Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 22 kayıt bulundu.

Örümcek Türleri

Örümcek, eklembacaklıların örümceğimsiler (Arachnida) sınıfının örümcekler (Araneida) takımından türlerine verilen genel ad. Hemen hemen dünyanın her tarafında yaşarlar. 63.000 kadar türü vardır. Baş ve göğüs kaynaşmıştır. Karın, göğüse ince bir bel (pedisel) ile bağlanmıştır. Aynı büyüklükte başka bir canlının beli bu kadar ince değildir. İçinden sindirim borusu, kan damarları nefes boruları ve sinir sistemi geçer. Örümceklerin boyları, birkaç cm'den 35 cm'ye kadar değişir. Ağızlarının önünde iki zehir çengeli (keliser) ve iki his ayağı (pedipalp) yer alır. Göğüslerinde ise, gelişmiş dört çift yürüme bacağı vardır. Uçları, tarak gibi dişli iki çengelle sonlanır. Örümcek bunların sayesinde ağ üzerinde rahatça dolaşır. Bir kısmı ileriye, geriye ve yanlara doğru yürüyebilirler. Çoğunun başında 3 veya 4 çift osel (basit) göz bulunur. Gözlerin dizilişi, sınıflandırmada önemli bir özelliktir. Yuvarlak olan karın kısmı yumuşak ve esnek olup, alt kısmında solunum delikleri, ipek bezleri, anüs ve cinsiyet organları yer alır. GENEL ÖZELLİKLER Örümcekler, yırtıcı hayvanlardır. Birbirlerine saldırmaktan çekinmezler. Avları çok çeşitlidir. Çoğu, böceklerle beslendiklerinden faydalı sayılırlar. Bazı tropikal türler amfibyum, sürüngen, küçük kuş ve memeli gibi omurgalıları avlarlar. Örümceklerin hepsi avlarını yakalamak için tuzak ağları kurmaz. Bir kısmı avlarını kovalayarak veya üzerlerine sıçrayarak yakalar. Suda böcek, kurbağa ve balık avlayanlar da vardır. Yakaladığı avını, kıskaçlarına açılan zehir salgısı ile felce uğratır. Sonra ısırarak avının iç organlarına, eritici enzimler ihtiva eden tükrük salgısını akıtır. Kısa bir zaman zarfında, avın iç organları eriyerek sıvı haline gelir. Örümcek, emici midesini bir pompa gibi kullanarak bu sıvıyı emer. Av, kısa bir sürede içi boş kabuğa döner. Örümcek, bu boş kabuğu ya olduğu yere bırakır veya başka bir yere atar. Böcekler, küçük kuşlar bu avlar arasındadırlar. Güney Amerika'da yaşayan, bacakları hariç 10 cm boyunda olan, toprakaltı inlerinde barınan bazı türler, tavşan ve tavukların içini boşaltabilecek güçtedir. Örümceklerin özofagusları (yemek borusu) çok dar olduğundan böyle beslenmek zorundadırlar. Ayrıca, ağız parçaları da bir sineği bile parçalayacak güçte değildir. Zehir çengelleri, avı delmeye ve zehir akıtmaya yarar. Uçtaki iğneli kısımları, bir şırınga gibi birer yan delikle biter. Deliğin böyle enjektörvari oluşu, tıkanma tehlikesini önler. İğne ava girince, zehir bu delikten sızar. Örümcekler, iki keliseri de kullanırlar. Isırdıkları zaman yanyana iki delik olması bu yüzdendir. Keliser, aynı zamanda, delik açma ve küçük cisimleri taşıma işlerine de yarar. Örümceklerin böceklerden ayrılan birçok özelliği vardır. Böceklerin çoğu kanatlı olduğu halde, örümcekler kanatsızdır. Böceklerde 6 bacak olmasına karşılık örümceklerde 8 bacak vardır. Antenleri olmadığından, ağız önündeki pedipalpler bu görevi üstlenirler. Dış görünüşleri bacağa benzediğinden bunlara duyu bacakları da denir. Üzerleri duyu algılayıcı tüylerle kaplı olup, dokunma, tad alma ve çevreyi koklayıp araştırma gibi görevler yaparlar. Üreme dönemlerinde erkeklerde spermaları biriktirip dişiye aktaran bir kopulasyon (çiftleşme) organı olarak da iş görürler. ve her tehlikeye karşı sperleri vardır. Örümceklerde trakealar (solunum boruları), akreplerde olduğu gibi karın altında kitap akciğerleri tipindedir. Kitap yaprakları şeklindeki deri kıvrımlarından dolayı solunum organları bu adı alır. İki veya dört tane kitap akciğerleri vardır. Eğer örümcekte bunlar iki ise, eksikliği ek solunum boruları ile tamamlanır ÖRÜMCEK AĞI NASIL OLUŞUR Örümceklerde, diğer eklembacaklılar gibi açık bir dolaşım sistemi bulunur. Kılcal damarları yoktur. Hemen hemen her yerde rastlanan örümcek ağı, aslında bir sanat şaheseridir. Yapılış maksadı avlanmak olan ağ, bir nevi tuzaktır. Fakat her örümcek türü ağ yapmaz. Ancak bütün örümcekler ağ tellerinden yumurtalarının etrafını saran kozalar yaparlar. Bazıları da ağ bezlerini, yaprakları yapıştırmakta, yuvalarının içini döşemede, açtıkları çukurun çevresini kapatmakta vs. işlerde kullanırlar. Ağ kurmayan bu tür avcı örümcekler de, arkalarında ağdan bir iz bırakarak, rüzgarla sürüklenmekten korunurlar. Erkekler, dişileri bulmakta da bu izlerden faydalanırlar. Karın altlarının arka taraflarında üç çift ağ organları bulunur. Her birinin dışarıya ayrı bir çıkışı vardır. Bezlerden meydana gelen yapışkan ve sıvı iplik maddesi, havayla temas edince sertleşir. Her ağ memeciğinde 100 kadar ince ve küçük kanalcıklar bulunur. Bu ince kanalcıklardan sızan iplikçikler bir araya gelerek büküldükleri zaman tek iplik durumuna gelirler. Esnek ve yapışkandırlar. Bir sinek ne kadar sert çarpsa da kopmazlar. Ağ yapmak isteyen örümcek, ağ organlarını bacaklarının bir kısmı ile bastırarak ağ maddesinin akışını başlatır. Örümcekler, iplik deliklerinden çıkan tellerin hepsini toplayıp bir tek tel halinde kullandıkları gibi bunlardan ayrı ayrı incecik tel de yaparlar. Düşme esnasında bir yere taktığı ağ telini, kendisi yere varıncaya kadar uzatabilir. Genç örümcekler, ağ tellerinin sayesinde uzun mesafelere uçabilirler. Bunun için telin bir ucunu bir yere bağlayarak kendilerini hava akımlarına bırakırlar. Böylece yerlerinden havalanan örümcekler, karada 5 km, denizde ise yüzlerce km uzaklara savrulabilirler. Okyanuslardaki ıssız adalarda yaşayan örümcekler, hep böyle havadan gelmişlerdir. Sonbaharda bol bol rastlanan ağ telleri de uçan genç örümceklerden kalmıştır. Ağ yapacak olan bir örümcek, önce yüksekçe bir yere tırmanarak, ağın ucunu bulunduğu kısma yapıştırarak ipek iplik yardımıyla aşağı süzülür. Gözüne kestirdiği bir dala ulaşarak bağlantı kurar. Sonra o iplik üzerinde gidip gelerek ağı kalınlaştırır. Daha sonra vücudundan çıkmakta olan ipliğin bir ucunu ilk ipliğe tutturarak kendisini boşluğa bırakır. Ağa bağlı halde bir yere varınca, o ucu vardığı yere yapıştırır. Bu yolla birkaç gidiş gelişte ağın kaba iskeleti meydana gelir. Bundan sonra iskeletin merkezi çevresinde dairevi halkalar yaparak ağı tamamlar. Ağ örümü çoğunlukla gece olur. Örülmesi en fazla 60 dakika alır. Ağın ortasında spiral ve yapışkan bir yer vardır. Diğer iplikçikler kurudur. Bir sinek ağa konsa hemen yapışır. Kurtulmak için çırpındıkça daha da yapışır. İkaz iplikçiği ile avın yakalandığını anlayan örümcek gelerek avını zehirler. İkaz iplikçiğinin bir ucu ağa bağlı, diğer ucu ise daima kendisindedir. Ağlar, genellikle yere dik vaziyettedir. Maksat, uçan arı ve sinekleri yakalamaktır. Her örümcek türünün, kendisine has ağ örme stili vardır. Ancak dikkati çeken nokta, ağlarda geometrik inceliklerin her zaman varlığıdır. Ağ örme işi örümceklerin, doğuştan kazandıkları bir sanattır. Küçük bir örümcek, daha önce hiç ağı görmemiş ve örmemiş olmasına rağmen büyüklere benzer ağlar örer. ÖRÜMCEKLER NASIL KORUNUR ? Bazı örümcekler düşmanlarından korunmak için çeşitli hilelere başvururlar. Güneydoğu Asya'da bir örümcek türü yaptığı büyük ve dairevi ağının ortasında durur. Bu duruş örümcek yiyen kuşlar için kolay bir hedef teşkil eder. Örümcek, düşmanlarını yanıltmak için birkaç adet sahte ağ merkezi tesis eder. Yediği avlarının kalıntılarını da ağ merkezlerine takarak manken örümcekler kullanır. Başka bir örümcek çeşidi de diken ve ağaç kabuklarından manken örümcekler yapar. Örümcek ağlarının ipleri ipektir. Bu iplikler, aynı çaptaki çelik telden daha sağlamdır. Örümceğin ipeği, ipekböceğinin ipeğinden daha ince ve daha dayanıklıdır. Üstelik bildiğimiz ipekten daha güzeldir. Ancak yapılan araştırmalar göstermiştir ki, örümcek ipeği tellerinden ince ipek elde etmeye imkân yoktur. Daha doğrusu çok pahalıya mal olmaktadır. Bunun başlıca sebebi, örümcekleri bir arada tutmanın zorluğudur. Zira bir arada bulunan örümcekler birbirini yerler. ÖRÜMCEKLERDE ÜREME Örümcekler ayrı eşeyli canlılardır. Dişileri erkeklerden daha iridir. Bazı türlerde erkekler de ağ yapar. Örümceklerde bir arada yaşamak, toplum ve aile hayatı yoktur dense de bazı türlerin birkaç birey olarak yasadıkları litaratüre geçmiştir. Erkekten daha iri olan dişiler, çiftleşme sonrası diğer örümceği yiyebilirler. Örümceklerde en ilgi çekici hususlardan biri de erkeklerde duyu bacaklarının eşleşme organı vazifesi görmesidir. Erkek önce bir sperma ağı örerek üzerine bir damla spermatozoon sıvısı bırakır. Sonra ters dönerek bu sıvıyı şırıngaya çeker gibi pedipalplerin şişkin kısmına doldurur. Bundan sonra dişiyi aramaya çıkar. Örümceklerin çiftleşmesinde erkek örümcek, daima ölümle karşı karşıyadır. Çiftleşme zamanında erkek örümcekler dişilerin karşısında çeşitli hareketlerle, dişilere açlığını unutturmaya çalışırlar. Sıçramalarla yaptığı bu hareketlere örümceğin sevgi dansı denir. Dişi örümceğe açlığını unutturmak için dans yaparken ondan uzak durmaya da dikkat eder. Zira bir anda yakalanmak tehlikesi vardır. Bazıları, çiftleşme öncesi dişi örümceğe bir böcek ikram ederek açlığını giderir. Bir tehlike kalmadığını anlayınca dişiye yaklaşır. Açlığını hatırlayan dişi, erkeği yemeyi düşündüğü için, erkekler çiftleşmeden sonra hemen kaçarlar.Genelde erkek, dişi aramaktan, sevgi dansından ve çiftleşmekten yorulduğu için dişi için çiftleşme sonrası en yakın protein kaynağı olarak görülür ve birçok örümcek kaçmaya fırsat bulamadan dişi örümceğe yem olur. Fakat her çiftleşmeden sonra dişinin mutlaka erkek örümceği yediği söylenemez. Dişi örümcekler yumurtalarını, ağ ipiyle yaptıkları kokon adı verilen kozalara (torbalara) bırakırlar. Bir kozada bazan yüzlerce yumurta olabilir. Genellikle yazın sonlarında döllenen yumurtalar, ilkbaharda yavru verir. Yaz başlarında döllenen yumurtalardan 20-60 gün içinde yavru çıkar. Örümcek, sonbaharda sarımsı beyaz renkli kokon adı verilen ipek bir koza içine bıraktığı yumurtalarına karşı çok şefkatli olmasına rağmen dişilerin yumurtaları veya yavruları yediği de olur.Bu durum yumurtaların döllenmemiş olduğunu gösterebilir.Yumuşak ve çok küçük olan bu yumurtalarla dolu kozayı bir dala, taş altına duvar yarığına, ağaç kovuğuna veya çalılıklar arasına emin bir yere yapıştırır.Kokon anne örümcek tarafından çevrilerek alttaki yavrularında hava alması sağlanır. İlkbaharda doğan yavrular ana-babalarına benzerler. Doğduktan birkaç gün sonra iyi bir ağ kurup kendi kendilerine beslenirler. Çoğu türlerde, yavrular erişkinliğe erdiği zaman babaları çoktan ölmüş olacaktır. Zira erkek örümcekler erişkinlikten sonra birkaç yıl yaşarlar. SINIFLANDIRMA Trigonotarbida - tükenmiş Amblypygi Araneida - örümcekler Mesothelae Opisthothelae Araneomorphae Mygalomorphae - tarantula ve tarantula benzeri örümcekler Phalangiotarbida - tükenmiş Opiliones - phalangidler, uzun bacaklı örümcekler (6,300 tür) Palpigradi Pseudoscorpionida - yalancıakrepler Ricinulei Schizomida Scorpiones - akrepler (2,000 tür) Solifugae - böğler (900 tür) Haptopoda - tükenmiş Uropygi - (100 tür) Acarina - maytlar ve keneler (30,000 tür) Acariformes Sarcoptiformes Trombidiformes Opilioacariformes Parasitiformes

http://www.biyologlar.com/orumcek-turleri

Aracnida (=Aracbnoidea ) Sınıfı

Bu sınıfta hekimlik açısından önemli olan keneler, uyuz etkenleri, akrepler ve örümcekler bulunur. Arachnida sınıfındaki artropodların erişkinlerinde 4 çift bacak bulunur. Ayrıca antenleri ve kanatlan da bulunmadığı gibi vücutta baş ve thoraxın birleşmesiyle oluşmuş cephalothorax ve abdomen olmak üzere iki kısımdan oluşmuştur. Yine arachnidlerde ağız organellerinin yan taraflarında cheliser adı verilen kesici organel bulunur. Daha önce bahsedilen insecta sınıfındaki artropodların ise erişkinlerinde 3 çift bacak, anten, kanat ( bazılarında yok) bulunur, bunların vücutları üç parçalı olup, caput, tharox ve abdomenden oluşmuştur ve chelicer ( şelişer ) leri yoktur. Arachnida 'larda caput ve thoraxın birleşmesiyle oluşan cephalothoraxa “prosoma”, abdomene ise " opisthosoma" adı verilir. Prosoma' da iki kısma ayrılır. Ağız organellerinin bulunduğu kısma "gnathosoma" ( = capitulum ) ve bacakların çıktığı kısma ise "podosoma" adı verilir. Podosoma ve opisthosoma' dan meydana gelen yani bacakların çıktığı kısma ve abdomene birlikte "idiosoma"adı verılır. Podosomada "propodosoma"( 1 ve 2.çift bacaklar kısmı) ve "metapodosoma" (3 ve 4. çift bacaklar kısmı) olarak ikiye ayrılır. Gnathosoma ve propodosoma'nın ikisine birden "proterosoma" metapodosoma ve opisthosoma'nın ikisine birden ise "hysterosoma"adı verilir. Gnathosoma üzerinde makas şeklinde olan chelicerler, en önde bulanan ve bir çift bacak şeklinde görülen pedipalpler ve hypostom bulunur. Chelicerler konak derisini delmeye ve kesmeye yarayan iki tane hareketli oluşumlardır. Pedipalpler ise artropodun yiyeceğini yakalamasında ve dokunma duyusu olarak görev yaparlar. Hypostom'un üzere dişler gibi oluşumlarla kaplıdır. Bu yapıları ile konak derisine girdiği zaman geriye çekilmesini engeller ve konaktan kan emmeye yarayan bir oluşumdur. Erişkin arachnidlerde ve nymhlerde 4 çift bacak, larvalarında ise 3 çift bacak bulunur. Bu sınıftaki türlerin tümü kanatsız artropodlardır. Göz bazılarında vardır, bazı türlerde ise bulunmaz. Göz eğer varsa basit göz biçimindedir. Solunum genellikte trachealarla olur. Ancak bunlar bir çift stigma ile dışarı açılırlar. Çoğunlukla erkekleri dişilerinden küçüktür ve dorselden bakıldığında bazı türleri direkt olarak ayrılırlar, yani sexuel dimorfismus vardır. Biyolojik gelişmelerinde erişkin -yumurta -larva -nymph -erişkin dönemleri görülür. Yumurtadan çıkan larvalar erişkinlere genellikle benzerler. Daha sonraki nymph dönemi ise sexuel organlarının olmayışı dışında erişkinlere benzemektedir. Bu nedenle bu sınıftaki parazitlerin gelişmelerinde yarım metamorfoz (= hemimetabola ) görülür. Sindirim kanalları birtakım divertiküllere ve kollara ayrılmıştır. Bu özelikleri ilede gıda deposu olarak görev yaptıkları gibi sindirim bezi olarakta fonksiyon yaparlar. Arachnida Sınıfının Sınıflandırılması Bu sınıf altında üç önemli takım bulunur. Bunlar, Order: Scorpionidea (=akrepler ) Order: Araneidea ( = örümcekler ) Order: Acarina (=kene, uyuz etkenleri ve diğer akarlar) Order: Scorpionidea Akreplerde vücut yapıları cephalo- thorax ve abdomen şeklindedir. Vücudun ön tarafında ve ağzın iki yanında bir çift chelicer ve onun gerisinde yine bir çift pedipalpleri bulunur. Pedipalpler makas şeklinde tutucu organellerdir. Bunların gerisinde ise 4 çift bacak vardır. Abdomenleri ise preabdomen ve postabdomen olmak üzere iki kısımdan oluşmuştur. Bunlardan preabdomen geniş yapıda olup, 7 segmentlidir. Postabdomen ise daha ince yapılı olup, 6 segmentden meydana gelmiştir. Kuyruk adıda verilen postabdomenin son halkası yuvarlağımsıdır ve uç kısmında zehir bezesini taşıyan bir iğne ( telson) bulunur. Akreplerin büyüklüğü 3 cm' den 8 cm 'ye kadar değişir. Vücudun en geniş yeri 1 cm, en dar yeri ise kuyruk kısmı olup, 3 -4 mm'dir. Renkleri siyah, solgun sarı, kahverenkli ve bazen yeşil renkli olabilir. Akreplerde vücut segmentasyon gösterir ve bunlarda dimorfismus yoktur. Scorpionidea 'lar sıcak ve kurak bölgelerde bulunurlar. Gececi parazitler olup, gündüzleri duvar ve tahta çatlakları arasında, kuytu yerlerde saklanırlar. Dişileri ovipardır. Ancak genellikle ovovivipardırlar. Yani uterusta şekillenen yumurtalar içinde gelişen yavrular çıkar. Akreplerin son halkasının uç kısmında bulunan iğne zehir bezeleri ile bağlantılıdır. Bu iğne ile bir canlıya soktuğunda zehiri derhal boşaltır. Zehirin felç edici etkisi vardır. Akrepler genellikle evlere girerler. Tropikal bölgelerde yaşayan bazı türleri insan ve hayvanlar için çok zehirli olup, ölümlere yol açabilirler. Akrepler kanivor artropodlardır, gıdalarını pedipalplerindeki kıskaçları ile yakalarlar. Bazı akrep türleri konaklarını soktukları yerlerde sadece lokal olarak şişliklere ve ağrılara neden olduğu halde, çok zehirli olan türleri sinir sistemi bozukluklarına, konvulsiyonlara, solunum güçlüğü ve kalpte bozukluklara neden olurlar. Akrep zehirlemesine scorpionismus ( = skorpionizm ) adı verilir. Zehirlenmelerin tedavisinde en iyi yol özel antitoksin akrep serumu kullanılmasıdır. Order: Araneidea Örümceklerde vücut cephalo-thorax ve abdomenden oluşmuştur. Abdomende segmentasyon gözükmez ve bir boğumla cephalothorax'dan ayrılmıştır. Ağızlarının yan tarafında iki eklemli ve nihayeti bir iğne ile sonlanmış olan chelicerleri vardır. Bunlar zehir bezeleri ile irtibatlıdır. Zehir iğneleri vasıtası ile canlı artropodları ısırır, zehirini akıtarak daha sonrada yerler. Pedipalpleri duyu organı olarak görev yaparlar ve ergin erkeklerde çiftleşmeye hizmet ederler. Bazı türlerinde dimorfismus görülür ve dişileri erkeklerinden biraz daha büyük olup, abdomenleri daha yuvarlaktır. Örümceklerin bazıları toprak altında bazılarıda taşların altında ve ağaç kovuklarında yaşarlar. Çoğalmaları akrepler gibidir. Araneidea takımında bulunan bazı örümcek türleri insan ve hayvanlarda zehirleyici etki gösterir. Bu canlılarda ağır hastalıklar ve ölümlere yol açabilirler. Bunların toxinleri bir neurotoxin olup, özellikle merkezi sinir sitemini etkilerler. Bazı türleri ise lokal nekrozlara neden olurlar. Zehirli olan cinsleri; Latrodectus ve Loxosceles' dir. Bu örümcek cinslerinin chelicerleri ile insan ve hayvanların derilerini delerek dokulara zehir akıtmaları sonucu oluşan yerel nekroz ve genel belirtilerle karekterize olan artropod zehirlenmesine “araneismus" yada örümcek ağılaması (=örümcek zehirlenmesi) adı verilir. Latrodectus cisindeki türlerin sokması sonucu zehiri merkezi sinir sitemini etkiler ve sistemik belirtilere yol açar. Buna "Latrodectismus" yada sistemik araneismus (sistemik arachnidismus) denir. Latrodectus'ların dişisi 10-20 mm, erkeği ise 4-7 mm büyüklüğündedir. Siyah renklidirler. Abdomen üzerinde kırmızı benekler bulunur. Bunlar kuru ve çorak yerlerde, duvar çatlaklarında, ağaç kovuklarında ve kemirgen yuvalarında yaşarlar. Bu türlerin dişileri çiftleştikten sonra erkeğini öldürdüğü için bunlara kara dul adıda verilmektedir. Loxosceles türlerinin sokması sonucu hemoliz oluşur ve ısırılan yerde nekroz meydana gelir, ortaları düşer ve yerlerinde yaralar oluşur. Bu türlerden ileri gelen zehirlenmede lokal reaksiyonlar oluşur. Bu nedenle bu türlerin oluşturduğu zehirlenmeye "Loxoscelismus" ya da nekrotik araknidizm adı verilir. Loxosceles türleri sarı esmer renkte olup, bunlar genellikle evlerde, karanlık ve nemli yerlerde yaşarlar. İnsanları yüzünden, boynundan, omuz yada kolundan sokarlar. Sokulan yerde önce şişlik, içleri kanla dolu kabarcıklar daha sonrada nekrozlar oluşur. Örümcek sokmalarında ilk yardım olarak önce zehir emilir, sokulan yer kanatılır, bölge üstten sıkılır ve kan emilerek tükürülür. Yara amonyak yada potasyum permanganat ile yakılır. Serumlar verilir. Order: Acarina Bu takımda keneler ve uyuz etkenleri başta olmak üzere hekimlik yönünden önemli olan ektoparazitler bulunmaktadır. Acarina takımında bulunan artropodları inceleyen bilim dalına " akaroloji" adı verilir. Acarina takımındaki türlerin vücutları iki kısımdan oluşmuştur. Bunlar capitulum ( gnathosoma ) ve idiosoma' dır. Hatta bazı türlerde vücutları tek parçalı gibidir. Bu artropodların vücutlarında segmentasyon yoktur veya çok belirsizdir. Ağız organelleri besinleri yakalamaya yarayan bir çift pedipalp, kesici bir çift chelicer ve bunlar arasında sokmaya yarayan bir adet hipostom (rostellutrı)' dan ibarettir. Erişkinlerinde ve nymph'lerinde 4 çift, larvalarında ise 3 çift bacak bulunur. Erkek ve dişiler arasında sexuel dimorfismus vardır. Acarina 'larda solunum trachealarla olur yada bütün vücut yüzeyinden olur. Sinir sistemleri basittir ve göz bazılarında vardır. Bu gruptaki parazitler deri hastalıklarına (uyuz) neden olmaları ve birçok enfeksiyon etkenlerine vektörlük yapmaları (keneler) yönünden büyük önem taşırlar. Acarina takımında 6 alttakım bulunur. Bunlar; l-Suborder : Metastigmata 2-Suborder : Mesostigmata 3-Suborder : Prostigmata 6-Suborder : Holothyroidea 4-Suborder : Astigmata 5-Suborder : Nostostigmata 6-Suborder : Holothyroidea Bunlardan son iki alttakımın ekonomik önemleri yoktur. İlk 4 alttakım özellikle Veteriner Hekimlik yönünden önemli olan artropodları içerir. Suborder : Metastigmata Bu alttakımda keneler yer alır. Stigmaları 4. veya 3. coxae'nın hemen yanında yada arkasında bulunur. Acarina takımının genel özelliklerini taşırlar. Hipostomları üzerinde uçları geriye dönük olan dişler bulunur. Vücutları yekpare bir kese şeklinde olup, gnathosoma ve idiosomadan ibarettir. Larvalarında 3 çift, nymph ve erişkinlerinde 4 çift bacak bulunur. Nimfler olgunlarından genital organlarının olmayışı ile ayrılırlar. Erişkin ve doymuş bir dişi kenenin uzunluğu 2 cm'ye kadar ulaşabilir. Bu alt tabında Ixodidae ve Argasidae aileleri vardır. Familya: lxodidae ( Sert keneler veya mera keneleri) Bu ailede bulunan artropodlar mera keneleridir. Bu kenelerde vücut yapısı"capitulum ve idiosomadan oluşmuştur. İlk bakışta erkek ve dişi keneler birbirlerinden kolaylıkla ayrılırlar. Yani sexuel dimorfısmus vardır. Erkekleri dişilerinden daha küçüktür ve bütün vücutları kitin tabakası ile örtülüdür. Kenelerin dorsalinde bulunan bu sert kitini plaka scutum adını alır. Scutum erkeklerde vücudun bütün dorsal kısmını kaplarken, dişilerde, nymph ve larvalarda capitulum'un arkasında ve vücut dorsalinde küçük bir yaka şeklindedir. Ağız organelleri capitulum 'un ön tarafında yer almıştır. Capitulum; basis capituli ve bundan çıkan bir çift chelicer, chelicer kılıfı, hipostom ve bir çift palpden oluşmuştur. Chelicerler hypostomu üstten örterler ve deriyi kesmeye, delmeye yararlar. Chelicerler tarafından açılan deriye chelicerler ve hypostom birlikte girer ve daha sonra hipostom üzerindeki küçük dişcikler geriye doğru açılarak hipostomun deriden çıkması önlenir. Hypostom kenenin konaktan kan emmesini sağlayan organeldir. Chelicer'lerin yan taraftarında his organeli olarak görev yapan bir çift palp bulunur. Başın arkasında ve vücudun kenar kısmında bazı türlerde bir çift göz mevcuttur. Gözler scutumun marginal kenarına bitişik yer alırlar. lxodidlerin bazı türlerinde göz bulunmaz. Vücudun ventralinde ise bacaklar, ön tarafta genital delik, arka tarafta anüs, çeşitli oluklar, stigmalar ve erkeklerde kitinsel plaklar bulunur. Bacaklar sırası ile coxae, trochanter, femur, tibia, pretarsus ve tarsus'dur. Tarsus'un uç kısmında iki adet tırnak bulunur. Tırnakların ventral yüzünde ise disk şeklinde düz yüzeylere tutunmaya yarayan pulvillum vardır. Genital delik median hat üzerinde ve ikinci coxaların ön kenarı hizasında olup, enine bir yarık şeklindedir. Nymph 'lerde genital delik kapalı olduğu halde larvalarda henüz şekillenmemiştir. Anüs vücudun arkasında yer alır ve çeşitli plaklarla kuşatılmıştır. Stigmalar 4. coxanın arkasındadır ve larvalarda bulunmaz. Bunlarda solunum vücut yüzeyi ile olur. Ixodidlerin bazı türlerinde scutumun üzeri adeta nakışla işlenmiş gibi süslüdür. Yine bazı türlerin vücudunun arka kenar kısımlarında festoons (festum) adı verilen oluşumlar vardır. Bu ailedeki keneler vücutlarının dorsalinde kitini sert bir plaka taşımalarından dolayı “sert keneler" veya biyolojilerini merada geçirdiklerinden dolayıda "mera kenelerı" olarak adlandırılırlar. Mera kenelerinin erkekleri en fazla 3-4 mm büyüklüğünde olduğu halde, dişileri kan emdiklerinde 1 cm büyüklüğüne ulaşırlar. Dişilerde scutum önde bir yaka şeklindedir. Vücudun geri kalan kısmı deri ile kaplıdır. Bundan dolayı dişiler fazla miktarda kan emebilirler. Erkeklerde ise bütün vücut kitinle kaplandığı için çok az miktarda kan emerler ve vücut genişleme göstermez. Keneler sexuel olarak çoğalırlar. Genital organlar dişilerde 2 adet ovaryum, uterus ve genital deliğe açılan vajinadan ibarettir. Ovaryum bir çok yerlerde kör keseler halinde olan sindirim kanalı ile ilişki halindedir. Bu durum kan parazitleri ile enfekte kenelerin bu parazitleri sindirim kanalından ovaryuma ve oradanda yumurtalara geçirebilmesi bakımından önem taşır. Erkeklerde genital organlar bir çift testis ve genital deliğe açılan vasa deferensden oluşmuştur. Keneler bütün hayatları boyunca kan emmek zorunda olan artropodlardır. Sindirim sistemleri hipostomdan başlar ve bir çok kör keseler halinde bağırsaklarla devam eder. Ixodidae ailesindeki kenelerin biyolojileri Mera keneleri ilkbahar sonlarından başlar ve sonbahar sonlarına kadar aktivite gösterirler. Hayvanlarda kulak içi, kulak kepçesi, yüz, karın altı, perianal bölge ve bazende vücudun diğer kısımlarında yerleşirler. Erkek ve dişiler genellikle bir arada bulunurlar ve çoğunlukla kopulasyon kan emme esnasında olur. Erişkin. dişi keneler yumurtalarını toprak veya meraya bırakırlar. Daha çok çatlak ve yarıklara, taş altlarına ve ağaç oyuklarına bırakırlar. Yumurtalar kahverenginde ve oval şekildedirler. Türlere ve kan emmelerine göre değişmek üzere 2-18 bin yumurta bırakırlar. Yumurtlama vücudun ventral ön tarafında bulunan genital delikte olur ve bunlar yapışkan bir madde ile birbirlerine yapıştırıldıklarından bir yumurta kitlesi şeklindedirler. Erişkin dişi bir kere yumurtlar ve daha sonra kuru bir hal alır ve ölür. Yumurtadan çıkan larvalar (uygun ısı ve rutubette türlere göre değişmek üzere 3-7 günde larvalar çıkar) çayır ve otların üst kısımlarına tırmanarak, ön ayakları ile o yörede bulunan konaklara tutunurlar. Kenelerde her türün seçtiği konak türleri varsada, aç kaldıklarında başka konaklardanda beslenebilirler. Konağa tutunan larvalar kan emerek doyarlar ve gömlek değiştirerek nymph safhasına geçerler. Nymph 'ler kan emerek gömlek değiştirirler ve bunlardanda erişkinler oluşur. Erişkin keneler kan emdikten sonra çoğunlukla konak üzerindeyken çiftleşme olur. Kopulasyondan hemen sora erkekler yere düşer ve ölür. Döllenmiş dişi kene ise kan emer, doyar ve toprağa düşerek yumurtlar ve ölür Yukarıda anlatılan biyolojik gelişme genel olarak görülen bir gelişme şeklidir. Ancak lxodidae ailesindeki kene türlerinin kullandıkları konak sayılarına göre bu biyolojik gelişme değişmektedir. Sert keneler gelişmelerinde kullandıkları konak sayısına göre 3 grupta toplanırlar. 1- Bir konaklı keneler Eğer kene biyolojik gelişmesini bir konakta tamamlıyorsa bu kenelere bir konaklı keneler denir. Kenenin kan emmiş doymuş dişisi (döllenmiş ) konağı terkeder toprağa düşer, yumurtlar ve sonra ölür. Uygun ısıda yumurtalar içinde embiryo gelişir ve 3 çift bacaklı larva halini alır. Bu larvalar beyaz renkli yumurta kabuğundan dışarı çıkarak etrafta bulunan otlar üzerine tırmanırlar. Bunlar toplu iğne başının ¼’ü büyüklüğündedirler. Larvalar arka iki çift bacaklarını otlara salarlar ve ön bir çift bacaklarını ise havada sallarlar. Bu civardan geçmekte olan konaklara tutunurlar ve doyuncaya kadar konaktan kan emerler. Bu durumda toplu iğne başı büyüklüğünde ve gri bir görünüm kazanırlar. Hypostomlarını deriden çekerler ve konağın üzerinden ayrılmaksızın gömlek değiştirme evresine girerler. Bu safhada larvanın üzerindeki deri beyazlaşır ve onun vücudunun içinde nymph meydana gelir. Nympler larvanın üstderisi olan kabuğu açarak dışarı çıkarlar. Nympler şekil bakımından erişkinlere benzerler ancak genital organlar gelişmemiştir. Bu nymph 'lerde üzerinde bulundukları aynı konaktan tekrar kan emmeye başlarlar. Doyduklarında küçük bir saçma tanesi şeklindedirler. Bunlarda hypostomlarını deriden çekerler ve bulundukları konağı terketmeden bulundukları yerde gömlek değiştirme safhasına geçerler. Nymplerin üzerini örten deri bir kabuk şeklini alır ve onun içinde de erişkin kene şekillenir. Erkek ve dişi olarak şekillenen bu keneler nymphin gömlek şeklini almış üst derisini açarak dışarı çıkarlar. Yine aynı konaktan kan emmeye başlarlar. Kan emme esnasında kopulasyon olur, dişiler doyuncaya kadar kan emdikten soma konağı terkederek toprağa düşer, yumurtlar ve ölürler. Yani bu tip kenelerde kene yumurta hariç bütün yaşam dönemlerini aynı konak üzerinde geçirir. Aç larva olarak tutunduğu konaktan doymuş dişiler olarak ayrılırlar. Tüm gömlek değiştirmeler konak üzerinde olur. Örneğin; Boophilus annulatus ve Boophilus decoloratus türleri bir konaklı kenelerdir. 2-) İki konaklı keneler Bu tür keneler biyolojik evrimini tamamlayabilmesi için iki konak kullanır. Bu konaklar aynı veya ayrı türler olabilir. Konak üzerinde kan emmiş ve doymuş olan dişiler toprağa düşer yumurtlar ve ölürler. Yumurtadan çıkan larvalar oradan geçmekte olan 1. konak bir canlının üzerine tutunurlar. Doyuncaya kadar kan emerler ve hypostomlarını geriye çekerek, aynı konak üzerinde gömlek değiştirirler ve nymph olurlar. Aç olan bu nymphler aynı konaktan kan emerler ve doyduktan sonra toprağa düşerler. Toprakta gömlek değiştiren nymphlerden erişkinler oluşur. Aç olan erişkin keneler bu yörede bulunan 2. bir konağa tutunurlar, kan emerler ve doyduktan sonra kopulasyon olur. Döllenmiş dişiler bu konağı terkeder toprağa düşer ve yumurtladıktan sonra ölürler. Yani aç larva olarak tutunduğu konaktan doymuş nymph olarak ayrılır. İlk gömlek değiştirme 1. konakta, 2. gömlek değiştirme toprakta olur. Örnek: Hyalomma türleri, Rhipicephalus everts;ve Rhicephalus bursa türleri iki konaklı kenelerdir 3-) Üç konaklı keneler Bu tip keneler gelişmelerini tamamlayabiImek için üç konağa ihtiyaç duyarlar. Yumurtadan çıkan larvalar 1. konağa tutunurlar. Bunlar kan emer ve doyduktan sonra toprağa düşerler. Toprakta gömlek deyiştirdikten sonra aç nymphler oluşur. Bu aç nymphler kan emmek üzere 2. bir ayrı veya ayrı konağa tutunurlar. Kan emip doyan nymphler konağı terkeder ve toprağa düşerler. Toprakta gömlek değiştirdikten sonra aç erişkinler oluşur. Aç erişkin keneler kan emmek için 3. bir aynı veya ayrı konağa tutunurlar. Kan emerler, doyarlar ve çiftleştikten sonra dişiler toprağa düşer yumurtlar ve ölürler. Yani her gelişme döneminde ayrı bir konaktan beslenirler ve her gömlek değiştirme olayı toprakta olur. Örneğin; lxodes ricinus, Rhipicephalus appendiculatus, Haemaphysalis ve Dermacentor türleri gelişmeleinde üç konak kullanırlar. Ixodidae ailesine bağlı olarak bulunan kene cinsleri şunlardır. Genus: Ixodes Genus: Haemaphysalis Genus: Boophilus Genus: Dermacentor Genus: Hyalomma Genus: Amblyomma Genus: Rhipicephalus Genus: Ixodes Ixodes 'lerin palpleri ve hypostomları uzundur. Anal oluk belirgin ve anüsü önden kuşatır. Scutum nakışlı değildir. Göz ve feston bulunmaz. Erkeklerin ventral yüzü birbirinden belirgin sınırlarla ayrılmış 7 alandan oluşur. Palpleri uzun raket şeklinde ve üzerinde kıllar bulunur. Bu cinste bulunan türler; lxodes ricinus, lxodes hexagonus, I. pilosus, l persulcatus ve l rubicundus'dur. Bunlardan en önemli olan tür I. ricunus olup, çoğunlukla sığır ve koyunlardan kan emerler. Avrupa'da ve Türkiye'de yaygındır ve üç konaklı kenedir. Özellikle ılıman ve rutubetli iklim bölgelerinde bulunur. Ixodes ricinus türü konağından kan emerek verdiği zararın yanısıra Babesia bovis, Babesia divergens'i sığırlara, Anaplasma ovis'i koyunlara ve Babesia canis'i köpeklere bulaştınrlar. Aynca Louping-ill virusuna, Rusya ilkbahar yaz encephalitisine ve Coxiella burnettii'ye vektörlük yapmaktadırlar. Genus:Boophilus Bunların ağız organelleri kısadır. Palpleri kısa ve çıkıntılı olup, hipostoma eşit yada kısadır. Göz ve çift anal plakları vardır. Festonları bulunmaz. Boophilus cinsinde bulunan türler; Boophilus annulatus, B. decoloratus, B. calcaratus ve B. microplus' dur. Bunlardan ülkemizde en yaygın olarak görülen tür B. annulatus'dur. Tek konaklı kenedir ve genellikle sığırlardan kan emerler. Sığırların önemli kan protzoonlarından olan Babesia bigemia, B. bovis, Anaplasma marginale, A.centrale ve Borrelia theileri (spirochaetosis)'ye vektörlük yaparlar. Genus: Hyalomma Hyalomma'ların ağız organelleri uzundur. Palpleri uzun olup, 2. palp segmenti çok uzundur. Göz, anal ve subanal plaklar vardır. Scutum koyu renklidir ve nakışIı değildir. Festonlar düzensizdir ve bir bölümü birbiriyle kaynaşmıştır. Bu cinste bulunan önemli türler; Hyalomma anatolicum excavatum, H. anatolicum anatolicum, H. marginatum ve H. detritum' dur. Yurdumuzda görülmektedirler ve yaygın kene türleridir. İki konaklı keneler olup, ruminant ve tektırnaklılardan kan emmerler bunlar konaklarına Theileia annulata, Theileria parva, T.dispar, Babesia caballi, B.equi, Coxiella burnetii (Q humması etkeni), Rickettsia bovis ve Rickettsia canari'yi naklederler. Genus: Rhipicephalus Palpleri ve hypostomları kısadır. Göz ve anal plakları vardır. Anal oluk belirgindir. Basis capituli dışa doğru çıkıntılıdır. Bu cinsteki türler feston taşırlar. Bulunan önemli türler; Rhipicephalus bursa, R sanguineus ve R appendiculatus' dur. Bulardan R. bursa çoğunlukla koyunlardan kan emerler. Bu tür Babesia ovis, Theileria ovis, Babesia bovis, Babesia equi, B. caballi, Anaplasma marginale, Rickettsia avina, Coxiella bumetii ve koyunlarda Nairobi hastalığı virusunu konaklarına bulaştırır. R. bursa türü gelişmelerini iki konakta tamamlarlar. R. sanguineus türü ise genellikle köpeklerden kan emer ve üç konaklı kene olup, ülkemizde yaygındır. Babesia canis, B.vogeli, Hepatozoon canis, Pasteurella tularensis, Rickettsia, Coxiella ve Borrelia türlerine vektölük yaparlar. R.appendiculatus ise Afrikanın tropikal bölgelerinde yaygındır ve sığırlardan kan emerek bunlara Theileria parva'yı taşırlar. Ayrıca T.mutans, B. bigemina ve Hepatozoon canis'e vektörlük yaparlar. Bu üç türden ayrı olarak Rhipicephalus capensis ve R. everisi türleri de bulunmaktadır. Genus: Haemophysalis Palpleri kısa ve 2. palp segmenti basis capituliden daha geniştir. İkinci palp segmenti uzunluğuna oranla iki misli daha geniştir. Göz ve anal plakları bulunmaz. Anal oluk belirgin değildir yada bulunmaz. Anal oluk anüsü arkadan kuşatır. Feston taşırlar. Üç konaklı kenelerdir. Bu cinse bağlı olarak Haemaphysalis punctata, H. parva, H. longicornis ve H. leachi türleri vardır. H. punctata ve H. longicornis ruminantlardan kan emerler. Bunlar B. bigemina, B. motasi, Anaplasma marginale, Anaplasma centrale ve Theileria türlerini naklederler. H. leachi türü ise köpeklerden kan emer. Sarı köpek kenesi adını alır. Köpeklere B. canis, Coxiella bumetii ve Rickettsia conori ' yi bulaştırırlar. Genus: Dermacentor Bu cinsteki kene türlerinin palpleri kısa ve basis capitulinin hizasındadır. Palpleri geniştir. Gözleri vardır, anal plakları yoktur. Scutumları renkli ve nakışlıdır. Bu cinse bağlı türlerin çoğunluğu üç konaklıdır. Genellikle tektırnaklılardan ve köpeklerden kan emerler. Bulunan türler; Dermacentor andersoni, D. reticulatus, D, marginatus, D. niveus, D. occidentalis ve D. variabilis'dir. Bunlardan D. marginatus ve D. reticulatus ülkemizde yaygındır. Bu türler Babesia caballi, B. equi ve B. canis'e vektörlük yaparlar. Genus: Amblyomma Palpleri uzun ve hipostomları kalındır. Gözleri vardır ve anal plakları yoktur. Scutumlarının üzeri nakışlıdır. Festonları vardır ve bunlar arasında kaynaşma yoktur. Türkiyede görülen türü Amblyomma variegatum'dur. Üç konaklı kenedir. Sığırlara Theileria mutans'ı bulaştırır. Bu cinse bağlı olarak A. americanum, A. hebraeum ve A. maculatum türleride bulunur. Ixodidae ailesine bağlı olarak bulunan bu cinslerden başka sürüngenlerde bulunan Aponomma ve evcil ve yabani hayvanlarda bulunan Rhipicentor cinsleride bulunmaktadır. Familya: Argasidae Bu ailedeki keneler mesken keneleri olarak bilinirler. Mesken keneleri ahır, ağıl ve kümesIerde bulunur ve buraya giren hayvanlardan kan emerler. Genel morfolojik ve biyolojik özellikleri yönünden mera kenelerine benzerler. Ancak bazı farklılıklarda vardır.Ixodidae ailesi ile aralarındaki bu farklılıklar verilerek mesken kenelerin özellikleri anlatılacaktır. Morfolojik Farklılıklar 1. Ixodidae'lerde capitulum dorsalden bakıldığında vücudun ön tarafında bir çıkıntı yapmış şekilde görüldüğü halde, Argasidae'lerde larva dönemleri hariç capitulum ventralde yer alır ve bu nedenle dorsalden bakılınca görülmez. 2. Ixodidae'lerde scutum vardır. Erkeklerde scutum tüm vücudu örter ve fazla kan ememezler. Bunların dişi, larva ve nymph 'lerinde scutum önde yaka şeklindedir ve fazla kan emerler. Argasidae'lerde ise scutum yoktur. 3. Ixodidae'lerin erkeklerinin ventralinde görülen kitini plaklar, Argasidae'lerde yoktur. 4. Ixodid 'lerin palpleri köşelidir. Argasid 'lerin ise silindiriktir. 5. Ixodidae ailesindeki kenelerin ayak uçlarında pulvillum adı verilen yastıkçıklar bulunur. Bu nedenle bunlar cam ve fayans gibi düz zeminlere tırmanabilirler. Ancak Argasidae'lerde pulvillum yoktur. 6. Ixodidae'lerin dorsalinde bulunan scutum nedeni ile özellikle kan emmiş olan erkek ve dişiler arasında sexuel dimorfismus vardır. Argasidae'lerde ise böyle bir farklılık bulunmaz. 7. Ixodidae'lerin arka taraflarında feston vardır. Argasidae'lerde yoktur. 8. Mera kenelerinin bazı türlerinde göz vardır. Gözler büyüktür ve scutumun ön kenarının iki yanında bulunur. Mesken kenelerinde göz vardır. Bunlarda vücudun ventralinde ve ön kısmının iki yanında bulunur. 9. Ixodidlerde stigmalar büyüktür ve 4. coxanın arkasındadır. .ArgasidIerde ise stigmalar küçüktür ve 4. coxanın önündedir. ıo. Ixodidlerde erkek ve dişi büyüklük ve scutumun konumuna göre ayrılır. Erkekler dişilere göre daha küçüktür. Scutum erkeklerde tüm vücudu örter. ArgasidIerde ise erkek ve dişi genital deliğin morfolojik özelliğine göre ayrılır. Erkeklerde genital delik at yarık şeklinde olduğu halde, dişilerde enlemesine bir yarık şeklindedir. ll. Sert kenelerin dişilerinde basis capituli üzerinde poros area vardır. Yumuşak kenelerin dişilerinde poros area yoktur. Biyolojik Farklılıklar l. Ixodidae aileasindeki keneler doğada, özellikle açık yerlerde ve meralarda gelişmelerine karşılık, Argasidae türleri ahır, ağıl ve kümes gibi kapalı ve örtülü yerlerde gelişirler. Bunun için Ixodidae ailesindeki kenelere mera keneleri, Argasidae ailesindeki kenelere ise mesken keneleri adı verilir. 2. Mera kenelerinin hemen hepsi memelilerin parazitidirler. Ancak 2 ve 3 konaklı olan bazı türleri kanatlılardan da kan emebilir. Bunun aksine Argasidae türlerinin bir kısmı genellikle sadece kanatlılardan bir kısmı ise memelilerden kan emerler. 3. Ixodidae türleri konakçıya tutunduğunda iyice doyuncaya kadar kan emer, gömlek değiştirir. Yumurtlar ve ölür.Ancak argasidae türleri konaklarından azar azar ve kısa süreli olarak kan emerler ve her seferinde nisbeten az sayıda (200-300 adet) yumurtlar. Fakat yumurtlamadan soma ölmezler ve bir kaçkez yumurtlayabilirler. 4. Ixodidae türleri konaklarından doyuncaya kadar sabit olarak kalırlar. Argasidae türleri ise geçici ve gezicidirler. 5. Mera kenelerinde bir nymph safası vardır. Argasidae'lerde ise bir kaç nymph safhası vardır ve bunlarda bütün gömlek değiştirmeler konak dışında meydana gelir. 6. Mera keneleri açlığa mesken kenelerine göre daha dayanıksızdırlar Ixodidler 1-2 yıl, Argasidler ise 9-10 yıl aç kalabilirler. Argasidae ailesindeki keneler vücutlarının üzerinde kitini plakların olmamasıyla "yumuşak keneler" ve biyolojik gelişmelerini barınaklarda geçirdiği içinde "mesken keneleri" olarak adlandırılırlar. Argasidae ailesindeki kenelerin larva. nvmoh ve eriskinlerinin avrımı: Organ Larva Nymph Erişkin Bacak 3 çift 4 çift 4 çift Peritrem Yoktur Vardır Vardır Capitulum Anteroterminal Anteroventral Anteroventral Genital Delik Yoktur Yoktur Vardır * Erkeklerde dar ve yarım ay şeklinde, dişilerde ise kabarık, geniş ve enine bir yarık şeklindedir. Argasidae ailesinde bulunan kene cinsleri: Genus: Argas, Genus: Ornithodoros (= Ornithodorus), Genus: Otobius Genus: Argas Bu genustaki keneler genel olarak kanatlıların parazitidirler. Vücutları ince yapılı, ovalimsi, dorso-ventral yassı, ön uçları daralmış ve arka uçları geniş ve yuvarlağımsıdır. Bu kenelerin dorsal ve ventral yüzünü ayıran bir çizgi bulunur. Bu çizgi Argaslarda oldukça ince olup, kenenin kan emip doymasına rağmem keskin bir şekilde kalır. Gözleri yoktur. Dorsal yüzlerinde çok sayıda ufak ve yassı dairemsi çukurlar bulunur. Argas cinsine bağlı olarak bulunan türler; Argas percicus: Kanatlılardan (tavuk, bindi, kaz gibi) kan emerler. Ördeklerde kene toksikozuna neden olmaktadır. Argas reflexus: Güvercinlerin parazitidir. Argas sanchezi: Kanatlılardan kan emer. Agas radiatus, Argas miniatus ve Argas mianensis türleride kanatlı keneleridirler. Bunlardan en yaygın olanları A. persicus ve A. reflexus' dur. Argas türleri kan emecek kanatlı bulamadıklarında evcil memelilerden ve insanlardan da kan emebilirler. Biyolojik gelişmeleri Argas türlerinin erginleri kanatlı barınaklarının tahta aralıkları, tünek çatlakları ve çatısında güvercin barındıran veya kuş bulunduran evlerin çatı kısımlarında bulunurlar. Buralarda çatlak ve yarıklara saklanırlar. Buralarda çiftleşirler. Döllenen dişi kan emmek için konağına saldırır, kan emer ve doyduktan sonra konağından ayrılarak çatlak ve yarıklara çekilirler ve buralarda yumurtlarlar. Dişiler kan emek için birkaç kez konağına saldırır ve her kan emişten sonra yumurtlar. Yumurtalardan uygun ısıda yaklaşık 3 hafta sonra larvalar çıkar. Larvalar konaklarına tutunarak kan emer ve doyduktan sonra kanağı terkeder ve bir hafta içinde gömlek değiştirir. Bunun sonucu oluşan 1. nymph'ler tekrar kanaklarına saldırır, kan emer doyar ve konaklarından ayrılarak değişik yerlere saklanırlar. Buralarda yaklaşık bir ay içinde 2. nymph olur. Bunlarda konaklarından kan emer, doyar ve konaklarını terkederek gizlenirler. Argas persicus'da 6-8 hafta sonra, A. reflexus'da ise bir yıl sonra erişkin kene haline gelirler. Bu kenelerin kan emme süreleri 2 saat kadardır. Konaklarından sadece geceleri kan emerler. Ayrıca ülkemiz iklim şartlarında kışın aktivite göstermezler. İlkbaharda havalar ısınınca aç döllenmiş dişi kan emerek biyolojik gelişmeyi başlatır. Argasidae ailesindeki kene türleri kümesIerde bulunan kanatlıların üzerine gelerek bütün gelişme dönemlerinde kan emerler. Özellikle geceleri hayvanları rahatsız ederler. Kanatlılarda huzursuzluğa ve dolayısı ile verim düşüklüğüne neden olurlar. Ayrıca ağır enfestasyonlarda anemi şekillenir. Yine A. persicus türü ördeklerde kene felcine neden olabilir. Argas türleri Anaplasma marginale, Aegyptionella pullorum, Borrelia anserina'nın (Spirochaetosis etkeni ) vektörlüğünü yaparlar. Bu cinse bağlı keneler kümesIere giren insanlarada saldırabilir ve kan emerler. Genus:Ornithodorus Bu cinste bulunan kenelerin yan kenarları yuvarlağımsıdır. Lateralde vücudun dorsal ve ventral yüzünü ayıran çizgi bulunmaz. Vücut dorso-ventral olarak yassılaşmıştır. Aç iken vücudu ince ve kenarları yukarı doğru kıvrılmıştır. Kan emmiş olanlarda ise kenarları yuvarlaklaşmıştır. Elipsoidal şeklinde olup, bazı türlerinde vücudun iki yanının ortası hafif içeri doğru çekik (konkav)dir. Erişkinlerin dorsalinde değişik kıvrımlar vardır. Göz çoğu türlerde bulunur. Bu cinse bağlı türler; Omithodorus laharensis, O. Moubata, O. turicata'dır. Bunlardan yaygın olan ve Türkiye'de de görülen tür O. lahorensis'dir. Bunlar ağıllarda saklanırlar. Toprak veya balmumu renginde olup, koyun ve keçilerden kan emerler. Ayrıca diğer hayvanlardan ve insanlardan kan emebilirler. Koyun ve keçiler bütün yaz mevsimini merada geçirip kış geldiğinde ahır veya ağıllara alındığında keneler bunların üzerine gelirler. Bunun için Ornithodorus 'lara kış kenesi adı verilir. Biyolojileri: Erişkinleri ağıllarda bulundukları çatlak ve yarıklarda çiftleştikten sonra erkekler ölür, dişiler kan emmek için konaklarına tutunurlar ve kan emerler. Doyduktan sonra konaklarını terkeder ve saklanırlar. Saklandıkları yarıklarda yumurtlarlar. Mayıs-Ağustos aylarında yumurtalarını bırakırlar. Yumurtadan yaklaşık bir ay sonra larvalar çıkar. Sonbahar başlarında çıkan larvalar, bu mevsimde havaların soğumasıyla ağıla sokulan hayvanlara saldırır ve kan emerler. Doyduktan sonra konağı terketmeksizin gömlek değiştirir ve l.nymph'ler oluşur. Daha sonra sırası ile konak üzerinde 2.ve 3. nymph'ler meydana gelir. Kan emip doymuş olan 3. nymph 'ler konaklarını terkederler ve saklanma yerlerinde gömlek değiştirerek erişkinler oluşur. Larvadan 3 nymph safhasına kadar olan dönem bir ay kadar sürer. Bir dişi kene bir kopulasyondan sonra hiç çiftleşmeden 2 yıl fertil yumurta bırakabilir. Erişkinler kan emmeden 10-l2 yıl yaşayabilirler. Ornithodorus türleri de geceleri konaklarından kan emerler. Bunlar her gelişme formlarında hayvanların boyun, sırt, vücudun yan taraftan ve kuyruk sokumu bölgesimde yapağı yada tiftik arasında bulunarak bu bölgelerin derisinden kan emerler. Bunun için hayvanlara ilk bakıldığında keneler görülmezler. Keneleri görmek için yapağı aralanarak el bu kısımlarda dolaştırılır ve parmak uçları ile kenelerin varlığı anlaşılır. Çok sayıda olduklarında hayvanlarda kondüsyonun düşük olduğu kış aylarında kan emerek anemiye sebep olurlar ve ekonomik kayıplara yol açarlar. Ornithodorus lahorensis Rickettsia, Tularemi ve bazı Trypanosoma türlerini taşırlar. Ayrıca bu cinse bağlı türler Q- humması etkeni olan Coxiella bumetii'yi naklederler. Konakçı bulamadıklarında insanlara saldırarak kan emerler ve onlarda bazen toksikasyon, felç ve ölümlere yol açabilirler. Genus: Otobius Otobius megnini türü Kuzey ve Güney Amerika, Güney Afrika ve Hindistan' da bulunur ve kulak kenesi olarak adlandırılır. Larva ve nymph 'leri çoğunlukla köpeklerin kulaklarında parazitlenir. Ancak diğer evcil hayvanlar, yabani hayvanlar ve insanlarda bulunabilir. Larvaları doyduklarında hemen hemen küreseldirler. Nymphleri orta kısımlarında daha geniştir. Bu cinsin erişkinleri parazit değildir. Erişkinleri beslenmezler ancak dişileri 500-600 kadar yumurtayı yiyecek depolarının altlarına, taş ve duvar çatlaklarına bırakırlar. Bunlar konaklarından kan emerek irritasyona ve yangıya neden olurlar. Sekunder bakterilerin işe karışması ile de daha da komplike olurlar. Verim düşüklüğüne neden olurlar. Ağır enfestasyonlarda kulak içinde paket halindeki larva ve nymphlerin görülmesi ile tanı konulur. O. megnini'den ayrı olarak tavşanlarda bulunan diğer bir türde O. lagophilus' dur. Özellikleri O. megnini 'ye benzer. Kenelerin Zararlı Etkileri 1. Kan emmeleri veya kan emdikten sonra kanamanın uzun bir süre devam etmesi sonucu anemiye neden olmaları. Bu etkileri ağır enfestasyonlarda görülür. Tek bir dişi kene günde 0.5- 2 ml kan emebilir. Böylece kenelerle enfeste hayvanlarda verim düşer ve hatta ölüm olayları görülebilir 2. Kenelerin konakları üzerinde yaralayıcı etkileri vardır. Kene kan emmek için deriyi soktuğunda deriyi delerek yaralanmalara ve dermatozlara neden olurlar. Ağır enfetasyonlarda bu yaralar piyojen bakterilerle sekunder olarak enfekte olurlar ve kene piyemisi şekillenir. Ayrıca bu gibi enfekte yaralar myiasis etkenlerini ortama davet eder. Myiasis etkenleri yumurta ve larvalarını buralara bırakırlar. Böylece sekunder hastalıklara ortam hazırlarlar. Deri kalitesi bozulur ve verim kaybı oluşur. 3. Kenelerin konakları için bir etkileride paralizIere neden olmalarıdır. Ixodes ve Dermacentor gibi kene türlerinin nymph ve özellikle erişkin dişilerinin tükrük salgısında bulunan toksin kene felcine neden olur. Arka ayaklardan başlayan ve öne doğru yayılan ve hatda ölümle sonuçlanan felç olayı oluşur. Bu toksin solunum ve sinir sistemini etkilemektedir. Kene felci ( tick parlysis) insanlarda özellikle çocuklarda ve evcil hayvanlarda görülmektedir. 4. Kene toksikozuna neden olmaları Hyalomma cinsine bağlı türler tarafından oluşturulur. Erişkin kene tarafından oluşturulan toxin ruminat ve dumuzlarda mukoz membranların hiperemisi ve yaş egzama ile karekterize terleme belirtilerine yol açar. Ayrıca Argas persicus türü ördeklerde kene toksikozuna neden olabilmektedir. 5. Kenelerin en önemli etkilerinden biride çeşitli hastalık etkenlerine vektörlük yapmalandır. Keneler protozoonlar, viruslar, bakteriler, riketsiyalar, spiroketler ve helmintlere biyolojik veya mekanik taşıyıcılık yaparlar. Paraziter enfeksiyonlardan Veteriner Hekimlik yönünden önemli olan Babesia ve Theileria etkenlerini nakletmeleri yönünden büyük önemleri vardır. Keneler bu hastalık etkenlerini iki şekilde naklederler.Bunlar; Transstadial nakil: Kenenin bir gelişme döneminde kan emerken aldığı hastalık etkenini bir sonraki gelişme döneminde kan emerken konağına aktarmasıdır. Üç konaklı keneler larva safhasında aldığı etkenleri nymph evresinde kan emdiği konağa aktarır. Nymph döneminde aldığı etkenleri ise erişkin safhada kan emdikleri konağa aktarırlar (iki konaklı kenelerde de bu durum görülür.). Hyalomma türlerinin Theileria annulata'yı nakletmeleri örnek olarak verilebilir. . Transovarial nakil: Tek konaklı kenelerde etkenler kenenin yumurtalarına geçer. Yumurtadan çıkan larvalar enfekte olduğu için bu dönemde kan emerken etkenleri konağa nakleder. Boophilus türlerinin Babesia türlerini nakletmesi transovarial nakildir. Kenelerin hastalık etkenlerini nakletmelerindeki yüksek potansiyeli şu özelliklerinden ileri gelir: 1. Sabit ve yavaş olarak kan emerler. Bu sırada konağı ile birlikte taşınarak geniş bir alana dağılırlar. 2. Çevre şartlarına oldukça dayanıklı olup, kolay kolay etkilenmezler. 3. Doğal düşmanları oldukça azdır. 4. Kene türlerinin çoğunluğu geniş bir konakçı spektrumuna (euroxene)sahiptir. Bu nedenle aç kalma ve ölme sorunları daha azdır. 5. Keneler uzun süre yaşarlar ve açlığa oldukça dayanıklıdırlar. 6. Kenelerin yüksek üreme güçleri vardır. Bazı türler 18.000'ne kadar yumurta bırakabilirler. 7. Birçok kene türü hastalık etkenlerini tansovarial olarak yeni nesillerine aktarırlar. Böylece bir enfekte keneden binlerce yeni enfekte nesiloluşur. Lyme hastalığı: Bu hastalığın etkeni spiroketalardan olan Borrelia burgdorferi'dir. Köpek, at, sığır, koyun, kedi ve insanlarda bildirilmiştir. Hastalığın vektörlüğünden birinci derecede sorumlu olan tür lxodes ricinus' dur. Bu mera kenesi türü etkenle bir defa enfekte olduktan sonra bütün ömürleri boyunca bulaşık kalırlar. Transstadial (%80) ve transovarial (%20) olarak nakledilirler. Lyme enfeksiyonunda ilk klinik belirti deride oluşan Erythema Chronicum Migrans (ECM)'dır. Bu klinik bulgu hastalık için patognomonik lezyon olup, deri döküntüsü şeklindedir. Buna yerel bir lenfbezi büyümesi, ateş ve halsizlik de eşlik edebilir. Ayrıca sinir sistemi, kalp ve kas iskelet sistemi ile ilgili belirtiler görülür. Suborder: Mesostigmata Mesostigmata alt takımındaki akarlar oldukça küçük olup, 1-2 mm büyüklüğündedirler ve kenelere benzerler. Vücutları gnathosoma ve idiosomadan ibarettir. Stigmaları bir çift olup, coxae'ların lateralinde yer alır. Bu alt takımda önemli olan aile; Familya: Dermanyssidae Bu aileye bağlı bulunan cinsler; Genus: Dermanyssus Genus: Pneumonysus Genus: Ornithonyssus Genus: Ophionyssus Genus: Allodermanyssus Genus: Varroa Genus: Dermanyssus Bu cinste bulunan ve yaygın olarak görülen tür Dermanyssus gallinae' dir. Bu türün erişkinleri 0.5-1 mm büyüklüğündedir. Vücudu oval şekilde ve ön tarafında ince uzun yapıda ağız organelleri bulunur. Vücudun dorsal kısmı yaka şeklinde küçük bir kitinle örtülüdür. Erişkinlerinde ve nymphlerinde 4 çift bacak bulunur. Uzun bacaklıdırlar. İdiosoma seyrek ve kısa kıllarla örtülüdür. Bu parazit tüm kanatlılardan kan emer ve fırsat buldukça da insanlara saldırabilir. Bu akarlar beyaz, gri veya siyah renkte olmalarına rağmen kan emince kırmızı renk alırlar. Bu nedenle tavukların kırmızı akan ya da "tavuk kırmızı biti" olarak adlandırılır. Bunlar kümesIerde hayvanların üzerinde ya da meskenlerde çatlak ve aralıklarda kum yığını halinde bulunurlar. Dişileri yumurtalarını buralara bırakır. Yumurtalardan çıkan larvalar gömlek değiştirirler ve I. nymph 'ler oluşur. Bunlar konaklarından kan emerler, gömlek değiştirirler ve 2. nymph'ler meydana gelir. Bunlarda kan emer ve gömlek değiştirerek erişkinler oluşur. Biyolojileri optimal şartlar altında 7 günde tamamlanır. Erişkinler kan emmeksizin 4-5 ay canlılıklarını korurlar. Dermanyssus gallinae'nin erişkin ve nymph'leri konaklarından kan emerler. Larvaları ise beslenmezler. Dermanyssus gallinae'nin erişkinleri ve nymph'leri değişik zamanlarda ve periyodik olarak kanatlılardan kan emerler. Gündüzleri ise kümesIerde saklanırlar. Evlerin çatısındaki güvercinlerde bulunduklarından buradan insanlara geçebilirler. Ayrıca kümese giren insanlara da saldırırlar. Bu parazitler özellikle yazın aktivite gösterirler ve uygun şartlarda çok çabuk ürerler. Konaklannı irrite ederek huzursuzlandınr ve kan emerek anemiye sebep olurlar. Bu durum yumurta verimlerinin düşmesine ve et verim kaybına yol açar. Ağır enfestasyonlarda ölüm olayları görülebilir. Bu ektoparazit türü kanatlıların spirochetosis etkeni olan Borrelia anserina'ya vektörlük yapar. İnsanları sokması sonucu deride kızarıklık, lokal olarak şişlikler, lokal ya da yaygın allerjik bozukluklar ve kaşıntıya neden olurlar. Bu parazit türüne kuş akarcığı adı da verilmektedir. Genus: Ornithonyssus (=Bdellonyssus, Liponyssus) Bunlar şekil ve biyolojileri bakımından Dermanyssus 'lara benzerler. Ancak bunların Vücudunda çok daha fazla uzun tüyler bulunur. Kanatlılardan, fare ve ratlardan kan emerler. Bunlara keme akarcığı adı verilir. Kan emmemişleri kirli sarı renkli olduğu halde, kan emrniş olanlan kırmızı - boz renktedir. Erişkinleri oval ve 1 mm uzunluğundadır. İnsanlara saldırdıklarında özelikle çocuklarda şiddetli yanma ve kaşıntıya neden olurlar. Bu cinste bulunan türler; Ornithonyssus sylviarum, O. bursa ve O. bacoti'dir. Fareler arasında rickettsia etkeni olan Rickettsia acari'yi naklederler. Genus: AlIodermanyssus Önemli tür Allodermanyssus sanguineus' dur. Bunlar fare ve ratlarda bulunurlar. Özellikle evcil rat ve farelerden kan emerler. Bunun için ev fare akarı adını alırlar. Biyolojileri Dermanyssus'lara benzer. Bu tür fare ve ratlar arasında veya bunlardan insanlara riketsiyal çiçek etkeni olan Rickettsia akari'yi vektörlük yaparak bulaştırırlar. Genus: Pneumonyssus Pneumonyssus cinsine bağlı türlerden P. caninum köpeklerin burun yollarında ve nasal sinuslarda, P.simicola ise maymunların bronşlarında parazitlenir. Biyolojileri iyi bilinmemektedir. Bulaşmanın direkt temasla olabileceği kaydedilmiştir. Genus: Ophionyssus Bilinen tür Ophionyssus natricis'diro Yılanların akarıdır. Sarımsı kahverengindedirler. Ancak kan emdiklerinde koyu kırmızı renk alırlar. Biyoloji ve beslenme özellikleri Dermanyssus 'lara benzer. Ağır enfestasyonlarda anemi, zayıflama ve ölüme yol açarlar. Ayrıca yılanların bakteriyel bir patojeni olan Aeromonas hydrophila 'yı mekanik olarak naklederler. Yılanların diğer akarları olan Entonyssus ve Entophionyssus cinsleri trachae ve akciğerlerde parazitlenirler. Genus: Varroa Species: Varroa jacobsoni (Arı akarı) Ergin dişileri 1.2 mm uzunluğunda ve 1.5 mm enindedir. Vücutları dorso-ventral olarak yassıdır. Dişi varroa 'lar enine ovalimsi, erkekler ise yuvarlağımsıdır. Erkek varroa 'lar 0.8 mm uzunlukta ve 0.7 mm enindedir. Dişi akarlar açık veya koyu kahverenklidirler, erkekler ise beyaz gri veya sarımtrak renklidirler. Ergin dişilerde sırt kısmı hafif dış bükeydir. Vücut sert kitini tabaka ile örtülüdür. Dorsalden bakıldığında ağız organelleri ve bacakları iyi görülmez. Vücut gnathosoma ve idiosoma olmak üzere iki kısımdan oluşmuştur. Ağız organelleri delici ve emici tiptedir. Bir çift cheliserleri vardır. ve bu arı derisinin delinmesinde rol oynar. Bunların kenarında bir çift pedipalp bulunur. Erişkin varroalarda 6 eklemli 4 bacak bulunur. Erkek akarların ağız organelleri hemolenf emmeye elverişli değildir. Dişileri ise uygun ağız organelleri ile arı yavrularının ve erişkin arıların hemolenfini emer. Varroa jacobsoni'nin vücudunun sırt kısmında ve yanlarında diken gibi kıllar bulunur. Bu kıllar akarın arı üzerinde durmasını sağlar. Bu tür arıların genellikle baş ve thorax arasına yerleşir. Solunum çok iyi gelişmiş olan trake sistemiyle olur. Biyolojileri: Varroa jacobsoni'nin biyolojisi ilkbaharda arı larvasının yetiştirilmeye başlamasıyla başlar ve sonbaharda son genç işçi arılar çıkıncaya kadar devam eder. Kışı ergin dişi olarak geçirir. Bu akar erkek arılar üzerinde yaşar. Üreme için özellikle erkek arı gözlerini seçer. Varroa 'ların erkek arıları tercih etmelerinin bir çok nedenleri vardır. Bunlar; erkek arı larvalarının kapalı göz içinde kaldıkları sürenin daha uzun olması, kovanda erkek arı gözlerinin daha çok peteklerin alt ve yan kenarlarında bulunması, erkek arı larvalarının dişilerden daha fazla besinle beslenmesi ve hormonal etki gibi faktörlerdir. Kışı ergin arılar üzerinde geçiren döllenmiş dişi parazitler ilkbaharda gelişmekte olan 5-6 günlük larvaların bulunduğu petek gözlerine, gözler kapatılmadan 1-2 gün önce girerler. Dişi akar larvanın hemolenfini emer ve 2-9 adet yumurtasını buralara bırakır. 2-3 defa bulunduğu yere yumurtlayabilir. Yumurtalardan 24 saat sonra 3 çift bacaklı larvalar çıkar. Bunlar 2 gün sonra gömlek değiştirerek 1. nymph (protonymph) olur. Bu 4 çift bacaklı 1. nymphler larvanın hemolenfini emer ve gömlek değiştirerek 3-5 günde 2. nymph (deutonimf) ler oluşur, 2. nymph dönemi 1-2 gün sürer ve bunlar arı pupasının kan sıvısı ile beslenirler. Bunlardan da erişkin akarlar oluşur. Dişi varroa 8-10, erkek erişkin ise 6-7 günde yumurtadan oluşur. Ergin erkek ve dişi akar petek gözlerinde çiftleşir ve erkekler kapalı göz içerisinde ölürler. Bunun için arılar üzerinde erkek varroalara rastlanmaz. Çiftleşmiş genç dişi varroalar ise gözler içerisinde genç arıya tutunarak beslenmelerini sürdürürler ve arıyla birlikte gözden çıkarlar. Döllenmiş olarak gözden çıkan varroalar 5 gün sonra yumurtlamaya başlarlar. Yani bu akarlar bir süre sonra tekrar yavru gözlerine dönerek yumurtlamaya başlarlar. Erişkin dişi akarlar yazın 2-3 ay, kışın ise 5-8 ay yaşamlarını sürdürürler. Varroa'ların üreme potansiyelleri çok yüksektir. Bir nesilden diğer neslin oluşmasına kadar geçen süre yaklaşık 7 gündür. Erkek arılarda ise biyolojik gelişme 24 gün olduğundan, bir nesil arı oluşana kadar varroalarda 3 nesil meydana gelmektedir. Varroaların yaşaması ve çoğalması için mutlaka bal arısının hemolenfini emmesi gerekmektedir. Bulaşması: Bulaşma daha çok arıdan arıya olmakla beraber bunda gezginci ancılığında rolü vardır. Türkiye'ye Bulga.rİstan'dan geçtiği ve Trakya yöresinden de Ege bölgesine yayıldığı ve göçer ancılar vasıtasıyla bütün illerin bulaşık olduğu bildirilmiştir. Bulaşmada arıcılarında rolü vardır. Bulaşık arı kolonilerinden sağlıklı ailelere yavru ve genç işçi arı verilmesiyle, ailelerin kontrolsüz birleştirilrneleri ile ve işçi arıların çiçekten çiçeğe konarken akarı oralara taşımasıyla olmaktadır. Klinik belirtiler: Arı varroasis'ine neden olan Varroa jacobsoni ergin an ve larvaların hemolenfini emdiği için, yavru arı ve ergin anlara zarar verirler. Arılar güçsüz düşerler ve akarlardan kurtulmak için büyük gayret sarfederler ve bunun sonucunda da huzursuz olur ve uzun bir can çekişmesinden sonra ölürler. Ölümler kovan dışında olur. Enfeste arılar iyi uçamazlar. Sıcak havalarda enfeste arılar kovan uçuş deliğinin önünde sürünürken görülürler. Bu akarlar beslenirken yaralar açarlar ve bu yaralardan bakteriyel etkenler arılara girerek septisemiden ölüme neden olurlar. Ayrıca varroasis'de etkenler erkek arılar üzerinde daha yoğun bulunduklarından, kovanda erkek arı sayısı belirgin sayıda azalır ve cinsel güçleri düşer. Yine ana arı ve işçi arıların ömürleri kısalır ve işçi arılar normalden daha küçük olurlar. Arı larvaları rahatsız oldukları için petek gözünden dışarıya çıkarlar ve kovan dip tahtasının üzerine düşerler ve hatta bunlardan oluşacak arılarda da anomaliler oluşur. Bazen ölü larvalar dışarıya atılamazlar ve gözler koyu renkli olup, deliklerin çerçevesi beyazlaşmıştır. Arılarda yüksek kayıplar kışın ortaya çıkar. Ana arının yumurtlama yeteneğinin azalması ve işçi arıların beslenme yeteneklerinin bozulması ile ekonomik kayıplara yol açarlar. Varrosis’ de teşhis: Kovanın dip tahtası üzerine konan kağıt üzerine düşen akarları toplayıp inceleyerek, kapalı erkek yavru gözleri ince uçlu bir pensle açılarak dışarı çıkarılan larvaların üzerinde akarlar aranarak konulur. Erişkin dişi akarları çıplak gözle görebiliriz. Ancak nymphler için büyüteç yada en iyisi stero -mikroskop altında incelenmeyle teşhis edilir. Ergin arılar üzerindeki varroaları görmek için ise 200 kadar arı örneği bir fırça ile toplanır. Kavanoza konan bu örnekler üzerine sıvı deterjanlı sıcak su dökülür. Arılar tel süzgeçle sallanarak ayrılır ve dipteki tortuda parazitler aranır. Ayrıca arılar etilasetat ile öldürülür, alkolde yıkanır ve akarın an üzerinden ayrılması sağlanır. Çöküntü stero- mikroskopta incelenir. Kontrol: Varroasis'e karşı kimyasal mücadele erken ilkbahar ve geç sonbahar aylarında yapılır. Bu zamanlarda kovandaki bal miktarı az olduğu için kullanılan ilacın bala geçmesi gibi bir sorunun da önüne geçmiş olunur. ilaçlama için en uygun zaman arıların kovana döndükleri güneş batımından sonraki akşam üzeri yapılır. Bunun için gaz halinde kullanılan fumigantlar, toz şeklinde kullanılan ilaçlar, kontakt etkili ilaçlar ve şurup, kek gibi oral yolla etkili ilaçlar olarak gruplandırılan insektisit ve akarisitler kullanılır. Bunun için ülkemizde kullanılan ilaçlar; Perizin (Diethyl-thiophosphate), Folbex-VA (Bromopropylate), Varation-TKV (Malathion % 0.1), Varroacide ( Amitraz ), Vamitrat- Va ( Amitraz ) ve Apistan ( trifuoromethyl, sentetik pyretroiddir )'dır. Kontrol'de ayrıca biyolojik mücadele ve fiziksel mücadele metotlarıda kullanılmaktadır. Suborder: Prostigmata Bu alt takımdaki parazitlerin stigmaları gnathosomanın kaidesinde bulunur. Bulunan aileler; Familya: Trombiculidae Familya: Cheyletiellidae Familya: Demodicidae Familya: Myobiidae Familya: Pediculoididae Familya: Psorergatidae Familya: Tarsonemidae Familya: Trombiculidae Bu aileye bağlı Trombicula, Neotrombicula ve Leptotrombicula cinsleri bulunur. Bu cinslere bağlı türler ise T.dicoxale, T.minor, T.sarcina, T.akamushi ve N. autumnalis'dir Bunlardan yurdumuzda koyun ve sığırlarda saptanmış olan tür Trombicula dicoxale'dir. Ayrıca ülkemiz için en önemli türlerden birisi de N autumnalis' dir. Bu ailede bulunan türlerin erişgin ve nymph 'leri mera ve çayırlarda, kırsal, çalılık ve taşlık yerlerde serbest olarak yaşarlar. Bu evreleri parazit değildir. Ancak larvaları insan ve hayvanlardan lenf sıvısı emerek parazitlenirler. Erişkinleri 2 mm büyüklüğünde, gnathosoma üçgen şeklinde ve vücut cephalo-thorax abdomen şeklindedir. Vücut abdomenden sonra bir boğumlanma ile ayrıImıştır. Erişkin ve nymph 'lerinde görülen bu boğumlanma larvalarda görülmez. Erişkinleri beyaz sarımtrak renklidir ve vücutları sık kıllarla örtülüdür. Şeliserleri tırnak biçiminde ve uçları sivridir. Larvaları 0.2 -0.5 mm büyüklüğünde ve vücut toparlağımsıdır. Larvaların üzeri ince tüylerle kaplı olup, sarıdan kırmızı turuncuya kadar değişen renkte ve dorsal kısımda küçük bir kitini plaka taşırlar. Biyolojik gelişmeleri şöyledir. Trombikulid yumurtaları erişkinler tarafından toprağa veya otlar üzerine ilkbahar aylarında bırakılır. Yumurtalardan 6 bacaklı larvalar çıkar. Bu larvalar bulunduğu ortamdaki kuşlara, reptillere ve memelilere saldırırlar. Larvalar fare gibi küçük omurgalı konaklarda kulaklara yerleşebilir. Buralarda şeliser ve hipostomlarını deriye sokarak beslenirler. Bu esnada tükrüğe benzer bir madde salgılarlar. Larvalar daha sonra yere düşer ve dinlenme dönemi olan deutonimfler oluşur. Daha sonra ikinci dinlenme dönemi olan tritonimfler meydana gelir ve bunlarda erişkin akarcıklar haline geçerler. Trombicula larvaları bulundukları yerlerde başta tavşan, kemirgenler ve kuşlar olmak üzere değişik memeli hayvanlara ve insanlara sadırırlar. Bunlar özellikle ayak kısımlarında, şeliserleri ile tutunduğunda dermatitlere neden olurlar. Uyuz benzeri belirtiler ortaya çıkar. Sokulan yerde ortaları solgun, kenarları hiperemik lezyonlar oluşur, bu lezyonlar zamanla nekrozlaşır. Bazen kırmızı papüller meydana gelir ve bunlar kaşıntılıdır. Larvaların yaptığı bu lezyonlara güz uyuzu yada çalılık uyuzu adı verilir. Zamanla lokal direnç nedeniyle 4-8 gün içinde larvalar kendiliğinden deriden yere bırakılır. Bu türlerden T akamushi insanlara akarcık tifusu etkeni olan Rickettsia tsutsugamushi'yi bulaştırırlar. Bu durum özellikle uzak doğuda önemlidir. Oluşan şiddetli kaşıntıya karşı soğuk su banyoları veya kompresleri, antihistaminikli kremler uygulanır. Kaşıntıyı önlemek için %5 benzocaine, %2 metilsalisilat, %0.5 salisilik asit, %72 etanol ve % 19.5 su karışımı kullanılır. Familya: Tarsonemidae Bu ailede bulunan akarlardan Tarsonemus hominis türü insanların ürogenital organlarında bulunmuştur. Bu türden ayrı olarak özellikle hekimlik açısından önemli olan ve arıcılık sektöründe sorun oluşturan ve arılarda görülen akar türü ise Acarapis woodi' dir. Acarapis woodi'ye yaşlı arılarda yani ergin arılarda 1. göğüs stigmasının gerisinde yer alan trachea ( soluk borusu) ve bunun dallarında rastlanır. Bunun için arıların trachea akarı olarak bilinir. Hindistan ve Pakistan'da yaygındır. Erişkin akar 80 -120 mikron büyüklükte olup, trcheada rahatlıkla hareket eder ve kanat köklerine yerleşerek arı hemolenfi ile beslenir. Uzun ve delici olan ağız yapısıyla trachea duvarım delerek hemolenfı emer. Döllenmiş dişi yumurtalarını tracheaya bırakır ve sırası ile larva, nimf ve erişkin safhaları görülür. Bulaşma arıdan arıya contact temasla olmaktadır. Klinik olarak trachea çevresinden hemolenfin akması sonucu kabuklaşma görülür. Oksijen değişimi engellendiği için arılar ölürler. Büyük kayıplar arıların kovanda bulunduğu kış başlangıcında meydana gelir. Enfestasyon ilkbaharda ortaya çıkar ve enfeste arılar uçamaz ve sürünerek yürürler. Teşhis için trachea açılarak üzerine lamel kapatılır ve mikroskopta erişkin yada larva formları aranır. Ayrıca enfeste arıların tracheaları kahverengindedir. Normalde soluk borusu beyaz renklidir. Mücadelede akarları tam anlamıyla eradike edebilmek için birer hafta arayla 7 kez ilaçlama yapılmalıdır. Fumigasyon şeklinde kullanılan ilaçlar tercih edilir. İlaçlama anında kovandaki tüm delik ve çatlaklar kapatılmalı ve ilaçlama sonrası hemen açılmalıdır. ilaç uygulaması 10 gün sonra tekrarlanmalıdır. Familya: Pediculoididae (= Pyometidae) Önemli tür Pediculoides (= Pyometes) ventricosus'dur. Dişileri 220, erkekleri ise 150 mikron uzunluğundadır. Dişilerin arka uçu kesemsi koniktir. Bu türün sadece dişileri insanlarda ve hayvanlarda parazitlenir. Tahıl ambarlarında yaşayan insektIerin yada bunların gelişme dönemlerinin üzerinde bulunurlar. Bu akarlar bitki tohumlarına saldıran böceklerle beslenirler. Özelliklede bu böceklerin larvalarıyla beslendikleri için faydalıdırlar. Ancak bu ambarlara giren insan ve evcil hayvanlara da saldırarak kaşıntılı dermatitlere neden olurlar. Özellikle tahlıların bol olduğu yaz aylarında ve harman zamanında yaygındırlar. Biyolojileri farklılık gösterir. Deriye tutunan dişinin uterusundaki yumurtalardan larvalar gelişir. Her dişide 100-300 kadar larva gelişebilir. Bu larvaların sadece % 3-4'ü erkektir. Bu erkekler de ananın genita! deliğine yakın dururlar ve genç dişileri delikten çıkma esnasında döllerler. Her erkek 30 kadar dişi ile çiftleşir. Daha sonra dişiler yeni konak ararlar. Yaz aylarında tahılların bol olduğu dönemlerde 3-4 ayda bir yeni nesiller gelişir. Biyolojik gelişme için en uygun sıcaklık 26-28oC'dir. 25derecede'de yaklaşık 10 günde yeni nesiller ortaya çıkmaya başlar. Bunların yalnız dişileri insanlara saldırarak uyuz benzeri belirtilere neden olurlar. Bunun için Piyometes ventricosus'un konakların derilerine yapışarak parazitlenmesi sonucu oluşan dermatite "arpa uyuzu" ya da "Acarodermatitis urticarioides" adı verilmektedir. Tahıl uyuzu etkenleri olan bu akarcıklar başlangıçta açıkta olan kol, yüz, el ve bacakları sararlar ve zamanla tüm vücuda yayılırlar. Deride önce kabarcıklar, veziküller ve kaşıma sonucu peteşiyel kanamalar ve kızarıklıklar görülür. Buralarda kaşıntı sonucu yaralar oluşur. Bu yaralardan yapılan preparatlarda akarların görülmesiyle tanı konulur. Familya: Cheyletidae (= Cheyletiellidae ) Bu ailede bulunan akarların kutikulaları yumuşaktır ve şeliserleri uzundu. Palpleri 3-5 eklemden oluşmuş olup, uçlarında iri kanca bulunur. Memelilerde ve kuşlarda ektoparazit olarak yaşarlar. Bazı türler ise doğada serbest olarak yaşarlar. Memelilerde bulunan cins; Genus: Cheyletiella Bu cinsdeki türler köpek, kedi ve tavşanlarda parazitlenirler. Bağlı türler; Cheyletiella parasitivorax: Tavşanlar konaklandır. C. yasguri: Köpeklerde C. blakei: kedilerde C.strandtmanni: Yabani tavşanlarda C. .furmani: Tavşanlarda bulunur. Bu türlerin büyüklüğü 0.4 x 0.25 mm kadardır. Bu konakların kılları arasında yaşarlar ve çok hızlı hareket ederler. Konaklarının lenf sıvısını emerek beslenirler. Dişi parazitler yumurtalarını iplik benzeri bir salgı içerisinde kıllara yapıştırarak bırakırlar. Yumurta içinde önce prelarvalar ve bunlardan larva oluşur ve yumurtayı terkederler. Daha sonra sırası ile I. dönem nymph ve erişkinler oluşur. Cheyletiella cinsindeki bu parazitler konaklarında kılların keçeleşmesine ve karışık bir görünüm kazanmasına ve nisbetende kıl dökülmesine neden olurlar. Tüm dünyada yaygın olarak bulunan bu parazitler hayvan bakıcılarına ve sahiplerine de geçebilmektedir. İnsanlarda kaşıntı ile seyreden bir dermatite neden olmaktadırlar. Kontakt temasla insanlara geçen bu akarlar irrtasyon, eriytem, vesicül ve pustullere yol açarlar. Bu türlerin enfestasyonlarının teşhisi için şüpeli kısımlardan kıllar alınır ve mikroskobik bakıda iplik benzeri maddeyle kıllar üzerinde bulunan yumurtaların görülmesiyle konulur. Yada lezyonlu kısımların bir sıvı yağ veya gliserin ile yumuşatılmasından sonra kazıntı alınır ve mikroskobik olarak incelenerek tanı konulur. Bunlardan başka en iyi tanı metodlarından birisi de, Cheyletiella türleri hareketli olduklanndan kıllar aralanır ve selefobant yapıştırılır. Daha sonra bu bant kaldırılarak bir lam üzerine yapıştırılır ve akarlar incelenir. Familya: Psorergatidae Genus: Psorergates Bu cinse bağlı bulunan ve koyunların derisinde parazitlenen tür Psorergates ovis' dir. Avustralya, Yeni Zellanda ve Güney Afrika'da yaygın bir türdür. Akarlar oldukca küçük ve küreselolup, 0.2 mm' den daha küçüktürler. P. ovis özellikle yapağısı bol merinos koyunlarında parazitlenirler. Koyunlarda kaşıntıya neden olurlar. Yünler matlaşır ve hayvanlar kaşıntıdan dolayı kendilerini yani yapağılarını ısırırlar ve yapağının yolunarak dükülmesine yol açarlar. Teşhisi uyuzun tanısında yapılan işlemler gibi yapılarak konulur. Familya: Myobiidae Bu aileye bağlı olarak Myobia musculi türü bulunur. Farelerde ve ratlarda parazitlenir. Laboratuvar hayvanlarında hafif bir dermatitise neden olur. Farelerde kıl kaybına yol açarlar ve bulaşma temasla olur. Büyüklükleri 350-500 mikron kadardır. Biyolojilerini 12-13 günde tamamlarlar. Konaklarında uyuz benzeri lezyonlar oluştururlar. Myobiidae ailesine bağlı diyer bir cins Syringophilus'dur. Kanatlılarda bulunur. Bu cinse bağlı Syringophilus columbae güvercilerin, S. uncinata türü ise tavus kuşlarının tüylerinin dip kısmında yerleşirler. Familya: Demodicidae Bu ailede bulunan ve tüm evcil hayvanlarda ve insanlarda rastlanan cins Demodex' dir. Demodex cinsindeki türlerin insan ve hayvanlarda meydana getirdiyi hastalığa "Demodicosis" adı verilir. Demodex'ler diğer uyuz etkenlerinden farklı yapıda bir vücut morfolojisine sahiptirler. Demedex türlerinde vücut caput, thorax ve abdomen olarak ayrılmıştır. Vücudun arka ucu geriye doğru kuyruk gibi uzamış ve kurtçuk şeklindedir. Abdomenin üzeri enine çizgilidir. Erişkinleri 0.1-0.4 mm uzunluğundadır. Şeliserleri kısa, kalın ve makas gibidir. Hipostom delik biçimindedir. Palpleri iki segmentlidir. Bacaklar 4 çift olup, thoraxdan çıkarlar ve çok kısa, kalın ve üç boğumludur. Ayrıca tarsuslarının uç kısımlarında birer çift kalın ve sivri tırnak bulunur. Çiftleşme organı 4. çift bacak koksaları arasında bulunur. Larvaları 3 çift bacaklıdır. Demodex cinsine bağlı bulunan türlerden insan ve domuzlarda bulunanlar hariç konak isimlerine göre adlandırılırlar. Bu türler ve konakları Demodex folliculorum: İnsan D. phylloides : Domuz D. ovis: Koyun D. canis: Köpek D. equi: Tektırnaklılar D. cati : Kedi D. caprae: Keçi D. bovis: Sığır D. cuniculi : Tavşan Bu türler konaklarının kıl folliküllerine ve yağ bezlerine yerleşerek folliküler uyuza neden olurlar. Biyolojik gelişmelerinde sırası ile yumurta -larva -1. nymph (protonymph) -2. nymph ı-- (deutonmyph) ve erişkin dönemleri bulunur. Gelişmelerini 9-14 günde tamamlarlar.

http://www.biyologlar.com/aracnida-aracbnoidea-sinifi

KARALARIN ZOOCOĞRAFİK BÖLGELERİ

Hayvanların yayılma alanlarının büyüklüğü, çeşitli hayvan gruplarında farklı olabilir. Bu, o canlının yaşam koşullarına, hareket yeteneğine, geçmiş devirlerdeki yayılma öyküsüne ve meydana çıktığı bölgenin coğrafik konumuna bağlıdır. Türün gelişim tarihinin eskiliği ile yayıldığı alanın genişliği arasında nadiren doğru bir orantı vardır. Çok farklı filogenetik yaşa sahip bazı cins ve türlere, taşınım olanaklarının fazla olması ve uyum yeteneklerinin yüksek olmasından dolayı, yeryüzünün tüm alanlarında rastlanabilir "Kozmopolit Türler". Zoocoğrafik açıdan fazla öneme sahip değillerdir. Kozmopolit hayvanlara, birhücreliler, tekerlekli hayvanlar (Rotifera) ve diğer küçük hayvanlar dahil değildir. Çünkü bunlar evcil hayvanların ve insanların paraziti olmaları ve kültüre alınabilmeleri nedeniyle kolayca yayılırlar. Ancak hiçbir hayvan türünün aynı zamanda kara, deniz ve tatlısularda yaşadığı saptanmamıştır. Yeryüzünün bütün kara kesimlerinde bulunan bazı kozmopolit hayvan türleri şunlardır: Peçelibaykuş (Tyto alba), balıkkartalı (Pandion haliaetus), gribalıkçıl (Ardea cinerea), günümüzde nadir rastlanan gezgindoğan (Falco peregrinus), devedikeni kelebeği (Vanessa cardui), lahanagüvesi (Plutella maculipennis) ve yine kelebeklerden Nannophila noctuella vs.dir. Buzul devrini izleyen sıcak dönemlerde, hayvanların, yüksek dağların tepelerine çekilmeleri "Boreal-Alpin Yayılma" olarak bilinir. İşte bugün kartavşanlarının, kartavuklarının ve bazı küçük hayvan gruplarının hem Alp Dağları'nda ve hem de kuzey kutup bölgesinde yaşamalarının nedeni budur. Hayvanların belirli bir iklim bölgesine bağlı kalarak yayılmasına "Bölgesel Yayılma" denir. Bu tür yayılmaya kuzey yarım kürenin ılıman bölgelerinde yaşayan köstebekler (Talpidae), kunduzlar (Castoridae), semenderler (Salamandridae), sombalıkları (Salmonidae), koşucu kınkanatlılar (Carabus) ve diğer bazıları örnek gösterilebilir. Tropik kuşakta buna benzer bölgesel yayılmaları, bazı kuş familyalarında, timsahlarda, Gymnophiona = köramfibiler'de ve çeşitli böcek familyalarında görmekteyiz. Bazı hayvanların sadece bir adada ya da adalar grubunda yaşamasına "İnsular Yayılma" denir. Orangutan yalnız Borneo ve Sumatra ormanlarında, birçok maymunsu yalnız Madagaskar adasında, kuzgun maymun ise Celebes adasında bulunur. Çok küçük adaların da kendine özgü hayvan gruplarının olduğu görülmüştür. Örneğin belirli kuş ve sürüngen familyaları, sadece Galapagos adalarında bulunmaktadır. Komodo varanı (Varanus komodensis), günümüzdeki en büyük kertenkele türü olup, sadece Komodo adasında yaşamaktadır. Yüksekliğin hayvanların yayılışında önemli etkisi vardır. Birçok hayvan türü, her zaman ağaç sınırının üstünde yaşar. Bunlara, yüksek alpin hayvan formları denir. Örneğin, ülkemizde, Pamphaginae (bir çekirge altfamilyası) türleri bunun için tipik örnektir. Birçoğu ise ancak alçak yerlerde yaşarlar. Batrochotetriginae (bir çekirge altfamilyası) türlerinin yayılışı da buna tipik örnektir. Bir türün ya da hayvan grubunun, büyük bir bölgenin her tarafına aralık bırakmadan yayılmış olmasına "Kesintisiz Yayılış", buna karşın, bir türün ya da yakın akraba hayvanlarının, büyük bir bölgede, aralıklar bırakarak yayılmasına "Kesintili Yayılış"; eğer farklı zooocoğrafik bölgelerde kesintili yayılış gösterirse buna da çok defa "Disjunkşın = Serpintili Yayılış" denir. Bu sonuncuya örnek olarak tapirleri verebiliriz. Tapirler, bugün, yalnız Güney Amerika ve Malezya'da bulunurlar. Bunların bulundukları alanlar birbirinden uzak ve ayrı bölgeler halindedir. Dağların uç kısımlarında yaşayan birçok hayvanın yayılışı da bu gruba girer. Örneğin dağkeçileri, kuzukartalları, apollo kelebekleri (Parnassius), birçok Alpinik böcek türü, Avrupa ve Asya'daki sıradağların birbirinden uzak mesafelerle ayrılan yüksekliklerinde yaşarlar.

http://www.biyologlar.com/karalarin-zoocografik-bolgeleri

Tavuklar sperm üretir mi

YUMURTANIN OLUŞUMU Tavuklarda üreme sistemi yumurtalık, yumurta kanalı ve kloaka’dan ibarettir. Yumurtalıklar çift olup; böbreklerin önü, akciğerlerin arkası ve vücut boşluğunun sırt tarafına yerleşmişlerdir. Embriyonun ilk gelişimi safhasında sağlı sollu iki yumurtalık ve yumurta kanalı gelişir. Ancak daha sonra sağ kısmı körelir ve civciv kuluçkadan çıktığında sadece sol yumurtalık ve sol yumurta kanalı fonksiyoneldir. Yumurta verimi başlamadan yumurtalık, içinde oosit ihtiva eden küçük foliküller yığınıdır. Bazıları görünebilecek büyüklükte olup, diğerleri mikroskobik yapıdadır. Tavuğun yumurta kanalı karın boşluğunun sol tarafında bulunur ve karın boşluğunun önemli bir kısmını kaplar. Yumurta kanalı, sarının geçtiği ve yumurtanın diğer kısımlarının salgılandığı kıvrımlı ve uzun bir kanal (boru) şeklindedir. Yumurta kanalı belirgin bir şekilde farklılaşmış beş ayrı bölgeye ayrılır. Bunlar İnfindibulum, magnum, isthmus, uterus ve vaginadır. 1. OVULASYON Her ovum, gelişmesi için kan yoluyla besin maddeleri sağlayan bir folikül sapı ile yumurtalığa tutunmuş ve foliküler membran denen bir zarla sarılmıştır. Yumurtalığa bağlı ovum olgunlaştığında yumurtalıktan salgılanan progesteron hormonu, LH hormonu salgılanmasına neden olan hipotalamusu uyarır. LH hormonu da yumurtalıktan ovumun serbest bırakılması için olgun folikülün stigma yerinden kopmasına veya folikülün yırtılmasına neden olur. Böylece ovum yumurtalıktan serbest bırakılır. Bu olay ovulasyon olarak bilinir.Yumurta sarısı daha sonra vitellin zarı ile sarılır. 2. İNFİNDİBULUMDAN GEÇİŞ Ovulasyondan sonra vücut boşluğuna düşen ovum, yumurta kanalının ilk kısmı olan huni şeklindeki infindibulum da yakalanır. Ovum burada 20 dakika kaldıktan sonra ardı ardına seri kontraksiyonlarla yumurta kanalından ilerlemeye zorlanır. Döllenmenin meydana geldiği yer infindibulumdur. Yumurta, infindubulumu geçtikten ve sarı üzerine ak tabakaları oluşmaya başladıktan sonra yumurtanın döllenmesi mümkün değildir. 3. MAGNUMDAN GEÇİŞ Magnum 33 cm ile yumurta kanalının en uzun kısmıdır. Yumurtanın magnumdan geçmesi yaklaşık 3 saat alır. Yumurta akının önemli bir kısmı magnumda oluşmaktadır. Bir yumurta akı 4 ayrı tabakadan oluşur. İçten dışa doğru bu tabakalar ve yüzdesi şöyledir: · Sarıyı saran (Çok ince koyu ak) şalaz tabakası % 2.7 · İç sulu ak %17.3 · Koyu ak %57 · Dış sulu ak %23 Albumenin önemli kısmı magnum da meydana getirilir ancak albumenin dış sulu ak kısmı uterusta salgılanan sıvı albumen veya sulu uterin sıvısı daha önce isthmusta oluşan kabuk altı zarlarında geçerek yumurta içine girer ve albumenin dış sulu ak kısmının oluşumu burada tamamlanmış olur. 4. KABUK ALTI ZARLARININ OLUŞUMU Kabuk altı zarları isthmusta yumurtaya eklenir. Zarlar ağ şeklinde örülmüş protein liftlerinden oluşur ve kağıt gibi ince yapılıdır. Önce kabuk iç zarı ve daha sonra kabuk dış zarı oluşur. Kabuk zarları hava ve suyu geçirme özelliğine sahiptirler. Ancak bakteri ve organizmaların geçişlerine engel olurlar. Ayrıca yumurta içeriğinin hızlı nem kaybını önlerler. 5. HAVA KESESİNİN OLUŞMASI Yumurta yumurtlamadan önce iç ve dış kabuk altı zarları birbirine yapışıktır. Yumurta yumurtlandığı anda vücut sıcaklığında yani 41 C° ‘dir. Çevre sıcaklığının daha düşük olması sebebiyle kısa zamanda soğur. Bu durum yumurta kabuğu içindeki kısımların büzülmesine yol açar. Bu sırada porların (bir yumurtada yaklaşık 7000-17000 adet por bulunur.) yoğun olduğu kısımdan, yani küt uçtan, içeri doğru hava girer ve iki zar tabakası arasında küçük bir hava kesesi oluşturur. Genellikle hava kesesi yaz aylarında kış aylarındakinden daha küçüktür. Yumurta soğudukça, su kaybı arttıkça veya yumurta bayatladıkça hava kesesi büyür. Hava kesesi lamba yardımıyla kontrol edilebilir. 6. UTERUSTAN GEÇİŞ VE YUMURTA KABUĞUNUN OLUŞMASI Uterus kabuk bezi olarak ta bilinir. Yumurta tavuklarında yaklaşık 10 -13 cm uzunluğundadır. Yumurta kabuğunun oluştuğu yerdir. Yumurta kanalında 18 – 20 saat ile en uzun süre burada kalır. Yumurta kabuğunun kalsifikasyonu yumurta uterusa girmeden önce başlar. Yumurta henüz isthmusu terk etmeden önce dış kabuk zarı üzerinde küçük kalsiyum zerrecikleri görülür. Kabuğa kalsiyum depolama hızı yumurtanı uterustaki ilk üç saatinde yavaştır, sonra süratle artar. Yumurta kabuğunun oluşturulması uterustaki kalsiyum iyonlarının ve kan metabolik karbondioksit konsantrasyonun yeterli düzeyde olmasına bağlıdır. 7. VAGİNADAN GEÇİŞ Yumurta kanalının uterustan sonraki bölümü vajinadır. Verim dönemindeki bir tavukta 12 cm uzunluktadır. Vajinanın yumurta oluşumunda herhangi bir fonksiyonu yoktur. Yumurta vajinada birkaç dakika kalabilir ve kabukta gözenekleri örten bloom veya kütikül olarak bilenen bir materyal ile kaplanır. 8. KLOAKADAN GEÇİŞ VE YUMURTLAMA Normal oluşmuş yumurta, yumurta kanalı boyunca sivri uç önde olacak şekilde ilerler ve yumurtlama öncesi yön değiştirerek küt uç öne geçer yumurtanın kolayca yumurtlanması gerçekleştirilir. Özet olarak; tavuklarda sadece sol yumurtalık faaliyettedir. Yumurta 25 saatte oluşur. 30 dakika sonra, yeniden ovulasyon şekillenebilir. Ovaryum: Yumurta sarısının folliküllerde gelişmesini sağlar, İnfindibulum: Ovulasyon sonucu olgunlaşmış, zarla kaplı sarıyı yakalar, peristaltik hareketlerle oviduktun diğer kısımlarına (Magnuma) gönderir. Ayrıca sperm deposu, döllenme burada olur. Magnum: Ovomucin sekresyonu ile yumurta akının oluşumuna yardım eder, şalazalar oluşur. İsthmus: Yumurtaya su ve mineral maddelerin ilavesiyle iki kabuk zarı oluşur. Uterus: Yumurta akı tamamlanıp, kireçli sıvı ile kabuktaki pigmentler oluşur. Vajina: Yumurta, kütikül ile örtülür. Kloaka: Olgunlaşmış yumurta vajinadan gelip kloakadan çıkar (1,5,15).   TAVUKLARDA EMBRİYO GELİŞİMİ VE KULUÇKA Embriyoloji canlı organizmaların oluşumu ve ilk gelişmelerini inceleyen bir bilimdir. Döllenmeden itibaren doğum veya kuluçka arasında meydana gelen biyolojik olayları ve gelişmeyi konu alır. Bir tek mikroskobik hücrenin (döllenmiş yumurta veya zigot) gelişimini ve tam olarak yaşayabilen bir canlı oluşumuna kadar geçen safhayı inceler. Kanatlılarda embriyoloji kapsamında döllenme, hücre bölünmesi, farklılaşma, gelişme ve kuluçka olayları yer alır. Döllenme ve Civciv Embriyosunun Gelişimi Tavuklarda normal kuluçka dönemi 21 gündür. Ancak bu sürede bazı farklılıklar görülebilir. Irk, cinsiyet, mevsim, yumurtanın bekleme süresi, büyüklüğü ve kabuk kalitesi ile kuluçkada uygulanan koşullara bağlı olarak kuluçka süresi değişebilmektedir. Örneğin Leghorn ve diğer hafif ırklarda, diğer ağır ırklara nazaran kuluçka süresi birkaç saat daha kısadır. Tablo 5. bazı kanatlılar için kuluçka süreleri verilmiştir. Döllenme Döllenme, normal olarak tabii bir işlemdir. Ancak, yapay yolla horozlardan ejekulat alınarak tavukların yapay döllenmesi de bugün uygulanan bir yöntemdir. Yapay tohumlamadan hemen sonra, sperm hücreleri tavuğun yumurta kanalının üst kısmında (infundibulum) bulunan uterovaginal bölgeye ve infundibular spermatozoa depo bezlerine inerler. Yumurta kanalında yumurta yok ise, bu ilerleme veya yolculuk 30 dakika sürer. Döllenme, sperm hücresinin (erkek gamet) ovuma (dişi gamet) girmesi ve bir tek hücre (zigot) içerisinde çekirdeklerin birleşmesi ve kromozomların çiftleşmesi işlemidir. Ovulasyondan sonra, ovum hücresi serbest bırakıldıktan sonra, 15 dakika içerisinde kendisine ulaşabilen yüzlerce sperm hücresinden birisiyle birleşir. Bu sperm hücresi vitellin zarından geçerek ovuma girer ve çekirdekler birleşir. Döllenen ovum, zigot olarak ifade edilir. Döllenme olayı infundibulumda gerçekleşir. Bir çiftleşmeden yaklaşık 23-26 saat sonra döllü yumurta alınabilir. Ancak sürüde maksimum döllülüğe ulaşılabilmesi veya bütün tavuklardan döllü yumurta alınabilmesi sürüye horoz katımından yaklaşık 3 gün sonra mümkün olabilecektir. Düşük kümes sıcaklığı horoz testislerinin aktivitesini azaltır. Bu bakımdan horoz ve tavuklar için optimum çevre sıcaklığı 19°C’ dir. Sürüde çiftleşme programının bitimiyle horozlar, tavuklar arasından alındıktan sonra yaklaşık 4 hafta süreyle döllü yumurta alınabilir. Ancak horozların sürüden ayrılmasını izleyen 4-5 günden sonra döllü yumurtaların yüzdesi süratle düşmektedir. Yumurta Yumurtlanmadan Önceki Embriyo Gelişimi Embriyonik gelişmenin ilk safhası 40.6-41.7°C arasında değişen vücut sıcaklığında, tavuk vücudunda olmaktadır. Bu safha ise döllenme ile başlar. Embriyonik gelişmenin toplam süresinin yaklaşık %4.5’i yumurta kanalında olmaktadır. Ortalama olarak kuluçka süresi 22 gün olup bunun bir günü tavuk vücudunda, 21 günü de tavuk dışında, genellikle kuluçka makinesinde geçmektedir. Ancak tavuklarda kuluçka süresi dendiğinde kuluçka makinesinde veya gurk tavuğun altında geçen 21 günlük süre anlaşılır. Yumurtlanmadan önceki embriyonik gelişim, ovulasyondan sonraki 15 dakika içerisinde zigotun oluşumu ile infundibulumda başlatılır. Döllenmeden yaklaşık 3 saat sonra, yumurta istmusa girdiğinde ilk hücre bölünmesi ile 2 hücre meydana gelir. Bunu izleyen 20 dakika içerisinde 2. hücre bölünmesi meydana gelir ve 4 hücre oluşur. Uterusa girişte 16 hücre oluşur ve uterustaki ilk 4 saat içerisinde gelişen embriyodaki hücre sayısı, aynı şekilde geometrik bölünmeler sonucu 256’yı bulur. Yumurta henüz yumurta kanalında iken disk şeklinde bir hücre tabakası oluşur. Biastodermin merkezinde bulunan hücreler blastocoele olarak adlandırılan bir boşluk oluşturmak üzere sarının yüzeyinden ayrılırlar. Embriyonik gelişmenin gerçekleştiği yer bunun merkezidir. Blastodermin bu merkez kısmı saydamdır. Sarı ile temas halinde kalan saydam olmayan dış kısma nazaran daha koyu renklidir. Bu satha döllenmeden sonraki yaklaşık 24 saat sonra ve yumurta yumurtlamadan hemen önce meydana gelir. İlk hücre farklılaşması uterusta yumurta yumurtlanmadan hemen önce meydana gelir. Yani blastoderm iki hücre tabakası halinde farklılaşır. İç tabaka endoderm, dış tabaka ise ektoderm olarak adlandırılır. Yumurta Yumurtlandıktan Sonraki Embriyo Gelişimi Yumurta kuluçka makinesine konuncaya kadar embriyo bir uyku devresindedir. Embriyonik gelişmenin kuluçka makinesinde ihtiyaç duyduğu optimum sıcaklık 37.5°C’ dir. Ancak 24°C üzerindeki sıcaklıklarda da embriyo gelişebilecektir. Yumurtlama sonrasında embriyonik gelişmeyi tam olarak durdurmak için 15-18°C’ler arasında bir çevre sıcaklığı sağlanmalıdır. Bu amaçla kuluçkalık yumurtaların kuluçka makinesine konmadan önce muhafaza edildikleri yerin sıcaklığının bu optimum sınırlar içerisinde olmasına dikkat edilmelidir. Kuluçkanın birinci gününde embriyonun uzun ekseni boyunca oluşan yapılardan endoderm, ektoderm ve mesoderm adı verilen hücre tabakaları farklılaşarak gelişmeye başlar. Vücudun bütün organ ve kısımları bu üç hücre tabakasından meydana gelir. Bu üç tabakanın herbirinden oluşan organ ve kısımlar şöyledir: Ektodermden deri, tüyler, gaga, tırnaklar, sinir sistemi, gözün mercek ve retina tabakası, ağız mukozası ve geri gibi vücudun dış kısımları; mesodermden iskelet, kaslar, dolaşım sistemi, üreme, boşaltım organları gibi vücudun orta dokuları; endodermden ise sindirim kanalının mukozası, solunum ve salgı sistemleri gibi vücudun iç kısımları meydana gelir. Embriyonik Zarlar Civciv embriyosunun ananın vücudu ile herhangi bir anatomik-organik bağlılığı olmadığından doğal olarak yumurtanın kapsadığı besin maddelerini kullanabilmek için bazı membranlara (zar kese) sahiptir. Embriyonun büyümesinde fonksiyonel olan 4 embriyonik zar veya kese vardır. •Amnion kesesi: Kuluçkanın ikinci gününde oluşmaya başlar. Ektoderm tabakasının altında, mezoderm tabakasından ibaret kan damarları olmayan, içi saydam bir sıvı ile dolu bir kesedir. Embriyonun gelişmesine yardım eder ve onu mekanik şoklardan korur. •Allantois Kesesi: Kuluçkanın ikinci gününde, ektoderm ve mesoderm tabakasından ibaret bir kıvrımdan chorion ile amnion oluşur. Kuluçkanın üçüncü gününde chorion ve amnion arasında kan damarları ile kaplı allantois kesesi gelişir. Allantoisin şu önemli fonksiyonları vardır. •Fonksiyonel akciğer gelişinceye kadar allantois geçici embriyonik solunum organıdır. Allantois, chorion vasıtasıyla oksijeni absorbe eder ve karbondioksiti vererek gaz değişimini sağlar. •Boşaltım görevini görür. Allantois böbreklerde oluşan metabolizma artıklarını alarak onları allantoik boşlukta depolar. •Allantoic membran, yumurta akınının sindirilmesini sağlayan enzimleri salgılar. Yumurta akından sindirilen besinler ve yumurta kabuğundan da kalsiyum, allantois tarafından absorbe edilir ve gelişen embriyoya transfer edilir. •Chorion: Bu membran veya kese, allantois ile birlikte kabuk altı zarları ile kaynaşır ve metabolik fonksiyonların tamamlanmasında rol oynar. •Yumurta Sarısı Kesesi: Endoderm tabakası üzerinde bir mesoderm tabakasından ibaret ve vitellin zarı ile temas ederek bütün sarıyı çevreleyen, kan damarlarıyla kaplanmış bir kesedir. Yumurta sarısı kesesi civciv kuluçkadan çıktıktan sonra besin kaynağı olarak kullanılmak üzere karın boşluğuna çekilir. Embriyonik Gelişme Döneminde Meydana Gelen Değişmeler Hava Boşluğu: Kuluçka döneminde kabuk yüzeyindeki gözenekler vasıtasıyla su kaybı olur. Bu su kaybı, yumurta içeriğinin büyüklüğünün azalmasına ve hava boşluğunun büyümesine neden olur. Kuluçkanın 19. gününden sonra hava boşluğu genellikle yumurtanın 1/3’ünü kaplamaktadır. Civcivin Yumurta İçindeki Konumu: Embriyo yaklaşık 17.günde yumurta içinde çıkış pozisyonunu alır. Bu durumda, boyun hava boşluğuna yönelir ve baş öne doğru, gaga sağ kanadın altında, ayaklar vücudun iki yanındadır ve çoğu kez ayaklar başa değerler. Embriyonun Ağırlığı: Kuluçka döneminde embriyonun ağırlığında değişme görülür. 60 g ağırlığındaki bir yumurtada kuluçka döneminde embriyo ağırlığında görülen değişim şöyledir: Civciv Embriyosunun Gelişme Dönemleri: Yumurta yumurtlandıktan sonra kuluçka devresinde embriyonik gelişme 4 dönemde tamamlanır. •Birinci Dönem: 1-5. günler (İç organların gelişmeye başlaması). •İkinci Dönem: 6-14. günler (Dış organların gelişmeye başlaması). •Üçüncü dönem: 15-20. günler (Embriyonun büyümesi) •Dördüncü dönem: 21. gün (Civcivin çıkışı). Bu dönemlerin dışında embriyo gelişiminde önemli dört safha ve kritik iki dönem vardır. •Kalp atışlarının başladığı ve kan dolaşım sisteminin yeterli düzeye ulaştığı 1. gün ile 3. günler arasındaki dönem. (1. kritik dönem). •16-18. günler: Amnion sıvısı ve amnion tamamen biter. •19. gün: Yumurta sarısı kesesi, göbekten vücut boşluğuna çekilir. •19-21. günler: Civciv, üst gagasında bulunan ve daha sonra düşen yumurta dişi denen sert bir oluşumla yumurta kabuğunu kırmaya başlar. Bu işlem bir saat sürer. Bu işlemin tamamlanmasıyla yaklaşık 20+1/2 günlük kuluçka dönemi sona erer. Ancak yarım gün de civcivin, kuluçkahane şartlarında kuruma ihtiyacı göz önüne alınırsa kuluçka süresi 21 gün olur. Gaganın yumurtayı ilk kırdığı dönemden civcivin tamamen yumurtadan çıkışına kadar yaklaşık 10-12 saatlik bir süre geçmektedir. Civciv kabuğu delmeden önce kabuk altı zarını delerek gagasını hava boşluğuna uzatır ve akciğer solunumu başlar (2. kritik dönem). Kuluçka sürelerinde yukarıda belirtilen faktörler nedeniyle farklılıklar olmasına rağmen, kuluçka makinesi içerisinde embriyolar arası ses yoluyla gerçekleşen haberleşme nedeniyle civcivler aynı sürelerde kuluçkadan çıkma eğilimi gösterirler. Sesin hızı embriyo gelişmesini yavaşlatmak veya hızlandırmak içindir. Sesin yavaş olması gelişmeyi hızlandırırken, hızlı olması gelişmeyi yavaşlatmaktadır.

http://www.biyologlar.com/tavuklar-sperm-uretir-mi

Örümcekler Hakkında Bilgi

Örümcek, eklembacaklıların örümceğimsiler (Arachnida) sınıfının örümcekler (Araneae) takımından türlerine verilen genel ad. Hemen hemen dünyanın her tarafında yaşarlar.2007 rakamlarına göre 108 familya ve 3677 cinste toplanan 39.725 türü bilinmektedir. Baş ve göğüs kaynaşmıştır. Karın, göğüse ince bir bel (pedisel) ile bağlanmıştır. Aynı büyüklükte başka bir canlının beli bu kadar ince değildir. İçinden sindirim borusu, kan damarları nefes boruları ve sinir sistemi geçer. Örümceklerin boyları, birkaç cm'den 35 cm'ye kadar değişir. Ağızlarının önünde iki zehir çengeli (keliser) ve iki his ayağı (pedipalp) yer alır. Göğüslerinde ise, gelişmiş dört çift yürüme bacağı vardır. Uçları, tarak gibi dişli iki çengelle sonlanır. Örümcek bunların sayesinde ağ üzerinde rahatça dolaşır. Bir kısmı ileriye, geriye ve yanlara doğru yürüyebilirler. Çoğunun başında 3 veya 4 çift osel (basit) göz bulunur. Gözlerin dizilişi, sınıflandırmada önemli bir özelliktir. Yuvarlak olan karın kısmı yumuşak ve esnek olup, alt kısmında solunum delikleri, ipek bezleri, anüs ve cinsiyet organları yer alır. Genel Özellikleri Örümcekler, yırtıcı hayvanlardır. Birbirlerine saldırmaktan çekinmezler. Avları çok çeşitlidir. Çoğu, böceklerle beslendiklerinden faydalı sayılırlar. Bazı tropikal türler amfibyum, sürüngen, küçük kuş ve memeli gibi omurgalıları avlarlar. Örümceklerin hepsi avlarını yakalamak için tuzak ağları kurmaz. Bir kısmı avlarını kovalayarak veya üzerlerine sıçrayarak yakalar. Suda böcek, kurbağa ve balık avlayanlar da vardır. Yakaladığı avını, kıskaçlarına açılan zehir salgısı ile felce uğratır. Sonra ısırarak avının iç organlarına, eritici enzimler ihtiva eden tükrük salgısını akıtır. Kısa bir zaman zarfında, avın iç organları eriyerek sıvı haline gelir. Örümcek, emici midesini bir pompa gibi kullanarak bu sıvıyı emer. Av, kısa bir sürede içi boş kabuğa döner. Örümcek, bu boş kabuğu ya olduğu yere bırakır veya başka bir yere atar. Böcekler, küçük kuşlar bu avlar arasındadırlar. Güney Amerika'da yaşayan, bacakları hariç 10 cm boyunda olan, toprakaltı inlerinde barınan bazı türler, tavşan ve tavukların içini boşaltabilecek güçtedir. Örümceklerin özofagusları (yemek borusu) çok dar olduğundan böyle beslenmek zorundadırlar. Ayrıca, ağız parçaları da bir sineği bile parçalayacak güçte değildir. Zehir çengelleri, avı delmeye ve zehir akıtmaya yarar. Uçtaki iğneli kısımları, bir şırınga gibi birer yan delikle biter. Deliğin böyle enjektörvari oluşu, tıkanma tehlikesini önler. İğne ava girince, zehir bu delikten sızar. Örümcekler, iki keliseri de kullanırlar. Isırdıkları zaman yanyana iki delik olması bu yüzdendir. Keliser, aynı zamanda, delik açma ve küçük cisimleri taşıma işlerine de yarar. Örümceklerin böceklerden ayrılan birçok özelliği vardır. Böceklerin çoğu kanatlı olduğu halde, örümcekler kanatsızdır. Böceklerde 6 bacak olmasına karşılık örümceklerde 8 bacak vardır. Antenleri olmadığından, ağız önündeki pedipalpler bu görevi üstlenirler. Dış görünüşleri bacağa benzediğinden bunlara duyu bacakları da denir. Üzerleri duyu algılayıcı tüylerle kaplı olup, dokunma, tad alma ve çevreyi koklayıp araştırma gibi görevler yaparlar. Üreme dönemlerinde erkeklerde spermaları biriktirip dişiye aktaran bir kopulasyon (çiftleşme) organı olarak da iş görürler. ve her tehlikeye karşı sperleri vardır. Örümceklerde trakealar (solunum boruları), akreplerde olduğu gibi karın altında kitap akciğerleri tipindedir. Kitap yaprakları şeklindeki deri kıvrımlarından dolayı solunum organları bu adı alır. İki veya dört tane kitap akciğerleri vardır. Eğer örümcekte bunlar iki ise, eksikliği ek solunum boruları ile tamamlanır Örümcek vücudunun ayrıntılar: dört çift yürüme bacağı (1), başla göğüs kaynaşmış olur (sefalotoraks, 2), karın (3), Anten veya kanat yok. Bu da onların böcek olmadığının bir kanıtıdır. Örümcek Ağları Örümceklerde, diğer eklembacaklılar gibi açık bir dolaşım sistemi bulunur. Kılcal damarları yoktur. Hemen hemen her yerde rastlanan örümcek ağı, aslında bir sanat şaheseridir. Yapılış maksadı avlanmak olan ağ, bir nevi tuzaktır. Fakat her örümcek türü ağ yapmaz. Ancak bütün örümcekler ağ tellerinden yumurtalarının etrafını saran kozalar yaparlar. Bazıları da ağ bezlerini, yaprakları yapıştırmakta, yuvalarının içini döşemede, açtıkları çukurun çevresini kapatmakta vs. işlerde kullanırlar. Ağ kurmayan bu tür avcı örümcekler de, arkalarında ağdan bir iz bırakarak, rüzgarla sürüklenmekten korunurlar. Erkekler, dişileri bulmakta da bu izlerden faydalanırlar. Karın altlarının arka taraflarında üç çift ağ organları bulunur. Her birinin dışarıya ayrı bir çıkışı vardır. Bezlerden meydana gelen yapışkan ve sıvı iplik maddesi, havayla temas edince sertleşir. Her ağ memeciğinde 100 kadar ince ve küçük kanalcıklar bulunur. Bu ince kanalcıklardan sızan iplikçikler bir araya gelerek büküldükleri zaman tek iplik durumuna gelirler. Esnek ve yapışkandırlar. Bir sinek ne kadar sert çarpsa da kopmazlar. Ağ yapmak isteyen örümcek, ağ organlarını bacaklarının bir kısmı ile bastırarak ağ maddesinin akışını başlatır. Örümcekler, iplik deliklerinden çıkan tellerin hepsini toplayıp bir tek tel halinde kullandıkları gibi bunlardan ayrı ayrı incecik tel de yaparlar. Düşme esnasında bir yere taktığı ağ telini, kendisi yere varıncaya kadar uzatabilir. Genç örümcekler, ağ tellerinin sayesinde uzun mesafelere uçabilirler. Bunun için telin bir ucunu bir yere bağlayarak kendilerini hava akımlarına bırakırlar. Böylece yerlerinden havalanan örümcekler, karada 5 km, denizde ise yüzlerce km uzaklara savrulabilirler. Okyanuslardaki ıssız adalarda yaşayan örümcekler, hep böyle havadan gelmişlerdir. Sonbaharda bol bol rastlanan ağ telleri de uçan genç örümceklerden kalmıştır. Ağ yapacak olan bir örümcek, önce yüksekçe bir yere tırmanarak, ağın ucunu bulunduğu kısma yapıştırarak ipek iplik yardımıyla aşağı süzülür. Gözüne kestirdiği bir dala ulaşarak bağlantı kurar. Sonra o iplik üzerinde gidip gelerek ağı kalınlaştırır. Daha sonra vücudundan çıkmakta olan ipliğin bir ucunu ilk ipliğe tutturarak kendisini boşluğa bırakır. Ağa bağlı halde bir yere varınca, o ucu vardığı yere yapıştırır. Bu yolla birkaç gidiş gelişte ağın kaba iskeleti meydana gelir. Bundan sonra iskeletin merkezi çevresinde dairevi halkalar yaparak ağı tamamlar. Ağ örümü çoğunlukla gece olur. Örülmesi en fazla 60 dakika alır. Ağın ortasında spiral ve yapışkan bir yer vardır. Diğer iplikçikler kurudur. Bir sinek ağa konsa hemen yapışır. Kurtulmak için çırpındıkça daha da yapışır. İkaz iplikçiği ile avın yakalandığını anlayan örümcek gelerek avını zehirler. İkaz iplikçiğinin bir ucu ağa bağlı, diğer ucu ise daima kendisindedir. Ağlar, genellikle yere dik vaziyettedir. Maksat, uçan arı ve sinekleri yakalamaktır. Her örümcek türünün, kendisine has ağ örme stili vardır. Ancak dikkati çeken nokta, ağlarda geometrik inceliklerin her zaman varlığıdır. Ağ örme işi örümceklerin, doğuştan kazandıkları bir sanattır. Küçük bir örümcek, daha önce hiç ağı görmemiş ve örmemiş olmasına rağmen büyüklere benzer ağlar örer. Düşmalardan Korunma Bazı örümcekler düşmanlarından korunmak için çeşitli hilelere başvururlar. Güneydoğu Asya'da bir örümcek türü yaptığı büyük ve dairevi ağının ortasında durur. Bu duruş örümcek yiyen kuşlar için kolay bir hedef teşkil eder. Örümcek, düşmanlarını yanıltmak için birkaç adet sahte ağ merkezi tesis eder. Yediği avlarının kalıntılarını da ağ merkezlerine takarak manken örümcekler kullanır. Başka bir örümcek çeşidi de diken ve ağaç kabuklarından manken örümcekler yapar. Örümcek ağlarının ipleri ipektir. Bu iplikler, aynı çaptaki çelik telden daha sağlamdır. Örümceğin ipeği, ipekböceğinin ipeğinden daha ince ve daha dayanıklıdır. Üstelik bildiğimiz ipekten daha güzeldir. Ancak yapılan araştırmalar göstermiştir ki, örümcek ipeği tellerinden ince ipek elde etmeye imkân yoktur. Daha doğrusu çok pahalıya mal olmaktadır. Bunun başlıca sebebi, örümcekleri bir arada tutmanın zorluğudur. Zira bir arada bulunan örümcekler birbirini yerler. Üreme Örümcekler ayrı eşeyli canlılardır. Dişileri erkeklerden daha iridir. Bazı türlerde erkekler de ağ yapar. Örümceklerde bir arada yaşamak, toplum ve aile hayatı yoktur dense de bazı türlerin birkaç birey olarak yasadıkları litaratüre geçmiştir. Erkekten daha iri olan dişiler, çiftleşme sonrası diğer örümceği yiyebilirler. Örümceklerde en ilgi çekici hususlardan biri de erkeklerde duyu bacaklarının eşleşme organı vazifesi görmesidir. Erkek önce bir sperma ağı örerek üzerine bir damla spermatozoon sıvısı bırakır. Sonra ters dönerek bu sıvıyı şırıngaya çeker gibi pedipalplerin şişkin kısmına doldurur. Bundan sonra dişiyi aramaya çıkar. Örümceklerin çiftleşmesinde erkek örümcek, daima ölümle karşı karşıyadır. Çiftleşme zamanında erkek örümcekler dişilerin karşısında çeşitli hareketlerle, dişilere açlığını unutturmaya çalışırlar. Sıçramalarla yaptığı bu hareketlere örümceğin sevgi dansı denir. Dişi örümceğe açlığını unutturmak için dans yaparken ondan uzak durmaya da dikkat eder. Zira bir anda yakalanmak tehlikesi vardır. Bazıları, çiftleşme öncesi dişi örümceğe bir böcek ikram ederek açlığını giderir. Bir tehlike kalmadığını anlayınca dişiye yaklaşır. Açlığını hatırlayan dişi, erkeği yemeyi düşündüğü için, erkekler çiftleşmeden sonra hemen kaçarlar.Genelde erkek, dişi aramaktan, sevgi dansından ve çiftleşmekten yorulduğu için dişi için çiftleşme sonrası en yakın protein kaynağı olarak görülür ve birçok örümcek kaçmaya fırsat bulamadan dişi örümceğe yem olur. Fakat her çiftleşmeden sonra dişinin mutlaka erkek örümceği yediği söylenemez. Dişi örümcekler yumurtalarını, ağ ipiyle yaptıkları kokon adı verilen kozalara (torbalara) bırakırlar. Bir kozada bazan yüzlerce yumurta olabilir. Genellikle yazın sonlarında döllenen yumurtalar, ilkbaharda yavru verir. Yaz başlarında döllenen yumurtalardan 20-60 gün içinde yavru çıkar. Örümcek, sonbaharda sarımsı beyaz renkli kokon adı verilen ipek bir koza içine bıraktığı yumurtalarına karşı çok şefkatli olmasına rağmen dişilerin yumurtaları veya yavruları yediği de olur.Bu durum yumurtaların döllenmemiş olduğunu gösterebilir.Yumuşak ve çok küçük olan bu yumurtalarla dolu kozayı bir dala, taş altına duvar yarığına, ağaç kovuğuna veya çalılıklar arasına emin bir yere yapıştırır.Kokon anne örümcek tarafından çevrilerek alttaki yavrularında hava alması sağlanır. İlkbaharda doğan yavrular ana-babalarına benzerler. Doğduktan birkaç gün sonra iyi bir ağ kurup kendi kendilerine beslenirler. Çoğu türlerde, yavrular erişkinliğe erdiği zaman babaları çoktan ölmüş olacaktır. Zira erkek örümcekler erişkinlikten sonra birkaç yıl yaşarlar.

http://www.biyologlar.com/orumcekler-hakkinda-bilgi

Omurgalıların karaya geçişi

Canlıların evriminde önemli basamaklardan biri hiç kuşkusuz onların, kara ortamına da uyum sağlayarak yaşama alanlarını genişletmiş olmalarıdır. Ancak, kara ortamına uyma konusunda canlıların önemli problemlerle karşılaşmış olmaları gerekmektedir. Çünkü, su ortamının kaldırma kuvveti olarak bilinen avantajına karşılık, karada yaşayan canlılar ağırlıklarını taşımak zorunda kalmışlardır. Bu nedenle, karasal organizmalar sucul organizmalara oranla daha fazla enerji harcamak durumundadırlar. Karasal ortamda günlük ve mevsimsel sıcaklık değişimlerinin denizlere ve göllere oranla önemli ölçüde fazla olması, karasal ortama uyan canlıların metabolik aktiviteleri üzerinde etkili olmuştur. Canlılığın sürdürülebilmesi için gerekli olan suyun karasal ortamda aranır olması başlı başına bir sorun olduğu gibi; homeostazisin korunması bakımından karasal organizmalarda su dengesinin korunması için solunum ve boşaltım sistemlerinde önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Her ne kadar konu başlığı "omurgalıların karaya geçişi" olsa da, karaya geçme konusunda yaşanan problemler omurgasız hayvanlar için de söz konusudur. Bu bakımdan örneklemede omurgasız hayvanlara da yer verilecektir. Solunum sisteminin amacı, su ve kara hayatına uymuş olan hayvanlarda oksijenin vücut sıvılarına alınmasını sağlamaktır. Fakat ortam koşulları ve gelişmişlik düzeyine bağlı olarak bu amaca ulaşmak için kullanılan yöntemler değişmektedir. Balıklarda solungaçlar, böceklerde trake sistemi solunum gereksinimi için yeterli olurken; omurgalılarda bu iş için akciğerlerin geliştiği görülmektedir. Böceklerde, trake sistemi tüm vücuda yayılmış olduğundan; gaz geçişi için ıslak olması gereken solunum yüzeylerinden fazla miktarda su kaybedilmesi gerekir. Böceklerde bu yolla su kaybı, solunumun yapılmadığı peryotlarda, trake sisteminin dış açıklıkları olan spirakulum'ların kapatılmasıyla önlenmeye çalışılır. Örneğin, yeni erginleşmiş bir sivrisinek, Anopheles maculipennis normal koşullarda 30 dakikada ağırlığının % 1,9 unu kaybederken; spirakulumlarını sürekli açık tutmak zorunda bırakıldığı % 2-3 CO2 içeren ortamda, aynı sürede ağırlığının % 23,1 ini kaybetmektedir. Bu örnek, böceklerde spirakulumların kapatılmasının vücut suyunun korunması bakımından ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Ancak, bazı böceklerin susuzluğa karşı ileri derecede bir önlem olarak, rektuma hapsettikleri havayı sıkıştırarak içindeki suyu yoğunlaştırdıktan sonra absorbe edebilme yeteneğini kazandıkları bilinmektedir. Örneğin, Thermobia domestica (Şekil 44) 21 0C sıcaklık derecesinde % 45 nisbi nem oranına sahip olan havadan bu yolla su emebilmektedir. Bir başka çalışmada, 30 mg ağırlığındaki Thermobia nın koşullara bağlı olarak, havadan 1-5 μg. dak.-1 hızda su kazanabildiği gösterilmiştir. Şekil 44. Termobia domestica Karada yaşayan canlılarda homeostazisin korunması büyük ölçüde boşaltım sistemiyle sağlanmaktadır. Sucul canlılar için önemli olmayan bu kayıba karşı karasal canlılarda, önlerine çıkan doğal seçim baskısıyla bu kaybı en aza indiren önlemler gelişmiştir. Örneğin, Elasmobranchii ve Amphibia da metabolizma artığı azot, "evrimin kanıtları" başlığı altında anlatıldığı gibi üre şeklinde vücuttan uzaklaştırılırken (üreotelik canlılar); Insecta, Reptilia ve Aves de ürik asit şeklinde vucuttan uzaklaştırılmaktadır (ürikotelik canlılar). Üre (CH4N2O) ve ürik asid (C5H4N4O3) in formülleri karşılaştırıldığında, suyun önemli bileşeni olan hidrojen atomunun her iki molekülde de aynı miktarda kaybedilmesine karşın; ürik asit molekülüyle daha fazla azot atomunun uzaklaştırıldığı görülmektedir. Bu ekonomi ve suyun arka barsakta geri emilerek vücuda kazandırılmasını sağlayan diğer mekanizmalar boşaltımla kaybedilen su miktarını azaltmıştır. Günümüzden 395 MYÖ (devoniyen devri) yaşanmış olan önemli bir gelişme; Rhipidistia olarak isimlendirilen ve loblu yüzgeç (kaslı bir kol ucundaki yüzgeç) lere sahip olan kemikli balıkların, yüzgeç taşıyan kollarının bugünkü karasal omurgalıların kaslı ve kemikli yapıya sahip olan bacaklarına benzer şekilde değişip gelişmeleri ve bu arada çeşitlenip yaygınlaşmalarıdır. Bu gelişmeye sahip olan canlılar, bulundukları bataklık ya da çamurlu zemin üzerinde hareket edebilme yeteneğine sahiptiler. Ayrıca, ripidistian'lar genel olarak solungaçlarıyla soluyan hayvanlar olmakla birlikte; yuttukları hava içindeki oksijeni akciğerlerinde kazanma yeteneğine de sahiptiler. Aktüel balıklarda bu ciğerler yüzme keselerine dönüşmüş durumdadır. Fosil kayıtlar denoniyen devrinin kurak olduğunu göstermektedir. Böyle bir ortamda, Ripidistia grubu canlılar sahip oldukları özelliklerle; havayı soluyarak ve toprağı iterek sürünme şeklinde kazandıkları yeni hareket tarzıyla, kuruyan bir sulak alandan diğerine giderek hayatta kalabilmişlerdir. Kuraklığın artması sonunda, doğal seçime bağlı olarak ortam koşullarına uyabilen canlıların hayatta kalmasıyla, su dışında yaşayabilen kara canlıları meydana gelmiştir. Karasal ortama uyumun, su ortamında kalma tutkusuna sahip olan canlıların kuraklık nedeniyle kuruyan bir su ortamından diğerine giderken dolaylı olarak kazandıkları bir yetenek olduğu da düşünülebilir. Loblu yüzgeçlere sahip olan Ripidistia grubu balıkların Mezozoik'de tekrar çeşitlenip yayıldıkları, fakat 70 milyon yıldan beri 1 tür dışında tamamen yok oldukları bilinmektedir. Coelacanthini takımından Latimeria chalumnae (Şekil 45) isimli bu tür, ilk olarak 1938 yıl Afrika'nın Madagaskar adasına yakın kıyılarında yakalandığında "yaşayan fosil" olarak adlandırılmıştır. Daha sonra, 34 adet daha yakalanabilmiştir. Rhipidistia grubuna giren balıklar çeşitli özellikleriyle, ilk kara omurgalıları olan ilkel kurbağalara benzerler. Bu özellikler, kafataslarının önemli ölçüde benzer olması; internal burun deliklerinin bulunuşu ve dişlerin üzerini örten mine tabakasındaki süturların dişin alt tabakalarına kadar uzanması gibi yapısal özelliklerdir. Labyrinthodontia, üst Devoniyenden Triyasa kadar varlığını sürdürmüş ve bugüne sadece fosil örnekleri ulaşmış olan amfibi alt sınıfıdır. Diş kesitlerinde labyrinthine ile sarılmış kanalların görülmesi ve kafanın tamamen kemik plaklarla örtülmüş olması ripidistian olan atalarına özgü karakterlerdir. Bu alt sınıfın ilk örneklerinden Ichthyostega (Şekil 46)yarı sucul ve balığa benzerlikleri olan bir canlıdır. Yine bu alt sınıfın ilk örneklerinden olan Anthracosauria (Embolomeri) nin bugün yaşayan kurbağaların ve reptillerin atası olduğu düşünülmektedir. Amfibilerin atası olmaya aday fosil olarak, Devoniyende yaşamış ve loblu yüzgeçlere sahip olan Eusthenopteron (Şekil 47) görülmektedir. Balığa benzemesine rağmen, pektoral ve pelvik yüzgeçlerinde yerde sürünen omurgalılar için gerekli olan kemik yapılar içermesi onun “mükemmel bir geçiş fosili” olarak değerlendirilmesine neden olmuştur. Şekil 46. Ichthyostega. Günümüzden 365 milyon yıl önce (üst devoniyen) yaşamış Şekil 47. Eusthenopteron. Günümüzden 385 milyon yıl önce (üst devoniyen) yaşamış. Karboniferde ortaya çıkan ve sucul canlılar olan Eogyrinus (Şekil 48), reptillere benzeyen örnekler içermektedir. Hatta, Teksas da Permiyen serilerinde ortaya çıkan ve yarı sucul ortamlara uyum sağlamış olan Seymouria (Şekil 49); amfibi ve reptil karakterlerine sahip olması nedeniyle sistematikteki yeri bakımından tartışma konusudur ve reptillerin amfibilerden meydana geldiği düşüncesini destekleyen bir geçiş fosilidir. Daha gelişmiş bir grup olan Temnospondyli‟nin genellikle yarı sucul olmasına rağmen, bazı karasal örnekler de içerdiği bilinmektedir. Örneğin, Permiyende yaşamış olan Eryops, sert derili ve takviye olmuş omurgaya sahip bir karnivordur. Balıklar tüm yaşamları, kurbağalar embriyonik gelişimleri süresince suya bağımlı hayvanlardır. Reptiller ise,karasal ortama iyi uymuş; çoğalmak ve embriyonik gelişimlerini tamamlamak üzere bile olsa, suda kalmak zorunda olmayan hayvanlardır. Reptillere bu olanağı sağlayan en önemli gelişme, hiç kuşkusuz amniyonik yumurta (örtülü yumurta) (Şekil 50) ya sahip oluşlarıdır. Bu yumurta tipinde embriyo sıvı dolu bir kese içinde gelişir ve embriyonun gelişim sürecinde gereksinimi olan her türlü besin yumurta içinde bulunmaktadır. Çoğalma aşamasına gelen bir dişinin yapması gereken, yumurtalarını olumsuz çevre koşullarının etkisinden uzak ve avcıların ulaşamayacağı, korunan yerlere bırakmasıdır. Bu gelişme Reptillere önemli bir avantaj sağlamış ve amfibilerin azalmasına neden olmuştur. Şekil 49. Seymouria Kuşların evrimi konusunda en önemli kanıt, ilk olarak Almanya'nın güneyinde, üst jura yaşlı bir kireç taşı ocağında 1860 yılında bulunan ve Archaeopteryx (Şekil 51) olarak adlandırılan fosile ait kalıntılardır. Bu fosil, bazı özellikleri bakımından sürüngenlere ve bazı özellikleri bakımından da kuşlara benzemektedir. Archaeopteryx bu niteliğiyle kuşların evrimi sürecinde bir ara form olarak kabul edilmektedir. Archaeopteryx in sürüngenlere ve kuşlara benzeyen özellikleri aşağıdaki şekilde özetlenebilir. Archaeopteryx‟in sürüngenlere özgü karakterleri: Kafatasında görülen nazal, preorbital ve temporal açıklıklar daha çok sürüngenlere benzer olması Çenelerde dişlerin bulunması Omurların şekli ve kuyrukla sonlanması Karın kaburgalarının bulunması Archaeopteryx bavarica dışında ele geçen fosillerde göğüs kemiği varlığının tartışmalı olması Arka üyelerin teropod (küçük dinazorlar) larınkine benzer olması Kanatta bulunan üç parmağın tırnaklı olması Archaeopteryx‟in kuşlara özgü karakterleri: Çene kemiklerinin uzamış olması, göz çukurlarının ve beyin hacminin büyük olması Ön üyelerin kanat şeklinde olması Kanat teleklerinin uzun eksene göre asimetrik olması Lades kemiği (furkula) nin bulunması Kalça kemerinin kuşlarınkine benzer olması Archaeopteryx bavarica da göğüs kemiği (sternum) bulunmasına rağmen; diğer buluntularda göğüs kemiğinin varlığı tartışma konusudur. Bu durum ilkel kuşlarda göğüs kemiğinin yeterince gelişip sertleşmediğini göstermektedir. Aktüel kuşlarda, sternum uçma kaslarının göğüse bağlandığı yer olduğu için çok gelişmiştir. Buna göre, gelişimini yeterince tamamlamamış bir sternuma sahip olan Archaeopteryx in aktüel kuşlar kadar uçma yeteneğine sahip olmadığı ve vücudunun tüy ve teleklerle kaplı olması dolayısıyla da sıcak kanlı olduğu tahmin edilmektedir. Bu bulguların ışığında, acaba uçmanın evrimi nasıl olmuştur ? Bu süreç içinde hangi canlı grubu bugünkü kuşların atasıdır ? Kuşların evrimi konusunda üzerinde tartışılan çeşitli teoriler bulunmaktadır. Bunlar aşağıdaki şekilde özetlenebilir: 1) Kuşların atası ağaçlar üzerinde yaşayan reptillerdir. Çünkü, Archaeopteryx in ön üyelerindeki parmaklar pençe şeklinde uzamış tırnaklara sahiptir. Bu canlılar Güney Amerika ya özgü olan çingene tavuklarına benzer şekilde pençeleriyle ağaç dallarına asılabilmekte, ağaç dalları arasında sıçrayabilmekte ve havada süzülebilmekteydiler. 2) Kuşların atası yerde yaşayan reptillerdi. Nitekim, paleontolojik bulgular Archaeopteryx in; küçük yapılı, iki ayak üzerinde yürüyen ve teropod olarak isimlendirilen dinazorların akrabası olduğunu göstermektedir. Aralarındaki önemli farklar; Archaeopteryx de ön üyelerin teleklerle kaplanarak kanat şeklini alması ve köprücük kemikleri (clavicula) nin birleşmesiyle meydana gelen lades kemiği (furcula) nin bulunmasıdır. 3) Tüy ve teleklerin bulunuşu sıcak kanlı, homoiothermic canlılara (kuşlar ve memeliler) ait bir özelliktir ve vücut sıcaklığının korunmasına yönelik oluşumlardır. Reptiller soğuk kanlı, poikilothermic canlılar olduklarından bu yapılar; onların çevreden ısı alışını gereksinimlerinin aksine engelleyecekti. Bu bakımdan, kuşların evrimleştiği düşünülen teropodların sıcak kanlı olması gerekir. Sıcak kanlılığın ortaya çıkışından önceki canlıların, gün içinde hareketli olmalarına karşın; gece ve kış gibi soğuk dönemleri hareketsiz geçirdikleri (kış uykusu) düşünülmektedir. Bugünkü memelilerin gece uykularının o dönemden kalma bir alışkanlık olduğu, uyku sırasında vücuttaki protein yapımının artması ve büyüme çağındaki canlılarda büyüme hormonlarının uyku halinde daha fazla salınması gibi avantajları nedeniyle uykunun, sıcak kanlı canlılarda da varlığını sürdürdüğü ileri sürülmektedir. Sıcak kanlılığın, soğuk kanlı canlılardaki enzimlerin bir veya daha fazlasının değişerek, canlıda daha hızlı ve/veya daha fazla madde oksitleyen, dolayısıyla daha fazla enerji sağlayan yapıya kavuşması sonunda; bu canlılarda meydana gelen kullanım fazlası enerjinin vücudu ısıtmasıyla ortaya çıktığı düşünülmektedir. Başlangıçda, kangurularda olduğu gibi düzenli ve sabit olmayan bir sıcaklığın evrim sürecinde değişmeyen bir karakter kazanmasıyla bugünkü sıcak kanlı hayvanların meydana geldiği düşünülmektedir. 4) Archaeopteryx kanatlarında kasların, güncel kuşlarda olduğu gibi el (tarsus) kemiklerine bağlı olmaması, bunun yerine sadece deriye tutunmuş olması, bu kasların uçma işlevi için yeterli yapıda olmadığını göstermektedir. Ayrıca, göğüs kemiğinin pek çok örnekde ele geçirilememiş olması; bu canlıda uçmanın tam olarak gerçekleşmediğini, yani Archaeopteryx in iyi uçan bir kuş olmadığını veya hiç uçamadığını düşündürmektedir. Buna karşın, teleklerle kaplı olan kanatların ucunda pençe şeklindeki tırnaklara dikkat çekilen bu teoride; uçmanın, sıcak kanlı ve uzun teleklere sahip kollarını çırparak avının arkasından koşan ve sıçrayan karnivor dinazorlarla başladığı ileri sürülmektedir. Uzun telekleriyle kelebek kepçesi gibi kullanılan kanatların, avın yakalanmasında canlıya avantaj sağladığı düşünülmektedir.

http://www.biyologlar.com/omurgalilarin-karaya-gecisi


Tavuklarda ovulasyon ve yumurta atımı

Bilgisi olan varsa paylaşmasını rica ederim. 1- Tavuklar çiftleşme olmadan da yumurta atımını kabuklu mu yapıyorlar? 2- Doğal ortamlarında horozla hiç karşılaşmamış bir tavuktan besin olarak kullandığımız yumurta elde edebilir miyiz? 3- Bir çok sitede yumurta elde etmek için yetiştirilen tavukların horoza ihtiyacı olmadığından bahsediliyor. Peki döllenmemiş ya da döllenme ihtimali olmayan bir yumurta için o kadar kalsiyumu bol keseden harcamak ne kadar doğayla bağdaşır? Şimdiden teşekkürler...

http://www.biyologlar.com/tavuklarda-ovulasyon-ve-yumurta-atimi

Tavukların Yaşam Döngüsü

Hemen hepsi karasal yaşayan, tipik zemin kuşlarıdır. Kısa ve güçlü bacakları, zeminde yürümeye ve eşinmeye uyum yapmıştır. Kanatları kısa ve küt olup, uçma yetenekleri iyi gelişmemiştir. Gaga kısa, kuvvetli ve ucu aşağıya doğru kıvrıktır. Sindirim işlemini kolaylaştırmak için, besinleriyle birlikte küçük taşlar da yutarlar. Boyun kısa ya da orta uzunluktadır. Başlarında çoğunlukla tüysüz, çıplak kısımlar veya "ibik" adı verilen deri yapıları bulunur. Erkekler, dişilerden daha renklidir. Kuyruk ve ibik yapıları da daha belirgin, iri ve daha renklidir. Erkeklerde arka parmak, daha yukarı konumludur ve kuvvetli bir yapı kazanarak "mahmuz" yapısına dönüşmüştür. Sürüler halinde yaşarlar ve kısa mesafelerde hızlı uçabilirler. Kuvvetli göğüs kasları sayesinde, ani kalkışlar yapabilirler. Toprak üzerine ya da çalıların arasına yaptıkları yuvalarına çok sayıda yumurta bırakırlar. Çok eşlilik görülür, erkekler haremlere sahiptirler. Sadece dişiler kuluçkaya yatar. Kabararak korkutma ve karşı cinsi etkilemek içi kur yapma gibi davranışları geliştirmişlerdir. Çoğu türü evcilleştirilmiştir.

http://www.biyologlar.com/tavuklarin-yasam-dongusu

Biyogaz Nedir Ve Kullanım Alanları

Araçlarda kullanılan özel yakıtlar •Biyodizel •Biyogaz •Biyoyakıt •Bitkisel yağ yakıtı •Bütanol yakıtı •Etanol yakıtı Biyogaz terimi temel olarak organik atıklardan kullanılabilir gaz üretilmesini ifade eder. Diğer bir ifade ile Oksijensiz ortamda mikrobiyolojik floranın etkisi altında organik maddenin karbondioksit ve ****n gazına dönüştürülmesidir. Biyogaz elde edinimi temel olarak organik maddelerin ayrıştırılmasına dayandığı için temel madde olarak bitkisel atıklar ya da hayvansal gübreler kullanılabilmektedir. Kullanılan hayvansal gübrelerin biyogaza dönüşüm sırasında fermante olarak daha yarayışlı hale geçmesi sebebiyle dünyada temel materyal olarak kullanılmaktadır. Aynı zamanda tavuk gübrelerinden de oldukça verimli biyogaz üretimi sağlanabilmektedir. Tavuk gübresinin kullanımı tarım için önemlidir. çünkü bu gübre topraklarda verim amaçlı kullanılamaz. Topraklarda tuzlulağa sebep olurlar. Kullanılamayan bu gübre biyogaza dönüştürüldüğünde yarayışlı bir hal almış olur. Günümüzde biyogaz üretimi çok çeşitli çaplarda; tek bir evin ısıtma ve mutfak giderlerini karşılamaktan, jeneratörlerle elektrik üretimine kadar yapılmaktadır Biyogazın Oluşumu Biyogaz üç evrede oluşur: 1. Hidroliz 2. Asit oluşturma 3. Metan oluşumu dur. Birinci aşama atığın mikroorganizmaların salgıladıkları enzimler ile çözünür hale dönüştürülmesidir. Bu aşamada polisakkaritler monosakkaritlere, proteinler peptidlere ve aminoasitlere dönüşür. Bundan sonraki aşamada asit oluşturucu bakteriler devreye girerek bu maddeleri asetik asit gibi küçük yapılı maddelere dönüştürürler. Asit oluşumu üretim esnasında pH'nın düşmesine neden olabilir bu durum metan oluşumunu sağlayacak bakteriler üzerinde olumsuz etki yaratabilir. Son aşamada ise bu madeleri metan oluşturucu bakteriler biyogaza dönüştürürler. Görüldüğü gibi biyogaz oluşumu mikrobiyolojik etmener ile gerçekleşmekte ve doğal olarak bu mikrobiyolojik organizmaların etkileneceği her türlü koşul biyogaz üretimini de etkilemektedir. 1. Hidroliz Aşaması İlk aşamada mikroorganizmaların salgıladıkları selular enzimler ile çözünür halde bulunmayan maddeler çamur içerisinde çözünür hale dönüşürler. Uzun zincirli kompleks karbonhidratları, proteinleri yağları ve lipidleri kısa zincirli yapılara dönüştürürler. Bu basit organiklere dönüşüm sonucunda birinci aşama olan hidroliz tamamlanmış olur. 2. Asit Oluşturma Aşaması Çözünür hale dönüşmüş organik maddeleri asetik asit, uçucu yağ asitleri, hidrojen ve karbondioksit gibi küçük yapılı maddelere dönüşür. Bu aşama anaerobik bakteriler ile gerçekleştirilir. Bu bakteriler metan oluşturucu bakterilere uygun ortam oluştururlar. 3. Metan Oluşumu Bakterilerin asetik asiti parçalayarak veya hidrojen ile karbondioksit sentezi sonucunda biyogaza dönüştürülmesi işlemdir. Metan üretimi diğer süreçlere göre daha yavaş bir süreçtir. Metan oluşumundaki etkili bakteriler çevre koşullarından oldukça fazla etkilenirler. Biyogaz Üretiminde Kullanılan Materyaller Biyogaz üretiminde organik atık Biyogaz üretimi için kullanılan materyaller, hayvansal gübreler, organik atıklar ve endüstriyel atıklar olarak üç başlık altında incelenebilir. Bu bağlamda kullanılan materyaller: 1. Hayvansal atıklar 1. Hayvancılık ile elde edilen atıklar 2. Hayvan gübreleri 2. Bitkisel atıklar 1. Bahçe atıkları 2. Yemek atıkları 3. Endüstriyel atıklar 1. Zirai atıklar 2. Orman endüstrisinden elde edilen atıklar 3. Deri ve tekstil endüstrisinden ele edilen atıklar 4. Kağıt endüstrisinden elde edilen atıklar 5. Gıda endüstrisi atıkları 6. Sebze, tahıl, meyve ve yağ endüstrisinden elde edilen atıklar 7. Şeker endüstrisi atıkları 8. Evsel katı atıklar 9. Atıksu arıtma tesisi atıkları Biyogaz üretimi tarımsal atıklardan yararlanılarak yapılabileceği gibi endüstriyel atıklardan yararlanılarakta yapılabilmektedir. Kentsel atıkların ayrı ayrı toplanılması ve kanalizasyon atıklarının arıtma tesislerinde toplanılmasıyla önemli ölçüde biyogaz üretim imkânı vardır. Bu çerçevede Türkiye'de İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin Büyük Kanal Projesi çerçevesinde yaptığı bazı çalışmalar bulunmaktadır. Biyogaz Üretimini Etkileyen Faktörler Biyogaz boruları Genel olarak biyogaz oluşumuna etki eden mikrobiyolojik bakterilerin etkileneceği her faktör biyogaz üretimini de etkiler. Bir bakterinin yaşamsal falliyetlerini devam ettirebilmesi için belirli sıcaklık ve pH değerlerine ihtiyacı vardır. Aynı zamanda toksisite de bakterilerin falliyetlerini direk olarak etkiler. C/N oranı (Karbon / Azot) bir bakterinin ayrıştırma hızına etkisi bulunduğu için önemlidir. C/N oranın dar olması bakterilerin o atığı daha hızlı ayrıştırması anlamına gelir. Son olarakta biyogaz üretiminin yapıldığı reaktörde organik yükleme hızı ve hidrolik bekleme süreside biyogaz üretimine direk olarak etkiler. Sıcaklığın Biyogaz Üretimine Etkileri Metanojenik bakteriler çok yüksek ve çok düşük sıcaklık değerlerinde aktif olmamaktadır. Bu yüzden biyogaz üretiminin gerçekleşeceği reaktör sıcaklığı biyogazın üretimine veya hızına direk olarak etki etmektedir. Bu bakteriler sıcaklık değişimlerine karşıda oldukça hassastırlar. Reaktörün içerisindeki sıcaklık bekleme süresini ve reaktör hacmini de belirler. Sıcaklığın düzeyine göre sınıflandırılması üç şekilde yapılabilir. 1. Psikofilik sıcaklık aralığı = 12-20 Derece 2. Mesofilik sıcaklık aralığı = 20-40 Derece 3. Termofilik sıcaklık aralığı = 40-65 Derece pH'nın Biyogaz Üretimine Etkileri Metan oluşturucu bakteriler için en uygun pH değerleri nötr veya hafif alkali değerlerdir.Anaerobik şartlarda fermantasyon işlemi devam ederken 7-7.5 arasında değişir. pH değerinin 6.7 düzeylerine düşmesi durumunda bakteriler üzerinde toksit etki yapar. Asit oluşturucu bakterilerin ise sayısı artarak pHnın düşmesine ve metan oluşumunun durmasına sebep olabilirler. Bu gibi durumlarda reaktöre organik madde yüklenmesi kesilerek asit oranının düşmesi sağlanır. pH'nın kararlı bir hale gelebilmesi için kimyasal da kullanılabilmektedir. Bu kimyasallardan bir tanesi sönmüş kireç olarak bilinen kalsiyum hidrooksittir. Toksisite'nin Biyogaz Üretimine Etkileri Mineral iyonları, ağır metaller ile deterjan gibi maddeler bakterilerin gelişimi üzerinde olumsuz etkiler oluştururlar. Bu maddelerin biyoreaktörlere sızması ile üretimin yavaşlaması veya durması söz konusu olabilmektedir. Tavuk yetiştiriciliğinde yemlere antibiyotik katılması, gaz üretiminde tavuk gübrelerinin kullanıldığı sistemlerde toksisite etkisi yapmaktadır. Bu şekildeki yemlerle beslenen tavukların gübrelerinde de antibiyotikler bulunmakta ve bu antibiyotikler metan oluşturcu bakteriler üzerinde olumsuz etki yapmaktadır. C/N Oranının Biyogaz Üretimine Etkileri Anaerobik bakteriler karbonu enerji elde edebilmek için kullanmaktadırlar. Azot ise bakterilerin büyümesi ve çoğalması için gerekli olan diğer maddedir. C/N orano biyogaz elde edilecek olan atık için uygun değerlerde olmalıdır. Oran 23/1 düzeyinden fazla ve 10/1 oranından az olmamalıdır. Azot oranının fazla olması amonyak oluşumu sebebiyle biyogaz üretimini olumsuz etkilemektedir. Organik Yükleme Hızının Biyogaz Üretimine Etkileri Organik yükleme hızı, birim hacim (m3) bioreaktörlere günlük olarak beslenen organik madde miktarıdır. Organik yükleme hızının mümkün oldukça optimumda tutulması gereklidir Aksi halde pH seviyesi düşerek gaz oluşumunu tamamen durabilmektedir. Mesofilik şartlarda çalışan reaktörler için optimum organik yükleme hızı Biyogazın üretimi için tasarlanmış yapıların genel ismidir. Küçük hacimli ve büyük hacimli olarak ikiye ayrılabilir. Küçük hacimli reaktörler hacim olarak 3 ton a kadar olabilmektedir. Ancak yapılan araştırmalarda 10 tonun altında istenilen verimlilikte olmamaktadır. Biyoreaktörün tasarımında üretimin kesik kesik mi yoksa sürekli mi olacağı da belirleyici bir unsurdur. Dünyada biyoreaktörü ve biyogazı en çok kullanan ülke Çin'dir. Bu ülkenin kendine has küçük kapasiteli reaktörleride vardır. Son dönemlerde ucuz maliyeti nedeniyle torba tipi ya da balon tipi reaktör modelleride yaygınlaşmaktadır. Ancak bu model reaktörlerin verimli hizmet süreleri takriben 2 - 3 yıl kadardır. Biyogaz üretiminde ise kullanılan en yaygın üç reaktör aşağıdaki gibidir: 1. Sabit kubbeli (Çin tipi) reaktörler, 2. Hareketli kubbeli (Hint tipi) reaktörler 3. Torba tipi (Tayvan tipi) reaktörler Türkiye'de Biyogaz 1980 - 86 yılları arasında ülkemizde Toprak-Su araştırma enstütüleri tarafından yoğun olarak araştırılmıştır. Daha sonra ise bu konudaki araştırmalar üniversiteler bünyesinde bireysel olarak devam etmiştir. Biyogaz üretimi herkesin kendi başına yapabileceği bir şey değildir. Bu üretim için eğitimli ve gerekli donanımı olan kişiler tarafından desteklenmesi gerekmektedir. Türkiye'de bu konuda yeterli bilgiye sahip kişilerin bulunması hususunda sorunlar bulunmaktadır. Dünyada biyogaz üretim ve kullanımı giderek gelişmektedir. Hayvan gübresinden elde edilen biyogazın tesis oranları dikkate alınırsa dünyadaki tesislerin %80'i Çin'de %10'u Hindistan'da, Nepal ve Tayland'ta bulunmaktadır. Tesis sayısına göre ise ülkelerin sıralaması yanda tabloda verilmiştir. Avrupa'nın hayvan gübresi ile elde ettiği biyogaza ve tesis sayısına bakılacak olursa bu noktada Almanya 2,200 tesis ile en fazla üretim yapan ülke konumundadır. Bu ülkeyi 70 tesis ile İtalya takip etmektedir. Almanya'da biyogaz tesislerinin yapımı 1993 yılından itibaren artmış ve yine aynı yıldan günümüze kadar 139 tesisten 2,200 tesise kadar artmıştır. Biyogazın Kullanım Alanları Biyogaz ile çalışan otobüs / Bern, İsviçre Biyogaz doğalgazın kullanım alanlarıyla parelel olarak kullanılabilen bir enerji kaynağıdır. Biyogaz kullanım alanları aşağıdaki gibi sıralanabilir: 1. Doğrudan yakarak ısınma ve ısıtma 2. Motor yakıtı olarak kullanımı suretiyle ulaşım 3. Türbin yakıtı olarak kullanımı ile elektrik üretimi 4. Yakıt pillerinde kullanımı 5. Mevcut doğalgaza katılarak maliyetlerin düşürülmesi 6. Kimyasal maddelerin üretimi sırasında biyogaz kullanımı Tüm bu kullanım alanlarının yanısıra biyogaz çevreye karşı duyarlı bir enerji kaynağıdır. Bu yüzden gelişen koşullarda çevre kirliliğinin önlenmesinde yeşil yakıt olarak bilinen organik madde kökenli biyogaz kullanımı daha önemlidir. Biygaz üretimi için kullanılan ham maddeler tarımsal arazilerde üretildiği için, tarımsal işletmelerde gerek seraların ve iskan yapılarının ısıtılmasında gerekse traktörlerin yakıtı olarak kullanılmasında önemli bir fayda sağlayabilmektedir. Bu şekilde kullanılan biyogaz işletme maliyetlerini önemli ölçüde azaltmaktadır. Biyogaz ile çalışan otobüs / Bern, İsviçre Biyogaz doğalgazın kullanım alanlarıyla parelel olarak kullanılabilen bir enerji kaynağıdır. Biyogaz kullanım alanları aşağıdaki gibi sıralanabilir: 1. Doğrudan yakarak ısınma ve ısıtma 2. Motor yakıtı olarak kullanımı suretiyle ulaşım 3. Türbin yakıtı olarak kullanımı ile elektrik üretimi 4. Yakıt pillerinde kullanımı 5. Mevcut doğalgaza katılarak maliyetlerin düşürülmesi 6. Kimyasal maddelerin üretimi sırasında biyogaz kullanımı Tüm bu kullanım alanlarının yanısıra biyogaz çevreye karşı duyarlı bir enerji kaynağıdır. Bu yüzden gelişen koşullarda çevre kirliliğinin önlenmesinde yeşil yakıt olarak bilinen organik madde kökenli biyogaz kullanımı daha önemlidir. Biygaz üretimi için kullanılan ham maddeler tarımsal arazilerde üretildiği için, tarımsal işletmelerde gerek seraların ve iskan yapılarının ısıtılmasında gerekse traktörlerin yakıtı olarak kullanılmasında önemli bir fayda sağlayabilmektedir. Bu şekilde kullanılan biyogaz işletme maliyetlerini önemli ölçüde azaltmaktadır.

http://www.biyologlar.com/biyogaz-nedir-ve-kullanim-alanlari

Belleğin Temel Taşı RNA

1960'lı yıllarının ortalarında Houston (Texas), Baylor Üniversitesinde farmakolog olan Prof. Georges Ungar ilginç bir seri deneme yapmıştır. Fanus içerisine kapatılan beyaz bir fare, belirli aralıklarla fanusun üzerindeki bir gonkla rahatsız edilmekteydi. Fakat fare alışmaya yatkın bir hayvandır. Günler ve haftalarca devam eden bu gonk sesine belirli bir süre sonra alışmaya başlamıştır. Bu şekilde alıştırılmış yüzlerce farenin beyni dondurularak saklanmış ve içerisinde alışmayı sağlayan maddenin birikip birikmediği a rastı n l maya başlanmıştır. UNGAR'ın savma göre, canlılarda alışma ve öğrenme RNA birikimi şeklinde saklanmaktaydı. Değişik amaç için kullanılmak üzere yapabildiğince çok RNA izole etti. ikinci Dünya Savaşı sıralarında İsveç’i! holger hyden kalıtımın biyolojik yapısının belleğin ruhsal yapısıyla paralellik gösterdiğini kanıtlamıştı. Bir türün evrimsel gelişim süreci içerisinde öğrendikleri, kalıtımla daha sonraki döllere aktarılmaktaydı "Türün Belleği". hyden,DNA'nın türün belleğinin, RNA'nın ise bireyin belleğinin oluşmasında rol oynadığım ta o zamanlar savunmaktaydı. Yaptığı çalışmalarda eğitilmiş hayvanların beynindeki RNA miktarının eğitilmeyenlere göre çok daha fazla olması bu yaklaşımı doğrulamıştır. Daha sonra ruhbilimci james mcconnell, yassı solucanlarla (özellikle Planaria) denemeler yapmıştır. Bir ışık uyarımının arkasından, yassı solucanın vücuduna zayıf elektrik şoku verilmiştir. Belirli sürelerle (bir iki dakikada bir) tekrarlanan bu denemenin sonucunda (bir iki hafta sonra), yassı solucan ışığın yandığım görünce büzülmeye başlamış, yani ışıktan sonra elektrik sokunun geleceğini öğrenmiştir. Eğitilen bu yassı solucanları öldürerek, etlerim eğitilmemiş solucanlara yediren mcconnell, eğitilmemiş solucanların, eğitilmişler gibi davrandığım hayretle gördü. Bu etlerle beslenen eğitilmemiş solucanlar da ışıktan sonra elektrik sokunun geleceğin! davranışlarıyla göstermekteydiler. Bu akıl almaz bir sonuçtu: Bellek nakledilmişti. HYDEN'nın savma dayanarak, eğitilmiş yassı solucanlardan çıkardığı RNA özütünü (ekstraktını), eğitilmemişlere enjekte ettiğinde, sonuç yine aynıydı. Eğitilmemişler ya kısa bir süre sonra ya da anında eğitilmişler gibi davranıyorlardı. 1950 yıllarında yapılan bu denemenin sonucuna inananların sayışı oldukça azdı. Amerika'da yayınlanan bir mizah dergisinde "Profesörünüzü Yiyiniz" başlığı altındaki bir yazı konuyu sansasyonel bir şekilde tekrar gündeme getirmiştir. Bunun üzerine birçok laboratuarda yapılan denemeler, McCONNELL'in savının doğru olduğunu kanıtlamıştır. Elektrik şoku ve ışıkla eğitilmiş bir Planaria birkaç parçaya ayrılırsa; bir zaman sonra her parça kendini rejenere ederek yeni bir hayvan yapar, ilginç olanı beyni taşıyan baş kısmı eski alışkanlıkları hatırlamasının yanı sıra, beyinle ilgisi olmayan kuyruk kısmından meydana gelen (yeni bir beyin oluşturan) hayvan bu engrammı, yani öğretileni hatırlayabilmektedir. Demek ki bir madde bağlanmasıyla açıklanan bellek, sadece beyin hücrelerinde değil, aynı zamanda vücut hücrelerinde de oluşmuştur. Eğer bellek RNA şeklinde ya da RNA aracılığıyla bağlanıyorsa, ribonukleaz enzimi ile (yalnız RNA'yı temel taşlarına kadar parçalar, diğer bileşiklere etkisi yoktur) bu engrammı bozmak mümkün olacaktır. Nitekim parçalanmış hayvanlar ribo-nukleazlı bir suda yetiştirilirse beyin kısmım taşıyan parçanın belleğini yitirmediği; diğer kısımdan gelişen hayvanların eski koşullanmayı hatırlayamadığı görülmüştür. Keza vücut içerisine enjekte edilen RN-az (ribonukleaz) da aynı etkiyi gösterir. Bu, belleğin RNA aracılığıyla saklandığım göstermekle beraber tam kanıtlayamaz. Çünkü RN-az sadece bellekle ilgili RNA'yı değil, tüm RNA’lar ve dolayısıyla protein sen¤¤¤i için gerekli olanları da parçalar. Bu nedenle bellek silinmesini ya da zayıflamasını sadece RNA'ya bağlamak sakıncalı olabilir (bir protein bağı olmaması için de neden yoktur!). Bundan sonraki tartışmalar, nakledilen maddenin salt bir bellek nakli mi olduğu, yoksa var olan belleğin belirli bir doğrultuda kuvvetlendirilmesi ve düzeltilmesi şeklinde mi olduğuydu? Bu tartışmalar sürerken, 1965yılında UNGAR'ın yaptığı denemeler gündeme geldi. Belleğin Nakli Ungar, eğitilen farelerden çıkardığı RNA özütünü eğitilmemiş farelere enjekte etti. Enjekte edilen fare gonk sesine tepki göstermiyordu ya da çok kısa süren bir denemeden sonra alışıyordu, ungar, sonradan elde edilen bu alışkanlığın bellek olarak naklini yeterli bulmuyordu. Bu nedenle ikinci bir deneme daha yaptı. Doğuştan gelen bazı özelliklerim, eğitilmek suretiyle değiştirerek bellek şeklinde nakletmeyi amaçladı. Fareler doğuştan gelen bir özellikle ışıktan kaçarlar. Küçük bir kafesin içerisinde birbirine geçişti iki bölme yapılmış; bölmenin biri karartılmış, diğeri aydınlık tutulmuştur. Karanlık bölmedeki besin maddelerinin bulunduğu yere elektrik telleri döşenmiş ve zayıf akım verilmiştir. Bir zaman sonra fareler, doğal yapılarına aykırı olmakla beraber aydınlık bölmede kalmayı tercih etmeye başlamışlardır. UNGAR'a göre "karanlıktan korkma maddesi"nin RNA şeklinde beyinde bağlanmış olması gerekmektedir. Nitekim eğitilmiş farelerin beyinlerinden izole edilen RNA eğitilmemiş farelere enjekte edildiğinde, tüm fareler önceden eğitilmiş gibi, yani karanlık bölmede elektrik akımının varlığından haberdarmış gibi davranmaya başlamışlardır. Bu deneme ile kuşkuya meydan vermeyecek şekilde, çok özel bir durum için oluşan bellek, kimyasal olarak bir canlıdan diğer canlıya nakledilmiştir. Aynı atadan çoğalmış fareler eğitildikten sonra eterle öldürülmüş; çok hızlı ameliyatla, özel bölgelerden 1 gr. kadar beyinleri alınmış ve özel yöntemlerle RNA özütleri (0.7 -1.1 mgr) yapılmıştır. Vücut sıvısı içine hızlı alınsın diye bu özütler diğer farelerin karın boşluğuna enjekte edilmiştir. Enjekte edilen bu farelerin aynı koşullara çok daha hızlı uyum sağladıkları görülmüştür. Tam uyum görülmez; çünkü özütleme yaparken ve karın boşluğundan emilirken birçok madde yitirilmiştir. Hatta, belirli bir molekül şeklinde bağlanmış bellek engrammtan bu işlemler sırasında yapısal olarak bozulmalara uğramıştır. Bu öğrenme birçok yönden aynı zamanda gerçekleştirilirse; örneğin, besinini bulurken ses, ışık, koku ve renk faktörleri ayrı ayrı öğretilirse, sonuç çok daha kuvvetli olur. Çünkü her öğretim simgesi için birikmiş mikro bellek, esas belleği oluşturur ve çok şiddetli simgelerle öğrenilmiş bir bellekte ise RNA birikimi çok daha fazla olur. Japon balıklarına elektrik şoku ile bazı şeyler öğretilebilir. Bu bellek aylarca saklanır. Fakat eğitim sırasında ya da eğitimin hemen ardında puromycin püskürtülür ya da bu maddeyle vücut ovulursa, belleğin oluşmadığı görülecektir. Çünkü puromycin bir antibiyotiktir ve protein sen¤¤¤in! önler. Eğitimden 1 -2 saat sonra verilecek puromycin'in belleğe herhangi bir etkisi gözlenmemiştir. Burada belleğin protein şeklinde bağlandığı ve puromycin'in kısa süreli belleğin, uzun süreli bellek haline geçmesini önlediği görülür. Bu belleğin hangi maddelerden oluştuğu konusundaki tartışmalar bugüne dek gelmektedir. ungar, yıllarca süren karmaşık denemeler sonucunda, aydınlığa uyum yapmak için eğitilmiş farelerden elde ettiği yeterince RNA'nın yanı sıra, kimyasal olarak saflaştırılmış ve kendi deyimiyle "S k o t o p h o b i n" Karanlıktan Korkutan Madde denen yeni bir madde daha elde etti. Bu yeni madde çekirdek asidi değil, bir proteindi. özünde, bu şaşılacak bir sonuç değildi; çünkü proteinin sen¤¤¤i de RNA ile yapılmaktaydı. Demek ki yaşanılarak öğrenilen her olay RNA yardımı ile beyinde özel bir protein bağı veya zinciri şeklinde resmediliyor ve bir iz "E n g r a m m" halinde saklanıyordu. Daha sonra anımsanan olaylar, bu bağlanan moleküllerin tekrar okunması şeklindeydi. ungar, bellek maddesi skotofobini laboratuarda yeniden yapmayı başarmıştır (doğal olarak amino asitlerin sırası, taşıdığı bilgiye göre, belirli bir dizilime sahiptir). Bu yapay madde farelere enjekte edildiğinde yine karanlıktan korkma ve aydınlığı sevme ortaya çıkmaktadır. Eğer yapılan bu denemeler olayın açıklanmasında ilk basamaklar ise, önümüzdeki yüzyıllarda yapay belleklerin sen¤¤¤lenmesi kaçınılmaz olacaktır. Belleğin RNA şeklinde bağlandığına dair kanıtlar olma-sına karşın, ayrıntılı bir açıklama için daha dikkatli olmak gerekir. Fakat RNA'nın bellek için gerekli olduğunu kabul ettiğimizde, belleğin evrimsel gelişiminde önemli bulgular ortaya çıkacaktır. RNA'ca insan beyninin doğumdan 40 yasma kadar zenginleştiği, 40 - 60 yaş aralığında sabit kaldığı ve 60 yaşın üstünde, gittikçe azaldığı bilinmektedir, öğrenme kapasitesi de bu RNA birikimine bir paralellik göstermektedir. Bellek, beynin bir ürünü değildi; bundan iki milyar yıl önce merkezi sinir sisteminin gelişmediği devirlerde, anılar yine bu moleküller yardımıyla maddeleşiyordu. Beyin, bu yapı taşlarının bir araya toplanmasıyla oluşmuştur. Bilindiği gibi, evrimde bütün zorluk bir mekanizmanın ortaya çıkmasıdır; geliştirilmesi yalnız zaman meselesidir, Bellek ise ta moleküler düzeyde yaratırken vardı, geliştirilmesi ise zamanla olmuştur. "Yani bellek tüm beyinlerden daha eskidir". Daha önce değindiğimiz gibi beynin en alt tabakalarında yatan bu jeolojik bellek birimleri, üst beyin tarafından organize edilerek birey için en iyi şekilde kullanılmasına çalışılır. Diğer ruhsal davranışlarımızı da aynı şekilde açıklamak için elimizde kanıt yok! Fakat aynı düşünce sistemi içerisinde, her ruhsal davranışın, ilkel birimler şeklinde, moleküler yaratılışa kadar uzanacağı ve bu alt birimlerin büyük beyin tarafından organize edilmek suretiyle daha karmaşık yapıların ortaya çıktığı savunulabilir. Bu, ruh denen kavramın ayrı bir güç gibi düşünülmesin! ve metabiyolojik olarak açıklanmasını ortadan kaldıra¤cak bir savdır.   Bilgi ve bellek her zaman yaşanılarak kazanılmayabilir; insanda bilgi alış-verişi bunun tipik örneğidir. Hayvanlarda, sözle ve diğer iletişim (komünikasyon) araçlarıyla bilgi ve bellek aktarımı, yüksek organizasyonlu hayvanların bir kısmı hariç hemen hemen yok gibidir. Bazı davranışlar atalarının eğitimiyle kazanılır. Fakat canlılar arasında kazanılmış deneyimlerin maddesel olarak nakledilmesi geçmişte ve şimdi yapılmış mıdır? Bunun açıklamasın! yapmadan önce bazı araştırmaları gözden geçirmemiz gerekmektedir. G. anderson, 1970 yılında, evrimde devrim yapacak ve bizim ruhbilimimizi kökünden sarsacak bir araştırmayı gerçekleştirdi. "Viral Transduksiyon == Virüsle Taşınma"nın evrimsel açıdan ne denli önemli olduğunu buldu. Virüslerin ancak canlı hücrelerde çoğalabileceğini biliyoruz. Virüs girdiği hücreye, çok defa, kendi kalıtsal materyalini bağlayarak, hücrenin sen¤¤¤leme programım bozar ve virüsü oluşturacak moleküllerin sen¤¤¤inin yapılmasını sağlar. Meydana gelen yeni virüsler diğer hücrelere girerek çoğalmalarına devam ederler (virüslere bkz. !). 1958 yılında Amerikalı biyolog joshua lederberg, 1952 yılında gerçekleştirdiği bir çalışmadan dolayı Nobel aldı. Çalışmanın özeti şuydu: Virüsler bir hücreden diğer hücreye geçerken, önce bulunduğu ve çoğaldığı hücrenin kalıtsal materyalinden (DNA parçaların-dan) bir kısmım da sürükleyerek götürebiliyordu. Bu olaya "Transduksiyon" denir. Daha sonra yapılan ayrıntılı çalışmalarda, taşınan bu parçaların oldukça uzun olabileceği 3, 4 ve hatta 5 komple genin bu şekilde taşınabileceği saptanmıştır. anderson, 1970 yılında bu çalışmalara dayanarak dünyadaki canlı türleri arasında, kalıtsal deneyimlerin, virüsler aracılığıyla birbirlerine nakledilmelerinin, evrimde küçümsenemeyecek bir mekanizma olduğunu ileriye sürdü. Bunun anlamı şudur: Dünyadaki sayısız denebilecek canlıda meydana gelecek bir kalıtsal değişiklik, bir buluş, bir gelişim, er veya geç diğer canlılar tarafından kopya edilecektir. Bu açıklama araştırıcıların gözlerindeki perdeyi kaldırdı. Dünyadaki tüm canlıların neden aynı genetik kodu kullandıkları aydınlandı. Birinde. mutasyon-seleksiyon mekanizmasına göre meydana gelen bir yenilik, ortak alfabeyi kullanan diğer canlılar tarafından da kullanılabilecektir. Böylece bir virüs tarafından saldırıya uğrayan hücre (eğer virüse karşı tam bir savunma mekanizmasına sahipse), o virüs tarafından getirilen DNA parçasın kendi amacı için deneme olanağım bulur. Belirli bir tür organizmada kalıtsal olarak meydana gelecek ilerleme veya değişiklik, böylece diğer tüm canlıların emrine sunulabilecektir. Madde değişimi için kullanılan binlerce enzimin takası ve evrensel kullanımı da bu şekilde açıklanabilir. Fakat en büyük yardımı, evrimdeki gelişimlerin açıklanmasındadır. öyle ki, canlılığın ortaya çıkışından bugüne dek geçen 3 milyar yıl, bu denli gelişim ve dallanma için az bir zaman olarak kabul ediliyordu. Mutasyon-seleksiyon mekanizmasının rastlantılara bağlı olarak birhücreliden çok hücreliye, su yaşamından kara yaş..... geçmesi ve insana kadar gelişmesi çok daha uzun bir zamana gereksinme gösterir. Çünkü ilkel bir canlı türünün ve döllerinin değişimiyle (rastlantılarla) bu denli gelişmiş bir canlı türünün ortaya çıkması çok büyük bir olasılığı gerektirmektedir. Bu da bazı kuşkuların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Halbuki herhangi bir canlı türünde ve bir türün herhangi bir bireyinde meydana gelecek evrimsel (kalıtsal) ilerleme veya değişim, yukarıda anlatılan şekilde diğer canlı türüne aktarılabiliyorsa ve bu yenilik belirli ölçüde tüm canlıların hizmetine sunulabiliyorsa, o zaman evrimsel değişimde çok büyük sıçramalar görülecektir. Bu da bu kısa süre içerisinde neden bu kadar dallanma ve ilerlemenin ortaya çıktığım açıklayabilir. Çünkü dünyadaki herhangi bir canlıya (sayısız denecek kadar birey vardır denilebilir tesadüfen rastlayan yenilik diğerlerine aktarılabiliyordu. Yani bugün bizde hastalık yapan virüslerin akrabaları (hastalık yapmayanları), insanın bu denli karmaşık olmasın! ve gelişmesin! sağlayan en büyük faktör olarak varsayılmaktadır. SOYUT DÜŞÜNCEYE GEÇİŞ insanın en büyük özelliklerinden biri de soyut düşünebilmesidir. Soyut düşün-meye (abstraksiyon) ulaştıkça içgüdülerimizi daha etkin olarak kontrol altına almaya başlıyoruz. Fakat uyarının çok güçlü olduğu durumlarda bu soyut düşünme yitirilebilir (kızdığımızda, korktuğumuzda ve eşeysel olarak uyarıldığımızda vs.). Bu konuda en ilginç araştırma Freiburg'lu biyolog bernhard hassenstein'o aittir. Kafesin içerisinde eğitilmiş bir kuş, bakıcısının elinden besinim' almakta, özellikle un kurtlarım büyük bir iştahla yemektedir. Bakıcı, kafesin kapışım açmakta ve kapının tam karşı-sına (aksi taratma) gelen kısımdaki tef örgünün önünde, elinde bulunan un kurtlarım kafese doğru uzatmaktadır. Kuş, bu un kurtlarına ulaşmak için tel örgüyü zorlamakta veya yırtmaya çalışmaktadır. Fakat açık kapıdan çıkıp bekçiye ulaşmayı becerememektedir. Bakıcı elindeki kurtlarla birlikte tel örgüden yavaş yavaş uzaklaşmaya baslarsa, belirli bir uzaklıktan sonra, kuş, açık kapıdan çıkıp kurtlara ulaşabilmeyi düşünebilmektedir. Bu deneme çeşitli defalar tekrarlanmış, her defasında aynı sonuçlar alınmıştır. Sonuç ilginçtir: Kuvvetli uyarı, kuşta, bir an önce besine ulaşma içgüdüsünü uyandırmakta ve bu içgüdü o denli güçlü olmaktadır ki, kuş daha önce öğrendiği, uçarak ve açık kapıdan çıkarak besine ulaşma deneyimini kullanamamaktadır. Bakıcı yavaş yavaş kafesten uzaklaştığında uyan devam etmekte; fakat gittikçe zayıflamaktadır. Belirli bir uzaklığa, yani zayıflığa ulaştığında,kuş, içgüdüsünün etkisinden kurtularak, deneyimle öğrendiği yolu kullanmaya başlamaktadır. Kızdığımızda, korktuğumuzda ve eşeysel olarak uyarıldığımızda, davranışlarımızın bir çeşit mantıksal çizginin dışarısına çıkması bu nedenledir. Gelişmişliğin derecesi bu içgüdülerin büyük beynin kontrolü altında kullanılması (baskısı) demektir. Soyut düşünme ise içgüdülerin azaldığı ölçüde evrimleşerek gelişmiştir. Bu da çevre etkilerinin düşünce sistemimiz üzerindeki baskısı kalktığı oranda gerçekleşebilir. Kitabın basında değindiğimiz gibi "beş duyunun dışında düşünme, gerçek düşünmedir" sözcüğü bu anlamda kullanılmıştır. Soyut düşünene "Benliğin" ortaya çıkmasını sağlar; çünkü çevreden soyutlanmaya başlamıştır. Benlik ise belleğin, öğrenme yeteneğinin, bilincin (şuurun), deneyimlerin takasının, fan¤¤¤isinin ve soyut düşünmenin bir kompleksi olarak ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak çevremizdeki cisimleri şekillendirebilme yeteneğin! kazandık. Bu konuşmanın ilk adımıdır. Daha sonra da konuşmayı harflerle şekillendirdik. BİLİNCİN GELİŞMESİ İnsanda bu içgüdü ve otomatik tepkimeler, büyük beynin süzgecinden geçtikten sonra ortaya çıkar. Kalıtsal tepkimeler bazı hallerde büyük beynin yargılaması sonucu baskı altında tutulabilir, örneğin vücudumuzu kurtarmak için çok kızgın bir demir parçasını elimizi yitirme pahasına uzaklaştırmamız gibi. Eksitasyon evresinde büyük beynin yargılayıcı-süzücü özelliği kalktığı için, beyin kökü tamamen kalıtsal özelliklerin! göstermeye başlar. Bu nedenle artan narkoz zehrinden kurtulmak için kendiliğinden çırpınma, kaçma ve bağırma hareketleri ortaya çıkar. Hasta bu hareketlerin hiçbirini bilinçli yapmaz. Doğal olarak bu durumda ameliyat yapılamaz. Dolayısıyla anes¤¤¤ist narkoz maddesin! vermeye devam etmelidir. Eter miktarı kanda gittikçe yükselir ve belirli bir düzeye ulaştığında beyin kökünü de uyuşturarak içgüdü ve refleksleri durdurur. Hasta yeniden sakinleşir ve kaslar gevşer. Ameliyat bu evrede başlar. Anes¤¤¤i uzmanının becerisi, ameliyat boyunca hastayı daha fazla uyuşturmadan bu evrede devamlı tutmaktır. Büyük beyin ve beyin kökü bu son evrede tamamen uyuşuktur. Fakat beyin kökümüzün en eski kısmı (en alttaki kısmı) hala uyuşmamıştır. Bu bölgede dolaşım sisteminin, solunum sisteminin, sıcaklık ve diğer madde değişimiyle ilgili yaşamsal öneme sahip otomatik düzenleyici merkezleri bulunur. Bu merkezler bireyin biyolojik olarak yaşamasın! devam ettirirler. Diğer beyin bölgelerine göre çok daha dayanıklıdırlar. Bu nedenle bir bireyi öldürmeden bayıltmak mümkündür. Bugün ameliyatlarda çok daha etkin narkoz maddeleri kullanıldığı için. eksitasyon (çırpınma) evresi hemen hemen hiç görülmez. Kullanılan ilacın terapatik (therapeutik) genişliğinin fazla olmasına dikkat edilir; yani yaşamsal merkezleri uyuşturmadan, acı ve bilinç merkezlerim' hızlı olarak uyuşturabilmelidir. Narkoza göre beynin gösterdiği tepki ile yapışı arasında bir ilişki kurulursa en karmaşık ve en yeni kısminin üstte, en kaba ve en eski kısminin da altta olduğu görülür (Şekil 8.2). En içte temel yaşamsal işlevleri düzenleyen merkezlerin bulunduğunu söylemiştik. Bu merkezler uzun evrimsel gelişim süreci içerisinde dış çevrenin etki-sinden koparak iç çevrenin etkisi altına girmiştir. En eski merkez olarak tanımlanan vücuttaki su mikalarım düzenleyen ve kontrol eden merkez, böbreğin süzdüğü sıvının yoğunluğunu, dokulardaki su miktarım, ter salgılamasın! ve susuzluk duygusuyla ortaya çıkan su alınmasın) koordine eder. Yine aynı tabakada sıcaklık düzenleyen merkez bulunur. Bu merkez sıcakkanlıların, çevrenin sıcaklık değişimlerinden etkilenmemesini sağlar ve dolayısıyla madde değişimi sabit hızla yürütülür. Bu, aynı zamanda çevrenin etkisinden büyük ölçüde kurtularak kendi başına hareket etmeyi ve bireysel bilincin (benliğin) ortaya çıkmasını sağlar. Bu merkeze ısı gözü de denir. Kanın sıcaklığına göre düzenleyici mekanizmayı çalıştırır. Eğer ısınırsak, su içeriz ve terleme suretiyle ısı kaybım sağlarız. Burada su miktarı ite ısı düzenleyici merkezin, diğer işlevlerde de olduğu gibi bir sıraya göre ya da eşgüdüm çalışması gereklidir. ısındığımızda yüzümüz kızarır; çünkü derideki kılcal damarlar genişletilerek vücudu-muzun iç tarafındaki fazla ısının kan aracılığıyla yüzeye taşınarak bir radyatörde olduğu gibi soğutulması sağlanır. Soğukta renk uçuklaşır ve titreme başlar. Merkez, kas hareketlerin! hızlandırarak fazla ısının açığa çıkmasını sağlar. Dolayısıyla ek besine gereksinmemiz olur. Soğukta daha çok acıkmamızın nedeni budur. Keza bu beyin katmanında, tepe gözden değişerek bez özelliği kazanmış epifiz bulunur. Epifizin salgıları, dış ortama bağımlı olmadan, vücudun gelişmesi için zaman düzenlenmesini sağlar. Sonuncu bölgenin üzerinde de beyin kokunun üst kısmı "büyük gangliyon kökleri" ve "thalamus" bulunur. Milyonlarca sinir hücresinin bir araya gelmesiyle, bir zamanlar öğrenilen işlevlerin, bir çeşit bilgisayar merkezin! oluşturur. Kaba bir tanımlama ile, beynin bu kısmı, geçmiş atalarımızın deneyimlerinin programlandığı ve depolandığı bir yerdir. Bu program, dış uyarılar sonucu belirli davranış şekillerinin ortaya çıkmasını sağlar, örneğin, düşmanca bir bakış veya tavra veya karşı eşeyden bir bireyin yaptığı kura, İlgili hormonları salgılayacak programı devreye sokmakla (daha önce hazırlanmış programı) yanıt verilir ve bu da belirli davranış şekillerinin ortaya çıkmasına neden olur. Daha önce, narkoz sırasında hastanın bilinçsiz olarak kendini savunması ve kaçma hareketinde bulunması gibi. KOŞULLANDIRMA Bu otomatik programlamanın üzerinde yapılan çalışmaların en görkemlisi 1962 yılında ölen davranış araştırıcısı erıch von HOLST'un tavuklarda yaptığı denemelerdir. holst, bayıltılmış tavukların beynine uçları çıplak; fakat yanları lakla izole edilmiş saç inceliğinde teller soktu. Birkaç sene denemede tutulan hayvanları, bu teller rahatsız etmiyordu. Tellerin ucu, işlevi tanımlanmak istenen beyin kısmına sokulmuştu. Tellerden gönderilen çok zayıf akımlar, hayvanda, sanki dışarıdan herhangi bir impuls almış gibi tepkiler meydana getiriyordu, impulsun verildiği yere ve şiddetine göre tavuklar uzaktan kumandalı bir robot gibi hareket ettirilebiliyordu. Sonuç şuydu: Telin uçunun girdiği beyin kısmı, akım verilince. depo ettiği programı devreye sokuyordu. Belirli yerler uyarıldığında horozlar, sanki bir düşman varmış gibi, kanatlarım germeye, yeri eşelemeye, gaklamaya ve mahmuzlarıyla saldırıya geçiyordu. Horoz, düşmanına karşı programlanmış tüm tepki silsilesin! gösteriyordu. Fakat bu yapay uyarı sırasında tilki, sansar veya diğer bir düşmanca hayali, gerçek gibi görüyor muydu ya da hangisini, nasıl görüyordu? Bunun yanıtım hiçbir zaman kesin olarak veremeyiz. Bu evrede elektrik (uyarı) kesilince, sonuç daha da ilginçti. Birdenbire sakinleşen horoz, ilk olarak şaşkın bakışlarla düşmanım arıyordu ve daha sonra zafer ötüşleri çıkarıyordu. Hiç bir beyin kendine ulaşan impulsun (uyarının) doğal mı yoksa yapay bir kaynaktan mı geldiğin! anlayamaz, insanı da ameliyat sırasında veya bayılt¤madan bu şekilde yapay olarak uyardığımızda değişik tepkiler gözleyebiliriz, örneğin, görme merkezin! uyardığımızda renkli şimşekten, manzaraya kadar değişik görüntüler elde edebileceğimiz gibi; diğer bir bölgeyi uyardığımızda hastanın sesli olarak devamlı güldüğünü görürüz. Üzerinde deneme yapılan canlı bunun yapay mı yoksa doğal mı olduğunu anlayamaz. Tavuklarda, bu yolla, birdenbire, kızana gelme, dövüşme, temizlenme, doyma, acıkma, uyuma vs. yaratılabilmiştir. Bu, birçok hareketin yaratılışımızdan bugüne dek evrimsel aşamalar şeklinde programlanarak depolandığım göstermektedir. Çünkü değişik türler arasında aynı olaya gösterilen tepkiler açısından benzerlikler vardır (özellikle kızmada, korkmada vs.'de). Mutasyonlarla ortaya çıkan değişik davranışların doğal seleksiyonla ayıklanması sonucunda, bir türün ataları ve geçmiş dölleri boyunca belirlenmiş bir tepki mekanizması yaratılmış ve benzer durumlarda bu mekanizmanın harekete geçirilmesi, o canlının davranışlarının doğmasına neden olmuştur. Evrim süresince bu mekanizma geliştirilmiş ve davranış programı gittikçe zenginleştirilerek çevreye uyum daha güçlü olarak sağlanmıştır. Çekirdeksiz hücreden tütün da, hücresel simbiyozise (fotosen¤¤¤in ve oksijenli solunumun ortaya çıkışı) ve çok hücreliliğe geçişin tüm kademelerindeki deney birikimi ve davranış çeşitleri (mutasyon ve seleksiyon mekanizmasıyla arta kalan) bugünkü bünyemize davranış programı olarak verilmiştir. Biz bu davranışları içgüdü, doğal itilim (şevki tabii), doğuştan gibi terimlerle açıklamaya çalışırız. insanlar içgüdüye sahip olmakla beraber, diğer hayvanlarda olduğu kadar geniş ölçüde kullanamaz, işte insanın içgüdülerini kullanamaması, onun zeki olmasını sağlamıştır. Örneğin, soğuğun ne zaman geleceğin! bilmediği halde, yolunu şaşırmadan güneye göç eden bir kuşun içgüdüsü bizde yoktur. Fakat gelişen büyük beynin dış kısmı (korteks), bize. bilinci ve kendi içgüdülerimizi yasayarak öğrenmemize olanak vermiştir. Sevincimizi, üzüntümüzü, korkularımızı, açlığımızı, susuzluğumuzu, eşeysel çekimi ve diğer birçok davranışımızı bu şekilde yasayarak öğreniriz. Hatta bazılarımızın kurbağanın yumuşak ve kaygan derisini bir güzellik olarak kabul ederken, bazılarımızın nefret etmesi bu kazanılan özelliğin ilginç bir yanıdır. Taş devrinin başlamasıyla birlikte ve ondan belirli bir süre önce deneyimlerimize dayanılarak kazandığımız bireysel bilgi birikimi, içgüdülerin yerini almaya başlamış ve geçmişte içgüdü olarak belirtilen kazanılmış davranışlar, yeni durumun sadece yapıtaşı ve malzemesi olarak kullanılmaya başlanmıştır, içgüdü yerini zekaya, bilgiye bırakmaya başlamıştır. Vücuttan bir kablo demeti şeklinde sinirleri getiren omuriliğin ön kısmı gelişerek ilk olarak vejetatif merkezleri, daha sonra geçen yüz milyonlarca yılda sinir hücrelerinin yoğunlaşması ile beyin kökünü meydana getirmiştir. Bu bölgenin de gelişmesiyle büyük beyin meydana gelmiştir. Beyin kokunun üzerindeki ilk ek yapı, balıklarda sadece koku alma ¤¤¤¤in! gören kısımdır. Bu ek yapı daha sonra tahmin edilemeyecek kadar gelişerek büyük beyni yapar, ilk defa maymunlarda büyük beyin diğer tüm beyin kısımlarım örtecek kadar büyümüştür . Buna paralel olarak işlevleri de gittikçe organize olmaya başlar, insanda beynin dış yüzü o kadar büyümüştür ki, kafatasında yer bulabilmek için kıvrımlar meydana getirmiştir. Buna bağlı olarak sinir hücreleri arasındaki sinaps sayısında da çok büyük artmalar ortaya çıkmıştır. Abstrak (soyut) düşünmenin bu sinaps sayışma bağlı olarak gelişme gösterdiği bilinmektedir. Ancak bu organizasyona ulaşmış beyin, çevreyi objektif olarak tanıyabilme gücüne ulaşmıştır. Bu bilincin kendisiydi. Bu bilinç gökten gelmemişti; en az dört milyar yılın denenerek-seçilerek birikmiş görkemli bir tortusuydu. Geçmişteki sayısız atanın, sabırla, özveriyle biriktirdiği deneyimlerinin ürü-nüydü. Bireylerin kazandığı bu kalıtsal deneyimlerin eşgüdümü (koordinasyonu) bilincin ve bir anlamda ruhun ortaya çıkmasına neden oldu. Ruh, bireye özgü gibi görünmesine karşın, geçmiş tüm ataların kalıtsal mirasım taşır. Ulaştığı en son aşama ise, atalarından miras aldığı bilgi ve program birikiminin eşgüdümü ile ortaya çıkan yargı, yorumlama ve yaratma niteliğidir. Daha sonra göreceğimiz gibi gele¤cekte bu gelişmenin en son aşaması evrensel düşünmenin ortaya çıkması olacaktır. Çünkü evrendeki her değer, her yapı, her varlık bu düşünmenin bir halkasını oluşturacaktır. ( Bu yazı Prof. Dr. Ali Demirsoy’ dan alınmıştır.)

http://www.biyologlar.com/bellegin-temel-tasi-rna

MİNERAL MADDELERİN SINIFLANDIRILMASI ve FONKSİYONLARI

Mineral doğal şekilde oluşmayan homojen, belirli kimyasal bileşime sahip ve belirli bir kristal öz yapıları olan inorganik kristalleşmiş katı bir cisimdir. Buna göre minerallerin özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: Doğal olarak oluşur. Herhangi bir parçası bütününün özelliklerini taşır. Belirli bir kimyasal formülü vardır. Katı halde olup nadiren sıvıdır. İnorganiktir. (yani doğada bulunur) Mineralojinin oluşan maddeleri ihtiva ettiği için bu bakımdan sınırlandırılmıştır. Teknolojinin ilerlemesiyle a sentetik olarak elde edilen kimyasal bileşikler mineral sayılmazlar. Bu yapay bileşikler halindeki katı maddelere doğada tabii halde rastlanmaz. Dolayısıyla da doğal şartlarda oluşturulamazlar. Bu tür katı maddelere "yapay mineraller" adı verilebilir. Bu tür yapay mineraller de, tabii minerallerde olduğu gibi benzer kristal iç yapılarına sahiptir. Minerallerin doğada veya deneysel olarak yapılan incelemelerde de gözlendiği gibi, oluşum şartları bunların belirli fizikokimyasal şartlarda (belirli sıcaklık ve basınç altında ve ortamın kimyasal durumu gibi) oluşurlar. Buradan mineralojinin bir amacının da minerallerin oluşturduğu yerkabuğunun kimyasal ve fiziksel yapısının öğrenilmesi, yerkabuğunun tarihinin bilinmesi ve yeraltı kaynaklarından yararlanılması olduğunu anlıyoruz. Mineraller belirli bir kimyasal bileşime sahiptirler. O halde her mineral bir kimyasal formül ile ifade edilir. Minerallerin kimyasal formülleri genellikle sabittir. Ancak belirli sınırlar içinde belirli kaidelerle değişebilir. Çok ender olarak saf elementler (altın, gümüş, bakır vs) şeklinde oluşan mineraller, yerkabuğunda meydana gelen doğal fizikokimyasal olayların ürünleridir. Minerallerin bir diğer özelliği de inorganik oluşudur. Yerkabuğunda bulunan petrol, kömür, fosil ve reçine gibi maddeler mineralojinin kaps***** girmez. Ancak nadir de olsa organik mineraller de vardır. Mesela "kehribar" gibi. Minerallerin katı olmaları düzenli bir atomsal iç yapıya sahip olduklarını gösterir. Mineral kristallerinin dış yapıları incelendiğinde düzgün geometrik dış şekilli oldukları görülür. Yine aynı şekilde iç yapılarının da düzgün olduğu görülür. Minerallerin "cıva" gibi sıvı olan tipleri de vardır. Mineraller homojen bir yapıya sahiptirler. Alınan bir mineral örneğinin her tarafı aynı mineralden ibaret olmalıdır. Ancak her mineralde az veya çok yabancı mineral varlığı bulunmaktadır. Yabancı madde oranının çokluğu, mineralin özelliklerini değiştirir. Esasta; gözle görülebilen boyutta homojen olması basit tanımlama için yeterlidir Genel Bilgiler Bütün canlıların beslenmesinde mineral maddelerin önemli yeri vardır. Hayvansal dokuların ve yemlerin tümü çok değişik miktarlarda ve oranlarda anorganik yada mineral maddeler içerirler. Mineral elementler katı, kristal şeklinde ve basit kimyasal reaksiyonlarla sentezlenmeyen yada parçalanmayan kimyasal elementlerdir. Yemlerin toplam mineral element içerikleri, ancak organik maddelerin yüksek sıcaklıkta yakılmalarından sonra kalan külün saptanması ile bulunur. Yemin kül içeriğinin bilinmesi, hayvanın mineral gereksinimlerini karşılamak yada yemin yararlı mineral içeriğini belirtmek için yeterli değildir. Çünkü, vücut gereksinimleri belirli anorganik elementler için spesifiktir. Bunun yanında organik karbonun bir kısmı karbonat olarak bağlanabileceği ve yanma sırasında kükürt, selenyum, iyot, flor ve hatta sodyum ve klor gibi bazı anorganik elementler kaybolabileceği için, kül, varolan anorganik elementlerin gerçek bir ölçüsü olmayabilir. Minerallerin Sınıflandırılması Mineraller, organizma tarafından ihtiyaç duyulan miktarlarına göre sınıflandırılırlar. Nispeten fazla miktarda ihtiyaç duyulan mineraller makro mineraller yada makro elementler, çok az miktarda gereksinim duyulanlara ise iz mineraller yada iz elementler olarak adlandırılırlar. Makro mineraller, rasyonda 100 ppm’den fazla yoğunluklarda rasyona katılır iken, iz elementler ise 100 ppm’den daha az yoğunluklarda rasyona dahil edilirler. Makro Mineraller İz Mineraller Fosfor (P) Arsenik (Es) Kobalt (Co) Kalsiyum (Ca) Bakır (Cu) Krom (Cr) Klor (CI) Bar (B) Kurşun (Pb) Kükürt (S) Demir (Fe) Lityum (Li) Magnezyum (Mg) Flor (F) Manganez (Mn) Potasyum (K) İyot (I) Molibden (Mo) Sodyum (Na) Kalay (Sn) Nikel (Ni) Selenyum (Se) Silisyum (Si) Vanadyum (u) Minerallerin vücutta dağılımları Hayvan vücudunun %96’sını, oksijen (%65), karbon (%18), hidrojen (%10) ve nitrojen (%13); %3.45’ini makro elementler ve %0,55’ini iz elementler oluşturur. Vücutta bulunan minerallerin %46’sını kalsiyum, %29’unu fosfor, %25’ini potasyum, kükürt, klor ve magnezyum, %0,3’ünü esansiyel iz elementler oluşturur. Minerallerin vücut dokularındaki dağılımları üniform değildir. Bazı dokularda belirli elementler, diğerlerinden daha yüksek yoğunluklarda bulunurlar. Minerallerin genel fonksiyonları Minerallerin hayvansal organizmada birçok fonksiyonu vardır. Bunlar; - Kemiklerin ve dişlerin yapı öğeleridirler, - Organik maddelerin yapılarına girerler. - Bazı enzimlerin aktive edilmelerini sağlarlar, - Kan ve dokuların asit-baz dengesini sağlarlar, - Vücut özsularında ve hücrelerdeki osmotik basıncın düzenlenmesini, hücrelerdeki değişim, sekresyon ve absorbiyonu ve kolloidal durumun oluşumunu sağlarlar. - Kalp, kas ve sinirlerinin fonksiyonlarını düzenlerler. Kalsiyum, magnezyum ve fosforun çok küçük; sodyum, potasyum ve klorun ise çok büyük fraksiyonları elektrolit olarak vücut öz sularında ve yumuşak dokularda bulunurlar. Kanda ve omurilikte bulunan elektrolitler asit-baz ve su dengesi ile osmotik basıncın muhafazasını sağlarlar, hücre zarı geçirgenliğini düzenlerler ve kaslarda sinirlerin uyarılmalarını etkilerler. Örneğin, kalp kasını yıkayan sıvıda kalsiyum, sodyum ve potasyum arasında belirli bir denge bulunması, kalp atışını sağlayan dinlenme ve kasılma hareketleri için esastır. Kan plazmasında kalsiyum ve magnezyum düzeyleri belirli limitlerin altına düştüğü zaman, sinirsel kas fonksiyonlarında bozukluklar artar. Makro Elementler Makro elementler; kalsiyum, fosfor, magnezyum, sodyum, potasyum, klor ve kükürtten oluşmaktadır. Kalsiyum Kalsiyum, kayalarda kireç taşı, mermer ya da tebeşir formunda yaygın olarak bulunan yumuşak ve beyaz renkli bir elementtir. Sodyumdan daha sert, fakat alüminyum ve magnezyumdan daha yumuşaktır. Kalsiyum hayvan vücudunda en fazla bulunan elementtir. Vücuttaki kalsiyumun %99’u kemiklerde geriye kalan kısmı ise vücut sıvılarında bulunur. Fonksiyonları Kalsiyumun fonksiyonları; - Kemiklerin en önemli öğesidir. - Kanın pıhtılaşma mekanizmasında protrombinin trombine dönüşmesi için kanda bulunması zorunludur. - Bazı enzimatik reaksiyonlarda koenzim ya da enzim aktivatörü olarak görev yapar. - Serum kalsiyum düzeyi düştüğü zaman sinirlerin duyarlılığı artar, aşırı düşüklük tetaniye neden olur ve tedavi edilmez ise ölüme götürür. - Sodyum ve potasyum ile birlikte kalp atışını düzenler. - Kas kontraksiyonu, hücre zarı geçirgenliği ve kalp kasları fonksiyonları için gereklidir. Kalsiyum yetersizliği Büyüme dönemindeki kanatlılarda hem kalsiyum hem de fosfor yetersizliğinde görülen başlıca semptonlar; kemik mineralizasyonunda gerileme, kemiklerin kolayca kırılmaları, kül ve kalsiyum içeriklerinin normalin yarısına kadar düşmesidir. Yumurta kabuğu kalitesinin korunmasında en önemli mineral kalsiyumdur. Kalsiyum yetersizliğin yumurta tavuklarında klinik belirtileri; 1) Yumurta veriminin azalması yada durması, 2) Yem tüketiminin ve yemi değerlendirmenin gerilemesi, 3) Yumurta kabuğu kalitesinin azalması, 4) Yumurta içi kalitesinde düşüş (kan lekeleri ve yumurta sarısında benekler), 5) Döl verimi bozukluklarıdır (çıkış gücünde azalma, zayıf embriyo, ölüm ve embriyoda deformasyon). İskelette; kemik rezorpsiyonunda artış, kafes yorgunluğu, osteoporoz, raşitizm, yumuşak gaga, felç, kaslarda katılık, topallık, kaburgalarda yumrular, eklemlerde genişleme, anormal duruş ve biçimsiz kemik oluşumu (sırtta kavislenme, uzun kemiklerde dışa doğru eğilme) gibi semptonlar ortaya çıkar. Piliçler, yumurtlama periyodu başında, yumurta kabuğu oluşturmak için yumurtalığa kalsiyum sağlama gereksinimi ile önemli bir ****bolik strese maruz kalırlar. Bu periyot süresince, bazı hayvanlar kemiklerden fazla miktarda kalsiyum mobilize ederler. Bu durumda kemikler o kadar fazla mineral kaybederler ki, hayvanlar ayakta duramayacak hale gelirler ve felç olmuş izlenimi verirler. Bunların göğüs ve kaburga kemikleri deforme olur ve tüm kemikler kolaylıkla kırılabilir. Bu durum, genellikle kafes yorgunluğu terimi ile tanımlanır. Kafes yorgunluğuna maruz hayvanlar felçli görünümdedirler. Bunlar ayağa kalkamazlar yada ayakta duramazlar. Fosfor Fosfor doğada serbest formda bulunmaz. Yeryüzünde bulunan en yaygın fosfor kaynağı volkanik kayalardır. Fosfor bütün yemlerde bulunur. Kemik unu, et-kemik unu ve balık unu gibi hayvansal kaynaklı yemler, fazla miktarda hem kalsiyum hem de fosfor içerirler. Fonksiyonları Başlıca fonksiyonları; - Kemiklerin ana öğelerindendir. - Nükleik asitlerin ve fosfoproteinlerin öğesidir. - Enerji yönünden zengin fosfatların ve fosfolipidlerin öğesidir. - Kanda, diğer vücut sıvılarında tampon maddedir. Fosfor yetersizliği Kümes kanatlılarında fosfor yetersizliğinin ilk klinik işareti anoreksiya (iştahsızlık) dır. Ancak anoreksiya, spesifik bir fosfor yetersizliği işareti değildir. Fosfor yetersizliği, yumurtlayan tavuklarda ölüm oranını arttırır. Aşırı bir fosfor yetersizliğinde, 10-12 gün içinde iştah kaybı, zayıflık ve ölüm oranında artış ortaya çıkar. Daha hafif bir fosfor yetersizliği, raşitizme ve büyümenin durmasına neden olur. Büyüme dönemindeki hayvanlarda fosfor yetersizliğinin başlıca klinik işareti, kalsiyum yetersizliğinde olduğu gibi, kemik mineralizasyonunun azalması sonucu kemiklerin kolaylıkla kırılabilir hale gelmesi ve kemiklerin kül içeriğinin normalin yarısına kadar düşmesidir. Magnezyum Magnezyum, gümüş beyazlığında, toprak alkali bir ****ldir. Magnezyum bütün yemlerde bol miktarda bulunur. Hayvan vücudunun yaklaşık %0,05’ini, kemik külünün ise %0,5-0,7’sini magnezyum oluşturur. Hayvan vücudundaki magnezyumun %60-70’i kemiklerde geriye kalan kısmı yumuşak dokularda yer alır. Fonksiyonları Magnezyumun Fonksiyonları; - Kemiklerin öğelerindendir, - Enzim öğesi ve enzim aktivatörüdür, - Sinirsel kas sisteminde görev yapar, - Isı regülasyonunda etkilidir. Magnezyum yetersizliği Olağan rasyonlar yedirilen kümes kanatlılarında magnezyum yetersizliği ender görülür. Civcivlere magnezyumca yetersiz saf rasyonlar yedirildiği zaman; büyüme gerilemekte, uyuşukluk, kasılmalar ve sonunda ölüm görülmektedir. Magnezyum yetersizliğine maruz civcivler güçlükle nefes alırlar, soluma sıklaşır, tüylenme geriler, kaslar güçsüzleşir, yürüme dengesizleşir ve ölüm izler. Yumurtlayan tavukların rasyonlarında magnezyum yetersizliği yumurta veriminde hızlı bir düşüşe, kanda magnezyum düzeyinin azalmasına ve kemiklerden önemli miktarda magnezyum çekilmesine neden olur. Sodyum ve klor (tuz) Tuzun insan ve hayvan besinlerinin vazgeçilmez bir parçası olduğu eskiden beri bilinmektedir. Tuz, hem sodyum hem klor içerir ve bu iki elementin başlıca kaynağıdır. Sodyum doğada serbest formda bulunmaz, doğrudan doğruya halojenlerle (büyük ölçüde klorla) ve fosforla birleşmiş formda bulunur. Klor, halojen ailesinden, sarı-yeşil renkte boğucu kokulu bir gazdır. Klor, sodyumdan farklı olarak, hem hücre içinde hem hücre dışında yüksek yoğunluklarda bulunur. Vücutta bulunan klorun, aşağı yukarı %85’i hücre arası sıvılarda yer alır. Geriye kalan klorun büyük bir kısmı kırmızı kan küreciklerinde ve bağırsaklarında bulunur. Deride, kaslarda, sinirlerde, kanda oldukça fazla miktarda klor vardır. Fonksiyonları - Sodyum ve klor, potasyum ile birlikte osmotik basıncı korur ve asit-baz dengesini düzenler, - Sodyum ve klor, besin maddelerinin hücrelere geçişlerini ve artık ürünlerin çıkışlarını kontrol ederler, - Kandaki katyonların %90’ını sodyum, anyonların ise üçte ikisini klor oluşturur. - Sodyum ve klor, suyu organizmaya dağıtarak organizmanın normal sıvı volümünü düzenler. - Sodyum, sinir uyarımlarının iletilmesinde, kas ve kalp kontraksiyonlarının muhafazasında baş rolü oynar. - Sodyum, kemiklerin bileşimine girer. Yetersizlikleri Sodyum yetersizliğine maruz kümes kanatlılarında; büyüme geriler, kemikler yumuşar, kornea keratinize olur, adrenaller aşırı büyür, yemi değerlendirme yeteneği geriler ve plazma sıvı volümü azalır. Büyüme dönemindeki kanatlılarda sodyum yetersizliği; birkaç hafta içinde, büyümede gerileme, yemi değerlendirme etkinliğinde azalma, su tüketiminde artma, protein ve enerji ****bolizmalarında bozulma ile ortaya çıkar. Tuz bakımından yetersiz rasyonlar yedirilen tavuklar ağırlık kaybederler, ve kannibalizme eğilimli olurlar. Bunların yumurta verimleri ve yumurta ağırlıkları azalır. Tavuklarda ve hindilerde, klorca fakir rasyonlar yedirerek deneysel olarak geliştirilen klor yetersizliğinde; büyümede ileri derecede gerileme, ölüm oranında artış, vücuttan su kaybı ve kanın klor içeriğinde azalma görülmüştür. Potasyum Potasyumun insan ve hayvanlar için besinsel önemi eskiden beri bilinmektedir. Potasyum ilk kez, 1807 yılında Sir Humprey Davey tarafından izole edilmiştir. Ancak, bitkiler alemindeki önemi 1840, hayvansal dokulardaki önemi ise 1883 yılında anlaşılmıştır. O zamandan bu yana, potasyumun fizyolojik önemi üzerinde ayrıntılı çalışmalar yapılmaktadır. Fonksiyonları Potasyumun Fonksiyonları; - Potasyum dokularda ve kan hücrelerinde bulunan başlıca bazdır ve asit-baz dengesinin düzenlenmesinde önemli rol oynar. - Kanda hemaglobinle birlikte oksijen ve karbondioksitin taşınmasını sağlar, - Sinir uyarımlarının kas liflerine iletilmelerini ve kasların kotraksiyonlarını, özellikle kalp kaslarının ritmik çalışmalarını sağlar. - Birçok enzim sistemini kofaktör olarak etkiler. Hücre içi sıvıların osmotik basınçlarının yaklaşık %50’sini sağlar. Potasyum yetersizliği Potasyum düzeyi düşük deneme rasyonu yedirilen tavuklarda potasyum yetersizliği işareti olarak; tüm kaslarda ve ayaklarda zayıflık, kalp yetersizliği, bağırsak hareketlerinde gerileme ve solunum kaslarında zayıflık görülmüştür. Büyümede gerileme ve ölüm oranında artış, civcivlerde potasyum yetersizliğinin başlıca işaretleridir. Bu işaretler yem tüketimindeki azalma ve protein Metabolizmasının bozulmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Potasyumca yetersiz rasyon tüketen civcivler, 50 günlükken ölebilirler. Ölümden önce tetanik felçlerle bu durumda kaslar gevşeyemezler, zayıflık, ayakları kullanma kaybı, fazla miktarda su atımı, böbreklerde lezyonlar görülür. Potasyum yetersizliği bazı tür streslerde de ileri gelebilir. Stres süresince, aldosteron hormonun etkisi ile idrar üzerinden potasyum atımı artar. Sıcak stresine maruz broylelere ek potasyum verilmesinin ağırlık kazancını arttırdığı bildirilmiştir. Kükürt Kükürt, doğada yaygın olarak bulunan mineral elementlerden biridir. Kükürt içeren amino asitlerin eksikliği, hayvan besleme alanında dünyada yaygın bir sorundur. Fonksiyonları Kükürt, bütün vücut hücrelerinde esansiyel olarak bulunan kükürt içeren birçok bileşiğin oluşumu için gereklidir. Kükürt içeren bileşikler organizmada önemli fonksiyonlara sahiptirler. Bunların ilk sırada gelenleri proteinlerin bileşimlerine giren metionin, sistin ve sistein amino asitleridir. Karaciğer enzimleri metioninden sistin ve sistein amino asitlerini oluşturabilirler, fakat metionin tüm hayvanlar tarafından gereksinilir. Kükürt yetersizliği Kükürt yetersizliğinin dıştan görünen işaretleri, iştah azlığı, canlı ağırlık artışının gerilemesi, uyuşukluk, zayıflık ve ölümdür. KAYNAKLAR 1. Aksoy, A., S. Haşimoğlu ve A. Çakır, 1981. Besin Maddeleri ve Hayvan Besleme. Atatürk Ü. Yay. 570. Erzurum. 2. Aras, K. Ve G.Erşen, 1966. Tıbbi Biyokimya. Karbonhidratlar. A.Ü. Tıp fak. Biyokimya Enst. Özel Yayın. Ankara. 3. Doğan, K. 1993. Kümes Hayvanlarının Beslenmesi. A.Ü. Zir. Fak. Yay. 1290. Ankara. 4. Kacar, B. 1977. Bitki Besleme. A.Ü. Zir. Fak. Yay. 637. Ankara.

http://www.biyologlar.com/mineral-maddelerin-siniflandirilmasi-ve-fonksiyonlari

Organik Tavukçulukla İlgili Gerçekler

Organik Tavukçulukla İlgili Gerçekler

Gerek medyada yapılan açıklamalar, gerekse bazı tanıtımlar, kamuoyunda organik/ekolojik/ biolojik ürünlerle ilgili yanlış kanıların oluşmasına neden oluyor. Kafa karışıtıran yanlış açıklamalar, tüketicinin organik ürüne olan güveninin sarsılmasına ve doğa dostu gerçek gıdadan vazgeçmesine yol açabiliyor.Bunun bir örneğini, Hürriyet Gazetesi yazarı Vahap Munyar’ın, 4 Kasım 2013 tarihinde, Keskinoğlu Tavukçuluk Yönetim Kurulu Üyesi Keskin Keskinoğlu ile yaptığı röportajda gördük.Öncelikle, röportajda Tarım Gıda ve Hayvancılık Bakanlığı’nın “GDO’lu ürün kullanımını tamamen yasakladığı” belirtiliyor. Bu tamamen yanlış bir bilgi. Çünkü GDO’lu hayvan yemi ithatalı ülkemizde serbest. Konuyla ilgili mevzuatı şuradan okuyabilirsiniz.Ayrıca 27671 sayılı Resmi Gazete’de de  yayınlanan GENETİK YAPISI DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR VE ÜRÜNLERİNE DAİR YÖNETMELİK, GDO’lu yem ithalinin serbest olduğunu belirtiyor.Röportajda Keskin Keskinoğlu’nun, konvansiyonel tavukla organik tavuk arasındaki fark ile ilgili verdiği bilgi de eksik bir bilgi ve okuyucuyu yanlış yönlendiriyor: Keskinoğlu; “En önemli farkı, yemin organik olması,” diyor.  Oysa Ekolojik Tarım Kanunu ve ilgili yönetmeliklerde de belirtiliği gibi, organik tavukçuluğu konvansiyonel tavukçuluktan ayıran pek çok faktör var. Bunları kısaca özetlersek : a) Hayvan refahı:1.   Her hayvanın veya tavukların barınakları “biyolojik ve ırk ihtiyaçlarını karşılayan, rahatça ve doğal olarak durabilecekleri, kolayca yatabilecekleri, dönebilecekleri, kendilerini temizleyebilecekleri, tüm doğal pozisyonları alabilecekleri, gerinme ve kanat çırpma gibi tüm doğal hareketleri yapabilmelerine yetecek büyüklükte” olmalı. Ayrıca yine bu özellikler dikkate alınarak tavuklar için barınağın yeterli gezinti alanının da olması zorunludur.  Yine de tüm bunlara rağmen bir kümeste olabilecek tavuk sayısı da sınırlandırılmıştır. Bu husustaki asgari miktarlar yönetmeliklerde belirtilmiş durumda.2.   Suni ışıklandırmada sınır olması.3.   Havalandırmanın barınaklarda iyi olması.4.   Tavukların devamlı , dışarıya gezinti alanına çıkma şanslarının olması .b) Çevre kirliliğinin önlenmesi: Bu konuda da kümeste elde edilen gübrenin depolandığı yerin altında toprağa sızıntı olmaması konusu, ki bu çevre kirliliğinin ve suların kirlenmesinin önlenmesi açısından çok önemli.c) Tedavi : İlaç ve antibiyotik kullanımının, önleyici tedbir olarak uygulanması, organik tarımda yasaktır. Antibiyotikte ise organik tavukçulukta yılda en fazla 3 antibiyotikli tedavi uygulanabilir. 3 defadan sonra tavuk konvansiyonel olur.d) Yem: Organik tarımda organik sertifikalı yem kullanılır. Bu yemin en önemli özelliklerinden teki, GDO’suz olmasıdır. Yanlış veya eksik bilgilendirmeler, kamuoyunun organik ürünlere karşı güvenini zedeliyor.Bu nedenle konuyla ilgili röportaj veren kişileri yeterli ve doğru bilgi vermeye, medya mensuplarını da konuyla ilgili araştırma yapmaya davet ediyoruz.Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği olarak organik/ekolojik konularda görüş vermeye her zaman hazırız ve bir telefon uzaktayız.Saygılarımızla,Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme DerneğiDaha fazla bilgi için:Ece Nahum, Buğday Derneği İletişim Koordinatörüece@bugday.org http://www.bugday.org

http://www.biyologlar.com/organik-tavukculukla-ilgili-gercekler

Kalıtımda ve Kalıtımda kullanılan iki önemli olasılık yasası

Kalıtımda kullanılan iki önemli olasılık yasası şunlardır. 1-Şansa bağlı olan iki ayrı olayın sonuçları birbirinden bağımsızdır. 2-Şansa bağlı iki olayın aynı anda olma olasılığı bu olayların ayrı ayrı olmaolasılıklarının çarpımına bağlıdır. Açıklama :Havaya atılan paranın yazı gelme ihtimali ½ , Tura gelme ihtimali ½ dir. Aynı para on kez havaya atılsa dahi her seferinde tura gelmeihtimali ½ dir. On kez havaya atılan paranın on kere tura gelme ihtimali ise her seferindeher seferinde tura gelme ihtimalinin çarpımına eşittir. ( ½ )10 şeklinde ifadeedilir. A-Olasılık prensiplerinin gametlerin oluşum olasılığına uyarlanması Örnek : Tek Karakterde Örnek:İki karakterde a)Her iki karakter içinde homozigot bireylerde. b)Her iki karakter içinde heterozigot bireylerde. Açıklama:Heterozigotlukta hibridlik derecesi gamet çeşit sayısını iki kat artırır.n=Hibridlik derecesi 2n =gamet çeşit sayısı Örnekler: AAbbCCddee genotipli bireyde oluşacak gamet çeşit sayısı. n=0 olduğundan gamet çeşit sayısı 1 dir. AAbbCcDdee genotipli bireyde oluşacak gamet çeşit sayısı. n=2 olduğundan 2 2 =2.2=4 çeşittir. AaBbCCDdee genotipli bireyde oluşacak gamet çeşit sayısı. n=3 olduğundan 2 3 =2.2.2=8 çeşittir. B-Olasılık prensiplerinin bireylerin oluşum olasılığına uyarlanması Pratik yol:Genotipte heterozigot karakterlere 2 homozigot karakterlere 1 değeri verilerek çarpılır. Örnekler: AaBBccDdEeFfgg 2. 1. 1. 2. 2. 2. 1=16 çeşit gamet oluşur. aaBbCcDdEeffGg 1.2. 2. 2. 2. 1. 2 =32 çeşit gamet oluşur. Açıklama:Genotipi verilen bireyin meydana getireceği herhangi bir gametinoranı ( 1 / 2 )n bağıntısı ile bulunur.(n= hibridlik derecesi) Örnek: AabbCcDdEeff genotipli bireyin abcdef genotipli gamet oluşturmaoranı nedir. n=4 olduğuna göre;Gametin oranı=( 1 / 2 ) 4 = 1 / 16 bulunur. Monohibrid çaprazlama: Dihibrid çaprazlama Genotip çeşitlilik a)Her iki bireyin homozigotluğunda =1 b)Sadece birinin heterozigotluğunda =2 c)Her ikisininde heterozigotluğunda =3 Örnek:AABbDdEe X AaBbddEe çaprazlamasında oluşacak genotip çeşitlilik nedir? Yanıt: 1.Karakter : (AA X Aa) =2 2.Karakter : (Bb X Bb) =3 3.Karakter : (Dd X dd) =2 4.Karakter : (Ee X Ee) =3 4 karakter için genotip çeşitlilik 2.3.2.3=36 bulunur. Fenotip çeşitlilik a) AA X AA , Aa X AA , AA X aa ve aa X aa çaprazlamalarında fenotip çeşitlilik 1 dir. b) Aa X Aa ve Aa X aa çaprazlamalarında fenotip çeşitlilik 2 dir. Örnek: AaBbDdee X AabbDDee çaprazlamasında fenotip çeşitlilik nedir? Yanıt: 1.Karakter için: (Aa X Aa) =2 2.Karakter için: (Bb X bb )=2 3.Karakter için: (Dd X DD)=1 4.Karakter için: (ee X ee)=1 4 karakter için fenotip çeşitlilik=2.2.1.1=4 bulunur. Örnek:AaBbDdeeFf genotipli bireyin oluşturacağı gamet çeşit sayısı nedir. A)10 B)8 C)44 D)16 E)32 Örnek:AaBbDdEe X aaBbddEe çaprazlamasında aaBBddEe genotipli bireylerin oluşma olasılığı nedir. A)1/32 B)1/16 C)1/8 D)1/4 E)1/2 Ard arda gelen şansa bağlı bağımsız olayların birlikte değerlendirilmesinde binom açılımından yararlanılır. 1.Örnek:Bir ailenin olabilecek 4 çocuğundan 3 kız ve 1 erkek olma olasılığı nedir? Yanıt: Kız olma olasılığı =1/2 =a Erkek olma olasılığı =1/2 =b ile sembolleştirelim (a+b)4= a4 + 4 a3 b + 6a2b2 + 4ab3 + b4 dağılımından 4a3b ifadesi a3= 3 kız ve b=1 erkek çocuğu ifade eder. 4(1/2)3(1/2)= 4.1/8.1/2=4/16=1/4 bulunur. 2.Örnek:Aynı ailenin 2 kız ve 2 erkek çocuk sahibi olma olasılığı nedir? Yanıt: Binom açılımından 6a2b2 ifadesi bize a2 = 2 kız ve a2 =2 erkek çocuğu ifade eder. 6(1/2)2 (1/2)2 =6.1/4.1/4=6/16=3/8 bulunur. Açıklama : Eğer soru somatik karakterlerle ilgili ise dominant özellik ¾ resesif özellik ise 1/4 olarak alınır. 3.Örnek: Bir ailenin olabilecek 5 çocuğundan 3 siyah saçlı ve 2 sarı saçlı olma olasılığı nedir? Yanıt: Siyah saç dominant olduğundan =a =3/4 Sarı saç resesif olduğundan =b =1/4 oranında oluşma şansları vardır. 10a3b2 ifadesinden 10(3/4)3(1/4)2 = 10.27/64.1/16=270/1024 =135/512 bulunur. 4.Örnek:Aynı ailenin 5 çocuğundan 4 dominant ve 1 resesif olma olasılığı nedir? Yanıt: 5a4b ifadesinden 5(3/4)4 (1/4) = 5.81/256.1/4 = 405/1024 bulunur. 5.Örnek:Aynı ailenin 5 çocuğundan 4 resesif ve 1 dominant olma olasılığı nedir? Yanıt: 5ab4 ifadesinden 5(3/4).(1/4)4 =5.3/4.1/256=15/1024 6.Örnek:Bir ailenin olabilecek 4 çocuktan dördününde kız olma olasılığını bağıntılardan hangisi gösterir. A)1/2 b)1/8 C)(1/2)2 D)(1/2)4 E)(3/4)4 Mendel kanunlarından sapmalar Farklı kalıtsal özelliklere sahip bazı karakterlerin kalıtımı mendel kanunları ile açıklanamaz. Bu özellikleri taşıyan karakterlerin kalıtımında fenotip ve genotip oranları mendel kanunlarından farklıdır.Bunlar: Yarı dominantlık=Ekivalentlik, Polialellik, Komplementer genler, supplementer genler, engelleyici genler, Polimerik genler, Epistasi, Bağlantılı genler ve Krossing-over örnek olarak verilebilir. Ekivalentlik Alel genler normalde dominant resesif özellikler verir. Ancak bazı karekterler üzerinde etkili genler birbirlerine baskınlık kuramazlar heterozigot durumda farklı bir genotip oluştururlar homozigot halde kendi özelliklerini yansıtırlar bu tip genlere ekivalent gen denir. Örnek : Sığırlarda kıl , Endülüs tavuklarında tüy , Akşam sefası çiçek renkleri ekivalent genlerle belirlenir. Bu karakterleri sembolleştirme üslü ifadelerle yapılır. Örnek:  NOT : Bir monohibrit çaprazlamada fenotip ayrışım ,= genotip ayrışımsa ekivalentlik söz konusudur.  Polialellik  Canlılarda bazı karakterlerin belirlenmesinde etki eden gen sayısı ikiden fazla olabilir bu durumda bir karakter için normalde üç farklı genotip ( AA ,Aa , aa ) ve iki farklı fenotip ( A- , a- ) olması beklenirken hem genotip hem de fenotip çeşitlilik artar. Tavşanlarda kürk rengi , insanda kan grubu vb. karakterler ikiden fazla genle kontrol edilen karakterlerdir. Bu karakterleri belirleyen genlerin sembolleştirilmesi üslü ifadelerle yapılır. Örnek : Tavşanda kürk rengi : C > C ch > C h > şeklinde veya C1 > C2 > C3 > C4 İnsanda kan grubu : a , aA , aB veya IA , IB , I0 şeklinde İnsanda Rh faktörü : R2 , R1 , R , r1 , R2 , R0 , rıı , r vb. şekildedir.  Polialellikte olabilecek genotip çeşitlilik n (n+1) / 2 bağıntısıyla çözülür. n = Alel gen sayısı Örnek: A1 , A2 , A3, A4 alelleri ile belirlenen karakter bakımından türde kaç farklı genotip tespit edilebilir. Yanıt olarak: n = 4 tür. n . ( n+1) / 2 den 4. (4+1) / 2 = 4.5 = 10 bulunur. Örnek: Birinci karakteri A1,A2, A3 ve ikinci karakteri B 1, B2 , B3 , B4 gibi alellerle kalıtlanan canlı türünün populasyonun da kaç farklı genotip tespit edilir. Yanıt: Birinci karakter için n=3 => 3.(3+1)/2=3.4/2=12/2=6 değişik genotip görülür İkinci karakter için n=4 => 4.(4+1)/2=4.5/2=20/2=10 değişik genotip görülür Her iki karakter için 6.10=60 değişik genotip görülür. Örnek: 1-Yukarıda soyağacı verilen ailede 6 nolu bireyin OR—olma olasılığı nedir? A)1/2 B)1/4 C)1/1 D)1/8 E)1/16 2-Yukarıda soy ağacında 5 nolu bireyin ABR+ olma olasılığı nedir? A)1/2 B)3/4 C)1/8 D)1/16 E)3/16 3-Böyle bir ailenin olabilecek çocuklarında A-proteini ve Rh proteinini birlikte bulunduranların oranı nedir? A)3/4 B)3/8 C)1/8 D)1/4 E)3/16 4-Böyle bir ailenin gelecekte eritroblastosisfetalis durumu ile karşılaşacak kız çocuklarına sahip olma olasılığı nedir? A)1/2 B)1/4 C)1/8 D)3/4 E)3/8 Canlılarda Kromozomlar 1-Otozomlar : ( Vücut Kromozomları ) : Eşey kromozomları dışında kalan 2n-2 formülü ile ifade edilen ve vücutla ilgili karakterleri belirleyen genleri taşıyan kromozomlardır.Somatik hücrelerde çiftler (Homologları ile ) halinde bulunurlar. Örnek:2n =40 olan canlılardaki otozom sayısı 2n-2 den 40–2 =38 bulunur. Örnek: n = 8 olan canlılardaki otozom sayısı 2.8 –2 den 16–2 =14 bulunur. NOT : Bazı canlılarda eşeyi belirleyen genler otozomlar üzerinde bulunur. Örnek : Sirke sineğinde erkeklik karakteri , insanlarda cinsiyet karakterlerinde olduğu gibi 2-Gonozomlar : ( Eşey Kromozomları ) : Üzerinde canlının cinsiyetini belirleyen genler taşıyan X ve Y kromozomlarına denir. Normalde XX ve XY olarak bulunur. Diploid hücrelerde ( XX veya XY ) iki tane haploid hücrelerde ise ( X veya Y ) bir tane bulunur. XX yapısı dişilik , XY yapısı erkeklik karakterlerinin gelişimini uyarır ancak bazı canlı türlerinde eşey farklı mekanizmalarla oluşturulur. X ve Y kromozomları cinsiyetle ilgili genlerin dışında vücutla ilgili genleride taşır. X ve Y kromozomlarının homolog olan kısımlarına karşılık homolog olmayan kısımlarıda vardır. Dişilerde X,X kromozomları arasında mayoz esnasında tüm örtüşme ve krossing over gerçekleştiği halde erkeklerde X ve Y kromozomları mayozda tam örtüşmez ve homolog olmayan segmentlerde krossing-over gerçekleşmez. a)Krossingover’in gerçekleşmediği örtüşen bölgelerde cinsiyetle ilgili genlerinbulunduğu b)Örtüşmeyen ve krossing overin olmayacağı bölgelerde X ve Y kromozomları ile taşınan ve vücutla ilgili karakterleri belirleyen genlerin bulunduğu c)Örtüşen ve krossing over görülen bölgelerde ise hem X hem de Y iletaşınan vücutla ilgili karakterleri belirleyen genlerin bulunduğu kabul edilir. Yukarıda verilen bilgilerdende anlaşılacağı gibi X ve Y kromozomlarının dağılımı eşeyi belirler ancak üzerinde taşıdıkları Vücutla ilgili karakterlerinde varlığı nedeniyle bu karakterleri kalıtlanması eşey oluşumuna bağlıdır. Bu olaya eşeye bağlı kalıtım denir. Eşeyin Belirlenmesi Kalıtsal karakterleri belirleyen genleri ilk varlığını öne süren Mendeldir.Daha sonra Sutton genlerin kromozomlar üzerinde yer aldığı , bir karakteri etkileyen gen çiftinin her biri homolog ( eş ) kromozomların belli lokuslarında bulunduğunu ileri sürdü . Bu görüş daha sonra Kromozom Teorisi adını aldı. Daha sonraki bilimsel çalışmalarda önce X kromozomu keşfedildi .pek çok canlıda dişi karakterli faktörlerde iki X kromozomunun bir arada bulunduğu erkeklerde ise X ve kısmen X ve Y kromozomlarına gonozom ( eşey kr.) adı verildi Protozooalarda genlerle belirlenen bir cinsiyet tayini yoktur. Genlerin rol aldığı cinsiyet tayini çok hücreli organizmalara özgüdür. Cinsiyetin genlerle belirlendiği canlılarda ise genlerin işleyişi farklı mekanizmalara dayanabilir. Bazı canlılarda cinsiyet beslenme , ışık , yaş , stoplazmik faktörlere bağlı olarak belirlenir. Bu mekanizmalar çoğunlukla omurgasızlar ve bitkilere özgüdür. Ancak bazı omurgasızlar ve omurgalıların hepsinde cinsiyet gonozomlarla taşınan genlerle belirlenir. Bazı Özel Eşey tayinleri Cinsiyet (Eşey) belirlenmesi a)XX-XY şeklinde eşey belirlenmesi; XX dişi, XY erkeközelliktedir.Hayvanların çoğunda.  b)ZW-ZZ şeklinde eşey belirlenmesi;ZW dişi, ZZ erkek özelliktedir. Kuşlarda,Sürüngenlerde,Kuyruklu kurbağalarda ve bazı balıklarda böyle belirlenir.  c)2n-n (Haploid- diploid )şeklinde eşey belirlenmesi;2n dişi, n erkek özelliktedir.Arılarda eşey bu şekilde belirlenir.  d)Gonozom(A)/Autozom (X) (Y kromozomu eşey belirlemede işlevsizdir.) oranına göre eşey belirlenmesi; X/2A=0,5 Erkek, XX/2A=1 Dişi, X/3A=0,33 Süper erkek(Kısır) XXX/2A=1,5 Süper dişi XX/3A=0,67 İntersex (Dişi ve erkek arası bireyler)  Örnek:Zigotta 38 kromozom sayılan bir kuş türünün dişi bireyinin genotip yazılımı hangisidir. A)19+X B)36+XX C)38+ZZ D)36+ZW E)36+ZZ Örnek:Epitel hücresinde 16 kromozom sayılan arı türünün erkek bireyinin sperm hücresindeki kromozom durumu aşağıdakilerden hangisi olabilir. A)16+XY B)8+X C)16 D)15+Y E)7+Y Eşeye Bağlı Kalıtım Eşey kromozomlarında sadece eşey karakterleri değil vücutla ilgili bazı karakterlerde kalıtlanır.Bu tür karakterlere eşeye bağlı kalıtım denir. X kromozomunun Y kromozomuna homolog olmayan kısımlarında kalıtlanan karakterlere X’e bağlı karakterler denir. Örnek:Miyopi, hemofili,kırmızı-yeşil renk körlüğü vb.  Y kromozomunun X kromozomuna homolog olmayan kısımlarında kalıtlanan karakterlere Y’ ye bağlı karakterler denir. Örnek:Kulak kıllılığı, Perde parmaklılık, ıchthyosis hystrix grovior vb.  X ve Y kromozomlarının homolog kısımlarında kalıtlanan karakterlere hem X hemde Y’ ye bağlı karakterler denir. Örnek:Tam renk körlüğü,Xeroderma pigmentosum vb. Not:Bazı otozomal karakterleri belirleyen genler bireyin cinsiyetine göre özellik belirlemektedir.Bu tür karakterlere eşeyin etkisinde kalan karakterler denir. Örnek:Dazlaklık Morgan drosofilalar üzerinde yaptığı çalışmalarda canlının 2n= 8 olduğunu tespit etti. Dişilerde kromozomlar çiftler halideydi. Drosofilalarda 3 çift otozomal kromozom ve 1 çiftte cinsiyeti belirleyen kromozom vardır.Dişilerde cinsiyeti belirleyen kromozomlar birbirine benzer bunlara X kromozomu denmiştir. Ancak erkeklerde X e benzeyen bir kromozom birde benzemeyen kromozom vardı. Benzemeyen bu kromozoma Y kromozomu denir. Morgan çalışmalarında beyaz gözlü mutantı gözledi.Bu karakter yabanıl ve dominant olan kırmızı göze göre resesif bir özellikti. Beyaz gözlü dişilerle kımızı gözlü erkeklerin çaprazlamasında dişiye ait olan beyaz göz karakterinin erkek döle, erkeğe ait olan kırmızı göz karakterinin ise dişi döle geçtiğini gözledi. Bu olaya Crıs-cros kalıtım dedi. Sonuç olarak göz rengi karakterinin X kromozomlarında kalıtlandığı ve X kromozomunun cinsiyetle beraber bazı vücut karakterlerininde kalıtlanmasında rol oynadığını ortaya koydu. Cinsiyeti belirleyen kromozomlarla taşınan böyle vücutla ilgili karakterlerin kalıtımına eşeye bağlı kalıtım denir.  Crıs-cros kalıtım: İnsanlarda eşeye bağlı kalıtımın genotipik çeşitleri ve bunların fenotipik yansımaları: a) X’e bağlı kalıtımda: X+ : hastalık geni taşır, X:Normal gen taşır. -Hem erkeklerde hemde dişilerde görülür. 1-Dişilerde: XX=Normal dişi XX+ :Taşıyıcı dişi X+X+ :Hasta dişi 2-Erkeklerde: XY:Normal erkek X+Y :Hasta erkek b)Y’ye bağlı kalıtımda: Y+:Hastalıklı gen taşır, Y:Normal gen taşır. -Sadece erkeklerde görülür: XY+ :Hasta erkek, XY:Normal erkek c)Hem X hemde Y’ye bağlı kalıtımda: X+ ve Y+ Hastalık genleri taşırlar, X ve Y normal genler taşırlar. -Hem erkek hemde dişilerde görülür. 1-Dişilerde: XX=Normal dişi XX+ :Taşıyıcı dişi X+X+ :Hasta dişi 2- Erkeklerde: XY:Normal erkek X+Y+ :Hasta erkek X+Y:Taşıyıcı erkek XY+:Taşıyıcı erkek X’e bağlı kalıtımda hastalık geni anne veya babadan alınabilir. Bu grup genlerin erkeklerde görülme olasılığı dişilerde görülme olasılığının iki katıdır.Erkeklerin hasta olması için taşıdıkları tek X kromozomunun hastalık genini taşıması yeterlidir. Dişilerin ise hasta olmaları için taşıdıkları iki kromozomunda hastalık genini taşımaları gerekir. Örnek:X’e bağlı haslıkla ilgili olarak populsyonda hastalıklı genin görülme olasılığı 1/50 ise erkek ve dişilerin hasta olma olasılıkları nedir? Yanıt: X+ =1/50 => Hasta erkek: X + Y=1/50 , Hasta dişi: X+X+=1/50.1/50=1/2500 bulunur. Örnek:X’e bağlı hastalık için populasyonda erkeklede görülme olasılığı 1/30 ıse a)Taşıyıcı dişilerin oranı nedir? b)Hasta dişilerin oranı nedir? Yanıt: a) X’e bağlı olduğu için XhY=1/30 => XhX=1/30 bulunur. b) XhY =1/30 => XhXh= 1/30.1/30=1/900 Örnek: Renk körü taşıyıcısı anne ile hasta babanın olabilecek çocuklarının genotip ve fenotip dağılımı nedir? Ayrılmama Calvin drosofila genetiği üzerine yaptığı çalışmalarda mutant al gözlü bireyler tespit etti, bu özellik resesif özellik olup X kromozomu ile kalıtlanan karakterdi. Al gözlü dişilerle kırmızı gözlü erkeklerin çaprazlanması sonucunun crıs-cros kalıtıma uygun olması beklenirken dölde al gözlü dişilere rastlanmıştır. Al gözlü dişilerin olması için mutlak anneden iki hastalıklı geni taşıyan X kromozomunu almakla oluşacağı sonucuna varılmıştır. Bu durum dişide gamet oluşumu sırasında X kromozomlarının birbirinden ayrılmaması ile meydana geleceği sonucuna varılmıştır. Brıcıs döllerin hücrelerini incelediğinde durumun varsayıldığı gibi olduğunu gördü.  Ayrılmama:Eşey ana hücrelerinde mayoz bölünme esnasında homolog kromozomlar birbirlerinden ayrılmayıp aynı gamete gitmeleri sonunda kromozom durumları bakımından anormal gametler oluşur bunların homolog çiftleri bir arada bulunurken diğerlerinde bu kromozomlar bulunmaz. Bu tip gametler arasında gerçekleşecek döllenme sonunda anormal genotipli ve fenotipli bireyler meydana gelir.Bu bireylerden; Drosofilalarda: XXY=diş X -=erkek İnsanlarda : XXY:Klinefelter(erkek)  X :Turner sendromu  Down sendomu  Ayrılmama olayı eşey kromozomlarında olabileceği gibi otozomal kromozomlarda da olabilir.İnsanlarda bazı istisnalar hariç otozomlarda görülen ayrılmama olayları sonunda oluşan gametler ya döllenemez yada döllenme sonunda gelişemezler.Otozomlarda görülen ayrılmama sonunda 2n+1, 2n+2, 2n-1 genotipli bireyler oluşur. İnsanlarda 21.çift kromozomdan bir fazla bulunması 2n+1=47 genotipli mongolizme(Down sendromu) neden olur. İnsanlarda ayrılmama  Örnek: 2n+1 genotipindeki bir canlının meydana gelmesinde rol alan gametler için aşağıdaki ifadelerden hangisi söylenemez. A)Profaz-I de homolog kromozomlar sinaps yapmıştır. B)Bir kromozomda ayrılmama vardır. C)Mayoz bölünme ile meydana gelmiştir. D)Her iki gametin oluşumunda da ayrılmama gerçekleşmiştir. E)Kromozom sayısı mutasyonlarına örnektir Bağlantı ve Krossing-over  Canlılarda binlerce karakteri belirleyen binlerce gen vardır.Bunlar belli sayıdaki kromozomlarda taşınır.Bir kromozom yüzlerce geni birlikte bulunur ve yeni nesillere birlikte kalıtlanır. Aynı kromozomda taşınan bu genlere bağlantılı genler denir. Bağlantılı genler (kaç tane karakter incelenirse incelensin) kalıtımda krossing-over yoksa homozigotlukta bir çeşit, heterozigotlukta ise iki çeşit gamet oluşturur. Krossing-over görülürse krossing-over görülen karakterlerdeki heterozigotluk değeri kadar gamet çeşitliliği görülür. Örnek:AaBbDdEe Genotipinde A-b-d-E genleri arasında bağlantı varsa oluşacak gamet çeşit sayısı ve genotıpleri nelerdir? Yanıt: a)Krossing-over yoksa: verilen genotipte bütün genlerin bağlı olması bu karakterlerin bir çift homolog kromozomda taşındığını gösterir. Kromozomlardan birinde A-b-d-E genleri bağlantılı şekilde bulunurken diğerinde a-B-D-e genleri bağlantılı şekilde bulunur. A-b-d-E genleri homolog kromozomların biri ile bir gamete beraber giderken, diğer a-B-D-e genleri diğer homolog kromozomla diğer gamete birlikte giderler. Var olan 4 karakterde heterozigot olduğu için iki çeşit gamet meydana gelir. (Bir tanesinin heterozigot olması yeterlidir.) Genotip: A-b-d-E a-B-D-e Mayoz: Gametler: A-b-d-E a-B-D-e iki çeşit gamet oluşur. Bağlantılı genlerde krossing-over a uğrama değeri veya eşey ana hücrelerindeki değere mayoz esnasında krossing-over ile bağlantının çözüldüğü hücre oranını verir. Örnek : Eşey ana hücrelerinde görülen krossing-over değeri % 36 ise ifadesinde % 36 krossing-over un görüldüğü ana hücre % 64 ise krossing-over un görülmediği ana hücre oranını verir. Krossing –over lı gamet oranı ise bağlantının çözülmesi ile oluşmuş gametlerin bağlantısını çözülmüşlerin oranını verir. Örnek : Krossing-over lı A-b’ nin oranı % 8 ise ifadesi Bağlantılı A-B ve a-b arasında vardır.. Genotip AB dir. ab Krossing-over gerçekleşip gametler oluştuğunda 4 çeşit gamet meydana gelir. Bunlar AB ab Ab aB Bağlantısı Krossing-over lı Çözülmemiş Bağlantısı çözülmüş % 8 bağlantısı çözülmüş grup içinde Ab gametinin oranını ifade eder. Örnek: Genotipi AaBb olan canlıda A-B genleri bağlantılıdır. Eşey ana hücrelerinde % 32 oranında krossing-over görüldüğüne göre A-b gametlerinin meydana gelme oranı nedir? Yanıt : AB genotipinde ab Krossing-over % 68 % 32 Krossing–over geçirmeyen grup geçiren grup AB (1/2) %34 AB (1/4) %8 ab (1/2) %34 ab (1/4) %8 Ab (1/4) %8 aB (1/4) %8 Bireyin oluşturduğu gametler içinde bağlantısı çözülmemiş AB ve ab genlerini taşıyan gametler hem krossing-oversiz hemde krossing-overli grup içinde bulunur. Bu nedenle sonuç her iki gruptaki gametlerin toplamına göre yapılır.) Bireyde oluşan gametlerdeki çeşitlilik AB %42, ab %42 , Ab %8 , aB %8 oranında meydana gelir. Gametlerdeki genotipik oran: AB-ab-Ab-aB 5 : 5 : 1 : 1 bulunur. Örnek:AaBb genotipli canlıda AB gameti %4 oranında oluşmuşsa ; a)Krossing-over değeri nedir? b)Ab gametinin oluşma olasılığı nedir? c)Gametlerdeki genotipik dağılım nedir? Yanıt: AB gametinin %4 gibi çok düşük oranda meydana gelmesi Bağlantının A-b ve a-B genleri arasında olduğunun göstergesidir. Krossing-overli grup içinde Bağlantısı çözülmemiş Ab ve aB gametleri ile bağlantısı çözülmüş AB ve ab gametleri vardır.Bunların her birinin görülme olasılığı1/4 tür. Toplamları 4/4 olup toplam gametler içindeki oranı %16 dır. a) Krossing-over oranı=Krossing-overli bir gamet oranı.4=%4.4=%16 bulunur. b)Ab bağlantısı çözülmemiş gamet hem krossing-over geçirmemiş grup hemde krossing-over geçirmiş grup içinde bulunur. krossing-over geçirmemiş grubun oranı =%100-%16=%84 Ab nin gruptaki değeri1/2 olduğundan oranı %42 bulunur Krossing-over geçirmiş gruptaki oranı= %16 grup içindeki değeri ¼ olduğundan %4 oranında bulunur Birlikte görülme olasılığı=%42+%4=%46 bulunur. c) Krossing-overli Krossing-oversiz Oranı Ab %42 + Ab %4 =%46 9 aB %42 + aB %4 =%46 9 AB %4 =%4 1 Ab %4 =%4 1 bulunur. Aynı kromozom üzerinde yer alan genler arası uzaklık fazla ise krossing-over değeri ( bağlantının çözülmesi ) fazladır. Yakınsa azdır. Bağlı genler arası uzaklık santimorgon olarak ifade edilir ve krossing-over da oluşma değeridir. (Örnek: A-b bağlı genlerinin krossing-over değeri % 5 ise A ile b genleri arası 5 santimorgondur.) Soru : Aralarında uzaklıkları santimorgon cinsinden verilmiş genler arasında bağlantısı en zayıf ve en güçlü olanları hangisidir? A C D E B A-C , C-D , A-E , E-B 2 1 2 2 Yanıt : A-C = 2 sm C-D = 1 sm En Zayıf : AE Genleri A-E = 6 sm E-B = 2 sm En Güçlü : CD Genleridir. Örnek:AaBbDdEeFfgg Genotipli bireyde A-b-d genleri bağlantılı ise Aşağıdaki üç soruyu örneğe göre çözümleyin. 1-Aşağıdaki gametlerden hangisi bağlantının çözüldüğünün göstergesidir. A)AbdEFg B)AbDEFg C)Abdefg D)aBDEFg E)aBDefg 2- I -MayozII II-Mitoz III-Krossing-over IV-Ayrılmama V -Döllenme Örnekteki canlının gametleri arasında ABdEefg genotipinde gamet bulunduğuna göre gametlerin oluşumunda yukarıdaki olaylardan hangileri gerçekleşmiştir. A)I-III-IV B)III-IV C)I-V D)I-III-IV E)I-III-IV-V 3-AbdEFg gametinin meydana gelme olasılığı hangisidir.(%) A)32 B)16 C)8 D)4 E)12 4- AaBb genotipindeki canlıda AB gameti %42 oranında görülüyorsa Krossing-over değeri nedir. A)%42 B)%84 C)%8 D)%32 E)%16 5- ABCD bağlı genler arasındaki uzaklık santimorgon cinsinden A-D=3, A-C=2,A-B=7,B-C=5,B-D=4 olduğuna göre Krossing-over değeri en az (Bağlantısı en güçlü) olan gen çifti hangisidir. A)A-B B)D-B C)C-D D)C-B E)A-C Soy ağacı problemlerinde dikkat edilecek kurallar Otozomal Dominant Kalıtıma İlişkin Özellikler · Hastalık kuşak atlamaz ve dikey kalıtımlıdır. · Hasta kişinin ya annesi ya babası yada ikisi birden hastadır. · Hastalık kız ve erkeklerde aynı oranda görülür. · Eşlerden biri hasta (heterozigot) diğeri normalse , doğacak çocukların yarısı hasta olur. · Hem anne hemde baba hasta olduğu zaman (her ikisi de heterozigot) çocukların % 75 ‘ i hasta olur. · Hastalık taze mutasyonla ortaya çıkmışsa hasta kişinin anne ve babası normal olur..  Otozomal Resesif Kalıtımın Özellikleri Şunlardır · Kalıtım, otozomal dominant kalıtımın aksine yatay tiptedir. · Hasta çocuğun kardeşleri, cinsiyet farkı olmaksızın 1/ 4 olasılıkla hasta ve 3 / 4 olasılıkla sağlam olurlar. · Hasta çocuğun anne ve babası genellikle normal olur. · Akraba evlilikleri hastalık riskini arttırır. · Etnik farklılıklar görülür. · Hasta kişi normal bir kişi ile evlenirse çocuklarının hepsi normal fakat taşıyıcı olur. · Hasta kişi heterozigotla evlendiği zaman çocuklarını yarısı heterozigot normal, yarısı hasta olur. X Kromozomal Dominant Kalıtımın Özellikleri Şunlardır · Hasta erkeğin kız çocukları hasta, erkek çocukları ise normal olur. · Hasta kadının kız ve erkek çocuklarının yarısı hasta olur. · Hastalık erkekten erkeğe geçmez. · Hasta erkek çocuğun annesi mutlak hastadır X Kromozomal Resesif Kalıtımın Özellikleri Şunlardır · Hastalık çoğunlukla erkeklerde görülür ve bunların anneleri normal fakat ilgili gen için taşıyıcıdır. · Hastalık babadan oğula geçmez. · Hasta erkek sağlam kadınla evlenirse, kız çocuklarının tümü taşıyıcı, erkek çocuklarının ise tümü sağlam olur. · Taşıyıcı kadın sağlam erkekle evlendiği zaman, kız çocuklarının yarısı normal yarısı taşıyıcı, erkek çocuklarının ise yarısı sağlam yarısı hasta olacaktır. · Hasta erkek taşıyıcı kadınla evlenecek olursa, kızlarının yarısı hasta yarısı taşıyıcı, erkeklerin ise yarısı hasta yarısı sağlam olur. · Hasta kız çocuğunun babası mutlak hastadır. Y ye bağlı kalıtım · Sadece erkeklerde görülür · Hasta babanın tüm erkek çocukları hastadır · Hasta çocuğun babası hastadır

http://www.biyologlar.com/kalitimda-ve-kalitimda-kullanilan-iki-onemli-olasilik-yasasi

Tavuk Nasıl Bir Canlıdır?

Tavuk Nasıl Bir Canlıdır?

Tavuklar, kısa ve kalın gagalı, kısa bacaklı, çeşitli renkleri bulunan ve uçamayan kuşlar grubundandır. Tavuğun erkeğine horoz, yavrusuna civciv, cüce denir. Yetişkin tavuklara ise genellikle ferik veya piliç denir.

http://www.biyologlar.com/tavuk-nasil-bir-canlidir

Dinozor Bacakları İlk Kez Tavuk Embriyolarında Geliştirildi

Dinozor Bacakları İlk Kez Tavuk Embriyolarında Geliştirildi

66 milyon yıl önce, dinozorların çağı dramatik bir biçimde özellikle dev bir asteroidin çarpma etkisiyle yok oluşların artması sonucu kapandı. Elbette dinozor türlerinin tamamı yok olmadı ve hayatta kalmayı başaran türlerden bugünün kuşlarına kadar gelen evrimsel süreç işlemeye devam etti.

http://www.biyologlar.com/dinozor-bacaklari-ilk-kez-tavuk-embriyolarinda-gelistirildi

O Tavuğu ‘Yutmayız’

O Tavuğu ‘Yutmayız’

Sağlığımızı ve çevremizi tehdit eder hale gelen tavukçuluk endüstrisini odağımıza aldığımız kampanyamızda ‘Yutmayız!’ diyerek tavuk üretim şirketlerini harekete geçmeye çağırıyoruz.

http://www.biyologlar.com/o-tavugu-yutmayiz

Ayam Cemani - Siyah Tavuk  Özellikleri

Ayam Cemani - Siyah Tavuk Özellikleri

Ayam Cemani, Endonezya kökenli tavuk ırkı. Renginin tamamen siyah olması en büyük özelliğidir. Sadece tüyleri değil, eti ve kemiği de siyahtır.

http://www.biyologlar.com/ayam-cemani-siyah-tavuk-ozellikleri

Edinsel Bağışıklık

Edinsel Bağışıklık

Canlılar, özellikle doğduktan sonra (bazen de intrauterin yaşamda iken) çeşitli mikroorganizmalar, bunların toksik maddeleri veya diğer substanslarla karşı karşıya gelirler.

http://www.biyologlar.com/edinsel-bagisiklik

Beyaz ve Kahverengi Tavuk Yumurtaları Arasındaki Fark Nedir?

Beyaz ve Kahverengi Tavuk Yumurtaları Arasındaki Fark Nedir?

Yumurta tüketen hemen herkesin fark ettiği, ancak neredeyse kimsenin nedenini sorgulamadığı bir konudur tavuk yumurtalarının renkleri...

http://www.biyologlar.com/beyaz-ve-kahverengi-tavuk-yumurtalari-arasindaki-fark-nedir

Sakallı <b class=red>Tavukların</b> Gizemi Çözüldü

Sakallı Tavukların Gizemi Çözüldü

Elbette genlerin estetik diye bir derdi yok, ancak bir gen mutasyonu bazı tavukların yüzlerinde sakal gibi görünen tüy öbeklerinin oluşmasını sağlıyor.

http://www.biyologlar.com/sakalli-tavuklarin-gizemi-cozuldu

Japonlar gen teknolojisinde devrim yaptı! Tavuklar kanser ilacı yumurtluyor

Japonlar gen teknolojisinde devrim yaptı! Tavuklar kanser ilacı yumurtluyor

Japon bilim insanları tavukların kanser ve hepatit tedavisinde kullanılabilecek maddeler içeren yumurtalar vermesini sağladı.

http://www.biyologlar.com/japonlar-gen-teknolojisinde-devrim-yapti-tavuklar-kanser-ilaci-yumurtluyor

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0