Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 109 kayıt bulundu.

Deniz Kaplumbağaları Hakkında Bilgi

Denizkaplumbağaları yaklaşık 95 milyon yıldan beri dünyamızda yaşamaktadırlar. Ataları, yıllar önce, dinazorların yaşadığı devirde deniz ortamına geçmiş dev kara kaplumbağalarıdır. İlk deniz kaplumbağaları bugünkülere pek benzemiyorlardı. Değişimleri milyonlarca yıl sürmüş ve ayakları yüzgeç şekline dönüşmüş, ağır ve kocaman gövdeleri yassılarak daha hafif ve su yaşamına elverişli bir biçim almıştır. Dinazorlar ve dev kara kaplumbağaları tamamen yok olmuşlardır; bugün ancak müzelerde fosillerini görebilmekteyiz. Fakat denizkaplumbağaları nasıl olduysa yaşamlarını sürdürebilmişlerdir. Bunların yedi değişik türü, dünyamızı çevreleyen sıcak ve ılıman okyanuslarda hâlâ yüzmektedirler. Dişilerin karaya çıkarak yuva yapıp yumurtladıkları kısa devreler dışında, bütün hayatlarını suda geçirirler. Denizkaplumbağaları denizi balıklarla, balinalarla, diğer deniz yaratıklarıyla ve bizlerle paylaşırlar. Ülkemiz sularında bu türlerden sadece iki tanesi yaşar: Sini Kaplumbağası (Caretta caretta) ve Yeşil Kaplumbağa (Chelonia mydas) Kristof Kolomb Yeni Dünya’yı keşfettiği zaman Karaib Denizi’nde milyonlarca denizkaplumbağası bulunuyordu. Kolomb ve onu onu takip eden diğer kâşifler, tüccarlar, sömürgeciler ve korsanlar özellikle bir tür denizkaplumbağasının etinin lezzetli olduğunun farkına vardılar. Bu kaplumbağa tamamen kahverengi olup, boyu 1 metreye, ağırlığı ise 136 kilograma kadar ulaşabiliyor ve kıyıya yakın sığ sularda yetişen deniz otlarıyla besleniyordu. Denizciler bu uysal hayvanı kolayca avlayabiliyorlardı. Onu, kabuğunun üzerine sırt üstü devirip savunmasız hale getirdikten sonra yüzgeçlerini bağlayıp taze ete ihtiyaçları olduğu zaman öldürmek üzere gemilerine götürüyorlardı. Bu kaplumbağa, vücudundaki yağın rengi yediği ottan dolayı yeşil olduğundan “yeşil kaplumbağa” diye isimlendirilmiştir. Otla beslenen tek denizkaplumbağası türüdür. Yüzyıllar sonra günümüzde de yeşil kaplumbağalar hâlâ avlanıp, öldürülmekte ve sayıları gün geçtikçe azalmaktadır. Sini Kaplumbağası (Caretta caretta) Sini kaplumbağası yeşilden biraz daha ufaktır. Ağırlığı 135-180 kilogram arasında değişer. Yengeç ve başka deniz hayvanlarıyla beslenir. Bu kaplumbağa mercan yuvaları ve kayaların yakınında avlanır. Büyük ve kalın kafası, geniş ve kısa boynuyla kolayca tanınabilir. Diğer denizkaplumbağaları gibi, bu da kara kaplumbağalarının tersine başını kabuğunun içine çekemez. Kabuğu bir zırh gibi olmakla beraber, başı ve yüzgeçleri korumasızdır. Bazı köpekbalıkları ve katil balinalar açıkta kalan bu kısımlara saldırabilirler. Fakat sini kaplumbağası iri ve hızlı olduğundan doğal düşmanı çok azdır. Yeşil Kaplumbağa Yumurtuyor Dişi yeşil kaplumbağa, her zaman yuvasını yaptığı kumsala tek başına çıktı. Bir süre önce yakın sularda bir erkek yeşil kaplumbağa ile çiftleşmişti. Artık yumurtlama zamanı gelmişti. Bir yumurtlama mevsiminde üç veya dört kere yumurtlayabilir. Suda ne kadar hızlı ve ortama uyumluysa, karada da tam tersine o kadar yavaş, hantal ve savunmasızdır. Dişi kendisini denizden dışarı zorlukla çekti ve kumsalda gelgit sularının erişemeyeceği kadar ilerledi. Yüzgeçleriyle vücuduna göre bir yuva kazdı. Yuvaya yerleşip arka yüzgeçlerini kürek gibi kullanarak şişe şeklinde bir delik kazdı. Sonra bu deliğe pingpong topuna benzer, beyaz ve kaplı görünümü veren yaklaşık yüz adet yumurta bıraktı. Kaplumbağa, yumurtlaması bittikten sonra yuvayı kumla örtecek ve arkasında traktör izine benzeyen bir iz bırakarak ağır ağır denize dönecektir. Ne yazık ki anne kaplumbağa yumurtalarını ne kadar çok tehlikenin beklediğinden habersiz. Çoğu kez insanlar, yumurtaları meraktan veya yemek için topluyor. Ayrıca köpek, tilki veya kum yengeci yumurtaları yemeye çok meraklı. Bu yüzden kaplumbağaların ürediği kumsallar mutlak koruma altına alınmalıdır. Yumurtadan Çıkan Yavrular Kumsala varan güneş ışınları kuma gömülü kaplumbağa yumurtalarını ısıtır. Yumurtalar yuvanın içinde gelişir ve iki ay sonra çatlamaya hazır hale gelirler. Yavrular burunlarının ucundaki sivri kısım ile yumurta kabuklarını delmeye başlarlar. Bu özel sivri kısım yumurtadan çıkınca kaybolur. Yavrular kabukları çatlatarak kırarlar. Hepsinin yumurtadan hemen hemen aynı zamanda çıkmaları gereklidir. Çünkü yuvadan kaçış işlemini elbirliğiyle yapmak zorundadırlar. Yavru kaplumbağalar başlarının üzerindeki kumu kazmaya başlarlar. Kum, boş kabuklarının üstüne düşerek çukurun içinde yükselmelerine olanak sağlayan basamaklar oluşturur. Birkaç gün içinde yuvanın tavanına varırlar. Derken bir gece veya bir sabah erken saatlerde kumsalda koyu renkli küçük kafalar ve yüzgeçler belirir. Beş santimetrelik yavrular sürünerek denize doğru yol alırlar. Denize Doğru Yarış Kaplumbağa yavruları deniz yönünü denizin pırıltısından hissederler. Suyun üzerindeki parlaklık onları çeker. Yuvadan çıkıp sel gibi akarak denize doğru yarışlarına başlarlar. Hayat dolu ama savunmasız yavrular, kumsal boyunca beceriksizce çabalayıp dururlar. Bunların da anneleri gibi denize varabilmeleri için etrafın tamamen karanlık olması gereklidir. Işık yanan bir ev, araba, sokak lambası varsa yavrular ışığa doğru ilerler ve sonunda hepsi ölürler. Yavruların gece çıkmalarının asıl sebebi ise kızgın güneşten korunmak içindir. Gündüz çıkacak olsalar güneşin kavurucu sıcaklığı onları derhal kurutup öldürecektir. Yumurtadan çıkan yavruların kabukları yumaşaktır ve kendilerini koruma nitelikleri çok az olduğundan pek çok doğal düşmana yem olur: Yengeç orduları onları yakalar veya deniz kuşları toplanıp, küçük kaplumbağaları keskin gagalarıyla yakalayıp kendilerine ziyafet çekerler. Yavrulardan çok azı denize varabilir ve bunların çoğu balıklara yem olur. Yavrulardan ancak bir, iki tanesi hayatta kalır. Yaşamlarının ilk yılını nerede geçirdikleri doğanın çok sayıdaki sırlarından biridir. Örneğin yeşil kaplumbağalar bir yaşına gelip kıyılardaki sığ sularda beslenmeye başlayana kadar hiç ortalıkta görünmezler. Bir yaşındaki yavrular bir yemek tabağı büyüklüğündedirler. Denizkaplumbağaları Nerelerde Yumurtlar? Denizkaplumbağaları dünya çevresindeki geniş, ılıman kuşak içinde yaşarlar. Akdeniz’de olduğu gibi Pasifik ve Atlantik okyanuslarında yaşayan kaplumbağa topluluklarının sayıları da her geçen gün azalmaktadır. Denizkaplumbağalarının başka bir özelliği büyüdükleri zaman yumurta bırakmak için doğdukları kumsallara geri dönmeleridir. Bu kaplumbağaların yumartlamak için binlerce kilometre yüzdükten sonra doğdukları yeri nasıl buldukları bilim adamlarınca halen tam anlaşılamamıştır. Akdeniz’deki denizkaplumbağalarının bir kısmının da sadece Akdeniz’de yaşadığı ve kışladığı sanılmaktadır. Kaplumbağaların bu göç hareketleri “markalama”, yani üzerlerine konan özel işaretler ile ancak izlenebilmektedir. Kaplumbağalar mı? Kaplumbağa Ürünleri mi? Denizkaplumbağaları dünyamızdan hızla yok olmakta. Oysa yok olan bir hayvan türü bir daha hiçbir zaman geri gelmeyecektir. Yok olma sebeplerinden biri de insanların kaplumbağaları çeşitli amaçlarla avlamasından ileri gelmekte. Bazı kaplumbağaların kabuğundan “bağ” denen taraklar, gözlük çerçeveleri, düğme vb. yapılmakta. Çok pahalı olan bu maddeleri artık insanların satması da alması da doğru değildir. Bazı kaplumbağaların derisinden çanta ve pabuç yapılmakta. Bazılarından ise çorba... Kimi yörelerde kaplumbağa kanının bazı hastalıklara iyi geldiği inancı yaygınsa da bunun doğru olmadığı artık anlaşılmıştır. Unutmayın, siz veya çevrenizdekiler yukarıda saydıklarımızı kullanıyorsanız, bu ender hayvanın yok olmasına sebep oluyorsunuz demektir. Kaplumbağa Avı Çok eskiden beri kıyılarda yaşayanlar, ailelerinin beslenmesine katkıda bulunmak için denizkaplumbağalarını avlamışlardr. Bazen tek bir balıkçı bir kaplumbağayı besin olarak kullanmak amacıyla zıpkınlamış; bazen de grup halindeki balıkçılar, soluk almak için su yüzüne çıkan kaplumbağları ağlarla yakalayıp yemek üzere köylerine götürmüştür. Yıllar boyunca denizkaplumbağalarının bol olduğu zamanlarda bu tip avlanmaların kaplumbağa sayısını çok az etkilediği zannediliyordu. Fakat denizkaplumbağasına istek giderek arttı. Ya kaplumbağa avlayıp satarak ya da kaplumbağadan yapılmış ürünler satılarak para kazanılıyordu. Denizkaplumbağası avlamak kazançlı bir iş haline gelmişti. Böylece avcılar kaplumbağaları kimi zaman denizde, kimi zaman da yumurtlamaya çıktıklarında daha yumurtalarını bırakamadan yüzlercesine yakalamaya başladılar. Kaplumbağalar giderek azaldılar ve hemen hemen yok oldular. Ülkemizde yasalar bütün denizkaplumbağalarını koruma altına almış ve kaplumbağa ürünlerinin ticaretini yasaklamıştır. Yine de bu yasaklara uymayan kişiler halen aramızda bulunmaktadır. Trolcüler ve Kaplumbağalar Dünyanın her yerinde ticari balıkçı tekneleri denizlerden yiyecek sağlar. Bu teknelerin bazıları kıyı sularında dolaşıp deniz dibini “Trol” denen büyük ağlarla tarayarak avlanırlar. Deniz dibini tarayarak yapılan bu tarz balıkçılık, balık, karides, mercan yuvalarına çok zarar verdiği gibi, ne yazık ki çoğu zaman Caretta Caretta cinsi kaplumbağalar da tesadüfen bu ağlara yakalanmaktadır. Örneğin, birçok kaplumbağa, karides trolcülerin büyük huni şeklinde ağlarına yakalanıp, karideslerle beraber ağın içinde sürükleniyorlar ve su yüzeyine çıkıp nefes alamadıkları için de boğulup ölüyor. Böylece az sayıda kalan denizkaplumbağaları daha da azalıyor. Bu soruna bir çözüm yolu bulunması gerekmekte. Amerika Birleşik Devletleri’nin güneydoğu kıyılarındaki karides balıkçıları bu konuda yardımcı olmakta ve sadece karidesi içine alıp, kaplumbağanın giremeyeceği şekilde yapılmış yeni ağlar yapmaktadırlar. Yumurtlayacak Yeri Yok Bir denizkaplumbağası Türkiye’nin güney sahillerinin cennet köşelerinden biri olan Side kıyılarında bir kumsala sürünerek çıkar, şaşırır. Bir de ne görür? Kumsalın büyük bir kısmını apartman ve oteller işgal etmiş. Geri kalan dar kumsal şeridinde ise insan kalabalığı vardır. Kaplumbağa tekrar denize açılıp gece geri döner. Bu sefer pencerelerdeki yüzlerce ışık ortalığı aydınlattığından kumsal pırıl pırıldır. Kumsalın bazı yerleri ise beton rıhtımlarla çevrelenmiş ve yükselmiş. Kaplumbağaya artık yumurtlayacak yer kalmamıştır. Kıyının başka bir yerinde başka bir kaplumbağa boş kalmış ufak ber kumsal şeridine çıkıp yumurtlar. Yavrular yumurtalardan çıkma günü gelince ışıklara doğru sürünürler. Fakat vardıkları yer deniz değil, yakındaki bir yolun sokak lambalarının ışığıdır. Ertesi gün yakıcı güneşin altında hepsi ölecektir. Bir zamanlar denizkaplumbağalarının güvence içinde yumurtlamalarına uygun yüzlerce kilometre uzunluğunda kıyılar vardı. Bugün artık her şey değişti. Bu bölüm hazırlanırken Doğal Hayatı Koruma Derneği'nin "Bütün Yönleriyle Denizkaplumbağaları" adlı yayınından faydalanılmıştır.

http://www.biyologlar.com/deniz-kaplumbagalari-hakkinda-bilgi

Gen Terapi

Hastalıkları tedavi etme ya da fiziksel etkilerini azaltma amacıyla hastanın vücuduna genetik materyalin sokulması, tıp tarihinde bir devrim olmuştur. İlk başlarda genetik hastalıkların tedavisi amacıyla planlanan gen terapisi artık, kanser, AIDS gibi diğer pek çok hastalığın tedavisi için de kullanılmaya başlanmıştır. Genlerin tanımlanması ve genetik mühendisliğinde kaydedilen önemli gelişmeler sonunda bilim adamları artık hastalıklarla savaşabilmek ve onlardan korunabilmek için bazı örneklerde genetik materyali değiştirme aşamasına geldiler. Gen terapisinin temel amacı, hücrelerin hastalığa yol açan eksik ya da kusurlu genleri yerine, sağlıklı kopyalarının hücreye yerleştirilmesidir. Bu işlem, gerçek anlamda bir devrimdir. Hastaya, genetik bozukluktan kaynaklanan semptomların kontrol edilmesi ve/veya tedavisi için ilaç verilmiyor. Bunun yerine, sorunun kaynağına inilip hastanın bozuk genetik yapısı düzeltilmeye çalışılıyor. Çeşitli gen terapisi stratejileri olmakla birlikte, başarılı bir gen terapisi için gereken ortak temel elemanlar vardır. Bunların en önemlisi hastalığa neden olan genin belirlenmesi ve klonlanmasıdır. "Human Genome Project" olarak adlandırılan ve insanın gen haritasını çıkarmayı amaçlayan proje tamamlandığında, istenilen genlere ulaşmanın çok daha kolay olacağına inanılmaktadır. Genin tanımlanmasından sonraki aşamada, genin hedeflenen hücrelere nakledilmesi ve orada ekspresyonu, yani kodladığı proteinin üretimi gelir. Gen terapisinin öteki önemli elemanlarıysa tedavi edilmek istenilen hastalığı ve gen nakli yapılacak hücreleri iyi tanımak ve gen naklinin olası yan etkilerini anlamaktır. Gen terapisi iki ana kategoride incelenebilir: Eşey hücresi ve vücut hücresi gen terapisi. Eşey hücresi gen terapisinde, genetik bir bozukluğu önlemek için eşey hücrelerinin (sperm ya da ovum) genleri değiştirilir. Bu tip terapide, genlerde yapılan değişiklik kuşaktan kuşağa aktarılabileceğinden, olası bir eşey hücresi gen terapisi hem etik, hem de teknik sorunlar yaratacaktır. Öte yandan vücut hücresi gen terapisi eşey hücrelerini etkilemez; sadece ilgili kişiyi etkiler. Günümüzde yapılan gen terapisi çalışmalarının çoğu vücut hücresi gen terapisidir. Gen terapisi aynı zamanda bir ilaç taşıma sistemi olarak da kullanılabilir. Burada ilaç, nakledilen genin kodladığı proteindir. Bunun için, istenilen proteini kodlayan bir gen, hastanın DNA'sına yerleştirilebilir. Örneğin ameliyatlarda, pıhtılaşmayı önleyici bir proteini kodlayan gen, ilgili hücrelerin DNA'sına yerleştirilerek, tehlikeli olabilecek kan pıhtılarının oluşumu önlenebilir. Gen terapisinin ilaç taşınmasında kullanılması, aynı zamanda, hem harcanan güç ve emeği hem de parasal giderleri azaltabilir. Böylece, genlerin ürettiği proteinleri çok miktarda elde etmek, bu ürünleri saflaştırmak, ilaç formülasyonunu yapmak ve bunu hastalara vermek gibi, çok zaman alan karmaşık işlemlere gerek kalmayabilir. Gen Terapisinin Temel Sorunları Bilim adamlarına göre gen terapisinin üç temel sorunu var: Gen nakli, gen nakli ve gen nakli. Bu alanda çalışan tüm araştırmacılar, gen nakli için etkili bir yol bulmaya çalışmaktadırlar. Genleri istenilen hücrelere taşıyabilmek için kullanılan yöntemler genel olarak iki kategoride toplanmaktadır: Fiziksel yöntemler ve biyolojik vektörler. Fiziksel yöntemler, DNA'nın doğrudan doğruya enjeksiyonu, lipozom formülasyonları ve balistik gen enjeksiyonu yöntemlerini içerir. Doğrudan DNA enjeksiyonunda ilgili gen DNA'sını taşıyan plazmit, doğrudan doğruya, örneğin kas içine, enjekte edilir. Yöntem basit olmasına karşın kısıtlı bir uygulama alanı vardır. Lipozomlar, lipidlerden oluşan moleküllerdir. DNA'yı içlerine alma mekanizmalarına göre iki guruba ayrılırlar: Katyonik lipozomlar ve pH-duyarlı lipozomlar. Birinci gurup lipozomlar artı yüklü olduklarından, eksi yüklü olan DNA ile dayanıklı bir kompleks oluştururlar. İkinci gurup lipozomlarsa negatif yüklü olduklarından DNA ile bir kompleks oluşturmaz, ama içlerinde taşırlar. Parça bombardımanı ya da gen tabancası olarak da adlandırılan balistik DNA enjeksiyonu, ilk olarak bitkilere gen nakli yapmak amacıyla geliştirilmiştir. Bu ilk uygulamalarından sonra, bazı değişiklikler yapılarak memeli hücrelerine gen nakli amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Bu yöntemde, genellikle altın ya da tungstenden oluşan 1-3 mikron boyutunda mikroparçacıklar, tedavi edici geni taşıyan plazmit DNA'sı ile kaplanır, sonra da bu parçacıklara hız kazandırılarak, hücre zarını delip, içeri girmeleri sağlanır. Basit olmalarına karşın fiziksel yöntemler verimsizdir; ayrıca, yabancı genler, sadece belirli bir süre fonksiyonal kalabilmektedirler. Bu nedenle araştırmacıların çoğu, genellikle virüs kökenli vektörlere yönelmişlerdir. "Vektör" kelimesinin bir anlamı da "taşıyıcı"dır. Benzer şekilde, gen terapisinde genleri hücrelere taşıma amacıyla kullanılan ve genetik olarak zararsız hale getirilmiş virüslere de vektör denir. Milyarlarca yıllık evrim sonucunda virüsler, hedefledikleri hücrelere kendi genetik materyallerini aktarmak için etkili yöntemler geliştirmişlerdir, ama ne yazık ki bu işlem duyarlı organizmalarda hastalıkla sonuçlanmaktadır. Günümüzde yapılan araştırmalarda, virüslerin hastalığa yol açan gen parçalarının yerine, hastaları iyileştirme amacıyla rekombinant genler yerleştirilmektedir. Bu amaçla değiştirilmiş hücreler kullanılmaktadır. Bu hücrelere tedavi edici geni taşıyan bir genetik yapı sokulduğunda, tedavi edici geni içinde taşıyan virüsler elde edilir. Bu şekilde değiştirilmiş virüsler hücreye girmek için kendi yöntemlerini kullanırlar ve genomlarının ekspresyonu sonucu, genin kodladığı protein üretilmeye başlanır. Öte yandan, virüsün kendisini çoğaltmak için ihtiyaç duyduğu genler, tedavi edici genlerle değiştirilmiş olduğundan, virüs çoğalıp hücreyi patlatamaz. Bunu yerine, hücrede virüsün taşıdığı hastalığı düzeltici genin ekspresyonu olur, genin kodladığı protein (yani ilaç) üretilir ve genetik bozukluk nedeniyle üretilemeyen proteinin yerini alır. En çok kullanılan viral vektörler, retrovirüsler, adenovirüsler, herpesvirüsler (uçuk virüsü) ve adeno-ilişkili virüslerdir. Ama her vektörün kendine özgü dezavantajları vardır: Bölünmeyen hücreleri enfekte edememek (retrovirüs), olumsuz immünolojik etkiler (adenovirüs), sitotoksik etkiler (herpesvirüs) ve kısıtlı yabancı genetik materyal taşıyabilme kapasitesi (adeno-ilişkili virüs). İdeal bir vektörde aranan özellikler yüksek titraj, kolay tasarlanabilme, integre olabilme yeteneği ve gen transkripsiyonunun kontrol edilebiliyor olmasının yanında, imünolojik etkilerin olmamasıdır. Genlerin Vücuda Sokulma Yöntemleri Genleri vücuda sokmanın çeşitli yolları vardır: Ex vivo, in vivo ve in situ. Ex vivo gen terapisinde, hastadan alınan hücreler laboratuvar ortamında çoğaltılır ve vektör aracılığıyla iyileştirici genler bu hücrelere nakledilir. Daha sonra, başarılı bir şekilde genleri içine almış hücreler seçilir ve çoğaltılır. Son aşamadaysa, çoğaltılan bu hücreler tekrar hastaya verilir. In vivo ve in situ gen terapisindeyse, genleri taşıyan virüsler doğrudan doğruya kana ya da dokulara verilir. Engeller Gen terapisinde, nakledilecek genler hücre içi ve hücre dışı engellerle de başa çıkmak zorundadır. Hücre içi engeller, naklin yapılacağı hücreden kaynaklanır ve hücre zarı, endozom ve çekirdek zarını içerir. Hücre dışı engellerse, belirli dokulardan ve vücudun savunma sisteminden kaynaklanır. Bütün bu engeller, gen transferinin etkinliğini önemli ölçüde azaltır. Bunun ölçüsü, geni taşımakta kullanılan vektör sistemine ve naklin yapılacağı hedef dokuya bağlıdır. Hücre zarı, geni hücreye sokma işleminde karşılaşılan ilk engeldir. Bu engel aşıldıktan sonra sırada endozomlar bulunur. Vektörün lizozomlara ulaşmadan önce endozomdan kaçması gerekir, yoksa lizozomlar taşınan tedavi edici geni enzimlerle parçalar, etkisiz hale getirirler. En son hücre içi engel çekirdek zarıdır. Yabancı DNA'ların çekirdek zarından içeri girmesi kolay değildir. Çapı 10 nm'den az olan bazı küçük moleküller ve küçük proteinler bu deliklerden kolayca geçebilirken, daha büyük moleküllerin içeriye alınması enerji gerektirir. Yabancı DNA'ların çekirdeğin içine girme mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte, mekanizmanın büyük moleküllerin çekirdeğe alınmasında kullanılan mekanizmaya benzediği tahmin edilmektedir. Çekirdeğin içinde ve sitoplazmada bulunan ve nükleik asitleri parçalayan nükleaz gurubu enzimler de ayrı bir problemdir. In vivo gen terapisinde, tedavi edici genlerin hastaya direkt yolla verilmesi sonucunda vektörler, hücre içi engellerin yanısıra hücre dışı engellerle de karşılaşırlar. Hücre dışı engeller iki kategoride incelenebilir: Dokuların kendilerine özgü yapıları ve savunma sistemi engelleri. Örneğin bağ dokusu, gen transferi için büyük bir engeldir. Eğer kas dokuya enjeksiyon yapılacaksa, kaslarda bulunan bağ dokusu katmanları, enjekte edilen vektörlerin yayılmasını ve enfekte etme yeteneklerini engeller. Epitel hücreleri vektörlerin daha derinlerdeki hücrelere ulaşmasına olanak vermez. Serumu oluşturan maddeler de çeşitli gen nakli vektörlerini etkisiz hale getirir. Örneğin çıplak DNA, serumda bulunan pek çok pozitif yüklü proteine bağlanıp etkisiz hale gelebilir. Serumdaki protein ve nükleik asitleri parçalayan proteaz ve nükleaz enzimleri de gen terapisi vektörlerini parçalayabilir. In vivo gen terapisinde adenovirüs ya da retrovirüslerin vektör olarak kullanıldığı bazı durumlarda, bunlara karşı vücutta antikor üretildiği gözlenmiştir. Savunma sisteminin etkilerinden kurtulmak için, tedavide savunma sistemini baskılayıcı ilaçlar da kullanılmaktadır, ama onların da bazı sakıncaları vardır.

http://www.biyologlar.com/gen-terapi-1

Trematoda

Trematoda sınıfına kelebeklerde denir. - Vücutları dorso-ventral basıktır. - Vücut boşluğu yoktur. - Tüm vücut tek bir bölümden oluşmuştur. - Tüm organlar tek bir paranşim içinde toplanmıştır. -Çekmen/çengelleri vardır. -Genellikle anüsleri yoktur. -Schistosomatidae ailesi dışındakiler hermafrodittir. -Direk/indirek gelişirler. 3 tane alt sınıf vardır : -Monogenea -Aspidogastrea - Digenea MONOGENEA : - Soğukkanlı ve suda yaşayan hayvanlarda (balık, amfibi, sürüngen) parazitlenirler. -Genellikle ektoparazittirler. -Vivipar ya da ovipardırlar. -Larvaları olgunlarına benzer. -Tutunma organeli olarak arka kısımlarında çekmen/çengelleri vardır. -Direk gelişirler. Ör: Gyrodactylus Dactylogyrus ASPIDOGASTREA : - Yaklaşık 80 türü vardır. -Balık, sümüklü, kabuklu ve kaplumbağalarda parazitlenir. -Hiçbir türünün ekonomik önemi yoktur. -Digenea'lara benzerler. -Çok sayıda alveol/çekmene sahip bir ventral disk taşırlar. -Çekmen bulunmaz -Tegumentte mikrotubuller vardır. -Ekto ya da endoparazit olabilirler. Medikal açıdan önemli olan altsınıf Digenea'dır. DIGENEA : - Boyutları 0,3 mm ile 10 cm arasındadır. -Vücut segmentsiz ve tek bölümlüdür. Paramphistomum soyu tesbih tanesi gibi, Schistosoma soyu da ince, uzun ve silindirik bir yapıya sahip olamsına rağmen genellikle yaprak şekilde dorso-ventral basık bir formdadırlar. -Vücut tegument ile kaplıdır. Tegument düz (Dicrocoelium) ya da dikenli (Fasciola) olabilir. -Ağız ve karında olmak üzere 2 tane çekmen vardır. Bazılarında (Heterophyes) genital çekmen bulunur. -Bazı türlerde (Echinostomatidae) ön kısımda bir yaka ve bu yakada 1-2 sıralı diken bulunur. Sindirim sistemi : Basittir. Ağız / prepharynx / pharynx / oesophagus / barsak (kör olarak sonlanır). Anus yoktur. Beslenme doku artıkları sayesinde olur. Sindirim barsaklarda gerçekleştirilir. Sinir sistemi : Oesophagus çevresinde bir sinir tasması bulunur. Buradan çıkan sinir iplikçikleri vücuda dağılır. Boşaltım sistemi : Paranşimde kirpikli ateş hücreleri varıdır. Buradan çıkan boşaltım kanalları daha büyük kanallarla buluşup arka kısımdaki boşaltım deliğinr açılır. Üreme sistemi : Schistosoma hariç hermafrodittirler. Erkekte:2 testis / vasa deferens / sirrus kesesi (ves.seminalis + penis +sirrus) / genital delik. Dişide : ovarium / oviduct / ootip / uterus. Ootip çevresinde salgılarıyla yumurta kabuğunun şekillenmesini sağlayan Mehlis bezleri vardır. Parazitin iki yanınada ve ootipa açılan vitellojen bezlerin salgısıyla da yumurta sarısı oluşturulur. Döllenme ootipte olur. Larva dönemleri : a) Miracidium : Ön tarafı geniş, arka ksımı dardır.Üzeri kirpikli epitelle kaplıdır. Ön uçta arakonağı delmeye yarayan dikenli çıkıntı vardır.Bazı türlerde 1-2 göz lekesi bulunabilir. b) Sporokist : İnce duvarlı bir kesedir. İç duvarında bölünme yeteneğine sahip hücreler vardır. c) Redi : Silindirik yapıdadır.Ön kısımda ağız çekmeni vardır .Sindirim kanalı ve boşaltım sistemi şekillenmiştir. Vücudun vbir tarafına açılan bir doğum deliği vardır. d) Serker : Vücut gövde ve kuyruktan oluşur. Ağız, karın çekmeni, sindirim kanalı, boşaltım ve sinir sistemi gelişmiştir. Kuyruk tek ya da türe göre çatallı (furkoserker) olabilir. e) Metaserker : Serkerin gövdesini kistleşmiş şeklidir. Genellikle enfektif formdur. Schistosomalarda enfektif dönem serker dönemidir. Metaserker dönemi gözlenmez. Yumurtalar :2 tiptir : -Çift çeperli, kalın kabuklu,dikensiz,kapaklı -Çift çeperli,kalın kabuklu,dikenli,kapaksız (Örn:Schistosomatidae) Teşhis : Sedimentasyon yöntemi ile dışkı bakısı yapılır. Biyoloji : - Gelişme indirektir. -1-2 arakonak kullanılır. Genellikle 1.arakonak sümüklülerdir. 2.arakonak ise genellikle suda yaşayan balık, kabuklulardır. -Son konakata bulunan parazitten dışarı atılan yumurtalarda miracidium gelişir. Miracidium suda yumurtayı terkeder. Bazı türlerde ise (Dicrocoelium dendriticum) terketmez. Miracidium / sporokist (arakonakta serbest halde) / redi / serker / metaserker / çevre koşulları uygun olmazsa kız redi *Dicrocoelium dışındaki tüm digenik trematodların aracıları su sümüklüleridir. 1.AILE : FASCIOLIDAE Cins: Fasciola Tür: F.hepatica,F.gigantica Hastalık: fasciolosis Cins:Fascioloides Tür:F.magna Cins:Fasciolopsis Tür:F.buski Fasciola hepatica : Son konaklar: Sığır, koyun, insan dahil birçok memeli Ara konaklar: Lymnea truncatula (su yüzeyinde yaşar, beyaz renkli ve şeffaftır) Yerleşim: Karaciğer (gençler parankimde, olgunları safra yollarında) Yayılışı: Yurdumuzun her bölgesinde yaygındır Morfoloji: F.hepatica Uzunluk 2-2,5 cm Genişlik 8-15 cm Arka kısım daha sivri Kenarlar daha sivri F.gigantica Uzunluk:2,5-2,7 cm. Genişlik:3-15 cm. Arka kısım küt Kenarlar paralel Rengi sarı-kahverengidir. Kanla beslenir. Doymuşsa kırmızı gözükebilir. 2 tane çekmeni vardır. Ağzı ağız çekmeni kuşatır. Ağzı pharynx, oesophagus ve barsaklar (dallanma gösterir) takip eder. Sindirim sistemi kör olarak sonlanır. Anus yoktur. Vitallojen bezler, ovaryum (yumurta ile dolu ise siyah renkte gözükür) va testisler (arka kısımda bulunur, dallanma gösterir) üreme sistemini oluşturur. Tegument dikenlerle kaplıdır. Biyoloji: Y/M/R/S/M Yumurta safra yoluyla barsaklara karışır, dışkı ile dışarı atılır. Yumurta kapaklı, dikensiz, tek blastomerli, içi tamamen yumurta sarısıyla dolu, sarı renklidir. Dışarı atılan yumurtanın içinde uygun koşullarda 9-10 gün içinde miracidium şekillenir. Işıklı ve sulu ortamda kapağı açılan yumurtadan miracidium dışarı çıkar ve suda serbest olarak yüzmeye başlar. Suda serbest olarak yaşama süresi 1 gündür. Bu süre içinde ara konağa girmelidir. Miracidium arakonağın (L.truncatula) yumuşak dokusunu delerek ara konağa dahil olur. sporokist, redi ve serker dönemlerini geçirdikten sonra ara konağı terkeder. Ara konağı terkeden serker suda kuyruğuyla ilerler. Bir süre sonra kuyruğu kopan serker, metaserkere dönüşür. Gıdalarla birlikte serker son konağın vücuduna girer. Son konakta açılan metaserkerdenn genç kelebek açığa çıkar. Genç kelebek barsak duvarını delerek karın boşluğuna, oradan da karaciğer parankimine geçer. Karaciğer parankiminde yaklaşık 5-6 haftalık göç geçirir. Safra yollarına gelerek olgunlaşır. Prepatent süre 11-12 haftada, tüm biyolojisi ise 17-18 haftada tamamlanır. Uygun olmayan şartlarda bu süre uzar. Klinik belirtiler: Perakut dönemde: Ani ölüm karaciğer kapsülünde yırtılma, karın boşluğunda kan birikimi görülür (enfestasyon durumunda). Akut dönemde: Halsizlik, solunum güçlüğü, karın şişliği, ve ağrı (sternum'a palpasyonla teşhis edilir) görülür. Karın boşluğunda kanlı, fibrinli sıvı birikimi vardır. Ayrıca karaciğerde büyüme, kanama, hematom, göç izleri ve genç kelebekler görülür. Hastalık koyunlarda genelde akut seyreder. Kronik dönemde : Anemi, kaşeksi, çene ve karınaltında ödem, verim düşüklüğü görülür. Karaciğerde setleşme, kenarlarında düzensizlik, safra yollarında kalınlaşma, fibrosis ve kireçlenme vardır. Sığırlarda çok şiddetli reaksiyon oluştuğundan hastalık geneldekronik seyreder. Nekrotik hepatitis'te genellikle belirti görülmez. Genç kelebeklerin barsaklardan karaciğere göçü sırasında barsaklardaki bazı bakteriler de karaciğere gelie. Toksemiden ani ölüm şekillenir. Karında ağrı ve kan birikimi yoktur. Daha çok 2-4 yaşındaki iyi kondisyonlu hayvanlarda görülür. Halk arasında kara hastalık (Black disease) olarak bilinir. Etken bakteri B tipi Clostiridium novyi'dir. Derisi yüzülen hayvanlarda derialtı damarları birden siyahlaşır. Epizootiyoloji: Konak-mera-su Arakonaklar suya ve çamura girip çıkarlar (amfibiktirler). Çamurlu ve pH'ı hafif asit oaln bölgeler ara konaklar için elverişlidir. Yağış; ara konak yaşamı, miracidium ve serkerin çıkışı, toprağın nemi dolayısıyla yumurtanın gelişimi ayrıca meralar için gereklidir. Yumurtadan miracidium ve ara konakların gelişimi için optimal sıcaklık 22-26°C'dir. 10°C'nin altında gelişme durur. Kışın -4°C'nin altında yumurta, metaserker ve çoğu sümüklü ölür. İlaçlama: Stratejik ilaçlam meraya çıkıştan sonraki 1 ay içinde ve kışa girerken yapılabilir. Teşhis: Akut dönemde : Otopside karaciğerde genç kelebekler görülür. Kronik dönemde : Sedimentasyon yöntemi ile dışkı bakısı yapılarak parazit yumurtaları aranır. Kanda gamaglutamik transpeptidaz enzim seviyesine bakılabilir. İnsanlarda ultrasonografi yöntemi denenebilir. Sağaltım: Kontrol: 1) Arakonaklarla mücadele: Molluscisid kullanılarak ve drenaj ile yaşadıkları alanlar kurutularak. 2) Sonkonakların sağlatımı ile: Hayvanlarda parazitin (ilkbaharda ve sonbaharda), merada metaserkerin (ilkbaharda) en çok olduğu zaman. İlaç kullanımında biyoloji dikkate alınır. 3) Hayvanlar enfekte meraya sokulmaz. 2.AILE: DICROCOELIDAE Cins: Dicrocoelium Tür: Dicrocoelium dendriticum (kum kelebeği) Hastalık: Dicrocoeliosis Son konak: Özellikle ruminantlar. Nadiren insan, domuz ve kemiriciler. Ara konak: I. Kara sümüklüleri (Helicella, Zebrina vs.) II. Formica cinsi karıncalar Yerleşim: Karaciğer safra kanalı ve safra kesesi. Yayılış: Yurdumuzda her yerde yaygındır. Patojenite: Fazla patojenitesi yoktur. Sağaltım: İlaçlara çok dirençlidir. Thiabendazole, Netovmin, Albendazole, Praziquantel kullanılır. Biyoloji: Dışkıyla dışarıya miracidiumlu gelişmiş yumurta atılır. Kara sümüklüsü pasif olarak yumurta ve miracidiumu alır. Metaserker dışarıya çıkar®sporokist®serker (dışarı). Atılan sümüksü yumağı karıncalar alır. Serkerlerden bazıları karıncanın beynine gider ve yaptıkları tahribat sonucu karıncanın anormal davranışlarına neden olur.En tipik hareket, sabahın erken saatinde otların tepesine tırmanmak ve ağızlarıyla ota tutunup kalmaktır. Karıncanın çene kasları felç olmuştur. Otların tepesindeki metaserker taşıyan karıncaları alan son konaklar enfekte olur. metaserkerler açılır, genç kelebek serbest duruma geçer. Barsaklardan ductus choleduchus yolu ile karaciğere geçer. Prepatent süre zundur, 10-12 hafta. 3.AILE: OPISTORCHIIDAE Cins: Opistorchis Tür: O.tenuicollis (1) O.sinensis (2) Hastalık: Opistorchiosis Son konak: Köpek, kadi (1), insan (2), diğer balık yiyen etçiller Ara konak: I. Tatlı su sümüklüleri II. Tatlı su balıkları Yerleşim: Karaciğer safra yolları Yayılış: Türkiye, Uzakdoğu Patogenez: Dikenli tegument safra kanalı epitelini irrite ederek papillom ve karsinom gibi tümör oluşumuna neden olur. Teşhis: Dışkıda yumurtaların görülmesi ile taşhis yapılır. Sağaltım: Hexachlorophen 20 mg/kg Morfoloji: Dicrocoelium'a benzer ama testisler arkadadır. 4.AILE HETEROPHYDAE Cins: Heterophyes Tür: Heterophyes heterophyes Son konak: Karnivor ve insan Ara konak: I. Tatlı su sümüklüleri II. Tatlı su balıkları ( Mugil vs.) Yerleşim: İnce barsaklar Yayılış: Türkiye, Ortadoğu, Uzakdoğu Morfoloji: 1,5 mm uzunluk, genital deliği çevreleyn bir GENİTAL ÇEKMEN var. Teşhis: Yumurta (D.dendriticum'unkine benzer ama açık kahverengi) Sağaltım: Praziquantel, Niclosamide,Niclofolan Biyoloji: İnce barsaktaki yumurta dışkı ile atılır. I. ara konaklar yumurtayı Dicrocoelium'daki gibi pasif olarak alırlar. Serkerler II. ara konaklarca alınır. Kaslarda metaserkerler gelişir. Çiğ ya da az pişmiş balıkları yiyen son konaklar enfeksiyona yakalanır. 5.AILE TROGLOTREMATIDAE Cins: Paragonimus Tür: Paragonimus westermanii Son konak: İnsan, karnivor Ara konak: Yengeç, kerevit Yerleşim: Akciğer Cins:Troglotrema Tür:Troglotrema acutum Son konak:Tilki,vizon vb. Yerleşim:Sinüs(frontal ve etmoidal) 6.AILE ECHINOSTOMATIDAE Cins: Echinostoma , Echinochasmus , Echinoparphium Tür: Echinostoma revolutum , Son konak: kanatlı, memeli Tür: Echinoparphium recurvatum , Son konak: kanatlı Tür: Echinochasmus perfoliatus , Son konak: köpek, kedi Yerleşim: İnce barsak 7.AILE PARAMPHISTOMATIDAE Cins: Paramphistomum (RUMEN KELEBEĞİ) Türler: Paramphistomum cervi , Paramphistomum ichikawai Hastalık: Paramphistomosis Ara konaklar: Su sümüklüleri (Planorbis , Bulinus) Son konaklar: Ruminantlar Yerleştiği yer: Gençleri duadenuma, erişkinleri rumen ve reticuluma Yayılışı: Türkiye dahil birçok ülkede. (özellikle eskişehir,bolu) Morfoloji: -Şekli:Kesik koni biçiminde ,yuvarlak -Büyüklüğü: Erişkinler 1 cm.kadar,göç halindeki gençler 0.5 mm.den küçük -Rengi: Pembe,kırmızı -Karın çekmeni: Parazitin arka tabanında bulunur. Biyoloji: F.hepatica ve F.gigantica'ya benzerlik gözterir.Son konakların rumeninde bulunan olgun parazitlerin yumurtaları dışkıyla dışarıya atılır.Dışarıda yumurtadan miracidium gelişir ve miracidium yumurtayı terkeder.Daha sonra miracidium tatlısu sümüklüsüne girer.Sümüklüde sporokist,redi,serker gelişir ve serker dışarıya atılır.Daha sonra serker otlarda ,suda kistlenir,kuyruğu kopar ve metaserker haline gelir.Bunu gıdalarıyla birlikte alan sonkonaklar enfekte olurlar.Metaserker sindirim sisteminde açılır.Genç parazitler önce duadenuma gelir.Daha sonra geri dönerek rumen ve reticuluma gelip olgunlaşırlar. Prepatent süre yaklaşık 7-10 haftadır. Patogenez ve klinik belirtiler: -Akut dönem:Duadenum ve abomasumdaki göç halindeki genç parazitlerden ileri gelir.Parazitler mukozaya bazen kas ve serozaya kadar gömülür.Bağırsakta boğulma,ülser,kanama ve nekroza neden olurlar.Plazma albuminleri bağırsağa sızar.Kanda Ca seviyesi düşer.Plazma proteinlerinin seviyesinin düşmesi sonucu vucut boşluklarında sıvı toplanır.(ödem).İştahsızlık,kilo kaybı,açlık atrofisi, ishal ve bitkinlik görülür. -Kronik dönem:Bazen karın çekmenleri ile rumen papillalarını boğarak atrofiye neden olurlar. Teşhis: Akut dönemde ishalli dışkıda prinç tanesi büyüklüğünde pembe,beyaz renkli parazitler aranır.Kronik dönemde dışkıda yumurtalar aranır. Sağaltım: mg/kg 8.AILE SCHISTOMATIDAE Cins: Schistosoma Orientobilharzia Türler Son konak Yerleştiği vena S.mansoni insan portal, mezenterik S.haematobium insan idrar kesesi S.bovis çift tırnaklı portal, mezenterik S.japonicum insan,hayvan portal, mezenterik S.matthei çift tırnaklı portal ,mezenterik S.nasale çift ve tek tırnaklı burun mukozası O.turkestanicum memeliler portal, mezenterik Hastalık: Schistomosis, Orientobilharziosis Arakonaklar: Tatlısu sümüklüleri (Bulinus, Planorbis, Lymnea) Son konaklar: Memeli ve kanatlı Yerleştiği yer: Vena (portal ve mezenterik) Yayılışı: Orientobilharzia turkestanicum Türkiyede vardır.Koyunlarda görülmüştür. Özellikleri: -Ayrı eşeylidir. -Vucutları silindiriktir. -Yumurtaları kapaksız ve dikenlidir. -Serkerleri çatal kuyrukludur.(furcoserker). -Redi ve Metaserker dönemi yoktur. Morfoloji: -Uzunluğu 2cm.kadardır. -Erkekleri dişilerden daha geniş ve yassıdır. -Dişileri silindiriktir. -Erkek dişiyi ventralinde bulunan bir kanalda (Gynaechophoric kanal) taşır. Biyoloji: İnsan ve hayvanlarda bulunan olgun parazitlerin yumurtaları bulundukları venayı dikenleriyle delerek en yakın kanaldan dışarıya atılırlar.(Eğer idrar kesesi venasındaysa idrarla,Burun boşluğu mukozasındaki bir venadaysa sümükle,mezenterik bir venadaysa dışkıyla).Yumurta atıldığında içerisinde miracidium vardır.(Miracidium sonkonakta gelişir.).Suyla temas ettiği zaman miracidium yumurtayı terkeder ve suda uygun aracılara girer.Aracıda sporokist ve serker gelişir.Serker çatalkuyrukludur.(Furcoserker).Furcoserker kendi aktif hareketiyle sonkonakların derisinden girerek veya suyla,gıdalarla birlikte alınarak sonkonağa girer. -Prepatent süre 6-7 haftadır. -Hava kötüyse sporokistten ikinci kuşak sporokistler gelişir. -Arakonaktaki gelişim süresi 5 haftadır. -Deriden girer girmez kuyruk kopar .Ağız boşluğundan alındıysa mukozayı delerek kana karışır,kuyruğu kopar,kalp,akciğer,karaciğer yoluyla yerleşecekleri venalara giderler veerişkin duruma gelirler. -Kuyruğu koptuktan sonraki döneme SCHİSTOSUMUL denir. -Redi, metaserker dönemi yoktur. Patogenez ve klinik belirti: 1.İnvazyon dönemi: Serker (banyo) dermatitisi oluşur.Deriden giren serkerlerin çıkardıkları sekret, sitolitik enzimler ve ölen serkerlerin vucut antijenleri deride gecikmiş tip aşırı duyarlılığa neden olurlar. (Özellikle o konak için yabancı serkerlerin ölmesi sonucu).(Deri - larva migransı) 2.Göç dönemi: Schistosomaların kan yoluyla kalp,akciğer,karaciğer ve portal sisteme göç ettiği dönemdir.Akciğerlerde pneumoni tablosu şekillenebilir. 3.Olgunlaşma dönemi: Schistosomulların karaciğerde olgunlaştıkları dönemdir. 4.Yumurtlama dönemi: En patojen dönemdir.Yumurtalar damarları yırtarlar.Kanamalara neden olurlar.Anemi şekillenir. Bir kısım yumurta konağı terketmeyerek dokularda(bağırsak mukozası,karaciğer) tutulur.Buralarda yangı ve fibrosise neden olurlar. Teşhis:Dışkı ,idrar ve burun akıntısında yumurtaları görerek yapılır. Sağaltım: Genellikle antimon bileşikleri verilir.(Stibufon gibi)

http://www.biyologlar.com/trematoda

GÜVERCİN HASTALIKLARI

GÜVERCİN HASTALIKLARI

CİRCOVİRÜS Son yıllarda saptanan bu hastalık oldukça yenidir. Bu nedenle hastalık ve sonuçları hakkında bilinenler fazla değildir. Hastalığa Circovirus adı ile bilinen bir virüs türü neden olmaktadır. Bu virüs daha çok genç kuşları ve yeni yavruları etkilemektedir. Hastalık ilk başlarda solunum yolları sorunları şeklinde kendini gösterir. Ağırlık kaybı ve ishal vardır. Daha ileri aşamalarda tüylerin büyümesinde karakteristik anormallikler ve vücut dokularının özellikle de iç organların gelişiminde anormallikler gözlenebilir. Virüsün vücuttaki en önemli etkisi. Dalak, Bursa Fabrici ve Thymus üzerindedir. Thymus (timüs) göğüs kemiğinin arkasında bulunan bir iç salgı bezidir. Bursa Fabrici ise kloak’ın urodaeum adı verilen orta kısmında yer alan çıkıntı şeklinde bir organdır. Bunların işlevleri vücudun savunma mekanizması ve bağışıklık sisteminin gelişmesi ve işlemesini sağlamaktır. Virüs bu organlarda hücreleri tahrip ederek organlara zarar verir ve kuşun bağışıklık sistemini olumsuz etkiler. Böylelikle kuşlarımız hastalıklara karşı savunmasız hale gelirler. Kuşlarımızın bildiğimiz bütün güvercin hastalıklarına yakalanmaları çok daha kolay olur. Hastalığa yakalanan kuşlarımız ise daha zor tedavi edilebilir hale gelirler. Virüsün güvercinlerdeki etkisi AİDS’in insanlardaki etkisine benzetilebilir. Circovirus başlı başına bir hastalık gibi görünmemekte ve her zaman ikincil derece kliniksel belirtiler veren bir enfeksiyon olarak değerlendirilmektedir. Bunun nedeni bu virüsün kendi başına belirgin bir hastalık tablosu sunmaması ancak daha çok diğer hastalıklarla birlikte olduğunda fark edilebilmesidir. Circovirus’ün vücuda girmesinin ardından özellikle Chalamydia, Ornithosis, Pasteurella, PMV1, Trichomonas, Aspergillus gibi hastalıklar ortaya çıkma eğiliminde olurlar. Virüsün bulaşma şeklinin temas sonucu olduğu genel kabul görmektedir. Hijyenik koşullara dikkat edilmesi virüsün bulaşmasını engelleyici olacaktır. Bilinen bir tedavi şekli yoktur. İlaç tedavisi sadece bu hastalıkla birlikte görülen yan hastalıklar için uygulanabilir. Ancak güvercinimizin savunma sistemini güçlendirici vitamin ve mineral takviyeleri yararlı olacaktır. E-COLİ “Eshericia coli” adı verilen bir bakterinin neden olduğu hastalıktır. Kısaca E. Coli adı ile anılmaktadır. İnsanda ve hayvanlarda bağırsaklarda bulunan bu bakteri aslında bağırsak florasının bir parçasıdır. Ancak normalden fazla miktarda bulunması sonucu hastalık kendini gösterir. Güvercinlerde hastalığın en belirgin göstergesi ishaldir. Bu hastalığa yakalanan kuşlarımız süratli ve şiddetli bir şekilde su ve elektrolit kaybına uğrarlar. Özellikle genç kuşları çabuk etkiler. Genç kuşlarda şiddetli vakalar ani ölümle sonuçlanabilir. Yetişkin kuşlarda ölüm pek görülmez ancak, kuşlarımızın gücünü kaybetmesine bağlı olarak diğer hastalıkların ortaya çıkışı hızlanabilir. Çabuk bulaşan ve kolay yayılan bir hastalıktır. BELİRTİLERİ En belirgin belirtisi sulu ishal şeklinde dışkıdır. Dışkının rengi yeşil ve sarımsı bir tondadır. Hasta kuşlarda bağırsak iltihabı oluştuğu için dışkının kokusu normalden daha kötü kokuludur. Hasta kuşlarda performans tamamen düşer. Genel bir kayıtsızlık hali gelir. Yeme karşı isteksizlik vardır. Aşırı ve çabuk zayıflama saptanabilir. Hastalığa neden olan bakteri, kan dolaşımına girerek kuşun vücudunun herhangi bir organına yerleşebilir. Bu durum sonucu kuşta sistematik bozukluklar gözlenebilir. Mikrobun yerleştiği vücut bölgesine göre kuş değişik belirtiler verebilir. Örneğin mikrop kanatlara yerleşirse, kanatlarda tutulma olur ve buna bağlı olarak kuş kanadını taşıyamıyormuş gibi davranabilir. Kanat düşürür, kanatlarını yerde sürüklemeye başlar. Mikrop ayaklara yerleşirse topallama veya yürüyememe gibi sorunlarla karşılaşılabilir. Benzer belirtiler güvercinlerde Salmonella, Cocidiosis ve Hexamitiasis gibi hastalıklarda da vardır. Kuşun sorunlarının hangi hastalıktan kaynaklandığının doğru tespit edilmesi gerekmektedir. Hastalığın kesin tanısı dışkının mikroskobik analizi ile yapılabilir. BULAŞMA ŞEKLİ Hasta kuşların dışkılarında hastalık mikrobu bol miktarda bulunur. Kuşlarımızın yediği yem ve içtiği sulara bu dışkıların bulaşması yolu ile hastalık yayılır. Ayrıca coli mikrobu salmalarımızın içinde bulunan ve güvercin tozu dediğimiz beyaz toza, karışarak solunum yolu ile de alınabilir. Salma içi temizliğine dikkat edilmesi, hijyenik koşullara uyulması gibi önlemler alarak hastalığı engellemek mümkündür. HASTALIĞIN TEDAVİSİ VE KULLANILABİLECEK İLAÇLAR Bakteri kökenli bir hastalık olduğu için tedavisinde antibiyotikler kullanılmaktadır. İlaçla tedavi edilebilen bir hastalıktır. Amoxycilin, Trimetoprim ve Sulfadiazin, Furazolidon etken maddeli ilaçlar hastalığın tedavide kullanılmaktadır. Bu etken maddeleri taşıyan bazı ilaçlar şunlardır. ALFOXİL 20 GR TOZ Abfar firmasının üretimi olan ilaç, toz şeklindedir. Etken madde olarak 100 gr poşette 20 gr amoxycilin bulundurur. Güçlü bir antibiyotiktir. Kanatlı hayvanlarla birlikte güvercinlerde de kullanılabilir. Güvercinlerde özellikle CRD ve E. Coli enfeksiyonlarında etkilidir. Ticari şekli 100 gramlık 10 aleminyum poşetten oluşan bir kutu şeklindedir. Güvercinler için kullanılabilecek doz, kuş başına günde 10 mg ilaç vermektir. (bu yarım poşet ilacın binde biri kadardır) İlaç kuşların içme sularına her gün taze olarak karıştırılıp verilir. İlaç uygulamasına 3 gün devam edilir. ATAVETRİN ORAL SÜSPANSİYON Atabay ilaç firmasının üretimi olan ilaç, bir şurup şeklindedir. Etken madde olarak her ml’de, 80 mg Trimetoprim ve 400 mg sulfadiazin bulundurur. Geniş spektrumlu ve kesin tesirli bir antibiyotiktir. Kanatlı hayvanlarla birlikte güvercinlerde de kullanılabilir. Güvercinlerin Salmonella, E.Coli gibi bakteriyel hastalıklarına iyi gelir. Güvercinler için kullanılabilecek doz, kuş başına 7.5 mg etken maddedir. Bunu sağlayabilmek için 5 litre suya 0.5 ml ilaç karıştırmak gerekmektedir. Tedaviye 5 gün süre ile devam edilir. 4-5 gün ilaca ara verilip iyileşme sağlanmamışsa aynı doz tekrar edilebilir. Ticari şekli 50 ve 200 ml’lik şişeler halindedir. 1 Ölçek 40 cc’dir. Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta, sulfa grubu ilaçları kuşlarımızda kullandığımızda kuşlarımızın kalsiyum kaynaklarından uzak tutulması gerektiğidir. Kalsiyum içeren ilaçlar, gaga taşları, gritler, ahtapot kemikleri, kursak taşı gibi materyallerin salmadan uzaklaştırılması gerekmektedir. FURAVET TOZ Vilsan ilaç firmasının bir üretimidir. İlaç toz şeklinde olup her gramı 250 mg Neomcine ve 200 mg Furazolidon bulundurur. İlaç piyasada 20 ve 100 gramlık ambalajlar halinde satılmaktadır. Bu ilaç kombinasyonu geniş etkili bir anti - bakteriyeldir. Kanatlı hayvanlarla birlikte güvercinlerde de kullanılabilir. Güvercinlerin Streptococcosis, Salmonella, E.Coli, Pasteurelosis (kolera) ve CRD gibi bakteriyel hastalıklarına iyi gelir. Güvercinler için kullanılabilecek doz, 2 litre içme suyuna yarım gram ilaç koyarak tedaviye her gün yenilenecek sularla 5 gün kadar devam etmektir. HAEMOPHILLUS Bu hastalığın nedeni Haemophillus adlı bir bakteridir. Bu bakteri güvercinlerimizin solunum yollarına yerleşerek burada çeşitli sorunlara yol açar. Hastalığın en önemli belirtisi kuşun her iki göz kapağında belirgin şişme ve göz sulanması ile birlikte gözlerde ve burunda akıntı gözlenmesidir. Bu hastalığı, diğer CRD hastalıklarına bağlı göz sorunlarından ayıran en önemli özellik hastalığın her iki gözde aynı anda görülmesidir. Ayrıca gözün iç dokusunda şişme vardır. Bunun yanı sıra solunum yollarında çeşitli problemler vardır. Nefes alma güçlüğü, aksırma vb. Hastalık doğrudan temas veya hastalık mikrobunu taşıyan göz ve burun akıntılarının salma tabanında biriken toz ve dışkılara bulaşarak, kuşlarımızın yedikleri yem ya da içtikleri sulara taşınması yolu ile yayılır. Hastalığın tedavisinde antibiyotikler olumlu sonuç vermektedir. Özellikle Tetracyline grubu antibiyotikler kullanılmaktadır. GEOSOL TOZ Oxytetracyline etken maddeli bir ilaçtır. Vetaş ilaç firmasının bir üretimi olup, veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. Ticari şekli 20 ve 100 gr’lık kavanozlar halindedir. Güvercinler için 2 litre içme suyuna yarım ölçek karıştırılarak kullanılabilir. İlaç 5 gün süre ile uygulanır. Haemoproteus adı verilen protozonun neden olduğu bir hastalıktır. Bu protozonun, Haemoproteus Columbae, Haemoproteus Sacharrovi, Haemoproteus Maccallumi adı ile bilinen üç türü güvercinleri etkilemektedir. Sınıflamada hayvanlar grubuna dahil olan Protozonlar, basit yapılı mikroskobik canlılardır. Binlerce türü bulunan bu canlılar, insanda ve hayvanlarda çeşitli hastalıklara neden olabilmektedirler. Hastalığın yayılabilmesi için bu protozonun, güvercinin vücuduna girmeden önce ara konak görevi görecek bir canlının içinde gelişim göstermesi gerekmektedir. Bu canlı, bütün güvercin yetiştiricilerinin çok iyi tanıdığı atsineğidir. Hippobosca Equina veya Pseudolynchia Canariensis bilimsel adı ile tanılan atsineği, Haemoproteus hastalığının taşıyıcı ve bulaştırıcısıdır. Hastalık bu nedenle daha çok yaz aylarında karşımıza çıkar. Yabani güvercinlerin büyük bir yüzdesi bu mikrobu ( protozonu ) taşımaktadır. BELİRTİLERİ Hastalığın belirtileri Plasmodiosis ( sıtma ) hastalığına çok benzer. Hatta tamamen aynı belirtilere sahip olduklarını da söyleyebiliriz. Bu nedenle her iki hastalığı birbirinden ayırabilmek oldukça zordur. Bu konuda kesin tanı kan analizleri sonucu verilebilmektedir. Ateş yükselir 43 dereceye kadar çıkar ve nöbetler halinde tekrarlanır. Sarımtırak renkli ve beyaz posalı ishal şeklinde bir dışkı gözlenebilir. Hasta kuşlarda genel olarak bir güçsüzlük hali vardır. Uçma isteği azalır, performans tamamen düşer. Hastalık yapıcı mikrop kuşlarımızın kan hücrelerine saldırarak bu hücrelerin bozulmasına neden olur. Kanda alyuvarların içine giren mikrop burada çoğalır ve alyuvarların bozulup patlamasına neden olur. Alyuvarların oksijen taşıyıcı gücü azalır. Solunum sıklığı artar. Buna bağlı olarak kuşlarda anemi ( kansızlık ) gözlenir. Kuşlarımızın diğer bütün hastalıklara karşı direnci azalır ve başka hastalıklar kendini göstermeye başlayabilir. Haemoproteus’da ölüm pek görülmez ancak yan hastalıklara karşı uyanık olmak gerekmektedir. BULAŞMA ŞEKLİ Atsinekleri aracılığı ile bulaşan bir hastalıktır. Atsineği hastalığı taşıyan bir güvercinden kan emer ve bu işlem sonrası mikrobu alır. Mikrop sineğin vücudu içinde bir gelişim seyri izler ve son olarak sineğin tükürük bezlerine ulaşır. Yeni bir kan emme seansı sırasında ise buradan başka bir güvercine bulaştırılır. Güvercinin vücuduna giren mikrop 6 hafta kadar sürecek bir süreç sonucu olgunlaşır ve hastalığı bulaştırabilecek konuma gelir. Ancak güvercinde hastalık belirtileri mikrobun alınmasını takiben 15 – 30 gün sonra görülmeye başlar. Hastalıktan korunabilmek için özellikle yaz aylarında atsineklerine karşı önlemler alınmalıdır. Salmanın tel kafesle kapatılarak sineklerin girişi engellenebilir. Kuşlarınızın yabani güvercinlerle olan temasını tamamen kesmeniz gerekmektedir. HASTALIĞIN TEDAVİSİ VE KULLANILABİLECEK İLAÇLAR Bu hastalığın tedavisinde kullanılan ilaçlar, Plasmodiosis ( sıtma ) hastalığında kullanılan ilaçların aynısıdır. Bu ilaçlar, quinin ( kinin ) türevleri olan Clorquine, Primaquine ve Quinacrine etken maddesine sahip ilaçlardır. Güvercinler için üretilmiş bu etken maddeleri taşıyan ilaçlar yurdumuzda bulunmamaktadır. Beşeri ( insanlar için üretilmiş ) ilaçlar ise ticari biçimde eczanelerde satılmamaktadır. Bu tür ilaçlar sadece İl Hıfzıssıhha Müdürlüklerinden temin edilebilmektedir. Yurtdışında bu amaçla üretilmiş ilaçlar arasında en bilinenleri şunlardır. ARALEN TABLET Primaquine etken maddelidir. Güvercinlerde sıtma ( plasmodiosis ) ve Haemoproteus tedavisinde kullanılmaktadır. 1.5 litre içme suyuna 1 tablet atmak uygundur. Tedaviye her gün yenileyeceğiniz sularla 10 – 30 gün kadar devam etmek gerekmektedir. Bu ilaç daha çok posta güvercini yetiştiricileri tarafından yarış öncesi hastalıktan korunabilmek ve eğer bir hastalık varsa bunun etkilerini yok edebilmek amacı ile kullanılmaktadır. Bu amaçla daha düşük doz uygulanmaktadır. Bu doz hastalığı tedavi edici değildir. Bu amaçla kullanılan doz, yarış dönemi öncesi 4.5 litre suya 1 – 2 tablet karıştırmak ve 10 – 21 gün süre ile vermektir. Yarış dönemi sonrasında ise koruyucu amaçlı olarak haftada 1 – 2 gün aynı doz tekrarlanabilir. ATABİRİN TABLET Quinacrine HCL etken maddeli bir ilaçtır. Güvercinlerde sıtma ( plasmodiosis ) ve Haemoproteus tedavisinde kullanılmaktadır. Bu ilaç daha çok posta güvercini yetiştiricileri tarafından yarış öncesi hastalıktan korunabilmek ve eğer bir hastalık varsa bunun etkilerini yok edebilmek amacı ile kullanılmaktadır. Bu amaçla daha düşük doz uygulanmaktadır. Bu doz hastalığı tedavi edici değildir. Bu amaçla kullanılan doz, yarış dönemi öncesi 4.5 litre suya 1.5 – 3 tablet karıştırmak ve 10 – 21 gün süre ile vermektir. Bu doz, 4.5 litre başına 200 mg etken madde içermektedir. Yarış dönemi sonrasında ise koruyucu amaçlı olarak haftada 1 – 2 gün aynı doz tekrarlanabilir. JEDDS QUİNİE POWDER Kinin etken maddelidir. Toz halinde olan ilaç kuşların içme sularına karıştırılarak kullanılır. 2 litre suya yarım çay kaşığı kadar karıştırmak uygundur. Tedaviye 10 gün devam edilmelidir. İçme suları her gün taze olarak hazırlanmalıdır. Her çay kaşığı ( 5 gr ) 150 mg kinin bulundurur. TUBERCULOSIS (VEREM) GENEL BİLGİLER Güvercinlerde görülen verem hastalığıdır. Mycobakterium avium adlı bir bakterinin neden olduğu bu hastalık, yaygın ve bulaşıcı bir özellik taşır. Söz konusu bakterinin 20 kadar çeşidi bulunmakla birlikte yaygın olarak 3 tipi ile karşılaşırız. Bunlar insanda, sığırlarda ve kuşlarda hastalığa neden olan türlerdir. İnsanda ve sığırlarda görülen türü kuşlarda görülmez ancak bazı papağanlar bu durumun istisnasıdır. Kuşlarda görülen türü ise insanda ve sığırlarda da görülür. Bu nedenle kuşlardan insana ve diğer bazı memeli hayvanlara bulaşabilen bir hastalıktır. Hatta yabani güvercinlerin hastalığın ciddi birer taşıyıcısı olduğunu ve hastalığı hayvanlara bulaştırmada önemli bir rol oynadıklarını söyleyebiliriz. Yavaş gelişen sinsi bir hastalıktır. Kuşlarımız hastalığı bir süredir taşıyor olmakla birlikte belirtileri oldukça geç fark edilmeye başlar. Zamanla belirginleşen ağırlık kaybı, solgunluk hastalığın dikkat çekici özelliğidir. Tedavisi olmayan bir hastalık olup genellikle ölümle sonuçlanmaktadır. BELİRTİLERİ Ağırlık kaybı ve ciddi zayıflama ile birlikte, gözlerde, tüylerde solgunluk ve matlaşma, ağız içi mükozasında belirgin renk kaybı gözlenir. Kansızlık, ishal, baş tüylerinin kısmen dökülerek kelleşmesi, elle yoklandığında göğüs kemiğinin keskin kenarının kolayca hissedilmesi gibi belirtilerin yanı sıra, mikrop bölgesel lenf bezlerinde şişme ve yerel yaralara neden olabilir. Güvercinin iç organlarında özellikle karaciğer ve dalakta sarı – yeşil peynirimsi yumrular şeklinde doku yapısı değişiklikleri meydana gelir. Bunlar ölü kuşlar üzerinde yapılacak inceleme ile tespit edilebilirler. Ayrıca yaşayan kuşlarda yapılacak kan analizi hastalığın kesin teşhisini sağlar. BULAŞMA ŞEKLİ Hasta kuşların dışkıları hastalık mikrobunu taşır. Bunların sağlıklı kuşlarımızın tükettikleri yem ve içme sularına karışması hastalığın yayılmasını sağlar. Mikrobun salmalarımızdaki güvercin tozu dediğimiz beyaz toza bulaşarak solunum yolu ile de alınması mümkündür. Kuşlarımızın bu mikrobu toprak, mineral taşları ve grit gibi kaynaklarını yerken de alabilir. Kötü hijyenik koşullar, salmaların güneş ışığı görmemesi örneğin bodrum, depo gibi güneş görmeyen kapalı alanlarda kuş yetiştirilmesi gibi olaylar hastalık için uygun ortam yaratırlar. Salmanızın serçe, sığırcık, yabani güvercin gibi kuşlara açık olması kuşlarınıza hastalık bulaşma riskini artırır. TEDAVİSİ Ne yazık ki tedavisi olmayan bir hastalıktır. Hasta kuştan insana da mikrop geçme durumu olduğu için tedaviye çabalamak anlamsız ve zararlı olabilir. Eğer kuşunuzun hastalığının Tuberculosis ( verem ) olduğuna eminseniz bu kuşu hemen ayırmak ve söylemeye de dilim varmıyor ama imha etmek yapılacak en doğru yoldur. Çünkü hastalığı iyileştirme ihtimalimiz yoktur ve ölüm kaçınılmaz sondur. İmha yöntemi olarak öldürmek ve yakarak yok etmek önerilmektedir. HEXAMİTİASİS GENEL BİLGİLER Güvercinlerde Hexamit columbae adı verilen bir protozonun neden olduğu hastalıktır. Sınıflamada hayvanlar grubuna dahil olan Protozonlar, basit yapılı mikroskobik canlılardır. Binlerce türü bulunan bu canlılar, insanda ve hayvanlarda çeşitli hastalıklara neden olabilmektedirler. Hexamitiasis hastalığına güvercinlerin yanı sıra tavuklar, hindiler, bıldırcınlar, keklikler, ördekler ve bazı kuş türlerinde de rastlanmaktadır. Ancak diğer türlerde hastalığa neden olan Hexamit protozonu daha farklıdır. Hastalığın karakteristik özelliği bağırsak iltihabına bağlı olarak gelişen ishal ve özellikle de kanlı ishaldir. Hastalık daha çok yaz aylarında yaygınlık kazanmakta ve özellikle genç kuşlarda daha fazla görülmektedir. Hastalığın yayılmasını önlemek için salma içi hijyenik koşullara dikkat edilmesi çok önemlidir. BELİRTİLERİ Hastalık ilk belirtisini kusma ile gösterir. Yenilen yemlerin kusulması hastalığın bir başlangıç belirtisi olmakla birlikte, mutlak değildir. Yani bu hastalığa yakalanan kuşlar mutlaka kusacak diye bir koşul yoktur. Ayrıca bu kusma başka nedenlerle olabilecek kusmalarla karıştırılabilir. Bu nedenle kusmayı takip eden günlerde yapılacak gözlemler önemlidir. Hasta kuşlarda ilk dikkati çeken özellik dışkılarının sulu ve köpüklü oluşudur. Daha sonraki aşamalarda gelişen bağırsak iltihabına bağlı olarak dışkıda kan gözlenebilir. Dışkının diğer bir özelliği de normalden daha fazla kötü bir kokuya sahip olmasıdır. Hasta kuşların ağız içi incelemesinde ağız içi mükozasında yara saptanabilir. Hastalığın gelişimine bağlı olarak, kuşlarda kayıtsızlık, bir kenara çekilip tüy kabartma ve düşünme hali ortaya çıkar. Kuşun yeme karşı ilgisi azalır ve hasta kuş daha az yem tüketmeye başlar. Buna karşın su tüketiminde bir artma vardır. Hastalığın tedavisine geç başlanması durumunda kuşlarımızda belirgin bir kilo kaybı gözlenir. Kilo kaybı özellikle genç kuşları fazlasıyla etkiler ve ölümler gelebilir. Ölüm öncesi kuşlarda titreme hali gibi bir durum saptanabilir. Aşırı kilo kaybına uğrayan kuşlarımızın tedavisini yapıp bu hastalığı ortadan kaldırsak bile kilo kaybından kaynaklanan gelişim noksanlığı bu kuşlarımızı kalan ömürleri boyunca etkiler. BULAŞMA ŞEKLİ Hastalık mikrobu, hasta kuşların dışkıları yolu ile yayılır. Dışkıda bol miktarda bulunan mikrop, bir şekilde kuşlarımızın yediği yemlere veya içtiği sulara bulaşabilir. Mikrop bulaşmış yiyeceği yiyen ya da içen kuş mikrobu alır. Mikrop vücuda girdikten sonra kuluçka süresi 4 – 5 gün kadardır. Yani mikrobun alınmasını takiben 5 gün kadar sonra hastalık belirtileri kendini göstermeye başlar. HASTALIĞIN TEŞHİSİ Hexamitiasis hastalığında hastalık belirtileri diğer güvercin hastalıklarından, Salmonella, E. Coli, Coccidiasis ve PMV1’e benzerlik gösterir. Bu nedenle kesin teşhis önemlidir. Hasta kuşların dışkılarında yapılacak mikroskobik inceleme sonucu hastalığın kesin tanısı yapılabilir. HASTALIĞIN TEDAVİSİ İlaçla tedavi edilebilen bir hastalıktır. Hexamitiasis tedavisinde, Ronidazole, Metranizadol, Dimetridazole etken maddeli ilaçlar kullanılmaktadır. Bu etken maddeleri taşıyan güvercinler için özel üretilmiş ilaçlar yalnız yurt dışında bulunmaktadır. Yurdumuzda bunlardan sadece metronizadol etken maddeli olan bazı ilaçlar beşeri ilaç ( insanların tüketimi için hazırlanan ) olarak bulunmaktadır. Dozaj ve kullanım biçimi ayarlanarak bu ilaçlardan yararlanılabilir. Aşağıda ilk önce yurt dışında bulunan şekilleri tanıtıldıktan sonra ülkemizde bulabileceğimiz türleri hakkında da bilgi verilecektir. Bu iki ilaç Ronidazole etken maddesine sahiptir: RİDZOL-S : Toz şeklinde olan ilaç, Jeeds European firmasının bir üretimidir. %10’luk konsantreye sahip olan ilaç 4.5 litre suya bir çay kaşığı karıştırılarak 7 gün süre ile kullanılır. Yurtdışı fiyatı 20 –60 Dolar’dır. DACZAL TABLET : Dac Firmasının bir üretimi olan ilaç 5 mg’lık tabletler şeklindedir. Güvercin başına 1 tablet düşecek şekilde 7 gün süre ile verilir. Yurtdışı satış fiyatı 11.95 Dolar’dır. Bu iki ilaç Metranidazole etken maddesine sahiptir: FİSHZOLE TABLET : Thomas lab firmasının bir üretimi olan ilaç, tablet başına 250 mg ilaç bulundurmaktadır. Kuş başına yarım tablet 3 gün süre ile verilebilir ya da 4.5 litre suya 8 tablet atılarak 5 gün süre ile kuşlara içirilir. Yurtdışı satış fiyatı 15.95 Dolardır. FLAGYL : Jeeds European firmasının bir üretimi olan ilaç, toz şeklindedir. 4.5 litre suya bir çay kaşığı kadar karıştırılarak 8 gün kadar kullanılır. Yurtdışı fiyatı 20 – 55 Dolardır. Bu ilaç, Dimetridazole etken maddesine sahiptir: HARKANKER SOLUB : Harkanker firmasının üretimi olan ilaç,toz şeklinde olup kuşların içme sularına karıştırılarak kullanılmaktadır. Bir poşet ilaç 4.5 litre suya karıştırılarak kuşlara 7 gün süresince verilir. Yurtdışı satış fiyatı 12.95 Dolar’dır. Ülkemizde bu etken maddelere karşılık gelen beşeri ilaçlar : Ülkemizde yukarda belirtilen 4 etken maddeden sadece Metranidazol içeren beşeri ilaç (insanların tüketimi için hazırlanmış) bulunmaktadır. Bu etken maddeyi taşıyan ilaçlar arasında Metrajil, Flagly ve Nidazol sayılabilir. METRAJİL : 250 mg’lık tablet şeklindedir. Kuş başına yarım tablet 3 gün süre ile verilebilir ya da 4.5 litre suya 8 tablet atılarak 5 gün süre ile kuşlara içirilir. Tabletler suya atılmadan önce havanda dövülüp toz haline getirilmelidir. FLAGLY SÜSPANSİYON : 125 mg’lık toz halindedir. Su ile karıştırılıp şurup haline getirildikten sonra, kuşların içme sularına bir litre suya günlük olarak 5 ml karıştırılır. Tedaviye 3 gün süre ile devam edilir. NİDAZOL : 250 mg’lık tablet şeklinde olanı kullanılmalıdır. Kuş başına yarım tablet 3 gün süre ile verilebilir ya da 4.5 litre suya 8 tablet atılarak 5 gün süre ile kuşlara içirilir. Tabletler suya atılmadan önce havanda dövülüp toz haline getirilmelidir. PARAMYXOVİRÜS (SALLABAŞ) PMV-1 kısa ismiyle tanınan bu hastalık güvercin hastalıkları içinde en bulaşıcı ve ağır olanlarından birisidir ve Paratifo ile beraber en fazla güvercin ölümüne yol açan hastalıktır.. Ülkemizde genelde "sallabaş" adı ile bilinmesine rağmen, aslen sallabaş bir çok hastalıklardan dolayı güvercinlerimizde baş gösterebilen bir hastalık belirtisidir. Paratifo, zehirlenme, bakterisel enfeksiyonlar bu hastalıkların başında gelir ve hepsi kuşta sallabaş hareketinin görünmesine neden olur. Bu hastalıklardan bazıları ötekilerine göre daha kolay tedavi edilebilir ve bazılarının tedavisi yoktur. Fakat duymuş olabileceklerinizin aksine sahte sallabaş diye bir hastalık yoktur. Bu nedenle baş dönmesi dışında baska belirtilere bakılmadan her hangi bir tedavi yöntemine geçmek yanlış olabilir. PMV-1 kümes hayvanları hastalığı olan "Newcastle" hastalığı virüsünün yakın akrabasıdır. Fakat çeşitli kaynaklarda belirtildigi gibi "Newcastle" hastalığı değildir. PMV-1 tavuklara bulaşmıyacağı gibi "Newcastle" da güvercinlere bulaşmaz. Bu nedenle PMV işaretleri gösteren güvercinlere "Newcastle" hastalığı ilaçları kullanmak faydasızdır. (PMV 1 aşılarında Newcastle virüs kullanımı, bu virüsün paramyxovirosis ile yakın akrabalılığından istifade etmek amacıyla olup, tedavi amaçlı ilaçların bu ilişki kurularak kullanılmamasını belirtmek isterim. Not: Makaleye bu nokta veteriner arkadaşlardan gelen uyarılar sonucu eklemiştir) PMV-1'in bulaşma yolları doğrudan temas veya patojen taşıyan tozdur. Bu toz (salmalarımızda olan beyaz toz) hava yoluyla bulaşıma neden olabileceği gibi at sineği, sivri sinek, sinek, fare veya insanlar tarafındanda bir sonraki kuşa geşebilir. Bu nedenle salmaların havalandırma koşullarının ideal olması büyük derecede önemlidir. Salmalara sineklerin ve farelerin girmesini engelleyici önlemler alınması sadece bu hastalığa karşı değil bir çok hastalığa karşı etkin bir önlemdir. Bütün bu nedenlerin yanında bence en büyük tehlike insanlardan gelmektedir. Ziyaret ettiğimiz salmalarda dokunduğumuz kuşlardan veya elbiselerimize (özellikle ayakkabı tabanına) tutunan tozlardan en büyük zarar gelmektedir. Kuslarımızı görmeye gelen kuşçularda bu riske dahildir. Güvercin beslemenin sosyal bir hayat tarzı olduğunu düşünürsek bu riskleri ortadan kaldırmanın mümkün olmadığını fakat önlemler alınabileceğini görürüz. Bu önlemleri düşünürken aklımızda bulundurmamız gereken bir gerçek sadece gözle görünür belirtileri taşıyan kuşların bu tür hastalıklara sahip olmadığıdır. Başı dönmüş bir kuşun bu hastalığın son aşamalarında olduğu ve büyük bir olasılıkla aynı salmada daha bir çok kuşun bu hastalığı taşıdığı (hasta veya taşıyıcı durumunda) başka bir gerçektir. Bu tür riskleri olabildiğince azaltmak için bence yapılabilecek şeyler şunlardır: * Ziyaret eden kişilerin kuşlarınıza dokunmalarına izin vermeyin. Eğer ziyaretciniz usta bir kuşçuysa nedenlerini anlıyacaktır. * Salmalarınıza yürüyerek girilebiliyorsa, ziyaretcilerinizi ya dışarıda tutun yada kullanmaları için bir iki çift terlik bulundurun. * Ziyaret ettiğiniz bir kuşçudan geri geldiğinizde salmanıza gitmeden ellerinizi dezenfekte edici bir sabunla yıkayıp elbiselerinizi ve ayakkabınızı değiştirin. * Satın aldığınız kuşları kendi kuşlarınızın yanına almadan en az 30 gün ayrı bir salmada tutup gözleme alın. Çoğu virüs ve bakterilerin yaşam devri 30 gün olduğu için kendisini göstermemiş hastalıkların kuşlarınızı etkilemeden ortaya çıkmalarını sağlamış olursunuz. * Salmanızın havalandırmasına büyük önem verin. Bu kuşların dışında sizin sağlığınız içinde önemli. * Yemlik, suluk ve banyoluklarınızı salmanın dışında tutmayın. Vahşi hayvanların bunları kullanmasını engelleyin. * Serçe, kumru gibi vahşi kuşların salmanıza girmesini engelleyin. Kuşlarımızı etkileyecek bakteri, virüs ve parazitlerin vahşi hayvanlarda doğal olarak olabileceğini ve bu hayvanları sizin gözlemliyebileceğiniz şekilde etkilemiyebileceğini unutmayın. * Kuşlarınızı taşıdıkları parazitlerden arındırın. Bunların kuşlarınızın zayıf düşüp hastalıklara kolay hedef olmasına yol açacağını bilin. * Kuşlarınızı yerde yemlemeyin. Yemlik kullanmak çoğu hastalık risklerini elemine edecektir. * Kuslarınıza her gün taze su verin. * Suluk ve yemliklerinizi temiz tutup içlerine dışkı ve toz girmesini engelleyin. * Salmalarınızı temiz tutun. * Salmaların zemininin her zaman kuru olmasına dikkat edin (bakteri ve virüsler bu ortamda yaşamlarını sürdüremez ve çoğalamazlar). Dışkıları devamlı temizleyin. Çoğu hastalıkların ve kurtların bu yolla bulaştığını unutmayın. * Hastalık belirtileri gösteren kuşlarınızı hemen ötekilerinden ayırın. Bunlar benim yapmaya çalıştığım ve tavsiye ettiğim şeyler. Bunlardan her yapılan kuşlarınızın hastalanma olasılığını biraz daha azaltır. Kuşlara dokunmanın bu hastalıkla ilgisini ben kötü bir anı ile biliyorum: Yıllar önce Atlanta'dan ziyaretime gelen arkadaşım Eran'la beraber Afganistanlı bir arkadaşın kuşlarını seyretmeye gittik. Güzel bir gün geçirdik. Beraber kuşlarını uçurduk, yeni çıkan yavrularına baktık. Akşam üzeri bizim eve geldik. Eran daha ilk defa benim kuşları görüyordu. Ona ilk gösterdiğim kuş benim dumanlıların yavrusuydu. Övüne övüne gösterdim ve yavruyu anlata anlata bitiremedim. Kuş Eran'ında bayağı hoşuna gitti. Ondan sonra ergen kuşları uçurup seyrettik. Onlarda inmeden benim dumanlı yavruyu havaya attım. Daha ikinci uçuşu olduğu halde beni mahcup etmedi. Bir iki kere kuyruğunun üstünde kaydı ve ilk taklasını attı. Nasıl ama dedim. Kuş böyle olur. Daha sarı sarı tüyleri var. İki tur daha atabilse oyuna girecek. Benim gurur kaynağım. Kuşları içeri soktuk. Aksam yemeğini yiyip Eran'ı hava alanına götürdüm ve yolcu ettim. Ertesi gün akşam üzeri yine kuşlara gittigimde her zamanki gibi gözlerimin ilk aradığı kuş dumanlı yavruydu. Fakat bu sefer hafif bir halsizliği vardı. Pek uçmakta istemedi. Bende zorlamadım. Bundan sonra her gün dahada kötüye gitti ve bir süre sonra kafasıda dönmeye başladı. Ne kadar uğrastıysam nafile. Ben bunları yaparken bir gün Afganistanlı arkadaştan e-mail geldi. Halim kötü diyordu. Kuşlarım teker teker dökülüyor. Her gün bir iki tanesi ölüyor. Ne yapacağımı bilmiyorum. Birden ziyaret ettiğimiz gün aklıma geldi. Söylediğine göre ilk ölen kuş biz gittiğimizde ilk gösterdiği kuştu ve bende elime alıp incelemiştim. Eve geri geldigimde arkadaşıma kusları göstereceğim diye heyecanla ellerimi yıkamadığımıda hatırladım. İlk dokunduğum kuşumda gözüm gibi baktığım dumanlı yavrumdu. Bazen böyle hatalarımızla öğreniyoruz. Umarım benim öğrendiklerimde başkalarının hata yapmadan öğrenmesine katkıda bulunur. PMV-1'e geri dönelim: Bu hastalığın işaretleri ilk olarak kuşların fazla su içmeye başlaması ve sulu dışkularuyla başlar. Kısa zamanda kuşlarda sinir sistemi sorunları görülür. Felç, boyun titremesi, fazla ürkeklik ve klasik vücudun (özellikle boyun) dönmesi veya kıvrılması. Sinir sistemi bozukluklarının başlamasından önce bu hastalığı teşhis edebilmek için şüphelendiğiniz kuşu sırtının üzerinde yere bırakarak veya aniden yanında elinizi çırparak korkutup havalanmasını sağlıyabilirsiniz. Sinirsel bozukluk gözle görünmese dahi bu hastalığı taşıyan kuşda etkisi başlamışdır ve kuş sağlıklı olduğunda yapabileceği gibi korkutulduğunda normal bir kalkış yapamaz. Uçuşa kalkışında bir bozukluğa şahit olabilirsiniz. Sırt üstü pozisyondan ayağa kalkmasıda sorunlu olabilir. Şüphelendiğiniz kuşu gözlem altına aldığınızda yemini yerde verirseniz, yem yemekte güçlük çektiğini görebilirsiniz. Tam yeme gaga atarken başının kenara çekmeside klasik bir işaret. Hastalık ilerledikce bu hareket dahada ağırlaşacak ve kafasının tamamen dönmesine kadar gidecektir. Bu kuşları beslemek için kenarları alçak olan tabak şeklinde yemlikler ve suluklar kullanabilirsiniz. Fakat hastalık ilerledikce yem yemek ve su içmek kuş için imkansızlaşacaktır. Bu durumda elle beslemeye geçmeniz gerekebilir. Hastalıkları bu seviyeye gelen kuşların bazıları hemen ölürler ve bazılarıda yaşadıkları halde hayatlarının sonuna kadar hafif sinir sistemi bozuklukları gösterirler. Sonuçta bu hastalıktan kuşların kurtulması mümkün değildir. Yaşayanlarda taşıyıcı haline gelirler. Boyun dönmesinin ve öteki sinirsel bozuklukların bir çok hastalığa özellikle Paratifo'yada özgü olduğunu düşünürsek bu hastalığa kesin teşhis koymanın tek yolu alınacak kanın labaratuarda analize edilmesidir. PMV-1 taşıyan kuş iki üç hafta içinde antikor (kana dışarıdan giren maddelere karşı savunmaya geçen madde) üretmeye başlar ve bu antikorlar labaratuarda teşhis edilebilir. Çoğunlukla PMV-1'e yakalanan kuşlarda Paratifoda mevcuttur. Paratifo kendisini ilk iki üç gün içinde gösterdiği için test sırasında bu hastalığıda aramak yerindedir. İlk teşhisden sonra kuş paratifo için tedavi edilirse ve iyileşme gösterirse bu PMV-1 virüsüne karşı vücudun savunmasını kolaylaştırır. Dolayısıyla, anlıyacağınız gibi PMV-1'in antibiyotiklerle veya her hangi başka bir ilaçla tedavisi mümkün değildir. Yapılabilecek tek şey bu hastalığa karşı sağlıklı kuşları her yıl aşılamaktır. Konuıtuğum bazı kişiler bu aşının sadece 6 ay vücuda yararlı oldugunu ve 6 ay sonra tekrarlanması gerektiğini savunuyor. PMV-1 aslında tek başına kuşları öldürmez. Kuşların ölüm nedenlerinin başında yem ve su alamamaları gelir. Bunun yanında PMV-1 kuşun vücut savunma sistemini aşırı derecede yıprattığı için aynı zamanda kuşda baska hastalıklarda mevcuttur. Bunların başında daha önce dediğim gibi paratifo gelir. Pamuk ve Coccidiosis bunu takip eder. Hastalanan kuşlarınızın tedavi edilemiyeceği ve ölmiyenlerin bile taşıyıcı hale geleceği düşünülürse, istemesekde bir ilaç bulunana kadar tek çözüm bu kuşların imha edilmesidir. Ne olursa olsun, bu hastalığı taşıyan kusları satmak veya başkalarına vermek yapılmaması gereken bir şeydir. Bulaşıcılık özelliği çok fazla olduğu için PMV-1 salgınına yol açacak bir harekettir. Umarım kimse kendi kuşlarında yaşadığı duyguları başka bir kuşçunun veya kuşçuların yaşamasını istemez. Eğer hasta kuşlarınız sizin için çok değerliyse ve imha edemiyecekseniz, öteki kuşlarınızdan her zaman ayrı tutulmalı ve öteki kuşlarınızında devamlı aşılarının yapılması gerekmektedir. Bu hastalığı geçiren kuşların aşılanması mümkün değildir. Eğer kuşlarınız aşılanmamışsa ve bu hastalığın bir kuşunuzda mevcut olduğunu düşünüyorsanız, acil olarak geri kalan kuşlarınızı aşılıyabilirsiniz. Fakat aşıyı vurduktan sonra antikorun iki üç hafta içinde üretilmeye başlamasından dolayı bu süre içinde hastalığa yakalanan başka kuşlarınızda olabilir. Hasta kuşları imha ettikten veya salmadan çıkarttıktan sonra arta kalan yemlerin ve dışkıların her gün temizlenmesi ve salmanın bir ucundan öteki ucuna kadar dezenfekte edilmesi şarttır. Dezenfekte etmek için "SANICOOP" gibi hazır temizleyiciler kullanabileceğiniz gibi kloraklı çamaşır suyuda kullanabilirsiniz. Bundan bahsetmişken bu tür dezenfekte işlemlerini gelenek haline getirip en az haftada bir bütün yemlik ve sulukları dezenfekte etmenizi ve buna yapabildiğiniz kadar bütün salmayı eklemenizi tavsiye ederim. PMV-1 hastalığı süresince kuşlarınıza genel antibiyotik vererek yan hastalıklarla başa çıkmanız ve B vitamini takviyesiyle kuşunuza yardımcı olmanız, değerli kuşlarınızın kendilerini en kısa zamanda toparlamalarına yardımcı olur. PLASMODİOSİS (SITMA) GENEL BİLGİLER Bu hastalık, malaria ya da sıtma adı ile bildiğimiz hastalığın güvercinlerde görülen türüdür. “Güvercin Sıtması” olarak adlandırabileceğimiz bu hastalığa neden olan mikrop, plasmodiasis ( plasmodium ) adı verilen tek hücreli bir protozondur. Sınıflamada hayvanlar grubuna dahil olan Protozonlar, basit yapılı mikroskobik canlılardır. Binlerce türü bulunan bu canlılar, insanda ve hayvanlarda çeşitli hastalıklara neden olabilmektedirler. Güvercin sıtmasının bulaşma ve yayılmasına neden olan en önemli etken sivrisineklerdir. Bu hastalık yaz aylarında hızlı bir şekilde yayılır ve bir çok güvercini etkiler. Yabani güvercin türlerinde oldukça yaygındır. Yapılan bir araştırmaya göre yaz aylarında yabani güvercinlerin % 35’inde bu hastalığa rastlanmıştır. SİVRİSİNEKLER Sürekli güvercinlerin üzerinde yaşama eğiliminde olmadıklarından güvercinlerin bir dış paraziti olarak adlandırılmamakla birlikte sivrisinekler, zaman zaman güvercinlerden de kan emmektedirler. Özellikle bazı türleri kuşları ve güvercinleri tercih etme eğilimindedirler. Sivrisinekler, güvercin sıtmasına neden olan başlıca mikrop taşıyıcı canlılardır. Bataklık alanlar, su birikintileri, dere ve nehir kenarları, gibi sulak alanlar sivrisineklerin üreme ve gelişme alanlarını oluşturur. Dişi sinek buralara larvalarını bırakarak çoğalır. Sivrisinekler kan emerek yaşayan birer canlıdırlar. Ancak sadece dişi sivrisinekler kan emerler. Dişilerin yumurta geliştirebilmeleri için kana ihtiyaçları vardır. Erkek sivrisinekler ise su ya da bitki özsularıyla karınlarını doyururlar. Dişi sineğin kan emdikten sonra bu kanı sindirme işlemi ortalama üç – dört gün sürer. Bu süre içinde yumurtalar olgunlaşır. Daha sonra kan emme işlemi tekrarlanır. Yumurtalar 3 gün içersinde açılır ve 20 – 22 derece sıcaklıktaki bir su da 15 günlük bir sürenin sonunda erginleşirler. Dişi sivrisineklerin ömrü, yaz aylarında fazla aktiviteden dolayı 2 ay kadardır. Buna karşın kış aylarında 9 ay kadar yaşarlar. Erkek sivrisinekler ise çok daha az ömürlüdürler. Çoğu, çiftleşmeden hemen sonra ölürler. Sivrisinekler kan emmek için genellikle geceyi beklerler. Kanını emeceği canlıyı bulmasında kısa mesafelerde sıcaklık ve nem gibi uyarılar, gelişmiş duyu organları sayesinde kolayca algılanabilir. Sivrisinek kan emeceği canlının çıplak bir noktasına konar ve kan emmek için özelleşmiş hortumu sayesinde bu işi gerçekleştirir. Ağız parçaları deriyi delebilecek tarzda sokucu bir yapıdadır. Her sokuşta yaraya tükürük akıtılır böylelikle kan emilmese bile hastalık taşıyan mikroplar bulaştırılabilir. Sivrisinek türleri içersinde, Culidae familyasına dahil olan Anopheles, Culex ve Aedes türleri yaygın olarak gözlenen ve gerek insan ve gerekse hayvanlardan kan emen türlerdir. Bu türler kuşlar ve güvercinlerden de kan emerler. Özellikle Culex pipiens’i adı ile bilinen tür özellikle kuşları tercih etmektedir. Ancak bu türler içinde sadece Anopheles türü üyeleri sıtma mikrobunu taşırlar. Ülkemizde sıtma mikrobu taşıyan Anopheles türleri arasında Anopheles sacharovi ile Anopheles maculipenis en yaygın rastlananlardır. Anopheles türlerini diğer sivrisineklerden ayırt etmenin en kolay yolu bir yere konduğunda duruş şekline bakmaktır. Anopheles türleri kondukları zemine vücutları dar açı yapacak şekilde dururlar. Diğer türlerin vücutları zemine paralel konumdadır. Ayrıca Anopheles türlerinin uzun ayakları, yuvarlaklaşmış pulları ve hafif benekli kanatları bulunur. Bu özelliklere bakarak uzman olmayan birisi bile hastalık taşıyıcısı Anopneles’i diğerlerinden ayırt edebilir. HASTALIĞIN BELİRTİLERİ En dikkat çekici özellik nöbetler halinde tekrarlayan ateş yükselmesidir. Kuşu etkileyen plasmodium türüne göre ateş süreleri ve tekrarlanma sıklıkları değişebilir. Bu dönemlerde kuş birden durgunlaşır, bir kenara çekilip düşünmeye ve tüy kabartmaya başlar. Nöbet geçtiğinde kısmen düzelmiş gibi bir görüntü sunar ancak genel olarak bir güçsüzlük hali vardır. Uçma isteği azalır, performans tamamen düşer. Hastalık yapıcı mikrop kuşlarımızın kan hücrelerine saldırarak bu hücrelerin bozulmasına neden olur. Kanda alyuvarların içine giren mikrop burada çoğalır ve alyuvarların bozulup patlamasına neden olur. Buna bağlı olarak kuşlarda anemi ( kansızlık ) gözlenir. Kuşlarımızın diğer bütün hastalıklara karşı direnci azalır ve başka hastalıklar kendini göstermeye başlayabilir. Böyle bir durumda ölümcül sonuçlar doğurabilir. Hastalığın kesin teşhisi kan analizi ile yapılabilir. Tedavi edilmemesi durumunda hastalık kronikleşme eğilimi gösterir ve zamanla böbrekleri tahrip ederek kuşun ölümüne neden olabilir. HASTALIĞIN TEDAVİSİ VE KULLANILAN İLAÇLAR İlaçla tedavi edilebilen bir hastalık olmakla birlikte hastalığın teşhisinde gecikilmesi ve tedaviye geç başlanması sonucu tedavisi zor hale gelebilir. Hastalıktan kaçınabilmek için özellikle salmalarınızın içine sivrisineklerin girmesini engellemek gerekmektedir. Uygun gözenekli bir kafes teli kullanılabilir. Kuşlarımızın diğer yabani güvercinlerle ve başka kuşlarla olan temasını engellemek yerinde olur. Quinie ( kinin ) etken maddeli ilaçlar hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır. Bu ilaçlar, Clorquine, Primaquine ve Quinacrine etken maddelerine sahip olan çeşitli ticari isimlerdeki ilaçlardır. Güvercinler için üretilmiş bu etken maddeleri taşıyan ilaçlar yurdumuzda bulunmamaktadır. Beşeri ( insanlar için üretilmiş ) ilaçlar ise ticari biçimde eczanelerde satılmamaktadır. Bu tür ilaçlar sadece İl Hıfzıssıhha Müdürlüklerinden temin edilebilmektedir. Yurtdışında bu amaçla üretilmiş ilaçlar arasında en bilinenleri şunlardır. ARALEN TABLET Primaquine etken maddelidir. Güvercinlerde sıtma ( plasmodiosis ) ve Haemoproteus tedavisinde kullanılmaktadır. 1.5 litre içme suyuna 1 tablet atmak uygundur. Tedaviye her gün yenileyeceğiniz sularla 10 – 30 gün kadar devam etmek gerekmektedir. Bu ilaç daha çok posta güvercini yetiştiricileri tarafından yarış öncesi hastalıktan korunabilmek ve eğer bir hastalık varsa bunun etkilerini yok edebilmek amacı ile kullanılmaktadır. Bu amaçla daha düşük doz uygulanmaktadır. Bu doz hastalığı tedavi edici değildir. Bu amaçla kullanılan doz, yarış dönemi öncesi 4.5 litre suya 1 – 2 tablet karıştırmak ve 10 – 21 gün süre ile vermektir. Yarış dönemi sonrasında ise koruyucu amaçlı olarak haftada 1 – 2 gün aynı doz tekrarlanabilir. ATABİRİN TABLET Quinacrine HCL etken maddeli bir ilaçtır. Güvercinlerde sıtma ( plasmodiosis ) ve Haemoproteus tedavisinde kullanılmaktadır. Bu ilaç daha çok posta güvercini yetiştiricileri tarafından yarış öncesi hastalıktan korunabilmek ve eğer bir hastalık varsa bunun etkilerini yok edebilmek amacı ile kullanılmaktadır. Bu amaçla daha düşük doz uygulanmaktadır. Bu doz hastalığı tedavi edici değildir. Bu amaçla kullanılan doz, yarış dönemi öncesi 4.5 litre suya 1.5 – 3 tablet karıştırmak ve 10 – 21 gün süre ile vermektir. Bu doz, 4.5 litre başına 200 mg etken madde içermektedir. Yarış dönemi sonrasında ise koruyucu amaçlı olarak haftada 1 – 2 gün aynı doz tekrarlanabilir. JEDDS QUİNİE POWDER Kinin etken maddelidir. Toz halinde olan ilaç kuşların içme sularına karıştırılarak kullanılır. 2 litre suya yarım çay kaşığı kadar karıştırmak uygundur. Tedaviye 10 gün devam edilmelidir. İçme suları her gün taze olarak hazırlanmalıdır. Her çay kaşığı ( 5 gr ) 150 mg kinin bulundurur. Pox (Frengi - Çiçek) Frengi, halk arasında bazen çiçek olarakta geçer, "borreliota avium" virüsünün neden olduğu bir hastalıktır. Özellikle posta güvercinlerinde olmak üzere çoğunlukla sıcak havalı bölgelerde ortaya çıkar. Çoğu virüs nedenli hastalıkların aksine bulaşıcılığı dışkılardan değil, kan emici parazitlerden (sivri sinek, kene, sakırga, uyuz böceği etc.) dolayıdır. Parazitler taşıyıcı görevi yapıp hastalığı güvercinden güvercine bulaştırır. Bu virüs temasla bulaşabileceği gibi içme suyunda günlerce yaşayabilir. Virüs hasta kuşlar tarafından salya ve sümük ile vücuttan atılabilir. Bu sıvılar yerde kuruduktan sonra tozlaşarak hava yoluyla bulaşıma neden olabilir. Virüsün bu yolla vücuda girebilmesi için güvercinin vücudunda yaranın (kavga sırasında göz ve gaga kenarındaki yaralanmalar gibi) mevcut olması lazımdır. Virüs vücutta bulduğu yaralardan kan sistemine geçip burada çoğalır ve bu safhadan sonra yeniden deri yüzeyine gelip burada tomurcuklanır. Tomurcuklanma insanlarda görülen çiçek hastalığına benzer (hastalık isminide buradan almıştır). Tomurcuklanma çoğunlukla derinin tüylerle kaplı olmadığı kısımlarda baş gösterir. Göz çevresi, gaga başlangıcı ve bacaklar tomurcuklanmanın kabuklaşmış bir şekilde görülebileceği bölgelerdir. Hastalık hızla ilerler ve ve tamurcuklar irin üretmeye başlarlar. Hastalığı öldürücü yapanda bu özelliğidir. Virüs burun, ağız veya boğaza yerleşip irin üretmeye başladığında kuşların nefes alması ve yem yemesi büyük derecede zorlaşır. Hasta kuşun boğazına bakıldığında sarı ve sert irin parçaları görülebilir. Bu parçalar tomurcuk yaralarından çıkarak oluştuğundan sıyrılması veya deriden koparılması oldukca zordur. Bu safhada akılda bulundurulması gereken en önemli şey görülen belirtilerin pamuk (trichomoniasis) ile aynı olmasıdır. Pamuk tedavisi altında bulunan bir kuşun tedaviye cevap vermemesi halinde frengi tedavisine geçilmesinde fayda vardır. Bu iki hastalığın aynı zamanda bir kuşda mevcut olma olasılığıda yüksektir. Frengiyi pamuktan ayırmanın en kolay yolu tomurcuklanmanın bacaklarda veya pamuğun olmıyacağı bir şekilde göz çevresinde bulunmasıdır. Bunun yanında mikroskop altında teşhis konulabilir. Frengi daha çok genç kuşlarda ortaya çıkar. Yavruların derisinde kahverengimsi renklenmeler görülebilir. Frengili bir kuşun nefes alma ve yeme sorunlarının dışında yan hastalıklara karşı açık olması başka bir sorundur. Bu konuda yardımcı olabilmek için A vitamini takviyesi yaparak derinin dayanıklılığını arttırıp tomurcuk yaralarının hızla iyileşmesini sağlıyabilirsiniz. Frengi geçiren kuşlar hayatlarının sonuna kadar bu hastalığa bağımsızlık kazanır (Burada frenginin değişik varyasyonlarının var olduğu unutulmamalı. Bağımsızlık sadece kuşun atlattığı varyasyona karşı oluşur). Yıllık frengi aşısı (İğne yerine kuşun baldırından yolunan bir kaç tüyle derinin tüy deliklerinden kanamasını sağlayıp buraya sürülecek süngerimsi bez parçaları ile veriliyor) bu hastalığa karşı kuşlarınızın en sağlam savunması olur. Colombovac'ın frengi ve paratifo karışım aşısı kullanılarak iki hastalığa karşı birden aşılıyabilirsiniz. Bu aşı iğneyle her kusa 0.02cc ölçüsünde boyundan verilir. 6 haftalıktan küçük kuşlara aşı yapmamanız ve bir kere açılan aşı paketini bir daha kullanmak üzere elinizde tutmamanız önemlidir. Frengi tek başına kuşları zor öldüreceği için tek yapacağı şey kuşların çirkin bir görünüşte olmalarını saşlamasıdır. Asıl sorun yan hastalıklardan gelmektedir. Bunun dışında pamukla beraber baş göstermesi bir çok kuşunuzu kaybetmenize neden olabilir. Hastalık sırasında 1/4 Carnidazole tabletini kuşlara ağızdan 6 gün süresince verip bunu 7 gün süresiyle Albon vererek takip etmek bu yan hastalıkların etkisini ortadan kaldırır. Bunların dışında Pox Dry ilacını hem frengi hemde pamuk yaraları üzerine sürerek hızlı bir şekilde kurumalarını sağlıyabilirsiniz. Bu hastalığın bulaşmasının en büyük nedeni parazitler olduğu için salmanızda kuşlara değmiyecek yerlerde parazit (sinek?) kağıdı kullanabilirsiniz. Belli bir süre sonra bu kağıtların güvercin tozu nedeniyle etkisiz hale gelmesi doğal. Bu durumda kağıtları sıcak suda sabunla hafifce yıkayıp yeniden kullanabilirsiniz. Bunu yaparken pilastik eldiven takmanız iyi olur. Eğer bu kağıtları kullanmak zor geliyorsa (kuşlara sert bir şekilde yapışırlar) boş bir cam kavanoza beş altı tane kağıt şeridini koyup salmada geceleri ağzını açabilirsiniz. Böylece kuşlarınıza zarar vermesini ve tozlardan etkilenmesini engellemiş fakat sinek, sivri sineklerden kurtulmuş ve öteki parazitleride salmadan uzaklaştırmış olursunuz. Kronik Solunum Yolu Hastalıkları Chronic Respiratory Disease İngilizce adından kısaltılarak CRD adı ile anılan ve Türkçe’ye “kronik solunum yolları hastalıkları” olarak çevirebileceğimiz bu hastalık tek bir hastalığın adı değil, solunum yollarında görülen bütün hastalıkları kapsayan ortak bir adlandırmadır. Güvercinlerde görülen CRD hastalıkları 3 tanedir. Bu yazı kapsamında söz konusu 3 hastalık hakkında bilgi verilecektir. Bu hastalıklar şunlardır ; 1 ) Ornithosis 2 ) Coryza 3 ) Mycoplasmosis Solunum yollarında görülen bu hastalıklar güvercinlerde çok yaygındır. Kış aylarında havanın soğumasına paralel olarak bu hastalıklarda da artma gözlenir. Bu hastalıklar aslında pek çok faktörün karşılıklı etkileşimi sonucu gelişmektedir. Kuşlarımız için öldürücü bir hastalık görünümü sunmamakla birlikte bazı ağır vakalar ölüm riski taşımaktadırlar. Ancak asıl sorun CRD hastalıklarının, başka hastalıklarla birlikte görülme eğiliminde olmasıdır. Bu durum kuşlarımızda ciddi güç kaybı yaratmakta ve hayati risk tehlikesi artmaktadır. Kuşlarımızda görülen uçuş yeteneklerinin azalmasının en önemli nedenleri arasında CRD hastalıkları gelmektedir. Stres etmenleri, kötü hijyenik koşullar vb. hastalığın gelişmesinde çok önemli rol oynarlar. Bu etkenler yok edilmediğinde hastalık geçmiş gibi görünse bile her zaman tekrarlama eğilimindedir. Şimdi bu hastalıkları tek tek ele almak istiyoruz. ORNİTHOSİS GENEL BİLGİLER Chlamydia Psittaci adı verilen bir bakterinin neden olduğu hastalıktır. Psittacosis adı ile de bilinen bu hastalığa, bazen etken olduğu mikrop nedeni ile Chlamydia hastalığı da denilmektedir. Aslında bir solunum yolları hastalığıdır. Güvercinlerde dikkat çekici belirtisi gözlerde olduğu için bir göz hastalığı olarak algılanır. Güvercinler arasında yaygın olarak gözlenen hastalıklardan biridir. Bir çok kuş türünde gözlenen bu hastalık dünya çapında yayılmıştır. Diğer evcil olmayan kuş türleri hastalığı taşıyıcı rol oynamaktadırlar. Kuşların yanı sıra insan ve diğer memeli hayvanlarda da görülmektedir. Yaygın olarak papağanlar, güvercinler, hindiler ve ördeklerde rastlanır. Chlamydia Psittaci kendi içinde hem RNA hem de DNA bulunduran bir bakteri olmakla birlikte üreyebilmek için içinde bulunduğu vücuttan bu maddeleri almak durumundadır. Bunun sonucu olarak vücut hücrelerinde bozulmalara neden olur. BELİRTİLER Hastalık uzun süre belirgin bir belirti vermeyebilir. Bu nedenle gözden kaçar ve dikkat edilmez. Ancak kuşun güç kaybına bağlı olarak kendini birden ortaya koyabilir. İlk aşamalarda kuşlarımızdaki performans eksikliğinin yaygın sebebi olabilir. İyi uçan bir kuşumuzun belirgin başka bir neden olmaksızın uçuş gücünün düşmesi dikkatimizi çekmelidir. Yavru kuşlarda yavaş gelişme durumu dikkat çekicidir. Hastalık, sonraki aşamalarda iştahsızlık, tüy kabartma, kilo kaybı, karışık tüyler, titreme, gerginlik hali, yeşilimsi ishal ve solunum yolları sorunları ile kendini gösterir. Daha ağır vakalarda mikrop karaciğere yayılır ve burada iltihaba neden olur. Bu aşamada hastalık ölümcül olabilir. Hastalığı geçiren ve tedavi olan kuşlar kısmen bu mikroba karşı güç kazanırlar ve tekrar bu hastalığa yakalanma riskleri azalır. Mikrop vücuda girdikten bir süre sonra gözlerde ve özellikle de tek gözde yaşarma ve akıntı ile kendini belli eder. Aslında başka belirtileri olmakla birlikte bunlar genellikle dikkatten kaçmaktadır. Böyle olduğu için Ornithosis sanki bir göz hastalığı gibi algılanmakta ve bir çok kaynakta Ornithosis ( one eye cold ) olarak belirtilmektedir. ONE EYE COLD ( TEK GÖZ SOĞUK ALGINLIĞI ) Chlamydia Psittaci mikrobun gözlere yayılması durumunda ilk belirtiler gözde yaşarma ve akıntıdır. Daha sonra kuşun gözünün etrafı tam yuvarlak bir halka şeklinde hafif şişer ve kızarır. Su toplamış gibi bir görünümü vardır. Genellikle tek gözde ortaya çıkar. Bu nedenle hastalığa İngilizce “One Eye Cold” denilmektedir. Tedavi edilmediği taktire bu kızarıklık gözün etrafına doğru yayılır ve genişler. Gözdeki yaşarma ve akıntı mikropludur ve mikrobun etrafa bulaşmasına yol açar. Güvercinlerde gözlerde belirti veren diğer bir hastalık olan Coryza ile karıştırılmamalıdır. Bazı durumlarda gözdeki enfeksiyon körlük ile sonuçlanabilir. BULAŞMA ŞEKLİ Kuşların mikrop taşıyan göz akıntıları salmalarımızın içinde bulaşmaya neden olurlar. Mikrop salma içindeki güvercin tozu dediğimiz beyaz toza bulaşarak taşınır. Solunum yolu ile diğer kuşlara geçer. Hasta kuşlarla aynı banyo suyunda yıkanan diğer kuşlar hastalığı kapabilirler. Bu hastalığın önemli bir özelliği insana da bulaşmasıdır. Eğer güvercininizden mikrop kapmak istemiyorsanız dikkat etmeniz ve hasta kuşlarınızı süratle tedavi etmeniz gerekmektedir. Güvercin tozunun solunması yolu ile mikrop insana geçebilmektedir. Hastalık mikrobu güvercin tarafından bırakıldıktan sonra 48 saat kadar salma içinde aktif konumdadır. Bu süre içinde mikrop alınırsa mikrobu alan insanın hassaslığına bağlı olarak 5 – 14 gün arasında hastalığın ilk belirtileri görülmeye başlar. İnsandaki belirtiler gribe benzer. Ateş, baş ağrısı, göğüs ağrısı, yorgunluk, kuru öksürük ve bazı vakalarda mide bulantısı ve kusma görülür. HASTALIĞIN TEŞHİSİ Hastalığın kesin teşhisi kan tahlili ile yapılabilir. Ölü kuşlar üzerinde yapılacak otopside karaciğerde yapılacak inceleme ile belirlenebilir. HASTALIĞIN TEDAVİSİ VE KULLANILABİLECEK İLAÇLAR Bakteri nedenli bir hastalık olduğundan antibiyotiklerle tedavi edilebilmektedir. Antibiyotik uygulaması oldukça olumlu sonuçlanmaktadır. Çeşitli antibiyotikler bu amaçla kullanılabilir. Yurt dışında bu hastalık için üretilmiş olan güvercin ilaçlarında yaygın olarak Chlortetracyline ve Doxycyline etken maddeli ilaçlar kullanılmaktadır. Ayrıca kuşların multivitamin takviyesine gereksinimleri vardır. Tedavi sırasında kuşların kalsiyum kaynaklarından ( grit taşları, gaga taşları vb) uzak tutulması gerekmektedir. Çünkü kalsiyum Chlortetracyline’nin ve Doxycyline’nin etkisini azaltmaktadır. Yumurtlama dönemlerinde olan kuşlarda bu ilaçlar kullanılmamalıdır. DEVAMİSİN OBLET Chlortetracyline Hydrochloride etken maddeli bir ilaçtır. Her oblette 500 mg etken madde bulunur. 12 Obletlik ambalajlar halinde piyasada satılmaktadır. Güvercinlerde tüm CRD hastalıklarında kullanılabilir. Vetaş ilaç firmasının bir üretimidir. Veteriner ilaçları satan eczane ve ilaç depolarında bulunur, Güvercinler için kullanılabilecek doz, kuş başına günde 15 Mg’dır. Bu dozu sağlayabilmek için 2 litre suya ¼ tablet karıştırmak uygun olabilir. DOXİVET –10 SOLÜSYON Doxycyline Hiklat etken maddeli bir ilaçtır. Farmavet ilaç firmasının bir üretimidir. 1 ml ilaçta 100 mg etken madde bulunur. Güvercinlerde tüm CRD hastalıklarında kullanılabilir. Veteriner ilaçları satan eczane ve ilaç depolarında bulunur. Ticari şekli 1 ve 5 litrelik ambalajlar halindedir. Güvercinler için kullanılabilecek doz, kuş başına günde 25 Mg’dır. Bu dozu sağlayabilmek için 2 litre suya ½ ml karıştırmak uygun olabilir. TERRAMYCİN GÖZ MERHEMİ Beşeri ( insanlar için üretilmiş) bir ilaçtır. Pfizer firmasının bir üretimi olup, eczanelerde bulunur. Etken maddesi, Oxytetracyline ve B vitaminidir. Antibakteriyel etkili bu merhemin deri ve göz için olan iki tipi bulunmaktadır. Göz için olanı güvercinlerde One eye cold hastalığında haricen yani dışarıdan sürülmek sureti ile kullanılabilir. Günde 1 – 2 kez dıştan göze sürülür. Ticari şekli 3.5 gr’lık tüpler halindedir. BAVİTSOLE ORAL SOLÜSYON Bayer ilaç firmasının bir üretimidir. Veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. A, D3, E ve C vitaminleri bulunduran kompleks bir ilaçtır. Güvercinlerde her türlü vitamin eksikliklerinde, çeşitli hastalıkların tedavisinde takviye olarak ve sulfa grubu ilaçlar ile antibiyotiklerin yanında destekleyici olarak kullanılabilir. Bu ilacı tercih etmemin önemli bir nedeni içinde kalsium bulundurmamasıdır. Böylece sulfa grubu ilaçlar ile bazı antibiyotiklerin yanında kullanılması gayet uygundur. Ticari şekli 1 litrelik solüsyon halindedir. Güvercinler için 1 litre içme suyana 10 kuş hesabıyla 1 cc ilaç katılarak kullanılabilir. İlaç kullanımına 5 gün devam edip bir süre ara verdikten sonra tekrar başlanabilir. CORYZA ( CATARRH ) GENEL BİLGİLER “Akut Nezle” adı ile Türkçeleştirebileceğimiz bu hastalığa Hemophilus İnfluenzae adlı bir bakteri neden olmaktadır. Kış aylarında daha çok görülen bir hastalıktır. Hastalığın mikrobu güvercinin üst solunum yollarına yerleşir ve çeşitli rahatsızlıklar yaratır. Çoğu zaman Ornithosis ve mycoplasmasis ile bağlantılı olarak gelişir. Hızlı bir gelişme gösterir. Hassas bazı kuşlarda mikrobun vücuda girişinden itibaren 3 gün içinde hastalığın belirtileri görülmeye başlar. BELİRTİLER Başlangıçta kuşun boğazda sümük salgısı vardır. Boğaz, gırtlak ve burunda sümük benzeri bir balgam oluşur. Bu oluşum gaga üzerinde ya da kenarında gözlenebilir. Kuşun gagası açıldığında bu balgam, dil ve damak arasında, tel gibi şerit halinde uzanır. Kuşta solunum zorluğu, hırıltılı soluma, ses çıkartırken hırıltılı tonlar gözlenebilir. Sulu yeşilimsi bir ishal ile birlikte ağırlık kaybı, uçma isteksizliği ve yavru veriminde düşme vardır. En belirgin özellik, burun akıntısı ve her iki gözde de yaşarmaların olmasıdır. Burun akıntısı ve sümük kokuludur. Sinüslerde şişme gözlenir. Buna bağlı olarak kuşun yüzünde ve özellikle göz altlarından buruna doğru olan bölümlerde, alın kısmında hissedilir bir şişme oluşur. Öldürücü bir hastalık değildir. Bu hastalıktan ölüm oranı oldukça düşüktür. Ancak güvercinlerde ciddi strese neden olan bu durum diğer hastalıkların ortaya çıkma ihtimalini hızlandırır. BULAŞMA ŞEKLİ Diğer evcil olmayan kuşlarla her türlü temasın kesilmesi gerekir. Bu kuşlar mikrobu taşıyıcıdırlar. Hasta kuşların akıttıkları göz yaşı ve sümük gibi salgılar mikropludur. Bu salgıların kuruyup toz haline gelmesi ve bu tozun solunması yolu ile hastalık bulaşabilir. Ayrıca aynı salgıların içme suyuna bulaşması ile bu suları içen kuşlarda hastalanabilirler. Doğrudan temas ise başka bir bulaşma yoludur. Eğer salmanızda bir güvercin hastalandıysa mikrobun bütün salmaya yayıldığını düşünerek önlem almanız gerekmektedir. Temizlik, salma içinde havadar bir ortam yaratılması rutubetin önlenmesi ve hijyenik koşullara uyulması hastalık riskini azaltacaktır. HASTALIĞIN TEŞHİSİ Kesin olarak teşhis edebilmek için burun veya göz akıntısının laboratuvar analizi gereklidir. HASTALIĞIN TEDAVİSİ Bakterilerin neden olduğu bir hastalık olduğu için antibiyotiklerle tedavi edilebilmektedir. Antibiyotiklerin yanı sıra vitamin takviyesi de önemlidir. Ornithosis için kullanılan ilaçlar aynen Coryza için de kullanılabilir. Farklı olarak Tylosin ve Eritromycin etken maddeli antibiyotikler ilave edilebilir. Vitamin olarak yukarda bahsettiğimiz Bavitsol oral solüsyon verilmelidir. TYLAN SOLUBE Tylosin etken maddeli bir antibiyotiktir. Lilly - Ellanco fimasının bir üretimidir. Veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. Ticari şekli 25 ve 100 gr’lık ambalajlar halindedir. Güvercinlerde tüm CRD hastalıklarında kullanılabilir. Kullanılacak doz 10 güvercin için 1 gram ilaç 2 litre içme suyuna karıştırılarak verilebilir. İlaç tedavisi 2 gün sonra kesilmelidir. Ağır durumlarda tedavi 5 güne kadar uzatılabilir. ERİTROM TOZ Eritromycin etken maddeli bir antibiyotiktir. 1 gram ilaç 55 mg etken madde içerir. Ticari şekli 50 ve 225 gr’lık cam kavanoz halindedir. Vetaş ilaç firmasının bir üretimi olup veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. Güvercinlerde tüm CRD hastalıklarında kullanılabilir. 1 litre içme suyuna 1 ölçek ilaç ( 2.5 gr ) karıştırılarak 5 gün süre ile kullanılır. kullanılır. MYCOPLASMOSİS ( MYCOPLASMA ) GENEL BİLGİLER “Kronik Nezle” olarak adlandırabileceğimiz bir hastalıktır. Hastalık genellikle diğer solunum yolları hastalıklarının ( Ornithosis ve Coryza ) bir devamı şeklinde kendini gösterir. Hastalığın etkeni mycoplasma denilen bakteri kökenli bir organizmadır. BELİRTİLERİ Hastalık belirti olarak diğer solunum yolları hastalıkları ile benzer bir görüntü sunduğu için ayırt edilmesi oldukça zordur. Boğaz, gırtlak ve burunda sümük benzeri bir balgam oluşur. Bu oluşum gaga üzerinde ya da kenarında gözlenebilir. Kuşun gagası açıldığında bu balgam, dil ve damak arasında, tel gibi şerit halinde uzanır. Burunun dış deliklerinde sümük şeklinde oluşum vardır. Burun akıntısı gözlenebilir. Aksırma vardır. Sinüslerdeki şişmeye bağlı olarak yüzde ve özelliklede alın bölgesinde şişlik görülebilir. Kuşun ateşinde yükselme saptanabilir. Özellikle geceleri hırıltılı soluma, hırıltılı ses çıkarma ve nefes alıp verme zorlukları gözlenebilir. Kuş nefes alırken burnu tıkalı olduğu için gagasını açma ihtiyacı hisseder. Solunum yetersizliğine bağlı olarak kandaki oksijen miktarı azalır ve kuşun derisinin rengi mavimsi bir görünüm kazanabilir. Kuşun karın ya da göğüs bölgesindeki tüyler aralanıp deri rengi kontrol edilebilir. Güvercinlerimizin uçuş performansını ve yumurta üretimini olumsuz etkiler. Bu hastalıktan ölüm olayı görünmez ancak bu hastalığın en önemli özelliği diğer bazı hastalıklarla birlikte seyretmesidir. Böyle olduğunda kuşumuz için ölümcül risk yaratır. BULAŞMA ŞEKLİ Bu mikroorganizma sadece canlı vücutlarda yaşayabilir. Kuşun vücudunun dışında yaşam süresi 15 – 20 dakika ile sınırlıdır. Bu nedenle fazla bulaşıcı bir hastalık değildir. Bulaşma daha çok direk temas yolu ile olmaktadır. Evcil olmayan diğer kuş türleri mikrobu taşıyıcıdırlar. Hastalığın yayılmasını sağlayan en önemli etkenler arasında, olumsuz hijyenik koşullar, salma içinde rutubetli ve havasız ortam başta gelmektedir. HASTALIĞIN TEŞHİSİ Kesin tanı hasta kuşun kan analizi ile olabilir. Kuşun salgıladığı balgamın tahlili ise hastalığın aşamaları ve seyri konusunda bir fikir vermektedir. TEDAVİ VE KULLANILABİLECEK İLAÇLAR Hastalığın tedavisinde antibiyotikler ve vitaminler kullanılmaktadır. Ancak genellikle başka hastalıklarla birlikte görüldüğü için ilaç seçimi buna göre değişebilir. Enrofloxacin, Oxytetracyline, Chlortetracyline ve Doxycyline, Tyolisin etken maddeli ilaçlar tercih edilmektedir. Vitamin olarak yukarıda bahsettiğimiz Bavitsol oral solüsyon verilmelidir. BAYTRİL % 2.5 ORAL SOLÜSYON : Bayer ilaç firmasının bir üretimidir. Kuvvetli bir anti – bakteriyeldir. Etken maddesi Enrofloxacin’dir. 1 cc ilaç 25 mg etken madde içerir. Aynı ilacın % 10 konsantrasyona sahip olanı da vardır. Ancak %2.5’luk olan güvercinler için daha uygundur. Hem de fiyat olarak daha ucuzdur. Veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. Ticari şekli 25 ve 100 gr’lık ambalajlar halindedir. Kanatlı hayvanlarla birlikte güvercinlerde de kullanılabilir. Güvercinlerde kısa adı CRD olan kronik solunum yolları hastalıklarında ve Salmonella’da kullanılmaktadır. Kullanılacak doz, güvercin için, kuş başına 5 mg’dır. Bu dozu sağlayabilmek için, 2 litre suya 0.5 cc ilaç karıştırmak uygundur. Tedaviye 5 gün süre ile devam edilmelidir. Ticari şekli 20, 50, ve 100 ml’lik şişeler halindedir. Salmanızda yumurtlamak üzere olan kuşlarınız ya da bir aydan küçük yavrularınız varsa bu ilacı kullanmayınız. Yavrularda sakatlıklara neden olabilmektedir. GEOSOL TOZ Oxytetracyline etken maddeli bir ilaçtır. Vetaş ilaç firmasının bir üretimi olup, veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. Ticari şekli 20 ve 100 gr’lık kavanozlar halindedir. Güvercinler için 2 litre içme suyuna yarım ölçek karıştırılarak kullanılabilir. İlaç 5 gün süre ile uygulanır. CADİDİASİS(TERS KURSAK) GENEL BİLGİLER Sour crop İngilizce adından Türkçe’ye çevirerek “ters kursak” olarak adlandırabileceğimiz bu hastalığın bir diğer adı da Candida’dır. Ancak hastalık Mycosis, Muget, Yeast ve Trush adları ile de bilinmektedir. Fungal bir hastalıktır. Fungal ( mikotik ) hastalıklar, toplumda yaygın adı ile mantar hastalıkları olarak bilinirler. Cadidiasis de sindirim bölgesinde özelliklede üst sindirim bölgesinde görülen müzmin formlu bir mantar hastalığıdır. Mantar mikrobunun yerleşerek hastalığa neden olduğu bölge, proventriculus olarak da adlandırılan ve kursaktan sonra yemlerin geçtiği ilk durak olan bezlimidedir. Kümes hayvanları, serçeler, su kuşları ve güvercinler gibi bir çok kuş türünde yaygın olarak gözlenen bir hastalık türüdür. Hastalığa neden olan mikrop Candida abbicans adı verilen bir mantar organizmasıdır. Bu mikrop daha çok bozuk yem üzerinde bulunmaktadır. Güvercinlere bayat ve küflü yem verilmesi hastalık riskini çok artırmaktadır. Güvercinlere verdiğimiz yemlere mutlaka dikkat etmemiz gerekmektedir. Verilen yemlerin taze olduğunun göstergesi bu yemlerin çimlenme yeteneğini kaybetmemiş olmasıdır. Yem olarak “kısır tohum” kullanımı doğru değildir. HASTALIĞIN SEYRİ VE BELİRTİLERİ Mantar mikrobu, bezlimide de küçük yaralara neden olmaktadır. Bu yaralar ufak boğumlar oluşturarak zaman zaman bir aşağıda yer alan ve taşlık adı ile bilinen kaslımideye yemlerin geçişini engellemektedir. Bu durum bezlimide de yemlerin birikerek buranın şişmesine neden olur. Bu şişlik bezlimideyi çevreleyen kan damarlarına basınç yapar ve yer yer bu damarların patlayarak kanamasına neden olur. Bu kanama güvercinin ağzından kan gelmesi şeklinde kendini gösterir. Bazen yuva içinde yerde gördüğümüz ve anlam veremediğimiz kan birikintilerinin nedeni bu tür bir kanama olabilir. Bezlimidenin bu şekilde tıkanması aynı zamanda kursakta şişmeye de neden olur ve kuş ara sıra kusarak bu birikintiyi atmaya çalışır. Kusmuğun kokusu, normalden daha kötüdür. Özet olarak kursakta şişme ve zaman zaman tahıl içeriğinin kusulması ile birlikte ağızdan kan gelmesi gibi durumlar bize kuşumuzda Cadidiasis hastalığının bulunduğunu göstermektedir. Bunun yanı sıra ağız içinde veya damakta görülen küçük beyaz mantar oluşumları hastalığı belirlememizi sağlar. Daha net olan bu göstergelerin yanı sıra, kayıtsızlık, iştah kaybı, ağırlık kaybı, kuşun performansında düşme, genç kuşlarda yavaş büyüme, yetişkin kuşlarda telek çürümesi ve tüy yarılması gibi durumlar bu hastalığın diğer belirtileridir. Boğazdan alınacak örnekler üzerinde yapılacak kültür testi ile hastalığa kesin teşhis koyulabilir. TEDAVİ VE KULLANILABİLECEK İLAÇLAR Hastalığın deri enfeksiyonu ve tüy çürümesi şeklinde seyretmesi durumunda, banyo sularına karıştırılacak Bakır sülfat sorunun çözümü için yararlıdır. Bakır sülfat için 1 / 2000 oranında sulandırma uygundur. Bunun için 4.5 litre banyo suyuna yarım çay kaşığı ilaç karıştırmak gerekir. Bakır sülfat, sülfürik asidin bakır II okside etkimesi ile oluşan bir tuzdur. Parlak mavi kristaller halindedir ve piyasada “göz taşı” adı ile satılmaktadır. Kimyasal madde satan yerlerde bulunabilir. Ankara’da Ulus’ta Modern Çarşı’nın üst katında var. Hastalığın bezlimide de görülmesi durumunda Nystatin etken maddeli ilaçlar kullanılmaktadır. Bu etken maddeyi bulunduran güvercinler için üretilmiş özel bir ilaç ülkemizde yoktur. İçinde bu etken maddeyi bulunduran beşeri bir ilaç eczanelerde bulunabilir. Bu ilaç veteriner hekim kontrolünde gerekli doz ayarlaması yapılarak güvercinlere kullanılabilir. Bu ilaç hakkında kısa bilgiler aşağıda verilmiştir. MİKOSTATİN SÜSPANSİYON Her ml de 100.000 IU etken madde bulunmaktadır. Bristol-Myers squibb firmasının bir üretimidir. Anti fungal etkilidir. Canker (Pamuk) Pamuğun nedeni "Trichomonas Columbae" diye bir organizmadır. Bu organizma (protozon- mikrop diyelim) düşük güçlü bir mikroskobun altında bile görülebilecek büyüklüktedir ve bizim güvercinlerimizin dışında yabani güvercinlerde ve kumrularda 75% oranında bulunmaktadır. Pamuğun bulaşımı temas dolayısıyla olmaktadır. Kuşlar öpüşürken, çiftleşirken veya yavrularını beslerken bulaşır. Bunun dışında içme suyu dolayısıyla (Pamuğun suda uzun süre yaşıyabilmesi nedeniyle) salgın haline gelebilir. Ergen kuşlar pamuğa karşı yavrulara oranla daha dayanıklıdırlar. Ergen kuşlar hastalandıklarında dillerinde veya gaganın birleşim noktalarında uçuklar ve yaralar görülür. Damakta sarı peynirimsi bir madde ortaya çıkabilir. Bu madde büyüyerek kuşun yem yemesine ve su içmesine zorluk çıkartabileceği gibi nefes alma zorluklarıda yaratabilir. Bu akılda tutularak nezle gibi görülen kuşların boğazlarına bir göz atmakta fayda vardır. Göbek pamuğu ergen kuşlarda görülmez. Güvercinler hasta oldukları halde belirti göstermiyebilirler. Usta kuşçuların başkalarının çiftleşmiyor yavru alamıyorum diye elden çıkardıkları kuşları alıp pamuk için tedavi ettikten sonra hemen yavru almaya başladıkları olmuştur. Çoğu usta kuşçular kuşlarını üreme sezonunun başında ve sonunda olmak üzere iki kere pamuk için tedaviye sokarlar. Bunun gerekli olup olmadığına karşı benim düşüncelerim biraz karışık. Salmada pamuk olan yavru olduğunda bütün kuşların tedaviye girmesi konusunda hiç şüphem yok. Nede olsa yavru beslenirken ebeveynlerinden bu hastalığı kapmış ve ebeveynleride su içerken bu hastalığı bulaştırma olasılığı yaratmışlardır. Önlem olarak hastalık tedavisi yapmak benim aklıma yatmıyan bir şey olsada bunun pamuk için usta kuşçular tarafından yapıldığı bir gerçek. Ergen kuşlara pamuk çoğunlukla hasar vermesede aşırı sitres zamanlarında etkisi ciddi bir duruma gelebilir. Sitres paratifo gibi ağır hastalık geçiren kuşlarda olacağı gibi, iç parazitler tarafındanda ortaya çıkabilir. Fakat sitresin en genel nedenleri aşırı üretim ve tüy değişimidir. Bu nedenle yaz aylarının sonlarına doğru damızlık kuşlar aralıksız üç dört seri yavru vermiş durumdayken veya tüy değiştirme zamanında vücutları zayıf düştüğünde başta pamuk olmak üzere çeşitli hastalıklar salgın olarak ortaya çıkmaya başlar. Sonuç olarak kuşlarımız ne kadar zayıf olursa vücutlarının savunma sistemi ne kadar yorgun olursa daha az miktarda mikrop ve bakteriler tarafından hastalanabilirler. Bu nedenle aşılamak, kaliteli yem ve temiz su vermek dışında vitamin takviyesi ve her iki seri yavrudan sonra kuşları dinlendirmek sağlıkları için gerekli takviyelerdir. Bu durumlar yavrular için geçerli değildir. Yavrular yumurtadan çıktıklarında bu hastalığa karşı savunmasızdırlar. Ergen kuşlar pamuk taşıdıkları halde vücut savunma sistemlerinin bununla başa çıkabilmesi sonucunda hastalıktan kurtulmasalarda ufak tefek yaraları uzun süre rahatsız olmadan taşırlar. Bunun yarattığı sorun beslenme sırasında pamuğun kolayca yavruya bulaşmasıdır. Özellikle yavrular sütten kesilip tohumlarla beslenmeye başlandığında tohumların sivri kısımları kolayca yavruların dillerinde ve boğazlarında gözle görülmiyecek kadar bile olsa yaralar-çizikler açabilir. Bu yaralar pamuğun yavruya geçmesi için rahat bir ortam yaratır. Daha önce göbek pamuğundan bahsetmiştim; bu hastalıkda yavrular yumurtadan çıkar çıkmaz ortaya çıkmaya başlıyabilir. Yavruların göbekleri yumurtadan ayrılmadan sonra daha tamamen iyileşmeden yuvanın tabanından pamuk kapabilir. Pamuğun yuvanın tabanında olmasının nedeni ise beslenme sırasında dökülen sütlerdir. Ağır hasta kuşlar bir hafta içinde halsiz düşüp tüylerini kabartarak bir kenara çekilirler. Bu safhada ishal, kusma, aşırı su içme ve yeme karşı iştahsızlık gözlenebilir. Pamuğun böyle ileri safhalarında yavrularda ölüm kısa sürede olsada ergen kuşlarda iki üç hafta sürebilir. Ergen kuşlarin ölmesine neden olacak kadar ilerliyen pamuk bu safhada kuşun iç organlarına özelliklede karaciğerine yayılmıştır. Ölü kuşun karaciğerine bakıldığında içinde dışından bile görülebilecek sarı maddeler olur. Tedavi sırasında pamuk yaralarının frengi (çiçek) yaralarına benzerliği unutulmamalıdır. Ağızdaki sarı maddeler frenginin aksine zorda olsa koparılabilir fakat bu sorun yaratacak şekilde bir kanamaya neden olabilir. Tedavi için benim kullandığım ilaç "Fishzole" (haplar, 1 hap 1 litre suda eritilerek verileceği gibi kuşların durumuna bağlı olarak 1/4 veya 1/2 hap ağızdan 6 ile 10 gün arası verilebilir) olduğu gibi Avrupada "Gabbrocol" (poşet halinde gelmektedir ve 1 poşeti bir litre suya karıştırıp ortaya çıkan sıvıyı yumuşak bir fırça ile yaralara sürdükten sonra 3-5 mililitre sıvıda ağızdan bir şırıngayla verilir) yaygın olarak kullanılır. Kullandığınız ilaçta dikkat etmeniz gereken şey içindeki maddelerin hem pamuğa karşı (Dimetrizol gibi) hemde yan hastalıklara karşı (Aminosidine gibi) olması. Bu ilaçların dışında Trichovet (kuş basina 2.5 gr) diye hazır ilaçlı yemde kullanabileceğiniz gibi Cooci-Geelmix ve Dacoxsine de kullanılabilir. Not: Son yıllarda ortaya çıkan ve sadece güvercinler için hazırlanmış olan ilaçların eklemesi: Spartrix ve Trichocure (Şu an piyasada bulunan en kuvvetli pamuk ilaçlarından ikisi, hasta kuşa yutturulacak tek hap hastalığı ortadan kaldırıyor. Ağır hasta kuşlara bir gün sonra verilecek ikinci hap kalan hasarıda tedavi edebilecek güçte.) Pamuğun nedeni "Trichomonas Columbae" diye bir organizmadır. Bu organizma (protozon- mikrop diyelim) düşük güçlü bir mikroskobun altında bile görülebilecek büyüklüktedir ve bizim güvercinlerimizin dışında yabani güvercinlerde ve kumrularda 75% oranında bulunmaktadır. Pamuğun bulaşımı temas dolayısıyla olmaktadır. Kuşlar öpüşürken, çiftleşirken veya yavrularını beslerken bulaşır. Bunun dışında içme suyu dolayısıyla (Pamuğun suda uzun süre yaşıyabilmesi nedeniyle) salgın haline gelebilir. Ergen kuşlar pamuğa karşı yavrulara oranla daha dayanıklıdırlar. Ergen kuşlar hastalandıklarında dillerinde veya gaganın birleşim noktalarında uçuklar ve yaralar görülür. Damakta sarı peynirimsi bir madde ortaya çıkabilir. Bu madde büyüyerek kuşun yem yemesine ve su içmesine zorluk çıkartabileceği gibi nefes alma zorluklarıda yaratabilir. Bu akılda tutularak nezle gibi görülen kuşların boğazlarına bir göz atmakta fayda vardır. Göbek pamuğu ergen kuşlarda görülmez. Güvercinler hasta oldukları halde belirti göstermiyebilirler. Usta kuşçuların başkalarının çiftleşmiyor yavru alamıyorum diye elden çıkardıkları kuşları alıp pamuk için tedavi ettikten sonra hemen yavru almaya başladıkları olmuştur. Çoğu usta kuşçular kuşlarını üreme sezonunun başında ve sonunda olmak üzere iki kere pamuk için tedaviye sokarlar. Bunun gerekli olup olmadığına karşı benim düşüncelerim biraz karışık. Salmada pamuk olan yavru olduğunda bütün kuşların tedaviye girmesi konusunda hiç şüphem yok. Nede olsa yavru beslenirken ebeveynlerinden bu hastalığı kapmış ve ebeveynleride su içerken bu hastalığı bulaştırma olasılığı yaratmışlardır. Önlem olarak hastalık tedavisi yapmak benim aklıma yatmıyan bir şey olsada bunun pamuk için usta kuşçular tarafından yapıldığı bir gerçek. Ergen kuşlara pamuk çoğunlukla hasar vermesede aşırı sitres zamanlarında etkisi ciddi bir duruma gelebilir. Sitres paratifo gibi ağır hastalık geçiren kuşlarda olacağı gibi, iç parazitler tarafındanda ortaya çıkabilir. Fakat sitresin en genel nedenleri aşırı üretim ve tüy değişimidir. Bu nedenle yaz aylarının sonlarına doğru damızlık kuşlar aralıksız üç dört seri yavru vermiş durumdayken veya tüy değiştirme zamanında vücutları zayıf düştüğünde başta pamuk olmak üzere çeşitli hastalıklar salgın olarak ortaya çıkmaya başlar. Sonuç olarak kuşlarımız ne kadar zayıf olursa vücutlarının savunma sistemi ne kadar yorgun olursa daha az miktarda mikrop ve bakteriler tarafından hastalanabilirler. Bu nedenle aşılamak, kaliteli yem ve temiz su vermek dışında vitamin takviyesi ve her iki seri yavrudan sonra kuşları dinlendirmek sağlıkları için gerekli takviyelerdir. Bu durumlar yavrular için geçerli değildir. Yavrular yumurtadan çıktıklarında bu hastalığa karşı savunmasızdırlar. Ergen kuşlar pamuk taşıdıkları halde vücut savunma sistemlerinin bununla başa çıkabilmesi sonucunda hastalıktan kurtulmasalarda ufak tefek yaraları uzun süre rahatsız olmadan taşırlar. Bunun yarattığı sorun beslenme sırasında pamuğun kolayca yavruya bulaşmasıdır. Özellikle yavrular sütten kesilip tohumlarla beslenmeye başlandığında tohumların sivri kısımları kolayca yavruların dillerinde ve boğazlarında gözle görülmiyecek kadar bile olsa yaralar-çizikler açabilir. Bu yaralar pamuğun yavruya geçmesi için rahat bir ortam yaratır. Daha önce göbek pamuğundan bahsetmiştim; bu hastalıkda yavrular yumurtadan çıkar çıkmaz ortaya çıkmaya başlıyabilir. Yavruların göbekleri yumurtadan ayrılmadan sonra daha tamamen iyileşmeden yuvanın tabanından pamuk kapabilir. Pamuğun yuvanın tabanında olmasının nedeni ise beslenme sırasında dökülen sütlerdir. Ağır hasta kuşlar bir hafta içinde halsiz düşüp tüylerini kabartarak bir kenara çekilirler. Bu safhada ishal, kusma, aşırı su içme ve yeme karşı iştahsızlık gözlenebilir. Pamuğun böyle ileri safhalarında yavrularda ölüm kısa sürede olsada ergen kuşlarda iki üç hafta sürebilir. Ergen kuşlarin ölmesine neden olacak kadar ilerliyen pamuk bu safhada kuşun iç organlarına özelliklede karaciğerine yayılmıştır. Ölü kuşun karaciğerine bakıldığında içinde dışından bile görülebilecek sarı maddeler olur. Tedavi sırasında pamuk yaralarının frengi (çiçek) yaralarına benzerliği unutulmamalıdır. Ağızdaki sarı maddeler frenginin aksine zorda olsa koparılabilir fakat bu sorun yaratacak şekilde bir kanamaya neden olabilir. Tedavi için benim kullandığım ilaç "Fishzole" (haplar, 1 hap 1 litre suda eritilerek verileceği gibi kuşların durumuna bağlı olarak 1/4 veya 1/2 hap ağızdan 6 ile 10 gün arası verilebilir) olduğu gibi Avrupada "Gabbrocol" (poşet halinde gelmektedir ve 1 poşeti bir litre suya karıştırıp ortaya çıkan sıvıyı yumuşak bir fırça ile yaralara sürdükten sonra 3-5 mililitre sıvıda ağızdan bir şırıngayla verilir) yaygın olarak kullanılır. Kullandığınız ilaçta dikkat etmeniz gereken şey içindeki maddelerin hem pamuğa karşı (Dimetrizol gibi) hemde yan hastalıklara karşı (Aminosidine gibi) olması. Bu ilaçların dışında Trichovet (kuş basina 2.5 gr) diye hazır ilaçlı yemde kullanabileceğiniz gibi Cooci-Geelmix ve Dacoxsine de kullanılabilir. Not: Son yıllarda ortaya çıkan ve sadece güvercinler için hazırlanmış olan ilaçların eklemesi: Spartrix ve Trichocure (Şu an piyasada bulunan en kuvvetli pamuk ilaçlarından ikisi, hasta kuşa yutturulacak tek hap hastalığı ortadan kaldırıyor. Ağır hasta kuşlara bir gün sonra verilecek ikinci hap kalan hasarıda tedavi edebilecek güçte.) Kaynak: veterinerhekimiz.com

http://www.biyologlar.com/guvercin-hastaliklari

Leishmania'nın yaşam döngüsü

Diğer bir parazit türü olan Leishmania köpekler aracılığı ile bulaşabilir. Bu grubun alt türü olan Leishmania donovani kalaazar (visseral leishmaniazis) hastalığının etkenidir. Diğer bir alt türü olana Leishmania tropica ise şark çıbanı etkenidir. Bu parazitler için köpekler rezervuar görevi yapar. Flebotomlar (kene ve pire) ise vektör yani taşıyıcılardır. Leishmania donovani insan vücuduna girişinden 2 yada 8 ay sonra etkisini gösterebilir. Dalağın büyümesine neden olur. Leishmania tropica flebotomların ısırdığı yerden deri üzerine lokalize olarak kalır. Cilt hastalığı şeklinde belirti verir. Derinin retiküloendotelial hücrelerinde ve lenfoit dokularında yerleşerek hastalık nedeni oluşturur. Parazitlerin ikinci grubu olan çok hücreliler yassı solucanları içine alır. Kaynak:bilkent.edu.tr

http://www.biyologlar.com/leishmanianin-yasam-dongusu

Deniz Biyolojisi

Su an yeryüzünde görebildiginiz tüm canlilar, dogadaki canlilarin çok küçük bir bölümünü teskil etmektedir.Yeryüzünün üçte ikisinin sularla kapli oldugunu düsündügümüz zaman, okyanus ve denizlerde yasayan canlilar aleminin ne kadar devasal oldugunu anlayabiliriz. Yapilan arastirmalara göre dünya üzerindeki su kütlesinin hemen hemen tamami volkanik patlamalardan atmosfere salinan su buharindan husule gelmistir. Atmosfere salinan yüksek miktardaki su buhari yogunlasarak yillar boyunca yagan yagmurlari ve nihayetinde deniz ve okyanuslari meydana getirmistir. Yagmur sulari tatli yani saf su olmasina ragmen okyanus ve denizlerde yüksek miktarda tuzluluk vardir.Bunun nedeni jeolojik tabakalarin yüksek miktarda karbonat, sodyum klorür (tuz) ve zengin mineraller içermesidir.Sodyum miktari oldukça fazla oldugu için deniz ve okyanuslari olusturan tatli sularin tuzlu hale gelmesine neden olur. Tuz orani yüksek bu sularda herhangi bir kara canlisinin veya bir insanin uzun süreler yasamasi mümkün olmamasina karsin birçok deniz canlisi rahatlikla yasayabilmektedir.Tabii yasamlarini vücutlarindaki mükemmel organ sistemleri sayesinde sürdürürler. Okyanus ve denizlerde tipki karada yasayan canlilar gibi mikroorganizmalardan tutun devasal memeli canlilalar kadar binbir çesit canli türü yasamaktadirlar.Biz yanlizca bu devasal canlilar aleminden bilinen ve bilinmeyen birkaç örnek verecegiz. Deniz ve tatlisu mikroorganizmalari Bu canlilara " Plankton " adi verilmektedir.Planktonlar tatli sularda yasayabildigi gibi deniz ve okyanusta yasayanlarida vardir. Bu canlilar tipki bakteriler gibi ikiye bölünerek çogalmaktadirlar.Önce canlinin içerisindeki DNA replikasyonla kopyalanarak iki Katina çikarilir ve ardindan canlinin vücudu ikiye bölünür. Miktari iki katina çikan DNA nin yarisi birinci yavru hücreye diger yarisi ise ikinci yavru hücreye aktarilir. Planktonlarin en önemli özellikleri, suda yüzmek için aktif olarak belli bir hareketleri olmamasidir.Bu canlilar bulunduklari su ortaminin akimina bagimli olarak basibos dolanirlar. Planktonlar ancak mikroskopla görülebilirler fakat çiplak gözle dikkatlice bakildiginda görülebilecek kadar büyük olanlarida vardir. Bu mikroskobik canlilardan en çok bilineni ise " alg " adi verilen tek hücreli bir canli türüdür ki algler hemen hemen heryerde yasamaktadirlar. Denizlerde, tatli sularda, okyanuslarda, havuz sularinda, su birikintilerinde çamurlarin içinde ve nehirlerde bile yasamaktadirlar.Bu kadar fazla bir yasam alanina sahip canlilar biz ziyaretçilerin bile gözünden kaçmis olamaz. Örnegin bir havuz veya insaat sahasindaki seffaf su birikintilerinin renginin, birkaç gün sonra yesile veya kirmiziya dönüstügünü görmüssünüzdür.Bu sularda ilk zamanlarda yasayan binlerce tek hücreli canli türü, uygun bir sicakliga geldiginde süratle çogalmaya baslarlar. Yanlizca birkaç gün içerisinde sudaki canli sayisi milyari bulabilir.Bu kadar fazla sayidaki tek hücreli canlilar suyun rengini bulandirmaya baslar. Suyun rengi niçin yesile dönüsüyor ? Bunun nedeni ise bazi planktonlarin, tipki yesil bitkiler gibi klorofil molekülünü içermesinden dolayidir.Hatirlarsaniz bitkilerin yapraklarinin renginin yesil olarak görünmesinin klorofil molekülünden dolayi oldugunu söylemistik. Iste bu tip planktonlarinda vücutlarinda klorofil molekülü vardir ve tipki bitkiler gibi fotosentez yaparlar.Bu yüzdendir ki taksonomik olarak siniflandirilirken bitkiler kategorisinemi yoksa hayvanlar kategorisinemi konacagi konusunda sistematikçilerin ortak bir karari yoktur. Yumusakçalar (Mollusk) Okyanus ve denizlerde yasayan diger bir canli grubu ise, genel latince isimleri " Mollusk " olan yumusakçalardir. Bu canlilarin vücutlari adindanda anlasilacagi gibi oldukça yumusak bir yapiya sahip olup, bazi türlerinin vücutlari oldukça sert kabuklarlada kapli olabilir. Yumusakçalarin en iyi bilinen iki örnegi " Mürekkep baligi " ve kabuklu bir yapiya sahip olan " Deniz minareleri " dir. Mürekkep baliklari, gerek anatomik yapilari gerekse savunma mekanizmalari bakimindan oldukça ilginç canlilardir. Belgesellerde sik olarak gördügümüz bu canlilarin hareket mekanizmalari, bir jet motorunun çalisma prensibiyle aynidir.Bu prensip " etki - tepki " prensibidir.Yani bir yandan madde alinirken diger yandan madde verilmekte ve bu sekilde süratle hareket etmektedir. Balik, öncelikle vücudunu, arka tarafindan aldigi bir miktar su ile doldurur.Ardindan karin kaslarini büyük bir siddetle kasarki bu kasilma neticesinde sikisan su büyük bir süratle yine vücudun arka tarafindan disari püskürtülür.Disari püskürtülen su, baligin büyük bir hizla ileri dogru ivmelenmesini saglar. Bunun yaninda hayvan düsmanlarindan korunmak için bir tür sivi salgilarki bu sivi mürekkebe benzer olup salgilandiginda, kendisi kovalayan avcinin görmesini engelleyecek kadar suyu bulandirabilir. Yine bir mollusk olan deniz minareleri ise, yumusak bir vücuda sahip olmasina karsin çok sert bir kabuga sahiptir. Bu kabugun en önemli fonksiyonu canliyi düsmanlarindan korumasidir. Nasil oluyorda bu canlilar etraflarini kabukla örtebiliyorlar ? Bir sperm ile bir yumurtanin birlesmesinden sonra zigotu meydana getirdigini ve bu zigotun ardi ardina milyonlarca kez bölünerek bir yavru canliyi meydana getirdigine deginmistik.Mesela insan yavrusunda, en distaki hücreler diger hücrelerden farklilasarak keratin adi verilen bir madde üretir ve " Derinin " sekillenmesini saglarlar. Deniz minarelerinde ise, zigot milyonlarca kez bölünerek yavruyu meydana getirdiginde, yavrunun en distaki hücreleri " Kalsiyum " salgilayan özel bir hücre tipine farklilasirlar.Bu hücreler, canlinin içinde yasadigi deniz yada okyanuslardan absorbe edilen kalsiyumu düzenli bir sekilde salgilayarak canlinin etrafinda kalin bir tabaka olusmasini saglarlar. Okyanus bitkileri Su an soludugunuz havadaki oksijenin büyük bir kismi, deniz ve okyanuslarda yasayan ve klorofil içeren bitkiler tarafinda fotosentez yoluyla üretilir. Nasil ki atmosfer sartlarinda klorofil içeren bir bitki havadan CO2 yi, topraktan suyu ve günesten isigi alarak fotosentez yapip canlilar için oksijen üretiyorsa ayni sekilde deniz ve okyanuslarda da günes isiginin varabildigi bölgelerde bulunan klorofilli bitkilerde oksijen üretmektedirler. Bu canlilarin büyük bölümünü ise yosunlar teskil eder.Bunun yaninda daha adini sayamadigimiz onbinlerce tür deniz bitkisi vardir. Deniz bitkilerinin ihtiyaci olan su zaten yasam ortami olan denizden, CO2 ihtiyaci ise diger tüm deniz canlilari tarafindan karsilanir.Eger bu tabiat harikalari denizlerde var olmasaydi hemen hemen tüm deniz canlilari oksijensizlikten hayatini kaybedecekti. Basit bir canli gibi görünen bu yaratiklari aslinda ekosistemin vazgeçilmez birer parçasidirlar. Bu canlilarin milimetrelerle ölçülebilecek kadar küçük olanlari oldugu gibi yüzlerce metre uzunlugunda devasal boyutlara sahip olanlarida vardir. Atlas okyanusu kiyilarinda yasayan birtür deniz bitkisi, fotosentez yapmak için oldukça mükemmel bir yöntem gelistirmistir. Bu bitki tipki bir " Palmiye " agacina benzer ve onlarca metre uzunlugundaki dallarinin uçlarinda bir veya birkaç adet hava kesesi bulunur.Bu hava keseleri, bitki gelistikçe gitgide büyüyerek bitkinin dallarini suyun kaldirma kuvvetinin etkisiyle yukari dogru kaldirir. Deniz yüzeyine yaklasan dallar günes isigindan olabildigince faydalanarak fotosentez yapma imkani bulur. Deniz bitkilerinin üremeleri hem eseyli hemde eseysiz olabilmektedir. Erkek bitkiden gelen bir sperm ile disi bitkiden gelen bir yumurta hücresinin birlesmesiyle (eseyli üreme) yavru bir bitki meydana gelebildigi gibi bazi bitkiler ikiye bölünme ve " Tomurcuklanma " ile de çogalabilir (eseysiz üreme). Tomurcuklanma, bir bitkinin belirli bir bölgesinde büyüyen hücre veya hücre gruplarinin daha sonra bitkiden ayrilarak bagimsiz bir sekilde kendi basina büyüyüp gelismesi olayidir. Derisi dikenliler (Ekinodermata) Derisi dikenli deniz yaratiklarinin basinda " Deniz yildizlari ", " Deniz hiyarlari " ve degisik sekillerdeki dikenli canlilar gelmektedir. Bu hayvanlarin yasayis tarzlari pek aktif olmasada görünüs itibariyle deniz diplerinde bir renk cümbüsü meydana getirmektedirler.Görünümleri göze çok hos gelen bu yaratiklar alimli renkleriyle deniz diplerindeki vahsi yasamin vazgeçilmez birer parçasidirlar. Deniz yildizlari bilindigi gibi ikiye, üçe, dörde veya daha fazla sayida parçalara ayrilmasina ragmen her ayirdiginiz parça kendini tamir ederek yeni bir deniz yildizi verebilir.Canlilarin bu yeteneklerine "rejenerasyon" yani tamir edebilme özelligi denir. Deniz yildizlarinin bazi türlerinde dikenler oldukça uzun olup, yildizi vahsi deniz canlilari tarafindan parçalanma tehlikesine karsi korur Deniz hiyarlari, protein bakimindan zengin olup uzakdogu ülkelerinde besin kaynagi olarak tüketilmektedir.Bu canlilar genellikle fazla derin olmayan okyanus sularinda yasarlar. Deniz kestaneleri ise disaridan basit bir yapiya sahip oldugu izlenimini verir fakat iç organlari oldukça kompleks bir yapiya sahiptir.Öyleki kestanenin içerisinde, hayvanin sudaki oksijeni rahatça soluyabilmesi için suyu vücudunun içerisinden geçiren karmasik devri-daim organlari bile vardir. Bu mükemmel deniz yaratiklari, gözalici renkleriyle deniz diplerini adeta birer cennete çevirirler. Yüksek Organizasyonlu Deniz Canlilari : Yüksek organizasyonlu canlilar çok sayida türleri kapsamakla birlikte biz en çok bilinen " Köpek baliklari " ve " Balina " türlerine örnekler verdik. Köpek baliklari belgesellerde ve filmlerde gördügünüzden çok daha mükemmel ve gizemli yaratiklardir.Köpek baliklarinin kendi içerisinde birçok alt türleri vardir. Örnegin mamuzlu köpek baligi, boga köpek baligi ve çekiç basli köpek baligi gibi.Fakat köpek baliklarinin bazilari çok uysal olmakla birlikte diger bazi türleri oldukça saldirgan olup önüne gelen hemen her tür canliya saldirabilirler. Saldirgan bir köpek baligi grubu kendilerinden onlarca kat daha büyük olan balinalara bile saldirabilirler. Bu baliklardan en ünlüsü ise " Beyaz köpek baliklari " dir. Bu baliklar köpek baligi türleri arasinda en saldirgani olup yunuslara, foklara, deniz aslanlarina ve hatta balinalara bile saldirabilirler. Bir köpek baligini tehlikeli yapan en önemli organlari disleridir.Eger disleri normal bir baliginki gibi pek keskin olmasaydi, köpek baliklari tanindigi kadar tehlikeli olmayackti. Birçok insan köpek baliginin avini özellikle kuvvetli çene darbeleriyle parçaladigini zanneder fakat asil fonksiyon çenede degildir. Köpek baliklarinin disleri öyle mükemmel bir anatomiye sahiptirki hem bir jilet kadar keskin hemde ince elenmis bir testere kadar yivlidir. Bir köpek baligi avini isirdiktan sonra basini derhal saga sola dogru sallamaya baslar.Bu sekilde davranarak disleri arasina sikisan bir objeyi ivmelendirip yanal olarak disleri üzerinde hareket etmesini saglar. Obje veya av, disleri üzerinde hareket ettigi zaman jilet kadar keskin olan disler tarafindan rahatlikla kesilir.Böylelikle balik avini kisa süre içerisinde parçalayarak etkisiz hale getirir. Köpek baligi avini parçalarken gözlerini asla açmaz. Bunu yapmasinin nedeni ise avini parçalamasi esnasinda etrafa saçilacak kemik parçalarindan gözlerini korumak içindir. Çünki bir canlinin kemigi kirildigi (insan olsun hayvan olsun) zaman küçük partiküller haline gelen kemik parçalari oldukça keskin bir hale dönüsür. Bazi köpek baligi türlerinin boylari oldukça büyük olmasina karsin çok uysal olabilirler.Hatta bazi türleri iri memelilere saldirmak yerine deniz planktonlari ve küçük deniz canlilari ile beslenmektedir. Buna karsin dogada, resimdekinden çok daha iri köpek baliklarininda yasamasina karsin bazilari insanlarin zannettikleri gibi bir saldirganlik göstermezler. Köpek baliklarinin vücut sekilleri çok mükemmel bir sekilde dizayn edilmistir.Tipki bir füzeye benzeyen vücutlari ve güçlü yüzgeçleri sayesinde saatte 60 - 80 km ye kadar hiza erisebilmektedirler. Diger bir mükemmel özellikleri ise solungaçlarinin bu kadar süratle giderken sudaki oksijenden maksimum istifade edebilmesi için yan yaraflarda özel olarak konumlanmis olmasidir. Dikkat ettiyseniz yaris arabalarinin her iki yaninda hava bosluklari oldugunu görürsünüz.Bu bosluklar, araba süratle giderken motorun havayi daha rahat bir sekilde emmesine yardimci olmak içindir.Köpek baliklarinin yanlarindaki solungaçlarda, hayvan büyük bir süratle yüzerken sudaki oksijeni maksimum absorbe etmesi için yan taraflarda birer bosluk birakacak sekilde konumlanir. Insanlarin köpek baliklarindan esinlenerek taklit etmeye çalistigi bu mükemmel sistemi köpek baliklari haberleri bile olmadan milyonlarca yildir kullanmaktadir. Bugün halen sadece zevk amaciyla köpek baligi öldüren insanlar vardir.Bazi balikçilar ise besin degeri ve parasal degeri çok yüksek oldugundan dolayi hiç durmaksizin köpek baliklarini avlamaktadirlar. Bazi uzakdogu ülkelerinde balikçilar, lüks restoranlarin ihtiyaçlarini karsilamak amaciyla yanlizca yüzgeçlerini kesip baliklari tekrar çaresiz bir sekilde denize atmaktadirlar. Eger bu mükemmel yaratiklarin korunmasi amaciyla bir önlem alinmaz ise yakin bir zaman içerisinde soylari tükenme noktasina gelecektir. Ve eger köpek baliklarinin soylari tükenirse, denizde avlanilmasi ve sayilarinin azaltilmasi gereken birçok av hayvaninin nüfuslari gitgide artacak ve deniz ekosistemini altüst etmeye baslayacatir. Balinalar Dogadaki en büyük memeli hayvanlari temsil eden balinalarin bazi türleri küçük boyutlara sahip olmasina karsin bazi türlerinin boylari ise 35 - 40 metreye kadar varabilir. Balinalarda kendi aralarinda uysal ve saldirgan olarak ayrilirlar.En taninan uysal balina, boyutlari 35 metreye varmasina ragmen planktonlarla beslenerek yasamlarini sürdürürler. Balinalarin cüssesinin büyük olmasina karsin oldukça uysaldir.Bu balinalarin bazi türleri plnaktonlar ve küçük baliklar ile beslenmektedirler. Planktonlarin çok küçük canlilar oldugunu biliyoruz.Fakat bu kadar büyük cüsseli bir balina plnaktonlarla nasil beslenebilmektedir ? Balina bunu, çenelerinin arkasinda bulunan kusursuz bir yüzgeç sistemi sayesinde basarir.Boyu yaklasik 40 metreye varan ve planktonlarla beslenen bir balina, tek hamlede vücuduna 3 oda dolusu suyu doldurabilir.Vücuduna doldurdugu bu muazzam su kütlesini, mükemmel bir yüzgeç sistemine sahip çenelerinden tekrar disari verir. Su büyük bir hizla disari çikarken plankton ve diger küçük canlilar (ufak baliklar gibi) çenedeki yüzgeçte kalirlar.Bir cm3 suyun içinde onlarca plankton bulunduguna göre metrelerce küp su içerisinde içerisinde milyarlarca plankton bulunabilir.Balina bunu defalarca yaparak, midesini protein degeri yüksek bu ufak canlilar ile doldurur. Katil balinalar saldirgan olmalarina karsin egitildikleri zaman dost olmaktadirlar.Fakat vahsi yasam ortamlarinda birer köpek baligi gibidirler. Denizlerin en vahsi hayvanlari sayilan beyaz köpek baliklari bile bir katil balinayi gördügü zaman mümkün oldugu kadar ondan kaçinmaya çalisir. Bu canlilar, karsilastikari bir köpek baligini tek bir çene darbesiyle ikiye bölebilirler. Bazi katil balinalar fok ve deniz aslanlarini avlamak için sahile kadar kovalayabilirler.Ve bu kovalamaca neticesinde basarilida olurlar. Katil balinanin yaksaltigini gören fok veya deniz aslani sürüsü çareyi kumsala çikmakta bulurlar. Fakat katil balinanin sahile kadar çikacagini ummazlar. Balina foklari avlamak için kendini sahile kadar vurabilmektedir.Nitekim bazi foklar hayvanin koca agizindan kurtulamaz. Televizyonlarda gördügümüz gösteri balinalari bu katil balinalardir.Vahsi yasamlarindakinin aksine egitilidikleri zaman oldukça uysal olan bu yaratiklar insanlarin çok yakin dostu olabilmektdir. Senede bir kez belirli dönemlerde dogum yapan balinalar, yavrularini dogurmak için sig sulara göç ederler. Göç sirasinda binlerce mil yol katedebilirler.Deniz arastirmacilari halen balinalarin nasil yönlerini sasirmadan devasal okyanuslarda istedikleri yerlere gidebildiklerini tam olarak çözememislerdir. Bir balina sürüsünün içindeki bireyler, çok tiz bir ses çikararak birbirleriyle anlasmaktadirlar.Bu seslerin ne anlama geldigi konusunda uzun arastirmalar yapilmaktadir. Çikarilan bu sesler kilometrelerce ötedeki baska balinalar tarafindan ve hatta insanlar tarafindan bile duyulabilr. Balinalarin bu seslere nasil yanit verdikleri ise bir sirdir. Balina ve köpek baliklari deniz ekosistemi için mutlaka gerekli olan canlilardir.Fakat insanlarin bilinçsiz avlanmalari sonucunda denizlerdeki av - avci orani süratle bozulmakta, ve denizel ekosistemin dengeleri altüst olmak üzeredir. Örnek verecek olursak okyanuslarda istakozlarla beslenen ve ayni zamanda besin olarak tüketilen bir balik türü, istakozlarin bilinçsiz avlanilmasi sonucunda açlik ve nihayetinde ölüm tehlikesiyle karsi karsiya gelir.Yani insanlar, besin olarak tükettigi bu baliklari kendi elleriyle yok etmektedirler. Ayni sekilde köpek baligi ve balinalarin sayilarindaki süratli düsüs, av sayisinin yükselmesine (örnegin foklar ve küçük baliklar) ve dolayisiyla denizel ekosistemde bir nüfus patlamasina yol açar.Av canlilarinin sayisi yükseldikçe denizdeki diger canlilarin yasamlari olumsuz yönde etkilenmektedir. Umuyoruzki su an bu mükemmel deniz yaratiklarinin soylarinin devam etmesi için yürütülen çalismalar olumlu sonuç versin ve hergeçen gün yikilma noktasina biraz daha yaklasan deniz ekosistemi eski durumuna kavussun.

http://www.biyologlar.com/deniz-biyolojisi

HYLEA

Havası çok nemli, sürekli yeşil kalan ve bütün yıl boyunca büyüme gösteren bitki örtüsü olan ve içinde çok sayıda hayvan türünü barındıran subtropik ve tropik ormanları içine alan kuşaktır. Bu yüzden balta girmemiş tropik ormanlarda hemen bütün hayvan grupları çok sayıda türle temsil edilir. Hayvanlarda çok değişik vücut şekilleri ve parlak renkler bulunur. Buralarda kuşlar ve böcekler (özellikle kelebekler) tür çeşitliliği ve renk zenginliği ile göze çarpar. Uygun iklim koşulları, öncelikle çok nemli hava ve don olayının görülmemesi bazı arkaik (eski) hayvan gruplarının barınmasına da olanak verir. Öteki bölgelerde ortadan kalkan ya da çok azalan hayvan türleri, burada zengin bir çeşitlenmeye ve yayılışa sahiptir. Bunlara, amfibiler (Gymnophion = körsemenderler), sürüngenler (büyük yılanlar, kaplumbağalar), çıplaksalyangozlar, karagirdapı solucanları, kütükayaklılar (Onychophora), çok güzel yapılı Buprestidae türleri örnek olarak verilebilir. Böcekler için genelde bütün takımların ve ilave olarak da yaşlı familyaların hyleada temsil edilmekte oldukları söylenebilir. Parazit derisinekleri (Chalcididae) ve kısa kınkanatlıların (Staphylinidae) tropik türleri, bilinen tür sayısının %50'den fazlasını oluşturur. Hyleadaki türler çoğunlukla az sayıda bireyle temsil edilir. Madde döngüsünün hızlı olması hylea için tipiktir. Organik maddelerin hemen hemen tümü ve keza gerekli olan minerallerin çoğu canlı vücudunda bulunduklarından, toprak hem organik madde hem de mineral bakımından çok fakirdir. Ölü ve atık organik maddelerin hemen parçalanması ve keza elektrolitlerle birlikte tekrar canlı vücuduna alınması nedeniyle, balta girmemiş ormanlardaki sular elektrolit bakımından son derece fakirdir ve ayrıca humus oluşumu da zor olmaktadır. Hızlı madde dönüşümünün bir sonucu besin maddesi birikimi de başlayamadığından, hyleadaki hayvan türleri (memeliler, kuşlar ve böcekler) birey bakımından az sayılarda bulunur. Yani onlara seyrek olarak (ya da tek tek) rastlanır; aynı besin üzerinden beslendiklerinden aynı türün sürü hali genellikle görülmez. Hayvanların kitle ya da sürü halindeki büyük topluluklarına, hyleanın ormanlaşmamış karasal ekosisteminde rastlanır. Tropik ormanlarda yaşayan ilkel kabilelerin nüfus yoğunluğu çok azdır. Çünkü toplayıcı ve avcı olarak geçimini sağlayan bu kabilelerin, büyük miktarlarda hayvansal besin bulmaları zordur. Son zamanlarda özellikle gelişmiş ülkelerin tüccarları, yangın çıkarmak suretiyle, hyleada belirli alanları ve aynı zamanda mineral yataklarını tahrip ederek, bu bölgeleri, ekonomik tropik bitkilerin (muz, kahve, hindistancevizi, mısır vs.) üretimine yönlendirmeye çalışmışlardır. Bu şekilde kazanılan topraklar, mineral bakımından fakir olduğu için, genellikle kısa zamanda verimsizleşmiştir. Birkaç yıl sonra yeni alanlar açılmak ve yeni yangınlar çıkarılmak suretiyle tahribatın boyutları gittikçe genişlemektedir. Bütün uyarılara karşın, bu tahribatlar, dünyanın geleceğini tehdit edecek şekilde sürüp gitmektedir. Bu yerlerde döküntü tipi yeni ikincil ormanları oluşmaktadır. Hyleanın asıl toplulukları hiçbir şekilde geri gelmemektedir. Tropik ülkelerdeki mali yetersizlikler ve politik karışıklıklar, bilimsel bir ağaçlandırmayı ve büyük bir titizlik gerektiren bir programın uygulamaya konmasını güçleştirmektedir. Böylece, sadece memeli ve kuşlar değil, bu bölgelerde yaşayan her çeşit canlı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelmiş bulunmaktadır.

http://www.biyologlar.com/hylea

Dinozor Türleri

Onlarla ilgili çok şey okuduk, binlerce film çekildi, belgeseller yapıldı. Bazı örnekleri 12- 15 katlı bir apartman büyüklüğünde olan dinozorlardan bahsediyoruz. Tarih öncesinin efsane canlıları Dinozorlar, günümüzden 65 milyon yıl önce yok olmuşlardır. Bugüne kadar 700 farklı türü sınıflandırılmış olmasına karşın, bu gizemli hayvanların dünyasını tanıma konusunda henüz yolun çok başında bulunmaktayız. Bilim dünyası dinozorlarla gerçek anlamda 19. yüzyılın ortalarında yaşayan İngiliz doğa bilimci Sir Richard Owen’ın çalışmaları ile ilgilenmeye başladı. Owen bu hayvanları, 1841 yılında, Yunanca “deinos” (korkunç), “saurus” (kertenkele) anlamına gelen iki sözcüğün birleşiminden oluşmuş Dinosauria (Dinozor) adıyla adlandırdı. Dinozorlar omurgalı hayvanlardan sürüngenler (Reptilia) sınıfına girerler. Yumurtlayarak nesillerini devam ettirirler. Dinozorların cins adları, çoğunlukla özelliklerinden hareketle belirlenir. Çatal omur, üç boynuzlu yüz gibi. Bazı durumlarda da onları bulan kişi, bulundukları yer ya da üzerlerinde çalışan fosil bilimcinin adını alırlar. Hayvanlar vücutları çok ısınır veya çok soğursa yaşamlarını sürdüremezler. Dinozorların vücut sıcaklıkları hava sıcaklığına bağlı olarak değişiyordu. Soğuk havalarda vücutları da soğuyordu. Bazı dinozorlar o kadar büyüktü ki, vücutlarının soğuması çok uzun zaman alıyordu.Yani gövdelerinin büyüklüğü sıcak kalmalarına yardımcı oluyordu. DİNOZOR TÜRLERİ: Dinozorlar, kalça yapılarına göre iki grup altında incelenirler: Birinci gruptakilerin kalça yapısı kuşlarınkine (Ornithischia), İkinci gruptakilerin kalça yapısı kertenkelelerinkine (Saurischia) benzemektedir. Saurischia’lar ise Theropoda ve Sauropoda diye iki alt takıma ayrılır. Therapoda’lar etçil olup ilk dinozor grubudur. İki ayak üzerinde yürürler. Bunların boyları 25cm. ile 10m. arasında değişir. En çok tanınanları Allosaurus olup, 140 milyon yıl önce Kuzey Amerika’da yaşamıştır. Allosaurus; Reptilia (sürüngenler) sınıfı, Saurischia takımının, Therapoda alttakımına ait Allosauridae ailesinin bir cinsidir. Bu alt takım üyeleri iki ayak üzerinde yürüyüp, etle beslenmişlerdir. Allosaurus 12 metre uzunluğunda yaklaşık 3 ton ağırlığında bir hayvan olup, ot yiyici dev boyutlu Sauropodlara saldıracak kadar da güçlüdür. Kafası vücuduna oranla büyüktür. Çenesi, uzun ve derin, 5-10 cm. uzunluğundaki dişleriyse geniş ve keskindir. Allosaurus kuş benzeri üç tane ayak parmağına sahiptir ve baş parmak geriye dönerek birçok kuşta olduğu gibi destek görevini üstlenmiştir. Ön üyeler kısa ve sağlamdır, pençe biçimli üç parmak ayrılmıştır ve beslenme fonksiyonunda kullanılmak için uygundur. Fakat vücudu desteklemek için elverişli bir yapıya sahip değildir. Diğer alt takım da Sauropoda’lardır. Bunlar Theropoda’lardan daha sonra ortaya çıkmışlardır. Dört ayak üzerinde yürürler, otçul ve etçil formları vardır. 30 metre uzunluğa ulaşanları bulunmuştur. Bunlar dinozorların en iri temsilcileridir. Bu alt takıma ait örneklerden Diplodocus, Kuzey Amerika’da 140 milyon yıl önce yaşamıştır. Bunlar 24 metre uzunluğunda olup 10 ton ağırlığa sahiptir. Otçul bir kertenkeledir. Dinozorlara ait bir diğer takım ise Ornitischia’lardır. Bunlar da, Ornithopoda, Stegosauria ve Ceratopsia alt takımlarına ayrılmaktadır. Ornithopoda alt takımı üyeleri otçul olup iki ve dört ayağa sahiptirler. Stegosauria üyeleri de karasal yaşama uyum sağlamıştır. Bunlar 150 milyon yıl önce Kuzey Amerika, Afrika ve Avrupa’da yaşamışlardır. Boyları 4.5 metre, yükseklikleri ise 2.5 metredir. Ceratopsia’lar da kara hayatına uymuştur. Dört ayaklıdırlar. En önemli örnek Triceratops’tur. Bu cinsin temsilcileri 110 milyon yıl önce Kuzey Amerika’da yaşamıştır. Boyları 6 metre kadardı. Otçul idiler. NASIL BESLENİYORLARDI? Dinozorların beslenme biçimleri çoğunlukla etçil ya da otçuldur. Ancak az rastlansa da bazı dinozorlar hem et, hem otla beslenebiliyor yani hepçillerdir. Dinozorların neyle beslendikleri çene ve diş yapıları incelenerek belirlenmektedir. Etçil dinozorlar, yumurtalarla, o dönemde yaşayan kertenkele, kaplumbağa ve ilkel memelilerle beslenerek yaşamlarını sürdürüyorlardı. Başka dinozorları avlayanlar ve leş yiyenler de vardı. Otçul dinozorlar ise, iğne yapraklı ağaçların yapraklarını, eğrelti, yosun ve atkuyruğu otlarıyla ginko yapraklarını yerlerdi. NE ZAMAN YAŞADILAR? Bundan 230-250 milyon yıl önce Triyas Devri’nde yeryüzü henüz tek bir dev kıta görünümündedir. “Pangea” adı verilen bu kıtayı, yine tek ve dev bir okyanus olan Panthalassa çevrelemektedir. Ana kıta henüz dev bir çöl yapısındadır. Sadece okyanus kıyılarında tropikal ormanlar yer almaktadır. İklim sıcak ve kuraktır. Kutup bölgelerinde buzullar henüz oluşmamıştır. O zamanlarda, daha sonra devrin tüm kıtalarını istila edecek olan dinozorlar evrimlerinin henüz başlangıç aşamasında bulunmaktadır. Yaklaşık 230 milyon yıl önce, ilk dinozorlar henüz ne çok iri ne de çok çeşitli idiler. Fakat kısa zamanda yeni yaşam şekillerine uyabilmek için farklılaşmaya başladılar. Bazıları ataları gibi etobur kalırken diğerleri otobur hale geldiler. Trias Devri sonunda yani 215 milyon yıl önce Amerika’dan Çin’e; Afrika’dan Avrupa’ya kadar hemen hemen her yerde dinozor fosillerine rastlanmaktadır. Günümüzden 150 milyon yıl önce dinozorlar yerküre üzerindeki en geniş hayvan topluluğuydu. NE ZAMAN YAŞADILAR? Milyonlarca yıl dünyaya hükmeden bu yaratıkların da bir sonu vardı. Günümüzden 80 ila 65 milyon yıl önce çok kısa bir sürede soyları tükendi. Bu dönemde beklenmedik bir olay canlıların bütün tarihini alt üst etti. Dinozorlar ve onlarla birlikte diğer birçok canlı varlık, deniz ve kara hayvanları, mikroskobik veya devasa yaratıklar sonsuza kadar yok oldular. Dinozorların neden yok olduğu sorusunun yanıtı yıllarca araştırıldı. Büyük bir olasılıkla, bu sorunun yanıtı hiçbir zaman tam olarak verilemeyecek. Bunun yanında bazı bilim adamlarına göre, salgın hastalıklar, bazılarına göre dinozor yumurtaları ile beslenen ilkel memeliler veya bir Astroid’in dünyaya çarpması da öne sürülen teorilerden bazılarıdır. Dinozorlar hakkındaki yeni buluntular hayal gücümüzü zorlamaya devam ediyor. Yok olmuş bir yaşam hepimizin ilgisini çekiyor. Dinozorların gizemli dünyasında keşfedilmeyi bekleyen çok soru var. Araştırmalar büyük bir hızla sürmektedir.  

http://www.biyologlar.com/dinozor-turleri

Mikroorganizmaların Tarihçesi

Mikroorganizmaların Tarihçesi

Tek hücreli mikroorganizmalar, yeryüzünde yaklaşık olarak 3-4 milyar yıl önce oluşmuş ilk canlı biçimleridir. Daha sonraki evrim süreci yavaştı ve yaklaşık olarak 3 milyar yıl boyunca Kambriyen öncesi devirde tüm canlılar mikroskobikti.

http://www.biyologlar.com/mikroorganizmalarin-tarihcesi

AVRUPADA YAŞAYAN SÜRÜNGENLER

ADİ ENGEREK (Vipera berus) Avrupa'daki en yaygın yılanlardan biridir. 70. paralele kadar rastlanır. Uzunluğu 80 cm. olan bu yılan zehirlidir. Zehiri özellikle çocuklarda ölümlere yol açabilir. Ancak, oldukça ürkek bir yapıya sahiptir ve insanlardan kaçmayı tercih eder. Genellikle 3000 metre yüksekliklerde dolaşır. Özellikle soğuk günlerde daha alçaklara iner. Esas olarak geceleri avlanırlar ve fare yiyerek beslenirler. Bu nedenle çiftçiler bu yılana özellikle dokunmazlar. Ağustos ayında dişi marasso yılanı 6-20 yavru dünyaya getirir. Ekim ayında marasso yılanları kış uykusuna yatacakları elverişli bir yuva aramaya başlarlar. Kayalar arasındaki yuvalarından nisan ayında uyanarak çıkarlar. BOYNUZLU ENGEREK YILANI (Vipera ammodytes) Güney Avrupa'da yaşayan bu engerek yılanının uzunluğu yaklaşık 65-95 cm'dir. En tipik özelliği üçgen biçimindeki kafa yapısıdır. Kuyruğu ise oldukça kısadır. Sabahın erken saatlerinde ve öğleden sonra ava çıkar. Küçük memelilere ve sürüngenlere saldırır. Dişi ile erkek çiftleşmeden önce aşk kavgası yaparlar. Dişi engerek yılan yaz sonunda 9-18 yavru dünyaya getirir. GÖZLÜKLÜ SEMENDER (Salamandrina terdigitata) Bütün İtalya Yarımadası'nda yaşayan bu semenderin boyunun uzunluğu 7-11 cm'dir. Tatlı su kıyılarında yaşar. Kuyruğu, vücudundan daha uzundur ve ön ayaklarında 4 parmak vardır. Sırt kısmı siyah-kahverengi, karın kısmı beyazdır. Diliyle yakaladığı böcekleri, larvaları, kurtçukları yer. Genellikle gece avlanır. İlkbaharın başında çiftleşir ve dişi suya 30-80 yumurta bırakır. Hayvanın larva yaşamı iki ay sürer. İSPANYOL ENGEREĞİ (Vipera aspis) Kuzey İspanya, Fransa, Almanya ve İsviçre'de görülen bu yılanın boyunun uzunluğu 50-85 cm'dir. Büyük bir kafa yapısına sahiptir. Derisinin üst bölümündeki renkler çok değişkendir. Ormanlık bölgelerde, dağ eteklerinde, kayalık topraklarda yaşar. Soğuğa karşı çok duyarlı olan bu hayvan, kış aylarında adeta donup kalır, hareketsizleşir. Akşam ve geceleri avlanan bu yılan, fare, küçük memeli, sincap avlayarak beslenir. Zehiri çok güçlü değildir. Dişi her keresinde 2-12 yavru doğurur... KARETTA (Caretta caretta) Akdeniz, Karadeniz ve Atlantik Okyanusu'nda yaşayan bu kaplumbağanın kabuğunun uzunluğu 80-1.20 m. arasında değişir. Kafası, cüssesine oranla büyük, kuyruğu, cüssesine oranla çok küçüktür. Arka ayakları ön ayaklarından daha gelişmiştir. Yalnız yaşar, sadece çiftleşme döneminde eş bulur. Dişi, yumurtlamayı gece yapar. Yumurtalarını kuma gömer, 2-3 ay kuluçka dönemi vardır. Yavrular, 10-12 yaşında yetişkinliğe varırlar. Uluslararası örgütler tarafından korumaya alınan bu kaplumbağalar, ülkemiz sahillerine de yumurtlamaya gelirler. KÖR YILAN (Anguis fragilis) İzlanda ve İrlanda dışında tüm Avrupa'da yaşayan bu yılanın uzunluğu 50 cm. kadardır. Genellikle akşamüstleri ve sabahın erken saatlerinde avlanan bu hayvan, böcek, kurtçuk ve kırkayak ile beslenir. Dişi içinde geliştirdiği yumurtalardan çıkan yavrularını dışarıya atar. Her keresinde 5-26 yavru yapar. Kör yılan kasım ayında bütün kışı geçireceği bir yer arar ve daha sonra kış uykusuna yatar. Mart sonunda ya da nisan başında uyanır. Tehlikeli bir saldırı durumunda bu yılanlar tıpkı kertenkeleler gibi kuyruklarını düşmana bırakıp kaçarlar. SEMENDER (Salamandra salamandra) Bütün Avrupa'da görülen bu hayvana Ön Asya ve Suriye'de de rastlanır. Yetişkin bir erkeğin uzunluğu 15-32 cm'dir. Vücuduna oranla iri gözlere sahiptir. Sulak ve ağaçlık bölgelerde dolaşan bu hayvan, gündüzleri yerin altındaki yuvasında yaşar. Esas olarak böcek ile beslenir. Bu hayvan soğuktan nefret eder ve kış aylarında uykuya yatar. Çiftleşme dönemi sonbahardır ve oldukça uzun sürer. Dişi suya 70 larva bırakır. Bunlar 2-3 aylık bir metamorfoz döneminden sonra yavru semenderler haline gelirler, 4 yıl sonra da çiftleşebilirler.

http://www.biyologlar.com/avrupada-yasayan-surungenler

Bağışıklık Sistemi Nedir? Bağışıklık Sistemi Organları

Bağışıklık Sistemi Nedir? Bağışıklık Sistemi Organları

İnsan vücuduna giren yabancı maddeleri etkisiz hale getirmek, dışarıya atmak veya yok etmek için vücudun geliştirdiği bütün doğal düzenlere bağışıklık denir.Doğumla birlikte anne karnındaki steril çevreden ayrılan bebek, dış ortamda çok sayıda mikroorganizma ve yabancı madde ile karşı karşıya kalır. Bağışıklık sisteminin görevi, öncelikle bu maddeleri vücuda girdikleri yerde tutmak, yayılmalarını engellemek ya da geciktirmektir. Sistemi oluşturan organlar şunlardır: 1-Timus 2-Kemik iliği 3-Dalak 4-Lenf düğümleridir. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/bagisiklik-sistemi-nedir-bagisiklik-sistemi-organlari

Çiçeklerde Tozlaşma

Döllenmenin olabilmesi için, polen tanelerinin herhangi bir araç ile erkek organın başçık(arter) kısmında dişi organın tepecik(stigma) kısmına taşınması gerekir.Bu taşınma olayına tozlaşma adı verilir.Tozlaşma iki tipte olmaktadır.Bunlardan birisi çiçeğin dişi organına aynı çiçeğin erkek organından veya aynı bitkinin başka çiçeğinden çiçek tozu gelerek döllerse buna autogami denir. Bezelye,fasulye,pamuk,buğday,p irinç,domates ve tütün çiçeklerinde bu şekilde tozlaşma görülür. Bir diğer tozlaşma şeklinde ise bir çiçek üzerinde meydana gelen polenler aynı türden başka bir dişi çiçeğin dişi organına gelir ve döllenme olur. Buna da allogomi ve ya heterogomi denir. Bitkilerde çoğunlukla bu döllenme olur. Bunun sağlanması autogaminin önlenmesi içinde aynı çiçekteki erkek ve dişi organlar farklı zamanlar da olgunlaşır. Bazı bitki türlerinin eşey organları farklı yapılışta olup ,dişi organın boyuncuğunun uzunluğu ile erkek organın flamenti boy yönünden farklılık vardır ve autogami kısmen engellenmiş olur. ????: Web Hattı - Türkiyenin En Güncel Forumu www.webhatti.com/showthread.php?t=49183 Bitkilerde bu tozlaşma üç yolla olmaktadır; a)Rüzgar ile(anemofili): Tozlaşma rüzgar aracılığı ile olmaktadır. Bu bitkilerin çiçekleri genellikle küçük ve gösterişsizdir. Periant küçülmüş veya ortadan kalkmıştır. Stigmalar büyük ve dallanmıştır. Polen keseleri çok fazla polen ihtiva etmektedir ve polen taneleri küçük,hafif ve kurudurlar. Kavak,söğüt,ceviz,meşe,buğday ve diğer çayır otlarında bu tozlaşma olmaktadır. b)Su ile(hidrofili):Bazı su bitkilerin de görülür. c)Böcekler ile tozlaşma(emtemofili): Çiçekli bitkilerin büyük bir kısmında tozlaşma böcekler vasıtası ile olur.Bunlardan başlıcaları ;arılar,kelebekler,sinekler ve diğer kın kanatlılardır.Bazı bitkilerde kuşlar tozlaşmayı sağlamaktadır.Bu çiçekler,parlak ve güzel renkleri,ihtiva ettikleri bal özleri sayesinde böceklerin uğrak yeri olmaktadırlar. Bazen böcekler bal özü yerine polen tanelerinden besin olarak istifade ederler. Bir böcek bal özü veya polen tanesi yemek için bir çiçeğe konduğu zaman ,erkek organların başçıklarındaki polen tanelerinden bazıları böceğin dokunması ile yerinden ayrılır ve böceğin tüylü vücuduna yapışır. Bundan sonra böcek bu çiçekten ayrılıp başka bir çiçeğe konunca vücuduna yapışmış olan polenlerde beraber taşınarak çiçeğin stigmasına gelerek tozlaşma sağlanmış olur.

http://www.biyologlar.com/ciceklerde-tozlasma

Deniz Biyolojisi Hakkında Bilgi

Su an yeryüzünde görebildiginiz tüm canlilar, dogadaki canlilarin çok küçük bir bölümünü teskil etmektedir.Yeryüzünün üçte ikisinin sularla kapli oldugunu düsündügümüz zaman, okyanus ve denizlerde yasayan canlilar aleminin ne kadar devasal oldugunu anlayabiliriz. Yapilan arastirmalara göre dünya üzerindeki su kütlesinin hemen hemen tamami volkanik patlamalardan atmosfere salinan su buharindan husule gelmistir. Atmosfere salinan yüksek miktardaki su buhari yogunlasarak yillar boyunca yagan yagmurlari ve nihayetinde deniz ve okyanuslari meydana getirmistir. Yagmur sulari tatli yani saf su olmasina ragmen okyanus ve denizlerde yüksek miktarda tuzluluk vardir.Bunun nedeni jeolojik tabakalarin yüksek miktarda karbonat, sodyum klorür (tuz) ve zengin mineraller içermesidir.Sodyum miktari oldukça fazla oldugu için deniz ve okyanuslari olusturan tatli sularin tuzlu hale gelmesine neden olur. Tuz orani yüksek bu sularda herhangi bir kara canlisinin veya bir insanin uzun süreler yasamasi mümkün olmamasina karsin birçok deniz canlisi rahatlikla yasayabilmektedir.Tabii yasamlarini vücutlarindaki mükemmel organ sistemleri sayesinde sürdürürler. Okyanus ve denizlerde tipki karada yasayan canlilar gibi mikroorganizmalardan tutun devasal memeli canlilalar kadar binbir çesit canli türü yasamaktadirlar.Biz yanlizca bu devasal canlilar aleminden bilinen ve bilinmeyen birkaç örnek verecegiz. Deniz ve tatlisu mikroorganizmalari Bu canlilara " Plankton " adi verilmektedir.Planktonlar tatli sularda yasayabildigi gibi deniz ve okyanusta yasayanlarida vardir. Bu canlilar tipki bakteriler gibi ikiye bölünerek çogalmaktadirlar.Önce canlinin içerisindeki DNA replikasyonla kopyalanarak iki Katina çikarilir ve ardindan canlinin vücudu ikiye bölünür. Miktari iki katina çikan DNA nin yarisi birinci yavru hücreye diger yarisi ise ikinci yavru hücreye aktarilir. Planktonlarin en önemli özellikleri, suda yüzmek için aktif olarak belli bir hareketleri olmamasidir.Bu canlilar bulunduklari su ortaminin akimina bagimli olarak basibos dolanirlar. Planktonlar ancak mikroskopla görülebilirler fakat çiplak gözle dikkatlice bakildiginda görülebilecek kadar büyük olanlarida vardir. Bu mikroskobik canlilardan en çok bilineni ise " alg " adi verilen tek hücreli bir canli türüdür ki algler hemen hemen heryerde yasamaktadirlar. Denizlerde, tatli sularda, okyanuslarda, havuz sularinda, su birikintilerinde çamurlarin içinde ve nehirlerde bile yasamaktadirlar.Bu kadar fazla bir yasam alanina sahip canlilar biz ziyaretçilerin bile gözünden kaçmis olamaz. Örnegin bir havuz veya insaat sahasindaki seffaf su birikintilerinin renginin, birkaç gün sonra yesile veya kirmiziya dönüstügünü görmüssünüzdür.Bu sularda ilk zamanlarda yasayan binlerce tek hücreli canli türü, uygun bir sicakliga geldiginde süratle çogalmaya baslarlar. Yanlizca birkaç gün içerisinde sudaki canli sayisi milyari bulabilir.Bu kadar fazla sayidaki tek hücreli canlilar suyun rengini bulandirmaya baslar. Suyun rengi niçin yesile dönüsüyor ? Bunun nedeni ise bazi planktonlarin, tipki yesil bitkiler gibi klorofil molekülünü içermesinden dolayidir.Hatirlarsaniz bitkilerin yapraklarinin renginin yesil olarak görünmesinin klorofil molekülünden dolayi oldugunu söylemistik. Iste bu tip planktonlarinda vücutlarinda klorofil molekülü vardir ve tipki bitkiler gibi fotosentez yaparlar.Bu yüzdendir ki taksonomik olarak siniflandirilirken bitkiler kategorisinemi yoksa hayvanlar kategorisinemi konacagi konusunda sistematikçilerin ortak bir karari yoktur. Yumusakçalar (Mollusk) Okyanus ve denizlerde yasayan diger bir canli grubu ise, genel latince isimleri " Mollusk " olan yumusakçalardir. Bu canlilarin vücutlari adindanda anlasilacagi gibi oldukça yumusak bir yapiya sahip olup, bazi türlerinin vücutlari oldukça sert kabuklarlada kapli olabilir. Yumusakçalarin en iyi bilinen iki örnegi " Mürekkep baligi " ve kabuklu bir yapiya sahip olan " Deniz minareleri " dir. Mürekkep baliklari, gerek anatomik yapilari gerekse savunma mekanizmalari bakimindan oldukça ilginç canlilardir. Belgesellerde sik olarak gördügümüz bu canlilarin hareket mekanizmalari, bir jet motorunun çalisma prensibiyle aynidir.Bu prensip " etki - tepki " prensibidir.Yani bir yandan madde alinirken diger yandan madde verilmekte ve bu sekilde süratle hareket etmektedir. Balik, öncelikle vücudunu, arka tarafindan aldigi bir miktar su ile doldurur.Ardindan karin kaslarini büyük bir siddetle kasarki bu kasilma neticesinde sikisan su büyük bir süratle yine vücudun arka tarafindan disari püskürtülür.Disari püskürtülen su, baligin büyük bir hizla ileri dogru ivmelenmesini saglar. Bunun yaninda hayvan düsmanlarindan korunmak için bir tür sivi salgilarki bu sivi mürekkebe benzer olup salgilandiginda, kendisi kovalayan avcinin görmesini engelleyecek kadar suyu bulandirabilir. Yine bir mollusk olan deniz minareleri ise, yumusak bir vücuda sahip olmasina karsin çok sert bir kabuga sahiptir. Bu kabugun en önemli fonksiyonu canliyi düsmanlarindan korumasidir. Nasil oluyorda bu canlilar etraflarini kabukla örtebiliyorlar ? Bir sperm ile bir yumurtanin birlesmesinden sonra zigotu meydana getirdigini ve bu zigotun ardi ardina milyonlarca kez bölünerek bir yavru canliyi meydana getirdigine deginmistik.Mesela insan yavrusunda, en distaki hücreler diger hücrelerden farklilasarak keratin adi verilen bir madde üretir ve " Derinin " sekillenmesini saglarlar. Deniz minarelerinde ise, zigot milyonlarca kez bölünerek yavruyu meydana getirdiginde, yavrunun en distaki hücreleri " Kalsiyum " salgilayan özel bir hücre tipine farklilasirlar.Bu hücreler, canlinin içinde yasadigi deniz yada okyanuslardan absorbe edilen kalsiyumu düzenli bir sekilde salgilayarak canlinin etrafinda kalin bir tabaka olusmasini saglarlar. Okyanus bitkileri Su an soludugunuz havadaki oksijenin büyük bir kismi, deniz ve okyanuslarda yasayan ve klorofil içeren bitkiler tarafinda fotosentez yoluyla üretilir. Nasil ki atmosfer sartlarinda klorofil içeren bir bitki havadan CO2 yi, topraktan suyu ve günesten isigi alarak fotosentez yapip canlilar için oksijen üretiyorsa ayni sekilde deniz ve okyanuslarda da günes isiginin varabildigi bölgelerde bulunan klorofilli bitkilerde oksijen üretmektedirler. Bu canlilarin büyük bölümünü ise yosunlar teskil eder.Bunun yaninda daha adini sayamadigimiz onbinlerce tür deniz bitkisi vardir. Deniz bitkilerinin ihtiyaci olan su zaten yasam ortami olan denizden, CO2 ihtiyaci ise diger tüm deniz canlilari tarafindan karsilanir.Eger bu tabiat harikalari denizlerde var olmasaydi hemen hemen tüm deniz canlilari oksijensizlikten hayatini kaybedecekti. Basit bir canli gibi görünen bu yaratiklari aslinda ekosistemin vazgeçilmez birer parçasidirlar. Bu canlilarin milimetrelerle ölçülebilecek kadar küçük olanlari oldugu gibi yüzlerce metre uzunlugunda devasal boyutlara sahip olanlarida vardir. Atlas okyanusu kiyilarinda yasayan birtür deniz bitkisi, fotosentez yapmak için oldukça mükemmel bir yöntem gelistirmistir. Bu bitki tipki bir " Palmiye " agacina benzer ve onlarca metre uzunlugundaki dallarinin uçlarinda bir veya birkaç adet hava kesesi bulunur.Bu hava keseleri, bitki gelistikçe gitgide büyüyerek bitkinin dallarini suyun kaldirma kuvvetinin etkisiyle yukari dogru kaldirir. Deniz yüzeyine yaklasan dallar günes isigindan olabildigince faydalanarak fotosentez yapma imkani bulur. Deniz bitkilerinin üremeleri hem eseyli hemde eseysiz olabilmektedir. Erkek bitkiden gelen bir sperm ile disi bitkiden gelen bir yumurta hücresinin birlesmesiyle (eseyli üreme) yavru bir bitki meydana gelebildigi gibi bazi bitkiler ikiye bölünme ve " Tomurcuklanma " ile de çogalabilir (eseysiz üreme). Tomurcuklanma, bir bitkinin belirli bir bölgesinde büyüyen hücre veya hücre gruplarinin daha sonra bitkiden ayrilarak bagimsiz bir sekilde kendi basina büyüyüp gelismesi olayidir. Derisi dikenliler (Ekinodermata) Derisi dikenli deniz yaratiklarinin basinda " Deniz yildizlari ", " Deniz hiyarlari " ve degisik sekillerdeki dikenli canlilar gelmektedir. Bu hayvanlarin yasayis tarzlari pek aktif olmasada görünüs itibariyle deniz diplerinde bir renk cümbüsü meydana getirmektedirler.Görünümleri göze çok hos gelen bu yaratiklar alimli renkleriyle deniz diplerindeki vahsi yasamin vazgeçilmez birer parçasidirlar. Deniz yildizlari bilindigi gibi ikiye, üçe, dörde veya daha fazla sayida parçalara ayrilmasina ragmen her ayirdiginiz parça kendini tamir ederek yeni bir deniz yildizi verebilir.Canlilarin bu yeteneklerine "rejenerasyon" yani tamir edebilme özelligi denir. Deniz yildizlarinin bazi türlerinde dikenler oldukça uzun olup, yildizi vahsi deniz canlilari tarafindan parçalanma tehlikesine karsi korur Deniz hiyarlari, protein bakimindan zengin olup uzakdogu ülkelerinde besin kaynagi olarak tüketilmektedir.Bu canlilar genellikle fazla derin olmayan okyanus sularinda yasarlar. Deniz kestaneleri ise disaridan basit bir yapiya sahip oldugu izlenimini verir fakat iç organlari oldukça kompleks bir yapiya sahiptir.Öyleki kestanenin içerisinde, hayvanin sudaki oksijeni rahatça soluyabilmesi için suyu vücudunun içerisinden geçiren karmasik devri-daim organlari bile vardir. Bu mükemmel deniz yaratiklari, gözalici renkleriyle deniz diplerini adeta birer cennete çevirirler. Yüksek Organizasyonlu Deniz Canlilari : Yüksek organizasyonlu canlilar çok sayida türleri kapsamakla birlikte biz en çok bilinen " Köpek baliklari " ve " Balina " türlerine örnekler verdik. Köpek baliklari belgesellerde ve filmlerde gördügünüzden çok daha mükemmel ve gizemli yaratiklardir.Köpek baliklarinin kendi içerisinde birçok alt türleri vardir. Örnegin mamuzlu köpek baligi, boga köpek baligi ve çekiç basli köpek baligi gibi.Fakat köpek baliklarinin bazilari çok uysal olmakla birlikte diger bazi türleri oldukça saldirgan olup önüne gelen hemen her tür canliya saldirabilirler. Saldirgan bir köpek baligi grubu kendilerinden onlarca kat daha büyük olan balinalara bile saldirabilirler. Bu baliklardan en ünlüsü ise " Beyaz köpek baliklari " dir. Bu baliklar köpek baligi türleri arasinda en saldirgani olup yunuslara, foklara, deniz aslanlarina ve hatta balinalara bile saldirabilirler. Bir köpek baligini tehlikeli yapan en önemli organlari disleridir.Eger disleri normal bir baliginki gibi pek keskin olmasaydi, köpek baliklari tanindigi kadar tehlikeli olmayackti. Birçok insan köpek baliginin avini özellikle kuvvetli çene darbeleriyle parçaladigini zanneder fakat asil fonksiyon çenede degildir. Köpek baliklarinin disleri öyle mükemmel bir anatomiye sahiptirki hem bir jilet kadar keskin hemde ince elenmis bir testere kadar yivlidir. Bir köpek baligi avini isirdiktan sonra basini derhal saga sola dogru sallamaya baslar.Bu sekilde davranarak disleri arasina sikisan bir objeyi ivmelendirip yanal olarak disleri üzerinde hareket etmesini saglar. Obje veya av, disleri üzerinde hareket ettigi zaman jilet kadar keskin olan disler tarafindan rahatlikla kesilir.Böylelikle balik avini kisa süre içerisinde parçalayarak etkisiz hale getirir. Köpek baligi avini parçalarken gözlerini asla açmaz. Bunu yapmasinin nedeni ise avini parçalamasi esnasinda etrafa saçilacak kemik parçalarindan gözlerini korumak içindir. Çünki bir canlinin kemigi kirildigi (insan olsun hayvan olsun) zaman küçük partiküller haline gelen kemik parçalari oldukça keskin bir hale dönüsür. Bazi köpek baligi türlerinin boylari oldukça büyük olmasina karsin çok uysal olabilirler.Hatta bazi türleri iri memelilere saldirmak yerine deniz planktonlari ve küçük deniz canlilari ile beslenmektedir. Buna karsin dogada, resimdekinden çok daha iri köpek baliklarininda yasamasina karsin bazilari insanlarin zannettikleri gibi bir saldirganlik göstermezler. Köpek baliklarinin vücut sekilleri çok mükemmel bir sekilde dizayn edilmistir.Tipki bir füzeye benzeyen vücutlari ve güçlü yüzgeçleri sayesinde saatte 60 - 80 km ye kadar hiza erisebilmektedirler. Diger bir mükemmel özellikleri ise solungaçlarinin bu kadar süratle giderken sudaki oksijenden maksimum istifade edebilmesi için yan yaraflarda özel olarak konumlanmis olmasidir. Dikkat ettiyseniz yaris arabalarinin her iki yaninda hava bosluklari oldugunu görürsünüz.Bu bosluklar, araba süratle giderken motorun havayi daha rahat bir sekilde emmesine yardimci olmak içindir.Köpek baliklarinin yanlarindaki solungaçlarda, hayvan büyük bir süratle yüzerken sudaki oksijeni maksimum absorbe etmesi için yan taraflarda birer bosluk birakacak sekilde konumlanir. Insanlarin köpek baliklarindan esinlenerek taklit etmeye çalistigi bu mükemmel sistemi köpek baliklari haberleri bile olmadan milyonlarca yildir kullanmaktadir. Bugün halen sadece zevk amaciyla köpek baligi öldüren insanlar vardir.Bazi balikçilar ise besin degeri ve parasal degeri çok yüksek oldugundan dolayi hiç durmaksizin köpek baliklarini avlamaktadirlar. Bazi uzakdogu ülkelerinde balikçilar, lüks restoranlarin ihtiyaçlarini karsilamak amaciyla yanlizca yüzgeçlerini kesip baliklari tekrar çaresiz bir sekilde denize atmaktadirlar. Eger bu mükemmel yaratiklarin korunmasi amaciyla bir önlem alinmaz ise yakin bir zaman içerisinde soylari tükenme noktasina gelecektir. Ve eger köpek baliklarinin soylari tükenirse, denizde avlanilmasi ve sayilarinin azaltilmasi gereken birçok av hayvaninin nüfuslari gitgide artacak ve deniz ekosistemini altüst etmeye baslayacatir. Balinalar Dogadaki en büyük memeli hayvanlari temsil eden balinalarin bazi türleri küçük boyutlara sahip olmasina karsin bazi türlerinin boylari ise 35 - 40 metreye kadar varabilir. Balinalarda kendi aralarinda uysal ve saldirgan olarak ayrilirlar.En taninan uysal balina, boyutlari 35 metreye varmasina ragmen planktonlarla beslenerek yasamlarini sürdürürler. Balinalarin cüssesinin büyük olmasina karsin oldukça uysaldir.Bu balinalarin bazi türleri plnaktonlar ve küçük baliklar ile beslenmektedirler. Planktonlarin çok küçük canlilar oldugunu biliyoruz.Fakat bu kadar büyük cüsseli bir balina plnaktonlarla nasil beslenebilmektedir ? Balina bunu, çenelerinin arkasinda bulunan kusursuz bir yüzgeç sistemi sayesinde basarir.Boyu yaklasik 40 metreye varan ve planktonlarla beslenen bir balina, tek hamlede vücuduna 3 oda dolusu suyu doldurabilir.Vücuduna doldurdugu bu muazzam su kütlesini, mükemmel bir yüzgeç sistemine sahip çenelerinden tekrar disari verir. Su büyük bir hizla disari çikarken plankton ve diger küçük canlilar (ufak baliklar gibi) çenedeki yüzgeçte kalirlar.Bir cm3 suyun içinde onlarca plankton bulunduguna göre metrelerce küp su içerisinde içerisinde milyarlarca plankton bulunabilir.Balina bunu defalarca yaparak, midesini protein degeri yüksek bu ufak canlilar ile doldurur. Katil balinalar saldirgan olmalarina karsin egitildikleri zaman dost olmaktadirlar.Fakat vahsi yasam ortamlarinda birer köpek baligi gibidirler. Denizlerin en vahsi hayvanlari sayilan beyaz köpek baliklari bile bir katil balinayi gördügü zaman mümkün oldugu kadar ondan kaçinmaya çalisir. Bu canlilar, karsilastikari bir köpek baligini tek bir çene darbesiyle ikiye bölebilirler. Bazi katil balinalar fok ve deniz aslanlarini avlamak için sahile kadar kovalayabilirler.Ve bu kovalamaca neticesinde basarilida olurlar. Katil balinanin yaksaltigini gören fok veya deniz aslani sürüsü çareyi kumsala çikmakta bulurlar. Fakat katil balinanin sahile kadar çikacagini ummazlar. Balina foklari avlamak için kendini sahile kadar vurabilmektedir.Nitekim bazi foklar hayvanin koca agizindan kurtulamaz. Televizyonlarda gördügümüz gösteri balinalari bu katil balinalardir.Vahsi yasamlarindakinin aksine egitilidikleri zaman oldukça uysal olan bu yaratiklar insanlarin çok yakin dostu olabilmektdir. Senede bir kez belirli dönemlerde dogum yapan balinalar, yavrularini dogurmak için sig sulara göç ederler. Göç sirasinda binlerce mil yol katedebilirler.Deniz arastirmacilari halen balinalarin nasil yönlerini sasirmadan devasal okyanuslarda istedikleri yerlere gidebildiklerini tam olarak çözememislerdir. Bir balina sürüsünün içindeki bireyler, çok tiz bir ses çikararak birbirleriyle anlasmaktadirlar.Bu seslerin ne anlama geldigi konusunda uzun arastirmalar yapilmaktadir. Çikarilan bu sesler kilometrelerce ötedeki baska balinalar tarafindan ve hatta insanlar tarafindan bile duyulabilr. Balinalarin bu seslere nasil yanit verdikleri ise bir sirdir. Balina ve köpek baliklari deniz ekosistemi için mutlaka gerekli olan canlilardir.Fakat insanlarin bilinçsiz avlanmalari sonucunda denizlerdeki av - avci orani süratle bozulmakta, ve denizel ekosistemin dengeleri altüst olmak üzeredir. Örnek verecek olursak okyanuslarda istakozlarla beslenen ve ayni zamanda besin olarak tüketilen bir balik türü, istakozlarin bilinçsiz avlanilmasi sonucunda açlik ve nihayetinde ölüm tehlikesiyle karsi karsiya gelir.Yani insanlar, besin olarak tükettigi bu baliklari kendi elleriyle yok etmektedirler. Ayni sekilde köpek baligi ve balinalarin sayilarindaki süratli düsüs, av sayisinin yükselmesine (örnegin foklar ve küçük baliklar) ve dolayisiyla denizel ekosistemde bir nüfus patlamasina yol açar.Av canlilarinin sayisi yükseldikçe denizdeki diger canlilarin yasamlari olumsuz yönde etkilenmektedir. Umuyoruzki su an bu mükemmel deniz yaratiklarinin soylarinin devam etmesi için yürütülen çalismalar olumlu sonuç versin ve hergeçen gün yikilma noktasina biraz daha yaklasan deniz ekosistemi eski durumuna kavuşsun.

http://www.biyologlar.com/deniz-biyolojisi-hakkinda-bilgi

Parazit yaşayan bir hücreliler

I. Şube : Sarcomastigophora I. Alt şube : Sarcodina (Amipler = Kök bacaklar) 1) Entamoeba histolytica (Amipli dizanteri) : İnsanda amipli dizanteriye sebep olur. Kistleri insana geçtikten sonra ince bağırsakta açılan kistten meydana gelen trofozoitler, kalın bağırsağa geçerler. Kalın barsak mukozada epitel hücreleri arasına girmek ya da sitolotik enzimler çıkararak mukozada derin ülserlerin oluşmasına neden olur ve kanlı ishalle kendini gösterir. *Trofozoit : Bir hücrelilerin beslenen, büyüyen, çoğalan ve hareket edebilen normal haldeki bireylerine verilen addır. 2) Entamoeba coli, E. moshkovskii : E. hartmani gibi amip türleri insan bağırsağında hastalık yapmadan yaşar. E. gingivalis insan ağız boşluğunda hastalık yapmadan yaşar. 3) Naegleria fowleri : Sulu ortamda 2 kamçılı şekiller oluşturur. İnsanda beyin iltihaplarına neden olur. Öldürücüdür. II. Alt şube : Mastigophora (Flagellata = Kamçılılar) 1) Giardia intestinalis : 12 parmak bağırsağında açılan kistler, trofozoit halinde bu bölgede ve ince bağırsakta hücrelere yapışarak yaşar. Yağların ve A vitamini gibi yağda eriyen vitaminlerin emilmesine engel olur. 2) Trichomonas tenax : Ağız temizliğine dikkat etmeyen kimselerde ağızda hastalık yapmadan yaşar. 3) Leishmania donovani (Kala-azar) : Karahumma hastalığına neden olur. Tatarcık sinekleri (Phlebotomus) ile insana bulaştırılır. L. donovani insan ve diğer memelilerde hücre içinde oval ve yuvarlak şekilde kamçısız ve hareketsizdir. Tatarcık sineklerinde ise silindir veya iğ şekilde kamçılı ve hareketlidir. Bu haline "Leptomani" Bu hali insanda mekrofajlar tarafından alınarak yuvarlak hali ile çoğalmaya başlar. Bu hücrelerin parçalanmasıyla kan yoluyla tüm vücuda yayılır. Çeşitli organların retikulo - endotelyal hücrelerini istila ederek çoğalmaya devam ederler. L. donovani tatarcık sineği tarafından karahumma geçiren insan ve bilhassa köpeklerin derilerindeki yumru ve yaralardan alınır. Bağırsaklarında kamçılı hal alır. Sonra tatarcığın yutak ve ağız boşluğuna geçer. Tekrar sineğin ısırmasıyla diğer konukçuya bulaştırılır. Dalak ve karaciğerde büyüme, dalakta şişmeler meydana gelir. Kansızlık artar. Ateş, terleme, karın ağrısı, bulantı, kusma görülür. Tedavi edilmezse ölümle sonuçlanır. 4) Leishmania tropica : Tatarcık sinekleri ile insanlara bulaştırılır. Üremesi L. donovani'ye benzer. Yalnız iç organlar yerine deriye yerleşir. Şarkı çıbanı ya da Halep çıbanı denen yaralara neden olur. 5) Trypanosom gambiense : Bu cinse ait türler hayat dönemlerini omurgalılar ve eklembacaklılarda geçirir. İnsan kanı içindeki haline "Trypanosom" denir. Bu iğ veya şerit şeklindedir. Kavisli yapı gösterir. Vücut boyunca uzanan bir dalgalı zara sahiptir. Arka ucunda kamçı bulunur. Eklembacaklı konukçunun vücudu içindeki haline ise "Kritidia" denir. Çeçe sinekleri (Glossina palpalis ve Glossina morsitans) tarafından insana bulaştırılır. Gambiya uyku hastalığına neden olur. Parazitin insan vücuduna girdiği bölgede 1 - 2 hafta iltihabî reaksiyonlar olur. Daha sonra vücudun çeşitli yerlerinde ağrılar olur. Hastalığın son döneminde sinir sisteminde iltihaplanmalar meydana gelir. Refleksler bozulur, devamlı uyku hali ve ölümle sonuçlanır. II. Şube : Sporozoa (Apicomplexa = Sporlular) 1) Isospora belli ve Isospora hominis : İnsanda ishal, kusma, kilo kaybına neden olur. 2) Sarcocystis lindemani : İnsanda kaslarda Mischer tüplerinin oluşumuna sebep olur. 3) Toxoplasma gandii : Tüm memelilerde hücre içinde parazit olarak yaşar. İnsanda iltihabî reaksiyonlara neden olur. Ya kedilerin dışkısıyla ya da gebelik sırasında çocuğa geçebilir. Bu paraziti taşıyan gebe kadınlarda düşükler ve ölü doğumlar meydana gelebildiği gibi bebeğin özürlü doğması da mümkündür. Cins : Plasmodium Sürüngen, kuş ve memelilerde parazit olarak yaşayan türleri vardır. İnsanlarda sıtmaya neden olan türleri için ara konak insan, ana konak ve taşıyıcı ise Anofel cinsine ait sivrisineklerdir. Plasmodium türlerinin eşeysiz çoğalması (şizogoni) insanda, eşeyli çoğalması (sporogoni) ise sivrisinekte olur. İnsanda sıtmaya neden olan Plasmodium türleri P. vivax, P. falciparum ve P. ovale'dir. İnsan ve Sivrisinek Hayat Dönemleri Sivrisineğin ısırmasıyla sporozoitler insana geçer ve karaciğerde parankima hücresinegider. Trofozoit şekline dönüşür ve ekso - eritrositer şizogoni başlar. Trofozoit çekirdek binlerce kromatin tanesine bölünerek genç şizontlar, sitoplazmanın da bölünmesiyle olgun şizontlar oluşur. Parankima hücresinin parçalanmasıyla merozoitler serbest kalır, dağılır. Bir kısmı tekrar parankima hücrelerine girer, bir kısmı alyuvarlarda eritrositer şizogoniyi başlatır. Eritrositlere geçen merozoitler gelişerek trofozoit haline dönüşür. Kromatin bölünmesiyle genç şizontlar, sitoplazmanın da kromatin tanecikleri sayısı kadar bölünmesiyle olgun şizontlar oluşur. Eritrositlerin parçalanmasıyla olgun şizontlar (merozoitler) kan sıvısı içine dökülür (Sıtma nöbeti başlama anı). Bazı trofozoitler olgunlaşmamış makro ve mikro gametositleri oluşturur. Makro ve mikro gametleri içeren kan Anofel cinsi sinek tarafından emildiğinde burada olgun gametlere dönüşürler. Sonra mikrogamet, makrogameti döller, sporogoni başlar. Zigot gelişip "Ookinet" halini alır. Ookinet sivrisineğin mide çeperini delerek epitelyum ile kas tabakaları arasında "Ookist" halini alır. Ookistte çekirdek çok sayıda bölünmeler yapar. Sitoplazma sporozoitleri oluşturur. Ookist parçalanır, sporozoitler sivrisineğin vücut boşluğuna dağılır. Bir kısmı tükrük bezlerine gider. Sinek insanı soktuğunda tekrar insana bulaşır. Nöbeti üşüyerek titreme, ateş yükselmesi ve terlemedir. Eşeyli üremenin eşeysiz üremeyi takip etmesi olayına "Metagenezis (Döl Almaşı)" denir. 4) Plasmodium malaria : Nöbetler 3 günde 1 gelir. 6 saat veya daha fazla sürer. Bu sıtmaya "Malaria Quartana" denir. 5) Plasmodium vivax : Nöbetler 2 günde 1 gelir. 6 - 12 saat sürer. Bu sıtmaya "Malaria Testiana" denir. 6) Plasmodium falciparum : Nöbetler 2 günde 1 gelir. İlk dönemlerde bile ölümcül olabilir. Bu nedenle "Malign Malaria Testiana / Persiyöz Sıtma" (kötü huylu, öldürücü sıtma) denir. 7) Plasmodium ovale : P. vivax sıtmasına benzer, ama daha hafif seyreder. II. Şube : Ciliophora 1) Balantidium coli : İnsanlarda hastalık yapan en büyük bir hücreli türüdür. Bağırsak mukozasında yaralar, karın ağrısı, ateş ve ishale neden olur. Kaynak: canlibilimi.com

http://www.biyologlar.com/parazit-yasayan-bir-hucreliler

EKOSİSTEMLERDE BESİN VE ENERJİ İLİŞKİLERİ

Ekosistemdeki enerjinin birincil kaynağı güneştir. Bitkiler tarafından üretilen enerji önce otoburlara oradan da etoburlara geçer (Bkz. Enerji Akışı). Doğada varolan enerji, beslenme ilişkileri ve diğer ekolojik ilişkilerle, biçim ve yer değiştirerek sürekli yenilenir, asla kaybolmaz. DOĞA GEÇİMİN POTANSİYELİ (KAPASİTESİ) Beslenme İlişkileri Organizmaların beslenme ilişkileri her zaman bir organizmanın diğerini besin kaynağı olarak kullanması biçiminde görülmez. Değişik türden canlılar, herhangi bir besin kaynağını elde etmek için yarışabilirler. Bu olaya, “ekolojik rekabet” denir. Otobur hayvanların belli bir bölgedeki ot varlığı için rekabet etmesi örnek verilebilir. Canlılar arasındaki beslenme ilişkilerinin her zaman düşmanca olduğu düşünülmemelidir. Bazen iki ayrı tür biraraya gelerek ortaklık kurabilir. Ekoloji biliminde bu olaya “simbiyoz yaşam” denir. Bunun ilginç örneği, kaya ve taşların üzerinde yaşayan likenler verilebilir (Mantar ve alg ortaklığı). Beslenme ilişkileri, aynı tür canlılar arasında da görülür. Bu ilişki, bir arada beslenme, besin yerini birbirlerine bildirme ya da tersi olarak besin içi birbirleriyle savaşma şeklinde kendini gösterir. ENERJİ AKIŞI Her ekosistemde temel üreticiler, güneş enerjisini fotosentez yoluyla kimyasal enerjiye dönüştürürler. Bitki dokularında organik madde olarak depolanan bu enerjinin bir kısmı, bitkilerin yaşamları için kullanılır, diğer kısmı beslenme yoluyla otobur hayvanların vücuduna geçer. Onlar da besin yoluyla aldıkları bu enerjinin bir kısmı kendi yaşamları için kullanılır; kalan kısmı, otobur hayvanları yiyen etobur hayvanlara aktarılır. Böylece, son tüketicilere doğru sürekli ve tek yönlü bir enerji akışı sağlanır. BESİN ZİNCİRİ Bitkilerde birincil net üretim biçiminde biriken kimyasal enerji, beslenme yoluyla bir hayvandan diğerine zincirleme olarak geçer. Bu geçiş sırasında bitkiyi oluşturan organik maddelerle inorganik maddeler, onları yiyen hayvanlara aktarılmış olur. Böylece, ekolojide besin zinciri ortaya çıkar. Bitkiler, otobur ve etobur hayvanlar besin zincirinin halkalarını oluştururlar. Etobur hayvanlar Otobur hayvanlar Bitkiler MADDELERİN DEVİR DAİMİ Ekosistem içindeki yeşil bitkilerin üreticiler olduğunu belirtmiştik. Bitkileri yiyen hayvanlar (otoburlar) birincil tüketicilerdir (tavşan, zürafa... gibi). Bunlar bitkisel maddeyi hayvansal maddelere dönüştürürler. Birincil tüketiciler, ikincil tüketiciler (etoburlar) tarafından yenir ve bunların da bazen üçüncül bir tüketici (aslan, kaplan...vb.) tarafından yendiği olur. Bu tür besin zinciri hiçbir etobur tarafından yenmeyen etoburla son bulur. Zincirin her bağlantısı yiyecek düzeyi olarak bilinir. Bir canlı her zaman bir yiyecek düzeyine bağlı olmayabilir. Örneğin; insanlar bitki yedikleri zaman birincil tüketicilerin yiyecek düzeyine bağlı olurken, et yedikleri zaman ikincil tüketici olurlar. Ölmüş bitki ve hayvan artıklarının yapısındaki organik maddeleri parçalayarak toprağa karışmasını sağlayan canlılara indirgeyici (ayrıştırıcı) denir. İndirgeyiciler, organik maddeleri ayrıştırarak inorganik maddelere dönüştürürler. İnorganik maddeler de toprak aracılığıyla bitkiler tarafından alınarak organik maddelere çevrilirler. Besin Ağı Besin ağı, besin zinciri kavramının doğadaki beslenme ilişkilerini daha gerçekçi olarak gösterebilmek amacıyla genişletilmiş biçimidir. Besin Zinciri ve Besin Ağının Bazı Kuralları 1. Avcı hayvanın boyca büyük olması ona avantaj sağlar. 2. Avcı hayvanların, en az emekle kendilerine en yüksek enerji ve besin değeri sağlayacak boy ve nitelikte av seçtikleri varsayılır. Ekolojide bu kurala optimum beslenme stratejisi denir. 3. Bir çok türde, bir avcı hayvanın ne kadar büyük olacağı, besin olarak kullandığı av hayvanının büyüklüğüne, hareketliliğine geniş ölçüde bağlıdır.

http://www.biyologlar.com/ekosistemlerde-besin-ve-enerji-iliskileri

PARAZİTLERİN PATOJEN ETKİLERİ

PARAZİTLERİN PATOJEN ETKİLERİ

1-Soyucu ve sömürücü etki: Parazitler gereksinmeleri olan besini, bulundukları organdan, barsak boşluğu, hücre veya dokudan veya kandan sağlarlar. 2-Toksik etki: Parazitlerin endo ve ekzo toksinleri, hücre ve dokularda etkisini gösterir. Çeşitli parazitler kanın pıhtılaşmasını durduran. eritrositleri eriten, eozinofili ve lökositoza neden olan çeşitli kimyasal maddeler salgılarlar. 3-Travmatik etki: Parazitlerin kendileri veya yumurtalarının çeşitli organelleri travmatik etki yaparlar. Çeşitli ağız organelleri, artropod'ların hortumları, dikenli yumurtası olan trematod'lar devamlı olarak dokularda yırtılmalara ve kanamalara sebep olurlar. Böyle durumlarda özellikle barsak boşluğunda yaralar oluşur, floraya dahil mikroorganizmler vücut içine girebilirler . 4-Mekanik etki: Parazitler çeşitli organlar üzerinde basınç ve tıkama gibi mekanik etkiler yaparlar. Örneğin, barsakta bir araya gelerek yumak oluşturan ascarisler barsaklarda tıkanmaya yol açabildikleri gibi Ductus choledocus'a girerek safranın barsağa akmasına engel olabilirler. 5-İrritatif (tahriş edici) etki:Organizmaya yabancı cisimlerin yaptıkları reaksiyonlara benzer. Parazitin etrafında iltihap reaksiyonu oluşur. Bu reaksiyon hayati önemi olan bir organda ise kötü sonuçlar doğurabilir. Örneğin Entamoeba histolyctica karaciğerde veya beyin dokusunda abse veya meningoansefalit iltihabi olaylara neden olur ve ölüme kadar yol açabilir. 6-Litik ve allerjik etki: Bazı parazitlerin kollagenaz, mukopolisakkaridaz, proteinaz gibi enzimleri vardır ve bu enzimlerle dokularda erimeye neden olurlar. Allerjik etki ise parazitin kendi vücuduna karşı veya onun salgılarına karşı oluşan reaksiyon sonucu oluşur. PARAZİT ENFEKSİYONLARININ BULAŞMA YOLARI 1- Besinler: Kirli besinler parazitlerin kist. yumurta ve larvalarını taşırlar. 2- Su: içme sularına pis suların karışması. 3- Toprak: Parazitler toprağa değen çıplak deriden girebilirler. 4- Deri: Parazitler vücudun çıplak kısımlarından ve eller aracılığı ile ağızdan girerler. 5- Eşya ve aletler: Çamaşırlar, yatak takımları,özellikle çocuklarda oyuncaklarla 6- Arthropodlar: Bu iki yolla olur: a) Mekanik Bulaşma: Taşıma yolu ile (karasinek). b) Biyolojik Bulaşma: Konak olan artropodun kan emerken bulaştırır.

http://www.biyologlar.com/parazitlerin-patojen-etkileri

KONAKLARIN-PARAZİTLERE KARŞI GÖSTERDİĞİ TEPKİLER

Konak, vücuduna giren parazite karşı çeşitli reaksiyonlarla cevap verir. Bu cevap 2 gurupta incelenir: A- Fonksiyonel reaksiyonlar: 1-Semptomatoloji, klinik 2-İmmun cevap (bağışıklık, anafilaksi, allerji) B- Somatik reaksiyonlar: 1-Hücresel reaksiyonlar(fagositoz) 2-Dokusal reaksiyonlar (iltihap, metaplazi, hiperplazi, neoplazi)

http://www.biyologlar.com/konaklarin-parazitlere-karsi-gosterdigi-tepkiler

GENEL PARAZİTOLOJİ

Latince Para: Yanında, Sitos; Beslenme, Logos: Bilim, sözcüklerinden oluşan Parazitoloji bir canlının zararına yaşamaya denir.Medikal parazitoloji ; protozoonlar,helmintler ve artropodları inceler. Bunlardan protozoonlar, canlılar aleminde Protista aleminin yüksek protistler grubunda bulunurlar. Canlılar hücre yapılarına göre prokaryot ve ökaryot olmak üzere iki tiptedirler. Buna göre nükleus zarı bulunmayan, DNA'sı tek zincir halinde olan, mitokondri içermeyen hücrelere prokaryot hücre denmektedir. Basit protistler denen bakteriler ve mavi-yeşil algler prokaryot hücrelerdir. Nukleuslarında belirgin bir zar bulunan, en az üç kromozomları olan ve sitoplazmalarında mitokondri bulunan ökaryot hücre yapışma sahip protistlere ise yüksek protistler denir. Protozoonlar, mantarlar, kırmızı, yeşil ve kahverengi algler yüksek protistlerdir. Parazit, diğer bir canlının üzerinde veya içinde onun zararına olarak yaşayan canlıdır. Parazit bu şekilde kendini korur ve besinini sağlar. Parazitin üzerine adapte olduğu canlıya KONAK denir. Parazitolojinin konusu olan protozoonları protozooloji, helmintleri helmintoloji, artropodları entomoloji bilim dalları incelemektedir. Doğadaki canlılar arasındaki ilişkiler yalnızca parazitlikten ibaret değildir. Farklı canlıların birlikte yaşamasına simbiyoz denir. Simbiyoz yaşamın 3 çeşidi vardır: 1) Mutualismus: Birlikte yaşayan 2 canlı birbirlerine karşılıklı yarar sağlarlar. Buna örnek olarak geviş getirenlerin rumeninde yaşayan kirpikli(ciliata)ler verilebilir. Bu canlılar, konağın yediği sellülozu, salgıladıkları sellülaz ve sellobiyoz adlı enzimleri ile parçalayarak sindirirler ve çoğalırlar. Çok hızlı çoğalma yeteneğinde olan bu protozoonlar ortalama 24 saat yaşar ve bu süre sonunda ölürler. Ölen bu canlıların vücutlarındaki azot ve glikojen konak tarafından sindirilmekte ve konak canlı, gereksinimi olan total nitrojenin yaklaşık. 1/5'ini bu yolla temin etmektedir. 2) Kommensalismus : Birlikte yaşayan canlılardan biri, diğerinin besin artıkları ile beslenmekte, ancak diğerine zarar veya yarar sağlamamaktadır.Örnek olarak insan kalın barsağında yaşayan Entamoeba coli gösterilebilir. 3) Parasitismus: Küçük bir canlının, daha büyük bir canlı üzerinde veya içinde bu canlıya zarar vererek yaşamasıdır. Örnek insan ince barsağında yaşayan Ancylostoma duodenale kan emerek yaşar ve konak canlıya zarar verir. Canlı organizmaların cansız maddeler üzerinde yasayarak gelişmesi olayına saprofit'lik denir. Parazitin konağa gereksinmesine göre: 1) Zorunlu (Obligatuvar) Parazitlik: Bir canlının, yaşamının bir böümünü veya tamamını konakta yaşaması halidir, örnek; Ascaris 2) Fakültatif Parazitlik: Serbest olarak yaşayabilen bir canlının, yaşaması veya evrimi için gerekli olmadığı halde parazit yaşaması halidir.Örnek: Myiasis. Bu hastalıkta, doğada serbest yaşayabilen karasinekler (Muşça domestica), temiz bakılmayan yaralara yumurtalarını bırakır ve yumurtadan çıkan larvalar, yarada yaşayıp gelişebilirler. 3) Aksidental Parazitlik: Gerçekte serbest yaşayan canlının konağa tesadüfen yerleşip hastalık oluşturmasıdır. Örnek myiasis. Parazitlerin konakta yaşadıkları süreye göre 1) Geçici Parazitlik: Parazitin beslenmek, ya da herhangi bir şekilde faydalanmak üzere, bir süre için konakta bulunmasıdır. Örnek: Kan emici artropodlar. 2) Kalıcı Parazitlik: Parazitin konak vücudunda uzun süre yaşamasıdır. Bu, periyodik ve devamlı olmak üzere iki türlü olur: a) Periyodik Parazitlik: Parazitin evriminin bir döneminde konakta parazit olarak yaşamasıdır. Örnek, çengelli solucanların larvaları toprakta serbest olarak bulunur, buna karşılık erişkinleri insanda parazit yaşar. Olgunlaşmamış şekilleri parazit, erişkinleri serbest yaşayan canlılar da vardır ki bunlara protelien parazit adı verilir, örnek: Myiasis etkenlerinden Gastrophyius equi ve Hypoderma bovis'in larvaları at ve sığırlarda parazitlik yaparlar. b) Devamlı Parazitlik: Parazitin yaşamı boyunca parazit olarak yaşamasıdır. Örnek: Bit ve uyuz böceği. Parazitin yerleştiği organ ve konağa göre: 1) Özel (Spesifik) Parazitlik: Parazitin belli bir konağın belli organlarında parazitlik yapmasıdır. Örnek Taenia saginata, Ancylostoma duodenale insan ince barsağında yaşayan özel parazitlerdir. 2) Gezici (Erratik) Parazitlik: Parazitin her zaman bulunduğu dokudan veya boşluktan başka bir yerde bulunmasıdır. Örnek olarak Ascaric lumbricoides'in ince barsaklar yerine safra yolları, mide, karaciğer ve diğer organlarda bulunması verilebilir. 3) Şaşkın (Egare) Parazitlik: Parazitin kendisi için konak olan türden farklı türde bir canlıda bulunmasıdır. Örnek Fasciola hepatica koyun paraziti olan bir trematoddur. Ancak bazen insanda da bulunabilir. Canlılar çoğalmaları ve büyümeleri esnasında morfolojik ve fizyolojik değişikliklere uğrarlar.Değişikliklerin tümüne evrim denir. Bazı parazitlerin evrimlerini tamamlamaları için bir konak yeterlidir. Bunlara monoksen parazitler adı verilir. Örnek: A. lumbricoides. Bazı parazitlerin evrimlerini tamamlıyabilmeleri için ayrı ayrı ve biri diğerinden farklı konaklara gereksinmesi vardır. Bu parazitlere Heteroksen Parazitler adı verilir. Bu parazitlerde 2 çeşit konak vardır: 1-Son konak (kesin konak): Parazitin olgun hali yani genita organları faaliyette bulunan veya eşeyli üreyen şeklini barındıran konaktır. 2- Arakonak: Parazitin larva şeklidir, yani henüz erişkin hale gelmemiş şekillerinin yaşadığı konaktır. Vektör bir omurgalıdan diğer omurgalılara parazit taşıyan artropod veya omurgasız hayvana denir. Biyolojik vektör:Vektör parazitin aynı zamanda ara konağı ise denir Mekanik vektör :Paraziti vücudunun dış yüzeyi ile taşır ve bulaştırır. PARAZİTLERDE ÜREME VE ÇOĞALMA Üç gruba ayrırarak incelenir. A. Protozoonlar: Ökaryot hücreye sahip yüksek protistlerdir. 1-Aksüel üreme: a) İkiye bölünme : Ana hücrenin 2 ye ayrılması ve 2 yavru hücre oluşturmasıdır b) Tomurcuklanma : Ana hücrede olan küçük bir çıkıntıdan yeni bir yavru oluşmasıdır. c) Şizogoni : Bir çok bölümlere ayrılan çekirdeğin etrafına protoplazma çevrilerekyeni bireyler oluşmasıdır. 2-Seksüel üreme: a) Sporogoni : Erkek ve dişi bireyin (mikro ve makrogametosit, mikro ve makrogamet) birleşmesiyle zigot oluşması ve daha sonra bunun bölünmesidir. b) Konjugasyon : İki bireyin genetik materyel alışverişidir. B. Helmintler: Helmintler vücut yapılarına göre 4 gruba ayrılırlar: 1-Trematodlar: Tek halkadan oluşan yassı helmintlerdir. Şistozomalar dışındaki bütün türler hermafrodittirAyrıca trematodların larva şekillerinde pedogenesis adı verilen tomurcuklanma ile üreme şekli de vardır. Yumurtadan çıkan parazite miracidium adı verilir. Bu mirasidyum ara konağa girer ve orada Sporokist haline döner. Bu kistin içindeki tomurcuklanma işlevi sonucu bir tek yumurtadan çok sayıda larva oluşur. 2- Cestodlar: Vücutları enaz 3 segmentten oluşan yassı helmintler olan sestodlar, seksüel sıralı hermafroditizmle çoğalırlar. Ayrıca tomurcuklanma ile boyun bölgesinden yeni halkalar oluşur 3- Nematodlar: Eşeyli üremedir. Erkek ve dişi ayrı bireylerdir ve yaşamları boyunca aynı cinsiyette kalırlar. Hepsinin evriminde 3 şekildedir. a-Yumurta b- Larva c- Erişkin şekildir. 4- Annelidalar: Sülük adıyla tanınan parazitlerdir. Gerçek hermafrodittirler. C. Arthropodlar: Eklem bacaklılar adıyla tanımlanan hayvanlardır. Erkek ve dişileri ayrı bireylerdir. PARAZİT ENFEKSİYONLARININ BULAŞMA ARAÇLARI 1- Besinler: Kirli besinler parazitlerin kist. yumurta ve larvalarım taşırlar. 2-Su: içme sularına pis suların karışması. 3- Toprak: Parazitler toprağa değen çıplak deriden girebilirler. 4- Deri: Parazitler vücudun çıplak kısımlarından ve eller aracılığı ile ağızdan girerler. 5- Eşya ve aletler: Çamaşırlar, yatak takımları,özellikle çocuklarda oyuncaklarla 6-Arthropodlar: Bu iki yolla olur: a) Mekanik Bulaşma: Taşıma yolu ile (karasinek). b) Biyolojik Bulaşma: Konak olan artropodun kan emerken bulaştırır. PARAZİTLERİN PATOJEN ETKİLERİ 1-Soyucu ve sömürücü etki: Parazitler gereksinmeleri olan besini, bulundukları organdan, barsak boşluğu, hücre veya dokudan veya kandan sağlarlar. 2-Toksik etki: Parazitlerin endo ve ekzo toksinleri, hücre ve dokularda etkisini gösterir. Çeşitli parazitler kanın pıhtılaşmasını durduran. eritrositleri eriten, eozinofili ve lökositoza neden olan çeşitli kimyasal maddeler salgılarlar. 3-Travmatik etki: Parazitlerin kendileri veya yumurtalarının çeşitli organelleri travmatik etki yaparlar. Çeşitli ağız organelleri, artropod'ların hortumları, dikenli yumurtası olan trematod'lar devamlı olarak dokularda yırtılmalara ve kanamalara sebep olurlar. Böyle durumlarda özellikle barsak boşluğunda yaralar oluşur, floraya dahil mikroorganizmler vücut içine girebilirler . 4-Mekanik etki: Parazitler çeşitli organlar üzerinde basınç ve tıkama gibi mekanik etkiler yaparlar. Örneğin, barsakta bir araya gelerek yumak oluşturan ascarisler barsaklarda tıkanmaya yol açabildikleri gibi Ductus choledocus'a girerek safranın barsağa akmasına engel olabilirler. 5-İrritatif (tahriş edici) etki:Organizmaya yabancı cisimlerin yaptıkları reaksiyonlara benzer. Parazitin etrafında iltihap reaksiyonu oluşur. Bu reaksiyon hayati önemi olan bir organda ise kötü sonuçlar doğurabilir. Örneğin Entamoeba histolyctica karaciğerde veya beyin dokusunda abse veya meningoansefalit iltihabi olaylara neden olur ve ölüme kadar yol açabilir. 6-Litik ve allerjik etki: Bazı parazitlerin kollagenaz, mukopolisakkaridaz, proteinaz gibi enzimleri vardır ve bu enzimlerle dokularda erimeye neden olurlar. Allerjik etki ise parazitin kendi vücuduna karşı veya onun salgılarına karşı oluşan reaksiyon sonucu oluşur. KONAKLARIN-PARAZİTLERE KARŞI GÖSTERDİĞİ REAKSİYONLAR Konak, vücuduna giren parazite karşı çeşitli reaksiyonlarla cevap verir. Bu cevap 2 gurupta incelenir: A- Fonksiyonel reaksiyonlar: 1-Semptomatoloji, klinik 2-İmmun cevap (bağışıklık, anafilaksi, allerji) B- Somatik reaksiyonlar: 1-Hücresel reaksiyonlar(fagositoz) 2-Dokusal reaksiyonlar (iltihap, metaplazi, hiperplazi, neoplazi) PARAZİT HASTALIKLARINA KARŞI DİRENÇ Parazitlere karşı biri doğal bağışıklık ve sonradan kazanılmış bağışıklık olmak üzere 2 türlü direnç oluşur. 1-Doğal direnç: insan ve bazı hayvan türlerinin çeşitli parazitlere karşı direnci vardır, örnek, insan kuş malaryasına dirençlidir. Bu tip dirençte konağın, o parazit veya onun ürünleri ile önceden teması olmaz. Doğal direncin oluşumunda rol oynayan faktörler ; a) Vücudu örten deri ve mukozalar: Parazitin vücut içine girmesine engel olabilecek yapıya sahiptirler.Midedeki asit salgısı bir çok parazitin ölmesine neden olacak güçtedir ve bu nedenle hastalık oluşmasını engeller, örneğin, E histolytica'nın trofozoit şekilleri mide suyunda harabolur ve hastalık oluşmaz. Ancak bazı parazitlerin buna karşı savunması vardır ve kist şekilleri mide suyundan etkilenmez. b) Kan ve vücut sıvılarının parazit öldürücü etkisi: Kanda bulunan non-spesifik savunma maddeleri ve fagositler parazitleri tahribederek hastalık yapmalarım engellerler. c) Vücut ısısı: Bazı parazitler belli sıcaklıktaki vücut ısılarında yaşayabilirler d) Beslenme tarzı: Proteinden zengin besinlerle beslenenlerde antikor oluşumu kolay olmakta ve kişinin direnci artmaktadır. e) Hormonlar: Bazı hormonların azlığı veya fazlalığı yani hormonal dengenin bozulması konağın direncinin kırmakta ve hastalık oluşmasını kolaylaştırmaktadır, örnek, Diabetes mellitus enfeksiyonlara direnci azaltmakta,bunun sonucu kolayca enfeksiyon oluşmakta ve oluşan enfeksiyon çok güç iyileşmektedir. Ayrıca açlık, aşırı yorgunluk, başka hastalıklar ve psikolojik nedenler, doğal direncin düşmesine ve parazitlerin kolayca yerleşmesine neden olur. 2-Kazanılmış bağışıklık: Konağın daha önce parazitin kendisi veya onun ürünleri ile karşılaşması sonucu ortaya çıkan bir dirençtir. Burada parazite karşı antikorların ve hücresel cevap oluşur. Bu, 2 yolla olur: A. Aktif Bağışıklık Konağın kendisinin oluşturduğu bağışıklıktır. Bu tür bağışıklık yavaş yavaş oluşmakta ve uzun süre devam etmektedir.Geçirilen enfeksiyonlar veya aşılamalarla elde edilir. Paraziter enfeksiyonlarda aktif bağışıklık 2 türlü oluşmaktadır: a) Reenfeksiyona karşı bağışıklık; konağın bir enfeksiyonu geçirdikten sonra aynı türdeki parazit enfeksiyonuna karşı dayanıklılığıdır. Örnek, şark çıbanı çıkaranlar hastalık iyileştikten sonra bir daha aynı hastalığa yakalanmazlar. b) Süperenfeksiyona karşı bağışıklık (premunisyon bağışıklığı); konağın vücudunda enfeksiyon devam ettiği sürece aynı parazit türüyle tekrar enfekte olmamasıdır. Örnek, insan sıtma hastalığına yakalandığında, plasmodium vücutta bulunduğu sürece bir başka plasmodium ile enfeksiyona dirençlidir. B. Pasif Bağışıklık Başka bir tür canlının vücudunda oluşmuş olan antikorların hastaya veya hastalanması muhtemel kişiye verilmesidir. Hızla oluşur, fakat 2-3 haftada etkisiz hale gelir. Anneden fötusa plasenta yoluyla veya emzirme sırasında sütle geçen antikorlar bebeği bir süre enfeksiyonlardan korurlar. PARAZİT ENFEKSİYONLARINDA KLİNİK BELİRTİLER Bir parazitin hastalık belirtisi gösterebilmesi o parazitin türüne, vücuda giriş yerine, vücut içinde ve dokulardaki göç durumuna, yerleştiği sisteme veya organa, dokularda meydana getirdiği patolojik bozukluklara bağlıdır.Genel olarak her parazit hastalığında hastalık belirtilerinin ortaya çıkması için az veya çok, bir sürenin geçmesi gereklidir ki buna kuluçka (enkübasyon) dönemi denir.Parazitozlarda hastalık belirtileri genel belirtiler ve lokal belirtiler olmak üzere 2 grupta incelenir: 1-Genel Belirtiler: a) Ateş yükselmesi, b) Nabız değişiklikleri, c) Sinir sistemi bozuklukları: Baş dönmesi, kusma, hıçkırık, baş, bel ağrıları, uyuklama veya uykusuzluk, çırpınmalar, sayıklamalar şeklinde görülebilir. d) Deri ve mukozalarda döküntüler: özellikle sistemik hastalık yapan parazitler olmak üzere, çeşitli parazitozlarda, deri ve mukozalarda bir çok lezyon oluşur ve bunlar bazan hastalığın tanısında çok yararlı bilgiler verirler. Bu lezyonlar makul, papül, tüberkül, ürtiker, nodul, vezikül, bul, püstül, keratoz ve hiperkeratoz, kabuk, yara, ülser şeklinde olabilir. e) Kan değişiklikleri: Kandaki değişiklikler, parazitlerin kan yapıcı dokulara etkisi sonucu kan elemanlarında veya serumda bileşim değişikliklerine neden olabilirler. 2-Lokal belirtiler: Parazitin yerleştiği sistem veya organa göre ortaya çıkar. Örneğin, sindirim, ürogenital, solunum sistemleri ile ilgili belirtiler görülebilir. PARAZİTOZLARDA TANI Parazitozların tanısında klinik belirtiler yalnız başına yeterli değildir. Çünkü bu belirtiler birçok diğer hastalıkta da görülebilir. Bu nedenle hastalığın etkeni olan parazitin veya onun evrim dönemlerinden birinin görülmesi önemlidir. Bunun saptanamadığı vakalarda ise indirekt tanı yöntemlerine başvurulur. Ayrıca mümkün olduğu durumda parazitin kültürü yapılarak etkenin izolasyonuna çalışılır. A. Hastalık etkenini veya onun evrim dönemlerinden birinin görülmesi amacıyla kullanılan yöntemler ve muayene maddeleri şunlardır: 1-Kan 2-Dışkı 3-İdrar: 4- Deri kazıntısı: 5-Vagina salgısı 6-Doku sıvılan 7-Ponksiyon sıvıları 8-Balgam 9-Duodenum salgısı 10-Biyopsi materyeli 11-Otopsi materyeli B. Yukarda sayılan materyel, uygun olgularda kültür ortamlarına ekilir ve parazitin izolasyonuna çalışılır. C. Serolojik yöntemlerle tanı konulabilir. D. Deri testleri: Geç aşırı duyarlılık esasına dayanan testlerdir.

http://www.biyologlar.com/genel-parazitoloji

Parazitlerin Canlılarda Yaşam Şekilleri

Parazitlerin Canlılarda Yaşam Şekilleri

Mutualizm: Ayrı yapıda iki canlı bir arada yaşayıp küçük canlının büyük canlıya zarar vermeden kendi yaşamını sürdürmesi, ikisinin de bu birlikten yararlanmasıdır. Örnek; Geviş getirenlerle işkembelerinde kirpikliler(Cilliata) arasındaki ilişki. Sellulaz ve sellobiyaz enzimlere sahip olan Diplodinium (kirpikli) ve Eudiplodinium gibi kirpikliler hem geviş getirenin hem kendinin sellulaz enzimi ile elde edilen ürünün yarar görmesini sağlar. Kommensalizm: Bu yaşam şeklinde birlikte yaşayan canlılardan biri diğerinden çeşitli konularda (barınma, beslenme, taşınma vb..) katkı sağlar, fakat diğer canlı bu ilişkiden ne yarar ne de zarar görür. İnsanın kalın bağırsağında yaşayan Entamoeba coli böyle bir yaşam sürer. Parazitlik (Asalaklık): Genellikle küçük canlının (parazit) tüm yaşamını, yaşamının belli bir dönemini büyük bir canlı(konak) üzerinde ya da içinde ona zarar vermesi ya da sömürmesidir. Parazitik konakta yerleştiği yere göre endoparazit ve ektoparazit olmak üzere ikiye ayrılır. Ektoparazit konak üzerinde yaşayan parazite denirken, endoparazit konak içerisinde yaşayan parazite denir. Endoparazitlerin insan vücuduna yerleşmesi ve bunun sonucunda oluşan hastalığa infeksiyon veya enfeksiyon denir. Ektoparazitlerin insan vücudunda kalıcı veya geçici olarak yerleşmesine infestasyon denir. İnfeksiyon ve infestasyonun ikisine birden Parazitoz denir. Bir konağın vücudunda bulunan parazit ile tekrar infekte olursa buna super enfeksiyon denir. Konak: Bir parazitin üzerinde veya içerisinde yaşayıp zarar verdiği canlıya denir. Konakçı, konukçu: Yaşamını onun üzerinde sürdürdüğü canlıya denir. Konak üzerinde yerleşmiş olan parazitin evrim dönemine ve çoğalma şekline farklı isimlerle tanımlama yapılır. Son konak (Kesin konak) : Parazitin erişkin şeklimi veya eşeyli çoğalan dönemini barındıran konağa verilen isimdir. Taenia saginata için insan son konaktır. İnsan vücudunda da bu parazitlerin erişkinleri yaşar. Ara konak: Heteroksen bir parazitin erişkin olmayan evrim döneminde ve eşeysiz üremeyi barındıran konaktır. Eğer parazitin evriminde birden fazla ara konak bulunuyorsa bunlar konak zincirinde yer alış sırasına göre birinci ara konak, ikinci ara konak gibi isimlerle tanımlanır. Dicrocoelium dentriticum evriminde kara salyangozu 1. ara konak, bir karınca türü olan Formica rufa 2. ara konaktır. Heteroksen parazitlerde konakların parazitlerde yol alış sırasındaki evrimine konak zinciri denir. Konak Özgüllüğü: Parazitin konak yönünden seçici davranmasına konak özgüllüğü denir. Wuchereria bancrofti (fil hastalığına sebep olan parazit) yüksek derecede konak özgüllüğü gösterir ve sadece insanda gerçekleşir. Rezervuar Konak: Parazitin neslinin doğada devamını sağlayan konaktır. Paratenik konak: Bir parazitin larval şeklini vücudunda barındıran konaktır. Bu konak parazitin son konağı değildir. Bunun için vücudunda parazit erişkin hale gelemez. Ama parazit larval dönemde paratenik konağın dokularında herhangi bir gelişme göstermeden ve canlılığını kaybetmeden yaşamına devam eder. Böyle bir konak parazitin son konağı tarafından av olarak yenince de yaşam döngüsünü tamamlayabilir. Paratenik konaklar bir parazitin hem dağılımını hem de uygun son konaklar bulunmadığı zaman doğada yaşamlarını devam ettirmelerini sağlarlar. Vektör: Parazitozlu omurgalı bir canlıdan sağlam omurgalıya hastalık etmenini taşıyan canlıya vektör denir. Parazitin yaşam döngüsüne gire iki tip vektör vardır. Biyolojik vektör: Parazitin yaşam için ve neslinin devamı için olmazsa olmaz bir konak durumundadır. Parazit biyolojik vektör vücudunda bulunduğu sürece 2 yoldan biriniz izler. 1- Hem başkalaşım geçirir hem deçoğalır (sıtma parazitleri) 2- Başkalaşım geçirir ama çoğalmaz. (Filaria türleri) Mekanik vektör: parazitin yaşamı için mutlak gerekli değildir. Bu tip omurgasız canlılar sadece tesadüfen ağız parçalarına ve vücut kısımlarına bulaşan parazitleri kan emdiği sağlam omurgalıya bulaştırır. Bu durum Tabanidler yada at sinekleri denilen canlılarda görülür. Tam doymadan kan emmesini kesip ikinci veya üçüncü konaktan kan emme alışkanlığı olan eklem bacaklarda görülür. Biyolojik vektör paraziti omurgalıya şu yollarla ulaştırır; Kan emerken paraziti omurgalı canlı grubuna enjekte etmesi. Örn: Tatarcıkların Leishmania spp.’ya bulaştırmaları gibi. Omurgasız canlı kan emerken hortumunda bulunan etkenin omurgalı canlının derisi üzerine gelmesi ve kan emmek için açılan delikten içeriye girmesi. Örn: Wucheleria bancrofti Vektörün dışkısı ile konak vücudun üzerine bıraktığı parazit kaşınma esnasında kan emmek için açılan delikten vücuda girmesi Triatoma türlerinin Trypanosoma cruzii’yi bulaştırmaları gibi.

http://www.biyologlar.com/parazitlerin-canlilarda-yasam-sekilleri

Parazitliğe uyum nedir

Parazitlerde parazitlik ile ilgili bazı adaptasyonlar görülür. Bu adaptasyonların derecesi parazitliğin tipi ile ilgilidir. Bu adaptasyonların en ileri şekillerinin zorunlu parazitlerde rastlanır. Protozoonların Apicomplexa şubesinde belirgin bir hareket organelin bulunmaması solucanlardan Cestoda’ların sindirim sisteminin olmaması gibi. Bazı parazit gruplarında da özgür yaşayan akrabalarına kıyasla uzamıştır. Örneğin özgür yaşayan yuvarlak solucanlar (nematodlar) çıplak gözde zor görülebilen uzunlukta iken Ascaris lumbricoides de 35 cm hatta 50 cm’ye kadar, Dracunculus medinensis te ise 1 m’ye erişebilmektedir. Parazitik yaşamam uyumun temelinde biyokimyasal değişiklikler görülür. Parazit metabolizması yönünden az veya çok derecede konağına bağımlı olan bir canlıdır. Bu da en azından belli metabolik faaliyetlerin kaybı ve bu kayıpların konak tarafından karşılanması demektir. Aslında bu metabolik farklılık paraziter hastalıkların tedavisinde insan yönünden büyük bir avantajdır. Parazitlerin bir çoğu belli salgılarının yardımıyla konak vücuduna girebilirler. Bu tip kimyasallar parazit tarafından konak vücudunda yayılmak amacıyla da kullanılabilir. Proteolitik enzimler denilen bu kimyasallara bir örnek Entamoeba histolytica’nın hiyalüronidaz enzimidir. Bazı parazitler ise konağın savunma mekanizması karşısında antijenik yapılarının devamlı olarak değiştirebilme yeteneğindedir. Trypanosoma spp. türleri buna örnektir. Bir kısmı da Schistosoma türlerinde görüldüğü gibi vücut yüzeylerinde konağa ait antijenler bulundurarak konağın savunma mekanizmasından kaçarlar.

http://www.biyologlar.com/parazitlige-uyum-nedir

Ginseng Nedir? Faydaları Nelerdir?

Ginseng Nedir? Faydaları Nelerdir?

Ginseng, ginseng bitkisinin köklerinden elde edilen oldukça popüler bir bitkisel ilaçtır. Tarihçilere göre ginseng bitkisi ilk olarak 5000 yıl önce, Kuzey Çin’in dağlık bölgelerinde keşfedildi.Başlangıçta bu bitki yemek pişirme amaçlı kullanılırken, daha sonra tedavi edici özellikleri tespit edilmiştir. Ginsengin en az 3000 yıldır popüler olarak kullanıldığı düşünülmektedir. Bir çok hastalığın tedavisinde kullanılan ginseng, geleneksel Çin tıbbında çok önemli bir yere sahiptir. Ginseng bitkisinin köklerinin insan vücuduna olan benzerliği, bu bitkinin tedavi edici özelliklerine olan inancı güçlendirdi. Tıbbi özellikleri için esas kullanılan parçası etli kökleri de olsa, yaprakları da kullanılır. Ginseng yapraklarının kökleri kadar etkili olmadığı gözlemlenmiştir bu kökler aynı zamanda oldukça pahalıdır.Yabani ginseng Asyanın dağlık bölgelerinde, özellikle de Çin’de bulunur. “Panax” cins ve “Araliaceae” ailesine ait 11 ginseng türü vardır. Etli köklere sahip bu yavaş büyüyen bitkiler soğuk iklime sahip bölgelerde yetişmektedir. Çok çeşitli ginseng bitkileri arasında en değerlileri Amerikan ginsengi olarak da bilinen Panax quinquefolius ve Asya ginsengi olarak da bilinen Panax ginseng’dir. Kore ginsengi, tüm ginseng türleri arasında en etkili olarak kabul edilir. Panax kelimesi Yunanca’da her derde deva anlamındaki “panakos” kelimesinden, ginseng ise Çince insan suretinde anlamına gelen “jen-shen” kelimesinden köken almaktadır.Fiziksel Özellikleri:Bir çok ginseng türü olmasına rağmen, Amerikan ve Asya ginsengi en değerli olanlardır ve yaygın olarak kullanılmaktadırlar. Asya ve Amerikan ginsengi görünüm olarak hemen hemen aynıdır. Bu yavaş büyüyen bitkiler genellikle dağ geçitlerinin yamaçlarında ve iyi drene olan dağlık ormanlarda yetişir.Kullanımı:Tıbbi özellikleri nedeniyle çok popüler olan ginseng, ticari olarak dünyanın birçok yerinde yetiştirilmektedir. Ginseng için gittikçe artan talep dolayısıyla yabani ginseng oldukça azalmıştır hatta tehlikeli denebilecek bir hal almıştır. Ginseng bitkisi ağırlıklı olarak tedavi edici özellikleri nedeniyle kullanılır. Yaygın bir bitkisel ilaç olarak kabul edilir ve geleneksel Çin tıbbında önemli bir bileşendir. Diyabet tedavisinde, erkeklerde cinsel fonksiyon bozukluklarında, kan şekerini düşürmede ve kan kolestrolünü azaltmada kullanılır. Aynı zamanda afrodizyak ve uyarıcı olarak etkili olduğu ve oldukça popüler bir anti-aging maddesi olduğu bilinmektedir. Ginsengin faydaları kozmetiği ve enerji içeceklerini de kapsar. Çorbalara da eklenebilir.Ginseng kökleri genellikle kurutulmuş olarak satılır. Bunları bütün ya da dilimler halinde satın alabilirsiniz. Sayısız kozmetiğin ve bitkisel takviyenin içinde bulunan bir aktif maddedir aynı zamanda ginseng çayı olarak da çay poşetleri satılmaktadır. Ginsengi medikal amaçlar için kullanmaya başlayan antik Çinlilerdir. Gözlere parlaklık vermek, güç kazanmak ve pek çok hastalık için kullanmışlar ve bu durum bir ticarete dönüşmüştür. Çinliler bu bitkiyi Kore’den ve bazı Kuzey Amerikan ülkelerinden satın almaya başlamışlardır.Ginsengin Faydaları:- Ginseng kökleri stres, anksiyete, bulantı, kusma, baş ağrısı, hazımsızlık, ishal, akciğer sorunları, artrit, astım, Crohn hastalığı, tümörler, yorgunluk, şeker hastalığı, depresyon, diş ve diş eti hastalıkları gibi hastalıklara faydalıdır.-Mide sorunlarına faydalıdır. Bir yumuşatıcı ve bir uyarıcı olarak çalışır ve sindirim sisteminin sorunsuz ve verimli çalışmasını sağlar.-Ginseng kökleri afrodizyaktır. Cinsiyet ve doğurganlıkla ilgili problemlerin düzeltilmesi için çalışır. Üreme hormonlarının üretimini düzenler ve bu hormonları arttırır.-Kökler yorgunluk, sinirlilik ve travma gibi çeşitli stres faktörlerine karşı vücudun direncini artırır. -Menstruasyonu düzenlemek, doğum ağrılarını azaltmak için kullanılabilir.-Bağışıklık sistemini güçlendirir ve enfeksiyonlara karşı vücudu güçlendirir.-Ginseng hafızayı arttırarak öğrenme yeteneklerini geliştirebilir.-Ginseng kökleri karaciğer ve kalbin sorunsuz çalışmasını sağlayarak kan şekeri ve kolestrol seviyelerini düzenler.-Düzenli olarak tüketildiğinde kanser riskini azaltır.-Solunum sisteminin verimli çalışmasına yardımcı olur.-Ginseng kökleri tüm vücudu güçlendirir, canlandırır bu nedenle bir anti-aging maddesi olarak çalışır.Uzun süreli kullanımları, fazla miktarda kullanımları, diğer ilaçlarla etkileşimleri ve alerjik insanlarda kullanımları yan etkilere neden olabilir. Ancak doğru şekilde kullanıldığında ginsengin sayısız faydaları vardır.Ginsengin Yan Etkileri:Konsantrasyon azalması, sinirlilik, çarpıntı, bulantı, kusma, şişkinlik, karın ağrısı, uykusuzluk, göğüste ağırlık, deri döküntüleri, ödem, sindirim bozuklukları ve astım ginseng köklerinin en sık görülen yan etkilerinden bazılarıdır. Yan etkiler kullanan kişinin genel sağlık durumuna göre değişebilir. Bazı kişilerde düşük kan şekerine neden olabilirken, bazılarında hipertansiyona neden olabilir. Aşırı kullanımları baş ağrısı, ishal, burun kanaması, göğüs ağrısı ve vajinal kanamaya neden olabilir. Hızlı kalp atışları ve kas krampları ile birlikte yüksek tansiyon gibi bazı nadir yan etkiler Sibirya ginsenginin bir yan etkisi olarak görülebilmektedir.İleride yapılacak olan çalışmalar ginsengin faydaları ve yan etkileri konusunda daha net bilgiler verecektir. Ginsengin yararlarıyla ilgili yapılan çalışmalar genellikle kemirgenler üzerinde yapıldığından insanlar üzerindeki etkileri çok net bilinmemektedir. Buna rağmen düzenli olarak ginseng kullananlar, bu bitkinin sağlıkları üzerine olumlu etkiler yaptığından oldukça eminler.Kaynakça:http://www.buzzle.com/articles/ginseng-plant.htmlhttp://www.buzzle.com/articles/ginseng-root.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/ginseng-nedir-faydalari-nelerdir

Bal ve Apiterapi

Apiterapi, arı ürünlerinin bir ya da birden fazla hastalığın önlenmesi ya da iyileştirilmesi amacıyla kullanılması şeklinde tanımlanabilir. Her geçen gün sonuçlanan araştırmalar toplumların dikkatini bu konu üzerine çekmekte ve özellikle Uzakdoğu ülkelerinde başlayan ve dünyada hızla gelişen arı ürünleri ile tedavi yöntemleri hızla yaygınlaşmaktadır. Hatta, başta Japonya, Doğu Asya ülkeleri, Amerika, Kanada gibi ülkelerde apiterapi merkezleri kurulmuştur. Bal ve Apiterapi Balın besin içeriğinin insan sağlığına etkisinin yanısıra olağanüstü bir özelliği de vardır ki, bu özellik antimikrobiyal aktivitesidir. Balın bu özelliği nedeniyle Hipokrat zamanından beri hastalıklarda tedavi edici bir araç olarak kullanıldığı bilinmektedir. Balların antimikrobiyal aktivitesi için farklı mekanizmalar ileri sürülmüştür. İleri sürülen mekanizmalardan biri, balın sahip olduğu yüksek şeker konsantrasyonudur. Bir diğer sebebi de balda enzimsel olarak üretilen H2O2’dir. Üçüncü olarak da balın düşük pH’sıdır (ort. 3.2-4.5). Balın Antimikrobiyel Aktivitesi Balda mikrop üreyemez çünkü; Şeker konsantrasyonu çok fazladır. Balın pH sı 3.5-4.0 civarındadır. Baldaki enzimler inhibin (H2O2) oluşmasına neden olur. Glukoz oksidaz, GLUKOZ, Glukonik asit + H2O2 Not: Isıtılmış ballarda antimikrobiyel aktivite görülmez veya yok denecek kadar azdır İnsan vücuduna etki eden çoğu mikroorganizma balda yaşamını sürdürememektedir. Bal, temas ettiği mikroorganizmaları öldürdüğü gibi içerisinde de barındırmamaktadır. Öyle ki Mısır piramitlerinde bulunan ve Postum’da M.Ö. 6. asra ait çömlekler, içindeki balların biraz katılaşmakla beraber vasıflarını hiç kaybetmemesi, balda mikroorganizmaların yaşayamadığını tarihi bir gerçek olarak göstermektedir. Tıbbi literatürde, İngiliz ve Amerikan hastanelerinde birinci sınıf mikrop öldürücü olarak bal kullanıldığını, Almanya’da yara ve soğuk algınlıklarından kaynaklanan hastalıklarda, baldan bu yönü ile istifade edildiğini görmekteyiz. Alman Dr. Zaiss’in mikrop öldürücü olarak balı tentürdiyot ‘a tercih ettiğini belirtmesi de ilginçtir. Balın yaraların ve enfeksiyonların iyileşmesini sağlamak için kullanımı 1981 yılında Dünya Sağlık Forumu tarafından da önerilmiş olup, Pharmaceutical Journal’da apse, çıban, göz yangıları, ishal, üriner sistem enfeksiyonları, dizanteri etkeni, deri ve ağız içi enfeksiyonlarına antimikrobiyal etkisinin olduğu rapor edilmiştir. Balın çeşitli hastalıklara karşı tedavi edici özelliğini incelemek amacıyla birçok araştırma yapılmıştır. Bu konuyla ilgili ilgi çekici çalışmalardan birisi 1991’de King Suud Üniversitesi tarafından yapılanıdır. Yapılan bu çalışmanın sonunda gastrit ve oniki parmak bağırsağı ülserine sahip hastalara, alternatif bir tedavi olarak balın tek başına veya antimikrobiyal bir ajanla uygun bir bileşiminin kullanılması önerilmiştir. Lavanta, karahindiba, ve kolza balları yüksek antimikrobiyal aktiviteye sahipken orman gülü, okaliptus ve portakal nispeten düşük aktivite göstermektedir. Balın antimikrobiyal etkisini destekleyen bir başka bildirişte, eşit miktarda bal, çavdar unu ve zeytin yağı karışımı ile hazırlanan kremin günde üç kez kullanımı ile inek ve atlarda görülen ve kangrene dönüşen yaraları dahi tedavi ettiği sonucuna varan Lucke’nin bildirişidir Bal, karaciğer rahatsızlıklarında da başarı ile kullanılmaktadır. Bu başarıda balın antimikrobiyal etkisinin yanında, fruktozun doku ve kasları yumuşatıcı ve gevşetici özelliği de önemli sayılabilir. Balın çeşitli araştırmalar sonucunda, doku oluşmasını hızlandırdığı, yara ve yanık izlerini azalttığı (Arman, 1980; Dumronglert, 1983), bazı ülkelerde doktorlar tarafından katarakt ve kojuktivit ile bazı kornea rahatsızlıklarında başarı ile kullanıldığı bildirilmektedir (Mikhailov, 1950). Ayrıca kornea ülserinin de saf bal ile veya vazelin yerine bal ile hazırlanan % 3 lük sulphidine pomadı ile başarılı bir şekilde tedavi edildiği görülmüştür.

http://www.biyologlar.com/bal-ve-apiterapi

Balıkların Örtü Organları ve Pul Tipleri

Deri Balıklarda deri, diğer omurgalılarda da olduğu gibi, vücudu dış ortam etkilerinden koruyan ve oldukça dayanıklı bulunan bir örtü tabakasıdır. Deri, herşeyden önce koruyan bir tabaka ise de, ayrıca çeşitli fonksiyonları da mevcuttur. Örneğin, bir taraftan içerdiği pigment maddeleriyle balığa renk verirken solunum ve boşaltım olaylarına da yardımcı olmaktadır. Bunların dışında bazı balık türlerine özgü olan korunma, avını yakalama veyahutta hemcinsini bulmada rol oynayan elektrik organları ve zehir bezleri gibi yapılarda deri üzerinde yer almaktadır. Diğer omurgalılarda olduğu gibi, balıkların da derisi derma ve epiderma denilen iki tabakadan yapılmıştır. Epidermis : Derinin fazla kalın olması ve dış etkenlerle temas halinde bulunması nedeniyle hücreleri devamlı olarak yenilenmeye maruz kalan üst tabakası, bilhassa salgı bezleriyle donatılmış durumdadır. Bunların çoğu mukus bezleri olup, genellikle basit bir tüp şeklindedirler. Salgı mahsulleri olan mukusu, kısa bir kanal vasıtası ile pulların arasından vücut yüzeyine salgı salarlar. Dolayısıyla vücudun devamlı olarak yumuşak ve kaygan kalması, bu bezlerin faaliyetine bağlıdır. Ayrıca kayganlık sağlamaları sebebiyle de balığın ortamı içerisinde kolayca hareket etmesini ve yaralanmalardan kolayca korunmasını sağlamış olurlar. Dermis : Alt tabakayı teşkil eden dermis, daha karışık yapılı olup, bağ dokusu, kas fibrilleri, kan damarları ve sinirlerin yer aldığı kısımdır. Pullar ve pigment maddeleri de dermis tarafından hasıl edilirler. Çoğu kez balıkların vücudu exoiskelet olarak nitelendirilen ve kemik orijinli olan pullarla örtülüdür. Deri şayet pullarla örtülü ise, yapısı gayet narin ve incedir, buna karşın pul içermiyorsa, dış etkenlere karşı mukavemeti sağlayabilmek için çok kalın ve dayanıklı olur. Örneğin, Kedi balığında pullar olmadığı için deri adeta kösele gibi kalın ve sağlamdır. Pigment hücreleri özellikle dermis tabakasına ve dolayısıyla balığın vücuduna renk vermektedirler. Bunların vücuttaki yerleri ve şekilleri değiştiği gibi içlerinde bulunan pigment maddeleri sinir refleksleri ve ışığın etkisiyle kontraksiyon yaparak hareket ederler. Dolayısıyla pigmentlerin hücre merkezinde toplanması veya hücre sathına yayılması esnasında balığın vücudunda açılma veya koyulaşma gibi kısmi bir renk değişimine sebep olmaktadırlar. Kromotofor hücrelerinin içerdiği pigment maddesinin türüne göre, bu mekanizma sayesinde bazı balıklar ortama adaptasyon gösterebilmektedirler. Balıklarda görülen yumurta bırakma veya üreme zamanlarındaki renk değişmesi ile albinizm veya eritrisin hallerinin aynı orijinli olduğu söylenmektedir. Pullar ve Pul Tipleri Derinin dermis tabakasında oluşan ve balığın vücudunu her türlü dış etkilerden koruyan pullar, kemikli balıkların çoğunda bulunmaktadır. Sıra ve sayıları ile diziliş tarzları türlere göre özellikler arzettiğinden tür tayininde önemli diagnostik karakterler olarak da dikkate alınmaktadırlar. Buna karşın, balıklara nazaran daha iptidai bir grup olan Cyclostomat' larda vücut pulsuzdur ve deri üzerinde Corneum tabakası bile yoktur. Anguilla gibi bazı formlarda pullar iyice küçülmüş ve deri içine gömülmüş olup, çıplak gözle bakıldığında adeta pulsuzrnuş gibi bir intiba uyandırırlar. Balık yavruları yeni yumurtadan çıktıklarında veya doğduklarında pul içermezler, ancak gelişimin belirli bir safhasında evvela vücudun belli bölgesinden başlamak üzere pullar teşekkül eder ve bu pullar kısa zamanda vücudu örter. Örneğin, Alabalık yavruları 3-4 cm. boya erişince vücutlarının anterior bölgesinden başlamak üzere pullar teşekkül ederken aynı olay Sudak balığında vücudun posterior bölgesinde görülür. Pulların orijini dermis olup, anterior uçlarıyla bu tabaka içine gömülmüşlerdir, posterior uçları ise, serbesttir. Dizilişleri önden arkaya doğru olduğundan balığın öne doğru yüzmesini kolaylaştırırlar. Pullar şekilleri itibari ile 4 grup altında mütalâa edilebilirler. Placoid Pullar En basit pul tipi olan placoid pullar çeşitli şekiller gösterirlerse de kaideleri daima yassıdır ve bu kaide üzerinde vücudun dışına doğru uzanan sivri bir diken bulunur. Bu pulların orijini hem dermis, hem de epidermis olduğundan diğer pul tiplerinden ayrılmaktadır. Dermis tarafından oluşturulan ve diş kemiği denilen bir çeşit kemikten yapılmış olan placoid pulların üzeri, orijini epidermis olan bir mine tabakası ile örtülüdür. Bu nedenle, placoid pullarla dişler arasındaki yapısal benzeyiş, adı geçen pulların gelişmesi esnasında dişe değiştiklcvnii iloii süren teorinin en kuvvetli delilidir. Bu tip pullar Köpek balıkları ve Vatozlar için karakteristik yapilardii. Ganoid (Rombik) Pullar Eşkenar dörtgen şeklinde olan bu pulların orijini tamamen derinin dermiş tabakasına aittir. Diş kemiğinden yapılmış olan ganoid pulların üzeri mineye benzeyen ve Ganoin adı verilen parlak bir madde ile örtülüdür. Mine ile ganoin birbirinden farklı orijinli yapılar olup, minenin epidermisten ganoinin ise, dermişten oluştuğu bir gerçektir. Lepidosteus ve Polypterus gibi bazı balıklarda vücut genellikle yan yana sıralanmış rombik pullarla örtülüdür. Acipen-seridae familyası üyelerinde daha büyük cesametli olan bu pullar vücudun sadece sırt, karın ve yan taraflarında mevcut olup, muayyen sıralar halinde uzanırlar. Bütün Ganoid balıkların başları rombik pullardan yapılmış birer zırh ile örtülüdür. Ganoid balıkların başlarını örten bu pullar yüksek omurgalılardaki Frontal, Parietal, Maxilla, Squamosa, Lacrimal, ve diğer bazı kafa kemiklerini oluştururlar. Cycloid Pullar Bugün yaşayan Kemikli balıkların ekseriyetinin vücudu gayet ince yapılı, kolayca eğilip bükülebilen ve genellikle yuvarlağımsı şekilli Cycloid pullarla örtülüdür. Teleosllar'da bulunan Cycloid pullar orijin bakımından Ganoid pullara benzeseler de şekil ve sıralanışları başka türlü olup, kaide kısımları (anterior bölgesi) dermis içindeki bir cebe yerleşmiştir. Posterior uçları serbest olmak üzere adeta bir çatının kiremitleri gibi (imbrikat tarzda) dizilmişlerdir. Yani bir sıradaki herbir pul, bir evvelki sıranın iki pulunun altında ve arasındadır. Mekanik bir önem arzeden pulların bu imbrikat dizilişi şöyle açıklanabilir: Dermik kaslar, pullar üzerinde eşit olmayan ilerlemeler meydana getirmekte, dolayısıyla büyüme anterior kısımda daha fazla cereyan etmektedir. Bunun neticesi olarak da pulların şekli kendiliğinden oval bir hal almakta ve dış kenarı (posterior ucu) derinin dışına doğru bir çıkıntı meydana getirmektedir. Daha sonra derinin dışına çıkan serbest kenarın üzeri epidermik orijinli bir zar ile örtülmektedir. Cyprinid' lerin. çoğunda vücut, mekanik etkenlere karşı dayanıklı olan ve kolayca eğilip bükülebilen ve muazzam bir zırh oluşturan cycloid pullarla örtülüdür. Ctenoid Pullar Ctenoid tip pullar yapı bakımından tamamen cycloid pullara benzerlerse de serbest uçlarının adeta testere şeklinde dişlenmiş olmasıyla kolayca ayrılırlar. Bu nedenle bir sazan balığı (Cyprinus carpio) ile bir Tatlı su levreğini (Perca fluviatilis) elimize alıp parmağımızı arkadan öne doğru sürtecek olursak tatlısu levreğindeki pulların küçük dişçikler içerdiğini kolaylıkla anlayabiliriz. Balıklarda his organları Balıklardaki başlıca his organlarını baştaki his porları ve vücudun yanal çizgisini teşkil eden his papillaları şeklinde mütalâa edebiliriz. Baştaki his organları, genellikle küçük ve yuvarlak çukurlar şeklinde olup, bunlar başın her tarafına dağılmış vaziyettedirler. Özellikle alt çenenin altında bulunurlar, çıplak gözle bile kolaylıkla müşahade edilebilirler. Örneğin, Turna balığında gayet bariz olarak görülebilen bu porların sayısının 37 civarında olduğu ve her bir porun balığın yanak bölgesindeki sinirlere bağlı bulunduğu tespit edilmiştir. Yanal çizgi, genellikle balığın vücudu boyunca ve çoğukez böğürlerinin tam ortasında uzanan tespih dizisi şeklindeki noktalardan meydana gelmiştir. Bu noktaların herbiri küçük birer kanalın dışarıya açılan uçlarını teşkil ederler. Bu küçük kanalların birleşmesiyle balığın vücudunun iki yanında, başın arkasından kuyruk yüzgeci başlangıcına kadai medio-lateral hat boyunca uzanan bir çizgi hasıl edilir ki buna yanal çizgi (Ligne lateral) adı verilmektedir. Bu çizgi birbirlerine bağlanmış ve içleri mukus maddesi ile doldurulmuş olan küçük kanalların birleşmesiyle teşekkül etmiştir. Sistem tamamen derinin altında gizlenmiş olup, pulların üzerinde bulunan küçük delikler sayesinde dış ortamdaki uyartıları hissedebilirler. Balıkların yüzme esnasında su içersinde başka canlılar tarafından meydana getirilen basınç dalgalarıyla devamlı surette irtibat halindedirler. Şayet ortam su içerisinde bulunan objeler tarafından basınç dalgalarıyla bulandırılırsa lateral çizgi sistemi derhal bu dalgaları algılayarak gerekli cevabı verir. Yani balığın dalgalara karşı gerekli davranışta bulunmasını sağlar. Şöyleki; lateral çizginin açık tüpleri içinde meydana getirilen hafif basınç değişimleri sinirler tarafından tespit edilirler ve gerekli mesajı beyne gönderirler. Böylece su içerisinde dalgalanmaya sebep olan objenin yönü ve mesafesi otomatik olarak tayin edilmiş olur. Dolayısıyla balıklar Ligne lateralleri sayesinde adeta bir radar merkezi gibi objeyi görmeksizin onun yerini ve mesafesini tayin edebilirler. Bu organlarının yardımıyla hem düşmanlarından kaçıp kurtulabilirler hem de özellikle predatör balıklar için, avlarını kolayca bulur ve yakalarlar. Yapılan tecrübeler kör edilen balıkların bile yanal çizgilerini kullanarak avlarını yakalayabildiklerini göstermiştir. Yanal çizginin profili genellikle türlere göre büyük farklılıklar arzetmektedir. Örneğin, Barbus'ta. düz bir hat şeklinde olduğu halde, Rutilus’ta karına doğru yaklaşmış vaziyette (Konkav), Percafluviatilis'te bunun aksine olarak sırta daha yaklaşmış şekilde (Konveks), Mystus halepensis'te ve Plecus cultratus'ta. sinuzoidal şekilde kıvrımlı, Dere pisisi denilen Pleuronectes flesus'ta ise, başa yakın ucu çatallı olarak görülmektedir. Ligne lateral kemikli balıkların çoğunda mevcut olmakla beraber, bazılarında hiç bulunmaz (Atherinidae, Cyprinodontidae, Clupeidae familyaları gibi) bazılarında da tam olmayıp vücudun belirli bir yerine kadar uzanmaktadır (Phoxinus ve Rhodeus cinslerinde olduğu gibi). Yanal çizgi konstant karakterlerden olduğu için, bilhassa Cyprinidae familyası üyelerinin tayininde önemli birer diagnostik karakter olarak yanal çizgi pullarının sayısı kullanılmaktadır. Balıklarda dokunma hislerini alan organlar olarak bıyıklar mevcuttur. Bıyıklar, balıkların ağızları etrafında çeşitli şekillerde bulunurlar. Konumları muhtelif türlere göre değişmektedir. Örneğin, Lota loto'da alt çenenin altında, Cyprinus rarpio'da. üst çenenin üstünde, Gobio gobio'da. alt ve üst çenelerinin birleştiği köşede ve Mystus kalepensis'te olduğu gibi her iki çene üzerinde bulunmaktadır. Bıyıklar genellikle dokunma, bazen da tad alma işlerini yaparlar. Bazen Gobius cinsinde olduğu gibi damak mukozasındaki tomurcuklarla, Yılan balığı (Anguilla anguilla} ve Mersin balığı (Acipenser sturio) gibi formların dilleri üzerindeki papilla aynı işi gören his organları olarak bilinirler. Bıyıkların sayıları da türlere göre çok büyük değişmeler gösterir. Örneğin, Cyprinus carpio, Acipenser sturio ve Barbus türlerinde iki çift; Tınca tınca, Gobio gobio ve birçok Capoeta türünde bir çift; Cobilis ve Nemaclieilus cinslerinde üç çift ve Misgurnus fossilis türünde 5 çift bıyık bulunurken, Lota lota türünde sadece alt çenenin altında tek bir bıyık bulunur. Bıyıklar da constant (sabit) karakterlerden olup, .sayı ve uzunlukları türlere göre değiştiğinden, önemli taksonomik karakterler olarak tür tayininde kullanılmaktadır.

http://www.biyologlar.com/baliklarin-ortu-organlari-ve-pul-tipleri

Balıklarda beslenme ve beslenme biyolojisi

Balıklarda beslenme sucul ortamlarda gelişen çeşitli bitkisel ve hayvansal gıdalarla sağlanmaktadır. Fakat her türün gıda olarak kullandığı besin maddeleri yaşadıkları yere göre de değişmektedir. Beslenme yönünden balıklar arasında genellikle şiddetli bir rekabet söz konusudur.Bu nedenle bir gölün veya bir akarsuyun balık populasyonlan arasında gıda sağlanması yönünden büyük bir yarış vardır. Balıklarda besine olan gereksinme veya beslenmek için ortamdan gıdaların aranması genellikle yumurtadan çıktıktan kısa bir süre sonra başlamaktadır. Yumurtadan çıkıştan besin aramaya başlama uğraşısına kadar geçen süre balık türlerine göre çok değişik olmaktadır. Bu periyodun uzun veya kısa oluşu özellikle yumurtadan çıkan yavruların karınları altında bulunan vitellüs kesesinin büyüklüğüne bağlıdır. Örneğin, Deniz alası denilen Salma salar'ın yumurtadan çıkan yavruları genellikle 1,5 ay kadar bu vitellüs kesesini absorbe ederek beslenirler ve bu süre boyunca hareketsiz kalırlar. Cyprinus carpio'da. (Sazan balığı) ise, vitellüs kesesiyle beslenme sadece 2-3 gün devam eder. Çünkü bunların vitellüs keseleri çok küçüktür. Vitellüs keselerini tamamen absorbe etmiş balık yavruları, genellikle sığ yerlerde veya su yüzeyine yakın zonlarda toplanarak gruplar halinde dolaşırlar ve kendileri için gerekli planktonik organizmaları toplarlar. Bu aşamada iken genellikle Rotifer, küçük böcek larvaları ve planktonik algleri yiyerek beslenirler. Küçük balıklarda gözler, vücut kısımlarına oranla gayet büyük olup, yavruların besin bulmalarında tek duyu organı olarak iş görürler. Yüzeyde yaşayan balıklarda gözler en önemli organ olarak dikkate alınırlar, çünkü besinlerini ancak görerek yakalama esasına göre sağlarlar. Ligne lateral dediğimiz yan çizgi organları ise özellikle karnivor formlarda çok iyi gelişme gösterir. Örneğin, körleştirilmiş bir Turna balığı görmediği halde L. laterali sayesinde avını gayet iyi izler ve büyük bir ustalıkla yakalayabilir. Balık yavruları ilk beslenme periyotlarını bu şekilde, genellikle yüzeye yakın yerlerde dolaşıp planktonik organizmaları yiyerek geçirdikten sonra beslenme rejimleri değişir. Bu devredeki balıklar daha ziyade zemin hayvanlarını yiyerek beslenmeye devam ederler, dolayısıyla görme duyusu artık önemini kaybeder. Zira dip hayvanlarının bulunduğu derinliklerde genellikle ışık şiddeti oldukça azalmış olduğundan görüş alanı daralır, bu nedenle koku alma ve dokunma duyuları çok iyi gelişir. Bu sayede balık, avını görmese bile kokusunu algılayarak veya dokunaçları ile voklayarak besinlerini kolayca bulup beslenebilir. Daha önce de belirtildiği gibi (duyu organları konusuna bakınız) zeminde yaşamaya adapte olmuş balıkların çoğunda ağız etrafına yerleşmiş veya bıyıkları üzerinde gelişmiş çok sayıda duyu hücreleri vardır. Örneğin, Yılan balığı, Lota lota ve Yayın balığında gayet iyi gelişmiş duyu hücreleri bulunduğundan adı geçen bu türler gece karanlığında bile bu organları sayesinde avlarını kolayca bulur ve yakalarlar. Bu yüzden de gececi karakterli olmuşlardır. Genellikle gececi olan balıkların çoğunda bu türlü duyu organları iyi gelişmiştir. Besinlerin bulunması için çeşitli duyu organları geliştiği gibi avların yakalanması veya toplanması için de morfolojik bazı değişiklikler meydana gelmiştir. Örneğin, özellikle canlı avlar peşinde koşan ve onları yakalayarak yutan predatör formlarda (Esox lucius, Lucioperca lucioperca) gayet sivri ve genellikle uçları geriye doğru çengel şeklinde kıvrılmış dişleri taşıyan büyük bir ağız bulunur. Bu dişler büyük bir avı yakalamak ve içeriye alabilmek için çok iyi şekilde adapte olmuşlardır. Bu yüzden Turna balığı ve Sudak diye adlandırılan Tatlısu Levreği, geniş ağızları ve kuvvetli dişleri sayesinde kendisinden çok daha büyük bir Sazanı kolayca yakalar ve parçalamadan yutarlar. Ağız şekli bazı hallerde ileriye doğru uzanıp çekilebilen tarzda (Protraktil tipte) olabilmektedir. Örneğin, Acipenser türleri ve Abramis brama ' da belirgin şekilde görülen bu ağız tipi sayesinde adı geçen formlar zemin üzerinde yaşayan kurtları ve dipter larvalarını kolaylıkla toplarlar. Genellikle parazit bir hayat yaşayan ve bu yüzden de diğer balıkların vücuduna yapışan Lampiri'lerde ağız daha da değişik bir durum kazanmış olup, adeta bir sülük ağzını andırmaktadır. Böyle bir ağız sayesinde konak balığın gövdesine sıkıca tutunur ve onun besinlerine ortak olur. Bunlardan başka bir de, tamamen bitkisel gıdalarla beslenmeye alışmış balıklar vardır. Örneğin, Chondrostoma türlerinde ağız etrafında gayet sert ve keskin dudaklar gelişmiş olup, bunlar sayesinde genellikle taşlar ve odun parçaları üzerinde gelişen algleri koparmak çok kolay olmaktadır. Bu keratinleşmiş dudaklar sayesinde balık adeta bir kemirgen gibi davranabilir. Mikroskobik canlılarla beslenen ve bu yüzden planktofag olarak isimlendirilen bazı balık türleri ise, sudaki besin maddelerini solunum için aldıkları sudan ayırarak beslenirler. Ağızlarında hiçbir dişe rastlanmayan böyle balıklarda gıdalar solungaç lamelleri tarafından tutulur ve yutak kısmına gönderilir. Cyprinid'lerin bazılarında durum böyledir. Bununla beraber tüm Cyprinidae familyasında ve daha az gelişmiş olmakla beraber Cobitid'lerde farinks bölgesine yerleşmiş olan özel dişler vardır. Farinks dişleri olarak adlandırılan ve besinleri tıpkı azı dişleri gibi öğüten bu kemiksi yapılar sayesinde ağızdan alınan besinler mideye geçmeden önce kısmen parçalanırlar. Faringien kemikler üzerinde simetrik iki grup halinde dizilmiş bulunan bu dişlerin sıralanış biçimleri, şekilleri ve sayıları türden türe çok değişiklik gösterdiğinden özellikle Cyprinid'lerin klasifikasyonunda büyük önemleri vardır. Görüldüğü gibi balıklarda beslenme yönünden bir takım adaptasyonlar görülmektedir. Bu değişimler daha çok ağız yapısı ve diğer sindirim organlarında ortaya çıkmaktadır. Balıklar beslenme rejimleri bakımından 3 büyük kategoride toplanabilirler Otçul (Herbivor) balıklar. Etçil (Karnivor) balıklar. Canlı avlarla beslenen (Predatör) balıklar. Herbivor denilen balıklar tamamen bitkisel gıdalarla beslenirler. Bunlar balıklar arasında çok küçük bir grup olup, sadece Mersin balığı ve Chondrostoma' lar bu gruba dahil edilmişlerdir. Daha önce de belirtildiği gibi böyle balıklarda iyi gelişmiş ve keskin kenarlı keratin dudaklar bulunur. Bu sayede odun ve taş parçalan üzerindeki algler kemirilerek kopartılır ve yenirler. Fakat bu balıklan tamamen vejetarien olarak kabul etmek de pek doğru olmaz. Zira bazı hallerde otlar arasında gizlenen kurtları, küçük Krustaseleri ve böcek larvalarını da yuttukları bir gerçektir. Etçil balıklar ise, ot yiyenlere oranla daha büyük bir grup oluştururlar. Bunların başlıca besinlerini çeşitli kurtlar, Bivalvia'lar, Mollusk'lar, Krustase'ler ve muhtelif böcek larvaları (Tricopter, Ephemerit, Coleopter, Dipter v.b.) oluşturur. Bu balıklar eğer ortamda yeter derecede omurgasız hayvan bulamazlarsa diğer balıkların yumurtalarını da yiyebilirler. Yırtıcı olan ve sadece canlı av peşinde koşturan predatör balıklar ise, diğer balıkları yedikleri gibi su içerisinde yaşayan diğer omurgalıları (ördek yavrusu, Kurbağa, Dalgıç kuşu v.b.) da yemekten kaçınmazlar. Bunlara en tipik örnekler Esox lucius ve Stizostedion lucioperca türleridir Bunlar kısa zamanda çok aşırı balık tüketimi yaptıkları için atıldıkları bir gölün veya akarsuyun balık faunasını da değiştirebilirler. Bunun bazı örneklerini ülkemizde de görmek olanağı vardır. Örneğin, Eğridir gölüne sonradan aşılanan Stizostedion lucioperca türü kısa zamanda bazı türleri tamamen bitirmiş, dolayısıyla gölün doğal fauna dengesini bozmuştur. Adı geçen bu balık çok aşırı bir yırtıcı olup, şayet ortamda diğer balıkları bulamazsa hemcinslerini de yemeğe başlar. Zira bazılarının midesinden kendi yavrularının çıktığı gözlenebilmektedir. Buraya kadar sözünü ettiğimiz beslenme tipleri balıklar için bütün hayat süresince sabit kalmamaktadır. Yani bir balığın gıda rejimi yavru iken başka, ergin iken başka olabilir. Örneğin, Alabalık yavruları planktonlarla beslendikleri halde, ergin bireyler karnivor karakterdedirler. Diğer taraftan Cyprinus carpio ve Mugil türleri ergin dönemlerinde hem etçil hem de otçul gıdaları hiç ayırmaksızın severek yemektedirler. Dolayısıyla böyle formlar tamamen etçil veya tamamen otçul olmayıp ikisi arasındadırlar. Bunlar için her şey yiyen manasına gelen Omnivor deyiminin kullanılması daha yerinde olacaktır. Bilhassa, üçüncü kategoriyi teşkil eden sular balıklar için tehlikeli durumlar ortaya koyabilir. Zira adı geçen bölgede yılın ancak 1-2 ayında buzlaşma olmakla beraber diğer ayları tamamen buzlar altında geçmektedir. Örneğin, Pirene ve Alp'lerin tepelerindeki göllerde durum genellikle böyledir. Ova göllerinde bilhassa Cybrinid' ler ve göçücü Clupeid' ler ile Acipenserid' ler bulunurlar. Salmonid' ler ise, ancak belirli göçleri esnasında buralardan geçerler, fakat devamlı kalamazlar. Yayla sularında durum daha başkadır. Burada yükseklik 500-1000 m. arasında değiştiği için Cyprinid' \erin çoğu görülmez. Clupeid ve ACİpenserid' ler ise, oraya kadar çıkamazlar. Buna karşılık Alabalıklar ve özellikle Salmo trutta türü bu bölgelerin dominant formudur. 1500 m. yüksekliğe kadar onlara Yılan balıkları da refakat ederler. 1500 m. den sonra Alabalıklar tek başına kalırlar ve 2000-2500 m. yüksekliklere kadar çıkabilirler. Örneğin, Alp'lerde 2239 m.de, Pirene'lerde ise 2134 m. de Alabalıklar için uygun ortamlar bulunur. Tatlısuları sıcaklık yönünden iki büyük kategori altında (Durgun sular ve Akarsular) incelemek daha uygun olacaktır.

http://www.biyologlar.com/baliklarda-beslenme-ve-beslenme-biyolojisi

Bakteri ve Virüslerin Karşılaştırılması

Bakteriler ve Virüsler Monera alemini oluşturan prokaryot canlıların en yaygın ve en çok bilinen grubu bakterilerdir. O kadar yaygındır ki bugün dünyamızda bakterinin bulunmadığı yer yoktur diyebiliriz. En çok organik atıkların bol bulunduğu yerlerde ve sularda yaşarlar. Bununla beraber, -90 0C buzullar içinde ve +80 0C kaplıcalarda yaşayabilen bakteri türleri de vardır. Hava ile ve su damlacıkları ile çok uzak mesafelere taşınabilirler. Deneysel olarak ilk defa 17. yüzyılda bakterileri gözleyebilen ve onların şekillerini açıklayan Antoni Van Lövenhuk olmuştur. Bakteriler bütün hayatsal olayların gerçekleştiği en basit canlılardır. Hepsi mikroskobik ve tek hücrelidirler. Büyüklükleri normal ökaryotik hücrelerin mitokondrileri kadardır. HÜCRE YAPISI Prokaryot olduklarından zarla çevrili çekirdek, mitokondri, kloroplast, endoplazmik retikulum, golgi gibi organelleri yoktur. Ribozom bütün bakterilerin temel organelidir. DNA, RNA, canlı hücre zarı ve sitoplazma yine bütün bakterilerin temel yapısını oluşturur. Bunlara ek olarak bütün bakterilerde hücre, cansız bir çeperle (murein) sarılıdır. Çeperin yapısı, bitki hücrelerinin çeperinden farklıdır. Selüloz ihtiva etmez. Bazı bakterilerde hücre çeperinin dışında kapsül bulunur. Kapsül bakterinin dirençliliğini ve hastalık yapabilme (patojen olma) özelliğini artırır. Bazı bakteriler kamçılarıyla aktif hareket edebilirken, bazıları kamçıları olmadığı için ancak bulundukları ortamla beraber pasif hareket edebilirler. Buna göre bakteriler, kamçısız, tek kamçılı, bir demet kamçılı, iki demet kamçılı ve çok kamçılı olarak gruplandırılır. Bazı bakteriler "mezozom" denilen zar kıvrımları bulundurur. Burada oksijenli solunum enzimleri (ETS enzimleri) vardır. Oksijenli solunum yapan, ancak mezozomu bulunmayan bakterilerde ise solunum zinciri enzimleri hücre zarına tutunmuş olarak bulunur. bakterilerde genel yapının % 90′ı sudur. suda çözünmüş maddeler hücre zarından giriş-çıkış yaparlar. DNA’lar sitoplazmaya serbest olarak dağılmıştır. Bakteriler ökaryot hücrelere göre daha çok ve daha küçük ribozom içerirler. bu sayede protein sentezleri çok hızlıdır. Bakteriler çeşitli özellikleri bakımından gruplandırılırlar. Bu özelliklerin başlıcaları; şekilleri, kamçı durumları, beslenmeleri ve boyanmaları olarak sayılabilir. ŞEKİLLERİ ve BOYANMALARI Bakteriler ışık mikroskobunda bakıldığında başlıca şu şekillerde görülürler. a. Çubuk şeklinde olanlar (Bacillus):Tek tek veya birbirlerine yapışmışlardır. Tifo, tüberküloz ve şarbon hastalığı bakterileri bu şekildedir. b. Yuvarlak olanlar (Coccus): Genellikle kamçısızdırlar. Zatürre ve bel soğukluğu bakterileri bunlara örnektir. c. Spiral olanlar (Spirullum): Kıvrımlı bakterilerdir. Frengi bakterileri ve dişlerde yerleşen Spiroketler bunlara örnektir. d. Virgül şeklinde olanlar (Vibrio): Virgül biçiminde tek kıvrımlıdırlar. Kolera bakterisi gibi. Bakterilerin boyanmaları: Danimarkalı bakteriyolog Gram tarafından geliştirilen boyalarla boyanan bakterilere Gram (+), boyanmayanlara ise Gram (-) bakteriler denir. BAKTERİLERİN BESLENMELERİ Bazı bakteriler ototrof olup, fotosentez veya kemosentez yaparlar. Çoğunluğu ise heterotrof olup, saprofit veya parazit yaşarlar. Saprofit Bakteriler: Bakterilerin çoğunluğunu oluşturur. Besinlerini bulundukları ortamlardan hazır sıvılar olarak alırlar. Nemli, ıslak ve çürükler üzerinde yaşarlar. en çok amino asit, glikoz ve vitamin gibi besinleri ortamdan alırlar. Bu tür bakteriler dış ortama salgıladıkları enzimlerle bitki ve hayvan ölülerini daha basit organik maddelere parçalayarak onların çürümesini sağlarlar. Böylece hem toprağın humusunu artırırlar, hem de kendilerine besin sağlarlar. çürütme sonucu çeşitli kokular meydana gelir. Bu yüzden bu olaya kokuşma denir. Bazı saprofit bakteriler, sütün yoğurt ve peynir olarak mayalanmasını sağlarlar. Saprofitler, dünyada madde devrinin tamamlanmasında önemli rol oynadıklarından hayat için mutlaka gereklidir. Parazit Bakteriler: Besinlerini cansız ortamdan değil de üzerinde yaşadıkları canlılardan temin ederler. Çünkü sindirim enzimleri yoktur. Bunların bazıları konak canlıya fazla zarar vermeden yaşayabilirler. Sadece onun besinlerine ortak olurlar. Kalın bağırsağımızdaki Escherichia coli bunun en iyi örneğidir. Bazı parazit bakteriler ise konak canlının ölümüne bile sebep olabilen hastalıklara yol açarlar. Bunlara Patojen Bakteriler denir. Patojenler ya toksin çıkararak ya da konak canlının enzim ve besinlerini kullanarak zarar verirler. toksinler ya dışarı atılır (Ekzotoksin), ya da Bakterinin içinde kalır (Endotoksin). İçinde kalan toksinler bakteriler ölünce zararlı hale geçerler. Canlıların patojen bakterilere ve toksinlerine karşı oluşturdukları savunmaya "Bağışıklık" denir. Parazit bakterilerinin üremeleri oldukça hızlıdır. Fotosentetik Bakteriler: Sitoplazmalarında serbest klorofil taşırlar. Fotosentezlerinde elektron kaynağı olarak H2O yerine H2S ve H2 kullanırlar. CO2 + H2O ——> Besin + O2 (Mavi-yeşil algler) CO2 + H2S ——> Besin + S + H2O (Kükürt bakterileri) CO2 + H2 ——> Besin + H2O (Hidrojen Bakterileri) Kemosentetik Bakteriler: Bu bakteriler de madde devrinde çok önemlidirler. Bazı inorganik maddeleri oksitleyerek onları zararsız hale getirirler. oluşan maddeler ise bitkilerce mineral tuzlar olarak kullanılır. bu oksitleme sonucunda açığa kimyasal enerji çıkar. Bu enerjiyle de CO2 indirgemesi yaparak besinlerini sentezlerler. ışık ve klorofil gerekli değildir. Oksijen kullanılır. Kemosentetik bakteriler en çok azotlu, kükürtlü, demirli maddeleri oksitlerler. NH3 + O2 ———> HNO2 + H2O + Kalori (Nitrosomanas) HNO2 + O2 ———> HNO3 + Kalori (Nitrobacter) H2S + O2 ———> H2O + S + Kalori (Kükürt Bakterileri) FeCO3 + O2 + H2O ———> Fe(OH)3 + CO2 + Kalori (Demir Bakterileri) N2 + O2 ———> NO2 + Kalori (Azot bakterileri) Kemosentez sonucu: Bazı zararlı maddeler ortadan kaldırılmış, Bitkilerin alabileceği tuzlar oluşturulmuş, Kimyasal enerji kazanılmış Organik besin sentezlenmiş olmaktadır. BAKTERİLERİN SOLUNUMLARI a.Anaerob Bakteriler Bakteriler organik besinleri parçalayarak enerjilerini elde ederken genellikle oksijen kullanmazlar. Bunlar havasız yerlerde de yaşayarak çoğalırlar. ( Konservelerde olduğu gibi) Bunlardan bazıları oksijenin olduğu yerde hiç gelişemezler. Örnek: Clastrodium tetani (Tetanos bakterisi). b. Aerob Bakteriler Bazı bakteri grupları (Escherichia coli, Zatürree ve Yoğurt Bakterisi gibi) ancak oksijenli ortamda yaşayabilir. Bunlarda mitokondri olmadığı için solunum hücre zarının iç kısmındaki kıvrımlarda (mezozom) gerçekleştirilir. Örnek: Azot Bakterileri. Geçici Aerob veya Geçici Anaerob Olanlar Asıl solunumları oksijensiz olduğu halde kısa süre için aerob olanlara "Geçici Aerob" denir. Normal solunum şekli aerob olanlar ise havasız kalınca fermantasyona başvururlar. Bunlara "Geçici Anaerob" denir. BAKTERİLERİN ÜREMELERİ Bölünerek Çoğalma Bütün bakteri türlerinin esas üreme şekli bölünmedir. bölünme eşeysiz üreme biçimidir. Su, besin maddesi ve sıcaklığın uygun olduğu ortamlarda çok hızlı bölünürler. bu bölünmeler her 20 dakikada bir gerçekleşir. Böylece geometrik olarak artmaya başlarlar. ancak bu artış sürekli değildir. Çünkü zamanla ortam sıcaklığı artar, asitler ve CO2 birikir, besin maddeleri tükenir. Bunlar bakteriler için öldürücü doza ulaşınca geometrik artış bozulur. belli değerden sonra artış yerine azalma görülür. Böylece bakteri populasyonları da dengelenmiş olur. Bakterilerin bölünmeleri mitoza benzer. ancak çekirdek zarı ve belli bir kromozom sayısı olmadığı için tam bir mitoz değildir. Buna Amitoz Bölünme denir. Sporlanma Bazı bakteri türleri yaşadıkları ortam şartları bozulunca endospor oluşturarak kötü şartları geçirirler. Endosporlar, kalıtım materyalinin çok az bir sitoplazmayla beraber çevrilmiş halidir. ortam şartları normale dönünce çeper çatlar, endospor gelişerek normal bakteriyi meydana getirir. Endosporlarda metabolik faaliyetler minimum seviyededir. bu şekilde uzun yıllar yaşayabilirler. olumsuz şartlar olan yüksek ısıdan, kuraklıktan, donmadan ve besinsizlikten etkilenmezler. 60 yıl canlı kalan bakteri sporları tespit edilmiştir. Normal bakteri hücrelerinin tamamı 100OC’de ölürken endosporlar ancak 120OC’de 15-20 dakika kalırsa ölürler. Soğuk ortamlarda da aynı oranda dayanıklıdırlar. Bazı türlerde bir bakteriden birden çok endospor meydana gelebilir. Eşeyli Üreme (Kojugasyon) Bakteriler bölünerek çok hızlı üremelerine, olumsuz şartları da endospor oluşturarak geçirmelerine rağmen, düzensiz de olsa eşeyli üremeyi gerçekleştirirler. Çünkü bu sayede kalıtsal çeşitliliklerini artarak değişen ortamlara uyum yapma imkanı bulurlar. Bu çeşitliliğe ise Kalıtsal Varyasyon denir. Konjugasyon (kavuşma) esnasında DNA yapısı farklı iki bakteri yan yana gelerek aralarında geçici bir zardan köprü oluştururlar. bu köprü aracılığı ile DNA parçalarını değiştirirler. Sonra ayrılarak bölünmelerine devam ederler. Dikkat edilirse çok hücreli canlılarda görülen eşeyli üremeden çok farklı bir eşeyli üreme oluşmaktadır. Bunlarda gamet oluşumu ve döllenme yoktur. Bakteriler diğer canlılara göre daha kolay mutasyona uğrarlar. Mutasyon genellikle zararlı ve öldürücü olmakla beraber, bakterilerde bazen olumlu sonuçlar veren faydalı mutasyonlar oluşabilmektedir. Bugün bakteriler besin (kültür) ortamlarında yetiştirilerek incelenmektedir. En iyi geliştikleri kültür ortamı et suyudur. YARARLI BAKTERİLER Bakteri ismini duyduğunuzda aklınıza nasıl bir canlı türü geliyor? Elbette birçoğumuzun aklına bu isim duyulduğunda mikroplar, hastalıklar ve uzak durulması gerekilen küçük yaratıklar gelmektedir. Ancak bunun yanında yine birçoğumuz hergün mutfağımızı, banyomuzu sterilize etmek için uğraşırken yok ettiğimiz milyonlarca bakteri türünün hayatımızdaki olmazsa olmaz dedirtecek faydalı özelliklerinden de bihaberiz. Aslında işte bu monera aleminin küçük canlıları olan bakteriler olmasaydı, ne dünya şimdiki olduğu gibi olabilirdi ne de insanlar şimdi göründükleri gibi olurdu. Dünyamızın bu mikroskopik canlıları sadece insandaki bazı zararlı canlıları öldürmekle kalmaz, dünyamızın üzerine kurulduğu kimyasal döngülerde de önemli yerler edinirler. Bakterilerin en önemli faydası olarak dünyamızda biriken artık maddelerin ana biyolojik monomerlerine ayrıştırılması olarak gösterebiliriz. Eğer çürükçül bakteriler olmasaydı ölü insan bedenleri ve canlılığını yitirmiş bitki parçacıkları öldükleri bedende kalacaklardı ve bunların ana organik maddelere dönüşümü olmayacaktı. Böylece karbon döngüsünün önemli bir parçası yerine getirilmemiş olacaktı. Bu çürükçül bakteriler yaptıkları bu parçalama işlemiyle aynı zamanda toprakları da beslerler ve verimli hale getirirler. Bazı bakterilerin çürütücü göreviyle doğaya katkılarda bulunmasının yanında kimi bakterilerde aşı veya antibiyotik olarak tıp sektöründe insanlara daha sağlıklı bir hayat sunmak için kullanılırlar. Bilindiği üzere öldürülmüş veya zayıflatışmış bakteriler insan vücuduna enjekte edildiğinde, vücut bu bakterilere karşı antikor üretmeye başlar ve bu zayıflatılmış veya ölü olan bakterilere karşı bir üstünlük sağlar. Bu olaya tıp alanında bağışıklık denmektedir. Vücut güçsüz bakterilere karşı benzetme yerindeyse bir antreman yapmış olur ve güçlü, sağlam bakterilerle karşılaştığında nasıl davranması gerektiğini öğrenmiş olur. Bildiğiniz gibi günümüzde de tetanoz olsun verem olsun bir çok hastalığı önlemek için çok çeşitli bakteriler kullanılır ve bir önlem olarak sayılırlar. Yine benzer şekilde bazı bakteriler de yine tıp sektöründe antibiyotik yapımında kullanılırlar. Streptomycin adı verilen bir bakteri türü Bacitracin,Polymyxin, ve Erythromycin adı verilen antibiyotikler üretmektedir ve bu antibiyotikler hastalık önleyici olarak çok zaman insanlar tarafından kullanılmaktadır. Bakteriler kimi zamanda besin yapımında sıkça kullanılmaktadır. Birçok bakteri türü fermantasyon adı verilen süreç sonucunda kimyasal değişikliklere sebep olmaktadır. Örneğin peynir ve yoğurt bu tür kimyasal değişikliklerin sonucu ortaya çıkmış yararlı besinlerdendir. Ayrıca yine Clostridium bacterium adı verilen bir bakteri türünün fermantasyonu süreci sonunda ortaya çıkan bütül alkol ve asetone kimya sektöründe çok kullanılan değerli kimyasal maddelerdendir. Yine benzer şekilde insan kanının plazmasında bulunan Dextran adlı yararlı bir madde de yine Leuoconostoc adlı bir bakteri tarafından yapılmaktadır. Saymakla tükenmeyecek faydaları olan bakterilerin son bir yararından da bahsetmek gerekirse, bazı bakteri türleri bazı hayvanların bağırsaklarında özellikle selülöz sindiriminde kullanılmaktadır ve bu selülözün karbonhidratların temel taşı olan glikoza indirgenmesini sağlar ve böylece hücreler için gerekli olan enerji de bulunmuş olur. Aslında hep kafamızda zararlı yaratıklar olarak yer edinmiş olan bakterilerin faydaları sayılacak gibi değildir ama bu kadarı bile insanları şaşırtmaya yetmektedir. Bizim zararlı olarak nitelendirdiğimiz bu monera aleminin nerdeyse 1 mikrondan küçük bu savaşçıları, bizim onları zararlı ve yok edilmesi gerekilen küçük yaratıklar olarak nitelendirmelerimize aldırış etmeden hep bizim yararımıza çalışmaktadırlar ve ileride de bizim emrimizde çalışacaklardır; her ne kadar biz onların faydaların farkında olmasak da… VİRÜSLER Çok küçük mikroorganizmalardır. Uzun süre bilim adamlarının dikkatini çekmemiştir. Meydana getirdiği hastalıklar hep bakterilerden bilinmiştir. Elektron mikroskobunun bulunmasıyla ancak virüslerin farkına varılmıştır. İlk olarak tütün bitkisinin yapraklarında hastalık meydana getiren virüs bulunmuştur. Daha önce tütnlerde bu hastalığın bakteriler tarafından meydana getirildiği sanılıyordu, fakat incelemelerin hiç birisinde bakteriye rastlanmıyordu. Hasta tütün yapraklarından elde edilen özütün elektron mikroskobuyla incelenmesinden sonra hastalığın bakteri dışında yeni bir mikroorganizma tarafından meydana getirildiği görüldü. Bu mikroorganizmalarda daha önce hiç rastlanılmayan ve bilinmeyen bir yapı ortaya çıktı. Normal hücre yapısına benzemeyen virüslerde sadece dış tarafında bir protein kılıf ve içerisinde nükleik asit vardı. Bunların dışında stoplazma, organel gibi yapılar bulunmuyordu. Bu yapıda onların zorunlu parazit yaşamalarını gerektiriyordu. Evet, bir virüsün yapısı sadece dışta bir protein kılıf ve içerisinde nükleik asitten meydana gelir. Herhangi bir organeli ve enzimleri olmadığı için normal bir hücre gigi yaşamlarını sürdürebilmeleri olanaksızdır. Yaşamsal faliyet (üreme gibi) gösterebilmek için mutlaka canlı bir hücreye girmeleri gerekir. Hücre dışında ise kristal halde bulunurlar. Bu yüzden bilim adamları tarafından cansızlık ile canlılık arasında geçiş formu olarak kabul edilirler. Virüsler küre, çubuk ve elips şeklinde olabilirler. Bulundurdukları nükleik asit tek çeşittir. Yani ya sadece DNA yada sadece RNA bulundururlar. Aynı zamanda çok ta spesifiktirler. Sadece belirli hücrelere girerler. Bir kuduz virüsü sadece beyin hücrelerine, uçuk virüsü sadece ağız civarındaki epitel doku hücrelerine bir bakteriyofaj sadece belirli bakteri türlerine, AIDS virüsü sadece kandaki akyuvar hücrelerine gibi. Virüs hücreye tutunduğunda ilk önce hücrenin zarını eritir. Daha sonra bu delikten içeriye kendi nükleik asitini akıtır. Hücreye giren virüs nükleik asiti derhal yönetimi ele geçirerek hücreyi kendi hesabına çalıştırmaya başlar. İlk önce kendi nükleik asitlerinin kopyalarını arkasından da protein kılıflarını sentezlettirir. Daha sonra bunları birleştirerek yüzlerce virüs oluşmasını sağlar. Hücre içerisindeki virüsler hücreyi patlatarak dışarı çıkar ve yeni hücrelere saldırırlar. Yapılarından dolayı ve hücre içerisinde bulunduklarından antibiyotik türü ilaçlardan etkilenmezler. Virüsler ile bakteriler arasındaki fark nedir? Virüslerle bakteriler arasındaki farklar sayısızdır. Virüsler bilinen en küçük ve en basit canlı formlardır. Bakterilerden 10 ila 100 kat daha küçüktürler. Virüslerle bakteriler arasındaki en büyük fark virüslerin çoğalabilmesi için bitki ya da hayvan gibi canlı bir yapıya ihtiyaç duymalarıdır. Bakteriler ise cansız yüzeylerde de gelişebilirler. Ayrıca, bakteriler vücuda meydan savaşındaki askerler gibi saldırırken, virüsler gerilla savaşçıları gibidir. İçeri sızmak için çok saldırmazlar. İnsan hücrelerini tam olarak istila ederler ve hücrenin genetik materyalinin normal fonksiyonunu virüs üretecek şekile dönüştürürler. Buna ek olarak, bakteriler gelişmeleri ve çoğalmaları için gerekli bütün mekanizmayı taşırken, virüsler başlıca bilgiyi taşırlar. Örneğin DNA veya RNA bir protein ve/veya zarımsı bir kaplama içerisinde paketlenmiş haldedir. Virüsler çoğalmak için konak hücrelerinin mekanizmasını kullanırlar. Bir anlamda, virüsler gerçekte “canlı” değillerdir, fakat aslında bilgi (DNA veya RNA), uygun bir canlı konakçı ile karşılaşıncaya kadar havada süzülmeye devam eder

http://www.biyologlar.com/bakteri-ve-viruslerin-karsilastirilmasi

Yararli Bakteriler

Bakteri ismini duydugunuzda akliniza nasil bir canli türü geliyor? Elbette birçogumuzun aklina bu isim duyuldugunda mikroplar, hastaliklar ve uzak durulmasi gerekilen küçük yaratiklar gelmektedir. Ancak bunun yaninda yine birçogumuz hergün mutfagimizi, banyomuzu sterilize etmek için ugrasirken yok ettigimiz milyonlarca bakteri türünün hayatimizdaki olmazsa olmaz dedirtecek faydali özelliklerinden de bihaberiz. Aslinda iste bu monera aleminin küçük canlilari olan bakteriler olmasaydi, ne dünya simdiki oldugu gibi olabilirdi ne de insanlar simdi göründükleri gibi olurdu. Dünyamizin bu mikroskopik canlilari sadece insandaki bazi zararli canlilari öldürmekle kalmaz, dünyamizin üzerine kuruldugu kimyasal döngülerde de önemli yerler edinirler. Bakterilerin en önemli faydasi olarak dünyamizda biriken artik maddelerin ana biyolojik monomerlerine ayristirilmasi olarak gösterebiliriz. Eger çürükçül bakteriler olmasaydi ölü insan bedenleri ve canliligini yitirmis bitki parçaciklari öldükleri bedende kalacaklardi ve bunlarin ana organik maddelere dönüsümü olmayacakti. Böylece karbon döngüsünün önemli bir parçasi yerine getirilmemis olacakti. Bu çürükçül bakteriler yaptiklari bu parçalama islemiyle ayni zamanda topraklari da beslerler ve verimli hale getirirler. Bazi bakterilerin çürütücü göreviyle dogaya katkilarda bulunmasinin yaninda kimi bakterilerde asi veya antibiyotik olarak tip sektöründe insanlara daha saglikli bir hayat sunmak için kullanilirlar. Bilindigi üzere öldürülmüs veya zayiflatismis bakteriler insan vücuduna enjekte edildiginde, vücut bu bakterilere karsi antikor üretmeye baslar ve bu zayiflatilmis veya ölü olan bakterilere karsi bir üstünlük saglar. Bu olaya tip alaninda bagisiklik denmektedir. Vücut güçsüz bakterilere karsi benzetme yerindeyse bir antreman yapmis olur ve güçlü, saglam bakterilerle karsilastiginda nasil davranmasi gerektigini ögrenmis olur. Bildiginiz gibi günümüzde de tetanoz olsun verem olsun bir çok hastaligi önlemek için çok çesitli bakteriler kullanilir ve bir önlem olarak sayilirlar. Yine benzer sekilde bazi bakteriler de yine tip sektöründe antibiyotik yapiminda kullanilirlar. Streptomycin adi verilen bir bakteri türü Bacitracin,Polymyxin, ve Erythromycin adi verilen antibiyotikler üretmektedir ve bu antibiyotikler hastalik önleyici olarak çok zaman insanlar tarafindan kullanilmaktadir. Bakteriler kimi zamanda besin yapiminda sikça kullanilmaktadir. Birçok bakteri türü fermantasyon adi verilen süreç sonucunda kimyasal degisikliklere sebep olmaktadir. Örnegin peynir ve yogurt bu tür kimyasal degisikliklerin sonucu ortaya çikmis yararli besinlerdendir. Ayrica yine Clostridium bacterium adi verilen bir bakteri türünün fermantasyonu süreci sonunda ortaya çikan bütül alkol ve asetone kimya sektöründe çok kullanilan degerli kimyasal maddelerdendir. Yine benzer sekilde insan kaninin plazmasinda bulunan Dextran adli yararli bir madde de yine Leuoconostoc adli bir bakteri tarafindan yapilmaktadir. Saymakla tükenmeyecek faydalari olan bakterilerin son bir yararindan da bahsetmek gerekirse, bazi bakteri türleri bazi hayvanlarin bagirsaklarinda özellikle selülöz sindiriminde kullanilmaktadir ve bu selülözün karbonhidratlarin temel tasi olan glikoza indirgenmesini saglar ve böylece hücreler için gerekli olan enerji de bulunmus olur. Aslinda hep kafamizda zararli yaratiklar olarak yer edinmis olan bakterilerin faydalari sayilacak gibi degildir ama bu kadari bile insanlari sasirtmaya yetmektedir. Bizim zararli olarak nitelendirdigimiz bu monera aleminin nerdeyse 1 mikrondan küçük bu savasçilari, bizim onlari zararli ve yok edilmesi gerekilen küçük yaratiklar olarak nitelendirmelerimize aldiris etmeden hep bizim yararimiza çalismaktadirlar ve ileride de bizim emrimizde çalisacaklardir; her ne kadar biz onlarin faydalarin farkinda olmasak da...

http://www.biyologlar.com/yararli-bakteriler

İnsanın Mikroekolojisi

Mikroekolojik açıdan incelendiğinde insan vücudunda sadece kendi hücreleri bulunmaz. İnsan vücudu kendi hücre sayısından daha fazla tek hücreli mikroorganizmaya (bakteri ve mantar) ev sahipliği yapar. Mikroplar doğumdan hemen sonra bebeğin ağız ve burun gibi dışa açılan boşluklarına yavaş yavaş yerleşmek suretiyle koloniler teşkil eder. Yetişkin bir insandaki toplam mikroorganizma sayısı 1014-1015’tir (bu sayı insanın kendi hücrelerinin sayısından yaklaşık 10-100 kat daha fazladır) bunların toplam ağırlığı ise 2 kg’dır. Bedende değişik sürelerde yaşadıkları belirlenmiş mikroorganizma çeşidi 500’den fazladır. Mikroorganizmalarda çoğalma hızına bağlı olarak belirlenen nesil değişiminin gerçekleştiği süre 1-7 gün arasında değişmektedir. Belirli bir ekolojik ortamda yaşayan bitki ve hayvanların teşkil ettiği topluluklara biyosenoz denir. Sağlıklı insanlarda rastlanan mikroorganizmaların (bakterilerin mikroskobik mantarların) belirli vücut bölgelerinde toplanması ve yaratılışları gereği kendilerine en uygun yeri yaşama alanı olarak seçmeleri (biyosenoz) hâdisesine ise mikrobiyotik denmektedir. İnsan bedenindeki mikroorganizma toplulukları (mikrobiyotlar) bedende konaklama sürelerine göre üç alt grupta incelenir. Beden sarayında yaşayan mikroorganizmaların yaklaşık % 90’ı vücutta yaşamaya programlanmış olduğundan sürekli bulunan ve yaşamak için insan vücuduna ihtiyaç duyacak şekilde yaratılmış olan alt grubu teşkil eder; yaklaşık % 9’u da çeşitli sebeplerle bir araya gelerek orada bulunur (insan vücudunda yaşamaya mecbur olmayan alt grubu meydana getirirler). Herhangi bir sebeple vücutta geçici olarak konaklayan transit grup ise yaklaşık % 001 civarındadır. Yüksek seviyede girift bir düzenleme ve kontrol mekanizmasıyla yaratılmış bir ekosistem olan insan organizmasının bütünlüğünün devamlılığı yapı elemanlarının (hücre doku organ sistem) ve bütünleştirici-birleştirici sistemlerin (sinir sistemi salgı bezleri sistemi kalb-damar ve bağışıklık sistemleri) faaliyetleri neticesinde gerçekleşmektedir. İnsan-mikrobiyot münasebetleri burada destek sistemleri şeklinde bütünleştirici bir rol oynamaktadır. Vücudumuzda yaşayan mikroorganizmaların bir araya gelip koloni ve birlikler oluşturmasını mümkün kılan faktörler: a) vücut hücre ve dokuları ile mikroorganizmalar arasındaki fizikî temas ve geçirgenlik; b) genetik yatkınlık ile metabolik alışveriş; c) enformasyon-haberleşme olarak özetlenebilir. a) Vücudumuz ve mikroorganizmalar arasındaki fizikî temas ve geçirgenlik Günümüzde yapılan araştırmalar insan organizmasındaki çeşitli biyotopların (mikroorganizmaların yaşama alanları) vücuda belli nispette dağıtıldığını göstermektedir. Mikroorganizmalar konakladıkları yapılarla geçici ve/veya sürekli fizikî temas kurmaya meyilli yaratılmıştır. Çeşitli boyut şekil ve iç örgütlenme motifleriyle oluşan kolonilerin meydana gelmesinde bu temaslar önemli rol oynar. Bunların en dikkat çekici olanlarından biri insan organizmasında çeşitli epitel hücre ve dokuların (mide-bağırsak gibi içi boş organların mukozaları ve deri) yüzeyine yapışmış mikroorganizmalar birliği olan ve vücuttaki çeşitli boşlukları astarlayan biyozarlardır. Biyozarlar içinden sıvıların geçtiği kanallar sistemine ve hava geçişine imkân veren hususi boşluklara sahiptir. Meselâ ağız ve burnun içini döşeyen sümüksü zarı teşkil eden hücreler (epitelyum doku); mikroorganizmalar vücudun savunma hücreleri olan lökositler ve makrofajlar (göçebe hücreler) için geçirgen olduğundan bir mikroorganizmanın kendi biyotopundan diğerine taşınabilmesi mümkündür. Meselâ kişi ayak parmaklarının aralarını kaşıdıktan sonra elini yıkamadan kulağını kaşırsa veya elini gözüne-ağzına götürürse mikrobiyotların yaşama alanlarının değişmesine sebep olur ve neticede o kişinin enfeksiyona bağlı hastalıklara yakalanma riski artar. Bu hususla ilgili olarak Hz. Muhammed’in (sas) uykudan uyandığımızda ellerimizi yıkamamız gerektiğine dâir tavsiyesi çok dikkat çekicidir (Bu hadîste Hz. Peygamber (sas) ellerimizin nerede sabahladığını bilemeyeceğimizi de ifade eder). Yaşama alanını sürekli değiştirme davranışı geçici konaklama yapan gruptaki mikroorganizmalar için sürekli bir özelliktir. Buna karşılık hem vücutta mecburen sürekli olan grup hem de herhangi bir sebebe bağlı olarak konaklayan grup için bu davranış çeşitli faktörlerle tetiklenir (aşırı sıcak ve soğuk travma stres zehirlenme kan dolaşımındaki bozukluklar vs.). b) Vücut ve mikroorganizmalar arasındaki genetik ve metabolik alışveriş Aynı veya farklı ırktan mikroorganizma topluluklarının bedenin belli bölgelerinde yoğunlaşıp koloni ve birlikler oluşturmasında bunların genetik unsurlarının (bakteriyel DNA parçaları plazmidler) kendi aralarındaki değiş-tokuşu önemli rol oynar. Son yıllarda yapılan araştırmalar bu canlıların sadece kendi aralarında değil insan vücudunun hücreleriyle (epitel dokunun yüzeyindeki hücrelerle) de genetik bilgi alışverişinde bulunduklarını ortaya koymuştur. Bilhassa insanda ve diğer memelilerde bağışıklık sisteminin birinci vazifesi vücuda ait olan ve olmayan (gerek vücut içinden gerek dışarıdan gelen) hücreleri ayırt etmektir. Bunu vücut hücrelerinin zarlarına yerleştirilmiş olan ve hücrenin kimliği sayılan molekül takımlarıyla (antijen) yapar. Bu yüzden vücudumuzda sürekli yaşayan mikroorganizmalar yabancı muamelesi görmemek için kendilerini bu sisteme tanıtmalıdır. Bu tanıtma yollarından biri genetik bilginin değiş-tokuşudur. Bu değiş-tokuşla vücudun bağışıklık sisteminde rol alan hücrelerin tanıyıcı fonksiyon gören kendi antijen desenlerinde vücutta sürekli yaşayan bakterilerin bir kısım antijenlerinin de yer alması mümkün olur. Bu genetik alışveriş hem vücudumuzu koruyan bağışıklık sisteminin mikroorganizmalara karşı güçlenmesine hem de bu canlıları bağışıklık sistemine karşı nispeten güçlü hâle getirerek ihtiyaç ve beklentileri farklı iki canlı ekosistem arasında bir istikrarın teşekkülüne katkı yapmaktadır. Bu mekanizmalar insan organizmasının belli bölgelerine yerleşen mikroorganizmaların genetik yapısının sadece o bölgede yaşayacak şekilde yüksek seviyede özelleşerek uyum sağlamasına yol açmaktadır. Vücudun değişik bölgelerinde yaşamaya ve karşılıklı fayda üretmeye azamî uyum sağlamış mikroorganizma toplulukları bulundukları bölgeden başka bölgelere taşındıklarında hem uyumlarını hem de istikrarını kaybederek hastalıklara sebep olmakta ve bağışıklık sistemi bunları öldürmek için harekete geçmektedir. c) Enformasyon-haberleşme Hücre içi ve hücreler arası haberleşme (enformasyon) mekanizmaları mikroorganizmalar topluluğunun insan vücuduna uyum sağlayıp yerleşmesi için olmazsa olmaz bir faktördür. Mikroorganizmaların ve çeşitli canlıların aralarındaki kimyevî haberleşmenin önemli bir kısmı feromon denen moleküllerle gerçekleştirilir. Mikroorganizma tarafından üretilen çeşitli yapılardaki (proteinler modifiye olmuş aminoasitler lipidler vs.) feromonlar hem koloni içerisinde haberleşmeye hem de çeşitli türlerin kendi aralarında haberleşmesine vesile olur. Son yıllarda koloni oluşturan bakterilerin de feromonlar vasıtasıyla haberleştikleri tespit edildi. Feromonlar bakteri ve mantarların üremelerinin düzenlenmesinde spor oluşumunda tabiî antibiyotiklerin üretiminde ve biyozarların oluşumunda rol alır. Mikroorganizma topluluklarının insan vücudunun ekosistem şartlarına uyumunda ve katılımında bir başka önemli faktör de metabolik işbirliği ve yardımlaşmadır. Mikroorganizmaların yaşadığı çevrenin şartları değişmeye başladığında ortamda mevcut beslenme maddelerinin en verimli şekilde kullanılmasını sağlamak üzere çeşitli ırk ve cinsten mikroorganizmalar arasındaki metabolik münasebetler yeniden düzenlenir. Böyle bir düzenlemeye misâl olarak insan bağırsağında topluluk hâlinde (konsorsiyum) yaşayan farklı bakteri gruplarının (çeşitli vitaminler üreten eubacteria ve metan gazı üreten archaebacteria) hem kendi aralarındaki hem de vücuda alınan besinlerle olan metabolik münasebetleri verilebilir. Vitamin üreten ve sindirimi kolaylaştıran bakterilerin metabolik faaliyetlerinin yan ürünlerinden biri olan hidrojen metan gazı üreten bakteriler için çok gerekli bir moleküldür. Normal fizyolojik şartlarda adı geçen bakteri konsorsiyumunun ortakları arasında dengeli bir münasebet olduğunda bağırsaklarda çok fazla metan (CH4) ve hidrojen sülfür (H2S) gazı birikmez. Bu denge bozulursa (meselâ kuru bakliyat fazla tüketilirse) metan gazının bağırsaktaki üretilme hızı artar ve vücut daha fazla gaz çıkarır. Bedenin canlılığını sürdürmesinde mikrobiyotların rolü Hem çeşit hem de biyo-kütle açısından bağırsaklardaki mikroorganizma topluluğu insandaki mikrobiyotun en kalabalık kısmını teşkil eder. Bağırsak mikroorganizmaları mayalanmaya (fermentasyon) bağlı olarak birtakım gıda maddelerinin (selüloz dahil) parçalanmasına yardım eder. Bu arada oluşan kısa zincirli yağ asitleri (asetik propionik ve butirik asit) bağırsak epitel hücreleri ile organizmanın diğer hücreleri tarafından (kan dolaşım sistemine emildikten sonra) enerji üretiminde kullanılır. Bakterilerce gerçekleştirilen kimyevî reaksiyonlar ısı da üretir. Mikroorganizmaların ağırlıklı olarak bulundukları kalın bağırsak bu yüzden ısı üreten bir organ olarak da bilinir. Bağırsaktaki mikroorganizmalar vitaminlerin (B grubu H K vs. vitaminleri) antibiyotiklerin ve protein sentezi için vazgeçilmez olan aminoasitlerin üreticisidir. Bunun yanında bağırsak bakterileri detoksifikasyon (zehirli maddelerin tesirsiz hale getirilmesi) fonksiyonunu da yerine getirir. Vücudumuz için toksik olabilecek mikroorganizmaları (canlı yahut ölü) parçalanmamış gıda liflerini (selüloz vs.) dışarıdan alınan ve içeride üretilen toksik maddeleri (fenoller merkaptanlar aminler vs.) zararsız hâle getirme mekanizmasıyla donatılmış yüksek emilim ve bağlama kapasitesi olan emici-tutucu (sorbent) moleküllerin sentezi bakteriler tarafından gerçekleştirilir. Bakterilere sentezlettirilen bu hususi emiciler hem toksik molekülleri kendilerine bağlayarak tesirsiz hâle getirir hem de onların vücut dışına atılmasına öncülük eder. Hastalık yapıcı (patojen) mikroorganizmalara karşı koruyucu kalkan vazifesi gören mikrobiyotlar patojenlerin biyozar yüzeyinde çoğalmalarını ve epitel tabakadan geçerek bedenin iç ortamına (doku sıvısına lenflere kana) sızmasını engeller. Bedenin değişik noktalarına yerleştirilmiş mikroorganizmalar bağışıklık sisteminin aynı güçte tutulmasında önemli rol oynar. Mikroorganizmaların öldürülmesi ve sindirilmesi sırasında oluşan makromoleküller metabolize edilirken açığa çıkan pek çok kimyevî madde (metabolit) bağışıklığın teşekkülünde uyarıcı ve tetikleyici rol alır. Mikrobiyotların hayatlarını sürdürmesinde dokuların rolü Beden ile mikroorganizmaların karşılıklı münasebetleri için hem beden hücreleri hem de mikroorganizmalar hususi mekanizmalarla donatılmıştır. Derimizin en üst tabakasında keratinsi ölü epitel hücrelerinin dökülmesi ve sindirim borusu gibi düz kaslı içi boş organlardaki sağılım (peristaltik) hareketi bunlardan bazılarıdır. Hususi olarak sentez edilen kimyevî faktörlere örnek ise salgıların mineral bileşenleri pH düzenleyicileri (tuzruhu biyokarbonat iyonu vs.) hazmettirici fermentler safra asitleridir. Biyolojik faktörlere örnek olarak çeşitli salgıların yapısındaki bakteri öldürücü (bakterisit) moleküller (lizozim immunoglobulinler vs.) sümüksü (mukus) zarların ve derinin lokal bağışıklık sistemi olan immun-kompetan hücreler (öncelikle T-lenfositler) verilebilir. Mikroorganizmalar ile vücut doku ve hücrelerinin aynı sistem içinde bu ölçüde uyumlu birbirinin işine yardımcı ve tamamlayıcı olmaları en önemlisi de tek bir hedef için hizmete yönelmeleri tesadüfî olabilir mi? Bedenle misafir ettiği mikroorganizmalar arasındaki karşılıklı faydaya dayalı münasebetin bozulması: Dispioz Eğer bedenimizde yaşayan mikroorganizmaların (mikrobiyotun) keyfiyet ve miktarlarındaki sapmalar vücudun fizyolojik mekanizmalarıyla telâfi edilemezse dispioz denen patolojik durum ortaya çıkar. Bu durumu kolaylaştıran faktörlere yoğun strese maruz kalma antibiyotik ve hormon tedavileri alerjiler radyasyona maruz kalma iklim şartlarının çok sık değişmesi misâl verilebilir. Bağırsaktan atılan dışkının (fekal) bakteriyolojik analizi simbiyotik (bifidobakteriler laktobasiller vs.) ve patojen (enterobakterilerin patojenik çeşitleri basiller psedomonatlar mikroskopik mantarlar vs.) mikroorganizma gruplarının ne ölçüde dengede olduğunu gösterir. Bazı durumlarda ince bağırsak ekosistemi bozulursa patojenik özellikleri öne çıkan kalın bağırsak mikroorganizmalarıyla kirlenmeye başlar. Daha ağır durumlarda bu patojen mikroorganizmalar bağırsak dışına çıkarak iç organlara yerleşebilir. Bağırsaklardaki mikroorganizma profilinin böylesine bozulması patojenik mikroplara karşı koruyucu kalkan faaliyetini aksatır. Bir sonraki basamakta ise bedenin hazmetme (polisakaritlerin parçalanması) ve biyosentez fonksiyonu (vitaminler ve aminoasitlerin sentezi vs.) ağır şekilde bozulmaya başlar. Bu şartlar kontrol altına alınıp normale döndürülemezse mikroorganizmaların bazı çeşitlerinde hızlı artış bazı çeşitlerinde ise hızlı ölüm gözlenir. Neticede bedenin sağlıklı şekilde canlılığını devam ettirebilmesi için gerekli faaliyetler bundan zarar görür ve bedende toksik maddelerin oluşması artabilir. Yukarıdaki menfî tablonun oluşmaması için antibakteriyal ilâçların gereksiz alınmaması; mikrobiyotanın besin kaynağı olan ve bunların çoğalmasını uyaran yoğurt ve kefir gibi prebiyotiklerin kullanılması; bağışıklık sisteminin ve lokal bağışıklığın uyarılması; fonksiyonel ve dengeli beslenme için fazla miktarda besin lifleri ihtiva eden (kepek sebze meyve) ve canlı mikroorganizma kültürleriyle zenginleştirilmiş gıdaların (mayalanmış süt karışımları) alınması; bifidobakterilerin çoğalmasını uyaran maddelerin (patates pirinç suyu havuç tatlı kabağı soya) yenmesi alınabilecek başlıca tedbirlerdir. Özetlersek vücudumuzun çeşitli bölgelerini yurt edinmiş mikroorganizmaların bedenle karşılıklı fayda üretmeye dayalı (simbiyotik) münasebetleri o kadar girifttir ki bu muhteşem mikroskobik canlıların sırları ancak ağ tabanlı bir sistem olarak modellenebilirse tam olarak çözümlenebilir.

http://www.biyologlar.com/insanin-mikroekolojisi

İnsanda bağırsak parazitleri kurtlardan (helmintler, solucanlar) korunma ve kontrol yöntemlerini

Vücudumuza dışarıdan giren bazı canlıların bizde yarattığı rahatsızlıklardır. Genellikle ağır hastalığa yol açmazlar ama yaşam kalitesini bozarlar. .Kirli sulardan,bulaşmış sebzelerden,bulaşmış musluklardan,pişmemiş etten,parazit yumurtalarının döküldüğü çarşaf ve çamaşırlardan,topraktan,enfekte hayvanlardan geçebilir. Parazitin cinsine bağlı olarak; uzun süreli parazite maruz kalınca; kansızlık, barsak tıkanması, büyümede gecikme, akciğer belirtileri, karaciğer-dalak büyümeleri, deri döküntüleri, hatta ağır organ hasarları bile olabilir. Tedavide parazitine göre değişen ilaçlar vardır. Bazılarının karaciğere veya başka organlara etkisi, ciddi zararları olabileceğinden tam teşhis konduğu zaman, gerektiği gibi kullanılmalı, şikayetler sürsede kendi kendine tekrarlanmamalıdır. Oksiyürler İplik inceliğinde, sarımtırak beyaz renkte, boyları iki milimetre ile bir santimetre arasında değişen ve dışkı ile atılabilen bağırsak parazitleridir. Hastalık, oksiyür yumurtalarının ağız yoluyla alınması ile bulaşır. Yumurtalar dişi oksiyürler tarafından makat çevresine bırakılır. Makatta kaşıntı olmaya başlar. Çocuk kaşındığı zaman tırnak aralarına giren yumurtalar bir şey yerken ağız yoluyla tekrar bağırsaklara ulaşır. Kız çocuklarında üreme organına kaçan yumurtalar ve oksiyürler akıntılara sebep olurlar. Tedavi: *Oksiyürlerle mücadele ilaçlarla yapılır. *Doktor, bütün aile üyelerine aynı tedaviyi uygular. Korunma: *Çocukların tırnaklarının kısa kesilmesi *Kaşınmamaları için uyarılmalı *Tuvaletten çıktıktan sonra ve oyundan geldikten sonra eller mutlaka sabunla yıkanmalı *İç çamaşırları yıkanırkan kaynatılmalıdır. Askarisler Oksiyürlerden daha tehlikeli parazitlerdir. Boyları 15 ila 40 santim arasında olduğu için, bunlara halk dilinde “bağırsak solucanları” adı verilir. Dişi solucanların yumurtaları dışkı ile atıldığından bu hastalık insan gübresi ile sulanan sebzelere bulaşır. Çiğ olarak, hele yıkanmadan, yenen sebzelerle birlikte ince bağırsağa ulaşan yumurtalar, burada açılarak larva(yavru) haline gelirler. Larvalar bağırsak zarını delerek kana karışırlar. Kan dolaşımı ile akciğerlere kadar gelir; iltihaplara sebep olurlar. Askarisler, safra kesesine kadar ulaştıkları takdirde sarılık ortaya çıkar. DİKKAT: Askarisler yumurtlamak için tekrar barsaklara dönerler. Bazen yumrular halinde birleşerek barsak tıkanmalarına yol açarlar. Tedavi: Askarislerin tedavisi de oksiyürlerde olduğu gibi ilaçla yapılır ve tedavi bütün aile üyelerine uygulanır. Korunma: *Sebzeler mümkün mertebe çiğ olarak yenmemeli; yeneceği zaman bol su ile yıkanmalıdır. *Bunda da temizliğe son derece dikkat edilmeli; çocuklara temizlik alışkanlığı kazandırılmalıdır. Tenyalar: Tenyalar, askarislerden daha uzun olup boyları 4 ila 10 metre arasında değişmektedir. Başları topluiğne büyüklüğünde, gövdeleri yassı halkaların birbirine eklenmesi ile oluşmuştur. Tenyaların varlığı, bu parçaların koparak dışkıya karışması sonucu anlaşılır. Tenya yumurtaları da yine dışkı ile atılır. Yumurtalar büyükbaş hayvanların vücudunda konaklar veya larva haline dönüşürler. Dolayısıyla, insana da bu hayvanların etiyle bulaşır. İyi pişmemiş yahut çiğ olarak yenen etlerle insan vücuduna girer; barsaklarda yerleşirler. Tenyalar salgıladıkları zehirli maddelerle organizmayı etkiler, çeşitli rahatsızlıklara sebep olurlar. Belirtileri: *Dışkıda tenya parçalarına rastlanması *Baş dönmesi, karın ağrısı, kusma, ishal ve devamlı açlık duygusu Tedavi: *Tenyaları düşüren özel ilaç kullanılarak tedavi edilir. Çengelli Kurtlar Beyaz ya da sarımtırak renkte olan çengelli kurt, 8 milimetre ila 1,5 metre arası boydadır. Yumurtaları pis sularda gelişir. dolayısıyla çocuklara pis sulardan geçer. Onikiparmak barsağında yerleşir ve çoğalırlar. Kan emerek beslendiklerinden bir müddet sonra kansızlık ve sindirim sistemi bozukluklarına sebep olurlar. Tedavi: Doktor kontrolünde ilaçla yapılır. Yukarıda geçen temizlik kuralları şüphesiz burada da geçerlidir. Kedi-Köpek Parazitleri Kedi, köpek, tavşan gibi evcil hayvanların barsaklarında gelişen bazı solucan tiplerinin dişileri, yumurtalarını bu hayvanların dışkısına bırakırlar. Dışkı ile dışarı atılan yumurtalar etrafa yayılırken; aynı zamanda hayvanların tüyleri arasına da girerler. Çocuk onları severken tırnak aralarına geçer; oradan da yemek yerken ağız yoluyla barsaklara ulaşırlar. İnce barsaklara açılan yumurtalar, kurtcuk(larva) halinde kalıp gelişmezler. Barsak çeperlerini delip kana karışırlar. Kan yoluyla karaciğer, akciğer, beyin zarı ve göz gibi hayati önem taşıyan organlara yayılırlar. DİKKAT:Tedavi ile vaktinde zararsız hale getirilmeyen parazitl larvaları, yerleştikleri dokularda kalıp kireçleşirler. Kireçlenmeleri halinde ameliyattan başka çare yoktur. erken müdahalelerde ilaç tedavisi yeterlidir. Korunma: Parazit taşıma ihtimali olan ev hayvanları ilaçlanmalı, temizliklerine dikkat edilmeli ve vaktinde aşıları yaptırılmalıdır.

http://www.biyologlar.com/insanda-bagirsak-parazitleri-kurtlardan-helmintler-solucanlar-korunma-ve-kontrol-yontemlerini

Antijen – Antikor ve İmmünbiyoloji

Kızamık tipik bir çocuk hastalığıdır. Bu hastalık bir virüs tarafından öksürükle taşınır. Virüs vücut hücrelerini enfekte edip onları tahrip eder. Vücut sıcaklığının artıp deride kırmızı lekelerin görülmesi, hastalığın semptomudur. Birkaç gün sonra ateş düşer ve semptomlar kaybolur. Virüs, bakteri ve mantarlar, organizmaları sürekli olarak tehdit eder. Aşağı or-ganizasyonlu hayvanlar, yiyici hücrelerin Fagositoz özellikleri ile mikroplan yok eder. Yüksek organizasyonlu hayvanlar yiyici hücrelerin yanında, bir IMMUN SİS­TEM’o sahiptir. İmmunbiyolojik olan koruyucu reaksiyonların hepsine İMMUN CEVABI denir. Antijenler İmmun sistemimiz, hastalık yapıcısını üst yüzeyinden anlar. Bakteri membran-ları veya virüs örtülerindeki polisakkarid veya proteinler vücut tarafından yabancı madde olarak hemen tanınır. Savunma reaksiyonunu aktive eden böyle makromole-küllere ANTİJEN denir. Antijen olarak tüm virüs veya bakteriler etki yapmayıp, sadece belli makromo-leküller ve özellikle bu makromoleküllerin küçük bir bölgesindeki antijen determi­nantı denilen kısımları etkindir. Çok sayıda ve farklı antijen determinantına sahip makromoleküllere POLİVALENT denir. Antikorlar Kızamık geçiren biri yaşam boyu bu hastalığa karşı bağışıklık (=immunite) ka­zanır. Bu immunite diğer hastalıkları içine almaz. İmmunitenin, yaklaşık yüz yıldan beri, hastalık sırasında vücudun ürettiği özel protein maddelerine dayandığı bilinir. Bu proteinlere ANTİKOR adı verilir Bunlar plazmada çözünür veya lenfositlerin üst yüzeyine bağlanır. Antikor oluşumunu laboratuvarda deneysel olarak kanıtlayabiliriz. Bunun için fare vücuduna yabancı olan bir protein, yani bir antijen madde enjekte edilir. Bu iş­lemden birkaç hafta sonra, fareden kan alınarak, kan hücre ve fibrin maddeleri ayrılır. Geride kalan serum, antijen çözeltisinin başka bir kısmına konur. Böylece plazmada­ki antikor sayesinde antijen maddesinde belli bir topaklaşma izlenir. Eğer plazma elektroforezle ayrılırsa çeşitli protein fraksiyonu elde edilir. Antikor GAMMA GLO-BULİN FRAKSİYONU’nda bulunur ve IMMUNGLOBULİN (=Ig) adını alır. Antikorların çoğu “Y” şeklinde bir protein molekülüdür. Bunlar birbirlerinin benzeri olan iki protein zincirinden oluşur. Bunlardan kısa olan ikiliye L-zinciri, uzun olan ikiliye H-zinciri denir. Bunları DİSÜLFİD köprüleri birarada tutar. Kızamığa karşı devreye giren antikorlar, diğer antikorlardan kısa olan iki dallı açı kollarının ucundaki küçük bölümlerin varlığı ile ayrılır. Molekülün bu bölümü­ne DEĞİŞKEN KISIM denir. SABİT KISIM’laı ise tüm antikorlarda aynıdı Antijen-Antikor Reaksiyonu Antikorun değişken kısımları ‘Anahtar ve Kilit” kuramı uyarınca antijen deter­minantı ile uyumludur. Bir virüsün üst yüzey proteinleri, uygun antikorlar tarafından kuşatılır. Bunun sonucunda virüs hücreye giremez ve zararsız hale getirilir. Bir anti­kor her iki bağlantı noktası ile iki virüs veya bakteri arasında birikebilir. Böylece ağlı bileşikler oluşur. Onları da yiyici hücreler fagositozla yok eder Antikorların Çeşitliliği Organizmamız sadece hastalık yapanlara karşı antikor oluşturmaz. Doğada ol­mayan, yani sentetik proteinler gibi antijenlere karşı da, antikor üretilir. Organizma milyonlarca çeşit antijene karşı antikor oluşturabilir. Antikorların bu çeşitliliği nasıl açıklanabilir? Antikorlar bir çeşit protein olup her birinin oluşumundan belli bir gen sorum­ludur. Buna göre olası antikorlar için milyonlarca genin var olması gerekir. Bu ise mümkün değildir. Bu yüzden bir antikor molekülünün sentezine, çok sayıda gen bölümü katılır. Her gen bölümü, proteinin kısa bir molekül kısmını üretir. Antiko­run değişken bölümlerinde bu kısımlar rastlantı yöntemine göre düzenlenir. Bu çok yönlü kombinasyon imkanı nedeniyle 10 milyondan daha fazla çeşitli antikor bir araya gelir. Herhangi bir enfeksiyonda bu çok çeşitli antikor içerisinden antijenin ya­pısı ile uyum gösteren biri seçilir ve üretilir. Bu nasıl olaylanır? 1960 yılında antikorların B-lenfosit’lerden oluştuğu anlaşıldı. Her lenfosit ya­pısı farklı bir antikor üretir. Antikorlar önce serbest bırakılmayıp, lenfosit üst yü­zeyine bağlı kalır. Bir enfeksiyon sırasında, milyonlarca B-lenfositinden, antikor ya­pısının antijene uygun olanı seçilir. Bunlar yapısal olarak aynı ve özel antikor üretir. Bu mekanizmaya KLONAL SELEKSİYON denir. AKYUVARLARIN FAGOSİTİK ÖZELLİĞİ Yiyici hücreler, vücuda girmiş hastalık yapıcı bakterileri yok eder, ama vücut­taki hücrelere dokunmaz. Yabancı ve yabancı olmayan yapıların ayırtedilmesi, yiyici hücrelerin yüzeyindeki proteinler yardımı ile olur. Bu tanıyıcı yapılarla bakteriler saptanır ve daha sonra bunlar SPESİFİK OLMAYAN FAGOSITOZ’la. yok edilir.

http://www.biyologlar.com/antijen-antikor-ve-immunbiyoloji

Bakteri hücreleri arasında haberleşme (Cell-to-cell communication: quorum sensing)

Yakın zamana kadar tek ve çok hücreli organizmaları ayırmada önemli bir fark çok hücrelilerde hücrelerarası iletişimin olmasıydı. Yüksek canlılarda hücreler arasında sinyallerin gelip gitmesi, karmaşık sinyal yollarının olması onları tek hücrelilerden ayıran bir özellikti. Şimdi ise aynı türden yada farklı türlerden bakterilerin kendi aralarında haberleşebildiğini biliyoruz. Üstelik bu özellik bakterilerin yaşamsal fonksiyonlarıyla yakından ilişkili. Bir tek hücreli, etraftaki kendine benzer hücreleri nasıl algılıyor? Bu haberleşme için bakteriler kendi ürettikleri sinyal moleküllerini kullanıyorlar. Bu sinyaller komşu bakterinin zarından geçer ve bu sinyallerin miktarı arttığında ortamdaki bakteri sayısıda artmış demektir. İşte bu şekilde bakteriler kendi sayılarını algılayabilmekte. Bu algılamaya Quorum sensing denir. Quorum-sensing mekanizması, türe özgü davranışı hep birlikte sergilemeyi, bu davranışı ortaya koymada zamanlamanın ayarlanmasını, çevresel şartlar sık sık değiştiğinde bu değişikliklere hızlı yanıt verebilme imkanını sağlar. Ki bu özellikler bakterinin adaptasyonunda ön sıradaki özellikler. Bakteriler QS için hangi sinyal moleküllerini kullanır? Bilgimiz dahilinde olanlar Açil Homoserin Lakton (AHL) türevleri, oligopeptitler ve bu sınıflara girmeyen bazı moleküller. Gram negatif bakterilerde Açil homoserin laktonlar; Gram pozitif bakterilerde ise oligopeptitler etkili. Türe özgü davranışlar nelerdir? Sporulasyon, toplu kaçış, konjugasyon, hücre bölünmesi, antibiyotik üretimi, biyolüminesans, lag fazından çıkma, biyofilm oluşumu, nodül sayısını sınırlama, virülans faktörlerinin salgılanması, ekstrasellüler proteaz üretimi, ekzoenzimlerin üretimi. Quorum-sensing mekanizması: aynı türe ait bakteriler arasında olabildiği gibi, farklı bakteri türleri arasında vede Prokaryot canlı ile ökaryot konağı arasında da olabilmektedir. Salgılanan moleküler ve kullanılan algılama düzeneğine göre 3 tip quorum-sensing mekanizması vardır: Gram (-) bakterilerde LuxI homologları denilen bazı enzimler türe özgü AHL moleküllerini katalizler. Bu AHL’lar LuxR tipi transkripsiyonel düzenleyiciler tarafından algılanır. Gram (+) bakterilerde ise sinyal iletimi için oligopeptitlere bağlı olarak iki-bileşenli fosforlama zinciri kullanılır. (Örneğin Bacillus subtilis’de iyi araştırılmıştır). Üçüncü ve son mekanizma “Hibrit sistem”dir. Vibrio harveyi modelide denir. Burada hem oligopeptidleri görürüz hemde LuxI/LuxR tipi proteinler hücre içinde sinyal yolunda görev alır. İki tip sinyal üretilir: LuxLM tarafından AI-1 ve LuxS tarafından; AI-2 sinyal molekülleri. AI-1 molekülü tür içi sinyalleşmeyi sağlarken; AI-2 (LuxS) türler arası sinyalleşme de görev alır. Türler arası sinyalleşmeye “cross-talk” da denir. Farklı türler arası sinyalleşmede çeşitli kanıtlar vardır: 1.AI-2 sinyalinin bir çok farklı türde bulunması 2.Streptococcus gordonii ve Porphyromonas gingivalis türleri birarada diş plakları oluşturmakta ve bunun için AI-2 sinyalini kullanmaktadır. 3.Pseudomonas aeroginasa LuxS geni taşımasa da AI-2 sinyaline yanıt vermekte ve patojenik özellikleri artmaktadır. 4. P. aeruginosa AHL sinyalleri ökaryotik hücrelere girebilmekte ve bu hücrelerde aktif olarak immün yanıtı değiştirebilmektedir. Özellikle 3-0-C12-HSL, kemokin interlökin 8 8IL-8) in üretimini stimüle etmektedir. Staphylococcus ’larda biyofilm oluşturma, Agrobacterium’da bitkilerin enfeksiyonu yada P. aeroginosa enfeksiyonları tümüyle bakteriler arası sinyalleşmeye bağlıdır. Bu nedenle QS önümüzdeki yıllarda bakterilerin girdiği her alanda öncelikli çalışma konularından birini oluşturacaktır. Sinyalleri kontrol ederek üretim ve enfeksiyonların önlenmesine kadar pek çok konuda yenilikler beklenmektedir. (Ayrıntılı bilgi için : Henke,J.M., Bassler, B.L. (2004) Bacterial Social Engagement, Trends in Cell Bio. 14 (11): 648-656)   Quorum Sensing-I (Yeterli Çoğunluk Algilanmasi) Bakterilerin dunyasina baktigimizda, onlarin da insanlar gibi birbirleriyle iletisim kurdugunu, konustuklarini farkederiz. Aslinda bakterilerin cok gelismis sosyal bir hayati oldugu soylenebilir. Mesela topluluk halinda yasamayi tercih ederler; kucuk topluluklar (clusters) ve hatta biyofilmler olustururlar, yasama ortami olarak yiyecegin bol oldugu mekanlari secerler, cogalirlar, nufuslarini belli bir sinirin ustune cikarmazlar, cunku cogalmaya devam ederlerse acliktan oleceklerini bilirler. Bazi patojen (vucuda zararli) bakteriler, insan vucuduna girdikten sonra belli bir sayiya ulasmadan zehirli maddeler sentezleyip kendilerini ele vermezler, ve dahi saldiriya gecmezler. Cunku vucuttaki bagisiklik sistemi hucrelerinin (mesela akyuvarlar) onlari oldurebilecek kuvvette oldugunu bilirler; ama sayilari belli bir degerin ustune ciktiginda hucuma karar verecek kadar da akillilardir. Peki tum bu sosyal davranislari nasil oluyor da kucucuk bir bakteri (~1-10 μm) yapabiliyor? Gunumuzde bir cok hastaliga sebep olan ve milyonlarca insanin olumunden sorumlu olan bakterilerin zekasinin olmadigini soylemek dogru olur mu? Şekil: Biyoluminesant Vibrio Fischeri Bakterisi Bu sorularin cevabini gercekten biliyor muyuz? Tam olarak bilmesek bile bu davranislari aciklayabilecek bazi mekanizmalar mevcut. Bunlarin basinda da bence “Quorum Sensing” geliyor. Quorum Sensing’i bakterilerin birbirleriyle iletisim kurma, dolayisiyla sayilarini kontrol etme ve buna bagli olarak fizyolojik ve patojenik ozelliklerini degistirme mekanizmasi olarak tanimlayabiliriz. (Quorum: yeterli cogunluk, salt cogunluk) Quorum Sensing-II (Yeterli Çoğunluk Algilanmasi) Merakla beklenen "Quorum Sensing" mekanizmasini acikliyoruz. Asagidaki sekilde en basit quorum sensing modeli gosterilmistir. Bu quorum sensing mekanizmasi Vibrio Fischeri adli bakteriye aittir. Her bakterinin kendine ozgu bir quorum sensing mekanizmasi vardir ama genelde birbirlerine benzerler ve temel prensipler aynidir. Vibrio fischeri adli bakteri okyanuslarda bulunur ve eger sayilari coksa ortama biyoluminisans ile isik verdigini goruruz, ama sayilari az iken ortama isik vermezler. Burdan anliyoruz ki, vibrio fischeri aslinda kendi nufusunun ne oldugunu biliyor ve buna gore ortama isik yayiyor veya yaymiyor. Gelelim vibrio fischeri quorum sensing mekanizmasina: Simdi yukardaki sekle baktiginizda gorusunuz ki sistemde iki farkli protein var: LuxI ve LuxR. LuxI adli protein 3-oxo-C6-HSL [kisaca HSL(homoserin lakton) diyelim biz] adli molekulun sentezinden sorumludur. Lux R adli protein ise, HSL molekulune baglanir ve LuxR-HSL kompleksini olusturur. Bu kompleks de LuxI sentezini hizlandirir. Bu sistemde HSL molekulu aslinda otokatalizor gibi davranir. Cunku ortamda HSL molekulunun sayisi arttikca, LuxR-HSL kompleksinin miktari artar, kompleksin miktari arttikca bakteri daha fazla LuxI yapar, LuxI’in sayisi arttikca da bakteri daha fazla HSL sentezler. Mukemmel bir pozitif geri besleme halkasi (positif feedback loop) aslinda... Vibrio fischeri'nde LuxI proteini yapildikca, yaninda ayni zamanda lusiferaz enzimi de sentezlenmektedir ki, bu da biyoluminisanstan, yani isigin olusmasindan sorumludur. Dolayisiyla, ortamda HSL miktari fazla ise, bu ortamda LuxI yapimi hizli olur ve bakteri ortama cok miktarda isik yayar. HSL molekulleri bakteriden disariya ve iceriye kolayca diffuzyona ugrayabilen kucuk molekullerdir. Yani bir bakteri HSL sentezlediginde, HSL molekullerinin bir kismi ortama da verilir. Bu HSL molekullerini algilayan bakteriler bir araya gelirler, cogalirlar. Boylece bakteriler sayilarini bir yerde artirmis olurlar. Peki bakterilerin sayilari artinca ne olur? Yerel bir bolgede HSL derisimi artmis olur, yani bakteriler daha fazla LuxI sentezlemeye baslar ve bunun sonucu olarak ortama isik verirler. Ve bakteri sayisi belli bir degerin altindayken ortama verilen isik o kadar azdir ki, gorulemez; fakat belli bir eşik degerinin ustune ciktiginda ise ortama cok fazla isik vermeye baslarlar. Vibrio fischeri adli bakteri quorum sensing sistemi ile ortama isik verip vermeyecegini kontrol ediyor. Bazi zararli bakteriler ayni sistemi kullanarak, saldiriya gecip gecmeyeceklerini kararlastiriyor, kimi bakteriler yine ayni sistemi kullanarak biyofilm olusturup olusturmayacaklarina karar veriyor ve kimileri ise zehirli madde salinimini kontrol ediyor. Vibrio fischeri quorum sensing modeli biraz karisik gibi gorunse de, su ana kadar bulunmus en basit quorum sensing sistemidir. Aslinda tepkime kinetiginden baska bir sey olmayan bu quorum sensing sistemi, bir bakterinin sosyal yasamini aciklayabiliyor. Kaynak: www.kimyasanal.net

http://www.biyologlar.com/bakteri-hucreleri-arasinda-haberlesme-cell-to-cell-communication-quorum-sensing

Örümceğimsiler ( Arachnida )

Arachnidalar, Arthropoda (eklembacaklılar) filumunun, başta örümcekler, akrepler, akarlar, keneler ve uyuz böcekleri olmak üzere, 70 bin kadar etçil ve karada yaşayan omurgasız türüdür.. Arachnida üyelerinin en belirgin özellikleri, iyi gelişmiş bir baş bölümü ile sert (kitinleşmiş) bir dış iskeletten oluşan bölütlü gövde yapısı ve çift sayıdaki eklemli gövde uzantılarıdır. Büyüme sürecinde birkaç kez kabuk (dış iskelet) değiştiren bu hayvanların gövdesi başlıca 2 bölümden oluşur: Kabaca böceklerin baş ve göğüs bölümlerine karşılık düşen ve sefalotoraks yada ön gövde (prosoma) denen başlı-göğüs ile art gövde yada opistosoma denen karın bölgesi. Ön gövde 6, karın 12 bölütten oluşur. Başlı-göğüs bölgesindeki 6 çift uzantının ilk çift genellikle kavrama organıdır; örümceklerde, zehir çengelleri denen bu kısa uzantının ikinci bölütü zehiri fışkırtmaya yarayan bir saldırı organına dönüşmüştür. Dokunma ayakları ve çene ayakları adıyla da bilinen ikinci çift (pedipalp), ya bacağa benzer dokunma organıdır yada hayvanın avını yakalamasına yarayan, kıskaca benzer kavrama organıdır. Bazı türlerde, dokunma ayaklarından her birinin en alt bölütü kesici yada parçalayıcı bir organa dönüşerek, beslenme sırasında ağız parçalarına yardımcı olur; örümceklerde, dokunma ayaklarının en uç bölümü özel bir çiftleşme organı görevini üstlenir. Arachnida sınıfının yaşayan 11 takımı, yeryüzündeki dağılımlarına göre 3 büyük grup içinde toplanabilir. Araneida (örümcekler), Opiliones, Pseudoscorpiones (yalancı akrepler) ve Acarina (keneler, akarlar, uyuz böcekleri) üyeleri dünyanın her yerine yayılmıştır. Kuzey bölgelerinde oldukça seyrek, buna karşılık tropik ve astropik bölgelerde çok bulunan türler, Scorpionida (akrepler), Solifugae (böğler yada poylar), Amblypygi (kuyruksuz kamçılı akrepler) ve Uropygi (kuruklu kamçılı akrepler) takımındandır. Çok dar ve sınırlı bir dağılım gösteren takımlar ise Palpigradi, Ricunulei ve Schizomida’dır. Arachnida sınıfından eklembacaklıların kur yapma ve çiftleşme davranışları oldukça ilginçtir. Genelleme yapmak pek kolay olmamakla birlikte, erkek çoğunlukla spermini dişiye doğrudan aktarmaz. Bazı türlerin erkeği spermini yere yada ağına bırakır; akrep ve yalancı akrepler, içinde sperma hücresinin bulunduğu bir sıvı damlacığını taşıyan, jelatinsi yapıda bir sperma kesesi oluştururlar. Çoğu türlerde erkek kimyasal bir madde salgılayarak dişiyi eşleşmeye çağırır; görüşü keskin olan türlerde ise göz alıcı renkleriyle dişini ilgisini çekmeye çalışır. Arachnida üyelerinin büyük bölümü yumurtayla, bazı türler (örn. akrep) ise doğurarak ürer. Bu türlerde, döllenmiş yumurtalar dişinin içinde gelişir ve yavrular canlı olarak doğar. Analık duygusu pek gelişmemiştir ama, dişi akrep en azından kabuk değiştirinceye kadar yavrularını sırtında taşır. Akarlar ve kenelerin gelişme ve büyüme çevrimi, Arachnida sınıfının öbür üyelerine göre biraz daha değişiktir. Bu türlerde yumurtadan çıkan 6 bacaklı lavra (kurtçuk), erişkin duruma gelmeden önce bir yada birkaç kez başkalaşım evresinden geçer (nemf). Acarina üyelerinin çoğu yumurtlar; bazıları ovovivipardır, yani yumurtlama sırasında yada hemen ardından yavrular yumurtadan çıkmaya hazırdır; bu türler arasında döllenmesiz çoğalmaya da (partenogenez) rastlanır. Beslenme alışkanlıkları da türler arasında oldukça büyük değişiklikler gösterir. Opiliones takımının bazı üyeleri uzun bacaklarıyla avlarının peşinde koşar yada otların arasında yiyecek ararken, yalancı akrepler bir ava rastlayıncaya değin ağır ağır dolaşırlar. Bazı kamçılı akrepler daha çok geceleri avlanır, gerçek akrepler ile örümcekler ise avını yakalamak için sessizce beklemeyi tercih ederler. Arachnida üyeleri içinde en değişik beslenme alışkanlığına sahip grup, salgıladığı ipek iplikçiliklerini bazen bir avlanma aracı , bazen bir tuzak gibi kullanan örümceklerdir; ağ kuran türler genelde avın tuzağa düşmesini sabırla beklerken, bazı örümcek türleri de avlanmak için çok ilginç yöntemler geliştirmişlerdir. Tür sayısı bakımından zengin bir sınıftır. Örümcekler, akarlar, akrepler ve keneler bu sınıfa girer. Boy ve şekil bakımından değişik yapılar gösterirler. Mikroskobik olanların yanısıra çok iri türleri de vardır. Genellikle karasal ortamlarda yaşarlar. Jeolojik devirlerde ise Silür'den beri bilinmektedir. Araknidleri çoğu etçildir (carnivora, zoophag). Bazılarında zehir bezleri bulunur, bazılarında ise ağ bezleri görülür. Ağ, yuva yapmasırasında, avlanmada veya yumurtaları korumak amacıyla kokon örmek için kullanılır. Gövdeleri prosoma ve opistosoma olmak üzere iki bölümden oluşur. Prosomada toplam 6 çift ekstremite bulunur. Opistosomada ekstremite bulunmaz. Ekstremiteler önden arkaya doğru keliser, pedipalpus ve dört çift yürüme bacağından meydana gelir. Prosoma 6 segmentli, opistosoma ise genellikle 12 segmentlidir. Bazılarında opistosomada 10'dan az sayıda segment bulunabilir. Keliserler pens, makas veya iğne gibi değişik şekillerde olabilir. Pedipalpus özellikle son segmenti bakımından bazı gruplarda değişik yapılar gösterebilir. Toplam altı segmentten meydana gelir: coxa, trochanter, femur, patella, tibia ve tarsustur. Bazı gruplarda bu sayı üçe kadar düşebilir. Dört çift halindeki yürüme bacakları bazı gruplarda iki çifte kadar azalabilir. Bacak segmentleri coxa, trochanter, femur, patella, tibia, basitarsus ve tarsus olarak adlandırılır. Ekstremiteler üzerinde çok sayıda ve değişik yapılarda duygu kılları yer alır. Örümceklerin bazılarında ağlarını germek ve tutunmak için çeşitli şekillerde çıkıntı dikenler bulunur. Örümceklerin cribellad olanlarda 4.çift bacağın tarsusları üzerinde iki sıra tarak şeklinde kıllar yer alır ki bunlar calamistrum adını alır. Araknidlerde başlıca duygu organları gözler, duygu kılları, lyr organı, tarak organı, raket organı ve haller organıdır. Gözleri basittir (ocel). Prosomanın üstünde yer alır. Göz yapısında mercek, retine ve optik çubukları bulunur. Arachnida sınıfının genel özellikleri - Anten ve kanat taşımazlar. - Solunum kitapsı akciğer ya da trake iledir. - Vücutları prosoma ve opistosoma olarak iki bölümden oluşur. Prosoma, cephalotroax (baş-gövde) olarak adlandırılır. Baş ve gövde segmentleri karapas adı verilen bir plakla örtülüdür. Cephalotorax üzerinde 2-8 adet basit göz bulunur. Sekiz bacakları vardır. - Ağız parçaları bir çift keliserdir. - Abdomende ekstremite bulunmaz. - Zehirleri genellikle nörotoksiktir. ÖRÜMCEKLER – ARENEİDA (30.000 tür) Arachne, Lidya’lı güzeller güzeli bir kızmış. Babası kumaş boyamacılığı yaparmış. Arachne, nakış işlemede çok becerikliymiş. Öyle ki, yaptığı nakışların güzelliği dilden dile dolaşır, görenler hayranlıklarını gizleyemezlermiş. Peri kızları bile gelir, hayranlıkla onun nakışlarını izlerlermiş. Zamanla Arachne bu yeteneğiyle açıktan açığa gururlanır olmuş, güzel sanatlar tanrıçası Athena’ya bile kafa tutmaya, ben ondan daha güzel işlerim demeye başlamış. Bunu işiten Athena, öfkeden köpürmüş.Kocakarı kılığına girip Arachne’nin yanına gitmiş. Ona öğütler vermiş, daha alçakgönüllü olmasını, tanrılarla boy ölçüşmeyey kalkışmamasını söylemiş. Arachne oralı bile olmamış. Gelsin’de Athena yarışalım, görelim kim daha iyi demiş. Bunun üzerine tanrıça, kocakarı kılığından çıkmış ve yarışmaya başlamışlar. Athena, Olimpos’ub on ki büyük tanrısını gergefine büyük bir ustalıkla işlemiş. Arachne ise Zeus’un kaçamaklarını(Europe’yi kaçırmasına, Danae’ye yanaşmasını) işlemiş. Nakışlar bitince Athena bakmış kızın işi gerçekten endisinden aşağı kalır gibi değil. Athena, kızın gergefini parçalamış, nakışını yırtmış öfkeyle. Bundan sonra evlerin karanlık köşelerinde otur, orada nakış ör sonsuza kadar, kimsevikler de yaptıklarını beğenmesin, parçalaın atsın, sen yine yap diyip güzel Arachne’yi börümcek yapmış. İşte bu öyküyü, evlerinizdeki örümcek ağlarını yok ederken bir kez daha düşünün diye aktardım Aroknoidlerin giriş yazısı olarak. Örümcekler, Cheliserata içinde tür sayısından zengin bir takımdır. Akarlardan sonra en kalabalık grubu oluşturur. Karbon devrinden beri yaşamaktadırlar. 50.000’den fazla türü bilinmektedir. Boy, renk, yaşam yeri, yaşam şekl bakımından çok değişiklik gösterirler. En büyük türü Theraphosa labloni’ dir (gövde 9 cm). Hemen hepsi etçildir. Beslenme şekilleri diğer eklembcaklılardan farklıdır. Keliserlerindeki zehir bezi salgısını avın vücuduna aktarırlar. Enzimler aracılığıyla sindirilen iç organlarını emerek beslenirler (dış sindirim). Yapılan araştırmalar örümceklerin karasal ekosistemlerin önemli predatörleri olduğunu göstermiştir. Örümcekler ekolojik denge ve biyolojik kontrolde çok önemli yer tutarlar. Gövdeleri prosoma (sefalotoraks) ve opistosoma (abdomen)’ den oluşur. Prosoma daha küçüktür. Prosomanın sırt tarafo karapaks denen sert bir zırhla, karın tarafı da katı bir plaka (sternum) ile örtülüdür. Bu örtüler, yanlarda yumuşak derilerle birbirine bağlanır. Sternumun önünde, labium adı verilen küçük bir orta plaka vardır. Üstte gözler yerleşmiştir. Gözler genellikle dört, bazen üç çifttir. Sıralanışları sınıflandırmada önem taşır. Prosoma, dıştan görünüşte tamamen segmentsizdir. Prosomada 6 çift ekstremite vardır. Keliserlerin ön kenarı bazen sık tüylerle kaplıdır (skapula). Bu bölge bazen serrula adı verile ince dişlerle kaplı olabilir. Pedipalpusun ucu tırnakla sonlanır. Pedipalplerin dip parçaları enditlidir (gnathobase). Avlarını yoklamaya ve tutmaya yarayan, enditleri ile besin alınışına yardım eden bu üyeler, dişilerde kısa bir ayak şeklinde, erkeklerde ise ayrıca spermleri nakleden bir ampul şeklindeki kopulasyon organı şekline dönüşmüştür. Pedipalpusun bazal segmenti genişlemiştir; beslenme sırasında çene görevi yapar. Uç kısmı çakı şeklinde olan keliserlerin kaidesinde büyük bir sehir bezi bulunur. Bu bez son segmentin uç kısmından dışarıya açılır. Hatta bu zehir bezi başın içine kadar uzanır. Örümcek ısırdığında, uç segment ava batar ve zehir avın dokusu içine boşalır. Bu boşalmada, zehir bezinin etrafını saran kaslar önemli rol oynar. Birçok örümceğin zehri insan için etkili düzeyde değildir. Pek çoğu da insanın derisini zehrini akıtacak derinlikte ısıramaz. Çok az sayıda tür (örneğin Lactrodectus ve Tarantula) insan için zehirlidir. Türkiye’de insan için zehirli örümceğe rastlanmamıştır; ancak, koltuk altı ve eklem aralarındaki ince derilere batırabilir ve acıtabilirler. Özellikle Chiracanthium punctorium ve su örümcekleri ısırdıkları zaman acıtırlar. Ülkemizde bulunması olası olan Lactrodectus spp zehirlidir. Bu örümceğin zehri çocuklar için ölümcül olabilir. Güney Amerika’da muzlarla her an limanlara sürüklenebilen Phoneutria (Ctenidae)’nın zehri bilinen en güçlü nörptoksik zehirdir. Örümceklerin hemenhepsinin zehri nörütoksiktir. Çok şiddetli ağprı meydana getirebilirler. Özellikle abdomen ve üyelerde ödem oluşur, beyin omurilik sıvısının basıncı artar, kas spazmı ortaya çıkar, solunum yetersizliği görülür. Çocuklarda ve solunum yetmezliği olanlarda ölümle sonuçlanabilir. Büyük örümceklerin zehri, sanılanın aksine, daha az etkilidir; küçük türler daha tehlikelidir. Öldürücü örümceklerin dünyadaki tür sayısı 10-20 kadardır. Abdomendeki diğer üyelerin hepsi yürüme bacakları şeklindedir. Bu üyelerin uçları tarak gibi dişli iki çengelle sonlanır. Çoğunda bunlara ek olarak küçük bir ön çengel, dişli kıllar, kürek tüylerinden oluşmuş fırçamsı yapılar bulunabilir. Bunlar, ağ örebilmeleri, ağ üzerinde hızla hareket edebilmeleri için önemlidir. İlkel formlar dışında, prosoma ve opistosoma, pedisel adı verilen ince bir belle bağlanır. Aynı irilikte hiçbir canlının beli örümcek kadar ince değildir. Bununla beraber, 1 m’den daha dar olan bel içinden sindirim borusu, kan damarları, soluk boruları ve sinir sistemi geçer. Opistosoma daha basit görünüşlüdür, torbaya benzer. Genellikle dıştan segment izleri görülmez.ön kısmı “epigastrik çizgi” olarak bilinen, enine bir çöküntüye sahiptir. Eşeysek açıklık bu çizginin ortasından dışarıya açılır; bunun yanlarında da ön kitapsı akciğerlere ait bir çift stigma vardır. Bazılarında bu stigmaların hemen arkasında, yine kitapsı akciğerlere ait ikinci bir stigma çifti daha bulunur. Bir kısmında ikinci stigma çifti bulunmaz. Buna karşın daha geride, boru trakelerin dışarıyla bağlantısını sağlayan tek bir stigma vardır. Opistosomanın ventralinde önde kitapsı akciğerler ve bunların stigmaları, daha altta ise erkek ve dişi genital açıklıkları yer alır. Ağ bezleri: opistosomanın arka ucunda, karın tarafında, anüsün biraz önünde, opistosoma üyelerinin değişmesiyle oluşan, ağ aygıtına ait çok sayıda (genellikle 4-6) ve oldukça büyük çıkıntılar (ağ papilleri) görülür. İlkel örümceklerde (Mesothelae) 8 örümemesi (spinneret) opistosomanın daha ön kısmında toplanmıştır. Daha gelişmiş örümceklerde (Opisthothelae) 6 adet örümemesi vardır ve daha arkada, anüse yakın konumlanmışlardır. Örümemeleri az ya da çok sayıda (haçlı örümcekte toplam 600 kadar) olabilen, kısa ve çok ince kitin borucuklar içerirler. Her borucuğun ucunda ağ bezlerine ait bir taşıyıcı kanal dışarıya açılır. Örü salgısı skleroproteindir. Kitin borucuklardan dışarıya çıkan salgı, kendi içinde polimerizasyona uğrayarak ince iplikçikler halinde katılaşır. Polimerizayonu ve berbirine paralel uzanmasını bezlerden çıkan salgılar sağlar. Oluşan ağlar çok sağlam ve esnektir. Hatta tropiklerde bazı örümcek ağlarıyla balık avlanabilmektedir. Örü ipleri, Madagaskar’da yüzlerce yıl dokuma ipliği olarak kullanılmıştır. Farklı familyalarda farklı ağ yapımı görülür. Bazılarında bu tellerle kokonların yapımından başka, yuvaların içi döşenir ya da tuzak ağları da kurulur. Herhangi bir düşme durumunda, hayvan bir yere tutturduğu bir ağ telini, kendisi yere varana dek uzatabilir. Genç örümcekler de bu ağlarla rüzgarlarla uzun mesafeler taşınabilir. Bunun için vücudun arka ucu yukarıya doğru kaldırılarak gittikçe uzayan bir tel salınır. Telin serbest ucu rüzgarla harekete başlayınca, örümcek bulunduğu yerden kendini havaya bırakır ve rüzgarın teli ittiği yönde sürüklenmeye başlar. Sonbaharda her yerde rastlanan uzun ağ telleri uçan genç örümceklerden arta kalan tellerdir. Ağ tellerinin inceliği 1/100-1/1000 mm arasında değişir. Taşıma gücü 20-60 kg/mm2’dir (saç telinden ince ve taşıma gücü, çeliğin taşıma gücünden fazla). Yakalama ağlarına yapışkan bir madde de sürülebilir (ecribellate örümcekler) ya da 1000 bezden meydana gelmiş ince ve dayanıklı yakalama ağları kullanılır (cribellate örümcekler). Örümcek ipeği bir biyopolimerdir. Örümcekler 400 milyon yıldır ipek üretmektedirler. Çelikten beş kat sağlam, plastikten iki kat esnek, su geçiröeyen, doğal, çevre dostu, tamamen geri dönüşümlüdür ve sırrı hala çözülebilmiş değildir. Yapay olarak örümcek ipeğinin elde edilebilmesi için çalışmalar sürmektedir ve bu gerçekleşirse, gerek tıp, gerek endüstride önemli gelişmelere yol açacaktır. Örümcekler birçok amaç için ağ üretir. Avlanma, bunların başında gelir. İpekten kozayla sardıkları yumurtalarının korunmasını sağlarlar. Genç örümcekler ağlar sayesinde “uçarak”, uzun mesafelere gidebilirler. Örümcek ağı, yapışkan bölümleri ve kubbemsi, hamak ya da yumak şeklindeki tasarımlarıyla uçan böceklerin bile avlanmasını sağlar. Bütün örümcekler ağ yapmaz. Ama, en azından yumurtalarını korumak için yumurtalarını ipekten koza içinde korurlar. Ağ yakma için üç çift örümemesi ve her örümemesinde de 2 ile 50.000 arasında değişen sayıda ince kanalcıklara sahiptirler. Bu kanalcıklardan dışarı çıkan yapışkan sıvı, havayla temas edince iplik haline gelir. Örümcek, iki arka bacağı üzerindeki özel taraklarla, bu ipliği “eğirir”. Birçok örümcek ana iplik dışındaki ağı protein kaynağı olarak yer. Dolayısıyla ağ yapımı düzenli oalrak tekrarlanır. Ağ yapacak olan örümcek, önce yüksek bir yere tırmanır. Ağın ucunu bulunduğu yere yapıştırır. Sonra ipek ipliği kullanarak aşağı süzülür ve başka bri noktayla bağlantı kurar. Ardından iplik üzerinde gidip gelerek ağı kalınlaştırır. Daha sonra örümemesinden çıkan ipliğin bir ucunu ilk ipliğe tutturur. Böylece birkaç gidiş gelişle ana iskeleti tamamlar. Daha sonra bu iskeletin merkezi çevresinde halkalar yaparak ağı tamamlar. Bağ, bahçelerde çok rastlanan, Araneus diadematus’un yaptığı tekerlek şeklindeki ağların orta kısmındaki göbek kısmı daha sert iplikçiklerden yapılmış ve yanlardan değişik şekillerde çeşitli nesnelere bağlanmıştır. Bu tip ağlar hem oturma, hem de avlanma ağını oluşturur. Uçan böcekler, yapışkan, büklümlü iplikçiklere takılır; hemen avın sahibi tarafından ağ ile paketlenir, zehir enjekte edilir. Nephia gibi bazı cinsler, birkaç metre çapında, kuşların bile düşüp öldüğü ağlar yaparlar. Tekerlek ağın sahibi ya ağın kenarında ya da göbeğinde avını bekler. İkinci durumda, hayvan genellikle zırhlı bir yapı gösterir (Gasteracantha) ya da ağ stabiliment denen ek iplikçiklilerle korunur. Ağın merkezi kırmı kural olarak her zaman daha sık örülmüştür. Argiope’de zigzag şekilde stabilimentler vardır. Diğerlerinde düşey ya da yuvarlak stabiliment iplikçikleri olabilir. Bunlar kuşların doğrudan ağa uçmalarını ve onları tahrip etmelerini önler. Yuvarlak ağlar Cribellata ve Ecribellata’da konverjenttir (bir noktada birleşir). Her iki grupta yakalama ağları farklı yapılmıştır. Ecribellata’da (haçlı örümcekler) damlalı ağlar oluşur. Bunlar temel iplikçiklerin üzerine sürülen yağışkan bir sıvının toplanarak, yer yer boncuk gibi topaklar meydana getirmesiyle oluşur. Cribellata’da yakalama ağları (cribellum iplikçikleri) temel iplik ağlarının üzerine ince iplikçiklerden oluşmuş sık bir ağın oturtulmasıyla oluşur. Yakalama ağı, cribellum bezleri tarafından meydana getirilir. Toprakta yaşayan birçok örümcekte de farklı ağ yapımı görülür. Yuvaların açıklığına dairemsi ağlar örülür ya da bir yaprak parçasının ağla sarılmasıyla kapı gibi kapaklar yapılabilir. Buralara değen böceklerin varlığını anlayarak hemen dışarı çıkar ve onu yakalar. Bazılarında kapak kapanarak av hapsedilir. Birçok örümcek yuvasında aylarca ya da yıl boyunca kalır. Ancak deri değiştirme sırasında deriyi atmak, avlarını yakalamak ya da yabancı bir madde yuvaya girdiğinde terk ederler. Nemesia caementaria, yumurta bırakmadan ya da deri değiştirmeden önce, kapağı ağlarıyla iyice kapatarak, yavrularıyla beraber yuvada bir yıl boyunca kalır. Atypus, yuvadan dışarıya taşan boru şeklinde bir ağ yapar. Av bu ağa değince yuvadan çıkarak, borunun içinden ağı kucaklayarak zehirler; daha sonra avı yuvanın içine alır ve ağı tamir eder. Evlerde çok rastlanan Tegenaria ise, arkası bir boru şeklinde uzanan, huni şeklinde ağ örer. Bazı örümcekler balık oltası gibi ağ yaparlar. Uzun bir ağ ipinin ucuna yapışkan bir salgı akıtır ve onu uçan böcekleri avlamak için olta gibi kullanırlar (Dicrostichus, Mastophora). Bu salgıya eklemem eşeysel feromonlalar da gece kelebeklerinin çekilmesine yardımcı olur. Dinopsis, bacaklarının arasında cribellum dokusuna sahiptir. Böcek yalşaında, üzerine buradan sıvı fışkırtır. Ağ böylece genişler ve böcek yakalanır. Örümceklerin iç organlar iyi gelişmiştir. Ayrı eşeylidirler. Erkekler genellikle daha küçüktür. Dişiler döllenmeden sonra yumurtalarını ağ bezlerinden örülmüş bir kokon içine bırakırlar. Kokon ya bir ere bırakılır ya da dişi tarafından taşınır. Bir dişi 25–900 yumurtayı birden fazla sayıda kokon içine bırakabilir. Yavrular ilk gömleği atana kadar annelerinin opistosoması üzerinde taşınır, daha sonra serbset yaşar ve kendileri avlanırlar. Gelişimler 5–8 gömlekten sonra tamamlanır. Yaşam süreleri genellikle bir yıldır. Yalnız yaşarler. Gece avlanırlar. Yaşam tarzları: örümcekler karasal hayvanlardır. Yalnız birkaç cinsi suda yaşar. Birçok tür, özellikle genç evrelerinde, arka taşıdıkları örü iplikleri ya da ağlar sayesinde atmosferin üst katmanlarına ulaşır ve uzaklara gidebilirler. Örümcekler doğada en fazla sayıda bulunan hayvan gruplarından biridir. Örneğin 5000 m2’lik bir alandan 2.265.000 örümcek toplanmıştır. Beslenme: örümceklerin hepsi yırtıcıdır. Baslınca besinlerini böcekler oluşturur. Bazı tropik türler kurbağa, kertenkele, hatta kuşları yiyebilir. Kurtörümceği (Lycosidae), sıçrayan örümcekler (Salticidae) ve yengeç örümcekleri (Thomasidae) avlarını koşarak ya da sıçrayarak yakalarlar. Scytodes, keliser bezlerinden fışkırtılan salgılarla, avlarını toprak içinde yapıştırarak avlarlar. Bazıları (Mimetidae) yalnız diğer örümceklere, bazıları Oligochaeta (Erigone) türlerine özelleşmiştir. Bir kısmı (Argiope, Cyrtophora, Latrodectus) kendi erkeklerini de yerler. Canlı olarak yakalanan avlarını, keliserlerindeki bezlerden salınan zehirle öldürürler. Alt dudakta da proteolitik enzimler salan tükrük bezleri vardır. bu enzimlerin etkisiyle besin, önce apız dışında kimyasal olarak sindirildikten sonra emilir. Sözgelimi, örümcek yakaladığı bir sineği, pedipalplerinin gnathobasları yardımıyla ağzına iterek zaman zaman üzerine bir damla tükrük akıtır. Böylece sineğin yumuşak kısımları birkaç saat içinde çzöünerek sıvı hale gelir, kitin iskeleti içi boşalmış halde kalır. Örümcek, çözünmüş sıvıyı emici midesinin daralıp genişlemesiyle emer. Ağız açıklıkları çok dardır, en genişinde bile çapları birkaç mm2’dir. Diğerleri avlarını yakalamak için tuzak ağları kurar. Buraya düşen havyalar, özellikle böcekler, tellere takılıp kalırlar. Tuzak ağlarının şekilleri çok değişik ve genellikle sanat doludur. Bazıları, tuzaklarının yakınına, saklanmak için boru ya da huni şeklinde yuvalar da yaparlar. Çoğu, karanlık bastıktan sonra av aramaya çıkar. Tuzak ağları kurmayanların bir kısmı gündüz avlanır. Çiftleşme : Erkeklerin maksilla palpuslarının son eklemleri kalınlaşma ve çıukurlaşma yoluyla kaşık şeklini alarak çiftleşme organına dönüşmüştür. Bazı durumlarda ipliksel ve diğer ekleri de içerir. Erkek çiftleşmeden önce bu eki sperma ile doldurur ve ekin ucundaki iplik kısmını dişinin eşey deliğine sokar. Bazı dişiler erkekleriyle aynı ağda ya da yan ağda bulunur. Ayrı yaşayanlarda kuvvetli olan dişi, çiftleşmeden önce ya da sonra erkek için tehlikeli olduğundan, erkek uyanık olmak zorundadır. Ağ dokumayan küçük örümcekler çiftleşirken her an yaşamlarını kaybedebilirler. Bunların cinsel organları yoktur, spermlerini hafif şişkin olan ön bacakları ile dişiye aktarırlar. Latrodectus moctans türü örümceklere bu erkeğini yeme merakından dolayı “karadul” (black widow) adı verilmiştir. Bazen de, erkek isteyerek kendini dişiye verir. Avustralya kırmızı sırtlı erkek örümceği çiftleşme sırasında dişinin çenesi hizasına gelir. Dişi, erkeğin karnını yavaş yavaş çiğneyerek enzim salgılar. İkinci çiftleşmenin sonunda erkek yarı yarıya yenmiş olur ve dişi arta kalan erkeği ipekten ağına sararak yemeğinin kalanını da bitirir. “Bu can sana feda olsun!” demenin daha iyi bir yolu var mı acaba J. Genellikle tek yaşarlar. Diğer örümcekler ya da eklembacaklılarla birlikte yaşayanları da vardır. Bazıları gündüzlerini birlikte ortak bir ağ içinde geçirirler; ancak geceleri bu bireylerin hepsi ayrı ayrı kendi ağını örer. Ortak kokon örenler de vardır. mimikri sadece Myrmarachne cinsinin ürlerinde saptanmıştır. Bunlar karıncaları taklit ederler ce ancak üç çift bacaklarını kullanırlar. Mutillidae (bir hymenopter familyası) mimikrisi de tanımlanmıştır. Kuş örümcekleri 20 yıl kadar yaşayabilirse de yaşam süreleri 1 yıl kadardır. ÖRÜMCEKLER HAKKINDA İLGİNÇ NOTLAR Eşekarısı ÖRÜmceği (Argiope bruennichi) çiftleşmeden sonra, sperm taşıyan iki pedipalpinden birini dişi üreme sistemi içinde bırakarak burada bir tür tıpa oluşturur. Tıpa, rakiplerin spermlerini engellemenin ötesinde, dişinin daha sonraki çiftleşmelerinin süresini de önemli ölçüde kısaltıyor. Dişiler, genellikle uzun süre çiftleştikleri erkeklerin yavrularını dünyaya getirme eğilimnde olduklarından bu süre önemli. (Bilim Teknik, Nisan 2007) Avustralya’daki altın yuvarlak ağ örümceği (Nephila clouipes) ağ iplikçikleri kurşun geçirmez yeleklerde kullanılmaktadır. Örümcek ağı da, kurşun geçirmez yelek gibi, yüksek hızla çarpan nesneleri yırtılmadan frenler. İplikçikler hızla esner ve hareket enerjisini ısıya dönüştürür. Ağ sonra yavaşça kasılır. Böylece, ağa çarpan av, mancınıkla geri fırlatılmış gibi geri fırlamaz (Bilim Teknik, Mart 1996). Örümceğin en arkadaki bacaklarının uçlarında tarak şeklinde tırnaklar vardır. Bu tırnaklar, örümcek ağ yapmaya başladığında göreve başlar. Ağ örülürken, iplikler taranır. İplikler, iplik delikleri denen deliklerden çıkar. Genellikle altı iplik deliği vardır. Bu delikler ince kanallarla birbirine bağlıdır. Bu kanalrlardan, ipliği meydana getiren çok ince lifler geçer. Bu ince lifler bir araya gelipçelik kablolar gibi bükülerek adeta tel iplik durumuna gelirler. Bir iplik deliği çeşitli nitelikte iplik yapabilir. Örümcek ağının merkezinden dışarı giden iplikleri kuru ve sert;; spirali tamamlayan iplikleri ise yapışkan ve esnektir. Bu ağlara takılan sinekbütün çırpınışlara karşın kurtulamaz (Bilim Teknik, Mart 1996). Örümceklere eşeyler arasında renk farkı genellikle yoktur. Erkek bireyler sıklıkla daha koyudur. Bu fark bazı türlerde oldukça belirgindir. Erkek bireyler genellikle daha küçüktür. Araneus diadematus’un gövdesinin arka kısmında, yedi ipek türünü üretebilmek için yedi salgı bezi bulunur. 1) Yumuşak ipek : yumurtayla kozanın ya da avın sarılmasında kullanılır. Genç örümcekler bunu uçuş ağı olarak da kullanır. 2) Dalları vb şeyleri sarmak için kullanılan ipek. 3) Ağın ana yapısını sağlamak için daha az elastik olan ipek. 4) Örümceğin ağ yapısını kurarken yardımcı spiraller için kullandığı daha az elastik olan ipek. 5-6) Ağın yakalama işlevi için kullanlılan nemli kılıfı için, elastik, yapıştırıcı ipek. 7) Yumurta kozası için hızla çekilebilen ağ ipeği. Üç alttakıma ayrılırlar: Mesothelae, Orthognatha, Labidogantha. Bu alttakımlar birbirlerinden, keliserlerinin pozisyonu, opistosoma segmentasyonu, ağ bezlerinin konumuna göre ayırt edilirler. 1. Alttakım : Mesothelae (9 tür) İlkel örümcekleridr. Diğerlerinden farklı olarak abdomenlerinde segmentler bulunur. Ağ papilleri karnın ortasındadır. 4 ya da 3 (ayrıca bir çift de körelmiş) çifttir. Solunum organları 2 çift kitapsı akciğer ve 2 çift nefridyumdur. Kalplerinde 5 çift ostiyum vardır. Keliserleri öne doğru yönelmiştir. Düşey konumlanmış çiğneme plakaları (orthognathie) vardır. Güneydoğu asyada yaşarlar. 1. Fam. Listhidae : Lipistus desultor – Heptathela. 2. Alttakım : Orthogtanha (Mygalomorpha) (1500 tür) Birçok yerde Mygalomorpha ve Araneomorpha alttakınları, Opisthothelae adı altında yine alttakım olarak incelenir. Keliserler öne doğru uzanmıştır (yataydır). Düşey ya da birbirine dönük çiğneme plakaları vardır. Solunum organları iki çift kitapsı akciğerdir; trake yoktur; 2 çift koksal bez vardır. anüsün hemen önünde 2-6 ağ papili bulunur. Yaşam tarzları değişiktir. 1. Fam. Aviculariidae = Kuş örümcekleri : çoğu büyük vücutlu ve uzun tüylüdür. Tuzak ağları kurmazlar. Yuvaları ya toprak içnide kazılan derin borular ya içi ağ telleriyle döşenmiş ağaçlar ya da yerlere açılmış kovuklardır. Kurbağa, kertenkele, fare, kuşla beslenirler. Torpik ve subtropik bilgelerde yaşarlar. Bir kısmı Akdeniz ülkelerinde, Güney Avrupa’da da bulunur. 2. Fam. Citenizidae : toprakta kazdıkları ve içini ağ telleriyle döşedikleri borularda yaşarlar. Boruların ağzında, genellikle kendiliğinden düşerek kapanan bir kapak vardır. Yuvalarını sadece geceleri avlanmak için terk ederler. Tropik ve subropik bölgelerde yaşarlar. Güney Avrupa’da da bulunurlar. 3. Fam. Dipluridae : arka örümemeleri çok uzundur. Büyük örtü ağları yaparlar. Diplura. 4. Fam. Atypidae: Keliser çengelleri çok uzundur. 6 ağ papili vardır. taşların altında, duvar deliklerinde ya da yerde ağ telleriyel yapılmış tüp şeklindeki yuvalarda yaşarlar. 5. Fam. Nemesiidae. Arthropoda » Chelicerata » Arachnida » Araneae » Mygalomorphae » Nemesiidae » Brachythele » B. varrialei (Dalmas, 1920) 3. Alttakım : Labidognatha Keliserler dikey ya da eğik bir konumda aşağı doğru uzanır. Pedipalplerin kaidesinde gnatobaslar vardır. Çiğneme plakaları birbirine dönüktür. Solunum organı olrak bir (nadiren iki çift) kitapsı akciğer bulunur; bazılarında hiç oluşmamıştır. Trake sistemi de gelişmiştir. 6 ağ papili, iki çift koksal bezi vardır. palplerin dişleri karmaşık yapılıdır. Sistematiği karışık ve tartışmalıdır. Örümceklerin çoğu bu gruptandır. I: KÜME : Cribellatae : Ön iç örümemeleri, bir örü plakası (cribellum) oluşturur. Son bacak çifti metatarsusu üzerinde, ağ yapımında kullanılan, özel bir kıl dizilimi (calamistrum) taşır. Av, cribellum iplikçikleriyle yakalanır. 1. Grup : Palaecribellatae : En ilkel grubudur. Anatomik olarak Orthognata’ya yakındır. Keliserler orthognathi (yatay konumlu) ile labidognathi (düşey konumlu) arasında bir konumlanma gösterir. İki çift kitapsı akciğeri vardır. Kalplerinde 4 çift ostium bulunur. Diğer örümceklerden farklı olarak avlarını keliserlerle ısırıp parçalarlar ve bu sırada sindirim enzimleri salgılayarak besini alırlar. 1. Fam. Hypochilidae : Solunum organları 2 çift kitapsı akciğerdir. Kribellum ve kalamistrumlar bulunur. Bacaklar uzun ve dikenlidir. İki sıra halinde dizilmiş 8 göz vardır. 2. Grup : Neocribellatae : Bir çift kitapsı akciğeri vardır. 1. Fam. Filistatidae : Mağaralarda yaşar ve mağaraların ağzına ağ örer. Flistata insidiatrix : Akdeniz’den Türkmenistan’a kadar yayılmıştır. En büyük flistatid türüdür, dişileri 14 mm, erkekleri 7 mm’dir. Pedipalpleri uzundur. Sekiz gözlüdür, beyaz renkli iki gözü kolayca görülür. Eski duvarlar ve kayalar arasında yaşar, huni şeklinde açıklığı olan tüneller oluşturur. Arthropoda » Chelicerata » Arachnida » Araneae » Araneamorphae » Flistatidae » Flistata » Flistata insidiatrix (Forskal, 1775) 2. Fam. Uluboridae : Haçlı örümcekler gibi yatay ağlar örer. Kribellum iplikçiği taşır. Hypototes. 3. Fam. Dinopidae : Dinopis, Menneus. 4. Fam. Amaurobiidae : iki sıra halinde dizilmiş 8 göz vardır. Bacaklar kalın ve genellikle dikenlidir. Kribellum ve kalamistrumları vardır. Amaurobius fenestralis : boyu 8-12 mm. Karanlık ormanlarda, taşların ve ağaç kabuklarının altında yaşar. Türkiye’de bulunur. II. KÜME : Ecribellatae : Ön örümemeleri bir örü plakası (cribellum) oluşturmaz. Sonuncu bacak çiftinin metatarsusunda ağ yapımına katılan kıl dizisi (calamistrum) yoktur. 1. Fam. Dysderidae : Keliserler kalındır. Göz sayısı ya 6 tanedir ya da hiç yoktur. Bacakların ilk 2 çifti öne, son 2 çifti ise arkaya yöneliktir. Prosoma, opistosomadan genellikle daha geniştir. Akdeniz ülkelerinde ve diğer sıcak bölgelerde yaşar. Dysdera : gözleri daire şeklindedir. Türkiye’de temsilcileri vardır. Segestria sonoculata : abdomen üzerinde 6 yuvarlak benek vardır. her ikisi de taş ve kabukların altında yaşar. Stalita taenaria : gözsüzdür. Krain Mağaralar’nda yaşar. Dysdera crocata : Dişileri 11-15 mm, erkekleri 9-10 mm’dir. Toraks ve bacaklar koyu kırmızı, abdomen sarımsı kahverengidir. Keliserleri görece çok iridir. Tüm dünyada yayılmıştır. Genellikle sıcak yerlerde ağaç kabuklarının altında bulunur. Evlerde de görülebilir. Gündüz kokon ağ içinde gizlenir, gece ağ kullanmadan avlanır. Kur sırasında saldırgandırlar ve keliserleriyle eşlerini yaralayabilirler. Ele alınırsa insanı ısırabilir. Bu ısırık can yakabilir ama zehiri önemli bir sağlık sorunu yaratmaz. Bazı olgularda lokal kaşıntı şeklinde reaksiyonlar ortaya çıkabilir. Arthropoda » Chelicerata » Arachnida » Araneae » Araneamorphae » Dysderidae » Dysdera » Dysdera crocata (Koch, 1838) 2. Fam. Scytodiae : Scytodes : Avlarını keliserlerinden fışkırtılan salgılarla hareketsiz hale getirir ve zenime bağlarlar. Evlerde bulunur. Türkiye’de de temsilcileri vardır. 3. Fam. Theridiidae = Küremsi örümcekler : Dünyada 1300 den fazla türü bilinmektedir. Vücutları küre şeklindedir. Bacakları incedir. Telleri düzensiz ve geniş aralıklı ağları kurar, kendileri de bu ağların üzerinde bulunurlar. Avlarının üzerine arka bacaklarıyla yapışkan salgılar içeren ağ da fırlatırlar. Bütün dünyaya yayılmışlardır.Çok zehirli türler bu familyadadır. Theridium lineatum : kısa bitkilerin üzerinde yaşar. Steatoda bipunctata : evlerde pencere kenarlarına ağ kurar. Latrodectus tredecumguttatus : kısa bitkilerin arasında kurduğu tuzak ağlarıyla böcekleri yakalar. Çok zehirlidir. Akdeniz ülkelerinde, Arabistan ve Türkistan’da yaşarlar. Türkiye’de temsilcileri bulunan bazı cinsler : Steatoda, Enoplognatha. 4. Fam. Linyphiidae : Bitkiler arasında yatay ağar örerler. Türkiye’de temsilcileri bulunan bazı cinsler : Linyphia, Erigone, Lepthyphantes, Oedothorax, Gnathorarium, Diplocephala, Meioneta. 5. Fam. Araneidae = Haçlı örümcekler = Bahçe örümcekleri : Dünyada 2500, Orta Avrupa’da 49 türü bilinmektedir. Yuvarlak ağlar örerler. Ağları 1 metre çapa kadar büyük olabilir. Cyrthophara, Cyclosa, Nephila, Gasteracantha, Dicrostichus. Türkiye’de temsilcileri bulunan diğer bazı cinsler : Argiope, Araneus, Gibbaranes, Larinioides, Cyclosa, Neoscana. Araneus diademata = Haçlı örümcek : abdomenin sırt tarafında haç şeklinde sıralanmış beyaz benekler bulunur. Evlerde ve bahçelerde yaşarlar. Üçüncü bacak çiftini ağ örmede kullanırlar, yürüme sırasında bu bacakları pek önem taşımaz. Birinin yaklaştığını anlayınca ağınız hızla sallamaya başlar. Türkiye’de yaşarlar. İnsanı kolay kolay ısırmazlar, ısırsalar bile bu sadece pek az bir acıya neden olur. Ağa takılan avlarını yemeden önce hızlı bir şekilde ağla paketlerler. Daha küçük erkekler eğer dikkat etmezlerse kolayca dişilerin avı haline gelebilirler. Neoscona adianta : Dişisi 9 mm (bacaklar hariç0, erkeği daha küçüktür. Zilla diodia : orman türüdür. Desen ve renkleri çok değişiklik göstermez. Erkeği abdomenin biraz daha küçük olması dışında dişisiyle aynıdır. Arthropoda » Chelicerata » Arachnida » Araneae » Araneamorphae » Araneidae » Araneus » Araneus diadematus (Clerk, 1757) 6. Fam. Tetragnathidae : yuvarlak ağlar örerler. Çok uzun yapılıdrlar. Tetragnatha, Pcghygnatha. Türkiye’de temsilcileri vardır. 7. Fam. Agelenidae = Hunili örümcekler : bacakların uçlarında dişli üç çengel bulunur. Tızak ağları sık ve ince dokunmuş yatay örtüler halindedir. Bunun ortasında ya da yanında bulunan bir huniden iki ucu açık bir oturma borusuna geçilir. Tüm dümyada bulunurlar. Agelena labyrinthica : ağını yerde, otlar ve diğer bitkiler arasında kurar. Tegenaria domestica = Köşe örümceği : evlerde, karanlık ormanlarda ve taşlar arasında bulunurlar. Coeletes. Desidioppsis racovitazi : Akdeniz’de yaşar. 8. Fam. Desidae : Desis : Resiflerde yaşarlar. 9. Fam. Argyronetidae = Su örümcekleri. Argyroneta aquaticus = Su örümceği : su tabakasının altında yaşarlar. Su içinde hava kürecikleri oluştururlar. Örümcekler arasında su yaşamına tümüyle uyum yapmış tek türdür. Vücut devamlı olarak bir hava tabakasıyla örtülüdür. Bu nedenle gümüş gibi parlarlar. Su bitkiler arasında çan şeklinde, ağzı aşağı yönelik ve hava geçirmeyen bir yuva kurarlar. Yuvanın içini, su yüzeyinden alarak tüyleri arasında taşıdığı havayla doldururlar. Solunum, beslenme, deri değiştirme, çiftleşme ve yumurtlama gibi tüm yaşamsal olaylar havayla dolu bu yuvanın içinde gerçekleşir. Böcek larvaları ve su iztotoplarıyla beslenirler. Küçük su topluluklarında yaşarlar. 10. Fam. Pisauridae = Avcı örümcekler : yumurta kokonları keliserler arasında taşınır. Dolomedes : su kenarındaki bitkiler arasında yaşarlar. Boyu 2 cm kadardır. Türkiye’de bulunur. Pisuara mirabilis : erkeği dişisine çiftleşme sırasında, ağa sarılmış sinek hediye eder. Dişisi, beyaz renkli büyük yumurta kokonunu birlikte taşır. Türkiye’de yaşar. 11. Fam. Lycosidae = Kurt örümcekleri : Dünyada 1500, Orta Avrupa’da 66 türü bilinmektedir.Gövdeleri uzun oval şekillidir. Sefalotoraks belirgin olarak kubbelidir. Üç sıra halinde dizilmiş 8 gözü vardır. Ağ örmezler. Avlarını koşarak yakalarlar. Gündüzleri taşlar içerisine ağ telleriyle döşedikleri sığınaklarda saklanırlar. Toprakta dikine silindirik yuvalar açarak gündüzleri burada saklanırlar. Dişileri genellikle yumurta keselerinin üzerinde oturur ya da onları abdomenlerinde (örümemelerinin üzerinde) taşırlar. Yavrular yumurtadan çıktıktan sonra bir süre daha ana tarafından korunurlar. Hogna (Trochosa) : yuvaları yüksek şeklindedir. Hogna tarentula : toprak altındaki kovuklarda yaşarlar. Çok zehirli olduğuna inanılır. Lycosa saccata : nemli çayırlarda yaşarlar. Lycosa entzi : Akdenis’de yaşar. Türkiye’de temsilcisi bulunan birkaç cins : Paradosa, Xerolycosa, Pirata, Alopecosa, Geolycosa, Trochosa, Arctosa. 12. Fam. Drassodidae : gündüzleri kapalı oturma keseleri içinde geçirirler. Gece avlanırlar. Drassodes, Zelotes. 13. Fam. Clubionidae = Torbalı örümcekler : keliserler kalındır. Ayaklarının ucunda iki çengel bulunur. Ağ papillerinin ikisi alttan birbirine bağlanmıştır. Gündüzleri tamamen kapattıkları torba şeklindeki ağ yuvalarında kalırlar, akşamları torbayı delerek avlanmaya çıkarlar. Micrommata : çok hızlı koşabilirler. Clubiona holosericea : göl ve nehir kenarlarındaki su bitkileri üzerinde yaşarlar. Türkiye’de bulunur. Agroeca brunnea . çan şeklindeki yuvasını küçük bir sapla bitkilere iliştirir. Myrmicium : karıncaya benzerler. Güney Amerika’da yaşarlar. Cheiracanthium (ısırdığı zaman mide bulantısı ve bilinç yitirilmesi meydana getirir); Türkiye’de temsilcisi vardır. 14. Fam. Thomisidae = Yengeç örümcekleri : yürüme bacaklarının ilk iki çifti diğerlerinden daha uzundur. Ağları ayrı ayrı uzanan teller halindedir. Yaprakların altlarında ve çiçeklerin içinde böcek avlarlar. Yengeçler gibi yana ve geriye doğru da yürüyebilirler. Dünyada 1600, Orta Avrupa’da 40 türü bilinmektedir. Thomisus : kısa bitkiler ve çiçekler üzerinde yaşarlar. Misumena, Misumenops. Türkiye’de temsilcileri olan diğer bazı cinsler : Xysticus, Oxyptila, Thomisus. 15. Fam. Salticidae (Attidae) = Sıçrayıcı örümcekler : 2-12 mm boyunda, genellikle güzel renkli örümceklerdir. Türlerini ayırt etmek zordur. Dünyada 300’den fazla, Orta Avrupa’da 70 kadar türü bilinir. Sefalotoraksın ön kenarı geniş ve küttür. Gözler üç sıra halinde dizilmiştir ve büyük mercekleri vardır. bacaklar oldukça kısa ve kalındır. Sıçrayabilirler. Vücut içi basıncını birden dört arka bacağına göndererek sıçrarlar. Santimetrelece uzaktan sıçrayarak avlarının üstüne atlar, güçlü ön dişleriyle kavrar ve kurbanlarının vücuduna zehir akıtmaya başlarlar. Sıçrarken arkalarından saldıkları ipek, hedefin tutturulamaması halinde örümceğin düşmesinin engeller. Tuzak ağları kurmazlar. Avlarının üzerine atlayarak onları avlarlar. Saklanmak ve yumurta keselerini korumak için torba şeklinde ince yuvalar yaparlar. Gündüzcüldürler. Bazılarının üzeri kürke benzer tüylerle kaplıdır. Salticus scenicus : duvarlar üzerinde, evlerde, taşlar altında yaşarlar. Myrmarachne formicaria : yerde, taşlar arasında yaşarlar. Karıncaları taklit ederler. Sitticus terebratus : genellikle güneşli yerlerde bulunurlar. Attus. Türkiye’de temsilcisi bulunan bazı cinsler : Heliophanus, Europhrys, Sitticus, Phlegra, Marpissa, Salticus, Pellenes, Aelurillus, Philaeus, Neon, Ballus. 16. Fam. Eresidae : sefalotoraksın ön kısmı çok geniştir. Bacaklar genellikle kısadır. Gözler üç sıra halinde dizilir. Kribellum ve kalamistrumlar vardır. Eresus niger : yerde kazdığı 5-15 cm derinliğindeki borularda yaşar. Türkiye’de bulunur. Stegodyphus lineatus : Akdeniz ülkeleri ve Kuzey Afrika’da yaşarlar. Arthropoda » Chelicerata » Arachnida » Araneida » Labidoghnata » Cribellathae » Erasidae 17. Fam. Caponiidae : solunum organları 2 çift boru trakedir. Afrika ve Amerika’nın tropik ve subtropik kısımlarında yaşarlar. Caponia natalensis : Afrika’da yaşar. 18. Fam. Pholcidae : keliserler zayıftır. Bacaklar çok ince ve uzundur. Göz sayısı 8, nadiren 6’dır. Pholcus opilionoides : uzunluğu 5 mm’dir. Evlerde bulunur. Avrupa’da yaşar. Pholcus phalangioides : Türkiye’de saptanmıştır. 19. Fam. Gnaphosidae : Türkiye’de bulunan cinsleri : Drassodes, Haplodrassus, Gnaphosa, Zelotes, Micaria. 20. Fam. Philodromidae : Türkiyede temsilcileri bulunan cinsleri : Philodromus, Tibellus, Thanatus. 21. Fam. Metidae : Türkiye’de bulunan cinsleri : Metallina, Meta. 22. Fam. Zodaridae : Türkiye’de bulunan cinsi : Zodarion. 23. Fam. Dictynidae : Türkiye’de bulunan cinsi : Dictyna. 24. Fam. Oxyopidae : Türkiye’de bulunan cinsi : Oxyopes. 25. Fam. Liocranidae : Türkiye’de bulunan cinsleri : Agroeca, Phrurolithus. Kaynaklar 1. Demirsoy Ali, Yaşamın Temel Kuralları – Omurgasızlar/Böcekler Dışında – Cilt II / Kısım I, 9. Baskı, Meteksan Yayınları, Ankara 2006. 2. www.species.wikimedia.org 3. Koçak AÖ. Omurgasız hayvanlar sistematiği. 4. Bayram A, et all. Venomous spiders of Turkey. J Appl Bio Sci 2007; 1(3) : 33-6. 5. Bilim ve Teknik Dergisi

http://www.biyologlar.com/orumcegimsiler-arachnida-

OMURGASIZ HAYVANLAR SİSTEMATİĞİ

Canlılarla ilgili problemler ele alındığında organizmalar sınıflandırmak ve onları gruplara ayırmak zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Yeryüzünde milyonlarca canlı varlık vardır ve bunun yanı sıra geniş ölçüde bir çeşitlilik de görülür. Sınıflandırmanın Tarihçesi İnsanlar yaradılışlarından itibaren çevrelerinde bulunan bitki ve hayvanları öğrenmeye çalıştılar. İlk insanlar, bitki ve hayvanları kendileriyle olan ilişkisine göre tanıdıklarından, o zamanlarda yapılmış olan sınıflandırmalar fazla derin olmayan günlük tecrübe ve gözlemlere dayanıyordu. Daha sonra bilgiler arttıkça onların bir esasa göre sınıflandırılması ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Milattan önce 4. asırda filosozofiyi ilk teklif eden Aristo ilk bilimsel sınıflandırmayı yapmıştır. Aristo ve öğrencisi Theophrastus bitkileri ot, ağaçcık, ve ağaçlar; hayvanları da havada, suda ve karada yaşayan kuşlar, balıklar, balinalar ve böcekler olmak üzere 4 gruba ayırıyorlardı. Böcekleri de ısırıcı, emici, kanatlı ve kanatsız olarak gruplamışlardır. Canlıları sınıflandırmada çeşitli gelişme ve kademelerden sonra John Ray (1627-1705) belli bir tür kavramı geliştirmiştir. Ona göre tür, ortak ataları olan, benzer bireylerin bir grubudur. Ray çok az farklılıkları olan çeşitli organizmaların aynı türe sokulabileceğine inanıyordu. Böylece canlılarla ilgili gözlemler türlerle ilgili bir hipotezle birleştiriliyordu. Ray ve onu destekleyenler tabiattaki türlerin sayısının değişmez olduğuna inanıyorlardı. Tür anlamı Ray’den sonra değişmiştir. Linnaeus.dan sonra Lamarck hayvanları 8 klasise ayırmış, hayvanlar için omurgalı ve omurgasız tabirini kullanmış daha sonra Cuvier (1796-1832) mukayeseli anatomiden faydalanarak hayvanları Vertebrata, Mollusca, Arthropoda, Radiata olmak üzere 4 ana gruba ayırmıştır. Sistematik bir esasa göre, yapı benzerliği esas alınarak bitki ve hayvanların sınıflandırılması ilk defa İsveçli biyolog Carl Von Linnaeus tarafından yapılmıştır (1707-1778). Sistematiğin babası olarak tanımlanan Linnaeus, Systema Naturae (1758) adlı yapıtında hayvanlar alemini sınıf, takım, cins ve türlere göre gruplara ayırmıştır. Linnaeus.un diğer bir önemi binominal nomenclature denen metodu kurmasıdır. Bu metoda iki adla adlandırma denir. Yani her çeşit canlı iki isimle anılır. Bunlardan birincisi yani o hayvanın ait olduğu cins (genus-çoğulu genera)’ın adı büyük harfle, tür adı ise küçük harfle yazılır. Her ikisi de latincedir. Dünyanın her yerinde bu şekilde kullanıldığından anlaşma zorluğu ve karışıklık olmaz. Linnaeus de tür sayısının değişmez olduğuna inanmıştı. Bugün tür¸ ortak atadan gelen, birbiriyle çiftleşebilen, doğurgan yavrular meydana getiren, kendi aralarında nesil veren dolayısı ile gen alışverişinin devam ettiği tabii topluluklara (Yani doğal populasyonlar) ait gruplar olup çok benzer diğer gruplardan üreme bakımından izole bireyler topluluğu olarak tanımlıyoruz. Belirli bir ekolojik nişe sahip olan bu populasyonlar, yapı ve işlevleri ile birbirine benzeyen fiziksel ve kimyasal koşullara benzer tepki gösterirler. Sınıflandırmada Kategoriler Sistematikte en küçük grup tür olduğuna göre yapı taşı da türdür. Türler birleşerek genusları onlar da sırasıyla daha büyük grupları oluştururlar. Örneğin 1. Tür - Species - Homo sapiens 2. Cins - Genus - Homo 3. Aile - Family - Hominidae 4. Takım - Ordo - Primates Super- Class - Enteria 5. Sınıf - Class - Mammalia 6. Phylum - Þube - Chordata 7. Regnum - Alem - Animale Bir canlı türünün tam olarak sınıflandırılabilmesi için en az 6 gruptan söz edilmesi gerekir. Bazı durumlarda ara gruplardan da faydalanılır. Böyle ara gruplar için Alt= sub, Üst = super terimleri kullanılır. Örneğin Sub species = Salmo trutta abanticus = Abant gölünde yaşayan bir tür alabalık. Ayrıca tür adını ilk kez kullanan araştırıcının adı da 2. isimden sonra ilave edilir. Leptinotarsa decemlineata (Say, 1879) Hayvanlar Alemini Sınıflandırmada Esas Alınan Başlıca Özellikler Hayvanlar alemini sınıflandırmada esas, hayvan populasyonları arasında var olan akrabalık ilişkileridir. Linnaeus’den sonra sistematik üzerine olan çalışmalar ilerlemiş evrim teorisinin kabul edilmesiyle de, yani Darwin.le, zoologlar evrimsel orijini birbirine çok yakın olan organizmaları bir gruba koymak suretiyle daha çok, doğal ilişkilere dayanan bir tasnif sistemi kurmaya çalışmışlardır. Yapısal benzerliklerin çoğu evrimsel akrabalığa bağlı olduğundan organizmaların modern tasnifi birçok bakımdan Linnaeus’nin ortaya koyduğu mantıki yapı benzerliğine uymaktadır. Özet olarak modern sistematik yapılırken hayvanların yanlız dış görünüşlerinden değil, karşılaştırmalı anatomilerinden ve embriyonal gelişmelerinden faydalanılarak evrimsel gidişlerine uygun akrabalık derecelerine göre sınıflandırma yapılır. Bu sınıflandırmada hareket noktası olan temel kavramlar şunlardır : Homoloji : Birbiriyle hiç ilgisiz gibi görünen bazı yapılar incelenecek olursa birçok temel köken benzerlikleri ortaya koyulabilir. Örneğin; fokun  yüzme ayağı, yarasanın kanadı, insanın kolu. Bunlardan ilki yüzmeye, ikincisi uçmaya, üçüncüsü yakalamaya yarar. Ancak bunların iç yapısı, kemik ve kasları incelenirse her üçünün de kökten birbirine benzediği görülür. Yüzme ayağı, kanat ve kol aynı orijinlidir, fakat zamanla her biri temel örneğe kıyasla belirli bir görevi yerine getirmek için değişmiştir. Orijinleri aynı olup yani aynı kökenden gelen ancak değişik işler görebilecek şekilde farklılaşarak evrimleşmiş yapılara homolog yapılar denir. Sınıflandırmada özellikle homolog yapılar göz önünde tutulur. Bunun dışında daha farklı benzerlikler de vardır. Örneğin hayvanlarda kanat; sinek ve yarasa kanadının her ikisi de uçmaya yarar. Ancak bu benzerlik yüzeyseldir. Benzerliklerin yüzeysel olduğu ve hemen hemen aynı işi gören yapılara analog yapı denir. Fakat bunların embriyonal dönemlerdeki durumları birbiriyle kıyaslanırsa tamamen farklı kökenden oldukları görülür. Orijinleri tamamen ayrı olan bu yapıları, evrimsel gidişleri, benzer işi gördüklerinden, birbirine benzeyen duruma getirmiştir. Yüzeysel olan bu benzerliklerin doğal sınıflandırmada hiçbir önemi yoktur. Fizyoloji ve biyokimyadan da yararlanılarak canlılar arasındaki akrabalık tesbit edilir. Son zamanlarda, biyologlar protein yapılarının benzerliğinden yararlanmışlardır. Hayvanların bir hücreden veya çok hücreden yapılmış olması yüksek kategorilerde önemli bir temel karakter olup böyle bir ayırım sonucunda hayvanlar alemi Protozoa ve Metazoa olmak üzere 2 büyük subregnuma (veya Regnum yani Aleme) ayrılır. Embriyodaki hücre tabakası , Diploblastik, (Porifera, Coelenterata.) Triptoblastik (diğerleri); Simetri (bilateral, lateral) ve segmentasyon büyük grupları sınıflandırmadaki ayırıcı özelliklerdir. Sindirim, dolaşım ve sinir sisteminin olup olmaması (Protozoa ve Porifera.da yok; Coelenterata ve Platyhelminthes’de sindirim gastrovasküler boşluk halinde, ağız açıklığı vardır, diğerlerinde sindirim borusu hem ağız hem de anüs var) ve söz konusu grubun kendine has morfolojik karakterleri yine başlıca ayırıcı özelliklerdendir. Aristo zamanından beri biyologlar canlılar dünyasını en basit anlamda bitkiler ve hayvanlar olmak üzere 2 aleme ayırmışlardır. Buna göre derinliğine düşünülürse birçok türü, mikroskop altında gözlenebilen ve bir hücreli organizmalardan pek çoğunu bitki veya hayvanlar aleminden birine dahil etmek kolay bir iş değildir. Bundan bir asır önce Alman biyolog Ernest Haeckel birçok özellikler bakımından bitkilerle hayvanlar alemi arasında yer alan bütün bir hücreli organizmaları kapsayabilen Protista’yı üçüncü bir alem olarak teklif etmiştir.Uzun süre dünya biyologlarının pek rağbet etmediği bu teklif ilk bakışta sınıflandırmayı basitleştireceği yerde daha da güç duruma sokacağı ortaya konmuştur. Çünkü bitki benzeri olan bazı protistalar bitkilerle çok yakın ilişki kurarlar. Birçok grup (veya türler) gösterdikleri  bazı karakterler nedeniyle bitkilerle hayvanların arasında yer alırken diğer karakterleri nedeniyle hem bitki hem de hayvanlardan çok farklı bir durum gösterirler. Hatta farklı biyologlar tarafından Protista alemi içerisinde gösterilen organizmalar da farklı olabilmektedir. Bazı sistematikçiler Protista içerisine sadece birhücreli formlar koydukları halde bazıları mantarları, çokhücreli algleri hatta bakteri ve mavi yeşil algleri de Protista.ya dahil etmektedirler. Daha yakın zamanlarda bazı biyologlar Monera diye dördüncü bir alem açılmasının uygun olacağını savunmuşlardır. Monera alemi, bakteriler ve mavi yeşil algler gibi pek çok ortak karakterlere sahip organizmaları içine almaktadır. Prokaryot maviyeşil alglerde çekirdek zarı bulunmadığı gibi mitokondri, kloroplast gibi zarla çevrilmiş organeller de bulunmaz. Diğer taraftan bitki ve hayvan bütün Protista’lar Eukaryottur ve çekirdek zarıyla çevrilmiş gerçek nukleus ihtiva ederler. Bitki ve hayvanlar arasında pek çok temel benzerlikler vardır : 1. Her ikisinde de yapı ve fonksiyon birimi hücredir. 2. Her ikisinde de metabolik olayların çoğu ortaktır. Ancak her iki grup çok bariz ve farklı bazı yollarla birbirinden kesinlikle ayrılır. 1. Bitki hücreleri hücreyi çevreleyen ve bitkiye destek vazifesi gören selülozdan ibaret sert bir hücre çeperi salgılar. Hayvan hücrelerinde böyle bir çeper yoktur. Ancak bazı bitkilerde selüloz çeper bulunmadığı gibi (bir grup hayvanda da) tunicat gibi ilkel Chordatlar.da hücrelerin etrafında aynen bitki hücrelerinde olduğu gibi, selüloz çeper vardır. 2. Bitki büyümesi genellikle sınırsızdır. (Bu büyüme ömür boyu aktif büyüme fazında kalan bazı bitki hücreleri ile gerçekleştirilir, tropik bitkilerde devamlı, ılıman bölge bitkilerinde ise daha çok ilkbahar ve yaz aylarında). Hayvanların çoğunda son vücut büyüklüğü belli bir büyüme devresi sonunda ortaya konmuş olur. Ancak timsahlar, kaplumbağalar ve istakozlar uzun süre büyümelerini devam ettirirler. 3. Hayvanların çoğu hareket eder, bitkiler ise istisnalar dışında 4. En önemli fark ise gıda temin etmeleridir. Bitkiler yeşil renkli klorofil pigmenti yardımı ile fotosentez yapar. Fotosentez ile suyu parçalayabilmek için ısı enerjisini kullanırlar ve neticede karbondioksiti karbonhidrata indirgerler. Klorofil ihtiva etmeyen mantarlar ve bakteriler bu kaideye uymazlar (bazı yüksek organizasyonlu bitkiler). Evrimsel olayların asırlar önce cereyan etmiş olması ve ilk formlara ait fosillerin yetersiz olması nedeni ile bugün bile önemli bitki ve hayvan phylumları arasındaki evrimsel yakınlık hakkındaki görüşler açık değildir. Örneğin, virus ve bakterilerin diğer organizmalara olan evrimsel yakınlığı fazla bilinmediği gibi önemli alg ve mantar cinsleri arasındaki akrabalığa dair eldeki mevcut deliller de yetersiz olup önemli Protozoa cinsleri ile çok hücreli hayvanlar arasındaki akrabalık ilişkileri hakkındaki bilgiler de henüz kesin değildir. Hayvan gruplarını incelerken; hücre tabakalaşmasını, solunum olup olmamasını, metameri durumunu, sindirim sistemini ele alıp kendine özgü morfolojik karakterleri vurgulayacağız. Canlılar alemi bitkiler ve hayvanlar olarak (genel bir ifade ile) ele alınmakta son zamanlarda aşağıdaki gibi gruplandırılmaktadır. I. Alem : Monera II. Alem : Protista - Birhücreliler III. Alem : Fungi - Mantarlar IV. Alem : Plantae - Bitkiler V. Alem : Animalia - Hayvanlar I. Alem : MONERA Prokaryot olan bu organizmalar çekirdek, çekirdek zarı, plastit, mitokondri ve tubuler yapı taşımayan, kamçıları olmayan ancak kamçı benzeri uzantılar taşıyan, birhücreli canlılardır. Bölünme ya da tomurcuklanma ile eşeysiz ürerler, kalıtsal madde alışverişi konjugasyon, transformasyon, transdüksiyon veya plasmit değişimi ile gerçekleşir. Eubacteria ve Archaebacteria şeklinde iki gruba ayrılırlar. 2700 farklı türü bilinmektedir. II. Alem : PROTİSTA Ökaryot canlılar olan (Yani zarla çevrili çekirdek, kamçı, sil, yalancı ayak ve organel içeren) bir ve çok hücreli fotosentetik algler, çok çekirdekli ya da çok hücreli heterotrof bazı mantarlar, bir hücreli ökaryotik canlıları içerir. Fotosentez, absorbsiyon ya da doğrudan yeme ile beslenirler. Eşeyli ya da eşeysiz çoğalırlar. 60.000 yaşayan, 60.000 de fosil türü ALT ALEM (SUBREGNUM): PROTOZOA Protozoa (Eski yunanca protos = birinci; zoon = hayvan) bir hücreli mikroskobik hayvanlardır. Bir protozoon’ın yapısı çokhücreli hayvanların (birhücreye) bir hücresine karşılıktır fakat fonksiyon bakımından çokhücreli bir organizmanın bütün temel görevlerini yapar. Birhücrelilerin hepsi çok küçük mikroskobik hayvanlar olmakla beraber büyüklükleri oldukça değişiktir. Bazıları 2-3 mikron boyunda olup çoğu 250 mm. den daha küçüktür. (Nadir olarak 15-16 mm. boyunda olanlara da rastlanır Sporozoa’dan Porospora gigantea ). 30.000’den fazla bir hücreli hayvan türü bilinmektedir. Bunlar tatlı sularda, denizlerde, rutubetli topraklarda yani sulu ortamda yaşarlar. Bir kısmı da diğer hayvanların vücudunda parazittir. Kuru yerlerde ancak kist halinde bulunurlar. Bu geçici bir korunma durumu olup aynı zamanda birhücrelilerin yayılması bakımından da avantaj sağlar. Þöyle ki bu durumda kuş, böcek ve rüzgarla her yere taşınabilirler. Denizde yaşayanlarda kuruma tehlikesi olmadığından genellikle kist oluşumu yoktur. Vücutları stoplazma ve nukleustan ibarettir. Stoplazma ekto ve endoplazma olmak üzere 2 kısma ayrılmıştır. Dışta yer alan ektoplazma granülsüz veya çok az granüllü ve yoğun, iç kısımda bulunan endoplazma ise granüllüdür. Ekto ve Endoplazma arasında geçiş vardır. Genellikle hücre zarı yani Pelikula (veya Pellicula) altında ektoplazma, anterior uçta cytostom (hücre ağızı) ve cytopharynx bulunur. Besin stoplazma içine geçerken etrafında bir zar şekillenerek koful oluşur. Sindirim bu kofulun içinde gerçekleşir. Posterior uçta cytopig (hücre anüsü) bulunur. Hücre anüsü bir çok kamçılıda ve özellikle sillilerde görülür. Hücre anüsü çok dar yapılı olduğundan, varlığı ancak dışkılama sırasında belirlenebilir. Bir veya daha fazla nukleuslu olabilirler. Tek nukleuslu formlara monoenergid , çok nukleuslulara da polyenergid adı verilir. Bir hücrelilerde bütün hayatsal olaylar organellerle yapılır. (Belirli bir ödevi olan stoplazma farklılaşmalarına organel denir.) Hareket organelleri pseudopod (yalancı ayak), flagellum (kamçı), sillerdir (kirpik). Pseudopodların yeri değişken olup vücudun herhangi bir yerinde teşekkül edebilir ve kaybolur. Buna karşın kamçı ve kirpikler yeri ve şekilleri sabit olan daimi organellerdir. Sporozoa ve Ciliatlar.da vücudun uzayıp kısalması myonem adı verilen kas lifleri ile yapılır. Parazit birhücrelilerde hareket organeli genellikle yoktur. Bununla birlikte bir kısmı (gelişimin erken evrelerinde) yer değiştirebilirler. Kayma şeklinde olan özel bir yöntem ile hareket edebilirler. Kirpik ve kamçılar hareketten başka duygu organı vazifesini de görürler. Bundan başka bazı flagellatlarda göz vazifesini gören ve ışıktan etkilenen kırmızı renkli stigma vardır. Ciliatlar.ın bir çoğunda uyartı nakleden organeller de tesbit edilmiştir.Bunlar sillerin dip cisimlerini birbirine bağlayan ektoplazmik fibrillerdir. Bir hücrelilerin bazılarında örneğin amiplerde vücut ince bir zarla örtülüdür. Plasmolemma adı verilen ve çok ince olan bu zar madde alış verişini düzenler. Fakat hayvanın vücuduna belirli ve sabit bir şekil vermez. Buna karşın bir çok tek hücrelilerde korunma ve destek organelleri vardır. Bu organeller sayesinde vücut şekilleri sabit kalır. Koruma ve Destek Organelleri: Yapılarına göre iki türlüdür. 1. Euplasmatic : Stoplazmanın farklılaşmasından meydana gelen organeller; fibriller aksopodların eksen çubukları radyolenlerin iç kapsülleri, pelikula vs. 2. Alloplasmatic : Stoplazmanın salgı maddesinden meydana gelen organeller; örtüler, kabuklar, evcikler, kistler ve iskeletler. Örtü ve kabuklar vücut yüzeyine yapışıktır. Evcikler ise yalnız belirli yerlerde yapışıktır. Kistler: Bunlar ya yalnız organik maddeden (jelatin, pseudokitin, sellüloz) veya inorganik maddeden SiO2 ve Ca2CO2 den yapılmıştır. Tatlısu protozoonlarında ve bir çok parazitlerde görülen geçici korunma organelleridir. Bunlar yaşamaya elverişli olmayan zamanlarda ve bazen çoğalma esnasında meydana gelirler. Kist meydana geleceği zaman hayvan bütün organellerini kaybeder. Yuvarlak bir şekil alır. Kendi etrafına saldığı jelatinli tabaka sertleşir. Böylece kist meydana gelmiş olur. Normal şartlar başlayınca kist parçalanır ve yeniden organeller teşekkül eder. Beslenme (4 tiptir) I. Ototrof : Bitkilerdeki fotosenteze karşılıktır. Yani anorganik maddeleri organik hale koyar. (Bir kısım flagellatlarda) II. Saprozoik : Erimiş haldeki organik maddelerle geçinirler. Bu maddeler bakteriler tarafından parçalanmış olan organik maddeler vücut sıvıları ve barsak sıvılarıdır. (Parazit yaşayanlar ve renksiz flagellatların bir kısmı). III. Miksotrof : Hem organik ve hem anorganik maddelerle geçinirler (Euglena). IV. Heterotrof : Katı organik maddelerle beslenir (serbest yaşayan birhücrelilerin çoğu). Beslenme ile ilgili organeller. Cytostom (Hücre ağzı), Cytopharynx (yemek borusu) Ciliatlar.da besin stoplazma içine geçerken bir sıvı vakuolü teşekkül eder. Sindirim bu vakuol içersinde olur. Artık maddeler vücudun herhangi bir yerinden veya hususi bir yerden (Cytopig ) dışarıatılır. Boşaltım organeli : Osmoz sonucunda ve besin maddeleri ile birlikte stoplazma içersine giren fazla suyun dışarı atılmasına yarayan Kontraktil vakuollerdir. Deniz formlarında çok nadir olarak bulunur; parazitlerde yoktur. Esas olarak tatlı su protozoonlarında mevcuttur. Katı atıklar çok defa stoplazmada biriktirilir. Öyle ki bu durum bir çeşit atık pigmentasyonuna (renklenmesine) neden olur. Çoğalma 11 1. Bölünme : Enine (Ciliata) veya boyuna olmak üzere (Ekseri flagellatlarda) ikiye bölünme. 2. Tomurcuklanma : İkiye bölünmenin bir modifikasyonuna tomurcuklanma adı verilir. Öncelikle tomurcuk taslağı meydana gelir. Bu taslak ana hayvanın büyüklüğüne erişince koparak ondan ayrılır veya koloniler oluşur. 3. Multible bölünme : Nukleus bir çok defalar bölünür. Sonra stoplazma nukleus sayısı kadar parçalanır. Çoğalma neticesinde fertler bazen bir arada kalarak kolonileri meydana getirirler. Cinsiyet ve Döllenme : Cinsiyet olayları bütün gruplarda görülür. Döllenme çok hücrelilerdeki gibi cinsiyeti farklı iki hücrenin haploid sayıdaki kromozomlarının birleşmesiyle 3 şekilde olabilir. 1. Konjugasyon, 2. Autogamie, 3. Kopulasyon Kopulasyon : Yüksek organizasyonlu hayvanlarda olduğu gibidir. Birleşen hücrelere gamet, birleşme mahsulüne zigot denir. Basit halde, kopulasyon yapan gametler normal vegetatif fertlerden farklı değillerdir. Yani bunlarda gametleri verecek olan fertler bir çoğalma safhası geçirmeden doğrudan doğruya gametlere değişirler. Böyle bir kopulasyonda eşeysel bir çoğalmadan bahsedilemez. Çünkü redüksiyon Diğer durumda ise gametler vegatatif fertlerden farklıdır. Esas ferdin ikiye bölünmesi (mayoz bölünmesi neticesinde) meydana gelir ve kromozom sayısı yarıya iner. Birbiri ile birleşen gametler ya görünüşleri aynı isogamet (isogamie) veya farklı anisogamet (anisogamie)’dir. Anisogamide yedek besin maddesi içeren gamete dişi veya macrogamet diğerine de erkek ya da microgamet denir. Sporozoonlarda izogamiden çok hücrelilerdeki oogamie’ye kadar bütün tipler görülür. Konjugasyon : Yalnız Ciliat’larda görülen özel bir döllenme şeklidir. 12 Autogamie : Kendi kendini döllemedir. Ekseriya bir kist içinde meydana Bazı tek hücrelilerin yapısı çok basit olduğu halde diğer bazıları çok kompleks bir yapı gösterir. Kompleks yapılı birhücrelilerde bütün hayatsal olaylar çeşitli organellerle yapılır. Protozoon’lar hareketlerini sağlayan yapının çeşidine göre sınıflandırılır. SUBREGNUM PROTOZOA 1. Class - Flagellata (Mastigophora) Kamçılılar 2. " - Sarcodina (Rhizopoda) Kökbacaklılar 3. " - Sporozoa (Sporlular) Hareket organeli yok, parazit 4. " - Ciliata (Infusoria) Kirpikliler Sub Class Protociliata " Euciliata " Suctoria Barnes ve Demirsoy.a göre de Phylum (Şube) : Sarcomastigophora 1. Class : Flagellata (Mastigophora) Kamçılılar 2. Class : Sarcodina (Rhizopoda) Kökbacaklılar Phylum Sporozoa Sporozoa (Sporlular) Hareket organeli yok, parazit Phylum Ciliophora - Ciliata Ciliata (Infusoria) Kirpikliler Subclass Protociliata Euciliata Suctoria 13 I. Class - FLAGELLATA (Mastigophora) , Kamçılı hayvanlar Flagellatlar bir veya birkaç kamçıya sahiptirler. Kamçı hareketi temin eder ve besin almaya yarar. (Çıkış yeri Flagellata sistematiğinde önemlidir). Nukleus zarından veya stoplazma içindeki dip taneciğinden (bazal granül) çıkar. Burada bir de kamçı kesesi teşekkül etmiştir. (Dip taneciği bazı flagellatlarda bölünme anında ikiye ayrılır, kutuplarda iğ iplikleri meydana getirir). Flagellatlarda kamçının dip kısmına yakın bir yerde göz lekesi (stigma) denen kırmızı pigmentli bir organel vardır. Bu organizmalarda karbonhidrat depo eden cisimcikler stoplazmada yer alır. Plastidler genellikle serbest yaşayanlarda bulunur. Kloroplast içerenler güneş ışığında besin yapabilirler. Bu karakterleri nedeniyle bitki olarak da sınıflandırılırlar. Ancak hepsinde selüloz bir hücre çeperi yoktur. Çoğalma uzun eksen boyunca bölünmek suretiyle eşeysizdir. Bölünme ön uçtan başlar, nukleus mitozla bölünür, organeller bölünür. Eşeysel çoğalma tam olarak ancak bir kaç Zooflagellat.da saptanmıştır. (Son zamanlarda yapılan çalışmalar çoğalma olaylarının günün karanlık peryodunda olduğunu göstermektedir). Klorofilleri olmasına rağmen yaşadıkları ortamda bazı amino asitlerin mevcut olmasını isterler. Flagellatlar ototrof, heterotrof bazısı da saprofit olarak yaşar. Katı haldeki besin maddeleri ile beslenen türlerde, besin vücudun ön kısmında, kamçı dibinde bulunan ağız yolu ile vücuda girer. Þimdiye dek bildiklerimizden bu grubun hem bitki hem de hayvansal organizmalara ait özellik gösterdiği anlaşılmaktadır. Bu özellik evrim bakımından bitki ve hayvanların aynı orijine sahip olduklarını destekler durumdadır. Bazı flagellatlar, örneğin Eudorina ve Volvox koloni teşkil eder, Volvox’lar, çok hücreli hayvanların embriyo gelişmelerinin blastula safhasına benzer. Tek hücreliler ve çok hücreliler arasında geçit gibi görülürler. 14 Uygun olmayan şartlar altında kist teşkil ederler veya palmella safhasına geçerler. Palmella safhasında kistlerden farklı olarak metabolizma devam ettiği gibi bölünme ve çoğalma olayları da görülür. Vücut küre şeklini alır ve kamçılar kaybolur. Tatlısu flagellatlarında boşaltım organeli olarak kontraktil vakuol bulunur. Bunlar ya tek ya da vakuol sistemi halindedir. Fazla suyun dışarı atımında da kullanılır. Flagellatlara yağmur suları, birikinti suları, dam olukları, nehir ve göl gibi sularda rastlanır. Bazıları hayvan ve insanlarda parazittir. 60.000 kadar flagellat türü bilinmektedir. Ordo - Cystophlagellata : Doğrudan gözle görülebilecek büyüklüktedirler. Pelikula ile örtülü vücut içi jelatinli bir madde içerir mahtut bir bölgede stoplazma toplanmıştır. Noctiluca   miliaris : 1-1,5 mm. çapında bir veya iki kamçılı ve genellikle küre biçimindedirler. Stoplazma vücudun ön kısmında bulunur ve küçük bir bölgeyi kaplar. Vücudun geri kalan kısmını jelatine benzer bir madde doldurmuştur. Stoplazma, jelatinsi madde içine ağ şeklinde uzantılar gönderir. Başka organizmaları yiyerek geçinir. Stigma ve plastidleri Çoğalmaları ikiye bölünme veya zoospor meydana getirmek suretiyle olur. Zoosporlar birleşerek zigotu teşkil eder. Çok sayıda Noctiluca bir araya gelirse, ışık salmaları nedeni ile yakamoz denen olayı meydana getirirler. Denizde pelajik yaşarlar. Ordo - Euglenoidina : İğ şekilli, oval, uzun vücutlu olup vücut yüzeyi kalın bir pelikula ile örtülüdür, renkli veya renksiz olabilirler. Renklilerde parlak yeşil kromatofor bulunur. Euglena   viridis : Oval görünüşlüdürler. Yeşil renkli kromatoforları ince uzun olup bir merkez etrafında toplanmıştır. Bol oldukları zaman su 15 yüzünde hareket ederler. Yeşil lekeler meydana getirirler. Stigma ve boşaltım organeli olan kontraktil koful, vücudun ön kısmında yer almıştır. Astasia sp. Kromatoforsuz ve çoğu stigmasızdır. Ordo - Phytomonadina : Sabit şekilli, oval ve uzun flagellatlar olup vücut yüzeyi ince veya kalın olabilen selüloz zarla örtülüdür. Stigmaları vardır. İki kamçılı olup çanak şekilli bir kromatoforları vardır. Soliter yaşarlar veya koloni teşkil ederler. Nematod gibi diğer omurgasızların bağırsaklarında kamçısız olarak bulunan parazit türleri de vardır. Volvox : Tatlısularda yaşarlar ve koloni teşkil ederler. Bir kolonide 4-128 fert bulunur. Bazı türlerde 20 bin kadar fertten oluşan koloniler de görülür. Kolonide hareket belirli bir bölgeden öne doğru görülür. Yüzlerce fert küre üzerinde sıralanmıştır. Her fert ucu küre merkezine uzanan 6 köşeli jelatin bir piramit içindedir. Komşu fertler stoplazma köprücükleri ile irtibatlıdırlar (Fertler küre veya yassı şekillidirler). Çoğalma eşeyli veya eşeysiz olabilir. Koloninin ön kısmında bulunan fertler çoğalma kabiliyetini kaybetmiştir ve beslenme işini görür. Her bir fertte aynı delikten çıkan eşit uzunlukta 2 kamçı, stigma, çanak şeklinde kromatofor ve kontraktil vakuol Gonium : 4-16 fertlik koloni teşkil ederler. Eudorina : Genel olarak 32 nadiren 16 fertlik koloniler teşkil eder. Ordo - Protomonadina : Parazit flagellatlardır. Hayvan karakteri gösterirler. Küçük renksiz, 1-2 kamçılı, ameboid hareketli olup çoğu besinini pseudopod teşkil ederek veya basit bir ağızla alır. Soliter veya koloni halinde yaşarlar.Bu takım içerisinde yer alan bir familya (Coanaflagellatidae) ön tarafında birbirine çok yakın mikrovilluslardan oluşmuş .Collare. = yakalık taşırlar. Kamçı, bu yakalığın içinde bulunur. Coanaflagellatlar,süngerlerin koanositlerine benzediklerinden belki çok hücrelilerin köken aldığı hat olabilecekleri düşünülmektedir. 16 Leismania : Bu genus’a bağlı türlerin bazısı böceklerde bazısı omurgalılarda yaşar ve önemli hastalıklara neden olur. Leishmania donovani (Visceral Leismaniasis): Kala-azar hastalığının etkenidir. Hindistan, Güney Rusya, Çin, Türkistan, Irak ve Akdeniz havzasında görülür. Başka memleketlerde hem çocuk hem de büyükler hastalığa yakalanabildikleri halde Akdeniz havzasında bilhassa 4 yaşın altındaki çocuklarda görülür. Parazit memeli konakçısında dalak, karaciğer, kemik iliği, barsak ve lenf bezlerinin kan hücrelerinde (reticulaendothelial) bulunur. İnsan vücudundaki hücrelerde kamçısını kaybetmiştir. Hücre içinde çoğalır, çoğalma sonucu hücreler patlar, genç fertler yeni hücrelere geçer. Bir kısmı da dolaşım sistemine geçer, ara konakçı sinek (Phlebotomus) böyle bir kanı emince hastalık etkenini alır. L. donovani sinek vücuduna geçince kamçılı hale geçer, orta barsakta (mide) çoğalır oradan ön barsağa ve tükrük bezlerine geçer. Hastalarda karaciğer ve dalak şişer. Kansızlık baş gösterir. Düzensiz nöbetler sonucu hasta tedavi edilmezse öldürücüdür. Leishmania tropica : Asya, Afrika, İran, Arabistan ve Türkiye.de bulunur. Avrupa memleketlerinden (İspanya, İtalya, Yunanistan ve nadiren Fransa’da rastlanır). Yurdumuzda Güney ve Güneydoğu illerinde vardır. Ara konakçısının insektisitler ile hemen hemen ortadan kaldırıldığı yerlerde çok nadir olarak ortaya çıkar. Böceklerden (Diptera) ara konakçısı Phlebotomus papataci dir. Parazit ara konağın orta barsak epitelinde çoğalır, ön barsağa doğru yayılır, epipharynxe yerleşir ve nihayet sineğin bir insanı ısırması ile memeli konukçuya geçmiş olur. Memeli konukçularındaki kuluçka süresi birkaç gün, haftalar ve hatta bazen 3-4 yıl olabilir. Deride önce sivilce şeklinde bir kabarcık daha sonra birkaç santimetrelik yara meydana gelir. (Bir yıl içinde yara kurur ve bir leke bırakır. Onun için hastalığın bir başka ismi "Yıl- çıbanı" veya "Þark- çıbanı"dır. Bazı hallerden sonradan bakterilerinde yaraya girmesi ile yara daha çok büyüyebilir. Þark çıbanı el, yüz, ayak gibi örtülmeyen yerlerde 17 Trypanosoma : Bu genus omurgalı hayvanlarda kan paraziti olan türleri ihtiva eder. Serbest olarak kanda yaşar onun dışında diğer sistemlerde de görülür. (Konakçılar arasında kan emen omurgasız hayvanlar vasıtasıyla yayılır). Parazit, omurgalı hayvanın vücudunda tam bir Trypanosoma karakteri gösterir. Burada parazitin vücudu uzar, iki uç sivrileşir, dalgalı bir zar içinde uzanan kamçı görünür. Trypanosoma türleri bütün hayvanlarda bulunabilir, ancak insanda ve evcil hayvanlarda patogendir. (muhtemelen bu konakların yeni olması nedeniyle) Hastalık yapan türler tropik bölgelerde yaşar. Trypanosoma lewisi : Fare kanında bulunur. Patojen değildir. Trypanosoma   brucei : Sığırlarda nagana hastalığına sebep olur. Güney Amerika.da görülür. Trypanosoma   gambiense : Afrika da uyku hastalığının etkeni olup en önemli patogen trypanosomalardandır. Glossina palpalis denen çeçe sineği ile taşınır.Parazit, sineğin sindirim kanalında çoğalır, gelişimini tamamlar. Tükrük bezine geçer. Sinek insanın kanını emerken paraziti memeli konukçusuna bulaştırır. Düzensiz aralıkla nöbet başlar. Hastanın ateşi yükselir, lenf bezleri şişer, Parazitin metabolizma sonucu meydana getirdiği maddeler hastada felç yapar ve "uyku" haline neden olur. Sinir sistemini istila ettiğinde genel olarak öldürücüdür. Termit ve selülozla (simbiyoz) beslenen diğer böceklerin barsaklarında yaşayan ve Beta glikosidaz enzimi salgılayan ve böylece selülozu glikoza çeviren birçok flagellat türü bilinmektedir. II. Class : SARCODİNA (Rhizopoda) Bu sınıfa dahil hayvanlarda vücut şekilsiz olup simetrisiz olduğu gibi küresel simetri gösterenler de vardır. Flagellatlar.dan daha basit olup, gelişim dönemlerinde bazen kamçı içerirler. Yine Flagellatlar.dan farklı olarak vücut yüzeyinde pelikula bulunmaz . Vücut ordolara göre çıplak 18 veya kabukludur. Stoplazma bariz biçimde ekto ve endoplazma kısımlarına ayrılmış veya ayrılmamıştır. Nukleus bir veya daha fazladır. Hareket ve besin alma organeli çeşitli tipteki yalancı (Pseudopod) ayaklardır. Yalancı ayaklar loblu (lobopod), iplik gibi (filopod) ağ (retikulopod) şeklinde yahut desteklidir (aksopod). Deniz ve tatlısularda yaşarlar. Tatlısularda yaşayanlarda l-2 kontraktil koful vardır. Bazılarında kabuk, evcik, bazılarında stoplazma içinde SiO2 den ibaret iskelet bulunur. Çoğalmaları ikiye veya daha fazla parçalara bölünme ya da tomurcuklanma ile olur. I. Ordo: Amoebozoa : Stoplazma ekto ve endoplazmaya ayrılmış hareket loblu lobopod veya iplik filopodlarla olur, bunlar ya bir yerden çıkar veya vücut yüzeyine dağılmıştır. Subordo - Amobina Amoeba (Çıplak amipler) : Bu subordo’nun en tipik örneği amip cinsidir. Amipler tatlısularda yaşarlar. Çapları 200-300 mikron kadardır. Stoplazma ekto ve endoplazma olarak belirli bir şekilde ayrılmıştır, bir veya birkaç tane besin vakuolü, küre şeklinde bir kontraktil vakuol (nadiren 2-3) ve disk şeklinde nukleusları vardır. Pseudopodları lobopod veya filopod şeklinde olup bu harekete amoeboid hareket denir. Amoeboid harekete birçok Protozoa.da rastlandığı gibi kan hücrelerinden akyuvarlarda da görülür. Pseudopodun meydana geldiği bölgede endoplazmanın kolloid hali değişir. Gel halindeki endoplazma sol haline geçer. Amibin kontraksiyonu ile arka bölgede sol haline geçen endoplazma pseudopod istikametinde akar. Amip sudaki besin parçasını çevirir ve onu içine alır. Sindirim vakuol içinde olur. Sindirilmeyen artıklar hücrenin herhangi bir bölgesinden dışarıya atılır. Çoğalma eşeysizdir. İkiye bölünme tomurcuklanma ve multible bölünme ile olur. Amoeba   proteus : Çapı 200-500 mikron olan en büyük amip türlerindendir. 19 Amoeba vespertilio : En çok görülen tatlısu formlarından biridir. Entomoeba coli : İnsan kalın barsağında kommensal olarak yaşar. Besin kofulu içinde yemiş olduğu bakteri maya ve diğer mikroorganizmalar vardır. Entomoeba   histolitica : İnsanlarda amipli dizanteriyi yapar. Barsak epitelini yer. Parazit barsak boşluğunda iken minuta adını alır. Minutalarda besin kofulu içinde bakteri yoktur (E. coli.den farklı). E. histolitica kistleri su vs. ile alınır. Kistler sindirim borusunda açılarak amipler barsak dokularına girer. Barsak duvarına yerleştikten sonra magna adını alır. (Barsak epitelini ve alyuvarları yediği için vakvuolde alyuvarlara rastlanır). Minutalar barsak boşluğunda kist teşkil eder ve ancak yeni bir konağa (insana) geçtiği zaman açılır. Subordo - Thecamoeba (Kabuklu amipler) Bu grupta kadeh, şişe yumurta vs. şeklinde olan bir kabuk meydana getirilir. Kabuğun organik maddesine dışardan alınan anorganik maddeler de karışır. Pseudopodların dışarı uzanabilmeleri için kabukta bir tane büyük veya daha fazla küçük delik bulunur. Arcella   vulgaris - Nukleus 2 veya daha fazladır. Saat camına benzeyen kabukları vardır. Pseudopodlar filopod cinsindendir. Difflugia : Balon şeklinde olan kabukları yabancı cisimlerle sertleşmiştir. Pek çok türü vardır. 2. Ordo - Foraminifera : Vücut plazmasında bariz bir ektoplazma ayrımı yoktur. Dallanan pseudopodları vardır. Hepsi kabukludur ve kabuğun üzerinde çok sayıda küçük delik bulunur. İlksel formlar kum, kitin, sünger spiküllerinden, yüksek formlar ise kalsiyum karbonattan yapılmış kabuk içerirler. Kabuk boşluğu ya tek bir odacıktan ya da ara bölmeler ile birbirinden ayrılmış olan bir çok odacıktan oluşmuştur. Foraminifer kabuklarının deniz dibinde birikmesi ile tebeşir ve kalker tabakaları 20 teşekkül etmiştir Denizlerde yaşarlar. (18.000 türü bilinmektedir). Pseudopodların hepsi ya büyük delikten çıkar veya buna ilave birçok küçük delik bulunur. Salyangoz kabuğu biçimindedir. Bölünerek çoğalırlar. Bir veya daha çok sayıda küçük nukleus içerirler. Ammodiscus - Kabuk bir odacıklı olup kumdan yapılmıştır. Az veya çok helezonlu boru şeklindedir. Nummulites - Çap 19 cm. büyük fosil formlar bu cinstendir. Kabuk mercimeğe benzer üzerinde ikinci bir kabuk vardır. Foraminiferlerden Fusulinidae familyası birinci zamanın son devrinde oldukça kısa bir süre (75 milyon yıl) içerisinde büyük bir gelişme göstermiş ve sonra yok olmuştur (bunların bazıları sığ deniz tabanını kaplayan çapı 2 cm. kadar olan büyük tek hücrelilerdir). Genellikle bu fosillere petrolün bulunduğu yataklarda rastlanır. (Bir petrol kuyusu kazılırken tortul kayaları arasında birbirini izleyen ince tabakalar halinde Fusilinidae türlerinden oluşan katlar görülür. Tabakalardaki (belli bir kısmı içinde bulunan) türlerin incelenmesiyle sondaj yapılan yerde paleozoik tabakada ne kadar ilerlendiği tahmin edilebilir. 3. Ordo - Heliozoa (Güneş hayvancıkları) - Küre şeklindedirler. Stoplazma ekto ve endoplazma bölgelerine ayrılmışlardır. (Dıştaki ektoplazma bir veya daha çok vakuollüdür. Endoplazma orta bölgede granüllü olup nukleuslar yer alır). Çoğu tatlısularda yaşar, vücut çıplak veya kabuk kafesle örtülüdür. Pseudopod destekli tipinde (aksopod) olup, ekto-endoplazma sınırından, ya da nukleustan hatta çok nukleuslu türlerde herbiri bir nukleustan çıkar. (Hususi bir destek noktasından çıkar). Actinosphaerium - Örtü ve iskeleti yoktur. Oldukça büyük çapı= l mm. Aksopodların eksen çubukları ekto-endo stoplazma sınırında olup endoplazmada 200 veya daha fazla nukleus var. (Ektoplazmada 2-14 kontraktil koful yer alır. Kokmuş bataklık sularında bulunur. 21 Clathrulina - Küre şeklinde büyük delikli pseudokitinden iskeletleri vardır. Boru şeklinde uzun bir sapla kendilerini tespit ederler. 4. Ordo - Radiolaria - Stoplazmaları iç ve dış olmak üzere kapsül ile iki bölgeye ayrılır. (Kapsül organik madde ve pseudokitinden yapılmıştır) kapsül üzerindeki delikler vasıtasıyla iki stoplazma bölgesi temas halindedir. Genellikle silisyum dioksitten pek azında da stransiyum sülfattan yapılmış (kalsiyum aliminyum silikatta olabilir) değişik şekillerde hayvanlar aleminin en güzel ve zarif iskeletlerini salgılarlar. Başlıca iskelet elementleri iğne, diken, dallı veya çatallı çubuklar ve muhtelif şekilde delinmiş küreledir. (Bunlar kapsülün iç ve dışında bulunabilirler) Bu iskeletler okyanus tabanında çamur haline gelir ve basınçla çakmak taşı gibi silisli kayalara dönüşür. Endoplazmada bir veya daha çok nukleus, yağ damlacıkları, ektoplazmada besin vakuolleri, pigmentler ve yağ damlaları (Tek hücreli alg) yer alır. Bir kısımdan çok sayıda pseudopodlar çıkar. Pseudopodlar çoğunlukla filopod veya aksopod tipindedir (bu ordoda kontraktil vakuol yok). Dış tabakalarını genişleterek suda farklı seviyelere iner ve çıkarlar. Denizlerde yaşarlar, genellikle plankton hayvanlardır. Heterotrofturlar, flagellatlar ve diatomeler ile beslenir. Theopilium - İskelet miğfer şeklinde-Akdeniz.de Heliosphaeera - İskelet kafes şeklinde - Akdeniz.de III. Class - SPOROZOA (Sporlular) Omurgalı ve omurgasız hayvanlarda hücre içi ve hücre dışında yaşayan parazitlerdir. Her tür belirli bir konakçıda yaşar. Yuvarlak veya oval bir hücreye benzerler. Tek bir nukleusları vardır. Parazit olduklarından hareket ve boşaltım organelleri yoktur. Sporozoonlar konakçı vücudunda bir süre eşeysiz olarak çoğalır. Bu tarz çoğalmaya Schizogonie ana sporozoona Schizont ve bölünme sonucunda 22 meydana gelen genç hayvana da Merozoit denir. Merozoitler sağlam konukçu hücrelere hücum ederler diğer hücreleri aşılarlar. Merozoitlerin büyümesi ile yine eşeysiz çoğalan Schizont’lar veyahut eşeyli olarak çoğalan gamontlar teşekkül eder. Parazit organizma ancak eşeyli çoğalma yani Sporogonie yolu ile başka konukçulara geçme imkanını bulur. Yaşam döngüleri üç bölüme ayrılabilir; 1. Sporogonie (eşeysiz çoğalır) 2. Schizogonie (eşeysiz çoğalır) 3. Gametogonie (eşeyli çoğalır). Bu ayrımda, schizogonie safhası iki bölüme ayrılarak schizogonie ve gametogonie olarak incelenmektedir. Schizogonie periyodunun sonuna doğru bazı gametler makro ve mikrogamete dönüşerek eşeyli çoğalırlar. Bu safha eşeysiz ve eşeyli iki bölüme ayrıldığından bir farklılık oluşmaktadır. Gamontlar çoğunlukla bölünerek veya doğrudan doğruya gametleri (mikro ve makro gamet) meydana getirir. Gametlerin birleşmesi ile ortaya çıkan zigot yardımı ile parazitin geçişi olur. Zigot’un etrafı koruyucu sert bir kabukla örtülür onun için buna Spor da denilir. Sporozoa adı buradan gelmektedir. Zigot=spor, içinde çok sayıda genç fert teşekkül eder. Spor başka bir konakçıya geçince muhafaza parçalanır ve genç Sporozoitler serbest hale geçer. Büyüyerek schizont haline gelir. Bazı türlerde zigotun bir konakçıdan diğerine geçişi kan emen bir ara konakçıyla olur. Bu halde zigot etrafında kabuk bulunmaz. Sporozoanın çoğunda, bir hayat devri içinde schizogonie ve sporogonie birbirini tabip eder. Bu çoğunlukla konakçı değişimi ile birlikte görülür. Ordo - Coccidiomorpha : Hücre içi parazitidirler. Hayvanların barsak epiteli veya iç organlarında yaşarlar. Eimeria - küçük bir çiyan cinsi olan Lithobiusların barsak epitelinde yaşar. Ayrıca kümes hayvanlarının barsaklarında da yaşar. Plasmodium - Anopheles cinsinden dişi bir sivrisinek bir insanı soktuğunda deride açtığı deliğe biraz da tükrük akıtır. Şayet bu sinek plazmodiumlu ise tükrük içerisinde bulunan sporozoidler kana geçer ve eritrositlere girerler. Sporozoidler eritrositin içinde büyüyerek amip şekilli 23 bir schizont haline geçerler. Oradan karaciğere geçer, burada multible füzyon (çok parçaya bölünme) geçirerek merozoitler oluşur. Bu şekildeki çoğalmaya Schizogonie denir. Bu faz yaklaşık 10 gün sürer, çıkan merozoitler tekrar karaciğer hücrelerine saldırarak schizogonie ile çoğalabilirler. Merozoitler daha sonra eritrositlere saldırırlar ve burada tekrar schizogonie geçirirler. Eritrositin içi merozoidlerle dolunca parçalanır ve serbest kalan merozoidler schizogonie’yi tekrarlamak üzere diğer eritrositlere girerler bu bir süre devam ettikten sonra schizontlar merozoitlere kıyasla daha büyük olan ve daha çok besin maddesi ihtiva eden erkek ve dişi gamontlara değişirler. Gamontlar ancak ara konak vazifesi gören bir sivrisineğin barsağına geçebilirlerse gelişmelerine devam ederler. Bu zamanda erkek gamontlar multiple bölünmeyle 4 veya 8 mikrogamet meydana getirir. Dişi gamontlar olgun makrogametlere değişirler. Döllenme sivrisineğin barsak boşluğunda olur. Zigot uzundur ve amoeboid hareket eder. Buna ookinet zigot denir. Ookinet sivrisineğin barsak epitelinden geçerek barsak kaslarına yerleşir ve etrafı kalın bir kılıfla çevrelenir. İçerde multiple bölünme ile pek çok sayıda sporozoid meydana gelir. Kılıfın patlaması ile serbest hale gelen sporozoidler sivrisineğin vücut boşluğundan geçerek tükrük bezlerine gelirler. Böyle bir sivrisineğin insanı sokması ile Plasmodium’un hayat devresi tamamlanmış olur. Nöbetler daima merozoidlerin kan içine dökülmesi zamanına rastlar. İlk nöbetten bir hafta sonra gametler teşekkül eder. Gamontlu kan emmek sureti ile sivrisinekler enfekte olur. sivrisinekteki gelişme 10-20 gün arasındadır. Enfeksiyondan sinek etkilenmez. Plasmodium   vivax : 48 saatte bir alyuvarlar parçalanarak merozoitler kana geçer. Alyuvarların patlamasından önce titreme, patlamasından sonra ateş gelir. Bu parazitin neden olduğu sıtmaya Tersiana denir. Plasmodium   falciparum (Lavenaria malaria) : Tropik sıtmaya sebep olur. 48 saatte schizogoni devresi tamamlanır. Eritrositlerin birbirine yapışması sonunda kılcal damarların tıkanma tehlikesi vardır. Beyin ve kalp damarları tıkanırsa ölüme sebep olur. 24 Plasmodium   malaria : Schizogoni devresi 72 saattir. Quartana tipi sıtmaya neden olur. Sıtma tedavisi 17. asırda cinchona denen bir ağaç kabuğunun Peru’dan Avrupaya getirilmesi ile başlar. O zamandan beri kinin, malarya tedavisinde kullanılmaktadır. Denilebilir ki bu ilaç insanlar tarafından keşfedilen ilaçlar arasında son zamanlarda keşfedilen sülfamidler ve antibiyotikler dahil en fazla nisbette insan hayatı kurtarmıştır. 2. Ordo - Gregarinida : Birçok omurgasız hayvanın barsak ve vücut boşluklarında parazit olarak yaşarlar. Gragarina   blattarum : Hamam böceklerinin barsaklarında parazit olarak yaşarlar. Vücutları epimerit, protomerit ve deutomerit olmak üzere üç bölümlüdür. Epimerit çengellidir. Hayvanın tutunmasına yardım eder. Nukleus bir tane olup deutomerit bölümünde yer alır. IV. Class : CILIATA (Infusoria) Birhücreli hayvanların en yüksek organizasyonlu grubunu teşkil ederler. Vücutları oval, küre, silindir, vazo vs. gibi değişik şekillerde olup pelikula ile sarılmıştır. Bazıları üzerini örten zarın (pelikula) elastiki olması sebebi ile şekillerini değiştirebilir. Stoplazmaları ektoplazma ve endoplazma bölgelerine ayrılmıştır. Ektoplazmada kirpikler (sil), miyonemler, besin alma ile ilgili olan organeller, kontraktil vakuoller ve savunma organeli olan trikosistler bulunur. Endoplazma granüllü bir sıvı halindedir. Burada besin kofulları yedek besin depoları (glikojen ve yağ) ve nukleuslar görülür. Hareket organeli olan siller beslenmede de etkili kısa iplikçiklerdir. Bunlar ektoplazmada bulunan dip taneciklerinden çıkarak pelikula’yı deler ve yüzeye geçerler. Uzunlamasına ve diagonal olarak sıralanmış vaziyettedirler. Ciliat’ların bir kısmı da dip taneciklerini birbirine bağlayan 25 ipliksi bir sistem mevcuttur. Siller yapı ve fonksiyonları bakımından flagellatların kamçılarına benzerlerse de boyları kısa ve sayıları fazladır. Vorticella gibi bazı Ciliat gruplarında düz veya çizgili kas liflerinden ibaret miyonemler vardır. Bu lifler sayesinde bütün vücut veya bazı kısımları kontraksiyon yapabilir. Heterotrofturlar, bazıları bakteri, küçük birhücreliler ve çürümüş besinler ile geçinir. Bunlarda peristom bölgesindeki tüylerin hareketi ile ağıza doğru bir su akımı oluşturulur. Besinler titrek tüylerin hareketi ile cytostom ve huni şeklindeki cytopharynxten geçer. Bu arada küresel biçimde toplanan besin koful içine alınır. Besin kofulları stoplazma içinde belirli bir yönde hareket ederler. Sindirilen besinler koful membranından stoplazmaya geçer, artık maddeler ise sitopig’den dışarı atılır. Tatlısularda yaşayan türlerin ektoplazmasında ve belli yerlerde kontraktil kofullar vardır. Paramecium’da kontraktil koful etrafında daire şeklinde sıralanmış toplayıcı kanallar vardır. Trikosistler, korunma organelidir. Bunlar ektoplazmada, vücut yüzeyine dik olarak sıralanmış oval veya çomak şeklinde küçük organellerdir. Mekanik veya kimyasal uyartı karşısında pelikulada bulunan delikten fırlatılarak sivri uçlu uzun iplik halini alırlar. Paramecium gibi bazı cinslerde bu organeller bütün vücutta, yahut vücudun belli bölgesinde bulunur (Didinium). Endoplazmada Macronukleus ve Micronukleus vardır. Macronukleus beslenmede rol oynar. Micronukleus, çoğalma ile ilgilidir, sayısı l-80 kadar olabilir. Bölünmeleri enine ikiye bölünme şeklindedir. Nadiren boyuna olur. Macronukleus amitoz, micronukleus mitozla bölünür. Vorticella ’da olduğu gibi yeni teşekkül eden fertler bir araya gelerek koloni meydana 26 getirebilirler. Yalnız Suctoria alt-sınıfında tomurcuklanma ile çoğalma görülür. Ciliatlar.da Protociliata hariç hepsinde eşeysel çoğalmaya benzetebileceğimiz konjugasyon görülür. Konjugasyonda bireyler ağızlarınının bulunduğu kısımdan yan yana gelerek bir çift teşkil ederler. Bu sırada çiftteki her organizmanın macronukleus’u parçalanarak kaybolur. Mikronukleus’lar ise, üst üste iki defa bölündüğünden her bir fertte 4 nukleus meydana gelir. Bunlardan üçer tanesi stoplazma içinde erir. Geriye kalan birer nukleus bölünerek ikişer nucleus meydana getirir. Bu sırada yan yana gelmiş olan iki ciliat’ın hücre zarı eriyerek arada bir stoplazma köprüsü teşekkül etmiştir. Her iki organizmanın nukleuslarından birisi stoplazma köprüsü yolu ile diğerine geçer ve orada bulunan nukleus ile birleşir. Bundan sonra fertler birbirinden ayrılır. Bu dönemden sonra örneğin Paramecium caudatum ’da üç bölünme ile 8 nukleus teşekkül eder. Bunlardan üç tanesi kaybolur. Geriye kalanlardan 4’ü macronukleuslar.ı bir tanesi de micronukleus.u meydana getirir. Paramecium ve micronukleus bölünür. Macronukleuslar taksim edilir. Paramecium ve micronukleuslar tekrar bölünür. Neticede bir macro bir micronukleusu olan 8 Paramecium meydana gelir. Ciliata sınıfı 3 alt sınıfa ayrılır: l- Subclass; Protociliata 2- Subclass; Euciliata 3- Subclass; Suctoria 1- Sub Class Protociliata : Vücut şekilleri yuvarlak veya yassı olup siller vücudun her tarafında bulunur. Hücre ağzı ve kontraktil koful yoktur. Nukleus iki veya daha çok bölünme ile ve konjugasyonla değil kopulasyon şeklinde eşeyli olarak çoğalırlar. Kurbağaların larva ve erginlerinde nadiren de diğer soğuk kanlı ve omurgalılarda barsak parazitidirler. 27 Opalina ranarum : Vücut yassı ve çok nukleuslu su kurbağalarının son barsağında parazittir. 2- Subclass Euciliata : Hücre ağzı vardır, genç ve ergin safhaları kirpikli olan Ciliatlardır. 1- Ordo - Holotrichia : Basit yapılı siller kısa ve eşit boyda bunlar ya boyuna sıralar halinde bütün vücut yüzeyini kaplar veya kemer oluşturacak şekilde sıralanırlar. Ağız yüzeyde veya içeri çökük bir çukur (peristom) dibindedir. Paramecium : Bu grubun en çok bilinen cinsidir. Þekli nedeniyle terliksi hayvan olarak da adlandırılır. En çok rastlanan türleri; Paramaecium bursaria- geniş ve yassı olduğundan yeşil renkli görülür (zooklorel= yeşil renkli alg, stoplazmada simbiyoz olarak bulunur). Paramecium caudatum : En çok rastlanan türdür. Colpidium colpoda : Şekil olarak böbrek gibidir. Dileptus: Ön uçta uzun ve kontraktil bir hortum bulunur, arka uç sivri, macronukleus tespih tanesi gibi bir veya birçok kısımlıdır. 2 - Ordo - Spirotricha : Peristomun sağından veya ön kenarından cytopharynx’e inen adoral membranal bölge içeren tüm Ciliatlar bu grupta yer alır. Kirpikler kaynaşıp zar şekline dönmüştür. Sub Ordo 1- Heterotrichae - Kirpikler vücudun her tarafında eşit ve uzun sıralar oluşturacak tarzda dizilmiştir. Ayrıca ağzın bulunduğu bölgede cytopharynx.e kadar devam eden bir kirpik bölgesi vardır Stentor (Borozan Hayvanı) : Vücut huniye benzer biçimdedir. Ağızları vücudun geniş tarafında olan ağız çukurunun (peristom) dibindedir. Membranel bölgesi peristomun etrafını sardıktan sonra helezonlar teşkil ederek sitofarinse iner. 28 Genellikle kendilerini bir yere iliştirirler ancak buradan ayrılarak serbest yüzdükleri görülür. Macronukleus tesbih şeklinde olup micronukleus bir veya birden fazladır. Balantidium : Omurgalı (Domuzlarda) ve omurgasız hayvanların barsaklarında parazit olarak yaşar. Sub Ordo 2-Entodinomorpha : Sınıfın en kompleks grubudur. Vücudun arka ucunda değişen sayı ve biçimde dikenimsi uzantılar yer alır. Ağız bölgesinden başka diğer bölgelerde de membranal bölgeler vardır. Entodinium : Siller yalnız adoral bölgede yer alır. Sığır, koyun, deve vs. geviş getiren hayvanların sindirim sisteminde yaşar. Arka ucu uzantılıdır. Ophryoscolex : Arka uçtaki uzantıların dışında bazı türlerde ön uçta da diken çelenkleri vardır. Daha çok keçilerde bulunur. Stylonychia : Arka uçta 3 uzantı vardır. Tatlısularda bulunur. 3 - Ordo - Peritrichia : Siller diğer ordolara göre daha azalmıştır. Vücudun ön ucunda daire biçiminde peristom vardır ve burada etrafı sillerle çevreli iç ve dış sil kemeri oluşturur. Adoral bölgedeki siller dalgalı bir zar görünümünde. Bazılarında vücudun arka tarafında halka şeklinde sıralanmış siller bulunur ve genellikle vücutları bir sapta tutunmuştur. Çoğalmaları diğer Ciliatlardan farklı olarak boyuna bölünme iledir. Konjugasyonda görülür. Vorticella : Saplı ve çan biçimindeki vücutta siller yalnız ön tarafta iki sıra helezon oluşturacak tarzda dizilmiştir. At nalı şeklindeki macronukleus’un girintisinde küçük bir micronukleus bulunur. Sap ile kendini bir yere tutturur ve sapta bulunan esnek iplikler (miyonem) ile ileri geri hareket edebilir. Kontraktil vakuol bir tanedir. Vorticella microstoma - Pis sularda görülür. Vorticella nebulifera - Temiz sularda. 29 3 - Sub Class Suctoria : Gençleri serbest yüzer ve kirpikli Ciliatlara benzer. Ergin safhada silleri yoktur. Yerine emme tentakülleri meydana gelmiştir. Doğrudan doğruya veya sap ile kendilerini bir yere tesbit ederler. Sap kutikuladan yapılmıştır. Uzayıp kısalamaz. Bir adet oval biçimli uzun veya dallı macronukleus veya daha fazla sayıda micronukleus bulunur. Besin alma organelleri emme tentakülleridir, bunlar ektoplazmanın tüp şeklindeki uzantılarıdır. Stoplazmalar ekto ve endo olmak üzere ikiye ayrılır. Emme tentakülleri avın üzerine yapışır ve av felce uğratılır. Sonra da emilir. Eşeysiz çoğalma iç ve dış tomurcuklanma ile olur. Eşeyli çoğalma ve konjugasyon da görülür. Ephelota   gemmipara : Emme tentaküllerinden başka sivri uçlu tentakülleri de vardır. Denizlerde yaşarlar. SUB-REGNUM : METAZOA Protozoaların dışında METAZOA adı altında toplayabileceğimiz diğer hayvan phylumlarında vücut çok hücreden yapılmıştır. Gelişmeleri sırasında çeşitli embriyo tabakaları ve bunlardan da farklı organlar teşekkül eder. Phylum : PLACOZOA En ilkel çok hücreliler olarak kabul edilirler. 1883 yılında Avrupa.daki bir deniz akvaryumunda küçük, hayvana benzer serbest yaşayan bir canlı bulundu ve adına Trichoplax adhaerens dendi. Bu canlı, yassı vücutlu (bazen küremsi) 0.1-3 mm çapında, gevşek yapılı, kasılgan, mezenşime benzeyen ince iç hücreleri örtmüş monosilli epitel hücreleri ile çevrilidir. Kenar kısımları düzensiz, amipler gibi şekil değiştiren hücrelerden oluşmaktadır. Renksizdirler. Üzerindeki silleri ile çok yavaş olarak sürünür gibi hareket ederler. Bir hücreli ve algler ile beslenirler. Bölünme ve tomurcuklanma ile eşeysiz olarak çoğalırlar. DNA miktarı bugüne kadar bilinen hayvanların hepsinden daha azdır. Birçok araştırmacı bunları süngerler ile birlikte incelemeyi teklif etmektedirler. 30 Phylum : PORİFERA (Spongaria) Süngerler radiyal simetrilidir. Farklılaşmış bir organ sistemleri yoktur. İlk defa Aristo tarafından hayvanlar alemi içersine ilave edilen bu canlılar, sonradan uzun yıllar bitkisel organizmalar olarak kabul edilmiş hatta bazıları cansız olduklarını iddia etmiştir. 18. Asrın başlarında Zoophyta grubu içersine konulmuş daha sonra Linnaeus bunları Coelenterata grubu içersine yerleştirmiştir. 19. asrın başlarında phylum Porifera adı altında ayırt edilerek hayvanlar alemindeki bugünkü yerini almıştır. Ancak bugün bile süngerlerin sistematik yeri münakaşalıdır. Birçok araştırmacı tarafından Protozoa ve Metazoa gibi ayrı ve bunlara eşit anlamda Parazoa adı altında incelenmektedir. Süngerlerin çoğu denizde (larvaları hariç) sesil olarak yaşarlar. Ufak bir grubu (Spongilidae familyası) tatlı sularda bulunur. Sahillerde ve derin sularda kendilerini taşlar, mercan resifleri, bitkiler veya herhangi bir sert yüzey üzerine tesbit ederler. Çeşitli vücut şekilleri de (vazo, kadeh, torba veya şekilsiz kümeler halinde) bazen de çeşitli cisimlerin üzerini örten kabuk şeklinde olur. Boyları birkaç mm. ile iki m. arasında olup çok değişiktir. Renkleri genellikle kirli sarıdan (kirli beyaz, gri, yeşil, mavi, kırmızı, hatta) siyaha kadar olur. Genellikle çoğalan fertler ana hayvandan ayrılmayarak koloni meydana getirirler. Soliter yaşayanları da vardır. Bütün metazoonlardan çok daha ilkel bir yapı şekli ile Protozoa kolonisinden biraz daha ileri hücresel yapı gösterirler. Tüm çok hücrelilerin atası olan Protozoa.nın koloni teşkil eden flagellat grubundan süngerler alınmış ancak bir yan kol olarak kalmışlardır. Yüksek organizasyonlu hayvanlardan herhangi birinin süngerlerden gelmiş olduğuna dair bir kanıt yoktur. Uyarmalara karşı duyarsız olduğu sinir sistemi ve sindirim boşluğu bulunmayan tek Metazoa phylumu olduğu bilinmekteydi. Ancak son elektromikroskobik çalışmalarla bir sinirsel düzenlenmenin olduğu gösterilmiştir. 31 Basit yapılı bir süngerde vazo şeklinde olan vücut ortada geniş bir boşlukla bunun etrafını saran ince bir çeperden teşekkül eder. Sünger kapalı olan dip kısmıyla vücudunu bir yere tesbit eder. Serbest kalan taraftaki deliğe osculum ortada kalan boşluğa da osculum boşluğu gastral boşluk veya spongocoel denir. Sünger vücut hücreleri yapı ve görevleri farklı iki tabaka meydana getirir. Vücut çeperi gastral ve dermal olmak üzere iki tabakadan yapılmıştır. Gastral tabaka : Osculum boşluğunu çevreleyen bu tabaka bir epitel gibi yanyana gelmiş başka hiçbir grupta görülmeyen kamçılı ve hunili hücrelerden (choanocyte) yapılmıştır. Bunlar, kamçıların devamlı burgu hareketiyle osculum boşluğundaki suyu harekete getirir ve su ile birlikte sürüklenen besin maddelerini içlerine alarak sindirirler. Dermal tabaka : Bu tabakanın dış yüzeyi büyük ve yassı Pynacocyte (Pinakosit) hücrelerinden yapılmıştır. Bu hücrelerin arasında Porocyte denen por hücreleri bulunur. Por hücreleri dermal tabakasından başlayıp osculum boşluğuna kadar devam eden uzun hücrelerdir. Ortalarında hücre içi bir kanal uzanır ve kanalın bir ucu vücut yüzeyinden dışarıya diğer ucu ise iç boşluğa açılır (Bu kanala ostium adı verilir). Dermal tabaka esasında mezenşim karakterinde olup, esas kısmı peltemsi bir yapı gösteren ara madde yani matrixten yapılmıştır. Bu kısım içinde Amoebocyte hücreler yer alır. Amoebocyte hücrelerin çeşitli tipleri vardır. Örneğin cinsiyet hücrelerinin orijinini teşkil eden ve regenerasyonda rol oynayan archeocyte hücreleri; besin maddesini bir yerden diğer bir yere nakleden gezici hücreler ve sünger iskeletini teşkil eden skleroblast ve spongioblast hücreleri. Süngerlerde su vücuda porlardan girer ve choanocyteler aracılığı ile osculumdan dışarı atılır. Özel bir sindirim kanalı olmadığından choanocyteler tarafından yakalanan besinler burada sindirilir (hücre içi sindirim şeklinde). 32 Süngerlerin besinini mikroskobik organizmalar ve organik parçacıklar (ölmüş bitki ve hayvan artıkları) teşkil eder. Süngerlerde yapı bakımından 1- Ascon, 2- Sycon ve 3- Leucon olmak üzere üç tip ayırt edilir. Yapı bakımından basit olan sünger Ascon tipinde olanıdır. Bu süngerlerde gastral boşluk ile dış ortam arasında vücut çeperine kat eden kısa ve düz kanallar bulunur. Sycon tipte vücut duvarı içersinde tüp şeklinde çöküntüler meydana gelmiştir. Bu çöküntülerin etrafında choanocyteler yer alır. Leucon tipte vücuttaki mezenşim tabakası çok kalındır. Vücut duvarının içersinde odacıklar oluşmuştur. Bu odacıklar etrafında choanocyteler yer alır. Bütün sünger tiplerinde vücut desteğini sağlayan iskelet mevcuttur. Bu, spongin liflerinden yapılmıştır. İskelet genellikle iğne şeklinde spiküller veya ağdan yapılmıştır. Mezenşim içersinde yer alan özel hücreler tarafından meydana getirilirler. Spiküller kalkerli ve silisli maddelerden yapılmış olup skleroblast hücreleri tarafından meydana getirilir (Spiküller eksen ve ışın sayısına göre tiplere ayrılır ve buna göre süngerler arasında bir ayırım yapılır). Lif ağı şeklinde olan iskelet ise bileşimi kollagene benzer bir protein olan sponginden yapılmıştır. Spongin spongioblast adı verilen hücreler tarafından salınır. Çoğalma : Eşeyli ve eşeysizdir. Eşeysiz çoğalma 1. tomurcuklanma ile olur ve koloniler meydana gelir. Tatlısularda yaşayan süngerlerde iç tomurcuklanma yani gemmula adı verilen özel bir eşeysiz çoğalma görülür. Tatlısu süngerleri bulundukları suyun kuruması ve donması gibi uygun olmayan yaşama şartlarında ölmeye mahkumdurlar. Bu gibi hallerde tatlısu süngerlerinde gemmula (iç tomurcuklar) meydana getirilir. Gemmula teşekkül edeceği zaman özel arkeositler (Amoebocyteler) bir araya gelir ve dışında epidermis hücreleri bulunan toplu iğne başı gibi yuvarlak ve kabuğu değişik ortam şartlarına dayanıklı olan sarı renkli 33 tanecikler gemmula meydana gelir ve ortam şartları normale dönünce tam bir sünger halini alırlar. Gemmula teşekkülü kurak mevsimlerde tatlısu süngerlerinde türlerinin devamını sağlar. Diğer bir eşeysiz çoğalma 2. Regenerasyon.dur. Yaralanan ve kopan yer Amoebocyte ile tamir edilir. (Bununla birlikte yavaş da seyredebilir. Bazen aylar yıllar alır.) Parçalanan kısımlar Amoebocyte hücre yardımı ile hemen onarılır. 3. Eşeyli çoğalma: Yumurta ve spermalarla olur. Ekserisi hermafrodittir. Dışardan su ile birlikte gelen sperma evvela bir choanocyte içine girer ve buradan yumurtaya iletilir. Döllenme ana hayvanın mezenşimi içinde olur. Döllenmeden sonra segmentasyon başlar (totalegual). Çoğalan hücreler bir blastula meydana getirirler. Silli epitel ihtiva eden embriyo kanala geçerek ana hayvanı terk eder. Bir süre serbest yüzdükten sonra invaginasyon ile dış yüzeydeki kamçılı hücreler içe dönerek vücudun iç yüzeyini örter. Daha sonra kendini bir yere tesbit eden larva ergin bir sünger halini alır (zoocoğrafik dağılış bu yol ile sağlanmış olur). Süngerler diploblastik olmakla beraber embriyonun ektodermi ergin ferdin iç kısmını, endodermi ise dış kısmını örtmüş olur. Bu durum süngerlerin karakteristik özelliğidir. Solunum : Amoebocyte hücreleri O2 ’yi vücut mezenşimi içinde vücuda dağıtır. CO2 ’yi de dışarı atar ve solunumla ilgili olaylar hücre içinde cereyan eder (Protozoa gibi). Süngerler çok basit organizasyonlu olmaları nedeniyle yüksek bir regenerasyon yeteneğine sahiptir. İpek parçadan geçirilen süngerin her parçası yeni bir sünger meydana getirebilir. 3 sınıf ayırt edilir. 1- Class - Calcarea (Calcispongia) 2- " - Hexactinellide 3- " - Demospongia 34 1- Class - CALCAREA Spikülleri Ca2CO3’den yapılmıştır. Vücut yüzeyi sert kıllarla örtülüdür. Hepsi denizlerin derin olmayan kayalık sahillerinde bulunurlar. Birkaç milimetre ile 15 cm. kadar yükseklikte olan küçük formlardır. Grantia : 2,5 cm. boyunda basit silindir şeklindedir. Akdeniz ve Atlantik sahilinde bol bulunur. (Sycon tipinde iskelet kalkerden yapılmıştır.) Leucosolenia : Grantia’ ya benzer, daha küçük, kanal şekli daha karışıktır. Akdeniz (Çok sayıda türü var.) 2 - Class - HEXACTİNELLİDA : Camlı süngerler. Spiküllerini ya ayrı ayrı veya silisli bir madde ile lehimleyerek ağ meydana getirirler. Radiyal simetrili silis sipiküllerinden yapılmıştır. Euplectella   aspergillum : Venüs sepeti sıcak denizlerde yaşar (güzel görünüşlü). 3 - Class - DEMOSPONGİAE : Deniz ve tatlı sularda yaşar. Ticari önemi olan bütün süngerler bu gruptandır. En büyük süngerlerdendir. İskeletleri spongin denen ve bir çeşit protein olan keratin liflerinden meydana gelmiştir. Denizde yaşayan formlar 150 cm. kadar olabilir. Bazılarında silispikül vardır. Euspongia officinalis (Banyo süngeri) : Karışık yapılıdır. Spongin lifleri ve diğer anorganik maddeler ağ şekilli iskelet oluşturur. Lifler ıslakken yumuşak, kuruyunca sertleşir. (Hayvanın oluşumundan sonra canlı kısım parçalanır, döğülür ve hazırlanır.) Memleketimizde Akdeniz’den toplanır. Spongilla   lacustris : (Spongiller ağ tarzındadır) Kanal sistemli Leucon tipinde karışıktır. Büyük formlar hoş olmayan kokuları ince dikenli iskeleti ve tadı nedeniyle özellikle balıklar tarafından yenmez. Küçük formlar birkaç yıl büyükler ise 50 yıl veya daha fazla yaşar. Ayrıca bir 35 takım canlıların Annelid, Crustacea vs. barınağıdır. Sonuç olarak hücre tabakaları Diploblastik, coelom yok, metameri yok, sindirim sistemi, hücre içi morfolojik karakterleri farklılaşmış organ sistemi yok. PHYLUM : COELENTERATA Doku ve kısmen organların bulunduğu ilk hakiki metazoalardır. 1- Embriyolarında iki bariz hücre tabakası (diploblastik) mevcuttur. Kelime olarak coel= boşluk, enteron= sindirim sistemi anlamına gelir ki bu grubun üyeleri içi oyuk kese biçiminde ve 2- ışınsal simetrili vücut yapısına sahiptir. 3- İç kısım dışarıya bir ağızla açılan sindirim boşluğudur. Coelenterata adı da bu nedenle verilmiştir. Phylumun öteki adı knidaria ise bu gruba 4- özgü knidoblast ’ ların varlığına dayanmaktadır. Bu grubun bütün diğer yüksek organizasyonlu hayvanlarla aynı kökenden geldiklerine ve bunların atası olduğuna inanılmaktadır. Sebep olarakta yüksek organizasyonlu hayvanlar gibi bunların da dışarıya bir ağızla açılan iç sindirim boşluğunun varlığı gösterilmektedir. Protozoonların Ciliatlardan geldiğine inanılır. Çünkü Coelenterata larvaları (Planula) silli yapısı ve serbest yüzen tek hücresi ile Ciliatlara benzetilmektedir (Süngerlerde ise böyle bir durum yok yan dal halinde kalmış). 5- Bu grupta ilk gerçek doku gelişimi görülür. Aynı zamanda epitel, bağ, kas, sinir dokuları ve üreme organları bulunmaktadır. Sindirim boşluğunu kaplayan hücrelerin oluşturduğu tabaka (Gastrodermis) endodermden, dışını örtenler ise epidermis (ektoderm) dir. Yüksek organizasyonlu hayvanların aksine bu ikisi arasında mezoderm tabakasının hücresi yoktur. 6- Aradaki mesoglea denen, boşlukta hücresiz veya çok az hücre kapsayan jelatimsi bir matrix ile doldurulmuştur. Epidermis genellikle yassı bir hücre tabakası, dışı ince bir kutikula ile örtülü veya siller ve kamçılar içerir. Buradaki epitel kas hücreleri vücudun kontraksiyonunu sağlar. Özellikle ağız ve tentakül civarında duygu hücreleri dağılmıştır veya toplanarak duygu epitelini oluştururlar. Duygu hücrelerinden, bundan başka, ağız ve tentaküllerde 36 knidoblastlar yer almıştır. İntertestial hücreler tomurcuk ve diğer hücreleri oluştururlar. Bu phylumdaki (dimorfizm) hayvanların çoğunda iki tip fert görülür ve genel olarak bu, iki tip döl değişimi ile ortaya çıkar. Bunlardan sesil yaşayana polip serbest yaşayana meduz adı verilir. 7- Metagenez yani döl değişimi eşeyli ve eşeysiz çoğalmanın biri ardından tekrarlanmasıdır. Polipten eşeysiz olarak meduzlerin, meduzden eşeyli olarak poliplerin oluşumu metagenez olarak bilinir. Meduz vücudunun yanlarında küçük birer çıkıntı halinde gonadlar bulunur. Dişi gonad, yumurtaları; erkek gonad, spermaları meydana getirir. Döllenme suya dökülen spermatozoonların ovaryum içindeki yumurta hücresi ile döllenmesi sonucu olur. Polip tomurcuklanma ile eşeysiz olarak meydana gelir. Bazen meduz bazen de polip nesli bulunmayabilir. Tomurcuklanma en çok rastlanan çoğalma tarzıdır. Ayrıca 8- regenerasyon kabiliyeti çok yüksek küçük bir parça kısa bir zamanda bir fert oluşturur. Polip torba şeklinde olup ortada gastral boşluk ve bunu çevreleyen çeperden meydana gelir. Ağız peristom adı verilen bölgenin ortasındadır. Bunun aksi tarafı ile kendilerini tesbit ederler. Peristomun kenarında yakalama kolları tentaküller yer alır. Meduz ters dönmüş bir polip şeklindedir ve bir şemsiyeye benzer. Üst taraf Uxumbrella polip vücuduna, alt taraf subumbrella ise peristoma tekabül eder. Þemsiye sapının üzerinde kısa bir ağız borusu manubrium yer alır. Sub ve Uxumbrella sonunda tentaküller yer alır. Gastral boşluk çevresinde halka kanal ise basit ve dallanmış kanalları ihtiva eder. Bu phylumun en önemli özelliklerinden biri de knidoblast denen hücrelerin içinde yakıcı kapsüllerin (nematocyte) bulunuşudur. Yakıcı kapsüller mikroskobik hücre organlarıdır. Kitine benzeyen bir maddeden yapılmış ve dışında knidosil denen bir iğne taşır ve bu iğnenin besine dokunuşu ile nematosit dışarı fırlatılır. Fırlamada besin hayvanından gelen kimyasal etkenin olduğu zannedilmektedir. 37 Yakıcı kapsüller üç tiptir. 1- Penetrante : Öldürücü kapsüller (minyatür şırıngayı andırır fırlatıldığında hyphotoxin akıtır). 2- Volvante: Sarıcı kapsüller (avını ya paralize eder ya da öldürür). Kapsül içinde kapsüle bağlı bir ip var. Hayvana sarılır kaçmasını önler. 3- Glutinante: Yapışkan kapsüller (avlamadan başka hidranın takla atar gibi hareketinde tentakülün sert zemine yapışmasını sağlar). Vücut duvarında Ektoderm hücreleri arasında epitel kas hücreleri bulunur. Bunlar elastikiyeti sağlar. Vücudun ve tentakülün hareketi. Bundan başka peristom orta ağız sahası ile tentakül hücreleri üzerinde duygu hücreleri Bu hücreler ya toplanarak duygu epiteli teşkil ederler ya da epitel hücreleri arasına dağılmıştır. Duygu hücreleri sinir hücreleriyle irtibattadır. Bunlar polarize (kutuplaşma) olmadıklarından uyartıları her yöne naklederler. Beyin ve omurilik gibi merkezileşme yok. Ektoderm hücreleri arasında İnterstitital adı verilen enbriyonal hücreler de vardır. Bunlar knidositleri meydana getirirler, cinsiyet hücreleri değişirler, regerenasyon ve tomurcuklanma ile diğer hücre tüplerini verirler. Knidoblast hücreleri yakıcı kapsüller ihtiva eder. Endoderm kısmında çok vakuollü ve uçları ekseriya iki kamçılı hücreler bulunur. Bunlara besin hücreleri denir. Bunların arasında sayıca daha az olan bez hücreleri vardır. Avlarını canlı olarak yakalarlar. Yakalanan avlar evvela nemotocytler ile uyuşturulur, öldürülür ve sonra yutulur. Sindirim kısmen hücre içinde kısmen de hücre dışında yapılır. Vücut boşluğuna alınan madde endodermden çıkarılan enzimlerle kısmen sindirilir. Daha sonra besleyici hücre pseudopodlar ile besini hücre içine alarak (interselular olarak) sindirir ve besin maddesi diffüzyonla diğer hücrelere iletilir. Artıklar ağız yolu ile atılır. 38 Solunum: Suda erimiş 02 vücut duvarındaki ektoderm hücreleri ile alınır ve CO2 i dışarı verir. Endodermde bu olayı tekrarlar. 1) Hydrozoa, 2) Scyphozoa, 3) Anthozoa olmak üzere 3 sınıfa (class) ayrılır. 1. Sınıf HYDROZOA : Döl değişimi vardır. Ekto ve endoderm arasındaki ara tabakada hücre bulunmaz. Cinsiyet hücreleri ektoderm kökenlidir. Hem polip hem meduz dölü var. Bir hidroid polipin vücudu kaide, sap ve esas vücut kısmı olmak üzere 3 bölgeden yapılmış olup gastral boşluk ince bir tüp gibidir. Kaide, vücudu tesbite yarayan küçük bir tutunma kısmıdır. Koloni teşkil eden formlarda kaidenin etrafında zemin üzerine yayılan boru şeklinde uzantılar, stolon vardır. Stolon koloniyi sabit tutmaya yaradığı gibi tomurcuklanma ile üzerlerinde yeni fertler de oluşabilir. Soliter poliplerde stolon yoktur. Hidromeduz umbrellasının kenarında tentatüller bulunur. Bundan başka Uxumbrella ile subumbrella sınırında şerit şeklinde bir saçak (velum) vardır. Velum Obelia dışındaki hidromeduzlar için karakteristiktir. Meduzların sinir dokusu poliplere nazaran daha iyi gelişmiştir. Duyu organları genel olarak statositlerdir. Meduz ve meduzitler ayrı eşeylidir. Gonadlar manibriumun çeperinde veya radyal kanalların da altlarında bulunur. Cinsiyet hücreleri ekseriya dışarıya bırakılır. Döllenme ve gelişme nadiren ana hayvanın vücudunda olur. Meduzlar plankton (deniz yüzeyinde) halinde yaşarlar. Yalnız hidralarla bazı koloni teşkil eden formları tatlısuda yaşar. 1. Ordo - Hydroida : Umbrellaları genel olarak yüksektir. Gonatları manibriyum etrafında teşekkül eder. (Soliter veya koloni teşkil ederler). Kolonide iş bölümü vardır. Poliplerin bir kısmı besin almaya yarar (hidront); bir kısmı ise üremeyi temin eder. Buna üreme polibi gonangium denir. Üreme polibi 39 üzerinde cinsiyet fertleri gonoforlar meydana gelir. Hidroid poliplerinin koloni teşkil edenlerinde ektoderm kökenli bir kitin dış iskelet bulunur. Bu iskelet bazen sapların ve stolonların etrafını çeviren bir ince boru halindedir. Bunun dışında bazı hallerde hydrantların etrafında bir dış iskelet (hidroteka veya hydrotheca) bulunur. Bu şekilde hydrantlar tehlike halinde kendilerini teka içine çekebilir. Bazen tekalarda 1 veya daha fazla parçalı kapak bulunur. 1- Fam : Hydridae : Soliter yaşarlar. 5-6 tentakülden ibaret bir tentakül çelenkleri vardır. Gastral boşluk tentaküllerin içine kadar uzanır. Meduz dölü yoktur. Dünyanın her tarafında göl veya gölcüklerde yaşarlar. Teka bulunmaz. Hydra vulgaris : Tatlısuda yaşar. Hydra viridis Chlorohydra viridissima : Endoderm hücrelerinde simbiyont olarak yaşayan yeşil renkli zooklorelleri ihtiva ettiğinden yeşil renklidir, berrak suda yaşar. 2- Fam : Campannularidae : Hidrantların etrafında yer alan çan biçimindeki hidrotekaları ile tanınırlar. Obelia : Tek bir bireyle yaşama başlayan fert zamanla çok dallı koloniler meydana getirir. 3 - Fam : Sertullaridae : Sapsız olan hidrotekalar 1-4 parçalı kapak ihtiva ederler. Hydrantlar tamamen teka içerisine çekilebilir, tekalar karşılıklı ve dönüşümlü dizilir. Sertularella 4 - Fam - Plumularidae : Koloni dalları tüy şeklindedir. Hydrotekalar dallar üzerinde bir sıra üzerinde bir tarafı daha yapışarak dizilir. Kapak yoktur. Genellikle meduz dölü yoktur. (Eşeysel fertler meduzoidler halinde kolonilere bağlı kalır). Aglophenia 2 - Ordo : Siphonophora 40 Yüksek polimorfizm gösteren suda yüzen veya sabit olan bu grup şekilleri değişmiş polip ve meduz tipleri ihtiva eder. Zehirlidir. Physalia - Serbest yüzen en tehlikeli deniz analarındandır. Zehiri kobra yılanınkine yakın olup , büyük ızdırap verir. 2. Class : SCYPHOZOA Genellikle büyük deniz analarının bulunduğu gruptur. Vücutları 4 ışınlı bir radial simetri gösterir. Mezoglea tabakası hücreli bir jelatin tabakası halindedir. Eşey hücreleri endodermden oluşur. Döl değişim vardır. Ancak polip dölü gerileyerek önemini kaybetmiş meduz dölü önem kazanmıştır. Bu grupta (umbrellanın kenarında velum yoktur) Subumbrellanın ortasındaki dört köşeli kısa bir manibriumun ucunda dört köşeli ağız vardır. Ağzın köşe kısımları genellikle uzayarak kısa veya uzun olabilen ağız tentaküllerini meydana getirir. Sifo meduzlarda duygu cisimlerine rhopalium adı verilir. Vücut kenarları eşit bölmeler halinde loblara ayrılmış ve Rhopaliumlar kenar lopları arasındaki girintilerde yer almıştır. Bazılarında ışık verme kabiliyeti vardır. Birçoklarında mesoglea içinde zooksantel ve zookloreller yer alır. Hepsi karnivordur. Bu hayvanlar çana benzer vücutlarının açılıp kapanması, nabız atışı şeklinde bir hareketle yayılırlar. Vücutları kase, kadeh, borozan, kubbe, tabak, piramit, küp şeklindedir. Ordo - Semaeostomeae Umbrellanın tabak veya kase şeklinde olması ve kısa manibrium ile diğer ordolardan ayrılır. Aurelia (deniz anası): Bütün dünya denizlerine dağılmıştır. Ters dönmüş bir kaseye benzer. Aurelianın periferinde eşit bölümler halinde 8 lob bulunur. Bu loblar arasındaki girinti kısmında rhopalium denen 8 adet duygu organı yer alır. Subumbrellanın merkezinden kısa bir manibrium uzanır. Ortasında kase şeklinde ağız açıklığı bulunur. Manibriumdan 4 ağız tentakülü çıkar ve su içerisinde uzanır. Bu kollar üzerinde çok sayıda yakıcı hücre yer alır. Aurelia’nın besinini teşkil eden küçük 41 hayvansal organizmalar bu kolların yardımı ile yakalanır. Mide umbrella bölgesinin hemen hemen yarısını kaplayan at nalı şeklinde 4 gastrik cep ihtiva eder. Bu gastrik ceplerin iç yüzeylerinde de yakıcı hücreler yer alır. Gastrik ceplerin dış kenarlarında sekizi dallı bir kanal sistemi vardır. Bunlar periferde halka kanallarla birleşir. Bu sistem hem sindirim hem de sindirilen besinin sirkülasyonu ile ilgilidir. Üreme bilindiği gibi meduzlarda eşeylidir. Gastrik ceplerin tabanında parlak pembe renkte gonatlar yer alır. Bunlardan gametler teşekkül eder (Endodermden). Gametler olgunlaşınca gastrik cepler içine dökülürler ve buradan ağız yolu ile dışarı atılır. Yumurta suda döllenir ve az bir zamanda kirpikli bir planula larvası meydana gelir. Kısa bir süre serbest yüzdükten sonra kendisini sert bir zemin üzerine tesbit eder ve genç bir polip gelişir. Daha sonra polibin serbest ucunda enine bölünmeler ile tomurcuklar ephyra meydana gelir. Ephyra’ların kenarları 8 girinti ile parçalara ayrılmıştır. Az sonra her bir ephyra ana fertten ayrılır. Vücudun altı üstüne döner ve bu suretle serbest yüzen bir meduz meydana gelir. Ve aynı devrede devam eder. Aurelia   aurita   - 5-40 cm. boyda olup bütün Avrupa denizlerinde yaşar. Büyük sürüler teşkil ederler. 3. Class : ANTHOZOA (Mercanlar) 6000 türü ile en geniş sınıftır. Pharynx ve mezenterin gelişmiş olması ile farklıdır. Pharynx tüp şeklinde olup dış ortamı gastrovasküler boşluğa bağlar. Mezenter gastrovasküler boşluğun içinde septumlar biçiminde ve arada mezoglea bulunan iki gastrodermis tabakasından yapılmıştır. Bitki benzeri tamamıyla polip evresindeki sölenteratlar olup denizlerde yaşarlar. 6-8 veya çok ışınlı vücut bilateral simetrilidir. Yalnız polip dölü bulunur ve çoğu koloni halinde yaşarlar. Gastral boşluk oluşmuş bölmeler odacıklara ayrılmıştır. Mercanların hemen hemen hepsinde iskelet ektodermik veya mezenşimik olup ektoderm hücrelerinin kalkerli veya keratinli salgılarından meydana gelir. Çoğalmalar eşeysiz yani 42 tomurcuklanma ile veya eşeylidir. Eşey hücreleri endodermden meydana gelir ve ayrı eşeylidirler. Denizlerde bulunur. Soliter veya koloni halinde sesil olarak yaşarlar. Koloniyi bağlayan ana doku mezoglea ve gastrodermal tüplerdir ve koloninin alt yarısını yapıştırır. Mercan kayalıklarında olduğu gibi ölü iskeletlerinden oluşan resifler (üstündeki bireyler canlıdır) yuva ödevi görür. Sıcak denizlerde bulunurlar (Deniz gülü, deniz kırbacı, deniz yelpazesi, deniz kalemi, mercan başlıca örneklerdir). Phylum - CTENOPHORA (Taraklılar) Knidositleri bulunmayan sölenterlerdir. Yalnız iki tentakülleri vardır. Vücutlarının yanlız bir boşluk ihtiva etmesi, organ sistemlerinin bulunmayışı sinir sisteminin subepitel oluşu ile knidlilere benzerler. Denizlerde 100 kadar türü olup ceviz büyüklüğündeki küçük hayvanlardır. Bir jel kütleyi çevreleyen iki hücre tabakasından oluşurlar. Ekto ve endoderm arasındaki jel kütle mezogleaya benzer olup daha gelişmiştir ve içinde hücre bulunur. Dış yüzey tarağa benzeyen ektoderm kökenli 8 sıra kirpikle örtülmüştür. Bunların yardımı ile su üstünde hareket ederler. Vücudun üst kutbunda primer eksenin ucunda karmaşık yapılı bir duygu organı yer alır. Vücut yüzeyindeki tarak benzeri organlar radial simetrili, iç organları ise bilateral simetrilidir. Bu organ hücrelerine bağlanan 4 kirpik demeti ile dengelenen kalker tanecikler kirpiklere daha çok yüklenir ve duygu hücrelerini uyarırlar. Bu durum bazı kirpiklerin daha çok vurularak normal duruma dönmesini sağlar. Sinir sistemi epidermis altında yer alan dağınık bir sistem şeklinde olup bir ağ halindedir. Duygu organında kirpiklere uzanan sinir uzantıları vuruşları kontrol eder. Ağız vücudun alt tarafındadır. Sindirim boşluğu gastrovasküler boşluk halindedir. Sölenterlerden başlıca farklılıkları çok değişik larva gelişimine sahip olmalarıdır. Hepsi hermafrodittir. Çoğu parlak renklidir. Boşaltım sistemi henüz gelişmemiştir. Hem sölenterlerde hem de bu grupta büyük regenerasyon yeteneği görülür. Ktenoforların hepsi karnivordur. 43 Pleurobranchia   ileus - Az çok küre biçiminde ve 13 mm. boyda olup kuzey denizi ve Atlas Okyanusu.nda bulunur. COELEMATA (Bilateria) Sölomatlar bilateral simetrili muhtemelen yerde sürünen hayvandan türemiştir, çünkü bunların ağızları aşağı doğru yönelik olarak vücut ventral ve dorsalde farklılaşmış böyle olunca bileteral simetri doğmuştur. Duyu organları öne yönelmiş bunu sinir sistemi izlemiş ve hayvanın hareket ettiği yönde bir baş ortaya çıkmıştır. Organların oluşumuna mezoderm de katılmıştır ve mezodermle astarlanmış ikinci bir karın boşluğuna rastlanır (Coelom). Phylum : PLATYHELMİNTHES (Yassı kurtlar) Vücutları dorso-ventral olarak yassılmış, genellikle yaprak şeklinde ve yumuşak yapılı olan hayvanlardır. Tatlısu, deniz ve karalarda yani nemli ortamlarda serbest olarak yaşayan türlerden başka parazit olanları da vardır. Gastrodermis ve epidermis arası (blastocoel) mezenşim dokusu ile doldurulmuştur. Yassı kurtlar vücudun ventral bölgesinin orta kısma yerleşmiş tek açıklık olan ağızla, dışarı ile ilişkili bir gastrovasküler boşluğa sahiptir. Bu boşluk bazen dallanmış da olabilir. Dolaşım sistemi yoktur. Bu nedenle de sölenterlere benzerlerse de simetri durumlarının farklılığı, gonatların da taşıma kanallarının oluşu ve boşaltım organlarının varlığı ile onlardan ayrılır. En dışta epitel tabaka ve salgıladığı kutikula ile siller olup, vücut derilerinin altında bir epitel ve kas tabakası yer alır. Bu tabaka ile barsak arasındaki boşluk yıldız şekilli hücrelerin meydana getirdiği (ve aralarında boşluklar bırakan) blastocoel ile doludur. (Blastocoel intercelular boşluk bırakan yıldız şekli hücrelerden oluşmuştur ve bütün organlar bu doku içine gömülüdür). Sindirim sistemi sert bir yutak ve orta barsak olarak ayırdedilir. Anüs yoktur (ağız her iki maksatla da kullanılır). Torba halinde olan barsak parazit içermez. Boşaltım organı protonefridium tipinde ve dallı bir kanal sistemi halindedir. Protonefridiumlar yüzlerce alev hücresi içerir, çift ya da tek, bazen de çok 44 sayıda delikle dışarı açılır. Bu delikler vücudun karın tarafında ya da son kısmında bulunurlar. Protonefridiumlar vücudun su miktarını da düzenlerler. Sinir sistemi ağ şeklinde olup bazen de bir beyin ganglionu ile ondan çıkan sinir kordonları biçimindedir. Vücutları dışta ektoderm, içte endoderm ve bu iki tabaka arasında organların bir çoğunu meydana getiren mezodermden oluşur. Bu organlar kaslı bir yutak, basit gözler, duygu organları, bir beyin ganglionu, bir çift birbirine bağlı karın sinir şeridi ve üreme organlarıdır (ovaryum ve testisler, bunlarla ilgili kanallar, penis ve vaginadır). Sölenterlerin aksine yüksek organizasyonlu hayvanlar gibi bilateral simetrili olup belirli bir ön ve arka uca sahiptirler. Hareket vücut yüzeyindeki kirpiklerle, kısmen de toprak solucanlarına benzer şekilde kas kasılmalarıyla yapılır. I - Class - Turbellaria Tatlı su, tuzlu su ve rutubetli topraklarda serbest yaşarlar. Boyları 0.1-500 mm. arasında değişir. Fam: Planariidae :Yassı vücutludurlar,belirli bir baş bölgesi ayırdedilmez. Fakat ön taraf daha geniş olup duygu organı, göz, statosit, tentaküller içerir. Ağız karnın orta bölgesindedir. Başın iki yanı kulak gibi çıkıntılı olup, bazen iki yanında tat ve koku çıkıntıları bulunur. Düz bir boru halinde olan yutak (pharynx) bazen etrafı kas kılıfı ile çevrili ve ağızdan dışarı çıkarılarak ava sokulan bir boru halindedir.Derileri bir tabakalı yumuşak ve silli epidermis şeklindedir. Dışarı doğru kutikula salınmaz. Derideki kas kılıfı kontraksiyonu ile sürünerek hareket eder (karın tarafındaki yoğun siller yaşlanma sonucu azalır veya suda dalgalanarak yüzen planariadaki gibi). Sillerin hareketi vücut çevresindeki suyun hareketini dolayısı ile solunumu kolaylaştırır. Boşaltım organı protonefridiumlardır. Protonefridium vücudun iki yanında uzanan çok dallı iki kanaldan oluşur. Vücut dokusu içine kadar ulaşan ve bu kanallarla ilgili her bir küçük kanal ucunda kirpik demetine sahip olan alev hücreleri vardır. Üremeleri enine bölünme ile eşeysiz ve hermafrodit olduklarından karşılıklı döllenme ile eşeylidir. Hepsi karnivordurlar (böcek, solucan yer). 45 Turbelleryalarda çok yüksek regenereasyon kabiliyeti vardır. Solunum vücut yüzeyi ile yapılır. Planaria - Vücut benekli gri ve siyaha yakın renklerde olup 5-25 mm. uzunluktadır. Bunları bıçakla keserek öldürmek hemen hemen olanaksızdır. Bir planaryadan kesilip ayrılan en küçük parçalar bile yenilenme yetenekleri sayesinde eksik kısımlarını tamamlayarak yaşamaya devam ederler. Kesilen parçanın baş kısmına olan uzaklığı yenilenme yeteneğinin başarısını etkiler. Yenilenme, paranşim içinde yer alan neoblastlar tarafından yapılır. II - Class - TREMATODA Ergin haldeyken çeşitli hayvan ve bazen insanların iç organlarında parazit olarak yaşarlar. Yapı olarak turbelleryalara benzerlerse de parazit yaşamalarından dolayı konakçıya yapışmaya yarayan bir ya da daha fazla vantuza ve kirpikler yerine kalın bir dış tabakaya yani kutikulaya sahip olmaları ile onlardan ayırt edilirler. Turbellaryaların bütün hayat boyunca muhafaza ettikleri silli epitelleri trematodların sadece larva döneminde görülür. Yer yer diken ve pullar bulunur. Sindirim, boşaltım ve üreme organları turbellayalara benzer. Ancak ağız ön uçta yer alır. Genellikle hermofrodit hayvanlardır. Beslenmeleri ağız ve barsakla, büyük kısmında ise sadece vücut yüzeyi ile gerçekleşir. Ordo - Digenea Fam. Fasciolidae -Vücutları dorso-ventral yönde yassılaşmış olup, 10 mm. kadar büyüklüktedirler. Biri ağız çevresinde diğeri ise karın ortasında olmak üzere iki vantuzları vardır. Karın vantuzunun yeri familya ayrımında kullanılır. Cins-Distomum : Bu cinse bağlı türler geviş getiren hayvanlarda görülür ve karaciğer sülüğü veya karaciğer kelebeği olarak isimlendirilirler. Tesadüfen insanlara geçerek ölüme sebep olabilir. Distomum lanceolatum (Küçük Karaciğer Kelebeği): Ergin halde koyun, keçi, sığır, at karaciğerinde bulunur. Gelişme safhasında salyangoz ve 46 karınca olmak üzere iki ara konukçusu vardır. Boyu en fazla 1 cm. kadardır. Yassı vücutludur. Önde yer alan ağız bir ağız vantuzu (çekemi) içinde bulunur (geriye doğru barsağın uçları kapalıdır). Ağız vantuzunun gerisinde karın vantuzu yer alır. Parazit konukçu hayvana bu vantuz vasıtası ile tutunur. İki vantuz arasında eşey deliği bulunur. Hermofrodittirler. Bir çift olan testislerden çıkan kanallar birleşerek bir tek kanal (vas defferens) oluşturur ve penise açılır (Penis, penis kesesi içindedir). Dişi üreme organını küçük bir ovaryum, kısa bir oviduct ve uterus takip eder ve penisin yanından dışarı açılır. Bir fert binlerce yumurta meydana getirir. Yumurtalar konukçu hayvanın safra salgısı ile dışarı atılır. Yumurta açılır, içinde tam olarak gelişmiş sillerle örtülü bir miracidium larvası çıkar ve besini ile birlikte kara salyangozunun sindirim kanalına geçer, yumurta kabuğu erir; miracidium larvası serbest hale geçer ve orta barsak duvarına yerleşerek Sporosist meydana getirir (Bunun içinde ikinci bir sporosist dölü), daha sonra içerde serkaria dölü meydana gelir. Serkarialar vena vasıtası ile salyangozun solunum organı boşluğuna gelir ve burada (grup halinde) kistler oluşur. Her kistte 300 kadar serkaria vardır. Kistler solunum organından mukusla dışarı atılır ve otlara yapışır. Bu otu karınca (Formica) yerse metaserkariaya değişir. Bu hayvan koyun keçi vs. tarafından yenirse kist midede açılır ve mide duvarını deler. Vena yolu ile karaciğere gider, safra kanalına yerleşir ve erginleşir. Yumurtalar safra ile barsağa gelir, oradan dışkı ile dışarı atılır. Konakçının zayıflamasına ve ölümüne neden Fasciola   hepatica: Boyu 20-30 mm. kadardır. Koyun, keçi ve sığırların safra kesesinde bulunur. Halk arasında karaciğer kelebeği denir. Kutikula üzerinde diken gibi kabartılar vardır (kirpikli epitel). Dışkı ile konukçunun vücudundan atılan yumurtalar ancak su ile temas ettiği takdirde açılır ve içinden miracidium larvası çıkar (larva su içinde serbest yüzerken). Limnea cinsinden su salyangozuna girer, karaciğere yerleşerek sporosist oluşturur. Sporosistin içindeki embriyonal hücreler redia’ları 47 bunlar da serkariaları meydana getirir. Serkarialar salyangozun barsağı yolu ile dışarı atılır. Bunlar su kenarında bir bitkiye tutunur ve orada kist haline geçer. Otu yiyen konukçu hayvanın midesinde kist açılır, serkaria karaciğere geçerek safra kanalı ve kesesine yerleşir. Yumurtaları idrar yollarında iltihaba sebep olur. Distomum 5-6 mm. en çok 1 cm boyda olmasına karşın bunlar 20-30 mm. boyda olduklarından safra kanallarını kolayca tıkayabilir. Barsak Distomum.daki gibi iki kola ayrılarak aşağı iner ve yanlara doğru kollar oluşturur. Opisthorcis sinensis : (Çin karaciğer kelebeği) İnsan, köpek, kedi, fok ve balık yiyen memelilerin safra kanallarında bulunur. Miracidium ve serkarialar için ana konak salyangoz ve balıktır. Oryantal bölgelerde yaygındır (İnsan dışkısı karışmış sularla sulama nedeni ile) safra ve karaciğerde tahribat yapar. Echinostoma   (Schistosoma)   haematabium: Erkek büyük ve kalın vücutlu olup vücut ventralinde boydan boya bir yarık taşır. Dişi iplik şeklinde daha ince olup erkekteki bu yarık içinde yaşar. İnsanların toplardamarlarında parazit olarak bulunur. Sıcak ülkelerde ara konak su salyangozu olup özellikle pirinç tarlalarında su ile temastaki insan derisinden girerek yumurtalarını kana bırakırlar. Biraraya geldiğinde böbrekten atılamayıp iltihap ve kanamaya neden olur. III. Class - CESTODA (şeritler) Endoparazittirler. Ergin halde omurgalıların barsaklarında, nadiren karın boşluğunda parazit yaşarlar. Dar ve yassı şerit şeklindeki hayvanlarda önde başın bulunduğu kısma scolex denir. Scolex baş ve boyun kısımlarını kapsar. Bu kısımda parazitin konukçu hayvana tutunmasına yarayan çengel ve vantuzlar bulunur. Vücudun geride kalan kısmı seri halinde proglottis denen bölmelerden ibarettir. Proglottisler boyun kısmından tomurcuklanma ile meydana gelirler. Bu nedenle en yaşlı proglottisler en sondadır. Bunlar zaman zaman atılır. Bütün vücut yüzeyi kutikula ile örtülüdür. Kutikulanın altında sırasıyla kaide (bazal) membranı ve bunun altında dış tarafta halka, iç tarafta ise boyuna 48 uzanan kas liflerinden oluşmuş kas tabakaları bulunur. Bunun dışında parenşim kaslar da bulunur. Boşaltım organları protonefridiumlardır. Sinir sistemi başta enine bir ganglion ile geriye doğru uzanan iki sinir şeridinden meydana gelmiştir ki bunlar ana boşaltım kanallarının dışında uzanırlar. Barsak sıvısı içinde yaşadıklarından sindirim sistemi ve ağız yoktur besinlerini barsaklardan osmos yolu ile alırlar. Hermafrodittirler ve proglottislerin her birinde erkek ve dişi üreme organları vardır. Her bir proglottis kendisi ya da başka bir proglottis ile çiftleşebilir. Döllenmiş yumurta ile dolan proglottis kopar ve konakçı vücudundan atılır. Ordo- Cestodes Fam.- Taeniidae Taenia   solium: (domuz tenyası) Ergin halde insan ince barsağında yaşar. Ara konakçısı domuzdur. Ara konağın sindirim kanalına geçen yumurtanın kabuğu erir serbest kalan onkosfer (kancalı embriyo larvası) barsak epitelini delerek kas dokusuna geçer ve sistiserkus (kist) meydana getirir. Böyle bir domuz eti iyi pişirilmeden yenirse, kist barsakta erir, scolex dışarı çıkarak barsak duvarına tutunur. Bundan sonra proglottisler gelişmeye başlar. Ergin halde boyu 3-4 m. kadardır. Taenia   saginata : (Sığır tenyası) Bu şeridin ara konakçısı yalnız sığırdır ve ergin halde insanda bulunur. Sığır etinde bulunan larva şekline Cysticercus adı verilir. Larvalı sığır eti çiğ veya az pişmiş olarak yendiği zaman insanın ince barsağında 8-10 m. boyunda olan şerit meydana gelir. Pişmeden veya az pişmiş olarak yendiği zaman parazit alınmış olur. Domuz şeridine benzer ancak kanca yoktur. Bu şeritler besine ortak olarak insanı zayıflatır. B12 vitamini sömürür, fakat aynı zamanda meydana getirdiği toksik maddelerle kansızlık ve sinir bozukluklarına sebep olur. Parazitleri düşürmek için ilaç verilir. Ama scolex düşmedikçe 2,5 - 3 ay içinde şerit tekrar eski halini alır. 49 Echinococcus   granulosus: (Köpek tenyası) İnsanlar için en tehlikeli olan şerit köpek tenyasıdır. Ergin halde köpeklerde bulunan bu şeridin gelişmesinde ara safha koyunda ve insanda geçer. Köpekle oynayan bir çocuğu, köpek yaladığı zaman yumurtaları kolayca alabilir. Yumurtalar çiğ olarak yenen sebze ve meyvalardan da alınırlar. O zaman parazitin larvası insanın özellikle ak ve karaciğerinde bazen bir çocuk başı büyüklüğünde kistler meydana getirir. İçerisinde birçok scolex oluşur. Kistler çiğ et yiyen köpeklerin barsağında ergin şerit haline geçer. Bu parazit evcil hayvanlarda büyük ekonomik zararlara sebep olur. Kistler delindiği zaman kanla nakledilen scolexler vücudun başka yerlerinde yeni kistler meydana getirirler. Bunlar kalp ve beyine, diğer önemli organlara geçtiği zaman hastanın durumu çok ciddi bir hal alır. Kistlerin tedavisi ancak operasyonla mümkün olmaktadır. PSEUDOCOELOMATA Blastocoel ergin dönemde vücut boşluğu biçiminde gelişir, pseudocoel denen bu boşluk bütünüyle periton zarla astarlanmamıştır. Madde iletimi, azotlu atıkların depolanması, gametlerin gelişme ortamı, eşey bezleri ve organların gelişme ortamı görevlerini üstlenmiştir. Vücut örtüleri tek tabakalı epiteldir. Kaslı yutağın ve anüslerinin gelişmiş olması bu hayvanları Platyhelmintlerden ayırır. Regenereasyon yetenekleri yoktur. Phylum- NEMERTEA (Hortumlu solucanlar) Bazı literatürde class olarak alınmaktadırlar; en yakın akrabalarının Platyhelmintler olduğu düşünülmektedir. Platyhelmintler ile Annelid arasında özelliklere sahiptirler. Paranşime sahip olması, rhabdit benzeri salgı salgılayan silli epitel ile örtülü olması ile Platyhelmintlere, dolaşım sistemlerinin oluşması ve anüse sahip olmaları ile de Annelidlere benzerler. Vücutları yassı veya yuvarlak olup belirli bir baş bölgesi gelişmemiştir. Küçük bir gruptur (550 tür) hemen hepsi denizlerle serbest olarak yaşar. Parazit değillerdir; bu nedenle de fazla bir ekonomik önemleri yoktur; ancak evrimsel açıdan ilk organ sistemlerinin 50 görüldüğü bu grupta boy ortalama 5-20 cm. olup siyah ya da renkli çizgileri olan hayvanlardır. Gruba adını veren proboscis (hortum) vücudun ön ucuna açılan içi boş ve besin yakalanmasında kullanılan kaslı bir tüptür. Bu grupta görülen ilk önemli gelişme bir uçta besin almaya yarayan bir ağız aksi tarafta artıkların atılmasını sağlayan anüs ve arada bir özafagus ve barsakla tam bir sindirim sisteminin bulunmasıdır. Su ve metabolik artıklar yassı kurtlarda olduğu gibi alev hücreleri (protonefridium) ile atılır. Diğer bir gelişme sindirim ve dolaşım işlevlerinin ayrılması olup ilk dolaşım sisteminin bu grupta görülmesidir. Bu sistem vücut boyunca uzanan birbirine enine damarlarla bağlanmış kaslı 3 tüpten meydana gelmiştir. Kalp ve kılcal damarlar yoktur. Kırmızı kan hücreleri içeren gruplar vardır. Kan hareketi, vücut kontraksiyonu ve kaslı kan damarlarının kasılması ile olur. Vücudun ön ucunda sinir halkası ile birbirine bağlanmış iki grup sinir hücresinden (ganglion) meydana gelen bir beyin yer alır. Ayrı eşeylidirler. Regenereasyon yetenekleri var. Gelişmeleri metamorfozla olup larvasına "pillidium" larvası denir. Cerebratulus marginatus: Yassı vücutlu olup 30-40 cm. boydadır. Akdenizde yaşar. Memleketimizde Ankara tavşanlarında rastlanmaktadır. Aschelminthes 1. Phylum: Rotifera 2. Phylum: Nematoda 3. Phylum: Nemotomorpha 1. Phylum - ROTİFERA (Rotatoria) Bunlara döner solucanlar da denir. Bütün dünya deniz ve tatlısularda taban cisimcikleri üzerinde ve alglerde bulunur; bir kısmı da planktoniktir. 51 Laboratuvarlarda Protozoa kültürlerinde de rastlanır. Protozoonlardan daha büyük, mikroskobik hayvancıklardır. Vücutları baş, gövde ve ayak olmak üzere 3 bölgeye ayrılır. Vücut ince bir kitin tabakası ile kaplı olup genellikle arka uçta bir ayak yer alır. Hayvanın tespit edilebilmesi salgı bezleriyle olur. Başta kenarı sillerle çevrili bir disk organı vardır. Buna tekerlek organı da denir. Bu organ harekete ve besin almaya yarar. Rotatorlar saydamdır. Hareket halindeyken iç organları görülür. Ağızdan sonra kaslı farinx (mastax) gelir. Farinx, kutikular bir çeneye sahip olup 7 parçadan oluşmuştur. Öğütücü mide kitinden öğütücü dişler içerir. Daha sonra kaslı mide yer alır. Sindirilmeyen maddeler anüs ile sonlanan bir barsakla dışarıya atılırlar. Başaltım organı protonefridiumdur. İyi gelişmiş bir sinir sistemi vardır. Dişiler partenogenetik olarak çoğalabilirler. Yumurtalar döllenmeden gelişebilir. Erkekleri dişilerinden daha küçüktür. Rotifera’lar arasında şekil ve yaşadıkları yerler bakımından çok büyük değişiklikler vardır. Göl sularında bulunanların vücudu uzun yapılıdır. Arka kısımları çatal şeklindedir (bu hayvanlar ağızlarının etrafında bulunan kirpiklerle suda yüzerler ve solucan şeklinde hareketler yaparlar). Diğer bazı Rotifera’lar silindiriktir ve içinde yaşayabilmek için kendilerine bir kabuk örerler, bu şekilde dış etkilerden kendilerini korumuş olurlar. Bu durum onların çok yaygın olmalarını sağlar. Rotiferlerde yalancı bir coelom bulunduğundan Nematoda ve Gastrotrichia.larla çok yakın akrabalıkları olduğu kabul edilmektedir. Rotifer ve Gastrotrichialar sabit hücreli hayvanlardır. Embriyonik gelişme sonunda mitoz durur. Büyüme ve regenereasyon görülmez. Yalnızca birkaç gün yaşarlar ve yaşlanma başlar ancak günde birkaç saat sodyum sitrat içinde tutulurlarsa insanlardaki gibi yaşlanma nedeni olan kalsiyum tümüyle alınır ve yaşam süresi uzatılabilir. Bu alanda yapılacak deneyler ile insanın ömür uzunluğunun uzatılabileceği sanılmaktadır. Rotatorlar kuru olarak yani latent safhada yılarca canlı tutulabilir. - 272° C.da 8 saat yaşarlar. Bu nedenle deneylerde de kullanılabilirler. 52 Fam - Philodinidae Philodina - Tatlı ve durgun sularda serbest olarak yaşarlar. Sürünerek hareket eden birçok rotator ihtiva ederler. Fam - Brachionidae Gövde kase şeklinde olup vücudunda çıkıntı şeklinde küçük dikenler bulunur. 2. Phylum - NEMATODA Rotifera ve Gastrotrichia ile akraba oldukları ileri sürülmektedir. 10.000 den fazla türü olan bu grup üyeleri denizlerde, tatlısularda, toprakta bitkisel ve hayvansal çürümüş maddeler içinde bulunur. Gruplar farklı ortamlarda yaşamalarına karşın vücut organizasyonları çok benzer. Vücutları uzun ve segmentsizdir; ön kısmı yuvarlak arka kısmı iğ şeklinde sivri, yassı veya çatallıdır. Büyüklükleri çok değişir, serbest yaşayan gruplar 1 mm. kadardır, parazit yaşayan at barsak nematodu 35 cm., Floria medinensis ise 2 metredir. Çoğu hayvan ve bitki parazitidirler. Hemen hemen her toprakta ekonomik önemi büyük olan çok sayıda nematod Başta halka biçimli bir serebral ganglion buradan karın tarafına inen sinir kordonları bulunur. Nematodlarda sindirim sistemi düz bir boru şeklindedir. Ön uçta ağız, arkada anüs bulunur. Bilindiği gibi bu grupta vücut duvarı ile sindirim sistemi arasında yer alan vücut boşluğu, pseudocoel (yalancı boşluk) tipindedir (hakiki coelomda bulunan mezodermik tabaka yoktur). Vücutları kalın fakat çok esnek olan epidermis tarafından salgılanan kalın, üstü partiküllü birkaç tabaka olabilen kutikula ile kaplanmıştır. Silli epitel yoktur. Yalnız boyuna kasları gelişmiştir. Bu nedenle kolaylıkla yılan gibi sürünerek hareket ettikleri halde zorlukla yüzerler. Ergin devrede hücre bölünmesi (mitoz) durur. Ancak hayvan hücre büyümesi ile gelişir. Genç bir nematodun ergin hale gelmesi sırasında kutikula büyümeyi engeller. Bu nedenle kutikula periyodik olarak değiştirilir (gömlek 53 değiştirme). Bu bir nevi deri değiştirmektir. Bu grupta genellikle ergin oluncaya kadar 4 kez deri değiştirme görülür. Her organ belli sayıda hücre içerir. Regenereasyon yoktur. Nematodların çoğu ayrı eşeylidir. Bu durum hayvanlar aleminde ilk defa görülür ve eşeyli olarak ürerler. Erkek eşey açıklığı anüsten, dişinin ise ön ventral taraftan (bir çift olarak) açılır. Fam - Ascaridae - Oldukça kalın vücutludurlar. Ascaris lumbricoides   (barsak solucanı): İnsanlarla domuzların ince barsağında (30 cm. yuvarlak açık pembe renkli) yaşarlar. Ayrı eşeylidirler. Parazit yaşadığı için ağız ve anüs küçülmüş olup, dolaşım sistemleri Döllenme vücut içinde olur, erkekten alınan spermalar uterusa gelerek yumurtayı döller. Sert bir kabuk ile çevrilen yumurtalar yaşadığı hayvanın barsağına inerek dışarı atılır, yumurtaların gelişebilmesi için birkaç hafta nemli toprak veya suda kalması lazımdır. Yumurtalar henüz dışkı içinde iken içlerinde küçük kurtçuklar gelişir. Bu yumurtalar domuz veya insan besinine karışarak alınırsa ince barsakta açılır. Genç kurtlar ince barsağı delerek kan damarlarına buradan da kalp ve akciğere geçerek, bronşlara girerler. Oradan hava boşluğuna ve yemek borusuna tekrar bronşa geçerek erginleşirler. Genç kurtlar çok sayıda ise iltihap, sıtma, kanama gibi nöbetlere sebep olur. Bir dişi askaris günde 200.000 döllenmiş yumurta bırakır. Ascaris   megalocephala (at askarisi) 20-30 cm. boyda olup at barsaklarında parazittir. Fam. Anguillulidae Tarımda ekonomik önemi olan türleri içerir. Anguillula tritici : Buğday zararlısı Anguillula dipsaci : Çavdarda zararlı Heterodera : Pancar ve domateste zararlı 54 Fam. Filariidae İplik kalınlığında ince uzun vücutludurlar. Erginleri lenf dokularında yaşar. Birkaç cm. boydadır. Küçük larvalar kana karışır ve kan emen sineklerle yeni konağa geçer. Filaria - Çoğu bağ dokusu içinde genellikle derinin altında yaşar. Filaria bancrofti - İnsanların lenf sisteminde yaşar ve lenf damarlarını tıkar (Dokularda şişme görülür vücudun altı ve bacaklar şişer). Fil hastalığı elephantiasisi yapar. İnsandan insana geçimi sinek ile olur. Fam. Trichinellidae Trichinella   spiralis: Hayat devresinin bir kısmını insanda geçirip, domuz ve sıçan ince barsağında parazit olup kana, dokulara, çizgili kaslara geçip orada kalker kist oluşturur. Kurtçuklar birkaç yıl sonra yeni konukçuya geçer, kistler sindirilir. Larvalar ince barsakta erginleşir ve hastalık Trichinosis başlar, barsak çeperlerinin delinmesi ateş ve ishal yapar. İkinci safha larvalar kas dokusuna yerleşir. Kas faaliyeti durur. Ağrılar başlar ölüm görülebilir. Fam. Strongylidae - Vücutları silindir şeklinde bazen de iplik gibidir. Kenarları ekseriye dişli olan büyük bir ağız kapsülü içerir. Ancylostoma   duodenale   (Kancalı kurt) Anemiye neden olur. Erginler insan ince barsağında beş sene kadar kalabilir. Barsağın mukozası ile beslenir ve dişleri ile barsak tümörlerini eritir. Fam. Oxyuridae - Çok küçüktür. Gelişmelerinde taşıyıcı ara konak yoktur. Omurgalı hayvanlarla arthropodların barsaklarında yaşarlar. Ağızlarının kenarı düz veya dudaklıdır. Oxyuris - Çoğu 3 dudaklı olup dişilerde vücudun arka ucu iğne gibi uzun ve sivri, erkeklerin ise küttür. Oxyuris   vermicularis - İnsanlarda genellikle çocuklarda görülen parazitlerden biridir (dişiler 2-5 mm, erkekler ise 9-12 mm. boyunda olur). 55 Genç hayvanlar ince barsakta, erginleri kör barsak ve kalın barsakta yaşarlar. Genellikle geceleri yumurta ile dolu dişiler anüsten çıkarak anüs çevresine binlerce (13.000 kadar) yumurta bırakırlar. Normal halde bunlar gelişerek larvaları meydana getirirler. Larvalar henüz yumurta kabuğundan çıkmamış bir halde ağız yolu ile insana geçtikleri taktirde 14 günde ergin hale gelirler. Parazitlerin cilt üzerindeki hareketleri kuvvetli bir kaşıntı yapar. Bazen kaşınan yerlerden tırnak aralarına giren yumurtalar bilhassa küçük çocuklarda parmakların ağıza sokulması ile tekrar aynı konağa döner. Önemli enfeksiyonlara sebep olur. 3. Phylum - NEMATOMORPHA Vücutları iplik şeklinde ve çok uzun olan çoğunlukla kaynak sularında rastlanan kıl kurtlarıdır. İki uçta biraz yassılaşmış olan vücut silindirik bir yapı gösterir. Larva parazitken, erginleri serbest yaşar. Vücutları hipodermis tarafından salgılanan kutikula tabakası ile örtülüdür. Hipodermis bir hücre sırasından meydana gelmiştir ve altında hücreleri epitel şeklinde sıralanmış bir kas kılıfı yer alır. Kas kılıfı yalnız boyuna uzanan liflerden yapılmıştır. Vücudun ön ucunda bulunan ağız ya çok küçülmüş veya tamamen kapanmıştır. Barsak karın sinusunun içinden geçer. Bütün vücut boyunca uzanan sindirim borusu ergin hayvanlarda yer yer körelmiş olabilir. Bu hayvanlarda özel bir boşaltım aygıtı yoktur. Hepsi ayrı eşeylidir. Yumurtalarını suya ve su bitkileri üzerine uzun iplikler halinde bırakırlar. Yumurtalardan küçük larvalar çıkar, bunlar böcekler tarafından besin ile alınırlar. Larvalar bu hayvanların sindirim borusundan vücut boşluğuna geçerler ve orada metamorfoz geçirerek süratle ergin boya ulaşırlar ve konağı terk ederek serbest olarak kaynak suları içinde yaşarlar. Fam- Gordiidae (tel kurtları) Gordius aquaticus - Kahve renkli bir tel şeklindedir. Avrupada bulunur 56 PHYLUM - GASTROTRİCHA Rotiferlere çok benzerler, ancak tekerlekler organı yoktur. Vücutları karın tarafı yassı bir şişeye benzer. Ön uçları baş şeklinde arka uçları çatallıdır. Vücut yüzeyi ince bir kutikula ile örtülüdür ve yüzeyde diken, pul gibi çıkıntılar görülür. Vücut yüzeyinde bazı bölgeler (karın yüzeyi ve ön uca yakın kısım) sillidir. Karın tarafındaki silli bölge yan yana uzanan iki şerit meydana getirir. Baş kısımda da kamçılardan meydana gelmiş dört püskül bulunur. Deride birçok bezler vardır. Ağız ön uçtadır. Sindirim borusu düz olarak arka uca kadar uzanır ve anüs ile sonlanır. Boşaltım organı vücudun yanlarında yer alan 7 çift protonefridiumdur. Boşaltım kanalları dolanmaz, ancak çok kıvrımlıdır. Sinir sistemi ön barsağın yan kısmında yer alır, iki parçalı beyin ve bundan ayrılan bir çift sinir kordonundan meydana gelir. Ancak mikroskopta görülebilen küçük hayvanlar olup havuzlarda, durgun sularda ve çok azı denizlerde yaşarlar. Besinleri bakteri ve alglerdir. Bu phylumda da rotororlarda olduğu gibi hücre sayısı sabittir. Bir kısmı hermofodittir. Bir kısmı da partenogenetik çoğalan dişilerden meydana gelmiştir. Erkeklere PHYLUM - BRYOZOA (Yosun hayvanları) Bir kısmı yosunlara çok benzer diğer bir kısmı da kayalar üzerinde ince dantelli kabuklar şeklinde görünürler. Genellikle koloni meydana getiren sesil hayvanlardır. Bazı türler kalsiyum karbonattan meydana gelen koruyucu bir kılıf salgılarlar. Ağız; üzerinde tentaküller bulunan daire veya at nalı şeklinde lopofofor adı verilen bir kenarla çevrelmiştir. Sindirim borusu "U" harfi şeklindedir (bu sebeple anüs ağıza yakındır). Hermofrodit hayvanlardır. Tatlısuda yaşayanlar statoblast adı verilen tomurcuklanma ile ürerler. 2 gruba ayrılırlar: 1. Entoprocta, 2. Ectoprocta 57 1. Entoprocta- Hakiki karın boşluğu (Coleom) yoktur. Yerine yalancı coelom (Pseudocoelom) mevcuttur. Anüs lopofoforun içindedir. 2. Ectoprocta- Gerçek coelom vardır ve anüs açıklığı lopofoforun dışında kalır. Kolonilerinde avicularium adı verilen ve kuş gagasına benzeyen bir organ bulunur. Kaslarla hareket eder ve ses çıkararak açılıp kapanır. Küçük hayvanların koloni üzerine yerleşmesine engel olur. PHYLUM - BRACHİOPODA (Kandil kabuklular) Kökeni eski devirlere dayalı, kaslarla açınıp kapanan ve kalsiyum karbonattan meydana gelmiş kabukları ile midyelere benzerler. Ancak midyelerde kabuk vücudun sağında ve solunda, bu grupta ise hayvanın altında ve üstünde yer alır. Alttaki kabuk bir sap kısmı ile sağlam bir zemine tutunur ve hepsi denizde yaşar. Sesil hayvanlardır. Jeolojik devirlerde çok daha zengin (3.000 tür) tür sayısına sahip olmakla birlikte bugün 200 kadar türle temsil edilirler. Ağızın iki yanında sillerle çevrilmiş lopofofor kolları tentakülleri bulunur. Boşaltım organları sindirim sistemi kontraktil çalışan kalp, gerçek coelom boşluğu vardır. Yumurtadan çıkan larva sillerle örtülüdür. COELOMATA Bu hayvanlar periton denen mezodermal zar ile yani epitelle tamamen çevrilerek astarlanmış ikinci bir karın boşluğu içerirler. İç organlar bu boşluk içinde yerleşmiş yine peritonla astarlanmışlardır. Coelomatlar ergin dönemde bilateral simetrilidirler. PHYLUM - ANNELİDA Tatlısu, deniz ve karada yaşayan halkalı kurtların bir kısmı diğer hayvanlarda parazittirler. Vücut homonom segmentlere ayrılmıştır. Gerçek coelom ve mezoderm (schizocoel) ihtiva ederler. Sindirim, boşaltım, üreme ve sinir sistemleri vücut boyunca uzanır veya kısmen metameri gösterir. 58 1. Annelitlerde deri ve kas çok iyi gelişmiştir. Vücut en dışta epidermisin bir salgısı olan kutikula ile sarılmıştır. Bunun altında tek tabakalı bir epidermis bulunur. Ondan sonra halka kaslar daha sonra da boyuna kaslar yer alır. 2. Sindirim sistemi Genel olarak önde ağızla başlayan ve anüsle sonlanan uzun bir boru şeklindedir. 3. Dolaşım sistemi kapalıdır. Barsağın üstünde, mezenter içinde uzanan kontraktil bir sırt damarı ile barsak ve karın sınırı arasından geçen bir karın damarından meydana gelir. Sırt ve karın damarı vücudun ön ve arkasında birleştikleri gibi her segmentte bu iki damarı birbirine birleştiren halka şeklinde damarlar vardır. Bazı hallerde sırt damarından başka halka damarlardan bazıları da kontraktil olabilir. Bu taktirde bunlara kalp adı verilir. Kan sırt damarında arkadan öne doğru karın damarında da önden arkaya doğru akar. Kan plazmasında az miktarda kan hücresi ve erimiş halde hemoglobin bulunur. Annelitlerde damar sistemi olmayan birkaç basit form da mevcuttur. 4. Solunum, deri ve bazı sucul gruplarda solungaçlarla yapılır. 5. Boşaltım organı segmental sıralanmış nefridium’lardır. Her segmentte bir çift nefridium vardır. Organları silli bir huni (nefrostom) ile coelom boşluğundan başlarlar ve huninin devamı olan silli boşaltım kanalı da aynı segmentten veya onu takip eden segmentin ventral kısmından dışarıya açılır. Nefridiumlar boşaltım maddelerinden başka coelom boşluklarına geçen eşey hücrelerini de dışarı taşırlar. 6. Sinir sistemi vücudun ön kısmında bulunan bir çift serebral ganglion ile başlar. Buradan ayrılan iki konnektif yutağın etrafını bir halka gibi sardıktan sonra ilk segmentin ventral bölgesinde yer alan karın ganglion çifti ile birleşir. Vücut boyunca her segmentte 1 ganglion çifti bulunur. Bir önceki segmentte bulunan ganglion çiftlerini birleştiren sinir ipliklerine konnektif, aynı segmentte bulunan iki ganglionu birleştiren ipliğe komisur denir. Annelitler ve Artropodlar için karakteristik olan bu tip sinir sistemine ip merdiven sinir sistemi denir. 59 7. Üreme, ayrı eşeyli veya hermafrodit olabilir. Bazı türlerde eşeysiz üreme de görülür. Gelişmelerinde bazı gruplarda sillerle kaplı bir trochophora larva evresi vardır. 8. Mezodermik orijinli olan coelomun içi bir epitel tabakası ile örtülü olup gerçek bir karın boşluğu meydana getirir. Vücut ile barsak arasında kalan coelom boşluğu yani epitel tabakanın barsağa dayanan kısmına splanchopleura, vücut duvarının kas kılıfına dayanan kısmına ise somatopleura adı verilir. 9. Annelitlerde genelde yüksek bir regenereasyon yeteneği vardır. I. Class- POLYCHAETA l. Hemen hemen hepsi denizlerde yaşayan, hafifçe dorso ventral yassı kurtlardır. 2. Belirli bir baş bölgesi vardır. Çenenin değişimi ile meydana gelmiş olan pharynx çevresinde prostomium ile örtülen bir peristomium gelişmiştir. Başın ön kısmı çevresinde 4 çift tentakül var. 3. Parapodiumun bulunması ile karakteristiktir. Parapodun üzerine çok sayıda kitin kıllar (setae) bulunur. 4. Kan kırmızı renkte olup nedeni kan sıvısında erimiº halde bulunan hemoglobin ve ameobosit hücreleridir. 5. Ayrı eşeylidirler. Her üreme mevsiminde coelom epitelinden geçici olarak ovaryum ve testisler meydana getirilir. Döllenme suda olur. Yumurtadan trochophor larvası çıkar. Sub.Class - Errantia Farinkslerini torba gibi ağızdan dışarıya uzatılabilir ve genellikle kitin çene veya diş ihtiva eder. 1-2 çift gözleri vardır. Vücut homonom segmentlidir. Geçici olarak borular içerisinde yaşıyorlarsa da genellikle serbest hareket ederler. 60 Fam. Nereidae Nereis Nereis diversicolor - (deniz kurdu) 8-8.5 cm. boyda olup. Avrupa denizlerinde bulunur. Nereis virens - Kum kurdu veya midye kurdu. Sub.Class - Sedentaria Segmentlere göre vücutları 2 veya 3 farklı bölgeye ayrılır. Gözleri ya çok küçüktür veya hiç bulunmaz. Devamlı olarak boruların içinde yaşarlar. Bazıları kuma gömülürler. Arenicola Arenicola marina - Boyu 12-15 cm. olup olta yemi olarak kullanılır. Akdeniz ve Atlas Okyanusu.nda yaşar. II. Class - OLYGOCHAETA 2000 kadar türü vardır. Tatlısularda ve nemli toprakta yaşar. Belirli bir baş bölgesi yoktur. Yarık biçiminde olan ağız ön uçta, anüs ise arka uçta yer alır. Barsak bütün sırt boyunca uzanan typhlosolis adı verilen girintiye sahiptir. Bu yapı barsakta emilim yüzeyini arttırmaktadır. Barsağın etrafında yer alan Chloragen hücreleri, karaciğer gibi ödev görüp, glikojeni sentez ve depo ederler. Class’ın ismi harekette rol oynayan Setae’lardan ileri gelir. Setaeları kaslar hareket ettirir. Parapod bulunmaz Polychaetlerden farklı olarak hermafrodittirler. Bununla birlikte eşeysiz çoğalan türler de vardır. Her solucan hem dişi hem erkek olabilir. Ancak döllenme vücut içinde olur. Yumurta içinde küçük bir solucan gelişir. Gelişmeleri esnasında, trochophor larvası yoktur . Olygochaetaların en belirgin özelliklerinden biri genellikle eşeysel olgunlaşma sırasında delikler civarında, 6, 7 segmenti kapsayan ve vücudu bir halka gibi saran clitellumun bulunmasıdır. Gelişme sırasında bir madde salınır. Bu, karından birbirine dönük olan hayvanların birbirine bağlanmasını sağlar. Bu kısımda ortalama 32. segmentten geriye 6-7 segmenti kapsar ve burada epidermis çok bezli ve şişkin bir hal alır. Her 61 segmentte kısa kitin setalar vardır. Clitellumda intersegmental boğumlar ve kıllar belirsizleşir veya tamamen kaybolur. Vücut yüzeyi ince bir kutikula ile örtülüdür. Bunun altında epidermis daha içte biri halka şeklinde diğeri de boyuna uzanan liflerden meydana gelmiş 2 kas tabakası ve coelom epiteli bulunur. Karada yaşayanlarda bazı segmentlerde sırt tarafta birer por bulunur. İç tarafta coelom boşluğuna açılan bu porlara coelom ve sırt porları denir. Kuruma tehlikesi olduğu zaman coelom sıvısının bir kısmı buradan dışarıya verilerek derinin nemli kalması sağlanır. Yüksek regenereasyon kabiliyetleri vardır. Besinleri Fam. Tubifidae Çok ince yapılıdırlar . Tubifex tubifex Tatlısularda. Suların dibinde başları dip çamuruna gömülü arka uçları serbest olarak yaşarlar. Boyları 8,5 cm. kadar olabilir. Fam. Lumbricidae - (Toprak solucanları) vücut kılları S şeklinde kıvrık ve sivri uçludur. Her segmentte 8 kıl bulunur. Bunlar yanlarda birer çift boyuna sıra teşkil edecek şekilde sıralanır. Dişi genital por 15, erkek genital porları ise genellikle 14’üncü segmentten dışarıya açılır. Lumbricus terrestris - Boy 30 cm. segment sayısı 140-180 kadar tarla ve bahçe toprakları içinde bulunur, clitellum 31-37 segmentler arasında yer alır. L. rubellus - Boy 15 cm. kadar, clitellum 26-32 segmentler arasında yer alır. Genellikle çürümüş yapraklar arasında bulunur. III. Class - HIRUDINEA Parazittirler ve vücutları sabit sayıda segment içerir. Derilerindeki sekonder bölmeler sebebiyle her iç segment dışta 2-14 halka gösterir. Hirudo medicinalis eskiden beri tıpta kullanılır. Vücutta belirgin bir baş bölgesi yoktur. Bugün bu hayvanlardan elde edilen hirudin maddesi kanın pıhtılaşmasını önlediğinden geniş ölçüde faydalanılmaktadır. Sülükler tatlısularda yaşarlar. Vücutları dorso ventral yassılaşmıştır. Vücudun her iki ucunda anterior ve posteriorde birer vantuz bulunur. 62 Sülükler vantuzlarla tutunarak ileri doğru hareket eder. Ön vantuzun içinde ağız, ağzın arkasında 3 köşe teşkil edecek şekilde sıralanmış 3 kitin diş bulunur. Bu dişlerle yara açıp kan emer. Kan emenlerde tükrük bezi salgısı kanın pıhtılaşmasını önleyen ferment içerir. Sindirim kanalında yan cepler vardır. Bunun için bir defa kan emince aylarca besin almadan yaşayabilir. Hermafrodittirler (Eşeysiz çoğalmazlar). Paraziter yaşama uygun olarak Parapodium veya setaeları yoktur, regenerasyon kabiliyetleri çok azdır, Trochophora larva dönemi Fam. Hirudinidae Hirudo medicinalis - Tıpta kullanılır. Boyu 15 cm. kadardır ve tatlısularda yaşar. Limnatis nilotica - 8-10 cm. boyda olup çeşme yalaklarında yaşar, memeli ve insana geçer. Burun ve ağız boşluklarına yapışarak kan emer. Phylum - ONYCHOPHORA Tropik bölgelerde yaygındırlar. Taşlar altında ağaç kovuklarında rastlanan geceleyin faal olan hayvanlardır. Vücut annelitlere benzer şekilde homonom segmenlidir. Ancak bu segmentler dış boğumlarla birbirlerinden ayrılmadıkları için dıştan görünmezler. Taşıdıkları üyeler segmentlerin yerini işaret eder. Ayrı bir baş bölgesi yoktur. Vücudun ön kısmında ventral olarak yerleşmiş ağız ve yanlarında papillalar bulunur (dorsalde anten gibi bir yapı). Dorsalde göz yer almıştır, ayaklar poliket parapodlarını andırır. Ancak yürümeye yaradığından homolog değildir. Ayrı eşeylidirler. Döllenme ve yumurtaların gelişmesinin bir kısmı vücut içindedir. Dolaşım açık olup kalp dorsaldedir. Kan kısmen hemocoel içinde dolaşır. Solunum püskül trakelerle olur. Boşaltım organı nefridiumlardır. Bu özellikleriyle arthropodlar ile annelitler arasında bir karakter gösterirler ve Arthropodaya geçişi oluştururlar. Fam. Peripatidae 63 Peripatus - Boyları 5 cm. olup geceleri faaldirler. Phylum - ARTHROPODA (Eklem bacaklılar) Karada, tatlı ve tuzlu sularda, havada yaşarlar. Ekvatordan kutuplara kadar geniş bir yayılış alanına sahiptirler. Arthropodlar, homonom segmentli olan annelidlerin aksine Heteronom segmentlidirler. Yani embriyo dönemlerinde muhtelif vücut bölgelerindeki segmentler değişik şekilde gelişerek bir takım bölgeler meydana getirmiştir. Bu bölgeler baş , toraks ve abdomen olmak üzere üç kısımdır. Arthropodlardaki simetri, annelidlerde olduğu gibi, bilateraldir. Hareket değişik sayıdaki segmentlerden yapılmış bacaklarla sağlanır. Kasları enine çizgilidir. Kontraksiyon süratli olduğundan, hareket de çabuk olur. Deri, kutikula ve Ca tuzlarının birikimi ile olağanüstü sertleşmiş ve bir dış iskelet meydana getirmiştir. Dış iskelet harekete engel olmamak için segmentler arasında kesintili olup yerini ince deri kıvrımlarına bırakır. Kaslara destek ödevini görür, zaman zaman atılır ve alttaki deriden yeniden meydana getirilir ki buna deri değiştirme denir. Böylelikle dış iskelet hayvanın büyümesine engel olmaz (her larva ergin hale gelinceye kadar belirli sayıda deri değiştirir. Bu sayı türe, sıcaklığa ve besine göre değişik olup 5-7 kadardır. Lahana kelebeğinde sıcaklığa göre 3-5, güvede ise besine göre 4-40 defa deri değiştirilir). Arthropodlarda her segmentte bir çift ekstremite yer alır. Ancak birçok grupta segmentler kaynaşmış olup dolayısıyla ekstremite sayısı segment sayısını belirler. Başta: Antenler, ağız ekstremiteleri ve gözler bulunur. Toraksta yer alan ekstremiteler hareketi sağlar ve çeşitli gruplarda yürüme, çoğalma, duygu organı, koşma gibi çok değişik görevleri görür. Sindirim borusu vücut boşluğunda serbest olarak uzanır. Dolaşım sistemleri açıktır. Kan kısmen damarlarda kısmen de vücut boşluklarında dolaşır. Boşaltım organları koksal bezler, maksil bezleri, anten bezleri veya böceklerde olduğu gibi malpiki boruları şeklindedir. 64 Solunum suda yaşayanlarda solungaç veya boru ve kitap şeklindeki trakelerle yapılır. Sinir sistemi beyin, yutak konnektifi ve karın ganglionlarından meydana gelmiştir. İp merdiven şeklindeki duyu organları iyi gelişmiştir. Antenler, basit ve bileşik gözler işitme organları ve denge organları bulunur. Ayrı eşeylidirler. Döllenme genellikle içte olur. Bazılarında partenogenez de görülür. Genel organizasyon ile Arthropodalar muhtemelen Annelidaya benzeyen vücudu segmentli kurt (larva) gibi bir atadan köken almışlardır. Bu köken canlıda, çok basit yapılı olan baş muhtemelen duyu kıllarını taşımaktaydı. Ağız ventral tarafta yerleşmiştir. Prostomiumun gelişmesindeki ilk basamak bir çift ventral üye yeni bacakların her vücut segmentinde meydana gelmesi ve hareketin buna ilavesidir. İkinci aşama da buna paralel biçimde başta duyu organları olan göz ve antenlerin gelişimidir. Phylum Oncopoda ve Onycophoranın yaşayan örnekleri bunu göstermektedir. Arthropoda evriminde üçüncü basamak bacakları oluşturan kısımların birbiriyle eklem oluşturacak biçimde bölümlere ayrılmasıdır. Bu gelişme birinci çift extremitelerin ağıza gıda atmaya veya almaya yarayacak şekilde gelişmesini dolayısı ile birinci vücut segmenti ile başın birleşmesini sağlamıştır. Trilobita’da anten ve gözler bu kademede iyi gelişmiştir. Bu kademeye yakın bir noktada Arthropodalar farklı iki dala ayrılır. Birinci grup Cheliserata yani örümceklerin bulunduğu grup diğeri ise (Insecta) böcekler Mryapodlar ve Crustaceae.leri içeren Mandibulata.dır. Günümüzde yaşayan eklembacaklılar iki altşubeye ayrılırlar. Antensiz olanlar keliser (cheliser) taşımaları nedeniyle Chelicerata altşubesine dahil olup bu grupta akrepler, örümcekler ve akarlar yer alır. Anten taşıyanlar ise, ağızın gerisinde yer alan ilk üye çiftinin mandibula olması nedeni ile Mandibulata altşubesi içerisinde incelenirler ve bu grup içerisinde böcekler, kabuklular, kırkayaklar ve çıyanların bulunduğu myriapoda grubu yer alır. 65 Zoologların çoğu böyle bir gruplandırmayı kabul etmektedir. Bununla birlikta bazı sistematikçiler Mandibulata altşubesi, birbirleri ile yakın akrabalıkları olmadıkları ileri sürülen grupları içerdiğinden yapay bir birlik oluşturmaktadırlar. Büyük bir olasılıkla Arthropoda evriminde, Mandibulata ve Chelicerata şeklinde iki daldan çok dört ana dal mevcuttur. Bu dallar; Trilobita (soyu tükenmiş), Chelicerata, Crustacea ve Uniramia altşubeleri ile temsil edilmektedir. Uniramia içerisinde kırkayaklar, çıyanlar ve böcekler yer alır. Diğer üç altşubenin üyeleri sucul olmasına karşın Uniramia karada evrimleşmiştir. Uniramia türleri mandibula ve bir çift anten taşırlar; Uniramia ismi bu hayvanların üyelerinin dallanmamış olduğuna ya da dallanmamış atasal bir üyeden köken aldığına işaret Bazı görüşlere göre, Uniramia üyelerinin ya da tüm altşubelerin farklı Annelida benzeri atadan köken aldığına ilişkin, karşılaştırmalı morfolojiden elde edilen bazı kanıtlar vardır. Eğer bu doğru ise, Arthropoda superphylumu (üstşube) olarak düşünülüp, Trilobita, Chelicerata, Crustacea ve Uniramia, şube (phylum) düzeyine yükseltilebilir. Arthropoda.nın polifiletik olduğu görüşünü bazı uzmanlar ve özellikle bir çok entomolog kabul etmemektedir. Arthropoda phylumunun sistematiği 1. Sub.phylum TRİLOBİTOMORPHA 2. Sub.phylum MANDİBULATA Class : Crustacea Sub.class : Entomostraca Sub.class : Malacostraca Grup Myriopoda Class Chilopoda Class Diplopoda Class Symphyta Class Pauropoda 66 Class Insecta 3. Sub.phylum CHELİCERATA Subphylum - TRİLOBİTOMORPHA (Fosil Formlar) Class - Trilobita Bütün arthropodlar içerisinde en ilkel gruptur. Hepsi denizlerde yaşamış olan bu grubun bugün yaşayan temsilcileri yoktur. Toraks segmentlerinde 1’er çift üye vardır. Son segment üyesiz telsondur. Başta 1 çift anten vardır. Sonra gelen 4 segmentin her biri segmentli üye taşır. Bu grupta vücut tipik olarak birisi dorsal, diğeri ventral, diğer ikisi de yanlarda olmak üzere 3 bölge halindedir ve bu bölgelerin herbiri lobus olarak adlandırılmıştır. Bu nedenle trilobit denmiştir. Subphylum - CHELİCERATA Vücut Cephalothorax (Baş ve toraks) ve abdomen olmak üzere iki kısımdan oluşmuştur. Cepholothorax’da 6 çift ekstremite bulunur. Bunlar : 1. çift Chelicer (ağızın ön tarafında) 2. çift Pedipalpus 3.- 6. çift Yürüme bacağı I. Class - Arachnida 1. Ordo - Scorpionida (Akrepler) Cephalothoraks 6 segmentlidir, abdomen iki kısım olup preabdomen 7, dar ve uzun olan post abdomen 6 segmentten oluşur. Abdomen Cephalothorakstan büyüktür, cephalothorax abdomene bütün genişliği ile bağlanır. Oldukça gelişmiş olan pedipalpusların dip tarafı geniş olup besinin ağıza alınmasına yardım eder. Pedipalpusun uçları kıskaçlıdır (örümcekten farkı) avlarını pedipalpleri ile avlar chelicerleri ile parçalayıp yerler. Chelicer ise küçük ve ucu makas şeklindedir (3 parçadan yapılmıştır). Postabdomenin son segmentindeki telson kısmında zehir iğnesi ile zehir bezi yer alır. Preabdomenin ventralinde 1. sternitin 67 ortasında genital kapak, genital delik ve 2. sternit üzerinde pectin adı verilen dokunma ve bulma organı olarak kabul edilen bir çift tarak bulunur. 3, 4, 5 ve 6. sternitte kitap trakelerine ait birer çift solunum deliği vardır. Akreplerde yürüme bacaklarında göze çarpan özellik ön bacakların diğerlerine göre küçük oluşudur. Cephalothoraks’ın ön orta kısmında 2 median göz ve yanlarda 2-5 tane nokta göz bulunur. Bileşik gözler daha iyi gelişmiştir. Ağız pedipalpler ile bacaklar arasındaki artrium içinde ve üst dudağın altındadır. Akreplerde yumurta dişinin vücudunda açılır ve yavru olarak dışarıya çıkar (doğuruyormuş gibi ancak uterus yoktur). Yavru sırtta taşınır ve bakılır. 700 türden 4 tanesi Türkiye’de vardır. Fam. Buthidae Buthus gibbosus - Batı, Orta ve Doğu Anadolu’da bulunur 6 cm. kadar boydadır. Androctanus crassicauda - Güney ve Güneydoğu Anadolu’da (Adıyaman) bulunur. Bizdeki akreplerin en büyüğüdür. Fam. Scorpionidae Pandinus imperator - Ülkemizde bulunmaz. Dünyanın en büyük akrebi olup Afrika’da yaşar 22 cm. kadar boydadır. Scorpio maurus fuscus - Kuzey Anadolu’da bulunur 6 cm. boydadır. 2. Ordo - Solpugida (Örümcek benzeri) Cepholothorax abdomenle tüm genişliği ile birleşir. Abdomen segmentlidir. Zehir bezleri yoktur. Hızla kaçarlar. Görünüşleri korkunçtur. Halk arasında büyü denir. 3. Ordo - Areneida (Örümcekler) Vücut, cephalothoraks ve abdomenden oluşur. Cephalothoraks ile abdomen dar bir bel (pedicel) bölgesi ile ayrılır. Abdominal bölgede segmentasyon kaybolmuştur. Yalnızca bir familyada segmentasyon görülür. Cephalothorax, karapaks denilen daha sert bir kitinle kaplıdır. Gözlerin sıralanışı sistematikte önemlidir. Bu kısımda 3-4 çift ocel göz 68 bulunur. Cheliserleri tipiktir. Geniş bir kaide kısmı ile kıvrık bir çengel kısmı vardır. Zehir bezinin salgısı bir kanal ile dışarı akıtılır (bu salgı sindirimde rol oynar). Pedipalpus kıskaçlı değildir ve kaide kısmı geniştir. Besin almada kullanılır. Erkekte uç kısım şişe şeklindedir. Kopulasyon sırasında spermleri alır ve dişiye nakleder. Dişide bu kısım çengel şeklindedir. Yürüme bacakları coxa, trochanter, femur, patella, tibia, metatarsus, tarsus segmentlerini içerir. Tarsus segmentinin apexinde çengel biçiminde dişler bulunur. 4. çift bacağın metatarsusu üzerinde 2 sıra halinde tarak şeklinde dikenler bulunur ki buna calamistrum denir. Yine bacakların tarsus kısmında bir çift çengel tarak şeklinde çıkıntılar yer alır. Bu yapılar ağlar üzerinde kolaylıkla yürümeyi sağlar. Örümcek bacaklarının çoğunda diken ve tüy bulunur ki bu sistematikte önemlidir. Abdomenin arka ucunda, anüs önünde 4-6 çift konik çıkıntı halinde görülür, son kısmında ağ papilleri yer alır. Koninin uç kısmında küçük deliklerden oluşmuş cribellum levhası yer alır. Ağı yapan sıvı buradan salınır. Opistosomada (abdomende) ventralde öne yakın bir kısımda eşey açıklığı ve bunun yan taraflarında da kitap trake şeklinde solunum organları yer alır. Boşaltım organları (Prosomada) Cephalothorax’ta yer alan 7 çift koksal bezleridir. Ayrı eşeylidir. Yırtıcı, dişi erkeği yer Fam. Aviculariidae- Büyük örümcekler Zehirli kuş ve memelilere dahi saldırırlar. Avicularia avicularia - Kuş örümceği. Fam. Theridiidae- Bütün dünyaya yayılmış vücut küre şeklinde bacaklar ince, zehirleri ölüme neden olur. Latradectus congulobatus- Boyu küçük petrol renginde karnının üstü kırmızı ayakların son parçası esmer kırmızı Akdeniz sahillerinde bizde de olabilir. Zehiri çok kuvvetli halk korkar. Latradectus lugubris, Güney Rusya Türkistan, İran ve Türkiye.de. Çok zehirlidir. At, deve ve sığırlarda ölüme sebep olur. Fam. Lycosidae Koşucu örümcekler, 69 Hognatarantula- boyu 3-3.5 cm. açık kirli kahve rengi kırmızı renkleri var. Halk arasında büyü denir. 4. Ordo- Acarina- (Kene ve uyuz böcekleri)- Toprak ve suda serbest bir kısım da sıcak kanlı hayvanların parazitidir. Cephalothorax ile abdomen birleşmiştir. Vücut segmenti hemen tamamen kaybolmuştur. Ağız yapıları delici ve emici tipte değişmiştir. Delici formlarda ve celiserler delme dikeni stilet şeklini almıştır. Pedipalpusların kaide parçası ve üst dudak bu kısım etrafını bir kılıf gibi sarar. Solunum püskül trakeler ile. Vücut ve bacaklarda kıllar bulunur. Boşaltım birkaç türde koksal bez. Genelde malpiki tüpleriyle yapılır. Bir kısmı basit bir kalp içerir. Diğerlerinde kalp yoktur. Kıl düzenim ve sayısı sistematikte önemlidir. Fam. Ixodidae- Sert kabuklu gerçek keneler Ixodes ricinus. Göz yok, pedipalp 3, 4 parçalı tokmak şeklinde hortum var. Evcil hayvan paraziti kan emer. Bacakların ucu çengelli ve tutunma alanı içerir. Fam. Argasidae- Yumuşak vücutlu keneler Argas   persicus tavuklarda evlerde çatılarda veya parazit hayvan yuvasında yaşarlar. Fam. Eriophyidae- Bitki özsuyu ile beslenen keneler. Eriophyes pini-sarı çamda düğüm şeklinde mazı oluşumuna sebep Fam. Phyllocoptidae- Uzun kurt şekilli yaprakların sararma ve dökülmelerine neden olur. Phyllocoptrata oleivorus (Turunçgil pas akarı)- Turunçgil meyvalarının kabuklarını tahrip eder. Kabuk kalınlaşır, meyvalar küçük kalır, suyu azalır, asit miktarı artar, dal ve yaprakların bazı hastalıklara hassasiyeti Fam. Tetranychidae- Birçok tür. Bitki .zsuyu emer. Tükrükle temasa geçen bitki hücrelerinde marazi gelişme ve büyümeler olur. Tetranychus ulmi- Avrupa kırmızı örümceği- Kışı yumurta halinde geçirir. Yaprakların renginin değişmesine ve vaktinden önce dökülmesine 70 neden olur. Mahsül azalır ve meyve kalitesi düşer. Elma, armut ve şeftali ağaçlarında görülür. Fam. Sarcoptidae (Acaridae)- Uyuz böcekleri mikroskobik hayvanlardır. Boşaltım organları küçülmüş kalp yoktur. Vücut tıknaz ince derili, ağız extremiteleri kısa bir emme konisi gelişir, Deri içinde veya üstünde yaşar. Sarcoptes scabiei- İnsanda, parlak kirli sarı yalnız dişisi insan epidermisi altında birkaç mm. ile 3-4 cm. arasında tüneller açar ve burada yumurtlar. Sarcoptes canis- Köpekte yatay tüneller açarak uyuz hastalığı Pseuroptes ovis- Koyunda Subphylum - MANDİBULATA Chelicerata’lardan farklı bu grupta anten, mandibul ve maxil vardır. Aynı zamanda bileşik göz ihtiva ederler. 1- Class - Crustacea- Sert kabukludurlar. Büyük bir kısmı denizlerde bir kısmı tatlısularda rutubetli bataklık yerlerde, az bir kısmı da acı sularda yaşar. Kaya, bitki veya hayvanlara yapışık olarak bulundukları gibi parazit olanları da vardır. Parazitlerin bir çoğu o kadar şekil değiştirmişlerdir ki erginlerinde sınıf karakterini görmek mümkün değildir. Bulundukları grup ancak biyolojk gelişmelerini takip etmekle anlaşılır çünkü biyolojik gelişmelerinde tipik ve ortak larva tipleri vardır. Vücut genel olarak baş (cephalo), göğüs (toraks) ve karın (abdomen) olmak üzere 3 kısma ayrılır. Baş birbiriyle kaynaşmış bir biçimde 5 segmentten meydana gelmiştir. Ancak bu segmentlere karşılık gelen ekstremiteler görülür. Bazen baş, toraksın 1. ve 2. segmenti ile veya tümü ile birleşmiş olabilir. Baş ile göğsün birleşmesi sonucunda cephalothorax meydana gelir. Başla toraks arasında bariz bir sınır yoktur. Başın arka kenarındaki dorsal deri katlanmasının geriye doğru uzaması sonucu oluşan, iki parçalı bir kabuk şeklinde carapax bütün vücudu içine alır. Bazen de vücudun bir kısmını örten dorsal bir kabuk şeklindedir. Değişik şekilli olan toraks (2-60) segment ihtiva eder. 71 Genellikle abdomen segmentleri dıştan görülebilecek şekilde belirgindir. Başta sırası ile 2 çift anten, 1 çift mandibula, 2 çift maksil yer alır Bu sınıfa özel bir karakter veren antenlerin 1. çifti 2. çiftten çok küçük, diğer üyelerin aksine bir kollu olup duyu almaçlarını içerir. 2. çift antenler yarık ayak biçiminde hareket eder ve yakalamayı sağlarlar. Antenlerden başka bu kısımda gözler vardır. Çoğunda bileşik gözler bir sap üzerinde olup özel kaslarla hareket ettirebilir. Başta bulunan 1 çift mandibula ile 2 çift maksilla ağız ekstremiteleridir. Besin almaya yararlar. Crustacea ekstremiteleri yarık ayak veya çatal ayak şeklindedir (Tipik olan ekstremitelerin kaide kısımları coxa ve precoxa’ dan ibaret olup bundan sonra 5 parçalı bir endopodit kısmı ile kama şekilli bir exopodit kısmı bulunur. Bu ekstremitelerin iç ve dış kollarında çeşitli şekilde uyartılar bulunabilir). Toraks ayakları (thorocopodlar) muhtelif grupların yaşayışına göre değişik biçimlidir. Yüzme ve besin toplamak gibi işlevleri yerine getirirler ve bunlar yarık ayak tipindedir. Bazı gruplarda abdomendeki ekstremiteler kaybolmuş bazılarında gelişmiştir. Bunlara pleopod denir ve yüzmeye, sıçramaya yararlar. Vücudun son kısmında üye olmayan telson denen bir çıkıntı vardır ve furka isimli 2 uzantı taşır. Birkaç parazit form hariç hepsi ayrı eşeylidir. Gelişmelerinde genel olarak metamorfoz görülür. Yumurtalardan nauplius (gelişme safhası) larvası çıkar. Bu larva, yumurta şeklinde 3 çift ekstremite alında ocel göz ve segmentsiz olan vücudu ile karakteristiktir. Bundan başka metanauplius, zoea ve mysis larva tipleri de görülür. Boşaltım organı 1 çift anten bezi ve 1 çift maxil bezidir. Gelişmiş Crustacea.lerde dolaşım sistemi sırttaki kalp dışında arter ve venaları da geliştirecek biçimde evrimleşmiştir. Solunum organı olarak abdomen bacakları üzerinde ve toraks bacakları bazalinde solungaçlar yer almış olup basit formlarda bu görevi deri almıştır. Ayrı eşeylidirler. 72 Sub. Class- Entomostraca- Segment sayısı çok değişik olup vücudun son kısmında çatal şeklinde uyartıları alan furca bulunur. Parazit formlar hariç, derileri fazla sertleşmemiştir. 1. Ordo- Phyllopoda- Fam. Branchipodidae- Uzun vücutludurlar. Carapax’ları yoktur. Abdomende ise ekstremite yoktur. Ucunda bölmesiz 2 furka bulunur. Branchipus schaefferi- Tatlısularda yaşar. Uzun ve hafifçe yanlardan basık bulunan vücutları 1 cm. boyundadır. 2. Ordo- Cladocera (Su Pireleri)- Vücut yanlardan basık ve 2 yan parçadan oluşmuş bir carapax ile örtülüdür. Baş bunun dışında kalır ve karın tarafına doğru yönelmiştir. Vücut az sayıda segmentli olup segment sınırları belirli değildir. Fam. Daphniidae- 7-8 mm. boyundadırlar. Balık yemi olarak önemlidir. Daphnia magna-, Bütün dünyada, küçük durgun göl, havuzlarda ve tatlısularda bulunur. Daphnia longispina - Ülkemizde Gölbaşı.nda tespit edilmiştir. Daphnia pulex- Bütün Avrupada 3. Ordo Copepoda - (Kürek Ayaklılar)- Sularda serbest yaşayanları olduğu gibi parazit olanları da vardır. Vücut yapıları yayılış tarzına göre değişmiş, bazıları Crustacea.den ziyade kurda benzer bu ancak gelişme safhalarından anlaşılır. Bunlarda carapax görülmez. Bunların birinci antenleri uzun ve kuvvetlidir. Erkeklerin l. çift antenlerinden biri (sağdaki) diğerine nazaran daha kuvvetlidir. Fam. Centropagidae, Tatlısu ve denizlerde yaşarlar. En az 24 segmentli antenleri iplik gibi uzundur. Diaptomus emiri - Emir gölünde dişiden 7 tek yumurta salkımı var. Fam. Cyclopidae (tepegöz) Çoğunluk tatlusuda yaşar. l. çift antenlerin her ikisi de erkek bireylerde dişiyi tutmaya yarar. Boyu thorax cephalo uzunluğunu geçmez. Dişide l çift yumurta salkımı bulunur. Cyclops stenur Çubuk barajı, Emir gölü.nde bulunur. 73 4. Ordo Cirripedia (Sülük ayaklılar) erginleri denizde yaşayan hayvanlar üzerinde yengeç, balina vs. veya taş, gemi, tekne iskele gibi yerlere kendilerini tespit ederler. Birinci anteni tutunma organı şeklinde olur. Bu kısım vantuz gibi genişlemiştir. Bazılarında tespit yeri bir safiha gibi genişler, bazılarında da bir sap gibi uzar. Vücutları 2 parçadan oluşmuş bir carapax ile tamamen örtülüdür. Bunun altında kalker plakaları bulunur. Yumurtadan nauplius larvası çıkar bir müddet sonra bu larva cypris larvasına dönüşür. l. anten bu dönemde iyi gelişmiştir. Bu dönemde deniz dibine çökerek kendini tesbit eder. Balanus- Genellikle vapurlara yapışırlar. Yenir. Sub.Class Malacostraca Cephalothorax ve abdomen olmak üzere 2 kısımdan meydana gelen vücut, sabit sayıda segmentten oluşur. (Gövde daima l4 segmentlidir yalnızca Lepostrakada da 15 segmentten yapılmıştır) Başta 5, toraksta 8, abdomende 6, nadiren 7 segment bulunur. Segmentlerin herbirinin dorsal kısmına tergum ventral kısmına sternum denir. Bunlar da yanlarda pleuron denilen kısımlarla birleşirler. Bazılarında cephalothorax segmentlerinde kalkan şeklinde bir karapax bulunur. Bütün extremitler ve abdomen karapaxın dışındadır. Abdomenlerinin son kısmı çoğunluk yassı bir telson ile sonlanır. Extremite ve ganglion ihtiva etmez. l çift büyük birleşik göz, alın gözü erginde yok. Bazen kollar çok dallı. Mandibulalarda çiğneyici kısımlar meydana gelmiştir. Toraksta 8 çift abdomende 6 çift ekstremite vardır. Toraks ayakları yarık ayak şeklindedir. ve yürümeyi sağlarlar. Abdomendekiler ve telson yüzmeyi sağlar. Solunum solungaç ile yapılır. Istakoz, karides gibi Crustacea.lerde sindirim sistemi çok iyi gelişmiştir. Squiilla- Akdenizde yaşar. Ordo-Decapoda (On ayaklılar) Crustacealer içinde en evrimli olan gruptur. Vücut baş ve thorax segmentlerinin oluşturduğu büyük bir cephalothorax ve abdomenden oluşmuştur. Cephalothorax’ın sırt tarafında büyük kalkan şeklindeki carapax vücuda yapışık yanlarda ve karına doğru sarkar. Baş carapax’ın altına çekilmiştir. Carapax rostrum denen öne doğru sivri bir uzantı meydana getirir. Vücut segmentleri veya kuyruk 74 yüzgeçleri yassı ve geniş bir alan oluşturup karına doğru kıvrıktır. Torakstaki ilk üç ekstremite besin sağlamak üzere maxilliped şeklinde değişikliğe uğramıştır. Birinci çift diğerlerinde büyük, ucu daima makaslıdır; 5 çift dış kollarını kaybederek bir kollu, yürüme bacağı haline dönüşmüştür. Bu grupta abdomen şekil ve büyüklüğü çok değişiklik gösterir. Bazılarında uropod ve telsondan meydana gelmiş bir kuyruk yüzgeci bulunur. Abdomende yüzmeye yarayan 5 çift pleopod vardır (karında bulunan birinci yüzgeç ayağı dişide çok küçülmüş veya kaybolmuştur. Erkekte ise protopodit ve endopodit kısımları kaynaşarak spermanın dişiye iletilmesini sağlarlar). Sinir sistemi gelişmiştir. Baş ganglionu ile ventral özofagusun altında 6 ganglionun kaynaşmasından meydana gelmiş subözöfegal ganglion bulunur. Karın ganglionları da kaynaşmıştır. l. antenlerinin kaide kısmında da ilk parçada denge organları statositler bulunur. Solunum larvalarda vücut yüzeyi, ergin de solungaçlarla yapılır. Boşaltım 2. antenlerin kaide kısmına açılan anten bezleri ile yapılır. Gelişimlerinde metamorfoz görülür. Zoea, metazoe larva safhaları ile çeşitli larva tipleri görülür. Sub.Ordo - Natantia Vücut hafifçe yanlardan basık, rostrum iyi gelişmiş toraks bacakları zayıf, abdomen bacakları ise iyi gelişmiş olup yüzücüdürler. Abdomen cephalothoraxtan uzun ve kuyruk yüzgeci içerir. Familya : Carididae Palaemon serratus (karides) yenir. Sub.Ordo - Reptantia Vücut sert karın yönünde yassıdır (Üstten basık). Rostrum küçük veya yoktur. Yürüme bacakları iyi gelişmiş ve ilk çiftinde makas gibi büyük kıskaç vardır ve hepsinden kalındır. Fam. Palinuridae (Zırhlı kabuklular) - Kutikula kalın olup zırh gibi vücudu sarar. Carapax üzerinde dikenler bulunur. Karın ayakları yüzme bacağı şeklinde ve zayıf dişilerde yumurta taşımaya yarar. Amacura - Vücut yuvarlak abdomen gelişmiştir. Carapax epistomla kaynaşmaz, rostrum gelişmiştir. Yürüme bacaklarının ilk üç çifti makaslı, birincisi çok kalındır. Fam. Nephropsidae 75 Homarus vulgaris (Astacus gammarus) - Istakoz. Koyu mavi renkli 30-45 cm. Yenir. Pişirince kızarır, yosunlu kayalık sahillerde bulunur. Fam. Potamobiidae Potamobius (Astaculus) fluviatilis - Tatlısu ıstakozu (yenir). Anumura - Abdomen iyi gelişmemiş ve yumuşak telson körelmiştir. Carapax epistomla kaynaşmaz. 3. yürüme bacağı makaslı değildir. Fam. Paguridae (Keşiş Istakozları) Abdomen yumuşak olduğundan diğer hayvanlar tarafından kolaylıkla yenir. Deniz salyangozlarının boş kabukları içerisine yerleşirler. Brachyura (Yengeçler)- Vücutları dorso-ventral yassılaşmış, kısa ve yassı olan abdomen cephalothorax’ın altına doğru kıvrılmıştır. Carapax epistomla kaynaşır. Kuyruk yüzgeçleri yoktur. Dişilerde abdomenin son segmenti yuvarlak, erkeklerde sivridir. Yürüme bacağının ilk çifti daima makaslıdır. 3. çiftte hiçbir zaman makas yok. Fam. Canciridae Cancer pagurus (pavurya) - Akdenizde 9-12 cm. yenir. Fam. Majiidae Maja- Deniz örümceği 12-18 cm. Bazı memleketlerde yenir. Fam. Potamonidae (tatlısu yengeci) - Cephalothorax enine oval biçimdedir, yüzme bacakları yoktur. Potamon fluviatilis - 5 cm. yenir. Göl ve nehir kenarlarında taş dibinde. Fam. Portunidae- (yengeç) İyi yüzücüdürler. Yürüme bacaklarının son kısımı levha şeklini almış yüzme bacağı haline gelmiştir. Portunus puber (Çalpara) - Karadenizde, tatlısularda bulunur. ORDO ISOPODA (Tesbih böcekleri), Boyları 1 mm. ile 25 cm. arasında değişir. Vücut dorso-ventral basıktır. Carapax hiçbir zaman tam olarak gelişmemiştir. Karada yaşayanlarda kitin tabakası çok sertleşmiştir. Baş toraksın birinci segmenti ile kaynaşmıştır. Toraks 7 veya 6 segmentlidir. Abdomen çok kısa ve segmentleri birbirine kaynaşmıştır. 76 Asellus   aquaticus - Tatlısuda bulunur. Boy l2 mm. kadardır. Kör kuyu mağara, derin göllerde yaşar. Oniscus   murarus (Asellus) (Duvar tesbih böceği)- 12 - 17 mm boyda kerpiç duvarlarda, mahsenlerde, serlerde, rutubetli depo, kiler, çürümekte olan bitki altında veya sağlam bitki üzerinde yaşarlar. ORDO-AMHIPODA - Dış görünüş olarak çok değişik şekilli olanları vardır. Çoğunda vücut yandan basıktır. 5- 20 mm büyüklüktedir. Baş toraks’ın 1 ve 2. segmenti ile kaynaşmıştır. Deniz ve tatlısularda yaşarlar. Ayrı eşeylidirler. Gelişmelerinde metamorfoz yoktur. Fam. Gammaridae Vücutları incedir. Suda karınlarının hareketiyle süratle yüzeler. Hızla akan acı ve tatlı sularda yaşarlar. Gammarus pulex - Boyu 12 -17 mm. Ülkemizde de tespit edilmiştir. MYRIAPODA’LAR Myriapodalar bir sınıf; Pauropoda, Symphyla, Diplopoda ve Chilopoda da ordo olarak ele alınıyordu. Sonra bu ordolar arasındaki benzerlik ve farklılıkların bir class seviyesinde olduğuna karar verildi. Biz de bu grupları class olarak inceleyeceğiz ancak bu classlara dahil olan hayvanların myriapodalar olarak ortak karakterleri şunlardır. Bu hayvanların hepsi karada yaşarlar. Vücutları baş ve gövde olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Başta bir çift anten iki üç çift ağız ekstremiteleri ve değişik sayıda nokta göz bulunur. Myriapodlarda yavaş yavaş böcek başı gelişimi görülür, maksillalar kaynaşarak labiumu oluşturur. Solunum trake ile yapılır. Boşaltım organı malpiki borularıdır. Vücut değişik sayıda segment içerir. Her segmentte bir veya iki çift exremite bulunur. Myriapoda grubunu dört sınıfta inceleyeceğiz, Pauropoda, Symphyla, Diplopoda, Chilopoda. Class. Pauropoda - Genital açıklık (üçüncü segmenttedir) vücudun ön ucuna yakındır. Küçük boylu yuvarlak yassı şekildedirler. Antenleri farklı olarak iki kolludur. Ağız extremiteleri l çift mandibul ile l çift zayıf maxildir. Maxiller alt dudağı oluşturmak üzere kaynaşmıştır. Dolaşım 77 sistemi, gözleri ve trakeleri körelmiştir. Nemli yerlerde ormanlarda yaşarlar. Kutikula kitin içermez. Fam. Pauropodidae Pauropus huxlegi l-l,5 mm. dir. Rutubetli yerlerde yaşar. Class. Symphyla Genel olarak küçük boyludurlar (1-8 mm). Vücutları yumuşak ve pigment bulunmadığından beyazımsı, renksizdir. Genital açıklık üçüncü segmentte öndedir. Başta l çift ve bir kollu çok segmentli iplik şeklinde uzun anten bulunur. Bu grup Apterygotlara benzeyen bir sınıftır. Ağız l çift mandibula, l çift maxilla ve bir de ağız kapağı şeklinde labiumdan (2. maxil) ibarettir. Gövdeyi oluşturan segmentlerden birer çift ekstremite çıkar. Solunum organları püskül trakeler halindedir (Bu grup böceklere köken teşkil ettiği için önemlidir). Vücudun arka ucunda 2 büyük uzantı ve uçlarında ağ bezlerine ait kanallar açılır. Dünyanın her tarafında bulunur. Hareketlidirler. Işıktan kaçarlar. Scutigerella immaculata Class- Diplopoda (Kırk ayaklar) Çoğunluk uzun boyda ve silindirik yapılı hayvanlardır. Genital açıklık ön uçtadır. Deri fazla miktarda Ca2C03 içerdiğinden serttir. Tergit, sternit, pleura bölgeleri iyi gelişmiştir. 2,5 mm.den. 28 cm.’ye kadar olabilirler. Ağız parçaları l çift mandibula ile l çift 2. maxilla’dır. (l. maxilla bulunmaz). Başta l çift anten yer alır. Antenler çok kısa 8 parçalıdır. Genel olarak vücutları çok sayıda segmentten meydana gelmiştir. Bu segmentlerden ilk 4 çifti toraksı oluşturur (ilk defa) bu segmentlerden l. de ekstremite yoktur. Diğer 3’ünde l’er çift ekstremite vardır. Bacaklar karının orta çizgisine yakın yerinden çıkar. Abdomende 2 segmentin bir tek tergitle örtülmesi sonucu olarak her segmentten ikişer çift ekstremite çıkar gibi görülür. Bacakları genel olarak zayıf yapıdadır ve yanlarında büyük bir çengel ile bir de kıl gibi ince çengel bulunur. Sinir sistemleri büyük bir beyin ganglionu ile homonom metamerli karın ganglionları zincirinden ibarettir. Gözleri birçok ocel gözün biraraya 78 gelmesinden meydana gelmiş kümecik halindedir. Antenlerin üzerinde koku almaya yarayan çıkıntılar vardır. Sindirim sistemi çok basit olan bu grubun son barsağın başlangıcında bulunan malpiki boruları ekskrasyon (boşaltım) organı görevi yapar. Dolaşım sistemi iyi gelişmiştir. Solunum püskül trakelerle olur. Ayrı eşeylidirler. Fam. Julidae Vücut çok segmentlidir. Julus   terestris 30-70 segmentli geceleri faaldir. Dokununca helezon gibi kıvrılır. Class. Chilopoda (Çıyanlar) Vücut uzun dorso ventral basıktır. boyları 3 mm. ile 260 mm. arasında değişir. Baş gövdeden bariz olarak ayrıdır. Genital açıklık vücudun sonundadır. Başta basit yapıda çok sayıda segmentten ibaret l çift uzun kıl gibi anten, l çift mandibula ve 2 çift maxilla vardır. Gövde kısmında herbir segmentten l çift ekstremite çıkar. Birinci segmente ait ekstremite çifti şekil değiştirmiş olup bunun kaide kısmında yer alan zehir bezi kanalı sivrilmiş olan uç kısımdan dışarıya açılır. Sinir sistemi başta bulunan bir serebral ganglion ile ventralde homonom karın ganglion zincirinden ibarettir. Ayrıca böceklerdeki gibi bir visceral sinir sistemi de vardır. Sindirim sistemi basit; son barsağa ektodermik 2 malpiki borusu açılır. Ağıza 2 tükrük bezi açılır. Geceleyin faaldirler. Solunum boru trakelerle yapılır (böceklerdeki gibi). Diğer arthropodları avlayarak geçinirler. Ayrı eşeylidirler. Fam. Scolopendridae Gövde 25-27 segmentli, Bacaklar uzun olduğundan Áok hýzlý hareket ederler. Scolopendra   morsitans (çıyan) Ülkemizde tespit edilmiştir. Gündüzleri taşlar altına saklanır. S. cingulata 5-9 mm boyundadır. S.gigantea - 26 cm. Hindistan’da bulunur, zehiri insanı öldürür. Fam. Lithobiidae Vücut Scolopendridae’ye göre daha kısa ve segment sayısı az. Bacakları ise daha uzundur. Cins Lithobius- Ormanlarda bulunur. Fam. Scutigeridae Vücut kısa antenler kıl gibi ince. Bacaklar uzun ve vücudun arkasına doğru uzunlukları artar. 79 Scutigera   coleopterata Boy 16-24 mm. evlerde bulunur. Gece çıkar ve çok hızlı hareket eder. Phylum: MOLLUSCA (Yumuşakçalar) Bu phylum arthropod’lardan sonra en kalabalık grubu teşkil eder. Aşağı yukarı bugün 90.000 kadar yaşayan, 35.000 kadarda fosil türü Phylum üyelerinde vücut bilateral simetrili olup, baş, ayak ve iç organlar torbası olmak üzere üç bölge ayırt edilir. Ergin vücut yapısı diğer omurgasızlardan çok farklılık gösterir. Fakat ilkel mollusklarda görülen veliger larva tipi annelidlerin trochophor larvasına çok benzer. Bu mollusk ve annelidlerin ortak bir atadan geldiklerini düşündürmektedir. Ancak molluska, kendine özgü (amphineuralar dışında) segmentsiz bir vücut yapısı geliştirirken annelidler segmentli bir vücuda Başta ağız açıklığı cerebral ganglion ve göz bulunur. Karın bölgesinde geniş ve yassı kas dokusundan yapılmış bir ayak, ayağın üzerinde iç organlar kütlesi, bu kütleyi örten iki katlı bir deri olan manto ve mantonun üst yüzeyinde Ca2C03’ten oluşan kalkerli, sert bir kabuk yer almıştır, manto ile vücut boşluğu arasındaki kısım manto boşluğudur. Kabuk mantodaki salgı bezlerinin salgısıdır. Arthropodların dış örtülerine benzer olarak bu kabukta barınmayı sağlar, fakat hayvanın hareketini güçleştirir. Sindirim sistemi ağız, yutak, yemek borusu, mide, barsak ve anüsten meydana gelen tek bir tüpten ibarettir. Bu kısım bazen kıvrılmış olabilir. Yutak bir kas grubu yardımı ile hareket eden, tipik törpü şeklinde dili andıran bir yapıya (radula) sahiptir. Mollusklarda sadece bivalvlerde radula bulunmaz. Bunlar deniz suyunu süzerek besinlerini sağlayan hayvanlardır. Mollusklar da hem gerçek bir coelom, hem de dolaşım sistemi görülür. Coelom boşluğu, kalp, gonad ve boşaltım organı ile temas halindedir. 80 Dolaşım sistemleri açıktır. Ancak Cephalopoda sınıfının bütün üyelerinde kapalı dolaşım sistemi görülür. Çok gelişmiş olan kalp bir karıncık ve 2 kulakçıktan oluşmuştur. Kalp bazılarında bir bazılarında ise iki atriumlu olabilir. Kalp, omurgalı hayvanlarda olduğu gibi pericard ile çevrilmiştir. Kulakçıklar kanı toplardamarlardan alır, karıncığa pompalar. Kuvvetli kaslı karıncık atar damarlarla vücuda sevk eder. Boşaltım organı Annelidlerde olduğu gibi, bir çift olan ve kirpikli huni ile başlayan hakiki nefridiumdur. Kirpikli huninin bir ucu perikardial boşluğa, diğer ucu da manto boşluğuna açılır. Bu durumda perikard boşluğu coeloma karşılıktır. Cephalopodada nefridiumlar böbrek keselerini oluşturmuşlardır. Nefridiumlar boşaltım maddelerini manto boşluğu vasıtasıyla dışarı atarlar. Manto boşluğundaki solungaca ktenidium denir. Solunum genellikle solungaçlarla, ilkel formlarda hava teması ile gerçekleşir, ara formlarda akciğer gelişimi görülür. Sinir sistemi belirli sayıda çift ganglionlardan meydana gelmiştir. Tipik olarak üç çift ganglion bulunur: l- Serebral ganglionlar (beyin ganglionu), 2- Pedal ganglionlar (ayak gangalionu), 3 Vücudun arkasındaki Visceral ganglionlar (iç organlar torbası ganglionu). Birçok molluskda ayrıca bir çift 4. Pallial ganglion (manto ganglionu) bulunur. Bu ganglionlar sinir şeritleri vasıtası ile birbirine bağlıdır. Bütün yumuşakçalarda deri altında bu ganglionların oluşturduğu sinir ağı bulunur. Sinir ağına özellikle ayakta, mantoda ve cephalopodların tentaküllerinde rastlanır. l- Class Amphineura - Chiton ve bunların arkabaları ile temsil (tümü fosil) edilen bu grupta vücut elips şeklinde olup küçük ve kabuklu hayvanlardır. Chiton: Classa örnek teşkil eden bu hayvanın konveks olan dorsal yüzeyinde kiremit sırası gibi birbiri üzerine binmiş 8 adet Ca2C03 plakası bulunur. Bu plakalar yalnız yanlarından mantoya bağlı, manto ile ayak arasında pallial boşluk bulunur. Molluskların ekonomik önemi olan başlıca sınıfları şunlardır: l- Lamellibranchiata (Peleciopoda), 2- Gastropoda, 3- Cephalopoda (Cephalopodlar). 81 Class I- Lamellibranchiata (Bivalvia) (Midyeler) Balta ayaklılar Suda yaşarlar. Bilateral simetrilidirler. Kabuk ve manto sağ ve sol olmak üzere ikiye ayrılmış ve bu iki parça yer yer birleştiğinden 2-3 aralık kalmıştır. Bu aralıklar kullanılmış suyu dışarı atmaya ve solunum suyunu almaya yararlar ve bazen manto kenarları buradan sifon biçiminde dışarı çıkan birer yapı oluşturmuştur. Bu yapı suyun giriş çıkışını düzenler. Kabuk karın tarafından açılır. Dorsalden elastiki bir ligamentle bağlıdır, baş tamamen kaybolmuştur. Göz çoğunda yoktur. Ayak bazı türlerde körelmiş olabilir, varsa kuvvetli kaslardan yapılmış olup distal kısmı hayvanın ön ucundan dışarı çıkar ve hareketi sağlar. Ligamentin iki yanında her bir kabuk birer umbo içerir, bunun altında kabuk kenarına paralel büyüme çizgileri yer almıştır. Kalp hayvanın sırtında pericardium (coelom boşluğu) içindedir. 2 atriyum 1 ventriculus, yani 2 kulakçık, 1 karıncık içerir. Ventriculustan aorta çıkar ve aorta arterlere, daha küçük arterlere ve onlar da daha küçük kılcaldamarlara ayrılır. Arterler manto, sindirim sistemi ve ayak gibi organlara gider. Ayrıca venalar (toplar damarlar) da gelişmiştir, (böbrek venaları gibi). Kan, venalardan kulakçıklara oradan pompalanarak, karıncığa oradan da aort’lara (ön ve arka) oradan da vücuda dağılır. Kan sıvısı hemoglobin ve hemosiyanin içerir. Boşaltım organı nefridiumlardır. Yüksek formlarda böbrek oluşumu görülür. Ön uçta ağız bulunur. Midenin altında ayağın üst tarafında karaciğer yer almış olup salgısını mideye gönderir. Barsak çok kıvrım yapar ve yukarı dönerek perikardial boşluktan (coelom boşluğu) bazen karıncıktan geçer. Bazı türlerde manto kenarında dokunma ve ışığa duyarlı benekler vardır. Ayakta pedal ganglionun yanında statocyst denen denge organı vardır. İçindeki kum granülleri hayvanın hareketi doğrultusunda yer değiştirir. Sinir uçları uyarılarak mesajlar beyine gider. Kabuk parçaları sırt tarafta elastiki bir şerit (ligament) vasıtasıyla birbirine bağlanmıştır. Çoğunda ligamente ilave olarak kabuk parçalarının ön kenarlarında dişler bulunur. Bu dişler karşı parçada kendilerine karşılık gelen çukurluklara girerek bir çeşit menteşe oluştururlar. Dişlerin yapısı ve büyüklüğü eşit (homodont) 82 veya değişik (heterodont) olabilir. Her kabukta birbirinden diğerine uzanan ve kabukların kapanmasını sağlayan anterior ve posterior adduktor kasları vardır. Ayrıca anterior ve posterior retraktor kasları ile bir de sadece anteriorda yer alan protraktor kas bulunur. Bunlar ayağın hareketini kontrol ederler. Midye kabuğunun en içteki kalsiyum karbonattan yapılmış sedef tabakası, epitel hücreleri tarafından ince tabakalar halinde salgılanır. Eğer kabukla manto epiteli arasına bir madde girerse epitel hücre, yabancı madde etrafında merkezileşen Ca2CO3 tabakaları salgılamak üzere uyarılır. İnci bu yolla oluşur. Deniz ve acı su midyelerinde embriyonal gelişmeden sonra serbest yüzen silli veliger larvası vardır ki annelitlerin trochophora larvasına benzer. Burdan dibe inerek ergin midyeye erginleşir. Döllenme suda olur. Tatlısu midyelerinde ise parazit yaşayan glochidium larvası vardır. I. ORDO Protobranchiata Midyelerin en ilkel grubudur. Arka yan tarafta çift sıralı tarak şeklinde iki solungaca sahiptirler. Her ktenidium ayakla manto arasında uzanan yatay bir eksen ve iki sıra flamentten oluşur. İlkel midye flamentleri kısa ve yassı üçgenler şeklinde diğerleri iplik şeklindeki flamentler kıvrılarak serbest ucu uzayıp dış taraftan yukarı uzayarak U şeklini alır. Cins Nucula (Fındık midyesi)- Midyelerin en küçüğüdür. 4 mm. Kabuk yuvarlak ve üçgen şeklindedir. Avrupa denizlerinde yaşar. Cins Arca Kabuk parçalarının yüzeyi ışın şeklinde kaburgalı Arca noae (Nuhun gemisi midyesi) - 8-10 cm. Taxodont menteşeli (eşit yapılı birçok küçük diş). II. ORDO - Heterodonta Midyelerin çoğu bu ordodandır. Heteredont menteşeli ve [solungaçları çift yaprak şeklinde olup solungaç flamentleri enine köprülerle birbirine bağlıdır (kabuk çevresi eşit olmayan az sayıda dişi içermektedir). ] Adduktor kaslar (kapama) eşit büyüklükte ve iki tane. Fam. Unionidae - Nehir ve göl midyeleri kabuk parçaları uzunca ve eşittir. Dış yüzey esmer yeşil renkte iç yüzey sedeflidir (Menteşe az dişli veya dişsiz olur). 83 Cins - Unio - Kabuk kalın ön kısmı kısa arka kısmı çok uzundur. Margaritana margatirifera (Nehir inci midyesi) -Dağlardaki derelerde bulunur. 10 cm. İncisi makbul değil. Cins - Anodonta (Göl midyesi) Kabuklar çok ince ve geniş olup tipik tatlısu midyesidir, Menteşe dişsiz. Tüm dünyada yaygındır. Fam. Cardiidae Cins - Cardium (kalp midyesi)- Kabuk kalp şeklinde üzerinde ışınsal olarak sıralanmış çizgiler var. Bunlara kaburga denir (4-5 cm. kabuk dişli). Fam. Tridognidae Tridagna gigans (dev midye)- Boy 2 m. Ağırlık 250 kg. 10 kg. kadar da eti vardır, yenir. Hint okyanusunda yaşar. Kabukları çamaşır teknesi olarak kullanılır. III ORDO - Anisomyaria - Adduktorlar ya farklı büyüklükte veya bir tanesi hiç bulunmaz genellikle menteşede diş yoktur. Solunum solungaçları yaprak şeklindedir. Ekonomik önemi olan midyeler, denizlerde bulunurlar ve çoğunlukla sifonlarını su içine uzatarak kum ve çamura gömülü yaşarlar. Fam. Aviculidae - Kabuk parçaları eşit değildir, menteşe kenarları dişsiz veya zayıf dişli olup kanat biçiminde uzantılardan oluşmuştur. Cins Avicula (Kuş midyesi) Sol kabuk parçası sağdan daha kubbeli boyu 8 cm. dir. Meleagrina margaritifera (İnci midyesi) - Uzunluk 15-30 cm. şark incisi denilen kıymetli incileri meydana getirir ve kabuklarından da sedef elde edilir. Hint Okyanusunda yaşar. Fam. Ostreidae - Kabuk parçaları eşit değildir. Menteşe zayıf ve dişsiz olur. Daha büyük ve kubbeli olan sol kabuk parçası yere yapışır. Sağ parça bir kapak gibi onu örter. Ostrea edulis (İstiridye) - Kabuk büyüklüğü 8-l0 cm. kadardır. Kayalık yerlerde bulunur. Salgı ile kendilerini kayalara veya kabuklara yapıştırır. Fam. Mytilidae Kabuk parçaları eşit, menteşe yok. Ligament iç tarafta yer alır. 84 Cins- Mytilus (Deniz midyesi yenen) - Kabuk parçaları eşit, uzun arka tarafı yuvarlak üçgen şeklinde hemen bütün denizlerde bulunur. Menteşe yok. Ayakları küçülmüş olup salgısı ile kenetlenmiş sert zemine tespit Class : 2 - Gastropoda : Salyangozlar Karada yaşayan tek Mollusca sınıfıdır. Tatlısu ve denizlerde de bulunur. Tek bir dorsal kabuk var (İnsan besini) . Veliger larvasında ağız önde anüs arkadadır. İç organlar torbası embriyolojik gelişme esnasında 180 derecelik (torsiyon olayı) bir dönme yapar. Vücudun her iki tarafının eşit büyümemesinden dolayı bir tarafın, genellikle de sol tarafın daha fazla büyümesi ile torsiyon ortaya çıkar. Bu nedenle önce arkada bulunan kalp ve anüs ağzın üzerinde yer alır ve solungaçlar da ön tarafa gelmiş olur. Soldaki organlar gelişemez kaybolur. Sağdakiler sola geçer. Torsiyondan sonra vücut büyük ölçüde asimetrik bir yapı kazanır. Kabuk, torsiyon olayından bağımsız olarak bir düzlemde rulo gibi kıvrılır. Opisthobranciata.da ve diğer bazı gruplarda olduğu gibi torsiyona ilave olarak detorsiyon yani geri torsiyon görülür. Bu olayda vücut yine simetrisiz kalır; fakat önceden öne gelmiş organlar yana kayar. Torsiyon olayında, manto boşluğu öne kaydığından, tehlike anında hayvanın başını saklayabileceği bir odacık şekillenmiş olur ve hayvan bu odacığın ağzını gerektiğinde ayağı ile kapatarak korunur. Ayrıca buharlaşma ile su yitirilmesini önler. Detorsiyon ile, manto boşluğu vücudun yan tarafına kaydırılarak sindirim kanalı ile atılan atıkların solunum suyuna karışması engellenmiştir ve detorsiyon, büyük bir olasılıkla bununla ilgili geliştirilmiş bir uyumdur. Kuvvetli kaslardan yapılmış geniş bir ayak (çoğunlukla mukus salan hücrelerle kaplı ve ventral taraftan dışarı açılan bir bez içerir) ile sürünerek ve ayak yüzgeç gibi kullanılarak hareket sağlanır. Karada yaşayan ve karadan tatlısuya geçen Gastropodlarda solungaç küçülmüş, buna karşılık manto boşluğu solunum organı olarak gelişmiştir, ayrıca bazı gruplarda akciğer görür. Mantonun içi kılcal damarı ağ gibi örülmüş hava solunum deliğinden girer ve geri çıkar. Genellikle iç döllenme görülür. Bir kısım gastropodlar hermafrodittirler. 85 Genital delik sağ göz tentakülünün dibine yakın bir yerden dışarı açılır. Bu grupta iyi gelişmiş bir baş bulunur. Başın dorsalinde 1-2 çift tentakül ve 1 çift göz yer alır. Göz, ya tentakül dibindeki kabartının veya geriden çıkan özel tentakülün ucunda olabilir. Ağız içinde bir dili andıran radula, bunun üzerinde birkaç sıra halinde dizilmiş kitin dişler yer alır. Gastropodların ataları muhtemelen bilateral simetriliydiler. Fakat torsiyon sonucu sindirim, kalp, anüs, solungaç, boşaltım, sinir sisteminin bir kısmı bugün kaybolmuştur. Dişlerin uçları arkaya dönüktür. Aşındıkça alttan yenileri çıkar. Hem herbivor, hem karnivor olanları vardır (Dişlerin durumuna göre). Gastropodlarda veliger larva tipi görülür. I ORDO - Prosobranchia - En ilkel gruptur. Solungaçlar öndedir. Başta 1 çift tentakül bulunur ve gözler bunların dibinde yer alır. Genellikle denizde yaşarlar. Torsiyon vardır ve visceral konnektif buna bağlı olarak 8 şeklindedir. Bu sebeple manto ön tarafa gelmiş ve içinde bir ktenidium olup kalbin önünde yer alır. Çoğu denizde bir kısmı da tatlı ve acı sularda yaşarlar. Kabuk büyük ve kalındır. Fam. Patellidae - Cins - Patella (Çanak salyangozu) - Kabuğu çanak şeklindedir, Avrupa denizlerinde yaşar. Fam. Cypraeidae - Kabuk yumurta şeklinde iki taraftan kıvrık. Operkulum Cins - Cypraea (Porselen salyangozu) - Kabuğun üzeri parlak bir tabaka ile kaplıdır. Fam. Muricidae (Dikenli salyangoz) - Kabuk ağzının ön ucu kısa veya uzun olabilen düz bir kanal şeklinde uzamıştır. Tropik denizlerde, yırtıcı salyangozlardır. Cins - Murex -Kabuk üzerinde en az 3 sıra diken veya kabartı bulunur. II ORDO - Opisthobranchia - 86 İç organlarda az veya çok geri torsiyon (detorsiyon) görülür. Solungaçlar arkada yandadır. Başta 2 çift tentakül vardır. Gözler art tentakül dibindedir. Kabuk küçük veya hiç yoktur. Fam. Limacinidae - Cins - Limacina - Denizde yaşar. Balinaların besinini oluşturur. Sürüler halinde dolaşır. III ORDO Pulmonata - Akciğerli anlamına gelir. Kara salyangozlarında tekrar suya dönünce akciğer oluşmuştur. Düzenli aralıklarla hava için yukarı çıkarlar. Başta 1- 2 çift tentakül vardır. Ktenidium bulunmaz manto boşluğu fazla damarlı tavanı ile akciğere dönüşmüştür, manto açıklığı ise solunum deliği görevini görür. Hepsi hermofrodit. Larva evresi görülmez. Yumurta doğrudan doğruya gelişir. Genellikle karada, az bir kısmı suda yaşarlar. I - Sub.Ordo - Basommatophora - Bir çift tentakül bulunur. Gözler bunların dibindedir. Birkaçı denizde, çoğu tatlısuda yaşarlar. Fam. Limneidae - Kabuk ince, ağzı keskin kenarlı, tatlısularda yaşarlar. Cins - Limnaea - Kabuk koni şeklinde tepesi sivri, kabuk ağzı geniş ve oval biçimdedir. II - Sub.Ordo - Stylommatophora - İki çift tentakül bulunur. Gözler arka tentakülün ucunda yer alır. Karada yaşarlar. Fam. Helicidae - Kabuklu salyangozlar. Cins - Helix - Kabuk bütün vücudu içine alacak büyüklükte ve yüksekliği ile genişliği hemen hemen aynıdır. Kışın kabuk ağzı kapatılır. En çok tür içeren cinstir. Helix   pomata - Bağ-bahçe salyangozu, Avrupa kara salyangozu en büyüğüdür. Fam. Limacidae - Bütün türleri çıplaktır. Kabuk küçük plakalar şeklinde içte yer alır. Cins - Limax - Bahçe sümüklüböceği 87 Limax   agrestis - Üreme yeteneği fazla olan bir gruptur. Taze filizleri yiyerek zarar verir. III - Class - Cephalopoda Molluskların en yüksek organizasyonlu grubudur. Genel olarak ağız etrafındaki kollarla 1/2 m. olurlar. 5-10 cm. ve 17 m. olanlar da vardır. Bu durumda ağırlık birkaç tonu bulur. Bilateral simetrilidirler. Vücut baş ve iç organlar kitlesi olmak üzere iki bölgeye ayrılır. Büyük olan baş üzerinde çok iyi gelişmiş bir çift göz bulunur. Gözler ilkel gruplarda merceksiz, gelişmiş olanlarda merceklidir. Ayak bölgesi bu grupta büyük bir kısmı önde ağızın etrafını çeviren kollara dönüşmüş, geri kalan kısmı da manto önünde vücut çeperine yapışan huni şeklini almıştır. Ayrıca bir ayak bölgesi yoktur. Derin deniz formlarında ışık verme kabiliyeti vardır. Ağız başın tepesinde etrafı halka biçiminde bir kıvrımla (dudak) çevrilidir. Ganglionlar yutak etrafında bir ganglionlar kitlesi oluşturmuş, buccal, cerebral, pedal ve visceral ganglionlar gelişmiştir. Boşaltım organı nefridium ve böbrek keseleridir. Manto boşluğu muhtemelen ortadan boğumlanarak önde pericard boşluğu, arkada gonad Coelomunu oluşturmuş, içinde ovaryum ve testisler bulunur. Manto boşluğunda, solungaçlar, böbrek, genital delik ve anüs yer alır. Mürekkep balıklarında kıkırdaktan oluşan bir iç iskelet bulunur. Ayrıca bu grupta mürekkep kesesi vardır. Kese anüsün yanına açılır. Tehlike anında buradan manto boşluğuna siyah bir sıvı salınır, oradan sifonla dışarı püskürtülür ve hayvan kendini düşmana karşı saklar. Mürekkep seyreltilmiş melanin pigmentidir. Bugün yaşayan türlerin çoğunda kabuk kaybolmuş veya körelmiştir. Ayrı eşeylidirler. Döllenme vücut içinde olur. Kapsadıkları solungaç sayısına göre 2 gruba ayrılırlar. Ordo - Tetrabrahchiata - İki çift solungaç bulunur. İki nefridium vardır. Başta zayıf vantuzsuz 38 kol vardır. Bunlar kılıf içine çekilebilir. Çok odacıklı ve Ca2CO3’dan oluşan ve helezon şeklinde kıvrık kabukları vardır. Hayvan büyüdükçe en son meydana gelen en büyük odacığa çekilir. Bugün bu gruptan yalnız bir cins yaşamaktadır. Diğerleri fosil 88 formlardır. Göz merceksizdir. Göz basit bir boşluk olup içi ektodermik retina tabakasıyla kaplıdır ve küçük bir delikle dışa açılır. Fam. Nautilidae Cins- Nautilus - Hint Okyanusu ve Büyük Okyanusta yaşar. Dorsalde manto tarafından salgılanan iyi gelişmiş bir dış kabuk vardır. Ordo - Dibranchiata - Bir çift solungaç bulunur, bir çift nefridium vardır. Ağzın etrafında 8 veya 10 kol bulunur. 1.Sub. Ordo - Decapoda - İkisi ayrı tipte, 10 kol bulunur. Vücut çıplak, kabuk rudimenter (kalıntı) haldedir. On koldan uzun olan iki tanesine tentakül adı verilir. Uç kısımlarında vantuzları bulunur. Vücut uzun ve yanları yüzgeçlidir. Gözler gelişmiş merceklidir. Tehlike anında kullandığı mürekkep kesesi vardır. Fam. Loliginidae - Vücut oldukça uzun ve koni şeklinde, yüzgeçler büyüktür ve vücudun alt ucuna yakındır. Tentaküller geri çekilmez. İç kabuk kitinlidir. Loligo vulgaris - (kalamar) Yenen bir türdür Akdenizde ve Atlas okyanusunda bulunur. 45-60 cm boyundadır. Fam. Sepiidae - Vücut oval şekilli yan yüzgeçler uzun olur. İç kabuk kalkerlidir. Tentaküller geri çekilebilir. Sepia   officinalis - (Mürekkep balığı) Yüzgeçler gövde boyunca devam eder. Vücut uzunluğu 20-30 cm. 2.Sub.Ordo - Octopoda - Ahtopotlar. 8 kolu vardır. Tentaküller bulunmaz. Vantuzları sapsızdır. Vücut kısa ve yuvarlaktır. Fam. Octopodidae - Kollar büyük ve dip kısımda kısa bir zarla birbirine bağlı. Octopus vulgaris - Ahtopot, kolları üzerinde iki sıralı vantuzlar yer alır. PHYLUM : ECHİNODERMATA (Derisi Dikenliler) Larvaları bilateral, erginleri ise radial simetrili olan hayvanlardır. Vücut eksenden geçen düzlemlere göre beş kısma ayrılır. Genelde beş ışınlı veya küre şeklindedir. Gösterdikleri çok değişik karakterler nedeniyle sistematik yerleri oldukça şüphelidir. Vücut örtüsü genelde silli bir 89 epiteldir. Bunun altında mezodermal bağ doku kökenli dermal plakalardan oluşmuş bir kabuk yani iç iskelet bulunur. Bu mezenşim hücrelerden meydana gelen mezodermik deri iskeletinin oluşturduğu kalker cisimcikler ya dağınık ya kaslar ile bağlı ya da kaynaşarak kabuk oluşturur. Bazen yüzeye hareketli ve hareketsiz dikenler çıkar. Bunların modifiye olması ile pediseller oluşur (savunma organıdır, ambulakral ayakları korur) Dorsal yüzeyi büyük ve sabit dikenler ile örtülüdür. İskelet uzun dikenli Ca2CO3 tan oluşmuş eksoiskelet, dermal kalker plakalar endoiskeletten oluşur. Ca2CO3 tan yapılan dermal plakalar kaslarla ve konnektif doku ile bağlıdır ve bu da eksoiskelete hareket ve esneklik kazandırır. Sölom, yani vücut boşluğu üç ayrı boşluk sistemi halindedir. 1- Organların yer aldığı perivisceral sistem: Bu boşluk silli bir epitelle çevrilmiş olup hayvanın içerisinde içi hücreli bir sıvı ile dolu geniş bir alan oluşturur. 2- Perihemal sistem: Ağzın etrafında bir halka kanal ile buradan ayrılan beş radial kanal ve ayrıca uca doğru uzanan bir aksial kanaldan oluşmuştur. (oral halka kanal) Kan damarı sistemi gibi görülen ambulakral kanal sisteminin altında muhtemelen ambulakral ayaklara ve gonatlara besin taşıyan kesin işlevi henüz bilinmeyen, aboral bölgede bir halka kanal gelişmiş olabilir. 3-Ambulakral kanal sistemi: Aboral kısımda yeralır . Ağız ventralde yani oral tarafta; anüs ise dorsalde yani aboral tarafta olup arada sindirim borusu yer alır. Baş ve beyin yoktur. Hareket, su basıncına dayanan su-damarı (Ambulakral damar sistemi) sistemi ile yapılır. Ambulakral kanal sistemi ağız etrafında bir halka kanal ve bundan ayrılan beş radial kanal ile bu kanallardan çıkan küçük lateral kanallardan oluşur; lateral kanallar tüp biçimli deri uzantısı olan ambulakral ayakların içine açılır. Burada genellikle kontraktil bir ampul bulunur. Ambulakral kanal sistemi, halka kanaldan ayrılan medrapor kanalı (taş kanal) ile dışarıya bağlanır. Sistemin görevi hareket ve yer değiştirmeyi sağlamaktır. Ampul içindeki su, kontraksiyon ile ayağa itilir, ayak uzar ve yapıştığı 90 yerden çözülür; ayak çeperinin kontraksiyonu ile de su ampule geri döner. İçte basınç oluşur ayak ucundaki vantuz yere yapışır; vücut o yöne çekilir. Solunum dışa doğru deri çıkıntılarından oluşan çok sayıda dermal solungaçlar ve ambulakral ayaklar ile sağlanır. Dış ortamdaki su ve iç ortamdaki sölom sıvısı arasındaki gaz alışverişi bu dermal solungaçlar, ambulakral ayaklar ve vücut içine doğru yönelmiş deri çöküntüleri ile gerçekleşir. Gerçek bir dolaşım sistemi yoktur. Ağız çevresinde halka biçimli bir kanal ve ayrılan radyer kollar (Asterias). Kan, renksiz lenf yapısındadır ve amobosit hücreler içerir. Sillerin hareketi sölom sıvısının hareketini sağlar. Duygu organları iyi gelişmemiştir ancak deri epiteli hassastır. Ayrı eşeylidirler. Genital stolon ve gonatlar genital sistemi oluşturur. Sperm kesesi ve yardımcı bezler yoktur. Gonatlar, örneğin deniz yıldızında, kolların her iki tarafında birer tane, yani beş çift salkımdan oluşur. Eşey hücreleri aboral kutuptan kol bazaline yakın bir yerden küçük kanallar ile dışarı atılır. Döllenme suda olur. Zigot bipinnaria denen bilateral larva safhasını verir. Silli epitel ile örtülü bu larva Mollusk ve Annelidlerdeki trochophoraya ve de ilkel konlat larvasına benzer. Sinir sistemi ağız üzerindeki bir sinir halkası ve beş radial koldan ibarettir. Beyin yoktur. Epitel doku altındaki sinir hücresi ve liflerden oluşan ağlar halindedir. Sölom hücresi ile göçmen hücreler boşaltımı yapar. I- Class: Asteroidea (Deniz yıldızları) Genellikle 5 kolludurlar; daha fazla kollu da (40 kola kadar) olabilirler. Tüp ayaklar kolların altında bir oluk içinde bulunur. İstiridye ve deniz tarağının en büyük düşmanıdır. Büyük regenereasyon kabiliyeti vardır. Fam. Astropectinidae Astropecten auranticus 5 halkalı Fam. Asterinidae Cins. Asterina spp. Kolların kısalığı yüzünden vücut 5 köşeli görülür. Fam. Asteridae Kollar uzun sayıları 5-12 olur. 91 Cins. Asterias Deniz yıldızı II.Class: Echinoidea (Deniz kestaneleri) Bu sınıfta kol yoktur. Kabuk üzerinde bulunan pedisel ayaklar bütün vücutta dikenler arasındadır. Þekilleri basık yarım küreyi andırır. İskeletine testa adı verilir. Sindirim kanalının ön kısmında Aristo feneri denilen kalkerli dişli bir yapı bulunur. 1. Ordo: Regularia - Vücut az çok küre şeklindedir. Fam. Echinidae Cins. Echinus 2. Ordo: Clypeasteroidae - Disk şeklindedirler. Kabuk çok basık olur. Ağız düz veya konkav olan oval kısımda, anüs ayrı tarafta kenara yakın Fam. Clypeastridae Cins. Clypeaster 3: Ordo: Spatongoidae - Kalp şeklindedirler ve ağız tam ortada yer almaz. Anüs iki yüzeyin sınırında veya sınıra yakın yerde bulunur. Fam. Spatangidae Cins. Spatangus III: Class: Ophiuroidea (Yılan yıldızları) Yılana benzer kollar bulunur, bu hayvanlar kollarını yılan gibi oynatarak hareket ederler. İnce uzun gevrek yapılı bu kollar vücuttan belirli bir şekilde ayırtedilir. Harekette tüp ayaklar kullanılmaz. Tehlikede kollarının birisini bırakıp kaçarlar. Fam. Ophiolepididae Cins: Ophiura (Yılan yıldızı) IV: Class: Holothurioidea (Deniz hıyarları) 92 Bu sınıf diğer sınıflardan dikensiz uzun ve kaslı bir vücut yapısıyla ayrılırlar. Vücudun ön ucunda ağzın etrafında geri çekilebilen tentaküller bulunur. İskelet vücut içine gömülüdür. Küçük kalker plakalar halindedir. Fam. Cucumariidae V. Class: Crinoidea (Deniz zambakları) Genel olarak sesil olarak yaşayan çiçek, bitki benzeri hayvanlardır. Merkezi olarak yerleşmiş ve yukarı dönük bir ağız ve küçük vücudun üzerinde kollar yer alır. Aksi tarafta bulunan sap, kök benzeri bir yapı ile vücudu tespit eder. Kollar üzerinde tüy benzeri telekler bulunur. Fam. Pentacrinidae- Kollar halinde çok dallıdır.

http://www.biyologlar.com/omurgasiz-hayvanlar-sistematigi

Arthropoda (eklembacaklılar)

Bugün; dünyada bilinen hayvan türlerinin yaklaşık 2/3'ni Arthropoda (eklembacaklılar) şubesi oluşturmaktadır. Artropodlar, dünyada yaşayan hayvanlar içinde tür bakımından olduğu gibi, birey sayısı bakımından da en zengin grubu oluşturur. Ayrıca, hayvanlar aleminde en fazla tür çeşitliliğine sahip böcekler (Classis: Insecta) de bu grupta yer almaktadır. Eklembacaklılar şubesinde yer alan Arachnida sınıfı, geniş bir spektruma sahip olup Örümcek (Araneae), Akrep (Scorpionida), Kamçılı akrep (Uropygi), Silindir örümcek (Solifugae), Kamçılı örümcek (Amblypygi), Ot biçen (Opilionida), Akar (Acarina), Yalancı akrep (Pseudoscorpionida), Kırbaçlı örümcek (Palpigradi), Kamçılı akrep (Uropygi), Kırbaçlı akrep (Schzomida) ve Ricinulei gibi çok sayıda farklı grupların birleşmesiyle oluşur ve Araknitler (Classis: Arachnida) olarak adlandırılırlar. Örümcekler her türlü habitat ve ekosistemde yaşayabilmektedir. Dünya üzerinde çok geniş bir yayılış alanına sahip olan örümcekler, kutuplardan kıta içlerine, deniz yüzeyinden 5000 m’ye ulaşan yükseltilere kadar yayılabilmektedir. Bunların çoğu karada, pek azı kıyılarda ya da tatlı suların yüzeyinde ve içinde yaşarlar. Genellikle bahçelerde, duvar üzerinde, saçak altında ağ gererek yaşayan hayvanlardır. Günümüzde örümcekler, karasal ekosistemlerde yaşayan başta böcekler olmak üzere birçok artropodların etkili predatörü olarak tanımlanmaktadır. MORFOLOJİ Prosoma ve opistosoma olarak iki kısma ayrılan vücut; pedisel denilen yapı ile birbirine bağlanmıştır. Prosoma bölgesinde yer alan ilk çift ekstremite keliserler olup bunların bağlandığı kısımda bir çift zehir bezi yer alır. Bezlere bağlı zehir kanalı keliserlerden, bunların ucunda bulunan ve sokma iğnesi olarak kullanılan kıskaçlara açılır. Zehir avın felç edilerek daha kolay yenmesini sağlar. İkinci ekstremiteler altı parçalı pedipalplerdir. Bunlardan sonra 7 parçalı dört çift yürüme bacakları yer alır. Bu segmentler kaideden uca doğru koksa, trohanter, femur, patella, tibia, metatarsus ve tarsus yer alır. Başın ön kısmında genellikle 8 (bazen 6) adet göz, iki veya 3 sıraya dizilmiş olabilir. Opistosoma farklı büyüklüklerde olmasına rağmen sistematikte önemli bir kriter sayılmaz. Dorsal kısımda kalp ya da yaprak şeklinde “folium” yer alır. Opistosomanın arka ucunda anüs, hemen altında ise üç çift ağ memeleri yer alır. Memelerden farklı yapılardan ağ çıkar ve bu değişiklik familyalara göre farklılık gösterir. Opistosomanın ventralinde, ön orta kısımda genital delik yer alır. Bundan başka solunum açıklığı olan boru trake stigmaları da örü memeciklerinin ön orta bölgesinde yer almıştır. Fenoloji Yumurtadan çıkan bir örümcek yavrusu, birkaç gün dişi örümcek tarafından bakıldıktan sonra yuvadan ayrılır ve belirli bir yere ağını kurduktan sonra burada yaşar. Bu da örümceklerin ergin hale geçmeden ağ örebilme kabiliyetinde olduğunu göstermektedir. Örümcekler ayrı eşeylidir. Erkeklerde opistosomanın her iki tarafında uzanan tüp şeklinde bir çift testis bulunur. Bu testisler epigastik çöküntünün arkasında tek bir eşeysel delikle dışarıya açılır. Erkeklerde kavuşma organı pedipalpuslardır. Dişi üreme sisteminde ise ovaryumlar, opistosomanın karın tarafından arkaya uzamış iki torba şeklindedir. Örümceklerde eşeysel dimorfizim görülür. Genellikle erkek dişiden küçüktür. Çiftleşme meydana gelmeden önce bir çok davranış gösteren türlerde kimyasal algılama ve dokunma organları iyi gelişmiştir. Cezbetme amacıyla salgılanan bu maddelere feromon denir. Bir defada 300-3000 yumurta bırakabilirler. Yumurtalar kokon içerisinde bazılarında anneye bağlı olarak taşınır. Yavrular ilk deri değiştirmeye kadar kokon içerisinde kalır. Yavrular kokondan çıktıktan sonra erginlere benzerler ve dolayısıyla larva devresi görülmez. Bir yavru örümcek ergin oluncaya kadar 6-8 kez gömlek değiştirir. Örümcekler yılın belli periyotlarında erginleşirler. Bu durum genellikle ilkbahar aylarında başlayıp sonbahara kadar sürmektedir. Bazı türler ise tüm yıl boyunca erginleşebilmektedir. Genel olarak Mayıs ve Haziran aylarında erginleşirler. Örümceklerde ömür uzunluğu 1-2 hatta 10 yıl sürebilmektedir. Uzun yaşayan örümcekler daha çok tropikal alanlarda yayılış göstermektedir. Genital yapı Örümcekler gelişme durumlarına göre Orthognatha ve Labidognatha olmak üzere iki alttakıma ayrılırlar. Orthognatlar ilkel yapılı olup tropikal ve çöl ekosistemlerinde yaşarlar. Gelişmiş örümceklerin içinde yer aldığı Labidognat örümcekler ise genital organlarının kompleks olup olmamasına göre Haplojin ve Entelejin örümcekler olarak iki gruba ayrılır. Genellikle altı gözlü olan Hoplojinlerde basit bir palp ve epijin bulunurken Entelejin örümceklerde ise palp ve epijin, ekstra kitinsi yapılar ile daha kompleks bir durum oluşturup tam bir kilit-anahtar özelliği kazanır. Erkek ve dişilerde opistosomanın ön orta kısmında akciğerlerin hemen gerisinde enine uzanan genital bir delik vardır. Erkek örümceklerde pedipalpler ampül şeklinde çiftleşme organı olarak görev yapar. Ayrıca femur, patella veya tibia ile pedipalpuslar uç kısmından öne doğru “apofiz” adı verilen kalınlık ve uzunluğu değişen bir uzantı yaparlar. FİZYOLOJİ Beslenme ve Sindirim Çoğu polifag olan örümceklerin besinini, diğer hayvanların ve özellikle böceklerin vücudundan emilen özsuları oluşturmaktadır. Sindirim sistemi ağızla başlar, bunu kısa bir farinks izler. Daha sonra emici mide ve orta barsak (gerçek mide) gelir. Orta barsakta keseler halinde kör barsaklar yer almaktadır. İnce barsak, opistosoma bölgesinde birkaç küçük kanalla karaciğere birleştiği yerde genişler ve sonra ince, düz bir boru halinde devam eder. Arka uca yakın bir yerde yeniden genişleyerek bir kese oluşturur ve anüsle dışarı açılır. Barsak opistosoma bölgesinde büyük sindirim bezleri ve karaciğerle sarılır. Solunum Solunum trakelerle ve kitap akciğerlerle yapılır. Kitap akciğerler genellikle iki kese halinde olup her birinde 15-20 tane yaprak şeklinde ve üzerinde ince damarlar bulunan lameller vardır. Dışarıya açılan deliklerden hava girer ve bu yolla kan temizlenir. Ayrıca trakeler de bulunabilmesine rağmen, böceklerde olduğu gibi vücudun bütün kısımlarında dallanma göstermezler. Özellikle opistosomaya yayılmışlardır. Sinir Sinir sistemi baş bölgesinde bulunan bir beyin (iki loblu bir ganglion) ile göğüs bölgesinde bulunan bir ganglion kümesi (subözefagial ganglion) ve bunlardan çıkan sinirlerden oluşmaktadır. Pedipalpuslarda ve yürüme bacakları üzerinde duygu kılları bulunmasına rağmen başlıca duyu organları gözler olarak kabul edilir. Genellikle büyüklükleri ve duruş biçimleri türden türe göre değişen sekiz tane göz bulunur. Örümcekler, objeleri ancak 10-15 cm uzaklıktan net olarak görebilirler. Dolaşım Dolaşım sistemi, opistosomanın dorsal bölgesinde üç veya dört ostiumlu kalp ile, atar ve toplar damarlar, bir seri vücut boşluğu veya sinüslerden oluşmuştur. Kalp, kastan yapılmış kontraktil bir tüp biçiminde olup perikardium denilen bir kılıf içinde bulunur. Kalpten perikardium boşluğuna ostium adı verilen üç veya dört çift delik açılır. Kalpten arkaya doğru bir atardamar uzanır, öne doğru bir aort açılır. Aorta kollara ayrılarak prosomadaki doku ve organlara gider. Renksiz olan örümcek kanında amoeboid hücreler bulunmaktadır. Vücut boşluklarını dolaşan kan, kitapsı akciğerlere giderek temizlenir; buradan toplar damarlarla perikardiuma gelir ve en sonunda ostiumlardan geçerek tekrar kalbe döner. Boşaltım Boşaltım organı olarak, ince barsağa açılan malpighi tüpleri ile dördüncü yürüme bacağının kaidesinden dışarı açılan iki koksal bez bulunur. Koksal bezlerin bazen köreldikleri görülmüştür. Bu nedenle bunların açıklıklarını bulmak oldukça güçtür. Koksal bezler, tatlı su istakozunda bulunan anten bezleri ile homolog organlardır. Bunlar annelidlerin nefridyumlarına benzeseler de nefrostomları ve kanalları içinde kirpik yoktur. GENEL ÖZELLİKLER Kamuflaj, Taklit ve Mimikri Örümceklerin değişen çevre koşullarına karşı yaptıkları adaptasyonlarından (uyma) daha etkili olan ve onları düşmanlarına karşı koruyan başka adaptasyonları da vardır. Bu koruyucu hareketler, basit kamuflaj renklerini kullanmaktan, taklit içeren kompleks davranışlara kadar uzanmaktadır. Çoğu örümcekler ölü (donuk) renge sahip olup çevrelerinde fazla dikkat çekmezler. Aksine çok belirgin yeşil renklerde olan Micrommata virescens veya Araniella cucurbitina türleri, yaprak üzerinde yaşadıkları için, bunları doğal ortamlarında seçebilmek oldukça zordur. Örümcekler yere düştüğünde çoğu kez bacaklarını vücuduna doğru çeker ve Katalepsi denen “ölüyü oynama” davranışını sergiler. Aynı zamanda, düşmandan korunma amaçlı olarak yapılan bu davranış; sadece örümceklerin taklit etmeleriyle değil böceklerin de örümcekleri taklit etmeleri yönüyle oldukça ilginçtir. Örneğin; bazı meyve sinekleri (Rhagoletis, Zonosemata) kanatlarında bazı zıplayan örümceklerin (Salticid, Phidippus) bacaklarını andıran belirgin koyu çizgiler taşırlar. Dolayısıyla kanatlarını kaldırıp indirdiklerinde hareket eden bir örümcek izlenimi verirler. Kışlama Örümcek faunasının %85’i kışı toprakta özellikle de soğuğa karşı iyi bir yalıtkan olan yaprak döküntüsünün içinde geçirir. Bu süre boyunca örümceklerin çoğunda, bacaklar vücuda sarılmış ve görünen vücut yüzeyi minimuma düşmüş durumdadır. Yaprak döküntülerinin altındaki mikrohabitat örümceği sadece aşırı sıcaklık değişimlerinden değil aynı zamanda kuraklıktan da korur. Ilıman bölgelerdeki “kışın-aktif” örümcekler, özellikle soğuğa karşı dirençli olmasalar da, diğer örümceklere nazaran çok düşük sıcaklıklarda daha aktiftirler. -4°C’nin altında diğer örümcekler gibi sabit dururlar ve -7°C’nin altında ölürler. Kışı pasif şekilde atlatan örümcekler soğuğa karşı daha dirençlidirler. Çoğu bahçe örümceği (Araneus sp.) korumasız yerlerde bile-20°C’ye dayanabilir. Örümceklerin bu soğuğa, nasıl dayanabildikleri ise henüz net olarak açıklanamamıştır. Fakat örümcek hemolenfinde antifiriz görevi gören gliserol varlığı ve oranının kış aylarında, yaza göre çok daha yüksek olması bu konuyu aydınlatmada bir giriş noktası oluşturmaktadır. Ancak bu konuda da bazı çıkmazlar dikkat çekmektedir. Adaptasyon Örümcekler soğuk, nemlilik, su baskını ve yiyecek sıkıntısı gibi olumsuz durumlara karşı çeşitli adaptasyonlar geliştirmişlerdir. Kışı aktif olarak geçiren örümcekler üzerine günümüzde kış ekolojisi ve bu hayvanların soğuğa karşı dirençleri araştırılmaktadır. Örümcekler uygun mikrohabitatlara sığınarak soğuğa karşı dirençlerini artırırlar. Metabolik oranlarını düşürür ve hazırlanırlar. Zehir ve Özellikleri Bütün örümceklerde bulunan zehir bezleri keliser içlerinde yer alır ve uçtaki kanca ile ava enjekte edilir. Zehirleri neurotoksik etkide olup solunum organlarında felçlere yol açar. Ölüm olayları genellikle çocuklarda ve solunum yetmezliğinde meydana gelir. Ilıman bölgede yayılış gösteren örümcekler az zehirli olup, insan için öldürücü bir etkiye sahip değildir. Ancak tropikal bölgelerde yaşayanlar çok zehirli olup insan için ciddi tehlikelere yol açabilir. İnsanlar için öldürücü etkiye sahip olan örümcekler çoğunlukla Araneidae, Agelenidae, Argiopidae, Clubionidae, Eresidae, Loxoscelidae, Lycosidae, Theridiidae familyalarına bağlı türlerdir. Tarantulalar büyük örümcekler olmalarına rağmen genel olarak düşünüldüğünden daha az tehlikelidirler. ZEHİRLENMELER Yeterli miktarda alındığında, vucudun kimyasal ve fizyolojik düzenine etki ederek, sonuçta ölüme yol açan maddelere toksin yada zehir denilir. Yeteri miktarda verildiğinde, zehir gibi davranabilecek bir kimyasal maddenin dokularda yol açtığı hasarın klinik belirtilerine de zehirlenme denilir. Zehirin etkisi dozuna ve alınış şekline bağlı olarak değişebilir. Zehirlenmede, zehirli maddenin molekül ağırlığı, proteinlere bağlanabilme gibi özellikleri ve de etkili olacakları yapıların özellikleri önemlidir. Zehirler, öncelikle merkezi sinir sistemine etki ederler. Bu etkiye bağlı olarak, zehirli maddenin özelliğine göre vucudun diğer sistemlerini bloke edebilirler. Akut zehirlenmelerde, irritabilite artışı, titreme, hallusinasyon ve koma görülebilir. Kronik zehirlenmede, organlarda duyu kayıpları gibi sinir sistemi üzerinde çeşitli bozukluklar ortaya çıkabilir. Zehirlenmeler üç yolla gerçekleşebilir: 1. Ağız yolu ile; Gıda zehirlenmeleri, ilaçlarla olan zehirlenmeler, kimyasa maddeler ile zehirlenmeler, alkol zehirlenmeleri. 2. Solunum yolu ile; Karbonmonoksit ve diğer zehirli gazlar ile olan zehirlenmeler. 3. Deri yolu ile; Zehirli gazların teması ile olan zehirlenmeler, böcek öldürücü ilaçların neden olduğu zehirlenmeler, yılan, akrep, örümcek ve diğer zehirli hayvanların sokmasıyla meydana gelen zehirlenmeler. Akut zehirlenmelerin ilk yardım ve tedavisinde, zehirlenen kişinin, zehiri ne zaman, ne miktarda ve ne şekilde alındığının bilinmesi hayati öneme sahiptir. Örümcek Sokması Örümcek türlerinde, keliserlerinin kaide kısmında büyük zehir bezleri bulunur. Bu sebeble bilinen 20.000 örümcek türünün hemen hemen hepsi zehirlidir. Bu bezler bir kanalla keliserlerin son segmentinden dışarı açılır. Hayvan, avını ısırdığında uç segment ava batar ve zehrini ava boşaltır. Zehrin ava akıtılmasında bezlerin çevresindeki kaslar etkilidirler. Çok az örümcek türü insan için tehlike oluşturur. Çünkü, etkili zehirlere sahip olan türlerin birçoğunun zehir dişleri insan derisine etki edemeyecek kadar kısa ve kırılgandır. Fakat çocuklar için ölümcül olabilirler. G.Amerika’da yaşayan Phoneutria cinsi örümcekler bilinen en güçlü nörotik zehire sahiptir ve insanlar için büyük tehlike oluşturular. Kara dul olarak bilinen Lactrodectus cinsine ait örümcekler de kas sinir iletimini bloke eden peptid yapıdaki zehirleriyle bir diğer zehirli grubu oluştururlar. Kahverengi örümcekler olarak adlandırılan Loxoceles cinsi örümcekler ve Argyronetidae familyasına ait su örümcekleride oldukca zehirli diğer türlerdir. Örümcek zehirlerinin hemen hemen hepsi nörotoksiktir. Bu zehirler sinir sistemine etki eder ve bağlantılı olarak kas kasılmaları ortaya çıkar ve sonuçta ölüm meydana gelebilir. Genel kanının aksine, küçük örümcekler büyük örümceklere göre daha güçlü zehirlere sahiptirler. Tarantulalar sanıldıkları kadar zehirli türler değildirler. Belirtiler Sokulan yerde şiddetli bir ağrı, yanma, şişme, kızarıklık ve karıncalanma meydana gelir. Sokulan bülgede iki adet diş izi görülebilir. Zehirlenen bireyin karın, göğüs, omuz ve sırt kısmında şiddetli kramplar meydana gelir. Görülebilecek diğer semptomlar, baş ağrısı, baş dönmesi, kaşıntı, titreme, göz kapağında şişme, bulantı ve kusma, özellikle ayaklarda uyuşmalardır. Örümcek sokmalarında, özellikle çocuklarda solunum yetmezliği sebebiyle ölümler meydana gelebilir. Ortaya çıkabilecek diğer bir önemli sorunda kangrendir. İlk Yardım Öncelikle ısrılan bölgenin hemen yukarısı, bir ip yada bezle, dolaşımı yavaşlatmak amacıyla sıkılır. Isırılan bölge su ve sabunla iyice yıkanmalıdır. Daha sonra bölgeye beze sarılı buz parçaları veya ıslatılmış bir bezle soğuk uygulanır. Özellikle çocuklarda enfeksiyonu önlemek amacıyla ısırılan kısma antibiyotik krem sürülülür. Aynı amaçla amonyak veya permanganat, karbonat eriği yada sirke kullanılabilir. Acıyı azalmak amcıyla asetominofen verilebilir. Daha sonra hasta, zehrin etkisine bağlı olarak gerekebilecek daha ileri tadaviler için acilen bir sağlık kuruluşuna götürülmelidir. Ağ Tüm örümcekler, türler arası farklılıkları yansıtacak şekillerde ipliğimsi ağ üretebilme yeteneğine sahiptirler. Bu nedenle sınıflandırmada kullanılan önemli bir kriterdir. Örümcekler ağlarını iki dal arasına, dal ile yapraklar arasına, çalı aralarına, yerdeki otsu bitki aralarına, toprak keseklerine, taş altlarına, evlerde duvarlara, bodrum katlarına örerler. Çok çeşitli şekillere sahip olan ağlar genellikle tekerlek gibi iç bükey çadır, dış bükey çadır, huni, düzensiz ve sık balıkçı ağlarını andırırlar. Örümceklerde ağlar, bir yayılma aracı olarak da kullanılır. Örümceklerin ürettikleri ipek, fibrion denilen yapısal bir proteindir. Opistosomanın son kısmında bulunan ağ memelerinden sıvı halde çıkan ipek hava ile temas edince yapışkan iplikçiklere dönüşür. Bu nedenle, havada uçan ufak bir böcek ağa dokunur dokunmaz yapışır. Kur yapma Örümcekler birbirleriyle iletişim kurmaları için çeşitli yollar geliştirmişlerdir. Kur yaparken, mekanik, kimyasal veya görsel işaretler önemli rol oynamaktadır. Özellikle ağ kenarından geçen titreşimler gibi çeşitli mekanik sinyalleri sezen, algılayan reseptörler de önemlidir. Ağ örümcekleri tarafından titreşimle yayılan sinyallerin bu türe özgü oldukları ve çiftleşme için yeterli oldukları kuvvetli bir ihtimaldir. Gezgin örümcekler de kur yapma döneminde titreşen sinyaller yaymaktadır. Titreşimlerini toprak veya yaprak gibi katı bir nesne aracılığıyla veya havada ses olarak aktarabilirler. Ses çıkarma Böceklerde olduğu gibi, örümceklerde ses çıkarırlarken esas olarak bacak veya karın gibi vücut kısımlarını kullanarak trompet gümletme sesi, stridülasyon organları kullanılarak bir eğeye sürtülen metal sesi, karın ve bacaklar titretilerek ses çıkarılır. Kur döneminde erkek kurt örümceklerinin gösterdiği davranışlara dişiler de aynı şekilde karşılık verdiklerinden bu vücut kısımlarının iletişimdeki fonksiyonları açıktır. Bu durum stridülasyon için oldukça karışıktır. Stridulasyon’da kullanılan organlar yapısal olarak iyi tanımlanmıştır. Fakat bunlara bağlı iletişim fonksiyonları net değildir. Ama ağ örümceği Steatoda bipunctata üzerinde yapılan incelemeler stridülasyonun hem kur yapma döneminde hem de şiddetli karşılaşmalarda kullanıldığını göstermiştir. S. bipunctata’larda sadece yetişkin erkek bireyler stridulasyon organlarını kullanırlar. Bunlar prosoma üzerinde, opisthosomaya yerleştirilmiş sırt sırta gelen (1 mm2) güçlü keskin uçlardan oluşurlar. Zirai Mücadele Tarımsal ekosistemlerdeki predatörlerin avlarının büyük bir kesimini Collembola, Diptera ve Afidler gibi yumuşak vücut yapılı böcekler oluşturmaktadır. Tarımsal ekosistemlerde örümceklerin bulunduğu iki katman vardır: Toprak yüzey zonu ve vejetasyon zonu. Her bir zonda farklı örümcek grupları yer alır. Zirai alanlara uygulanan bazı pestisidlerin örümcek populasyonlarında önemli kayıplara neden olmaktadır. Pestisitler, kültür bitkilerine zarar veren böcekler kadar predatörü olan örümceklerin de yok olmasına sebep olmaktadır. Kültürel ve kimyasal tekniklerin dikkatli seçimi ile örümceklerin tarımsal ortamlardaki etkinliğini korumak ve daha da arttırmak gereklidir. Düşmanları Omurgalılar içinde balıklar, iki yaşamlılar, sürüngenler, kuşlar ve özellikle kemiriciler içinde bir çok düşmanları vardır. Birçok balık, özellikle alabalık, su yüzeyine gelir ve örümcekleri avlayabilir. İki yaşamlılar arasında kara kurbağaların en çok örümceklerle beslendikleri tahmin edilmektedir. Sürüngenlerin de besin listesinde örümceklerin yer aldığı bilinir, fakat genel olarak sürüngenlerin örümcek nüfusu üzerinde çok az bir etkiye sahip oldukları düşünülmektedir. Örümceklerin düşmanlarından sadece bir kaçı memelidir. Örümcekler, örneğin köstebek, kirpi gibi böcekçil memeli besinlerinin % 1-2'sini oluşturur. Yarasalar da örümceklerle beslenir. Örümceklerin asıl düşmanları kendileridir. Bazı türler diğer örümcek türleri üzerinden beslenirler. Kannibalist canlılar olduklarından, tür içinde doğal bir dengeleme söz konusudur. KAYNAKLAR Brignoli, P. M., 1983. A Catalogue of the Araneae 1940-1981, Part I and II. Manchester University Press. Manchester. 754 p. Foelix, R. F., 1982. Biology of Spiders. Harvard University Press. Cambridge. 514 p. Nentwig, W., 1968. Non-webbuilding spiders: prey specialists or generalists. Oecologia (Berlin) 69: 571-576. Nentwig, W., 1987. Ecophysiology of spiders. Regensburg University, Institute of Zoology. Regensburg. 815 p. Tyschchenko, V. P., 1971, Identification Key to Spiders of the European USSR, Opred Faune USSR 105, Leningrad. 281 p. (in Russian).

http://www.biyologlar.com/arthropoda-eklembacaklilar

OMURGASIZ HAYVANLAR

• Çoğunluğu sularda ve nemli bölgelerde yaşarlar. • Hayvanların en basit bireylerini içerirler. Karada yaşayanları deri ve trake solunumu yaparken sularda yaşayanları yüzey ve solungaç solunumu yaparlar. Altı gruba ayrılarak incelenirler. 1. Süngerler • En ilkel hayvan grubudur. • Sularda bir yere tutunarak yaşarlar. • Vücutlarında doku ve organ farklılaşması yoktur. • Sudaki besin parçacıklarıyla beslenirler. • Yumurta oluşumu ve tomurcuklanma ile çoğalırlar. 2. Sölenterler • Vücutlarında tam bir doku ve organ farklılaşması görülmez. • Basit bir sindirim kanalı ve ağsı sinir yapılarını taşırlar. • Sölenterlerin üç çeşidi bulunur. Bunlar deniz adası, mercan ve hidradır. • Yumurta üretimi ve tomurcuklanma ile çoğalabilirler. 3. Solucanlar • Doku ve organ farklılaşması görülen ilk hayvan grubudur. • Kasları yardımıyla aktif hareket edebilirler. • Yumurta ile çoğalırlar. • Derileri ince ve nemli olup deri solunumu yaparlar. • Üç farklı çeşidi bulunur. • Yassı solucanlar : Vücutları ince uzun ve bölmelidir. Tenya ve planarya bu gruba girer. Tenya iç parazit olup baş, boyun ve yassı halkalardan oluşur. Ağız ve sindirim kanalı yoktur. İnsan ve bazı hayvanların vücudunda barınır. Büyüme ve çoğalması için 2 farklı canlının vücudunu kullanır. Büyümek için ara konak canlının, çoğalmak için son konak canlının vücudunu kullanır. Dört çeşit tenya insan yaşamını etkiler.Tenya yavrularına keseli kurt denir ve ara konağın kaslarında bulunur.Son konağın, ara konak olan canlıyı yemesiyle son konağın vücuduna bulaşır. • Yuvarlak solucanlar : Vücutları yuvarlak, uzun ve bölmesizdir. Tamamı iç parazittir. İnsan ve hayvanların iç organ ve bağırsaklarında barınırlar. Genelde iyi temizlenmemiş ve pişirilmemiş yiyeceklerle insan vücuduna bulaşabilir. Bağırsak solucanı, trişin, kıl kurdu gibi. • Halkalı solucanlar : Vücutları uzun ve bölmelidir. Bağımsız olarak yaşarlar. Toprak solucanı ve sülük bu gruba girer. Toprak solucanları toprakla birlikte aldığı organik besinleri yiyerek beslenir. Faaliyetleri sırasında toprağın havalanmasını, nemlenmesini, gübrelenmesini sağlar. Vücudun kopmasıyla rejenerasyon yapıp çoğalabilir. 4. Yumuşakçalar • Su ve nemli topaklarda yaşarlar. Vücutları nemlidir. • Karada yaşayanları deri suda yaşayan solungaç solunumu yapar. • Vücutları çevresinde kavkıları bulunur. • Ahtapot, midye, salyangoz, mürekkep balığı bu gruba girer. 5. Eklem Bacaklılar En fazla türe sahip olan hayvan grubudur. Vücutları çevresinde kitin yapılı dış iskelet bulunur. Karada yaşayanları trake ve suda yaşayanları solungaç solunumu yapar. Dört çeşit alt grupta incelenir. • Böcekler : Vücutları baş, göğüs ve karın kısımlarından oluşur. Yumurtayla çoğalırlar. Büyüme ve gelişmeleri sırasında başkalaşım geçirirler. Kelebek, Karınca, Arı, Çekirge, Karasinek gibi. • Çok ayaklılar : Her vücut halkasından bir çift ayak çıkar. Kırkayak ve çiyan gibi. • Örümcekler : Anten ve kanat taşımazlar. Akrep, bit, pire, kene, örümcek gibi. • Kabuklular : Eklem bacaklıların suda yaşayan grubudur. Yengeç, istakoz, karides gibi. 6. Derisi dikenliler • Vücut üzerinde dikensi sert çıkıntılar korunmayı sağlar. • Tamamı sularda yaşar. • Solungaçlarıyla solunum yaparlar. • Deniz yıldızı, deniz kestanesi, deniz hıyarı gibi canlılar bu gruba girer.

http://www.biyologlar.com/omurgasiz-hayvanlar

Gen Terapi

Gen terapisi hastalıklarla mücadele etmek için tıbbın üzerinde çalıştığı yeni bir yöntem. Temelinde, hasta kişinin genlerini, iyileştirici proteinler üretecek şekilde değiştirmek yatıyor. Gen terapisi denilince ilk akla gelen, ölümcül hastalıkları ve çeşitli bedensel sakatlıkları iyileştirmek olduğu halde hastalıklardan korunmak da, gen terapisi ile mümkün olacağı öngörülen hedeflerden biri. Gen terapisi henüz emekleme aşamasında. Halen bir kaç temel araştırma laboratuarında yürütülen bu çalışmalar ve insanlar üzerinde yapılan deneyler sonucunda, gen terapisinin insan yaşamını nasıl değiştirebileceğine dair kavramlar belirginleşiyor; ortaya bir vizyon çıkıyor. Gen terapisini geliştirmek için en önemli unsur, hastalıkların genetik temelini kavramak. Ebeveynlerimizden aldığımız genler bize aynı zamanda hastalıkları da taşıyorlar. İnsan vücudunda yaklaşık 150000 farklı gen bulunuyor. Bütün bu genleri tanımlamak için başlatılan İnsan Genome Projesi Haziran ayının son haftasında tamamlandı. Genlerimizdeki farklılıklar, bireysel farklılıklarımızı meydana getiriyor. Boyumuzun uzunluğu, gözümüzün rengi gibi tüm bireysel nitelikler genlerimizdeki farklılaşmalar neticesinde ortaya çıkıyor. Hastalıklar da aynı şekilde kalıtımsal olarak nesilden nesile aktarılıyor. Gen terapisi işte bu noktada devreye giriyor ve hastalıkları, genetik köklerinde durdurmayı hedefliyor. İki tür gen terapisi var: Birincisi somatik gen terapisi. Hücrelerdeki genetik ifadeyi değiştirerek hastalıkları tedavi edici özellikler yaratmayı amaçlıyor. İkincisi ise "Germline Gen Terapisi". Bu yöntem, kalıtımsal olarak nesilden nesile aktarılan hücre çekirdeklerinin değiştirilmesi temeline dayanıyor. Ancak bu alanda araştırmalar, teknik ve etik nedenlerle son derece az ve dar kapsamlı yürütülüyor. Gen terapisinde karşılaşılan temel güçlüklerden biri değiştirilmiş genetik materyali hastanın doğru hücrelerine doğru ve güvenli bir şekilde yerleştirebilmek. Genlerin bir "ilaç" olarak kullanıldığı durumlarda hücre içine en etkin şekilde genleri yerleştirmek gerçekten de son derece zor bir iş. Hedefi şaşırmamak gerekiyor. Hedefin tutturulması durumunda ilaç genler hücre içerisinde ömür boyu kalabiliyor ve hastalığın tedavi edilmesini sağlıyor. Genlerin vücuda verilmesinde özel taşıyıcılar kullanılıyor. Vektör adı verilen bu taşıyıcılar, ilaç genleri içerisinde barındıran bir çeşit kapsül olarak tanımlanabilir. Virüslerle Mücadele Milyarlarca yıllık evrim tarihinde virüsler, hücreleri en etkin nasıl tahrip edebilecekleri ve genleri nasıl bozabilecekleri konusunda uzmanlaştılar. Bilim, bugün virüslerin hastalıklara yol açan bileşenlerini ortadan kaldırmaya ve hastalara, iyileştirici etkisi olan modife (değiştirilmiş) edilmiş genlerin doğru ve etkin bir şekilde verilmesine çalışmakta. Yapısı değiştirilmiş virüslerin hastanın vücudunda üremesi imkansız hale geliyor. Ama genetik materyal taşıma özelliğini etkin bir şekilde korumayı da sürdürüyor. Araştırmalar 1990 lardan beri sürüyor... İnsanlar üzerinde gen terapisi deneyleri 1990 da başladı. İlk deneyler laboratuar ortamında yapıldı. Hastalarda alınan hastalıklı hücrelere, vücut dışında, vektörler yardımıyla iyileştirici etkiye sahip genler verildi. Daha sonra bu hücreler hasta kişinin vücuduna geri verildi. Bu deneyler sonucunda bazı hastalıkların tedavisinin gen terapisiyle mümkün olabileceği anlaşıldı. Canlı denekler üzerinde yapılan deneyler de gen terapisinin umut verici bir yöntem olduğunu kanıtladı ve o günden bu güne konu hakkında araştırmalar sabırla sürdürülüyor. Kaynak: Hekimce.com   Hastalıkları tedavi etme ya da fiziksel etkilerini azaltma amacıyla hastanın vücuduna genetik materyalin sokulması, tıp tarihinde bir devrim olmuştur. İlk başlarda genetik hastalıkların tedavisi amacıyla planlanan gen terapisi artık, kanser, AIDS gibi diğer pek çok hastalığın tedavisi için de kullanılmaya başlanmıştır. Genlerin tanımlanması ve genetik mühendisliğinde kaydedilen önemli gelişmeler sonunda bilim adamları artık hastalıklarla savaşabilmek ve onlardan korunabilmek için bazı örneklerde genetik materyali değiştirme aşamasına geldiler. Gen terapisinin temel amacı, hücrelerin hastalığa yol açan eksik ya da kusurlu genleri yerine, sağlıklı kopyalarının hücreye yerleştirilmesidir. Bu işlem, gerçek anlamda bir devrimdir. Hastaya, genetik bozukluktan kaynaklanan semptomların kontrol edilmesi ve/veya tedavisi için ilaç verilmiyor. Bunun yerine, sorunun kaynağına inilip hastanın bozuk genetik yapısı düzeltilmeye çalışılıyor. Çeşitli gen terapisi stratejileri olmakla birlikte, başarılı bir gen terapisi için gereken ortak temel elemanlar vardır. Bunların en önemlisi hastalığa neden olan genin belirlenmesi ve klonlanmasıdır. "Human Genome Project" olarak adlandırılan ve insanın gen haritasını çıkarmayı amaçlayan proje tamamlandığında, istenilen genlere ulaşmanın çok daha kolay olacağına inanılmaktadır. Genin tanımlanmasından sonraki aşamada, genin hedeflenen hücrelere nakledilmesi ve orada ekspresyonu, yani kodladığı proteinin üretimi gelir. Gen terapisinin öteki önemli elemanlarıysa tedavi edilmek istenilen hastalığı ve gen nakli yapılacak hücreleri iyi tanımak ve gen naklinin olası yan etkilerini anlamaktır. Gen terapisi iki ana kategoride incelenebilir: Eşey hücresi ve vücut hücresi gen terapisi. Eşey hücresi gen terapisinde, genetik bir bozukluğu önlemek için eşey hücrelerinin (sperm ya da ovum) genleri değiştirilir. Bu tip terapide, genlerde yapılan değişiklik kuşaktan kuşağa aktarılabileceğinden, olası bir eşey hücresi gen terapisi hem etik, hem de teknik sorunlar yaratacaktır. Öte yandan vücut hücresi gen terapisi eşey hücrelerini etkilemez; sadece ilgili kişiyi etkiler. Günümüzde yapılan gen terapisi çalışmalarının çoğu vücut hücresi gen terapisidir. Gen terapisi aynı zamanda bir ilaç taşıma sistemi olarak da kullanılabilir. Burada ilaç, nakledilen genin kodladığı proteindir. Bunun için, istenilen proteini kodlayan bir gen, hastanın DNA'sına yerleştirilebilir. Örneğin ameliyatlarda, pıhtılaşmayı önleyici bir proteini kodlayan gen, ilgili hücrelerin DNA'sına yerleştirilerek, tehlikeli olabilecek kan pıhtılarının oluşumu önlenebilir. Gen terapisinin ilaç taşınmasında kullanılması, aynı zamanda, hem harcanan güç ve emeği hem de parasal giderleri azaltabilir. Böylece, genlerin ürettiği proteinleri çok miktarda elde etmek, bu ürünleri saflaştırmak, ilaç formülasyonunu yapmak ve bunu hastalara vermek gibi, çok zaman alan karmaşık işlemlere gerek kalmayabilir. Gen Terapisinin Temel Sorunları Bilim adamlarına göre gen terapisinin üç temel sorunu var: Gen nakli, gen nakli ve gen nakli. Bu alanda çalışan tüm araştırmacılar, gen nakli için etkili bir yol bulmaya çalışmaktadırlar. Genleri istenilen hücrelere taşıyabilmek için kullanılan yöntemler genel olarak iki kategoride toplanmaktadır: Fiziksel yöntemler ve biyolojik vektörler. Fiziksel yöntemler, DNA'nın doğrudan doğruya enjeksiyonu, lipozom formülasyonları ve balistik gen enjeksiyonu yöntemlerini içerir. Doğrudan DNA enjeksiyonunda ilgili gen DNA'sını taşıyan plazmit, doğrudan doğruya, örneğin kas içine, enjekte edilir. Yöntem basit olmasına karşın kısıtlı bir uygulama alanı vardır. Lipozomlar, lipidlerden oluşan moleküllerdir. DNA'yı içlerine alma mekanizmalarına göre iki guruba ayrılırlar: Katyonik lipozomlar ve pH-duyarlı lipozomlar. Birinci gurup lipozomlar artı yüklü olduklarından, eksi yüklü olan DNA ile dayanıklı bir kompleks oluştururlar. İkinci gurup lipozomlarsa negatif yüklü olduklarından DNA ile bir kompleks oluşturmaz, ama içlerinde taşırlar. Parça bombardımanı ya da gen tabancası olarak da adlandırılan balistik DNA enjeksiyonu, ilk olarak bitkilere gen nakli yapmak amacıyla geliştirilmiştir. Bu ilk uygulamalarından sonra, bazı değişiklikler yapılarak memeli hücrelerine gen nakli amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Bu yöntemde, genellikle altın ya da tungstenden oluşan 1-3 mikron boyutunda mikroparçacıklar, tedavi edici geni taşıyan plazmit DNA'sı ile kaplanır, sonra da bu parçacıklara hız kazandırılarak, hücre zarını delip, içeri girmeleri sağlanır. Basit olmalarına karşın fiziksel yöntemler verimsizdir; ayrıca, yabancı genler, sadece belirli bir süre fonksiyonal kalabilmektedirler. Bu nedenle araştırmacıların çoğu, genellikle virüs kökenli vektörlere yönelmişlerdir. "Vektör" kelimesinin bir anlamı da "taşıyıcı"dır. Benzer şekilde, gen terapisinde genleri hücrelere taşıma amacıyla kullanılan ve genetik olarak zararsız hale getirilmiş virüslere de vektör denir. Milyarlarca yıllık evrim sonucunda virüsler, hedefledikleri hücrelere kendi genetik materyallerini aktarmak için etkili yöntemler geliştirmişlerdir, ama ne yazık ki bu işlem duyarlı organizmalarda hastalıkla sonuçlanmaktadır. Günümüzde yapılan araştırmalarda, virüslerin hastalığa yol açan gen parçalarının yerine, hastaları iyileştirme amacıyla rekombinant genler yerleştirilmektedir. Bu amaçla değiştirilmiş hücreler kullanılmaktadır. Bu hücrelere tedavi edici geni taşıyan bir genetik yapı sokulduğunda, tedavi edici geni içinde taşıyan virüsler elde edilir. Bu şekilde değiştirilmiş virüsler hücreye girmek için kendi yöntemlerini kullanırlar ve genomlarının ekspresyonu sonucu, genin kodladığı protein üretilmeye başlanır. Öte yandan, virüsün kendisini çoğaltmak için ihtiyaç duyduğu genler, tedavi edici genlerle değiştirilmiş olduğundan, virüs çoğalıp hücreyi patlatamaz. Bunu yerine, hücrede virüsün taşıdığı hastalığı düzeltici genin ekspresyonu olur, genin kodladığı protein (yani ilaç) üretilir ve genetik bozukluk nedeniyle üretilemeyen proteinin yerini alır. En çok kullanılan viral vektörler, retrovirüsler, adenovirüsler, herpesvirüsler (uçuk virüsü) ve adeno-ilişkili virüslerdir. Ama her vektörün kendine özgü dezavantajları vardır: Bölünmeyen hücreleri enfekte edememek (retrovirüs), olumsuz immünolojik etkiler (adenovirüs), sitotoksik etkiler (herpesvirüs) ve kısıtlı yabancı genetik materyal taşıyabilme kapasitesi (adeno-ilişkili virüs). İdeal bir vektörde aranan özellikler yüksek titraj, kolay tasarlanabilme, integre olabilme yeteneği ve gen transkripsiyonunun kontrol edilebiliyor olmasının yanında, imünolojik etkilerin olmamasıdır. Genlerin Vücuda Sokulma Yöntemleri Genleri vücuda sokmanın çeşitli yolları vardır: Ex vivo, in vivo ve in situ. Ex vivo gen terapisinde, hastadan alınan hücreler laboratuvar ortamında çoğaltılır ve vektör aracılığıyla iyileştirici genler bu hücrelere nakledilir. Daha sonra, başarılı bir şekilde genleri içine almış hücreler seçilir ve çoğaltılır. Son aşamadaysa, çoğaltılan bu hücreler tekrar hastaya verilir. In vivo ve in situ gen terapisindeyse, genleri taşıyan virüsler doğrudan doğruya kana ya da dokulara verilir. Engeller Gen terapisinde, nakledilecek genler hücre içi ve hücre dışı engellerle de başa çıkmak zorundadır. Hücre içi engeller, naklin yapılacağı hücreden kaynaklanır ve hücre zarı, endozom ve çekirdek zarını içerir. Hücre dışı engellerse, belirli dokulardan ve vücudun savunma sisteminden kaynaklanır. Bütün bu engeller, gen transferinin etkinliğini önemli ölçüde azaltır. Bunun ölçüsü, geni taşımakta kullanılan vektör sistemine ve naklin yapılacağı hedef dokuya bağlıdır. Hücre zarı, geni hücreye sokma işleminde karşılaşılan ilk engeldir. Bu engel aşıldıktan sonra sırada endozomlar bulunur. Vektörün lizozomlara ulaşmadan önce endozomdan kaçması gerekir, yoksa lizozomlar taşınan tedavi edici geni enzimlerle parçalar, etkisiz hale getirirler. En son hücre içi engel çekirdek zarıdır. Yabancı DNA'ların çekirdek zarından içeri girmesi kolay değildir. Çapı 10 nm'den az olan bazı küçük moleküller ve küçük proteinler bu deliklerden kolayca geçebilirken, daha büyük moleküllerin içeriye alınması enerji gerektirir. Yabancı DNA'ların çekirdeğin içine girme mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte, mekanizmanın büyük moleküllerin çekirdeğe alınmasında kullanılan mekanizmaya benzediği tahmin edilmektedir. Çekirdeğin içinde ve sitoplazmada bulunan ve nükleik asitleri parçalayan nükleaz gurubu enzimler de ayrı bir problemdir. In vivo gen terapisinde, tedavi edici genlerin hastaya direkt yolla verilmesi sonucunda vektörler, hücre içi engellerin yanısıra hücre dışı engellerle de karşılaşırlar. Hücre dışı engeller iki kategoride incelenebilir: Dokuların kendilerine özgü yapıları ve savunma sistemi engelleri. Örneğin bağ dokusu, gen transferi için büyük bir engeldir. Eğer kas dokuya enjeksiyon yapılacaksa, kaslarda bulunan bağ dokusu katmanları, enjekte edilen vektörlerin yayılmasını ve enfekte etme yeteneklerini engeller. Epitel hücreleri vektörlerin daha derinlerdeki hücrelere ulaşmasına olanak vermez. Serumu oluşturan maddeler de çeşitli gen nakli vektörlerini etkisiz hale getirir. Örneğin çıplak DNA, serumda bulunan pek çok pozitif yüklü proteine bağlanıp etkisiz hale gelebilir. Serumdaki protein ve nükleik asitleri parçalayan proteaz ve nükleaz enzimleri de gen terapisi vektörlerini parçalayabilir. In vivo gen terapisinde adenovirüs ya da retrovirüslerin vektör olarak kullanıldığı bazı durumlarda, bunlara karşı vücutta antikor üretildiği gözlenmiştir. Savunma sisteminin etkilerinden kurtulmak için, tedavide savunma sistemini baskılayıcı ilaçlar da kullanılmaktadır, ama onların da bazı sakıncaları vardır. İlk Gen Terapisi İnsanda ilk gen terapisi denemesini 1990'da Dr. French Anderson gerçekleştirdi. Ex vivo gen terapisi stratejisinin kullanıldığı yöntemde, adenozin deaminaz enziminin (ADA) eksikliğinden kaynaklanan hastalığın tedavisi amaçlanmıştı. ADA eksikliği, çok seyrek rastlanan genetik bir hastalıktır. Normal ADA geninin ürettiği enzim, savunma sisteminin, normal fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için gereklidir. ADA eksikliği olan hastalarda genin yaban tipi kopyası yoktur ve sahip olunan yetersiz ya da mutant kopyalarsa, işlevsel ADA enzimini üretememektedirler. ADA eksikliğiyle doğan çocuklarda, ciddi boyutlarda bir savunma sistemi sorunu vardır ve sık sık ağır enfeksiyonlara yakalanırlar. En ufak bir virüs enfeksiyonu bile yaşamsal tehlike yaratabilir. Eğer tedavi edilmezse, hastalık genellikle çocuğun birkaç yıl içinde ölümüyle sonuçlanır. ADA eksikliğinin ilk insan gen terapisi denemesi olarak seçilmesinin bazı nedenleri vardır. Bu hastalık, tek bir gendeki bozukluktan kaynaklanır ve bu durum olası bir gen terapisinin başarı ihtimalini arttırır. Ayrıca bu gen, çok daha karmaşık kontroller altındaki pek çok başka genin aksine, basit bir sistemle kontrol edilmektedir: Sürekli ekspresyon. Enzimin çok az miktarda üretilebilmesi bile klinik yararlar sağlamakta, yüksek miktarda üretilmesiyse zarar vermemektedir. Sonuç olarak, üretilecek ADA proteininin miktarının çok doğru şekilde kontrol edilmesi gerekmez. Bu ilk insan gen terapisi 2 hasta çocuk üzerinde gerçekleştirildi. Terapide, hastaların hücreleri (T-lenfosit) alınarak laboratuvar şartlarında doku kültürü yoluyla çoğaltıldı. Daha sonra normal insan ADA geni, retrovirüs vektörü yardımıyla bu hücrelere nakledildi. Virüs hücrelere girerek genetik materyale geni yerleştirdi. Genetik olarak başarıyla değiştirilen hücreler seçilerek, yaklaşık 10 gün boyunca çoğaltıldı. Son aşamada da, düzeltilmiş bu hücreler kan naklini andıran biçimde damardan hastalara geri verildi. Bu işlem, yani T hücrelerinin hastadan alınması, laboratuvar ortamında düzeltilmesi ve hastaya geri verilmesi, tedavinin ilk 10 ayı içinde her 6-8 haftada bir tekrarlandı. Daha sonraysa bu nakillere 6 ile 12 ayda bir devam edildi. Tedavi sonucunda iki çocukta da iyileşme kaydedildi. Bu ilk insan denemesinden sonra sistik fibrosis, yüksek serum kolesterolü (hiperkolesterolemi), bazı kanserler, ve AIDS gibi hastalıklarla başa çıkmak için gen terapileri tasarlandı. Kanser tedavisi için bilim adamları, savunma sistemi hücrelerini gen terapisi yoluyla değiştirerek kanserli hücrelerin üzerine göndermeye çalışıyorlar.Amaç, vücuttan alınan bu hücrelerin, kanserle mücadeleyi sağlayan genlerle silahlandırılıp tekrar vücuda verilmesi ve böylece bu hücrelerin kanserle daha iyi savaşmalarını sağlamak. Bu konudaki klinik deneyler sürmektedir. Alternatif olarak, kanser hücreleri vücuttan alınıp, daha güçlü bir savunma tepkisi çekebilecek şekilde genetik olarak değiştirilebilir. Bu hücreler daha sonra, bir çeşit kanser aşısı gibi reaksiyon göstermeleri umuduyla tekrar vücuda verilebilir.Bu konudaki klinik deneylere başlanmıştır. Öte yandan tümörlere, bunları bazı antibiyotik ve diğer ilaçlar için çekici kılabilecek genler de nakledilebilir. Daha sonra yapılacak ilaç tedavisi, sadece bu genleri taşıyan (yani kanserli) hücreleri öldürecektir. Şu anda bu gibi iki klinik deney,beyin tümörlerinin tedavisi amacıyla yürütülmektedir. Gen terapisi vücudun savunma hücrelerini AIDS virüsüne karşı dirençli hale getirmek için de kullanılabilir

http://www.biyologlar.com/gen-terapi

Hayvanlarda Fizyolojik Karakterler

Fizyolojik karakterlerin taksonomide kullanılmaya başlaması çok yeni olup, hatta bu fikrin şimdilik lüks bir düşünce olduğunu söyleyenlere de sık sık rastlanmaktadır. Ancak morfolojik karakterlerin fizyolojik karakterlerin fizyolojik karakterlerle birlikte kullanılması taksonomik çalışmalarda önemli bir adım olarak kabul edilebilir. Fizyolojik karakterlerin incelenebilmesi için mutlaka canlı bireylere ve çok duyarlı özel aletlere gereksinim vardır. Bu nedenlerle taksonomisler zorunlu olmadıkça bu karakterleri kullanmazlar. Metobolik olaylar, her taksonomik kategoriye göre büyük değişiklik gösterir. Bu olaylar, özellikle mikrobiyologların çalışmalarında yaygın bir şekilde ele alınarak teşhis işlemlerinde kullanılır. Örneğin bakteriyologlar, bakterilerin enzimatik faaliyetlerini ve hücre kimyasını, bakterilerin teşhisinde büyük ölçüde kullanmaktadır. Teknik ilerledikçe metabolik karakterilerin taksonomistlerce daha yaygın bir şekilde kullanılacağı kuşkusuzdur. Taksonomik çalışmalarda serolojik, protein ve diğer biyokimyasal farklılıklar da son yıllarda kullanılmaya başlamıştır. Serolojik yömtemde, hayvanların vücuduna enjekte edilen “antijen” isimli maddelerin kanda “antikarlorı” meydana getirmesinden yararlanılmaktadır. Aynı koşullar altında özel bir antijen kullanmak suretiyle kanda meydana gelen antikarloran nicel ve nitel analizleri yapılarak uygulanan bu yöntem bazı hayvan türlerinin teşhislerinde kullanılmaktadır. Örneğin, Boyden (1943)’in yayınladığı “SEROLOGY AND ANIMAL SYSMETATIC” adlı eserde, birçok Crustaceae türüne ait teşhislerin bu yöntemle yapılabileceğini göstermiştir. Son yıllarda kromotografi yoluyla canlıların protein yapıları incelenmek suretiyle türlerin tanınması ve akrabalıkları üzerinde epey önemli bilgiler elde edilmiştir. Bu yolla yapılan çalışmalara kemotaksonomi denir. Örneğin, Sibley (1960) isimli bir araştırıcı 100’den fazla kuş türünün yumurta aklarının protein analizlerini yapmış ve bununla türler arasıdaki akrabalıkları saptamıştır. Mum salgılarının da taksonomik yönden önemli olduğu saptanmıştır.  

http://www.biyologlar.com/hayvanlarda-fizyolojik-karakterler

Mikroorganizma hakkında bilgi

Mikroorganizma hakkında bilgi

Bir mikroorganizma (Yunanca mikrós; "küçük" ve ὀργανισμός, organismós; canlı "organizma"'dan gelmektedir.) veya mikrop (genellikle çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük anlamında) mikroskobik bir organizmadır.

http://www.biyologlar.com/mikroorganizma-hakkinda-bilgi

Hareketli Genler

Insan genomunun yaklasik yüzde 5’inden daha az bir kisminin protein kodlayan genlerden meydana geldigi tahmin ediliyor. Yaklasik yüzde 45’i ise ‘transposon’ veya ‘siçrayan gen’ adi verilen hareketli DNA parçalarindan olusuyor. Geri kalan yüzde 50 ise ‘non-coding’ denilen, protein kodlamayan ve vazifesi de su an için bilinemeyen DNA dizileridir. Bir zamanlar apandisitin vazifesiz ve evrim artigi bir organ oldugunun iddia edilmesi misâli, genomdaki görevi ve ne is yaptigi henüz bilinemeyen bu DNA dizilerine ‘junk DNA,’ yani ‘ise yaramaz DNA’ adi verilmisti. Apandisitin adi üstünde bir ‘fazlalik’ veya bir ‘eklenti’ olmadigi, onun da bir vazifeye binaen insan vücuduna konuldugu son yapilan çalismalar neticesi biraz aydinlatilmis; böylece apandisit kendisini yeniden isbat etmistir. Simdi de, bu sira transposonlarda olsa gerek. Uzun süredir vazifeleri bilinmedigi için ise yaramaz addedilen bu DNA dizilerinin gerçekte ne kadar hayretfeza ve muhtesem bir düzenin parçasi olduklari kesfediliyor simdilerde… Transposonlar, bir hücre içerisindeki genomda yer degistirebilen, hareketli DNA bölgeleridir. Hareketli gen parçalarina bakterilerden insana kadar bütün organizmalarda rastlanmistir. Bazi transposonlar bir defa, bazilari ise yüzlerce veya binlerce defa tekrarlanabilmekte; uzunluklari ise 50 ile 10.000 baz çifti arasinda degisebilmektedir. Transposonlarin hareketlerinin sonucu iki sekilde olur: Mutasyonlara sebep olurlar. Genomdaki DNA’yi azaltabilir ya da artirabilirler. Siçrayan genlerin iki türü vardir: Transposonlar: Direkt olarak bir bölgeden digerine yer degistiren DNA parçalari. Retroposonlar: Önce DNA bölgesi transkribe olur, yani kod RNA’ya çevrilir. Sonra ters transkriptaz enzimi kullanilarak RNA yeniden DNA halinde kodlanir ve yeni bölgeye bu DNA yerlestirilir. Böylece, bir öncekinin aksine, gen parçasi bulundugu yeri terketmemekte; ama kopyasi gereken yere gönderilmektedir. Bu, bilgisayarda yaptigimiz kopyala-yapistir isleminin bir benzeridir. Bu kopyalama ve yapistirma isi ile vazifeli enzime ise ‘transposase enzimi’ denilir. Bu enzimden yararlanilarak artik tek bir islem ile DNA parçalari veya genler DNA dizilerine ve canli hücrelere aktarilabilmektedir. Ilk olarak 1930’lu yillarda Marcus Rhoades, 1950’li yillarda ise Barbara McClintock DNA’daki hareketli gen parçalarindan söz ettiler. Ancak bu bulusun bilim çevrelerince kiymeti ve degeri pek anlasilamadi, hatta kabul görmedi. Çünkü, klasik genetik anlayisina göre kromozomlardaki genlerin sabit olmasi fikri hakim durumdaydi. Ancak transposonlarin klonlanmasiyla onlar üzerlerinde çalisma yapilmaya baslanilmasindan sonradir ki bu hareketli gen parçalari bilim çevrelerince kabul gördü. 1983’te Barbara Mc Clintock’a misir bitkisi üzerindeki transpose olabilir elementler hakkindaki çalismalarindan dolayi Nobel ödülü verildi. Sabit ve statik oldugu düsünülen genlerin plastik, hareketli ve degisken oldugu, Clintock’un bu kesfi sayesinde anlasildi. Bir organizmayi meydana getiren hücrelerdeki bütün DNA’lar birbirinin aynisi mi? Hayir! Iste bu nedenle, McClintock’un çalismasi son derece önemli. Aslinda bütün bedendeki hücrelerin ayni olmasi bazi genetik problemlerin anlasilmasinda zorluk çikartiyordu. Meselâ insan vücudunun savunma sistemi tarafindan üretilen ve yüzbin ilâ bir milyon civarinda farkli çesidi oldugu tahmin edilen bir protein grubu olarak antikorlar sayesinde vücut, hastaliklara karsi kendisini koruyabilmektedir. Problem iste burada! Bu antikorlarin sentezi, her protein gibi, DNA’da bulunan kodlarin okunmasiyla baslar. Bu proteinlerin sentezlenebilmesi için bir hücrenin genomunda en az yüzbin antikor geni olmasi gerekir; ki bu da imkânsizdir. Eger böyle olsaydi, bütün DNA sirf antikor genleriyle dolardi. O halde bunun açiklamasi ne olabilir? Eger kromozomlardaki genlerin yerleri sabit ise, çözüm yoktur. 1976 yilinda bunlari düsünen Susumu Tanegawa hücredeki antikorlarin kromozomlardaki yerlerinin sabitligi konusunda bir arastirma yapti. Yetiskin bir fare ile, fare embriyosundaki bir antikorun kromozomlardaki yerini karsilastirdiginda, sonuç tam bir sürprizdi. Yetiskin bir farede bütün olan gen, embriyoda iki farkli bölgede iki parça halinde bulunuyordu. Demek ki, bagisiklik sistemindeki milyonlarca hücrede, gen parçalari kromozomlarda yer degistirerek fonksiyonel genler meydana getiriyorlardi. Ilginç olani, her hücre az farkliliklarla degisik genler meydana getiriyorlar, böylece bagisiklik sistemi için gerekli olan milyonlarca degisik antikor üretilmis oluyor. Iste bu çalismasiyla Susumu Tanegawa da Nobel ödülü kazandi.

http://www.biyologlar.com/hareketli-genler

Dioksin

Dioksin “Seveso Felaketi” olarak bilinen olaydan sonra dünya kamuoyunun dikkatini çekmiş bir toksik maddedir. Klorofenoller, fenoksiasit herbisitleri, klorlanmış bifeniller ve aromatik hidrokarbonlar oldukça yaygın kullanılan endüstriyel kimyasallardır. Bu kimyasalların pek çoğunda, polikorlanmış dibenzo-p-dioksinler (PCDD’) safsızlık olarak mevcuttur. Dioksinlerin toksisitesi açısından bir kıyaslaması yapıldığında ,1-3 klor atomu içeren dioksinin en düşük toksik etki gösterdiği, buna karşılık 2,3,7,8’ci pozisyonda klor atomu içeren dioksinin ise en fazla toksik etkili olduğu düşünülmektedir. İnsan vücuduna yiyecek ve içeceklerle veya solunum ve deri yoluyla alınan dioksinler vücutta çok yavaş parçalanmaktadır. Sürekli olarak vücuda alınan dioksin farklı organlarda kümülatif etkiye sahiptir. Dioksin içeren kimyasallarla temas eden kişilerde görülen sağlık sorunları arasında iştahsızlık, deride pigmentasyon değişimleri, karaciğer rahatsızlıkları, psikolojik anormallikler, nörolojik sorunlar, yüksek tansiyon, kan lipit ve kolesterol düzeylerinin yükselmesi sayılabilir. Ayrıca üreme bozuklukları, damak yarığı ve kusurlu böbrek oluşumu gibi doğumsal bozukluklar ve yumuşak doku kanserleri oluşumu ile ilgili raporlar bulunmaktadır. Çevremizdeki Dioksin Kaynakları - Fungusid, insektisid ve bakterisid olarak kullanılan klorofenollerin üretimi esnasında dioksin yan ürün olarak oluşur. - Kağıt üretim endüstrisi, çevrenin dioksinle bulaşmasında önemli kaynaklardan biridir. - Kağıt endüstrisinin ağartma birimleri de , özellikle bu işlemin klorlama aşaması üründe dioksin oluşumuna yol açar. - Günlük hayatımızda sıklıkla kullandığımız farmositik preparatlarda da bulunmaktadır. (Örneğin, tıp, dişçilik ve kozmetik ürünlerinde) - Polivinil klorür gibi yerel atıkların önemli bir bölümünü oluşturan plastikler PCDD oluşumuna neden olmaktadır. - Odunda doğal olarak bulunan eser miktardaki klorun dioksin oluşumu için yeterli olduğu düşünülmektedir. PCDD odunun yanması sırasında da oluşmaktadır. - Çevre kirliliği açısından kurşunlu benzin kullanımı önemli bir sorundur. Yapılan araştırmalar kurşunlu yakıt kullanan otomobillerin egzos gazlarında dioksin oluştuğunu, kurşunsuz benzin kullanan araçların egzos gazında ise PCDD saptanmamıştır. - Çevre kirliliğine neden olan dioksinler çevreden gıdalara da bulaştıklarından insan sağlığı açısından önem taşımaktadır.

http://www.biyologlar.com/dioksin

Türkiyedeki Nesli Tükenmiş Hayvanlar

Anadolu Panteri Boyu 200-250 cm, ağırlığı dişilerde 35-50 kg, erkeklerde 45-70 kg civarındaydı. Yaklaşık ömrü 20 yıldı. Çok çevik olan Anadolu parsı, etoburdu ve geyik, yaban keçisi, yaban domuzu, küçük memeliler ile kuşlar gibi hayvanlar av yelpazesini oluştururdu. Anadolu parsı, Doğu Akdeniz veDoğu Anadolu bölgelerinde, daha çok ormanlık ve dağlık alanlarda yaşamıştır. Doğal yaşam alanları ve av kaynaklarının azalması parsları insanların yaşadığı yerlere yönlendirmiş ve bu da genellikle vurularak ya da zehirlenerek öldürülmelerine yol açmıştır. Asya Fili Asya Fili (Elephas maximus), yaşayan iki fil türünden biri, Elephas cinsinin yaşayan tek üyesidir. Aynı zamanda Asya'da yaşayan en iri hayvandır. Bu tür geneldeBangladeş, Hindistan, Sri Lanka, Çinhindi ve Endonezya'nın bazı yerlerinde görülür. Bu türün nesli tehlikededir, dünyada sadece 25,600 ila 32,750 yabani Asya fili kalmıştır. Türkiye'de nesli 19. yüzyılda tükenmiştir. Bu türün çoğu üyesi evcildir ve taşıdığı yükü kaldırma yeteneğinden dolayı Güney ve Güneydoğu Asya'da ormancılıkta kullanılır. Tarihte bu hayvanın değirmenlerde kullanıldığı olmuştur. Yabâni filler turistlerin ne kadar ilgisini çekse de bazen köylere girip tarlaları yağmaladıkları oluyor. Asya fili, daha küçük kulakları, sırtının kambur oluşu, hortumunda sadece 1 "parmak" olması, sadece erkeğinin fildişleri olması ve daha küçük oluşuyla yakın akrabası Afrika filinden hemen ayırt edilir. Yabani Asya filinin ömrü 60, evcilinin ise 80 yıldır. Her gün vücut ağırlığının %10'u kadar yemek yerler (yani yetişkininin günde 170-200 kg. yemek yemesi gerekir). Ayrıca günde 80-200 litre su içmeleri ve suda yıkanmaları da gerekir. Asya filinin 3 alttürü vardır. Asian elephant - melbourne zoo.jpg Mersin Balığı Mersin balığıgiller, Acipenseridae familyasını oluşturan aralarında sekiz metre uzunluğa ve 1,6 ton ağırlığa kadar varan türleri içeren tatlı su balığı türlerinin ortak adı. Mersin balıkları çok "ilkel" hayvanlardır. İskeletleri sadece kısmen kemikleşmiştir. Yan taraflarında beş sıralı dizili olan büyük pullar vardır. Kuyrukları asimetriktir, ağızları aşağıya yönelmiş ve gerekli olduğunda çenelerini dışarıya çıkarabilirler. Dört bıyıkları vardır. Bunlarla suyun dibinde yem arayabilirler. Bazı mersin balıkları beş metre uzunluğa ulaşabilirler, ve bu yüzden en büyük tatlı su balıklarıdır. Ama çoğu türleri sadece yumurtlamak için tatlı suya gelirler ve aslında tuzlu suda yaşarlar. En büyük mersin balığı türü olan mersin morinası (Huso huso) neredeyse sadece tuzlu suda yaşar ve yumurtlamak için denizden ırmaklara geçer. Geçmişte anlatılan büyüklükleri inanılır bir şekilde kanıtlanmadan kitaplara geçirilmiştir, ve bu yüzden en kaliteli kitaplarda bile 8-9 metre gibi inanılmaz büyüklükleri okumak mümkündür. Ama bu ölçüler için ne 20'nci yüzyıldan ne de ondan önceki bir zamandan kalma güvenilir kanıtlar bulunamamıştır. Kanıtlanabilmiş olan en büyük ölçüler 5 ve 6 metre uzunluk ve 1 ve 1,5 ton ağırlık civarlarındadır. Mersin balıkları hem tatlı suda, hem tatlı-tuzlu karışık suda (ırmak deltaları), hem de denizde yaşarlar. Bazı türleri sadece tatlı suda yaşarlar. Göçebe hayatı sürdüren türleri gençliklerini tatlı suda geçirip, sonradan denize göç ederler ve erginleşince çiftleşmek için tekrar tatlı suya dönerler. Mersin balıkları çok geç erginlik çağına ulaşırlar. Özellikle dişiler, ancak 20 yaşına varınca ilk kez yumurtlarlar. Sadece bazı küçük türleri bir iki yaşında erginliğe ulaşırlar. Bazı mersin balıklarının 100 yaşına varabildikleri ıspatlanmıştır. Bu yaşa varanları 1,4 ton ağırlığına ulaşmış olabilir, ve böylece dünyanın en büyük tatlı su balıklarıdır. Mersin balıklarının yüksek bir su kalitesine ihtiyaçları olduğu için, kirlenen ırmaklardan dolayı 20'nci yüzyılda batı Avrupa'da nesli neredeyse tamamen tükenmiştir. Ayrıca çoğu mersin balığı türlerinin yaşam çemberlerinin bir kısmı olan ırmak-deniz göçebeliğinin bütün büyük ırmaklarda bulunan baraj duvarlarında sona ermesi ve balıkların çiftleşip yumurtlamak için ırmağın üst kesimlerine ulaşamamaları önemli bir rol oynamaktadır. Hazar denizinde bile, sayıları azalmış ve 1970'li yıllarda 20.000 ton mersin balığı tutulurken 2000 yılında 3.000 ton'dan bile az tutulmuştur. Mersin balıklarını korumak için bir sürü yasa çıkarılmış olsa da sayıları azalmaya devam etmektedir. Bunun en önemli sebebi yasa dışı avlanmalarıdır. Mersin balıkları özellikle çok pahalıya satılan havyarları için avlanılmaktadır. Yasa dışı mersin balığı avı özellikle Sovyetlet birliğinin dağılması ile çok yoğunlaşmıştır. Bu yüzden Rusya'da türler tükenmek üzeredir. Mersin balığının havuzlarda yetiştirilmesi son yıllarda çok önem kazanmıştır. Mersin balıklarının son saklandıkları yerlerden birisi Akdeniz bölgesinin Mersin Körfezibölgesindedir 1997 yılında Almanya[]'nın ve ABD'nin çabaları ile mersin balığı Washington hayvanları koruma antlaşması listesine alınmıştır. 2003yılından beri World Sturgeon Conservation Society adlı kurum son mersin balığı populasyonunu korumak ve büyütmek için çaba göstermektedir. Beluga-Mersin balığı'nın neslini tamamen tükenmekten korumak için ABD 30. eylül 2005'te son çare olarak Beluga-Havyarı ithalatını yasaklamıştır ("U.S. Fish & Wildlife Service" ingilizce: [1]) 11. Nisan 2006'da Almanya ve Polonya sınırını oluşturan Oder ırmağına 2.000 mersin balığı salınacaktır. Bu populasyonu gerçekten sağlamlaştırmak için 2007 ve 2008 yıllarındada 2.000 balık salınacaktır. 16 ve 18 Temmuz'da Sakarya / Karasu'dan Sakarya Nehrine 500 adet İstanbul Üniversitesi tarafından markalanmış mersin balığı salınmıştır. Asya Aslanı Asya aslanı (Panthera leo persica), kedigiller (Felidae) familyasından Hindistan'ın batısında, Gucerat bölgesinde, Gir Ormanları'nda yaşayan bir aslan alt türü. Eskiden Asya aslanı Hindistan'dan İran'a, Arap Yarımadası'ndan Yunanistan'a kadar çok geniş bir coğrafyada yaygındı. Günümüzde ise sadece Hindistan'ın batısında bulunan Gir Ormanı'nda yaşamaktadır. 2010 sayımına göre toplam nüfusu 411 kadardır. Türkiye'de Orta, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yaşadığı bilinen Asya aslanının Anadolu'da nesli tükenmiştir. Son olarak 13. yüzyılda Anadolu'da yaşadığı tahmin edilmektedir.[1] Asya aslanı Afrika aslanından daha küçük ve daha az sayıdadır. Bir Afrika aslanı 200 kg olarak hayatını sürdürürken Asya aslanı 100-140 kg arasında değişir. Akdeniz Foku Akdeniz foku (Monachus monachus), fokgiller (Phocidae) familyasından yeryüzünde sadece doğu Akdeniz sahilleri ile Batı Afrika'nın bir tek sahilinde yaşayan fok türü. Yeryüzündeki toplam 34 yüzgeçayaklı fok türünden Karayip Keşiş foku, en son 1952yılında görülmek kaydı ile yeryüzünden yok olmuştur. Dolayısıyla dünyada şu anda 33 yüzgeçayak türü vardır.Üzerinde yapılaşma olmayan, insanların kolay ulaşamadığı ya da insan etkinliklerinden uzak kalmış, tercihen üreme veya barınma işlevleri gören kıyı mağara ve kovuklarına sahip; sessiz ve tenha kayalık sahilleri yaşama alanı olarak seçen Akdeniz fokları, bu alanların bozulmasından doğrudan etkilenmektedir. Öte yandan bu tanımdan yola çıkarak Akdeniz foklarının farklı yapıda sahilleri (örneğin kumsal kıyılar ve kıyı yerleşim bölgeleri) kullanmadığı sonucuna varılamaz. Akdeniz fokunun özellikle beslenmek için ıssız kayalık sahillerin dışına çıkarak dolaşım alanını genişlettiğini, kumluk, çakıllık kıyılar ve nehir ağızlarına da uğradığı bilinmektedir. Ancak, Akdeniz fokunun birincil yaşam alanı ıssız ve yapılaşmamış kayalık kıyılardır. Büyük bir deniz memelisi olduğundan dar yaşam alanları içinde barınamaz. Tür ancak, makul büyüklükte ve uygun kıyı alanlarının olması durumunda varlığını sürdürebilir ve güvenle yavrulayabilir. Bazende yavrularını ölü doğururlar.İri bir deniz memelisi olan Akdeniz fokunun boyu 2-3 metre, ağırlığı 200-300 kilogram arasında değişmektedir. Erginlerin vücudunu 5 mm'yi geçmeyen kısa ve sert kıllar kaplar. Su üstünde görüldüğünde en belirgin özellikleri iri kafaları, uzun bıyıkları ve kömür gibi siyah gözleridir. Ergin dişi ile erkekler arasında belirgin bir boy ve kilo farkı yoktur ancak karakteristik renk ayrımları mevcuttur. Karada yatarken vücudun iriliği ve tombul görünümü göze çarpar. Vücudun her iki yanında ön yüzgeçleri (ön üyeler) ve arkada ise iki parça halinde arka yüzgeçleri (arka üyeler) yer alır. Erkek: Siyaha yakın koyu kahverenginde olup karın bölgesinde belirgin bir beyaz leke vardır. Dişi: Açık kahverengi veya gri tonlarda olup karın altları da boyundan kuyruğa kadar sırta göre daha açık hatta beyaza yakın renktedir. Ayrıca üstte bel bölgesinde çiftleşme sırasında erkeklerin neden olduğu tırnak izleri bulunur. Yavru: Doğduğunda boyu yaklaşık 80–90 cm, ağırlığı yaklaşık 20 kilogramdır. Karın bölgesinde istisnasız görülen bariz bir beyaz leke haricinde tüm vücudu havlu gibi 1-1.5 cm uzunluğunda parlak siyah kıllarla kaplıdır. Yavru, anne ve babanın da sahip olduğu bıyıklarla doğar. Yaklaşık iki aylıkken kürkünü değiştirmeye başlar ve bir-iki ay içinde uzun siyah kılların yerini kısa ve parlak gri olanlar alır.'Akdeniz foku, ürkek ve diğer yüzgeçayaklı türlerine göre daha az sosyal bir canlıdır. Ülkemiz kıyılarında da yaşayan doğu Akdeniz bireyleri genelde tek tek dolaşırlar ve nadiren birlikte görülürler. Araştırmacıların eskiden Türkiye'de zaman zaman 2 ile 4 arasında foku birlikte gözlediği hatta bu sayının çok ender olmakla birlikte 7-8'e kadar çıktığı da bilinmektedir. Birçok özelliği gibi davranışları hakkında da tam bilgi mevcut değildir. Akdeniz foklarının bazı dönemlerde bir araya geldiği ve sonra tekrar dağıldıkları konusunda varsayımlar mevcuttur. Ergin erkek bireyler genelde bir bölge belirler ve yaşantısını burada sürdürürler. Dişiler erkeğe göre daha gezgin olmakla birlikte, yavrulama döneminde üreme mağarası ve civarını terk etmezler. Genç fok bireyleri ise yetişme dönemlerinde uzak bölgelere gidebilirler. Dişi Akdeniz foklarının çiftleşmek için büyük uzaklıklar katederek erkek fokların yanına geldiği ve daha sonra erkeğin bölgesinden ayrıldığı tahmin edilmektedir. Çiftleşme denizde olur. Dişi fokun cinsel olgunluğa 4-5 yaşında ulaştığı tahmin edilmektedir. Dişi Akdeniz foku 10-11 aylık hamilelik döneminden sonra, her sene ya da 2 senede, bir yavru doğurur. Bu nedenle, Akdeniz foku üreme hızı düşük, yavru sayısı az bir canlıdır. Doğum, insanların uğramadığı (veya ulaşamadığı) ve içinde hava olan bir kıyı mağarasının en ucunda, dalgaların kolay ulaşamayacağı bir çakıl plaj veya kayalık platform üzerinde olur. Anne, yavruyu yaklaşık 4 ay boyunca kendi sütü ile mağara içinde karada emzirir. Akdeniz foku, yavrusunu doğurmak ve büyütmek için mutlaka karaya (ve özellikle kıyı mağaralarına) muhtaçtır.Akdeniz fokları 20. yüzyılın başına kadar tüm Akdeniz kıyıları ile doğu Atlas Okyanusu kıyılarında Portekiz'den Batı Afrika sahillerindekiSenegal'e kadar 7855.25114 ifade edilen bir nüfusa sahip olarak serbestçe yaşamlarını sürdürüyordu. Ancak aşırı avlanma, yaşam alanları kaybı ve deniz ekosisteminin bozulması nedeniyle türün dünya dağılımı daraldı ve nüfusu hızla azaldı. Akdeniz foku bugün dünyada sadece Türkiye,Yunanistan, Fas, Moritanya ve Madeira Adaları'nda yaşamakta olup toplam nüfusu 600 civarında tahmin edilmektedir. Moritanya sahillerindeki Akdeniz fokları gerçek bir fok kolonisi özelliği göstererek birlikte yaşamakta popülasyonu ise insan baskısı nedeniyle birlikte bulunmak yerine çoğu zaman tek tek dolaşma ve yaşama şeklini seçmeye zorlanmışlardır. Halen az sayıda da olsa Türkiye'de Akdeniz'in doğu sahillerinde rastlanmaktadır. Akdeniz foku dünyada birbirinden kopuk 2 ana bölgede yaşamaktadır: Moritanya kıyıları, Madeira Adaları ve Fas Akdeniz (Yunanistan, Türkiye ve Doğu Akdeniz) Türün en büyük popülasyonu Ege Denizi'ndeydi. Dolayısı ile Akdeniz fokunun Akdeniz'de soyunu sürdürebilmesi ve ekosistemde varlığını koruyabilmesi esas olarak 2 ülkenin elindedir: Türkiye ve Yunanistan. Bir dünya mirası olan Akdeniz fokunun korunmasında Türkiye önemli bir ülke konumundadır. Türkiye'de yapılan çeşitli bilimsel çalışmalarda bireysel tanımlama yolu ile 31-44 arasında Akdeniz foku bireyi tanımlanmış olup, kıyılarımızda 100 civarında fok yaşadığı tahmin edilmektedir ki dünyadaki fok popülasyonunun yaklaşık 600 olduğu gözönünde bulundurulduğunda bu sayı önemli bir yer tutmaktadır. Akdeniz foku dağılımı kıyı boyunca süreklilik yerine belirli bölgelerde yoğunlaşma özelliği göstermektedir. Türkiye kıyılarında foklar, Marmara Denizi'nde; Marmara Adaları ve Mola Adaları ile Biga Yarımadası kuzey sahillerinde Ege'de; Gelibolu Yarımadası'nın Ege kıyıları ile Behramkale arasında ve Yeni Foça ile Datça arasında Akdeniz'de; Datça ile Kemer arasında, Alanya ile Taşucu arasında ve Hatay Samandağ ile Suriye sınırı arasında kalan sahillerde var olma mücadelesi vermektedir. Türün korunma derecesine bağlı olarak Türkiye'de Akdeniz foku ölümleri olduğu gibi, yavrulama ve çoğalma da gözlenmektedir. Sayılarının azalma nedeni ise balıkçıların kasıtlı veya kasıtsız fokları öldürmeleridir. Vaşak Kediye benzemekle birlikte normal kedi ağırlığından 5 kat daha ağırdırlar. En irileri 30 kg civarında olan bayağı vaşaktır. Kulakları normal kediye kıyasla daha uzun ve uçları tüylüdür. Kış bastırdığında ise sadece kulaklarının üzerindeki tüyler değil tüm vücudu kalın bir tüy tabakası ile kaplanır. Adeta kışın gelmesi ile mantolarını giyerler. Patilerinin genişliği karda yürümelerini kolaylaştırır.Afrikalı vaşaklar, vücuduna oranla afrikanın en hızlı ve en tehlikeli hayvanıdır.Örneğin bir antilobun boynuna atılıp onu yere çekme yeteneğine sahiptir. Gövdelerine göre küçük kalan başları ve kısa kuyrukları ile ilk bakışta ürkütücü gözükseler de görünüşleri kesinlikle etkileyicidir. Renkleri kum renginden koyu kahveye kadar değişir. Evcilleştirlebilirler Yaban Kedisi Yaban kedisi (Felis silvestris), kedigiller (Felidae) familyasından bir kedi türü. Avrupa, Batı Asya ve Afrika kıtalarında farklı alt türleri ile geniş bir coğrafyada yaygındır. Afrika yaban kedisi alt türü ev kedisinin atası olarak kabul edilir.Yaban kedisinin doğal yayılımı Batı Avrupa'da İskoçya'dan, Orta ve Doğu Avrupa'dan Orta Asya'ya ve Hindistan'a kadar uzanır. Ayrıca Afrika'nın tropik ormanları kuşağı haricinde Afrika'nın büyük bir kısmında yaygındır. Yerel olarak birçok alt türlerin var olması uzun süre boyunca sınıflandırmasında karmaşıklığa yol açmıştır. Günümüzde klasik olarak üç alt türe ayrılmaktadır. Avrupa yaban kedisi veya Orman kedisi (Felis silvestris silvestris), İngiliz adalarında, Avrupa'da, bazı Akdeniz adalarında ve kısmen Güneybatı Asya'da yaşar ve gür kuyruğu ile dikkati çeker. Postu çok sık tüylüdür ve çizgileri gayet belirgindir. Afrika yaban kedisi (Felis silvestris lybica), Afrika'da, Arap Yarımadasın'da ve Güneybatı Asya'nın Arap Yarımadasına bitişik olan kısmında ve bazı Akdeniz Adalarında yaşar. En mühim özellikleri sivri kuyruğu, kulakların arkasındaki kızıl renk ve fazla belli olmayan çizgileridir. Asya yaban kedisi veya Bozkır kedisi (Felis silvestris ornata), Orta Doğu'dan Orta Asya'ya, Batı Hindistan'a, Kuzeydoğu Çin'den Moğolistan'a kadar yaygındır. Dış görünümü ile Afrika yaban kedisini andırır. Aralarındaki en mühim farkı çizgilerden daha çok benekli olan postudur. Modern bilimin yaptığı genetik araştırmalar bu sınıflandırmayı desteklemektedir. Ancak Afrika yaban kedisinin merkez ve güney Afrika'da yaşayanları kuzey Afrika ve Orta doğu'da yaşayanlarıdan genetik farkları olduğu ve bunların iki ayrı alt tür olduğu öne sürülmüştür. Bundan dolayı kuzeyde yaşayan alt türe Felis silvestris cafra adı verilmiştir. Çoğu bilimcilerin ayrı bir tür olduğunu savundukları gri kedi de yaban kedisinin Felis silvestris bieti adlı diğer bir alt türü olabilir.[1]. Afrika yaban kedisi tüm ev kedilerinin (Felis silvestris catus) atası olarak kabul edilir. Ancak bazı bilimciler başka alt türlerinde karışmış olabileceğini savunmaktadır. Avrupa yaban kedisi (Felis silvestris silvestris) Kızıl Geyik Kızıl geyik (Cervus elaphus), dünya üstündeki en büyük geyik türlerinden biridir. Kızıl geyik Avrupa'nın çoğu kısmında, Kafkas Dağları bölgesinde ve Hazar Denizi'nin batısında Anadolu'da yaşar. Ayrıca Afrika'da da bulunan tek geyik türüdür ve kuzeybatı Afrika'da Cezayir ile Tunus arasında Atlas Dağları'nda bulunur. Kızıl geyik aynı zamanda Yeni Zelanda ve Arjantin gibi diğer bölgelere de sokulmuştur. Türkiye'de ise aşırı avlanma sonucu sayıları düşmüş olup, bugünlerde kalan popülasyon korunmaya çalışılmaktadır. Dünyanın bir çok bölgesinde kızıl geyikten elde edilen et besin olarak tüketilmektedir. Ceylan Ceylan, boynuzlugiller (Bovidae) familyasından Gazella cinsini oluşturan çift toynaklılara verilen ad. Uzunluğu 100-130, yüksekliği 60, kuyruğu 20 cm'dir. Boynuzları yay biçiminde, gözleri iridir. Rengi toprak rengine benzer. İnce ve güzel görünüşlü , çevik bir hayvandır. 10 yıl kadar yaşar, kolay evcilleşir (Gazella dorcas). Bunun bir başka türü olan Gazello grantinin yüksekliği 100, boynuzları 75 cm'dir. Eti ve derisi için avlanır. Afrika ve batı Asya'daçöl ve bozkırlarda yaşar. Thomson ceylanı

http://www.biyologlar.com/turkiyedeki-nesli-tukenmis-hayvanlar

Canlıların Çeşitliliği

Doğal ortamlarında çiftleştiklerinde verimli döller verebilen canlılara tür denir. Türü oluşturan bireylerin kalıtsal ve anatomik yapıları çok benzerdir. İnsan türü hamsi türü limon türü gibi. Yeryüzünde yaklaşık olarak 2 milyon civarında canlı türü bulunmaktadır.Bu canlı türlerini benzerlik ve farklılıklarına göre gruplara ayırmaya ise sınıflandırma denir. Sınıflandırma türlerin daha kolay hızlı ve ayrıntılı incelenmesine olanak sağlar. Yeryüzünde yaşayan canlılar altı büyük sınıflandırma grubuna ayrılarak incelenmiştir. (Virüsler - Bakteriler - Protistler - Mantarlar - Bitkiler - Hayvanlar) I. VİRÜSLER En küçük ve basit yapılı organizma olarak kabul edilir. Yapısı kalıtsal madde ve protein kılıftan ibarettir. Kalıtsal madde virüsün yaşamsal olayları gerçekleştirmesini ve çoğalmasını sağlar. Bazı virüslerde sadece DNA ve bazılarında da sadece RNA şeklinde bulunur. Protein kılıf kalıtsal maddenin etrafını çevreleyen bir kılıftır. Kalıtsal maddeyi dış etkilerden korur. Virüsler hücre zarı sitoplazma ve enzimleri taşımadıkları için beslenme solunum boşaltım büyüme senaaa sindirim gibi aktiviteleri gerçekleştirmezler. Bu nedenle mecburi parazit olup ancak canlı bir hücreye girdiği zaman çoğalabilir. Bu durum bulaştığı canlının hastalanmasına neden olur. (Nezle Grip Aids Kuduz Hepatit gibi.) Kendisine uygun bir hücreye girebilen virüs kalıtsal maddesiyle hücre yönetimini ele geçirir. Yeni virüsler konak hücrenin organelleri ve sitoplazması kullanılarak üretilir. II. BAKTERİLER Virüslerden daha büyük bir hücreli mikroskobik organizmalardır. En basit hücre yapısına sahiptirler. Hücre zarı sitoplazma hücre çeperi ve ribozomdan oluşurlar. Çok küçük oldukları için hava ve su yardımıyla dünyanın hemen her tarafına taşınabilirler. Çoğalma hızları yüksek olup dünyada fazla ve yaygın olarak bulunurlar. Bakterilerde şu yapılar bulunabilir. Hücre zarı : Bakterinin korunmasını ve madde alış verişinin kontrolünü sağlar. DNA : Bakterilerin kalıtsal maddesi olup hücre zarı ve sitoplazmadaki olayları denetler. Sitoplazma : Taşıdığı enzimlerle canlının yaşam olaylarını gerçekleştirir. Enzimler : Sitoplazmada bulunurlar.Beslenme solunum senaaa ve sindirim olaylarını sağlarlar. Ribozom : Her hücrenin kendisine ait özel proteinlerinin senaaalenmesini sağlar. Kamçı : Bazılarında bulunur. Sulu ortamlarda bakterinin aktif hareketini sağlar. Klorofiller : Bazılarında bulunur. Bakterilerin ışıklı ortamda fotosenaaa yapmasını sağlar. Hücre çeperi : Bakterinin zar ve sitoplazmasına desteklik sağlar. Şeker - protein karışımı bir maddeden oluşur. Bakteriler bölünerek çok hızlı bir şekilde çoğalırlar. Uygun olmayan şartlarda çevrelerine bir kapsül oluşturarak spor haline geçerler. Şekillerine göre dört çeşit bakteri grubu bulunur; Yuvarlak bakteriler : Üzüm tanesi şeklindedir ve kamçı taşımazlar. Çubuksu bakteriler : İnce uzun şekilli bakterilerdir. Spiral bakteriler : Kıvrık burgu şekilli bakterilerdir. Virgülsü bakteriler : Kamçıları tek ve uzun bakterilerdir. Beslenme şekillerine göre 2 çeşit bakteri grubu bulunur. a. Üretici bakteriler : Taşıdığı klorofilleri yardımıyla fotosenaaa yapar ve ihtiyaç duyduğu besinlerin üretilmesini sağlarlar. b. Tüketici bakteriler : İhtiyaç duyduğu besinleri dışarıdan hazır olarak alan bakterilerdir. Bunların da yaşama şekillerine göre farklı tipleri bulunur. Çürükçül bakteriler : Canlı artık ve kalıntılarını ayrıştırarak besin ihtiyacını karşılarlar. Parazit bakteriler : Başka canlıların vücudunda barınarak hazır besin alır ve hastalık oluştururlar. Ortak yaşam bakterileri : Birlikte yaşadığı canlıyla karşılıklı madde alış verişi yaparak beslenirler. Bakterilerin Faydaları Çürütücü bakteriler canlı kalıntılarını parçalayarak doğal temizliğin gerçekleşmesini ve toprağın mineral oranının artmasını sağlarlar. Maya bakterileri fermantasyon sonucu ürettiği asit ve alkolle besinlerin mayalanmasını sağlar. Turşu içki yoğurt oluşumu gibi. Ortak yaşam bakterileri Selülozun sindirilmesi vitamin üretilmesi ve azotun tutulması gibi olaylarda birlikte yaşadığı canlıya yardımcı olur. Bakterilerin Zararları Patojen ve bazı zararlı bakteriler insanlarda tifo kolera zatürre verem gibi hastalıların oluşmasına neden olurken bazıları da besinlerin gıda yapısında bozulmalara neden olurlar. III. PROTİSTLER Gelişmiş hücre yapısına sahip olan bir hücreli canlılardır. Vücutları; hücre zarı sitoplazma organeller çekirdek ve bazılarında hareket yapılarından oluşur. Sulu ortamlarda ve canlıların vücudunda yaşayabilirler. Çoğunluğu tüketici olup dışarıdan hazır besin alır. Tatlı sularda yaşayanlarda bulunan kontraktil koaaaaar fazla suyun boşaltımını sağlar. Hareket özelliklerine göre dört grubu bulunur. a. Kamçılılar : Aktif hareketini kamçıları yardımıyla sağlarlar. Öglena türlerinde kloroplast bulunur ve fotosenaaale besin üretebilirler. b. Kök ayaklılar : Hücre şekillerini değiştirerek yalancı ayak oluştururlar. Böylece besin alma ve aktif hareketlerini gerçekleştirirler. Amip gibi. c. Silliler : Hücreleri çevresi kısa sillerle kaplıdır. Sillerin faaliyeti hareket ve beslenmede etkili olur. Yapısında iki tane çekirdek bulunur. Paramesyum gibi. d. Sporlular : Çoğalmasını sporlar yardımıyla sağlar. Tamamı iç parazit olup hareket yapıları yoktur. Plazmodyum türü insanda sıtma hastalığını oluşturur. IV. MANTARLAR Bira mayaları haricinde çok hücreli olan canlı grubudur. Tamamı tüketici olarak beslenir. Spor üreterek çoğalırlar. Ancak çevre şartlarına göre başka üreme şekillerini yapan türleride bulunur. Hücreleri gelişmiş yapıda olup çevrelerinde şeker - protein yapısında olan hücre çeperi bulunur. Yedek besinini glikojen şeklinde depo ederler. Dört farklı grubu bulunur. a. Küf mantarları : Sporlarının çimlenmesiyle oluşan pamuksu yapıdaki hifleriyle canlı kalıntılarını çürüterek beslenirler. b. Şapkalı mantarlar : Sporlarının çimlenmesiyle çayır mantarlarını oluşturur. Topraktaki canlı kalıntılarını ayrıştırarak beslenir. Bir kısmı besin olarak kullanılır. c. Bira mayası mantarları : Tek hücreli olup tomurcuklanarak çoğalabilir. Etil alkol fermantasyonu yaparlar. Hamurun mayalanmasında etkilidirler. d. Parazit mantarlar : Dış parazit olarak yaşarlar insan hayvan ve bitkilerde mantar hastalıklarını oluştururlar. V. BİTKİLER Gelişmiş yapılı olan çok hücreli organizmalardır. Çoğunluğu üretici olarak beslenir. Eşeyli yollarla çoğalırlar. Bazı türleri suda bazıları da karada yaşar. Çoğalmalarındaki farklılığa göre iki grubu bulunur. A. ÇİÇEKLİ BİTKİLER En gelişmiş bitki grubudur. Vücudunda bütün bitkisel organları bulundurur. Tohum ve meyve oluşturarak çoğalır. Çiçekli bir bitki dört farklı kısımdan oluşur. 1. Kök Gövdenin toprak altındaki uzantısıdır. Bitkiyi toprağa bağlar ve dik tutar. Bitkinin ihtiyaç duyduğu su ve minarellerin topraktan alınmasını sağlar. Kök üç kısımdan oluşur. Ana kök : Kökün toprakta uzamasını sağlayan temel kısmıdır. Yan kök : Kökün toprakta yayılmasını sağlayan çıkıntı kısımlarıdır. Emici tüy : Kökün toprakla temasını artıran kılsı yapılardır ve kısa zamanda bol su alınmasını sağlarlar. Kök Çeşitleri Bitkilerde temelde iki çeşit kök bulunur. Kazık kök : Ana kök bir tane olup gelişmiş ve uzamıştır. Çevresinde çok sayıda yan kök bulunur. Genelde ağaçlarda bulunur. Çam söğüt gül gibi. Saçak kök : Ana kök gelişmemiş olup gövdeden çok sayıda yan kök çıkar. Genelde otsu bitkilerde bulunur. Çim buğday nohut gibi. Bunlardan başka özel görevler yapan besin depolayıcı depo kökler tırmanmayı sağlayan tutunma kökleri gövdeyi dik tutan destek kökleri bitkinin parazit yaşamasını sağlayan sömürme kökleri gibi kök çeşitleride vardır. 2. Gövde Bitkinin toprak üstünde kalan organlarıdır. Yapısında dallar iletim boruları yapraklar çiçekler ve tomurcuklar bulunur. Fotosenaaale besin üretilmesini besin depolanmasını ve madde iletiminin yapılmasını sağlar. Temelde iki çeşit gövde bulunur. Otsu gövde : Yeşil renkliince yumuşak ve zayıftır. Otsu bitkilerde bulunur. Yaşam süreleri bir mevsim ya da bir yıldır. Fasulye Buğday Marul Çim gibi. Odunsu gövde : Kahverenkli kalın sert ve dirençlidir. Ağaçsı bitkilerde bulunur. Yaşam süreleri uzundur. Gövde çevresinde kabuk şeklinde mantar tabakası bulunur. Gövde içinde yaşı gösteren yaş halkaları vardır. (Elma çam kavak söğüt sekoya gibi.) Bazı bitkilerde özel görevler yapan farklı gövde çeşitleri kullanılır. Örneğin yumru gövdeler besin depolar etli gövdeler su depolar sarılıcı gövdeler bitkinin desteğe tutunmasını sağlar sürünücü gövdeler toprakta uzamayı sağlar. 3. Yaprak Dallardaki yeşil renkli yapılardır. Genelde damarlı ve geniştir. Üzerinde gaz alış verişini sağlayan stomalar (gözenekler) bulunur. Hücrelerinde çok sayıda kloroplast bulunur. Yapraklar; – Fotosenaaale besin üretme – Solunumla oksijen ve karbondioksit değişimini sağlama – Dökülerek katı atıkları boşaltma – Terlemeye su ve ısı atma şeklinde görevleri gerçekleştirir. Bazı yapraklar bu görevlerden başka özel faaliyetlerde gerçekleştirirler. Örneğin depo yapraklar besin depolama diken yapraklar su kaybını azaltma kapan yapraklar böcek yakalama sülük yapraklar gövdeyi desteğe bağlama şeklinde faaliyet yaparlar. 4. Çiçek Bitkilerin eşeyli üremeyi sağlayan organına çiçek denir. Çiçekler genel olarak aşağıdaki kısımlardan oluşur. Çanak yaprak : Yeşil renkli olup içerisindeki çiçek kısımlarını dış etkilerden korur. Taç yaprak : Renkli ve hoş kokulu olup böcekleri çekerek tozlaşmanın yapılmasını sağlar. Erkek organ : Özel bölünmelerle polenlerin çok sayıda üretilmesini sağlar. Dişi organ : Vazo şeklinde olup yumurtaların oluşturulmasını ve döllenmesini sağlar. Çiçekli bitkilerde tohum oluşumu sırasında iki temel olay gözlenir. a. Tozlaşma olayı : Erkek organdaki polenlerin dişi organın üst kısmına taşınmasına denir. Su rüzgar kuş ve böcekler tozlaşmaya yardımcı olurlar. b. Döllenme olayı : Polenlerin yumurtalıkta bulunan yumurtalarla birleşerek zigotu oluşturmasıdır. Türün kromozom sayısını taşıyan zigot mitoz bölünmelerle hızla çoğalarak tohumun oluşmasını sağlar. tohumun yapısında bulunan kabuk içindeki canlı dokuyu korur. Çenekler depoladıkları besinlerle çimleninceye kadar canlı dokuya besin sağlar. Embriyo canlı dokuyu oluşturur ve çimlenerek bitkinin kısımlarını oluşturur. Tohumun Çimlenmesi Tohumun uygun koşullarda yeni bir bitkiyi oluşturmasına çimlenme denir. Çimlenmeyi sağlayan kısım embriyodur. Çimlenme embriyonun büyüme ve gelişmesiyle sağlanır. Tohumun çimlenmesi için üç temel şart gereklidir. Sıcaklık : Canlı dokudaki hücresel olayların yapılması ve enzimlerin çalışmasını sağlar. Su : Tohum kabuğunun çatlaması ve yeni hücrelerde sitoplazmanın oluşmasını sağlar. Oksijen : Tohumun solunumla ihtiyaç duyduğu enerjiyi üretmesini sağlar. B. ÇİÇEKSİZ BİTKİLER Gelişmemiş yapılı ilkel bitkilerdir. Çoğalmalarını spor keselerini kullanarak sağlarlar. Kök gövde ve yaprakları tam olarak gelişmemiştir. Nemli yerlerde yaşarlar ve fotosenaaale besin üretirler. İki ana grubu bulunur. 1. Damarlı Olanlar Basit yapıda kök gövde ve yaprakları bulunur. İletim demetleriyle madde taşıması yaparlar. Döl almaşı ile çoğalırlar. Bu gruba eğrelti otu ve kibrit otları örnek verilebilir. 2. Damarsız Olanlar Su ve kara yosunları bu gruba girer. Kök gövde ve yaprak taşımazlar. İletim demetleri yoktur. Döl almaşıyla çoğalmalarını gerçekleştirirler. VI. HAYVANLAR Dünyada en yaygın olarak bulunan canlı grubudur. Yaklaşık 15 milyon civarında türü bulunur. Tamamı tüketici olup genelde aktif hareket ederler. Hepsi eşeyli yollarla çoğalır. En gelişmiş canlı grubudur. İskelet yapılarındaki farklığa göre iki temel gruba ayrılırlar. A. OMURGASIZ HAYVANLAR Çoğunluğu sularda ve nemli bölgelerde yaşarlar. Hayvanların en basit bireylerini içerirler. Karada yaşayanları deri ve trake solunumu yaparken sularda yaşayanları yüzey ve solungaç solunumu yaparlar. Altı gruba ayrılarak incelenirler. 1. Süngerler En ilkel hayvan grubudur. Sularda bir yere tutunarak yaşarlar. Vücutlarında doku ve organ farklılaşması yoktur. Sudaki besin parçacıklarıyla beslenirler. Yumurta oluşumu ve tomurcuklanma ile çoğalırlar. 2. Sölenterler Vücutlarında tam bir doku ve organ farklılaşması görülmez. Basit bir sindirim kanalı ve ağsı sinir yapılarını taşırlar. Sölenterlerin üç çeşidi bulunur. Bunlar deniz adası mercan ve hidradır. Yumurta üretimi ve tomurcuklanma ile çoğalabilirler. 3. Solucanlar Doku ve organ farklılaşması görülen ilk hayvan grubudur. Kasları yardımıyla aktif hareket edebilirler. Yumurta ile çoğalırlar. Derileri ince ve nemli olup deri solunumu yaparlar. Üç farklı çeşidi bulunur. Yassı solucanlar : Vücutları ince uzun ve bölmelidir. Tenya ve planarya bu gruba girer. Tenya iç parazit olup baş boyun ve yassı halkalardan oluşur. Ağız ve sindirim kanalı yoktur. İnsan ve bazı hayvanların vücudunda barınır. Büyüme ve çoğalması için 2 farklı canlının vücudunu kullanır. Büyümek için ara konak canlının çoğalmak için son konak canlının vücudunu kullanır. Dört çeşit tenya insan yaşamını etkiler. Tenya yavrularına keseli kurt denir ve ara konağın kaslarında bulunur. Son konağın ara konak olan canlıyı yemesiyle son konağın vücuduna bulaşır. Yuvarlak solucanlar : Vücutları yuvarlak uzun ve bölmesizdir. Tamamı iç parazittir. İnsan ve hayvanların iç organ ve bağırsaklarında barınırlar. Genelde iyi temizlenmemiş ve pişirilmemiş yiyeceklerle insan vücuduna bulaşabilir. Bağırsak solucanı trişin kıl kurdu gibi. Halkalı solucanlar : Vücutları uzun ve bölmelidir. Bağımsız olarak yaşarlar. Toprak solucanı ve sülük bu gruba girer. Toprak solucanları toprakla birlikte aldığı organik besinleri yiyerek beslenir. Faaliyetleri sırasında toprağın havalanmasını nemlenmesini gübrelenmesini sağlar. Vücudun kopmasıyla rejenerasyon yapıp çoğalabilir. 4. Yumuşakçalar Su ve nemli topaklarda yaşarlar. Vücutları nemlidir. Karada yaşayanları deri suda yaşayan solungaç solunumu yapar. Vücutları çevresinde kavkıları bulunur. Ahtapot midye salyangoz mürekkep balığı bu gruba girer. 5. Eklem Bacaklılar En fazla türe sahip olan hayvan grubudur. Vücutları çevresinde kitin yapılı dış iskelet bulunur. Karada yaşayanları trake ve suda yaşayanları solungaç solunumu yapar. Dört çeşit alt grupta incelenir. Böcekler : Vücutları baş göğüs ve karın kısımlarından oluşur. Yumurtayla çoğalırlar. Büyüme ve gelişmeleri sırasında başkalaşım geçirirler. Kelebek Karınca Arı Çekirge Karasinek gibi. Çok ayaklılar : Her vücut halkasından bir çift ayak çıkar. Kırkayak ve çiyan gibi. Örümcekler : Anten ve kanat taşımazlar. Akrep bit pire kene örümcek gibi. Kabuklular : Eklem bacaklıların suda yaşayan grubudur. Yengeç istakoz karides gibi. 6. Derisi dikenliler Vücut üzerinde dikensi sert çıkıntılar korunmayı sağlar. Tamamı sularda yaşar. Solungaçlarıyla solunum yaparlar. Deniz yıldızı deniz kestanesi deniz hıyarı gibi canlılar bu gruba girer. B. OMURGALI HAYVANLAR Vücutlarında kemik ve kıkırdaktan yapılmış iç iskeletleri bulunur. En gelişmiş canlı grubudur. Doku ve organ gelişimi en yüksek derecede bulunur. Vücutlarında özel görevler yapan sistemler bulunur. Hepsi eşeyli yollarla çoğalırlar. Böbrekleriyle boşaltım yaparlar. Omurgalılar beş ayrı grupta toplanırlar. 1. Balıklar Tatlı ve tuzlu sularda yaşarlar. Solungaç solunumu yaparlar. Yüzgeçleriyle hareket ederler. Vücutları koruyucu olan pullarla kaplıdır. Kalpleri bir kulakçık ve bir karıncık olarak iki odacıklıdır. Kalpleri vücuttaki kirli kanı toplayıp solungaçlara gönderir. Bu nedenle kalpte sadece kirli kan bulunur. Soğuk kanlı canlılardır. Vücut sıcaklıkları suya bağlıdır. Kış uykusuna yatmazlar. Dış döllenme ve dış gelişmeyle yumurta üreterek çoğalırlar. Köpek balığı Hamsi Kefal Alabalık Palamut bu gruba girer. 2. Kurbağalar Derileri ince ve nemli olan canlılardan oluşur. Su keanarlarında yaşarlar. Yavruyken solungaç erginken deri ve akciğer solunumu yaparlar. Arka ayakları uzun olup perdelidir. Sıçramasını ve suda yüzmesini sağlar. Dilleri uzun ve yapışkanlıdır. Çoğunlukla böcekleri tutarak beslenirler. Kalpleri iki kulakçık ve bir karıncıktan oluşur. Vücuttan gelen kirli kan ile akciğerden gelen temiz kan karıncıkta karışır. Vücuda karışık kan gönderilir. Yeterli enerjiyi üretemediği için soğuk kanlıdırlar. Dış döllenme ve dış gelişme şeklinde yumurtayla çoğalırlar. Büyümeleri sırasında larvaları başkalaşım geçirir ve erginleşir. Kuyruklu ve kuyruksuz kurbağa olarak adlandırılan türleri bulunur. 3. Sürüngenler Gövdelerine oranla kol ve bacakları zayıf olduğu için karınları üzerinde sürünürler. Vücut çevresi pullarla kaplıdır. Akciğerleriyle solunum yaparlar. Kalpleri üç odalı olup iki kulakçık ve bir karıncıktan oluşur. Karıncıkta bulunan yarım perde kirli ve temiz kanın karışmasını azda olsa engeller. Vücutta karışık kan dolaşır ve soğuk kanlı canlılardır. İç döllenme ve dış gelişme şeklinde yumurtayla çoğalır. 4 farklı alt grubu bulunur. Kertenkeleler : Bazı türleri uzun ve hareketli olan kuyruklarını düşmanlarından kaçmak için kopartabilirler. Kopan kuyruk zamanla rejenerasyonla onarılır. Yılanlar : Kol ve bacakları yoktur. Kıvrılarak hareket ederler. Zehirli olanlar dişleriyle avlarını etkisiz hale getirirler. Hayvanları yutarak beslenirler. Büyümeleri sırısında derilerini değiştirirler. Kaplumbağalar : Vücut çevresinde bağa denen sert ve kalın bir kabuk korunmasını sağlar. Timsahlar : Ekvatoral kuşakta yaşarlar. Kış uykusuna yatmazlar. Üst çenesini hareket ettiren tek omurgalı grubudur. Kalpleri dört odacıklıdır. Vücutlarında karışık kan dolaşır. Su kenarlarında yaşarlar. 4. Kuşlar Vücutları tüylerle kaplıdır. Tüyler uçmayı ve vücut sıcaklığının korunmasını sağlar. Akciğer solunumu yaparlar. Ağız uçları gaga şeklindedir. Ağızlarında diş bulunmaz. Dişin görevini sindirim kanalındaki taşlık organı yapar. Kalpleri dört odacıklı olup sağ tarafta kirli sol tarafta ise temiz kan bulunur. Vücutta temiz kan ve kirli kan ayrı ayrı dolaşır. Sıcak kanlı canlılardır. Oluşturdukları yavrularına bakarlar. İç döllenme ve dış gelişme şeklinde yumurta oluşturarak çoğalırlar. Beslenme ve yaşama şekline göre yırtıcı tırmanıcı ötücü uçamayan suda yüzebilen türleri bulunur. 5. Memeliler Vücutları kıl ve ter bezleriyle kaplı olan canlı grubudur. En gelişmiş canlı grubu olup akciğer solunumunu yaparlar. Yeryüzünde ortam adaptasyonları (uyum yetenekleri) en yüksek olan canlılar olup hemen hemen her yerde bulunabilirler. Kalpleri dört odacıklı olup kirli ve temiz kan karışmaz. Vücutlarında temiz kan dolaşır. Sıcak kanlı canlılardır. Kış uykusuna yatmazlar. İç döllenme ve iç gelişme şeklinde yavrularını belli bir hamilelik sürecinden sonra doğurarak çoğalırlar. Doğan yavrularını sütle besleyerek yetiştirirler. Yavruların bakım ve korunmasını sağlarlar. Beslenme ve yaşama şekline göre altı çeşidi bulunur. Otçul memeliler : Besinlerini bitkisel kaynaklardan alırlar. Geviş getirenlerinin mideleri 4 odalıdır ve bağırsakları uzundur. Keçi koyun inek gibi. Etçil memeliler : Besinlerini hayvansal kaynaklardan alırlar. Ağız ve ayak yapıları yırtıcı özelliktedir. Aslan kurt çakal gibi. Etçil - otçul memeliler : Besin kaynağı olarak et ve ot kullanabilen canlılardır. Ayı fare kedi köpek gibi. Kemirici memeliler : Bitkilerin kök gövde ve tohumlarını kemirerek beslenirler. Tavşan sincap fare gibi. Uçan memeliler : Kollarını gövdeye bağlayan pelerin şeklindeki deriyle uçarlar. Yarasa gibi. Yüzen memeliler : Kol ve bacakları yüzgeç şeklinde olup su ortamında hareket ederler. Balina yunus fok gibi.

http://www.biyologlar.com/canlilarin-cesitliligi

İSKELET ve KAS SİSTEMLERİ

İSKELET SİSTEMLERİ Organizmaların vücuduna desteklik yaparak kendilerine özgü şekillerinin oluşmasını sağlayan yapılara destekleyici yapılar denir. * A. İSKELET ÇEŞİTLERİ Hayvanların çoğunda, vücuda destek olan, koruyan ve kaslara bağlanarak hareketi sağlayan iskelet sistemi bulunur. Hayvanlarda görülen iskelet dış ve iç iskelet olmak üzere iki tiptir. * 1. Dış İskelet Dış iskelet özel hücreler tarafından dışarıya salgılanan organik ve inorganik maddelerden meydana gelir. Dış iskelete sahip canlılarda iskelet görevi yapan kısımlar vücut dışında bulunduğu için kaslar iskelete içeriden bağlanır. Eklem bacaklılarda ve bazı yumuşakçalarda görülür. Dış iskelet büyümeyi sınırlandırır. Bu nedenle dış iskelete sahip hayvanlar, gelişme döneminde iskeletini ya tamamen atarlar veya daha büyüğünü oluştururlar. Bu olaya deri veya kabuk değiştirme denir. * 2. İç İskelet İç iskelet embriyonun mezoderm (orta deri) tabakasından farklılaşır. Genellikle kıkırdak ve kemikten meydana gelir. Kaslar iskelete dışarıdan bağlanır. Canlının büyümesini sınırlandırmaz. Aksine boyca uzamayı sağlar. · Omurgasızlarda yaygın olarak iç iskelet görülmez. Sadece derisi dikenlilerde gelişmiş bir iç iskelet vardır. · Omurgalılarda iç iskelet, kıkırdak ve kemik dokudan meydana gelmiştir. * B. İNSANDA İSKELET SİSTEMİ İnsanda iskelet sistemi kemikler, kıkırdak yapılar ve eklemlerden meydana gelir. * 1. Kemiklerin Yapısı Kemiklerde bulunan, % 25 su, % 45 inorganik madensel tuzlar (kalsiyum fosfat, kalsiyum karbonat, magnezyum fosfat az miktarda sodyum ve demir) kemiğin sert yapısını, % 30 organik maddeler ise esnekliği sağlar. Canlı kemik hücrelerine osteosit ve bu hücreler tarafından salgılanan organik ara maddeye osein denir. Bu iki yapı kemik dokusunu meydana getirir. Kemikler yapıları yönüyle iki kısma ayrılır. a. Sıkı Kemik Dokusu : İskeleti oluşturan bütün kemiklerin dış yüzeyi ile uzun kemiklerin gövdesi, sıkı kemik dokusundan meydana gelir. Bu doku iç içe daireler halinde sıralanmış lamelli yapıdadır. Lamellerin ortasında kan damarları ve sinirlerin geçtiği Havers kanalı bulunur. Havers kanalındaki kan damarlarından kemik hücrelerine besin ve oksijen iletilirken artık maddeler aynı yoldan geri alınır. Havers kanallarını birbirine bağlayan yan kanallara da Volkman kanalları denir. Ortasında havers kanalı, etrafında halkasal kemik hücreleriyle aralarını boşluk bırakmadan doldurmuş ara maddeden yapılmış lamelli birimlere Havers sistemi denir. * * Şekil : Kemik Dokusunun Yapısı * b. Süngerimsi Kemik Dokusu : Kırmızı kemik iliği ve düzensiz boşlukların bulunduğu ince kemik lamellerinden oluşmuştur. Sıkı kemiğe oranla daha yumuşaktır. Uzun kemiklerin baş kısmı ile diğer kemiklerin iç kısmında bulunur. * 2. Kemik Çeşitleri İskeletin yapısında bulunan kemikler üç çeşittir. a. Uzun Kemikler : Kol ve bacaklarda bulunur. Uzun kemiği dıştan saran kemik zarı (periyost) kemiğin enine büyümesini, onarılmasını ve beslenmesini sağlar. Ayrıca periyost kemiğin sertleşmesine de katkıda bulunur. Uzun kemiğin başı ile gövdesi arasında bulunan kıkırdak tabakası, kemiğin boyuna büyümesini sağlar. Uzun kemiklerin iç kısmındaki kanalda akyuvarların oluşumunu sağlayan sarı kemik iliği bulunur. Kemik başlarını iç kısmı, sünger gibi düzensiz gözenekli bir yapıdadır. Gözeneklerin içinde kırmızı ilik bulunur. Kırmızı kemik iliği, kan hücrelerinin üretildiği iliktir. * Şekil : Kemik Çeşitleri * b. Kısa Kemikler : Omurgada, el ve ayak bileklerinde bulunur. Sarı ilik kanalı bulunmaz. Yaklaşık olarak eni boyu ve kalınlığı eşit olan kemiklerdir. c. Yassı Kemikler : Göğüs, kafatası, kürek ve kaburga kemiklerinden ibarettir. Yassı kemiklerde sarı ilik kanalı bulunmaz. Bu tip kemiklerde süngerimsi kemik dokusu sıkı kemik dokusundan fazladır. Eni ve boyu fazla kalınlığı çok az olan kemiklerdir. * Yassı ve kısa kemiklerin süngerimsi dokuları içinde, uzun kemiklerin baş kısmında olduğu gibi alyuvarların yapımını sağlayan kırmızı kemik iliği bulunur. * 3. Kemik Oluşumu ve Kontrolü Kemiklerin sağlıklı olarak büyüyüp gelişebilmesi için, bir yandan yeterli miktarda kemik hücresinin yapılması bir yandan da yeterli ara maddenin oluşması gerekir. Bu olaylar bazı iç ve dış faktörler tarafından düzenlenir. Kemik oluşumunda etkili olan faktörleri teker teker inceleyecek olursak; a. Hormonlar : Kemiğin sertleşmesi için gerekli olan Ca, P, K minerallerinin kemiğe geçmesi ve bunların kandaki miktarının belirli bir seviyede tutulması gerekir. Özellikle, kalsiyumun kemikten kana, kandan kemiğe geçişi tiroid bezinden salgılanan kalsitonin (tirokalsitonin) hormonu ve paratiroid bezinden salgılanan parathormon ile düzenlenir. Hipofiz bezinden salgılanan büyüme hormonu (STH) yetersiz olduğunda cücelik, (nanizm) aşırı salgılandığında devlik hali (jigantizm) ortaya çıkar. Timus bezi hormonu embriyonik gelişimde iskeletin oluşumunda etkilidir. b. Vitaminler : D vitamini kemiklerde Ca ve P birikmesini sağlayarak kemiklerin sertleşmesini sağlar. D vitamini eksikliğinde bağırsaktan kalsiyum ve fosfatın emilmesi azalır. Sonuçta kemiklerde yumuşama ve eğilme olur. Bu da çocuklarda raşitizm, yetişkinlerde ise osteomalazi denen kemik hastalığını yapar. c. Mineraller : Kalsiyum, mağnezyum, fosfor kemiklerin yapısında bulunur. Büyüme ve hamilelik sırasında çok miktarda alınması gereklidir. d. Genetik Faktörler : Kemiğin büyümesi ile son şeklini almasında genetik faktörler de önemlidir. * 4. İskelet Sisteminin Görevleri · Vücudun çatısını oluşturmak. · Vücuda diklik ve sertlik sağlamak. · Bazı iç organları dış etkenlerden korumak. · İç organlara ve kaslara bağlanma yüzeyi sağlamak. · Eklemlerin yardımıyla vücuda hareketlilik sağlamak. · Vücudun ihtiyacı olan bazı minarelleri depo etmek. · Kan yapımında görev almak. * 5. İnsan İskeletinin Bölümleri İnsan iskeleti, baş, gövde ve üyeler iskeleti olmak üzere üç kısımda incelenir. a. Baş İskeleti : Kafatası, yüz ve çene kemiklerinden oluşur. Genellikle oynamaz eklemlidir. b. Gövde İskeleti : Göğüs kemiği, kaburga kemikleri, omurgayı oluşturan omurlar, omuz ve kalça kemerlerini oluşturan kemikler, iskeletin gövde bölümünde yer alır. Genelde yarı oynar eklemlidir. Şekil : İnsan İskeletinin Genel Yapısı * c. Üyeler İskeleti : Üyeler üstte omuz kuşağı ile gövdenin üst kısmına bağlanmış olan üst üyeler (kollar), altta kalça kuşağı ile gövdenin alt kısmına bağlı olan alt üyeler (bacaklar) olmak üzere iki bölümden meydana gelir. Oynar eklemlidir. * 6. Eklemler Kemiklerin bağlanma yerleri olan eklemler üç grupta toplanır. a. Oynamaz Eklemler : Kafatası, kalça kemiği, leğen kemiği gibi iskeletin hareket etmeyen kısımlarındaki kemiklerde görülür. Eklemleşen kemikler çok sıkı bir şekilde birbirlerine testere dişi gibi girinti ve çıkıntılarla bağlanmışlardır. Eklem kapsülü ve sıvısı yoktur. b. Yarı Oynar Eklemler : Omurlar arasında ve göğüs kafesinde görülen eklemlerdir. Omurlar arasındaki kıkırdak diskler esneklik sağlanmasında yardımcı olur. * c. Oynar Eklemler : Vücudun hareket işlevini üstlenmiş kemiklerde görülen, tam hareketli eklemler olup kol ve bacak kemiklerinde görülür. Eklemleri oluşturan kemiklerin uçları bağ dokusundan meydana gelmiş ortak bir kapsül ile çevrilidir. Eklem kapsülünün iç yüzeyi ince bir zar ile örtülüdür. Şekil: Bir Oynar Eklemin Yapısı * Bu yapı yumurta akına benzeyen bir salgı meydana getirir. Eklem boşluğunda toplanan bu sıvı (= eklem sıvısı) eklem uçlarının kayganlığını sağlar. Eklem kemiklerinin baş kısmında bulunan kıkırdak tabakaları hareket sırasında kemiğin başlarının birbirine değerek aşınmasını önler. Eklem bölgesinde bir kemikten diğerine uzanan bağ dokusundan meydana gelmiş eklem bağı bulunur. Bütün bu yapılar ekleme sağlamlık ve hareket kolaylığı sağlar. * C. ÇEŞİTLİ VÜCUT ÖRTÜLERİ Omurgalı hayvanların vücut örtüleri deridir. Deri üst deri (epidermis) ve alt deri (dermis) olmak üzere iki kısımdan oluşur. Şekil : insanda Derinin Bölümleri * İnsan derisi de diğer memelilerin derisine benzer şekilde epidermis ve dermisten meydana gelir. * Derinin başlıca görevleri; · Vücuda mikropların girmesini engeller. · O2 ve CO2 alışverişine yardım eder. · Terleme ile hem boşaltıma yardımcı olur, hem de vücut ısısının düzenlenmesini sağlar. · Yapısında bulunan duyu reseptörleri sayesinde sıcaklık, soğuk, sertlik, yumuşaklık, basınç ve ağrı gibi uyartıları algılar. · Hassas dokuları dış etkilerden korur. · Zararlı ışınların vücuda girmesini azaltır veya engeller. * KAS SİSTEMLERİ Kaslar, canlı organizmada hareket sistemini meydana getiren yapılardandır. Kasların en önemli özellikleri uzayıp kısalma yeteneğine sahip olmalarıdır. * A. KAS ÇEŞİTLERİ Kaslar, anatomik yapılarına ve çalışma özelliklerine göre; çizgili kas, düz kas ve kalp kası olarak ayrılır. * 1. Çizgili Kaslar (İskelet Kasları) · Çizgili kas hücreleri, uzun ve silindir şeklinde hücrelerdir. · Bir kas teli boyunca birden çok çekirdek bulunur. · Kas hücrelerinin sınırları belirli değildir ve sitokinez (sitoplazma bölünmesi) görülmez. · Beynin kontrolünde, isteğimizle çalışırlar. · Düz kasa oranla daha hızlı kasılırlar. · Eklem bacaklılardaki kaslar bu tiptendir. Şekil : Bir Çizgili Kasın Yapısı · Çizgili kas liflerinde açık ve koyu bantlar, özel proteinlerin farklı düzende sıralanmasından oluşur. Bu proteinler aktin (açık) ve miyozin (koyu) dir. * 2. Düz Kaslar Düz kas hücreleri mekik şeklinde olup, · Otonom sinir sisteminin kontrolünde, isteğimiz dışında çalışırlar. · Kasılmaları yavaş ve düzenlidir. · Omurgalılarda sindirim, solunum, dolaşım, üreme ve boşaltım sistemlerinin duvarlarında bulunur. · Eklem bacaklılar hariç, omurgasız hayvanlar düz kaslara sahiptir. · Her hücrede bir tane çekirdek bulunur. * 3. Kalp Kası (= Miyokard) · Çizgili kas yapısındadır, isteğimiz dışında çalışır. · Liflerindeki telcikler tek çekirdeklidir. · Çekirdekler hücrenin ortasında bulunur. · Kalp kası dallanmış bir yapıya sahiptir. · Kas telleri kısa boyludur. Birbirine bağlandıkları yerlerde ara diskler bulunur. * B. ÇİZGİLİ KASLARIN ÇALIŞMASI Çizgili kasların kasılması, aktin ve miyozin iplikçiklerinin birbiri içine kaymasıyla oluşur (Kayan iplikler hipotezi). Bir çizgili kas demeti boyunca ışığı az ve çok kıran bölgeler vardır. Bunlardan açık renkli olanlar aktin ipliklerinden oluşmuş olup, I bandı adını alır. Koyu renkli olanlar miyozinden meydana gelir ve A bandı adını alır. I bandının ortasındaki birleşme noktalarına Z çizgisi denir. İki Z çizgisi arasında bulunan bölgeye sarkomer denir ve kasılmanın birimi olarak kabul edilir. A bandının ortasındaki açık görünen bölgeye ise H bandı denir. Bantlaşmalar ve kasılma anındaki durumları aşağıdaki şekillerde gösterilmiştir. Şekil : Kasılmanın Şematik Gösterilişi * Kasılma sırasında A bandının boyu değişmezken, I bandı kısalır ve H bandı görünmez olur. İki Z çizgisinin birbirine yaklaşmasıyla kasın boyu kısalır. Gevşeme anında ise kas eski özelliğine kavuşur. * 1. Kasın Kasılma Evreleri Bir kasın kasılması ve gevşemesi sürecinde üç evre ayırt edilir. a. Bekleme (Latent) Evresi : Uyarının uygulanması ile kasılmanın başlaması arasında geçen süredir. Yaklaşık 0,01 saniye sürer. b. Kasılma Evresi : Kasılmanın başladığı an ile gevşemenin başladığı an arasındaki süredir. c. Gevşeme Evresi : Kasın gevşeyerek eski halini almasıdır. Yaklaşık 0,05 saniye sürer. * 2. Fizyolojik Tetanoz Kasa arka arkaya uyarı verilirse, kas gevşemeye vakit bulamaz, kasılı bir vaziyette kalır. Bu duruma fizyolojik tetanoz denir. * 3. Kasılmanın Kimyasal Açıklanması Kasların kasılabilmesi için gerekli enerji öncelikle ATP’den sağlanır. Sonra sırasıyla, kreatin fosfat, glikoz ve glikojen kullanılır. Kaslarda kasılma anında bazı maddelerin miktarı azalırken bazılarının miktarında artma meydana gelir. Bu maddeler aşağıdaki tabloda verilmiştir. * * Kasların kasılması sinirler tarafından verilen emirler ile olur. Bu sinirlerin kastaki uçlarına “motor uç plağı” denir. Motor uç plağına uyartı gelince sinir uçlarından asetil kolin salınır. Bu madde kasın E. retikulumundan (= sarkoplazmik retikulum) Ca++ iyonlarının aktin ve miyozin lifleri arasına salınmasını sağlar. Ca++ iyonları varlığında ATP, ADP ile fosfata ayrılır ve kasılma için gerekli enerji sağlanmış olur. * 4. Kasılmada “Ya hep ya hiç” Prensibi Kas, eşik değeri altındaki uyarılara tepki göstermez. Eşik değerindeki uyarıya ise bütün şiddetiyle tepki gösterir. Uyarı şiddeti daha da artsa bile kasın verdiği tepki şiddeti değişmez. Buna “ya hep ya hiç” prensibi denir. * * Şekil : Kasların Çalışma Mekanizması * 5. Kas Tonusu Kaslar, çalışmadığı süre içerisinde bile az da olsa kasılı halde bulunurlar. Buna kas tonusu denir.

http://www.biyologlar.com/iskelet-ve-kas-sistemleri

Zararlılarla Mücadelede Biyolojik Savaş Yöntemleri

Zararlılarla Mücadelede Biyolojik Savaş Yöntemleri

Bitkiler üzerinde yaşayan birçok canlı vardır. Bunlar, doğada canlılar arasında mevcut beslenme ilişkisinin bir gereği olarak zararlıların populasyonlarını baskı altında tutan canlılara doğal düşmanlar denir.

http://www.biyologlar.com/zararlilarla-mucadelede-biyolojik-savas-yontemleri

PROTOZOA (Bir hücreliler)

- KINGDOM (Alem): PROTIS 2 Yıl, 2 Ay önce Karma: 7 Protozoa (Protista) üyelerinin tek ortak özelliği, bir hücreli oluşlarıdır. Bir protozoan hücresi, bir metazoan hücresinden çok daha karmaşık yapılı olabilir. Çünkü protozoa'da hücrenin kendisi bir organizmadır. Protozoa'nın sınıflandırılması, vücut içi organelleri ve hareket organellerine göre yapılır. Hemen hemen tüm Protozoa üyeleri hücre duvarına sahip değillerdir, aerobik solunum yaparlar ve su olan her yerde bulunabilirler. Euglena Kloroplast içeren türler, foto-ototrof özellik gösterir. Bazıları ise kloroplast içermelerine rağmen organik besinlerle de beslenirler (Mixotroph). Euglena buna en güzel örnektir. Tatlı sularda yaşayan bir hücrelilerde, Kontraktil Vakuol adı verilen boşaltım organeli bulunur. Protozoa üyeleri 4 phylum (şube) içerisinde incelenir: 1. Phylum (Şube): Sarcomastigophora 2. Phylum (Şube): Apicomplexa 3. Phylum (Şube): Microspora 4. Phylum (Şube): Ciliophora 1. Phylum (Şube): Sarcomastigophora (Kök bacak ve kamçı taşıyanlar) Bu şubenin üyeleri, hareket organeli olarak kök bacak veya kamçı taşırlar. Tümü bir hücreli olan sucul canlılardır. Kamçı veya kök bacak taşımalarına göre, 2 alt şube içerisinde incelenirler. 1. Subphylum (Alt şube): Mastigophora (Kamçılılar) 2. Subphylum (Alt şube): Sarcodina (Kök bacaklılar) 1. Subphylum (Alt şube): Mastigophora (Kamçılılar) Hareket organeli olarak kamçı taşıyan bir hücreli canlılardır. Bazı türlerde, koloni halinde yaşam da görülebilir. Klorofil taşıyıp taşımamalarına göre, 2 sınıfa ayrılırlar. 1. Classis (Sınıf): Phytomastigophora 2. Classis (Sınıf): Zoomastigophora 1. Classis (Sınıf): Phytomastigophora Bu sınıfın üyeleri, kamçı ile hareket ederler ve klorofil taşırlar. Sucul ortamların primer üreticileri bu canlılardır. Boyuna ikiye veya çok parçaya bölünebilmelerinin yanında, eşeyli çoğalan cinsler de bulunur (Volvox). Bu sınıf üyelerinden Ceratium ve Noctiluca cinsleri (Dinoflagellata), içerdikleri xantofil pigmenti nedeniyle red-tide görüntüsüne sebep olur. Euglena, kloroplast taşımasına rağmen, dışarıdan organik besin alarak heterotrof özellik de gösterir (mixotrof). Bu sınıfın takımları ve bu takımlara ait en iyi bilinen cinsler şunlardır: 1. Ordo (Takım): Dinoflagellata (Genus: Ceratium, Gymnodium, Noctiluca) Noctiluca spp. 2. Ordo (Takım): Euglenida (Genus: Euglena, Paranema) Euglena 3. Ordo (Takım): Volvocida (Genus: Volvox, Pandorina, Chlamydomonas) Volvox 2. Classis (Sınıf): Zoomastigophora Zoomastigophora üyeleri parazitik yaşarlar veya simbiyont olabilirler. Örneğin, Hypermastigida takımı üyeleri, böceklerin bağırsaklarında simbiyont yaşayarak, selüloz sindirimine yardımcı olur. Leishmania Trypanosoma Trichomonas Kinetoplastida, DNA içeren bir mitokondri taşır. Bu takımın üyeleri olan en önemli parazitler şunlardır: Leishmania tropica: Şark çıbanı etkenidir. Sivrisinekler ile taşınır. Leishmania donovani: Kala-azar hastalığı etkenidir. Sivrisinekler ile taşınır. Trypanosoma gambiense: Uyku hastalığı etkenidir. Çeçe sineği ile taşınır. Trichomonas vaginalis:Vajinal akıntıya sebep olur. Bu sınıfın takımları ve bu takımlara ait en iyi bilinen cinsler şunlardır: 1. Ordo (Takım): Choanoflagellida (Genus: Codosiga) 2. Ordo (Takım): Rhizomastigida (Genus: Mastigamoeba, Dimorpha) 3. Ordo (Takım): Kinetoplastida (Genus: Leishmania, Trypanosoma) 4. Ordo (Takım): Trichomonadida (Genus: Trichomonas) 5. Ordo (Takım): Hypermastigida (Genus: Trichonympha) 2. Subphylum (Alt şube): Sarcodina (Kök bacaklılar) Bu alt şubedeki canlılar, hareket organeli olarak kök bacaklar taşırlar. Besin, pseudopod yardımıyla ve fagositoz yolu ile alınır. İçeriğine ve şekline göre, başlıca 4 kök ayak tipi görülür: 1. Lobopod: Lob şekillidir ve hem ektoplazma hem de endoplazma içerir. 2. Filopod: İplik şeklindedir ve sadece ektoplazma içerir. 3. Retikülopod: Ağ şeklindedir ve sadece ektoplazma içerir. 4. Aksopod: İğne şekillidir ve mikrotübül içerir. Amoeba Bu sınıfta yer alan Mastigamoeba cinsi, kamçılılar ve amipler arası geçiş formu olarak kabul edilir. Hem yalancı ayak (pseudopod) hem de kamçı taşır. Bir kök bacaklı olan Entamoeba histolytica, amipli dizanteri, kanlı ishal etkenidir. Bu alt şubenin sınıfları, takımları ve takımlara ait en iyi bilinen cinsler şunlardır: 1. Classis (Sınıf): Rhizopoda 1. Ordo (Takım): Amoebida (Genus: Amoeba, Entamoeba 2. Ordo (Takım): Arcellinida (Genus: Arcella, Difflugia) 3. Ordo (Takım): Foraminiferida (Genus: Nummulites, Globigerina) 2. Classis (Sınıf): Actinopoda 1. Ordo (Takım): Radiolaria (Genus: Acanthometra) 2. Ordo (Takım): Heliozoa (Genus: Actinophrys) Foraminifera takımına ait canlıların kabukları CaCO3 içerir. Bu tip kabuklar su tuttuğu için, petrol muhafaza eder. Petrol aramalarında, bu canlıların kabuklarının varlığına bakılır. Radiolaria takımında ise, kabuk SiO2 veya SrSO4 içerir ve bu canlıların kabuklarının birikimiyle Chert-Quartz kayaçları oluşur. 2. Phylum (Şube): Apicomplexa Şubenin neredeyse tüm üyeleri endoparazitiktir. Şubenin ismi, hücrelerin uç kısmında bulunan ve konak canlının vücuduna girişte rol oynayan "apicomplexa" (rhoptry ve mikronem) olarak bilinen yapılardan gelir. Bu canlıların hareket organelleri, sadece bazı hücre arası evrelerde belirgindir. Üreme, uzantı taşımayan sporlar veya oocyst ile gerçekleşir. Bu şubeye ait en bilinen parazitler: Toxoplasma gondii: Kedilerin bağırsak dokusunda bulunur. İnsana geçmesi halinde, kısırlık veya düşük nedenidir. Plasmodium vivax: Sıtma etkenidir. Apicomplexa şubesinin sınıfları ve bu sınıfların en iyi bilinen cinsleri şunlardır: 1. Classis (Sınıf): Sporozoa Subclassis (Alt sınıf): Coccidia (Toxoplasma spp., Plasmodium spp.) Subclassis (Alt sınıf): Gregarinia (Gregarina spp., Monocystis spp.) 2. Classis (Sınıf): Prioplasmida (Babesia spp.) 3. Phylum (Şube): Microspora Şubenin tüm elemanları, zorunlu hücre içi parazitleridir. Mitokondrileri bulunmaz ve tek hücreli sporlar meydana getirirler. Böcekler için patojen olan canlıların çoğu, bu şubenin üyeleridir. Hayat evrelerinde hem hücre içi hem de hücre dışı yaşam görülür. Hücre içi eşeyli ve eşeysiz devreler boyunca, konak canlıya zarar verilir. Sonuçta da, çok dayanıklı bir spor hücresi üretilir. Spor Hücresi Şubenin iki sınıfı bulunmaktadır: 1. Classis (Sınıf): Rudimicrospora 2. Classis (Sınıf): Microsporea Nosema apis: Arılarda dizanteri etkenidir. Encephalitozoon cuniculi: Laboratuar hayvanlarının çoğunda görülen bir parazittir 4. Phylum (Şube): Ciliophora (Silliler) En gelişmiş protista grubudur. Çok sayıda mikronükleus (küçük) ve tek bir makronükleus (büyük) taşırlar. Mikronükleus üremeden sorumludur ve mitotik bölünür, makronükleus ise metabolizmadan sorumludur ve amitotik bölünür. Sililerde bulunan protein yapıdaki zara "pelikula" adı verilir ve pelikulanın kalınlığı, türlere göre değişkenlik gösterir. Boşaltımdan, kontraktil vakuol sorumludur. Entodiniomorpha üyeleri, memelilerin sindirim sisteminde kommensal olarak yaşarlar ve selüloz sindirimine yardımcı olurlar. Bu şubenin sistematiği şöyledir: 1. Classis (Sınıf): Ciliata (Silliler) Paramecium 1.Subclassis (Alt sınıf): Holotrichia 1.Ordo (Takım): Gymnostomatida (Dileptus spp., Didinium spp.) 2.Ordo (Takım): Trichostomatida (Balantidium spp.) 3.Ordo (Takım): Hymenostomatida (Paramecium spp.) Vorticella 2.Subclassis (Alt sınıf): Peritrichia Ordo (Takım): Peritrichida (Vorticella spp.) 3.Subclassis (Alt sınıf): Suctoria Ordo (Takım): Suctorida Entodinium 4.Subclassis (Alt sınıf): Spirotrichia 1.Ordo (Takım): Entodiniomorpha (Entodinium spp.) 2.Ordo (Takım): Hypotrichida (Stylonychia spp.) 3.Ordo (Takım): Heterotrichida (Spirostomum spp.) KONU İLE İLGİLİ VİDEOLARI BURADAN SEYREDEBİLİRSİNİZ (ÜYE OLMAYANLAR SEYREDEMİYOR) www.biyologlar.com/index.php?option=com_...Itemid=153&cat_id=16

http://www.biyologlar.com/protozoa-bir-hucreliler

İNSAN ANATOMİSİ VE İSKELET

Anatomik Duruş Baş dik ve alın öne bakan, kollar yanda ve sarkık olan, avuç içleri öne dönük, ayaklar birleşik ve ayak uçları öne doğru olan vücut duruşuna anatomik duruş denir. Anatomide kullanılan terimler vücudun bu durumuna göre tanımlanır ve adlandırılırlar. İnsan Vücudunun Ana Bölgeleri Vücudu yapan organ ve oluşumların daha iyi kavranılması, yerlerinin belirlenmesi ve hastalıkların kolay tanımlanması için vücut, bölgelere ayrılarak incelenir. İnsan vücudunun ana bölgeleri (Regio) şunlardır. 1.Kafa (Capital ) 2.Yüz ( Facial) 3.Boyun (Cervical) 4.Göğüs (Pectoral) 5.Karın (Abdominal) 6.Sırt-Bel (Dorsal) 7.Apışarası (Perine) 8.Üstyanlar (Superior) 9.Altyanlar (İnferior) Bu ana bölgelerin bulundurduğu önemli bölgelerden bazıları şunlardır: Üstyan: Omuz, kol, dirsek, önkol, el Altyan: Kalça, uyluk, diz, bacak, ayak İnsanda Vücut Boşlukları İnsan vücudunda kaslar, zarlar ve kemikler tarafından çevrilmiş geniş yapılı dört adet boşluk (Cavum) vardır. 1.Kafatası boşluğu (Cranium) ve 2. Omurga kanalı 3. Göğüs boşluğu ( Thorax ) 4. Karın boşluğu ( Abdomen) 5.Leğen boşluğu (Pelvis) Kafatası boşluğu (Cavum cranium): Kafatası kemiklerinin içerisinde kalan kısım ile omurga kanalı içerisine uzayan boşluktur. Bu boşlukta tüm beyin bulunur. Göğüs boşluğu (thorax): Göğüs kemiği (iman tahtası), kaburgalar ve göğüs omurlarının yaptığı iskeletin, boş yerlerinin kaslar ve zarlar ile kaplanmasıyla oluşur. Kalp, kalp zarı, akciğer, timüs, yemek borusu ile soluk borusunun göğüs parçası, aortanın göğüs parçası, alt ve üst ana toplar damarlar, lenf düğümleri bulunur. Diyafram kası: Karın ve göğüs boşluklarını ayıran geniş ve yassı yapılı kas grubudur. Karın boşluğu (abdomen): Kemik yapılı olarak sadece bel omurları ile çevrelenmiştir. Arkadan, yanlardan ve önden karın kasları ile çevrelenir. Mide, bağırsaklar, böbrekler, karaciğer, öd kesesi, dalak, pankreas, böbreküstü bezler, aortanın karın parçası, alt anatoplardamar bulunur. Leğen boşluğu (pelvis): İki kalça kemiği, sağrı ve kuyruk kemikleri ile arkadan yarım biçimde çevrelenir. Sidik kesesi, düzbağırsak, kadınlarda yumurtalık, tüpler, dölyatağı, dölyolu; erkeklerde, üreme bezleri (prostat), sperm kanalının (vasdeferens) bir kısmı bulunur. FONTİKULUSLAR (fonticulus- fontinella) BINGILDAK Kafa tavanında yeni doğanların kafa tavanında ki genişçe bölümler zarsı evrede kalmış olup kemikleşme meydana gelmemiştir. Kemikleşme olmayan yerler bıngıldak olarak isimlendirilir. Altı adet bıngıldak bulunur: Ön (1), arka (1), önyan (2), arkayan (2), Ön bıngıldak en büyük yapılı olanıdır ve alın kemiği ile tepe kemiklerinin birleşim hatlarına yerleşir. Burası kemikleşmesini 18 aylık olununca tamamlar. İNSAN VUCUDUNDA ZAR SİSTEMLERİ (FASYA) Vücudumuzda çoğu organ ve bazı yapıların üzerleri ince katmanlı zarlar tarafından örtülmüşlerdir. Bu yapılar “fasya” veya zar adıyla anılır. 1. Müköz zarlar: Bu zarlara mukoza katmanı da denilir. Sindirim, solunum, üreme ve boşaltım sistemleri organlarında bulunur. Bunların yüzeyi epitel hücreleri ile örtülmüştür. Örneğin, ağız boşluğu çok katlı yassı, mide ve bağırsaklar tek katlı pirizmatik, solunum yolları tek katlı silli pirizmatik epitelle örtülmüştür. Genellikle bağ dokusundan oluşan bir taban zarı üzerinde bulunur. Çoğunlukla dış salgı yapan bezler bulunur. a. Koruma; b. Mukus salgısı; c. Besin emilimi gibi işlevleri vardır. 2. Seröz zarlar: Vücut boşlukları ile bu boşluklardaki organları saran zarsı yapılardır. Tek katlı yassı epitel hücreleri ve altındaki ince bağ dokusundan yapılmıştır. Önemli seröz zarlar: Perikard, yüreği sarar; plevra, akciğerler ve göğüs boşluğunu örter; periton, karın ve leğen boşluğu duvarlarını ve leğen boşluğu duvarlarını ve bu boşluğun organlarını sarar. 3. Sinoviyal zarlar: Özelleşmiş seröz zarlardır. Eklemlerdeki eklem kapsüllerinin iç yüzeyinde, kirş ve tendon kılıflarında, bursaların (kese biçimli yapılar) içinde görülür. Sinovia denilen eklem sıvısını salgılar, eklem yüzeylerindeki sürtünmeyi engeller. HAREKET SİSTEMİ Systema locomotorium insan vücuduna belirli bir biçim veren ve hareket imkanı sağlayan bir sistemdir. Hareket sistemi, kemikler ve eklemlerden oluşan iskelet sistemi (Systema skeletale) ile çizgili kaslardan oluşan kas sistemi (Systema musculare) nden meydana gelir. 1. İskelet Sistemi: Kemikler (Ossa, tekil=Os) ile bunları birbirlerine bağlayarak iskelet (Gr. skeletos=dik duran) oluşumunu sağlayan eklemler (articulationes. tekil articulation) den meydana gelir. İskeletin bazı yerlerinde, bazıları zamanla kemikleşen kıkırdak (Cartilago) elemanları vardır. OSTEOLOGIA (KEMİK BİLİMİ): Kemikler, kemik doku (Textus osseus, osseoz doku)’dan oluşmuş sert yapılardır. Yetişkin bir insanda çeşitli tiplerde 206 kemik bulunur. Bu kemikler konpakt (sıkı) ve spongioz (süngerimsi) kemik dokusundan yapılmıştır. 206 kemiğin tamamında hem sıkı, hem de süngerimsi doku bulunur. Kemik tipleri: a. Uzun kemikler (Ossa longa): Uzunluğu genişliğinden büyük olan kemikler olup özellikle ekstremite bölümlerinde bulunurlar. Kol, ön kol, uyluk, bacak ve parmak kemikleri uzun kemiklerdir. b. Kısa kemikler (Ossa brevia) : Kabaca uzunluğu, genişliği ve kalınlığı birbirine eşit olan kemiklerdir. El ve ayak bileği kemikleri kısa kemiklere örnektir. c. Yassı kemikler (Ossa plana) : İnce ve kavisli kemiklerdir. Kafa tası kemikleri, kaburgalar, kürek kemikleri ve göğüs kemiği yassı kemiklerdir. d. Düzensiz kemikler (Ossa irregülaria) : Belirli bir şekle uymayan bu kemikler, çıkıntıları ile kaslara yapışma yeri teşkil ederken sağlam eklemler de oluştururlar. Omurlar, kuyruk sokumu kemiği ile sifenoid.etmoid.maksilla ve mandibula gibi kafa tası kemikleri düzensiz kemiklerdir. Bunlardan sifenoid ve maksilla aynı zamanda havalı kemiklere (Ossa pneumatica)’de örnek teşkil ederler. e. Sesemoid kemikler (Ossa sesemoidae) : Bazı tendonlar ile kasları kemiklere bağlayan fibröz bandlar içerisinde bulunan kemiklerdir. Sesemoid kemikler, tendonların ekstremiteleri aşarak belirli bir açı ile ilgili kemiklere yapışmasına olanak verirler. Dizdeki patella ile el bilek kemiklerinden os pisiforme en tipik sesemoid kemiklerdir. f. İlave kemikler (Ossa accesssoriade) : Özellikle ayakta olmak üzere gelişme sırasında kaynaşmayan kemik bölümleri ilave kemikler şeklinde ortaya çıkarlar. (Örneğin: os trigonium, os vasalinum, os tibiale externum). KEMİK OLUŞUMLARININ ADLANDIRILMASI * Eklemleşmeler için oluşmuş geniş çıkıntılar üç tiptir: Caput (Kaput): Baş Condylus (Kondil): Lokma veya yumruk şeklindeki çıkıntı. Epiconylus (Epikondil): Kondillerin üst tarafında yer alan belirgin çıkıntı. *Yuvarlak çıkıntılar 5 ayrı şekilde adlandırılırlar: Tuberculum (Tüberkül): Küçük yuvarlak çıkıntı Tuberositas : yüksekliği fazla olmayan, pürüzlü kabarcık. Protuberantia: Küçük yükseklik tarzındaki çıkıntı, tümsek. Malleolus (Malleol): Küçük çekiç ucu şeklindeki çıkıntı. Trochanter (Trokanter): Yumru, yuvarlak çıkıntı. * Çizgisel çıkıntılar linea ve crista olarak, belirgin keskin çıkıntılar processus ve spina (dikensi çıkıntılar) olarak adlandırılır. * Çeşitli depressionlar 4 şekilde adlandırılır: İncisura: Çentik şeklinde defekt. Sulcus: Oluk şeklinde defekt. Fossa, fovea, foveola, fossula: Çukurluk ve çukurcuklar. İmpressio: Bir başka oluşumun kemik üzerinde oluşturduğu sığ çukurluk, iz. * Kemiklerdeki çeşitli açıklıklar 5 şekilde adlandırılır: Foramen: Delik şeklinde açıklık. Canalis : Kanal Meatus: Geçit, yol. Fissura: Yarık şeklindeki açıklık. Apertura: Açıklık, ağız. * Uzun kemiklerin genel bölümleri: Epiphysis (Epifiz): Uzun kemiğin iki ucundan her biri. Diaphysis (Diafiz): Uzun kemiğin orta bölümü, gövdesi. Metaphysis (Metafiz): Epifiz-diafiz arasında kalan, sekonder kemikleşme odağı bölgesi. Tipik Kemiğin Anatomik Yapısı Vücudumuzdaki uzun kemikler (Örneğin: kol ve uyluk kemikleri) tipik bir kemiğin makroskopik anatomisinin öğrenilmesinde iyi bir örnek teşkil ederler. Yetişkin uzun kemiklerinin çoğu, diafiz olarak adlandırılan tubuler bir gövdeye sahiptir. Gövdenin içindeki, kemik iliği ile dolu olan boşluğa cavum medullare denir. Cavum medullare’yi çevreleyen kemik dokusu kompakt kemik yapısındadır. Uzun kemiğin, iki ucu her biri epifiz olarak adlandırılır. Diafize göre daha geniş olan epifizler spongioz (süngerimsi) kemik yapısındadır. Buradaki boşluklara kırmızı ilik yerleşir. Diafiz ile epifiz arasında sekonder kemikleşme odağına ait epifiz kıkırdağı bulunur. Bu bölge metafiz olarak adlandırılır. Epifizlerde, diğer kemiklerle birleşmeyi sağlayacak olan eklem yüzleri (facies articularis) vardır. Eklem yüzleri, cartilago articularis (eklem kıkırdağı) ile örtülmüştür. Kemiğin eklem yüzeyleri dışında kalan bölümleri dıştan periost (Periosteum) ile kaplıdır. İnce bir zar olan periost bir çok kan damarları, sinirler ve lenf damarlarına sahiptir. Periost yaşam boyu kaybolmayan potansiyel bir kemik doku üretim yeridir. Büyüme periyodu ile kıkırdakların iyileşme dönemlerinde devreye girer. Metafiz içinde yer alan cavum medullare (ilik boşluğu) endosteum ile kaplıdır. Endosteum, ince bir epitelial örtüdür. Yetişkin bir insanda cavum medullare, sarı kemik iliği (Medulla ossium flava) olarak adlandırılan yağdan zengin bir bağ dokusu ile doludur. Sarı kemik iliği, aşırı hipoksi (uzun süreli oksijen azlığı), kan kaybı vb vücudun alyuvar gereksiniminin yükseldiği durumlarda kan hücreleri üretebilecek potansiyelde reserv hemopoetik bir organdır. Aksial iskelet: Baş-boyun ve gövde iskeleti Appendiküler iskelet: Ekstremite (kollar, bacaklar) iskeleti APPENDİKÜLER İSKELET Appendiküler isklet (Skeleton: isklet, appendiculare: eklent) başlığı altında gövde iskeletine bağlanmış üst ve alt tarafların iskeletini oluşturan kemikler incelenir. Üsttaraf Kemikleri (Ossa membri superioris) Üst taraflar, gövdenin en üst böölümü olan göğüs’ün iki yanına tutunmuş sağ ve sol olmak üzere iki çift ve simetrik birer uzantı halindedir. İki bölüm halinde ele alınırlar. Üst tarafları göğüs iskeletine bağlayan kemikler ÜST TARAF KAVŞAĞI KEMİKLERİ, serbest hareketli üst taraf kemikleri de SERBEST ÜST TARAF KEMİKLERİ başlığı altında incelenir. Appendiküler iskeleti oluşturan 126 kemiğin 64’ü üst taraf kemiklerine aittir. Bir taraf kavşak kemikleri 2. serbest hareketli kemikler ise 30 tanedir. ÜSTTARAF KAVŞAĞI KEMİKLERİ: Göğüs kavşağı olarak ta adlandırılan üsttaraf kavşağı nscapula (kürek kemiği) ve clavicula (köprücük kemiği) olmak üzere iki kemikten (iki taraf için dört kemik) oluşur. Kürek kemiği (Scapula): Kürek kemiği, göğüs kafesinin arka yüzüne oturmuş, trianguler, yassı bir kemiktir. Üç köşesi (L.angulus=köşe), üç kenarı (L. margo=kenar) ve iki yüzü (L. facialis=yüz) vardır. Hafif çukur olan önyüzü kaburgalara (2.7.kaburgalar) yaslanır. Konveks olan arka yüzünde spina scapulae denilen belirgin bir çıkıntı bulunur. Arka yüzü üst ve alt iki çukurcuğa bölünen spinaın genişlemiş ucuna acromion (Gr. Omuz çıkıntısı) denir. Akromion üzerinde köprücük kemiği ile eklem yapacak bir eklem yüzü vardır. Kürek kemiğinin oldukça kalın olan dış köşesinde, serbest hareketli üsttaraf kemiklerinin ilki olan kol kemiği (Humerus)’nin eklemleşeceği sığ bir eklem yüzü (Cavitas glenoidas) yer alır. Cavitas glenoidalis’nin iç yanındaki kalın boyuna collum scapulae denir. Glenoid çukur (Cavitas glenoidalis)’nun üst tarafında, üst kenarın devamı şeklinde boyun’a tutunan büyük bir çıkıntı-processus coracoideus (gr. Coracoideus=karga gagası) uzanır. Bu çıkıntıya korakoklavikuler bağ ile göğüs ve kolun bazı kasları tutunur. Köprücük kemiği (Clavicula): Acromion ile sternum (Göğüs kemiği) arasında horizontale yakın olarak yerleşmiş olan bir kemik olup, tüm uzunluğunca deri altından palpe edilebilir. Bu kemik vücut kemiklerinin en yüzeyel yerleşim gösteren ve en kolay kırılabilen ve kemikleşmesi ilk başlayan kemiğimizdir. Clavicula’nın acromion’la eklemleşen arka ucuna extremitas acromialis, sternıum ile eklemleşen ön ucuna extermitas sternalis, iki ucu arasında kalan orta kısmına ise corpus claviculae denir. SERBEST ÜST TARAF KEMİKLERİ: Kol (Brachium), ön kol (Antebrachium) ve el (Manus) kemikleri bu başlık altında incelenir. Kol kemiği (Humerus) : Humerus, üsttarafın en büyük kemiği olup tipik bir uzun kemik yapısındadır. Üst ve alt uçlar (Epiphysis proximalis et distalis) ile bir cisme (Diaphysis) ayrılarak incelenir. ÜST UÇ: Üst uç, caput humeri olarak adlandırılan, geniş, yuvarlak bir baş ile bu başın dış yanında yer alan iki çıkıntı (Tuberculum majus et minus) içerir. Caput humeri, scapula’nın cavitas glenoidalis’ine oturur; çıkıntılar ise omuz etrafındaki kaslara yapışma yeri teşkil eder. Tuberculum majus et minus arasındaki olukları pazı kası (M.biceps brachii)’nin uzun başının kirişi geçer. Baş ile tüberküller arasındaki dar bölüme anatomik boyun (Collum anatomicum), tüberkülller ile cisim arasındaki geçiş bölümüne de cerrahi boyun (Collum chirurgicum) denir. CİSİM: Üst bölümü silindirik, alt bölümü önden arkaya hafif yassı bir yapıdadır. Anatomik olarak üç yüzlü kabul edilir. Cismin ortalarına doğru dış yüzde deltoid tüberkül (Tuberositas deltoidea), arka yüzde ise iç yandan dış yana, yukarıdan aşağıya doğru uzanan spiral bir oluk bulunur. Bu oluk n.radialis’in basısı ile oluştuğundan sulcus nervi radialis olarak adlandırılır. ALT UÇ: Humerus’un alt ucu, ön kol kemiklerinin üst uçları ile eklemleşecek yapılara sahiptir. Bu yapılar topluca condylus humeri (L.condylus=lokma) olarak adlandırılır. Kondilin ulna’nın çentiği ile etkileşen bölümüne trochlea humeri (L.trochlea=makara), radius’un başındaki çukurluk ile eklemleşecek bölümüne capitulum humeri (L.capitulum=başçık) denir. Alt ucun ön yüzünde lokma çıkıntıların üzerinde iki çukurcuk (Fıossa coronoidea, fossa radialis) bulunur. Alt ucun arka yüzünde ise trochlea’nın üst tarafında, ulna’nın çıkıntısının girdiği fossa olecrani olarak adlandırılan büyükçe bir çukurluk yer alır. Condylus humeri’nin üst bölümünün dış ve iç yanında görülen çıkıntılara epikondil (Epicondylus medialis et lateralis) denir. Bu çıkıntılar birçok ön kol kasına yapışma yeri teşkil eder. İç epikondil’in arka yüzünde, ön kolun iç yanında seyreden n.ulnaris’in geçişi esnasında oluşmuş bir oluk (Sulcus nervi ulnaris) bulunur. ÖNKOL KEMİKLERİ Dirsek ile el bileği arasındaki üst ekstremite bölümüne önkol (Antebrachium) denir. Önkol iskeleti Radius ve ulna olarak adlandırılan iki kemik tarafından oluşturulur. Radius (Döner kemik): Radius, önkol un dışyan tarafında yer alan, ulna’ya göre daha kısa bir kemiktir. Üst ve alt uç ile bir gövdeden ibarettir. Üst uç disk şeklinde bir baş (Caput radii) sahiptir. Caput radii, yukarıda humerus’un alt ucundaki capitullum radii, içyanda ulna ile eklem yapar. Başın altındaki kısa ve ince bölüme collum (boyun) denir. Boyunun aşağısında, önde pürtüklü bir çıkıntı (Tuberositas radii) bulunur. Tuberositas radii’de pazu kası sonlanır. Gövde, yukarıdan aşağıya doğru genişleyen bir yapıda olup üç yüzlüdür. Ön ve arka yüzlerin bileşim hattında, içyanda oluşmuş keskin kenara margo interosseus denir. Alt uç, üst uca göre daha geniş olup el bilek kemiklerinin üst sırası ile eklem yapar. Ulna (Dirsek kemiği): Önkol iskeletinin içyanını oluşturan ulna radius’tan daha uzun bir kemiktir. Üst ve alt iki ucu ile gövdeden ibarettir. Üst uç oldukça geniş bir kitle şeklinde olup semilunar çentik ile iki çıkıntı içerir. Humerus’un alt ucundaki trochlea ile eklemleşen semilunar çentik incisura trochlearis olarak adlandırılır. Çentiği arka-yukarıdan sınırlayan büyük çıkıntıya olecranon, aşağı-alttan sınırlayan küçük çıkıntıya da proc.coronoideus denir. Proc.coronoideus’un dışyanında Radius başı ile eklem yapan bir çentik bulunur. Gövde, Radius gövdesinin aksine aşağıya doğru daralan bir yapıdadır. Radius’ta olduğu gibi üç yüzü ayırt edilir ve margo interosseus’a sahiptir. Alt uç, üst uca göre dar olup proc.styloideus olarak adlandırılan küçük bir çıkıntı ile başçığa (Caput ulnae) sahiptir. Caput ulnae, radius’un alt ucu ile eklemleşir. EL KEMİKLERİ Toplam 27 kemikten ibaret olan el kemikleri (Ossa manus) üç grupta ele alınır. 1.El bileği kemikleri (Ossa carpi) ……8 adet 2.El tarak kemikleri (Ossa metacarpi) …… 5 adet 3.El parmak kemikleri (Ossa digitorum manus.phalanges) ..14 adet El bileği kemikleri (Ossa carpi): İki sıra halinde dizilmiş 8 kısa kemikten ibarettir. Bu kemikler ligamentlerle birbirlerine sıkıca bağlandıklarından hareketleri oldukça kısıtlanmıştır. Proksimal sırada yer alan kemikler (Dıştan İçe doğru) Os scaphoideum, os lunatum, os triquetrum, os pisiforme Distal sırada yer alan kemikler (Dıştan İçe doğru) Os trapezium, os trapezoideum, os capitatum, os hamatum Herbiri doğumdan sonra belirli bir zamanda kemikleşen el bilek kemiklerinin röntgenogramları yaş tayininde önem taşır. El Tarak kemikleri (Ossa metacarpi), avuç içi (Palma manus.metacarpus)’nin iskeletini oluşturan 5 adet minyatür uzun kemiktir. Herbir metakarpal kemiğin üst ucuna basis, gövdesine corpus, başsı distal ucuna çaput denir. El tarak kemikleri dıştan içe doğru os metacarpale, I,II …V şeklinde numaralandırılarak belirlenir. Her bir metakarpal kemik yukarıda elbilek kemiklerinin distal sırası kemikleri, aşağıda is proksimal falanksın tabanı ile eklemleşir. El parmak kemikleri (Phalanges, falankslar) de el tarak kemiklerinde olduğu gibi birer minyatür uzun kemik karakterindedir. Herbir falanksın üst ucuna basis.gödesine corpus.alt ucuna da çaput denir. Başparmak (Digitus I.pollex) hariç diğer bütün parmaklarda üçer tane falanks bulunur. Bunlar proksimal.media (orta) ve distal falank olarak adlandırılır. Falankslar metakarpofalangeal eklemlerle metakarplara, interfalangeal eklemlerle birbirlerine bağlanır. ALTTARAF KEMİKLERİ (Ossa membri inferioris): Altttaraflar.gövdenin en alt bölümü olan pelvis’in iki yanına tutunmuş sağ ve sol olmak üzere çift ve simetrik iki sütun halindedir. Alttaraflar yapılarındaki kalın, güçlü kemikler ve kaslar yardımı ile vücudumuzun tüm ağırlığını taşıma, dik durma ve yer değiştirme ödevlerini üstlenmiştir. Appendiküler iskeleti oluşturan 126 kemiğin 62’si alttaraf iskeletine aittir. Alttaraf kemikleri de üsttatarfta olduğu gibi ALTTARAF KAVŞAĞI KEMİKLERİ (Kalça kemeri kemikleri) ve SERBEST ALTTARAF KEMİKLERİ şeklinde ayrılarak incelenir. ALTTARAF KAVŞAĞI KEMİKLERİ: Kalça kemeri olarak da adlandırılır. Kalça kemiği (os coxae) Geniş, irregüler şekilde, yassı kemik karakterinde bir kemiktir. Bağımsız taslaklardan gelişen üç ayrı kemiğin (Os ilii, os ischii, os pubis) 16-18 yaşlarında sinostozisi sonucu oluşmuştur. Üç kemiğin birleşim yerinde, uyluk kemiğinin başı ile eklem yapan derin bir çukurluk (Acetabulum) bulunur. Acetabulum’un ön-alt tarafında görülen geniş birliğe foramen obturatum denir. a.Os ilii (Böğrü kemiği) : kalça kemiğinin en büyük ve kanat şeklindeki üst bölümü olup üsttaraf kemiklerinden scapula’ya benzer. Korpus ve ala (kanat) olarak iki parçası vardır. Korpus diğer os coxae bölümleri ile kaynaşır. Ala ossis ilii yüzeysel olarak hissedilebilen çıkıntıları nedeniyle önem taşır. Üst serbest kenarına crista iliaca, bunun öndeki çıkıntısına spina iliaca anterior superior denir. Ala’nın dış yüzü facies glutea, iç yüzü ise fossa iliaca olarak adlandırılır. Os pubis (Edep veya çatı kemiği) : Klaça kemiğinin ön-alt bölümünü oluşturan os pubis üsttaraf kemiklerinden clavicula’ya uyar. İki kolu foramen obuturatum’u çevreler. Korpusun dış yüzeyindeki çıkıntıya tuberculum pubicum, iç yüzündeki eklem yüzüne facies symphysialis denir. Sağ, sol facies symphysialis’ler kartilogöz bir eklem olan syphysis pubica aracılığı ile birleşirler. Os ischii (Oturak kemiği): Kalça kemiğinin arka-alt bölümünü oluşturan L şeklinde bir kemiktir. Foramen obuturatum’u arkadan ve alttan çevreleyen os ischii, os coxae’nin en sağlam kemiğidir. Os ischii, üsttaraf kemiklerinden scapula’nın proc.coracoideus’una uyar. Kemiğin en kalın bölümü olan korpus’un arka-alt bölümündeki çıkıntıya tuber ischiadicum denir. SERBEST ALTTARAF KEMİKLERİ: Uyluk /femur), bacak (crus) ve ayak (pes) kemikleri bu başlık altında incelenir. Uyluk kemiği (Os femoris): Os femoris, uyluk iskeletini yapan vücudumuzun en uzun, en kalın ve en sağlam kemiğidir. Uzun, tubuler bir kemik yapısında olup vücut boyunun ¼’ü kadar uzunluğa sahiptir. bu güçlü kemik, vücudun desteklenmesi yanında diz ve kalça eklemi yolu ile mobilitesinde de rol oynar. Normal yürüme, koşma ve atlama sonucu ortaya çıkan 3500 kg/sq basınca dayanabilir. Üst Uç: üst ucun en belirgin oluşumu 4-5 cm çapında büyükçe bir yuvarlak şeklindeki çaput ossis femoris’tir. Çaput’un tepesindeki küçük çukurluğa fovea capitalis denir. Femur başı gövdeye uzun bir boyunla (Collum ossis femoris) bağlanır. Femur boyunu ile gövdenin birleştiği yerin etrafında belirgin çıkıntılar ve çizgiler vardır. Birleşim yerinin dış tarafındaki büyük çıkıntıya trochanter majör, iç yandaki çıkıntıya da trochanter minör denir. Bu iki çıkıntı önde ve arkada intertrokonterik çizgisel çıkıntıyla birbirine bağlanmıştır. GÖVDE: Öne doğru konveksite gösteren femur gövdesi (corpus), arka yüzündeki pürtüklü çizgisel çıkıntı (Linea aspera) dışında düzgün ve tubiler görünüştedir. Linea aspera’nın dudaklarının alt uca devamı facies poplitea’yı sınırlar. ALT UÇ: alt ucu, üst uca oranla daha geniş ve kalın olup, arkada bir çukurla (fossa intercondylaris) ikiye ayrılmış medial ve lateral kondillerden (Condylus laterali et medialis) oluşur. Kondillerin antero-inferior yüzleri facies articularis (Eklem yüzü)niteliğinde olup tibia üst ucu ve patella ile eklem yapar. Diz kapağı kemiği (patella) En büyük yapılı sesamoid kemiktir. Diz ekleminin ön bölümünde, m.quadriceps femoris ‘in kirişi içinde bulunur. BACAK KEMİKLERİ : (Ossa cruris) : Diz’den ayak bileğine kadar olan alt taraf bölümü bacak (crus) olarak adlandırılır. Tibia (Kaval kemiği): Tibia bacağin içyanında yer alan üst ucu daha kalın, yaklaşık os femoris uzunluğunda tubiler bir kemiktir. Tibia, vücut ağırlığına destek olduğu gibi, bu ağırlığı ayak bileği eklemi (Art. Talocruralis) yolu ile os femoris üzerinden talusa aktarır. Tibia, üst ve alt iki uç ile bir gövdeden ibarettir. Üst uç oldukça kalın olup os femoris’in alt ucu ile eklem yapan iki kondil (Condylus medialis et lateralis) den oluşur. Üst uçla gövdenin geçiş yerinde ön yüzde pürüzlü belirgin bir kabarıklık görülür. Lig. Patellae’nin yapıştığı deri altında kolayca palpe edilen bu kabarıklık tuberositas tibiae olarak adlandırılır. Gövde üç yüzlü olup, deri altında kolayca hissedilen ön kenarına margo anterior denir. Alt uç üst uca oranla daha ince olup, iç yanından aşağıya doğru uzanan çıkıntısı malleolus medialis olarak adlandırılır. Alt uçtaki eklem yüzü trochlea tali ile eklem yapar. Malleolus lateralis, bir buluş noktası olarak fonksiyon görür. Fibula (Kamış kemiği): Fibola, bacak iskeletinin dış tarafında yer alan, iki ucu kalınlaşmış, uzun, ince bir kemiktir. Üst ucu tibianın dış kondiline bağlanan fibula diz eklemine katılmaz. Bu nedenle vücut ağırlığının taşınmasında çok az fonksiyona sahiptir. Distal uç talus le eklemleşir. Alt ucundaki çıkıntı malleolus lateralis olarak adlandırılır. Malleolus lateralis bir buluşma noktası olarak işlev görür. AYAK KEMİKLERİ : İnsan vücudunun ağırlığını taşıma ve destekli hareketlerimizi sağlama ödevini üstlenmiş olan ayaklarımız, bu fonksiyonlarını yerine getirebilecek biçimde kemik iskelete sahiptir. Toplam 26 kemikten ibaret olan ayak kemikleri (Ossa pedis) üç grupta ele alınır. 1.Ayak bilek kemikleri (Ossa tarsi) 7 adet 2.Ayak tarak kemikleri (Ossa metatarsi) 5 adet 3.Ayak parmak kemikleri (Ossa digitorum pedis, phalanges) 14 adet Ayak kemikleri transversal ve longitudial kemerler oluşturacak şekilde yerleşmişlerdir. Bu kemerlerin bozulması, çeşitli ayak şekil anomalilerine neden olur. Ayak bileği kemikleri (Ossa tarsi), el bileği kemiklerine benzer şekilde iki sıra halinde dizilmişlerdir. Arka sıra, iki büyük kemik olan talus (eklem kemiği) ve calcaneus (topuk kemiği)’tan, ön sıra ise os naviculare (sandal kemik), ossa cuneiformia (kamamsı kemikler, 3 adet) ve os cuboideum (Kübik kemik)’ten oluşur. Calcaneus ayak bileğinin en büyük yapılı kemiği olup topuk çıkıntısını oluşturur. Ayak tarak kemikleri: (Ossa metatarsi): tibial (iç yan) taraftan başlanarak I,II…V. Metatarsal kemik biçiminde numaralandırılır. Minyatür uzun kemik yapısındadırlar. Ayak parmak kemikleri (Ossa digitorum pedis) ayak baş parmağı (Hallux, digitus pedis) de 2, diğerlerinde 3’er adet olmak üzere toplam 14 adet kemikten ibarettir. AKSİAL İSKELET: Aksial iskelet başlığı altında gövde ve baş-boyun iskeletini oluşturan kemikler (Omurga, göğüs kemikleri, kafatası incelenir. OMURGA (Columna vertebralis): Omurga, kafatası tabanından başlayıp, boyun ve tüm gövde boyunca uzanan lingitudinal bir kemik dokudur. Omurga, rijit bir kemik sütunu olmaktan ziyade yetişkinlerde 26 adet bağımsız kemiğin birleşmesi ile oluşan, kabaca S şeklindeki fleksibil bir kolondur. Omurganın oluşumuna katılan her bir bağımsız kemik omur (Vertebra) olarak adlandırılır. Omurganın, geçtiği vücut bölümlerine göre içerdiği omur sayıları şöyledir: Boyun (Vertebrae cervicales) C 7 adet Göğüs (Vertebrae thoracicae) T 12 adet Bel (Vertebrae lumbales) L 5 adet Sakrum (Vertebrae sacrales) S 1 adet (yetişkinde) Kuyruk (Coccyx) 1 adet (yetişkinde) Toplam 26 adet Yirmi adet omur birbirine discus intervertebralis (Omurlar arası disk) olarak adlandırılan fibro-kartilagöz yapılar ve bağlarla birbirlerine bağlanmışlardır. Omur ve disklerin kalınlıkları boyundan sakruma doğru artarak gider. Yetişkin erkeklerde yaklaşık 71 cm olan omurga boyu. Yetişkin kadında 61 cm kadardır. Bu uzunluğun ¼’ü diskler, ¾’ü omurlar tarafından oluşturulur. 26 omurun sakrum üzerinde kalan 24’ü hareketli olup presakral omurlar olarak adlandırılır. Fetüs’te öne doğru konkavite gösteren bir yay şeklinde olan omurga, doğumdan sonr çocuğun başını tutması, emeklemesi, ayakta dik durması ve yürüme gibi gelişim periodlarında ilave eğrilikler kazanır. Normal olan ve sagittal planda ortaya çıkan bu eğrilikler şöyledir: Boyun bölümünde arkaya doğru konkavite (Servikal lordoz) Göğüs bölümünde arkaya doğnı k’onveksite (Kifoz) Bel bölgesinde arkaya doğru konkavite (Lumbal lordoz) Sakral bölgede arkaya doğru konveksite. Bu eğriliklerden, boyun ve sakral bölgedeki fetüs’de görüldüğünden primer eğrilik.göğüs ve bel bölgesindeki (Kifoz.lumbal lordoz) doğumdan sonra ortaya çıktığı için sekonder eğrilik olarak adlandırılır. TİPİK BİR OMURUN ANATOMİK YAPISI : Genel kemik bilgisi bölümünde, “düzensiz şekilli kemikler’ grubuna sokulan omurlar, birinci, ikinci servikal, sakrum ve koksiks dışında ortak bir anatomik yapıya sahiptir .Tipik bir omur, bir cisim (Corpus vertebrae).bu cisme bağlanan bir kemer (Arcus vertebrae) ile birçok çıkıntı (Processus) içerir. Omur cismi (Corpus vertebrae) : Omur cismi, herbir omurun ön bölümünü oluşturan,kısa-silindir şeklinde bir bölümdür. Vücut ağırlığını destekleyen omur cisimleri, ikinci boyun omurundan sakruım’a doğru kademeli bir şekilde büyür. Prevertebral omurlardan üçüncü seruikal omur en küçük.beşinci lumbal omur en büyük cisme sahiptir. Corpus uertebrae’lerin üst ve alt uçları orta bölüme nazaran daha geniştir. Pürtüklü ve geniş olan bu uçlar omurlar arasındaki fibro-kartilaginöz yapılar olan disklerle eklemleşir. Cismin ön yüzünde damarların geçtiği küçük bir delik görülür. Omur kemeri (Arcus vertebrae) : Omur kemeri, omurganın arka bölümünü oluşturan kavisli bir yapı olup korpusa sağ-sol iki pedikül (Pediculus arcus vertebrae) ile bağlanır. Omur kemerinin, çıkıntılar taşıyan özde levha şeklindeki kısmına lamina (Lamina arcus ver­tebrae) denir. Omur cismi ile omur kemeri arasında foramen vertebrale (Omur deliği) olarak adlandırılan bir açıklık oluşur. Omurgada, üst üste oturan omurlardaki foramen vertebrale’ler birleşerek canalis vertebralis (Vertebral kanal)’i meydana getirirler. Vertebral kanal içinde omurilik yer alır. Pediküllerde bulunan çentikler omurgada intervertebral delikler şeklinde organize olurlar. Bu deliklerden spinal sinirler ve ilgili damarlar geçer. Omur çıkıntıları (Processus vertebrales): Tipik bir omurda, laminadan çıkan 7 adet çıkıntı bulunur. Bunlardan kas ve bağların yapıştığı 3 tanesi ( 1 Proc.spinosus. 2 proc.transversus) bir manivela gibi rol oynadığı halde 4 tanesi (Sağ-soi proc.articularis superior et inferior’lar) omurların eklemleşmesinde rol oynarlar. Omurganın değişik bölümlerindeki omur sayıları ve özelliklerinde farklılıklar vardır. Bu nedenle, boyun, göğüs ve bel omurları ile sakrum ve koksiksi ayrı ayrı ele alacağız. Boyun omurları: Hareketli omurların (Vertebrae presacrales) en küçükleri olan boyun omurları 7 tanedir. Boyun iskeletini oluşturan vertebrae cervicales’lerin I.II ve VII.’si atipik, diğerleri tipik özelliklere sahiptir. Tipik bir boyun omuru, üst ve alt yüzleri quadranguler görünümde küçük bir corpus ile uzun-ince bir arcus’a ve delikli transvers çıkıntılara sahiptir. İçinden a.uertebralis’in geçtiği bu deliklere foramen processus transversarii (vertebar- teriale) denir. Processus spinosus’ları çatallıdır. Atipik omurlardan C1 atlas. CII axis, CVII vertebra prominens ola­rak adlandırılır. Atlas, atlanto-occipital eklemlerle kafatasına bağlanır. CVU’nin uzun proc.spinosus’u, deri üzerinden görülebilir ve palpe edilebilinir. Göğüs omurları: Kaburgalarla eklem yapan 12 omurdan ibarettir. Boyun omurlarına oranla daha büyük olup, boyutları birinciden on ikinciye doğru artarak ilerler. İlk dördü boyun, son dördü bel omurlarına benzer, ortada kalan dört tanesi ise tipik göğüs omuru olarak kabul edilir. Tipik bir göğüs omurunun korpusu, boyun omurlarının korpuslarından büyük­tür ve diskal yüzleri kalp şeklindedir. Cisimlerinin yan yüzlerinin arka bölümlerinde kostal fasetler (Fouea costalis sup.et inferior) vardır.Vertebra) delikleri küçük ve yuvarlağa yakındır. Proc.spmosusları uzun olup, oblik şekilde aşağıya doğru yönelmiştir. Bel omurları : Presakral omurların en sağlam ve en büyükleri olup 5 tanedir. Omur cisimleri üzerlerine düşen ağırlığın artmasına bağlı olarak çok kalındır ve diskal yüzleri böbrek şeklindedir.Omur delikleri geniş ve triangulerdir. Proc. spinosus’ları kısa,yassı ve quadranguler şekildedir.Proc.mamillaris ve proc.accessorius olarak adlandırılan ilave çıkıntılara sahiptir. Os sacrum (Kuyruk sokumu kemiği) : Os sacrum, 5 adet sakral omur ve bunlar arasındaki disklerin kemikleşip birleşmesiyle oluşmuş büyük,trianguler-kama şeklinde bir kemik olup, iskelette iki os coxae arasına sokularak pelvis boşluğunun posterosuperior duvarını yapar. Böylece omurgayı desteklemekle kalmaz, pelvis’in stabilitesi ve sağlam­laşmasını da sağlar. Konkav ön yüzüne facies pelvina, konveks arka yüzüne facies dorsalis.os coxae’lerle eklem yapan üst yan yüzüne facies auricularis denir. Tabam (Basis) beşinci bel omuru, tepesi (Apex) koksiks ile eklem yapar. Pelvik yüzünde görülen transversal çizgisel çıkıntılara lineae transversae deliklere ise foratnina sacralia pelvina denir. Bu deliklerden dört çift sakral spinal sinir geçer.Bu yüzün üst orta bölümünde görülen ve S 1 ‘in cismi tarafından oluşturulmuş çıkıntıya promontorium denir. Arka yüzde beş ibik çıkıntı ile dört çift delik görülür. Coccyx (Koksiks,kuyruk kemiği): Dört rudimenter koksigeal omurun birleşmesiyle oluşmuş küçük, trianguler bir kemiktir. Omurganın desteklenmesinde bir katkısı yoktur. GÖĞÜS KEMİKLERİ (Ossa thoracis) : “Göğüs kemikleri” başlığı altında göğüs kafesinin oluşumuna katılan kabur­galar, göğüs kemiği ile göğüs omurları incelenir. KABURGALAR (Costac ): Kaburgalar göğüs boşluğu içinde yer almış kalp akciğerler ve birçok büyük damarın en ideal şekilde çalışması ve korunması için oluşan göğüs kafesi nin (Compages thoracis) büyük bölümünü meydana getiren uzun ince çok az burulmuş eğri kemiklerdir. Arkada, omurganın göğüs bölümünü oluşturan omurlara bağlanan kaburgalar sağ-sol olarak 12 çifttir. Kaburgalar, sternum (Göğüs kemiği)’a bağlanma özelliklerine göre iki gruba ayrılırlar: *Kıkırdak bölümleri ile doğrudan sternum’a tutunan ilk 7 çift kaburga gerçek kaburga (Costae verae) olarak adlandırılır. Arka uçlan ile omurlara ön uçlar ile sternum’a tutunan bu kaburgalara vertebrosternal kabur­galar da denir. *Son 5 çift kaburga yalancı kaburga (Costae spuriae) olarak adlandırı­lır. Bunların indirekt olarak sternum’a ulaşan üç çiftine vertebrokostal (veya uertebrokondral) kaburga,sternum’a hiç ulaşamayan son iki çiftine de yüzen kaburga (Costa fluctuantes) denir. Canlıda ve kadavrada bir kaburganın iki bölümü vardır. Kostanın göğüs omur­larına bağlanan arka bölümü kemik (Os costale) , ön bölümü ise kıkırdak (Cartilago costalis) yapısındadır. III-X. kaburgaların kemik bölümleri genel özellikleriyle birbirlerine benzerler. Bu 8 çift kaburga için TİPİK KOSTA terimi kullanılır. I,II,XI ve XII. kaburgalar da farklı özellikleri nedeniyle ATİPİK KOSTA olarak bilinir. Bir tipik kaburganın özellikleri: Tipik bir kaburganın kemik bölümünün arka ucuna extremitas dorsalis,orta bölümüne gövde (Corpus costae), ön ucuna da extremitas ventralis denir. Extremitas dorsalis’te,omur cismi ve transvers çıkıntısı ile eklemleşecek caput ve tuberculum costae ile collum bulunur. Bir açılanmaya sahip olan corpus costae’nin alt kenarına yakın olarak uzanan oluğa sulcus costae denir. Canlıda ve kadavrada bu olukta V.A.N.intercostalis’ler bulunur. Ön uç, kıkırdak bölümle eklemleşir. Sternum (Göğüs kemiği): Sternum (Gr.stemon=göğüs), göğüs ön duvarının orta bölümünü oluşturan, hançer şeklinde, uzun bir spongiöz kemiktir. Sternum, önde orta hatta sadece deri, derialtı dokusu ve periost ile örtülmüştür. Yetişkinde 15-17 cm uzunluktadır. Kemik iliği incelemelerinde (Sternal ponksiyon) kullanılan sternum klinik öneme sahiptir. Stemum’un manubrium,corpus ve proc.xiphoideus olmak üzere üç bö­lümü vardır. Manubrium,stemum’un diğer bölümlerine oranla daha geniş ve daha kalın olan üst bölümüdür. Clavicula’nın ön ucu manubrium ile eklemleşir. Corpus sterni.sternum’un en uzun bölümü olup, manubrium’dan daha ince ve daha dardır. Manubrium ile corpus arasındaki birleşmeye manubriostemal eklem denir. Bu eklemleşmedeki hafif açılanma, angulus stemi (Louis açısı) olarak adlandırılır. İkinci kıkırdak kaburgalar bu düzeyde sternum’a bağlanır. Bu özellik kaburga sayımında önem taşır. Proc.xiphoideus .stemum’un en küçük, en ince, en variasyonlu bölümüdür. Korpusa xiphosternal eklemle bağlanır. KAFATASI (Cranium) İnsan vücudunun.en üst pozisyondaki beyin ve duyu organlarını taşıyan bölümü baş (Caput) olarak adlandırılır.İşitme kemikçikleri ve dil kemiği hariç toplam 22 kemikten oluşan baş iskeletine kafatası (Cranium) denir. Tüm omurgalılarda, kafatasının neurocranium ve splanchnocranium ol­mak üzere iki bölümü vardır. Neurocranium,beyinin yerleştiği cavum cranii’yi çevreleyen (kabaca saçlı deri altında kalan) kafatası bölümüdür. Baş’ta saçlı deri dışında kalan bölüm yüz (Facies) olarak adlandırılır. Splanchnocranium, yüz iskeletini oluşturan kafatası bölümüdür. İnsanlarda neurocranium,splanchnocranium’un 4 katı büyüklüktedir. Maymunlarda bu oran 1:1, at’ta 1:5′dir. Neurocranium / splanchnocranium oranının büyüklüğü beyinin gelişmişlik düzeyi ile doğru orantılıdır. Neurocranium , dört tanesi tek (Os occipitale.os sphenoidale,os frontale.os ethmoidale) iki tanesi çift (Os temporale.os parietale),SPİanchnocranİUtT) ise altı tanesi çift (Maxilla,concha nasalis inferior,os palatinum,os zygomaticum,os nasale. Os lacrimale). İki tanesi tek (Mandibula, vomer) oluşur. NEUROCRANIUM (8 adet) Os occipitale (1) Os parietale (2) Os frontale (1) Os temporale (2) Os sphenoidale (1) Os ethmoidale (1) YÜZ KEMİKLERİ (14 adet) Os nasale (2) Os zygomaticum (2) Maxilla (2) Os palatinum (2) Os lacrimale (2) Concha nasalis inferior (2) Vomer (1) Mandibula (1) (Nörokranium kemiklerinin çoğunluğunun fek, splanchnocranium kemiklerinin çoğunluğunun çift olduğuna dikkat ediniz ). 1 .Neurocranium kemikleri (Ossa cranii) : 8 kemikten ibarettir. a.Os frontale (Frontal kemik, alın kemiği) : Kafatasının ön üst bölümünde yer almış, göz yuvalan (Orbita)’nın üst bölümü ile alının şekillenmesini sağlayan, sığ bir şapkayı andıran bir kemiktir. Skuamoz, orbital ve naz al olmak üzere üç bölümü (Squama frontalis,pars orbitalis, pars nasalis) vardır. Squama frontalis, frontal kemiğin dikey konumda duran, dış yüzü konveks, en büyük bölümüdür. Squama frontalis’in dış yüzünde orta hattın iki yanında görülen kabartılara tuber frontale denir. Tuber frontale’lerin aşağısında açıklığı aşağıya bakan, kavisli kaş çıkıntılan (Arcus superciliaris) bulunur. Squama frontalis’i pars orbitalis’ten margo supraorbitalis ayırır. Os frontale içinde paranazal bir sinüs olan, mukoza ile kaplı havalı bir boşluk (Sinus frontalis) bulunur. Doğumda frontal kemik iki parça halindedir. îki parça sutura frontalis (veya sutura metopica) ile birbirine bağlanır. b.Os parietale (Parietal kemik,çeper kemik) :Neurocranium’un yan duvarlan ve tavanının büyük bir bölümünü oluşturan çift kemiktir. Tipik membranöz orijinli bir kemik olan os parietale koruma fonksiyonuna sahiptir. Dış yüzündeki kabarıklığa tuber parietale denir. Kemiğin arka üst bölümündeki delikten parietal emissar ven geçer. Parietal kemik,önde frontal kemikle sutura coronalis, arkada oksipital kemikle sutura lambdoidea aracılığı ile birleşir. c.Os occipitale (Oksipital kemik,ardkafa kemiği) : Kafatasının arka bölümünü oluşturan tek kemiktir. Tabanında kafatası boşluğu ile omurga kanalını birbirine bağlayan for.magnum adı verilen oval,büyük bir delik bulunur. Os occipitale,pars basilaris, 2 pars lateralis ve squama occipitalis olmak üzere 4 bölüme ayrılarak incelenir. For.magnum’un önünde kalan pars basilaris.os sphenoidale’nin cismi ile birleşir. For.magnum’un yanlarında yer alan pars lateralis’Ierin alt yüzlerinde atlas’la eklemleşen condylus occipitalis’ler bulunur. Squama occipitalis, oksipital kemiğin en büyük bölümü olup os parietale ve os temporale ile eklemleşir.Squama occipitalis’in dış yüzünün ortasındaki belirgin çıkıntıya protuberantia occipitalis externa (Antropolojik olarak İNİON noktasına uyar).denir. d.Os temporale (Temporal kemik,şakak kemiği) : Neurocranium’un tabanı-ve yan duvarlarının oluşumuna katılan çift kemiklerdendir. Os temporale kitlesi içinde işitme ve denge organını taşıması yanında, bazı damar ve sinirlerin geçişine imkan sağlaması nedeniyle ayrı bir öneme sahiptir. Os temporale, pars squamosa, pars tympanica, pars mastoidea ve pars petrosa olmak üzere 4 bölüme ayrılarak incelenir. .Pars squamosa, temporal kemiğin en büyük bölümü olup ince bir yaprak şeklindedir. Dış yüzünün alt bölümünden çıkarak öne doğru uzanan çıkıntıya proc.zygomaticus denir. Proc.zygomaticus.yanak kemiği ile birleşerek arcus zygomaticus’u oluşturur. Processus zygomaticus’un arka alt bölümünde,altçene kemiğinin kondili ile eklem yapacak olan fossa mandibularis bulunur. • Pars tympanica, temporal kemiğin en küçük bölümü olup porus acusticus externus (Dış işitme deliği)’u çevreler. • Pars mastoidea, temporal kemiğin arka bölümünü oluşturur. İçinde cellulae mastoideae (Mastoid havalı hücreler)’ler bulunur. Pars mastoideanın aşağıya doğru uzanan konik çıkıntısına proc.mastoideus denir. • Pars petrosa,kafatası tabanında.oksipital ve sifenoid kemikler arasına sokulan,kama şeklinde bir bölümdür. Oldukça sert, kompakt kemik yapısında olan pars petrosa içinde,işitme ve denge ile ilgili yapılar bulunur. Pars petrosa’nın bir tepesi, üç yüzü vardır. Alt yüzünden aşağıya-öne doğru uzanan ince çıkıntıya proc.styloideus denir. Arka yüzün ortasında porus acusticus internus (îç işitme deliği) yer alır. Pars petrosa içindeki orta kulağa ait boşluk cavitas tympanica (Timpanik boşluk) olarak adlandırılır, îşitme kemikçikleri (Malleus, incus, stapes) burada bulunur. • Os sphenoidale (Sifenoid kemik,temel kemik) :Kafatasını oluşturan kemiklerin birçoğu ile eklem yapan sifenoid kemik,basis cranii (Kafatası tabanı)’nin ortasında bulunur. izole olarak incelendiğinde kanatlarını açmış bir yabanarısı veya yarasaya benzer;basis cranii’de ise bağlantı kurduğu kemikler arasında bir kama gibi durur. Os sphenoidale’nin 4 bölümü vardır: .Sifenoid kemik cismi (Corpus ossis sphenoidalis) .Büyük kanatlar (Alae majores) .Küçük kanatlar (Alae minores) .Kanatsı çıkıntılar (Proc.pterygoidei) Kemiğin ortasındaki içi boş, kübik bir kutuya benzeyen bölüme corpus denir. Korpus içindeki boşluk sinus sphenoidalis olarak adlandırılır. Sinus sphenoidalis.paranazal sinüslerden biridir. Korpus’un üst yüzündeki.tüm üst yüz oluşumları (Tuberculum sellaejossa hypophysialis vb.) bir Türk eyerini andırdığı için sella turcica olarak adlandırılır. Küçük kanatlar.korpusun ön-üst bölümünden iki kökle başlayıp,öne ve yanlara doğru uzanan trianguler oluşumlardır.Herbir kanadın iki kökü arasında canalis opticus oluşur. Korpusun yan yüzlerinden çıkarak,dışyana ve kavis yaparak yukarıya doğru uzanan geniş,sağlam çıkıntılara alae majores (Büyük kanatlar) denir.Büyük kanatlar.fossa cranii media’nm büyük bir bölümünü oluşturur. Büyük kanatlar üzerinde damar ve sinirlerin geçişine olanak sağlayan önemli delikler (Foramen ovale,for.spinosum,for.rotundum) bulunur.Büyük ve küçük kanatlar arasında fissura orbitalis superior. büyük kanatın ön kenarı ile maxilla’nin orbital yüzü arasında da fissura orbitalis inferior oluşur. Kanatsı çıkıntılar,korpus ile büyük kanatların birleşme yerinden başlayıp aşağıya doğru uzanırlar.Çıkıntıların tabanı. canalis pterygoideus (Vidius kanalı) ile delinmiştir. .Os ethmoidale (Etmoid kemik,kalbursu kemik) :Etmoid kemik.neurocra-nium oluşumuna katılan tek kemiklerden biri olup, basis cranii’nin ön bölümünde incisura ethmoidalis’e sokulmuş olarak sifenoid kemiğin önünde yer alır. Os ethmoidale, burun boşluğunun tavanı. dışyan duvarları. burun bölmesi ile sağ-sol orbitaların içyan duvarlarının oluşumuna katılır. Etmoid kemik,dört bölüme ayrılarak incelenir. .Delikli bir levha tarzındaki horizontal bölümüne lamina cribrosa denir.Buradaki deliklerden koku sinirleri geçer. .Yassı,ince,dört köşe bir levha tarzındaki dikey bölümüne lamina perpen-dicularis denir. .Lamina cribrosa’nın iki yanına bağlanmış yan kitleler, labyrinthus eth-moidalis olarak adlandırılır.Labirintler içinde etmoidal havalı hücreler (Cellulae ethmoidales) bulunur. Burun .üst ve orta konkaları da etmoidal labirintlere aittir. 2.Splanchnocranium kemikleri (Yüz kemikleri) : a.Maxilla (Maksilla, üstçene kemiği): Neurocranium iskeletinde sifenoid kemiğin ”anahtartaş”(Keystone) rolünü üstlenmesi gibi, maxilla’da yüz kemikleri arasında anahtar rol üstlenmiş çift kemiktir.Herbir maxilla,diğer maxilla ile birleştiği gibi,os nasale.os zygomaticum, concha nasalis inferior ve os palatinum’la da eklemleşir. (Yüz kemiklerinden sadece mandibula, maxilla ile eklem-leşmez) Maksilla.ağız boşluğunun tavanını.orbita’nın tabanını, burun boşluğunun tabanı ve dışyan duvarının oluşumuna katılır.içinde,paranazal sinüslerin en büyüğü olan sinus maxillaris bulunur. Maxilla run bir cismi.dört çıkıntısı vardır. • Corpus maxillae (Üstçene kemiği cismi) : Maksilla’nın merkezi bölümü olup içinde sinus maxillaris bulunur. Korpusun ön,infratemporal. orbital ve nazal olmak üzere 4 yüzü vardır. Ön yüz ile orbital yüzü birbirinden ayıran margo infraorbitalisln aşağısında görülen deliğe for. infraorbitalis denir. Orbital yüzde. bu deliğe bağlanan sulcus-canalis infraorbitalis bulunur. • Proc.frontalis yukarıya doğru uzanarak os frontale ile eklemleşir. • Proc.zygomaticus.korpustan dışyana doğru uzanan irregüler piramidal bir çıkıntı olup os zygomaticum ile eklem yapar. • Proc.alveolaris. korpusun aşağıya doğru bir uzantısı olup karşı taraf maksilla ile eklemleşerek arcus alveolaris superior (Üst diş kemeri)’u oluşturur. • Proc.palatinus,maksilla cisminin içyan yüzünün en alt bölümünden çıkarak içyana doğru horizontal olarak uzanan kalın,sağlam bir çıkıntıdır.Karşı eşi ile birleşerek sert damak (Palatum durum) ve burun boşluğu tabanının ön 2/3 unü oluşturur. b.Os zygomaticum (Elmacık kemiği) :Kafatasının en güçlü kemiklerinden biri olup orbita’nın alt-dış bölümünde yer alır.Splanchnocranium ile neurocranium arasındaki bağlantıyı kuran bir köprü kemik olarak kabul edilir. Os zygomaticum.proc.frontalis’i ile frontal kemiğe,proc.temporalis’i ile temporal kemiğin proc.zygomaticus’una,gövdesi ile de maksillaya bağlanır. c.Os lacrimale (Gözyaşı kemiği) :Orbita’nın içyan duvarında,maxilla’nin proc.frontalis’inin arkasında yer alan ince bir kemiktir.Sağ-sol iki tanedir. d.Os nasale (Burun kemiği) :Çift,yassı,küçük kemikler olup.maksillaların proc.frontalis’lerinin arasında yer alır. e.Os palatinum (Damak kemiği) :Maksiljalar ve sifenoid kemiğin piterigoid çıkıntıları arasında yer alan L şeklinde çift kemiktir. Kemiğin yatay duran bölümüne lamina horisontalis, dik duran bölümüne ise lamina perpendicularis denir. Lamina horisontalis. sert damağın 1/3 arka bölümünü,lamina perpendicularis ise burun boşluğunun dışyan duvannın arka bölümünü oluşturur. Lamina horisontalis’in posterolateral açısına yakın olarak bulunan delikler foramina paiatinae majores et minores olarak adlandırılır.Bu deliklerden a.palatina descendens.n.palatinus major et minor’un dalları çıkar. f.Mandibula (Altçene kemiği) :Mandibula,yüz iskeletini oluşturan kemiklerin en büyüğü ve en sağlamı olup baş iskeletinin de tek hareketli (İşitme kemikçikleri ile dil kemiği hariç tutulmuştur) kemiğidir. Mandibula’nın sağ-sol yarımları gelişim esnasında symphysis menti’de birleşmişlerdir. Mandibula, corpus ve ramus mandibulae olmak üzere iki bölümden oluşur. Corpus ve ramus arasında oluşan açıya angulus mandibulae denir. (Antropolojik bir nokta olan gonion buraya tekabül eder). Herbir ramus’un üst ucunda, derince bir çentik olan incisura mandibulae ile birbirlerinden ayrılmış iki çıkıntı bulunur. Bunlardan, ince ve önde olanı proc.coronoideus, kalın ve arkada olanı proc.condylaris olarak adlandırılır. Os temporale’deki fossa mandibularis’le eklemleşen proc.condylaris’in yuvarlak ucuna caput mandibulae denir. Ramus mandibulae’nin iç yüzünde görülen for.mandibulae,canalis mandibulae ile uzanır.Bu kanal korpustaki for.mentale’ye açılır. Canalis mafıdibulae’den n.et vasa alveolaris inferiorlar geçer. Corpus’un pars alveolaris olarak adlandınlan üst bölümü, altçene dişlerinin yer aldığı arcus alveolaris’i oluşturur. Korpusun ön yüzünde‘ortada görülen çıkıntıya protuberantia mentalis denir. g.Os hyoideum (Dil kemiği) : Gırtlağın üst kısmında.dil kökünün aşağısında yer alan, U şeklinde,küçük bir kemiktir.Bir cismi,iki boynuzu (Comu majus et minus) vardır. BİR BÜTÜN OLARAK CRANİUM Kraniumu oluşturan kemikler, mandibula hariç aralarında fibröz eklemlerin sutura tipi ile birleşmişlerdir. İnsan craniumu yuvarlağa yakın bir şekildedir.Bunun 3 temel nedeni vardır: * Beyinin büyüklük ve şekli * Cranium’a yapışan kasların etkisi * İnsanın iki ayak üzerinde duruşu Kraniumun yuvarlağa yakın bir şekilde olması insanlara iki önemli avantaj sağlamıştır. 1. Omurga üzerine oturmuş olan başın, dengesini sağlaması kolaylaşmıştır. 2.Cranium’un yuvarlaklaşması nedeniyle insanlarda hayvanların aksine splanchnocranium.neurocranium’un altında yer almış,bu ise insanlara öne ve uzaklara bakabilme olanağı sağlamıştır, Kranium bütünü, calvaria,basis cranii ve cranium’un dıştan görünüşü başlıkları altında incelenir. a.CALVARIA (Kalvarya,Kubbe,norma verticalis) : Başın üstten görünüşü olarak tanımlıyabileceğimiz bu bölüm aslında önde arcus superciliaris ile arkada protuberantia occipitalis extema’dan geçirilen düzlemin üstünde kalan kranium parçasıdır.Bu şekilde calvaria. önde os frontale’nin squama frontalis’i,ortada os parietale,arkada os occipitale’nin squama occipitale’si ile yanlarda squama temporalis’ten oluşmuştur. Yetişkin bir kişinin kalvaryasında belli başlı şu suturalar görülür: • Sutura sagittalisrOrta hat üzerinde.iki os parietale’nin birleştiği eklemdir. • Sutura coronalis:(L.corona-taç).Os parietale’nin ön kenarı ile os frontale’nin squama frontalis’inin birleştiği eklem olup sağ-sol iki bölümü taç şeklindedir. • Sutura lambdoidea:(X şeklinde birleşme).İki os parietale’nin arka kenarları ile squama occipitalis’in yan kenarlan arasındaki eklemdir. • Sutura sphenofrontalis:Ala major ve squama frontalis arasında oluşmuş eklemdir. • Sutura sphenoparietale:Ala major ve os parietale arasında oluşmuş eklemdir. ÇOCUKLARDA KALVARYA: Çocuk kalvaryasını oluşturan kemik kenarlan,düzdür ve aralarındaki bağlantı gevşek bağ dokusu aracılığı ile gerçekleşir.Kemiklerin köşelerine doğru,kemikleşmesi tamamlanmamış alanlar vardır.Bu alanlara fontanella (Fonticulus=bm-gıldak) denir.Doğum esnasında,gerek tanı ve gerekse sabit pelvis çatısına başın uyumu yönünden fontaneller önem taşır. Çocuk kalvaryasında bulunan bıngıldaklar: 1.Fonticulus anterior (major): Sutura coronalis ile sutura sagittalis’in kesiştiği yerde bulunur.Antropolojik olarak BREGMA noktasına uyan bu fontikulus için BREGMA BINGILDAĞI da denir. 2.Fonticulus posterior (minor):Sutura sagittalis ile sutura lambdoidea’nm kesiştiği yerde bulunur.(LAMDA BINGILDAĞI). 3.Fonticulus anterolateralis:Os parietale.ala major ve os frontale’nin birleştiği yerde (Pterion) bulunur. 4.Fonticulus posterolateralisOs parietale,squama occipitalis ve pars mastoidea ossis temporalis’in birleşim yerinde (Asteıion) bulunur. b. BASİS CRANİİ (Kafa tabanı) : Kafa tabanı,calvaria’yı kaldırınca görüldüğü gibi BASİS CRANİÎ ÎNTERNA ve mandibula hariç diğer cranium kemiklerince oluşturulmuş hali ile alttan bakıldığında BASİS CRANİİ EXTERNA olarak incelenir. •Basis cranii interna: Çukur bir boşluk şeklinde olan basis cranii intema canlıda ve kadavrada beyin tarafından doldurulur.Bu nedenle,beyine ulaşan ve beyinden çıkan damar-sinirlerin geçişine olanak verecek şekilde delinmiştir. Üç bölüme ayrılarak incelenir. 1.Fossa cranii anterior (On boşluk) :Os sphenoidale’nin tuberculum sellae’si ile ala minor’[ann arka kenarlarının önünde kalan .diğer boşluklara göre daha yüksekçe duran bölümdür.Burada Jor.caecum,crista galli,lamina cribrosa,foramina cribrosae ve canalis opticus dikkati çeker. 2.Fossa cranii media (Orta boşluk):Önde ortada os sphenoidale’nin tuberculum sellaesı.yanlarda ala minor’un arka kenarı,arkada ortada dorsum sellae ve yanlarda os temporaie’nin pars petrosa’sının üst kenarı arasında kalan alandır. Burada bulunan önemli delikler: For. rotundum, for. ouale, for.spino-sum .for. lacerum .fissura orbitalis superior. 3.Fossa cranii posterior (Arka boşluk):Dorsum sellae ve sağ-sol pars petrosa’ların üst kenarlarının arkasında kalan çukur alandır. Burada bulunan önemli delikler : For.magnum,for.jugulare.canalis hypoglassi.porus acusticus internus. • Basis crani externa :Mandibula çıkarıldığında.baş iskeletinin tabanının alt yüzü (Basis cranii externa) 3′bölüme ayrılarak incelenir. .Ön kısım (Damak bölümü):Sert damağın arka kenarının önünde kalan bölümdür. .Orta kısım (Yutak kısmı):Proc.mastoideus’un tepesi ve for.magnum’un ön kenarından geçirilen çizgi ile sert damağın arka kenarı arasında kalan alandır. .Arka kısım (Oksipital bölüm):Orta bölümün arka sınırı ile protuberantia occipitalis externa arasındaki bölümdür. KRANİUMUN DIŞTAN GÖRÜNÜŞÜ: Yandan (Norma lateralis) ve önden görünüş (Norma facialis) olmak üzere iki şekilde incelenir.Her norma’da önemli boşluklar ve çukurluklar bulunur. Norma lateralis Yandan görünüşte üç önemli çukurluk bulunur. 1.Fossa temporalis:Arcus zygomaticus’un üzerinde kalan çukurluktur. 2.Fossa infratemporalis (Şakak altı çukuru):Fossa temporalis’in altında.ramus mandibulae’nin iç yanında yer alır. Önemli kas.damar ve sinirleri taşır. 3.Fossa pterygopalatina:Fossa infratemporalis’in iç yanında bulunan küçük fakat önemli bir boşluktur. Norma facialis :Önden görünüşte üç önemli boşluk bulunur. l.Orbita (Göz çukuru) ıGörme organına ait yapıları taşır.(Ayrıntıları duyu organları bölümünde anlatılmıştır), ön açıklığına aditus orbitae denir. 2.Cavitas nasi (Burun boşluğu) :ön açıklığına apertura piriformis,arka açıklığına choanae narium denir. Canlıda ve kadavrada koku organı ile solunum yolunun başlangıç bölümünü taşır. 3.Cavitas oris (Ağız boşluğu) :Alt duvarı yumuşak dokulardan yapılı olan bu boşluk sindirim kanalının başlangıcını taşır. (Ayrıntıları sindirim sistemi bölümünde anlatılmıştır).

http://www.biyologlar.com/insan-anatomisi-ve-iskelet

Mikrop Nasıl Bulaşır, Mikrop Bulaşma yolları

Mikroplar hayvanlar ya da insanlar tarafından bulaştırılır. Bu nedenle de mikroplu hastalıklara bulaşıcı hastalık adı veril­miştir. Mikrobun asıl geçiş kaynağı taşıyıcılardır. Taşıyıcı, has­talığa yakalanmadığı halde mikrobu taşıyarak başkalarına bu­laştıran kişidir. Ayrıca, bulaşıcı hastalara bakan kişilerin de bi­rer taşıyıcı haline gelmeleri olasılığı vardır. Bazı mikroplar ak­sırık, öksürük gibi durumlarla havaya bırakılırlar. Mikrobun bu şekilde bulaşma olasılığına damlacık bulaşması adı verilir. Mikropların Doğrudan Bulaşma Yolları Mikropların doğrudan bulaşması, insanlarla yapılan doğrudan temas ya da hastaların çıkarttıkları salgılar (sidik, kan, irin, balgam, tükürük, vb.) sonucu gerçekleşir. Öksürük, aksırık ve konuşma sırasında mikroplu tükürük damlacıkları havaya sa­çılır ve bir süre havada kalır. Soluk alma sırasında damlacık­larla havaya yayılan mikroplar sağlam insanın vücuduna girer. Damlacıklarla bulaşan mikroplar genellikle göğüs hastalıkları­nın nedenidir. Bazı bulaşıcı hastalıkların mikrobu da insanla­ra doğrudan temasla geçer (kızıl, difteri, tifüs). Bazı hastalık mikropları temasla bulaşmaz (sıtma, kuduz, veba). Bulaşıcı hastalığa yakalananların ayrılmaları gerekir. Dolaylı olarak geçen (taşınan) mikroplar Kimi zaman mikroplar canlı ya da ölü taşıyıcılar tarafından bulaştırılır. Taşıyıcı, insan ya da hayvan olduğu gibi gıda mad­deleri ya da cansız şeyler de olabilir. Sağlıklı kişiler çoğu za­man bilmeden mikrop taşırlar. Örneğin, doktorlar ve hemşi­reler herhangi bir bulaşıcı hastalığı kolaylıkla yayabilirler, hat­ta bu hastalıklara kendilerinin yakalanma olasılığı daha faz­ladır. Bu nedenle hastanelerde temizliğe son derece büyük önem verilir. Mikroplu ya da bulaşıcı bir hastalık geçirmiş olan kişiler, aynı hastalık mikrobunu yıllarca taşıyarak yayabilirler. Hastalığa kendileri yakalanmadıkları halde hastalığı taşı­yan ve yayan kişiler vardır. Böyle kişiler hastanelerde, çocuk yuvalarında ve gıda ile ilgili işyerlerinde çalıştırılmamalıdırlar. Bulaşıcı hastalığı olan kişinin kullandığı her şey hastalık mik­robunu taşır. Bu hastaların kullandığı öteberinin mutlaka de­zenfekte edilmesi gereklidir. Ayrıca, bulaşıcı hastalığı olan ki­şilerin artıklarında da kesinlikle mikrop bulunur. Bakıcılar hasta yemeğinden kalan artıkların diğer yiyeceklerle karışma­masına çok dikkat etmelidir. Hayvanlar, asalaklar, böcekler ve sinekler mikrop taşıyıcı olarak çok önemlidirler. Özellikle, sinekler hastalıkları çok uzaklara kadar taşıyabilirler. Kuduz, veba, sıtma gibi hasta­lıkların etkenleri hayvanlar, asalaklar ve sineklerdir. Örneğin, kuduzun yayılmasında her çeşit hayvanın, vebanın yayılmasın­da fare ve asalakların, sıtmanın yayılmasında sivrisineğin, diğer bulaşıcı hastalıkların yayılmasında sineklerin, kole­ranın yayılmasında gıdaların ve suların önemi büyüktür. Hava ve toz da birer taşıyıcıdırlar. Damlacıkla bulaşan hastalıklarda etken hava ve tozdur. Mikroplar vücuda, vücu­dun giriş kapıları olan ağız, burun, kulak, solunum yolları ve cinsel organlardan girer. Ayrıca, deride oluşan yaraların da birer mikrop yuvası oldukları gerçektir. Nitekim, yaraların il­tihaplanması, yaralı bölgenin mikroplanmış olduğuna bir işa­rettir.

http://www.biyologlar.com/mikrop-nasil-bulasir-mikrop-bulasma-yollari

Nesli Tükenen Hayvanlar ve Yok Olmaya Etki Eden Faktörler

Nesli Tükenen Hayvanlar ve Yok Olmaya Etki Eden Faktörler

Günümüzde pek çok hayvan türü neslinin tükenmesi sorunuyla karşı karşıyadır Bunda yıllar içerisinde değişen çevre şartlarının yanı sıra insandan kaynaklanan faktörlerde etkilidir

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenen-hayvanlar-ve-yok-olmaya-etki-eden-faktorler

Belleğin Temel Taşı RNA

1960'lı yıllarının ortalarında Houston (Texas), Baylor Üniversitesinde farmakolog olan Prof. Georges Ungar ilginç bir seri deneme yapmıştır. Fanus içerisine kapatılan beyaz bir fare, belirli aralıklarla fanusun üzerindeki bir gonkla rahatsız edilmekteydi. Fakat fare alışmaya yatkın bir hayvandır. Günler ve haftalarca devam eden bu gonk sesine belirli bir süre sonra alışmaya başlamıştır. Bu şekilde alıştırılmış yüzlerce farenin beyni dondurularak saklanmış ve içerisinde alışmayı sağlayan maddenin birikip birikmediği a rastı n l maya başlanmıştır. UNGAR'ın savma göre, canlılarda alışma ve öğrenme RNA birikimi şeklinde saklanmaktaydı. Değişik amaç için kullanılmak üzere yapabildiğince çok RNA izole etti. ikinci Dünya Savaşı sıralarında İsveç’i! holger hyden kalıtımın biyolojik yapısının belleğin ruhsal yapısıyla paralellik gösterdiğini kanıtlamıştı. Bir türün evrimsel gelişim süreci içerisinde öğrendikleri, kalıtımla daha sonraki döllere aktarılmaktaydı "Türün Belleği". hyden,DNA'nın türün belleğinin, RNA'nın ise bireyin belleğinin oluşmasında rol oynadığım ta o zamanlar savunmaktaydı. Yaptığı çalışmalarda eğitilmiş hayvanların beynindeki RNA miktarının eğitilmeyenlere göre çok daha fazla olması bu yaklaşımı doğrulamıştır. Daha sonra ruhbilimci james mcconnell, yassı solucanlarla (özellikle Planaria) denemeler yapmıştır. Bir ışık uyarımının arkasından, yassı solucanın vücuduna zayıf elektrik şoku verilmiştir. Belirli sürelerle (bir iki dakikada bir) tekrarlanan bu denemenin sonucunda (bir iki hafta sonra), yassı solucan ışığın yandığım görünce büzülmeye başlamış, yani ışıktan sonra elektrik sokunun geleceğini öğrenmiştir. Eğitilen bu yassı solucanları öldürerek, etlerim eğitilmemiş solucanlara yediren mcconnell, eğitilmemiş solucanların, eğitilmişler gibi davrandığım hayretle gördü. Bu etlerle beslenen eğitilmemiş solucanlar da ışıktan sonra elektrik sokunun geleceğin! davranışlarıyla göstermekteydiler. Bu akıl almaz bir sonuçtu: Bellek nakledilmişti. HYDEN'nın savma dayanarak, eğitilmiş yassı solucanlardan çıkardığı RNA özütünü (ekstraktını), eğitilmemişlere enjekte ettiğinde, sonuç yine aynıydı. Eğitilmemişler ya kısa bir süre sonra ya da anında eğitilmişler gibi davranıyorlardı. 1950 yıllarında yapılan bu denemenin sonucuna inananların sayışı oldukça azdı. Amerika'da yayınlanan bir mizah dergisinde "Profesörünüzü Yiyiniz" başlığı altındaki bir yazı konuyu sansasyonel bir şekilde tekrar gündeme getirmiştir. Bunun üzerine birçok laboratuarda yapılan denemeler, McCONNELL'in savının doğru olduğunu kanıtlamıştır. Elektrik şoku ve ışıkla eğitilmiş bir Planaria birkaç parçaya ayrılırsa; bir zaman sonra her parça kendini rejenere ederek yeni bir hayvan yapar, ilginç olanı beyni taşıyan baş kısmı eski alışkanlıkları hatırlamasının yanı sıra, beyinle ilgisi olmayan kuyruk kısmından meydana gelen (yeni bir beyin oluşturan) hayvan bu engrammı, yani öğretileni hatırlayabilmektedir. Demek ki bir madde bağlanmasıyla açıklanan bellek, sadece beyin hücrelerinde değil, aynı zamanda vücut hücrelerinde de oluşmuştur. Eğer bellek RNA şeklinde ya da RNA aracılığıyla bağlanıyorsa, ribonukleaz enzimi ile (yalnız RNA'yı temel taşlarına kadar parçalar, diğer bileşiklere etkisi yoktur) bu engrammı bozmak mümkün olacaktır. Nitekim parçalanmış hayvanlar ribo-nukleazlı bir suda yetiştirilirse beyin kısmım taşıyan parçanın belleğini yitirmediği; diğer kısımdan gelişen hayvanların eski koşullanmayı hatırlayamadığı görülmüştür. Keza vücut içerisine enjekte edilen RN-az (ribonukleaz) da aynı etkiyi gösterir. Bu, belleğin RNA aracılığıyla saklandığım göstermekle beraber tam kanıtlayamaz. Çünkü RN-az sadece bellekle ilgili RNA'yı değil, tüm RNA’lar ve dolayısıyla protein sen¤¤¤i için gerekli olanları da parçalar. Bu nedenle bellek silinmesini ya da zayıflamasını sadece RNA'ya bağlamak sakıncalı olabilir (bir protein bağı olmaması için de neden yoktur!). Bundan sonraki tartışmalar, nakledilen maddenin salt bir bellek nakli mi olduğu, yoksa var olan belleğin belirli bir doğrultuda kuvvetlendirilmesi ve düzeltilmesi şeklinde mi olduğuydu? Bu tartışmalar sürerken, 1965yılında UNGAR'ın yaptığı denemeler gündeme geldi. Belleğin Nakli Ungar, eğitilen farelerden çıkardığı RNA özütünü eğitilmemiş farelere enjekte etti. Enjekte edilen fare gonk sesine tepki göstermiyordu ya da çok kısa süren bir denemeden sonra alışıyordu, ungar, sonradan elde edilen bu alışkanlığın bellek olarak naklini yeterli bulmuyordu. Bu nedenle ikinci bir deneme daha yaptı. Doğuştan gelen bazı özelliklerim, eğitilmek suretiyle değiştirerek bellek şeklinde nakletmeyi amaçladı. Fareler doğuştan gelen bir özellikle ışıktan kaçarlar. Küçük bir kafesin içerisinde birbirine geçişti iki bölme yapılmış; bölmenin biri karartılmış, diğeri aydınlık tutulmuştur. Karanlık bölmedeki besin maddelerinin bulunduğu yere elektrik telleri döşenmiş ve zayıf akım verilmiştir. Bir zaman sonra fareler, doğal yapılarına aykırı olmakla beraber aydınlık bölmede kalmayı tercih etmeye başlamışlardır. UNGAR'a göre "karanlıktan korkma maddesi"nin RNA şeklinde beyinde bağlanmış olması gerekmektedir. Nitekim eğitilmiş farelerin beyinlerinden izole edilen RNA eğitilmemiş farelere enjekte edildiğinde, tüm fareler önceden eğitilmiş gibi, yani karanlık bölmede elektrik akımının varlığından haberdarmış gibi davranmaya başlamışlardır. Bu deneme ile kuşkuya meydan vermeyecek şekilde, çok özel bir durum için oluşan bellek, kimyasal olarak bir canlıdan diğer canlıya nakledilmiştir. Aynı atadan çoğalmış fareler eğitildikten sonra eterle öldürülmüş; çok hızlı ameliyatla, özel bölgelerden 1 gr. kadar beyinleri alınmış ve özel yöntemlerle RNA özütleri (0.7 -1.1 mgr) yapılmıştır. Vücut sıvısı içine hızlı alınsın diye bu özütler diğer farelerin karın boşluğuna enjekte edilmiştir. Enjekte edilen bu farelerin aynı koşullara çok daha hızlı uyum sağladıkları görülmüştür. Tam uyum görülmez; çünkü özütleme yaparken ve karın boşluğundan emilirken birçok madde yitirilmiştir. Hatta, belirli bir molekül şeklinde bağlanmış bellek engrammtan bu işlemler sırasında yapısal olarak bozulmalara uğramıştır. Bu öğrenme birçok yönden aynı zamanda gerçekleştirilirse; örneğin, besinini bulurken ses, ışık, koku ve renk faktörleri ayrı ayrı öğretilirse, sonuç çok daha kuvvetli olur. Çünkü her öğretim simgesi için birikmiş mikro bellek, esas belleği oluşturur ve çok şiddetli simgelerle öğrenilmiş bir bellekte ise RNA birikimi çok daha fazla olur. Japon balıklarına elektrik şoku ile bazı şeyler öğretilebilir. Bu bellek aylarca saklanır. Fakat eğitim sırasında ya da eğitimin hemen ardında puromycin püskürtülür ya da bu maddeyle vücut ovulursa, belleğin oluşmadığı görülecektir. Çünkü puromycin bir antibiyotiktir ve protein sen¤¤¤in! önler. Eğitimden 1 -2 saat sonra verilecek puromycin'in belleğe herhangi bir etkisi gözlenmemiştir. Burada belleğin protein şeklinde bağlandığı ve puromycin'in kısa süreli belleğin, uzun süreli bellek haline geçmesini önlediği görülür. Bu belleğin hangi maddelerden oluştuğu konusundaki tartışmalar bugüne dek gelmektedir. ungar, yıllarca süren karmaşık denemeler sonucunda, aydınlığa uyum yapmak için eğitilmiş farelerden elde ettiği yeterince RNA'nın yanı sıra, kimyasal olarak saflaştırılmış ve kendi deyimiyle "S k o t o p h o b i n" Karanlıktan Korkutan Madde denen yeni bir madde daha elde etti. Bu yeni madde çekirdek asidi değil, bir proteindi. özünde, bu şaşılacak bir sonuç değildi; çünkü proteinin sen¤¤¤i de RNA ile yapılmaktaydı. Demek ki yaşanılarak öğrenilen her olay RNA yardımı ile beyinde özel bir protein bağı veya zinciri şeklinde resmediliyor ve bir iz "E n g r a m m" halinde saklanıyordu. Daha sonra anımsanan olaylar, bu bağlanan moleküllerin tekrar okunması şeklindeydi. ungar, bellek maddesi skotofobini laboratuarda yeniden yapmayı başarmıştır (doğal olarak amino asitlerin sırası, taşıdığı bilgiye göre, belirli bir dizilime sahiptir). Bu yapay madde farelere enjekte edildiğinde yine karanlıktan korkma ve aydınlığı sevme ortaya çıkmaktadır. Eğer yapılan bu denemeler olayın açıklanmasında ilk basamaklar ise, önümüzdeki yüzyıllarda yapay belleklerin sen¤¤¤lenmesi kaçınılmaz olacaktır. Belleğin RNA şeklinde bağlandığına dair kanıtlar olma-sına karşın, ayrıntılı bir açıklama için daha dikkatli olmak gerekir. Fakat RNA'nın bellek için gerekli olduğunu kabul ettiğimizde, belleğin evrimsel gelişiminde önemli bulgular ortaya çıkacaktır. RNA'ca insan beyninin doğumdan 40 yasma kadar zenginleştiği, 40 - 60 yaş aralığında sabit kaldığı ve 60 yaşın üstünde, gittikçe azaldığı bilinmektedir, öğrenme kapasitesi de bu RNA birikimine bir paralellik göstermektedir. Bellek, beynin bir ürünü değildi; bundan iki milyar yıl önce merkezi sinir sisteminin gelişmediği devirlerde, anılar yine bu moleküller yardımıyla maddeleşiyordu. Beyin, bu yapı taşlarının bir araya toplanmasıyla oluşmuştur. Bilindiği gibi, evrimde bütün zorluk bir mekanizmanın ortaya çıkmasıdır; geliştirilmesi yalnız zaman meselesidir, Bellek ise ta moleküler düzeyde yaratırken vardı, geliştirilmesi ise zamanla olmuştur. "Yani bellek tüm beyinlerden daha eskidir". Daha önce değindiğimiz gibi beynin en alt tabakalarında yatan bu jeolojik bellek birimleri, üst beyin tarafından organize edilerek birey için en iyi şekilde kullanılmasına çalışılır. Diğer ruhsal davranışlarımızı da aynı şekilde açıklamak için elimizde kanıt yok! Fakat aynı düşünce sistemi içerisinde, her ruhsal davranışın, ilkel birimler şeklinde, moleküler yaratılışa kadar uzanacağı ve bu alt birimlerin büyük beyin tarafından organize edilmek suretiyle daha karmaşık yapıların ortaya çıktığı savunulabilir. Bu, ruh denen kavramın ayrı bir güç gibi düşünülmesin! ve metabiyolojik olarak açıklanmasını ortadan kaldıra¤cak bir savdır.   Bilgi ve bellek her zaman yaşanılarak kazanılmayabilir; insanda bilgi alış-verişi bunun tipik örneğidir. Hayvanlarda, sözle ve diğer iletişim (komünikasyon) araçlarıyla bilgi ve bellek aktarımı, yüksek organizasyonlu hayvanların bir kısmı hariç hemen hemen yok gibidir. Bazı davranışlar atalarının eğitimiyle kazanılır. Fakat canlılar arasında kazanılmış deneyimlerin maddesel olarak nakledilmesi geçmişte ve şimdi yapılmış mıdır? Bunun açıklamasın! yapmadan önce bazı araştırmaları gözden geçirmemiz gerekmektedir. G. anderson, 1970 yılında, evrimde devrim yapacak ve bizim ruhbilimimizi kökünden sarsacak bir araştırmayı gerçekleştirdi. "Viral Transduksiyon == Virüsle Taşınma"nın evrimsel açıdan ne denli önemli olduğunu buldu. Virüslerin ancak canlı hücrelerde çoğalabileceğini biliyoruz. Virüs girdiği hücreye, çok defa, kendi kalıtsal materyalini bağlayarak, hücrenin sen¤¤¤leme programım bozar ve virüsü oluşturacak moleküllerin sen¤¤¤inin yapılmasını sağlar. Meydana gelen yeni virüsler diğer hücrelere girerek çoğalmalarına devam ederler (virüslere bkz. !). 1958 yılında Amerikalı biyolog joshua lederberg, 1952 yılında gerçekleştirdiği bir çalışmadan dolayı Nobel aldı. Çalışmanın özeti şuydu: Virüsler bir hücreden diğer hücreye geçerken, önce bulunduğu ve çoğaldığı hücrenin kalıtsal materyalinden (DNA parçaların-dan) bir kısmım da sürükleyerek götürebiliyordu. Bu olaya "Transduksiyon" denir. Daha sonra yapılan ayrıntılı çalışmalarda, taşınan bu parçaların oldukça uzun olabileceği 3, 4 ve hatta 5 komple genin bu şekilde taşınabileceği saptanmıştır. anderson, 1970 yılında bu çalışmalara dayanarak dünyadaki canlı türleri arasında, kalıtsal deneyimlerin, virüsler aracılığıyla birbirlerine nakledilmelerinin, evrimde küçümsenemeyecek bir mekanizma olduğunu ileriye sürdü. Bunun anlamı şudur: Dünyadaki sayısız denebilecek canlıda meydana gelecek bir kalıtsal değişiklik, bir buluş, bir gelişim, er veya geç diğer canlılar tarafından kopya edilecektir. Bu açıklama araştırıcıların gözlerindeki perdeyi kaldırdı. Dünyadaki tüm canlıların neden aynı genetik kodu kullandıkları aydınlandı. Birinde. mutasyon-seleksiyon mekanizmasına göre meydana gelen bir yenilik, ortak alfabeyi kullanan diğer canlılar tarafından da kullanılabilecektir. Böylece bir virüs tarafından saldırıya uğrayan hücre (eğer virüse karşı tam bir savunma mekanizmasına sahipse), o virüs tarafından getirilen DNA parçasın kendi amacı için deneme olanağım bulur. Belirli bir tür organizmada kalıtsal olarak meydana gelecek ilerleme veya değişiklik, böylece diğer tüm canlıların emrine sunulabilecektir. Madde değişimi için kullanılan binlerce enzimin takası ve evrensel kullanımı da bu şekilde açıklanabilir. Fakat en büyük yardımı, evrimdeki gelişimlerin açıklanmasındadır. öyle ki, canlılığın ortaya çıkışından bugüne dek geçen 3 milyar yıl, bu denli gelişim ve dallanma için az bir zaman olarak kabul ediliyordu. Mutasyon-seleksiyon mekanizmasının rastlantılara bağlı olarak birhücreliden çok hücreliye, su yaşamından kara yaş..... geçmesi ve insana kadar gelişmesi çok daha uzun bir zamana gereksinme gösterir. Çünkü ilkel bir canlı türünün ve döllerinin değişimiyle (rastlantılarla) bu denli gelişmiş bir canlı türünün ortaya çıkması çok büyük bir olasılığı gerektirmektedir. Bu da bazı kuşkuların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Halbuki herhangi bir canlı türünde ve bir türün herhangi bir bireyinde meydana gelecek evrimsel (kalıtsal) ilerleme veya değişim, yukarıda anlatılan şekilde diğer canlı türüne aktarılabiliyorsa ve bu yenilik belirli ölçüde tüm canlıların hizmetine sunulabiliyorsa, o zaman evrimsel değişimde çok büyük sıçramalar görülecektir. Bu da bu kısa süre içerisinde neden bu kadar dallanma ve ilerlemenin ortaya çıktığım açıklayabilir. Çünkü dünyadaki herhangi bir canlıya (sayısız denecek kadar birey vardır denilebilir tesadüfen rastlayan yenilik diğerlerine aktarılabiliyordu. Yani bugün bizde hastalık yapan virüslerin akrabaları (hastalık yapmayanları), insanın bu denli karmaşık olmasın! ve gelişmesin! sağlayan en büyük faktör olarak varsayılmaktadır. SOYUT DÜŞÜNCEYE GEÇİŞ insanın en büyük özelliklerinden biri de soyut düşünebilmesidir. Soyut düşün-meye (abstraksiyon) ulaştıkça içgüdülerimizi daha etkin olarak kontrol altına almaya başlıyoruz. Fakat uyarının çok güçlü olduğu durumlarda bu soyut düşünme yitirilebilir (kızdığımızda, korktuğumuzda ve eşeysel olarak uyarıldığımızda vs.). Bu konuda en ilginç araştırma Freiburg'lu biyolog bernhard hassenstein'o aittir. Kafesin içerisinde eğitilmiş bir kuş, bakıcısının elinden besinim' almakta, özellikle un kurtlarım büyük bir iştahla yemektedir. Bakıcı, kafesin kapışım açmakta ve kapının tam karşı-sına (aksi taratma) gelen kısımdaki tef örgünün önünde, elinde bulunan un kurtlarım kafese doğru uzatmaktadır. Kuş, bu un kurtlarına ulaşmak için tel örgüyü zorlamakta veya yırtmaya çalışmaktadır. Fakat açık kapıdan çıkıp bekçiye ulaşmayı becerememektedir. Bakıcı elindeki kurtlarla birlikte tel örgüden yavaş yavaş uzaklaşmaya baslarsa, belirli bir uzaklıktan sonra, kuş, açık kapıdan çıkıp kurtlara ulaşabilmeyi düşünebilmektedir. Bu deneme çeşitli defalar tekrarlanmış, her defasında aynı sonuçlar alınmıştır. Sonuç ilginçtir: Kuvvetli uyarı, kuşta, bir an önce besine ulaşma içgüdüsünü uyandırmakta ve bu içgüdü o denli güçlü olmaktadır ki, kuş daha önce öğrendiği, uçarak ve açık kapıdan çıkarak besine ulaşma deneyimini kullanamamaktadır. Bakıcı yavaş yavaş kafesten uzaklaştığında uyan devam etmekte; fakat gittikçe zayıflamaktadır. Belirli bir uzaklığa, yani zayıflığa ulaştığında,kuş, içgüdüsünün etkisinden kurtularak, deneyimle öğrendiği yolu kullanmaya başlamaktadır. Kızdığımızda, korktuğumuzda ve eşeysel olarak uyarıldığımızda, davranışlarımızın bir çeşit mantıksal çizginin dışarısına çıkması bu nedenledir. Gelişmişliğin derecesi bu içgüdülerin büyük beynin kontrolü altında kullanılması (baskısı) demektir. Soyut düşünme ise içgüdülerin azaldığı ölçüde evrimleşerek gelişmiştir. Bu da çevre etkilerinin düşünce sistemimiz üzerindeki baskısı kalktığı oranda gerçekleşebilir. Kitabın basında değindiğimiz gibi "beş duyunun dışında düşünme, gerçek düşünmedir" sözcüğü bu anlamda kullanılmıştır. Soyut düşünene "Benliğin" ortaya çıkmasını sağlar; çünkü çevreden soyutlanmaya başlamıştır. Benlik ise belleğin, öğrenme yeteneğinin, bilincin (şuurun), deneyimlerin takasının, fan¤¤¤isinin ve soyut düşünmenin bir kompleksi olarak ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak çevremizdeki cisimleri şekillendirebilme yeteneğin! kazandık. Bu konuşmanın ilk adımıdır. Daha sonra da konuşmayı harflerle şekillendirdik. BİLİNCİN GELİŞMESİ İnsanda bu içgüdü ve otomatik tepkimeler, büyük beynin süzgecinden geçtikten sonra ortaya çıkar. Kalıtsal tepkimeler bazı hallerde büyük beynin yargılaması sonucu baskı altında tutulabilir, örneğin vücudumuzu kurtarmak için çok kızgın bir demir parçasını elimizi yitirme pahasına uzaklaştırmamız gibi. Eksitasyon evresinde büyük beynin yargılayıcı-süzücü özelliği kalktığı için, beyin kökü tamamen kalıtsal özelliklerin! göstermeye başlar. Bu nedenle artan narkoz zehrinden kurtulmak için kendiliğinden çırpınma, kaçma ve bağırma hareketleri ortaya çıkar. Hasta bu hareketlerin hiçbirini bilinçli yapmaz. Doğal olarak bu durumda ameliyat yapılamaz. Dolayısıyla anes¤¤¤ist narkoz maddesin! vermeye devam etmelidir. Eter miktarı kanda gittikçe yükselir ve belirli bir düzeye ulaştığında beyin kökünü de uyuşturarak içgüdü ve refleksleri durdurur. Hasta yeniden sakinleşir ve kaslar gevşer. Ameliyat bu evrede başlar. Anes¤¤¤i uzmanının becerisi, ameliyat boyunca hastayı daha fazla uyuşturmadan bu evrede devamlı tutmaktır. Büyük beyin ve beyin kökü bu son evrede tamamen uyuşuktur. Fakat beyin kökümüzün en eski kısmı (en alttaki kısmı) hala uyuşmamıştır. Bu bölgede dolaşım sisteminin, solunum sisteminin, sıcaklık ve diğer madde değişimiyle ilgili yaşamsal öneme sahip otomatik düzenleyici merkezleri bulunur. Bu merkezler bireyin biyolojik olarak yaşamasın! devam ettirirler. Diğer beyin bölgelerine göre çok daha dayanıklıdırlar. Bu nedenle bir bireyi öldürmeden bayıltmak mümkündür. Bugün ameliyatlarda çok daha etkin narkoz maddeleri kullanıldığı için. eksitasyon (çırpınma) evresi hemen hemen hiç görülmez. Kullanılan ilacın terapatik (therapeutik) genişliğinin fazla olmasına dikkat edilir; yani yaşamsal merkezleri uyuşturmadan, acı ve bilinç merkezlerim' hızlı olarak uyuşturabilmelidir. Narkoza göre beynin gösterdiği tepki ile yapışı arasında bir ilişki kurulursa en karmaşık ve en yeni kısminin üstte, en kaba ve en eski kısminin da altta olduğu görülür (Şekil 8.2). En içte temel yaşamsal işlevleri düzenleyen merkezlerin bulunduğunu söylemiştik. Bu merkezler uzun evrimsel gelişim süreci içerisinde dış çevrenin etki-sinden koparak iç çevrenin etkisi altına girmiştir. En eski merkez olarak tanımlanan vücuttaki su mikalarım düzenleyen ve kontrol eden merkez, böbreğin süzdüğü sıvının yoğunluğunu, dokulardaki su miktarım, ter salgılamasın! ve susuzluk duygusuyla ortaya çıkan su alınmasın) koordine eder. Yine aynı tabakada sıcaklık düzenleyen merkez bulunur. Bu merkez sıcakkanlıların, çevrenin sıcaklık değişimlerinden etkilenmemesini sağlar ve dolayısıyla madde değişimi sabit hızla yürütülür. Bu, aynı zamanda çevrenin etkisinden büyük ölçüde kurtularak kendi başına hareket etmeyi ve bireysel bilincin (benliğin) ortaya çıkmasını sağlar. Bu merkeze ısı gözü de denir. Kanın sıcaklığına göre düzenleyici mekanizmayı çalıştırır. Eğer ısınırsak, su içeriz ve terleme suretiyle ısı kaybım sağlarız. Burada su miktarı ite ısı düzenleyici merkezin, diğer işlevlerde de olduğu gibi bir sıraya göre ya da eşgüdüm çalışması gereklidir. ısındığımızda yüzümüz kızarır; çünkü derideki kılcal damarlar genişletilerek vücudu-muzun iç tarafındaki fazla ısının kan aracılığıyla yüzeye taşınarak bir radyatörde olduğu gibi soğutulması sağlanır. Soğukta renk uçuklaşır ve titreme başlar. Merkez, kas hareketlerin! hızlandırarak fazla ısının açığa çıkmasını sağlar. Dolayısıyla ek besine gereksinmemiz olur. Soğukta daha çok acıkmamızın nedeni budur. Keza bu beyin katmanında, tepe gözden değişerek bez özelliği kazanmış epifiz bulunur. Epifizin salgıları, dış ortama bağımlı olmadan, vücudun gelişmesi için zaman düzenlenmesini sağlar. Sonuncu bölgenin üzerinde de beyin kokunun üst kısmı "büyük gangliyon kökleri" ve "thalamus" bulunur. Milyonlarca sinir hücresinin bir araya gelmesiyle, bir zamanlar öğrenilen işlevlerin, bir çeşit bilgisayar merkezin! oluşturur. Kaba bir tanımlama ile, beynin bu kısmı, geçmiş atalarımızın deneyimlerinin programlandığı ve depolandığı bir yerdir. Bu program, dış uyarılar sonucu belirli davranış şekillerinin ortaya çıkmasını sağlar, örneğin, düşmanca bir bakış veya tavra veya karşı eşeyden bir bireyin yaptığı kura, İlgili hormonları salgılayacak programı devreye sokmakla (daha önce hazırlanmış programı) yanıt verilir ve bu da belirli davranış şekillerinin ortaya çıkmasına neden olur. Daha önce, narkoz sırasında hastanın bilinçsiz olarak kendini savunması ve kaçma hareketinde bulunması gibi. KOŞULLANDIRMA Bu otomatik programlamanın üzerinde yapılan çalışmaların en görkemlisi 1962 yılında ölen davranış araştırıcısı erıch von HOLST'un tavuklarda yaptığı denemelerdir. holst, bayıltılmış tavukların beynine uçları çıplak; fakat yanları lakla izole edilmiş saç inceliğinde teller soktu. Birkaç sene denemede tutulan hayvanları, bu teller rahatsız etmiyordu. Tellerin ucu, işlevi tanımlanmak istenen beyin kısmına sokulmuştu. Tellerden gönderilen çok zayıf akımlar, hayvanda, sanki dışarıdan herhangi bir impuls almış gibi tepkiler meydana getiriyordu, impulsun verildiği yere ve şiddetine göre tavuklar uzaktan kumandalı bir robot gibi hareket ettirilebiliyordu. Sonuç şuydu: Telin uçunun girdiği beyin kısmı, akım verilince. depo ettiği programı devreye sokuyordu. Belirli yerler uyarıldığında horozlar, sanki bir düşman varmış gibi, kanatlarım germeye, yeri eşelemeye, gaklamaya ve mahmuzlarıyla saldırıya geçiyordu. Horoz, düşmanına karşı programlanmış tüm tepki silsilesin! gösteriyordu. Fakat bu yapay uyarı sırasında tilki, sansar veya diğer bir düşmanca hayali, gerçek gibi görüyor muydu ya da hangisini, nasıl görüyordu? Bunun yanıtım hiçbir zaman kesin olarak veremeyiz. Bu evrede elektrik (uyarı) kesilince, sonuç daha da ilginçti. Birdenbire sakinleşen horoz, ilk olarak şaşkın bakışlarla düşmanım arıyordu ve daha sonra zafer ötüşleri çıkarıyordu. Hiç bir beyin kendine ulaşan impulsun (uyarının) doğal mı yoksa yapay bir kaynaktan mı geldiğin! anlayamaz, insanı da ameliyat sırasında veya bayılt¤madan bu şekilde yapay olarak uyardığımızda değişik tepkiler gözleyebiliriz, örneğin, görme merkezin! uyardığımızda renkli şimşekten, manzaraya kadar değişik görüntüler elde edebileceğimiz gibi; diğer bir bölgeyi uyardığımızda hastanın sesli olarak devamlı güldüğünü görürüz. Üzerinde deneme yapılan canlı bunun yapay mı yoksa doğal mı olduğunu anlayamaz. Tavuklarda, bu yolla, birdenbire, kızana gelme, dövüşme, temizlenme, doyma, acıkma, uyuma vs. yaratılabilmiştir. Bu, birçok hareketin yaratılışımızdan bugüne dek evrimsel aşamalar şeklinde programlanarak depolandığım göstermektedir. Çünkü değişik türler arasında aynı olaya gösterilen tepkiler açısından benzerlikler vardır (özellikle kızmada, korkmada vs.'de). Mutasyonlarla ortaya çıkan değişik davranışların doğal seleksiyonla ayıklanması sonucunda, bir türün ataları ve geçmiş dölleri boyunca belirlenmiş bir tepki mekanizması yaratılmış ve benzer durumlarda bu mekanizmanın harekete geçirilmesi, o canlının davranışlarının doğmasına neden olmuştur. Evrim süresince bu mekanizma geliştirilmiş ve davranış programı gittikçe zenginleştirilerek çevreye uyum daha güçlü olarak sağlanmıştır. Çekirdeksiz hücreden tütün da, hücresel simbiyozise (fotosen¤¤¤in ve oksijenli solunumun ortaya çıkışı) ve çok hücreliliğe geçişin tüm kademelerindeki deney birikimi ve davranış çeşitleri (mutasyon ve seleksiyon mekanizmasıyla arta kalan) bugünkü bünyemize davranış programı olarak verilmiştir. Biz bu davranışları içgüdü, doğal itilim (şevki tabii), doğuştan gibi terimlerle açıklamaya çalışırız. insanlar içgüdüye sahip olmakla beraber, diğer hayvanlarda olduğu kadar geniş ölçüde kullanamaz, işte insanın içgüdülerini kullanamaması, onun zeki olmasını sağlamıştır. Örneğin, soğuğun ne zaman geleceğin! bilmediği halde, yolunu şaşırmadan güneye göç eden bir kuşun içgüdüsü bizde yoktur. Fakat gelişen büyük beynin dış kısmı (korteks), bize. bilinci ve kendi içgüdülerimizi yasayarak öğrenmemize olanak vermiştir. Sevincimizi, üzüntümüzü, korkularımızı, açlığımızı, susuzluğumuzu, eşeysel çekimi ve diğer birçok davranışımızı bu şekilde yasayarak öğreniriz. Hatta bazılarımızın kurbağanın yumuşak ve kaygan derisini bir güzellik olarak kabul ederken, bazılarımızın nefret etmesi bu kazanılan özelliğin ilginç bir yanıdır. Taş devrinin başlamasıyla birlikte ve ondan belirli bir süre önce deneyimlerimize dayanılarak kazandığımız bireysel bilgi birikimi, içgüdülerin yerini almaya başlamış ve geçmişte içgüdü olarak belirtilen kazanılmış davranışlar, yeni durumun sadece yapıtaşı ve malzemesi olarak kullanılmaya başlanmıştır, içgüdü yerini zekaya, bilgiye bırakmaya başlamıştır. Vücuttan bir kablo demeti şeklinde sinirleri getiren omuriliğin ön kısmı gelişerek ilk olarak vejetatif merkezleri, daha sonra geçen yüz milyonlarca yılda sinir hücrelerinin yoğunlaşması ile beyin kökünü meydana getirmiştir. Bu bölgenin de gelişmesiyle büyük beyin meydana gelmiştir. Beyin kokunun üzerindeki ilk ek yapı, balıklarda sadece koku alma ¤¤¤¤in! gören kısımdır. Bu ek yapı daha sonra tahmin edilemeyecek kadar gelişerek büyük beyni yapar, ilk defa maymunlarda büyük beyin diğer tüm beyin kısımlarım örtecek kadar büyümüştür . Buna paralel olarak işlevleri de gittikçe organize olmaya başlar, insanda beynin dış yüzü o kadar büyümüştür ki, kafatasında yer bulabilmek için kıvrımlar meydana getirmiştir. Buna bağlı olarak sinir hücreleri arasındaki sinaps sayısında da çok büyük artmalar ortaya çıkmıştır. Abstrak (soyut) düşünmenin bu sinaps sayışma bağlı olarak gelişme gösterdiği bilinmektedir. Ancak bu organizasyona ulaşmış beyin, çevreyi objektif olarak tanıyabilme gücüne ulaşmıştır. Bu bilincin kendisiydi. Bu bilinç gökten gelmemişti; en az dört milyar yılın denenerek-seçilerek birikmiş görkemli bir tortusuydu. Geçmişteki sayısız atanın, sabırla, özveriyle biriktirdiği deneyimlerinin ürü-nüydü. Bireylerin kazandığı bu kalıtsal deneyimlerin eşgüdümü (koordinasyonu) bilincin ve bir anlamda ruhun ortaya çıkmasına neden oldu. Ruh, bireye özgü gibi görünmesine karşın, geçmiş tüm ataların kalıtsal mirasım taşır. Ulaştığı en son aşama ise, atalarından miras aldığı bilgi ve program birikiminin eşgüdümü ile ortaya çıkan yargı, yorumlama ve yaratma niteliğidir. Daha sonra göreceğimiz gibi gele¤cekte bu gelişmenin en son aşaması evrensel düşünmenin ortaya çıkması olacaktır. Çünkü evrendeki her değer, her yapı, her varlık bu düşünmenin bir halkasını oluşturacaktır. ( Bu yazı Prof. Dr. Ali Demirsoy’ dan alınmıştır.)

http://www.biyologlar.com/bellegin-temel-tasi-rna

DNA profilleme yöntemi

İşlem, kişinin DNA'sından bir örnek almakla başlar (buna genelde "referans örnek" denir). Referans örneği elde etmenin en arzu edilen yöntemi yanak içi sürüntüdür, çünkü bu kontaminasyon olasılığını düşürür. Bu mümkün olmadığı zaman, (örneğin mahkeme emri gerekmektedir ve yoktur) başka yöntemlerin kullanılması gerekbilir (örneğin, diş fırçası, jilet, vb.) veya depolanmış örnekler (dondurulmuş sperm veya biyopsi dokusu). Biyolojik akrabalardan elde edilen örnekler veya daha önceden profillemesi yapılmış insan kalıntıları da kişinin profili hakkında bilgi verebilir Referans örnek aşağıda ayrıntıları verilen tekniklerden biri ile analiz edilerek kişinin DNA profili elde edilir. DNA profili sonra başka bir örneğinki ile karşılaştırılarak genetik bir eşleşme olup olmadığı belirlenir. RFLP analizi DNA profillemesinde kullanılan ilk yöntemler restriksiyon enzimi sindirimi ve ardından Southern blot analizinden oluşmuştur. Restriksiyon enziminin kesim yerinde polimorfizm olabilse de, daha yaygın olarak enzim ve DNA probları VNTR konumlarının lokus analizinde kullanılmıştır. Fakat, Southern blot yöntemi emek-yoğundur ve çok miktarda yıkıma uğramamış örnek DNA'ya gerek gösterir. Ayrıca, Karl Brown'un özgün tekniği pek çok miniuydu konumuna aynı anda bakmaktaydı, böylece daha çok çeşitlilik gözlemlenebilmekte ama her bir alelin ayırdedilmesi daha zorlaşmaktaydı (bu yüzden de babalık testinde kullanılamıyordu). Bu ilk yöntemlerin yerini PCR'ye dayalı yöntemler almıştır. PCR analizi Ana madde: polimeraz zincir tepkimesi polimeraz zincir tepkimesi (İng. polymerase chain reaction veya PCR) yönteminin icadı ile DNA profillemesi hem ayırdedicilik hem de çok düşük miktarlı (veya bozunmuş) başlangıç malzemesinden bilgi edebilme bakımından büyük aşamalar katetti. PCR, DNA'nın belli bir bölgesinin çok büyük miktarda çoğaltmak için kullanılır, bunun için oligonükleotit primerler ve ısıya dayanıklı DNA polimeraz kullanılır. HLA-DQ alfa ters dot blot şeritler gibi ilk testler, kolay olmalarından ve hızlı sonuç vermelerinden dolayı çok popüler oldular. Fakat, RFLP kadar ayırdedici değildiler. Ayrıca karışık örneklerden (örneğin bir cinsel taciz kurbanından alınma vajinal sürüntüden) DNA profili elde etmek zordu, Bu sorunlara rağmen, PCR yöntemi VNTR lokuslarını analiz etmeye kolaylıkla uygulanabilir. ABD Federal Tahkikat Bürosu (FBI) DNA tiplemesi için 13 VNTR analizini standartlaştırmıştır ve adlî vakalarda kimlik tespiti için CODIS veritabanını düzenlemiştir. Başka ülkelerde de benzer testler ve veritabanları kurulmuştur. Ayrıca, SNP analizi için ticarî kitler de mevcuttur. Bu kitler ile bilinen varyasyonları olan genomik bölgeleri PCR kullanılarak çoğaltılır, bunlar özel kartlara tutturulmuş DNA probları ile hibridize edilir, bunun sonucunda belli bir dizinin varyasyonuna karşılık gelen renkli bir benek edilir. STR analizi Günümüzde kullanılan DNA profillemesi PCR ve kısa bitişik tekrarlara (İng. short tandem repeats veya STR) dayalıdır. Bu yöntemde kısa tekrar eden DNA dizilerine sahip, son derece polimorfik bölgelere bakılır (en yaygın olarak tekrar eden 4 bazlı bölgelere bakılır ama 3, 5 ve başka sayıda baz tekrarları da kullanılır). Akraba olmayan kişilerde bu tekrar eden birimlerden farklı sayılarda olduğu için, bu DNA bölgeleri birbirlerine akraba olmayan kişilerin ayırdedilmesinde kullanılabilir. Bu STR lokusları (konumları) dizi-spesifik primerler kullanılarak PCR ile çoğaltılır. Elde edilen DNA parçaları sonra elektroforez ile ayrıştırılır ve tespit edilir. Bu amaç için kullanılan iki elektroforez yöntemi vardır, kapiler elektroforez ve jel elektroforezi. Her bir STR bölgesinde görülen polimorfizmlerin her biri oldukça yaygındır, tipik olarak her biri toplumun %5-20'si tarafından paylaşılır. Birden çok lokusa bakılınca bu polimorfizmlerin kombinasyonunun tek bir kişiye özgü olması, bu yöntemi kimlik tespitinde ayırdedici bir araç kılar. Ne kadar çok STR bölgesine bakılırsa test de o derece daha ayırdedici olur. Farklı ülkelerde farklı STR-temelli DNA profilleme sistemleri kullanılır. Kuzey Amerika'da CODIS'teki 13 lokusu çoğaltan sistemler en yaygındır, Birleşik Krallık'ta ise o ülkenin Millî DNA veritabanı ile uyumlu olan SGM+ sitemi kullanılır. Bu DNA profilleme sistemlerinde aynı zamanda pekçok STR bölgesinin test edildiği çoklu tepkimeler kullanılır. Kapiler elektroforezde, içi bir polimerlerle dolu ince cam tübün (kapiler veya kılcal tübün) içine DNA parçaları bir elektrik alanının etkisiyle (elektrokinetik olarak) enjekte edilir. Sonra, gene bir elektrik alanının etkisiyle DNA parçaları bu tüp içinde, küçük parçalar büyük olanlardan daha hızlı olmak üzere, ilerler. PCR sırasında kullanılan primerlere bağlanmış flüresan etiketler sayesinde kapiler tüpte ayrıştırılan DNA parçaların hangi tepkimenin ürünü olduğu anlaşılabilir. Bu sayede birden çok DNA parçasının PCR ile çoğaltılması ve beraber elektroforez edilmesi mümkün olur, buna multipleksleme denir. Farklı büyüklükte ve işaretlenmiş DNA standartlarının her bir örneğe dahil edilmesi ile parçaların büyüklükleri belirlenir, bu büyüklük bilinen tüm alelleri listeleyen bir tablo ile karşılaştırılarak polimorfik tekrar sayısı bulunur. Bu yöntem pahalı olmakla beraber yüksek kapasiteli makinalar kullanılarak örnek başına daha düşük bir masrafa ulaşmak ve çoğu adli laboratuvardaki iş yükünü azaltmak mümkündür. Jel elktroforezi kapiler elektroforeze (KE) benzer bir prensibe göre çalışır ama DNA parçalarını ayrıştırmak için kapiler tüp yerine iki cam tabaka arasında oluşturulmuş bir poliakrilamit jel kullanılır. KE de olduğu gibi bir elektrik alan uygulanır ama tüm örneklerin tek bir detektör tarafından algılanması yerine küçük parçalar jelin alt ucuna varana kadar elektroforez yapılır, sonra tüm jelin görüntüsü taranarak bir bilgisayara yüklenir. Bu işlemle elde edilen görüntüde farklı tekrarların büyüklükleri ve bir alel "merdiveni" (tüm aleller merdiven basmakları gibi alt alta dizilidir) görünür. Bu yöntemde büyüklük standartları kullanılmaz çünkü örneklerin yanı sıra ayrıştırılan alel merdiveni aynı işe yarar. Görselleştirme için tarama yapmadan flüoresan işaretleme veya gümüş boyama kullanılır. Bu yöntem daha ucuz olmak ve işlem hacmi nispeten yüksek olmakla beraber STR analizi için gümüş boyama giderek daha az kullanılmaktadır. Çoğu laboratuvar, KE makinalarının fiyatları düştükçe jel kullanmaktan KE'ye geçmektedir. STR analizinin en büyük avnatajı onun ayırdetmetmedeki istatiksek gücüdür. ABD'de, CODİS'e göre ayırdetme için kullanılan 13 esas lokus (genetik konum) vardır. Bu lokuslar birbirlerinden bağımsız olarak bir araya geldikleri için (bir lokustaki bir tekrar dizisinden belli sayıda olması başka bir lokustaki tekrar sayısına etki etmez), olasılıkların çarpımı kuralı uygulanabilir. Bu demektir ki, birbirinden bağımsız üç lokus için "ABC" DNA tipine sahip olma olasılığı, A olma olasılığı çarpı B olma olasılığı çarpı C olma olasılığıdır. Bu prensibe dayanarak bir kintilyonda bir (virgülden sonra 17 sıfır ve 1 ile gösterilen sayı) ve daha düşük olasılıklar elde etmek mümkündür. Ancak, dünyada 12 milyon eş yumurta ikizi bulunduğu için bu teorik olasılık hesabı aslında faydasızdır. Örneğin, rastgele seçilmiş iki kişinin aynı DNA'ya sahip olma olasılığı sadece 3 trilyonda birdir. AmpFLP Çoğaltılmış parça uzunluğu polimorfizmi (İng. amplified fragment length polymorphism veya AmpFLP) adlı bir diğer teknik, 1990'lar başında uygulamaya sokulmuştur. Bu teknik RFLP'den daha hızlı çalışır ve DNA örneklerini çoğaltmak için PCR kullanır. Değişken sayılı bitişik tekrar (İng. variable number tandem repeat veya VNTR) polimorfizmlerine dayalı aleller ayırdedilir, bunlar poliakrilamit jel elektroforezi ile ayrıştırılır. Bantlar gümüş boyaması ile görülür. Parmakizlemesi için sıkça kullanılan lokuslardan biri D1S80 lokusuydu. PCR'ye dayalı diğer yöntemler gibi, fazla bozunmuş DNA veya çok düşük miktarlarda DNA alel kaybına yol açabilmekte (öyle ki heterozigotik bir örnek homozigotik zannedilebilir) veya başka stokastik etkilere yol açabilmektedir. Buna ilaveten, analiz jelde yapıldığı için, çok yüksek sayılı tekrarlar jelin tepesinde sıkışabilirler ve birbirlerinden ayırdedilmeleri zor olabilir. AmpFLP analizi yüksek oranda otomatikleştirilebilir. Bu yöntemle kişisel DNA örnekleri karşılaştırılarak filogenetik ağaçlar yaratılabilir. Düşük maliyeti, hazırlanma ve çalıştırma kolaylığı gibi nedenlerden dolayı AmpFLP hâlâ az gelirli ülkelerde yaygın olarak kullanılır. Y kromozom analizi Y kromozomunun polimorfik bölgelerini hedefleyen primerlerin geliştirilmesi sayesinde, erkek ve kadından elde edilmiş karışık ve/veya ayrıştırılamayan örneklerin çözümü mümkün hâle gelmiştir. Y kromozomu babadan oğula aktarılır, dolayısıyla baba taraflı akraba olan erkeklerin tespitinde yardımcı olur. Sally Hemmings vakasında Amerikan başkanlarından Thomas Jefferson'un bir kölesinden çocuk sahibi olmuş olduğu göstermek için Y-STR analizi analizi kullanılmıştır. Mitokondri analizi Çok bozunmuş DNA örneklerinde CODISTe bulunan 13 STR'sinin tam bir profilini elde etmek bazen imkânsız olabilir. Bu tür durumlarda mitokondriyal DNA (mtDNA) tiplemesi yapılır çünkü hücreden mtDNA'nın pekçok kopyası vardır, oysa çekirdek DNA'sının 1-2 kopyası bulunur. Adlî bilimciler mtDNA'nın HV1 ve HV2 bölgelerini PCR ile çoğaltırlar, bu bölgeleri dizilerler, sonra tek nükleotit farklılıkları bir referans diziyle karşılaştırırlar. Mitokondriyal DNA anneden kalıtıldığı için birbiriyle doğrudan anne bağlantılı akrabalar eşleştirme referansı olarak kullanılabilir; örneğin birisinin anneannesinin kızının oğlu aynı mtDNA'ya sahiptir. Bir veya iki nükleotitlik bir fark, bir şüpheliyi dışlamak için yeterli sayılır. Heteroplazmi ve poli-C farklılıkları dizilerin doğrudan karşılaştırılmasını yanıltabilir, bu yüzden analistin belli bir uzmanlık seviyesinde olması gerekir. mtDNA kesin kimlik tespiti gereken durumlarda yararlıdır, örneğin anne tarafından bir akraba bulunabilen kayıp kişi vakalarında. mtDNA testi kullanılarak Anna Anderson'un iddia ettiği gibi Rus prensesi Anastia Romanov olmadığı belirlenebilmiştir. mtDNA, saçlardan ve eski kemik ve dişlerden elde edilebilir. DNA veritabanları Dünyanın çeşitli ülkelerinde DNA veritabanları bulunmaktadır. Bazıları özeldir aittir ama en büyük veritabanları devlet kontrolündedir. ABD, Birleşik DNA İndex Sistemi'ndeki (Combined DNA Index System) 5 milyondan fazla (2007'de) kayıt ile en büyük DNA veritabanına sahiptir. Birleşik Krallık'taki Millî DNA Veritabanı (National DNA Database veya NDNAD) benzer büyüklüktedir. Bu ülkede polisin DNA örnekleri elde etmek ve suçsuz bulunma durumunda dahi onları saklamakta geniş yetkileri vardır. Bu veri tabanının büyüklüğü ve büyüme hızı, kişisel özgürlük savunucusu gruplarca bir sorun olarak görülmektedir. ABD'deki U.S. Patriot Yasası başka ülkelere ait kuruluşlarda çalışan kişilerden DNA örnekleri alma hakkı vermektedir. Bir suç mahalinde elde edilen örnek Millî DNA veritabanı'ndaki bir kayıtla uyuşursa, bu bulgu ilgili polis kuruluşuna bir ipucu olarak bildirilir. Ancak bu tür bir eşleşmenin mahkemedeki delil değeri düşük sayılır, veritabanından olmayan bir örnekle olan eşleşmeye kıyasla. DNA delilini değerlendirmedeki faktörler Adlî delil olarak genetik parmakizlemesinin kullanıldığı ilk yıllarda savunma avukatları, jüriler üzerinde oldukça etkili olan şu tip argümanlar yapardı: 5 milyonda birlik bir tesadüfi eşleşme olasılığı varsa 60 milyon nüfuslu bir ülkede bu DNA profiline uyan 12 kişi vardır; o halde, sanığın suçlu olma olasılığı 12'de birdir. Oysa bu argümanın geçerli olması için sanığın ülkedeki toplumdan rastgele seçilmiş olması gerekir. Jürinin düşünmesi gereken, bu DNA profiline uyan bir kişinin aynı zamanda başka nedenlerden dolayı davada bir şüpheli olma olasılığının ne olduğudur. Bir diğer aldatıcı istatistik argüman, bir kayıtlarla eşleşme için 5 milyonda birlik bir olasılık ile, suçsuz olma olasılığı için 5 milyonda birlik bir olasılığına karşılık geldiği varsayımına dayalıdır, bu argüman savcılık safsatası olarak bilinir. RFLP kullanıldığında tesadüfi bir eşleşmenin teorik riski 100 milyarda bir, ama pratik risk binde bir olabilir çünkü eşyumurta ikizleri insan toplulukların %0,2'sini oluşturur. Üstelik, laboratuvarda teknik hata yapılması olasılığı muhtemelen daha yüksektir ve çoğu zaman laboratuvar yöntemleri, tesadüfî eşleşme olasılıklarının hesaplanmasında kullanılan varsayımlara karşılık gelmez. Örneğin, tesadüf olasılıkları hesaplanırken iki örneğin jeldeki bantlarının tam tamına aynı konumda olduğu esasına dayanılır, oysa bir laboratuvar teknisyeni benzer -ama tam tamına aynı olmayan- bantların jeldeki bir bozukluk yüzünden aynı olduğu hükmüne varabilir. Oysa, bu durumda, teknisyen eşleşme kriterini genişletmiş olduğu için tesadüf riski artmıştır. Yapılan bazı araştırmalar laboratuvar hata oranlarının göreli olarak yüksek bulmuştur. Genetik parmakizlemesinde, bir eşleşme olasılığını doğru olarak hesaplamak için gerekli olan topluluk verileri her zaman mevcut değildi. 1992 ile 1996 arasında, RFLP analizinde kullanılan eşleşme olasılıkları için teorik olarak hesaplanmış sınırlar yerine, keyfî olarak belirlenmiş daha düşük sınırların belirlenmesi tartışma yaratmıştır. Günümüzde, daha iyi ayırdedici, hassas ve kolay tekniklerin gelişmesi sonucu artık RFLP yöntemi yaygınlığını kaybetmiştir. STR'ler bu tür sübjektiflik sorunu yaratmaz ve benzer bir ayırdetme gücü sağlarlar (akraba olamayan kişilerde 10^13'te bir tesadüf olasılığı, eğer tam SGM+ profili kullanılırsa). Ancak, Birleşik Krallık'taki bilim adamları bu mertebede olasılıkların istatistiksel olarak kabul edilemez olduğunu, DNA profili aynen uyuşan akraba olmayan kişilerde tesadüf olasılığını milyarda bir olduğunu savunmuşlardır. 1998'ten beri Birleşik Krallık'taki Millî DNA Veritabanı'nda kullanılan DNA profilleme sistemi SGM+'dır, bu sistem 10 STR bölgesi ve bir cinsiyet belirleyici test içerir. Ancak, hangi DNA tekniği kullanılırsa kullanılsın, tedbirli bir jüri üyesi sanığı suçlu bulmakta sadece genetik parmakizlemesi sonucunu kullanmamalıdır, eğer şüphe doğurucu başka kanıtlar bulunuyorsa. Hatalı DNA profili çıkmasının başlıca nedeni laboratuvarda başka delil numuneleri ile kontaminasyondur, bu yüzde favori savunma tekniklerinden biri, numunenin kasıtlı olarak kirletilmiş olabileceği hakkında şüphe yaratmaktır. Daha ender olarak, kimerizm, genetik eşleşme olmaması yüzünden şüpheli bir kişinin haksız olarak dışlanmasına neden olabilir. Genetik ilişki delili olarak DNA profillemesini genetik ilişki delili olarak kullanmak mümkündür. Ancak, olumsuz sonuçların mutlak anlamda kesin olmayabileceği testlerle gösterilmiştir. Çoğu kişide tek bir gen grubu bulunmakla beraber, "kimera" olarak adlandırılan bazı ender kişilerde iki farklı gen grubu olabilmektedir. DNA profillemesi ile bir annenin çocukları ile akraba olmadığını hatalı şekilde gösteren çeşitli vakalar bilinmektedir. Sahte DNA delili Bazı suçluların suç yerine sahte DNA örnekleri yerleştirdiği vakalar, DNA kanıtlarına ne derece değer verilmesi gerektiğini gündeme getirmiştir. Bir vakada, suçlu kendi vücuduna sahte DNA delili yerleştirmiştir: Dr. John Schneeberger 1992'de anestezi altında olan bir hastasının ırzına geçmiş ve onun iç çamaşırında meni bırakmıştır. Polis üç ayrı seferde Schneeberger'in kanını alıp kandaki DNA ile suç yerinde menideki DNA ile kıyaslamış, ve DNA profillerinde bir aynılık bulmamıştır. Sonunda ortaya çıkmıştır ki, Schneeberger kolunun içine bir Penrose dreni yerleştirmiş, onun için başkasının kanı ve antikogulanlarla doldurmuştur. Herhangi bir DNA profili ile çakışacak DNA'yı standart moleküler biyoloji teknikleri kullanarak laboratuvarda sentezlemek mümkündür, bunun için birisinden DNA elde etmek gerekli değildir. Hâlen kullanılan adlî prosedürler suni ve doğal DNA'yı ayırdetmemektedir ama bunu yapacak teknikler üzerinde çalışılmaktadır.    

http://www.biyologlar.com/dna-profilleme-yontemi

Allogenik Kök Hücre Nakli

Allogenik Kök Hücre Nakli

Burada kök hücreler hastanın kendisinden değil, doku tipi hastaya yakından uyan bir vericiden elde edilir.  Verici çoğu kez ailenin bir üyesidir. Bu da genellikle kardeşlerden biridir. MUD ( Matched Unrelated Donor) Ailenizde uygun bir kişi yoksa, ulusal kök hücre bankası aracılığıyla başka biri de verici olabilir. Bu MUD (akraba olmayan uygun verici) nakli olarak adlandırılabilir. Yeni doğan bebeklerin plasentasından ve göbek kordonundan alınan kan allogenik nakil için yeni bir kök hücre kaynağıdır. Kordon kanı olarak adlandırılan bu kan örneğinde yüksek sayıda kök hücre bulunur. Ancak kordon kanındaki kök hücre sayısı iri erişkinler için genellikle yeterli olmaz, bu nedenle kordon kanı daha çok ufak tefek erişkinler ve çocuklar için kullanılagelmektedir. Doktorlar kordon kanının günümüzde nakil için farklı yollarla kullanımını araştırmaktadırlar. Allogenik kök hücre naklinin bir avantajı verici kök hücrelerinin kendi bağışıklık hücrelerini oluşturmasıdır, bu da yüksek doz tedavi sonrası geride kalabilecek kanser hücrelerinin yok edilmesine yardımcı olur. Diğer bir olası avantaj da vericinin genellikle daha fazla kök hücre bağışlayabilmesi veya gerek duyulduğunda akyuvarları bile vermesidir. Sağlıklı vericilerden alınan kök hücreler de kanser hücresi içermezler. Yine de, allogenik kök hücre nakillerinin bir çok olası çekinceleri mevcuttur. Aynı zamanda greft de denilen, nakil edilen hücreler “alınmayabilir”, yani verici hücreleri kemik iliğine yerleşmeden önce ölebilir veya hastanın vücudu tarafından yok edilebilirler. Diğer bir risk de vericiden alınan bağışıklık hücrelerinin hastanın vücuduna saldırabilmesidir. Bu duruma graft-versus-host (verici dokunun alıcıya karşı reaksiyonu) hastalığı denir. Ayrıca vericiler nakilden önce test edilseler bile, verici hücrelerden gelebilecek bazı enfeksiyonlar açısından çok küçük bir risk mevcuttur.  Daha yüksek olan risk ise sizde zaten bulunan veya bağışıklık sisteminizin baskılanması nedeniyle oluşabilecek enfeksiyonlardır. Bu enfeksiyonlar genellikle allogenik nakilden sonra su yüzüne çıkarlar, çünkü bağışıklık sisteminiz immunosupresif denen ilaçlar tarafından kontrol altına alınmıştır (baskılanmıştır). Bu enfeksiyonlar ciddi sorunlara, hata ölüme bile yol açabilirler. Allogenik nakil en çok bazı lösemi ile lenfoma türlerinde ve myelodisplazi gibi diğer kemik iliği hastalıklarında uygulanır. Singeneik kök hücre nakli Bu özel bir tür allogeneik nakildir, çünkü verici doku tipinin alıcıyla aynı olduğu tek yumurta ikizidir. Tek yumurta ikizlerine sık rastlanmadığı için bu tip nakil de çok nadirdir. Sinergeneik kök hücre naklinin bir avantajı graft-versus-host hastalığının (verici hücrelerinin alıcıya karşı reaksiyon göstermesi) görülmemesidir. Otolog naklin aksine, bu nakilde hiçbir kanser hücresi de bulunmaz. Bu tip naklin bir dezavantajı ise ikizinizin bağışıklık sistemi sizinkine çok benzediği için kalan kanser hücrelerinin yok edilmesinde yararlı olmamasıdır. Nakil gerçekleştirilmeden önce kanser nüksünü önlemek için kanser hücrelerini yok etmeye yönelik her türlü çaba harcanmalıdır. Allojeneik HKHT yapılan bazı hastalıklar ·          Akut myeloid lösemi ·          Akut lenfoblastik lösemi ·          Kronik myelositer lösemi ·          Kronik lenfositer lösemi ·          Myeloproliferatif hastalıklar ·          Myelodisplastik sendrom ·          Multipl myelom ·          Non-Hodgkin lenfoma ·          Hodgkin hastalığı ·          Aplastik anemi ·          Pür kırmızı hücre aplazisi ·          Paroksismal noktürnal hemoglobinüri ·          Fankoni aplastik anemisi ·          Talasemi majör ·          Orak hücre anemisi ·          Şiddetli kombine immün yetmezlik ·          Wiskott-Aldrich sendromu ·          Hemofagositik lenfohistiyositoz

http://www.biyologlar.com/allogenik-kok-hucre-nakli

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0