Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 19 kayıt bulundu.
Antibiyotik Kıyameti Ve Bilinmesi Gerekenler

Antibiyotik Kıyameti Ve Bilinmesi Gerekenler

Antibiyotiklerin direnci bizler antibiyotikleri sıklık ve hevesle kullanmadan çok önce başlamıştır. Modern bakterilerin antibiyotiklere karşı kendilerini korumak için kullandıkları genler, 30.000 yıldan uzun bir süredir Arctic permafrost'ta donmuş antik bakterilerde bulunmuştur. (Credit: Alamy)

http://www.biyologlar.com/antibiyotik-kiyameti-ve-bilinmesi-gerekenler

Evrim Konusunda ilk Düşünceler

Dini Düşünceler: Düşünebilen insanin, dogadaki çeşitlenmeyi, canilar arasindaki benzerliklerin ve farkliliklarin derecesini gözledigi an evrim konusunda ilk düşünceler başlamiş demektir. İlk yaygın düşünceler, Asur ve Babil yazıtlarında; daha sonra bunlardan köken alan Ortadoğu kökenli dinlerde görülmüştür. Hemen hepsinde insanın özel olarak yaratıldığı ve evrende özel bir yere sahip olduğu vurgulanmış; türlerin değişmezliğine ve sabitliğine inanılmış ve diğer canlılar konusunda herhangi bir yoruma yer verilmemiştir. Bununla beraber Kuran’da yaratılışın kademeli olduğu vurgulanmıştır. Yalnız bir Türk din adamı, astronomu ve filozofu olan Hasankale’li İbrahim Hakkı(1703-1780), insanların değişik bitkilerden ve hayvanlardan köken aldığını belirtmiştir. 17. yüzyıla kadar, piskopos Ussher’in ve diğerlerinin savunduğu ‘türlerin olduğu gibi yaratıldığı ve değişmeden kaldığı fikri’ yani ‘Genesis’ geniş halk kitleleri tarafından benimsendi ve etkisini günümüze kadar sürdürdü. Ussher’e göre dünya İÖ 4040 yılında, Ekim ayının 4'ünde sabah saat 9.00'da yaratılmıştı. Bu düşünce Ussher tarafından İncil’e eklenmiştir. Daha sonra yine Hıristiyan din adamları olan Augustin (İS 354-430) ve Aquinas (İS 1225-1274) tarafından canlıların basit olarak tanrı tarafından yaratıldığı ve daha sonra değişerek çeşitlendiği savunulmuştu. Özellikle bizim toplumumuzda, birçok dini belgeden de anlaşilacagi gibi, Adem’in çamurdan yaratildigi, Havva’nin Adem’in kaburga kemiginden oluştugu ileri sürülerek, yaratilişin ilk olark inorganik kökenli oldugu ve daha sonra eşeylerin ortaya çiktigi savunulmuştur. Yunanlılardaki ve Ortaçağdaki Düşünceler: Yunan filozoflarından Empedocles, İÖ 500 yıllarında bitkilerin tomurcuklanma ile çeşitli hayvan kısımlarını, bu kısımların da birleşmesiyle hayvanların oluştuğunu savunmuştu. Thales(İÖ 624-548), Ege Denizindeki canlıları çalışmış ve denizlerin canlılığın anası olduğunu ileri sürmüştür. Aristo (İÖ 384-322) bitkiler ve hayvanlar konusunda oldukça geniş bilgiye sahipti. Onların doğruya yakın tanımlarını vermiş ve gelişmişliklerine göre sınıflandırmıştır. Canlıların metabiyolojik olarak değişerek birbirlerinden oluştuklarına ve her birinin tanrıların yeryüzündeki ilahi taslakları olduklarına inanmıştır. Daha sonra, canlıların kökenini Der Rerum Natura adlı şiirinde veren Lucretius (İÖ 99-55) u anmadan ortaçağa geçemeyeceğiz. Yeni Çağdaki ve Yakın Çağdaki düşünceler: Rönesans ile canlılar konusundaki bilgilerin, en önemlisi evrim konusundaki düşürnürlerin sayısı artmıştır. Hooke (1635-1703), Ray (1627-1705), Buffon ( 1707-1788) ve Erasmus Darwin (1731-1802) bu devrin en önemli evrimcileridir. Rönesanstan önce de bulunan hayvan kabuklarının, dişlerinin, kemiklerinin ve diğer parçalarının bugünkü canlıların benzer tarafları ve farkları saptanmıştır.Ayrıca yüksek dağların başında bulunan fosillerin, yaşayanlarla olan akrabaliklyarı gözlenmiştir. Bu gözlemlerin ışığı altında, her konuda çalışmış, düşünür ve sanatçı olan Leonardo da Vinci, canlıların tümünün bir defada yaratıldığını ve zamanla bazılarının ortadan kalktığını savunmuştur. Buna karşılık birçok doğa ibilimcisi, canlıların zaman zaman oluştuklarını doğal afetlerle tamamen ortadan kalktıklarını ve yeniden başka şekillerde yaratıldıklarını ileri sürmüştür. Bu şekilde farklı devirlerde 2arklı canlıların yaşaması kolaylıkla açıklanabiliyordu. Her doğal yıkımdan sonra, oluşan canlıların, organizasyon bakımından biraz daha gelişmiş olduklarına inanılıyordu. Bu kurama “Tufan Kuramı” denir. Bu yıkımın yedi defa olduğu varayılmıştır. Cuvier, 1812 yılında, fosiller üzerinde ünlü kitabını yanılayarak fosillerin, kesik, kesik değil, birbirlerinin devamı olacak şekilde olduklarını bilimsel olarak açıklamıştır. 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başlangıcında, üç İngiliz jeoloğun çalışmalarıyla katstrofizm kuramı yerine ‘Uniformizmi’ kuramı getirildi. Hutton 1785'te geçmişte de bugünkü gibi jeolojik kuvvetlerin rol oynadığını, yükselmelerin ve alçalmaların, keza erozyonlaların belki de daha kuvvetli olurak meydene galdiğini ve yüksek dağlarda bulunan fosilli tabakalar ile sediman (katman) tayinlerinin yaılabileceğini buldu. John Playfair’in yapıtı 1802'de yayınlandı. Üçüncü araştırıcı, Charles Lyell, bir çok jeolojik soruna çözüm getirmenin yanısıra, canlıların büyük afetlerle değil, çevre koşullarının uzun sürede etki etmesiyle değiştiğini savundu. Kitabının bir yerinde ‘geçmişteki güçler bugünkünden hiç de çok farklı değildi’ diye yazmıştır. Bu yaklaşım, Nuh Tufanı’nın gerçeküstü olduğunu savunuyordu. Lyell’in fikirleri C.Darwin’i büyük ölçüde etkilemiştir. Lamarck’ın Düşünceleri Organik evrimi konusunda ilk kapsamlı kuram 1809 yılında ‘Philosophie Zoologique’ adlı yapıtıyla, Fransız zooloğu Jean Baptiste Lamarck’a (1774-1829) aittir. Lamarck, zamanının meslektaşları gibi, tüm canlıların, gelişimlerini ve işlevlerini denetleyen bir canlılık gücüyle donatıldığına ve değişen çevre koşullarına karşı bir savaşım gücünün olmadığına inanıyordu. Kitabında, hayvanları, karmıaşıkyıklarına göre düzenlemeye çalışırken, yanlışlığı daha sonra kesin olarak saptanan bir varsayımı ileri sürdü: “ Eğer bir onrgan fazla kullanılıyorsa, o organ gelişmesini sürdürerek, daha etkin bir yapı kazanır”. Bu varsayıma ‘lamarkizm’ denir. Ayrıca canlının yaşamı boyunca kazanmış olduğu herhangi bir özelliğin, gelecek döllere geçtiğine de inanmıştı. Örneğin demircinin oğlunun kol kasları diğerlerine göre daha iyi gelişir. Zürafalırın atası kısa boyunlu olmalıran karşın, yaşadıkları ortamın bir zaman sonra kuraklaşarak, dibi çıplak ve çayırsız ağaçların bulunduğu ortama dönüşmesi sonucu, zürafalar ağaçların yapraklarıyla beslenmek zorunda kaylmışlar ve böylece boyunları dölden döle uzamıştır. Körfarelerin gözlerini, karıncaayısının dişlerini yitirmesini; su kuşlarının perde ayakları kazanmasını bu şekilrde açıklamıştır. Bu üaçıklamalar,kalıtımın yasaları ortaya çıkarılmadan önce, çok iyi bir açıklama şekli olarak benimsendi. Fakat kalıtım konusunda bilgiler gelişince, özellikle Weismann tarafından somatoplazma ile germplazma arasındaki kuramsal farklar bulununca, evrimsel değişmenin, vücut hücrelerinde olmadığı, sadece eşeysel hücrelerdeki kalıtsal materyalin etkisi ile yürütüldüğü anlaşıldı. Böylece Lamarck’ın varsayımı tümüyle geçerliliğini yitirdi. Çünkü bir birey gerçekte belirli ölçüde çevre koşullarına uyum yapar; fakat ölümüyle birlikte bu özellikler de yitirilir. Halbuki her döl uyumunu, doğduğu zaman taşıdığı kalıtım materyalinin izin verdiği ölçüler içerisinde yapabilir ve ancak bu özellikleri gelecek döllere verebilir. Buffon ve Erasmus Darwin de buna benzer fikirler ileri sürmüşler, fakat inandırıcı olamamışlardır. Charles Darwin ve Alfred Wallace’ın Görüşleri Charles Darwin (1809-1882), evrim bilimine iki önemli katkıda bulundu. Birincisi, organik evrim düşüncesini destekleyen zengin bir kanıtlar dizisini toplayarak ve derleyerek bilim dünyasına sundu. İkincisi, evrim mekanizmasının esasını oluşturan ‘Doğal Seçilim’ ya da diğer bir deyimle ‘Doğal Seçim’ kuramının ilkelerini ortaya çıkardı.Evrim Kuramı, bilimsel anlamda 19. yy kuramıdır; ama bu kuram 20. yy’da büyük bir kuram niteliğini aldı. Bu nedenle Darwin’ i biraz daha yakından tanımalıyız: Darwin, 1809'da İngitere’de doğdu. Babas, onun hekim olmasını istiyordu; 16 yaşında Edinburg Üniversitesi’ne gönderdi. Darwin, ilk olarak başladığı hekimlik eğitimini ve daha sonra başladığı hukuk eğitimini sıkıcı bularak her ikisini de bıraktı. Sonunda Cambridge Üniversitesi’ne bağlı Christ Kolejinde teoloji (= dinibilimler) öğrenimi yaptı. Fakat Edinburg’daki arkadaşlarının çoğu jeoloji ve zooloji ile ilgileniyordu. Cambridge’de kırkanatlıları toplayan bir grupla ilişki kurdu. Bu bilim çevresi içerisinde botanikçi John Henslow’ u tanıdı ve onun önerileri ile dünya çevresinde beş sene sürecek bir geziye katılmaya karar verdi. Beagle, 1831 yılında Devonport limanından denize açıldı. Lyell’in kitabını gezisi sırasında okudu ve dünya yüzünün devamlı değiştiğini savunan düşüncesinden çok etkilendi. Gemidekiler harita yaparken, Darwin de sürekli bitki, hayvan, fosil topluyor; jeoljik katmanları inceliyor; sayısız gözlem yapıyor ve dikkatlice notlar alıyordu. Gemi, ilk olarak Güney Amerika’nın doğu sahilleri boyunca güneye inip, daha sonra batı kıyılarından kuzeye doğru yol aldı. Bu arada Arjantin’in Pampas’larında soyu tükenmiş birçok hayvanın fosilini buldu ve yine jelojik aktmanlardaki fosillerin değişimine özellikle dikkat etti. Bu gözlemleriyle, her türün özel yaratıldığına ilişkin düşüncelere olan inancını yitirmeye başladı. Yine insan da dahil, çeşitli bitki ve hayvan türlerinin değişik ortamylara yaptıkları uyumları, bu arada yaşadığı bir deprem olayı ile yeryüzünün nasıl değişebileceğini gözledi. Beagle, 1835 yılında, Güney Amerika kıtasının batı kıyısına yaklaşık 1000 km kadar uzak olar Galapagos adalarına ulaştı. Bu adalarda yaptığı gözlemlerde, büyük bir olasılıkla aynı kökenden gelmiş birçok canlının coğrafik yalıtım nedeniyle, birbirlerinden nasıl farklılaştıklarını ve her canlının bulunduğu ortamdaki koşullara nasıl uyum yaptığını bizzat gözledi. Örneğin ispinoz kuşlarının, dev kaplumbağaların, dev kertenkelelerin, adalara ve her adanın değişik koşulları taşıyan bölgeliren göre çeşitlenmelerini, yapısal uyumlarını, varyasyonlarını ve sonuç olarak uyumsal açılımlarını gördü. Buradaki bitkilerin ve hayvanların hemen hepsi, Amerika kıtasının güney sahillerindeki bitki e hayvan türlerine benzerlik gösteriyor; ama onlardan özellikle uzaklığı oranında farklılaşmalar gösteriyordu. Daha sonra araştirmalarina Pasifik Adalarindan, Yeni Zelanda’da, Avusturalya’da ve Güney Afrika Kiyilarinda devam etti. Tüm bu araştirma süreci içerisinde evrimsel uyumu destekleyecek kanitlari titizlikle topladi.1836 yilinda Ingiltere’ye ulaşti. Darwin, ileri süreceği fikrin yankı uyandıracağını, dolaysıyla yeterince kanıt toplaması gerekeceğini biliyordu. Kanıtlar evrimsel dallanmayı göstermekle birlikte, bunun nasıl olduğunu açıklamaya yetmiyordu. İngiltere’ye varışından itibaren 20 yıl boyunca biyolojinin çeşitli kollarındaki gelişmeleri de dikkatlice inceleyerek, gözlemlerini ve notlarını biraraya getirip doğal seçilim konusundaki düşüncesini ana hatlarıyla hazırladı. 1857 yılında düşüncelerini kabataslak arkadaşlarının görüşüne sundu. Bu sırada kendisi gibi, Malthus’un bilimse serisini okuyarak ve yine sekiz yıl Malaya’da ve Doğu Hindistan’da dört yıl Amazon ormanlarında bitkiler ve hayvanlar üzerinde gözlemler yaparak, bitkilerin ve hayvanların dallanmalarındaki ve yayılışlarındaki özelikleri görmüş ve doğal seçilim ilkesine ulaşmış, bir doğa bilimcisi olan Alfred Russel Wallace’ın hazırlamış olduğu bilimsel kitabın taslağını aldı. Wallace, Darwin’e yazdığı mektupta eğer çalışmasını ilginç bulursa, onu, Linnean Society kurumuna sunmasını diliyordu. Çalışmasının adı “ Orjinal Tipten Belirsiz Olarak Ayrılan Varyetelerin Eğilimi ” idi. Darwin’in yıllarını vererek bulduğu sonuç, yani canlıların yavaş yavaş değişmesine ilişkin görüş, Wallace’ın çalışmalarında yer almaktaydı. Durum, Darwin için üzücüydü. Fakat arkadaşlarının büyük baskısıyla, kendi çalışmasını, Wallace’ınkiyle birlikte basılmak üzere 1 Temmuz 1858'de Linnean Society’ye teslim etti Basılmadan duyulan bu düşünceler 24 Kasım 1859'da “Doğal Seçilim ya da Yaşam Savaşında Başarılı Irkların Korunmasıyla Türlerin Kökeni” kısaltılmış adıyla Türlerin Kökeni yayınlandı. İlk gün kitapların hepsi satıldı. Herkes, organik evrim konusunda yeni düşünceler getiren bu kitabı okumak istiyordu. Özünde organik evrimin benimsenmesi için zemin hazırladı. Çünkü jeolojide, paleontolojide, embriyolojide, karşılaştırmalı anatomide birçok aşama yapılmış ve birden yaratılmanın olanaksızlığı ortaya konmuştu. Darwin, uysal bir adam olduğundan, bir tepki yaratmamak için, eserinin son kısmını tanrısal bir yaratılış fikrini benimsediğini yazarak bitirmişti. Buna rağmen, başta din adamları ve bazı bilim adamları dini inançlara karşı geliniyor diye bu çalışmaya karşı büyük bir tepki başlattılar. Hatta eseriyle Darwin’e çok büyük yardımlarda bulunan Lyell ve gezisi sırasında geminin kaptanlığını yapan Fitzroy , bu karşı akımın öncüleri oldular. Bu arada Huxley, çok etkin bir şekilde Darwin’e destek oldu. Darwin, çalışmalarına devam etti, birinci eserinde değinmediği insanın evrimiyle ilgili düşüncelerini İnsanın Oluşumu ve Eşeye Bağlı Seçilim adlı eseriyle yayımladı. Bu eserde insanın daha önceki inançlarda benimsenen özel yaratılışı ve yeri reddeliyor, diğer memelilerin yapısal ve fizyolojik özelliklerine sahip olduğu ve iyne diğer çcanlılar gibi aynı evrimsel yasalara bağlıolduğu savunuluyordu. Ayrıca eşeyseyl seçmenin, türlerin oluşumundaki önemi belirtiliyordu. Darwin’in “İnsanın Oluşumu ” adlı eseri, başlangıçta birçok tepkiye neden olduysa da, zamanla, biyolojideki yeni gelişmeler ve bulgular, özellikle kalıtım konusundaki bilgilerin birdikmesi, Darwin’in görüşünün ana hatlarıyla doğru olduğunu kanıtlamıştır. Doğal Seçilim Kuramının Ana Hatları (Darwin- Wallace Temellerini atmıştı) Bu kuram, ana hatlarıyla iki gerçeği, üç varsayımı ortaya çıkarmıştır. Gerçekler şunlar: 1. Tüm canlılar, ortamdaki sayılarını koruyacak matematiksel oranların üzerinde çoğalma eğilimindedir. Elemine edilen bireylerle bu fazlalık azaltılır ve popülasyonların dengede kalması sağlanır. Doğal koşullar sabit kaldıkça bu denge korunur. 2. Bir türe ait popülasyondaki bireylerin kalıtsal özelliği birbirinden farklıdır. Yani canlı popülasyonlarınnın hepsi varyasyon gösterir. Darwin ve Wallace, bunun nedenini tam anlayamadılar ve varyasyonların canlıların iç özelliği olduğunu varsaydılar. Bugün bu varyasyonların mutasyonlarla oluştuğu bilinmektedir. Varsayımlar: 1. Ayakta kalan bireylerin sayısı, başlangıçta meydana gelenlerden çok daha az olduğuna göre, ayakta kalabilmek için canlılar arasında karşılıklı, besin, yer vs için, saöaşım, ayrıca sıcaklık, soğukluk, nem vs. gibi doğal koşullara karşı bir mücadele vardır. Bu savaşım ve mücadele bir ölüm kalım kavgasıdır. Gerek besin ve yer gereksinmesi aynı olan canlı türleri arasında ve gerekse normalden daha fazla sayıda bireyle temsil edilen popülasyonlardaki aynı türe bağlı bireyler arasında, yani doymuş popülasyonlarda bir yaşam kavgası vardır. Bu görüş ilk defa Malthus tarafından ortaya atılmıştır’Yaşamak İçin Savaş”. 2. İyi uyum yapacak özellikleri (= varyasyonları) taşıyan bireyler, yaşam kavgasında, bu özellikleri taşıayan bireylere karşı daha etkili bir savaşım gücü göstereceğinden, ayakta kalır, gösteremeylenler ise yok olur. Böylece bulunduğu bireye o koşullara en iyi uyum yapabilecek yeteneği veren özellikler, gelecek döllere kalıtılmış olur. Bu varsayımın anahtar cümleciği “Biyolojik olarak En İyi Uyum Yapan Ayakta Kalır”dır. 3. Bir bölgedeki koşullar digerlerinden farkli oldugundan, özelliklerin seçimi de her bölgede, koşullara göre farkli olur. Çevrede meydana gelecek yeni degişiklikler, tekar yeni uyumlarin meydana gelmesini saglar. Birçok döl boyunca meydana gelecek bu tipp uyumlar, daha dogrusu dogal seçilim, bir zaman sonra, atasindan tamamen degişik yeni bireyler toplulugunun ortaya çikmasini saglar’Uyumsal Açilim’. Farklilaşmanin derecesi, eskiyle yeni popülasyondaki bireyler bir araya getirildiginde çiftleşmeyecek, çiftleşse dahi verimli döller meydana getiremeyecek düzeye ulaşmişsa, artik bu iki popülasyon iki farkli tür olarak degerlendirilir. Bir ata popülsayondaki bir kisim bireyler, taşidiklari varyasyon yetenekleriyle herhangi yeni bir ortama uyum yaparken, diger bir kismi da taşidigi farkli varyasyonlar nedeniyle daha degişik bir ortama uyum yapabilir. Böylece uyumsal açilim ortaya çikar. Bununla beraber, bitkiler ve hayvanlar, yaşam kavgasinda, bulundugu koşullarda, yarari ya da zarari olmayan diger birçok varyasyonu da meydana getirebilir ve onlari daha sonraki döllere aktarabilir. Darwin’in kuramı o karar akla yatkın ve o kadar kuvvetli kanıtlarla desteklendi ki, birçok biyolog onu hemen kabul etti. Daha önceki varsayımlar, yararsız organların ve yapıların neden meydana geldiğini bir türlü açıklığa kavuşturamamıştı.Bugün, türler arasında görülen birçok farkın, yaşam savaşında hiç de önemli olmadığı bilinmektedir.Fakat bu küçük farkları oluşturan genlerdeki herhangibir değişiklik, yaşam savaşında büyük değerleri taşıyan fizyolojik ve yapısal değişikliklerin oluşmasına neden olabilir. Uyumsal etkinliği olmayan birçok özelliği oluşturan genler, kromozomlar içinde yaşamsal öneme sahip özellikleri oluşturan genlerle bağlantı halinde olabilir. Bu durumda bu varyasyonlar elenmeden gelecek döllere aktarılabilir. Bu uyumsal etkinliği olmayan genler, bir popülasyon içerisinde gelecekteki değişikliklerde kullanılmak üzere ya da genetiksel sürüklenmelerde kullanılmak üzere fikse edilmiş olarak bulunur. Evrim Kuramına Bilimsel İtirazlar Belki insanlık tarihinin ilk dönemlerinden beri uygulanmakta olan öğretim ve eğitim yöntemleri, belki dini inançların etkisi, belki de insanın doğal yapısı, insanın yeniliklere karşı itirazcı olmasına neden olmuştur. Bu direniş, en fazla da eksik kanıtlarla desteklenmekte olan Evrim Kuramı’na yapılmıştı ve yapılmaktadır. Özellikle dogmatik düşünceye yatkın olanlar, bu karşı koymada en önemli tarafı oluşturur. Bununla birlikte son zamanlarda, birçok aydın din bilimcisi de olmak üzere, iyi eğitim görmüş toplumların büyük bir kısmı Evrim Kuramı’na sahip çıkmaktadır. Evrim Kuramı’na, Darwin’den beri bilimsel karşı koymalar da olmuştur. Özellikle varyasyonların zamanla popülasyonlardan kaybolacağı inancı yaygındı. Çünkü bir varyasyona sahip bir birey, aynı özellikli bireyle çifleşmediği takdirde, bu varyasyonun o popülasyondan yitirileceği düşünülmüştü. Popülasyon genetiğinde, çekinik özelliklerin, yitirilmeden kalıtıldığı bulununca, itirazların geçerliliği de tümüyle kaybolmuş oldu. Darwin, Pangeneze, yani anadan ve babadan gelen özelliklerin, bir çeşit karışmak suretiyle yavrulara geçtiğine inanarak hataya düşmüşü. Eğer kalıtsal işleyiş böyle olsaydı, iyi özelliklerin yoğunluğu gittikçe azalacaktı ve zamanla kaybolacaktı. Halbuki, bugün, özelliklerin sıvı gibi değil, gen denen kalıtsal birimlerle kalıtıldığı bilinmektedir. İkinci önemli karşıkoyma, bu kadar karmaşık yapıya sahip canlıların, doğal seçimle oluşamayacağıydı. Çünkü bir canlının, hatta bir organın oluşması, çok küçük olasılıkların biraraya gelmesiyle mümkündü. Fakat cınlıların oluşmasından bugünekadar geçen uzun süre ve her bireyde muhtemelen ortaya çıkan küçük değişikliklerin, yani nokta mutasyonların, zamanla gen havuzunda birikmesi, sonuçta büyük değişikliklere neden olabileceği hesaplanınca, bu karşı koymalar da kısmen zayıflamıştır. Üçüncü bir karşikoymaya yanit vermek oldukça zordur. Karmaşik bir organ yarar saglasa da birden bire nasil oluşabilir? Örnegin omurglilarda, gözün bir çok kisimdan meydana geldigi bilinmektedir. Yalniz başina bir kismin, hehangi bir işlevi olamaz. Tümü bir araya geldigi zaman görme olayi saglanabilir. O zaman degişik kisimlarin ya ayni zamanda birden meydana geldigini varsaymak gerekiyor- bu popülasyon genetegi açisindan olanaksizdir- ya da yavaş gelşitigini herhangi bir şekilde açiklamak gerekiyor. Bir parçanin gelişmesinden sonra digerin gelişebilecegini savunmak anlamsizdir; çünkü hepsi birlikte gelişmezse, ilk gelişen kisim, işlevsiz olacagi için körelir ya da artik organ olarak ortadan zamanla kalkar. Bununla birlikte, bu teip organlarin da nokta mutasyonlarin birikmesiyle, ilkelden gelişmişe dogru evrimleştigine ilişkin bazi kanitlar vardir. Evrim Kuram’nda dördünrcü karanlık nokta, fosillerdeki eksikliktir. Örneğin balıklardan amfibilere, amfibilerden sürüngenlere, sürüngenlerden memelilere geçişi gösteren bazı fosiller bulunmakla birlikte(bazıları canlı olarak günümüzde hala yaşamaktadır), tüm ayrıntıyı verebilecek ya da akrabalık ilişkilerini kuşkusuz şekilde aydınlatabilecek, seri halindeki fosil dizileri ne yazık ki bazı gruplarda bulunanamımıştır. Bununla birlikte zamanla bulunan yeni fosiller, Evrim Kuramı’ndaki açıklıkları kapatmaktadır. Anorganik Evrim Bulutsuz bir yaz gecesi gökyüzüne bakan her insan, içinde yaşadigi evrenin nasil oluştugunu, onun sonsuzlugunu, içinde başka canlilarin, belki de düşünebilir canlilarin bulunabilecegini ya da sinirli oldugunu, özellikle o sinirin ötesinde neler olabelecegini, dünyadakilerden başka canli olmadigini, kapatilmiş oldugu evrensel yalnizligi ve karantinayi düşününce irkilir.Bu duygu coşkularimizin kaynagi, inançlarimizin temeli ve çok defa teslimiyetimizin nedeni olmuştur. Ilkçaglardan beri evrenin yapisi üzerinde varsayimlar ileriye sürülmüş ve çok defa da bu görüşler, belirli çevrelerce politik basiki araci olarak kullanilmiştir. Yüzyilimizin oyldukça güvenilir ölçümlerinin ve gözlemlerinin ışığı altında ortaya atılan Anorganik Evrim Kuramı’nı incelemeden, evrenin oluşumu konusundaki düşüncelerin tarihsel gelişimine kısaca bir göz atalım. Gerek ilkçağlarda, gerekse ortaçağda, evrenin merkezinin dünya olduğu ve dünyanın da sabit durduğu savunulmuş, diğer tüm gök cisimlerinin Dünya’nın ektrafını saran evrensel kürenin kabuğu üzerinde çakılı olduğu varsayılmıştır. Bu zarfın ötesi, Tanrısal gök olarak tanımlanmıştır. Bruno’ya kadar hemen tüm görüşler, evrenin sınırlı boyutlar içerisinde olduğu şeklindeydi. İlk -ve ortaçağın değişik bir çok toplumunda tanrı kavramının gök cisimler ile özdeşleştirildiği görülmektedir. Gökyüzünün mekaniği konusunda ilk ciddi gözlemler, Asurd, Babil, Mısır kültürlerinde yapılmış, bazı evrensel ölçümler ve ilkeler bulunmuştur.Fakat yaratılışı konusundaki düşünceler çoğunlukla din adamlarının tekeline bırakılmıştır. İlk defa Giordano Bruno, yıldızların da bizim Güneş sistemimiz gibi, gökte asılı olarak durduğunu ve evrenin sonsuz olduğunu zamanın din adamlarına ve filozoflarına karşı savundu. Çünkü Bruno’ya göre, evren, tanrının kendisiydi ve onu sınırlı düşühmek Tanrı kavramına aykırı düşmekteydi. Düşünüclerinden dolayı 17 Şubat 1600 yılında, Roma’da, halkın gözü önünde yakıldı. Immanuel Kant, Bruno’dan 150 yıl sonra, evreni Tanrının yarattığını savunarak, onun sonsuz büyük olması gerekeceğini, pozitif bir kanıta dayanmadan ileri sürdü. Daha sonra Olbers, gökyüzünün, geceleri neden karanlık olduğunu merak etti. Çünkü ışık veren gökkcisimlerinin, ana hatlarıyla evrende homojen bir dağılım gösterdiği bilinmekteydi. Fiziki yasalarından bilindiği kadarıyla, bir kaynaktan gelen ışık şiddeti uzaklığın karisi ile aazalmaktaydı.Fakat buna karşın küresel bir şekilde, hacim, yanrıçapın, yani uzaklığın küpüyle artmaktaydı. Dolaysıyla dühnyaya ışık gönderen kaynakların ışık şiddeti, uzamklıklarının karesi oranında çoğalmaktaydı. Bu durumda, evrenin çapının büyüklüğü oranında, dünyaya gelen ışık miktarı fazla olmalıydı.Halbuki geceleri karanlıktır, yani dünyanın gökyüzünü aydınlatacak kadar ışık gelmemektedir. Öyleyse evrenin boyutları sınırlı olmalıydı. Olbers’in bizzat kendisi, bu inanılmazı sınırlı evren tanımını ortadan kalrdırmak için, ışık kaynaklarının gittikçe azaldığını varsaymıştır. Yüzyılımızda, ünlü fizikçi Einstein, evren konusunda hesaplarını yaparken, onun sabit boyutlar içerisinde çıktığını gördü. Sonuç kendisine dahi inanılmız geldi. Bu nedenle sonucu değiştirmek için, denklemlerine, yanlışlığı sonradan saptanan, doğal kuvvetler dediği, bir takım kozmik terimler ekledi. Hubble, 1926 yılında, çıplak gözle görülmeyen; ama fotoğraf camında iz bırakan, bizden çok uzak birtakım spiral nebulalar saptadı. Spiral nebulaların, uzun dalgalı ışık (kırmızı ışık) çıkardıkları 1912 yılından beri bilinmekteydi. Hubble, 1929 yılında, bu nebulalaların ışığının kırmızıya kaymasını, Doppler etkisi ile açıklayarak, ünlü kuramını ortaya attı. Yani tüm nebulalar bizden ve muhtemelen birbirlerinden büyük hızlarla uzaklaşmaktaydı, yani evren her saniye yapısını değiştirmekte, genişlemekydi. Böylece dünyaya gönderdikleri ışığın frekansında, kaynağın hızla uzaklaşmasından domlayı, azalma, yani ışığın döküldüğü yerde, ışığın kırmızıya kaydığı gözlenmekteydi Işık kaynakları gözlenen yere doğru hızla yaklaşsaydı, ışıklarının maviye kaydığı, yani gözlem yerine ulaşan ışığın frekansında artma görülecekti. Bu cisimlerin hızı bizden uzaklaştıkça artmaktaydı.Gözlenebilen en uzaktaki gök cisimleri (dünyadan 8 milyar ışıkı yılı uzakta ve 240. 000 km/s hıza sahip) birkaç yıml içerisinde tamamen kayboluyor, yerlerini kuvvetli radyo dalgaları veren kuasarlara bırakıyorlardı Kuasarların nasıl birg ök cismi oldukları tam olarak bilinmemektedir. Birçok astrofizikçi, cisimlerin kuasarlara dönüştüğü bu bölgeleri, evrenin kıyıları olarak tanımlamada fikir birliği etmektedir. Hubble’ın bu bulgularını duyan Einstein, daha önce denklemlerine eklediği kozmik terimleri ve ilave sayıları sessizce geri çekti. Çünkü, onlarsız yaptığı tüm işlemler hemen henmen doğruydu. Böylece evrenin büyüklüğünün sonlu, yapısının değişken olduğu kesin olarak kanıtlanmaktaydı. Evren patlarcasına genişliyor, buna bağlı olarak birim hacimdeki madde miktarı, yani yoğunluk azalıyordu. Bu genişlemenin bir başlangıcı olmalıydı. (Demirsoy, Ali, Yaşamin Temel Kurallari Cilt-1, Kisim-1, Onbirinci Baski, Ankara 1998, s:543-555) Evrim Kuramında Bir Paradoks İngliz bilim adamı Charles Darwin (1809-1882) ve Alfred Russel Wallace (1823-1913) gerek yaptıkları seyahatler sonucunda elde etmiş oldukları coğrafik deller gerekse mevcut karşılaştırmalı anatomi çalışmalarıyla emriyoloji bilgilerini kullanmak suretiyle ve de Malthus’un da etkisiyle, şekkillendirdikleri evrim kuramında canlıların yaşamlaranı sürdürebilmelerinde iki gücün etkin olduğunu belirlemişlerdir. Bunlardan birisi doğal eleme gücüdür; canlı bu güç sayesinde çevre şartlarına uyum göstererek yaşamını devam ettirebilme şansına sahip olabilir; kendine nisbetle şartlara uyum göstermeyenler yaşamlarını sürdüremezler, yok olurlar. Uyum gösterenler ise çevre şartlarına uygun olarak değişim gösterirler. Böylece, meydana gelen değişimler sonucunda yeni türler ortaya çıkar. Ancak, canlılarda bir ikinci güç daha vardır; o da ataya dönüş gücüdür (atavizm). Canlı ne kadar asıl tipinden uzaklaşmış olursa olsun, atalarına dönüş meyli taşır ve dolaysıyla söz konusu dönüşü yapabilir. Bunun tipik örneğini Darwin, güvercinlerde göstermiştir. Evcilleştirilmiş güvercinlerin yabanıl kaya güvercinlerine dönüş göstermesi gibi. Evrim kuramını desteklemek üzere, bu iki güce ek olarak, Darwin ve Wallace ‘koruyucu benzerlik’ ten söz ederler. Buna göre canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için doğal çevre şartlarına uyarlar; örneğin çölde yaşayan canlıların renkleri sarı tonlarındadır; ormanda yaşayan hayvanların renkleri çok parlaktır; kutuplardaki hayvanlar için ise aynı şekilde, çevreye uyum göstermiştir; genellikle beyaz renktedir. Buna paralel olmak üzere, hayvanların kendilerini korumak için bazı başka korunma yollarını da denedikleri görülmüştür. Bazı hayvanlar, sansarlar gibi, kötü koku salar ya da seslerini daha güçlü hayvanlara benzeterek düşmanlarına karşı kendilerini korur. Koruyucu benzerlik, aslında evrim kuramıyla garip bir şekilde zıt düşmektedir. Çünkü eğer canlı, mimikri, yani daha güçlüyü taklit etme şeklinde bir kuruyucu benzerlik gücüne sahipse, o takdirde, nisbeten kuvvetli olan canlılara karşı koruyucu bir silah geliştirmiş olur ve her ne kadar evrim kuramına göre, yaşamını sürdürebilmek için güçlü olması gerekiyorsa da, taklit kaabiliyeti sayesinde, zayıf olsa da, yaşamını sürdürebilme şansına sahip olur. Doğabilimler yapmış oldukları araştırmalarla, doğada birçok mimikri belirlemeyi başarmışlardır. (Esin Kahya, AÜ DTCF Felsefe Bölümü, Bilim ve Teknik, Mayıs 1995, 330. sayı) Bilgi Çocuklarımızın yüzüne aynaya bakar gibi bakıyoruz. Onlar bizim yeniden dirilişimizdir. Kendileri tıpkı bize benzer yapabilmeleri çin hücrelerinde bulunan, bizim fiziksel yapımızı belirleyen bilgiyi, onlara sperm ve yumurta olarak veriyoruz. Bu bilgi bizim geleceğe armağanımızdır. Hücre yapımı için gerekli bilgi; harita, plan veya taslak niteliğindedir. Bir rehber, bir kitap, bir broşür gibi de denebilir. Bu rehber çok özel bir yaratmayı gerçekleştirecek olan aracının veya makinenin, canlı üretme makinesinin “anlayacağı” eksiksiz bir bilgi anahtarı olmalıdır. Genler Genetek bilimi, her canlının özelliklerinin (örneğin göz rengi) kalıtımla geçtiğini, yani yavruda hassas bir şekilde yeniden ortaya çıktığını göstermişttir. Kişisel özelliklerini düzenleyen bilgi, “genler” denilen özel varlıklarla nesilden nesile geçer. Her belirgin kalıtımsal özelliğin ayrı bir geni daha vardır. Genetik biliminin kurucusu Gregor Mendel 1860'larda, genlerin kalıtımla gerçek şeyler gibi; sulandırılmadan, bölünmeden, karışmadan aktarıldığını açığa çıkardı. Öyleyse genler, her biri (s:19) organizmanın belirli bir özelliğini içeren, kalıtımla yavruya aktarılabilen küçük bilgi paketleridir diyebiliriz. 1920'lerde büyük genetikçi Thomas Hunt Morgan, genlerin hücrei içindeki yerlerini buldu. Bütün hücrelerde, çekirdek dedğimiz kapalı bir kap vardır. Hücre bölünüp iki hücre haline gelirken, ilk önce bu çekirdeğin bölündüğü, dolaysıyla hücre içinde önemli bir rolü olduğu daha önce de biliniyordu. Yani, tek hücrenin servetini yeni hücrelere eşit bölüştürme işlemi, çekirdekte başlıyordu. Dahası; mikroskop, çekirdeğin içinde kromozom denilen iplik gibi yapıları açığa çıkardı. Bu yapılar, çekirdeki bölünmeden kendilerini bir kat artırıyorlar ve her kromozom dizini, bir yeni “yavru” hücrenin içine yerleşiyordu. Bu düzenleme yüzünden, koromozomların genlerin yuvaları olmalarından kuşkulanıyorlardı. Morgan, adi meyve sineklerini deney hayvanı olarak kullanarak bunun gerçekten de doğru olduğunu, bir dizi ince deneyle kanıtladı. Bu işi tamamlandığında, genlerin kromozom ipliklerinin etrafında top top sarılmış oldukları artık biliniyordu. Genler Neden Yapılmışlardır? Kromozomlar (genler) neden yapılmışlardı? Biyolojide kuşkusuz çok önemli bir yeri olan Oswald Avery’nin deneyleri bu soruya çok açik ve parlak bir yanit getirdi. Çalişmalari, şimdi “moleküler biyoloji” dedigimiz modern çagi açti. 1940'larin başinda Avery, iki tarafli zatürreye (akciger iltihasbi) neden olan bakteriyle ugraşiyordu (penisilin bulunmadan önce, en büyük ölüm nedenlerinden biriyldi bu hastalik). Yaptigi deneylerde açiklayamadigi şaşirtici sonuçlar buldu. (s:20) Ölü zatürre bakterileri, kötü niteliklerini, zatürre yapmayan türden canli bakterilere geçirebiliyorlardi. Bu, tehlikeli ölü bakterilerin, canli ve zararsiz bakterileri tehlikeli hale getirebilmeleri demekti.Bu nitlik bir defa geçirilince artik kalici oluyor ve bir zamanlar iyi huylu olan bakterilerin gelecek kuşaklarina kalitimla geçiyordu. Hastaliga neden olabilme kapasitesi bir veya bir grup özellekten kaynaklanir. Bu özellikler, genler tarafindan kontrol edilir ve kalitimla geçirilirler. Avery, ölü baterilerin parçalandiklarini, vücutlarinin bilgi taşiyan kimyasal maddeler çikardigini, canli baketirelirn de bulari besin olarak kullandiklarini düşündü. Yani genler, canli bakterilere girip onlarin kalitimlarini belirtiyorlardi. Avery ve arkadaşlari, bu gene benzer maddeyi kesin olarak belirlemek üzere çalişmaya başladilar. İnsan, Tıp bilimi için, genlerin kimyasal özelliklerinin bulunmasından daha önemli bir problem olabileceğini düşünüemez. Ancak bu kesinlikle insanlar, hatta hayvanlar üzerinde de incelenebilecek bir problem değildi. Neyse ki zatürre yapan bakteriler, Avery’e uygun bir sistem getirdiler. Bu iyi ve değerli bir model-deney sistemi örneği oluşturuyordu. Aslında, bütün genetik bilgi birikimi, 100 yıl önce Gregor Mendel’le başlangıcından bugünkü araştırmalara kadar, büyük ölçüde basit deney modellerine dayanır. Bezelyeler, meyve sinektleri, ekmek küfü ve bakteriler... Avery’nin üzerinde çalıştığı bakteriler geretik olarak birbirinin tıpkısıydı. Başka cinslerle karışmamış, safkan bakterilerdi bunlar. Hızla üreyebiliyorlardı öyle ki kalıtım özelliklerini birçok kuşağın üzerinde izlemek olanaklıydı. Zatürreye neden olma yetenekleri, farelere verilerek kolayca ölçülebiliyordu. Avery’nin yaptığı önemli deneyleden biri, probleme açık bir yanıt getirdi. Ölü bakterilerden dağılan bir molekül karışımını aldı ve içine DNA’yı “bozan” bir enzim ekledi. DNA’nın bozulması, karışımın zararsız bakterileri zararlı bakteriye çevirebilme yeteneğine bir son verdi. Buna ek bir deneyle Avery ve arkadaşlari, zararsiz bakterileri hastalik yapan bakteriye çeviren maddenin “deoksiribonükleik asit” veya DNA oldugunu kanitladilar. DNA: Deoksiribonükleik Asit Aslında, DNA’yı Avery bulmadı. Bu işi, Avery’den altmış yıl önce Friedrich Miescher adında bir araştırmacı yapmıştı. O ve onu izleyen bilim adamları bu konuda bir sürü kimyasal bilgi toplamışlardı. DNA’nın zinci şeklinde birbirine bağlı, büyük miktarlarda fosforik asit içeren “nükleotid” denilen moleküllerden oluştuğu biliniyordu. Bunlar, o zamana kadar hücrede bilinen en büyük moleküllerdi. Avery, DNA’nın kalıtımın temel maddesi olduğunu gösterdi. Başka ir deyişle “bir şeyi kalıtımla geçirmek demek, bir parça DNA aktarmak demektir”. Genler DNA’dır. Bilgi DNA’dır ve DNA bilgidir. Avery’nin ispatından beri, DNA konusunda bilinenler öyle şaşırtıcı bir hızla arttı ki, 1960'larda (s: 22) artık bilginin DNA’da nasıl kodlandığını bu bilginin nasıl hücre maddesine dönüştüğü ve DNA’nın gelecek kuşakla paylaşılmak üzere nasıl kopya edildiğini biliyorduk. Bu zorlu yarışa bir çok bilim adamı katıldı; ama James Watson ve Francis Crick ’in DNA’nın doğru yapısının ikili sarmal, yani içiçe dönen iki zincir olduğunu düşünüp bulmaları en büyük aşamalardan biridir. Öyleyse işte DNA’nin temel özelliklerine bakalim: 1.Molekül zincir şeklindedir( Degişik basit molekül çeşitlerinin birbirine eklenmesinden oluşmuş zincir şeklindeki madde) 2.Olağanüstü uzun ve son derece incedir.Hücrenin çekirdeği 100 kere büyütülseyydi aşağı yukarı iğne ucu büyüklüğünde olacaktı, yani gözün ancak seçebileceği kadar. İte bu küçücük çekirdek içinde katlanmış durumda bulunan DNA açılırsa, boyu, bir futbol sahasının boyu kadar olur. 3. Zincirde dört çeşit halka vardir (nükleotid denilen moleküller). Isimleri adenilik asit, guanilik asit, sitidilik asit ve timidilik asit; kisaltmalari A. G, C ve T. 4. Bu dört tür halkanın bağlanma biçimi, adi bir zincirin halkaları gibi birbirinin aynıdır. 5. Halkaların şaşmaz bir düzeni vardır, bu kitaptaki harflerin düzeni gibi. Bundan sonra, zincirler üzerine söyleyecek çok şeyimiz olacak. Bir zinciri her resimleyişimizde, buradaki beş biçimden hangisi en uygun, en açiklayicisiysa onu kullanacagiz. Kuşkusuz, gerçek zincirlr bizim resimlerde gösterdiklerimizden çok daha uzundur. DNA = Dil = Bilgi Şimdi dört çeşit halkasi olan bir zincirimiz olsa ve bunun yeni bir bireyin oluşmasi için gerekli bütün bilgiyi içerdigini bilsek, bu sirrin halkalarin siralanmasinda veya düzenininde yattigi sonucunu çikarmamiz gerekir. Zincirin bu kadar çok anlam taşimasinin başka bir açiklamasi olamaz. Bilgi, böylece harita veya plan olmak yerine, düz bir yüzey üzerinde iki boyutlu bir şeye, daha dogrusu tek boyutlu “yazili” talimat dizinine dönüşür. Burada dille-benzetme (analoji) yapilabilir.DNA alfabesinin dört harfi var, ama bunlarla yazilabelecek mesajlarin sayisi sonsuzdur. Tipki iki harfli Mors alfabesiyle (nokta-çizgi) söylenebileceklerin sinir olmadigi gibi. Kitaplardaki harfler kağıt üzerindeki yerlerine göre diziler halinde bağlanmışlardır. DNA içindeki dört nükleotid halkası ise gerçek kimyasal bağlarla dizi halinde bağlanmıştır. Belli bir organizma içindeki toplam DNA’da bir kitap gibi düşünülebilir.(s:24) Bu kitapta, bütün harfler, deyimler, cümleler ve paragfraflar bir zincir oluşturacak biçimde birbirine eklidir. Organizmanın bütün bölümleri ve bütün işlevleri böylece tanımlanır. Bu organizmanın özdeş bir ikizi varsa, o da aynı DNA’ları içerir, aynı kitaptan bir tane daha diye düşünülebilir; ne bir harf, ne bir sözcük farklıdır ikisi arasında. Aynı türün başka bir organizması da, gramerda sık sık ve göze çarpıcı farklar olduğu halde, benzer bir kitabı oluşturur. Değişik türlerin kitapları, içlerinde bir sürü benzer cümleler de olsa oldukça değişik öyküler anlatırlar. Yukarıdaki benzetmede zincirin parçaları olan genler, aşağı yukarı cümlelerin krşılığıdırlar. Bir gen, organizmanın belirli bir yapısını oluşturan veya işlevini gören bir harf (nükleotid) dizidir. Genler, çok uzun bir DNA molekülünde arka arkaya eklenmiş cümleler gibidirler. Bir İnsan Oluşması İçin Ne kadar Bilgi Gerekli? Bilginin ne olduğunu gördükten sonra isterseniz, canlıları oluşturmak için ne kadar bilgi gerektiği üzerine kabaca bir fikir edinelim: 1. Bir bakteri, canlı yaratıkların en basitlerindendir, 2 000 civarında geni vardır. Her gen 100 civarında harf (halka) içerir. Buna göre, bir bakterinin DNA’sı en azından iki milyon harf uzunluğunda olmalıdır. 2. İnsanın, bakteriden 500 kat fazla geni vardır.Öyleyse DNA en azından bir milyar harf uzunluğundadır. 3. Bir bakterinin DNA’sı bu hebsaba göre, her biri 100.000 kelimelik 20 ortaama uzunlukta romana, insanın ki ise bu romanlardan 10.000 tanesine eşittir! Dilden Maddeye DNA dilinin anlamı, belirli bir canlı organizmayı tanımlamasındadır. Başka bir deyişle genler, maddenin, yaşamın gerçek özünün, gerçek canlı unsurun yaratılması için gerekli bilgiyi verirler. DNA dili fizik olarak yaşamaya, nefes almaya, hareket etmeye, et üretmeye nasıl çevrilebiliyor? Bu soruyu yanıtlamadan önce, nelerden yapılmış olduğumuzu bilmemiz gerekir. Proteinler Bu konu zor görünebilir ama aslında öyle değil. Bizi oluşturan en önemli malzeme proteindir denilebilir. Diğer yapı maddelerimiz (su, tuzlar, vitaminler, metaller, karbohidratlar, yağlar vb.) proteinlere destek olmak üzere bulunurlar. Proteinler yalnızca kütlemizin (suyu saymazsak) çoğnu oluşturmakla kalmayıp, aynı zamanda vücut ısımızı, hareketlerimizi ayarlarlar, düşüncelerimizin ve duygularımızın da temelini oluştururlar. Kısacası bizi oluşturan ve yaptığımız her şey proteinlere dayanır. Örneğin, kendimi gözlüyorum: bütün kütlesi proteindir; ne görüyorsam (kürkü, gözleri, hareket etmesi bile) proteindir. İçindeki her şyey de proteindir. Ayrıca kendime çok özel bir kişilik veren herşey de özel proteinlerle belirlenmiştir. DNA’nın yönlendirilmesiyle yapılan proteinler birey olmanın, tek olmanın, bütün türlerin fiziksel temelidir. Metal, otomobil için neyse, protein bizim için odur. Otomobilde başka malzemeler de vardır; ama yapıyı ve işlevi sağlayan en önemli eleman metaldir. Hem görünüşü, hem de işleme yeteneğini belirler. Bir arabanın diğerinden farkını; biçimini, niteliği ve metal kısımların durumu belirler.(s:26) Şimdi, yeni bir soru ve başka bir ayrintili inceleme için haziriz. Proteinler neden yapilmişlardir? İşte özelliklerinin listesi: 1. Zincir moleküldürler. 2. Uzundurlar ama DNA kadar değil. 3. Yirmi çeşit protein halkasi vardir. Bunalara amino asitler denir. 4. Yirmi birimin de bağlantı biçimi tamamen aynıdır. 5.Yirmi birimin veya halkanın düzeni veya diziliş sırası hassas ve kesindir. Bu düzen, hangi protein olduğunu ve sonuçta işlevinin ne olduğunu belirler. Amino asitler, isimlerinin ilk üç harfi eklenmiş zincir halkalariyla gösterilirler. Yirmi amino asit şunlardir: fenilalanin, leusin, izoleusin, metyonin, valin, serine, prolin, treoinin, alanin, tirosin,histidin, glutamin, asparajin, lisin, aspartik asit,glutamik asit, sistein, triptofan,arjinin,glisin. Çeviri Bu beş özelligin DNA zincirininkine ne kadar benzedigini gördünüz. Halkalari özel bir düzende olan zincirler, protein alfabesinde yirmi çeşit harften oluşuyor;DNA alfabesinde ise dört harf var. DNA bilgisinin protein maddesine dönüşmesinin aslinda dildeki gibi bir çeviri işlemi oldugu hemen (s: 27) görülebilir. Dört harfli bir alfabedeki harf dizisinden, yirmi harfli bir alfabenin harf dizisine geçilmektedir. Mors dilinden (iki harfli nokta-çizgi alfabesinden) Ingilizce gibi yirmisekiz harfli alfabesi olan bir dile çeviri yapmaya da benzetilebilir bu. Bütün olan biten aslında bu kadar.Hücerelerin protein zincirleri içinde binlerce çok ufak, son derece basit çeviri makinesi var. Bunlara “ribosomlar” deniyor. Şu şekilde çalışırlar: Önce DNA bilgisinin bir bölümü, bir gen, bir enzim (bu işlemin hızlanmasına yardım eden bir protein) tarafından kopye ediliyor. Mesajcı RNA (mesajcıribonükleik asit) dernilen bu gen kopyası da bir zincirdir. RNA molekülleri,DNA moleküllerinin hemen hemen aynı zincir moleküllerdir; ama onlar kadar uzun değildirler. Bir DNA molekülü bir çok geni içerir, bir mesajcı RNA molekülü ise yalnızca bir tek genin kopyasıdır. Bu RNA moleküllerine “mesajcı” denir, çünkü genin mesajının, ribosomlar yolu ile DNA’nın hücredeki yeri olan çekirdekten proteinlerin yapıldıkları hücrenin çekirdek dışındaki kısmına (stoplazma) taşırlar.(s:28) Gen kopyası mesajcı RNA bir ucunu ribosoma bağlar, Ribosom okuyucudur;mesajcı RNA’nın içindeki nükleotidlerin (harflerin) dizilişini okur; ama bildiğimiz anlamlı bir sözcük çıkarmak yerine protein çıkarır. Bu şu şekilde gerçekleşir: Özel enzimler amino asitleri “transfer” RNA (tRNA) denilen küçük bir RNA molekülüne bağlarlar. Yirmi amino asitin her biri özel RNA molekülüne bağlanır. Amino asite bağlanmış tRNA’lar kendilerini ribosoma yöneltirler. Ribosom, gerekli tRNA’yı (bağlı amino asitlerle birlikte) o anda mesajcı RNA’dan okuduğu deyimlere uygun olarak seçer. Yani eğere ribosom mesajcıdan ala amino asitini (alanin) belirleyen bir grup nükleotid mesajını okumuşsa, bu amino asitin (Hayatın Kökleri, s:29) bağlı olduğu gruba uygun nükleotidleri olan bir tRNA seçer. Mesajcı nükleotidin, belli bir amino asite uygunluğu, nükleotidlerin doğal uygunluk ilişkisine dayanır.Mesajcı üzerindeki her nükleotid dizisi, transfer RNA üzerindeki uygun nükleotid dizisiyle mükemmel bir şekilde eşleşir. Her yeni aminoasit ve onun tRNA’sı ribosoma gelip uygun biçimde yerleştikçe, amino asit kendisenden önce ribosoma gelmiş olan amino asitle kimyasay olarak birleşir. Böylece, halkalar sırayla birer birer bağlanır. Ribosom mesajı okudukça protein zincirinin boyu durmadan inin okunma ıbitince, bütühn protein halkası serbest bırakılır. Böylece yeni bir protein doğmuş olur. Bir genboyu DNA’nın içindeki nükleotid dizilişi, bir protein içindeki amino asit dizisini tam olarak belirler. Bir gen, bir protein. Bir gen; bir protein kavramı bizim proteinlerin nasıl oluştuğunu öğrenmemizden çok uzun zaman önce bulunmuştu.1930'larda ekmek küfü üzerine bir dizi parlak deney yapan biyokimyacı George Beadle, bir teks gen içindeki değişikyiklerin, bir tek proteinde bozulmaya yol açtığını göstermişti.Buna dayanılarak yapılan çcalışmalar bakteri kullanılarak ilerletildi ve genişletildi. Bu büyük çalışma ve burada anlatacağımız niceleri, herman Müller’in 1920'lerdeki DNA’daki değişmelerin (mutasyon), istenildiğinde canlı sistemleri x-ışınlarına tutarak sağlanabaleceğini gösteren önemli buluşu olmasaydı başarılamazdı. DNA, bir hücrdede bulunan değişik p;roteinler kadar gen içerir (bakteride 2000; insanda 200.000). Protein yapan makinenin bu çeviri işlemindeki şaşmayan hatasizligi,kuşkusuz dikkate deger. bir hücrenin yaşamasi için gerekli binlerce proteinin üretilmesinde ancak bir-iki yanlişligüa yer olabilir. Insanlarin yahptigi hiçbir makine, bunun gibi 200 romana eşdeger bir yaziyi bu kadar az yanlişla yazamaz. t-RNA’nın Bulunması Hocam Paul Zamecnik ve ben, 1956'da transfer RNA’yı birlikte bulduk ve neye yaradığını açıkladık. Zamecnik daha önce ribosomların, üzerinde proteinlerin biraraya getirildiği strüktürler olduğunu göstermişti.Ben de bu tarihten bir yıl önce amino asitlerin özel bir dizi enzimle aktif hale getireilebildiğini (yani diğer amino asitlerle reaksiyona hazırlandığını) kanıtlamıştım (bu dördüncü bölümde anlatılıyor). Ama arada eksik bir şey vardı: amino asitlerin bağlanabileceği ve onlara (Hayatın kökleri, s: 31), mesajcı RNA’ların gösterdiği yerlere yerleştirilmelerini sağlayan kimliği kazandıracak bir şey. Paul Zamecnikle birlikte, hücreler içinde amino asitlere önemli bir yatkılnığı olan, yani onlarla olağandışı bir sıklıkla bağlanabilen küçük RNA molekülleri olduğunu gördük. Proteinin yapılışnıda ki eksik olan halkayı bulduğumuzu hemen anladık. Bir sürü yoğun ve zevkli deneyden sonra, ondan sonraki yılın sonlarına doğru,tRNA’nın protein yapımına katılım yönteminin size daha önce açıkladığım oldukça tam bir resimini elde ettik. Zincirlerden Üç Boyutlu Varlıklara Buraya kadar öykü yeterince doyurucu; canlı mekanizmalar, zincirleri dil olarak kullanırlar. Plandan bitmiş üretime geçmek, basit bir çeviri işidir. Ama hala aşmamız gereken bir engelimiz var. Çeviri bir simgeyi başka bir simgeye, tek boyutu tek boyuta, bir zinciri başka bir zincire, nükleotitleri amino asitlere dönüştürülüyor. Zincirden “maddeye” nasıl varabiliriz? Protein moleküllerinin görevlerini yerine getirmelerine, dokunabildiğimiz, kavrayabildiğimiz şeylere, tohumlara, çiceklere, kurbağalara, size, bana bir boyuttan üç boyuta sıçramak zorundayız demek ki. Yanıt, protein zincirleri içindeki halkaların yani aminoasitlerin özelliğinde yatıyor. Protein molekülleri, zincir oldukları halde asılnrad (fiziki olarak) gerçek zincirlerde olduğu gibi üç boyutlu yapılardır. Proteinin yirmi değişik amino asiti, etkisiz simgeler değildirler. Herbirinin kendine özgü kimyasal özellikleri vardır. Bazıları zincirdeki ikiz eşleriyle kimyasal bağlar yapmayı yeğlerken, bazıları daha çok asit, bazıları da alkali özelliğini gösterir. Kimi suyu aramak eğilimindeyken, kimi de sudan kaçar. bazıları öyle biçimlendirilmişlerdir ki zinciri bükebilirler. (s: 32). Birkaç tanesinin de bir proteinin yalnızca bir tek işe yaramasına katkıda bulunacak özel marfetleri vardır.Bu amino asitler zincirdeki yerlerine göre zincirin son biçimini belirler. Zincirler tamamlandıkları zaman, bir çeşit ip yumağı oluşturmak için kendi kendilerine içiçe dolanıp katlanırlar. çözülmüş zincirdeki amino asitlerin “sırası”, molekülün katlanmak için hazır olduğu zaman nasıl davranacağını, ne yapacağını “şaşmaz” bir şekilde belirler. katlanma biçimi de protein molekülünün şeklini, özelliklerini, işlevini belirler. Kas proteinler için, bir gen, protein yapar makinelere son bitmiş biçiminde katlanabeilecek ve komşu liflerin üzerinedn kayabilecek çok uzun bir protein zinciri yapmasini emreder. Böylece kisalabilen uzun lifler oluşur. kan hücrelerindeki oksijen taşiyan protein zinciri hemoglobin, özel bir üç boyutlu katlahnma biçimine sahiptir. Böylece yalnizca kendisine özgü bir yolla oksijeni tutma ve serbest birakma işlevini yerine getirebilir. Sonuç olarak herbirini siralanişi, genler içindeki nükleotidlerin siralanişiyla belirlenmiş binlerce protein zinciri, özel biçimlerde katlanip, özel işlevler elde ederler. Düzen Yaratmak, Çoğu Kez Zincir Yapmaktır Birinci bölümde düzen konusunda söylediklerimizi hatırlayın: Yaşam, sürekli düzensizliğe giden bir evrende düzene yönelik çalışır.Şimdi bunun ne demek olduğunu çok daha açıkça görebiliriz. Canlı olmak, daha önceden şaşmaz bir kesinlikle tanımlanmış bir düzenle, halkaları zincire eklemektir. Düzen bir defa kurulunca, son biçimin ve işlevin elde edilmesi hemen hemen kendiliğinden gelir diye düşünülebilir. İsterseniz, bir parçayı bir başka parçanın önüne koymak (Hayatın Kökleri, s: 33) kendiliğinden sonuca götürüyor diye düşünebilirz bu düzeni. Zayıf Kimyasal Bağlantıların Önemi Hücrelerin önemli molekülleri yani DNA,RNA ve proteinler üzerine yapılan bir çalışmadan çok ilginç bir genelleme ortaya çıkmıştır. Aslında “zayıf” kimyasal bağlantılar, yaşam için son derece önemil işlevler taşırlar.Güçlü bağlantılar (sağlam kovalent bağlar), amino asitleri protein içinde birbirine bağlayanlar cinsinden veya RNA ve DNA içinde nükleotidleri bağlayanlar cinsinden olanlardır.Bunlar zincirin her halkasında komşuyu sıkıca tutarlar. Zayıf bağlantılar ise bütün büyük zincirlerde katlanma noktalarını belirleyen ve molekülün biçimini sağlayanlardır. DNA’da iki zinciri,çift sarmalı oluşturmak iççin birarada tutan nükleotidler arasında zayıf halkalar vardır. Bunlar ileride göreceğimiz gibi RNA üretiminde çok greklidirler. Proteinin içinde,onu işlevine uygun katlanmış biçimlerde tutan amini asitler arasındaki bağalantılar da zayıftır. Ribosomlar üzerinde yeni protein yapımında,transfer RNA üzerinde tamamlayıcı biçimdeki nükleotidlere uydurarak,tam yerlerini “bulurlar”. Bu önemli bağlantıların özelliği,zayı oluşları yüzünden çok kısa sürmeleridir. Görevlerini yaparlar ve sonra kolayca çözülüp yeniden kullanılabilirler. Hayatla İçli Dışlı Cansız Varlıklar: Virüsler Virüsler ya da DNA’lı ya da RNA’lı proteinden yapılmışlardır. Yani ya DNA ya da RNA biçiminde bilgiyi içerirler ve protein biçiminde birşyelerin yerine geçebilen bir kimlikleri vardır. Ama yardımcısız kendi kendilerine üreyemezler. Yardım (s:34) canlı hücereler tarafından sağlanır. Virüsün proteinleri,onun bir hücre bulup içine girmesine yol açar. Virüs, orada kandini üretecek makinaları;hücrenin makinalarının bulur. Üreme işini tamamladıktan sonra kendisi ve yeni virüsler,aynı tatsız işi başka hücrelerde yinelemek üzere o hücreden çıkarlar.Bu olaylar sırasında virüs,”ev sahibi” hücreyi öldürebilir,ona zarar verebilir,değiştirebilir veya hiçbir şey yapmaz;bu virüsün ve hücrenin cinsinei bağlıdır. Bir virüsün hücrede neden olabileceği önemli bir değişiklik de onu kansere dönüştürmesidir. Bu esrarlı olay, 8. Bölümde göreceğimiz gibi en son kanser araştırmalarındaki yoğun çabaların temelinde yatlmaktadır. Hücrelerden daha basit oldukları halde,virüslerin daha ilkel olmadıklarını sanıyoruz. çok uzak geçmişte bir zaman, normal hücerelerine parçalarıyken kopup kendi asalak “yaşama” biçimlerini kurmuş olmaları mümkün görünüyor. Virüslerin bağımsız olarak üreme yetenekleri olmadığı için kendi başlarına canlı olduklarını düşünemiyoruz. Ölümlülük ve Ölümsüzlük Şimdi,bir bireyin yaratilmasinin bir dizi yazili talimat gerektirdigini biliyoruz. Bunlar milyonlarca yildir dikkate deger bir baglilikla tekrar tekrar kopye edilmişlerdir; ama her birey yalnizca birkaç on yil içinde yaşar ve ölür. O zaman bu talimatlarin ölümsüz olup olmadiklarini sorabiliriz. En azindan bir biyolog için her hangi bir şey ne kadar ölümsüz olabilirse,genetik bilgi de o kadar ölümsüzdür diyebiliriz. Aslinda ölümlü her birey,gelecek kuşaklara geçirilecek tarifnamenin geçici koruyucusudur;sopanin DNA oldugu bir bayrak yarişinda koşucu... Bir birey yaşaminin,ancak atalarindan çocuklarina geçirdigi bilgi kadar önemi (Hayatin Kökleri, s:35) vardir. Bazi güveler agizsiz dogarlar ve dogduklari andan başlayarak açiliktan ölüme mahkimdurlar. Tek işlevleri,çiftleşip daha çabuk yumurtlayarak güve bilgisini gelecek kuşaga geçirmektedir. Eğer DNA ölümlünün ölümsüzlüğü ise,insanları inatçı merakı,daha ötesini de sormadan edemez;Bütün bunlar nasıl başladı?(Hayatın Kökleri, s:19-36). Başlangiç Hangisi önce geldi, tavuk mu yumurta mı? Bu çok duyulmuş bir sorudur ama yanıtlanamaz. Yanıtlanamamasının sebebi “tavuk yumurtadan, yumurta tavuktan vs.” diye zaman içinde bitmez tükenmez bir geriye doğru sayış gerektrmesi değil, bu şekilde geriye giderken biriken küçük değişikliklerle tavuğun tavukluktan,yumurtanın da yumurta olmaktan çıkmasıdır.Tavuğun bir milyar yıl gerilere giden soy ağacını incelersek;tüylü arkadaşımızı,hayal gücümüzü ne ölçüde zorlarsak zorlayalım adına “tavuk” diyemeyeceğimiz atalara bağlayan bir değişimle karşılaşırız. Benim tahminim, bir milyar yıl önceki tavuk atasının her halde,toplu iğne başından küçük ve okyanusta yaşayan bir yaratık olduğu. Kendi soyumuzu gerilere doğru izlersek,yine buna benzer bir sonuçlar karşılaşırız. Ne kadar geriye gidebiliriz? Bir başlangiç oldugunu düşünmemiz gerek. Bundan önçeki bölümde sözü edilen,DNA’nin ölümsüzlügünü benzetmesine şimdi daha iyi bir perspektiften bakmaliyiz.Dünyamizin şimdiki canli biçimlerini dogracak tüm bilgiyi taşiyan bu kocaman moleküllerin,çok uzak bir geçmiş zamanda, alçakgönüllü bir başlangiçlari olmasi gerek. (s: 37) En iyi tahminlere göre yaşam; bundan üç milyar yil önceki Dünya'da başladi.Üç milyar yil önce Dünya'miz iki milyar yaşindaydive canlilari barindiracak kadar sogumay başlamişti.Son derece küçük ve oldukça basit deniz yaratiklarinin iki milyar yildan daha eski fosilleri var. Bu fosilleşmiş yaratiklarin atalari herhalde daha da küçüktü.. En ilkel canli biçimi, belki de bugün bolca bulunan basit tek hücreli canlilara hiç benzemeyen bir tek-hücreydi. Öyleyse bizim yoğunlaşacağmız soru şu: bir hücre,yaşamaya ilk olarak nasıl başlamış olabilir, bu aşama nasıl mümkün olabilir? Soru”hücre nasıl yaşamaya başladı?” değil;bu hiçbir zaman yanıtlanayacak bir sorudur. Çünkü bu olaya tanıklık edecek kimse yoktu o zaman; ama yaşamın nasıl oluşabileceğini sormak hakkımızdır. Akıllıca tahminler ve olasilıkıları gösteren deneyler yapabiliriz. Gerekli Maddeler Jeologların, paleontologların, fizikçilerin,biyologların çalışmalarına dayanarak,dünyanın üç milyar yıl öncesi nasıl bir yer olabileceği konusunda oldukça iyi bir fikrimiz var. Bilim kurgu kitapları ve filmelri olayı çok canlı ve belki de doğru resimliyorlar;lav ve kayalardan oluşmuş,gri, tümüyle kısır,hiç yeşili olmayan manzaralar,patlayan yanardağlar,sivri dağ tepeleri,buharlaşan denizler,alçak bulutlar,arada çakan şimşeklerle gürültüyyle parçalanan ve sürekli yağan yağmurlar. Herhangi bir canlı tarafından görülmemiş ve duyulmamış olaylar. Kuşkusuz bu, sizin ve benim için çok sefil bir ortam olurdu. ÜAma yaşamın başlangıcı için iyi bir düzendi. Herşeyi harekete geçirmek için gerekenler şunlardı: 1. Ilık bir ortam 2. Çok miktarda su(s:38) 3. Gerekli atomların kaynakları/karbon,hidrojen,oksijen,nitrojen ve fosfor) 4. Enerji kaynağı. Su ve ısı, sorun değildi. Dünya soğurken, milyonlarca yıllık yağmur okyanusları doldurmuş hala sıcak olan Dünya bu okyanusyarı ısıtmıştı. Şimşekler bol bol enerji sağlıyorlardı. Bulutlar aralandığı sıralarda da Güneş’ten ulraviyole ışınları geliyordu(Bu ışınlar o zaman şimdi olduklarından çok daha güçlüydüler, çünkü atmosferimizi sarran ozon tabakası henüz oluşmamıştı. Ozon, yeryüzünde bitki yaşamının sonucu olarak yavaş yavaş birikmiş bir oksjijen tabakasıdır. Bu tabaka ultraviyole ışınlarını geçirmez). Bu koşullar;kuşkusuz başlangiçta,en basit birimlerin,bilgi zincirlerinin (DNA) ve hücre maddesi zincirlerinin (protein) oluşmasi için yeterince basitti. Ama zincirlerimiz olmadan önce halkalarimizin olmasi gerekir. Önce DNA nükleotidleri ve proteinlerin amino asitleri oluşmalidir. Bildigimiz gibi, bu halkalar ufak moleküllerdir. Bunlar, karbon, hidrojen,oksijen,nitrojen ve fosfor elementlerinin kimyasal olarak baglanip düzenlenmeleriyle oluşurlar. Basit Moleküllerin Doğuşu Öyleyse işte senaryomuz: Deniz suyunda erimiş karbon,hidrojen,oksijen,nitrojen ve fosfor içeren basit bileşikler, ultraviyole işinlari ve şimşeklerle sürekli bombardiman edilmiyorlar. Bu arada bir kismi kalici ve dengede olan,degişik kombinasyonlara da zorlaniyorlar. İşlem yüz milyonlarca yıl boyunca sürerken,denz, elemanlarının değişik kombinasyonları yönünden giderek zenginleşiyor. Yeni moleküller,bu arada nükleotidler ve amino asitler birikiyor. Sonunda denizin son derece bol ve bütün yeni molekül(s:39) çeşitlerini içeren koyu bir çorbaya dönüştüğüü bir zaman geliyor. Zamanın Önemi Sözkonusu süreçte zamanın önemini kavramak için biraz duralım. Zaman ne kadar uzun olursa bir şeylerin olması da o kadar olasıdır. Kimyasal tepkimeler için de bu doğrudur. Zaman sınırlaması olmazsa,yeterince uzun süre beklenirse en olanaksız tepkimeler gerçekleşebilir. Eğer bu tepkimelerin ürettikleri bileşikler kalıcı (dengeli) iseler, deniz suyunun nisbeten değişmez maddeleri haline geleceklerdir. İçinde canlı Olmadığı için Çorba Varlığını sürdürebilir Şimdidenizin çorba gibi olma düşüncesi size aşiri görünebilir. Bunun bugünkü deneylerimizle karşilaştiralabilecek hiçbir yani yoktur. Böyle zengin bir oluşumun birikmesi,canlilar onu hemen yiyip biterecegi çin bugün belik de olanaksizdir. Bakteriler ve diger açgözlü yaratiklar şimdi çok kalabaliklar ve ne zaman iyi bir besin kaynagi belirse,hemen onu tüketiyorlar. Kaynak kuruyana kadar üreyip sayilarini arttiriyorlar. Görüyorsunuz ki eskiden yaşam olmadiggi için okyanuslar çorba gibi olabilirdi. Eski Olayların Laboratuvardaki Benzerleri Aslında,anlattıklarımız hiçbir zaman kanıtlanamayacak bir hipotez. Yine de biz,laboratuvarda bunların olabileceğini gösterebiliriz,Eskiden olduğu öne sürülen koşulların laboratuvarda istenen tepkiyi sağlaması kuşkusuz olanaklıdır. Üç milyar yıl önce denizde bulunduğu (s: 40) düşünülen basit bileşikler bir cam kapta suda eritilebilirler. Kap, şimşekylerin enerji katkısını sağlamak üzere bir elektrik kaynağına bağlanır. Ssitemin bütün parçaları hiçbir canlı hücre olmadığından emin olabilmemiz için önceden sterilize edilir. sonra kaptakilerin bir süre pişmesi için elektrik verilmeye başlanabilir. sonunda kap açılıp içindekiler incelenir. Bu deneyin yapılmış olduğunu ve sonucun tümüyle inandırıcı olduğunu sevinerek söyleyebilirim. Hem nükleotidler hem amino asitler beş elementten bu şekilde oluşturulabildiler. yani yaşam zincirlerinin halkaları, deniz benzeri bir ortamda şimşikleri enerji kaynağı olarak kullanılmasıyla üretildi. Zincir Moleküllerinin Doğuşu Bundan sonraki adım,açıkça görülüyor ki halkaları,DNA gibi ve protein gibi zincirler oluşturmak için birleştirmektir.İlkel koşulların laboratuvarda yapılmış benzerlerinin,halkaların oluşumu aşamasını sağlamasına bakarak,çalışma ilerletilirse halkaların zincir biçiminde eklenebileceğini de düşünmek akla yakındır. Nitekim kısa zincirlerin oluştuğunu gröüyoruz. Basit kimyalarıyla bugünün DNA’larına ve proteinlerine benziyorlar. Yined hatırlayalım, bu deneyler yalnızca oylabileceğini gösterir, ne olduğunu değil. Durum, Thor Heyerdahl’ın Polinezya Adaları halkının Güney amerika’dan batıya yelken açarak, şimdiki yurtlarını buldukları savını kanıtlamaya çalışırken kaşılaştığından farklı değil. sal üzerinde aynı yolculuğu başarıyla yaparak,yalnızca polinezyalıların gerçekten bu yolculuğu yaptığını kanıtlamış olmadı, benzer taşıt kullanan herhangi birinin de aynı işi yapabileceğini gösterdi(s:41) Bir Hücreye Doğru Bu noktadan sonra,hücdreyi daha çok tanımak için beş önemli adıma daha göz atabiliriz. Hücrenin ikiye bölünmesi DNA’nın ikiye bölünmesi Zarlar Çift zincirli DNA Yapısal proteinler Enzimler tek zinciril DNA Proteinler Yağlar Nükleotidler Aminoasitler karbon, hidrojen,oksijen, azot(nitrojen) ve fosfor 1. Enzimlerin ortaya çıkması Enziler, hücre içindeki bütün kimyasal tepkimeleri hızlandıracak özel protein molekülleridir. Bugün canlı hücre;herbiri kenid özel işini yapan, besin maddelerini parçalayan,besinden enerji üreten, basit moleküllerden zincir yapımını kolaylaştıran ve sayısız başka işler yapan binlece enzim içerir. Olayların denizdeki başlangıt çağlarında yavaş gelişimleri, ancak enzimlerle hızlandırılabilirdi, İlk enzimler, raslatısal olaramk birbiren eklenmiş kısa aminoasit zincirleri olsa gerek. Tekrar tekrar “deneme-yanılma”yla bu kombinasyonların bazıları; birtakım reaksiyonları hızlandırabilecek,yalnız kenidlerine özgü bir yeteneği elde etmiş olmalılar.(s: 42) 2. DNA’nın çift Kat oluşu. Okyanuslar boyunca DNA zincirinin rasgele eklenen nükleotidlerle yavaş yavaş uzamasini gözünüzün önüne getirmeye çaliştiginzda baszi anlamli diziler oluşcaktir.Burada “anlamli”, birkaç yeni ilkel proteini yapmak için gereken bilgiyi içermek olarak kullanilmiştir. Bunladan bazilari, yararli enzimler veya önemli yapilarin parçalari olacktir. Basit bir çift kat halinde birleşme bunu sagladi. birbiren sarilmiş ipliklerin zarar görmesi,ayri ayri tek başlarini olduklari zamandan daha az olasiydi.Dahasi, çift kat olmak,DNA’nin üremesi için gereklidir. 3. DNA’nın Çoğalması Bu, çift sarmal DNA zincirindeki her ipliğin,kendisini tıpatıp bir kopyasını yapması,sonuçta ikinçci bir çift sarmalın(s:43) oluşması demektir. son erece basit ve zarif olan bubişlem,bir halatın çözülüp ayrılışı gibi iki zincirin birbirinden ayrılmasıyla baş

http://www.biyologlar.com/evrim-konusunda-ilk-dusunceler

Anorganik Evrim

Bulutsuz bir yaz gecesi gökyüzüne bakan her insan, içinde yaşadigi evrenin nasil oluştugunu, onun sonsuzlugunu, içinde başka canlilarin, belki de düşünebilir canlilarin bulunabilecegini ya da sinirli oldugunu, özellikle o sinirin ötesinde neler olabelecegini, dünyadakilerden başka canli olmadigini, kapatilmiş oldugu evrensel yalnizligi ve karantinayi düşününce irkilir.Bu duygu coşkularimizin kaynagi, inançlarimizin temeli ve çok defa teslimiyetimizin nedeni olmuştur. Ilkçaglardan beri evrenin yapisi üzerinde varsayimlar ileriye sürülmüş ve çok defa da bu görüşler, belirli çevrelerce politik basiki araci olarak kullanilmiştir. Yüzyilimizin oldukça güvenilir ölçümlerinin ve gözlemlerinin ışığı altında ortaya atılan Anorganik Evrim Kuramı’nı incelemeden, evrenin oluşumu konusundaki düşüncelerin tarihsel gelişimine kısaca bir göz atalım. Gerek ilkçağlarda, gerekse ortaçağda, evrenin merkezinin dünya olduğu ve dünyanın da sabit durduğu savunulmuş, diğer tüm gök cisimlerinin Dünya’nın ektrafını saran evrensel kürenin kabuğu üzerinde çakılı olduğu varsayılmıştır. Bu zarfın ötesi, Tanrısal gök olarak tanımlanmıştır. Bruno’ya kadar hemen tüm görüşler, evrenin sınırlı boyutlar içerisinde olduğu şeklindeydi. İlk -ve ortaçağın değişik bir çok toplumunda tanrı kavramının gök cisimler ile özdeşleştirildiği görülmektedir. Gökyüzünün mekaniği konusunda ilk ciddi gözlemler, Asurd, Babil, Mısır kültürlerinde yapılmış, bazı evrensel ölçümler ve ilkeler bulunmuştur.Fakat yaratılışı konusundaki düşünceler çoğunlukla din adamlarının tekeline bırakılmıştır. İlk defa Giordano Bruno, yıldızların da bizim Güneş sistemimiz gibi, gökte asılı olarak durduğunu ve evrenin sonsuz olduğunu zamanın din adamlarına ve filozoflarına karşı savundu. Çünkü Bruno’ya göre, evren, tanrının kendisiydi ve onu sınırlı düşühmek Tanrı kavramına aykırı düşmekteydi. Düşünüclerinden dolayı 17 Şubat 1600 yılında, Roma’da, halkın gözü önünde yakıldı. Immanuel Kant, Bruno’dan 150 yıl sonra, evreni Tanrının yarattığını savunarak, onun sonsuz büyük olması gerekeceğini, pozitif bir kanıta dayanmadan ileri sürdü. Daha sonra Olbers, gökyüzünün, geceleri neden karanlık olduğunu merak etti. Çünkü ışık veren gökkcisimlerinin, ana hatlarıyla evrende homojen bir dağılım gösterdiği bilinmekteydi. Fiziki yasalarından bilindiği kadarıyla, bir kaynaktan gelen ışık şiddeti uzaklığın karesi ile azalmaktaydı.Fakat buna karşın küresel bir şekilde, hacim, yarıçapın, yani uzaklığın küpüyle artmaktaydı. Dolaysıyla dünyaya ışık gönderen kaynakların ışık şiddeti, uzaklıklarının karesi oranında çoğalmaktaydı. Bu durumda, evrenin çapının büyüklüğü oranında, dünyaya gelen ışık miktarı fazla olmalıydı.Halbuki geceleri karanlıktır, yani dünyanın gökyüzünü aydınlatacak kadar ışık gelmemektedir. Öyleyse evrenin boyutları sınırlı olmalıydı. Olbers’in bizzat kendisi, bu inanılmazı sınırlı evren tanımını ortadan kalrdırmak için, ışık kaynaklarının gittikçe azaldığını varsaymıştır. Yüzyılımızda, ünlü fizikçi Einstein, evren konusunda hesaplarını yaparken, onun sabit boyutlar içerisinde çıktığını gördü. Sonuç kendisine dahi inanılmız geldi. Bu nedenle sonucu değiştirmek için, denklemlerine, yanlışlığı sonradan saptanan, doğal kuvvetler dediği, bir takım kozmik terimler ekledi. Hubble, 1926 yılında, çıplak gözle görülmeyen; ama fotoğraf camında iz bırakan, bizden çok uzak birtakım spiral nebulalar saptadı. Spiral nebulaların, uzun dalgalı ışık (kırmızı ışık) çıkardıkları 1912 yılından beri bilinmekteydi. Hubble, 1929 yılında, bu nebulalaların ışığının kırmızıya kaymasını, Doppler etkisi ile açıklayarak, ünlü kuramını ortaya attı. Yani tüm nebulalar bizden ve muhtemelen birbirlerinden büyük hızlarla uzaklaşmaktaydı, yani evren her saniye yapısını değiştirmekte, genişlemekydi. Böylece dünyaya gönderdikleri ışığın frekansında, kaynağın hızla uzaklaşmasından domlayı, azalma, yani ışığın döküldüğü yerde, ışığın kırmızıya kaydığı gözlenmekteydi Işık kaynakları gözlenen yere doğru hızla yaklaşsaydı, ışıklarının maviye kaydığı, yani gözlem yerine ulaşan ışığın frekansında artma görülecekti. Bu cisimlerin hızı bizden uzaklaştıkça artmaktaydı.Gözlenebilen en uzaktaki gök cisimleri (dünyadan 8 milyar ışıkı yılı uzakta ve 240. 000 km/s hıza sahip) birkaç yıml içerisinde tamamen kayboluyor, yerlerini kuvvetli radyo dalgaları veren kuasarlara bırakıyorlardı Kuasarların nasıl birg ök cismi oldukları tam olarak bilinmemektedir. Birçok astrofizikçi, cisimlerin kuasarlara dönüştüğü bu bölgeleri, evrenin kıyıları olarak tanımlamada fikir birliği etmektedir. Hubble’ın bu bulgularını duyan Einstein, daha önce denklemlerine eklediği kozmik terimleri ve ilave sayıları sessizce geri çekti. Çünkü, onlarsız yaptığı tüm işlemler hemen henmen doğruydu. Böylece evrenin büyüklüğünün sonlu, yapısının değişken olduğu kesin olarak kanıtlanmaktaydı. Evren patlarcasına genişliyor, buna bağlı olarak birim hacimdeki madde miktarı, yani yoğunluk azalıyordu. Bu genişlemenin bir başlangıcı olmalıydı. Prof. Dr.Demirsoy, Ali: Yaşamin Temel Kurallari

http://www.biyologlar.com/anorganik-evrim

Evrim Kuramına Bilimsel İtirazlar

Belki insanlık tarihinin ilk dönemlerinden beri uygulanmakta olan öğretim ve eğitim yöntemleri, belki dini inançların etkisi, belki de insanın doğal yapısı, insanın yeniliklere karşı itirazcı olmasına yolaçmıştır. Bu direniş, en fazla da eksik kanıtlarla desteklenmekte olan Evrim Kuramı’na yapılmıştı ve yapılmaktadır. Özellikle dogmatik düşünceye yatkın olanlar, bu karşı koymada en önemli tarafı oluşturur. Bununla birlikte son zamanlarda, birçok aydın din bilimcisi de olmak üzere, iyi eğitim görmüş toplumların büyük bir kısmı Evrim Kuramı’na sahip çıkmaktadır. Evrim Kuramı’na, Darwin’den beri bilimsel karşı koymalar da olmuştur. Özellikle varyasyonların zamanla popülasyonlardan kaybolacağı inancı yaygındı. Çünkü bir varyasyona sahip bir birey, aynı özellikli bireyle çifleşmediği takdirde, bu varyasyonun o popülasyondan yitirileceği düşünülmüştü. Popülasyon genetiğinde, çekinik özelliklerin, yitirilmeden kalıtıldığı bulununca, itirazların geçerliliği de tümüyle kaybolmuş oldu. Darwin, Pangeneze, yani anadan ve babadan gelen özelliklerin, bir çeşit karışmak suretiyle yavrulara geçtiğine inanarak hataya düşmüşü. Eğer kalıtsal işleyiş böyle olsaydı, iyi özelliklerin yoğunluğu gittikçe azalacaktı ve zamanla kaybolacaktı. Halbuki, bugün, özelliklerin sıvı gibi değil, gen denen kalıtsal birimlerle kalıtıldığı bilinmektedir. İkinci önemli karşıkoyma, bu kadar karmaşık yapıya sahip canlıların, doğal seçimle oluşamayacağıydı. Çünkü bir canlının, hatta bir organın oluşması, çok küçük olasılıkların biraraya gelmesiyle mümkündü. Fakat cınlıların oluşmasından bugünekadar geçen uzun süre ve her bireyde muhtemelen ortaya çıkan küçük değişikliklerin, yani nokta mutasyonların, zamanla gen havuzunda birikmesi, sonuçta büyük değişikliklere neden olabileceği hesaplanınca, bu karşı koymalar da kısmen zayıflamıştır. Üçüncü bir karşıkoymaya yanıt vermek oldukça zordur. Karmaşık bir organ yarar sağlasa da birden bire nasıl oluşabilir? Örneğin omurglılarda, gözün bir çok kısımdan meydana geldiği bilinmektedir. Yalnız başına bir kısmın, hehangi bir işlevi olamaz. Tümü bir araya geldiği zaman görme olayı sağlanabilir. O zaman değişik kısımların ya aynı zamanda birden meydana geldiğini varsaymak gerekiyor- bu popülasyon geneteği açısından olanaksızdır- ya da yavaş gelşitiğini herhangi bir şekilde açıklamak gerekiyor. Bir parçanın gelişmesinden sonra diğerin gelişebileceğini savunmak anlamsızdır; çünkü hepsi birlikte gelişmezse, ilk gelişen kısım, işlevsiz olacağı için körelir ya da artık organ olarak ortadan zamanla kalkar. Bununla birlikte, bu teip organların da nokta mutasyonların birikmesiyle, ilkelden gelişmişe doğru evrimleştiğine ilişkin bazı kanıtlar vardır. Evrim Kuram’nda dördünrcü karanlık nokta, fosillerdeki eksikliktir. Örneğin balıklardan amfibilere, amfibilerden sürüngenlere, sürüngenlerden memelilere geçişi gösteren bazı fosiller bulunmakla birlikte(bazıları canlı olarak günümüzde hala yaşamaktadır), tüm ayrıntıyı verebilecek ya da akrabalık ilişkilerini kuşkusuz şekilde aydınlatabilecek, seri halindeki fosil dizileri ne yazık ki bazı gruplarda bulunanamımıştır. Bununla birlikte zamanla bulunan yeni fosiller, Evrim Kuramı’ndaki açıklıkları kapatmaktadır. Anorganik Evrim Bulutsuz bir yaz gecesi gökyüzüne bakan her insan, içinde yaşadığı evrenin nasıl oluştuğunu, onun sonsuzluğunu, içinde başka canlıların, belki de düşünebilir canlıların bulunabileceğini ya da sınırlı olduğunu, özellikle o sınırın ötesinde neler olabeleceğini, dünyadakilerden başka canlı olmadığını, kapatılmış olduğu evrensel yalnızlığı ve karantinayı düşününce irkilir.Bu duygu coşkularımızın kaynağı, inançlarımızın temeli ve çok defa teslimiyetimizin nedeni olmuştur. İlkçağlardan beri evrenin yapısı üzerinde varsayımlar ileriye sürülmüş ve çok defa da bu görüşler, belirli çevrelerce politik basıkı aracı olarak kullanılmıştır. Yüzyılımızın oyldukça güvenilir ölçümlerinin ve gözlemlerinin ışığı altında ortaya atılan Anorganik Evrim Kuramı’nı incelemeden, evrenin oluşumu konusundaki düşüncelerin tarihsel gelişimine kısaca bir göz atalım. Gerek ilkçağlarda, gerekse ortaçağda, evrenin merkezinin dünya olduğu ve dünyanın da sabit durduğu savunulmuş, diğer tüm gök cisimlerinin Dünya’nın ektrafını saran evrensel kürenin kabuğu üzerinde çakılı olduğu varsayılmıştır. Bu zarfın ötesi, Tanrısal gök olarak tanımlanmıştır. Bruno’ya kadar hemen tüm görüşler, evrenin sınırlı boyutlar içerisinde olduğu şeklindeydi. İlk -ve ortaçağın değişik bir çok toplumunda tanrı kavramının gök cisimler ile özdeşleştirildiği görülmektedir. Gökyüzünün mekaniği konusunda ilk ciddi gözlemler, Asurd, Babil, Mısır kültürlerinde yapılmış, bazı evrensel ölçümler ve ilkeler bulunmuştur.Fakat yaratılışı konusundaki düşünceler çoğunlukla din adamlarının tekeline bırakılmıştır. İlk defa Giordano Bruno, yıldızların da bizim Güneş sistemimiz gibi, gökte asılı olarak durduğunu ve evrenin sonsuz olduğunu zamanın din adamlarına ve filozoflarına karşı savundu. Çünkü Bruno’ya göre, evren, tanrının kendisiydi ve onu sınırlı düşühmek Tanrı kavramına aykırı düşmekteydi. Düşünüclerinden dolayı 17 Şubat 1600 yılında, Roma’da, halkın gözü önünde yakıldı. Immanuel Kant, Bruno’dan 150 yıl sonra, evreni Tanrının yarattığını savunarak, onun sonsuz büyük olması gerekeceğini, pozitif bir kanıta dayanmadan ileri sürdü. Daha sonra Olbers, gökyüzünün, geceleri neden karanlık olduğunu merak etti. Çünkü ışık veren gökkcisimlerinin, ana hatlarıyla evrende homojen bir dağılım gösterdiği bilinmekteydi. Fiziki yasalarından bilindiği kadarıyla, bir kaynaktan gelen ışık şiddeti uzaklığın karisi ile aazalmaktaydı.Fakat buna karşın küresel bir şekilde, hacim, yanrıçapın, yani uzaklığın küpüyle artmaktaydı. Dolaysıyla dühnyaya ışık gönderen kaynakların ışık şiddeti, uzamklıklarının karesi oranında çoğalmaktaydı. Bu durumda, evrenin çapının büyüklüğü oranında, dünyaya gelen ışık miktarı fazla olmalıydı.Halbuki geceleri karanlıktır, yani dünyanın gökyüzünü aydınlatacak kadar ışık gelmemektedir. Öyleyse evrenin boyutları sınırlı olmalıydı. Olbers’in bizzat kendisi, bu inanılmazı sınırlı evren tanımını ortadan kalrdırmak için, ışık kaynaklarının gittikçe azaldığını varsaymıştır. Yüzyılımızda, ünlü fizikçi Einstein, evren konusunda hesaplarını yaparken, onun sabit boyutlar içerisinde çıktığını gördü. Sonuç kendisine dahi inanılmız geldi. Bu nedenle sonucu değiştirmek için, denklemlerine, yanlışlığı sonradan saptanan, doğal kuvvetler dediği, bir takım kozmik terimler ekledi. Hubble, 1926 yılında, çıplak gözle görülmeyen; ama fotoğraf camında iz bırakan, bizden çok uzak birtakım spiral nebulalar saptadı. Spiral nebulaların, uzun dalgalı ışık (kırmızı ışık) çıkardıkları 1912 yılından beri bilinmekteydi. Hubble, 1929 yılında, bu nebulalaların ışığının kırmızıya kaymasını, Doppler etkisi ile açıklayarak, ünlü kuramını ortaya attı. Yani tüm nebulalar bizden ve muhtemelen birbirlerinden büyük hızlarla uzaklaşmaktaydı, yani evren her saniye yapısını değiştirmekte, genişlemekydi. Böylece dünyaya gönderdikleri ışığın frekansında, kaynağın hızla uzaklaşmasından domlayı, azalma, yani ışığın döküldüğü yerde, ışığın kırmızıya kaydığı gözlenmekteydi Işık kaynakları gözlenen yere doğru hızla yaklaşsaydı, ışıklarının maviye kaydığı, yani gözlem yerine ulaşan ışığın frekansında artma görülecekti. Bu cisimlerin hızı bizden uzaklaştıkça artmaktaydı.Gözlenebilen en uzaktaki gök cisimleri (dünyadan 8 milyar ışıkı yılı uzakta ve 240. 000 km/s hıza sahip) birkaç yıml içerisinde tamamen kayboluyor, yerlerini kuvvetli radyo dalgaları veren kuasarlara bırakıyorlardı Kuasarların nasıl birg ök cismi oldukları tam olarak bilinmemektedir. Birçok astrofizikçi, cisimlerin kuasarlara dönüştüğü bu bölgeleri, evrenin kıyıları olarak tanımlamada fikir birliği etmektedir. Hubble’ın bu bulgularını duyan Einstein, daha önce denklemlerine eklediği kozmik terimleri ve ilave sayıları sessizce geri çekti. Çünkü, onlarsız yaptığı tüm işlemler hemen henmen doğruydu. Böylece evrenin büyüklüğünün sonlu, yapısının değişken olduğu kesin olarak kanıtlanmaktaydı. Evren patlarcasına genişliyor, buna bağlı olarak birim hacimdeki madde miktarı, yani yoğunluk azalıyordu. Bu genişlemenin bir başlangıcı olmalıydı. (Demirsoy, Ali, Yaşamın Temel Kuralları Cilt-1, Kısım-1, Onbirinci Baskı, Ankara 1998, s:543-555) Evrim Kuramında Bir Paradoks İngliz bilim adamı Charles Darwin (1809-1882) ve Alfred Russel Wallace (1823-1913) gerek yaptıkları seyahatler sonucunda elde etmiş oldukları coğrafik deller gerekse mevcut karşılaştırmalı anatomi çalışmalarıyla emriyoloji bilgilerini kullanmak suretiyle ve de Malthus’un da etkisiyle, şekillendirdikleri evrim kuramında canlıların yaşamlarını sürdürebilmelerinde iki gücün etkin olduğunu belirlemişlerdir. Bunlardan birisi doğal eleme gücüdür; canlı bu güç sayesinde çevre şartlarına uyum göstererek yaşamını devam ettirebilme şansına sahip olabilir; kendine nisbetle şartlara uyum göstermeyenler yaşamlarını sürdüremezler, yok olurlar. Uyum gösterenler ise çevre şartlarına uygun olarak değişim gösterirler. Böylece, meydana gelen değişimler sonucunda yeni türler ortaya çıkar. Ancak, canlılarda bir ikinci güç daha vardır; o da ataya dönüş gücüdür (atavizm). Canlı ne kadar asıl tipinden uzaklaşmış olursa olsun, atalarına dönüş meyli taşır ve dolaysıyla söz konusu dönüşü yapabilir. Bunun tipik örneğini Darwin, güvercinlerde göstermiştir. Evcilleştirilmiş güvercinlerin yabanıl kaya güvercinlerine dönüş göstermesi gibi. Evrim kuramını desteklemek üzere, bu iki güce ek olarak, Darwin ve Wallace ‘koruyucu benzerlik’ ten söz ederler. Buna göre canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için doğal çevre şartlarına uyarlar; örneğin çölde yaşayan canlıların renkleri sarı tonlarındadır; ormanda yaşayan hayvanların renkleri çok parlaktır; kutuplardaki hayvanlar için ise aynı şekilde, çevreye uyum göstermiştir; genellikle beyaz renktedir. Buna paralel olmak üzere, hayvanların kendilerini korumak için bazı başka korunma yollarını da denedikleri görülmüştür. Bazı hayvanlar, sansarlar gibi, kötü koku salar ya da seslerini daha güçlü hayvanlara benzeterek düşmanlarına karşı kendilerini korur. Koruyucu benzerlik, aslında evrim kuramıyla garip bir şekilde zıt düşmektedir. Çünkü eğer canlı, mimikri, yani daha güçlüyü taklit etme şeklinde bir kuruyucu benzerlik gücüne sahipse, o takdirde, nisbeten kuvvetli olan canlılara karşı koruyucu bir silah geliştirmiş olur ve her ne kadar evrim kuramına göre, yaşamını sürdürebilmek için güçlü olması gerekiyorsa da, taklit kaabiliyeti sayesinde, zayıf olsa da, yaşamını sürdürebilme şansına sahip olur. Doğabilimler yapmış oldukları araştırmalarla, doğada birçok mimikri belirlemeyi başarmışlardır. (Esin Kahya, AÜ DTCF Felsefe Bölümü, Bilim ve Teknik, Mayıs 1995, 330. sayı)

http://www.biyologlar.com/evrim-kuramina-bilimsel-itirazlar

Evrim Mekanizması

Evrimin önemli ham malzemelerinden biri mutasyonlardır. Mutasyonu açıklamadan önce modifikasyon (ya da diğer adıyla varyasyon) tanımını doğru yapmak gerekir. Modifikasyon, çevre koşullarının etkisiyle canlının genetik yapısındaki şu ya da bu genin zorunlu veya tercihli olarak uyarılması ya da işlevlerin teşvik edilmesi-güçlendirilmesi sonucunda dış görünüşünde (fenotip) ortaya çıkan kalıtsal olmayan değişikliklerdir. Çoğu yayında bunlara kalıtsal olmayan varyasyonlar denir. Evrimsel önemi pek yoktur. Bir çiçeğin farklı sıcaklıklarda farklı renkli çiçek açması, iyi ya da kötü beslenen bir insanın kilosunun fazla ya da eksik olması, değişik sıcaklıklarda yetiştirilen böceklerin farklı renkli olması gibi durumlar, kalıtsal olmayan modifikasyon örnekleridir. Kalıtsal olarak aktarılabilen değişiklikler ise iki ana grupta toplanır 1) Nokta mutasyonları: Başta morötesi, yüksek enerjili X, gama, alfa ve beta ışınları olmak üzere; kimyasal maddeler ve fiziksel etmenler DNA'nın yapısını doğrudan etkileyebilir. En azından DNA'nın yapısındaki tek bir bazın farklılaşmasını sağlayabilir. Bir bazın değişmesi, bazın kromozom üzerindeki yerine göre, canlıya yeni bir özellik, üstünlük sağlayabilir. Bunlara yararlı mutasyonlar denir. Buna karşılık, enzimlerin aktif merkezlerine isabet eden bir değişiklik, canlının üzerinde öldürücü ya da yaşamsal işlevleri azaltıcı etkiye sahip olabilir. Canlılığın evriminde lokomotif görevi üstlenen mutasyonlar "nötr" olanlardır. Bunlar proteinlerin belirli amino asitlerini değiştirirler. Bunlar canlının yaşamı üzerinde belirgin yararı ya da zararı olmayan değişikliklerdir. Ortam değiştiğinde o güne kadar etkisiz olan bu mutasyonlar, yeni ortamda canlının ayakta kalabilmesini sağlayabilir. Örneğin hiç antibiyotikle karşılaşmamış bir bakteri kolonisinden bazı bireyler antibiyotikli bir ortamda yaşamaya devam edebilirler. Bu bakterilerde meydana gelmiş nötr mutasyonlar, daha önceleri kendilerini belli etmeseler dahi, bakterileri antibiyotiklere karşı dirençli hale getirmiştir. 2) Birçok canlı, birçok kitapta mutasyon olarak adlandırılmasına karşın doğru adıyla, kromozom değişimleri ile farklı özelliler kazanır. Yani kromozomların yapısında ya da kromozom sayısında değişiklikler olabilir. Bu sayıda değişme ya aynı türün kromozomunun katları şeklinde (n, 2n, 3n, 4n, 8n ...) artma ya da kromozomlarının tek tek bir veya iki artıp-azalması (2n+1, 2n+2, 2n-1 ...) şeklinde, ya da farklı bir türle döllenmesiyle ortaya çıkar. Bu yeni kombinasyonların bazıları verimlidir; çünkü kromozom ayrışımı sağlanır. Bazen de, katırda olduğu gibi, verimsizdir. Bu yolla çok değişik bitki formları elde edilmiştir. Kararlı ve kararsız populasyonlar dünyanın jeolojik, coğrafi ve iklimsel değişimine bağlı olarak, her dönemde vardı. Dünyadaki değişiklikler, bazı türlerin genetik kombinasyonunun kararlı kalmasını sağlar, bazen de onların darmadağın olmasına yol açar. Birçok tür uyum yapabilme yeteneğini artırabilmek için, herhangi bir özellik üzerinde birden fazla gen çiftinin etki göstermesini sağlayacak kalıtsal bileşime sahip olabilir. Bunların bir kısmı aynı özelliğin aşama aşama güçlendirilmesi şeklinde olabilir (boy uzunluğunu saptayan genler). Bazıları bir özelliğin değişik karakterleri şeklinde ortaya çıkmasını sağlayabilir (A, B, O kan grubu). Bazıları iki farklı özelliğin değişik kombinasyonları şeklinde etkiye sahip olabilir. Bir türe ait genlerin topl..... gen havuzu denir. Bir havuzda aynı özellik üzerine etki eden birden fazla gen bulunsa da, kural olarak bir bireyde bunlardan yalnız bir çifti bulunur (kan gruplarında olduğu gibi). Yaşam ortamındaki koşullar eğer kararlı haldeyse, bu havuzdaki genler belirli bir süre içerisinde o günkü çevre koşullarına en fazla uyum sağlayacak şekilde kararlı bir yapı oluşturur. Bunlara kararlı populasyonlar adı verilir. Dünyada böyle bir populasyon hiçbir zaman tam olarak oluşmamıştır. Böyle bir kararlı populasyonda kuramsal olarak nokta mutasyonu ya da kromozom değişimi olmamalıdır. Doğal koşullar şu ya da bu özelliğin (genin) ortadan kalkmasına ya da yayılmasına neden olacak bir etki yaratmamalıdır. Populasyona, farklı gen frekansına sahip bir başka populasyondan göç olmamalıdır. Benzer şekilde, populasyon içerisinden gen frekansını değiştirecek şekilde, dış ortama herhangi bir göç olmamalıdır. Üreme davranışında, özel bir karakteri daha yaygın duruma getirecek eşeysel seçim olmamalıdır. Hiç bir özelliğin özel olarak seçilmediği ya da elenmediği, döller boyunca genlerin frekansının sabit kaldığı, yeterince büyük olan (eğer populasyon küçük ise frekanslar hızla değişebilir) populasyonlarda, genlerin frekansının toplamı 1'dir ve böylece, kuramsal olarak tüm frekansların sabit olduğu bir populasyon elde edilir. Daha önce evrimin ham malzemeleri olarak adlandırılan süreçler, her koşulda populasyonun kararlılığını bozarlar. Ancak evrimsel ham malzeme hiç var olmamış olsaydı bile, populasyonun kararlı kalmasını sağlayan koşullardan birinin ya da birkaçının değişmesi evrime yol açabilirdi. 1) Koşulların değişmesi: Dünyanın başlangıcından bu yana, iklimde, coğrafi yapıda, hatta biyolojik yapıların diğer unsurlarında (örneğin. av-avcı ilişkisi) meydana gelen (ve gelecek olan) değişiklikler, kararlı diye tanımladığımız populasyonların üzerinde bazı genlerin daha çok seçilmesini sağlayabilir. Zaman içerisinde o genlerin frekansları başlangıç değerlerinden farklılık gösterir. Örneğin bir özellik % 1 oranında tercih ediliyorsa ve o tür senede bir defa döl veriyorsa, kaba bir hesapla en geç 100.000 yıl içerisinde bu frekansın % 99 a ulaşması demektir. Bir tür, yaprakbitleri gibi, senede birden fazla döl veriyorsa, süre 10.000 yıla düşer. İşte kısa yaşayan, çok döl veren populasyonların hızlı evriminin nedeni buna dayanır. Doğal koşullar, bazen bir populasyondaki aşırı uçları eleyerek, orta kısımdakileri daha şanslı kılabilir. Bu genellikle kararlı populasyonlardaki temel işleyiş şeklidir. Bazen doğal koşullar o populasyonlardaki özelliklerin iki aşırı ucunun seçilmesini, ortalamaların ayıklanmasını da sağlayabilir. Buna parçalayıcı değişim denir. Dünyadaki kıtaların kayması, ormanlaşma, çölleşme, stepleşme, tarım arazisine dönüşme gibi fiziksel ve kimyasal değişimler belirli bir doğal seçilim baskısı ortaya çıkarır. Bir tarım arazisine uygulanan ilaçlamanın bile seçilim baskısında etkisi vardır. Birçok gen pleitropiktir, yani canlının birden fazla özelliği üzerinde etkilidir. Doğal seçilim bu özelliklerden birinin yararına, diğerinin zararına da çalışabilir. Sonuçta evrimsel yönlendirilme pleitropik genin kontrol ettiği özelliklerin seçilmesine ya da elenmesine, seçiliminin cebirsel topl..... eşit olur. Örneğin çok tipik olan orak hücreli anemide S geni, bir taraftan oksijen bağlanmasını kısıtlarken, diğer yandan sıtmaya karşı dayanıklılık sağlar. Sıtmanın yaygın olduğu ortamda, doğal seçilim bu ikisinin cebirsel topl..... göre yönlendirilir. 100 bireyin 60'ı sıtmadan; bu gen olduğu zaman da 50'si oksijensizlikten ölüyorsa, o zaman % 10'luk bir kesim avantajlı olduğundan, bu gen o populasyonda korunur. Ortamdan sıtma mikrobu yok edilirse (ya da tersine yaygınlaşırsa) frekans değişir. Bu genin frekansı sıtmalı bölgelerden sağlam bölgelere gidildikçe azalır. Doğal seçilimin etkisinin artırılması, populasyondaki gen çeşitliliğini de artırır. Dolayısıyla parça değişimi, mutasyon her ne kadar populasyon kararlığını karıştırırsa da, doğal seçilim için uygun bir zemin oluşturması nedeniyle evrimsel çeşitlenmede lokomotif görevi yapar. Mutasyonların ve rekombinasyonların fazla oluşması, populasyonun kararlılığını bozacağı için negatif etki yapar. Az oluşması çeşitlilik bakımından seçeneği azaltacağı için etkisi olumsuzdur. Bu nedenle her tür için doğal koşullarda yeterince mutasyon meydana getirecek ve seçilime uğratacak bir düzenek kurulmuştur. Farklı yaşam ortamlarında doğal seçilim baskısı farklı şekilde yürütüldüğünden, zaman içerisinde hem o ortama uygun canlı türleri oluşmuş hem de yaşam ortamları ortaya çıkmıştır. Morötesi ışınlar bilinen mutasyona yol açan en etkili faktörlerden biridir. Yükseklere doğru çıkıldıkça mor ötesi ışınların etkisinin artmasıyla birlikte mutasyon oranında da artmalar ortaya çıkar. Ayrıca dağların tepesine doğru çıkıldıkça, yaşam ortamındaki çeşitlilik de artar. Yani doğal seçilim baskısı çeşitlenir. Yükseklere doğru çıkıldıkça tür çeşitliliğinin artması bu nedenden ötürüdür. Bununla birlikte, yaşam koşullarının aşırıya doğru kayması, türlerin yaygınlaşmasına ya da sıklığının artmasına engel olur. Buna karşılık toprak altında yaşayan ya da çoğunlukla gececi olan (güneş ışınlarından kaçan) birçok hayvan türü ilkel özelliklerini korumuşlardır. Akreplerin uzun yıllardan beri değişmemelerinin 2) Populasyon içine ya da dışına göç: Göç, kararlı populasyonların bozulma nedenlerinden biridir. Aynı türe ait, bazı özellikleri bakımından farklı gen frekansına sahip bir topluluk, herhangi bir yolla bir populasyonun içerisine girerse, o populasyonda bir dalgalanmaya ve frekans değişimine neden olur: Örneğin Türk toplumunda mavi göz frekansı % 16, Almanlarda % 81'dir. Her döl başına (bu, insan soyunda 30-50 yıldır) ne oranda bir göçün gerçekleştiğini ve her iki populasyonun ne miktarda çiftleştiğini biliyorsak, bu sayılardan yola çıkarak, gelecekte, bu populasyonlardaki mavi göz geninin frekansının nasıl değişeceğini öngörebiliriz. Eğer bir populasyon içerisinde, deme, ırk gibi küçük grupların herhangi bir nedenle populasyon dışına göçü sağlanırsa, toplam populasyon frekansında yine önemli değişmeler meydana gelebilir. Doğal populasyonların hiçbirinin sabit kalması mümkün değildir. Çünkü dış ve iç göç engellenemez. 3) Genetik Sürüklenme: Bir populasyon yeterince büyükse, kararlı yapısını koruyabilir. Gen frekansları yönünden ait olduğu populasyondan önemli ölçüde farklı olan, küçük bir birim, o populasyondan ayrılıp, yeni bir populasyonun kurucusu olarak görev yaparsa, zaman içerisinde yeni populasyonların ortaya çıkmasına neden olur. Örneğin Anadolu'da % 80 mavi gözlü olan bir köy (normal frekans %16) bulunduğu yerden sürülüp herhangi başka bir yere yerleştirildiğinde, yeni populasyon ana populasyondan mavi göz geninin frekansı bakımından büyük ölçüde farklı olacaktır. 4) Eşey Seçimi: Kural olarak canlılarda, erginliğe ulaşmış bireylerin bir araya gelmeleri ve çiftleşmeleri aynıdır. Kuramsal olarak her bireyin çiftleşme şansı eşittir. Fakat gametlerde, kalıtsal yapıya bağlı olarak ya da olmayarak, hareket yeteneğinde ve çekici kimyasal maddelerin yapısında değişiklik olursa gamet seçilimi olur. Ancak en önemli eşeysel seçilim, ergenlik dönemindekidir. Bunun nedeni kalıplaşmış davranışlardır (imprinting behaviour). Biyolojik çeşitliliğin korunabilmesi için erkek ve dişi geçişlerinin tam olarak ayrılması ve özelliklerin kesin olarak farklılaşması gerekir. Bunun için de özellikle yalnızca rekombinasyon meydana getiren, çoğunlukla bunun ötesinde başka önemi olmayan, yavru bakımıyla ilgilenmeyen erkeğin güçlendirilmesi daha iyi sonuçlar verir. Dişilerin zemine uygun, gösterişsiz, parlak renklerden arınmış, abartısız bireyler olarak kalması; buna karşılık erkeklerde göze çarpıcı, ancak doğal tehlikelere de açık ikincil eşey özelliklerinin ortaya çıkması sağlanmıştır. İkincil eşeysel özelliklerin gösterimi ile erkeklik genlerinin diziliminin gücü arasında doğrusal bir ilişki mevcuttur. Canlılar aleminde basitten gelişmişe doğru gidildikçe, sağlam genetik yapının bir ifadesi olarak sağlam fiziksel yapının seçilmesi için, aynı eşeyin bireyleri arasında (çoğunlukla da erkekler arasında); kavgalar, danslar gittikçe güçlenmiştir. Bu gösteri sırasında bugün biyolojik olarak çok defa anlam taşımayan renk-şekil-ses özellikleri, kalıplaşmış davranış şekliyle seçilmiştir. Günlük yaşamımızda da kalıplaşmış davranış hiçbir nedeni olmadan işlev görür. Herhangi bir erkeği/kızı sevmemiz ya da ilk defa karşılaşılan bir insanı itici görme davranışı tamamen kalıplaşmış davranıştır. Sonuç olarak bir populasyonda eşeyler, birbirini rasgele seçer desek de, insanlarda ve birçok populasyonda belirli özelliklere sahip bireylerin, belirli özelliklere sahip bireylerce seçildiğini görürüz. Bu da populasyonun bir anlamda dallanması demektir. 5) Aşırı uçların ayıklanması: Tüm canlılarda, her ne yolla olursa olsun yeni özellikler o türün geleceğini tehlikeye atmayacak kadar teşvik edilir. Fakat doğal seçilimle aşırı uçlar çoğunlukla ayıklandığı için sonuçta dengelenmiş polimorfizm dediğimiz, o ortam için en uygun boyutlar elde edilir. Örneğin, insan beyninin büyümesi, başarısı için koşuldur. Fakat sürekli büyümesi teşvik edilen kafanın, ananın çatı kemiğinden geçememesi de söz konusudur. Bu nedenle ananın simfis açıklığı, kafa büyüklüğünün optimum olmasını sağlamıştır. Başka bir örnek ise, kavakların güneşe ulaşmak için boylarını sürekli uzatmalarının, uzun boylu kavakların rüzgârla devrilme seçilimiyle dengelenmesidir. Bu nedenle her bölge için optimum (rüzgar-güneş ilişkisi) boy belirlenir. Biz geniş bir populasyonda en uzun kavağı elde etmek istiyorsak derelere, en kısa olanı istersek dağlara gitmeliyiz. 6) Coğrafi izolasyon: Populasyonlarda genetik çeşitlenme, eşey seçilimi, doğal seçilim olsa da, zaman içerisinde kalıtsal yapının alt tür, tür düzeyinde farklılaşması için, belirli bir süre etkin bir şekilde işlev yapan yalıtım sistemine gereksinim vardır (kara canlıları için su, suda yaşayan canlılar için kara, sıcaklık, kimyasal feromonlar, ses vs.). Bunun en etkin yolu coğrafi yalıtımdır. Coğrafi yalıtım yeterli süre etkili olamamışsa, farklı populasyonlar tekrar bir araya gelebilir. Yalıtılmış populasyonlar arasında sınırlı da olsa gen akışı meydana gelirse alt türler oluşur. Dünyada çoğunlukla doğal koşulların değişimiyle ve buna bağlı olarak doğal seçilimle, ortaya çıkan fenotipler arasında belirli bir denge söz konusudur. Ancak koşullar sürekli şiddetini artıracak şekildeyse ve o koşulların etkisi altında kalan canlının kalıtsal yapısı bu değişimi karşılayacak kalıtsal çeşitlilikten yoksunsa, o tür ortadan kalkar. Kalıtsal varyasyonlar bu değişimi karşılayacak yeterlilikte değilse, bu canlının izleyeceği iki ana yol vardır: Canlı bu koşullardan uzaklaşmak için göç edebilir; küçük ve uygun koşulları barındıran sığınaklara kaçabilir. Populasyonun bir kısmı göç olanağını bulurken, diğer kısmı doğal seçilimle başka bir türe (türlere) dönüşmek suretiyle varlığını sürdürebilir. Biri tükenme, diğeri ise evrimdir. Anadolu bu nedenle tür, alt-tür ve ekotip bakımından bir cennet durumuna ulaşmıştır. Dileriz ki yetkililer ve kamu, bu hazineyi yeterince koruyabilir ve değerlendirebilir. Kaynaklar: Demirsoy, A., Kalıtım ve Evrim, Ankara, 1996 Demirsoy, A., Yaşamın Temel Kuralları, Ankara, 1998

http://www.biyologlar.com/evrim-mekanizmasi

Farmakogenetik Nedir ?

Her birey, genleri ile çevresinin etkileşiminin bir ürünüdür. Farmakogenetik, hastaların ilaçlara verdiği cevapların oluşmasında temel bir rol oynayan genetik faktörleri inceleyen bilim dalıdır (1). Farmakogenetiğin kullanımı ile yakın bir gelecekte kişiler arasındaki DNA farklılıklarının profillerini saptayarak ve buradan elde edilecek bilgileri kullanarak bireyin belli bir ilaca vereceği yanıtı önceden belirleyebileceğiz. Bu gelişmelerin tıbbın uygulamaları ve ekonomisi üzerinde derin etkilerinin olması kaçınılmazdır. Rekombinant DNA teknolojisinin tıbba olan etkileri son yirmi yıl içinde kalıtsal hastalıklara neden olan nükleotid değişimlerinin (mütasyonlar) tanımlanması üzerinde yoğunlaşmış ve büyük başarılar elde edilmiştir. Şimdi ise bilim bir adım daha ileri giderek kardiyovasküler hastalıklar, diyabet, sporadik kanserler gibi sık rastlanan hastalıkların gelişiminde önemli bir yer tutan ve bireyler arasındaki metabolik farklılıklardan kaynaklanan nükleotid değişimlerini tanımlayabilecek teknolojik düzeye ulaşmıştır (2) (Tablo I). Burada bir örnek olarak Türk toplumunda mesane kanserine yatkınlık açısından bir risk faktörü oluşturması olası bazı gen polimorfizmleri üzerinde yapılan çalışmaları verebiliriz (3). Çalışma kapsamında incelenen gen polimorfizmleri glutatyon s-transferaz (GST) lokuslarını içermektedir. GSTM1 (+/-) ve GSTT1 (+/) genotipleri ile, GSTP1 313 AG veya GG, polimorfizmlerinin mesane kanserine yatkınlıkla ilişkisi bir hasta-kontrol çalışması kapsamında incelenmiştir (Tablo II). Çalışma grupları 121 mesane kanseri hastasından ve 121 yaş-cinsiyet açısından uyumlu kontrolden oluşturulmuştur. Yaş, cinsiyet ve sigara öyküsü göz önüne alınarak gerekli düzeltmeler yapıldıktan sonra, GSTM1 (-) genotipinin 1.94 (95% CI 1.15- 3.26) ve GSTP1 313 AG veya GG genotiplerinin ise 1.75 (95% CI 1.03- 2.99) kat riske neden olduğu gözlenmiştir. Bu risk her iki lokus için, riskli genotipler kombine edildiğinde 3.91 (95% CI 1.88-8.13) kat artmış olarak saptanmıştır (Tablo III). GSTT1 lokusu ile mesane kanseri arasında bir ilişki ise tesbit edilmemiştir. Sigara öyküsü ve riskli genotip bir arada bulunduğunda risk GSTM1 lokusu için 2.81 (95% CI 1.23-6.35), GSTP1 lokusu içinse 2.38 (95% CI 1.12-4.95) olarak bulunmuştur. Bu bulgular GSTM1 (-) ve GSTP1 313 AG veya GG genotiplerinin mesane kanseri için bir risk faktörü olduğuna işaret etmektedir. Ayrıca gen-gen (GSTM1- GSTP1) ve gen-çevre (GSTM1-sigara öyküsü, GSTP1-sigara öyküsü) etkileşimleri gözlemlenen riski önemli ölçüde artırmaktadır. Tayfun ÖZÇELİK Bilkent Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü

http://www.biyologlar.com/farmakogenetik-nedir-

FMF/Ailevi Akdeniz Ateşi (~122 mutasyon)

Numune Cinsi: EDTA'lı tam kan Numune miktarı: 2-3 ml Metod: PCR ve DNA dizi analizi Genel Bilgiler: FMF (Ailesel Akdeniz Ateşi) genellikle Akdeniz ülkelerinde (daha çok Türk, Arab, İsrailli ve Ermenilerde) görülen, otozomal resesif geçişli genetik (kalıtımsal) bir hastalıktır. Hasta bireyin anne ve babası zorunlu taşıyıcıdır. FMF taşıyıcılığı ve akraba evliliği oranı yüksek olan toplumlarda çocuklar taşıyıcı veya hasta olarak dünyaya gelmektedir. Eğer anne ve baba mutasyonu heterozigot olarak taşıyorsa bir sonraki nesilde hasta bireyin dünyaya gelme ihtimali %25, taşıyıcılık oranı %50 iken sağlıklı birey olma olasılığı %25’dir Hastalığın ülkemizde görülme sıklığı 1/1000 iken, taşıyıcı sıklığı 1/5 gibi oldukça yüksek bir orandadır. Hastalığın ilk belirtileri genellikle çocukluk döneminde başlar. Hastaların %60 ‘ı 10 yaş altındadır, %90’ı 20 yaş altında , %5-10 ‘u da 20 yaşından sonra ortaya çıkar 40 yaşından sonra çok nadir görülür yani esas olarak çocukluk çağı hastalığıdır. Hastalığın belirtileri ; • 38-40 derece arası yüksek ateş • Tekrarlayan karın ağrısı • Tekrarlayan göğüs ağrısı • Ağrılı ve şiş eklemler • Kabızlığı takip eden ishal • Bacaklarda özellikle diz altlarında kırmızı döküntüler • Nadiren kas ağrıları, kadınlarda üreme organları iltihabı, erkelerde şiş ve hassas testisler ve vaskülit (damar iltihabı) FMF’den sorumlu olan MEFV geni, kromozom 16p13.3’de lokalizedir, 10 ekzondan oluşur ve Pyrin proteinini kodlar. MEFV geninde oluşan mutasyonlar, pyrin ekspresyonunu azaltır. Mutasyon Oluşumu: Hastalarda yaklaşık 180 farklı genetik değişim (mutasyon + polimorfizm) tanımlanmıştır. FMF’li olgularda en sık görülen M694V mutasyonudur. MEFV geninde 2080.nükleotitte (694.aminoasit) valinin metionin ile yer değiştirmesine neden olmaktadır. Türk toplumunda en sık rastlanan MEFV geni mutasyonları; V726A, M680I,M694V, M694I, E148Q, K695R, R761H. Mutasyonların %80 nin yer aldığı ekzon 2 ve ekzon 10 bölgeleri tüm gen taramasıyla incelenmektedir.

http://www.biyologlar.com/fmfailevi-akdeniz-atesi-122-mutasyon

FMF/Ailevi Akdeniz Ateşi (12 Mutasyon)

Numune Cinsi: EDTA'lı tam kan Numune miktarı: 2-3 ml Metod: PCR ve DNA dizi analizi Genel Bilgiler: FMF (Ailesel Akdeniz Ateşi) genellikle Akdeniz ülkelerinde (daha çok Türk, Arab, İsrailli ve Ermenilerde) görülen, otozomal resesif geçişli genetik (kalıtımsal) bir hastalıktır. Hasta bireyin anne ve babası zorunlu taşıyıcıdır. FMF taşıyıcılığı ve akraba evliliği oranı yüksek olan toplumlarda çocuklar taşıyıcı veya hasta olarak dünyaya gelmektedir. Eğer anne ve baba mutasyonu heterozigot olarak taşıyorsa bir sonraki nesilde hasta bireyin dünyaya gelme ihtimali %25, taşıyıcılık oranı %50 iken sağlıklı birey olma olasılığı %25’dir Hastalığın ülkemizde görülme sıklığı 1/1000 iken, taşıyıcı sıklığı 1/5 gibi oldukça yüksek bir orandadır. Hastalığın ilk belirtileri genellikle çocukluk döneminde başlar. Hastaların %60 ‘ı 10 yaş altındadır, %90’ı 20 yaş altında , %5-10 ‘u da 20 yaşından sonra ortaya çıkar 40 yaşından sonra çok nadir görülür yani esas olarak çocukluk çağı hastalığıdır. Hastalığın belirtileri ; • 38-40 derece arası yüksek ateş • Tekrarlayan karın ağrısı • Tekrarlayan göğüs ağrısı • Ağrılı ve şiş eklemler • Kabızlığı takip eden ishal • Bacaklarda özellikle diz altlarında kırmızı döküntüler • Nadiren kas ağrıları, kadınlarda üreme organları iltihabı, erkelerde şiş ve hassas testisler ve vaskülit (damar iltihabı) FMF’den sorumlu olan MEFV geni, kromozom 16p13.3’de lokalizedir, 10 ekzondan oluşur ve Pyrin proteinini kodlar. MEFV geninde oluşan mutasyonlar, pyrin ekspresyonunu azaltır. Mutasyon Oluşumu: Hastalarda yaklaşık 180 farklı genetik değişim (mutasyon + polimorfizm) tanımlanmıştır. FMF’li olgularda en sık görülen M694V mutasyonudur. MEFV geninde 2080.nükleotitte (694.aminoasit) valinin metionin ile yer değiştirmesine neden olmaktadır. Türk toplumunda en sık rastlanan MEFV geni mutasyonları; V726A, M680I,M694V, M694I, E148Q, K695R, R761H. Mutasyonların %80 nin yer aldığı ekzon 2 ve ekzon 10 bölgeleri tüm gen taramasıyla incelenmektedir.

http://www.biyologlar.com/fmfailevi-akdeniz-atesi-12-mutasyon

FMF/Ailevi Akdeniz Ateşi (4 Mutasyon)

FMF (Ailesel Akdeniz Ateşi) genellikle Akdeniz ülkelerinde (daha çok Türk, Arab, İsrailli ve Ermenilerde) görülen, otozomal resesif geçişli genetik (kalıtımsal) bir hastalıktır. Hasta bireyin anne ve babası zorunlu taşıyıcıdır. FMF taşıyıcılığı ve akraba evliliği oranı yüksek olan toplumlarda çocuklar taşıyıcı veya hasta olarak dünyaya gelmektedir. Eğer anne ve baba mutasyonu heterozigot olarak taşıyorsa bir sonraki nesilde hasta bireyin dünyaya gelme ihtimali %25, taşıyıcılık oranı %50 iken sağlıklı birey olma olasılığı %25’dir Hastalığın ülkemizde görülme sıklığı 1/1000 iken, taşıyıcı sıklığı 1/5 gibi oldukça yüksek bir orandadır. Hastalığın ilk belirtileri genellikle çocukluk döneminde başlar. Hastaların %60 ‘ı 10 yaş altındadır, %90’ı 20 yaş altında , %5-10 ‘u da 20 yaşından sonra ortaya çıkar 40 yaşından sonra çok nadir görülür yani esas olarak çocukluk çağı hastalığıdır. Hastalığın belirtileri ; • 38-40 derece arası yüksek ateş • Tekrarlayan karın ağrısı • Tekrarlayan göğüs ağrısı • Ağrılı ve şiş eklemler • Kabızlığı takip eden ishal • Bacaklarda özellikle diz altlarında kırmızı döküntüler • Nadiren kas ağrıları, kadınlarda üreme organları iltihabı, erkelerde şiş ve hassas testisler ve vaskülit (damar iltihabı) FMF’den sorumlu olan MEFV geni, kromozom 16p13.3’de lokalizedir, 10 ekzondan oluşur ve Pyrin proteinini kodlar. MEFV geninde oluşan mutasyonlar, pyrin ekspresyonunu azaltır. Mutasyon Oluşumu: Hastalarda yaklaşık 180 farklı genetik değişim (mutasyon + polimorfizm) tanımlanmıştır. FMF’li olgularda en sık görülen M694V mutasyonudur. MEFV geninde 2080.nükleotitte (694.aminoasit) valinin metionin ile yer değiştirmesine neden olmaktadır. Türk toplumunda en sık rastlanan MEFV geni mutasyonları; V726A, M680I,M694V, M694I, E148Q, K695R, R761H. Mutasyonların %80 nin yer aldığı ekzon 2 ve ekzon 10 bölgeleri tüm gen taramasıyla incelenmektedir.

http://www.biyologlar.com/fmfailevi-akdeniz-atesi-4-mutasyon

FMF/Ailevi Akdeniz Ateşi (E148Q Mutasyonu)

Numune Cinsi: EDTA'lı tam kan Numune miktarı: 2-3 ml Metod: PCR ve DNA dizi analizi Genel Bilgiler: FMF (Ailesel Akdeniz Ateşi) genellikle Akdeniz ülkelerinde (daha çok Türk, Arab, İsrailli ve Ermenilerde) görülen, otozomal resesif geçişli genetik (kalıtımsal) bir hastalıktır.Hasta bireyin anne ve babası zorunlu taşıyıcıdır. FMF taşıyıcılığı ve akraba evliliği oranı yüksek olan toplumlarda çocuklar taşıyıcı veya hasta olarak dünyaya gelmektedir. Eğer anne ve baba mutasyonu heterozigot olarak taşıyorsa bir sonraki nesilde hasta bireyin dünyaya gelme ihtimali %25, taşıyıcılık oranı %50 iken sağlıklı birey olma olasılığı %25’dir. Hastalığın ülkemizde görülme sıklığı 1/1000 iken, taşıyıcı sıklığı 1/5 gibi oldukça yüksek bir orandadır. Hastalığın ilk belirtileri genellikle çocukluk döneminde başlar. Hastaların %60 ‘ı 10 yaş altındadır, %90’ı 20 yaş altında , %5-10 ‘u da 20 yaşından sonra ortaya çıkar 40 yaşından sonra çok nadir görülür yani esas olarak çocukluk çağı hastalığıdır. Hastalığın belirtileri ; • 38-40 derece arası yüksek ateş • Tekrarlayan karın ağrısı • Tekrarlayan göğüs ağrısı • Ağrılı ve şiş eklemler • Kabızlığı takip eden ishal • Bacaklarda özellikle diz altlarında kırmızı döküntüler • Nadiren kas ağrıları, kadınlarda üreme organları iltihabı, erkelerde şiş ve hassas testisler ve vaskülit (damar iltihabı) FMF’den sorumlu olan MEFV geni, kromozom 16p13.3’de lokalizedir, 10 ekzondan oluşur ve Pyrin proteinini kodlar. MEFV geninde oluşan mutasyonlar, pyrin ekspresyonunu azaltır. Mutasyon Oluşumu: Hastalarda yaklaşık 180 farklı genetik değişim (mutasyon + polimorfizm) tanımlanmıştır. FMF’li olgularda en sık görülen M694V mutasyonudur. MEFV geninde 2080.nükleotitte (694.aminoasit) valinin metionin ile yer değiştirmesine neden olmaktadır. Türk toplumunda en sık rastlanan MEFV geni mutasyonları; V726A, M680I,M694V, M694I, E148Q, K695R, R761H. Mutasyonların %80 nin yer aldığı ekzon 2 ve ekzon 10 bölgeleri tüm gen taramasıyla incelenmektedir.

http://www.biyologlar.com/fmfailevi-akdeniz-atesi-e148q-mutasyonu

Egoizmin Gerekliliği

Gazeteci Anchorman Vladimir Molchanov’un Kabalist Micheal Laitman ile Röportajı 5 Nisan, 2007 V. Molchanov: Ben, bir Rus gazeteciyim. Bugün, İsrail’de; doktoralı bir biyo-sibernetik uzmanı, ontoloji ve bilgi teorisi profesörü ve ünlü bir Kabalist olan, Micheal Laitman’a konuk oldum. Mesleğim olan gazeteciliği pek saygın bulduğumu söyleyemem. Ama, en azından bana dünyayı dolaşma ve günlük yaşamımda tanıma fırsatı bulamayacağım, çok ilginç insanlarla karşılaşma fırsatı veriyor. Müziğe olan ilgisi sebebiyle çok tanınmış bir yer olan, Moskova’ya 100 km uzaklıktaki ‘‘Eski Ruza’’ kasabasında büyüdüm. Bu kasabada Ruslar, Yahudiler, Ermeniler, Gürcüler ve Türkler yaşardı. Çocuklar, hep birlikteydiler. Hangi milliyetten olduğumuz hiç konu edilmezdi. Ne zaman ve hangi vesileyle, ilk defa Rus olduğumu hissettiğimi hatırlamıyorum. Maalesef, bir şeyler bu duyguyu harekete geçirdi.Size, ilk defa ne zaman ve hangi vesileyle Yahudi olduğunuzu hissettiğinizi sorabilir miyim? M. Laitman: Büyük ihtimalle üniversitedeki çalışmalarımı bitirmek üzere olduğum ve geleceğimi düşünmeye başladığım dönemdedir. Canlı organizmaların işleyişini ve içsel programını yani nasıl düzenlendiklerini ve ne şekilde işlediklerini araştıran bir bilim dalı olan medikal sibernetik ile ilgileniyordum. Bunun, Rusya’da gizli tutulan bir konu olduğunu sonradan farkettim. Bu alanda çalışan insanların arasına girmem çok zordu. Bir kan nakli enstitüsünde çalıştığım dönemde, St. Petersburg Askeri Tıp Akademisi’nde bu konuda çalışan bazı araştırmacılarla iletişimim oldu. Sonunda, orada, benim ilgimi çeken sorulara cevap aranmadığını anladım. Yaşamın anlamı gibi bir kavramın derinlemesine incelenip anlaşılmasına, bu klasik, temel bilimlerdeki gelişmeler bile olanak vermiyordu. Çalışmalar, canlı organizmaların nasıl işlediğinden ibaret. Daha fazlası yok. Bir organizmanın, neden belli bir şekilde düzenlenmiş olduğunu, yaradılırken bilhassa o şekilde programlanmış oluşunun altındaki sebebi öğrenmiyorlar. Halbuki ben, herşeyden çok bunu anlamak istiyordum. Başka fırsatlar aramam gerektiğini anladım ve göç ettim. Bugün bile, kendimi özellikle ya da sadece Yahudi gibi hissettiğimi söyleyemem. Üst Dünyalar’ı ve dünyamızı yöneten güçleri inceleyen bir bilim olan Kabala’yı çalışıyorum. Kabala, tüm insanlığın gelişimini ve varoluşunun amacını öğretir. Dolayısıyla, İsrail’de yaşıyor, çalışıyor ve derslerimizi tüm dünyaya buradan yayımlıyor olduğum halde, bu bilim, kendimi, dar bir milli çıkarlar çemberi ile sınırlamama izin vermiyor. V. Molchanov: Kabala çalışmalarınıza, burada, İsrail’de mi başladınız, yoksa St. Petersburg’da zaten çalışıyor muydunuz? M. Laitman: Hayır. St. Petersburg’da iken Kabala hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Molchanov: Yaklaşık yedi yılımı, Nazi suçlularını araştırmakla geçirdim. Bir tanesi onbeş sene hapis yatmıştı ve bir diğeri New Jersey’de, bir Yahudi savunucuları cemiyeti tarafından havaya uçuruldu. Sonra araştırmalarıma ara verdim. Son iki senedir, eşimle birlikte, Yahudiler’le ilgili çok ciddi projelerde yer aldık. Biri, ‘‘Riga Gettosu Melodileri’’ isimli bir sinema filmi. Diğer proje, Babi Yar olaylarının 65. yıldönümü vesilesiyle, Kiev’de sahnelenen bir tiyatro oyunu. Gettodan sağ kurtulmuş altı esir, halen Riga’da yaşıyor. Beş tanesini filme aldık. Altıncısı, artık yataktan çıkamıyordu. Esirlerden biri olan Mendel Bash, önemli bir bando şefi ve bir konservatuarda profesör imiş. Tüm ailesini gettoda kaybetmiş olan Bash, bir röportaj esnasında, şu sözleri defalarca tekrarladı: ‘‘Tanrı, nerdesin?’’ Dindar insanların duygularına saygı duyuyor, ama kendisi artık Yaratan’a dua edemiyor. Sizin bakış açısına göre, Yaratan, o korkunç zamanlarda O’na yalvaranların dualarına niçin cevap vermedi? M. Laitman: Tarihte, Yaratan’ın, insanların dualarına karşılık verdiğine dair tek bir örnek bile yok. İnsanlık tarihini iyice inceleyecek olursanız, acıdan kaçmanın tarihi olduğunu görürsünüz. Ve bu kaçış bugün de devam ediyor. Ve neden yalnızca Yahudiler için böyle olsun ki. Bütün milletlerin durumu budur. Doğanın planını, yani Yaratan’ın planını çok iyi anlamamız gerekiyor. O zaman belki, olup bitenlere ve gelecekte bizi nelerin beklediğine dair sorularımıza cevap bulabiliriz. Ancak, ben tarihte hiç ‘‘aydınlık (ışıklı)’’ bir dönem göremiyorum. Sadece, insanların acı çekmediği, dinlenmede olduğu birkaç kısacık dönem var o kadar. Bize merhametli davranan bir Yaratan göremiyorum. Yalnızca Yahudiler’den de bahsetmiyorum. Genel olarak tüm insanlığın durumu bu. Olup bitenlerden anladıklarımızı Yaratan’a yüklemeyi bırakmamız geektiğini düşünüyorum. O’nun eylemlerinin kendine has bir program var. Yaratan; bütün evreni kaplayan, herşeyin hakimi olan ve evreni belli bir düzenle yöneten Doğa ya da Üst Güç’tür. Biz, bu düzeni bilmiyoruz. Ne başını, ne ortasını ne de sonunu bilmiyoruz. Biz, bu dünyada irademiz dışında bulunuyoruz. Ancak, Doğa’nın bizden ne istediğini öğrenmiş olsaydık, mutlu ve ahenk dolu hissedebilmek için tamamen farklı şekilde davranmamız gerektiğini anlardık V. Molchanov: Ama insanların, özellikle, acı çektikleri trajik anlarda, Yaratan’a yalvarmaları tipik bir davranış değil midir? Laitman: Beni Kabala’ya getiren, bunun gibi sorulardı. Canlı organizmaların işleyişini incelediğimizde, her hücrenin ve organizmanın bütününün yaradılışındaki bilgeliği görüyoruz. Bir taraftan, Doğa, bütün birimlerinin iyi, rahat ve düzgün bir şekilde işlemesi ve birbirlerini desteklemesi için çeşitli sistemler devreye sokmuş. Diğer yanda, her birimin, sürekli olarak acı çektiğini ve hayatta kalmak için mücadele ettiğini görüyoruz. Ve sonunda, ölüm var. Yani, canlılar aleminin varlığı, tamamen mantık dışı gibi görünüyor. Bu soruların cevaplarını Kabala’da buldum. Evrenin varoluşunun temelindeki formülü buldum. Kabalistler, bu kanunları, çok eskiden, Antik Babil zamanlarında açıklamışlar. Doğa’yı ya da Yaratan’ı, bir kanun gibi algılamalıyız. Bir kişi, çatıdan kayıp düşerse, yere çakılacağı kesindir ve hiçbir dua onu bu düşüşten kurtaramaz. Bu kişinin akıbeti, evrensel yerçekimi kanununa uygun olarak gelişecektir. Tüm insanlığa olan da budur. Dünyamızı yöneten kanunları bilseydik, onları doğru kullanarak, çok daha rahat yaşayabilirdik. V Molchanov: Katliam konusuna dönersek, Yahudiler’in boyun eğişi için bir açıklamanız var mı? Lvov’daki Yanovsky Kampı, Riga gettosu ve Baby Yar hikayelerini çok iyi biliyorum. Bana, Yahudiler’in neden itaatkar bir şekilde katledilmeye gittiklerini açıklayabilir misiniz? Neden, kendilerini çukurlara dolduran Naziler’in boğazına sarılmadılar? M. Laitman: Kabala açıklamalarına göre, bu çok doğal. Bu felaketin başlamasından yaklaşık yirmi yıl önce, zamanımızın büyük Kabalistler’inden biri olan Rav Yehuda Aşlag (Baal HaSulam) olacakları tahmin etmişti. İnsanları uyarmış ve Yahudiler’in üzerlerine düşen görevi yerine getirmelerinin gerektiğini yazmıştır. Kaynaşıp bütünleşmiş mutlu bir toplum olmanın, insanlığı mutlak kaderine yakınlaştırmanın ve doğayla uyumlu hale getirmenin yolunu gösteren bilimi, önce anlamaları sonra da tüm dünyaya anlatmaları gerekiyordu. Onu dinleyen olmadı. Ve maalesef, üzülerek (Baal HaSulam, doğum yeri olan Polonya’yı yirmili yıllarda terk etti) ve açıkça ortaya koyduğu tahmini, gerçek oldu. Doğanın kanunu bir kez yürürlüğe girdiyse, artık yapacak hiçbir şey kalmaz. V. Molchanov: ‘‘Riga Gettosu’’ filmini çektiğimizde; Yahudiler’le ilgili on ciltlik bir ansiklopedi hazırlamış ünlü bir tarihçi olan Simon Dubnov’un son sözleri beni hayrete düşürmüştü. Ölüm döşeğinde, baş ucundaki Yahudiler’e şöyle dedi: ‘‘Shrayden Iden, Shrayden! (Yazın Yahudiler, yazın!)’’. Yahudiler yazmak zorunda, ama giderek daha az yazıyorlar… M. Laitman: Maalesef, Yahudiler arasında, geçmiş nesillerin yaptığı gibi insanlığa ilim verebilecek yüksek maneviyat sahibi insanlar kalmadı. Bu durum, Yahudi milletinin, ikibin yıldır yaşadığı ve günümüzde de devam eden, manevi dünyadan sürgününün bir sonucudur. Tapınağın yıkılmasından önce, tüm ulus belli bir manevi seviyeydi. İnsanlar, Üst Güçler’i algılar vaziyetteydi. Şimdi ‘‘Tevrat’’ ya da ‘‘Eski Ahit’’ adıyla işaret ettiğimiz kitaptaki talimatları, hemen hemen herkes anlayabiliyordu. Hem kitabı hem de dünyayı, peygamberlik seviyesinde bir anlayışla idrak etmişlerdi. Sonraları, bir dönüm noktasına geldiler. Kişiyi; tüm birimleri arasında karşılıklı bir sevgi bağı ve denge duygusu bulunan doğayla, uyumlu hale getiren komşu sevgisi, yerini, insanlar arasında gereksiz bir nefret duygusuna bıraktı. Egoizmin alevlenmesi, Yahudiler’in topraklarından sürülmesine sebep oldu. Önce, maneviyattan bedenselliğe bir sürgün gerçekleşti. Bunun sonucu olarak, bu ülke topraklarından dışarı sürüldüler. Şimdi, binlerce yıldan sonra, buraya geri dönmemize fırsat verildi. Bu bizim, kaybettiğimiz o manevi seviyeye tekrar yükselme şansımızdır. İnsanlar bunu anlamıyorlar ve anlamak da istemiyorlar. Yahudiler de, diğer tüm milletler gibi, bedensel, egoist seviyede var olmak istiyorlar. Yahudiler’in yaşadıkları, üzerlerine düşen görevi yerine getirmeyişlerinin bir sonucudur. V. Molchanov: Bazı kitaplarınızı (sanırım otuz tanesini) okudum. Her kitapta, egoizmden kanser diye bahsediyorsunuz. Bu arada, acaba siz bir egoist misiniz? M. Laitman: Hepimiz öyleyiz! V. Molchanov: Herkes?! Ve siz de?! M. Laitman. Evet, ben de. Hepimiz, doğuştan egoistiz. Dünyamızın doğası böyle. Egoizm, ilk olarak, antik Babil’de ortaya çıktı. Kabala bilimi de arkasından geldi. Bilim dünyası, bu nesilden nesile sürekli olarak büyüyen egoizmin, doğa tarafından, istem dışı bir şekilde, yalnızca insanoğluna verildiğini; cansız, bitkisel ve hayvansal birimlerde var olmadığını söylüyor. Bu, sürekli büyüyen egoizm, bir insanın, diğer varlıkların üzerinde bir seviyeye gelmesi ve kendisine benzer olanlarla, yeniden (geçmişte tüm insanlık tek bir adam gibiydi) bir bağ kurması için gereklidir. Böylece, herkes, bir ailedeki kardeşler gibi olacaktır. Bunun gerekliliğinin, antik çağda dahi bilincinde olan Kabalistler, Mezopotamya’da o dönemde yaşayan insanlara, yol göstermeye çalışmışlardır. Ancak, sadece küçük bir grup insan, onların yolundan gitmiş ve sonradan da Yahudi milletini oluşturmuşlardır. Geri kalan herkes, egoizm yolunu seçmiştir Yahudiler, egoizmin pençesine düşmeden önce, binbeşyüz sene kadar, maneviyat seviyesinde kaldılar. Ve şimdi, tersine bir hareket başlamak zorunda. Kabala ilmini, mümkün olduğu ölçüde, geri getirmeliyiz. Bunun, öncelikle, Üst Dünyalar’ı ve maneviyatı (diğer bir deyişle, özgecil seviyeyi) edinmeye geçmişten gelen bir yatkınlığı olan İsrail toplumunda gerçekleşmesi gerekiyor. Sonra da, bu öğretiyi tüm insanlığa ulaştırmaya çalışmamız lazım. Özel bir zamanda yaşıyoruz. Krizlerle dolu bir zamanda… Krizleri her alanda yaşıyoruz: küresel, ekolojik, siyasi, kültürel, bilimsel vs… Toplumsal düzeydeki krize bir bakın! Tüm bunların tek amacı, kişiye, varoluşunun özünü değiştirme ihtiyacını hissettirmek ve onu, egoizmin kötülüğünü farkedip değişmeye zorlamaktır. Bütün sorun, insanlığın bunu nasıl yapacağını göremiyor olması. Birçok, uluslararası toplantıya katılıyorum. Görüyorum ki, herkes, yanlış gidişimizin farkında. Fakat, insanlığın; doğasını, nasıl ve hangi araç ya da gücü kullanarak değiştirebileceğini bilmiyorlar. Hepimiz egoistiz. Ancak, Kabala çalışarak bunu değiştirebiliriz. İnsanlığı değiştirebilecek olan; üzerimizde tasarruf sahibi, sevgiden mütevellit gücü, yalnızca Kabala bize anlatıyor. Biz, egoist olduğumuz için; zıt özellikte olduğumuz bu gücü, zalim buluyoruz. Bu yüzden, Yaratan bize acımasız görünüyor. Çünkü biz, değişmek istemiyoruz. Yaratan, bize istediğimiz gibi davransın; O’nu egoist emellerimize alet edelim istiyoruz. V. Molchanov: Olacakları önceden görebilme yetisine yalnızca Kabalistler’in sahip olduğunu söylediniz. Bu iddianız çok ilgimi çekti. Az önce Yahudi Katliamı’ndan bahsettik. Ancak, dehşet verici terör eylemleri, İsrail, Rusya ve A.B.D.’de bugün de hala meydana gelmekte… Siz bir Rav, bir öğreticisiniz. Bir dizi komşu müslüman ülkeden gelen nefret ortamı içinde yer alan İsrail’i, sizce gelecekte neler bekliyor? M. Laitman: Bu tip tahminlerde bulunmak, aynen, insanlık tarafından bilinen kanunlara tabi diğer olayları tahmin etmek gibidir. Doğa kanunları, mutlak ve değişmezdir. Kutsal kitapların beyanları, hepimiz tarafından, yaşamın esası kabul edilmelidir. İsrail’in insanları, önümüzdeki sekiz-on sene içinde, içsel özelliklerini; egoizmden, ihsan etmeye, nefretten, sevgiye dönüştürmezlerse, Yahudiler’in bu topraklar üzerinde yeri olmayacaktır. Aynen geçmişte olduğu gibi, bu topraklar bizi ‘‘sürecek’’ ve biz burayı terk etmek zorunda kalacağız. Tabi gitmek için çok geç kalmadıysak… V. Molchanov: “Terk etmek zorunda kalacağız. Tabi çok geç kalmadıysak…” Bu çok korkutucu bir yorum. M. Laitman: Evet. Bunları ben uydurmuyorum, Kabala söylüyor. Bu topraklar, Araplar’la dolacak. Herşey, binlerce yıl önceki haline gelecek. Sonuçta, güçler dengesine bağlı olarak, dünya da, üçüncü hatta dördüncü dünya savaşlarını yaşayacak. İnsanlığın, değişme ihtiyacının farkına varması, bunu hayati bir zaruriyet olarak görmesi gerekecek. Ya bunun farkına varacaklar, ya da acı çekecekler. Eğer, doğamızı değiştirmemiz gerektiğini anlamazsak, çok tatsız olaylarla karşılacağımız kesindir. Yakın gelecekte, Nazi rejimleri, tüm ülkelerde yeniden canlanacak. İnsanlar, ister istemez, Yahudiler’in; dünyanın acıyla ya da mutlulukla yaşamasında belirleyici rolünü hissettiklerinden, doğal olarak, Yahudi düşmanlığı yaşanıyor. Yahudiler de bu durumu derinlerde bir yerde hissediyorlar. Yahudiler’in ölüme neden baş eğdiklerini sormuştunuz. Yaptıkları bir şey yüzünden acı çekmek durumunda kaldıklarını anlıyorlar. Ama, Kabala’yı anlamadıkları için, sebebi de anlayamıyorlar. Bu duyguları, bir çeşit önseziden öteye gitmiyor Diğer bütün milletlere, ülkelere bakın! Dünyanın neresine giderseniz gidin, Yahudiler’e karşı belli bir negatif tutum görüyorsunuz. Daha önce hiçbir Yahudi ile iletişimi olmamış insanlarda bile, bilinçaltında; Yahudiler’in, ihtiyaç duyduğu bir şeye ulaşmasını engellediği hissi var. V. Molchanov: Herşeyden çok, Nazi rejimlerinin hemen her ülkede yeniden ortaya çıkacağını açıklamanız beni korkuttu. M. Laitman: Bu, şimdilerde giderek şiddetlenen krizleri takiben, olacak. Bize, bu krizleri atlatmanın bir yolunu bulacağız gibi geliyor ama içinden çıkamayacağız. İsrailliler’in, diğer dünya milletlerine karıştığı ikibin yıllık sürgün bitti. Şimdi, hem bizim için hem de tüm insanlık için, doğayla denge seviyesine yükselme zamanıdır. V. Molchanov: ‘‘Yükselmek’’ diyorsunuz, ama yeryüzündeki müslümanların sayısı, liderlerin ‘‘imansız’’dediği insanlara oranla hızla artıyor. ‘‘İmansız’’ ile, seninle ve benimle savaş, Yaratan’ı memnun mu edecek? Buna bir cevap verebilir misiniz? M. Laitman: Bu, üzerimizde hüküm sahibi olan doğal güçlerin eseri. Hiçbir milleti, hiçbir şekilde suçlamıyorum. Hepsi, yukarıdan idare ediliyor. Dünyamız, Üst Güç’ün idaresinin bir sonucundan başka bir şey değil. Güçler, insanlığı, kötüyü ve egoizmi farketmeye itecek şekilde etkiliyor. Bu sayede insanlar, kendi rızaları ile, değişmeyi istiyorlar. Bu mekanizma içinde, diğer milletler gibi müslümanlar da rollerini yerine getiriyorlar. Hiç kimseyi suçlamamalıyız. Sonuçta insanlar, doğa kanunlarının gerektirdiği neyse onu yapıyorlar. Ben kimseye nefret duymuyorum. Herşeyin, Yukarıdan, Tek bir güç tarafından idare edildiğini açıkça görebiliyorum. Yalnızca, dünyayla ya da yakın çevremizle denge içinde olduğumuzda rahat edebiliriz. Zihinsel, ahlaki ve psikolojik olarak doğayla zıt yaratıklarız. Doğa özgecildir. Sürekli ihsan eden bir anne gibidir; bizler ise egoistiz. Doğayla aynı seviyeye ulaşıp, dengeye gelene kadar, üzerimizde bu etkilerini sürekli olarak hissetmeye devam edeceğiz. Buna, Araplar, Alman faşistleri ya da başkaları vesile olabilir. Bu süreçte, kimlerin ne rol oynacağı önemli değil. Her şekilde, acı çekeceğiz. Doğanın baskısını her daim üzerimizde hissedeceğiz. V. Molchanov: Az önce, kimseden nefret etmediğinizi söylediniz. Siz böyle olabilirsiniz. Belki, birçok insan da aynı duygular içindedir. Ancak, herkes öyle değil. Gerçekten aklımı karıştıran bir açıklamanız daha var. ‘‘Yaratan’ı seven kişi, şüphesiz, egoizmden tiksinir.’’, demiştiniz. Bu sözünüz, yalnızca kendi dinlerinin doğru olduğunu iddia eden dini liderler için de geçerli mi? M. Laitman: Dinler, insanoğlunun icadıdır. Bir çeşit psikolojik rahatlama sağlamaktan öteye gitmezler. İnsanlara, acıyla dolu bu dünyada varoluşlarının sebepsiz olmadığına inandırırlar. Hiçbir dayanakları olmadığı halde, gelecek bir dünya için ümitlendirirler. Ben, dinlere, toplumların icatları şeklinde bakıyorum. İnsan kültüründen başka bir şey değiller. İnsanoğlu tarafından düşünülmüşler ve hiçbir temelleri yok. Kabala ile ya da dünyamızın hakimi olan gerçek Üst Dünya ile de bir alakaları yok. Kabala, bütün dinlerden bağımsızdır. V. Molchanov: Üçüncü ve hatta dördüncü dünya savaşları ihtimalinden bahsettiniz. Sizce bu savaşların sebebi, inanç farklılığından kaynaklanan nefret mi olacak? M. Laitman: Hayır. İnanç farklılığından kaynaklanan bir nefret söz konusu değil. İslam da bize gerçek şekliyle gösterilmiyor. Bir takım siyasi ve ekonomik amaçlara alet ediliyor. Bu savaşlar dini değil. Tüm bu savaşlar, içimizde patlak vermiş, son evresini yaşayan devasa egoizmin ürünüdür. Sosyo-ekonomik yapılanmaların, Rönesans Devri’nin, teknolojik ve kültürel devrimlerin belirleyicisi olan egoizmin, toplam beş gelişimsel evresi var. Son evreye ulaşmış durumdayız. Hiçbir şekilde tatmin olamayacağımızın bilincindeyiz. Dolayısıyla, bir çıkmaza girdik. Artık insanlık, hangi yönde ilerlemeyi seçerse seçsin, parlak ve hoş bir gelecek ümidi taşımıyor. Ebeveynlerimizden farklı olarak, bizler, çocuklarımızın durumunun bizden daha iyi olacağı inancında değiliz. Hatta, onları daha kötü günlerin beklediğini hissediyoruz. Bu dünyanın bir sona geldiği hissi içindeyiz. Bu, yarı şuurlu yarı şuursuz ümitsizlik hissi, dehşete ve bir çeşit patlama duygusuna yol açıyor. Neticede de savaşa sürüklüyor. V. Molchanov: Evet, bir nefret patlaması. Profesör, hepimiz insanız ve insanlar için sevgi de nefret de doğal. İsrail’de yaşayan yurttaşlarınız, Itzhak Rabin’i öldürdüklerinde ve Ariel Sharon’un öldürülmesini desteklediklerinde, ne hissettiğinizi çok merak ediyorum. Bu harika küçük ülkede yaşayan bir Yahudi olarak, bu olaylara bir açıklama getirebilir misiniz? M. Laitman: Buradaki insanlar felaket bir durumda. Bu ülkeye yerleşmeye zorlandılar. Toplumun büyük bölümü, başka bir yerde daha iyi yaşama fırsatları olsa, memnuniyetle gider, diyebilirim. İnsanlar, neden burada olduklarının farkında değiller. Ve, burada yaşamayı seçenler de, yapay, uydurma bir takım ideallerin güdümündeler. Silah zoruyla ya da bir takım yapay manevi değerler sayesinde, bu toprakları ve kendilerini kurtarabileceklerini zannediyorlar. İnsanlarımız, maneviyatı edinmeleri gerektiğini; kendilerini düzeltip, düzelmenin metodunu tüm insanlığa öğretmek zorunda olduklarını görmekten acizler. Bunu anlamıyorlar. Dinlerin ortaya çıkış sebebini anlıyor musunuz? Bu, İsrail toplumunun, manevi seviyesinden, bedensel ya da egoist seviyeye düşmesiyle oldu. Yahudiler; doğayla bir oldukları, Üst güçleri ve Üst Dünya’yı algıladıkları manevi bir varoluş metodu yerine, bu dünyayı edinmek istemeye başladılar. Sonuç olarak, bugünün dinlerinden museviliği icat ettiler. Musevilik de hristiyanlık ve müslümanlığa temel oldu. Bugün insan kültüründe mevcut olan herşey, maneviyattan, bedensel seviyede varoluşa düşüşün bir sonucudur. oluşturdular. Eğer şimdi, İsrail toplumu, bedensellikten maneviyata yükselmede örnek olmaya başlayabilseydi, dini cemaatler ve uluslar arasındaki tüm problemler ortadan kaybolurdu. Neticede, Kabala, günümüzün büyük medeniyetinin kökeni olan, antik Babil’deki o küçük uygarlıkta ortaya çıktı ve hepimizi yeniden, tek bir millet haline getirecek güç de yine Kabala’dır. V. Molchanov: Sizce, Kabala, ulusal bir mefhuma dönüşebilir mi? Yoksa, milliyet kavramının üzerinde mi? M. Laitman: Kabala’nın milliyetle bir ilgisi yok. Yahudi ulusu kavramı, ideolojik nitelikte bir kavramdır. Antik Babil’de oluşmuş ve Babil’den çıkıp manevi ilkeler doğrultusunda varlıklarını sürdürmeye devam etmiş olan bir grup insan, zamanla, ‘‘İsrail milleti’’ adını almıştır. Bu grup, maneviyat seviyesinden düştükten sonra da, isimleri aynı kalmış. Ama, bu sadece bir isim. V. Molchanov: İsrail’deki din adamları sizi nasıl görüyor? M. Laitman: Bir uzaylı gibi… V. Molchanov: Gerçekten mi? M. Laitman: Tabi ki… V. Molchanov: Peki siz bu ülkede kendinizi bir uzaylı gibi hissediyor musunuz? M. Laitman: Hayır, bu ülkede değil… Bu onların görüşü. Kabalistler her zaman farklı hissettiler. Tarih boyunca, Kabala, dine parallel olarak, hiçbir şekilde karşı karşıya gelmeden gelişimini sürdürdü. Kabala, dünyayı edinmeye yönelik içsel çalışmalarla; dünyamızın hakimi Üst sistemi algılamak ve edinmekle (imanla değil, marifet kazanmak yoluyla) ilgilendi. Bu, dine aykırı, zıt bir durum. V. Molchanov: Koyu dindar bir çevrede oturduğunuzu duydum. Bu sizi rahatsız ediyor mu? M. Laitman: Hayır, sadece birbirimizle hiç muhatap olmuyoruz. Kabala yolu ile dindar insanların (Musevi ya da diğer, farketmez) seçtiği yollar birbirine zıt. V. Molchanov: Toplumun değişmez kanunları var ve hiç kimse, Bush bile bu konuda bir şey yapamaz, dediniz. Bu kanunlar nelerdir? Stalin ve Hitler tarafından katledilen milyonlarca insan, bu değişmez kanunların sonucunda mı yok oldular? Olanlar, bu kanunların gereği miydi? M. Laitman: Maalesef evet. Bu kanunlardan bahsedeceksek, duygularımızdan arınmamız gerekir. Dünyamıza etki eden güçlerin nasıl çalıştığını öğrenmemiz gerekir. Şöyle düşünün: herşeyi kuşatan ve tek olan, tamamen özgecil bir güç, insanlığı, kendisiyle eşitliğe doğru yönlendirmek arzusunda… Her fiziksel kuvvet gibi, bizim duygularımızı önemsemeden, eylemlerini yerine getiriyor. İçinde bulunduğumuz durum işte budur. İyi kalpli bir Tanrı’dan, duygulardan ve O’nun, yarattıklarının her istediğini verdiğinden bahsediyorsunuz. Öyle bir şey yok. Doğanın değişmez kanunları, Kabala kaynaklarında ve bu eski kitapların tekrarı olan benim kitaplarımda anlatılıyor. Bu bilginin bilimsel açıklaması, ilk olarak, Yaradılış Kitabı’nın yazıldığı antik Babil döneminde yapılmıştı. Bu anlayış ve Üst hakimiyet, orada tam anlamıyla açıklanmıştı. Yaşadıklarımıza dışarıdan bakabilsek, çeşitli duygular ve acılardan arınabilsek, herşeye etki eden güçleri görebiliriz. Ve aynen bu şekilde bizi yönlendirmeye devam edecekler… Eğer bu güçleri anlamayı öğrenip, tam olarak nasıl davranmamız gerektiğini göremezsek; aynen fizikte ve kimyada yaptığımız gibi, bu kanunları da yararımıza kullanmayı beceremezsek, acı çekmeye devam edeceğiz. V Molchanov: Umarım sorularım size rahatsız etmiyordur. Ben meraklı bir adamım ve bunu gerçekten anlamak istiyorum. Ben, hayatım boyunca, kendimi, belli bir seviyenin altında hissetmek istemem. Bildklerimden, öğrendiklerimden geride kalmak istemem. Bunun için yaşamadım. İyi bir ailede büyüdüm. O kadar kitabı bunun için okumadım. Sizin şu sözleriniz beni şaşkına çevirdi: ‘‘Bir insan kendisini ne kadar bayağı hissederse, gerçek kimliğine ve Yaratan’a o kadar yakındır.’’ Size göre, ‘‘bayağı’’ ne demek? M. Laitman: Büyük insanlarla konuşurken, birden, bildiklerine güvenmediklerini hissederiz. Kişi, eğer, gerçekten büyük bir araştırıcı ise, bildiklerinin, sonsuz bir kaynağın sadece başı olduğunun farkındadır. Bu duruma gelmemiz gerekiyor. Dünyamızı tanımamızın zorunlu olduğunu, çünkü aslında onunla ilgili hiçbir şey bilmediğimizi anlamamız gerekiyor. Bilimin içinde bulunduğu krize bakarsak, varoluşun Üst seviyesini insanoğluna açıklamakta aciz kaldıklarını görüyoruz. Bu bilimler, bizim doğamızın ürünü. Onları biz keşfettik. Dünyayı, beş duyumuzla algılıyoruz ve bu algılayış doğrultusunda bir dünya tanımlıyoruz. Başka bir gözlemcinin algılayışı tamamen farklı olabilir. Sanki herşeyi biliyor, anlıyor ve doğru yapıyormuşuz gibi kibirlenmeyi bırakıp, doğru davranabilseydik; dünyamızı idare eden muazzam üst katmanların sırlarına erebilirdik. Bu, bizim için bir zorunluluktur. Doğadan, darbe üstüne darbe alıyoruz. Bunun ardındaki maksadı niçin sorgulamıyoruz? Neticede, herşey bir amaç uğruna olmuyor mu? Tüm bunlar; insanlar, bütün bu belaların ve genel olarak, tüm varoluşun amacını araştırmaya başlasınlar diye yaşanıyor. Hiçbir şey iz bırakmadan kaybolmaz ve hiçbir şey boşuna yaratılmamıştır. İnsanoğlu, herşeyi yapma hakkına ve gücüne sahip olduğunu zannediyor. Bunun sonucunda, böyle bir krize girdik. V. Molchanov: Kitaplarınızı okurken, pozitif bilimlere karşı olduğunuz izlenimine kapıldım. Daha çok psikoloğa ihtiyacımız olduğunu ve bilime yalnızca bu konuda ihtiyaç duyduğumuzu vurguluyorsunuz. Peki, hasta bir insan ne yapmalı? Doktora gitmeli mi? Ya da, deprem bölgelerinde yaşayanlar ne yapsın? Sismologlara başvurmasınlar mı? Beni çok şaşırtıyorsunuz. Siz de bilim dünyasından değil misiniz? M. Laitman: Hayır, hayır! Hiçbir şekilde, insanlığın keşfi olan bilimlerin ya da dünyamızın, birbiriyle bağlantılı sistemlerinin açığa çıkarılmasının önemini inkar etmiyorum. Benim ilk uzmanlık alanım biyosibernet

http://www.biyologlar.com/egoizmin-gerekliligi

DNA’nın titreşimsel davranışları..

Ezoterik ve manevi eğitim verenler uzun zamandır bedenimizin dil, kelime ve düşünceyle programlanabilir olduğunu biliyorlardı. Bu şimdi bilimsel olarak kanıtlandı ve açıklandı. İnsan DNA’sı biyolojik bir İnternet ve bir çok bakımdan yapay olandan daha üstün. Son Rus bilimsel araştırmaları durugörü, önsezi, ani ve uzaktan terapi eylemleri, kendi kendini iyileştirme, olumlama teknikleri, kişilerin etrafındaki ışık/aura (yani maneviyatta ustalar) aklın iklim yapısı üzerindeki etkisi ve bir çok fenomeni daha doğrudan yada dolaylı olarak açıklıyor. Ayrıca, söz ve frekanslarla bir tek geni ÇIKARIP EKLEMEDEN DNA’yı etkiyen ve yeniden programlayan yepyeni bir çeşit ilaca dair kanıtlar var. DNA’mızın sadece 10% protein oluşturmak için kullanılıyor. Bu DNA kümesi batılı araştırmacıların ilgisini çekiyor, inceleniyor ve vasıflandırılıyor. Geriye kalan %90 “çöp DNA” olarak değerlendiriliyor. Rus araştırmacılar, bununla birlikte, doğanın aptal olmadığını düşünerekten %90 olan”çöp DNA” yı araştırmak için dilbilimci ve genetikcilerle bir araya geldiler. Sonuçları, bulguları ve vardıkları kanaat devrim niteliğinde! Bulgularına göre, DNA’mız sadece bedenimizin inşaasından değil veri saklama ve iletişimden de sorumlu. Rus dilbilimciler genetik kodun – özellikle görünürde ”yararsız” %90 - bütün insani dillerle aynı kodu izlediğini keşfettiler. Bu sonuca göre sözdizim kurallari (kelimelerin söz ve cümle oluşturmak için bir araya getirilişi), anlambilim ve gramerin temel kurallarını karşılaştırdılar. DNA’mızın alkalikleri düzenli bir grameri izliyor ve tıpkı dilimiz gibi kurallar dizisinin olduğunu keşfettiler. Bu nedenle insan dilleri tesadüfen ortaya çıkmadı ve özümüzde olan DNA’nın bir yansıması. Rus biyofizikci ve moleküler biyolog Pjotr Garjajev ve meslektaşları DNA’nın titreşimsel davranışlarını da incelediler. Sonuç kısaca şöyle: ”Canlı kromozomlar tıpkı bir endojen (içsel) DNA lazer radyasyonu kullanan holografık bir bilgisayar gibi işliyor. Belirli ses frekans modellerini, DNA frekanslarını ve böylece genetik bilginin kendisini etkileyen lazer tarzı bir ışına, modüle etmeyi örnek olarak başardılar. DNA alkalin eşleri ve dilin temel yapısı (daha önceden açıklandığı gibi) aynı yapıya sahip, DNA şifresini çözmeye gerek yok. Sadece dilin kelime ve cümleleri kullanılabilir! Bu da, deneylerle kanıtlanmıştır! Canlı DNA maddeleri (canlı dokularda ki, laboratuar ortamında ya da yapay koşullardaki değil) dil ile modüle edilmiş lazer ışınları ve radyo dalgalarına her zaman tepki verirler tabi eğer doğru frekans (ses) kullanılır ise. Bu nihayet ve bilimsel olarak neden olumlamaların, hipnozların ve benzerlerinin insanlar ve bedenleri üzerinde bu kadar kuvvetli tesirleri olabildiğini açıklıyor. DNA’mızın dile tepki vermesi tamamen normal ve doğal. Batılı araştırmacılar bir tek geni DNA sarmallarından kesip başka yerlere eklerken Rus araştırmacılar hücresel metabolizmayı modüle edilmiş radyo ve ışın frekanslarıyla etkileyen ve böylece genetik bozuklukları onaran cihazlar yarattılar. Belli bir DNA’nın bilgi modellerini dahi ele geçirip ve başka bir tanesine aktardılar bu şekilde başka bir genom için hücreleri yeniden programladılar. Başarılı bir şekilde, örneğin, sadece DNA bilgi modelini aktararak kurbağa embriyolarını semender embriyolarına dönüştürdüler! Bu şekilde, DNA’dan bir tek geni kesip eklerken oluşan hiçbir yan etki ve uyuşmazlık olmadan tüm bilgi aktarılmıştır. Eski kesme prosedürü yerine sadece titreşim (ses frekansları) ve dil ekleyerek uygulanan bu prosedür inanılmaz, dünyayı değiştiren bir devrim ve sansasyonu gösteriyor Bu araştırma organizmaların oluşumunda, alkalik dizilişlerin biyokimyasal işlemlerinden, çok daha fazla etkiye sahip olan dalga genetiğinin muazzam gücüne dikkat çekiyor. Ezoterik ve manevi eğitim verenler uzun zamandır bedenimizin dil, kelime ve düşünceyle programlanabilir olduğunu biliyorlardı. Bu şimdi bilimsel olarak kanıtlandı ve açıklandı. Frekans tabi ki doğru olmak zorunda. Ve bu herkes aynı derecede başarılı değil yada her zaman aynı kuvveyle yapamadığının nedeni. DNA’yla bilinçli bir iletişim kurabilmek için bireysel kişi içsel süreç ve gelişimi üzerinde çalışmak zorunda. Rus araştırmacılar bu faktörlere bağımlı olmayan ancak DAİMA, doğru frekansın kullanılması şartıyla, çalışabilecek bir yöntem üzerinde çalışıyorlar. Bir bireyin bilinci ne kadar gelişmiş ise, her hangi bir cihaz için gereksinim o kadar az ve kişi tek başına bu neticelere ulaşabilir. Bilim nihayet bu tarz fikirlere gülmeyi bırakacak ve sonuçları onaylayıp açıklayacak. Ve orada bitmiyor. Rus bilimadamları DNA’mızın bir boşluk içerisinde bozucu modeller oluşturabileceğini keşfettiler, böylece manyetize edilmiş solucan delikleri oluştarabilir. Solucan delikleri karadeliklerin çevresindeki Einstein-Rosen diye adlandırlan köprülerin mikroskobik karşılığı. Bunlar evrendeki mekan ve zamanın dışında bilginin aktarılabildiği tamamen farklı alanların arasındaki tünel bağlantılar. DNA bu bilgi bitlerini kendine çekiyor ve bilincimize iletiyor. Bu hiper komünikasyon işlemleri (telepati, kanalize olma) en etkili gevşeme durumunda oluyor. Stres, kaygı yada hiperaktif bir zihin, hiper komünikasyonu engelliyor yada bilginin tamamen bozulmuş ve yararsız olmasını sağlıyor. Doğada hiper komünikasyon milyonlarca senedir başarılı bir şekilde uygulandı. Böceklerin organize hayat akışları bunu çarpıcı bir biçimde kanıtlıyor. Modern insan bunu sadece çok daha sübtil bir seviyede “önsezi” olarak biliyor. Ama bizde, ondan yeniden bütünüyle faydalanabiliriz. Doğadan bir örnekle, bir kraliçe arı kolonisinden uzak düştüğü zaman, geride kalan işçi arılar planlarına göre gayretli bir şekilde yapımlarına devam ediyorlar. Oysa, eğer kraliçe arı öldürülürse kolonideki bütün işler duruyor. Hiç bir arı ne yapacağını bilemiyor. Anlaşılan, kraliçe arı ”yapım planlarını” uzaktayken dahi toplumundakilere grup bilinci aracılığıyla aktarıyor. Hayatta olduğu sürece istediği kadar uzakta olsun. İnsanlarda, hiper komünikasyonla kişi aniden bilgi tabanı dışındaki bir bilgiye erişim sağladığında karşılaşılıyor. Bu hiper komünikasyon o zaman ilham yada önsezi olarak deneyimleniyor (trance challenging de aynı şekilde). Örneğin İtalyan besteci Giuseppe Tartini rüyasında bir gece bir şeytanın başucunda oturduğunu ve keman caldığını gördü. Ertesi sabah Tartini parçayı hafızasından oldugu gibi yazabildi. Ona the Devil’s Trill Sonata (Şeytan Sonatı) adını verdi. 42 yaşında bir erkek hemşire senelerce rüyasında bir çeşit bilgi CD-ROM’una bağlı olduğunu gördü. Düşünülebilen bütün alanlardan doğrulanabilir bilgiler ona aktarıldı ve sabah hatırlayabildi. O kadar yoğun bir bilgi akışı vardı ki sanki bütün bir ansiklopedi o gece aktarılmıştı. Bilgilerin çoğu onun kişisel bilgi tabanı dışındaydı ve hakkında hiç bir bilgisi olmadığı teknik detaylara kadar uzanıyordu. Hiper komünikasyon oluştuğunda, kişi DNA da, insanda olduğu gibi mucizevi fenomen gözlemleyebilir. Rus bilimciler DNA örneklerini lazer ışığıyla ışınladılar. Ekranda tipik bir dalga modeli oluştu. DNA örneğini kaldırdıklarında dalga modeli kaybolmadı ve kalmaya devam etti. Bir çok kontrollü deney şekilin kaldırılmış örnekten gelmeye devam ettiğini gösterdiler, anlaşılan enerji alanı kendiliğinden geride kalmaya devam ediyordu. Bu etkiyi şimdi fantom DNA etkisi deniyor. Zaman ve mekan dışında enerjinin DNA kaldırıldıktan sonra aktive edilmiş solucan deliklerinden akmaya devam ettiği tahmin ediliyor. İnsan hiper komünikasyonundaki en çok karşılaşılan yan etkiler ilgili kişinin çevresindeki açıklanamayan elektromanyetik alanlar. CD çalar gibi elektrikli aletlerin etkilenip saatlerce çalışmadığı olabiliyor. Elektromanyetik alan yavaşça yok olmasıyla beraber aletler tekrar normal çalışmaya başlıyor. Bir çok şifacı ve fizikçi bu alanı çalışmalarından dolayı biliyorlar: ortam ve enerji ne kadar iyi olursa, o anda çalışmayı durmasıyla beraber kayıt cihazları için daha zor olabiliyor. Çoğu zaman ertesi sabah herşey normale dönmüş oluyor. Bunu okumak çoğu kişiyi rahatlatıcı olabilir, çünki bu onların teknik olarak beceriksiz olmaları anlamına gelmediği, onların hiper komünikasyonda iyi olmaları anlamına geliyor. Grazyna Gosar ve Franz Bludorf Vernetzte Intelligenz kitaplarında kesin ve açık bir şekilde bu bağlantıları açıklıyorlar. Yazarlar ayrıca erken dönemlerde insanlığın tıpkı hayvanlar gibi, çok güçlü bir şekilde grup bilincine bağlı olduğu ve bundan dolayı grup olarak hareket ettiğini, varsayan kaynaklardan alıntı yapıyorlar. Oysa bireyselliği geliştirmek ve deneyimlemek için biz insanların hiper komünikasyonu neredeyse tamamen unutmak zorundaydık Şimdi biriysel bilincimizde oldukça stabil iken, zorlanmadan yada bu bilgiyle ile ilgili ne yapacağımıza dair uzaktan kontrol edilmeden DNA’mızla bütün bilgiye erişim sağlayabileceğimiz yeni bir grup bilinci şekli oluşturabiliriz. Şuan biliyoruz ki interneti kullanınca, DNA’mız doğru bilgiyle ağı besler, ağdan veri alabilir, ve ağdaki diğer katılımcılarla bağ kurabilir. Uzaktan terapi, telepati yada “uzaktan hissedebilme” bu şekilde açıklanabilir. Kimi hayvanlar sahiplerinin eve dönmeyi düşündüklerini uzaktan bilebiliyorlar. Bu henüz grup bilinci ve hiper komünikasyonla kavramlarıyla yorumlanabilir ve açıklanabilir. Belirgin bir bireysellik olmadan hiçbir kolektif bilinç anlamlı bir biçimde kullanılamaz, yoksa kolay manipüle edilebilir bir sürü içgüdüsüne geri dönüyor olurduk. Yeni milenyumdaki hiper komünikasyon tamamen farklı bir anlama geliyor. Araştırmacılar bireyselleşmiş insanlar tekrar grup bilincini yeniden elde ederse, yaratmak değiştirmek ve şekillendirmek için ilahi bir gücünün olacağını düşünüyor. VE insanlık kitlesel bir şekilde yeni bir grup bilincine doğru ilerliyor. Sistem herkesi bir araya topladığından ve kişilerin buna uyum sağlamasını beklemesinden dolayı çocukların yüzde ellisi okula gitmeye başladıkları andan itibaren bir sorun olacaklar. Bugünün çocuklarının bireysellikleri o kadar güçlü ki uyum sağlamakta direnecekler ve her şekilde kişisel özelliklerinden vazgeçmekte direnecekler. Aynı zamanda her geçen gün durugörülü doğan çocukların sayısı artıyor. Bu çocuklarda bir şeyler bu yeni grup bilincine doğru çabalıyor ve daha fazla bastırılamıyor. Bir kural olarak, örneğin hava sadece bir birey tarafından etki altına alınamaz. Ama grup bilinci tarafından etkilenebilir (kimi yerli kavimlere göre bu yeni bir şey değil. Hava Dünya rezonans frekansları (Schumann frekansları) tarafından güçlü bir şekilde etkileniyor. Aynı frekanslar bizim beyinlerimiz tarafından da oluşturuluyor, yada birçok kişi düşüncelerini senkronize ettikleri zaman yada bireyler (maneviyatta ilerlemişler, örnek olarak) düşüncelerini lazer benzeri bir biçimde odaklandırdıklarında, bu durumda hava üzerinde etkili olabilmeleri şaşılacak bir şey değil. Grup bilinci oluşturan günümüzün bir uygarlığının çevresel sorunu yada enerji yetersizliği olmaz, çünkü eğer birleşik bir medeniyet olarak bu tarz zihinsel güçleri kullanacak olsalar kendi gezegeninin enerjilerini doğal olarak kontrollerinde olurdu. Çok sayıda insan iyi bir niyet için örneğin barış üzerinde tefekkür etmek gibi, bir araya geldiklerinde - aynı zamanda şiddet potansiyeli de yok olur. Anlaşılan, DNA normal beden ısısında çalışabilen organik bir süperiletken olduğu gibi aynı zamanda görev yapabilmesi için 200 ve 140 arası A C gibi aşırı derecede düşük ısılar gerektiren yapay süperiletkenlerle de çalışıyor. Buna ek olarak, bütün süperiletkenler ışık ve böylece bilgi saklayabiliyorlar. Bu ayrıca DNA’nin nasıl bilgiyi saklayabildiğini açıklıyor. DNA ve solucan deliklerine ilişkilendirilen başka bir fenomen daha var. Normalde, bu aşırı küçük solucan delikleri son derece dengesiz ve sadece saniyenin çok kısa bir süresi var oluyorlar. Sağlam solucan delikleri belirli şartlar altında kendilerini organize edebiliyor, örneğin yerçekimini elektriğe dönüştürebilecek kendine özgü boşluk alanları yaratıyor. Boşluk alanları kendiliğinden ışık yayan iyonize edilmiş ve önemli miktarda enerji içeren gaz toplarıdır. Rusyada sıklıkla bu tarz ışıyan topların görüldüğü bölgeler var. Bunu takip eden karışıklıktan dolayı Ruslar büyük çaplı araştırma programları başlattılar ve nihayetinde kimi yukarıda belirtilen keşiflere neden oldu. Çok kişi boşluk alanlarını gökyüzündeki parlak balonlar olarak biliyor. Dikkatli kişi onlara hayretle bakarak kendine onların ne olabileceğini sorar. “Hey yukarida ki. Eğer bir UFO isen, üçgen şeklinde uç” diye düşünmüştüm bir keresinde. Ve aniden, ışık topları üçgen şeklinde hareket ettiler. Yada bir buz hokeyi topu gibi gökyüzünde boyunca atıştılar, sıfırdan başlayarak sessizce yüksek hızlara çıkarak. Bakakalarak bende, birçokları gibi onların UFO olabileceğini düşünmüştüm. Beni memnun etmek için üçgen şeklinde uçmalarından dolayı, dostane birileriydi anlaşılan. Ruslar boşluk alanlarının çoğunlukla görüldüğü bölgelerde kimi zaman ışık topu gibi yerden yukarıya gökyüzüne doğru uçtuklarını keşfettiler. O zamandan sonra boşluk alanlarının, beynimiz tarafından da oluşturulan, düşük dalga frekansları yaydıkları keşfedildi ve bu dalgaların benzerliğinden dolayı bizim düşüncelerimize tepki verebiliyorlar. Heyecan verici olsada yerdeki bir tanesiyle karşılaşmak çok iyi bir fikir olmayabilir çünkü bu ışık topları muazzam bir enerji içerebilirler ve bizim genlerimizi mutasyona uğratma kapasitesine sahipler. Bir çok ruhani eğitmen derin meditasyon yada enerji çalışması esnasında bu tarz, kesinlekle hoş duygulara neden olan ve hiç zarara neden olmayan, görünebilir ışık topları yada sütunları oluşturabiliyorlar. Anlaşılan bu boşluk alanının içsel düzenine, kalitesi ve orijine de bağlı. Örnek olarak genç ‘Englishman Ananda’ gibi kimi ruhani eğitmenlerde ilk başta hiçbir şey görünmüyor ama o oturup konuşuyorken yada hiper komünikasyonla meditasyon yapıyorken fotoğraf çekmeye çalıştığınızda sadece sandalye üzerinde bir beyaz bulutun resmi çıkıyor. Kimi, Dünya şifa projelerinde olduğu gibi, bunun gibi ışık etkileri fotoğraflarda da görülebiliyor. Basitçe söylemek gerekirse, bu fenomen solucan deliklerinin daha sağlam şekillerinden olan yerçekimi ve anti yerçekimi kuvveleriyle ve bizim zaman ve mekan strüktürümüz dışındaki enerjilerin hiper komünikasyon görüntüleriyle ilgili. Bu hiper komünikasyon ve görünür boşluk alanlarını deneyimleyen önceki jenerasyondakiler onlardan önce bir meleğin belirdiğine inanıyorlardı, ve biz hangi bilinc şekillerine hiper komünikasyon kullanarak erişim sağlayabileceğimizden emin olamayız. Varlığına dair bilimsel bir kanıtları olmadığı için, bu tarz deneyimler yaşayan kişiler halüsinasyondan mağdur DEĞİLLER. Hakikatımızı algılamada büyük bir adım daha attık. Resmi bilim dünyadaki yerçekimi anomalilerinin boşluk alanlarının oluşumunda katkıda bulunduğunu biliyor. Roma’nın güneyinde, Rocca di Papa’da yerçekim anomalilerine rastlandı. Bütün bilgi ‘Vernetzte Intelligenz’ Grazyna Fosar ve Franz Bludorf tarafından yazılan kitaptan, ISBN 3930243237 Barbael tarafından özetlenmiş ve yorumlanmış. Kitap maalesef şuan sadece almanca olarak var. Yazarlara buradan ulaşabilirsiniz: Kontext - Forum for Border Science www.fosar-bludorf.com Çeviren : Hülya Altınkaya Makalenin tamamı İngilizce olarak Kontext websitesinde görüntülenebilir. www.fosar-bludorf.com/index_eng.htm www.okyanusum.com

http://www.biyologlar.com/dnanin-titresimsel-davranislari-

Türk Toplumunda Sık Görülen Kalıtsal Hastalıklarda PCR Tekniğine Dayalı DNA Tanı Yöntemlerinin Geliştirilmesi

Türk Toplumunda Sık Görülen Kalıtsal Hastalıklarda PCR Tekniğine Dayalı DNA Tanı Yöntemlerinin Geliştirilmesi www.perinataljournal.com/Journal_Files/PD_1999714_04.pdf

http://www.biyologlar.com/turk-toplumunda-sik-gorulen-kalitsal-hastaliklarda-pcr-teknigine-dayali-dna-tani-yontemlerinin-gelistirilmesi

Turner sendromu nedir, belirtileri ve tedavisi

Turner sendromu nedir, belirtileri ve tedavisi

Turner Sendromu nedir: Kız çocuklarında, X kromozomunun yokluğu veya yapısal bozukluğu nedeniyle ortaya çıkan, halk arasında büyüyememe hastalığı olarak adlandırılan Turner Sendromu hastalığında erken teşhis ile tedavi ve sonradan görülebilecek birçok komplikasyonunun önlenmesi mümkün.Sadece kız çocuklarında ve her 2000 – 2500 doğumda bir görülen Turner Sendromu hastalığı kısa boy; ergenlik bulgularının ortaya çıkmaması ya da ileriki dönemlerde hamile kalamama gibi belirtilerle ortaya çıkıyor. Hastalığın en önemli özelliği tanının atlanıyor olması ve birçok hastanın hastalığından haberdar olmaması.Hastalıktaki en önemli konu erken teşhisdir ve tanı için gerekli tahliller bir çok sağlık kuruluşunda yapılabilmektedir.Turner Sendromu konusunda halkın bilgisiz olduğunu kaydeden Ulusal Turner Sendromu Grubu Başkanı Prof. Dr. Atilla Büyükgebiz ve İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı, Prof. Dr. Bumin N. Dündar hastalığın Türk toplumunda yeterince tanınmaması nedeniyle toplumsal bilinci arttırmak ve hastalık konusunda aileleri uyarıp hasta aileleri arasında dayanışmayı sağlamak amacıyla, İzmir’de I. Ulusal Turner Sendromu Toplantısı’nı 12-13 Eylül 2015 tarihinde gerçekleştireceklerini bildirdiler. Toplantı “Büyüyen Çocuk Derneği” ve “Ulusal Pediatrik Endokrinoloji Derneği” katkıları ile gerçekleşecek. Toplantı çerçevesinde Turner sendromlu ailelerin uzmanlarla soru-cevap şeklinde bilgi alışverişi de sağlanacak.Prof. Dr. Atilla Büyükgebiz ve Prof. Dr. Bumin N. Dündar konuya ilişkin yaptıkları açıklamada şunları kaydettiler;Turner Sendromu belirtileri“Kız çocuklarında kısa boy, ergenlik bulgularının ortaya çıkmaması ve ileriki yaşlarda ise gebe kalamama gibi bulguların gözlendiği genetik bir hastalık olan Turner Sendromu, konusunda ne yazık ki aileler yeterli bilgiye sahip değil. Turner Sendromu, gebelikte düşüklerin en önemli nedenlerinden biridir ve yaşamın ileri dönemlerinde klinik bulguları hafif olabildiğinden tanı koyması atlanabilen fark edilemeyen bir hastalıktır. Oysa hangi yaşta olursa olsun kısa boylu tüm kız çocuklarında ilk akla gelen bir hastalık olmalı ve araştırılmalıdır. Ailelerin de bu konuda çok dikkatli olması gerekir. Eğer kız çocuğu kısa boylu ise, 13 yaşına gelmesine rağmen henüz göğüs gelişimi yoksa, 16 yaşına gelmesine rağmen adet kanaması başlamamışsa Turner Sendromu olup olmadığı araştırılmalıdır. Ayrıca özellikle kısa boylu ve gebe kalamayan erişkin kadınlarda da mutlaka Turner Sendromu taşıyıp taşımadığı analiz edilmelidir.”Turner Sendromunun tanısı nasıl yapılır?Tanı için genetik analiz tüm sağlık kuruluşlarında yapılıyorProf. Büyükgebiz ve Prof.Dündar, Turner Sendromu tanısının bir çok sağlık kuruluşunda yapıldığını ve SGK tarafından ücretsiz karşılanan genetik analiz tetkikiyle kolayca ortaya konulabildiğini açıklayarak şunlara değindiler;“Turner Sendromu hastalığının teşhisi için tüm sağlık kuruluşlarında genetik analiz tetkiki yapılır. Bu analizi SGK da karşılıyor. Gebelik sırasında ultrason taramasında ve doğumdan hemen sonra bebeklerde yapılacak tetkiklerle kolayca tanı konulabilir. Turner Sendromu kız çocuklarında kısa boy, ergenlik gecikmesi, erişkinde gebe kalamama gibi sık görülen bulguları bulunuyor. Bu hastalık birçok sistemi ilgilendiren başka hastalıklara da neden olabilmekte ve yaşamı olumsuz etkileyebilmektedir. Ayrıca, kalp defektleri, diyabet, kemik erimesi, işitme problemleri, göz problemleri, çölyak hastalığı, tiroit hastalıkları, bazı kanser türleri gibi pek çok hastalık Turner Sendromlu kişilerde daha sık görülür. Bu nedenle hastalığın erken tanısı ve komplikasyonların erken tedavisi, hastaların yaşam sürelerinin uzaması ve yaşam kalitelerinin artması açısından son derece önemlidir.”Türkiye’de Turner Sendromlu hasta sayısı kesin olarak bilinmemektedir. “Ne yazık ki toplumumuzda çok sayıda hasta olduğundan habersiz, Turner Sendromlu kişi var. Bu hastaların bir kısmına erişkin dönemde tesadüfen tanı konulabiliyor, ancak düzenli takip tedavilerini yapabilecek uzman doktor ve klinik bulmakta sıkıntı yaşıyorlar. Turner Sendromunda boy kısalığı büyüme hormonu tedavisi ile belli oranda tedavi edilebilmektedir. Ancak tedavinin etkinliğinin artması için erken tanı çok önemlidir.”İzmir de 1.Turner Sendromu Sempozyumu düzenlenecekİzmir’de 12-13 Eylül tarihlerinde düzenlenecek 1.Turner Sendromu Sempozyumu hem halkı hem de sağlık personelinin bilgilendirilmesi amacını taşıyor. İlk kez düzenlenecek sempozyumda halkımızın ve sağlık personelimizin Turner Sendromu hakkındaki bilgi düzeyinin artırılması, Turner Sendromluların tedavilerinde yaşanan zorlukların giderilmesini amaçlıyoruz. Ülkemizde belli yerlerde yutdışında olduğu gibi çocuk ve erişkin Turner Sendromlulara özel bu konuda deneyimli kliniklerin kurulması gerekmektedir. Turner Sendromu Farkındalık Projesi kapsamında, Turner Sendromunda son gelişmeleri tartışmak ve Turner Sendromlu hastalar ve aileleri ile uzmanları buluşturmak için İzmir’de 12-13 Eylül 2015 tarihinde, “Büyüyen Çocuk Derneği” ve “Çocuk Endokrinoloji ve Diyabet Derneği” katkıları ile Turner Sempozyumu ve 1. Turner Sendromlu Hastalar, Aileleri ve Uzmanlar buluşması gerçekleştirilecektir. Bu sempozyumun hastalığın tanısı, önlenmesi ve tedavisi için önemli bir adım olacağına inanıyoruz.”http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/turner-sendromu-nedir-belirtileri-ve-tedavisi

Kaktüs Nedir?

Kaktüs Nedir?

Kaktüs adı ile bilinen, dikenli bir görüntüye sahip olan bitkinin, botanik dünyasının dilindeki familya adı “kaktüsgiller”dir. Her ne kadar “Kaktüs” ismi köken olarak bir cins adı olmasa da, bu bitki çoğunlukla bu isim ile tanınmakta ve anılmaktadır.Kaktüsgiller, gövde yapısı olarak etli ve sulu bir biçimdedir. Şekil olarak da, bitki gövdesinin yassı olduğu söylenebilmektedir. Kaktüs bitkisinin en sık yetiştiği ve yaşamını sürdürdüğü bölgeler, çöller ve tropik iklimin hüküm sürdüğü coğrafyalardır. Kaktüs bitkisinin çok suya ve bağlantılı olarak da yağmurlara pek ihtiyacı olmaması nedeniyle, bu tip iklimler bitki adına sorun teşkil etmemektedir. Ayrıca kaktüs bitkisi, oldukça uzun ve kalın bir bitki köküne sahiptir. Bu kök aracılığı ile de, ihtiyaç duyduğu bütün minerali ve diğer katkıları topraktan istediği ölçüde alabilmektedir.Kaktüslerin görüntü olarak akılda kalıcı yanları ise, dikenli yapraklarının bulunmasıdır.Bitki dünyasındaki kirpilere benzetilen kaktüsler, çeşidine göre bazı zehirli dikenlere de sahip olabilmektedirler. Çoğu kaktüs dikeni zehirli olmasa da, yapılarının çok ince ve dayanıklı olması nedeniyle, battıkları insan etinden zor çıkarılmakta ve fazlaca da acı vermektedirler.Kaktüsün son zamanlarda fazlaca tartışıldığı ilginç bir konu da, radyasyonun zararlı etkilerine karşı direnç gösterdiği ve bulunduğu ortamda radyasyonun etkilerini oldukça azalttığı yönündeki bir tezdir. Bu tez, henüz kanıtlanmış ve kurallaşmış bir yapıda değildir. Ancak, bu sava keskin şekilde karşı gelen ve çürütebilen bir çalışma da ortaya çıkmamıştır. Kanıtlanana kadar muamma olacak olan bu durumun, uzak doğuda kaktüs ticareti yapan tüccarlarca ortaya atıldığı da, bir başka iddiadır. Kaktüs bitkisi, evlerde de kolaylıkla yetiştirilebilmektedir. Bitki herhangi bir yerden rahatlıkla satın alınabilir, bu sayede de kolayca ev ortamında yetiştirilebilir. Bununla ilgili tek uyarı ise, özellikle çocuklardan ve evcil hayvanlardan uzak bir yerde bitkinin yetiştirilmesidir. Bu uyarı, bitkinin dikenlerinin çocuklara ve hayvanlara batmaması için bir önlem niteliğindedir.OLYMPUS DIGITAL CAMERAHer bitki gibi, kaktüs bitkisi de karanlıktan hoşlanmaz, aydınlık ve ışıklı ortam ister. Bu nedenle kaktüs bitkisi, güneş ışığı alan bir yerde yetiştirilmelidir. Bunun yanında, yılda en az bir kez olmak üzere, bitkiye mineral takviyesi yapılmalıdır. Kaktüsün çok fazla suyu sevmemesi nedeniyle, özellikle yaz aylarında, sulama işlemi “damlatma” yöntemi ile uygulanmalıdır. Sağlıklı bir şekilde büyütülmek istenen kaktüsün, toprağının da zaman zaman havalandırılması ve taze kalması şarttır.Türk toplumunda ise, içine biraz da mizah katılarak, kaktüs bitkisine “kaynana bitkisi” ya da “kaynana çiçeği” ismi verilebilmektedir.Kaynakça: http://www.merakname.com/kaktus-nedir/Yazar: Baran Akçokhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/kaktus-nedir

Kaktüs Nedir?

Kaktüs Nedir?

Kaktüs adı ile bilinen, dikenli bir görüntüye sahip olan bitkinin, botanik dünyasının dilindeki familya adı “kaktüsgiller”dir. Her ne kadar “Kaktüs” ismi köken olarak bir cins adı olmasa da, bu bitki çoğunlukla bu isim ile tanınmakta ve anılmaktadır.Kaktüsgiller, gövde yapısı olarak etli ve sulu bir biçimdedir. Şekil olarak da, bitki gövdesinin yassı olduğu söylenebilmektedir. Kaktüs bitkisinin en sık yetiştiği ve yaşamını sürdürdüğü bölgeler, çöller ve tropik iklimin hüküm sürdüğü coğrafyalardır. Kaktüs bitkisinin çok suya ve bağlantılı olarak da yağmurlara pek ihtiyacı olmaması nedeniyle, bu tip iklimler bitki adına sorun teşkil etmemektedir. Ayrıca kaktüs bitkisi, oldukça uzun ve kalın bir bitki köküne sahiptir. Bu kök aracılığı ile de, ihtiyaç duyduğu bütün minerali ve diğer katkıları topraktan istediği ölçüde alabilmektedir. Kaktüslerin görüntü olarak akılda kalıcı yanları ise, dikenli yapraklarının bulunmasıdır.Bitki dünyasındaki kirpilere benzetilen kaktüsler, çeşidine göre bazı zehirli dikenlere de sahip olabilmektedirler. Çoğu kaktüs dikeni zehirli olmasa da, yapılarının çok ince ve dayanıklı olması nedeniyle, battıkları insan etinden zor çıkarılmakta ve fazlaca da acı vermektedirler.Kaktüsün son zamanlarda fazlaca tartışıldığı ilginç bir konu da, radyasyonun zararlı etkilerine karşı direnç gösterdiği ve bulunduğu ortamda radyasyonun etkilerini oldukça azalttığı yönündeki bir tezdir. Bu tez, henüz kanıtlanmış ve kurallaşmış bir yapıda değildir. Ancak, bu sava keskin şekilde karşı gelen ve çürütebilen bir çalışma da ortaya çıkmamıştır. Kanıtlanana kadar muamma olacak olan bu durumun, uzak doğuda kaktüs ticareti yapan tüccarlarca ortaya atıldığı da, bir başka iddiadır. Kaktüs bitkisi, evlerde de kolaylıkla yetiştirilebilmektedir. Bitki herhangi bir yerden rahatlıkla satın alınabilir, bu sayede de kolayca ev ortamında yetiştirilebilir. Bununla ilgili tek uyarı ise, özellikle çocuklardan ve evcil hayvanlardan uzak bir yerde bitkinin yetiştirilmesidir. Bu uyarı, bitkinin dikenlerinin çocuklara ve hayvanlara batmaması için bir önlem niteliğindedir.Her bitki gibi, kaktüs bitkisi de karanlıktan hoşlanmaz, aydınlık ve ışıklı ortam ister. Bu nedenle kaktüs bitkisi, güneş ışığı alan bir yerde yetiştirilmelidir. Bunun yanında, yılda en az bir kez olmak üzere, bitkiye mineral takviyesi yapılmalıdır. Kaktüsün çok fazla suyu sevmemesi nedeniyle, özellikle yaz aylarında, sulama işlemi “damlatma” yöntemi ile uygulanmalıdır. Sağlıklı bir şekilde büyütülmek istenen kaktüsün, toprağının da zaman zaman havalandırılması ve taze kalması şarttır.Türk toplumunda ise, içine biraz da mizah katılarak, kaktüs bitkisine “kaynana bitkisi” ya da “kaynana çiçeği” ismi verilebilmektedir.Kaynakça:http://www.merakname.com/kaktus-nedir/Yazar: Baran Akçokhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/kaktus-nedir-1

Balıklar Zekâ Problemlerinde Primatları Geride Bırakabiliyor

Balıklar Zekâ Problemlerinde Primatları Geride Bırakabiliyor

Bilişsel ekolojiye göre bir canlının zekâsı, günlük yaşamında karşılaştığı hayatta kalma gereklilikleri tarafından şekillenir.

http://www.biyologlar.com/baliklar-zek-problemlerinde-primatlari-geride-birakabiliyor

Uganda'nın Ngogo Şempanzeleri Şaşırtıcı Olarak Uzun Ömürlü

Uganda'nın Ngogo Şempanzeleri Şaşırtıcı Olarak Uzun Ömürlü

Uganda'nın Kibale Ulusal Parkı'ndaki şempanzeler Nogo topluluğunun bir üyesi. Image credit: Brian Wood, Yale Üniversitesi.

http://www.biyologlar.com/ugandanin-ngogo-sempanzeleri-sasirtici-olarak-uzun-omurlu

Evrim İş Başında-İnsan <b class=red>Toplumunda</b> Orak Hücre Genlerinin Dağılımı

Evrim İş Başında-İnsan Toplumunda Orak Hücre Genlerinin Dağılımı

Canlı maddenin temel bir özelliği olan evrim daima devam etmektedir. Birçok insan bunun farkında değildir, çünkü evrimin ne olduğunun (ve ne olmadığının) farkında değildir ve bu yüzden neye bakacaklarını bilmemektedirler. Görsel Telif: g-stockstudio/ShuterStock

http://www.biyologlar.com/evrim-is-basinda-insan-toplumunda-orak-hucre-genlerinin-dagilimi

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0