ince vücudu, uzun ve örümceğimsi bacakları ve cisimleri kavramaya, bütün maymunlarınkinden daha elverişli olan, son derece uzun kuyruğu dolayısıyla derhal tanınır. Örümcek maymun'un kuyruğundan bahsetmeye değer. Yirmi üç omurdan meydana gelen bu kuyruk 60 santim uzunluğunda, yani hayvanın yuvarlak kafası ve kısa vücudunun toplamından biraz daha uzundur. Son derece hisli olup, ucu çıplaktır ve dokunduğu her şeyi sıkıca kavrayabilir. Bu kuyruğa bir beşinci el demek doğru olur. Maymun, bu harikulade kuyruğuyla dallara asılınca, dört eli serbest kalır. Bu kuyruk aynı zamanda hayvanın, elleriyle uzanamayacağı meyvaları koparmasına da yarar. Örümcek maymun, normal olarak dalların üst yüzlerinde dört ayak üzerinde dolaşır ve kuyruğunu sırtının üzerinde taşır. Üstünde bulunduğu daldan bir başkasına geçmek istediği vakit, bu dala kuyruğu ile asılır ve böylece sallanarak öbür dalı yakalar. 9 Metre öteye sıçrar: Örümcek maymun'un kolları bacaklarından uzun, elleri ise hemen hemen ayakları kadardır. Paşparmağı olmadığı için, cisimleri kavramada, ellerinin bu maymuna faydası olmaz. Fakat sıçramada üzerine yoktur. Örümcek maymun bir sıçrayışta 9 metre öteye fırlayabilir veya kendini 6 metreden aşağı bırakabilir. Ağaçların arasındaki normal hızı saatte 6-7 kilometredir. Pek az maymun çeviklik yönünde onunla boy ölçüşebilir. Klan hayvanı olan örümcek maymunlar, küçük gruplar halinde yaşarlar. Bu sürüler meselâ, birkaç dişi ile yavruları, bir erkekle birkaç dişi ve yavruları veya sadece erkeklerden ibaret bir grup olabilir. Bekârlar sürüsü çok kere on maymundan meydana gelir. Küçük sürüler bazen birleşip otuz, otuz iki üyelik erkekli ve dişili bir takım haline gelirler. Örümcek maymunların başlıca yiyeceği meyva ise de az olaraktan kuş, çiçek ve böcek de yer. Bazen sığ sulara girerek balık tutar. En hareketli zamanı sabah erken ve akşamleyin güneş batarkendir. Bir bölgede yiyecek azalmaya yüz tutarsa, koloni başka yere göç eder. Yüzünde hüzünlü bir ifade olan örümcek maymun, sevimli ve zeki sayılabilecek bir yaratıktır. Fakat yabancılardan pek hoşlanmaz. 4 veya 5 kilo ağırlığında kuru dalları, altından geçen turistlerin başına attığı görülmüştür. Örümcek maymun'larda aile hayatı: Örümcek maymun'un belli bir çiftleşme zamanı yoktur. Fakat yılın bazı mevsimlerinde öbür maymunlarla kıyaslanırsa daha fazla yavru dünyaya gelebilir! Yavru örümcek maymun, hayatının ilk ayında annesinin karnının üzerinde yoeluluk eder. Bundan sonra annesinin sırtına geçer. Bu gezintiler esnasında, yavru, kuvruğunu annesininkine dolar. Anneler yavrularına çok dikkat ederler. Tehlike halinde dişi, dal üzerinde dinlenen bebeğini yakalayıp sırtının üzerine yerleştirir ve uzağa kaçırır. Yavrular on aylık oluncaya kadar anneye muhtaçtır. Örümcek maymun soydaşlarına yardım eder. Bir keresinde beş arkadaşının bulunduğu sarmaşığın ucunu tutarak, o maymunların kendi bulunduğu ağaca geçmelerini sağlamıştı. Onun yardımı olmasaydı, öbür beş maynum bu işi başaramayacaklardı. Genç örümcek maymunlar oyundan pek hoşlanırlar. Bu oyunların başlıcası da güreştir. Oyuna başlarken kuyruklarından bir yere asılırlar. Bazen dört maymunun bu vaziyette oynaştıkları görülür. Güney Meksika ile Bolivya arasındaki bütün tropikal ormanlarda örümcek maymunlara rastlanır. Değişik türler birbirlerine çok benzerler. Kimi tamamen siyah, kiminin kaba ve yünümsü kürkü altın sarısı yahut kızıl kahverengidir. Brezil ya'nın, aile adı, «Brachyteles» olan yünlü örümcek maymunu «miriki» de birçok bakımlardan onlara benzer. Yalnız bu maymunun renkleri ötekiler kadar parlak değildir; kızınca yüzünün parlak kırmızı rengi büsbütün koyulaşır. «Yünlü maymun» (Lagothrix), bunlardan çok farklıdır. Yeni Dünya'nın en büyük maymunlarından olan bu sevimli yaratığın gayet sık, yünümsü bir kürkü ve tepesinde fırça gibi kılları olan mermi biçiminde bir kafası vardır. Tabiat bilgini Darwin onu insana çok benzetmiştir. Yünlü maymun, Yukan Amazon havzasında yaşar ve bura yerlileri tarafından eti için çok avlanır. Ayaklarını bir dala, uzun kuyruğunu ise başka bir dala bağlamak suretiyle kendini hamak şekline sokarak dinlenir. Bazen de kuyruğundan asılarak ağaçların arasında sallanır.

http://www.biyologlar.com/orumcek-maymunlari-ateles


Chamaeleo chamaeleon

Alem: Animalia (Hayvanlar) Şube: Chordata (Kordalılar) Sınıf: Reptilia (Sürüngenler) Takım: Squamata Alt takım: Sauria Familya: Chamaeleonidae (Bukalemungiller) Cins: Chamaeleo Tür: C. chamaeleon Vücut boyu 31 cm kadar olan değişik görünüşlü bir kertenkele türüdür. Başın üst tarafından mığfer şeklinde bir çıkıntı vardır ve vücut yanlardan basıktır. Sırt ortasında büyük pullardan meydan gelen boyuna bir sırt çıkıntısı mevcutur. parmakların ikisi bir, üçü bir arada birleşmiştir. Bu nedenle ayaklar yürümeden çok, yakalamaya yönelik bir şekil almıştır. Gözleri teleskop şeklinde, ortası delik tek göz kapağı vardır. Her göz aynı anda değişik yerlere bakabilir. Kuyrukları sarılıcı tiptedir. Renklerini değiştirebilirler.Hızlı renk değiştirebilen bu kertenkeleler olarak bilinirler. Bundan dolayı belirgin bir renkleri yok. Renklerini bulundukları ortama göre, ışık ve sıcaklığın durumuna göre ya da çiftleşme zamanlarında kur yapmak için değiştirebilirler. Hızlı renk değiştirme özelliği, derilerinde bulunan melanin denilen boya maddesi sayesinde. Bu boya maddesi melanafor denilen hücrelerden yukarda belirttiğimiz nedenlerden dolayı hücre içinde bir araya toplanırsa renk açılır, dağılırsa renk koyulaşır. Sırt zemini üzerinde daha koyu tonlarda leke yahut şeritler bulunur. Karın altında anüse kadar uzanan sarımsı çizgi renk değişimine uğramaz. Kış uykusuna yatmazlar ama hareketleri çok yavaşlar. Ağaçlarda yaşar. Yakalayıcı ayakları ve sarılıcı kuyruk ile dallara sıkıcı tutunur ve ağır fakat rahat hareket eder. Ortama uygun renk değiştirdiğinden, bulunduğu bitki üzerinde fark edilmesi zordur. Durduğu yerde dilini 10cm kadar ileriye fırlatarak avlarını yaklar. Besinlerini böcek türleri teşkil eder. Dilin böceği yakalayıp geri çekmesi 0.1 sn kadar sürer.Dilleri ağız içinde özel bir yerde kat kat kıvrılmış biçimde durur ve uçları yapışkandır. Deniz seviyesinden 700 m yüksekliklerde görülür Çiftleşme yazın ortalarında başlar. Sonbaharda yumurtlamaya başlayan dişiler bir defada 6-40 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtalarını yumuşak toprak açtıkları 10 cm derinliğindeki çukurlara bırakırlar. İspanya, Yunanistan, Kibris, Malta, Portekiz, Türkiye, Ürdün, Tunus, Mısır, İsrail, Irak, İran, Suudi Arabistan, Lübnan, Fas Cezayir, Tunus, Libya da görülürler Türkiye`de kuzeyde İzmir`den güneye doğru Ege sahilleri ile bütün Akdeniz sahil bölgesinsinde yayılmıştır.

http://www.biyologlar.com/chamaeleo-chamaeleon



Kertenkeleler (Lacertilia)

Kertenkeleler (Lacertilia) alt takımının, özellikle özkertenkelegiller (Lacertidae) familyası türlerinin genel adı. Kertenkeleler alt takımının; özkertenkelegiller, gekogiller, varangiller, agamagiller, iguanagiller, boncuklukertenkelegiller, köryılansıgiller gibi familyaları vardır. Kertenkelelerin bugün dünya üzerinde 3000'den fazla türü mevcuttur. Soğuk iklime fazla dayanıklı olmadıklarından genel olarak çöllük bölgelerde ve tropikal kuşakların kurak kısımlarında çok boldur. Yer altında, ağaçlar üzerinde yaşayanları olduğu gibi, havada uçanları, suda yüzenleri, renk değiştirebilenleri de boldur. Uzunca ve yuvarlakça olan vücutlarının üzerleri pullu veya pürtüklüdür. Çoğunlukla dört ayaklı ve pekazı iki ayaklı veya tamamen ayaksız olurlar. Her ayakta beşer adet parmak ve uçlarında gelişmiş tırnakları bulunur. Karın pulları sırt ve yanlarda olanlardan daha iridir. Kertenkelelerin büyük çoğunlunda göz kapakları vardır ve çoğunda hareketlidir. Gekogillerde ve Amerika'da yaşayan Xantusiidae familyasının bireylerinin ise göz kapakları, kenarlarından birleşmiş olup, saat camı gibi saydam ve hareketsizdir. Yine Scincidae familyasından Ablepharus cinsi ve Lacertidae familyasından Ophisops cinslerinde gözkapağı birleşmiş olup sabittir. Yer altında yaşayan türlerin haricindekilerin dışkulak delikleri mevcuttur. Bazılarının ağaçlara asılmaya yarayan ince uzun ve kuvvetli kuyrukları vardır. Kertenkelelerin kuyrukları koptuğu zaman bir ayı geçmeyen bir zaman içinde yeni bir kuyruk meydana gelir. Yalnız bu yeni yetişen eskisi gibi olmayıp pul, renk ve yapı bakımından farklıdır. İlk kuyruktaki gibi omurgalar yoktur. Yeni kuyruğa kıkırdak dokusundan bir yapı destek olur. Bunda pullar gayri muntazam olup derideki desen meydana getiren boyalar da yoktur. Kuyruk kopmadan kırılırsa o yerden yeni bir kuyruk uzar. Böylece çatal kuyruk meydana gelir. Böcek, akrep, çokbacaklılar ile beslenen kertenkelelerin kasla hareket eden ileriye uzanan dilleri, avları yakalamada en büyük silahlarıdır. Dil üzerindeki yapışkan tükrük, avı yakalayıp bırakmamada yardımcı olur. Çene içerisine oturtulmuş dişleri vardır. Dişiler, yazın toprağın içine veya bir taşın altında çengel tırnaklı ayaklarıyla açtıkları çukurlara yumurtlar. Kış mevsiminde deliklerinin içinde ilkbahara kadar kış uykusuna yatarlar. Soğukkanlı olduklarından taşlar üzerinde güneşlenmeyi severler. Yakınlarından geçen böceklere saldırarak beslenirler. Renkleri yaşadıkları ortamlara uyduğundan kolay fark edilmeyip, yırtıcı kuş ve yılanlardan kolayca kurtulurlar. Tehlike anında kuyruklarının son kısmını kopararak hızla bir yarığın içine dalıp gözden kaybolurlar. Böcek ve kurtlarla geçindiklerinden insanlar için faydalı sayılırlar. Amerika'da yaşayan kuyrukları küt Helodermatidae familyasının iki türü mevcuttur. Derileri boncuk biçimli yuvarlak pullarla kaplı olduğundan boncuklu kertenkele olarak da bilinirler. Uzunlukları bir metreyi bulur ve her iki tür de zehirlidir. Ancak zehir iletim mekanizmaları fazla gelilmemiş olduğundan insanlar için fazlaca tehlike oluşturmazlar. Familya: Lacertidae Alt familya: Gallotiinae Cins Gallotia Cins Psammodromus  

http://www.biyologlar.com/kertenkeleler-lacertilia

Bitkilerin Yapısı ve Fizyolojisi

I. BİTKİSEL DOKULAR Yüksek yapılı bitkilerdeki dokular; sürgen (meristem) doku ve değişmez doku olmak üzere iki grupta incelenir. A. SÜRGEN (MERİSTEM) DOKULAR Meristem dokunun kökeni embriyodur. Özellikleri : Devamlı bölünme yeteneğine sahip hücrelerden oluşur. Gelişme ve farklılaşmayı sağlarlar. Bitkide enine kalınlaşma ve boyuna uzamayı sağlarlar. Hücreleri; canlı, küçük, ince çeperli, bol sitoplazmalı, büyük çekirdekli ve çok küçük kofulludur. Hücreler arası boşluklar yoktur. Meristem hücrelerinde mitoz bölünme hızlıdır ve aynı zamanda hormon üretirler. 1. Birincil (Primer) Meristem Bitkiyi meydana getiren ve bitkinin ömrü boyunca bölünme özelliğini kaybetmeyen meristeme denir. Primer meristem, yüksek yapılı bitkilerde kök, gövde ve dallarda yoğunlaşmıştır. Kök ve gövde uçlarındaki bu bölgelere büyüme noktaları denir. 2. İkincil (Sekonder) Meristem Değişmez doku hücrelerinin, hormonların da etkisiyle sonradan bölünme özelliği kazanmasıyla meydana gelen dokudur. İkincil meristeme örnek olarak, kök ve gövdenin enine büyümesini sağlayan kambiyum ile mantar meristemi (fellojen) verilebilir. Büyüme noktalarında (uç meristemler) bulunan meristemler kökte kaliptra ile gövdede ise tomurcuk pullarıyla korunmaktadır. B. DEĞİŞMEZ (BÖLÜNMEZ) DOKULAR Birincil (primer) ve ikincil (sekonder) meristem dokular, özelliklerini kaybederek veya farklılaşarak bölünmez (değişmez) dokuları meydana getirirler. 1. Parankima (Temel Doku) Bitkilerde diğer doku ve organların arasını doldurur. Dokuyu meydana getiren hücreler canlı, ince zarlı, bol sitoplazmalıdır. Kofulları küçük ve az sayıdadır. a. Özümleme Parankiması : Yeşil bitkilerin yapraklarında, genç gövde ve dallarında bulunur. Sitoplazmalarında çok sayıda kloroplast vardır ve organik besin sentezi yaparlar. b. Havalandırma Parankiması : Oksijen oranının az olduğu ortamlarda yetişen bitkilerin kök ve gövdelerinde bulunur. Hücrelerinin arasında biriken havayı solunumlarında kullanırlar. Bataklık ve su bitkilerinde hava alma ihtiyacını karşılarlar. c. İletim Parankiması : Özümleme parankimasıyla iletim demetleri arasında bulunur. Bu iki doku arasında besin maddesi taşınmasında görevlidirler. d. Depo Parankiması : Bitkilerin kök, gövde, tohum ve meyvelerinda bulunur. Örnek : Kaktüste su, cevizde yağ, pancarda şeker, buğdayda nişasta depo eder. 2. Koruyucu Dokular Bu dokunun hücreleri aralıksız dizilmiş ve klorofilsizdir. Koruyucu dokular epidermis ve periderm olmak üzere ikiye ayrılır. a. Epidermis : Bitkinin genç bölgelerinin ve yapraklarının üzerini örten çoğunlukla tek tabakalı bir dokudur. b. Periderm : Bitki yaşlandıkça epidermis iç ve dış etkilerle parçalanır. Bunun yerini periderm denilen mantar doku alır. 3. İletim Dokusu Bitkilerde maddelerin taşınmasını gerçekleştiren dokudur. İletim dokusu, yapısı ve görevi bakımından ksilem (odun borusu) ve floem (soymuk borusu) olmak üzere iki kısımdan meydana gelir. a. Odun (Ksilem) Demeti Dört ayrı hücre çeşidinden oluşur. Bunlar trake, trakeit, ksilem parankiması ve ksilem sklerenkimasıdır. Ksilem (odun borusu) hücreleri ölüdür. Madde taşınması köklerden yapraklara doğru tek yönlüdür. Su ve suda çözünmüş inorganik maddelerin taşınmasını gerçekleştirir. Madde taşınması hızlıdır. Trake ve trakeit hücrelerinden meydana gelir. Bitkinin odun kısmını meydana getirir. b. Soymuk (Floem) Demeti Hücreleri canlıdır. Buradaki hücrelerden kalburlu borular çekirdeksizdir. Fotosentez ürünlerinin yapraklardan diğer kısımlara ve köklerde sentezlenen amino asit gibi organik maddelerin yapraklara taşınmasını gerçekleştirir. İki yönlü madde taşınması görülür. Madde taşınması yavaştır. Kalburlu borular, arkadaş hücreleri, floem parankiması ve floem sklerenkiması hücrelerinden meydana gelir. Bitkinin kabuk bölgesinde daha çoktur. 4. Destek Doku Bitkilerin şeklinin korunmasını ve dış etkilere karşı dayanıklılık sağlar. Otsu bitkiler ile odunsu bitkilerin büyümekte olan genç kısımlarında diklik ve sertlik destek dokuyla değil turgor basıncı ile sağlanır. a. Pek Doku (Kollenkima) : Hücreleri canlıdır. Büyümekte olan genç bitkilerde, yapraklarda, çiçeklerde ve meyve saplarında bulunur. b. Sert Doku (Sklerenkima): Hücreleri ölü olup çeperleri lignin ve selüloz birikmesiyle kalınlaşmıştır. Sitoplazmaları ve çekirdekleri yoktur. Sklerenkima lifleri ve taş hücreleri olmak üzere iki çeşidi vardır. Kalın çeperli sklerenkima lifleri çok sağlamdır, aynı kalınlıktaki çelik teller kadar yük kaldırabilirler. Taş hücrelerinin sklerenkima liflerinden farkı boylarının uzun olmaması ve yaklaşık olarak boylarının enlerine eşit olmasıdır. Bu hücrelere bitkinin kabuğunda, meyve ve tohumlarında çok sık rastlanır. Armut ve ayvanın meyvelerindeki sert hücreler taş hücreleridir. 5. Salgı Dokusu Salgı dokusunun hücreleri; bol sitoplazmalı, iri çekirdeklidir ve devamlı canlı kalırlar. Salgı maddelerinin bitkilere çok önemli faydaları vardır. Reçine ve tanen gibi maddeler bitkiyi parazitlerden çürümekten ve sıcaklıktan korur. Isırgandaki yakıcı tüyler korunmayı sağlar. Böçekçil bitkilerde salgılanan sindirim öz suyu sindirime yardımcı olur. II. BİTKİLERDE TAŞIMA SİSTEMİ Tek hücreli bitkilerde özel bir taşıma sistemi bulunmaz. Gerekli maddelerin taşınmasını hücre zarlarıyla yaparlar. Çok hücreli su yosunları, ciğer otları ve kara yosunlarında da herhangi bir taşıma sistemi yoktur. Bütün vücut yüzeyleriyle madde değişimini sağladıklarından ve küçük vücutlu olduklarından böyle bir sisteme ihtiyaç yoktur. Gerekli taşıma işlemi hücreler arasında difüzyon ve aktif taşıma ile yapılabilmektedir. Bundan dolayı bunlara “damarsız bitkiler” denir. Yüksek yapılı bitkilerde bunu sağlayan yaprak, kök ve iletim demetleri bulunur. Ayrıca bunların yanında taşıma işini doğrudan yada dolaylı olarak etkileyen yapılar da vardır. A. TAŞIMAYI ETKİLEYEN YAPILAR 1. Yaprak Bir yaprağın kesitinde şu kısımlar bulunur. a. Epidermis : Yaprağın alt ve üst yüzeyi epidermis hücreleriyle örtülüdür. Bu hücreler, çoğunlukla tek tabakalıdır. Kloroplast ihtiva etmediklerinden fotosentez yapamazlar ve renksizdirler. Hücreler arasında boşluk yoktur. Yüzeyleri salgıladıkları mumsu kütikula tabakasıyla örtülüdür. Epidermis hücrelerinin yüzeyini kaplayan kütikula tabakası şu faydaları sağlar. Bitkinin su kaybını önler. Su içinde ve su kenarlarında yaşayan bitkilerde ince, kurak bölge bitkilerinde kalındır. Yaprağın alt tabakalarına ışığın geçmesini engellemez. b. Mezofil tabakası: Yaprakta iki epidermis arasında kalan çok hücreli tabakaya denir. Mezofil tabakası, Kloroplastlı parankima hücrelerinden meydana gelir. Yaprağın fotosentez yapan dokusudur. Bu tabakada palizat ve sünger parankiması olarak adlandırılan iki tip parankima hücresi bulunur. İletim demetlerinin devamı olan yaprak damarları mezofil tabakasında bulunur. 2. Stoma (Gözenek) Fotosentez ve solunum gazlarının alınıp verilmesiyle, su buharı atılmasında görevlidirler. Epidermis hücrelerinin farklılaşması sonucu meydana gelirler. Bu yapılar, herbiri kloroplastlı iki stoma (= kapatma) hücresinden oluşur. Stoma hücreleri fasulye tanesi şeklinde olup aralarında stoma açıklığı bulunur. Stoma hücrelerinin stoma açıklığına bakan çeperleri diğer çeperlerine göre daha kalındır. Mezofil tabakasının stoma bölgesine bakan kısımlarında solunum boşluğu bulunur. Stomalar açılıp kapanabilme özelliğine sahiptir. Açılıp kapanma stoma hücrelerindeki turgor basıncının değişimi ile sağlanır. Bu olayların sırası şöyledir: Stoma hücrelerinde ışık şiddeti arttıkça fotosentezle üretilen glikoz miktarı artar. Glikozun artmasıyla yoğunluk artacağından komşu epidermis hücrelerinden bekçi hücrelerine su geçişi olur. Su alan stoma hücrelerinde turgor basıncı artar. Turgor basıncı çeperin ince kısımlarında daha fazla etki ederek, bu kısımları dışarı doğru gerginleştirir ve stomalar açılır. Karanlıkta glikoz sentezi durur. Glikozlar nişastaya çevrileceğinden yoğunluk azalır, bekçi hücreleri su kaybederler. Su kaybeden hücrelerin turgor basıncı azalır. Osmotik basıncı artar ve stomalar kapanır. Bitkinin yaşadığı ortamlara göre stomalarda bazı değişiklikler görülür: Nemli bölgelerde yayılış gösteren bitkilerde stomalar, epidermis yüzeyinden daha yüksekte, epidermisin çıkıntısı üzerinde yer almaktadır. Kurak ortam bitkilerinde stomalar, epidermis yüzeyinden daha aşağıda bulunur ve üzerleri tüylerle kaplıdır. Kütikula kalındır. Ilıman bölge bitkilerinde stomalar epidermis ile aynı seviyede bulunur. 3. Lentisel (Kovucuk) Bitkide mantar doku hücrelerinden meydana gelen basit açıklıklardır. Ölü hücrelerden meydana gelirler. Stomalarda olduğu gibi açılır – kapanır özelliğe sahip değildirler. Genellikle çok yıllık bitkilerin gövde ve dallarında bulunur. O2 alıp, CO2 atarak gaz difüzyonunu sağlarlar. 4. Hidatod (Su Savakları) Yaprak uçlarında ve kenarlarında bulunur. Terlemenin mümkün olmadığı, havanın neme doyduğu zamanlarda alınan fazla suyun sıvı olarak atıldığı açıklardır. Bu su atma olayına damlama (gutasyon) denir. B. TAŞIMA SİSTEMİNİN YAPISI Bitkilerde su, mineral maddeler ve organik maddelerin taşınmasını sağlayan iletim sistemi bulunur. İletim sistemi, ksilem (= odun) ve floem (= soymuk) demetlerinden meydana gelir. İletim demetleri arasında kambiyum tabakası bulunursa, bu tip iletim demetlerine açık iletim demeti, bulunmazsa kapalı iletim demeti denir. Kambiyum tabakası çift çenekli bitkilerin tek yıllık olanlarında basit yapılıdır. Bitkilerdeki iletim demetlerinde, floem ve ksilem boruları daima yan yana bulunur. C. SU VE MİNERALLERİN TAŞINMASI Bitkiler su ve suda erimiş madensel tuzları kökteki epidermis hücrelerinin dışarıya doğru uzaması sonucu meydana gelen emici tüyler vasıtasıyla topraktan temin ederler. Suyun ve mineral maddelerin geçişi osmoz ve difüzyona göre gerçekleşir. Kökler vasıtasıyla alınan su, ksilem borularına kadar osmoz ve difüzyonla taşınır. Ksilem elemanlarında ise kılcallık, kök basıncı, terleme ve kohezyon kuvvetlerinin etkisiyle fotosentezin ve terlemenin meydana geldiği yapraklara kadar taşınır. 1. Kılcallık Olayı Odun borularının kılcal yapıda (mikroskobik borular) olması suyun yükselmesini kolaylaştırır. 2. Kök Basıncı Suyun taşınmasında ilk etkili olan basınçtır. Kök hücrelerindeki su, çevresindeki toprak suyuna oranla daha çok yoğunluğa sahip olduğu için, osmotik basınç farkı kök basıncının meydana gelmesine neden olur. 3. Kohezyon Kuvveti Bitkilerin stomaları aracılığıyla su kaybetmesine terleme (transpirasyon) denir. Terleme sonucu kaybedilen su yapraklarda osmotik basıncın artmasını sağlar. Kökler az yoğun ortamda bulunduklarından, kökten yapraklara doğru büyük bir emme kuvveti doğar. Su, odun borularında köklerden ağacın tepesine kadar devamlı bir su sütunu meydana getirir. Su molekülleri, hidrojen bağları ile birbirini çekerek birarada bulunma özelliğindedir. Buna kohezyon kuvveti denir. Suyun yükselmesinde en etkili faktördür. 4. Terleme (Transprasyon) Suyun stomalardan buhar olarak atılmasına terleme denir. Bu olayla bitkiler şu faydaları sağlarlar. Fazla ısı vücuttan uzaklaştırılır. Metabolizma sonucu oluşmuş fazla su atılır. Topraktan minerallerin emilimi devam ettirilir. Terleme hızını iki grup faktör etkiler. a. Çevresel Faktörler : Işık, nem, sıcaklık, rüzgâr, topraktaki su miktarı. b. Bitkisel Faktörler : Stomaların yapısı, büyüklüğü ve dağılışı, yaprak alanı ve yapısı, kütikula tabakasının kalınlığı, yapraktaki tüy miktarı, yaprak hücrelerinin osmotik basıncı, stoma hücrelerinin turgor basıncı, vs. D. ORGANİK MADDELERİN TAŞINMASI Organik maddeler soymuk borularının canlı hücrelerinde difüzyonla ve gerektiğinde aktif taşıma ile taşınır. Soymuk borularında taşınmayı açıklamaya çalışan en iyi teori bitkinin farklı kısımlarındaki sıvı basıncının farklı olması esasına dayanmaktadır. Bu teoriye göre; yaprakta, fotosentez sonucu meydana gelen glikoz ve diğer organik maddeler soymuk hücrelerine geçer. Bu durumda hücrenin yoğunluğu artacağından, hücrenin içine su molekülleri de girer. Böylece soymuk hücrelerindeki su basıncı da artmış olur. Bitkinin diğer kısımlarındaki soymuk borularında glikoz dışarıya çıkarken, suyu da beraberinde çıkarır ve sıvı basıncı düşmüş olur. Yapraktaki soymuk hücrelerinde sıvı basıncı yüksek olduğundan, sıvı basıncının yüksek olduğu yerden az olduğu bölgeye doğru organik madde akışı olur. Köklerde bulunan amino asitler, fosforlu ve azotlu organik bileşikler yapraklara aynı yolla taşınır. III. BİTKİLERDEKİ DİĞER OLAYLAR Bitkilerde solunum, boşaltım, sindirim, endokrin, sinir gibi sistemler bulunmadığından, bunların görevini gerçekleştiren bazı küçük yapılar vardır. A. BİTKİLERDE GAZ DEĞİŞİMİ 1. Stoma (Gözenek) Gündüzleri CO2 alıp O2 vermeyi, geceleri ise O2 alıp CO2 vermeyi gerçekleştirirler. Ayrıca ortam sıcaklığına göre farklı oranlarda terleme de yapabilirler. 2. Lentisel (Kovucuk) Çoğunlukla O2 alıp CO2 verirler. Çünkü odunsu gövdeler solunum yaptığı halde fotosentez yapmaz. 3. Kökler Toprak partikülleri arasındaki oksijen, az da olsa kök hücreleri tarafından difüzyonla alınabilir ve aynı şekilde karbon dioksit toprağa verilebilir. B. BİTKİLERDE SİNDİRİM Bitkilerde genellikle özelleşmiş bir sindirim sistemi bulunmaz. Saprofit mantarlar kloroplastları olmadığı için besinlerini sentezleyemezler. Bunun için hücre dışı sindirimi gerçekleştirebilirler. Ekmek küfleri bunlara örnektir. Bazı tam parazit bitkiler ise sindirilmiş besinleri konak bitkinin dokularından emerler. Azotça fakir, kumlu ve bataklık yerlerde yaşayan bazı yeşil bitkiler ise protein kaynağı olarak böcekleri yakalayıp sindirebilecek yapılara sahiptirler. Dionea klorofilli olduğu ve kendi besinini yapabildiği halde, açılıp kapanan özel yapraklarıyla böcekleri de yakalayabilir. Salgıladığı sindirim enzimleri yardımıyla böceğin proteinli yapılarını amino asitlere kadar parçalar. Amino asitler yaprak hücreleri tarafından emilerek bitkiye alınır. C. BİTKİLERDE DESTEK YAPILAR Basit yapılı bitkilerde ve yüksek yapılı bitkilerin genç dokularında desteklik vazifesini yapan, diklik ve sertliği sağlayan turgor basıncıdır. Yüksek yapılı bitkilerde diklik ve sertliği pek doku ve sert doku sağlar. Pek doku; gelişmekte olan otsu ve odunsu bitkilerin gövde, kök ve yapraklarında diklik ve sertliği sağlar. Hücreleri canlıdır. Sert doku; gelişmesini tamamlamış bitki kısımlarında bulunur. Ölü hücrelerden oluşur. D. BİTKİLERDE BOŞALTIM Kara bitkilerinde üç farklı organ sayesinde boşaltım gerçekleştirilebilir. 1. Yapraklarda boşaltım: Bitkiler yapraklarıyla üç farklı şekilde boşaltım yapabilmektedir. Stomalar vasıtasıyla solunum ve fotosentez gazlarının (O2 ve CO2) fazlası ve su buhar halinde terleme yoluyla bitkiden uzaklaştırılabilir. Yapraklarda biriktirilen fazla tuzlar yaprak dökümüyle bitkiden uzaklaştırılmış olur. Yine yapraklarda bulunan hidatodlardan (su savağı) su sıvı halde gutasyon (damlama) denilen olayla atılabilir. 2. Gövdede boşaltım: Gövdede lentiseller vasıtasıyla fazla CO2 dışarıya atılabilir. 3. Köklerde boşaltım: Bazı bitkiler CO2 ve bazı organik maddeleri kökleriyle toprağa boşaltırlar. E. BİTKİLERDE HORMONAL DÜZENLEME VE DUYARLILIK Bitkilerde sinir sistemi ve vücudu sürekli dolaşan daimi bir sıvı (kan) yoktur. Organlar ve dokular arasındaki düzenleme işi ve duyarlılığın sağlanması sadece hormonlarla yapılır. Bitkisel Hormonlar Görevi Oksinler : Hücre bölünmesi ve farklılaşması, yaprak dökümü, çiçek açma, meyve verimi Oksin hormonları normal miktarlarda üretildiği zaman kök tomurcuk ve gövdede büyümeyi artırdığı gibi çok fazla üretildiği zaman gelişmeyi durdurucu olabilir. Giberellinler: Gövde uzaması, meyve vermesi, tohumun çimlenmesi. Sitokininler : Tomurcuk gelişmesi, tohum çimlenmesi, yaprakların geç yaşlanması. Absisik Asit: Tomurcuk ve tohum uykusunun sağlanması (dormansi). Etilen: Bir hidrokarbon olup, sadece üretildiği yerlerde etkilidir. Yaprak dökümü, meyve olgunlaşmasını sağlar. Bu hormonlardan bazılarının diğer bir görevi de bitkisel hareketlere neden olmalarıdır. Bitkilerde, duyarlılığı sağlayan başlıca bitkisel hareketler üç grupta toplanır. 1. Tropizma (Yönelim) Hareketi Uyartının yönüne bağlı olarak meydana gelen yönelme hareketidir. Özellikle uç meristem bölgesindeki oksin hormonunun eşit olmayan dağılımından kaynaklanır. Yönelim hareketi uyarana doğru ise (+) tropizma, uyaranın aksi yönünde ise, (–) tropizma adını alır. Uyaran Tropizma Adı Işık Fototropizma Sıcaklık Termotropizma Nem ve su Hidrotropizma Kimyasal madde Kemotropizma Yerçekimi Geotropizma Yaralanma Travmatropizma 2. Nasti (Irganım) Hareketleri Uyaranın yönüne bağlı olmaksızın yapılan irkilme hareketidir. Olay, turgor basıncındaki ani değişmelerden kaynaklanır. Uyartının yönüne bağlı olmadığından (+) ve (–) nastiden söz edilemez. Uyaran Nasti Adı Dokunma Tigmonasti Sarsıntı Sismonasti Sıcaklık Termonasti Işık Fotonasti 3. Taksi (Yer Değiştirme) Hareketleri Uyaranın yönüne bağlı olarak, özellikle tek hücreli bitkilerin yer değiştirme hareketidir. Uyaranın yönü önemli olduğu için (+) ve (–) taksi hareketinden söz edilir. Uyaran Taksi Hareketi Işık Fototaksi Sıcaklık Termotaksi Kimyasal madde Kemotaksi

http://www.biyologlar.com/bitkilerin-yapisi-ve-fizyolojisi

Kuşların Anatomisi

Kuşların Anatomisi

Kuş, Aves sınıfını oluşturan; yumurtlayan, akciğerli, sıcak kanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak adıdır.

http://www.biyologlar.com/kuslarin-anatomisi

DEĞİŞİK CANLILARIN SİNDİRİM SİSTEMLERİ

Canlılardaki sindirimi sağlayan yapı ve organeller, canlının beslenme şekline göre çok farklı değişiklik gösterir. A-Bitkilerde sindirim Bitkilerde genellikle özelleşmiş bir sindirim sistemi bulunmaz. Daha önce de öğrendiğiniz gibi yeşil bitkiler,kendileri için gerekli organik besin maddelerini fotosentezle yapabilirler.İhtiyaçları olan inorganik besinleri ise suda çözünmüş halde topraktan alırlar. Sadece saprofit mantarlar kloroplastları olmadığı için besinlerini sentezleyemezler. Bunun için hücre dışı sindirimi gerçekleştirirler.bazı tam parazit ise sindirilmiş besinleri konak bitkinin dokularından emerler. Azotca fakir,kumlu ve bataklık yerlerde yaşayan bazı yeşil bitkiler ise protein kaynağı olarak böçekleri yakalayıp sindirebilecek özelleşmiş yapılara sahiptiler. Bu böcekçil bitkiler Drosera(böcek kapan),Nephendes(ibrik otu),Dioneave Utricula sayılabilir.Dionea klorofilede sahiptir.Yani besinde üretebilir. Aminoasitlere parçalanan besin,yaprak hücreleri ile emilerek bitki bünyesine gecer.Bitki azotu hayvansal bir kaynaktan temin etmiş olur. Hücre dışı sindirim ; tüm çok hücreli organizmalarda görülür. B-Omurgasız hayvanlarda sindirim Süngerlerde , hıdra da, sölenterler de ve planarıa gibi yassı solucanlarda sindirim görevi de yapabilen basit bir vücut boşluğu (gastro vasküler boşluk) vardır.Bu boşluk ağız ve anüs vazifesi görür.Boşluk içerisinde hem hücre dışı hem de hücre içi sindirim gerçekleştirilir (planarıa ve hıdrada). Yassı solucanlardan planarıa da sindirim boşluğu, sindirilen besinlerin dağıtımı ve emilmeyi kolaylaştıracak şekilde vücut içinde çok fazla dallanmıştır. Toprak solucanında(halkalı solucan) sindirim sistemi ağız, yutak, yemek borusu, kursak, taşlık ve düz bir bağırsaktan meydana gelir.Yutak salgısı ile besini yumuşatır ve kasılarak yemek borusuna iter.Kursak geçici olarak depolar ve yumuşatır.taşlık kalın kaslı olup,içindeki küçük taşlarla besinleri öğütür.Düz bağırsakta ise salgılanan enzimlerle kimyasal sindirim gerçekleştirilir ve besinler emilir. Salyangozda mekanik sindirimi sağlayan dişli bir dil (radula) vardır. Eklem bacaklıların ağız yapıları alınan besinlerin özelliğine göre sokucu,emici ve yalayıcı olarak özelleşmiştir. C-Omurgalı hayvanlarda sindirim Bütün omurgalılarda özelleşmiş bir sindirim kanalı ve enzim salgılayan özel bezler vardır. Sindirim sistemindeki bazı farklılıklar ,değişik besinlerle beslenme şekillerini ortaya çıkarmıştır.Mesela omurgalılardan sadece otlarla beslenenlere herbivor , etlerle beslenenlere karnivor,hem et hem otla beslenenlere ise omnivor adı verilir. Kuşlar da ,ağız, yutak, yemek borusu, kursak, mide, taşlık ve bağırsaktan oluşan bir sindirim kanalı bulunmaktadır.Kuşlarda gaga ile yapılamayan mekanik sindirim taşlık tarafından tamamlanır.Kursak besinleri ıslatır ve depolar , mide biraz daha yumuşatır ve kayganlaştırır,taşlık kuvvetli kaslarıyla mekanik olarak öğütür.Bağırsak ise sindirim ve emilimini gerçekleştirir.Sindirim artıkları böbrekten gelen boşaltım ürünleri ile kloaktan atılır. Tohum ve diğer bitkisel besinlerle beslenen kuşlarda bağırsak daha uzundur. Bunlar kör bağırsaklarında selülozu da sindirebilirler.Memelilerde,ağız daha etkindir.dişler beslenme şekline göre farklı yapıdadır. Otçul memelilerin geviş getirenlerinde mide dört bülümlüdür .İşkembe ve börkenek besinleri geçici olarak depolar.Daha sonra (dinlenme halinde iken) ağza geri getirilerek çiğnenir ve tekrar yutulur.Kırkbayır ve şirdende sindirime uğrayarak ince bağırsağa geçer.Bu hayvanların midelerinde selülozun sindirimini gerçekleştiren bakteri ve protistler vardır.Hayvanla SİMBİYOZ (ortak) yaşarlar.Bu mikroorganizmalara sahip olmayan otçul memelilerde selülozun sindirimi için daha uzun bağırsak vardır.

http://www.biyologlar.com/degisik-canlilarin-sindirim-sistemleri

RNA Tipleri

Haberci (= Messenger) (= mRNA), Ribozomal (= rRNA) ve Transfer (=tRNA) Kimyasal analizler, DNA molekülünün aksine,RNA moleküllerinin komplomenter bazlar taşımadığını ve bunun sonucunda DNA gibi çift kollu olmadığını ortaya çıkarmıştır. RNA, uzun, dalsız ve 3'-5' fosfodiester bağları ile birbirine bağlanmış dört çeşit ribonukleotitten meydana gelmiştir. Bu bağlanma bir nukleribozun, RNA polimeraz ile diğer tıukleotitteki fosfata bağlanması şeklinde olur. Tepkimeye giren serbest nukleotitler; 3 fosfat grubu içerir. Bağlanma sırasında grubu ayrılarak enerji meydana gelir. Bu enerjiyle de zincirin oluşumu sağlanır. RNA deoksirobozun yerine riboz, timinin yerine urasil içerir. Sentezlenen rRNA, mRNA ve tRNA sitoplazmaya gönderilir. Ömürleri DNA gibi sınırsız değildir. Örneğin mRNA 240 dakikaya kadar işlev görecek durumdadır. tRNA’lar tekrar tekrar kullanıldıkları için, ancak zaman zaman yeniden üretilirler. RNA moleküllerinin üç çeşidi, protein sentezi için gereklidir; Messenger (haberci) RNA: Kalıtsal bilginin- DNA'dan, yani çekirdekten sitoplazmaya aktarılmasına yararlar. Ribozomal RNA: Çekirdekçikte bol bulunurlar; proteinlerle birlikte ribozomları yaparlar ve sitoplazmadaki partiküller ile, ribozomların arasındaki özgül olmayan bağlantıları sağlarlar. Transfer RNA: Bir adaptör gibi, aminoasitleri yakalayıp getirebilmeleri için, moleküleri küçüktür ve suda eriyebilir; buda onlara diffüzyon kolaylıkları sağlar. Hücre Hücre konusunda gördüğümüz gibi, sitopla zar ve tüplerden meydana gelmiş bir galeri sistemine, yani endoplazmik retikuluma sahiptir. Ribozomlar ya bu zar sistemine yapışıktır yada hücre sıvısı içerisinde yüzer.

http://www.biyologlar.com/rna-tipleri

Deneysel partenogenez hangi canlılarda görülür?

Partenogenez döllenmesiz üremedir. Gerek hayvanlarda, gerek bitkilerde döllenmemiş bir dişi gametin gelişip yeni bir birey meydana getirmesine denir. Bu açıdan partenogenez ile daldırma, çelik ya da tomurcukla üreme gibi doğrudan doğruya üremeleri birbirine karıştırmamak gerekir. Çünkü bu çeşit üremelerde döllenme yoktur, ancak başlangıç hücresi diğer somatik sağlayan hücreler cinsel üreme hücreleri(dişi ve erkek gamet) değildir. Partenogenezin de birçok çeşidi vardır. En katkısız partenogenez, erkeği olmayan türlerde (daphnia) ya da çok az erkeği bulunan türlerde (phasma) görülen partenogenezdir. Partenogenezin en çok görülen biçimlerinden biri mevsimlik olanıdır. Asma biti başta olmak üzere birtakım bitkileri yazın çiftleşmezler, dişiler doğrudan doğruya yumurtla ve bunlardan yeni yavrular oluşur, ama kışa dayanıklı yumurtalar yumurtlamak için sonbaharda çiftleşirler. Arılarda (bal arısı) anaarı ilk çiftleşme uçuşunda edinip sperma kesesinde biriktirdiği erkek gametlerle kendi yumurtalarını döllendirerek peteklere bırakır ve yıllarca (en çok beş yıl) bunlardan dişi olan işçi arılar doğar. Arada bir döllemediği yumurtalardan erkek arılar oluşur. Sperma kesesinde hiç sperma kalmadığı zaman yurtladıklarındansa hep erkek arılar doğar. O zaman arıcılar bu yaşlı anaarıları yakalayıp kovandan atarlar. Deneysel olarak da laboratuvarlarda pek çok partenogenez halleri yaratılmıştır (Leob Delage, Bataillon vb.). Bunlarda görülen ilginç ve ortak yan, herhangi bir şekilde uyarılan (iğne ile çizme, bir noktasını delme vb.) her yumurtanın harekete geçerek çoğalmaya başlamasıdır.

http://www.biyologlar.com/deneysel-partenogenez-hangi-canlilarda-gorulur

Kurtlardan Son SMS

Kurtlardan Son SMS

2011 yılında KuzeyDoğa Derneği, Utah Üniversitesi, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü ve Turkcell İletişim Hizmetlerin ortak çalışmasıyla yapılan kurt yakalama ve takip çalışması 09. 10. 2012 tarihinde kurtlardan gelen son SMS ile sona erdi. Bir yıllık izleme faaliyeti, Doğa isimli kurdun boynundan GPS tasmasının programlandığı şekilde bir yıl sonra 11 Ekim 2012’de düşmesi ve derneğin bilim koordinatörü Emrah Çoban tarafından bulunması ile son buldu. Dernek yetkileri Doğa’nın tasmasını 2800 m yükseklikteki Erzurum Oltu ilçesi Ayyıldız köyü kırsalında buldu. Kuzey isimli kurt ise maalesef Ağustos ayında Sarıkamış ormanı içinden geçen yolda araba çarpması sonucu öldü.Kafkas Üniversitesi Yaban Hayatı Rehabilitasyon Merkezi tarafından Kasım 2011’de doğaya tekrar kazandırılan vericili üç genç kurt ise yazı göremedi. İlkine salındıktan 2 hafta sonra araba çarptı. Kaçak avcılar tarafından öldürüldüğü tahmin edilen ikinci kurtun vericili tasması, iki ay sonra kesilmiş olarak bir çöplükte bulundu. Üçüncü kurt ise Gaziler köyünün köpekleri tarafından Mart 25’de öldürüldü ve tasması köyün deresinde bulundu.KuzeyDoğa Derneği’nin Türkiye’de ilk defa gerçekleştiği kurt yakalama ve takip projesinin ilk yıl sonuçları, kurtlar için Türkiye’nin koruma alanlarının ne kadar küçük kaldığını ve de insanlar ile yolların yaban hayatı için oluşturduğu tehditi bilimsel olarak gösterdi. 2,5 yaşındaki erkek kurt Doğa isimli, bir yılda 5423 km yürüdü.  Doğa, bir yılda 5324 km2’lik yani yaklaşık İstanbul ilinin yüzölçümü kadar bir alanı da kullandı. Ölmeden önceki 10 aylık süre içerisinde 2181 km yürüyerek 1160 km2’lik alanı kullanan Kuzey ise, her yıl yollarda ölen binlerce hayvanın bir sembolü oldu.Konu ile ilgili KuzeyDoğa Derneği Başkanı ve Utah Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Çağan H.  Şekercioğlu şunları söyledi;Sarıkamış Ormanı-Allahüekber Dağları Milli Parkı içerisinde yakalanan kurtlar, yakalandıkları milli parka sığmıyor. Türkiye’de ilk kez yapılan kurt takip projemiz, bu parkın bölgedeki büyük memeliler için ne kadar küçük olduğunu gösterdi. Sadece bir yıl içersinde milli parkın 23 katı büyüklüğünde alanı kullanan kurtlar, Türkiye’deki korunan alanların kara memelileri için ne kadar küçük olduğunu bilimsel olarak gösterdi.Kurtlardan Doğa’nın bir yılda kullandığı alan, Türkiye’nin en büyük milli parkları olan Beyşehir Gölü ve Ağrı Dağı milli parklarının bile altı misli bir alan. Büyük yırtıcılar, büyük korunan alanlara ihtiyaç duyarlar. ABD’de bozayıları ve kurtlarıyla meşhur olan Yellowstone Milli Parkı, yaklaşık 9000 km2lik bir alanı kaplar ve Türkiye’nin en büyük milli parkından 10 kat daha büyüktür. 1997 yazında ABD hükûmetinin kuş araştırma projesi için çalıştığım ABD’nin en büyük milli parkı Alaska Wrangell-St Elias ise, 32,000 km2lik yüzölçümüyle, en büyük milli parkımızın yaklaşık 40 misli bir alanı kaplar. Doğa’nın kullandığı 5324 km2lik alan, bu kurtun yaşadığı ama hala %85’i kereste olarak kesilen 400 km’lik Sarıkamış Ormanları’nın ise 13 mislidir. Aralık 1914’de 90,000 şehit verdiğimiz Sarıkamış ormanlarımızın tamamı bir şehitliktir ve tamamiyle korunmalıdır. Şehitlerimiz, Sarıkamış’ın toprağına ve ağaçlarına karışmıştır. Şehitlerimizle bütünleşmiş Sarıkamış’ın ağaçlarını kereste olarak kesmek, ülkemize yakışmayan bir harekettir ve bölgedeki yaban hayatının yaşadığı yetersiz alanı da daha da bozmaktadır.KuzeyDoğa Derneği’nin gerçekleştirdiği Türkiye’nin ilk kurt takip projesi, bölgenin yaban hayatının zorlu hayat mücadelesini göstermiştir. Takip edilen 5 kurdun 4’ü, 10 ay içerisinde öldürüldü ve Türkiye’nin yaban hayatı üzerindeki insan tehditinin en somut göstergesi oldu. Üçü genç, ikisi ise erişkin olan kurtlarin %80, bir yılın sonunu göremedi ve hepsi insan faktörü sonucunda öldü.Bu kurtların ikisinin araba çarpması sonucu ölmesi, Sarıkamış ormanının içinden geçen yolların, özellikle yeni Kars-Erzurum karayolunun oluşturduğu tehditi de açıkça göstermiştir. Orman ve Su İşleri Bakanlığı ve Karayolları Genel Müdürlüğü bir an önce bu ormanı geçen otoyollara yaban hayvanlarına uygun üst ve alt geçitler yapmalıdır. En kritik geçit noktalarını belirlemek için, daha fazla canlının takibine de ihtiyaç vardır. KuzeyDoğa Derneği’nin Eylül 2012 ayında yakalayıp verici ve National Geographic Crittercam kameraları taktığı 11 bozayı ise, derneğimizin Doğu Anadolu yaban hayati araştırma çalışmalarının en son aşamasıdır. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü ile 2009’da imzaladığımız protokol kapsamında yapılan bu çalışmaların devam etmesi için bakanlığımızın gereken vericileri sağlamasını ümit ediyoruz. En önemlisi de, tüm Sarıkamış ormanlarının Sarıkamış-Allahüekber Milli Parkı kapsamında korunması ve Orman ve Su İşleri Bakanlığı’yla gerçekleştirdiğimiz Türkiye’nin ilk yaban hayatı koridoru projesiyle izole orman parçalarının birbirlerine ve Doğu Karadeniz’in geniş ormanlarına bağlanmasıdır. Bu sayede, bölgenin yaban hayatı için daha geniş yaşama alanları oluşacak, popülasyonları birbirine bağlanacak ve bölgedeki köy tabanlı yaban hayatı turizmi de artarak bölgenin ekonomisine ve tanıtımına katkı sağlayacaktır.”http://kuzeydoga.org

http://www.biyologlar.com/kurtlardan-son-sms

Balık Yiyen Örümceklerin Sayısı Artıyor

Balık Yiyen Örümceklerin Sayısı Artıyor

Bilim insanları, balık yakalayıp yiyen örümcek türlerinin sayısının arttığını söylüyor.Örümcekler, geleneksel olarak ‘avcı böcek’ türleri arasında gösteriliyor. Fakat yeni bir araştırma, su kenarlarında yaşayan böcek türleri arasında balık yiyenlerin de giderek yaygın bir tür haline geldiğine dikkat çekiyor.Eklembacaklılar, kendilerinden çok daha büyük olan balıkları öldürebilmek için çok güçlü bir zehir kullanıyor.İsviçre Basel Üniversitesi’nden Martin Nyffeler ve Batı Avustralya Üniversitesi’nden Bradley Pusey’in çalışması Plos One dergisinde yayımlandı.Araştırmada, beş farklı türe ait örümceklerin doğal yaşamlarında küçük balıkları yedikleri, üç farklı balık türünün de laboratuvar ortamında balık avladıkları görüldü.Bu tür örümcekler alçak sularda, göletlerde veya bataklıklarda yaşıyor.Bazı örümceklerin yüzme, dalma ve su yüzeyinde yürüyebilme yetenekleri var. Ama genellikle, kendilerinden büyük ve ağır balıkları öldürebilmelerini ve sindirebilmelerini sağlayan güçlü nerotoksinlere ve enzimlere sahipler.Balık yiyen örümceklerin, Antarktika dışında hemen hemen tüm coğrafyalarda yaşadığı belirtildi. Çoğunlukla da Kuzey Amerika’nın Florida eyaletinde görülüyorlar.Örümcekler balık avlarken, arka bacaklarıyla bir taşa veya bitkiye tutunarak ve ön bacaklarını da su yüzeyinde tutarak pusu kuruyor.Yakaladıkları balığı da yemeden önce kuru bir yere çekiyorlar. Bir örümceğin, küçük bir balığı yemesi saatler sürüyor.http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/balik-yiyen-orumceklerin-sayisi-artiyor

Canlılarda Enerji

Canlılarda Enerji

ADENOZİN TRİFOSFAT (ATP) Görevi: Hücrelerin tükettiği enerji çeşididir. 1 Yapısı : Adenin + Riboz + 3P ATP + 4 20 2 5 Karbonlu şeker Azotlu Baz Özellikleri: Hücre içinde üretilir.Hücre zarından geçmediği için dışarı çıkamaz.Suda çözündüğü için depolanamaz. ATP Üretim Yolları 1-Fotosentez: Işık enerjisi kullanılarak ATP üretir.(Fotofosforilasyon ) 2-Kemosentez: İnorganik maddeleri yakarak ATP üretir.(Kemofosforilasyon ) 3-Solunum: Organik maddeleri parçalayarak ATP üretir.(Oksidatiffosforil asyon) 4-Fermantasyon: Substrat düzeyinde fosforilasyon. Yukarıda ATP yi ve nasıl üretildiğini öğrendik. Şimdi canlılar için gerekli enerjiyi sağlayacak kimyasal tepkimeleri göreceğiz. SOLUNUM ÇEŞİTLERİ A-Hücre dışı solunum B-Hücre içi solunum a-Oksijenli solunum b-Oksijensiz solunum OKSİJENLİ SOLUNUM OKSİJENLİ SOLUNUM: Solunum;enerji verici besinlerin kimyasal bağlarında depolanmış enerjiden yararlanarak ATP sentezlenmesine denir. Eğer organik madde oksijen kullanılarak CO2 ve H2O’ya kadar parçalanırsa bu olaya oksijenli solunum denir. Kimyasal bağlardaki bu enerji, bağların açılmasıyla ortaya çıkarılır. Oksijenli solunum sonucunda 38 ATP’lik enerji üretilir. Mitekondrisi olan bütün hücreler oksijenli solunum yapar. İnsanın alyuvarları hariç bütün hücrelerinde mitekondri olduğuna göre, bütün hücrelerimizde oksijenli solunum yapılır diyebiliriz. Her canlı, her hücresinde, her an oksijenli solunum yapar.(Bakteri ve mavi – yeşil algler dışında ) Bitkiler de öteki canlılar gibi hücrelerinde her an oksijenli solunum yapar. Yani gündüz fotosentez, gece solunum yaptığı düşüncesi yanlıştır. Çünkü solunum hem gece, hem gündüz yapılır. Tüm bunlardan da anlayacağımız gibi fotosentez sonucu oluşan besin ve oksijen solunumda kullanılarak karbon dioksit ve suya dönüştürülür.Bunlarda tekrar fotosentezde kullanılır. BESİN + OKSİJEN mitekondri + SU + KARBONDİOKSİT + ENERJİ Enzim Kireç suyu kullanılarak ortamda karbondioksit olup olmadığı, solunum yapılıp yapılmadığı, oksijen kullanılıp kullanılmadığı anlaşılabilir. OKSİJENSİZ SOLUNUM (FERMANTASYON) Karbonhidratlardan, oksijen kullanılmadan ATP sentezlenmesidir. Fermantasyonda, karbonhidratlardan glikoz kullanılır. Eğer kullanılacak madde sakkaroz gibi bir disakkarit ise veya nişasta gibi bir polisakkarit ise, önce sindirilerek yapı taşı olan momosakkaritlere parçalanır. Oluşan fruktoz yady galaktoz gibi momosakkarit ise glikoza dönüştşrülüp kullanılır. Fermantasyon tüm canlılar tarafından kullanılır.Üstelik büyük bir bölümü, bütün canlılarda aynı biçimde yapılır.Ancak daha sonraki evreler farklı olduğundan farklı son ürünler oluşur. İNSAN VE HAYVANLARIN ÇİZGİLİ KASLARINDA YAPILAN FERMANTASYONUN SAN ÜRÜNÜ ‘LAKTİK ASİT’TİR C6H1206 2 C3H6O3 (LAKTİK ASİT) + 2ATP SİRKE BAKTERİSİNİN FERMANTASYONUNUN SONUCU ‘SİRKE ASİDİ’ C6H1206 2 CH3 –COOH+2CO2 +2ATP BİRA MAYASININ FERMANTASYON ÜRÜNÜ İSE ‘ETİL ALKOL’DÜR C6H1206 2C2H5 –OH + 2CO2 +2ATP FOTOSENTEZ Bitkiler besin yaparken havadan karbon dioksit alırlar ve oksijen verirler.Yapraklara yeşil rengi veren klorofil maddesi güneş enerjisini kullanarak karbon dioksit ve suyu oksijen ve basit şekerler dönüştürür. Basit şekerler bitki için gerekli besinlere değişirler,açığa çıkan oksijen ise havaya verilir.Bu besin yapımı işi fotosentez adını alır. Bitkiler, hayvanların tersine,besin aramaya gerek duymaz,besinlerini kendilerini üretirler.Beslenmenin yolu,bitkiye özgün yeşil rengi veren “klorofil” denilen yeşil boyarmaddeden geçer.Bitki,klorofil aracılığıyla,güneş enerjisini kimyasal enerjiye dönüştürür:bu kimyasal enerji de genellikle nişasta biçiminde saklanır ve gelişmek, büyümek için yakıt olarak kullanılır.Işık enerjisiyle,karbon dioksit ve su,zengin enerjili bir besin olan glikoza dönüşür.Yani fotosentez (ışılbireşim),ısı ve ışıkla gerçekleşir. Bitki yapraklarını oluşturan hücrelerin içinde,kloroplast” denilen,çok küçük yapılar vardır.Her hücrede kloroplast sayısı yüzden fazladır.Kloroplastların içindeki yeşil renkli boyarmadde klorofil , ışık yakalar.Kloroplastlar,gün eş ışınlarını panel gibi toplayıp,kolektör gibi enerjiye dönüştürerek,besin üretirler. Bitkiler de insanlar ve hayvanlar gibi yaşamak ve büyümek için havadan gazları,topraktan su ve tuzları,ve güneş ışığının enerjisini kullanırlar. Bazı bitkiler besinlerini yapamazlar,başka bitki ya da hayvanlardan elde ederler.Diğer canlıların besinlerini alan bu bitkilere asalak denir.Bazı bitkiler de ölü hayvan ve bitkilerin üzerinde yaşarlar,bunlar çürükçül bitkilerdir.Bazen iki cins bitki birbirlerine zarar vermeden bir arada yaşarlar.Bu birliğe,ortakyaşama denir. Bitkilerin bir grubunun beslenmesi çok ilginçtir.Etçil bitkiler de besin yapmak için gerekli bütün hammaddeler bulunmaz.Bunlar,böcekleri yakalayıp sindirerek kendilerinde eksik olan azotu sağlarlar. Yapraklar bitkinin besin oluşturan organlardır.Çeşitli hammaddeler burada besinlere dönüştürülürler. Yaprak damarları iletim borularıdır.Yaprakta oluşan besinleri götürür ve yaprağa bol su getirirler.Bu suyun bir kısmı besin yapımında (fotosentez) kullanılır,çoğu da terlemeyle havaya verilir. Yaprakların birçok yararları vardır.Birçok hayvanlar,yaprakları yer.İnsanlar da yapraklardan çeşitli şekillerde yararlanırlar. Fotosentez kısaca yeşil bitkilerin besinlerini yapma işlemidir. 6H2O +6CO2 +IŞIK C6H12O6 + 6O2

http://www.biyologlar.com/canlilarda-enerji

Peygamberdeveleri nasıl canlılardır

Peygamberdeveleri nasıl canlılardır

Peygamberdevesi, Mantodea alttakımında yer alan ve hamam böcekleriyle birlikte Dictoptera takımını oluşturan yaklaşık 1.800 böcek türünün ortak adıdır. Tropik ve sıcak bölgelerde yaşayan, başka böcekler üzerinden beslenen böcek türlerinden oluşan bir familyadır. Bazı uzmanlar Dictyoptera’nın bu iki alttakımını takım düzeyinde sınıflandırırlar. Bu türlerin çoğu tropikal ve subtropikal bölgelerde yaşar.Peygamber develeri yavaş hareket eden ve öngöğüs bölütleri çok uzamış olan böceklerdir. Ön bacaklarının birbirini eklemlenen biri dikenli iki uzun parçası (uyluk ve kaval kemikleri) kıvrıldığında avlarını yakalayıp parçalayan bir kıskaca dönüştürür. Peygamber devesi genellikle canlı böceklerle beslenir fakat protein ihtiyaçlarını tam olarak karşılayamadıkları zamanlarda memeli sınıfından olan cüce fare ve sinek kuşu yediklerine de rastlanmıştır. Vücutları uzun ve incedir. Üçgen kafa yapıları vardır. Ergin mantid, genelde 5 ile 13 cm arasındadır. Erkekler dişilerden daha küçüktür. Erkeklerin göğüsü 8 segmente dişilerinki ise 6 segmente ayrılır. Tenodera sinensisKamufle olmak için üzerinde yaşadıkları bitkinin, yerin rengini alırlar. Yerde dolaşmaktan çok bitkiler arasında bulunmayı yeğlerler. Bir peygamber devesi yeşil ya da kurumuş bir yaprağa, ince bir dala, bir likene, parlak renkli bir çiçeğe ya da karıncaya benzer bir görünümde olabilir. Bu kamuflaj peygamber devesini düşmanlarından gizlemenin yanı sıra avına sezdirmeden yaklaşmaya ya da kurbanını hareketsiz bir biçimde bekleyerek tuzağa düşürmeye yarar. Karınca taklit eden türleri de bulunur.Hareketsiz bir şekilde avlarını beklerler. Ön ayaklarında avını tutmak için kancalar ve dikenler vardır. Tehlike karşısında dikleşerek, kanatlı türleri ise kanatlarını hışırdatıp parlak uyarı renklerini gösterir.Bunun sebebi kendisini daha büyük göstermektir.Peygamberdevesi kendinden küçük böceklerle (karınca, hamam böceği, sinek ...) beslenir. Ayrıca, yamyamlık vardır ve özellikle çiftleşme sırasında dişiler erkekleri yiyebilir (seksüel yamyamlık). Eğer protein ihtiyaclarını tam karşılayamazlar ise kertenkele, yılan, fare gibi hayvanlara saldırırlar.Dişi böcek çiftleşme sırasında, genelde erkek böceği yer ama erkek böcek kafası ve ayakları yense bile dişiyle çiftleşme yeteneğini kaybetmezler ve dişiler kozaya benzer büyükçe bir kapsül içinde yaklaşık 100-200 yumurta bırakırlar. Kapsül yumurtaları düşmanlardan ve kötü hava şartlarından korur. Dişi mantidlerin yumurtaları ağaç kabuklarında, çalılarda, kayaların üzerinde bulunur. Yumurtaları koyu kahverengi ve çizgilidir. Yumurtadan çıkan nimfin kanatları yoktur. Ama vücudunun öbür bölümleri erişkinlere çok benzer. Nimfler erişkinler kadar oburdur ve birbirlerini bile yerler.Peygamber develerinin büyük bölümü tropik ve astropik bölgelerde yaşar. En iyi bilinen türlerinden olan 7-12 cm uzunluğundaki Mantis religiosa Afrika’nın kuzeyinden Avrupa’nın içlerine kadar yayılmıştır. Yenidünya’daki peygamber develerinden Hymenopus Kanada’da yaşayan tek peygamber devesi türüdür ve bilinen en güzel peygamber devesi türüdür.Alem:     Animalia (Hayvanlar)Şube:     Arthropoda(Eklem bacaklılar)Alt şube:     HexapodaSınıf:     InsectaAlt sınıf:     Pterygotaİnfra sınıf:     NeopteraÜst takım:     DictyopteraTakım:     MantodeaFamilyaları : ChaeteessidaeMetallyticidaeMantoididaeAmorphoscelididaeEremiaphilidaeHymenopodidaeLiturgusidaeMantidaeEmpusidae

http://www.biyologlar.com/peygamberdeveleri-nasil-canlilardir

Mamba Yılanları Nasıl Canlılardır?

Mamba Yılanları Nasıl Canlılardır?

Mambalar, bazı başka türler ölümle sonuçlanan vakalardan daha çok sorumlu olsa da, Afrika’da insanları en çok korkutan yılanlardır.Mambalar, özellikle de kara mamba, saldırganlığı, saldırısının hızı ve çabuk etki eden güçlü zehriyle ün salmıştır. Bununla birlikte zehirleri gerçekten çok güçlü de olsa ve hatta gerektiğinde bölgesini geri adım atmadan koruyacak da olsa, mambalar genellikle gizlenen ve insanlarla karşılaşmaktan sakınan yılanlardır. Ağaçlarda yaşayan türler -Doğu yeşil mambası (Dendroaspis angusticeps), Batı yeşil mambası (D. virdis), Jameson mambası (D jamesoni) zamanlarının çoğunu nadir görüldükleri ağaç tepelerinde geçirir. Kara mambalar, özellikle Doğu ve Güney Afrika’daki savanlarda bulunan taş yığınları, içi boş ağaç gövdeleri, termit tepeleri ve benzer yerlerde yaşarlar. Bununla birlikte, nedensiz bir saldırı gerçekleştirmektense güvenli bir yerde olmayı daha çok tercih ederler.Ölümcül IsırıklarMamba ısırıkları son derece tehlikelidir ve acil tıbbi müdahale sağlanmadığında ölümle sonuçlanabilir. 1960’larda panzehiri yaygınlaşana kadar bütün kara mamba ısırıkları ölümle sonuçlanmıştı! Bugün tıbbı yardımın çok uzak olduğu kırsal bölgelerde hala ölümcüldür.Tüm mambaların çabuk etki eden ve kurbanının kaslarını felç eden nörotoksik zehirleri vardır. Semptomları arasında göğüs ve gırtlak daralması, yüz kaslarında kademeli felç, göz kapaklarının hissiz kalarak kapanması örnek verilebilir. Zehir üretimi, iri kara mambalarda 100-400 mg arasında değişebilir ki insanlar için ölümcül doz sadece 10-15 mg’dır. Her yılanda birçok insanı öldürecek miktardan fazla zehir bulunur. Kötü ısırıklar dakikalar içinde yaşamsal tehlike yaratabilir ve kurban tedavi edilmezse solunum yetmezliğinden dolayı ölüm gerçekleşir. Yeşil mambaların her üç türü de daha az saldırgandır ve daha az zehir üretir; bundan dolayı ısırıkları mutlak ölümcül değildir. Aslında yeşil mambaların ısırma ihtimali daha azdır, bunun sebebi; bir ölçüde ağaçta yaşıyor olmaları ve insanlarla daha az temas kurmaları ve bir ölçüde kara mambalardan daha çekingen olmalarıdır. Mambalar kolaylıkla zararsız yılanlarla karıştırabilirler. Genç dönemlerinde; özellikle yeşil türlerinin, bazı zararsız çalı yılanları (mesela Phılothamnus) türlerinden ayırt edilmesi olanaksızdır; ayrıca yetişkinleri ağaç yılanlarına (Pkpholidus typus) benzemektedir. Kara mambalar yetişkinken çok uzun olduklarından dolayı kolayca ayırt edilir, ancak gençken aynı bölgede yaygın olan Psammophis türü kum yılanlarıyla benzerlik gösterir. Mambaların tanımlanmasındaki karışıklıklar genellikle onlara çok benzeyen yılan türlerinin aleyhine çalışır. İnsanlar, bazen Afrika’da her yeşil ve siyah yılanın yeşil mamba ya da kara mamba (bununla birlikte yaygın isimlerine rağmen mambalar asla siyah olmazlar) olduğuna inanır. Bu karışıklık, turist safarilerini etkilese de; maalesef genelde zararsız bir yılanın ölümüyle sonuçlanır.İnce ve ZayıfMambalar, pürüzsüz pulları olan ince ve uzun yılanlardır. Kara mambalar Afrika’daki en uzun, zehirli yılan türüdür. Bir kara mambanın ortalama uzunluğu 2m’dir. Kafası ince, uzundur, dikey yanlıdır ve grafiksel olarak sıklıkla “tabut şekilli” olarak tasvir edilir. Renkleri, gizlenmiş yılanlardan bekleneceği şekilde, arka planlarına uyum sağlamalarına yardımcı olur: Ağaçta yaşayan üç tür yeşildir, yerde yaşayan tür ise kahverengi veya gridir (asla siyah değildir). Ağaçta yaşayan türler dalların arasında seri hareket ederler, ancak kara mamba muhtemelen tüm yılanlar arasında en hızlı olanıdır. Tek seferde kısa mesafede saatte 11 km hıza ulaştığı görülmüştür. Bu, insanlar için en yüksek tempolu koşu hızıdır. Daha dikkat çekici bir noktaysa mambaların insanların sıklıkla yapamayacağı şekilde kayalık ve çalılık alanlarda çabuk hareket edebilmeleridir. Mambalar sıklıkla kafa ve boyunlarını yukarı kaldırarak gezinirler. Kendilerini tehdit edilmiş hissettiklerinde ileri doğru şaha kalkar, bazen de vücutlarının yarısını yerden kaldırarak dar bir başlık açarlar. Aynı zamanda ağızlarım genişçe açıp tıslar. Kara mambaların kolaylıkla 2.7 m uzunluğa ulaşabildikleri göz önünde bulundurulursa, kızgın bir mamba ortalama bir insanla göz göze gelebilir. Canlı bir tane yakalayıp onunla başa çıkmak çok az sürüngen bilimcinin hoşuna giden bir önermeye göre, kara mambalar üreme dönemleri boyunca daha saldırgan olurlar, ancak bu evrensel olarak kabul görmemektedir. Erkekler birbirleriyle, vücutlarının ön kısmını yerden kaldırarak, birbirlerini yere bastırmak suretiyle güç uygulayarak dövüşürler. Erkek doğu yeşil mambaları ve muhtemelen diğer iki türü de birbirleriyle dövüşür. Tüm mambalar yumurtlayan türlerdir, ancak üreme davranışının detayları yalnızca kara mamba ve doğu yeşil mambası için bilinmektedir. Dişi kara mambalar 12 -17 arasında yumurtayı, çoğunlukla uygun gördükleri termit tepeciklerine bırakır. Daha küçük olan yeşil mambalar daha az sayıda (10 yumurtaya kadar) yumurtayı içi boş ağaçlara, kütüklere ve yaprak yığınlarına bırakır, iki türün de yumurtaları yaklaşık 80 gün içinde çatlar ve yavrular 40-60 cm boyundadır. Kara mambalar özellikle hızlı büyüyen türlerdir ve bir yıl içinde 1,8 m uzunluğa erişebilirler.Baskı Altındaki MambalarAğaçlarda yaşayan mambalar, özellikle Afrika’nın kıyı bölgelerindeki yağmur ormanlarında sınırlı kalmışlardır. Doğu yeşil mambası Doğu ve Güney Afrika’da bulunur, Jameson yeşil mambası Orta Afrika’dan gelir, batı yeşil mambası ise Batı Afrika’dandır. Bu bölgelerdeki ormanların çoğu hızla yok olmaktadır. Koloniler halinde birbirlerinden izole olduklarından, uzun vadede ortadan yok olmaktadırlar. İnsan topluluklarına yakınlaşmalarına rağmen, ısırma vakalarının yaygın görülmemesi hayret vericidir. Aslında ormansızlaştırmadan en çok etkilenen iki tür o kadar nadir görünürler ki, biyolojileriyle ilgili hiçbir bilgi bulunmaz Üzerinde diğerlerine göre daha çok araştırma yapılan doğu yeşil mambası, 1 hektarda 2 veya üç, 1 km2’de ise 200 ile 300 adet kadar bulunur Aynı ağaçta en fazla beş adet yılan yaşayabilir.Kaynakça: BBC: Vahşi DoğaYazar: Tuncay Bayraktarhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/mamba-yilanlari-nasil-canlilardir

BİTKİNİN YAPISI VE BİTKİSEL DOKULAR

I. BİTKİSEL DOKULAR Yüksek yapılı bitkilerdeki dokular; sürgen (meristem) doku ve değişmez doku olmak üzere iki grupta incelenir. A. SÜRGEN (MERİSTEM) DOKULAR Meristem dokunun kökeni embriyodur. Özellikleri : Devamlı bölünme yeteneğine sahip hücrelerden oluşur. Gelişme ve farklılaşmayı sağlarlar. Bitkide enine kalınlaşma ve boyuna uzamayı sağlarlar. Hücreleri; canlı, küçük, ince çeperli, bol sitoplazmalı, büyük çekirdekli ve çok küçük kofulludur. Hücreler arası boşluklar yoktur. Meristem hücrelerinde mitoz bölünme hızlıdır ve aynı zamanda hormon üretirler. 1. Birincil (Primer) Meristem Bitkiyi meydana getiren ve bitkinin ömrü boyunca bölünme özelliğini kaybetmeyen meristeme denir. Primer meristem, yüksek yapılı bitkilerde kök, gövde ve dallarda yoğunlaşmıştır. Kök ve gövde uçlarındaki bu bölgelere büyüme noktaları denir. 2. İkincil (Sekonder) Meristem Değişmez doku hücrelerinin, hormonların da etkisiyle sonradan bölünme özelliği kazanmasıyla meydana gelen dokudur. İkincil meristeme örnek olarak, kök ve gövdenin enine büyümesini sağlayan kambiyum ile mantar meristemi (fellojen) verilebilir. Büyüme noktalarında (uç meristemler) bulunan meristemler kökte kaliptra ile gövdede ise tomurcuk pullarıyla korunmaktadır. B. DEĞİŞMEZ (BÖLÜNMEZ) DOKULAR Birincil (primer) ve ikincil (sekonder) meristem dokular, özelliklerini kaybederek veya farklılaşarak bölünmez (değişmez) dokuları meydana getirirler. 1. Parankima (Temel Doku) Bitkilerde diğer doku ve organların arasını doldurur. Dokuyu meydana getiren hücreler canlı, ince zarlı, bol sitoplazmalıdır. Kofulları küçük ve az sayıdadır. a. Özümleme Parankiması : Yeşil bitkilerin yapraklarında, genç gövde ve dallarında bulunur. Sitoplazmalarında çok sayıda kloroplast vardır ve organik besin sentezi yaparlar. b. Havalandırma Parankiması : Oksijen oranının az olduğu ortamlarda yetişen bitkilerin kök ve gövdelerinde bulunur. Hücrelerinin arasında biriken havayı solunumlarında kullanırlar. Bataklık ve su bitkilerinde hava alma ihtiyacını karşılarlar. c. İletim Parankiması : Özümleme parankimasıyla iletim demetleri arasında bulunur. Bu iki doku arasında besin maddesi taşınmasında görevlidirler. d. Depo Parankiması : Bitkilerin kök, gövde, tohum ve meyvelerinda bulunur. Örnek : Kaktüste su, cevizde yağ, pancarda şeker, buğdayda nişasta depo eder. 2. Koruyucu Dokular Bu dokunun hücreleri aralıksız dizilmiş ve klorofilsizdir. Koruyucu dokular epidermis ve periderm olmak üzere ikiye ayrılır. a. Epidermis : Bitkinin genç bölgelerinin ve yapraklarının üzerini örten çoğunlukla tek tabakalı bir dokudur. b. Periderm : Bitki yaşlandıkça epidermis iç ve dış etkilerle parçalanır. Bunun yerini periderm denilen mantar doku alır. 3. İletim Dokusu Bitkilerde maddelerin taşınmasını gerçekleştiren dokudur. İletim dokusu, yapısı ve görevi bakımından ksilem (odun borusu) ve floem (soymuk borusu) olmak üzere iki kısımdan meydana gelir. a. Odun (Ksilem) Demeti Dört ayrı hücre çeşidinden oluşur. Bunlar trake, trakeit, ksilem parankiması ve ksilem sklerenkimasıdır. Ksilem (odun borusu) hücreleri ölüdür. Madde taşınması köklerden yapraklara doğru tek yönlüdür. Su ve suda çözünmüş inorganik maddelerin taşınmasını gerçekleştirir. Madde taşınması hızlıdır. Trake ve trakeit hücrelerinden meydana gelir. Bitkinin odun kısmını meydana getirir. b. Soymuk (Floem) Demeti Hücreleri canlıdır. Buradaki hücrelerden kalburlu borular çekirdeksizdir. Fotosentez ürünlerinin yapraklardan diğer kısımlara ve köklerde sentezlenen amino asit gibi organik maddelerin yapraklara taşınmasını gerçekleştirir. İki yönlü madde taşınması görülür. Madde taşınması yavaştır. Kalburlu borular, arkadaş hücreleri, floem parankiması ve floem sklerenkiması hücrelerinden meydana gelir. Bitkinin kabuk bölgesinde daha çoktur. 4-Destek Doku: Bitkilerin şeklinin korunmasını ve dış etkilere karşı dayanıklılık sağlar. Otsu bitkiler ile odunsu bitkilerin büyümekte olan genç kısımlarında diklik ve sertlik destek dokuyla değil turgor basıncı ile sağlanır. a. Pek Doku (Kollenkima) : Hücreleri canlıdır. Büyümekte olan genç bitkilerde, yapraklarda, çiçeklerde ve meyve saplarında bulunur. b. Sert Doku (Sklerenkima): Hücreleri ölü olup çeperleri lignin ve selüloz birikmesiyle kalınlaşmıştır. Sitoplazmaları ve çekirdekleri yoktur. Sklerenkima lifleri ve taş hücreleri olmak üzere iki çeşidi vardır. Kalın çeperli sklerenkima lifleri çok sağlamdır, aynı kalınlıktaki çelik teller kadar yük kaldırabilirler. Taş hücrelerinin sklerenkima liflerinden farkı boylarının uzun olmaması ve yaklaşık olarak boylarının enlerine eşit olmasıdır. Bu hücrelere bitkinin kabuğunda, meyve ve tohumlarında çok sık rastlanır. Armut ve ayvanın meyvelerindeki sert hücreler taş hücreleridir. 5. Salgı Dokusu Salgı dokusunun hücreleri; bol sitoplazmalı, iri çekirdeklidir ve devamlı canlı kalırlar. Salgı maddelerinin bitkilere çok önemli faydaları vardır. Reçine ve tanen gibi maddeler bitkiyi parazitlerden çürümekten ve sıcaklıktan korur. Isırgandaki yakıcı tüyler korunmayı sağlar. Böçekçil bitkilerde salgılanan sindirim öz suyu sindirime yardımcı olur. II. BİTKİLERDE TAŞIMA SİSTEMİTek hücreli bitkilerde özel bir taşıma sistemi bulunmaz. Gerekli maddelerin taşınmasını hücre zarlarıyla yaparlar. Çok hücreli su yosunları, ciğer otları ve kara yosunlarında da herhangi bir taşıma sistemi yoktur. Bütün vücut yüzeyleriyle madde değişimini sağladıklarından ve küçük vücutlu olduklarından böyle bir sisteme ihtiyaç yoktur. Gerekli taşıma işlemi hücreler arasında difüzyon ve aktif taşıma ile yapılabilmektedir. Bundan dolayı bunlara “damarsız bitkiler” denir. Yüksek yapılı bitkilerde bunu sağlayan yaprak, kök ve iletim demetleri bulunur. Ayrıca bunların yanında taşıma işini doğrudan yada dolaylı olarak etkileyen yapılar da vardır. A. TAŞIMAYI ETKİLEYEN YAPILAR 1. Yaprak Bir yaprağın kesitinde şu kısımlar bulunur. a. Epidermis : Yaprağın alt ve üst yüzeyi epidermis hücreleriyle örtülüdür. Bu hücreler, çoğunlukla tek tabakalıdır. Kloroplast ihtiva etmediklerinden fotosentez yapamazlar ve renksizdirler. Hücreler arasında boşluk yoktur. Yüzeyleri salgıladıkları mumsu kütikula tabakasıyla örtülüdür. Epidermis hücrelerinin yüzeyini kaplayan kütikula tabakası şu faydaları sağlar. Bitkinin su kaybını önler. Su içinde ve su kenarlarında yaşayan bitkilerde ince, kurak bölge bitkilerinde kalındır. Yaprağın alt tabakalarına ışığın geçmesini engellemez. b. Mezofil tabakası: Yaprakta iki epidermis arasında kalan çok hücreli tabakaya denir. Mezofil tabakası, Kloroplastlı parankima hücrelerinden meydana gelir. Yaprağın fotosentez yapan dokusudur. Bu tabakada palizat ve sünger parankiması olarak adlandırılan iki tip parankima hücresi bulunur. İletim demetlerinin devamı olan yaprak damarları mezofil tabakasında bulunur. 2. Stoma (Gözenek) Fotosentez ve solunum gazlarının alınıp verilmesiyle, su buharı atılmasında görevlidirler. Epidermis hücrelerinin farklılaşması sonucu meydana gelirler. Bu yapılar, herbiri kloroplastlı iki stoma (= kapatma) hücresinden oluşur. Stoma hücreleri fasulye tanesi şeklinde olup aralarında stoma açıklığı bulunur. Stoma hücrelerinin stoma açıklığına bakan çeperleri diğer çeperlerine göre daha kalındır. Mezofil tabakasının stoma bölgesine bakan kısımlarında solunum boşluğu bulunur. Stomalar açılıp kapanabilme özelliğine sahiptir. Açılıp kapanma stoma hücrelerindeki turgor basıncının değişimi ile sağlanır. Bu olayların sırası şöyledir: Stoma hücrelerinde ışık şiddeti arttıkça fotosentezle üretilen glikoz miktarı artar. Glikozun artmasıyla yoğunluk artacağından komşu epidermis hücrelerinden bekçi hücrelerine su geçişi olur. Su alan stoma hücrelerinde turgor basıncı artar. Turgor basıncı çeperin ince kısımlarında daha fazla etki ederek, bu kısımları dışarı doğru gerginleştirir ve stomalar açılır. Karanlıkta glikoz sentezi durur. Glikozlar nişastaya çevrileceğinden yoğunluk azalır, bekçi hücreleri su kaybederler. Su kaybeden hücrelerin turgor basıncı azalır. Osmotik basıncı artar ve stomalar kapanır. Bitkinin yaşadığı ortamlara göre stomalarda bazı değişiklikler görülür: Nemli bölgelerde yayılış gösteren bitkilerde stomalar, epidermis yüzeyinden daha yüksekte, epidermisin çıkıntısı üzerinde yer almaktadır. Kurak ortam bitkilerinde stomalar, epidermis yüzeyinden daha aşağıda bulunur ve üzerleri tüylerle kaplıdır. Kütikula kalındır. Ilıman bölge bitkilerinde stomalar epidermis ile aynı seviyede bulunur. 3. Lentisel (Kovucuk) Bitkide mantar doku hücrelerinden meydana gelen basit açıklıklardır. Ölü hücrelerden meydana gelirler. Stomalarda olduğu gibi açılır – kapanır özelliğe sahip değildirler. Genellikle çok yıllık bitkilerin gövde ve dallarında bulunur. O2 alıp, CO2 atarak gaz difüzyonunu sağlarlar. 4. Hidatod (Su Savakları)Yaprak uçlarında ve kenarlarında bulunur. Terlemenin mümkün olmadığı, havanın neme doyduğu zamanlarda alınan fazla suyun sıvı olarak atıldığı açıklardır. Bu su atma olayına damlama (gutasyon) denir. B. TAŞIMA SİSTEMİNİN YAPISI Bitkilerde su, mineral maddeler ve organik maddelerin taşınmasını sağlayan iletim sistemi bulunur. İletim sistemi, ksilem (= odun) ve floem (= soymuk) demetlerinden meydana gelir.İletim demetleri arasında kambiyum tabakası bulunursa, bu tip iletim demetlerine açık iletim demeti, bulunmazsa kapalı iletim demeti denir. Kambiyum tabakası çift çenekli bitkilerin tek yıllık olanlarında basit yapılıdır. Bitkilerdeki iletim demetlerinde, floem ve ksilem boruları daima yan yana bulunur. C. SU VE MİNERALLERİN TAŞINMASI Bitkiler su ve suda erimiş madensel tuzları kökteki epidermis hücrelerinin dışarıya doğru uzaması sonucu meydana gelen emici tüyler vasıtasıyla topraktan temin ederler. Suyun ve mineral maddelerin geçişi osmoz ve difüzyona göre gerçekleşir. Kökler vasıtasıyla alınan su, ksilem borularına kadar osmoz ve difüzyonla taşınır. Ksilem elemanlarında ise kılcallık, kök basıncı, terleme ve kohezyon kuvvetlerinin etkisiyle fotosentezin ve terlemenin meydana geldiği yapraklara kadar taşınır. 1. Kılcallık OlayıOdun borularının kılcal yapıda (mikroskobik borular) olması suyun yükselmesini kolaylaştırır. 2. Kök BasıncıSuyun taşınmasında ilk etkili olan basınçtır. Kök hücrelerindeki su, çevresindeki toprak suyuna oranla daha çok yoğunluğa sahip olduğu için, osmotik basınç farkı kök basıncının meydana gelmesine neden olur. 3. Kohezyon Kuvveti Bitkilerin stomaları aracılığıyla su kaybetmesine terleme (transpirasyon) denir. Terleme sonucu kaybedilen su yapraklarda osmotik basıncın artmasını sağlar. Kökler az yoğun ortamda bulunduklarından, kökten yapraklara doğru büyük bir emme kuvveti doğar. Su, odun borularında köklerden ağacın tepesine kadar devamlı bir su sütunu meydana getirir. Su molekülleri, hidrojen bağları ile birbirini çekerek birarada bulunma özelliğindedir. Buna kohezyon kuvveti denir. Suyun yükselmesinde en etkili faktördür. 4. Terleme (Transprasyon) Suyun stomalardan buhar olarak atılmasına terleme denir. Bu olayla bitkiler şu faydaları sağlarlar. Fazla ısı vücuttan uzaklaştırılır. Metabolizma sonucu oluşmuş fazla su atılır. Topraktan minerallerin emilimi devam ettirilir. Terleme hızını iki grup faktör etkiler. a. Çevresel Faktörler : Işık, nem, sıcaklık, rüzgâr, topraktaki su miktarı.b. Bitkisel Faktörler : Stomaların yapısı, büyüklüğü ve dağılışı, yaprak alanı ve yapısı, kütikula tabakasının kalınlığı, yapraktaki tüy miktarı, yaprak hücrelerinin osmotik basıncı, stoma hücrelerinin turgor basıncı, vs. D. ORGANİK MADDELERİN TAŞINMASI Organik maddeler soymuk borularının canlı hücrelerinde difüzyonla ve gerektiğinde aktif taşıma ile taşınır. Soymuk borularında taşınmayı açıklamaya çalışan en iyi teori bitkinin farklı kısımlarındaki sıvı basıncının farklı olması esasına dayanmaktadır. Bu teoriye göre; yaprakta, fotosentez sonucu meydana gelen glikoz ve diğer organik maddeler soymuk hücrelerine geçer. Bu durumda hücrenin yoğunluğu artacağından, hücrenin içine su molekülleri de girer. Böylece soymuk hücrelerindeki su basıncı da artmış olur. Bitkinin diğer kısımlarındaki soymuk borularında glikoz dışarıya çıkarken, suyu da beraberinde çıkarır ve sıvı basıncı düşmüş olur. Yapraktaki soymuk hücrelerinde sıvı basıncı yüksek olduğundan, sıvı basıncının yüksek olduğu yerden az olduğu bölgeye doğru organik madde akışı olur. Köklerde bulunan amino asitler, fosforlu ve azotlu organik bileşikler yapraklara aynı yolla taşınır. III. BİTKİLERDEKİ DİĞER OLAYLAR Bitkilerde solunum, boşaltım, sindirim, endokrin, sinir gibi sistemler bulunmadığından, bunların görevini gerçekleştiren bazı küçük yapılar vardır. A. BİTKİLERDE GAZ DEĞİŞİMİ1. Stoma (Gözenek) Gündüzleri CO2 alıp O2 vermeyi, geceleri ise O2 alıp CO2 vermeyi gerçekleştirirler. Ayrıca ortam sıcaklığına göre farklı oranlarda terleme de yapabilirler. 2. Lentisel (Kovucuk) Çoğunlukla O2 alıp CO2 verirler. Çünkü odunsu gövdeler solunum yaptığı halde fotosentez yapmaz. 3. Kökler Toprak partikülleri arasındaki oksijen, az da olsa kök hücreleri tarafından difüzyonla alınabilir ve aynı şekilde karbon dioksit toprağa verilebilir. B. BİTKİLERDE SİNDİRİM Bitkilerde genellikle özelleşmiş bir sindirim sistemi bulunmaz. Saprofit mantarlar kloroplastları olmadığı için besinlerini sentezleyemezler. Bunun için hücre dışı sindirimi gerçekleştirebilirler. Ekmek küfleri bunlara örnektir. Bazı tam parazit bitkiler ise sindirilmiş besinleri konak bitkinin dokularından emerler. Azotça fakir, kumlu ve bataklık yerlerde yaşayan bazı yeşil bitkiler ise protein kaynağı olarak böcekleri yakalayıp sindirebilecek yapılara sahiptirler. Dionea klorofilli olduğu ve kendi besinini yapabildiği halde, açılıp kapanan özel yapraklarıyla böcekleri de yakalayabilir. Salgıladığı sindirim enzimleri yardımıyla böceğin proteinli yapılarını amino asitlere kadar parçalar. Amino asitler yaprak hücreleri tarafından emilerek bitkiye alınır. C. BİTKİLERDE DESTEK YAPILAR Basit yapılı bitkilerde ve yüksek yapılı bitkilerin genç dokularında desteklik vazifesini yapan, diklik ve sertliği sağlayan turgor basıncıdır. Yüksek yapılı bitkilerde diklik ve sertliği pek doku ve sert doku sağlar. Pek doku; gelişmekte olan otsu ve odunsu bitkilerin gövde, kök ve yapraklarında diklik ve sertliği sağlar. Hücreleri canlıdır. Sert doku; gelişmesini tamamlamış bitki kısımlarında bulunur. Ölü hücrelerden oluşur. D. BİTKİLERDE BOŞALTIM Kara bitkilerinde üç farklı organ sayesinde boşaltım gerçekleştirilebilir. 1. Yapraklarda boşaltım: Bitkiler yapraklarıyla üç farklı şekilde boşaltım yapabilmektedir. Stomalar vasıtasıyla solunum ve fotosentez gazlarının (O2 ve CO2) fazlası ve su buhar halinde terleme yoluyla bitkiden uzaklaştırılabilir. Yapraklarda biriktirilen fazla tuzlar yaprak dökümüyle bitkiden uzaklaştırılmış olur. Yine yapraklarda bulunan hidatodlardan (su savağı) su sıvı halde gutasyon (damlama) denilen olayla atılabilir. 2. Gövdede boşaltım: Gövdede lentiseller vasıtasıyla fazla CO2 dışarıya atılabilir. 3. Köklerde boşaltım: Bazı bitkiler CO2 ve bazı organik maddeleri kökleriyle toprağa boşaltırlar. E. BİTKİLERDE HORMONAL DÜZENLEME VE DUYARLILIK Bitkilerde sinir sistemi ve vücudu sürekli dolaşan daimi bir sıvı (kan) yoktur. Organlar ve dokular arasındaki düzenleme işi ve duyarlılığın sağlanması sadece hormonlarla yapılır. Bitkisel Hormonlar Görevi Oksinler : Hücre bölünmesi ve farklılaşması, yaprak dökümü, çiçek açma, meyve verimi Oksin hormonları normal miktarlarda üretildiği zaman kök tomurcuk ve gövdede büyümeyi artırdığı gibi çok fazla üretildiği zaman gelişmeyi durdurucu olabilir. Giberellinler: Gövde uzaması, meyve vermesi, tohumun çimlenmesi. Sitokininler: Tomurcuk gelişmesi, tohum çimlenmesi, yaprakların geç yaşlanması.Absisik Asit: Tomurcuk ve tohum uykusunun sağlanması (dormansi). Etilen: Bitkilerde doğal olarak üretilen gaz halindeki bir olgunlaştırma hormonudur. Özellikle yeşil muzların olgunlaştırılması ve sarartılması, yeme olumunda ve fakat yeşil olarak derilen mandarin ve limon gibi bazı turunçgillerin kabuklarının sarartılması için kullanılmaktadır. Kullanılan etilenin kaynağı direk etilen veya asetilen gazı olduğu gibi bazı etilen üreten kimyasallar da olmaktadır. Bu hormonlardan bazılarının diğer bir görevi de bitkisel hareketlere neden olmalarıdır. Bitkilerde, duyarlılığı sağlayan başlıca bitkisel hareketler üç grupta toplanır. 1. Tropizma (Yönelim) Hareketi Uyartının yönüne bağlı olarak meydana gelen yönelme hareketidir. Özellikle uç meristem bölgesindeki oksin hormonunun eşit olmayan dağılımından kaynaklanır. Yönelim hareketi uyarana doğru ise (+) tropizma, uyaranın aksi yönünde ise, (–) tropizma adını alır. 2. Nasti (Irganım) Hareketleri Uyaranın yönüne bağlı olmaksızın yapılan irkilme hareketidir. Olay, turgor basıncındaki ani değişmelerden kaynaklanır. Uyartının yönüne bağlı olmadığından (+) ve (–) nastiden söz edilemez. 3. Taksi (Yer Değiştirme) Hareketleri Uyaranın yönüne bağlı olarak, özellikle tek hücreli bitkilerin yer değiştirme hareketidir. Uyaranın yönü önemli olduğu için (+) ve (–) taksi hareketinden söz edilir.

http://www.biyologlar.com/bitkinin-yapisi-ve-bitkisel-dokular

Yaşlanmayı önleyen enzim

Uzun yaşamın sırrının, hücrelerin yaşlanmasını önleyen bir enzimin hiperaktif versiyonunda saklı olduğu görüşü ortaya atıldı. ABD'deki Albert Einstein College of Medicine'de görevli bilim adamları, 86 yaşındaki insanlarda ve çocuklarında DNA'yı koruyan telomerazın yüksek seviyelerde bulunduğunu belirttiler ve Aşkenaz Yahudilerinin uzun yaşamasını bu mutant gene sahip olmalarına bağladılar. Bilim adamlarının yaptığı araştırma çerçevesinde, 86 ve yukarı yaşlarda, genel anlamda sağlıklı Aşkenaz Yahudileri ile bu kişilerin çocukları olan 175 kişiden ve kontrol grubu olarak ortalama bir yaşam süresine sahip ebeveynlerin çocukları 93 kişiden alınan kan örnekleri incelendi. Araştırmada, neredeyse yüz yıl yaşayanlarda ve onların çocuklarında telomeraz seviyesinin kontrol grubundakilerinden daha yüksek seyrettiği, önemli ölçüde daha uzun telomeraza sahip oldukları ve bu özelliğin güçlü biçimde kalıtsal olduğu gözlendi. Neredeyse yüz yıl yaşayan deneklerin vücut kitle endekslerinin kontrol grubundakilerinden daha düşük ve iyi kolesterol seviyelerinin daha yüksek olduğu belirlendi. Bilim adamları, bu enzimi harekete geçirecek ilaçların üretilmesinin mümkün olabileceğini ifade ederken, hücrelere daha fazla bölünme fırsatı verilmesinin yıkıcı mutasyonların gelişmesi ve kansere neden olma olasılığını artırabileceği uyarısında bulundu ve bu konuda daha fazla araştırma yapılması gereğine işaret etti. Daha önce yapılan araştırmalar, uzun yaşayan Aşkenaz Yahudilerinin, yaşla bağlantılı kalp ve şeker hastalığı gibi hastalıklara genel olarak tutulmadıklarını göstermişti. TELOMERAZ Telomeraz, telomerleri sentezleyen ve koruyan bir ters transkriptaz enzim olarak biliniyor. Yapısında taşıdığı RNA'yı taslak olarak kullanarak her bölünmeyle kısalan telomer uçlarında tamiri sağlar ve telomerik DNA dizilerini doğrusal kromozomların uçlarına ilave eder. Her hücre bölünmesinde hücrenin telomerezlerinin boyu kısalır ve hücre ölmeye daha yatkın hale gelir.   Serbest Radikaller Ayşe Gümrükçüoğlu Danışman: M. Ali ONUR Arkadaşına Vücudumuzda kanser ve kalp gibi hastalıklar için bir savaş veriyoruz. Kontrol edilmesi gereken düşmanlardan biri de serbest radikaller. Serbest radikaller somatik hücrelere ve bağışıklık sistemine saldıran moleküllerdir. Antioksidanlar da bu serbest radikallerin etkilerini nötralize eden, kanser, kalp hastalıkları ve erken yaşlanmaya neden olacabilecek zincir reaksiyonlarını engelleyen moleküllerdir. Oksidasyona neden olan serbest radikaller temel olarak oksijen kaynaklı metabolitler, (süperoksit anyonları O2-, hidrojen peroksit H2O2, hidroksil radikali OH0) hipoklorik asit, kloraminmler, azot dioksit, ozon ve lipit peroksitlerdir. Bunlar organizmalar tarafından hücre içinde mitokandriyal solunum zincirinde, ya da hücre dışında, özellikle de fagositler tarafından oluşturulur. Serbest radikal oluşumuna sigara, hebisit ve pestisitler, çözücüler, petrokimya ürünleri, ilaçlar, güneş ışınları, X-ışınları, hatta yiyeceklerde bulunana bazı bileşikler neden our. Hatta ve hatta egzesizler de oksijen kullanımındaki artışla beraber serbest radikal oluşumuna neden olur. SERBEST RADİKALLER Kuantum kimyasına göre ancak iki elektron bir bağın yapısına girebilir. Ayrıca iki elekronun ters dönüş doğrultusunda olması gerekir. Yani yukarıya doğru dönen bir elektronun eşi aşağıya doğru dönen bir elektrondur. Elektron çiftleri oldukça kararlıdır ve insan vücudunun neredeyse tüm elektronları elektron çifti halinde bulunur. Bir bağ koptuğunda elektronlar ya birlikte kalır (ikisi de bir atoma katılır) ya da ayrılırlar (biri bir atoma, diğeri diğerine). Eğer birlikte kalırlarsa oluşan atom bir iyon olur, eğer ayrılırlarsa da serbest radikaller oluşur. Bu eşleşmemiş elektronlar yüksek enerjilidir ve eşleşmiş elektronları ayırıp işlerine engel olurlar. Bu işlem serbest radikalleri hem tehlikeli hem kullanışlı yapar. Serbest radikaller yaşam için gereklidir. Elektron taransferi enerji üretimi ve pek çok diğer metabolik işlevde temel oluşturur. Ama eğer zincir reaksiyonu kontrolsüz bir davranış gösterirse hücrede hasarlara neden olur. Bilim adamları 1954'lerden beri serbest radikallerin yaşlanma ve dejeneratif hastalıklara neden olduğunu bilmektedirler. Çoğu elektronlar çift halde bulunurken, serbest radikal bu elektronları birbirinden ayırarak reaksiyonu durdurur. Ama sonuçta serbest radikal kendine bir çift elektron alarak elektron çifti haline geçer, diğer elektron serbest radikal olur. Antioksidantlar ise serbest radikaller için kolay bir elektron hedefi oluşturur. Bağlanan serbest iki serbest radikali birleştirerek nötralize edebilme özelliğine sahip bir enzime (glutatyon peroksidaz, katalaz, süperoksit dismutaz...) taşınana kadar radikalle stabil bir yapı oluşturur. Eğer serbest radikaller nötralize edilmezlerse vücutta ciddi hasarlara neden olabilirler: -hücre membranı proteinlerini yıkarak hücreleri öldürmek, -membran lipit ve proteinlerini yok ederek hücre membranını sertleştirip hücre fonksiyonunu engellemek, -nuklear membranını yararak nukleustaki genetik materyale etki edip DNA'yı kırılma ve mutasyonlara açık hale getirmek, -bağışıklık sistemindeki hücreleri yok ederek bağışıklık sistemini zorlamak. Bu etkiler oksidatif stres olarak bilinen DNA mutasyonları, hücre ölümleri ve hastalıkları gibi hasarlara neden olur. Peki serbest radikaller bu hasarları nasıl verirler? Bu sorunun cevabı çok çeşitli mekanizmalara dayandırılabilmekle beraber en temel etkileri, lipit peroksidasyonu, proteinler arasında disülfit bağı oluşumu ve DNA hasarıdır. a) Membran Lipitlerinin Peroksidasyonu Bu, serbest radikaller hücrenin membranına saldırdıklarında gerçekleşir. Serbest radikaller, hücre membranının stabilizasyonunu ortadan kaldırarak, hızlı hücre ve doku bozulmalarına neden olurlar. b) Disülfit Bağı Oluşumu Glutatyon (GSH) gibi tiyollerin (R-SH) oksidasyonu tiyol ve oksijen radikallerinin oluşumuna neden olur. Her ne kadar hidroksil radikallerinden daha zayıf olsalar da tiyol radikalleri bazı biyolojik sorunlara neden olurlar. Bunlar sülfür merkezli radikallerdir (RSH) ve proteinlerdeki homolitik fisyon (sülfürlerin karşılıklı bağlanması) reaksiyonları disülfit bağını oluşturur. Bu da proteinlerin konfigürasyonlarını bozarak vücuttaki metabolik aktivitelerini engeller. c) DNA Hasarı Bir canlının elektromanyetik, ultraviyole ve X-ışınlarına maruz kaldığı sırada DNA, hidroksil radikallerinin de saldırısına uğrayabilir. Serbest radikal etkisiyle DNA'nın yapısının değişmesi mutasyonlara ve hatta canlının eşey hücrelerindeki mutasyona bağlı olarak döllerin ölmesine neden olur. Vücuttaki en temel serbest radikaller aşağıda verilmiştir: SÜPEROKSİT RADİKALLERİ Süperoksit radikalleri hücrede enerji metabolizmasında oksidasyon sırasında ya da oksidazlar gibi bazı enzimlerin aktivitesi sonucu oluşurlar. Aşağıdaki reaksiyonlar oluşumlarını açıklar: Süperoksit radikalleri süperoksit dismutaz adı verilen bir enzimle inaktive edilirler: Süperoksit radikali iki mekanizmayla çalışırlar. Bu fagositlarin bakterisit etkilerinin temel mekanizmasıdır. Aynı zamanda yangı reaksiyonlarında normal dokulara bile zarar verebilecek bir aracılardır. HİDROKSİL RADİKALLERİ Hidroksil radikalleri birkaç yolla oluşur. Suyun hidroliziyle ya da parçalanmasıyla hidrojen radikalleri ve hidroksil radikalleri oluşturabilir: Aynı zamanda hidrojen peroksit ve demirin birleşmesiyle oluşabilir (Fenton reaksiyonu): Diğeri de Haber-Weiss reaksiyonudur: Hidroksil radkilleri en reaktif serbest radikallerdir ve vücuttaki serbest radikal hasarının en önemli sorumlularıdır. NİTRİK OKSİT (NO•) Nitrik oksit hücresel patofizyolojide önemli bir rol oynayan çözünebilir, serbest radikal gazıdır. Vazodilatör mesajı endotelyumdan düz kasa taşıyan bir enerji aktarıcısı olarak, sentral ve periferal sinirsel aktarımda ve bağışıklıkta aktif rol alır. Sonuçta hücrede ve hücre dışında taşınan NO• miktarı çok hassastır. SERBEST RADİKALE BAĞLI HASTALIKLAR Serbest radikaller vücudun hastalıklara karşı direncini vücudu saran organizmaları yok ederek arttırır. Buna karşın fazla üretildiğinde vücuttaki bazı yerlerede hasara neden olarak hastalıklara yol açar. Serbest radikal reaksiyonlarının neden olduğu hastalıklarda giderek bir artış olmaktadır. Bu serbest radikal hastalıkları üç grupta toplanabilir: 1. genetiğe bağlı (Fanconi's anemia, bloom syndrome) 2. çevresel bileşenler (iş hastalıkları, zehirlenmeler, virus ve bakteriyal enfeksiyonlar) 3. hem genetik hem de çevresel (bronşial astım, diabetes mellitus, kanser, kardiovasküler hastalıklar ve diğerleri) Serbest radikal hastalıklarına birkaç örnek aşağıda verilmiştir: Yangı: Yangı sırasında serbest radikallerden çıkan oksijen, lökositler salınır. Bu işlem çoğunlukla koruyucu olmasına rağmen kontrosüz olursa zarar verir. Mikropların Öldürülmesi: Vücutta sayısı artan mikroplar, lökositlerin fagolizozomları tarafından öldürülüp sindirilirler. Bu sırada reaktif süperoksitler ve hidroksil radikalleri oksidatif reaksiyonlar sonucu oluşur. Bu işlemler milisaniye'lik kısa sürelerde olmasına rağmen kontrolsüz gerçekleştiklerinde toksik ve zarar vericidirler. Oksijen ve Diğer Gazların Toksisiteleri: Yüksek oksijen ve diğer gazlar maruz kalındığında canlılar için zararlı hatta bazı durumlarda öldürücüdür. Oksijenin hasara neden olan etkileri oksijen oluşturan serbest radikallerin ya da diğer serbest radikal ara ürünlerinin hücre membranı gibi hücresel komponentlerini okside etmesindendir. Yaşlanma: Denham Harman tarafından ortaya atılan serbest radikal teorisine göre normal yaşlanma, aerobik metabolizma sırasında oluşan serbest radikallerin dokularda birikmesi sonucu oluşan hasarlar nedeniyle olmaktadır. O halde dengeli bir beslenme, serbest radikal reaksiyonlarını minimumda tutmalıdır. Radyasyon: Canlı hücrelerin temel bileşeni olan su, iyonize radyasyona maruz bırakıldığında (x-ışını ya da gamma ışını gibi) hidroksil radikali oluşacaktır. Bu hidroksil radikalleri DNA ve hücre membranının hasarından sorumludurlar. Arterosklerozis: Düşük yoğunluklu lipoproteinlerin (LDL) peroksidasyonunun arterosklerozis hastalığına karıştığı bilinmektedir. Bu kan damarlarındaki daralma, arteriyel kan basıncının düşmesine ve hastalığın diğer belirtilerinin oluşmasına neden olur. DNA'ya Etkisi: hidojen peroksit oksidantlar arasında en belalısı kabul edilen bir maddedir ve hücrede pek çok bölgeyi hedef alarak bu bölgelere saldırarak hidroksil radikali oluşturur. DNA hidroksil radikallerinin oluşturduğu hasarlara karşı oldukça hassastır: hem DNA zincirinin kırılmasına hem de bazların hidroksilasyonuna neden olabilir. DNA zincirinin kopması bir DNA bağlayıcı protein olan poli(ADP)polimerazı aktif hale geçirir. Bu protein NAD'yi substrat alarak nuklear proteinlere bağlı ADP-riboz polimerleri oluşturur. Bu koşullarda NAD turnoverı azalır, bu da ATP sentezini mitokondriyal sentezi inaktive ederek etkiler. KORUNMA VE REGÜLASYON Serbest radikallerdeki aşırı yüklenme vücut için tehlike oluşturur. Ancak vücudun işlevlerini görebilmesi ve hastalıklardan korunabilmesi için de gereklidirler. Serbest radkiller vücutta çok hassas bir dengeyle kontrol edilmektedirler: Serbest Radikalleri Yok Eden Enzimler -süperoksit dismutaz: Hücre içinde mitokondride doğal olarak bulunan bir enzimdir. Süperoksit radikallerini daha az reaktif olan hidrojen peroksit formuna çevirirler. -katalaz: İnsan hücrelerindeki peroksizomlarda bulunur. Hidroksil radikallerinin oluşumunu önlemek için hidrojen peroksiti suya ayrıştırır. -glutatyon peroksidaz: Redükte glutatyonun (GSH) -SH grubundan, su oluşturmak için hidroksil radikali ya da hidrojen peroksitle birleşmek üzere hidrojen çıkartmasını sağlar. -Sülfhidril proteinleri ve diğer serum proteinleri: Organik peroksitleri ve hidroksil radikallerini zararsiz kimyasallara dönüştürürler. ANTİOKSİDANT MOLEKÜLLER Beta-karoten, askorbik asit ve alfa-tokoferol gibi antioksidantların serbest radikallerin neden olduğu oksidasyonları önlediğini vitro ve in vivo çalışmalarla gösterilmiştir. Bunların dışında taurin, bilirubin ve ürik asit de bilinen doğal antioksidanlardır. Sütte, karaciğerde ve böbrekte bulunurlar. Diğerleri gibi bunlar da serbest radikal oluşumunu önlerler. Yağda çözünen en önemli antioksidant E vitaminidir. C vitamini, elektron donörü gibi iş görerek, E vitamini radikalini tekrar redükleyerek E vitamini haline getirir. Vitamin A ve beta-karoten bazı durumlarda antioksidant gibi davranır. Ayrıca biyoflavonoitler de antioksidant özelliğe sahiptir. Koenzim Q bir fenoldür ve o da pek çok dokuda E vitamini gibi davranır. Lipoik asit ve glutatyon kükürt içerikli bileşiklerdir, hidrojen atomu donörü gibi davranarak fenoller gibi görev yaparlar. Tüm bunların yanında en önemli ve üzerlerinde en çok çalışılan antioksidant vitaminler vitamin E ve vitamin C'dir. Bu nedenle bunların üzerinde durulacaktır. ANTİOKSİDANT OLARAK VİTAMİN E Çoğunlukla hücre membranında bulunur ve eğer görevini yapmazsa serbest radikaller membrana, DNA'ya ve diğer hücre komponentlerini etkiler. E vitamini (alfa tokoferol) normal reprodüksiyon, kas işlevleri ve pek çok diğer vücut fonksiyonu için gereklidir. Şu sıralar E vitamininin kalp hastalıklarını azalttığı oldukça kuvvetli bir görüş oluşturmuştur. New England Journal of Medicine'da geçen yıl ardarda yayınlanan iki makale en az iki yıl süreyle günlük en az 100 IU E vitamini alan insanlarda kalp hastalığı oranının yarı yarıya azaldığı gösterilmiştir. Aslında antioksidant vitaminlerin kardiyovasküler hastalıklardan koruma özelliği son 20 yıldır büyük bir ilgi görmekteydi. 1970 ve 80'lerde yayınlanan temel bilim ve epidemiyolojik yayınlarda bazı antioksidant vitaminlerin kardiyovasküler hastalıkların engellenmesinde yardımcı olabileceği savunuluyordu. Örneğin, dietlerde bulunan antioksidantların (özellikle vitaminE ve beta-karoten) serbest radikal avcıları gibi davranarak, arterosklerozise neden olan etkenlerden LDL'lerin (düşük dansiteli lipoproteinler) oksidatif modifikasyonlarına olan hassasiyetini engelledikleri biliniyordu. Alfa tokoferol ve askorbik asit'in (vitamin C) sinerjistik olarak çalışıp lipozomal membranlar ve LDL'nin oksidasyonunu önlediği bulunmuştur. Askorbik asit sulu radikalleri yakalayıp sinerjistik olarak tokoferolden, radikalle reaksiyona girdiğinde oluşan tokoferoksil radikalini tokoferole rejenere eder. Tokoferol ve askorbik asit arasındaki sinerjistik etki LDL oksidasyonunda gösterilmiştir. C vitamininin tek başına uygulamasında in vitro LDL oksidasyonu azalması %15 bulunmuştur. Yalnız tokoferol ile yapılan çalışmada oksidasyondaki azalma %50, ikisinin de uygulanması sonucu LDL oksidasyonundaki azalma %78 bulunmuştur. Amerikada yapılan bir çalışmada meme kanseri oluşumu ve antioksidantlarla olan ilişkisi araştırılmıştır. Aileden gelen meme kanseri riski taşıyan kadınlarla yapılan çalışmada günlük fazla dozda E vitamini verilen deney grubunda meme kanseri riskinin azaldığı gösterilmiştir. Risk taşıyan kadınlarda verilen doza göre kanser oranının %99'a kadar düşürülebildiği, risk taşımayan kadınlarda ise meme kanseri görülme riskinin %30 azaltıldığı rapor edilmiştir. Vitamin E eksikliği kalp hastalıkları dışında pek çok diğer hastalıkalra da neden olabilmektedir: eritrositlerde bozukluk, erkek sıçanlarda kısırlık, yaşlanma, kolay bere oluşumu, egzema, premenstrual sendromlar, katarakt, sistik fibrozis... Ayrıca aşırı demir alımı E vitamini eksikliğine neden olur. Vitamin E faydalı bir antioksidant olduğu halde yan etkisi ve toksik özellikleri de vardır. Baş ağrısı, hipertansiyon yüksek trigliserit, mide bulantısı, ishal, gaz, taşikardi, bayılma... ANTİOKSİDANT OLARAK VİTAMİN C Yıllardan beri yapılan pek çok araştırma, C vitamininin etkili bir anti-kanser ajanı olduğunu bulmuştur. Çalışmalar C vitamininin antioksidant özelliğinin kanseri yenmede birkaç yolla olduğunu savunmaktadır. Lipitlerin peroksidasyonunu önleyerek dejenerasyon ve yaşlanma olaylarında etkilidir. Yetişkin insanlarla yapılan bir çalışma bir yıl süreyle günlük 400 mg C vitamininin serumdaki lipit peroksitleri azalttığını göstermiştir. Vitamin C aynı zamanda DNA'ya verilebilecek serbest radikal hasarlarını da engellemektedir. Gaby ve Singh'in birkaç çalışması vitamin C'nin genetik değişiklikleri ve kromozom bozulmalarını engellediğini göstermektedir. Çevrede etkisini gösteren pek çok kirlilik toksik, karsinojenik ve mutajenik etkilere neden olabilir. C vitamini bu zararlı etkileri karaciğerdeki detoksifiye edici enzimleri stimule ederek engelleyebilir. Bir başka çalışma da C vitamininin mutajenlerin oluşmasını engellediğini göstermektedir. C vitamini aynı zamanda immun sisteme kanser hücrelerini taramasında da yardımcı bir rol oynamaktadır. Son olarak C vitamini işlemden geçmiş yiyeceklerde sıkça bulunan nitratlardan nitrözamin oluşumunu engeller. Oluşan bir nitrözamin karsinojen bir maddeye dönüşebilir. Ama yapılan çalışmalar idrardaki nitrözaminin C vitamini tarafından anlamlı bir biçimde engellendiğini ortaya koymuştur. Üç hayvan çalışması nitratla oluşan kanserin engellenmesinde askorbik asidin önemli rol oynadığını göstermiştir. Üç deneyde de C vitamini verilen hayvanlarda tümör oluşumunun inhibe edildiği görülmüş. Bu noktada C vitamini alınımı ile kanser riskinin yakın bir ilişkisi olduğu açıktır. 1991'de American Journal of Clinical Nutrition C vitamininin kanserin farklı tipleri ile ilişkisi hakkında 46 çalışma yayınlamıştır. Bu çalışmalarda 33'ü C vitamini alınımı ile kanserin ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Yüksek C vitamini alınımı düşük C vitamini alınımının iki katı korunma sağlamıştır. Bu çalışmalarda çoğu yüksek dozajı 160 mg ya da fazlası, düşük dozajı genelde 70 mg altı olarak kabul etmişlerdir. Yazar Gladys Block'a göre en büyük etki esofagus, larinks, ağız ve pankreas kanserlerinde, bunları takiben mide, rektum, meme ve serviks kanserlerinde görülmektedir. C vitamininin akciğer kanseri üzerindeki etkisi daha düşük olduğu halde, bazı çalışmalar anlamlı koruyuyucu bir etki bulmuşlardır. Akciğer kanseri ile yapılan çalışmalar karışık bulgular içerdiği halde çalışmaların çoğu karotenoidlerle C vitamininin birlikte kullanıldığı durumlarda olumlu etki göstermiştir. C vitamininin vücuttaki en önemli görevi protein kollajen sentezidir. Aynı zamanda bu, diş, kemik, kıkırdak, deri deki fiberlerin oluşumunu sağlar. Ayrıca immun sistemde deönemli görevleri vardır. Eksikliği ikincil enfeksiyonlar, deri kuruması, diş dökülmesi, kanama, foliküler hiperkeratozis, kramplar, kas yorgunluğu... gibi pek çok soruna neden olur. Peki bu kadar yararları olan bu maddenin toksik etkileri yok mu? Sorusuna neredeyse yok denebilecek kadar az cevabı yerindedir. Bunlardan çoğu kusma, ishal, gaz... gibi askorbik asidin pH'sından kaynaklanan sorunlardır. Bu sorun asit düzenleyicileri ile giderilebilir. Bunun dışında böbrek taşına neden olabilir. Bazı kan testlerinde aşırı dozda C vitamini alınımı hatalı sonuç verebilir. Ayrıca demir emilimine etkisi nedeniyle vücutta demir birikimine neden olabilir. SONUÇ Sürekli gelişmekte olan teknoloji, oluşan çevre kirliliği, sigara, UV... ve pek çok diğer etken sürekli olarak çeşitli toksik maddelerle karşı karşıya kalmamıza neden olmaktadır. Bu etkiler kendini serbest radikal oluşumuyla gösterir. Tüm bu nedenlerden dolayı dış etkilerle oluşan hastalıklar artmakta, genetik hastalıkların da çevresel etkilerle daha çok belirginleşmesine neden olmaktadır. Bu hastalıklara çözüm getirmek öncelikle bu hastalıkların oluşumunu engellemekle gerçekleşebilir. Bunun için de ilaçlardan öte alınan besinler önem kazanmaktadır. Serbest radikallerin etkilerini önleyen ve dietimizde sıkça bulunması gereken C vitamini ve E vitamini kanser ve kalp hastalıkları gibi toplumda erken ölümlerin başlıca nedenleri olan hastalıkların oluşumunu önlemektedir. Besinlerin dışında dışarıdan yapılacak takviyelerin de yararlı olduğu yapılan doz tesbit çalışmalarıyla anlaşılmıştır. Ancak vücudun hassas dengesi alınacak aşırı dozlarla bozulabilmekte, bunun sınırının konabilmesi gerekmektedir. 1970'lerle vitaminlerin öneminin anlaşılması 1980'lerde bunun uç noktalara ulaşmasına neden olmuş, kanser ve kalp hastalıklarının tedavisivde çok yüksek dozlarda vitamin alınımı başlamış ve o zamana kadar bilinmeyen yan etkiler yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştır. Günümüzde ise uygulanmış çok aşırı dozların bir yerden sonra yararı olmadığı anlaşılmıştır. Bu hastalıkların aşılmasında antioksidant vitaminlerin etkilerinin büyük olduğu kesin olmakla beraber tek başına yüksek dozlarda vitamin almaktansa bu vitaminlerin ortak etkilerinin hastalıkların önlenmesinde daha etkili olduğu yapılmış olan pek çok çalışmayla tekrar tekrar gösterilmiştir. Bu nedenle serbest radikallerin neden olduğu hastalıkların önlenmesi ancak babaannelerimizin ağzından düşmeyen o "dengeli beslenme" ile olabilir.

http://www.biyologlar.com/yaslanmayi-onleyen-enzim

Hayvan Hakları için Akıl ve Gönül Birliği Nasıl Sağlanmalı ?

Hayvan Hakları için Akıl ve Gönül Birliği Nasıl Sağlanmalı ?

Bir yandan trafik canavarı, diğer yandan terör belası yüzünden oluk oluk kan akan bir ülkede mağdur ve mazlum durumdaki hayvanları kim düşünecek ? Bu konuda kamuoyuna yansıyan ‘haklı’ tepkileri görüp, onları da düşünen insanların varlığını hissedince seviniyoruz. Artık hayvanları da koruma altına alan kanunlar gündemde. 5199 sayılı Hayvan Hakları Koruma Kanunu'ndan bahsediyoruz.  Yeni dönemde TBMM’de görüşülmesi beklenen yasa tasarısında yapılması öngörülen değişiklikler basında genişçe yer bulmuştu. Buna rağmen tepkilerini protesto eylemleri ile ortaya koyan bir kısım gönüllü kuruluşlar çok da memnun edilmemiş gibi gözüküyor. İster inanın, ister inanmayın; Nerede bir hayvan görsem yakalayıp sevesim, sarılıp öpesim geliyor. Kedi, köpek beslemek, balıklara güvercinlere yem atmak büyük bir haz veriyor. İneğin buzağısını, koyunun kuzusunu sevmeden; tavuğun civcivini, leyleğin yavrusunu görmeden; tavşanları, kırlangıçları izleyip, atları, eşekleri, baykuşları, horozları dinlemeden yetişen bir nesil tasavvur etmek gerçekten çok acı veriyor bana. Bugün kedi köpek dışında hayvan tanımadan yetişen apartman çocuklarının bu konudaki mahrumiyetlerini göz ardı etmek mümkün değil. Gönlümüzden geçen bu duygular, hayvanlara karşı beslediğimiz ilgi ve sevginin sansürsüz birer ifadesi. Fıtraten sahip olduğumuz bu sevginin inanç ve ibadetlerimizle şekillenip gelenek ve göreneklerimizle pratiğe yansımasını her yerde ve her fırsatta gözlemek mümkün. Kur'an-ı Kerim'de Bakara (inek), Nahl (arı), Ankebut (örümcek), Neml (karınca) gibi çeşitli hayvan isimleriyle isimlendirilmiş sûrelerde, bazı hayvanlar insanlara ibret olarak gösterilmektedir. Hazreti Peygamber köpeğe su verip cennetlik olan, hapsettiği kediyi öldürüp cehennemlik olanlardan bahseder kutsal sözlerinde. En çok hadis rivayet edenlerin başında gelen meşhur sahabenin sokakta bulduğu kediyi elbisesinin yeninde taşıdığı için Ebû Hureyre yani kedicik babası diye çağrılması o günkü İslam toplumunun bu konudaki hassasiyetini gösteren bir başka ilginç örnektir. Dini, ahlâki, vicdani değerlerimizden kaynaklanan bu muhabbet ve merhamet halesi tabii ki sadece kedi ve köpekler için değil, bütün canlılar için geçerlidir, geçerli olmalıdır. ‘Sevgi var eziyet yasak, yarış var dövüş yasak, yaşam hakkı var işkence yasak’ diyeceğiz ama her şey gönlümüzce olmuyor çoğu zaman. Sahipsiz veya başıboş sokak hayvanları Türkiye'nin bir gerçeği. Bir çoğunun aç ve bakımsız kalmaları; itilip kakılmaları, ezilip sakatlanmaları, pislik ve mikrop yaymaları da birer gerçek. Bazı il ve ilçelerde neredeyse ölüm kampları haline gelmiş hayvan barınaklarının fiziksel ve teknik yetersizlikleri ortada. Buralara toplatılan hayvanların özgürlüklerinin kısıtlanması, kötü şartlarda yaşamaya mahkum edilmesi, hasta olanların bakımsız kalması, denetimsiz itlaf ve uyutma hadiseleri de doğru olabilir. Bütün bunların yanında sık sık karşılaştığımız pitbull dehşetlerini unutmamak gerekir. Bu sevimli hayvanların görüntüsünden korkanlar, tiksinenler; sesinden, kokusundan, kakasından rahatsız olanlar da azımsanmayacak kadar çok.    Gelelim kanun tasarısına. 5199 sayılı Hayvan Haklarını Koruma Kanununda yapılacak yeni düzenlemelere bakıldığında kanunun ruhunun değiştirilmeye çalışıldığı gayretini görmek mümkün. Savunmasız ve bakıma muhtaç tüm canlıların yaşamsal, bedensel ve özgürlük hakları koruma altına alınmak isteniyor. Bu haklara yapılacak tecavüz ve ihmaller kabahat olmaktan çıkıp suça dönüştürülüyor. Hayvan barınaklarının hayvan bakımevlerine dönüştürülmesi öngörülüyor. Hayvanlara kimlik, sahiplerine ehliyet verilmesi planlanıyor. Tehlikeli köpeklerin yurda girişi, alım satımı tümden yasaklanırken, hayvanları sokağa bırakanlara, tecavüz ve işkence yapanlara para ve hapis cezaları gelecek. Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanları hayvan bakım evlerine götürüp, gerekli tıbbi bakımlarını ihmal eden Belediyelere de cezanın yolu açılmış olacak. Üretim çiftliklerinin kapatılması, yurt dışından hayvan ithalinin, Petshop'larda hayvan satışlarının, hobi ve gösteri amaçlı hayvanat bahçelerinin, yunus parklarının, hayvan dövüşlerinin yasaklanması, yerel idarelerin ve belediyelerin daha fazla sorumluluk alması ise hayvan severler tarafından yasada ısrarla vurgulanması istenen maddeler arasında. Ancak en çok tedirgin oldukları konu başıboş fakat sağlıklı hayvanların yasadan sonra paldır küldür Doğal Hayat Parkları’na götürülmeleri. Bu hayvanların buralarda sahipsiz, bakımsız ve aç kalıp birbirini parçalamaları. 5199 yasanın 2004 yılında çıkarılmasının ardından geçen 8 yıl boyunca yerel yönetimlerin bu konudaki ilgisizliği. Hayvan hakları konusunda Türkiye'nin bugünkü fotoğrafının bin yıllık manevi mirasımız ile tam örtüşmediğini söyleyebiliriz. Bu yönüyle yasa taslağını yeniden gözden geçirip, daha mükemmelini yapabilmek için az da olsa zaman var. Ancak hayvan severliğimizi ispatlayalım derken kullandığımız üslup, insan sevgisine şüphe getirecek, manevi mirasımıza gölge düşürecek kadar keskin olmamalı. Kanun ne derse desin doğru sonuç elde etmenin yolu, doğru iş yapacak olan doğru insanı bulmak ve yetiştirmekten geçer. Haleti ruhiyemiz değişip merhamet veya kızgınlık damarımız kabardıkça bazen aklımız gönlümüze, bazen gönlümüz aklımıza galip gelebiliyor. Ama bu konuda ilim önderliğindeki akıl önde gitmeli.  Ne diyelim, Mevlana söylediği gibi ; ‘ Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim. Olur ya kalp durur akıl unutur. Ben dostlarımı ruhumla severim. O ne durur, ne de unutur...’ Süleyman Yorulmaz 01.10.2012 ÇEKÜD http://www.cekud.org.tr

http://www.biyologlar.com/hayvan-haklari-icin-akil-ve-gonul-birligi-nasil-saglanmali-

Testere Balıkları ve Türlerinin Özellikleri

Testere Balıkları ve Türlerinin Özellikleri

Testere balıkları, diğer batoids balıkları ile kıyaslanınca genel görünüşleri bakımından çok değişik hayvanlardır. Uzun ve yassı somaklarına ilaveten, vatoz balıkları ile ilgili olarak yaygın olarak bilinen yassı ve geniş profillerinden gayet belirgin biçimde farklı uzun ve nispeten dar gövdeleri vardır.Bazı yönlerden, sırtları boyunca iki belirgin sırt yüzgeci ile somakları yatay bir testere biçimli dişlere sahip “Pristiophoriformes” takımındaki testere köpek balıklarına benzerler. Onları vatozlar olarak köpek balıklarından ayıran solungaç yarıklarının başlarının iki tarafında olması yerine gövdelerinin alt kısmında olmasıdır. Aynı zamanda erginleşince, köpek balıklarından çok daha büyük olurlar. Pristis cinsine ait olan testere balıkları, dünyanın tüm tropikal okyanuslarında bulunurlar. Ana karaya yakın, kıta çıkıntılarının sığ sularında yaşarlar. Denizlerden önemli ölçüde uzak mesafelerdeki tatlı su alanlarında sıklıkla dolaşırlar. Örneğin iri dişili testere balıkları, (P.perotteti), Brezilya’daki Amazon Nehri’nin denize açılan ağız kısmından nehrin 750 km yukarısında yakalanmıştır. Ayrıca, ağırlıkları 320 kg olan bu türün örnekleri, Nikaragua Gölü’nde de yakalanmışlardır. Sıradan testere balıkları, (P. Pristis) normal olarak Doğu Atlantik Okyanusu ile Akdeniz’de de bulunur. Zambezi Nehri ile Afrika’daki diğer tatlı sularda da görülmeleri bu balıkların yüksek uyum yeteneklerinin bir göstergesidir.Anoxypristis cinsinin tek üyesi olan türün, çok daha kısıtlı bir dağılımı vardır. Avusturalya’daki Great Barrier Reef üzerinde Queenland’e kadar uzanan komşu Batı Pasifik Okyanusu’nun batı komşuları ile Hint Okyanusu’nun kuzey kısımlarına sıkışıp kalmıştır. Testere balıklarının bu türünün dişleri, gayet belirgindir – dişleri, genç balıklarda üçgen biçimindedir ve dişlerinin dizilimi Pristis türlerinden çok daha yakındır. Sahip oldukları dişlerin sayıları da çok değişken olup 23 çift ile 35 çift arasında değişir hatta bazen çok daha fazladır. Bilim insanları, bu balıklarının diş sayılarının çok farklı olmalarının cinsiyetlerinin ayırt edilmesi ile ilgili olduklarını düşünüyorlardı fakat durumun böyle olmadığı şimdi biliniyor. Buna rağmen, diğer batoids balıklarının durumunda olduğu gibi, erkekler ile dişiler birbirlerinden erkeklerin üzerlerindeki yumrularından ayırt edilirler.Efsanevi BalıklarFosil kayıtlarındaki testere balıklarından elde edilen kanıtlar, bugünkü türlerde olduğu gibi, dişlerinin kıkırdak somaklarının içine derin bir şekilde iliştirilmiş olmalarından ziyade dişilerinin öncelikle, doğrudan doğruya derilerine iliştirilmiş olduğunu göstermektedir. Testere balıklarının bu hassas somaklarının kullanma şekilleri hakkında birçok mitler ortaya çıkmış ve yayılmıştır. Bu mitler arasında, Uppsala başpiskopusu Olaus Magnus tarafından 1500’li yıllarda ilk defa orijinal belde haline getirilmiş olan dehşet verici hikâyeleri içermektedir. Olaus Magnus, bu balıkların burunların ucundaki testere ile gemilerin gövdelerini keserek deldiklerini ve bunun sonucu batan gemilerin içinde talihsiz denizcilerin gövdelerini yiyerek beslendiklerini iddia etmiştir. Bundan 300 yıl sonra, bir İngiliz doğa bilimcisi ise, bir testere balığı sürüsünün bir balinayı testere şeklindeki ağızları ile nasıl doğradıklarını ve öldüklerini tasvir etmiştir.Yakın zamanlarda, bu balıkların nasıl beslendikleri ilk elden görülünceye kadar, gerçek bilinmiyordu. Aslında bu balıkların beslenmeleri, çok daha az dramatiktir. Birçok vatozlar arasında yaygın bir davranış olduğu gibi, testere balıkları da ağızlarının testere biçimli uzantılarını yiyecek bulmak amacıyla adeta bit tarak gibi taramak suretiyle deniz dibindeki kumları karıştırmak için kullanırlar ve bunun sonucu olarak bu testere şeklindeki dişleri aşınır.Her nasılsa, çok daha aktif avlanma yöntemlerine sahiptirler. Küçük balık sürücülerinin içinde yüzerler ve o balıkların bazılarının iri yatay dişlerinin üstüne takılmaları için başlarını sağa sola şiddetle sallarlar. Şayet başarılı olurlarsa, denizin dibine geri çekilerek testere dişlerine takılan yaralı balıkları ovarak çıkartırlar ve sonra da onları yakalayıp gövdelerinin altındaki ağızlarına atarlar.Uyumlu yırtıcılardır. Ölmüş balıklar verildiği zaman, balıkların ölü olduklarını hemen anlarlar ve bunu anlar anlamaz onları doğrudan yemeye başlarlar. Bugün bu kadar uzunluğa ulaşabilenleri nadir olmasına rağmen, bu balıklar 9 metre uzunluğa erişebilir.İri Dişli Testere BalıklarıYaygın adı: Çok iri dişli testere balıkları (güney testere balıkları, tatlı su testere balıkları)Bilimsel Adı: Pristis microdonFamilya: PristidaeTakım: RajiformesBoyutları: Genel boy uzunluğu toplam 14 metre olarak kayıt edilmiştir.Fiziksel Özellikleri: Bir testere izlenimi yaratan iyi yerleştirilmiş dişleri ile yassı ve dar somaklı; sırt ve kuyruk yüzgeçleri açıkça görülür; köpek balıkları gibi yüzerler; yalnız dolaşır.Yaşam Çizgisi: Dişiler, sıklıkla 20 taneden fazla yavru doğururlar.Beslenme Tarzı: Başlıca balıklar; bazı omurgasızlar.Yaşam Alanı: Denizlerin sığ kesimleri; nehirlerde, dere ve nehir ağızlarında ve haliçlerde karşılaşılır.Yeryüzünde Dağılımı: Afrika’dan Tropikal Hint-Pasifik Bölgesi, Güneydoğu Asya, kuzeyde Filipinler ve güneye Avustralya’ya kadar uzanan bölgelerde.Türün Durumu: Soyu tükenme tehlikesi altında (IUCN)Bu özel testere balıkları, kendilerine özgü olmamalarına rağmen, tatlı su testere balığı isimlerinin açıklanmasına yardımcı olan nehirlerde sıklıkla bulunurlar.Çok iri dişli testere balıkları, ilk sırt yüzgeçlerinin gövdelerinin kenarlarının üstünde çıkış (pelvik) yüzgeçlerin önünde konumlarıyla ve ayrıca, kuyruk yüzgeçlerinin alt lopunun daha büyük olmasıyla ayırt edilebilirler. Testerenin kendisi kök kısmında geniştir fakat ucuna doğru incelir. Dişileri çok büyüktür ve sayıları, her iki tarafta 14-22 çift arasında değişir.Çok iri dişli Testere balıklarının Avustralya popülasyonu, ilk önceleri farklı bir tür olarak düşünülmüştü ve bilimsel adı, Pristiopsis olarak tanınmıştı. Şimdi bu betimleme, onlar aynı türledir anlamına gelen Pristis microdon için bir eşanlamlı sözcük olarak kabul edilmektedir.1845 yılında, kaşif Ludwig Leichard, Carpentaria Körfezi’ne akan Lynd Nehri’nde bulunan ölü bir balık örneğini esas alarak bu testere balığının keşfetmiştir. Böylece, bu vatozların Avusturalya’nın tatlı sularında yaşadıklarını teyit etmiştir. Oldukça sığ ve sıklıkla çamurla sularda, denizden 100 km uzakta bulunan balıklar ile batıdan Queenslad’e kadar Avustralya’nın kuzey deniz sistemleri boyunca uzanan alanlardaki sularda yaşadıkları açıklığa kavuşmuştur.En Uzun Testere BalığıSel sularına kapılarak gittikleri ve yıllarca mahsur kaldıkları gölcüklerin bulunduğu bazı bölgelerde bu balıkların küçükleri bulunmuştur. Her nedense, normal koşullar altında genç yavrular, büyüdükçe denizlere dönmeye eğilimlidirler buna rağmen ara sıra bu balıkların iri örnekleri, tatlı su çevrelerinde bulunurlar. Çok iri dişli Testere balıkları, tipik olarak 6 metre uzunluğa ulaşıncaya kadar büyüdükleri halde, kayıtlara göre, aslında çok daha büyüğü tutulmuştu. Tayland’daki Chao Phya nehrinde, nehrin ağzından 59 km içeride tutulan bu tür bir balığın boyu 14 metreydi.Testere balıkları, Tayland kültüründe özellikle önemlidir. Bu balıklar sıklıkla tapınaklarda adak olarak sunulur. Bu durum, bilim insanlarına boylarının uzunluğu 2.4 metreyi bulan testere balıkları kayıtları ile bu balıkların büyüklükleri ve biyolojilerine bir göz atmak ve değerli bilgilere ulaşma olanağı sunmaktadır.Her nedense, bu utangaç vatozlarının sayıları, son yıllarda önemli ölçüde azalmıştır. Bu azalma kısmen ağlarla kolayca yakalandıkları için aşırı avlanma yüzündendir. Ayrıca, bu balıkların küçükleri de özellikle iğneli oltalarla yakalanmaktadır. Bu balıklar hem yenilmek üzere hem de testereleri için avlanıyor. Üstelik onların yüzgeçlerine verilen aşırı yüksek fiyatlar de, bu balıkları avcıların hedefi yapmaktadır. Yaşam ortamlarındaki olumsuz değişiklikler ile kirlilik, onların sayılarının düşmesinde önemli rol oynamaktadır.Ne yazık ki, çok iri dişli testere balıkları, 15 yaşına gelinceye kadar üremeye başlamazlar. Onların nispeten düşük üreme oranları, üreme çağındakilerin aşırı avlanma sonucu çok azalmış olması ile üremeye çok geç başlamalarının birleşimi sonucu, azalan sayılarının tekrar eski haline gelmesi çok zaman alır.Yaşam alanlarının bazı bölgelerinde, üreme süreleri mevsimseldir ve Kuzey Queensland’in York Burnu Yarımadasında, yağış mevsiminin kasım ve aralık ayları arasındaki döneme denk gelmesi gerekmektedir. Çok iri dişli testere balıkları, ovivipar türlerdir. Bunun anlamı, yumurtalar, sadece dişinin gövdesinde tutulur ve yavrular büyürken anne balıklar ile yavrular arasında hiçbir bağlantı ve iletişim yoktur. Embriyonlar, yumurtanın bir kısmını oluşturan yumurta sarısı ile beslenir. Yaklaşık beş ay sonunda bir düzine veya daha fazla yavru dünyaya gelir.YavrulamaYavru testere balıkları, doğum anında yaklaşık 75 cm uzunlukta olup bu aşamada dişinin üreme bölgesine zarar vermemeleri için testere kılıçları zarlarının içine gömülü olarak annelerinin karnından çıkarlar. Bu yavru testere balıkları, testerelerini yiyecek elde etmek amacıyla kullanmaya başladıkları zaman testerelerini örten kılıf sıyrılır. Diğer birçok vatozlardaki gibi testere balıklarının renkleri de içinde bulundukları ortama göre değişir. Bunun sonucu olarak, renkleri kumlu renk desenleri ile sarımsı kahverengiden griye ve alt kısımları ise daha açık renkli ve krem tonlarına kadar değişiklik gösterir.Çok iri dişli testere balıkları çok yavaş büyüyen ve ömürleri 40 yıldan fazla hayvanlardır. Araştırmaların gösterdiğine göre, doğal büyüme oranları yıllık 20 cm olup 10 yaşına gelince yıllık büyümeleri bunun yarısına iner. Küçükleri, akvaryum çevresinde daha hızlı büyür.Böylece, bazı alanlarda sayıları çok azalan bu balıkların sayılarını arttırmak amacıyla yapılacak planlara göre koruma altında üretilerek bu eksikliklerin tamamlanması mümkün olabilir.Kaynakça: BBC John DAWESYazar: Tuncay Bayraktarhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/testere-baliklari-ve-turlerinin-ozellikleri

Deniz Laleleri Nasıl Canlılardır?

Deniz Laleleri Nasıl Canlılardır?

Yaygın Adı: Deniz lalesiTakım: ActinariaSınıf: AntozoalarŞube: KnıdlılerTür sayısı: Yaklaşık 1,000Fiziksel Özellikleri: Genelde altı kat simetrili yalnız polipler, çoğu kez çok renkli.Alışkanlıkları: Genellikle beli bir noktada sabit, yavaş hareket ederler, sürünebilir; atlayabilir, oyuk açabilir, yüzebilir; yalnız. Yaşam Çizgisi: Minyatür polipe dönüşen ve yerleşen planula larvayla sonuçlanan birleşme Çoğu tür eşeysiz üreyebilir. (çift tarafiı fızyon ya da dokunun küçük bir parçasının üremesiyle)Beslenme Tarzı: Çeşitli omurgasızlar genelde sokan dokunaçlı-kıskaçlı balıklar. Birçok tür simbiyotik yosundan gereken besini alır.Yaşam Alanı: Denizler; sahil bölgelerinden derin okyanuslara.Yeryüzünde Dağılımı: Bütün okyanuslar ve dünyadaki birleşik denizler.Deniz laleleri, gerçek hayvanlardan ziyade egzotik deniz yaratıklarına benzer. Fakat bu zarif görünüşlü yaratıklar avlanır, hareket eder ve iletişim kurar. Hayvan olduklarına şüphe yok.ANEMON KELİMESİ “rüzgâr çiçeği” demek. Fakat deniz laleleri bitki değil hayvan, ilginç bir biçimde hareketliler ve avlanmak, avlarını öldürmek “hızlı yüzen balıklar dâhil” ve hem diğer anemonlardan hem de diğer hayvanlardan korunmak için özgürce hareket edebilir.“Çiçek” HayvanlarDeniz laleleri, mercanlar yani Anthozoalar ya da çiçek hayvanlar gibi knidlilerin aynı sınıfından. Fakat mercanlardan farklı olarak denizlaleleri koloniler halinde yaşamaz. Her birey bağımsız yaşar ve oldukça küçüktürler.Anemon poliplerinin birçok dokunacı bulunur. Toplamda altı kat vücut simetrisini yansıtan altı katlı dokunaçları mevcut. Anemonların destek sert iskeletleri bulunmaz. Vücut şekillerini korumak için su baskısına veya kaslarına bel bağlarlar. Temel vücut boşluğu suyla dolu. Gerektiğinde ağzının iki tarafında bulunan sifon adındaki boşluğa girer ve çıkar. Temel boşluk mezenterler adında dikey doku bölümlerince birbirine bağlı altı odacığa bölünmüştür.Anemonlar, erişkin yaşamlarının çoğunu sıkıca bir deniz yatağına bağlı olarak ya da bazal diskle ayrılmış başka bir obje üzerinde sürdürür. Fakat bazen etrafta dolaşabilirler. Kimisi dik kalır ve bazal disklerindeki kasların kontra aksiyonuyla dalga şeklinde titreyerek bu doğrultuda sürünür. Diğerleri bazal disklerini bırakır, yapışkan dokunaçlarını zemine yapıştırır ve kendilerini ileri iter. Hatta bazı türler kısa mesafeleri yüzebilirler.Bütün knidliler gibi anemonlar da Cnidocyteler diye adlandırılan sokan hücrelere sahip. Bu hücreler, avlarını yakalayıp zehri kanlarını zikreden ince kamçılı iğnelere sahip. Anemonlar değişik tarzda zehirler üretir. Kasları kontrol eden sinir hücrelerine yerleşen nörotiksinler ve dokuları parçalayan sitolizin adındaki proteinler. Ptychocystler ve Spirocystler adında tehlikeli iki türü daha var. Ptychocystler, hayvanın vücudunun etrafında onu oyuk açmaktan ya da saldırıdan koruyan bir düğüm örer. Spirocystler ise, anemonun avına yapışmasını ya da kayaya sıkıca tutunmasını sağlayan uzun yapışkan bir iplik üretir.Beslenme AygıtıAnemonların çoğu, dokunaçlarının uzanabileceği bölgedeki uygun boyutlardaki hemen her şeyi yer. Yapışkanlı mukus tabakasına yapışmış, daha sonra binlerce ince kılın çarpımıyla dokunaçların uçlarına taşınan bir hücreliler ya da yosun gibi mikroskobik organizmaları yakalamada uzmanlaşmış bazı türler de bulunur. Dokunaçlar ağza doğru bükülür. Büyük anemonlar dokunaçlarını kıstırmak, çarpmak gibi ölümcül eylemler için kullanır.Kaynakça: BBC Vahşi YaşamYazar: Tuncay Bayraktar http://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/deniz-laleleri-nasil-canlilardir

Deniz Laleleri

Deniz Laleleri

Yaygın Adı: Deniz lalesiTakım: ActinariaSınıf: AntozoalarŞube: KnıdlılerTür sayısı: Yaklaşık 1,000Fiziksel Özellikleri: Genelde altı kat simetrili yalnız polipler, çoğu kez çok renkli.Alışkanlıkları: Genellikle beli bir noktada sabit, yavaş hareket ederler, sürünebilir; atlayabilir, oyuk açabilir, yüzebilir; yalnız.Yaşam Çizgisi: Minyatür polipe dönüşen ve yerleşen planula larvayla sonuçlanan birleşme Çoğu tür eşeysiz üreyebilir. (çift tarafiı fızyon ya da dokunun küçük bir parçasının üremesiyle)Beslenme Tarzı: Çeşitli omurgasızlar genelde sokan dokunaçlı-kıskaçlı balıklar. Birçok tür simbiyotik yosundan gereken besini alır.Yaşam Alanı: Denizler; sahil bölgelerinden derin okyanuslara.Yeryüzünde Dağılımı: Bütün okyanuslar ve dünyadaki birleşik denizler.Deniz laleleri, gerçek hayvanlardan ziyade egzotik deniz yaratıklarına benzer. Fakat bu zarif görünüşlü yaratıklar avlanır, hareket eder ve iletişim kurar. Hayvan olduklarına şüphe yok.ANEMON KELİMESİ “rüzgâr çiçeği” demek. Fakat deniz laleleri bitki değil hayvan, ilginç bir biçimde hareketliler ve avlanmak, avlarını öldürmek “hızlı yüzen balıklar dâhil” ve hem diğer anemonlardan hem de diğer hayvanlardan korunmak için özgürce hareket edebilir.“Çiçek” HayvanlarDeniz laleleri, mercanlar yani Anthozoalar ya da çiçek hayvanlar gibi knidlilerin aynı sınıfından. Fakat mercanlardan farklı olarak denizlaleleri koloniler halinde yaşamaz. Her birey bağımsız yaşar ve oldukça küçüktürler. Anemon poliplerinin birçok dokunacı bulunur. Toplamda altı kat vücut simetrisini yansıtan altı katlı dokunaçları mevcut. Anemonların destek sert iskeletleri bulunmaz. Vücut şekillerini korumak için su baskısına veya kaslarına bel bağlarlar. Temel vücut boşluğu suyla dolu. Gerektiğinde ağzının iki tarafında bulunan sifon adındaki boşluğa girer ve çıkar. Temel boşluk mezenterler adında dikey doku bölümlerince birbirine bağlı altı odacığa bölünmüştür.Anemonlar, erişkin yaşamlarının çoğunu sıkıca bir deniz yatağına bağlı olarak ya da bazal diskle ayrılmış başka bir obje üzerinde sürdürür. Fakat bazen etrafta dolaşabilirler. Kimisi dik kalır ve bazal disklerindeki kasların kontra aksiyonuyla dalga şeklinde titreyerek bu doğrultuda sürünür. Diğerleri bazal disklerini bırakır, yapışkan dokunaçlarını zemine yapıştırır ve kendilerini ileri iter. Hatta bazı türler kısa mesafeleri yüzebilirler.Bütün knidliler gibi anemonlar da Cnidocyteler diye adlandırılan sokan hücrelere sahip. Bu hücreler, avlarını yakalayıp zehri kanlarını zikreden ince kamçılı iğnelere sahip. Anemonlar değişik tarzda zehirler üretir. Kasları kontrol eden sinir hücrelerine yerleşen nörotiksinler ve dokuları parçalayan sitolizin adındaki proteinler. Ptychocystler ve Spirocystler adında tehlikeli iki türü daha var. Ptychocystler, hayvanın vücudunun etrafında onu oyuk açmaktan ya da saldırıdan koruyan bir düğüm örer. Spirocystler ise, anemonun avına yapışmasını ya da kayaya sıkıca tutunmasını sağlayan uzun yapışkan bir iplik üretir.Beslenme AygıtıAnemonların çoğu, dokunaçlarının uzanabileceği bölgedeki uygun boyutlardaki hemen her şeyi yer. Yapışkanlı mukus tabakasına yapışmış, daha sonra binlerce ince kılın çarpımıyla dokunaçların uçlarına taşınan bir hücreliler ya da yosun gibi mikroskobik organizmaları yakalamada uzmanlaşmış bazı türler de bulunur. Dokunaçlar ağza doğru bükülür. Büyük anemonlar dokunaçlarını kıstırmak, çarpmak gibi ölümcül eylemler için kullanır.Yazar: Tuncay Bayraktar  http://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/deniz-laleleri

Dokular

A-Epitel Dokusu :1-Hücreler arası madde yok denecek kadar azdır.2-Kan damarı içermez.3-Bölünme yeteneğine sahip hücrelerden oluşur.4-Hücreleri oldukça farklı görevler üstlenmiştir.5-Beslenme ve solunum bağ dokusu aracılığı ile yapılır.6-Hücrelerinde yaptıkları işe göre özelleşmeler görülür. (Sil, Microvillus, Salgı vb. ) Kökeni : Epitel dokusunda ektoderm ,endoderm ve mezoderm orijinli olanların bulunması ile diğer dokulardan ayrılır. 1-Ektoderm Orijinli : Deri epidermisi , Kornea epiteli , Ter , Meme bezleri ve Sinir sistemidir. 2-Endoderm Orijinli : Sindirim kanalı epiteli , Karaciğer , Pankreas ve Mide bezleridir. 3-Mezoderm Orijinli : Böbrek , Erkek ve Dişi üreme kanalları epiteli , Kan ve lenf damarları epitelidir Organizmadaki Görevleri :1) Emme (Absorbsiyon) 2) Salgılama (Sekresyon) 3) Taşıma (Transport) 4) Kasılma (Kontraksiyon) 5) Boşaltım 6) Koruma 7) Duyu Epitel Dokunun Görevlerine Göre Çeşitleri :1) Örtü epiteli 2) Salgı epiteli 3) Duyu epiteli 4) Kassel epitel5) Emme epiteli a-Örtü epiteli Sınıflandırılması ve Organizmada Bulunduğu Yerler 1-Tek Tabakalı Yassı Epitel : Difüzyon ve filtrasyonun olduğu yerlerde görülür. Bunlar Akciğerler Alvoler odalar , Kan damarlarının içi , Kılcal kan damarları , Bowman kapsülü , Henle kulpunun ince kanal bölgesidir. 2-Tek Tabakalı Kulak Epitel : Örtü korumanın yanı sıra böbrek tubullerinde salgılama ve emme işlevide görür. Bunlar Tiroid , Ovaryumda , Tükürük bezi , Karaciğer ,ve pankreas salgı kanalları Omurgasızlarda deri bu epitelle örtülüdür. 3-Tek Tabakalı Silindirik Epitel : Salgıların salınması ve besinlerin emiliminde rol oynar. Bunlar midenin kordiya bölgesinden anüse kadar sindirim kanallarını döşer.Sil taşıyan silindirik hücreler, uterus , ouidukt , akciğer bronşları , omuriliğin merkezi kanallarında bulunur. İşlevi yüzeydeki sıvı ve partiküllerin hareketini sağlamaktır. 4-Yalancı Çok Katlı Epitel : Yapısında bulunduğu yere göre mukus salgılayan hücrelerle , silli hücrelerde bulunur. Salgıbezlerinin büyük kanallarında , Paratroid bezde , erkek uretrasında bulunur. Silli olanları trake ve bronşlarda gözyaşı bezinde bulunur. Görevi solunum kanallarına giren toz ve mikroorganizmaları makusla yakalayıp sillerle dışarı itmektir. 5-Çok Katlı Yassı Epitel : Koruma işlevi yürütür. Ağız , Özefagus , Epislatis , Vagina , Anüs , ve konjuktivada bulunur. Deride bulunan (epidermis te) keratin ize olur. Omurgasızlarda üst deri tek katlı epitelden oluşurken omurgalılarda çok katlıdır. b-Salgı Epiteli Sınıflandırılması ve organizmada Bulunduğu Yerler :Epitel dokudan özelleşen salgı bezleri organizmada enzimlerle sindirimin gerçekleşmesi , mukoz ile organlarda nemin ve kayganlığın sağlanması , hormonlarla yaşamsal olayların denetlenmesinde rol oynar. Kurbağa ve solucan derisindeki mukoza deride nemliliğin devamını böylece solunumu olanaklı kılar. NOT : Eklem bacaklılarda epidermis kitin , CaCO3 ve Ca (PO4)2 katılımıyla sertleşir ve organizmanın dış iskeletini oluşturur 1-Dış Salgı Bezleri : Tükürük , ter , yağ , gözyaşı , böbrek ve sindirim kanalı bezleri , ürogenitel sistemin duvarlarındaki bezler örnektir. 2-İç Salgı Bezleri : Hipofiz , epifiz , tiroit , paratroit , adrenal bez , timüs , eşey bezleri örnektir. 3-Karma Bezler : Mide , pankreas örnektir. Dış Salgı Bezleri Çeşitleri ve Organizmada Bulunduğu Yerler : 1-Tek hücreli bezler : Solucan derisindeki solunum yollarında ve sindirim kanalındaki goblet hücreleri (Mukus salgılayarak nemlilik ve kayganlık sağlar.)Mukus Salgısının Organizmadaki Önemi : a-Ağızda mekanik sindirimle oluşan partiküllerin yapışıp lokma haline gelmesi. b-Yüzeyin kayganlaşması. c-Yüzey neminin korunması. d-Sindirim kanalı iç yüzeyinin enzimatik etkilerden korunması. e-Solunum kanalında hava ile giden partiküllerin sillere yapışması. f-Solucan ve kurbağada deri solunumunun gerçekleştirilmesi 2- Çok Hücreli Bezler : a-Basit Tubuler Bezler : Ter bezleri , mide bezleri , uterus bezleri. b-Bileşik Tubuler Bezleri : Tükürük bezi , erkeklerde Cowper bezi , dişilerde Bartholini bezleri. c-Basit Alvoler Bezler : Memelilerde görülmez kurbağa derisinde bulunur. d-Bileşik Alvoler Bezleri : Derinin yağ bezleri , prostat ve meme bezleri. e-Bileşik Tubuler Alvoler Bezler : Tükürük bezleri , yutak ve özefagus bezleri , pankreas , süt bezleri , prostat c-Duyu epiteli ve organizmada bulunduğu yerler:Duyu Epiteli ve organizmada bulunduğu yerler :İç kulakta korti organında , burunda , dilde , gözde bulunur. NOT : Deri ile alınan duyular epitel kökenli hücreler değil özelleşmiş sinir sonlarıyla alınır. d-Kessel Epitel ve organizmada bulunduğu yerler : Tükürük , ter , gözyaşı ve meme bezlerinin etrafında yıldız şeklinde kasılabilme yeteneği olan miyoepitel hücrelerdir. Salgı bezlerinin salgılarının boşaltılmasında rol oynar. e- Emme epiteli ve organizmada bulunduğu yerlerEmme epiteli örtü işlevi yanısıra dış yüzey alanını artırıcı mikro villuslar taşır. Maddelerin vücuda alınımının yoğun şekilde gerçekleştirilmesinde rol alırlar.İnce barsaklarda ve nefron yapısında yer alırlar.Sindirim sonucu oluşan besinleri emilimi ve süzüntü ile idrara geçen gerekli maddelerin tekrar kana geri emilimini sağlarlar.

http://www.biyologlar.com/dokular-1

Bitki Dokuları

Yüksek yapılı bitkilerdeki dokular; sürgen (meristem) doku ve değişmez doku olmak üzere iki grupta incelenir. A. SÜRGEN (MERİSTEM) DOKULARMeristem dokunun kökeni embriyodur.Özellikleri :Devamlı bölünme yeteneğine sahip hücrelerden oluşur. Gelişme ve farklılaşmayı sağlarlar. Bitkide enine kalınlaşma ve boyuna uzamayı sağlarlar. Hücreleri; canlı, küçük, ince çeperli, bol sitoplazmalı, büyük çekirdekli ve çok küçük kofulludur. Hücreler arası boşluklar yoktur. Meristem hücrelerinde mitoz bölünme hızlıdır ve aynı zamanda hormon üretirler. 1. Birincil (Primer) MeristemBitkiyi meydana getiren ve bitkinin ömrü boyunca bölünme özelliğini kaybetmeyen meristeme denir. Primer meristem, yüksek yapılı bitkilerde kök, gövde ve dallarda yoğunlaşmıştır. Kök ve gövde uçlarındaki bu bölgelere büyüme noktaları denir. Şekil : Kök ve Gövde Ucunda Meristem 2. İkincil (Sekonder) MeristemDeğişmez doku hücrelerinin, hormonların da etkisiyle sonradan bölünme özelliği kazanmasıyla meydana gelen dokudur. İkincil meristeme örnek olarak, kök ve gövdenin enine büyümesini sağlayan kambiyum ile mantar meristemi (fellojen) verilebilir.Büyüme noktalarında (uç meristemler)bulunan meristemler kökle kalipta ile gövdede ise tomurcuk pullarıyla korunmaktadır B. DEĞİŞMEZ (BÖLÜNMEZ) DOKULARBirincil (primer) ve ikincil (sekonder) meristem dokular, özelliklerini kaybederek veya farklılaşarak bölünmez (değişmez) dokuları meydana getirirler. 1. Parankima (Temel Doku)Bitkilerde diğer doku ve organların arasını doldurur. Dokuyu meydana getiren hücreler canlı, ince zarlı, bol sitoplazmalıdır. Kofulları küçük ve az sayıdadır.a. Özümleme Parankiması : Yeşil bitkilerin yapraklarında, genç gövde ve dallarında bulunur. Sitoplazmalarında çok sayıda kloroplast vardır ve organik besin sentezi yaparlar.b. Havalandırma Parankiması : Oksijen oranının az olduğu ortamlarda yetişen bitkilerin kök ve gövdelerinde bulunur. Hücrelerinin arasında biriken havayı solunumlarında kullanırlar. Bataklık ve su bitkilerinde hava alma ihtiyacını karşılarlar.c. İletim Parankiması : Özümleme parankimasıyla iletim demetleri arasında bulunur. Bu iki doku arasında besin maddesi taşınmasında görevlidirler.d. Depo Parankiması : Bitkilerin kök, gövde, tohum ve meyvelerinde bulunur. Örnek : Kaktüste su, cevizde yağ, pancarda şeker, buğdayda nişasta depo eder. 2. Koruyucu DokularBu dokunun hücreleri aralıksız dizilmiş ve klorofilsizdir. Koruyucu dokular epidermis ve periderm olmak üzere ikiye ayrılır.a. Epidermis : Bitkinin genç bölgelerinin ve yapraklarının üzerini örten çoğunlukla tek tabakalı bir dokudur.b. Periderm : Bitki yaşlandıkça epidermis iç ve dış etkilerle parçalanır. Bunun yerini periderm denilen mantar doku alır. 3. İletim DokusuBitkilerde maddelerin taşınmasını gerçekleştiren dokudur. İletim dokusu, yapısı ve görevi bakımından ksilem (odun borusu) ve floem (soymuk borusu) olmak üzere iki kısımdan meydana gelir.a. Odun (Ksilem) DemetiDört ayrı hücre çeşidinden oluşur. Bunlar trake, trakeit, ksilem parankiması ve ksilem sklerenkimasıdır. Ksilem (odun borusu) hücreleri ölüdür. Madde taşınması köklerden yapraklara doğru tek yönlüdür. Su ve suda çözünmüş inorganik maddelerin taşınmasını gerçekleştirir. Madde taşınması hızlıdır. Trake ve trakeit hücrelerinden meydana gelir. Bitkinin odun kısmını meydana getirir. b. Soymuk (Floem) DemetiHücreleri canlıdır. Buradaki hücrelerden kalburlu borular çekirdeksizdir. Fotosentez ürünlerinin yapraklardan diğer kısımlara ve köklerde sentezlenen amino asit gibi organik maddelerin yapraklara taşınmasını gerçekleştirir. İki yönlü madde taşınması görülür. Madde taşınması yavaştır. Kalburlu borular, arkadaş hücreleri, floem parankiması ve floem sklerenkiması hücrelerinden meydana gelir. Bitkinin kabuk bölgesinde daha çoktur. 4. Destek DokuBitkilerin şeklinin korunmasını ve dış etkilere karşı dayanıklılık sağlar. Otsu bitkiler ile odunsu bitkilerin büyümekte olan genç kısımlarında diklik ve sertlik destek dokuyla değil turgor basıncı ile sağlanır.a. Pek Doku (Kollenkima) : Hücreleri canlıdır. Büyümekte olan genç bitkilerde, yapraklarda, çiçeklerde ve meyve saplarında bulunur.b. Sert Doku (Sklerenkima): Hücreleri ölü olup çeperleri lignin ve selüloz birikmesiyle kalınlaşmıştır. Sitoplazmaları ve çekirdekleri yoktur. Sklerenkima lifleri ve taş hücreleri olmak üzere iki çeşidi vardır. Kalın çeperli sklerenkima lifleri çok sağlamdır, aynı kalınlıktaki çelik telle kadar yük kaldırabilirler. Taş hücrelerinin sklerenkima liflerinden farkı boylarının uzun olmaması ve yaklaşık olarak boylarının enlerine eşit olmasıdır. Bu hücrelere bitkinin kabuğunda, meyve ve tohumlarında çok sık rastlanır. Armut ve ayvanın meyvelerindeki sert hücreler taş hücreleridir. 5. Salgı DokusuSalgı dokusunun hücreleri; bol sitoplazmalı, iri çekirdeklidir ve devamlı canlı kalırlar.Salgı maddelerinin bitkilere çok önemli faydaları vardır. Reçine ve tanen gibi maddeler bitkiyi parazitlerden çürümekten ve sıcaklıktan korur. Isırgandaki yakıcı tüyler korunmayı sağlar. Böcekçil bitkilerde salgılanan sindirim öz suyu sindirime yardımcı olur. BİTKİLERDE TAŞIMA SİSTEMİTek hücreli bitkilerde özel bir taşıma sistemi bulunmaz. Gerekli maddelerin taşınmasını hücre zarlarıyla yaparlar. Çok hücreli su yosunları, ciğer otları ve kara yosunlarında da herhangi bir taşıma sistemi yoktur. Bütün vücut yüzeyleriyle madde değişimini sağladıklarından ve küçük vücutlu olduklarından böyle bir sisteme ihtiyaç yoktur. Gerekli taşıma işlemi hücreler arasında difüzyon ve aktif taşıma ile yapılabilmektedir. Bundan dolayı bunlara “damarsız bitkiler” denir. Yüksek yapılı bitkilerde bunu sağlayan yaprak, kök ve iletim demetleri bulunur. Ayrıca bunların yanında taşıma işini doğrudan yada dolaylı olarak etkileyen yapılar da vardır. A. TAŞIMAYI ETKİLEYEN YAPILAR1. YaprakBir yaprağın kesitinde şu kısımlar bulunur.a. Epidermis : Yaprağın alt ve üst yüzeyi epidermis hücreleriyle örtülüdür. Bu hücreler, çoğunlukla tek tabakalıdır. Kloroplast ihtiva etmediklerinden fotosentez yapamazlar ve renksizdirler. Hücreler arasında boşluk yoktur. Yüzeyleri salgıladıkları mumsu kutiküla tabakasıyla örtülüdür. Epidermis hücrelerinin yüzeyini kaplayan kutiküla tabakası şu faydaları sağlar. Bitkinin su kaybını önler. Su içinde ve su kenarlarında yaşayan bitkilerde ince, kurak bölge bitkilerinde kalındır. Yaprağın alt tabakalarına ışığın geçmesini engellemez. Şekil : Bir Yapraktaki Tabakalar ve Madde Alışverişi b. Mezofil tabakası: Yaprakta iki epidermis arasında kalan çok hücreli tabakaya denir.Mezofil tabakası, Kloroplastlı parankima hücrelerinden meydana gelir. Yaprağın fotosentez yapan dokusudur. Bu tabakada palizat ve sünger parankiması olarak adlandırılan iki tip parankima hücresi bulunur. İletim demetlerinin devamı olan yaprak damarları mezofil tabakasında bulunur. 2. Stoma (Gözenek)Fotosentez ve solunum gazlarının alınıp verilmesiyle, su buharı atılmasında görevlidirler. Epidermis hücrelerinin farklılaşması sonucu meydana gelirler. Şekil : Stomaların Açık ve Kapalı Durumları Bu yapılar, her biri kloroplastlı iki stoma (kapatma) hücresinden oluşur. Stoma hücreleri fasulye tanesi şeklinde olup aralarında stoma açıklığı bulunur. Stoma hücrelerinin stoma açıklığına bakan çeperleri diğer çeperlerine göre daha kalındır. Mezofil tabakasının stoma bölgesine bakan kısımlarında solunum boşluğu bulunur. Stomalar açılıp kapanabilme özelliğine sahiptir. Açılıp kapanma stoma hücrelerindeki turgor basıncının değişimi ile sağlanır. Bu olayların sırası şöyledir:a. Stoma hücrelerinde ışık şiddeti arttıkça fotosentezle üretilen glikoz miktarı artar.b. Glikozun artmasıyla yoğunluk artacağından komşu epidermis hücrelerinden bekçi hücrelerine su geçişi olur.c. Su alan stoma hücrelerinde turgor basıncı artar.d. Turgor basıncı çeperin ince kısımlarında daha fazla etki ederek, bu kısımları dışarı doğru gerginleştirir ve stomalar açılır.e. Karanlıkta glikoz sentezi durur. Glikozlar nişastaya çevrileceğinden yoğunluk azalır, bekçi hücreleri su kaybederler.f. Su kaybeden hücrelerin turgor basıncı azalır. Osmotik basıncı artar ve stomalar kapanır. Bitkinin yaşadığı ortamlara göre stomalarda bazı değişiklikler görülür:Nemli bölgelerde yayılış gösteren bitkilerde stomalar, epidermis yüzeyinden daha yüksekte, epidermisin çıkıntısı üzerinde yer almaktadır. Kurak ortam bitkilerinde stomalar, epidermis yüzeyinden daha aşağıda bulunur ve üzerleri tüylerle kaplıdır. Kutiküla kalındır. Ilıman bölge bitkilerinde stomalar epidermis ile aynı seviyede bulunur. 3. Lentisel (Kovucuk)Bitkide mantar doku hücrelerinden meydana gelen basit açıklıklardır. Ölü hücrelerden meydana gelirler. Stomalarda olduğu gibi açılır – kapanır özelliğe sahip değildirler. Genellikle çok yıllık bitkilerin gövde ve dallarında bulunur. O2 alıp, CO2 atarak gaz difüzyonunu sağlarlar. 4. Hidatod (Su Savakları)Yaprak uçlarında ve kenarlarında bulunur. Terlemenin mümkün olmadığı, havanın neme doyduğu zamanlarda alınan fazla suyun sıvı olarak atıldığı açıklardır. Bu su atma olayına damlama (gutasyon) denir. B. TAŞIMA SİSTEMİNİN YAPISIBitkilerde su, mineral maddeler ve organik maddelerin taşınmasını sağlayan iletim sistemi bulunur. İletim sistemi, ksilem (= odun) ve floem (= soymuk) demetlerinden meydana gelir. Şekil : Değişik Bitkilerde İletim Demetlerinin Durumu İletim demetleri arasında kambiyum tabakası bulunursa bu tip iletim demetlerine açık iletim demeti denir Kambiyum tabakası çift çenekli bitkilerin tek yıllık olanlarında basit yapılıdır.Bitkilerdeki iletim demetlerinde, floem ve ksilem boruları daima yan yana bulunur. C. SU VE MİNERALLERİN TAŞINMASI Bitkiler su ve suda erimiş madensel tuzları kökteki epidermis hücrelerinin dışarıya doğru uzaması sonucu meydana gelen emici tüyler vasıtasıyla topraktan temin ederler. Suyun ve mineral maddelerin geçişi osmoz ve difüzyona göre gerçekleşir. Kökler vasıtasıyla alınan su, ksilem borularına kadar osmoz ve difüzyonla taşınır. Ksilem elemanlarında ise kılcallık, kök basıncı, terleme ve kohezyon kuvvetlerinin etkisiyle fotosentezin ve terlemenin meydana geldiği yapraklara kadar taşınır. 1. Kılcallık OlayıOdun borularının kılcal yapıda (mikroskobik borular) olması suyun yükselmesini kolaylaştırır.2. Kök BasıncıSuyun taşınmasında ilk etkili olan basınçtır. Kök hücrelerindeki su, çevresindeki toprak suyuna oranla daha çok yoğunluğa sahip olduğu için, osmotik basınç farkı kök basıncının meydana gelmesine neden olur.3. Kohezyon KuvvetiBitkilerin stomaları aracılığıyla su kaybetmesine terleme (transpirasyon) denir. Terleme sonucu kaybedilen su yapraklarda osmotik basıncın artmasını sağlar. Kökler az yoğun ortamda bulunduklarından, kökten yapraklara doğru büyük bir emme kuvveti doğar.Su, odun borularında köklerden ağacın tepesine kadar devamlı bir su sütunu meydana getirir. Su molekülleri, hidrojen bağları ile birbirini çekerek birarada bulunma özelliğindedir. Buna kohezyon kuvveti denir. Suyun yükselmesinde en etkili faktördür.4. Terleme (Transprasyon)Suyun stomalardan buhar olarak atılmasına terleme denir. Bu olayla bitkiler şu faydaları sağlarlar.Fazla ısı vücuttan uzaklaştırılır. Metabolizma sonucu oluşmuş fazla su atılır. Topraktan minerallerin emilimi devam ettirilir. Terleme hızını iki grup faktör etkiler.a. Çevresel Faktörler : Işık, nem, sıcaklık, rüzgâr, topraktaki su miktarı.b. Bitkisel Faktörler : Stomaların yapısı, büyüklüğü ve dağılışı, yaprak alanı ve yapısı, kütikula tabakasının kalınlığı, yapraktaki tüy miktarı, yaprak hücrelerinin osmotik basıncı, stoma hücrelerinin turgor basıncı, vs. D. ORGANİK MADDELERİN TAŞINMASIOrganik maddeler soymuk borularının canlı hücrelerinde difüzyonla ve gerektiğinde aktif taşıma ile taşınır. Soymuk borularında taşınmayı açıklamaya çalışan en iyi teori bitkinin farklı kısımlarındaki sıvı basıncının farklı olması esasına dayanmaktadır. Bu teoriye göre; yaprakta, fotosentez sonucu meydana gelen glikoz ve diğer organik maddeler soymuk hücrelerine geçer. Bu durumda hücrenin yoğunluğu artacağından, hücrenin içine su molekülleri de girer. Böylece soymuk hücrelerindeki su basıncı da artmış olur. Bitkinin diğer kısımlarındaki soymuk borularında glikoz dışarıya çıkarken, suyu da beraberinde çıkarır ve sıvı basıncı düşmüş olur. Yapraktaki soymuk hücrelerinde sıvı basıncı yüksek olduğundan, sıvı basıncının yüksek olduğu yerden az olduğu bölgeye doğru organik madde akışı olur. Köklerde bulunan amino asitler, fosforlu ve azotlu organik bileşikler yapraklara aynı yolla taşınır. BİTKİLERDEKİ DİĞER OLAYLARBitkilerde solunum, boşaltım, sindirim, endokrin, sinir gibi sistemler bulunmadığından, bunların görevini gerçekleştiren bazı küçük yapılar vardır. A. BİTKİLERDE GAZ DEĞİŞİMİ1. Stoma (Gözenek)Gündüzleri CO2 alıp O2 vermeyi, geceleri ise O2 alıp CO2 vermeyi gerçekleştirirler. Ayrıca ortam sıcaklığına göre farklı oranlarda terleme de yapabilirler.2. Lentisel (Kovucuk)Çoğunlukla O2 alıp CO2 verirler. Çünkü odunsu gövdeler solunum yaptığı halde fotosentez yapmaz.3. KöklerToprak partikülleri arasındaki oksijen, az da olsa kök hücreleri tarafından difüzyonla alınabilir ve aynı şekilde karbon dioksit toprağa verilebilir. B. BİTKİLERDE SİNDİRİMBitkilerde genellikle özelleşmiş bir sindirim sistemi bulunmaz. Saprofit mantarlar kloroplastları olmadığı için besinlerini sentezleyemezler. Bunun için hücre dışı sindirimi gerçekleştirebilirler. Ekmek küfleri bunlara örnektir. Bazı tam parazit bitkiler ise sindirilmiş besinleri konak bitkinin dokularından emerler. Azotça fakir, kumlu ve bataklık yerlerde yaşayan bazı yeşil bitkiler ise protein kaynağı olarak böcekleri yakalayıp sindirebilecek yapılara sahiptirler. Dionea klorofilli olduğu ve kendi besinini yapabildiği halde, açılıp kapanan özel yapraklarıyla böcekleri de yakalayabilir. Salgıladığı sindirim enzimleri yardımıyla böceğin proteinli yapılarını amino asitlere kadar parçalar. Amino asitler yaprak hücreleri tarafından emilerek bitkiye alınır. C. BİTKİLERDE DESTEK YAPILARBasit yapılı bitkilerde ve yüksek yapılı bitkilerin genç dokularında desteklik vazifesini yapan, diklik ve sertliği sağlayan turgor basıncıdır. Yüksek yapılı bitkilerde diklik ve sertliği pek doku ve sert doku sağlar. Pek doku; gelişmekte olan otsu ve odunsu bitkilerin gövde, kök ve yapraklarında diklik ve sertliği sağlar. Hücreleri canlıdır. Sert doku; gelişmesini tamamlamış bitki kısımlarında bulunur. Ölü hücrelerden oluşur. D. BİTKİLERDE BOŞALTIMKara bitkilerinde üç farklı organ sayesinde boşaltım gerçekleştirilebilir.1. Yapraklarda boşaltım: Bitkiler yapraklarıyla üç farklı şekilde boşaltım yapabilmektedir.Stomalar vasıtasıyla solunum ve fotosentez gazlarının (O2 ve CO2) fazlası ve su buhar halinde terleme yoluyla bitkiden uzaklaştırılabilir. Yapraklarda biriktirilen fazla tuzlar yaprak dökümüyle bitkiden uzaklaştırılmış olur. Yine yapraklarda bulunan hidatodlardan (su savağı) su sıvı halde gutasyon (damlama) denilen olayla atılabilir. 2. Gövdede boşaltım: Gövdede lentiseller vasıtasıyla fazla CO2 dışarıya atılabilir.3. Köklerde boşaltım: Bazı bitkiler CO2 ve bazı organik maddeleri kökleriyle toprağa boşaltırlar. E. BİTKİLERDE HORMONAL DÜZENLEME VE DUYARLILIKBitkilerde sinir sistemi ve vücudu sürekli dolaşan daimi bir sıvı (kan) yoktur. Organlar ve dokular arasındaki düzenleme işi ve duyarlılığın sağlanması sadece hormonlarla yapılır. Bitkisel Hormonlar     Görevi Oksinler : Hücre bölünmesi ve farklılaşması, yaprak dökümü, çiçek açma, meyve verimi. Oksin hormonları normal miktarlarda üretildiği zaman kök tomurcuk ve gövdede büyümeyi artırdığı gibi çok fazla üretildiği zaman gelişmeyi durdurucu olabilir. Giberellinler : Gövde uzaması, meyve vermesi, tohumun çimlenmesi. Sitokininler : Tomurcuk gelişmesi, tohum çimlenmesi, yaprakların geç yaşlanması . Absisik Asit : : Tomurcuk ve tohum uykusunun sağlanması (dormansi). Etilen : : Bir hidrokarbon olup, sadece üretildiği yerlerde etkilidir.Yaprak dökümü, meyve olgunlaşmasını sağlar. Bu hormonlardan bazılarının diğer bir görevi de bitkisel hareketlere neden olmalarıdır. Bitkilerde, duyarlılığı sağlayan başlıca bitkisel hareketler üç grupta toplanır.1. Tropizma (Yönelim) HareketiUyartının yönüne bağlı olarak meydana gelen yönelme hareketidir. Özellikle uç meristem bölgesindeki oksin hormonunun eşit olmayan dağılımından kaynaklanır.Yönelim hareketi uyarana doğru ise (+) tropizma, uyaranın aksi yönünde ise, (–) tropizma adını alır. Uyaran                Tropizma Adı Işık                      Fototropizma Sıcaklık                 Termotropizma  Nem ve su            Hidrotropizma Kimyasal madde     Kemotropizma Yerçekimi             Geotropizma Yaralanma            Travmatropizma 2. Nasti (Irganım) HareketleriUyaranın yönüne bağlı olmaksızın yapılan irkilme hareketidir. Olay, turgor basıncındaki ani değişmelerden kaynaklanır. Uyartının yönüne bağlı olmadığından (+) ve (–) nastiden söz edilemez. Uyaran                 Nasti Adı Dokunma             Tigmonasti Sarsıntı                 Sismonasti Sıcaklık                 Termonasti Işık                      Fotonasti 3. Taksi (Yer Değiştirme) HareketleriUyaranın yönüne bağlı olarak, özellikle tek hücreli bitkilerin yer değiştirme hareketidir.Uyaranın yönü önemli olduğu için (+) ve (–) taksi hareketinden söz edilir. Uyaran                 Taksi Hareketi Işık                        Fototaksi Sıcaklık                   Termotaksi Kimyasal madde       Kemotaksi FOTOĞRAFLAR

http://www.biyologlar.com/bitki-dokulari-1

Köpek Anatomik Yapısı

Köpek Anatomik Yapısı

KÖPEĞİN ESAS GÖVDE YAPISI Köpekler çok çeşitli biçim ve büyüklükte olabilir. Fakat genelde bu hayvanlar et yiyen hayvanlardandır ve organlar, yapısı buna göre düzenlenmiştir. Köpek avını kandırmak, yakalayıp öldürmek ve yemek durumundadır hep. Etle beslenir, iri köpek dişleri eti parçalayabilir. Köpeğin bu niteliğinde, kedilerde olduğu gibi herhangi bir inceleme, arınma söz konusu değildir. Köpeğin birkaç azı dişi çiğneyip öğütmeye olanak verir. Oysa evcil kedinin azı dişleri azalmış olup, çiğneyip öğütme yeteneği zayıftır. Dişleri gelişme gösterse de, hayvanın iskelet yapısı et yiyen niteliğinde hiçbir gelişme göstermemiş, ilkelliğini korumuştur. Köpekler ot yiyen türe benzemeye yönelmemişlerdir; ayak parmaklarını azaltıp, tırnağa dönüştürememişlerdir. Köpek haşin olmak zorundadır, hızlı haraket etmelidir, pençelerini kalkan gibi kendini savunmada kullanmak mecburiyetindedir. Yabani et yiyenler atiktirler; atılmak durumundadırlar, hızlı koşarlarken toparlanmaya pek müsait değillerdir. Yıllar yılı köpeklerin ıslahı çalışmaları, bunların anatomik yapılarında bir takım değişmeler meydana getirebilmiştir, temel yapıları az çok değiştirilebilmiştir. Avcılım niteliği ve kalıbıyla köpek ani çıkış ve atılımı gerektirir; "Cheetah" türü gibi köpeklerin sırf koşuya yönelik yapılarının ıslahına gerek vardır. Köpekler koşu ve avlanma durumunda birbirlerinden farklı haraket edebilirler. Ayrıca yabani tür köpeğin dayanma gücü ve uzun yola direnci çok üstündür. DOĞAL VE YAPAY "SELEKSİYON" Yabanilerde, belirli bir tür için istenen fiziksel özellik uzun süre yaralı görülmişse, o hayvanın özelliğinin evcil nesillerde sürdürülmei iyi sonuç verir.Charles Darvin, bu fikri öne sürmüş ve adına Doğal seleksiyon(ayırım) demiştir.Darvin bu kuramları,Galapagos adalarındaki gözlemlerinde ispinoz ve öteki hayvanları gözlemleyerek ortaya atmıştır. Yıllar yılı insanlar, köpeklerin evcilleştirilmelerinde çeşitli özellikleri seçerek istenen türleri elde etmede başarılı olmuşlardır. Bir takım özellikleri, girişimleriyle yabani türde geliştirilemeyecek biçimde ön plana geçebilmişlerdir. İnsan da doğanın bir unsuru olduğuna göre, bulunduğu çevreyi değiştirebildiğine atfen, onun köpeği dışlamak yerine, ortama uymalarını, dünyaya intibak etmelerini temin etmeleri uygun bir haraket sayılır. Kesin olan şu ki, çoğumuz danyamızdaki kürklü hayvanların dostumuz olarak çoğalıp gelişmelerine fırsat vermişizdir. Yaşam tarzınız ne olursa olsun, size uyan bir köpek bulunur.

http://www.biyologlar.com/kopek-anatomik-yapisi

Yaprakların Genel Yapısı

Hem genel yapı olarak, hem de mikrobiyolojik açıdan incelendiğinde yaprakların her yönüyle en fazla enerji üretimini sağlamak üzere planlanmış, çok detaylı ve kompleks sistemlere sahip oldukları görülecektir. Yaprağın enerji üretebilmesi için ısı ve karbondioksidi dış ortamdan alması gerekir. Yapraklardaki tüm yapılar da bu iki maddeyi kolaylıkla alacak şekilde düzenlenmiştir. Öncelikle yaprakların dış yapılarını inceleyelim. Yaprakların dış yüzeyleri geniştir. Bu da fotosentez için gerekli olan gaz alış-verişlerinin (karbondioksidin emilmesi ve oksijenin atılması gibi işlemlerin) kolay gerçekleşmesini sağlar. Yaprağın yassı biçimiyse tüm hücrelerin dış ortama yakın olmasını sağlar. Bu sayede de gaz alış-verişi kolaylaşır ve güneş ışınları, fotosentez yapan hücrelerin hepsine ulaşabilir. Bunun aksi bir durumu gözümüzün önüne getirelim. Yapraklar eğer yassı ve ince bir yapıya değil de herhangi bir geometrik şekle ya da anlamsız rasgele bir şekle sahip olsalardı yaprak fotosentez işlevini sadece güneş ile doğrudan temas eden bölgelerinde gerçekleştirebilecekti. Bu da bitkilerin yeterli enerji ve oksijen üretememesi anlamına gelecekti. Bunun canlılar için en önemli sonuçlarından biri de hiç kuşkusuz ki yeryüzünde bir enerji açığının ortaya çıkması olurdu. Yapraklardaki özel olarak "tasarlanmış" olan sistemler sadece bunlarla sınırlı değildir. Yaprak dokusunun önemli bir özelliği daha vardır. Bu özellik ışığa karşı duyarlı olmasıdır. Bu sayede ışık kaynağına yönelme, yani fototropizm adı verilen olay gerçekleşir. Bu, saksı bitkilerinde de rahatça gözlemlenen, bitkilerin yapraklarını güneşin geldiği yöne doğru çevirmesine neden olan olaydır. Bitki böylelikle güneş ışığından daha fazla faydalanabilir. Yapraklar bitkilerin hem nükleer enerji üreten santralleri, hem besin üreten fabrikaları, hem de önemli reaksiyonları gerçekleştirdikleri laboratuvarlarıdır. Yapraklarda hayati önem taşıyan bu işlemlerin nasıl gerçekleştirildiğini anlamak için yaprakların fizyolojik yapısını da kısaca incelemek gerekir. Yaprağın iç yapısının enine kesiti alınarak bakılacak olursa dört tabakalı bir yapı olduğu görülecektir. Bu yapılardan ilki kloroplast içermeyen epidermis tabakasıdır. Yaprağı alttan ve üstten örten epidermis tabakasının özelliği, yaprağı dış etkilerden korumasıdır. Epidermisin üstü koruyucu ve su geçirmez mumsu bir madde ile sarılıdır. Bu maddeye kütiküla adı verilir. Yaprağın iç dokusuna baktığımızda ise genelde iki hücre tabakasından oluştuğunu görürüz. Bunlardan iç dokuyu oluşturan Palizad dokuda kloroplastça zengin hücreler, aralarında hiç boşluk bırakmadan yan yana dizilirler. Bu doku fotosentezi yürüten dokudur. Bunun altında bulunan Sünger doku ise, solunumu sağlayan dokudur. Sünger dokudaki hücreler, diğer bölümlerdeki hücrelere göre daha gevşek bir şekilde birbirine kenetlenmiştir. Ayrıca bu dokunun hücreleri arasında hava ile dolu boşluklar vardır. (1) Görüldüğü gibi bu dokuların hepsi yaprağın yapısında son derece önemli görevlere sahiptir. Bu tür düzenlemeler yaprakta ışığın daha iyi dağılıp yayılmasını sağlayarak fotosentez işleminin gerçekleşmesi açısından son derece büyük bir önem taşırlar. Bütün bunların yanı sıra yaprak yüzeyinin büyüklüğüne göre yaprağın işlem yapma (solunum, fotosentez gibi) yeteneği de artar. Örneğin birbirine geçmiş tropikal yağmur ormanlarında genellikle geniş yapraklı bitkiler yetişir. Bunun çok önemli sebepleri vardır. Sürekli ve çok miktarda yağmurun yağdığı, birbirine geçmiş ağaçlardan oluşan tropikal ormanlarda güneş ışığının bitkilerin her yerine eşit ulaşması oldukça zordur. Bu da ışığı yakalamak için gerekli olan yaprak yüzeyinin artırılmasını gerekli kılar. Güneş ışığının zor girdiği bu alanlarda bitkilerin besin üretebilmeleri için yaprak yüzeylerinin büyük olması hayati önem taşımaktadır. Çünkü bu özellikleri sayesinde tropik bitkiler değişik yerlerden, en fazla faydalanacak şekilde güneş ışığına ulaşmış olurlar. Tam aksine kuru ve sert iklimlerde ise küçük yapraklar bulunur. Çünkü bu iklim şartlarında bitkiler için dezavantaj olan asıl nokta ısı kaybıdır. Ve yaprak yüzeyi genişledikçe su buharlaşması, dolayısıyla ısı kaybı artar. Bu yüzden ışık yakalayan yaprak yüzeyi, bitkinin su tasarrufu yapabilmesi için iktisatlı davranacak şekilde tasarlanmıştır. Çöl ortamlarında yaprak kısıtlaması aşırı seviyelere ulaşır. Örneğin kaktüslerde yaprak yerine artık dikenler vardır. Bu bitkilerde fotosentez etli gövdenin kendisinde yapılır. Ayrıca gövde suyun depolandığı yerdir. Fakat su kaybının kontrol edilmesi için bu da tek başına yeterli değildir. Çünkü her ne kadar yaprak küçük olsa da gözeneklerin bulunması su kaybını devam ettirecektir. Bu yüzden buharlaşmayı dengeleyecek bir mekanizmanın varlığı zorunludur. Bitkiler de, fazla buharlaşmayı düzenleyen bir çıkış yoluna sahiptirler. Bünyelerindeki su kaybını, gözenek açıklığının kontrolü ile denetim altında tutarlar. Bunun için gözenek açıklıklarını (porları) genişletir veya daraltırlar. Yaprakların tek görevi fotosentez için ışığı hapsetmeye çalışmak değildir. Havadaki karbondioksidi yakalayıp onu fotosentezin oluştuğu yere ulaştırmaları da aynı derecede önemlidir. Bitkiler bu işlemi de yaprakların üzerinde yer alan gözenekler vasıtasıyla gerçekleştirirler. NOTLAR 1. Prof.Dr. İlhami Kiziroğlu, Desen Yayınları, Genel Biyoloji, Ankara, s.73

http://www.biyologlar.com/yapraklarin-genel-yapisi-1

Kelebekler Ve Türleri

Kelebekler Ve Türleri

Doğada bilinen 150.000 kadar çeşidi bulunan, rengarenk ve göz alıcı renklere sahip çok hassas canlılardır. Kanatları renkli pullarla kaplıdır, pullar farklı renklerde bulunur ve birbirlerini tamamlayacak şekilde kanatlara yerleştirilmişlerdir.Dünya üzerinde en çok ilgi çeken ve en çok merak uyandıran renkli canlıların ilk sırasında yer almaktadırlar. Kanatlarının yapıları renkleri desenleri ve büyüklükleri kelebeklerin türlerine bağlı olarak değişiklik göstermektedir. Arılara benzer beslenme sistemleri bulunmaktadır. Fil hortumuna benzeyen uzun hortumları bulunmaktadır, ayakları ile çiçeklerdeki ve diğer bitkilerde ki yiyeceklerin ve suların tadına bakarak hortumları ile beslenme görevini yerine getirirler. Beslenmelerini sadece bitkilerde bulunan çiçek tozları ile yani polenler ile gerçekleştirirler.Kelebeklerin çoğalması yumurtlamaları ile gerçekleşir. Çiftleşmeden sonra dişi kelebekler yumurtalarını, ağaç kabuklarının üzerine veya yapraklara yapıştırırlar. Dişi kelebek yumurtalarını bırakırken yumurtadan çıkacak olan yavruların kolaylıkla yiyecek bulabileceği tarzda ki yerleri tercih etmektedirler. Yumurtalar genellikle küre veya silindir şeklinde olmaktadır. Bazı kelebek türleri, yumurtladıktan sonra yumurtaları dışarıdan gelebilecek tehlikelerden koruyabilmek için onları kendi tüyleri ile sararak dışarıdan görünmelerini engellemekte ve dış tehlikelere karşı onları korumaktadırlar. Yumurtalar kışın soğuk havalarda kendilerini çok sert bir kabukla örterek soğuğa karşı siper oluştururlar. Larvalar yumurtadan çıktıklarında tırtıl şeklindedirler. Havaların ısınması ile beraber genellikle bahar aylarında yumurtalarından çıkmaya başlarlar. Yumurtadan çıkan tırtıllar 4 veya 5 defa deri değiştirdikten sonra normal büyüklüğe kavuşurlar. Büyüme işlemi son aşamaya geldiğinde kendilerini koza ile kaplarlar. Belli bir süre sonucunda kendilerini kaplayan kozadan kelebek olarak çıkarlar. Kozadan çıktıktan sonra, birkaç saat boyunca damarları şekillenir güçlenir ve kan akımı gerçekleşir, damarların kan ile dolmasının ardından kelebekler uçmaya hazır haldedirler.Kelebeklerin ömürleri çok kısadır. Yetişkin bir kelebek, türüne göre 1 gün de yaşayabilir, 2 ay kadar da yaşayabilir. Çok nadir de olsa birkaç türün ömrü birkaç mevsim kadar sürebilmektedir. Birkaç mevsim ömrü olan kelebek türleri, havalar soğumaya başlayınca daha sıcak bölgelere geri dönüşü olmamak üzere göç etmektedirler. Kelebekleri görünüşleri haricinde, daha farklı bir şekilde sınıflandırmak gerekirse, gece kelebekleri ve gündüz kelebekleri şeklinde de sınıflandırabiliriz.Gece kelebekleri daha büyüktür ve daha hızlı hareket ederler, ayrıca renkleri daha sade ve daha mattır. Gündüz kelebekleri daha küçük yapıya sahiptir ve daha göz alıcı renklere sahiptirler. Kelebeklerin sahip olduğu göz alıcı ve birbirinden canlı renkler yüzünden uzun süre boyunca insanların onları yakalayıp koleksiyonlarına katmaları sonucunda bazı nesillerin soyu tükenme tehlikesi ile karşı karşıyadır.Yazar: Hikmet Akyolhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/kelebekler-ve-turleri

Şişen Engerek Nasıl Bir Canlıdır ?

Şişen Engerek Nasıl Bir Canlıdır ?

Yaygın Adı: Şişen engerekBilimsel Adı: Bitis arietansAlt familya: ViperinaeFamilya: Viperidae (engerekgiller)Alt takım: Serpentes (yılanlar)Takım: Squamata (pullu sürüngenler)Boyutları: 90 cm’den 1.8 m’ye kadar Fiziksel Özellikleri: Geniş başlı ve yuvarlak burunlu, oldukça yapılı bir vücut; pulları karına çıkıntılı; rengi değişiklik gösterir; çoğu koyu gri; büyük, krem rengi kenarlı nişanlar veya arka aşağısında “U” şeklinde işaretler olan kirli-sarı ya da kahverengi vücutları vardır.Alışkanlıkları: Karasal, hava durumuna göre gececil veya gündüzcüldür.Yaşam Çizgisi: Yavrularını canlı ve kümeler halinde doğurur; bir seferde en çok 156 yavru kaydedilmiştir; gebelik süresi 90-120 gündür.Beslenme Tarzı: Memeliler, kuşlar ve kertenkeleler.Yaşam Alanı: Çok uyumludur; kapalı, sık ormanlar ve en kurak çöller dışında her yerde görülebilir.Yeryüzünde Dağılımı: Afrika Sahrasının güneyinde yalıtılmış bir nüfus ile Fas’ın güneyinde bulunur; Kongo havzasında bulunmaz; Arap Yarımadasında küçük bir nüfus bulunur.Türün Durumu: Oldukça yaygın.Benzer Türler: Yoktur, diğer büyük engerekler renkli, geometrik şekillere sahiptir.Zehir özellikleri: Nispeten toksiktir ama asıl tehlike, büyük miktarda enjekte edildiğinde gelir, bir insanı kolayca öldürebilir, zehir yavaş hareket eder, tedaviyle vakaların yüzde 90‘dan fazlası kurtarılabilir.Şişen engerek, en çok rastlanan Afrika yılanlarından biridir. Geniş bir dağılıma sahip olmakla birlikte, aynı zamanda farklı habitatlarda gözlenir ve büyük olması sebebiyle dikkat çekicidir.Erişkin şişen engerekler çok büyüktür, ağır kanlı yılanlar genellikle tırtıl gibi düz bir çizgide ve arkalarında belirgin bir sığ yarık bırakarak hareket ederler. Gövde altı pullarının izleri genellikle kumlu topraklarda görülebilir. Yılın başlarında genellikle sessiz yollardan geçerken görülürler; hareket etmeden yatarak, mümkün olduğu kadar çok ısı absorbe etmeye çalışmaları birçok yaralanmayla sonuçlanır. Hantaldırlar, tipik yılan kıvraklığıyla bir yerden bir yere kolayca kayarak hareket edemezler. Ancak eğer gerekirse, kayarak gitme metodunu kullanıp, şaşırtıcı derecede hızlı hareket ederler. Gevşek zemin üzerinde bu hareket yöntemi beceriksizce bir sarmala dönüşür.Güçlü SavunmaŞişen engerekler genelde kolay korkmaz. Eğer açık alanda fark edilirse, muhtemelen bir süre hareketsiz kalır, daha sonra yavaşça uzaklaşır. Uzaklaşmasına engel olunursa, korunaklı “S” şeklinde bir sarmal halini alıp, kafasın hafifçe kaldırarak, vücudunu şişirir ve yüksek sesle tıslar. Bu ses; bir kere duyulursa, kolay kolay unutulmayacak bir sestir. Bazıları huysuz olur ve ufak provokasyonlarla saldırmaya başlar, hızlı ve güçlü bir şekilde ısırırlar (bilimsel ismi olan Arietans, Latince Arieto’dan gelir ve sertçe toslamak veya saldırmak anlamına gelir.). Saldırırken neredeyse yerden uzaklaşabilirler ama hemen geri çekilirler, bazen de darbenin kuvveti sonucunda geriye devrilirler. Bu da açıkça hatalı olan, şişen engereklerin sadece geriye doğru saldırabildiği teorisine neden olmuştur. Hatta çoğu zaman saldırırken geriye veya yana doğru siper alarak yanaşırlar ve dönüp uzaklaşmak için fırsat yaratırlar. Çoğu şişen engerek kurbanı, kendilerini sokan yılanı son ana kadar görmez. Şişen engerekler oldukça tembeldir ve yol kenarlarının tadını çıkarma alışkanlıkları vardır. Ayrıca çok iyi kamufle olur; gün batımında aktif olduğu için görülmesi zordur. Üzerine veya yanına basılması çok kolaydır ve bu yılanın refleks olarak saldırmasına neden olur. Büyük oldukları için yukarı doğru birçok ayakkabı ve botun boynundan yükseğe saldırabilirler, bu sebeple ısırıklar çoğunlukla ayak bilekleri ya da alt bacaklarda bulunur. Acı ve ısırılan alan çevresindeki şişkinlik, çok hızlı gelişir (bazı ısırıklar kuru ve zehir iletilmeden belirmesine rağmen). Şişkinlik kısa sürede etkilenen uzva ve bütün vücuda morarma ve kan dolu kabarcıklar şeklinde yayılır. Fakat zehir göreceli olarak yavaş hareket eder, ölüme yol açması iki-dört gün sürer, ki bu süre içinde tıbbı yardım almak mümkündür. Panzehiri bulunmaktadır ve vakaların yüzde 90’ından fazlası kurtarılmaktadır. Komplikasyonlar çoğunlukla yanlış ilk yardımdan kaynaklanır. Örneğin; uygun olmayan turnikeler, yarayı yırtarak açmak veya fazla heyecanla uygulanan panzehirler gibi. Yüksek iyileşme oranına rağmen, Güney Afrika’daki ciddi yılan sokma vakalarının yarısından çoğu ve ölümcül vakaların ise neredeyse tamamından şişen engerekler sorumludur. Ölüm, çoğunlukla böbrek iflası sonucu gelir.Nüfus TürevleriŞişen engerekler, nemli yağmur ormanları (gaboon engerekten, bitis gabonica. ile ye değiştikten bölgeler) ve kurak çöller dışında hemen hemen her ortamda yaşayabilirler. Sahra, dağılım alanlarının kuzeyinde bir bariyer oluştursa da, Güney Fas’ta türler genişleyen bir çölle yüz yüze gelip geri çekildikleri zaman, geride küçük bir nüfus kalır (kahverengi ev yılanlarıyla, Lampror fuliginosus, benzer şartlardadırlar). Şişen engerekler aynı zamanda Kızıl Deniz in karşısında ve Arap Yarımadası’nın güneybatı köşesinde de yaşarlar Dağılım alanının daha kuru yerlerindeki yılanlar, genellikle cansız olur ve kumlu, tozlu çevreye uyum sağlamak için donuk bir görüntüye sahiptir. Afrika’nın kuzeydoğusundaki soluk fertlere bazen Bitis arietans somalica, yani Somali şişen engereği de denir. Bu alt türlerin kuyruklarının altında karinalı pullar vardır (kuyruk altı olarak bilinirler). Bazı yüksek alanlarda bulunan şişen engereklerin, göz alıcı, sarı veya turuncu bir alt rengi vardır ve Güney Afrika’nın Cape bölgesindeki türlerle benzerlik gösterirler. Erkek şişen engerekler dişilere kıyasla daha küçük ve daha parlak renkli olur.Av ÇeşitliliğiŞişen engerekler pusuya yatarak avlanır; kemirgenler, kuşlar, kara kurbağaları ve diğer yılanlar gibi pek çok omurgalı ile beslenir. Kara kaplumbağalarını bütün olarak yuttukları bilinir ve Afrika kirpilerini de sıklıkla avlarlar. Küçük ve savunmasız avları da zehir enjekte etmeden yakalayıp yutabilirler ancak büyük avlarına saldırıp, hemen serbest bırakırlar ve zehir etkisini gösterene kadar izlerini sürerler. Erişkinler ağızlarını çok büyük açabilir ve beçtavuğu, bağırtlak, tavşan, hayreksler, hatta dik-dik fawn gibi küçük antilopları bile avlayabilir. Kışın etkin olmadıkları süre boyunca idare edecek kadar büyük miktarlarda yağı yaz döneminde depolayabilirler; bu yağ, yerel kabileler tarafından alınarak romatizma tedavisinde kullanılır.Dev Doğum KümeleriÜreme döneminde, erkekler birbirleriyle savaşır ve feromon izini takip ederek dişilerin izini sürerler. Bir dişinin peşinde yedi adet erkek yılan olabilir. Yavrular çiftleşmenin ardından üç ya da dört ay sonra doğar. Güney Afrika söz konusu olduğunda bu yaz sonuna denk gelir. Tropik bölgelerde üreme dönemi sıcaklıktan çok yağışlarla uyumludur, yavruların dünyaya gelişi yağışlı dönemle aynı zamana denk gelir. Bir defada dünyaya getirilen yavru sayısı dişinin boyutuna bağlıdır; 65 cm’lik bir dişi, 11 yavru doğurur, 90cm’lik bir dişi 35 yavru, çok büyük bir dişi 147 yavru doğurabilir. Bu rakam, vahşi şişen engereklerde kaydedilen bir seferde en yüksek yavru sayısıdır, Çek hayvanat bahçesinde koruma altında tutulanlarda bu sayı 156 olarak kaydedilmiştir. Böylesine büyük doğum kümelerinde yavruların yırtıcılar tarafından avlanma oranı, her zaman çok yüksek olur. Şişen engerek yavruları ilk günden itibaren zehirli olsa da, varanlar, gevşek derili yılanlar (Mehelya) gibi diğer türler; leylekler, yırtıcı kuşlar ve hatta yırtıcı balıklar -şişen engerekler bazen suya girer- tarafından avlanır.Dağ AkrabalarıBitis cinsi, 16 türü kapsar. Koyu desenleri olan koyu gri dağ engerekleri. Bitis atropos, yavru bir şişen engerekle karıştırılabilir. Yaşam alanları Güney Afrika kıyılarındaki Drakensberg gibi dağlık çayırlarla sınırlıdır, bu da şişen engerekle yelpazesini örtüştürür. Dağ engereği hızlı, ısıran, huysuz bir türdür ancak zehrinin etkisi hafiftir ve ölümle sonuçlanmış bilinen herhangi bir ısırma vaka yoktur.İsmini Yunan mitolojisindeki üç kader tannçasından biri olan, Zeus’la Themis’in kızı, Atropos’tan almıştır. Atropos, hayat ipini kesen bir kader tanrıçasıdır, zehirli bir yılan için uygun bir isim ancak bu tehlikeli türlerden olmayan bir yılan için fazla dramatik bir isimdir. Diğer iki kader tanrıçasından biri, Lanchesis, hayatın ipini ölçen ve uzunluğuna karar veren kader tanrıçasıdır. Lanchesis ismi çalı ustalarını da içinde bulunduğu cinse verilmiştir.Kayıp AkrabaYaşayan yakın akrabaları arasında somut bir bağ kurulabilen fosil yılanlar, çok nadirdir. Bitis olduvaiensis ise bir istisnadır. 1950’lerde Antropolog Dr Louis Leakey ve karısı Mary tarafından Tanzanya’daki ünlü Olduvai Gorge bölgesinde keşfedilen 1.75 milyon yıllık insan kalıntılarına arasında bulunması (fosil omurgası şeklinde) nedeniyle kayda değerdir.Ultraviyole KorumaBirçok yılanda, gözlerinden geçen, ana hatlarını bozarak görülmelerini zorlaştırmak için tasarlanmış, karanlık çizgiler bulunur. Birçok zehirli yılan daha kalın çizgilere, gözlerinin arkasında ve zehir bezlerinin üzerinde, karanlık deri yamalara sahiptir. Bazı durumlarda siyah pigment (melanin) derinin hemen altında bulunur. Bazı sürüngen uzmanları, bu alanların ultraviyole radyasyonun (bazı proteinlerde kimyasal değişime sebep olan) zehrin özelliğini bozmasını engellediğini düşünmektedir. Siyah pigment, ultraviyole ışınlarını emer ve nüfus etmesine engel olur. Şişen engereğin derisi iridofor denilen ve ışığı emmek yerine yansıtan küçük, parlak hücreler içerir.Kaynakça: BBCYazar: Tuncay Bayraktarhttp://www.bilgiustam.com/sisen-engerek-nasil-bir-canlidir/

http://www.biyologlar.com/sisen-engerek-nasil-bir-canlidir-


Kertenkeleler niçin kuyruklarını bırakır?

Kertenkeleler niçin kuyruklarını bırakır?

Sürüngenler sınıfının üyeleri olan kertenkeleler, genellikle küçük vücutlu ve oldukça çevik canlılardır. Ancak kertenkeleler ile beslenen çok sayıda hayvan türü vardır ve hızlı hareket etmelerine rağmen, bazen düşmanlarının elinden kurtulamayabilirler.

http://www.biyologlar.com/kertenkeleler-nicin-kuyruklarini-birakir

Sıçrayan Arkadaşlar

Sıçrayan Arkadaşlar

Dişi ve erkek habronattus coecatus sıçrayıcı örümcekler

http://www.biyologlar.com/sicrayan-arkadaslar

Moleküler Biyolojideki Gelişmeler, Garip Bir Geleceğin Habercisi

Moleküler Biyolojideki Gelişmeler, Garip Bir Geleceğin Habercisi

Labrador cinsi köpeğimiz, 13 yıl boyunca ailemizin bir ferdi olarak yaşadıktan sonra geçen yıl öldü.

http://www.biyologlar.com/molekuler-biyolojideki-gelismeler-garip-bir-gelecegin-habercisi

Et Yiyen(Etobur) Bitkiler

Et Yiyen(Etobur) Bitkiler

Elleri, kolları ya da ağızları olmadan böcek yakalayabilen veya etçil bir beslenme hayatı süren canlılar gerçekten var mıdır?

http://www.biyologlar.com/et-yiyenetobur-bitkiler


Kuş Halkalama Çalışmaları

Kuş Halkalama Çalışmaları

100 yıldan fazla bir süredir birçok ülkede milyonlarca kuş, halkalama yöntemiyle araştırılmaktadır.

http://www.biyologlar.com/kus-halkalama-calismalari

İnsan Hücreleri Doğru Sayıda Kromozomu Nasıl Koruyor?

İnsan Hücreleri Doğru Sayıda Kromozomu Nasıl Koruyor?

Ölümcül veya yaralı hücreler hayat boyu yenilenirken, hücre bölünmesi insanlarda, hayvanlarda ve bitkilerde önemli bir süreçtir. Credit: Queen Mary University of London

http://www.biyologlar.com/insan-hucreleri-dogru-sayida-kromozomu-nasil-koruyor

Büyük karıncayiyen (Myrmecophaga tridactyla)

Büyük karıncayiyen (Myrmecophaga tridactyla)

Orta ve Güney Amerika'ya özgü büyük böcekyiyen ismi verilen canlı aslında bir memeli türüdür. Yaşayan dört karıncayiyen türünden biridir ve tembel hayvanlar ile birlikte Dişsiz memeliler takımında sınıflandırılırlar.

http://www.biyologlar.com/buyuk-karincayiyen-myrmecophaga-tridactyla

Dev Hindistancevizi Yengeci, Deniz Kuşunu Uykuda <b class=red>Yakalayıp</b> Öldürüyor

Dev Hindistancevizi Yengeci, Deniz Kuşunu Uykuda Yakalayıp Öldürüyor

Dev hindistancevizi yengeci, bir deniz kuşunu izleyip, yakalıyor ve onu öldürüp yiyor. Görsel Telif: Mark Laidre

http://www.biyologlar.com/dev-hindistancevizi-yengeci-deniz-kusunu-uykuda-yakalayip-olduruyor

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0