Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 37 kayıt bulundu.

Vitamin türleri

Herkes tarafından bilinen 13 vitamin vardır. Bunlar temelde, yağda çözünenler ve suda çözünenler olarak iki gruba ayrılır ama gerçekte 20 vitamin vardır. En küçük vitamin A, C, D ve K vitaminleriyken, en büyük vitamin türü E vitaminidir. Orta boy moleküllü B vitaminleri ise pek kullanılmaz. Dört vitamin türü, yağda çözünebilir ve bu sayede vücudun yağ dokusunda depolanırlar. Bunlar: A vitamini, D vitamini, E vitamini ve K vitamini. A Vitamini Göz sağlığı için çok önemlidir. E vitaminiyle alınırsa daha iyi gözlere sahip olunur. Yumurta, avokado, karaciğer, süt, havuç, sebze, ceviz, balık yağı gibi besinlerde vardır. Oluşumu sırasında böbreklerin rolü vardır. Zaten A vitamini böbreklerde bulunan tek vitamindir. Yeşil sebzelerde bulunur. Kalorisi yüksektir. A vitamininin (diğer yağda eriyen vitaminler olan D, E, K vitaminleri gibi) fazlası zararlıdır. Özellikle gebe kalmayı planlayanlarla gebelerin A vitamini içeren ilaçlardan ve yiyeceklerden (karaciğer) uzak durması önerilmektedir. Gebelikte düşük ve anormallik yapma riski vardır. Çoklu vitamin içeren ve gebelerce çok tüketilen ilaçlarda da ne yazık ki A vitamini bulunmaktadır. Yağda eriyen, vücutta depolanan bu tarz ilaçların gebelere verilen dozun toksik (zehirleyici) dozda olmaması özgürce alınabileceği anlamına gelmemektedir. İlaç olarak alınan A vitaminin doğal yollarla alınan A vitaminine göre daha riskli olduğu kabul edilmektedir. Nitekim İngiltere Royal Kolej yayınladığı "Gebe Takip Kılavuzu"nda A vitamini içeren ilaçların ve yiyeceklerden karaciğerin gebelere verilmemesini önermektedir. A vitamini fazlalığı aşağıdakilere neden olabilir: Doğum anormallikleri, Karaciğer problemleri, Kemik mineral yoğunluğunda azalma ve osteoporoz, Uygunsuz kemik büyümesi, Deride uygunsuz renk değişimi, Saç dökülmesi, Yoğun cilt kuruluğu ve pullanmalar A vitamini eksikliğinde görülen hastalıklar: Gece körlüğü, Bağışıklık sistemi zayıflığı, Büyüme-gelişme yavaşlaması D Vitamini Provitamin şeklinde alınan D vitamini deri altında uv. ışınları ile aktifleşir. D vitamini Ca ve P'un emilmesini ve kemiklerde depo edilmesini sağlar. D vitamini eksikliğinde çocuklarda raşitizm,yetişkinlerde osteomalazi hastalıklarının oluşmasını sağlar. Fazlası kireçlenmeye neden olur. En önemli kaynak güneş ışınıdır. Ayrıca karaciğer, balık, yumurta, tereyağı, peynir ve mantarda bulunur. E Vitamini Çocukların büyümesi için E vitamini gereklidir. Yaralarının iyileşmesi için E vitamini gerekir (protein yarayı kötüleştirir). Karaciğer, yağ dokusu, ince bağırsak ve mide E vitamini sentezler. Kimyasal yapı itibarı ile bir tokoferol olup antisterilite vitamin olarak da bilinir. Tokol ve tokotrienoltürevlerinin farklı bileşikleri E vitamini aktivitesi gösterir. En aktifi alfa-tokoferoldür. Provitamin olarak kullanılır. D vitamininden daha güçlüdür. E vitamini sinir sisteminin, kasların, hipofiz ve sürrenaller gibi endokrin bezlerin ve üreme organlarının fonksiyonları için öneme sahiptir. E vitamini, biyolojik bir antidoksidan olup, atardamar hastalıklarının ve kanserin önlenmesi için gerekli olan bir antioksidandır. Bitkisel ve sıvı yağlarda, kırmızı et, karaciğer, tahıl, tahıl ürünleri vb. lerde bulunan E vitamini eksikliğinde kaslar gelişemez ve E vitamini yapıcı-onarıcı özelliğe sahip her şeyi yaptığı için, bazı kozmetik ürünleri de E vitamini içermektedir. Kozmetik ürünlerinde sadece B5 ve E vitaminleri bulunur. Tokoferol (E1) vitamininin tokoferolleri: Alfa tokoferol - E1A (Diğer adı: Provitamin E) Beta tokoferol - E1B (Diğer adı: Pro-E1B) Gama tokoferol - E1G (Diğer adı: EProteinToko1) Delta tokoferol - E1D (Diğer adı: DeltE1) Mega tokoferol - E1M (Diğer adı: Megadel) K Vitamini K vitamini, yeşil sebze, çay ve ciğerde bulunan ve kan pıhtılaşmasında önemli bir yeri olan vitamindir. Karaciğerde protrombin yapılmasında kullanılır. Yokluğunda kan ile ilgili belirtiler ortaya çıkar. Normal olarak bağırsaklarda bulunan bakteriler tarafından sentezlenir. Yetersizliğinde pıhtılaşmada sorunlar ve aşırı kanama ortaya çıkar. Vücudumuzdaki bakteriler tarafından da üretilir. Vücudumuzu hastalıklardan korur. yaraların iyileşmesi için K vitamini gereklidir. Suda çözünenler Diğer dokuz vitamin türü ise suda çözünür ve pek çoğu vücutta depolanmaz. Bunlar: C vitamini, tiyamin (B1), riboflavin (B2), niyasin (B3), pantotenik asit (B5), piridoksin (B6), siyanokobalamin (B12), biyotin, folik asit (folacin). C Vitamini (askorbik asit) C vitamini veya askorbik asit, turunçgiller, koyu yeşil sebzeler ve patateslerde bulunan ve kollajen sentezinde yer alan, antioksidan bir vitamindir. Ayrıca demir emilimini de olumlu etkiler. Yetersizliğinde eklem ağrıları, yaraların geç iyileşmesi, skorbüt gibi sorunlara neden olabileceği gibi enfeksiyonlara karşı kişiyi daha zayıf kılar. Küçük yaşlarda diş eti kanaması ve grip C vitamini eksikliğinde, fazlalığında da ishal görülür. B1 Vitamini (tiyamin) Hemen hemen tüm canlı dokularda bulunur ve pirofosforik ester şeklinde görülür. Pentozfosfat çeviriminde alfa-keto asit dekarboksilazların ve transketolazın koenzimidir. Eksikliği başta sinir ve kalp hücreleri olmak üzere beslenmeleri için özellikle glikoza gereksinim duyan hücrelerde metabolizma bozukluğuyla sonuçlanır ve beriberiye neden olur. B2 Vitamini (riboflavin) Tahıllar, et ve ciğerde bulunan bir vitamindir. FAD'ın içeriklerindendir. Yetersizliğinde ariboflavinoz görülebilir. B3 Vitamini (niyasin) Et, balık ve kuru yemişlerde bulunan ve NAD ile NADP koenzimlerinin içeriklerinden olan, solunum için önemli bir vitamindir. Yetersizliğinde pellagra görülebilir. B5 Vitamini (pantotenik asit) Birçok gıdada, özellikle de ciğer ve baklagillerde bulunan önemli bir vitamindir. E vitamininin içeriği olan pantotenik asit, karbonhidrat ve yağ metabolizmasında yer alır. Yetersizliğinde yorgunluk ve uyuşukluk hissedilebilir. B12 Vitamini (siyanokobalamin) Siyanokobalamin veya B12 ciğer, balık ve süt ürünlerinde bulunan ve DNA metabolizmasında koenzim olarak yer alan bir vitamindir. Alyuvarların olgunlaşmasında da gereklidir. Yetersizliğinde anemi ve kilo kaybı görülebilir.

http://www.biyologlar.com/vitamin-turleri

Yeni çalışma sonuçlarına göre D vitamini soğuktan ve Gripten koruyor!

Yeni çalışma sonuçlarına göre D vitamini soğuktan ve Gripten koruyor!

Yeni bir araştırmaya göre, D vitamini takviyesi soğuk algınlığı ve grip de dahil olmak üzere akut solunum yolu enfeksiyonlarına karşı özellikle çok eksik kişilerde korunmaya yardımcı olabilir.

http://www.biyologlar.com/yeni-calisma-sonuclarina-gore-d-vitamini-soguktan-ve-gripten-koruyor

Hangi vitamin ne işe yarar, Hangi vitamin hangi besinde bulunur?

A vitamini: Enfeksiyonlara karşı direnci arttırır normal büyüme, üreme, kemik ve diş gelişimi, görme için gereklidir. Cildin tırnakların ve saçların sağlıklı kalmasını sağlar. Diş ve dişetleri için büyük önem taşır . Yalnızca hayvanlarda bulunan ve yağda eriyen doymamış bir alkoldur. Sütte, yumurta sarısında, ton ve morina balıklarının karaciğer yağında (balık yağı) bulunur. Havuç ve havuç benzeri sarı-turuncu renkli sebzelerde A vitamininin ön maddeleri vardır (alfa karoten). Yaşlılıkta etkinliği çok artan kolajenaz enziminin indirgeyici etkisini önlediği saptanmıştır. Bu vitamin ayrıca protein bileşimine katılır ve tümerlerde görülen hücrelerin kontrolsüz biçimde çoğalmasını önler. A vitamini eksikliğinde gözde ve deride keratoz, kseroftalmi (göz akı ve kormeanın parlaklığını kaybederek kuruması), foliküler hiperkeratoz (bir deri hastalığı) ve gece körlüğü görülür. Bulunduğu Yiyecekler: Kayısı,kuşkonmaz,maydanoz,ıspanak, havuç,kereviz, marul, portakal, erik, domates D vitamini: İnce bağırsaklardan kalsiyumun emilmesine yardımcı olur, kalsiyumun kemiklerde ve dişlerde tutulmasını sağlar . Bulunduğu Yiyecekler: Balık yağı, balık, yumurta, tereyağı, karaciğer, et, sebzeler, güneş E vitamini Antioksidan etkilidir. Alzheimer hastalığının ilerlemesini yavaşlatıyor yaşlı kişilerde bağışıklık sistemini güçlendirir. Hücrelerin daha uzun yaşamasını ve yenilenmesini sağlar . Fitol ve metil hidrokinon türevidir. İnsanda karaciğerin yanı sıra yağlı dokularda, böbrekte, kalpte, kaslarda ve böbrek üstü bezi kabuğunda depolanır. A vitamini, doymamış yağ asitleri ve C vitamini gibi maddelerin oksidasyonunu önleyerek antioksidan özellik gösterir. Nükleik asitler ve değişik enzim sistemlerinin metabolizmasına katılır.E vitamini eksikliği ender görülür ve kansızlık biçiminde ortaya çıkar. Başta tahılllar olmak üzere yeşil sebzelerde bol miktarda bulunur… Bulunduğu Yiyecekler: Buğday, tohumlu besinler, soya fasülyesi yağı, arı sütü, ceviz, marul, tere, kereviz, maydanoz, ıspanak, lahana, mısır yağı, mısır, yulafta K vitamini: Karaciğere gelen Kvitamini burada üretilen bazı pıhtılaşma faktörlerinin yapımında rol alır. Kvitamini takviyesi yanlızca kanamalı hastalarda verilir. Bulunduğu Yiyecekler:Ispanak,kabak, marul, yeşil domates, yeşil biber, inek sütü, peynir, tereyağı, yumurta, kırmızı et, pirinç, karaciğer, mısır, muz, şeftali, çilek B1 vitamini: Kasların ve sinir sisteminin faliyeti için gereklidir.Yetersizliğinde iştahsızlık, huzursuzluk, bellek zayıflığı ve dikkat azalması görülür. Bulunduğu Yiyecekler: Buğday, kepek, bira mayası, taze sebze meyve, koyun eti, sığır eti, balık eti, yumurta, süt B2 vitamini: Eksikliğinde dilde kızarma, yanma hissi, ağız çevresi ve dudaklarda kızarma, tahriş, çatlaklar, gözlerde kaşıntı, yanma hissi, katarakt oluşumu, saçların dökülmesi, çocuklarda büyüme yavaşlaması, kilo kaybı, sindirim sorunları oluşur . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, böbrek, buğday unu, patates, et, süt, yumurta, peynir, kepek, yeşil sebzeler, havuç, fındık, yer fıstığı, mercimek B3 vitamini: Yetersiz beslenme sonucu deriyi sinir sistemini tutan pellegra adlı hastalık ortaya çıkar. Hücrelerin oksijeni kullanabilmeleri için gereklidir. Midede sindirimin temel taşları olan asitlerin üretimini sağlar. Bulunduğu Yiyecekler: Bira mayası, kepek, yer fıstığı, sakatat, kırmızı et, balık, buğday, baklagiller, un, yumurta, süt, limon, kabak, incir, portakal, hurma B5 vitamini: Doğada bol olduğu için eksikliğine rastlanmaz. Ayrıca bir miktar bağırsaklarda da yapılmaktadır. Eksikliği kan şekerinde düşme, ellerde titreme, kalp çarpıntıya neden olur . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, kırmızı et, tavuk, yumurta, ekmek, sebzeler B6 vitamini: Sinir sistemi ve hormonların çalışmasını düzenler.Vücudun savunmasında antikor ve akyuvar oluşumunda rol oynar. Eksikliğinde migren tipi baş ağrısı, kansızlık, ciltte kuruluk, görme problemleri, uyuşukluk, adele zayıflığı ve krampları oluşur . Bulunduğu Yiyecekler: Karaciğer, böbrek, kırmızı et, balık, yumurta, ekmek, sebzeler B11 vitamini: Kırmızı kan hücreleri ve sinir dokularının oluşumunda aktif rol oynar. Hücre bölünmesi için gereklidir. Bu etkisi ile büyümeyi de sağlar. Anne karnındaki bebeğin sinir sisteminin gelişimi için de gereklidir. Eksikliğinde iştahsızlık, kilo kaybı, bulantı, kusma, ishal, baş ağrısı, unutkanlık, çarpıntı gibi bazı kalp sorunları oluşabilir . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, böbrek, kırmızı et, ıspanak, marul, yumurta, ekmek, portakal, muz B12 vitamini: Besinlerle veya sigara gibi alışkanlıklarla vücuda giren siyanürü etkisiz hale getirir. Eksikliğinde dilde hassasiyet, şişme, kızarma, hayal görme, depresyon, adalelerde kasılmalar, sinir iltihaplarına bağlı olarak el ve ayaklarda uyuşma, karıncalanma, yanma şikayetleri oluşur . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, yürek, böbrek, kırmızı et, tavuk, balık, süt, peynir, yumurta C vitamini: Etkin biçimi L-askorbik asittir.C vitamininin başlıca rolü doku bağlarını tutan ana protein maddesi olan kollageni üretmektir. Bağışıklık sistemi, sinir sistemi, hormonlar ve besinlerin emilimi fonksiyonlarına (E vitamini ve demir gibi )destek olur.Göz merceği ve akciğer gibi yapılarda antioksidan olarak çalışır. C vitamini ayrıca antioksidan yapıda olan E vitaminine dönüşebilir. C vitamini turunçgillerde bol miktarda, ayrıca taze sebzelerde, maydanozda, kabakta ,soğanda ve domateste bulunur.Vücudumuz C vitaminini üretemez bitkiler ve bazı hayvanlar bu vitamini üretebilmektedir. Besinlerle alınan vitamin 2 saat içersinde kullanılır 4 saat sonunda kandan uzaklaşır. Yaraların iyileşmesini, damarların sağlıklı olamalarını sağlar.Vücudun savunma sistemini artırıcı etkisi vardır. Histamin yapımını azaltarak allerjik olayların şiddetini düşürür. Eksikliğinde diş eti kanamaları ve çekilmeleri olur. Bulunduğu Yiyecekler:Siyah üzüm, narenciye, çilek, kavun, karpuz, yeşil biber, maydanoz, brokoli, havuç, soğan, bezelye

http://www.biyologlar.com/hangi-vitamin-ne-ise-yarar-hangi-vitamin-hangi-besinde-bulunur

B6 vitamini, B6 vitamininin faydaları ve vücudumuza etkisi

Vücudumuzun sağlıklı kalabilmek ve düzenli olarak işleyebilmek için farklı vitaminlere ve besin değerlerine ihtiyacı vardır. B6 vitamini bu vitaminlerden sadece bir tanesidir. Bu vitamin genellikle “ruh hali vitamini” olarak anılır. Bunun nedeni B6 vitamininin beyindeki ruh halini kontrol eden hormonları etkilemesidir. Ayrıca B6 vitamini yağ ve proteinlerin metabolize edilmesinde de oldukça önemli bir görev alır. Bu sayede vücuttaki enerji seviyesi arttırılır. Bunun yanı sıra B6 vitamini gıdalardan aldığınız protein miktarını arttırır. Yapılan çalışmalar B6 vitaminini kalp rahatsızlıklarını ve diğer kardiyovasküler sorunları önlemeye yardımcı olduğunu göstermektedir. Gıdalardan yeterli miktarda B6 vitamini alamamanız halinde bazı takviyelere başvurabilirsiniz. Bununla birlikte almanız gereken B6 vitamininin miktarını bilmek oldukça önemlidir. Bu konuya ilişkin olarak bir doktora danışabilirsiniz. Depresyon sorunu olan birçok kişiye genellikle duygusal sorunları ile baş etmesi için B6 vitamini alması önerilir. B6 vitamini beyindeki serotonin miktarını arttırarak kişinin kendisini iyi hissetmesini sağlar. Ayrıca kalp sorunu bulunan kişiler de bu takviyeleri alabilir; çünkü B6 vitamini kalp rahatsızlıklarının önlenmesinde de etkili olarak kullanılır. Her gün bir veya iki tane B6 vitamini takviyesi almak hem kalp hem de zihin sağlığınız için iyi olacaktır. Araştırmacılar şizofreni, otizm gibi ciddi zihinsel sağlık sorunları bulunan kişilerde ciddi B6 vitamini eksikliği olduğunu iddia etmektedirler. Bu vitamini her gün düzenli olarak alarak kendinizi daha iyi hissettiğinizi fark edebilirsiniz. Bununla birlikte B6 vitamin takviyelerini almadan önce mutlaka bir doktora danışın. Eğitimli bir doktor size hangi dozda vitamin takviyeleri alacağınızı söyler. Eğer takviyeleri kullanmayı istemiyorsanız B6 vitaminini bazı gıdalardan da alabilirsiniz. Muz, erik ve yulaf gibi gıdalar B6 vitamini kaynağıdır.

http://www.biyologlar.com/b6-vitamini-b6-vitamininin-faydalari-ve-vucudumuza-etkisi

A Vitamini

A VİTAMİNİ A vitamini yağda eriyen vitaminlerdendir. Karaciğerde depolanan bu vitamin ısıya ve pişirmeye dayanıklıdır. Yararları: Sağlıklı deri ve saçlar için gereklidir. Diş, dişeti ve kemik gelişiminde önemli rol oynar. Normal görme ve gece görme de etkilidir. Bağışıklık sistemini kuvvetlendirir. Akciğer, mide, üriner sistem ve diğer organların koruyucu epitelinin düzeninde rol oynar. Kanser, damar sertliği ve katarakt gibi hastalıkları önlediği yolunda önemli bulgular elde edilmiştir. Bu vitamin ayrıca protein bileşimine katılır ve tümörlerde görülen hücrelerin kontrolsüz biçimde çoğalmasını önler. Yaşlılıkta etkinliği çok artan kolajenaz enziminin indirgeyici etkisini önlediği saptanmıştır. Hangi besinlerde bulunur? Sütte, yumurta sarısında, ton ve morina balıklarının karaciğer yağında (balık yağı) bulunur. Ayrıca tereyağı ve peynirde de bulunur. Havuç ve havuç benzeri sarı-turuncu renkli sebzelerde A vitamininin ön maddeleri vardır(alfa karoten). Sonradan A vitaminine dönüşecek olan Beta Karoten ve diğer karotenoidler ise yeşil yapraklı ve sarı sebzelerde ve tahıllarda bulunur. Eksikliği nelere yol açar? A vitamini eksikliğinde gözde ve deride keratoz, kseroftalmi (göz akı ve kormeanın parlaklığını kaybederek kuruması), foliküler hiperkeratoz (bir deri hastalığı) ve gece körlüğü görülür. Bağışıklık sisteminin zayıflaması, enfeksiyonlara elverişli hale gelme, akne (sivilce) oluşumunda artış, yorgunluk, diş, dişeti ve kemiklerde deformiteler A vitamini eksikliğinin yol açabileceği diğer şeylerdir.

http://www.biyologlar.com/a-vitamini

B3 vitamini

B3 VİTAMİNİ: NİASİN Niasin, Niasinamid veya Nikotin Amid olarak da adlandırılan B3 vitamini; protein, yağ ve karbonhidrat metabolizması için gerekli olan bir vitamindir. Yararları: 3 vitamini kan dolaşımını düzenler, sağlıklı bir deri sağlar ve santral sinir sisteminin çalışmasına yardımcı olur. Beyin ve hafızanın ileri fonksiyonlarının denetlemesinden dolayı şizofreni ve diğer zihinsel hastalıklarda tedavi edici rol oynar. Son olarak yeterli B3 düzeyinin insülin ile östrojen, progesteron ve testesteron gibi cinsiyet hormonlarının sentezi için hayati rol oynadığı gösterilmiştir. Son zamanlarda kan kolesterolünü ve trigliseritini yan etki olmadan emniyetle düşürebildiği için doktorlar tarafından bu amaçla sıklıkla kullanılmaktadır. Ancak B3 vitamininin kullanımında doz ayarlaması mutlaka doktor tarafından yapılmalıdır. Hangi besinlerde bulunur? B3 vitamini içeren doğal yiyecekler sığır eti, brokoli, karnabahar, havuç, peynir, mısır unu, yumurta, balık, süt, patates ve domatestir. Ette bol miktarda vardır. Vücut, süt ve yumurtadaki proteinlerden de niasin üretebilir. Eksikliği nelere yol açar? B3 vitamini eksikliğinde “pellegra” adı verilen ve sinir sisteminde fonksiyon bozukluğu, mide bağırsak sistemi bozukluğu, ishal, zihin bulanıklığı, depresyon ve ağır dermatit ve çeşitli cilt lezyonlarına neden olan bir hastalık oluşur.

http://www.biyologlar.com/b3-vitamini

B12 Vitamini

Yararları: Suda eriyen B12 özellikle sinir sistemi fonksiyonları için gereklidir. Folik asit ile birlikte doğum defektlerini önlemekte önemli rol oynar. Yine folik asit ve B6 vitamini ile birlikte kalp hastalıklarını ve damar tıkanıklığını önleyici rol oynamaktadır. Asetilkolin üretimini arttırdığı ve beyinde sinir iletimini düzenlediği için Alzheimer hastalığında koruyucu rolü olabileceği düşünülmektedir. Normal büyüme gelişmede olumlu rol oynar. Sinir hasarlarında tedavi edici rol oynar. Pernisiyöz anemi tedavisinde kullanılır. Mide bağırsak sisteminin bir kısmı cerrahi olarak çıkartılmış hastalarda oluşabilecek B12 vitamin eksikliğine bağlı belirtileri önler. Vejeteryanlarda ve birtakım emilim bozukluğu olan hastalarda oluşabilecek B12 vitamin eksikliğine bağlı belirtileri önler. Bağışıklık sistemini ve sinir sistemini güçlendirir. DNA molekülünü sentezler ve kırmızı kan hücrelerini üretirler. Hangi besinlerde bulunur? B12 vitamini folik asit ile birlikte alınmalıdır. Karaciğerde, sütte, yumurta akında, peynirde, balıkta, ette ve karideste bol miktarda, bitkilerde ise son derece az miktarda bulunur. Dana eti, dana karaciğeri, böbrek, midye, dil balığı, ringa balığı, uskumru, sardalya B12 vitamini içeren yiyeceklerdir. Sebzelerde ise B12 vitamini bulunmaz. Eksikliği nelere yol açar? B12 vitamin eksikliklerinde zihinsel ve sinirsel fonkisyonlar bozulabilir ve kulak çınlaması, hissizlik gibi belirtileri görülür. Yaşlı insanlarda depresyonun en önemli nedenidir. Yaşlandıkça B12 vitamininin emilimi için gerekli olan mide asitimiz giderek düşer. Besinlerin emilim yeteneğini kaybeden yaşlı insanlarda, B12 gereksinimi giderek artar. Bu nedenle 50 yaş üzerindeki insanların B12 vitaminini harici alınması önerilir. Diğer suda eriyen vitaminlerden farklı olarak vücut dokularında depolanabilir. Bu yüzden eksiklik belirtilerinin ortaya çıkması yıllar alabilir. Ağır vitamin B12 eksikliğinde ise sinir fonksiyonlarının bozulduğu kronik hastalıklar ortaya çıkmaktadır. Yaş ilerledikçe vitamin B12 eksikliğinin görülme sıklığı artmaktadır. Araştırmalar 65 yaşın üstündeki kişilerin yaklaşık % 40'ında vitamin B12 eksikliği olduğunu göstermektedir. Bu yaşlarda görülen bazı zihinsel bozukluklar ve depresyonun bu nedenle oluşabileceği düşünülmektedir. Alzheimer hastalığına benzer belirtiler verebilir ve eksiklik uzun yıllar sürerse zihinsel bozulma geriye dönüşümsüz hale gelebilir. B12 vitamini eksikliğinin, iyileşmesi mümkün olmayan sinir tahribatlarına neden olması dolayısıyla, hayvansal ürünlerin hiçbirini yemeyen vejeteryanların, mutlaka ayrıca B12 vitamini alması gerekir. Hafif derecede B12 eksikliği çok sık görülür. Uyuşukluk, unutkanlık, sabahları yataktan yorgun kalkma gibi belirtiler HIV pozitif kişilerin yüzde 35 inde vitamin B12 eksikliği olduğu bulunmuştur. Yararı tam olarak kanıtlanamasa da AİDS tedavisinde vitamin B12 eklenmektedir.

http://www.biyologlar.com/b12-vitamini

VİTAMİN NEDİR ?

Vitamin sözcüğü Polonyalı biyokimyacı Casimir Funk tarafından 1912'de kullanılmıştır. Vita Latince, hayat demektir, -amin son eki ise amin sözcüğünü kastetmektedir. Zira o dönemde tüm vitaminlerin amin oldukları sanılmaktaydı. Bugün bunun yanlış olduğu bilinmektedir. Vitaminler besinlerimizde bulunmadığı zaman, metabolizmada bozukluklara yol açabilirler. Vitaminler vücudun sağlıklı gelişimi, sindirim fonksiyonları, enfeksiyonlara karşı bağışıklık kazanması açısından oldukça gereklidir. Ayrıca vücudumuzun karbonhidrat, yağ ve proteini kullanmasını da sağlarlar. Vitaminler vücutta "yakılmaz", yani vitaminlerden doğrudan enerji (kalori) alınmaz. Vücut, her vitaminden gerekli olan miktarın kan dolaşımında sürekli mevcut olmasını sağlar. Suda çözünen vitaminlerin fazlası vücut sıvıları ile atılırken, yağda çözünen vitaminlerin fazlası ise yağ dokusunda depolanır. Depolandıkları için yağda çözünen vitaminlerin aşırı dozu zararlı olabilir. Özellikle vitamin A ve D'nin tüketiminde dikkatli olmak gerekir. Vitaminler bütün hücrelerde az miktarda depolanır. Bazı vitaminler ise büyük ölçüde karaciğerde depolanır. Örneğin karaciğerde depolanan A vitamini hiç vitamin almayan bir kişiye 5-10 ay kadar yetebilir ve karaciğerin D vitamini deposu dışarıdan hiç D vitamini almayan bir kişi için genellikle 2-4 ay kadar yeterlidir. Suda çözünen vitaminlerin vücutta depolanma oranı nispeten düşüktür. Bu, özellikle B vitaminlerinin birçoğu için geçerlidir. B kompleks vitaminleri eksik alan bir kişide bu eksikliğin belirtileri bazen birkaç günde ortaya çıkar. B12 vitamini bunun dışındadır, çünkü B12'nin karaciğerdeki deposu kişiye bir yıl veya daha uzun süre yetebilir. Suda çözünen bir başka vitamin olan C vitamininin yokluğu birkaç haftada belirtilerin ortaya çıkmasına yol açabilir. C vitamini eksikliğinden kaynaklanan skorbüt hastalığı ise 20-30 hafta içinde ölümle sonuçlanabilir. Vitaminler, sağlıklı yaşamın vazgeçilmez bir parçası olan organik bileşiklerdir. Vitamin Latince yaşam anlamına gelen “vita” sözcüğünden kaynaklanır. Vitaminler yağda ve suda eriyenler olarak iki gruba ayrılır . YAĞDA ERİYEN VİTAMİNLER : A, D, E ve K vitaminleridir . SUDA ERİYEN VİTAMİNLER : B grubu vitaminler ile C vitaminidir .

http://www.biyologlar.com/vitamin-nedir-

AKILLI TASARIM-EVRİMSEL TASARIM

“En büyük tehlike akılsızlığı, akıllılık olarak gördüğünüzde başlar ”Prof. Dr. Ali Demirsoy, Hacettepe Üniversitesi Bazı bireylerde kalıtsal bir nedenle ortaya çıkan sorunlar “Anomali” ya da “Hastalık” olarak adlandırılır. İyi bir tasarımda bu anomalilerin hiç olmaması ya da çok seyrek olması beklenir. Hâlbuki bugün tıbben her insanda doğuştan en az 10 anomalinin olduğu söylenir. Bu normal tasarlanmış bir arabanın beklenilmeyen bir arıza göstermesi gibi bir şeydir. Kâğıt üzerinde böyle bir hata beklenmez; imalat sırasında ortaya çıkar. Dolayısıyla buna üretim hatası denir ve suç tasarlayıcısına yüklenmez. Akıllı tasarıma göre bir canlının tasarlanmasından ölümüne kadar geçen süreçler doğaüstü güç tarafından denetlenmektedir ve dolayısıyla hem tasarım aşamasında hem de üretim süreci içerisinde –biz fani varlıkların kusuru olmadan- ortaya çıkabilecek tüm aksaklıklardan doğaüstü güç sorumludur. Ancak hem yetkili ve her şeye kadir ol hem de hata yap ikilemini çözemeyen dogmatikler, çıkarı “Takdiri İlahi”, yani doğaüstü gücün isteği ya da takdiri olarak sunarak hem kendilerini hem de karşılarındakileri kandırmanın yolunu bulmuşlardır. Elimizde olan ya da olmayan gelebilecek her olumsuzluğun faili ya da sorumlusu bulunmuştur: Bir türlü hesap soramayacağımız, ulaşamayacağımız, ne eder ne yaparsa iyidir diye inandığımız Doğaüstü Güç; çoğumuza göre Tanrı. Böylece insanlık tarihi boyunca kusurumuz olsun ya da olmasın uğradığımız her zararı büyük bir tevekkül (kabul) ile benimseyeceğimiz bir felsefeye saplanmış olduk. Ancak herkeste her zaman görülen, yani bir anomali olarak değil de, genel bir tasarım hatası olarak herkesin gözlediği yapı ve işleyişlere ne diyeceğiz; bu sefer “Taktiri ilahi” demeyle atlatamayız. Çünkü takdir, birçok seçeneğin arasında birisine layık görülen bir şeyi ifade eder. Yani başımıza bir bela gelmişse, yüce Tanrı o iş için beni seçmiş demektir. Dogmaya inanıyorsanız yapacağınız bir şey olamaz, kabul edeceksiniz. Eğer inanmıyorsanız nedenini araştıracaksınız, gerekirse er ya da geç çaresini bulacaksınız. Ancak, bir kusur sadece bir toplumun birisinde değil de herkeste bulunuyorsa, o takdiri ilahi olmaktan çıkmış, genel bir tasarım kusuru olmuştur. Bu tasarım kusurları eğer her şeyi bilen ve her şeye kadir bir varlık tarafından yapılmışsa, o zaman bu varlığın, kulları olan bizler için iyi niyetinden kuşku duyabiliriz. Çünkü hiç kimse durup dururken kitle halinde eziyet etmeyi amaçlamaz. Bunun tanımı psikolojide ya da sosyolojide hoş olmayan çok ağır bir tanımdır… Gelin görün ki, ortalığı akıllı tasarım velvelesine veren birçok insan (bunların arasında ne yazık ki bilim adamı; hatta bilimlerin bilimi diyebileceğimiz biyoloji alanında çalışanlar), aşağıda yüzlercesinin arasından verilmiş sadece birkaç genel kusurun neden doğaüstü güç tarafından reva görüldüğünü bir türlü açıklayamıyor. Moleküler ya da hücre düzeyine indiğimizde hatalı tasarımla ilgili onlarca örnek verebiliriz. Ancak bu örnekler çok akademik kalacağından, bu konuda yeterince bilgisi olmayanlar anlamakta zorlanabilir diye verilmemiştir. Doğuştan yüksek tansiyon, şeker hastası, çeşit çeşit yetmezlikler, kas ve kemik bozuklukları ve benzer onlarcasını kişiye özgü olduğu genel bir durumu yansıtmadığı için –genel bir tasarım hatası olarak- gündeme getirmeyeceğiz. Bu nedenle vereceğimiz tasarım hatalarına ilişkin örnekler özellikle hemen herkesin her zaman tanık olduğu çocuklardaki bazı kusurlardan –yani genel tasarım hatalarından- seçilmiştir. Bunun nedeni, akıllı tasarımcıların, ortaya çıkmış kusuru, ergin kişinin suçlarına –günahlarına- bağlamasından kurtulmak içindir. 1. Çocuk büyüten ve gecelerini uykusuz geçiren herkes şunun farkındadır. Çocuklar doğduklarının ilk birkaç ayında bazen çok daha uzun süre gaz sorunu yaşayarak ailelerini ve kendilerini perişan ederler. Bu gaz ya anadan geçer ya da çocuğun sindirim sistemindeki tasarım hatasından kaynaklanır. Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, ağaçtan ağaca atlarken anasının sırtına yapışarak, her sıçrayışta sürekli gazını çıkaran bir canlının böyle bir sorunu olmamıştır. Bu nedenle primat yavruları gaz sancıları çekmez. Ne zamanki doğal yaşamdan ve doğal evrim sürecinden ayrıldık, bu sorun karşımıza çıktı. Ancak evrimsel yapısal değişim, sosyal evrime ayak uyduramadığı için, zamanında gerekli önlemler oluşamadı. 2. Çocukların iç kulak ile ağız arasındaki östaki borusu, normalden kısa olduğu için ağızdaki mikroplar sık sık orta kulağa geçer ve bir sürü soruna neden olur. Primatlarda bu sorun var mı; büyük bir olasılıkla yok.Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, sosyal gelişmeleri öğrenebilmek için, kafası beklenilenden çok daha büyük olarak dünyaya gelmeye zorlanmış bir çocukta bu sorunun ortaya çıkması kaçınılmazdır. Acaba doğaüstü güç insanın sosyal yaşama geçişini bilemiyor muydu? Yoksa böyle bir ödüle karşı ceza mı uygulamaya kalkıştı? 3. Çocukların, özellikle kız çocuklarının idrar kesesini dışarıya bağlayan kanal erişkinlere göre kısa olması nedeniyle sık sık idrar yolları hastalıklarına tutulmaktadır. Ne olurdu bu boruyu biraz daha uzun olarak yaparak yaratsaydı?Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, dört ayağının üstünde gezen bir canlı için bu kısalığın büyük bir sakıncası yoktu; ne zaman ki, yere inip de ilk olarak otura otura sonra iki ayağımız üzerinde gezmeye başladık; oturduğumuz yerdeki mikroplar çok daha kolay içlere kadar girebildiği için bu sorunlar ortaya çıktı. O zaman sormazlar mı, beni iki ayağım üzerine kaldırırken, bu boruyu niye bir iki santim uzatmadın?4. Penisteki sünnet derisi çoğunluk herhangi bir soruna neden olmadan doğum olmasına karşın, bir kısmında idrar yapamayacak derecede kapalı olduğu için önemli sorunlara neden olmaktadır. Bu derinin erişkin olmadan kesilmesi ise Musevi ve İslam inancına göre tanrının isteğidir. Bu derinin atılması sırasında, yine bu iki dinin de ortak olarak birleştiği inanca, yani çocukların suçsuz olarak doğduğu inancına karşın, milyonlarca çocuğun sünnet işlemi sırasında mikrop kapmasından dolayı ölmesini nasıl açıklayacaksınız? Günahsızların ceza çekmesi hiçbir öğretide hoş karşılanamaz. Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, bu deri kapalı durarak idrar yollarının ve penis başının olası enfeksiyonları önlemek için meydana gelmiştir. Doğal ortamda er ya da geç normal işlevini görmeye başlar; ancak bezlere sarılmış kapalı ortamda yetiştirilen bir bireyde bu aksaklığın giderilmesi zor olur.5. Bugün hangi çocuk doktoruna giderseniz gidin, çocuğa bakmadan D vitamini de içeren bir ilaç yazıyor. Bunu muhakkak almalısınız diyor. Burada birisi yanılıyor, ya doktor ya da doğaüstü güç. Çünkü akıllı tasarım olsaydı, ana sütü ile birlikte bu maddeler de verilmiş olacaktı. Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, insan, güneş ışığının çok yoğun olduğu Doğu Afrika’da evrimleştiğinden D vitamininin oluşması için ek bir kaynağa ihtiyaç duyulmamıştı. Ne zaman ki kuzeye yayıldı, eksiklik ortaya çıktı. Düzeltilebilir miydi? Çok basit birkaç önlemle bu eksiklik giderilebilirdi. Zaten canlıların hemen hepsi (bizden başka yer değiştiren iki memeli hariç) bulundukları yerde kaldıkları için gerekli D vitaminini sentezlemektedirler. Bunu yer değiştiren insan yapamadığı için, gittiği yerde özellikle güneş ışınlarının eksikliğinden dolayı bozukluk ortaya çıkmaktadır. Eğer akıllı tasarımcıların inandığı gibi insanoğlu orta kuşakta bulunan bir yerde dünyaya inmiş olsalardı, böyle bir eksikliği yaşamayacaklardı. Demek ki bir enlemden öbür enleme geçince akıllı tasarım akılsız tasarım haline dönüşmüş. Niye düzeltilmemiş? Doğa aklıyla değil, seçenekleri rastlantıyla seçtiği için her zaman doğru yolu bulamaz; bu nedenle de bu güne kadar jeolojik dönemlerde bağrında barındırdığı yaklaşık 20 milyon (belki 100 milyon) canlı türünü bu akılsız tasarıma kurban etmiştir. 6. Hemen hemen hiçbir işleve sahip olmayan 20 yaş dişlerimiz çoğumuzun korkulu rüyası olmuş; birçoğumuza kötü günler yaşatmıştır. Dogmatikler bunun için kem küm bir şeyler söyleseler de hiç kimse inandırıcı bir açıklamasını yapamamaktadır. İnançlara göre insan aynen yaratılmışsa, evrimleşmemişse, 20 yaş dişleri de insanın başına bela olarak verilmiştir. Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, bu dişler otçul (daha çok ot yediğimiz) dönemde öğütme işinde kullanılıyordu; daha sonra omnivor (yani her şeyi yer hale geçince), özellikle de yiyeceklerimizi pişirerek daha yumuşak hale getirince gerek kalmadığı için doğal seçilim ile ortadan kaldırma sürecine sokulmuştur. Evrim, sabırlı ve sürekli bir işleyişin adı olduğu için de, hemen ortadan kaldırılamamış, zamana bırakılmıştır. 7. Osteoporaz (kemik erimesi). Bugün kırk yaşını geçmiş herkesin korkulu rüyasıdır ve geçici de olsa tedavisi için önemli harcamalar yapılmaktadır. Her şeyi bilen doğaüstü güç, ömrümüzün ortalarında neden bizi oluşturan iskeletin içini boşaltsın ve kırıklarla uğraştırsın. Bunların içine her besinimizde bolca bulabileceğimiz kalsiyumu yerleştirme güç mü olacaktı? Yoksa bu da mı takdiri ilahi hanesine yazılacak? Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, kemikler işlev gördüğü sürece ve doğada güç kullandığı sürece sağlıklı kalır; sürekli kitap okuyan ve dua eden birinin, kemikler (bu bağlamda kaslar) üzerindeki tonus (basınç etkisi) azalacağı için içini boşaltması kaçınılmazdır. Evrim, gerçekler üzerinden işlev yapar, acımasızdır, tarafsızdır; duygular ve sevgiler üzerinden değil…8. Elli yaşını geçmiş her erkeğin aklı prostatındadır. Çoğunluk doğru dürüst işeyemez, olur olmaz yerde işemeye kalkışır; bu nedenle kana kana bir şey hatta su bile içemez. Tuvaletin başında dakikalarca bekler. Daha sonra eşeysel işlevleri aksadığı için karısından azar işitir; aşağılanır; semavi dinlerin üstün varlık olarak tanımladığı o erkek süklüm püklüm bir kediye (kedi bile denmez olsa olsa pisik demek gerekir) dönüşür ve daha da vahimi er ya da geç kanserleşmeye başlar. Doksan yaşına gelmiş bir insanın %90 prostat kanseri olma olasılığı vardır. Dogmatikler akıllarını kutsal kitaptaki bilgilerle bozdukları ve prostat da bu kitapların bulunduğu dönemde bilinmediği için birkaç yakın ayet ve hadisle belki geçiştirebilirler; ancak en iyisi bu konuya hiç değinmemektir… Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, o size der ki, prostat bezi, sahneye çıkarken ozmos, yani su geçişlerini düzenleme gibi bir görevi üstlenmek için ortaya çıkmıştı; ancak zamanla başka işlevleri de yüklenince, olması gerekenden fazla bir görevi daha üstlendi ve başarılı da olamadı. Eğer bir varlığı korkularından arındırmak için tasarım yapmış olsaydınız, iki paralık bir sifinkter (kapak) ile bu sorunu çözerdiniz. Ancak, evrim gelecek için plan kurmaz, o anda gereksinme duyulan şeyleri en iyi şekilde seçmeye kalkışır. Bu nedenle de evrim her zaman mükemmeli bulamaz.10. Menopoza girmiş her kadının rahim kanseri ve meme kanseri korkulu rüyasıdır. Çocuk yapma yetisini yitirmiş ve başka bir görevi kalmamış bir organın vücuttan kaldırılması çok zor biyolojik işlem değildir. Böyle bir korkuyu insanlara yaşatmanın ne anlamı var? Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, o size der ki, doğa bir canlının üreme gücünü yitirmiş bir bireyi barındırmak gibi bir lüksü olmadığı için uygun yöntemi geliştirme denemesine girişmemiştir. 11. Neredeyse her üç kişiden biri omurga rahatsızlığı çekmektedir. Diğer canlılara bakıyorsunuz beli kayan canlı yok gibi. Bu insana eziyet niye? Akıllı tasarımcılar “Tanrının verdiği organı korumak gerekir” diye bir yaklaşımla konuyu savsaklamaya kalkışırlar. Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, o size der ki, bir zamanlar dört ayak üzerine yürüyen atalarımız, ağırlığı tüm omurgaya dağıttığı ve onu da dört noktadan toprağa verdiği için böyle bir sorunla karşılaşmadı. Ancak iki ayağı üzerine kalkınca, ağırlık merkezi 4-5. omurların arasına yoğunlaştı, burası da yeterince kasla desteklenemediği için ve evrim mekanizması deneme-yanılma yöntemi ile çalıştığı yani çok ağır işlediği için de bu kadar kısa süre içinde gerekli önlemi geliştiremedi. Böylece öne uzattığımız iki elimizle tutacağımız bir kiloluk bir yük, kaldıraç misali 4-5. omurlara 20 kiloluk bir baskı oluşturdu. 12. Hemen hiçbir hayvanda görülmeyen fıtık ve özellikle kasık fıtığı niye insanlarda görülüyor diye düşünebilirsiniz. Akıllı tasarımcılar ancak bir önceki yanıtı verebilirler. Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, o size der ki, bir zamanlar dört ayak üzerine gezdiğimiz için iç organlar özellikle testislerin vücut dışına çıktığı kanala (ingunial kanala) basınç yapmıyordu; ne zaman ki iki ayak üzerine kalktık, iç organlar basınç yapınca, özellikle belirli bir yaştan sonra bağırsaklar bu kanaldan dışarıya sarkmaya başlar. Evrimsel gelişme bu aksaklığı niye düzeltmedi? Ya bir çıkar yol bulamadı ya da geliştirmek için yeterince zaman bulamadı. Akıllı bir tasarım olsaydı hem bu sorunu hem de yukarıdaki sorunu bir çırpıda çözecek çareyi yürürlüğe koyardı.13. Eskiye ait insan fosillerine bakıyoruz; çürük diş hemen hemen yok (biraz da erken öldüklerinden dolayı); ancak ne zaman ki besinlerini öğütüp, pişirmeye ve özellikle de tahılla beslenmeye başlıyorlar, o zaman diş çürükleri ortaya çıkıyor. Doğaüstü güç insanı vahşi bir hayvan gibi doğada dolaşsın diye mi tasarladı? Uygarlığa geçeceği ve geçişte yaşanacak sorunlar tahmin edilemez miydi? Akıllı tasarımcılara sormanıza gerek yok; çünkü onlar bulunan bunca insana ait fosili zaten insan neslinin atası olarak kabul etmiyorlar. İnsanın zembille gökten indiğine inanıyorlar. Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, “diş çürümeleri neden oluyor?” diye, o size der ki, tahılla beslenme, mayalanmaya bağlı olarak ağızda asidik tepkimelerin ve aşınmaların meydana gelmesini tetiklediği için olmuştur diyecektir. Bu tasarım hatasını giderebilmek için de akşam-sabah macunlarla fırçalama yoluna gideriz. 14. Akşam sabah hamdolsun verdiğin nimetlere diye dua ediyoruz. Bu kadar çeşitli yiyecek verdiği için. Pekâlâ, yaklaşık 400.000 bitki olmasına karşın niye daha çok çeşitli meyve ve sebze sunmadığını bir türlü aklımıza getirmiyoruz. Çünkü olandan başkasını düşünemiyoruz. Düşünebilmeniz için evrim mantığına sahip olmanız gerekir; o da bizde yok. İnsan oluştuktan çok daha sonraki devirlere bakacak olursak, bugün nimet olarak tanımladığımız sebze ve meyvelerin ve keza hayvanların hiç birini göremeyiz. Doğa, elmayı, armudu, kirazı, kayısıyı, portakalı, şeftaliyi, mısırı, domatesi, salatalığı, kabağı, nohudu, şeker pancarını, karnabaharı, lahanayı, kıvırcığı, marulu, Çin marulunu, kırmızılâhanayı, Montofon ineğini, Holstein ineğini, Legorn tavuğunu ve bugün kullandığımız daha onlarca ürünü bugünkü haliyle evrimleştirmemiştir. Ama her devirde evrim mantığına sahip insanlar olduğu için “akıllı tasarım ürünü olarak belirtilen” verimsiz varlıkları insani tasarımla çok daha kullanılabilir ve verimli hale getirdiler. Siz, domatesi, şeftaliyi, elmayı, portakalı ve yukarıda yazılan bitki ve meyveleri doğaya bırakın belirli bir süre sonra asıllarına döneceklerdir, yani evrimsel tasarıma. Montofon ineğinin, Holstein ineğinin ve Legorn tavuğunun zaten doğada üreme şansı olmayacaktı. Kıvırcığı, marulu, karnabaharı, lahanayı, Çin marulunu, aysbergi, süs lahanalarını, brokoliyi, kırmızılâhanayı doğaya bırakın yıllar sonra yumruları sadece bir fındık bilemedin ceviz kadar kalmış Bürüksel lahanasına döndüğünü göreceksiniz. İnsan olmasaydı mısır bitkisi ise hiçbir zaman olmayacaktı. Doğa insanı düşünerek bunları evrimleştirmediği için, bizim amacımıza en uygun şekli vermedi. Akıllı bir tasarımda eşrefi mahlûka neden en iyisinin sunulmadığını merak etmiş olmalısınız. Nede olsa insan olmanın en önemli özelliği merak etmektir. Daha iyi bir tasarımın yapılma zevki insana mı bırakılmış dersiniz (böylece akıllı tasarımcılara zor zamanlarda kullanabilecekleri bir açıklama da vermiş oluyorum). Bütün bu değerli yiyeceklerimiz doğada bugünkü haliyle bulunmuyor. Doğal işletiminin hatalarla dolu olmasından dolayı, anormallikler, örneğin poliployidi dediğimiz kromozom çoğalmaları nedeniyle bugünkü sulu ve iri meyveler oluşuyor ya da doğaüstü gücün bizim için esirgediği kalıtsal kombinasyonları insanlar ıslah yoluyla kendisi yapıyor.15. Doğada birbiri için zararlı çok sayıda canlı vardır. Ancak bir canlıya zarar veren bir tür başka bir canlı için yararlı işler yapara; ya da tersi. Örneğin çoğumuzun irkildiği yılan, doğanın dengesinin sağlanması için en önemle canlı gruplarından biridir. Yılanlar olması kemiriciler doğadaki bütün dengeleri allak bullak eder. Dolayısıyla kimin yararlı kimin yararsız olduğuna doğanın işletim sistemi karar verir. Ancak bazı canlı türleri örneğin çiçek, veba, humma, sıtma ve benzer onlarcası, doğada başka hiçbir canlıya şu ya da bu şekilde yarar sağlamıyor. Biyolojik döngülerinin varsa ara kademelerinde de sağlamıyorlar. Bu canlılar sadece insanları hasta etmek için evrimleşmiştir (akıllı tasarımcılara göre yaratılmışlar). Bir doğaüstü güç bu kadar canlı türü içinde en çok değer verdiği ve eşrefi mahlûkat olarak kitaplarında tanımladığı bu türe bu kadar eziyeti, korkuyu ve ıstırabı neden reva görmüştür dersiniz? İnsanlık tarihinden bu yana milyarlarca insan (bunların içinde günahsız olarak bildiğimiz çocuklar) ömrünün baharını bile görmeden bu canlılarca öldürüldüler. Sizce böyle bir tasarım akıllı tasarım mıdır? Sus sus öyle söyleme –Tanrının işine karışılmaz- günahkâr olursun demeyle ne zamana kadar yorumlama yetinizi bastıracaksınız? Dünya tamamlanmamış bir tasarımdır-Van Gogh Bir anlamda dünya tamamlanmamış bir tasarım olduğu için evrim sürmektedir. Eğer her şey mükemmel tasarlanmış olsaydı, evrimleşmeye gerek duyulmayacaktı. Halbuki canlı daha iyi daha etkili daha uyumlu yapıyı kazanabilmek için 3.8 milyar yıldır daha yetkin olmayı aramaktadır, yani evrimleşme çabası içerisindedir. Bir zamanlar denizanalarının daha sonra balıkları daha sonra kurbağagillerin daha sonra sürüngenlerin daha sonra kuş ve memelilerin ortaya çıkışı bu tasarımı daha başarılı hale getirmedir. Tanrısal bir tasarımda ilk olarak basitini yapma, daha sonra kullana kullana daha etkilisini geliştirme gibi bir mantık olamaz. Bir taraftan Tanrının her şeye kadir olduğuna ve deneme yanılma yöntemiyle doğruyu bulma gibi bir savurganlığa gerek duymayacağına inanma, diğer taraftan da zaman içinde organizasyon bakımından gittikçe daha gelişmiş canlıların dünyada sırasıyla yer aldığını, organizasyon bakımından ilkel olanların zamanla ortadan kalkıp yerini daha gelişmiş organizmalar bıraktığını gözleyip de evrim fikrine inanmama, ancak akıllı tasarımcılara yakışır. Hemşerim ve yakın dostum olan ressam Prof. Dr. Zafer Gençaydın, bir gün bana biliyor musun Ali, Ortaçağda doğması ve Ortaçağ mantığında yaşaması gereken birçok insan, herhalde yanlış bir planlamadan dolayı ne yazık ki zamanımızda doğmuştur; doğmakla da kalmamış bir kısmı üniversitelerde hoca olmuşlar, dedi. Ah, Tanrı dünyayı yeniden yarataydı,Yaratırken de beni yanında tutaydı;Derdim: “Ya benim adımı sil defterinden,Ya da benim dilediğimce yarat dünyayı.” Ömer Hayyam Daha önce değindiğimiz gibi, evrim gelecek için plan kurmaz, tasarım yapmaz; o anda elde bulunan nesneleri ya da özellikleri yine o anda gereksinme duyulan şekilde seçmeye kalkışır. Bu nedenle de evrim her zaman mükemmeli bulamaz. İşte bu nedenle dünyada bu güne kadar yaşamış canlıların %96’sı yeni değişimlere çözüm yolu bulamadığı ya da daha önce başarılı bir şekilde geliştirdiği özellikleri ile devam edemediği için yaşam sahnesinden silinmiş, yerlerini daha başarılı olanlara bırakmışlardır. Burada dogmatikler ile evrimciler arasında düşünce bakımından çok derin bir fark vardır. Dogmatikler, bu cümleden dinciler, akıllı tasarımcılar ve benzerleri görüşte olanlar başarılının (güçlünün) tanımını farklı anlarlar. Bu nedenle de doğanın işletim sistemini bir türlü anlayamazlar. Hatta bir televizyon tartışmasında, bir biyoloji profesörü (o günlerde Biyologlar Derneğinin de başkanıydı), bana dönerek hoca hoca, ne diyorsun, bir bakteri bir filden daha güçlü mü ki daha başarılı diyorsun. Dogmatiklerin güçten kastı, kas gücü ile sınırlıdır. Esasında bu görüşleri sonlarını da hazırlamaktadır. Çünkü gücü, sosyal yaşamda silah, anarşi, terörizm, para ve kaba kuvvet olarak bilirler. Hâlbuki bir evrimci, kas ve kemik gücüne dayanmayan bilgi ve becerinin daha üstün olduğunu gözlemleri ile öğrenmiştir. Bir virüsün bir fili yok edeceğini bilir. Çünkü evrimsel seçilimde kaba güç değil (bu güç ancak aynı türün bireyleri arasında daha sağlıklıyı –erkek kavgaları gibi- seçme için kullanılan evrimsel bir yöntemdir), çevrenin koşullarını en iyi kullanan, kalıtsal materyalini gelecek kuşaklara en hızlı ve en çok aktaran (çoğalan) ve başka bir türü kullandığı ince yöntemlerle alt edenler ayakta kalır; yapamayanlar elenir. Akılsız tasarımın en akıllıca yönü, akılsız olmasıdır. Hiçbir zaman tasarlayarak bir şey oluşturmaz. Tek amacı vardır: Olabildiğince çok çeşit üretmek. Bunun için israftan kaçmaz, daha doğrusu onu israf olarak görmez. Bu nedenle bir balık özelliği birbirinden farklı bir milyon yumurta bırakır. Bir tanesinin ortama uyum yapması başarıdır. O seçmeyi doğaya bırakır; bu nedenle doğal seçilim diyoruz. Üç beş bireyin yaşayabileceği bir ortama milyonlarca yumurtanın bırakılmasının başka ne anlamı olabilirdi? Bu nedenle kural olarak doğada yavrularını eksiksiz ya da kayıpsız büyüten hiçbir canlı yoktur diyebiliriz. O zaman bugünkü koşullarda neredeyse insanların doğurdukları çocukların hepsi yaşıyor diyebilirsiniz. Tam bir Akıllı Tasarımcı mantığı. İyi de o çocukları yaşatmak için doğada hiç olmayan ilaçları ve aletleri kullanarak onları başarabiliyorsunuz. Yani Akıllı Tasarımcıların mantığıyla Tanrı tasarımına karşı gelerek, o tasarımın hatalarını ilaçlarla aletlerle düzelterek… Tasarım hatasına yer yoktur. Doğa mükemmel bir mühendis değildir; varsayılan bir doğaüstü güç gibi her şeyi bilen, planlayabilen ve geleceği gören bir işletim sistemi de değildir. Var olanı kullanarak o günkü koşullara en iyi uyumu yapacakları seçen bir sistemdir. Bu nedenle doğanın işletim sisteminde keşke şöyle olsaydı özlemini dile getiremeyiz. Çünkü istek, ancak akıllı bir varlık tarafından yerine getirilir; akılsız olan bir yapı tarafından değil. Doğanın aklı yoktur; onun aklı evrimin işleyiş tarzı ve yöntemidir. Bu nedenle, ancak doğaüstü güçlere dua ederiz. Geçmişte doğal güçlere de (güneşe, aya, yıldıza, fırtınaya, ateşe ve yüzlercesine) dua ettik; yararını görmediğimiz için hemen hemen büyük bir kısmımız bu yakarmayı bıraktık; bu sefer sekiz cihetten münezzeh (yani önde, arkada, sağda, solda, altta, üste, içte ve dışta bulunmayan) varlıklara yöneldik; dilerim bu sefer başarırız… Sesimizi ve yakarışlarımızı duyan olur… Doğadaki bazı mekanizmaları anlayabilmek için evrim kavramı ve bilgisi kaçınılmazdır (dogmatiklerin böyle bir bilgiye ihtiyaçları yoktur, olmayacaktır da) . Örneğin kendi kendinize sorabilirsiniz, niye bir balık bir milyon yumurta meydana getiriyor da ancak 3-5 tanesi erginliğe ulaşabiliyor. Bir insan doğal ortamda 10 çocuk doğuruyor da ancak 1-2 tanesi erginliğe ulaşabiliyor. Bu bir savurganlık, materyal, zaman ve imkân yitirilmesi değil midir? Akıllı tasarım en az malzeme ile en çok üretim yapmanın adıdır. Hâlbuki doğa bu bakımdan inanılmaz derecede savurgandır. İşte bunun neden böyle olması gerektiğini ancak evrim bilimi bize veriyor. Çünkü akıllı bir tasarımda, her şey önceden planlanır ve tasarlanır. Eğer Ay’a gidecekseniz ona göre bir uzay gemisi, Mars’a gidecekseniz ona göre “bir” uzay gemisi tasarlarsınız. Ne bir eksiği ne bir fazlası vardır ve bu yapılar akıllı tasarımlardır. Doğa bizim bildiğimiz akla sahip olmadığı için, sorunun altından kalkabilmek için (böyle bir ifade de doğru değildir; çünkü bu da bir aklı ifade eder; esasında öyle olduğu için bize akıllı gibi görünüyor) çeşit yaratma peşine düşmüştür. Bu nedenle bir canlı birbirinden özellikleri bakımından kademe kademe farklı olan çok sayıda döl üretme stratejisini geliştirmiştir. Bir milyon tohumdan biri ya da bir milyon yumurtadan sadece biri, daha önce hiç karşılaşılamayan bir ortamda başarılı özellikleri kombine etmiş ise, o ayakta kalır diğerleri elenir. Sadece insan için örnek verelim: Her çiftleşme sırasında 300 milyon sperm üretilir, kural olarak sadece biri döllenme işlevini yapar. Ancak bu spermlerin ve yumurtaların sayıca çokluğu aynı bir dişiden ve aynı bir erkekten özellikleri bakımından farklı 70 trilyon çocuğun meydana gelmesini sağlar. Bu incirde de böyledir, narda da böyledir, balıkta da öyledir. Bir önceki paragrafta verdiğimiz uzay gemisi örneğini buraya taşırsak, önceden amaçladığımız inilecek gök cismine göre gemi planlanmadığını, binlerce, milyonlarca gemi yapılıp uzaya gönderildiğini, bunlardan birinin ya da birkaçının bir rastlantı olarak bir gök cismine inmesi ve taşıdığı özellikleri açısından orada gelişebilecek durumda olması halinde, yeni bir uygarlığın, biyoloji açıdan yeni bir türün doğuşu gerçekleşir. Böyle bir çeşitlilik zorunluluktur; çünkü gelecekte neyle karşılaşacağını bilmeyen bir sistem, çıkış yolunu olasılıkları ve çeşidi artırma ile bulabilirdi. İşte doğanın bu savurganca görülen işletim sistemi, böyle bir nedenle korunmuştur. Ne kadar akıllı bir sistem olursa olsun, gelecekte ne olacağını tam kestiremez ve bu da yok olmayla sonlanabilir. Evrimcilerin düzensizlikler içindeki düzen dediği sistem; rastgele seçilim bu nedenle başarılı olmuştur. Bu, düşünemeyen bir sistem için mükemmel bir stratejidir. Akıllı tasarım olsaydı her ortama göre kalıtsal bir birleşim imal edilirdi. O zaman da niye bundan 600 milyon yıl önce balık, 500 milyon yıl önce sürüngen, 300 milyon yıl önce memeli, 50 milyon yıl önce insan dünyada bulunmuyordu diye sorarlar? Çünkü doğa rastgele, deneme-yanılma ile ancak bu kadarını başarabildi. Akıllı bir tasarım olmuş olsaydı, bu kadar zahmetli bir yolu aşmaya gerek olmayacaktı. Aksini doğada kanıtlayan tek bir örnek yoktur. En çok sevilen ya da değerli şey özene bezene tasarlanır ve dikkatle imal edilir. İnsan Tanrı gözünde en değerli varlık olmasına karşın en çok defekti (bozukluğu) olan tür gibi görünüyor. Şimdilik insan soyunda adı konmuş 9.000 çeşit kalıtsal hastalığın olduğu bilinmektedir. Bir fabrika düşünün ki, herkesi kapsayacak bir tasarım hatasından değil (onu daha sonra ele alacağız), sadece kişilere özgü tasarım ve imalat hatasından dolayı 9.000 çeşit bozukluğu olan ürün imal ediyorsunuz ve buna da akıllı tasarım diyorsunuz. Ya akıllılığı bilmiyorsunuz ya da tasarım ne demektir onu bilmiyorsunuz. Sıkıştığınızda takdiri ilahi diyorsunuz. Bunlara kullanıldığı zaman ortaya çıkan “yaşlanmaya bağlı hastalıklar” dâhil değildir. Bu hastalıkların sayısı büyük bir olasılıkla yeni tanımlarla birlikte on binlerin üzerindedir. En ilginç olanı da hekimlerin büyük bir kısmının akıllı tasarıma sıcak bakmalarıdır. Bu, kendi mesleklerini bile tanımıyorlar anlamına gelir. Doktorluk, kalıtsal ya da sonradan ortaya çıkan bir eksikliğin giderildiği meslektir. Çoğunluk da tasarım hatalarının düzeltilmeye çalışıldığı bir meslektir. Akıllı bir tasarımı, oransal olarak bir anlamda çok daha zayıf akıllı sayılabilecek birileri düzeltiyor. Ancak bütün bunları görebilmek belirli bir sezinlemeyi, bilgiyi ve en önemlisi sadece insana özgü olan yargılamayı gerektirir. İnsan doğası gereği ben merkezli (antroposentrik) olduğu için, her şeyi kendi çıkarı açısından değerlendirir. Ben yaşıyorsam ve özellikle de iyi yaşıyorsam, bu çok iyi kurulmuş tanrısal bir düzenin sonucunda olmaktadır. Ancak, henüz erginliğe ulaşmadan ölen kardeşlerim için böyle bir yargı geçerli değildir. Benim çocuklarımın eli yüzü düzgün ise, bu tanrısal akıllı bir tasarımın sonucudur; ancak komşunun bütün aileyi ömür boyu sıkıntıya sokan sakat doğmuş çocuğu “Tanrının benim halimden şükretmem için yapmış olduğu bir düzenlemedir”. Tanrısal tasarımda acaba bencillik ve narsistlik bir ön koşul mudur? Pekâlâ, bu kadar insan neden doğanın mükemmel bir düzen içinde işlediğine inanıyor ve her şeyin mükemmel olduğuna inanıyor? İlk olarak insanı insan yapan empati yoksunluğundan. Çünkü başkasının kusuru, eksikliği ve derdi onu ilgilendirmiyor. Bu kadar kusuru görmemezlikten geliyor. Ancak en önemlisi, normalin ve anormalin ne olduğunu tam bilmiyor, tanımlayamıyor. Örneğin diyor ki bak ne güzel yiyecekler verilmiş yememiz için. Şimdi ben soruyorum, ne verilseydi aynı şeyi söyleyecektiniz. Başkasını bilmiyorsun ki. Ne güzel renkleri görüyoruz diyorsunuz? Başka renkleri tanımıyorsunuz ki bu yargıya sarılıyorsunuz. Gördüğümüz renkler ışık bandının yüzde biri bile değil; akıllı bir tasarım olsaydı biz çok daha zengin renkleri görecektik. Ancak bir evrimci bizim sadece 3 rengi neden görebildiğimizi biliyor; bu nedenle daha fazlasını da talep etmiyor. Tanrısal bir tasarımda daha fazlasını talep edebilirdik. Ancak bir evrimci görme pigmentlerinin oluştuğu dönemde, güneş ışınlarının en yoğun mavi, yeşil, kırmızı bantlarda yeryüzüne ulaştığını bu nedenle böyle bir tasarımla yetindiğini biliyor. Eğer bu dönemde X, alfa, beta ışınlarıyla da karşılaşmış olsaydık, onları da tanıyacak sistemi geliştirebilirdik ve bugün çoğu ortamda ortaya çıkan radyasyonu önceden görebilirdik ya da onlara dayanıklı bir kalıtsal molekül geliştirebilirdik. Bu cümleden bir şeyi özellikle vurgulamak istiyorum: Her şeyi büyük bir tasarım olarak görenlerin, “bu da beklenen bir şeydir, şaşılacak nesi var ki” diyebilecekleri bir tasarımları var mıdır? Önünü ve arkasını, nedenini bilmediğiniz, nasıl oluştuğunu bilmediğiniz her şey, yani basitten karmaşıklığa doğru giden yolu yani evrimsel süreci tanımadığınız sürece, uca ulaşmış her şey sizin için mucizenin bir ürünü olarak görülecektir. Bu basit bir hesap makinesini bile anlayamayan birinin bilgisayarı anlamaya kalkışması kadar sığ bir yaklaşımdır. Akıllı tasarımcılar! Evrimde basitten karmaşıklığa giden yolu öğrenmediğiniz sürece sizin hiçbir şeyi anlama ve görme şansınız olamayacaktır. Ya öğrenin ya da yoldan çekilin. Eğer akıllı tasarımla yetinmeye kalkışsaydık ne uzaya gidebilirdik ne denizlerin dibine inebilirdik. Bizim tasarımımız, ancak dünyanın yüzeyinde ince bir katmanda yaşamaya izin veriyor. İnsanı değerli bir varlık olarak niteleyen yüce bir yaratıcı bizi evrensel bir karantinaya niye sokmuş dersiniz? Bütün bu ortamlarda yaşayabilecek bir donanım verebilirdi. Ancak insan bu dünyanın çocuğu olduğu için, evrimleşerek oluştuğu için ne bulduysa onunla yetinmiştir. Evrim geleceği tahmin edemez, göremez; ancak çeşidini artırarak olası bir uyumun gerçekleşmesini sağlayabilir. Bunu da her zaman başaramaz. Bazen de belirli bir dönem için başarır; ancak kazandırdığı özellikler değişen koşullar yüzünden o canlıyı çıkmaz sokağa sokarak ortadan kalkmasına neden olur. Ancak, en önemli yargı ve yanılgı, yine akıllı tasarımcılardan elde edilebilir. Çünkü akıllı tasarımcıların hemen hepsi bütün bu sistemin mükemmel olduğunu savunur ve dayandıkları inançlar ise insanı evrenin efendisi olarak kabul eder ve onları “Eşrefi Mahlûk”, yani mahlûkların efendisi olarak görür. Bu demektir ki, insan yapılabilinecek ve elde edilebilinecek her güzelliğe layıktır. Bu güzellikleri insandan esirgemek, eşrefi mahlûk dediğimiz varlığa kötülüktür. O zaman gelin sizinle bir biyolojik oyun oynayalım. İnsanı yeniden tasarlayalım. Sürekli kendini onarmayla ölümsüzlük olabilirdi; ancak o zaman dinsel öğretideki öbür dünya sorgulamasından kaçmak anlamına gelirdi ki, bu dinsel öğretilerin belini kırar. Çünkü dayandıkları en önemli dayanak öbür dünyadaki görülecek hesabın cezası ve ödülüdür. Bu güzel tasarımı tutucuların hiçbiri kabul etmeyeceği için rafa kaldıralım. Öyle bir tasarım yapalım ki, hem dini öğretiler zarar görmesin hem de herkesin işine yarasın. Bilindiği gibi zaman insan için en önemli değer olmuştur. Yapacağımız işi ne kadar hızlı ve doğru yaparsak o kadar başarılı olur, rahat ederiz. O zaman vücudumuza –bize inanılmaz katkılarda bulunacak- hiçbir zararı olmayacak yeni bir tasarım ekleyelim derim. Örneğin, doğada, en az 500 canlı türünde çok az enerji kullanarak (kullanılan enerjinin %99’u ışığa çevrilerek) ışık çıkarma mekanizması eşrefi mahlûk biz insanlara sorunsuz monte edilebilirdi. Keza doğada, örtülerle açılıp kapanabilen çok sayıda göz yapısı da bilinmektedir. O zaman bir insanın bir parmağının ucuna, açılıp kapanabilen, aynı zamanda bir ışık sistemiyle desteklenmiş, hatta büyültme ve küçültme yeteneği olan bir göz sistemi yerleştirilebilirdi. Bunun biyolojik olarak olmaması için hiçbir neden yoktur. Bugün sistemi yeniden tasarlama görevi en basit bilgisi olan bir biyologa verilse bile bunu rahatlıkla başarabilir. Böyle bir ek yapının insanoğluna kazandıracağı olanakları ve zamanı düşünebiliyor musunuz? Bir makineyi sökmeye gerek kalmadan inceleyebilirsiniz; bir doktor bu parmakla vücudun herhangi bir deliğinden girerek ışıklı ortamda dokuları ve yapıları inceleyebilir; bir mekâna girmeden anahtar deliğinden içeriyi inceleyebilirdiniz. Sayısız olanak kazandırır. İnsanoğlu bugünkünden çok daha rahat yaşardı, çok daha ilerlemiş olurdu. Nasıl oluyor da basit bir adam bu denli yararlı bir sistemi düşünebiliyor da, her şeyi bilen bir varlık, bu imkânları bizden esirgemiş oluyor? İnsan üzerinde buna benzer onlarca –yaşamı kolaylaştıran- düzeltme yapılabilir ve yeni tasarım monte edilebilir. Bence akıllı tasarımı savunanlar –onu bilgisiz, beceriksiz ve egoist duruma düşürerek- inandıkları Tanrıya hakaret etmiş oluyorlar. Kaş yapayım derken göz çıkarıyorlar. Eşrefi mahlûk ile sefil mahlûk arasındaki ince çizgiyi anlayamıyorlar. Bazen bu kadar kanıta karşın birilerinin hala akıllı tasarıma tutunmuş olmasını, doğrusu “yine de Tanrısal bir tasarım” olarak kabul etmeye mecbur kalıyorum; çünkü doğa bu kadar hasarlı düşünce sistemi olanları bu kadar uzun süre sahnede tutmazdı; tutamazdı; ancak doğaüstü bir gücün yardımı ile böyle bozuk bir sistem borusunu öttürmeye devam edebilirdi. ABD'de yaratılış düşüncesinin, 1987 yılında (Edwards-Aguillard davasında) Anayasa Mahkemesinin aldığı kararla devlet okullarında okutulması Anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle yasaklanmıştır. Bu dava sürecinde Nobel Ödülü kazanmış 72 bilim adamı, 17 eyalet bilim akademisi ve 7 bilimsel organizasyon yaratılışın dini dogmalardan ve inançlardan oluştuğunu ve bilimsel olmadığını belirten bir yazı yayınladılar. Yaratılış ve akıllı tasarım konusunda diretme özellikle Amerika’nın gericileri ve sömürge zihniyetinde olanlarca sürdürülüyor. Bizimkiler farkında mı dersiniz? Mütedein (kendi halinde inanç sahipleri) olanlar ilk bakışta “Yaratılış ve Akıllı Tasarım Yaklaşımları”na geleneksel görüşlerine ters düşmediği için karşı çıkmıyorlar. Ancak, Amerika’nın bu kirli amaçlı zihniyeti, bizim gibi ülkelerde, özellikle satılmış kişilerce organize ediliyor ve yaygınlaştırılıyor. Bu konuda Türkiye’de yapılan ve karşılıksız dağıtılan yayınların bedelinin 21 milyon TL (21 trilyon YTL) olduğu belirtiliyor. Kaynağı? Bilinmiyor… Emniyet araştırıyor mu? Haşaaa… Akıllı tasarım akımı, tarihin en cani ve kanlı katililerinden biri olarak tanımlayabileceğimiz Amerika Başkanı Bush’un müntesip olduğu (bağlı olduğu) Kalvinist Kilisenin öncülüğünde başlatılmıştır ve akıllı tasarım zırvası bizzat Bush tarafından defalarca telaffuz edilmiştir. Kilise, akıllı tasarımın ve yaratılışın okullarda okutulması için defalarca yüksek mahkemeye başvurmuştur. Diyelim ki böyle bir yaklaşımı kendi inançlarını güçlendirmek açısından bir amaç olarak görmüş olabilirler. Ancak aynı kilise (kiliseler birliği) Amerika Irak’a saldırırken şöyle bir karar aldı. İsa, hem Tanrıdır hem Tanrının oğludur ve hem de Mesih’tir. Bunu kabul etmeyenler, buna iman etmeyenler biidraktir (idrak ya da anlama yeteneği yoktur); biidrakler insani sayılmazlar ve biidraklar üzerinde operasyon (burada öldürme ya da belki tıbbi deney yapma bile olabilir) yapma insanlık suçu sayılmaz. Böylece Irak’taki katliam da meşru bir zemine oturtulmuş oluyordu. Ancak, bu yaklaşımdan “Akıllı-Akılsız Tasarım”la ilgili önemli bir sonuç da çıkarılabilir. Demek ki “Akıllı Tasarım”a inanmış Kalvinist Kilise, Tanrının kendi inançlarının dışındakileri (Müslümanlar, Budistler, Ateistler vd. hatta Hıristiyan olup da başka mezheplere mensup olanları bile) yani dünya nüfusunun yaklaşık beşte dördünün bozuk mal olarak çıkarıldığını kabul ediyor. Bir anlamda akılsız tasarımı, üretim bozukluğunu tescil ediyor. Böyle bir kabul, onların İsrail’deki, Gazze’deki, Irak’taki, Afganistan’daki, Vietnam’daki, Somali’deki katliamlara duyarsız kalmasını sağlıyor. Zaman zaman Müslüman ya da diğer bir dinden olup da bu Kalvinistlerin bu fikrine dört elle sarılanları gördüğümde, Kalvinist Kilisesinin “Biidrak” tespitine inanacağım geliyor… Akıllı tasarımın görünürde çok sinsi bir siyasi boyutu da var. Amerika’da ortaya çıkan bu eğilimin zaten tarihten gelen çok geçerli bir temeli vardı: Kadercilik. Kadercilik, geçici olarak insanları rahatlatmış; ancak uzun vadede çıkmaza sokmuş; ancak en önemlisi sömürü düzenine karşı çıkamayacak kadar gözlerini kör etmişti. Batının vahşi kapitalizminin sömürü düzeni kurabilmesi için, bu kadar köklü ve kapsamlı bir öğreti biçimi bulunamazdı. Son birkaç on yıl içerisinde sinsi organizatörler harekete geçti; ülkesindeki akıllı tasarımcılar “kurulu düzene karşı çıkmayan munis vatandaşlar olacak” sömürülecek ülkelerin vatandaşları da hem meşgul edilecek hem de kolayca güdülebilecekti. İşbirlikçiler dünden hazırdı. Bu ülkelerde dini inançları bugüne kadar sömürü aracı olarak kullanan sayısız insan vardı. Bunların, oynanan oyunu fark etmesi de mümkün değildi; çünkü kul kültürü ile yetişmişlerdi; söylenene tartışmadan iman etmeleri başından beri inandırılmıştı. Böylece dünyada ne olup bitiyordan haberi olmayan, aklını öbür dünya ile bozmuş, bilimsel gelişmeleri zındıklık olarak tanımlayan, lidere körü körüne bağlı bir kesim yaratıldı. Daha doğrusu böyle bir kesim vardı, sayıları artırıldı. Sömürü düzeni tarihtekinin aksine bu sefer kansız olarak kuruldu. Dönün bir dünyaya bakın, öbür dünya işlerine daha çok zaman ayıran ülkelerin hepsi açık ya da kapalı sömürgedir. Bir toplumun hepsinin aydın olması arzulanır; ancak bu şimdilik hayal gibi görünüyor. O zaman bilimi rehber yapmış, yaratıcı, kurulu düzeni tenkit edebilen, yeni seçenekler sunabilen, toplumu geleceği hazırlayabilen insanların öne geçirilmesi yavaş da olsa yine de bir gelişmenin lokomotifi olabilir. İşte bu lokomotiflerin de önünün kesilmesi hem ülke içerisinde inançları sömüren zümre için hem de ülke dışında yağmalamaya, sömürmeye ant içmiş ülkelerin geleceği için gerekir. Işığını ve yol göstericisini yitirmiş bir toplumun sindirilmesi, sömürülmesi ve yönlendirilmesi zor olmayacaktır. İşte bu nedenle Türkiye ve Türkiye gibi ülkelerde, evrim kavramını özümsemiş ve onu, topluma yolunu bulması için ışık gibi tutacak insanları saf dışına atmak gerekirdi; onu da yeni kuşak gericiler, yani Akıllı Tasarımcılar yapıyor. “Eğer Akıllı Tasarım” olsaydı, “Akıllı Tasarımcılar” olmayacaktı. Prof. Dr. Ali Demirsoy Hacettepe Üniversitesi Kaynak: www.biyologlar.org.tr

http://www.biyologlar.com/akilli-tasarim-evrimsel-tasarim

Bilimin doğuşunu ve fizik kimya biyoloji matematik olarak temel biirmler haline dönüşmesini tarihsel boyutta açıklayınız

Ortaçağ sonlarında özellikle İtalya'da, zamanın siyasal istemleri teknolojiye yeni bir önem kazandırdı. Böylece askeri ve sivil mühendislik mesleği doğdu. Leonardo da Vinci bu mühendislerin en ünlüsüydü. Dahi bir ressam olarak insan anatomisini yakından inceledi ve resimlerine gerçeğe çok benzeyen biçimler aktardı. Bir heykelci olarak, zor metal döküm tekniklerini başardı. Sahne yapıtlarının yapımcı ve yönetmeni olarak, özel efektler sağlamak amacıyla karmaşık makineler geliştirdi. Askeri mühendis olarak bir kentin surlarından aşırılan havan topu mermisinin yörüngesini gözleyerek bu yörüngenin Aristoteles'in öne sürdüğü gibi iki doğrudan (eğimli bir çıkış ve ardından düşey düşüş) oluşmadığını belirledi. Leonardo ve arkadaşları doğayı gerçekten bilmek istiyorlardı. Gerçek deneyimin yerini hiçbir kitap tutamazdı ve hiçbir kitap olgular üzerinde egemenlik kuramazdı. Gerçi antik felsefenin nüfuzu kolayca kırılamayacak kadar sağlamdı, ama sağlıklı bir kuşkuculuk da gelişmeye başlamıştı. Eski otoritelerin gördüğü geleneksel kabule inen ilk önemli darbe, 15. yüzyıl sonunda Yenidünya'nın bulunuşu oldu. Büyük astronom ve coğrafyacı Ptolemaios, Avrupa, Afrika ve Asya olarak yalnızca üç kıtanın var olduğunu öne sürmüştü. Aziz Augusti-nus ve Hıristiyan bilginleri de bu görüşü benimsemişlerdi. Yoksa dünyanın öteki tarafındaki insanların baş aşağı yürümeleri gerekirdi. Yenidünya'nın bulunuşu, matematik çalışmalarını da hızlandırdı. Zenginlik ve ün arayışı denizciliğin gerçek bir bilime dönüşmesine yol açtı. Rönesans'ta canlanan düşünsel etkinlikler, antik bilgilerin tümüyle gözden geçirilmesine olanak sağladı. Ortaçağ düşüncesinin temelini oluşturan Aristoteles'in yapıtlarına Platon'un ve Galenos'un yapıtlarının çevirileri ve daha da önemlisi Arkhimedes'in, kuramsal fiziğin geleneksel felsefenin dışında nasıl oluşturulabileceğini gösteren yapıtları eklendi. Rönesans biliminin yönünü belirleyen antik yapıtların başında, Musa'nın çağdaşı olduğu kabul edilen efsanevi rahip, peygamber ve bilge Hermes Trismegistos'a dayandırılan Hermetika gelir. Hermetika yaratılış konusunda insana geleneksel metinlere göre çok daha önemli bir rol veriyordu. Tann insanı kendi suretinde yaratmıştı. Bir yaratıcı olarak ve yaratma sürecinde insan Tann'yı taklit ediyordu. Bunun için de doğanın gizlerini bilmek zorundaydı. Yakma, damıtma ve öbür simya işlemleriyle doğa işkenceden geçirilerek gizleri elde ediliyordu. Başarının ödülü, sıkıntı ve hastalıklardan kurtuluşun yanı sıra sonsuz yaşam ve gençlik olacaktı. Bu düşünce, insanın bilim ve teknoloji aracılığıyla doğaya boyun eğdirebileceği görüşüne yol açtı. Modern bilime temel oluşturan bu görüşün yalnızca Batı'da egemen olduğunu vurgulamak yerinde olur. Doğadan yararlanma konusunda yüzyıllarca geride bulunan Batı'nın Doğu'yu geçmesinde bu yaklaşımın önemli rolü olsa gerektir. Hermetika, aydınlanma ve ışık kaynağı olan Güneş üzerine coşkulu bölümler içerir. Hem Platon'un, hem de Hermetika'mn çevirmeni Floransalı Marsilio Ficino, 15. yüzyılda Güneş üzerine yazdığı incelemede adeta putperestçe hayranlığa varan bir üslup kullanmıştı. 16. yüzyılın başlarında bir Polonyalı öğrenci, İtalya'daki gezisi sırasında bu düşüncelerden etkilendi. Ülkesine döndükten sonra Ptolemaios'un astronomi sistemi üzerinde çalışmaya başladı. Görevli bulunduğu kilisenin yardımıyla, kilisenin gereksinim duyduğu Paskalya ve öteki yortuların tam günlerinin saptanması gibi önemli hesapların yapılmasında kullanılan astronomi gözlem aygıtlarını geliştirmeye koyuldu. Bu genç öğrencinin adı Mikoiaj Kopernik'tir. Fiziğin doğuşu: Yaklaşık yarım milyon yıl önce ilk insanlar, elde yapılmış yalın araçlar kullanıyor ve ateşi biliyorlardı. Bundan 20 000 yıl önce yaşayan Taş devri insanı, mağara duvarlarına resimler yapabiliyor, ok ve yay kullanabiliyordu (günümüzde bile, hâlâ Taş devri teknolojisiyle yaşamını sürdüren topluluklara Taşlanmaktadır). Günümüzden 10 000 yıl önce insanlar, toprağı işlemeye başlamışlardı. Bilimin ilk temel işaretleri ise, bundan 5 000 yıl Önce Babil'de ortaya çıkmaya başladı. Ancak Ortaçağ teknolojisi. Roma teknolojisinden pek farklı değildi; hattâ Romalıların su sistemleri daha iyiydi. Günümüzdeki anlamıyla bilim, XVII. yüzyılda ortaya çıktı. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda endüstri devrimi gerçekleştirildi. XX. yüzyılda ise fizik, günlük yaşamda büyük bir yer tutmaya başladı. Günümüzde, bu bilim dalına dayanmayan bir yaşam düşünülemez. Klasik fiziğin temelleri, XVII. yüzyılda, GALİLEİ, KEPLER, BÖYLE, NEWTON, HOOKE, HUYGENS, GUERİCKE, TORRİCELLİ gibi bilginler tarafından atıldı. Günümüzdeki uygarlık düzeyi varlığını, bu temellere borçludur. XVII. yüzyılda, aynı zamanda, felsefe ile fiziğin birbirinden ayrılması da gerçekleşti. XVIII. yüzyıldan önce fiziğe, «doğal felsefe Bilimsel yöntem: Bilimsel yöntem, gerçeğin ortaya çıkarılmasını sağlayan «yanılmaz Neden-sonuç ilişkisi, çağımızda çok açık görünmesine karşılık, her zaman kabul edilmemiştir. Eskiden doğal olayların açıklanması, tanrıya bağlanmaktaydı. Günümüzde fizik, anlayış düzeyimizi biraz daha derine götürmeye ve olayların altında yatan gerçek nedenleri ortaya çıkarmaya çalışmaktadır. Çevrelerindeki olayları kaydeden ilk insanlar İ.Ö. 3000 yıllarında yaşayan Babillilerdi (Mezopotamya). Yazıyı bilen bu insanlar, gökcisimlerinin hareketlerini kataloglara geçirdiler. Aynı dönemde Kuzeybatı Avrupa'da yaşayanlar ise, yazıyı bilmemelerine karşılık, taşları kullanarak, gökcisimlerinin hareketlerini toprak üstünde belirtmeye çalıştılar. Babillilerin ve eski Mısırlıların tuttuğu kayıtlar, Yunanlıların eline geçti. Yunanlılar bunları yeniden düzenleme çabalarına girişti. Mekanik ve statikte bazı ilkol kavramlar (ARKHİMEDES'in banyo deneyi ve kaldıraç yasaları gibi) ortaya kondu. Yunanlıların en büyük katkısı, fiziğin gelişmesinde önemli payı bulunan bazı MATEMATİK ilkelerini bulmalarıdır. İ.S. III. yüzyılda Diophantos bazı fizik temellerini ortaya koymuştur, ama fiziğin bugünkü dayanağını oluşturan cebir daha sonra geliştirilmiştir. Bilimin geliştirilmesi, Yunanlılardan sonra Araplar tarafından yürütüldü. Bazı yeni buluşlar, sözgelimi İbni Heysem'in OPTİK konusuna ve matematik simgelere ilişkin düşünceleri, önceleri İtalya, daha sonra da Kuzey Avrupa'da ortaya çıkan bilimsel anlayışın ilk kıvılcımı oldu. Matematiğin Tarihi Gelişimi Ortaçağ İslâm Dünyası'nda başta aritmetik olmak üzere, matematiğin geometri, cebir ve trigonometri gibi dallarına önemli katkılarda bulunan matematikçiler yetişmiştir. Ancak bu dönemde gerçekleşen gelişmelerden en önemlisi, geleneksel Ebced Rakamları'nın yerine Hintlilerden öğrenilen Hint Rakamları'nın kullanılmaya başlanmasıdır. Konumsal Hint rakamları, 8. yüzyılda İslâm Dünyası'na girmiş ve hesaplama işlemini kolaylaştırdığı için matematik alanında büyük bir atılımın gerçekleştirilmesine neden olmuştur. Daha önce Arap alfabesinin harflerinden oluşan harf rakam sistemi kullanılıyordu ve bu sistemde sayılar, sabit değerler alan harflerle gösteriliyordu. Örneğin için a harfi, 10 için y harfi ve 100 içinse k harfi kullanılıyordu ve dolayısıyla sistem konumsal değildi. Böyle bir rakam sistemi ile işlem yapmak son derece güçtü. Erken tarihlerden itibaren ticaretle uğraşanların ve aritmetikçilerin kullanmaya başladıkları Hint Rakamları'nın üstünlüğü derhal farkedilmiş ve yaygın biçimde kabul görmüştü. Bu rakamlar daha sonra Batı'ya geçerek Roma Rakamları'nın yerini alacaktır. Cebir bilimi İslâm Dünyası matematikçilerinin elinde bağımsız bir disiplin kimliği kazanmış ve özellikle Hârizmî, Ebu Kâmil, Kerecî ve Ömer el-Hayyâm gibi matematikçilerin yazmış oldukları yapıtlar, Batı'yı büyük ölçüde etkilemiştir. İslâm Dünyası'nda büyük ilgi gören ve geliştirilen bilimlerden birisi olan astronomi alanındaki araştırmalara yardımcı olmak üzere trigonometri alanında da seçkin çalışmalar yapılmıştır. Bu konudaki en önemli katkı, açı hesaplarında kirişler yerine sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjant gibi trigonometrik fonksiyonların kullanılmış olmasıdır. Yeniçağ Bu dönem diğer alanlarda olduğu gibi matematik alanında da yeniden bir uyanışın gerçekleştiği ve özellikle trigonometri ve cebir alanlarında önemli çalışmaların yapıldığı bir dönemdir. Trigonometri, Regiomontanus, daha sonra da Rhaeticus ve Bartholomaeus Pitiscus`un çabalarıyla ve cebir ise Scipione del Ferro, Nicola Tartaglia, Geronimo Cardano ve Lodovice Ferrari tarafından yeniden hayata döndürülmüştür. Yapılan çalışmalar sonucunda geliştirilen işlem simgeleri, şu anda bizim kullandıklarımıza benzer denklemlerin ortaya çıkmasına olanak vermiş ve böylelikle, denklem kuramı biçimlenmeye başlamıştır. Rönesans matematiği özellikle Raffaello Bombelli, François Viète ve Simon Stevin ile doruk noktasına ulaşmıştır. 1585 yılında, Stevin, aşağı yukarı Takîyüddîn ile aynı anda ondalık kesirleri kullanmıştır. Bu dönemde çağdaş matematiğin temelleri atılmış ve Pierre de Fermat sayılar kuramını, Pascal olasılık kuramını, Leibniz ve Newton ise diferansiyel ve integral hesabı kurmuşlardır. Yakınçağ Bu dönemde Euler ve Lagrange, integral ve diferansiyel hesabına ilişkin 17. yüzyılda başlayan çalışmaları sürdürmüş ve bu çalışmaların gök mekaniğine uygulanması sonucunda fizik ve astronomi alanlarında büyük bir atılım gerçekleştirilmiştir. Mesela Lagrange, Üç Cisim Problemi'nin ilk özel çözümlerini vermiştir. Bu dönemde matematiğe daha sağlam bir temel oluşturmaya yönelik felsefi ağırlıklı çalışmalar genişleyerek devam etmiştir. Russell, Poincaré, Hilbert ve Brouwer gibi matematikçiler, bu konudaki görüşleriyle katkıda bulunmuşlardır. Russell, matematik ile mantığın özdeş olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır. Matematiğin, sayı gibi kavramlarını, toplama ve çıkarma gibi işlemlerini, küme, değilleme, veya, ise gibi mantık terimleriyle ve matematiği ise "p ise q" biçimindeki önermeler kümesiyle tanımlamıştır. Hilbert'e göre ise, matematik soyut nesneleri konu alan simgesel bir sistemdir; mantığa indirgenerek değil, simgesel aksiyomatik bir yapıya dönüştürülerek temellendirilmelidir. Sezgici olan Brouwer de matematiğin temeline, kavramlara somut içerik sağlayan sezgiyi koyar; çünkü matematik bir teori olmaktan çok zihinsel bir faaliyettir. Poincaré'ye göre de matematiğin temelinde sezgi vardır ve matematik kavramlarının tanımlanmaya elverişli olması gerekir. Yine bu dönemin en orijinal matematikçileri olarak Dedekind ve Cantor sayılabilir. Dedekind, erken tarihlerden itibaren irrasyonel sayılarla ilgilenmeye başlamış, rasyonel sayılar alanının sürekli reel sayılar biçimine genişletilebileceğini görmüştür. Cantor ise, bugünkü kümeler kuramının kurucusudur. Kimya'nın Tarihsel Gelişimi Kimya sözcüğünün ( Eski Mısır dilinde "kara" ya da "Kara Ülke" ) sözcüğünden türediği sanılmaktadır Bir başka sav da khemeia (Eski Yunanca khyma: "¤¤¤¤l dökümü) sözcüğünden türediğidir Kimyanın kökenleri felsefe, simya, ¤¤¤¤lürji ve tıp gibi çok çeşitli alanlara dayanır Ama kimya ancak 17 yüzyılda mekanikçi felsefenin kurulmasıyla ayrı bir bilim olarak ortaya çıkmıştır Mezopotamyalılar, Çinliler, Mısırlılar ve Yunanlılar çok eski çağlardan beri bitkilerden boyarmadde elde etmeyi, dokumaları boyamayı, deri sepilemeyi, üzümden şarap, arpadan bira hazırlamayı, sabun üretimini, cam kaplar yapmayı biliyorlardı Eski çağlarda kimya sanatsal bir üretimdi Daha sonra Antik Çağın deneyciliği, Yunan doğa felsefesi, Rönesans simyası, tıp kimyası gelişti 18 yüzyılda kuramsal ve uygulamalı kimya, 19 yüzyılda organoteknik ve fizikokimya, 20 yüzyılda ise radyokimya, biyokimya ve kuvantum kimyası gibi yeni dallar ortaya çıktı Ünlü kimya tarihçisi Hermann Kopp, İS 300- 1600 arasını, soy (asal) olmayan ¤¤¤¤lleri soy ¤¤¤¤llere dönüştürecek filozof taşının ve insan ömrünü sonsuzlaştıracak yaşam iksirinin arandığı simya çağı; 1600- 1700 arasını ilaçların hazırlandığı iyatrokimya (tıp kimyası) çağı; 1700- 1800 arasını, yanma sürecinin araştırıldığı filojiston kimyası çağı; bundan sonraki dönemi ise nicel kimya çağı olarak adlandırmıştır 16- 18 yüzyıllar arasındaki dönem yeniçağ kimyası olarak da tanımlanır Kimyanın kökeninin, yaklaşık olarak Hıristiyanlık çağının başlarında Mısır'ın İskenderiye kentinde biçimlenmeye başladığı kabul edilir Eski Mısır'ın ¤¤¤¤lürji, boya ve cam yapımı gibi üretim zanaatları ile eski Yunan felsefesi İskenderiye'de bir araya gelerek kaynaşmış ve İS 400'lerde uygulamalı kimya bilgisi gelişmeye başlamıştır Justus von Liebig'e göre simyacılar önemli aygıt ve yöntemler bulmuşlar, sülfürik asit, hidroklorik asit, nitrik asit, amonyak, alkaliler, sayısız ¤¤¤¤l bileşikleri, şarap ruhu (alkol), eter, fosfor ve Berlin mavisi gibi çok çeşitli maddeleri kullanmışlardır Hıristiyanlığın ilk yüzyılında Yahudi Maria olarak bilinen bir kadın simyacı çeşitli türde fırınlar, ısıtma ve damıtma düzenekleri geliştirmiş, simyacı Kleopatra ise altın yapımı konusunda bir kitap yazmıştır Maria'nın buluşu olan su banyosu günümüzde de "benmari" adı altında kullanılmaktadır 350- 420 arasında İskenderiye'de yaşayan Zosimos, simya öğretisinin en önemli temsilcisidir ve 28 ciltlik bir simya ansiklopedisi yazmıştır Roma İmparatorluğu ve Bizans İmparatorluğu'nda, daha sonra da İslam ülkelerinde kimya tekniğinde büyük ilerlemeler olmuş ve Aristoteles'in bütün maddelerin sonuçta dört öğeden (toprak, su, hava, ateş) oluştuğu ve bunların birbirine dönüştüğü biçimindeki kuramı İskenderiyeli ve daha sonra da Cabir, İbn Hayyan, Ebubekir el-Razi ve İbn Sina gibi Arap simyacılar tarafından geliştirilmiştir İbn Sina özellikle dönüşümle ilgilenmiş ve el-Fennü'l-Harmis nün Tabiiyat adlı kitabının mineralojiyle ilgili bölümünde mineralleri taşlar, ateşte eriyen maddeler, kükürtler ve tuzlar olarak dört gruba ayırmıştır İbn Sina madde ve biçimin bir birlik olduğunu, doğa olaylarının açıklanmasında doğaüstü ve maddesel olmayan güçlerin etkisinin olmadığını söylemiş, kuramsal düşünceyi ve kavram üretmeyi öne çıkarmıştır Rönesans döneminde geçmiş yılların getirdiği kimya bilgisinin birikimiyle, tıp ve kimyasal üretim alanlarında uygulamalı kimya ortaya çıktı Bu dönemde eczacılıkta inorganik tedavi maddelerinin kimyasal yöntemlerle elde edilmesine "kemiatri" (kimyasal tedavi) adı verildi Kemiatrinin kimya temeline dayalı ilaç üretimi biçimindeki pratik amacının yanı sıra, hastalıklar ve madde alışverişi olaylarının kimyasal yorumu gibi kuramsal bir amacı da vardı Bu kuramsal amaçla ilgili yönelime iyatrokimya denir Günümüzde kemiatrinin karşılığı farmasötik kimya ve kuramsal biyokimyadır İyatrokimyanın öncüsü olan İsviçreli hekim Paracelsus'a ( 1493- 1541) göre tuz, kükürt ve cıva, var olan bütün cisimlerin temel yapıtaşı olan beden, can ve ruhun karşılığıydı Bu üçlü arasında denge bozulduğunda hastalık başlıyordu Paracelsus midenin bir kimya laboratuvan olduğunu, özsuların yoğunlaşmasıyla hastalıkların ortaya çıktığını ve bu durumun ilaçla giderilebileceğini savundu ve farmakolojide kimyasal maddelerden yararlanılması yolunda çaba harcadı Johann Baptist van Helmontx(1580-1644) ve Johann Rudolph Glauber (1604-68), Rönesans kimyasının temsilcileridir Suyun temel element olduğuna inanan van Helmont'un en önemli çalışmaları çeşitli süreçlerle gaz üretimini ilk kez açıkça gerçekleştirmesi ve deneylerinde teraziyi kullanarak kimyasal çalışmalara nicel özellik kazandırmasıdır Glauber'in en büyük başarısı ise, yemeklik tuzu sülfürik asitle parçalayarak tuz asidi (hidroklorik asit) ve sodyum sülfat elde etmesidir Sodyum sülfat dekahidrat günümüzde de onun adıyla Glauber tuzu olarak bilinir Glauber ayrıca ilk kez ¤¤¤¤llerin tuz asidi içinde çözünmesiyle ¤¤¤¤l klorürlerin oluşacağını gösterdi Simya 16 ve 17 yüzyıllarda Avrupa'da derebeyi saraylarında giderek yayıldı ve bu durum, bilimsel kimya gelişene ve elementlerin birbirine dönüştüğü inancının sarsılmaya başlamasına değin sürdü 17 yüzyılda kimyanın sanat ya da bilim olup olmadığı çok tartışıldı Bu yüzyılda, çağdaş anlatımla, uygulamalı ve kuramsal kimya ayırımı vardı Kemiatri, ¤¤¤¤lürji kimyası, madencilik ve demircilik kimyası uygulamalı kimyanın içinde yer alıyordu Kuramsal kimya ise betimlenebilen "tüm doğa bilimleri" anlamına gelen physica'nın içindeydi Yeniçağdaki oluşum deneyimden (experientia) deneye {experimentum) doğru oldu ve deneyin doğa araştırmasındaki bilimsel önemi kabul edildi Kimya zamanla simyadan ayrıldı ve eski çağların gizemli görüşlerinden uygulamalı kimyaya geçildi Eski kimyada madde ve bileşikler yalnızca beklenen son ürün açısından önemliydi Çeşitli reçeteler ise beklenen sonuca götüren bir araçtı Eski düşünce ve bilgilerin doğruluk ya da yanlışlıklarının denetlenmesi ancak kimyasal tepkimelerin gözlenmesi ve tepkime sürecinin incelenmesiyle olanaklıydı Mekanikçi felsefe ile kimyanın etkileşimine en iyi örnek Robert Boyle'un çalışması oldu İngiliz bilim adamı Robert Boyle 1661'de yayımladığı The Sceptical Chymist (Kuşkucu Kimyacı) adlı yapıtıyla Aristotelesçi görüşleri çürüttü Böyle, kimyasal elementleri maddenin parçalanmayan yapıtaşları olarak açıkça tanımladı, ilk kez kimyasal bileşikler ile basit karışımlar arasında ayrım yaptı, kimyasal birleşmelerde özelliklerin tümüyle değiştiğini, basit karışımlarda ise böyle değişimlerin olmadığını söyledi; gazlar üzerinde yürüttüğü deneylerde gazların basıncı ile hacimleri arasındaki bağıntıyı belirleyen yasayı buldu ve ilk kez elementlerin ve bileşiklerin doğru tanımını yaptı Böyle ayrıca havanın yanma olaylarındaki rolünü keşfetti ve havanın tartılabilir bir madde olduğunu söyledi 18 yüzyılda kimyanın temel sorunu yanma olayının (ateş ruhlarının işlevlerinin) açığa kavuşturulması oldu 17 yüzyıl ortalarına doğru maddedeki elementlerden birinin yanmaya neden olduğu ileri sürülmüş ama bu sav, ateşin maddesel bir cisim olamayacağı gerekçesiyle ünlü simyacı van Helmont tarafından reddedilmişti Alman simyacı Johann Joachim Becher (1635-82) bu öneriyi daha sonra 1669'da yeniden gözden geçirdi ve terra pinguis olarak adlandırılan ateş elementinin yanma sırasında kaçıp giden bir nesne olduğunu varsaydı Becher'in öğrencisi ve Berlinli bir hekim olan Georg Ernst Stahl ( 1660- 1734) bu nesneye "flojiston" adını verdi Yanma olayına yanlış da olsa ilk kez bir bilimsel açıklama getiren flojiston kuramına göre yanıcı maddeler, yanıcı olmayan bir kısım ile flojistondan oluşur Buna göre ¤¤¤¤l oksitler birer element, ¤¤¤¤ller ise kil (¤¤¤¤l oksit) ile flojistondan oluşan birer bileşik maddedir ¤¤¤¤l yandığında eksi kütleli "plan flojiston bir ruh gibi ayrılır ve elementin külü (¤¤¤¤l oksit) açığa çıkar Küle yeniden flojiston verildiğinde de yeniden ¤¤¤¤l oluşur Örneğin çinko oksit flojistonca zengin olan kömürle ya da hidrojen gazıyla ısıtıldığında yeniden çinko oluşur ve hafifler Bir yüzyıl boyunca kimyaya egemen olan bu kuram element kavramına uygun olmamakla birlikte kimyanın bilimsel gelişmesinde çok büyük rol oynadı Cavendish, Priestley ve Scheele ise çalışmalarında karbon dioksit, oksijen, klor, ¤¤¤¤n (bataklık gazı) ve hidrojen gazlarını ayrı gazlar olarak tanımladılar Cavendish ayrıca gazları yoğunluklarına göre ayırdı İlk kez suyun bir element olmayıp oksijen ile hidrojenin bir bileşiği olduğunu kanıtladı Bu çalışmaların da yardımıyla flojiston kuramı yıkıldı Aynı zamanda bir fizikçi olan Antoine-Laurent Lavoisier ( 1743-94) kimyanın babası sayılır Lavoisier ¤¤¤¤l oksitlerinin daha önce Priestley ve Scheele'nin keşfettiği oksijen ile ¤¤¤¤llerin yaptığı bileşikler olduğunu kanıtladı, yanma ve oksitlenme olaylarının günümüzde de geçerli olan açıklamasını yaparak kimyada yeni bir çığır açtı Kapalı kaplarda yaptığı deneylerde, kimyasal tepkimeler sırasında kütlenin değişmediğini saptayarak 1787'de kütlenin korunumu yasasını ortaya koydu Kimya'daki devrim yalnızca kavramlarda değil yöntemlerde de gerçekleşti Ağırlıksal yöntemler duyarlı çözümler yapmayı olanaklı kıldı ve kütlenin korunumu yasasıyla nicel kimya dönemi başladı Lavoisier'den sonra 1798'de Alman kimyacı Richter birleşme ağırlıkları yasasını, 1799'da gene Alman kimyacı Proust sabit oranlar yasasını ve 1803'te ingiltere'den John Dalton katlı oranlar yasasını geliştirdi Gay-Lussac da Alexander von Humboldt'un yardımıyla öbür gazlarla tepkimeye giren bir gazın her zaman belirli hacim oranlarıyla birleştiğini buldu İtalyan fizikçi Amedeo Avogadro 1811'de, gaz halindeki pek çok elementin birer atomlu değil, ikişer atomlu oldukları ve aynı koşullar altında bulunan gazların eşit hacimlerinde eşit sayıda molekül bulunacağı varsayımını geliştirdi Avogadro'nun bu varsayımını 50 yıl sonra, 1860'ta Stanislao Cannizzaro yasa düzeyine çıkardı 19 yüzyılın başlarında ingiliz kimyacı Humphry Davy ve öteki bilim adamları, volta pillerinden sağladıkları güçlü elektrik akımlarını bileşiklerin çözümlenmesi ve yeni elementlerin bulunması çalışmalarına uyguladılar Bunun sonucunda kimyasal kuvvetlerin elektriksel olduğu ve örneğin aynı elektrik yüklü iki hidrojen atomunun birbirini iteceği ve Avogadro varsayımına göre birleşerek çok atomlu molekülü oluşturmayacağı ortaya çıktı 1859'da Alman fizikçi Gustav Kirchhoff ve kimyacı Robert Bunsen'in bulduğu tayf çözümleme tekniğinin yardımıyla da o güne değin bilinen elementlerin sayısı 63'ü buldu Elementlerin atom ağırlıkları ile fiziksel ve kimyasal özellikleri arasındaki bağıntıyı bulan Rus kimyacı Dimitriy İvanoviç Mende-leyev 1871'de ilk kez kimyasal elementlerin periyodik yasasını açıkladı Mendeleyev'e göre hidrojenin dışındaki elementler artan atom ağırlıklarına göre bir sırayla düzenlendiğinde, bunlann fiziksel ve kimyasal özellikleri de bu sıraya göre düzgün bir değişim gösteriyordu Ama bu düzgün gidiş kesintilerle birkaç sıra halindeydi ve bu sıralara periyot adı verildi Mendeleyev'in tablosunda atom ağırlığı daha büyük olan bazı elementlerin ön sıralarda yer alması atom ağırlıklarının ölçüt alınamayacağını gösterdi İngiliz fizikçi HG Moseley 1913'te X ışınımı yardımıyla elementlerin atom numaralarını saptadığında bu sıralamada atom numaralarının temel alınması gerçeği ortaya çıktı Bundan sonra Mendeleyev'in tablosundaki boş olan yerler yeni keşfedilen elementlerle dolmaya başladı Wilhelm Röntgen'in 1895'te X ışınımını bulmasından hemen sonra Henri Becquerel 1896'da, uranyumdaki doğal radyoaktifliği keşfetti ve 1900'de fizikçi Max Planck kuvantum kuramını ortaya attı Rutherford 19J9'da havadaki azotu, radyum preparat-lanndan salınan alfa taneciklerinin yardımıyla oksijene ve hidrojene dönüştürerek ilk yapay element dönüşümünü gerçekleştirdi August Kekule'nin 1865'te kurduğu yapı kuramının genişletilmesi sonucunda, bire-şimleme (sentez) ve ayrıştırma yoluyla pek çok yeni madde elde edilebildi Bu kurama göre atomlar değerliklerine karşılık gelecek biçimde bileşikler halinde birleşirler ve her atomun belirli bir değerliği vardır Kekule' nin bu açıklamalarından sonra kimyasal bileşikler yeni bir biçimde değerlendirilmeye başladı Örneğin su (H2O) H-O-H, karbon dioksit (CO2) O-C-O, biçiminde gösterildi Bu gösterimden bireşimleme kimyası çok yararlandı Kekule ayrıca moleküllerin farklı özelliklerinin atomların birbiriyle yaptığı farklı bağlarla belirlendiğini kanıtladı ve kapalı formülü C6Ü6 olan benzenin halka biçiminde birleşmiş bir yapısı olduğunu çözdü Yapı kuramına dayanarak varlığı düşünülen bileşiklerin bireşimsel olarak üretilebilmesine yönelik özel yöntemler geliştirildi; yapısı bilinmeyen doğal ya da yapay bileşiklerin iç yapılarını çözmek amacıyla da tam tersi bir yol izlenerek bunların yapılan sistemli bir biçimde ve aşamalı olarak parçalanarak bulundu Kekule'nin buluşu aromatik karbon kimyasının hızla gelişmesini olanaklı kıldı F Wöhler, siyanür bileşikleriyle çalışırken üreyle formülü aynı olan amonyum siyanatı bireşimledi Biri mineral, öbürü hayvansal kökenli olan her iki ürün de aynı elementlerin aynı sayıdaki atomlarından oluşuyordu Bu buluşla izomerleşme olgusu ortaya çıktı ve inorganik kimya ile organik kimya arasındaki farklılık ortadan kalktı Kimya alanındaki çalışmalar sonraları maddelerin tepkime biçimleri, ısı etkisi, çözeltiler, kristallenme ve elektrolizle ilgili konulara yöneldi ve galvanizleme konularındaki gelişmelerden fiziksel kimya (fizikokimya) doğdu Bu arada M Berthelot termokimyanın temellerini attı Raoult, W Ostwald, van't Hoff, J W Gibbs, Le Chatelier ve S Arrhenius fiziksel kimyanın gelişmesinde önemli rol oynadılar İtalyan bilim adamı Alessandro Volta'nın 1800'de iki ¤¤¤¤l levha arasına nemli bez ya da tuz çözeltisi koyarak elektrik akımı elde etmesi kimyada önemli gelişmelere neden oldu Humphry Davy 1807'de özel olarak geliştirdiği Volta pilini kullanarak erimiş külden elektrik akımı geçirdi ve bu yolla önce potasyum adını verdiği elementi, sonra da sodadan sodyum elementini ayırmayı başardı Bu da elektrokimya dalında önemli adımlar atılmasını olanaklı kıldı Çağdaş bilimin gelişmesiyle Sanayi Devrimi arasında yakın bir ilgi olduğu düşünülmekle birlikte, Sanayi Devrimi'nin anayurdu olan İngiltere'de bile bilimsel buluşların dokuma ve ¤¤¤¤lürji sanayisini doğrudan etkilediğini göstermek zordur, 18 yüzyılda bilim dikkatli bir gözlem ve deneyciliğin sanayide üretimi önemli ölçüde iyileştirebileceğini gösterdi Ama ancak 19 yüzyılın ikinci yansından başlayarak bilim sanayiye önemli katkıda bulunmaya başladı; kimya bilimi anilin boyalar gibi yeni maddelerin üretilmesini olanaklı kıldı ve boyarmadde ile ilaç sanayisi hızla gelişen ilk kimya sanayisi oldu 20 yüzyılda madencilik, ¤¤¤¤lürji, petrol, dokuma, lastik, inşaat, gübre ve gıda maddeleriyle doğrudan ilişkisi olan kimya sanayisi elektrikten sonra bilimin uygulamaya geçirildiği sanayiler arasında ikinci sırayı aldı Yalnızca kimyanın değil, fiziğin de kimya sanayisine girmesiyle laboratuvarda elde edilen sonuçlann doğrudan uygulamaya sokulduğu kimya fabrikaları kurulmaya başladı Bu süreçlerin denetlenmesinde çeşitli aygıtlara gerek duyulduğundan fiziksel kimyacılar ve fizikçiler kimya sanayisinde etkin olmaya başladı ve böylece kimya mühendisliği mesleği doğdu. Biyolojinin Tarihsel Gelişimi Biyoloji bilimi, insanın kendini ve çevresindeki canlıları tanıma merakından doğmuştur İlk insanlar çevrelerinde yaşayan sığır , geyik ve mamut gibi hayvanların resimlerini mağara duvarlarına çizerek bunları incelemeye başlamışlardır. Antik çağdan günümüze kadar biyoloji bilimindeki gelişmeleri, ilgili bilim adamlarıyla aşağıdaki gibi özetleyebiliriz: Thales (Tales) (M.Ö. VII. yy .) İlk biyolojik yorumları yapmıştır. Aristo (M.Ö. 384-322) Canlılar dünyasını inceleyen ve ‘’bilimsel doğa tarihi’nin kurucusu olan ilk bilim adamıdır. Aristo, bir bilim adamında bulunması gereken iki önemli özelliğe, yani iyi gözlem yapabilme ve bunlardan doğru sonuçlar çıkarabilme yeteneğine sahiptir .Çalışmalarını ‘’Hayvanların Tarihi, Hayvan nesli üzerine'’ ve ‘’Hayvan Vücutlarının Kısımları Üzerine'’ adlı kitaplarında toplamıştır. Aristo, canlıların oluşumlarını ‘’kendiliğinden oluş (abiyogenez)'’ hipotezi ile açıklamış, ayrıca ilk sınıflandırmayı da yapmıştır. Galen (M.Ö. 131-201) Canlı organlarını inceleyerek fizyoloji biliminin doğmasını sağlamıştır . Galileo (Galile) 1610 yılında ilk mikroskobu bulduğu samlmaktadır. Mikroskobun keşfi biyolojik çalışmalara büyük ivme kazandırmıştır . Robert Hooke (Rabırt Huk) 1665 yılında mikroskop ile mantar kesitini inceleyerek ilk hücre ( cellula )yi tanımlamıştır. Leeuwenhoek (Lövenhuk) 1675 yılında geliştirdiği mikroskop ile ilk bir hücrelileri (bakterileri) göstermiştir. Carolus Linnaeus (Karl Linne) 1707-1778 yıllarında ilk sınıflandırmayı yapmıştır. Schleiden (Şlayden) 1838′de bitki hücreleri üzerinde çalışmalar yapmıştır. Schwann (Şivan) 1839′da hayvan hücresini bitki hücresiyle karşılaştırdı.Schleiden ve Schwann’ın hücre teorisinin ortaya konulmasında katkıları olmuştur. Charles Darwin (Çarls Darvin) 1859 yılında ‘’Türlerin Kökeni'’ adlı yayınlayarak ‘’doğal seleksiyon’ yoluyla türlerin evrimini ortaya koymuştur. Pasteur (Pastör) (1882-1895) Biyogenez hipotezini kanıtladı. Mikroskobik canlıların fermantasyona (mayalanma) neden olduğunu tespit etti. Aynca kuduz aşısının bulunmasını sağladı . Gregor Mendel (1822-1884): Kilisesinin bahçesinde yetiştirdiği bezelyelerde yaptığı deneyler sonucunda kalıtsal özelliklerin dölden döle geçişi ile ilgili önemli sonuçlar elde etmiştir. Mendel bu çalışmalarıyla genetik bilimin kurucusu olmuştur . Miescher (Mişer) 1868′de nükleik asitleri bulmuştur. Beijrinck (Bayerink) 1899′da tütün yapraklarında görülen tütün mozaik hastalığını incelemiştir. Virüslerin keşfine katkıda bulunmuştur . Wilhelm Röntgen (Vilhem Röntgen) 1895 yılında tıpta kullanılan röntgen ışınlarını bulmuştur . Sutton (Sattın) 1903 yılında kalıtımın kromozom kuramını yani genlerin kromozomlar üzerinde bulunduğunu açıklamıştır . Wilhelm Roux (Vilhem Ru) (1850-1924) Embriyolojinin kurucusu olmuştur. Otto Mayerhof (Otto Mayerhof) 1922′de kastaki enerji dönüşümlerini inceleyerek Nobel tıp ödülünü almıştır. Sir Alexender Fleming (Sör Aleksendır Fleming) 1927′de penisilini bularak bakteriyal enfeksiyonlara karşı etkin mücadeleyi sağlamıştır . E.A.F Ruska 1931 yı1ında elektron mikroskobunu bulmuştur. James Watson (Ceyms Vatsın), Francis Crick (Fransis Krik) 1953 yı1ında DNA molekül modelini ortaya koymuşlardır .İkili sarmal modeli günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Steven Howel (Stivın Havıl) 1986 yı1ında ateş böceklerinin ışık saçmasını sağlayan geni ayırarak tütün bitkisine aktarmış, tütün bitkisinin de ışık saçmasını sağlamıştır. İşte bu olay gen naklinin başlangıcı olmuştur. Wilmut (Vilmut) 1997 yı1ında bir koyundan alınan vücut hücresinin çekirdeğini, başka bir koyuna ait çekirdeği çıkarılan yumurta hücresine aktararak genetik ikiz elde etmiştir . Tüm bu çalışmalar biyolojiyi 21. yüzyılın en önemli bilim dallarından biri yapmıştır Biyoloji ile ilgili bazı bilgilerin tarih öncesinde ortaya çıkmış olduğunu arkeolojik veriler ortaya koymuştur. Cilalı Taş Devri'nde, çeşitli insan toplulukları tarımı ve bitkilerin tıp alanında kullanımını geliştirmişler, sözgelimi eski Mısırlılar, bazı otları ilaç olarak ve ölülerin mumyalanmasında kullanmışlardır. Bununla birlikte bir bilim dalı olarak biyolojinin gelişimi, eski Yunan döneminde ortaya çıkmıştır. Tıbbın kurucusu sayılan Hipokrates, insan biyolojisinin ayrı bir bölüm olarak gelişmesine büyük katkıda bulunmuştur. Biyolojinin temel gereçleri olan gözlem yapma ve problem belirleyerek çözüme ulaştırmayı kurumlaştıran Aristoteles'tir. Aristoteles'in özellikle üremeye ilişkin gözlemleri ve canlıların sınıflandırılması sistemiyle ilgili görüşleri önemlidir. Biyoloji incelemelerinde öncülük daha sonra Roma'ya ve İskenderiye'ye geçmiş, M.Ö. II. yy. ile M.S. II. yy'a kadar incelemeler özelikle tarım ve tıp çevresinde odaklanmıştır. Ortaçağ'da ise, biyoloji incelemesinde islâm bilginleri öne geçmişler ve eski Yunan metinlerinden öğrendikleri bilgileri geliştirerek, özellikle tıp bilimine büyük katkıda bulunmuşlardır. Rönesans'la birlikte Avrupa'da, özellikle de İtalya, Fransa ve İspanya'da biyoloji araştırmaları hızla gelişmiş, XV. ve XVI. yy'larda Leonardo da Vinci ve Micheangelo, güzel sanatlarda kusursuzluğa erişme çabaları içinde, son derece usta birer anatomi bilgini haline gelmişlerdir. Bu arada Andreas Vesalius, öğretim gereci olarak ölülerin kesilip incelenmesinden yararlanma uygulamasını başlatmış, ölüler üstünde kesip biçmelere dayalı ilk anatomi kitabıyla anatomi ve tıp araştırmalarında bir devrim gerçekleştirmiştir. XVII. yy'da William Harvey insanda dolaşım sistemine ilişkin çalışmaları başlatmıştır. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda ise biyoloji bilimi önemli bir ilerleme kaydetmiştir.Bu dönemde yapılan çalışmalar aşağıdaki gibi özetlenebilir: Jean-Baptiste Lamarck omurgasız canlıların sınıflandırılmasının detaylı çalışmasına başladı. 1802 Modern anlamda "Biyoloji" terimi, birbirlerinden bağımsız olarak Gottfried Reinhold Treviranus ve Lamarck tarafından kullanıldı. 1817 Pierre-Joseph Pelletier ile Joseph-Bienaime Caventou klorofili elde ettiler. 1828 Friedrich Woehler, organik bir bileşiğin ilk sentezi olan ürenin sentezini gerçekleştirdi. 1838 Matthias Schleiden tüm bitki dokularının hücrelerden oluştuğunu keşfetti. 1839 Theodor Schwann tüm hayvan dokularının hücrelerden oluştuğunu keşfetti. 1856 Louis Pasteur mikroorganizmaların fermentasyonda etkili olduklarını vurguladı. 1869 Friedrich Miescher hücrelerin çekirdeğinde bulunan nükleik asitleri keşfetti. 1902 Walter S. Sutton ve Theodor Boveri mayoz bölünme sırasında kromozomların hareketlerinin Mendel'in kalıtım birimleriyle paralellik gösterdiğini saptayıp, bu birimlerin kromozomlarda bulunduğunu ileri sürdü. 1906 Mikhail Tsvett organik bileşiklerin ayrıştırılması için kromatografi tekniğini keşfetti. 1907 Ivan Pavlov sindirim fizyolojisi ve eğitim psikolojisi bakımından büyük önem taşıyan salya akıtan köpeklerle klasik koşullanma deneyini tamamladı. 1907 Emil Fischer yapay olarak peptid amino asit zincirlerinin sentezini gerçekleştirdi ve bu şekilde proteinlerde bulunan amino asitlerin birbirleriyle amino grubu - asit grubu bağlarla bağlandıklarını gösterdi. 1909 Wilhelm Ludwig Johannsen kalıtsal birimler için ilk kez "gen" terimini kullandı. 1926 James Sumner üreaz enziminin bir protein olduğunu gösterdi. 1929 Phoebus Levene nükleik asitlerdeki deoksiriboz şekerini keşfetti. 1929 Edward Doisy and Adolf Butenandt birbirlerinden bağımsız olarak östrojen hormonunu keşfettiler. 1930 John Northrop pepsin enziminin bir protein olduğunu gösterdi. 1931 Adolf Butenandt androsteronu keşfetti. 1932 Hans Krebs üre siklusunu keşfetti. 1932 Tadeus Reichstein yapay olarak gerçekleştirilen ilk vitamin sentezi olan Vitamin C'nin sentezini başardı. 1935 Wendell Stanley tütün mozaik virüsünü kristalize etti. 1944 Oswald Avery pnömokok bakterilerde DNA'nın genetik şifreyi taşıdığını gösterdi. 1944 Robert Woodward ve William von Eggers Doering kinini sentezlemeyi başardı 1948 Erwin Chargaff DNA'daki guanin birimlerinin sayısının sitozin birimlerine ve adenin birimlerinin sayısının timin birimlerine eşit olduğunu gösterdi. 1951 Robert Woodward kolesterol ve kortizonun sentezini gerçekleştirdi. 1951 Fred Sanger, Hans Tuppy, ve Ted Thompson insulin amino asit diziliminin kromatografik analizini tamamladı. 1953 James Watson ve Francis Crick DNA'nın çift sarmal yapıda olduğunu ortaya koydu. 1953 Max Perutz ve John Kendrew X-ray kırınım çalışmalarıyla hemoglobinin yapısını belirledi. 1955 Severo Ochoa RNA polimeraz enzimlerini keşfetti. 1955 Arthur Kornberg DNA polimeraz enzimlerini keşfetti. 1960 Robert Woodward klorofil sentezini gerçekleştirmeyi başardı. 1967 John Gurden nükleer transplantasyonu kullanarak bir kurbağayı klonlamayı başarıp, bir omurgalı canlıyı klonlayan ilk bilim adamı olarak tarihe geçti. 1970 Hamilton Smith ve Daniel Nathans DNA restriksiyon enzimlerini keşfetti. 1970 Howard Temin ve David Baltimore birbirinden bağımsız olarak revers transkriptaz enzimlerini keşfetti. 1972 Robert Woodward B-12 vitamininin sentezini gerçekleştirdi. 1977 Fred Sanger ve Alan Coulson dideoksinükleotidleri ve jel elektroforezini kullanımını içeren hızlı bir gen dizisi belirleme tekniğini bilimin hizmetine sundu. 1978 Fred Sanger PhiX174 virüsüne ait 5,386 bazlık dizilimi ortaya koydu ki bu tüm genom dizilimi gerçekleştirilen ilk canlıydı. 1983 Kary Mullis polimeraz zincir reaksiyonunu keşfetti. 1984 Alex Jeffreys bir genetik parmak izi metodu geliştirdi. 1985 Harry Kroto, J.R. Heath, S.C. O'Brien, R.F. Curl ve Richard Smalley Karbon-60 Buckminster-fulleren molekülünün olağanüstü stabilitesini keşfettiler ve yapısını açığa çıkardılar. 1985 Wolfgang Kratschmer, Lowell Lamb, Konstantinos Fostiropoulos ve Donald Huffman Buckminster-fulleren'in benzende çözülebilirliğinden dolayı isten ayrılabildiğini keşfettiler. 1990 ve 2000’li yıllarda yapılan biyolojik çalışmaların çoğu genetik kopyalamalar üzerine oldu.Bu durum da XXI.yüzyılın genetik bilimi üzerine kurulacağı işaretlerini veriyor.

http://www.biyologlar.com/bilimin-dogusunu-ve-fizik-kimya-biyoloji-matematik-olarak-temel-biirmler-haline-donusmesini-tarihsel-boyutta-aciklayiniz

K <b class=red>Vitamininin</b> Faydaları Nelerdir? Hangi Besinlerde Bulunur?

K Vitamininin Faydaları Nelerdir? Hangi Besinlerde Bulunur?

K vitamini, kanın pıhtılaşmasında görev alan önemli bir vitamindir.  En önemli görevi kanın pıhtılaşmasını sağlamasıdır. K vitamini özellikle Sebzelerin yeşil bölümleri, ıspanak, kabak, lahana, Brüksel lahanasını, karnabahar, marul,yeşil domates, fasulye, bezelye, yoğurt, yumurta sarısı, patates, yeşilbiber ve yeşil çay bol miktarda  bulunur. K vitamini insan bağırsağındaki yararlı bakteriler tarafından da üretilir. K vitamininin yalnızca küçük bir bölümü karaciğerde depolanır. Bu yüzden K vitamini vücudumuz için oldukça önemlidir.http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/k-vitamininin-faydalari-nelerdir-hangi-besinlerde-bulunur

Antioksidan Nedir

Tıp, bir yandan hastalıkların tedavisinde yeni olanaklar araştırırken, öte yandan da sağlıklı bir yaşam sürdürme, hastalıkları önleme yolunda yoğun çalışmalar yapmaktadır. Bu alanda en yoğun çalışmalar beslenme üzerinde sürmektedir. Gıdalardaki lif oranları, vitaminler, beslenmedeki protein, karbonhidrat ve yağ miktarları, yağlardaki doymuş yağ asidi yüzdeleri neredeyse hepimizin öğrenmeye başladığımız kavramlar. Bu konuya daha titizlikle eğilenler, son zamanlarda antioksidanlardan sıklıkla söz edildiğini görmüşlerdir. Bu konu çok konuşuluyor ama, bilgilerin yeterli olmadığını da görüyoruz. Eksik bilginin, bilgisizlikten daha tehlikeli olduğu ilkesinden hareket ederek, antioksidanlar konusu biraz anlatmak istiyorum. Antioksidan nedir? Vücut hücreleri tarafından üretildiği gibi, gıdalarla da alınan bir grup kimyasal maddedir. Gıdalarla alınan en önemli antioksidanlar, betakaroten, E ve C vitaminleridir. Nasıl etki ederler? Soluduğumuz havadaki oksijen, vücut içinde serbest radikaller adı verilen ve toksik (zehirli) etki gösteren bazı maddelerin oluşmasına neden olur. Demirin paslanması ve balığın sudan çıktıktan sonra ölmesi, oksijenin zararlı etkilerine örnektir. Vücudumuzda bulunan antioksidanlar, serbest radikallere karşı etki göstererek bunların zarar vermesini önler. Antioksidanların hastalıkları önlediği söylenebilir mi? Bu konuda kesin konuşmak için bazı çalışmalar daha yapılmalı. Ancak tıbbi istatistik çalışmaları, ne kadar yüksek dozda antioksidan alınırsa, kanser ve kalp krizi gibi amansız iki hastalığa yakalanma ihtimalinin o denli azaldığını ortaya koyuyor. Ayrıca bulaşıcı hastalıklar ve katarakt konusunda da yararlı etkilerinin olduğu biliniyor. Ancak bu etkinin, oluşmuş hastalığın tedavisini değil, hastalıkların önlenmesini sağladığını bir kez daha hatırlatmak isterim. Ne kadar antioksidana ihtiyacımız var? Bu konuda kesin bir rakam vermek güç. Çalışmalar, alınan miktar arttıkça koruyucu etkinin de daha fazlalaştığını ortaya koyuyor. En son çalışmaların ışığında, günlük C vitamini ihtiyacının 250 ile 1000 mg. arasında olduğu söylenebilir. Bu doz, E vitamini için 100 ile 400 ünite, beta karoten için 6 ile 30 mg. arasında olduğu söylenebilir. Dengeli bir beslenmeyle, yeterince antioksidan almıyor muyuz? Son çalışmalar antioksidanların yüksek dozda alındıklarında daha yararlı olduğunu gösteriyor. Gıdalardan bu dozda antioksidan sağlanmasında en önemli sıkıntı E vitaminindedir. Bilindiği gibi E vitamini yağda eriyen bir vitamin olup ve en önemli kaynağı da bitkisel yağlardır. Bitkisel yağlardan ideal dozda E vitamini alabilmek için, örneğin 2 bardak ayçiçeği yağı içmek gerekir ki, sağlık açısından bu miktarda yağ alınmasını da uygun görmüyoruz. A vitamininin yapı taşı olan beta karoten ve C vitaminini, gıdalarla almak mümkün. Bunun için temel şart dengeli bir beslenmedir. Ancak, çok yüksek dozlara ihtiyaç olduğunda, vitamin takviyeleri gerekli olmaktadır. Son zamanlarda piyasaya verilen vitamin ve mineral takviye ilaçları, gerekli olan her maddeyi içerir gibi gözüküyor. Bu doğru mudur? Her maddeyi haplardan almak mümkün değil. Gıdalarda bunların dışında olan ve vücut için hayati önemi olan bir çok madde bulunmaktadır. Örneğin kompleks karbonhidratlar, temel yağ asitleri, temel aminoasitler gıdalardan alınır. Ayrıca son zamanlarda, bitkilerde bulunduğu ortaya konulan bazı kimyasal maddelerin de sağlık açısından çok önemli etkilerinin olduğu görülüyor. Phytochemicals adı verilen bu maddeler de, sadece iyi dengelenmiş bir beslenme ile alınabilmektedir. Antioksidan içeren vitamin takviyelerini kullanmaya başlamak mı yoksa araştırmaların biraz daha ilerlemesini beklemek mi daha uygun? Antioksidanların, sağlık açısından risk taşımadan yararlı etkiler sağladığı ortaya konuldu. Sürmekte olan çalışmalar yararın hangi oranda olduğunu ve başka hangi alanlarda kullanılabileceğini ortaya koymaya çalışıyor. Örneğin kalp krizini %40 mı yoksa %10 oranında mı azalttığı belirlenmeye çalışılıyor. Eğer %10 gibi bir oran bile tespit edilse, bu da çok önemli değil mi? Tabii ki antioksidanlar mucize değildir. Eğer siz doymuş yağlarla besleniyorsanız, sigara içiyorsanız, aşırı alkol alıyorsanız, egzersiz yapmıyor ve otonuzda emniyet kemeri kullanmıyorsanız, sadece E vitamini ya da diğer antioksidanları aldığınız için hayatınız kurtulmaz. Diğer önlemlerle birlikte, bunlar da daha sağlıklı bir yaşam için önemli bir yapı taşıdır. Unutmayın en önemli yapıtlar, yapı taşlarının birbirleriyle uyumları sayesinde yükselir ve ayakta kalır.

http://www.biyologlar.com/antioksidan-nedir

ANORGANİK EVRİM NEDİR

GÜNEŞ SİSTEMİNİN VE ÖZELLİKLE DÜNYANIN OLUŞUMU ÜZERİNE GÖRÜŞLER Evrensel patlamadan belirli bir süre sonra, maddeler, galaksiler ve onların içinde yıldız sistemleri halinde düzenlenmeye başlamıştır. Büyük bir olasılıkla, evren­sel gaz ve toz bulutlarının yoğunlaşmasıyla sabit yıldızlar ortaya çıkmıştır. Yoğunlaş­makta, daha doğrusu büzülmekte olan tüm cisimlerde, meydana gelen yüksek basınçtan ve sürtünmeden dolayı, özellikle merkezlerinde sıcaklık gittikçe artar ve açısal momentumun korunması için kendi etrafında dönme hareketi başlar. Güneşimiz de aynı şekilde oluşmuş, iç tarafında sıcaklık milyonlarca dereceye ulaşmış (yak­laşık 15 milyon santigrat derece> ve kendi etrafında belirli bir hızla dönmeye başla­mıştır. Doğal olarak yüzeyindeki sıcaklık merkezindekinden çok daha azdır (yaklaşık 5000 - 6000 santigrat derece). Şimdiye kadar evrende uydusu olan tek bir yıldız gözlenmiştir (Eylül 1984 tarihinde bir Amerikalı astrofizikçi tarafından, yaklaşık 8 ışık yılı uzaklıkta). Başka uyduların gözlenememesinin nedeni, uyduların, bugünkü aygıtlarla görülemeyecek kadar küçük (uydu olabilmesi için bizim güneşimizden en azından 10 defa daha küçük olmalıdır> ve en yakın yıldızın dört ışık yılı uzakta olmasıdır. Bu nedenle uyduların oluşumu konusunda evrensel bir ilkeyi saptamak çok zordur. Bununla beraber sadece saman yolunda 200.000 kadar uydusu olan yıldız bulunduğu varsayılmaktadır. Güneşin uydularının en önemli özelliği, hepsinin aynı düzlem üzerinde bulun­ması ve bu düzlemin, güneşin ekvator düzlemiyle hemen hemen (sadece 60lik bir açı farkı vardır) çakışmasıdır. Ayrıca güneşin tüm gezegenleri aynı yönde dönmekte­dir. Bu, ilk bakışta, tüm gezegenlerin güneşin ekvatorundan, merkezkaç kuvvetiyle koptuğunu göstermektedir. Fakat güneşin açısal momentumunun gezegenlerden çok küçük olması (güneş, tüm güneş sisteminin kütlesinin % 99.9unu taşımasına karşın, açısal momentumunun ancak % 2sine sahiptir), bu varsayımı tümüyle geçersiz kılmaktadır. Çünkü güneşten kopan her parça, güneşin kendi etrafında dönmesini artıracak, en azından kopan parçadan daha fazla açısal momentuma sahip olmasını sağlayacaktı. Halbuki güneş, gezegenlerinden daha küçük açısal momentuma sahiptir. Gök cisimlerinde açısal momentumun kendi kendine artmasını kanıtlayacak herhangi diğer fiziksel bir etkileşim bulunamamıştır. Dolayısıyla gezegenlerin açısal momentumunun fazlalığı bugüne kadar açıklıkla açıklanamamıştır. Bunun üzerine diğer bir yıldızın güneşin yakınından geçerek, onun ekvator düzleminden parçalar koparmak suretiyle, gezegenleri meydana getirdiği savunul­muştur (= Katastrof Varsayımı). Böylece gezegenlerin ekvator düzleminin, güne­şin ekvator düzlemine neden 60 eğik olduğu da açıklanmış oluyordu. Fakat güneşten merkürü koparan kuvvetin, plütonu kendi üzerine yapıştıracağı hesaplandığı için, bu varsayım da fiziksel açıdan geçersiz görülmektedir. Birçok eksikliğine karşın bugün hala en çok benimsenen ve üzerinden en çok tartışılan görüş, yanlış bir adlandırma ile Meteorit Varsayımıdır. Bu görüşe göre, uydular, güneşle birlikte; fakat bağımsız olarak, uzaydaki gaz ve toz bulutlarından, belki de güneşi meydana getiren materyallerden, soğuk olarak oluşmuştur. Geze­genlerin kütlesi hafif gazları tutacak kadar büyük olmadığı için, hafif gazlar, başta hidrojen olmak üzere uzaya kaçmıştır. Böylece ağır metallerden meydana gelmiş kısımlar gittikçe birbirine yaklaşmış, yoğunluğu ve sıcaklığı yüksek bir çekirdek meydana getirmiştir. Ayda olduğu gibi zaman zaman meydana gelen patlamalarla içteki gazın dışarıya çıkması sağlanmış, böylece kraterler meydana gelmiştir. Uyduların Oluşumu ve Yaşam Koşulları: İçteki en yakın komşumuz Venüs'te sıcaklık 5000C civarında, dıştaki en yakın komşumuz Marsta ise sıcaklık + 25 ile 700C civarındadır. Yalnız bu sonuncu uyduda, atmosfer, dünyadakine göre çok fazla seyreltilmiştir ve bileşimi büyük miktarlarda karbondioksit ve azottan oluşmuştur. Oksijen hemen hemen hiç yoktur. Daha içteki ve daha dıştaki uydular ise daha sıcak ve daha soğuk olduğu için bir yaşamın oluşması için uygun değildir. Anladığımız anlamda bir yaşamın olması, karmaşık moleküllerin oluşmasıyla, bu da çevre sıcaklığının belirli sıcaklık aralıklarında olmasıyla ve kimyasal tepkimele­rin oluşabileceği, tamponlama düzeyi yüksek bir ortamın, yani sıvı halindeki suyun bulunmasıyla mümkündür. Bunun haricinde bir yaşamın düşünülmesi, bugünkü bilimsel kurgumuzun oldukça dışına taşımaktadır. Şimdiye kadar güneşin uyduların­da, yaşamın olduğuna ilişkin bir kanıt bulunamamıştır. Fakat, bu, geçmişte ilkel de olsa bir yaşamın oluşmadığını ve özellikle hala sıcak olan uydularda, gelecekte oluş­mayacağını göstermez. Dünyanın Oluşumu: Güneşten uzaklığı 3. sırada (150 milyon km.) bulunan, ~6 milyar yıl önce, yıldızlararası toz bulutlarından oluşmuş dünya, tanımlayabildiği­miz canlılık formları için, en uygun ortamı oluşturmaktadır. Oluşumunun ilk evrele­rinde gevşek bir yapı gösteren dünyanın büyüklüğü bugünkünden çok daha fazlaydı. Artan yoğunlukla, bu büyük küre gittikçe büzülmeye ve küçülmeye başladı. Büyü­yen basınçla ve kütle konglomeraları halinde bulunan radyoaktif elementlerin parça­lanmasıyla, sıcaklık yükseldi. Bu ısınma, iç tarafın akıcı bir hal almasına ve maddelerin ağırlıklarına göre içten dışa doğru dizilmesine neden oldu. Böylece nikel) ve demir gibi ağır metaller merkeze, hafif metaller ve bileşikler ise kabuk şeklinde dışa yığıldı (yaklaşık tüm bu olaylar 100.000 yıl içerisinde gerçekleşti). Zamanla soğuyan dış kısım (= litosfer) parça parça ağır metalleri de taşımak suretiyle, oluşacak canlılar için gerekli mineralleri sağlamıştır. Soğumuş kabuk, dış yüzde oluşacak karmaşık moleküllerin, içteki sıcaklığın etkisiyle yıkılmasını önlemeye başlamıştı. Fakat bu evrede anladığımız anlamda bir atmosfer henüz oluşmamıştı. Bu evre yaklaşık 2 - 3 milyar yıl sürmüştü. Atmosferin Oluşumu Dünyanın oluşumunda ulaştığımız bu son evrede atmosfer oluşmamıştı. Günkü kütle azlığından dolayı gazların çoğu uzaya kaçmıştı, ancak ağır metallerle bileşik yapan elementler yerin yüzeyinde kalabilmişti. Bu nedenle uydular, dolayısıy­la dünya, diğer gök cisimlerine göre çok daha fazla ağır metallerden yapılmıştır. Örneğin güneşin yarısından fazlası hidrojen, % 98'i hafif elementtir; buna karşın dünyanın çapının yarısından fazlasını kapsayan bir iç küre tamamen nikel ve demir­den oluşmuştur. Asal gazlar bileşik yapamadığı için tümüyle uzaya kaçmıştır. Bu nedenle bugün dünyada asal gaz hemen hemen yoktur. Oksijensiz Evre Üzeri oldukça ince katı bir kabukla örtülen dünya, içteki kızgın ayların dışarıya püskürdüğü yanardağlarla doluydu. Yanardağlardan birçok mineralin yanı sıra, /o 97 si su buharı olan gazlar da çıkıyordu. Bu su buharı soğuyarak yerin yüzüne su halinde toplanamıyordu; çünkü yer kabuğunun dış yüzü hala 1000 G'nin üzerindeydi. Aşağılara kadar inen su buharı sıcak taşküreye çarparak tekrar yükseliyor ve böylece yeryüzünün ısısını sürekli olarak uzaya taşıyarak, taşkürenin soğumasını sağlıyordu. Suyun büyük bir kısmı buhar halinde olduğundan, ilk atmosferin basıncı bugünkün­den yaklaşık 300 defa daha fazlaydı. Her taraf kalın bir sis tabakasıyla örtülmüştü; kesiksiz yağmur bulutları her tarafı kaplamıştı. Bu nedenle güneş ışınları yerin yüzeyi­ne kadar ulaşamıyordu. Yüzeye ulaşan ışıkların kaynağı sadece sürekli meydana gelen şimşeklerdi. Yerkürenin üzerinde bulunan atmosferde ve yer kabuğunun altında bulunan gazlarda serbest oksijen yoktu. Başlangıçta olanlar uzağa kaçmıştı, daha sonra oluşanlar da mineralleri oksitlemek suretiyle bağlanmıştı. Nitekim o devirde oluşup da bugün oksijenle temas etmeyen yer altında kalmış demir yatakları iki değerliklidir (Fe2) Serbest oksijen oluştuktan sonra oluşan demir yatakları üç değerliklidir (Fe3) Serbest oksijenin olmaması, ileride canlıları oluşturacak, inorganik yoldan kazanılmış organik moleküllerin oksitlenmeden saklanılmasını, dolayısıyla canlılığın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bugün karmaşık moleküllerin doğada birikmemesi, serbest oksijenin olmasından dolayıdır. Daha sonra fotosentez yapabilen canlıların yani bitkilerin ortaya çıkmasıyla oluşan serbest oksijen ise, canlı türlerinin çeşitlenmesini ve organizasyonlarının yükselmesini sağlamıştır. Fakat aynı zamanda yeni canlı oluşturabilecek tüm olanakları da önlemiştir. Daha sonra görece­ğimiz gibi, birçok elementi ve minerali içeren, su buharınca zengin bu atmosferin içerisinde, güneş ışınlarının doğrudan etkisi dolayısıyla, inorganik yoldan, aminoasit­ler, polipeptitler, çekirdek asitleri, porfirinler vs. gibi, organik maddeler sentezlenmiş ve oksitlenmeden yer kürenin çukurlarına çökmüştür. Bu arada su buharı aracılığıyla ısı taşınımı ve dolayısıyla soğuma sürmüş ve yeryüzünün sıcaklığı bir zaman sonra 1000C'nin altına düşmüştür. Sıcaklığın 1000C'nin altına düşmesi, atmosferdeki su buharının çok büyük bir kısmının, su halinde, yerkürenin çukur yerlerine toplanma­sına neden olmuştur. Su buharının atmosferden çekilmesi, havanın berraklaşmasını, güneş ışınlarının ve keza kısa dalgalı, yüksek enerjili ışınların tüm etkinliğiyle yerin yüzüne kadar ulaşmasını sağlamıştı (kısa dalgalı ışınlar, yani morötesi ışınlar, daha önce su buharının yoğunluğundan dolayı, serbest oksijen oluştuktan sonra da ozon perdesinden dolayı yeryüzüne ulaşamamıştır). Dünyanın yüzü aşağı yukarı bugünkü görünümü (canlılar hariç) almıştı. Kümeler halinde bulutlar ve mavi gök ortaya çık­mıştı. Atmosfer olayları, özellikle yağmur, fırtına artmış, erozyonla (= aşınımla) kayaçlar yıkanarak ve parçalanarak suların biriktiği okyanuslara taşınmaya başlamış­tı. Büyüklüğü bugünkünden biraz daha az olan okyanuslar ve su birikintileri, mineral tuzlar ve daha önceki dönemde oluşmuş 1km organik maddeler bakımından iyice zenginleşmişti. Oksijenli Evre ve Urey Etkisi 11km organik maddelerle ve zengin mineral tuzlarıyla zenginleşmiş bu su birikin­tilerine, güneş ışınları tüm etkinliğiyle çarpıyordu. Özellikle kısa dalgalı ışınlar (morötesi ışınlar UV), enerjice zengin olduğundan hem sentezlenme tepkimelerini sağlıyor hem de sentezlenmiş karmaşık moleküllerin yıkılmasına neden oluyordu. Bilindiği gibi morötesi ışınlar tek bir dalga boyundan meydana gelmiş ışınlar değildir. Görünebilir ışıktan (3800 A0 - 7200 A0) daha geniş bir spektrum aralığına (100 A0 - 3800 Al sahiptirler. Öyle ki bu spektrum içerisinde bazı morötesi ışınlar, belirli bir sentezleme tepkimesini sağlarken, başka bir morötesi ışın dalgası bu bağın koparılmasına neden olur. Morötesi ışın spektrumunda dar bir aralıkta bulunan bazı morötesi ışınlar hariç (bu aralıktaki morötesi ışınlar insan vücudunda D vitamininin oluşmasını Sağlar) hemen hepsi proteinden yapılmış (diğer bir bileşiklisini zaten tanımıyoruz) canlılar için yıkıcı etki gösterir. Bu nedenle mikroorganizmaların öldürülmesi yani sterilizasyon için, morötesi ışınlar veren lambalar kullanılır. Yüksek enerjili bu ışınlar 10 - 15 metre kalınlığındaki bir aralıkta bulunan su katmanlarının içinde farklı tepkimelere neden oluyordu. Su yüzeyine yakın, daha önce oluşmuş karmaşık moleküller bu ışınlarla kendilerini oluşturan temel birimlere kadar parçalanırken, belirli katmanlarda, belirli dalga boyundaki ışınlar yeni karmaşık moleküllerin sentezlenmesini sağlıyordu. Daha önceki atmosferde, karbonlu ve azot­lu bazı bileşikler; hidrojen içeren metan, karbondioksit, amonyak vs. zaten vardı. Bu bileşiklerden daha karmaşık moleküller oluşuyordu. Karmaşık molekülle­rin bir kısmi su yüzeyine doğru çıkıp, kuvvetli ışınlarla karşılaşarak kendini oluşturan temel maddelere kadar parçalanırken, bir kısmı ağırlığından dolayı daha aşağılara çöküp, yeni karmaşık moleküllerin yapımına katılarak ya da katılmayarak, tabana yığılıyordu ya da belirli bir katmanda asılı olarak duruyordu. Karmaşık moleküllerin birikimi her gün biraz daha artarak, daha sonra oluşacak canlıların temel maddelerini hazırlıyordu. Özellikle protenoid dediğimiz peptit bağlarının oluşumu çok önemliydi. Morötesi ışınların ikinci en önemli etkisi, bizzat su moleküllerinin üzerinde görülmektedir. Bu ışınların bazılarının enerjisi, su moleküllerini, atomlarına kadar parçalanmaya yeter. Fotodissosiyasyon (= ışık ile parçalama) olarak adlandırılan bu olay ile tüm su yüzeylerinden serbest hidrojen (H2) ve serbest oksijen (02) çıkı yordu. Hidrojen hafif element olduğu için sürekli uzaya kaçıyordu. Oksije­nin bir kısmı atmosferin üst kısımlarına doğru yükselirken yüksek enerjili güneş ışınla­rının bombardımanına uğruyor ve ozon tabakasını (O3) meydana getiriyordu. Bir kısmı ise inorganik maddelerin ya da oluşmuş organik maddelerin oksitlen­mesinde kullanılıyordu. Ozon tabakası (= UV filtresi) çok etkili bir morötesi ışın filtresidir. Bu tabaka oluştuktan sonra, artık, D vitaminini oluşturan morötesi ışınlar ve morötesi ışınların görülebilir (yani mor renk) kısmından başka, diğer tüm dalga boy­ları emilmiş ve yeryüzüne ulaşmaları önlenmiştir. Böylece su üzerinden fotodissosi­yasyon ile serbest oksijen elde edilmesi durmuş olur. Ortamdaki serbest oksijen, oksitlenme ile bir zaman sonra bitince, ozon tabakası zayıflar ve morötesi ışınlar tek­rar tüm etkinliğiyle yeryüzüne ulaşmaya ve serbest oksijeni tekrar çıkarmaya başlar. Bu denge,fotosentez yapan canlılar ortaya çıkıncaya kadar aralıksız olarak devam etmiştir. Ayrıntılı araştırmalar ve o devirde meydana gelmiş tortul kayaçların incelenme­si, o devirdeki serbest oksijen miktarının bugünkü serbest oksijen miktarının ancak 1/1000�i kadar olduğunu göstermiştir. Fakat bu orandaki bir serbest oksijen miktarı dahi etkili bir ozon tabakasının oluşmasını sağlayabilir. İşte ozon tabakasının karşılıklı etkileşimle oksijeni belirli bir düzeyde tutmasına Urey Etkisi denir. Ozon tabakası en etkili olarak 2600 - 2800 A0 arasındaki ışınları tutuyordu. Dolayısıyla o devirde oluşmuş olan karmaşık moleküller, bu dalga boyundaki ışınlarla karşılaşmadıklarından, onlara karşı dayanıklı bir yapı da kazanamamışlardı. Diğer dalga boylarına dayanıksız olan birçok karmaşık molekül, parçalanmak sure­tiyle ortadan kalkmıştı ve canlıların yapısına katılamamıştı; ancak bu dalga boylarına (bugün dünyaya ulaşabilen) dayanıklı olanlar yıkılımdan kurtularak, daha sonra olu­şacak canlıların yapısına katılmıştı. 2600 - 2800 A0 dalga boyundaki ışınlar hemen hemen yeryüzüne ulaşmadığı için, bu dalga boyundan zarar görebilecek moleküller de yıkılımdan kurtularak oluşacak canlıların yapısına katılmıştır. Çekirdek asitleri, özellikle DNA, işte bu özellikteki moleküller grubundandır. Bu nedenle bugün 2600 - 2800 A0 boyundaki ışınlar en fazla mutasyon (yani bir çeşit yıkılım) meydana getirmektedir. Keza mikropları öldüren sterilizasyon lambalarının çıkardığı ışınlar da genellikle bu dalga boyundadır. Çünkü bu moleküller oluştuklarında, bu ışınlarla kar­şılaşmamışlar ve dolayısıyla onlara karşı dayanıklı bir yapı kazanamamışlardır. Gerek sulardaki maddelerin birikimi, gerekse ozon tabakasının yapısı, o ortamda, ancak belirli bağların, yani belirli moleküllerin sentezlenmesini mümkün kılmıştı. Oluşabilecek diğer tüm olası bağlar ve moleküller, bu koşullar nedeniyle oluşamamış ve ilk doğal seçilim (= Kimyasal Evrim) bu evrede tüm etkinliğiyle etkisini göster­miştir. Bugün canlılarda bulunan proteinler ve çekirdek asitleri, bu uyumu yapan, doğal seçilimden başarıyla kurtulan moleküllerdir. Bu koşullarda, büyük bir olasılıkla yalnız L - aminoasitler sentezlendiği için, bugün canlılarda, sadece bu tip aminoasitler vardır ve yalnız L - aminoasitleri kodlayacak şifreler oluşmuştur. Başka bir meka­nizmayla çalışabilecek canlıları yapacak diğer tüm moleküller oluşamayarak ya da bu doğal yıkımdan kurtulamayarak evrimin ilk mecrasını çizmiş olmaktadır. Doğal seçilimden kurtulan ilk moleküller başat (= dominant) tipleri meydana getirmiştir. Son olarak, atmosferin evrimiyle ilgili birkaç işlevine daha değinelim: Bilindiği gibi dünya sürekli olarak (saatte 4000 kadar) irili ufaklı gök taslarıyla bombardıman edilmektedir. Bunların çoğu sürtünmeden dolayı yanarak atmosferde küçük parçalara ayrılmaktadır. Böylece canlılar korunmaktadır. Ayrıca atmosferdeki buhar gece ve gündüz arasındaki sıcaklık farkını tamponlamaktadır. Son olarak, oluşan atmosferik hareketler, okyanusların minerallerce zenginleşmesini ve canlıların oluşabileceği ham toprakların meydana gelmesini sağlar.

http://www.biyologlar.com/anorganik-evrim-nedir

Escherichia coli (E.coli) Nedir?

Bir bakteri çeşidi olan Escherichia coli Avusturya asıllı bir doktor olan ve enterobacteriaceae familyasına ait bu bakteri türünü ilk olarak izole eden Thedor von Escherich (1857-1911) tarafından isimlendirilmiştir.

http://www.biyologlar.com/escherichia-coli-e-coli-nedir

Vitamin Nedir?

Vitaminler, sağlıklı yaşamın vazgeçilmez bir parçası olan organik bileşiklerdir. Vitamin Latince yaşam anlamına gelen “vita” sözcüğünden kaynaklanır. Vitaminler yağda ve suda eriyenler olarak iki gruba ayrılır .Vitaminler, vücutta metabolik olayların normal bir şekilde meydana gelmesi ve sağlıklı durumun sürdürülmesi için gerekli olan ve besinler içinde ufak miktarlarda alınan maddelerdir. Vitaminler iki grupta toplanır : Suda çözünen vitaminler: C ve B grubu vitaminleri (B1, B6 gibi) Yağda çözünen vitaminler: A, D, E, K vitaminleri A vitamini Enfeksiyonlara karşı direnci arttırır normal büyüme, üreme, kemik ve diş gelişimi, görme için gereklidir. Cildin tırnakların ve saçların sağlıklı kalmasını sağlar. Diş ve dişetleri için büyük önem taşır . Yalnızca hayvanlarda bulunan ve yağda eriyen doymamış bir alkoldur. Sütte, yumurta sarısında, ton ve morina balıklarının karaciğer yağında (balık yağı) bulunur. Havuç ve havuç benzeri sarı-turuncu renkli sebzelerde A vitamininin ön maddeleri vardır(alfa karoten). Yaşlılıkta etkinliği çok artan kolajenaz enziminin indirgeyici etkisini önlediği saptanmıştır. Bu vitamin ayrıca protein bileşimine katılır ve tümerlerde görülen hücrelerin kontrolsüz biçimde çoğalmasını önler. A vitamini eksikliğinde gözde ve deride keratoz , kseroftalmi(göz akı ve kormeanın parlaklığını kaybederek kuruması), foliküler hiperkeratoz (bir deri hastalığı) ve gece körlüğü görülür. Bulunduğu Yiyecekler: Kayısı,kuşkonmaz,maydanoz,ıspanak, havuç,kereviz, marul, portakal, erik, domates D vitamini İnce bağırsaklardan kalsiyumun emilmesine yardımcı olur, kalsiyumun kemiklerde ve dişlerde tutulmasını sağlar . Bulunduğu Yiyecekler: Balık yağı, balık, yumurta, tereyağı, karaciğer, et, sebzeler, güneş E vitamini Antioksidan etkilidir. Alzheimer hastalığının ilerlemesini yavaşlatıyor Yaşlı kişilerde bağışıklık sistemini güçlendirir. Hücrelerin daha uzun yaşamasını ve yenilenmesini sağlar . Fitol ve metil hidrokinon türevidir.. İnsanda karaciğerin yanı sıra yağlı dokularda, böbrekte, kalpte, kaslarda ve böbrek üstü bezi kabuğunda depolanır. A vitamini, doymamış yağ asitleri ve C vitamini gibi maddelerin oksidasyonunu önleyerek antioksidan özellik gösterir. Nükleik asitler ve değişik enzim sistemlerinin metabolizmasına katılır.E vitamini eksikliği ender görülür ve kansızlık biçiminde ortaya çıkar. Başta tahılllar olmak üzere yeşil sebzelerde bol miktarda bulunur… Bulunduğu Yiyecekler:Buğday, tohumlu besinler, soya fasülyesi yağı, arı sütü, ceviz, marul, tere, kereviz, maydanoz, ıspanak, lahana, mısır yağı, mısır, yulafta K vitamini Karaciğere gelen Kvitamini burada üretilen bazı pıhtılaşma faktörlerinin yapımında rol alır. Kvitamini takviyesi yanlızca kanamalı hastalarda verilir. Bulunduğu Yiyecekler:Ispanak,kabak, marul, yeşil domates, yeşil biber, inek sütü, peynir, tereyağı, yumurta, kırmızı et, pirinç, karaciğer, mısır, muz, şeftali, çilek B1 vitamini Kasların ve sinir sisteminin faliyeti için gereklidir.Yetersizliğinde iştahsızlık, huzursuzluk, bellek zayıflığı ve dikkat azalması görülür. Bulunduğu Yiyecekler: Buğday, kepek, bira mayası, taze sebze meyve, koyun eti, sığır eti, balık eti, yumurta, süt B2 vitamini Eksikliğinde dilde kızarma, yanma hissi, ağız çevresi ve dudaklarda kızarma, tahriş, çatlaklar, gözlerde kaşıntı, yanma hissi, katarakt oluşumu, saçların dökülmesi, çocuklarda büyüme yavaşlaması, kilo kaybı, sindirim sorunları oluşur . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, böbrek, buğday unu, patates, et, süt, yumurta, peynir, kepek, yeşil sebzeler, havuç, fındık, yer fıstığı, mercimek B3 vitamini Yetersiz beslenme sonucu deriyi sinir sistemini tutan pellegra adlı hastalık ortaya çıkar. Hücrelerin oksijeni kullanabilmeleri için gereklidir. Midede sindirimin temel taşları olan asitlerin üretimini sağlar. Bulunduğu Yiyecekler: Bira mayası, kepek, yer fıstığı, sakatat, kırmızı et, balık, buğday, baklagiller, un, yumurta, süt, limon, kabak, incir, portakal, hurma B5 vitamini Doğada bol olduğu için eksikliğine rastlanmaz. Ayrıca bir miktar bağırsaklarda da yapılmaktadır. Eksikliği kan şekerinde düşme, ellerde titreme, kalp çarpıntıya neden olur . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, kırmızı et, tavuk, yumurta, ekmek, sebzeler B6 vitamini Sinir sistemi ve hormonların çalışmasını düzenler.Vücudun savunmasında antikor ve akyuvar oluşumunda rol oynar. Eksikliğinde migren tipi baş ağrısı, kansızlık, ciltte kuruluk, görme problemleri, uyuşukluk, adele zayıflığı ve krampları oluşur . Bulunduğu Yiyecekler: Karaciğer, böbrek, kırmızı et, balık, yumurta, ekmek, sebzeler B11 vitamini Kırmızı kan hücreleri ve sinir dokularının oluşumunda aktif rol oynar. Hücre bölünmesi için gereklidir. Bu etkisi ile büyümeyi de sağlar. Anne karnındaki bebeğin sinir sisteminin gelişimi için de gereklidir. Eksikliğinde iştahsızlık, kilo kaybı, bulantı, kusma, ishal, baş ağrısı, unutkanlık, çarpıntı gibi bazı kalp sorunları oluşabilir . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, böbrek, kırmızı et, ıspanak, marul, yumurta, ekmek, portakal, muz B12 vitamini Besinlerle veya sigara gibi alışkanlıklarla vücuda giren siyanürü etkisiz hale getirir. Eksikliğinde dilde hassasiyet, şişme, kızarma, hayal görme, depresyon, adalelerde kasılmalar, sinir iltihaplarına bağlı olarak el ve ayaklarda uyuşma, karıncalanma, yanma şikayetleri oluşur . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, yürek, böbrek, kırmızı et, tavuk, balık, süt, peynir, yumurta C vitamini Etkin biçimi L-askorbik asittir.C vitamininin başlıca rolü doku bağlarını tutan ana protein maddesi olan kollageni üretmektir. Bağışıklık sistemi, sinir sistemi, hormonlar ve besinlerin emilimi fonksiyonlarına (E vitamini ve demir gibi )destek olur.Göz merceği ve akciğer gibi yapılarda antioksidan olarak çalışır. C vitamini ayrıca antioksidan yapıda olan E vitaminine dönüşebilir. C vitamini turunçgillerde bol miktarda, ayrıca taze sebzelerde, maydanozda, kabakta ,soğanda ve domateste bulunur.Vücudumuz C vitaminini üretemez bitkiler ve bazı hayvanlar bu vitamini üretebilmektedir. Besinlerle alınan vitamin 2 saat içersinde kullanılır 4 saat sonunda kandan uzaklaşır. Yaraların iyileşmesini, damarların sağlıklı olamalarını sağlar.Vücudun savunma sistemini artırıcı etkisi vardır. Histamin yapımını azaltarak allerjik olayların şiddetini düşürür. Eksikliğinde diş eti kanamaları ve çekilmeleri olur. Bulunduğu Yiyecekler:Siyah üzüm, narenciye, çilek, kavun, karpuz, yeşil biber, maydanoz, brokoli, havuç, soğan, bezelye Sağlıklı yaşam için hangi besinler gereklidir? Besinlerin dört ana öğesi olan proteinler, yağlar, karbonhidratlar ve yemek tuzu gibi makro besleyiciler saf olarak alındıklarında, yeterli miktarlarda vücuda girseler bile, sağlıklı durumun sürdürülmesini sağlayamazlar. Bunlarla birlikte vitaminlerin ve demir, çinko, bakır, iyod, krom, magnezyum, manganez, molibden, vanadyum, ve silisyum gibi esansiyel minerallerin de alınması gereklidir. Vücudumuz için gerekli olan vitaminlerin tümünü besinlerden alabilir miyiz? Evet. Karbonhidrat, protein ve yağ gibi ana besin öğelerini yeterli miktarda içeren besinlerle yapılan dengeli beslenme, bazı özel durumlar hariç vücudun günlük gereksinimine yetecek kadar vitamin sağlar. Ancak, günlük beslenmeniz sebzemeyve, hububat, süt ürünleri, et-yumurta gibi protein açısından zengin besinlerden herhangi birini içermiyor ya da az miktarda içeriyorsa, ihtiyacınız olan vitaminlerin tümünü besinlerden sağlanamayacağından vitamin takviyesi gerekir. Besinler beklediğinde vitamin kaybına uğrarlar mı? Besinler pişirme, saklama ve ısıtma sırasında vitamin kaybına uğrayabilirler. Besinler içindeki yağda çözünen vitaminler ısı hava ve ışıktan pek etkilenmezler. Tıamin (B1 vitamini), folik asid, pantotenik asid (B5 vitamini) ve özellikle askorbik asit (C vitamini) gibi suda çözünen vitaminler ise, besin maddelerinin kaynatma ve kızartılmaları sırasında kısmen parçalanırlar. Yemek suyunun atılması da, besinler içindeki suda-çözünen bir kısım vitaminlerin yitirilmesine neden olur.

http://www.biyologlar.com/vitamin-nedir

MİKROBİYOLOJİNİN KONUSU VE ALT DALLARI

MİKROBİYOLOJİNİN KONUSU VE ALT DALLARI

Mikrobiyoloji bilimi iki temel konu üzerinde odaklanmıştır: 1. Mikroorganizmaların temel yaşam işlevlerini anlamak, 2. Mikrobiyolojiyi insanoğlunun yararına olacak şekilde uygulamak. Aslında tüm hücrelerin pek çok ortak yönü vardır. Mikrobiyal hücreler, çok hücreli organizmaların hücreleri ile pek çok ortak özelliği paylaştığı için yaşamın kimyasal ve fiziksel temellerinin anlaşılmasında mikroorganizmalar üzerinde yapılan çalışmalardan yararlanılmaktadır. Dahası, mikrobiyal hücreler laboratuvar ortamında biyokimyasal ve genetik çalışmalarda kullanılmak üzere çok miktarda geliştirilebilirler.Bu özellikleri nedeniyle mikroorganizmalar insanlar da dahil çok hücreli organizmalarda hücresel işlevlerin anlaşılması için mükemmel modellerdir.Uygulamalı bir bilim olarak mikrobiyoloji; tıp, tarım ve endüstrideki pek çok problem ile ilgilenir. Mikroorganizmaların çok az bir kısmı patojenik (hastalık yapıcı) tir. Örneğin, insanlarda AIDS, hayvanlarda şarbon ve bitkilerde buğday pası gibi pek çok hastalık mikroorganizmalar tarafından oluşturulur. Gıdaların bozulmasında mikroorganizmalar rol oynar. Bununla birlikte, deniz ve tatlı su mikroorganizmaları denizlerde, göllerde ve akarsularda besin zincirinin temelini oluşturur.Toprak mikroorganizmaları atıkların parçalanmasına ve havadaki azot gazının organik bileşikler şeklinde tutulmasına yardımcı olur. Böylece toprak, su ve havadaki kimyasal elementlerin döngüsü sağlanır. Bazı mikroorganizmalar besin ve oksijen üretim işlevi olan fotosentez olayında önemli rol oynarlar. ‹nsanlar ve pek çok hayvan, midelerindeki besinlerin sindirilmesi ve vücutlarının ihtiyacı olan vitaminlerin örneğin metabolizma için gerekli bazı B vitaminleri ve kan pıhtılaşması için gerekli K vitamininin sentezlenmesi için mikroorganizmalara bağlıdırlar.Mikroorganizmaların pek çok ticari uygulamaları da vardır. Örneğin aseton, organik asitler, enzimler, alkoller ve pek çok ilacın sentezinde kullanılırlar. Gıda endüstrisi sirke, alkollü içecekler, turşu, soya sosu, ekmek, peynir, yoğurt gibi pek çok gıdanın üretiminde mikroorganizmaları kullanır. Gıdalardaki bu mikroorganizmalar “gıda mikrobiyolojisi”nin altında incelenirler.Bu doğal faaliyetlerinin yanısıra mikroorganizmalar normalde sentezlemedikleri sellüloz, insülin gibi insanlık için çok önemli pek çok ürünü genetiği değiştirilmiş mikroorganizmalar haline dönüştürüldükten sonra sentezleyebilir.Enfeksiyon hastalıklarının nasıl oluştuğunun anlaşılması ve patojenlerin laboratuardakültür edilmesiyle mikrobiyolojinin alt dalları olan tıbbi mikrobiyoloji ve immünoloji doğmuştur. Bu alanlardaki çalışmalarla pek çok yeni insan ve hayvan patojeni ile bunların enfeksiyon şekli anlaşılmış, bunlara karşı oluşan vücut direnci keşfedilmiştir.Beijerinck ve Winogradsky’nin çalışmaları ile tarım mikrobiyolojisi alanında çalışmalar başlamış, bitki büyümesini teşvik eden azot fiksasyonu gibi topraktaki mikrobiyal aktiviteler anlaşılmaya başlamıştır. 20. Yüzyılda antibiyotikler ve diğer kimyasalların keşfi ile mikroorganizmaların ticari ürünler için büyük ölçeklerde geliştirildiği endüstriyel mikrobiyoloji alanı ortaya çıkmıştır.Toprak mikrobiyolojisindeki gelişmelerden sonra göller, denizler ve nehirlerdeki mikrobiyal olayları inceleyen su mikrobiyolojisi ve deniz mikrobiyolojisinin temelleri atılmıştır. Su mikrobiyolojisinin bir kolu da kanalizasyon ve diğer atık suların arıtılmasını içermektedir. Mikroorganizmaların doğal ortamlarındaki aktivitelerinin ve çeşitliliğinin incelenmesiyle mikrobiyal ekoloji ortaya çıkmıştır.Daha da özelleşmiş olarak “uzay mikrobiyolojisi”, “kömür ve petrol mikrobiyolojisi” alt dalları bulunmaktadır.Bakteriyoloji bakterilerin, Viroloji virüslerin, Mikoloji fungusların, Parazitoloji tek hücreli protozoonların, “Epidemiyoloji” ise enfeksiyon hastalıklarının dağılımlarının incelendiği bilim dalları olarak mikrobiyoloji içinde yer almaktadır.20. yüzyılın ortasından itibaren kültür edilen ve saşaştırılan mikroorganizma sayısı arttıkça mikroorganizmaların gruplandırıldığı ve sınışandırıldığı “mikrobiyal sistematik” tekrar gözden geçirilmiştir. “Mikrobiyal fizyoloji”, mikroorganizmaların metabolizma ve gelişme için gereksinim duyduğu besinler ile bu besinlerden yapılan ürünleri inceler. Mikroorganizmaların ayrıntılı hücresel yapılarının çalışıldığı “sitoloji” ile mikrobiyal enzimler ve mikroorganizmaların gerçekleştirdiği kimyasal reaksiyonları inceleyen “mikrobiyal biyokimya” günümüz mikrobiyolojisini şelekillendirmiştir. Bakteri genetiğinin bazı ilkeleri 20. Yüzyıl başlarında bilinmesine rağmen, 1950’lerde bakterilerde genetik madde alışverişinin ortaya çıkarılması ile kalıtım ve çeşitliliği inceleyen bakteri genetiği çok hızlı ilerlemiş ve günümüz moleküler biyoloji bilgileri mikroorganizmalar üzerinde yapılan çalışmalardan kazanılmıştır.

http://www.biyologlar.com/mikrobiyolojinin-konusu-ve-alt-dallari

D Vitamini ve Faydaları Nelerdir

Yediğimiz besinler yoluyla vücuda giren provitaminlerin Güneş ışınlarının etkisiyle D vitaminine dönüşür.

http://www.biyologlar.com/d-vitamini-ve-faydalari-nelerdir

DUYU ORGANLARI

İnsanlar daima değişen bir çevre içinde yaşarlar.çevredeki değişen her durum ,içinvücudun bütün sistemleri kendini ayarlamak zorunda kalır.yani vücut dışardan gelen bilgilerizamanında değerlendirerek bunlara anlamlı ve uyumlu cevaplar çıkarır .Bu açıdan baktığımızda insanı çevresiyle devamlı bilgi aliş verişi içinde görürüz.Dış ortamdan gelen bilgiler duyu organları yoluyla sinir sistemine taşınır.Duyu organları içide özelleşmiş hücre grupları olan RESEPTÖRLER yer alır.Bunlarortamda bulunan,çeşitli şekillerdeki enerjiyi duyu sinirlerinde aksiyon potansiyaline dönüştüren,elemanlara sahiptir. insanda üzerinde en çok durulan duyuorganları ve duyular GÖZ,KULAK,BURUN,DİL,ve DERİ dir.Bunların dışında,insanın daha başka duyumları alan reseptörlere ve özelleşmiş yapılara sahip olduğu da bilinmektedir. A)GÖZ VE GÖRME DUYUSU İnsanlarda göz,ışık alan ve bundan dolayı görme olayını gerçekleştiren çok özelleşmiş bir organdır.Göz görme işinde doğrudan görev alan kısımlarla,bunları koruyan yapılardan meydana gelmiştir.koruyucu yapılar KAŞLAR ,GÖZ KAPAKLARI,KİRPİKLER,GÖZYAŞI BEZLERİ,ile göz yuvarlığını göz çukuruna bağlayan ve hareketini sağlayan kaslardır.Göz kapakları göz yaşı bezlerinin çıkardığı sıvıyı kırpma hareketi ile gözün saydam tabakasına ya¤¤¤¤¤ bu tabakanın kurumasını engeller.Ayrıca kapanarak gözü korur. resim Gözün görmeyi sağlayan kısımları:RESEPTÖRLER;MERCEK;Ve Işık etkisiyle oluşan uyartıları (impulslar) Beyne ileten sinirlerden ibarettir. Göz yuvarlığı dıştan içe doğru:SERT TABAKA;DAMARLI TABAKA;AG TABAKA dır. 1-SERT TABAKA Göz yuvarlığını en dıştan saran,beyaz,sık telli bag dokudan yapılmış sert bir tabakadır.Bu tabaka,gözün iç kısmında bulunan daha nazik dokuları korur ve göz yuvarlagına dayanıklılık kazandırır. sert tabaka,göz yuvarlagını ön tarafında ve ortasında incelerek saydam bir yapı kazanır.ışığı geçiren saydam tabakaya "KORNEA" denir. 2-DAMAR TABAKA sert tabakanın altında yer alır.gözü besleyen kan damarları bakımından zengindir.Damar tabakanın iç yüzeyinde,siyh renk maddesi taşıyan hücrelerin meydana getirdigi bir tabaka bulunur.Bu tabaka fazla ısığı emerek göz yuvarlağının içini karanlık bir oda haline çevirir.Damar tabaka gözün ön kısmında kalınlaşarak merceği tutan askılarla,İRİS adı verilen renkli kısmı meydana getirir. İRİS,düz kaslarla donatılmış ve renk maddesi(pigment) yönünden zengin hücrelerle,dokulardan yapılmıştır.iris taşıdıgı renk maddesine göre kahve rengi,yeşil ve mavi renklerde olur. irisin ortasında,göz bebegi denilen ve göze ışıgın girmesini saglayan,küçük bir delik vardır.Göz bebegi iristeki kaslarla büyütülüp küçültülebilir. GÖZ MERCEGİ;irisin arkasında yer alır.İki taraflı dış bükey olan saydam bir yapıdır.Uzerı esnek saydam bır zarla ortülüdür. Mercek göz bebegınden gıren ısınları kırılarak AG tabaka uzerıne düşmesini saglar. Mercek, halka seklındekı mercek bagları ıle gözun kırpıksı cısmıne tutunur.Kır pıksı cısım ,sert tabaka ıle saydam tabakanın bırlesme bolgesıne yakın bır yere tutunan dıresel ve uzunlamasına kas lıflerınden meydana gelmiştir.Bunlara KIRPIKSI KASLAR denir. saydam tabaka ile mercek arasında kalan bosluga ON ODA adı verılır.Goz mercegı ıle iris arasında kalan kucuk bosluga ıse "ARKA ODA"adı verılır.Mercek le AG tabaka arasında kalan kısmı,camsı cısım denılen berrak ve jelatınımsı bır madde ile doludur. 3-AG TABAKA(RETINA) isiga duyarlı reseptor hucreler ile sınır hucrelerı ile dosenmiş karmasık bır yapıya sahıptır.Reseptor hucrelerde sinirler bu tabakaya AG gıbi yayıldıgı ıçın AG tabaka denmıştir. AG tabakadaki duyu sınırlerının aksonları goz yuvarlagının arka tarafında bır noktada bırleşerek goz sınırını meydana getırırler.optık sinirin goz,yuvarlagından çıktıgı bolgede reseptorler olmadıgı ve gorüntü meydana gelmedıgı ıçın KOR NOKTA adını alır. Saydam tabaka ile goz mercegınden gecen eksenın,gozün arka kutbunda retınayı kestıgı yerde çukurca bır bolge vardır."SARI BENEK"denılen bu kısımda ag tabaka oldukça incedir. GÖZ KUSURLARI: RENK KÖRLÜĞÜ:Renk görmeyi saglayan üç tip koniden bir veya ikisinin genetik bozukluk sonucu bulunmamasından ortaya çıkar.Goz yuvarlagı optık eksen dogrultusunda uzamışsa goruntu retinanın önünde teşekkül eder ve net goruntu elde edılemez buna MİYOPLUK denır.Bu kısıler ,yakını net gorduklerı halde uzagı goremezler.Göz yuvarlagı optık eksene dık olarak uzayıp şişkinleşirse goruntu retınanın gerısıne duşer ve net olmaz.Buna "hıpermetropluk"denır.Saydam tabaka ve mercegın yuzeyındekı kavıslenmede meydana gelen bozukluk "ASTIMATIZM"dır. B-KULAK VE İŞİTME DUYUSU İSİTME VE DENGE ORGANI KULAKYIR .Kulak dışı,orta ve iç kulak olmak uzere üç ana bolümde incelenır.Dış kulak,kıkırdaktan yapılmış kıvrımlı ve özel şekle sahıp ,bır kulak kepçesi ve kafatası kemıklerı arasında ilerleyen işitme kanalından meydana gelmiştir.Dış kulak yolunun çeperini saran epitel hücreleri,koyu sarı renkli bir madde salgılarlar.Bu madde kulak kiri olarak bilinir.Dış kulak yolu ile orta kulagın birleştigi yerde ,bağ dokusundan yapılmış ,ses dalgaları ile titreşebilecek incelikte ve gerginlikte bir KULAK ZARI bulunur. Orta kulak ,iki uçtan kapalı küçük bir odacık şeklindedir.Orta kulakta şekillerine göre adlandırılan ÇEKİÇ;ÖRS;ÜZENGİ kemikleri bulunur.Çekiç kemiği kulak, ORTA KULAK;"östaki borusu"adı verılen ince bir kanalla yutaga bağlanır.Östaki borusu kulak zarının her iki tarafındaki hava basıncını dengelemeye yarayan yardımcı bir yapıdır.İç kulak kendi aralarında bağlantılı olan labirent şeklindeki karmaşık kemik KANAL ve TORBALARDAN meydana gelmiştir.İç kulağın orta kulağa bağlandığı yere TULUMCUK denir.Bu kısma yarım daire kanalları bağlıdır.Tulumcuktan sonra gelen kısma KESECİK denir.Labirentin işitme ile ilgili kısmı salyangoz kabuğu gibi,bir eksen etrafında iki buçuk defa helezon şeklinde kıvrılmıştır.BU KISMADA SALYANGOZdenir. C-BURUN VE KOKU DUYUSU Koku alma organı burundur.Burun boşluğu iki delikle dışarı açılır,diğer taraftan da yutağa bağlanır.Mukus salgısı burun boşluğunun duvarlarını ve kılları nemli tutar.Böylece burundan giren kirli havanın hem temizlenmesi hem de kuru havanın nemlenmesi sağlanıp hava solunuma uygun hale getirilir. Her iki burun boşluğunun üst tarafında ,koku alma alanı olarak bilinen "SARI BÖLGE"bulunur.Bu bölgede koku reseptörleri vardır.Koku reseptörleri ,sadece mukus içinde eriyerek kendisiyle temas edebilen maddelerle uyarılabilirler.Koku verebilen kimyasallar maddeler,duyu hücrelerindeki çeşitli reseptör moleküllerle reaksiyona girerek hücre zarının geçirgenliğini değiştirir ve sinir impulslarını başlatır.Bu impulslar beyne taşınarak koku alır. D-DİL VE TAT ALMA DUYUSU Yediğimiz ve içtiğimiz çeşitli maddelerin tatlarını almamıza yardımcı olan "TAT TOMURCUKLARI"dil üzerinde ve damağın geri bölgesinde yerleşmişlerdir.Dilin üzeri epitel doku ile örtülüdür.Tat alma tomurcukları ,dil üzerindeki "PAPİLLA"denilen yapılarda bulunurlar.Papillalar MANTARSI;ÇANAKSI;İPLİKSİ şekillerde olur.Tat tomurcukları tat reseptörleri ve destek hücrelerinden meydana gelmiştir.İnsan tarafından ayırt edilen tatlar genel olarak TATLI;EKŞİ;ACI;ve TUZLUolmak üzere dört grıpta toplanır. İnsanların bir kısmı bazı maddelerin tatlarını alamazlar.Bu durum bir çeşit "TAT KÖRLÜĞÜ"olarak adlandırılabilir. E-DERİ VE MEKANİK DUYULAR İnsanda GÖRME İŞİTME KOKLAMA ve TAT ALMA duyularından başka DOKUNMA;BASINÇ;SICAKLIK VE AĞRI gibi bir çok duyularda vardır.Bunlara mekanik duyulardenir.İnsan derisinde bu duyuları alabilen birbirinden farklı yapı ve özellikte mekanik reseptörler bulunur.Mekanik reseptörlerin en önemlileri basınç duyusunu alan PACİNİcisimciğidir.Bu cisimcik derideki en büyük mekanik duyu reseptörüdür.Pacini cisimcikleri deri altında ,derin dokularda ve iç organların duvarlarında yer alır.En küçük basınç değişmelerini bile farketmemizi sağlarlar.Dokunma duyusunu alan reseptörler (merkel diskleri)de bulunur.Bunlar parmak uçları ve dudak gibi kısımlarda fazla sayıda bulunurlar.Bu yüzden parmak ucu ve dudaklar hassastır. Deride dermis tabakasında yer alan ve sıcaklık hissini ayırt eden mekanik reseptörler de bulunur.Sıcaklık ve soğukluk duyusunu alan reseptörler çabuk yorulurlar.Mesala ;bir elimizi sıcak diğerini soğuk suya sokar,bir süre sonra ikisini birden ılık suya batırısak soğuk sudan çıkan elimiz ,ılık suyu sıcak ,sıcak sudan çıkan elimiz ise soğuk hisseder. KIL KÖKÜ RESEPTÖRÜ: Kıl ile kıl uç oganı adı verilen kıl kökündeki sinir teli,bir tip dokunma reseptörüdür.Bir kılıfın hafif hareketi kıl kökünü saran sinir telini uyarır. SERBEST SİNİR UÇLARI En az özelleşmiş reseptörlerdir.Derinin her tarafında ve diğer dokularda bulunurlar.Ağrı duyusunu alırlar.Ağrı vücut için koruyucudurlar. Duyu organları (Organa sensoria), canlının kendi iç dünyasında ortaya çıkan değişiklikler ile yaşadığı ortamdaki çeşitli uyarılan (Fiziksel, kimyasal. me­kanik) alarak MSS’ne iletilmesini sağlayan organlardır. Bundan 2000 yıl önce Aristo’nun, dokunma, koku, tad, işitme ve görme olmak üzere 5 duyu tanım­lamasına karşın, bugün bunlara ilaveten basınç, ağrı. sıcak, soğuk, hareket, denge. açlık. tokluk vb. duyuların da varlığını biliyoruz. Bu duyuların alınmasını sağlayan organlar. reseptör adını verdiğimiz özel algılama ünitelerine sahiptir. Reseptörlerle alınan duyum. duysal sinirlerle MSS’nin ilgili alanlarına, Korteks serebrinin genel duyu. işitme, görme merkezleri, hipotalamus. beyin sapındaki solunum ve dolaşım merkezleri) iletilir. Herbir reseptör, uyaran cinsine bağlı olmaksızın tek bir yanıt doğu­rur. Örneğin göze vurulan yumruk. parlak ışıklar şeklinde yorumlanır; derideki ısı reseptörleri elektrostimülatörle uyarılırsa sıcaklık duyusu alınır. Her reseptör kendine gelen uyarıları, sinir impulsu-elektrik enerjisine dönüştüren biyolojik bir transdüserdir. Reseptörler, lokalizasyonlarına göre dört gruba ayrılırlar. Deride bulunan ve dış ortamdan gelen direkt uyarıları alan reseptörlere eksteroreseptör, vücut içinde bulunan kan basıncı, oksijen ve karbondioksit konsantrasyonu vb. algılayan reseptörlere interoreseptör, uzaktan gelen ses, görüntü ve koku duyularını alabilen reseptörlere telereseptör, eklemler, kaslar ve kulağın vestibüler bölümünde bulunan derin duyu reseptörlerine proprioreseptör denir. Algıladıkları uyarı tiplerine göre de reseptörler. termoreseptör, nosiseptör, kemoreseptör, fotoreseptör, mekanoreseptör ve baroreseptör olarak adlandırılırlar. Duyular, genel duyular ve özel duyular olarak iki grupta ele alınırlar. Dokunma, basınç, titreşim, sıcak-soğuk, stereognosis ve propriosepsiyon gibi duyular GENEL DUYU. Görme, işitme-denge, koku ve tad ÖZEL DUYULAR ola­rak adlandırılır. Propriosepsiyon dışındaki genel duyu reseptörleri deride de bulunurlar. Bu nedenle özel duyulara girmeden önce derinin yapısı, fonksiyonları ve eklentilerini inceliyeceğiz. DERİ VE EKLENTİLERİ Deri ile eklentileri olan kıllar, tırnaklar, deri bezleri ve deride bulunan genel duyu reseptörleri integumentum commune (L. integumentum=örtü) veya İNTEGUMENTER SİSTEM başlığı altında ele alınır. Deri ve eklentilerini ayrı ayrı inceliyeceğiz. a.DERİ (Cutis) : Deri, insan vücudunun en büyük organı olup, yaklaşık alanı 1,5 – 2 m2, ortalama kalınlığı 1-2 mm (Göz kapaklarının derisi 0,5 mm, sırtın üst bölüm derisi 5 mm kalınlığında) ‘dir. Vücudu, mekanik, osmotik, kimyasal, ışık ve termal zararlı etkenlere karşı koruyan deri, vücut ısısının düzenlenmesinde (Termoregülasyon) de rol oynar. Ultraviyole ışığının etkisi ile D vitamininin oluşumu deri sayesinde gerçekleşir. Deri, sahip olduğu ter ve yağ bezleri ile bir boşaltım organı olarak görev yaptığı gibi, taşıdığı çeşitli reseptörlerle de en geniş genel duyu organı konumundadır. Deri ve hastalıklarının ele alındığı tıp dalına dermatoloji (Gr.derma=deri,logia=bilim) denir. Deri, birbirinden oldukça farklı iki tabakadan yapılıdır. Ektodermden gelişen. çok katlı keratinleşmiş epitelden yapılı yüzeyel tabakaya epidermis denir. Mezodermal orijinli olan ve epidermisin altında yer almış tabakaya da dermis (Corium) denir. Epidermis : Derinin üst tabakası olup, çok katlı keratinleşmiş epitelden yapılıdır. Üzeri, gerek deri bezlerinin ürettiği ve gerekse keratinleşmiş hücrelerin oluşturduğu özel bir katmanla sarılmıştır. Bu katman, derinin kimyasal ve mekanik zararlara karşı korunmasına katkı sağladığı gibi, mikroplar için de bir bariyer oluşturur. Kan damarları içermeyen epidermis, dermis’teki damarlar­dan difüzyonla buraya ulaşan kanla beslenir. Vücutta epidermisin en kalın olduğu yerler avuç içi ve ayak tabanıdır. Epidermis 5 katmanlı bir yapıya sahiptir. Bunlardan en derinde yer alanı stratum basale (germinativum)’dur. Str.basale, derinin rengini veren bir kat­man (Çünkü melanosit hücrelerini içerir) olduğu gibi gerektiğinde epidermisin diğer katmanlarını da oluşturabilecek yetenektedir. Str. basale’nin uyarılma­sı, en yüzeyel katmanın incelmesi ile sağlanır. Dermis : Dermis, birbirine örülmüş kollojen ve elastik bağ dokusu liflerinden oluşmuş kalın bir tabakadır. Damar ve sinirlerden zengin olan dermis, birçok duysal sinir sonlanmaları (Reseptörlere girerler veya reseptör olarak fonksiyon görürler),deri bezleri ve kıl kökleri içerir.(Bu yapılar, derinin spesialize eklentileri başlığı altında ele alınacaktır). Hipodermis (Subkutis) : Derinin altında yer alan, gevşek, fibröz bağ dokusun­dan yapılmış, yağ hücrelerinden zengin bir tabakadır. Dermişten daha kalın olan bu tabakada, derialtı duysal sinirler, yüzeyel venler ve lenf damarları yer alır. Hipodermisin gevşek yapısı nedeniyle üzerindeki deri serbestçe hareket ettirilebilinir. Kadınlarda bu tabakada, erkeklere göre daha çok yağ doku bulunur. Özellikle meme, kalça ve karın bölgesinde biriken subkutan yağ dokusu, kadın vücudundaki karakteristik konturların oluşmasını sağlar. b DERİNİN ÖZEL EKLENTİLERİ. Bu başlık altında deri bezleri, kıllar, tırnaklar ve deri reseptörleri incelenir. Deri bezleri : Deride yağ ve ter bezleri (Gll.sebaceae et sudoriferae) olmak üzere iki cins bez bulunur. .Yağ bezleri (Gll.sebaceae) : Dermiste bulunan basit dallı bezler olup. salgılarını ya kıl folliküllerine veya direkt olarak deri yüzeyine akıtırlar. Yağ bezleri ayak tabanı ve avuç içi dışında tüm vücut derisinde bulunurlar. Yağ bezlerinin. özel kokulu salgısı sebum olarak adlandırılır. Sebum, deri yüzeyini yağlayarak bakteri ve mantarlara karşı bir bariyer teşkil eder. Yağ bezlerinin kronik iltihabına akne denir. Yağ bezlerinin salgılama fonksiyonu sıcaklık, cinsiyet hormonları ve yaş gibi faktörlerden etkilenir. Androjenler yağ bezlerinin çalışmasını uyarırlar. .Ter bezleri (Gll. sudoriferae) : Salgı gövdesi dermişin derinliklerinde veya hipodermiste yer alan ter bezlerinin ektin ve apokrin olmak üzere iki tipi vardır. Ekrin ter bezleri, küçük bezler olup dudak kenarları, tırnak yatakları,- vulvanın küçük dudakları ve glans penis dışında tüm vücut derisinde bulunurlar. Vücut ısısı yükseldiğinde ekrin bezler uyarılırlar ve bol salgı yaparlar; bu durum vücut ısısının düşmesine neden olur. Apokrin ter bezleri, koltuk altı, areola mammae, vulva’nın büyük dudakları, anal ve genital bölge derisinde bol bulunurlar. Apokrin ter bezleri streslere yanıt olarak salgı yaparlar. Karakteristik kokulan vardır.(Feromen). Kıllar (Pili) : Kıllar, memelilerin karakteristik oluşumlarından olup avuç içi, ayak tabanı, dudaklar, glans penis, meme başı ve vulva küçük dudakları hariç tüm vücutta bulunur­lar. Korumat duyu ve vücut ısısının regülasyonuna katkı gibi fonksiyonları vardır. Bir kılın deri içine girmiş bölümüne kıl kökü, deri dışında kalan bölümüne scapus pili (Kıl, kıl gövdesi) denir. Kıl kökünün en alt bölümü ve etrafı, yapılan bulbus pili olarak adlandırılır. Kılların büyümesi bulbus pili yolu ile gerçekleşir. Kıl kökünü saran bağ dokusu kılıfı (Foiliculus pili)’nın ortası hizasına. bir düz kas olan m.arrector pili tutunur. Sempatik sinirlerle innerve edilen bu kas, emosyon, soğuk vb. nedenlerle kasılarak kılı dikleştirir, deriyi özel şekle (Kaz derisi görünümü) sokar. Kılların insan vücudundaki dağılışları ile çeşitli bölgelerdeki özellikleri yaşa,- cinse ve ırka göre değişiklikler gösterir. Vücudun son-sabit kıllanmaya geçmesi pubete ile başlar ve 40-50 yaşlarına kadar devam eder. Seksüel hormonlardan etkilenmelerine göre insan kılları üç gruba ayrılırlar. 1. Her iki cinste iç salgılı bezlerin kontrolünde olan, puberte de meydana gelen kıllar (Hirci=Koltukaltı kıllan, pubes=pubis kılları,genital bölge kılları ile muhtemelen baş kılları-capilli=saçlar). 2. Erkeklerde androjenlerin etkisi altında olan kıllar (Öarba=sakal,-tra- gi=dışkulak yolu kılları, vibrissae=burun kılları, omuz, sırt, göğüs,-karın,- kol ve önkolun ekstensor yüz kıllan). 3. Seksüel hormonlarla İlgisi olmayan ve her iki cinste aynı şekilde görülen kıllar (Şupercili=kaşlar, cilla=kirpikler, ekstremite kıllarının bir bölümü). Tırnaklar (Ungues) Tırnaklar, el ve ayak parmaklarının son falankslarının uçlarının dorsal bölümlerinde bulunan, saçlara benzer şekilde epidermisin bir modifikasyonu olan, boynuzumsu (keratinöz), elastik oluşumlardır. Işığı geçirme özelliğindeki (Translucent) tırnaklar, alttaki vaskuler dokunun rengi nedeniyle pembe renkte görülürler. Bir plak şeklindeki tırnağın kalınlığı 0,5-0,7 mm kadardır. Büyümeleri hormonlar, beslenme koşullan ve hastalıklarla etkilenen tırnaklar normal koşullarda haftada 0,5-1 mm büyürler. Tırnağın kök ve gövde olmak üzere iki temel bölümü vardır. Tırnak kökü (Radix unguis) sinus unguis içinde yer alır. Tırnak gövdesi (Corpus Unguis) ve tırnak kökü, tırnak yatağı olarak adlandırılan alanda epidermisin str.germinativum’u üzerine oturur. Tırnak gövdesinin proksimal bölümünde, yarımay şeklin­de beyaz bir alan (Lunula) bulunur. Tırnak kökü ve lunula’nın altındaki tırnağın büyümesini sağlayan kalın hücre tabakasına matrix unguis denir. . DERİDE BULUNAN GENEL DUYU RESEPTÖRLERİ: Deride, derinin bir duyu organı olmasını sağlayan dokunma, ağrı, ısı, basınç ,ve titreşim duyularını alan reseptörler vardır. Bu reseptörler, kapsüllü ve kapsülsüz olmak üzere iki morfolojik tiptedirler. Bu reseptörlerden bazıları bir duyu için spesifik oldukları halde, bazı duyular birkaç reseptör tarafından da alınabilir. Ömeğin ağrı duyusu sadece serbest sinir sonlanmaları tarafından alınır. Dokunma duyusu ise kıl follikülü reseptörleri, Merkel diskleri. Meissner korpüskülü ve Ruffini korpüskülü tarafından alınır. Kapsülsüz ve kapsüllü reseptörleri ayrı ayrı inceliyeceğiz. KAPSÜLSÜZ RESEPTÖRLER -.Serbest sinir sonlanmaları, Merkel diskleri ve kıl follikülü reseptörleri kapsülsüz reseptörlerdir .Serbest sinir sonlanmaları: Ağrı, dokunma, basınç ve muhtemelen ısı duyusunu alırlar .Merkel diskleri (Meniscus tactus) :Saçsız deride ve kıl folliküllerinde bulu­nan basınç reseptörleridir. .Kıl follikülü reseptörleri: Tüm kıl follikülleri etrafında bir sinir ağı şeklinde yer alan dokunma reseptörleridirler. KAPSÜLLÜ RESEPTÖRLER: Meissner korpüskülü, Vater-Pacini cisimciği, Krau­se cisimciği, Ruffini korpüskülü derinin kapsüllü reseptörleridir. .Meissner korpüskülü (Corpusculum tactus) : Kılsız derinin (Avuç içi,ayak tabanı,dudaklar,dış denital organlar) dermal papillalarında bulunan dokunma ve iki nokta, taktil diskriminasyonu duyusunu alan reseptörlerdir. .Vater-Pacini cisimciği (Corpusculum lamellosum) : Dermıs, hipodermis ,bağ­lar, eklem kapsülü, periton ve dış genital organlarda bulunan titreşim ve hızlı mekanik değişimleri (Basınç, gerilme) alan reseptörlerdir. .Krause cisimciği (Corpusculum bulboidea) .Mukozalar ve derinin dermis tabakasında yer alan siferik şekilli soğuk ve basınç-dokunma duyusunu alan reseptörlerdir. .Ruffini korpüskülü : Krause cisimciği kategorisinde değerlendirilen bir reseptör olup sıcak ve muhtemelen dokunma, basınç ve gerilme duyusunu alır. Tablo. Genel duyulan alan deri reseptörleri STEREOGNOSİS: Stereognosis (Gr.stereos=kitle, üç boyutlu oluşum; gno- sis=bilme tanıma) dokunma duyusu yolu ile elimize aldığımız veya dukunduğumuz bir oluşumun bilinen şekil ve bazı niteliklerini tanıma yeteneğidir. Bu yetenek, da­ha önce görülüp-dokunulan ve beyinin duyu alanlarında hafızalanan bilgiler çerçevesinde gerçekleşir. Stereognosis, gözler kapalı iken iyi bilinen demir para, anahtar, tarak ve kalem gibi objelerin elle dokunulması ve tanınmasının istenmesi şeklinde muayene edilir. KOKU ORGANI (Organum olfactorium) Burun boşluğu mukozasındaki olfaktor (L.olere= kokmak, facere=yapmak) reseptör hücreleri içeren regio olfactoria KOKU ORGANI olarak fonksiyon görür. Buradaki olfaktor sinir hücreleri, atmosfer havasına karışmış koku partiküllerini algılayan kimoreseptör özelliğindedir. Koku organı, filogenetik olarak suda yaşıyan hayvanlardan ziyade karada yaşayan hayvanlarda gelişmiştir. İnsanlarda bu duyu, diğer omurgalılara göre daha az gelişmiştir. Örneğin köpekler insanlara göre 10 milyon kez daha kuvvetli koku duyarlar. KOKU MUKOZASININ YAPISI : Burun boşluğu üç farklı örtü ile kaplanmıştır. Koku mukozası T.mucosa olfactoria) burun üst konkasının yukarısında kalan özel bir mukozadır.Koku mukozasının en önemli özelliği olfaktor reseptör hüc­relerini içermesidir. Bu hücrelerin dendrit niteliğindeki silialarr mukozanın yüze­yine dönüktür. Mukozadaki destek hücreleri ve Bowman bezleri yaptıkları salgılarla mukoza yüzeyini ıslatırlar. Solunan havadaki koku partikülleri, mukoza salgısı içinde eridikten sonra .olfaktor reseptör hücreleri tarafından algılanırınsan koku mukozasında 25 milyon (Köpeklerde 220 milyon) olfaktor reseptör hücresi vardır. Olfaktor reseptör hücreleri, algıladıkları kokuyu sinir impulsion haline çevirerek, akson niteliğindeki merkezi uzantıları (Nn.olfactorii) ile MSS’ne (Bulbus olfactorius->Trac.olfactorius-»Koku beyni) iletirler. TAD ORGANI (Organum gustatorium) İnsanlarda, konuşma ve beslenme için vazgeçilmez bir organ olan dil, mukozasının içerdiği özel yapılardaki (Tad tomurcuğu) tad reseptörleri (Nörosensorial gustatorik hücreler) sayesinde tad organı olarak ta fonksiyon görür. Tad tomurcuk­ları (Caliculus gustatorius) dildeki papilla vallata (Herbirinde 90-250 adet) ve papilla fungiformis (Herbirinde 1-8 adet)’lerde yerleşmişlerdir. Dilde yaklaşık 10.000 adet tad tomurcuğu bulunur. Tad tomurcukları fıçı şeklinde yapılar olup, dil yüzeyine veya papilla vallataların etrafındaki aralığa bakan taraflarında birer tad delikleri (Porus gusta­torius) bulunur. Tadı algılacak, suda erimiş partiküller bu delik aracılığı ile tad tomurcuğunun içine girer. Tad tomurcukları, olfaktor mukozaya benzer şekilde tad reseptörleri niteliğindeki nöroepitelial tad hücrelerini içerir. Bu hücrelerin algıladığı tad duyumları n.lingualis (Chorda tympani bağlantısı ile duyu n.facialis’e aktarılır) ve n.glossopharyngeus yolu ile MSS’ne taşınır. Tad duyusu ile ilgili diğer bir kavram da lezzettir, Lezzet tad, koku, besinin ısısı, çiğneme anında çıkardığı ses ve görünümünün yarattığı ortak bir duyum­dur. Dilin farklı bölgeleri değişik tadları alır. Tatlı ve tuzlu dil ucunda, ekşi dil kenarlarında, acı ise dil köküne yakın bölümde algılanır. GÖRME ORGANI (Organum visuale Görme organı, sağ-sol göz çukurlarına (Orbita) yerleşmiş iki adet göz olup, görsel bir dünya ile bütünleşmemizi sağlar. Kameralı göz yapısındaki insan gözü (L.oculus, Gr.ophtalmus) , tüm vücuttaki reseptörlerin % 70′ini içeren özel bir görme tabakasına sahiptir. Bu tabaka (retina) daki nöronlar-görme reseptörleri nin algıladığı görüntüler, sinir impulsları halinde vücuttaki tüm afferent liflerin 1/3 u kadar sayıdaki lifin oluşturduğu n.opticus yolu ile MSS’ne iletilir. Gözümüze dış dünyadan birçok vizüal uyanlar gelmesine karşın, elektro manyetik spektrumun 1/70 ‘ine duyarlı olduğumuzdan ancak bir kısmını görebiliriz. Buna karşın böcekler daha kısa dalgalı UV (Ultraviyole) ve daha uzun dalgalı İR (infrared) ışık spektrumunu da görebilirler. Göz anatomisi, göz küresi (Bulbus oculi) ve gözün yardımcı organları (Organa oculi jaccessoria) olmak üzere iki ana başlık altında incelenir. a. Göz küresi (Bulbus oculi) : Göz küresi.orbita içinde yer alan, yaklaşık 2,5 cm çapında 10 gr ağırlığın­da .yuvarlak bir biyokameradır. İç boşluğu üç odacığa ayrılmış olan göz küresi üç tabakalı bir- duvar yapısına sahiptir. GÖZ KÜRESİNİN DUVAR YAPISI : Dıştan içe doğm fibröz,vasküler ve sensorial olmak üzere üç tabakadan yapılıdır. 1. Fibröz tabaka (Tunica fibrosa) :Bazı anatomistler tarafından destek tabaka olarak ta adlandırılmış olan dış tabaka, kalın Jibröz bağ dokusun­dan yapılıdır. Göz küresinin şeklinin korunmasını sağlayan fibröz taba­ka, ekstraokuler kaslar için de yapışma yeri ödevi görür. Fibröz tabakanın 5/6 arka bölümü opak beyaz olup sdera (Gr. skleı os=sert) ,1/6 ön bölümü ise şeffaf-saydam olup cornea (L.corneum-=boynuzumsu) olarak adlandırılır. Göze ışık kornea yolu ile girer. Korneanın kan ve lenf damarları yoktur, kırıcılığı 40 diyoptridir. 2. Vasküler tabaka (Tunica vasculosa) : Kan damarlarından ve pigment­ten zengin bir tabakadır. Yoğun pigment içeriği nedeniyle koyu kahve renginde olup, kendine ulaşan ışınları yansıtmayıp absorbe eder. Vasküler tabakanın, arkadan öne doğru choroidea, corpus ciliare ve iris olmak üzere üç bölümü vardır. Corpus ciliare, vasküler tabakanın öndeki, kalınca bölümü olup, yapısında otonom sinirlerin innerve ettiği düz kaslar vardır. Aynı zamanda göz merceği (Lens) ’de aşıcı bağlarla corpus ciliare’ye tutunur. İris ise, göz merceğinin önünde, kasılıp gevşeyen bir diyafragma gibi yer almış bir bölüm olup,yapısında m.sphincter et m.dilator pupillae olarak adlandırılan düz kaslar vardır. İris’in ortasındaki açıklığa pupilla (L.göz bebeği) denir. 3. Sensorial tabaka (Tunica sensoria) : Göz küresinin en iç tabakası olup retinal (L.rete=ağ) veya sinirsel tabaka olarak ta adlandırılır. Sensorial tabaka, çok nazik bir tabaka olup 130 milyon kadar fotoreseptör (Rod ve koni) ile çok sayıda nöron içerir. Sensorial tabakanın arkadaki en iyi gören alanına san leke (Macula lutea) denir. N.opticus’un retinayı terkett’ıği bölüm (Discus nervi optici) ışığa duyarsız olup kör nokta olarak adlandırılır. Lens : Pupilla’nın arkasında yer alan lens (Göz merceği) oldukça elastik, yaklaşık 1 cm çapında, bikonveks bir mercektir. Lens.asıcı bağlarla (Zona ciliaris, Lig.suspensoriun lentis) corpus ciliare’ye bağlanır. Corpus ciliare’nin yapısındaki düz kas liflerinin kasılıp gevşemeleri sonucu lensin kalınlığı-kırıcılığı değişir. Göz boşlukları (Camera oculi) : Gözün iç boşluğu, üç kameraya ayrılmıştır. Bunlardan iki tanesi (Camera anterior ve camera posterior) önde olup, corpus ciliaredeki bezler tarafından salgılanan humour aqueous ile doludur. Humour aqueous, ön ka­meradaki cornea ile iris arasında yer alan Schlemm kanalları yolu ile genel dolaşıma geçer. Göz içindeki üçüncü boşluk, en büyük kamera olup camera vitrea olarak adlandırılır. Göz içinin % 80’ini kapsayan camera vitrea, lensin arkasında olup, jelatinöz bir madde olan corpus vitreum ile doludur. b. Gözün yardımcı organları (Organa oculi accessoria) : Kaşlar.göz kapakları,kirpikler,konjunktiva,gözyaşı aparatı ile orbita içindeki ekstraokuler göz kaslan, gözün yardımcı organları olarak adlandınlırlar. 1. Kaş (Superciliurh) : Frontal kemikteki herbir arcus superciliaris’in üzerin­deki deride yer alan, kısa, yatık seyirli kıllara topluca supercilium (Kaş) denir. Açıklığı aşağıya bakan bir kavis şeklinde duran kaş, gözü yoğun güneş ışınlarından, alın tarafından gelen ter salgısı ve yabancı maddelerden korur. 2. Göz kapaklan (Palpebrae) : Herbir göz için alt ve üst iki tane olan göz kapakları, birer deri kıvrımı olup, açık olduklarında göz küresi etrafında önde badem şeklinde bir açıklık ortaya çıkarırlar. Kapatıldıklarında, alt ve üst göz kapaklan arasında horizontal bir yarık (Rima palpebrarum) meydana gelir. Göz kapakları, orbita’nın iç ve dış yanında birer açı ile birleşirler. Bu birleşme yer­lerine canthus (L.göz kapaklarının birleşme noktalan) veya commissura pal­pebrarum denir. Göz kapaklarının ön yüzü deri ile örtülü olduğu halde göz küresine temas eden arka yüzleri müköz bir örtü olan conjunctiva (Konjunktiva) ile kaplanmıştır. Göz kapaklarının iç dokusu, m.orbicularis oculi,tarsus olarak adlandırılan fibröz bağ dokusu.bunlar içindeki Meibom bezleri (Gll.tarsales) ile Moll ve Zeiss bezlerinden yapılıdır.Modifiye yağ bezleri olan Meibom bezleri, sebum olarak adlandırılan salgıları ile göz kapaklarının birbirine yapışmasını engellediği gibi konjunktival yüzden gözyaşının buharlaşmasını da engeller. Göz kapakları, göz yuvarlağının tozlar ve diğer zararlı dış objelere karşı korur. Ayrıca periodik açılıp-kapanma hareketleri ile glanduler salgıların göz küresi üzerinde dağılmasına, dolayısı ile konjunktival yüzlerin sürekli ıslak kalmasına neden olur. Uyku esnasında kapanan göz kapakları konjunktival yüzdeki salgıların buharlaşmasını önler. Göz kapaklarının serbest kenarlarında cilium-kirpikler bulunur. Üst göz kapağında 100-150, alt göz kapağında 75 kadar kirpik vardır. Üst göz kapağındaki kirpikler daha uzundur. 3. Konjunktiva (Conjunctiva) :Göz kapaklarının arka göz küresinin ön yüzünü örten konjunktiva, ince, şeffaf mukoz bir örtüdür. Konjunktiva.gll conjunctivales’leri içerir. Konjunktivanın göz kapaklarındaki bölümüne palpebral konjunktiva, göz küresini saran bölümüne bulber konjunktiva denir. Göz kapaklan kapatıldığından İt ve üst iki çıkmaz şeklindeki konjunktival aralık, konjunktival kese (Saccus conjunctivalis) haline gelir. 4. Gözyaşı aparatı (Apparatus lacrimalis) : Gözyaşının üretildiği, iletildiği ve dağıtıldığı sistem gözyaşı aparatı olarak adlandırılır. Bu aparat, gözyaşı bezi, gözyaşı kanalcıktan, gözyaşı kesesi ve nazolakrimal kanal dan oluşur. Gözyaşı bezi (Gl.lacrimalis) : Gözyaşı bezi, orbita’nın superolateral bölümünde yerleşmiş, badem içi büyüklüğünde bir bezdir. Gözyaşı (L. lacrima, Gr.dacryos) olarak adlandırılan salgısı 5-12 adet boşaltma kanal­cığı ile üst konjunktival keseciğe akıtılır. Gözyaşı buradan, hareket halindeki gözkapakları sayesinde tüm saccus conjunctivalis’e dağıtılır. Bir kısmı buharlaşır; diğer bir kısmı ise iç kantus yakınında bulunan gözyaşı pınarı ‘na (Lacus lacrimalis), oradan da atılım kanallarına (Gözyaşı kanalcıkları, gözyaşı kesesi, nazolakrimal kanal) geçer. Atılım kanalları :Göz kapaklarının iç kantusa yakın kenarında,- punçtum lacrimale olarak adlandırılan küçük delikler bulunur. Bu delik­ler atılım kanallarının başlangıcıdır. Buradan başlayan ve göz kapakları içinde ilerleyerek gözyaşı kesesine ulaşan kanalcıklara canaliculus lacrimalis superior/inferior (Alt ve üst gözyaşı kanalcıkları) denir. Gözyaşı kesesi (Saccus lacrimalis) ,burun boşluğunun alt meatusuna ulaşan nazolakrimal kanal ile uzanır. Gözyaşı, göz küresinin konjunktival yüzünü sürekli olarak nemlendirir ve temizler. Gözyaşı, taşıdığı antibakterial ve lizozimal enzimlerle, saccus conjunctivalis’e ulaşan bakterileri öldürür. Gözyaşı içeriğindeki besinleri ve suyu korneaya ulaştırır. 5. Ekstraokuler kaslar : Göz küresinin tüm yönlere hareketini sağlayan, çizgili kas yapısındaki 6 kas bu başlık altında incelenir. Ekstraokuler kasların 4′ü düz. 2′si oblik şehirlidir. Düz seyirli kaslar : .M.rectus superior, M.rectus inferior, M.rectus medialis, M.rectus lateralis Oblik seyirli kaslar : M.obliquus superior, M.obliquus inferior Bu altı kas dışında, üst göz kapağını yukarıya kaldıran bir kas daha vardır M.levator palpebrae s uperioris olarak adlandırılan bu kasın somatik ve otonom sinirlerle innerve edilen iki bölümü vardır. İŞİTME ve DENGE ORGANI (Organum vestibulocochleare) İşitme denge organı kısaca KULAK (L.auris, Gr.otos=kulak) olarak adlandırılır. Dış, orta ve iç olmak üzere üç bölümden oluşan kulak, merkez sinir sistemin­deki bağlantıları sayesinde SES ve YER ÇEKİMİ değişimlerini algılamada özelleşmiş, analitik kapasiteye sahip bir organımızdır. Kulakla ilgili hastalıklar, kulak- burun-boğaz bilim dalı (Otorinolaringoloji) hekimleri tarafından tedavi edilir. Dış, orta ve iç kulağı ayrı ayrı inceliyeceğiz. a. Dış kulak (Auris externa) : Dış kulak, sadece karada yaşıyan memelilere özgü bir yapı olup, sesin toplanması, arttırılması ve orta kulağa iletilmesinde rol oynar. Dış kulak kapsa­mında kulak kepçesi (Auricula), dış kulak yolu (Meatus acusticus externus) ve kulak zarı (Membrana tympani) incelenir. Kulak kepçesi (Auricula) : Embriyolojik olarak 6 adet mezenşimal şişkinlikten oluşmuş, deforme huni biçimli, tipik bir yapıdır. Bazı memeliler­de, uzun ve hareketli olan kulak kepçesi insanlarda küçük ve immobil (hareketsiz) bir hale gelmiştir. Kulak şekli ile girinti ve çıkıntılarının belirgin­liği, kişiden kişiye bazı farklılıklar gösterir. Kulak kepçesinin alt bölümündeki kıkırdak çatıdan yoksun parçaya kulak memesi (Lobulus auriculae) denir. Dışkulak yolu (Meatus acusticus externus) : Dış kulak yolu, kulak kepçe­sinin topladığı ses dalgalarını kulak zarına ileten S şeklinde bir borudur. Yetiş­kinde 3-4 cm uzunluktaki bu borunun kıkırdak ve kemik olmak üzere iki bölümü (Pars cartilaginea.pars ossea) vardır. Kıkırdak ve kemik bölümler arasında 40° ‘lik bir açının bulunması nedeniyle yolun yöneltisi düz değildir. Dış kulak yolunu örten deri, kulak kepçesini saran derinin devamı olup, deri altı dokusunda kulak kiri salgılayan bezler (Gll.ceruminosae, cerumen=kulak kiri) bulunur. Yolun kıkırdak bölümü derisinde tragi olarak adlandırılan kulak kılları vardır. Kulak zan (Membrana tympani) : Kulak zarı, dış kulak yolunun sonunda, dış kulak-orta kulak sınırında yer almış, ince, yarı saydam bir zardır. Canlı bir insanda inci gibi gri-parlak (Sedef rengi) görünümdedir. Kulak zarının gergin ve gevşek olmak üzere iki bölümü (Pars tensa, pars flaccida) vardır. Gergin bölüm, zarın büyük bir kısmını işgal eder. Kulak zarının ortasındaki çöküntülü yere umbo denir. Umbo, çekiç kemiğinin kulak zarına tutunan sapının (Manubrium) ucuna rastlar. Kulak zarı aydınlatılarak incelendiğinde umbo’dan başlayıp, öne-aşağıya doğru uzanan trianguler şekilde ışıklı bir alan görülür. Bu alana Politzer üçgeni (İşık refleks üçgeni) denir. Gevşek bölüm, kulak zarının üst kısmında dar bir alan işgal eder. b. Orta kulak (Auris media): Orta kulak, temporal kemik içinde yer alan, nazofarinksle bağlantılı havalı boşluklar, işitme kemikçikleri ve bunlara bağlanan kas-bağlardan ibaret bir bütündür. Bu boşluklar içinde en büyük olan ve işitme kemikçiklerini içinde taşıyan boşluk timpanik kavite (Cauitas tympanica) olduğundan, birçok anatomist tarafından orta kulak ile özdeş olarak kullanılır. Timpanik kavite ve bununla bağlantılı diğer boşlukların havalanması, nazofarinkse açılan tuba auditiva (Eustachi-Ostaki borusu) ile sağlanır. Timpanik kavite ve mastoid havalı boşlukları : Timpanik kavite, os temporale’nin petroz parçası içinde yer alan, irregüler şekilli 1 ml hacimli bir boşluktur. Kulak zarı düzeyine göre epitimpanum (L.tympanum=davul), mezotimpanum ve hipotimpanum olarak üç bölüme ayrılır. İşitme kemikçikleri zinciri esas timpanik boşluk olan mezotimpanumda bulunur. Timpanik kavitenin 6 duvarı vardır: .Üst duvar. teğmen tympani tarafından oluşturulur. İnce olan bu duvar, orta kulak iltihaplarının kafa boşluğuna yayılmasına imkan verebilir. .Alt duvar. bulbus v.jugularis intema ile timpanik boşluğu ayıran ince bir duvardır. .Ön duvar. a.carotis intema ile komşuluk yapan bu duvarın üst bölümünde iki kanala (Semicanalis m.tensoris tympani ve tuba auditiva) ait delikler bulunur. .Arka duvar, proc.mastoideus tarafında yer alan bu duvardaki aditus ad antrum, mastoid boşluklarla timpanik kavite arasındaki bağlantıyı sağlar. .Içyan duvar. orta kulak ile iç kulak arasında yer alan bir duvar olup, yuvarlak ve oval pencere (Fenestra cochleae-yuvarlak pencere. fenestra vestibuli-oval pencere) içerir. Duvarın ortasında. kohleanın ilk kıvrımı tarafından oluşturulan promontorium bulunur. .Dışyan duvar. kulak zarı tarafından oluşturulur. Mastoid boşlukların en büyüğü antrum mastoideum olup yeni doğanda dahi mevcuttur. Diğer mastoid boşluklar (Cellulae mastoideae) 2-4 yaşlarında oluşur. İşitme kemikçikleri (Ossicula auditus) :Timpanik boşluk içinde yer alan ve kulak zarından aldıkları ses titreşimlerini 15-20 kat artışla oval pencere (Fenestra vestibuli)’ye ileten .birbiri ile eklemleşmiş üç küçük kemikçik (Çekiç- malleus. örs-incus. özengi-stapes; MİS) ‘tir. •İşitme kemikçikleri ile igili kaslar : İşitme kemikçikleri ile ilgili iki kas vardır M.tensor tympani, m.stapedius. M.tensor tympani, uzun, silindir şekilde bir kas olup kulak zarını gerer. M.stapedius kasıldığında, özengi kemiğinin tabanını oval pencereden uzaklaştırır, M.tensor tympani ve m.stapedius, kemikçik zinciri ile kulak zarının normal tonusunu korurlar. iç kulağa ulaşacak aşırı uyarıları önlerler, ses ileti aparatında regülatör ödev görürler. c. İç kulak (Auris intema) : İç kulak, temporal kemiğin petroz parçası içine yerleşmiş, insan vücudunun en iyi korunmuş organıdır. Dış ve orta kulak sadece işitme ile ilgili oldukları halde, iç kulak hem işitme hem de denge duyusunun algılandığı yapıları taşır. Kemik ve membranöz karmaşık kanallar sistemi ile, bu kanal sisteminde bulunan perilenfa, endolenfa ve reseptör hücrelerinden oluşmuş olan iç kulak iki bölüme ayrılarak incelenir : Kemik labirint (Labyrinthus osseus) : Embriyolojik olarak, zar labirinti oluşturan kulak keseciğini (Vesicula otica) saran mezenşimal dokudan meydana gelen, kapsül niteliğinde bir yapıdır. Kemik labirintin iç yüzü ile zar labirint arasındaki aralık perilenfa ile doldurulmuştur. Kemik labirintin vestibulum, kemik yarım daire kanalları ve koklea olmak üzere üç bölümü vardır. Vestibulum, kemik labirintin merkezi bölümü olup, önde koklea, arkada kemik yarım daire kanalları ile devam eder. Vestibulum içinde zar labirintin denge ile ilgili yapılarından utriculus ve sacculus bulunur. Kemik yarım daire kanalları, ön,arka ve dışyan olmak üzere üç tanedir.Bu kanalların vestibulum’a bağlanan bir uçlarında birer şişkinlik (Ampulla) bulunur. Ön ve arka yarım daire kanallarının non-ampuller bacakları, ortak bir bacak (Crus commune) ile vestibulum a bağlandığı halde, dışyan kanalın non-ampuller bacağı tek başına vestibuluma bağlanır. Koklea (Cochlea-Salyangoz kabuk) iç kulağın işitme ile ilgili yapılarını taşıyan kemik bölümüdür. İkibuçuk defa bükülmüş bir salyangoz kabuğuna benzer. Koklea’da merkezi kemik yapı olan modiolus etrafında dolanan spiral kanal (Canalis spiralis cochleae) bulunur. Bu kanal ince bir kemik lamı ile (Lamina spiralis) iki skalaya (Scala tympani, scala vestibuli) ayrılır. Zar labirint (Labyrinthus membranaceus) : Zar labirint, kemik labirint içinde yer almış, kabaca onun şekline uyan, içi endolenfa ile dolu. ince, birbirleri ile bağlantılı bir kanal ve keseler sistemidir. İşitme-denge duyusunun algılandığı esas yapıları taşıyan zar labirintin iki bölümü vardır. Vestibüler labirint : Denge ile ilgili zar labirint bölümleri (Utri­culus, sacculus, due. semicirculares)’dir. .Koklear labirint: Zar labirintin işitme ile ilgili bölümü olup, koklea içinde uzanan duc.cochlearisten ibarettir. Due. cochlearis scala media olarak ta adlandırılır. Burada, mekanik ses uyarılarını,-elektrik impulsları haline getiren ‘reverce mierophene’niteliğinde Corti organı yer alır.

http://www.biyologlar.com/duyu-organlari-1

DERİ (Cutis)

Deri, insan vücudunun en büyük organı olup, yaklaşık alanı 1,5 – 2 m2, ortalama kalınlığı 1-2 mm (Göz kapaklarının derisi 0,5 mm, sırtın üst bölüm derisi 5 mm kalınlığında) ‘dir. Vücudu, mekanik, osmotik, kimyasal, ışık ve termal zararlı etkenlere karşı koruyan deri, vücut ısısının düzenlenmesinde (Termoregülasyon) de rol oynar. Ultraviyole ışığının etkisi ile D vitamininin oluşumu deri sayesinde gerçekleşir. Deri, sahip olduğu ter ve yağ bezleri ile bir boşaltım organı olarak görev yaptığı gibi, taşıdığı çeşitli reseptörlerle de en geniş genel duyu organı konumundadır. Deri ve hastalıklarının ele alındığı tıp dalına dermatoloji (Gr.derma=deri,logia=bilim) denir. Deri, birbirinden oldukça farklı iki tabakadan yapılıdır. Ektodermden gelişen. çok katlı keratinleşmiş epitelden yapılı yüzeyel tabakaya epidermis denir. Mezodermal orijinli olan ve epidermisin altında yer almış tabakaya da dermis (Corium) denir. Epidermis : Derinin üst tabakası olup, çok katlı keratinleşmiş epitelden yapılıdır. Üzeri, gerek deri bezlerinin ürettiği ve gerekse keratinleşmiş hücrelerin oluşturduğu özel bir katmanla sarılmıştır. Bu katman, derinin kimyasal ve mekanik zararlara karşı korunmasına katkı sağladığı gibi, mikroplar için de bir bariyer oluşturur. Kan damarları içermeyen epidermis, dermis’teki damarlar­dan difüzyonla buraya ulaşan kanla beslenir. Vücutta epidermisin en kalın olduğu yerler avuç içi ve ayak tabanıdır. Epidermis 5 katmanlı bir yapıya sahiptir. Bunlardan en derinde yer alanı stratum basale (germinativum)’dur. Str.basale, derinin rengini veren bir kat­man (Çünkü melanosit hücrelerini içerir) olduğu gibi gerektiğinde epidermisin diğer katmanlarını da oluşturabilecek yetenektedir. Str. basale’nin uyarılma­sı, en yüzeyel katmanın incelmesi ile sağlanır. Dermis : Dermis, birbirine örülmüş kollojen ve elastik bağ dokusu liflerinden oluşmuş kalın bir tabakadır. Damar ve sinirlerden zengin olan dermis, birçok duysal sinir sonlanmaları (Reseptörlere girerler veya reseptör olarak fonksiyon görürler),deri bezleri ve kıl kökleri içerir.(Bu yapılar, derinin spesialize eklentileri başlığı altında ele alınacaktır). Hipodermis (Subkutis) : Derinin altında yer alan, gevşek, fibröz bağ dokusun­dan yapılmış, yağ hücrelerinden zengin bir tabakadır. Dermişten daha kalın olan bu tabakada, derialtı duysal sinirler, yüzeyel venler ve lenf damarları yer alır. Hipodermisin gevşek yapısı nedeniyle üzerindeki deri serbestçe hareket ettirilebilinir. Kadınlarda bu tabakada, erkeklere göre daha çok yağ doku bulunur. Özellikle meme, kalça ve karın bölgesinde biriken subkutan yağ dokusu, kadın vücudundaki karakteristik konturların oluşmasını sağlar. b DERİNİN ÖZEL EKLENTİLERİ. Bu başlık altında deri bezleri, kıllar, tırnaklar ve deri reseptörleri incelenir. Deri bezleri : Deride yağ ve ter bezleri (Gll.sebaceae et sudoriferae) olmak üzere iki cins bez bulunur. .Yağ bezleri (Gll.sebaceae) : Dermiste bulunan basit dallı bezler olup. salgılarını ya kıl folliküllerine veya direkt olarak deri yüzeyine akıtırlar. Yağ bezleri ayak tabanı ve avuç içi dışında tüm vücut derisinde bulunurlar. Yağ bezlerinin. özel kokulu salgısı sebum olarak adlandırılır. Sebum, deri yüzeyini yağlayarak bakteri ve mantarlara karşı bir bariyer teşkil eder. Yağ bezlerinin kronik iltihabına akne denir. Yağ bezlerinin salgılama fonksiyonu sıcaklık, cinsiyet hormonları ve yaş gibi faktörlerden etkilenir. Androjenler yağ bezlerinin çalışmasını uyarırlar. .Ter bezleri (Gll. sudoriferae) : Salgı gövdesi dermişin derinliklerinde veya hipodermiste yer alan ter bezlerinin ektin ve apokrin olmak üzere iki tipi vardır. Ekrin ter bezleri, küçük bezler olup dudak kenarları, tırnak yatakları,- vulvanın küçük dudakları ve glans penis dışında tüm vücut derisinde bulunurlar. Vücut ısısı yükseldiğinde ekrin bezler uyarılırlar ve bol salgı yaparlar; bu durum vücut ısısının düşmesine neden olur. Apokrin ter bezleri, koltuk altı, areola mammae, vulva’nın büyük dudakları, anal ve genital bölge derisinde bol bulunurlar. Apokrin ter bezleri streslere yanıt olarak salgı yaparlar. Karakteristik kokulan vardır.(Feromen). Kıllar (Pili) : Kıllar, memelilerin karakteristik oluşumlarından olup avuç içi, ayak tabanı, dudaklar, glans penis, meme başı ve vulva küçük dudakları hariç tüm vücutta bulunur­lar. Korumat duyu ve vücut ısısının regülasyonuna katkı gibi fonksiyonları vardır. Bir kılın deri içine girmiş bölümüne kıl kökü, deri dışında kalan bölümüne scapus pili (Kıl, kıl gövdesi) denir. Kıl kökünün en alt bölümü ve etrafı, yapılan bulbus pili olarak adlandırılır. Kılların büyümesi bulbus pili yolu ile gerçekleşir. Kıl kökünü saran bağ dokusu kılıfı (Foiliculus pili)’nın ortası hizasına. bir düz kas olan m.arrector pili tutunur. Sempatik sinirlerle innerve edilen bu kas, emosyon, soğuk vb. nedenlerle kasılarak kılı dikleştirir, deriyi özel şekle (Kaz derisi görünümü) sokar. Kılların insan vücudundaki dağılışları ile çeşitli bölgelerdeki özellikleri yaşa,- cinse ve ırka göre değişiklikler gösterir. Vücudun son-sabit kıllanmaya geçmesi pubete ile başlar ve 40-50 yaşlarına kadar devam eder. Seksüel hormonlardan etkilenmelerine göre insan kılları üç gruba ayrılırlar. 1. Her iki cinste iç salgılı bezlerin kontrolünde olan, puberte de meydana gelen kıllar (Hirci=Koltukaltı kıllan, pubes=pubis kılları,genital bölge kılları ile muhtemelen baş kılları-capilli=saçlar). 2. Erkeklerde androjenlerin etkisi altında olan kıllar (Öarba=sakal,-tra- gi=dışkulak yolu kılları, vibrissae=burun kılları, omuz, sırt, göğüs,-karın,- kol ve önkolun ekstensor yüz kıllan). 3. Seksüel hormonlarla İlgisi olmayan ve her iki cinste aynı şekilde görülen kıllar (Şupercili=kaşlar, cilla=kirpikler, ekstremite kıllarının bir bölümü). Tırnaklar (Ungues) Tırnaklar, el ve ayak parmaklarının son falankslarının uçlarının dorsal bölümlerinde bulunan, saçlara benzer şekilde epidermisin bir modifikasyonu olan, boynuzumsu (keratinöz), elastik oluşumlardır. Işığı geçirme özelliğindeki (Translucent) tırnaklar, alttaki vaskuler dokunun rengi nedeniyle pembe renkte görülürler. Bir plak şeklindeki tırnağın kalınlığı 0,5-0,7 mm kadardır. Büyümeleri hormonlar, beslenme koşullan ve hastalıklarla etkilenen tırnaklar normal koşullarda haftada 0,5-1 mm büyürler. Tırnağın kök ve gövde olmak üzere iki temel bölümü vardır. Tırnak kökü (Radix unguis) sinus unguis içinde yer alır. Tırnak gövdesi (Corpus Unguis) ve tırnak kökü, tırnak yatağı olarak adlandırılan alanda epidermisin str.germinativum’u üzerine oturur. Tırnak gövdesinin proksimal bölümünde, yarımay şeklin­de beyaz bir alan (Lunula) bulunur. Tırnak kökü ve lunula’nın altındaki tırnağın büyümesini sağlayan kalın hücre tabakasına matrix unguis denir. . DERİDE BULUNAN GENEL DUYU RESEPTÖRLERİ: Deride, derinin bir duyu organı olmasını sağlayan dokunma, ağrı, ısı, basınç ,ve titreşim duyularını alan reseptörler vardır. Bu reseptörler, kapsüllü ve kapsülsüz olmak üzere iki morfolojik tiptedirler. Bu reseptörlerden bazıları bir duyu için spesifik oldukları halde, bazı duyular birkaç reseptör tarafından da alınabilir. Ömeğin ağrı duyusu sadece serbest sinir sonlanmaları tarafından alınır. Dokunma duyusu ise kıl follikülü reseptörleri, Merkel diskleri. Meissner korpüskülü ve Ruffini korpüskülü tarafından alınır. Kapsülsüz ve kapsüllü reseptörleri ayrı ayrı inceliyeceğiz. KAPSÜLSÜZ RESEPTÖRLER -.Serbest sinir sonlanmaları, Merkel diskleri ve kıl follikülü reseptörleri kapsülsüz reseptörlerdir .Serbest sinir sonlanmaları: Ağrı, dokunma, basınç ve muhtemelen ısı duyusunu alırlar .Merkel diskleri (Meniscus tactus) :Saçsız deride ve kıl folliküllerinde bulu­nan basınç reseptörleridir. .Kıl follikülü reseptörleri: Tüm kıl follikülleri etrafında bir sinir ağı şeklinde yer alan dokunma reseptörleridirler. KAPSÜLLÜ RESEPTÖRLER: Meissner korpüskülü, Vater-Pacini cisimciği, Krau­se cisimciği, Ruffini korpüskülü derinin kapsüllü reseptörleridir. .Meissner korpüskülü (Corpusculum tactus) : Kılsız derinin (Avuç içi,ayak tabanı,dudaklar,dış denital organlar) dermal papillalarında bulunan dokunma ve iki nokta, taktil diskriminasyonu duyusunu alan reseptörlerdir. .Vater-Pacini cisimciği (Corpusculum lamellosum) : Dermıs, hipodermis ,bağ­lar, eklem kapsülü, periton ve dış genital organlarda bulunan titreşim ve hızlı mekanik değişimleri (Basınç, gerilme) alan reseptörlerdir. .Krause cisimciği (Corpusculum bulboidea) .Mukozalar ve derinin dermis tabakasında yer alan siferik şekilli soğuk ve basınç-dokunma duyusunu alan reseptörlerdir. .Ruffini korpüskülü : Krause cisimciği kategorisinde değerlendirilen bir reseptör olup sıcak ve muhtemelen dokunma, basınç ve gerilme duyusunu alır. STEREOGNOSİS: Stereognosis (Gr.stereos=kitle, üç boyutlu oluşum; gno- sis=bilme tanıma) dokunma duyusu yolu ile elimize aldığımız veya dukunduğumuz bir oluşumun bilinen şekil ve bazı niteliklerini tanıma yeteneğidir. Bu yetenek, da­ha önce görülüp-dokunulan ve beyinin duyu alanlarında hafızalanan bilgiler çerçevesinde gerçekleşir. Stereognosis, gözler kapalı iken iyi bilinen demir para, anahtar, tarak ve kalem gibi objelerin elle dokunulması ve tanınmasının istenmesi şeklinde muayene edilir.

http://www.biyologlar.com/deri-cutis

ÜRETİLEN GDO’LAR

Ø Zararlılara dayanıklı mısır, pamuk, patates vb. bitkisel ürünler, Ø Yabani ot ilaçlarına dayanıklı soya, pamuk, mısır, kolza, çeltik vb. bitkisel ürünler, Ø Viral bitki hastalıklarına dayanıklı patates, çeltik, mısır vb. bitkisel ürünler, Ø Bitkisel yağ kalitesinin artırılmış ayçiçeği, soya, yerfıstığı vb. bitkisel ürünler, Ø Beta karoten A vitamininin öncül maddesidir. (Provitamin) Karaciğerde depolanır ve ihtiyaç duyulduğu zaman A vitaminine dönüşür. Ø Olgunlaşmanın geciktirilmiş ve raf ömrünün uzatılmış domates, çilek vb. bitkisel ürünler (Gaskell, 1999, s.387), Ø Aroması artırılmış domatesler, Ø İnsan ve hayvana yönelik ilaç, hormon ve aşı (örneğin; kolera aşılarında) gibi maddelerin üretiminde kullanılan patatesler, Ø Daneleri parlak sarı-yeşil renkte olan ve “altın pirinç” adı verilen, Beta karoten (provitamin A) üreten gen aktarılmış pirinçler, Ø Sütünde bol miktarda faktör-9(insanlarda eksikliğinde hemofiliye neden olan kan pıhtılaştırıcı) üreten, insan geni aktarılmış kuzular, Ø Kan pıhtılaşmasını kontrol altında tutan AT-III(antitrombin III) eksikliği, yetişkinliğin erken dönemlerinde tromboembolik sorunlara neden olabilir. Böyle hastalarda terapötik AT-III sağlanması pıhtılaşma riskini azaltabilir. Bu proteini kodlayan gen aktarılmış çiftlik hayvanları, Ø Büyüme hormonu üretimini teşvik eden gen aktarılmış inekler, Ø Düşük kolesterollü yumurta üreten kümes hayvanları, Ø Tehlikeli maddeleri, zararsız (su ve karbondioksit) veya daha az zararlı maddelere parçalamak için mikroorganizmaların kullanıldığı uzun süreçli arıtım prosesleri biyoremedi-asyon olarak bilinmektedir. Ø Soğuk koşullara dayanıklılık artışı sağlayan genler aktarılmış sazan, kedi balığı, somon, kiremit balığı, Ø Enzim ve gıda katkı maddesi olarak amino asit elde etmek için kullanılan ekmek, bira, peynir, bağcılık ürünleri vb. çeşitli üretimlerde mikroorganizmalar (bakteriler, mayalar ve küfler), Ø Biyolojik temizleme (biyoremediasyon) ve koruma çalışmalarında, bitkilere gen aktarımıyla konukçu hücreye girerek yolunu kendisi bulan ve genleri ona aktaran genetiği değiştirilmiş virus ve bakteriler GDO’lardan bazılarıdır. Ø Avusturalya’daki Bresatec domuzları; GM domuzu, diyetine çinko ilave edilerek sitümüle edilen büyüme hormonu geni için transgeniktir. Bu yolla hayvanın yemden yararlanma kabiliyeti ve et verimi artırılmıştır. Bresatec Şirketi GM olarak ürettikleri domuzun normal olarak yetiştirilmiş domuzdan biyokimyasal parametreler açısından hiçbir farkının olmadığını analizler dahilinde bildirmelerine karşın, Avustralya otoriterleri bu hayvanların bir proses altına alınamayacağını, neden olarak da kendi yasal düzenlemelerinin dışında olduklarını bildirmişlerdir (Gücükoğlu ve Küplülü, 1999, s.10). Ø ABD’deki AquAdvantage somon balıkları; AquAdvantage somon balığı okyanus yayın balığının antifreeze protein geninin aktarılması ile transgeniktir. Bu gen, balığın karaciğerini 1 yıl süreyle etkileyerek büyüme hormonunun salınmasını sağlamaktadır. GM somon balığı ile normal somon balığının tüketime sunulan canlı ağırlığı 3 kg dır. Ancak bu ağırlığa GM somonu diğerine göre 4-6 kat daha az zamanda ulaşmakta ve üretici için zamandan ve yemden tasarruf sağlamaktadır. AquAdvantage somon balığı için gıda güvenliği kapsamında birtakım konular incelenmiştir. Bunlar: · Söz konusu gen düzeylerinin belirlenmesi · Steroid hormon ve peptit serum düzeyinin belirlenmesi · GM Somon balığındaki büyüme hormonunun insanlardaki biyoyararlılığı · GM somon ve normal somon arasında bileşenlerin karşılaştırılması · GM somon ve normal somon arasında potansiyel allerjenitenin karşılaştırılması Gıda güvenliği kapsamında incelenen ve risk oluşturabilecek herhangi bir bulguya rastlanmadığı ancak GM somon balıklarında normal somon balığına oranla daha düşük düzeyde kuru madde, protein, yağ, kül içerdiği bildirilmiştir (Gücükoğlu ve Küplülü, 1999, s.10). Ø İnsan sütüne benzer inek sütü yapılmıştır. Ø Zararlı böceklere karşı kendi zehrini üreten mısır çeşitleri üretilmiştir. Bacillus thuringiensis’den alınan bir genle bu böcekler için zehirli olan ancak başka canlılara zarar vermeyen madde üretimi sağlanıyor.

http://www.biyologlar.com/uretilen-gdolar

Canlılardaki İnorganik Bileşikler

Canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için gerekli olan mineral, tuz, su gibi inorganik molekülleri dışarıdan alırlar. Canlıların dışardan aldıkları bu moleküllere inorganik bileşik denir. Bu bileşikler ; 1-Su 2-Asit – Baz ve Tuzlar 3-Minerallerdir. İnorganik bileşikler: ►Hücrenin yapısına katılır. ►Düzenleyicidir. ►Yıpranan dokuların onarılmasını sağlar. ►Sindirime uğramazlar ve hücre zarından direk geçerler. ►Hücre tarafından sentezlenmezler. Dışarıdan hazır alınırlar. ►Enerji vermezler. 1-) SU Vücudumuzun en önemli maddelerinden biridir. Suyun olmadığı yerde hiçbir canlı yaşayamaz. Bir insan besin almadan haftalarca yaşayabilir; ancak su almadan yalnızca birkaç gün yaşayabilir. Dünyanın 3/4'ü sudan oluşur. Genel olarak organizmaların vücutlarının %70’i sudur. Su oranı dokulara ve canlıya göre değişir. Örneğin; insanda su yüzdesi kemikte %20 beyin hücrelerinde %85’tir. Bütün hücreler bir sulu çözeltide bulunur. Canlı vücudunda su birçok işleve sahiptir. Bir hücreli canlıların genel olarak yaşam ortamıdır. Suyun en önemli grevi ise fotosentezle besin yapımıdır. CO2 + H2O > Besin + O2 SUYUN ÖNEMİ 1- Kimyasal tepkimelerde çok iyi bir çözücüdür. 2- Pek çok canlıda taşıyıcı molekül olarak görev yapar. (Kanın %90’ı sudur.) 3- Metabolizma olaylarını hızlandırır. Enzimler sulu ortamlarda etkindirler. 4- Vücut için zararlı olan artık maddelerin seyreltilmesi ve vücuttan atılmasını sağlar. (Boşaltım) 5- Besinlerin sindiriminde parçalayıcı görev yapar. Hücrelerdeki büyük moleküllerin, küçük moleküllere dönüşmesini sağlar. (Hidroliz) 6- Vücut ısısını düzenlemede faydalı olur. 7- Yağlayıcı olarak da suyun öneli özelliği vardır. Organların birbirine sürtünerek aşınmasını sıvı ortam önler. Kemiklerin eklem yerlerindeki sıvı ortamda su vardır. 8- Suyun katısı sıvısından daha az yoğunluktadır. Bu nedenle suda yaşam mümkündür. 9- Suda hidrojen bağları sayesinde su molekülleri ayrılmaz. Sıvı haldeki suda hidrojen bağları kırılır ancak yerine hemen yenisi yapılır. Böylece moleküller birbirinden kopmaz. Buna kohezyon kuvveti denir. ( Bazı böcekler bu sayede suda yürür.) 2-) ASİT – BAZ VE TUZLAR ASİTLER; Suda çözününce Hidrojen ( H ) çıkaran bileşiklerdir. Turnusol kağıdını maviden kırmızıya çevirirler, tatları ekşidir. HCL (hidroklorik asit), H2 SO4 (sülfürik asit) inorganik asitlerdir. Ancak asetik asit ve laktik asit organiktir. Asit suda çözündüğünde elektriği iletirler. pH aralığı 0-7 dir. BAZLAR; Suda çözününce (OH) iyonu çıkaran bileşiklerdir. Turnusol kağıdını maviye çevirirler. Tatları acıdır ve kayganlık hissi verirler. NaOH (sodyum hidroksit) ve KOH (potasyum hidroksit) inorganik bazlardır. Bir sıvının asitlik ve bazlık derecesi pH terimi ile ifade edilir. Bir çözeltinin H iyon yoğunluğu ile OH iyonu yoğunluğu eşit ise çözelti nötrdür ve pH derecesi 7’dir.(Saf su.) pH derecesi 7 den küçük olan çözeltiler asit (0-7) , pH derecesi 7 den büyük olan çözeltiler baziktir (7-14). Biyokimyasal tepkimelerin gerçekleşebilmesi için ortam pH değerinin belli sınırlar içinde tutulması gerekir. Ayrıca pH'taki ufak bir değişim ölüme neden olabilir. İnsan kanının pH'ı 7,4'tür. Bu oran 7'ye düşerse veya 7,8'e çıkarsa ölüm gerçekleşir. ASİT VE BAZLARIN ÖNEMİ 1- Canlıda gerçekleşen reaksiyonların yürütücüsü enzimler belirli bir pH derecelerinde etkinlik gösterirler. pH derecesindeki en küçük değişiklik büyük olumsuzluklar yaratabilir. Bu sebeple pH derecesinin sabit kalması gerekir. Bunun için insanda özel yapılar bulunur. 2- Asitlerle bazların birleşmesinden tuzlar oluşur. TUZLAR; HCI + NaOH --- > NaCI + H2O ile gösterilir. TUZLARIN ÖNEMİ İnorganik tuzlar hücreyle çevresi arasındaki su alış verişinde önemli rol oynar. Eğer hücre içinde tuz oranı yüksekse hücreye su girer. Hücre dışındaki tuz oranı yüksekse hücre su kaybeder. 3-) MİNERALLER Vücudumuzun kendi kendine oluşturamadığı su ve besinler yoluyla aldığımız inorganik tuzlardır. Bunlar vücutta ya tuz halinde bulunur ya da organik maddelerin (yağ, protein, karbonhidrat vb. ) yapısına katılır. . Mineraller sağlıklı yaşam için gereklidir. Onlar olmadan vücut yaşaması için gerekli fonksiyonları sağlıklı bir şekilde sürdüremez. Sağlığımız için çok önemli olan 15'ten fazla mineral vardır. Bunlardan bazıları; KALSİYUM: Sağlıklı vücut yapısı için gerekli önemli minerallerden biridir. Bu mineral büyük oranda vücudumuzdaki kemiklerde bulunur. Eksikliği yüksek oranlara vardığında diş ve sırtta ağrılar, kemiklerde zayıflama, çatlama ve kolay kırılma görülür. Vücuttaki kalsiyum miktarı sadece kemikler için önemli değildir. Aynı zamanda vücuttaki bütün fonksiyonlarda görev alır. Özellikle vücuttaki demirin kullanımı ve alınan gıdaların hücre zarından geçebilmesi için gerekli olan bir mineraldir. Stres, egzersiz yetersizliği, aspirin, mineral yağ, fazla yağ alımı ve diğer faktörler nedeniyle vücuttaki kalsiyum miktarı azalır. BAKIR: Karaciğerde depolanan önemli minerallerden biridir. Vücut dokusunun yeniden oluşması için gereklidir. . Hemoglobine bağlı demirin korunması ve C vitamininin kullanımı için gereklidir. Beyin sinirlerimiz ve bağ dokusu için bakır miktarı önemlidir. KROM: Vücuttaki basit şekerin parçalanmasında rol oynar. İnsülin oluşumuna, kandaki şeker ve kolesterol düzeyinin kontrolüne yardım eder. Krom; vücuttaki enzim ve hormonlar için çok önemlidir. İYOT: Tiroid bezlerinin içeriğinde yer alır. Tiroid ve tiroid kontrol mekanizmasında, zihinsel fonksiyonlarda, enerji ve kilo almada önemli bir rol oynar. Eksikliğinde guatr hastalığı başgösterir. DEMİR: Vücut için gerekli esansiyel minerallerden biridir. Hemoglobin (kırmızı kan hücresi), miyoglobin (kas pigmenti) ve enzim üretimi için gereklidir. Demir vücutta büyümeye yardım eder, yorgunluğa karşı ve hastalıklardan korunmada kullanılır. Demir özellikle kadınlar için daha önemlidir. Çünkü kadınlar 1 ay içinde erkeklerin kaybettiklerinden 2 kat daha çok miktarda demir kaybederler. Bugün demir kadınlarda eksikliği en çok görülen mineraldir. Ayrıca demir, vücuttaki B-grubu vitaminlerinin kullanımını arttırır. MAGNEZYUM: Sinir sisteminin ve kasların gevşemesini sağlayan mineraldir. Sakinleşmeye yardımcı olduğu için " Anti-stres Minerali " olarak bilinir. Magnezyum kandaki şekerin enerjiye dönüştürülmesinde önemli bir rol alır. Bu hayati mineral vücudumuzun Vitamin C, kalsiyum, fosfor, sodyum ve potasyum'u daha etkili bir şekilde kullanabilmesi için gereklidir. Magnezyum sağlıklı dişler ve sindirim sisteminin rahatlığı için gereklidir. FOSFOR: Sadece fizyolojik kimyasal reaksiyonlarda yer almakla kalmaz, aynı zamanda vücuttaki bütün hücrelerde bulunur. Normal kemik ve diş yapısı, kalp düzeni ve normal böbrek fonksiyonları için gereklidir. Vitamin D ve Kalsiyum; Fosfor'un işlevini sürdürmesine yardımcı olur. . POTASYUM: Hayati minerallerden biridir. Vücuttaki potasyumun %98'i hücre duvarlarının içinde bulunur. Potasyum, sodyumla birlikte vücuttaki su dengesinin sağlanmasına yardımcı olur ve gıdaların hücre içine geçişini sağlar. Potasyumun önemli görevlerinden biri de sinir sistemindeki mesajları iletmesidir. Beyne oksijenin gönderilmesi beyin için önemlidir. Her gün bu mineral vücutta kullanılır ve tekrar yeri doldurulur. Kalbimiz ve vücuttaki diğer kaslarımızın sağlıklı yapısını koruması potasyuma bağlıdır. Fazla şeker, diüretikler, laksatifler, fazla tuz, alkol ve stres bu mineralle birlikte vücuttan atılır. SODYUM: Bu mineral sinir ve kas fonksiyonlarının devamı için çok önemlidir. Asıl görevi sıvı pompalanmasını sağlamak ve gıdaların hücre zarından geçişini sağlamaktır. Bol miktarda sodyum yüksek kan basıncına katkıda bulunur. ÇİNKO: Bu esansiyel mineral vücutta her şey için gereklidir. Vücudun sağlıklı bir yapıda tutulması için her şeyi harekete geçiren bir kıvılcım gibi çalışır. Vücuttaki pek çok fonksiyonda görev alır. RNA ve DNA oluşumu ve proteinlerin enerjiye dönüştürülmesi için çok önemlidir. Vücuttaki her hücrede Çinko vardır. Zihinsel fonksiyonlarda, vücudun kendi kendini iyileştirmesi ve yenilemesi gereken durumlarda, kanın stabilizasyonunda, vücuttaki alkali dengesinin muhafazasında önemli roller üstlenir. Bu mineralin varlığına ihtiyaç duyan organlar; kalp, beyin ve üreme sistemidir. Yemeklerin pişirilme yöntemleri, stres, alkol alımı ve diğer faktörlerle vücuttaki çinko oranı azalır. MİNERALLERİN ÖNEMİ 1- Birçok enzimin ve hemoglobin gibi moleküllerin yapısını oluştururlar. Bunlar Fe ve P gibi elementlerdir. 2- Özelikle hücreler arası sıvının ve kanın su oranını düzenlerler. 3- Bazı mineraller ATP, DNA ve RNA’nın yapımında rol oynar. 4- Vücudun iyon dengesini sağlarlar. 5- Bazı mineraller doku ve organların oluşmasında ve çalışmasında etkilidir. 6- Mineraller çoğunlukla vitaminlerle birlikte çalışarak vitaminlerin en fazla ihtiyaç duyulan bölgeye ulaşmalarını sağlarlar. 7- Mineraller aynı zamanda kan basıncı, kalp ritmi, kas fonksiyonları, vücuttaki sıvı dengesinin muhafazası, üreme ve daha pek çok fonksiyonda önemli rol oynarlar. MİNERAL BAKIMINDAN ZENGİN BESİNLER Kalsiyum ; Süt, süt ürünleri , deniz ürünleri , yumurta , içme suyu ve koyu yeşil sebzelerde Demir ; Et, bira mayası, ıspanak, baklagiller, yeşil sebzeler , kuru meyve ve pekmezde Fosfor ; Süt , süt ürünleri , yumurta , tahıllar, baklagiller ve kuru meyvelerde Sodyum ; Süt, süt ürünleri , yumurta, et, yemek tuzu , ekmek, zeytin, maydanoz ve ıspanakta, İyot ; Deniz ürünleri ve yemek tuzunda bol bulunur.

http://www.biyologlar.com/canlilardaki-inorganik-bilesikler

DERİ VE EKLENTİLERİ

Deri ile eklentileri olan kıllar, tırnaklar, deri bezleri ve deride bulunan genel duyu reseptörleri integumentum commune (L. integumentum=örtü) veya İNTEGUMENTER SİSTEM başlığı altında ele alınır. Deri ve eklentilerini ayrı ayrı inceliyeceğiz. a.DERİ (Cutis) : Deri, insan vücudunun en büyük organı olup, yaklaşık alanı 1,5 – 2 m2, ortalama kalınlığı 1-2 mm (Göz kapaklarının derisi 0,5 mm, sırtın üst bölüm derisi 5 mm kalınlığında) ‘dir. Vücudu, mekanik, osmotik, kimyasal, ışık ve termal zararlı etkenlere karşı koruyan deri, vücut ısısının düzenlenmesinde (Termoregülasyon) de rol oynar. Ultraviyole ışığının etkisi ile D vitamininin oluşumu deri sayesinde gerçekleşir. Deri, sahip olduğu ter ve yağ bezleri ile bir boşaltım organı olarak görev yaptığı gibi, taşıdığı çeşitli reseptörlerle de en geniş genel duyu organı konumundadır. Deri ve hastalıklarının ele alındığı tıp dalına dermatoloji (Gr.derma=deri,logia=bilim) denir. Deri, birbirinden oldukça farklı iki tabakadan yapılıdır. Ektodermden gelişen. çok katlı keratinleşmiş epitelden yapılı yüzeyel tabakaya epidermis denir. Mezodermal orijinli olan ve epidermisin altında yer almış tabakaya da dermis (Corium) denir. Epidermis : Derinin üst tabakası olup, çok katlı keratinleşmiş epitelden yapılıdır. Üzeri, gerek deri bezlerinin ürettiği ve gerekse keratinleşmiş hücrelerin oluşturduğu özel bir katmanla sarılmıştır. Bu katman, derinin kimyasal ve mekanik zararlara karşı korunmasına katkı sağladığı gibi, mikroplar için de bir bariyer oluşturur. Kan damarları içermeyen epidermis, dermis’teki damarlar­dan difüzyonla buraya ulaşan kanla beslenir. Vücutta epidermisin en kalın olduğu yerler avuç içi ve ayak tabanıdır. Epidermis 5 katmanlı bir yapıya sahiptir. Bunlardan en derinde yer alanı stratum basale (germinativum)’dur. Str.basale, derinin rengini veren bir kat­man (Çünkü melanosit hücrelerini içerir) olduğu gibi gerektiğinde epidermisin diğer katmanlarını da oluşturabilecek yetenektedir. Str. basale’nin uyarılma­sı, en yüzeyel katmanın incelmesi ile sağlanır. Dermis : Dermis, birbirine örülmüş kollojen ve elastik bağ dokusu liflerinden oluşmuş kalın bir tabakadır. Damar ve sinirlerden zengin olan dermis, birçok duysal sinir sonlanmaları (Reseptörlere girerler veya reseptör olarak fonksiyon görürler),deri bezleri ve kıl kökleri içerir.(Bu yapılar, derinin spesialize eklentileri başlığı altında ele alınacaktır). Hipodermis (Subkutis) : Derinin altında yer alan, gevşek, fibröz bağ dokusun­dan yapılmış, yağ hücrelerinden zengin bir tabakadır. Dermişten daha kalın olan bu tabakada, derialtı duysal sinirler, yüzeyel venler ve lenf damarları yer alır. Hipodermisin gevşek yapısı nedeniyle üzerindeki deri serbestçe hareket ettirilebilinir. Kadınlarda bu tabakada, erkeklere göre daha çok yağ doku bulunur. Özellikle meme, kalça ve karın bölgesinde biriken subkutan yağ dokusu, kadın vücudundaki karakteristik konturların oluşmasını sağlar. b DERİNİN ÖZEL EKLENTİLERİ. Bu başlık altında deri bezleri, kıllar, tırnaklar ve deri reseptörleri incelenir. Deri bezleri : Deride yağ ve ter bezleri (Gll.sebaceae et sudoriferae) olmak üzere iki cins bez bulunur. .Yağ bezleri (Gll.sebaceae) : Dermiste bulunan basit dallı bezler olup. salgılarını ya kıl folliküllerine veya direkt olarak deri yüzeyine akıtırlar. Yağ bezleri ayak tabanı ve avuç içi dışında tüm vücut derisinde bulunurlar. Yağ bezlerinin. özel kokulu salgısı sebum olarak adlandırılır. Sebum, deri yüzeyini yağlayarak bakteri ve mantarlara karşı bir bariyer teşkil eder. Yağ bezlerinin kronik iltihabına akne denir. Yağ bezlerinin salgılama fonksiyonu sıcaklık, cinsiyet hormonları ve yaş gibi faktörlerden etkilenir. Androjenler yağ bezlerinin çalışmasını uyarırlar. .Ter bezleri (Gll. sudoriferae) : Salgı gövdesi dermişin derinliklerinde veya hipodermiste yer alan ter bezlerinin ektin ve apokrin olmak üzere iki tipi vardır. Ekrin ter bezleri, küçük bezler olup dudak kenarları, tırnak yatakları,- vulvanın küçük dudakları ve glans penis dışında tüm vücut derisinde bulunurlar. Vücut ısısı yükseldiğinde ekrin bezler uyarılırlar ve bol salgı yaparlar; bu durum vücut ısısının düşmesine neden olur. Apokrin ter bezleri, koltuk altı, areola mammae, vulva’nın büyük dudakları, anal ve genital bölge derisinde bol bulunurlar. Apokrin ter bezleri streslere yanıt olarak salgı yaparlar. Karakteristik kokulan vardır.(Feromen). Kıllar (Pili) : Kıllar, memelilerin karakteristik oluşumlarından olup avuç içi, ayak tabanı, dudaklar, glans penis, meme başı ve vulva küçük dudakları hariç tüm vücutta bulunur­lar. Korumat duyu ve vücut ısısının regülasyonuna katkı gibi fonksiyonları vardır. Bir kılın deri içine girmiş bölümüne kıl kökü, deri dışında kalan bölümüne scapus pili (Kıl, kıl gövdesi) denir. Kıl kökünün en alt bölümü ve etrafı, yapılan bulbus pili olarak adlandırılır. Kılların büyümesi bulbus pili yolu ile gerçekleşir. Kıl kökünü saran bağ dokusu kılıfı (Foiliculus pili)’nın ortası hizasına. bir düz kas olan m.arrector pili tutunur. Sempatik sinirlerle innerve edilen bu kas, emosyon, soğuk vb. nedenlerle kasılarak kılı dikleştirir, deriyi özel şekle (Kaz derisi görünümü) sokar. Kılların insan vücudundaki dağılışları ile çeşitli bölgelerdeki özellikleri yaşa,- cinse ve ırka göre değişiklikler gösterir. Vücudun son-sabit kıllanmaya geçmesi pubete ile başlar ve 40-50 yaşlarına kadar devam eder. Seksüel hormonlardan etkilenmelerine göre insan kılları üç gruba ayrılırlar. 1.Her iki cinste iç salgılı bezlerin kontrolünde olan, puberte de meydana gelen kıllar (Hirci=Koltukaltı kıllan, pubes=pubis kılları,genital bölge kılları ile muhtemelen baş kılları-capilli=saçlar). 2.Erkeklerde androjenlerin etkisi altında olan kıllar (Öarba=sakal,-tra- gi=dışkulak yolu kılları, vibrissae=burun kılları, omuz, sırt, göğüs,-karın,- kol ve önkolun ekstensor yüz kıllan). 3.Seksüel hormonlarla İlgisi olmayan ve her iki cinste aynı şekilde görülen kıllar (Şupercili=kaşlar, cilla=kirpikler, ekstremite kıllarının bir bölümü). Tırnaklar (Ungues) Tırnaklar, el ve ayak parmaklarının son falankslarının uçlarının dorsal bölümlerinde bulunan, saçlara benzer şekilde epidermisin bir modifikasyonu olan, boynuzumsu (keratinöz), elastik oluşumlardır. Işığı geçirme özelliğindeki (Translucent) tırnaklar, alttaki vaskuler dokunun rengi nedeniyle pembe renkte görülürler. Bir plak şeklindeki tırnağın kalınlığı 0,5-0,7 mm kadardır. Büyümeleri hormonlar, beslenme koşullan ve hastalıklarla etkilenen tırnaklar normal koşullarda haftada 0,5-1 mm büyürler. Tırnağın kök ve gövde olmak üzere iki temel bölümü vardır. Tırnak kökü (Radix unguis) sinus unguis içinde yer alır. Tırnak gövdesi (Corpus Unguis) ve tırnak kökü, tırnak yatağı olarak adlandırılan alanda epidermisin str.germinativum’u üzerine oturur. Tırnak gövdesinin proksimal bölümünde, yarımay şeklin­de beyaz bir alan (Lunula) bulunur. Tırnak kökü ve lunula’nın altındaki tırnağın büyümesini sağlayan kalın hücre tabakasına matrix unguis denir. . DERİDE BULUNAN GENEL DUYU RESEPTÖRLERİ: Deride, derinin bir duyu organı olmasını sağlayan dokunma, ağrı, ısı, basınç ,ve titreşim duyularını alan reseptörler vardır. Bu reseptörler, kapsüllü ve kapsülsüz olmak üzere iki morfolojik tiptedirler. Bu reseptörlerden bazıları bir duyu için spesifik oldukları halde, bazı duyular birkaç reseptör tarafından da alınabilir. Ömeğin ağrı duyusu sadece serbest sinir sonlanmaları tarafından alınır. Dokunma duyusu ise kıl follikülü reseptörleri, Merkel diskleri. Meissner korpüskülü ve Ruffini korpüskülü tarafından alınır. Kapsülsüz ve kapsüllü reseptörleri ayrı ayrı inceliyeceğiz. KAPSÜLSÜZ RESEPTÖRLER -.Serbest sinir sonlanmaları, Merkel diskleri ve kıl follikülü reseptörleri kapsülsüz reseptörlerdir .Serbest sinir sonlanmaları: Ağrı, dokunma, basınç ve muhtemelen ısı duyusunu alırlar .Merkel diskleri (Meniscus tactus) :Saçsız deride ve kıl folliküllerinde bulu­nan basınç reseptörleridir. .Kıl follikülü reseptörleri: Tüm kıl follikülleri etrafında bir sinir ağı şeklinde yer alan dokunma reseptörleridirler. KAPSÜLLÜ RESEPTÖRLER: Meissner korpüskülü, Vater-Pacini cisimciği, Krau­se cisimciği, Ruffini korpüskülü derinin kapsüllü reseptörleridir. .Meissner korpüskülü (Corpusculum tactus) : Kılsız derinin (Avuç içi,ayak tabanı,dudaklar,dış denital organlar) dermal papillalarında bulunan dokunma ve iki nokta, taktil diskriminasyonu duyusunu alan reseptörlerdir. .Vater-Pacini cisimciği (Corpusculum lamellosum) : Dermıs, hipodermis ,bağ­lar, eklem kapsülü, periton ve dış genital organlarda bulunan titreşim ve hızlı mekanik değişimleri (Basınç, gerilme) alan reseptörlerdir. .Krause cisimciği (Corpusculum bulboidea) .Mukozalar ve derinin dermis tabakasında yer alan siferik şekilli soğuk ve basınç-dokunma duyusunu alan reseptörlerdir. .Ruffini korpüskülü : Krause cisimciği kategorisinde değerlendirilen bir reseptör olup sıcak ve muhtemelen dokunma, basınç ve gerilme duyusunu alır. STEREOGNOSİS: Stereognosis (Gr.stereos=kitle, üç boyutlu oluşum; gno- sis=bilme tanıma) dokunma duyusu yolu ile elimize aldığımız veya dukunduğumuz bir oluşumun bilinen şekil ve bazı niteliklerini tanıma yeteneğidir. Bu yetenek, da­ha önce görülüp-dokunulan ve beyinin duyu alanlarında hafızalanan bilgiler çerçevesinde gerçekleşir. Stereognosis, gözler kapalı iken iyi bilinen demir para, anahtar, tarak ve kalem gibi objelerin elle dokunulması ve tanınmasının istenmesi şeklinde muayene edilir.

http://www.biyologlar.com/deri-ve-eklentileri

Sindirim Sistemi

Sindirim sistemi veya gastrointestinal sistem, sindirim borusu (''sindirim kanalı'' veya ''gastrointestinal kanal'') ile sindirim bezlerini içeren, çok hücreli hayvanlarda yiyeceğin vücuda alınımı, sindirilmesi, gerekli besin ve enerjinin absorbe edilmesi ve atık maddelerin vücuttan atılması ile ilgilenen organ sistemidir. Sindirim sistemi ve sindirim borusu hayvandan hayvana belirli oranda değişiklik gösterir. Örneğin bazı hayvanlar çok odalı midelere sahiptirler. Çoğu Antik Çağ ve Orta Çağ anatomistleri mide, bağırsaklar gibi sindirim sistemi organları hakkında kabaca doğru fikirlere sahipti. Yine de bu yanlış ve hatta bir bakıma absürd fikirler ortaya atılmadı anlamına gelmez. Örneğin Rönesans'ın önemli bilgin ve sanatçısı Leonardo da Vinci sindirim sisteminin solunum sistemine yardım ettiği fikrine sahipti. Sıkışan bağırsakların, içlerinde üretilen sıvılaşmış havayla, diyaframı yukarı doğru ittiğine ve böylece diyaframın akciğerlere basınç uyguladığına inanmaktaydı. Sindirim sisteminin ve sindirim sistemi organlarının insan için önemi eski çağlardan beri bilinmektedir. Sindirim Kanalı Normal bir yetişkin erkeğin sindirim borusu yaklaşık 7 buçuk metre uzunluğundadır. Farklı bölümlere ayrılır ve her bölümde sindirimin farklı bir evresi gerçekleşir. İnsanlarda sindirim kanalının ana kısımları şunlardır: ağız, dil, yutak, yemek borusu, mide, ince bağırsak, kalın bağırsak, rektüm ve anüs. Sindirim kanalı dışındaki, sindirim işlemine ve sindirim kanalındaki organların çalışmasına yardımcı olan organlar arasında pankreas ve karaciğer de bulunur. Bunlar sindirime yardımcı olacak salgılar salgılarlar. Örneğin, karaciğer tarafından salgılanan ve safra kesesinde depolanan safra lipitlerin sindirimi için önemli bir salgıdır. Sindirim kanalının duvarındaki belli temel yapılar her kısımda aynı kalır; sindirim kanalındaki boşluğu saran epitel doku gibi. Doku gıdanın geçişini kolaylaştıracak veya onun sindirimine yardımcı olacak çeşitli maddeler salgılar. Bazı bölgelerde belirli enzimlerle birlikte mukus salgılarken bazı bölgelerde sadece mukus salgılanır. Sindirim kanalının ana kısımları aşağıda tanımlanmıştır: Üst Sindirim Kanalı Ağız ağız boşluğu; tükürük bezleri, mukoza, dişler ve dili kapsar. Gıda ve suyun vücuda alınmasına yarayan bir açıklıktır. Bir üst ve alt dudak ile kapatılmıştır. Yutak, ''farinks'' veya ''farenks'' ağız ve burnun hemen arkasındaki boyun bölümüdür. Gıdanın ağızdan yemek borusuna geçmesini sağlar. Sindirim sisteminin yanı sıra solunum sisteminde de yer alan bir organdır. Yemek borusu (''özofagus'' veya ''gullet'') ve kardiya; yemek borusu gıdanın mideye geçmesini sağlayan kassal (müsküler) bir borudur. Bu geçiş peristaltizm yardımıyla olur. Kardiya ise yemek borusu ile midenin birleştiği noktadaki açıklıktır (ağız). Mide ki antrum, pilor ve pilorik sfinkteri de kapsar. Mide yemek borusu ile ince bağırsağın ilk kısmı olan duodenum arasında bulunur. Yüksek oranda asidik bir çevreye sahip mide (pH yaklaşık 1,5-2) peptidaz sindirim emzimlerini içerir. Alt Sindirim Kanalı Bağırsak, sindirim kanalının mide ile anüs arasında bulunan kısmıdır. İnsanlarda ve diğer memelilerde iki ana kısımdan oluşur; ince bağırsak ve kalın bağırsak. İnce bağırsak, mide ile kalın bağırsak arasındadır. 5 yaşın üstündeki insanlarda genellikle 5-6 m uzunluğundadır. Üç kısmı vardır: duodenum veya ''onikiparmak bağırsağı'', ince bağırsağın ilk ve en kısa kısmıdır. Mideyi jejunuma bağlayan bir tüptür. pH seviyesi yaklaşık 9'dur. jejunum, ince bağırsağın orta kısmıdır, duodenum ile ileum arasında bulunur. Yetişkin insanlarda boyu 2-8 metre arasında değişir. pH seviyesi yaklaşık 7-8 aralığındadır. ileum, ince bağırsağın son kısmı. İnsanlarda yaklaşık 4 metre uzuluğundadır. İleoçekal valv ile çekumdan ayrılır. pH seviysi genellikle 7-8 arasındadır. kalın bağırsak, üç kısmı vardır: çekum veya ''kör bağırsak'', kalın bağırsağın ilk kısmıdır. Apandis çekumun bir uzantısıdır. kolon, kalın bağırsak için kullanılan bir terimdir. Çekumdan rektuma kadar ki kısım için kullanılır. Kendi içinde dört kısma ayrılır, çıkan kolon, transvers kolon, inen kolon ve sigmoid kolon. rektum, kalın bağırsağın son kısmıdır. anus, rektumun dış açıklığıdır. Kapanması sfinkter kaslarca kontrol edilir. Dışkılar vücuttan anüsten geçerek atılırlar. Kaynak: ansiklopedi.turkcebilgi.com   Bütün canlılarda olduğu gibi insan organizmasının da canlılığını devam ettirmesi, gelişmesi, büyümesi ve canlılığını yitiren hücrelerinin yenilenmesi için enerji maddelerine ihtiyacı vardır .Dışardan aldığımız bu maddelere besin madde­leri denir. Proteinler, yağlar, karbonhidratlar, eser elementler, çeşitli mineraller, vitaminler ve sudan ibaret olan besin maddeleri SİNDİRİM SİSTEMİ (Systema digestorium) yolu ile alınıp sindirilerek kana geçirilir. Besin maddelerinin ağız yolu ile alınmasına alimentatio (İngestio, yeme) denir. İngestio (Yemek yeme) ile sindirim kanalına alınan besin maddeleri, me­kanik ve kimyasal uygulamalara tabi tutularak emilebilecek bir hale getirilirler. Büyük moleküllü besin maddelerinin daha küçük moleküllere parçalandığı bu işleme digestio (Sindirim) denir. Sindirim işlemi sonucu küçük moleküllere parçalanan (Örneğin; proteinler aminoasitlere, karbonhidratlar monosakkaritlere) besin maddeleri, ince barsakların duvarındaki intestinal hücreler tarafından emilerek kan ve lenfa içine aktarılır. Su, mineraller ve bazı vitaminler kalın barsaklar yolu ile kana geçer. Besin maddelerinin kan ve lenfa içine aktarılmasına absorptio (veya resoptio) emilim denir. Sindirim kanalına girdiği halde sindirilemeyen veya emilemeyen maddelerin dışarı atılması gerekir: bu maddelerin anüs yolu ile dışarıya atılması işlemine defecatio (Dışkılama) denir. Sindirim sistemi iki temel bölüme ayrılarak incelenir. a. Sindirim kanalı: Ağızdan anüs’e kadar uzanan 8-10 m lik bir borudur. Ortak bir duvar yapısına sahip olan bu kanalın ağız, yutak, ye­mek borusu, mide, ince barsaklar, kalın barsaklar ve anüs olarak adlandırılan altbölümleri vardır. b. Eklenti organlar: Özel boşaltım kanalları ile sindirim kanalına bağla­nan organlar (Tükrük bezleri, karaciğer ve pancreas)‘dır. SİNDİRİM KANALI ORGANLARI Sindirim kanalı kapsamında ele alınan organlar, içi boşluklu organlar (Orga­na cavitosa, lumenalia) olup, ortak bir duvar yapısına sahiptirler. Sindirim kana­lı duvarı sıra ile (İçten dışa doğru) şu katmanlardan ibarettir. a. Mukoz membran ( Tunica mucosa ) b. Submukoz tabaka ( Tunica submucosa ) c. Kas tabakası ( Tunica muscularis ) d. Seröz (veya bağ doku) tabakası ( Tunica serosa, T.adventitia ) . Mukoz membran: Organın iç boşluğu (Lümen)’na bakan bu tabaka koru­ma, salgılama ve emilim fonksiyonlarını gerçekleştiren bir epitel tabakasıdır. Mukoz membran, .sindirim kanalının değişik bölümlerinde özel yapılar kazanır. . Submukoz tabaka : Elastik lifler de içeren gevşek bağ dokusu tabakasıdır.Burada kan damarları, sinirler, lenf damarları ile lenfoid doku elemanları yer alır. Submukoz tabakadaki otonom sinirler, plexus submucosus (Meissner pleksusu) şeklinde organize olmuştur. . Muskuler tabaka : Ağız, yutak, üst özofagus ve anüste çizgili. diğer içi boşluklu organların duvarında iki katlı düz kastan yapılı bir tabakadır. Muskuler tabakanın dış lifleri longitudinal. iç lifleri sirküler şekilde organize olmuştur. Longitudinal ve sirküler kas lifi katmanları arasında plexus myentericus (Auerbach pleksusu) bulunur. Plexus myentericus. komşu kas lifleri ile kan damarlarının innervasyonunu sağlar. Muskuler tabakadaki kas liflerinin kasılmaları sonucu peristaltik bir hareket doğar. Peristaltik hareket, kanal içeriğinin karışması yanında, kranialden kaudale doğru hareketini-ilerlemesini de sağlar. . Seröz tabaka : İçi boşluklu organların en dış tabakasıdır. Sindirim kanalı organlarının karın ve pelvis boşluğunda kalan bölümlerinde visseral peritondan yapılı olan seröz tabaka, baş, boyun, göğüs ve perineal bölümlerde yer alan sindirim kanalı organlarında seröz özellikte olmadığından tunica adventitia olarak adlandırılır. Tunica adventitia, gevşek fibröz bağ dokusu tabakasından ibarettir. Sindirim kanalı organları ağız (cavitas oris), yutak (pharynx), yemek borusu (oesophagus), mide (gaster), ince barsaklar (intestinum tenue) ve kalın barsaklar (intestinum crassumjdan ibarettir. Bunları sıra ile inceliyeceğiz. 1. AĞIZ (Cavitas oris): Ağız (Cavitas oris), sindirim kanalının başlangıç bölümü olup iki alt bölüme (Vestibulum oris ve cavum oris proprium) aynlarak incelenir. a. Vestibulum oris (Bukkal kavite): Dıştan dudaklar (Labium superius et inferius) ile yanaklar (Buccae), içten diş ve dişetleri tarafından sınırlanmış, açıklığı arkaya bakan atnalı şeklinde dar bir aralıktır. Bu aralık, alt ve üst dudaklar arasındaki horizontal bir yarık olan rima oris ile dış ortama açılır. Dudaklar, ağız yarığını (Rima oris) çevreleyen kas ve zardan yapılmış yumuşak oluşumlardır. Kanlanması, lenfatik damarları ve duysal sinirleri oldukça yoğundur. Dudakların serbest kenarları kişiden kişiye değişen kalınlık ve büyüklükte olup kırmızı-pembe renktedir. Bu renk, ince, ışık geçirebilen epidermisin altındaki kopiller ağlardan ortaya çıkar. Burada ter ve yağ bezleri ile kıl follikülleri bulunmaz. Yanaklar, vestibulum oris’in dış duvarlarının yan bölümlerini oluştururlar. Dışta deri ile kaplı olan yanakların derisi altında, m.masseter’in ön kenarı, m.buccinator ve Bichat’ın yağ kitlesi (Corpus adiposum buccae) bulunur. Bu yağ kitlesi, çocuklarda ve şişmanlarda büyük, zayıf şahıslarda ve yaşlılarda küçüktür. Yanakların iç yüzü çok katlı yassı, .keratinize olmayan bir epitelle örtülmüştür. Gll.buccales’leri içerir. Büyük bir tükrük bezi olan gl.parotis’in boşaltma kanalı m.buccinator’u delerek yanak mukozasına açılır. . Cavum oris proprium (Esas ağız boşluğu): Esas ağız boşluğu (veya sade­ce ağız boşluğu) vestibulum oris’in gerisinde yer alan sindirim kanalı bölümü olup, önde ve yanlarda diş kemerleri, dişler ve bunlara ait dişetleri (Gingiva), aşağıda ağız tabanı, yukarıda damaklar, arkada yutak geçidi ( İsthmus faucium) ile sınırlanmıştır. Ağız boşluğunda dil ile diş ve dişetleri bulunur. a.Dil (Lingua): Dil (L. lingua, Gr.glossa), ağız tabanında yer alan, istirahat halinde esas ağız boşluğunu tümüyle dolduran, mukoza ile kaplı, Çizgili kaslardan yapıl­mış, çok mobil bir organdır. Dil, yutma, konuşma, çiğneme, ağızı temizleme ve tad alma fonksiyonlarında rol oynar. Anatomik olarak dil’in cismi (Corpus linguae), kökü (Radix linguae) ve ucu (Apex linguae) olmak üzere üç bölümü vardır. Dilin ucu ve cismi serbest hareketli olduğu halde dil kökü os hyoideum ve mandibula’ya tutunmuştur. Dilin damağa ve yutağa bakan üst yüzüne dil sırtı (Dorsum linguae) denir. Dil sırtı, sulcus terminalis olarak adlandırılan ᴧ şeklindeki bir olukla ön (oral) ve arka (faringeal) iki bölüme ayrılır. ön bölüm mukozasında 3-4 tip papilla bulunur. Bunlardan papilla fungiformis ve papilla vallatalarda tad tomurcuklan yer alır. Arka (faringeal) bölüm, dil küküne ait olup tonsilla lingualis olarak adlandırılan lenf nodülleri içerir. Dil mukozasının altında.bağ dokusu içine gömülmüş şekilde intrinsik dil kaslan (Asıl dil kasları) bulunur.Longitudınal,transfers ve vertikal yöneltide seyreden bu kaslar dilin şeklini değiştirirler. Bunlar dışında, dili komşu yapılara bağlayan ekstrensek dil kaslan vardır. M.genioglossus, m.hyoglossus, m.styloglossus ve m.palatoglossus olarak adlan­dırılan ekstrensek dil kasları dilin konumunu değiştirirler. Sadece insanlarda iyi gelişmiş olan m.genioglossus, dili öne ve aşağıya çeker; dilin geriye kaçmasını önlediği için dilin güvenlik kası olarak ta adlandırılır. M.palatoglossus hariç tüm dil kasları n.hypoglossus (CN XII) tarafından innerve edilir. b.Dişler (Dentes) : Ağıza alınan besin maddelerinin mekanik olarak parçalanmasını sağlayan dişler (L.dentes, Gr.odontos) .maxilla-ve mandibula’nın proc.alveolaris’lerindeki diş çukurlukları (Alveoli dentales)’na yerleşmiş, sert, keskin oluşumlardır. Bir dişin corona, collum ve radix olmak üzere üç anatomik bölümü vardır. Corona (taç), diş çukuru dışında kalan ve mina tabakası ile kaplı diş bölümüdür.Radix (kök), dişin, diş çukuru içine giren cementum ile kaplı kısmıdır. Radix ve corona arasındaki dar diş bölümü collum (boyun) olarak adlandırılır. Alt ve üst çenede diş çukurlukları (Alveoli dentales) ‘na dizilmiş olan dişler, üst ve alt diş kemerlerini (Arcus dentalis superior et inferior) oluştururlar. Bu kemerlerde orta hattan başlıyarak dışyana doğru 4 tip (Çocuk dişleri 3 tip) diş yer alır. .Keser dişler (Dentes incisivi) .Köpek dişi (Dens caninus) .Küçük azı dişleri (Dentes premolares) .Büyük azı dişleri (Dentes molares) Yaşamın değişik dönemlerinde bulunmalarına göre iki tip diş grubu tanımlanmıştır: Süt dişleri ve kalıcı dişler. •Süt dişleri (Dentes decidui): Süt dişleri, ilki 6-8 aylarda ,sonuncusu 2 yaşına doğru çıkan 6-12 yaşına kadar dökülerek kalıcı dişlerle yer değiştiren dişlerdir. Herbir diş kemerinde 10 ‘ar adet olmak üzere toplam 20 adet süt dişi vardır. Süt dişlerinin diş formülünde gösterilişi aşağıda belirtilmiştir. Kalıcı dişler (Dentes permanentes) : 6 yaşından itibaren süt dişlerinin yerini almaya başlayan kalıcı dişler, tüm yaşam boyunca fonksiyon görürler. Prensip olarak 18 yaşındaki bir kişinin bir diş kemerinde 16 adet kalıcı diş yer alır. Fakat 3.molar diş (Dens serotinus = akıl dişi)’in çıkışı 30 yaşına kadar uzayabildiğinden bu sayı değişebilir. Kalıcı dişlerin diş formülünde gösterilişleri aşağıda belirtilmiştir: DİŞETLERİ (Gingivae) : Alt ve üst çenenin alveoler çıkıntıları, dişeti (Gin­giva) olarak adlandırılan özel bir mukoza ile sarılmıştır. Gingiva, ağız müköz membranının bir parçası olup, vaskuler bir doku ile onu örten hafif keratinize çok katlı yassı epitelden yapılmıştır. Gingiva, dişlerin corona’larının alt bölümü ile collum bölümlerine de tutunur. Dişetleri, ağız mukozasından daha kalın olup bez içermez. c.Damak (Palatum) : Ağız tavanını oluşturan palatum (Damak)’un sert ve yumuşak damak olmak üzere iki bölümü vardır. . Sert damak (Palatum durum): Sert damak, ağız tavanının 2/3 ön kısmı­nı yapan bölüm olup, maxilla’nin proc.palatinus’u ile os palatinum’un lamina horisontalis’i, tarafından oluşturulur. Sert damağın ağız boşluğuna bakan yüzeyi periost ve ağız mukozası ile kaplıdır. Sert damak mukoza­sında gll.palatinaeler bulunur. Yumuşak damak (Palatum molle) :Yumuşak damak, sert damağın arka kenarından arkaya ve aşağıya doğru uzanan, yumuşak ve hareketli bir perde (Bu nedenle velum palatinum-L.velum=perde,zar- terimi de kullanılır) şeklindedir. Yumuşak damağın serbest arka-alt kenarının ortasın­dan aşağıya doğru uzanan, dil şeklindeki çıkıntıya uvula (Küçük dil) denir .Uvula,yutma esnasında içeriğin burun boşluğuna kaçmasını engeller. Uvula’nın iki yanından sağ-sol ikişer adet mukoza kıvrımı kemeri (Arcus) uzanır. Bunlardan ön kemere arcus palatoglossus,arka kemere arcus palatopharyngeus denir. Bu plikalar içinde aynı addaki kaslar yer alır. Her iki taraftaki ön ve arka kemerler arasında tonsilla palatina’nın yer aldığı trianguler şekilli birer çıkmaz bulunur. Dil kökü ve sağ-sol kemerler arasındaki geçit isthmus faucium (Yutak geçiti) olarak adlandırılır. Ağız boşluğundaki besinler isthmus fau­cium aracılığı ile yutağa geçer. 2. YUT AK (Pharynx): Bir taraftan ağız boşluğu ve yemek borusu, diğer taraftan burun boşluğu ve gırtlak ile bağlantı kuran yutak, sindirim ve solunum sistemlerinin ortak bir bölümüdür. Kafa tabanından 6.boyun omuru düzeyine kadar uzanır. Kabaca huni şeklinde olan yutağın kafatası tabanına tutunan bölümü geniş olduğu halde, aşağıya doğru daralarak C 6′nın alt kenarı hizasında yemek borusu (Oeso­phagus) ile devam eder. Fibromuskuler bir duvar yapısına sahip olan yutağın iç boşluğuna cavitas pharyngis denir. Pharynx’in ön duvarında bulunan delikler boşluğun burun, ağız ve gırtlak boşlukları ile olan bağlantısını sağlarlar. Burun boşlukları ile bağlantı sağlayan delikler choanae narium, ağız boşluğu ile bağlantı sağlayan delik isthmus faucium. gırtlak boşluğu ile bağlantı sağlayan alt delik ise aditus laryngis olarak adlandırılır. Yutak, tarifsel amaçlar için pars nasalis (Nasopharynx), pars oralis (Oro­pharynx) ve pars laryngea (Laryngopharynx) olmak üzere üç bölüme ayrılır. Nasopharynx, yutağın burun boşluğu arkasında kalan bölümü olup kafa tabanından yumuşak damak hizasına kadar uzanır. Nasopharynx sadece respiratuvar fonksiyona sahiptir. Nasopharynx arka duvarındaki mukozada tonsilla pharyngea (adenpidea) bulunur. Orta kulak boşlukları ile nasopharynx arasında­ki bağlantıyı sağlayan tuba auditiva’lann, faringeal delikleri de nasopharynx’in dışyan duvarlarının üst bölümünde yer alır. Oropharynxyutağın orta bölümü olup hem solunum hem de sindirim fonksiyonu ile ilgilidir. Ağız boşluğunun arkasında yumuşak damak ile C 3 cisminin üst bölümü düzeyinde yer alır. Oropharynx, isthmus faucium aracılığı ile ağız boşluğuna bağlanır. Yutkunma esnasında, nasopharynx ve oropharynx palatum molle et uvula aracılığı ile birbirlerinden ayrılır. Laryngopharynx,gırtlağın arka-üst bölümünde, C 3 – C 6 düzeyinde yer alır.Aşağıda oesophagus ile devam eden laryngopharyx. ön duvarındaki aditus laryngis aracılığı ile gırtlak boşluğuna bağlanır. Yutak mukozası yukarıda yalancı çok katlı silialı, aşağıda müköz tip çok katlı yassı epitel özelliğindedir. Mukoza dışında (orta tabaka) yutak duvarı fibröz bağ dokusundan yapılıdır. Yutak duvarının dış katmanı, tümü çizgili kas özelliğin­deki konstriktör kaslardan oluşur. 3. YEMEK BORUSU (Oesophagus) : Yemek borusu, yutak ile mide arasındaki bağlantıyı sağlayan 25-30 cm uzunluğunda 2 cm çapında, dar bir muskuler borudur. C 6 düzeyinde, yutaktan başlayan yemek borusu, boyundan göğüs boşluğuna girer. Göğüs boşluğunda, orta hatta omurganın önünde, soluk borusu ve kalbin arkasında seyreder. Diafragma’daki hiatus oesophageus’tan karın boşluğuna giren yemek borusu, burada mide (Gaster)’ye bağlanır. Yemek bonısu, geçtiği topografik bölgelere göre üç bölüme ayrılarak incele­nir: Fars cervicalis (Boyun bölümü).pars thoracica (Göğüs bölümü),pars abdominalis (Karın bölümü). Özofagus’un duvar yapısı içi boşluklu organların duvar yapısına benzer. Özofagus, üç anatomik , üç fonksiyonel darlığa sahiptir. Bunlardan en dar olanı başlangıçtaki “faringo-özofageal darlık” tır. 4. MİDE (Gaster,Ventriculus): Mide, diafragma’nın altında, karın boşluğunun üst bölümünde yer almış. sindirim kanalının en geniş bölümüdür. Üç temel fonksiyonu vardır. . Yemek borusu yolu ile gelen besin maddelerini. sindirilmek üzere geçici bir süre depolar. Yeni doğanda 30 ml (Limon büyüklüğünde) hacme sahip olduğu halde, yetişkinde normal şartlardaki hacmi 1-1,5 litre- dir. Gerektiğinde 2-3 litre besin depolayabilir. . Alınan besinleri mide salgısı ile karıştırarak yarı sıvı, yarı lapa şeklindeki kimus haline getirir. . Yeterli sindirim ve emilim sağlanabilmesi için kimusun ince barsaklara geçişini kontrol eder. Midede sindirim ve kimus oluşumu, mide salgısı (Mide özsuyu, succus gast­ricus) ile sağlanır.24 saatte 2-3 litre mide özsuyu salgılanır. Bu salgı içinde pepsin, HCI, intrinsik faktör, mukus ve su bulunur. a.Midenin şekli ve bölümleri : Mide, kabaca J harfi şeklinde olup iki eğriliği, iki duvarı, iki deliği, dört bölümü vardır. Midenin ön duvarı paries anterior, arka duvarı paries posterior olarak adlandırılır. Bu iki duvar, uzun eksen boyunca sağda ve solda birer eğrilikte birleşmişlerdir. Sağ taraftaki konkav eğriliğe küçük eğrilik (Curvatura ventriculi minor) sol taraftaki konveks eğriliğe büyük eğrilik (Curvatura ventriculi major) denir. Midenin yukarıda yemek borusu ile birleşen deliğine ostium cardiacum (Gr.kardia=kalp), 12 parmak bağırsağına açılan alt deliğine de ostium pyloricum (Gr.pyle=kapı, ourus=koruyan) denir. Her iki delik etrafında içerik akışını kontrol eden sifinkterler vardır. Pilorik delik etrafındaki sifinkter, kardiak delik etrafındaki sifinkterden daha güçlü olup ancak belirli bir pH’daki sıvı vetfa kimus’un geçişine izin verir. Mide.anatomik ve fonksiyonel olarak bir bütün olmasına karşın tarifsel amaçlar için 4 bölüme ayrılarak inceienir. . Kardia bölümü (Pars cardiaca) : Midenin, kardiak deliğe, yakın olan 2-3 cm genişliğinde, ters çevrilmiş huni şeklindeki bölümüdür. . Fundus bölümü (Fundus ventriculi) : Midenin, kardiak delik düzeyinin üzerinde kalan kubbe şeklindeki bölümüdür. . Mide cismi (Corpus ventriculi) : Midenin orta bölümü olup, aşağıda antrum pyloricum ile uzanır. . Pilorik bölüm (Pars pylorica) :Midenin alt bölümü olup antrum pyloricum ve canalis pyloricus olarak adlandırılan iki altbölümü vardır. Pilorik bölüm’ün sonundaki ostium pyloricum etrafında önemli bir sifinkter (Sphincter pylorici) bulunur. Bu sifinkter, mide içeriğinin 12 parmak bağırsağına geçişini kontrol eder. MİDENİN DUVAR YAPISI : Midenin duvar yapısı, sindirim kanalı organlarının genel duvar yapısında olmakla beraber bazı farklı özelliklere de sahiptir. . Mide mukozası: Mukoza yüzeyi, aralarında çukurcuklar (Foveola,gastrik pit) bulunan kıvrımlar (Plica gastricae,rugae) içerir. Midenin basit kolumnar epitel özelliğindeki mukozasında (Özellikle fundus ve korpus’ta olmak üzere) kıvrımlı tubuler tip bezler (Gll.gastricae,gastrik bezler) bulunur. Gastrik bezler, içinde HCl ve digestif enzimlerin bulunduğu mide salgısının büyük bir bölümünü üretirler. Gastrik bezler ayrıca mukozayı koruyan mukus ile B 12 vitamininin emilimi için gerekli olan intrinsik faktör de salgılarlar. . Submukoz tabaka: Kan damarları,sinir ağı (Meissner pleksusu).lenf damarları ve lenfoid doku elemanları içeren gevşek bağ dokusundan ibarettir. . Muskuler tabaka: Üç katmanlı kalın bir tabakadır. En dıştaki kas lifleri longitudinal,ortadakiler sirküler,en içtekiler ise oblik seyirlidir.Sirküler katman,ostium pyloricum etrafında sphincter pylorici’yi oluşturur. M ide eğriliklerinde belirgin olan longitudinal lifler özofagus’un kas tabakası ile uzanır. Oblik lifler ön ve arka duvarda belirgindir. . Seröz tabaka: En dış tabaka olup, peritonun visseral yaprağından oluşmuştur. Midenin ön ve arka duvarını örten periton küçük eğrilikten omen­tum majus olarak uzanır. 5. İNCE BARS AKLAR (İntestinum tenue) Sindirim kanalının mideden sonraki bölümü olan ince barsak dar, kanalın en uzun bölümü olup ileoçekal kapakçığa kadar uzanır, 5-7 m uzunluktaki ince barsaklar, abdommopelvik boşlukta kalın barsaklarla sarılmış olarak bulunurlar. Besin maddelerinin kimyasal sindirimi ince barsaklarda tamamlandığı gibi, büyük bir bölümünün de emilimi burada gerçekleştirilir. Grekçe enteron, ince ve kalın barsaklar için kullanılan bir terimdir. Bu terim gaster (Mide) ile beraber “mide-barsak bilimi” adlandırması – gastroenteroloji- amacı ile kullanılır. İnce barsakiar, duodenum, jejunum ve ileum olmak üzere üç bölüme ayrı­lır. a. Duodenum (Onikiparmak barsağı) : Duodenum, mideden hemen sonraki ince barsakların ilk bölümü olup atnalı şeklinde (veya C şeklinde veya ay çöreği şeklinde) pankreas başının etrafında yer alır. Duodenum, ince barsakların en kısa (25 cm uzunlukta),en fikse ve en geniş bölümüdür. Duodenum’un 4 bölümü ayırt edilir: . Fars superiorjlk 5 cm ‘lik bölümü olup, 2,5-3 cm ‘lik başlangıç bölümü ampulla (veya Bulbus) olarak adlandırılır. . Pars descendens : Duodenum’un 2.bölümüdür. Pankreas kanalları ile duc.choledochus buraya açılır. . Pars horisontalis (inferior) : Horizontal konumda ve 10 cm ‘lik bir bölümdür. . Pars ascendens : Duodenum’un en kısa bölümü olup flexura duodenojejurralis’ten sonra jejunum ile uzanır. Bu fleksura “Treitz bağı “ile diafragma crus’una bağlanır. b. Jejunum ve ileum (Boş barsak ve kıvrımlı barsak) : Jejunum ve ileum, ince barsakların en uzun (Canlıda ~ 5 m) ,en kıvrımlı ve en hareketli bölümüdür. Flexura duodenojejunalis’ten caecum’a kadar uzanan jejunum ve ileum, mesenterium olarak adlandırılan bir periton oluşumu ile karın arka duvarına asılmıştır. Birbirinden güçlükle ayrılabilen bu ince barsak bölümleri beraberce jejunoileum (veya intestinum mesenteriale) olarak adlandırılır. Jejunoileum’un 2/5 üst bölümü jejunum (Boş barsak), 3/5 alt bölümü de ileum’a aittir. Kanlanması daha iyi olan jejunum, canlıda daha pembe-kırmızı görülür. Jejunoileum.â.mesenterica superior’dan çıkan dallarla kanlandırılır. İleum’un caecum’a bağlanan son bölümüne terminal ileum (İleum termi­nale) denir. 6. KALIN BARSAKLAR (İntestinum crassum) : Kalın barsaklar, sindirim kanalının ileum’dan sonra caccum (Kör barsak)’dan anus’a kadar uzanan yaklaşık 1,5 m uzunluktaki bölümüdür. Kalın barsaklar, abdominopelvik boşlukta o (Ters U) şeklinde konumlanmışlardır. Kalın barsakların esas işlevleri, emilmeyen besin maddeleri ve feçesi belli bir süre bekletmek, iletmek, sodyum ve suyun absorpsiyonunu sağlamak­ır. Prensip olarak kalın barsakların ilk bölümleri absorpsiyon, son bölümleri de ileti ve depolama görevlerini üstlenmiştir. Kalın barsak tümeninde çok sayıda Gram (-) anaerop bakteriler bulunur. Bu bakteriler insan vücudunda üretilemeyen vit.K,vit.B 1 , B 2 , B 12 ‘yi oluştururlar. Kalın barsaklar yaşam için mutlak gerekli organlar değillerdir. Kalın barsaklar, çekum (Caecum), kolon [Colon) ve rektum (İntestinum rectum) olmak üzere üç bölüme ayrılarak incelenir. a.Çekum (L. Caecum, Gr.typlon = kör barsak) Kalın barsakların ilk bölümü olan çekum, kör bir kese şeklinde olup sağ fossa iliacada yer alır. Ostium ileocaecale ile terminal ileum’a bağlanan çekum, yukarıda yükselen kolon ile uzanır. Valva ileocaecalis’in yaklaşık 2 cm aşağısında olarak, çekumun posteromedial yüzünden appendix vermiformis (veya sadece appendiks) çıkar. Uzunluk ve pozisyon yönünden büyük variasyonlar gösteren appendiks, solucan şeklinde bir lenfoid doku oluşumudur. Uzunluğu 5-15 cm arasında değişir. b. Kolonlar (L.Colon , Gr.Kolikos ): Kalın barsakların çekum’dan rektuma kadar olan bölümü kolon olarak adlandırılır. Dummlanna göre yükselen, enine (transvers),inen ve sigmoid ko­lon olarak 4 altbölümü vardır. . Yükselen kolon (Colon ascendens) : Çekum’un devamı şeklinde, sağ paravertebral olukta, karaciğere kadar uzanan kolun bölümüdür. Çıkan kolon, sağ kolik fleksura (veya hepatik fleksura) ile enine kolona bağlanır. . Enine kolon (Colon transversum ) : Abdominal boşluğu sağdan sola doğru çaprazlayan, yaklaşık 50 cm ‘lik kolon bölümüdür. Enine kolon,me­socolon transversum ile karın arka duvarına tutunmuştur. Enine kolon, solda sol kolik fleksura (veya splenik fleksura) ile inen kolona bağlanır. . İnen kolon (Colon descendens) :Sol paravertebral olukta yer alan inen kolon,sol kolik fleksura’dan pelvis girimine kadar uzanır. . Sigmoid kolon (Colon sigmoideum,pelvik kolon) : İnen kolonun devamı şeklinde, S harfine benzeyen pelvik kolon, pelvis minor’da rec­tum ile uzanır. Sigmoid kolon, mesocolon sigmoideum ile pelvis duva­rına asılmıştır. c.Rektum (İntestinum rectum) : Rektum, kalın barsakların son 15 cm ‘lik bölümü olup pars pelvina ve pars analis (Canalis analis) olarak iki alt bölümü vardır.Bazı anatomistler pars pelvina’yı rectum, pars analis’i de canalis analis olarak ayrı bölümler şeklinde ele alırlar. Rektum’un oldukça geniş olan ilk bölümüne ampulla recti denir. Dışkılamaya kadar feçes ampulla’da bekletilir. Ampulla recti, 500-700 ml hacmi ile mideden sonra ikinci rezervuardır. Rektum mukozasında transversal plikalar vardır. Pars analis recti (Canalis analis) , 2,5 – 4 cm uzunlukta bir kanal olup anüs’le sonlanır. Mukozasında 5-10 adet longitudinal plika (Columnae anales- Morgagni) bulunur. Canalis analis ve anüs, sadece defekasyon esnasında açılır. Burada iç ve dış olmak üzere iki anal sifinkter bulunur.iç anal sifinkter involunter (istem dışı),dış anal sifinkter ise istemli (volunter) çalışır. SİNDİRİM KANALININ EKLENTİ ORGANLARI Yaptıkları sindirimle ilgili salgılarını ,özel boşaltım kanalları yolu ile sindirim kanalına boşaltan organlar “SİNDİRİM KANALININ EKLENTİ ORGANLARI’ olarak adlandırılır. Bu başlık altında tükrük bezleri .karaciğer ve pankreas incelenir. l.TÜKRÜK BEZLERİ (Glandulae salivales): Tükrük bezleri, ağız boşluğu etrafında ve ağız mukozasında bulunan bezler olup, Latince gll.oris (Ağız etrafı bezleri) veya gll.salivales (Tükrük bezleri) olarak adlandınlır. Bunların ağız mukozasının değişik bölümlerinde bulunan grubu küçük tükrük bezleri (Gll.labiales.gll.buccales vb.) olmalarına karşın. üç çifti büyük tükrük bezleri (Gl.parotis, gl.submandibularis, gl.sublingualis) şeklindedirler.Bu 6 tükrük bezi günde 1 litreden fazla tükrük salgılarlar. •Parotis bezi (Gl.parotis) : Parotis bezi, yüzün herbir tarafında, dışkulak yolunun ön-aşağısında yer alır. 25 gr ağırlığındaki bu bez büyük tükrük bezle­rinin en büyüğüdür. Gl.parotis, ürettiği tükrüğü 5-6 cm uzunluğundaki özel boşaltma kanalı (Duc.parotideus-Stensen kanalı) yolu ile uestibulum oris’e boşaltır. Parotis bezinin seröz salgısı, su,tuz ve amilazdan oluşur. •Submandibuler bez (Gl.submandibularis) : Submandibuler bez, parotis bezinin yarısı kadar boyutta olup, mandibula cisminin inferomedialinde yer alır. Submandibuler bez mikst salgısını, özel boşaltma kanalı (Duc.subman- dibularis Wharton kanalı) yolu ile alt keser dişlerin arkasındaki, lingual frenilum’un iki yanındaki caruncuia sublingualis’in üzerine boşaltır. •Sublingual bez (Gl.sublingualis) .Sublingual bez, büyük tükrük bezleri­nin en küçüğü olup ağız tabanında, dilin altında yer alır. Sublingual bez müköz karekterdeki salgısını büyük ve küçük (8-12 kanalcık) boşaltma kanalları yolu ile ağız boşluğuna akıtır. 2.KARACİĞER ( Hepar ) Karaciğer vücudumuzun en büyük glanduler organı olup yetişkinde 1-2,5 kg ağırlığındadır. Karaciğer, karın boşluğunun üst tarafmda, diafragmanın altında yer alır. Kama veya yarım bir elipsoid şeklinde olup, kırmızı kahverengindedir. Karaciğer, darbelerde dalaktan sonra 2.sırada yırtılabilirlikte (Rüptürabl) bir organdır. Karaciğerin iki yüzü, iki kenarı vardır. Diafragmaya temas eden üst yüzüne diafragmatik yüz (Fades diaphragmaticaj, karın organları ile komşuluk yapan alt yüzüne de visseral yüz (Fades visceralis) denir.Bu iki yüz, aşağıda-önde margo inferior.yukarıda-arkada tnargo superoposterior (dorsalis)’da birleşir. Margo inferior,oldukça keskin olup, üzerinde orta hat hizasında bir çentik (İncisura lig.teretis) bulunur. Düz satıhlı ve konveks olan diafragmatik yüzün üst, ön,sağ ve arka olmak üzere dört bölümü ayırt edilir. Karaciğerin, aşağıya, arkaya ve sola bakan visseral yüzü iç organlara ait izler ile H şeklinde organize olmuş yarık ve oluklar ta­şır. H’ın kemeri porta hepatis (Portal fissür.karaciğer kapısı) olarak adlandırılan transversal bir oluk tarafından oluşturulur.Porta hepatis’te karaciğere- girip çıkan yapılar olan v.portae, a.hepatica propria, duc.hepaticus dexter et sinister >communis (Portal ven, hepatik arter, sağ-sol safra kanalları ve ortak hepatik kanal) yer alır. H’ın sağ-sol kolları ise sağ sagittal oluk ve sol sagittal yarıklar tarafından oluşturulur. Visseral yüzde bulunan ve H şeklinde organize olmuş yarık ve oluklar karaci­ğeri 4 loba ayırır. Sağ sagittal oluğun sağında kalan karaciğer bölümünü lobus hepatis dexter, sol sagittal yarığın solunda kalan bölüme de lobus hepatis si­nister denir. H kolları arasında da önde lobus quadratus, arkada lobus caudatus yer alır. Son yıllarda, kanlanma ve safra direnajı esaslarına göre, karaciğer parankimi 8 segmente ayrılmıştır. İnttaperitoneal bir organ olan karaciğer, peritoneal ve vetral mezenter orijinli bağlara sahiptir. Diafragmatik yüzde görülen ve diafragma ile karaciğer arasında vertikal olarak uzanan bağa falsiform bağ (Lig.jaidforme hepatis). diafragma ile karaciğer arasında frontal plan boyunca uzanan bağa ise koroner bağ (Lig.coronaria hepatis) denir. Koroner bağ, sağda ve solda trianguler bağlar ola­rak uzanır. Visseral yüzdeki özel yarıktan başlayıp,falsiform bağın alt serbest kenarı boyunca uzanan ve göbeğe ulaşan bağa lig.teres heparis (Karaciğerin yuvarlak bağı) denir. KARACİĞERİN YAPISI : Parankimatöz bir organ olan karaciğer Lobulus olarak adlandırılan morfolojik ve fonksiyonel ünitelerden oluşmuştur. İnsan karaciğerinde 50.000- 100.000 lobulus (lobül) bulunur. Lobulusların herbiri 0,7 – 2 mm boyutlarında poligonal (Beşgen veya altıgen) şekildedir. Lobulus’ların ortasında v.hepatica’ya direne olan v.centralis yer alır. V.centralis dışındaki lobulus alanları hepatosit (Karaciğer hücresi) 1er tarafından doldurulmuştur. Hepatositler, Remak kordonlan olarak adlandırılan iki sıra halindeki hücre kolonları şeklinde organize olmuşlardır. Bir Remak kordonunun iki hücre kolonu arasında safra kanalikulleri. Remak kordonları arasında da karaciğer sinuzoidleri yer alır. Karaciğer sinuzoidlerine v.portae ve a.hepatica propria Portal ven.hepatik arterj’dan kan gelir. Böylece besinle yüklü portal ven kanı ile oksijenize kan içeren hepatik arter kanı karışmış olur.Safra kanalikullerindeki safra.lobulus’ların köşeleri arasındaki Kieman aralığı (Glisson üçgeni)’nda yer alan ductus interlobularis’e akar. Karaciğer, dıştan Glisson kapsülü olarak adlandırılan fibröz bir kapsülle sa­rılmıştır. KARACİĞERİN FONKSİYONLARI :Karaciğer,çeşitli fonksiyonlara sahip kompleks glanduler bir organdır. Bu fonksiyonlar üç temel başlık altında toplanabilir. a.Safra üretimi ve duodenum’a akıtılması : Tüm karaciğer hücreleri sürekli olarak safra salgılarlar. Hergün 700-1200 mİ safra üretilir. Safra, su, büyük miktarda safra tuzları, bilirubin. kolesterol, lesitin ve elektrolitlerden oluşur. Safra tuzlarının. yağlar üzerinde deterjant ve miçel oluşturma (küçük kompleksler) etkileri vardır. Safra tuzlarının % 94u terminal ileum’dan emilerek tekrar karaciğere taşınır. Safra pigmenti olan bilirubin kırmızı kan hücrelerinin yıkılması sonucu oluşur.(Safranın depolanıp yoğunlaştırılması ve duodenum’a akıtılması ekstrahepatik biliar apparatus’ta anlatılmıştır.) b.Metabolik fonksiyonlan : Karaciğer, karbonhidrat, yağ ve protein meta­bolizması yanında, Fe ve vitamin depolanması, bazı ilaç ve hormon vb. mad­delerin atılması gibi birçok metabolik olaylarda rol oynar. .Karbonhidrat metabolizması : Besinlerle alman ve v.portae yolu ile karaciğere ulaşan glikoz, karaciğerde glikojen şeklinde depolanır.Kan glikoz düzeyi düştüğünde.karaciğer hücrelerinde depolanan glikojenden glikoz üretilir. Kan glikoz düzeyi aşırı düşerse, aminoasitlerden de glikoz üretilinbuna glikoneojenez denir. .Yağ metabolizmasındaki rölü: Karaciğer, karbonhidrat ve proteinlerden yağ meydana getirir, lipoproteinlerin çoğunu oluşturur. büyük miktarlarda kolesterol ve fosfolipit sentezler, yağları okside ederek büyük miktarlarda enerji oluşturur. .Protein metabolizmasındaki rolü;Gamma ğlobulinler hariç tüm plazma proteinleri karaciğerde üretilir. Aminoasitlerin deaminasyonu ve üre oluşu­munu sağlar. Üre oluşumu ile vücut sıvılarındaki amonyak atılır; bu fonksiyonu bozulursa hepatik koma ortaya çıkar. •Vitaminlerin ve demirin depo edilmesi Karaciğerde vücuda 10 ay yetecek kadar A vitamini,3-4 ay yetecek kadar D vitamini.birkaç yıl yetecek kadar B 12 vitamini depo edilir. Karaciğerdeki apoferritin-ferritin sistemi bir demir deposu görevi yaptığı gibi kan demirinin tamponu işlevi de görür. •Hormonlar ve ilaçlar üzerindeki etkileri: Tiroksin ile östrojen, kortizol, aldesterol gibi tüm steroid hormonlar karaciğerde kimyasal olarak değiştirilir veya dışarı atılır. Karaciğer harabiyetinde bu hormonlarla ilgili fazlalık belirtileri görülür. Sülfonamid, penisilin, ampisilin ve eritromisin vb. ilaçlar karaciğerde zehirsizleştirilerek safra ile atılır. c.Kanın filtrasyonu: Karaciğer, v.portae hepatis ile v.cava inferior arasın­da stratejik bir konumda yer almıştır. Aynca a.hepatica propria’dan da kan alır. Her dakikada karaciğerden 1500 ml. kan geçer. Karaciğer sinuzoidlerinden geçen kan içindeki bakteriler ve diğer yabana partlküller buradaki Kupffer hücreleri tarafından fagosite edilerek dolaşım sisteminden çıkarılır. Karaciğer ayrıca yıpranmış kan hücrelerini de aynı yöntemle dolaşımdan uzaklaştırır. SAFRA YOLLARI ve SAFRA KESESİ : “EKSTRA HEPATİK BİLİAR APPARATUS” Karaciğer hücreleri tarafından yapılan safra ince safra kanalcıklarından sonra, sıra ile duc .interlobularis duc. segmentalis duc. hepaticus olarak adlandırılan yollarda ilerler. Sağ-sol iki duc.hepaticus, porta hepatis’te birleşerek duc.hepaticus communis’i oluşturur. Duc.hepaticus communis yaklaşık 4 cm uzunlukda 4 mm çapta bir kanal olup lig.hepatoduodenale içinde safra kesesinin boşaltma (gerektiğinde keseyi doldurma) kanalı olan duc.cysticus ile birleşir. Bu birleşimden sonra duc.choledochus olarak adlandırılan safra kanalı, oniki par­mak barsağının ikinci bölümüne açılır. Duc.choledochus 7-9 cm uzunluğunda ve 5-6 mm çapındadır. Duc.choledochus’taki safranın akışı, bu kanalın son bölümündeki genişleme (Vater ampullası)’nin ağzı etrafındaki Oddi sifinkteri ile kontrol edilir. Safra kesesi (Vesica biliaris), armut şeklinde, ince duvarlı, ortalama 50 ml hacminde bir kesedir. Karaciğerin,fossa vesicae fellae’sinde yerleşmiş olan safra kesesi, sürekli şekilde üretilen safrayı depolar ve konsantre eder.Vesica biliaris’in fundus, corpus ve collum olmak üzere üç bölümü vardır. Duvar yapısı, içi boşluklu organların genel duvar yapısına benzer. PANKREAS (Pancreas) : Karın boşluğunda, retroperitoneal olarak yerleşmiş, hem ekzokrin, hem de endokrin salgılan olan çok önemli bir bezdir. Duodenum’un ikinci bölümüne akıtılan ekzokrin salgısı içinde bulunan lipaz, amilaz ve tripsinojen ince barsak içeriğindeki, yağlan, karbonhidratlan ve proteinleri sindirir. Pankreas,duodenum kavsinden dalağa kadar uzanır. Yumuşak, lobullü yapıda ve kirli sarı renktedir. 12-15 cm uzunlukta ve 60-70 g ağırlıktadır. Anatomik olarak caput, collum, corpus ve cauda pancreatis olmak üzere 4 bölümü vardır. Caput, oniki parmak barsağının kavsine yerleşir, cauda dalak hilusuna ulaşır. Pankreas’ın ekzokrin salgısı iki kanal aracılığı ile duodenum’a ulaştırılır. • Duc.pancreaticus (Wirsung kanalı) : Pankreasın esas boşaltma kanalıdır. Caudadan başlayıp tüm pankreas boyunca giderek papilla duodeni major’a açılır. Açılmadan öpce duc.choledochus’la birleşir. •Duc.pancreaticus accessorius (Santorini kanalı) :Küçük.oldukça variabl bir kanaldır.Sıklıkia duc.pancreaticus’la bağlantılı olduğu halde % 10 olguda bağımsız seyredebilir.Duodenum’un ikinci bölümündeki papilla duodeni minor’a açılır. PERİTON (Peritoneum) : Periton, karın ve leğen boşluğu duvarlarının iç yüzü ile bu boşluklar içindeki iç organların dış yüzünü saran seröz bir örtüdür. Peritonun karın ve pelvis duvarlarının iç yüzünü örten bölümüne peritoneum parietale, iç organları saran bölümüne de peritoneum viscerale denir. Visseral ve parietal yapraklar arasında kalan karın ve leğen boşluğu bütünü cavitas peritonealis olarak adlandırılır: burada liquor peritonei bulunur. Periton, tek katlı yassı epitel katı ile bunun altında yer alan bağ dokusu katmanından oluşur. Parietal periton ile vücut boşluğu duvarları arasında kalan aralığa spatium extraperitoneale (Ekstraperitoneal aralık) denir. Bu boşluğun karın ve pelvis arka duvarına rastlayan bölümü spatium retroparietale {Retroperitoneal aralık) olarak adlandırılır. İç organları sararak bunları karın arka duvarına asan periton oluşumuna meso bir iç organdan diğer bir iç organa atlıyan periton oluşumuna da omentum denir. Peritonla ilişkilerine göre karın ve pelvis organları, “intraperitoneal, retroperitoneal ve ekstraperitoneal organlar “olmak üzere üç konumda bulunurlar Örneğin; mide intraperitoneal, pankreas retroperitoneal .böbrek ise ekstraperitoneal bir organdır. Peritonun yaptığı bazı oluşumlar ve çıkmazlar şunlardır: Omentum minus, omentum majus, bursa omentalis, mesenterium, recessus retrocaecalis ,recessus intersigmoideus, excavatio rectouterina (Douglas çıkmazı) ve plica umbilicalis mediana-medialis-lateralis’tir.

http://www.biyologlar.com/sindirim-sistemi

PROTEİN - VİTAMİN İLİŞKİSİ

Proteinler hücrelerdeki bütün biyolojik faaliyetlerde görev alırlar. ‘Enzim’ adı verilen protein ailesi hücre içerisinde meydana gelen binlerce kimyasal tepkimenin hızını düzenler ve gerçekleşmesini sağlar. Her bir hücre aslında minyatür birer kimya fabrikasıdır. Hücre fabrikasındaki bütün kimyasal tepkimeler, moleküllerin birbirine bağlanması veya parçalanması enzimler adını verdiğimiz biyokatalizörler vasıtası ile gerçekleştirilir. Normal şartlar altında kimyasal reaksiyonlar için gereken ısı ve basınç gibi faktörlere ihtiyaç duymadan, enzimler hücre içi reaksiyonları beden sıcaklığında hızlı ve yüksek verimle gerçekleştirirler. Akıllıca işler yapmalarına rağmen cansız birer molekülden ibaret olan enzimler, sadece hücre içerisinde değil, hücre dışında da uygun ortam sağlandığında aktif haldedirler. Bu nedenle endüstride pek çok işlemde enzimlerden istifade edilir. Bazı enzimlerin aktif hale gelmeleri için protein yapısında bulunmayan metal iyonlarından oluşan ve ‘kofaktör’ adı verilen yan gruplara ihitiyaç duyulur. Kalsiyum, magnezyum, potasyum, çinko gibi mineraller kofaktör olarak bazı enzimlerin aktiviteleri için şarttır. Örneğin DNA-polimeraz enzimi için çinko, üreaz enzimi için ise nikel yan grup olarak gereklidir. Bir kısım enzimler ise aktif duruma gelmek için ‘koenzim’ denilen kompleks organik moleküllere ihtiyaç duyarlar. Bu koenzimler bizim hergün bahsini ettiğimiz ve dengeli beslenme için şart dediğimiz vitaminlerdir. Vitaminler suda çözünen ve yağda çözünenler olarak iki gruba ayrılırlar. C ve B grubu vitaminler suda; A, D, E ve K vitaminleri ise yağda çözünürler. Mesela salata yerken eklediğimiz yağ sadece lezzeti artırmakla kalmaz, aynı zamanda yağda çözünen vitaminlerden maksimum istifade etmemizi sağlar. Havuçta bulunan beta-karoten yağda çözünür bir moleküldür ve vücudumuzda A vitaminine dönüştürülür. Vitaminlerin en çok bilinenlerinden C vitamini; altı karbon, sekiz hidrojen ve altı oksijen atomundan meydana gelir ve askorbik asit olarak da anılır. C vitamininin vazifleri arasında dokularımızı bir arada tutan kollojen proteininin sentezinde görev almak, ayrıca prolylhidroksilaz enzimini aktif hale getirmek vardır. Bazı canlılar glikozdan yaralanarak C vitamini üretebilirler, ama insanoğlu bu vitamini yediği besinlerden almak zorundadır. Askorbik asit yani C vitamininin kimyasal modeli. Protein ve vitamin gibi vücudun hayatiyeti için şart olan moleküllerin bir kısmı bedenimizde üretilirken, diğer bir kısmı besin olarak alınmalıdır. Kul ile Yaradan arasındakı bağlantının daha iyi anlaşılması ve Samed isminin bir tecellisi olarak biz başka varlıkların ürettiği moleküllere muhtaç bırakılmışız. Hayvanların diyetleri genellikle bir ya da bir kaç çeşit besinden ibaret..Hatta bazıları için tek çeşit.. Buna karşın varlıklar içinde en fazla çeşit gıdayı insanlar tüketiyor. Ananastan patatese, baharatlardan meyvelere, balık ve et ürünlerine kadar yelpazesi en geniş diyet biz insanoğluna ait. Ve bu gıdalara ihtiyacımız olan vitaminler, proteinler ve karbonhidratlar özenle yerleştirilmiş. C vitaminine hiç bir şekilde ihtiyacı olmayan bir ağacın C vitamini sentezleme zahmetine katlanıp meyvesine eklemesi ve tam da bu vitamine ihtiyaç duyulan kış aylarında meyvenin olgunlaşması nasıl tesadüfen ve kendi kendine olabilir ki? İşte bu kıymettar ve her biri birer sanat harikası olan nimetler Ehad-i Samed’in birer kudret mucizesi ve rahmet hediyeleridir.

http://www.biyologlar.com/protein-vitamin-iliskisi

Vitaminler

Koruyucu hekimlik alanında aşamalar katedilmesi, vitaminlerin de giderek daha çok kullanılmasına neden oluyor. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri gibi gelişmiş ülkelerde vitamin kullanımı bir çılgınlık halini aldı. Bu moda giderek tüm dünyayı, bu arada ülkemizi de sarıyor. Vitamin sözcüğündeki, Vita hecesi hayat anlamına gelmektedir. Gerçekten de yaşayabilmek için bazı vitaminlerin bulunması şart, ayrıca bazılarının da yüksek dozlarının yararlar sağlayabileceği yolundaki görüşler, bu modanın süratle yayılmasına neden oluyor. Hemen herkes eşin, dostun tavsiyeleriyle bazı vitaminleri kullanıyor. Kullanıyor da, acaba doğru mu yapıyor? Bunları kullanması gerekli mi? Gereksiz yere kullanmak zarar verir mi? Ne kadar vitamine gerek var? Gıdalardan alınmıyor mu? Bundan sonraki satırlarda, sık kullanılan bazı vitamin ve minerallerle ilgili olarak bu soruların cevaplarını arayacağız. VİTAMİN A: Kadınların günde 4 bin, erkeklerin 5 bin ünite A vitaminine ihtiyaçları var. Süt ve yumurta en iyi kaynak, sık sık süt ve yumurtalı yiyecekler yiyen birisi A vitaminini yeterince ve hazır olarak almaktadır. Gereğinden fazla alınmasının bir yararı olmadığı gibi tehlikeleri de vardır. 50 bin ünitenin üstünde alındığında bulantı, kusma, başağrısı, iştahsızlık, görme bozukluğu ve eklem ağrıları gibi şikayetlere neden olur. Gebelik sırasında, birkez 20 bin ünite A vitamini bebekte sakatlıklara neden olabilir. Normal koşullarda günde 10 bin üniteye kadar güvenli kabul edilmektedir. BETA KAROTEN: A vitamininin yapı taşıdır. Vücutta A vitamini haline dönüştürülür. Ispanak, lahana gibi yeşil yapraklı sebzeler, kavun, şeftali, kayısı gibi meyveler ve havuç en önemli kaynaklarıdır. Yüksek dozda alınmasının yararları konusunda çalışmalar halen sürmekle birlikte, kanser, damar sertliği ve katarakt gibi hastalıkları önlediği yolunda önemli bulgular elde edilmiştir. Yüksek dozda alınmasının toksik (zehirleyici) etkisi olmamakla birlikte günde 50 mg.(83 bin ünite) den fazla alınması tavsiye edilmez. VİTAMİN B6: Günlük ihtiyaç, kadınlarda 1.6 mg., erkeklerde ise 2 mg.dır. Tavuk, balık, ıspanak, patates, muz, kepekli ekmek, kuruyemiş en önemli kaynaklarıdır. Bunların dışında, birçok gıdada B6 vitamini bulunduğu için, eksikliği konusunda endişeye düşmemek gerekir. Fazla dozda alınması, yaşlılarda bağışıklık sistemini güçlendirmek ve bazı sinir sorunlarını tedavi etmekte kullanılırsa da, 6 ay süreyle günde 100 mg.dan fazla kullanmak sinirleri tahrip edebilir. Günde 2 bin mg. üstündeki dozlarda, sinir sistemi tahripleri çok daha kısa sürede olabilmektedir. VİTAMİN B12: Kadınlarda ve erkeklerde günlük ihtiyaç 2 mikrogramdır. En önemli kaynakları et, tavuk, balık ve süt gibi hayvansal ürünlerdir. B12 vitamini eksikliğinin, iyileşmesi mümkün olmayan sinir tahribatlarına neden olması dolayısıyla, hayvansal ürünlerin hiçbirini yemeyen vejetaryanların, mutlaka ayrıca B12 vitamini alması gerekir. Günlük 100 mikrograma kadar alınmasının güvenli olduğu bilinmesine rağmen aşırı dozlarının zararlı etkileri konusunda da bir bilgi yoktur. VİTAMİN C: Kadınlarda ve erkeklerde her gün alınması gereken en az miktarı, 60 miligramdır. Sigara içenlerin en az 100 mg. C vitamini almaları gerekir. Her gün taze sebze ve meyve, özellikle narenciye, lahana, ıspanak, kıvırcık salata gibi yeşil yapraklı sebzeler, yeşil biber yiyen kişiler, tavsiye edilen en düşük günlük dozun üzerinde C vitamini aldıklarından emin olabilirler. Yüksek dozda alınması halinde ne gibi yararlar getireceği yolunda çalışmalar sürmekle birlikte, beta karoten gibi antioksidan etki nedeniyle, kanser, kalp-damar hastalıkları ve katarakta yakalanma ihtimalini azalttığı belirlenmiştir. Ayrıca, soğuk algınlığı gibi hastalıklara karşı da direnci arttırmaktadır. Günde 1 grama kadar güvenle alınabileceği belirlenmiştir. Daha yüksek dozları sindirim sisteminde tahrişlere neden olabilir. Uzun süre yüksek dozda kullanılmasının, böbrek taşı ihtimalini arttırdığı da bilinmektedir. VİTAMİN D: Kadın ve erkeklerde her gün alınması gereken en az doz 200 ünitedir. Düzenli süt içenler ya da süt ürünleri tüketenlerin yeterince D vitamini aldığı söylenebilir. Ayrıca vücut güneş ışınlarına maruz kaldığında, kendisi de D vitamini üretir. Yaşlılıkta kemiklerin zayıflamasına (osteoporoz) karşı, günde 400-800 ünite kadar D vitamini takviyesi alınması yararlı olmaktadır. Günde bir litreden fazla süt içen ya da buna yakın süt ürünü tüketen kişilerin ayrıca D vitamini almaları risk yaratabilir. Günde 1000 üniteye kadar D vitamini alınması güvenli olarak nitelendirilirken, günde 5 bin üniteden fazla alınınca böbrekler ve kalpte hasar riski doğabilir. VİTAMİN E: Kadınların her gün 12 ünite, erkeklerin de 15 ünite almaları gerekir. Bitkisel yağlar, kuruyemiş, etler ve yeşil yapraklı sebzelerde bol miktarda bulunur. A ve C vitamini gibi bunun da antioksidan etkisi bulunmaktadır. Kalp-damar hastalıkları, kanser ve katarakta karşı koruyucu olduğu bilinmektedir. Diğer ilaçlarla birlikte kullanıdığında Parkinson hastalığında olumlu etkiler gösterdiği, kalp krizlerinde hasarın azaltılmasında yararlı olduğu ve yaşlılarda bağışıklığı arttırdığı ileri sürülmektedir. Günde 1000 üniteye kadar güvenli olduğu bilinmektedir. B-2 vitamini Bu vitamin sadece yiyeceğin enerjiye dönüşmesini sağlamakla kalmaz, aynı zamanda kanda alyuvarların oluşmasını, derinin ve gözlerin sağlıklı olmalarını sağlar. Aşırı derecede alkol tüketimi vücuttaki B-2 vitaminini azaltır. Ayrıca antibiyotikler, yatıştırıcılar da vücuttaki B-2 vitaminini azaltır. Et, tavuk eti, balık, süt ve süt ürünleri, turp,ıspanak, yumurta, mısır ve beyaz undan yapılmış ekmek bol miktarda B-2 vitamini içerir. B-6 vitamini Vücudun protein ve yağı öğütmesini sağlar, ayrıca bağışıklık ve sinir sistemlerinin düzenli çalışmalarına yardım eder. Kanda hemoglobin oluşmasını sağlar. Hemoglobin bildiğiniz gibi vücuda oksijen taşır. Beyinde depresyonla savaşan kimyasal madde olarak bilinen serotoninin oluşmasına yardım eder. Aşırı derecede alkol kullanmak, sigara alışkanlığı ve kan basıncını düşüren ilaçlar bu vitamin için zararlıdır. Tavuğun göğüs eti, böbrek, karaciğer, domuzeti, yumurta, pirinç, soya fasulyesi, yulaf, fındık, fıstık, muz, patates, avokado ve somon balığı en fazla B-6 vitamini içeren besinlerdir. Folik asit Vücutta hücrelerin gelişmelerini folik asit sağlar. Yaşlılık, alkollü içki kullanmak, doğum kontrol hapları vücudun folik asit rezervlerini azaltır. Çok uzun bir süre düzenli olarak aspirin almak kolesterol miktarını düşüren ilaçlar, sara ilaçları da vücuttaki folik asit miktarını azaltır. Folik asidin azalması, kanser riskini artırır, kansızlık yaratabilir. Hamile kadınlarda yeterli miktarda folik asidin bulunmaması, doğacak bebeklerin özürlü olmalarına yolaçabilir. Karaciğer, yumurta sarısı, ıspanak, yeşil yapraklı sebzeler, brokkoli, portakal ve portakal suyu bol miktarda folik asit içerir. Kalsiyum Dişlerin ve kemiklerin güçlü olmaları için öncelikle kalsiyum gereklidir. Kalsiyum aynı zamanda kalp atışlarını düzenler, kanın gerektiği gibi pıhtılaşmasını sağlar, kaslar ve sinirler için yararlıdır. Kalsiyum kan basıncının yükselmesini ve kalın bağırsak kanserini önleyebilir. Ancak yapılan araştırmalara göre her on kadından sekizi, bol miktarda kalsiyum içeren yiyeceklerle beslenmek istemiyor. Hamilelik, bebeği anne sütüyle emzirme, menopoz, kafeinli içecekler vücuttaki kalsiyum miktarını azaltır süt ve sütlü besinler, mısır, sardalya balığı, kalamar, ıstakoz ve brokkoli bol miktarda kalsiyum içeren besinlerdir.   Vitaminler, vücudun metabolik gereksinimleri için vazgeçilmez olan ve vücutta yeterince ya da hiç elde edilemediği için dışarıdan alınması gereken küçük organik moleküllerdir. Klasik olarak vitaminler, yağda ve suda eriyenler biçiminde iki gruba ayrılır. Yağda eriyen vitaminler yağlarda, pişmemiş sebzelerde, tahıllarda, tereyağında, balık karaciğeri ve balık yağında, kaymak ve süt gibi yağlı besinlerde bulunur. Genelde safra gibi emülsiyon yapıcı maddelerin varlığında bağırsaktan emilerek kan dolaşımına geçer ve proteinlere bağlanarak karaciğerde birikirler. Yağda eriyen vitaminler A, D, E ve K vitaminleridir. Suda eriyen vitaminler B grubu vitaminler ile C vitaminidir.Bunlar bağırsaktan emildikten sonra böbrek yoluyla atılır.Vitamin yoksunluğuna bağlı olarak gelişen hastalıklara avitaminozlar denir.Günümüzde B grubu vitaminlere ve folik asit eksikliğine bağlı olarak gelişen hastalıklar daha çok geri kalmış bölgelerde görülür ve genel beslenme bozukluğunun bir yönünü oluşturur. Bütün vitaminlerin molekül yapısı ayrıntılı olarak belirlenmiş olduğundan, bunların belirli ya da bütün vitaminleri içeren haplar biçiminde üretimi olanaklı hale gelmiştir. A vitamini (retinol veya akseroftol) Yalnızca hayvanlarda bulunan ve yağda eriyen doymamış bir alkoldür.Sütte, yumurta sarısında, ton ve morina balıklarının karaciğer yağında (balıkyağı) bulunur.Havuç ve havuç benzeri sarı-turuncu renkli sebzelerde A vitamininin ön maddeleri vardır. A vitamini eksikliğinde gözde ve deride keratoz, kseroftalmi (göz akı ve korneanın parlaklığını kaybederek kuruması), foliker hiperkeratoz ( deri hastalığı) ve gece körlüğü görülür. D vitamini Daha etkili olduğundan tedavide daha çok kullanılan D2 vitamini (ergokalsiferol) ve D3 vitamini (kolekalsiferol) olmak üzere iki tipi vardır.Molekül yapısı steroidlerle aynıdır.D2’ nin kaynağı deridir; derideki 7- dehidrokolestrol, mor ötesi ışınların etkisiyle vitamin D2’ ye dönüşür. D3 vitamininin kaynağı besinlerdir; daha çok et, süt ve yumurta sarısında bulunur. Normal olarak güneş ışığı alan insan vücudunda D vitamini yeterince üretilir. Ama yenidoğanlarda, büyüme çağındaki çocuklarda, gebelik ve süt emzirme dönemlerindeki kadınlarda besinlerle dışardan daha fazla miktarda alınması gerekir. D vitamini eksikliğinde çocuklarda raşitizm, yetişkinlerde osteomalazi (kemik yumuşaması) gelişir. E vitamini (alfa-tokoferol) Başta tahıl olmak üzere ıspanak, kabak, lahana, marul gibi yeşil sebzelerde bol miktarda bulunur. İnsanda karaciğerin yanı sıra yağlı dokularda, böbrekte, kalpte, kaslarda ve böbreküstü bezi kabuğunda depolanır. Fazla olan bölümü idrar ve dışkıyla atılır. Antioksidan özellik gösterir. E vitamini eksikliği son derece ender görülür ve kansızlık biçiminde ortaya çıkar. K vitamini Sebzelerin yeşil bölümünde, ıspanakta, kabakta, marulda, yeşil domateste, çam ignesinde, yeşil biberde bol bulunur. K vitamini insan bağırsağındaki bir grup bakteri tarafındanda üretilir. K vitamininin tamamına yakını kullanılır, yanlızca küçük bir bölümü karaciğerde depolanır. K vitamini eksikliği son derece nadirdir ve kafada, sindirim sisteminde, idrar yollarında, akciğerlerde ve deride kanamalara yol açar. K vitamini yanlızca kanamalı hastalarda eksikliğini gidermek için kullanılır. B vitamini Suda eriyebilen, molekül yapılarında bir azot atomu bulunan, bazı enzim sistemlerinin etkinliğini arttırıcı koenzimler olarak işlev gören 15’ e yakın değişik maddeden oluşan bir vitamin gurubudur. B1 vitamini (tiyamin) Buğday başağı, kepek, bira mayası, sebzeler gibi bir çok besinde bol miktarda bulunur. Memelilerin karaciğer, böbrek, kalp, beyin ve bağırsaklarında az miktarda bulunur. Sebzelerin pişirilmesi, sütün kaynatılması ve sterilize edilmesi (mikroptan arındırılması) çok miktarda tiyamin kaybına yol açar. Tiyamin ince bağırsaklardan etkin taşınma mekanizmasıyla emilir. Vücutta depolanmaz ve kullanılmayan bölümü yemekten üç saat sonra böbrekler yoluyla tamamen dışarı atılır. B1 vitamini yetersizliğine bağlı olarak gelişen hastalık tablosunda depresyon, huzursuzluk, bellek zayıflığı ve dikkat azalması, hipotoni (kas gevşekliği) ve anoreksi (iştahsızlık) yer alır. B2 vitamini (riboflavin) Hayvansal besinlerde, bira mayası, buğday başağı, yeşil sebzeler, havuç, enginar, fındık, yerfıstığı ve mercimek gibi bitkisel besinlerde bol miktarda bulunur. B2 vitamini eksikliğinde protein oluşması azalır ve deride yaralar, sinirsel bozukluklar ve göz bozuklukları biçiminde ortaya çıkar. B3 vitamini (nikotinamid veya PP vitamini) Hayvansal besinlerin yanısıra kabuklu buğday, limon, kabak, soya, domates, patates, bira mayası, hurma, incir, portakal gibi bitkisel besinlerde bol miktarda bulunur. B3 vitamini eksikliğinde deriyi, sinir sistemini ve sindirim sistemini tutan pellegra adlı hastalık ortaya çıkar. B5 vitamini (pantotenik asit) Doğada çök yaygındır.Yumurta, karaciğer, kalp, süt, bal, bira mayası, kabak, tahıllar, sebzeler, havuç, portakal, mantar ve taze meyvelerde bolca bulunur. B5 vitamini eksikliği çok enderdir. Bu durumda hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü), anemi (kansızlık), lökopeni (kanda alyuvarların az olması), dermatit (deri iltihabı), mide-bağırsak rahatsızlıkları, kas krampları, hareketlerde uyumsuzluk, asteni, uyku bozuklukları ve iştahsızlık ortaya çıkar. B6 vitamini (piridoksin) Hayvansal ve bitkisel besinlerde düşük dozda bulunur. B6 vitamini eksikliği son derece enderdir.Bu durumda deri, sindirim sistemi rahatsızlıkları ortaya çıkar. B8 vitamini (biyotin ya da H vitamini) Karaciğerde, yumurta sarısında, bira mayasında, pirinç kabuğunda ve yeşilliklerde bulunur. Eksikliği yanlızca uzun süre çiğ yumurta beyazı tüketiminde ya da bağırsak florasını ortadan kaldıran sülfamitlerin ve antibiyotiklerin çok fazla alınmasından sonra görülür.Bu durumda dermatit (deri iltihabı), iştahsızlık, zayıflama, depresyon ve kas ağrıları ortaya çıkar. B9 vitamini (folik asit) Bitkilerin yeşil bölümlerinde, kabakta, lahanada, ıspanakta, yeşil sebzelerde, patateste, havuçta, bira mayasında, sütte, yumurtada, peynirde ve karaciğerde bol miktarda bulunur. Gelişmiş ülkelerde eksiklik sendromuna hiç rastlanmaz.Bu tablo yanlızca emilim bozukluklarına bağlı olarak ortaya çıkabilir. Folik asit eksikliğinde megaloblastik anemi denen bir kansızlık biçimi gelişir. Emilim bozukluğunda ise kansızlığa, glossit (diz iltihabı), stomatit (ağıziçi iltihabı) ve ishal eşlik eder. B12 vitamini (kobalamin) Karaciğerde, sütte, yumurta akında, peynirde, balıkta, ette ve karideste bol miktarda,bitkilerde ise son derece az miktarda bulunur. B12 vitamini eksiklği, folik asit eksikliğinde olduğu gibi, alyuvar yapısında biçim bozukluğuna yol açarak persinyöz ya da megaloblastik anemi denen kansızlığa neden olur.Ayrıca sindirim sistemi düzeyinde ve epitel dokunun beslenmesinde bazı etkileri görülür. Kansızlığın yanı sıra hafif sarılık, iştahsızlık, ishal, parestezi (karıncalanma) ve uyuşma gibi duyumsama bozuklukları, ataksi, işitme siniri iltihabı ve zihinsel bozukluklar ortaya çıkabilir. C vitamini (askorbik asit) İnsanlar tümünü dışardan almak zorundadır.Turunçgillerde bol miktarda, ayrıca taze sebzelerde, maydonozda, kabakta, soğanda ve domatesde bulunur. C vitamini eksikliğinde skorbüt denen ve kıl diplerinde kanamalı döküntüler, dişeti kanamalarıyla belirlenen hastalık ortaya çıkar. P vitamini Doğada bol bulunur.Bir çok P vitamini faktörü kanamalı skorbüt tedavisinde C vitaminiyle sinerjik (arttırıcı) etki gösterir.Ayrıca hepsi direncin artmasında ve kılcal damar geçirgenliğinin azalmasında önemli rol oynar.

http://www.biyologlar.com/vitaminler-1

Transaminaz (SGOT, SGPT) Testleri Normal Değerleri

Transaminaz (SGOT, SGPT) Testleri Normal Değerleri

Trans aminazlar aspartat ve alanin transferaz olarak ta adlandırılırlar. Karaciğer tarafından üretilirler bu nedenle söz konusu transaminazlara karaciğer enzimleri denir. Hepatit, safra kesesi hastalıkları gibi durumlarda kandaki trans aminazların miktarı yükselir. Normalde 5-40 arasında olmalıdır. Ama B6 vitamininin eksikliği bu değerin altında olmasına sebep olabilir. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/transaminaz-sgot-sgpt-testleri-normal-degerleri

Biyolojinin Tarihİ Gelişimi

Biyoloji bilimi, insanın kendini ve çevresindeki canlıları tanıma merakından doğmuştur İlk insanlar çevrelerinde yaşayan sığır , geyik ve mamut gibi hayvanların resimlerini mağara duvarlarına çizerek bunları incelemeye başlamışlardır. Antik çağdan günümüze kadar biyoloji bilimindeki gelişmeleri, ilgili bilim adamlarıyla aşağıdaki gibi özetleyebiliriz: Thales (Tales) (M.Ö. VII. yy .) İlk biyolojik yorumları yapmıştır. Aristo (M.Ö. 384-322) Canlılar dünyasını inceleyen ve ‘’bilimsel doğa tarihi’nin kurucusu olan ilk bilim adamıdır. Aristo, bir bilim adamında bulunması gereken iki önemli özelliğe, yani iyi gözlem yapabilme ve bunlardan doğru sonuçlar çıkarabilme yeteneğine sahiptir .Çalışmalarını ‘’Hayvanların Tarihi, Hayvan nesli üzerine'’ ve ‘’Hayvan Vücutlarının Kısımları Üzerine'’ adlı kitaplarında toplamıştır. Aristo, canlıların oluşumlarını ‘’kendiliğinden oluş (abiyogenez)'’ hipotezi ile açıklamış, ayrıca ilk sınıflandırmayı da yapmıştır. Galen (M.Ö. 131-201) Canlı organlarını inceleyerek fizyoloji biliminin doğmasını sağlamıştır . Galileo (Galile) 1610 yılında ilk mikroskobu bulduğu samlmaktadır. Mikroskobun keşfi biyolojik çalışmalara büyük ivme kazandırmıştır . Robert Hooke (Rabırt Huk) 1665 yılında mikroskop ile mantar kesitini inceleyerek ilk hücre ( cellula )yi tanımlamıştır. Leeuwenhoek (Lövenhuk) 1675 yılında geliştirdiği mikroskop ile ilk bir hücrelileri (bakterileri) göstermiştir. Carolus Linnaeus (Karl Linne) 1707-1778 yıllarında ilk sınıflandırmayı yapmıştır. Schleiden (Şlayden) 1838′de bitki hücreleri üzerinde çalışmalar yapmıştır. Schwann (Şivan) 1839′da hayvan hücresini bitki hücresiyle karşılaştırdı.Schleiden ve Schwann’ın hücre teorisinin ortaya konulmasında katkıları olmuştur. Charles Darwin (Çarls Darvin) 1859 yılında ‘’Türlerin Kökeni'’ adlı yayınlayarak ‘’doğal seleksiyon’ yoluyla türlerin evrimini ortaya koymuştur. Pasteur (Pastör) (1882-1895) Biyogenez hipotezini kanıtladı. Mikroskobik canlıların fermantasyona (mayalanma) neden olduğunu tespit etti. Aynca kuduz aşısının bulunmasını sağladı . Gregor Mendel (1822-1884): Kilisesinin bahçesinde yetiştirdiği bezelyelerde yaptığı deneyler sonucunda kalıtsal özelliklerin dölden döle geçişi ile ilgili önemli sonuçlar elde etmiştir. Mendel bu çalışmalarıyla genetik bilimin kurucusu olmuştur . Miescher (Mişer) 1868′de nükleik asitleri bulmuştur. Beijrinck (Bayerink) 1899′da tütün yapraklarında görülen tütün mozaik hastalığını incelemiştir. Virüslerin keşfine katkıda bulunmuştur . Wilhelm Röntgen (Vilhem Röntgen) 1895 yılında tıpta kullanılan röntgen ışınlarını bulmuştur . Sutton (Sattın) 1903 yılında kalıtımın kromozom kuramını yani genlerin kromozomlar üzerinde bulunduğunu açıklamıştır . Wilhelm Roux (Vilhem Ru) (1850-1924) Embriyolojinin kurucusu olmuştur. Otto Mayerhof (Otto Mayerhof) 1922′de kastaki enerji dönüşümlerini inceleyerek Nobel tıp ödülünü almıştır. Sir Alexender Fleming (Sör Aleksendır Fleming) 1927′de penisilini bularak bakteriyal enfeksiyonlara karşı etkin mücadeleyi sağlamıştır . E.A.F Ruska 1931 yı1ında elektron mikroskobunu bulmuştur. James Watson (Ceyms Vatsın), Francis Crick (Fransis Krik) 1953 yı1ında DNA molekül modelini ortaya koymuşlardır .İkili sarmal modeli günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Steven Howel (Stivın Havıl) 1986 yı1ında ateş böceklerinin ışık saçmasını sağlayan geni ayırarak tütün bitkisine aktarmış, tütün bitkisinin de ışık saçmasını sağlamıştır. İşte bu olay gen naklinin başlangıcı olmuştur. Wilmut (Vilmut) 1997 yı1ında bir koyundan alınan vücut hücresinin çekirdeğini, başka bir koyuna ait çekirdeği çıkarılan yumurta hücresine aktararak genetik ikiz elde etmiştir . Tüm bu çalışmalar biyolojiyi 21. yüzyılın en önemli bilim dallarından biri yapmıştır Biyoloji ile ilgili bazı bilgilerin tarih öncesinde ortaya çıkmış olduğunu arkeolojik veriler ortaya koymuştur. Cilalı Taş Devri'nde, çeşitli insan toplulukları tarımı ve bitkilerin tıp alanında kullanımını geliştirmişler, sözgelimi eski Mısırlılar, bazı otları ilaç olarak ve ölülerin mumyalanmasında kullanmışlardır. Bununla birlikte bir bilim dalı olarak biyolojinin gelişimi, eski Yunan döneminde ortaya çıkmıştır. Tıbbın kurucusu sayılan Hipokrates, insan biyolojisinin ayrı bir bölüm olarak gelişmesine büyük katkıda bulunmuştur. Biyolojinin temel gereçleri olan gözlem yapma ve problem belirleyerek çözüme ulaştırmayı kurumlaştıran Aristoteles'tir. Aristoteles'in özellikle üremeye ilişkin gözlemleri ve canlıların sınıflandırılması sistemiyle ilgili görüşleri önemlidir. Biyoloji incelemelerinde öncülük daha sonra Roma'ya ve İskenderiye'ye geçmiş, M.Ö. II. yy. ile M.S. II. yy'a kadar incelemeler özelikle tarım ve tıp çevresinde odaklanmıştır. Ortaçağ'da ise, biyoloji incelemesinde islâm bilginleri öne geçmişler ve eski Yunan metinlerinden öğrendikleri bilgileri geliştirerek, özellikle tıp bilimine büyük katkıda bulunmuşlardır. Rönesans'la birlikte Avrupa'da, özellikle de İtalya, Fransa ve İspanya'da biyoloji araştırmaları hızla gelişmiş, XV. ve XVI. yy'larda Leonardo da Vinci ve Micheangelo, güzel sanatlarda kusursuzluğa erişme çabaları içinde, son derece usta birer anatomi bilgini haline gelmişlerdir. Bu arada Andreas Vesalius, öğretim gereci olarak ölülerin kesilip incelenmesinden yararlanma uygulamasını başlatmış, ölüler üstünde kesip biçmelere dayalı ilk anatomi kitabıyla anatomi ve tıp araştırmalarında bir devrim gerçekleştirmiştir. XVII. yy'da William Harvey insanda dolaşım sistemine ilişkin çalışmaları başlatmıştır. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda ise biyoloji bilimi önemli bir ilerleme kaydetmiştir.Bu dönemde yapılan çalışmalar aşağıdaki gibi özetlenebilir: Jean-Baptiste Lamarck omurgasız canlıların sınıflandırılmasının detaylı çalışmasına başladı. 1802 Modern anlamda "Biyoloji" terimi, birbirlerinden bağımsız olarak Gottfried Reinhold Treviranus ve Lamarck tarafından kullanıldı. 1817 Pierre-Joseph Pelletier ile Joseph-Bienaime Caventou klorofili elde ettiler. 1828 Friedrich Woehler, organik bir bileşiğin ilk sentezi olan ürenin sentezini gerçekleştirdi. 1838 Matthias Schleiden tüm bitki dokularının hücrelerden oluştuğunu keşfetti. 1839 Theodor Schwann tüm hayvan dokularının hücrelerden oluştuğunu keşfetti. 1856 Louis Pasteur mikroorganizmaların fermentasyonda etkili olduklarını vurguladı. 1869 Friedrich Miescher hücrelerin çekirdeğinde bulunan nükleik asitleri keşfetti. 1902 Walter S. Sutton ve Theodor Boveri mayoz bölünme sırasında kromozomların hareketlerinin Mendel'in kalıtım birimleriyle paralellik gösterdiğini saptayıp, bu birimlerin kromozomlarda bulunduğunu ileri sürdü. 1906 Mikhail Tsvett organik bileşiklerin ayrıştırılması için kromatografi tekniğini keşfetti. 1907 Ivan Pavlov sindirim fizyolojisi ve eğitim psikolojisi bakımından büyük önem taşıyan salya akıtan köpeklerle klasik koşullanma deneyini tamamladı. 1907 Emil Fischer yapay olarak peptid amino asit zincirlerinin sentezini gerçekleştirdi ve bu şekilde proteinlerde bulunan amino asitlerin birbirleriyle amino grubu - asit grubu bağlarla bağlandıklarını gösterdi. 1909 Wilhelm Ludwig Johannsen kalıtsal birimler için ilk kez "gen" terimini kullandı. 1926 James Sumner üreaz enziminin bir protein olduğunu gösterdi. 1929 Phoebus Levene nükleik asitlerdeki deoksiriboz şekerini keşfetti. 1929 Edward Doisy and Adolf Butenandt birbirlerinden bağımsız olarak östrojen hormonunu keşfettiler. 1930 John Northrop pepsin enziminin bir protein olduğunu gösterdi. 1931 Adolf Butenandt androsteronu keşfetti. 1932 Hans Krebs üre siklusunu keşfetti. 1932 Tadeus Reichstein yapay olarak gerçekleştirilen ilk vitamin sentezi olan Vitamin C'nin sentezini başardı. 1935 Wendell Stanley tütün mozaik virüsünü kristalize etti. 1944 Oswald Avery pnömokok bakterilerde DNA'nın genetik şifreyi taşıdığını gösterdi. 1944 Robert Woodward ve William von Eggers Doering kinini sentezlemeyi başardı 1948 Erwin Chargaff DNA'daki guanin birimlerinin sayısının sitozin birimlerine ve adenin birimlerinin sayısının timin birimlerine eşit olduğunu gösterdi. 1951 Robert Woodward kolesterol ve kortizonun sentezini gerçekleştirdi. 1951 Fred Sanger, Hans Tuppy, ve Ted Thompson insulin amino asit diziliminin kromatografik analizini tamamladı. 1953 James Watson ve Francis Crick DNA'nın çift sarmal yapıda olduğunu ortaya koydu. 1953 Max Perutz ve John Kendrew X-ray kırınım çalışmalarıyla hemoglobinin yapısını belirledi. 1955 Severo Ochoa RNA polimeraz enzimlerini keşfetti. 1955 Arthur Kornberg DNA polimeraz enzimlerini keşfetti. 1960 Robert Woodward klorofil sentezini gerçekleştirmeyi başardı. 1967 John Gurden nükleer transplantasyonu kullanarak bir kurbağayı klonlamayı başarıp, bir omurgalı canlıyı klonlayan ilk bilim adamı olarak tarihe geçti. 1970 Hamilton Smith ve Daniel Nathans DNA restriksiyon enzimlerini keşfetti. 1970 Howard Temin ve David Baltimore birbirinden bağımsız olarak revers transkriptaz enzimlerini keşfetti. 1972 Robert Woodward B-12 vitamininin sentezini gerçekleştirdi. 1977 Fred Sanger ve Alan Coulson dideoksinükleotidleri ve jel elektroforezini kullanımını içeren hızlı bir gen dizisi belirleme tekniğini bilimin hizmetine sundu. 1978 Fred Sanger PhiX174 virüsüne ait 5,386 bazlık dizilimi ortaya koydu ki bu tüm genom dizilimi gerçekleştirilen ilk canlıydı. 1983 Kary Mullis polimeraz zincir reaksiyonunu keşfetti. 1984 Alex Jeffreys bir genetik parmak izi metodu geliştirdi. 1985 Harry Kroto, J.R. Heath, S.C. O'Brien, R.F. Curl ve Richard Smalley Karbon-60 Buckminster-fulleren molekülünün olağanüstü stabilitesini keşfettiler ve yapısını açığa çıkardılar. 1985 Wolfgang Kratschmer, Lowell Lamb, Konstantinos Fostiropoulos ve Donald Huffman Buckminster-fulleren'in benzende çözülebilirliğinden dolayı isten ayrılabildiğini keşfettiler. 1990 ve 2000’li yıllarda yapılan biyolojik çalışmaların çoğu genetik kopyalamalar üzerine oldu.Bu durum da XXI.yüzyılın genetik bilimi üzerine kurulacağı işaretlerini veriyor.

http://www.biyologlar.com/biyolojinin-tarihi-gelisimi

Lizozom

Lizozom

Lizozomlar yaklaşık olarak 0,5 mikron çapında lipoprtein yapıda bir zarla çevrilidir. İçersinde genellikle sindirimde kullanılan bazı enzimler vardır. İlk olarak bir farenin karaciğerinde rastlanmıştır, daha sonra alyuvarlar hariç diğer bütün hayvan hücrelerinde, özellikle vücut savunmasında görev alan akyuvarlarda ve de makrofajların içerisinde daha çok sayıda bulunduğu gözlenmiştir. Böyle olmasının sebebi makrofajların ve de akyuvarların vücut içerisinde karşılaştıkları yabancı maddeleri fagositoz yoluyla içlerine alıp sindirmelerinden kaynaklanır. Bunların dışında bitki hücrelerinde mantarlarda ve de mayalarda da benzeri organellerin olduğu saptanmıştır. Bakterilerdeyse lizozoma rastlanmamaktadır. Ancak içlerinde bazı sindirim enzimlerine rastlanmıştır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi lizozomlar hücre içindeki sindirimden sorumludurlar. İçlerindeki enzimler çok etkili parçalayıcıdırlar. Fakat lizozomun içersinde inaktif durumdadırlar. Eğer lizozomun zarı delinir ya da yırtılırsa lizozom hüçreyi sindir meye başlar bu olaya “OTOLİZ” denir. Ölümden sonra kokuşmanın olmasının bu olay sonucunda olduğu söylenmektedir .Lizozom enzimleri ribozomlarda sentezlenerek ya endoplazmik retikulum aracılığıyla doğrudan doğruya ya da golgi aygıtı aracılığıyla dolaylı olarak paketlenerek, yani bir kesecik içerisine alınarak sitoplazmaya verilir, içi tanecikli, lamelli ya da homojen yapıda olabilir. Lizozomlar hücre içinde yaşlanmış, yıpranmış ya da işlevini yitirmiş organelleri sindirir. Bu olayın nasıl gerçekleştiği henüz çözümlenememiştir. Ancak bazı hücrelerini sindirim kofullarının içerisinde ribozom ve mitokondrilere rastlanmıştır. Fazla A vitamininin kemiklerdeki ve kıkırdaktaki lizozom enzimlerim serbest bıraktığı ve dolayısıyla kemikleri kırılır bir duruma geçirdiği; fakat yeterli miktarlarda da yaşlı hücreleri yok etmeyi sağladığı için genç kalmada yardımcı olduğu saptanmıştır.   Mitokondriterin büyüklüğünde (0.5 mikron çapında); sayıca onlardan az ve daha düşük yoğunlukta; lipoprotein yapısında tek tabakalı bir zarla çevrilmiş, içle-rinde litik enzimler (hidrolazlar, proteazlar, lipaztar ve fosfatazlar; toplam kırktan fazla enzim saptanmıştır) içeren, çoğunluk küremsi keseciklerdir (Şekil 3.1 ve 5). ilk defa 1955 yılında sıçan karaciğerinde saptanmış, daha sonra alyuvarlar hariç, tüm hayvansal hücrelerde, özellikle vücudun savunmasından sorumlu olan akyuvarlarda ve makrofajlarda, bol miktarda bulunduğu görülmüştür. Bitki hücrelerinde, mantar­larda ve mayalarda lizozom benzeri yapıların olduğuna ilişkin bazı kanıtlar vardır. Bakterilerde ise lizozom yoktur; fakat litik enzimler bulunmuştur. Hücrelerdeki bileşikleri, özellikle protein, polisakkarit ve çekirdek asitlerin!, hidroliz ederek parçalayabilen bu litik enzimler, bir zarla çevresinden ayrılmakta ve büyük bir olasılıkla da, lizozom İçerisinde etkisiz (inaktif) durmaktadır. Tahrip edilen bir fizozomdan dışanya akan enzimler, kısa bir sürede tüm hücre içeriğim' liziz ederek (parçalayarak), onu ölüme sürükler. Bu olaya "Otoliz" denir, ölümden kısa bir süre sonra kokuşmanın ortaya çıkması, bu lizozomların bozulması nedeniyledir. Lizozom enzimleri ribozomlarda sentezlenerek ya ER aracılığıyla doğrudan doğruya ya da GA aracılığıyla dolaylı olarak paketlenerek, yani bir kesecik içerisine alınarak sitoplaz-maya verilir, içi tanecikli, lamelli ya da homojen yapıda olabilir. Yumurtanın döllenmesi sırasında, spermanın akrozomundan çıkarılan (yumur­tayı delmek için) enzimler lizozom içeriğidir. Lizozomların iyi işlev görmemesi hücre-•lerin ve dokuların yaşlanmasına neden olur. Metamorfoz (başkalaşım) geçiren canlı­ların hücrelerinin bir çeşit eriyerek yeniden şekillendirilmesinde, erime işlemim gerçekleştiren lizozomlardır. Keza dokulardaki programlanmış (zamanı gelmiş) hücre ölümleri de yine bunlar tarafından yapılır. Hücre içerisine giren küçük moleküller doğrudan doğruya enerji elde eden sis­temler (glikoliz ve trikarboksilik asit çemberi) aracılığıyla parçalanabilir ya da sentez-lenme tepkimelerine herhangi bir değişikliğe uğramadan katılabilir. Halbuki endo-sitozisle, fagositozla ve besin kofullanyia (birhücrelilerde) hücreye alınan büyük moleküller, maddeler, hatta bakteriler, lizozomlar aracılığıyla küçük moleküllere par­çalanır. Bir miktar hücre zarıyla çevrilmiş olarak, hücre içine giren bu besin kofulu (fagozom), lizozomlaria sanlarak, temas ettikleri yerde, zarları erimek suretiyle bir tek koful halinde birleşirler. Litik enzimler bu koful içinde besin maddelerim, koful zarından diffüzyonla geçebilecek kadar küçük moleküllere parçalarlar ve sindirileme-yen kısım koful içinde kalır. Birhücreli canlılarda, artık maddeleri taşıyan bu koful, hücre zarıyla birleşerek dışanya açılır ve sindirelemeyen maddeler bu yolla atılır. Yüksek organizasyonlu canlılarda bu artıklar ya yavaş yavaş (çoğunluk diffüzyonla) hücre dışına atılır (karaciğer hücrelerinde olduğu gibi) ya da sindirim kofulu tekrar tekrar kuiiamlarak, bir zaman sonra artık maddelerle dolmasına ve hücrenin yaşlan­masına neden olur. Yaşlandıkça insanın vücudunda, özellikle ellerinin üzerinde, omuzlarında ya da yüzünde, kahverengi lekelerin oluşması, lipofuksin denen pigmentlerin (yaşlılık pigmenti) birikmesindendir, Kandaki akyuvarlar, vücudu, özellikle bakterilere karşı savunmak için sorumlu olduklarından, taşıdıkları taneciklerde bol miktarda lizozom enzimi içerirler. Böylece, bir zaman sonra akyuvar içerisindeki taneciklerin hepsi bakteri lizisinde kullanılır ve tüm hücre bir ya da birkaç kofulla tamamen dolar. Bu artık maddeler dışanya atılamadığından bir zaman sonra akyuvar ölür. Kemiklerin yıkılıp yeniden yapılması sırasında, lizozomlar, yıkıcı osteoklast hücre-lerinden dışanya litik enzimler salgılarlar ve yıkılan artıkları da hücre içerisinde sindi­rirler. Keza yumurtanın döllenmesi sırasında da spermanın akrozumundan (basının uçundan) litik enzimler (pankreas tripsinine benzer bir enzim) salgılanarak, yumurta zarının delinmesi sağlanır. Döllenmeden hemen sonra, bu sefer, yumurtanın kabu-ğunda bulunan taneciklerdeki litik enzimler serbest hale geçerek kabuğu parçalar ve diğer spermaların girmesin! önleyecek yeni bir kabuğun meydana gelmesini sağlar. Lizozomlar keza kendi hücresi içerisindeki bazı maddeleri ya da organelleri (çoğunluk işlevlerim bitirmiş ya da bozulmuş) de sindirir. Bunun nasıl işlediği tam olarak bilinmemektedir. Sindirim kofullarının içinde ribozom ve mitokondrilere rast­lanır. Fazla A vitamininin kemiklerdeki ve kıkırdaktaki lizozom enzimlerim serbest bıraktığı ve dolayısıyla kemikleri kırılır bir duruma geçirdiği; fakat yeterli miktarlarda da yaşlı hücreleri yok etmeyi sağladığı için genç kalmada yardımcı olduğu saptan­mıştır. Lizozom enzimleri daha çok hafif asidik ortamlarda etkendir. Hücrede birçok işlevinin yanısıra, bozukluklannda bazı hastalıkların ortaya çıkmasına neden olurlar. örneğin, soluduğumuz havadan alınan karbon parçacıkları, akciğerimizdeki fagosit­lerde yıllarca kalmasına karşın, silisyum dioksit, fagositlerin lizozomuna girer ve ora­da bulunan enzimlerin etkisiyle, kristallerinin üzerinde silisik asit oluşur. Silisik asidin hidroksil grupları, hücre zarının yapısında bulunan fosfolipit ve proteinlerin bazı gruplarıyla çok sıkı hidrojen bağları kurar. Böylece hücre ve lizozom zarları zedelenir. Ayrıca silisyum dioksit taşıyan fagositler hücre dışına bir madde salgılarlar. Bu mad­de, özellikle akciğerdeki bağ dokunun bir çeşit fibröz dokuya dönüşerek esnekliğin} yitirmesine neden olur. Keza aspest kristalleri de aynı rahatsızlıklar), özellikle mezo-telyum (vücut boşluğunu astarlayan zar) kanserlerini meydana getirir. Kanda ürik asidin fazla olması (proteini fazla alanlarda daha yaygındır), mono-sodyum ürat kris­tallerinin eklem yerlerinde toplanmasına (gut hastalığı) ve buradan da fagositlerin içi-ne girerek, lizozomlarındaki enzimleri serbest bırakmasına neden olduğu bilinmekte­dir. Bu da sonuçta kininlerin (ağrı yapıcı maddeler) meydana gelmesini sağlar. Bun­dan başka lizozom enzimlerinin, histamin, serotonin ve bradikinin oluşumunu sağla­dığı, bunların da yangıya (apse) neden olduğu varsayılmaktadır. Sıtmaya karşı kulla­nılan kinin, bağırsak parazitlerine karşı kullanılan karbon tetraklorit, parazitlerin lizo-zomlanna yoğunlaşarak onların etkinliğini bozar. Keza deriyi ışığa karşı duyarlı kılan porfirin, antrasen ve nötral kırmızısı yine lizozomlarda toplanır. Mitozda lizozomların sayışı azalır ve olanlar da kenara itilir (normal durumda çekirdek civarında fazladırlar). Keza lizozom zannın geçirgenliğim artıran maddeler (örneğin karsinojen etki gösteren forbol A) verildiğinde, mitoz bölünme hızı artırılır, stabilize edici maddeler (kortizon gibi) verildiğinde bu hız azaltılır. Bu da mitoz bölün­menin belirli ölçüde lizozomlarla hızlandırıldığını kanıtlar. En azından meydana getir­diği proteaz enzimler aracılığıyla, ribozomlardaki protein sentezini inhibe eden bazı proteinleri parçalamak suretiyle, hücre aktivitesini artırdığı saptanmıştır. Nitekim yumurtanın döllenmesi sırasında verilen litik enzimler (keza yumurta hücresine pro-teolitik enzimler verildiğinde de aynı şey olur) bu inhibitörü ortadan kaldırdığından, protein sentezi büyük ölçüde artar. Lizozomlardan elde edilen lizozom deoksiribonükleazın (DNaz) DNA'yı parça­ladığı bilinmektedir. Lizozom DNaz'ın iki aktif bölgesi vardır. Bunlar DNA sarmalının her iki ipliğin! birden parçalarlar. Yalnız bir ipliğin parçalanması, karşı taraftaki komp-lementeri tarafından onarılabilir (daha geniş bilgi için kalıtımla ilgili bölümdeki DNA rejenarasyonuna bkz!). iki taraflı yıkımın onarımı olanaksızdır. Lizozom DNaz'ı, DNA'yı tam yıkmasına karşın, pankreas DNaz'ı kısmen yıkabilmektedir. Kanser meydana getiren birçok faktörün (fiziksel mor ötesi ışınlar ve îyonize ışınlar; kimyasal polibenzoitler, hidrokarbonlar, azotlu bazı bileşikler, dişi eşey hormonu, silis, aspest vs. ve virüsler) doğrudan ya da dolaylı olarak kromozom yapışım ya da DNA'nın dizilimim bozduğu bilinmektedir, özellikle silisyum dioksitte anlattığı­mız gibi bazı maddelerin lizozom zarım bozarak, enzimlerin, bu arada DNaz'ın serbest kalmasına; bunun da DNA'yı bozarak hücrenin ka^serleşmesine yol açtığı varsayılmaktadır. Keza kalıtsal olarak, birçok enzim sentezlenemeyebilir ve buna bağlı olarak lizozomlar işlevlerim yapamazlar. Bu şekilde, çoğunluk autozomlardaki çekinik genlerin neden olduğu (bir tanesi eşey kromozomundadır) on kadar hastalık tanımlanmıştır (örneğin Tay-Sachs, Niemann-pick, vs.), özel yöntemlerle (enzimlerin üzerim antikorla kaplamak suretiyle), dışarıdan, lizozom içine sokulan eksik enzimler, hastaların iyileşmisine neden olur. Prof Dr. Ali DEMİRSOY

http://www.biyologlar.com/lizozom

Yaşlanmayı önleyen enzim

Uzun yaşamın sırrının, hücrelerin yaşlanmasını önleyen bir enzimin hiperaktif versiyonunda saklı olduğu görüşü ortaya atıldı. ABD'deki Albert Einstein College of Medicine'de görevli bilim adamları, 86 yaşındaki insanlarda ve çocuklarında DNA'yı koruyan telomerazın yüksek seviyelerde bulunduğunu belirttiler ve Aşkenaz Yahudilerinin uzun yaşamasını bu mutant gene sahip olmalarına bağladılar. Bilim adamlarının yaptığı araştırma çerçevesinde, 86 ve yukarı yaşlarda, genel anlamda sağlıklı Aşkenaz Yahudileri ile bu kişilerin çocukları olan 175 kişiden ve kontrol grubu olarak ortalama bir yaşam süresine sahip ebeveynlerin çocukları 93 kişiden alınan kan örnekleri incelendi. Araştırmada, neredeyse yüz yıl yaşayanlarda ve onların çocuklarında telomeraz seviyesinin kontrol grubundakilerinden daha yüksek seyrettiği, önemli ölçüde daha uzun telomeraza sahip oldukları ve bu özelliğin güçlü biçimde kalıtsal olduğu gözlendi. Neredeyse yüz yıl yaşayan deneklerin vücut kitle endekslerinin kontrol grubundakilerinden daha düşük ve iyi kolesterol seviyelerinin daha yüksek olduğu belirlendi. Bilim adamları, bu enzimi harekete geçirecek ilaçların üretilmesinin mümkün olabileceğini ifade ederken, hücrelere daha fazla bölünme fırsatı verilmesinin yıkıcı mutasyonların gelişmesi ve kansere neden olma olasılığını artırabileceği uyarısında bulundu ve bu konuda daha fazla araştırma yapılması gereğine işaret etti. Daha önce yapılan araştırmalar, uzun yaşayan Aşkenaz Yahudilerinin, yaşla bağlantılı kalp ve şeker hastalığı gibi hastalıklara genel olarak tutulmadıklarını göstermişti. TELOMERAZ Telomeraz, telomerleri sentezleyen ve koruyan bir ters transkriptaz enzim olarak biliniyor. Yapısında taşıdığı RNA'yı taslak olarak kullanarak her bölünmeyle kısalan telomer uçlarında tamiri sağlar ve telomerik DNA dizilerini doğrusal kromozomların uçlarına ilave eder. Her hücre bölünmesinde hücrenin telomerezlerinin boyu kısalır ve hücre ölmeye daha yatkın hale gelir.   Serbest Radikaller Ayşe Gümrükçüoğlu Danışman: M. Ali ONUR Arkadaşına Vücudumuzda kanser ve kalp gibi hastalıklar için bir savaş veriyoruz. Kontrol edilmesi gereken düşmanlardan biri de serbest radikaller. Serbest radikaller somatik hücrelere ve bağışıklık sistemine saldıran moleküllerdir. Antioksidanlar da bu serbest radikallerin etkilerini nötralize eden, kanser, kalp hastalıkları ve erken yaşlanmaya neden olacabilecek zincir reaksiyonlarını engelleyen moleküllerdir. Oksidasyona neden olan serbest radikaller temel olarak oksijen kaynaklı metabolitler, (süperoksit anyonları O2-, hidrojen peroksit H2O2, hidroksil radikali OH0) hipoklorik asit, kloraminmler, azot dioksit, ozon ve lipit peroksitlerdir. Bunlar organizmalar tarafından hücre içinde mitokandriyal solunum zincirinde, ya da hücre dışında, özellikle de fagositler tarafından oluşturulur. Serbest radikal oluşumuna sigara, hebisit ve pestisitler, çözücüler, petrokimya ürünleri, ilaçlar, güneş ışınları, X-ışınları, hatta yiyeceklerde bulunana bazı bileşikler neden our. Hatta ve hatta egzesizler de oksijen kullanımındaki artışla beraber serbest radikal oluşumuna neden olur. SERBEST RADİKALLER Kuantum kimyasına göre ancak iki elektron bir bağın yapısına girebilir. Ayrıca iki elekronun ters dönüş doğrultusunda olması gerekir. Yani yukarıya doğru dönen bir elektronun eşi aşağıya doğru dönen bir elektrondur. Elektron çiftleri oldukça kararlıdır ve insan vücudunun neredeyse tüm elektronları elektron çifti halinde bulunur. Bir bağ koptuğunda elektronlar ya birlikte kalır (ikisi de bir atoma katılır) ya da ayrılırlar (biri bir atoma, diğeri diğerine). Eğer birlikte kalırlarsa oluşan atom bir iyon olur, eğer ayrılırlarsa da serbest radikaller oluşur. Bu eşleşmemiş elektronlar yüksek enerjilidir ve eşleşmiş elektronları ayırıp işlerine engel olurlar. Bu işlem serbest radikalleri hem tehlikeli hem kullanışlı yapar. Serbest radikaller yaşam için gereklidir. Elektron taransferi enerji üretimi ve pek çok diğer metabolik işlevde temel oluşturur. Ama eğer zincir reaksiyonu kontrolsüz bir davranış gösterirse hücrede hasarlara neden olur. Bilim adamları 1954'lerden beri serbest radikallerin yaşlanma ve dejeneratif hastalıklara neden olduğunu bilmektedirler. Çoğu elektronlar çift halde bulunurken, serbest radikal bu elektronları birbirinden ayırarak reaksiyonu durdurur. Ama sonuçta serbest radikal kendine bir çift elektron alarak elektron çifti haline geçer, diğer elektron serbest radikal olur. Antioksidantlar ise serbest radikaller için kolay bir elektron hedefi oluşturur. Bağlanan serbest iki serbest radikali birleştirerek nötralize edebilme özelliğine sahip bir enzime (glutatyon peroksidaz, katalaz, süperoksit dismutaz...) taşınana kadar radikalle stabil bir yapı oluşturur. Eğer serbest radikaller nötralize edilmezlerse vücutta ciddi hasarlara neden olabilirler: -hücre membranı proteinlerini yıkarak hücreleri öldürmek, -membran lipit ve proteinlerini yok ederek hücre membranını sertleştirip hücre fonksiyonunu engellemek, -nuklear membranını yararak nukleustaki genetik materyale etki edip DNA'yı kırılma ve mutasyonlara açık hale getirmek, -bağışıklık sistemindeki hücreleri yok ederek bağışıklık sistemini zorlamak. Bu etkiler oksidatif stres olarak bilinen DNA mutasyonları, hücre ölümleri ve hastalıkları gibi hasarlara neden olur. Peki serbest radikaller bu hasarları nasıl verirler? Bu sorunun cevabı çok çeşitli mekanizmalara dayandırılabilmekle beraber en temel etkileri, lipit peroksidasyonu, proteinler arasında disülfit bağı oluşumu ve DNA hasarıdır. a) Membran Lipitlerinin Peroksidasyonu Bu, serbest radikaller hücrenin membranına saldırdıklarında gerçekleşir. Serbest radikaller, hücre membranının stabilizasyonunu ortadan kaldırarak, hızlı hücre ve doku bozulmalarına neden olurlar. b) Disülfit Bağı Oluşumu Glutatyon (GSH) gibi tiyollerin (R-SH) oksidasyonu tiyol ve oksijen radikallerinin oluşumuna neden olur. Her ne kadar hidroksil radikallerinden daha zayıf olsalar da tiyol radikalleri bazı biyolojik sorunlara neden olurlar. Bunlar sülfür merkezli radikallerdir (RSH) ve proteinlerdeki homolitik fisyon (sülfürlerin karşılıklı bağlanması) reaksiyonları disülfit bağını oluşturur. Bu da proteinlerin konfigürasyonlarını bozarak vücuttaki metabolik aktivitelerini engeller. c) DNA Hasarı Bir canlının elektromanyetik, ultraviyole ve X-ışınlarına maruz kaldığı sırada DNA, hidroksil radikallerinin de saldırısına uğrayabilir. Serbest radikal etkisiyle DNA'nın yapısının değişmesi mutasyonlara ve hatta canlının eşey hücrelerindeki mutasyona bağlı olarak döllerin ölmesine neden olur. Vücuttaki en temel serbest radikaller aşağıda verilmiştir: SÜPEROKSİT RADİKALLERİ Süperoksit radikalleri hücrede enerji metabolizmasında oksidasyon sırasında ya da oksidazlar gibi bazı enzimlerin aktivitesi sonucu oluşurlar. Aşağıdaki reaksiyonlar oluşumlarını açıklar: Süperoksit radikalleri süperoksit dismutaz adı verilen bir enzimle inaktive edilirler: Süperoksit radikali iki mekanizmayla çalışırlar. Bu fagositlarin bakterisit etkilerinin temel mekanizmasıdır. Aynı zamanda yangı reaksiyonlarında normal dokulara bile zarar verebilecek bir aracılardır. HİDROKSİL RADİKALLERİ Hidroksil radikalleri birkaç yolla oluşur. Suyun hidroliziyle ya da parçalanmasıyla hidrojen radikalleri ve hidroksil radikalleri oluşturabilir: Aynı zamanda hidrojen peroksit ve demirin birleşmesiyle oluşabilir (Fenton reaksiyonu): Diğeri de Haber-Weiss reaksiyonudur: Hidroksil radkilleri en reaktif serbest radikallerdir ve vücuttaki serbest radikal hasarının en önemli sorumlularıdır. NİTRİK OKSİT (NO•) Nitrik oksit hücresel patofizyolojide önemli bir rol oynayan çözünebilir, serbest radikal gazıdır. Vazodilatör mesajı endotelyumdan düz kasa taşıyan bir enerji aktarıcısı olarak, sentral ve periferal sinirsel aktarımda ve bağışıklıkta aktif rol alır. Sonuçta hücrede ve hücre dışında taşınan NO• miktarı çok hassastır. SERBEST RADİKALE BAĞLI HASTALIKLAR Serbest radikaller vücudun hastalıklara karşı direncini vücudu saran organizmaları yok ederek arttırır. Buna karşın fazla üretildiğinde vücuttaki bazı yerlerede hasara neden olarak hastalıklara yol açar. Serbest radikal reaksiyonlarının neden olduğu hastalıklarda giderek bir artış olmaktadır. Bu serbest radikal hastalıkları üç grupta toplanabilir: 1. genetiğe bağlı (Fanconi's anemia, bloom syndrome) 2. çevresel bileşenler (iş hastalıkları, zehirlenmeler, virus ve bakteriyal enfeksiyonlar) 3. hem genetik hem de çevresel (bronşial astım, diabetes mellitus, kanser, kardiovasküler hastalıklar ve diğerleri) Serbest radikal hastalıklarına birkaç örnek aşağıda verilmiştir: Yangı: Yangı sırasında serbest radikallerden çıkan oksijen, lökositler salınır. Bu işlem çoğunlukla koruyucu olmasına rağmen kontrosüz olursa zarar verir. Mikropların Öldürülmesi: Vücutta sayısı artan mikroplar, lökositlerin fagolizozomları tarafından öldürülüp sindirilirler. Bu sırada reaktif süperoksitler ve hidroksil radikalleri oksidatif reaksiyonlar sonucu oluşur. Bu işlemler milisaniye'lik kısa sürelerde olmasına rağmen kontrolsüz gerçekleştiklerinde toksik ve zarar vericidirler. Oksijen ve Diğer Gazların Toksisiteleri: Yüksek oksijen ve diğer gazlar maruz kalındığında canlılar için zararlı hatta bazı durumlarda öldürücüdür. Oksijenin hasara neden olan etkileri oksijen oluşturan serbest radikallerin ya da diğer serbest radikal ara ürünlerinin hücre membranı gibi hücresel komponentlerini okside etmesindendir. Yaşlanma: Denham Harman tarafından ortaya atılan serbest radikal teorisine göre normal yaşlanma, aerobik metabolizma sırasında oluşan serbest radikallerin dokularda birikmesi sonucu oluşan hasarlar nedeniyle olmaktadır. O halde dengeli bir beslenme, serbest radikal reaksiyonlarını minimumda tutmalıdır. Radyasyon: Canlı hücrelerin temel bileşeni olan su, iyonize radyasyona maruz bırakıldığında (x-ışını ya da gamma ışını gibi) hidroksil radikali oluşacaktır. Bu hidroksil radikalleri DNA ve hücre membranının hasarından sorumludurlar. Arterosklerozis: Düşük yoğunluklu lipoproteinlerin (LDL) peroksidasyonunun arterosklerozis hastalığına karıştığı bilinmektedir. Bu kan damarlarındaki daralma, arteriyel kan basıncının düşmesine ve hastalığın diğer belirtilerinin oluşmasına neden olur. DNA'ya Etkisi: hidojen peroksit oksidantlar arasında en belalısı kabul edilen bir maddedir ve hücrede pek çok bölgeyi hedef alarak bu bölgelere saldırarak hidroksil radikali oluşturur. DNA hidroksil radikallerinin oluşturduğu hasarlara karşı oldukça hassastır: hem DNA zincirinin kırılmasına hem de bazların hidroksilasyonuna neden olabilir. DNA zincirinin kopması bir DNA bağlayıcı protein olan poli(ADP)polimerazı aktif hale geçirir. Bu protein NAD'yi substrat alarak nuklear proteinlere bağlı ADP-riboz polimerleri oluşturur. Bu koşullarda NAD turnoverı azalır, bu da ATP sentezini mitokondriyal sentezi inaktive ederek etkiler. KORUNMA VE REGÜLASYON Serbest radikallerdeki aşırı yüklenme vücut için tehlike oluşturur. Ancak vücudun işlevlerini görebilmesi ve hastalıklardan korunabilmesi için de gereklidirler. Serbest radkiller vücutta çok hassas bir dengeyle kontrol edilmektedirler: Serbest Radikalleri Yok Eden Enzimler -süperoksit dismutaz: Hücre içinde mitokondride doğal olarak bulunan bir enzimdir. Süperoksit radikallerini daha az reaktif olan hidrojen peroksit formuna çevirirler. -katalaz: İnsan hücrelerindeki peroksizomlarda bulunur. Hidroksil radikallerinin oluşumunu önlemek için hidrojen peroksiti suya ayrıştırır. -glutatyon peroksidaz: Redükte glutatyonun (GSH) -SH grubundan, su oluşturmak için hidroksil radikali ya da hidrojen peroksitle birleşmek üzere hidrojen çıkartmasını sağlar. -Sülfhidril proteinleri ve diğer serum proteinleri: Organik peroksitleri ve hidroksil radikallerini zararsiz kimyasallara dönüştürürler. ANTİOKSİDANT MOLEKÜLLER Beta-karoten, askorbik asit ve alfa-tokoferol gibi antioksidantların serbest radikallerin neden olduğu oksidasyonları önlediğini vitro ve in vivo çalışmalarla gösterilmiştir. Bunların dışında taurin, bilirubin ve ürik asit de bilinen doğal antioksidanlardır. Sütte, karaciğerde ve böbrekte bulunurlar. Diğerleri gibi bunlar da serbest radikal oluşumunu önlerler. Yağda çözünen en önemli antioksidant E vitaminidir. C vitamini, elektron donörü gibi iş görerek, E vitamini radikalini tekrar redükleyerek E vitamini haline getirir. Vitamin A ve beta-karoten bazı durumlarda antioksidant gibi davranır. Ayrıca biyoflavonoitler de antioksidant özelliğe sahiptir. Koenzim Q bir fenoldür ve o da pek çok dokuda E vitamini gibi davranır. Lipoik asit ve glutatyon kükürt içerikli bileşiklerdir, hidrojen atomu donörü gibi davranarak fenoller gibi görev yaparlar. Tüm bunların yanında en önemli ve üzerlerinde en çok çalışılan antioksidant vitaminler vitamin E ve vitamin C'dir. Bu nedenle bunların üzerinde durulacaktır. ANTİOKSİDANT OLARAK VİTAMİN E Çoğunlukla hücre membranında bulunur ve eğer görevini yapmazsa serbest radikaller membrana, DNA'ya ve diğer hücre komponentlerini etkiler. E vitamini (alfa tokoferol) normal reprodüksiyon, kas işlevleri ve pek çok diğer vücut fonksiyonu için gereklidir. Şu sıralar E vitamininin kalp hastalıklarını azalttığı oldukça kuvvetli bir görüş oluşturmuştur. New England Journal of Medicine'da geçen yıl ardarda yayınlanan iki makale en az iki yıl süreyle günlük en az 100 IU E vitamini alan insanlarda kalp hastalığı oranının yarı yarıya azaldığı gösterilmiştir. Aslında antioksidant vitaminlerin kardiyovasküler hastalıklardan koruma özelliği son 20 yıldır büyük bir ilgi görmekteydi. 1970 ve 80'lerde yayınlanan temel bilim ve epidemiyolojik yayınlarda bazı antioksidant vitaminlerin kardiyovasküler hastalıkların engellenmesinde yardımcı olabileceği savunuluyordu. Örneğin, dietlerde bulunan antioksidantların (özellikle vitaminE ve beta-karoten) serbest radikal avcıları gibi davranarak, arterosklerozise neden olan etkenlerden LDL'lerin (düşük dansiteli lipoproteinler) oksidatif modifikasyonlarına olan hassasiyetini engelledikleri biliniyordu. Alfa tokoferol ve askorbik asit'in (vitamin C) sinerjistik olarak çalışıp lipozomal membranlar ve LDL'nin oksidasyonunu önlediği bulunmuştur. Askorbik asit sulu radikalleri yakalayıp sinerjistik olarak tokoferolden, radikalle reaksiyona girdiğinde oluşan tokoferoksil radikalini tokoferole rejenere eder. Tokoferol ve askorbik asit arasındaki sinerjistik etki LDL oksidasyonunda gösterilmiştir. C vitamininin tek başına uygulamasında in vitro LDL oksidasyonu azalması %15 bulunmuştur. Yalnız tokoferol ile yapılan çalışmada oksidasyondaki azalma %50, ikisinin de uygulanması sonucu LDL oksidasyonundaki azalma %78 bulunmuştur. Amerikada yapılan bir çalışmada meme kanseri oluşumu ve antioksidantlarla olan ilişkisi araştırılmıştır. Aileden gelen meme kanseri riski taşıyan kadınlarla yapılan çalışmada günlük fazla dozda E vitamini verilen deney grubunda meme kanseri riskinin azaldığı gösterilmiştir. Risk taşıyan kadınlarda verilen doza göre kanser oranının %99'a kadar düşürülebildiği, risk taşımayan kadınlarda ise meme kanseri görülme riskinin %30 azaltıldığı rapor edilmiştir. Vitamin E eksikliği kalp hastalıkları dışında pek çok diğer hastalıkalra da neden olabilmektedir: eritrositlerde bozukluk, erkek sıçanlarda kısırlık, yaşlanma, kolay bere oluşumu, egzema, premenstrual sendromlar, katarakt, sistik fibrozis... Ayrıca aşırı demir alımı E vitamini eksikliğine neden olur. Vitamin E faydalı bir antioksidant olduğu halde yan etkisi ve toksik özellikleri de vardır. Baş ağrısı, hipertansiyon yüksek trigliserit, mide bulantısı, ishal, gaz, taşikardi, bayılma... ANTİOKSİDANT OLARAK VİTAMİN C Yıllardan beri yapılan pek çok araştırma, C vitamininin etkili bir anti-kanser ajanı olduğunu bulmuştur. Çalışmalar C vitamininin antioksidant özelliğinin kanseri yenmede birkaç yolla olduğunu savunmaktadır. Lipitlerin peroksidasyonunu önleyerek dejenerasyon ve yaşlanma olaylarında etkilidir. Yetişkin insanlarla yapılan bir çalışma bir yıl süreyle günlük 400 mg C vitamininin serumdaki lipit peroksitleri azalttığını göstermiştir. Vitamin C aynı zamanda DNA'ya verilebilecek serbest radikal hasarlarını da engellemektedir. Gaby ve Singh'in birkaç çalışması vitamin C'nin genetik değişiklikleri ve kromozom bozulmalarını engellediğini göstermektedir. Çevrede etkisini gösteren pek çok kirlilik toksik, karsinojenik ve mutajenik etkilere neden olabilir. C vitamini bu zararlı etkileri karaciğerdeki detoksifiye edici enzimleri stimule ederek engelleyebilir. Bir başka çalışma da C vitamininin mutajenlerin oluşmasını engellediğini göstermektedir. C vitamini aynı zamanda immun sisteme kanser hücrelerini taramasında da yardımcı bir rol oynamaktadır. Son olarak C vitamini işlemden geçmiş yiyeceklerde sıkça bulunan nitratlardan nitrözamin oluşumunu engeller. Oluşan bir nitrözamin karsinojen bir maddeye dönüşebilir. Ama yapılan çalışmalar idrardaki nitrözaminin C vitamini tarafından anlamlı bir biçimde engellendiğini ortaya koymuştur. Üç hayvan çalışması nitratla oluşan kanserin engellenmesinde askorbik asidin önemli rol oynadığını göstermiştir. Üç deneyde de C vitamini verilen hayvanlarda tümör oluşumunun inhibe edildiği görülmüş. Bu noktada C vitamini alınımı ile kanser riskinin yakın bir ilişkisi olduğu açıktır. 1991'de American Journal of Clinical Nutrition C vitamininin kanserin farklı tipleri ile ilişkisi hakkında 46 çalışma yayınlamıştır. Bu çalışmalarda 33'ü C vitamini alınımı ile kanserin ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Yüksek C vitamini alınımı düşük C vitamini alınımının iki katı korunma sağlamıştır. Bu çalışmalarda çoğu yüksek dozajı 160 mg ya da fazlası, düşük dozajı genelde 70 mg altı olarak kabul etmişlerdir. Yazar Gladys Block'a göre en büyük etki esofagus, larinks, ağız ve pankreas kanserlerinde, bunları takiben mide, rektum, meme ve serviks kanserlerinde görülmektedir. C vitamininin akciğer kanseri üzerindeki etkisi daha düşük olduğu halde, bazı çalışmalar anlamlı koruyuyucu bir etki bulmuşlardır. Akciğer kanseri ile yapılan çalışmalar karışık bulgular içerdiği halde çalışmaların çoğu karotenoidlerle C vitamininin birlikte kullanıldığı durumlarda olumlu etki göstermiştir. C vitamininin vücuttaki en önemli görevi protein kollajen sentezidir. Aynı zamanda bu, diş, kemik, kıkırdak, deri deki fiberlerin oluşumunu sağlar. Ayrıca immun sistemde deönemli görevleri vardır. Eksikliği ikincil enfeksiyonlar, deri kuruması, diş dökülmesi, kanama, foliküler hiperkeratozis, kramplar, kas yorgunluğu... gibi pek çok soruna neden olur. Peki bu kadar yararları olan bu maddenin toksik etkileri yok mu? Sorusuna neredeyse yok denebilecek kadar az cevabı yerindedir. Bunlardan çoğu kusma, ishal, gaz... gibi askorbik asidin pH'sından kaynaklanan sorunlardır. Bu sorun asit düzenleyicileri ile giderilebilir. Bunun dışında böbrek taşına neden olabilir. Bazı kan testlerinde aşırı dozda C vitamini alınımı hatalı sonuç verebilir. Ayrıca demir emilimine etkisi nedeniyle vücutta demir birikimine neden olabilir. SONUÇ Sürekli gelişmekte olan teknoloji, oluşan çevre kirliliği, sigara, UV... ve pek çok diğer etken sürekli olarak çeşitli toksik maddelerle karşı karşıya kalmamıza neden olmaktadır. Bu etkiler kendini serbest radikal oluşumuyla gösterir. Tüm bu nedenlerden dolayı dış etkilerle oluşan hastalıklar artmakta, genetik hastalıkların da çevresel etkilerle daha çok belirginleşmesine neden olmaktadır. Bu hastalıklara çözüm getirmek öncelikle bu hastalıkların oluşumunu engellemekle gerçekleşebilir. Bunun için de ilaçlardan öte alınan besinler önem kazanmaktadır. Serbest radikallerin etkilerini önleyen ve dietimizde sıkça bulunması gereken C vitamini ve E vitamini kanser ve kalp hastalıkları gibi toplumda erken ölümlerin başlıca nedenleri olan hastalıkların oluşumunu önlemektedir. Besinlerin dışında dışarıdan yapılacak takviyelerin de yararlı olduğu yapılan doz tesbit çalışmalarıyla anlaşılmıştır. Ancak vücudun hassas dengesi alınacak aşırı dozlarla bozulabilmekte, bunun sınırının konabilmesi gerekmektedir. 1970'lerle vitaminlerin öneminin anlaşılması 1980'lerde bunun uç noktalara ulaşmasına neden olmuş, kanser ve kalp hastalıklarının tedavisivde çok yüksek dozlarda vitamin alınımı başlamış ve o zamana kadar bilinmeyen yan etkiler yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştır. Günümüzde ise uygulanmış çok aşırı dozların bir yerden sonra yararı olmadığı anlaşılmıştır. Bu hastalıkların aşılmasında antioksidant vitaminlerin etkilerinin büyük olduğu kesin olmakla beraber tek başına yüksek dozlarda vitamin almaktansa bu vitaminlerin ortak etkilerinin hastalıkların önlenmesinde daha etkili olduğu yapılmış olan pek çok çalışmayla tekrar tekrar gösterilmiştir. Bu nedenle serbest radikallerin neden olduğu hastalıkların önlenmesi ancak babaannelerimizin ağzından düşmeyen o "dengeli beslenme" ile olabilir.

http://www.biyologlar.com/yaslanmayi-onleyen-enzim

HORMONLAR VE ETKİLERİ (ENDOKRIN SISTEM )

Hormon sözcüğü “uyarmak, harekete geçirmek” anlamına gelmektedir. Hormonlar vücudumuzdaki büyüme, gelişme, üreme, bazı metabolik olayların sağlanması ve vücudun sağlıklı olarak görev yapmasını sağlayan kimyasal habercilerdir. Hormonlar vücudumuzdaki salgı bezlerinden salgılanarak kan yoluyla diğer dokulara taşınır ve etkilerini gösterirler. Miktar olarak çok az salgılanmasına karşın kuvvetli etkileri vardır. Bu nedenle bir tür haberci olarak görev yaparlar. Taşındıkları hücreye nasıl davranması gerektiğini anlatırlar. Çok az miktarda salgılanmasına rağmen hormonlar vücutta çok büyük görevler yapar. Yirmi beş yıl önce 20 kadar hormon bilinmekteyken bugün 200’den fazla hormon keşfedilmiştir. Bugün artık beyin, bağırsaklar ve kalbin hormon ürettiği gösterilmiştir. Hormon sistemine ENDOKRIN SISTEM adı verilir. Hormon hastalıkları ile ugrasan bilim daLINA ENDOKRINOLOJİ denir Endokrin Uzmani hormon hastaliklari tedavisi yapar. Hormonların Tipleri Nelerdir? Hormonlar kimyasal yapı olarak steroid yapısında veya protein yapısında olurlar. Steroid hormonlar kolesterolden yapılan ve ağızdan alındığında midede etkinlikleri kaybolmayan hormonlardır. Örneğin doğum kontrol ilaçlarında bulunan hormonlar steroid yapısındadır ve ağızdan alınınca bozulmaz. Buna karşılık protein yapısında olan hormonlar ağızdan alındığında midede parçalanır ve etkisini kaybeder. Bu nedenle protein yapısındaki hormonlar ilaç olarak ağızdan alınamaz ve enjeksiyonla yapılır. Örneğin insülin hormonu protein yapısında olup ağızdan alınamaz ve enjeksiyon yapılır. Hormonların Görevleri: Hormonların başlıca görevleri 3 ana grupta ele alınabilir: •Büyüme ve farklılaşma •Vücut dengesinin sağlanması •Üreme Çok sayıda hormon büyüme olayında etkilidir. Büyüme hormonu ve tiroid hormonları bunların en önemlisidir. Vücut dengesinin sağlanmasında ise birçok hormon görev alır. Bu hormonlar ve görevleri şunlardır: •Tiroid hormonları çoğu dokuda bazal metabolizmanın %25’ini kontrol eder •Kortizol kendisinin doğrudan etkilerinden başka birçok hormonun etkisini de kolaylaştırır •Paratiroid hormonu ® kalsiyum ve fosfor dengesini sağlar •Vazopressin vücut su dengesini sağlar •Aldosteron vücut sıvı miktarı ve serum elektrolitlerini (Na ve K) kontrol ederler •İnsülin açlık ve toklukta kan şekerinin normal olmasını sağlar Kan şekeri düşünce vücudumuz buna hormonsal tepki vererek kan şekerini artırmaya çalışır. Açlıkta ve kan şekerinin düştüğü durumlarda insülin salınımı azalır. Buna bağlı olarak dokuların glukoz alımı azalırken karaciğerden glukoz (şeker) üretimi artar. Vücuttan su atılması esas olarak vazopressin isimli hormon tarafından kontrol edilmekle beraber, kortizol ve tiroit hormonları da bu konuda etkilidir. Paratiroid hormonu ve D vitamini koordineli hareket ederek kan kalsiyum dengesini sağlarlar. Paratiroid hormonu böbreklerde D vitamini sentezini artırır. D vitamini ise bağırsaklardan kalsiyum emilimini artırır, kemiklerde paratiroid hormonunun etkisini kuvvetlendirir. Kan kalsiyumunun artması ise paratiroid hormon salgılanmasını azaltır.. Vücuttaki herhangi bir stres durumunda, stresin şiddeti, akut (ani) veya kronik (devamlı-süregen) oluşuna göre, çok sayıda hormonu harekete geçirir. Travma veya şok gibi şiddetli ani streslerde sempatik sinir sistemi aktive olarak katekolamin dediğimiz adrelanin ve noradrenalin isimli hormonlar kanda artar, kalbin pompaladığı kan miktarı çoğalır, kan basıncı ve glukoz (şeker) yapımı artar. Stres ACTH , büyüme hormonu ve kortizol hormon yapımını artırır. Artan kortizol kan basıncının devamlılığını sağlar. Hormonlar üreme işlevini de düzenler. Üreme işlevi cinsiyetin belirlenmesi, cinsel gelişme, gebelik, süt verme, çocuk yetiştirme ve menopoz gibi değişik aşamaları kapsar. Bu aşamaların her birinde çok sayıda hormon birlikte ve düzen içinde çalışır. Hormonların üremeyle ilgili koordineli etkilerinin tipik örneği ortalama 28 günde bir yinelenen adet görme (menstruasyondur). Adet döneminin erken (folliküler) evresinde FSH ve LH isimli hormonlar yumurtalıktaki yumurtaların (folliküllerin) olgunlaşmasını uyarır. Bu durumda östrojen ve progesteron hormonları giderek artar. Gebelikte artan prolaktin memelerin süt salgılamaya hazır hale gelmesini sağlar. Oksitosin isimli hormon ise memeden süt gelmesine etkilidir. Hormonların Yapıldığı Bezler: Hormonlar hipotalamus, hipofiz, tiroid, pineal bez, pankreas, sürrenal (böbreküstü) bezi, yumurtalık ve testislerde yapılır ve salgılanır. Bundan başka beyinde, bağırsaklarda da hormon üretimi olmaktadır. Hormon üretildiği hücreden etki edeceği dokuya (hedef dokuya) taşınması gerekir. Hormonların adlandırılması genellikle ilk bulundukları dokuya veya major etkilerine göre yapılmıştır. Ancak, günümüzde aynı hormonun farklı dokularda üretildiği bilinmektedir. Hormonların Salgılanması ve Taşınması Hormonlar salgı bezinden aktif halde veya daha az aktif halde salınır. Aktif olmayanlar daha sonra aktif hale gelirler. Hormonlar bezlerden kana salgılanır. Tiroid hormonu T4 hücrede etki etmesi için daha sonra T3 hormonuna dönüşür. Testosteron hormonu yine hücrede etkili olmak için daha sonra dihidrotestosteron haline gelir. Hormonlar kanda bazı proteinlere bağlanarak taşınır Çok azı ise serbest halde bulunur. Seks hormonları SHBG proteinine bağlanır, tiroid hormonları TBG proteinine bağlanır. Reseptör Nedir? Hormonların hücrede bağlandıkları yapıya ‘’reseptör’’ denir. Hormonların biyolojik etkileri bu reseptörlere bağlandıktan sonra oluşur. Reseptörleri kilit olarak düşünürseniz hormonlar bir anahtar olarak görev yapar ve bu kiliti açarak hücrede etkilerini gösterirler. Bütün reseptörlerin en azından 2 farklı fonksiyonel bölümü vardır. Bunlardan biri hormonu tanıyan ve ona bağlanan “tanıma bölgesi”, ikincisi ise uyarımı ileten “uyarı iletim bölgesi”dir. Reseptörün tanıma bölgesi hormonla üç boyutlu bağlantı kurabilecek özel bir yapı gösterir. Hormon ile reseptör bağlanma bölgesi arasındaki uyum bağlanmanın derecesini tayin eder. Uyum ne kadar iyi ise hormon reseptör bağlanması ve dolayısıyla hormonun etki oluşturması o oranda güçlü olacaktır. Hormonun reseptörüne bağlandıktan sonra uyarı iletimi iki şekilde olabilir. Polipeptid ve protein yapılı hormonlar ile katekolaminler hücre zarında yerleşmiş reseptörlere bağlanırlar. Bu bağlanma sonrası meydana gelen uyarı hücre içi sistemlere iletilir. Steroid hormonlar (kortizol, aldosteron gibi), tiroid hormonları ve diğer bazı hormonlar ise hücre içi reseptörlere bağlanarak etki gösterirler. Hormonlar Birbiriyle Etkileşir Mi? Hormonlar birbirleriyle etkileşim içindedir. Vücudun dengesi bu etkileşim sayesinde sağlanır. Günlük yaşamımızda biz yerken, istirahat ederken ve çalışırken bazı hormonlar artarken diğerleri azalır. Bir hormonun kandaki seviyesi vücudun durumuna göre değişiklik gösterir. Hormonlar Nasıl Ölçülür? Hormonlar kandan ölçülebildiği gibi idrardan veya tükrük salgısından da ölçülebilir. Ancak sadece hormon ölçülmesiyle hormon hastalıkları bazı durumlarda anlaşılamaz ve bu nedenle bazı testler yapmak gerekebilir. Bu testlerle biz uyarma veya baskılama testleri adı veriyoruz. Hormonlar ve Bağışıklık Sistemi Hormonlar bağışıklık sistemi (immün sistem) üzerinde de etkilidir. Özellikle kortizon ve seks hormonları bağışıklık sistemine etki ederler. Bazı bağışıklık sistemi hücreleri ACTH, prolaktin gibi hormonlar üretebilir. Bağışıklık sisteminin ürettiği bazı maddeler de hormon salınımını etkiler. Otoimmün hastalıklar dediğimiz bir hastalık grubu bağışıklık sistemindeki bozukluk sonucu ortaya çıkar ve salgı bezlerini tahrip eder ve hormon hastalıkları oluşur. Bunlara örnek Tip 1 şeker hastalığı, Hashimoto hastalığı, Graves hastalığı (tiroid bezi aşırı çalışması) ve Addison (böbreküstü bezi yetersizliği) hastalığıdır. Hormonlar ve Sinir Sistemi Sinir hücreleri arasındaki iletişimi nörotransmitter denen hormon yapısındaki maddeler sağlar. Bu nörotransmitter denen hormonlar adrenalin, noradrenalin gibi etkileri vardır. Beyindeki sinir hücreleri de hormon salgılar. Örneğin hipotalamusdan salgılanan TRH hormonu beynin diğer kısımlarında da salgılanır. Bu nedenle sinir sistemi de hormon salgılamaktadır. Bazı psikiatrik hastalıklarda beyinde salgılanan hormonlarda bozukluk vardır. Hormon Hastalıkları Oluş Mekanizması Hormon hastalıkları temelde 3 mekanizmayla meydana gelir 1.Hormon yapım fazlalığı 2.Hormon yapım azlığı 3.Hormon direnci durumları Hormon yapım fazlalığı bir hormonun aşırı salgılanmasıdır. Bunun nedeni sıklıkla bezlerde oluşan adenom adını verdiğimiz tümör dokuları, bağışıklık sistem boızuklukları ve iltihabi nedenlerle oluşur Hormon azlığı ise bezin harabiyeti veya bezin ameliyatla alınması sonucu hormon yapacak bez kalmaması, bağışıklık sistemi tarafından bezin harabiyeti, hormon yapımında kullanılan maddelerin gıdalarla az alınması gibi nedenlerle olur. Hormon direnci ise hormonun hücrede etki edememesidir. Hormonların Ritmik Salınımı ve Vücut (Biyolojik) Saati Vücuttaki hormonların salgılanması uyku-uyanma olayından etkilendiği gibi suprakiasmatik nukleus denen bir çekirdekten de etkilenir. Vücut farklı hormonlara farklı zamanlarda ihtiyaç duyar. Bunun ayarlanması hipotalamusta bulunan suprakiasmatik nukleus tarafından sağlanır. Bu saat vücuda sinyaller göndererek hormonların üretimini sağlar. A- Hipotalamustan Salgılanan Hormonlar: Hipotalamustan bazı hormonlar salgılanır ve bunların görevi hipofizden hormon salgılanmasını sağlamaktır. Bu hormonlara düzenleyici hormon veya faktör denir. Bunlar: 1.GnRH (gonadotropin salgılatıcı hormon): Hipofizden FSH ve LH hormonlarını salgılatır 2.GHRH (Growth hormon salgılatıcı hormon): Hipofizden büyüme hormonu (diğer adı growth hormon) salgılatır 3.TRH (TSH salgılatıcı hormon): Hipofizden TSH hormonu salgılatır. 4.CRH (Kortikotropin salgılatıcı hormon): Hipofizden ACTH hormonu (diğer adı kortikotropin) salgılatır) 5.PİH (Prolaktin inhibe edici hormon): Buna dopamin adı da verilir. Hipofizden prolaktin salgılanmasını önler 6.Somatostatin: Hipofizden salgılanan büyüme hormonu ve TSH hormonunun salgılanmasını önler. Somatostatin ayrıca pankreastan, bağırsak içindeki zardan (mukoza), tiroid bezindeki parafolliküler C hücrelerinden de salgılanır. Büyüme hormonu dışında insülin, glukagon, gastrin, sekretin gibi birçok hormonun salgılanmasını önler. 7.Oksitosin 8.Antidiüretik hormon (ADH). B- HİPOFİZ BEZI VE HORMONLARI: Hipofiz bezi, kafatasının ortasında, bulunduğu yer olarak her iki gözün arasında, burnumuzun üst kısmının arkasında bulunan kemiğin içerisinde bulunan bir bezdir. Ağırlığı ortalama 600 mg kadar olup kuru fasulye gibi oval, simetrik, kırmızı-kahverengi renktedir. Kadınlarda erkeklerden biraz daha büyüktür. Bu bez iki kısımdan oluşur ve ön kısmına ‘’ön Hipofiz’’ veya tıp dilinde adenohipofiz denir. Arka kısmına ‘’arka hipofiz’’ veya tıp dilinde posterior hipofiz denir. Ön bölüm hipofizin %75-80’nini oluşturur. Ön Hipofizden 6 tane hormon salgılanır. Bu hormonlar sayesinde vücudumuzda bulunan diğer salgı bezleri çalışır ve onların hormon yapmasını sağlar. Yani hipofiz bezi bir orkestra şefi gibi vücuttaki tüm salgı bezlerini kontrol eder. Ön hipofizden salgılanan hormonlar şunlardır: 1.FSH (Follikül stimüle edici hormon) 2.LH (lüteinize edici hormon) 3.Prolaktin (süt salgılatıcı hormon) 4.Büyüme Hormonu veya diğer adıyla Growth Hormon 5.ACTH (Adrenokortikotropik hormon) 6.TSH (tiroid stimüle edici hormon) Arka hipofizden salgılanan 2 hormon vardır: 1.ADH (anti-diüretik hormon) veya diğer adı vazopressin 2.Oksitosin Hipotalamus-Hipofiz-Salgı Bezi Aksı Yukarıda anlatıldığı şekilde hormonların salınımı için önce hipotalamustan bazı hormonlar salgılanmakta bunlar hipofize gelerek bu defa hipofizden diğer hormonları salgılatmaktadır. İkinci adımda ise hipofizden salgılanan hormonlar vücuttaki salgı bezlerine giderek o bezlerden bazı hormonların salgılanmasını sağlamaktadır. İşte hipotalamus-hipofiz-salgı bezi ekseni dediğimiz bu yol sayesinde hormonlar gün içinde salgılanmaktadır. 1) FSH ve LH: FSH ve LH hormonları erkek ve kadında üreme organlarına etki ederler ve bu sayede cinsel hormonların yapımını, cinsel farklılaşmayı ve kadında yumurta, erkekte ise sperm gelişimini sağlar. FSH erkekte testiste bulunan sertoli hücrelerine ve spermin yapıldığı seminifer tüplere etki eder. FSH’nin etkisiyle sertoli hücresinden inhibin adında bir hormon salgılanır ve FSH hormonunun hipofizden fazla salgılanmasını önler. FSH testiste bulunan seminifer tüplerinde sperm gelişimini sağlar. LH hormonu ise testiste bulunan leydig hücrelere etki eder ve bu hücrelerden testosteron adı verilen erkeklik hormonunu salgılatır. Sperm hücrelerinin gelişiminde hem FSH hem LH hormonu etkilidir. Kadınlarda ise FSH hormonu yumurtalıkta bulunan granuloza hücrelerine etki ederek östrojen hormonunu salgılatır. LH hormonu ise yumurtalıkta bulunan teka hücrelerine etki ederek androjen denen bazı hormonlar üretir ve bunlar sonra yine östrojene dönüşür. LH hormonunun ana etkisi yumurtlamanın sağlanmasıdır. Oluşan yumurtlama sonrası oluşan korpus luteumdan ise progesteron hormonu salgılanması LH hormonu ile sağlanır. FSH ve LH hormonu pulsasyon halinde salgılanarak etki ederler. Yani salınım hep aynı düzende değildir. FSH ve LH hormonlarının salınımı hipotalamustan salgılanan GnRH hormonu sayesinde olur. Vücutta seks hormonları dediğimiz testosteron ve östrojen azalınca GnRH salınımı olur ve hipofizden FSH ve LH salgılanır. Ergenlik (tıp dilinde puberte) başlayınca bu hormonların salınımı artar ve ergenlik oluşur. Yani erkekte sakal, bıyık çıkması, penis ve testislerde büyüme, ses kalınlaşması, koltuk altı kıllanma ve penis etrafının kıllanması oluşur. Kızlarda ise adet başlaması ve memelerin büyümesi oluşur. Kızlarda ergenlik 9-13 yaşları arasında, erkeklerde 12-14 yaşları arasında olur. FSH ve LH salını adet boyunca değişiklik gösterir. Yumurtlama öncesi artan östrojen hormonu sayesinde FSH en yüksek seviyesine çıkar. Kadınlarda menopoz döneminde FSH ve LH hormonu yükselir. Erkeklerde ise FSH ve LH hormonu yaşla birlikte hafif artar ve testosteron hormonu azalır. 2)TSH (Tiroid Stimüle Edici Hormon) TSH hormonunun hipofizden salgılanmasını hipotamustan salgılanan TRH hormonu sağlar. TSH hormonu kana karışarak boynumuzda bulunan tiroid bezine gider ve onun her türlü çalışmasını ayarlar. Tiroid bezinin kandan iyod alması, tiroid hormonlarının yapımı ve bezden salgılanması ve tiroid bezinin büyümesi hep TSH hormonu sayesinde olur. Kanda T3 ve T4 hormonları azalınca hipofizden TSH salınımı artar. Eğer kanda T3 ve T4 hormonları fazlaysa TSH salgısı azalır. Pulsasyon yaparak salgılanan TSH hormonu geceleri biraz daha fazla salgılanır. Normalde kanda 1-5 IU/L arasında bulunur. 3)Prolaktin Prolaktin hipofizden salgılanan ve süt hormonu olarak bilinen hormondur. Prolaktin hormonu stres durumunda, göğüs duvarının hasarında ve gebelikte kanda yükselir. Normalde kanda 15-20 ng/ml arasında değişir. Prolaktin hormonunun görevi süt salgısını başlatmak ve devam ettirmektir. Gebelikte prolaktin yüksek olduğu halde süt salgısının olmaması kanda artan östrojen ve progesteron hormonlarının süt salgılanmasını önlemesi nedeniyledir. Doğumla birlikte bu hormonların birden azalması süt salgılanmasını başlatır. Oksitosin isimli hormon da sütün memeden çıkmasını sağlar. Prolaktin etkisiyle FSH ve LH hormon salınımı azaldığından emzirme döneminde yumurtlama olmaz. Prolaktin fazlalığı bazı hastalıklar yaparsa da prolaktin azlığının kadınlarda adetleri bozduğu biliniyor. Erkeklerde prolaktin azlığının etkileri bilinmiyor. 4)Büyüme Hormonu Tıp dilinde büyüme hormonuna growth hormon adı verilir. Büyüme hormonunun salgılanması hipotalamustan salgılanan GHRH isimli hormonun sayesinde artarken hipotalamustan salgılanan somatostatin isimli hormonun salgılanmasıyla azalır. Ayrıca beslenme, seks hormonları ve bazı büyüme faktörleri de büyüme hormonunun salgılanmasını etkiler. Mideden salgılanan ve iştah üzerine etkili olan Ghrelin isimli hormon da büyüme hormonunu artırır. Bu hormon GHRH’un bağlandığı reseptörlere bağlanır. Büyüme hormonu salgısı gece artar, gündüz azalır. Uyku, stres, kan şekeri düşüklüğü, açlık, kanda üre yüksekliği ve siroz durumunda büyüme hormonu kanda artar. Uykunun başlangıcında büyüme hormonu salgısı maksimum düzeye çıkar. Yaşın ilerlemesiyle büyüme hormonu salgısı azalır. Kan şekerinin yükselmesi, şişmanlık, tiroid hormon azalması, kanda kortizol artması ise büyüme hormonu salgılanmasını azaltır. Büyüme hormonu kana karışarak karaciğere gelir ve oradan IGF-1 isimli hormonu salgılatır. IGF-1 hormonu fazla salgılanırsa büyüme hormonu salgısını önler. IGF-1 karaciğerden başka böbrek, bağırsaklar ve kıkırdak dokusunda da yapılır. IGF-1 hormonu sayesinde kas, kıkırdak ve kemik büyümesi sağlanır. Bu sayede boy uzar. 5)ACTH ACTH hormonuna tıp dilinde kortikotropin hormon adı da verilir. Hipofiz ön kısmından salgılanır. ACTH salgılanmadan önce proopiomelanokortin isimli büyük bir moloküldür. Bu parçalanınca ACTH oluştuğu gibi ciltte pigmentleşmeyi sağlayan beta-MSH, beta –endorfin gibi hormonlar da oluşur. Hipofizden ACTH salınması için hipotalamustan CRH isimli hormonun salgılanması gerekir. CRH hormonunun etkisiyle ACTH salınmaktadır. Gıda alımı ACTH salınımını artırır. ACTH hormonu hipofizden salgılandıktan sonra kan yoluyla böbreküstü bezlerine gelir. Böbreküstü bezlerine adrenal bez adı da verilir. Bu bezler sağ ve sol olmak üzere iki adettir. İşte ACTH adrenal bezinden bazı hormonların salgılanmasını artırır. Bunlardan Psikolojik ve fiziksel stresler, ağrı, travma, oksijen azlığı, kan şekeri düşmesi, soğuk, ameliyat, depresyon, ateş yükselmesi kortizol ve ACTH salınımını artırır. Kanda kortizol artarsa ACTH salınımı azalır. Tersine kanda kortizol artarsa ACTH salınımı artar. 6)ADH ADH veya açık adıyla ‘’antidiüretik hormon’’ (ADH) hipotalamusta yapılıp oradan sinir hücreleriyle arka hipofize taşınır ve buradan kana salgılanır. Bu hormona vazopressin adı da verilir. Vücudun su dengesini sağlar. Böbreklere etki ederek süzülen kanın geri emilmesini sağlar. ADH hormonu ayrıca damarların kasılması ve kalp üzerinde de etkilidir. 7)Oksitosin Oksitosin hormonu ADH gibi hipotalamusta yapılır ve yine onun gibi sinir hücreleriyle arka hipofize taşınarak oradan salınır. Oksitosin memedeki kasılmayı sağlayarak sütün memeden çıkmasını sağlar. C) PİNEAL BEZ VE SALGILADIĞI MELATONİN HORMONU Melatonin hormonu beyinde bulunan pineal bez ismindeki bir bezden salgılanır. Pineal bez 100-150 mg ağırlığındadır. Pineal bez salgıladığı melatonin ile vücudun gece gündüz farklılıklarına uyum göstermesini sağlar. Melatonin hormonu pineal bezde triptofan aminoasidinin serotonine, onun da melatonine dönüşmesiyle oluşur. Melatonin hipotalamusta bulunan suprakiazmatik nukleusun kontrolü altında çalışır. Gözdeki retina bölümü ışık durumunu beyine iletir ve buradaki suprakiazmatik nükleus ışık durumuna göre pineal bezden melatonin hormonu salgılatır. Melatonin karanlıkta salgılanan bir hormondur. Yani melatonin gece salgılanır, gündüz ise salgılanmaz. Gece uzunluğu artınca melatonin salgısı da artar. Işık olunca melatonin salgısı azalır. Melatonin akşam saat 21’den sonra salgılanmaya başlar ve gece saat 02.00-04.00 arası en fazla salgılanır ve sabah saat 07.00’ de salgılanması azalır. Melatonin bu nedenle gece uyku getirir sabah ise uyanmaya katkıda bulunur. Melatonin hormonunun etkileri şunlardır. 1.Uykuyu getirir, uyku sağlar, 2.Ergenliği başlatır 3.Üreme üzerinde etkilidir 4.Vücut ısısını azaltır. 5.Antioksidan etkisi vardır. Melatonin ritmi sabit olduğundan uyku bozuklukları, vardiya değişiklikleri, jet lag araştırmalarında bilgi verir. Uykusuzlukta melatonin salgısı bozulur. Eğer melatonin gündüz salgılanırsa gündüz uyuklama, gece uyuyamama oluşur. Bu kişiler atenolol adlı ilacı alınca melatonin azalır ve uyku durumu düzelir. Ergenlik oluşuncaya kadar melatonin kanda artar ve ergenlik oluşmasından hemen önce azalır ve ergenlik başlar. O yüzden melatonin ergenliğin başlamasında önemli rol oynamaktadır. Melatonin düzeyleri 35-40 yaşına kadar sabit kaldıktan sonra yaşlılıkta azalır. Melatonin çok düşük dozlarda alınırsa doğurganlığı arttırmaktadır. Günde 6.6 gr melatonin tedavisinin parkinson, depresyon ve şizofrenide faydası olmamıştır. Fazla alınınca gündüz uyku ve karın ağrısı olmuştur. Melatoninin 0.3-240 mg /gün dozunda ağızdan alınınca uyku getirmiş ve prolaktin hormonunu artırmıştır. Hayvanlarda yapılan çalışmalarda antioksidan etkinliği gözlenmiştir. İnsanlarda antioksidan etkisiyle ilgili çalışma veya bilgi yoktur. 2-5 mg gibi düşük dozlarda akşama doğru alınınca uyku getirir, prolaktin azalır ve vücut ısısını azaltır. Jet lag için faydalıdır. Melatonin tablet uçuştan bir gün önce saat 15.00’de 0.5 mg alınır ve uçuştan sonra vardığınız gün saat 18.00’de alınır. Doğudan batıya gidiyorsanız sabah uyandığınızda melatonin alın. Gözleri görmeyen (kör) kişilerde uykusuzluk için melatonin faydalı olmaktadır. Kanser üzerine yapılan hayvan çalışmalarında kanser hücrelerinde etkili olduğu gösterilmiştir. İmmun sistemi (bağışıklık sistemini) desteklemektedir. Melatonin hormonunun vücudumuzda etki yerleri şunlardır: 1.Göz dibindeki retina, 2.Hipotalamustaki suprakiazmatik nükleus adı verilen bir çekirdek 3.Hipofiz bezi 4.Hipotalamus D) TİROİT BEZİ VE HORMONLARI Tiroid bezi boynumuzun ön tarafında bulunan bir organımızdır. Tiroid bezinin görevi tiroid hormonlarını üretmek, depolamak ve gerektiğinde kana vermek ve böylece metabolizmamızı ayarlamaktır. Tiroid bezi küçük bir bezdir; 15-20 gram kadar ağırlığı vardır ve bir ceviz büyüklüğündedir. Boynun ön tarafında cildin altında bulunur ve kelebek şeklindedir. Kelebeğin kanatları sağ ve sol lob olarak adlandırılırken, bu iki lobu birleştiren ortadaki kısma istmus adı verilir. Her lob 4 cm uzunluğunda ve 1-2 cm enindedir. Tiroid bezi adem elması denen nefes borusu çıkıntısının (gırtlak) tam arkasındadır ve yutkunmakla aşağı yukarı hareket eder. Doktorlar muayene sırasında bu nedenle yutkunmanızı isterler. Tiroid bezi gıda ve suyla alınan iyot minerali ile tiroid hormonları yapan bir organdır. Su ve gıdalarla alınan iyot bağırsaklardan kana geçtikten sonra boynumuzda bulunan tiroid bezine gelir ve tiroid hormonlarının üretilmesinde kullanılır. Tiroid bezine giren iyot burada tirozin isimli aminoasitle birleşerek T3 ve T4 adı verilen tiroid hormonlarının oluşumunu sağlar. T4 hormonun yapısında dört tane iyot molekülü olduğu için T4, T3 hormonun yapısında ise 3 tane iyot molekülü olduğu için T3 adı verilmektedir. Tirozin aminoasiti yediğimiz proteinli gıdalarla sağlanır. Görüldüğü gibi tiroid hormonlarının yeteri kadar yapımı için protein ve iyodun gıda ve suyla vücuda yetecek kadar alınması gerekmektedir. Bezde oluşan T3 ve T4 hormonları daha sonra kan dolaşıma salınarak vücudun bütün organlarına ve hücrelerine girer ve etkilerini gösterir. Vücudumuzdaki tüm hücreler tiroid hormonlarından etkilenmektedir. İnsanın, anne karnındayken gelişimi, doğduktan sonra büyümesi ve tüm metabolizma faaliyetleri tiroid hormonları tarafından kontrol edilmektedir. Tiroid hormonlarının vücudumuzda etkilemediği organ veya hücre yok gibidir. Kalp hızı, kan kolesterol düzeyi, vücut ağırlığı, kasların güçlü olması, adet düzeni, cilt ve tırnaklar, kemikler, seks organları, beyin ve psikolojik durum tiroid hormonlarından etkilenmektedir. Tiroid bezinden iki türlü tiroid hormonu salgılanır. Bunlardan daha fazla salgılananı T4 (%80 oranında salgılanır), daha az salgılananı (%20’si) ise T3 hormonudur. Hücrelere giren ve etkili olan hormon T3 hormonudur; T4 hormonu hücreye girmez. Bu nedenle T4 hormonu vücudumuzda özellikle karaciğerde ve diğer organlarımızda deiyodinaz enzimleri ile T3 hormonuna dönüşmektedir. Bu dönüşümün bozulması durumunda T3 yeterince oluşamaz ve tiroid hormonları etkisini gösteremez. Kandaki T4 ve T3 hormonları bazı proteinlere bağlanarak dolaşırlar. Bu proteinlere bağlanan tiroid hormonlarına total T4 ve total T3 adı verilir. Kanda bulunan tiroid hormonlarının çok azı kanda hiçbir proteine bağlanmadan serbest olarak bulunur ki, bunlara serbest T3 ve serbest T4 hormonları denir. Serbest T3 ve serbest T4 hormonları total T3 ve total T4 hormonlarıyla bir denge halinde bulunduğundan tiroid bezinin çalışma durumunu (az, çok veya normal çalışmasını) en iyi yansıtan testler serbest tiroid hormonlarıdır. Kan dolaşımından hücrelere total hormonlar değil serbest hormonlar girmektedir. Bu nedenle total T4 ve T3 tetkikleri yerine serbest T4 ve serbest T3 hormonlarını ölçtürmek daha iyidir. Tiroid bezinin çalışması beynimizin tabanında bulunan hipofiz bezi tarafından kontrol edilir. Hipofiz bezi, TSH adı verilen bir hormon salgılar ve bu hormon kan yoluyla tiroid bezine gelerek ondan tiroid hormonu yapmasını ister TSH hormonu tiroid bezinin iyot tutmasını sağladığı gibi tiroid hormonlarının yapılmasını da sağlar. Tiroid hormonları metabolizmamızı hızlandırır: Tiroid hormonlarının en önemli görevlerinden birisi bazal metabolizma denilen istirahat halindeyken harcanan kalorileri ayarlaması ve enerji üretimini sağlamasıdır. Bu sayede vücudumuzun ısısı ayarlanır ve belirli bir düzeyde tutulur. Bu ısı oluşması olayı aldığımız oksijenin yakılması sırasında oluşur. Görüldüğü gibi tiroid bezi vücudumuzu bir soba gibi ısıtmaktadır. Tiroid bezi az çalışırsa vücut ısısı düşer ve üşürüz. Bunun tersine çok çalışırsa metabolizma hızlanarak kendimizi sıcak hissederiz ve sıcak yerlerden kaçarız. Tiroid hormonlarının kan yağları üzerine etkisi : Tiroid hormonlarının fazla salgılanması kan yağlarının yani kolesterol ve trigliserit dediğimiz yağların yakılmasını artırarak bunların kan düzeylerinde azalma yapar. Tiroid hormonlarının az salgılandığı durumda (hipotiroidi) metabolizma yavaşladığından kan yağları fazla yakılamaz ve kanda birikir. Sonuçta kandaki kolesterol ve trigliserit isimli yağlar çok yükselir. Bu nedenle kan yağları yüksek kişilerde mutlaka tiroid hormon tetkikleri yapılarak altta bir tiroid bezi az çalışma durumu olup olmadığı araştırılmalıdır. Kan yağlarını yükselten diğer bir hastalık ise şeker hastalığıdır. Karbonhidrat metabolizmasına etkisi: Tiroid hormonlarının ekmek, şeker ve nişasta gibi karbonhidratların yakılmaları ve böylece enerji üretilmesinde önemli görevleri vardır. Kandaki şekerin insülin hormonu sayesinde hücrelere girmesini tiroid hormonları artırır. Kanda şeker azaldığında ise tiroid hormonları karaciğerden kana şeker salınmasını artırarak kan şekerinin daha fazla düşmesini önler. Tiroid hormonlarının büyüme ve boy üzerine etkisi: Çocukların büyümesi için tiroid hormonlarının yeteri kadar kanda olması gerekir. Tiroid hormonu az salgılanan çocuklarda büyümede gerilik, boy kısalığı veya cücelik oluşur. Beyin gelişimi ve anne karnındaki bebeğin büyümesi tiroid hormonlarına bağlıdır: Anne karnındaki bebeğin beyin gelişimi anneden göbek kordonuyla gelen tiroid hormonlarına bağlıdır. Eğer annede tiroid yetmezliği varsa az hormon gelir ve bebeğin beyin gelişimi iyi olmaz ve zeka geriliği ortaya çıkar. Bu nedenle gebeliğin ilk aylarında tiroid hormon tetkiki yapılarak tiroid hormon azlığı olup olmadığı araştırılmalıdır. Beyin dışındaki diğer organların gelişimi için de tiroid hormonlarının yeteri kadar vücutta bulunması gerekir. Tiroid hormonları iştah ve vücut ağırlığını kontrol eder: Tiroid hormonlarının az salgılanması veya fazla salgılanması iştah ve vücut ağırlığında değişiklikler yapmaktadır. Tiroid hormonlarının az olması gıda alma olayını azaltırken fazla olması iştahı artırarak aşırı yemek yenmesine neden olur. Kiloda görülen değişiklikler ise tiroid hormonlarının bazal metabolizma hızını etkilemesinden kaynaklanmaktadır. Hipotiroidi denilen tiroid bezinin az çalışması durumunda önceki kiloya göre %15-30 oranında kiloda artma, hipertiroidi denilen tiroid hormonlarının fazla salgılanması durumunda ise önceki kiloya göre % 15 oranında kilo kaybı söz konusudur. İlaçlarla tedavi yaptığımız hipertiroidili hastalarda yaklaşık 1-2 ay sonra hastaların kilo almaya başladığını görürüz. Hipertiroidi durumunda bazal metabolizma hızı fazladır ve aşırı oksijen tüketimi vardır. Bazal metabolizma hızındaki bu değişiklikler karbonhidrat ve yağ metabolizmasını da etkileyerek kan yağları düzeylerinde değişiklikler yapmaktadır. Tiroid hormonları vücudumuzda yağ yapım hızını ve yağ yakılmasını etkilemektedir. Karaciğer ve yağ dokusunda bulunan ve yağ yapımını sağlayan enzimler tiroid hormonlarından etkilenmektedirler. E) PARATİROİD BEZLERİ VE HORMONLARI Paratiroid bezleri tiroid bezinin arkasında ve yapışık olarak bulunur ve 4 adettir. İki tanesi yukarıda iki tanesi aşağıdadır. Bir paratiroid bezinin ağırlığı en fazla 70 mg kadardır ve boyutu 6x5x2 mm kadar, yani oldukça küçüktür. Paratiroid bezinden paratiroid hormonu salgılanır. Paratiroid hormonu kandaki kalsiyum düzeyine göre salgılanır. Kanda kalsiyum düşük ise paratiroid hormonu salgılanır ve bu hormon böbrek ve kemiklere direkt olarak etki ederek ve bağırsaklara dolaylı yoldan etki ederek kan kalsiyumunu yükseltir. Kanda kalsiyum yüksek ise paratiroid hormonu az salgılanır. Kanda kalsiyum ayarlanmasında böbreğin de önemli rolü vardır. Paratiroid hormonu böbrekte D vitamininin aktif hale gelmesine (1, 25 (OH)2D3) katkıda bulunur. Böbrekten süzülen kalsiyumun geri alınmasında paratiroid hormonunun etkisi vardır. Paratiroid hormonu kemiklere etki ederek kemiklerden kalsiyum ve fosforun ayrılmasını sağlar. Paratiroid hormonu ayrıca D vitamini yoluyla barsaklardan kalsiyum emilimini de artırır. Paratiroid hormonu böbreklerden kalsiyum emilimini artırırken idrarla fosfat atılımını artırır. Kalsiyumun vücutta, yani kanda, bir dengede tutulmasında iskelet, bağırsaklar, böbrek, paratiroid hormonu ve D vitamininin önemli rolü vardır. Normal erişkin bir kişide diyetle alınan günlük kalsiyum miktarı 1000 mg kadardır. Böbreklerden her gün 10 gram kalsiyum geçer ve bunun 100- 300 mg kadarı idrarla atılır. Kalsiyum esas olarak iskelet kemiklerinde depo edilir ve iskeletimizde yaklaşık 1000 gram kalsiyum bulunur. F-) BÖBREK ÜSTÜ BEZİ (ADRENAL BEZ-SÜRRENAL BEZ) VE HORMONLARI Böbreküstü bezleri veya diğer adıyla adrenal bezler her iki böbreğin üst kısmına yerleşmiş yaklaşık 3-4 gram ağırlığında olan bezlerdir. Adrenal bezlerin ‘’korteks’’ denen dış kısmı ve ‘’medulla’’ denen iç kısmı vardır. Medulla denen iç kısımdan adrenalin ve noradrenalin hormonları üretilir. Korteks denen dış kısımdan ise kortizol, aldosteron, DHEA ve testosteron gibi hormonlar üretilir. Böbreküstü bezi bu hormonları yapmak için kanda bulunan kolesterolü kullanır. Kolesterolün adrenal bez tarafından alınması ve hormonların yapımını hipofiz bezinden salgılanan ACTH hormonu uyarır. Kortizol Kortizol salınımı gün içinde değişiklik gösterir. Sabah fazla, öğleden sonra az salgılanır. Kortizol kandaki glukozu (şekeri) artırır. Protein, karbonhidrat, yağlar ve nukleik asit üzerine etkilidir. Protein yıkımını artırır. Ayrıca iltihabı azaltıcı etkileri vardır. Stres durumunda kan kortizolü artar. Bu stres travma, ameliyat, egzersiz, anksiyete, depresyon, kan şekeri düşmesi ve ateşlenme olabilir. Kortizol hormonu vücut su dengesine de katkıda bulunur. Böbreklerden su atılmasını sağlar. Kortizol davranış üzerine de etkilidir. Azlığı veya fazlalığında psikolojik bozukluklar meydana gelir. Aldosteron: Aldosteron hormonu böbrekten sodyum tutulmasını ve potasyum atılmasını sağlar. Aldosteron salınımı renin-anjiotensin hormonları, kandaki potasyum düzeyi ve ACTH hormonu tarafından kontrol edilir. Vücutta sıvı miktarı renin-anjiotensin ve aldosteron hormonları ile ayarlanır. DHEAS DHEAS adrenal bezden salgılanır ve yaş ilerledikçe salgılanması azalır.Erkeklerde adrenal bezden salgılanan testosteron ve DHEAS gibi hormonların erkek tipine etkileri pek azdır. Buna karşılık kadınlarda fazla salınırsa erkek tipi görüntüye neden olurlar. DHEA ve androstenedion hormonları adrenal bezden salgılanır ve cinsel kılları kadınlarda artırır ve kadınlarda seks isteğini (libido) sağlarlar. Stres Hormonları: Adrenalin ve Noradrenalin: Adrenalin ve noradrenalin hormonları adrenal bezin ‘’ medulla ‘’ kısmından salgılanır. Adrenalin hormonun diğer adı ‘’epinefrin’’ dir. Adrenalin, noradrenalin ve dopamin hormonlarında ‘’katekolaminler’’ ismi de verilir. Bu hormonlar adrenal bezin medulla kısmında tirozin isimli aminoasitten oluşur. Bu aminoasitten önce DOPA, sonra dopamin ve noradrenalin oluşur. Noradrenalin ise son aşamada adrenalin hormonuna dönüşür. Adrenal bezlerden noradrenalin %20 oranında, adrenalin ise %80 oranında salgılanır. Adrenalin ve noradrenalin hormonlarının etkileri şunlardır: 1.Kalp atım sayısını ve tansiyonu artırır, damarları kasar 2.Göz bebeklerini genişletir, 3.Kan şekerini artırır 4.Ciltteki kanın iç organlara gitmesini sağlar. 5.Kan yağ asitleri artar 6.Vücut ısısını artırır 7.Oksijen tüketimini artırır Adrenalin stres durumlarında kanda hızla artar, o nedenle stres hormonu olarak da bilinir. Adrenalin kanda arttığında arttığında çarpıntı, nabız sayısında artma, kan şekerinde yükselme ve ciltteki solukluk ve elde terleme oluşur. Adrenalin ilaç olarak kalp durması, astım ve bazı alerjik hastalıkların tedavisinde kullanılır. G) TESTİS VE SALGILADIĞI HORMONLAR Testisler sperm üretmeye yaradığı gibi erkeklik hormonu olan testosteron da salgılarlar. Sperm oluşumu ve testosteron salgılanması hipofizden salgılanan FSH ve LH hormonları tarafından kontrol edilir. Normal erişkin bir erkekte her bir testis 20 gram ağırlığında ve 4.5x3x2.5 cm boyutlarında ve 15-30 ml hacmindedir. Testisler ergenliğe girmeden önce 2 cm uzunluğunda ve 2 ml kadardır. Ergenlikle birlikte hacmi artar ve 16-19 yaşında erişkin volümüne ulaşır. Yaşlanma ile boyutları değişmez. Testislerin % 90’nını seminifer tübüller denen ve içinde spermin yapıldığı tüp şeklindeki yapılar oluşturur. Testislerde bulunan ve Leydig hücresi adı verilen hücreler testosteron üretir. Beyinde bulunan hipotalamus hipofize ne kadar testosteron ütetileceğini bildirir. Bu amaçla hipotalamustan GnRH hormonu salgılanır ve bu hormon hipofize gelir. GnRH hormonu hipofizden FSH ve LH hormonunun salgılanmasını sağlar. Hipofizden salgılanan LH hormonu leydig hücresinden testosteron salgılanmasını artırırken hipofizden salgılanan FSH hormonu seminifer tübüllerde sperm üretimini sağlar. Salgılanan testosteron ise hipofizden LH salgılanmasını azaltır. FSH hormonunun etkisiyle testislerdeki sertoli hücrelerinden inhibin ve aktivin isimli hormonlar salgılanır. İnhibin hormonu hipofizden FSH hormonu salgılanmasını azaltırken aktivin hormonu artırır. Aktivin hem hipofizde hem testiste yapılır. Testosteron Hormonunun Etkileri Testosteron erkeklerde salgılanan en önemli seks hormonudur. Testosteron günde 5-6 mg kadar üretilmektedir. Testosteron, testisten salgılandıktan sonra kanda seks hormon bağlayan globuline (SHBG) bağlanır. Bu bağlanan testosteron ‘’total testosteron’’ denilirken bağlanmayan kısmına ‘’serbest testosteron’’ denir. Kanda serbest testosteron ise tüm testosteronun % 1’ni oluşturur. Testosteron ‘’5 alfa redüktaz’’ isimli bir enzimle dihidrotestosterona dönüşerek etkisini gösterir. Erkek tipi gelişme yani sakal ve bıyık çıkması, kıllanma, sesin kalınlaşması testis ve penis büyümesi, kasların gelişmesi, boyun artması testosteron sayesinde olur. Libido (cinsel istek) ve ereksiyon oluşmasında da testosteronun büyük etkisi vardır. Erişkin yaşta testosteron hormonu sperm üretimi, erkek tipi saç şekli oluşmasına, kas kitlesinin oluşmasına ve kemik kitlesi oluşumuna katkıda bulunur. Testosteron hormonu çoğunlukla testislerde üretilir ancak çok az miktarda adrenal bezden de üretilir. Kadınlarda testosteron çok az miktarda yumurtalıklarda üretilir. Normal erişkin erkekte total testosteron düzeyleri 3-10 ng/ml arasında değişir ve saba saatlerine en yüksek düzeydedir. Sperm Sayısı: Normal döl miktarı 2-6 ml arasında değişir. Normalde spermlerin % 60 dan fazlası hareketlidir. Sperm sayısı mililitrede 20 milyondan fazla olmalıdır. H-) YUMURTALIK (OVER) VE HORMONLARI Erişkin bir kadında yumurtalıklar sağda ve solda olmak üzere 2 tanedir ve her biri ortalama 7 gram civarındadır. Yumurtalıklar oval şekilli olup boyutları 2-5x1,5-3x0.6-1.5 cm civarındadır. Yumurtalıktan salgılanan başlıca hormonlar östrojen, progesteron ve androjen denen hormonlardır ve hepsi de kolesterolden yapılır. Bu hormonların yumurtalıktan salgılanabilmesi için hipofizden FSH ve LH hormonlarının yeterli ve düzenli olarak salgılanması gerekir. Östrojen: Yumurtalıktaki granulosa hücrelerinden salgılanır. Östrojen hormonu kızlarda boyun uzamasına, kadın tipinin oluşmasına ve memenin büyümesine katkıda bulunur. Sesin ince olması, dudakların büyümesi ve kadın tipi kalça oluşmasını östrojen sağlar. Kızlarda koltuk altı ve genital organ civarındaki kıllanma yumurtalıktan salgılanan erkek tipi hormonlar (androjenler) sayesinde olur. Östrojen hormonu kadınları kalp hastalığından korur ve kan kolesterolünü azaltır. Overden en fazla salgılanan östrojen E2 denen östradioldür. Östrojen rahimin (tıp dilindeki adı uterus) büyümesini sağladığı gibi vajenin kaygan olmasına katkıda bulunur. Adetin 2. ve 3. gününde estrodiol seviyesi 80 pg/ml den az ise östrojen yetersizliği vardır. Eğer E2 50 pg/ml’den az ise kesin östrojen eksikliği vardır. Progesteron: Yumurtalıktaki corpus luteumdan salgılanır. İki adet (mens) kanamasının ortasında (ortalama 14. günden) sonra salgılanmaya başlar yani adet döneminin ikinci dönemi denen luteal fazda salgılanır. Rahim içi zarın (endometrium) kabarmasını ve salgılayıcı bir hal almasını, döllenmiş yumurtanın rahimde kalması ve gebeliğin devamı için gereklidir. Progesteron vücut ısısının artışını da yapar. Progesteron adet döneminin olmasını sağlar. Östrojenin etkilerini dengeler. Progesteron vücutta sıvı birikmesi ve şişkinliklerin önemli bir nedenidir. Bunun nedeni düz kaslarda gevşeme yapması ve bağırsaklarda bu nedenle gaz oluşmasıdır. Şişkinlik ve gaz şikayeti olan kadınlar şunları yapmalıdır: Tuzlu gıdalar yememeli Yağlı yiyeceklerden ve lifli gıdalardan uzak durmalı Sık ve az yemeli Kahvaltı mutlaka yapılmalı Kafein ve alkol alınmamalı Egzersiz yapılmalı Kilo fazla ise verilmeli Diüretik almamalı Hormon tetkikleri ve üre bakılmalı Androjenler: Yumurtalıklardan erkek tipi etki yapan hormonlardan DHEA, testosteron, androstenedion adında ve hepsine birden genel isim olarak androjen denen hormonlar da salgılanır. Bunlar teka hücrelerinden salgılanır. En fazla salgılanan androstenedion olup bu hormon daha sonra testosteron hormonuna dönüşür. Kızlarda Ergenlik: Kızlarda ergenliğin başlangıç yaşı değişken olsa da meme gelişimi 10-11 yaşlarında başlar, arkasından koltuk altı ve genital organ etrafı kıllanması başlar. Düzenli adetlerin başlaması ergenliğin tamamlandığını gösterir. Memenin gelişmeye başlaması ile adetlerin başlangıcı arasında ortalama 2 yıl geçer. Adetler başlangıçta düzensiz olur. Adetlerin başlangıcında sosyoekonomik faktörler, kalıtım (genetik yapı) etkili olmaktadır. Kilolu kızlar daha erken adet görmeye başlar. Sporla uğraşan kızlarda, beslenme bozukluğu olanlarda adet başlangıcı gecikir. Adetlerin başlamasıyla hipofizden FSH ve LH salgısı artık düzenli ve devamlı olmuştur. Menopozdan sonra FSH ve LH artar Adetlerin Başlaması (Menstruasyon) Her sağlıklı erişkin kız veya kadın, bazen değişmekle beraber 28 günde bir adet görür (bazen 25 günde bir veya 32 günde bir de olur). Her iki adet kanaması arasındaki döneme memstruasyon dönemi denir. Adet kanaması da ortalama 4 gündür ve bazen 6 gün bazen 2 gün olabilir. Bu dönemin ilk 14 günlük dönemine folliküler dönem, ikinci 14 günlük döneme luteal dönem veya faz denir. Her adet döneminin sonunda kanda östrojen ve progesteron hormonu hızla düşer ve arkasından FSH artmaya başlar. FSH etkisiyle bu dönemde (ilk folliküler faz) yumurtalık içinde follikül denen halka şeklinde yapılar oluşur. Bunların içinde yumurta vardır. Arkasından LH hormonunun etkisiyle östrojen salgılanmaya başlar ve yumurtlamanın oluştuğu 14. günden önce kanda östrojen hızla yükselir ve yumurtlamadan sonra düşer. Yumurtlamadan 16 saat önce kanda LH hızla artar. Follikül yırtılır ve içindeki yumurta dışarı çıkar. Budan sonra progesteron hormonu salgılanmaya başlar. Progesteron hormonunun etkisiyle yani yumurtlama olduktan sonra vücut ısısı 0.3-0.5 C artar. Bu artış adet kanaması oluncaya kadar devam eder. Kanama olunca normale gelir. Rahim içini saran veya döşeyen endometrium isimli zarda bu dönemde önemli değişiklikler oluşur. Bu zar spiral arterler (temiz kan damarı) le beslenir. Eğer yumurtalık salgılandıktan sonra gebelik olmaz ise bu damarların kasılmasıyla endometrium zarı dökülür ve kanama oluşur ve adet meydana gelir. Gebelik ve Döllenme: Cinsel ilişki sırasında vajene bırakılan spermler rahim ağzından girerek rahimin ampulla denen ve saçak şeklindeki uç noktasına kadar gelirler. Rahim ağzına (vajinaya) bırakılan 250 milyon spermden ancak 50- 200 kadarı 5 dakika sonra buraya gelebilir. Ampullanın fırçamsı yapıları yumurtalık yüzeyini devamlı süpürürken buradan atılan yumurtaları tutar. Burada bulunan sperm ile yumurta birleşir ve döllenme oluşur. Yumurtalıktan atılan yumurtanın döllenmesi ilk 24 saat içinde olursa olur, sonra olmaz. Yine vajene bırakılan spermin dölleme kapasitesi 48 saattir. Ampullada döllenme sonrası oluşan yapı tüpler yoluyla rahime gelir ve oraya yerleşir (3-4 gün sonra). I) PANKREAS BEZİ VE HORMONLARI Pankreas bezi karında midenin altında bulunan bir organımızdır. Erişkinlerde boyu 15-20 cm, ağırlığı ise 70-100 gram arasındadır. Pankreas, hem bağırsaklara sindirim için gerekli enzim salgıları yapar hem de hormon salgısı yapar. Pankreas bezinin gıdaların sindirimiyle ilgili salgıladığı enzimler tripsin, kimotripsin, elastaz, karboksipeptidaz, lipaz ve amilaz gibi enzimlerdir. Bu enzimler pankreasın Wirsung ve Santorini isimli kanallarıyla kanallarıyla duodenuma (onikibarsarsak) dökülür. Pankreasın bezinin hormonları ise bez içine dağılmış özel hücre grupları (Langerhans adacıkları) vasıtasıyla gerçekleştirilir. Burada üretilen hormonlar (insülin, glukagon, vs.) dolaşıma katılır ve hedef dokulara ulaşarak etkilerini gösterirler. Langerhans adacıkları erişkin pankreasında 0.5-1 milyon arasında değişen sayıdadır. Bu adacıkların toplam ağırlığı 1-2 gram kadar olup, pankreasın total ağırlığının %1-1.5’unu oluşturur. Langerhans adacıklarında başlıca 4 hücre tipi vardır: • A (alfa) hücreleri • B (beta) hücreleri • D (delta) hücreleri • F (PP) hücreleri A hücreleri adacık hücrelerinin %15’ini oluşturur. Glukagon, proglukagon, glukagon-like peptid 1 ve 2 salgılar. B hücreleri adacıklarda en fazla bulunan hücre tipidir (%60-70) ve bunlar insülin, C-peptid, proinsülin, amilin ve GABA isimli hormonları salgılar. D hücreleri (%10) ise somatostatin hormonu salgılar. F hücreleri (%15) ise pankreatik polipeptid isimli bir hormon salgılar. Pankreastan salgılanan hormonlar birlikte çalışarak kan şekerinin düzenlenmesine, iştah, metabolizma ve vücut ağırlığına etki ederler. İnsülin bir açlık hormonu olup iştahı artırır. İnsülin ayrıca yağ depolanmasını sağlayan bir hormondur. Glisemik indeksi yüksek gıdalar yenince aşırı insülin salgılanır. İnsülin yüksekse kilo vermek zorlaşır. İnsülin Hormonu: İnsülin hormonu pankreas beta hücrelerinden salgılanan, 51 aminoasidli, polipeptid yapılı bir hormondur. Birbirine disülfid (-S-S-) bağıyla bağlı, A (21 aa) ve B (30 aa) olarak adlandırılan 2 zincirden meydana gelmiştir. İnsülin hormonu proinsülin denen bir hormonun parçalanmasından oluşur. Bu olay sırasında proinsülinden insülin ve C peptid oluşur. preproinsülin →→ proinsülin →→ insülin + C-peptid. Proinsülin 86 aminoasidli tek zincirden oluşur. Bu zincirin prohormon konvertaz isimli bir enzim tarafından parçalanması sonucu insülin ve C-peptid meydana gelir. Proinsülinin az bir kısmı (%3-5) parçalanmadan kan dolaşıma karışabilir. Proinsülin karaciğer tarafından tutulmaz, yarı ömrü uzundur (3-4 saat). Biyolojik aktivitesi insülinin %7-8’i kadardır. Proinsülinden oluşan C-peptid ise insülinle eşit oranda dolaşıma salgılanır, yarı ömrü insülinden 3-4 kat uzundur. Biyolojik etkisinin olmadığı sanılmaktadır. Başta glukoz olmak üzere, çeşitli uyaranlarla B hücrelerinden salgılanan insülinin plazmadaki yarı ömrü 3-5 dakikadır. Karaciğer ve böbrekte insülinaz enzimlerince yıkılır. Plazmada ölçülen insülin aktivitesinden şunlar sorumludur: •İnsülin •Proinsülin •IGF-1 ve 2 Normal erişkinlerde pankreas B hücrelerinden günde ortalama 40-50 ünite insülin salgılanır (1 ünite insülin 2 kg ağırlığındaki tavşana uygulandığında kan şekerini 120 mg/dl’den 45 mg’a düşüren insülin miktarıdır). Açlıkta plazma insülin düzeyi ortalama 10 mU/ml (0.4 ng/ml = 61 pmol/L) dolayındadır. Yemeklerden sonra nadiren 100 mU/ml’ye çıkabilir. Gıda alımına başladıktan 8-10 dakika sonra kanda insülin düzeyi artmaya başlar, salgılanma 30-45 dakikada en yüksek düzeylere ulaşır, sonra azalmaya başlayarak, 90-120. dakikalarda normale döner. Yani, insülin salgılanması iki fazlı bir seyir gösterir. Yemekten hemen sonra oluşan ilk faz, daha önceden yapılmış ve depo haldeki insülin salgılanmasından ileri gelir. İkinci fazda ise yeni yapılan insülin salgılanır. Gıda alımı olmadan da belli bir düzeyde insülin salgısı devam etmektedir. Bu durumda plazma glukoz düzeyi 80-100 mg/dL arasındadır. Gıda alımını takiben insülin salgısı artmaya başlar. İnsülin salgısının en güçlü uyaranı glukozdur. Glisemi (kan şekeri) yüksekliği devam etmesine rağmen B hücrelerinden insülin salgısı azalmaya başlar. 24 saatten fazla devam eden kan şekeri yüksekliğinde B hücreleri glukoza karşı duyarsızlaşır ama diğer uyaranlara tepkisi devam eder. İnsülin salgısında glukozdan başka etkenlerin de rolü vardır: İnsülin hormonunun salgılanmasını artıranlar Kan şekeri (glukoz) Yağ asitleri Mannoz Lösin ve arginin gibi amino asitler Bağırsaktan salınan GLP, GIP, sekretin ve gastrin hormonları Vagal (sinir) uyarılar Bazı ilaçlar (sulfonilüre) İnsülin Salgısını azaltanlar: Sinir uyarıları (a-adrenerjikler) Somatostatin hormonu Leptin isimli hormon Bazı İlaçlar (diazoksit, fenitoin, vinblastin, kolşisin) Pankreas B-hücresinden dolaşıma salgılanan insülinin esas hedef dokuları karaciğer, kas ve yağ dokusudur. İnsülin bu dokularda bulunan özel insülin reseptörlerine bağlanarak etkisini gösterir. İnsülinin Dokularda Etkisi İnsülin Karaciğerde glikojen denen depo şekerinin yapımını ve depolanmasını artırır, ve yine glikojen yıkımını azaltır. Karaciğerde protein ve trigliserid denen yağ yapımını artırır, VLDL’yi artırır. Aminoasit ve yağ asitlerinden şeker yapılmasını (Glukoneogenezi) önler. . Keton cisimlerinin yapımını azaltır. Kas dokusunda aminoasitlerin hücre içine alınmasını ve yapımını artırır. Glikojen sentezini, K alımını ve keton kullanımını artırır. Yağ dokusunda lipoprotein lipaz isimli bir enzimi uyarır ve yağ hücreleri içine glukoz alımını artırır. Yağ hücresi içinde bulunan lipazı (hormona duyarlı lipaz) önler. Yağ dokusunda trigliserid (yağ) depolanmasını artırır. İnsülin ayrıca hücre büyümesini artırır, böbreklerden sodyum ve su tutulumunu artırır. İnsülin temel olarak toklukta etkin olan bir hormondur. Enerji depolanmasını sağlar. Amilin: Pankreas B hücrelerinde üretilen, 37 aminoasitli bir hormondur. B hücresi uyarıldığında insülinle birlikte salgılanır. Amilinin görevi bilinmiyor. Uzun süren tip 2 diyabetiklerde Langerhans adacıklarında birikimi artar. Glukagon Hormonu: Pankreas A hücrelerinden salgılanan bir hormondur. Başlangıçta proglukagon şeklinde üretilir; bunun parçalanmasıyla glukagon, glisentinle-ilgili peptid (GRP) ve glukagon-benzeri peptid (GLP 1,2) oluşur. GLP 1 ve 2 yemeklerden sonra artar. Gıda alımına bağlı insülin salgısını artıran en önemli enterik faktör (inkretin) GLP-1 (7-37)’dir. GLP-1(7-37) karışık bir yemek sonrası duodenum L-hücrelerinden salgılanır. İnsülin salgısı üzerindeki etkisi glukagondan daha fazladır. Sağlıklı kimselerde açlıkta plazma glukagon düzeyi 75 pg/ml (25 pmol/L) kadardır. Bunun aslında %30-40’ı pankreatik glukagon olup, geri kalanı proglukagon, glisentin, GLP-1-2’den kaynaklanır. Glukagonun plazma yarı ömrü 3-6 dakikadır, karaciğer ve böbrek tarafından yıkılır. Glukagon salgısı kan şekerince önlenirse de bunun mekanizması tam bilinmiyor. İnsülin, somatostatin ve GABA da glukagon salgısını önler. Bazı aminoasitler, katekolaminler, CCK, gastrin, GIP ve glukokortikoidler glukagon salgısını artırır. Glukagonun esas etkisi karaciğerdedir ve etkisi esas itibarıyla insülin etkilerinin tersinedir. Karaciğerde depo şekeri (glikojen) yıkımını artırdığı gibi aminoasit ve yağ asitlerinden şeker oluşmasını (glukoneogenezi) artırır ve keton cisimleri yapımını artırır. Glukagon kan şeker düzeyini artırır. Somatostatin: Somatostatin vücutta birçok dokuda yapılır, bunlar arasında pankreas D hücreleri de vardır. Pankreas B hücrelerinden insülin salgılatan her uyarı D hücrelerinden somatostatin salgılatır. Normalde plazma düzeyi 80 pg/ml’den azdır. Somatostatin mide boşalmasını geciktirir, mide asit yapımını ve gastrin salgısını önler. Pankreas ın enzim salgısını azaltır, organlara giden kan akımını azaltır. Pankreatid Polipeptid (PP) Pankreas F (PP) hücrelerinden salgılanan bir hormondur. Hakkında fazla şey bilinmiyor.

http://www.biyologlar.com/hormonlar-ve-etkileri-endokrin-sistem-

Hücre ölümü ve vitamin D ilişkisi

VİTAMİN D'NİN AZLIĞI YAVAŞ YAVAŞ ÖLDÜRÜR, ÇÜNKÜ… Bilim ve özellikle tıp bilimleri mantıktan uzaklaşıp rütinleşmeye[1], bürokratikleşmeye başladığında, yaptığınız ve yapacağınız işlemler, araştırmalar konusunda yeni düşüncelere ve yeni fikirlere ihtiyaç duymuyorsanız artık bilimle gerçek anlamda işiniz kalmamıştır. Bilim nedenler (sebep) ve sonuçlar arasında ilişki kurmaya çalışır. Sonuçları gördüğü zaman, nedenleri sürekli sorgulama ihtiyacı duymalıdır. Özellikle tıp alanında çalışan araştırmacılar olumsuz laboratuvar sonuçlar elde ettiğinde, söz konusu sonucu ortaya çıkaran nedenleri düşünmelidir. Çünkü çeşitli nedenler (sebepler) sonuçlar üzerinde etkilidir. Nedenleri olmayan sonuçlarla işlem yapmak bilimin doğasına ters düşer. Nedenler araştırılmadan, tartışılmadan sadece ve sadece sonuçlar üzerinde ortaya koyulan sözde ‘bilimsel’ makale ve yayınların sadece ‘akademik yayın’ olarak bir değeri vardır. Çünkü bilim neden-sonuç (sebep-sonuç) ilişkisini araştırmak için vardır. Sonuçları gördükten sonra nedenleri arar ve bulur. Nedenleri (sebep) ortadan kaldırmadan, sadece ortaya çıkan laboratuvar sonuçlarını değiştirmeye çalışmak bilim ya da bilimsellik değildir. Bu konuda sayısız örnek verilebilir… Fakat güncel bir konudan, örneğin D vitaminiyle[2] ilgili bir örnek verelim, gerçekten de D vitamini eksikliği sayısız hastalıkla ilişkili bulunabilir[3]. D vitamin düzeyi normal olan insanlar daha uzun yaşama potansiyeline sahiptir. Yani D vitamini düşük bir hasta grubunda daha erken ölüm (mortalite) veya diğer hastalıklar daha fazla görülebilir. İşte size son günlere ait bir haber: “D vitamini eksikliğinin özellikle ileri yaşlarda kalp hastalıklarında ölüm riskini artırdığı belirlendi. İtalyan La Stampa gazetesinde yayımlanan habere göre, ABD'deki Colorado Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Massachusetts Hastanesi tarafından yapılan araştırma sırasında, kandaki D vitamini düzeyi ile 65 yaş üstü ölüm oranı arasındaki ilişki incelendi.Araştırmacılar, 3 bin 400 kişinin kan örneklerini analizi sonucunda, D vitamini oranı düşük olanların kalp hastalıklarından ölme riskinin diğerlerinden üç kat fazla olduğunu tespit etti.Araştırma ekibinde yer alan Doktor Adit Ginde, D vitamini takviyesinin kolaylığına dikkati çekerek, bu şekilde daha sağlıklı bir yaşam sürülebileceğini söyledi.”[4] Nedenler değil, sonuçları açısından bakıldığında halkın bilgilenmesi için gerçekten güzel bir haber! Kısaca yaşlandığımız zaman D vitamini düzeyimiz azalıyormuş, D vitamini düşük olanların kalp krizi geçirme riski, diğerlerine göre üç kat artıyormuş. Belli bir yaştan sonra D vitamini takviyesi son derece yararlıymış. Bütün bunlar doğru, gerçektende yaşlandığınız süre içinde D vitaminine ihtiyaç var… Peki neden? Neden D vitamini neden özellikle ben yaşlandığımda azalıyor? Neden yaşlandığımda D vitamini almak zorundayım? D vitamini normal şartlarda nasıl ve nerede yapılıyor? Bu tamamen un, şeker, yağ ve helva meselesi! Yani helva yapacak malzemelerinizin olması halinde sorun çıkmaz! Cevaplar son derece basit! D vitamini yapımı için hücre içinde bazı şartların tam olması gerekir. D vitamini hücre içinde yapılır. Normal şartlarda, D vitamini oluşumu için güneş ışığı mutlaka gereklidir! Fakat daha da önemlisi hücre içinde, D vitaminini oluşturacak temel moleküllerinizin hücre sitoplazmasında yeterli miktarda olması gerekir. Temel steroid molekülünüz hücre içinde zaman içinde azalıyorsa D vitamini oluşumu da mutlaka riske girecek, zaman içinde mutlaka diğer steroid yapılar[5] gibi D vitamini de organizma içinde azalacak, D vitamini eksikliği ortaya çıkacaktır. Çünkü kandaki yüksekliği ne olursa olsun, hücre içinde (kullanılabilir) kolesterol miktarı[6] zamanla azalmıştır! Yaşlandığımız süre içinde de hücre içindeki kolesterol azalacaktır! Kolesterol ve D vitamini, ne alaka demeyin! Çünkü hücre içinde D vitamini sadece kolesterol molekülünden yapılır!... Mevlüt Durmuş Uzm. Biyolog DİPNOT VE AÇIKLAMALAR [1] Sürekli yinelenen ve artık düşünmeden yapılan eylemlerin tümü. [2] Adit A. Ginde et al (2009). Association Between Serum 25-Hydroxyvitamin D Level and Upper Respiratory Tract Infection in the Third National Health and Nutrition Examination Survey. Arch Intern Med Vol. 169 No. 4, February 23, 2009. (abst) [3] Vitamin D düşüklüğü ile kanser dahil bir çok hastalık ilişkilendirilmiştir. İlişkilendirilmeyen hastalıklar da D vitamin düzeyiyle çok rahat istatistiksel olarak ilişkilendirilebilir, bolca yayın yapılabilir. [4] www.hurriyet.com.tr/yasasinhayat/12536429.asp?gid=245 [5] M. Durmuş (2009). Kolesterol ve Akıl Oyunları. Hayy kitap. İstanbul (Hücre içi kolesterol miktarı ve kan kolesterol miktarı birbirinden farklı ve bağımsızdır) [6] Özellikle % 70 oranında, karaciğer dışı organların kolesterol yapımını dolaylı olarak gösteren HDL kolesterol düzeyi mutlaka azalmıştır. Gönderen Mevlüt Durmuş zaman: Cuma, Eylül 25, 2009 Etiketler: akıl oyunları ve kolesterol, D vitamin eksikliği, D vitamin noksanlığı, D vitamini kolesterol, kolesterol, vitamin D azlığı, vitamin D eksikliği   • Deride günes ısığı etkisiyle kolesterolden sentezlenir. • Barsaklardan Ca (kalsiyum) ve P (fosfor) emilimi için ve çocuklarda normal kemik gelisimi için gereklidir. • Osteoporoz ve hipokalsemi tedavisinde kullanımı vardır. • Rasitizm, Osteomalazi, Yağ malabsorbsiyonu, Karaciğer-Paratiroid-Böbrek hastalıklarını ve Asırı doz alımları (günde > 2000 U) değerlendirmede kullanılır. Fazlalığı ile; • Gastointestinal sikayetler (anoreksiya yani istahsızlık, bulantı, kusma, kabızlık..), Kemik dısı metastatik kalsifikasyonlar, Renal Taslar ve Renal kolik olur. • Đnfantlarda Williams (elfin yüz) sendromunda (özel bir yüz görünümü, supravalvıılar aort stenozu ve mental retardasyon) kan değerleri fazladır. • Asırı D vitamini alımı (haplar,vitamin katkıları..) ile kan değerleri artabilir. Düsüklüğü ; • Antikonvüzan alımında, • Ailesel hipofosfatemik rikets’de (DM, Fankoni sendromu, Hipoparatiroidizm, Renal Osteodistrofi, Renal tübüler asidoz görülür) • Yüksek fosfat ve fitat alımında, • Diyetle yetersiz alımlarda, • Özellikle yaslılarda olmak üzere yetersiz günes ısını alımında, • Karaciğer hastalıklarında, • Malabsorbsiyonlarda, • Osteomalazi • Rasitizmde görülür. Referans Değerler: 10-60 ng/ml Toksik Doz: > 150 ng/ml Eksiklik: < 10 ng/ml Günlük ihtiyaç: Erişkinlerde 400 U/gün D vitamini A, E ve K vitamini ile beraber yağda çözünen vitamin grubundandır. Klasik vitaminlerden farklı olarak vücutta sentezlenir ve dolayısıyla hormon olarak adlandırılmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalar D vitamininin kemik, barsak, böbrek ve paratiroid bezleri üzerine gösterdiği fizyolojik etkilerle kalsiyum, fosfor ve kemik metabolizması üzerindeki bildik etkilerinden baska daha birçok fonksiyonu olduğunu göstermistir. Bugün, otoimmun hastalıklar, inflamatuar barsak hastalığı, romatoid artrit, multipl skleroz, diyabet, birçok kanser çesidi ve kalp hastalıklarının oluşmasında D vitamini eksikliğinin rolü olduğu saptanmıstır. Yine son çalısmalarda yüksek doz D vitamininin immunsupresif etkisinin olduğu saptanmıştır. D vitaminin bu özelliği, otoimmun hastalıkların kontrolünde yeni kullanım olasılıkları olabileceğini düsündürmektedir. D vitamini günes ısınlarının etkisiyle ciltte üretilmektedir. Bu üretilen madde bir ön madde olup, karaciğer ve böbrekte iki defa değisime uğrayarak, biyolojik aktif madde sekline dönmektedir. D vitamini yetmezliği çocuklarda riketse yol açarken, eriskinlerde ise osteoporozu hızlandırır ve ağrılı bir kemik hastalığı olan osteomalaziye yol açmaktadır. D vitamini Sentez ve Metabolizması D vitamini dört halkadan olusan bir sterol türevidir. Đki önemli formda bulunur. Diyet ile alınan bitkisel kökenli ergosterolden türeyen ergokalsiferol (D2 vitamini ,25(OH)D2) ve Hayvansal kökenli olup deride kolesterolün oksitlenme ürünü olan 7- dehidrokolesterolden türeyen kolekalsiferol ( D3 vitamini, 25(OH)D3). İnsan vücudunda sadece D3 vitamini sentezlenir . Her ikisi de hem diyetle alınır hem de sentetik olarak üretilebilir . İnsan vücudunda bulunan D vitamininin büyük bir kısmı güneş ısınlarındaki mor ötesi ışınlarının etkisi ile deride sentezlenir. Günes ısığına maruz kalma engellenmedikçe vücudun tüm ihtiyacı deride sentez edilmek suretiyle karşılanabilir. Hayvansal besinlerden alınan D3 vitamini veya bitkisel besinlerden alınan D2 vitamini ince barsaklardan absorbe edilir ve emilimi safra asitlerinin varlığını gerektirir. Deride yapılan D3 vitamini bir α-1 globülin olan DBP’ye ( D vitamini Bağlayıcı Protein) bağlanarak karaciğere tasınır. D vitamini karaciğere geldikten sonra metabolizmaları aynıdır. 25-Hidroksilaz enzimi ile 25-hidroksiergokalsiferole [25(OH)D2] veya 25- hidroksikolekalsiferole [25(OH)D3] dönüsür. Bu madde kalsidiol olarak da bilinir. 25(OH)D vitamini vücudun tüm D vitamini havuzu hakkında en iyi bilgi veren parametredir. Normal serum konsantrasyonu 8-80 ng/ml (20-200 nmol/L) arasında değişir. Serumdaki yarı ömrü 21 gündür. Kalsidiol, DBP (D Vitamini Bağlayıcı Protein)’nine bağlanarak kan yoluyla böbreğe gelir ve 1 –α hidroksilaz enzimi ile ikinci kez hidroksilasyona uğrayarak, 1,25-dihidroksikolekalsiferol’e [1,25(OH)D2] dönüsür. Kalsiyum ve fosfor homeostazında sorumlu D vitamininin biyolojik olarak en aktif sekli 1,25(OH)D2 vitaminidir. Bu madde kalsitriol olarak da bilinir. 25(OH)D vitamin hidroksilasyonunun büyük kısmı böbreklerde olmasına rağmen, böbreklerden sonra en önemli 1,25(OH)2D3 yapım yeri plasentadır. 1,25(OH)2D3 vitamini plazmada 40- 60 pg/ml (16- 65 pmol/L) düzeyinde bulunur ve yarılanma süresi 3- 6 saattir . D vitamini Fizyolojisi 25(OH)D veya 1,25(OH)2D vitamini total miktarının yalnız %1’inin dolasımda serbest bulunması, D vitamininin intoksikasyonuna karsı önemli bir koruyucu mekanizmadır. Mor ötesi ısınların cilde ulasan miktarını veya ciltteki 7-DHC miktarını etkileyen faktörler, aynı zamanda ciltte D vitamini yapımını da etkilemis olur. Bu faktörler enlem, deniz seviyesi, mevsim, günün saati (11.00-15.00 arası en etkili saatlerdir), atmosferdeki ozon miktarı, bulutlar, aerosoler ve albedo (yüzeyden ısınların yansıması), cilt tipi, yas, giyim, ciltte günes koruyucuların kullanımı gibi çok çeşitlidir. Mor ötesi ısınlarının D vitamini sentezi özelliğinden yararlanmak istiyorsak, 12:00 - 15:00 saatleri dısında olmak üzere kısa süreli olarak günes koruyucusu sürmeden güneş ısınlarına maruz kalmalı ancak sonrasında hemen günes koruyucu sürmeliyiz. www.biyotip.com/images/File/Vitamin%20D.pdf  

http://www.biyologlar.com/hucre-olumu-ve-vitamin-d-iliskisi

KARBONHİDRATLAR

İnsan ve hayvan vücudunda glikojen, bitkilerin yapısında nişasta ve sellüloz olarak yer alan karbonhidratlar (CHO); karbon, hidrojen ve oksijen atomlarından meydana gelmiş organik bileşiklerdir.Karbonhidratlar yapıları gereği üç grupta toplanır. A-MONOSAKKARİTLER (Basit Şekerler)1- Glikoz (üzüm şekeri)2- Fruktoz (meyve şekeri)3- Galaktoz (6 karbonlu monosakkarit) B-DİSAKKARİTLER1- Sakkaröz (çay şekeri)2- Laktoz (süt şekeri)3- Maltoz (malt şekeri) C-POLİSAKKARİTLER1- Nişasta (bitkilerdeki depo karbonhidrat)2- Glikojen (kas ve karaciğerdeki depo karbonhidrat)3- Sellüloz (posa) GLİKOZ: İnsan vücudunda serbest halde kanda bulunur (100 mi. kanda 70 - 90 mg. civarında). Beyin dokusu ve alyuvarlar (eritrositler) enerji yakıtı olarak sadece glikozu kullanırlar. En çok üzüm ve üzümden yapılan yiyecek ve içeceklerde, bal da bulunur. Saf olarak eczanelerden de temin edilebilir. FRUKTOZ: Meyve şekeridir. Pekmez, üzüm, incir, dut'da ve % 50 oranında bal da bulunmaktadır. SAKKAROZ: Genelde şeker pancarı ve şeker kamışından elde edilir. LAKTOZ: Süt şekeri ve hayvansal kaynaklı bir şekerdir. İnsanların sütünde de bulunur. NİŞASTA: Bir çok glikoz molekülünün birleşmesinden meydana gelmiştir. Bitkilerin tanelerinde, tohumlarında ve yumrularında depo edilmiş halde bulunan bir karbonhidrattır. Bitkilerin enerji deposudur. Sindirimi ağız ve ince barsaklarda olmak üzere kademeli olduğu için daha uzun sürer. Barsaklarda glikoza çevrilerek kullanılır. GLİKOJEN: İnsan ve hayvan vücudundaki karbonhidratın depolanmış şeklidir. Gerektiğinde hemen kullanılabilecek yedek enerjidir. İnsan vücudunda 350 g. civarında glikojen vardır. En fazla karaciğer ve kaslarda bulunmaktadır.Kurumaya ve mantarda da bulunduğu bilinmektedir. Çalışma sırasında glikojen ATP (adenozin trifosfat) üretmek için glikoza dönüşür. Karbonhidratların glikojen olarak depolanması sırasında 1 g glikojen 2.8 cc su tutmaktadır. SELLÜLOZ: Bitkisel yapıda yer alırlar.Yiyeceklerin sindirilemiyen kısımlarıdır (posa). Günlük diyetimiz 10-15 gram kadar sellüloz içermektedir. Ağızdan alınan sellülozun % 43'ü dışkı ile atılmaktadır. Barsak hareketlerini artırarak, barsağın düzenli çalışmasını sağlarlar. Kabızlığın önlenmesinde ve mide ile barsaklarda dolgunluk hissi sağladığından zayıflama rejimlerinde önerilir. Çiğ ve kabuğu ile yenen meyve ve sebzeler ile kepekli tahıl ürünleri sellüloz yönünden zengin yiyeceklerdir. KARBONHİDRAT GEREKSİNİMİ Günlük enerji ihtiyacımızın % 50 - 60'ının karbonhidrat kaynaklı yiyeceklerden sağlanması normalde yeterlidir (300 - 350 g / günde). Yoğun antrenman gerektiren spor dallarında ve kas glikojen depolarında sürekli doygunluk sağlanması istendiğinde diyetteki karbonhidrat oranı % 65 -70'e kadar çıkartabilmektedir. Kadın ve erkek sporcularda 8 - 9 g / kg / gün karbonhidrat alımı yeterli olmaktadır. BİLEŞİK KARBONHİDRATLAR VE BASİT ŞEKERLER Sağlıklı beslenme ve sportif performans açısından karbonhidratın günlük tüketiminin % 85'i bileşik karbonhidrat içeren besinlerden (tahıl ürünleri, sebzeler ve kurubaklagiller bu gruba girmektedir), ancak % 15'i basit karbonhidrat içeren besinlerden (şeker ve şeker türevleri, şeker içeren içecekler, bal, reçel vb.) oluşmalıdır.Bileşik karbonhidratların sindirimleri basit şekerlere göre daha uzun sürdüğünden (3 - 4 saat) kan şekeri üzerine olan etkileri daha yavaş olmakta ve uzun sürmektedir. Basit karbonhidratlar ince barsaklarda fazla bir değişikliğe uğramadan 15 dakika gibi kısa bir sürede doğrudan kana geçerler. KARBONHİDRAT KAYNAKLARI BİLEŞİK KARBONHİDRATLAR (Nişasta içerenler):Tahıl Ürünleri: Ekmek, pasta, kek, pirinç, makarna, bulgur, irmik, şehriye, bisküvi, mısır, tarhana Bakliyat ve Baklagiller; Bezelye, mercimek, fasulye, barbunya, bakla, nohutKöklü Sebzeler: Patates, Kuruyemişler: Tuzsuz yer fıstığı, fındık, kestane, badem Kuru Meyveler. Kuş üzümü, kuru üzüm, kuru kayısı, kuru erik Bazı Meyveler: Elma, armut, muz, portakal, üzüm TERCİH EDİLME NEDENLERİ :- Kan şekerini düşürrnezler.- Kas glikojen depolarını basit şekerlere göre daha fazla artırırlar.- Protein, vitamin ve mineral açısından daha zengindir.- Yeterince posa içerirler.- Bu yönleri ile daha ekonomiktirler. BASİT ŞEKERLER:Şeker ve Türevleri: Çay şekeri, bal, pekmez, reçel, marmelat, çukolata, karamela, akide şekeriŞekerli içecekler: Kola, limonata, siyah kuş üzümü, meyve suyuŞeker Katkılı Besinler: Tatlı bisküvi, tatlı kek, meyveli tart, dondurma, meyveli yoğurt, kastırt, sütlü puding, taze meyveler, süt tozu (yağsız) TERCİH EDİLMEME NEDENLERİ :- Kan şekerini düşürürler, buna bağlı olarak baş dönmesi, göz kararması, mide bulantısı, halsizlik gibi olumsuz etkilere yol acarlar.- Kas glikojen depolarının boşalmasına neden olurlar.- Rafine şekerler protein, vitamin ve mineral içermezler.- B1 vitamininin (Thiamin) yetersizliğine neden olurlar.- Ağız sağlığını bozarlar ve diş çürümesine neden olabilirler. :- Sporcu performansını olumsuz etkilerler. KARBONHİDRATLARIN SPORCU BESLENMESİNDEKİ YERİ Aktivite sırasında karbonhidrattan gelen enerji kullanımı ile daha az oksijene gereksinim olduğundan, karbonhidratlar yağa ve proteine göre daha elverişli enerji kaynağıdır. Bir litre oksijen karbonhidratları yakarsa 5 kkal., yağları yakarsa 4.5 kkal. sağlar. Karbonhidratlar yağdan ortalama % 4-5 daha elverişli enerji kaynağıdır.Yetersiz karbonhidrat alımı sırasında yağ ve protein vücutta enerji kaynağı olarak kullanılırsa metabolizmaları sonucu artık maddeler bırakacaklarından yorgunluğa, bulantıya neden olurlar.Karbonhidratların önemli özelliklerinden birisi de, kas ve karaciğerde yedek enerji olarak kullanılmak üzere glikojen halinde depo edilmesidir. Kısa süreli fakat şiddetli efor gerektiren aktivitelerde ve egzersiz başlangıcında kas glikojeni temel enerji kaynağıdır. Kas glikojen deposunun doygunluğu, dayanıklılık gerektiren spor dallarında ve yüksek şiddetli egzersizlerde performansı etkileyen en önemli faktörlerden birisidir. Karbonhidrat tüketimi ile kas glikojen seviyesi arasında, egzersiz öncesi kas glikojen seviyesi ile de egzersizin süresi arasında doğru orantı bulunmaktadır. Vücut karbonhidrat depoları enerji tüketiminin %65 - 80 VO2 max'da (Organizmanın kullanabildiği maksimal oksijen kapasitesi) 60 - 90 dakika yeterli olabilmektedir. Sporcu diyetindeki karbonhidrat miktarının artırılması ile orantılı olarak egzersiz sırasında vücutta kullanılan karbonhidrat miktarıda artmaktadır. Artan karbonhidrat miktarına bağlı olarak çalışma zamanı uzamakta, uzun süre yorulmadan çalışmak mümkün olmaktadır. Yeterli ve uygun karbonhidrat alan sporcular, fiziksel aktivitelerini sürdürmede, yetersiz karbonhidratla beslenenlere oranla daha başarılı olmaktadırlar. Günlük karbonhidrat alımının yetersiz olması kan şekeri ve karaciğer glikojeninde azalmaya neden olacağından sporcuların performansını olumsuz etkilemektedir. Glikojen depolarını korumak için uygun bir diyetle birlikte müsabakadan en az bir gün önce yoğun antrenmana son verilmeli, sporcu dinlendirilmelidir.Gereksinimden fazla tüketilen karbonhidrat ise kişide mide, barsak bozukluklarına, şişmanlığa, kalsiyum yetersizliğine, iştahsızlığa neden olabilmektedir. EGZERSİZ ÖNCESİ KARBONHİDRAT ALIMI Egzersiz öncesi karbonhidrat alımı 1 -5 g / kg şeklinde olmalı ve 1 -4 saat önce verilmelidir. 4 Saat önce verilen karbonhidratlı besinler katı olabilir ancak 1 saat önce verilenler mutlaka sıvı karbonhidrat olmalıdır. Egzersizden 1 saat önce 1-2 g / kg karbonhidrat alımı kan şekeri açısından önemlidir. Egzersiz öncesi alınan karbonhidrat aktif kas tarafından hemen kullanılabilmektedir. Bu egzersiz öncesi kas glikojen içeriğine bağlı değildir. Egzersizden yarım saat önce alınan konsantre glikoz solüsyonları ise insülin salınımını artırmakta, kanda artan insülin kandaki yağ asitleri düzeyini azaltmaktadır. Kasa daha az yağ asidi gittiğinden kas, kas glikojenini kullanmak zorunda kalmaktadır. Sonuçta uzun süreli egzersizlerde glikojen depoları enerji sağlamada yetersiz kalmakta ve performans bozulmaktadır.V02 max'ın % 70 egzersiz yoğunluğunda, egzersizden 45 dakika önce alınan 75 g glikozun başlangıçta kan şekerini yükselttiği, 15 dakika sonra bu ani artışın % 15'ine kadar düştüğü belirtilmektedir.Früktoz yüklenmesinin kan insülin seviyesinde meydana getirebileceği artış glikoz yüklenmesinden daha az olmaktadır. Aktivite sırasında ise früktoz karaciğer glikojenini glikoza göre daha iyi yeniliyebilmektedir. Bu durum karaciğer früktokinaz aktivitesinin glikokinaz aktivite-sinden daha yüksek olmasına bağlanmaktadır. EGZERSİZDEN HEMEN ÖNCE VE EGZERSİZ SIRASINDAKARBONHİDRAT ALIMIEgzersizin hemen öncesinde alınacak glikoz kandaki yağ asiti konsantrasyonunu etkilememektedir. Bu, egzersizin kan insülin artış düzeyini önleyen hormonları uyarmasına bağlanmaktadır. Egzersiz sırasında uygun miktarlarda karbonhidrat - elektrolit verilmesi performansı olumlu yönde etkilemektedir. Egzersizin ilerleyen dönemlerinde dışardan alınan glikozun vücutta kullanımı artmaktadır. Egzersiz sırasında früktozdan çok glikoz kullanılmaktadır. Glikoz veya glikoz polimerlerinin kullanımında oksidasyon hızları arasında bir fark bulunmamaktadır. Müsabakanın hemen öncesinde ve müsabaka sırasında alınacak karbonhidratın % 5-8 oranında olması önerilmektedir. Bu oran vücut sıvı kaybına bağlı olarak, sıcak havalarda % 2.5-4'e indirilip, soğuk havalarda % 10'a kadar çıkarılabilmektedir. EGZERSİZDEN SONRA KARBONHİDRAT ALIMI Genellikle iki saatlik yoğun bir antrenman sonrasında kas glikojen depoları boşalmakta yorgunluk belirtileri ortaya çıkmaktadır. Yeniden doygunluk sağlanması için en az 24 - 48 saatlik bir süreye ihtiyaç vardır. Kaslardaki glikojen depolarının yenilenmesi saatte yaklaşık % 5 oranındadır. Egzersiz sonrası ilk 30 dk. içinde vücut ağırlığının her bir kilogramı başına 0.7 - 1.5 g karbonhidrat alınması önerilmektedir. İlk 2 saat içinde ise en az 50 g karbonhidrat alınmış olması ve takip eden her 2 saatte bir 50'şer g. karbonhidrat alınmaya devam edilmesi glikojen depolarının doygunluğu açısından önem kazanmaktadır. Egzersiz sonrası 1 - 24 saat içinde alınacak karbonhidratın 100 gramının sıvı karbonhidrattan oluşması uygundur. 20 saatten sonra verilen karbonhidratın basit veya bileşik olması arasında fark kalmamaktadır. Egzersizden 2 saat sonra 9-16 g / kg / gün karbonhidrat alımı halinde kas glikojeni 24 saatte restore edilmektedir. Egzersizden sonra meyve yada früktoz içeren içecekler sadece glikoz içeren yiyecek ve içeceklere göre karaciğerde glikojen sentezini daha fazla kolaylaştırmaktadır. Ancak egzersiz sonrası özellikle toparlanma devresinde kas glikojeni daha önceliklidir.

http://www.biyologlar.com/karbonhidratlar-2

Vitaminler ve Özellikleri Nelerdir ?

Vitaminler ve Özellikleri Nelerdir ?

Vitamin sözcüğü Polonyalı biyokimyacı Casimir Funk tarafından 1912'de kullanılmıştır. Vita Latince, hayat demektir, -amin son eki ise amin sözcüğünü kastetmektedir. Zira o dönemde tüm vitaminlerin amin oldukları sanılmaktaydı. Bugün bunun yanlış olduğu bilinmektedir.Vitaminler besinlerimizde bulunmadığı zaman, metabolizmada bozukluklara yol açabilirler. Vitaminler vücudun sağlıklı gelişimi, sindirim fonksiyonları, enfeksiyonlara karşı bağışıklık kazanması açısından oldukça gereklidir. Ayrıca vücudumuzun karbonhidrat, yağ ve proteini kullanmasını da sağlarlar.Vitaminler vücutta "yakılmaz", yani vitaminlerden doğrudan enerji (kalori) alınmaz. Vücut, her vitaminden gerekli olan miktarın kan dolaşımında sürekli mevcut olmasını sağlar. Suda çözünen vitaminlerin fazlası vücut sıvıları ile atılırken, yağda çözünen vitaminlerin fazlası ise yağ dokusunda depolanır. Depolandıkları için yağda çözünen vitaminlerin aşırı dozu zararlı olabilir. Özellikle vitamin A ve D'nin tüketiminde dikkatli olmak gerekir. Vitaminler bütün hücrelerde az miktarda depolanır. Bazı vitaminler ise büyük ölçüde karaciğerde depolanır. Örneğin karaciğerde depolanan A vitamini hiç vitamin almayan bir kişiye 5-10 ay kadar yetebilir ve karaciğerin D vitamini deposu dışarıdan hiç D vitamini almayan bir kişi için genellikle 2-4 ay kadar yeterlidir.Suda çözünen vitaminlerin vücutta depolanma oranı nispeten düşüktür. Bu, özellikle B vitaminlerinin birçoğu için geçerlidir. B kompleks vitaminleri eksik alan bir kişide bu eksikliğin belirtileri bazen birkaç günde ortaya çıkar. B12 vitamini bunun dışındadır, çünkü B12'nin karaciğerdeki deposu kişiye bir yıl veya daha uzun süre yetebilir. Suda çözünen bir başka vitamin olan C vitamininin yokluğu birkaç haftada belirtilerin ortaya çıkmasına yol açabilir. C vitamini eksikliğinden kaynaklanan skorbüt hastalığı ise 20-30 hafta içinde ölümle sonuçlanabilir.Vitamin türleriHerkes tarafından bilinen 13 vitamin vardır. Bunlar temelde, yağda çözünenler ve suda çözünenler olarak iki gruba ayrılır ama gerçekte 20 vitamin vardır. En küçük vitamin A, C, D ve K vitaminleriyken, en büyük vitamin türü E vitaminidir. Orta boy moleküllü B vitaminleri ise pek kullanılmaz.Dört vitamin türü, yağda çözünebilir ve bu sayede vücudun yağ dokusunda depolanırlar. Bunlar: A vitamini, D vitamini, E vitamini ve K vitamini.A VitaminiGöz sağlığı için çok önemlidir. E vitaminiyle birlikte alınırsa daha etkili olur. Yumurta, avokado, karaciğer, süt, havuç, sebze, ceviz, balık yağı gibi besinlerde vardır. Oluşumu sırasında böbreklerin rolü vardır. Zaten A vitamini böbreklerde bulunan tek vitamindir. Yeşil sebzelerde bulunur. Kalorisi yüksektir.A vitamininin (diğer yağda eriyen vitaminler olan D, E, K vitaminleri gibi) fazlası zararlıdır. Özellikle gebe kalmayı planlayanlarla gebelerin A vitamini içeren ilaçlardan ve yiyeceklerden (karaciğer) uzak durması önerilmektedir. Gebelikte düşük ve anormallik yapma riski vardır. Çoklu vitamin içeren ve gebelerce çok tüketilen ilaçlarda da ne yazık ki A vitamini bulunmaktadır. Yağda eriyen, vücutta depolanan bu tarz ilaçların gebelere verilen dozun toksik (zehirleyici) dozda olmaması özgürce alınabileceği anlamına gelmemektedir. İlaç olarak alınan A vitaminin doğal yollarla alınan A vitaminine göre daha riskli olduğu kabul edilmektedir. Nitekim İngiltere Royal Kolej yayınladığı "Gebe Takip Kılavuzu"nda A vitamini içeren ilaçların ve yiyeceklerden karaciğerin gebelere verilmemesini önermektedir.A vitamini fazlalığı aşağıdakilere neden olabilir:Doğum anormallikleri,Karaciğer problemleri,Kemik mineral yoğunluğunda azalma ve osteoporoz,Uygunsuz kemik büyümesi,Deride uygunsuz renk değişimi,Saç dökülmesi,Yoğun cilt kuruluğu ve pullanmalarA vitamini eksikliğinde görülen hastalıklar:Gece körlüğü,Bağışıklık sistemi zayıflığı,Büyüme-gelişme yavaşlamasıD VitaminiProvitamin şeklinde alınan D vitamini deri altında uv. ışınları ile aktifleşir. D vitamini Ca ve P'un emilmesini ve kemiklerde depo edilmesini sağlar. D vitamini eksikliğinde çocuklarda raşitizm,yetişkinlerde osteomalazi hastalıklarının oluşmasını sağlar. Fazlası kireçlenmeye neden olur. En önemli kaynak güneş ışınıdır. Ayrıca karaciğer, balık, yumurta, tereyağı, peynir ve mantarda bulunur.Her çocuğun yaşamının ilk yılında alması gereken , büyüme ve gelişim için gerekli en önemli vitaminlerden biridirE VitaminiÇocukların büyümesi için E vitamini gereklidir. Yaralarının iyileşmesi için E vitamini gerekir. Karaciğer, yağ dokusu, ince bağırsak ve mide E vitamini sentezler. Kimyasal yapı itibarı ile bir tokoferol olup antisterilite vitamin olarak da bilinir.Tokol ve tokotrienoltürevlerinin farklı bileşikleri E vitamini aktivitesi gösterir. En aktifi alfa-tokoferoldür. Provitamin olarak kullanılır. D vitamininden daha güçlüdür.E vitamini sinir sisteminin, kasların, hipofiz ve sürrenaller gibi endokrin bezlerin ve üreme organlarının fonksiyonları için öneme sahiptir. E vitamini, biyolojik bir antidoksidan olup, atardamar hastalıklarının ve kanserin önlenmesi için gerekli olan bir antioksidandır. Bitkisel ve sıvı yağlarda, kırmızı et, karaciğer, tahıl, tahıl ürünleri vb. lerde bulunan E vitamini eksikliğinde kaslar gelişemez ve E vitamini yapıcı-onarıcı özelliğe sahip her şeyi yaptığı için, bazı kozmetik ürünleri de E vitamini içermektedir.Kozmetik ürünlerinde sadece [[B5]] ve E vitaminleri bulunur. Tokoferol (E1) vitamininin tokoferolleri:Alfa tokoferol - E1A (Diğer adı: Provitamin E) Beta tokoferol - E1B (Diğer adı: Pro-E1B) Gama tokoferol - E1G (Diğer adı: EProteinToko1) Delta tokoferol - E1D (Diğer adı: DeltE1) Mega tokoferol - E1M (Diğer adı: Megadel)K VitaminiK vitamini, yeşil sebze, çay ve ciğerde bulunan ve kan pıhtılaşmasında önemli bir yeri olan vitamindir. Karaciğerde protrombin yapılmasında kullanılır. Yokluğunda kan ile ilgili belirtiler ortaya çıkar. Normal olarak bağırsaklarda bulunan bakteriler tarafından sentezlenir. Yetersizliğinde pıhtılaşmada sorunlar ve aşırı kanama ortaya çıkar. Vücudumuzdaki bakteriler tarafından da üretilir. Vücudumuzu hastalıklardan korur. Yaraların iyileşmesi için K vitamini gereklidir.Suda çözünenlerDiğer dokuz vitamin türü ise suda çözünür ve pek çoğu vücutta depolanmaz.Bunlar: C vitamini, tiyamin (B1), riboflavin (B2), niyasin (B3), pantotenik asit (B5), piridoksin (B6), siyanokobalamin (B12), biyotin, folik asit (folacin).C Vitamini (askorbik asit)C vitamini veya askorbik asit, turunçgiller, koyu yeşil sebzeler ve patateslerde bulunan ve kollajen sentezinde yer alan, antioksidan bir vitamindir. Ayrıca demir emilimini de olumlu etkiler. Yetersizliğinde eklem ağrıları, yaraların geç iyileşmesi, skorbüt gibi sorunlara neden olabileceği gibi enfeksiyonlara karşı kişiyi daha zayıf kılar. Küçük yaşlarda diş eti kanaması ve grip C vitamini eksikliğinde, fazlalığında da ishal görülür.B1 Vitamini (tiyamin)Hemen hemen tüm canlı dokularda bulunur ve pirofosforik ester şeklinde görülür. Pentozfosfat çeviriminde alfa-keto asit dekarboksilazların ve transketolazın koenzimidir. Eksikliği başta sinir ve kalp hücreleri olmak üzere beslenmeleri için özellikle glikoza gereksinim duyan hücrelerde metabolizma bozukluğuyla sonuçlanır ve beriberiye neden olur.B2 Vitamini (riboflavin)Tahıllar, et ve ciğerde bulunan bir vitamindir. FAD'ın içeriklerindendir. Yetersizliğinde ariboflavinoz görülebilir.B3 Vitamini (niyasin)Et, balık ve kuru yemişlerde bulunan ve NAD ile NADP koenzimlerinin içeriklerinden olan, solunum için önemli bir vitamindir. Yetersizliğinde pellagra görülebilir.B5 Vitamini (pantotenik asit)Birçok gıdada, özellikle de ciğer ve baklagillerde bulunan önemli bir vitamindir. E vitamininin içeriği olan pantotenik asit, karbonhidrat ve yağ metabolizmasında yer alır. Yetersizliğinde yorgunluk ve uyuşukluk hissedilebilir.B12 Vitamini (siyanokobalamin)Siyanokobalamin veya B12 ciğer, balık ve süt ürünlerinde bulunan ve DNA metabolizmasında koenzim olarak yer alan bir vitamindir. Alyuvarların olgunlaşmasında da gereklidir. Yetersizliğinde anemi ve kilo kaybı görülebilir ve kanser olma ihtimali yoktur.

http://www.biyologlar.com/vitaminler-ve-ozellikleri-nelerdir-

Güneş Işınları Kansere Neden Olabilir

Güneş Işınları Kansere Neden Olabilir

Son zamanlarda artan sıcaklıklara bağlı olarak vücudumuz güneş ışınlarından daha çok veya direk olarak etkileniyor.

http://www.biyologlar.com/gunes-isinlari-kansere-neden-olabilir

Bilim İnsanları Tarımda Çalışmalarına Devam Ediyor

Bilim İnsanları Tarımda Çalışmalarına Devam Ediyor

Tarım uzmanları çiftliklerin talebe ayak uydurabilmesi için yeterli gıdayı nasıl üreteceğini bulmaya çalışıyor. Yeni yöntem, mahsul verimi artırmayı içeriyor.

http://www.biyologlar.com/bilim-insanlari-tarimda-calismalarina-devam-ediyor

Kronik Böbrek Yetmezliği ve Beslenme

Kronik Böbrek Yetmezliği ve Beslenme

Böbrek fonksiyonlarının ilerleyici ve geri dönüşsüz bozulmasıdır.Böbreklerin en önemli görevleri vücuttan atık maddelerin atılmasıdır. Kronik böbrek yetmezliğinde böbrekler görevlerini yerine getiremeyince kanda üre ve kreatinin gibi maddeler yükselir.

http://www.biyologlar.com/kronik-bobrek-yetmezligi-ve-beslenme


 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0