Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 7 kayıt bulundu.

İKİLİME BAĞLI DAVRANIŞLAR

TÜRLERİN ÖNEMİ Hayvanlar aleminde en göze çarpıcı olayın hayvanların yer değiştirmesi olup, iki yönden tartışma konusu olabilir. Birinci şık, uygun klimatik koşulların kaybolmasıyla faunanın daha uygun yerlere göç etmesi. İkinci şık ise, iklime bağlı olarak besin kaynaklarının düzensiz olması ve bunu sonucunda göç olayının zorunluluğu. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.266) İlk olarak klimatik koşulların değişmesi türlerin ancak belirli klimatık koşullarda yaşayabileceğini gösterir ve özellikle soğuk kuşakta yaşayan kuşlarla bazı memeli hayvanlar mevsimlere bağlı olarak yer değiştirirler. Şiddetli kış koşullarının başlaması ile kuş sürüleri sıcak bölgelere doğru hareket ederler. Örneğin yaz mevsimini Doğu Kanada”da geçiren “arktik deniz kırlangıcı” güz sonunda batı avrupa yönünde Atlantik okyanusunu geçer ve kıyıyı izleyerek Afrikaya ulaşır. Yeniden Atlantik okyanusunu doğu-batı yönünde aşarak Brezilyaya varır ve güney Amerika kıyıları boyunca yoluna devam eder. Bu kuşun her yıl katettiği mesafe 40bin km.yi geçer. Türkiye’de çok iyi tanınan “leylek ve çaylak” lar her yıl Tropikal Afrika ile Orta Avrupa arasında gidip gelirler. Amerikan bizonları, geyik türleri, karibolar ile bunları izleyen kurtlarda her yaz sonu tundra sahasından güney bölgelere inerler, yaz başında ise yeniden eski yerlerine dönerler. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.266) Faunanın büyük çoğunluğu yer değiştirme yerine, daha çok aynı ortamda kalmak için bir çaba gösterdiği görülür. Bu çabayı gösteren hayvanlar toprağı kazarlar. Bu ilk bakışta yuva kurmak arzusunu açık bir belirtisi olarak yorumlanabilir. Ancak toprağı kazma şeklinde meydana getirilen dehlizler, tüneller, çukurlar vb. canlıların sadece iklim faktörlerini sert etkisinden korunmak için değil, aynı zamanda dinlenme, saklanma, üreme ve yokluk günleri için besin maddelerini depo etme gibi fonksiyonlarını da bir araya getirildiği için diğer çaba ve davranışlardan ayrı bir üstünlük olarak kabul edilebilir. Hayvanların toprağı kazması aşırı ısı koşulları şiddetli rüzgarlar, reliefin açıklığı gibi faktörlerdir. Toprak içinde yaşayan ve devamlı toprağı kazan cinslerin başında solucanlar, kırk ayaklar ve çıyanlar yer alır. Karıncalar yağmur ormanları bölgesinde yuvalarını ağaçların üzerlerine yaparlarken, iklimin daha şiddetli haller gösterdiği tropikal step ve çöller ile, ılıman kuşakta ise özellikle toprak içinde yaparlar. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.268) Ormandan yoksun bölgelerde sürüngenlerden birçoğu toprak kazma yeteneğine sahiptirler. Kaplumbağalar ve çeşitli kertenkele türleri en sert toprakları bile kazabilmektedirler. Kemiriciler en iyi toprak kazan takım olarak bilinirler. Bunlara ek olarak kuşların bir kısmının da yuvalarını toprak içinde yapmaları, bunlarında toprak kazma yeteneğinin olduğunu gösterir. Başta karıncalar ve termitler olmak üzere birçok hayvanın bu yerlere besin depo etmeleri toprak kazma adetini tek yönlü olmadığını gösterir. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.269) Kış uykusu daha çok yaz ve kış olaylarının şiddetlendiği Ilıman ve Soğuk kuşaklarda ceryav eder. Kışın solucanlar toprağın daha derinlerine inip orada hareketsiz olarak kışı geçirirler. Salyangozlar ise kendilerini bir tür örtü tabakasının altında veya dehlizlerde; kurbağa türleri, kuru toprağın altına saklanarak kışı geçirir. Yarasalar, dağ sıçanları ve bazı fare türleride kış uykusuna çekilirler. Bunların çoğunluğu kritik dönemi besin almadan fakat bünyelerindeki yağları harcamak suretiyle geçirirler. Bazı et yiyiciler yalancı kış uykusuna yatarlar. Ayılar ve kuzey Amerika sansarı buna örnektir. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.270) Yaz uykusu ise yaz aylarının çok şiddetli geçtiği bölgelerde olur. Uykuları birkaç yıl bile sürebilir. kurbağalar, salyangozlar, timsahlar, yılanlar yaz uykusuna yatarlar. Memelilerden ise; aardvaklar, Madagaskar adasındaki bazı böcek yiyiciler, lemurlar yaz uykusuna yatar. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojininİlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.271) Vücut ısılarının aşağı yukarı hiç değişmeyen sıcakkanlı hayvanların pek çoğu kışı fal olarak geçirirler. Köstebek, fare, tavşan, tilki v.b.. bu karakterde olan hayvanlardır. Kışın inlerinden çıkıp yiyecek ararlar.bazı sıcak kanlı memeliler kışı herhangi bir barınağa ihtiyaç duymadan geçirebilirler. Geyik, kurt, vaşak, yabani domuz ile arktik tavşanı yer alır. Şiddetli kış koşullarını kısmen hafifletebilmek için kapalı sahalara doğru çekikleri görülür. Vücutlarını saran kalın yağ tabakası, kış koşullarının etkisini azaltır. Ayrıca bu yağlı derinin üzerinde kılarda vardır. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.272) Kuzey bölgelerdeki bazı hayvanlar kışı aynı sahada geçirirler. Sincap,mink, ermin, rakkon, sukunk ve çirçinella bu guruba örnektir. Hayvanların rengi iklim bölgelerine göre değişişklikgösterir. Tropikal bölgelerin kuşları, çok parlak ve frapan renktedir. Çöl bölgelerinde yaşayan hayvanların rengi ise mattır. Bundan sonra çölün donuk sarı kırmızımtırak renkleri birçok hayvanda yer almıştır. Yılanlarla kertenkelelerin büyük bir kısmı bir çok kuş türü ve bazı memeliler özellikle bu iki renge sahip bulunurlar. Kutup bölgelerinde yaşayan hayvanların kürklerinin çoğunlukla beyaz renkte olması kar rengine benzeyerek görünmekten kaçmak veya avını kendini belli etmeden yaklaşmak için faydalıdır. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.273) Üreme süreci ısı ve nem ikilisinin bütün yıl yüksekliğini devam ettirdiği bölgelerde bitkilerde olduğu gibi hayvanların yaşantısında da bir devamlılık hali mevcuttur. Ilıman kuşak ile soğuk kuşşakta döl alma sayısı çok azalır. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.274) Hayvanların yaşam koşulları, yaşam ortamları, üreme yetenekleri ve metabolizma faaliyetlerinin tüm iklim faktörlerinin uzak veya yakın etkisi altında olduğu kanısına varılır. Böylece faunanın da aynen bitkiler gibi klimatik faktörlerin kontrolü altında bulunduğu anlaşılmış olur. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.274) BESİN Nemli tropikal bölgelerde belirli ve şiddetli mevsim farklarının olmaması, yüksek ısı, bol yağışlar ve daimi nemlilik; bitkisel yaşamı optimum koşullara yaklaştırmıştır. Hatta besin bolluğu, Tropikal bölgelere fauna bakımından dünyanın en yoğun kuşağı haline getirmiştir. Besin bolluğunun geçerli olduğu sahalarda hayvanların uzak mesafeler içinde yer değiştirdikleri pek görülmez. Örneğin, yağmur ormanlarının kuşlarının uçuculuk yeteneklerini yitirmiş olmaları çok dikkat çekici bir olaydır. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.264) Et yiyici hayvanlar ile et/bitki yiyici hayvan türleri ise geçimlerini kendilerinden küçük yaratıkları avlamak şeklinde sürdürürler. Besin kaynaklarını bol olduğu Tropikal Bölgelerdeki hayvan türlerinin Ilıman ve Soğuk Kuşaklarda yaşayan hemcinslerine nazaran daha büyük ve daha ağır olması halidir. Tropikal bölgelerdeki salyangozlar, kurbağalar, timsahlar, kaplumbağalar, yılanlar bunlara örnek olarak verilebilirler. Tropikal bölgelerde, her cinsin tür sayısında önemli bir çoğalış göze çarpar(Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.265) POPULASYON DENETİMİ Avcı ve avlanan türler arasındaki denge; Avcı ve avlanan türler arasında bir denge vardır. Avını tamamen tüketen bir avcı yok olmaya mahkumdur. ABD’de Royal Milli Parkını ele alalım. “Elk” adı verilen kuşların sayısı 1200 civarındaydı. Bu kuşu yiyen kurt miktarı 20-25 arasındaydı. Kuşlar için populasyon çoktu. Kuşlar fazla besin bulamadığından, doyuma erişen populasyondafazla doğum olmuyor. Hava şartları kötüleşip kar yağışı başladı. Kuşlar kara saplanıp kurtlara yem oldular. Kuşların sayısı 600 inip kurtların sayısı 50’ye çıktı. Bu durumda besin fazlası olan kuşlarda doğum oranı arttı. (Fikret Berkez, 1986, Ekoloji ve Çevre Bilimi, Remzi Kitapevi, s.224) TÜRLER ARASI KAYNAK PAYLAŞIMI Çam ormanlarının yararlı kuşlarından “dendroica”lar çam kurtlarını yiyerek ormanın sağlığını korur. Beş tür dendroica vardır. Bunlar çamın değişik bölgelerindeki kurtları yerler. D.castaneo yalnız ağaç tepelerinden, D.corrotana ise ağaçların altındaki kurtları yer. (Fikret Berkez, 1986, Ekoloji ve Çevre Bilimi, Remzi Kitapevi, s.222) KITASAL BÖLGELER Kara faunası için 3 büyük kıtasal bölgeye ayırmak mümkündür. 1. Kuzey-Orta-Güney Amerika’nın meydana getirdiği kıtasal bölge 2. Avustralya-Okyanusya’nın meydana getirdiği kıtasal bölge 3. Afrika-Asya-Avrupa’nın meydana getirdiği kıtasal bölge Her kıta bloğu, ister kendi potası içinde, ister hariçten gelen göçlerle nüfuslanmış olsun, her kıtanın kendine özgü bir faunası olduğu kadar, kıtaları karakterize eden türlere de sahip bulunmaktadır. Avustralya’da: tek delikli memeliler ve keseli hayvanlar ile; Kuzey Amerika: bizon ve kariboları ile; Güney Amerika: puma, tabir, jaguarı ile; Afrika:zebra, antilop, fil, zürafa, aslan, gergedanı ile; Asya; at, kaplan, deve,eşek,koyun ve keçi ile...her biri kendine özgü faunal tertiplerle birbirinden bu yönde ayrılırlar. Bu özellikle her bir kıtayı bağımsız kıtasal bölge kavramı içine sokmuş olur. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.297) Afrika’nın karakteristik bir türü olan zürafanın Güney Afrika’daki türü Oranj ile Zambezi nehirlerinin arasında kalan sahada yaşar ve oranj nehrinin güneyini geçemezken; siyah gergedan ile zembrayaşam sahalarını daha genişleterek Kap’a kadar uzanan saha içinde bulunurlar. Zebra ve antiloplar ise, zürafalarla beraber Merkezi Afrika’nın savan ve stepler sahası üzerinde toplanırlar. Kaplan, Asyada Himaliyaormanlarında yaşadığı gibi, Güney çine kadar uzanan dağlık orman bölgelerinde yaşar. Örnekler çoğaltıldığı sürece her bir türün kendine özgü bir yaşam sahası bulunduğu, türlerin bu çemberi kırarak bunun dışına çıkmak arzusunda bulunmadıkları belirmiş olur. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.298) Denizler bu kıtalara ait hayvanların kıtasal-bölge sınırlarının dışına çıkmalarını kısıtlar. Her ne kadar kara hayvanları içerisinde en yüzücü sınıfı sürüngenler ve kurbağagiller meydana getirmektelersedebunların yüzücülükleri kıtalar arası mesafeleri aşacak kadar fazla değildir. Memeli hayvanların bir kısmı ise dar anlamda bu yeteneğe sahiptirler. Kuşlar için, denizi bir engel olarak tanımlamak mümkün olamaz. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.299) FAUNA BÖLGELERİNE ÖRNEKLER Karınca yiyen uno, tatu ile bazı kurbağalar, kara kurbağaları ve çok çeşitli kuşlarla baımemeli hayvanlar karıncalara bağlı olarak bu bölgede yaşarlar. Yılan ve kertenkele gibi türler özellikle iri kuşlar için yeni besin kaynağı olduklarından bu türleri yiyen kuşların (leylek , çaylak, kartalv.b.) bu bölgeye yerleşmiş oldukları görülür. Ufak memeli hayvanların büyük et yiyici memelilere av olması, et yiyici büyük hayvanları (kurt, vaşak, çakal, v.b. bu sahaya çeker. Böylece ot yiyen hayvanlar birlikte kurdukları ilişki oranında et yiyicilerde ot yiyicilerle aynı ilişkiyi korumuş olurlar. Görüldüğü gibi faunnanın birbirinin sırtından geçinmesi yani yaşamlarını karşılıklı varlık mücadelesi şeklinde devam ettirmekte olmaları faunaya, bitkilerde pek görülmeyen bazı özellikler kazandırmıştır. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.308) Türler arası yaşam mücadelesi büyük, küçük, kuvvetli, zayıf tanımadan kıyasıya devem eder. Burada esas su ile besin maddeleri sağlama meselesi üzerinde toplanır. Besin kaynaklarının bol ve su kaynaklarının bütün hayvanların ihtiyaçlarının karşılayacak kadar çok olduğu yerlerde benzer grupların birbirleriyle olan çatışması en alt düzeye iner. Besin kaynaklarının azalmaya ve su kaynaklarının kurumaya başladığı dönemlerde ot yiyici hayvanlar bir araya gelerek sürüler halinde yaşamaya başlarlar. Sosyal bir dayanışma meydana gelir. Özellikle bizon, antilop ve zebralar sürüler halinde su ve besin kaynaklarını aramak için yer değiştirmeleri , etkilerini et yiyici, fauna üzerinde gösterdiğinden; onlar da sürüler teşkil ederler. Özellikle çakallar, sırtlanlar ve aslanlar sürüler halinde ot yiyici hayvanları izler ve kendilerine has avcılık metotlarıyla avlarlar. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.314) Et yiyicilerle ot yiyiciler arasındaki varlık mücadelesi bu hayvanlara bir takım yetenekler kazandırmıştır. At, zebra, zürafa gibi ot yiyiciler su ve besin kaynaklarına çabuk ulaşmak ve düşmanlarından kurtulmak için hızlı koşucu olmuşlardır. Ancak bu yetenek avını yakalamak isteyen et yiyicilere de geçmiştir. Bu hayvanlarda sezme hassası görme hassasından daha da gelişmiştir. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.315) Aynı mücadele daha ufak hayvanlarda da mevcuttur. Karıncalar kütle halinde daha büyük hayvanlara hücum ederek onları yok etmesi çok karakteristik bir özelliktir. Akrep, örümcek, kırkayak ve yılanların kuvvetli zehirleri sayesinde düşmanlarına yem olmamak kadar, bu yolla besin sağlamaları da başka bir örnektir. Ayrıca her türün kendisini düşmanlarından saklanmak gibi bir çabaya girişirler. Kaplumbağa, kirpi gibi hayvanlar düşmanlarını gördükleri anda kapanırlar, bazıları ise renk değiştirerek korunurlar. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.316) YABANIL YAŞAMIN DENETİMİ Çeşitli yaban hayvanlar, ekolojik sükseksiyonların değişik basamaklarına uyum gösterdiğinden korunmaları ve iyi kollanması gerekir. Amerika’nın iç kesimlerinde meydana gelen çiftlik artışı sonucu doğal orman ve çayırlıklar bozuldu. Bu habitata uyum sağlayan çayır tavukları ve kekliklerin sayısı azaldı. Avrupa’da ise çiftlik alanlarında yaşamaya alışık halkalı sülün ve macar kekliklerin getirilmesiyle denge sağlandı. (Claude A. VİLLE çev:M. Nihat Şişli, 1979, Genel Biyoloji, MEB, İstanbul,s.818) Av hayvanlarını korumak için şu maddeler uygulanabilir 1. Avlanmayı sınırlayıcı yasalar 2. Yapay av hayvanı üretimi 3. Habitatı geliştirme Koruyucu yasalar bir populasyonun aşırı büyüyüp, küçülmesinde kullanılabilir. Bir populasyonküçüldükçe avlanma azaltılmalı büyüdükçe arttırılmalıdır. (Claude A. VİLLE çev:M. Nihat Şişli, 1979, Genel Biyoloji, MEB, İstanbul,s.818) Bir alan yapay yoldan av hayvanı yetiştirmek, yeni bir bölgeye ya da daha önce avlanarak yok edilenlerin yerine konularak yapılır. Örneğin kunduzlar Pensilvanya’da yok edilmiş yerlerine yeni kunduzlar getirilmiştir. Bugün su içinde setler yapan 15-20 bin kunduz olduğu sanılmaktadır. Bir bölgeye yeni bir tür aşılama işi özenle yapılmalıdır. Aksi halde tür zararlı olacak şekilde çoğalabilir. Avustralya’da tavşanlar ve ABD’de serçelerde görüldüğü gibi(Claude A. VİLLE çev:M. Nihat Şişli, 1979, Genel Biyoloji, MEB, İstanbul,s.818) Bir göldeki balıklardan yararlanma; olta balıkçılığı ya da suyu boşaltarak besinleri toplamak olabilir. Olta balıkçılığının populasyona çok büyük bir zararı yoktur. Bir gölde avlanma yapılacaksa, balıkların çoğalması için uygun koşullarda sağlanmalıdır. Örneğin sudak avlamak istiyoruz. Şayet göle gümüş balığı aşılarsak üç yıl içinde sudak üretimi 7-10 kat artmaktadır (Claude A. VİLLE çev:M. Nihat Şişli, 1979, Genel Biyoloji, MEB, İstanbul,s.818) DOĞUŞTAN GELEN DAVRANIŞLAR Periyodik davranışlar: Özellikle ılıman bölgedeki canlılar tipik tarzda, mevsime bağlı ritmik davranışlarda bulunurlar. Mesela balık kuş ve memelilerden çoğu ilkbaharda, geyik ve koyunlar sonbaharda olmak üzere yılda bir defa üreme faaliyeti gösterirler. . (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.17) Yırtıcı (Predatör) Davranış: Etçil hayvanlar geçimlerini kendilerinden küçük yaratıkları avlayarak devam ettirirler. Mesela etoburlar arasında seri hareketlerle avını izleyenler, avını pusuda bekleyenler, avını savaşarak yakalayan formlar vardır. . (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.17) Antipredatör Davranış: Av, düşmanlarından kurtulmaya yönelik hünerler sergiler. Bu bazen kaçış, bazen gizlenme, bazen donup-kalma, bazen de direnme ve düşmana tehtid şeklinde olur. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.18) Yönelme ve Göç: Hayvanların çoğu, duyu organlarından yararlanarak, kendilerini yaşadıkları bölgede belirli bir yere göre yöneltirler(İdrisUğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.19) Habitat Seçimi: Bir hayvanın kendisine uygun gelen bir yaşama ortamını arayıp bulması farklı habitat tipleriyle karşı karşıya kaldığında bunlardan birini tercih etmesine habitat seçimi denir. Bu hayvanın hayatta kalması ve çoğalmada başarılı olmasını sağlayacak bir yönde bir seçim olup doğuştan gelir. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.21) Kur Yapma ve Çiftleşme: Nesillerin devamı için hayvanlarda karşı cinsiyetlerin bir araya gelmesi ve çiftleşmeleri gerekmektedir. Bu arada, karşı tarafın dikkatini çekmek ve birleşmeye razı etmek için çiftleşme öncesi kur yapma denilen davranışlar sergilerler. Sergilenen bu davranışlar: Bana bak, beni görüyor musun, bak ne kadar alımlıyım, ne kadar güçlüyüm, ben buradayım anlamına gelir. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.21) Vakitli Üreme: Hayvanlarda üreme, yavruların yeterli gıda bulabilecekleri bir dönemde dünyaya gelmelerini sağlayacak şekilde düzenlenmiştir. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.22) Yavru Bakımı: Yavrularıyla ilgilenme ve yavru bakımı davranışları gerçek anlamda sadece kuşlarda ve memelilerde görülür. Birçok kuş türünde yavru kuşlar, anneleri yaklaştığında ona doğru başını uzatarak ve ağızlarını açarak tepki gösterirler. Anakuş da buna yavrunun ağzına yiyecek koyarak cevap verir. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.23) ÖĞRENİLEN DAVRANIŞLAR Hayvanlarda doğuştan gelen davranışların yanında sonradan öğrenme yoluyla kazanılan davranışlarda vardır. Uygun besin cinslerini tanıma ve sosyal ilişkiler, kısmen sonradan öğrenilen davranışlardır. Hayvanın tabi düşmanını tanıması ve bunlardan kaçış yollarını öğrenmesi zamanla olur. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.24) BİYOLOJİK İLİŞKİLER Tür İçi İlişkiler Erkek-dişi ilişkileri: Aynı türden olan erkek dişi bireyler sadece çiftleşmek veya yavru vermek ve korumak amacıyla daima ilişki içindedir. Koloniler:Bazı türlerde bireylerin çoğu bir araya gelerek koloniler oluşturmakta ve aralarında iş bölümü yapmaktadırlar. Koloniler aseksüel üremeler sonucunda oluşan ve birbirlerinden ayrılmayan bireyler topluluğudur. Gruplar:Aynı türe ait bireyler bazen belli bir amaç için bir araya gelerek grupları oluştururlar. Kümeleşme: Bir ortamda aşırı derecede yerleşen hayvanları ifade eder. Sosyal Yaşantı:Hayvanlar kendilerine özgü bir yapıya ve çok karmaşık olan bir iş bölümüne sahiptir. (Ahmet Kocataş, 1999, Ekoloji Çevre Biyolojisi, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir, s.169-175) Türler Arası Etkileşimler: İki tür arasında etkileşim, türler için yararlı, zararlı yada etkisiz oluşuna göre sınıflandırılmıştır. Etkileşim Tipi A Türü B Türü Zorunluluk Rekabet - - + Predasyon + - + Parazitizm + - + Kommensalizm + 0 - Amensalizm 0 - - Mutailizm + + + Protooperasyon + + - nötralizm 0 0 - + : Populasyon gelişimini arttırır/ zorunluluk var. - : Populasyon gelişimini azaltır/ zorunluluk yok. 0 : Populasyon etkilenmez (Yüksel Keleş, 2001, Canlılar Bilimi, Mersin Üniversitesi Yayınları, Mersin, s. 172) Karınca ve Misafirleri Arasındaki İletişim Karıncalar birçok eklembacaklı türünü evlerinde barındırır ve besler. Karıncalar konuklarını şaşırtıcı bir dostlukla karşılar; işgalci türü yuvalarını kabul etmekle kalmaz, besler, bakar ve büyütürler. Bunlar arasında; kene, örümcek, kollembolanlar, sinek, arı ve birçok böceği yuvalarına alırlar. Bunun nedenini bu böceklerin salgıladıkları kimyasal sıvı olduğu düşünülmektedir. (James L. Gould çev.Feryal halatçı,1999, Olağan Dışı Yaşamlar, Kozan Of Set, Ankara, s.169) ÇEŞİTLİLİĞİN ÖNEMİ İnsanların aklına birçok soru gelebilir: Ekosistemde, fertlerin sayısı az olan neden bu kadar çok tür vardır? Tek tük rastlanan bu türlerin ne faydası vardır? Çevreye en iyi uyum sağlayan birkaç tanesi hariç hepsini yok etsek de insana en faydalı olan birkaç tanesini bıraksak ne olur? Bu gün genel olarak kabul edilen, fakat fazla bir ilmi delile dayanmayan bir husus, türlerin çeşitliliği sayesinde, toplumun hayatta kalma gücünün artmakta olmasıdır. Ne kadar çok tür bulunursa değişen şartlara adapte olabilme gücü de o kadar fazla olmaktadır. Yani gen havuzu ne kadar büyükse, adaptasyon potansiyeli de o kadar büyük olacaktır.

http://www.biyologlar.com/ikilime-bagli-davranislar

EVRİM KURAMI ve TEORİLERİ 1

Evrim kuramının özü maymun sorunu mudur? Darwin,maymundan geldiğimizi mi söyledi? Maymundan geliyor olmakla kurttan geliyor olmak neyi fark ettirir? Darwin,Evrim kuramını hangi araştırmalar sonucu ortaya koydu? Doğal seçilim nedir? Yaşamın ortaya çıkışında rastlantının rolü var mıdır? Bugün yaşamın nasıl oluştuğu konusunda sağlam bir kurama sahip miyiz? Yaratılış kuramları ile Evrim kuramının farkı nedir?Erzurumlu İbrahim Hakkı,Darvin’den yüz yıl önce maymundan geldiğimizi nasıl söyledi? İslam toplumlarındaki bilimin parlak yüzyılları olan 8. ve 12. yy'larda evrim kuramının pırıltılarını savunan İslam bilgeleri var mıdır? Evrim kuramını reddetmek,bizlere Türkiye'mize neler kaybettirir? Zümrütten Akisler : Charles Darvin’den bilimsel düşünme dersleri... A. M. C. Şen gör 27 Aralık 1831'de Majestelerinin Gemisi Beagle, dünyanın etrafını dolaşmak üzere İngiltere'nin Plymouth limanından demir aldığı zaman yolcuları arasında bulunan "geminin doğa bilimcisi" Charles Darwin henüz 22 yaşında, teşebbüs ettiği tıp ve ilâhiyat eğitimlerinin her ikisinde de pek bir varlık gösterememiş, yaşamında tutacağı yol pek de belli olmayan gencecik bir adamdı. Gitmesine baştan razı olmayan babasına gemide harçlığından fazlasını harcayabilirse iki misli akıllı sayılacağını söylediğinde, yetenekli ve deneyimli taşra doktoru Robert Darwin oğluna gülümseyerek "ama herkes bana senin çok akıllı olduğunu söylüyor!" cevabını vermişti. "Herkes" haklı çıktı. Bu gencecik adam, 1837'de İngiltere'ye geri geldiğinde birinci sınıf bir doğa bilimci olup çıkmıştı. Evrim kuramı onun bilimin kalıcı hazinelerine kattığı tek mücevher değildir. Pasifik Okyanusunda yol alırken karşılaşılan sayısız atoller (dairemsi mercan adaları) genç adamın dikkatini çekmişti. Bu garip yapılar nasıl oluşuyordu? Mercanların küçük hayvancıklar oldukları, yaşayabilmek için mutlaka güneş ışığına ihtiyaçları olduğu, bu nedenle de yaklaşık 200 metrenin altında yaşayamayacakları biliniyordu. Atollerin dairesel şekilleri, bunların deniz altı yanardağlarının kraterlerinin kenarlarında büyümüş mercan kolonileri olduğu fikrini doğurmuştu. Geminin küpeştesinden yanindan geçtikleri atollerin ve içlerindeki turkuvaz la günlerin doyulmaz güzelliklerinin büyüsü içinde Darwin, bu teoriyi düşünüyordu: Her bir atol, bir krater! Iyi de niçin tüm kraterler "tesadüfen hep deniz seviyesinden yalnizca iki yüz metre derinlikteki alan içinde bulunsunlar?" Haydi diyelim ki deniz dibinin engebelerinden ötürü bu böyle olsun. Peki, ya set resifleri denilen ortada bir kara parçasini çevreleyen atol benzeri mercanlar? Ya saçak resifleri adi verilen ortadaki bir karaya dogrudan bagli gelişenler? Hele set resiflerinin açiklanmasi için herkesin kabul ettigi kurama göre ortadaki karanin etrafinda bir de krater bulunmasi geregi? Ya Avustralya'nin tüm kuzeydogu sahili boyunca uzanan o binlerce kilometrelik dev set resifi? Onun da mi krateri var? Bazilari mercanlarin sualti dag zirvelerinde oluştugunu savunuyor bu tür dümdüz mercan setlerini veya atol siralarini görünce: O dag siralarinin tepeleri hep ayni seviyede miydi? Nerede böyle bir dag silsilesi görülmüş ki? Kafasında bu sorular uçuşan genç, diyor ki, atollerin hepsinin deniz seviyesinde bulundukları açık, daha yukarı tırmanmıyorlar. Bazı yerlerde yükselmiş resifler var: Onlardaki mercanlar ölmüş. Bugünkü dairesel mercan adalarında deniz dış kısımda hızla derinleşiyor, atol lagünleri ise hep sığ. Diyelim ki bunlar tepe yükseklikleri çeşitli olabilen bir dağ silsilesinin yavaş yavaş deniz dibine çökmesiyle oluşmuş olsunlar. O zaman ne olacak? Denizin içine dalan tepenin çevresine önce saçak resifleri oluşacak; tepenin çökmesi devam ettikçe bunlar sırayla önce set sonra da tepe tamamen sular altında kalınca atol resiflerine dönüşecekler. Çökme ne kadar devam ederse etsin, resif yalnız 200 metre derinlikte yaşayabildiğine göre her mercan nesli bu derinliğin altına çöken ve ölenlerin kalıntıları üzerinde yaşamağa ve kireçtaşından iskeletlerini yapmağa devam edeceklerdir. Bu yeni teoriyi geliştiren genç, hemen önüne haritalari aliyor. Bir de bakiyor ki atollerin oldugu yani kendi kuramina göre çökme olan yerlerde faal volkanlar yok denecek kadar az, halbuki daha önce gördügü, Güney Amerika Andlari gibi yükselen yerlerde yanardagdan geçilmiyor. Hemen bir yükselen ve alçalan alanlar haritasi hazirliyor ve yanardaglarin dagilimiyla birlikte bunlarin yer kabugunun dinamizmine işaret ettigini vurguluyor. Darvin’in mercan adalarinin köken ve gelişimleri hakkindaki kurami 1960'li yillarda gelişen levha tektonigi kuramiyla yepyeni ve büyük bir destek daha kazandi. Birkaç gözlem ve bunlarin çok siki bir mantiksal analizinden türeyen bu kuram Darvin’e "bütün imkânsiz şiklari temizlersen, geriye kalan ne derece olanaksiz gibi görünse de dogrudur" diye ifade edilebilecek olan "dişlama kurali"ni ilham etmişti. Ama yillar sonra kendisinin deniz taraçalari diye yorumladigi Glen Roy 'un "paralel yollari" denen taraçalarinin aslinda buzul gölleri tarafindan oluşturuldugunu Agassiz kanitlayinca, Darwin bilimde "dişlama ilkesine" de güvenmenin dogru olmadigini anladi ve bunu açik kalplilikle itiraf etti: "Insan dogada hiç kimsenin o ana kadar görmedigi süreçlerin olabilecegini asla unutmamali." İşte biyolojik evrim kuramı, böyle deneyimli bir düşünce ustasının, gelmiş geçmiş en büyük doğa bilimcilerden biri olmakla kalmayıp, aynı zamanda büyük de bir bilim felsefecisi olan bir kişinin ürünüdür. Darvin’in düşünce berraklığını ben geçmişte düşüncesini yakından tanıdığımı sandığım yalnız iki insanda bulabildim: Al bert Einstein ve Mustafa Kemâl. (Cumhuriyet Bilim Teknik, 9 Aralık 2000) İnsanlar ve Hayvanlar: Konuşma ve Düşünce “ Platon, diyaloglarından birinde, Protagoras' ın ağzına, insanın kökeni üzerine bir masal verir: İnsanlar, canlı yaratıklar, tanrılarca ateşten ve topraktan yapılmışlardı. Yaratıldıktan sonra, Prometheus ve erkek kardeşi Epimetheus, her tür, kendini savunacak araca sahip olabilsin diye, tırnak, kanat ya da yer altında barınaklar vererek kendi yeteneklerini bağışladı onlara. Soğuğa karşı korunmak için hayvan kürklerine, derilerine sardı onları; bazılarına, diğerlerinin doğal avı olma yazgısını verdi, ama aynı zamanda onları son derece doğurgan yaparak yaşamı sürdürmelerini sağladı. Bütün bunlar, kardeşinin yönetimi altında Epimetheus tarafından yapıldı, ama görevinin sonunda farkına vardı ki, eldeki bütün yetenekleri istemeyerek (hayvanlara) bağışlamış, insanlara hiçbir şey kalmamıştı. Prometheus da insanı yok olup gitmekten korumak için ateşi verdi ona… Bu örnekte,insan ateşi Prometheus’tan ya da başka bir tanrıdan hediye olarak almamıştır kendi us gücüyle kendi içi bulmuştur onu. Yunanlıların kendi de biliyordu bunu çünkü Prometheus figürünü insan zekasının bir simgesi olarak yorumluyorlardı. Ayrıca zekanın bir başka yetenekten,aynı zamanda özellikle insanın konuşma yeteneğinden ayrılmaz olduğunu da biliyorlardı. İnsan,logosa sahip olmakla hayvanlardan ayrılır;ustur bu, anlayıştır ve konuşmadır. Onu yaratıkların efendisi,doğanın sahibi,kartaldan daha hızlı,aslandan daha güçlü yapan da budur. Nasıl elde etti bunu? Mitin verdiği yanıta göre,öteki hayvanların sahip olduğu saldırı ya da savunmaya yarayan bedensel gelişmelerde yetersiz olduğu için elde etti onu. Bunlar olmayınca,yok olup gitme tehlikesiyle yüz yüze geldi ve böylece,görüldüğü gibi onları geliştirmeye zorlandı. Bu mitin özü bilimsel bir hakikat tır. Genel olarak hayvansal yaşamin çeşitli biçimleri dogal ayiklanmayla çok uzun bir süre içinde evrimleşmiştir; bu yolla, kendilerini az ya da çok başariyla farkli ortamlara ve birbiri ardindan gelen ortam degişikliklerine uydurarak farklilaşmişlardir. Iklim koşullari yeryüzünün farkli yerlerinde farkli olmakla kalmayip,her yerde, bir takim daha küçük ya da daha büyük degişikliklere de ugramiştir. Çevre degiştigi için hiçbir hayvan türü hiçbir zaman çevresine tam olarak uyamaz;kendisini belli bir dönemin koşullarina kusursuz bir biçimde uydurmuş olan bir tür, daha az özelleşmiş diger türler artar ve çogalirken,ayni nedenle bir süre sonra güçsüz duruma gelebilir. İnsan, hayvanların en yüksek sınıfı olan kendisinden başka insansıları ve maymunları da içine alan primatlardan biridir. Diğer memeli sınıfları,kedi ve köpeği içine alan etoburlarla,at ve sığırı içine alan toynaklılardır. (G. Thomson, İlk Filozoflar s: 25-27) Atalarımız İnsanın, hatta bütün yaşamın köklerini nasıl biliyoruz? Alan Moorehead, Charles Darvin’in 1835'te HMS Beagle ile yaptığı uzun yolculuk sırasında evrimle ilgili kuramının ın ilk tohumlarının kafasında belirlediği yer olan Galapagos Adaları'nı ziyaretini sürükleyici bir dille anlatır: Pasifik’teki bütün tropik adalar arasında Tahiti’den sonra en ünlüsü Galápagos adalarıydı Ancak bu adalarda insanı beğenebileceği pek bir şey yoktu. Tahiti takımadası gibi bereketli ve güzel olmadıkları gibi,denizde izlenen alışılmış yolların da çok dışındaydı. Adaların ünü tek bir şeyden kaynaklanıyordu; dünyadaki öteki adalardan farklı olarak son derece ilginçtirler. Beagle için çok uzun bir yolculukta sığınılacak limanlardan biriydi yalnızca, ama Darwin için bundan daha fazlaydı;çünkü burası,onun yaşamın evrimiyle ilgili taşladığ ğı yerlerdi. Kendi sözleriyle “Burada,gizemler gizemi o büyük olgunun,bu dünyada yeni varlıkların ortaya çıkışının gizine zamanda ve uzamda daha yaklaştığımızı hissediyoruz.” Fakat Beagle’ın mürettebatı için adalar daha çok bir cehennemi andırıyordu. Gemi, takımadanın en doğusunda yer olan Chatham Adası’na yaklaşırken,kıvrılıp bükülerek çevreyi kaplayan korkunç lavlardan oluşmuş,taşlaşıp kalan fırtınalı bir denizi andıran bir kıyı gördüler. Hemen hemen yeşil tek bir şey bile yoktu;iskelete benzeyen zayıf çalılar adeta yıldırımla kavrulmuş gibiydiler ve ufalanmış kayalar üzerinde tembel tembel iğrenç kertenkeleler yürüyordu.Kaararan sıkıntılı gök havada asılı duruyor,baca şapkaları gibi dikilmiş küçük volkanik koni ormanı Darvin’e doğup büyüdüğü Staffordshire’daki dökümhaneleri anımsatıyordu. Havada bir yanık kokucusu bile vardı. Beagle’ın kaptanı Robert Fitzroy’un yorumu “Cehenneme yaraşır bir kıyı” biçiminde oldu. Beagle, bir aydan uzun bir sare Galapagos’ta dolaşip ilginç bir noktaya her ulaştiginda bir kayik dolusu adami keşif yapmalari için birakti. Bizi ilgilendiren grup James Adasi’nda karaya birakilan gruptur. Darwin burada iki subay ve iki gemiciyle birlikte,yanlarinda bir çadir ve erzak,karaşa ayak basti, Fitzroy da bir haftadan sonra geri gelip onlari aylaşa söz verdi. Deniz kertenkeleleri açık kocaman ağızları,boyunlarında keseleri ve uzun düz kuyruklarıyla yaklaşık bir metrelik minik birer ejder olup çıkmışlardı; Darwin onlara “karanlığın minik şeytanları” diyordu. binlercesi bira araya toplanmıştı ve gittiği her yerde önünden kaçışıyorlardı. Üzerinde yaşadıkları ürkütücü kaya kayalardan bile daha karaydılar. Sahildeki öteki yaratıkların da farklı tuhaflıkları vardı: Uçamayan karabataklar,ikisi de soğuk deniz yaratığı olan ve hiç tahmin edilemeyeceği halde burada tropik sularda yaşayan penguenler ve ayı balıkları,bir de kertenkelededir üzerinde kene avlayan bir kızıl yengeç. Adanın iç kısımlarında yürüyen Darwin, dağınık bir öbek kaktüsün arasına vardı; burada da iki koca kaplumbağa karınını doyurmaktaydı. küp gibi sağırdılar,ancak burunlarının dibine kadar yaklaşınca onu 1farkettiler. sonra da yüksek sesle tıslayıp boyunlarını içeri çektiler. Bu hayvanlar o denli büyük ve ağırdılar ki yerlerinden kaldırmak ya da yana çevirmek olanaksızdı-bir insan ağırlığını da hiç zorlanmadan taşıyabiliyorlardı.(s: 138) Kaplumbağalar daha yukarıdaki bir tatlı su kaynağına yöneldiler; birçok yönden gelene geniş patikalar tam orada kesişiyordu. Darwin, çok geçmemişti ki kendini iki sıralı garip bir geçit töreninin ortasında buldu. Bütün hayvanlar ağır ağır ilerliyor,arada bir yol boyunca rastladıkları kaktüsleri yemek için yürüyüşlerine ara veriyorlardı. Bu geçit töreni bütün gün ve gece devam etti durdu. sanki çok uzun çağlardır sürüp gidiyordu. Bu dev hayvanlar çok savunmasızdılar. Balina avcıları gemilerine erzak sağlamak içir bir kerede yüze yakınını alıp götürüyordu. Darvin’in kendisi de bunların yavru olanlarından üçünü yakalıd, sonrada da Beagle’a yükleyip canlı canlı İngiltere’ye kadar götürdü. Doğal tehlikeler de onları bekliyordu. Yavru kaplumbağalar daha yumurtadan çıkar çıkmaz leş yiyici bir tür şahinin saldırısan uğruyorlardı. Buradaki başka garip yaratik da kara iguanalariydi. Bunlar hemen hemen deniz iguanalari kadar-bunlarin 1.5 metre olanlari hiç de az degildi- iri, onlardan biraz daha çirkindi. Bütün sirtlarin kaplayan dikenleri,sanki üzerlerine yapişmiş gibi görünen portakal rengi ve tugla kirmizisi ibikleri vardi. karinlarini,daha etli parçalara ulaşmak için çok yükseklere tirmanarak,yaklaşik 9 metre boyundaki kaktüs agaçlari üzerinde doyuruyorlardi;çogu zaman da kurt gibi aç görünüyorlardi. Darwin bir gün onlarin bir öbegin üzerine bir dal firlattiginda bir kemik çevresinde dalaşan köpekler gibi dala saldirmişlardi. Yuvalari o kadar çoktu ki yürürken Darvin’in ayagi sürekli birine giriyordu. Topragi bir ön bir art pençelerini kullanarak şaşirtici bir hizla kazabiliyorlardi. Keskin dişleri ve tehdit kar bir havalari vardi;ama hiç de isiracakmiş gibi görünmüyorlardi. “aslinda yumuşak ve uyuşuk canavarlardi” kuyruklariyla karinlarini yerde sürükleyerek yavaş yavaş yürüyorlardi ve sik sik kisa bir tavşan uykusu için duruyorlardi. Bir keresinde Darwin onlardan birini topragi kazip tamamen altina girene kadar bekledi, sonra da kuyrugundan tutup çekti. kizmaktan çok şaşiran hayvan birden döndü ve “Kuyrugumu neden çektin?” der gibi öfkeyle Darvin’e bakti. Ama saldirmadi. Darwin,James Adası’nda,hepsi de eşsiz,26 kara-kuşu türü saydı. “Çok nadir olduklarını tahmin ettiğim kuşları da dikkatle inceledim” diye yazdı[eski hocası] John Henslow’a.İnanılmaz ölçüde uysaldılar. Darvin’i büyük ve zararsız başka bir hayvan olarak gördüler ve yanlarından her geçtiğinde çalıların içerisinde kımıldamadan oturdular. Darwin,Charles adasında bir pınarın başına elinde bir değnek oturmuş, su içmeye gelen güvercinlerle ispinozları avlayan bir çocuk gördü; çocuk öğle yemeklerini bu basit yöntemle çıkarma alışkanlığındaydı. Kuşlar hiç de yaşadıkları tehlikenin farkında görünmüyorlardı. “Yerli sakinler çevreye yeni gelen bir yabancının beceri ya da gücüne alışana kadar, yeni gelen bu yırtıcı hayvanın çevrede çok büyük bir tahribat yaratacağı sonucuna varabiliriz” diye yazdı Darwin. Büyülü bir hafta böyle geçti; Darvin’in kavanozları bitkilerle, deniz kabuklarıyla, böceklerle, kertenkelelerle ve yılanlarla doldu. Herhalde cennet bahçesi böyle olamazdı;yine de adada “bir zamandışılık ve bir masumluk” vardı. Doğa büyük bir denge içindeydi;orada bulunan tek davetsiz misafir insandı. Bir gün tam bir daire oluşturan bir krater gölünün etrafında yürüyüşe çıktılar. Göl yaklaşık bir metre derinliğindeydi ve parlak beyaz bir tuz tabanın üzerinde kımıltısız uzanıyordu. kenarlarında pırıl pırıl yeşil bir perçem oluşmuştu. Bu doğa harikası yerde alina avına çıkmış bir geminin isyancı tayfaları kısa bir süre önce kaptanlarını öldürmüştü. Ölen adamın kafatası hala toprağın üzerinde duruyordu. Beagle orada Darvin’in arzuladığı kadar çok kalmadı. “Bir bölgede en ilgi çekici şeyin n olduğunu bulur bulmaz oradan aceleyle ayrılmak çoğu yolcunun yazgısıdır.” Geminin arka tarafında topladığı örnekleri seçip ayırmaya başladığında,birden, çok önemli bir şey dikkatini çekti: Çoğu yalnız bu adalarda bulunan,başka hiçbir yerde bulunmayan eşsiz türlerdi bunlar ve bu, bitkiler için olduğu kadar sürüngenler,kuşlar,balıklar kabuklular ve böcekler için de doğruydu. Güney Amerika’da karşılaşılan türlere benzedikleri doğruydu;ama aynı zamanda çok da farklılardı. “En çarpıcı olanı” diye yazdı (s:140) dana sonra Darwin, “bir yandan yeni kuşlarla,yeni sürüngenlerle,yeni kabuklularla,yeni böceklerle,yeni bitkilerle, bir yandan da kuşların ses tonları,tüy renklerinin tonları gibi ufak tefek sayısız yapı özelliğiyle kuşatılmış olmak;hem patagonya’nın ılıman ovalarını hem de Kuzey Şile’nin kavurucu çöllerini çok hatırlatan yerlere sahip olmak.” Başka bir keşfi daha oldu: Birçok ada birbirinden yalnizca 50-60 mil uzakliktaydi;ama türler adadan adaya bile farklilik gösteriyordu. Bu, ilk kez çeşitli adalarda vurulmuş alayci-ardiçkuşlarini karşilaştirirken dikkatini çekti,daha sonra da takimadanin vali yardimciligini yapan Bay lawson bir kaplumbaganin kabuguna bakinca onun hangi adadan geldigini bilebilecegini söyledi .. Küçük ispinozlarda bu çok daha belirgindi. İspinozlar sönük görünüşlü,kulağa hoş gelmeyen kötü ötüşleri olan kuşlardı; hepsi kısa kuyrukluydu;çatılı yuvalar yapıyorlar, bir kerede pembe benekli dört yumurtanın üstüne kuluçkaya yatıyorlardı. tüylerini rengi belli ölçülerde değişiklik gösteriyordu.: Yaşadıkları adaya göre lav karası ile yeşil arasında değişiyordu (Bu denli donuk görünümlü olan yalnız ispinozlar değildi;sarı göğüslü çıt kuşu ile kızıl sorguçlu sinekçil dışında kuşların hiçbirinde tropik bölgelerin o bilinen parlak renkleri yoktu.). Ama Darvin’i en çok şaşırtan şey ispinozların farklı türlerinin sayısı ve gagalardaki çeşitlilikti. İspinozlar bir adada fındıkları ve tohumları kırmak için güçlü ve kalın gagalar geliştirmişlerdi;bir başkasında gaga böcek yakalamasını sağlamak için küçüktü;yine bir başkasında meyve ve çiçeklerle beslenmeye uygun bir hale gelmişti. Hatta bir kaktüs iğnesiyle deliğindeki kurdu çıkarmayı öğrenmiş bir kuş bile vardı. Belli ki ispinozlar farkı adalarda farklı yiyecekler buldular ve birbirini izleyen kuşaklar boyunca kendilerini buna uyarladılar. kendi aralarında başka kuşlarla karşılaştırıldığında bu kadar çok farklılaşmaları,bu kuşların ilkin Galapagos adalarında ortaya çıktıklarını düşündürdü., Bir dönem, büyük bir olasılıkla oldukça uzun bir dönem, belki yiyecek ve yurt konusunda hiç rakipleri olmadı, bu da onların(s:141) başka türlü olsaydı onlara kapalı olacak yönlerde evrimleşmelerine izin verdi. Örneğin ispinozlar olağan koşullarda,ortalıkta zaten etkili ağaçkakanlar dolaştığı için türler gibi ağaçkakan yönünde evrime uğramazlar; sonra küçük bir ağaçkakanı Galapagos’a yerleşmiş olsaydı büyük bir olasılıkla ağaçkakan ispinozu hiç evrimleşmezdi. Aynı şekilde,fındık yiyen ispinozlar,böcek yiyen ispinozlar ve meyve ve çiçekle beslenen ispinozlar kendi tarzlarını geliştirmeleri için kendi hallerinde bırakılmışlardı. Yalıtım yeni türlerin kaynağı olmuştu. Burada büyük bir ilke gizliydi. Doğal olarak Darwin onun bütün sonuçlarını birden kavramadı. Günlükçünü yayımlanan ilk basıksında ispinozlardan çok az söz etti;ama çeşitliklileri ve uğradıkları değişiklikler daha sonra doğal seçme ile ilgili kuramının büyük kanıtları oldu. Fakat o zamana kadar olağanüstü ve tedirgin edici bir buluşun kıyısında olduğunu anlamadı. Bu noktaya gelene kadar,değişikliğe uğramayan türlerin yaratıldığı yollu geçerli inanca asla açık açık karşı çıkmadı,ama bu konuda gizli bir takım kuşkularının olması da pek ala olasıdır. Fakat burada,Galapagos’ta,farklı adalarda farklı alaycı kuş,kaplumbağa ve ispinoz biçimleriyle,aynı türün farklı biçimleriyle karşı karşıya gelince,çağının en temel kuramlarını sorgulamak zorunda kaldı. Aslında iş bu kadarla da kalmıyordu;şimdi kafasını kurcalayan fikirlerin doğru olduğu kanıtlanırsa,Yeryüzü’nde yaşamın kaynağı ile ilgili olarak kabul edilen bütün kuramlar yeniden gözden geçirilmek zorunda kalınacak,Tekvinin -Adem ile Havva ve Tufanla ilgili öykülerin-kendisinin de bir boş inançtan başka bir şey olamadigi gösterilmiş olacakti. Bir şeyler kanitlamak için yapilacak araştirmalar ile soruşturmalar yillarca sürebilirdi;ama en azindan kuramsal olarak yap-bozun bütün parçalardi yerli yerine konmuş görünüyordu. Düşüncelerini geçici ve varsiyyimsal olarak bile Fitzoy’a kabul ettiremedi. Iki adamin daha sonraki yazişmalarina bakarak aralarindaki tartişmayi yeniden canlandirmak,Galapagos’tan uzaklaşirken kah dar kamaralarinda ,kah (s: 142) gecenin ayazinda kiç güvertesinde, büyük bir anatla birbirlerini ikna etmeye çalişan genç insanlara özgü bir güçle savlarini ileri sürüşlerini gözümüzün önüne getirmek olanakli. Darvin’in savı ana hatlarıyla şuydu: Bildiğimiz dünya tek bir anda birden yaratılmadı;son derece ilkel bir şeyden yola çıkarak evrimleşti ve hala değişmekte. Bu adalar olup bitenlerle ilgili harika bir örnekti. Çok yakın zamanlarda volkanik bir patlama sonucunda denizin üzerinde belirdiler. İlk zamanlarda üzerinde hiçbir yaşam yoktu. Bir süre sonra kuşlar geldi. Gübrelerinde bulunan, hatta büyük bir olasılıkla da ayaklarındaki çamura yapışmış tohumlara toprağa bıraktılar. Deniz suyuna dayanıklı başka tohumlar da Güney Amerika anakarasından yüzerek geldi. Yüzen kütklerin ilk kertenkeleleri buralara kadar taşımış olması olasıdır. Kaplumbağalar denizin kendisinden gelip kara kaplumbağalarını geliştirmiş olabilirler. her tür geldikten sonra kendisini adada bulunan yiyeceğe-bitkilere ve hayvansal yaşama- uyarladı. Bunu yapamayanlar ile kendilerini öteki türlere karşı koruyamayanların ise soyları tükendi. kemikleri daha önce Patagonya’da bulunan dev yaratıklara olan da buydu;düşmanlarının saldırısına uğradılar ve ortadan kalktılar. Her yaşayan şey bu süreçten geçmiştir. İnsan,çok ilkel, hatta maymundan bile çok daha ilkel bir yaratık olduğu zamanlarda bile rakiplerinden daha hünerli ve daha saldırgan olduğu için, yaşamını devam ettirip büyük bir başarı kazandı. Aslında Yeryüzündeki bütün yaşam biçimlerinin tek bir ortak atadan çıkmış olması da olasıdır. Fitzroy, bütün bunların, Kutsal Kitapla tam bir çelişki içinde oldukları için,kafir saçmalıkları olduğunu düşünmüş olmalı. İnasan. orada kesin bir biçimde belirtildiği gibi, Tanrının kendi suretinde, mükemmel olarak yaratıldı; her tür, hayvanlar kadar bitkiler de ayır ayrı yaratıldı ve hiç değişmedi. Bazılar ı yok olup gitti, hepsi o kadar. Hatta Fitzroy,ispinozların gagaları sorununu kendi kuramlarının destekçisi yapacak kadar ileri gitti: “Bu, her yaratılmış şeyin amaçlandığı yere uyum sağlamasını sağlayan Sonsuz Bilgelik’in o hayranlık uyandırıcı işlerinden biriymiş gibi görünüyor.” Fitzroy’un Kutsal Kitapla uyumlu düşünceleri yolculuk süresince gittikçe daha da katilaşti. O, anlamaya çalişmamiz gereken kimi şeler olduguna inaniyordu;evrenin ilk kaynagi, bütün bilimsel araştirmalarin erişimi dişinda bulunmasi gereken bir giz olarak kalmaliydi. Fakat Darwin çoktandir bunu kabul etmekten çok uzakti; Kutsal Kitap’a takilip kalamazdi,onun ötesine geçmek zorundaydi. Uygar insan bütün sorularin en can alicisini-"biz nereden geldik?” sorusunu- sormaya, soruşturmalarini kendisini götürdügü yere kadar götürmeye devam etmekle yükümlüydü. Bu tartışmaya bir son vermek mümkün olmayacaktı. Tartışma, biri bilimsel ve araştırmalara açık, öteki dinsel ve tutucu, karşıt iki görüşün 25 yıl sonra Oxford’da yapılan o sert toplantıdaki çatışmasının bir ön hazırlığıydı.” Ne var ki bir grup insan, yani Kilise, Darvin’in kuramına şiddetle karşı çıktı. Darvin’in Türlerin Kökeni adlı kitabının yayımlanması bilim ile din arasında sert bir tartışmaya yol açtı. Darvin’in çekingenliği kendisinin bu tartışmada yer almasını engelledi;ama evrimle ilgili kavgacı savunmalarıyla “Darwin’in Buldoğu” lakabını alan dostu Thomas Huxley’in sözünü sakınmak gibi bir özelliği yoktu. Huxley ile Piskopos Wilberforce arasındaki kavga, Ronald Clark’in Darwin biyografisinde şöyle anlatılır: “Britanya İleri Araştırmalar Kurumu’nun 1860 yazında Oxford’da yaptığı yıllık toplantıda[ Darwin’in kuramı konusundaki] kuşkular boşlukta kaldı. Kurum üyeleri 19. yy bilim tarihinin en parlak sahnelerinden birine tanık olacaklardı. Bu, Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce ile Thomas Huxley’in bir tartışma sırasında karşılıklı atışmalarından oluşan bir sahneydi. Çağının öteki kilise adamları gibi Wilberforce da bilimsel bakımdan tam bir karacahildi.(s: 144). Tartışma beklendiği için salon tıka basa doluydu. Wilberforce’un, Huxley’in de daha sonra yazacağı gibi “birinci sınıf bir tartışmacı” olmak gibi bir ünü vardı: “kartlarını uygun oynasaydı evrim kuramını yeterince savunma şansımız pek olmazdı.” Wilberforce, akıcı ve süslü bir konuşmayla, kendisini yenilgiye uğratmak üzere olduğunu belirttiği Huxley’e övgüler düzdü. Ardından ona döndü ve “soyunun büyük annesi mi yoksa büyük babası tarafından mı maymundan geldiğini” öğrenmek istedi. Huxley rakibine döndü ve haykırdı: “Tanrı onu ellerime teslim etti.” “Eğer” dedi [kürsüden], “bana bir büyük baba olarak zavallı bir maymunu mu yoksa doğanın büyük bir yetenek ve güç bahşedip bunlarla donattığı;ama bu yetenekleriyle gücünü yalnızca birtakım eğelnceli sözleri ağırbaşlı bilimsel bir tartışma gibi sunmak amacıyla kullanan bir insanı mı yeğlersin? diye soracak olsalar, hiç duraksamadan tercihimin maymundan yana olduğunu söylerdim.” Huxley bildiği en güçlü darbeyle karşılık vermişti.Bir piskoposu küçük düşürmek,bundan bir ya da birkaç yüzyıl önce pek rastlanır bir şey değildi;hele halkın önünde, kendi piskoposluk bölgesinde küçük düşürmek neredeyse hiç görülmemişti. Dinleyiciler arasında oranın ileri gelenlerinden bir hanım şok geçirip bayıldı Dinleyicilerin çoğu alkışladı. Fakat Robert Fitzroy oturduğu yerden kalktı ve otuz yıl önce Darwin’le gemide yaptığı bir tartışmayı hatırlattı. Kutsal Kitap’ı Huxley’e salladı ve süslü sözlerle bütün doğruların kaynağının bu kitap olduğunu söyledi.” Bu öykünün birinci elden bir anlatımı yoktur. Harvardlı biyolog Stephen Jay Gould diyaloğun çoğu bölümünü yaklaşık 20 yıl sonra Huxley’in kendisinin uydurduğu inancındadır. Fakat bu konuşmalardan kimsenin bir kuşkusu olmadığı yollu bir dip notu da vardır. Huxley Wilberforce’a duyduğu nefreti 1873'e, Piskopos atından düşüp kafasını bir taşa çarparak öldüğü yıla dek sürdü. “Kafası” dedi Huxley bunun öğrenince kıs kıs gülerek “gerçeğe bir kez daha tosladı;ama bu kez sonuç ölümcül oldu." (Adrian Berry, Bilimin Arka Yüzü, TÜBİTAK yay, s: 137-146) İnsan:Bir Geçiş Hayvanı Bir geçiş “hayvani” olmak! Degil bir hayvan, bir geçiş hayvani olak bile anilmak incitici duygular uyandiriyor! Yeniden hayvan sinifina sokulmak beni de rahatsiz ediyor; ama inanin bizimde herhangi bir hayvandan çok fazla farkimiz hem var, hem yok. Sinirlenmeyin. Açıklayacağım.“Beş milyar yıl önce Güneş, ilk kez dönmeye başladığında, mürekkep karası bir siyaha gömülü Güneş Sistemi bir ışık seline boğuldu. Güneş sisteminin iç kısımlarındaki ilk gezgenler,Güneş’in patlarcasına tutuşmasından sonra bile fırlayıp gitmeyen maddelerden kaya ve metal karışımı ilk bulutunu küçük birimlerinden oluştu. Bu gezgenler oluşurken isi yaydilar.Iç kisimlarindaki hapsedilmiş gazlar kurtuldu ve sertleşip atmosferi oluşturdu. Gezgenlerin yüzeyleri erimişti ve volkanlar oldukça çoktu. İlk dönemlerin atmosferi, bol bulunan atomlardan oluşmuştu ve hidrojen bakımından zengindi. Erken dönem atmosferine düşen Güneş ışığı, molekülleri uyararak bunların hızlanıp; çarpışmalarına yol açtı,sonuçta daha büyümk moleküller ortaya çıktı. Kimya ve fiziğin değişez kanunları uyarınca bu moleküller birbirleriyle etkileşti,okyanuslara düştü ve gelişerek daha büyük moleküllere dönüştü. kendilerini oluşturan ilk atomlardan çok daha karmaşık moleküller oluşmuştu;ancak hala bir insanın algılayabileceğinden çok küçük,mikroskopik boyutlardaydılar.(s:15) Bu moleküller, bizim de yapıtaşlarımızdır: Kalıtımsal biliyi taşıyan nükleik isatlerin ve hücrenin görevini sürdürmesini sağlayan proteinlerin birimleri, dünya’nın erken devirlerindeki atmosfer ve okyanuslardan üretildi. Günümüzde o ilkel koşulları yeniden yaratarak, bu molekülleri denesel olarak ortaya çıkarabiliyoruz. Sonunda, milyarlarca yıl önce,belirgin bir yeteneği olan molekül oluştu. çevredeki sularda bulunan molekülleri kullanarak kendisinin bir kopyasını üretebilecek yetenekteydi. Bu moleküler sistemin sahip olduğu yönergeler dizisi,moleküler kod sayesinde, büyük bir mkolekülü oluşturan yapı taşlarının dizilişi bilinebilir. Kazayla dilişte bir hata oluşursa,kopya da aynı olmayacaktır. Böyle, replikasyon, mutasyon ve mutasyonlarının replikasyonu( yeniden üretemi) yeteneğine sahip moleküler sistemlere “canlı” diyebiliriz. Bu moleküller topluluğu, doğal seleksiyona açıktır. Daha hızlı türeyen ya da çevresindeki yapıtaşlarını daha uygun bir şekilde kullanabilen moleküller rakiplerinden daha etkin türediler ve sonunda baskın nitelik kazandılar. Ancak koşullar degişmeye başladi. Hidrojen çok hafif oldugu için uzaya kaçti Yapitşalarinin oluşumu yavaşladi. Daha önce rahatça temin edilen gida maddeleri bulunmaz oldu. Moleküler Cennet Bahçesi’nde hayat tükeniyordu. Sadece çevresindekileri degiştirebilen,basitten karmaşik moleküllere geçişi saglayan moleküler mekanizmayı yeterli kullanabilen molekül toplulukları yaşama devam etti. çevresi zarlarla çevrili,ortamdan kendini soyutlayabilmiş,ilk dönemlerin saflığını sürdürebilen moleküller avantajlıydı. Böylece ilk hücreler oluştu. Yapıtaşları artık kolay bulunamadından organizmalar bunları üretmek zorunda kaldı. Bunun sonucu bitkiler oluştu. bitkelir hava, su Güneş ışığı ve minerallere alarak karmaşık moleküler yapıtaşları (s: 16) oluşturur. İnsanlar gibi hayavanlar da bitkiler üzerinde parazit yaşam sürdüler. İklim koşullarının değişmesi ve rekabet nedeniyle çeşitli organizmalar daha da uzmanlaşmaya,işylevlerini geliştirmeye ve biçim değiştiremeye zonrlandı. Zeingin bitki ve hayvan türleri Dünya’yı kaplamaya başladı. Yaşam, okyanusta başlamıştı. Oysa şimdi toprak ve havayı da içeriyordu. Günümüzde,Everest’in tepebsinden denizlerin derinliklerine kadar her yerde yaşayan organizmalar var. sıcak,yoğun sülfürik asit çözeltilerinde ve Antartika’nın kuru vadilerinde organizmalar yaşıyor. tek bir tuz kristaline emdirilmiş suda organizmelar yaşam sürdürebiliyor. =Özgün çevresine hassasiyetle bağlı ve uyarlanmış yaşam biçimyleri gelişti. Ancak çevre koşulları değişmişti.Organizmalar aşırı özelleşmişti,bunlar öldüler. Daha az uyarlanmış ancak daha genele özelliklere sahip olanlar da vardı. değişen koşullara,iklim farklarına rağmen bu organizmalar hayatta kalabildi. Dünya tarihinde, yok olan organizma cinslerinin sayısı bugün canıl olanlarndan çok daha fazladır. Evrimin sırrı, zaman ve ölümdür. Adaptasyonların içinde faydalı olanlardan birisi de zekadır. çevreyi kontrol etme eğilimi şeklinde,zeka, en basit organizmada bile görülebilir. kontrol eğilimi yeni nesillere kalıtım ile aktarıldı: Yuva yapma, düşmekten,yılanlardan veya karanlıktan korkma,kışın güneye uçma gibi bilgiler nesilden nesile nükleik asitlerle taşındı. Anca zeka tek bireyin ömrü içerisinde uyarlanmış bilgileri öğrenmesini gerektirir. dünyadaki organizmalarınbir kısmı zekaya sahiptir, yunuslar ve maymunlar gibi. Fakat zeka en fazla İnsan adlı organizmada belirgindir. İnsan, adaptasyon için gerekli olan bilgileri kitaplar ve eğitim yoluyla da öğrenir. İnsanı bugünkü durumuna Dünya’da kontrolü elinde tutan organizma haline getiren en önemli etken öğrenme yeteneğidir.(s:17) Biz, 4.5 milyar yıl süren rastlantısal, yavaş bir biyolojik evrimin ürünüyüz. Evrimin artık durmuş olduğunu düşünmek için hiç bir neden yoktur. İnsan, bir geçiş hayvanıdır. Yaratılışın doruğu değildir. Dünya ve Güneş’i daha milyarlanca yil yaşayacagi tahmin ediliyor. Insanin gelecekteki gelişimi kontrol altinda biyolojik çevre,genetik mühendislik ve organizmalar ile zeki makeneler arasinda yakin ilişkinin ortak ürünü olabilir. Ancak bu gelecekteki evrimi kimse şimdiden kesinlikle bilemez. Her şeye karşin duragan kalamayacagimiz açiktir. Bildiğimiz kadarıyla, tarihimizin ilk dönemlerinde, on ya da otuz kişiyi geçmeyen ve grup bireylerinin hepsinin arasında kan bağı olan kabileler halinde yaşıyorduk. Zaman ilerledikçe, daha büyük hayvanları ve daha geniş sürülüre avlayabilmek, tarım yapabilmek, şehirler kurabilmek için gittikçe büyüyen gruhplar içinde yaşamaya başladık. Dünyanın yaratıylışından 4.5 milyar yıl ve insanın ortaya çıkışından milyonlarca yıl sonra, bugün, millet dediğimiz grupların içinde yaşayoruz (ancak en tehlikeli politik sorunlardan birçoğu hala etnek çatışmalardan kaynaklanıyor). İnsanların bağlılığının sadece milletine ,dinine,ırkına ya da ekonomik grubuna değil ama tüm insanlığa olacağı devrin yakın olduğunu söyleyenler var. Yani on bin kilometre uzakta farklı cinsiyet, ırk,din ya da politik eğilimde olan birinin çıkarı,bizi komşumuza ya da kardeşimize bir iyilik yapılmış gibi sevindirecek. Eğilim bu yöndedir fakat tehlikeli şekilde yavaştır. Yukarıda sözeü edilen tutuma ulaşmadan zekamızın ürünü teknolojik güçler türümüzü yok etmemeli. İnsanı, daha fazla nükleik asit türetmek için nükleik asitlerden kurulmuş bir makinaya benzetebiliriz. En güçlü dürtülerimiz,en asil girişimlerimiz, en zorlayıcı (s: 18) gereksinmelerimiz ve sınırsız arzularımız aslında genetik materyalimizde kodlanmış bilgilerin sonucudur. Bir yerde nükleik astlerimizin geçici ve hareketli deposuyuz. Bu neden yüzünden insancıllığımızı-iyiyi, doğruyu ve güzeli aramayı- inkar edemeyiz. Ancak nereye gittiğimizi bilmek için nereden geldiğimizi anlamamız gerekir. kuşku yoktur ki yüzbinlerce yil önce avci-toplayiciyken taşidigimiz içgüdü mekanizmamiz biraz degişmiştir. Toplumumuz, o günlerden bu yana dev adimlarla gelişmiştir. Içgüdülerimiz bazi şeyleri kalitim-dişi ögrenmeyle edindigimiz bilgiler, başka şeyleri yapmamizi söylüyor,sonuçta çatişma doguyor. Bir dönem sonra tüm insanlara karşi ayni özeleştirici duygulari besliyor duruma gelebilmemiz bile ideal olmayacak. Eger tüm insanlari dünyanin 4.5 milyar yillik tarih ortak ürünü olarak görebileceksek, neden ayni tarihi paylaşan diger organizmalara da ayni özeleştirici duygulari beslemeyelim. Yeryüzünde bulunan organizmalardan çok azini gözetiriz-köpekler,kediler,sigirlar gibi- çünkü bu canlilar bize faydalidir ya da dalkavukluk yaparlar. Ancak örümcekler, kertenkeleler, baliklar, ayçiçekleri de eşit derecede kardeşlerimizdir. Bence tümünün yaşadigi özeleştirici duygu yoksunlugunun nedeni kalitimdir. Bir karinca sürüsü diger bir karinca grubu ile öldüresiye savaşabilir. Insanlik tarihi deri rengi farki, inanç degişiklikleri,giyim ya sac modeli ayircaliklari gibi ufak degişiklikler nedeniyle çikmiş savaşlar,baskinlar ve cinayetlerle doludur. Bize oldukça benzeyen ama ufak farkları-örneğin üç gözü ya da burnunda ve alnında mavi tüyleri-bulunan bir yaratık yakınlık duygularımızı hemen frenler. bu tür duygular bir zamanlar küçük kabilemizi düşmanlar ve komşular arasinda koruyabilmek için gerekli uyarlanmiş degerler olabilirdi. Ancak şimdi az gelişmişlik örnegidir ve tehlikelidir.(s:19) Artık yalnızca tüm insanlara değil bütün canlılara saygı duyma devri gelmiştir. Nasıl bir başyapıt heykele ya da zarif bir şekilde donatılmış makinalara hayranlık ve saygı duyuyorsak.. Ancak elbette, bizim yaşamımızı tehdit eden şeyleri görmezlikten gelemeyiz. Tetanoz basiline saygı göstermek için gövdemizi ona kültür yeri olarak sunamayız. Ancak, bu organizmanını biyokimyasının gezegenimizin tarihinin derinlerine uzandığını hatırlayabiliriz. Bizim serbestçe solduğumuz oksijen,tetanoz basilini zehirler. Dünyanın ilk dönemindeki oksijensiz ve hidrojence zengin atmosferin altında bizler yokken tetanoz basili yaşıyordu. Yaşamin tüm örneklerine saygi Dünyadaki dinlerin birkaçinda örnegin Hindu dininin bir kolunda ("Jain’ler) vardir. Vejeteryanlar da buna benzer br duygu taşirlar. Ama bitkileri öldürmek hayvanlari öldürmekten niye daha iyidir? İnsan, yaşayabilmek için diğer canlıları öldürmek zorundadır. Fakat buna karşılık, başka organizmaları yaşatarak doğada bir denge sağlayibiliriz .Örneğin, ormanları zenginleştirebiliriz;endüstireylm ya da ticari değeri olduğu sanılan fokların ve balinaların katledilmesini önleyebiliriz;yararlı olmayan hayvanların avlanmasını yasaklayabilir;doğayı tüm canlılar için daha yaşanabilir duruma getirebiliriz. (Carl Sagan, Kozmik Bağlantı(1975), e yay: s: 15 -20, 1986) En Az İki Bin Yıllık Yanlış Eskiden insanlar, evrenin merkezi olarak Dünyayı düşünüyordu. Sağduyu Ay ve Güneş’in Dünya çevresinde döndüğün gösteriyordu. Peki canlı varlıkların yapısı neydi? 1828 yılında Alman kimyacı F. Wöhler’in idrarda bulunan üreyi, anorganik bir madedler yoluyla elde etmesi, insanoğlunun düşüncesinde yeni aydınlıkların ilk habercisiydi. Çünkü Tanrı’nın emrindeki doğa laboratuvarının ürettiği şeyi insanolğlunu emrindeki laboratuvarın da üretebileciği anlaşılmıştı! Bu sezgi, insanoğlunun dine karşı duyduğu bilimsel şüphenin en büyük kanıtı oldu aslında. Canlılar dünyasına bakarsanız, benzer olanlarla birlikte birbiriyle hiç ilgisi olmayan görüntülerdeki canlıları görürsünüz. Tilkiyle yılanın ne gibi ortak bir geçmişi olabilir? Dinlerin yaratılış kuramları, birkaç bin yıldan öteye gitmez. Darwin ise tüm canlı organizmaların, çok geniş bir zaman sürecinde ortak bir kökenden ortaya çıkarak geliştiğini önesürdü.

http://www.biyologlar.com/evrim-kurami-ve-teorileri-1

Türkiye'de yeni bir yılan cinsi bulundu "Muhtarophis barani"

Türkiye'de yeni bir yılan cinsi bulundu "Muhtarophis barani"

"Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) Biyoloji Bölümü'nden bir ekip, TÜBİTAK'ın desteklediği proje kapsamında yeni bir yılan cinsini dünya literatürüne kazandırdı. ADÜ Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kurtuluş Olgun,  yaklaşık 10 yıldır TÜBİTAK tarafından desteklenen proje çerçevesinde, Hatay'ın Dörtyol ve Yayladağı ilçelerindeki dağlık alanlarda yılanlarla ilgili arazi çalışmaları gerçekleştirdiklerini söyledi.Bu süreçte buldukları yılanlar üzerinde yaptıkları analiz ve DNA incelemelerinde, bilimsel olarak tespit edilmiş diğer cinslerden farklılıklar gördüklerini belirten Olgun, bu cinsin, özellikle burun ucunun küt ve kafa yapısının farklı olmasıyla ayrıştığını bildirdi. "Anatomik yapısı ve DNA analiz sonuçlarının incelenmesiyle bu yılanın yeni bir cins olduğunu belirledik" diyen Olgun, şöyle devam etti:"Yaptığımız çalışmaları makale haline getirerek uluslararası bilimsel çalışmaların yer aldığı 'Russian Journal Herpetology' dergisine gönderdik. Burada gerekli bilimsel incelemelerin ardından makalemiz dün yayımlandı. Türk bilim adamlarınca ilk kez bir yılan cinsi dünya literatürüne kazandırılmış oldu. ADÜ Biyoloji Bölümü'nden herpetologlar olarak bu başarıya imza atılmasını, mesleki açıdan çok önemli görüyorum."Bu keşifle dünyada 514 olan yılan cinsi sayısının 515'e yükseldiğini ifade eden Olgun, Türkiye'deki sayının da 22'ye çıktığını dile getirdi."Zehirsiz ve zararsız bir yılan"Ekipten Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Aziz Avcı ise buldukları yılan cinsinin fiziksel özelliklerini anlattı.Yeni cinsin 30 santimetre uzunluğunda, ince ve küçük yapılı olduğunu belirten Avcı, "Sırt rengi sarımsı ile kızıl arasında. Başının üzeri siyah bir bantla örtülü. Başının ön kısmı kül renginde. Zehirsiz ve zararsız bir yılan. Genellikle taş altlarına gizleniyor ve nemli bölgelerde toprağa girip saklanabiliyor" diye konuştu. Avcı, "Tespit ettiğimiz yeni yılan cinsine, Türkiye'de herpetoloji biliminin kurucusu, bu alanda büyük emekleri bulunan merhum Prof. Dr. Muhtar Başoğlu'na atfen 'Muhtarophis' adını verdik" dedi." " Amanos yılanı (Rhynchocalamus barani), Colubridae familyasından 30 cm uzunluğunda bilim dünyasına yakın zamanda kazandırılan Amanos Dağlarına özgü bir yılan türü. Amanos yılanının gri renkli baş plakaları ve boyun çevresinde de bir bant oluşturan siyah renkli pulları vardır. Vücudunun geri kalanı pembe-bakır renkte ve karın kısmıda beyazdır. Vücudunun çeşitli yerlerinde bulunan pulların sayıları da kendisine yakın türlerden farklılık gösterir.Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Biyoloji bölümü başkanı Prof.Dr. Kurtuluş Olgun ve ekibi, bu yeni türe ait iki örneği, TÜBİTAK desteği ile yürütülen ve Eirenis cinsine ait yılan türlerinin Türkiye'de ki dağılımının incelenmesi konu olan proje kapsamında yürüttükleri arazi çalışmasında Hatay ilinin sınırları içinde bulunan Amanos dağlarında buldular.Hakemli bir uluslararası dergi olan Zootaxa da yayımlanan makaleyle bilim dünyasına tanıtılan tür, kendilerinin de hocası olan Prof Dr. İbrahim Baran'ın adına armağan edilerek Rhynchocalamus barani olarak adlandırıldı. Son olarak ortak kararla yılana örneklerin bulunduğu yere uygun olacak şekilde Amanos yılanı adı verildi. " https://tr.wikipedia.org/ İki tanımlamada farklılıklar olması ufakta olsa kafa karıştırmaktadır. İlk yayımlanan bilgiler bu doğrultuda " yılanın rengi " farklılıkmı göstermekte dir ? 1- " Amanos yılanı (Rhynchocalamus barani), Colubridae familyasından 30 cm uzunluğunda bilim dünyasına yakın zamanda kazandırılan Amanos Dağlarına özgü bir yılan türü. Amanos yılanının gri renkli baş plakaları ve boyun çevresinde de bir bant oluşturan siyah renkli pulları vardır. Vücudunun geri kalanı pembe-bakır renkte ve karın kısmıda beyazdır. Vücudunun çeşitli yerlerinde bulunan pulların sayıları da kendisine yakın türlerden farklılık gösterir." 2- "Yeni cinsin 30 santimetre uzunluğunda, ince ve küçük yapılı olduğunu belirten Avcı, "Sırt rengi sarımsı ile kızıl arasında. Başının üzeri siyah bir bantla örtülü. Başının ön kısmı kül renginde. Zehirsiz ve zararsız bir yılan. Genellikle taş altlarına gizleniyor ve nemli bölgelerde toprağa girip saklanabiliyor" 3- Cins sayısı 514 den 515 çıkmış bu buluşmudur yeni bir cins oluşturmamıdır tartışmak lazım... 4- Hemen her an bir tür başka bir cinsin altına kaydırıldığını düşünecek olursak bu makale ne kadar önem arzeder ? 5- Haberin başlğı bu mu olmalıydı " Türkiye'de yeni bir tür yılan cinsi bulundu" ? Tür mü bulundu Cins mi oluşturuldu ?

http://www.biyologlar.com/turkiyede-yeni-bir-yilan-cinsi-bulundu-muhtarophis-barani

Dünyanın En Tehlikeli Sürüngenleri Nelerdir?

Dünyanın En Tehlikeli Sürüngenleri Nelerdir?

Sürüngen Nedir?Dünyanın en tehlikeli sürüngenlerini anlatmadan önce sürüngen nedir tanımakta fayda vardır. Sürüngenler omurgalı hayvanlar sınıfına girerler. Sürüngenler yumurtlayarak çoğalmaktadır. Bazı sürüngenlerde ise yumurtama dişinin içerisinde gerçekleşmektedir. Birçok sürüngen suda ve karada çok rahatlıkla yaşayabilmektedir. Tüm sürüngenlerin ortak özelliklerden biride sıcak iklimleri sevmeleridir. Sürüngenler tehlikeli hayvanlar sınıfına girmektedir. Sürüngen dediğimiz aile sınıfına giren hayvanlar yılanlar, kertenkeleler, kaplumbağalar ve timsahlardır. Tüm bu sürüngen canlıların vücut yapısı pulla kaplıdır. Vücutları oldukça esnek olduğundan çok rahatlıkla kıvrılabilir yapıdadırlar. Kas yapısı ise diğer hayvanlara göre çok daha güçlüdür. Tarihin en eski sürüngeni olarak bilinen dinozorlar ise nesli tükenmiş efsanevi sürüngenler olarak bilinmektedir. Gelin hep birlikte tehlike teşkil eden sürüngenleri birlikte tanıyalım.  1.YılanlarHerkesin bildiği gibi yılanlar oldukça tehlikeli sürüngenlerdendir. Sürüngen isminin adını tam anlamıyla veren canlılardan bir tanesidir. Pullarla kaplı omurgası sayesinde ensek bir sürünme şekli vardır. Kertenkeleler yılanların atası olduğu söylenmektedir. Yılanlar oldukça çok cinsi bulunan canlılardır. Bu cinsleri 16 ayrı grupta incelemek mümkündür. Uzunlukları da değişmekte olan bu canlılar oldukça tehlikelidir. Yılanların gözleri 3 metre sonrasını görmese de koku alma yetenekleri muhteşem gelişmiştir. Yılanlar etçil sürüngenler olduğunda tam bir avcı potansiyeli olan canlılardır. Birçok canlının kaderinde onun avı olmak vardır. Dişi yılanların doğum süreci 2 ay kadardır. Bazıları yumurtlayarak doğursa da bazıları dişinin karşında gelişip büyür.a) Kral Kobra:Dünyanın en tehlikeli sürüngeni olarak bilinen Kral Kobranın uzunluğu 7 metre civarındadır. Ağırlığı ise maksimum 9 kilo kadardır. Kral Kobra kendi sınıfından olan yılanlarla beslenebildiğinden yılan yiyici unvanını da almıştır. Oldukça zehirli olan sürüngenin zehiri çok kuvvetlidir. Tek bir ısırığı 20 insanın ölümüne eş değerdir.b) Kara Mamba:Bir başka tehlikeli sürüngen yine bir yılan familyasındandır. Oldukça tehlike olan Kara Mamma’ nın en önemli özelliği saldırgan yapıda olmasıdır. Küçük olmasına karşın hiçbir canlı onunla karşı karşıya kalmak istemez. Yaklaşık boyu olgun Kara Mamba Yılanlarında 4,5 iken olgunluğa erişmemiş Kara Mamba Yılanlarında ise 2,5 metre civarındadır. Oldukça hızlı olmasıyla da bilinen bu sürüngenler tek bir ısırıkta neredeyse 100 kişiyi öldürecek bir potansiyel zehir salgılar. Hemen müdahale edilmezse ölüm kaçınılmazdır. Dişi Kara Mamba Yılanı her yumurtladığında 9 ile 14 arasında yumurta bırakmaktadır.c) Büyük Patron Yılanı:Sürüngenlerin beklide en tehlikelisi olan Büyük Patron yılanı Kral Kobra ve Kara Mamba’dan daha büyük bir tehlike arz etmektedir. Ana vatanı Avustralya olan Büyük Patron Yılanı tek ısığırın da 130 insanı öldürecek ağır bir zehir salgılamaktadır. Büyük Patronun zehiri felce ve kasların zayıflamasına neden olmaktadır. Böylece avını kendini savunamaz hale getirmektedir. Zehirini etrafa salması yeterli olmaktadır. Büyük Patron Yılanının zehir 5 metre öteden etkisini gösterecek kuvvettedir. Dünyanın en tehlikeli sürüngeni olarak birinci sırada yer alacak derecede tehlikelidir.2.TimsahlarDünyanın en tehlikeli sürüngenlerinden biride timsahlardır. Timsahlar, genellikle sıcak iklimlerde bulunmayı seven canlılardır. Timsahlar genellikle ılıman bölgelerin bataklıklarında ve yahut su kenarlarında yaşamaktadırlar. Timsahlarında tıpkı yılanlar gibi vücut yapıları pullarla kaplıdır. Timsahlar en iri sürüngenler olarak bilinirler. Dikkat çekici bir şekilde kuşlarla akrabalık sınıfına da girmektedir. Atalarının da dinozorlar olduğu da söylenmektedir. Hem karada hem de suda yaşayan bu canlılar dev bir kertenkeleyi andırmaktadır. Güçlü dişleri ve çene kasları sayesinde parçalama kapasitesi oldukça tehlikelidir. Avının 1,5 2 metre yakınına gelmesi bir timsah için yeterlidir. Çiftleşmeden sonra dişi timsah karaya yumurtalarını bırakarak kuma gömer. Bir yumurtlamada en az 50 yumurta bırakan dişi timsah 3 ay boyunca doğum nöbetine girer. Yavruların 20 metre gibi bir mesafeden anne timsaha ses dalgaları yolladığı bilinir. Bu sayede dişi timsah yavrularını gömdüğü kumlar içersinden çıkararak doğaya salar.a) Tuzlu Su Timsahı:Timsah türlerinden en tehlikeli sürüngenlerden biride Tuzlu Su Timsahıdır. Boyutları 4,5 5 metre civarında olan bu sürüngenlerin erkekleri dişilere oranda daha iri yapıda olurlar. Ağırlıkları erkek timsahlarda 1500 kg kadar çıkarken dişi timsahlarda 450 kg kadardır. Tuzlu su timsahlarının tam bir avcı kimliği vardır. Genellikle avlarını pusuya düşürerek beslenirler. Suda ve karada tam bir avcı olduğundan tüm canlılar için tehlike teşkil eder. Bazen insanları avladığı bile görülmüştür.b) Nil Timsahı:7313_timsahTuzlu su timsahlarından sonra en tehlikeli sürüngenlerden biri olan Nil Timsahının boy oranı 5 ila 6 metre civarındadır. Ağırlıkları değişkenlik gösterse de yetişkin erkek bir Nil Timsahı 500 kilo civarındadır. Elbette ki daha iri yapıda olanları da bulunmaktadır. Dişiler erkeklere oranla daha küçüktür. Çene kasları çok kuvvetli olmasa da ilginç bir şekilde avını ağzının içinde bir hamlede parçalayacak kuvvettedir. Dişleri oldukça keskindir. 5 cm boyunda olan güçlü dişlerin ava yüklediği basınç şiddetlidir. Sürekli karada dolaşıp ısınması bu hayvanlar için tehlikelidir. Bu yüzden suya girme ihtiyacı hissederek vücut ısısını dengeler. Avını taze seven Nil Timsahı sürekli avlandığından tehlikeli bir sürüngen cinsidir.3.KertenkelelerTehlikeli sürüngen cinslerinden olan bir diğer canlı ise Kertenkeleler’ dir. Kertenkelelerin birçok cinsi vardır. Kayıtlara geçen 3000 türü olduğu bilinmektedir. Kertenkele sıcak iklimlerin canlısıdır. Soğuk havalara oldukça dayanıksız olduğundan kurak yerlerde yaşamaktadır. Kertenkelelerin 3000 türü olduğundan bahsetmiştik. Bu 3000 türünün içinde farklı özellikler gösteren kertenkeleler mevcuttur. Bazı cinsler uçabilirken bazıları suda yüzebilir özelliktedir. Bazılarında da renk değişme özelliği mevcuttur. Kertenkelelerde tehlikeli sürüngenler arasında yerini alan canlılardandır.a) Gila Canavarı:Kertenkele cinsinden olan bu canlı dünyanın en tehlikeli sürüngenlerinden biri olarak bilinmektedir. Adından da anlaşıldığı gibi canavar denmesi de bu yüzdendir. Gila canavarları genellikle sıcak iklimlerde yaşar. Özellikle çöller onun niçin ideal yaşam koşullarıdır. Sadece 47 cm olan bu hayvan avını zehirlediğinde diyaframa felç etkisi yaratır. Böylece av nefessiz kalarak ölür. Gila Canavarının ağırlığı 1,5 kilo kadardır. Renkleri pembe, sarıdır. Bununla birlikte üzerinde siyah lekeler bulunmaktadır. Ağır bir hayvan olmasına karşı avını kıstırmak için güçlü ıslığıyla güç toplayarak savaşır. Çitfleşme için sıcak ayları tercih ederler.b) Boncuklu Kertenkele:Kertenkele familyasından bir diğer tehlikeli sürüngen ise Boncuklu Kertenkeledir. Gila canavarı ile birbirine benzeyen bu kertenkele türünün anavatanı Meksika’dır. Boncuklu kertenkele vücudunda bulunan pulların bocuksu yapısı sayesinde bu ismi almıştır. Boncuklu kertenkele 80 cm boyutundadır. Renkleri siyahtır ve üzerinde pembe sarı lekeler bulunur. Kuyruk kısımlarında sarı şeritler vardır. Tat duyusu oldukça gelişmiştir. Ağır hareket ederler. Avını yakaladığında da pes etmeden savaşırlar. Zehirleri alt çenelerindedir. Zehri etkin kılması için bir ısırıktan çok daha fazlasını gerektirir. Bir Boncuklu kertenkelenin avını zehirlemesi için dişleri arasında sıkıca baskı uygulaması gerekir. Zehir çiğneye çiğneye daha etkin duruma gelir.Görüldüğü gibi dünyanın en tehlikeli sürüngenlerini tehlikeli yapan en büyük ortak özellikleri zehirli olmalarıdır. Tehlikeli sürüngenler macerasına son verirken bu canlılardan mümkün olduğunca uzak kalmanız dileğiyle…Yazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/dunyanin-en-tehlikeli-surungenleri-nelerdir

Mamba Yılanları Nasıl Canlılardır?

Mamba Yılanları Nasıl Canlılardır?

Mambalar, bazı başka türler ölümle sonuçlanan vakalardan daha çok sorumlu olsa da, Afrika’da insanları en çok korkutan yılanlardır.Mambalar, özellikle de kara mamba, saldırganlığı, saldırısının hızı ve çabuk etki eden güçlü zehriyle ün salmıştır. Bununla birlikte zehirleri gerçekten çok güçlü de olsa ve hatta gerektiğinde bölgesini geri adım atmadan koruyacak da olsa, mambalar genellikle gizlenen ve insanlarla karşılaşmaktan sakınan yılanlardır. Ağaçlarda yaşayan türler -Doğu yeşil mambası (Dendroaspis angusticeps), Batı yeşil mambası (D. virdis), Jameson mambası (D jamesoni) zamanlarının çoğunu nadir görüldükleri ağaç tepelerinde geçirir. Kara mambalar, özellikle Doğu ve Güney Afrika’daki savanlarda bulunan taş yığınları, içi boş ağaç gövdeleri, termit tepeleri ve benzer yerlerde yaşarlar. Bununla birlikte, nedensiz bir saldırı gerçekleştirmektense güvenli bir yerde olmayı daha çok tercih ederler.Ölümcül IsırıklarMamba ısırıkları son derece tehlikelidir ve acil tıbbi müdahale sağlanmadığında ölümle sonuçlanabilir. 1960’larda panzehiri yaygınlaşana kadar bütün kara mamba ısırıkları ölümle sonuçlanmıştı! Bugün tıbbı yardımın çok uzak olduğu kırsal bölgelerde hala ölümcüldür.Tüm mambaların çabuk etki eden ve kurbanının kaslarını felç eden nörotoksik zehirleri vardır. Semptomları arasında göğüs ve gırtlak daralması, yüz kaslarında kademeli felç, göz kapaklarının hissiz kalarak kapanması örnek verilebilir. Zehir üretimi, iri kara mambalarda 100-400 mg arasında değişebilir ki insanlar için ölümcül doz sadece 10-15 mg’dır. Her yılanda birçok insanı öldürecek miktardan fazla zehir bulunur. Kötü ısırıklar dakikalar içinde yaşamsal tehlike yaratabilir ve kurban tedavi edilmezse solunum yetmezliğinden dolayı ölüm gerçekleşir. Yeşil mambaların her üç türü de daha az saldırgandır ve daha az zehir üretir; bundan dolayı ısırıkları mutlak ölümcül değildir. Aslında yeşil mambaların ısırma ihtimali daha azdır, bunun sebebi; bir ölçüde ağaçta yaşıyor olmaları ve insanlarla daha az temas kurmaları ve bir ölçüde kara mambalardan daha çekingen olmalarıdır. Mambalar kolaylıkla zararsız yılanlarla karıştırabilirler. Genç dönemlerinde; özellikle yeşil türlerinin, bazı zararsız çalı yılanları (mesela Phılothamnus) türlerinden ayırt edilmesi olanaksızdır; ayrıca yetişkinleri ağaç yılanlarına (Pkpholidus typus) benzemektedir. Kara mambalar yetişkinken çok uzun olduklarından dolayı kolayca ayırt edilir, ancak gençken aynı bölgede yaygın olan Psammophis türü kum yılanlarıyla benzerlik gösterir. Mambaların tanımlanmasındaki karışıklıklar genellikle onlara çok benzeyen yılan türlerinin aleyhine çalışır. İnsanlar, bazen Afrika’da her yeşil ve siyah yılanın yeşil mamba ya da kara mamba (bununla birlikte yaygın isimlerine rağmen mambalar asla siyah olmazlar) olduğuna inanır. Bu karışıklık, turist safarilerini etkilese de; maalesef genelde zararsız bir yılanın ölümüyle sonuçlanır.İnce ve ZayıfMambalar, pürüzsüz pulları olan ince ve uzun yılanlardır. Kara mambalar Afrika’daki en uzun, zehirli yılan türüdür. Bir kara mambanın ortalama uzunluğu 2m’dir. Kafası ince, uzundur, dikey yanlıdır ve grafiksel olarak sıklıkla “tabut şekilli” olarak tasvir edilir. Renkleri, gizlenmiş yılanlardan bekleneceği şekilde, arka planlarına uyum sağlamalarına yardımcı olur: Ağaçta yaşayan üç tür yeşildir, yerde yaşayan tür ise kahverengi veya gridir (asla siyah değildir). Ağaçta yaşayan türler dalların arasında seri hareket ederler, ancak kara mamba muhtemelen tüm yılanlar arasında en hızlı olanıdır. Tek seferde kısa mesafede saatte 11 km hıza ulaştığı görülmüştür. Bu, insanlar için en yüksek tempolu koşu hızıdır. Daha dikkat çekici bir noktaysa mambaların insanların sıklıkla yapamayacağı şekilde kayalık ve çalılık alanlarda çabuk hareket edebilmeleridir. Mambalar sıklıkla kafa ve boyunlarını yukarı kaldırarak gezinirler. Kendilerini tehdit edilmiş hissettiklerinde ileri doğru şaha kalkar, bazen de vücutlarının yarısını yerden kaldırarak dar bir başlık açarlar. Aynı zamanda ağızlarım genişçe açıp tıslar. Kara mambaların kolaylıkla 2.7 m uzunluğa ulaşabildikleri göz önünde bulundurulursa, kızgın bir mamba ortalama bir insanla göz göze gelebilir. Canlı bir tane yakalayıp onunla başa çıkmak çok az sürüngen bilimcinin hoşuna giden bir önermeye göre, kara mambalar üreme dönemleri boyunca daha saldırgan olurlar, ancak bu evrensel olarak kabul görmemektedir. Erkekler birbirleriyle, vücutlarının ön kısmını yerden kaldırarak, birbirlerini yere bastırmak suretiyle güç uygulayarak dövüşürler. Erkek doğu yeşil mambaları ve muhtemelen diğer iki türü de birbirleriyle dövüşür. Tüm mambalar yumurtlayan türlerdir, ancak üreme davranışının detayları yalnızca kara mamba ve doğu yeşil mambası için bilinmektedir. Dişi kara mambalar 12 -17 arasında yumurtayı, çoğunlukla uygun gördükleri termit tepeciklerine bırakır. Daha küçük olan yeşil mambalar daha az sayıda (10 yumurtaya kadar) yumurtayı içi boş ağaçlara, kütüklere ve yaprak yığınlarına bırakır, iki türün de yumurtaları yaklaşık 80 gün içinde çatlar ve yavrular 40-60 cm boyundadır. Kara mambalar özellikle hızlı büyüyen türlerdir ve bir yıl içinde 1,8 m uzunluğa erişebilirler.Baskı Altındaki MambalarAğaçlarda yaşayan mambalar, özellikle Afrika’nın kıyı bölgelerindeki yağmur ormanlarında sınırlı kalmışlardır. Doğu yeşil mambası Doğu ve Güney Afrika’da bulunur, Jameson yeşil mambası Orta Afrika’dan gelir, batı yeşil mambası ise Batı Afrika’dandır. Bu bölgelerdeki ormanların çoğu hızla yok olmaktadır. Koloniler halinde birbirlerinden izole olduklarından, uzun vadede ortadan yok olmaktadırlar. İnsan topluluklarına yakınlaşmalarına rağmen, ısırma vakalarının yaygın görülmemesi hayret vericidir. Aslında ormansızlaştırmadan en çok etkilenen iki tür o kadar nadir görünürler ki, biyolojileriyle ilgili hiçbir bilgi bulunmaz Üzerinde diğerlerine göre daha çok araştırma yapılan doğu yeşil mambası, 1 hektarda 2 veya üç, 1 km2’de ise 200 ile 300 adet kadar bulunur Aynı ağaçta en fazla beş adet yılan yaşayabilir.Kaynakça: BBC: Vahşi DoğaYazar: Tuncay Bayraktarhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/mamba-yilanlari-nasil-canlilardir

Kobra Familyası Nasıl Canlılardan Oluşur?

Kobra Familyası Nasıl Canlılardan Oluşur?

Kobragiller familyasındaki kobralar çoğunlukla Güney Yarımküre’de Güney Amerika, Afrika, Güneydoğu Asya ve Avustralya’da görülür. Kobragiller, kırbaç yılanlarının soyundan gelmektedir. Yüzeysel olarak; dar kafalarının üzerini kaplayan büyük pulları ve az çok silindirik vücutlarıyla birbirlerine benzerler. İçsel olarak fonksiyonel bir sağ akciğerden yoksundurlar, ancak sağ ve sol yumurta kanalına sahiptirler. Yalnızca sucul türlerde nefes borusunda akciğer vardır (daha verimli oksijen emilimi için).Çoğu kobragilin yuvarlak göz bebekli, büyük gözleri vardır. Bazı Avustralya türlerinin vücutları tıknaz, gözbebekleri de dikey çizgi şeklindedir. Kobraları kırbaç yılanlarından ayıran en temel özellik, ağzın ön kısmındaki zehir dişleridir. SınıflandırmaKobragiller familyası kobralar, Mambalar, mercan yılanları ve ölüm engerekleri gibi çok iyi bilinen ve kötü şöhrete sahip yılanları içermektedir. Ayrıca deniz yılanları ve Doğu Asya deniz yılanları da bu familyanın içinde yer alır, buna rağmen bu türler bazen ayrı bir familya olan Hydrophiidae’ye dahil edilir. Bu mantıklı bir sınıflandırma gibi gözükse de, taksonomik olarak bunun sağlam bir gerekçesi yoktur. Kobragiller iki ayrı alt familyaya ayrılmıştır. Kobragiller yalnızca karasal (bir başka deyişle denizsel olmayan) olan ve Amerika, Afrika ve Asya’da yaşayan kobralar, Mambalar, bungarlar ve mercan yılanlarını kapsamaktadır. Hydrophiinae ise Avustralya’daki karasal türler de dahil olmak üzere, deniz yılanları ve Doğu Asya deniz yılanlarını da kapsayan tüm deniz yılanı türlerini içerir. Soy ağaçları hakkında hala yanıtlanamamış cevaplar vardır, bununla beraber sınıflandırma sisteminin bir noktada değişmesi de olasıdır.Alt familya Elapinae Kuzey, Orta ve Güney Amerika’da Elapinae, mercan yılanları tarafından temsil edilir. Bu grup arasında Micruroides yalnızca Arizona, New Mexico ve Kuzey-Orta Meksika’da yaşayan M. Euryxanthus türü ile temsil edilir. Daha geniş bir alana yayılan Micrurus cinsinin ise 65 türü vardır. Bunların hepsi parlak renkli yılanlardır ve çoğunun vücudunda beyaz, kırmızı ve siyah halkalar bulunur. Birçoğu yağmur ormanlarında yaşasa da, bazıları Güneybatı Amerika ve Kuzey Meksika çöllerinde de görülür. Bir türü yarı sucudur ve yılan balıklarıyla beslenir, ayrıca tüm türleri insanlar için tehlikelidir. Mercan yılanları yarı-kendini gömen türlerdir ve çoğunlukla kendini gömen diğer sürüngenlerle beslenirler. Bunlar Kuzey ve Güney Amerika’nın tek karasal kobra türleridir.Karasal kobragiller en çok Afrika’da bulunmakta ve çok iyi bilinen bazı türleri içermektedir. Dendroaspis cinsinden olan Mamba’lar, genellikle ağaçta yaşayan türlerdir, ancak kara Mamba (D. Polylepsis), yerde avlanır. Mamba’lar Afrika’da en çok korkulan yılanlardır, ancak verdikleri zarar, şişen engerek (Bitiş arietans) ve halı engerekleri (Echis sp.) ile karşılaştırıldığında önemsizdir. Afrika’daki en kalabalık kobragil cinsi; sekiz kobra türünü içeren Naja’dır.Kobra BaşlığıKobralar pürüzsüz pulları ve parlak kafalarıyla çok güçlü yılanlardır. Tehdit edildiğinde vücudunun ön kısmını yerden yukarı kaldırır ve bir başlık (kaburga kemiklerinin çıkıntıları boyunca gerilmiş deri parçası) açar. Normalde, kaburgalarını vücutlarının üst kısmı boyunca katlanmış durumda tutar, ancak tepeliği açmak için bunları dışarı doğru hareket ettirir. Tüküren kobra (Hemachatus haemachatus) gibi bazı Afrika türleri tükürücüdür, zehir dişlerinin on kısmındaki açıklıklardan ince bir zehir püskürtürler Kobragiller arasında pürüzlü pullara ve yavruların canlı doğrulmasına pek sık rastlanmaz. Kurbağaları yeme konusunda uzmanlaşmışlardır ve saldırıya uğradığında ölü taklidi yapan birkaç yılandan türünden biridir. Aspidelaps cinsi; Afrika mercan yılanı (A. lubricus) ve zırh burunlu yılan (A.scutatus) türlerinden oluşmaktadır. Küçüktürler ve burunlarının ucunda büyükçe bir pul vardır, tehdit edildiklerinde başlıklarını açarlar. Afrika jartiyer yılanları -Amerika’daki jartiyer yılanlarıyla karıştırmamak gerekir- küçüktürler ve özellikle gençken şerit şeklinde desenleri vardır. Elle tutulduklarında bile ısırmaktan kaçındıklarından dolayı, oldukça zararsız olarak anılırlar. Afrika’da yaşayan dört tür elapid, karasal yaşam tarzını geride bırakmıştır: Afrika su kobraları (Boufengenna cinsi) büyük göllerin kıyı şeritlerinde yaşayıp balıkla beslenirken; ağaç kobraları (Pseudohaje cinsi) ağaççıldır ve kurbağalarla beslenir. Her iki cinsin de ikişer türü bulunur. Asya’da tüküren türleri de kapsayan birkaç Naja (kobra) türü vardır. Aynı zamanda Bungarlar (Bungarus) ve mercan yılanları (Maticora) gibi diğer yılanlarla beslenen başka cinsler de bulunmaktadır. Kesitleri üçgen biçimindedir ve üzerleri büyük pullarla kaplı, belirgin bir belkemiğine sahiptirler. Bungarlar ölümcül yılan ısırmalarının büyük kısmından sorumlu, ancak bunun sebebi agresif olmaları değil; üstlerine kolayca basılabilmesi ve gececi olmalarıdır.Alt familya Hydrophiinae, Avustralya’daki tüm yılan türleri bu alt familyaya aittir.Aralarında çok farklı şekil, boyut, huy ve yaşam alanına sahip yılanlar yer alır. Deniz yılanları ve Doğu Asya deniz yılanları denizdi yılanlar olarak uzmanlaşmıştır. Avustralya’da az sayıda kırbaç yılanı bulunması ve hiç engerek bulunmaması, kobragilleri bu türlerin nişine de taşımıştır. Kahverengi yılanlar (Pseudonaja) ve Avustralya kırbaç yılanları (Demansia) gibi cinsler; kayda değer bir biçimde Eski ve Yeni Dünya’daki kum yılanları, kırbaç yılanları ve karayılanlara benzer davranırlar ve görünüme sahip olsalar da bunlardan farklı olarak zehirlidirler. Diğerlerinin benzer yapıları vardır, ancak daha küçük ve gizemlidirler. Bunlar arasındaki taçlı yılanlar (Cathopis cinsi): Kuzey Amerika’daki karabaşlı yılanlar (Tantilfa ferden), halka boyunlu yılanlar (Diadophis punctatus) ve Avrupa’daki tepeli yılanlar (Macroprotodon cucullatus) gibi türlere karşılık gelirler. Avustralya bakır kafasının (Austrelaps superbus). Natrix (su yılanları) ve Nerodia (Amerika su yılanları)’ları andıran kısa ve kalın bir şekli vardır. Aynı onlar gibi bataklık ve batak zeminli yerin yakınında bulunurlar. Taypan’ların kral kobra ve kara Mamba’ya benzer bir yaşam tarzı vardır. On iki kadar türe sahip küçük mercan yılanları, Sımoselaps; kendilerini gömen türlerdir ve yalnızca geceleri yüzeyde bulunurlar. Kertenkelelerle beslenirler ve kuru, kumlu bölgeleri severler. Bantlı yılan (Vermicella annulata) ve onun yakın akrabası kuzey bantlı yılanı (V. Multifasdata) türlerinin ikisi de siyah ve beyaz renkte, koyu bantlara sahiptirler ki yaygın isimleri buradan gelmektedir. Küçüktürler ve esas olarak diğer yılanları yerler. Yeraltı tünellerinde yakaladıkları Tylophidae familyasına ait kör yılanlarla beslenirler. Alarm durumuna geçtiklerinde; vücutlarının büyük bir kısmını yerden kaldırarak rakiplerine karşı tokmak gibi kullanabilecekleri bir ilmik oluştururlar. Son olarak, ağır cüsseli ölüm engerekleri (Acanthopis) vardır. Yaygın isimleri, bu cinsi Eski Dünya’da yaşayan ve davranışları ile görünüşleri birbirine yakın olan engereklerle ilişkilendirmektedir.Kaynakça: BBCYazar: Tuncay Bayraktarhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/kobra-familyasi-nasil-canlilardan-olusur

<b class=red>Yılanlarla</b> İlgili 7 İlginç Gerçek

Yılanlarla İlgili 7 İlginç Gerçek

Yılanlar en çok korkulan hayvanlar arasında yer almaktadır. Bu sürüngenler, dört inç uzunluğundaki Barbados iplikçikleri kadar küçük olabilir veya 40 fit uzunluğa kadar uzayabilir. Two-headed Royal Python. Life On White/Photodisc/Getty Images

http://www.biyologlar.com/yilanlarla-ilgili-7-ilginc-gercek

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0