Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 99 kayıt bulundu.

Hematokrit Testi

Hematokrit testi tahlil sonuçlarında, kısaltılmış şekli olan hct olarak gözükür.Hematokrit,kandaki alyuvarların (eritrositler)(Rbc) işgal ettiği hacmin total hacime oranı olarak bilinir.Bu nedenle oransal bir değer olduğu için % (yüzde) olarak belirtilir.Normal hematokrit değeri kadında ve erkekte cinsiyete göre farklılık göstermektedir.Örnek vermek gerekirse erkeklerde normal hematokrit değeri yetişkinler için % 41-53 dür.Bunun anlamı ise yetişkin erkeklerde 100ml kanda 41-53 ml eritrosit (kırmızı küre) bulunması demektir.Hematokrit değeri ,en sık olarak anemi(kansızlık) şüphesinde tanı koymak amaçlı değerlendirilen bir testdir.Hematokrit testinin erkek ve kadınlarda,yaş gruplarına göre olması gereken normal değerleri ve hangi durumlarda düşüp yükseldiği aşağıda belirtilmiştir.Erkek Kadın13-15 yaş %37-49 %36-4616-50 yaş %40-53 %36-46>50 yaş %41-53 %36-46Hematokrit testi klinikte sıklıkla anemi, kan kaybı, polistemi gibi durumların değerlendirilmesinde kullanılır.Hematokrit Testinin Yüksek Çıktığı Durumlar:Polistemi(kan hücrelerinin fazlalığı), egzersiz, hemokonsantrasyon (dehidratasyon, yanık, aşırı kusma, intestinal obstrüksiyon ) ve yüksek rakımda yaşayan kişilerdeHematokrit Testinin Düşük Çıktığı Durumlar:Anemi ve yatar pozisyonda Hct değeri düşer. Ayrıca saat 17.00-07.00 arasında ve yemeklerden sonra da Hct düzeyinde %10’luk bir düşme olabilir. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/hematokrit-testi

Lokosit Sayımı

1mm³ kanda bulunan lökosit sayısını hesaplamaktır.Gerekli Malzemeler:1.Mikroskop: Bu deneyde 10’luk ve 40’lık büyütmeler kullanılacak, immersiyon yağı ile kullanılan 100’lük büyütme ise kullanılmayacaktır.2. Turck Solüsyonu: Bu solüsyon içinde bulunan asetik asit sayesinde eritrositler ortadan kalkar ve sadece lökositler kalır. Yine bu solüsyon içinde bulunan metilen mavisi ile de lökositlerin çekirdekleri hafif boyanmış olarak görülürler. Böylece lökositleri saymak daha kolay hale gelir.Bu solüsyonun içinde bulunan maddeler aşağıda belirtilmiştir.Turck Solüsyonu       Lökosit Sayımı İçinAsetik asit (%1’lik)     3ccMetilen Mavisi           15-20 mgDistile Su                 300cc3. Lökosit sulandırma pipeti: Şekilde de görüldüğü gibi, bu pipet üzerinde; 0.5, 1 ve 11 çizgileri vardır Pipetin 1 ve 11 çizgileri arasında kalan kısmında bir balon vardır. Burada kan turck solüsyonu ile karıştırarak sulandırılır. Balon içinde bulunan beyaz boncuk, kanın solüsyon ile karışmasını kolaylaştırmak içindir.Deney sırasında 0.5 çizgisine kadar kan çekilip, turck solüsyonu ile 11 çizgisine tamamlanırsa, kan 20 kat sulandırılmış olur. Eğer 1 çizgisine kadar kan çekilip, turck solüsyonu ile 11 çizgisine tamamlanırsa, bu seferde 10 kat sulandırılmış olur. (biz daha çok 10 kat sulandırmayı kullanmaktayız.)4. Sayma Lamı (Thoma veya Neubauer):Thoma Lamı: Şeklini gördüğümüz Thoma lamı, özel olarak hazırlanmış, üzerinde mikroskobik olarak görülebilen enine ve boyuna çizgilerin sınırladığı alanlar bulunan bir lamdır.Şekilde görüldüğü gibi, Thoma lamına yandan bakılacak olursa, üzerine lamel kapatıldığında lam ile lamel arasında bir boşluk kaldığı görülür. Lam ile lamel arasındaki bu boşluğun kalınlığı 1/10 mm’dir.Bu lam üzerinde her biri 1mm² olan 2 tane sayma alanı vardır. Şekilde görülen en büyük karenin alanı 1mm²’dir. Bu alan, birbirine yakın çizilmiş enine ve boyuna üçlü çizgilerle 4x4=16 eşit kareye bölünmüştür. Bu 16 karenin her birine büyük kare adı verilir ve bu karelerin kenar uzunlukları, üçlü çizgilerden dışarıda bulunanlar esas alınarak hesaplanır.Dolayısıyla bu 16 kareden her birinin kenar uzunluğu ¼ değil 1/5 mm olur. Çünkü, üçlü çizgiler de bir yer kaplamaktadır ve üçlü çizgilerin her birinin kalınlığı da 1/20 mm’dir.Üçlü çizgilerle 16 eşit parçaya ayrılmış olan bu kareler, bu defa tekli çizgilerle tekrar 16 eşit kareye ayrılırlar ve her bir karenin kenar uzunluğu da 1/5x1/4=1/20 mm’dir. Görüldüğü üzere, bu karelerin kenar uzunluğu, üçlü çizgilerin kalınlığı ile aynıdır.5. Lamel: Sayım yapılabilmesi için Thoma lamının üzerine bir lamel kapatılmalıdır. Thoma lamının sayım alanlarının kenarlarında bulunan sütunlardan dolayı, lamel kapatıldığında lam ile lamel arasında 1/10 mm kalınlığında bir boşluk kalmaktadır.6.Alkol,pamuk: Delinecek bölgenin temizlenmesi amacıyla %70’lik etil alkol bir pamuğa emdirilir ve bölge temizlenir.7.Lanset: Lansetin steril olduğundan emin olunmalı, delme işleminden önce lansetin uç kısmına dokunulmamalıdır. Lanset bir defa kullanıldıktan sonra atılmalı, başka bir kimsede tekrar kullanılmamalıdır.Deneyin Yapılışı: İlk önce kan alacağımız kişi oturtulmalıdır. Delmek istediğimiz parmak ucunun iç yüzü alkollü pamukla temizlenmelidir. Delmek için kullanacağımız lansetin steril olduğuna emin olmalı, lanseti yalnızca tek bir kişide kullanıp atmalıdır.Parmağı deldikten sonra çıkan ilk damlayı, kuru bir pamukla siliyoruz. Çünkü ilk çıkan damla sonrakilere göre daha çabuk pıhtılaşır ve hücre bakımından da daha zengindir..Lökosit pipetini elimize alıp pipeti yatay tutarak kan damlasına daldırıyoruz. Pipetin emici kısmından emerek 0.5 veya 1 çizgisine kadar kan çekiyoruz. Pipetin dışındaki kanı pamukla silmeliyiz. Bunu yaparken de pipetteki kan sütununun çektiğimiz işaretten aşağı düşmemesine dikkat etmeliyiz.Pipette kan çekme işlemi tamamlandıktan sonra emici kısmı ağzımızdan çıkarabiliriz. Pipeti yatay tuttuğumuz zaman kan sütunu aşağıya kaymayacaktır. Pipeti yatay tutarak getirip hayem solüsyonuna daldırıyoruz ve çekerken balon kısmına gelince pipeti dik pozisyona getiriyoruz. 11 çizgisine kadar solüsyon çekiyoruz. Tam 11 çizgisine geldiğinde pipetin arka ucunu elimizle kapatıp, pipeti yatay pozisyona getirerek solüsyonun içinden çıkarıyoruz.Pipetin iki ucunu baş ve orta parmaklarımızla kapatarak bir iki dakika kadar çalkalayıp lökositlerin homojen olarak dağılmasını sağlıyoruzThoma lamının şekilde gösterildiği gibi sayım alanının her iki tarafında bulunan kısımlarını sulandırma solüsyonu veya başparmağımızın nemiyle hafifçe ıslattıktan sonra lameli bastırarak kapatıyoruz.Pipetteki eritrosit süspansiyonunun ilk birkaç damlasını dışarı akıtmalıyız. Çünkü, pipetin ucundan 1 çizgisine kadar olan kapiller kısmında kan ile solüsyonun karışması gerçekleşmez. Buradaki solüsyonun atılması gereklidir.Pipetin ucunu, sayım alanının bulunduğu bölmenin üzerindeki lamelin kenarına değdirerek, çok ufak bir damlayı lam ile lamel arasına bırakıyoruz. Bu sıvı, kapillerite nedeniyle lam ile lamel arasına yayılacaktır. Sıvı, set kısımlarına geçmemelidir. Aksi halde sayım alanı üzerindeki yükseklik artar ve hacim değişir. Sıvı lamelin üzerine de taşırılmamalıdır.Lamı mikroskoba yerleştiriyoruz ve eğer sıvı hareketi varsa bir iki dakika bekliyoruz. İlk önce 10’luk büyütme ile bakarak sayma alanını buluyoruz ve sayımı yapabilmek için 40’lık büyütmeye geçiyoruz.Lökosit sayımında 1mm²’lik sayma alanının tamamında bulunan lökositler 40’lık büyütme kullanılarak sayılır. 40’lık büyütmede bakıldığında 1mm²’lik alanın bütünü görülemeyeceği için, ilk önce sol üst büyük kareden başlayarak sağa doğru 4 büyük kare sayıldıktan sonra, kalınan noktadan alt satıra geçilir ve bu sefer de büyük kareler sağdan sola doğru ilerleyerek sayılır. Böylece devam edilerek 1mm²’lik alandaki lökositler sayılmış olur.Lökosit Sayısının Hesaplanması:1mm²’lik alandaki tüm lökositleri sayıyoruz.Daha sonra 1mm²’lik sayma alanı üzerinde bulunan hacmi hesaplıyoruz.(Hacim= En x Boy x Yükseklik)(1x1x1/10=1/10 mm²)1mm²’lik alan üzerindeki hacim hesaplandıktan sonra, basit bir orantı ile 1mm³ sulandırılmış kandaki lökosit sayısı hesaplanabilir.Bulduğumuz değer, sulandırılmış kandaki lökosit sayısını gösterdiğinden, normal kandaki lökosit sayısını bulmak için sulandırma oranımızla çarpıyoruz. Eğer 0.5 çizgisine kadar kan çekilip 11’e tamamladıysak 20 ile, eğer 1 çizgisine kadar kan çekip 11’e tamamladıysak 10 ile çarpıyoruz. Bulduğumuz bu değer, 1mm³ kandaki lökosit sayısını ifade etmektedir.1mm³ kandaki lökosit sayısının fizyolojik değerleri aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.Lökosit sayısının fizyolojik değerleriYetişkinlerde    4000-10.000/mm³Yeni doğanda     12.000-18.000/mm³Lökositoz: 1mm³ kanda lökosit sayısının 10.000’in üzeride olmasıdır. Lökositoz durumunda kanda hangi lökosit sayısının arttığını bulmak için periferik yaymada lökosit formülü yapılarak lökosit tiplerinin oranlaması yapılır.Lökopeni: 1mm³ kanda lökosit sayısının 4000’den az olmasına denir.Lökositoz nedenleri:1-Sistemik enfeksiyonlar: Sepsis, Menengit, Pnömoni vs.2-Lokal enfeksiyonlar: Apse, Tonsilit, Sinüzit, Otitis media, Ampiyemi vb.3-Metabolik hastalıklar: Diabetik ketoasidoz, Üremi, Gut, Eklamsi vb.4-İlaç ve zehirler: Digitaller, Epinefrin, Civa, Co, Pb.5-Kan yapımı sistemik hastalıkları: LösemiLökopeni nedenleri:1-Bazı akut ve kronik enfeksiyonlar: Tifo, Pratifo, Brucelloz2-Bazı virüs ve riketsiya hastalıkları: Kızamık, Kızamıkcık, İnfeksiyoz hastalıklar.3-Bazı protozoal hastalıklar: Leshmaniazis, Sıtma.4-Hematopoetik hastalıklar: Aplastik anemi, Agranulositoz, Pernisiyoz anemi. Hemogram yani kan sayımı testleri sonrası,tahlil sonucunu incelerken hastaların merak ettiği test parametrelerinden biri de wbc yani lökosit testidir.Lökositler, halk arasında akyuvar olarak da bilinir.WBC yani lökosit testinin normal değerleri yenidoğan çocuktan,15 yaş sonrası kişilere kadar farklı değerler göstermektedir.6 aylık bir bebeğin normal olan wbc değeri yetişkin bir bireyde ise bir hastalık belirtisi olabilir. WBC(lökosit) testinin yaş gruplarına göre normal değerlerini Tahliller ve Normal Değerleri bölümümüzde bulabilirsiniz.Lökosit sayısında artış görülmesine lökositoz adı verilir.Hangi durumlarda lökosit değerleri normalin üstüne çıkmaktadır? Sistemik enfeksiyonlar(sistemleri tutan enfeksiyonlar)(sarkoidoz gibi)Lokal enfeksiyonlarMiyokart enfarktüsüLösemilerGebeliklerdeAşırı sigara tüketinde Lökosit sayısında azalmaya ise lökopeni adı verilir.Aşağıdaki durumlarda da lökosit değerleri normalin altına iner. Bazı Virüs Hastalıkları (Gripler,özellikle son domuz gribi vakalarında wbc düşüklüğü sık olarak görüldü)Riketsiya HastalıklarıAplastik anemiAlösemik lösemiTifo ve paratifoBrucella HastalığıMiliyer tüberküloz Kaynak: www.labderoda.org

http://www.biyologlar.com/lokosit-sayimi

T-Testi ve Guinness Biraları

Hipotez testlerinde sıklıkla kullanılan t-testinin keşfinin aslında ilginç bir öyküsü var. 1900'lü yılların başında Guinness bira fabrikası kaliteli bira üretimini arttırarak diğer üreticilerden farklılaşmak istiyordu. Guinness bira fabrikasında kimyager olarak çalışan William Gosset de bu yüzden biranın tadını geliştirmeye çalışıyordu. Şimdiye kadar üretilen biralarla kendi geliştirdiği biralar arasındaki kaliteyi ölçmek için örnekler aldı. Kimyasal analizler yaptıktan sonra örnek aldığı biraların kıvamlarını karşılaştırdı. O zamanlar örneklemler üzerinden karşılaştıracak uygun bir istatistik testi bulunmadığı için kendisi küçük örneklemler için kullanılacak bir test geliştirdi. Gosset daha sonra bulduğu bu testi yayınlamak istedi fakat Guinness diğer bira üreticilerinde bu testin kullanılacağı düşüncesiyle karşı çıktı (O günün şartıyla düşünürsek Guinness adı altında geliştirdiği için telif hakkı Guinness’a aitti diyebiliriz). Sonunda Guinness ve Gosset, makalenin Gosset’in takma adı altında yayınlaması koşuluyla, anlaştılar ve “Student” takma adıyla test yayınladı (Böylece t-testinin bira üretiminin kalite kontrolünde kullanıldığı saklanmış oldu). Bu sebeple t-testi, Student’s t testi olarak da bilinir. T-testi adını “student” kelimesinin son harfinden almaktadır. T dağılımdan yararlanılarak hesaplanır. Anakütlenin normal dağılımdan geldiği şartı altında ve 30’dan küçük gözlemlerde kullanılır. Gosset’in makalesinde, eğer örnek aldığımız kütle normal dağılıyorsa t istatistiğinin örneklem dağılımının normal dağılıma benzeyeceği söylenilmektedir. T-testi tek örnekleme ilişkin ortalamanın testinde ya da iki grup arasında farkın olup olmadığı gibi durumlar incelenmek istendiğinde kullanılır. Biyoinformatikte ise genellikle ikinci dediğim durumla karşılaşılır. Örneğin bir hastalık için belirli bir genin, gen ifade düzeylerinin, hasta ile sağlıklı kişiler arasında ifade düzeylerinin anlamlı bir fark olup olmadığı incelenmek istendiğinde kullanılabilir. Başka amaçlarla, gen seçiminde ya da boyut azaltmak ( anlamsız değişkenleri elemek ) için de kullanılabilir. T ve z testleri (Gauss) birbirine çok benzer. Anakütleye ait parametrelerin bilindiği durumlarda kullanılır fakat gerçek hayatta anakütleye ait parametrelerin bilinmesi çok nadir olduğu için örneklemin 30’dan büyük olduğu durumlarda örnekleme ait istatistikler kullanılabilir. Uygulamalarda göstermektedir ki gözlem sayısı 30’u aştığında örneklem istatistikleri anakütle parametre değerlerine oldukça yaklaşmaktadır. T-testi bir düzeltme terimine sahip olduğu için de örneklemin az olduğu durumlarda kullanılır. Fakat değişkenliği z-testine göre daha geniş olduğu unutulmamalıdır. T-testinin bazı varsayımları sağlanmadığında alternatif testleri de mevcuttur. Onlardan da ilerideki yazılarımda bahsedeceğim.

http://www.biyologlar.com/t-testi-ve-guinness-biralari

ANOVA (Analysis of Variance)

Bugün ki yazımda t-testinin genelleştirilmiş hali olan F-testi ANOVA’dan bahsetmek istiyorum. ANOVA ikiden fazla grup ortalamalarının karşılaştırılmasında kullanılan parametrik bir yöntemdir. T-testi F-testinin özel durumu olarak düşünebiliriz. T-testinde sadece iki grup karşılaştırılması yapılmaktadır. Parametrik yöntem olması gereği bazı varsayımlar gerektirmektedir. En önemli varsayımı grupların varyanslarının eşit olduğu varsayımıdır. Bu varsayım bozulduğunda sonuçların önemli derecede etkileneceği literatürde geçmektedir. Diğer varsayımlar ise, normal dağılım şartı ve gözlemlerin birbirinden bağımsız olmasıdır. Normallik şartı göz ardı edilebilmesine rağmen varyansların homojenliği varsayımı katı bir koşuldur. Aşağıdaki tabloda örnek bir veri yapısını görebiliriz. Araştırmacı 3 farklı hastalık grubundaki hastaların albümin değerlerini ölçmüş ve aşağıdaki gibi bulmuş. Albümin değerlerin hastalık gruplarına göre değişip değişmediğini öğrenmek istiyor. (Kaynak: Uygulamalı Çok Değişkenli İstatistiksel Yöntemler-Reha Alpar, Not: Örnek olması sebebiyle verinin sadece bir kısmını aldım.) Albümin değerini tek yönlü ANOVA ile gruplara göre değişiklik gösterip göstermediğini inceleyebiliyoruz. Bu tarz verip tipini t-testi ile karşılaştırıldığını şahit oldum. Maalesef hatalı bir analiz yöntemidir. Sebebi de I.tip hata dediğimiz hatayı büyütmesidir. ANOVA ile tek bir hipotez kurarak %5 yanılma payıyla(%95 güven düzeyinde çalıştığımızı düşünürsek) çalışırken. T-testi ile ikili grup karşılaştırması yaptığımız için ; Kronik Hepatit- Siroz Kronik Hepatit-Malignite Siroz-Malignite Olmak üzere 3 farklı hipotez kuruyoruz. Bu da güven düzeyini düşürmektedir. Kısa bir hesapla; (0,95)3 = 0,86 olur. Buradan yanılma payıda 1-0,86=0,14 olmuş olur. T-testi ile yaptığımız karşılaştırmada üç farklı hipotez kurduğumuz için ANOVA ile test ettiğimizde yanılma payı %5 iken t-testi ile %14’lere kadar çıkmaktadır. Daha fazla değişken olduğunu düşünürsek hata payı iyice artacaktır. Bu nedenle de bu sonuçlara göre yorum yapmak tabi ki yanlış olacaktır. Üç ve üçten fazla grup karşılaştırılması yapılacağı zaman ANOVA yapılması doğru olur. Bu kullandığımız veri tek yönlü-ANOVA’ya uygun örnektir. İki yönlü ANOVA da sıklıkla karşılaşılan bir analizdir. Hastalık gruplarına ait örneğimize bir de cinsiyet değişkeni eklendiğini düşünürsek; verimiz aşağıda ki hale gelmektedir. Hastalık ve Cinsiyet faktörleri aynı anda incelenmek istendiğinde ve ortak etkileşimlerinin sonuçlar üzerinde anlamlı istatistiksel farklılık yaratıp yaratmadığını incelememizi sağlar. 28 Haziran 2013 CumaANOVA (Analysis of Variance) Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba. Bugün ki yazımda t-testinin genelleştirilmiş hali olan F-testi ANOVA’dan bahsetmek istiyorum. ANOVA ikiden fazla grup ortalamalarının karşılaştırılmasında kullanılan parametrik bir yöntemdir. T-testi F-testinin özel durumu olarak düşünebiliriz. T-testinde sadece iki grup karşılaştırılması yapılmaktadır. Parametrik yöntem olması gereği bazı varsayımlar gerektirmektedir. En önemli varsayımı grupların varyanslarının eşit olduğu varsayımıdır. Bu varsayım bozulduğunda sonuçların önemli derecede etkileneceği literatürde geçmektedir. Diğer varsayımlar ise, normal dağılım şartı ve gözlemlerin birbirinden bağımsız olmasıdır. Normallik şartı göz ardı edilebilmesine rağmen varyansların homojenliği varsayımı katı bir koşuldur. Aşağıdaki tabloda örnek bir veri yapısını görebiliriz. Araştırmacı 3 farklı hastalık grubundaki hastaların albümin değerlerini ölçmüş ve aşağıdaki gibi bulmuş. Albümin değerlerin hastalık gruplarına göre değişip değişmediğini öğrenmek istiyor. (Kaynak: Uygulamalı Çok Değişkenli İstatistiksel Yöntemler-Reha Alpar, Not: Örnek olması sebebiyle verinin sadece bir kısmını aldım.) Kronik Hepatit Siroz Malignite 5 3 0,8 5,1 4,3 1,3 4,5 3,4 2,2 4,7 1,8 2,7 2,8 2,2 1,9 5,3 2,7 1,4 4,7 2,5 2,6 4,5 3,1 1 3,6 2,8 1,5 3,8 1,5 0,7 Albümin değerini tek yönlü ANOVA ile gruplara göre değişiklik gösterip göstermediğini inceleyebiliyoruz. Bu tarz verip tipini t-testi ile karşılaştırıldığını şahit oldum. Maalesef hatalı bir analiz yöntemidir. Sebebi de I.tip hata dediğimiz hatayı büyütmesidir. ANOVA ile tek bir hipotez kurarak %5 yanılma payıyla(%95 güven düzeyinde çalıştığımızı düşünürsek) çalışırken. T-testi ile ikili grup karşılaştırması yaptığımız için ; Kronik Hepatit- Siroz Kronik Hepatit-Malignite Siroz-Malignite Olmak üzere 3 farklı hipotez kuruyoruz. Bu da güven düzeyini düşürmektedir. Kısa bir hesapla; (0,95)3 = 0,86 olur. Buradan yanılma payıda 1-0,86=0,14 olmuş olur. T-testi ile yaptığımız karşılaştırmada üç farklı hipotez kurduğumuz için ANOVA ile test ettiğimizde yanılma payı %5 iken t-testi ile %14’lere kadar çıkmaktadır. Daha fazla değişken olduğunu düşünürsek hata payı iyice artacaktır. Bu nedenle de bu sonuçlara göre yorum yapmak tabi ki yanlış olacaktır. Üç ve üçten fazla grup karşılaştırılması yapılacağı zaman ANOVA yapılması doğru olur. Bu kullandığımız veri tek yönlü-ANOVA’ya uygun örnektir. İki yönlü ANOVA da sıklıkla karşılaşılan bir analizdir. Hastalık gruplarına ait örneğimize bir de cinsiyet değişkeni eklendiğini düşünürsek; verimiz aşağıda ki hale gelmektedir. Hastalık ve Cinsiyet faktörleri aynı anda incelenmek istendiğinde ve ortak etkileşimlerinin sonuçlar üzerinde anlamlı istatistiksel farklılık yaratıp yaratmadığını incelememizi sağlar. Kronik Hepatit Siroz Malignite Cinsiyet 5 3 0,8 E 5,1 4,3 1,3 K 4,5 3,4 2,2 K 4,7 1,8 2,7 E 2,8 2,2 1,9 E 5,3 2,7 1,4 E 4,7 2,5 2,6 K 4,5 3,1 1 E 3,6 2,8 1,5 K 3,8 1,5 0,7 K ise şöyledir; Tek yönlü ANOVA: H0: Hastalık gruplarına göre Albümin değerleri farklılık göstermemektedir. H1: Hastalık gruplarına göre Albümin değerleri arasında en az biri farklıdır. Çift yönlü ANOVA: Üç farklı hipotez kurulur. H0: Hastalık gruplarına göre Albümin değerleri farklılık göstermemektedir. H1: Hastalık gruplarına göre Albümin değerleri arasında en az biri farklıdır. H0: Cinsiyete göre Albümin değerleri farklılık göstermemektedir. H1: Cinsiyete göre Albümin değerleri arasında en az biri farklıdır. H0: Hastalık grupları ve cinsiyetin ortak etkileşimine göre Albümin değerleri farklılık göstermemektedir. H1: Hastalık grupları ve cinsiyetin ortak etkileşimine göre Albümin değerleri arasında en az biri farklıdır. Çift yönlü ANOVA ile her bir gruptaki değişkenlerin kendi içinde anlamlılıklarını inceleyebildiğimiz gibi ortak etkileşimini de inceleyebiliyoruz. Eğer karar aşamasında, Tek yönlü ANOVA için düşünürsek, P-değeri red bölgesine düşerse hastalık grupları arasında en az birinin fark yarattığını söyleyebiliriz. Fakat farkı hangi grubun yarattığını öğrenmek istediğimizde ise post-hoc testlerine başvurmamız gerekir. Tukey HSD testi en çok bilinen ve kullanılan test olmasına rağmen verinin yapısına göre diğer post-hoc testlerine de başvurmak gerekebilir. Çünkü kendi aralarında avantajları ve dezavantajları vardır.

http://www.biyologlar.com/anova-analysis-of-variance

Tiroid Hastalıklarının Tanısında Kullanılan Testlerin Yorumlanması

Tiroid Hastalıklarının Tanısında Kullanılan Testlerin Yorumlanması

Tiroid bezi hastalıklarının tanısında kullanılan testler serbest T3, serbest T4 ve TSH testleridir.TSH testinin normalden düşük olması tiroid bezinin aşırı çalıştığını ( hipertitoidi) gösterir.TSH testinin normalden yüksek çıkması ise tiroid bezinin az çalıştığını ( hipotiroidi) gösterir.T4 ve T3 hormonlarının normal sınırın altında veya üstünde olması ise tiroid bezinin fonksiyonlarının normal olmadığını gösterir.Doktorlar, tiroid testi sonuçlarını yorumlarken hipertiroidi tanısı için kanda tiroid hormonlarının(ST4 ve ST3) ve TSH değerlerini incelerler.Kanda ST4 ve ST3 düzeyleri yüksek, TSH ise düşük bulunursa hipertiroidi tansı akla gelir.TSH düzeyinin normalin üstünde çkması halinde ise bu sefer hipotiroidi tanısı düşünülür. Bu durumda ST4 düzeyi ise düşük bulunur.ST4 düzeyi düşük, TSH düzeyi yüksek bir hastada ise belirgin hipotiroidi vardır.Sadece TSH testinin yüksek fakat ST4 ve ST3 değerlerinin normal olduğu klinik tablo ise subklinik hipotiroididir. Bu durumda hasta tedavi edilmelidir.TSH Testi Değerleri Tiroid Bezi Hastalıkları Tanısında Çok Önemlidir.Hipertiroidi ve hipotiroidide, ilk bozulan ve tedavi sonrası son düzelen kan testi TSH’dır. Bu nedenle,tiroid bezi hastalıklarında tanı koymada en değerli test TSH testidir.Anti-TPO ve anti-Tiroglobulin testleri de tiroid bezi hastalıklarının tanısında önemli testlerdir. Bu testlerin pozitif olması tiroid bezi hastalığının otoimmün kökenli hastalık olduğunu gösterir.Otoimmün hastalıklarda, insan vücudu kendi dokusunu yabancı bir doku olarak algılayıp ona karşı reaksiyon göstermektedir.Hashimoto tiroiditi olarak da bilinen, tiroid bezinin otoimmün hastalığında tiroid bezinde tiroid hormonlarının yapımındaki kullanılan protein yapısındaki tiroglobulin (TG) ve enzim yapısındaki Tiroid peroksidaz (TPO) yabancı bir doku olarak algılanmaktadır. Bağışıklık sistemi yabancı bir doku olarak tanıdığı bu yapılara savaş açar ve onları yoketmek için antikor salgılar. Bu hastaların kanlarında anti-TPO ve anti-Tiroglobulin antikorları normalden yüksek olarak bulunur.Bu hastalarda hipotiroidi hastalığının klinik belirtileri bulunmaktadır.Tiroid bezinin diğer otoimmün hastalıkları ise hipertiroidiye neden olan Graves Hastalığı ve geçici tiroidite sebep olabilen sessiz tiroidittir.Hashimato, Graves ve Sessiz Tiroidit yıllar içinde birbirine dönüşebilirler. Yani daha önce hipertiroidi olan birisinde yıllar sonra hipotiroidi gelişebilir.Bu nedenle klinik takipleri de büyük önem taşımaktadır. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/tiroid-hastaliklarinin-tanisinda-kullanilan-testlerin-yorumlanmasi

Harvard'da geliştirdiği yöntemlerle sağlığın geniş kitlelere ulaşmasını sağlıyor

Harvard'da geliştirdiği yöntemlerle sağlığın geniş kitlelere ulaşmasını sağlıyor

Prof. Utkan Demirci;Harvard'da geliştirdiği yöntemlerle sağlığın geniş kitlelere ulaşmasını sağlıyorHarvard Tıp Fakültesi'ne bağlı MIT Sağlık Bilimleri ve Teknoloji bölümünde profesör olan Utkan Demirci, dünyayı değiştirecek 35 bilim adamı arasında gösteriliyor. Alanındaki cep telefonu ile ELISA yapabilen ilk yumurtalık kanseri idrar testini geliştiren Prof. Utkan Demirci, Medical Tribune Türkiye Yayın Koordinatörü Zuhal Demirarslan’ın sorularını yanıtladı.MT: Dünyayı değiştirecek ilk 35 bilim adamından biri olarak gösteriliyorsunuz. Siz kendinizi nasıl tanımlarsınız?Harvard Tıp Fakültesine bağlı Harvard-MIT sağlık bilimleri ve Teknoloji bölümünde profesörüm. Mikroteknolojilerin sağlık üzerine uygulamaları üzerine çalışan 30 kisilik dinamik bir araştırma grubunu yönetiyorum. Teknoloji Review Magazin MIT bazlı bir dergi. Her sene dünyadaki başarılı bilim adamları arasından 35 yaşın altındaki 35 kişiyi bilime katkılarına bakarak seçer. Geçmişte TR35'a seçilmiş bir çok kişinin başarılı işler yapmaya devam ettiğini, kilit noktalarda hem bilimde hem yönetim seviyesinde hatta bazılarının politikada devam eden pozitif etkilerini görüyoruz. Ben de onların izinden gitmeyi hedefliyorum.MT: Nano teknolojiden ve bunun sağlıkta nasıl uygulandığından bahsedebilir misiniz?Bir mikrometre, bir saç telinin yüzde biri kalınlığına karşılık geliyor. Vücudumuzdaki hücreler de mikrometre boyutundalar. Hücrelerin içinde gerçekleşen molekül seviyesindeki reaksiyonlar ise nanometre boyutunda gerçekleşiyor. Bizim hücrelerde neler olduğunu daha kolay anlayabilmemiz için hücrelerin boyutuna inmemiz gerekiyor.Kısaca özetlemek gerekirse, çuvaldızla dantel oya işlenmez. Küçük boyuttaki olayları öncelikle anlayabilmek ve kontrol edebilmek için o boyutlarda teknolojileriniz olması gerekiyor. Nanoteknoloji bu bağlamda ince dantel iğnesidir. Bu iğne ile hücrelerin fonksiyonlarını irdelemek imkanını buluyoruz. Buradan öğrendiğimiz kazanımlar, bizim sağlıkta bu bilgileri nasıl kullanabileceğimiz konusunda bize ipuçları sunuyor.MT: Yumurtalık kanserinin erken teşhisi için geliştirdiğiniz idrar testini anlatabilir misiniz? Bu çalışmaya nereden yola çıkarak başladınız?Yapmaya çalıştığımız işler, kolay, pahalı olmayan yöntemleri kullanarak, yatağın başucunda ya da Afrika'da bir dağın başında çalışabilecek testleri daha büyük bir çoğunluğun hizmetine daha kolay bir şekilde sunabilmek. Bunun için araştırma labaratuvarlarında binlerce lira değerindeki cihazlarla yapılan testleri, biz cep telefonuyla,ucuz ve tek kullanımlı atılabilir testler haline getirmeye çalışıyoruz. Yumurtalık kanseri idrar testi bu çalışmalarımızdan biridir ve alanındaki cep telefonu ile ELISA yapabilen ilk örnektir. Amacımız herkesin ucuz ve kolay erişimini sağlamak, bu sayede geniş kitlelere sağlığın ulaşmasına katkıda bulunmak.MT: Sizce bu test yumurtalık kanserinden ölümleri engelleyecek mi? Maliyeti ile ilgili bilgi verebilir misiniz?Ölümleri engelleyecek demek yanlış olur. Zira diagnostic testler, hastalığın tesbitine yöneliktir. Tabi ki kanserde erken teşhisin tedavi üzerindeki etkileri biliniyor. Bu açıdan bakarsak mutlaka pozitif katkıları olacaktır. Evde kolayca uygulanabilirlik esas amaç burada. Fiyatının on lirayı geçmemesini esas almak gerekir.MT: Tıp dünyasından bu testle ilgili size geri dönüşler nasıl?Bu testi değişik hastalıklar için de uygulamak mümkün. Özellikle ELISA testlerinin kullanıldığı birçok hastalıkta etkili olabilecek bir test. Bu testin birçok başka alandaki uygulamalarına ilgi de var.MT: Yalnızca erken teşhiste mi kullanılacak yoksa yumurtalık kanseri olan hastalarda da faydası olacak mı?Özellikle yumurtalık kanserinde erken teşhisten çok hastalığın geri gelmesini monitör etmede kullanılan bazı biyolojik işaretlerin izlenmesinde etkili olabilir. Baktığımız moleküller buna işaret eden moleküller. Özellikle yumurtalık kanserinde yeni ve daha net sonuçlar veren moleküllerin keşfedilmesi için dünyanın birçok yerinde araştırmalar devam ediyor.MT: Nano teknoloji ile geliştirdiğiniz çiplerin başka hangi sağlık uygulamaları var?Özellikle bulaşıcı hastalık alanlarında etkili uygumaları olduğunu görüyoruz. Örneğin ameliyat geçirmiş hastalarda, hastaneden gelebilecek enfeksiyonların tesbitinde, bunun yanı sıra idrar yolu enfeksiyonlarında da etkili olabileceğini görüyoruz.MT: Bu uygulamaların (yumurtalık kanseri idrar testi de dahil) ne zaman kullanıma sunulacağını düşünüyorsunuz?Bu konuda çalışmalarımız devam ediyor. Türkiye'de Koek Bioteknoloji bu testlerin geliştirilmesi için çalışmalarda bulunuyor.MT: Sizce gelecekte nano teknoloji ile ilgili neler bekliyor bizleri?Biyoteknoloji ve bunun nano-boyutta uygulamaları çok geniş ve çok yeni bir alan. İleride biyoloji biliminin bizim anladığımız kısmının genişlemesinde ve daha kesin ve daha net temel kurallara oturmasında bu tarz yeni teknolojilerin rolü büyük olacak.MT: Kendi labaratuvarınızda çalışıyorsunuz, ekibinizde Türk hekimler ya da Türk çalışanlar var mı?Türkiye'den çok sayıda lisans ve üstü seviyede öğrencim oldu. Sayıları 100'e yaklaşmıştır. Doktorasının bir kısmını benimle yapan Türkiye'den derecesini alacak yaklaşık 5 öğrencim oldu. Ayrıca, Türkiye'den lisans eğitimini almış, şu anda doktora üstü çalışmalarını benim labaratuvarımda sürdüren 10'a yakın öğrencim var. Bunun yanı sıra Türkiye'den TUBITAK ya da Fullbright Türkiye desteğiyle labaratuvarımıza gelen profesörler de oldu. Beni en çok sevindiren ise Türkiye'de lisans eğitimleri esnasında labaratuvarıma yazları gelip araştırmamıza katkıda bulunan öğrencilerimin şu anda dünyanın her yerindeki değerli üniversitelerde doktora çalışmalarına devam etmesidir. En önemlisi ise doktora üstü çalışmalarını benimle sürdüren öğrencilerimin bazılarının, labaratuvarlarını kurarak araştırmalarına devam etmesi. Sizin aracılığınızla öğrencilerime araştırmama olan katkılarından dolayı teşekkür etmek isterim. Başarılarıyla bizi gururlandırıyorlar. Onların başarıları ülkemizin başarısıdır, gelecekte bizi en iyi şekilde temsil edeceklerine hiç şüphem yok.MT: Türkiye'de ortak çalıştığınız kurumlar var mı? Varsa ortak hangi projelerde çalışıyorsunuz?Türkiye'de bir çok üniversite ile beraber çalıştığımız hocalarımız oldu. En son yaptığımız çalışmalar ise Dr. Selçuk Kılınç ile beraber ince bağırsak transplantasyonundaki kök hücre çalışmalarıydı. Biz daha çok bu hocamızın yaptığı bu çalışmaların sonuçlarının incelenmesi konusunda fikir alışverişinde bulunduk. Bu konuda özellikle sayın milletvekilimiz Prof. Dr. Cevdet Erdol hocamızın desteklerini de burada belirtmek isterim. Türkiye'de bir kök hücre merkezi kurulmamış olsaydı, bu çalışmalar mümkün olmayacaktı. Buradaki sonuçları da önümüzdeki yıl içerisinde bilimsel bir makale olarak paylaşacağız.MT: Şu anda labaratuvarınızda üzerinde çalıştığınız projelerden bahsedebilir misiniz?Labaratuvarımızda 30'a yakın araştırmacı çok farklı projelerde çalışıyor. Temel olarak üzerinde çalıştığımız konular hücreleri ve onların mikro-çevresini kontrol eden teknolojiler üretmek üzerine kurulu. Amacımız bu teknolojileri kullanarak daha hızlı, daha ucuz ve etkili sistemler geliştirerek, hastalıkları zamanında ve inceden yakalayıp, zamanında tedavilerine imkan sunmak.MT: 2012 EMBS başarı ödülü aldınız.Bu ödülden bahsedebilir misiniz. Hangi çalışmanızla bu ödüle layık bulundunuz?Tibbi içerikli mikro ve nano teknolojilerin gelişimine yaptığım bilimsel katkılardan dolayı verilmiş bir ödül. Bu pozitif değerlendirmelere nail olmuş olmak sevindirici. İnşallah devamı gelir ve yaptığımız işlerin insanlara hizmeti olur.MT: Bundan sonraki hedefleriniz neler?Hayatta hep kısa ve uzun vadeli hedeflerim oldu. Kısa vadede akademik çalışmalarıma devam etmek istiyorum. İnsan sağlığı için önemli problemlere mühendislik bakış açısını uygulayarak ucuz, basit çözümler getirmeye devam etmek istiyorum. Bunun için labaratuvarımızda her zaman yetenekli öğrencilere ihtiyacımız var. Türkiye'den labaratuvarımıza katılıp araştırmamıza katkıda bulunmak isteyenlere her zaman kapımız açık. Son zamanlarda gördüğüm bir gerçeklik de labaratuvarda üretilen teknolojilerin insanların kullanımına sunulması için iş yine bize düşüyor. Bunun için Türkiye'de Koek Bioteknoloji ile çalışmalara başladık. ABD'de de benzer şirketleşme çalışmalarına destek veriyoruz. Teknolojiler ürün haline gelmediği sürece insanların yararına ve hizmete dönüşmeleri mümkün olmuyor.Uzun vadede amacım ise yıllar boyunca kazandığım pozitif birikimlerimi Türkiye'de bilimin ve sanayinin gelişimine katkılar yapabilmek için kullanabilmek. Bunun yanı sıra ülkemizde bilim ve eğitimle ilgili politikalara ihtiyaç var. Özellikle ülkemizde herkese, özellikle genç kızlara, eşit eğitim fırsatları sağlayabilecek projelere ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bu alandaki sosyal sorumluluk içeren projelere katkıda bulunabilmek isterim. Bu konularda katkıda bulunabileceğim imkanlar doğarsa ülkemde görev yapabilmek en büyük dileğim. Eğer bunu başarabilirsem kendimi birşeyler başarmış atfedeceğim.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/harvardda-gelistirdigi-yontemlerle-sagligin-genis-kitlelere-ulasmasini-sagliyor

HIV Virüsü ( Human Immunodeficiency Virus )

HIV Virüsü ( Human Immunodeficiency Virus )

HIV (İngilizce: Human Immunodeficiency Virus / İnsan Bağışıklık Yetmezlik Virüsü), AIDS'e yol açan virüs. HIV virüsü, bağışıklık sistemine zarar vererek hastalığa neden olur. Vücudu mikroplardan koruyan bağışıklık sistemi çalışmadığında, mikroplar daha kolay hastalığa neden olabilir. Kanında HIV virüsü bulunmayan kişiler HIV negatif kişilerdir. Kanında HIV virüsü bulunan kişilere "HIV pozitif" veya "HIV enfeksiyonlu" denir. Bu kişiler aynı zamanda kanında antikor bulunan anlamında sero (anti-HIV, veya bilinen ismiyle ELISA testi) pozitif kişilerdir. Ancak ilk bulaşma döneminde seronegatif kişiler aynı zamanda enfeksiyon taşıyan kişiler olabilirler. AIDS AIDS (Acquired Immune Deficiency Syndrome, Sonradan Edinilen Bağışıklık Sistemi Bozukluğu) anlamına gelir. Sonradan Edinilen ifadesi hastalığın irsi olmadığını anlamına gelmektedir. Bağışıklık Sistemi Yetersizliği ifadesi ise vücudun bağışıklık sisteminin çökmesi anlamına gelmektedir. Sendrom kelimesi ise bir başka hastalıkla bağlantısı olabilecek çeşitli hastalıklar anlamına gelmektedir. Bir HIV taşıyıcısı hastaymış gibi görünmeyebilir veya taşıyıcı kişi kendini hasta hissetmeyebilir, HIV virüsü taşıdığını bile bilmeyebilir. Çünkü, HIV taşıyıcılarında semptomların ortaya çıkmasına ve ölüme yol açan şey HIV virüsünün kendisi değil, vücudun bağışıklık sisteminin çökmesiyle tamamen savunmasız kaldığı diğer enfeksiyonlardır. Virüsün yapısı Virüs tek sarmallı RNA yı çevreleyen p24 proteinlerinden oluşan kapsit, bunun dışında küçük bir matriksi çevreleyen kılıftan oluşur. Kılıfta virüsün antijenik yapısını belirleyen glikoproteinler bulunur. HIV virüsünün üç glikoproteini vardır. Bunlar: gp160: Proteaz enzimi ile alt üniteleri olan gp120 ve gp41'e bölünerek iki ayrı glikoprotein oluşur. Bu proteinler virüsün membranında bulunurlar. gp41: HIV'in yaşamasını sağlar. gp120: HIV'in DNA'ya girmesini sağlar. LEDGF: HIV'in DNA'ya nasıl gireceğini belirler. Kronoloji İlk defa Leopoldville, Belçika Kongo'sunda yaşamış bir kişiden 1959 alınan kanda tespit edildi. O tarihten beri dolapta saklanan kanın, 1998'de geliştirilen HIV testi ile hastalığı taşıdığı onaylandı. Dünyayı dolaşmış, 1961'de Batı Afrika'da uzun yolculuk yapmis Norveçli bir gemici bağışıklık yetersizligi ile 1966 öldü. Karısı ve kızı da ertesi yıl aynı sebeple öldü. Danimarkalı bir cerrah olan Dr. Grethe Rath, Zaire'de bir seri enfeksiyon ve ender görülen Pneumocystis carinii pnömonisi ile öldü. 1979-1981 arası, normalde çok ender görülen, 12 Kaposi Sarkomu'dan vakası tespit edildi. 1981'de Kaliforniya Üniversitesi'nde Pneumocystis carinii tanısı tedavi edilen bir eşcinsel hastada CD4 T hücrelerinin (yardımcı T hücreleri) eksikliği tespit edildi. 1982'de CDC hastalığa AIDS ismini verdi. 1983'te daha sonra HIV ismi verilecek olan retrovirüsten kaynakladığı bulundu. 1984'te HIV için ELISA testi geliştirildi. Bulaşma yolları ve önlemler HIV virüsü bulaşabilmesi için, virüsün dış ortam koşullarında bozulmayacağı kadar kısa bir süre içinde bir kişiden diğerine nakledilmesi gerekir. Bu da virüsün diğer vücut sıvılarının içinde bir kişiden diğerine iletilmesi ile gerçekleşebilir. HIV virüsü cinsel ilişki, direk kan teması, organ nakilleri ve anneden bebeğine olmak üzere dört yolla bulaşır. Cinsel ilişki HIV vücuda HIV virüsü taşıyan birisinin kanı, spermi, vajinal akıntıları veya diğer vücut sıvıları transferi yoluyla bulaşır. Bu durum; vajinal, anal veya oral seks sırasında gerçekleşebildiği transferi ile de bulaşıcılık olacağı anlamına gelir (parenteral yol). Lateksten yapılmış bir prezervatif kullanarak HIV virüsünden korunulabilir. Doğum kontrol hapları ve lateks olmayan prezervatifler, HIV virüsünden koruma sağlayamaz. HIV virüsü hem bir erkekten hem de bir kadından bulaşabilir. Herhangi bir cinsel hastalık, HIV virüsünün bulaşma ihtimalini daha yükseltir. HIV virüsünün iki tipi mevcuttur. Tip II de kadından erkeğe bulaşma ihtimali, Tip I de ise erkekden kadına bulaşma ihtimali daha yüksektir. Afrikada 2 nci tip Avrupa ve Amerika'da ise 1 nci tip daha sık görülür. Damardan uyuşturucu madde kullanımı HIV virüsü taşıyan birisiyle kontamine bir iğne paylaşılırsa, virüs bulaşabilir. (Bu intravenöz (damardan) uyuşturucu bağımlıları arasında HIV'in en önemli bulaşma yoludur.) Dövme ve vücuda piercing yaptırma işlemlerinde kullanılan iğneler, kontamine ise HIV bulaşabilir... Organ, kan ve kan ürünleri nakli Gerekli araştırma testleri yapılmamış organ, kan ve kan ürünleri nakli yoluyla da HIV virüsü bulaşabilir. Bu durumun engellenmesi için her türlü organ, doku, kan ve kan ürünleri nakli öncesi nakle engel hastalıklar yönünden alınan materyaller kabul eden merkezler tarafından dikkatle kontrol edilir. Araştırma testlerinin pencere döneminde bulunan hastalarda yalancı negatif sonuç vermesi halinde, bulaşma gerçekleşebilir. HIV testleri HIV vücuda girdiğinden itibaren, vücutta bununla savaşmak için özel antikorlar oluşur. Kandaki bu antikorların ELISA testi (indirekt tanı methodu) veya direkt virüsün proteinlerini tespit eden PCR testi (Direkt Tanı Metodu) gibi tarama yöntemleriyle saptanma çalışmalarıdır. Anti-HIV antikorların ELISA yöntemiyle ölçülebilecek düzeye ulaşması için en az 3 aylık bir süreye (pencere dönemi) ihtiyaç vardır. Bu nedenle test, bulaşma olduktan 3 ay sonra yapılmalıdır. PCR yönteminde ise bu süre 3 haftaya kadar düşmüştür. Anti-HIV testinin pozitif olması, kanda HIV virüsüne karşı antikorların olduğunu gösterir. Ancak anti-HIV testinin yalancı pozitif çıkma ihtimali de vardır. Bu nedenle, kişinin HIV pozitif olduğunun söylenebilmesi için, Western blot testi denen doğrulama testinin de yapılıp sonucunun pozitif olması gerekmektedir. Anti-HIV testi, üniversite hastanelerinin mikrobiyoloji laboratuvarlarında, sigorta ve devlet hastanelerinin laboratuvarlarında ve özel laboratuvarlarda yaptırabilir. Son zamanlarda HIV virüsünün kandaki varlığının direkt kantlanması PCR (polymerase chain reaction = polimeraz zincir reaksiyonu) yöntemi ile de yapılabilmektedir. Pencere dönemi Pencere dönemi ile ilgili belirsizlikleri gidermek için bazı açıklamalar yapılmalıdır; zira "Üç Ay" ifadesi, HIV virüsüne maruz kalmış her bünyenin 'üçüncü ayda' antikor üreteceği gibi yaygın bir yanılgıya yol açmaktadır. Halbuki pencere döneminin kişiden kişiye değişiklik gösterdiğini vurgulamak gerekir. "Üç Aylık" süre, uluslararası sağlık kuruluşlarının tüm bünyesel farklılıkları da kapsayacak şekilde belirlediği 'maksimum' süredir. Yani bu, HIV ile enfekte olmuş yüz kişiden varsayalım ki %45'inin, 35. günde; %25'inin 50. günde; %15'inin 65. günde; %10'unun 75. günde; %5'inin de 90. günde yeterli antikor seviyesine ulaşacağı anlamına gelir (Oranlar tamamen kurgusaldır). O halde belirlenmiş olan "üç ay" sınırı, 'en geç antikor üreten bünyeyi' de hesaba katarak düşünülmüş 'maksimum' sınırdır. CDC (Center of Disease Control -USA) gibi bazı büyük sağlık örgütleri, testin altıncı ayda tekrarlanması gerektiğini savunmaktadır. Antikor oluşturma (serokonversiyon) süreci üç ayı geçen çok nadir bazı vakalar rapor edilmişse de bunlar o kadar nadirdir ki, tıp makalelerine konu olur. Birçok sağlık örgütü eğer çok kesin bir risk yoksa, 'altıncı ay' testini gereksiz bulmakta ve CDC'yi tutucu olmakla eleştirmektedir. Bazı kuruluşların 'pencere dönemi' ile ilgili olarak verdikleri süreler, "Üçüncü Ay"ın maksimum sınır olarak düşünülmesi gerektiğini kanıtlamaktadır: New York Sağlık Müdürlüğü’nün hazırladığı broşüre göre "New York’ta kullanılan HIV antikor testlerinde, enfekte olmuş insanların neredeyse tümü bir ayda pozitif çıkmaktadır. Hatta bunların çoğunluğu, daha bile kısa surede pozitif sonuc vermektedir." Kaliforniya AIDS Merkezi'nin 1998'de yayınladığı rehber %96'dan daha fazla sayıda insanın, 2 ile 12 hafta arasında pozitif sonucu eline alacağını söylüyor. Çok nadir bazı durumlarda, bunun altı aya uzayabileceği belirtiliyor. AIDS Sağlık Projesi (ABD) danışmanları, ortalama süreyi 25 gün olarak veriyorlar. AIDS Update 98 adlı broşür, "Çoğu örnekte, HIV antikorları 6 ile 8. haftada görünür hale gelirler" demektedir. Bu konuda son derece zengin bir arşivi olan HIVinsite web sitesi, süreyi 6-12 hafta olarak belirliyor. Amerikan Seattle & King County Kamu Sağlığı Sitesi, şöyle diyor: “Çoğu insan, saptanabilir antikor düzeyine 4-6 hafta içinde gelir. Bazı insanların daha uzun sürebilir; ama neredeyse %99'u üç ay içinde antikor üretmiş olur. Üç ayı gecen serokonversiyon olayları çok çok nadirdir.” AIDS servislerinde ve laboratuvarlarında calışan doktor ve virologlarin (Dr. Sindy Paul, Evan M Cadoff, Eugene Martin) yazdığı, "Rapid Diagnostic Testing for HIV – Clinical Implications" (Business Briefing: Clinical Virology & Infectious Disease, 2004) adli makalede, pencere dönemi 30-60 gün olarak veriliyor. San Fransisko AIDS Derneği, şöyle demektedir: "Üç aylık pencere dönemi, insanların tümü için normal süredir. Bu insanların çoğu, üç ile dört hafta içinde saptanabilir düzeyde antikor üretir. çok, çok nadir durumlarda, bir insanin antikor üretmesi altı ayı bulabilir." Kızılay, antikorların tespit edilme suresini 2-6 hafta olarak veriyor. Kızılhac, antikorlarin tespit edilme süresini en geç 70 gün olarak veriyor. Amerikan Kamu Sağlığı Kurumu'nun Test Kılavuzunda, 1985-90 yılları arasında kullanılan antikor testinin pencere döneminin ortalama 45 gün olduğu söyleniyor. Fakat günümüzdeki testlerin, bunu 20 gün daha düşürerek, 25 güne indirdiği belirtiliyor. BERNARD WEBER, EL HADJI MBARGANE FALL; ANNEMARIE BERGER ve HANS WILHELM DOERR'in birlikte yazdıkları makalede, pencere dönemi ortalama 10.2 ile 27.4 güne kadardır şeklinde belirtiliyor. Tedavi HIV/AIDS'in tedavisinde olumlu gelişmeler vardır. Günümüze kadar bulunan ilaçlardan farklı etki mekanizmalarında olanların ikisinin ya da üçünün birlikte kullanımıyla HIV pozitif kişilerin kaliteli ve uzun bir yaşam sürebilmeleri sağlanmaktadır. Tedavi doktor kontrolünde ve kesintisiz olarak yaşam boyu sürdürülmelidir. Bu ilaçlar çok pahalıdır. Ancak, şu anda Türkiye'de saptanmış Aids hasta sayısının az olması da önemli faktör olmalı ki; Bağkur, SSK, Emekli sandığı, Yeşil Kart gibi Sigortalar aylık masrafın 1000-1500 USD olduğu ilaç maliyetlerini karşılamaktadır. Aids şüphesi olanlar derhal ELISA testi yapmalıdırlar ki uzun süreli hayat sürme imkânını yakalayabilsinler, her hastalıkta olduğu gibi bu hastalıkta da erken tanının faydası çok büyüktür. HIV virüsünü kapmak her şeyin sonu değildir, isteyen hastalar Aids Savaş Derneğinden psikolojik destek de alabilirler. Korunma Spermdeki ve vajina salgısındaki HIV, dış ortamda birkaç saatte, kuru ortamda ise yarım saatte ölür. HIV kurumuş kanda da kısa zamanda ölür. Hastanın ya da seropozitif kan, sperm veya vajina salgısının bulaştığı eşyadaki HIV'in öldürülmesi: Eşyayı birkaç dakika kaynatarak ya da 60 C°'de 30 dakika ısıtarak virus öldürülür.Sulandırılmış çamaşır suyu temas ettiği HIV'i 10 dakika içinde öldürür. Sodyumhipoklorid, çamaşır suyunda bulunan etkili maddedir, içinde klor vardır. Çamaşır suyu şişesinin üzerindeki tarifeye göre (genellikle 10 kez) sulandırılarak kullanılır. Sulandırılan çamaşır suyunda klor kokusu bulunmalıdır. Çamaşır suyu kullanılacağı zaman sulandırılmalıdır, durmakla bozulur. Çamaşır suyu madensel eşyaya zarar verir. Ultraviyole ile ışınlama (mavi ışık) HIV'in yok edilmesi için önerilmeyen bir yöntemdir. Ultraviyole ışını doğrudan temas ettiği yüzeydeki mikropları öldürür. Cismin altında kalan mikropları öldürmez. Deri HIV'den nasıl arındırılır? Su ve sabunla iyice yıkama ile (en az 15 saniye) bütün mikroplar gibi HIV de deriden uzaklaştırılabilir. Yıkandıktan sonra derinin alkol ile temizlenmesi uygun olabilir. Yaralanma durumunda yara yeri, önce sabun ve su ile iyice yıkanmalı, ardından tentürdiyot veya betadin gibi bir antiseptik ile temizlenmelidir. Ortaya Çıkışı AIDS hastalığının Afrika’da maymunlardan insanlara geçtiği düşünülüyor. Bu virüsün orta Afrika’da şempanze avlayan insanlara bu esnada aldıkları yaralar vasıtasıyla veya sonrasında şempanze etiyle temas ettiklerinde geçmiş olabileceği iddia edilmekte.

http://www.biyologlar.com/hiv-virusu-human-immunodeficiency-virus-

HIV testleri

HIV vücuda girdiğinden itibaren, vücutta bununla savaşmak için özel antikorlar oluşur. Kandaki bu antikorların ELISA testi (indirekt tanı methodu) veya direkt virüsün proteinlerini tespit eden PCR testi (Direkt Tanı Metodu) gibi tarama yöntemleriyle saptanma çalışmalarıdır. Anti-HIV antikorların ELISA yöntemiyle ölçülebilecek düzeye ulaşması için en az 3 aylık bir süreye (pencere dönemi) ihtiyaç vardır. Bu nedenle test, bulaşma olduktan 3 ay sonra yapılmalıdır. PCR yönteminde ise bu süre 3 haftaya kadar düşmüştür. Anti-HIV testinin pozitif olması, kanda HIV virüsüne karşı antikorların olduğunu gösterir. Ancak anti-HIV testinin yalancı pozitif çıkma ihtimali de vardır. Bu nedenle, kişinin HIV pozitif olduğunun söylenebilmesi için, Western blot testi denen doğrulama testinin de yapılıp sonucunun pozitif olması gerekmektedir. Anti-HIV testi, üniversite hastanelerinin mikrobiyoloji laboratuvarlarında, sigorta ve devlet hastanelerinin laboratuvarlarında ve özel laboratuvarlarda yaptırabilir. Son zamanlarda HIV virüsünün kandaki varlığının direkt kantlanması PCR (polymerase chain reaction = polimeraz zincir reaksiyonu) yöntemi ile de yapılabilmektedir.

http://www.biyologlar.com/hiv-testleri

HIV testi nasıl yapılır

HIV testi, 'Edinilmiş Bağışıklık Eksikliği Sendromu'na (AIDS) yol açan 'İnsan Bağışıklık Yetmezlik Virüsü'nün (HIV) kan, tükürük ya da idrarda tespit edilmesinde kullanılır. Bu testler antikor, antijen veya RNA temelli yapılır. Terminoloji Pencere dönemi, HIV'in bulaşmasından yukarıdaki testlerden birinin herhangi bir değişikliği tespit edebileceği ana kadarki dönemi kapsamaktadır. HIV-1 antikor testinin (B tipi alt tür için) yaklaşık pencere dönemi 25 gündür. Antijen testleri ise pencere dönemini 16 güne kadar düşürebilir. RNA temelli NAT (Nükleik Asit Testi) ise bu süreyi yaklaşık 12 güne kadar indirebilir. Bu medikal testlerin etkenliği genelde aşağıdaki terimlerle tanımlanır: Duyarlılık: HIV var ise, sonuçların yüzdesi pozitiftir. Özgüllük: HIV yok ise, sonuçların yüzdesi negatiftir. Tanı koymak için kullanılan tüm testlerin kısıtlı olduğu yerler bulunmaktadır ve bazen bu testler, yanlış veya kuşku uyandıran sonuçlar sunabilir. Yanlış pozitif: Testin yanlış biçimde enfeksiyon kapmamış bir kimsede HIV olduğunu göstermesi. Yanlış negatif: Testin yanlış biçimde enfeksiyon kapmış bir kimseyi HIV negatif göstermesi. Bu tip yanlış tanı koyan testlere güncel bir örnek olarak, Türkiye Yozgat-Çandır'da Ali Orhan Bulucu'nun 7 Ocak 2004'te Çandır Devlet Hastanesi'nde yaptırdığı HIV testinin pozitif çıkması üzerine 9 Ocak 2004'te intihar etmesi ve ardından yapılan doğrulama testlerinde HIV negatif çıkması verilebilir. Belirgin olmayan tepkimeler, hipergamaglobulinemi, ya da HIV'e benzer diğer enfeksiyon unsurlarına karşı üretilen antikorlar yanlış bir sonuç elde edilmesine yol açabilir. Otoimmun (Kendi dokularındaki antijenlere karşı antikor oluşması) rahatsızlıkları da, sistemik lupus eritematozis gibi, nadiren de olsa yanlış pozitif sonuçlara neden olabilir. Çoğu yanlış negatif sonucun ise pencere döneminden ötürü olduğu düşünülmektedir. Çalışma Esasları Donörün kanının ve selüler ürünlerin taranması Donörün kanı ve dokusunu tarayan testlerden HIV var ise, yüksek bir itimatla HIV'i tespit etmesi beklenmektedir (diğer bir deyişle, yüksek duyarlılık hedeflenmektedir). Antikor, antijen ve nükleik asit testlerinin bir kombinasyonu olan bu yöntem gelişmiş Batılı ülkelere kan bankalarında kullanılmaktadır. Örnek olarak, 2001 senesi verileriyle, ABD'de HIV'in kan nakli ile transferi riski her bir kan şişesi için 2.5 milyonda bir olduğu iddia edilmektedir. Yanı sıra, 1985 yılında bütün dünyada kan veya kan ürünlerinin transferi öncesi HIV bakımından test edilmesi zorunlu kılınmıştır. Türkiye'de de, 1987 yılından günümüze, bütün kan ve kan ürünleri ELISA yöntemiyle teste tabi tutulmaktadır. Türkiye'de HIV'in kan nakli ile transferi riskinin her bir kan şişesi için 1/36,000 ila 1/225,000 oranları arasında değiştiği düşünülmektedir. 2012 yılında İstanbul-Kızılay’dan transfer edilen HIV-pozitif kan dolayısıyla ölen iki kişi bu riskin örneği olarak verilebilir.

http://www.biyologlar.com/hiv-testi-nasil-yapilir

Bordetella spp lam aglütinasyon testi

Test edilecek izolatın ve pozitif kontrol suşlarının BGA pasajları (37°C'de 3 günlük) Pozitif kontrol suşları: B.pertussis ATCC 9797 B.parapertussis ATCC 15311 Antiserumlar: B. pertussis faz I antiserum B. parapertussis antiserum %0.85 NaCl (SF) Cam tüpler, steril Lamlar (temiz), cam kalemi Pastör pipetleri, otomatik pipet, pipet uçları McFarland No 3 standart tüpü Aglütinasyon testinin yapılışı1- şüpheli izolatlar ve kontrol suşlarından bakteri süspansiyonları hazırlanır. Bunun için, izolat sayısı kadar tüpe 1‟er mL SF konur. Birkaç öze dolusu bakteri alınarak SF içinde iyice ezilir. Pastör pipeti aracılığıyla homojenize edilir. Süspansiyonların bulanıklığı McFarland No 3‟e uygun olmalıdır.2- Temiz iki lam alınır ve cam kalemi ile her biri 3 bölmeye ayrılır. Her bir bölmeye birer damla ve İekil 5‟de verilen düzende olduğu gibi önce bakteri süspansiyonları, sonra antiserumlar konur. 1 dk sonra reaksiyon değerlendirilir.Değerlendirme, yorum1- SF kontrolde (sol) herhangi bir aglütinasyon gözlenmemelidir. Aglütinasyon varsa “kültür R tipi ve antijenik değerlendirme için uygun değil” demektir. Pozitif kontrolde (sağ) hızlı, 4+ değerinde tam aglütinasyon gözlenir.2- Orta bölmede aglütinasyon varsa, kullanılan antiseruma göre o izolatın POZİTİF olduğu anlamına gelir.3- Pozitif kontrolde 4+ reaksiyon gözlenmeyişi, negatif kontrolde ise “rough” reaksiyon gözlenmesi durumunda test tekrarlanmalıdır.

http://www.biyologlar.com/bordetella-spp-lam-aglutinasyon-testi

Tüp Bebekte Başarıyı Artıran Test: ERA

Tüp Bebekte Başarıyı Artıran Test: ERA

Rahimin embriyoyu kabul edeceği en uygun zamanı belirleyen çok ileri bir genetik test olan ERA (Endometrium Receptivity Assay) tüp bebekteki başarıyı da artıyor. Acıbadem Tüp Bebek Merkezleri Koordinatörü Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Bülent Tıraş, “Bu testle rahimden alınan 238 gen inceleniyor. ERA tekrarlayan başarısızlıkları yüzde 27 -30 başarıya dönüştüren yeni bir testtir” dedi.İnfertil çiftlerin sayısı toplumlarda artış gösterdikçe bilim soluksuz çalışmaya devam ediyor. Son olarak da tüp bebek tedavisindeki tekrarlayan başarısızlıklardaki başarı oranı artıran ERA testi infertil çiftler için umut oldu. Acıbadem Tüp Bebek Merkezleri Koordinatörü Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Bülent Tıraş konu hakkındaki görüşlerini şöyle dile getirdi:“ERA testi ile rahmin içinden bir parça alınıp toplam 238 gen incelenir ve rahmin embriyo verilmesi için uygun olup olmadığı yüksek doğrulukla tespit edilir. Tekrarlayan implantasyon başarısızlığı olan yani geçmiş 3 tüp bebek denemesinden toplamda en az 4 adet kaliteli embriyo transfer edilmesine karşın gebe kalamayan kadınlara uygulanabilmektedir. ERA testinin yapılması planlanan çiftlerden tüp bebek yöntemiyle elde edilen kaliteli 3. gün veya 5. gün blastokist dönemi embriyolar rahme nakil edilmeyerek dondurulur. En az iki ay sonra rahmin kalınlaştırılmasına yönelik tedavi sonrası özel bir aletle doku biyopsisi yapılır. Dokular özel bir tüp içinde genetik merkezine gönderilir. Rahimin embriyonun tutunması için uygun günler tespit edilir. Eğer rahim belirlenen günler için embriyonun nakline uygunsa bir sonraki adet döneminde embriyo çözme-nakil etme tedavisi planlanır. Başarısızlığı Başarıya Dönüştüren Test: ERATekrarlayan embriyo başarısızlığında rahim kaynaklı sorunlardan biri embriyo transfer edildiğinde rahimin embriyoyu kabul edebileceği uygun zamanda olmamasıdır. Kısacası ERA Testi; endometriumun ne zaman embriyoyu kabul edileceğini belirleyen bir testtir. Yapılan araştırma sonuçlarına göre tekrarlayan başarısızlık yaşayan çiftlerin yüzde 27 -30 başarı elde edilmiştir. Bu oldukça sevindirici bir rakamdır. Hem bilim hem de infertil çiftler için.”http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/tup-bebekte-basariyi-artiran-test-era

Pirazinamidaz (PYZ) testi

ReaktiflerPirazinamid solüsyonu Pirazinamid distile suda 2 mg/mL olacak şekilde hazırlanır 0.45 μm membran filtreden geçirilerek steril edilir. Steril burgu kapaklı derin dondurucu tüplerine tevzi edilir. -20°C‘de saklanır. PYZ reaktifi (ferroz amonyum sülfat) %20‘lik (2 g ferroz amonyum sülfat, 10 mL steril distile suda) olacak şekilde hazırlanır. -20°C‘de saklanır. Güvenlik uyarısı!Pirazinamid toz formunda tehlikelidir! Deriye temas etmemeli ve solunmamalıdır!Kontrol suşları  Pozitif kontrol - C. xerosis NCTC 12078 Negatif kontrol - C. ulcerans NCTC 12077 PYZ testinin yapılışı1 Üç adet steril tüpe 0.25 mL Pirazinamid solüsyonu dağıtılır.2 Tüplerden birinde test kökeninin yoğun bulanık süspansiyonu (McFarland No 8)hazırlanır. Diğer iki tüpte ise pozitif ve negatif kontrol süspansiyonları hazırlanır.3 37°C‘da 4 saat veya bir gece inkübe edilir.4 İnkübasyondan sonra her süspansiyona birer damla PYZ reaktifi eklenir.5 Oda sıcaklığında 1-5 dk beklenir.6 Test tüpü pozitif ve negatif kontrol tüpleri ile karşılaştırılır.Yorum1 Pozitif tüpte bulanık/paslı pembe bir renk oluşumu gözlenmelidir.2 Negatif tüpte değişiklik olmaz.3 Sonuç:Negatif ise - C. diphtheriae, C. ulcerans veya C. pseudotuberculosisPozitif ise - diğer Corynebacteria spp

http://www.biyologlar.com/pirazinamidaz-pyz-testi

Hiss serum su karbonhidrat besiyeri ve Karbonhidrat fermentasyon testi

Karbonhidrat besiyerinin hazırlanması C. diphtheriae için karbonhidrat setine glikoz, maltoz, sukroz ve nişasta konur. Genel Corynebacterium spp test setine ise glikoz, maltoz, galaktoz, dekstrin, sukroz ve laktoz konur. Laboratuvar bu setlerden hangisini kullanacağını göz önüne alarak şeker ve nişasta içeren karbonhidrat besiyerlerini hazırlamalıdır. Andrade indikatörü20 mL distile suda 100 mg asit fuksin karıştırılır. 3.2 mL 1N NaOH damlatarak ilave edilir. Bu işlem ile fuksin renksizleşmeli (saman sarısı renkte olacak).Baz besiyeri için maddelerPepton 5.0 gNa2HPO4 (anhidroz) 1.0 gAt serumu 178 mLAndrade indikatörü 7.8 mLDistile su 1000 mLBaz besiyerinin hazırlanması1 Pepton ve Na2HPO4 ılık distile suda eritilir ve 15 dk kaynar su banyosunda tutulur. Wattmann kağıt filtreden süzülür. Soğutulur. pH 7.4'e ayarlanır.2 At serumu eklenir karıştırılır; 20 dk kaynar su banyosunda tutulur.3 Andrade ayıracı eklenerek pH 7.7'ye ayarlanır. Burgu kapaklı şişelere 90 mL tevzi edilir. 115°C‘da 10 dk otoklavlanır.Tam karbonhidrat besiyerinin hazırlanması1 Şeker içeren (%1‘lik) besiyeri yapmak için; (a) Önce testte kullanılacak her şekerin stok (%10‘luk) solüsyonu hazırlanır ve her biri 0.22 μm membran filtreden geçirilerek steril edilir; etiketlenir, saklanır. (b) Stok şeker solüsyonundan 10 mL, aseptik olarak 90 mL baza eklenir (her şeker ayrı ayrı). Böylece elde edilen %1‘lik şekerler steril burgu kapaklı tüplere 1-1.5 mL alikotlar halinde dağıtılır. Etiketlenir ve buzdolabında saklanırlar. 2 Etanol 10 mL önceden steril edilmiş 90 mL baza, aseptik olarak, eklenir.3 Nişasta testte %0.5‘lik konsantrasyonda kullanılır. Bunun için pratik metot 3 mL baz besiyerine bir öze dolusu nişasta ekleyerek karıştırmaktır. Tercih edilen metot ise; bir steril tüpte 0.15 g çözünebilir nişastaya 5 mL steril distile su eklenir. Sürekli karıştırılarak 5 dk kaynatılır. Karıştırılarak soğutulur. 3 mL baz besiyerine hazırlanan nişastadan 0.15 mL (steril Pastör pipeti ile 3 damla) eklenir.Karbonhidrat fermentasyon testinin yapılışı1 Test edilecek izolatların (pozitif ve negatif kontrol suşları dahil) taze kültürlerinden steril distile su içinde yoğun (McFarland 6-8) bakteri süspansiyonu hazırlanır.2 Örnek sayısı kadar kullanılacak şekerler ve nişasta tüpleri bir spora dizilerek hazırlanır.3 Her tüpe 40-50 μL yoğun bakteri süspansiyonundan konur. 37°C‘da 24-48 saat inkübe edilir. Pozitif reaksiyon tüplerde pembe-kırmızı renk oluşumu ile ayırt edilir.

http://www.biyologlar.com/hiss-serum-su-karbonhidrat-besiyeri-ve-karbonhidrat-fermentasyon-testi

Üriner antijen testi

Üriner antijen testi, idrara geçen Legionella antijenlerinin saptanmasına dayalı hızlı bir testtir; ICT kart test ile 15 dakika içinde, ELISA ile 2-3 saat içinde sonuç alınır. Günümüzde üriner antijen testi klinik örneklerin DFA incelemesinin yerini almıştır . Özellikle hastalığın erken tanısında ve salgınlarda büyük kolaylık sağlar. Bazı yazarlar üriner antijen testini Lejyoner hastalığında bir devrim olarak nitelemektedirler. Öyle ki; testin yaygınlaşması ile hastalığın erken tanısında belirgin artışla birlikte mortalite oranlarının düştüğü, hem de hızla epidemiyolojik incelemelere başlanmasına olanak sağladığından potansiyel salgınların önlediği düşünülmektedir. Legionella antijenürisi, semptomların ortaya çıkışını takip eden gün içinde başlayabilir; günlerce, bazen haftalarca devam edebilir; antibiyotik tedavisi ve antikor gelişiminden etkilenmez. Ancak mevcut kitler sadece L.pneumophila SG1 enfeksiyonunu saptar; genellikle yüksek düzeyde özgül (%100) olsalar da duyarlılık olguların görülme sıklığına bağlıdır (%70-90) ve negatif test hastalığı dışlamaz.Diğer legionellaların tanısı için geliştirilmişkitler de mevcut olmakla birlikte, duyarlılık ya da çapraz reaksiyon sorunları tam çözülemediğinden, böyle kitlerle elde edilmişsonuçlar kesin tanı koydurucu kabul edilmezler.Öte yandan sonuç pozitif çıksın veya çıkmasın, her durumda üriner antijen testinin yanı sıra hastanın solunum yolu örneklerinden kültür de yapılması önerilir. Böylece, üriner antijen testi ile saptanamayan diğer kökenlere bağlı enfeksiyonlar da dahil olmak üzere etkenin izolasyonu, türün/serogrubun belirlenmesi ve moleküler tiplendirme yapılarak hastanın bir salgın ile ilişkili olup olmadığının değerlendirilmesi mümkün olur.

http://www.biyologlar.com/uriner-antijen-testi

Koliform Bakteri Nedir?

Koliform bakterisi; toprak bitki ve sıcakkanlı hayvanların mide-bağırsak kanalında bulunur. Bu bakteri grubu genellikle suda bazı bağırsak parazitlerinin ve patojenlerin kontaminasyonu’nun olup olmadığının iyi bir göstergesidir. Koliform bakterisi tespiti nispeten kolaydır; çünkü daha tehlikeli patojenlere oranla çok daha fazla sayılarda bulunurlar ve doğal çevresi ile ve arıtma prosesi ile girdiği reaksiyon diğer patojenler ile benzerdir. Bu nedenle koliform bakterisinin gözlenmesi, artışı veya azalışı, ortamda bulunan diğer patojenlerin varlığı ve miktarı hakkında bilgi verir. Bu bakterinin kirlilik kaynakları lağım suyu bulaşmış bitkiler, mikroplu tanklar, hayvan dışkısı gibi geniş bir yelpazedir. Evcil hayvanlar da bu kirliliğe katkıda bulunmaktadır. Çoğu koliform bakterisi doğal su kaynaklarına, insan ve hayvan dışkısı veya atık suların karışması şeklinde doğrudan bulaşır. Suyun kullanıldığı musluk, lavabo ve temizlenmemiş çöplerde insanlara bulaşmaya en yakın alanlardır. Bunun dışında su birikintileri, uzun su hatlarındaki düşük basınçlı veya vakumlu bölmeleri, bataklık etrafındaki hava yüksek potansiyelli kirlilik kaynaklarıdır. Birçok koliform patojen olmasa da suyun mikrobiyal kalitesinin aynası olarak kabul edilir. Bu nedenle su kalitesinin ölçülmesi için genellikle sudaki koliform miktarının analizi yapılır. Patojenlerin (bakteri, tek hücreliler ve virüsler) sudaki miktarları az oldukları için tespit edilmeleri zordur. Total koliform bu patojenlerin varlığı hakkında iyi bir tahmin yapılmasını sağlarlar ve miktarı daha fazla olduğu için tespiti kolayca gerçekleştirilebilir. Ancak her koliform bulunan suda patojen vardır demek yanlış olur. Bununla birlikte koliform içermeyen suda patojen yoktur ve bu nedenle güvenli bir şekilde tüketilebilir. Koliformlar genellikle toprak ve suda bulunurken fecal koliform da genellikle hayvanların dışkılarında bulunurlar. Fecal koliform bulunması, suda lağım atığının veya hayvan dışkısının bulaştığını gösterir. Bu nedenle problemin kaynağını bulup bunu düzeltmek çok önemlidir. Burada önemli olan sorulardan biri sizi ve ailenizin sağlığını doğrudan etkileyen günlük kullandığınız musluk sularının testini yapıp yapmama gerekliliğidir. Evlerimizde kullanılan sular aslında sürekli kontrol altında olup güvenli bir şekilde evlerimize kadar gelmektedir. Ancak özellikle apartman gibi fazla hane bulunduran evlerde kullanılan yüksek hacimli depoların güvenliği büyük soru işaretidir. Bu nedenle musluk sularınızı içmeden önce test ettirmenizde fayda vardır. Bununla birlikte ülkemizde sıklıkla şifalı olarak değerlendirilen kaynak sularında sadece koliform değil, suda olmaması gereken hiçbir parametrenin analizinin yapılmadığını ve bu suları tüketirken tüm riski üzerinize aldığınızı unutmamanız gerekir. Koliform bakterilerin çoğu zararsızdır ve insanları hasta etmezler. Bazı E.coli türleri en yaygın fekal koliform bakterisidir (genellikle hayvan dışkısında bulunur) ve patojenik özellik gösterebilir. Bazıları gıdalara bulaşır ve öldürücü nitelikte olabilir. Bununla birlikte hasta olup olmayacağınızı sizin bağışıklık sisteminiz de belirler. Sizin bünyenizin alışık olduğu ve bağışıklık geliştirdiği bir bakteriden bir başka kişi ishal gibi rahatsızlıklar yaşayabilir. Sudaki patojenik (hastalık yaratıcı) organizmalar ultra küçük virüslerden mikroskobik bakterilere ve daha büyük tek hücrelilere kadar geniş bir yelpazede bulunurlar. Temel olarak patojenik organizmalar bakteri virüs ve tek hücreliler olmak üzere üç farklı grupta su sağlığını etkilerler.Bakteriyolojik ve protozoik patojenler tifo, dizanteri, kolera ve bazı gastroenterit rahatsızlıklara neden olabilirler. Virüsler de içlerinde çocuk felci, hepatit ve bazı gastroenterit formları gibi 100’ün üzerinde rahatsızlığa yol açabilirler. Genel olarak virüsler dezenfeksiyon işlemlerine karşı bakterilerden çok daha dirençlidirler.[cf2]Eğer kullandığınız su bakteri içeriyorsa, bunu farklı yollarla arındırabilirsiniz. Dezenfeksiyon bulaşıcı ajanların ortamdan uzaklaştırılması veya yok edilmesi işlemine verilen isimdir ve sterilizasyon ile karıştırılabilir. Oysa ki sterilizasyon ortamda bulunan tüm yaşayan mekanizmaların inaktivasyonu olduğu için çok önerilen bir yöntem değildir. Su ve atıksı dezenfektanları güçlü biyositlerdir. Bunlar bir kimyasal madde veya canlı bir organizma şeklinde olabilir. Dezenfektan derişimi ve temas süresi mikroorganizmaların inaktivasyonu için iki önemli faktördür. Kullanılan dezenfektan uygun miktarlarda ve doğru zaman dilimlerinde uygulanırsa mikrobiyal aktiviteyi % 99 oranında (en az) inaktive eder.Biyolojik kontaminantlar genellikle klorin dezenfeksiyonu, filtreleme, morötesi ışınım ve ozonlama yöntemleri ile etkili bir şekilde elimine edilebilir. Uygulanacak olan dezenfeksiyon işlemi uygun bir zaman diliminde var olan veya olabileceği düşünülen tüm patojenlere karşı miktarı gözetilmeksizin etkili olmalıdır. Ayrıca kullanılan kimyasalın da suda zehirli bir etki yaratmayacak türden seçilmesi gereklidir. Bununla birlikte, kullanılan dezenfektanın sudaki miktarı kolayca gözlenebilir olması ve sonraki aşamalarda tekrar kontaminasyon riskine karşı da etkili olması gereklidir. Dezenfeksiyonun uygulanması için kullanılan araçlar da gerekli standartları karşılamalıdır. Kullanılan aletlerin otomatik olması, uygulama esnasında dışarıdan ekstra kontaminasyonlara karşı daha güvenilirdir. Kaynakça: wellowner.org/water-quality/coliform-bacteria/ Yazar: Nihat Keleş www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/koliform-bakteri-nedir

Uyku Apne Sendromu Nedir?

Bulguları Nelerdir? Uyku Bozukluğu Neden Ciddi Bir Sağlık Sorunudur? Nasıl Tedavi Edilir? Polisomnografi (Uyku Testi) Nedir? Anlaşmalı Kurumlar Uyku Testi UYKU APNE SENDROMU NEDİR? Uykuda solunum durması en sık karşılaşılan uyku hastalıklarından biridir. Uyku sırasında üst solunum yollarında tıkanmalara bağlı gelişen solunum durmaları ve buna eşlik eden kan oksijen seviyesindeki düşüşler ile karakterizedir. Beyinde solunum merkezinin fonksiyon bozukluğu ve Üst hava yollarında tıkanıklığa yol açan oluşumlar bu hastalığın en önemli nedenleridir. BULGULARI NELERDİR? Gün boyu aşırı uykululuk hali, uyku sırasında horlama ve solunum durması başlıca belirtileridir. (Hasta bu durumun farkında değildir fakat eşi son derece farkındadır.) Horlama uyku bozukluğunun önemli bir habercisidir. Bu Hastalarda Aşağıdakilerden Bir veya Birkaçı Genellikle Mevcuttur. UYKU BOZUKLUĞU NEDEN CİDDİ BİR SAĞLIK SORUNUDUR? Bu hastalık, acil tıbbi müdahale gerektiren, son derece ciddi ancak yeterince önemsenmeyen, hayatı tehdit eden bir durumdur. Teşhis edilmemiş uykuda solunum durması; felç, iktidarsızlık, yüksek tansiyon, kalp krizi, kalp hastalığı ve kalp ritim bozukluklarına neden olur. Ayrıca bu durum trafik kazalarına, işteki verim kaybına ve kişiler arası ilişkilerde bozulmalara neden olup gündüz aşırı uykuluk hali yaratır. Bahsi geçen bu bulgular hafif, orta, ağır şiddette olabilir. NASIL TEDAVİ EDİLİR? Uyku apne sendromu bulgularına sahip olan kişiler mutlaka uyku laboratuarında bir gece geçirerek, polisomnografi yapılarak değerlendirilmelidir. Hastalık belirlendiği taktirde, hastalığın tedavisi uzman hekimin belirleyici ilaçlarla ve cerrahi tedavilerle mümkündür. UYKU TESTİ (POLİSOMNOGRAFİ) Polisomnografi denen uyku testi sırasında mümkün olduğunca evinizdeki ortama yakın şartlarda tüm gece boyunca uykunuz ve uykuda çeşitli vücut fonksiyonları uyku teknisyenlerince izlenerek kaydedilmektedir. Amaca yönelik olarak kaydedilen vücut fonksiyonlarının sayısı farklı olabilir.Standart olarak uyku dönemlerinin belirlenmesi için elektroensefalogram (EEG), elektrookülogram (EOG; göz küresi hareketleri), elektromiyogram(EMG; kas gerginliği) kayıtları; buruna takılan sensörlerle solunan havanın, göğüs ve karına takılan kemerlerle uykuda solunum hareketlerinin, parmağa takılan mandal şeklindeki bir algılayıcı ile oksijen düzeyinin ve kalşp ritminin, yatış pozisyonlarının kaydı yapılır. Ayrıca kalp ritmi ve gece boyu kan basıncı düzeyi kayıtları alınır. Tüm gece boyunca kaydedilen uyku paramtreleri ertesi gün uzman hekim tarafında değerlendirilir. Horlamanızın tehlikeli olup olmadığı, solunum durmalarının süresi, sıklığı ve bu sırada ortaya çıkan patolojik bulgular tespit edilir. Uyku testi, hastalığınızın şiddetini belirlemekte, tedavinizin nasıl yapılacağı konusunda hekime ön bilgi vermektedir. Obstrüktif uyku apne sendromu saptanan hastaların uyku testinin ardından KBB muayenesinden geçmeleri ve bazı solunum fonksiyon testlerinin yapılması da gerekebilmektedir. Hastanemizde uyku laboratuarında polisomnografi testi hafta içi her gün ve tercih eden hastalara da Cumartesi geceleri de yapılabilmektedir. UYKU TESTİ Aşağıdakilerden size uygun olan seçenekleri işaretleyiniz. Yüksek sesle horlama Dinlendirmeyen uyku Yüksek tansiyon Sinirlilik hali Depresyon Uykuda boğulma hissi Aşırı kiloluk Kişilik değişikliği Uykusuzluk Uykuda aşırı terleme Sık idrara kalkma Uykuya doyamama Sabah yataktan kalkmada güçlük Sabah baş ağrıları Sabah ağız kuruluğu Mide de ekşime, yanma Konsantrasyon güçlüğü Cinsel güçte zayıflama Hızlı kilo alımı Gündüz ayıklama hali

http://www.biyologlar.com/uyku-apne-sendromu-nedir

Patojenik Mantarların Immunolojisi

Mantarlardan ileri gelen infeksiyonlarda vücut, mantar elementlerine karşı immunolojik bir yanıt verir. Bu cevap, bakteriyel antijenlere oranla zayıf olmakla beraber, kendini humoral ve sellüler tarzda belli eder. Mantar elementlerinin vücuda girmesi ile lenfoid sisteme ait retikuloendotelyal sistem (RES) aktivite kazanır veya uyarılır. Hücresel veya sıvısal yanıtın derecesi ve bunlardan birine ait öncelik sırası, infeksiyonun türüne göre değişir. Bazı hastalıklarda ilk önce deri duyarlılığı oluşur ve bunu deri testleri ile ortaya koymak mümkün olabilir. Diğer bazı hastalıklarda da humoral yanıt önce belirir. Mantar hastalıklarında oluşan antikorları saptamak için,mikrobiyolojide kullanılan yöntemler, aynen burada da uygulanır. Bu reaksiyonlar, genellikle, sistemik mantar infeksiyonlarında daha fazla kullanma alanına sahiptir. Aglütinasyon reaksiyonu mantar infeksiyonlarında çok az kullanılır. Komplement fikzasyon testi ise, yararlanılan ve güvenilen bir serolojik yöntemdir. Bu reaksiyondan, özellikle, sistemik infeksiyonların teşhisinde faydalanılır. Komplementi fikze eden antikorlar presipitinlerden sonra ortaya çıkarlar ve IgG karakterinde olup kanda uzun süre kalabilirler. İnfeksiyonun şiddeti artıkça, bu teste ait titre de yüksek bir düzeye ulaşır ve hastalık süresince teşhise yardımcı olur. Titrenin yüksek olması prognozun iyi olmadığına bir kanıt sayılabilir (Örn. İnsanlarda, Coccidioidomycosisde). Presipitasyon reaksiyonu, bu yöntem genellikle, IgM karakterinde olan antikorları (presipitinleri) saptamada işe yarar. Bir çok mantar hastalıklarında, presipitinler erken oluşurlar ve 3 hafta kadar yüksek titrede kalırlar. İmmunfluoresans testi, özellikle, H. capsulatum, Candida türleri, C. neoformans, S. schenckii, B. dermatitidis gibi sistemik infeksiyonlara neden olan mantarların saptanmasında kullanılan önemli ve yararlı bir yöntemdir. İmmundiffusyon tekniği de mantarlar arasındaki ortak antijenik komponentlerin saptanmasında kullanılmaktadır. Ancak, bu durum testin spesifitesini azaltıcı role sahiptir. C. neoformans ve B. dermatitidis 'e ait komponentler genellikle zayıf olduğundan, vücuttaki immunojenik uyarımı da düşük olmakta ve oluşan antikorları saptamada güçlükler çekilmektedir. Ayrıca, teşhisin çok önemli olduğu infeksiyonun başlangıcını tespit etmekte, oluşan antikorların yetersizliği nedeniyle, olanaksızdır. Bakteriyel ve viral infeksiyonların teşhisinde çok kullanılan ELİSA mantar hastalıklarının tanımında çok sınırlı kullanılmaktadır. Mantarlardan etkin bir antijen hazırlamak ve bunları standardize etmek de oldukça zordur. Özellikle, patojenik dimorfik mantarların, vücuttaki parazitik formları ile in vitro formları arasında oldukça farklı morfolojik ve antijenik ayrılıklar vardır. H. capsulatum 'un h-antijeni, aktif infeksiyon hallerinde antikor oluşturmasına karşın, m-antijeni ise daha ziyade latent infeksiyonlarda antikor meydana getirmektedir. Diğer bir antijenik faktör olan, c-antijeni ise spesifik olmayan bir karakter gösterir ve bir çok mantarlarda da ortaktır. Bu mantara ait olan diğer antijenik komponentler de n.y ve x olarak identifiye edilmiştir. Histoplasma üzerinde yapılan antijenik analiz çalışmalarında 7 antijenik fraksiyonun da, özellikle, h- ve m- antijenlerinde toplandığı ortaya konulmuştur. Son yıllarda, Cryptococcosisli hastaların kanında ve serebrospinal sıvılarında antikor aramaktan ziyade, bu mantara ait antijenlerin varlığını ortaya konan yöntemlerin geliştirilmesi üzerinde durulmaktadır. H. capsulatum ve C. immitis' den ileri gelen infeksiyonlarda dokularda bulunan mantar elementlerinin antijenik komponentleri özellikle, mantar hücre duvarlarında lokalize olmuşlardır. Bileşiminde lipid, polisakkarid, protein ve kitin gibi substanslar vardır. Blastomycosis olgularında presipitasyonla saptanan antikorlar ancak %50 oranında aktif infeksiyonu gösterdiği bildirilmektedir. Coccidioidomycosisde komplement fikzasyonla veya immundiffusyonla ortaya konan antikorlar ise, infeksiyonun şiddetini ifade eder. Yaygın infeksiyon olgularında kanda yüksek titrede antikor bulunmasına karşın, tek veya ekstrapulmoner lezyon olguların antikor titresi daha düşüktür. Candida türlerinde immunelektroforez yöntemi ile 5 antijenik grup ayrılmış olup, bunların esasını protein ve polisakkaridler oluşturmaktadır. S. schenckii’nin tüm hücresi kullanılarak hazırlanan antijenle yapılan aglütinasyon ve komplement fikzasyon yöntemleri, sonuçları bakımından birbirlerine paralellik gösterdiği açıklanmıştır. Mucor, Aspergillus ve Nocardia türleri vücutta çok az bir immunolojik uyarım meydana getirirler. Dermatofitlerin indirekt teşhislerinde de serolojik yöntemler, genellikle, sınırlı kalmaktadırlar. Çünkü, bu mantarlara ait elementlerin vücuttaki humoral yanıtları, aynı antijenik komponentlerin, sellüler reaksiyonlarından daha az olmaktadır. Mantar hastalıklarında hücresel bağışıklık (sellüler immunite) teşhis de büyük kolaylıklar sağlar. Bu türlü yanıtta, T-hücreleri önemli görev yaparlar. T-lenfositlerinin başlıca 5 görevi bulunmaktadır :1-Geciken türde kutan aşırı duyarlılık (tüberkülin, histoplasmin, coccidiodin, vs.), 2-Patojenik mantarlara (ve viruslara) karşı savunma, 3-Allograft reddi ve bununla ilişkili reaksiyonlar, 4-Tümörlerin kontrol altına alınmaları ve 5- Hücresel savunmada etkin role sahiptirler (lenfokin sentezi). T-hücreleri tarafından meydana getirilen substanslara, mediatör veya lenfokin adı verilmektedir. Eğer, T-hücrelerinin fonksiyonlarına mani olunursa mantar infeksiyonları, özellikle, Candidiasis, Aspergillosis, Cryptcoccosis, Phycomycosis, olguları fazlaca görülmektedir. Dermatomycosis ve sistemik infeksiyonlarda, hastaların derisinde duyarlılık meydana gelir. Bu durum deri testi ile ortaya konabilmektedir. Bu amaçla, mantarlardan hazırlanan çeşitli allergenler veya antijenler (trichofitin, coccidiodin, blastomycin, histoplasmin, sporothricin, oidiomycin, vs) kullanılmaktadır. Bazı mantar infeksiyonlarında deri testlerinde kros reaksiyonlara rastlanmaktadır. Ayrıca, bazılarında da (özellikle bazı dermatofitlerde, E. floccosum, M. audouinii, T. schoenleinii, T. rubrum vs. gibi) sensitizan karakter, daha zayıf olmaktadır. Deri testini yapabilmek için, mantarlardan özel yöntemlerle hazırlanan, saflaştırılan ve standardize edilmiş allergenler, deri içine 0.1 ml. miktarında şırınga edilir. Pozitif reaksiyonlar da şırınga yerinde 1 cm. çapına kadar değişebilen büyüklükte ve halka biçiminde kızarıklık meydana gelir. Reaksiyon bazen çok çabuk (bir kaç dakika içinde) bazen de geç 24-48 saat içinde (nadiren bir haftaya kadar) oluşur. İnsanlarda klinik olarak bir infeksiyonun saptanamadığı olgularda, deri testleri pozitif çıkabilmektedirler. Bu durum, vücudun, daha önceden mantarla temasa geldiğini ve deride duyarlılığın kaldığını göstermektedir. Mantar infeksiyonlarından bağışıklıkla korunmada bazı aşılar hazırlanmış ve denenmiştir. Ancak aşıları hazırlama tekniklerinin farklılığı yanı sıra bunların standardize edilmeleri de önemli güçlükler yaratmaktadır. Aşılar genellikle, öldürülmüş (60 oC. de 2 saat tutularak) misellerin fizyolojik su içinde ezilmesi ile hazırlanan ve homojenize edilen süspansiyonlarıdır. Maya benzeri koloni oluşturan mantarlardan veya dimorfik mantarların maya benzeri kolonilerinden de aşılar hazırlanır ve kullanılabilir. Bu aşıların sterilite kontrolleri yapıldıktan sonra, içine konservatif olarak %0.5 fenol,%0.3 trikresol veya mertiolet 1/10.000 oranında katılır. Ancak, şimdiye dek, infeksiyondan koruyabilecek bir aşı geliştirilememiş veya pratiğe konamamıştır. Serolojik ve Alerjik Testler Mantar hastalıklarının teşhisinde serolojik testler, bakteriyel ve viral infeksiyonlardaki kullanma alanı kadar pek yaygın olmayıp çok sınırlıdır. Hatta çoğu zaman kullanılmamaktadır. Kutan Mikozesler Dermatofitlerin teşhisinde, serolojik (aglütinasyon, komplement fikzasyon, presipitasyon, ve diğerleri) ve alerjik testler genellikle kullanılmaktadır. Dermatofitler zayıf immunojenik veya immunostimulan etkiye sahiptirler. Ancak, alerjik özelliği olduklarından deri testlerinde yararlar sağlamaktadırlar. Subkutan ve Sistemik Mikozesler Rhinosporidiosis : İnsan ve hayvanlardaki Rhinosporidiosis infeksiyonlarında serolojik ve alerjik testlerden yararlanılamamaktadır. Sporotrichosis: Laboratuar hayvanlarında yapılan deneysel infeksiyonlarda çok zayıf bir antikor düzeyine rastlanır. Bu antikorlar, komplement fikzasyon, aglütinasyon ve presipitasyon teknikleriyle ortaya konabilmektedir. Evcil hayvanlardaki doğal infeksiyonlardaki antikor durumu hakkında yeterli bilgiler yoktur. Presipitasyon testinin, bu infeksiyonda daha duyarlı olduğu bildirilmiştir. Ancak, diğer bazı mantarlarda kros reaksiyon vermesi testin duyarlılığını azaltır. İnsanlarda doğal infeksiyonlarda, yukarıda anılan antikorlar oluşur. Ancak, deride lokalize olan olgularda bu antikorlar diagnostik düzeyin altındadır veya hiç meydana gelmezler. Serolojik testler içinde fluoresens antikor, latex aglütinasyon ve agar-jel diffusyon tekniklerinden yararlanılmaktadır. S. schenckii’nin maya formundan ısıtılarak elde edilen deri testi antijeni (sporotricin) insanlarda teşhis için kullanılmaktadır. Aspergillosis: Bu infeksiyonun teşhisinde immunodiffusyon ve komplement fikzasyon testleri uygulanabilir. Blastomycosis: İnsanlarda serolojik testler, Histoplasmosis ve Coccidioidomycosis de olduğu kadar pek güvenilir değildir. Komplement fikzasyon testi infeksiyonun başlangıcında negatif olmasına karşın zamanla titre yükselmesi ile test de pozitif çalışır. İyileşme olduktan sonra antikorlar kaybolur. Yüksek komplement fikzasyon titresi ve negatif deri testi prognozun iyi olmadığını gösterir. Immunodifusyon testi çok duyarlıdır. Bu test, Histoplasmosis ile de kros reaksiyon verir. Kültür filtratlarından elde edilen allergen (Blastomycin) insanlarda deri testinde kullanılır. Köpeklerde, Blastomycosis infeksiyonlarında, komplement fikzasyon testinden yararlanılmaktadır. Ancak, test çok spesifik olmasına karşın, bu testle pozitif reaksiyon veren serumlar Histoplasmosis ve Coccidioidomycosis ile de daha düşük titrede olsa bile, kros reaksiyon vermektedirler. Diğer serolojik testler (aglütinasyon, presipitasyon, agar gel diffusyon, vs.) daha az kullanılır. B. dermatitidis ’in sentetik ortamlarda üretilmesi sonu elde edilen filtrat (Blastomycin) deri testi için kullanılır. Bu allergen, Histoplasmin ve Coccidiodin kadar spesifik değildir. Candidiasis: Bu hastalıkta, insanlarda, immunodifusyon, aglütinasyon, latex aglütinasyon, fluoresens antikor ve presipitasyon testleri ile etkenden elde edilen allergen (Oidiomycin) deri testlerinde kullanılabilir. Latex aglütinasyon testi, Cryptococcosis ve Tuberculosisli hasta serumlarıyla kros reaksiyon verebilir. Coccidioidomycosis: İnsanlarda Coccidioidomycosisin teşhisinde, komplement fikzasyon, latex aglütinasyon ve presipitasyon testlerinden yararlanıldığı gibi deri testinde de coccidiodin de kullanılabilir. Cryptococcosis : İnsanlarda infeksiyonun teşhisinde, daha ziyade indirekt fluoresens antikor yöntemi ve daha az olarak komplement fikzasyon ve aglütinasyon tekniği kullanılır. Ayrıca, deri testi için, Coccidioidinden yararlar sağlanabilir. Ancak bu son test, Histoplasmosis ve Blastomycosisli hastalarda da pozitif çalışır. Histoplasmosis : Komplement fikzasyon reaksiyonu antijeni (maya ve miselyal form dan hazırlanan) ve latex aglütinasyon testi, insanlarda Histoplasmosis de kullanılabilir. Nocardiosis : İnsanlarda da, serolojik testlerden ziyade, mikroorganizmadan elde edilen allergen (Nocardin) deri testlerinde yararlanılmaktadır. Kültürlerin Muhafazası Kültürlerin muhafazası, mantarların makro-ve mikro morfolojik özelliklerinin korunmasında büyük yararlar sağlar. Bunun için başlıca yöntemler kısaca şöyledir: 1- Kültürlerin oda ısısında muhafazası: Bu yöntem zaman alıcı ve biraz da masraflı olmaktadır. Kültürlerin 2-3 ayda bir pasajı yapılarak devam ettirilir. Subkültürler tüplerde yapılır ve pasaj için, koloninin tipik yerlerinden seçilir. Ancak, uzun süre subkültürler pleomorfizme neden olabilir. Tüplerin ağzı parafin ile kapatılarak kurumaları önlenir. İyi bir üreme elde edildikten sonra, tüpler bir kutu veya tel sepete konarak oda ısısında ve belli özel yerlerde muhafaza edilirler. Bazı araştırıcılar, besi yerinin her pasajda değişimini uygun görmekte ve örneğin, önce A ortamı kullanılmışsa sonra B vasatı, sonra tekrar A besi yeri ve B ortamı kullanmanın mantarları daha iyi durumda tuttuğunu bildirmektedirler. 2- Soğukta muhafaza: Üremiş kültürler 5-10° C. arasındaki özel yerlerde muhafaza edilebilirler. Bu ısıda kuruma azdır ve kültürlerin 3-4 ay aralıkla pasajı yapılabilir. Dermatofitler bu ısıya uzun süre dayanmasına karşın bazı türler (E. flocosum, M. aoudouinii, T. schoenlenii, T. violaceum) için uygun olmayabilir. 3- Dondurarak muhafaza: Dondurma, dermatofitlerin en iyi muhafaza yöntemidir. Tüplerde üretilen 10-14 günlük kültürler üzerine yağsız süt veya % 5-7 DMSO katarak -20°C. veya daha düşük ısıda muhafaza edilirler. 4- Suda muhafaza: İçinde 5-10 ml. steril fizyolojik su veya distile su bulunan tüplere kültür parçası (sporlu) konarak ağzı pamuk veya mantarla kapatılarak oda ısısında veya buzdolabında muhafaza edilebilir. Pasajlar yapılmadan önce, canlılık kontrolleri yapılır ve canlı olanlar subkültür için kullanılır. Bu yöntemin pleomorfizmi önlediği bildirilmektedir. 5- Kültürlerin mineral yağ tabakası altında muhafazası: Tüplerde üremiş kültürlerin üzerine, kaplayacak derecede, sterilize edilmiş (otoklavda 120oC'de 45 dakika) mineral yağ ilave edilir. Böyle hazırlanan kültürler oda ısısında bir kaç yıl saklanabilirler. Bazen yağ tabakası altında üremeye de rastlanabilir. Sıvı parafin de bu amaç için kullanılabilir. 6- Liyofilizasyon: Bu yöntem de çok fazla kullanılmaktadır. Bu amaçla yağsız sütten (%10) yararlanılır. İçinde mantar üremiş tüplere 5 ml. miktarında konarak, steril bir öze ile mantar süt içinde süspansiyon yapılır. Bu süspansiyondan ampullere 1 veya 2 ml. kadar taksim edilir. Ampuller hemen -25°C' deki alkol içine daldırılarak dondurulurlar. Sonra, hemen, vakumla havaları alınır ve liyofilize edilir. Ampullerin iyi kapatılıp kapatılmadığı veya içinde hava olup olmadığı özel aletle kontrol edilir. Her türden 9-10 ampul hazırlanır. Liyofilizasyonun sonunda bir tanesi açılarak kontrol edilir. Kontrolde üreme varsa, diğerleri oda ısısında muhafaza edilebilirler. 7- Steril toprakta muhafaza: İçinde steril toprak bulunan tüp veya şişelere mantar süspansiyonları katılarak buz dolabında muhafaza edilebilirler. Bu teknik yaygın kullanılmamaktadır. 8- Sıvı nitrojende muhafaza: Gliserin (%10) için de suspansiyonları yapılan mantarlar 190oC' de muhafaza edilebilirler. Mikofajik Böceklerin Kontrolü Bu böcekler laboratuarlara toprak veya infekte marazi maddelerle getirilirler. Bu böcekler, genellikle, mantar yiyen cinse, Tarsonemusa aittirler. Boyları 1 mm. kadardır. Tüplerin pamuğunu delerek içeri girer ve kültürleri yerler. Bunların yumurtaları da pasajlarla nakledildiği için, subkültürler devamlı kontamine çıkarlar. Önerilen bazı akarisidler (paradiklor benzen, dikloro etan, vs.) hem insan ve hem de mantar için zararlıdırlar. Bu amaçla aşağıdaki önlemler alınır : 1- Sabouraud dekstroz agara ,%0.01 oranında Lindan tozu karıştırılarak besi yeri hazırlanır. Sonra, mantarlar ekilir. Lindan böcekleri öldürür. Veya, 2- Böcekli kültürler timol buharına tutulur. Bunun için, dip tarafından timol kristalleri bulunan bir kaba kontamine kültürler konur ve kabın ağzı iyice kapatılır. Timol buharı hem ergin böcekleri ve hem de yumurtalarını öldürür. Timol buharları insan için (temas veya buhar) toksik değildir. 3- Tüplerin ağzına konan pamuk tıkacın dışta kalan kısmına alkol (%96) 500 ml.+ Su 450 ml. + HgCL2 10 g+ gliserin 50 ml. den ibaret karışımdan bir kaç damla konur. Bu solüsyon böcekleri öldürür. Bu yöntem de çok kullanılmaktadır. Kaynak : Temel Mikrobiyoloji

http://www.biyologlar.com/patojenik-mantarlarin-immunolojisi

Down Sendromu’nda erken tanı

Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Ergün, Türkiye’de yılda 1.5 milyon doğum olduğunu, yılda 3 bin kromozom bozukluğu hastalığı olan “Down Sendrom”lu bebeğin dünyaya geldiğini söyledi. Haberin devamı Her hamile kadının Down sendromu hastası bebek sahibi olma riski taşıdığını belirten Prof. Dr. Ali Ergün, “Tüm dünyada görüşleri kabul gören bir dernek olan ACOG (American College of Obstetricians and Gynecologyst), 2007 yılında yayımladığı bir yönergeyle, tüm gebe kadınlara “Down Sendromu” için tanısal test yaptırılması önerisinde bulundu” dedi. Ergün, gebelik döneminde “tarama” ve “tanısal” testler yapıldığını, Down Sendromu teşhisi için kesin sonucun sadece tanısal testler ile elde edilebileceğini ifade etti. Tanısal testlerin, bebeğin anne karnında içinde bulunduğu sıvıdan su alınması anlamına gelen “Amniyosentez” ya da bebeğin eşi olarak tanımlanan plasentadan örnek alınması “Koryon Villus Biyopsisi CVS” şeklinde olduğunu anlatan Ergün, tanısal testlerin her ikisinin de yüzde 1 düşük riski taşıdığına dikkati çekti. Ergün, “Doğum sonrasında sürprizle karşılaşmak istemeyen ve hekimden bu konuda kesin cevap almak isteyen tüm gebeler bu yöntemlerden birini yaptırmak zorundadır. Bunun dışındaki testlerle ya da detaylı ultrasonla farkedilmeme riski her zaman vardır” uyarısında bulundu. “TARAMA TESTLERİ, KESİN TANI VERMEZ” Tarama testleri ile tanı testlerinin birbiri ile karıştırılmaması gerektiğini belirten Ergün, tanı testleri dışındaki diğer testlerin kesin sonuç vermeyeceğini söyledi. Ergün, tanı testlerindeki yüzde bir düşük ihtimali göz önüne alındığında, hekimlerin genellikle, tarama testleri sonrasında çıkan riske göre tanı testi yapılmasını önerdiklerini dile getirdi. 1970’yıllardan itibaren 35 yaş ve üstünün “riskli gebelik” olarak tanımlandığını belirten Ergün, 80’li yıllarda üçlü tarama testi ve ayrıntılı ultrason, 90’lı yıllarda bebek ense kalınlık testi ve 2000’li yıllarda ikili ve dörtlü testlerin tarama amaçlı olarak yapıldığını anlattı. Ergün, ikili, üçlü, dörtlü testlerin, anne kanında yapıldığını belirterek, “Bu testlerin Down sendromlu bebekleri yakalama oranı yüzde 30, üçlü test yüzde 65, ayrıntılı ultrason yüzde 60, ense kalınlık testi yüzde 80, ikili test yüzde 90 (ense kalınlık ve ikili test kombine yapılırsa) ve dörtlü test yüzde 70 olarak tespit edilmiştir” dedi. “AMNİOSENTEZ” Mİ “CVS” Mİ UYGULANMALI? Down sendromlu bir bebeğin teşhis edilmesi halinde, gebeliğin sonlandırılmasına ailenin karar verdiğini ifade eden Ergün, “Bebek ne kadar küçükse, aile gebeliğin sonlandırılması kararını daha rahat verebiliyor. Bu nedenle, erken dönemde tanı konulması çok önem taşıyor” dedi. Ergün, CVS’nin, gebeliğin 11-14. haftalarında yapılabildiğini ve sonucun 24 saat içinde alınabildiğini, amniosentezin ise 16-20. haftalarda yapılabildiğini ve sonucun en erken 3 hafta sonra alınabildiğini belirterek, erken tanı açısından CVS’in çok daha avantajlı olduğunu kaydetti. Amniosentez ile en erken 19. haftada tanı konulan gebeliğin sonlandırılmasının, “hem tıbbi açıdan büyük bir işlem ve hem de ailenin özelini çevre ile paylaşmasını gerektiren bir durum” olduğu görüşünü savunan Ergün, şunları kaydetti: “Anne adayı, bu gebelik haftasında artık bebeğinin hareketlerini hisseder, karnı büyür ve bebeği ile iletişim kurmaya başlar. Bu zamandan sonra gebeliğin sonlandırılması doğum kadar büyük bir olaydır. Halbuki 11. haftada tanı konulursa gebelik sonlandırılması bir kürtaj şeklinde olacaktır. Her iki testte de yüzde 1 düşük riski olduğuna göre insanlar daha erken tanı imkanı veren CVS’den yararlanmalıdırlar.” Ergün, bu yöntemin, tekniğin zor olması ve alanda uzman hekim sayısının az olması nedeniyle yaygın olarak kullanılmadığını ifade ederek, CVS testinin uzman olmayan hekimlere yaptırılmaması, gebelerin bu konuda bilinçli olması gerektiğini kaydetti. “RİSKLER ANLATILMALI, KARARI AİLE VERMELİ” Down Sendromu tanısının, anne karnında ilk kez 1970’li yıllarda konulmaya başlandığını, özellikle 35 yaşından büyük gebelerde bu testin yapılmasının önerildiğini belirten Ergün, “Ancak ne yazık ki canlı doğan tüm Down sendromlu bebeklerin sadece yüzde 25-30’u bu yaş grubuna ait. Çoğunluğu genç annelerin bebekleridir” dedi. Ergün, CVS veya Amniosentez yapılacak kişilerin belirlenmesinde kullanılan sınır değerlerin tarama testlerine göre belirlendiğini ifade ederek, “Özellikle tarama testlerinin yüzde 100 tanı testi olmadığı ailelere tam olarak anlatılamadığı için gereksiz yere açılan davalar gün geçtikçe artmaktadır. Halbuki tek tanı testinin CVS veya Amniosentez olduğu ailelere ısrarla vurgulanmalı ve karar ailelere bırakılmalıdır.”

http://www.biyologlar.com/down-sendromunda-erken-tani

Quantiferon TB Gold

Tıbbi teknolojinin sağlık alanındaki uygulamalarına yeni bir halka daha eklendi. Tüberkülozun (tbc) bilinen ilk immünolojik tanı testi olan Tüberkülin Deri Testi (TDT)- bilinen ismiyle PPD- latent tbc infeksiyonunun tanısında günümüzde altın standart olma özelliğini korurken, yanlış negatif veya yanlış pozitif sonuçlara yol açması ve değerlendirme aşamasında standardize edilemeyen bazı eksiklikleri nedeniyle daha duyarlı, rahat uygulanabilir, özgül tanı yöntemleri geliştirme zorunluluğu zamanla kendisini hissettirmiştir. QFT - Gold Testinin çalışma esası neye dayanmaktadır? Son yıllarda BCG suşlarında, M. bovis ve birçok non tüberküloz mikobakteride bulunmayan, sadece M.tuberculosis genomunda yer alan Fark-1 bölgesi (Region of Difference-RD1) gen segmentinin saptanması ve bu segment ürünlerine özgün immün yanıtların ölçülebiliyor olması, tüberküloz infeksiyonunun saptanmasında yeni bir testin geliştirilebileceği fikrini doğurmuştur. Testin 1. aşamasında hastalardan kan doğrudan heparinli, vakumlu ve bu teste özel olarak geliştirilmiş tüplere konularak, 37°C de 16 saatlik inkübasyona bırakılır. İnkübasyon sırasında latent veya aktif tüberküloz infeksiyonu taşıyan kişilerde, mikobakteriyel antijenler tarafından T lenfositler uyarılır ve IFN-γ salgılamaları sağlanır. Dolayısıyla tüberküloz infeksiyonu olmayan kişilerde T lenfositler uyarılmaz. Bu nedenle, non infekte kişilerin kan örneklerinden IFN-γ salınımı olmaz. 1.Aşama ( İnkübasyon ve Ayırma) a) TB Antijeni, Nil ve Mitojen tüplerine 1 ml kan konulup iyice çalkalanır. b) 16 saat içinde tüpleri 37 C' de 16-20 saat inkübe edilir. c) Tüpler Santrifüjde 15 dk çevrilir. d) Plazma ayrılıp buzdolabında 4 hafta stabil kalabilir. 2. Aşama Kan örneklerinden elde edilen plazmalarda, inkübasyon sonrasında, T hücrelerinin antijen ve kontrollere karşı ürettikleri İnterferon Gamma (IFN – γ ) miktarının kantitatif olarak ELISA yöntemiyle ölçülmesine dayanmaktadır. Testte kullanılan ESAT 6, CFP-10 ve TB 7.7 (p4) antijenleri, BCG suşlarında ve M. tuberculosis complex dışındaki suşlarda bulunmadığı için, test M.tuberculosis’e spesifiktir. Ayrıca BCG antijenleri ile reaksiyon vermediği için aşıya bağlı immün yanıttan etkilenmez. Testte kullanılan tüpler; TB antijen, Nil (negatif) kontrol ve Mitojen (pozitif) kontrol tüpleridir. Her tüpteki IFN-γ miktarı ELISA yöntemiyle ölçülür. Eğer kişide tüberküloz infeksiyonu var ise TB antijen tüpündeki γ- IFN miktarı testin sınır değerinin üstünde çıkar. QFT Gold tüberküloz tanısında, klinik, radyolojik ve diğer bulgulara yardımcı olarak kullanılan önemli bir tamamlayıcıdır. PPD gibi yalancı pozitiflik göstermediği, BCG aşısı ve non spesifik mikobakterilere karşı da reaksiyon vermediği için taramalarındaki özgüllüğü PPD’ye göre çok yüksektir. Örnek alımında dikkat edilecek hususlar: Heparin dışında başka bir antikoagülanlı tüp kullanımı, alınan kan örneklerinin uygun olmayan koşullarda taşınması, kan alındıktan sonra yeterli şekilde karışım sağlanmaması, kan alımından inkübasyona dek geçecek sürenin yarım saati aşması, daha düşük miktarda İFN-γ salınımının saptanmasına neden olmaktadır. İnkübasyon süresi ve sıcaklığında yapılacak hatalar sonuçların da hatalı olmasına yol açmaktadır. QFT Gold Testinin duyarlılığı, özgüllüğü ve PPD ile uyumu PPD ile uyum % 79 - 94 Latent tüberkülozda özgüllüğü %89 –100 Latent tüberkülozda duyarlılığı % 90 Aktif tüberkülozda özgüllüğü %97 - 100 Aktif tüberkülozda duyarlılığı %72 - 89 Negatif PPD ve negatif QFT Gold, tüberküloz hastalığı belirti ve bulguları olan bireylerde tüberküloz tanısını ekarte etmez. Çünkü; AIDS hastalarında, immünsüpressif tedavi, yüksek doz steroid, anti-TNF –alfa tedavisi alanlarda, hematolojik bozukluğu ve malignitesi olanlarda, diabetiklerde, kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda PPD’nin duyarlılığı düşmektedir. Bu durumlarda İFN-γ üretiminde düşüklük olabileceği akla gelmelidir. Özetle; QFT Gold tüberküloz tanısında, klinik, radyolojik ve diğer bulgulara yardımcı olarak kullanılan önemli bir tamamlayıcıdır. PPD gibi BCG aşısı ve non spesifik mikobakterilere karşı reaksiyon vermediği için taramalarındaki spesifikliği PPD’ye göre çok daha yüksektir.

http://www.biyologlar.com/quantiferon-tb-gold

Babalık Tayini

DNA kimlik testi bilinen kimlik tespiti yöntemleri arasında ayırım gücü en yüksek olanıdır. DNA kimlik testi yaygın olarak nesep ya da babalık tayininde ve Adli Tıp’ta kullanılmaktadır. DNA parmak izi ebeveynliğin tartışmalı olduğu durumlarda sorunu aydınlatmak için güvenilir bir yöntemdir. Bu yöntemle test edilen erkeğin biyolojik baba olmadığı veya %99 olasılıkla baba olduğu ortaya konabilir. Yetişkin bireylerin DNA kimlik profili istek üzerine çıkarılabilir. Ancak hukuki veya tıbbi olarak reşit olmayan bireylerin DNA kimlik profili ve bu bireylerin diğer bireyler ile her türlü karşılaştırmalı incelemeleri ancak adli mercilerin onayı veya talebi üzerine yapılır. Başvuru Nedenleri · Babalığın tartışmalı olduğu durumlar, · Çocuğun korunması için, · Nesep tayini, · Akrabalık ilişkisinin saptanması, · Diğer adli tıp vakaları. · Kan örneğine dayanan DNA kimlik tespitleri kan naklini takip eden 90 gün içinde yapılamaz. DNA kimlik tespitinin geleneksel serolojik yöntemlere üstünlüğü: · Kullanımda olan en güvenilir testtir, · DNA kaynağı olarak kan haricinde dokular (ör. Biyopsi, kemik, otopsi materyali vb.) da kullanılabilir, · Çocuklar 6 aylık olmadan test edilebilir, · Test, sadece bir ebeveynin varlığında da yapılabilir, · Yakın akraba olan olası babalar arasında ayırım yapılabilir. Test · Bireyler arasında benzerlik veya farklılığı ortaya çıkarmayı amaçlayan testlerde ilgili bireylerin DNA materyali karşılaştırmalı olarak incelenir. Babalık testinin temeli anne, çocuk ve olası babada DNA polimorfizmlerin incelenip karşılaştırılmasına dayanmaktadır. Çocukta var olan polimorfizmlerin %50’si anneden, geriye kalan %50’si de biyolojik babadan gelir. Testin sonucunda olası babanın biyolojik baba olma olasılığı %99’dur veya biyolojik baba değildir. Gereksinim Duyulan Örnekler Konunun özel önemi nedeniyle DNA kimlik testi için gerekli biyolojik materyalin (kan vb.) BilGen’deki yetkili kişiler tarafından alınması şarttır. Adli amaçlı DNA incelemeleri ve benzeri istisnai durumlarda biyolojik materyallerin yetkili mercilerin gözetiminde alınıp mühürlü olarak yetkili merkezw ulaştırılması gereklidir. Bu kurallara uymayan başvurular kabul edilemez. KAYNAK: www.makaleler.com

http://www.biyologlar.com/babalik-tayini

Laboratuvarda Meydana gelen Hatalar ( PREANALİTİK HATALAR )

Laboratuvar testleriyle elde edilen sonuçların hastada gerçek değerler olduğuna inanılır. Ancak bu inançla çelişen sonuçların elde edilmesine neden olabilecek birçok faktör ise ölçüm sonucunu değiştirebilir. Böylece elde edilen laboratuvar testi sonucu hastanın gerçek durumunu yansıtmayabilir. Tıp laboratuvarındaki hata oranları diğer tıp alanlarındakinden daha azdır. Tıbbi laboratuvar uygulamaları tanımlanmış işlemler olduğundan daha fazla kontrol altındadır. Ancak laboratuvarla ilgili bu iyilik durumu daha çok analitik işlemlerle ilgili olup, tüm test sürecini kapsamaktan uzaktır. Laboratuvar hatalarının test fazlarına göre dağılımının belirlendiği çalışmalarda farklılıklar görülmekle birlikte; %32-75 analiz öncesinde %7-32 analiz sırasında %9-47 analiz sonrasında Hatalar en fazla analiz öncesi dönemde yoğunlaşmaktadır. Laboratuvar hatalarının %70-97’si insan kaynaklıdır. Geri kalanının cihaz kaynaklı olduğu göz önüne alındığında analiz dışı dönemlerde hata oranı yüksekliğini manuel işlemlerin ön planda olmasıyla ilişkilendirmek mümkündür. Laboratuvar test sonuçlarına etki eden faktörler ölçümden önce, ölçüm sırasında veya ölçümden sonra etki ederek hatalara neden olabilirler. ölçüm sırasında ve ölçümden sonra etki eden faktörlerin neden olduğu hatalar, laboratuvarlarda kalite kontrol programları ile en aza indirilebilmektedir. Laboratuvar test sonuçlarına ölçümden önce etki eden faktörler topluca “Hataların Preanalitik Kaynakları” olarak da tanımlanırlar. Bunlar hem klinisyenler hem de laboratuvarlar tarafından iyi bilinmelidirler. ÖLÇÜMDEN ÖNCE ETKİ EDEN FAKTÖRLER - örneğin alınmasından önce etkili faktörler - örneğin alınması sırasında etkili faktörler - örneğin alınmasından sonra etkili faktörler olmak üzere üç ana sınıfa ayrılarak incelenebilirler. I) LABORATUVAR TEST SONUÇLARINA ÖRNEĞİN ALINMASINDAN ÖNCE ETKİLİ FAKTÖRLER Laboratuvar test sonuçlarına örneğin alınmasından önce etkili faktörler 1-hasta ile ilişkili fiziksel faktörler 2-çevresel faktörler 3-siklik biyolojik varyasyonlar 4-hasta ile ilgili tıbbi durumlar Hastanede yatan hastalarda serum albümin düzeyleri özellikle hasta uzun süredir yatıyorsa düşüş gösterebilir. Kullanılan ilaçların vücut biyokimyası üzerine etkileri hemen daima bir sorundur. İlaçların biyokimyasal ölçümlerin sonuçları üzerine etkisi çeşitli yollardan olabilir: 1) İlaç doku veya organlarda hasara yol açabilir. 2) İlaç organ fonksiyonlarında değişikliğe yol açabilir. 3) İlaç yarışmalı etki gösterir. 4) İlaç ölçümlerde interferansa neden olur. Kafein kahve, çay ve kola dahil birçok içecekte bulunur; kan bileşenlerinin konsantrasyonları üzerine önemli derecede etkiye sahiptir. Kafein glukoz toleransının bozulmasıyla plazma glukoz konsantrasyonunu hafifçe artırır. Sigara içme nikotinin etkisi yoluyla birkaç laboratuvar testini etkileyebilir. Etkinin büyüklüğü içilen sigaranın sayısı ve inhale edilen dumanın miktarıyla ilişkilidir. Nikotin adrenal medüllayı uyarmak suretiyle plazmada epinefrin konsantrasyonunu, idrarla katekolaminlerin ve metabolitlerinin atılımını artırır. Kafein lipid metabolizmasını belirgin olarak etkileyebilir. PREANALİTİK DÖNEM HATALARI Test isteminin yapılması Bilgi işleme hatası Hastalardan örnek alımı Kimlik belirleme hatası Örnek tüpü seçimi Uygun olmayan tüp kullanılması Örnek tüpüne hasta kimliğinin tanımlanmaması Örnek alınmasında uygulama ve zamanlama hataları Örneğin laboratuvara ulaştırılması Süre ve koşul yetersizliği Laboratuvarda örneğin analize hazırlığı Örneklerin karışması II) LABORATUVAR TEST SONUÇLARINA ÖRNEĞİN ALINMASI SIRASINDA ETKİLİ FAKTÖRLER Laboratuvar test sonuçlarındaki hatalar, kan alma tüpleri ve serum ayırıcı (separatör) tüpler, yanlış kan alma teknikleri, kan örneklerinin tipleri, koruyucular ve antikoagulanlar, hasta ve örneğin identifikasyonu ile ilgili olabilir Kimlik belirleme hatası Uygun olmayan tüp kullanılması Laboratuvarların çoğunda kan vakumlu tüplere alınır. Kan alma tüpleri cam veya plastik olabilir. Plastik tüpler daha sıklıkla kullanılmaktadır. Birçok tüp pıhtının yapışmasını azaltıcı silikon ile kaplıdır. Bu tüplerde serum ile hücrelerin ayrılması daha iyi olur. Bazı durumlarda kan enjektöre çekilir ve daha sonra laboratuvara transport için tüplere transfer edilir. Böyle durumlarda örneğin transferi sırasında kan alan kişi için enfeksiyon riski vardır. Çocuklarda ve ven girişi zor olan erişkinlerde deri delme suretiyle özel kapiller tüplere kan alınabilir. Böyle durumlarda da örneğe doku sıvılarının karışma riski fazladır. Kan almaya başlamadan önce hastanın adı sorularak kimliği doğrulanmalıdır. -Diurnal değişim gösteren kan testleri için kan alma zamanı önemlidir. -Hastanın 10-12 saat aç olduğu öğrenilmelidir. -Hasta rahatça oturtulmalı ve kan almadan önce 20 dakika kadar bu pozisyonda kalmalıdır. -Hastanın kolunu omuzdan bileğe kadar düz uzatması sağlanmalıdır. Büyük yaralı veya hematomlu koldan kan alınmamalıdır. Hastadan ne kadar hacimde kan alınacağı belirlenmeli, istenen testler için uygun sayıda ve türde tüp ve uygun iğne seçilmelidir. - En sık kullanılan iğneler 19-22 numaradır (numara büyüdükçe çap küçülür, normal erişkinde genellikle 20 numara iğne tercih edilir). Uygun ven seçilir. Yetişkinlerde antekubital fossada kalın ve derinin yüzeyine yakın ven tercih edilir. Elle yoklama ven seçimini kolaylaştırır. İnfüzyon yapılıyorsa infüzyon 3 dakikalığına durdurulmalı ve sonra tercihan diğer koldan kan alınmalıdır. Kan alınacak bölgenin çevresi, %70’lik izopropanolle doymuş gazlı bezle, dairesel hareketlerle ve kan alma bölgesinden dışa doğru temizlenmelidir. -Derinin kendi kendine kuruması beklenmelidir. Kan alma bölgesinin 10-15 cm üzerinden turnike uygulanır. Turnikenin uzun süre tutulması kanın bileşimini belirgin değiştirir. Vene girilmeden önce yumruk açılıp kapatılmamalıdır; bu hareket, plazma potasyum, fosfat ve laktat konsantrasyonlarını arttırır. -Vakumlu kan tüpüne kan almak için, adaptöre (Holder) iğne vidalanır. Vene girmek için iğne, kan alınacak venle hizalanmalı ve deriye yaklaşık 15 derecelik açı yapacak şekilde venin içine itilmelidir. Kan tüpün içine akmaya başladığında iğne hareket ettirilmeden turnike gevşetilmelidir. -Önce katkı maddesiz tüplere sonra katkı maddeli tüplere kan alınır. Enjektöre alınmış kan, hemoliz olmaması için, iğne enjektörden uzaklaştırıldıktan sonra, hazırlanmış tüplere yavaşça ve tüp kenarından kaydırarak dikkatli bir şekilde aktarılmalıdır. -Tüplerin ağzı kapatılmalı, tüplerin içinde katkı maddesi veya antikoagulan varsa tüpler yavaşça 5-10 kez ters çevirerek karıştırılmalıdır. -Kan alma işlemi tamamlandığında, iğne geri çekilir ve sızıntı olmaması için hastaya kuru gazlı bez veya pamuk verilerek kan alınan bölgeye bastırması ve kolunu yukarıya doğru tutması söylenir. -Kullanılan ve kirlenen malzemeler uygun atık kaplarına atılır. -Çocuklardan venöz kan alırken, hareket etmelerinin engellenmesi için yardım gerekebilir. Materyalin alınacağı kap üzerine hasta adı, laboratuvar veya hastane numarası, tarih ve saat gibi tanıtıcı bilgiler yazılmalıdır. Kimlik bağı, örnek alma süreci, örneğin laboratuvara nakli, bunu izleyen analiz ve raporun hazırlanması aşamaları boyunca korunmalıdır. Materyal alımı veya toplanması sırasında istenen analizi etkileyecek şartların oluşumu önlenmelidir. Bazı örnekler, hastadan alındıktan sonra analize kadar soğukta tutulur; buna dikkat edilmelidir. Gerekirse serum veya plazma ayırımı soğutmalı santrifüjde yapılır. -Plazma veya serum şekilli elemanlardan santrifügasyonla ayrılır. Bu işlem, kan alındıktan sonra en geç 2 saat içinde yapılmış olmalıdır. Analiz hemen yapılmayacaksa serum +4, -20, -40 veya –70oC’ta ağzı kapalı olarak saklanmalıdır. -Serum veya plazma elde edildikten sonra en geç 4 saat içinde çalışılmayacaksa +4oC’de ağzı kapalı olarak 1 gün saklanabilir. Ancak bilirubin ve askorbik asit gibi ışığa ve havaya duyarlı maddeler hemen çalışılmalıdır. -Örneğin bulunduğu ortamın sıcaklığının fazla olması numunede buharlaşmaya ve serumdaki analitlerin konsantrasyonunda rölatif artışa neden olabilir. 24 saatten fazla bekletilen serum ve idrarda +4oC’de saklansa bile bakteri üremesi olabilir. Bu yüzden serumun dondurulması daha doğrudur. -Dondurulmuş serum çalışılacağı zaman eritilip oda sıcaklığına getirilmelidir. -Kanı dondurmak hemolize neden olur. Serum veya plazması ayrılmadan kanı dondurmamalıdır. TURNİKE, 15 dakika kadar uzun kalırsa proteinlerin konsantrasyonundaki artış %15’e ulaşabilir. Bu etkinin büyüklüğü ilk tüpten son tüpe farklı olabilir. Son örnekler daha büyük hemokonsantrasyon gösterirler. Turnike kullanma ile ilgili bir etki de nisbi kan akımı durmasıdır. Bunu sonucu olarak, laktat ve hidrojen iyonu gibi metabolik ürünlerin konsantrasyonu dokularda artar. Serumda kreatin kinaz ve aspartat aminotransferaz (AST) aktiviteleri de hemokonsantrasyon için beklendiğinden daha fazla artabillir HEMOLİZ Hemoliz nispeten frajil eritrositlerin kan alma sırasında veya daha az olarak sonra travmaya uğramaları sonucu olur. Alkol gibi dezenfaktanların kan alımından önce deri üzerinde tam kurumaması hemolizin sık olmayan nedenidir. Hemoliz daha sık olarak kan alma sırasında akımın türbülan oluşuna bağlı olarak meydana gelir. Kan iğne boyunca çok yavaş veya çok hızlı hareket ederse hemoliz olabilir. Kan alımından sonra hatalı mekanik taşıyıcılar ve santrifüj de hemolize neden olabilir. İNTRAVENÖZ SIVI KONTAMİNASYONU İntravenöz sıvı kontaminasyonu test sonuçlarında varyasyonun önemli bir nedeni olabilir. Hastanede yatan birçok hastaya kandaki konsantrasyonlarından yüksek konsantrasyonlarda glukoz, ilaçlar ve bazı elektrolitler verilir. İntravenöz sıvıda potasyum konsantrasyonu kandakinden on misli kadar yüksek olabilir. İntravenöz sıvı kontaminasyonu kateter takılı koldan kan alındığında meydana gelir. İntravenöz sıvı içerdiği maddelerin kan konsantrasyonunu hızla artırır. KAN ÖRNEKLERİNİN TİPLERİ Arteriyel, kapiller ve venöz kan arasındaki farklılıklar test sonuçlarındaki hatalar için olabilecek bir nedendir. Arteriyel kan vücut dokuları için besin kaynağıdır ve vücut dokuları için gerekli oksijen gibi maddelerin dağıtımının ölçümü için kullanılacak en iyi örnektir. Kan gazları analizi için alınır. Venöz kan arteriyel kandan metabolizmada kullanılan oksijen ve glukoz gibi maddelerin konsantrasyonunun daha düşük oluşu; organik asitler, amonyak ve karbondioksit gibi atık ürünlerinin konsantrasyonunun ise daha yüksek oluşuyla farklıdır. genel olarak tercih edilen kandır . Kapiller kan, periferik yayma (formül lökosit) yapmak için ve çocuklardan bazı analizler için alınır. Kapiller kan genelde venöz kandan daha çok arteriyel kana yakın kompozisyondadır. Şoktaki hastalarda parmak ucundan alınan kapiller kanda glukoz, venöz plazma glukozundan %50 kadar düşük olabilir. LABORATUVAR TEST SONUÇLARINA ÖRNEĞİN ALINMASINDAN SONRA ETKİLİ FAKTÖRLER Örneğin ölçümden önce işlenmesi sırasında test sonuçlarını etkileyen faktörler Numunenin transportu Numunenin yanlış işlenmesi Numunenin uygun olmayan koşullarda saklanmasıdır. Numunenin uzun süre bekletilmesi Kan alımı sırasındaki hataları önlemenin ilk basamağı örnek alımından önce hastanın doğru identifikasyonudur. Poliklinik hastaları için ad, soyad ve poliklinik numarası sorulup yazılmalıdır. Hastanede yatan hastalar için de ad, soyad ve hastane numarası bizzat hastadan alınmalı veya dosyadan alınırsa hastaya doğrulatılmalıdır.

http://www.biyologlar.com/laboratuvarda-meydana-gelen-hatalar-preanalitik-hatalar-

FIBRONEKTIN

Örnek Cinsi : Özel swablarla alinmis serviko-vajinal sivi örnekleri Örnek Özellikleri : Örnekler vajinal forniks ya da servikal açikligin ektoservikal bölgesinden alinmalidir. Örnek fiziksel muayene ve ultrason yapilmadan önce alinmalidir. Örnekler alti saat içinde laboratuvara ulastirilmalidir, gönderilemeyen örnekler 48 - 72 saate dek +4 derecede saklanabilirler. Metod : Immunoassay Genel Bilgiler : Yeni bir test olan fetal fibronektin (fFN) tarama testini kullanarak gebeligin üçüncü trimestrinde anne ve bebekler için ciddi bir tehlike olan erken dogum riskinin belirlenmesi mümkün olmaktadir. fFN koryonik membranlar tarafindan üretilen ve intervillöz alanda desidua bazalis yakininda yerlesik bir glikoproteindir. Hamilelik sirasinda fetal keseyi uterusa yapistiran bir zamk görevi yapmaktadir. Hamileligin ilk üç ayinda ve ikinci trimestrin büyük bölümünde (22.haftaya dek) serviko-vajinal sivilarda bulunur. Gebeligin 24.-34. haftalarinda (5,5 ile 8,5 ay arasinda) hamilelerin serviko-vajinal sivilarinda fFN varligi erken dogum için artmis risk göstergesi olarak kabul edilmektedir. fFN negatifligi ise gebeligin en az iki hafta daha sürdürülebilir olmasini (%99 oraninda) göstermesi açisindan yararli bir bulgu olmaktadir. Fetal fibronektin hiç bir zaman tek basina bir kriter olarak degerlendirilmemeli, diger klinik ve laboratuar bulgulari ile birlikte degerlendirme yapilmalidir.

http://www.biyologlar.com/fibronektin

Uygun Böbrek Nasıl Bulunur?

Hekimleri tarafından diyaliz tedavisi gerektiği söylenen hastalar hemen en yakın nakil merkezine başvurmalıdır. Bir insanın başka bir insanın organını kabullenebilmesi ancak belirli şartların yerine getirilmesine bağlıdır: Kan grubu uyumu Kan grubu, damarlarımızda dolaşan kırmızı kan hücrelerinin sunduğu karakteristik göstergelerdir. Doğuşumuzdan itibaren değişmez ve kabaca hepimizin bir ön-şifresi sayılır. Dört temel kan grubu vardır: A, B, AB ve O (sıfır). En sık O kan grubu görülürken bunu A kan grubu takip eder. Kan grubu uyumu olmadan nakil mümkün değilmidir? Nakil açısından kan grubunun önemi bu antijenlerin sadece kırmızı kan hücrelerinin değil bilinen bütün vücut hücrelerinin yüzeyinde bulunmasına bağlıdır. Kan grubu antijenleri hücreler için tanıtım kartı gibi davranır. Onların sayesinde vücudumuzdaki bağışıklık sistemi vücuda yabancı olanla vücuda ait olanın ayrımını yapabilir. Bazı ülkelerde, çok az sayıda hastada, oldukça ağır ilaçlar kullanılarak kan grubu uyumsuz çiftler arası böbrek nakli denemeleri yapılmaktadır. Bu yöntemler, henüz tıp camiası tarafından bir kabul görmemiştir. Bir başka deyişle, günümüz şartlarında alıcı ve vericinin kan grupları aşağıdaki gibi uyumlu olmadıkça nakil mümkün değildir: Hasta O Grubu AGrubu B Grubu AB Grubu Verici Sadece O Grubu verebilir A Grubu veya O Grubu B Grubu veya O Grubu Her grup verebilir (O, A, B veyaAB) Kan grubum A Rh( -), eşimin kan grubu A Rh( +), böbreğimi verebilirmiyim? Kan grubunun Rh faktörü (yani negatif veya pozitif olması) önemli değildir. Örneğin A (-) bir insan böbreğini hem A( -) hem de A( +) alıcıya verebilir. B unun gibi B( +) kan gruplu kadavradan organ için hem B( -) hem de B( +) hastalar çağrılır. Doku Uyumu: Doku tiplendirme testi bir insanın genetik yapısını (genetik parmak izini) gösteren bir kan testidir. Aynen kan grubu uyumunda olduğu gibi alıcı ve vericinin doku t,iplerinin uyup uymadığı araştırılır. Özellikle kadavradan yapılan nakillerin başarılı olması büyük oranda doku uyumuna bağlıyken, canlıdan yapılan nakillerde eskiden düşünüldüğü kadar önemli olmadığı anlaşılmıştır. İkiz kardeşlerden (tüm dokular aynı) yapılan nakiller ile hiç doku uyumu bulunmadan sadece kan grubu uyumu ile yapılan nakiller karşılaştırıldığında, 5. yıldaki nakledilen böbreğin sağlam kalma oranının doku uyumsuzlarda ikizlere göre % LO gibi gözardı edilebilecek bir oranda az olduğu görülür. Dünyadaki verilere göre hemodiyaliz hastalarının yarısının 5. yılda kaybedildiği düşünülürse hastaları yaşatmak adına "akrabalardan, doku uyumu aranmaksızın kan grubu uyumlu nakil" şansı mutlaka hastalara verilmelidir. Doku tipi, insana anne-babasından geçen ve neredeyse tüm hücrelerinin yüzeyinde bulunan karakteristik antijen setleridir. Aynı kan grubu gibi yaşam boyu değişmez ve bireyolarak bizim şifremizdir. Her bir doku tipine ve bu doku tipini oluşturan 6 değişik birime sahiptir. Üç temel doku tipi birimi mevcuttur: A, B ve DR. Her birey biri anneden biride babadan alınmak üzere 2A, 2B ve 2DR olmak üzere toplam 6 karakteristik gösterir. Her bir karakteristiğin 20 veya daha çok değişik versiyonu vardır. Bu da yüzlerce değişik doku tipi şifresinin olabilirliğini gösterir.Örneğin doku tipi AI/ A2, B7 / B8, DR2/ DR3 olabilir. Özellikle kadavradan yapılan nakillerde alıcı ve vericinin bu altı antijeni arasında uyum ne kadar fazla ise böbreğin çalışma şansı da o kadar yüksek olur. Bu antijenler arasında DR uyumu A veya B uyumuna göre daha önemlidir. Bu sebeple, merkezlerin çoğu kadavradan organ için hastalar arasında seçim yaparken, kadavra ile alıcı arasında mutlaka DR uyumu (benzerliği) olmasına dikkat eder ve en fazla uyumu gösteren hastalar nakil için çağrılır. Başarılı bir nakil için dokularm yüzde kaç uyması gereklidir? Doku uyumundan bahsederken yüzde 50 uyum varsa nakilolur veya % 80'in altında uyum varsa böbrek işe yaramaz gibi gerçek dışı kavramlardan da bahsetmek gerekir. Hiç bir tıp kitabmda yeralmayan ve sadece canlı böbrekten nakil uygulamasmı azaltmaya yarayan bu söyleme hastalar inanmamalıdır. Canlıdan böbrek naklinde doku grubu uyumu önemi giderek azalmıştır. Kadavradan yapılan nakillerde ise ülkemiz yasalarma göre ahcmm kadavra ile en az iki doku uyumu (en az 6'da 2, idealolarak bir tanesi DR olmak üzere) olması gerekir. Altıda altı (tam uyumlu) uyumlu nakillerin diğerlerine (6'da 3, 6'da 4) göre (özellikle kadavradan nakillerde) daha başarılı olduğu gösterilmiştir. Ama bu kan grubu uyumlu ve doku grubu tam uyumlu böbreklerin atmayacağı anlamına gelmez. İkiz kardeşlerden yapılan böbrek nakillerinin bile bir süre sonra atabildiğinin görülmesi, hücre yüzeylerinde organ reddine neden olabilecek kan grubu ve doku tipinden başka önemli göstergeler olduğunu düşündürmektedir. Hangisi daha önemlidir? Kan grubu uyumu mu, doku tipi uyumu mu? Naklin başarısı açısından kan grubu uyumu, doku tipi uyumundan çok daha önemlidir.Kadavradan nakilde doku tipi uyumu tam olmasa da kan grubu uyumu gereklidir. Canlıdan yapılan nakillerde ise esas belirleyici kan grubu uyumudur. •Lenfosit Cross Match (LCM- Kros testi): Bu testte verici ve alıcı adayının kanları karıştırılır. Bu test ile alıcının kanındaki vericinin böbreği ile reaksiyone girebilecek antikorların varlığı (normal koşullarda bu antikorlar insanı infeksiyonlara karşı korur) araştırılır. Yüksek miktarda antikor varlığında, alıcının kanı vericinin kanı ile reaksiyona girecek ve test pozitif çıkacaktır. Bu durumda nakil yapılırsa böbrek büyük ihtimalle saatler-günler içinde kaybedilecektir. Bu test canlı veya kadavradan nakillerde kan ve doku uyumundan sonra yapılması gerekli ilk testtir. Özellikle daha önce böbrek nakli olmuş ve geçmişte kan verilmiş hastalarda testin pozitif çıkma riski daha yüksektir. Bu sebeple, diyaliz hastalarma çok gerekli olmadıkça asla kan verilmemelidir. Kros testinin (LCM) pozitif1iği, kesin olarak naklin olmayacağı anlarnma mı gelir? Bu testin pozitif çıkması herşeyin bittiği ve hastanın bir daha nakilolamayacağı anlamına gelmez. Bazı ilaçların kullanımı ile LCM pozitif vakaları negatife çevirip nakle uygun hale getirmek mümkün olmaktadır.Bir başka önemli konu da tüm LCM pozitifliklerinin nakle engelolmadığının bilinmesidir. Testin pozitif çıkmasına neden olan antikor tipinin IgG yapısında olması naklin o dönem için mümkün olmadığını gösterirken, IgM yapısında olması naklin rahatça yapılabileceği ni gösterir. Yani, IgM yapısındaki LCM pozitifliklerinde rahatlıkla böbrek nakli yapılabilir.

http://www.biyologlar.com/uygun-bobrek-nasil-bulunur

HPV (Human Papilloma Virus) tarama + tiplendirme

Örnek Cinsi : Vajinal Sürüntü, Kondilom, Sperm, Postüretral Sürüntü Örnek Miktari : 2-3 ml Materyal Transportu: Materyal, tranport besiyerine konarak 24 saat içerisinde oda ısısında gönderilmelidir.Transport besiyeri yok ise; materyal, steril serum fizyolojik konmuş bir steril kap veya direk steril bir kap içerisinde gönderilmelidir. Metod : PCR ve Dizi Analizi Sonuçlanma süresi: Hergün / 15 gün Genel Bilgiler: HPV ya da diğer adı ile genital human papilloma virus cinsel yol ile bulaşan ve siğil şeklinde kitlelerin (kondilom) oluşumuna neden olan ve servikal kanserle ilişkili olduğu kesin olarak saptanmış bir virüstür. Dünyada kanserlerin görülme sıklığına göre 2. sırada yer almaktadır. HPV’nin neden olduğu hastalıklar arasında serviks, vulva, penis ve anüs, baş ve boyun kanserleri, anogenital siğiller vardır. Servikal kanser insidansı 100.000 kadında 1-50 arasında değişmektedir. Genel toplumda 20 milyondan fazla insanın bu hastalığı taşıdığı tahmin edilmektedir HPV' nin şu an bilinen ve sınıflanan 120' den fazla tipi tanımlanmıştır. En sık HPV tip 6 ve 11 genital siğillere neden olurken kadınlardaki rahim ağzı kanserine ise çoğunlukla tip 16 ve 18 neden olmaktadır. Vücutta görülen kondilomların ortadan kaldırılması, hastalığın bulaşması ve yayılmasına engel olur fakat daha sonra immun sistemin zayıflamasıyla tekrar ortaya çıkabilirler. Kadınlarda en sık rahim ağzı kanseri taraması günümüzde pap smear ile yapılmaktadır. PAP smearda HPV'ye bağlı olduğu düşünülen değişimler saptandığında aynı materyal içinde HPV' ye ait DNA incelemeleri yapılarak HPV varlığı ve hangi tip HPV bulunduğu saptanabilir. HPV DNA testi ile birlikte PAP SMEAR testinin birlikte uygulanması önemlidir. HPV Virüsü kendi içlerinde Yüksek, Düşük ve Diğer Risk Derecelendirmesi şeklinde ayrım göstermektedir. Yüksek Riskli Tipler : 16, 18, 31, 33, 35, 39, 45, 51, 52, 56, 58, 59, 68, 73, 82 Düşük Riskli Tipler : 6, 11, 40, 42, 44, 54, 61, 70, 72, 81 Olası Yüksek Riskli Tipler : 26, 53, 66

http://www.biyologlar.com/hpv-human-papilloma-virus-tarama-tiplendirme

Gebelik Öncesi Genetik Tanı Nedir?

Sağlıksız Bebek Riski Ortadan Kalkıyor… Ailesinde ‘kalıtsal hastalık’ olan çiftlerin özürlü çocuk dünyaya getirmelerini önlemek için PGD testi (Preimplantasyon Genetik Tanı) uygulanıyor. Yani ana rahmine aktarılmadan önce, ciddi genetik bozukluklar olan embriyolar ayıklanıyor. Bunun getirisi ‘sağlıklı bebek’ garantisi. Ailesinde kalıtsal hastalık bulunan çiftlerin en önemli sorunu, özürlü bir çocuk dünyaya getirmektir. Ancak son yıllardaki gelişmeler, kalıtsal hastalıkların moleküler düzeyde tanımlanmasına olanak sağladı. Toplam 6 aşamalı olarak yapılan PGD testi sayesinde, sağlıklı hücreler tüp bebek yöntemiyle anne rahmine aktarılıyor. Böylece özürlü çocuk doğurma riski ortadan kaldırılmış oluyor. Alman Hastanesi Tüp Bebek Merkezi Sorumlusu Prof.Dr.Mustafa Bahçeci, ‘Preimplantasyon Genetik Tanı’ (Preimplantation genetic Diagnosis) adı verilen yöntemin, kalıtsal risk taşıyan gebeliklerde önemli bilgiler sağladığını belirtiyor. Çünkü bu test sayesinde hücre düzeyinde yapılan araştırmada taşıyıcılık ve hastalık riski erken dönemde teşhis ediliyor. Bu testin geliştirilmesinden önce tanı amacıyla ‘amniyosentez’ ve ‘biyopsi’ uygulanıyordu. Hala da uygulanıyor. Amniyosentezde, l6 haftalıkken bebeğin anne rahminde yüzdüğü sıvıdan az miktarda sıvı örneği alınarak kromozonal tanı yapılıyor. Biyopsi uygulamasında ise, bebek 10-12 hafta civarındayken bebeğin plasentasından parça almarak inceleniyor. Prof.Dr.Mustafa Bahçeci, her iki yöntemin de ciddi bir komplikasyonu olmadığını ifade ederken, amniyosentez yönteminde binde 5 oranında düşük riski ile karşı karşıya kalındığını belirtiyor. Ancak bunun genetik hastalık riskiyle kıyaslandığında önemsiz bir oran olduğuna dikkati çekiyor. Testlerin sonuçları olumsuz çıktığında gebeliğin sonlandınlıp sonlandınlmayacağı tartışma konusu oluyor. Prof.Bahçeci, bazı ailelerin bebeklerinde ‘Down Sendromu’ olsa da gebeliğin sonlandırılmasına karşı çıkarak bebeklerinin dünyaya gelmesini istediklerini belirtiyor ve şunları söylüyor: ‘Testin sonucu için 18 veya 19-haftayı beklemek gerekiyor. Bu döneme gelince de gebeliğin sonlanması konusunda görüşler ortaya çıkıyor. Aileye de stres yaratıyor. Bunun alternatifi PGD testidir. Bu testle henüz embryo aşamasında bebeğin taşıyacağı hastalıklan gözönüne alabilmek mümkün olur. Anne ve babanın taşıyacağı hastalıklar, ailesel riskler var-dır. Bunlar değerlendirilir. Çünkü bazı kalıtsal hastalıklardaki genlerin kodu bilinmektedir. Bu kodlar bulunarak hastalığın teşhisi konur, aileye bil-gi verilir. Bazı kalıtsal hastalıklarda bebeğin cinsiyeti, taşıyıcı ve hasta olup olmamasını belirler. Örneğin annede hemofili hastalığı varsa, kız çocuğu dünyaya getirdiğinde bebek sağlıklı olur. Eğer erkek olursa hastalık riski taşıyacaktır.” îlk başanlı PGD testi Kistik fibroz ve Tay Sachs hastalıları için yapılmış. 1995′den sonra ise bağlantıları tanımlanmış pek çok hastalık için PGD yapılmış. Ancak günümüzde bu testin kimlere uygulanıp kimlere uygulanmayacağı konusunda da bazı tartışmalar var. Prof.Bahçeci, testin öncelikli olarak sağlıklı anne ve babalann çocuğuna uygulanmadığını belirtiyor. Çünkü bazı çiftler ailelerinde ve yakın geçmişlerinde kalıtsal bir hastalığı bulunan birey olmasa dahi ‘garantili bebek’ dünyaya getirmek için bu yöntemden yararlanmak istiyor. Prof.Bahçeci bu noktaya değinirken, ‘Bu bir keyfiyet değil, garantili bebek diye bir şey yok. Testin uygun çiftlere yapılması hekimlik etiğine uygundur. 35 yaşından sonra Down Sendrom’lu çocuk dünyaya getirme riski artıyor. Her 35 yaşını geçmiş anneye bu testin uygulanması doğru değil. PGD testi, Down testi değil’ diyor. Yöntemin uygulanmasında IVF tekniği (yardımla üreme tekniği) uygulanması gerekiyor. Bu yöntemde babadan alınan sperm hücresi, laboratuvar koşullarında annenin yumurta hücresi ile dölleniyor. Daha sonra embryolar üzerinde genetik test uygulaması gerçekleştiriliyor. Prof.Bah-çeci, IVF yaparak hastanın şansını artırdıklarını ve daha sağlıklı bir şekilde embryo elde ettiklerini ifade ediyor ve ekliyor: ‘Bu yöntemi hastalara kısırlık somnundan dolayı önermiyoruz. Bazen ileri yaşlarda, sık düşük yapanlarda, 3-5 uygulama yapılmasına karşın gebe kalamamış hastalarda kullanıyoruz. Yöntemi kullanmamız için, çiftlerden birinin veya ikisinin herhangi bir genetik hastalıkla etkilenmesi, en azından taşıyıcı olması lazım. Çünkü yüzde 25-50 oranında çocuklarına nakletme oranı var’ şeklin-de konuşuyor. Kalıtsal hastalığın genetik kodunun gebelikten önce tanımlanması gerekiyor Pgd testi nasıl yapılıyor? 1. Üreme sağlığı uzmanı, genetik danışman ve ilgili hastalığın doktoru tarafından hastanın PGD için uygun olup olmadığı değerlendiriliyor. Hasta veya taşıyıcı bireylerden alınan kanda genetik bozukluğu teyid ediliyor. 2. Kişi tüp bebek işlemine hazırlanıyor 3. Anneden alınan yumurta babadan alınan sperm ile laboratuvar şartlarmda dölleniyor 4. Embriyologlar tarafından biyopsi yapılarak, döllenen yumurtadan 1-2 adet blastomer hücresi çıkarılıyor. 5. Biyopsi ile alınan hücrelerin, moleküler genetik tanı laboratuvarında genetik kodlan çözülüyor. Ve aranılan hastalık açısından tanılar konuluyor. 6. Aranılan hastalığı taşımayan embriyolar ana rahmine aktarılıyor. Genetikte tartışmalar sürüyor Genetik konusunda araştırmalar tüm hızıyla sürerken, bu alanda geliştirilen testlerin hangi hastalara uygulanacağı konusunda da tüm noktalar netleşmiş değil. Alman Hastanesi Mo-leküler Genetik Bölümü Sorumlusu Doç.Dr.Ender Altıok, öncelikle genetik hastalıklardan bahsetme zorunluluğunu duyuyor. Buna göre genetik hastalıklar 3′e ayrılıyor; 1- Cinseyete bağlı yani anneden gelen ( x kromozoma bağlı) hastalıklar. Çocukta anne ve babadan gelen birer gen olduğu düşünülecek olursa, birinde bozukluk olduğunda hastalık ortaya çıkıyor. 2- Dominant genetik hastalıklar var. Sadece anne veya babadan hastalık taşıyan genin gelmesi, hastalığın ortaya çıkmasına yetiyor. 3- Çekinik genler var. Sadece anne ve babadan bir gen gelmesi bebeği taşıyıcı yapıyor, her ikisinden gelirse taşıyıcılık ve hastalık oranı artınyor. Teorik olarak 10 embryoda, hastalığın tipine göre yüzde 25′i veya yarısı hastalık taşıyıcı olacaktır. Yüzde 25-50′si normal olacaktır. Bu nedenle anneye taşıyıcı veya hastalık riski taşıyan embryolar ayıklandıktan sonra 2-3 embryo transferi yapılıyor. Ama gerçekte böyle olmayabiliyor. PGD testinin uygulanması hakkında bilgi veren Doç.Dr.Ender Altıok, şunları anlatıyor: ‘Bir embryoda ortalama 8 hücre vardır, bunlardan bir veya 2 hücre alınıyor, bir hücredeki bir gene bakılıyor. Kullanılan tekniğin çok ilerlemiş olması gerekiyor. Moleküler genetik tekniklerin en ucunda bir gelişmişlik seviyesine ulaşmak lazım. Her uzmanın bu testi yapabileceğine dair bir kural yok. PGD testi üst uzmanlık gerektiriyor. Örneğin bir kan testi yaparken, bir iki mililitre kanda milyonlarca hücre var, hastalığı birinde saptayamazsanız öbüründe saptarsanız. Tek bir hücrede ise tek bir gen var. Burada dikkatli olmak gerekiyor. Daha sonra bunu hastaya aktaracaksınız, sorumluluğu sizin olacak.” Sadece 10.000 gen tamamlanmış Altıok’a göre kalıtsal hastalıklann önemli bir kısmına neden olan genler bilinmiyor. 300-400 kalıtsal hastalık biliniyor, ama hepsinin genleri bilinmiyor. Bugün diyelim ki osteopetroz hastalığında (mermer kemik) hastanın bir yerine dokunsanız kemikleri kırılıveriyor. Bu hastalığın geni bilinmiyor. Insan genom projesi çerçevesinde birçok gen klonlanmış, osteopetroz da tanımlanmayı bekliyor. Onun dışında toplumda çok yaygın olarak görülse de ‘polikistik böbrek hastalığı’nm da genleri bilinmiyor. Genler bilinmediği için neyi saptayıp, neye yönelik girişim yapılacağı bilinemiyor. Buna karşın Talasemi, hemofili, kistik fibroz, ailesel Akdeniz ateşi, fenülketonüri, Frajil-X gibi hastalıklann genleri deşifre edilmiş, bozuklukların gen kodlarının neresinde olduğu biliniyor. PGD testini uygulayabilmek için yapılması gerekenler var. Yurtdışında genetik şifrelerin kayıtlı olduğu birkaç büyük bilgi bankası bulunuyor. Internet yoluyla bu bilgi bankalarına giriliyor. Aranan genin şifresi, araştırmayı yapan genetik uzmanı tarafından bilgisayara aktarılıyor. Ardından gen dizisinde hangi bölgelerin mutasyona uğrama şansının olduğuna bakılıyor. Hastada hangi probun (bir tür çubuk) kullanılacağı belirlenip yurtdışından istenebiliyor. Çiftler açısından PGD testi bir obsiyon olarak değerlendiriliyor. Önlerinde birkaç seçenek var. Birincisi hiç çocuk yapmamak, ikincisi amniyosentez testi, üçüncüsü ise özür saptanan çocuğun aldınlması. PGD testi bunların dışında yapılıyor. Doç.Dr.Ender Altıok’a göre, Batıda PGD testinin yaygınlaşmasmın ahlaki ve dini nedenleri bulunuyor. Çünkü çiftler bebeklerini aldırmak istemiyor. Testin uygulanabileceği hasta grupları ise zaten belirlenmiş dummda. Bu hastalar 2 grupta değerlendiriliyor. Üreme sorunu bulunanlar ve tekrarlayan düşükler nedeniyle hamile kalamayanlar. Dr.Altıok, bu testle kromozomları normal olan kişilerin belirle-nebildiğini anlatıyor. Ailesinde kalıtsal hastalık bulunan ve bu hastalıklan çocuklarına geçirme riski bulunanlara test yapılıyor. Yapılan araştırmalar, bazı kanser türlerinde kalıtsal geçiş riski bulunduğunu ortaya koyuyor. Dr.Altıok, meme kanserlerinin bir kısmı, kalın bağırsak ve tiroid kanserlerinde kalıtsal geçiş bulunduğunu kaydediyor. Bu risk erken yaşta ortaya çıkan kanserlerde de var. Örneğin toplumda sık görülen kan-ser türlerinden biri olan meme kanseriyor ve aileyi en azından bu kanserin kalıtsal geçen formundan kurtarmak mümkün olabiliyor. Dünyada bunun uygulandığı birkaç örnek var. Dünya-da PGD testini uygulayan 40-50 merkez bulunuyor. Ama moleküler genetik uygulaması yapan merkezlerin sayısı daha az. Kimlere uygulanıyor • Üreme sorunu olanlar ve ileri yaşlarda, sık düşük yapanlara • Herhangi bir kalıtsal hastalık taşıyan çiftlere (çiftlerden birinde veya ikisinde taşıyıcılık varsa;yüzde 25-50 oranında çocuklanna nakletme durumu var.) • Türkiye’de çok görülen kalıtsal hastalıklardan;

http://www.biyologlar.com/gebelik-oncesi-genetik-tani-nedir

DNA Testi Nedir

Biyolojik yapımıza ait tüm bilgiler DNA dediğimiz yapıda 2 kopya olarak kodlanmıştır. Bu kopyalardan bir tanesi anneden gelirken diğeri babadan gelir. Böylece genetik bilgimizin yarısını annemizden diğer yarısını da babamızdan alırız. Dolayısıyla hem anne hem de babamızla ortak gen bölgelerimiz bulunmaktadır. Bu bilgi doğrultusunda yapılan babalık testinde; çocuk ile baba arasında tamamen ortak olması gereken bölgelerin analizi yapılmaktadır. Eğer çocuk ile babanın analiz edilen gen bölgeleri aynı ise test edilen baba adayı çocuğun gerçek babasıdır. Yapılan babalık testinde tutarsızlık gözlenmişse yani çocuğa babadan geldiği bilinen genetik bilgi, test edilen baba adayınınki ile eşleşmiyorsa, test edilen baba adayı çocuğun gerçek babası değildir. Günümüzde güvenilirlik yüzdesini yükseltebilmek amacıyla babalık testlerinde en az 15 ortak gen bölgesi incelenmekte ve %99.99â?¦ kesinlikte sonuçlar alınmaktadır. Merkezimizde, FBI gibi merkezlerin de tercih ettiği 15 DNA markerâ??lari kullanılarak biyolojik baba değerlendirmesi yapılmaktadır. Babalık testinin yapılabilmesi için resmi annenin veya babanın izni alınmalıdır. Testi yaptırmak isteyen kişilerin nüfus cüzdanlarını yanlarında getirmeleri gerekmektedir. Babalık testi için anneden kan almak mecburi değildir, ancak anneden kan alınması düşük de olsa çocuğun hastanede karışmış olması gibi küçük olasılıkları ortadan kaldırır. Anneden kan alınması ve çalışılması ücrete dahil edilmemektedir. Babalık testi için, babadan ve çocuktan alınan kan örnekleriyle çalışılır. Babalık testinin çalışılması için resmi anne ve/veya babanın onayı gereklidir. Amma saç, tırnak gibi materyellerlede yapılabilir. IDENTIGENE KİMDİR ? BABALIK VE KİMLİK TESTLERİNDE NASIL BİR TEKNOLOJİ KULLANILMAKTADIR ? Identigene'in kullandığı ve STR olarak kısaltılan short-tandem-repeat prosedürü üzerine uygulanan Identiplex teknolojisi babalık testlerinde ABD'nin (ve dünyanın) en gelişmiş teknolojisidir. Eskiden kan, şimdi pamuklu çubuk örneklerine uygulanan bu teknoloji Amerikan Kan Bankaları Derneği (AABB) tarafından akredite edilmiştir. Kromozomlar üzerindeki DNA'nın fragman uzunluğu ve tekrarı insandan insana değiştiği için annelik ve babalık tayini en verimli olarak bu yolla yapılabilir. Identigene'de baba adayından ve çocuktan alınan örnek çubuklarındaki hücrelerin duvarı kimyasal maddelerle çözülmekte ve DNA ortaya çıkartılmaktadır. Polymerase Chain Reaction (PCR) teknolojisi ile bu DNA çoğaltılırken belirli ışıklı "marker"lar konmaktadır. Bu şekilde bakılan 9-12 sistemin sonuçları Bayes Teoremi ile birleştirilmekte ve %99,9996'ya varan kesinlik elde edilmektedir. Identigene'in sonuç raporları ya %99,9'un üzerinde babalık ya da % 0 oranında babalık (yani baba adayı çocuğun biyolojik babası değil) göstermektedir. Bu iki rakkamın arasında bir oran söz konusu değildir. DNA TESTLERİNİN RAKİPLERİNE ÜSTÜNLÜĞÜ NEDİR ? 1970'li yıllardan önce kullanılan kırmızı kan kürevyesi antijeni testi ABD mahkemeleri tarafından babalık gibi davalarda yaptırılmakla beraber bunların ancak %85 hassasiyeti (yani %15 hata payı) olduğu bilinmekteydi. Bu yıllarda geliştirilen Human Leukocyte Antigen (HLA) testi bu hassasiyeti %90'a çıkartmıştı. DNA testi ile bu kesinlik oranı %99,9'un üzerine çıkartılmıştır. ABD mahkemeleri artık cinayet, tecavüz vb. Davalarında DNA testi olmadan karar vermemektedir. %99,9 KESİNLİK NE İFADE EDER ? ABD'de DNA test sonuçları AABB tarafından akredite edilmiş bir laboratuarda %99'un üzerinde sonuçlandığı takdirde cinayet, tecavüz, babalık, vb. davalarda kesin delil olarak kabul edilmektedir. Örneğin bu kesinlikte rapor alan 78 idam mahkumu son beş yılda suçsuzluklarını kanıtlamış ve serbest kalmışlardır. Identigene bir adım öteye giderek raporlarında %99,9 kesinliği garantilemektedir. ÖRNEK NASIL ALINIR ? Kimlik tayini testlerinde yıllardır kan yerine pamuklu çubuk (swab) ile alınan ağız içi derisi (mukoza) örnek olarak kullanılmaktadır. Bu yolla örnek almak için baba adayı, çocuk, (varsa) anne değişik şehirlerde olabilirler. Identigene'den tedarik edilecek zarf içindeki çubuğu örnek alınacak kişinin dudak içine 5-6 kez sürtmek DNA testi için yeterlidir. Dikkat edilmesi gereken konular çubuğu zarfa sokarken başka bir madde ile temas etmemesi ve iç ve dış zarfların doğru ve itinalı bir şekilde doldurulmasıdır. Bu şekilde aynı anda yada değişik zamanlarda İrtibat Büromuza ulaştırılan örnekler Houston laboratuarımıza gönderilmektedir. Anne karnındaki bebeğin testi için ceninden örnek gereklidir. Dpğmamış çocuklar için anneden amniosentez prosedürü sırasında doktor ile koordineli şekilde örnek alınabilir. SONUÇLAR NE ZAMAN VE NASIL ALINIR ? Kimlik tayini testlerimizin (babalık dahil) %95'i örnekler Houston'daki laboratuarımıza vardığından sonraki 3. iş günü sonunda sonuçlanmaktadır. Bu süre dünyada bazı diğer laboratuarlarda haftalar, hatta aylarla ölçülmektedir ve bu da Identiplex teknolojimizin üstünlüğünü göstermektedir. 2000 yılının başında Türkiye'deki faaliyetlerimiz başladığında bu süre 4 iş günü idi. İleride bu süreyi 2 iş gününe indirecek gelişmeler üzerinde çalışmaktayız. Bu sürenin kıslaması testin müşterilere maliyetinin azalmasını mümkün kılmaktadır. Raporlar İstanbul'daki İrtibat Büromuzdan testin sonuçlanmasının ertesi günü, noter tasdikli orjinali ise 3-4 haftada tedarik edilebilir. Test ile ilgili bilgileri güvenlik açısından kesinlikle telefonda vermediğimizi belirtiriz. TEST SONUÇLARININ GİZLİLİĞİNE NASIL GÜVENEBİLİRİM ? Şirketimiz ABD merkezli bir kuruluş olduğundan bu konudaki gizlilik taahhütümüz bizim için özel bir önem taşır. Test ve yaptıran şahıslar hakkındaki bilgiler Houston'daki merkezimizde muhafaza edilmektedir. Telefon ile yaptıran şahıs(lar) a dahi bilgi vermemekteyiz. Fax ile sonuçlar ancak testi yaptıran tarafından baştan onaylanmış ise gönderilir. Ayrıca anonim test yaptırmak da mümkündür. RAPOR MAHKEMEDE KULLANILABİLİR Mİ ? Şirketimiz AABB (Amerikan Kan Bankaları Dermeği) üyesi olduğu için "chain of custody" dediğimiz laboratuarda şahitlerin önünde alınmış örnekler ABD mahkemelerinde ve resmi makamlarında delil olarak kabul edilir. Türkiye' de ise Identigene' in kimlik tayini testleri özel bilgi sağlamak için yapılır. Resmi işlemlerde belge özelliği taşımaz. Müşterilerimiz örnekleri kendileri aldıkları için T.C. mahkemelerinde delil olarak kabul edilmez. Babalık konusunda uzun bir hukuki işleme başlamadan önce Identigene'in raporu şahıslara pozitif veya negatif bir fikir verecektir. Identigene Inc. 1993 yılında Houston, Texas'ta kurulmuş bir genetik araştırma ve tanımlama laboratuarıdır. Yaptığımız testler babalık, akrabalık, bebek tanımlama, evlat edinme, veraset, forensic ve muhacirlik müracaatlarında taraflar arasındaki genetik ilişkiyi bulmakta kullanılır. Şirketin genel müdürü Caroline Caskey'in babası Dr. Thomas Caskey tarafından geliştirilen ve şirketimizce patenti alınan Identiplex teknolojisi kullanılarak bu testlerden %99,9 kesinlikle sonuç alınır. Şirket şu ana kadar, çoğunluğu babalık testi olmak üzere, dünya çapında 50,000'i aşkın genetik test yapmıştır. Identigene'in DNA endüstrisindeki liderliği Dateline, NBC gece haberleri, Today Show, CBS sabah programı, CNN, National Public Radio, Paul Harvey ve daha birçok haber programına konu olmuştur. TIME, The Economist, New York Times, L.A. Times, Chicago Tribune, International Herald Tribune gibi gazetelerde de şirketimiz ve teknolojimiz hakkında haberler yayınlanmıştır.

http://www.biyologlar.com/dna-testi-nedir

Genital herpes (genital uçuk) nedir?

Genital herpes, cinsel yolla bulaşan hastalıklardan olup, hastalığa DNA virüsu olan herpes simpleks virüs tip-1 (HSV-1) ve tip-2 (HSV-2) neden olmaktadır (Şekil 1). Hastalık bulaşan bireylerin çoğunda; hiç belirti gözlenmemekte veya hafif semptomlarla seyredebilmektedir. Semptomatik vakalarda; genellikle genital bölgede veya rektum çevresinde bir veya birkaç uçuk oluşmaktadır.1 Genital herpes (genital uçuk) nasıl bulaşır? HSV-1 genital herpese neden olabilmekte, ancak genelde dilde ve dudakta uçuk şeklinde gözlenmektedir. Bu bölgelere temas edilmesi durumunda virüs bulaşmaktadır. HSV-2 ise özellikle genital herpese (cinsel bölgede uçuğa) neden olmaktadır. Bu nedenle enfeksiyon; oral-genital veya genital-genital tipi cinsel ilişkiden sonra bulaşabilmektedir.1 Ayrıca 1982 yıllında yapılan bir araştırmada; HSV2’nin kuru havluda 72 saat, klozet kenarında, eldivende ve spekulumda 2-4 saat yaşayabildiği saptanmıştır.8 Genital herpesin (genital uçuk) semptomları nelerdir? Herpes Simpleks Virüs (TEM)HSV-2 ile infekte olmuş çoğu insanda belirgin semptomlar görülmediğinden, virüsün varlığı teşhis edilememektedir. Semptomların ortaya çıktığı durumlarda ise; virüsün bulaşmasından 2 hafta sonra genital bölgede uçuk oluşmaktadır (Şekil 2). Bu uçukların ilk defa patlamasıyla hafif genital ülser oluşmakta ve 2-4 hafta sonrasında iyileşme gözlenmektedir. Birbirini izleyen lezyonlarda; giderek yaranın ciddiyetinde azalma ve iyileşme süresinde kısalma gözlenmektedir. Ancak çoğu durumda, bu tip yaralar oluşmamakta veya önemsiz bir lezyon izlenimi verdiğinden hastanın dikkatini çekmemektedir.1 Herpes taşıyan hastaların; %90’ı bu durumdan habersiz olmakta, %50’si bu hastalığın genital belirtilerini göstermemekte ve %70’i hastalık semptomları ortaya çıkmadan önce başka bireylere bulaştırmaktadır.2 Türkiye’de 2006 yılında yapılan bir çalışmada katılımcılar; cinsel açıdan aktif yetişkinler, otel çalışanları, hayat kadınları, genital yarası bulunan hastalar, hamile kadınlar ve kan vericileri olmak üzere 6 gruba ayrılmış ve IgG testine bağlı olarak HSV-1 ve HSV-2 enfeksiyonları araştırılmıştır. Elde edilen sonuçlarda popülasyonda HSV-1’in %85,3-99 arasında, HSV-2’nin %4,8-60 arasında bulunduğu saptanmıştır Genital Herpes (genital uçuk) tedavi edilmediğinde oluşturabileceği komplikasyonlar nelerdir? Genital herpes, genital bölgede acı veren yaralar oluşturmakta ve bireyin bağışıklık sistemini zayıflatmaktadır. Semptomların ciddiyetinden bağımsız olarak, hastada psikolojik strese neden olmaktadır. Ayrıca genital herpes, HIV’in bulaşmasına zemin hazırlamakta ve AIDS riskini arttırmaktadır.1 Genital herpesin bebeklere bulaşması ölümcül olabildiğinden, hamile kadınların herpes simpleks virüsüne karşı tedbirli olması gerekmektedir. Genital herpes taşıyan hamile bayanlarda, genellikle sezaryenle doğum tercih edilmektedir.1 Genital herpes (genital uçuk) nasıl teşhis edilir? Genital herpesin teşhisi, genellikle genital bölgede oluşan uçuktan şüphelenme sonrasında gerçekleşmektedir.1 Sağlık çalışanları, yaradan örnek alarak laboratuvara göndermektedirler. Bu örnekler genelde kültür metodu veya daha hassas PCR metodu ile çalışılmaktadır.2 Ayrıca vücutta oluşan antikorların tespiti için kan alımı da yapılarak ELIZA testi çalışılmaktadır.1,2 Genital Herpes (genital uçuk) tanısında moleküler analizin önemi nedir? Genital herpes hastalarının çoğunda belirgin semptomlar gözlenmediğinden, virüsün tespiti klinik düzeyde yetersiz kalmakta ve laboratuvar analizi gerektirmektedir.2,10 Bu amaçla hastadan alınan kan örneğinde ucuz ve pratik ELIZA testleri çalışılmaktadır. ELIZA testleri: Herpes simpleks virüsüne karşı üretilen antikorların tespitine dayalı olan ELIZA testleri kan örnekleri üzerinde çalışılmaktadır. Ancak ELIZA testleri geçmişte genital herpes geçirmiş bireyleri pozitif göstermeye devam etmektedir.10 Bununla beraber ELIZA testleri vücudun ürettiği antikorların tespitine dayalı olduğundan; testin yapılabilmesi için bireyin bağışıklık sistemine göre, Grafik 1. ELIZA sensitivitesinin, enfeksiyondan sonra geçen süreye bağlı değişimienfeksiyonun bulaşmasından sonra 6-24 hafta geçmesi gerekmektedir.2,10 Özellikle bu dönemde PCR, uzun bekleme dönemi gerektirmemesi ve ELIZA’dan daha yüksek sensitiviteye sahip olması nedeniyle kullanılmaktadır. Ayrıca PCR, belirti görülen veya görülmeyen vakalarda yüksek sensitiviteyle sonuç verebildiğinden tercih edilmektedir. 2 Ayrıca ELIZA metodunun sensitivitesinin, enfeksiyonun bulaşmasından sonra geçen süreye bağlı değişimi Grafik 1’de gösterilmiştir.4 PCR: PCR metodu virüsün DNA’sını hedef aldığından, düşük virüs konsantrasyonlarında bile hastalığı tespit edebilmektedir. Diğer metotlarla karşılaştırıldığında, PCR; örneklerin saklanma süresinden ve bekletilme koşullarından en az etkilenen metot olmaktadır.2 Kültür metodu: Kültür metodunda, lezyondan alınan örneklere Papanicolaou, Giemsa veya Wright boyamaları yapılarak virüsün tespiti gerçekleştirilmektedir. Herpes simpleks virüsünün saptanma teknikleriyle ilgili yapılan çalışmalarda; kültür metodunun sensitivitesi %69,9 ELIZA testinin sensitivitesi %83-100 olarak belirlenmiştir.2,9 Bu veriler, metotların hatalı negatif sonuç verebildiğini göstermektedir. Diğer taraftan PCR metodu yaklaşık %100 sensitiviteyle çalışmaktadır. Bundan dolayı PCR metodunun, herpes simpleksin tayininde en geçerli metotlardan olduğu bilinmektedir.2,5 Genital herpesin (genital uçuk) tedavisi var mıdır? Genital herpes için kalıcı bir tedavi bulunmamaktadır; ancak anti-viral ilaçların kullanımı uçukların oluşmasını engellemekte ve kısa sürede iyileşmesini sağlamaktadır. Ayrıca virüsü baskılayıcı tedavi, virüsün diğer partnerlere bulaşma riskini de düşürmektedir.1,6 Genital herpesten (genital uçuk) nasıl korunulur? Genital herpesten korunmanın en kesin yolu olarak; şüpheli ilişkiden kaçınılması ve uzun dönemli, tek eşli cinsel ilişkilerin tercih edilmesi önerilmektedir. Erkeklerde ve kadınlarda kondom kullanımı, virüsün bulaşma riskini yok etmemekle beraber, önemli ölçüde azaltmaktadır. Ayrıca belirli semptomlar gözlenmese de birey virüsü taşıyabilmektedir.1 Referanslar 1. Centers for Disease Control and Prevention (CDC). CDC Fact Sheet Genital Herpes. 2007. www.cdc.gov/std/herpes/Herpes-Fact-Sheet.pdf 2. Ratnam S., Severini A. et al. The diagnosis of genital herpes – beyond culture: An evidence-based guide for the utilization of polymerase chain reaction and herpes simplex virus type-specific serology. Can J Infect Dis Med Microbiol. 2007; 18(4):233-40 3. Dolar N., Serdaroglu S. et al. Seroprevalence of herpes simplex virus type 1 and type 2 in Turkey. Journal of Eur Acad Dermatol Venereol. 2006; 20(10):1232-6 4. Ashley-Morrow R., Krantz E., Wald A. Time Course of Seroconversion by HerpeSelect ELISA After Acquisition of Genital Herpes Simplex Virus Type 1 (HSV-1) or HSV-2. Sex Transm Dis. 2003; 30(4):310-4. 5. Abraham AM., Babu M. et al. A Molecular method for typing herpes simplex virus isolates as an alternative to immunofluorescense methods. Indian J Med Microbiol. 2009; 27(1):22-6. 6. Centers for Disease Control and Prevention, Workowski KA., Berman SM. Sexually Transmitted Diseases Treatment Guidelines, 2006. MMWR Recomm Rep. 2006; 55(RR-11):1-94 8. Neinstein LS., Goldenring J. et al. Nonsexual transmission of sexually transmitted diseases: an infrequent occurrence. Pediatrics 1984; 74(1):67-76. 9. Goldman L., Ausiello D. Cecil Medicine, 23rd edition. 2008. Sf 2501. 10. Petersen, EE. Obstetrik ve jinekolojik infeksiyonlar. 2008. Sf 86-87

http://www.biyologlar.com/genital-herpes-genital-ucuk-nedir

Kistik Fibrozis

Kistik Fibrozis, CFTR (cystic fibrosis transmembrane conductance regulator) genindeki mutasyonlara bağlı olarak gelişen, otozomal resesif geçişli genetik bir hastalıktır. Hastalık salgı sistemini bozarak birçok farklı sistemde patolojilere yol açmaktadır (Şekil-1).1 İnsidans Kistik fibrozis, 1960’lı yıllardan bu yana genetik hastalıklar içinde en popüler olanıdır. Beyaz ırkta 1:2500-3000 oranında görülme ve 1:25 taşıyıcı sıklığı ile en sık rastlanan ve fatal seyirli kalıtsal hastalıklardan biridir.8,9 Türkiye’de kistik fibrozis üzerine yapılmış geniş bir çalışma bulunmamasına rağmen; akraba evliliklerinin sık görülmesi ve ilk beş yaş içinde ishal ve solunum yolu enfeksiyonlarından ölümün oldukça yüksek olması nedeniyle, taşıyıcılık ve hasta oranın hesaplanandan daha sık olabileceği düşünülmektedir.12 Özellikle klinik bulguların; hastanın yaşına, taşıdığı mutasyon tipine ve komplikasyonlarına bağlı büyük değişiklikler göstermesi, hastalığın teşhisini zorlaştırmakta ve kistik fibrozisin gerçek sıklığının belirlenmesini zorlaştırmaktadır.12 Kistik Fibrozis Fenotipleri ve Klinik Akciğerler ve ekzokrin pankreas, hastalıktan etkilenen primer organlardır. Koyulaşmış salgı ve tekrarlayan infeksiyonlar, kronik obstrüktif akciğer hastalığının gelişmesine neden olurken, pankreatik enzimlerin (lipaz, tripsin ve kimotripsin) eksikliği de normal sindirimin bozulmasına neden olur.1,4 Pankreatik tutulum gösteren hastaların %15’inde normal sindirimi sağlayacak kadar yeterli pankreatik enzim salgılanmakta olup, bu hastaların akciğer işlevleri ve genel prognozları da daha iyidir. KF’li hastalarda çok sayıda farklı fenotipler gözlenmiştir. Örneğin, yeni doğan kistik fibrozisli bebeklerin %15-20’sinde, barsak tıkanmasıyla oluşan mekonyum ileusu gözlemlenmektedir.1 Mekonyum ileusunun bulunması, kistik fibrozis olasılığının araştırılmasını gerektirmektedir. Kistik fibrozisli erkeklerin %95’i, sperm taşıyan kanalların (vas deferens) mukusla tıkalı olması ya da tam olarak gelişmemesi (konjenital bilateral vas deferans yokluğu) nedeniyle solunum ya da sindirim belirtileri olmaksızın infertil olmaktadır. Kistik fibrozisli kadınlarda da erkeklere göre daha az rastlanmakla beraber infertilite görülebilmektedir.1,4 Benzer şekilde, idiyopatik kronik pankreatitli bazı bireylerin, CF geni ilgili mutasyonları taşıdıkları ve bu hastalarda CF’in başka bir bulgusunun olmadığı saptanmıştır. Tanı Kriterleri Kistik fibrozisin tanısında kullanılan klinik semptomlar, 4 ana başlık altında toplanmış ve Tablo 1’de gösterilmiştir.4 ● Kronik Hava yolu hastalığı - Tipik kistik fibrozis patojenlerinin (S. aureus, H. influ­enzae, P. aeruginosa, B. cepacia) kolonizasyonu - Kronik öksürük ve balgam üretimi - Göğüs röntgeninde anormal bulgunun (bronşektazi, atelektazi, infiltratlar, hiperinflasyon) bulunması - Hava yolu tıkanıklıkları (hırıltı ve hava hapsi), - Nazal polip - Paranazal sinüslerin röntgen veya tomografisinde anormallikler bulunması ● Obstrüktif azospermiye yol açan erkek üreme sistemi anormallikleri - CBAVD (Konjenital Biteral Vas Deferens Yokluğu) ● Gastrointestinal anormallikler - Mekonyum İleusu (%10-20) - Rektal prolapsus (%20) - Distal barsak obstrüksiyonu - Pankreas yetmezliği - Fokal bilier (safra kanalında) siroz veya multilobüler siroz - Gelişme geriliği - Hipoproteinemi ve ödem - Yağda çözünen vitamin eksikliğine bağlı ikincil kom­plikasyonlar ● Tuz kaybı sendromları - Akut tuz kaybı - Kronik metabolik asidoz Bu belirtilerle beraber, pozitif aile öyküsünün bulunması veya sınırda/pozitif ter testinin belirlenmesi, genetik testlerinin başlatılması için yeterli olmaktadır.10 Ülkemizdeki çocuklarda en sık karşılaşılan problemlerin, solunum yolu ve büyüme-gelişme geriliği olduğu düşünüldüğünde, kistik fibrozisin ayırıcı tanısının önemi daha rahat anlaşılmaktadır.12 A) Ter Testi: Tanı metotları arasında öncelikle tercih edilen ter testi; anormal iyon taşınmasını, terdeki yüksek sodyum klorür oranını ölçerek belirlemektedir. Kistik fibrozis tanısının desteklenmesi için; ter testinin iki kez tekrarlanması ve alınan her iki sonucun da, 60 mmol/L’den yüksek klorür oranı göstermesi gerekmektedir.4,7 Ancak bu testin %10-15 oranında hatalı sonuçlar vermesi ve uygulamasında yaşanan zorluklar (özellikle yeni doğanlarda) nedeniyle, tanının kesinleşmesi için moleküler düzeyde tanıyı hedefleyen CFTR mutasyon taramalarının yapılması gerekmektedir.2,4,7 Ter Testinin Güvenilirliği ve Uygulamada Yaşanan Sorunlar: Günümüzde kullanılan ter testi sistemlerinin sık kalibrasyon, temizlik ve tecrübeli teknisyen gerektirmesi; elde edilen sonuçların kişilere ve cihazın koşullarına bağlı olarak değişmesine yol açmaktadır. Ayrıca analiz sonuçlarının sınırda değerler vermesi durumlarında, ter testinin kistik fibrozis tanısında yetersiz kalması söz konusu olabilmektedir. Öyle ki CFTR’de meydana gelen birçok mutasyonda sınırda veya normal ter testi sonucu elde edilmektedir. Kistik fibrosiz dışında, terdeki klor konsantrasyonunu yükselten durumların da bulunması (Tablo 2) sonuçların güvenilirliğini düşürebilmektedir.11 Kistik Fibrozis dışında terdeki klor konsantrasyonunu yükselten durumlar  Adrenal yetmezlik  Anoreksiya nervoza  Atopik dermatit  Otonomik disfonksiyon  Çölyak hastalığı  Ektodermal displazi  Egzersiz  Familyal kolestaz  Kleinfelter sendromu  Mauriac sendromu  Mukoplisakkaridoz Tip 1  Malnütrisyon  Nefrojenik diabetes mellitus  Nefroz  Uzun süreli prostoglandin E1 infüzyonu  Protein kalori malnütrisyonu  Psödohipoaldosteronizm  Psikososyal büyüme geriliği  Ailevi hipoparatiroidizm Genel olarak ter testinin gerçekleştirilmesinde karşılaşılan sorunlar aşağıda sıralanmıştır7: • Yeni doğan bir bebeğin terindeki klor konsantrasyonu, ilk 24 saatte geçici olarak yükselir. Bu nedenle, yeni doğan bir bebeğe ter testi yapmak için en az 48 saat geçmesi gerekmektedir. • Terdeki elektrolit miktarı, ter stimülasyon metoduna, toplanan terin ağırlığına, terin sekresyon hızına, tuz alımına ve hastanın beslenme ve hidrasyon durumuna göre değişebilmektedir. • Yetersiz ter toplanması, teknik hatalar yaşanması ve sonuçların yanlış yorumlanması söz konusu olabilmektedir. B) CFTR Mutasyon Taraması: Günümüzde CTFR (cystic fibrosis transmembrane conductance regulator) genine ait 1500’den fazla mutasyon tespit edilmiştir.5 Bu mutasyonlar, protein yapısı ve miktarı üzerinde oluşturduğu etkiye bağlı olarak 5 grupta sınıflandırılmış olup, gruplara ait bazı mutasyonlar Tablo 3’de gösterilmiştir.7,6 Ek olarak, saptanan mutasyonların klinik tabloya olan etkileri sınıflandırıldığında 4 farklı kategori belirlenmiştir: Kistik fibrozise yol açan, CFTR-ilişkili hastalıklara yol açan, klinik belirtilere yol açmayan ve klinik belirtileri kesin olarak bilinmeyen mutasyonlar (Tablo 4).4 Bu gruplardan ikincisi olan CFTR-ilişkili hastalıklar; çoğunlukla CBAVD (konjenital bilateral vas deferans yokluğu), kronik pankreatit, bronşektazi, atipik rinosinüzit tablolarıyla ortaya çıkmaktadır.10 Test Algoritması: 2006'nın Ekim ayında Manchester’da yapılan kistik fibrozis konferansında klinisyenin uygulaması tavsiye edilen tanı algoritması belirlenmiştir (Şekil 2).10 Bu şemada birinci aşama olarak; tipik veya atipik kistik fibrozis tablosu, pozitif veya sınırda ter testi sonucu ya da pozitif kistik fibrozis aile öyküsü aranmaktadır. Bu koşullardan herhangi biri sağlandığında, CFTR geninde en sık rastlanan mutasyonların taramasının yapılması gerekmektedir. Bu testin sonucunda 2 KF mutasyonu bulunursa, kistik fibrozis tanısı koyulabilmektedir. Ancak 0 veya 1 KF mutasyonunun bulunduğu durumda, klinisyen hastanın durumunu göz önünde bulundurarak taşıyıcı olduğuna karar vermesi veya ek DNA testi istemesi söz konusudur.10 Yapılacak ek DNA testi, sık görülmeyen mutasyonların taranmasını sağlayarak tanıyı güçlendirmektedir. Elde edilecek ek mutasyonlara bağlı olarak kistik fibrozis veya CFTR-ilişkili hastalık tanısı koyulabilmektedir.10 Genetik Tanı Endikasyonları ve Önemi: Kistik Fibrozis birçok organının faaliyetini etkilediğinden, CFTR gen analizi pediatri, göğüs hastalıkları, dahiliye, cerrahi ve üroloji gibi birçok departman tarafından istenebilmektedir. CFTR geni taramasının endikasyonları aşağıda sıralanmıştır.10 1. Tipik kistik fibrozis tablosu 2. Atipik kistik fibrozis tablosuna ve/veya sınırda ter testi sonucu 3. CBAVD kaynaklı erkek infertilitesi 4. Kistik fibrozis dışındaki diğer CFTR-ilişkili hastalıkların araştırılması 5. Fetüslerde bağırsak hiperekojenitesi ve/veya dilatasyonu 6. Prenatal (doğum öncesi) tanının koyulması 7. Pozitif kistik fibrozis aile öyküsü olanların taşıyıcılık testinin yaptırılması Kistik fibrozisin tanısı yalnızca klinik belirtilere veya ter testine dayandırılarak yapılamamaktadır. Özellikle atipik kistik fibrozis veya normal/sınırda ter testi alınan tablolarda, klasik metotların yetersiz kalması söz konusudur.10 Bu tip tabloların tanısını gerçekleştirmek için genetik analiz mutlaka gerekmektedir. Tanının geç koyulması durumunda oluşacak komplikasyonlar ve tedavi masrafları düşünüldüğünde, genetik analizin önemi ortaya çıkmaktadır. Merkezimizde çalışılan kistik fibrozis testleri: Merkezimizde Kistik Fibrosizin tanısını hedefleyen üç farklı analiz çalışılmaktadır (Tablo 5). CFTR’nin 27 ekzonlu büyük bir gen olduğu göz önünde bulundurularak, tüm gen sekansından önce 20 günde sonuçlanabilen 36 mutasyon testinin yaptırılması önerilmektedir. Genetik Danışma CFTR-ilişki hastalıklar otozomal resesif olarak aktarılmaktadır. Kistik fibrozis hastası bireyin kardeşleri ve CAVD hastası bireylerin erkek kardeşleri %25 sağlıklı, %50 taşıyıcı, %25 hastalık riski altındadır.1 Hastalığın kalıtım karakteri düşünüldüğünde - Hasta veya taşıyıcı bireylerin akrabaları - Hasta veya taşıyıcı bireylerinin yeni doğacak çocukları yüksek risk grubundadır. Olası mutasyonların tespiti, riskli bireylerde yapılacak mutasyon taramalarıyla belirlenebilmektedir. Ayrıca yeni doğacak çocukların, ebeveynlerinden mutasyon alıp almadığı, prenatal (doğum öncesi) dönemde gerçekleştirilebilen “bilinen mutasyon taramasıyla” belirlenebilmektedir.1 Referanslar 1. Genereviews. CFTR-Related Disorders. www.ncbi.nlm.nih.gov/bookshelf/br.fcgi?book= gene&part=cf 2. Castellani C., Cuppens H. et al. Consensus on the use and interpretation of cystic fi brosis mutation analysis in clinical practice. J Cyst Fibros. 2008; 7(3):179-96. 3. Firth H., Hurst J. Oxford Desk Reference: Clinical Genetics. Oxford University Press, Oxford (2005), pp. 292-294 4. Ratjen F., Döring G. Cystic fi brosis. Lancet. 2003 22;361(9358):681-9. 5. Wolfenden LL., Schechter MS. Genetic and non-genetic determinants of outcomes in cystic fibrosis. Paediatr Respir Rev. 2009; 10(1):32-6. Epub 2008 6. Rowe SM, Miller S, Sorscher EJ. Cystic fibrosis. N Engl J Med 2005; 352: 1992–2001. 7. Rosenstein BJ. Making and confi rming the diagnosis. In: Orenstein DM, Stern RC (eds). Treatment of hospitalized cystic fi brosis patient. New York: Mackel Dekker Inc., 1998: 1-35 8. World health Organization. The molecular genetic epidemiology of cystic fi brosis (2004). 12.11.09 tarihinde www.who.int/genomics/publications adresinden alınmıştır. 9. Richards CS, Bradley LA. et al. Standards and Guidelines for CFTR Mutation Testing. Genet Med. 2002; 4(5):379-91. 10. Dequeker E., Stuhrmann M. et al. Best practice guidelines for molecular genetic diagnosis of cystic fi brosis and CFTR-related disorders – updated European recommendations. Eur J Hum Genet. 2009; 17(1):51-65. Epub 2008. 11. Feldmann D, Coudere R, Audrezet MP, et al. CFTR genotypes in patients with normal or borderline sweat chloride levels. Hum Mutat 2003; 22: 340-6 12. Kiper N. Kistik Fibrozis; Ülkemizdeki Durum. Güncel pediatri. 2007. Cilt:5 Sayı: 1

http://www.biyologlar.com/kistik-fibrozis

Human Papilloma Virus

HPV, genital bölge ve mukoza enfeksiyonları yapan, "condyloma acuminatum" adı verilen siğil şeklinde lezyonların oluşumuna neden olan ve servikal kanserle ilişkili olduğu kesin olarak saptanmış bir virüstür. Yaklaşık 100 farklı genotipi bulunan bu virüs vücuda girdiğinde hücre içine yerleşmekte ve immün sistemin zayıfladığı dönemlerde ortaya çıkmaktadır. HPV Moleküler Genetiği Papovavirüs ailesinden olan HPV, 72 kapsomerli, 45-50 nm boyutlarında, ikosahedral simetri gösteren zarfsız bir virüstür. 6.500-8.000 baz çiftinden oluşan çift sarmal sirküler DNA içeren bir genom taşımaktadır E grubu ve L grubu olmak üzere 8 açık okuma çerçevesi (open reading frame) içermektedir. E grubu (E1, E2, E4, E5, E6, E7) erken (early) dönem, L grubu (L1 ve L2) ise geç (late) dönem fonksiyonlarını yansıtmaktadır (Tablo 1). Kanser gelişim sürecinde viral DNA konak hücre DNA'sına entegre olmaktadır. HPV Genotipleri ACS (American Cancer Society) 100'den fazla HPV tipi bulunduğunu bildirmektedir. 40'dan fazla HPV tipi genital bölge enfeksiyonlarına yol açmaktadır. Düşük riskli HPV tipleri (özellikle tip 6 ve 11) genital siğillere, yüksek riskli HPV tipleri ise (16, 18) servikal kansere sebep olmaktadır Prevelans Özellikle gelişmiş ülkelerde son derece yaygın bir virüs olan HPV ile tüm dünyada 630 milyon kişinin enfekte olduğu bildirilmektedir. Ülkemizde yapılan ve 2009 yılında yayınlanan 507 kadın gönüllünün tarandığı bir çalışmada katılımcıların %23’ünde HPV virüsü saptanmıştır. Yine aynı çalışmada servikal sitolojileri normal olarak tespit edilen katılımcıların %20’sinde HPV DNA pozitifliği belirlenmiştir.2 Kontaminasyon HPV cinsel yolla bulaşan bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte kontamine eşyalardan, genel tuvalet, duş gibi hijyenik olmayan ortamlardan bulaşabildiği ve doğum sırasında anneden bebeğe geçebildiği bildirilmektedir.3 Enfeksiyon Dönemleri a. Latent Dönem: Hastalığın sitolojik, kolposkopik ya da morfolojik hiçbir bulgusu bulunmamaktadır. Lezyonların ortaya çıkması için gerekli süre birkaç hafta ile aylar arasında değişebilmektedir. Bu dönemde sadece PCR teknikleri ile HPV DNA'sı saptanabilmektedir.4,5 b. Subklinik Dönem: HPV’ye bağlı mikroskobik hücresel değişikliklerin ya da kolposkopi gibi büyütme yöntemleri uygulanarak görülebilen lezyonların saptandığı dönemdir.4,5 c. Klinik Dönem: Genital kondilom, invaziv kanser gibi gözle görülen lezyonların olduğu dönemdir.4,5 Tanı Patolojik Yöntemler Pap Smear: Temel amacı serviks kanseri öncü lezyonlarını yakalamak olan bir tarama testidir. Materyal, patoloji uzmanı tarafından mikroskop altında incelenerek tanı konmaktadır (Şekil 2). Kolposkopi: Rahim ağzının kolposkop adı verilen bir alet yardımı ile gözlenmesi ve incelenmesidir. Kolposkop, normal jinekolojik muayene sırasında çıplak gözle izlenen serviksin daha büyük, net ve detaylı şekilde görülmesini sağlamaktadır Moleküler Yöntemler HPV DNA PCR: Virüs genetik materyalinin (latent dönem dahil) saptanması temeline dayanan bir analizdir. Yüksek riskli HPV varlığının CIN2/3+ tanısında sitolojiden daha duyarlı olduğu kabul edilmektedir. HPV DNA Genotipleme: HPV pozitif vakalarda virüs genotipinin belirlenmesine yönelik yapılan analizdir. Yapılan çalışmalarda servikal kanserlerin %97'sinde yüksek riskli HPV tipleri tespit edilmiştir. Bu nedenle HPV (+) vakalarda genotipin mutlaka saptanması gerekmektedir.6 Condyloma Akuminatum Genital bölge ve anüs etrafında saptanan, düşük virülanslı HPV genotiplerinin (6,11...) sebep olduğu karnıbahar görünümlü olabilen siğillerdir. Genellikle asemptomatik olarak seyreden siğiller çeşitli metotlarla fiziksel olarak yok edilebilmekte fakat vücutta virüs varlığı devam ettiği sürece immün sistemin zayıfladığı dönemlerde siğillerin tekrar etmesi engellenememektedir. Serviks Kanseri Serviks kanseri tüm dünyada kadınlarda en sık görülen 2. kanser kaynaklı ölüm nedeni olarak kabul edilmektedir. Erken tanı yöntemlerinin (tarama testleri) geliştirilmesi ve kullanılması ile başlangıç aşamasında tanımlanabilen ve etkili bir şekilde tedavi edilebilen bir hastalık haline gelmiştir. Erken teşhis ile prekanseröz lezyonlara gerekli müdahaleler yapılabilmekte ve invaziv kanser (CIN2/CIN3) gelişimi önlenebilmektedir. HPV ile oluşan persistan enfeksiyonlar sonrasında serviks kanseri gelişme riski, kanser epidemiyolojisinde şimdiye kadar belirlenmiş olan en güçlü nedensel ilişkidir. Dünya çapında yapılan klinik çalışmalarda, serviks kanseri olgularının neredeyse tümünün (%99.7) HPV’nin onkojen tiplerinden kaynaklandığı gösterilmiştir.7,8 HPV enfeksiyonları virüsün genotipine bağlı olarak rahim ağzını döşeyen skuamoz hücrelerde displaziye ve uzun dönemde serviks kanserine neden olabilmektedir (Şekil 5). Serviks kanseri; özellikle tarama testlerinin yaygın olarak kullanılamadığı ülkelerde halen önemini korumaktadır. Genellikle 40 yaş ve üstü kişilerde görülen bir hastalık olarak kabul edilmesine rağmen her yaşta ortaya çıkabilmektedir. Erken cinsel aktivite (<20 yaşından önce), çok eşli yaşam tarzı ve sigara kullanımı hastalığın gelişimi açısından en önemli risk faktörleri olarak öngörülmektedir.8,9 Rahim ağzında HPV kaynaklı lezyon saptanan hastaların bir kısmında 2 yıl içinde belirtilerin ortadan kalktığı bildirilmektedir. HPV klirensinin sağlanamadığı ve enfeksiyonun süreklilik kazandığı vakalar ise serviks kanseri açısından riskli grubu oluşturmaktadır.10 Pap Smear-HPV DNA PCR Karşılaştırılması Sitoloji bazlı tekniklerde duyarlılığın sınırlı oluşu servikal kanser taramalarında önemli bir problem oluşturmaktadır. Pap Smear analizi HPV varlığını kanıtlamakta yetersiz kalmaktadır. HPV-DNA PCR tekniği uygulandığında ise düşük düzey HPV pozitiflikleri de yakalanabilmekte ve latent enfeksiyonlar dahi saptanabilmektedir.11,12 Servikal smear testinin değerlendirilmesindeki teknik zorluklar nedeniyle optimal şartlarda bile tekrarlanabilirlik problemi bulunduğu bildirilmektedir. Amerika'da National Cancer Institute (NCI) ve üniversitelerde görevli sitoloji uzmanlarının katıldığı bir çalışmada tanısı kesinleşmiş çok sayıda Pap Smear preperatı değerlendirilmiş ve tekrarlanabilirlik sonuçları tablo 3'te belirtildiği gibi bulunmuştur (American Collage of Obstrecians and Gynecologists- ACOG Practice of Bulletin, 2005).10,13 2003 yılında FDA (American Food and Drug Administration) 30 yaş üstü kadınlarda yapılan kanser taramalarında HPV-DNA analizinin Pap Smear ile birlikte eş zamanlı kullanımını onaylamıştır. Ancak literatürde serviks kanseri araştırmasında primer tarama testi olarak kullanılmasının daha doğru olduğu ve zaman içerisinde tek tarama testi olarak kullanılacağı yönünde makaleler yayınlanmaya başlamıştır.13 Servikal kanser tarama testlerinde anormal sitoloji tespit edilen hastaların mutlaka HPV DNA testi ve genotiplemesi ile konfirme edilmeleri hastalığın kesin tanısı, prognozu ve tedavisi hakkında yol göstermektedir. Bu yaklaşımla hastalara gereksiz invazif girişimler önlenerek tanı ve tedavi maliyeti azaltılmış olacaktır.14 Gelecekte servikal kanser önleme programları dahilinde yalnızca HPV-DNA PCR testinin kullanılacağı ve servikal sitoloji tekniklerinin yüksek riskli HPV varlığı (+) saptanmış hastalarda kanserleşme sürecini takip etme amacıyla kullanılacağı ileri sürülmektedir.15 HPV ile ilgili son gelişmeler FDA 2006 Haziran ayında, genital siğil, prekanseröz lezyon ve servikal kanser oluşumunu engellediği belirtilen ilk aşı için onay vermiştir. Öncelikle 9-26 yaşları arasındaki kadınlarda uygulanabilen aşı sadece tip 6, 11, 16 ve 18'e karşı koruyabilmekte, daha önce HPV'nin bu tipleri ile enfekte olmuş kadınlarda ve diğer HPV tiplerine karşı koruma sağlayamamaktadır. Bu nedenle tarama testlerinin yapılması önerilmektedir (Şekil 7). 16 SIK SORULAN SORULAR 1. HPV bulaşması ile kanserleşme süresi arasında nasıl bir ilişki vardır? - HPV bulaşması sonrasında aylar içerisinde CIN ortaya çıkabilmektedir. - CIN3'ün invazif kansere dönüşümü ortalama 10 yıl (8.1- 12.6) sürmektedir. - Normale dönme, CIN1 vakalarının %60'ında, CIN2'lerin ise %40'ında görülmektedir. 2. HPV-DNA testi hangi durumlarda yapılmalıdır? - Pap Smear'de ASCUS/LSIL saptanması sonrasında kolposkopi endikasyonunun belirlenmesinde, - Tedavi sonrasında HPV pozitifliğinin takibinde, - Aktif cinsel yaşamın başlangıcından sonraki üçüncü yıldan itibaren tarama amaçlı olarak yapılmalı ve her üç yılda bir kez tekrarlanmalıdır (American Cancer Society, 2004). 3. HPV materyali (sürüntü) nasıl alınmalıdır? Smear fırçası servikse yerleştirilir ve saat yönünde 5-6 kez çevrilerek sürüntü alınır. Mümkün olduğunca fazla döküntü almaya çalışılmalıdır. Daha sonra smear çubuğunun fırçası özel solüsyonu içine bırakılmalı ve en kısa zamanda ilgili moleküler tanı merkezine gönderilmelidir. 4. HPV DNA testinin (-) prediktif değerinin % 99 olması ne anlam ifade eder? HPV DNA test sonucunun negatif (-) olması CIN2/CIN3 olasılığını %99 olasılıkla dışlamaktadır. Prekanseröz lezyon mevcudiyetinin değerlendirilmesinde ve kolposkopi endikasyonunun belirlenmesinde hekime önemli bilgiler sağlamaktadır. Sonucun negatif bulunması ya da düşük riskli tiplerin tespit edilmiş olması gereksiz pek çok işlem olasılığını ortadan kaldırmaktadır. 5. Pap Smear ve HPV-DNA testi negatif (-) olan kişi bir daha ne zaman tarama yaptırmalıdır? ACS (American Cancer Society) ve ASCCP (American Society for Colposcopy and Cervical Pathology)'nin ortak kararına göre 3 yılda bir Pap Smear ve HPV-DNA testinin tekrarlanması gerekli görülmektedir. 6. Pap Smear negatif (-) HPV DNA pozitif (+) ise ne yapılmalıdır? ACS ve ASCCP'ye göre 6 ay sonra Pap Smear ve HPV DNA testi tekrar edilmelidir. 7. Altı ay sonra yapılan HPV DNA testi tekrar pozitif (+) çıkarsa ne yapılmalıdır? ACS ve ASCCP'ye göre Pap Smear sonucunun negatif (-) olmasına rağmen HPV-DNA testinin pozitif (+) olması nedeniyle kolposkopiye gidilmelidir. 8. Pap Smear pozitif (+) ve HPV-DNA pozitif (+) ise ne yapılmalıdır? ACS ve ASCCP' ye göre direkt kolposkopi önerilmelidir. 9. HPV virüsünün diğer kanserlerle de ilişkisi var mıdır? HPV 16 yüksek riskli genotipinin anüs, vulva, vagina ve penis gibi diğer anogenital kanserlerle de ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca respiratuar ve gastrointestinal sistemlerde de HPV ile ilişkili bazı kanserler saptanmıştır. 10. Neden tarama testleri yaptırılmalıdır? Kanser kaynaklı kadın ölümlerinde 2. sırada bulunan serviks kanseri moleküler tanı metodları kullanılarak erken safhada yakalanabilmekdedir. DNA tabanlı testlerin kullanımı ile tarama testlerinde ciddi mesafeler alınmış durumdadır. Çok kolay uygulanabilen bu tekniklerin kullanımıyla düşük maliyetlerle ciddi koruyucu hekimlik hizmeti verilebilmekte ve erken teşhis hasta, hekim ve sağlık sistemi açısından önemli avantajlar sağlamaktadır. 11. Aşı hayat boyu koruma sağlar mı? Aşı uygulaması yapılmış kadınlarda da servikal kanser tarama programlarının hayat boyu devam ettirilmesi önerilmektedir.17 Referanslar 1. Berek J. Novak's Gynecology, 14th ed. Philedelphia, 2002: 16; 475-496 2. Polat Dursun, Süheyla S Senger, Hande Arslan, Esra Kuşçu and Ali Ayhan Human papillomavirus (HPV) prevalence and types among Turkish women at a gynecology outpatient unit. BMC Infectious Diseases 2009, 9:191 3. Cunningham G.F, William's Obstetrics 22nd ed. USA, 2005: 59; 1317-1319 4. The New England Journal of Medicine 2007 Oct 18;357(16):1650 5. The New England Journal of Medicine 2008 Feb 7;358(6):641 6. HPV Test is a Beter Long-Term Predictor of Cervikal Cell Abnormalities than Pap-Smear www.aacr.org (American Association for Cancer Research) 7. World Health Organization. Initative for Vaccine Research. Human papillomavirus. Daha fazla bilgi için: www.who.int/vaccine_research/diseases/vi...ancers/en/print.html. Accessed March 21,2006 8. Munoz N, Bosch FX, Sanjose S, et al. Epidemiologic classification of human papillomavirus type associated with cervical cancer. N Engl J Med 2003;348:518-27. 9. Pekin T. Servikal Epitelyumyal Lezyonların Tanı ve Tedavilerinde Pap-Smear ile HPV Testlerinin Kombinasyonunun Önemi. J. Gynocol Obst. 2002; 12: 203-207 10. American College of Obstetricians and Gynecologists. ACOG Practice Bulletin. Management of abnormal cervical cytology and histology. VOL. 106, NO. 3, SEPTEMBER 2005 11. Lagand R, Gray A, Wolstenholme J, Moss S. Lifetime Effects, Costs Effectiveness of Testing for HPV to Manage Low-Grade Cytological Abnormalites: Results of the NHS Pilot Studies. BMJ 2006; 14; 332 (7533): 79-85 12. Novaes LC, Novaes MR, Simoes A. Diagnosis of HPV PCR in Cases of divergence between Results of Hybrid Capture and Pap Cytology, Brazil J. Infec. Disease; 2006: 10 (3): 169-72 13. Wright TC. Cervikal Cancer Screening in the 21st Century; Is It Time to Retire the Pap Smear?, Clin. Obst. Gynecol. 2007; 50 (2): 313-23 14. Kim JJ, Wright TC, Goldie SJ. Cost-effectiveness of alternative triage strategies for atypical squamous cells of undetermined significance. JAMA 2002; 287: 2382-90 15. Speich N., Schmitt C., Bollmann R., Bollmann M. Human Papillomavirus (HPV) study of 2916 cytological samples by PCR and DNA sequencing: genotype spectrum of patients from the west German area. J Med Microbiol 2004;53(2):125-8 16. Macit Arvas, Altay Gezer, Onur Güralp, Genital HPV infeksiyonu ve koruyucu HPV aşıları, Türk Ped. Arş. 2008, 43:1-8. 17. HPV vaccine:new drug cervical cancer prevention: high hopes. Prescirire Int. 2007; 16 (89): 91-4

http://www.biyologlar.com/human-papilloma-virus

Hücre Yüzeyindeki Bazı Yapılar

Hücrenin işlevi île ilgili ya da diğer hücrelerle ilişkisini sağlayan yapılardır. Hücrenin yaptığı işe ve bulunduğu yere göre farklılıklar gösterirler. Mikrovillus Özellikle emme görevi fazla olan hücrelerde, örneğin bağırsak epitelinde, hücre dış yüzeyini artırmak için, hücre zarının bir miktar sitoplazma ile beraber dışarıya doğru meydana getirdiği, parmak şeklinde 0.6-0.8 mikron uzunluğunda 0.08-0.1 mikron kalınlığındaki çıkıntılardır, ince bağırsakta her bir hücrede aşağı yukarı 3000-4000 mikrovillus bulunmaktadır. Bu mikrovilluslar (çoğulu mikrovilli) makromolekülleri parçalayan ve hücre içine taşıyan enzimleri taşır. Sıvı geçirimine (alışverişine) kuvvetlice özelleşmiş (ozmoregülasyon yapan) hücrelerin taban kısımları (böbrek Malpiki tüplerinin epitel hücreleri) kaide labirenti denen birçok kıvrım ve girinti taşır. Epitel hücrelerinin alt kısmındaki "Kaide Zarı" hücre dışı bir yapı ve salgıdır; epitel hücrelerini alttaki bağ dokudan ayırmaya yarar. Fagositoz (Phagocytosis), Pinositoz (P/nocytosfs) ve Eksositoz (Exocytosis) ya da Eksturziyon (Extursion) Amikronlar, yani iyonlar ve moleküller (10 A°)rezorpsiyonla, submikronlar (10 A° - 0.1 mikron) athrocytos'la (atrositozla), mikronlar (0.1 mikrondan büyük) fagositozla alınırlar. Su gibi küçük moleküllerin birçoğu hücre içerisine ozmozla, hücre zarının değişmesine gerek kalmadan girebildikleri halde, bir kısmı, örneğin potasyum ve sodyum tuzları, diğer makromoleküller gibi pinositoz meydana getirir. Büyük moleküllerin ve bazı katı cisimlerin hücre içine alınabilmesi için hücre zarının yapısal olarak değişmesi gerekir. Sitoplazma, büyük bir cismi, yalancı ayak ya da içeriye çöken bir kesecik (vezikül) meydana getirerek hücre içine alabilir. Ayrıca hücre yüzeyinde bir takım yarık ve çukurlar vardır. Bunların içindeki sıvı ve katılar boğumlanmak suretiyle bir kesecik şeklinde sitoplazma içerisine alınır, işte bu yolla sıvı maddelerinin hücre içerisine alınmasına pinositoz (Yunanca, pinein = içmek demektir) katı maddelerin alınmasına fagositoz (Yunanca, phagein = yemek demektir) her ikisine birlikte "E n d o s i t o z" denir. Bu yolla, normal olarak bimoleküler yağ tabakasından geçemeyecek moleküllerin hücre içine nasıl girebildikleri anlaşılır. Hatta aç bırakılan bir amip % 1'lik globülin çözeltisinden, iki saat içinde vücudunun % 30-40'ı kadar molekülü bu şekilde alma gücüne sahiptir. Fagositozla meydana gelen kesecikler diğerlerinden çok daha büyüktür, içeriye giren bu kesecikler lizozomlarla çevrilerek, onların zarlarıyla kaynaşır ve böylece kesecik içerisindeki maddeler diffüzyonla zardan geçecek kadar küçük moleküllere parçalanır. Sadece su ve küçük moleküllü diğer temel besin maddelerini içeren kesecikler bu diffüzyonla gittikçe küçülür ve bir zaman sonra da çevresini saran zar birimiyle birlikte kaybolur. Bununla beraber içerisinde sindirilemeyen artık madde içeren kesecikler Golgi aygıtı (GA)'nın sisternlerine kaynaşır ve daha sonra anlatacağımız gibi ekstruziyon dediğimiz yolla dışarıya atılır. Buna karşın Golgi aygıtında oluşan salgılar ve sindirim artık maddeleri zar biriminden meydana gelmiş kesecikler içinde, zara doğru hareket ederek, orada hücre zarına birleşir ve kaynaşırlar. Daha sonra dışanya doğru balon yapan çıkıntılarla (meydana gelen delikten) atılırlar; buna "Ekstruziyon" (latince Ex= dışarı, trudere= atmak) ya da "E k s o s i t o z" denir. Kesecik plazmalem-maya yuvarlak bir testi gibi bağlanır. Testinin ağzı dışarıya dönüktür.Bu testi şeklindeki kesecik, içerisindeki sıvı aktıkça küçülür ve bir zaman sonra da kaybolur. Keseciğin de hücre zarına homolog olduğu varsayılmaktadır. Eksositoza örnek, insülinin kana verilişi gösterilebilir. Hücreler Arası Bağlantılar (Juncturae Cellularum) İki hücrenin birbirine bağlanmasını ve haberleşmesini sağlayan özel bölgeler olarak tanımlanır. Bu bağlanma çeşitli dokularda çeşitli şekillerde bulunur. Sinir, duyu ve bazı kas hücrelerinde sinapsis adım alır. Hücreler arasındaki bağlanmayı şu gruplara ayırabiliriz Sıkı Bağlantı: Dış etkilerden vücudu koruyan hücrelerde bulunur. Epitel hücreleri arasındaki kuvvetli bağlantı bu tiptir. Hücreler arasında aralık yok gibidir. Yalıtma özelliği genellikle fazladır. Desmozomlar: Aynı işlevi yürüten hücrelerin ortak hareket etmelerini ve birbirine yapışmalarını sağlayan sitoplazmik uzantılardır. Çoğunluk simetriktirler. Bu uzantılar küçük bölgeler halinde olabilir (düğme desmozom) ya da hücrenin etrafını çepeçevre sarar (kemer desmozom). Mekanik etki altında kalan hücrelerde düğme desmozom daha fazladır. Esasında hücre bağlantıları, hücrelerin serbest yüzünden derinlere doğru farklı bölgeler gösterir. Geçit Bölgeleri: Bir zigotun (çok hücrelide) gelişerek, aralarında düzenleme ve işbölümü oluşmuş, yapısal olarak farklılaşmış hücreleri meydana getirmesi, hücreler arasındaki bilgi iletimi ile mümkün olmaktadır. Bu iletişim madde ve elektrik iletimi şeklinde olabilir. Nitekim 1000 dalton büyüklüğündeki moleküllerin, hücreler arasında bulunan 10-20 A° çapındaki geçit bölgelerinden iletildikleri saptanmıştır. Bu geçitler iki hücrenin birbirine yaklaştıkları bölgelerde oluşan borucuklardır. Boruculardan, iyonların, şekerlerin, amino asitlerin, nükleotitlerin, vitaminlerin, steroyit hormonların ve siklik adenozin mono fosfatın geçtiği saptanmıştır. Keza elektriksel uyarımlar da diğer hücrelere bu geçit bölgelerinden iletilir, iyonların geçiş sırasında dış ortama sızmaması için geçiş borucuklarının geçirgenliği normal hücre zarına göre 1000-10.000 defa azaltılmıştır, iki canlı hücre yapay bir ortamda yan yana getirilirse, çok kısa bir sürede (saniyeler içinde) hücreler arası ulaşım bölgelerini oluştururlar. Hücre zarının üzerindeki özel almaçlar, aynı kökenden gelen diğer hücrelerin tanınmasını sağlarlar, örneğin embriyonik evrede karmakarışık edilen hücreler, geldikleri doku çeşidine göre birbirlerini tanıyarak bir araya gelebilirler. Hücreler arası ulaşım bölgelerinin oluşumunun ve geçirgenliğinin miktarı Ca + + iyonlarının hücre içindeki azlığına (normal olarak hücre içindeki derişimi düşüktür) ve hücre yüzeyindeki glikoproteinlerin fazlalığına bağlıdır. Hücreler arası bölgede Ca + + ve Mg + + derişiminin fazla olması, geçit tüpcüklerinin yalıtılmasına, bu da hücreler arası geçirgenliğin artmasına neden olur. Ca + + iyonları hücre zarına tutunarak belirli iyonların taşınımını önler, iki hücre arasında bağ meydana gelince, borucuğun açıldığı yerdeki Ca + + iyonları (borucuk içinde kalan ) hücre zarından aynlarak sitoplazma içine girer ve çoğunlukla da aktif pompalanma ile dışarıya atılır (ATP kullanılarak). ATP sentezi önlendiğinde, hücreler arasındaki bağ yerlerine tutunmuş Ca4' + iyonları atılmadığı için hücreler arasındaki geçirgenlik (bağ yapma gücü) azalacak ve hücreler birbirinden ayrılacaktır. Hücre arası geçitlerin en önemli görevi, embriyonik gelişim sırasında, bazı maddelerin hücreden hücreye bu yolla geçerek, doku ve hücre farklılaşmasını sağlamasıdır. Hücre çoğalmasının da bu yolla sınırlandığına ilişkin gözlemler vardır. Kanser hücresinde bu bilgi iletimi olmadığı için (büyük bir olasılıkla hücreler arası bağlantılar yok edildiği ya da oluşmadığı için), komşu hücrelerin durdurucu etkisini alamamakta ve sınırsız çoğalma sürecine girerek kötü huylu tümörleri yapmaktadır. Nitekim kanser hücreleri birbirine ya da normal hücrelere temas etse dahi bölünmesine devam eder; buna karşın normal hücreler komşu hücrelere ya da kanserli hücrelere temas ederse, bölünmesini durdurur ya da sınırlar. Siller (Cilia cellularia) Bazı hücrelerin yüzeyinde sil (kirpik) ve kamçı olarak isimlendirilen yapılar vardır. Hareketli olanlara "Kinetosilia", hareketsiz olanlara "Stereosilia" denir. Stereosiller, kinetositlerden uzundur ve kinetozom (dip taneciği) taşımazlar. Şillerin uzunluğu 5-10, kalınlıkları 0.2-0.25 mikrondur. Bulundukları hücrede sayıları çok fazladır. Flagellumlar (kamçılar) bulundukları hücrede ya bir ya da birkaç tanedir; uzunluğu 150 mikrona ulaşır, insandaki spermanın kuyruğu kamçı yapısındadır; uzunluğu 40-50 mikrondur. Çok sayılı kamçıya ependym (omurgalı hayvanların merkezi sinir sistemini örten epitel) hücrelerinde rastlanır. Bütün titrek siller ve kamçılar hemen hemen aynı yapıya sahiptir. Enine kesitte 11 adet boyuna uzanan mikrotubulustan meydana geldiği görülmüştür. Bunlardan iki tanesi ortada yer alır (Diplomikrotobulus Sentralis), diğer 9 tanesi 2'li mikrotubuluslar halinde çevreye sıralanmıştır (Diplomikrotubulus Periferiki). Ayrıca bir üçüncü mikrotubulusa ait olduğu sanılan ve belirli yönde yer almış çıkıntılar vardır. Kamçı ve Şiilerin enine kesitinde, ortadaki filamentum aksiyaleyi oluşturan kısım bu fibrillerdir. Bunun etrafında bir matriks kısmı ve en dışta da plazmalemma bulunur. Gerek siller gerekse kamçılar hücre dışında (Pars Ekstrasellularis) ve hücre içinde (Pars interselularis = Korpuskulum Bazale) kalan iki kısıma ayrılmıştır. Hepsi bir taban taneciğinden çıkmıştır (Bazal Granula). Bu taneciğe sinilerde Kinetozoma, kamçılılarda Blefaroplast ve çok hücrelilerin spermasında (kuyruk taneciğinde) Proksimal Sentriyol denir. Şillerin ve kamçıların bu taban taneciği ile bağlantıları kesilirse, hareket yeteneklerinin yitirildiği görülür. Şiller arasındaki eşgüdüm ilginçtir. Bir sildeki impuls diğer bütün Şillere, hatta komşu hücrelerdekine kadar geçerek, hepsinin belirli bir düzen içerisinde hareket etmesini sağlar. Kendi başlarına (otonom) hareket etme yetenekleri vardır, örneğin, ölen bir insanın, burun mukozasındaki ve böbrek kanallarındaki siller öldükten 2-3 gün sonra dahi hareketlidir. Kurbağaların, memelilerin ve yumuşakçaların ışığa karşı duyarlı hücreleri (çomakçılar ve koniler), sölenterlerdeki knidositler değişikliğe uğramış bir sildir.

http://www.biyologlar.com/hucre-yuzeyindeki-bazi-yapilar

Trombosit Testi, Plt Testi Nedir, Normal Değerleri Nelerdir?

Trombosit testi ile ilgili gelen soruların son günlerde artması üzerine sıkça merak edilen bir kan testi olan Trombosit ile ilgili okuyucularımızı bilgilendirelim istedik. Trombosit testi ,kan sayımı yani hemogram testi sırasında çalışılan parametrelerden biridir. Koagülasyon sistemi ve hemostaz bozukluklarının değerlendirilmesinde kullanılan bir kan testidir. Trombosit veya kan pulcukları kan pıhtılarının oluşumunda görev alan hücre parçalarıdır. Trombositlere, platelet adı da verilir.Tahlillerde kısaca plt olarak belirtilir. Trombositler kan pıhtılaşmasında görevli olduklarından düşük olduklarında pıhtılaşma bozulacak ve/veya kanamaya eğilim artacaktır. Yüksek trombosit değerlerinde ise tam tersi olarak bu sefer de damarlarda kanın pıhtılaşması riski yani tromboz olasılığı artacaktır. Trombosit testinin yaş gruplarına göre normal değerleri ve hangi durumlarda yüksek veya düşük çıktığı ise aşağıda belirtilmiştir. Trombosit (PLT) Normal Değerleri: 0-3 yaş: 130-400 K/mm3 4-5 yaş: 180-510 K/mm3 6-12 yaş: 160-510 K/mm3 13-15 yaş: 170-405 K/mm3 >15 yaş( 15 yaş ve üstü): 130-400 K/mm3 Maligniteler, myeloproliferatif hastalıklar, splenektomi sonrası, romatoid artrit, demir eksikliği anemisi ve akut enfeksiyonlarda trombosit sayısı artar. ITP, lösemiler, aplastik ve pernisyöz anemi, hipersplenizm, trombotik trombositopenik purpura, masif kan transfüzyonları, bazı enfeksiyonlar ve kemik iliğinin baskılanması ile de trombosit sayısı düşebilir. tahlil.com

http://www.biyologlar.com/trombosit-testi-plt-testi-nedir-normal-degerleri-nelerdir

Donör nedir?

Kemik İliği naklinde , hastaya kök hücrelerini veren kişiye donör adı verilir.Bir kişinin donör olabilmesi için hastayla HLA uyumunun olması şarttır. Allojenik nakil: Uyumlu vericinin önemi Bir allogeneik naklin başarısında bağışıklık sistemi önemli rol oynar.  Bağışıklık sistemi normalde bakteri veya virüs gibi vücutta yabancı bulduğu her şeyi yok ederek sağlıklı kalmamızı sağlar.  Normal çalışan bir bağışıklık sistemi başka insanlardan gelen hücreleri de yabancı olarak algılar. Verici ile alıcı arasındaki yakın bir doku tipi uygunluğu yoksa, hastanın bağışıklık sistemi yeni kök hücrelerini yabancı olarak algılayarak onları yok eder. Buna gretfin reddi denir ve verilen hücrelerin başarısız olmasına yol açabilir. Nakil öncesi tedavi (kemoterapi ve/veya radyasyon tedavisi) ile bağışıklık sisteminin büyük kısmını yok edildiği için bu durum nadirdir. Oluşabilecek diğer bir sorun da verici hücrelerin kendi bağışıklık hücrelerini yaptıklarında, oluşan yeni hücrelerin hastadaki hücreleri yabancı olarak algılayarak kendi yuvalarına karşı düşman haline getirebilmeleridir. Bu tip saldırıya graft-versus-host hastalığı dendir. Verilen kök hücreler nakil yapılan kişinin vücuduna saldırır. Bu nedenle mümkün olduğunca en uygun verici bulunabilmesi için her türlü çaba gösterilir. Diğer donör faktörleri Doktorunuz sizin için birden fazla olası yetişkin donör bulursa, içlerinden birini seçmek için diğer faktörler dikkate alınacaktır.  Doktorunuz ayrıca bir donörün ; -cinsiyetine -yaşına -kan grubuna -boyuna -kilosuna -donör kadınsa kaç kez gebelik geçirdiğine -donörün sitomegalovirüs (CMV) testinin pozitif çıkıp çıkmadığına da bakabilir. Eğer doktorunuz sizin için birden fazla uygun uyumlu kordon kanı ünitesi bulursa, ünitenin büyüklüğünü değerlendirecek ve içlerinde en fazla sayıda kan yapıcı hücre bulunan üniteyi seçecektir. Uygun bir eşleşmenin bulunması Binlerce olası farklı HLA doku tipi kombinasyonu mevcuttur. Bu da tam bir eşleştirmeyi zorlaştırabilir. HLA antijenleri kalıtsal geçiş gösterir. Bir verici aranmasına genellikle hastanın kardeşlerinden başlanır, bunlar mümkünse anne-babaları aynı olan kardeşler olmalıdır. Bir kardeşin tam uygunluk gösterme şansı (anne ve babanızdan her ikinizin de aynı HLA antijenlerini almış olma olasılığı) yaklaşık 4'te 1'dir. Bir kardeşten iyi bir uygunluk elde edilemezse, araştırmalar iyi bir uyum sağlama olasılığı düşük olan anne-baba, yarı kardeşler (ana veya babası bir kardeşler) ve teyze, hala, amca, dayı ya da kuzenler gibi uzak akrabalara doğru ilerletilir. (Artık eşler, akraba olmayan diğer kişilerden daha iyi birer verici adayı olarak görülmemektedir.) Hiçbir akraba uygun bulunmazsa, araştırma genel nüfusa doğru genişletilir. Ne kadar uzak olasılık olarak görülse de bir yabancıdan da iyi bir uyum gösteren verici bulunabilir. Bu işleme yardımcı olabilmek için kemik iliği nakil kayıtları kullanılır. Bu kayıtlar, hastalar ve gönüllü vericiler arasında eşleştirme yapmaya yararlar. Günümüzde, kök hücre nakline gereksinim duyan insanların yaklaşık yarısında uygun verici olarak akraba olmayan bağışlayıcılar bulunabilir. Bir kişinin doku tipine bağlı olarak, pek çok başka uluslararası kayıt sistemi mevcuttur. Ancak akraba olmayan bir verici bulmak aylar alabilir. Bir tek eşleşme için çok ama çok sayıda kaydın elden geçmesi gerekebilir. Bir araştırma ne kadar sürer? Yetişkin donörleri seçmek ve test etmek bir kaç ay veya daha fazla sürebilir. Bir kordon kanı ünitesi bulmak ve getirtmek yaklaşık iki hafta sürer. Araştırma ve seçim sürecini kavramak beklerkenki endişenizi azaltmaya yardımcı olabilir. Araştırma boyunca doktorlarınız arasında iletişim Nakil merkeziniz bir yandan sizin için donör veya kordon kanı ünitesi araştırırken, siz de büyük ihtimalle bakım için aile hekiminize döneceksiniz. Sizin, aile hekiminizin ve nakil doktorunuzun birbirinizle iletişim halinde olmanız gerekiyor. Siz beklerken, hastalığınızda veya sağlığınızda bir değişiklik olursa, aile hekimizle birlikte nakil doktorunuza anlatmalısınız. Doktorlarınız sizin için en iyisini düşünerek naklin ertelenmesine karar verebilirler. Sizin için önemli olan nakil gerçekleştiğinde mümkün olduğunca sağlıklı olmanızdır. http://www.kokhucre.info/icerik.php?id=118

http://www.biyologlar.com/donor-nedir

Anne Karnında Bebeğin Kromozomların Ulaşmak Artık Daha Kolay

Anne Karnında Bebeğin Kromozomların Ulaşmak Artık Daha Kolay

Perinatoloji, Obezite Cerrahisi ve Nörolojik Bilimler alanında Türkiye’nin geldiği son nokta, her biri akademik unvan sahibi alanında uzman isimlerce değerlendirildi. Amerika’da 10 yıldır üzerinde çalışılan ve yakın zamanda Türkiye’de de uygulanmaya başlayacak olan basit ama bir o kadar etkili kan testi hakkındaki çalışmaları anlatan Prof. Dr. Kılıç Aydınlı, “amniyosentez yöntemininin taşıdığı riskler olmadan, hamileliğin 8’inci haftasında bebeğin kromozom yapısından anamolileri teşhis edebileceğiz. Bu gelişme uzun vadede kanserin erken tanısını doğuracak ve kanser cerrahisi gerileyecek.” dedi. Hisar Intercontinental Hospital’de, Yönetim Kurulu Danışmanı Prof. Dr. Melih Bulut önderliğinde gerçekleşen toplantıda, Türkiye’de özel hastanecilik sektöründe her zaman etik değerlerini koruyan, insan, sağlık ve hizmet odaklı Hisar Intercontinental Hospital’in obeziteden beyin ve sinir cerrahisine, perinatolojiye kadar farklı alanlardaki tedavi yaklaşımları ele alındı. Prof. Dr. Kılıç Aydınlı’nın açıkladığı anne karnında bebeğin kromozom yapısını ortaya koymaya imkan tanıyan kan testi çalışmaları heyecan yarattı. Perinatoloji’de çığır açan basit ama bir o kadar da etkili kan testi, anneden alınan kan örneği ile hamileliğin 8’inci haftasında bebeğin kromozom yapısını ortaya çıkaracak. Gelecekte kanser tanısının bu kadar erken bir safhada belirlenmesine imkan tanıyacak yöntem, yakın zamanda Türkiye’de de uygulanacak. Bu alanda Türkiye’deki çalışmaları yürüten ekibin üyesi olan Perinatoloji alanında duayen kabul edilen Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Kılıç Aydınlı, kan testini; “uzun vadede kanseri ortadan kaldıracak bir çalışma” olarak ifade etti. Amniyosentez tarihe karışacakProf. Dr. Aydınlı test hakkında şu bilgileri verdi: “Perinatoloji uzmanları Amerika’da bir süredir, amniyosentez gibi yan etkileri olmayan bir tanı yöntemi üzerinde çalışıyorlardı. 10 yıldır devam eden çalışmalarda başarılı sonuçlar elde edildi. Buna göre; hamileliğin 8’inci haftasında anneden alınan bir miktar kan ile bebeğin genetik haritası çıkarılabiliyor. Bu harita bize, bebeğin daha doğmadan olası hastalıkları hakkında ipuçları veriyor. Bu tanı yönteminin amniyo sentezden ciddi bir avantajı var, o da düşük riskinin bulunmaması. İşte bu tanı yöntemini Türkiye’de uygulamak için bir süredir çalışıyorduk. Yakın zamanda uygulamaya geçeceğiz.” Yetişkin erkeklerin dörtte birinde, kadınların yaklaşık yarısında obezite varHisar Intercontinental Hospital’da yapılan değerlendirme toplantısında konuşan Uzm.  Dr. Halil Kutlu Erol, obezite görülme sıklığının giderek arttığına vurgu yaptı. Obezitenin kadınlar arasında yüzde 44’e erkeklerde ise yüzde 25’e dayandığını hatırlatan Uzm. Dr. Erol, obezitenin basit bir şişmanlık ve kozmetik sorun olmaktan çok daha fazlası olduğunu vurguladı. Erkeklerde elma tipi, kadınlarda armut tipi obezite görülüyorKalp damar, safra kesesi, eklem hastalıkları gibi hastalıkları tetikleyen obezitenin kanserle de direkt ilişkili olduğunu belirten Genel Cerrahi Bölüm Başkanı Doç. Dr. Yılmaz Bilsel ise şöyle devam etti: “kadınlarda daha çok kalça bölgesinin genişliği yani armut tipi dediğimiz obezite görülürken erkeklerde elma tipi dediğimiz bel çevresi genişliği görülüyor. Kişinin kilo vererek normal sağlığına kavuşmasını sağlamak obezite cerrahisi ile mümkün oluyor. Laparoskopik cerrahilerle yapılan obezite tedavilerinde amaç, mide hacmini küçültmek.” Endoskopik obezite cerrahisinde iyileşme süresi sadece birkaç saatEndoskopik ve laparoskopik obezite cerrahileri hakkında bilgi verenDoç. Dr. Bilsel, “sadece küçük kesilerden yapılan laparoskopik ya da endoskopik cerrahilerle hastalara daha konforlu bir iyileşme dönemi sunuluyor. Endoskopi ile yapılan yatış gerektirmeyen mide balonu uygulamasında midenin içine bir hortum yardımıyla girerek, mideye ayarlanabilir bir balon yerleştiriyoruz ve mide hacmini küçültüyoruz. Kişi tokluk hissi duyarak öğünlerini küçültüyor. Bu sayede fazla kilosunun yüzde 60 ila 80’inini kaybediyor. Laparoskopik yöntemlerde de amaç mideyi küçülterek tokluk hissini çabuk yakalamak oluyor” dedi. Soğuk algınlığı kadar sık görülen bel ve boyun ağrılarının sebebi stres mi?Toplantıda konuşan Nörolojik Bilimler Tanı ve Tedavi Merkezi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Bozbuğa ise soğuk algınlığından sonra en sık görülen şikayetin bel ve boyun ağrıları olduğunun altını çizdi. Bel ağrısının basit bir kas spazmından fıtığa, kemik hastalıklarından beyin anevrizmasına kadar pek çok hastalıkla ortaya çıkabileceğini belirten Prof. Dr. Bozbuğa, stresin ağrı üzerindeki etkisine dikkat çekti. Prof. Dr. Bozbuğa, “Toplumun yüzde 80’inde görülen bel ve boyun ağrılarına ilişkin çoğu zaman yanlış teşhisler konuluyor, dolayısıyla yanlış tedaviler uygulanıyor hatta ameliyatlar yapılıyor. Bu tür ağrıların çok çeşitli sebepleri vardır, detaylı testler, hasta hikayesi ve elle muayene ile teşhisin doğru konulması gerekiyor ki, ağrının sebebini bulunabilsin ve ona göre ilaç tedavisi ya da cerrahi tedavi planlanabilsin” dedi. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/anne-karninda-bebegin-kromozomlarin-ulasmak-artik-daha-kolay

HMSN 1.0 Virüsü

HMSN 1.0 Virüsü

Tamamlanmış ve bitmiş olamaz. Bu haliyle kendi ırkını ve dünyayı tehdit ediyor. Diğer gezegenlerin kaderini de dünyaya benzetmek istiyor. Yayılmacı ve tüketici! Yok, edici ve köleleştirici! Bir virüs gibi davranıyor ve bir virüs gibi yayılıyor. İnsani özellikleri henüz yapısına yerleşmiş değil. Gelip gidici düzensiz nöbetler gibi insani ama buna karşılık daimi olarak boyun eğdirici ve güç biriktirici! Güce yoğun ihtiyaç duyuyor. Irkı da dâhil olmak üzere her varlığı tehdit olarak görüyor. Güçle besleniyor, güçle yok ediyor ve güç ile her şeyi güçleştiriyor. İşin içinden çıkılmaz hale getiriyor.Bütün bunları nasıl yapıyor? Yalanı seviyor! Hiç yalan söylemeyen bir insan gördünüz mü? Eğer varsa bile bu sürümden değildir. Çünkü bu sürüm hala beta testini geçemedi. Temel ırk karakteristiğine uygun davranışlar sergileyemedi. Acılardan ve olumsuzluklardan duyguları emiyor ve bu sayede ruhsuz bireyler biriktiriyor ve tüm birikimlerini bir kumar masasında kaybedip kısırca dönmeye devam ediyor. Aradığının bir çıkış mı olduğunu zannediyorsunuz? Sadist olduğu kadarda mazoşist olamaz mı? Peki niçin? Irkının diğer üyelerinin kendisi gibi olduğunun farkında ya da kendisinin diğerlerinden hiçbir farkının olmadığını biliyor. Basireti bu kadar açılmış durumda(!) Yaptığı diğer tüm basiretsizliklerini ise bireysel hak ve kendiliğinden doğan durum şartları olarak değerlendiriyor. Oysa güvensizliğin doğurduğu, hayatta kalma temel güdüsüyle yaşıyor ve çıkışın bireysel güçlenişte değil birlikte yükselişte olduğunu sezemiyor. Toplumsal temel program ancak bu kadar tüm toplumlar tarafından yanlış yorumlanıyor olabilir.Oyunun kurallarını biliyor ve hiç hata yapmıyor. Öncelikle, oyundan ve oyunun kurallarından bahsedilmez. Oyun sorgulanamaz. Bir şeyleri fark etmek kesinlikle yasaktır. Farklı davranma hakkın yoktur. Farklı olanlar yok edilir. Yok edilemese bile hayat onlara zehir edilir. Bir şekilde etkisizleştirilir. Onlara tahammül edilemez. Onlar oyun bozuculardır.Herkese bir şekilde bir yer verilecek. Deliler de unutulmayacak. Onlar kendi içinde sigorta görevi görecek. Sen delisin bunlara uyacaksın denilecek. Kabul ya da ret hakkı verilmeyecek. Mecburi bırakılacak. Çıkışı her zorlayan delilik koğuşuna kapatılacak ve böylece oyuncular her şeyi olağan sanacak. Şüphelenmeyecek ve şüphe ettirmeyecek. Şüphesiz bu hayat aynen olması gerektiği gibidir diyecek. Kendine hizmet temelli insani yaşayışı işte insan budur diye görecek.resim3 Tüm hayatını şu ya da bu şekilde acılar içerisinde ve bitmek tükenmek bilmez istekler peşinde geçirmek zorunda oluşunu doğal yaşam olarak kabul ettikçe ne değişebilir? Kabul belli ve rıza ise kesin! Başka türlüsünü hem düşünemiyor hem de düşünmek yasak! Oyuna girişte mutlak rıza şartını yerine getiriyor. Her sızlanış oyun içi ve her davranış oyunun gereği. Gerçekte insanlık, hapishanede olduğunu bile fark edemeyen bir mahkûm gibi! Hapishane doğal yaşam gereği kabul edilirse, mahkûmiyet fark edilemez.Türker ErcanKaynak: İNDİGO

http://www.biyologlar.com/hmsn-1-0-virusu

İDRAR ANALİZ NASIL YAPILIR VE NASIL DEĞERLENDİRİLİR

idrar, organik ve inorganik maddeleri içeren çok kompleks bir solüsyondur. drarn analiziyle çok önemli bilgiler elde edilir. Bunun için, idrar analizi tehis bakmndan çok deerlidir. idrar meydana getiren bileiklerin çou metabolik olaylar srasnda meydana gelen yenen yemeklerden meydana gelen maddelerdir. Normal olarak az miktarda bulunan veya çok fazla miktarda meydana gelen ya da normal kimselerin idrarnda mutad olarak bulunmayan maddelerin varl hastalklarn tehisinde veya tedavinin takibinde önemli rol oynar. İdrarın Toplanması: 24 saatlik idrar: idrar toplanmaya balanaca zaman mesane boaltlmal ve bu ilk idrar atlmaldr. Bundan sonra 24 saatlik idrar toplanr. Bu sürenin sonunda mesane boaltlr ve bu da 24 saatlik idrara ilave olunur. Gece idrarı: Gece idrarnn toplanmas en az akam yemeinden 3 saat sonra balamaldr. lk idrar atlr. Bütün geceye ait idrarlar toplanr ve sabah saat 8’de mesane boaltlr ve bu da gece idrarna ilave edilir. Gündüz idrarı: Sabah saat 8’de mesane bosaltılır. Bu bosaltma kahvaltdan veya çalmaya baslamadan önce yaplmalıdır. Bu idrar atlr. Bütün gün boyunca yaplan idrarlar toplanr. Mesane gece saat 8’de boaltlr. Bu bosaltma ilemi son yemekten en az 3 saat sonra olmaldr ve bu idrar da gündüz idrarna ilave edilir. Kültür yapmak için idrar aseptik bir teknikle bir kataterle alnr ve steril kapakl bir iede toplanr. Koruyucu Maddeler: idrara koruyucu olarak bir kimyasal madde ilave edildii takdirde bu maddenin ad, kullanlan etiket üzerine yazlmaldr. Koruyucu maddeler; 1-Organizmalar tarafndan, ürenin amonyaa deimesini önler. Buna alkalin fermentasyon denir. 2-Glukozun bakteriler tarafndan kullanlmasn önler. 3-Bakteri proteinlerinin varl ile meydana gelen yanl pozitif albumin testinin pozitif olmasn önler. 4-Organik sedimentlerin dejenerasyonu ve harap olmalarn engeller. Kimyasal Koruyucu Maddeler: Toluen, fenol, tricresol, thymol, formalin, H2SO4, HCI, Borik asit, kloroform, formaldehit tabletleri saylabilir. Rutin idrar incelenmesinde sabah alnan ilk idrar tercih edilmelidir. Alnan önek hemen incelenmezse buzdolabnda saklanabilir. Ancak, incelemeden önceki gecikme kaçnlmaz ise silendirlerin kaybn azaltmak için birkaç damla dilüe hidroklorik asit idrara damlatlmaldr. İDRARIN FİZİKSEL ÖZELLİKLERİ idrarn fiziksel özellikleri; miktar, görünüm, renk, koku, tortu, özgül arlk, osmolalite ve idrar reaksiyonu eklinde incelenir. Miktar Normal idrar miktar, itrah edilecek maddelere, ter ve solunum havas ile kaybedilen sv miktarna ve dolam ile böbreklerin durumuna göre deiir. drar miktar, vücut arl ile orantldr. Normalde 1200-1500 mL idrar itrah edilir. Laboratuvara idrar geldii anda ilk ilem idrarn mezüre aktarlarak hacminin ölçülmesidir. Normal bir kiide idrarn 2/3’ü gündüz, geri kalan da gece oluur. Çocuklarda idrar miktar yetikine oranla kilo bana 3-4 defa daha fazladr. Günlük idrar miktarnn 2 litreyi geçmesine poliüri denir. Ancak baz hastalar sk sk idrara çkmalar nedeniyle aslnda idrar fazla olmad halde çok idrar yaptklarn sanrlar buna da pollaküri denir. Buna karn bir ksm hastalklarda ise idrar miktar azalr. 24 saatlik idrar miktar 400 mL’nin altna inmise oligüri ad verilir. 24 saatlik idrar miktar 200 mL’ninde altna inmise Anüri denir. Poliüri sebepleri: 1- 1- Diabetes nsipitus 2- 2- Diabetes Mellitus 3- 3- Addison Hastal 4- 4- Kronik böbrek yetersizlii 5- 5- Psikolojik 6- 6- Dierleri ( Diüretik kullanm, hipopotasemi, hiperkalsemi, alkol, stres, vb.). Oligüri ve anüri balca 3 grupta incelenir. 1- 1- Prerenal sebepler 2- 2- Renal sebepler 3- 3- Post renal sebepler İdrarın Görünümü: Normal bir idrar berraktr. Mezüre alnan idrarn görünüü mutlaka kaydedilmelidir. Bekleyen idrarda ürat ve fosfatlar çökelir. Piyüri, bakteriüri idrarn beyazms, bulank, mat görülmesine neden olur. drarda eritrosit mevcudiyeti krmzdan kahverengiye kadar bulank bir görünüme yol açar. drarn stlmasyla bulanklk kaybolursa, üratlardandr. Asetik asitle, asitlendirildiinde berraklayorsa fosfatlardandr. Silindirler ve lökositler idrara bulank bir görünüm verir. Kristaller de idrarn berrakln bozarlar. Eritrositler, bulanklk olutururlar. Scakl azalmas, pH deiiklikleri gibi nedenlerle bulanklk oluur. Uzun zaman bekletilen idrarda müsin ve az miktardaki epitel hücrelerinden ibaret nübeküla denilen bulut halinde dibe doru çöken oluumlar görülebilir. Renk: Normal olarak sarnn tonlarndadr. Ancak fizyolojik ve patolojik baz artlarda deiebilir.Krmzmtrak sar, kahverengimsi sar, esmer sars olabilir.Sar renk ürokromojen ve ürokrom denen maddelerden ileri gelir. drara kan karmsa karan kann miktarna göre çeitli derecelerde krmzlk olur. laçlar idrar boyayabilirler. Melaninli idrar siyah renktedir. drarn renginin durmakla koyulamasn oksidasyon yapan maddeler hzlandrr. Buna karlk redüksiyon yapan maddeler önler (C vitamini). drarn çalkalanmas ile oluan köpük daima beyazdr. Eer köpük sar ise idrarda fazla miktarda bilirubin bulunduuna iarettir. Koku: Normal idrar çok az oranda bulunan uçucu bileiklerin etkisiyle hafif aromatik bir kokuya sahiptir. Alnan baz besinlerin ihtiva ettii uçucu maddelerin kokusu normal kokusuna eklenir. Respiratuvar yolla sürekli inhale edilen uçucu substanslar da idrara koku verirler. Terebentin idrara iddetli bir meneke kokusu vermektedir. Bekleyen veya bakteriyal kontaminasyonu olan idrar ise ürenin amonyaa dönüümü ile üre ve amonyak kokar. leri eker hastalarnda aseton kokusu olur. Amino asit metabolizma bozukluu sonucu oluan fenilketonüri hastalnda idrar kokusu tan koydurucudur. Fare dks kokusuna benzeyen bu koku fenil asetik asitten iler gelir. Tortu: Normal olarak bulunmamaldr, varsa yabanc maddelerden ileri gelir. Özgül Arlık (Dansite): Özgül arlk, idrar konsantrasyonunun en çok kullanlan indeksidir. Bir svnn younluunun spesifik scaklkta eit miktardaki saf suyun younluuna orandr. Saf suyun younluu 1.000’dr. Özgül arlk, idrarda çözünen partiküllerin say, younluk ve arlna dayanr, primer olarak arlklarn karlatrlmasdr. Dansite, çok idrar çkarld hallerde düük, az idrar çkarld hallerde yüksektir. Normal olarak idrar dansitesi 1.015-1.025 arasnda deiir. drar dansitesi ürinometreler ile ölçülür. Scaklk, proteinüri, glikozüri özgül arl etkiler. drarn dansitesinin ölçümü, böbreklerin idrar konsantre edip edmediini anlamak yönünden deerlidir. Dansite ölçülmesinde kullanlan ürometreler idrar scaklnn 150C olduu durumlar için ayarlanmtr. Ölçüm srasnda idrarn scakl tayin edilerek her 30C için ölçülen özgül arla 0.001 ilave edilir veya çkarlr. Ate, kalp hastalklar, ishal ve transüda durumlarnda dansite yükselir. Buna hiperstenüri denir. Böbrek yetmezlii, pyelit ve diabetes insipidus’da dansite azalr. Buna da hipostenüri denir. Osmolalite: Osmolalite, solüsyonda çözünmü effectif partikül ( iyon ve molekül) saysnn ölçümüdür. Partiküllerin arlna dayanmaz ve böbreklerin konsantrasyon yeteneinin daha doru bir fizyolojik indikatörüdür. Osmometre ile ölçülür. Normal diyet ve sv alan yetikinler, 500-800 mOsm/Kg arasnda osmolaliteye sahip idrar üretirler. Normal bir böbrek, hidrasyon durumunda 40-80 mOsm/Kg aralnda, dehidratasyon durumunda ise 800-1400 mOsm/Kg aralnda osmolaliteye sahip idrar üretebilir. idrar reaksiyonu: idrar pH’s sabit deildir, belirli snrlarda deiiklik gösterir. pH basitçe, taze idrarda turnusol kad ile baklabilir. drara batrldnda mavi turnusol kadn krmzya çeviren idrar asidik, krmz turnusol kadn maviye çeviren idrar alkalidir denir. drarn pH’s 6.2 dolayndadr. Bazen 4.8’e kadar inebildii gibi 8.2’ye kadar da çkabilir. İDRARIN KİMYASAL ÖZELLİKLERİ idrarn kimyasal özelliklerinde protein, glukoz, aseton, safra pigmentleri, kalsiyum ve hemoglobulin tayin metodlar özetlenmitir idrarda Albumin ve Total Protein Tayin Metodlar idrara albumin geçmesine albuminüri denir. Çeitli böbrek hastalklarnda idrara en çok albumin geçer. Bunun sebebi, serum albumin moleküllerinin dier proteinlere göre küçük ve viskositesinin düük olmas sonucu böbrekten kolay süzülebilmesidir. Serum albumininden baka serum globulin ve dier proteinlerde geçebilir. Bundan dolay albuminüri terimi yerine proteinüri teriminin kullanlmas tavsiye edilmektedir. Çünkü albuminürü terimi ile idrara geçen bütün proteinleri ifade etmek mümkün deildir. drara geçen proteinlerin % çounluunu serum albumini tekil eder. Bundan dolay albuminüri terimi eksik olmasna ramen bugün kullanlmaktadr. İdrarda albumin aramak için kullanlan tüm metodlar ya kimyasal reaktiflerle çöktürme ya da s ile koagülasyon özelliine dayanr. drarda albumin ararken gerekli özellikler unlardr; 1- 1- drar mümkün olduu kadar berrak olmaldr. 2- 2- drar, mavi turnesol kadn hafifçe kzartacak kadar asidik olmaldr. 3- 3- drar yeterli derecede tuz içermelidir. Dansite 1010’dan aa olmamaldr. Sonuçların Okunmasi: idrarda kalitatif olarak albumin ararken meydana gelen çökelein azlk veya çokluuna göre albumin miktarn tahmin etmek mümkündür. - - : Negatif + : Hafif eser (%0.01-0.05) ++ : Orta derecede eser (%0.05-0.2) +++ : Kesif Bulanklk (% 0.2-0.5) ++++: Çok kesif Bulanklk (% 0.5’den Fazla)

http://www.biyologlar.com/idrar-analiz-nasil-yapilir-ve-nasil-degerlendirilir

Hücre Yüzeyinde Etki Gösteren Hormonlar

1 - Hipotalamik Hormonlar Hipotalamustan salgılanan düzenleyici faktörler büyüklük ve kimyasal yapı bakımından birbirlerinden farklıdır. Bu hormonların hepsinde de karboksil ucu bloke edilmiştir. Hepsi hipotalamusta sentezlendikten sonra hipotalamo-hipofizer portal dolaşımla hipofize gelirler. Bu hormonların yarı ömürleri birkaç saniye kadardır. Bu gruptaki hormonlar kontrol ettikleri hipofizer hormonlarla birlikte aşağıda incelenmiştir. 2 - Hipofiz Hormonları - Arka Hipofiz Hormonları Vazopressin ve oksitosin hipotalamusun supraoptik ve paraventriküler çekirdeklerinin nöronlarında sentezlendikten sonra, bu nöronların aksonları boyunca arka hipofize taşınırlar. 1 Vazopressin Vazopressin halkasal bir nonapepdittir ve molekül ağırlığı 1084’dür (İnsan). Pepditte bir disülfit köprüsü ve karboksil ucunda amid grubu ile bloke edilmiş bir glisin bulunur. Biyolojik aktivite için disülfit köprüsü ve amid grubu mutlaka gereklidir. Vazopressinin başlıca görevi böbreklerden süzülen suyun tutulmasıdır. Bu antidiüretik etki sonucu idrar konsantre hale gelir. Bu nedenle hormona antidiüretik hormon da denilmektedir. Vazopressin ayrıca damarlardaki düz kaslara etki ederek damarların büzülmesine neden olur. Vazopressin böbreğin distal tubüllerine etki ederek tubüllerin suya geçirgenliğini artırır. Distal tubuller böbreğin hiperozmolar bölgesinde bulunduklarından su buradan geri emilir. Vazopressin halkasal tubül hücrelerinin plazma zarında bulunan ve birbirine benzeyen en az iki resptöre bağlanarak adenilat siklazı aktive etmektedir. Böylece hücrede cAMP düzeyi artar ve protein kinaz A aktive olur. Bunun aktivasyonu hücrede bir seri fosforilasyonlara neden olur. Buna bağlı olarak mikrotubül ve mikroflament yapılarında değişiklik oluşur. Sonuçta da henüz tam olarak bilinmeyen mekanizmalarla tubulün luminal zarına suyu iten moleküller yerleştirilmiş olur. Vazopressin salgısını kontrol eden en önemli faktör kanın ozmolalitesidir. Ozmolalitedeki artış salgıyı artırırken, ozmolalitedeki azalma salgıyı inhibe eder. Hipotalamusun vazopressin üretememesi sonucu diabetes insipidus oluşur. Nadiren kalıtsaldır. Çoğunlukla hipotalamustaki bir tümör veya kitleden, cerrahi girişimlerden, kafa travmasından veya enfeksiyonlardan sonra ortaya çıkar. Her durumda da hipotalamusun arka hipofize vazopressin salgılama yeteneği ortadan kalkmıştır. Diabetes insipidus’ta idrar konsantre edilemediği için idrar miktarı çok artar. Su kaybı plazma ozmolalitesinin artmasına neden olur. Dehitratasyon kontrol altına alınmazsa ölümcül olabilir. 2 Oksitosin Oksitosin’de halkasal bir nonapepdittir ve bir disülfit bağı taşır. Başılca görevi doğum ve laktasyon sırasında düz kasların kasılmasını uyarmaktır. Hamilelikte uterustaki oksitosin reseptörlerinin sayısı 100-200 kat artar. Bu nedenle hormon düzeylerindeki çok hafif artışlar dahi önemli fizyolojik etki ile sonuçlanır. Doğum sırasında oksitosin salınması uterusun kasılmasını artırarak fötusun çıkmasını sağlar. Oksitosin sıklıkla doğumu hızlandırmak amacıyla verilir. Doğumdan sonra oksitosin sütün gelmesi için de önemlidir. Bebeğin-yavrunun emmesi oksitosin salınımını uyarır. - Orta Lop Hipofiz Hormonları 1 Melanosit Stimüle Edici Hormon Melanosit uyarıcı hormon (Melanocyte-stimulating hormone, MSH) hayvanlarda melanin yapımını uyararak pigmentasyonu artırır. Öncül madde pro-opiomelanokortin’dir. Bu oncülden a ve b olmak üzere iki türlü MSH üretilmektedir. a-MSH bütün türlerde aynı olup 13 amino asitten oluşmuştur. b-MSH ise farklı sayıda amino asit talır. Bu hormon hayvanlarda hipofiz ara lobda üretilir. İnsanlarda hipofizin bu kısmı eksiktir. İnsanlarda pigmentasyonu ACTH’nin kontrol ettiği düşünülmektedir. - Ön Hipofiz Hormonları Ön hipfizden 6 hormon salgılanmaktadır. Bunların hepsi de pepdit ve protein yapılıdır. Bunlar hipotalamik hormonların kontrolü altında olup hipotalamik faktörler ön hipofiz hormonlarından dördünün salınımını uyarır, ikisinin salınımını da inhibe eder. Ayrıca ön hipofiz hormonları periferik dokulardaki hedef hücrelerden salınan faktörlerle inhibe edilirler. 1 Büyüme Hormonu (Growth Hormon, GH) Somatotropin adı da verilen büyüme hormonu (growth hormone) (GH) küçük bir protein molekülüdür. Taşıdığı amino asit sayısı bakımından türlere göre farklılıklar gösterir. Insan büyüme hormonu 188, sığır büyüme hormonu 369, koyun büyüme hormonu ise 191 amino asitten kurulmuştur. İnsan ve maymunlarda tek bir polipepdit zincirinden ibaret olduğu halde sığır ve koyunlarda iki zincirli bir yapı gösterir. İki disülfit bağı bulundurur. Bu hormon büyüme yeteneğine sahip olan bütün vücut dokularının büyümesini temin eder. Bunu dolaylı yoldan yapar. GH, somatomedin C (İnsülin benezri büyüme faktörü, insülin-like growth factor, IGF-I) salınımını uyarır. Somatomedin C ise uzun kemiklerin ve yumşak dokuların büyümesini sağlar. Büyüme hormonu en azından birkaç amino asidin, belki de bütün amino asitlerin hücre zarından stoplazmaya geçişlerini direkt etkiyle artırır. Bu etki hücre içerisindeki amino asit konsantrasyonlarını yükseltir. Büyüme hormonu ribozomlar üzerinde direkt bir etki ile de protein sentezini artırmaktadır. Aynı zamanda çekirdekteki trankripsiyon işleminin stimilasyonuna ve böylece oluşan RNA miktarında artışa neden olmaktadır. Sonuçta protein metabolizması üzerine anabolik etkileri vardır. Hücre zarında amino asit geçişinin bu şekilde kontrolü insülin tarafından glikoz geçişinin düzenlenmesi mekanizmasına çok benzemektedir. GH’nun karbohidratlar üzerine etkisi insulin etkisinin zıddıdır. GH uygulanmasından sonra görülen hiperglisemi glikozun çevre dokularda kullanılmasının azalması ve glukoneogenezis ile hepatik üretimin artmasının birlikte sonucudur. Büyüme hormonu büyümenin hızlandırılabilmesi için karbonhidratlara ve insüline ihtiyacı vardır. Büyüme hormonu pankreası çıkartılmış hayvanlarda büyümeye sebep olmaz. Büyüme hormonu hücre glukoz metabolizması üzerinde üç büyük etkiye sahiptir. 1 - Enerji elde etmek amacı ile glukozun daha az kullanılması. 2 - Hücredeki glikojen depolanmasının artması ve 3 - Hücreler tarafından gerçekleştirilen glukoz alımının azalmasıdır. Büyüme hormonu langerhans adacıklarının beta hücrelerinin sürekli uyarılarak fazla miktarda insülin salgılanmasına sebep olur. Büyüme hormonuna bağlı olarak insülin salgılanmasının çok aşırı derecede stimüle edilmesi beta hücrelerinin iflas etmelerine sebep olabilir ve diabetes mellitus tablosu ortaya çıkabilir. Büyüme hormonu yağ dokularında bulunan serbest yağ asitlerinin harekete geçirir ve vücut hücreler için gerekli olan enerjinin büyük kısmının bu yağlardan karşılanmasını sağlar. Karbonhidratlar az miktarda sarf olunca da, proteinler kullanılarak karbonhidrat elde edilmesi olayı yani glikoneogenezis sınırlanmaktadır. Bu olay protein kullanımını azaltan diğer bir faktördür. In vitiro olarak GH adipoz doku ile inkube edildiği zaman serbest yağ asitleri ve gliserolün bırakılmasını artırır. İnvivo GH’un uygulanmasından sonra çok hızlı olarak (30-60 dakika içinde) dolaşımda serbest yağ asitleri ve karaciğerde yağ asitlerinin oksidasyonun artmasına neden olmaktadır. İnsulin noksanlığında (Örneğin diabetes mellitus), ketogenezisde bir artış olur. Bu etkiler ve karbohidratlar üzerine olan etkiler muhtemelen IGF-I ile ayarlanamaz. Triacilgliserol depolarından yağ asitlerinin mobilizasyonu, kaslarda glikolizisin inhibisyonuna yardımcı olmaktadır. Uzun süre GH uygulanması diabetes mellitus ile sonuçlanabilmektedir. Fazla miktarda büyüme hormonunun tesiri ile yağların mobilizasyonu büyük miktarlar şeklinde gerçekleşmekte ve buna bağlı olarak da karaciğerde aşırı miktarda asetoasetik asit teşekkül ederek ketozise yol açabilmektedir. GH veya benzer etkili IGF-I, pozitif Ca, Mg ve PO4 dengesini artırır ve Na, K, Cl retensiyonuna sebep olur. GH laktojenik reseptörlere bağlanır, böylece prolaktinin birçok özelliğine sahiptir, örneğin, meme bezlerinin uyarılması, laktogenezis gibi. GH sentez ve salgısı önemli olarak, hipotalamustan salgılanan GH-releasing hormon (GH-RH) tarafından kontrol edilir. Bu hormon karboksil ucundan amitlenmiş 44 amino asitlik bir proteindir. GH-RH, hipofizin somatotrof hücrelerdeki reseptörlerine bağlanıp adenilat siklazı aktive ederek cAMP düzeylerini yükseltir ve GH salınmını uyarır. GH sentezi için tiroid hormonu ve kortizol de gerekir. GH serbest bırakılışının negatif kontrolü somatostatin tarafından sağlanır. Somatostatinin halkasal bir pepdit olup biyolojik aktivitesi için yapıda yer alan disülfit köprüsü gerekli değildir. Somatostatin aynı zamanda glukagon, insülin, TSH, FSH, ACTH ve gut hormonların salınmasını inhibe eder. Fakat prolaktine etki etmez. Somatostatin Ca mobilizasyonunu inhibe ederek GH’ü inhibe ediyor görülmektedir. Somatostatin ayrıca, barsaktan gastrin ve organizmanın değişik yerlerinden yaklaşık 13 değişik hormonun salgılanmasın inibe eder. Puberteden önce GH eksikliği orantılı boy kısalığına neden olan panhipoptiütarizm bütün ön lob hormonlarının normalden az salgılanmaları durumudur. Bu duruma hipofizer cücelik denir. Kongenital olabildiği gibi sonradan da olabilir. Büyüme hormonundaki yetersizliklere bağlı olarak cücelik gelişebilir. Aşırı miktarda büyüme hormonu salgılanmasına bağlı olarak da devlik gelişir. Nadiren bazı hastalarda yüksek GH seviyesine karşın hipofizer cüceliğe benzer bir durum ortaya çıkar. Bu duruma Laron cüceliği denir. Akromegali de büyüme hormonuna bağlı olarak gelişen klinik bir durumdur. GH fazlalığı hemen her zaman hipofiz bezinin iyi huylu ve büyük tümörlerine bağlı olarak ortaya çıkar. 2 Prolaktin Luteotrop hormon, laktotrop hormon olarak da adlandırılmış olan prolaktinin esas fonksiyonu dişilerde süt yapımını uyarmaktır. Bunun olabilmesi için olgun meme dokusunun gelişmiş olması gerekir. Süt yapımında prolaktin, östrojenler, insülün ve kortizol ile birlikte etki eder. Prolaktin süt proteinleri olan kazein ve laktoalbumin mRNA’larının yapımın artırır. Prolaktin progesteron oluşumu için Corpus luteumu stimüle eder. Prolaktin düzeyleri erişkin yaşam boyunca korunur. Ancak süt vermeyen insanlardaki rolü bilinmemektedir. Erkeklerde herhangi bir fonksiyonu yoktur. Prolaktin ön hipofiz hormonları içerisinde salgılanması inhibüsyonla kontrol edilen tek hormondur. Hipotalamusla hipofiz arasındaki suprasellülar bölgedeki bir tümör gelişimi hipotalamo-hipofizer portal dolaşımın kesilmesi, prolaktin dışındaki tüm ön hipofiz hormonlarının salgılarının kesilmesine neden olur. Prolaktin salgısı ise artar. Bunun sebebi ön hipofiz hormonlarının salgılanmasını uyaran ve aynı şekilde prolaktin salgılanmasını baskılayan hipotalamik faktörlerin hipofize ulaşamamasıdır. Prolaktin salgısı prolaktin inhibe edici faktör veya dopamin tarafından kontrol edilir. Dopamin beynin pek çok yerinde nörotransmiter olarak etki eden bir katekolamindir. Dopamin, hücre yüzeyindeki spesifik reseptörüne bağlanıp adenilat siklazı aktive ederek hipofizin laktotrof hücrelerini inhibe eder. Ek olarak dopamin, fosfatidilinozitol döngüsünü de inhibe etmektedir. Ayrıca kısa bir negatif feed-back mekanizması da vardır. Prolaktin median eminensteki hücrelere doğrudan bağlanarak dopamin salgısını artırır ve sonuçta prolaktin salgısı inhibe edilir. T-RH (Thyrotropin-Releasing Factor) başta olmak üzere çeşitli faktörler prolaktin salgısını artırır. Hamilelik sırasında prolaktin salgılayan hücrelerin sayısı ve hücrelerin uyarıcılarla-inhibütörlere duyarlılıkları artar. Östrojenler prolaktin reseptörlerini artırır. Böylece prolaktin salgısı ve duyarlılık artar. Hiperprolaktinemi genel olarak antipsikotik bir ilaç olan fenotiazin gibi dopamin antagonisti ilaçların kullanılmasından sonra ortaya çıkar. Diğer bir neden de hipofizin prolaktin üreten iyi huylu tümörü olan prolaktinoma’dır. 3 Tirotropin Troidi uyarıcı hormon (thyroid-stimulating hormone) (TSH) adı da verilen tirotropin hipofiz bezi tarafından üretilen üç glikoproteinden birisidir. Tiroid bezinden tiroid hormonlarının salgılanmasını uyarır. TSH ayrıca tiroid bezinin büyümesini de uyarmaktadır. Bu hormon hedef hücre yüzeyindeki reseptörüne bağlanarak adenilat siklazı uyarır ve hücre içi cAMP artışı üzerinden etkisini gösterir. TSH’ın yaklaşık % 15’i karbohidrattır. Iki altbirimden oluşur. a ve b olarak adlandırılan altbirimler birbirlerine nonkovalent etkileşimlerle bağlıdır. Bu alt birimlerin tek başlarına biyolojik aktiviteleri yoktur. a-altbirimi glikoprotein yapısındaki tüm hipofiz hormonlarında ve koryonik gonadotropinde ortaktır. Dolayısı ile TSH’nın spesifik etkisi b-altbiriminden gelmektedir. TSH salgısı tirotropin salgılatıcı faktör (Thyrotropin-Releasing Factor) T-RH tarafından uyarılırken, somatostatin ve tiroid hormonları tarafından inhibe edilir. T-RH bir tripepdittir. Amino ucunda glutamik asidin piro halkası ile karboksil ucunda amid grubu ile bloke edilmiştir. T-RH hem TSH hem de prolaktin salgısını uyarır. Somatostatin TSH salgısını engellemektedir. Ancak TSH salınımının en kuvvetli inhibütörü tiroid hormonlarıdır. Eğer plazma tiroksin veya triiyodotironin düzeyleri yüksekse , T-RH düzeyi yüksek olsa bile hipofiz TSH salgılamayacaktır. Bu durum, tiroid fonksiyonundaki küçük değişiklikleri saptamak için uygulanan T-RH stimülasyon testinin temelini oluşturur. Tiroid ile ilgili sorunların çoğu hipofiz bezinin değil de tiroidin kendi hastalıklarından kaynaklanır. Yüksek TSH düzeyleri genellikle tiroid bezinin hormon üretememesi sonucu feed-back inhibüsyonun kalkması sonucu olur ve bu duruma primer hipotroidizm adı verilir. TSH düzeyinin yükselmesi tiroid hastalığının en hassas ve kesin göstergelerinden birisidir. Nadiren hipofiz tümörleri TSH üretir ve hipertiroidizme neden olur. Hipertiroidizme neden olan tiroid bezinin hiperfonksiyonu, TSH salgısının azalmasına yol açar. Tiroid hormonlarının fazlası hipofiz bezinde feed-back ile TSH üretimini durdurur. 2.3.4 Gonadotropinler Üç gonadotropinden ikisi hipofiz, biri plasenta tarafından üretilir. Hipofiz hormonları Luteotropin yada diğer adı ile luteinleştirici hormon (Luteinizing hormone, LH) ve follikül uyarıcı hormon (Follicle-stimulating hormone, FSH) dur. Plasental hormon ise insan koryonik gonadotropini (human chorionic gonadotropin, hCG) dir. Bu hormonların temel görevi dişilerde yumurtalıklarda normal yumurta gelişimini uyarmak ile implantasyonu ve fötüsün büyümesini sağlamaktır. Gonadotropinlerin yapısı TSH’ya benzer ve bunlar da glikoproteinlerdir. İki altbirimleri vardır. a-Altbirimi üç hormonda ve TSH’da aynıdır. Farklı b-altbirimi hormonlara spesifik etkilerini sağlar. Bu hormonları ölçen testlerde esas ölçülen b altbirimleridir. Örneğin gebelik testi hCG’nin b altbirimine özgü bir testtir. Gonadotropinler yumurtalık ve testikül hücrelerindeki spesifik reseptörlere bağlanırlar. LH ve FSH için farklı reseptörler vardır. Bunlar cAMP’yi artırarak etki gösterir. Biyolojik olarak FSH testislerde spermatozoitlerin ve yumurtalıklarda folliküllerin büyümesini uyarır. LH ise steroid hormonların yapımı üzerine etkili bir hormondur. Testislerdeki leydig hücrelerinde testosteron yapımını ve yumurtalıklardaki corpus luteum’da progesteron yapımını uyarır. Plasental hCG de LH gibi corpus luteum’u uyarır. LH ve FSH salgısının düzenlemesinde en etkili hormon, amino ve karboksil uçları bloke edilmiş bir dekapepdit olan Gn-RH dır. GnRH hipofizin gonadotrof hücrelerindeki spesifik reseptörlerine bağlanır ve fosfatidilinozitol döngüsünü uyarır. Sonuçta hücre içi kalsiyum artar ve protein kinaz C aktive olur. Bu olay gonadotropinlerin, özellikle de LH’nın salgılanmasına yol açar. Steroidler feed-back etki ile gonadotropin salgısını baskılar. Erkeklerde testosteron, kadınlarda ise östradiol ve progesteron LH salgısını durdurur. Östradiol ve progesteron birlikte verildiğinde, tek başlarına olduklarından daha etkilidirler. Bu sinerjetik etki, bu hormonların oral kontraseptiflerin yapısında beraber bulunmalarının biyokimyasal temelini oluşturur. Hipofizer gonadotropinler puberteden önce az üretilirse normal büyüme ve cinsel gelişim eksikliği ortaya çıkar. Erkeklerde erişkin erkek karekterleri ve kas yapısı ile fallik veya testiküler büyüme ve spermatogenez oluşmaz. Dişilerde meme gelişmesi ve mensturasyon olmaz. Adrenal androjenlerin kontrol ettiği normal kıllanma ortaya çıkar. Puberte sonrasında gonadotropin yetmezliği libido eksikliğine, erkeklerde impotense ve kadınlarda amenoreye neden olur. HCG kadınlarda gebelik sonrasında kanda ve idrarda süratle artar. Bu olaya dayanılarak gvenli gebelik testi yapılır.

http://www.biyologlar.com/hucre-yuzeyinde-etki-gosteren-hormonlar

HCV RIBA ( recombinant immunoblot) Testi

HCV RIBA ( recombinant immunoblot) Testi

ELISA testlerinin gelişmesi ile birlikte  doğrulama testleri de geliştirilmiştir. RIBA adı verilen "recombinant immunoblot assay testi de bunlardan biridir.Bu testte  başlıca ELISA yönteminde kullanılan antijenler kullanılmakta, ELISA' dan farklı olarak, bu kez, her antijene karşı oluşmuş antikor ayrı ayrı saptanabilmektedir. Bu testlerde, kullanılan antijenler rekombinant ya da sentetik antijenlerdir . Anti HCV testinin doğru olup olmadığını teyit amacıyla kullanılan  bir testtir. Anti HCV  pozitif iken, bu test negatif çıkarsa, Anti HCV yalancı pozitif demektir.http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/hcv-riba-recombinant-immunoblot-testi

Kan Uyuşmazlığı Nedir Kan Uyuşmazlığı Testi Nedir?

Kan Uyuşmazlığı Nedir Kan Uyuşmazlığı Testi Nedir?

Anne ve babanın kan grupları arasında kan uyuşmazlığı olduğu durumlar , doğacak bebekte ciddi sağlık sorunlara yol açıyor. Rh uygunsuzluğu sadece baba Rh(+) pozitif, anne Rh (-) negatif iken sorun yaratıyor.Tam tersi durumda ise yani baba Rh negatif, anne Rh pozitif ise sorun olmuyor.Bu nedenle evlilik öncesi evlenecek çiftlerin mutlaka kan uyuşmazlığı testini yaptırmaları gerekiyor.Kan uyuşmazlığı durumlarında doğacak bebekte anemi, kalp yetmezliği, hastalığın şiddetine ve yok edilen kan hücrelerinin miktarına bağlı olarak anne karnında ölüme kadar ciddi problemler olabiliyor. Bebek ile anneniz kan grubunun uyumsuz olması, bebeğin kanının anne kanı ile temas etmesi ve annenin bağışıklık sisteminin bu duruma cevap olarak antikor üretmesi ile bebekte sağlık problemleri başlıyor.En sık rastlanılan uyumsuzluk Rh uygunsuzluğu. A, B, AB, ve O olmak üzere 4 gruba ayrılan kan gruplarının yanı sıra D faktörü adı verilen Rh faktörü, pozitif ya da negatif olabiliyor. Baba Rh (+) ve anne Rh (-) iken eğer bebek de Rh (+) olarak doğarsa bebeğin kanındaki bu Rh faktörü anne kanına geçiyor ve annenin bağışıklık sitemi Rh faktörünü ortadan kaldırmak için antikor adı verilen maddeler üretiyor. Bu nedenle ilk bebek durumdan etkilenmiyor ancak bir sonraki bebek eğer Rh (+) olursa anne kanındaki bu anti Rh'lar bebeğe geçebiliyor ve bebeğin kanını olumsuz etkiliyor.Amniyosentez (riskli gebeliklerde annenin amnion sıvısından genetik test yapılması için örnek alınması),  düşük ve gebelik gibi durumlarda anne ve bebek kanı doğumdan önce de temas edebiliyor.Bu durumda ilk bebekte uygunsuzluktan etkilenebiliyor.Kan uyuşmazlığının teşhisi için hem anne hem de baba adayının kan grubunun bilinmesi önemli. Gebelik takibi esnasında annenin kanında normalde olmaması gereken anti-Rh aranıyor. Bu teste indirek coombs adı veriliyor. Doğum sonrası bebekte anneden geçen antikorların aranmasına ise direk coombs testi adı veriliyor. Bebeğin kan uyuşmazlığından etkilenip etkilenmediğini anlamak için ayrıca anne karnından bir iğne ile girilerek bebeğin kordonundaki damardan 'bebek kanı' alınarak testler de yapılıyor.http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/kan-uyusmazligi-nedir-kan-uyusmazligi-testi-nedir

Kan Uyuşmazlığı Nedir Kan Uyuşmazlığı Testi Nedir?

Kan Uyuşmazlığı Nedir Kan Uyuşmazlığı Testi Nedir?

Anne ve babanın kan grupları arasında kan uyuşmazlığı olduğu durumlar , doğacak bebekte ciddi sağlık sorunlara yol açıyor. Rh uygunsuzluğu sadece baba Rh(+) pozitif, anne Rh (-) negatif iken sorun yaratıyor.Tam tersi durumda ise yani baba Rh negatif, anne Rh pozitif ise sorun olmuyor.Bu nedenle evlilik öncesi evlenecek çiftlerin mutlaka kan uyuşmazlığı testini yaptırmaları gerekiyor.Kan uyuşmazlığı durumlarında doğacak bebekte anemi, kalp yetmezliği, hastalığın şiddetine ve yok edilen kan hücrelerinin miktarına bağlı olarak anne karnında ölüme kadar ciddi problemler olabiliyor. Bebek ile anneniz kan grubunun uyumsuz olması, bebeğin kanının anne kanı ile temas etmesi ve annenin bağışıklık sisteminin bu duruma cevap olarak antikor üretmesi ile bebekte sağlık problemleri başlıyor.En sık rastlanılan uyumsuzluk Rh uygunsuzluğu. A, B, AB, ve O olmak üzere 4 gruba ayrılan kan gruplarının yanı sıra D faktörü adı verilen Rh faktörü, pozitif ya da negatif olabiliyor.Baba Rh (+) ve anne Rh (-) iken eğer bebek de Rh (+) olarak doğarsa bebeğin kanındaki bu Rh faktörü anne kanına geçiyor ve annenin bağışıklık sitemi Rh faktörünü ortadan kaldırmak için antikor adı verilen maddeler üretiyor. Bu nedenle ilk bebek durumdan etkilenmiyor ancak bir sonraki bebek eğer Rh (+) olursa anne kanındaki bu anti Rh'lar bebeğe geçebiliyor ve bebeğin kanını olumsuz etkiliyor.Amniyosentez (riskli gebeliklerde annenin amnion sıvısından genetik test yapılması için örnek alınması),  düşük ve gebelik gibi durumlarda anne ve bebek kanı doğumdan önce de temas edebiliyor.Bu durumda ilk bebekte uygunsuzluktan etkilenebiliyor.Kan uyuşmazlığının teşhisi için hem anne hem de baba adayının kan grubunun bilinmesi önemli. Gebelik takibi esnasında annenin kanında normalde olmaması gereken anti-Rh aranıyor. Bu teste indirek coombs adı veriliyor. Doğum sonrası bebekte anneden geçen antikorların aranmasına ise direk coombs testi adı veriliyor. Bebeğin kan uyuşmazlığından etkilenip etkilenmediğini anlamak için ayrıca anne karnından bir iğne ile girilerek bebeğin kordonundaki damardan 'bebek kanı' alınarak testler de yapılıyor.http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/kan-uyusmazligi-nedir-kan-uyusmazligi-testi-nedir-1

Biyokimyasal Gebelik ( Kimyasal Gebelik) Nedir,

Biyokimyasal Gebelik ( Kimyasal Gebelik) Nedir,

Biyokimyasal gebelik diğer adıyla da kimyasal gebelik ile ilgili bir çok soru ve gebelik testi yorumlanmasına dair başvurular geliyor.Ziyaretçilerimizin sıkça merak ettiği biyokimyasal gebelik konusuna dair bir bilgilendirme yazısı hazırladık.  Biyokimyasal gebelik sağlıklı ve normal bir gebelik değildir.Döllenmiş yumurta, gelişimi için gerekli doğal süreçte ilerleyememiştir. Gebelik lehine bulunan tek bulgu kanda yapılan Beta HCG testinin yüksek çıkmasıdır. Yüksek çıkan Beta HCG değerine rağmen, gebelik ile ilgili başka bir bulgu yoktur.Rahim içinde kese oluşumu bulunmamaktadır.Biyokimyasal gebelik kendiliğnden düşük ile sonuçlanır.  Biyokimyasal gebelik sık olarak görülmektedir.Ancak bir çok anne adayı bunun farkına varamamaktadır.Bir çoğu normal olamayan bir adet gördüklerini veya düzensiz adet gördüklerini düşünmektedir. Biyokimyasal gebelik ve dış gebelik arasındaki fark nedir? Biyokimyasal gebelik ile dış gebelik zaman zaman karıştırılabilmektedir. Biyokimyasal gebelikte, yapılan Beta HCG testlerinde düşme görülmektedir.Yani ilk yapılan yüksek çıkan Beta HCG değeri, daha sonra yapılan tekrar testlerinde hızlı bir düşme gösterebilir.Dış gebelikte ise Beta HCG değerlerinde düşme görülmemektedir. Biyokimyasal gebelik herhengi bir tıbbi müdahale gerektirmez.Kendi kendine sonlanır.Doktor takibi yeterlidir. Dış gebelikte ise mutlak suretle tıbbi bir müdahale gerektirmektedir. Aksi takdirde ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/biyokimyasal-gebelik-kimyasal-gebelik-nedir

ASCUS Nedir ? Smear Sonucunda ASCUS Çıkarsa Ne Yapılmalıdır?

ASCUS Nedir ? Smear Sonucunda ASCUS Çıkarsa Ne Yapılmalıdır?

Servikal smear testi yaptıran bayan ziyaretçilerimiz,raporlarında ASCUS çıktığında merak edip bizden yorum istiyorlar. Kadın doğum muayenelerinde  PAP smear sonucunda ASCUS tanısı konması durumunda bu ne anlama gelmektedir?ASCUS Nedir?.ASCUS smear sonrası birtakım hücresel değişimler olduğu ancak bu değişimlerin kanser öncülü olup olmadığını anlamak için bulguların yeterli olmadığı belirten bir sonuç raporudur. Menopozda olmayan üreme çağındaki bir kadında ASCUS çıkması durumunda hemen paniğe kapılmaya gerek yoktur. Bu durumda çoğunlukla izlenen yol bir şey yapmadan bekleyip 6 ile 12 ay sonrası smear testinin tekrarlanmasıdır. Klinik durumu bilen kadın doğum uzmanı gerekirse incelemeyi yapan patoloji uzmanıyla da görüşerek kolposkopi ve gerekirse biopsi yapma yoluna da girebilir.Ama bu sıkça izlenen bir yol değildir. Eğer sıvı bazlı smear alınmış ise bu durumda en akılcı ve tercih edilmesi gereken yaklaşım zaten labovatuarda bekleyen örnekte HPV varlığının araştırılmasıdır. HPV testi sonucunda virus negatif çıkar ise bu durumda endişelencek birşey yoktur ve PAP smear tetsi 1 yıl sonra tekrarlanmalıdır. Yapılan kontrol smear incelemelerinde. 6. Ay ve 12. ayda yapılan smear testleri normal olarak bulunmuş ise bu durumda rutin yıllık kontrollere smear testi tekrar edilmelidir.. Eğer bu testlerden herhangi birisinde ASCUS ya da daha ileri bir lezyon saptanırsa bu durumda kolposkopi ve biopsi yapılmaldır.Bundan sonra izlenecek yolu ise hastayı klinik olarak takip eden kadın doğum uzmanı belirlemelidir. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/ascus-nedir-smear-sonucunda-ascus-cikarsa-ne-yapilmalidir

Lökosit (WBC) nedir? Lökosit yüksekliği ve lökosit düşüklüğü

Lökosit (WBC) nedir? Lökosit yüksekliği ve lökosit düşüklüğü

Hemogram yani kan sayımı testleri sonrası,tahlil sonucunu incelerken hastaların merak ettiği test parametrelerinden biri de wbc yani lökosit testidir. Lökositler, halk arasında akyuvar olarak da bilinir. WBC yani lökosit testinin normal değerleri yenidoğan çocuktan,15 yaş sonrası kişilere kadar farklı değerler göstermektedir.6 aylık bir bebeğin normal olan wbc değeri yetişkin bir bireyde ise bir hastalık belirtisi olabilir.WBC(lökosit) testinin yaş gruplarına göre normal değerlerini Tahliller ve Normal Değerleri bölümümüzde bulabilirsiniz. Lökosit sayısında artış görülmesine, yani lökosit yüksekliğine lökositoz adı verilir. Hangi durumlarda lökosit değerleri normalin üstüne çıkmaktadır?Sistemik enfeksiyonlar(sistemleri tutan enfeksiyonlar)(sarkoidoz gibi)Lokal enfeksiyonlarMiyokart enfarktüsüLösemilerGebeliklerdeAşırı sigara tüketinde Lökosit sayısında azalmaya ise lökopeni adı verilirHangi durumlarda lökosit değerleri normalin altında çıkmaktadır?.Aşağıdaki durumlarda da lökosit değerleri normalin altına iner.Bazı Virüs Hastalıkları (Gribal enfeksiyonlar) Riketsiya HastalıklarıAplastik anemiAlösemik lösemiTifo ve paratifoBrucella HastalığıMiliyer tüberküloz Sizde de wbc ( lökosit) yüksekliği veya düşüklüğü varsa aşağıdaki bölüme sorunuzu sorabilirsiniz.Tahlil.com uzmanları en kısa sürede sorunuzu cevaplayacaktır. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/lokosit-wbc-nedir-lokosit-yuksekligi-ve-lokosit-dusuklugu

Kalsiyum (Ca) Testi Nedir,Neden Yapılır?

Kalsiyum (Ca) Testi Nedir,Neden Yapılır?

Kalsiyum (Ca) testi,çeşitli endokrin ve metabolik bozuklukların değerlendirilmesinde kullanılır.Kullanım amacı temel olarak budur.Kalsiyum testinin yüksek çıktığı durumlar: Primer ve tersier hiperparatiroidizm, kemik metastazları, çeşitli maligniteler, polisitemiavera, feokromasitoma, sarkoidozis, vitamin D intoksikasyonu, süt-alkali sendromu, tirotoksikozis, akromegali ve dehidratasyona neden olan durumlarda serum Ca düzeyi artar. Kalsiyumun düşük çıktığı durumlar:Hipoparatiroidizm, pseudohipoparatiroidizm, vitamin D eksikliği, kronik böbrek yetmezliği, magnezyum eksikliği, akut pankreattit, hiperfosfatemi, sistinozis, osteomalazi, alkolizm, hepatik siroz ve hipoalbuminemi durumlarında serum Ca düzeyi azalır.http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/kalsiyum-ca-testi-nedirneden-yapilir

ADH Hormonu Nedir

ADH Hormonu Nedir

ADH bir hormon testidir. Antidiüretik hormon (ADH], beynimizin hipotalamusbölümündeki bazı özel sinir hücreleri tarafından üretilmektedir. ADH hormonu aşağıda belirtilen durumların araştırılması için doktorlarca istenmektedir. ADH Yüksekliği hangi durumlarda olur. 1. Ektopik ADH salgılayan tümörler, 2. akut intermittant porfiria, 3. Guillain-Barre sendromu, beyin tümörleri, vasküler ve enfeksiyoz beyin hastalıkları, pnömoni, pulmoner tüberküloz, tüberküloz menenjit ve nefrojenik diabetes insipitusda plazma ADH düzeyi artarken, santral diabetes insipitus, psikojenik polidipsi ve nefrotik sendromda ADH düzeyi düşer. Santral ve nefrojenik diabetes inspidus veya psikojenik polidipsi ayırıcı tanısı için ADH stimülasyon testleri kullanılabilir. Adh testinin normal değerleri aşağıda belirtilmiştir. Normal Değer: 0-8 pg/ml http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/adh-hormonu-nedir

Sedimentasyon Tahlili Nedir

Sedimentasyon Tahlili Nedir

Tahlili ile eritrositlerin ( alyuvarların) çökme hızları ölçülür. ESR ismi de verilen bu test birçok hastalıkta tanıya yardımcı bir inceleme olarak kullanılır. Sedimentasyon tahlilinin normal sınırların dışına çıkması bir hastalık durumunu gösterir ama hastalığın türü ve yapısı hakkında bilgi vermez. Herhangi bir şikayet ile doktora başvuran kişide sedimantasyon testi ile alyuvarların çökme hızının ölçülmesi, tanıya giderken atılacak adımların yönünü belirler. Sedimantasyon testinin normal değerleri kadınlarda ve erkeklerde farklılık gösterir. Normal  sedimentasyon değerleri;  kadınlar için 8, erkekler için 5'dir. Üst sınırı ise; kadınlar için 20, erkekler için 15'dir.Sedimentasyon tahlili yaşlılarda herhangi bir sebep olmaksızın hafifçe yükselebilir. Gebelerde ise gebeliğin dördüncü ayından itibaren yükselmeye başlar ve doğumdan sonraki 3-8 hafta yüksek kalır.Birçok hasta sedimentasyon testi yüksek çıkınca hemen paniğe kapılmakta ve ciddi bir hastalığa yakalanmış olmasından şüphe duymaktadır.Oysa sedimentasyon testinin yüksekliği asla tek başına bir hastalık tanısı koydurmaz. Sedimentasyon Testinin Düşük Çıktığı Durumlar: Virüs hastalıkları ,.Mononükleoz,Polisitemi,Talesemi minör Sedimentasyon Testinin Yüksek Çıktığı Durumlar: Enfeksiyon hastalıkları ve iltihabi durumlar . Tümörler Tüberküloz . Romatizmal ateş,. Romatoid artrit . Kollajen Doku Hastalıkları Glomerüloreflit Miyokard Enfarktüsühttp://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/sedimentasyon-tahlili-nedir

HIV ELİSA Testleri İlişki Sonrası Ne Zaman Yapılmalı

HIV ELİSA Testleri İlişki Sonrası Ne Zaman Yapılmalı

Şüpheli cinsel ilişki sonrası, HIV testi yaptırmak isteyen okurlarımız HIV ELİSA testlerini ne zaman yaptırmaları gerektiğine dair Tahlil.com'a sıkça soru soruyorlar. HIV tanısında ELİSA testleri en sık kullanılan yöntem olmakla birlikte, ilave bazı testler de tanıda yardımcıdır.Burada bilinmesi gereken, HIV ELİSA testlerinin taramada ilk yapılacak testler olduğudur. ELİSA testi pozitif çıkan hastalara ise, kesin tanı için Western Blot ve PCR gibi testler yapılmaktadır. HIV Testleri Ne Zaman Yapılmalı? AİDS yani HIV enfeksiyonu yönünden tarama ve tanı amacıyla başvurulan ilk test ELISA testidir. HIV bulaşmış kişilerde ortaya çıkan ve  virusa karşı oluşan spesifik ANTİ-HIV antikorlarının ELISA tekniği ile araştırılmaktadır. Hastalığa yakalanılmış ise  Anti-HIV antikorlarını sentezlemesi için belirli bir süre gereklidir.Bu nedenle  şüpheli bir cinsel ilişkiden  hemen sonra, ELİSA testi yaptırmanın anlamı yoktur. HIV Tanısında Kullanılan ELİSA Testleri Nelerdir ve Ne  Zaman Yapılmalıdır? 1. HIV P 24 Antijeni içeren ELİSA Testleri Şüpheli cinsel ilişkiden sonra en erken sonuç almak için kullanılmaktadır. Cinsel ilişki sonrası eğer HIV virusu bulaşmış ise hastanın kanında  HIV p24 antijeni 2 ile 6 hafta içinde saptanabilmektedir. Bu süre zarfında henüz vücutta HIV virusuna karşı antikor oluşmadığından erken tanıda P 24 antijeni saptanması tanıda önemlidir. Cinsel ilişki sonrası bulaşma durumlarında HIV virüsu önce vücutta bir çoğalma dönemi geçirmekte ve bulaşmadan 2 hafta kadar sonra kanda  HIV p24 antijeni saptanabilmektedir Bu dönemde HIV antikorları henüz ölçülebilir düzeye ulaşmadığı için,  HIV p24 antijeni bakılması, erken tanı olanağı sağlamaktadır. 2. HIV Antikoru Araştıran ELİSA Testleri HIV antikorları enfeksiyona yakalanıldığı takdirde 3. haftadan sonra ortaya çıkmakla birlikte, kullanılan  ELISA testleriyle ölçülebilir sonuç vermeleri, kullanılan test yöntemi ve kitlerle bu süre 45 gün ile 90 güne kadar da uzayabilmektedir. Kullanılan testin yöntemine göre doktorunuz sizleri bu konuda bilgilendirilmelidir. Anti HIV ELİSA testinin pozitif çıkması da tek başına HIV enfeksiyonı  tanısı için yeterli bir bulgu değildir.Pozitif çıkan ELİSA testleri de  western blot adı verilen bir yöntemle doğrulanmalıdır. 3. HIV PCR Testleri Başka bir tanı yöntemi olan  HIV PCR testi ile  daha kısa bir zamanda HIV tanısı koyulabilmektedir.En kısa sürede HIV enfeksiyonu tanısı koyan ve son derece güvenilir bir testtir. HIV  PCR Testi ile, virüsün genetik materyalinin çoğaltılarak ölçülecek ve tanımlanabilecek duruma gelmesi sağlanır. Bu özelliği ve avantajı nedeniyle  HIV PCR testi erken evrede HIV virüsünün saptanmasında  kullanılmaktadır.Bu testin prensibi kanda  henüz antikor oluşmadan HIV virusunu kanda yakalayabilmektedir. Hastalığa yakalanan bir kişinin kanında virüs bulunmasına rağmen erken dönemde virüse karşı antikor oluşmamaktadır. Şüpheli temastan ortalama 10 gün sonra HIV PCR testi ile kanda virüs varlığı saptanabilmektedir. 28. günden itibaren ise  PCR testinin virüsü saptama duyarlılığı %98-100 gibi yüksek oranlardadır.  http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/hiv-elisa-testleri-iliski-sonrasi-ne-zaman-yapilmali

GGT Nedir ? GGT Yüksekliği Neden Görülür?

GGT Nedir ? GGT Yüksekliği Neden Görülür?

GGT ( Gama Glutamil Transferaz ), özellikle karaciğer hastalıklarının tanısında kullanılan duyarlı bir testtir.

http://www.biyologlar.com/ggt-nedir-ggt-yuksekligi-neden-gorulur

Kan şekeri değerleri ne kadar olmalıdır?

Kan şekeri değerleri ne kadar olmalıdır?

Şeker tüm canlılarda enerji kaynağıdır. Kan şekeri testinin yapılması için kişinin en az 10-12 saat arası yememk yememesi gerekir. Böylece her desi litre kanda 100  mg’dan fazlaysa kişinin diyabet riski altında olduğu anlamına gelir. Normal bir kişide bu değer 70-75 arası ve en fazla 100 olmalıdır. Diyabet hastalığını önlemek için kan şekerleri yüksek olan kişiler kesinlikle diyetisyen veya doktorlarının önerilerine uygun olarak öğünlerini ayarlamalıdır. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/kan-sekeri-degerleri-ne-kadar-olmalidir

Hamilelik Testleri Nasıl Çalışır ?

Hamilelik Testleri Nasıl Çalışır ?

Adından da anlaşılacağı gibi hamilelik testleri bir kadının hamile olup olmadığını anlamak için yapılır. Bu makalede farklı gebelik testleri ve bunların nasıl çalıştığı hakkında bilgi vereceğiz.Gebelik testleri bir kadının hamile olup olmadığını belirleyen testlerdir. Gebeliğin belirtileri çoğu zaman yeni bir hayatın başlayacağını belli etse de, bu testler oldukça hassastır ve erken dönemde gebeliği tespit edebilirler. Artık evde yapılabilen hamilelik testleri olduğundan kadınlar bir doktora görünmeden de hamile olduklarını tespit edebilirler. Gebelik Testleri Nasıl Çalışır? Gebelik testleri idrar veya kan örneğinde hCG hormonunu tespit etmek için tasarlanmıştır. İnsan koriyonik gonadotropin (hCG) hormonu hamile kadınlarda bulunan bir hormondur. hCG hormon salgılanması gebe kalındıktan hemen sonra başlar ve gebelik ilerledikçe bu hormonun salınımı artar. Aşırı hCG idrar yoluyla vücut dışına atılır. Yani sadece idrarda bulunan hCG miktarını ölçmek ve kontrol etmek hamilelik tespiti için yeterlidir. 25 mIU / ml işareti üzerinde olan HCG seviyesi gebeliği gösterebilir. Ancak, hCG düzeyi 5 mIU / ml altında olan kadınların hamile olması pek mümkün değildir.Gebelik Testleri Ne Zaman hCG Hormonunu Tespit Edebilir?Döllenmiş yumurtanın implantasyonundan sonra gelişen plasenta, hCG hormonu salgılamaya başlar. Kan örneklerini kontrol eden gebelik testleri hCG hormonunun erken tespitini, genellikle implantasyondan 3-4 gün sonra ya da fertilizasyondan 9-16 gün sonra sağlar. Öte yandan idrarda bakılan testler hCG hormonunun fertilizasyondan 12-19 gün sonrasını tespit edebilir. Genel olarak ilişki sonrası 2-3 haftalık bir süre hamilelik testleri ile hCG hormonunun tespitine izin verebilir. Döllenmenin ilişki günü gerçekleşmesi şart değildir. Korunmasız cinsel ilişki yaşadıktan sonra adet görmeyen kadınlar mutlaka hamilelik testi yapmalıdır. Kaçırılmış bir periyottan bir hafta sonra gebelik testini yapmak en doğru sonuçları verecektir. Testin çok erken yapılması durumunda yanlış negatif sonuçlar alabilirsiniz yani hamilelik bulunduğu halde testin bunu tespit etmesinin mümkün olmadığı durumlar.Hamilelik Testleri: -Kan Testleri: Bu testi yapabilmeniz için bir doktor kliniğini ziyaret etmeniz gereklidir. Kantitatif ve kalitatif olmak üzere, 2 tür kanda gebelik testi vardır. Bu testlerden ilki verilen kan örneğindeki hCg’nin konsantrasyonun seviyesini belirler. Öte yandan kalitatif test hCG hormonunun varlığını doğrulamak için faydalıdır. Ancak, gebelik testi sonuçlarını almak için bir veya iki gün beklemek gerekir.-İdrarda Gebelik Testleri: Çoğu kadın hamile olup olmadığını anlamak için bu testleri kullanır. Ev tipi gebelik testleri uygun, ucuz ve 5 dakika içinde sonuç sağlar. Ayrıca evde yapılan gebelik testleri gizlidir. Evde yapılan gebelik testlerinin doğruluğu %97-99′dur, bu da onları dikkate almak için yeterli bir orandır. Ayrıca bu testleri satın almanız için doktor reçetesi almanız gerekmez. Günün herhangi bir saatinde bu testleri yapabileceğiniz gibi, günün erken saatlerinde yapmanız önerilir. Bunun nedeni hCG hormonunun günün erken saatlerinde pik yapmasıdır böylece tespit edilmesi çok daha kolay bir hale gelir. Aynı zamanda bol miktarda sıvı tüketildiğinde hormonun seyreldiği görülmüştür bu durum da testi etkileyebilir.Hamilelik Testi Nasıl Yapılır?Gebelik testi belirli bir idrar örneğinde hCG hormonunun varlığını tespit yeteneğine sahip, bir kimyasal şeritten başka bir şey değildir. Tek yapmanız gereken bu şeritin üzerine bir veya iki damla idrar damlatmaktır. Bir kaç dakika bekledikten sonra artı veya çift çizgi fark ederseniz, bu gebeliğin oluştuğunu göstermektedir. Bu şerit anti-hCG antikoru enzim konjugatları ve sadece hCG ye bağlanan bir molekül ve emici bir maddeden oluşur. Yani hCG içeren idrar şerite değdiğinde anti-hCG’lere bağlanır ve indikatör pembeye döner. Test bölgesinin pembeye dönmesi testin pozitif olduğunu gösterir ve hamileliği onaylar.HCG içeren ilaçlar yanlış gebelik testlerine neden olabilirler. Örneğin fertilite problemlerini tedavi etmek için kullanılan Pregnyl ve Ovidrel gibi ilaçlar hCG içerir. Bu ilaçlar vücutta hCG salgılanmasını arttırır. Bu nedenle gebelik testi bu ilaçları kullanan kadınlarda yanlış pozitif sonuçlar verebilir. İçinde hCG içermeyen diğer ilaçlar ise antibiyotik, doğum kontrol hapları ve ağrı kesiciler gibi hamilelik testlerini etkilemezler. Kaynakça:http://www.buzzle.com/articles/how-do-pregnancy-tests-work.htmlYazar: Tülay Arsoy http://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/hamilelik-testleri-nasil-calisir-

ANA Testi Nedir? ANA Pozitifliği Hangi Hastalıklarda Olur?

ANA Testi Nedir? ANA Pozitifliği Hangi Hastalıklarda Olur?

ANA testi otoimmun hastalıkların tanısında kullanılan bir testtir. Sistemik lupus eritematoz (SLE) tanısı koymak için sıklıkla kullanılır. ANA testi sonucuna göre, ANA testinin altgrupları olduğu düşünülen ilave testler de yapılabilir. ANA testi, indirekt immünoflöresans mikroskopisi (IFA) veya ELISA yöntemiyle yapılabilir.Test sonuçları , pozitif çıktığında titre şeklinde rapor edilmektedir. Düşük titreler negatif sonuç olarak değerlendirilir. 1/160 ‘ın üstü titreler genel olarak pozitif sonuç olarak değerlendirilir.ANA testi sonucunun pozitif çıkması durumunda, otoimmün hastalık tanısı koymak için ilave spesifik testlere de gerek vardır. Otoimmün hastalığı olmayan kişilerde de, kimi zaman ANA testi pozitif çıkabilir İleri yaşla birlikte,ANA tetinde yalancı pozitiflik görülebilmektedir. ANA testi pozitifliği, tek başına anlamlı değildir. SLE hastalarının % 95’inde ANA test sonucu pozitif çıkmaktadır. SLE tanısını doğrulamaya yardımcı olmak için anti-dsDNA ve anti-SM gibi otoantikor testlerinin de değerlendirilmesi gerekebilir. ANA Pozitifliğinin Görüldüğü Hastalıklar: 1.SLE 2.Sjögren sendromu: 3.Skeroderma: 4.Raynaud hastalığı5.Romatoit artrit 6.Dermatomiyozit http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/ana-testi-nedir-ana-pozitifligi-hangi-hastaliklarda-olur

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0