Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 34 kayıt bulundu.

Vitaminlerin görevleri nelerdir

Vitaminler vücutta pek çok fizyolojik olayın sürdürülmesi için gereklidir. Pek çok enzim reaksiyonunda koenzim ya da kofaktör gibi rol alırlar. Bunun dışında antioksidan etkileri vardır. Bazı vitaminler de hormon olarak etki ederler. Vitaminler ve görevleri A Normal görme ve karanlığa adaptasyonda, sağlıklı cilt, saç, diş ve diş etlerinde önemlidir. D Kuvvetli diş ve kemikler için. Eksikliğinde kemik deformasyonu görülür. E Güçlü antioksidan özelliği ile hücre yıpranmasını ve yaşlanmayı yavaşlatır. Kalp ve damar hastalıkları riskini azaltır. B1 (Tiamin) Kalp, sinir sistemi ve kasların normal fonksiyonu için gereklidir. Eksikliğinde sindirim bozuklukları, aşırı hassasiyet (iritabilite), iştahsızlık gibi bozukluklar olabilir. B2 Sağlıklı cilt ve iyi görme için gereklidir. Eksikliğinde vücut direnci düşer, dudak çatlaklıkları, ağızda yaralar, egzama gibi cilt bozuklukları görülür. NIASIN Merkezi sinir sistemini destekler. Eksikliğinde çeşitli sinirsel hastalıklar ve deri hastalıkları olabilir. B5 (Pantotenik asit) Sinir sistemi, deri ve saç sağlığı için gereklidir. B6 (piridoksin) Sinir siteminin düzenli çalışmasına yardımcıdır. Hormonların fonksiyonlarında rolü vardır.Eksikliğinde gelişme geriliği, cilt bozuklukları, sinirsel bozukluklar görülür. B12 Kırmızı kan hücrelerin ve kemik iliğinin oluşumu ile sinir sisteminin normal fonksiyonları devam ettirmeleri için gereklidir. Eksikliğinde kansızlık, yorgunluk ortaya çıkabilir. FOLIK ASIT Hücrenin yapı taşlarının, kırmızı kan hücrelerinin, sinir dokularının oluşumunda etkilidir. Gebelikte görülen kansızlığın en büyük sebebi folik asit eksikliğidir. Folik asit ihtiyacı bebek gelişimine bağlı olarak yaklaşık 3 kat artar. Eksikliğinde kansızlık, hamilelikte bebeklerde gelişim bozuklukları söz konusudur. C Bağışıklık sistemini destekler. Kemiklerin, dişlerin, kan damarlarının sağlıklı kalmasına yardımcıdır. Eksikliğinde vücut direncinin azalması, diş eti kanaması ve skorbüt oluşur.   Kiraz: B1, B2, A, C vitaminleri ve malik asit. Hindistan cevizi: A, C vitaminleri. Kestane: A, B, C vitaminleri. Lahana: A, B1, B2, B6, C, E, K, P vitaminleri. Bakla: A, B1, B2, C, E, K vitaminleri İncir: A, B vitaminleri Çilek: A, B1, B2 C vitaminleri Mısır: A, B1, B2, E, K vitaminleri. Ağaç çileği: A, B, vitaminleri. Limon: B1, C, P vitaminleri Mandalina: A, B, C vitaminleri Kayısı: C vitamini Ananas: A, B1, B2, C vitaminleri Badem: B1, B2 vitaminleri Elma:A, B1, B2, C vitaminleri Nar: B1, C vitaminleri Kavun: A, B1, B2, C vitaminleri Arpa: B vitamini. Patates: A, B1, C vitaminleri Şeftali: A vitamini Domates:v A, B1, B2, C vitaminleri Maydanoz: A, C, K vitaminleri Erik: A, B1, B2, C vitaminleri Frenküzümü: C vitamini ve malik asit. Kereviz: A, B1, B2, C, K vitaminleri Ispanak: B1, B2, C, P, K vitaminleri Üzüm: A, C vitaminleri Enginar: C vitamini Su teresi: A, C, D vitaminleri Havuç: B, C, D, E vitaminleri Semizotu: C vitamini Roka: C vitamini Ayva: C vitamini Mercimek: Tüm B vitaminleri Ayı üzümü: A, C vitaminleri Avakado: A, D, e vitaminleri Pazı: A, C vitaminleri Biber: C (çok miktarda), B, B2, E vitaminleri   Fiziksel ve zihinsel sağlığımızı korumak için bilinen 30 vitamin ve minerale gereksinimimiz vardır.Çoğu kişi gerekli vitamin ve mineralleri besinlerden alabiliyor. Bu maddelerin normal beslenme yoluyla alınamadığı durumlar ise oldukça nadir. Dünya Sağlık Örgütü ve diğer sağlık kuruluşlarının, önerilen günlük alım (RDA) ile ilgili olarak, üzerinde görüş bildirdiği bir liste bulunmaktadır. RDA, RNI (besin alımı için referans) olarak da tanımlanmaktadır. Beslenme uzmanları ise bu listede yer alan miktarların çoğu kişi için minimum gereksinimi yansıttığını dile getirmektedirler. Gerçek anlamda sağlıklı olabilmek için belli besinlere daha yüksek miktarlarda ihtiyaç duyabilirsiniz ancak tam olarak ne kadar gerektiği tartışmaya açık bir konudur. Belli vitamin ve mineralleri almanız gerektiği, fiziksel ve zihinsel sağlık durumunuzun yanı sıra yaşamınıza ve cinsiyetinize bağlıdır. Bedeniniz vitaminler olmaksızın işlev göremez. Küçük miktarlarda gerekli olmalarına karşın enzim işlevlerinin tetiklenmesi açısından bedenle yaşamsal bir görevi yerine getirirler. Enzim işlvleri de bedendeki diğer faaliyetleri harekete geçirmektedir. B kompleksi vitaminlerine bu vitaminler belli bir grup oluşturur) C vitamini suda eriye vitaminlerdir. Bu vitaminler sadece B12 bedende depolanabilme özelliğine sahiptir. Antibiyotikler, alkol ve stres bu vitaminlerin emilimini azaltmaktadır. A,D,E ve K vitaminleri yağda eriyen vitaminlerdir ve bedende depolanabilirler. En fazla sıvı ve katı yağ içeren yiyeceklerde bulunurlar. İyi emilebilmeleri için safra işlevinin yeterli düzeyde olması gerekir. Vitaminlerin Görevleri: VİTAMİN A: D ve E vitaminleri gibi yağda çözülen bu vitamin, hücre büyümesi için önemli. Mukoza tabakaları ile gözlerin faaliyetini sağlıyor. Cilt ve vücut dokularının sağlıklı olmasını, bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlar. Birçok kanser türüne karşi koruyucudur, antioksidandır ve karanlıkta görmeyi sağlar. Karaciğer, böbrek, yumurta, buğday, mantar, baklagiller, fasulye, fıstık, ceviz VİTAMİN B1: Karbonhidratlardan enerji üretimi, beyin fonksiyonları ve sindirim sistemi için gerekli. Vücudun proteinleri kullanabilmesini sağlar VİTAMİN B6: Protein sindirimi, beyin fonksiyonları, hormonların üretimi için gerekli. Seks hormonlarını dengeler. Deprosyana karşı etkili. Alerjik reaksiyonları engeller VİTAMİN K: Kanın pıhtılaşmasını sağlar VİTAMİN C: Vücudun direncini artırıyor, diş, kemik ve kan damarlarının sağlıklı olmasını sağlıyor. Hücre solunumuna etki ediyor. Ayrıca demirin vücutta değerlendirilmesine yardımcı oluyor. Özellikle kış aylarında ve ateşli hastalıklarda, kronik ishallerde vücudun C vitamini artıyor. VİTAMİN D: Kemikler için vazgeçilmez bir vitamin. Eksikliği raşitizme yol açıyor. VİTAMİN E: Vücudun su ve yağ birikimini ayarlıyor. İşlemden geçmemiş yağlar, buğday, mısır, ayçiçeği, fıstık, susam, soya yağları, zeytin yağı, balık yağı, fındık, badem, ton balığı, sardalya, somon, patates, yumurta sarısı, domates, koyu yeşil renkli sebzelerde bulunur. B-2 vitamini: Protein, yağ ve karbonhidratların bünyede işlenmesini sağlıyor; yani enerji açısından önemi çok büyük. Ayrıca alyuvarların oluşumu için de çok yararlı. Bu vitamin gözlere ve deriye de sağlık veriyor. B-6 vitamini: Tüm metabolizma için vazgeçilmez bir vitamin. Özellikle sinir sistemi üzerinde etkili. Proteinin vücutta değerlendirilmesini de sağlıyor. Folik asit: Hamilelikte bebeğin beyin ve sinir sistemi gelişimi için hayati önem taşır. Yetişkinlerde beyin ve sinir sistemi fonksiyonları, protein kullanımı ve kan hücreleri yapımı için gerekli. Kalsiyum: Dişlerin ve kemiklerin güçlü olmaları için öncelikle kalsiyum gereklidir. Kalsiyum aynı zamanda kalp atışlarını düzenler, kanın gerektiği gibi pıhtılaşmasını sağlar, kaslar ve sinirler için yararlıdır. Kalsiyum kan basıncının yükselmesini ve kalın bağırsak kanserini önleyebilir. Ancak yapılan araştırmalara göre her on kadından sekizi, bol miktarda kalsiyum içeren yiyeceklerle beslenmek istemiyor. Hamilelik, bebeği anne sütüyle emzirme, menopoz, kafeinli içecekler vücuttaki kalsiyum miktarını azaltır süt ve sütlü besinler, mısır, sardalya balığı, kalamar, ıstakoz ve brokkoli bol miktarda kalsiyum içeren besinlerdir.      

http://www.biyologlar.com/vitaminlerin-gorevleri-nelerdir

Bitki Hormonlarının Sınıflandırılması

Bitki hormonlarına, yapıca benzeyen kimyasal maddeler laboratuvarda sentetik yollarla elde edilmekte ve bunlar bitkiye dıştan uygulandığında bitki hormonu gibi fizyolojik etkiler göstermektedirler. Fakat bunlar, bitkide doğal olarak sentezlenmediğinden ve hormon tanımına girmediğinden büyümeyi düzenleyici maddeler olarak sınıflandırılır. Bitki hormonlarının (fitohormonların) bazı grupları büyümeyi teşvik edici etki gösterirken, bazıları ise engelleyici etki gösterirler. Fakat, bitkide düzenli bir büyüme için, büyümeyi teşvik eden ve engelleyen, her iki tip hormona da ihtiyaç vardır. Bitki hormonları; oksin, sitokininler, giberellinler, absisik asit, etilen ve brassinosteroidler olmak üzere altı gruba ayrılır. Büyümeyi teşvik edenler: oksin, sitokininler, giberellinler, etilen, brassinosteroidler Büyümeyi engelleyenler: absisik asit, etilen Hormon Bitkide Üretildiği Yer Ana İşlevler Oksin (IAA)----Tohumun embriyosu, apikal tomurcukların meristemleri, genç yapraklar.----Gövde uzamasını (yalnızca düşük konsantrasyonda), kök büyümesini, hücre farklılaşmasını ve dallanmayı teşvik eder; meyve gelişimini düzenler; apikal dormansiyi artırır; fototropizma ve gravitropizmada iş görür. Sitokininler (Zeatin)---Köklerde sentezlenir ve diğer organlara taşınırlar. ----Kök büyüme ve farklılaşmasını etkiler; hücre bölünmesi ve büyümesini teşvik eder; çimlenmeyi teşvik eder; senesensi geciktirir. Giberellinler (GA3)---Apikal tomurcukların ve köklerin meristemleri, genç yapraklar, embriyo.----Tohum ve tomurcuk çimlenmesini, gövde uzamasını ve yaprak büyümesini artırır; çiçeklenmeyi ve meyve gelişimini teşvik eder, kök büyümesini ve farklılaşmasını etkiler. Absisik asit---Yapraklar, gövdeler, kökler, yeşil meyve.----Büyümeyi engeller; su stresi esnasında stomalar kapanır; dormansinin kırılmasını engeller. Etilen----Olgunlaşan meyve dokuları, gövdelerin nodyumları, yaşlanan yaprak ve çiçekler.---Meyve olgunlaşmasını artırır; oksinin bazı etkilerini bastırır; türe bağlı olarak, köklerin, yaprakların ve çiçeklerin büyümesini artırır veya engeller. Brassinosteroidler (Brassinolid)----Tohumar, meyveler, gövdeler, yapraklar ve çiçek tomurcukları. ----Kök büyümesini engeller, yaprak absisyonunu engeller, ksilem farklılaşmasını artırır. OKSİN : Büyüme Hormonu Charles Darwin ve oğlu Francis, 19. yüzyılın sonlarında fototropizma üzerindeki ilk denemeleri gerçekleştirmiştir. Bu araştırmacılar, fototropik uyartının kuş yemi (Phalaris canariensis) koleptilinin ucunda oluştuğunu ve belli bir mesafede etki ettiğini gözlemiştir. Fototropizma üzerinde yapılan ilk deneyler. Sadece koleoptilin ucu ışığı algılayabilir; fakat kıvrılma uçtan belli bir uzaklıkta oluşur. Bir sinyal çeşidinin, uçtan aşağıya taşınması gerekir. Sinyal, geçirgen bir engelden (jelatin blok) geçebilir, fakat katı bir engelden (mika) geçemez bu, fototropizma sinyalinin taşınabilir bir kimyasal olduğunu göstermektedir. Koleoptilin ucu kesildiğinde, koleoptilin kıvrılmadığı gözlenmiştir. Koleoptilin ucu ışık geçirmeyen bir kapla örtüldüğünde de fideler ışık yönünde büyüyememişlerdir; buna karşılık, ne koleoptilin ucu şeffaf bir kapla örtüldüğünde, ne de koleoptilin alt kısmı ışık geçirmez bir kapla sarıldığında fototropizmanın oluşması önlenememiştir. Darwin, ışığın algılanmasından koleoptilin ucunun sorumlu olduğunu düşünmüştür. Bununla birlikte, gerçek büyüme yanıtı, yani koleoptilin kıvrılması, uçtan belirli uzaklıkta gerçekleşmekteydi. Darwinler, koleoptilin ucundan uzama bölgesine bazı sinyaller gönderildiğini ileri sürmüşlerdir Koleoptil: Bir yulaf (çim) tohumu embriyosunun genç kökünün örtüsü. Fototropizma: Bir bitki sürgününün ışığa doğru yada ışıktan uzaklaşarak büyümesi Birkaç on yıl sonra, Danimarka‟dan Peter Boysen–Jonsen, bu varsayımı sınamış ve sinyalin hareketli bir kimyasal madde olduğunu göstermiştir. Araştırmacı, koleoptil ucunu, hücreler arasındaki teması kesen, fakat kimyasalların geçişine izin veren jelatin bir blokla koleoptilin diğer kısımlarından ayırmıştır. Bu fideler, ışığa doğu kıvrılarak normal davranış göstermişlerdir. Buna karşın uç, koleoptilin alt kısmından geçirimsiz bir engelle ayrıldığında, fototropik yanıt oluşmamıştır 1926‟da Hollandalı bir lisans üstü öğrencisi olan Frits W. Went, Boysen-Jonsen‟in denemelerinde değişiklik yaparak fototropizmada iş gören kimyasal mesaj taşıyıcı elde etmeyi başarmıştır. Bu araştırmacı, koleoptil ucunu çıkartarak agara yerleştirmiştir, daha sonra agarı bloklara ayırarak koleoptillerin tek tarafına yerleştirmiştir Şöyle ki; agar blokları, karanlıkta tutulmuş ucu kesik koleoptillerin üzerine yerleştirmiştir Koleoptil tepesinin ortasına yerleştirilen bir blok, gövdenin dik büyümesine neden olmuştur. Fakat blok, merkezin uzağına yerleştirildiğinde (asimetrik olarak tek tarafa), koleoptil ucu, ışığa doğru büyümesinde olduğu gibi, agar bloğun bulunduğu tarafın aksi yönünde kıvrılmaya başlamıştır. Went’in Deneyleri. Ucun yerine bir blok konulduğunda, koleoptilden agar bloğa geçebilen bir kimyasal, kök koleoptilinin uzamasını teşvik eder. Eğer blok, karanlıkta tutulan ve ucu kesilmiş bir koleoptilin ucunun uzağına yerleştirildiğinde, organ, tek taraftan ışık alıyormuş gibi kıvrılır. Bu kimyasal, bir hormon olan oksindir. Oksin, sürgünde hücrelerin uzamasını teşvik etmektedir. NOT: Went deneylerinde Avena sativa (yabani yulaf) koleoptillerini kullanmıştır. Went, agar bloğun, koleoptil ucunda üretilen bir kimyasalı içerdiği sonucuna varmıştır. Went‟e göre, bu kimyasal koleoptile geçtikçe büyümeyi uyaran ve artıran bir kimyasaldı ve koleoptilin ışık almayan tarafında daha yüksek bir konsantrasyonda biriktiğinden koleoptil ışığa doğru büyüyordu. Wenti bu kimyasal mesaj taşıyıcı yada hormona, oksin (auxein = artmak) ismini verdi. Daha sonra oksin, Kaliforniya Teknoloji Enstitüsünden Kenneth Thimann ve arkadaşları tarafından izole edilmiş (saflaştırılmış) ve yapısı aydınlatılmıştır. Darwinler‟in ve Went‟in çalışmalarına dayalı olarak, koleoptillerin ışığadoğru büyümelerine neyin neden olduğu yönündeki klasik varsayım, oksinin, koleoptil ucundan aşağıya taşınarak asimetrik olarak dağılmasına ve ışık almayan taraftaki hücrelerin ışık alan taraftaki hücrelerden daha hızlı büyümesine neden olduğudur. Oksin Biyosentezi ve Metabolizması Kenneth Thimann ve arkadaşları tarafından izole edilen oksinin, indolasetik asit(IAA, indol-3-asetik asit) olduğuna karar verildi. Daha sonra bitkilerde çeşitli oksinlerin bulunduğuda anlaşıldı. Bunlar fenil asetik asit (PAA), indol butirik asit (IBA) ve 4-kloro indol-3-asetik asit (4-Cl-IAA) gibi maddelerdir. Bunlar gibi etki gösteren fakat doğal olmayan sentetik oksinlerde vardır; naftelen asetik asit (NAA), 2,4-dikloro fenoksi asetik asit (2,4-D), ve 2,4,5-trikloro fenoksi asetik asit (2,4,5-T), 2-metoksi-3,6-dikloro benzoik asit. Üç doğal oksinin yapısı. IAA, bütün bitkilerde; 4-Cl-IAA, bezelyede; IBA, hardal ve mısırda görülür. IAA, triptofan amino asitinden sentezlenir. IAA‟in bütün sentez yollarında başlangıç maddesi genelde triptofandır. IAA, gövde ve dal uçlarında sentezlenmekle beraber, tohumlarda ve genç yapraklarda da sentezlenir. Oksinin floem yoluyla yukarıdan aşağıya doğru taşınımı saatte 0,5-1,5 cm arasındadır. Oksinin, floem yoluyla az da olsa aşağıdan yukarıya taşındığı radyoaktif izleme yöntemiyle (C14 ile işaretlenmiş oksin kullanılarak) belirlenmiştir. Oksinin taşınımı sentetik bir madde olan 2,3,5-triiyodo benzoik asit (TIBA) ile engellenmektedir. Bunun dışında da doğal ve sentetik oksin inhibitörleri de vardır. Oksinin sürgün ucundan aşağıya, gövdeye doğru taşınma hızı saatte 10 mm dir. Bu taşınım hızı floem yoluyla taşınım hızından daha düşüktür. Oksin, bir hücreden diğerine, doğrudan parankima dokusundan taşınır. Taşınma sadece sürgün ucundan kaideye doğru gerçekleşir. Bunun aksi yönünde bir taşınım görülmez. Oksinin, bu tek yönlü taşınımı polar taşınım olarak adlandırılır. Polar taşınımın yer çekimiyle ilgisi yoktur. Bir gövde yada koleoptil parçası baş aşağı konumlandırıldığında oksin yukarı doğru taşınır. Şekil 10‟da plazma zarında ATP ile çalışan proton pompalarının oksin taşınımı için nasıl metabolik enerji sağladıkları gösterilmiştir (Oksin taşınma mekanizması, kemiozmozis ile hücrenin iş yapmasına diğer bir örnek teşkil eder. Kemiozmozis, proton pompalarının yarattığı H+ gradiyentlerini kullanır). Polar oksin taşınımı (kemiozmotik model). Oksin, büyüyen sürgünlerde, sürgün ucundan aşağı doğru tek yönde taşınır. Bu yol boyunca, hormon, hücrenin apikal ucundan girer ve basal ucundan çıkar. Bu esnada çeperden geçer ve bir sonraki apikal uçtan girer. 1) Oksin hücre çeperinin asidik ortamı ile karşılaşınca, elektriksel olarak nötrleşmek için bir hidrojen alır. 2) Nispeten küçük olan molekül plazma zarından geçer. (oksin hücreye girerken; yüksüz formda (AH), difüzyonla veya anyon (A-) olarak sekonder aktif taşımayla girer.) 3) Hücre içinde 7 olan ortam pH sında oksin iyonlaşır. Plazma zarının, iyonlara olan geçirgenliği aynı büyüklükteki nötr moleküllerden daha fazla olduğundan, hormon geçici olarak hücre içinde tutulur. 3) Hücre içinde 7 olan ortam pH sında oksin iyonlaşır. Plazma zarının, iyonlara olan geçirgenliği aynı büyüklükteki nötr moleküllerden daha fazla olduğundan, hormon geçici olarak hücre içinde tutulur. 4) ATP ile çalışan proton pompaları hücrenin içi ve dışı arasındaki pH farkının sürmesini sağlar. 5) Oksin yalnızca hücrenin basal ucundan dışarı çıkar. Hücrenin basal ucunda yer alan zarda, özel taşıyıcı proteinler bu çıkışı sağlar. 6) Proton pompaları, zarın iki yanında bir zar potansiyeli (voltaj) oluşturarak oksin çıkışına katkı yapar. Bu, anyonların hücre dışına çıkmasını sağlar. Kemiosmozis: ATP sentezi gibi, hücresel bir olayı yerine getirmek için zarın karşı tarafında hidrojen iyonu gradiyenti oluşturmakla ortaya çıkan, depolanmış enerjiyi kullanan bir enerji elde etme mekanizması. Hücrede sentezlenen ATP‟nin çoğu, kemiosmozis yoluyla sentezlenir. Proton pompası: Zar potansiyeli meydana getirme işleminde, ATP kullanarak hidrojen iyonlarını hücrenin dışında tutan, hücre zarındaki aktif taşıma mekanizması. Apikal meristem: Kökün uç kısmında ve gövdenin tomurcuklarında bulunan embriyonik bitki dokusu; bitkinin uzunlamasına büyümesi (uzaması) için bitkiye hücre sağlar. Oksin düzeyi bitkide her zaman sabit değildir; mevsim ve çevre şartlarına göre azalıp çoğalabilir. Dolayısıyla oksinin bitkide sentezlendiği gibi parçalandığı sonucuna ulaşırız. IAA hormonu iki şekilde etkisiz hale gelir: birisi çeşitli maddelerle bir enzim aracılığıyla birleştirilerek oksinin inaktif edilmesidir; diğeri ise IAA oksidaz enziminin kataliziyle indol asetaldehit ve CO2‟e parçalanmasıdır. Ayrıca kuvvetli ışıkta da oksin parçalanabilir. Oksinlerin Fizyolojik Etkileri ve Pratik Değeri Hücre Büyümesinde Oksinin Rolü Oksin, esas olarak bir sürgünün apikal meristeminde sentezlenir. Oksin sürgün ucundan hücre uzaman bölgesine taşındıkça, hücrelerin büyümesini uyarır. Bu etki, olasılıkla, oksinin plazma zarındaki bir reseptöre bağlanmasıyla gerçekleşir. Oksin büyümeyi sadece 10-8 ila 10-4 M‟lık konsatrasyon aralığında uyarır. Daha yüksek konsantrasyonlarda hücre büyümesini (uzamasını) engelleyebilir. Bu engellemeyi muhtemelen etilen üretimini teşvik ederek yapar(etilen, bu gibi oskin özelliklerini bastırabilir). Oksin aynı zamanda gen ifadesini hızla değiştirir. Gen ifadesinin değişmesi, dakikalar içinde hücrenin uzama bölgesinde yeni proteinlerin oluşmasını sağlar. Bu proteinlerin bazıları, diğer genleri baskı altına alan yada aktifleştiren kısa ömürlü transkripsiyon faktörleridir. Bu başlangıç hamlesinden sonra büyümenin sürmesi için hücrelerin daha fazla sitoplazma ve çeper maddesi alması gerekir. Oksin, aynı zamanda büyümeyle ilgili bu yanıtın devam etmesini sağlar. Oksine yanıt olarak hücre büyümesi (uzaması); asit büyüme hipotezi. Asit büyüme hipotezi olarak adlandırılan bir görüşe göre, proton pompaları hücrelerin oksine yanıtında büyük bir rol oynamaktadır. Oksin, bir gövdenin uzama bölgesinde plazma zarındaki proton pompalarını uyarır. Bu etkileşim sonucu dakikalar içinde zarın iki yanında zar potansiyeli oluşur (voltaj artar) ve hücrenin pH‟sı düşer (Şekil 11). Çeperin asitleşmesi, ekspansin olarak isimlendirilen enzimleri aktifleştirir. Ekspansinler çeperde selüloz mikrofibrillerin arasındaki bağlantıları (hidrogen bağları) koparır. Bunun sonucunda çeper gevşer. Zar potansiyelindeki artış hücreye iyon alınımını artırır. Bu da, suyun osmozla alınmaına neden olur. Çeperlerin esnekliğinin artışıyla birlikte olan su girişi, hücrenin uzamasını (büyümesini) sağlar. Yan Kök ve Adventif Kök oluşumu Oksinler, ticari olarak bitkilerin çeliklerle vejetatif olarak üretilmesinde kullanılmaktadır. Oksin içeren köklendirme tozu ile bir kesik yaprak yada gövdenin muamele edilmesi çoğunlukla kesik yüzeyin yakınında adventif kök oluşumuna neden olur. Oksin aynı zamanda köklerin dallanmasında da yer alır. Araştırmacılar, yan kökleri aşırı çoğalan bir Arabidopsis mutantının normalden 17 kat daha fazla oksin içerdiğini bulmuşlardır. Ayrıca oksin, apikal dominansinin sürdürülmesinde , absisyonun engellenmesinde, kambiyal faaliyetleri artırarak dikotillerde enine büyümenin teşvikinde, tohum çimlenmesinde, meyve gelişiminde, fototropizma, gravitropizma gibi olaylarda da rol alır. Oksin, primer büyüme için hücre uzamasını uyarmasının yanında, sekonder büyümeyi de etkiler. Bunu, demet kambiyumunda hücre bölünmesini teşvik ederek ve sekonder ksilemin farklılaşmasını etkileyerek yapar. Gelişmekte olan tohumlar oksin sentezlerler. Bu oksin, meyvelerin büyümesini artırır. Domates fidelerine oksin püskürtülmesi, tozlaşmaya gerek duyulmaksızın meyve gelişimini teşvik eder. Bu, normalde gelişmekte olan tohumlar tarafından sentezlenen doğal oksin yerine, sentetik (yapay) oksin kullanılarak, tohumsuz domates yetiştirilmesine olanak sağlar. Oksinlerin zirai amaçlı kullanımında aşağıdaki yöntemler kullanılır: 1) Yapraklara püskürtme. 2) Sulama suyuna karıştırma. 3) Kesik yüzeylere lanolin macunu içinde sürme. 4) Bitki organlarını hormon içeren çözeltiye batırma. 5) Belirli bir dokuya enjeksiyon yapma. Sentetik oskinler, daha ucuz olduğundan, bunları tanıyan yıkıcı enzimlerin bitkide bulunmadığından, bazılarının doğal olanlara göre daha etkili olduğundan pratik olarak daha çok kullanılırlar. Gravitropizma: Bitki yada hayvanların, yer çekimiyle ilişkili olarak verdikleri yanıt. Herbisit Olarak Oksinler 2,4-Dinitrofenol (2,4-D) gibi sentetik oksinler, yaygın bir şekilde herbisit (yabani ot öldürücü) olarak kullanılmaktadır. Mısır gibi monokotiller süratle bu sentetik oksinleri, etkisizleştirirken, dikotiller bunu yapamaz. Bu nedenle aşırı hormon dozları bu bitkileri öldürür. Tahıl tarlalarına 2,4-D püskürtülmesi, karahindiba gibi dikotil otları ortadan kaldırır. Böylece tahıllardan daha çok mahsul alınır. IBA ve NAA, çeliklerin köklendirilmesinde kullanılır. Çelikler bu maddelerin çözeltilerinde bir süre batırılarak köklendirilir. NAA seracılıkta domates ve salatalık gibi sebzelerde çiçeklenme ve meyve gelişimini artırmak için, elma ve armut gibi meyve ağaçlarında meyva tutumunu artırmak için kullanılır. Bu uygulamalar püskürtme ile yapılmaktadır. Bunların dışında, oksinler doku kültürü çalışmalarında kök geliştirilmek üzere besi ortamına ilave edilerek kullanılır. SİTOKİNİNLER : Hücre Büyüme Düzenleyicileri Doku kültüründe bitki hücrelerinin büyüme ve gelişimini artıran kimyasal katkı maddelerini bulmak için gösterilen çabalar, sitokininlerin keşfine yol açmıştır. New York‟ta Cold Spring Harbor Laboratuvarında çalışan, Johannes van Overbeek, 1940‟lı yıllarda, kültür ortamına, Hindistan cevizi tohumunun sıvı endosperminin (hindistancevizi sütü), bitki embriyolarının büyümesini uyardığını buldu, fakat bu madde tanımlanamadı. Bu maddeyi, 1974‟te Letham zeatin olarak tanımladı (ayrıca Letham mısır endosperminde de zeatin elde etmiştir). Daha sonra, t-RNA‟nın antikodon bölgesine yakın bir yerde bulunan izopentenil adenin (IPA) homonu keşfedildi. Bunlar bitkilerde sentezlenen-doğal- sitokinin hormonlarıdır. 1950‟de Wisconsin Üniversitesinden Folke Skoog ve Carlos O. Miller, kültür ortamına ilave ettikleri parçalanmış DNA örneklerinin, tütün hücrelerinin bölünmesini artırdığını gözlemlemişlerdir. Burada rol alan madde otoklavlanmış DNA‟da aydınlatılmış ve kinetin olarak adlandırılmıştır. Kinetin sentetik bir sitokinindir. Sentetik sitokinlere diğer bir örnek ise benzil adenin (BA)‟dir. Sitokininlerin aktif bileşeni, nükleik asitlerin bir elemanı olan adenin (amino pürin) bazının değişime uğramış formlarıdır. Sitokinezi yada hücre bölünmesini uyarması nedeniyle bu büyüme düzenleyicileri, sitokininler olarak isimlendirilmiştir. Bitkilerde doğal olarak oluşan sitokinin çeşitlerinden en yaygın olanı zeatindir. Zeatin, ilk kez mısır (Zea mays) bitkisinde keşfedildiği için bu isim verilmiştir. Sitokininlerin Biyosentezi ve Metabolizması Sitokininlerin sentezi amino pürin yani adeninden başlar. fakat yan grupların sentezi tam bilinmemektedir. Zaten sitokininlerin hormon aktivitesi gösteren kısmı yan gruplara bağlıdır. IPA, t-RNA‟nın yapısındayken hormon aktivitesi göstermez fakat t-RNA‟nın parçalanmasıyla serbest hale geçtiğinde aktivite gösterir. Büyük çabalara rağmen ne sitokininleri oluşturan enzimler bitkilerden izole edilebilmiş ne de onu kodlayan genler tanımlanabilmiştir. Hatta Salisbury Devlet Üniversitesinden Mark Holland, bitkilerin kendi sitokininlerini üretemeyebileceklerini ileri sürmüştür. Bu araştırmacıya göre, sitokininler bitki dokularında simbiyotik oalrak yaşayan ve metilobakteriler olarak isimlendirilen prokaryotlar tarafından üretilmektedir. Bu bakteriler in vitro kültürlerde bile aktif olarak büyüyebilmektedirler. Gerçekten metilobakteriler yok edilince normal gelişme süreci engellenmektedir. Bu süreç, metilobakterilerin yeniden uygulanması yada sitokininlerin yeniden verilemsiyle düzelmektedir. Bu kışkırtıcı varsayımın destek bulup bulmamasına bağlı olmaksızın, varacağımız yer şudur; genom sekanslanması bizi gerçek bilgiye götürecektir. Şu an Arabidopsis‟in gen dizisi analizi tamamlanmıştır. Dolayısıyla, eğer bir sitokinin üreten enzim mevcut ise bunun kolaylıkla tanımlanması gerekir. Bitki hücreleri sitokininlerin kaynağına bağlı olmaksızın sitokinin reseptörlerine sahiptir. Bazı kanıtlar, biri hücre içi, diğeri hücre yüzeyinde olmak üzere iki farklı sitokinin sınıfının varlığını göstermektedir. Sitoplazmik reseptör, sitokinine doğrudan bağlanır ve izole nukleusta transkripsiyonu uyarabilir. Sitokininler bazı bitki hücrelerinde plazma zarındaki Ca+2 kanallarını açarak, sitosolde Ca+2 artışına neden olur. Sitokinin sentezi ve sinyal iletimi hakkında tam olarak bilimsel veriler bulunamamıştır. Fakat bitki fizyolojisi ve gelişimi üzerindeki ana etkileri bilinmektedir. Sitokininlerin yıkımı, sitokinin oksidaz enzimi ile yan grupların uzaklaştırılması ve amino pürin kalmasıyla gerçekleşir. Amino pürin tek başına hormon etkisi gösteremez. Diğer bir yollada; sitokininler şekerlerle birleştirilerek glikozitlerin oluşmasıyla inaktif hale getirilebilir. Turpta rafanatin adı verilen glikozit (glikozil zeatin) bu şekilde meydana gelir. Sitokininlerin bitkide başlıca sentez yerleri tohumlar, genç yapraklar ve en çok kök uçlarıdır. Kök uçlarında sentezlenen sitokininler ksilem yoluyla gövdeye ordanda etki gösterecekleri hedef dokulara taşınırlar. Yaprak, tohum ve meyve gibi organlara sitokininlerin başlangıçta kökten taşınarak geldikleri kabul edilmektedir. Sitokininlerin yukarıdan aşağıya doğu taşınımları ile ilgili veriler çeşitlidir. Yapraklarda uygulanan sitokininler ağaç gibi bazı bitkilerde hiç taşınmayıp yaprakta biriktiği, ancak çilek gibi bitkilerde yavaşta olsa yapraktan diğer organlara taşındığı belirtilmiştir. Sitokininlerin Fizyolojik Etkileri ve Pratik Değeri Hücre Bölünmesi ve Farklılaşmanın Kontrolü Sitokininler, özellikle kökler, embriyolar ve meyvelerde olmak üzere, aktif olarak büyüyen dokularda üretilirler. Kökte üretilen (sentezlenen) sitokininler ksilem öz suyunda taşınarak hedef dokulara ulaşır. Sitokininler, oksin ile birlikte hareket ederek hücre bölünmesini teşvike eder ve farklılaşmayı etkiler. Doku kültüründe büyüyen hücreler üzerinde sitokininlerin etkileri, bu hormonun bütünlüğü bozulmamış bir bitkideki işlevi hakkında ipucu verir. Gövdeden alınan bir parankima dokusu parçası sitokinler olmaksızın kültüre alındığında hücreler çok fazla büyürler fakat, bölünmezler. Sitokininler tek başlarına etki göstermezler, oksin ile birlikte uygulandıklarında hücreler bölünürler. Sitokininin oksine olan oranı ise hücre farklılaşmasını kontrol eder. Bu iki hormonun konsantrasyonları dengelenince, hücre kütlesi büyümeyi sürdürmekle birlikte, farklılaşmaz ve küme oluşturur. Farklılaşmamış bu hücre kümesi, kallus olarak isimlendirilir. Eğer sitokinin oranı artırılırsa kallustan gövde tomurcukları gelişir. Oksin düzeylerinin artırılması halinde ise kökler oluşur. Simbiyoz: Birbirleriyle doğrudan temas halinde olan iki farklı türe ait organizma arasındaki ekolojik ilişki. Endosperm: Çifte döllenme sırasında bir sperm hücresinin iki kutup hücresi çekirdeği ile birleşmesiyle oluşan besince zengin doku; angiospermlerin tohumu içerisinde gelişen embriyoya besin sağlar. In vitro: Hücelerin, dokuların, organların ait oldukları organizmaların dışında yapay ortamlar içinde yetiştirilmeleri veya bulunmaları. Apikal Dominansinin Kontrolü Apikal dominansinin kontrolü için sitokininler oksin ve diğer faktörlerle etki gösterirler. Apikal dominansi, tepe tomurcuğunun yanal tomurcukların gelişimini baskı altına almasıdır. Son zamanlara kadar, apikal dominansinin hormonlar tarafından düzenlenmesi ile ilgili başlıca varsayıma göre (doğrudan engelleme varsyımı) yanal tomurucuk büyümesinin düzenlenmesinde oksin ve sitokinin antagonistik(birbirinin tersi etki göstermek) etki gösterir. Bu görüşe göre; tepe tomurcuğundan sürgünün alt kısımlarına taşınan oksin yanal tomurcukların büyümesini doğrudan engeller. Böylece gövde uzar, fakat yan dallar oluşmaz. Aynı zamanda, kök sisteminden gövde sistemine giren sitokininler büyümenin başlaması için yanal tomurcuklara sinyal göndererek oksin etkisini ortadan kaldırır. Buna göre; yanal tomurcuk engellenmesinin kontrolünde oksinin sitokinine oranı kritik bir etmendir. Pek çok gözlem doğrudan engelleme varsayımı ile uyumludur. Eğer başlıca oksin kaynağı konumundaki tepe tomurcuğu uzaklaştırılırsa (kesilirse), yanal tomurcuklar engellenmez ve bitki çalımsı görünüm alır. Ucu kesilmiş fidelerin kesik yüzeylerine oksin uygulanması yanal tomurcukların büyümesini baskı altına alır. Aşırı sitokinin üreten yada sitokininle muamele edilen bitkiler, normalin üstünde çalımsı görünüm alırlar. Doğrudan engelleme varsayımına göre, başlıca oksin kaynağı durumundaki tepe tomurcuğunun kesilmesi yanal tomurcukların oksin düzeyinde bir azalmaya neden olacaktır. Fakat, biyokimaysal çalışmalar bunun tersini göstermektedir. Ucu kesilen bitkilerin yanal tomurcuklarında oksin düzeyleri artmıştır. Böylece, doğrudan engelleme varsayımı tüm deneysel bulgular tarafından desteklenememektedir. Bu halen bir bilmecedir. Yaşlanmayı Önleyici Etkileri (senesensi geciktirme) Sitokininler, protein parçalanmasını (yıkımını) engelleyerek, RNA ve protein sentezini teşvik ederek ve etraftaki dokulardan besin elementlerini hareketlendirerek bazı bitki organlarının yaşlanmasını geciktirir. Eğer bir bitkiden alınan yapraklar bir sitokinin çözeltisine daldırılırsa, uzun süre yeşil kalırlar. Ayrıca sitokininler bütünlüğü bozulmamış bitkilerde yaprak bozulmasını yavaşlatır.Bu yaşlanmayı engelleyici etkisi nedeniyle, çiçek satıcıları kesilmiş çiçekleri taze tutmak için sitokinin spreyleri kullanırlar. Ayrıca sitokininler kloroplast gelişiminde, boy kısalığında, vasküler kambiyum faaliyetini artırıcı etkilerde etmendir. Kloroplast gelişiminde; karanlıktaki etiyole bitkiye sitokininle muamele edildiğinde, lamellere sahip kloroplastların meydana geldiği fakat klorofil oluşmadığı belirlenmiştir. Işık ve sitokinin etiyole bitkiye birlikte uygulanmasında ise, sadece ışık uygulanan bitkiye göre kloroplastların ve klorofilk sentezinin daha iyi ve hızlı oluştukları görülür. Kök ve gövdeye dıştan yüksek dozda uygulanan sitokinin enine büyümeyi artırarak boy kısalığına sebep olur. Etilende bu etkiye sahip olduğuna göre, sitokininlerde oksinler gibi bitkide etilen artışına sebep olurlar? Bu soruya cevap olarak; bu etkinin hücre çeperinde yeni sentezlenen (üretilen) mikrofibrillerin diziliş yönlerini değiştirmeleri öne sürülmüştür. Sitokininler oksinler gibi vasküler kambiyum faaliyetini artırıcı etkiye sahip olduklarından oksinlerle birlikte aşı macununa karıştırılarak aşı tutmayan bitkilerde aşılamayı kolaylaştırmada kullanılırlar. NOT: Sitokininler bazen oksinin tamamlayıcısı (büyüme), bazen de antagonisti (kök ve tomurcukların farklılaşması) gibi görünmektedir. Etki mekanizmaları bilinmemesine rağmen bu iki tip hormon arasındaki dengenin büyümeyi belirleyici faktörlerden biri olduğu açıktır. Apikal dominansi: Büyüme olayının, bitkinin gövdesinin uç kısmında yoğunlaşması ve buradaki terminal tomurcuğun, lateral tomurcukların büyümesini kısmen engellemesi. Senesens: Bitkilerde yaşlanma ile birlikte gerçekleşen ve bir dokunun, bir organın veya bir bikinin ölümüne yol açan katabolik olaylar dizisi. Kallus: Bitkilerde sürgünlerin kesilen ucunda yer alan, bölünme özelliği gösateren farklılaşmamış hücre kümesi. Dormansi: Büyümenin ve gelişmenin askıya alındığı, son derece düşük metabolik hız ile kendisini gösteren durum. Vernalizasyon: Bazı bitkilerinçiçeklenmesi için sadece uygun fotoperyod yeterli olammakta, belli bir süre düşük sıcaklığa maruz kalması gerekir. Absisyon: Yaprak, çiçek ve meyve gibi organların bitkiden koparak dökülmeleridir.

http://www.biyologlar.com/bitki-hormonlarinin-siniflandirilmasi

Bitkilerde büyümeyi ve gelişmeyi kontrol eden maddeler hakkında bilgi veriniz.

Bitki büyüme ve gelişmesinde en önemli rol oynayan hormonlardan 5 ana hormon grubu bitki bünyesinde mevcut olduğu yapılan araştırmalarda belirlenmiştir. Bunlar; Oxinler, Sitokininler, Gibberellinler ,Etilen ve ABA’dır. Bitki bünyesinde meydana gelen fizyolojik faaliyetlerin çoğunluğu bu hormonların kontrolü altındadır. Hormonların etkileri daima bir denge içersinde birbirlerini tamamlayıcı veya bir diğerinin etkisini azaltıcı olarak ortaya çıkar. Günümüzde hormonlardan bitkilerde büyümeyi ve gelişmeyi yönlendirici özellikleri dikkate alınarak çok yönlü yararlanılmaktadır. Çok sayıda kimyasal madde hormon olmadığı halde hormon olarak adlandırılmakta bu ise kavram kargaşasına neden olmaktadır. Bir bileşiğin hormon olarak nitelendirilebilmesi için ; -Bitki bünyesinde oluşması, -Oluştuğu yerden başka bir yere taşınabilir olması, - Taşındığı yerde değişik yaşam olaylarını yönetmesi ve düzenlenmesi, -Çok düşük konsantrasyonlarda bu etkilerini göstermesi gerekir. Bitki bünyesinde bulunan bu doğal bileşiklerin yanında bu bileşiklerin kimyasal yapılarına az veya çok benzeyen sentetik bileşiklerde yapılmış ve hormon etkilerinin olup olmadığı araştırılmıştır. Bunlardan birçoğunun bitkide doğal bulunanlardan çok daha aktif oldukları, yani çok daha az kullanıldıklarında benzer etkiler oluşturdukları belirlenmiştir. Bitki bünyesinde bulunmayan bu tip bileşiklerin doğal hormonlarla karıştırılmamaları gerekir. Bitkide mevcut olmadığı halde çok düşük miktarlarda hormon etkisini gösteren bu maddelere sentetik hormon adı verilmektedir. Kavram kargaşasını önlemek amacıyla bitkide hormon etkili tüm maddelere bitki büyüme düzenleyicisi denmektedir. Hormonlar başlangıçta yalnız tohumların çimlenmesinde, meyve, fidan ve çeliklerin köklendirilmesinde kullanılmıştır. Daha sonra tohumdan hasada kadar geçen devrede verim artışı, ürün kalitesinin yükseltilmesi ve bitkilerin hastalık ve zararlılara karşı dayanıklılığın arttırılması amacıyla ülkemizde ve tüm dünya ülkelerinde kullanılmaya başlanmıştır. Ancak dikkat edilmesi gereken husus diğer kimyasallarda olduğu gibi BGD ‘lerin de yazılı olan tavsiyeye uygun olarak kullanılması gerekmektedir. Hormonların Kullanım Alanları -Çelikle çoğalmanın sağlanması, -Tohum çimlenme gücünün arttırılması, -Çiçeklerin teşvik edilmesi veya geciktirilmesi -Soğuğa dayanıklılığın arttırılması, -Meyve tohumunun arttırılması, -Meyve iriliğinin arttırılması, -Periyodisitenin azaltılması, -Meyve olgunluğunun erkene alınması veya geciktirilmesi, -Meyve kalitesinin iyileştirilmesi, -Hasadın kolaylaştırılması, -Meyve muhafaza süresinin uzatılması -Meyve renginin iyileştirilmesi, -Meyve ve yaprak dökümlerinin kontrolü, -Doku kültürü çalışmaları, -Islah çalışmaları, -Bitkilerin hastalık ve zararlılara dayanıklılığının arttırılması, -Yabancı ot kontrolü. Ülkemizde hormonlar domates, patlıcan ve kabakta zaman zaman bir kısım üreticiler tarafından kullanılmaktadır. Bitki Gelişim Düzenleyicilerinin ambalajı üzerinde bulunan etikete uyularak kullanılması gerekmektedir. Hormonlarla ilgili gereksiz yapılan spekülasyonlar neticesinde sebze fiyatları anormal ölçüde düşmüş ve üretici mağdur olmuştur. Bu konuda en büyük destek basına düşmektedir. Hormonlar kullanılan sebzelerde kalıntı bırakmadığı gibi sebzelerde bugüne kadar insan sağlığına olumsuz etkileri konusunda da bir kaynağa rastlanmamıştır. Hormonlar bazı sebzelerde Hollanda, İspanya, İtalya gibi ülkelerde dahil tüm dünyada kullanılmaktadır. Bitki Gelişimini Düzenleyiciler'in (BGD) varlığına ilişkin ilk bilgiler 19. yüzyılın sonlarına dayanmaktadır. Bu dönemde, 40-50 yıllık süre içinde, bitki fizyolojisi konularında yapıları çalışmalar, BGD' lerin bitki büyüme ve gelişmesindeki rollerini ortaya koymuştur. Bu çalışmaların sonuçlarına göre, BGD'lerin bitkisel üretimde kullanılması verimi artırmakta, üründe kaliteyi yükseltmekte ve daha iyi depolama imkanları sağlayarak, ürünlerin ihracat şansını artırmaktadır. Gereğinden fazla kullanılmaları halinde ise, bitkilerin gelişmesini olumsuz yönde etkilemektedir. BGD (Hormon) Nedir? Doğal olarak bitkilerde oluşan, büyüme ile buna bağlı diğer fizyolojik hareketleri kontrol eden ve oluştukları yerden bitkinin başka yerlerine taşınabilen, çok az miktarda bile etkilerini gösterebilen organik maddelere “Bitki Gelişimini Düzenleyiciler (BGD) veya Bitkisel Hormonlar" adı verilir. BGD' ler, bitki bünyesinde üretildikleri gibi, sentetik olarak da elde edilebilirler. Bir kısmı, bitkilerde uyarıcı veya teşvik edici etki gösteren BGD' lerin, bir kısmı da, büyümeyi kısıtlayıcı veya yavaşlatıcı, hatta durdurucu etki gösterirler. Gelişmeyi teşvik edici ve engelleyici maddeleri birbirinden kesin sınırlarla ayırmak pek mümkün değildir. Çünkü BGD'ler, bitki büyümesinin değişik devrelerinde ve değişik bitki organlarına değişik konsantrasyonlarda uygulandıklarında farklı etkiler gösterebilir. Diğer bir ifade ile: - Bir maddenin büyütücü etkisi olup olmadığı, kullanım miktarı yani konsantrasyonu ile anlaşılır. BGD' ler, bir konsantrasyonda teşvik edici özellik gösterirken, başka konsantrasyonda da engelleyici özellik gösterebilirler. - Bitkinin değişik organları BGD'lere farklı reaksiyonlar gösterirler. Örneğin bir BGD, bir taraftan sürgün büyümesini artırırken, diğer taraftan kök büyümesini engelleyebilir. - Bitkinin değişik gelişme devrelerinde BGD' lerin etkileri farklı olur. Örneğin, bir BGD vejetatif büyüme devresinde teşvik edici özellik gösterirken, çiçek teşekkülü devresinde engelleyici özellikte olabilir. - Değişik bitki türlerinin aynı BGD'den etkilenmeleri farklı olabilir. Örneğin uzun gün bitkilerinde çiçek teşekkülü çoğalırken, kısa gün bitkilerinde çiçek teşekkülü azalabilir. Oksinler Bitkilerde büyüme ve gelişmeyi etkileyen en önemli gruptur. Bitkinin gelişmesini diğer BGD'lerle birlikte gerçekleştirir. Bitki kökünde doğal olarak az bulunur. Bitkinin boyca büyümesini sağlar. Hücre bölünmesi, büyümesi, hücre ve doku farklılaşmasını düzenler. Bitkinin güneşe yönelmesini sağlar. Çok fazla salgılandığında veya suni olanların fazla uygulanması halinde büyümeyi durdurur. Az salgılandığında yapraklar dökülmeye başlar. Meyva vermede etkindir. Döllenmiş çiçeğin dökülmesini engeller. Ovaryumun gelişmesini ve çekirdeksiz meyva oluşumunu sağlar. ilkbaharda kambiyum gelişimini düzenler. Suni elde edilen oksinler genelde yabancı otların yok edilmesinde kullanılır. Bu kimyasal maddeler şunlardır: 4-CPA (4 -chlorop henoxyacetic acid) 2,4-D (2,4-dichlorop henoxyacetic acid) 2,4-DB [4-(2,4-dichlorophe noxy) butyric acid] 2,4-DEP Dichlorprop Fenoprop IAA (indolacetic acid) IBA (indolbutyric acid) IPA (indolpropionic acid) NAD (naphthalene cetamide) NAA (? -naphthalene acetic acid) 1-naphthol BNOA (ß-naphthoxyacetic acid) NOA (naphthoxyacetic acid) Potassium naphthenate Sodium naphthenate 2,4,5-T (2,4,5-trichlorop henoxyacetic acid) (Yasaklanmıştır.) FOAA (phenoxyacetic acid) FAA (phenylaceticacid) 2,4,6-trichlorobenzoic acid 2,3,6-trichlorobenzoic acid 4-amino-3,5,6-trichloro picolinic acid Sitokininler Hücre bölünmesini ve özelleşmemiş genç hücrelerde farklılaşmayı ilerletir. Sitokininler olarak isimlendirilmelerinin nedeni de sitokinezi (sitoplazma bölünmesi) uyarmasıdır. Büyük çabalara rağmen ne sitokininleri oluşturan enzimler bitkilerden saflaştırılabilmiş ne de onu kodlayan genler tanımlanabilmiştir. Hatta bir araştırmacı bitkilerin kendi sitokininlerini üretemeyeceklerini ve bu hormonları simbiyotik bazı bakteriler tarafından sentezlendiğini ileri sürmüştür. Gerçekten de bu bakteriler yok edildiğinde bitkilerin üreme süreci yavaşlamaktadır. Ancak bu hipotez hala tartışılmaktadır. Doku kültürü ortamında oksin/sitokinin oranı yüksekse köklenme, sitokinin/oksin oranı yüksekse sürgün oluşumu görülür. Bu iki hormonun oranı dengelenince hücre kütlesi büyümeyi sürdürmekle birlikte farklılaşmaz ve küme oluşturur. Farklılaşmamış bu hücre kümesi kallus olarak isimlendirilir. Sitokininlerin absisik asit ve giberellin arasındaki etkileşimi tohum dormansisini kontrol eder. Sitokinin oksinin apikal dormansi etkisini azaltmaktadır. Oksinin tersine yanal tomurcukların gelişimini arttırmaktadır. Sitokininler sadece tohumlu bitkilerde değil kara yosunlarda da sporların çimlenip gelişmesini sağlarlar. Yapraklar bitkiden koparılarak nemli ve gerekli mineralleri içeren bir ortamda tutulsalar bile dokulardaki klorofil, RNA, lipit ve protein yavaş yavaş azalmaktadır. Bu değişim ölüme neden olan yaşlanma süreci olup senesens (yaşlanma) olarak isimlendirilir. Sitokininler klorofilin ve hücre proteininin bozulmasını yavaşlatıp RNA sentezini arttırarak yaşlanmanın geciktirilmesi ya da azaltılması şeklinde rol oynamaktadırlar. Eğer bir bitkiden alınan yapraklar bir sitokinin çözeltisine daldırılırsa yapraklar uzun süre yeşil kalır. Bu yaşlanmayı önleyici etki nedeniyle çiçek satıcıları kesilmiş çiçekleri taze tutmak için sitokinin spreyleri kullanmaktadırlar Tomurcuk gelişmesi ve yaprakların geç dökülmesinde etkili olurlar. Hücre bölünmesini uyarırlar. Bazı doğal ve sentetik sitokininler: Zeatin Dihydrozeatin Kinetin BA (benzyladenine) IPA (isopentyladenine) DMA (dimethyladenine) Methylthiozeatin PBA (tetrahydropyrinal benzyladenine) Defoliantlar (yaprak dökücüler) Calcium cyanamide Dimethipin Endothal Ethephon Metoxuron Pentachlorophenol Thidiazuron Tribufos Giberellinler Bu grup kimyasalı oluşturan Gibberellic acid, gövdenin uzamasını ve meyva büyümesini hızlandırır. Tohumun çimlenmesini uyarır. Yine bitkinin erken veya geç çiçek açmasına neden olur. Giberellinlerin bitki gelişmesinde en önemli etkisi gövde uzamasını sağlamasıdır. Giberellinler hem hücre bölünmesini uyararak hem de uzamayı sağlayarak gövdenin uzamasına neden olur. Hücre uzamasını sağlayan mekanizma bu nedenle oksinin etkisinden farklıdır. Oksinin neden olduğu etki hücre duvarı asidifikasyonu ile gerçekleşirken, giberellinin uyarımında hücre duvarı asidifikasyonu meydana gelmez. Giberellinler tohum çimlenmesinde depo nişastasının hidrolizini gerçekleştiren α-amilaz enziminin oluşumunu sağlayarak, nişastanın embriyo tarafından kolaylıkla kullanılabilen şekerlere dönüşümüne yardımcı olur ve çimlenmeyi kolaylaştırır. Giberellinlerin bitkilerde bazı üreme süreçlerinde de rolü vardır. Özellikle uzun gün bitkilerinde çiçeklenmeyi uyarırlar. Uzun gün bitkilerinin çiçeklenebilmeleri için gerekli uzun ışık periyodunun yerine geçebilmektedir. Birinci yıl vejetatif gelişimini tamamlayarak ikinci yıl çiçeklenen iki yıllık (biannual) bitkilerde giberellin uygulanması ile ilk yıl çiçeklenme elde edilebilmektedir. (Annual= tek yıllık, Perennial= çok yıllık bitki demektir.) Giberellinler bitkilerin çiçeklenebilmesi için ışık ihtiyaçlarını karşılamada olduğu gibi bazı tohumların çimlenmesi için, bazı bitkilerin de çiçeklenme ihtiyacı duyduğu soğuk periyodunu karşılayabilmektedir. Eşey belirlenmesi genetik olarak düzenlenir. Fakat fotoperiyot, beslenme durumu gibi çevre faktörlerinden de etkilenmektedir. Bu çevresel etkiler giberellik asit (GA) ile düzenlenebilmektedir. Giberellinlerin diğer etkileri; yapraklarda ve turunçgil meyvelerinde yaşlanmayı geciktirme ve yaprak görünümünü etkileme olarak sıralanabilir. Etilenler Bitkilerde tohumun çimlenmesini, tomurcuk gelişmesini ve meyvanın olgun laşmasını sağlarlar. Bu kimyasal maddeler şunlardır: CEPA (Ethrel, Ethephon, 2 chloroethylphosphonic acid) BOH (ß-hydroxyethylhy drazine) NIA-10-637(ethylhydrogen 1-propylphosphanate) Ethylenedichloride Ethylenetrichloride Ethylbromide Trichloroethylene Ethyliodide Ethylmercaptan Ethylenethiocyanohydrin ACC AVG Etacelasil Glyoxime Doğal ortamlarda yetişen bitkiler rüzgar, yağmur, ve dolu gibi olumsuz çevre koşullarına maruz kalırlar. Bu tür mekanik stresler bitki büyüme ve gelişimini etkilemekte ve bu bitkiler serada yetiştirilen örneklere göre daha kısa ve bodur görünümde olmaktadır. Bu gelişim davranışı etilenin kontrolü altındadır. Artan etilen üretimi ile gövde uzaması engellenmekte, kollenkima ve sklerankima gibi destek sağlayan dokularda hücre duvarı kalınlaşması artmaktadır. Meyve olgunlaşması sırasında etilen sentez hızı artar. Kuraklık, su baskını, soğuk veya mekanik bir etki olarak rüzgar gibi stres koşulları etilen sentezini arttırır. Etilen özellikle dikotil bitkilerde yaprakların üst kısmındaki parankimatik hücrelerin uzamasına ve yaprağın kalınlaşmasına neden olurken genellikle köklerin ve gövdelerin uzamasını engeller. Bu durumda gövde ve kök daha kalın bir hal alır. Etilenin neden olduğu kök ve gövde kalınlaşması topraktan çıkan fideler için yaşamsal bir değer taşır. Büyüyen bitki bölümlerinin güçlenmesini ve toprağı yararak çıkmasını sağlar. Etilen bazı türlerde tohum ve tomurcuk dormansisini kırar. Örneğin buğdaygillerin tohumlarına uygulandığında çimlenmenin başladığı görülür. Bazı türlerde ise tohum çimlenme hızını arttırır. Yüksek yoğunlukta etilen uygulandığında yapraklarda, gövdelerde ve köklerde adventif kök oluşumunu arttırır. Etilen birçok türde çiçeklenmeyi durdurmasına karşın ananas gibi bazı bitkilerde çiçeklenmeyi uyarır. Ayrıca etilen monoik bitkilerde (dişi ve erkek çiçekleri ayrı bitkiler) çiçeklerin eşey durumlarını değiştirebilmektedir. Etilen yaprak absisyonuna ve bitkinin değişik kısımlarında senesense özgü diğer değişikliklere neden olmaktadır. Örneğin domates meyvesinin olgunlaşması sırasında hücre duvarı hidrolizi sonucu meyve yumuşak bir yapı kazanmakta, klorofil kaybı ve karotinoid pigmenti olan likopin sentezlenmesi sonucu meyve rengi yeşilden kırmızıya dönmekte, aynı zamanda koku ve tat verici bileşikler oluşmaktadır. %5-10 gibi yüksek CO2 yoğunlukları etilenin birçok etkisini inhibe etmekte üretimini azaltmaktadır. Bu durum çoğu zaman meyve ve sebzelerin daha çok olgunlaşmasını önlemekte ve bozulmadan depo edilmelerinde kullanılmaktadır. Bu gibi meyveler gaz bileşimi kontrol edilen odalarda saklanmaktadır. Genellikle CO2 yanında etilen sentezini yavaşlatması için bir miktar O2 de bulunmalıdır. Absisik Asit (ABA) Donma, yüksek tuz içerikleri ve kuraklık gibi uygun olmayan koşullarda kalan bitkilerde ortaya çıkan değişimleri kontrol eder. Örneğin tuz stresi osmotin denilen yeni bazı proteinlerin sentezlenmesine neden olur. Çok miktarda biriken osmotinin strese karşı bitkiyi korumada yardımcı olduğu düşünülmektedir. Bazı bitkilerde bu proteinin oluşumunun ABA’in genleri etkilemesiyle gerçekleştiği bilinmektedir. Bitkilerde embriyo gelişiminin sonlarına doğru depo bileşikler birikir. Bu safhada yüksek ABA miktarı depolama işleminin bu hormon tarafından kontrol edildiğini düşündürmektedir. Absisik asit şekerlerin ve aminoasitlerin taşınmasında, depo maddelerinin sentezinde ya da her ikisinde etkili olabilmektedir. Ayrıca depo proteinlerinin kompozisyonunu ve miktarını da etkilediği gösterilmiştir. ABA tohumdaki depo ürünlerinin hidrolizi için gerekli enzimlerin sentezini engellemektedir. (ABA’in bu etkisi çimlenme sırasında giberellinlerin faaliyetiyle durdurulur.) Ayrıca embriyonun büyümesi için gerekli şartlar sağlanıncaya kadar tohumun uyku halinde kalması da absisik asit sayesinde gerçekleştirilir. Tohumun bu hali (Tohum dormansisi) ABA/GA oranı ile kontrol edilir. Odunlu bitkilerde kış periyodunda görülen tomurcuk dormansisi, olumsuz kış koşullarından yeni gelişen yaprakların etkilenmemesi için bitkide gelişen önemli bir adaptasyondur. Soğuktan etkilenen dokuda ABA’in azalması buna karşılık uyku halindeki tomurcuklarda birikmesi ABA’in dormansiyi uyaran hormon olduğunu göstermektedir. Tohumda olduğu gibi tomurcuklarda da dormansi çeşitli hormonların miktarları arasındaki denge ile kontrol edilir. Bitki dokusunda su eksikliği durumunda yapraklardaki ABA miktarı başlangıçtaki değerinin 50 katına ulaşır. ABA stomaların kapanmasına neden olarak terlemeyle (Transpirasyon) kaybedilen suyun azalmasını sağlar. ABA aynı zamanda köklerden suyun alınmasını arttırarak da su kaybına karşı bitkiyi korur. ABA’in kök ve gövde gelişimiz üzerindeki etkisi bitkinin su durumuna bağlıdır. Su azaldığında gövde gelişimini durdurarak kök gelişimini hızlandırır. Su miktarı yeterli olduğunda ise gövde gelişimini ilerletir. ABA yaprak yaşlanmasını hızlandırıcı bir etkiye sahiptir. Ayrıca etilen üretimini uyarır ancak bu etkisi yaprak yaşlanması üzerindeki etkisinden bağımsızdır.

http://www.biyologlar.com/bitkilerde-buyumeyi-ve-gelismeyi-kontrol-eden-maddeler-hakkinda-bilgi-veriniz-

Sitokinin (Cytokinin)

Stokininler (Cytokinin) bilim adamlarının bitkilerde hücre bölünmesi üzerine araştırmalar yaparken rastlantı eseri keşfettikleri bitkisel hormon grubudur.Sitokinin hücre bölünmesinde etkilidir ve bu fonksiyonunun yanı sıra bitkilerde üstlenmiş olduğu farklı rollerde mevcuttur. Sitokininler bitkilerde nutrient elementlerin dağıtımını,bazı bitki organlarının yaşlanmasını(Senesens) geciktirmeyi,bitki şekillenmesini ve kotiledonlarin gelişimini sağlar. Genel olarak bitkilerde bulunan en yaygın sitokinin hormonu 'Zeatin' hormonudur.Zeatinin kimyasal formülü 6-(4-hidroksi-3-metilbüt-trans-2 enil amino)purin 'dir.Zeatinin hormonunu Miller ve Letham isimli bilim adamlarının Zea mays (Mısır) bitkisi üzerinde yaptıkları çalışmalarda keşfetmişlerdir.Zeatinin bitkilerde hücre bölünmesini teşvik ettiğini bulmuşlardır. Stokininler sentetik olarak da üretilir ve 'Kinetin' adını alır.Kinetin doğal olarak da bulunur ve tütün bitkisinde yapılan araştırmalarda bulunmuştur,kinetin bitkilerde hücre bölünmesini hızlandırıcı etkiye sahiptir. Stokininler bitkilerde yoğunlukla bitki köklerinde sentez edilerek bitkilerde gerekli bölgelere ksilem dokusuyla iletilir. Stokininler hücre siklusunu(Döngüsünü) düzenler, mitoz bölünmenin ve DNA Replikasyonunun birçok fazını düzenleyici rol oynar. Bilim adamları doku kültürlerinde (laboratuar ortamında) bitki sekilenmesi ile ilgili yaptıkları deneylerde ,bitki kök-gövde oluşumunun kültür ortamındaki oksin/stokinin oranına bağlı olduğunu buldular.Oksin hormonu kinetine göre yüksek olduğunda bitki kökü oluşumunu teşvik eder,tam tersi durumda ise kök oluşumu baskılanır ve gövde oluşum hızı artar. Bitkilerde normal koşullarda sonbaharda yapraklar sararak dökülür.Bunu sebebi ise Bitkinin tüm besinsel ihtiyaçları düzgün karşılansa bile bitkide programlanmış olan döngü içerisinde yapraklardaki klorofil hücreleri yaşlanır(senesens) ve zamanla bu hızlanır ölüm gerçekleşerek yapraklar dökülür.Bu safhada yapılan araştırmalarda sitokinin oranının azaldığı gözlenmiştir.Stokinine maruz bırakılan bitkilerde hücre bölünmesini teşvik eder ve klorofillerin olgunlaşmasını sağlar.Bunların sonucunda da senesensi(yaşlanmayı) geciktirir.

http://www.biyologlar.com/sitokinin-cytokinin

Büyüme Hormonu

HGH (HUMAN GROWTH HORMON) BÜYÜME HORMUNU HGH, yada Türkçe karşıtı büyüme hormonu doğal olarak vücudumuzda salgılanan hormonlardan biridir. Fakat yaş ilerledikçe salgı miktarı azalır. Öyle ki 40 ve 50'li yaşlarda oldukça düşen bu hormonun seviyesini yükseltmek insan ömrü ve sağlığı üzerinde inanılmaz sonuçlar vermiştir. Çok sayıda insan şu anda doktor kontrolünde dışarıdan hormon takviyesi almaktadır. Tabi ki sporcularda performans arttırıcı etkisi ile bundan nasibini almaktadırlar. HGH'nin görevlerinden bazıları : • Vücuda alınmış bulunan proteini eriterek kullanıma hazır hale getirme • Nükleid asit sistemini organize ederek, erimiş proteinleri yıkıma uğrayan adale birimlerine gönderme. • Vücuda yerleşmiş olan yağları, yağ asitlerine çevirerek, yağ asitleri halinde enerjiye dönüştürerek kana gönderilmesine yardımcı olma. Yüksek HGH ne yapar : • Yaşlanmayı geciktirir. • Vücut yağ oranını düşürür. • Her türlü sporda performans artışına neden olur. Fakat unutulmaması gereken bir konu vardır. HGH'nin ilaç olarak vücuda verilmesi doping kadar zararlıdır. Eğer bu yapılacak ise kesinlikle DOKTOR kontrolünde olmalıdır. Benim burada anlatmak istediğim, vücudun tabi olarak bu hormonun üretimini nasıl artıracağıdır. Biraz HGH'imizi yükseltelim !!! • Uzun ve derin bir uyku. (HGH uyku sırasında faaliyete geçer.) • B6 vitamini kullanımı. • C vitamini kullanımı. • Kan şekerinin düşük olması ve devamlı düşük derecede tutulması. • "Arginin" ve "Ornitin" Amino asitlerinin yüksek ml dozlarda gece alınması. • Aspartanic asit(Tatlandırıcı) kullanımı. Bunları yapmayın ki HGH’imiz düşmesin !.. • Kafein, Efedrin, Anfetamin gibi uyarıcı maddeler almayın. • Fazla KALSİYUM almayın. (Süt ve süt ürünlerine sınırlandırma getirin.) • Şeker kullanmayın. • Eğer amino asit kullanıyorsanız aşağıda yazılı olan ikilileri aynı anda almayın. Yada içinde bunlar olan amino asitlerden uzak durun. Dyrosine-Tryptophan Lizin-Arginin Trosin-Tryptophan

http://www.biyologlar.com/buyume-hormonu

HÜCRE YAŞLANMASI (Cellular Aging)

Yaşlanma genel anlamda bir eskime bir bozulma olayıdır. Bu çok kısa tanımdan başka tanımlar da yapılabilir: Bunların tümü de yaşlanmayı zamanın fonksiyonuna yani kinetiğe bağlarlar: Yapılan tanımlar bir organizma kadar bir hücre için de geçerlidirler. Hatta yıldızlar, galaksiler gibi cansız maddelerle, kültür gibi nicel olarak ölçülemeyen kavramlar için de yaşlanmadan söz edilmekte-dir.(1) Yaşlanmayla ilgili çalışmalar önceleri çok hücreli organizmalarla yapılmıştır. Hücre yaşlan-ması çalışmaları ise hücre kültürü tekniklerinin gelişmelerinden sonra başlayabilmiştir. Çok hücreli organizmalar hücrelerden yapıldığına göre,vücudun yaşlanmasından sorumlu olan birimlerin hücre-ler olup olmadıkları sorgulanabilirdi. Gerçekten de organizmalar hücreleri yaşlandıkları için mi yaşlanıp ölmektedirler? Bu sorunun karşılığı bazı durumlar için evet, ancak çoğu durumlar da olumsuzdur. Yaşlanma ile organizma hayatının son bulması (ölüm) olaylarını da ayrı ayrı değerlendirmelidir. Çünkü birbirinden çok farklı kavramlardır: Kanser hücreleri gibi tamamen gençleşmiş görünen, ancak anarşik şekilde çoğalan hücreler de organizmanın ölümüne neden olmaktadır. Çoğu organizmalar, hücreleri ölümü gerektirecek kadar yaşlanmadıkları halde, değişik nedenlerle ölmektedirler. Çoğu da organ yetmezliğine bağlı-dır. Organizmanın ölmesi için bir hücre grubunun yaşlanıp ölmesi gerekmemektedir. Kendileri tamamen yaşlanmadıkları halde organizma için gereken görevini yapmaz durumuna geçen,ya da asıl görevlerinden başka görevler yapmaya başlayan hücre grupları da organizmanın ölümünden sorumlu olmaktadırlar. Organizma öldüğünde hücre ve dokularının önemli bir bölümü, çoğu kez de tamamı, daha yaşayacak durumda bulunmaktadır. Yabanıl atlarda ve kangurularda dişler eskidikleri için beslenememekten (açlıktan), kemirgenler çoğunlukla kanserden, modern insan ise çoğunlukla kanser ve kalp yetmezliğinden ölmektedirler. O halde hücre yaşlanmasını, organizmanın yaş-lanmasından ayrı olarak incelemelidir. Akla gelen başka bir soru da bir hücreli organizmalardaki yaşlanma durumudur. Bir hücreli-lerde yaşlanma var mıdır? Burada da prokaryotlarla ökaryotları ayırt etmek gerekecektir. Yaşlan-mış hücreyi, zamanla bazı görevlerini yapamaz ve bölünemez duruma gelmiş bir hücre olarak kabul ettiğimizde, bakterilerde yaşlanma olayı görülmemektedir. Kendilerine uygun bir ortam buldukları sürece, var olma ve çoğalma yetenekleri sınırsızdır. Amib ve Paramecium gibi bir hücreli ökaryotlar da ölümsüz gibi görünseler bile, gamet oluşturup eşeysel çoğalabilmeleri , aç bırakmalardan sonra çoğalma (bölünme) yeteneklerinin sınrlı kalması , bunlarda da yaşlanma olayının varlığını işaret et-mektedir. İnsan fibroblastlarının ise, yaklaşık 60 katlama döneminden sonra öldükleri görülmüştür. Her hücre grubunun kendine özgü bir maksimun katlanma sayısı vardır. Hücre gruplarına göre değişen bu maksimun katlanma sayısına, bu konudaki gözlemlerini ilk olarak ileri süren araştırmacının adına atfen “Hayflick Limit” denilmiştir. Bu limit sayısı , genç bireylerden alınan fibroblastlarda daha yüksek (≥60) , yaşlı bireylerden alınanlarda ise daha düşük(30-40) bulunmuştur. Aynı durum progeria ve Werner sendromu gibi erken yaşlanma sendromları için de geçerlidir. Örneğin Werner sendromlu birinin fibroblastlarının maksimum katlanma sayısı, 100 yaşındaki bireyinkinden daha küçüktür.Ayrıca maksimun katlanma sayısı önceden bilinen hücreler, belli bir katlanma sayısından sonra sıvı azota konulup,katlanmaları belli bir süre durdurulacak olursa ,yeniden çoğalmaya başlatıldıklarında, hiç ara vermeden hangi bölünme sayısında duracaklarsa, yine aynı katlanma sayısında durmaktadırlar(2).Diğer taraftan ,aynı grup hücrelerin (örneğin fibroblastların) in vitro maksimun katlanma sayıları, alındıkları canlı türünün ortalama ömür uzunluğuna da bağlıdır. Daha uzun ömürlü türlerden alınan fibroblastların maksimun katlanma sayıları da daha fazladır. Bölünmesini durdurmuş insan fibroblastlarının çoğu (% 85 i) G1 azı da G 2 döneminde bulunmaktadırlar. Yaşlı hücrelerin mikroskobik görünümleri nasıldır? Çekirdekler yuvarlak görünümlerini yitirip loblar oluşturmuşlardır. Sitoplazmadaki lizozomal aktivite ve otofajı artmıştır. Bunun sonu-cu olarak vaküoler yapı da artış göstermiştir. Endoplazmik retikulum daha az ribozomlu duruma geçmiş, aralıkları da daralmıştır. İnsan fibroblastlarında hücre hacmi ve çekirdek çapı artmıştır(3). Yaşlı hücrelerde sentez, özellikle de enzim sentezleri değişmekte midir?Değişiyorsa bu de-ğişiklik hangi yönde olmaktadır? Yaşlı hücrelerdeki bazı enzimlerin sentez hızı azalıp, bazıları-nınki de artabilmektedir. Ancak her yaşlanmakta olan hücre grupları için değişmez veriler bulun-muş değildir. DNA onarım yeteneğinin azaldığını gösterir veriler, kesin ve yeterli görülmemektedir. Hangi tür maddeler hücrelerin maksimun katlanma sayısını (ömrünü) artırmaktadırlar? Testi yapılmış birkaç maddeden E vitamini (antioksidant),hidrokortizon, maksimun katlanma sayısını %100 ‘e varan ölçülerde artırmışlardır.(50 yerine100 katlanma sayısı). Hiç yaşlanmaz görünen , ölümsüz (katlanma sayısı sonsuz büyük) ökaryot hücre grupları da vardır. Ancak bunlar, kontak inhibisyonunu ve hücre içi sentez konrollerini yitirmiş kanser hücre-leridir. Bilinen şu ki,”normal ökaryotik hücreler” hem in vivo,hem de in vitro olarak ,yaşlanmak-tadırlar. O halde bir türün ölümsüzlüğünün sırrı nedir?Bir türün bireyleri yaşlanıp ölseler bile tür kuşaktan kuşağa geçerek varlığını sürdürebilmektedir. Mayoz bölünme (gamet oluşumu) ve döllenme birbirlerini takip etmeden hücre gençleşmesi ve türlerin devamlılığı mümkün görülmemektedir. Bu da bize mayoz /zigot evrelerinde bir DNA onarımının (gençleşmesinin) olabileceğini düşündürür. Yaşlıdan genç, bu mekanizmadan sonra doğabilmektedir. Yaşlanma olgusunu açıklamak amacıyla çeşitli teoriler oluşturulmuştur. Ancak bunlardan hic biri tek başına yaşlanmayı açıklamaya yeterli görülmemiştir. Bu teorilerden birkaçı şunlardır: 1-Somatik mütasyon teorisi (Curtis,Danielli, 1956): Somatik hücre DNA’larında zamanla çeşitli mütasyonlar birikerek bu hücrelerin normal metabolizmalarının sürmesini engellerler. So-nuçta hüçreler yaşlanarak ölürler. 2- Yanlışlık felaketi (Error catostrophe) teorisi (Orgel,1963,1974):Protein sentezindeki kendiliğinden oluşabilen hatalar (polpeptid içine belli bir aminoasidin yerine hatalı olarak başka bir aa’in girmesi)RNA ve DNA sentezleyen enzim ve proteinlerin hatalı çalışmalarına neden ola-bilirler .Bunun sonucu olarak da hatalı RNA ve DNA ‘lar sentezleneceğinden , sonu gelmez bir hatalar zinciri başlayacak ve hücre metabolizması bir felakete doğru sürüklenecektir. Bu nedenle hücreler yaşlanıp öleceklerdir. 3-Virus işgali teorisi (Hotchin, 1972 ):Genomda viral kaynaklı yabancı DNA ‘ların yığıl-ması sonucunda istenmeyen bazı genler çalışarak ürün vermeye başlayacaklar, yine bu yabancı DNA ‘lar yüzünden gerekli bazı genler de ifade edilemez olacaklardır. Bu da hücre metabolizma-sını anarşiye götürecek ve yaşlanmasına neden olacaktır. 4 –Hücresel bilgi kaybı (Comfor , 1968): Hücre DNA’sında zamanla ve rastgele gen kaybı ve sonradan devreye giren zararlı genler vardır. Hücre yaşlanması ve ölümüne neden olanlar bun-lardır. 5-Otoimmün teori (Bürnet ,1972):Organizmadaki savunma hücrelerinin yabancı hücre ve moleküllerle uğraşacağı yerde, kendi öz hücre ve molekülleri ile uğraşması sonucu yaşlanma olayı başlar ve tüm organizma yıkıma gider. 6-İntoksikasyon (zehirlenme) hipotezi ( Sheldrake,1974):Hücreler ,kendi metabolizma ar-tıkları ve çevreden gelebilen başka toksik maddelerin içlerinde birikmesi sonucu yaşlanıp ölürler. 7- Genomda önceden proğramlanma teorisi (Hayflick, 1961-65):Hücrenin zaman içindeki yaşlanma ve ölümü , kendi genomu tarafından önceden proglanmıştır. Yaşlanma ve ölüm bu program çerçevesinde meydana gelir. Her tür canlının kendine göre az çok belirlenmiş bir ortalama ömrünün bulunması, bu teoriyi destekler. Hayflick ve Wright (1975) ‘ın hücre melezleme çalışmaları da bu düşünceyi desteklemiştir. Çekirdeği yok edilmiş yaşlı bir hücre ile, çekirdeği bulunan genç bir hücre hibritlendiğinde (kaynaştırıldığında),bu melez hücrenin yaşlanma ve ölüm seyri, çekirdeğin kontrolü altında olmakta, yaşlı stoplazmanın önemli bir etkisi görülmemektedir. Ayrıca somatik hücre kromozomlarındaki telomer (uç bölge) kısalması (insanda10-15 kilobaz olan telomerik bölgeler, her bölünmede 50-200 baz çifti kadar DNAlarını yitirirler[8-9]), bu bölgelerin belli bir kısalmadan sonra hücre bölünmesinin ya durması, ya da hücrenin kanserleşmesi, somatik hücrelerde bu bölgelerin sabit tutulmasını sağlayan telomeraz denilen enzimin bulunmayışı ( telomeraz, bazı kök hücrelerinde ve kanserlerin % 85 inde bulunmaktadır), genomda önceden programlanmış yaşlanma hipotezini desteklemektedir. Bu hipotezler içinde en rahat denenebileni (deneye uygun olanı), Orgel’in “ hata felaketi “ ya da “yanlışlık fekaketi” hipotezidir. Bu hipotez protein sentezi ile ilgili olduğundan , canlılara her hangi bir aminoasidin yerine onun analoğunu (benzerini) verecek olursak , bu aa polipeptid zinciri içinde gerçeğinin yerini alacak, ancak onun görevini yapamayacaktır. Böylece kazalar zinciri baş-latılmış olacaktır. Bu tür deneyler çeşitli canlı türleri ile yapıldıklarında bir birinden farklı sonuçlar alınmıştır. Bazı canlılarda ömür uzunluğu değişmemiş, bazı canlılarda ya da hücre gruplarında de-ğişmiştir. Drosophila ile yapılan deneylerde uzunluğunun değişmeyip, sadece protein turnover hı-zını artırdığı gözlenmiştir (7) . Bir mantar olan Neurospora ve fibroblastlarla yapılan deneyler ise Orgel hipotenizi destekleyici yöndedir. 1986’da Fleming ve arkadaşlarının Drosophila proteinleri ile yaptıkları deneyler , yaşlı si-neklerle genç sinekler arasındaki protein farklarının nitel (kalitatif) olmayıp ,nicel (kantitatif ) ol-duğunu göstermiştir (4). Bu da yaşlı hücrelerdeki bazı gen aktivitelerinin tamamen yok olmayıp azalıp çoğalabildiklerini işaret eder. Eğer ki bu azalıp çoğalmalar, anahtar görevi yapan bazı pro-teinlerde olursa, hücre metabolizması tamamen değişebilecek, bu hücreye ve çevre dokulara zarar- lı olabilecektir. Sonuç olarak, kanserleşmemiş her somatik hücre grubunun maksimum bir katlanma sayısı (ömür uzunluğu ) vardır. Canlıların, kendilerini oluşturan hücrelerin maksimum katlanma sayı-larına ulaşmadan önce öldükleri de bir gerçektir. Ancak, bu sınıra kadar gelmiş de olsalar, ömürle- ri bu limitle sınırlıdır. Bu sınırı yukarı doğru çekebilmek için besin olarak kullanılması mümkün görülen vitamin E,A,C ve diğer anti oksidant maddelerle çalışmalar yapılmış, Drosophila ile % 65 varan artış elde edilmiştir (5). KAYNAKLAR 1.Rosen R:Cells and Senecence, Internat Rev Cytol 54,161-91,1978. 2.hayflick L: The Cell Biology of Aging, in ”Clinics in Geriatric Medicine”, Vol 1, No 1, 15- 27,1989. 3.Chu Chang Chua, Deborah E, Geiman and Roger L Ladda: Mechanisms of Aging and Development 34, 35-55 ,1986. 4.Fleming JE Quattrocki E, Latter G,Miquel J,Marcuson R, Zuckerkandl E, Bensch KG: Age-Dependent Changes in Proteins of Drosophila melanogaster, Science 231,1157-59 ,1986. 5.Nalçacı OB: Antioksidan Maddelerin D.melanogaster Ömür Uzunluğu Üzerine Etkileri İnönü Üniv.Fen Bilimleri Dergisi 1(1): 20-37,1987 6.Dell’orco RT.Whittle WL and Maciera-Coelho A:Changes in the Higher Order Organization of DNA Durin Aging of(HDF).Mech Aging and Development 35,199-208 ,1986 7.Bozcuk AN:Aging in Drosophila and Orgels hypothesis Gerontology 23(6),414-419,1977 8.Harley C.B. and Sherwood S.W. Telomerase, checkpoints and cancer, Cancer Surveys 29, 263-284, 1997 9.Bestilny L.V., Brown C.B., Miura Y. ve digerleri, Selective inhibition of telomerase activity during terminal differentiation of immortal cell lines, Cancer Res. 56, 3796-3802, 1996.

http://www.biyologlar.com/hucre-yaslanmasi-cellular-aging

İnsan telomerleri 1000 nükleotit uzatılarak yaşlanma geciktirildi

İnsan telomerleri 1000 nükleotit uzatılarak yaşlanma geciktirildi

Gençlerde uzunluğu 8-10 bin nükleotit kadar olan telomerler her hücre bölünmesinde bir miktar kısalarak en sonunda hücrenin bölünmeyerek ölmesine neden olur. Stanford Tıp Fakültesi’nden bilim insanları yeni bir metotla insan telomerlerini 1000 nükleotit daha uzatarak yaşlanmayı geciktirdiler. Stanford Tıp Fakültesi’nden bilim insanları tarafından geliştirilen yeni bir metot sayesinde kromozomların sonlarındaki koruyucu kapak görevi yapan telomerlerin uzunluğu arttırılarak yaşlanma ve hastalıkların önüne geçilebilir. Tedavi edilen hücreler tedavi edilmeyen hücrelere göre daha genç halde kalabiliyor. Modifiye RNA kullanılarak yapılan prosedürde araştırma veya ilaç denemeleri için fazla sayıda hücre üretilebildi. Prosedür yardımıyla deri hücrelerindeki telomerler tedavi edilmeyen hücrelere göre 40 keze kadar uzatılabildi. Telomerler DNA zincirlerinin sonunda koruyucu görev gören kapaklar gibi çalışıyor. Gençlerde telomer uzunluğu 8,000-10,000 nükleotite kadar olabiliyor. Her hücre bölünmesinde bunlar kısalıyor, ve kritik uzunluğa ulaştığında hücre bölünmesi duruyor ve hücreler ölmeye başlıyor. Hücrelerin iç saati nedeniyle laboratuvar ortamında hücrelerin canlı tutulması oldukça zor. Ancak birkaç hücre bölünmesi gerçekleşebiliyordu. Hücre İçi Saati Geriye Kurmak   “Artık insan telomerlerinin 1000 nükleotite kadar uzatmanın yolunu bulduk hücre saatleri bu şekilde geriye almak insan ömründe pek çok yıla denk geliyor. Bu sayede ilaç testleri veya hastalık modelleme çalışmaları için hücre sayısı büyük  ölçüde artıyor,” diyor Stanford’dan mikrobiyoloji ve immünoloji Prof. Dr. Helen Blau . Araştırmacılar modifiye mesajcı RNA kullanarak telomerleri uzattılar. DNA’daki genlerden aldığı bilgileri hücrelerin protein fabrikalarına taşıyan RNA’lar bu deneyde önemli rol taşıyor. Deneydeki RNA’larda kodlama sekansı için TERT adı verilen doğal olarak telomeraz enzimi içeren aktif bir içerik kullanılıyor. Kök  hücreler tarafından tanımlanan telomeraz enzimi sperm ve yumurta hücrelerini meydana getirerek bu hücrelerin tam şeklinin bir sonraki nesle aktarılmasını güvence altına alıyor. Buna rağmen, diğer hücre türlerinde çok az düzeyde telomeraz enzimi tanımlanıyor. Geçici Etkinin Avantajı Yeni geliştirilen tekniği bir diğer önemli avantajı ise diğer potansiyel metotlara göre geçici olması . Modifiye RNA hücrenin tedaviye bağışıklık cevabını azaltmak için tasarlanıyor ve TERT şifrelenen mesaj modifiye olmayan mesajda biraz daha uzun tutunuyor. Fakat 48 saat sonunda harcanarak yok oluyor. Sonrasında ise uzayan telomerler sonrasında progresif bir şekilde hücre bölünmesi ile tekrar kısalıyor. Biyolojik açıdan tedavi edilen hücreler böylece sonsuza kadar bölünmüyor, bu zaten insanlarda kanser riski taşıyacağından çok tehlikeli. Araştırmacılar modifiye mRNA’nın birkaç muhtemel uygulamasını buldular. 1000 nükleotit eklemek insan telomerlerinin % 10 daha fazla artışını temsil ediyor. Petri kabında bölünen cilt hücrelerinin 28, kas hücrelerinin ise 3 kez daha fazla bölündüğü anlaşıldı. “Modifiye TERT mRNA’nın çalıştığını görünce gerçekten şaşırdık ve memnun olduk. Çünkü TERT çok düzenleyici olduğundan diğer bir telomeraz bileşiğine bağlanmakta zorundadı. Daha önceki mRNA kodlanmış TERT denemeleri telomeraza karşı bir bağışıklık geliştirerek kaldırıcı bir etki yarattı. Buna karşın yeni metot nonimmünojenik. Mevcut geçici telomer uzatıcı etkiler oldukça yavaş çalışıyor ,fakat bizim metotumuz sadece birkaç gün içinde telomer kısalmasını geriye çevirererek, nerdeyse on yıllık normal bir yaşlanma getiriyor. Bu da yeni tedavimizin kısa ve sürekli olmayacağını gösteriyor,” diyor Ramunas. Tedavinin Potansiyel Kullanım Alanları “Yeni yaklaşımımız yaşlanmaya ilişkin hastalıkları tedavi etmenin veya önlemenin yolunu açıyor. Telomer kısalmasıyla ilişkili elden ayaktan düşüren genetik hastalıklar için potansiyel bir tedavi olabilir,” diyor Blaus. Blau ve meslektaşları daha önce,Duchenne müsküler distropisi adı verilen erkek çocuklarında kas kök hücrelerinin telomer uzunluğunun daha kısa olduğunu göstermişti. İşte bu bulgunun sadece hücrelerin fonksiyonunu anlamaya değil yeni kaslar üretmede neden fonksiyonel olmadığını ve laboratuar çalışmalarında neden etkilenen hücrelerin kısıtlı bir kabiliyeti olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar şimdi diğer hücre tiplerinde yeni tekniği test ediyorlar. Tedavinin yaşlanmaya ilişkin genetik hastalıklar, kalp ve diyabet gibi hastalıklar üzerine potansiyel tedavi yöntemleri üretebileceği düşünülüyor. “Bu çalışma telomer uzamasının geliştirilmesin ilişkin birinci adımı temsil ederken, hücre terapilerini geliştirerek, muhtemel hızlanmış yaşlanma bozukluklarını tedavi etmeyi amaçlıyor,” diyor Stanford’da önceden Kardivasküler Tıp Uzmanı Prof. Dr. John Cooke. Bugün Houston Methodist Araştırma Enstitüsü’nde kardivasküler bilimlere başkanlık yapıyor. Kaynaklar: http://www.sciencedaily.com/releases/2015/01/150123102539.htm http://med.stanford.edu/ Ramunas, E. Yakubov, J. J. Brady, S. Y. Corbel, C. Holbrook, M. Brandt, J. Stein, J. G. Santiago, J. P. Cooke, H. M. Blau. Transient delivery of modified mRNA encoding TERT rapidly extends telomeres in human cells. The FASEB Journal, 2015; DOI: 1096/fj.14-259531 Yazının Türkçe orjinal çevirisine Gerçek Bilim sitesinden ulaşabilirsiniz http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/insan-telomerleri-1000-nukleotit-uzatilarak-yaslanma-geciktirildi

Genleri Durdur Yaşamı Uzat

Genleri Durdur Yaşamı Uzat

Yaşlanma çok aşamalı bir sürecin son aşamasıdır ve bu aşamadan sonra herkes yaşama veda eder. Birçoğumuz bu vedayı istemeyiz. En azından bu vedayı olabildiğince ertelemek isteriz. Bu doğrultuda, uzun yaşamın hatta ölümsüzlüğün başrol oyuncusunun genlerimiz olduğunu daha önceki makalelerimizde sıklıkla dile getirdik.Yaşlılık ve genlerin ilişkisi üzerine yapılan çalışmalar sonucu belirli gen gruplarının yaşlılıkla doğrudan ilgisi olduğu tespit edilmektedir. Zaten vücudumuzdaki genlerin birçoğunun yaşlılık üzerine dolaylı etkisi olduğu da su götürmez bir gerçektir. Peki yaşlanmaya doğrudan hizmet ettiği tespit edilen genleri işlevsiz duruma getirerek yaşlanmayı durdurabilir miyiz?Yaşlılığı ne yazık ki durdurmamız şu anda çok mümkün gözükmesede yavaşlatmak mümkün. Yaşlılığı yavaşlatmanın genetik düzeydeki yöntemlerinden biri gen inhibisyon yöntemidir. Model organizmalar kullanılarak yapılan çalışmalarda uzun ömürlülük ve yaşlanma üzerinde rol oynayan 238 geni inhibe ederek yaşam süresini yaklaşık %60 oranında uzatabilmekteyiz. Bu sayının yaşlanmada rol oynayan yeni genlerin keşfiyle zamanla artabileceğini de belirtmemiz gerekiyor.  4698 maya türü üzerinde yürütülen çalışmalar sonucunda tespit edilen 238 gen aynı zamanda insanlarla benzer gen faaliyetleri gösteren bir model organizma olan yuvarlak solucanlarda da vardır. Bununla birlikte 238 genin yaklaşık yarısı memelilerin genomlarında da bulunmaktadır. Bu genler delesyonla (kromozomdan ilgili gen bölgesinin koparılıp atılmasına dayalı bir gen inhibisyon yöntemi) inhibe edilerek yaşlanma büyük ölçüde yavaşlatılabilir. Tabi burada bu genlerin inhibe edilmesinden kaynaklanan birçok sorunda beraberinde gelmektedir. Bu genler yaptıklarıyla ne kadar yaşlanmaya hizmet etseler de, bulundukları canlıların vücutlarında kilit roller üstlenebilmektedir.Bu genleri “yaşlanma genleri” diye lanse etmek çok yanlış olacaktır. Örneğin, LOS1 adı verilen bir genin delesyonu organizmanın ömrünü bir hayli artırmaktadır. Fakat bu gen, hücrelerin büyümesini regüle eden farklı bir gen olan mTOR ile DNA hasarlarını kontol eden GCN4 genleri arasındaki bağlantıyı sağlar ve protein üretiminden de sorumludur. Yani asıl işi yaşlanmayı sağlamak değildir. DNA hasarlarına gösterilen müdahalelerde yaşlanma ile ilişkilendirilmektedir ve LOS1 geni de bu noktada önemli bir role sahip olabilir.Zamanla işlevi bozulan ve yıpranan genlerimiz bir süre sonra artık organizma için yararlı olmaktan çıkıyor ve bünyesinde bulunduğu organizmaya zarar veriyor. Bu tip genlerin de yaşlanmada önemli bir rolü vardır. Bu etkiyi bir nebze olsun azaltmak için; işlevi bozulan ve bulunduğu organizmaya yararı olmayacak olan genlerin inhibe edilmesi, potansiyeli olan bir yöntemdir.Referans ve İleri Okuma    A Comprehensive Analysis of Replicative Lifespan in 4,698 Single-Gene Deletion Strains Uncovers Conserved Mechanisms of Aging, McCormick, Mark A. et al., Cell Metabolism , Volume 22 , Issue 5 , 895 – 906Saylam, G. http://www.biyogaraj.com/saglik/genleri-durdur-yasami-uzat.html

http://www.biyologlar.com/genleri-durdur-yasami-uzat

Asırlık Genler

Asırlık Genler

100 yıldan daha fazla yaşamak istemez misiniz? Bunun için 4 genin koruyucu ve zararsız olan varyantlarını bulundurmanız yeterli.ABO – Kan gruplarını belirlerCDKN2B – Hücre bölünmesini ve hücresel yaşam döngülerini düzenlerSH2B3 – Meyve sineklerinin ömrünü uzatan genAPOE – Kalp ve damar hastalıkları ve Alzheimer hastalığı ile bilişsel işlev bozukluklarına da sebep olan gendir. 100 yaşından fazla yaşamanın genetik temelleri olduğundan hiç şüphemiz yok. Peki 100 yaşından fazla yaşamanın genlerimizle nasıl bir ilgisi olabilir? Asırlık genomlardan elde edilen bulgular, uzun yaşamın sırlarını bizlere sunmaktadır. Normal insanlarla karşılaştırıldığında, 100 yaşından fazla yaşayanların bazı genlerinde varyasyonlar bulunur. Genlerinde bulunan bu varyantlar sayesinde, asırlık bireyler bir asrı devirebiliyorlar.İnsan genomunda bireyler arasında genlerimizde binlerce varyasyon bulunmaktadır. Önemli olan bu varyasyonların 100 yaşını devirmiş insanlarda daha sık görülenlerini tespit etmektir. Bu sayede uzun yaşamanın sırlarını ortaya çıkarabiliriz. Bu doğrultuda, yaşlılığın olmazsa olmazı olan hastalıklara odaklanmak doğru olacaktır. Mesela, kalp hastalığı ve Alzheimer gibi. Bu iki hastalıkta güçlü bir şekilde yaşa bağlıdır, erken ölüm riskini artırır ve aynı zamanda uzun yaşama ihtimalini azaltır. Dolayısıyla sadece yaşlanmaya bağlı hastalıklara sebep olan genetik etkenler üzerinde durmak, yüzlerce gen yerine çok daha az sayıda genle uğraşmak anlamına geliyor.100 yaşın üstündeki 800 kişiyle ve 90 yaşın üzerindeki 5400 kişiyle yapılan bir çalışmada, 8 genin uzun ömür ile bağlantılı olabileceği bulundu fakat yapılan analizler sonucunda 4 genin uzun ömür ile ilişkisi teyit edilebildi. Çalışmada; ABO, CDKN2B, APOE ve SH2B3 genlerinin, ömrü uzun olan kişilerde özellikle de asırlıklarda tipik varyantlarının yaygın olduğu belirlendi.Örneğin; asırlıklarda 0 kan grubu daha yaygındır. Bu kan grubuna sahip bireylerde, koroner kalp hastalığı ve kanser riski daha azdır ve diğer tüm kan tiplerine sahip insanlardan daha düşük kolesterol düzeylerine sahiptirler.CDKN2B geninin bir varyantı ise, hücre bölünmesi ve sonrasında rol oynamaktadır. Genç insanlardan alınan hücreler, yaşlılardan alınan hücrelere göre kültür ortamında daha fazla bölünme gösteriyor.  İnsan embriyo hücreleri, yaklaşık 60 – 80 defa  bölündükten  sonra yaşlanmaya başlıyordu. Eğer  hücreler orta yaşlı  insanlardan alınırsa, yaşlanmadan  önce  10 – 20 defa bölünüyordu. Ömrü uzun olan türlerdeki bölünme sayısı, kısa ömürlü  olan türlerden daha fazlaydı. Örneğin, fareden alınan hücreler 10 -15 defa bölünürken,  kaplumbağadan alınan hücreler 100’den fazla bölünme geçiriyordu. Dolayısıyla yaşlanma, hücre bölünmesinin azalması anlamına geldiği için bölünmeyi artıran dolayısıyla da yaşlanmayı azaltan bir gen varyasyonu yaşlanmanın yavaşlamasını sağlar. Bu tür genlerin saptanması sayesinde ileride insanların ne kadar yaşayacaklarını tahmin etmemiz de bir hayal olmaktan çıkacaktır. Tabi bu ne kadar etik olurdu bu da ayrı bir tartışmanın konusu.Şunu net bir şekilde söylemeliyiz ki, uzun bir ömür ile bağlantılı çok daha fazla gen bulunmaktadır. Çünkü ölümsüzlük iksiri genlerimizden akmaktadır.Referans ve İleri Okuma•Genome-Wide Scan Informed by Age-Related Disease Identifies Loci for Exceptional Human Longevity, Fortney K, Dobriban E, Garagnani P, Pirazzini C, Monti D, et al. (2015) Genome-Wide Scan Informed by Age-Related Disease Identifies Loci for Exceptional Human Longevity. PLoS Genet 11(12): e1005728. doi: 10.1371/journal.pgen.1005728Saylam, G.http://www.biyogaraj.com/genetik/asirlik-genleri.html

http://www.biyologlar.com/asirlik-genler

Yaşlanmayı önleyen enzim

Uzun yaşamın sırrının, hücrelerin yaşlanmasını önleyen bir enzimin hiperaktif versiyonunda saklı olduğu görüşü ortaya atıldı. ABD'deki Albert Einstein College of Medicine'de görevli bilim adamları, 86 yaşındaki insanlarda ve çocuklarında DNA'yı koruyan telomerazın yüksek seviyelerde bulunduğunu belirttiler ve Aşkenaz Yahudilerinin uzun yaşamasını bu mutant gene sahip olmalarına bağladılar. Bilim adamlarının yaptığı araştırma çerçevesinde, 86 ve yukarı yaşlarda, genel anlamda sağlıklı Aşkenaz Yahudileri ile bu kişilerin çocukları olan 175 kişiden ve kontrol grubu olarak ortalama bir yaşam süresine sahip ebeveynlerin çocukları 93 kişiden alınan kan örnekleri incelendi. Araştırmada, neredeyse yüz yıl yaşayanlarda ve onların çocuklarında telomeraz seviyesinin kontrol grubundakilerinden daha yüksek seyrettiği, önemli ölçüde daha uzun telomeraza sahip oldukları ve bu özelliğin güçlü biçimde kalıtsal olduğu gözlendi. Neredeyse yüz yıl yaşayan deneklerin vücut kitle endekslerinin kontrol grubundakilerinden daha düşük ve iyi kolesterol seviyelerinin daha yüksek olduğu belirlendi. Bilim adamları, bu enzimi harekete geçirecek ilaçların üretilmesinin mümkün olabileceğini ifade ederken, hücrelere daha fazla bölünme fırsatı verilmesinin yıkıcı mutasyonların gelişmesi ve kansere neden olma olasılığını artırabileceği uyarısında bulundu ve bu konuda daha fazla araştırma yapılması gereğine işaret etti. Daha önce yapılan araştırmalar, uzun yaşayan Aşkenaz Yahudilerinin, yaşla bağlantılı kalp ve şeker hastalığı gibi hastalıklara genel olarak tutulmadıklarını göstermişti. TELOMERAZ Telomeraz, telomerleri sentezleyen ve koruyan bir ters transkriptaz enzim olarak biliniyor. Yapısında taşıdığı RNA'yı taslak olarak kullanarak her bölünmeyle kısalan telomer uçlarında tamiri sağlar ve telomerik DNA dizilerini doğrusal kromozomların uçlarına ilave eder. Her hücre bölünmesinde hücrenin telomerezlerinin boyu kısalır ve hücre ölmeye daha yatkın hale gelir.   Serbest Radikaller Ayşe Gümrükçüoğlu Danışman: M. Ali ONUR Arkadaşına Vücudumuzda kanser ve kalp gibi hastalıklar için bir savaş veriyoruz. Kontrol edilmesi gereken düşmanlardan biri de serbest radikaller. Serbest radikaller somatik hücrelere ve bağışıklık sistemine saldıran moleküllerdir. Antioksidanlar da bu serbest radikallerin etkilerini nötralize eden, kanser, kalp hastalıkları ve erken yaşlanmaya neden olacabilecek zincir reaksiyonlarını engelleyen moleküllerdir. Oksidasyona neden olan serbest radikaller temel olarak oksijen kaynaklı metabolitler, (süperoksit anyonları O2-, hidrojen peroksit H2O2, hidroksil radikali OH0) hipoklorik asit, kloraminmler, azot dioksit, ozon ve lipit peroksitlerdir. Bunlar organizmalar tarafından hücre içinde mitokandriyal solunum zincirinde, ya da hücre dışında, özellikle de fagositler tarafından oluşturulur. Serbest radikal oluşumuna sigara, hebisit ve pestisitler, çözücüler, petrokimya ürünleri, ilaçlar, güneş ışınları, X-ışınları, hatta yiyeceklerde bulunana bazı bileşikler neden our. Hatta ve hatta egzesizler de oksijen kullanımındaki artışla beraber serbest radikal oluşumuna neden olur. SERBEST RADİKALLER Kuantum kimyasına göre ancak iki elektron bir bağın yapısına girebilir. Ayrıca iki elekronun ters dönüş doğrultusunda olması gerekir. Yani yukarıya doğru dönen bir elektronun eşi aşağıya doğru dönen bir elektrondur. Elektron çiftleri oldukça kararlıdır ve insan vücudunun neredeyse tüm elektronları elektron çifti halinde bulunur. Bir bağ koptuğunda elektronlar ya birlikte kalır (ikisi de bir atoma katılır) ya da ayrılırlar (biri bir atoma, diğeri diğerine). Eğer birlikte kalırlarsa oluşan atom bir iyon olur, eğer ayrılırlarsa da serbest radikaller oluşur. Bu eşleşmemiş elektronlar yüksek enerjilidir ve eşleşmiş elektronları ayırıp işlerine engel olurlar. Bu işlem serbest radikalleri hem tehlikeli hem kullanışlı yapar. Serbest radikaller yaşam için gereklidir. Elektron taransferi enerji üretimi ve pek çok diğer metabolik işlevde temel oluşturur. Ama eğer zincir reaksiyonu kontrolsüz bir davranış gösterirse hücrede hasarlara neden olur. Bilim adamları 1954'lerden beri serbest radikallerin yaşlanma ve dejeneratif hastalıklara neden olduğunu bilmektedirler. Çoğu elektronlar çift halde bulunurken, serbest radikal bu elektronları birbirinden ayırarak reaksiyonu durdurur. Ama sonuçta serbest radikal kendine bir çift elektron alarak elektron çifti haline geçer, diğer elektron serbest radikal olur. Antioksidantlar ise serbest radikaller için kolay bir elektron hedefi oluşturur. Bağlanan serbest iki serbest radikali birleştirerek nötralize edebilme özelliğine sahip bir enzime (glutatyon peroksidaz, katalaz, süperoksit dismutaz...) taşınana kadar radikalle stabil bir yapı oluşturur. Eğer serbest radikaller nötralize edilmezlerse vücutta ciddi hasarlara neden olabilirler: -hücre membranı proteinlerini yıkarak hücreleri öldürmek, -membran lipit ve proteinlerini yok ederek hücre membranını sertleştirip hücre fonksiyonunu engellemek, -nuklear membranını yararak nukleustaki genetik materyale etki edip DNA'yı kırılma ve mutasyonlara açık hale getirmek, -bağışıklık sistemindeki hücreleri yok ederek bağışıklık sistemini zorlamak. Bu etkiler oksidatif stres olarak bilinen DNA mutasyonları, hücre ölümleri ve hastalıkları gibi hasarlara neden olur. Peki serbest radikaller bu hasarları nasıl verirler? Bu sorunun cevabı çok çeşitli mekanizmalara dayandırılabilmekle beraber en temel etkileri, lipit peroksidasyonu, proteinler arasında disülfit bağı oluşumu ve DNA hasarıdır. a) Membran Lipitlerinin Peroksidasyonu Bu, serbest radikaller hücrenin membranına saldırdıklarında gerçekleşir. Serbest radikaller, hücre membranının stabilizasyonunu ortadan kaldırarak, hızlı hücre ve doku bozulmalarına neden olurlar. b) Disülfit Bağı Oluşumu Glutatyon (GSH) gibi tiyollerin (R-SH) oksidasyonu tiyol ve oksijen radikallerinin oluşumuna neden olur. Her ne kadar hidroksil radikallerinden daha zayıf olsalar da tiyol radikalleri bazı biyolojik sorunlara neden olurlar. Bunlar sülfür merkezli radikallerdir (RSH) ve proteinlerdeki homolitik fisyon (sülfürlerin karşılıklı bağlanması) reaksiyonları disülfit bağını oluşturur. Bu da proteinlerin konfigürasyonlarını bozarak vücuttaki metabolik aktivitelerini engeller. c) DNA Hasarı Bir canlının elektromanyetik, ultraviyole ve X-ışınlarına maruz kaldığı sırada DNA, hidroksil radikallerinin de saldırısına uğrayabilir. Serbest radikal etkisiyle DNA'nın yapısının değişmesi mutasyonlara ve hatta canlının eşey hücrelerindeki mutasyona bağlı olarak döllerin ölmesine neden olur. Vücuttaki en temel serbest radikaller aşağıda verilmiştir: SÜPEROKSİT RADİKALLERİ Süperoksit radikalleri hücrede enerji metabolizmasında oksidasyon sırasında ya da oksidazlar gibi bazı enzimlerin aktivitesi sonucu oluşurlar. Aşağıdaki reaksiyonlar oluşumlarını açıklar: Süperoksit radikalleri süperoksit dismutaz adı verilen bir enzimle inaktive edilirler: Süperoksit radikali iki mekanizmayla çalışırlar. Bu fagositlarin bakterisit etkilerinin temel mekanizmasıdır. Aynı zamanda yangı reaksiyonlarında normal dokulara bile zarar verebilecek bir aracılardır. HİDROKSİL RADİKALLERİ Hidroksil radikalleri birkaç yolla oluşur. Suyun hidroliziyle ya da parçalanmasıyla hidrojen radikalleri ve hidroksil radikalleri oluşturabilir: Aynı zamanda hidrojen peroksit ve demirin birleşmesiyle oluşabilir (Fenton reaksiyonu): Diğeri de Haber-Weiss reaksiyonudur: Hidroksil radkilleri en reaktif serbest radikallerdir ve vücuttaki serbest radikal hasarının en önemli sorumlularıdır. NİTRİK OKSİT (NO•) Nitrik oksit hücresel patofizyolojide önemli bir rol oynayan çözünebilir, serbest radikal gazıdır. Vazodilatör mesajı endotelyumdan düz kasa taşıyan bir enerji aktarıcısı olarak, sentral ve periferal sinirsel aktarımda ve bağışıklıkta aktif rol alır. Sonuçta hücrede ve hücre dışında taşınan NO• miktarı çok hassastır. SERBEST RADİKALE BAĞLI HASTALIKLAR Serbest radikaller vücudun hastalıklara karşı direncini vücudu saran organizmaları yok ederek arttırır. Buna karşın fazla üretildiğinde vücuttaki bazı yerlerede hasara neden olarak hastalıklara yol açar. Serbest radikal reaksiyonlarının neden olduğu hastalıklarda giderek bir artış olmaktadır. Bu serbest radikal hastalıkları üç grupta toplanabilir: 1. genetiğe bağlı (Fanconi's anemia, bloom syndrome) 2. çevresel bileşenler (iş hastalıkları, zehirlenmeler, virus ve bakteriyal enfeksiyonlar) 3. hem genetik hem de çevresel (bronşial astım, diabetes mellitus, kanser, kardiovasküler hastalıklar ve diğerleri) Serbest radikal hastalıklarına birkaç örnek aşağıda verilmiştir: Yangı: Yangı sırasında serbest radikallerden çıkan oksijen, lökositler salınır. Bu işlem çoğunlukla koruyucu olmasına rağmen kontrosüz olursa zarar verir. Mikropların Öldürülmesi: Vücutta sayısı artan mikroplar, lökositlerin fagolizozomları tarafından öldürülüp sindirilirler. Bu sırada reaktif süperoksitler ve hidroksil radikalleri oksidatif reaksiyonlar sonucu oluşur. Bu işlemler milisaniye'lik kısa sürelerde olmasına rağmen kontrolsüz gerçekleştiklerinde toksik ve zarar vericidirler. Oksijen ve Diğer Gazların Toksisiteleri: Yüksek oksijen ve diğer gazlar maruz kalındığında canlılar için zararlı hatta bazı durumlarda öldürücüdür. Oksijenin hasara neden olan etkileri oksijen oluşturan serbest radikallerin ya da diğer serbest radikal ara ürünlerinin hücre membranı gibi hücresel komponentlerini okside etmesindendir. Yaşlanma: Denham Harman tarafından ortaya atılan serbest radikal teorisine göre normal yaşlanma, aerobik metabolizma sırasında oluşan serbest radikallerin dokularda birikmesi sonucu oluşan hasarlar nedeniyle olmaktadır. O halde dengeli bir beslenme, serbest radikal reaksiyonlarını minimumda tutmalıdır. Radyasyon: Canlı hücrelerin temel bileşeni olan su, iyonize radyasyona maruz bırakıldığında (x-ışını ya da gamma ışını gibi) hidroksil radikali oluşacaktır. Bu hidroksil radikalleri DNA ve hücre membranının hasarından sorumludurlar. Arterosklerozis: Düşük yoğunluklu lipoproteinlerin (LDL) peroksidasyonunun arterosklerozis hastalığına karıştığı bilinmektedir. Bu kan damarlarındaki daralma, arteriyel kan basıncının düşmesine ve hastalığın diğer belirtilerinin oluşmasına neden olur. DNA'ya Etkisi: hidojen peroksit oksidantlar arasında en belalısı kabul edilen bir maddedir ve hücrede pek çok bölgeyi hedef alarak bu bölgelere saldırarak hidroksil radikali oluşturur. DNA hidroksil radikallerinin oluşturduğu hasarlara karşı oldukça hassastır: hem DNA zincirinin kırılmasına hem de bazların hidroksilasyonuna neden olabilir. DNA zincirinin kopması bir DNA bağlayıcı protein olan poli(ADP)polimerazı aktif hale geçirir. Bu protein NAD'yi substrat alarak nuklear proteinlere bağlı ADP-riboz polimerleri oluşturur. Bu koşullarda NAD turnoverı azalır, bu da ATP sentezini mitokondriyal sentezi inaktive ederek etkiler. KORUNMA VE REGÜLASYON Serbest radikallerdeki aşırı yüklenme vücut için tehlike oluşturur. Ancak vücudun işlevlerini görebilmesi ve hastalıklardan korunabilmesi için de gereklidirler. Serbest radkiller vücutta çok hassas bir dengeyle kontrol edilmektedirler: Serbest Radikalleri Yok Eden Enzimler -süperoksit dismutaz: Hücre içinde mitokondride doğal olarak bulunan bir enzimdir. Süperoksit radikallerini daha az reaktif olan hidrojen peroksit formuna çevirirler. -katalaz: İnsan hücrelerindeki peroksizomlarda bulunur. Hidroksil radikallerinin oluşumunu önlemek için hidrojen peroksiti suya ayrıştırır. -glutatyon peroksidaz: Redükte glutatyonun (GSH) -SH grubundan, su oluşturmak için hidroksil radikali ya da hidrojen peroksitle birleşmek üzere hidrojen çıkartmasını sağlar. -Sülfhidril proteinleri ve diğer serum proteinleri: Organik peroksitleri ve hidroksil radikallerini zararsiz kimyasallara dönüştürürler. ANTİOKSİDANT MOLEKÜLLER Beta-karoten, askorbik asit ve alfa-tokoferol gibi antioksidantların serbest radikallerin neden olduğu oksidasyonları önlediğini vitro ve in vivo çalışmalarla gösterilmiştir. Bunların dışında taurin, bilirubin ve ürik asit de bilinen doğal antioksidanlardır. Sütte, karaciğerde ve böbrekte bulunurlar. Diğerleri gibi bunlar da serbest radikal oluşumunu önlerler. Yağda çözünen en önemli antioksidant E vitaminidir. C vitamini, elektron donörü gibi iş görerek, E vitamini radikalini tekrar redükleyerek E vitamini haline getirir. Vitamin A ve beta-karoten bazı durumlarda antioksidant gibi davranır. Ayrıca biyoflavonoitler de antioksidant özelliğe sahiptir. Koenzim Q bir fenoldür ve o da pek çok dokuda E vitamini gibi davranır. Lipoik asit ve glutatyon kükürt içerikli bileşiklerdir, hidrojen atomu donörü gibi davranarak fenoller gibi görev yaparlar. Tüm bunların yanında en önemli ve üzerlerinde en çok çalışılan antioksidant vitaminler vitamin E ve vitamin C'dir. Bu nedenle bunların üzerinde durulacaktır. ANTİOKSİDANT OLARAK VİTAMİN E Çoğunlukla hücre membranında bulunur ve eğer görevini yapmazsa serbest radikaller membrana, DNA'ya ve diğer hücre komponentlerini etkiler. E vitamini (alfa tokoferol) normal reprodüksiyon, kas işlevleri ve pek çok diğer vücut fonksiyonu için gereklidir. Şu sıralar E vitamininin kalp hastalıklarını azalttığı oldukça kuvvetli bir görüş oluşturmuştur. New England Journal of Medicine'da geçen yıl ardarda yayınlanan iki makale en az iki yıl süreyle günlük en az 100 IU E vitamini alan insanlarda kalp hastalığı oranının yarı yarıya azaldığı gösterilmiştir. Aslında antioksidant vitaminlerin kardiyovasküler hastalıklardan koruma özelliği son 20 yıldır büyük bir ilgi görmekteydi. 1970 ve 80'lerde yayınlanan temel bilim ve epidemiyolojik yayınlarda bazı antioksidant vitaminlerin kardiyovasküler hastalıkların engellenmesinde yardımcı olabileceği savunuluyordu. Örneğin, dietlerde bulunan antioksidantların (özellikle vitaminE ve beta-karoten) serbest radikal avcıları gibi davranarak, arterosklerozise neden olan etkenlerden LDL'lerin (düşük dansiteli lipoproteinler) oksidatif modifikasyonlarına olan hassasiyetini engelledikleri biliniyordu. Alfa tokoferol ve askorbik asit'in (vitamin C) sinerjistik olarak çalışıp lipozomal membranlar ve LDL'nin oksidasyonunu önlediği bulunmuştur. Askorbik asit sulu radikalleri yakalayıp sinerjistik olarak tokoferolden, radikalle reaksiyona girdiğinde oluşan tokoferoksil radikalini tokoferole rejenere eder. Tokoferol ve askorbik asit arasındaki sinerjistik etki LDL oksidasyonunda gösterilmiştir. C vitamininin tek başına uygulamasında in vitro LDL oksidasyonu azalması %15 bulunmuştur. Yalnız tokoferol ile yapılan çalışmada oksidasyondaki azalma %50, ikisinin de uygulanması sonucu LDL oksidasyonundaki azalma %78 bulunmuştur. Amerikada yapılan bir çalışmada meme kanseri oluşumu ve antioksidantlarla olan ilişkisi araştırılmıştır. Aileden gelen meme kanseri riski taşıyan kadınlarla yapılan çalışmada günlük fazla dozda E vitamini verilen deney grubunda meme kanseri riskinin azaldığı gösterilmiştir. Risk taşıyan kadınlarda verilen doza göre kanser oranının %99'a kadar düşürülebildiği, risk taşımayan kadınlarda ise meme kanseri görülme riskinin %30 azaltıldığı rapor edilmiştir. Vitamin E eksikliği kalp hastalıkları dışında pek çok diğer hastalıkalra da neden olabilmektedir: eritrositlerde bozukluk, erkek sıçanlarda kısırlık, yaşlanma, kolay bere oluşumu, egzema, premenstrual sendromlar, katarakt, sistik fibrozis... Ayrıca aşırı demir alımı E vitamini eksikliğine neden olur. Vitamin E faydalı bir antioksidant olduğu halde yan etkisi ve toksik özellikleri de vardır. Baş ağrısı, hipertansiyon yüksek trigliserit, mide bulantısı, ishal, gaz, taşikardi, bayılma... ANTİOKSİDANT OLARAK VİTAMİN C Yıllardan beri yapılan pek çok araştırma, C vitamininin etkili bir anti-kanser ajanı olduğunu bulmuştur. Çalışmalar C vitamininin antioksidant özelliğinin kanseri yenmede birkaç yolla olduğunu savunmaktadır. Lipitlerin peroksidasyonunu önleyerek dejenerasyon ve yaşlanma olaylarında etkilidir. Yetişkin insanlarla yapılan bir çalışma bir yıl süreyle günlük 400 mg C vitamininin serumdaki lipit peroksitleri azalttığını göstermiştir. Vitamin C aynı zamanda DNA'ya verilebilecek serbest radikal hasarlarını da engellemektedir. Gaby ve Singh'in birkaç çalışması vitamin C'nin genetik değişiklikleri ve kromozom bozulmalarını engellediğini göstermektedir. Çevrede etkisini gösteren pek çok kirlilik toksik, karsinojenik ve mutajenik etkilere neden olabilir. C vitamini bu zararlı etkileri karaciğerdeki detoksifiye edici enzimleri stimule ederek engelleyebilir. Bir başka çalışma da C vitamininin mutajenlerin oluşmasını engellediğini göstermektedir. C vitamini aynı zamanda immun sisteme kanser hücrelerini taramasında da yardımcı bir rol oynamaktadır. Son olarak C vitamini işlemden geçmiş yiyeceklerde sıkça bulunan nitratlardan nitrözamin oluşumunu engeller. Oluşan bir nitrözamin karsinojen bir maddeye dönüşebilir. Ama yapılan çalışmalar idrardaki nitrözaminin C vitamini tarafından anlamlı bir biçimde engellendiğini ortaya koymuştur. Üç hayvan çalışması nitratla oluşan kanserin engellenmesinde askorbik asidin önemli rol oynadığını göstermiştir. Üç deneyde de C vitamini verilen hayvanlarda tümör oluşumunun inhibe edildiği görülmüş. Bu noktada C vitamini alınımı ile kanser riskinin yakın bir ilişkisi olduğu açıktır. 1991'de American Journal of Clinical Nutrition C vitamininin kanserin farklı tipleri ile ilişkisi hakkında 46 çalışma yayınlamıştır. Bu çalışmalarda 33'ü C vitamini alınımı ile kanserin ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Yüksek C vitamini alınımı düşük C vitamini alınımının iki katı korunma sağlamıştır. Bu çalışmalarda çoğu yüksek dozajı 160 mg ya da fazlası, düşük dozajı genelde 70 mg altı olarak kabul etmişlerdir. Yazar Gladys Block'a göre en büyük etki esofagus, larinks, ağız ve pankreas kanserlerinde, bunları takiben mide, rektum, meme ve serviks kanserlerinde görülmektedir. C vitamininin akciğer kanseri üzerindeki etkisi daha düşük olduğu halde, bazı çalışmalar anlamlı koruyuyucu bir etki bulmuşlardır. Akciğer kanseri ile yapılan çalışmalar karışık bulgular içerdiği halde çalışmaların çoğu karotenoidlerle C vitamininin birlikte kullanıldığı durumlarda olumlu etki göstermiştir. C vitamininin vücuttaki en önemli görevi protein kollajen sentezidir. Aynı zamanda bu, diş, kemik, kıkırdak, deri deki fiberlerin oluşumunu sağlar. Ayrıca immun sistemde deönemli görevleri vardır. Eksikliği ikincil enfeksiyonlar, deri kuruması, diş dökülmesi, kanama, foliküler hiperkeratozis, kramplar, kas yorgunluğu... gibi pek çok soruna neden olur. Peki bu kadar yararları olan bu maddenin toksik etkileri yok mu? Sorusuna neredeyse yok denebilecek kadar az cevabı yerindedir. Bunlardan çoğu kusma, ishal, gaz... gibi askorbik asidin pH'sından kaynaklanan sorunlardır. Bu sorun asit düzenleyicileri ile giderilebilir. Bunun dışında böbrek taşına neden olabilir. Bazı kan testlerinde aşırı dozda C vitamini alınımı hatalı sonuç verebilir. Ayrıca demir emilimine etkisi nedeniyle vücutta demir birikimine neden olabilir. SONUÇ Sürekli gelişmekte olan teknoloji, oluşan çevre kirliliği, sigara, UV... ve pek çok diğer etken sürekli olarak çeşitli toksik maddelerle karşı karşıya kalmamıza neden olmaktadır. Bu etkiler kendini serbest radikal oluşumuyla gösterir. Tüm bu nedenlerden dolayı dış etkilerle oluşan hastalıklar artmakta, genetik hastalıkların da çevresel etkilerle daha çok belirginleşmesine neden olmaktadır. Bu hastalıklara çözüm getirmek öncelikle bu hastalıkların oluşumunu engellemekle gerçekleşebilir. Bunun için de ilaçlardan öte alınan besinler önem kazanmaktadır. Serbest radikallerin etkilerini önleyen ve dietimizde sıkça bulunması gereken C vitamini ve E vitamini kanser ve kalp hastalıkları gibi toplumda erken ölümlerin başlıca nedenleri olan hastalıkların oluşumunu önlemektedir. Besinlerin dışında dışarıdan yapılacak takviyelerin de yararlı olduğu yapılan doz tesbit çalışmalarıyla anlaşılmıştır. Ancak vücudun hassas dengesi alınacak aşırı dozlarla bozulabilmekte, bunun sınırının konabilmesi gerekmektedir. 1970'lerle vitaminlerin öneminin anlaşılması 1980'lerde bunun uç noktalara ulaşmasına neden olmuş, kanser ve kalp hastalıklarının tedavisivde çok yüksek dozlarda vitamin alınımı başlamış ve o zamana kadar bilinmeyen yan etkiler yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştır. Günümüzde ise uygulanmış çok aşırı dozların bir yerden sonra yararı olmadığı anlaşılmıştır. Bu hastalıkların aşılmasında antioksidant vitaminlerin etkilerinin büyük olduğu kesin olmakla beraber tek başına yüksek dozlarda vitamin almaktansa bu vitaminlerin ortak etkilerinin hastalıkların önlenmesinde daha etkili olduğu yapılmış olan pek çok çalışmayla tekrar tekrar gösterilmiştir. Bu nedenle serbest radikallerin neden olduğu hastalıkların önlenmesi ancak babaannelerimizin ağzından düşmeyen o "dengeli beslenme" ile olabilir.

http://www.biyologlar.com/yaslanmayi-onleyen-enzim

hormonların sınıflandırılması

Hormonların sınıflandırılması zordur. Çünkü ne teşekkülleri muayyen bir organa aittir ve nede hormon kavramı henüz yeter bir kesinlikle endojen etken maddelerden ayrıla bilmiştir Hormonlar , en çok kullanılan sınıflandırma prensiplerine uyacak şekilde aşağıdaki tarzda sınıflandırılırlar. 1- Hypothalamus'un (releasing hormone, liberine, release inhibiting hormone) ve Neurohypophyse'in neurosekretorik hormonları : Hypothalamusta veya neuroypophysede yapılırlar.Yapıldıkları yer ile etki gösterdikleri yerler birbirinden uzaktır.Hypophyse ön lobu üzerine (liberine) veya organa (neurohypophyse) etki yaparlar. 2- Gonadotrope (adenotrope) hormonlar: Hypophyse ön lobunda veya plasenta da yapılırlar.Yapıldıkları yer ile etki gösterdikleri yerler arası birbirinden uzaktır.Endokrin organlar üzerine etki gösterirler. Misal: ACTH, STH, TSH, FSH, LH, ICSH, CG 3- Glandüler hormonlar: Endokrin organlarda yapılırlar (hypophyse ön lobu, böbrek üstü bezi, tiroit bezi, pankreas, testisler, ovarium, plasenta, epiphyse, thymus) Yapıldıkları yer ile etki gösterdikleri yerler birbirinden uzaktır. 4- Doku hormonları: Daha ziyade sindirim kanalında yapılırlar (mide, ince bağırsak).Yapıldıkları yer ile etki gösterdikleri yerler birbirine yakın veya uzaktır. Misal : Gastrin,pankreosymin, sekretin, Gip,Vıp 5- Mediatör Maddeler : Organlarda veya kanda yapılırlar. Yapıldıkları yer ile etki gösterdikleri yerler birbirine yakın veya uzaktır Misal : Angiotensinogen, angiotensin, kinine, histamin, seratonin, prostaglandinler, neurouansmitter. Hormonlar kimyasal yapılarına göre aşağıdaki tarzda tasnif edilirler 1- Steroid hormonlar 2- Amino asitlerden veya yağ asitlerinden türemiş hormonlar 3- Peptid veya proteohormonlar   Çok hücreli bir organizmanın oluşum ve fonksiyonu organizmayı oluşturan çok sayıda hücre arasındaki iletişime bağlıdır. Yüksek bitkilerde metabolizmanın, büyüme ve şekillenmenin düzenlenmesi bitkinin bir bölümünden diğer bölümüne iletilen kimyasal işaretlere bağlıdır. Hayvanlarda hücreler arası iletişim yapan kimyasal habercilere hormon adı verilir. Hormonlar reseptör denilen kendilerine özgü hücresel proteinlerle etkileşim yaparlar. Hayvansal hormonların çoğu vücudun bir kısmında sentezlenir ve salgılanır. Vücudun bir başka bölümündeki hedef noktalarına endokrin sistem veya kan dolaşımı yoluyla taşınır. Hayvansal hormonlar proteinler, küçük peptitler, aminoasit türevleri ve steroitler olmak üzere dörde ayrılır. Bu tanıma benzer şekilde bitkilerde de hormonlar bulunmaktadır. Bitkilerde yakın zamana kadar oksinler, giberellinler, sitokininler, etilen ve absisik asit olmak üzere beş tip hormon bulunduğu düşünülmekteydi. Ancak yapılan çalışmalar hormon benzeri farklı kimyasalların bulunduğunu da göstermiştir. Bitki hormonlar gövdenin ve kökün apikal meristemlerinde, büyümekte olan genç yapraklarda, tohumlarda ya da meyveler gibi bitkinin aktif olarak büyüyen bölümlerinde üretilirler. Bitkilerde yüksek organizasyonlu hayvanlarda bulunan endokrin bezler gibi özelleşmiş organlar olmamasına karşın, bitkisel hormonlar özelleşmiş meristem dokularda üretilirler. Bitkisel hormonları neden oldukları değişimlere göre aşağıdaki gibi sınıflandırabiliriz. 1. Büyüme hormonları a) Uyarıcılar (Stimülatörler) - Oksinler - Giberellinler - Sitokininler b) Engelleyiciler (İnhibitörler) - Absisik asit (ABA) - Etilen 2. Organ yapıcı hormonlar - Florigen - Vernalin - Rizokalin 3. Yara hormonları - Nekro (Travma) Bitkilerde ışık ve karanlığının sürelerinin (Fotoperiyot) algılanması sonucu oluşan çiçek yapıcı florigen, soğuk periyot etkilemesi ile aynı şekilde çiçek oluşumunu sağlayan vernalin ve kök yapıcı rizokalinin bitki gelişiminde etkili olduğu gözlemlere dayanılarak ifade edilmekteyse de bu maddelere izole edilemediği (bitki özütünden saflaştırarak ayrılamadığı) için kimyasal yapılarını açıklamak çok zordur. Travma veya nekro hormonlar bitkilerde yara almış bölgelerdeki parankimatik dokunun hızlı büyümesi ve yara bölgesinin onarımını sağladığından etkileri bu bölgeyle sınırlıdır. Bitkinin başka bölgelerinde etki göstermezler. Bu nedenle genel hormon tanımına uymasalar da bitkilerin, büyüme, gelişme ve şekillenmesinde görevli olduklarından genel büyüme hormonu kapsamında değerlendirilirler. 1. Oksinler: Bitkilerde bulunan doğal oksin indolasetik asit (IAA) ve diğer birkaç bileşiktir. IAA bitkilerin sürgün uçlarında bir aminoasit olan triptofandan üretilir. Oksin sürgün ucundan aşağıya doğru tek yönde saatte 10 mm hızla taşınır. Bu hız floemin taşıma hızından düşük olmakla birlikte yine de çok yüksektir. Oksin bir hücreden diğerine doğrudan parankima dokusundan taşınır. Taşıma tek yönlüdür. Bitki baş aşağı kıvrıldığında bile oksin sürgünden kaideye doğru taşınmaya devam eder. Bitki gelişimini birçok yönden etkilemesine karşın, ana işlevlerinden biri genç sürgünlerdeki hücrelerin uzamasını sağlamaktır. Oksin bitki uzamasını sadece belirli bir miktarda salgılandığında gerçekleştirir. Bu miktarın üzerinde salgılandığında (muhtemelen etilen üretimini teşvik ettiği için) büyümeyi durdurabilir. En bilinen ve dikkat çeken etkisi fototropizmadır. Fototropizmanın nedeni bitkinin ışık alan ve almayan bölgeleri arasındaki farklı büyüme olduğundan oksinin bitki gelişimindeki temel rolünün hücre büyümesini uyarmak olduğu bilinmektedir. Fototropizmanın açıklanması için yapılan deneyler bitkilerin ışık alan yüzeylerindeki hormon içeriğinin daha düşük, diğer bölgelerde ise yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Işık almayan bölgelerdeki hücreler daha çok büyümekte ve kıvrılma meydana gelmektedir. Oksinlerin büyümeyi arttırıcı etkileri iki mekanizma ile açıklanmaktadır. a) Oksinler hücre çeperine H+ iyonu taşınımını arttırıp hücre çeperinin esnekliğini arttırarak daha çok su alınmasını sağlarlar. Böylece hücre şişer ve büyür. b) Büyümenin aynı hızda olabilmesi için gerekli mRNA’ların sentezini uyarırlar. Tepe (Apikal) tomurcuğunun gövdedeki yanal (aksillar) tomurcuklar üzerinde oluşturduğu büyüme sınırlayıcı etki apikal dormansi olarak bilinmektedir. (Tepe tomurcuğu oksinin en çok üretildiği yerlerden biridir.) (Dormansi: Metabolik yavaşlık ya da uyku hali olarak tanımlanabilir) Bitki yetiştiricilerinin belirli zamanlarda yaptıkları budama işlemi yani tepe tomurcuğunun uzaklaştırılması, bitkiye çok dallı bir görünüm kazandırmak yanında apikal dormansinin kaldırılmasını da sağlamaktadır. Bitki üretiminde oksinin en belirgin bir başka etkisi lateral (yan) kök ve adventif (normal olmayan bir yerden örneğin gövdeden çıkan) kök oluşumunu uyarmasıdır. Oksinin bu özelliğinden vejetatif bitki üretiminde ve bitki doku kültürü çalışmalarında çokça yararlanılmaktadır. Bitkilerde yaprakların, çiçeklerin ve meyvelerin dökülmesi olayı absisyon olarak bilinmektedir. Oksinin yaprak absisyonunu geciktirdiği bilinmektedir. Genç yapraklarda oksin miktarı fazladır. Yaprağın olgunlaşmasıyla oksin konsantrasyonu azalır. Oksin çiçek tomurcuğu gelişimini de düzenler. Bu süreçte çiçek tomurcuğuna en yakın yapraktaki oksin miktarının etkili olduğu gözlenmiştir. Tozlaşma ve sonrasında meyve gelişimi, gelişen tohumlarda üretilen oksine bağlıdır. Meyve gelişiminin ilk aşamasında endosperm (Besi doku) oksini oluşturabilir. Gelişen embriyo daha sonraki aşamalarda esas oksin kaynağı olarak iş görür. Gelişmekte olan tohumlar tarafından üretilen oksin meyve gelişimini uyarır. Döllenme olmadan önce bazı çiçeklere oksin uygulandığında ovaryum büyür ve tohumsuz bir meyve gelişir. (Partenokarpi) Çok yıllık odunlu bitkilerde ilkbaharda gelişen tomurcuk tarafından üretilen oksin kambiyum gelişimini uyararak sekonder büyümeyi sağlar. Sonbaharda tomurcuklar tarafından üretilen oksinler azaldığı için kambiyum faaliyetleri de azalmaktadır. (Yaş halkalarının oluşumu) 2.Giberellinler: Giberellinlerin bitki gelişmesinde en önemli etkisi gövde uzamasını sağlamasıdır. Giberellinler hem hücre bölünmesini uyararak hem de uzamayı sağlayarak gövdenin uzamasına neden olur. Hücre uzamasını sağlayan mekanizma bu nedenle oksinin etkisinden farklıdır. Oksinin neden olduğu etki hücre duvarı asidifikasyonu ile gerçekleşirken, giberellinin uyarımında hücre duvarı asidifikasyonu meydana gelmez. Giberellinler tohum çimlenmesinde depo nişastasının hidrolizini gerçekleştiren α-amilaz enziminin oluşumunu sağlayarak, nişastanın embriyo tarafından kolaylıkla kullanılabilen şekerlere dönüşümüne yardımcı olur ve çimlenmeyi kolaylaştırır. Giberellinlerin bitkilerde bazı üreme süreçlerinde de rolü vardır. Özellikle uzun gün bitkilerinde çiçeklenmeyi uyarırlar. Uzun gün bitkilerinin çiçeklenebilmeleri için gerekli uzun ışık periyodunun yerine geçebilmektedir. Birinci yıl vejetatif gelişimini tamamlayarak ikinci yıl çiçeklenen iki yıllık (biannual) bitkilerde giberellin uygulanması ile ilk yıl çiçeklenme elde edilebilmektedir. (Annual= tek yıllık, Perennial= çok yıllık bitki demektir.) Giberellinler bitkilerin çiçeklenebilmesi için ışık ihtiyaçlarını karşılamada olduğu gibi bazı tohumların çimlenmesi için, bazı bitkilerin de çiçeklenme ihtiyacı duyduğu soğuk periyodunu karşılayabilmektedir. Eşey belirlenmesi genetik olarak düzenlenir. Fakat fotoperiyot, beslenme durumu gibi çevre faktörlerinden de etkilenmektedir. Bu çevresel etkiler giberellik asit (GA) ile düzenlenebilmektedir. Giberellinlerin diğer etkileri; yapraklarda ve turunçgil meyvelerinde yaşlanmayı geciktirme ve yaprak görünümünü etkileme olarak sıralanabilir. 3. Sitokininler: Hücre bölünmesini ve özelleşmemiş genç hücrelerde farklılaşmayı ilerletir. Sitokininler olarak isimlendirilmelerinin nedeni de sitokinezi (sitoplazma bölünmesi) uyarmasıdır. Büyük çabalara rağmen ne sitokininleri oluşturan enzimler bitkilerden saflaştırılabilmiş ne de onu kodlayan genler tanımlanabilmiştir. Hatta bir araştırmacı bitkilerin kendi sitokininlerini üretemeyeceklerini ve bu hormonları simbiyotik bazı bakteriler tarafından sentezlendiğini ileri sürmüştür. Gerçekten de bu bakteriler yok edildiğinde bitkilerin üreme süreci yavaşlamaktadır. Ancak bu hipotez hala tartışılmaktadır. Doku kültürü ortamında oksin/sitokinin oranı yüksekse köklenme, sitokinin/oksin oranı yüksekse sürgün oluşumu görülür. Bu iki hormonun oranı dengelenince hücre kütlesi büyümeyi sürdürmekle birlikte farklılaşmaz ve küme oluşturur. Farklılaşmamış bu hücre kümesi kallus olarak isimlendirilir. Sitokininlerin absisik asit ve giberellin arasındaki etkileşimi tohum dormansisini kontrol eder. Sitokinin oksinin apikal dormansi etkisini azaltmaktadır. Oksinin tersine yanal tomurcukların gelişimini arttırmaktadır. Sitokininler sadece tohumlu bitkilerde değil kara yosunlarda da sporların çimlenip gelişmesini sağlarlar. Yapraklar bitkiden koparılarak nemli ve gerekli mineralleri içeren bir ortamda tutulsalar bile dokulardaki klorofil, RNA, lipit ve protein yavaş yavaş azalmaktadır. Bu değişim ölüme neden olan yaşlanma süreci olup senesens (yaşlanma) olarak isimlendirilir. Sitokininler klorofilin ve hücre proteininin bozulmasını yavaşlatıp RNA sentezini arttırarak yaşlanmanın geciktirilmesi ya da azaltılması şeklinde rol oynamaktadırlar. Eğer bir bitkiden alınan yapraklar bir sitokinin çözeltisine daldırılırsa yapraklar uzun süre yeşil kalır. Bu yaşlanmayı önleyici etki nedeniyle çiçek satıcıları kesilmiş çiçekleri taze tutmak için sitokinin spreyleri kullanmaktadırlar. 4. Absisik Asit (ABA): Donma, yüksek tuz içerikleri ve kuraklık gibi uygun olmayan koşullarda kalan bitkilerde ortaya çıkan değişimleri kontrol eder. Örneğin tuz stresi osmotin denilen yeni bazı proteinlerin sentezlenmesine neden olur. Çok miktarda biriken osmotinin strese karşı bitkiyi korumada yardımcı olduğu düşünülmektedir. Bazı bitkilerde bu proteinin oluşumunun ABA’in genleri etkilemesiyle gerçekleştiği bilinmektedir. Bitkilerde embriyo gelişiminin sonlarına doğru depo bileşikler birikir. Bu safhada yüksek ABA miktarı depolama işleminin bu hormon tarafından kontrol edildiğini düşündürmektedir. Absisik asit şekerlerin ve aminoasitlerin taşınmasında, depo maddelerinin sentezinde ya da her ikisinde etkili olabilmektedir. Ayrıca depo proteinlerinin kompozisyonunu ve miktarını da etkilediği gösterilmiştir. ABA tohumdaki depo ürünlerinin hidrolizi için gerekli enzimlerin sentezini engellemektedir. (ABA’in bu etkisi çimlenme sırasında giberellinlerin faaliyetiyle durdurulur.) Ayrıca embriyonun büyümesi için gerekli şartlar sağlanıncaya kadar tohumun uyku halinde kalması da absisik asit sayesinde gerçekleştirilir. Tohumun bu hali (Tohum dormansisi) ABA/GA oranı ile kontrol edilir. Odunlu bitkilerde kış periyodunda görülen tomurcuk dormansisi, olumsuz kış koşullarından yeni gelişen yaprakların etkilenmemesi için bitkide gelişen önemli bir adaptasyondur. Soğuktan etkilenen dokuda ABA’in azalması buna karşılık uyku halindeki tomurcuklarda birikmesi ABA’in dormansiyi uyaran hormon olduğunu göstermektedir. Tohumda olduğu gibi tomurcuklarda da dormansi çeşitli hormonların miktarları arasındaki denge ile kontrol edilir. Bitki dokusunda su eksikliği durumunda yapraklardaki ABA miktarı başlangıçtaki değerinin 50 katına ulaşır. ABA stomaların kapanmasına neden olarak terlemeyle (Transpirasyon) kaybedilen suyun azalmasını sağlar. ABA aynı zamanda köklerden suyun alınmasını arttırarak da su kaybına karşı bitkiyi korur. ABA’in kök ve gövde gelişimiz üzerindeki etkisi bitkinin su durumuna bağlıdır. Su azaldığında gövde gelişimini durdurarak kök gelişimini hızlandırır. Su miktarı yeterli olduğunda ise gövde gelişimini ilerletir. ABA yaprak yaşlanmasını hızlandırıcı bir etkiye sahiptir. Ayrıca etilen üretimini uyarır ancak bu etkisi yaprak yaşlanması üzerindeki etkisinden bağımsızdır. 5. Etilen: Doğal ortamlarda yetişen bitkiler rüzgar, yağmur, ve dolu gibi olumsuz çevre koşullarına maruz kalırlar. Bu tür mekanik stresler bitki büyüme ve gelişimini etkilemekte ve bu bitkiler serada yetiştirilen örneklere göre daha kısa ve bodur görünümde olmaktadır. Bu gelişim davranışı etilenin kontrolü altındadır. Artan etilen üretimi ile gövde uzaması engellenmekte, kollenkima ve sklerankima gibi destek sağlayan dokularda hücre duvarı kalınlaşması artmaktadır. Meyve olgunlaşması sırasında etilen sentez hızı artar. Kuraklık, su baskını, soğuk veya mekanik bir etki olarak rüzgar gibi stres koşulları etilen sentezini arttırır. Etilen özellikle dikotil bitkilerde yaprakların üst kısmındaki parankimatik hücrelerin uzamasına ve yaprağın kalınlaşmasına neden olurken genellikle köklerin ve gövdelerin uzamasını engeller. Bu durumda gövde ve kök daha kalın bir hal alır. Etilenin neden olduğu kök ve gövde kalınlaşması topraktan çıkan fideler için yaşamsal bir değer taşır. Büyüyen bitki bölümlerinin güçlenmesini ve toprağı yararak çıkmasını sağlar. Etilen bazı türlerde tohum ve tomurcuk dormansisini kırar. Örneğin buğdaygillerin tohumlarına uygulandığında çimlenmenin başladığı görülür. Bazı türlerde ise tohum çimlenme hızını arttırır. Yüksek yoğunlukta etilen uygulandığında yapraklarda, gövdelerde ve köklerde adventif kök oluşumunu arttırır. Etilen birçok türde çiçeklenmeyi durdurmasına karşın ananas gibi bazı bitkilerde çiçeklenmeyi uyarır. Ayrıca etilen monoik bitkilerde (dişi ve erkek çiçekleri ayrı bitkiler) çiçeklerin eşey durumlarını değiştirebilmektedir. Etilen yaprak absisyonuna ve bitkinin değişik kısımlarında senesense özgü diğer değişikliklere neden olmaktadır. Örneğin domates meyvesinin olgunlaşması sırasında hücre duvarı hidrolizi sonucu meyve yumuşak bir yapı kazanmakta, klorofil kaybı ve karotinoid pigmenti olan likopin sentezlenmesi sonucu meyve rengi yeşilden kırmızıya dönmekte, aynı zamanda koku ve tat verici bileşikler oluşmaktadır. %5-10 gibi yüksek CO2 yoğunlukları etilenin birçok etkisini inhibe etmekte üretimini azaltmaktadır. Bu durum çoğu zaman meyve ve sebzelerin daha çok olgunlaşmasını önlemekte ve bozulmadan depo edilmelerinde kullanılmaktadır. Bu gibi meyveler gaz bileşimi kontrol edilen odalarda saklanmaktadır. Genellikle CO2 yanında etilen sentezini yavaşlatması için bir miktar O2 de bulunmalıdır. Hormonların Bitkideki Dağılımı: Oksin aktif büyümenin olduğu apikal meristemlerde oluşur. Eğer bu yaşam faaliyeti yok edilirse oksin sentezi gerçekleşmez. Büyümekte olan genç yapraklar önemli miktarda oksin üretirler. Yaşlı yapraklar çok az oksin üretmelerine rağmen daha çok oksinin öncü maddelerini üretmektedirler. Kök meristemleri, üzerindeki bölgelere oranla daha çok oksin içerir. Kök meristemleri oksin salgılamamakta, fakat bitkinin üst kısımlarında oluşan oksin taşınma sırasında parçalanmayıp bunun bir kısmı kökte birikmektedir. Tümöre dönüşmüş özel dokular ve enerji olaylarında önemli miktarda oksin üretilir. Çiçeğin gelişmesi ve meyvenin oluşması sırasında polen tüpleri ve gelişme halindeki tohumların besi dokuları oksin üretim merkezleridir. Oksin floem ve ksilem ile taşınmaz. İletim demetleri ile bağlantılı parankima hücreleriyle taşınır. Giberellinin çok yoğun olarak tepe tomurcuklarında, kıvrılmış genç yapraklarda ve genç nodyum aralarında bulunduğu gözlenmiştir. Apikal tomurcuklar ve genç yapraklar giberellin üretim merkezleridir. Giberellinler gövdeye oranla çok az olmakla birlikte kökte de tespit edilmiştir. Ayrıca çiçek taslakları ve özellikle oluşum halindeki tohumlarda da önemli miktarda giberellin bulunduğu bilinmektedir. Giberellin ve oksinin bitkideki dağılımı büyük benzerlik göstermesine karşın bitki içindeki taşınımlarında farklılık tespit edilmiştir. Oksinin bitkide tek yönde taşınmasına karşın giberellinler ksilem ve floemde serbestçe hareket edebilmektedir. Sitokininler genel olarak tohum, meyve, yaprak gibi genç organlarda en yüksek düzeyde bulunur. Çeşitli sitokininlerin taşınımı ksilemde gerçekleşir ancak kalburlu borular da sitokinin içermektedir. Yapılan çalışmalar olgun yaprak ayalarının floem aracılığıyla genç yaprakları ve diğer genç dokuları sitokininler ile destekleyebildiğini göstermektedir. Bu durum aynı zamanda yaprakların sitokinin sentezleyebildiğinin ya da onları köklerden aldığının da kanıtıdır. Tüm bitkilerde kök apikal meristemleri önemli sitokinin sentez yerleridir. Kökte sentezlenen sitokininler ksilem ile topraktan alınan su ve minerallerle birlikte gövdeye taşınır. Sitokininler sadece kökler tarafından üretilmezler. Genç yapraklar gibi genç embriyolar da sitokinin üretebilir. Yapraklardaki kloroplastlar ABA oluşturan karotenoidler içermektedir. Diğer taraftan kimi bitki dokularında, köklerde, meyvelerde ve tohum embriyolarında gerekli karotenoidler lökoplastlar, proplastitler ve diğer kromoplastlarda bulunmaktadır. ABA taşınımı ksilem, floem ve iletim demetlerinin dışındaki parankima hücrelerinde gerçekleşir. Taşınımları giberellinlerde olduğu gibi her iki yönde de gerçekleşebilir.   Birde Böylr bir sınıflandırma var 1-Sindirim kanalı hormonları 2-Pankreas Hormonlarıü 3-Böbrek üstü Bezi Hormonları 4-Troid ve Paratiroid Hormonları 5-Hipofiz Hormonları 6-Ovaryum Hormonları 7-Testis Hormonları 8-Son Yıllarda Önerilen Diğer Hormonlar

http://www.biyologlar.com/hormonlarin-siniflandirilmasi

BİTKİ GELİŞİMİNİ DÜZENLEYEN HORMONLAR

Bitki büyüme ve gelişmesinde en önemli rol oynayan hormonlardan 5 ana hormon grubu bitki bünyesinde mevcut olduğu yapılan araştırmalarda belirlenmiştir. Bunlar; Oxinler, Sitokininler, Gibberellinler ,Etilen ve ABA’dır. Bitki bünyesinde meydana gelen fizyolojik faaliyetlerin çoğunluğu bu hormonların kontrolü altındadır.  Hormonların etkileri daima bir denge içersinde birbirlerini tamamlayıcı veya bir diğerinin etkisini azaltıcı olarak ortaya çıkar. Günümüzde hormonlardan bitkilerde büyümeyi ve gelişmeyi yönlendirici özellikleri dikkate alınarak çok yönlü yararlanılmaktadır.  Çok sayıda kimyasal madde hormon olmadığı halde hormon olarak adlandırılmakta bu ise kavram kargaşasına neden olmaktadır. Bir bileşiğin hormon olarak nitelendirilebilmesi için ; -Bitki bünyesinde oluşması, -Oluştuğu yerden başka bir yere taşınabilir olması, - Taşındığı yerde değişik yaşam olaylarını yönetmesi ve düzenlenmesi, -Çok düşük konsantrasyonlarda bu etkilerini göstermesi gerekir.  Bitki bünyesinde bulunan bu doğal bileşiklerin yanında bu bileşiklerin kimyasal yapılarına az veya çok benzeyen sentetik bileşiklerde yapılmış ve hormon etkilerinin olup olmadığı araştırılmıştır. Bunlardan birçoğunun bitkide doğal bulunanlardan çok daha aktif oldukları, yani çok daha az kullanıldıklarında benzer etkiler oluşturdukları belirlenmiştir. Bitki bünyesinde bulunmayan bu tip bileşiklerin doğal hormonlarla karıştırılmamaları gerekir. Bitkide mevcut olmadığı halde çok düşük miktarlarda hormon etkisini gösteren bu maddelere sentetik hormon adı verilmektedir. Kavram kargaşasını önlemek amacıyla bitkide hormon etkili tüm maddelere bitki büyüme düzenleyicisi denmektedir.  Hormonlar başlangıçta yalnız tohumların çimlenmesinde, meyve, fidan ve çeliklerin köklendirilmesinde kullanılmıştır. Daha sonra tohumdan hasada kadar geçen devrede verim artışı, ürün kalitesinin yükseltilmesi ve bitkilerin hastalık ve zararlılara karşı dayanıklılığın arttırılması amacıyla ülkemizde ve tüm dünya ülkelerinde kullanılmaya başlanmıştır. Ancak dikkat edilmesi gereken husus diğer kimyasallarda olduğu gibi BGD ‘lerin de yazılı olan tavsiyeye uygun olarak kullanılması gerekmektedir.  Hormonların Kullanım Alanları -Çelikle çoğalmanın sağlanması,-Tohum çimlenme gücünün arttırılması,-Çiçeklerin teşvik edilmesi veya geciktirilmesi-Soğuğa dayanıklılığın arttırılması,-Meyve tohumunun arttırılması,-Meyve iriliğinin arttırılması,-Periyodisitenin azaltılması,-Meyve olgunluğunun erkene alınması veya geciktirilmesi,-Meyve kalitesinin iyileştirilmesi,-Hasadın kolaylaştırılması,-Meyve muhafaza süresinin uzatılması-Meyve renginin iyileştirilmesi,-Meyve ve yaprak dökümlerinin kontrolü,-Doku kültürü çalışmaları,-Islah çalışmaları,-Bitkilerin hastalık ve zararlılara dayanıklılığının arttırılması,-Yabancı ot kontrolü.  Ülkemizde hormonlar domates, patlıcan ve kabakta zaman zaman bir kısım üreticiler tarafından kullanılmaktadır.  Bitki Gelişim Düzenleyicilerinin ambalajı üzerinde bulunan etikete uyularak kullanılması gerekmektedir.  Hormonlarla ilgili gereksiz yapılan spekülasyonlar neticesinde sebze fiyatları anormal ölçüde düşmüş ve üretici mağdur olmuştur. Bu konuda en büyük destek basına düşmektedir.  Hormonlar kullanılan sebzelerde kalıntı bırakmadığı gibi sebzelerde bugüne kadar insan sağlığına olumsuz etkileri konusunda da bir kaynağa rastlanmamıştır.  Hormonlar bazı sebzelerde Hollanda, İspanya, İtalya gibi ülkelerde dahil tüm dünyada kullanılmaktadır.  Bitki Gelişimini Düzenleyiciler'in (BGD) varlığına ilişkin ilk bilgiler 19. yüzyılın sonlarına dayanmaktadır. Bu dönemde, 40-50 yıllık süre içinde, bitki fizyolojisi konularında yapıları çalışmalar, BGD' lerin bitki büyüme ve gelişmesindeki rollerini ortaya koymuştur. Bu çalışmaların sonuçlarına göre, BGD'lerin bitkisel üretimde kullanılması verimi artırmakta, üründe kaliteyi yükseltmekte ve daha iyi depolama imkanları sağlayarak, ürünlerin ihracat şansını artırmaktadır. Gereğinden fazla kullanılmaları halinde ise, bitkilerin gelişmesini olumsuz yönde etkilemektedir.  Doğal olarak bitkilerde oluşan, büyüme ile buna bağlı diğer fizyolojik hareketleri kontrol eden ve oluştukları yerden bitkinin başka yerlerine taşınabilen, çok az miktarda bile etkilerini gösterebilen organik maddelere “Bitki Gelişimini Düzenleyiciler (BGD) veya Bitkisel Hormonlar" adı verilir.  BGD' ler, bitki bünyesinde üretildikleri gibi, sentetik olarak da elde edilebilirler. Bir kısmı, bitkilerde uyarıcı veya teşvik edici etki gösteren BGD' lerin, bir kısmı da, büyümeyi kısıtlayıcı veya yavaşlatıcı, hatta durdurucu etki gösterirler. Gelişmeyi teşvik edici ve engelleyici maddeleri birbirinden kesin sınırlarla ayırmak pek mümkün değildir. Çünkü BGD'ler, bitki büyümesinin değişik devrelerinde ve değişik bitki organlarına değişik konsantrasyonlarda uygulandıklarında farklı etkiler gösterebilir.  Diğer bir ifade ile: - Bir maddenin büyütücü etkisi olup olmadığı, kullanım miktarı yani konsantrasyonu ile anlaşılır. BGD' ler, bir konsantrasyonda teşvik edici özellik gösterirken, başka konsantrasyonda da engelleyici özellik gösterebilirler. - Bitkinin değişik organları BGD'lere farklı reaksiyonlar gösterirler. Örneğin bir BGD, bir taraftan sürgün büyümesini artırırken, diğer taraftan kök büyümesini engelleyebilir. - Bitkinin değişik gelişme devrelerinde BGD' lerin etkileri farklı olur. Örneğin, bir BGD vejetatif büyüme devresinde teşvik edici özellik gösterirken, çiçek teşekkülü devresinde engelleyici özellikte olabilir. - Değişik bitki türlerinin aynı BGD'den etkilenmeleri farklı olabilir. Örneğin uzun gün bitkilerinde çiçek teşekkülü çoğalırken, kısa gün bitkilerinde çiçek teşekkülü azalabilir. BİTKİ GELİŞİMİNİ DÜZENLEYEN HORMONLARIN SINIFLANDIRILMASI  Oksinler  Bitkilerde büyüme ve gelişmeyi etkileyen en önemli gruptur. Bitkinin gelişmesini diğer BGD'lerle birlikte gerçekleştirir. Bitki kökünde doğal olarak az bulunur. Bitkinin boyca büyümesini sağlar. Hücre bölünmesi, büyümesi, hücre ve doku farklılaşmasını düzenler. Bitkinin güneşe yönelmesini sağlar. Çok fazla salgılandığında veya suni olanların fazla uygulanması halinde büyümeyi durdurur. Az salgılandığında yapraklar dökülmeye başlar. Meyva vermede etkindir. Döllenmiş çiçeğin dökülmesini engeller. Ovaryumun gelişmesini ve çekirdeksiz meyva oluşumunu sağlar. ilkbaharda kambiyum gelişimini düzenler. Suni elde edilen oksinler genelde yabancı otların yok edilmesinde kullanılır. Bu kimyasal maddeler şunlardır:  4-CPA (4 -chlorop henoxyacetic acid) 2,4-D (2,4-dichlorop henoxyacetic acid) 2,4-DB [4-(2,4-dichlorophe noxy) butyric acid] 2,4-DEP Dichlorprop Fenoprop IAA (indolacetic acid) IBA (indolbutyric acid) IPA (indolpropionic acid) NAD (naphthalene cetamide) NAA (? -naphthalene acetic acid) 1-naphthol BNOA (ß-naphthoxyacetic acid) NOA (naphthoxyacetic acid) Potassium naphthenate Sodium naphthenate 2,4,5-T (2,4,5-trichlorop henoxyacetic acid) (Yasaklanmıştır.) FOAA (phenoxyacetic acid) FAA (phenylaceticacid) 2,4,6-trichlorobenzoic acid 2,3,6-trichlorobenzoic acid 4-amino-3,5,6-trichloro picolinic acid  Sitokininler  Hücre bölünmesini ve özelleşmemiş genç hücrelerde farklılaşmayı ilerletir. Sitokininler olarak isimlendirilmelerinin nedeni de sitokinezi (sitoplazma bölünmesi) uyarmasıdır.  Büyük çabalara rağmen ne sitokininleri oluşturan enzimler bitkilerden saflaştırılabilmiş ne de onu kodlayan genler tanımlanabilmiştir. Hatta bir araştırmacı bitkilerin kendi sitokininlerini üretemeyeceklerini ve bu hormonları simbiyotik bazı bakteriler tarafından sentezlendiğini ileri sürmüştür. Gerçekten de bu bakteriler yok edildiğinde bitkilerin üreme süreci yavaşlamaktadır. Ancak bu hipotez hala tartışılmaktadır.  Doku kültürü ortamında oksin/sitokinin oranı yüksekse köklenme, sitokinin/oksin oranı yüksekse sürgün oluşumu görülür. Bu iki hormonun oranı dengelenince hücre kütlesi büyümeyi sürdürmekle birlikte farklılaşmaz ve küme oluşturur. Farklılaşmamış bu hücre kümesi kallus olarak isimlendirilir.  Sitokininlerin absisik asit ve giberellin arasındaki etkileşimi tohum dormansisini kontrol eder.  Sitokinin oksinin apikal dormansi etkisini azaltmaktadır. Oksinin tersine yanal tomurcukların gelişimini arttırmaktadır. Sitokininler sadece tohumlu bitkilerde değil kara yosunlarda da sporların çimlenip gelişmesini sağlarlar.  Yapraklar bitkiden koparılarak nemli ve gerekli mineralleri içeren bir ortamda tutulsalar bile dokulardaki klorofil, RNA, lipit ve protein yavaş yavaş azalmaktadır. Bu değişim ölüme neden olan yaşlanma süreci olup senesens (yaşlanma) olarak isimlendirilir. Sitokininler klorofilin ve hücre proteininin bozulmasını yavaşlatıp RNA sentezini arttırarak yaşlanmanın geciktirilmesi ya da azaltılması şeklinde rol oynamaktadırlar. Eğer bir bitkiden alınan yapraklar bir sitokinin çözeltisine daldırılırsa yapraklar uzun süre yeşil kalır. Bu yaşlanmayı önleyici etki nedeniyle çiçek satıcıları kesilmiş çiçekleri taze tutmak için sitokinin spreyleri kullanmaktadırlar  Tomurcuk gelişmesi ve yaprakların geç dökülmesinde etkili olurlar. Hücre bölünmesini uyarırlar. Bazı doğal ve sentetik sitokininler:  Zeatin Dihydrozeatin Kinetin BA (benzyladenine) IPA (isopentyladenine) DMA (dimethyladenine) Methylthiozeatin PBA (tetrahydropyrinal benzyladenine) Defoliantlar (yaprak dökücüler) Calcium cyanamide Dimethipin Endothal Ethephon Metoxuron Pentachlorophenol Thidiazuron Tribufos  Giberellinler  Bu grup kimyasalı oluşturan Gibberellic acid, gövdenin uzamasını ve meyva büyümesini hızlandırır. Tohumun çimlenmesini uyarır. Yine bitkinin erken veya geç çiçek açmasına neden olur.  Giberellinlerin bitki gelişmesinde en önemli etkisi gövde uzamasını sağlamasıdır. Giberellinler hem hücre bölünmesini uyararak hem de uzamayı sağlayarak gövdenin uzamasına neden olur. Hücre uzamasını sağlayan mekanizma bu nedenle oksinin etkisinden farklıdır. Oksinin neden olduğu etki hücre duvarı asidifikasyonu ile gerçekleşirken, giberellinin uyarımında hücre duvarı asidifikasyonu meydana gelmez.  Giberellinler tohum çimlenmesinde depo nişastasının hidrolizini gerçekleştiren α-amilaz enziminin oluşumunu sağlayarak, nişastanın embriyo tarafından kolaylıkla kullanılabilen şekerlere dönüşümüne yardımcı olur ve çimlenmeyi kolaylaştırır.  Giberellinlerin bitkilerde bazı üreme süreçlerinde de rolü vardır. Özellikle uzun gün bitkilerinde çiçeklenmeyi uyarırlar. Uzun gün bitkilerinin çiçeklenebilmeleri için gerekli uzun ışık periyodunun yerine geçebilmektedir. Birinci yıl vejetatif gelişimini tamamlayarak ikinci yıl çiçeklenen iki yıllık (biannual) bitkilerde giberellin uygulanması ile ilk yıl çiçeklenme elde edilebilmektedir. (Annual= tek yıllık, Perennial= çok yıllık bitki demektir.)  Giberellinler bitkilerin çiçeklenebilmesi için ışık ihtiyaçlarını karşılamada olduğu gibi bazı tohumların çimlenmesi için, bazı bitkilerin de çiçeklenme ihtiyacı duyduğu soğuk periyodunu karşılayabilmektedir.  Eşey belirlenmesi genetik olarak düzenlenir. Fakat fotoperiyot, beslenme durumu gibi çevre faktörlerinden de etkilenmektedir. Bu çevresel etkiler giberellik asit (GA) ile düzenlenebilmektedir.  Giberellinlerin diğer etkileri; yapraklarda ve turunçgil meyvelerinde yaşlanmayı geciktirme ve yaprak görünümünü etkileme olarak sıralanabilir.  Etilenler  Bitkilerde tohumun çimlenmesini, tomurcuk gelişmesini ve meyvanın olgun laşmasını sağlarlar. Bu kimyasal maddeler şunlardır:  CEPA (Ethrel, Ethephon, 2 chloroethylphosphonic acid) BOH (ß-hydroxyethylhy drazine) NIA-10-637(ethylhydrogen 1-propylphosphanate) Ethylenedichloride Ethylenetrichloride Ethylbromide Trichloroethylene Ethyliodide Ethylmercaptan Ethylenethiocyanohydrin ACC AVG Etacelasil Glyoxime  Doğal ortamlarda yetişen bitkiler rüzgar, yağmur, ve dolu gibi olumsuz çevre koşullarına maruz kalırlar. Bu tür mekanik stresler bitki büyüme ve gelişimini etkilemekte ve bu bitkiler serada yetiştirilen örneklere göre daha kısa ve bodur görünümde olmaktadır. Bu gelişim davranışı etilenin kontrolü altındadır. Artan etilen üretimi ile gövde uzaması engellenmekte, kollenkima ve sklerankima gibi destek sağlayan dokularda hücre duvarı kalınlaşması artmaktadır.  Meyve olgunlaşması sırasında etilen sentez hızı artar. Kuraklık, su baskını, soğuk veya mekanik bir etki olarak rüzgar gibi stres koşulları etilen sentezini arttırır. Etilen özellikle dikotil bitkilerde yaprakların üst kısmındaki parankimatik hücrelerin uzamasına ve yaprağın kalınlaşmasına neden olurken genellikle köklerin ve gövdelerin uzamasını engeller. Bu durumda gövde ve kök daha kalın bir hal alır.  Etilenin neden olduğu kök ve gövde kalınlaşması topraktan çıkan fideler için yaşamsal bir değer taşır. Büyüyen bitki bölümlerinin güçlenmesini ve toprağı yararak çıkmasını sağlar.  Etilen bazı türlerde tohum ve tomurcuk dormansisini kırar. Örneğin buğdaygillerin tohumlarına uygulandığında çimlenmenin başladığı görülür. Bazı türlerde ise tohum çimlenme hızını arttırır.  Yüksek yoğunlukta etilen uygulandığında yapraklarda, gövdelerde ve köklerde adventif kök oluşumunu arttırır.  Etilen birçok türde çiçeklenmeyi durdurmasına karşın ananas gibi bazı bitkilerde çiçeklenmeyi uyarır. Ayrıca etilen monoik bitkilerde (dişi ve erkek çiçekleri ayrı bitkiler) çiçeklerin eşey durumlarını değiştirebilmektedir.  Etilen yaprak absisyonuna ve bitkinin değişik kısımlarında senesense özgü diğer değişikliklere neden olmaktadır. Örneğin domates meyvesinin olgunlaşması sırasında hücre duvarı hidrolizi sonucu meyve yumuşak bir yapı kazanmakta, klorofil kaybı ve karotinoid pigmenti olan likopin sentezlenmesi sonucu meyve rengi yeşilden kırmızıya dönmekte, aynı zamanda koku ve tat verici bileşikler oluşmaktadır.  %5-10 gibi yüksek CO2 yoğunlukları etilenin birçok etkisini inhibe etmekte üretimini azaltmaktadır. Bu durum çoğu zaman meyve ve sebzelerin daha çok olgunlaşmasını önlemekte ve bozulmadan depo edilmelerinde kullanılmaktadır. Bu gibi meyveler gaz bileşimi kontrol edilen odalarda saklanmaktadır. Genellikle CO2 yanında etilen sentezini yavaşlatması için bir miktar O2 de bulunmalıdır.  Absisik Asit (ABA)  Donma, yüksek tuz içerikleri ve kuraklık gibi uygun olmayan koşullarda kalan bitkilerde ortaya çıkan değişimleri kontrol eder. Örneğin tuz stresi osmotin denilen yeni bazı proteinlerin sentezlenmesine neden olur. Çok miktarda biriken osmotinin strese karşı bitkiyi korumada yardımcı olduğu düşünülmektedir. Bazı bitkilerde bu proteinin oluşumunun ABA’in genleri etkilemesiyle gerçekleştiği bilinmektedir.  Bitkilerde embriyo gelişiminin sonlarına doğru depo bileşikler birikir. Bu safhada yüksek ABA miktarı depolama işleminin bu hormon tarafından kontrol edildiğini düşündürmektedir. Absisik asit şekerlerin ve aminoasitlerin taşınmasında, depo maddelerinin sentezinde ya da her ikisinde etkili olabilmektedir. Ayrıca depo proteinlerinin kompozisyonunu ve miktarını da etkilediği gösterilmiştir. ABA tohumdaki depo ürünlerinin hidrolizi için gerekli enzimlerin sentezini engellemektedir. (ABA’in bu etkisi çimlenme sırasında giberellinlerin faaliyetiyle durdurulur.) Ayrıca embriyonun büyümesi için gerekli şartlar sağlanıncaya kadar tohumun uyku halinde kalması da absisik asit sayesinde gerçekleştirilir. Tohumun bu hali (Tohum dormansisi) ABA/GA oranı ile kontrol edilir.  Odunlu bitkilerde kış periyodunda görülen tomurcuk dormansisi, olumsuz kış koşullarından yeni gelişen yaprakların etkilenmemesi için bitkide gelişen önemli bir adaptasyondur. Soğuktan etkilenen dokuda ABA’in azalması buna karşılık uyku halindeki tomurcuklarda birikmesi ABA’in dormansiyi uyaran hormon olduğunu göstermektedir. Tohumda olduğu gibi tomurcuklarda da dormansi çeşitli hormonların miktarları arasındaki denge ile kontrol edilir.  Bitki dokusunda su eksikliği durumunda yapraklardaki ABA miktarı başlangıçtaki değerinin 50 katına ulaşır. ABA stomaların kapanmasına neden olarak terlemeyle (Transpirasyon) kaybedilen suyun azalmasını sağlar. ABA aynı zamanda köklerden suyun alınmasını arttırarak da su kaybına karşı bitkiyi korur.  ABA’in kök ve gövde gelişimiz üzerindeki etkisi bitkinin su durumuna bağlıdır. Su azaldığında gövde gelişimini durdurarak kök gelişimini hızlandırır. Su miktarı yeterli olduğunda ise gövde gelişimini ilerletir.  ABA yaprak yaşlanmasını hızlandırıcı bir etkiye sahiptir. Ayrıca etilen üretimini uyarır ancak bu etkisi yaprak yaşlanması üzerindeki etkisinden bağımsızdır.  KAYNAK: www.bizimbahce.net  HAZIRLAYAN: H.Erarslan YALISAL FORMÜNLLERİ İÇİN ALTTAKİ RESİMLERE TIKLAYIN

http://www.biyologlar.com/bitki-gelisimini-duzenleyen-hormonlar

BİTKİ BÜYÜMESİNİ ENGELLEYİCİ (BBE) HORMONLAR

Birçok bitkide doğal olarak oluşan zıt etkili bazı bileşikler, normal savunma mekanizmasının parçası gibi bitki büyümesini azaltabilirler. Bu maddeler büyüme,gelişme, çiçek ve meyve oluşumunu engelleyerek bunlara bağlı olarak gelişen fizyolojik olayları hızlandırır.Etilen Basit bir bileşik olan etilenin (C2H4) bitkinin kendisi tarafından üretilen gaz formunda yüksek etkili bir BBD olduğu uzun yıllardan beri bilinmektedir (Westwood, 1993). Etilen tüm dokularda üretilebilmektedir. Normal şartlarda gaz halinde olup, uçucu ve kısmen inaktif halde bulunurlar. Bitki büyüme ve gelişmesinin her aşamasında üretilebilen bir hormondur. Olgunlaştırma hormonu (gazı) olarak da bilinir. Yeterince havalandırma yapılmayan depolarda meyve ve sebzelerde etilen salgısı nedeniyle ürünlerde daha çabuk olgunlaşma,gevşeme ve bozulma meydana gelir. Henüz olgunlaş madan koparılan muzlar etilen salgısı meydana getiren bir madde (karpit) ile aynı ortama konulup olgunlaşma sı sağlanır. Ticari olarak etilenin sentetik olarak üretilen isimleri etephone veya ethrel’dir. Etilenin doğal şartlarda bitkideki en önemli fonksiyonları şunlardır (Seçer, 1989; Raven et al., 1992; Kaynak ve Ersoy, 1997), a) Meyve olgunlaşmasını sağlamak; etilenin etkisiyle meyvedeki klorofil parçalanır ve meyvenin doğal rengi olan pigmentlere dönüşür. Olgunlaşma süresince nişasta, organik asitler veya yağlar (avakado da olduğu gibi) şekerlere dönüşür. Genelde domates ve muz gibi etli meyvelerde kullanılmasına rağmen, üzüm ve ceviz de de kullanıldığı görülmüştür. b ) Yaşlanmayı teşvik eder. c)Etilen dökülmeyi sağlayan enzimlerin faaliyetlerini artırarak ayrılmayı kolaylaştırır, makineli hasada elverişli hale getirir. Yaprakların sararmasını ve yaprak,çiçek ve meyve saplarının kolayca ayrılmasını teşvik eder. Kiraz, ahududu, üzüm ve dutlarda meyvelerin bağlandığı sapların gevşemesini sağlar ve dolayısıyla mekanik hasadı kolaylaştırır. d)Adventif kök oluşumunu uyarmaktadır. e)Çiçek açmayı düzenleyici etkisinden dolayı özellikle bazı süs bitkilerinde aynı zamanda çiçek oluşumunu sağlamak amacıyla da etilenden yararlanılmaktadır. f)Bitkilerdeki cinsiyetin belirlenmesinde etkili bir faktör olup, özellikle erkek ve dişi organların aynı bireyde olduğu bitkilerde cinsiyetin yönlendirilmesinde kullanılır. Etilen yüksek oranda kullanılması erkek çiçeklerin dökülmesine sebep olarak dişilerin oluşumunu teşvik eder. Absisik Asit (ABA) Sesquiterpen yapısındaki bir maddedir. Oksin, gibberellin ve sitokinin gibi büyümeyi hızlandırıcıların doğal antagonistidir. Bitkilerin hemen her yerinde ve her zaman bulunur. Yalnız çevre şartları değiştikçe azalır veya çoğalır. Buna bağlı olarak da fizyolojik olaylardaki etkisi de değişir. Normalde dormansi halindeki tohum ve tomurcuklarda yüksek miktarlarda bulunmakta ve dormansiyi sürdürücü bir etkiye sahip olduğu düşünülmektedir. Ancak, yaprak gövde ve meyvelerde de bulunur. Ticari olarak kullanımı pek olmasa da zaman zaman büyümeyi engelleyici olarak kullanılmaktadır. Bitkiler bünyelerinde ürettikleri ABA’yı yaprak dökülmesi olacak bölgelere gönderirler ve bu yolla sonbaharda yaprak dökülmesi görülür. Bitkisel üretimde ABA hem tabi olarak hem de sentetik olarak üretilebilmektedir. Bitkilerdeki fonksiyonları şunlardır (Seçer, 1989;Raven et al., 1992; Kaynak ve Ersoy, 1997), a) ABA çoğu bitki türlerinde stomaların kapan masını teşvik eder. ABA’nın RNA ve buna bağlı olarak protein sentezini yavaşlattığı ve su stressi altında bulunan bitkilerde CO2 ile birlikte stomaların kapanmasına sebep olduğu bilinmektedir. ABA sentezi su yetersizliği ile arttığına göre, terleme sırasında stomaların düzenlenmesindeki etkisi kuvvetle muhtemeldir. b ) Tek yıllık bitkilerde tohum, iki ve çok yıllık bitkilerde ise tomurcuk ve yumru gibi depo organlarında büyümeyi engellerler. Danedeki depo proteini üretimini uyarır ve aynı zamanda tohumların erken çimlenmesinin engellenmesinden de sorumludur. Çoğu tohumlarda dormansinin kırılması danedeki ABA seviyesinin azaltılmasıyla ilişkilidir. Jasmonik Asit (JA veya MeJA)JA[3-oxo-2-(2’-cis-pentenyl)-cyclopentane-1-acetic-acid))α linolenik asitten sentezlenir. Yaklaşık 20 yıl kadar önce JA ve onun kokulu esteri olan MeJA (metil jasmonate)’in bitki büyümesini engelleyici rolübelirlenmiştir. Çiçeklerden (örneğin yasemin,Jasminum grandiflorum L. Ve Rosmarinus officianalis L.)ve çeşitli meyvelerden elde edilen kokulu bir bileşiktir. Eğrelti otu, yosun, bazı mantar ve alglerle birlikte yaklaşık 206 bitki türünde Jasmonik asite rastlanmıştır (Meyer ve ark., 1984). Son zamanlarda MeJA’in bitki genlerindeki sinyal moleküllerinde önemli olduğu belirlenmiş, özellikle bazı spesifik bitki genlerinin tezahürünü belirgin olarak artırdığı tespit edilmiştir. Özellikle bitkiye gelen bir zarar durumunda ortaya çıkan tepki genlerinin oluşmasında etkilidir (Staswick, 1992). MeJA hormon veya BBD’nin çoğu karakteristiklerini taşımaktadır. Bitkilerde görülen bazı etkileri şunlardır, a)Bitkilerde yaprak sararmasına yol açması, yaprak saplarında kopmalara neden olması ve büyüme gelişmeye engel olması (Sembdner ve Parthier, 1993). b )Kök oluşumunu teşvik etmesi (Sembdner ve Parthier, 1993). c )Gaz halinde patates bitkisine püskürtülmesi halinde yumru oluşumunu artırması, ayrıca doku kültürü (in vitro) ortamlarında da yumrulaşmayı teşvik eder (Koda ve ark,1991; Van der Berg and Ewing, 1991). d) Etilen sentezini ve dolayısıyla meyve olgunlaşmasını artırması (Fan et al., 1997). e)β Karoten sentezine yol açması (Staswick,1992). f)Asma filizlerinde kıvrılmalara sebep olması(Falkenstein et al., 1991). g)Tohum çimlenmesi, kallus oluşumu, kök büyümesi klorofil üretimi ve polen taneciklerinin çimlenmesine engel olduğu da rapor edilmiştir. Dolayısıyla foto sentezde de etkilidir (Sembdner ve Parthier, 1993). h)Bitkide oluşan herhangi bir yaralanma durumunda bitkideki proteinlerin (özellikle soya fasulyesinde bulunan vejetatif depo proteinleri) parçalanmasına sebep olan enzimlerin etkisini engellemektedir. Bu genlerin faaliyetleri ABA tarafından da teşvik edilir (Vanden Berg ve Ewing, 1991; Staswick, 1992). i)Dışarıdan uygulanan MeJA’in depolanmış patates ve su oranı yüksek diğer meyve ve sebzelerin kalitelerini kaybetmeden uzun süre muhafaza edilebilmelerine katkıda bulunduğu tespit edilmiştir. Düşük konsantrasyonları depoda çimlenmeyi engellerken, yüksek konsantrasyonları indirgen şeker birikimini artırmaktadır (Buta ve Moline, 1998). Bu etkilerinden dolayı patateslerin son işleme kalitelerine de etkide bulunurlar.Chlormequat Chlorur (CCC=CYCOCEL) ve Daminozid (Antigibberellin) Bitki boyunun uzamasına engel olan sentetik BBE’dir. Bu nedenle, tahıllarda yatmayı engellemek için yaygın olarak kullanılmaktadır. Ayrıca üzümlerde meyve tutumunun artırılması (CCC), elmalarda antosiyanin sentezinin artırılması, hasat öncesi meyve dökülmesinin azaltılması ve depo zararlarının azaltılmasında (Daminozid) uygulanmaktadır. Alar (daminozid) meyve endüstrisinde vejetatif büyümeyi azaltmak, meyve şekli ve rengini değiştirmek ve meyve kalitesini artırmak için kullanılmaktadır (Kaynak ve Ersoy, 1997). Soya fasulyesinde yapılan bir çalışmada, sap başına bakla sayısını, çiçek tomurcuğu oluşumunu, bakladaki dane sayısını ve toplam bakla verimini artırdığı belirlenmiştir (Moniruzzaman, 2000). Kanserojen etkisi olduğu inancıyla, kullanımı süs bitkileriyle sınırlı kalmıştır (Sağlam, 1991). Açelya, sardunya ve poinsettia gibisaksılı süs bitkilerinin gelişmelerini engellemek, erken çiçek açmalarını teşvik etmek, çiçeklenmeyi artırmak,bitki başına tomurcuk ve çiçek sayısını artırmak için kullanılmaktadır.Ancymidol Bitkilerde boğum arası uzunluğunu azaltmada kullanılan büyüme engelleyici bir sentetik BBE’dir. Özellikle süs bitkileri yetiştiriciliğinde uygulanır (Kaynak ve Ersoy, 1997). Ancymidol büyümeyi geriletici ve bitki bünyesindeki GA içeriğini düşürücü etkide bulunmaktadır. Ancymidolun yüksek bitkiler üzerindeki etkisi eş zamanlı GA uygulaması ile önlenebilir fakat bu durum ancak ancymidolun düşük (100μM) konsantrasyonlarında etkilidir. Ancymidolun bitkilerde selüloz sentezinde de engelleyici etkide bulunduğu, yüksek dozuygulamalarında ise hücre büyümesini ve yeni hücre duvarı oluşumunu engellediği bildirilmiştir (Hofmannova et al., 2008). Maleik Hidrazid (MH) Hücre bölünmesine ve odunsu bitkilerde tomurcuk oluşumuna engel olurlar. Soğan ve yumrularda çimlenmeyi kontrol etmek için kullanılmaktadır. Sentetik bileşik hasat öncesi yapraklara uygulanır ve hızla depoorganlarına taşınır. Genellikle fazla hasara neden olmasından dolayı, kullanımı çim bitkileriyle sınırlı kalmıştır (Kaynak ve Ersoy, 1997). Phosphon-Do ve Amo-1618 Giberellin sentezine engel olarak meristematik aktiviteyi ve hücre genişlemesini azaltırlar ve boyuna büyümeyi engellerler (Kaynak ve Ersoy, 1997). Paclobutrazol (PPP 333) Vejetatif gelişmeyi azaltıp, generatif gelişmeyi artıran sentetik BBE’dir. Özellikle meyvecilik ve süs bitkilerinde fazla vejetatif gelişmeye engel olmak için kullanılır. Daha önce bitkiler ve standart meyveler elde edilir (Kaynak ve Ersoy, 1997). Bazı bitkilerde Gibberellin biyosentezini engelleyen Paclobutrazol uygulandığında bitkinin soğuğa (dona) dayanıklı hale geldiği kaydedilmiştir (Aydoğdu ve Boyraz, 2005).SONUÇ VE ÖNERİLER Ülkemizde BBD kullanımı çeşitli sorunlardan dolayı yeterince yaygın değildir. Ancak, örtü altı sebzeciliği gibi belli alanlarda başarıyla uygulanmaktadır. Özellikle domates ve patlıcanda partenokarpik meyve tutumunun sağlanması, muz ve limon gibi meyvelerin sarartılması ve birçok meyve ve sebzenin gelişen pazar isteklerine bağlı olarak olgunlaştırılması ve piyasaya sürülmesi günümüzde oldukça yaygındır. Ülkemizde hemen hemen bütün alanlarda en yaygın kullanılan hormon GA’dır. Üzümde çekirdeksizliği sağlamak, meyve ve salkım büyüklüğünü artırmak; kirazda büyük ve sert meyve elde etmek; elma, armut gibi meyvelerde daha iri meyve elde etmek ve süs bitkilerinde daha erken ve homojen çiçek açılmasını sağlamak amacıyla GA kullanılmaktadır. Ayrıca, birçok meyve türünde çeliklerin hızlı köklenmesini sağlamak amacıyla IBA kullanılmakta, erken meyve olgunlaşmasını sağlamak amacıylada etilen kullanılmaktadır. Fizyolojik olayların gelişimini değiştiren BBD’lerinin yanlış kullanımından kaynaklanan sağlıkla ilgili problemlerin ortaya çıkmasıyla, bu maddelerin kullanımında bazı sınırlamalar getirilmiş ve kullanımıruhsata bağlanmıştır. Bu maddeler, çimlendirme, meyve oluşumunun artırılması ve iri meyve elde edilmesi,meyvelerin olgunlaştırılması, çelik, fide ve fidanların köklendirilmesi, yabancı ot mücadelesi, bitkilerde erkencilik sağlanması, hasadın kolaylaştırılması, gıdalarda muhafaza süresinin (raf ömrünün) uzatılması, patateste in vitro şartlarda yumru elde edilmesi vb amaçlarla yaygın olarak kullanılmaktadır. Bitkilerin yapısında bulunan veya dışardan sentetik olarak ilave edilen hormonların tarımda kullanılması birçok tartışmayı da beraberinde getirmiştir. Özellikle medyada bu maddelerin kullanımıyla ilgili tartışmaların artması, hormonların kullanımında çok dikkatli olmayı gerektirmekte ve kontrolün şart olduğunu göstermektedir. Bazen düşük konsantrasyonlarda büyümeyi artırabilen bir BBD, konsantrasyonu artırıldığında büyümeyi engelleyebilmektedir. Bu nedenle, BBD’lerinin kullanılmasında istenilen neticenin alınabilmesi için uygulama zamanlarının ve konsantrasyonlarının iyi ayarlanması gerekmektedir. BBD’ler sağlık ve çevre üzerinde bilinçsiz kullanımdan kaynaklı olarak olumsuz tesirlere sebep olabilmektedir. Bu olumsuz tesirler kullanım oran ve sıklığının yanında, kullanılan aktif maddeye de bağlıdır. Bu açıdan tarımsal ilaçlar ile mukayese edilemeyecek çeşitliliğe sahip olan BBD’lerin, insan sağlığı ve çevresel riskleri tarımda kullanılan ilaçlarının oldukça gerisindedir. BBD’lerin insan sağlığına etkileri konusundaçok net bilgiler bulunmamaktadır. Bilinmesi gereken en önemli olgu tarım ilaçlarının yanlış kullanımının doğuracağı sağlık ve çevre sorunlarının BBD’lerin olumsuz tesirlerinden daha fazla olduğudur. BBD’leri yeterli doz ve zamanda uygulanırsa insan sağlığı açısından pek zararlı olmamaktadır. Ancak aşırı doz ve zamansız yapılan uygulamalar nedeniyle meyveler üzerinde kalıntı etkisi kalmakta ve bu nedenle zararlı olabilmektedir. Diğer taraftan uygulama esnasında dikkatli olunmaması halinde göz, cilt v.s.’ye temas ile bazı akut etkiler görülebilmektedir. Bu nedenle, özellikle sentetik ve dışardan hormon uygulamalarında çok dikkatli olunması ve hangi bitki türüne hangi büyüme düzenleyicisinin uygulanacağı daha önce yapılmış olan araştırma neticelerine dayandırılması gerekmektedir. Bu sayede hem sağlıkla ilgili problemlerle karşılaşılmayacak, hem de oldukça pahalı olan bu maddelerin ekonomik olarak kullanımı söz konusu olabilecektir. Son yıllarda gelişen biyoteknolojik araştırma ve gelişmelere paralel olarak hormon kullanımının yönüde değişmiş, bu alanda kullanım yönünde bir artış görülmüştür. Özellikle in vitro şartlarda yapılan doku kültürü çalışmalarında bu maddelerin kök, sürgün ve yumru oluşumunu teşvik edici etkileri belirlenmeye çalışılmıştır. Halk arasında genelde “hormon” sözcüğünden kaynaklanan bir güvensizlik ve BBD’lerin her koşulda ve her üründeki kullanımının insan sağlığına kesin toksik etki yaratacağı şeklindeki hatalı değerlen dirme söz konusudur. Bitki büyümesini teşvik edici hormonların açıklanmasında da görüldüğü gibi, bu maddelerin bir kısmının zaten bitkinin genetik yapısında doğal olarak mevcut olduğu ve zararlı olmadığı görülmektedir. Uygulama zamanlarının ve konsantras yonlarının iyi ayarlanması, doğal kökenli olması (Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü’nden ruhsatlı), yasak olanların (2,4-D) uygulanmaması ve uzman kişilerce uygulanması koşuluyla hormonların bitki yetiştiriciliğinde çok önemli ve yararlı fonksiyonları olduğu görülecektir. Kaynak: Iğdır Üni. Fen Bilimleri Enst. Der. /Iğdır Univ. J. Inst. Sci. & Tech.1(2): 47-56, 2011 Hazırlayan: Ahmet Metin KUMLAY veTamer ERYİĞİT TAM METNİ BURADAN İNCELEYEBİLİRSİNİZ. documents/bitkisel-hormonlar.pdf

http://www.biyologlar.com/bitki-buyumesini-engelleyici-bbe-hormonlar

Neden Her İnsan Aynı Hızla Yaşlanmamaktadır?

Neden Her İnsan Aynı Hızla Yaşlanmamaktadır?

2015’in en iyi bilimsel gelişmelerinden biri olarak gösterilen bu araştırmada , insanların yaşlanırken birbirinden farklı hızlarda yaşlandığı gösterildi. Duke Üniversitesi’nde yapılan araştırmada 38 yaşında 1000’e yakın insan incelenerek,  aralarında 10 yaştan daha fazla genç görünenler olduğu görüldü( SN: 8/8/15, p. 10).  Araştırmacılar biyolojik yaşı; vücut kitle indeksi, tansiyon ve kolesterol seviyesini sağlık belirtisi olarak inceledi. Sonuç ise yıllardır bilim insanları ve insanların merak ettiği;” neden bazı insanlar 120 yaşına kadar hastalıksız yaşadığını ya da 70 yaşında neden kötü bir şekil aldığını,” ortaya çıkardığını belirtiyor, moleküler biyolog Martin Hetzer.Gerçek YaşYeni Zelandalılar arasında yapılan araştırmada 38 yaşındaki katılımcıların , biyolojik yaşlarının oldukça farklı olduğu görüldü. Sağlıklı genç insanlarda DNA paketleri uzun zincirler halinde sıkı paketler halinde bulunur. Bu düzenli paketlere heterokromatin denir. Yaşlı ve genç insanların dişlerinin DNA’sını incelendiğinde, yaşlılarda DNA paketlerin iyice sıkışmadığı görüldü(SN: 5/30/15, p. 13). Araştırmacılar DNA organizasyonundaki bozulmasının , Werner Sendromu olarak da bilinen erken yaşlanma bozukluğundan kaynaklandığını belirledi. Genom yapısındaki 3-D yapıdaki değişim nedeniyle , proteinlerin DNA dizinlerine kolayca erişerek onu gizlediği düşünülüyor.İşte protein ve DNA paketleme kötüleştiğinden vücudun temel bariyerleri yıkılarak yaşlanmaya başlayabilir. Beyindeki genç kök hücreler bölünmeye başladığında, araya bir duvar örerek yavru hücrelerin içindeki atık proteinleri ayırır. Bu atık hücresel mekanizmayı kirleterek, kök hücrelerin yeni hücreler üretmesini engeller. Fakat yaşlanan kök hücrelerde endoplazmik retikulumun duvarları zayıflamaya başlar.( SN: 10/17/15, p. 10). Zayıflayan duvarlardan, hücresel atıklar sızarak bölünme esnasında kök hücrelerin yeni hücreler üretmesini engeller.Diğer bir koruyucu duvar ise kan-beyin bariyeridir ve zamanla eriyebilir. Bu bariyer genel olarak, beyni kandaki zararlı toksinlerden koruma görevi üstlenir. Fakat beyin emarı taramalarında, bu bariyerin nefes alabilirliği ölçülerek, yaşlı insanların hipokampüslerinin etrafında sızdıran duvarlar bulundu (SN: 2/21/15, p. 8).Beynin bu bölümü öğrenme ve hafıza ile alakalıdır. Duvarlardaki bu sızdırmalar kan-beyin bariyerinin oluşumunda büyük önem arz eden perisit adı verilen hücrelere zarar vermektedir.Kaydedilen bu gelişmelere ilave olarak araştırmacılar büyük yaşlanmaya dair gizemleri çözmeye devam  ediyor. Yeni keşfedilen bulgular, telomer kısalması gibi önceki çalışmalara eklendi. Fakat yapboz henüz tamamlandı, çünkü göründüğü kadar basit değil. Halen akılda büyük soru işaretleri var; sağlıklı yaşlanmayı hastalıktan nasıl ayıracağımız ya da genetik mi yoksa çevresel faktörler mi olacağına dair.Bir sonraki büyük zorluk, Hetzer’e göre ; hücresel değişimlerin neden yaşlanmayı ve etkenlerini açıklamada tek işaret olduğunu açıklayabilmeliyiz.“Bu detayları anlamak bilim insanlarına yeni antiaging (yaşlanma karşıtı) ilaçlar tasarlamada yardımcı olacaktır,” diyor Bethesda Ulusal Yaşlanma Enstitüsü’nden geriatrist Dr. Felip Sierra . “Nasıl yaşlandığımızı biz kontrol edebilmeliyiz. İnsanları spora veya daha iyi beslenmek için kandırmayı denemek işe yaramıyor, alternatife ihtiyacımız var, “Bir gün doktorlar aynı yüksek kolesterol ilacı gibi yaşlanma karşıtı ilaçlar yazabilecek.Kaynak : https://www.sciencenews.org/article/year-review-not-all-bodies-act-their-ageAtıflar :L. K. Smith et al. β2-microglobulin is a systemic pro-aging factor that impairs cognitive function and neurogenesis. Nature Medicine.Published online July 6, 2015. doi:10.1038/nm.3898D. W. Belsky et al. Quantification of biological aging in young adults. Proceedings of the National Academy of Sciences. Published online July 6, 2015. doi: 10.1073/pnas.1506264112.A. Ori et al. Integrated Transcriptome and Proteome Analyses Reveal Organ-Specific Proteome Deterioration in Old Rats. Cell. Vol. 1, September 23, 2015, p. 224.D. L. Moore et al. A mechanism for the segregation of age in mammalian neural stem cells. Science. Vol. 349, September 18, 2015, p. 1334.A. Montagne et al. Blood-brain barrier breakdown in the aging human hippocampus. Neuron. Vol. 85, January 21, 2015, p. 1. doi: 10.1016/j.neuron.2014.12.032W. Zhang et al. A Werner syndrome stem cell model unveils heterochromatin alterations as a driver of human aging. Science. Published online April 30, 2015. doi:10.1126/science.aaa1356.İleri Okuma :T.H. Saey. Age isn’t just a number. Science News. Vol. 188, August  8, 2015, p. 10.T.H. Saey. Old stem cell barriers fade away. Science News. Vol. 188, October 17, 2015, p. 10.A.  Yeager. Brain’s protective barrier gets leakier with age. Science News. Vol. 187, February 21, 2015, p. 8.R. Ehrenberg. DNA disorganization linked to aging. Science News. Vol. 187, May 30, 2015, p. 13.http://www.gercekbilim.com

http://www.biyologlar.com/neden-her-insan-ayni-hizla-yaslanmamaktadir

Antioksidan Nedir? Antioksidan İçeren Besinler Nelerdir?

Antioksidan Nedir? Antioksidan İçeren Besinler Nelerdir?

Antioksidanların insan vücudundaki hücrelerin yapılarını korumaktadır.Bu özellikleri ile hücrelerin anormalleşmelerine ve kanser oluşturmalarının önüne geçer.Yaşlanmayı erteleyici özellikleri de bulunmaktadır.Antioksidan yönünden beslenmeye önem verenler ise, özellikle hangi besinleri tercih etmelidirler.Tahlil.com olarak,yüksek oranda antioksidan içeren besinlere yönelik bilgilerimizi okuyucularımızla paylaşıyoruz.Doğal ortamlarda yetişmiş taze sebze ve meyvalar antioksidanlar yönünden oldukça zengindir. Bilinen en etkili antioksidanlar A, E, C vitamini, selenyum ve çinkodur.Üzüm çekirdeği de, oldukça güçlü antioksidan madde taşıyıcısı olarak kabul edilmektedir. Hatta üzüm çekirdeği içeren ürünler, özel olarak satılmaktadır.Uzmanlar özellikle siyah üzümün çekirdeğiyle birlikte yenilmesini önermektedirler. Çekirdek çiğnenerek yenilmelidir, yutulması tercih edilmemektedir.Yaz aylarında siyah üzüm bilinen en yararlı, doğal ve erişilebilir antioksidandır.Antioksidan içeren diğer meyvelerin başlıcaları ise, çilek, mürdüm eriği, böğürtlen, yaban mersini ve kuşburnudur. Antioksidan içeren sebzelere gelince; brokoli, lahana, karnabahar, brüksel lahanası, havuç, semiz otu, kereviz, soğan ve sarımsak güçlü antioksidan kaynaklarıdır.Genel bir bilgi olarak, daha koyu, canlı ve daha parlak renkli sebze ve meyveler yüksek oranlarda antioksidan madde içerirler.Domates de, doğal ortamlarda yetiştirildiği sürece mükemmel bir antioksidan kaynağıdır.Domateste en çok bulunan ve diğer kırmızı sebzelere de rengini veren likopen, güçlübir antioksidan olarak bilinmektedir. Domatesin hemen her mevsimde bulunması da önemli bir avantajdır.Kuru yemişlerden, ceviz, badem, fındık, kabak ve ay çekirdeği de antioksidan kaynaklarıdır.İçeceklerde de, antioksidanlar bulunmaktadır.Bitkisel çaylardan; yeşil çay, kekik, biberiye, adaçayı gibi çaylar antioksidan içermektedir.Bunun yanısıa, nane, zencefil, zerdeçal gibi baharatlar da kuvvetli antioksidan kaynaklarıdır.Bu baharatlar kullanılarak yapılan çaylar veya yemekler de antioksidan kaynağı olarak birer alternatif olabilirler. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/antioksidan-nedir-antioksidan-iceren-besinler-nelerdir

Işık Kirliliği

Işık Kirliliği

Bir zamanlar ışıltılı şehirler, dünyanın en güzel şehirleri olarak kabul edilmişti. Ama artık, bu düşünce geçerli değil. Küresel ısınma ve enerji israfıyla mücadele öncelik kazandı. Çünkü ışık kirliliği ve yüklü faturalar ortaya çıktı. Bu kirlilik, ekosisteme ve insan sağlığına ne kadar olumsuz etki bırakacağı, henüz bilinmemektedir. Sürekli ışıklar yandığı için, gece karanlığı yaşanmamaktadır. Gece ,hayvanların , bitkilerin ve insanların biyolojik saati açısından çok önemlidir. Işık kirliliği, biyoçeşitliliği tehdit ediyor. Yapay ışık tüm canlıların düzenini bozuyor. Sineklerin çoğu, yapay ışıktan dolayı ölmüştür.Sineklerin yok olmasıyla, besin zincirinin dengesi bozulmuştur ve ekosistemde bir takım değişiklilere neden olmuştur. Göçmen kuşlar, yıldızlar sayesinde yönlerini bularak göç ederler. Kuşlar için ışık kirliliği yeni bir tehlikedir: Kuşlar sadece insanlar için değil, dünyadaki tüm canlı yaşam için çok gereklidir. Her yıl milyarlarca haşereyi, sineği tüketirler, milyarlarca bitki tohumunu yayarlar. Özellikle küçük sineklerle beslenen göçmen kuşlar gece seyahat ederler. Kimi türler milyonlarca kilometre yol kat ederler. Kısmen takım yıldızlardan yön bulurlarken gökdelenler, deniz fenerleri gibi yüksek yapılardan yayılan ışıklar onlar için çekici olur. Bunun sonucu, kuşlar ya yorulup düşünceye kadar ışık etrafında fır dönerler ya da doğrudan binaya çarparlar. Bu şekilde bir gecede binlerce kuşun öldüğü bilinmektedir. Kimi deniz hayvanlarının yuvalama alışkanlıkları, ışık kirliliği ya da yapay aydınlatma yüzünden tehlikededir. Deniz kaplumbağalarının binlerce yumurtasından çıkan yavrulardan yalnızca birkaçı denize ulaşabilmektedir. Denize ulaşmak için deniz ile kara arasındaki aydınlık farkını kullanan kaplumbağalar yapay ışıklandırmalarla karaya yönelince hayatlarından olmaktadırlar. Avustralya' da yapılan bir araştırmaya göre mercanlar, üzerlerine düşen aşırı ışık yüzünden kendilerine renklerini veren mikroskobik bitkileri reddetmekte, beyazlaşmakta ve strese girmektedirler. Bitkilerin, işlevlerini yerine getirebilmesi ve gelişimini tamamlayabilmesi için geceye ihtiyaçları vardır. Yapay ışığa aşırı maruz kalan bitkilerin filizlenmesi, çiçek açması, meyve vermesi ve yaprakların büyümesinde olumsuz yan etkileri olabilir. Işık kirliliği insanların hormonal dengesini bozar ve sinirli olmasına neden olur. Ayrıca kanser hastalıkların oranındaki artışa, bu kirlilik neden olmuş olabilir. Yapay ışıktan dolayı, epifiz bezi(beyinde bulunan bir bez)yeteri kadar melatonin hormonu(uyku hormonu) salgılayamaz. Epifiz bezi, gece hormon üretir. Melatonin, kanser hastalığını önler, yaşlanmayı geciktirir, tümörlerin büyümesini engeller. Işığın üretim maliyeti yüksektir. Kamaşma, dikine ve aşırı ışık boşa giden enerji demektir. Uluslararası Karanlık Gökyüzü Birliği' nin yaptığı bir araştırmaya göre, bu şekildeki dış aydınlatmalarda ışığın %30 kadarı boşa gitmektedir. Bu yanlış uygulamaların maliyetinin ABD de yılda 2 milyar dolar olduğu hesaplanmıştır. İngiltere de ise yanlış ışıklandırma yılda 53 milyon sterlin tutarında enerji kaybına neden olmaktadır. Türkiye de bu yönde bir araştırma yapılmamış olsa da ilk değerlendirmeler en az %30 enerji kaybı olduğu yönündedir. Işık kirliliğine karşı önlem almak yaklaşık bir elektrik santralı kurmak anlamına gelmektedir. Kaynak: www.verdura.fr www.aydinlatmax.com Çeviri: Dilek ÖĞÜTCÜ Eğitim ve Etkinlikler Sorumlusu/Education and Event Area Representative Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesi ve Botanik Parkı A.Ş. (Faruk Yalçın Zoo) www.farukyalcinzoo.com

http://www.biyologlar.com/isik-kirliligi-1

Yaşlanma ve Genetik İlişkisinde Yeni Keşif

Yaşlanma ve Genetik İlişkisinde Yeni Keşif

University of Georgia’dan bilim insanları, yaşlanma sürecinin enstrümanlarından olan bir hormonun genetik olarak kontrol edildiğini ve yaşlanma ile yaşlanmaya bağlı hastalıkların genetik olarak kontrolünü sağlayan yeni bir mekanizmayı ortaya çıkardı.

http://www.biyologlar.com/yaslanma-ve-genetik-iliskisinde-yeni-kesif

İnsanları dondurup sonra diriltmek mümkün mü?

İnsanları dondurup sonra diriltmek mümkün mü?

İnsanları dondurup yıllar, hatta yüzyıllar sonra uyandırma düşüncesi uzun zamandır gündemde. Peki, bir süre sonra uyanacak bu insanları ne tür sorunlar bekliyor olacak?

http://www.biyologlar.com/insanlari-dondurup-sonra-diriltmek-mumkun-mu

En Uzun Ömürlü Omurgalı: Grönland Köpekbalıkları 400 Yıldan Fazla Yaşayabiliyorlar

En Uzun Ömürlü Omurgalı: Grönland Köpekbalıkları 400 Yıldan Fazla Yaşayabiliyorlar

Bilim insanları, gizemli Grönland köpek balığının yaklaşık 400 yıl yaşayabildiğini keşfetti. Yani bugüne kadar bilinen 211 yıl yaşayabilen en yaşlı omurgalı olan grönland balinasından (kutup balinası) 2 kat daha fazla yaşayabiliyor.

http://www.biyologlar.com/en-uzun-omurlu-omurgali-gronland-kopekbaliklari-400-yildan-fazla-yasayabiliyorlar


Protein dengesizliği düzeltilirse yaşlanma yavaşlatılabilir

Protein dengesizliği düzeltilirse yaşlanma yavaşlatılabilir

Yaşlanma ve geriatri alanındaki çalışmalar gün geçtikçe artıyor. Bilim insanları sürekli yaşlanma mekanizmalarını çözmek ve bu süreci yavaşlatmak için çalışıyor.

http://www.biyologlar.com/protein-dengesizligi-duzeltilirse-yaslanma-yavaslatilabilir

RNA uçbirleştirme yaşlanmada önemli rol oynuyor

RNA uçbirleştirme yaşlanmada önemli rol oynuyor

Yaşlanma milyonlarca yıldır her canlıda var olan çok doğal bir süreç olmasına rağmen bizim için halen daha gizemini koruyor.

http://www.biyologlar.com/rna-ucbirlestirme-yaslanmada-onemli-rol-oynuyor

Yaşlanma Nasıl Oluyor?

Yaşlanma Nasıl Oluyor?

Şu ana kadar kayıtlara geçen en yaşlı insanlar 113 ve 122 yıl yaşadı. Ne kadar uzun yaşayacağımız ve vücudumuzun ne kadar hızlı yaşlanacağı %50 oranında genetik etkenlere, %50 oranında ise beslenme alışkanlığı, egzersiz, hayat tarzı

http://www.biyologlar.com/yaslanma-nasil-oluyor

Beyin hücrelerini öldüren 11 neden

Beyin hücrelerini öldüren 11 neden

Şekerin hafıza bozukluklarına yol açtığını belirten uzmanlar, şekerli gıdaların öğrenme yeteneğini olumsuz etkilediğini söylüyor.

http://www.biyologlar.com/beyin-hucrelerini-olduren-11-neden

Antioksidan Tedavisi ile Yaşlanma Yavaşlatılabilir

Antioksidan Tedavisi ile Yaşlanma Yavaşlatılabilir

Sabahları aynaya baktığınızda saçınızdaki beyazları veya yüzünüzdeki kırışıklıkları görmek can sıkıcı olabilir. Emin olun tüm dünya bu süreci engellemek için çalışıyor ve her gün yeni gelişmeler yaşanıyor.

http://www.biyologlar.com/antioksidan-tedavisi-ile-yaslanma-yavaslatilabilir

Kenevir Lösemi Tedavisinde Kullanılabilir

Kenevir Lösemi Tedavisinde Kullanılabilir

Kenevirin, özellikle cannabinoid gibi sentezlediği aktif kimyasal maddelerin insan sağlığında yararlarını gösteren bir araştırma literatürü var. Image credit: Acxel Fuentes/Photopin

http://www.biyologlar.com/kenevir-losemi-tedavisinde-kullanilabilir

UCLA biyologları <b class=red>yaşlanmayı</b> yavaşlatıyor, meyve sineklerinin ömrünü uzatıyor

UCLA biyologları yaşlanmayı yavaşlatıyor, meyve sineklerinin ömrünü uzatıyor

Orta yaşlı meyve sinekleri üzerine yapılan bir araştırmada araştırmacılar, yaşlanmayı ciddi ölçüde yavaşlatırken hayvanların sağlığını büyük ölçüde geliştirdiler. Credit: Nature Communications/Anil Rana

http://www.biyologlar.com/ucla-biyologlari-yaslanmayi-yavaslatiyor-meyve-sineklerinin-omrunu-uzatiyor

Genç kalpten alınarak enjekte edilen kök hücreler yaşlı kalbi gençleştirdi

Genç kalpten alınarak enjekte edilen kök hücreler yaşlı kalbi gençleştirdi

Cedars-Sinai Kalp Enstitüsü tarafından yapılan yeni bir araştırma, genç farelerden alınan kök hücrelerin yaşlı farelerin kalplerine enjekte edildiğinde gençlik enerjisi sağladığını ortaya çıkardı.

http://www.biyologlar.com/genc-kalpten-alinarak-enjekte-edilen-kok-hucreler-yasli-kalbi-genclestirdi

Kakao Neden Sağlığımız İçin Önemlidir?

Kakao Neden Sağlığımız İçin Önemlidir?

Bazı bakteriler bizim kadar çikolatayı seviyorlar ve tadını çıkarıyorlar. Kakaodaki molekülleri, besin kaynağı olarak kullanıyorlar ve sağlığımız için faydası sağlıyorlar.

http://www.biyologlar.com/kakao-neden-sagligimiz-icin-onemlidir

<b class=red>Yaşlanmayı</b> Yavaşlatacak Formül Bulundu: Meyve Sinekleri!

Yaşlanmayı Yavaşlatacak Formül Bulundu: Meyve Sinekleri!

ABD’deki California Üniversitesi’nde insan hayatının en büyük problemlerinden biri çözüme kavuştu.

http://www.biyologlar.com/yaslanmayi-yavaslatacak-formul-bulundu-meyve-sinekleri

CRISPR / Cas9

CRISPR / Cas9

CRISPR/Cas9 rehber RNA ile özgül bir genomik bölgeye hedeflenen Cas9 nükleaz enziminin kullanıldığı bir genom düzenleme sistemidir.

http://www.biyologlar.com/crispr-cas9


Telomer <b class=red>Yaşlanmayı</b> Nasıl Geciktirir?

Telomer Yaşlanmayı Nasıl Geciktirir?

Son yıllarda yaşlanma ve yaşlılığa bağlı hastalıklar ile ilgili araştırmalara yapılan yatırım ciddi bir artış gösterdi ve herkes gençlik formülünü gizliden gizliye beklemekte.

http://www.biyologlar.com/telomer-yaslanmayi-nasil-geciktirir

Avrupa Evrimsel Biyoloji Derneği ve Modern Evrim Çalışmaları

Avrupa Evrimsel Biyoloji Derneği ve Modern Evrim Çalışmaları

Avrupa Evrimsel Biyoloji Derneği (European Society of Evolutionary Biology – ESEB), İsviçre Basel’de 1987 yılında, 450 evrimsel biyoloğun katılımıyla kurulan, alanın en büyük derneklerinden biridir.

http://www.biyologlar.com/avrupa-evrimsel-biyoloji-dernegi-ve-modern-evrim-calismalari

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0