Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 75 kayıt bulundu.
Opuntia ficusindica - "Dikenli İncir"

Opuntia ficusindica - "Dikenli İncir"

Opuntia ficusindica "Dikenli İncir" derler. Ayrıca pabuç inciri, frenk inciri, kaynana dili gibi başka isimleri de var...

http://www.biyologlar.com/opuntia-ficusindica-dikenli-incir

Antikorlar: Mutasyonlara Hiç Bu Kadar İhtiyaç Duyulmamıştı

İnsanoğlu tarihi boyunca hastalıklardan pek çok sıkıntı çektiği gibi, hala bu sıkıntıları aşmak için yollar aramakta. Kimi zaman ciddi enfeksiyonlar, kimi zamanda basit enfeksiyonlar geçirsek de, hepimiz hemfikiriz ki; hastalıklar can sıkıcıdır! Peki bizim için can sıkıcı bu sürece sebep olan virüsler ve bakteriler gibi dış etmenleri vücudumuz nasıl önce nasıl tanıyor ve nasıl hafızasında tutuyor? Hastalıklar konusunda büyük bir avantajımız var ki, geçirdiğimiz bir hastalığa genelde tekrar yakalanmıyoruz. Bu görevi üstlenen kazanılmış bağışıklık sistemi elemanları, görevlerini şaşırtıcı bir teknikle yerine getiriyor ve bizi aynı hastalığa tekrar yakalanmaktan koruyor. Gelin, bunun için önce bağışıklık sistemimizin kısaca nasıl çalıştığını tekrar hatırlayıp, bu ajanların lenfositler üzerinde gerçekleştirilen genetik rekombinasyonlarla (yeniden düzenlenme) nasıl tanındığına ve bunun hayati önemine bir bakalım. Vücudumuz ile dışarıdan gelen tehditlerin ilk karşılaşması ilk olarak deri ve ağız-burun açıklıklarımızın iç yüzeyini örten mukoza zarlarında gerçekleşir. Bu yapılarımız da koruma için özelleşmiş salgılar üretir. Normal koşullarda; yaralanma ve benzeri bir durum yoksa, buralardan vücudumuza mikropların girmesi bir hayli zordur. Fakat tabii ki bu her zaman işe yaramamakta ve bu ilk savunma hattından içeriye mikroplar girmekte. İşte bu noktadan sonra bağışıklık sistemimiz devreye girer ve bu ilk savunma hattını aşan mikroplara karşı amansız savaşına başlar. Öncelikli olarak mikropların girdiği bölgedeki vücut hücreleri çeşitli moleküller salgılayarak o bölgede bir yangı oluşmasını ve bölgedeki kılcal kan damarlarının genişleyerek daha fazla geçirgenlik kazanmalarını sağlar. Ayrıca yaralı bölgedeki kan damarları yine bazı molekülleri salgılayarak fagositik (hücre yiyen) akyuvarların bölgeye çağırılmasında rol oynar. Böylece alarm verilen bölgeye akyuvarlarımız hızla ulaşır. Dışarıdan gelen mikropların dış yapılarında bulunan çeşitli proteinleri tanıma özelliğine sahip ve fagositoz yapabilen akyuvarlarımız sayısını arttırır tanıdığı bütün davetsiz misafirleri yutmaya başlar. Bağışıklık sistemimizin bu kısmı çok özelleşmiş tanıma sistemleri kullanılmadığı için ve sonradan kazanılan tanıma sistemleri olmadığı için kalıtsal bağışıklık sistemi olarak adlandırılır. Peki, buraya kadar kısaca gözden geçirdiğimiz kalıtsal bağışıklık sistemimizin gözünden kaçan ya da bu savunma sisteminin yok etmekte zorlandığı mikroplar yok mu? Tabii ki var. Peki bunları kim, nasıl tanıyor? İşte asıl soruya şimdi geldik. Bildiğimiz gibi kanımızda fagositoz yapan akyuvarlar dışında başka akyuvar tipleri de var. Bu akyuvar tiplerinden biri; T hücrelerini, NK (doğal öldürücü) hücrelerini ve B hücrelerini kapsayan lenfositlerdir. Lenfositler; diğer kan hücreleri gibi fetusun kemik iliğindeki ya da karaciğerindeki pluripotent denilen kök hücrelerinden oluşur ve gelişimlerini tamamladıkları yere göre işlev kazanarak T veya B hücreleri olarak adlandırılırlar. Bu lenfositler edinilmiş bağışıklık sistemimizin yapı taşlarını oluşturular. Burada ele alıp inceleyeceğimiz temel lenfosit “B hücreleri” olacak. B hücrelerinin dış yüzeyinde yabancı yapıları tanıyan ve onlara bağlanan ‘antikor’ olarak adlandırdığımız glikoprotein yapılar vardır. Bu antikorlar immunoglobulinler (Igs) olarak da adlandırılır. Tipik bir antikor molekülü Y şeklinde bir yapıdadır ve 4 polipeptid zincirinden oluşur. İç taraftaki diğerine göre uzun olan zincire ağır zincir, dıştaki kısa zincirlere ise hafif zincir denir. Antikorun bu temel yapısı yabancı proteinlere bağlanmak için hayati önem taşır. Çünkü ağır ve hafif zincirin ucundaki bağlanma bölgesi ‘antijen’ tanıma özelliğine sahiptir. (Şekil 1) Şekil 1. Tipik bir antikor yapısı. Bu özel yapılara sahip B hücreleri yoğun olarak dalakta konumlanarak kan içerisinde önüne gelen her yapıya dokunur ve antikor yapısının bağlanabildiği antijeni arar. İşte bu noktada bu antikor yapılarının hangi antijenleri tanıyabildiği çok önemlidir. Kanda dolaşan farklı antijenleri tanımak için farklı antikorlar üretmek gerekmektedir ve B hücreleri bu işte gerçekten çok ustadır! Peki nasıl? Yukarıda bahsettiğimiz antikor yapısının uç bölgelerinde tanıma bölgeleri olduğunu söylemiştik. Bu uçların sürekli ve rastgele olarak değişmesi, herhangi bir antijeni tanıma ve yakalama olasılığı yüksek antikorların üretilmesi hayati önem taşır. Tek tip üretilen antikorlardan çok fayda göremeyeceğimiz belli! B hücreleri bu çeşitliliği sağlamak için, normal vücut hücrelerinde göremeyeceğimiz bir mekanizmayla tanıma bölgelerini kodlayan, yeri ve sayısı belirli olan çok sayıdaki genleri çok farklı yerlerden ve farklı biçimlerde kesip-biçerek ortaya tamamen yeni bir DNA dizisi çıkarır! Bu kesip çıkarılan bölgeler o kadar farklı şekillerde yeniden yapılandırılır ki, ortaya çıkan olasılık şaşırtıcı düzeyde olur. Ve bu genomdan kodlanan tanıma bölgeleri bir öncekinden farklı bir yapı kazanıp, farklı antijenler tanıyabilir. (şekil 2) Şekil 2. B hücrelerinin genomunda kalın zinciri kodlayan gen bölgelerindeki V, D, J bölgeleri ve bu bölgelerin yeniden düzenlenmeleri. Normalde bütün hücrelerimizdeki DNA’ların aynı olduğunu bilirdik, değil mi? Evet ama B hücrelerin buna dahil olmadığını söylebiliriz! B hücrelerindeki bu rekombinasyonal mutasyonlar hayat kurtarıcı özelliğe sahipler. Ve B hücreleri bu rekombinasyonu özel olarak idare eden ve özellikle hata yapmaya eğilimli enzimler üretirler. Son olarak; çok farklı şekillerde dizayn edilen bu antikorlar bütün vücudumuzda devriye gezer ve antijen arar. Antijenleri bulduğu zaman ise, bir kısmı büyük bir hızla kendilerini çoğaltır ve yüzeyindeki antikorları hücre dışına salgılar. Hücre dışına çıkan antikorlar yüzeyi ile yabancı maddelere tutunur ve onları işaretleyerek etkisiz hale getirmeleri için fagositik hücrelere sunar. (Bu antikor salgılayan değişime uğramış B hücrelerine plazma hücreleri de denir.) Aynı antikoru içeren bir kısım B hücresi ise kendini bellek hücreleri olarak ayırır ve uzun süre kanımızda kalırlar. Daha sonra aynı antijenle karşılaştığında bellek hücreleri bu antijeni tanır. Böylece vücudun erken ve hızlı tepki üretmesini sağlarlar. Önceden hastalık simülasyonları: Aşı Yukarıda son olarak sarfettiğim cümle size de bir şeyleri çağrıştırmış olmalı diye düşündüm ve bu mekanizmayı kullanarak üretilen aşılardan kısaca bahsetmek istedim. Aşı; çocukların korkulu rüyası! Siz de çocukken kızamık aşısı oldunuz değil mi? Ya çiçek aşısı? Peki siz korkup bağıran çocuklardan mıydınız? Yoksa korktuğunu belli etmeyen, sınıfta kahraman olma umuduyla en öne atlayanlardan mı? Çocukken çok fazla kafa yormadığımız ya da anlayamadığımız aşı olayı tam olarak savunma sistemize karşılacağı tehlikeler için önceden bir uyarı ve destek niteliğinde. Aşı dediğimiz şeyin aslında kulaktan dolma da olsa ‘zayıflatılmış mikrop’lar olduğunu biliyoruz hepimiz. Aslında tam olarak öyle olmasa da, temel olarak aynı etki mekanizması kullanılır. Aşı ile birlikte savunma sistemini uyarmak için sadece mikroplar verilmeyebilir. Örneğin bu mikropların salgıladığı toksik proteinler de verilebilir. Ya da hastalık yapıcı virüslerin dış yapılarında bulunan proteinler. Sonuç olarak vücdumuza giren, çok güçlü hastalık etkisi göstermeyen bu yapılar yukarıda bahsettiğimiz özel B hücreleri tarafından tanınır ve hafızaya alınır. B hücreleri artık aynı mikropların saldırısına çok hızlıca yanıt verip yok edebilecek teknik bilgiye sahiptir! Kaynaklar: Cell and Molecular Biology: Concepts and Experiments, 6th Edition, Gerald Karp Biology, 6th Ed., Campbell and Reece www.wikipeda.org Şekil 1.: http://en.wikipedia.org/wiki/File:Antibody.svg Şekil 2.: http://en.wikipedia.org/wiki/File:VDJ_recombination.png Şekil 3.:http://www.visualphotos.com RF Image no: SMP0011755 Yazar : Konuk Yazarlar Açık Bilim Haziran Sayısı http://www.acikbilim.com/2012/06/genel/antikorlar-mutasyonlara-hic-bu-kadar-ihtiyac-duyulmamisti.html

http://www.biyologlar.com/antikorlar-mutasyonlara-hic-bu-kadar-ihtiyac-duyulmamisti

Kuş Göcü Araştırmaları

Yüzyıllar boyu, doğa olayları arasında insanda en çok hayranlık uyandıranlardan birisi hiç şüphesiz kuş göçü olagelmiş. Kuşların sonbaharda ortadan kaybolup baharda tekrar ortaya çıkmalarının nedenlerini merak edenler birçok teoriler ortaya atmışlar. Bazıları, küçük kuşların havalar soğuduğunda çamurun içinde ya da küçük kovuklarda saklanarak kış uykusuna yattıklarını düşünmüş. Hatta Aristoteles başka bir teori daha ortaya atarak bahar aylarında Kızılgerdan olarak bilinen kuşun sonbaharda kızılkuyruğa dönüştüğünü ileri sürmüş! Kuşların göçüyle ilgili ilk araştırma çabasının Alman bir rahibe ait olduğu söylenir. Bir Kırlangıcın bacağına üzerinde "Kırlangıç, kışı nerede geçirirsin?" yazılı bir kağıt bağlayan rahip bir yıl sonra üzerinde "Asya`da, Petrus`un evinde" yazılı bir kağıtla aynı kırlangıcın geri döndüğüne tanık olur. Bu olaydan yaklaşık 750 yıl sonra, özellikle geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısından itibaren yoğunlaşan gözlemler, halkalama çalışmaları, radyo vericileri ve radar kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte kuş göçünün gizemi yavaş yavaş çözülmeye başlamış. Kuş göçü araştırmalarında kullanılan en yaygın yöntem bir teleskop ve dürbün yardımıyla tek ya da bir hat boyunca birçok noktadan yapılan yer gözlemleri. Bu yöntem özellikle coğrafi koşullar nedeniyle kuşların göç zamanı yoğunlaştıkları Boğaziçi gibi darboğazlarda, dağ geçitlerinde ya da kıyılarda oldukça verimli oluyor. Göç mevsimlerinde gerçekleştirilen günlük, düzenli gözlemlerle bir bölgeden geçen kuşların tür kompozisyonu, yoğunlukları ve göç takvimleri ortaya çıkarılabilir. Gözlemlerin özellikle hava ve ışık koşullarından çok fazla etkilenmesi bu yöntem kullanıldığı zaman özellikle dikkate alınmalı. Örneğin, yere yakın yüksekliklerde rüzgarın şiddeti çok daha düşüktür. Bu yüzden de kuşlar rüzgara karşı uçmak zorunda kaldıklarında yere yakın uçmayı tercih ederler ve böyle bir günde yüksek sayılarda kuş gözlemek mümkün olabilir. Aksi bir durumda, eğer kuşlar rüzgarı arkalarına alırlarsa bu avantajdan en iyi şekilde yararlanmak için yerden gözlemenin mümkün olmayacağı kadar yüksekten uçabilirler. Bu durumda da yoğun bir kuş göçü olmasına rağmen gözlem başarısızlıkla sonuçlanabilir. Ayrıca, gece göçmenlerini bu yöntemle araştırmak mümkün değil ve aslında kuşların büyük çoğunluğu gece göç eder. Diğer bir yöntem de 1951 yılında Lowery tarafından geliştirilmiş olan ay gözlemi. Bu yöntemde bir teleskop yardımıyla gece göç eden kuşların dolunay önünden geçen silüetleri gözlenir. Bu yöntemle gökyüzünde çok küçük bir alan taranabilmekte ve sadece dolunay zamanı ve bulutsuz havalarda olduğu varsayımı, kuşların uçuş yönünü belirlemekteki güçlükler ve de kalibrasyon sorunu bu yöntemin geçerliliğini zorluyor. Radyo ve uydu vericileri gibi çok daha gelişmiş yöntemler de göç araştırmalarında kullanılmakta. Radyo vericisi takılan kuşlar bir arabaya ya da uçağa yerleştirilen bir alıcı ile takip edilmekte ve göç davranışları ile ilgili çok detaylı bilgiler elde edilmekte. Radyo vericilerinin ağırlığı 0.5 gr.a kadar düştüğü için çok küçük kuşlara bile takılmaları mümkün. Uydu vericileri ise kuşların uçuş yükseklikleri, uçuş hızları ve bulundukları koordinatları cep telefonuna mesajla bile sürekli bildirecek kadar geliştirilmiş, ancak hem çok pahalı olmaları hem de ağırlıkları nedeniyle kullanım alanları oldukça kısıtlı. Genellikle yırtıcı kuşlar, leylekler, turnalar gibi büyük kuşlara uydu vericisi takılmakta. Özellikle İkinci Dünya Savaşı`yla birlikte radar teknolojisinde büyük gelişmeler kaydedilmiş ve radarlar göç araştırmalarında da kullanılmaya başlanmış. Radarlarla çok geniş alanlar taranabilmekte, çalışmalar hava ve ışık koşullarından etkilenmemekte. Bu yöntemle göç eden kuşların yoğunluğu, yönleri, hızları ve yükseklikleri tespit edilebilmekte. Günümüzün radarları 6.400 metre yükseklikteki kuşları fark edebilmekte ve martı büyüklüğündeki bir kuşu 80 kilometre mesafeden kaydedebilmekte. Bu yöntemle ilgili en büyük sorun ise göçmen kuşların tür düzeyinde tanımlanamaması. Radarda gözlenen kuşlar ancak büyüklüklerine göre ötücü, sukuşu, kıyıkuşu şeklinde gruplanabilmekte. Yine de radar çalışmaları kuşların denizler, çöller ve dağlar gibi ekolojik engelleri nasıl aştıkları, hava koşullarına göre nasıl davrandıkları ile ilgili çok önemli bilgiler elde edilmesini sağlamakta. Örneğin, kuşların uçuş yüksekliklerini değiştirerek rüzgardan en iyi şekilde yararlanmaya çalıştıkları radar gözlemleri ile anlaşılmış. Birçok kuş türünün göçe özgü ötüşleri vardır. Bu ötüşlerin kaydedilerek analiz edilmesi de araştırmalarda kullanılan bir diğer yöntem. Yeni bir yaklaşım da kuş tüylerinin kararlı izotop oranları açısından analiz edilmeleri. Bu yöntem, dünyada her farklı coğrafyanın (genellikle yağışlara bağlı olarak) kendine özgü izotop oranlarına sahip olmasına dayanmakta. Bu kararlı izotoplar besin ağı yoluyla kuşların dokularında da birikmekte. Kuşların tüylerindeki ya da tırnaklarındaki hidrojen, karbon veya azot izotop oranları, sadece bu dokular büyürken kuşun beslendiği yöreyi yansıtır. Bu nedenle, tüylerin izotop yapıları belirlenerek kuşların tüy değiştirme stratejilerine göre üredikleri, kışladıkları ya da konakladıkları alanların saptanması mümkün olmakta. Kuşların yön bulma yetenekleri ile ilgili çalışmalar da göç araştırmalarında geniş bir yer tutuyor. Halkalanan ve tekrar yakalanan bireyler sayesinde kuşların üreme, kışlama ve konaklama alanlarına bağlılıkları ve sonuç olarak yön bulma yetenekleri ölçülebilmekte. Bu amaçla gerçekleştirilen en yaygın araştırmalar, yer değiştirme deneyleri. Bu deneylerde hala yuvada yavruları olan erişkin kuşlar üreme alanlarından, güvercinler tüneklerinden ve göçmen kuşlar da göç rotalarından uzaklaştırılırlar ve daha sonra geri dönme başarıları ölçülür. İlk kez 1949 yılında Kramer tarafından kafesteki kuşların belirli bir yöne doğru göç aktivitesi gösterdiklerinin kanıtlanmasının ardından kafeslerdeki kuşların göç huzursuzluğunun ölçülmesi standart bir yöntem olarak yön bulma deneylerinde yerini aldı. Bu çalışmalar için çeşitli kafesler geliştirilmiş. İçinde tünekler olan ve elektrikli bir sayaç ile kuşların bu tüneklere zıplama miktarlarının ölçüldüğü kafesler (Kramer 1949, Sauer, 1957), yan duvarları eğimli olan ve kuş gitmek istediği yöne doğru bu duvarlar üzerine zıpladıkça daktilo kağıdı üzerinde bırakılan izlerin ölçüldüğü Emlen`in huni kafesleri (Emlen and Emlen, 1966) ve kuşun gagası ile kafesin etrafına sarılı şeffaf folyo üzerinde yaptığı izlerin gözle sayıldığı Busse`nin düz kafesleri (Busse 1995) yaygın olarak kullanılan kafesler. diğerlerinin aksine, arazi koşullarında ve hem gece, hem gündüz gerçekleştirilebiliyor olması Busse kafesleri ile çok fazla kuş ile deney yapılabilmesini ve büyük miktarlarda veri elde edilebilmesini sağlamaktadır. Bu yöntemde, halkalama çalışmaları sırasında yakalanan kuşlarla anında deney yapılabilmekte. Türkiye coğrafyasında kuş türlerinin yön tercihleri de halkalama istasyonlarımızda Busse kafesleri ile gerçekleştirilen deneylerle araştırılmakta. Geçtiğimiz on yıl içinde geliştirilen ve oryantasyonu aerodinamik ve fizyoloji ile bağdaştıran "Optimum Göç Teorisi", kuş göçü araştırmaları için başlıca kuramsal çerçeveyi oluştururken, bir yandan da genetik çalışmalar yaygınlaşıyor. Halkalama Çalışmaları Kuşların, halkalama lisansına sahip eğitimli araştırmacılar tarafından güvenli yöntemlerle yakalanmasını, bacaklarına halka takılmasını ve tür, yaş, cinsiyet gibi gerekli bilgilerin kaydedilmesinden sonra serbest bırakılmasını içeren işlemlerin tümüne birden "halkalama" adı veriliyor. Oldukça pahalı yöntemler olan radyo ve uydu vericileri hariç yukarıda bahsedilen hiçbir yöntemle göçmen kuşlar bireysel olarak izlenemiyor. Bu ancak halkalama çalışmaları ile mümkün. Halkaların üzerinde ülkelere özgü sabit bir adres ve her birey için farklı bir kod numarası olur. Kod numarası kuşların bireysel olarak tanınmasını, adresler ise tekrar yakalanan ya da ölü bulunan halkalı bir kuşun halkalanma bilgilerine ulaşılabilmesini sağlar. Bu adres sayesinde kuş ölü bulunduysa halkası, canlı olarak tekrar yakalandıysa da kuşla ilgili bilgiler halkalandığı merkeze ulaştırılır ve kuşun nerede, ne zaman halkalandığı öğrenilir. Bu yöntemle, temelde kuşların göçleri (kuş türlerinin göç stratejileri, konaklama, kışlama ve üreme alanları, göç takvimleri) ve populasyon dinamikleri (kaç yıl yaşadıkları, üreme başarıları, hayatta kalma başarıları, ilk üreme yaşları, kaç yaşına kadar üremeye devam ettikleri, genç bireylerin dağılma oranları) araştırılmakta. Özellikle 1970`li yıllardan sonra halkalama çalışmaları koruma çalışmalarına da büyük katkı sağlamaya başladı. Standart yöntemlerle yapılan çalışmalar sonucunda populasyonlardaki değişimler takip edilebilmekte ve türlerin korunmasına yönelik kararlar alınabilmekte. ABD ve Avrupa`da Operation Baltic, Constant Effort Sites (CES), Monitoring Avian Productivity and Survivorship (MAPS) gibi önemli projeler, standart yöntemler kullanılarak populasyonların takip edilmesi amacıyla gerçekleştiriliyor. Dünyada Kuş Halkalama Çalışmalarının Tarihçesi Halkalama çalışmalarının başlangıcı olarak Danimarkalı bir öğretmen olan Mortensen`in Sığırcık yavrularına alüminyum halkalar taktığı 1889 yılı kabul edilir. Kuşları ilk kez sistematik olarak halkalayan Mortensen, böylelikle günümüzde yüzün üzerinde istasyonda, binlerce lisanslı halkacı tarafından yaygın bir şekilde uygulanan standart halkalama çalışmalarının da öncüsü olmuş. Kuşlarla ve kuş göçüyle ilgili çok önemli bilgiler sağlayan sistematik halkalama çalışmaları öncesinde de kuşlar çeşitli nedenlerle halkalanmışlar. Kuşların ayağına metal bir halka takılmasıyla ilgili ilk kayıt 1595 yılında Fransa`sına ait. 4.Henry`nin halkalı Gökdoğan`larından (Falco peregrinus) biri kuş avı sırasında kaybolmuş ve 24 saat sonra Malta`da bulunmuş. Halkalı olduğu için saatte ortalama 90 km hızla Fransa`dan Malta`ya uçmuş olduğu anlaşılan bu birey böylelikle Gökdoğan`ların şaşırtıcı uçuş yeteneklerinin belki de ilk kanıtı olmuş. 1669 yılında ise Dük Ferdinand bir Gri Balıkçıl`ın (Ardea cinerea) bacağına gümüş halka takmış; 1728 yılında Dük`ün torunu tarafından tekrar bulunan bu Gri Balıkçıl`ın en az 60 yıl yaşadığı da böylelikle anlaşılmış. Almanya`da 1710 yılında bir atmacacı aynı ayağında birden fazla halka taşıyan bir Gri Balıkçıl yakalamış. Halkaların birçoğunun üzerinde herhangi bir bilgi olmadığından bu kuşun nerede ve kimler tarafından halkalandığı anlaşılamamışsa da halkalardan birinin Türkiye`de takılmış olabileceği düşünülüyor. Bu kuşların çoğu kuş göçü ve biyolojisiyle ilgili bilgi edinmekten çok daha farklı amaçlar için halkalanmışlar. Yabani kuşları gizemli göç davranışları ve biyolojileriyle ilgili bilgi edinmek amacıyla markalayan araştırmacılar ise halkalamanın asıl amacına yönelik ilk adımları atmışlar. Kuzey Amerika`da böylesi bir çabayı ilk kez gösteren ünlü doğabilimcisi ve ressam John James Audubon olmuştur. Audubon, 1803 yılında batağan yavrularının ayaklarına gümüş sicimler bağlamış ve böylelikle ertesi yıl iki yavrunun tekrar aynı yere geldiğini kanıtlamış. Ancak bugünkü halkalama çalışmalarının kurucusu, en başta da söz edildiği gibi Danimarkalı Hans Christian Cornelius Mortensen`dir. Viborg`ta öğretmenlik yapan Mortensen`in üzerinde bir adres ve seri numarası olan alüminyum halkayı 5 Haziran 1899 yılında bir Sığırcık yavrusuna takmasıyla sistematik halkalama çalışmaları da başlamış. Mortensen, standart bir şekilde halkalanan 165 Sığırcık yavrusuna tekrar rastlanılacağını umuyordu. Gerçekten de bir yıl içinde bu kuşlardan bazıları tekrar görüldü ve bu kayıtlar yayınlandı. Mortensen`in deneyi başarıyla sonuçlanmıştı ve bu başarıdan etkilenen birçok ülkede kuşlar halkalanmaya ve halkalama istasyonları kurulmaya başlandı. Kuzey Amerika`daki sistematik halkalama çalışmaları ise 1902 yılında Paul Bartsch tarafından gerçekleştirilmiş. Bartsch üzerinde "Smithsonian Enstitüsüne geri gönderin" yazılı halkalar kullanarak ilk kez bir tür gece balıkçılı halkalamış. Avrupa`da düzenli halkalama çalışmaları ise 1903 yılında Almanya`da (bugün Rusya sınırları içinde kalmış olan) ilk halkalama istasyonunun, Vogelwarte Rossiten`in kurulmasıyla başlamış. Almanya`nın ardından 1909 yılında bu kez İngiltere ve İrlanda`da halkalama çalışmaları yapan ornitoloji merkezleri kurulmuştur. Yine 1909`da Amerika`da Wisconsin Üniversitesi`nden Leon Cole, Amerika Kuş Halkalama Derneği`ni (American Bird Banding Association) kurmuş, 1910 yılında Çekoslovakya`da, 1911 yılında İsveç`te, 1912 yılında Finlandiya`da ve 1914 yılında da Norveç`te ilk kuş halkalama istasyonları çalışmalarına başlamış. 1916 yılındaki Göçmen Kuşlar Sözleşmesi`nin (Migratory Birds Convention) ardından 1920`de ABD`de ve 1923`te Kanada`da federal halkalama ofisleri kurulmuş. Göçmen kuşların sınır tanımıyor olması doğal olarak halkalama çalışmalarının da uluslararası işbirliği ile yürütülmesini gerekli kılıyor. Bu gereklilik doğrultusunda 1963 yılında Paris`te, birçok ulusal halkalama programının katılımıyla Avrupa Halkalama Birliği`nin (EURING) kurulmuş. 1966 yılında ise ulusal halkalama programları arasında bilgi alışverişini sağlayabilmek için geri bildirim verilerinde standart bir kodlama sistemi geliştirilmiş. Bu kod sistemi tüm ulusal halkalama merkezleri tarafından kullanılmakta. Türkiye`de Kuş Halkalama Çalışmaları Birçok kuş türü için çok önemli göç yolları üzerinde bulunmasına rağmen 2002 yılına kadar Türkiye`de düzenli ve kapsamlı halkalama çalışması gerçekleşmemişti. 1950-2000 yılları arasında Kızılırmak, Göksu ve Çukurova deltaları başta olmak üzere çeşitli bölgelerde çoğunlukla yabancı araştırmacılar tarafından kısa süreli, düzensiz çalışmalar yapılmış ve 166 türe ait 17.000`den fazla kuş halkalanmıştı. Ayrıca, 43 farklı ülkede halkalanıp hemen hemen tümü öldürüldükten ya da ölü bulunduktan sonra bildirilen 750`den fazla kuş ile ilgili kayıtlar var. Bu çalışmalarda araştırmacılar kendi ülkelerinin ulusal halkalarını kullanmışlar. Sadece, 1969 yılında Salih ve Belkıs Acar tarafından gerçekleştirilen çalışma için özel olarak üzerlerinde "Turkey" yazan halkalar yaptırılmış, ancak bu çaba da ulusal bir programa dönüşmemişti. Ulusal Halkalama Programı (UHP) Türkiye Ulusal Kuş Halkalama Programı (UHP), nihayet Kuş Araştırmaları Derneği`nin (KAD) girişimleri sonucunda, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü (MPG), Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ve KAD arasında imzalanan işbirliği protokolü ile Mart 2002 yılında başladı. Programın koordinatörlüğü KAD tarafından yürütülüyor. Halkalama çalışmaları, 2002 yılında Manyas Kuşcenneti (KAD-MPG), Cernek/Kızılırmak Deltası (Ondokuz Mayıs Üniversitesi), Titreyengöl/Manavgat (Avifaunichte Unterschungen, Alman bir ekip) ve ODTÜ (KAD-ODTÜ Biyoloji Bölümü) istasyonlarında gerçekleştirildi. 2003 yılında ise Akyatan (KAD-MPG) ve Dicle (Dicle Üniversitesi) istasyonları da pilot çalışmalarla programa dahil oldular. İki yıl içinde 6 istasyonda 110 türden 55.000`in üzerinde kuş halkalandı ve 15 farklı ülkede halkalanmış 46 kuş Türkiye`de kaydedildi. Türkiye`de halkalanmış 15 kuşla ilgili olarak da 6 ülkeden geri bildirim geldi. Uluslararası geri bildirimlerin yanısıra, sonbahar 2003 çalışmaları sırasında Cernek istasyonunda halkalanmış bir Yalıçapkını (Alcedo atthis) 3 gün sonra Akyatan istasyonunda Tüm bu çalışmalar sırasında, Türkiye için Kuzey Çıvgını (Phylloscopus borealis) için ilk kayıt olmak üzere nadir birçok tür için kayıtlar elde edildi. Renkli Halkalama Çalışmaları Martılar, leylekler ve yırtıcı kuşlar gibi büyük kuşlara renkli halkaların takıldığı çalışmalar da yapılmaktadır. Bir teleskop ya da dürbün yardımıyla hatta bazen çıplak gözle bile renkli halkalar üzerindeki harf ya da rakam kodları okunabilmektedir. Bu sayede, tekrar yakalanmalarına ya da ölü olarak bulunmalarına gerek kalmadan bu kuşların göçleriyle ilgili bilgilere ulaşılabilmektedir. Türkiye`de değişik araştırmacı kişi ve kurumların yürüttüğü renkli halkalama projeleri arasında, Fransa ile işbirliği halinde yürütülen Tepeli Pelikan (Pelecanus crispus) yavrularının halkalanmasını, Belçikalı, Hollandalı ve Fransız bilim adamlarının işbirliğiyle yapılan Akdeniz Martısı (Larus melanocephalus) yavrularının halkalanmasını, yine Fransa ile işbirliği halinde yürütülen Flamingo (Phoenicopterus ruber) yavrularının halkalanmasını ve 2003 yılında Kızılcahamam (Ankara) yakınındaki kolonide başlayan Leylek halkalamasını sayabiliriz. Eğitim Çalışmaları Halkacı olmak, günümüzde artık pek az örneği kalmış bir usta-çırak ilişkisi sonucunda gelişen, kuramsal bilginin yanı sıra kapsamlı bir deneyim edinmeyi ve bu birikimi düzenli olarak güncellemeyi gerekli kılan, çoğu kez de yaşam boyu bir tutkuya dönüşen bir süreç. Halkacı olmak, dünyanın neresinde olursa olsun o kişide olması gereken birikimin varlığını test eden bir lisans sürecini de içeriyor. Halkacının yetkinliğini bir lisansla belgeleme gereğinin temelde iki nedeni var: Kuşların canına ve sağlığına zarar gelmesini önlemek, Hatasız ve güvenilir veri toplayabilmek. İlk gerekçe, kuşların morfolojileri, fizyolojileri ve davranışları hakkında yeterli bilgiye sahip olmayı ve bu işi bilenlerin yanında olası sorunlar karşısında nasıl doğru hareket edileceğini öğrenmeyi gerektiriyor. İkinci gerekçe ise, doğru tanılar yapabilmeyi, referans kaynaklarını doğru kullanmayı ve genelde titiz çalışmanın önemini vurguluyor. Türkiye`de kuş göçlerine ve halkalama çalışmalarına yönelik ilgi ve bilginin arttırılması amacıyla KAD tarafından "Ulusal Halkalama Programı`nın Yaygınlaştırılması, Geliştirilmesi ve Tanıtımı" projesi hazırlandı ve proje UNDP GEF/SGP desteğiyle Aralık 2002`de başladı. Proje kapsamında 100 kişinin katılımıyla Ankara ve Manyas Kuşcenneti`nde "Halkalamaya Giriş Kursları" düzenlendi. Proje kapsamında çocuklarla eğitim çalışmaları gerçekleştiriliyor ve kısa bir belgesel film hazırlanıyor.

http://www.biyologlar.com/kus-gocu-arastirmalari

EVREN, EVRİM VE İNSAN

Dünya Toprağın anası olan sıcak, kıvamlı çorba: Kimyasal evrimin son aşamaya ulaşması ve biyolojik evrimin başlaması için uygun ortam... Viroyitler ile virüsler: Organik maddeyle canlı yaşam arasındaki geçiş ürünleri mi? Canlılar, ilyarlarca yıl süren bir gelişmenin ardından 600 bin yıl önce Kambriyen Patlaması’yla çeşitlenmişler. İnsanla maymunun ortak atası olan primatlar ise epi topu 70 milyon yıl önce ortaya çıkmışlar. Ve 5 milyon yıl önce başdöndürü bir gelişme: Önce insansılar, sonra Homo Habilis, Homo Erectus, Homo Neanderthalis ya da Homo Sapiens ve 50 bin, yalnızca 50 bin yıl önce de Homo Sapiens Sapiens: İşte insan!.. İnsanın çamurdan yaratıldığını anlatan dinsel efsanelerle, dünyanın başlangıcındaki kıvamlı, sıcak bulamaçtan yaratıldığını söyleyen evrime ilişkin bilimsel bulgular arasındaki tek ayrım, evrenin boyutları temelinde fazlaca önemi olmayan bir zaman farkı... Bugün üstünde yaşadığımız gezegen, hiçliğin içindeki bir noktada meydana gelerek evreni oluşturmaya başlayan Büyük Patlama’dan 15 milyar dünya yılını aşkın bir süre sonra, bağrından koptuğu yıldızın etrafında yörüngeye ilk girdiğinde, herhalde, alev alev yanan bir top gibiydi. Bu alev topunun son kalıntıları, Dünya’nın çekirdeğinde, dışarı akacak mecra bulmak için hala ayaklarımızın altındaki zemini yoklayıp duruyor. Varoluşundan tam 4 milyar 570 milyon yıl sonra bile Dünya’da yanardağlar, arasıra da olsa hala lav püskürtüyorlar. İlk başlarda dünyanın hidrojen, su buharı, amonyak, metan ve hidrojen sülfitten oluştuğu düşünülüyor. Laboratuvarda böyle bir gaz karışımına dışardan enerji verildiğinde bir süre sonra kahverengi bir bulamaç elde ediliyor. Dünya’nın da böyle bir süreçten geçerek en dış kabuğundan itibaren önce sıcak, kıvamlı bir çorba halini aldığı, sonra ağır ağır katılaştığı varsayılıyor. Toprağın anası olan bu sıcak, kıvamlı çorba, Güneş’in aşırı sıcağında gelişen kimyasal evrimin son aşamaya ulaşması için uygun bir ortam oluşturmuşa benziyor. Ve kimyasal evrim tamamlandığında; yani evrenin veri olan koşullarında varolabilecek bütün gelişme basamaklarında, giderek artan farklı sayılarda elektron ve protondan oluşan atomlar ile izotopları kararlılık kazandıklarında, niteliksel bir sıçramayla biyolojik evrim aşamasına geçilmiş olması gerekiyor. İnorganik maddeden organik maddeye... Aminoasitler ile nükleik asitlere... Ve cansız maddeden canlı maddeye... Bilinen en basit canlılara viroyit adı veriliyor. Bunlar yaklaşık 10 bin atomdan oluşuyorlar. Viroyit, 250 m. uzunlukta bir RNA dizisinden başka birşey değil... Ve kendi kendisini üretebiliyor. Bazı virüsler de yine bir RNA dizisiyle bunu çevreleyen bir protein tabakasından oluşuyorlar; ama bazılarında da hem RNA hem DNA bulunuyor. Elbette virüsler de kendi kendilerini üretebiliyorlar. Ama viroyitlerle virüslerin canlı sayılıp sayılamayacağı hala tartışmalı... Zira en ilkelinden en gelişmişi olan insana kadar bütün canlı türlerinin hücrelerinde RNA’nın yanısıra bir de, viroyitlerle bazı virüslerde bulunmayan ve çok önemli olan DNA molekülü mutlaka var... Ve her canlı türünün DNA molekülü farklı... DNA moleküllerindeki farklılık, basitten karmaşığa doğru tırmanan bir farklılık... En basiti virüsler, sonra tek hücrelilerde, en karmaşığı insanda... DNA molekülü bir şifre... Sözkonusu canlının bütün özelliklerini belirleyen şifre... Hücreler, bu şifrenin RNA vasıtasıyla taşınan talimatları doğrultusunda örgütleniyorlar ve birbirlerinden farklılaşıyorlar. DNA molekülü kendi etrafında dolanan uzun bir ip merdivene benziyor ve hücre bölünmesiyle gerçekleşen üreme sürecinde düşey olarak ikiye ayrılarak ilk hücreden üreyen iki yeni hücrede kendi yarımından kendisini yeniden üretebiliyor. Döllenmeyle gerçekleşen üreme sürecinde de, eşlerden her birinin DNA molekülleri yine düşey olarak ikiye ayrılıyor ya da çözülüyorlar. Döllenme gerçekleştiğinde, erkeğin yarım DNA’sıyla dişinin yarım DNA’sı birleşerek yeni bir DNA molekülü oluşturuyorlar. Ve biyolojik evrim hep DNA bazında gerçekleşiyor. Gerek kendi yarısından kendini üretmesi esnasında, gerekse iki yarımın birleşmesi esnasında çoğu zaman hiçbir mesele çıkmıyor ama, arasıra da DNA’yı oluşturan bazı moleküller tam yerine oturmuyorlar. Ya da ortamda bulunan başka bazı moleküller tam birleşme sırasında gelip DNA’ya katılıyorlar. Böylece şifre, bir ayrıntıda değişmiş oluyor. Ve ayrıntıda değişen bu şifre, doğan yeni canlının, anababasından bir ya da birkaç ayrıntıda farklı olmasına yol açıyor. Bu olaya mutasyon/değşinim, bu değişik canlıya da mutant/değşinik deniyor. Her döllenmede bir değşinim olması olasılığı yok değil... Ama işin içine olasılıklar girince, yani döllenme sayısı olasılık kurallarının işleyeceği kadar büyük olunca, muhtemelen çan eğrisi biçiminde bir dağılım sözkonusu oluyor. Yani, döllenmeler sırasında çoğu DNA kendisini tıpatıp ya da tıpatıpa çok yakın bir durumda üretmeyi başarıyor. Böylece çoğu döllenme, anababasından farksız yavrular üremesiyle son buluyor. Ama yine her döllenme kuşağında, bir kısmı olumlu, bir kısmı da olumsuz değşinikler de mutlaka ortaya çıkıyor. Bunlar, çan eğrisinin iki ucuna doğru yayılıyorlar. Eğrinin iki en uç kısmında aşırı olumlu değşinikler ile aşırı olumsuz değşinikler bulunuyorlar. Kalıcı olması için bir değşinimin resesif/çekinik değil, dominant/başat özellikte olması; yani değşinik bir başkasıyla ilişkiye girip döl verdiğinde yavrusuna aktarılacak ölçüde güçlü olması gerekiyor. Tabii döl verecek hale gelmesi için sözkonusu değşiniğin öncelikle çevre koşullarına uyum sağlaması, açıkçası hayatta kalmayı başarmış olması koşulu da var... Taşıdıkları farklı özellikler ister olumlu ister olumsuz olsun değşiniklerden çoğu yaşama ayak uyduramayıp ölüyorlar. Buna doğal ayıklama süreci deniyor. Dolayısıyla her değşinim, evrim sürecinde önemli bir yer tutuyor değil... Ancak çevre koşullarıyla uyum sağlayıp doğal ayıklamaya karşı koyan ve kalıcı olabilen ve olumlu değşinimler evrim sürecinde bir gelişmeye neden olabiliyorlar. Ve böyle bir değşinik, ancak uzun, çok uzun bir zaman geçince yeni bir türün ortaya çıkmasına neden olabiliyor. Ayrıntısal değişiklikler üstüste gelip de ilk değşiniğe döl vermiş olan türden çok farklı bir türün çoğalıp kendine Dünya’da yer edinebileceği kadar uzun bir zaman... Bazen milyarlarca, milyonlarca, hiç değilse yüzbinlerce yıl uzunluğunda bir zaman... Carl Sagan ya da Isaac Asimov gibi bazı bilim yazarları, Dünya üstündeki biyolojik evrimi şöyle özetliyorlar: 4 milyar yıl önce dünyada yalnızca moleküller varmış. Zamanla özel işlevli bir takım moleküller biraraya gelerek bir molekül ortaklığı kurmuşlar. Bu, ilk hücreymiş. 3 milyar yıl kadar önce bir değşinim, tek başına varlığını sürdürmekte olan bir hücrenin, bölündükten sonra ikiye ayrılmasını engellemiş. Bunun sonucunda tek hücreli bitkilerden bazıları biraraya gelmişler. Bunlar ilk çok hücreli organizmaları oluşturmuşlar. 2 milyar yıl kadar önce cinsler ortaya çıkmış. Böylelikle aynı cinsten iki organizma DNA’ların ikiye ayrılmasıyla döl vermeye başlamışlar. 1 milyar yıldır bitkiler öyle çeşitlenmişler ve öyle yayılmışlar ki dünyanın çevre koşullarını inanılmayacak kadar değiştirmişler. Çünkü yeşil bitkiler oksijen üretiyorlar. Ve oksijen üreten bitkiler dünyanın okyanuslarını kapladıkça hidrojen ağırlıklı ilk yapı ortadan kalkmış. Hidrojen yerini oksijene bırakmış. 600 milyon yıl önce Kambriyan Patlaması adı verilen bir olgu gerçekleşmiş ve yeşil bitkilerin yanısıra birdenbire bir dizi yeni canlı türü ortaya çıkmış. Önce ilk balıklar ve omurgalılar... Bu arada önceleri yalnızca okyanuslarda yaşayan bitkiler kara parçalarını işgal etmeye başlamışlar. İlk böcekler gelişmiş. Bunlardan üreyen yavrular karalara çıkmışlar. Kanatlı böceklerle hem karada hem suda yaşayabilen böcekler üremiş. Yine hem karada hem suda yaşayabilen balıklar görülmeye başlamış. Bunun ardından, 300 milyon yıl önce, ilk ağaçlar ve ilk sürüngenler ortaya çıkmış. Bunları dinozorlar izlemiş. Sonra sıra memelilere gelmiş. Tam o sırada ilk kuşlar da uçmaya, ilk çiçekler de açmaya başlamışlar. 70 milyon yıl kadar önce, yunus balıklarıyla balinaların ataları olan ilk balıklar... Ve aynı dönemde, maymunun, orangutanın ve insanın atası olan primatlar... İlk maymunlar 40 milyon yıl önce görünmüş. Ve 5 milyon yıldan beri de başdöndürücü bir gelişme yaşanmaya başlanmış. Önce hominidler/insansılar çıkmış ortaya: Australopithecus Afarensis; sonra, 3 milyon yıl kadar önce Australopithecus Africanus ve türevleri; 2 milyon yıl önce çeşitli hünerleri olan, ellerini tam anlamıyla kullanan ve artık maymundan çok insana benzemeye başlayan Homo Habilis, 1 milyon 6 yüz bin yıl önce ayakta duran ve beyni de büyümüş olan Homo Erectus; 3 yüz bin yıl önce bize iyice benzemeye başlayan ve geride bıraktıklarıyla akıllı olduğunu belli eden Homo Nearderthalensis ya da Homo Sapiens ve yalnızca elli bin yıl kadar önce de akıllının akıllısı ilk gerçek atalarımız: Homo Sapiens Sapiens... İşte insan!.. Bilim henüz, biyolojik evrimin dünya üstündeki gelişmesini de, bilime yakıştırılan türden bir kesinlikle ispatlayabilmiş değil... Bunun birkaç gerekçesi var... Bunlardan bir tanesi, bilimsel kesinliğe ulaşmak için toplanması gereken veri ya da birim bilgi miktarının, Aydınlanma Çağı’da umulandan çok fazla olması... Toplanması gereken birim bilgi miktarının yoğunluğu anlaşıldığı için biz, günümüzde, bilimin giderek daha küçük alanları kapsayacak biçimde bölünmesine, parçalanmasına ve yabancılaşmasına tanık oluyoruz. Bugün 2 bin 5 yüz farklı bilimsel disiplinin varlığından sözediliyor. Bu disiplinler yanyana açılan bir takım kuyular gibi kendi içlerinde giderek derinleşiyorlar, ama hiç değilse şimdilik birbirleriyle pek ilişki kurmuyorlar. Dolayısıyla bir disiplin tarafından elde edilen bilgilerin ve geliştirilen yorumların diğer disiplinler tarafından kullanılması şimdilik pek mümkün olamıyor. İkinci gerekçe, bazı bilgilere ulaşılamaması ve hiç ulaşılamayacak olması... Mesela Kambriyen Patlaması’ndan önceki dönemde yaşamış olduğu varsayılan canlı türlerinin bir kısmının hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolacak bir yapıya sahip olmaları... Bir başka önemli gerekçe ise, bilimle uğraşanların da sonuç itibariyle birer insan olması... Özellikle evrim konusunda, dinsel ve siyasal inançların etkisinden sıyrılamayan bilim insanları, kısıtlı da olsa ellerindeki bilgiyi yorumlarken bazen, eldeki verileri dinsel efsanelere uydurmak için fazlasıyla zorlanmış yorumlar yapabiliyorlar. Halbuki insanın çamurdan yaratıldığını anlatan dinsel efsanelerle bilimin evrime ilişkin bulguları arasında çok da büyük ayırımlar yok... Sonuç olarak bilimsel veriler de, insanın, dünyanın başlangıcındaki kıvamlı, sıcak bulamaçtan yaratıldığına işaret ediyorlar. Yani bilim, çamurdan yoğrulmuş iki bedene can üflendiğini anlatan efsaneleri bir anlamda doğruluyor. Arada yalnızca, insana önemli görünse de, evrenin boyutları temelinde fazlaca önemi olmayan bir zaman farkı var... Hepsi o!.. Bilimsel açıklamalar kesinlik taşımıyor olsalar da, mantık, eldeki verilerin, evrim sürecinin gerçekliğine inanmaya yeterli olduğunu söylüyor. Ve tam bu noktada insan, kendi soyunun biyolojik evrim sürecinin, hatta fiziksel ve kimyasal aşamalarıyla birlikte bütün evrim sürecinin en son aşaması olup olmadığını merak ediyor.

http://www.biyologlar.com/evren-evrim-ve-insan

Darwin ve Moleküler Evrim

Doğal seçilim aslında bir genetik kuramı. Çünkü doğal seçilim süreci genetik çeşitliliğin varlığını gerektiriyor. Bu çeşitlilik ortamında, Darwin'in deyimiyle "varolma mücadelesi"nde, avantajlı özelliklere sahip bireyler varlıklarını sürdürebiliyor ve bu özelliklerini bir sonraki kuşağa aktarabiliyorlar. Ancak Darwin, genetik süreçlerin nasıl işlediğini özelliklerin bir kuşaktan diğerine nasıl aktarıldığını- bilmiyordu. Ebeveynler ve yavrular arasındaki genel benzerliğin farkında olsa da, kalıtım sürecinin ayrıntılarını anlamamıştı. Oysa, tam da Danvin'in evrim düşüncesini geliştirmekte olduğu sıralar, Gregor Mendel bu ayrıntıları anlama aşamasındaydı. Darwin, Mendel'in makalesini hiç bir zaman okumadı. Sonuç olarak, o sıralar kalıtımla ilgili geçerli yaklaşım olan "karışımsal kalıtım" düşüncesiyle yetinmek zorunda kaldı. Bu düşünceye göre bir yavru, ebeveynlerinin özelliklerinin bir karışımını taşırdı ve genellikle bir özellik, anne ve babanınkilerin ortalaması gibiydi. Ancak, "Türlerin Kökeni"nin yayımlanmasından sekiz yıl sonra (Mendel'in makalesinden bir yıl sonra), 1867'de, bir mühendis olan Fleeming Jenkin. karışımsal kalıtım ve doğal seçilimin bir birleriyle uyumlu olmadığını gösterdi.Biri kırmızı, diğeri beyaz iki kutu boya olduğunu ve doğal seçilimin "kırmızı" özelliği yeğlediğini düşünün. Karışımsal kalıtım durumunda, kırmızı bir birey ile beyaz bir bireyin çiftleşmesi sonucu oluşacak yavrular her zaman pembe olacaktır. Yalnızca kırmızı ile kırmızının çiftleşmesi durumunda kırmızı bireyler ortaya çıkacak, diğer tüm çiftleşmelerdeyse (ör. beyaz x kırmızı: pembe x kırmızı) kırmızılık azalacaktır. Yeni ve yararlı bir özellik olan kırmızı, büyük bir olasılıkla ender olarak ortaya çıkacak ve hakim durumdaki beyaz form ile çiftleşerek pembe yavrular üretecektir. Diğer bir deyişle, karışımsal kalıtım herşeyin orta noktaya yaklaşmasına yol açacak, renk pembeye yaklaştıkça, bir uç nokta olan kırmızı yok olacaktır. Fleeming'in düşüncesi, haklı olarak bunun doğal seçilimin etkisine ters düşen bir süreç olduğuydu. Darwin, Jenkin'in haklılığını görerek kuramını kurtarmak için bir yol aradı ve "pangenesis" adını verdiği kendi kalıtım kuramını ortaya attı. Bu kuram özünde, Jean-Baptiste de Lamarck adlı Fransız biyologun 19. yüzyılda dile getirdiği ve sonradan "Lamarkizm"le tanımlanacak olan kalıtım sürecine benziyordu. Bu süreç, "edinilmiş özelliklerin kalıtımı"nı içeriyordu. Temelde Lamarck. bir canlının, yaşamı süresince edindiği özellikleri yavrularına geçirebileceğine inanıyordu. Lamarck'ın kendisi tarafından kullanılmamış olmasına karşın, bu konudaki en ünlü örnek zürafanın boynuyla ilgili olanıdır. Lamarkizme göre tek tek her zürafa, en üst dallardaki yapraklara ulaşabilmek için yaşamı boyunca boynunu gerdiği için, yaşlı bir zürafanın boynu gençlerinkine göre biraz daha uzundur. Lamarck, zürafanın boyun uzunluğundaki bu değişimin yavrularını da etkileyeceğini düşünüyordu; böylece sonraki kuşağın zürafaları, yaşamlarına önceki kuşaktan daha uzun boyunlarla başlayacaklardı. Darwin'in pangenesis kuramıysa bu süreç için bir mekanizma öneriyordu: Vücudun değişik parçalarında üretilen "gemül"ler, kana karışarak eşey hücrelerine, yani erkekte sperm, dişideyse yumurta hücrelerine taşınıyordu. Her bir gemül, anatomik bir parça ya da bir organa ait özellikleri belirliyordu. Bu durumda bir zürafanın yaşamı boyunca boynunu germesi, "boyun uzunluğu" gemüllerinin sürekli "daha uzun boyun" sinyalleri göndermesine neden olacaktı. Lamarck ve Darwin yanılmışlardı. Darwin'in kurguladığı sistemin yanlışlığını ortaya çıkaran, kendi kuzeni Francis Galton oldu. Galton birkaç kuşak boyunca tavşanlara, başka renk tavşanlardan kan verdi. Darwin haklı olsaydı, kanın içindeki yabancı renk gemülleri nedeniyle alıcı tavşanların en azından birkaç tane 'yanlış renkte' yavru üretmeleri beklenirdi. Oysa Galton, deneyi birçok kuşak boyunca tekrarlamasına karşın, beklenenden farklı bir renk oranı gözlemlemedi. Jenkin'in eleştirilerini yanıtlayabilmek için son çare olarak pangenesise sarılmış olan Darwin'se. Galton'un ortaya koyduğu delilleri kabul etmek istemedi. Sonunda, Darwin'in öldüğü sıralarda Alman biyolog August Weismann, sperm ve yumurta oluşturan eşey hücrelerinin diğer vücut dokularıyla ilişkisi olmadığını ortaya koydu. Yani. bir zürafanın boynuyla sperm/yumurta üreten hücreleri arasında hiç bir iletişim yoktu. Dolayısıyla Lamarkizm ve pangenesis biyolojik olarak olanaksızdı. Talihsiz Darwin! Mendel'in çalışmaları konusunda bilgisi olsaydı, Jenkin'i yanıtlayabilmek için son derece ayrıntılı, üstelik de bütünüyle yanlış olan pangenesis kuramını ortaya atması gerekmeyecekti. Mendel, bezelye bitkilerini üreterek yaptığı gözlemlerine dayanarak, daha sonra "gen" adı verilecek olan kalıtım etkenlerinin, bireyin deneyimlerinden etkilenmedikleri, aksine, kuşaktan kuşağa bir bütün olarak ve değişmeden aktarıldıkları sonucuna vardı. Ayrıca bazı koşullar altında, bir özellik geçici olarak gizli kalabiliyordu. Kırmızı ve beyaz boya kutularımıza dönecek olursak, ilk çiftleşmenin sonucunda pembe bireyler ortaya çıksa bile. bir sonraki kuşakta, örneğin pembe x pembe çiftleşmesinden kırmızı bireyler elde edilebilirdi. Böylece Mendel'in çalışmaları hem doğal seçilimi Jenkin'in eleştirilerinden kurtarıyor, hem de doğal seçilimin işleyebileceği genetik bir temel sağlıyordu. Doğal seçilimin kritik etkeniyle ilgili olarak (önce karışımsal kalıtım, sonra da pangenesis konusunda) Darwin'in iki kez yanıldığı düşünülürse, bu kuramın varlığını sürdürmesi çok olağandışı bir durum. Üstelik, kuruluşundaki hatalara karşın bu kuramın doğruluğu artık kanıtlanmış bulunuyor. Bu olağandışı sonucun nedeni, Darwin'in öncelikli olarak bir 'deneyci' (empiricist) olmasıydı: Onun için önemli olan. gözlemlerini açıklama çabaları değil, gözlemlerin kendisiydi. Evrim biyologu Ernst Mayr'ın da yazdığı gibi, "Darwin, genetik çeşitliliği bir 'kara kutu' gibi ele aldı. Hem bir doğabilimci, hem de hayvan yetiştiriciliğiyle ilgili literatürü izleyen bir okuyucu olarak. çeşitliliğin her zaman var olduğunu biliyordu ve bu onun için yeterliydi. Ayrıca, doğal seçilimin hammaddesi olan çeşitliliğin her kuşakta yenilendiğinden ve dolayısıyla her zaman varolacağından da emindi. Diğer bir deyişle, doğal seçilim kuramının öncülü olarak doğru bir genetik kurama gereksinimi yoktu." (One Long Argument, s. 82. Harvard Univ. Press. 1991) Öte yandan, son 50 yıl içinde moleküler genetik alanında kaydedilen olağanüstü ilerlemeyi gözönüne alırsak, Darvin'in düşüncelerinin varlığını sürdürebilmiş olması daha da şaşırtıcı. Jim Watson ve Francis Crick, DNA'nın sarmal yapısını. "Türlerin Kökeni"nin yayınlanmasından neredeyse 100 yıl sonra ortaya çıkardılar. O zamandan beri moleküler biyolojide kaydedilen ilerlemeleri Darwin'in öngörmesine olanak yoktu. Yine de onun basit kuramı, biyolojide kendisini izleyen tüm gelişmelere ters düşmeden yaşadı. Hatta yeni bulgular, kuramı zayıflatmak bir yana. destekledi bile. Moleküler genetiğin en son zaferini, insanın (ve birçok başka türün) genomundaki dizilimin eksiksiz olarak belirlendiği çalışmayı ele alın: Kendisi de genom projelerinin başlatanlarından olan Jim Watson, projeden bugüne kadar elde edilen en önemli bulgunun ne olduğu konusunda düşüncesi sorulduğunda, "Genom projesi Darwin'in, kendisinin bile inanmaya cesaret edebileceğinden daha haklı olduğunu gösterdi" yanıtını vermişti. Ayrıca Watson. beklenilenin tersine, genom projesinden çıkarılacak tıbbi sonuçlar yerine evrimsel sonuçlan vurgulamayı yeğledi. Çünkü genom projesi, genetik organizasyonun temel özelliklerinin tüm canlılar tarafından ne ölçüde paylaşıldığını ortaya çıkarmış bulunuyordu. Watson haklı olarak, genom çalışmalarıyla birlikte, canlıların evrimsel bağlantılarıyla ilgili yeni ufukların da açılacağı düşüncesinde. Yakın zamanda "Türlerin Kökeni"ni yeniden yazma ve güncelleştirme işini üstlenmiş olan İngiliz bilimci Steve Jones da, Darwin'in çalışmasının sağlamlığından etkilenenlerden: "Sonuç olarak bu kitap (benim beklemediğim kadar) aslına benzeyen bir yapıt oldu. Darwin'in ¤¤¤i. bir asırlık bilimsel gelişmeyi kolayca kaldırabiliyor." (Almost like a whale, s. XXVII Doubleday 1999) Bunu izleyen bölümlerde, yüzyılı aşkın süre boyunca bilimde gerçekleştirilen bu ilerlemenin daha ilginç ve daha yeni sonuçlarından bir kısmını kısaca gözden geçireceğiz. Tüm bulgular, Darwin'in düşleyebileceğinin çok ötesinde olmalarına karşın, "Türlerin Kökeni"nde çizilen çerçeveye rahatça oturuyorlar. Bu modern çağda Darwin gerçekten de "kendisinin bile inanmaya cesaret edebileceğinden daha doğru".Yaprak yiyebilmek için moleküler düzeyde ne gerekli? Doğal seçilimin gücünü en iyi ortaya koyan süreçlerden biri de "benzeştiren evrim"dir. Bu süreç, akrabalıkları olmayan canlı gruplarının, aynı seçilim baskısı sonucunda benzer özellikler edinmesini içerir. Bu yakınlaşma farklı düzeylerde olabilir: Örneğin kuşların ve yarasaların kanatlan, benzeştiren evrim sonucunda oluşmuştur. Her iki çözüm de. bir uçma organı yaratmak şeklindeki evrimsel sorunu paylaşır. Kuş ve yarasa kanatları temelde bütünüyle farklıdır elbette (örneğin, kuş kanadı kuşun yalnızca ön ayağını, yarasa kanadıysa hem ön hem de arka ayakları içerir). Ayrıca bu iki canlı grubunun, uçma yeteneğini birbirlerinden bağımsız olarak kazandıkları da çok açıktır. Taksonomistlerin yarasayı kuş olarak sınıflandırma tehlikesi yoktur; çünkü bu canlılar ortak olan sorunlarını çok farklı yollarla çözmüşlerdir. Ancak, taksonomistler için büyük sorun yaratan doğal seçilim örnekleri de var. Bazı durumlarda benzeşim süreci o kadar etkili oluyor ki, ortaya çıkan benzerliğe dayanarak hiç bir akrabalığı olmayan canlılar, yanlışlıkla aynı gruba konulabiliyorlar. Örneğin, soyu tükenmiş olan keselikurdun, görünürde kurda çok benzemesi, ilk taksonomik değerlendirmeler sonucunda bu iki canlının yakın evrimsel akrabalar olarak sınıflandırılmasına (diğer bir deyişle benzerliklerinin, kurt-benzeri ortak bir atadan evrimleşmiş olmalarından kaynaklandığı düşüncesine) neden olmuş. Oysa daha ayrıntılı bir incelemede, temelde çok farklı iki ayrı memeli grubuna ait oldukları ortaya çıkıyor: Keselikurt bir keseli, kurtsa bir etenli (plasentalı) memeli. Yani bir kurda benzemesine karşın keselikurt, aslında kanguru gibi keseli hayvanlarla daha yakın akraba. Öyle görünüyor ki, iki ayrı bölgede 'köpek'liği yeğleyen seçilim baskısı, biri keseli, diğeri plasentalı olmak üzere iki farklı hayvan çözümüyle sonuçlanmış. Darwin'in bu örneklerle bir sorunu olmayacağı kesin. Ancak DNA devrimi, seçilim sonucu oluşan benzerlikleri çok daha ayrıntılı incelememize olanak tanıyor. Doğal seçilim ne kadar duyarlı? Benzer seçilim baskıları, farklı gruplar arasında moleküler düzeyde benzeşmeyle sonuçlanabilir mi? Diğer bir deyişle, temel bir işlevi yerine getirmek üzere belli bir proteini kullanan çeşitli canlılar arasında, protein dizilimi açısından benzeştiren evrim gelişmesini bekleyebilir miyiz? DNA dizilimi, yaşamın aktif molekülleri olan proteinleri kodlar. Proteinlerin kendileriyse aminoasit adı verilen yapıtaşlarından oluşurlar. Yani bir genin DNA dizilimi, oluşacak aminoasit zincirini belirler. Dolayısıyla DNA diziliminde oluşan bir mütasyon. üretilen proteinin aminoasit dizilimini de etkiler. Öyleyse, belli bir proteinin belli bir biçimde kullanımının yeğlendiği durumlarda, akrabalığı olmayan canlıların aminoasit diziliminde de benzeştiren evrim görmeyi bekleyebilir miyiz? Doğal proteinlerde 20 farklı aminoasit bulunabiliyor. Proteinin belli bir yerinde bu 20 aminoasitten herhangi biri bulunabileceği için, olası farklı dizilim sayısının çok yüksek olduğunu unutmayın. Örneğin, 200 aminoasit uzunluğundaki bir protein için 20 üzeri 200 farklı aminoasit dizilimi bulunabilir. Doğal seçilim, proteinin işlevini en iyi biçimde yerine getirmesini sağlayan dizilimi yeğler. Ama doğal seçilim ne kadar kesin sonuç verebilir? Belli bir işlev için ortak seçilim baskıları olduğunu varsayarsak, farklı canlı gruplarında bağımsız olarak aynı aminoasit dizilimiyle -bütün olasılıklara karşın yeğlenen dizilimle- sonuçlanabilir mi?Belli koşullar altında, "evet". Bunun en iyi örneğini yaprak-yiyen hayvanlarda görebiliriz. Yaprak yemek, besin elde etmenin zahmetli bir yolu; çünkü bitkilerde hücre duvarının temel maddesi olan selülozun parçalanması, özellikle zor. Ve selülozu parçalayamazsanız yaprak hücrelerinin içine ulaşıp gerekli besinleri alamazsınız. Bu nedenle, "geviş getirenler" olarak bilinen, ineğin yanısıra başka evcil hayvanları da içeren memeli grubu, mikroplardan yararlanır. Bu hayvanların bağırsaklarında, selülozu ustaca parcalayabilen bakteri toplulukları yaşar. Kısacası inekler, selülozu parçalayıp bitki hücrelerini açmak için bakterileri kullanırlar. Ama bakteriler bu hücrelerin içindeki besini kendileri kullandıkları için, ineklerin bu kez de besini bakterilerden ayırmanın bir yolunu bulmaları gerekir. Bunu yapabilmek için inekler ve diğer geviş getirenler, "lizozim" adı verilen ve bakterilerin hücre duvarını parçalayan bir enzim (aktif bir protein) kullanırlar. Sonuç olarak, bir ineğin yediği otlardan besin elde etme süreci son derece dolaylı: Otu yiyor, bakteriler bitkinin selüloz hücre duvarını parçalıyor ve hücrenin içindekileri kullanıyor: bundan sonra ineğin bağırsaklarındaki lizozim, bakterileri parçalıyor ve sonunda besinler ineğe ulaşabiliyor. Evrimsel açıdan lizozim, yeni bir sindirim işlevi için kullanılmış oluyor. Enzimin tipik işleviyse, memeli vücudunu bakteri saldırılarına karşı korumak; hayvan için sorun yaratmalarına fırsat vermeden, bakterilerin lizozimler tarafından parçalanması gerekiyor. Örneğin, gözyaşındaki lizozim bu yolla bakteriyel enfeksiyon riskini azaltıyor. Aslında geviş getirenler yaprak yemekte uzmanlaşmış tek memeli grubu değil. Özellikle Asya'da yayılım gösteren ve langur adı verilen bir grup maymun da bu işi yapabiliyor. Peki ama langurlar selülozu sindirme sorununu nasıl çözüyorlar? Şaşırtıcı bir şekilde (ve geviş getirenlerle hiç de yakın akraba olmadıkları için bağımsız olarak) bu sorun için aynı çözümün evrimleştiğini görüyoruz: Onlar da bağırsaklarında, işlevi selülozu parçalamak olan bir bakteri topluluğu barındırıyorlar. Ve onlar da, bakterilerin bitkilerden aldıkları besini elde etmek için, bakterilerin hücre duvarını parçamada lizozimden yararlanıyorlar. Bu olgunun kendisi, benzeştiren evrimin. diğer bir deyişle bütünüyle ayrı iki hayvan grubunun ortak bir evrimsel sorunda aynı çözüme ulaşmasının, güzel bir örneğini oluşturuyor. Ancak benzeşim bununla da kalmıyor: Langur maymunlarına ve geviş getirenlerden biri olarak ineğe ait lizozimlerin aminoasit dizilimlerini karşılaştırdığımızda, bu kadar uzak akraba olan gruplar için bekleyebileceğimizden çok daha yüksek bir benzerlik buluyoruz. Daha ayrıntılı bir inceleme yaptığımızdaysa, geviş getirenlerdeki belli aminoasit değişimlerinin (olasılıkla lizozimin sindirime ilişkin bu yeni işlevi kazanmasını kolaylaştırmak üzere) langurlarda da gerçekleşmiş olduğunu görüyoruz. Bu son derece olağanüstü bir sonuç. Bu iki yaprak-yiyen grup, yalnızca selüloz sorununu çözmek için kirli işlerini bakterilere yaptırmakla kalmadılar, lizozimi genel bir bakteriyel savunma enzimi olmaktan, sindirim işlevinin temel öğesi olmaya dönüştüren aminoasit değişimleri açısından da benzeştiler. Doğal seçilimin, aminoasit diziliminde evrimle sonuçlanması gerçekten dikkate değer bir olgu. Bizim gibi (ya da inekler ya da langur maymunları gibi) karmaşık hayvanların vücudunda üretilen yaklaşık 100 000 farklı protein var. Ve bu örnekte, bu proteinlerden yalnızca bir tanesinde, lizozimde oluşan küçük farklılaşmalar, doğal seçilimin gücünü yönlendirmek için yeterli olmuş. Yakın geçmişte bu öykünün bir başka yanı daha ortaya çıktı. Geviş getirenler ve langur maymunları gibi yaprak yiyen ve dolayısıyla selüloz sorunuyla karşı karşıya olan bir kuş türü incelendiğinde, yalnızca Amazon havzasında bulunan ve son derece garip görünüşlü olan "hoatzin" adlı bu kuşun da, selüloz sorununu bakterilerin yardımıyla çözdüğü ve bakterileri parçalamak içinse lizozim kullandığı bulundu. Evet, yaprak yiyen iki memeli grubuna ait lizozimin ve hoatzin lizoziminin aminoasit diziliminde de benzeşme oluşmuş. Diğer bir deyişle, moleküler düzeydeki bu benzeştiren evrim örneğinin yalnızca memelileri değil, kuşları da içerdiğini görüyoruz. Yüksek uçuş: Yüksek irtifa için moleküler uyum Bir enzimin değişik formları arasındaki işlevsel farklılıklar konusunda yorumlar yapabilmek için, o enzim ve biyolojik etkinliklerinin aynntılarıyla ilgili bilgilere gereksinmemiz var. Aminoasit diziliminde, dört aminoasidin wxyz şeklindeki dizilimini de içeren bir protein düşünün. Başka bir türde aynı işlevi gören proteinde aminoasit dizilmi wxtz olursa, diğer bir deyişle bu kısa dizide 'y' aminoasidi yerine 't' geçmişse, bu önemli bir farklılık mıdır? Bu soruyu, ancak proteinin yapısı ve işlevi konusunda fazlaca bilgimiz varsa yanıtlayabiliriz. Eğer, örneğin "bu protein f fonksiyonu için kullanılıyor" şeklinde genel bir düşünceden daha ayrıntılı bilgimiz yoksa, y --> t değişiminin önemini anlamamız olanaksız. Oysa çok az sayıda protein konusunda gerekli bilgiye sahibiz ve bunun sonucunda moleküler uyumla ilgili çalışmalar zorunlu olarak sınırlı düzeyde kalıyor. Morfolojik düzeydeki uyumla ilgili çalışmalar içinse durum farklı. Örneğin, elin işlevini tam olarak anlamak ve hayvanlar arasında görülen farklı el tiplerinin uyumsal değerini çıkarsamak çok zor değil. Kırmızı kan hücrelerinde bulunan ve oksijenin taşınmasından sorumlu molekül olan hemoglobin, moleküler uyumun evrimsel incelemesi için bulunmaz bir aday. Hemoglobin, akciğerlerde yoğun olan oksijene bağlanır ve vücudun, örneğin çalışan kaslar gibi, oksijen yoğunluğu az olan bölgelerinde bu oksijeni salar. İnsanlarda rastlanan pek çok hastalıkta hemoglobinle ilgili sorunların varlığı ve oksijen taşınımının hayvan fizyolojisinin temel bir öğesi olması nedeniyle hemoglobin, üzerinde çok iyi çalışılmış bir protein: hatta X-ışını yayılımı yöntemi kullanılarak üç boyutlu yapısı belirlenen ilk proteinlerden biri (Proteinler doğrusal aminoasit zincirlerinden oluşurlar; ancak bunlar proteinin işlevi için gerekli olan karmaşık üc-boyutlu yapıları oluşturacak şekilde kendi üstlerine katlanırlar.). Hemoglobinin evrimsel inceleme açısından iyi bir aday olmasının başka bir nedeni de, oksijen taşınımı açısından çok farklı ortamlarda yaşasalar da. tüm canlıların oksijen taşıma gereksinimi için aynı temel molekülü kullanmaları. Örneğin bazı kuşlar, deniz düzeyiyle karşılaştırıldığında oksijen miktarının çok daha az olduğu yüksek irtifalarda yaşarlar. Oysa yalnızca uçmak bile, çok enerji gerektiren ve oksijene bağımlı bir etkinlik. Dolayısıyla, bu molekülün doğal seçilim sonucunda -oksijen açısından- aşırı ortamlara uyum sağlayıp sağlamadığını belirlemek amacıyla, tipik olarak yükseklerde uçan bir kuşla alçaktan uçan bir kuşun hemoglobinlerini birbirleriyle karşılaştırabiliriz. Kuşların çok yükseklerde uçabildiği, bilinen bir olgu. Şimdiye kadar kaydedilmiş en yüksek kuş uçuşu. Fildişi Kıyısı'nda 11.300 m yükseklikteyken bir jet uçağına çarpan Rüppell akbabasına (Gyps rueppellii) ait. Bu yükseklik. Everest Tepesi'nin yüksekliğinden 2000 m daha fazla. Yükseklik arttıkça oksijen yoğunluğunun daha hızlı azalmasına bağlı olarak yüksekte uçan kuşlar oksijen bakımından, alçakta uçan akrabalarından bütünüyle farklı bir ortamda yaşarlar. Göç ederken Himalayalar gibi yüksek dağ sıralarının üzerinden geçen kuşlar da sıklıkla çok yükseklerde uçarlar. Örneğin yazlarını Tibet, kışlarını da Kuzey Hindistan'da geçiren Hint kazı (Anser indicus), mevsim aralarında Himalayalar'ın üzerinden uçar. Hint kazının ve alçak bölgelerde yaşayan en yakın akrabası olan bozkazın hemoglobinlerine bakıldığında, yalnızca 4 amino asit açısından farklı oldukları, bu farklılıkların, molekülün üç boyutlu yapısı üzerindeki etkisi incelendiğinde de, yalnızca bir tanesinin hemoglobinin oksijen tutma yeteneğini artırdığı görülüyor. Buysa, yükseklerde daha az olan oksijene çok daha kolay bağlanabilmesi için Hint kazının hemoglobininde bulunması gerekli olan özellik. Aynı durum, yükseklerde uçan başka bir kaz türü olan And kazı (Chloepahaga melanoptera) için de geçerli. Hint kazında olduğu gibi And kazında da, hemoglobinin oksijen tutma yeteneğinin artmasından tek bir aminoasit değişimi sorumlu. Her iki sonuç da, bu iki kaza ait hemoglobin proteinlerinin, alçak yerlerde yaşayan bozkaza ait olanlarıyla karşılaştırılması, ardından da oksijen-bağlama yeteneğini etkileyecek aminoasit değişimlerinin kimyasal yapıya ilişkin argümanlarla saptanması yöntemiyle elde edilmişti. Oysa bu, birçok açıdan tartışmalı bir yöntem. Oksijen bağlama yeteneğiyle ilgili yorumlarımızın gerçekten doğru olduğunu nasıl bilebiliriz? Hemoglobinin bu kadar iyi çalışılmış bir protein olması nedeniyle bu soru, gerekli deneylerle en iyi şekilde yanıtlanmış durumda. Ancak bu. ilk bakışta göründüğünden çok daha zor bir işlem: Bir insan hemoglobini alınıyor ve oksijen-bağlama yeteneği ölçülüyor; sonra genetik mühendisliği devreye sokularak uygun konumdaki aminoasitin yerine, Hint kazı için kritik olduğu belirlenen aminoasit yerleştiriliyor. Böylece, yeryüzünde olasılıkla daha önce hiç varolmamış, yeni bir hemoglobin molekülü üretilmiş oluyor. Şimdi, yeni üretilen bu molekülün oksijen bağlama yeteneği ölçülebilir. Bu deney, insan hemoglobini ve hem Hint kazı. hem de And kazının yüksek irtifa aminoasitleri kullanılarak gerçekleştirildi. Her iki durumda da, yeni hibrid hemoglobin molekülünün, normal insan hemoglobinine göre belirgin şekilde yüksek bir oksijen bağlama yeteneğine sahip olduğu görüldü. Kısacası deneysel sonuçlar, yapısal bilgilere dayanılarak yapılan çıkarsamaları doğruladı. Deneyler karmaşık olsa da sonuç basit: Moleküler düzeyde doğal seçilim son derece etkili bir unsur. Moleküller, uygun koşullarda en iyi performansı gösterecek ince bir ayara sahipler. Rüppell akbabasının 11.000 m'de uçabilmesini sağlayan unsur ise, hemoglobin molekülü üzerindeki etkisi aracılığıyla doğal seçilim. Moleküller ve biz: Darwin'in insan evriminde bilmedikleri DNA devrimi sonucunda ortaya çıkan evrimsel bulgular arasında belki de en dikkate değer olanları, kendi türümüzü ve onun tarihini ilgilendiren bulgular. Moleküler genetik tekniklerin gelişmesinden önce, insanın geçmişini araştırmak için kullanabileceğimiz fazla malzeme yoktu. Sümer tabletleriyle başlayan yazılı kayıtlar göreceli olarak çok yeniydi; arkeolojik ve fosil kayıtlarsa hem çok az bilgi sağlıyordu, hem de bölük pörçük oldukları için yorumlayanın yaklaşımlarına bağımlıydılar. DNA dizilimi bunların tümünü değiştirdi: Yeryüzünde bugün varolan genetik çeşitliliğe bakarak geçmişle ilgili çıkarsamalarda bulunabiliyoruz artık. Kullanılan mantıksa basit DNA dizilimi zaman içinde yavaş yavaş değişir: dolayısıyla herhangi iki dizilim -ve ait oldukları insanlar- birbirlerinden ne kadar uzun süre yalıtıldılarsa, o kadar farklı olurlar. Şu anda varolan farklı grupların, örneğin Avustralya yerlileri, Amazon yerlileri, Japonlar, Türkler, Kalahari buşmanlarının DNA dizilimlerini karşılaştırarak, kimlerin birbirlerine daha yakın olduğunu belirleyebiliriz. Bu araştırmalardan elde edilen ilk ve en önemli sonuç, basın dünyasında "mitokondriyel Havva" olarak adlandırıldı. Hücrenin içinde, enerji fabrikası işlevini gören ve mitokondri adı verilen küçük bir yapı var. İşte bu yapının içinde bulunan kısa bir DNA molekülünün dizilimini kullanarak tüm insanlar için bir soy ağacı oluşturursak, iki şey buluyoruz: hepimizin ortak atasının yaklaşık 100 000 yıl önce yaşadığı; ve bu ortak atanın Afrika'da olduğu. Buradan çıkaracağımız sonuçsa, modern insanın 100 000 yıl önce Afrika'da ortaya çıktığı ve oradan dünyaya yayıldığı. Bu sonuç, kayda değer bir bulguydu. Uzun zamandır türümüzün 100 000 yıldan çok daha yaşlı olduğu varsayılıyordu. Gerçekten de evrim standartlarına göre 100 000 yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçer: bizim türümüz çok genç bir tür. Bu noktayı açıklığa kavuşturmak için bu süreyi, orangutanlar için geçerli olanla karşılaştırmakta yarar var. Orangutanlar Güneydoğu Asya'daki iki adada, Borneo ve Sumatra'da bulunurlar. Mitokondriyel Havva çalışmasında kullanılan genetik teknikler orangutanlara uygulandığında, ortak bir atayı en son olarak 3,5 milyon yıl önce paylaştıkları ortaya çıktı. Diğer bir deyişle, bu adaların her birinden alınacak birer orangutan, birbirlerinden genetik olarak en farklı durumdaki iki insandan ortalama 35 kat daha farklılar. Ve ne ilginçtir ki. büyük bir olasılıkla siz bu iki orangutanı birbirlerinden ayırdedemezsiniz. 3,5 milyon yıllık bir evrimin bile çok önemli farklılaşmalara yol açması gerekmiyor. Yani. ırkçılar tarafından bu kadar sık dile getirilen yüzeysel farklılıklara karşın, bir tür olarak bizler şaşılacak derecede birörneğiz. En siyah Afrikalıyla en beyaz Avrupalı arasındaki genetik farklılık, uzman olmayan birine aynı gibi görünen iki orangutan arasındaki genetik farklılığın yanında çok önemsiz kalıyor. 30.000 yıllık bir iskeletin DNA'sından elde edilen veriler sayesinde artık biliyoruz ki, yakın geçmişimize ait soy ağacının en eski dalı bütünüyle yok oldu. Neandertaller adı verilen bu insanlar 800.000 yıl kadar önce ortaya çıktılar ve yaklaşık 30.000 yıl önce ortadan kayboldular. Neandertallerin bizler, yani modern insanlar tarafından mı yokedildiği. yoksa karışma sonucunda bizim bugün bir ölçüde Neandertal mi olduğumuz sorusu yakın zamana kadar açıklık kazanmamış olan bir konuydu. Oysa şimdi DNA analizlerine bakarak, Neandertal insanının kaderinin, karışma sonucu yokolmak değil, zor kullanılarak soyunun tükenmesi olduğunu açıkça görebiliyoruz. Neandertal DNA'sı tüm modern insanlarınkinden çok farklı: eğer bizimle üremiş olsalardı, bu farklı dizilimlerin modern insan popülasyonlarında da bulunmasını beklerdik. Bulunmaması, Neandertallerin 30.000 yıl önce yokolduklarını ve DNA'larını da beraberlerinde götürdüklerini gösteriyor. İnsanın tarihiyle ilgili modern yaklaşımlar, yalnızca ırkçılık için biyolojik bir temel olasılığını ortadan kaldırmakla ve Neandertallerin kaderini ortaya çıkarmakla kalmadı. En ilginç sonuçlar çok yakın zamanda bulundu. Bu sonuçlar, cinsiyetler arasındaki farklılıklar, özellikle de göç konusundaki farklılıklarla ilgiliydi. Yeryüzündeki herkes için. incelemekte olduğumuz DNA parçasında dizilimin aynı olduğunu ve bu dizilimde, örneğin Güney Afrika'da bir mütasyon oluştuğunu düşünün. Eğer yoğun bir göç hareketi yaşanıyorsa, bu mütasyon hızla yayılır ve belki birkaç kuşak sonra, örneğin İstanbul'da görülebilir. Ancak eğer göç hareketleri çok azsa insanlar oldukları yerlerde kalıyorlarsa mütasyon Güney Afrika'yla sınırlı kalır ya da çok çok yavaş yayılır. Yani, DNA varyantlarının -mütasyonların- yayılım miktarı, göç hareketinin büyüklüğünü belirlemek için dolaylı bir ölçüt olarak kullanılabilir. İnsanlık tarihini (ve göç hareketlerini) kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı incelememiz mümkün. Bazı DNA parçaları kuşaktan kuşağa yalnızca kadınlar arasında aktarıldıkları için dişi tarihinin, başka parçalarsa yalnızca erkekten erkeğe aktarıldıkları için erkek tarihinin "işaretleri" olarak kullanılabiliyorlar. Kadınlara özgü olan ve mitokondride bulunan DNA'dan daha önce söz etmiştik. Yalnızca dişinin üretebildiği döllenmemiş bir insan yumurtası mitokondri (ve dolayısıyla mitokondriyel DNA) içerirken, erkeğin sperm hücresiyle yeni bireye yaptığı katkı mitokondri içermez. Yani mitokondriyel DNA yalnızca kadınlar tarafından aktarılır. Öte yandan, yalnızca erkekler tarafından aktarılan küçük bir insan kromozomu var. Erkekleri erkek yapan, bu "Y" kromozomu olduğu için. tanımı gereği "Y" kromozomunu taşıyan tüm insanlar erkek. Yani "Y" kromozomu erkeklere özgü ve yalnızca erkek soyunda aktarılıyor. İnsan popülasyonları arasındaki mitokondriyel DNA çeşitliliğini yapısal olarak incelediğimiz zaman, mütasyonların çoğunluğunun tüm popülasyonlar arasında büyük ölçüde yayılmış olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, yalnızca yerel olarak görülen varyantlara hemen hemen hiç rastlamıyoruz; yani popülasyonlar büyük ölçüde karışıyormuş gibi görünüyor. Ve elbette bu karışma, göç hareketinin sonucu. Oysa "Y" kromozomundaki farklılıklarla ilgili olarak yakınlarda yapılan çalışmalar, bunun tam tersi olan sonuçlar ortaya çıkarıyor. Bu sonuçlar, yayılım miktarının aslında çok düşük olduğunu, ve örneğin Güney Afrika'da ortaya çıkan bir mütasyonun genellikle pek uzağa gitmediğini gösteriyor. Acaba neler oluyor? Tek bir tür için, kendi türümüz için nasıl bu kadar çelişkili iki ayrı sonuç elde edilebilir? Aslında bunun açıklaması basit: Erkekler ve kadınlar farklı hızlarda göç ediyorlar ve bunu beklenmedik bir şekilde yapıyorlar. Çok dolaşan erkekler ve evde duran kadınlarla ilgili tüm önyargılarımıza karşın, aslında kadınlar erkeklerden çok daha fazla yer değiştiriyorlar. Hatta birçok kuşak gözönüne alınarak yapılan hesaplamalarda, kadınların erkeklerden ortalama olarak 8 defa daha fazla göç ettiği ortaya çıkıyor. Bu, sezgilerimize bütünüyle aykırı bir sonuç. Büyük İskender'in dizginsiz dolaşan orduları ya da Cengiz Han'in Orta Asya'da savaşan atlılarıyla ilgili öyküleri dinleyerek büyümüş olsak da. erkekleri hareketli avcılar ve gezginler olarak gören önyargılarımızın bütünüyle yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Aslında antropologlar bu olguyu kolayca açıklayabilirler. Tüm toplumlarda antropologların "atakonumu" (patrilocality) adını verdikleri bir uygulama görülür: İki ayrı köyden bir çift evlendikleri zaman, kadın erkeğin köyüne taşınır. A köyünden bir kadının B köyünden bir adamla evlendiğini ve B köyüne taşındığını varsayın. Bir kızları ve bir oğulları oluyor. Kızları C köyünden bir adamla evlenerek C köyüne taşınıyor; oğullan da D köyünden bir kadınla evleniyor ve bu kadın B köyüne geliyor. Böylece erkek soyu B köyünde kalırken dişi soyu iki kuşakta A'dan B'ye, sonra da C'ye taşınmış oluyor. Bu sürecin kuşaklar boyunca sürmesi, dişi göçünün çok yaygın, erkek göcününse sınırlı olmasıyla sonuçlanıyor. Erkekler gerçekten de bazen uzak ülkeleri fethetmek için yola çıksalar da. bunlar insan göçünün bütünü içinde önemsiz kalıyor: insanlığın tarihini şekillendiren, kadınların adım adım köyden köye yaptıktan göçler. Darwin'e dönüş: "Darwin'in bile inanmaya cesaret edebileceğinden daha doğru" Darwin'in zamanından bu yana biyolojide olağanüstü ilerlemeler kaydedildi. Bunların birçoğu evrimle doğrudan ilgili ve Darwin'in kur..... ışık tutuyor. Ama Darwin mezannda rahat yatabilir: Evrimsel değişimin mekanizmasını şimdi artık çok daha iyi anlıyoruz ve bu yeni bulgular karşısında Darwin'in görüşlerinin özü hâlâ sağlamlığını koruyor. Daha önce de gördüğümüz gibi. kalıtım, ve mekanizması olan genetik konusundaki bilgisizliğine karşın kuramının yaşayabilmesi. Darwin'in öncelikle bir deneyci olmasından kaynaklanıyor. Doğadaki çeşitliliğin ve bunun bir kuşaktan diğerine -bir şekilde- aktarıldığının farkında olması onun için yeterliydi. Ayrıntılı bir kalıtım kur..... gereksinimi yoktu. Aynı durum çalışmalarının başka yönleri için de geçerli. Örneğin, "Türlerin Kökeni"ninde, hayvan ve bitkilerin coğrafi dağılımını inceleyen biyocoğrafyaya yalnızca iki bölüm ayırmıştı. Darwin kitabını, kıtaların coğrafi tarihini şekillendiren en önemli gücün levha tektoniği olduğunun bulunmasından çok önce yazmış olmasına karşın, gözlemleri bugün hâlâ güncelliğini ve doğruluğunu koruyor. Levha tektoniği konusundaki bilgisizliği, biyocoğrafyaya yaptığı katkıları engellemedi. Hiç bir zaman bildiğinden ayrılmadı ve bir deneyci olarak kaldı. Farklı anlamları olabilecek veriler konusunda spekülasyon yapmak yerine, çok miktarda veriye sahip olduğu ve basit yorumlarla üzerinde çok şey söyleyebileceği konulara ağırlık verdi. Böylece, biyocoğrafya gibi iddialı konulara sapmak yerine, adaların yanısıra üzerlerinde yaşayan hayvan ve bitkiler konusunda da çok ayrıntılı yazılar yazabildi. Darwin'in bu deneyciliği hepimize örnek olmalı. Bu güzel kuramının olağanüstü verimliliği, deneyciliğin, olgulardan sapmamanın gücünü ustaca ortaya koyuyor.

http://www.biyologlar.com/darwin-ve-molekuler-evrim

ANORGANİK EVRİM NEDİR

GÜNEŞ SİSTEMİNİN VE ÖZELLİKLE DÜNYANIN OLUŞUMU ÜZERİNE GÖRÜŞLER Evrensel patlamadan belirli bir süre sonra, maddeler, galaksiler ve onların içinde yıldız sistemleri halinde düzenlenmeye başlamıştır. Büyük bir olasılıkla, evren­sel gaz ve toz bulutlarının yoğunlaşmasıyla sabit yıldızlar ortaya çıkmıştır. Yoğunlaş­makta, daha doğrusu büzülmekte olan tüm cisimlerde, meydana gelen yüksek basınçtan ve sürtünmeden dolayı, özellikle merkezlerinde sıcaklık gittikçe artar ve açısal momentumun korunması için kendi etrafında dönme hareketi başlar. Güneşimiz de aynı şekilde oluşmuş, iç tarafında sıcaklık milyonlarca dereceye ulaşmış (yak­laşık 15 milyon santigrat derece> ve kendi etrafında belirli bir hızla dönmeye başla­mıştır. Doğal olarak yüzeyindeki sıcaklık merkezindekinden çok daha azdır (yaklaşık 5000 - 6000 santigrat derece). Şimdiye kadar evrende uydusu olan tek bir yıldız gözlenmiştir (Eylül 1984 tarihinde bir Amerikalı astrofizikçi tarafından, yaklaşık 8 ışık yılı uzaklıkta). Başka uyduların gözlenememesinin nedeni, uyduların, bugünkü aygıtlarla görülemeyecek kadar küçük (uydu olabilmesi için bizim güneşimizden en azından 10 defa daha küçük olmalıdır> ve en yakın yıldızın dört ışık yılı uzakta olmasıdır. Bu nedenle uyduların oluşumu konusunda evrensel bir ilkeyi saptamak çok zordur. Bununla beraber sadece saman yolunda 200.000 kadar uydusu olan yıldız bulunduğu varsayılmaktadır. Güneşin uydularının en önemli özelliği, hepsinin aynı düzlem üzerinde bulun­ması ve bu düzlemin, güneşin ekvator düzlemiyle hemen hemen (sadece 60lik bir açı farkı vardır) çakışmasıdır. Ayrıca güneşin tüm gezegenleri aynı yönde dönmekte­dir. Bu, ilk bakışta, tüm gezegenlerin güneşin ekvatorundan, merkezkaç kuvvetiyle koptuğunu göstermektedir. Fakat güneşin açısal momentumunun gezegenlerden çok küçük olması (güneş, tüm güneş sisteminin kütlesinin % 99.9unu taşımasına karşın, açısal momentumunun ancak % 2sine sahiptir), bu varsayımı tümüyle geçersiz kılmaktadır. Çünkü güneşten kopan her parça, güneşin kendi etrafında dönmesini artıracak, en azından kopan parçadan daha fazla açısal momentuma sahip olmasını sağlayacaktı. Halbuki güneş, gezegenlerinden daha küçük açısal momentuma sahiptir. Gök cisimlerinde açısal momentumun kendi kendine artmasını kanıtlayacak herhangi diğer fiziksel bir etkileşim bulunamamıştır. Dolayısıyla gezegenlerin açısal momentumunun fazlalığı bugüne kadar açıklıkla açıklanamamıştır. Bunun üzerine diğer bir yıldızın güneşin yakınından geçerek, onun ekvator düzleminden parçalar koparmak suretiyle, gezegenleri meydana getirdiği savunul­muştur (= Katastrof Varsayımı). Böylece gezegenlerin ekvator düzleminin, güne­şin ekvator düzlemine neden 60 eğik olduğu da açıklanmış oluyordu. Fakat güneşten merkürü koparan kuvvetin, plütonu kendi üzerine yapıştıracağı hesaplandığı için, bu varsayım da fiziksel açıdan geçersiz görülmektedir. Birçok eksikliğine karşın bugün hala en çok benimsenen ve üzerinden en çok tartışılan görüş, yanlış bir adlandırma ile Meteorit Varsayımıdır. Bu görüşe göre, uydular, güneşle birlikte; fakat bağımsız olarak, uzaydaki gaz ve toz bulutlarından, belki de güneşi meydana getiren materyallerden, soğuk olarak oluşmuştur. Geze­genlerin kütlesi hafif gazları tutacak kadar büyük olmadığı için, hafif gazlar, başta hidrojen olmak üzere uzaya kaçmıştır. Böylece ağır metallerden meydana gelmiş kısımlar gittikçe birbirine yaklaşmış, yoğunluğu ve sıcaklığı yüksek bir çekirdek meydana getirmiştir. Ayda olduğu gibi zaman zaman meydana gelen patlamalarla içteki gazın dışarıya çıkması sağlanmış, böylece kraterler meydana gelmiştir. Uyduların Oluşumu ve Yaşam Koşulları: İçteki en yakın komşumuz Venüs'te sıcaklık 5000C civarında, dıştaki en yakın komşumuz Marsta ise sıcaklık + 25 ile 700C civarındadır. Yalnız bu sonuncu uyduda, atmosfer, dünyadakine göre çok fazla seyreltilmiştir ve bileşimi büyük miktarlarda karbondioksit ve azottan oluşmuştur. Oksijen hemen hemen hiç yoktur. Daha içteki ve daha dıştaki uydular ise daha sıcak ve daha soğuk olduğu için bir yaşamın oluşması için uygun değildir. Anladığımız anlamda bir yaşamın olması, karmaşık moleküllerin oluşmasıyla, bu da çevre sıcaklığının belirli sıcaklık aralıklarında olmasıyla ve kimyasal tepkimele­rin oluşabileceği, tamponlama düzeyi yüksek bir ortamın, yani sıvı halindeki suyun bulunmasıyla mümkündür. Bunun haricinde bir yaşamın düşünülmesi, bugünkü bilimsel kurgumuzun oldukça dışına taşımaktadır. Şimdiye kadar güneşin uyduların­da, yaşamın olduğuna ilişkin bir kanıt bulunamamıştır. Fakat, bu, geçmişte ilkel de olsa bir yaşamın oluşmadığını ve özellikle hala sıcak olan uydularda, gelecekte oluş­mayacağını göstermez. Dünyanın Oluşumu: Güneşten uzaklığı 3. sırada (150 milyon km.) bulunan, ~6 milyar yıl önce, yıldızlararası toz bulutlarından oluşmuş dünya, tanımlayabildiği­miz canlılık formları için, en uygun ortamı oluşturmaktadır. Oluşumunun ilk evrele­rinde gevşek bir yapı gösteren dünyanın büyüklüğü bugünkünden çok daha fazlaydı. Artan yoğunlukla, bu büyük küre gittikçe büzülmeye ve küçülmeye başladı. Büyü­yen basınçla ve kütle konglomeraları halinde bulunan radyoaktif elementlerin parça­lanmasıyla, sıcaklık yükseldi. Bu ısınma, iç tarafın akıcı bir hal almasına ve maddelerin ağırlıklarına göre içten dışa doğru dizilmesine neden oldu. Böylece nikel) ve demir gibi ağır metaller merkeze, hafif metaller ve bileşikler ise kabuk şeklinde dışa yığıldı (yaklaşık tüm bu olaylar 100.000 yıl içerisinde gerçekleşti). Zamanla soğuyan dış kısım (= litosfer) parça parça ağır metalleri de taşımak suretiyle, oluşacak canlılar için gerekli mineralleri sağlamıştır. Soğumuş kabuk, dış yüzde oluşacak karmaşık moleküllerin, içteki sıcaklığın etkisiyle yıkılmasını önlemeye başlamıştı. Fakat bu evrede anladığımız anlamda bir atmosfer henüz oluşmamıştı. Bu evre yaklaşık 2 - 3 milyar yıl sürmüştü. Atmosferin Oluşumu Dünyanın oluşumunda ulaştığımız bu son evrede atmosfer oluşmamıştı. Günkü kütle azlığından dolayı gazların çoğu uzaya kaçmıştı, ancak ağır metallerle bileşik yapan elementler yerin yüzeyinde kalabilmişti. Bu nedenle uydular, dolayısıy­la dünya, diğer gök cisimlerine göre çok daha fazla ağır metallerden yapılmıştır. Örneğin güneşin yarısından fazlası hidrojen, % 98'i hafif elementtir; buna karşın dünyanın çapının yarısından fazlasını kapsayan bir iç küre tamamen nikel ve demir­den oluşmuştur. Asal gazlar bileşik yapamadığı için tümüyle uzaya kaçmıştır. Bu nedenle bugün dünyada asal gaz hemen hemen yoktur. Oksijensiz Evre Üzeri oldukça ince katı bir kabukla örtülen dünya, içteki kızgın ayların dışarıya püskürdüğü yanardağlarla doluydu. Yanardağlardan birçok mineralin yanı sıra, /o 97 si su buharı olan gazlar da çıkıyordu. Bu su buharı soğuyarak yerin yüzüne su halinde toplanamıyordu; çünkü yer kabuğunun dış yüzü hala 1000 G'nin üzerindeydi. Aşağılara kadar inen su buharı sıcak taşküreye çarparak tekrar yükseliyor ve böylece yeryüzünün ısısını sürekli olarak uzaya taşıyarak, taşkürenin soğumasını sağlıyordu. Suyun büyük bir kısmı buhar halinde olduğundan, ilk atmosferin basıncı bugünkün­den yaklaşık 300 defa daha fazlaydı. Her taraf kalın bir sis tabakasıyla örtülmüştü; kesiksiz yağmur bulutları her tarafı kaplamıştı. Bu nedenle güneş ışınları yerin yüzeyi­ne kadar ulaşamıyordu. Yüzeye ulaşan ışıkların kaynağı sadece sürekli meydana gelen şimşeklerdi. Yerkürenin üzerinde bulunan atmosferde ve yer kabuğunun altında bulunan gazlarda serbest oksijen yoktu. Başlangıçta olanlar uzağa kaçmıştı, daha sonra oluşanlar da mineralleri oksitlemek suretiyle bağlanmıştı. Nitekim o devirde oluşup da bugün oksijenle temas etmeyen yer altında kalmış demir yatakları iki değerliklidir (Fe2) Serbest oksijen oluştuktan sonra oluşan demir yatakları üç değerliklidir (Fe3) Serbest oksijenin olmaması, ileride canlıları oluşturacak, inorganik yoldan kazanılmış organik moleküllerin oksitlenmeden saklanılmasını, dolayısıyla canlılığın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bugün karmaşık moleküllerin doğada birikmemesi, serbest oksijenin olmasından dolayıdır. Daha sonra fotosentez yapabilen canlıların yani bitkilerin ortaya çıkmasıyla oluşan serbest oksijen ise, canlı türlerinin çeşitlenmesini ve organizasyonlarının yükselmesini sağlamıştır. Fakat aynı zamanda yeni canlı oluşturabilecek tüm olanakları da önlemiştir. Daha sonra görece­ğimiz gibi, birçok elementi ve minerali içeren, su buharınca zengin bu atmosferin içerisinde, güneş ışınlarının doğrudan etkisi dolayısıyla, inorganik yoldan, aminoasit­ler, polipeptitler, çekirdek asitleri, porfirinler vs. gibi, organik maddeler sentezlenmiş ve oksitlenmeden yer kürenin çukurlarına çökmüştür. Bu arada su buharı aracılığıyla ısı taşınımı ve dolayısıyla soğuma sürmüş ve yeryüzünün sıcaklığı bir zaman sonra 1000C'nin altına düşmüştür. Sıcaklığın 1000C'nin altına düşmesi, atmosferdeki su buharının çok büyük bir kısmının, su halinde, yerkürenin çukur yerlerine toplanma­sına neden olmuştur. Su buharının atmosferden çekilmesi, havanın berraklaşmasını, güneş ışınlarının ve keza kısa dalgalı, yüksek enerjili ışınların tüm etkinliğiyle yerin yüzüne kadar ulaşmasını sağlamıştı (kısa dalgalı ışınlar, yani morötesi ışınlar, daha önce su buharının yoğunluğundan dolayı, serbest oksijen oluştuktan sonra da ozon perdesinden dolayı yeryüzüne ulaşamamıştır). Dünyanın yüzü aşağı yukarı bugünkü görünümü (canlılar hariç) almıştı. Kümeler halinde bulutlar ve mavi gök ortaya çık­mıştı. Atmosfer olayları, özellikle yağmur, fırtına artmış, erozyonla (= aşınımla) kayaçlar yıkanarak ve parçalanarak suların biriktiği okyanuslara taşınmaya başlamış­tı. Büyüklüğü bugünkünden biraz daha az olan okyanuslar ve su birikintileri, mineral tuzlar ve daha önceki dönemde oluşmuş 1km organik maddeler bakımından iyice zenginleşmişti. Oksijenli Evre ve Urey Etkisi 11km organik maddelerle ve zengin mineral tuzlarıyla zenginleşmiş bu su birikin­tilerine, güneş ışınları tüm etkinliğiyle çarpıyordu. Özellikle kısa dalgalı ışınlar (morötesi ışınlar UV), enerjice zengin olduğundan hem sentezlenme tepkimelerini sağlıyor hem de sentezlenmiş karmaşık moleküllerin yıkılmasına neden oluyordu. Bilindiği gibi morötesi ışınlar tek bir dalga boyundan meydana gelmiş ışınlar değildir. Görünebilir ışıktan (3800 A0 - 7200 A0) daha geniş bir spektrum aralığına (100 A0 - 3800 Al sahiptirler. Öyle ki bu spektrum içerisinde bazı morötesi ışınlar, belirli bir sentezleme tepkimesini sağlarken, başka bir morötesi ışın dalgası bu bağın koparılmasına neden olur. Morötesi ışın spektrumunda dar bir aralıkta bulunan bazı morötesi ışınlar hariç (bu aralıktaki morötesi ışınlar insan vücudunda D vitamininin oluşmasını Sağlar) hemen hepsi proteinden yapılmış (diğer bir bileşiklisini zaten tanımıyoruz) canlılar için yıkıcı etki gösterir. Bu nedenle mikroorganizmaların öldürülmesi yani sterilizasyon için, morötesi ışınlar veren lambalar kullanılır. Yüksek enerjili bu ışınlar 10 - 15 metre kalınlığındaki bir aralıkta bulunan su katmanlarının içinde farklı tepkimelere neden oluyordu. Su yüzeyine yakın, daha önce oluşmuş karmaşık moleküller bu ışınlarla kendilerini oluşturan temel birimlere kadar parçalanırken, belirli katmanlarda, belirli dalga boyundaki ışınlar yeni karmaşık moleküllerin sentezlenmesini sağlıyordu. Daha önceki atmosferde, karbonlu ve azot­lu bazı bileşikler; hidrojen içeren metan, karbondioksit, amonyak vs. zaten vardı. Bu bileşiklerden daha karmaşık moleküller oluşuyordu. Karmaşık molekülle­rin bir kısmi su yüzeyine doğru çıkıp, kuvvetli ışınlarla karşılaşarak kendini oluşturan temel maddelere kadar parçalanırken, bir kısmı ağırlığından dolayı daha aşağılara çöküp, yeni karmaşık moleküllerin yapımına katılarak ya da katılmayarak, tabana yığılıyordu ya da belirli bir katmanda asılı olarak duruyordu. Karmaşık moleküllerin birikimi her gün biraz daha artarak, daha sonra oluşacak canlıların temel maddelerini hazırlıyordu. Özellikle protenoid dediğimiz peptit bağlarının oluşumu çok önemliydi. Morötesi ışınların ikinci en önemli etkisi, bizzat su moleküllerinin üzerinde görülmektedir. Bu ışınların bazılarının enerjisi, su moleküllerini, atomlarına kadar parçalanmaya yeter. Fotodissosiyasyon (= ışık ile parçalama) olarak adlandırılan bu olay ile tüm su yüzeylerinden serbest hidrojen (H2) ve serbest oksijen (02) çıkı yordu. Hidrojen hafif element olduğu için sürekli uzaya kaçıyordu. Oksije­nin bir kısmı atmosferin üst kısımlarına doğru yükselirken yüksek enerjili güneş ışınla­rının bombardımanına uğruyor ve ozon tabakasını (O3) meydana getiriyordu. Bir kısmı ise inorganik maddelerin ya da oluşmuş organik maddelerin oksitlen­mesinde kullanılıyordu. Ozon tabakası (= UV filtresi) çok etkili bir morötesi ışın filtresidir. Bu tabaka oluştuktan sonra, artık, D vitaminini oluşturan morötesi ışınlar ve morötesi ışınların görülebilir (yani mor renk) kısmından başka, diğer tüm dalga boy­ları emilmiş ve yeryüzüne ulaşmaları önlenmiştir. Böylece su üzerinden fotodissosi­yasyon ile serbest oksijen elde edilmesi durmuş olur. Ortamdaki serbest oksijen, oksitlenme ile bir zaman sonra bitince, ozon tabakası zayıflar ve morötesi ışınlar tek­rar tüm etkinliğiyle yeryüzüne ulaşmaya ve serbest oksijeni tekrar çıkarmaya başlar. Bu denge,fotosentez yapan canlılar ortaya çıkıncaya kadar aralıksız olarak devam etmiştir. Ayrıntılı araştırmalar ve o devirde meydana gelmiş tortul kayaçların incelenme­si, o devirdeki serbest oksijen miktarının bugünkü serbest oksijen miktarının ancak 1/1000�i kadar olduğunu göstermiştir. Fakat bu orandaki bir serbest oksijen miktarı dahi etkili bir ozon tabakasının oluşmasını sağlayabilir. İşte ozon tabakasının karşılıklı etkileşimle oksijeni belirli bir düzeyde tutmasına Urey Etkisi denir. Ozon tabakası en etkili olarak 2600 - 2800 A0 arasındaki ışınları tutuyordu. Dolayısıyla o devirde oluşmuş olan karmaşık moleküller, bu dalga boyundaki ışınlarla karşılaşmadıklarından, onlara karşı dayanıklı bir yapı da kazanamamışlardı. Diğer dalga boylarına dayanıksız olan birçok karmaşık molekül, parçalanmak sure­tiyle ortadan kalkmıştı ve canlıların yapısına katılamamıştı; ancak bu dalga boylarına (bugün dünyaya ulaşabilen) dayanıklı olanlar yıkılımdan kurtularak, daha sonra olu­şacak canlıların yapısına katılmıştı. 2600 - 2800 A0 dalga boyundaki ışınlar hemen hemen yeryüzüne ulaşmadığı için, bu dalga boyundan zarar görebilecek moleküller de yıkılımdan kurtularak oluşacak canlıların yapısına katılmıştır. Çekirdek asitleri, özellikle DNA, işte bu özellikteki moleküller grubundandır. Bu nedenle bugün 2600 - 2800 A0 boyundaki ışınlar en fazla mutasyon (yani bir çeşit yıkılım) meydana getirmektedir. Keza mikropları öldüren sterilizasyon lambalarının çıkardığı ışınlar da genellikle bu dalga boyundadır. Çünkü bu moleküller oluştuklarında, bu ışınlarla kar­şılaşmamışlar ve dolayısıyla onlara karşı dayanıklı bir yapı kazanamamışlardır. Gerek sulardaki maddelerin birikimi, gerekse ozon tabakasının yapısı, o ortamda, ancak belirli bağların, yani belirli moleküllerin sentezlenmesini mümkün kılmıştı. Oluşabilecek diğer tüm olası bağlar ve moleküller, bu koşullar nedeniyle oluşamamış ve ilk doğal seçilim (= Kimyasal Evrim) bu evrede tüm etkinliğiyle etkisini göster­miştir. Bugün canlılarda bulunan proteinler ve çekirdek asitleri, bu uyumu yapan, doğal seçilimden başarıyla kurtulan moleküllerdir. Bu koşullarda, büyük bir olasılıkla yalnız L - aminoasitler sentezlendiği için, bugün canlılarda, sadece bu tip aminoasitler vardır ve yalnız L - aminoasitleri kodlayacak şifreler oluşmuştur. Başka bir meka­nizmayla çalışabilecek canlıları yapacak diğer tüm moleküller oluşamayarak ya da bu doğal yıkımdan kurtulamayarak evrimin ilk mecrasını çizmiş olmaktadır. Doğal seçilimden kurtulan ilk moleküller başat (= dominant) tipleri meydana getirmiştir. Son olarak, atmosferin evrimiyle ilgili birkaç işlevine daha değinelim: Bilindiği gibi dünya sürekli olarak (saatte 4000 kadar) irili ufaklı gök taslarıyla bombardıman edilmektedir. Bunların çoğu sürtünmeden dolayı yanarak atmosferde küçük parçalara ayrılmaktadır. Böylece canlılar korunmaktadır. Ayrıca atmosferdeki buhar gece ve gündüz arasındaki sıcaklık farkını tamponlamaktadır. Son olarak, oluşan atmosferik hareketler, okyanusların minerallerce zenginleşmesini ve canlıların oluşabileceği ham toprakların meydana gelmesini sağlar.

http://www.biyologlar.com/anorganik-evrim-nedir

Goril Genomu Dizilenmesi Tamamlandı. Gorillerin Genomu Evrime Işık Tutuyor!!

Geçtiğimiz günlerde araştırmacılar goril genomunu dizilemeyi (sekanslama) bitirdiler. Böylece yaşayan büyük insansı maymun cinslerinin (insan, goril, şempanze ve orangutan) genomlarının dizileme işi de bitmiş oldu. Sonuçlar insanın en yakın akrabasının şempanze olduğu bilgisini doğrulasa da, insan genomunun birçok kısmının goril genomuna benzerliğinin şempanze genomuna benzerliğinden daha çok olduğunu ortaya çıkarıyor. Bilimcilerin 11 yıl önce insan genomunu dizilemelerinin ardından, en yakın akrabalarımız olan diğer büyük insansıların genomları da dizilenmeye başlanmıştı. Günümüzde büyük insansıların dört grubu bulunuyor: şempanze ve bonobolar, insanlar, goriller ve orangutanlar. En yakın akrabamız olan şempanzenin genom analizi 2005′te, orangutan genomu da 2011′in başlarında yayınlanmıştı. Son olarak da San Diego hayvanat bahçesinde yaşayan Kamilah isimli dişi bir gorilinin genomunun analizi geçtiğimiz gün Nature dergisinde yayınlandı. İngiltere’deki Sanger Enstitüsü’nün başını çektiği araştırmacılar, tüm insansıların genomlarının dizilenmiş olmasının büyük önem taşıdığını vurguluyorlar. Bu sayede soyu tehlike altında olan bu türleri daha iyi tanımakla kalmıyoruz, kendi genomumuzdaki, bizleri insan yapan mekanizmaların ve evrimsel geçmişimizin daha iyi anlaşılması da mümkün hale geliyor. Örneğin iki ayak üzerinde yürüme veya konuşma gibi insana mahsus özelliklerin genetik temellerini bulmak için, insan genomunu akraba türlerin genomlarıyla karşılaştırmak şart. Ekip, insan, şempanze ve gorilde bulunan ve genetik farklılıkları evrimsel açıdan önemli olan 11.000 geni araştırdı. İnsan ve şempanzeler genomun büyük kısmında genetik olarak en yakın çıksa da durumun böyle olmadığı birçok bölge de bulundu. İnsan genomunun %15’lik kısmı goril genomuna şempanze genomundan daha yüksek benzerlik gösterirken, şempanze genomunun da %15’lik kısmı goril genomuna insan genomuna olduğundan daha yüksek benzerlik gösteriyor. Pozitif seçilime uğramış genler Makalede yer alan genom karşılaştırmasında diğer insansılar ile insan genomunun çok benzer olduğu doğrulandı: DNA dizilerimiz şempanzelerle yalnızca %1.4, gorillerle %1.8, orangutanlarla ise %3.4 farklı. İki insan arasındaki genom farkı ise %0.1. Makalede ayrıca, insan, şempanze ve goril soylarının her birinde 500′den fazla genin ortalamadan hızlı evrildiği görüldü. Bu genlerdeki mutasyonlar bahsi geçen türlere evrimsel üstünlük sağladıkları için pozitif doğal seçilime uğramış görünüyorlar. Bunun örneklerinden biri, gorillerde derinin sertleşmesiyle ilgili genlerin daha hızlı evrilmesi. Yazarlar, bu genlerin evriminin, gorillerin ellerinin dış yüzeyine basarak yürümelerine izin verdiği tahmin ediyorlar. Araştırmada üreme ve bağışıklıkla ilgili genlerin her üç türde hızlı evrildiği görüldü. Buna ek olarak, işitme ve beyin gelişimi ile ilgili genlerin hem insanlarda hem gorillerde hızlı evrildiği farkedildi. Goril genomu analizinden önce kimi araştırmacılar, insanlarda işitmeyle ilgili genlerin hızlı evriminin dilin evrimiyle ilişkili olduğunu tahmin ediyorlardı. Şimdi goril genomunda da benzer bir yönelimin görülmesiyle bu sav yeniden gözden geçirilebilir. Yazarlar, insan, şempanze ve gorillerin genetik olarak benzer düzeyde pozitif seçilime uğradıklarına işaret ederken, insanın diğer türlerden ‘daha çok evrilmiş’ olmadığını da ima ediyorlar. Öte yandan araştırma sonuçlarına göre, insan ve şempanze genomları ortalamada birbirine gorilden yakın da olsa, insan genomunun %15’inde insan gorile daha yakın (genomun bir diğer %15’inde de gorille şempanze birbirine daha yakın). Bu tip örüntülerin ana sebebi kalıtımın rasgeleliği. İki kardeş arasında genlerin yalnızca %50 aynı olması ve genomun belli bölgelerinde iki kuzenin iki kardeşten daha yakın olması, aynı rasgelelikten kaynaklanıyor. İnsan, şempanze ve goril ne zaman ayrıştı? Tüm büyük insansıların genomlarının karşılaştırılmasıyla, gorillerin, şempanzelerin ve insanların ne zaman evrildikleri, ortak atalarından ne zaman ayrıştıklarına dair tablo da netleşiyor. Geçen yıllarda yapılan genom analizleri, genom farklarını mutasyon hızıyla çarparak, insan ve şempanze soylarının 4.5 milyon yıl önce ayrıştıklarını tahmin etmişlerdi. Öte yandan fosil kayıtlarını inceleyen paleontologlar bu ayrışmayı 7 milyon yıl öncesine kadar geriye götürebiliyorlardı. 48 Kromozomlu Goril genomunu analiz eden ekip ise bu çelişkiye iki olası açıklama öneriyor: Birincisi, mutasyon hızları zamanla azalmış gibi görünüyor (nitekim mutasyon hızı 20 milyon yıl önce genom bazı başına yılda 1/1.000.000.000 iken, daha yakın zamanda yarıya düşmüş). İkincisi, insansılar türleşmeye başladıkları dönemlerde türler arasında çiftleşmeler uzun süre devam etmiş olabilir. İki koşulda da genom karşılaştırmaları, fosil verileriyle aşağı yukarı uyuşuyor. Elbette fosil verilerinde kısmi hata olasılığı da var. Makaledeki genom analizlerine göre goriller insan-şempanze dalından 8 ila 12 milyon yıl önce ayrışmış; daha sonra, yaklaşık 5.5 ila 7 milyon yıl önce de insan ve şempanze soyları ayrışmış. Ekip, daha fazla fosil ve genetik veri biriktikçe bu tarihlerin daha kesin olarak tespit edilebileceğini vurguluyor. Goril türleri ne kadar farklı? Çalışmada genomu dizilenen birey, ataları Gabon ve Kamerun civarında yaşayan bir batı ova goriliydi. Çalışmada Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda yaşayan doğu gorillerine ait bireyler de dizilendi. Bu analiz, batı ova gorilleriyle doğu ova gorillerinin 1.75 milyon yıl önce birbirinden ayrıldığı, ancak bir süre daha çiftleşmeye devam ettiklerini gösterdi. Nitekim batı (Gorilla gorilla) ve doğu gorilleri (Gorilla beringei) farklı türler olarak kabul ediliyor. Popülasyon genetiği analizi ayrıca doğu ova gorili populasyonunun genetik çeşitliliğinin batı gorillerinkinden çok daha düşük olduğunu gösterdi. Bu fark manalı, çünkü batı gorillerinin sayısı bugün 200 binken, doğu gorili nüfusunun bunun onda biri olduğu tahmin ediliyor. Ayrıca bu sonuç, doğu gorillerinin nüfusunun uzun zamandır düşük olduğuna ve nüfus azalmasının tamanen insan kaynaklı olmadığını ima ediyor. Zira uzmanlar, nüfus azalmasının genetik çeşitliliği etkilemesinin zaman alacağını vurguluyorlar. Yine de makalenin yazarları, gorillerin yaşam alanlarının korunması gereğini ve bugünkü insan etkisinin olumsuz sonuçlarını vurgulamaktan da geri durmuyorlar. Makalenin bilim kültürü açısından da dikkate değer yanları var. Bir defa söz konusu Naturemakalesinin kamuya açık olması makaleden geniş bir kamuoyunun yararlanmasına imkan veriyor. Goril genomunun ilk sürümünün bundan iki yıl önce, Ensembl ve UCSC Genome Browser gibi kamuya açık veri tabanlarında yayınlanması da önemli. Uzmanlar, genomların ilgili makalelerden önce yayınlanması alışkanlığının genom bilim alanında giderek yaygınlaştığını; bunun da tıp, moleküler biyoloji ve evrim alanlarında çalışmaları hızlandıracağını belirtiyorlar. Hazırlayan : Dr. Deniz Şahin (Yaşamın Kökeni) Kaynakça : Orjinal Kaynak : Bilim ve Gelecek “What have we got in common with a gorilla? ”esciencenews.com/articles/2012/03/07/wha...ommon.with.a.gorilla, (21.03.2012) Scally vd, (2012) "Insights into hominid evolution from the gorilla genome sequence ", Nature 483, 169-175 "www.nature.com/nature/journal/v483/n7388/full/nature10842.html" www.facebook.com/YasaminKokeni

http://www.biyologlar.com/goril-genomu-dizilenmesi-tamamlandi-gorillerin-genomu-evrime-isik-tutuyor

Arıtma İşlemi Nedir

Arıtma işlemi bazen de depolardaki suların arıtılmasında kullanılır. Belirtmiş olduğumuz gibi sudaki kireçler bir takım tabakalara neden olmaktadırlar. Eğer bunlar önceden arıtılmamış ise ve bizim bu suyu kullanmamız gerekiyorsa, böyle bir durumda, bu tortuları azaltacak hatta yok edecek arıtma şekillerini tercih etmemiz gerekecektir. Bu arıtma şekli ile, maliyeti oldukça yüksek ve emek gerektiren depo temizleme olaylarından kurtulmamız mümkün olacaktır. Bu arıtma şekli genellikle su arıtma filtreleriyle gerçekleştirilmektedir ve suyun tadını, rengini ve kokusunu da iyileştirmektedir. Kimi zaman ise bu arıtma işlemleri yetersiz kalabilmektedir. Kullanacağınız su, deniz suyu ya da kuyu suyu olacaksa eğer, sudaki kireçler, tortular ve klor olmayacaktır tek sorununuz. Bu durumlarda daha kapsamlı bir arıtma işlemine gereksinim duyarsınız. Böyle durumlarda ise, ters osmos yöntemi kullanılarak arıtma işlemi gerçekleştirilir. Pek çok işyerinin ve hatta fabrikaların, kuyu suyuna daha az ödeme yaptıklarını düşünecek olursak bu yöntemin sıkça kullanılması gerektiğini görebiliriz. Eğer siz, daha dar bir kapsamda su arıtımını kullanmak istiyorsanız, bu durumda kullanmanız gereken arıtma cihazı, ultraviyole dalgalarla sularınızı dezenfekte eden arıtma cihazlarıdır. Ailenizin sağlığını herşeyden önde tutuyorsanız ihtiyacınız olan bu arıtma sistemidir. Bu arıtma cihazları, yaymış oldukları yüksek ultraviyole dalgalarla sularınızın sterilizasyonunu sağlamakta ve aynı zamanda da farklı bir amaca hizmet etmektedir: bu tür arıtma cihazları bütçenize de katkıda bulunacak işlemler yapmaktadır. Hergün damacanalara vereceğiniz onlarca tl’yi sıfıra indirerek aile ekonominize katkıda bulunmaktadır.

http://www.biyologlar.com/aritma-islemi-nedir

Evrim Kuramını Destekleyen Bir Yığın KANIT Var.

Doğal şeçilim yoluyla evrim, Darwin’in yaşamını adadığı çalışmanın belkemiğini oluşturan kavram, bir kuram. Yeryüzündeki canlılar arasındaki uyum, karmaşıklık ve çeşitliliğin kökenine ilişkin bir kuram. Bu anlamda, Albert Einstein’ın tanımladığı şekliyle görelilik de bir kuram. Kopernik’in 1543′te ortaya attığı, Güneş’in Dünya’nın değil, Dünya’nın Güneş etrafında döndüğü yolundaki görüş bir kuram. Kıtaların kayması bir kuram. Peki atom varlığı, yapısı ve dinamiğine ne ad veriliyor? Atom kuramı. Hatta elektrik dahi, elektron denilen, şimdiye dek hiç kimsenin görmediği yüklü taneciklere dayalı kuramsal bir yapı. Bu kuramların her biri, gözlem ve deney yoluyla, konunun uzmanlarınca gerçek olarak kabul edildikleri bir düzeyde doğrulanmış açıklamalar. Bilim insanlarının kuram derken kastettiği, kanıtlara uyan, açıklanabilir bir söylem. Ve bizler de genellikle bu açıklamaları kabul ediyoruz. TV’lerimizin fişini duvardaki küçük prizlere takıyor, bir yıllık zaman dilimini Dünya’nın yörüngesine göre ölçüyor ve diğer pek çok açıdan da yaşamımızı bu kuramların güvenilir gerçekliklerine dayalı olarak sürdürüyoruz. Bununla birlikte evri kuramı diğerlerinden biraz farklı. Bu, öylesine olağan dışı ve kapsamlı bir görüş ki, DESTEKLEYİCİ KANIT SAYISININ ÇOKLUĞUNA KARŞIN bazı insanlar onun KABUL EDİLEMEZ olduğunu düşünüyor. Ve türümüz Homo Sapiens’e uygulandığı haliyle daha da büyük bir tehdit gibi algılanabiliyor. İnsanların önceki dönemlerde yaşamış primatlardan geldiği düşüncesi pek çok köktenci Hıristiyan ve Ortodoks Yahudi’yi dehşete düşürüyor. Bu rahatsızlık, İslam’a göre yaradılış düşüncesini benimseyenlerde de paralellik gösteriyor. (Buraya DİKKAT!!!) > Bu arada, evrim konusunda ikna olmayanlar sadece KUTSAL KİTAPLARA BAĞLI OLANLARDAN OLUŞMUYOR. Örneğin ABD’de 2001 Şubatı’nda gerçekleştirilen ve 1000′in üzerinde telefon görüşmesinden derlenen bir Gallup araştırmasına göre, anketi yanıtlayan yetişkin Amerikalıların yaklaşık %45′,, bu biçimi almış olmamızda evrimin hiçbir rol olmadığı görüşünde. Ankete yanıt veren Amerikalıların yalnızca %37’si hem Tanrı’ya hem Darwin’e, yan, her şeyi başlatan tarnısal güç ve yaratıcı araç olarak da evrime yer açmakta sakınca görmüyor.-Parantez içinde yazılmış olana DİKKAT!!!-(Papalık’ın birden fazla yaptığı resmi açıklamaya göre bu görüş, Roma Katolik Klisesi İNANCINA AYKIRI DÜŞMÜYOR.) Ve Amerikalıların yalnızca %12’si Tanrı’nın herhangi bir müdahalesi olmaksızın insanların başka yaşam formlarından evrildiğine inanıyor. (……) Biraz atlayım! - Devam Neden bu kadar evrim karşıtı insan var? İnanç, YANITIN SADECE BİR BÖLÜMÜ OLABİLİR. Amerikan halkının, kutsal metinlere harfi harfine inanan geniş bir kesimi içerdiğine kuşku yok ama bu, %44 gibi yüksek bir oran oluşturmuyor Devlet okullarında evrimsel biyoloji öğretmenliğine engel olmak için uğraşanlar ve siyasi eylemciler de, diğer kesimi oluştuyor. Milyonlarca yetişkin Amerikalı arasında, kafası gerçekten karışmış ve bu konuda yeterince bilgi sahibi olmayanlar da diğer bir kesimi oluşuyor. Pek çok kişi evrimin anlatıldığı bir biyoloji dersi görmemiş ya da kuramın anlaşılır bir dille açıklandığı bir kitap okumamış. Kuşkusuz hepimizin Charles Darwin’den, varolma savaşı ve yaşamı sürdürme ile ilgili kuşkulu ve kasvetli bir kavramdan-ki buna bazen çok genel bir tanım olan “Darwinizm” etiketi yapıştırılıyor- haberi var. Ama bu konuda bilgi edinmiş çoğu insanın başlıca dayanak noktalarının, en iyi olasılıkla gelişigüzel kaynaklar olduğu görülüyor: kültürel etkileşim, TV’de yayınlanan ve bazı ayrıntılı araştırmalara dayanmayan doğa belgeselleri ve kulaktan dolma bilgiler. (Sayfayı çeviyoruz ve sayfanın en önemli söz başlık olarak sayfanın üstüne konuluyor:) Evrim ilginç olduğu kadar önemli bir kavram üstelik insanlığın geleceği, tıp bilimi ve dünyayı anlamamız açısından günümüzde her zamankinden ÇOK DAHA ÖNEMLİ bir yer tutuyor.(Burada büyük harfleri kendileri yazmışlar, ben değil) ( Sayfayı bir kez daha çeviyoruz ve araya yüzeyinde bir iskelet resmi bulunan bir ara sayfa giriyor. Altında da şu açıklama yeralıyor: ) Gün Işığında Çıkan Veriler- Meraklı bir gözlemci olan Darwin aynı zamanda deneysel araştırmacıydı. Çeşililiğin gizemini çözmek için evinin arkasında büyük bir kuş kafesi yapıp süs güvercileri yetiştirmeye başladı; bir dönem neredeyse 90 kuşu vardı. Tek bir yabani türden, yani kaya güvercinin(Columba livia) soyundan geldiklerini görebilecek benzerlikler arayarak farklı ırkların iskelet anatomisini karşılaştırdı. Etleri kemiklerinden ayırmak için hizmetkarının yardımıyla leşleri kaynatıyordu(şöyle diyordu): “Leşi sudan çıkardığımda, koku öylesine dayanılmaz oluyordu ki, içim dışına çıkıyordu.” Bu nedenle bu işi başkasına devretti. Darwin’in elyazısından anlaşıldığı üzere bu örnek cüce bir güvercin. (Sayfayı çevirdiğimizde -160. sayfadayız- şu düşündürücü sorular soruluyor: ) ERKEK MEMELİLERİN neden meme başı var? Neden bazı yılanların içinde gelişmemiş minicik bacaklar gizli? Neden uçamayan kınkanatlıların bazı türlerinde hiç açılmayan kanıtlar var? (Sayfa 162.-Sayfada bi güve ve bir orkide resmi var) Ortak Evrimleşme- Darwin’in Gözüyle Bakmak Böcekler tarafından tozlanmayı kontrol altına almak için olağanüstü bir uyum sürecinden geçen orkideler Darwin’de merak uyandırıyordu. Tuhaf değişimler geçirmiş çiçeklerinin bazı bölümlerinin, daha basit bitkilerin çiçek kısımlarına karşılık geldiğini gördü; bu, evrimsel değişime işaret ediyordu. Gözüne çarpan türlerden biri de, balözü hanesinin uzunluğu 28 cm. olan Madagaskar orkidesiydi. Hiç gitmediği Madagaskar’ın bir yerinde, bu orkidenin balözünü toplamaya uyum sağlamış 28 cm. uzunluğunda hortumu olan bir güve yaşıyor olabileceğini tahmin ediyordu. 40 yıl sonra iki böcekbilimci Madagaskar’da Xanthopan morganii praedicta türü güveyi ortaya çıkararak Darwin’in tahminini doğruladı. Bu tür karşılıklı gelişen uyum sağlamalara -güvenin çiçeğe, çiçeğin güveye- ortak evrimleşme deniyor. ( Köpekler- Sayfa 165: ) Evcil Seçilim Köpek yetiştiricilerinin önce kuşaklar boyunca boğalarla güreştirmek amacıyla, daha sonra da çirkin sevimliliği için şekillendirdiği buldog, kurt atalarından çok çok farklı. Darwin’in düşüncesine göre, evcil ırk yetiştirme bu tür değişim yaratabiliyorsa, doğal şeçilim milyonlarca yıl botyunca daha fazlasını yapabilirdi. Yabanıl türlerin, ortak atalarından tıpkı evcil çeşitlenmelerde olduğu igbi uzaklaştığını savundu. Arka bahçesindeki kuş kafesini kullanıp diğer yetiştiricilerden de bilgi alarak İngiliz şişingen güvercin, iskenderun ve rahibe gibi süs güvercinleri arasındaki farklılıkları inceledi. Ayrıca kesiler, atlar, domuzlar, tavşanlar, ördekler ve diğer sürü hayvanları üzerine çalıştı. Örnekleri hem ölü hem de diri olarak inceledi, ölçüp biçti. (Sayfa 168′de şu söz sayfanın başlığı olarak tekrarlanıyor. -büyük harfleri kendileri yazmışlar- : ) “Evrim kuramı öylesine OLAĞAN DIŞI ve KAPSAMLI bir yaşam görüşü ki, destekleyici kanıt bolluğuna rağmen bazı insanlar onu kabul edilemez buluyor.” ( Sayfada bir açıklama. -Orangutan iskeleti fotografının yanında, fotografa atfen – : ) Anatomik benzerlikler ortak kökeler olduğunu ortaya çıkarıyor. Orangutanın (sağda) kolları uzun ama çifte kemikli yapısı insandaki ön kol kemiği radyus ile dirsek kemiğini andırıyor. Orangutan eli bizimkine o kadar benziyor ki bir eldivenin içine sığabilir. (Şimdi bir-kaç sayfa atlayalım. Sayfa 178′deki şu başlığa bakalım: ) “Evrim kuramından kuşku duyanlar soruyor: Evrime fiilen tanık olabiliyor muyuz? Doğada gözlemlenebiliyor mu? Laboratuvarda ölçüm yapılabiliyor mu? Yanıt, evet.” (Altındaki yazınınbir kısmından alıntı: ) HIV’in AZT gibi antiviviral ilaçlara ne denli çabuk direnç kazandığını anlamak, çoklu ilaç kokteylleriyle tedaviyi geliştirme açısından çok önemliydi. Palumbi, “Bu yaklaşım 1996′dam beri HIV’le bağlantılı ölümleri bir kaç azalttı ve hastalığın hasta bedeninde gçirdiği EVRİMİ büyük oranda yavaşlattı” diyor. Böcekler ve zararlı otlar da böcek ve bitki ilaçlara karşı aynı yolla direnç kazanıyor. Biz insanlar onları zehirlemeye çalıştıkça, EVRİM, doğal seçilim yoluyla bir sivrisinek popülasyonunu ya da devedikenini o zehirden daha az etkilenenYENİ BİR CANLI TÜRÜNE dönüştürüyor. Bu nedenle farklı farklı zehirler icat edip duruyoruz. Boşuna bir çaba. Ekosistemlerde yarattığı şiddetli ve kalıcı etkileriyle DDT bile, keşfedildiği 1939 yılını izleyen on yıl içinde KENDİ KENDİNE dirençli karasinekler üretti. 1990′a gelindiğinde, 500′ü aşkın tür (114 sivrisinek türü de dahil) pestiklerden en az birine karşı direnç kazandı. Stephen Palumbi, bu istenmeyen sonuçlardan hareketle, karamsar bir ifadeyle, “insanlar dünyanın baskın evrimsel gücü olabilir” yorumunda bulunuyor. (Sayfa-182: ) Tıp Araştırmaları- Evrim ve İnsanlık Bakteri ve virüsler de evrim geçiriyor. Tüberküloza yol açan Mycobacterium tuberculosis bakterisi gibi bulaşıcı miktoplar ilaçlara çabucak uyum sağlayıp direnç kazanıyor. Bir hastanın röntgenini tutarken görülen Barry Kreiswirth’in (Şahısın resmi ve elinde tuttuğu röntgen filmi yan sayfada gösteriliyor) ilaçlara dirençli verem bakterisi üzerine çalışmalarının temelini evrim kuramı oluşuturuyor. Deney fareleri araştırmalarda kobay olarak kullanılıyor; çünkü bu hayvanlarla memeli atalarımızın ortak olamasının yanı sıra DNA’mızın büyük bir bölümü de aynı. Peter Kibisov adlı eski bir mahkum(üstte resmi veriliyor), Rusya’da cezaevinde geçirdiği günlerin iki kalıcı izini taşıyor: Bedenindeki dövmeler ve ilaçlara dirençli verem mikrobu. Onun hastalığına çare bulmaya yönelik araştırmalara klavuzluk eden şey de EVRİMİ TEMEL ALAN BİLİM. (Evrim konusu bitti ancak, 168. sayfaya geri dönelim ve şu açıklamaya DİKKAT!!! Edelim-Özellikle de bize “Darwinist” Yakıştırması yapanlar DİKKAT ETSİN LÜTFEN- : ) Sonuç olarak Darwin, evrim konusunda HAKLIYDI. Ancak HER KONUDA HAKLI DEĞİLDİ. Her şeye bir açıklama getirmeyi kendine dert edinen Darwin, uzun meslek yaşamında birçok kuram ortaya attı; bunlardan bazıları HATALI ve ALDATICIYDI. Bir tür içerisindeki değişimlere neyin yol açtığı konusunda YANILIYORDU. En önemlisi, pangenesis adını verdiği ve biyolog meslektaşları arasında fazla kabul görmemiş olmasına karşın el üsünde tuttuğu kalıtım kuramının TAMAMEN YANLIŞ OLDUĞU ANLAŞILDI. Neyse ki Darwin’in en ünlü başarılı kuramının doğruluğu, ortaya attığı bu EN KÖTÜ DÜŞÜNCESİNDEN BAĞIMSIZDI. Doğal seçilim yoluyla evrim, Darwin’in en parlak yönünü-yani bilimsel gözleme dikkatli düşüncesinin doruğunu- temsil ediyor. Yazı: David QUAMMEN NATİONAL GEOGRAPHİC Türkiye DERGİSİ-Kasım 2004 Sayısı 150-183. sayfalar arası alıntılar!

http://www.biyologlar.com/evrim-kuramini-destekleyen-bir-yigin-kanit-var-

Bakterilerin Faydaları Varmıdır

Araştırmacılar, bakterilerin sağlığınız için önemli olduğuna inanıyorlar. İyi bakterilerin şeker hastalığından, astımdan koruduğunu, immün sisteminin işleyişine yardım ettiğini ve hatta gırtlak kanserine karşı da koruyucu rol oynadığını belirten bilimadamları, önemsiz hastalıklarda sık sık kullandığınız aşırı antibiyotiğin ise, iyi bakterilerin kökünü kazıyabildiğini ve obezite oranlarının artmasına neden olabileceğinin de altını çizen araştırmacılar, iyi bakterilerin sağlıklı kalmanıza yardımcı olmaları için yapabileceklerinizi şöyle açıklıyorlar: Zayıf Kalmak: Cornell Üniversitesi'nde görevli bilimadamlarına göre, aşırı kilolu insanların sindirim yolundaki bakteriler farklı bir karışım halinde bulunuyorlar. Bakteriler, tam tahıllı gibi karmaşık karbonhidratların hazmedilmesine yardım ediyor. Bağırsaklarda iki tür bakteri (Firmicutes ve bacteriodetes) temel rol oynuyor. Bacteroides, zarları sfingolipidleri içeren nadir bakteriyal organizmalardandır. Bacteroides türleri, bağırsakta koloni oluşturan potansiyel patojenleri ayrı tutuyor, böylece ev sahibine faydalı oluyorlar. Bu bakteri, zayıf insanlarda daha hakim orandadır. Aşırı kilolu insanlarda ise Firmicutes yüzdesi daha yüksek. Şeker Hastalığını Önlemeye Çalışma: Geçen yıl Nature dergisinde yayınlanan ve Chicago Üniversitesi'nde yapılan araştırmada, sağlam bağırsak bakterisine sahip olmanın farelerde genetik olarak şeker hastalığı gelişimini önleyebildiği belirtiliyor. Aynı tip bağırsak bakterisinin insanlarda şeker hastalığını önleyip önlemediği ise henüz tam olarak aydınlatılamadı. İlaçların Etkisini Artırabilirsiniz: 2008 yılında Londra'da Imperial College'taki araştırmacılar, yüksek oranda belirli bağırsak bakterisine sahip olanların asetaminofeni (Parasetamol türevi bir analjeziktir. Analjezik ve antipiretik etkileri aspirininkine benzer, ancak antiinflamatuar etkisi zayıftır. Tylenol'un aktif içeriği) daha yavaş metabolize ettiklerini buldular. Araştırmacılar, bağırsak bakterisi popülasyonlarının ilaçları daha etkili yapmak ve yan etkilerini önlemek için bilinçli olarak yönlendirilebileceğini açıklıyorlar. Enfeksiyonu Önleme: İyi bakteri katmanları bizi kötü olanlardan koruyor gibi görünüyor. Büyük klinik deneyler, penis üzerinde yaşayan bazı tür bakterilerin sünnet yoluyla ortadan kalkmasının HIV'in taşınma olasılığını düşürdüğünü gösteriyor. Bakteriler İyileştiğinizi Gösteriyor: Geçtiğimiz Kasım ayında Nature dergisinde yer alan ve UC-Davis Üniversitesi'ndeki araştırmacılar tarafından gerçekleştirilen çalışmada, cilt yüzeyinde yaşayan belirli bakterilerin cildi, önemsiz kesiklerden ya da çürüklerden kaynaklanan iltihabı önleyen bir kimyasal ürettiğini belirttiler. Kesik, bakteriyal tabakanın alt katına geçerse, cildiniz şişecektir. Egzema gibi deri hastalıklarında, bilimadamları bu sistemin bozulabileceğini ve karmakarışık olabileceğini tahmin ediyorlar. Gırtlak Kanserini Önleme: Helikobakter pilori, mide ve oniki parmak bağırsağının çeşitli alanlarında yerleşen bir bakteridir. Mide ülserinin temel nedeni olan bakteriyi, doktorlar antibiyotikle imha ediyorlar. Fakat, bunun yanında Hpylori bakterisinin faydalı etkisi de bulunuyor. Epidemiyolojik verilere ve laboratuar çalışmalarına göre, bu bakteri sizi reflü hastalığı ile gırtlak kanserinin bazı türlerine karşı koruyor. Alerjilere Karşı Korunma: Michigan Üniversitesi'nde görevli mikrobiyolog Gary Huffnagle tarafından yapılan araştırmaya göre, bağırsak bakterileri antibiyotikler tarafından bozulan farelerde alerji görülme riskinin daha fazla olduğu bulundu. Bir teoriye göre, immün sistemi, toksinleri ortadan kaldırmak için bağırsak bakterilerini kullanıyor. Bu sistem bozulduğunda ise allerji ortaya çıkıyor.

http://www.biyologlar.com/bakterilerin-faydalari-varmidir

Akıllı Gen Nedir ? Akıllı DNA'lar

Akıllı DNA'lar zekânın kalıtım yoluyla nasıl geçtiğine ışık tutuyor.İnsan zekâsının ne kadarının kalıtsal, ne kadarının çevresel koşullar tarafından belirlendiği tartışması tüm şiddetiyle sürerken bir küçük nokta gözden kaçıyor:Bugüne dek zekâyı etkileyen herhangi bir gen (geri zekâya yol açan gen hariç) henüz bulunmadı. Başını Londra Psikiyatri Enstitüsü'nden Robert Plomin 'in çektiği bir grup araştırmacı zekâdan sorumlu geni bulmak üzere kolları sıvadılar. İşe zeki çocuklardan başladılar. Plomin'e göre ''akıllı gen''in adresi zeki çocuklardı. Zeki çocukları seçmek için şu yöntemi kullandılar: Çeşitli yaşlardaki öğrencileri üniversiteye giriş sınavından geçirdiler. Sınavdan yüksek puan alanların DNA'larını incelediler. Ve bu çalışmanın sonunda peşinde oldukları genin izini tespit etmeyi başardılar. Cleveland dolaylarındaki 6 yerleşim bölgesinde yaşayan ve yaşları 6 ile 15 arasında değişen 51 çocuktan kan örnekleri alındı. Bir grubun ortalama IQ'su 136 olarak hesaplandı. Diğer grupta ortalama IQ 103 idi. Tüm çocuklar beyazdı. Kan hücrelerini ayrıştıran bilim adamları çocukların 6 numaralı kromozomunu tek tek incelediler. 6 numaralı kromozomun üzerindeki 37 genin içinden biri farklıydı: IGF2R adı verilen genin yüksek IQ'lu gruptaki çocuklarda görülme yüzdesi, normal IQ'lu çocuklardakine oranla iki misliydi (Yüzde 32'ye karşı yüzde 16). Psychological Science isimli derginin mayıs sayısında yer alan araştırma raporuna göre IGF2R geninin bir şekli olan ve adına ''allele 5'' denilen gen zekâdan sorumluydu. Ancak Plomin bu genin bir ''üstün zekâ geni'' olmadığına dikkat çekiyor. Bu gen yalnızca fazladan dört IQ puanı anlamına geliyor. Ve bu gen bir insanı üstün zekâlı yapmaya yetmiyor: Ortalama IQ'ya sahip çocukların yüzde 23'ü bu gene sahipken, üstün zekâlı çocukların yüzde 54'ünde bu gen bulunmuyor. Akıllı gen ''Insulinlike growth factor 2 receptor- IGF2R-İnsülin benzeri büyüme faktörü 2 reseptörü'' ismi ile tanınıyor. Bu gen, insülin geni ile büyük benzerlikler taşıyor. Sıradan bir hormon bir hücreye yanaştığı zaman bazı durumlarda hücrenin büyümesine, bazı durumlarda ise hücrenin intihar etmesine yol açar. Bu iki tepki de beynin gelişmesi sırasında izlenen normal faaliyetlerdir. Fare beyinlerinde öğrenme ve bellek bölgelerinin insülin reseptörleri ile kaplı olduğunu fark eden Ulusal Sağlık Enstitüsü'nden bilim adamları, insülinin sinirlerin büyümesini hızlandırdığı sonucuna vardılar. Bu sonuç, IGF2R'in beyni ve dolayısıyla zekâyı etkilediği tezini desteklese de bazı genetikçiler IQ-gen araştırmalarında elde edilen sonuçların doğruluğu konusunda kuşkulular. Plomin'in grubunun bulduğu akıllı genin akademik yönden başarılı olan çocuklarda rastlanan yaygın bir gen olduğu fikrini öne süren kuşkucu grubun sözcüsü Johns Hopkins Üniversitesi'nden Andrew Feinberg , ''Buldukları genin etnik farklılıklardan kaynaklanmadığını kim bilebilir?'' diye soruyor. Öte yandan Stanford Üniversitesi'nden Neil Risch , Plomin'in bu araştırmasına ilişkin görüşlerini şöyle dile getiriyor:''Plomin'in araştırması bana kalırsa rastlantılara dayanıyor. Bir kromozomun üzerindeki 37 genin arasından bir geni bulup çıkartarak bunun akıllı gen olduğunu iddia etmek bilimsel bir temele dayanmıyor. Örneğin çeşitli araştırmalarda şizofreni geni, meraklılık geni gibi çeşitli kişilik özellikleri ile ilgili genler bulundu. Ancak bu araştırmalar tekrarlandığında aynı sonuçlar elde edilemedi. Bu da araştırmaların güvenilirliğini zedeliyor.'' Bilim adamlarının IGF2R geninin zekâyı etkilediği iddiasını kabul etmeleri de sorunu çözmeye yetmiyor. Şimdi ortaya yeni bir soru atılıyor: IGF2R zekâyı nasıl etkiliyor? Zekânın çok karmaşık bir olgu olması bu sorunu daha da içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Ulusal Sağlık Enstitüsü'nden bir yetkili, ''Sağlıklı çocukların okulda daha başarılı oldukları bir gerçek. Dolayısıyla bu genin ancak çocuğun yeterli gıda aldığı durumlarda etkili olduğu düşünülebilir''diye konuşuyor. Cornell Üniversitesi'nden psikolog Stephen Ceci genlerin bir vakum içinde çalışmadığını belirterek, ''Bu soruyu yanıtlamak için önce daha başka soruları açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Zekâyı etkileyen genlerin çevresel koşullardan nasıl etkilendiğini ortaya çıkartmak ön koşuldur. Örneğin, hamilelik döneminde annenin beslenme şekli bile zekâyı büyük ölçüde etkiler'' diyor. Plomin, bu arada IQ geni ile ilgili iki kromozomu daha inceledi. Bunlardan elde ettiği sonuçları ekim ayında açıklamayı planlıyor. Bu arada DNA'nın zihinsel ve bedensel tüm özelliklerimizi belirlediği inancının kesinleşmesi için akıllı genin çevre ile nasıl bir etkileşim içinde olduğuna açıklık getirilmesi gerekiyor. Bu arada bir fizyolog, önümüzdeki iki ay içerisinde IGF2R geni çalışmalarına doğum öncesi bir test ile katkıda bulunmayı tasarlıyor. Reyhan Oksay

http://www.biyologlar.com/akilli-gen-nedir-akilli-dnalar

GELİŞEN BİR BİYO-SEKTÖR PROTEİN PAZARI VE BİYO-YATIRIM OLANAKLARI

İnsan gibi ağzında kesici ve delici dişler taşıyan canlıların asla vazgeçemeyeceği bir ihtiyaçtır protein. Bu makalede Türkiye'deki protein ihtiyacını ve pazarını inceleyeceğiz. Pazardaki boşluklara, yerli üreticilerin durumlarına ve Türkiye'deki devasa protein ihtiyacının özellikle ufak ve yeni girişimciler için yarattığı ticari fırsatlara dikkat çekeceğiz. Makalenin amacı yerli girişimcilere protein işine girebilmeleri için başlangıç noktalarını göstermek ve bu sektörde belli sayıda yeni yerli girişimcinin oluşumuna katkıda bulunmaktır. Girişimciler için başlangıç noktalarını belirlerken temel prensipleri ve dikkat edilmesi gereken noktaları da vurgulayacağız. PROTEİN NEDİR En kaba tanımı ile "protein" demek "et" demektir. İnsanlar eti lezzeti, tok tuttuğu ve her şeyden önce insanların genetik (DNA) özelliklerinin öyle gerektirmesi dolayısıyla tüketirler. İnsan için proteinli gıdaların bu kadar lezzetli olmasının belki de bir nedeni onun muhakkak dışarıdan almak zorunda olmasıdır. İnsan belli özellikte proteini dışarıdan almak zorundadır çünkü proteinin içinde bulunan bazı maddeleri (bazı amino asitleri) vücut başka maddelerden kendisi sentezleyemez. Protein tüketim ihtiyacı çoğunlukla "predator" yani avcı konumunda bulunan canlılarda kendini gösterir ve bunun nedenleri konusunda "besin zinciri" ve "evrim mekanizması" açısından açıklamalar mevcuttur. Gezegenimizdeki canlılar arası hiyerarşik yapıda en üstte olan insanın bir protein tüketicisi olması beklenen bir durumdur ve insanın DNA özellikleri değişmediği veya değiştirilmediği sürece bu şekilde sürecektir. Bir bakış açısına göre insanın gerçek anlamda uygarlaşması protein kaynağını hayvanları (ve belki bitkileri) öldürmeden elde etmesi durumunda olacaktır ki bu değişime şahit olduğumuz için biz kendimizi şanslı sayabiliriz çünkü bu değişim bizim neslimiz esnasında olmaktadır. Proteinin temel yapı taşı olan "azot" azot çevirimi denen doğal bir mekanizma ile bitkiler yoluyla havadan alınır. Bitkilerden hayvanlara ve hayvanlardan da onları yiyen insanlara geçer, insan ölüp bozunduğunda azot yine doğal çevrime geri döner (azotu insan direk bazı bitkilerden ve et olmayan hayvansal ürünlerden de alabilir). Yani bizim vücudumuzu oluşturan azotun kaynağı "hava" dır. PROTEİN NEDEN PAHALIDIR Protein pahalıdır çünkü herkesin almak zorunda olduğu çok temel bir besindir. Sadece insanlara değil bazı zirai hayvanlara hatta tarıma bile gerekir protein. Proteinler (ve onun daha ufak yapı taşları olan amino asitler) daha fazla verim almak için yemlere katılır veya toprak iyileştirmesi veya organik azot kaynağı olarak tarlalara atılırlar. SENTETİK PROTEİN YAPILABİLİR Mİ ?! Evet. Her ne kadar bu makalenin konusu sentetik proteinler olmasa da bundan da bahsetmeden geçmeyelim. Amino aitlerin sentetik üretimi deneyler yoluyla yapılmış durumda. İlginçtir ki bu deneyler "evrim deneyleri" olup asıl amacı ticari protein üretimi değildi. Oluşum halindeki gezegenlerdeki atmosfer şartları benzetilerek yapılan deneylerde amino asitlerin spontane (kendiliğinden) oluştuğu gözlendi ama ticari bağlamda bunun üzerine gidilmedi veya gidiltilmedi!. Bunların detayları bilimsel literatürde var ve bunu isterse deneme yeterliliğine sahip laboratuvar sayısı Türkiye de 4,250 (dörtbinikiyüzelli) nin üstünde (4,250 sadece bizim data-base imizde kayıtlı olan yaklaşık sayı). Yine bizim kayıtlarımıza göre bu konuda Türkiye'de araştırma yapabilme yeterliliğine sahip kişi sayısı yaklaşık 6,200 (altıbinikiyüz) ün üzerinde. Bu konuda Türkiye'de araştırma yapan kişi sayısı ise yine bizim kayıtlarımıza göre koskocaman bir 0 (sıfır). Bu konudaki her türlü AR&GE çalışmasına ve makaleye BİYOTEK dergisinde öncelikle yer vereceğiz. NEDEN YENİ BİR PAZAR Et, asırlardır bilindiğine ve tüketildiğine göre YENİ ÇAĞ - YENİ SEKTÖR - YENİ FIRSAT sloganıyla çıkan bir dergide neden kapak konusu olduğunu sorabilirsiniz (BİYOTEK® Dergisinde hiç bir kapak konusu tesadüfen oluşmaz, dikkatli bir analiz neticesinde marka karakterine uygun olarak seçilir). Nedeni şudur : biyokimya ve moleküler biyoloji alanındaki bilgi birikimi protein alanında öylesine yeni yöntemler ortaya çıkarmıştır ki bildiğimiz klasik protein pazarı ve üretim yöntemleri yok olmak üzeredir. Sokaktaki insan her ne kadar farkında olmasa da bu değişimin en büyük tüketicilerinden birisi aşağıda da açıklayacağımız gibi kendisidir. Türkiye'nin petrolden sonraki en büyük hammadde ithalat kalemi olan soya fasulyesinin tamamı direk veya dolaylı olarak insanlar tarafından tüketilmektedir. Soya fasulyesini gördüğünde tanıyamayacak çok insanımız vardır ama görse tanıyamayacağı bu soyadan kilolarca tüketmişlerdir. PROTEİN PAZARI NEDEN AVANTAJLI Modern protein klasik proteini pazardan kovuyor çünkü ondan defalarca kat daha ucuz ve karakteristik lezzet (koku) içermediği için çok daha geniş bir yelpazede tüketilebiliyor. Örneğin etin tonu 500 dolar iken aynı miktarda protein içeren soyanın fiyatı 100 doların altında. Bu beş (5) katlık hatta bazı durumlarda daha da fazla olan avantajı teknoloji yoluyla tersine çevirmek yani etin maaliyetini 5 kat düşürmek kolay değil (soya sütünde oran 16 kattır). Bu nedenle de özellikle Türkiye'de et ve hayvancılık sektörü gittikçe eriyor. Parça et dışındaki tüm etli mamullerde soya % 30'lara varan oranlarda kullanılıyor ve bu tür tüketim hamburger, salam, sosis, sucuk, lahmacun, kıymalı kebaplar v.b. klasik et talebini % 30 kesmiş durumda. Bu tüketim Türkiye'de o kadar büyük ki yabancı soya üreticilerin Türkiye'deki çıkarlarını korumakla görevli yabancı vakıflar var ve bu NGO'lar destekçisi olan ülkelerin konsolosları ile aynı fuar stendlerinde boy da gösteriyorlar. Aşağıda da anlatacağımız gibi soyanın et alternatifi olarak kullanımı tabi ki pazarın sadece bir kısmı. Soya süte, peynire hatta yoğurda alternatif bir konuma gelmekte. 21. yüzyıl bitmeden hayvan öldürmeye veya kullanmaya dayalı protein sektörü son derce azalacak ve belki de Dünya genelinde yasaklanacaktır. NEDEN TÜKETİLİYOR Köşe başındaki lahmacuncunuz veya mega markalı hamburgerciniz tabi ki soyayı siz daha sağlıklı beslenesiniz diye katmıyor kıymaya. Kıyma tüketici açısından daha sağlıklı oluyor kuşkusuz ama soyalı kıymanın daha sağlıklı olması önlenemez bir sonuç. Niyet tamamıyla daha ucuza protein kaynağı kullanabilmek (protein pazarı tabi ki kıymadan ibaret değil ve çok daha karlı ve kazançlı protein kullanım alanları mevcut). Protein için hammadde kaynakları da soya dan ibaret değil. Yapağıdan (koyun yününden) balık ve gıda işleme atıklarına kadar onlarca ucuz proteinli hammadde alternatifi var. Hızla gelişen sporcu proteinleri, proteinli içecekler v.b. ürünlerde kar marjı çok daha yüksek. YERLİ SOYA KIYMASI ÜRETİCİLERİ Yerli soya kıyması üreticileri çoğu tabiri caiz ise bu işi biraz "karakucak" şekilde yapıyorlar. Ürünleri süngerimsi bir yapıda olmadığı için yabancı rakiplerine nazaran az hacim tutuyor ve standart ürün üretmekte sorunları var. Allah'tan işten işe (business to business) çalışıyorlar da "talebe uygun mal" yerine "arza uygun talep" bulmakta sıkıntı çekmiyorlar. Yerli soya kıymasının kilosunun fiyatı 1 (bir) doların altında ki bu son kullanımdan önce ıslatınca 25 sentin (0.25 dolar) altına iniyor. İthal soya ile rekabet etmek için ürünlerini geliştirmeleri ve standardize etmeleri gerekiyor ama reel sektör ile AR&GE kurumları arasında uçurumlar var. Teknolojiyi nasıl ürettireceğini bilmek yanında ürettiği teknolojiyi nasıl koruyacağını da pek bilmiyor yerli üretici ve o yüzden çaldıracağından korktuğu teknolojiyi üretmeye yanaşmıyor. Ona patent v.b. konularda yol gösterenlerin yeterlilikleri de bu konuda sorgulanması gereken bir konu. Markasını tescil ettirdiğinde ürününü ve üretim yöntemini patentlendirdiğini sanan çok sayıda sanayici var. Patent alma sektörü özellikle biyoteknoloji ve kimya sektöründe "yöntem ve ürün" patenti yazma konusunda hiç bir yeterliliği olmayan bazı patent vekillerinin oyuncağı olmuş durumda. İşini iyi yapmaya çalışan patent ofisleri ise bu kargaşanın arasında kaybolup gidiyor. Zaman zaman yapılan bilgilendirme çalışmaları da sanayicinin kafasına reel sektör ihtiyaçları ve sorunları ile ilgili olan bilgileri sokmaktan çok ansiklopedik bilgi pompalayan bir yapıda oluyor. Aslında her Türk vatandaşının aracısız olarak bizzat kendisinin patent başvurusu yapma hakkı var ve bunun maliyeti gülünç denecek kadar düşük (diğer masrafların büyük kısmı patent sahibine devlet tarafından geri ödeniyor ve patentlendirme ile ilgili çok avantajlı geri ödemesiz KOSGEB teşvikleri mevcut) ama bunu insanlara öğretmek çoğu patent vekilinin işine gelmiyor. NEDEN KALICI BİR PAZAR Protein besin zincirinde en üste çıkmış canlıların dışarıdan almak zorunda olduğu bir gıda. Örneğin bir "kaplan" yılda 50 civarında büyük ve küçük baş hayvan öldürüp yemek zorunda. Besin zincirinde kuşkusuz "top predator" yani en üstteki avcı insandır. Bu itibarla klasik şekilde insanı beslemeğe kalktığınızda ihtiyaç hissedilen hayvan sayısı insan nüfusunun kat be kat üstünde olacaktır. Bu da belli bir nüfustan sonra toprağın kaldırılamayacağı bir noktaya varacaktır. Bu yüzden protein alternatiflerinin proteinli gıda kaynağı sıkıntısı çekmekte olan yüksek nüfuslu Uzak Doğu ülkeleri kaynaklı olması şaşırtıcı değil. PROTEİN İZOLATLARI Protein izolatlarının yani saf proteinlerin (veya amino asitlerin) ziraatten hayvan ve insan tüketimine kadar çok farklı kulanım alanları var. BİYOTEK olarak bizim bu konudaki AR&GE çalışmalarımız 3 hammadde üzerinde yoğunlaştı ama Türkiye'deki araştırmacılarımız kuşkusuz başka ucuz hammadde alternatifleri de bulabilirler. Bizim çalışmış olduğumuz hammaddeler: - Balık işleme atıkları (Ayıklanan balıkların ağırlıklarının yüzde 85 civarı atık olarak çıkar.) - Yapağı (yün) atıkları (Dünya üzerinde işlenen derinin % 25 i Türkiye'de işlenir. Çok miktarda yün atık çıkar.) - Soya (En ucuz protein içerikli hammaddelerden birisidir ama yukarıdaki gibi atık statüsünde olmadığı için uluslararası borsası vardır. Nispeten daha pahalı bir kaynaktır.) Yukarıdaki birinci konuda çalışmamızı tamamladık ve balık atıklarından kokusu alınmış, oda sıcaklığındaki raf ömrü bir kaç yıla kadar uzatılmış ekolojik tarıma uygun bir organik fosforlu ve amino asitli (proteinli) gübre ürettik. Ürettiğimiz bu know-how ile Ege bölgemizde bir firma üretime başladı. Bu AR&GE ile ülke ekonomisine yarattığımız katma değerin şu anki yaklaşık yıllık hacmi 450 bin doların üzerinde ve önümüzdeki 10 yıl içinde ekonomimize yapması beklenen kümülatif katkı 10 milyon doların üzerindedir. Yapağıdan (yünden) saf protein izolatı üretimi de gerçekleştirildi ve şu anda bunun optimizasyonu üzerinde de çalışıyoruz (konuda uzman olmayanları şaşırtabilir ama hayvan kılı etten 6 kat daha fazla hayvansal protein içerir). Şu anda hem balık atıkları hem de hayvan kılının saflaştırılması, izolasyonu ve çözünürleştirilmesi için yeni (enzimatik) yöntemler deniyoruz. İlk sonuçlar umut verici. Bu çalışmaları 2003 içinde sonuçlandıracağımızı umuyoruz. Bitkisel protein gıda takviyesi olarak satılan mikroskobik yosunlar da mevcut. Bunlardan Spirulina şu anda Ege Üniversitesinde üretiliyor. Biz ise bunun kütle üretimi için foto-biyoreaktörler üzerinde çalışıyoruz. Soya proteini üzerinde yaptığımız çalışmalar ise saf protein eldesine yönelik. Şu anda suda çözünebilen saf (% 99) luk soya proteini üretme yöntemi geliştirdik. Şu anda bunun suda çözünebilirliğinin arttırılması üzerinde çalışıyoruz. SÜT ALTERNATİFLERİ Süt hem çok değerli bir besin hem de çok değerli bir besi yeridir. Örneğin yoğurdu oluşturan mikroorganizmalar süt içinde büyür. Rennen enzimi yine süt üzerinde çalışarak onu pıhtılaştırıp peynir yapar. Daha ucuz bir süt alternatifinin muhteşem bir potansiyel pazarı vardır. İlk akla gelen pazarlar : - Peynir katkısı. - Yoğurt katkısı (süte katmak için). - Ağız (buzağı besleme sütü) alternatifi. - Tatlı/dondurma yapımında hammadde. v.b. şekilde çok uzun bir liste çıkarmak mümkün. Süt alternatifinde soya ön plana çıkıyor. BİYOTEK'te süt alternatifi üzerinde yaptığımız çalışmalar soya üzerinde yoğunlaşmış durumda. Bunlar - Soya sütünün karakteristik kokusunun alınması. - Soya sütünden yoğurt üretiminin (mayalanmasının) optimizasyon çalışması. - Soya sütünden peynir üretiminin optimizasyonunun çalışması (TOFU (çöktürme) şeklinde değil enzimatik aktivite yoluyla) Yukarıdaki ilk iki çalışmayı tamamlamak üzereyiz, üçüncüsü ise sürüyor. SUDA ÇÖZÜNEN PROTEİNLER Proteinler uzun moleküller ve normal halde suda çözünmüyorlar. Suda çözünür proteinler için daha fazla talep ve kullanım alanları var. Bu proteinleri parçalayarak suda çözünür hale getirmek mümkün. Protein çözünürleştirilmesi ile ilgili çeşitli AR&GE faaliyetleri yaptık. Bu konuda bazı matematiksel modellere de ulaştık ama hangi proteinin hangi endüstriyel ürün için hangi çözünürleştirme yolluyla en kazançlı şekilde çözünürleştirileceği yine de bir miktar ekstra AR&GE ile belirlenmesi gerekiyor. DİĞER ÜRÜNLER Sporcu proteinleri protein pazarı içinde çok özel bir kalem. Bunlar bazen yoğurttan bile elde edilebiliyor (yoğurt hapları şeklinde). Whey-protein diye bilinen peynir altı suyundan yapılan protein de sporcular ve bebek mamaları için çok özel bir hammadde. Bu proteinin suda çözünür hale getirilmesi özel pazar avantajları yaratıyor. Protein sektöründe çok önemli bir diğer kalem de "tek hücreli proteinler". Bunlar tek hücreli canlıların uygun besi yeri üzerinde üretilmesi ile elde ediliyorlar. Bu besi yerlerinden gittikçe daha popüler olanı "petrol". Petrol uygun oranda ve formda kullanıldığında tek hücreli proteinlerin kütle üretimi için çok uygun bir kaynak. Petrolden protein üretimi için literatür var ama "sentetik" proteinlerde olduğu gibi bu konunun da daha sonra üzerine gidilmemiş. Petrol gibi organik bir kaynağın "yakıt" olarak kullanılması çok acı (Batılı ülkeler kendi petrollerini endüstriyel hammadde olarak kullanarak gittikçe daha çok oranda nükleer enerjiye yöneliyorlar. Sadece ABD'de yapım ve planlama aşamasında olanlar ile birlikte nükleer reaktör sayısı 400 (dörtyüz) ün üzerinde. Almanya'da bu sayı 30 küsür iken Türkiye'de hiç yok). Bir gün petrolün yakıt olarak kullanımının yasaklanması pek ala mümkün çünkü bu çok değerli endüstriyel hammaddenin bu şekilde ziyanı kabul edilebilir değil. Protein söz konusu olduğunda petrol gibi stratejik bir öneme sahip en önde gelen hammadde soya ve soya konusunda şu anda bile devletlerarası stratejik ve taktik savaşlar başlamış durumda. Bizde ise ne soya ve diğer protein kaynakları konusunda bir ekonomik savaş stratejisi oluşturan var ne de oluşturulması gerektiğinin farkında olan. MÜKEMMEL PROTEİN VAR MI ? Evet var. Yumurta akının (beyazının) protein dağılımı insan vücudu ile birebir aynı amino asit dağılımını gösteriyor. O nedenle zaten bir proteinin değeri çoğu zaman yumurta akına oranlanarak bulunuyor. Yumurta akı piyasası Türkiye'de gelişmiş değil. Yumurta çoğu zaman sarısı ile beraber sıvı veya toz şekilde satılıyor. Yumurta sarısı yağda eriyen vitaminleri içermesi açısından değerli bir besin aslında ama endüstride bazı durumlarda saf protein en öncelikli ihtiyaç olabiliyor. II. Dünya Savaşı sırasında Almanlar endüstriyel yumurta akı ihtiyacını balıktan protein ekstrakte ederek sağlamışlardı. DİĞER HAMMADDE ALTERNATİFLERİ Türkiye'de yurtdışındakinden fazla üretilen ve kullanılan soya alternatifleri mevcut ama bunları değerlendirdiğimiz söylenemez. Bir çok baklagilin soyaya alternatif gücü var fakat bunların ticarileştirilmesi konusunda zayıfız. Özellikle ürün ve proses geliştirme yöntemleri konusundaki bilgisizliğimiz en büyük sorunumuz. Biz akademisyenleri oturduğumuz sırça köşkten indirip de bu basit ama ticari açıdan çok önemli sorunlara eğilmemizi sağlayacak yöntemler geliştirilmedikçe bu sorun kolay kolay çözülecek bir soruna benzemiyor. SONUÇ Protein pazarı çok yüksek katma değerli bir pazardır ve Türkiye pazarı bu konuda hemen hemen tamamıyla ithal ürünlerin elindedir. Yerli girişimcilerin Türkiye'deki ucuz hammadde kaynakları avantajı açısından protein pazarındaki rekabet gücü çok yüksektir. Bu rekabet gücünün değerlendirilmesi ancak özel sektör yaklaşımları ve yöntemleri ile mümkün olabilir. Dr. Yük. Müh. ERCÜMENT ÖZER, İş Geliştirme Danışmanı +90 (554) 614 1331, dr.ercu.oz@ercumentozer.com, www.ercumentozer.com

http://www.biyologlar.com/gelisen-bir-biyo-sektor-protein-pazari-ve-biyo-yatirim-olanaklari

İnekleri kanser, sütümüzü zehir etmeden GDO izinlerine iptal!

İnekleri kanser, sütümüzü zehir etmeden GDO izinlerine iptal!

Fransa’da yapılan yeni bir araştırma, GDO’ların zararlarını su götürmez biçimde gözler önüne serdi. Biyoteknoloji şirketleri, GDO'lara izin almak için bugüne kadar kısa vadeli klinik test sonuçları sunuyordu.

http://www.biyologlar.com/inekleri-kanser-sutumuzu-zehir-etmeden-gdo-izinlerine-iptal

Bir Cennet İki Atol

Bir Cennet İki Atol

Madagaskar ile Afrika'nın güneyi arasında sıkışmış iki küçük Fransız adasından biri yeşil deniz kaplumbağalarına çiftleşme alanı sağlıyor. Diğeriyse Galapagos Köpekbalıklarına ev sahipliği yapıyor.Dans eden iki kaya getirin gözünüzün önüne... Yeşil deniz kaplumbağası cinselliği işte buna benzer bir şey: Sumo güreşçisi boyutunda iki dev yaratık, birbirlerinin kabuğuna kilitlenmiş, mercan resifinin berrak sularında yüzgeçleriyle ağır ağır ilerliyor. Her yıl ortalama 10 bin dişi yeşil deniz kaplumbağası çiftleşmek üzere Madagaskar'ın güneybatı kıyıları açıklarındaki İle Europa'yı çevreleyen bu resifte bir araya geliyor, sonra da yumurtalarını bırakmak için kıyıya çıkıyor.Yeşil deniz kaplumbağalarının "rastlantısal çok eşlilik" denilen bir üreme taktiği var. Erkek kaplumbağalar, enerjilerini belli bir alanı korumak ya da kavga etmek için değil, serbest bir dişi bulmak ya da çiftleşenlerin arasına girmek için harcıyor. Erkeklerin yüzgeçlerinde ve kuyruklarında, dişilerin kabuğuna tutunmak için kullandıkları büyük tırnaklar var. Bazı erkekler başarılı bir aşığı yerleştiği yerden dövüşerek ve ısırarak, çoğunlukla da çifti yaralayarak indirmeye çalışıyor.Hormon şaşkını rakiplerden birinin, dişinin üzerindeki erkeğin kabuğuna kilitlendiği de oluyor. Deniz Biyoloğu Wallace J. Nichols, "Bu durumun iki numaralı erkeğe hiç yararı yok," diye belirtiyor. Hepsi bir öndeki kaplumbağaya tutunmuş dörtlü erkek kaplumbağa grupları bile görmüş. "Bahçedeki solucanlar böyle bir şey yaptığında olsa olsa ilginç durur" diyor. "Ama 180 kiloluk deniz kaplumbağaları söz konusu olunca olay sirk gösterisine dönüşüyor."Europa'nın kaplumbağa sirkini izleyen insan sayısı fazla değil. Ada bir doğa rezervi ve suları koruma altında. Yaklaşık 110 kilometre kuzeybatısındaki komşusu Bassas da India gibi, Europa da Madagaskar'ın etrafını uydu gibi çevreleyen beş küçük kara parçasının oluşturduğu Scattered Adaları'ndan biri.Madagaskar dâhil kimi devletlerin karşı çıktığı Fransız egemenliği, stratejik öneme sahip. Scattered Adaları'nın toplam yüzölçümü sadece 44 kilometrekare, ama ayrıcalıklı ekonomik bölgelerinin toplamı 15 bin kat daha büyük. Fransa boyutlarında bir okyanus alanını kapsıyor. Fransa, yasadışı balık ve kaplumbağa avını denetim altında tutuyor ki bu da adaların biyolojik çeşitliliği açısından önemli. Europa dâhil kimi adalarda askeri garnizon ve jandarma konuşlanmış durumda ve suları savaş gemileri tarafından kontrol altında tutuluyor. Mozambik Kanalı'nın orta yerinde birbirine yakın duran Europa ve Bassas da India aslında tamamen farklı iki yer. Çalılık bir ada olan Europa, sadece yuvalanan kaplumbağalara değil, üreyen bir milyon deniz kuşu çiftine de ev sahipliği yapıyor. Bassas ise suyun üstüne ancak çok küçük bir bölümü çıkan ve yaklaşık 85 kilometrekarelik lagünü köpekbalığı kaynayan bir atol. Her iki ada da Batı Hint Okyanusu'nda varlığını sürdürmeyi başaran az sayıdaki sağlıklı deniz ekosistemleri arasında yer alıyor. Makaleyi fotoğraflayan deniz biyoloğu Thomas Peschak, "Dışarıdan bakıldığında pek bir şeye benzemiyorlar, sıradan birer nokta gibiler," diyor. "Ama burada bir kez daldınız mı, artık başka bir yeri beğenmeyecek kadar şımarıyorsunuz."Kaynak:http://www.nationalgeographic.com.tr/ngm/1404/konu.aspx?Konu=3

http://www.biyologlar.com/bir-cennet-iki-atol

Erkeğini Hadım Bırakıyor

Erkeğini Hadım Bırakıyor

Bilim insanları, dişisi seks esnasında yamyamlığa özenen küre ağ örümceklerinin çiftleşmesini inceleyince ilginç sonuçlara ulaştı.Erkeğini Hadım Bırakıyor singapur arastirmalar akademik buluslarNephilengys Malabarensis - DişiNephilengys malabarensis olarak bilinen küre ağ örümceklerinin erkeği, spermlerini taşıyan iki organa sahip. Erkek örümcek, dokungaç olarak adlandırılan bu organlarının, çiftleşme esnasında kendisini yemeye çalışan dişi örümcek tarafından koparılmasına izin veriyor. Erkek örümcek, hadım kalmak uğruna kaçma şansını yakalarken, dişinin vücuduna bağlanan dokungaç döllenmeyi gerçekleştiriyor.Singapur Üniversitesi’nden araştırmacı Daiquin Li, Nephilengys malabarensis erkeklerinin “ciddi ölçüde yaralanma riskini göze alarak hadım kalmayı kabullendiklerini, bu şekilde hayatta kaldıklarını” söyledi.25’i erkek ve 25’i dişi olmak üzere laboratuar ortamında bir küre ağ örümceği kolonisi kuran Daquin Li, olgunluğa erişen erişen örümcekleri eşleyerek çifleşmelerini gözlemledi. Çiftleşme sonunda, 25 erkekten 22’sinin cinsel organları kopmuştu. Üçünde ise sperm taşıyan dokungaçların bir tanesi kalmıştı.Daquin Li ve ekibi, dişinin vücuduna bağlı kalan dokungaçların, 20 dakika içinde içindeki spermin yüzde 85’ini boşalttığını ve döllenmeyi sağladığını ortaya çıkardı.Singapurlu bilim insanı, “Erkek hadım kalıyor ancak dokungaçlarını geride bırakarak diğer erkeklerin dişiyle çiftleşmesini engelliyor” dedi. Ayrıca, hadım kalan erkek örümcek son derece saldırgan bir tavır takınıyor ve kendisi gibi başka erkeklerin dişinin yanına yaklaşmaması için nöbet tutuyor.Kaynak;bilim.org

http://www.biyologlar.com/erkegini-hadim-birakiyor

Yeni fosiller etoburların kökenine ışık <b class=red>tutuyor</b>

Yeni fosiller etoburların kökenine ışık tutuyor

Belçika’da bulunan yeni fosiller, en iyi bilinen kedi, köpek ve diğer karnivor memelilerin (gelincikler, ayılar, foklar gibi) atalarına ışık tutuyor. Fosiller onların 55 milyon yıl önceki ilkel formlarının izlerini taşıyor (tarihin başlangıç periyodu olarak bilinen eosen dönemine ait).  Journal of Vertebrate Paleontology  adlı dergide yayınlanan çalışmada, bu grubun kökenlerinden taksonların en eskilerinden birine yeni örneklerin tanımlanmasından söz ediyor.Dormaalocyon latouri adlı tür daha önceleri Belçika’nın Dormaal adlı bölgesinde bulunmuştu (Bu cins adını bu bölgeden almıştı). Floréal Solé  ve onun meslektaşları tarafından bulunan yeni fosiller hayvanların daha iyi tanımlanmasına ve etoburların evrim tarihindeki yerini belirlemede yardımcı oldu.  Solé konuyla ilgili olarak bu tanımlamanın eski çağlardaki etoburların kökenlerinin ve ekolojisinin daha iyi anlaşılmasına olanak sağlayacağını söyledi.Yeni bulunan fosiller 250’nin üzerinde diş ve ayak topuk kemikleri içeriyor. Eski bulgular sadece üst çenedeki iki azı dişini içeriyorken daha fazla diş örneği Dormaalocyon’nın diş diziliminin tamamının tanımlanmasına izin veriyor. Yeni bulgular süt dişlerini de içeriyor. Buradaki dişlerin oldukça ilkel görünümlü olması Dormaalocyon’nun etoburların kökenine oldukça yakın hatta belki de Avrupa’daki kökeni olabileceğine işaret ediyor.Bulunan topuk kemikleri Dormaalocyon cinsinin ağaçlara tırmanabildiğini ve oralarda yaşadığını gösteriyor. Yaklaşık 55 milyon yıl önce başlayan ve  ‘’Paleocene-Eocene Thermal Maximum’’ (PETM) adı verilen dönemde dünyada küresel ısınma başladı. Bu periyot, içinde etoburların da bulunduğu pek çok memeli grubunun evrimine etki etti. Dr. Solé  Dormaalocyon’nun ağaçlarda yaşadığına ve onların PETM sırasında  Kuzey Amerika’nın yaprak dökmeyen ağaçlardan oluşan yüksek enlemlerdeki orman kuşaklarına doğru göç ettiğine inanıyor.Etoburların kökenine yakın olmasına rağmen Paleoesen periyoduna ait fosiller o dönemde daha fazla ilkel türün bulunduğuna işaret ediyor. Solé, etoburların kökeninin anlaşılmasının onların etobur beslenmeye nasıl adapte olduklarını anlamamıza yardımcı olacağını söyledi. Bu nedenle, dinozorların nesli tükendikten sonraki döneme ait olan Dormaalocyon fosilleri plasentalı memelerin evrimine ilişkin bilgiyi sağlıyor. Bu çalışma en eski Eosen döneminde farklı alanlarda yayılış gösteren etoburların Paleosen'in son dönemlerine kadar yayılışlarını sürdürdüklerini gösteriyor. Daha fazla yeni fosilin bulunması plasentalı memelilerin kökeniyle ilgili sorulara yanıt olacak.Kaynak: sciencedaily.comhttp://www.bilim.org

http://www.biyologlar.com/yeni-fosiller-etoburlarin-kokenine-isik-tutuyor

Çin’de 2.5 Milyon Yıllık Şeftali Çekirdekleri Bulundu

Çin’de 2.5 Milyon Yıllık Şeftali Çekirdekleri Bulundu

Çin’de bir otobüs durağının yakınında, 2,5 milyon yıllık dünyanın en eski şeftali çekirdekleri bulundu. Keşif şeftalinin az bilinen evrimine ışık tutuyor.Sekiz şeftali çekirdeği, Xishuangbanna Tropik Botanik Bahçesi’nden doçent Tao Su tarafından bulundu. Tao Su’nun Kunming şehrindeki evinin yakınındaki bir yol çalışması sırasında Geç Pliyosen döneme tarihlenen bir kayaç ortaya çıkarıldı. Bu kayaç içinde çekirdekler bulundu.Pliyosen tabakaları içinde korunan çekirdekler, Su’ya göre “şaşırtıcı derecede modern” görünüyor. Araştırmaacılar “Fosiller, modern şeftali çekirdekleriyle aynı. Daha küçük modern şeftali çeşitleriyle aynı boyuta, tek bir tohuma, derin bir dorsal oyuğa, ve derin çukur ve kırışıklara sahipler” diyor.Keşif, bizim tükettiğimize benzer şeftalilerin insanlar ortaya çıkmadan çok önce de popüler bir yiyecek olduğunu öne sürüyor.Çekirdeklerin biçimsel özelliklerini inceleyen araştırmacılar, Prunus cinsine ait olduğuna karar verdi. Daha sonra keşfedilen yeni tür şeftali için, bulunduğu Kunming şehrine ithafen “Prunus kunmingensis” ismi teklif edildi.20 milyon tonluk yıllık üretimle popüler bir ağaç meyvesi olan şeftali, yani Prunus persica‘nın ilk olarak Çin’de ortaya çıktığına inanılıyor. Fakat meyvenin evrim sürecinin büyük bir kısmı bilinmiyor. Daha önce bulunan en eski şeftali kanıtları, 8,000 yıl öncesine tarihlenen arkeolojik kalıntılar arasında bulunmuştu.Fakat bugüne kadar yabani şeftali bitkisi popülasyonu hiç bulunmamıştı.Prunus kunmingensis’ in keşfi şeftalinin Çin’de ortaya çıktığı teorisini destekliyor. Araştırmacılardan, Pennsylvania Devlet Üniversitesi’nde paleobotanik profesörü Peter Wilf, “Şeftali, insanların Çin’i kolonileştirmesine tanık oldu. Şeftali insanlardan önce de oradaydı. Tarih boyunca biz ona uyum sağladık, o da bize” diyor.Penn Devlet Üniversitesi tarafından yapılan testler, şeftali çekirdeklerinin 2,5 milyon yıldan daha eski olduğunu kanıtladı.Yapılan elektron mikroskobu analizleri, düzleşmiş çekirdeklerin içindeki tohumların yerini çoğunlıkla demir oksitlerin aldığını gösterdi. Fosillerin radyokarbon tarihlemesi de, radyokarbon tarihlemesinin tespit edebileceği en eski tarihten, yani 50,000 yıl öncesinden daha eski olduğunu ortaya koyabilid.Araştırmacılar, şeftalilerin modern morfolojisine, doğal seçilim yoluyla evrildiğini söyledi. Hayvanlar ve primatlar semiz meyveleri atıştırarak, tohumlarını etrafa yaydılar. Çok daha sonraları , evcilleştirme ve insan eliyle üretme sayesinde, şeftali boyutu ve çeşitliliği arttı.Peki Prunus Kumningensis neye benziyordu? Su ve meslektaşları, modern şeftalilerin çekirdek ve meyvesi arasındaki boyut ilişkisini, fosillerinkiyle karşılaştırdı. Bunun sonucunda geç Pliyosen dönemde meyvenin çapının yaklaşık 5.2 cm olduğuna karar verdiler.Wilf “Günümüzde bulunan en küçük ticari şeftaliyi düşünün, bunlar da ona benziyordu. Çekirdeklerin etrafında semiz, yenilebilen bir meyve vardı. Çok lezzetli olmalıydı” diye ekledi.Yazan: Ayşe Bursalı Discovery News http://arkeofili.com

http://www.biyologlar.com/cinde-2-5-milyon-yillik-seftali-cekirdekleri-bulundu

Kızılderili Köyünde 1000 Yıllık Tohumlar Bulundu

Kızılderili Köyünde 1000 Yıllık Tohumlar Bulundu

Güney Dakota’daki tarihöncesi kızılderili köyünde her yıl yeni bir kalıntı gün yüzüne çıkarılmaya devam ediyor.  Bu sene yapılan keşiflerin boyu küçük ama önemleri çok büyük. Toprağın 1,5-2 metre derinlerinde keşfedilen tohumlar bölgedeki tarımcılığın tarihine ışık tutuyor.Mitchell Gölü çevresindeki kazı alanında uzun süredir çalışmalarına devam eden arkeologlar,  1000 yıl boyunca el değmemiş, birkaç milimetre boyundaki kömürleşmiş mısır taneleri ve ayçekirdeklerine ulaştılar. Aynı zamanda, mısır koçanları da bulduklarını ifade eden araştırmacılar, bu kalıntıların tarımcılığın ne kadar büyük bir değişim geçirdiğini ve bölge insanlarının beslenme biçimlerinde çeşitlilik olduğunu kanıtladığını dile getirdi.Bölgedeki Tarımın Tarihini Aydınlatan TohumlarKazı alanında 12 yıldır öğrencileriyle beraber çalışmalarını sürdüren Exeter Üniversitesi Arkeoloğu Alan Outram, ekibin son 1 ay içerisinde, 11 yılda keşfedilenden daha fazla kömürleşmiş bitki ürünü keşfettiğini dile getirdi. Alan Outram, “Bu bölge bir tarım alanı ve buluntular buradaki tarımcılığın tarihini aydınlattığı için gerçekten çok önemli.” dedi. Proje Direktörü, Augustuna Koleji Arkeoloji Profesörü Adrien Hannus, kazı alanındaki çalışmalar ışığında bölgede yaşamış Amerika yerlilerinin günlük hayatları hakkında geniş bilgi sahibi olmayı amaçladıklarını dile getirdi. Hannus, “Bu köy, tarihöncesi tarımın kökenini yansıtmasa da,  bölgedeki tarımı anlamak için incelenmesi gereken en önemli kazı alanlarından bir tanesi.” dedi.Mısır taneleri ve ayçekirdekleri, yiyeceklerin ve çeşitli aletlerin saklandığı derin çukurlar içerisinde keşfedildi. Bu çukurlar, o dönemde insanların yemeklerini ve aletlerini muhafaza etmek için kullandıkları depolardı. Bölge insanları, yemeklerini saklamak için bu derin çukurların yeterli olmadığını anladıklarında,  çukurları çöp depoları olarak kullanmaya başladılar. Arkeoloji öğrencileri bu çukurlarda çanak çömlek parçaları ve başka eşya kalıntıları da buldular.Hannus, ülkenin bu kısmında yer alan tarihöncesi çukurların geniş bir ağzı olduğunu ve 1,5-2 metre derinde çukurların gitgide genişlediğini belirtti. Bu çukurların çevresi kil ve kül ile kaplıydı. Araştırmacılara göre bunun nedeni, böceklerin böylesine kalın bir kül tabakasını canlı bir şekilde geçemeyecek olmasıydı. Bu yıla kadar, araştırmacılar bölgede, etrafındaki kil ve kül kaplaması zarar görmemiş bir depolama çukuruna ulaşamamışlardı.Mısır koçanlarının boyunun bir yetişkinin parmağını geçmediği görüldüğünden, Hannus, burada yaşayan insanların koçanların tamamını közlediklerini ya da kaynattıklarını öne sürdü.  Alan Outram, “Bu kalıntılar bize bitki yapılarının zaman içinde ne kadar değişime uğradığını gösteriyor. Mısır taneleri günümüzdeki ile aynı boyda olsa da koçanlar çok daha küçük ve üzerlerinde daha az mısır tanesi var.” dedi. “Kömürleşmiş olmaları, tanelerin günümüze kadar korunmasını sağlamış. Aksi takdirde bu tohumlar zaman içinde büyüyerek toprağın dışına çıkardı.”Günümüz Kırsal Hayatının İzleriHannus, “Kalıntılar, bölgedeki Amerika yerlilerinin karmaşık bir beslenme biçimi olduğunu ve tamamen ilkel canlılar olmadıklarını kanıtlıyor.” dedi. “Burada asıl önemli ve güzel olan, bu köydekilerin başarılı çiftçiler, avcı ve toplayıcılar olmaları.  Bu insanlar balık tuttular, çeşitli vahşi hayvanları topladılar;  bizon, geyik ve daha küçük memelileri avladılar. Burada bir açlık hikayesi yok. Burada, çok canlı ve önemli bir topluluğun hikayesi saklı.”31 yıldır bölgede çalışmalarını sürdüren Hannus, bu tarihöncesi köydeki yaşamın, Güney Dakota’daki günümüz kırsal yaşamından çok da farklı olmadığını belirtti. “Kazı alanını ziyaret eden insanlara, buradaki yaşayışın çok yabancı veya farklı bir kültüre ait olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Bugün Güney Dakota’daki küçük kasabalar, aynı buradakine benzer şekilde işleyen bir hayat sürdürüyorlar.”mitchellrepublic.com http://arkeofili.com

http://www.biyologlar.com/kizilderili-koyunde-1000-yillik-tohumlar-bulundu

Buzadam Ötzi’nin Midesinde Gastrit ve Ülser Bakterileri Bulundu

Buzadam Ötzi’nin Midesinde Gastrit ve Ülser Bakterileri Bulundu

İtalyan Alpleri’ndeki eriyen buzullarda 25 yıl önce keşfedilen 5,300 yıllık mumya Ötzi’nin, gastrit (mide iltihabı)  ve ülser gibi mide sorunlarına neden olan bir bakteri taşıdığı ortaya çıktı. Ötzi’de bulunan bakteri türü ayrıca, Afrika’dan Avrupa’ya göçün sanılandan daha sonra gerçekleştiğini gösteriyorGenetik araştırmalar yapan paleopatolog Albert Zink ve mikrobiyolog Frank Maxiner öncülüğündeki ekip, Ötzi’nin midesinin içinde Helicobacter pylori patojeninin kanıtlarını buldu. Zink Discovery News’e yaptığı açıklamada “5,300 yıllık Helicobacter pylori’nin genomunun tamamını çözdük” dedi. Bu bulgu, Buzadam Ötzi’nin öldürüldüğü günde hasta olduğu olasılığını ortaya çıkarmakla beraber, Avrupa’ya yapılan göçlerin tarihine de ışık tutuyor.Günümüzde dünya nüfusunun yaklaşık yarısında bulunan bu bakteri insandan insana salya ile, yemek ve suda dışkı kontaminasyonu, ve yetersiz hijyen nedeniyle bulaşıyor. Bu patojen insanlarla birlikte o kadar uzun süre yaşamış ki, insanlar göç ederken evrilen farklı tür bakterilerin genetik analizi, dünya üzerindeki insan göçlerinin bir göstergesi olarak kullanılıyor.Ötzi’nin midesindeki bakteriler, DNA dizisi çıkarılan bilinen en eski patojenler oldu.Science  dergisinde yayınlanan araştırma 2010 yılında CT taramalarında Ötzi’nin midesinin bulunmasıyla başladı. Biliminsanları mumyayın buzlarını tamamen örnekler aldı.Zink “Günümüzde, Helicobacter pylori bakterisinin varlığına dair kanıtlar hastanın mide dokusunda bulunur. Ötzi’nin mide mukozası korunmamış olduğu için birşey bulmamızın olası olmadığını düşünüyorduk” diyor. Fakat araştırma ekibi bu sorunu mide içeriğinin tamamının DNA’sını çıkararak çözmüş.Maixner “Bunu başarıyla yaptıktan sonra, karışımdan Heliobacter DNA dizilerini ayırmayı ve tüm genomunu çıkarmaya başardık”diyor.  Bunun sonunda Ötzi’nin olasılıkla öldürücü olabilecek  tek bir H. pylori türü taşıdığı ortaya çıkmış. Ötzi’nin bağışıklık sistemi de bu bakteriye reaksiyon vermiş.Zink “Bugün Heliobacter bulaşmış insanlarda da görülen belirtici olan proteinler gördük. Mide mukozası korunmadığı için, Ötzi’nin mide iltihabı olup olmadığı konusunda bir şey söyleyemeyiz. Fakat mide sorunları yaşadığına dair net bir olasılık var.” diyor. Fakat Ötzi’de hayati tehlike oluşturan bir hastalık yoktu.Zink “O zamanlar için yaşlıca sayılan 40-50 yaşlarında öldüğünde oldukça iyi bir durumdaymış. Sırtına saplanan ok nedeniyle ölmeseydi, bir 10-20 yıl daha yaşamış olabileceğini düşünüyoruz” diyor. Günümüzde H. pylori taşıyıcılarının %10’undan azı, genellikle yaşlılıkta, mide iltihabı ya da ülseri olarak ortaya çıkan hastalıklar geçiriyor.Midedeki Bakteri Göçleri AydınlatıyorYapılan genetik analizler daha fazlasını da ortaya çıkardı. Buzadam Ötzi’de bulunan bakteri türü, araştırmacıları şaşırttı. Araştırmacılardan Thomas Rattei “Ötzi’de, günümüzde Avrupalılarda bulunanla aynı tür Heliobacter bulacağımızı sanmıştık. Fakat genellikle Orta ve Güney Asya’da görülen bakteri türü olduğu ortaya çıktı” diyor.Avrupadaki H. pylori popülasyonunun Asya ve Afrika bakterilerinin karışımı olduğu biliniyor, fakat bu karışımın nerede ve özellikle ne zaman gerçekleştiğine dair farklı teoriler var. Bakteriler genelde aile içinde bulaştığı için, dünya nüfusunun tarihi de bakterinin tarihine bağlı.Bu zamana kadar, Neolitik insanlar göçebe yaşamı bırakıp tarıma başladığı zaman, çoktan melez Avrupa bakterisini taşıdıkları düşünülüyordu. Ötzi üzerindeki araştırma bunun doğru olmadığını gösterdi.Buzadamdaki H. pylori , bakterilerin karışımından önce Avrupa’da bulunan Asya kökenli bakteri popülasyonunun neredeyse saf bir örneği, diyor araştırmacılar.Araştırmacılardan Yoshan Moodley “Sadece tek bir genom bizim için müthiş bir bakış açısı sağlıyor. Afrika türü bakteriyi Avrupa’ya getiren göçlerin, Ötzi yaşarken henüz gerçekleşmemiş olduğunu, ya da ciddi oranda gerçekleşmediğini söyleyebiliriz” diyor.2003 yılında H. pylori popülsayonları üzerine bir araştırma yayınlayan Daniel Falush’a göre, şimdiki sorun, Afrika türü bakterinin Avrupa’ya nasıl geldiği. Falush “İlk başta bunun Neolitik göç [yaklaşık 9,000 yıl önce] sırasında olduğunu düşünmüştük. Fakat bu yanlış olduğu görülüyor. Bu genom, Afrika göçlerinin büyük ihtimalle son 5,000 yıl önce gerçekleştiğini gösteriyor” diyor.Falush ayrıca, Avrupa’ya geldikten sonra Afrika türü bakterinin tüm Avrupa’ya hemen yayıldığına bakılırsa, bu türün oldukça başarılı olduğunu ekliyor. “Fakat Afrikalı bakterilerin neden böyle yayıldığı hiç belli değil. Neden başarılı oldu, ve insanlar arasındaki iletişimler nasıldı?”İnsan coğrafyasının tarihi bir haritasını çıkarabilmek için gelecek araştırmalar bekleniyor. Zink “Araştırmamızı diğer mumyalara genişletip, daha çok H. pylori genomu elde etmek istiyoruz” diyor.“Pathogens found in Otzi’s stomach”- EurakAlert, “Oetzi the Iceman Suffered From Stomach Bug” – Discovery News, “The Iceman’s Stomach Bugs Offer Clues to Ancient Human Migration” – The Smithosnian Mag; 7 Ocak 2016. http://arkeofili.com

http://www.biyologlar.com/buzadam-otzinin-midesinde-gastrit-ve-ulser-bakterileri-bulundu

99 Milyon Yıllık Reçine Fosilleri, Kertenkele Çeşitliliğine Işık <b class=red>Tutuyor</b>

99 Milyon Yıllık Reçine Fosilleri, Kertenkele Çeşitliliğine Işık Tutuyor

Orta-Kretase dönemine ait olan ve yaşları yaklaşık olarak 99 milyon yıl olan reçine fosilleri üzerinde yapılan incelemeler, tropik küçük sürüngenlerin o dönemdeki çeşitliliklerine ışık tutuyor. Modern tropik ormanlar pullu (skuamat) canlıların devasa çeşitliliğine ev sahipliği yapmaktadır.

http://www.biyologlar.com/99-milyon-yillik-recine-fosilleri-kertenkele-cesitliligine-isik-tutuyor

Akıllı Gen Nedir

Akıllı Gen Nedir

Akıllı DNA'lar zekânın kalıtım yoluyla nasıl geçtiğine ışık tutuyor.İnsan zekâsının ne kadarının kalıtsal, ne kadarının çevresel koşullar tarafından belirlendiği tartışması tüm şiddetiyle sürerken bir küçük nokta gözden kaçıyor:Bugüne dek zekâyı etkileyen herhangi bir gen (geri zekâya yol açan gen hariç) henüz bulunmadı. Başını Londra Psikiyatri Enstitüsü'nden Robert Plomin &apos;in çektiği bir grup araştırmacı zekâdan sorumlu geni bulmak üzere kolları sıvadılar. İşe zeki çocuklardan başladılar. Plomin'e göre ''akıllı gen''in adresi zeki çocuklardı. Zeki çocukları seçmek için şu yöntemi kullandılar: Çeşitli yaşlardaki öğrencileri üniversiteye giriş sınavından geçirdiler. Sınavdan yüksek puan alanların DNA'larını incelediler. Ve bu çalışmanın sonunda peşinde oldukları genin izini tespit etmeyi başardılar.Cleveland dolaylarındaki 6 yerleşim bölgesinde yaşayan ve yaşları 6 ile 15 arasında değişen 51 çocuktan kan örnekleri alındı. Bir grubun ortalama IQ'su 136 olarak hesaplandı. Diğer grupta ortalama IQ 103 idi. Tüm çocuklar beyazdı. Kan hücrelerini ayrıştıran bilim adamları çocukların 6 numaralı kromozomunu tek tek incelediler. 6 numaralı kromozomun üzerindeki 37 genin içinden biri farklıydı: IGF2R adı verilen genin yüksek IQ'lu gruptaki çocuklarda görülme yüzdesi, normal IQ'lu çocuklardakine oranla iki misliydi (Yüzde 32'ye karşı yüzde 16). Psychological Science isimli derginin mayıs sayısında yer alan araştırma raporuna göre IGF2R geninin bir şekli olan ve adına ''allele 5'' denilen gen zekâdan sorumluydu.Ancak Plomin bu genin bir ''üstün zekâ geni'' olmadığına dikkat çekiyor. Bu gen yalnızca fazladan dört IQ puanı anlamına geliyor. Ve bu gen bir insanı üstün zekâlı yapmaya yetmiyor: Ortalama IQ'ya sahip çocukların yüzde 23'ü bu gene sahipken, üstün zekâlı çocukların yüzde 54'ünde bu gen bulunmuyor.Akıllı gen ''Insulinlike growth factor 2 receptor- IGF2R-İnsülin benzeri büyüme faktörü 2 reseptörü'' ismi ile tanınıyor. Bu gen, insülin geni ile büyük benzerlikler taşıyor. Sıradan bir hormon bir hücreye yanaştığı zaman bazı durumlarda hücrenin büyümesine, bazı durumlarda ise hücrenin intihar etmesine yol açar. Bu iki tepki de beynin gelişmesi sırasında izlenen normal faaliyetlerdir. Fare beyinlerinde öğrenme ve bellek bölgelerinin insülin reseptörleri ile kaplı olduğunu fark eden Ulusal Sağlık Enstitüsü'nden bilim adamları, insülinin sinirlerin büyümesini hızlandırdığı sonucuna vardılar.Bu sonuç, IGF2R'in beyni ve dolayısıyla zekâyı etkilediği tezini desteklese de bazı genetikçiler IQ-gen araştırmalarında elde edilen sonuçların doğruluğu konusunda kuşkulular. Plomin'in grubunun bulduğu akıllı genin akademik yönden başarılı olan çocuklarda rastlanan yaygın bir gen olduğu fikrini öne süren kuşkucu grubun sözcüsü Johns Hopkins Üniversitesi'nden Andrew Feinberg , ''Buldukları genin etnik farklılıklardan kaynaklanmadığını kim bilebilir?'' diye soruyor. Öte yandan Stanford Üniversitesi'nden Neil Risch , Plomin'in bu araştırmasına ilişkin görüşlerini şöyle dile getiriyor:''Plomin'in araştırması bana kalırsa rastlantılara dayanıyor. Bir kromozomun üzerindeki 37 genin arasından bir geni bulup çıkartarak bunun akıllı gen olduğunu iddia etmek bilimsel bir temele dayanmıyor. Örneğin çeşitli araştırmalarda şizofreni geni, meraklılık geni gibi çeşitli kişilik özellikleri ile ilgili genler bulundu. Ancak bu araştırmalar tekrarlandığında aynı sonuçlar elde edilemedi. Bu da araştırmaların güvenilirliğini zedeliyor.''Bilim adamlarının IGF2R geninin zekâyı etkilediği iddiasını kabul etmeleri de sorunu çözmeye yetmiyor. Şimdi ortaya yeni bir soru atılıyor: IGF2R zekâyı nasıl etkiliyor? Zekânın çok karmaşık bir olgu olması bu sorunu daha da içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Ulusal Sağlık Enstitüsü'nden bir yetkili, ''Sağlıklı çocukların okulda daha başarılı oldukları bir gerçek. Dolayısıyla bu genin ancak çocuğun yeterli gıda aldığı durumlarda etkili olduğu düşünülebilir''diye konuşuyor. Cornell Üniversitesi'nden psikolog Stephen Ceci genlerin bir vakum içinde çalışmadığını belirterek, ''Bu soruyu yanıtlamak için önce daha başka soruları açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Zekâyı etkileyen genlerin çevresel koşullardan nasıl etkilendiğini ortaya çıkartmak ön koşuldur. Örneğin, hamilelik döneminde annenin beslenme şekli bile zekâyı büyük ölçüde etkiler'' diyor.Plomin, bu arada IQ geni ile ilgili iki kromozomu daha inceledi. Bunlardan elde ettiği sonuçları ekim ayında açıklamayı planlıyor. Bu arada DNA'nın zihinsel ve bedensel tüm özelliklerimizi belirlediği inancının kesinleşmesi için akıllı genin çevre ile nasıl bir etkileşim içinde olduğuna açıklık getirilmesi gerekiyor. Bu arada bir fizyolog, önümüzdeki iki ay içerisinde IGF2R geni çalışmalarına doğum öncesi bir test ile katkıda bulunmayı tasarlıyor.

http://www.biyologlar.com/akilli-gen-nedir

Kandaki Demir Seviyesi Hücrelere Zarar Verebiliyor

Kandaki Demir Seviyesi Hücrelere Zarar Verebiliyor

Laboratuvar ortamında, ortalama tedavilerde kullanılan konsantrasyonlarda demir hücrelere verildiğinde, 10 dakika gibi kısa bir süre içerisinde DNA hasarına yol açacak mekanizmaları tetikleyebiliyor.

http://www.biyologlar.com/kandaki-demir-seviyesi-hucrelere-zarar-verebiliyor

Tüp bebek için alternatif yöntem

Tüp bebek için alternatif yöntem

Tekrarlayan tedavi yöntemleri, tüp bebek denemeleri, düşük gibi nedenlerle çocuk sahibi olamayanlar için genetik tanı yöntemi olan CGH (Komparatif Genomik Hibridizasyon) yöntemi, Türkiye'de de uygulanmaya başlandı

http://www.biyologlar.com/tup-bebek-icin-alternatif-yontem

İklim görüşmelerinde yine hayal kırıklığı

İklim görüşmelerinde yine hayal kırıklığı

Katar’ın başkenti Doha’da 26 Kasım’da başlayan 18. Birleşmiş Milletler İklim Konferansı dün sonuçlandı. Konferans sonunda, 2012 itibariyle geçerliliğini yitirecek olan Kyoto Protokolü'nün ikinci taahhüt döneminin 2020'ye kadar uzatılmasına karar verildi. Ancak, sivil toplum kuruluşları koyulan hedeflerin çok zayıf ve iklim değişikliğini önlemede etkisiz olacağı görüşünde. Taraflar Kyoto Protokolü’nün 2. yükümlülük dönemine katılma kararı almalarına rağmen, protokol karbon salımlarının azaltılmasını garantilemekten çok uzakta ve boşluklarla dolu. Doha’da konferansı takip eden İklim ve Enerji Kampanyası Sorumlumuz Pınar Aksoğan, çıkan sonucu değerlendirdi: “İklim değişikliği ile mücadelenin önümüzdeki 7 yılını, belki de en kritik zamanlarını belirleyecek iklim anlaşması bu sene de çıkmadı. İklim değişikliğine karşı acil müdahale için gerekli adımlardan çok uzakta olan bu yeni protokol kabul edilemez. Açıkça görülüyor ki, hükümetler kısa dönem ulusal çıkarlarını uzun dönem küresel iklim dengesinin önünde tutuyor.  Bugüne kadar müzakerelerde lider konumda olan Avrupa Birliği, bu sefer karbon salımlarını artırmak isteyen Polonya’nın tarafında yer aldı, %20 azaltım hedefinden vazgeçerek zayıf hedeflerle süreci tamamladı. Amerika 2. yükümlülük döneminde de sürecin dışında kalıyor. Çin, Hindistan, Güney Afrika ve Brezilya gibi gelişen ekonomiler ise 2015 iklim anlaşması için daha yapıcı bir rol izlemenin yanı sıra 2020 öncesinde salımlarını azaltacaklar. Dominik Cumhuriyeti de 2030 yılına kadar salımlarını 1990 seviyesinden %25 azaltacağını, bunu kendi finansal kaynaklarıyla gerçekleştireceğini söyleyerek, gelişmiş ülkelerin yapamadığını yaptı. Doha’daki iklim müzakerelerinde maalesef az gelişmiş ve iklim değişikliğinden en çok etkilenecek ülkeler yine gelişmiş ülkelerin ekonomik çıkarları karşısında 1-0 yenik düştü.” http://www.greenpeace.org/turkey

http://www.biyologlar.com/iklim-gorusmelerinde-yine-hayal-kirikligi

Kömüre karşı yeni kampanya: ‘Kim Korkar?’

Kömüre karşı yeni kampanya: ‘Kim Korkar?’

Başlattığımız yeni kampanyayla Efes'in sahibi Anadolu Grubu'nun Sinop Gerze'de kurmayı planladığı kömürlü termik santral planlarından vazgeçmesini talep ediyoruz. Efes’in sahibi Anadolu Grubu’nun Sinop Gerze’de kurmayı planladığı kömürlü termik santral planlarından vazgeçmesini talep eden yeni bir kampanya başlattık. kimkorkar.org'daki kampanyamızda Gerze halkının santral planları iptal edilene kadar devam edecek korkusuz mücadelesine destek olmak amacındayız.Gerze halkıyla yapılan röportajların da yer aldığı internet sitesi üzerinden kampanyaya destek vermek için imza atanlar, santral kurulması planlanan sahanın 5m2’lik bir kısmını temsili olarak sahipleniyor. Santral sahasının geniş bir alanının orman arazisi olması sebebiyle Anadolu Grubu olumlu Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu alamamıştı. Ancak süreç devam ediyor. Bu kampanya ile aynı zamanda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın santrale ait ÇED raporuna onay vermemesini talep ediyoruz.Dünyanın en başarılı direnişlerindenKampanyayla ilgili bilgi veren İklim ve Enerji Kampanyası Sorumlumuz Pınar Aksoğan, “Gerze halkı Anadolu Grubu'nun santral planına karşı 4 yıldır direniyor, iki yıldır da santral sahası önünde nöbet tutuyor. 7'den 70'e tüm Gerze halkı havayı, suyu toprağı kirletecek bir santrali Gerze’de istemiyor. Gerze direnişi, Amerika'nın en önemli çevre kuruluşlarından Sierra Club tarafından 2012 yılının en başarılı direnişlerinden biri seçildi. İstiyoruz ki bu cesur direnişin sesini tüm Türkiye duysun, onlara destek olsun. Yaptığımız kampanyayla Gerzelilerin yalnız olmadığını göstermek istiyoruz. Yüzbinlerce kişinin vereceği desteği Anadolu Grubu görmezden gelemez” dedi.Anadolu Grubu’nun Gerze’ye kömürlü termik santral kurma planları 4 yıldır devam ediyor. Gerze halkı, polisin sert müdahalesine rağmen Eylül 2011’de şirketin iş makinelerinin bölgeye girmesine engel oldu. Yürütülen mücadele sayesinde Nisan 2012’de yapılan Çevresel etki değerlendirmesi toplantısında Orman Bölge Müdürlüğü olumsuz görüş bildirdi. O gün ÇED olumlu kararı alınmadı; ancak şu anda süreç hala devam ediyor.http://www.greenpeace.org/turkey

http://www.biyologlar.com/komure-karsi-yeni-kampanya-kim-korkar

Yeşil Politika Neyle İlgilenir?

Yeşil Politika Neyle İlgilenir?

Yeni İnsan Yayınevi'nin Yeşil Politika Serisinden, Derek Wall'un Yeşil Politika isimli kitabı İlknur Urkun Kelso'nun çevirisiyle yayımlandı.Kitabın tanıtım yazısı ise şöyle: Yeşil politika sadece çevre meseleleriyle mi ilgilenir?Yola bu soruyla koyulan Derek Wall, dünya tarihi için yeni sayılabilecek yeşil politikayı, derinlemesine bir analize tabii tutuyor. Tarihsel bir perspektif ile yeşil hareketi inceleyen DerekWall, vakalar ve örnekler ile zenginleştirdiği kitabını yazarken aynı zamanda sade bir dil kullanıyor.Kitap, yerel düşünüp küresel hareket eden, koyduğu yeni ve şenlikli yapısı ile rengarenk ve çoğulcu politikalar ürreten yeşil politikanın dinamiklerini bir bir analiz ediyor.Yeşil Politika’nın nasıl geliştiğini, hangi dinamiklerden ve tartışmalardan beslendiğini analiz eden Derek Wall, aynı zamanda Yeşiller’in kendi içindeki tartışmalı konulara da ayna tutuyor.Bunların yanı sıra, Türkiye'de de ekolojistlerin gündeminden hiç inmeyen Yeşiller ve Sol ilişkisini tartışmaya açıyor, dünya deneyimlerinden örnekler veriyor.Kitabın Türkiye’deki yeşil politika tartışmalarını besleyeceğine yürekten inanıyoruz. “Derek Wall, dünyanın çeşitli yerlerinde kendiliğinden gelişim gösteren yeşil felsefenin temellerini ortaya koymanın yanı sıra,  başlıca tartışma ve fikir ayrılığı noktalarını da dile getirmektedir. Böylece yeşil politikanın fikirlerini genel okuyucu kitlesi için daha erişilebilir ve anlaşılabilir hale getirmektedir.”NándorTánczos (Yeni Zelanda/Aotearoa Yeşil Partisi) “Bu kitap, bizleri güçlü kılan küresel bağlantılarımızı gözler önüne seriyor”Cynthia McKinney (2008 ABD Yeşil Parti başkan adayı)“Derek Wall’un bu ilgi çekici kitabı, bize strateji ve mücadeleyi anlatıyor ve çevre için mücadele etmenin nasıl halk için mücadele etmek olduğunu vurguluyor. Daha iyi bir dünya mümkün.”Roberto Pérez Rivero (Kübalı Sürdürülebilirlik Aktivisti) “Bu kitap, hayvan haklarından, yeşil yeni düzene birçok temel yeşil düşünceyi özetliyor. İklim değişikliği, mali kriz ve petrol tepe noktası gibi küresel ekolojik sorunlar ile yüzyüze olduğumuz bu dönemde, yeşil politika her zamankinden daha da gerekli.”Caroline Lucas (İngiltere ve Galler Yeşil Partisi)http://www.bugday.org

http://www.biyologlar.com/yesil-politika-neyle-ilgilenir

İklim değişikliği ve biyolojik organizmaların ilişkisi

İklim değişikliği ve biyolojik organizmaların ilişkisi

İklim değişikliği, on yıllar ile milyon yıllar arasında hava olaylarında meydana gelen anlamlı istatistiksel değişimleri tanımlamak için kullanılan bir deyimdir. İklim değişikliğinin etkilerini her yerde görebiliriz; buzullar eriyor, deniz seviyeleri yükseliyor, bulut ormanları gitgide kuruyor ve yaban hayatı bütün bu değişikliklere ayak uydurmaya çalışıyor. ABD’yi etkisi altına almış Sandy kasırgası, geçen on yıllarda Teksas, Avustralya, Rusya, Doğu Afrika’yı hâkimiyetine almış kuraklık, Avrupa’yı sarmış sıcak hava dalgaları iklim değişikliğinin çarpıcı sonuçlarından sadece birkaçı. İklim değişikliği ayrıca organizmaları da etkileyebiliyor, doğrudan fizyolojik stres yaratarak veya dolaylı olarak türler arası ilişkilerde değişim yaratarak. 20. yüzyılda iklim değişiminin küresel sonuçlarına bakmak gerekirse1: Küresel olarak deniz seviyesi 10-20 cm arttı İsviçre’deki toplam buzul hacmi 2/3 oranında azaldı2 Kutuplardaki yaz sonu ve sonbahar başında biriken buz kalınlığı %40 azaldı Kenya Dağı’nda buz kütlesinin %92’si, Klimanjaro Dağı’nda ise %82’si kaybedildi Bütün bu olanlar, neyin sonuçları? İnsan kaynaklı tehlikeli bir değişimden mi bahsediyoruz dünya genelinde, yoksa doğanın döngüleri mi kendini tekrar eden? Aslında ikisi de. Doğal iklim döngüleri olan El Niño ve La Niña’yı adres gösterebiliriz3. Bilim insanlarının öğrendiği bir gerçek var, ekvatoryal Pasifik’te meydana gelen hava değişimleri (ing. seesaw effect) aslında Kuzey Atlantik ve Pasifik’te buzulların erimesi sırasında meydana gelen iklimsel dalgalanmaları açıklayabiliyor4. El Niño sırasında, normalde Pasifik merkezde bulunan ılık su Güney Amerika’ya doğru ilerliyor, La Niña’da ise ılık su azalıyor ve batı Pasifik’e doğru geri çekiliyor. Ilık suyun yarattığı ısı ve su buharı, güçlü kasırgaların oluşmasında ve onların tropik kuşaktan orta enlemlere yayılmasında oldukça etkili. Ilık su Ekvator’dan yayıldıkça, akıntılar da Kuzey ve Güney’de öteleniyor, bu durum da bizi kıtalardaki fırtınalara getiriyor. El Niño döneminde, ABD’nin güneylerinde şiddetli fırtınalar ve Avustralya’da kuraklık ve yangınlar görülürken, La Niña ile Avustralya’da aşırı yağmurdan kaynaklı sel gözleniyor. Doğadaki döngüler karşılaşılan felaketleri açıklamada tek başına yeterli değil; çünkü Dünya gitgide artan bir hızla ısınıyor, atmosferdeki nem de artıyor. On yılların uydu, derin okyanus, hava istasyonları çalışmalarına bakılırsa, atmosferde uzun süreli sera gazı birikimi ve buna bağlı olarak ısının tutulması söz konusu. Bu da okyanus, kara ve atmosferi ısıtıyor. Nüfus artışına bağlı olarak ağaçlık bölgelerin insanlar için yaşam alanlarına dönüştürülmesi ile yangınların insanları daha çok etkilemesi ya da kıyılarda evlerin artmasının ardından fırtınalar kıyı kesimlerini vurduğunda insanlar üzerindeki zararının artması muhtemel görünüyor5. Asya ve Afrika’daki gelişmekte olan ülkelerde de şehirleşmenin artışına bağlı olarak ısı dalgaları ve sellerin birçok insanı etkilediği biliniyor. Bu da bizi insanın doğayla barışık yaşamak yerine hem kendine hem de doğaya zarar verdiği bir kısırdöngüye getiriyor. İklim değişikliğine bağlı olarak türlerin yaşam alanlarının ve ekolojik dengelerin değişiminden bahsetmek de mümkün. Hızla artan iklim ve buna bağlı çevresel değişiklikler, türlerin coğrafi dağılımını, görünüşlerini, yabani türlerin popülasyon dinamiklerini etkiliyor. Popülasyon miktarı ve dağılımları değişiklik gösteriyor. Çevresel değişikliklere popülasyonlar da cevap veriyor. Bunların çeşitli nedenleri olabilir. Örneğin, kalıtılabilir özelliklerde yönlendirilmiş seçilim sonucu genetik değişimden ya da seçilim baskılarının değişiminden yahut nüfus hızı değişimine bağlı olarak popülasyon büyüklüğünün değişiminden bahsedebiliriz. Canlılar ölçeğinde, örneğin sarı karınlı marmotları (ing. yellow-bellied marmots, lat. Marmota flaviventris) ele alalım. Marmotlar, ABD’nin kuzeybatısında, subalpin iklimde (kışlar uzun, yazlar kısa) yaşayan, kış uykusuna yatan ve uyanır uyanmaz üremeye başlayan hayvanlar.  Özgül ve diğerlerinin 2010 yılında Nature’da yayımlanan uzun-dönem verili (33 yıllık gözlemler sonucu) çalışmasında, marmotlarda çevre değişiminin, popülasyon dinamiği ve fenotipik (dış görünüşsel) özelliklerdeki etkileri irdelenmiş6. Makaleye göre, marmotlar çevre değişimine bağlı olarak kış uykusundan daha erken uyanıyor, yıllar içinde üreme dönemi daha çabuk başlıyor ve böylece bir dahaki kış uykusuna kadar büyümek için daha fazla zamanları oluyor. Marmotların hayatta kalmalarının artışı, uzayan büyüme sezonuna verdikleri kısa dönemli bir cevap olabilir. Uzun dönemde ise kurak geçen yazların sıklaşması ile büyüme hızları azalabilir ve ölüm hızları artabilir.  Bu çalışmadan ve başka model organizmalarla yapılan uzun dönemli çalışmalardan elde edilen veriler, iklim değişikliğinin getirdiği çevresel değişikliklerin biyolojik sonuçlarını anlamamızda bize ışık tutuyor.   Referanslar McCarthy, J. J., O. F. Canziani, N. A. Leary, D. J. Dokken and K. S. White. 2001. Climate Change 2001: Impacts, Adaptation, and Vulnerability. IPCC, Cambridge University Press, UK. UNFCCC. Feeling the Heat Miller, P., Extreme weather, (2012). NatGeo makalesi Saenko, O.A., Schmitner, A., Weaver, A.J. (2004). The Atlantic–Pacific Seesaw, Journal of Climate,  Vol. 17, No. 11, syf. 2033-38. MacNevin, S., Rapid climate change (2008) Ozgul, A.,  Childs, D.A., vd. (2010). Coupled dynamics of body mass and population growth in response to environmental change, Nature 466, syf.482-5.   Seragazı etkisi: Dünyadan yansıyan güneş ışınlarının karbondioksit, metan ve su buharı gibi atmosferde bulunan gazlar tarafından tutulması sonucu dünya ısınır. Işınların gazlar tarafından tutulmasına sera gazı etkisi denir. Popülasyon: Aynı gruba ya da türe ait olan ve aynı coğrafi alanda yaşayan canlılar topluluğu. Fenoloji: Bitki ve hayvan yaşam döngülerinin ve bu döngülerin iklimdeki mevsimsel ve yıllık değişimlerden ve habitat faktörlerinin değişiminden nasıl etkilendiğinin çalışılması. Subalpin ekosistem: Alplere yakın ya da benzer iklimlere sahip, yaklaşık 2700-3000 metre yükseklikteki ekosistemler. http://www.bilim.org

http://www.biyologlar.com/iklim-degisikligi-ve-biyolojik-organizmalarin-iliskisi

İklim değişikliği ve biyolojik organizmalar

İklim değişikliği ve biyolojik organizmalar

İklim değişikliği, on yıllar ile milyon yıllar arasında hava olaylarında meydana gelen anlamlı istatistiksel değişimleri tanımlamak için kullanılan bir deyimdir. İklim değişikliğinin etkilerini her yerde görebiliriz; buzullar eriyor, deniz seviyeleri yükseliyor, bulut ormanları gitgide kuruyor ve yaban hayatı bütün bu değişikliklere ayak uydurmaya çalışıyor. ABD’yi etkisi altına almış Sandy kasırgası, geçen on yıllarda Teksas, Avustralya, Rusya, Doğu Afrika’yı hâkimiyetine almış kuraklık, Avrupa’yı sarmış sıcak hava dalgaları iklim değişikliğinin çarpıcı sonuçlarından sadece birkaçı. İklim değişikliği ayrıca organizmaları da etkileyebiliyor, doğrudan fizyolojik stres yaratarak veya dolaylı olarak türler arası ilişkilerde değişim yaratarak.20. yüzyılda iklim değişiminin küresel sonuçlarına bakmak gerekirse1:    Küresel olarak deniz seviyesi 10-20 cm arttı    İsviçre’deki toplam buzul hacmi 2/3 oranında azaldı2    Kutuplardaki yaz sonu ve sonbahar başında biriken buz kalınlığı %40 azaldı    Kenya Dağı’nda buz kütlesinin %92’si, Klimanjaro Dağı’nda ise %82’si kaybedildiBütün bu olanlar, neyin sonuçları? İnsan kaynaklı tehlikeli bir değişimden mi bahsediyoruz dünya genelinde, yoksa doğanın döngüleri mi kendini tekrar eden? Aslında ikisi de. Doğal iklim döngüleri olan El Niño ve La Niña’yı adres gösterebiliriz3. Bilim insanlarının öğrendiği bir gerçek var, ekvatoryal Pasifik’te meydana gelen hava değişimleri (ing. seesaw effect) aslında Kuzey Atlantik ve Pasifik’te buzulların erimesi sırasında meydana gelen iklimsel dalgalanmaları açıklayabiliyor4. El Niño sırasında, normalde Pasifik merkezde bulunan ılık su Güney Amerika’ya doğru ilerliyor, La Niña’da ise ılık su azalıyor ve batı Pasifik’e doğru geri çekiliyor. Ilık suyun yarattığı ısı ve su buharı, güçlü kasırgaların oluşmasında ve onların tropik kuşaktan orta enlemlere yayılmasında oldukça etkili. Ilık su Ekvator’dan yayıldıkça, akıntılar da Kuzey ve Güney’de öteleniyor, bu durum da bizi kıtalardaki fırtınalara getiriyor. El Niño döneminde, ABD’nin güneylerinde şiddetli fırtınalar ve Avustralya’da kuraklık ve yangınlar görülürken, La Niña ile Avustralya’da aşırı yağmurdan kaynaklı sel gözleniyor. Doğadaki döngüler karşılaşılan felaketleri açıklamada tek başına yeterli değil; çünkü Dünya gitgide artan bir hızla ısınıyor, atmosferdeki nem de artıyor. On yılların uydu, derin okyanus, hava istasyonları çalışmalarına bakılırsa, atmosferde uzun süreli sera gazı birikimi ve buna bağlı olarak ısının tutulması söz konusu. Bu da okyanus, kara ve atmosferi ısıtıyor.Nüfus artışına bağlı olarak ağaçlık bölgelerin insanlar için yaşam alanlarına dönüştürülmesi ile yangınların insanları daha çok etkilemesi ya da kıyılarda evlerin artmasının ardından fırtınalar kıyı kesimlerini vurduğunda insanlar üzerindeki zararının artması muhtemel görünüyor5. Asya ve Afrika’daki gelişmekte olan ülkelerde de şehirleşmenin artışına bağlı olarak ısı dalgaları ve sellerin birçok insanı etkilediği biliniyor. Bu da bizi insanın doğayla barışık yaşamak yerine hem kendine hem de doğaya zarar verdiği bir kısırdöngüye getiriyor.İklim değişikliğine bağlı olarak türlerin yaşam alanlarının ve ekolojik dengelerin değişiminden bahsetmek de mümkün. Hızla artan iklim ve buna bağlı çevresel değişiklikler, türlerin coğrafi dağılımını, görünüşlerini, yabani türlerin popülasyon dinamiklerini etkiliyor. Popülasyon miktarı ve dağılımları değişiklik gösteriyor.Çevresel değişikliklere popülasyonlar da cevap veriyor. Bunların çeşitli nedenleri olabilir. Örneğin, kalıtılabilir özelliklerde yönlendirilmiş seçilim sonucu genetik değişimden ya da seçilim baskılarının değişiminden yahut nüfus hızı değişimine bağlı olarak popülasyon büyüklüğünün değişiminden bahsedebiliriz. Canlılar ölçeğinde, örneğin sarı karınlı marmotları (ing. yellow-bellied marmots, lat. Marmota flaviventris) ele alalım.Marmotlar, ABD’nin kuzeybatısında, subalpin iklimde (kışlar uzun, yazlar kısa) yaşayan, kış uykusuna yatan ve uyanır uyanmaz üremeye başlayan hayvanlar.  Özgül ve diğerlerinin 2010 yılında Nature’da yayımlanan uzun-dönem verili (33 yıllık gözlemler sonucu) çalışmasında, marmotlarda çevre değişiminin, popülasyon dinamiği ve fenotipik (dış görünüşsel) özelliklerdeki etkileri irdelenmiş6. Makaleye göre, marmotlar çevre değişimine bağlı olarak kış uykusundan daha erken uyanıyor, yıllar içinde üreme dönemi daha çabuk başlıyor ve böylece bir dahaki kış uykusuna kadar büyümek için daha fazla zamanları oluyor. Marmotların hayatta kalmalarının artışı, uzayan büyüme sezonuna verdikleri kısa dönemli bir cevap olabilir. Uzun dönemde ise kurak geçen yazların sıklaşması ile büyüme hızları azalabilir ve ölüm hızları artabilir.  Bu çalışmadan ve başka model organizmalarla yapılan uzun dönemli çalışmalardan elde edilen veriler, iklim değişikliğinin getirdiği çevresel değişikliklerin biyolojik sonuçlarını anlamamızda bize ışık tutuyor. Referanslar    McCarthy, J. J., O. F. Canziani, N. A. Leary, D. J. Dokken and K. S. White. 2001. Climate Change 2001: Impacts, Adaptation, and Vulnerability. IPCC, Cambridge University Press, UK.    UNFCCC. Feeling the Heat    Miller, P., Extreme weather, (2012). NatGeo makalesi    Saenko, O.A., Schmitner, A., Weaver, A.J. (2004). The Atlantic–Pacific Seesaw, Journal of Climate,  Vol. 17, No. 11, syf. 2033-38.    MacNevin, S., Rapid climate change (2008)    Ozgul, A.,  Childs, D.A., vd. (2010). Coupled dynamics of body mass and population growth in response to environmental change, Nature 466, syf.482-5. Seragazı etkisi: Dünyadan yansıyan güneş ışınlarının karbondioksit, metan ve su buharı gibi atmosferde bulunan gazlar tarafından tutulması sonucu dünya ısınır. Işınların gazlar tarafından tutulmasına sera gazı etkisi denir.Popülasyon: Aynı gruba ya da türe ait olan ve aynı coğrafi alanda yaşayan canlılar topluluğu.Fenoloji: Bitki ve hayvan yaşam döngülerinin ve bu döngülerin iklimdeki mevsimsel ve yıllık değişimlerden ve habitat faktörlerinin değişiminden nasıl etkilendiğinin çalışılması.Subalpin ekosistem: Alplere yakın ya da benzer iklimlere sahip, yaklaşık 2700-3000 metre yükseklikteki ekosistemler.http://www.bilim.org

http://www.biyologlar.com/iklim-degisikligi-ve-biyolojik-organizmalar

Teknoloji gelişirken hasta başı tıp sanatı yok mu oluyor?

Teknoloji gelişirken hasta başı tıp sanatı yok mu oluyor?

Cutting for Stone’un  tanınmış yazarlarından, Stanford Üniversitesi’nde infeksiyon hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Abraham Verghese ile Stanford Üniversitesi araştırmacılarından Dr. Robert Harrington tıpta hümanizmin rolü hakkında konuştu. Dr. Harrington: Kardiyovasküler tıpta bir çoğumuz işimizin teknik kısmı üzerine odaklanmaktayız. Görüntüleme, stres testleri, kateterizasyon, MR, BT- fakat kardiyoloji aslında, hasta başında, kalbi dinleyerek ve duyduklarımız üzerine düşünerek gelişen bir alandır. Sahip olduğumuz bunca teknolojinin yanında bunlar artık sıklıkla gözden kaçmaktalar. Dr. Verghese: Bence önemli olan bu olağanüstü mesleğin derin tarihiyle bağlantımızı hiç koparmamak. Yaptığımız şey, basitçe hastalığın biyolojisini bulmak ve tedavi sağlamaktan çok daha fazlası. Biz, sadece biyolojik bir makine olmayan, derin ve kompleks hisleri olan insanla ilgileniyoruz. Gerek duyulan sadece tedavi değil, aynı zamanda iyileşmedir bence. Tıbbın hümanistik tarafı tam da bunun üzerine eğilmeyi gerektirmektedir.Öğrencilerime anlattığım güzel bir analoji var.  Günün sonundan işten eve döndüğünüzde evinizin kapısını, kilidi paramparça halde ve sonuna kadar açık halde bulduğunuzu düşünün. Tüm değerli eşyalarınız gitmiştir; fiziksel kaybınızdan dolayı perişan olursunuz. Aynı zamanda bir çeşit saldırı acısı çekersiniz; biri sizin kutsal mekanınıza girmiş, güven duygunuzu yıkmış, size ait olanları almıştır. Birkaç saat sonra da, diyelim ki polis bunu yapanı bulduğunu ve kaybettiğiniz tüm eşyaları size geri getirdiğini söylemiş olsun. İşte bu noktada siz, tedavi olmuş olursunuz, ama iyileşmiş olmazsınız. O saldırıya bağlı ihlal edilmişlik duygusunun acısı o kadar büyük olabilir ki o daireden taşınmayı bile düşünürsünüz. Bir şekilde, sizin için aynı yer değildir artık.Bence biz, bir çok hasta için hastalığın bu iki hususu da içerdiğini unutuyoruz. Her zaman fiziksel kayıp hissi vardır, ama buna daima,  ‘neden ben? neden şimdi?’ sorularını sorduran ruhsal saldırıya uğramışlık hissi eşlik eder. Bana göre, bizim tıptaki itibari sorumluluğumuzun bir parçası ve insanların duyduğu güveni boşa çıkarmamanın bir şartı da hem fiziksel kayıp hem de saldırıya uğramışlık hislerine hitab etmektedir. Tıbda hümanizm bu noktada sahneye çıkmaktadır. Sadece vücuda değil, ruha da hizmet ettiğimize yönelik bir hatırlatmadır bu. Dr. Harrington: Çok güzel bir analoji bu gerçekten. Akademik hekim olarak rolünüzü nasıl görüyorsunuz ve eğitici görevine yaklaşımınız nasıl?Dr. Verghese: Öğretmekle ilgili size söyleyebileceğim, öğretmenin öğretene öğrettiğidir. Öğretmek için öğrenmeniz gerekir. Ben bunun bizi hep taze tuttuğunu düşünüyorum ve aynı zamanda öğretme ritüeli de beni eğlendiriyor. Her bir öğrencim için orada yarattığım etkinin onlara ilk kez anlatıyor gibi olduğumu hissettirmesi gerektiğini ve bundan yorgun olduğum hissini aksettirmemem gerektiğini her zaman hatırımda tutuyorum. Eğer düzgün yaparsak bir insana bir ömür boyunca öğretmek bir çok başka insanı da etkiler. Bu çok büyük bir sorumluluktur çünkü öğretinizi diğer binlercesinde bir fark oluşturacak şekilde bir kişinin eylemlerine aktarabilirsiniz. Bu nedenle çok ciddiye aldığım ve aynı zamanda da çok büyük memnuniyet duyduğum bir iş öğretmek.Bence geçtiğimiz birkaç yılda hasta başı becerilerinin tehlikede olduğu hissi artmakta. Eğer bir an önce bu becerileri öğretmez ve iletmezsek robottan daha farklı olmayacak mezun ettiklerimiz. Veri konusunda, en son model şu ve bu hakkında oldukça iyiler, fakat biz onların hala genomikten daha önemli olan bir çeşit gözlem yapmalarını istiyoruz. Gömleğinin ön cebinde sigara paketi olduğu belli olan biri kliniğe geldiğinde biz çoktan onun geleceği ve kardiyak riskleri hakkında ondan alabileceğimizden çok daha fazlasını biliyor oluruz. Bu kadar basit bir gözlemi kaçırmak utanç verici olurdu. Bu becerileri aktarmak şu an beni en çok heyecanlandıran şey.Yazarlık ve Tıbbı BirleştirmeDr. Harrington: Profesyonel hayatınıza yazarlığı nasıl sığdırıyorsunuz? Doktorluktan ayrı bir şey mi? Sizin gibi hem yetenekli bir hekim hem de yetenekli bir yazar bu iki tutkuyu nasıl birleştiriyor?Dr. Verghese: İki farklı şapka olmaları kavramında direniyorum, yazar şapkam ve hekim şapkam var. Ben hekim olarak kendimi inanılmaz ayrıcalıklı hissediyorum. Eğer birinden vazgeçmem gerekseydi yazarlıktan kolayca vazgeçebilirdim ama bence benim yazarlığım da hekimliğimden geliyor, kurgu romanı bile yazsam hala hekim şapkası taktığımı hissediyorum. Yazmanın bana kattığı bir diğer güzel şey de ne düşündüğümü anlamamı sağlamasıdır. Yazma eylemi kişinin bir şeyi sadece düşünmekten çok daha derinlemesine anlamasını sağlıyor. Bu nedenle de ben her zaman ne düşündüğümü anlamak için yazdığımı düşünüyorum.http://www.medical-tribune.com.tr/

http://www.biyologlar.com/teknoloji-gelisirken-hasta-basi-tip-sanati-yok-mu-oluyor

Hayvanlar Nasıl Yas Tutar?

Hayvanlar Nasıl Yas Tutar?

Bir anne şempanze haftalardır ölü bebeğini taşırken, kaybının matemini mi tutuyor? Filler, ölen aile bireylerinin kemik ve dişlerini şevkatle okşarken, yas mı tutuyorlar?

http://www.biyologlar.com/hayvanlar-nasil-yas-tutar

En Çok Bağımlılık Yapan 5 Uyuşturucu Madde

En Çok Bağımlılık Yapan 5 Uyuşturucu Madde

Öncelikle Bilimfili.com ekibi olarak, uyuşturucu maddelere karşı bilinçlenmeyi artırıcı çalışmaları ve uyuşturucu karşıtı mücadeleleri desteklediğimizi belirtmek isteriz.

http://www.biyologlar.com/en-cok-bagimlilik-yapan-5-uyusturucu-madde

Kalkık Burunlu Maymunlar Ölülerinin Yasını <b class=red>Tutuyor</b>

Kalkık Burunlu Maymunlar Ölülerinin Yasını Tutuyor

Ölüleri için kederlenerek onların yasını tutan hayvanlar listesine bir yenisi daha eklendi: kalkık-burunlu maymun.

http://www.biyologlar.com/kalkik-burunlu-maymunlar-olulerinin-yasini-tutuyor


4 Milyar Yıl Önceki ‘RNA Dünyası’ Yeniden Canlandırıldı

4 Milyar Yıl Önceki ‘RNA Dünyası’ Yeniden Canlandırıldı

Yaşamın temel hususlarından birisi, kendini eşleyebilme özünden çıkan üreme ve üreyebilme özelliğidir.

http://www.biyologlar.com/4-milyar-yil-onceki-rna-dunyasi-yeniden-canlandirildi

Bunca Böcek Türü Varken Neden Insan Türü Tek?

Bunca Böcek Türü Varken Neden Insan Türü Tek?

Neden bizden başka hiç insan türü yok? Doğal yaşama baktığımızda, kimi organizma gruplarında çok sayıda türe rastlanırken, kimilerinde de tam tersi olduğunu görüyoruz. Acaba tür sayısı neye bağlı olarak biçimleniyor ?

http://www.biyologlar.com/bunca-bocek-turu-varken-neden-insan-turu-tek

Gümüş Tüyler, Çöl Karıncalarını Serin <b class=red>Tutuyor</b>

Gümüş Tüyler, Çöl Karıncalarını Serin Tutuyor

Evrimsel olarak tüm canlılar gelişimlerini ve sahip oldukları özellikleri ‘doğal seçilim’ , mutasyon gibi evrimin temel yürütücü etkenlerine borçludur.

http://www.biyologlar.com/gumus-tuyler-col-karincalarini-serin-tutuyor

Yavaş Loris

Yavaş Loris

Yavaş lorisler birçok farklı türü ile Nycticebus cinsini oluşturan gececi nemli burunlu primatlardır. 2012 yılına kadar keşfedilmiş olan tüm türleri ise IUCN RED LIST’e girerek soyu tükenme tehlikesi altında olan hayvanlar listesine katıldı.

http://www.biyologlar.com/yavas-loris

Amerika Coğrafyasının Tarihine Karınca Genomu Işık <b class=red>Tutuyor</b>

Amerika Coğrafyasının Tarihine Karınca Genomu Işık Tutuyor

Bilimciler uzun süredir Panama Kıstağı‘nın (kıstak: her iki yanında deniz, göl, akarsu vb. olan iki büyük kara parçasını birbirine bağlayan ince kara parçası.

http://www.biyologlar.com/amerika-cografyasinin-tarihine-karinca-genomu-isik-tutuyor

Bir Kromozomun Yalnızca Yarısını DNA Oluşturuyor

Bir Kromozomun Yalnızca Yarısını DNA Oluşturuyor

Yeni bir çalışma, daha önce sanılanın aksine, DNA molekülünün kendisinin, bir kromozomu oluşturan materyallerin yalnızca yarısı olduğunu ortaya koydu.

http://www.biyologlar.com/bir-kromozomun-yalnizca-yarisini-dna-olusturuyor

Kök Hücrelerden İnsan Bağırsağı Üretildi

Kök Hücrelerden İnsan Bağırsağı Üretildi

Fransız ve Amerikalı bilim adamları, ilk kez, kök hücreden sinir hücrelerine sahip, işlevini yerine getiren minyatür bir insan bağırsağı elde etmeyi başardı.

http://www.biyologlar.com/kok-hucrelerden-insan-bagirsagi-uretildi

Konuşmayı öğrenmenin sırrı genlerde!

Konuşmayı öğrenmenin sırrı genlerde!

Bristol Üniversitesi Tıbbi Araştırmalar Konseyi (Medical Research Council-MRC) Bütüncül Epidemiyoloji Bölümü’nden biliminsanları, dünyanın çeşitli yerlerindeki meslektaşlarıyla birlikte,

http://www.biyologlar.com/konusmayi-ogrenmenin-sirri-genlerde

Kanadalı biyologlar

Kanadalı biyologlar

Biyologlar ve ilgili bilim adamları, canlı organizmaların bilgilerini genişletmek, doğal kaynakları yönetmek, tıp ve tarımla ilgili yeni uygulamalar ve ürünler geliştirmek için temel ve uygulamalı araştırma yapmaktadır.

http://www.biyologlar.com/kanadali-biyologlar

Rüzgar Türbinleri Ekinlerin Büyümesini Olumlu Etkiliyor Olabilir

Rüzgar Türbinleri Ekinlerin Büyümesini Olumlu Etkiliyor Olabilir

Iowa State University’den araştırmacıların öncülüğünde yapılan ve yıllar süren bir çalışmanın bulgularına göre, rüzgar türbinlerinin ekinlere faydası olabilir.

http://www.biyologlar.com/ruzgar-turbinleri-ekinlerin-buyumesini-olumlu-etkiliyor-olabilir

Mucizevi Etkileri İle Hidroksi Asitler

Mucizevi Etkileri İle Hidroksi Asitler

Cildinizi Tanıyın ve Harekete Geçin Cildimizi bir ağ gibi saran ter bezleri, sebum hücreleri, yaş faktörü ve harici koşullar (yaşadığımız bölgenin iklim tipi, rakımı, beslenme alışkanlığımız, kullandiğımız ilaç geçmişi vb), cilt tipimizin belirlenmesinde rol oynayan faktörlere en belirgin örneklerdir.Toplumda söz konusu eğer cilt tipleri ise insanlar bunu, ne derece yağlı ya da ne derece kuru olarak algılarlar. Bu algılama büyük ölçüde doğruluk payı olan bir algılamadır. Cilt tipiniz ister yağlı isterse de kuru olsun, deri hücrelerinde  yaşa bağlı olarak kendini yenileme hızının yavaşladığı görülür. Bu yaşlanmanın başladığı kaçınılmaz bir süreçtir. Epidermisin altında başlayan hücrenin yolculuğu, gençlerde 28 – 30 gün sonra, ölü hücre olarak cildin yüzeyinde birikmesiyle son bulur. Bu süreç 40’lı yaşlarda 45 – 50 güne çıkar. İşte bu küçük istatistiksel bilgi, yaşlanma sürecinin nerede önüne geçeceğimiz konusunda bize  ışık tutuyor. Dermis’e pürüzsüz ve  ışıldayan bir görünüm  veren canlı hücrelere ulaşmak için, ölü hücrelerden kurtulmak gerekir. Bu sayede cilt, dış etkenlere karşı dayanıklı, ışığı ve nemi Stratum Corneum’un (cildin en üst tabakası – Epidermis tabakanın üstü ) derinliklerine ulaştırabilen bir hal alır. Bunun için bilinen en etkili yöntem soyma işlemidir. Güzellik salonlarında kullanılan ”peeling” kelimesi de sanırım size yabancı gelmeyecektir. Soyma (exfoliation ya da peeling) işlemi, kurumuş ve işlevini yitirmiş ölü deriyi temizlerken, alttan gelen canlı hücre üretimini de hızlandırır. Bu yöntem için sonuçlarını hemen görebileceğiniz, alternatifi olmayan zamansız bir yöntem diyebiliriz. Gençliğin Sırrı Hidroksi Asitlerde Bilinen en eski ve en güvenli cilt gençleştirme işlemi, Hidroksi Asitler’le yapılan cilt soyma işlemidir.Bu asitler epidermis tabakayı günden güne soyarak en taze hücrelere ulaşır ve kolojen,lipit üretimini hızlandırr. Canlanan cilt kırışıklıklardan arınarak nemini kazanır. Fakat bu işlem sanıldığının aksine zahmet veren ve dikkat gerektiren bir işlemdir. Ölü hücre tabakaları kat kat soyulduğu için, kullanılan doz miktarına bağlı olarak ciltte tahrişe sebep olabilir. Soyulan cildi ovalayarak yıkamak,  güneşe maruz bırakmak ya da asit içerikli başka ürünler kullanmak cildi yorabilir. Kullandığınız ürünlerin içeriğini okuyarak,  Hidroksi Asit kombinasyonunun önüne geçebilirsiniz. Hidroksi Asitler’in  cilt soyma gücü, kullandığınız ürüne göre değişiklik gösterebilir. Aynı içerikli iki farklı markanın ürünü kullandığınızı varsayalım. Biri cildinizde kızarıklıklar veya yanmalara yol açarken, diğeri ise sadece hafif karıncalanma hissi verebilir. Bu tamamen, içerikleri aynı olan  ürünlerin  formülüyle ilgilidir. Ürünlerin arkalarında içerikler yazar fakat formülleri ne yazık ki bilemeyiz. Size en fayda sağlayan ürünü bulmak ve istenilen emilimlere ulaşabilbek için kaliteli ve güvendiğiniz markalara yönelmenizi tavsiye ederim. Hidroksi Asitler estetisyen ve doktorların tedavilerinde ayarlanabilir yüksek dozlarda  uygulayabilirken, ürünlerde bu konsantrasyonlara kısıtlama getirilmiştir.Yalnızca deneyimli uzman dortorlar spesifik konsantrasyonlu kimyasal cilt soyma tedavisi yapabilir.  Bu da günlük bakım, salon tipi bakım ve tedavi amaçlı  kavramının getirdiği farklardır. Bütün Hidroksi Asitler yapısındaki hidroksiller sayesinde cildi nemlendirir. Kaybettiği nemi hızla geri kazandırırken, cildin nem tutma kapasitesini önemli ölçüde artırır. Hidroksi Asitler ; Alfa Hidroksi Asitler (AHA), Beta Hidroksi Asitler (BHA) ve Poli Hidroksi Asitler (PHA) olarak üç çeşittir. AHA’lar doğal Hidroksi Asitlerdir.Ağırlıklı olarak ham meyvelerden ve yiyeceklerden elde edilir.  Sütten elde edilen Laktik Asit en bilinen örneklerdendir. Elmadan üretilen Malik Asit, üzümden elde edilen Tartarik Asit, şeker kamışından elde edilen Glikolik Asit, bademden üretilen Mandelik Asit, limon portakaldan üretilen Sitrik Asit   AHA grubu Hidroksilerdendir. Alfa Hidroksi Asitler cilt bakımında en yaygın olarak kullanılan asitlerdir. Soyma gücü etkilidir bu sebeple hassas ciltlerde kontrollü kullanılması tavsiye edilir. Genelde bu işlem kış aylarına denk getirilmelidir. Güneşten olumsuz yönde en fazla etkilenmenize sebep olan  asit grubudur. Kış mevsimi dahil olmak üzere uygulama boyunca cildiniz güneşten koruyucu güvenilir bir bariyer ajan kullanılmalıdır. BHA grubu Hidroksi Asitler yağda çözülebilen asitler oldukları için, cildin aşırı sebum ürettiği akneli ciltlerde sıkça kullanılır. Akne tedavisi ilaçlarının etken maddesidirler. Küçük molaküler yapılarının da yardımıyla  gözeneklerin derinliklerine rahatlıkla nüfus edip, yağ hücrelerini parçalarlar. Akneli bir cildin en belirgin şikayeti  olan enflamatuar yakınmalarını da yok eder. Bakteriyle buluşan akne lezyonları genelde kızarık şişkin ve ağrılı bir hal alır ve ağır enflamasyon etkilere sebep olur. Cilt bakımında kullanılan en enkin BHA, Salisilik Asit’tir.  Anti-enflamatuar ve anti-bakteriyel özelliğe sahiptir. Hem ölü hücrelerin temizlenmesinde hem de akne tedavisinde iyileştirici etkiye sahiptir. Salisilik Asit ancak düzenli kullanımda etkisini gösterir. Soyma etkisi yavaş olduğunu da göz önüne alırsak, oldukça istikrarlı bir tedavi süreci sonunda istenen sonuçların elde edildiğini görebiliriz. Glukonolakton PHA’lar arasında en sık duyduğumuz asitlerdendir. Bir AHA olan Glikolik Asit’in klinik çalışmalar sonucu elde edilmiş formudur. Glukonolakton, Glikolik Asit’in açtığı tahribattan arındığı için , soyma etkisi de düşüktür. Güneşe karşı duyarlılık oluşturmaz. Her türlü cilt tipinde rahatlıkla kullanılabilinir. Tedaviden ziyade cildin bağ dokusunu güçlendirme, menlendirme ve bakım amaçlı kullanılır. AHA’lar ve BHA’lar gibi komplikasyona yol açmaması da  günlük bakımınıza dahil etmenize sebeptir. http://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/mucizevi-etkileri-ile-hidroksi-asitler


Anneler ve Bebekler Neden Birbirlerinin Solunda Konumlanmayı Tercih Ediyor?

Anneler ve Bebekler Neden Birbirlerinin Solunda Konumlanmayı Tercih Ediyor?

Anneler, çocuklarını çoğunlukla sol taraflarında taşırlar ve görünüşe göre, vahşi memeliler de –en azından avcılarından kaçarken– yavrularını çoğunlukla insanlarla aynı tarafta tutuyorlar.

http://www.biyologlar.com/anneler-ve-bebekler-neden-birbirlerinin-solunda-konumlanmayi-tercih-ediyor


Beyin nasıl okuyor?

Beyin nasıl okuyor?

Sinirbilimcilerinin yeni bir çalışması, kelimelerin beyinde nasıl temsil edildiğine ışık tutuyor. Okuma, nispeten modern ve insana özgü bir yetenektir.

http://www.biyologlar.com/beyin-nasil-okuyor

Biyologlar; Kurt Örümceklerinin, Bir Zamanlar İnandıklarından Daha Geniş Bir Kişilik Yelpazesine Sahip Olduklarını Söylüyor

Biyologlar; Kurt Örümceklerinin, Bir Zamanlar İnandıklarından Daha Geniş Bir Kişilik Yelpazesine Sahip Olduklarını Söylüyor

UC, insanlara fayda sağlayacak hastalık veya çevre konularını incelemek için kurt örümceklerini örnek bir organizma haline getirmeye yardımcı oluyor. Credit: University of Cincinnati

http://www.biyologlar.com/biyologlar-kurt-orumceklerinin-bir-zamanlar-inandiklarindan-daha-genis-bir-kisilik-yelpazesine-sahip-olduklarini-soyluyor

1 milyondan fazla penguen Arjantin'e iniyor.

1 milyondan fazla penguen Arjantin'e iniyor.

Magellan penguenleri için çiftleşme mevsimi geldi. Bu durum Arjantin'in Punta Tombo yarımadasında bir milyon küçük penguen nüfusunun yoğunlaşması anlamına geliyor.

http://www.biyologlar.com/1-milyondan-fazla-penguen-arjantine-iniyor-

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0