Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 93 kayıt bulundu.
Flores'in Küçük İnsanları

Flores'in Küçük İnsanları

Flores Adası’nın ismini hiç duydunuz mu? İlk bakışta Endonezya’da şirin bir tatil yeri gibi görünen bu ada aslında tarih öncesi çağlarda barındırdığı, küçük insanları yani “Homo Floresiensisleri” sebebiyle arkeoloji ve antropoloji dünyasında önemli bir yere sahip. Homo Floresiensis'lere ev sahipliği apan Flores Adası Kayıp medeniyetler üzerinde araştırma yaptığınızda karşılaşacağınız muhtemel isimlerden biri; Flores Adası. Burada yüzyıllar önce yaşadığı tespit edilen, fiziksel özellikleri açısından “küçük” olarak tabir edebileceğimiz Homo Floresiensisler ve onların bu alanda nasıl yaşam sürdükleri konusu oldukça ilgi çekici. Antrolopoloji ve arkeoloji alanları için ilk medeniyetler, ilk insanlar, kullandıkları aletler..vs. hakkında bilgi sahibi olmak oldukça önemlidir. Bulunan kalıntılar insanlık tarihine ışık tutar. Mısır, Mezopotamya uygarlıklarını çoğumuz biliriz, bu alanlar hala gözde alanlardır. Fakat dünyanın bilinmeyen noktalarında kazara keşifler yapmak ve aslında oldukça şaşırtıcı sonuçlara ulaşmak da mümkün. Bu durum Flores Adası için de geçerli bir durum. Flores Adası’ndaki insanlık tarihi için önemli bir adım sayılan keşif; New England Armidale Üni­versitesi’nden Michael Morwood, Endonezya Arkeoloji Mer­kezinden R. P. Soejono ve ekibi tarafından gerçekleştirilmiştir. Ekip 2003 yılında “Liang Bua” adı verilen bir mağarada kazı çalışması yaparken 800 bin yıl öncesine ait olduğu belirtilen taş aletler ve sonrasında “Homo Floresiensis” olarak adlandırılacak olan insan kalıntılarına ulaşmışlardır. Bu önemli bir buluştur çünkü bulunan insan kalıntıları normal olarak tabir edebileceğimiz fiziksel özelliklerden oldukça küçük niteliklere sahiptir. Şöyle ki; radyometrik tespitlere göre bulunan insan kalıntılarının yaklaşık 1 metre boyunda, 25 kilo ağırlığında bir kadına ait olduğu tespit edilmiştir. Kafatasının oldukça küçük olması ilgi çeken diğer bir husustur. Kalıntıların en eskisinin 94.000 yıl en yenisinin ise 12.000 yıllık olduğu belirlenmiştir. Tüm bu bilgiler 2004 yılında Nature isimli dergide büyük bir heyecanla paylaşılmış ve yeni bir türün ortaya çıktığı belirtilmiştir. Bu durum da insanın evrimi üzerine yeni tartışmaları gündeme getirmiştir. Bu tartışmaları ve öne sürülen savları kısaca ele alacağız fakat öncesinde homo florensis’in insanın evrimi tablosunda aldığı konumdan kısaca bahsetmenin faydalı olacağı inancındayız. Homo Floresiensis’in aile içindeki yeri Soldan sağa: Homo Floresiensis, Lucy (Australopithecus Afarensis), Homo Erectus ve Homo Sapiens. Flores Adası’nda bulunan insan buluntularının yeni bir tür olduğu savı bir dönemin ses getiren konusu olmuştur. “Homo Floresiensis” olarak adlandırılan bu yeni türün Avrupalı Neandertalların doğu ayağını temsil eden; “Homo Erectus” ve modern insan olarak tabir edilen “Homo Sapiens”den önce yaşadığı “Australopithecus Afarensis” ile yakın özelliklere sahip olduğu savunulmuştur. Homo Floresiensis’in küçük ama oldukça zeki bir tür olduğunu savunan araştırmacılar bu savlarını onların kullandıkları karışık yapıda taş aletler ile güçlendirmeye çalışmışlardır. Homo Floresiensis’in beyin büyüklüğünün Homo Saphiens’in sahip olduğu beyin büyüklüğünün 1/3’ü olmasına rağmen zeki oldukları düşünülmektedir. Bu küçük insanların yaşadıkları çağın tehlikelerine karşı kendilerini korudukları, kullandıkları aletlere bakıldığında avcılıkla ilgilendikleri belirlenmiştir, bunların tümüne bakıldığında yüksek bir zekâyı temsil ettikleri savı güçlenmektedir. Homo Floresiensis’e yazın ve sinema tarihinde önemli yere sahip, J. R. R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi isimli eserinden esinlenerek “Hobbit” adı da verilmiştir. Dünya çapında bilinen önemli eserlerden biri olan bu eserde önemli karakterlerden birini temsil eden hobbitler, küçük cüsseleri ve zekâlarıyla dikkat çekmektedir. Gerçekte de hobbitlerin var olabileceğinin savunulması heyecan uyandırmıştır. Homo Floresiensis’e dair tartışmalar Flores Adası’nda bulunan kalıntıların daha önce keşfedilmeyen yeni bir tür mü yoksa Homo Saphiens’in farklılık geçirmiş bir türü mü olduğu sorusu keşiften günümüze kadar devam eden bir tartışmaya neden olmuştur. Yazılan bilimsel makalelerde yıllara bağlı olarak gözlemlenen farklı yorumlar ilgi çekicidir. Keşfin yapıldığı 2003 yılında kesin bir şekilde dile getirilen yeni tür bulunduğuna dair sav, yapılan araştırmalar sonucu eski etkisini yitirmiştir. 1 metre boyunda, 25 kilo ağırlığında bir kadına ait olduğu tespit edilen kafatasının oldukça küçük olması dikkat çekicidir. Bulunan kalıntıların sadece dokuz tane olması, bu alanda kapsamlı bir fikir yürütmeyi engelleyici bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk bulunan kadın iskeletinin Homo Saphiens’in uzak bir türünü temsil ettiği, LB1 adı verilen iskeletteki anormallik nedeninin “Mikrosefali” isimli bir hastalık olduğu savı güçlenmeye başlamıştır. Mikrosefali; beyinde ortaya çıkan küçük bir urun sebep olduğu bir rahatsızlıktır ve zihinsel engele yol açmaktadır. Bu kuramı destekleyen anatomist Maciej Henneberg mikrosefalik kafatasıyla LB1 arasında muhtemel benzerlikleri vurgulamıştır. Ama az sayıda bulunan iskeletlerden yola çıkarak bir medeniyetin tamamında mikrosefali rahatsızlığının var olduğunu söylemek mümkün değildir. 2005 yılında Homo Floresiensis için en kapsamlı araştırma yapılmıştır. Florida Eyalet Üniversite­si’nden Dr. Dean Falk’un liderliğini yaptığı uluslar ara­sı bir uzman grubu LB1 kafatasının üç boyutlu bir maketini yapıp, bunu şempanze, modern insan(modern cüce), mirosefalik bir beyin ve Homo Eractus ile karşılaştırmıştır. Bu incelemeye göre LB1; modern cüce beyninden ve mikrosefalik beyinden daha farklı bir özellik taşımakta ve yeni bir türü temsil etmektedir. Bu araştırmanın doğruluğu halen tartışılan bir konudur. Kimi bilim adamlarına göre bu çalışmada mikrosefalik beyin örneği kullanılmamıştır. 2010 yılında gelindiğinde ise; bu türün Homo Saphiens’in bir türü olduğu, “Kretenizm” adı verilen hastalığın ve yaşanılan ortamın da getirisi olarak küçük bir yapıya sahip olduğu savı ortaya çıkar. Günümüzde o bölgede yaşayan halkın da minyon bir tipe sahip olması bu savı güçlendiren bir unsur olmaktadır. Bu sav belki doğru olabilir çünkü antopolojik çalışmalara göre yaşam alanının sahip olduğu coğrafi koşullar canlılarda fizyolojik farklılıklara neden olabilmektedir. Kazılarda Homo Floresiensis ile birlikte ortaya çıkan balık, kurbağa, yılan, kaplumbağa, dev sıçan, kuş, yarasa ve Stegodon (soyu tükenmiş bir tür cüce fil), Komodo ejderi ve dev kertenkele gibi diğer iri hayvanlara ait iskeletler Flores Adası’nın doğal ortamını gözler önüne sermiştir. Homo Floresiensis bu doğal ortamda varlığını devam ettirmeye çalışmıştır. Fiziksel yapının da zaman içersinde Flores’in kaynakları doğrultusunda şekillendiği inancı dikkat çekicidir. Aynı bölgede özellikle Stegodon(cüce fil)’in görülmesi bu inancı güçlendirmektedir. Homo Floresiensis’in yok oluşu Homo Floresiensis’in nasıl yok olduğu sorusunun cevabını aradığımızda kesin bir bilgiye ulaşmamız mümkün değil fakat bu konudaki en baskın görüş; Flores Adası’nda gerçekleşmiş olan bir volkanik patlama sonucu Homo Floresiensis’in yok olmasıdır. Bu görüşün kesin bir veriyi sunması imkânsızdır çünkü böyle bir doğal felaketten kurtulanların olup olmadığı ve başka bir yerde yaşamlarını devam ettirip ettirmediklerine dair bir iz yoktur. Homo Floresiensis keşfin yapıldığı 2003 yılından günümüze yaklaşık 9 yıldır tartışılan bir konu olma özelliğine sahiptir. Paleoantropologlar, anotomi uzmanları gibi farklı branşlardan bilim adamlarının ilgisini çeken bu konu her geçen sene farklı savları ortaya çıkarmaktadır. Bu konudaki son görüş; yeni bir tür olmadığı yönündedir. Fakat ilerleyen senelerde bu konuda belki de bulanacak başka veriler ışında çok farklı savlar ortaya çıkacaktır. İnsanın evrim süreci her daim merak uyandıran bir konu olduğundan bu açıdan dikkat çekici olan Homo Floresiensis’in yeni bir tür olup olmadığı sorunsalının daha pek çok yıllar tartışılması muhtemeldir. Kaynakça: Pennsylvannia State University Press Release, “No Hobbits in this Shire: Researchers say skeletal remains are pygmy ancestors”, 23 Ağustos 2006. http://insanveevren.wordpress.com/2012/04/15/tarih-oncesi-flores-adalilar-bilmecesi/ http://www.kesfetmekicinbak.com/ http://en.wikipedia.org/wiki/Homo_floresiensis http://www.sciencedaily.com/releases/2010/09/100928025514.htm http://www.sciencedaily.com/releases/2008/12/081217124418.htm Yazar hakkında: Sinem Doğan Açık Bilim Haziran 2012 http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/floresin-kucuk-insanlari.html

http://www.biyologlar.com/floresin-kucuk-insanlari

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

İki binli yıllarla beraber kök hücrelerin rejeneratif tıp (yenileyici tıp) alanındaki öneminin giderek arttığını ve tıbbın geleceğini şekillendirme potansiyelini gözlemlemekteyiz.

http://www.biyologlar.com/kok-hucrelere-bakistanimlar-kavramlar-ve-siniflandirmalar

KENELER BİYOLOJİK SİLAHMI

Türkiye`de 120 kişinin ölümüne neden olan keneler, biyolojik silah olarak kullanılıyor mu? Bilim adamları bu sorunun cevabını aradı. Kaynak:Haber Merkezi Kırım Kongo kanamalı ateşi (KKKA) Türkiye`de ilk kez 2002`de görüldü ve 28`i bu yıl olmak üzere toplam 120 kişinin ölümüne yol açtı. Bu yılın ilk 3 ayında 206 kişinin kene ısırması şikâyetiyle hastanelere başvurması, hastalığı `salgın` boyutuna taşıdı. Türkiye ile birlikte Afrika, Asya, Balkanlar ve Ortadoğu`da 30`dan fazla ülkeyi tehdit eden hastalığın tedavisi henüz bilinmiyor. Küresel ısınmanın virüsün yayılmasında etkili olduğu söylense de `Biyolojik silah mı?` sorusu tartışmaların odağına yerleşti. Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı Bölümü`nden Prof. Dr. Levent Akın, bu soruya, `CIA ve FBI`ın biyolojik silahlar listesinde Kırım Kongo da var.` cevabını veriyor. Ancak mikrop üreten ve kullanmaya karar veren bir ülkenin elinde bunu durduracak maddenin olması gerektiğini vurgulayan Akın, dünyada henüz bu mikrobu öldürecek maddenin bulunmadığını hatırlatıyor. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi`nden Prof. Dr. Ayşen Gargılı da, virüsün biyolojik silah listesinde yer aldığını doğruluyor. Fakat, bunun Türkiye`de denendiği tezine karşı çıkıyor. Sebebini ise `Kırım Kongo solunum yoluyla bulaşmaz ve kitlesel ölümler getirmez.` sözleriyle açıklıyor. `Çocukken ineklerden keneleri söker, öldürürdük. Hiçbir şey olmazdı. Bu kenelere ne oldu da şimdi hastalık saçıyor?` sorusu 35 yaşındaki Sivaslı Fatih Polat`a ait. Türkiye`deki hemen herkesin dilinde olan bu sorunun cevabını kimse bilmiyor. Bilinen bir gerçek var ki; hyalomma marginatum marginatum türü keneler 2002 yılından bu yana Türkiye`de hastalık saçıyor. İlk olarak 1944`te Kırım`da, 1956`da da Kongo`da görülen virüsün Türkiye`de 1970`li yıllarda da tek tük vakalara sebep olduğu biliniyor. Ancak ölümcül virüs taşıyan keneler Anadolu`daki 60`ın üzerindeki tür içinde hızla artıyor. 15 yıl öncesinde sayıları çok az olan keneler, şu anda en kalabalık nüfusa sahip tür olarak insanları tehdit ediyor. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı üyesi Prof. Dr. Ayşen Gargılı, hastalık taşıyan kenelerin gelişimini anlatırken, bugünkü durumu `kene salgını` olarak niteliyor. Gargılı, `Vakalardaki patlama salgının gidişatı açısından şaşırtan bir mesele değil. Olgu sayıları artarak devam eder, doygunluk noktasına çıkar ve insanlardaki bağışıklık oranı geliştikçe durur, daha sonra aşağıya iner.` diyor. Şu ana kadar dünyadaki en büyük KKKA salgınının Türkiye`de yaşandığını dile getiren Gargılı, `biyolojik silah Türkiye`de deneniyor` tezini doğru bulmuyor. Virüsün biyolojik silah ve terörizm listesinde bulunduğunu doğrulayan Gargılı, Kırım Kongo`nun solunum yoluyla bulaşmadığı ve kitlesel ölümler getirmeyeceği için çok etkin biyolojik silah olarak kullanılamayacağını söylüyor. Vakalar temmuz ayında patlama yapıyor Bir kene yılda 5-7 bin arasında yumurta bırakıyor. İlkbahardan itibaren toprağın üstüne çıkan keneler, önce hayvanlara yapışıyor. Daha sonra insanlardan kan emiyor. Nisanda başlayan vakalar eylül ayına kadar devam ediyor. En fazla vaka temmuz ayında görülüyor. Eylülün ortalarında keneler toprağa geri dönüyor. KKKA, hayvanlara ve insanlara kenelerin ısırmasıyla geçiyor. Hayvanlarda belirtisiz seyreden hastalık, insanlarda öldürücü olabiliyor. Türkiye`de vakaların yüzde 10`u ölümle sonuçlanıyor. Hastalık ani başlayan ateş, baş ve kas ağrıları, kırgınlık, halsizlik ve iştahsızlık gibi belirtilerle ortaya çıkıyor. Bulantı, kusma, karın ağrısı, ishal gibi şikâyetlerle devam ediyor. Hastalığın ilerlemesi durumunda diş eti, burun, kulak kanaması ve vücudun çeşitli yerlerinde dış kanama oluşuyor. Ankara Numune Hastanesi Mikrobiyoloji Klinik Şefi Hürrem Bodur, kene ısırdıktan 6 saat sonra virüsün salgılanmaya başlandığını belirtirken, iki hafta içinde kaybedilmeyen hastaların, KKKA`ya karşı bağışıklık kazandığını belirtiyor. Kelkit Vadisi`ndeki şehirlerde kene işgali var Orta Karadeniz, Orta Anadolu`nun kuzey kısımları, Toroslar`a kadar uzanan bodur alanlar. Virüslü kenelerin yaşamadığı yegane yer Akdeniz ve Karadeniz kıyıları. Nemli ve ıslak yerlerde yaşam sürdüremeyen bu tür keneler, Kelkit Vadisi olarak bilinen Tokat, Çorum, Yozgat, Sivas civarında yoğun olarak görülüyor. Bu illerin yanı sıra vakaların rastlandığı iller; Amasya, Ankara, Artvin, Aydın, Balıkesir, Bolu, Çankırı, Çorum, Düzce, Erzincan, Erzurum, Giresun, Gümüşhane, İstanbul, Karabük, Kastamonu, Kayseri, Kırşehir, Kocaeli, Muş, Ordu, Samsun, Şanlıurfa, Yozgat, Zonguldak. Keneler, Amerika`da `lyme` hastalığına, Almanya ve Avusturya ile Kuzey Avrupa ülkelerinde ise beyin iltihaplanmasına yol açıyor.

http://www.biyologlar.com/keneler-biyolojik-silahmi

GENETİK KOPYALAMA

İşçilerin tulumları beyazdı; ellerinde soğuk, kadavra rengi kauçuk eldivenler vardı. Işık donuktu, ölüydü: Bir hayalet sanki!.. Yalnız mikroskopların sarı borularından zengin ve canlı bir öz akıyor, bir baştan bir başa uzanan çalışma masalarının üzerinde tatlı çizgiler yaratarak, parlatılmış tüpler boyunca tereyağ gibi yayılıyordu. "Bu da" dedi Müdür kapıyı açarak, "döllenme odası işte..." Doğal olarak, ilkin döllenmenin cerrahlığa dayanan başlangıcından söz etti, derken "Toplum uğruna seve seve katlanılan bir ameliyattır bu" dedi, "altı maaşlık ikramiyesi de caba... Bir yumurta bir oğulcuk, bir ergin; bu normal... Oysa, Bokanovskilenmiş bir yumurta tomurcuk açar, ürer bölünür. Eş ikizler yalnız insanların doğurduğu o eski zamanlardaki gibi yumurtanın bazen rastlantıyla bölünmesinden oluşan ikiz, üçüz parçaları değil, düzinelerle yirmişer, yirmişer." Müdür "yirmişer" diyerek sanki büyük bir bağışta bulunuyormuş gibi kollarını iki yana açtı; "yirmisi birden!.." Ama öğrencilerden biri bunun yararının ne olduğunu sormak gibi bir sersemlikte bulundu. "İlahi yavrucuğum!" Müdür olduğu yerde ona dönüvermişti. "Görmüyor musun? Görmüyor musun, kuzum?" Bir elini kaldırdı; heybetli bir duruşa geçmişti. "Bokanovski süreci toplumsal dengenin en başta gelen araçlarından biridir! Milyonlarca eş ikiz; toptan üretim ilkesinin sonunda biyolojiye uygulanmış olması..." YUKARIDAKİ PARÇA, Aldous Huxley’in 1930’larda yazdığı, geçtiğimiz ay bilim gündemini birdenbire fetheden "koyun kopyalama" deneyine değinen haberlerde sıkça gönderme yapılan, Brave New World (Cesur Yeni Dünya) romanının girişinden kısaltılarak alınmış bir bölüm. Huxley, olumsuz bir ütopya (distopya) niteliği taşıyan romanında, Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilon adlarıyla, kendi içinde genetik özdeşlerden oluşan beş farklı sınıfa bölünmüş bir toplum tablosu çiziyor. Özdeş vatandaşların üretildiği bu hayali "Bokanovski Süreci", çağdaş anlamıyla klonlama (veya genetik kopyalama) olmasa da, sürecin yolaçtığı etik (ahlaki) ve toplumbilimsel kaygılar, sekiz ay önce İskoçya’da gerçekleştirilen ve geçtiğimiz ay kamuoyuna duyurulan gelişmelerin doğurduklarına denk düşüyor. Şimdi herkesin tartıştığı, son gelişmelerin insanlık için daha insanca bir dönemin mi yoksa, hızla gerçeğe dönüşen korkunç bir distopyanın mı kapısını araladığı. Şubat ayının 22’sinden itibaren, İskoçya’nın Edinburg kentinde, biyoteknoloji alanında tuhaf bir gelişme kaydedildiği, "Dünyanın sonu", "Frankenstein" gibi ifadeleri de içeren dedikodularla birlikte etrafta konu olmaya başladı. Bilim çevreleri de basın da şaşkındı, çünkü, seçkin yazarların ve bazı bilim adamlarının birkaç gündür zaten haberdar oldukları ve konuyu "patlatmayı" bekledikleri bu gelişme, bir biçimde basına sızmış, dilden dile dolaşmaya başlamıştı bile. Normalde pek de ciddiye alınmayacak böyle bir "dedikodunun" bu denli yayılabilmesi, işin içine çeşitli dallarda makalelere yer veren saygın bilimsel dergi Nature’ın adının karışmasıyla olmuştu. Gerçekten de Nature, dedikodu niteliğini fersah fersah aşan bir bilimsel gelişmeyle ilgili bir makaleyi 27 Şubat’ta yayınlayacağını bilim yazarlarına duyurmuş ve bu tarihe kadar "ambargolu" olan bir basın bülteni dağıtmıştı. Batı ülkelerinde yazarlar normal olarak bu ambargolara uyar, hazırladıkları yazıları, ambargonun bittiği tarihte, aynı anda yayına verirler. Ancak, aralarında ünlü The Observer’ın da bulunduğu bazı dergi ve gazeteler ambargoyu çoktan delmiş, konuyu kamuoyuna duyurmuştu bile. Haberin, kaynağı olan Nature ve ambargoya saygı gösteren çoğu nitelikli dergi ve gazetede yer almaması da, dedikodu trafiğini artırmış, ortaya atılan spekülasyonlarla beklenenden fazla ilgi toplanabilmişti. Hatta, Mart ayının başlarında, koyun klonlama haberinin yarattığı ilgi ortamını değerlendirmek isteyen bazı haberciler, aynı yöntemle Oregon Primat Araştırmaları Merkezi’nde maymunların klonlandığını öne sürdüler. Oysa, Oregon’da gerçekleştirilen, embriyo hücrelerinin oldukça sıradan bir yöntemle çoğaltılmasıyla yapılmış bir deneydi. Klonlama, yetişkin bir canlıdan alınan herhangi bir somatik (bedene ait) hücrenin kullanılmasıyla canlının genetik ikizinin yaratılmasını açıklamakta. Kavramsal temelleri çoktandır hazır olan bu işlemin uygulamada gerçekleştirilemeyeceği düşünülüyordu. Edinburg’daki Roslin Enstitüsünden Dr. Wilmut ve ekibi bunu başarmış gibi görünüyor. "Ben bu filmi daha önce seyretmiştim!" diyenleri rahatlatmak için hemen belirtelim ki, aynı ekip 1995 yılında embriyo hücrelerini kullanarak yine ikiz koyunlar üretmiş ve bunu duyuran makaleyi yine Nature dergisinde yayımlatmıştı. Bu deney de basına yansımış, ancak, son gelişmeler kadar yankı uyandırmamıştı. Ne de olsa bu yöntem, döllenmiş yumurtanın kazayla bölünüp tek yumurta ikizlerine yol açtığı bildik süreçlerden farksızdı. Sıklıkla unutulduğu için tekrarlamakta yarar var ki, Wilmut’un son başarısının önemi, işe somatik bir hücrenin çekirdeğiyle başlamasında yatıyor. Bu başarının ortaklarını anarken PPL Tıbbi Araştırmalar şirketini de atlamamak gerek. Borsalarda tırmanışa geçen hisseleriyle gelişmenin meyvelerini şimdiden yemeye başlayan PPL, projenin hem amaçlarını belirleyerek hem de maddi olanakları yaratarak kuzu Dolly’nin varlığının temel sebebi olmuş. Dr. Wilmut’un gerçekleştirdiği başarı şöyle özetlenebilir: Yetişkin bir koyundan alınan somatik bir hücrenin çekirdeğini dahice bir yöntemle, başka bir koyuna ait, çekirdeği alınmış bir yumurtaya yerleştirmek ve bilinen "tüp bebek" yöntemiyle yeni bir koyuna yaşam vermek. Adını, ünlü şarkıcı Dolly Parton’dan alan kuzu Dolly, isim annesinin değilse de, DNA annesinin genetik ikizi. Dolly, sevimli görünüşüyle kamuoyunun sempatisini kazanmış ve tüm bu süreç ilginç bir bilimsel oyun olarak sunulmuşsa da gerçekte deney oldukça iyi belirlenmiş bilimsel ve maddi hedefleri olan, soğukkanlı bir süreç. Zaten Dolly’nin araştırmacılar arasındaki adı da en az varlığı kadar "soğukkanlıca" seçilmiş: 6LL3... PPL’in idari sorumlusu Dr. Ron James, şirket sırlarını kaybetme kaygısıyla maddi hedeflerini pek açığa vurmamakla birlikte, hemofili hastaları için koyunlara insan kanı pıhtılaşma faktörü ürettirmeyi de içeren pek çok önemli ticari hedefin ipuçlarını veriyor. PPL ve Roslin Enstitüsü’nün çalışmaları, geçmişi çok eskilere dayanan ve önemli gelişmelerin kaydedildiği bir alan olan transjenik (gen aktarılmasıyla ilgili) araştırmaların bir üst aşamaya, nükleer transfer (çekirdek aktarılması) evresine doğru ilerletilmesinden başka birşey değil. Yıllardır başarıyla sürdürülen transjenik çalışmalarda tek boynuzlu keçi, üç bacaklı tavuk gibi görünüşte çarpıcı, yararı kısıtlı çalışmaların yanı sıra, insan proteinlerinin hayvanlara ürettirilmesi gibi, modern tıp için çığır açıcı sayılabilecek başarılar kaydedildi. Son gelişmelere imzasını atan ekip, daha önce insan bünyesince üretilen molekülleri gen transferi yöntemiyle bir koyuna ürettirmeyi başarmıştı. Söz konusu deneyde gerek duyulan moleküllerin koyunun tüm hücrelerinde değil, sadece süt bezlerinde sentezlenmesinin sağlanması, koyunun "ilaç fabrikası" olarak değerlendirilmesini beraberinde getiriyordu. Dolly başarısının en önemli potansiyel yararı da bununla ilgili zaten. Gen transferi yöntemiyle, istediğiniz maddeyi sentezleyebilen bir canlıya sahip olduğunuzda, madde verimini artırmak üzere aynı süreci zaman ve para harcayarak yinelemeye çabalamak yerine elinizdeki canlının genetik ikizlerini yaratabilirseniz, ticari değer arz edebilecek miktarda ilaç hammaddesi üretimine geçebilirsiniz. Elinizde birkaç on tane genetik özdeş canlı biriktikten sonra, bu küçük sürüyü doğal yollardan üremeye bırakacak olursanız, hem "yatırımınız" kendi kendine büyüyecek, hem de genetik çeşitlilik yeniden oluşmaya başlayacağından, tek bir virüs tipinin tüm "fabrikayı" yok etmesinin önünü alacaksınız demektir. Biraz Ayrıntı İskoç ekibin gerçekleştirdiği klonlama deneyinin, dünyanın pek çok bölgesine dağılmış sayısız standart biyoteknoloji laboratuvarında "kolayca" gerçekleştirilebileceği söyleniyor. Yine de uygulanan yöntem, günlük gazetelerdeki basit şemalarda anlatıldığı kadar kolay ve hemen tekrarlanabilir türden değil. İskoç ekibin başarısı ve önceki sayısız benzeri çalışmanın başarısızlığı, Wilmut’un, verici koyundan alınan hücre çekirdeğiyle, kullanılan embriyonik hücrenin "frekanslarını" çok hassas biçimde çakıştırabilmesine dayanıyor. Bu yöntemle araştırmacılar, yetişkin çekirdeğin genetik saatini sıfırlamayı, tüm gelişim sürecini başa almayı becerebilmişler. Yöntemin ayrıntılarına girmeden önce bazı temel kavramlara açıklık getirmekte yarar var. Çoğu memeli canlı gibi insan bedeni de milyarlarca hücreden oluşuyor. Bu hücrelerin milyonlarcası her saniye bölünmeyi sürdürerek beden gelişimini devam ettiriyor ve yıpranmış hücreleri yeniliyor. Bu hücrelerin önemli kısmı bedenimizin belli başlı bölümlerini oluşturan "somatik hücreler." Tek istisna, üreme hücreleri. Eşeyli üreme, gametlerin (sperm ve yumurta) ortaya çıktığı "mayoz bölünme"yle başlıyor. Cinsel birleşme sonucunda, spermin yumurtayı döllemesiyle de yeni bir canlının ilk hücresi "zigot" oluşuyor. Bu noktadan sonra gelişmeye dönük hücre bölünmeleri, "mayoz" değil, "mitoz" yoluyla ilerliyor. Koyun ve insan hücrelerinin de dahil olduğu ökaryotik yani, çekirdeği olan hücreler, farklı gelişim evreleri içeren bir yaşam döngüsü geçiriyorlar. Bu döngüyü, hücrenin görece durağan olduğu "interfaz" ve belirgin biçimde bölünmenin gerçekleştiği mitoz evrelerine ayırmak mümkün. Hücre, yaşam döngüsünün yüzde doksan kadarını interfaz evresinde geçiriyor. Aslında, bu duraklama evresi göründüğü kadar sakin değil; hücre, tüm bileşenlerini DNA’yı sona bırakacak biçimde çoğaltarak, bölünmeye hazırlanıyor. Alt evreleri son derece iç içe girmiş olan interfaz evresini işlevsellik açısından G1, S ve G2 alt evrelerine ayırmak yerleşmiş bir gelenek. Yani, hücrenin yaşam döngüsü bu üç evre ve M (mitoz)’dan oluşuyor. G1 evresi, DNA dışındaki bileşenlerin çoğaldığı bir dinlenme dönemi. S, DNA’nın bölünmesiyle sonuçlanan bir geçiş evresi. G2 ise, iç gelişmenin tamamlanıp, hücrenin mitoz yoluyla bölünmeye hazırlandığı süreci içeriyor. Hücrelerin hangi evreyi ne kadar sürede tamamlayacakları bir biçimde programlanmış durumda. Belli bir organizmanın tüm hücreleri bu evreleri aynı sürede tamamlıyorlar. Yine de, ani çevresel koşul değişiklikleri hücreleri G1 evresinde kıstırabiliyor; sözgelimi, besleyici maddelerin miktarı birdenbire minimum düzeye düştüğünde. G1 evresinin belli bir aşamasında, öncesinde bu duraklamaya izin verilen sabit bir kritik noktası var. Bu kritik nokta aşılırsa, çevresel koşullar ne yönde olursa olsun, DNA replikasyonunun önü alınamıyor. İleride göreceğimiz gibi, bu noktanın denetim altında tutulabilmesi, Wilmut ve ekibinin başarılı bir klonlama gerçekleştirebilmelerinin altın anahtarı olmuştur. Bu noktada bir parantez açarak G1, S, G2 ve M evrelerinin denetim altına alınmasının, hücrenin yaşam döngüsünü olduğu kadar, hücrenin özelleşmesini, sözgelimi beyinden veya kas hücrelerinden hangisine dönüşeceğini de kontrol altına alabilmeyi, bir başka deyişle, hücrenin genetik saatini sıfırlamayı sağladığını ekleyelim. Wilmut ve ekibi Dolly’i klonlayıncaya kadar bu sürecin tersinmez olduğu, söz gelimi, bir defa kas hücresi olmaya karar vermiş bir hücrenin yeniden programlanamayacağı zannediliyordu. Peki Wilmut bunu nasıl başardı? Soruyu tersinden cevaplayacak olursak, diğerlerinin bunu başaramamalarının nedeninin, kullandıkları somatik hücrelerin çekirdeklerini S veya G2 evrelerindeki konakçı hücrelere yerleştirmeleri olduğunu söyleyebiliriz. Eski kuramsal bilgilere göre bu yöntemin işe yaraması gerekiyordu, çünkü çekirdeğin mitoza yaklaşmış olması avantaj olarak görülüyordu. Ancak bu denemelerde, işler bir türlü yolunda gitmedi. Kaynaştırmadan sonra, hücre fazladan bir parça daha mitoz geçiriyor ve yararsız, kopuk kromozom parçaları meydana geliyordu. Bu "korsan" genler, gelişimin normal seyrini sürdürmesi için ciddi bir engel oluşturuyordu. Dersini çok iyi çalışmış olan Wilmut, bu olumsuz deneyleri değerlendirerek hücreyi G1 evresinin kritik noktadan önceki duraksama döneminde, "G0 evresinde" kıstırmaya karar verdi. Verici koyundan alınan meme dokusu hücrelerini kültür ortamında gelişmeye bırakan Wilmut, hücrelerin geçirdiği evreleri sıkı gözetim altında tutarak bir hücreyi G0 evresinde kıstırıp bu haliyle durağanlığa bırakmayı başarmıştı. Bunun için, hücrenin besin ortamını neredeyse öldürme sınırına kadar geriletmiş, tüm süreci dondurarak bir anlamda genetik saati de sıfırlayabilmişti. Üstelik bu evre, kaynaştırılacağı yumurta hücresinin mayoz gelişim sırasında girdiği, bu işlem için en uygun olan metafaz-II evresiyle de mükemmel bir uyum içindeydi. İşlemin diğer kısımları yemek tariflerinde olduğu kadar sıradan ve kolay uygulanabilir nitelikte. G0 evresindeki çekirdek metafaz-II evresindeki yumurtayla kaynaştırılıp, normal besin koşulları ve hafif bir elektrik şoku etkisiyle olağan çoğalma sürecine yeniden sokulduğunda, her şey tüp bebek olarak bilinen, in vitro fertilizasyon sürecindeki işleyişe uygun hale geliyor. Zigot, anne koyunun rahmine yerleştiriliyor ve gerekli hormonlarla normal hamilelik süreci başlatılıyor. Wilmut ve ekibinin gerçekleştirdikleri hakkında bilinenler, yukarıda kaba hatlarıyla anlatılanlarla sınırlı. Sürecin duyurulmayan kritik bir evresi varsa, bu ticari bir sır olarak kalacağa benziyor. Ancak, herkesin olup bitenler hakkında aynı bilgilere sahip olması, deneyin başarısı konusunda kimsenin şüphe duymamasını gerektirmiyor. 277 denemeden sadece birinin başarılı olması başta olmak üzere, çoğu uzmanın takıldığı pek çok soru işareti var. Herşeyin ötesinde, herhangi bir olgunun bilimsel gelişme olarak kabul edilmesi için, sürecin yinelenebilirliğinin gösterilmesi gerekiyor. Bir embriyolog, Jonathan Slack, çok daha temel şüpheleri öne sürüyor: "Araştırmacılar, yumurta hücresindeki DNA’ları tümüyle temizleyememiş olabilirler. Dolayısıyla Dolly, sıradan bir koyun olabilir." Slack, alınan meme hücresinin henüz tamamen özelleşmemiş olabileceğini, böyle vakalara meme hücrelerinde, bedenin diğer kısımlarına göre daha sık rastlanılabildiğini de ekliyor. Zaten Wilmut da, bedenin diğer kısımlarından alınan hücrelerin aynı sonucu verebileceğinden bizzat şüpheli. Örneğin, büyük olasılıkla kas veya beyin hücrelerinin asla bu amaçla kullanılamayacaklarını belirtiyor. Üstüne üstlük, koyun bu deneylerde kullanılabilecek canlılar arasında biraz "ayrıcalıklı" bir örnek. Koyun embriyolarında hücresel özelleşme süreci zigot ancak 8-16 hücreye bölündükten sonra başlıyor. Geleneksel laboratuvar canlısı farelerde ise aynı süreç ilk bölünmeden itibaren gözlenebiliyor. İnsanlarda ise ikinci bölünmeden itibaren... Bu durum, aynı deneyin fare ve insanlarda asla başarılı olamaması olasılığını beraberinde getiriyor. Dile getirilen açık noktalardan biri de, hücrelerde DNA barındıran tek organelin çekirdek olmayışı. Kendi DNA’sına sahip organellerden mitokondrinin özellikle önem taşıdığı savlanıyor. Memeli hayvanlarda mitokondriyal DNA, embriyo gelişimi sırasında sadece anneden alınıyor. Her yumurta hücresi, farklı tipte DNA’lara sahip yüzlerce mitokondriyle donatılmış. Bu mitokondriler zigotun bölünmesinin ileri evrelerinde, embriyo hücrelerine dengeli bir biçimde dağılıyor; ancak, canlının daha ileri gelişim evrelerinde, bu denge belli tipteki DNA’lara doğru kayabiliyor. Parkinson, Alzheimer gibi hastalıkların temelinde bu mitokondriyal DNA kayması sürecinin etkileri var. Bu yüzden kimileri, sağlıklı bir kuzu olarak doğan Dolly’nin, zigot gelişimine müdahele edilmiş olması yüzünden sağlıksız bir koyun olarak yaşlanabileceğini öne sürüyorlar. Şimdilik Dolly’nin tek sağlıksız yönü, basına teşhir edilirken sabit tutulması amacıyla fazla beslenmesi yüzünden ortaya çıkan tombulluğu. Klonlamalı mı? Klonlamanın özellikle de insan klonlama konusunun etik boyutu kamuoyunca, günlük yaşamda kültürün, temel bilimsel birikimin, tarih, siyaset ve toplumbilimin en yaygın ve temel kavramlarıyla tartışılabilir nitelik kazanmıştır. Nükleer enerji kullanımı, hormon destekli tarım, ozon tabakasına zarar veren gazların üretimi gibi, farklı toplum kesimlerince kolayca anlaşılabilir ve tartışılabilir kabul edilen klonlama, şimdiden kamuoyunun gündeminde yerini aldı. Kamuoyunun, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin uygulanıp uygulanmaması konusunda birtakım ahlaki gerekçelerle ne şekilde ve ne ölçüde yaptırım uygulayabileceği tartışmalı olsa da, şu anda kamuoyunun isteksizliği klonlama çalışmalarının daha ileri aşamalara taşınmasına en güçlü engel olarak gösteriliyor. Oysa, "tüp bebek" diye bilinen in vitro fertilizasyonun, başlangıçtaki şiddetli tepkilerden sonra kolayca kabullenilmesi, işin içine "çocuk sahibi olma isteği ve hakkı" karıştığı durumlarda (aynı argüman klonlama konusunda da sıkça kullanılıyor) toplumun ne kadar kolay ikna olabileceğinin bir göstergesi. Bilimkurgu romanları ve filmlerinde kaba hatlarıyla çokça tartışılmış olan klonlama konusunda halihazırda belli belirsiz bir kamuoyu "oluşturulmuş" durumda. Şu anda sürmekte olan tartışmaların bilinen yanlışlara yeniden düşmemesi için birkaç temel olguya açıklık getirmek gerekiyor. Olası yanılgıların en sık rastlananı, klonlanmış bir canlının, (tartışmalara sıkça insan da dahil ediliyor) genin alındığı canlının fizyolojik özellikleri bir yana, kişilik özellikleri bakımından özdeşi olacağı kanısı. Kazanılmış özelliklerin kalıtsal yolla taşınabileceği yanılgısı, Philosophie Zooloique (Zoolojinin Felsefesi) adlı ünlü yapıtı 1809 yılında yayınlanmış olan, Fransız zoolog Jean Baptiste Lamarck’a dayanıyor. Lamarck’ın görüşlerinin takipçileri, insanların gözlemlenebilir kişilik özelliklerinin önemli ölçüde kalıtsal nitelik taşıdığını savlayarak, çevresel koşulların gelişim üzerindeki etkilerini neredeyse tamamen yadsıyorlardı. Oysa, genetik, evrim, psikoloji gibi alanların ortaya koyduğu çağdaş ölçütler, kazanılmış karakterlerin kalıtsal nitelik gösteremeyeceğini ortaya koyarak, kişilik oluşumunda çevresel etmenlerin güçlü bir paya sahip olduğunu kanıtlamıştır. Bu bağlamda, basında da yankı bulan "koyunlar zaten birbirlerine benzerler" esprisinin aslında ciddi bilimsel doğrulara işaret ettiğinin altını çizmek gerekiyor. Klonlanmış bir koyunun, genetik annesinin genetik ikizi olduğu ölçülerek gösterilebilir bir gerçektir. Oysa, gözlemlenebilir kişilik özellikleri oldukça kısıtlı olan koyunların birbirlerine benzemeleri kaçınılmazdır. Çok daha karmaşık bir organizma olan insanoğlu, sayısız gözlemlenebilir kişilik özelliği sayesinde, genetik ikizinden kolayca ayırt edilebilir. Tüm bunların ötesinde, klonlanmış bir insanın sadece kişilik bakımından değil, fizyolojik ve bedensel özellikleri bakımından da, genetik ikizinden farklı olacağını peşinen kabullenmek gerekiyor. Bir bebeğin biçimsel özelliklerinin ana rahminde geçirdiği gelişim süreci içerisinde tümüyle DNA’sı tarafından belirlendiği görüşü yaygın bir yanılgı. DNA molekülü, insan geometrisine dair tüm bilgileri en sadeleşmiş biçimiyle bile bütünüyle kapsayamayacak kadar küçük. Çoğu biçimsel özellik, akışkan dinamiği, organik kimya gibi alanlardaki temel evrensel yasaların kontrolünde meydana geliyor. Bu süreçte de, her zaman için rastlantı ve farklılaşmalara yeterince yer var. Bir genetik ikiz, kuramsal açıdan, eşine en fazla eş yumurta ikizlerinin birbirlerine benzedikleri kadar benzeyebilir. Uygulamada ise, benzerlik derecesi çok daha düşük olacaktır; aynı rahimde aynı anda gelişmediği, aynı fiziksel ve kültürel ortamda doğup büyüyemediği için... İşin bu boyutunu da göz önünde bulunduran Aldoux Huxley, romanında, Bokanovski Süreci’yle çoğaltılmış bebekleri, yetiştirme çiftliklerinde psikolojik koşullandırmaya tutma gereği duymuştu. Benzer biçimde, 1976’da yazdığı The Boys from Brazil romanında Adolf Hitler’den klonlanan genç Hitler’lerin öyküsünü kurgulayan Ira Levin, klonları, Adolf Hitler’in kişiliğinin geliştiği tüm olaylar zincirinin benzerine tabi tutma gereğini hissetmişti. Tüm bu "hal çarelerine" rağmen, kopya insanın genetik annesinden çoğu yönden farklı olması kaçınılmaz görünüyor. Diğer tüm koşullar denk olsa bile, kopya birey, aynı zamanda ikizi olan bir anneye sahip olmasından psikolojik bakımdan etkilenecektir. Sağduyumuz bize Hitler’i genlerinin değil, Weimar Cumhuriyeti sonrası sosyo-ekonomik koşulların ve genç Adolf’un kıstırıldığı maddi ve manevi bunalımların yarattığını öğretiyor. Tüm bunların ışığında, klonlama konusundaki popüler tartışmaları, tıkanıp kaldıkları, "beklenmedik bir ikize sahip olma" fobisinden kurtarılıp, daha gerçekçi zeminlere çekilmesi gerekiyor. Gen havuzunun (belli bir topluluktaki genetik çeşitlilik) daralması, hayvancılığın geleneksel yapısından koparılıp biyoteknoloji şirketlerinin güdümüne girmesi, yol açılabilecek genetik bozuklukların kontrolden çıkması, bu alanda çalışan bazı şirketlerin (söz gelimi PPL’in) tüm tekel karşıtı yasal önlemleri delerek ciddi ekonomik dengesizliklere yol açması gibi akla gelebilecek sayısız somut etik sorununun tartışılması gerekiyor. Yoksa, akademik organlardan dini cemaatlere kadar sayısız grup gelişmeleri "kitaba uydurma" çabasıyla, kısır tartışmalara girebilir. Örneğin, Budist bir araştırmacı, Dolly’nin eski yaşamında ne gibi bir kabahat işleyip de bu yaşama klonlanmış olarak gelmeyi hak ettiği üzerine kafa yoruyormuş. Aslında biyoteknolojik tekelcilik tehdidine, Cesur Yeni Dünya’da Aldous Huxley de işaret etmişti: "İç ve Dış Salgı Tröstü alanından hormon ve sütleriyle Fernham Royal’daki büyük fabrikaya hammadde sağlayan şu binlerce davarın böğürtüsü duyuluyordu..." İnsanoğlunun temel kaygıları, şimdilik bazı temel koşullarda klonlamayla çelişiyor gibi görülüyor: Bir çiftçi düşünün ki, kendisi için tüm evreni ifade eden kasabasında herkese hayranlıktan parmaklarını ısırtan bir danaya sahip olsun. Bu danayı klonlayıp tüm sürüsünü özdeş yapmayı ister miydi? Büyük olasılıkla biraz düşündükten sonra bundan vazgeçerdi. Danasının biricik oluşu ve genetik çeşitliliği sayesinde bu danaya yaşam veren sürüsünün daha da güzel bir dana doğurması olasılığı çok daha değerli. Ömrü boyunca aynı dananın ikizlerine sahip olmayı kabullenmiş bir çiftçinin komşusu her an elinde daha güzel bir danayı ipinden tutarak getirebilir. Özgür Kurtuluş Kaynaklar: Biospace Huxley A., Cesur Yeni Dünya, Çev: Gürol E., Güneş Yayınları, 1989 Nash M. J., "The Age of Cloning", Time, 10 Mart 1997 Roslin Enstitüsü Basın Bültenleri Star C., Taggart R., Biology: The Unitiy and Diversity of Life, 1989 Underwood A., "Little Lamb Who Made Thee", Newsweek, 10 Mart 1997 Wilmut I., Schnieke A. E., McWhir J., Kind A. J., Campbell K. H. S., "Viable Offspring Derived From Fetal and Adult Mammalian Cells", Nature, 27 Şubat 1997

http://www.biyologlar.com/genetik-kopyalama

Mutasyonlar

Mutasyon, DNA içindeki dört tür nükleotid halkasından bir veya daha fazlasında değişmedir. Bir tek halkada bile değişiklik anımsayacağınız gibi DNA mesajında bir harfin değişmesi demektir.DNA’dan kopya alan mesajcı RNA değişikliği içerecektir ve protein yapmakta olan makine tarafından farklı okunacaktır. Ortaya değişmiş bir protein çıkacak ve amino asit zincirinde bir halka farklı olacak, sonuç olarak da proteinin işlevi değişecektir. Mutasyonların en önemli özelliklerinden biri, DNA kopya edildiği zaman onların da kopya edilmeleridir. Daha önce açıkladığımız gibi hücre bölünmesine hazırlık olarak bir enzim yeni bir dizi gen üreten kadar DNA ‘daki nükleotidleri teker teker aynen kopya eder. DNA’daki bir mutasyon genellikle, değişimi o DNA’yı içeren hücrelerin bütün gelecek kuşaklarına geçinmek amacı ile kopya edilir. Böylece ufak bir mutasyon DNA diline sonsuza kadar yerleşir. Mutasyonun Nedenleri Mutasyonlara doğal tepkimeler (örneğin x-ışınları ve morötesi ışınlar) ve insan yapısı kimyasal maddelerin DNA’nın nükleotidleri(s: 65) halkalarına çarparak bozmaları neden olur. Nükleotidler böylece başka nükleotidlere dönüşebilirler. Kimyasal olarak dört standart nükleotid dışında bir biçim alabilirler veya tümüyle zincirden kopabilirler. Bütün bu değişmeler doğal olarak zincirin anlamını değiştirebilir;dil bundan sonra artık biraz değişmiştir.(s:66) Mutasyonlar tümüyle raslantısal olaylardır. Kesinlikle DNA’nın hangi halkasına çarpacağını bilmenin olanağı yoktur. Biz dahil herhangi bir canlı yaratığın DNA’sının herhangi bir nükleotidinde her an mutasyon görülebilir(buna karşılık bazı ilginç titizlikte dacrana enzimler de DNA’yı sürekli gözler ve bir değişiklik bulurlarsa onarırlar. Ama herşeyi de yakalayamazlar). Mutasyon Beden Hücrelerini ve Cinsel Hücreleri Farklı Şekilde Etkiler Bedenimizdeki tüm hücreler,DNA’yı oluşturan,annemizden ve babamızdan aldığımız birbirini tamalayıcı iki bölüm içerir. Ana babanın çocuk yapabilmeleri için DNA’larını, yalnızca birleşmeye elverişli olan tek hücrelere yerleştirmelyeri gerekir; bu, karşı cinsin bir hücresiyle çiftleşip böylece DNA’larını paylaşmak içindir. Bu özel hücreler erkeğin testislerinde yapılan spermlerle kadının yumurtalıklarında yapılan yumurtalardır. Bedenimizin hücrelerinden birinde DNA’da bir mutasyon oluştugu zaman çogunlukla bunun hiç farkina varmayiz. Bedenimizdeki milyarlarca hücreden birinin bozulmasini hissetmek çok zordur. Bir tek önemli istisna var: Hücrenin kanser olmasina yol açan mutasyon. Bu degişmeyi bundan sonraki bölümde inecelecegiz. Oysa yeni bireyleri yapmak için kullanilan sperm ve yumurtalari üreten testis ve yumurtaliklar içindeki hücrelerde mutasyon oldugu zaman durum oldukça degişiktir. Çünkü eger yumurta veya sperm mutasyon içeriyorsa,bu mutasyon dogal olarak döllenmiş yumurtaya geçecektir. Döllenmiş yumurta bölündügünde de mutasyon bütün yeni hücrelere kopya edilecektir. Böylece sonuçta ortaya çikan yetişkinin bedeninin her (s:67) bir hücresinde mutasyonun bir kopyasi bulunacaktir. Ve bu yetişkinin testis veya yumurtaliklarinda oluşan,sperm veya yumurta,her seks hücresi de bu mutasyonu taşiyacaktir. Buna göre,evrimde önemli olacak mutasyon bir organizmanın cinsel hücrelerinde olup kalıtımla geçirilebilen mutasyon çeşitidir. “İyi” mutasyonlar ve “Kötü “ mutasyonlar Mutasyonlar enderdir ama yine de evrimsel değişmenin temel araçları olmuşlardırb. Bir organizmanın proteinlerinde,çevereye uyum sağlamasında avantajlı değişmelere yol açabilirler. Bu anlamda mutasyonlara yararımızadır. (Mahlon B. Hoaglandı, Hayatın Kökleri,TÜBİTAK Y, 13. Basım s: 19-68...) *** “Evren büyük patlama dedikleri o zamanlardan ( “günlerden” demeye dilim varmıyor) bu yana daha düzenli hale mi geldi, daha düzensiz hale mi geldi? Bunu bir bilen varsa ve bana söylese, gerçekten minnettar olacağım. Belki de termodinamiğin 2. kanununu fazla sorgulamaya lüzum yok. Çünkü neticede çoğu formülasyona göre bu bir olasılık kanunu olduğu için, yanlışlanmaya karşı zaten doğuştan dirençli! Bu kanun, kapali bir sistem daha düzenli hale gelemez, kendi kendine cansızdan canlı oluşamaz demiyor. Sadece bu ihtimali çok zayıf (hemen hemen sıfır, ama sıfır değil) diyor. Ve J. Monod gibi bazı büyük moleküler biyologlar da bu ihtimale sığınıyorlar.” (Şahin Koçak, Anadolu Üniversitesi, Bilim ve Teknik 325. sayi, s:9) DİL SANATI “Bizim bildiğimiz anlamıyla konuşma dilinin ortaya çıkışı hiç kuşkusuz, insanın tarihöncesinin belirleyici noktalarından ve hatta belki de belirleyici tek noktasıdır. Dille donanmış olan insanlar doğada yeni tür dünyalar yaratabildiler: İçebakışsal (introspektif) bilinçler dünyası ve “kültür” adını verdiğimiz, kendi ilemizle yaratıp başkalarıyla paylaştığımız dünya. Dil, mecramız; kültür ise nişimiz oldu. Hawaii Üniversitesinden dilbilimci Derric Bickerton, 1990 tarihli kitabı Language and Species ‘de bunu, ikna edici bir biçimde belirtiyor: “Dil bizi, diğer tüm yaratıkların tutsak oldukları anlık deneyim hapisanesinden kurtarıp sonsuz uzam ve zaman özgürlüklerine salıverebilirdi.” Antropologlar dil hakkında, bir doğrudan ve biride dolaylı olmak üzere, yalnızca iki şeyden emin olabilyorlar. Birincisi konuşma dili, Homo sapiens ’i diğer tümyaratıklardan açık şekilde ayırır. İletişim ve içabakışsal düşünce mecrası olarak karmaşık bir konuşma dili yaratabilen tek canı, insandır. İkincisi, Homo sapiens’in beyni, en yakın evrimsel akrabamız olan büyük Afrika insansımaymunlarının beyninden üç kat büyüktür. Bu iki gözlem arasında bir ilişki olduğu açıktır; ama ilişkinin yapısı hala şiddetle tartışılıyor. Felsefecilerin dil dünyasını uzun zamandır incelemeliren karşın, dil hakkında bilinenlerin çoğu son otuz yılda öğrenilmiştir. Dilin evrimsel kaynağı hakkında iki görüş olduğunu söyleyebiliriz: İlk görüş dili insanın benzersiz bir özelliği, beynimizdeki büyümenin yan sonucu olarak ortaya çıkmış bir yetenek olarak görür. Bu durumda dilin, bilişsel bir eşiğin (s: 129) oluşmasıyla birlikte, hızla ve yakın zamanlarda ortaya çıktığı düşünülmektedir. İkinci görüşte, konuşma dilinin insan olmayan atalardaki-iletişimi de içeren, ama iletişimle sınırlı kalmayan- çeşitli bilişsel yetenekler üzerinde doğal seçimin etki göstermesiyle geliştiği savunulur. Bu süreklilik modeline göre dil, insanın tarihöncesinde, Homo cinsinin ortaya çıkışından itibaren aşamalı olarak gelişmiştir. MIT’ ten dilbilimci Noam Chomsky ilk modelin yanında yer almış ve büyük etki yaratmıştır. Dilbilimcilerin çoğunluğunu oluşturan Chomskicilere göre dil yetenğinin kanıtlarını erken insan kanıtlarında aramak yararsız, maymun kuzenlerimizde aramak ise iyice anlamsızdır. sonuçta, genellikle bir bilgisayar ya da geçici leksigramlar kullanarak maymunlara bir tür simgesel iletişim öğretmeye çalışanlar düşmanlıkla karışlanmışlardır. Bu kitabın temel konularından biri de , insanları özel ve doğanın geri kalan kısmından apayrı görenlerle, yakın bir bağlantı olduğunu kabul edenler arasındaki felsefi bölünmedir. Bu bölünme özellikle, dilin doğası ve kökeni hakkındaki tartışmalarda ortaya çıkıyor. Dilbilimcilerin insansımaymun-dili araştırmacılarına fırlattıkları oklar da hiç kuşkusuz, bu bölünmeyi yansıtıyor. Teksas Üniversitesi’nden psikolog Kathleen Gibson, insan dilinin benzersizliğini savunanlar hakkında, yakın zamanlarda şu yorumu yaptı:" (Bu bakış açısı) önermeleri ve tartışmalarıyla bilimsel olsa da, en azından Yaratılış’ın yazarlarına ve Eflatun’la Aristo’nun yazılarına dek uzanan, insan zihniyetiyle davranaşının nitelik açısından hayvanlardan çok farklı olduğunu savunan köklü bir Batılı felsefe geleneğine dayanmaktadır?” Bu düşünüşün sonucu olarak antropolojik literatür uszun süre, yalnizca insana özgü oldugu düşünülen davranişlarla doldu. Bu davranişlarin arasinda alet yapimi, simge kullanabilme yetenegi, aynada kendini taniyabilme ve lebette dil yer aliyor. 1960'lardan beri bu benzersizlik duvari, insanismaymunlarin da alet yapip kullanabildiklerinin, simggelerden yararlandiklarini ve aynada kendilerini taniyabildiklerinin anlaşilmasiyla birlikte çatirdamaya başladi.Geriye bir tek dil kaliyor ve dolaysiyla dilbilimçciler, insanin benzersizliginin son savunuculari olarak kaldilar. Analişlan, işlerini çok da ciddiye aliyorlar. Dil, tarihöncesinde- bilinmeyen bir araç sayesinde ve bilinmeyen bir geçici grafik izleyerek- ortaya çıktı ve hem birey, hem de tür olarak bizi dönüştürdü.Bickerton, “ Tüm zihinsel yeteneklerimiz arasında dil, bilinç eşiğimizin altında en derin, rasyonelleştiren zihin için de en ulaşılmaz olanıdır” diyor. “Ne dilsiz olduğumuz bir zamanı hatırlayabiliriz, ne de dile nasıl ulaştığımızı.” Birey olarak, dünyada var olmak için dile bağımlıyız ve dilsiz bir dünyayı hayal bile edemeyiz. Tür olarak, dil, kültürün dikkatle işlenmesiyle, birbirimizle etkileşim kurma şekilimizi dönüştürür. Dil ve kültür bizi hem birleştirir, hem de böler. dünyada şu anda var olan beş bin dil, ortak yeteneğimizin ürünüdür; ama yarattıkları beş bin kültür, birbirinden ayrıdır. Bizi yapılandıran kültürün ürünü olduğumuz için, kendi yarattığımız bir şey olduğunu, çok farklı bir kültürle karşılaşana dek anlayamıoruz. Dil gerçekten de, Homo sapiens ’le doğanın geri kalan kısmı arasında bir uçurum yaratır.İnsanın ayrı sesler ya da fonemler çıkarma yeteneği, insansımaymunlara göre ancak mütevazi oranda gelişmiştir: Bizim elli, insansımaymunnunsa bir düzine fonemi var. Ama bizim bu sesleri kullanma kapasitemiz sonsuzdur.Bu sesler, ortalama bir insanı yüz bin sözcüklük bir dağarcıkla donatacak şekilde tekrar tekrar düzenlenebilir ve bu sözcüklerden de sonsuz sayıda tümce oluşturulabilir. Yani, Homo sapiens ’ in hızlı, ayrıntılı iletişim yetisinin ve düyşünce zenginliğinin doğada bir benzeri daha yoktur. Bizim amacımız, dilin ilk olarak nasıl ortaya çıktığını açıklamak. Chomskyci görüşe göre, dilin kaynağı olarak doğal seçime bakmamıza gerek yoktur; çünkü dil, tarihsel bir kaza, bilişsel bir eşiğin aşılmasıyla ortaya çıkmış bir yetenektir. Chomsky şöyle der:" Şu anda, insan evrimi sırasında ortaya çıkan özel (s:131) koşullar altında 10 üzeri 10 adet nöron basketbol topu büyüklüğünde bir nesneye yerleştirildiğinde, fizik kurallarının nasıl işleyeceği konusunda hiçbir fikrimiz yok. ” MIT’ ten dilbilimci Steven Pinker gibi ben de bu görüşe karşıyım. Pinker az ama öz olarak, Chomsky’nin “işe tam tersinden baktığını” söylüyor. Beynin, dilin gelişmesi sonucu büyümüş olması daha yüksek bir olasılıktır.Pinker’e göre “dilin ortaya çıkmasını beynin brüt boyutu, şekli ya da nöron ambalajı değil, mikro devrelerinin doğru şekilde döşenmesi sağlar”. 1994 tarihli The Language Instinct adlı kitabında Pinker, konuşan dil için, doğal seçim sonucu evrimi destekleyen genetik bir temel fikri pekiştirecek kanıtları derliyor. Şu anda incelenemeyecek denli kapsamlı olan kanıtlar gerçekten etkileyici. Burada karşimiza şu soru çikiyor:konuşma dilinin gelişimini saglayan dogal seçim güçleri nelerdi? Bu yetenegin eksiksiz halde ortaya çikmadigi varsayiliyor; öyleyse, az gelişmiş bir dilin atalarimiza ne tür avantajlar sağladığını düşünmeliyiz. En açık yanıt, dilin etkin bir iletişim aracı sunmasıdır. Atalarımız, insansımaymunların beslenme yöntemlerine göre çok daha fazla savaşım gerektiren bir yöntem olan ilkel avcılık ve toplayıcılığı ilk benimsediklerinde, bu yöntem hiç kuşkusuz yararlı olmuştu. Yaşam tarzlarının karmaşıklaşmasıyla birlikte, sosyal ve ekonomik koordinasyon gereksinimi de arttı. Bu şartlar alıtnad, etkili bir iletişim büyük önem kazanıyordu. Dolaysıyla doğal seçim, dil yeteneğini sürekli geliştirecekti. Sonuçta,- modern inasansımaymunların hızlı solumalarına, haykırışlarına ve homurtularına benzediği varsayılan-eski maymun seslerinin temel repertuvarı genişleyecek ve ifade edilme şekli daha gelişmiş bir yapı kazanacaktı. Günümüzde bildiğimiz şekliyle dil, avcılık ve toplayıcılığın getirdiği gereksinimlerin ürünü olarak gelişti. Ya da öyle görünüyor. Dilin gelişimi konusunda başka hipotezler de var. Avcı-toplayıcı yaşam tarzının gelişmesiyle birlikte insanlar teknolojik açıdan daha başarılı hale gelidler, aletleri daha ince (İnsanın Kökeni s:132)likle ve daha karmaşık şekiller vererek yapabilmeye başladılar. 2 milyon yıl öncesinden önce, Homo cinsinin ilk türüyle birlikte başlayan ve son 200.000 yılı kapsayan bir dönemde modern insanın ortaya çıkışıyla doruk noktasına ulaşan bu evrimsel dönüşüme, beyin boyutunda üç kata ulaşan bir büyüme eşlik etti.Beyin, en erken Australopithecus ‘lardaki yaklaşık 440 santimetreküpten, günümüzde ortalama 1350 santimetreküpe ulaştı.Antropolglar uzun süre, teknolojik gelişmişliğin artmasıyla beynin büyümesi arasında neden-sonuç bağlantısı kurdular.:İlki, ikincisini geliştiriyordu. Bunun, 1. Bölüm’de tanımladığım Darwin evrim paketinin bir parçası olduğunu hatırlayacaksınız. Kenneth Oakley’in “Alet Yapan İnsan” başlıklı, 1949 tarihli klasik denemesinde, insanın tarihöncesi hakkındaki bu bakış açısı verilmiştir. Daha öncekti bir bölümde de belirttiğimiz gibi Oakley, dilin günümüzçdeki düzeyde “mükemmelleştirilmesinin” modern insanın ortaya çıkışını sağladığını ilk zavunanlar arasındaydı: Diğer bir deyişle, modern insanı modern dil yaratmıştır. Ama günümüzde, insan zihninin oluşumuna açiklik getiren farkli bir açiklama yayginlik kazandi; alet yapan insandan çok sosyal hayvan olan insana yönelik bir açiklamaydi bu. Dil, bir sosyal etkileşim araci olarak geliştiyse, avci-toplayici baglaminda ilitişimi geliştirmesi evrimin asil nedeni degil, ikincil bir yarari olarak görülebilir. Columbia Ünivrsitesi’nden nörolog Ralph Holloway, tohumu 1960'larda atılan bu yeni bakış açısının en önemli öncülerindendir. On yıl önce şöyle yazmıştı: “ Dilin, temelde saldırgan olmaktan çok işbirlikçi olan ve cinsiyetler arasında tamamlayıcı bir sosyal yapısal davranışsal işbölümüne dayanan, sosyal davranışsal bilişsel bir matristen geliştiğine inanma eğilimini duyuyuroum. Bu, bebeğin bağımlılık süresinin uzaması, üreme olgunluğuna ulaşma sürelerinin uzaması ve olgunlaşma süresinin, beynin daha çok büyümesini ve davranışsal öğrenmeyi mümkün kılacak şekilde uzaması için gerekli bir uyarlanmacı evrim stratejisiydi.” Bunun, insangilerin yaşam tarihinin (Richard Leakey, İnsanın Kökeni, Varlık/Bilim Yay, s: 133) modelleri hakkındaki, 3. Bölüm’de tanıladığım keşiflerle uyumlu olduğunu görebilirsiniz. Hollooway’ in öncü fikirleri pek çok kılığa büründükten sonra, sosyal zeka hipotezi olarak bilinmeye başladı. Londra’daki Unuvirsity College’den primatolog Robin Dunbar, bu fikri yakın zamanlarda şöyle geliştirdi: “ Geleneksel (kurama) göre (primatların) dünyada yollarını bulabilmek için daha büyük bir beyne ihtiyaçları vardır. Alternatif kurama göre ise, primatların kendilerini içinde bulundukları karmayşık sosyal dünya, danhha büyük beyinlerin oluşması için gerekli dürtüyü sağlamıştır.’ Primat gruplarında sosyal etkileşimi dğiştirmenin en önemli parçalarından biri giyinip kuşanmaktır; bu, bireyler arasında yakın bağlantı ve birbirini izleme olanağını sağlar. Dunbar’a göre giyim-kuşam, belli bir boyuttaki gruhplarda etkilidir; ama bu boyut aşıldığında toplumsal ilişkileri kolaylaştıracak başka bir araca gereksinim duyulur. Dunbar, insanın tarihöncesi döneminde grup boyutunun büyüdüğünü ve bunun da, daha etkili bir sosyal dış görünüş için seçme baskısı yarattığını söylüyor. “Dilin, dış görünüşle karşılaştırıldığında iki ilginç özelliği var. Aynı anda pek çok insanla konuşabilirsiniz”. Dunbar’a göre sonuçta, “dil, daha çok sayıda bireyin sosyal gruplarla bütünleştirilmesi için gelişti.” Bu senaryoya göre dil, “sesli giyim-kuşam”dır ve Dunbar dilin ancak, “Homo sapien’le birlikte” ortaya çıktığına inanır. Sosyal zeka hipotezine yakınlık duyuyorum; ama ileride de göstereceğim gibi, dilin insanöncesindeki geç dönemlerde ortaya çıktığına inanıyorum. Dilin hangi tarihte ortaya çıktığı, bu tartışmanın temel konularından biridir. Erken bir dönemde oluşup, ardından aşamalı bir ilerleme mi gösterdi? Yoksa yakın zamanlarda ve aniden (s: 134) mi ortaya çıktı? Bunun, kendimizi ne kadar özel gördüğümüze ilişkin felsefi anlamlar taşıdığı unutulmamalı. Günümüzde pek çok antropolog, dilin yakın zamanlarda ve hızla geliştiğine inanıyor; bunun temel hnedenlerinden biri, Üst Paleolitik Devrimi’nde görülen ani davranış değişikliğidir. New York Üniversitesinden arkeolog Randall White, yaklaşık on yıl önce kışkırtıcı bir bildiride, 100.000 yıldan önceki çeşitli insan faaliyetlyeriyle ilgili kanıtların “modern insanların dil olarak görecekleri bir şeyin kesinlikle olmadığına” işaret tetiğini savundu. Bu dönemde anatomik açıdan modern insanların ortaya çıktığını kabul ediyordu, ama bunlar kültürel bağlamda dili henüz “icat” etmemişlerdi. Bu daha sonra olacaktı: “ 35.000 yıl önce.. bu topluluklar, bizim bildiğimiz şekliyle dil ve kültürü geliştirmişlerdi.” White kendi düşüncesine göre, dilin çarpici oranda gelişmesinin Üst Paleolitik dönemiyle çakiştigini gösteren yeri arkeolojik kanit kümesi siraliyor: Ilk olarak, Neanderthaller döneminde başladigi kesin olarak bilinen, ama mezar eşyalarinin da eklenmesiyle ancak Üst Paleolitik’te gelişen, ölünün bilinçili olarak gömülmesi uygulamasiydi. Ikinci olarak, imge oluşturmayi ve bedenin süslenmesini içeren sanatsal ifade ancak Üst Paleolitik’te başliyordu. Üçüncü olarak,Üst Paleolitik’te, teknolojik yenilik ve kültürel degişim hizinda ani bir ivme görülüyordu. Dördüncü olarak, kültürde ilk kez bölgesel farklilyiklar oluşmaya başlamişti; bu, sosyal sinirlarin ifadesi ve ürünüydü. Beşinci olarak, egzotik nesnelerin degiştokuşu şeklinde uzun mesafeli temaslarin kanitlari bu dönemde güçleniyordu. Altinci olarak, yaşama alanlari önemli oranda büyümüştü ve bu düzeyde bir planlama ve koordinasyon için dile gerek duyulacakti. Yedinci olarak, teknolojide, agirlikli olarak taşin kullanilmasindan kemik, boynuz ve kil gibi yeni hammaddelerin kullanimina geçiliyor ve bu da fiziksel ortamin kullanilmasinda, dil olmaksizin hayal edilemeyecek bir karmaşikliga geçildigini gösteriyordu.(s:135) White ile, aralarında Lewis Binford ve Richard Klein ’ın da bulunduğu bazı antropologlar, insan faaliyetindeki bu “ilkler” öbeğinin altında, karmaşık ve tam anlamıyla modern bir konuşma dilinin ortaya çıkışının yattığına inanıyorlar. Binford, önceki bölümlerden birinde de belirttiğim gibi, modern öncesi insanlarda planlamaya ilişkin bir kanıt göremiyor ve gelecekteki olay ve faaliyetlerin önceden tahmin edilip düzenlenmesinin fazla yarar taşıyacağına inanmıyordu.İleriye doğru atılan adım, dildi; “dil ve özellikle, soyutlamayı mümkün kılan simgeleme. Böylesine hızlı bir değişimin oluşması için biyolojiye dayalı, temelde iyi bir iletişim sisteminden başka bir araç göremiyorum.” Bu savı esas itibarıyla kabul eden Klein, güney Afrika’daki arkeolojik sitlerde, avcılık becerilerinde ani ve görece yakın zamanda gerçekleşmiş bir gelişmenin kanıtlarını görüyor ve bunun, dil olanağını da içeren modern insan zihninin ortaya çıkışının bir sonucu olduğunu söylüyor. Dilin, modern insanların ortaya çıkışıyla çakışan hızlı bir gelişme olduğuna dar görüş geniş destek görse de, antropolojik düşünceye tam anlamıyla hakim olmuş değildir. İnsan beyninin gelişimi hakıkndaki incelemelerinden 3. Bölüm’de söz ettiğimi Dean Falk, dilin daha erken geliştiği düşüncesini savunuyor. Yakın zamanlarda bir yazısında şöyle demişti: “İnsangiller dili kullanmamış ve geliştirmememişlerse, kendi kendine geliyşen beyinleriyle ne yapmış olduklarını bilmek isterdim.”Nörolog Terrence Deacon da benzer bir görüşü savunuyor ama onun düşünceleri fosil beyinler değil, modern beyinler üzerinde yapılan incelemelere dayanıyor: 1989'da Human Evolution dergisinde yayınlanan bir makalesinde “ Dil becerisi (en az 2 milyon yıllık) uzun bir dönem içinde, beyin-dil etkileşiminin belirlediği sürekli bir seçimle gelişti” der. İnsansımaymun beyniyle insan beyne arasındaki nöron bağlantısı farklarını karşılaştıran Deacon, insan beyninin evrimi sırasında en çok değişen beyin yapı(s: 136) ve devrelerinin, sözlü bir dilin alışılmadık hesaplama gereksinimlerini yansıttığını vurguluyor. Sözcükler fosilleşmedigine göre antropologlar bu tartişmayi nasil çözüme kavuşturacaklar? Dolayli kanitlar-atalarimizin yarattigi nesneler ve anatomilerindeki degişimler- evrim tarihimiz hakkinda farkli öyküler anlatiyor. Işe beyin yapisi ve ses organlarinin yapisi da dahil olka üzere, anatomik kanitlari inceleyerek başlayacagiz. Sonra- davranişin arkeolojik kalintilarini oluşturan yönleri olan- teknolojik gelişmişlige ve sanatsal ifadeye bakacagiz. İnsan beynindeki büyümenin 2 milyon yıldan önce, Homo cinsiyle birlikte başladığını ve istikrarlı şekilde sürdüğünü görmüştük. Yaklaşık yarım milyon yıl önce Homo erectus’un ortalama beyin büyüklüğü 1100 santimetreküptü ve bu, modern insan ortalamasına yakın bir rakamdı. Australopithecus ’la Homo arasındaki yüzde elli düzeyindeki sıçramadan sonra, tarihöncesi insan beyninin büyüklüğünde ani artışlar görülmedi.Mutlak beyin boyutunun önemi psikologlar arasında sürekli bir tartışma konusu olsa da, insanın tarihöncesinde görülen üç kat oranındaki büyüme hiç kuşkusuz, bilişsel yeteneklerin geliştiğini gösteriyor. Beyin boyutu dil yetenekleriyle de bağlantılıysa, yaklaşık son 2 milyon yıl içinde beyin boyutunda görülen büyüme, atalarımızın dil becerilerinin kademeli olarak geliştiğini düşündürüyor. Terrence Deacon’ın insansımaymun ve insan beyinleri arasında yaptığı karşılaştırma da bunun mantıklı bir sav olduğunu gösteriyor.Nörobiyolog Harry Jerison, insan beynindeki büyümernin motoru olarak dile işaret ederek, Alet Yapan İnsan hipotezindeki, daha büyük beyinler için evrim baskısını el becerilerinin yarattığı fikrini yadsıyor. 1991'de verdiği bir konferansta (s: 137)şöyle demişti:" Bu bana yeteresiz bir açıklama gibi geliyor; özelilkle de alet yapımının çok az beyin dokusuyla da mümkün olması yüzünden. Basit ama yararlı bir dil üretmek içinse çok büyük oranlarda beyin dokusuna ihtiyaç var.” Dilin altında yatan beyin yapısı bir zamanlar sanıldığından çok daha karmaşıktır. İnsan beyninin çeşitli bölgelerine dağılmış, dille bağlantılı pek çok alan görülüyor. Atalarımızda da bu tür merkezlerin saptanabilmesi durumunda, dil konusunda bir karara varmamız kolaylaşabilirdi. Ama soyu tükenmiş insanların beyinlerine ilişkin anatomik kanıtlar yüzey hatlarıyla sınırlı kalıyor; fosil beyinler, iç yapı hakkında hiçbir ipucu snmuyor. Şansımıza, beynin yüzeyinde, hem dille hem de alet kullanımıyla bağlantılandırılan bir beyin özelliği görülüyor. Bu, (çoğu insanda) sol şakak yakınlarında yer alan yüksek bir yumru olan Broca kıvrımıdır. Fosil insan beyinlerinde Broca kıvrımına dair bir kanıt bulmamız, dil becerisinin geliştiğine ilişkin, belirsiz de olsa bir işaret olacaktır. Olası bir ikinci işaret de, modern insanlarda sol ve sağ yarıları arasındaki büyüklük farkıdır. çoğu insanda sol yarıküre sağ yarıküreden daha büyüktür; ve bu kısmen, dille ilgili mekanizmanın burada yer almasının sonucudur. İnsanlarda el kullanımı da bu asimetriyle bağlantılıdır. İnsan nüfusunun yüzde 90'ı sağ ellidir; dolaysıyla, sağ ellilik ve dil yetisi sol beynin büyük olmasıyla bağlatılandırılabilir. Ralph Holloway, 1972'de Turkana Gölü’nde bulunmuş, çok iyi (?) bir Homo habilis örnegi olan ve yaklaşik 2 milyon yaşinda oldugu saptanan kafatasi 1470'in(Müzeye giriş numarasi) beyin şeklini inceledi. Beyin kutusunun iç yüzeyinde Broca alaninin izini saptamaktan öte, beynin sol-sag şekillenmesinde de hafif bir asimetri buldu. Bu, Homo habilis’in modern şempanzelerin soluma- haykirma-homurtudan çok daha fazla iletişim aracina sahip oldugunu gösteriyordu. Holloway, Human Neurobiology’de yayinlanan bir bildiride, dilin ne zaman ve nasil ortaya çiktigini kanitlamanin olanaksizligina karşin, dilin ortaya çikişşinin “paleontolojik geçmişin derinliklerine “ uzanmasinin (s: 138) mümkün oldugunu belirtti. Holloway, bu evrim çizgisinin Australopithecus’la başlamiş olabilecegini söylüyordu;ama ben onunla ayni fikirde degilim. Bu kitapta şu ana dek yer verilen tüm tartişmalar, Homo cinsinin ortaya çikişiyla birlikte, insangil uyarlamasinda önemli bir degişim yaşandigina işaret ediyor.. Dolaysiyla ben, ancak Homo habilis ’in evrilmesiyle bir tür konuşma dilinin oluşmaya başladigini düşünüyorum. Bickerton gibi ben de bunun bir tür öndil, içedrigi ve yapisi basit, ama insansimaymunlarin ve Australopithecus ’ larin ötesine geçmiş bir iletişim araci oldugunu saniyorum. Nicholas Toth’un, 2. Bölümde sözü edilen, olağanüstü özenli ve yenilikçe alet yapma deheyleri, beyin asitmetrisinin erken inasnlarda da görüldüğü fikirini destekliyor.Toth’un taş alet yapımı çalışmaları,Oldovan kültürü uygulamacılarının genellikle sağ eli olduklarını ve dolaysıyla, sol beyinlerinin biraz daha büyük olacağını gösterdi. Toth’un bu konudaki gözlemleri şöyleydi: “Alet yapma davranışlarının da gösterdiği gibi, erken alet yapımcılarında beyin kanallaşması oluşmuştu. Bu, olasılıkla dil yetisinin de ortaya çıkmaya başladığını gösteren bir işarettir.” Fosil beyinlerinden elde edilen kanıtlar beri, dilin Homo cinsinin ilk ortaya çıkışıyla birlikte gelişmeye başladığına ikna etti. En azından, bu kanıtlarda, dilin erken dönemlerde ortaya çıktığı savına karşıt bir şey göremiyoruz. Ama ya ses organları: Gırtlak, yutak, dil ve dukalar? Bunlar da ikinci önemli anatomik bilgi kaynağını oluşturuyor. İnsanlar, gırtlağın boğazın alt bölümünde yer alması ve dolaysıyla, yutak adı verilen geniş bin se odacığı yaratması sayesinde, pek çok ses çıkarabilirler. New York’taki Mount Sınai Hastanesi tıp Fakültesinden Jeffrey Laitman, Brown Ünversitesinden Philip Lieberman ve Yale’den Edmund Crelin’in yenilikçi çalışmaları,, belirgin, ayrıntılı bir konuşma yaratılmasında geniş bir yutağın anahtar rol oynadığını gösteriyor. Bu araştırmacılar canlı yaratıkların ve insan fosillerinin ses yolu (s: 139) anatomileri üzerinde kapsamlı bir araştırma gerçekleştirdiler ve ikisinin birbirinden çok farklı olduğunu gördüler. İnsan dışında tüm memelilerde, gırtlak boğazın üst kısmında yer alı ve bu da, hayvanın aynı anda hem soluyup hem içebilmesini sağlar.Ama yutak boşluğunun küçüklüğü, yaratılabilecek ses alanını kısıtlar. dolaysıyla, memelilerin çoğunda, gırtlakta yaratılan seslerin değiştirilmesi ağız boşluğunun ve dudukların şekline bağlıdır. Gırtlağın boğazın alt kısmında yer alması insanların daha çok ses çıkarabilmelerin sağlar; ama ayını anda hem soluyup hem de içmemizi engeller. Böyle bir şey yaptığımızda boulabiliriz. İnsan bebekleri, memeliler gibi, boğazın üst kısımnada yer alan bir gırtlakla doğarlar ve dolaysıyla, aynı anda hem (s: 140) soluyup hem içibilirler; zaten, süt emerken ikisini de yapabilmeleri gerekir. Yaklaşık on sekizinci aydan itibaren gırtlak boğazın alt kısımlarına kaymaya başlar ve yetişkin konumuna, çocuk yaklaşık on dört yaşındayken ulaşır.Araştırmacılar,insanın erken dönem atalarının boğazlarında gırtlağın konumunu saptayabilmeleri durumunda,türün seslendirme ve dil yetisi konusunda bazı sonuçlara ulaşabilecemklerini fark ettiler.Ses organlarının fosilleşmeyen yumuşak dokulardan-kıkırdak, kas ve et- oluşması nedeniyle,bu oldukça güç bir işti.Yine de eski kafalarda,kafatasının dibinde, yani basikranyumda yer alan çok önemli bir ipucu görülüyor. Temel memeli modelinde kafatasının alt kısmı düzdür. İnsanlardaysa,belirgin şekilde kavisli. Dolaysıyla, fosil insan türlerinde basikranyum şekli,ses çıkarabilme yeteneğinin düzeyini gösterir. İnsan fosillerini inceleyen Laitman, Australopithecus’taki basikranyumun düz olduğunu gördü. Diğer pek çom biyolojik özellikte olduğu gibi,bu açıdan da insansımaymun gibiydiler ve insansımaymunlar gibi,onların da sesli iletişimi kısıtlı olmalıydı.Australopitecus’lar,insan konuşma modeline özgü evrensel ünlü seslerinin bazılarını çıkaramayacaklardı. Laitman,şu sonuca vardı: “Fosil kalıntılarında tam anlamıyla eğrilmiş bir basikranyum ilk olarak,yaklaşık 300 000 ile 400 000 yıl önce,arkakik Homo sapiens adını verdiğimiz insanlarda görülmektedir.” Yani,anatomik açıdan modern insanların evrilmesinden önce ortaya çıkan arkaik sapiens türlerinin tam anlamıyla modern bir dilleri var mıydı? Bu, pek olası görünmüyor. Basikranyum şeklindeki degişim,biline en eski Homo erectus örnegi olan,kuzey kenya’da bulunan ve yaklaşik 2 milyon yil öncesinden kalma kafatasinin incelemeliren göre bu Homo erectus bireyi,bazi ünlü sesleri çikartma yetenegine sahipti. Laitman, erken homo erectus’ta girtlak konumunun,alti yaşindaki modern bir çocugun girtlak konumuna eşdeger olacagini hesapliyor. Ne yazik ki, şu ana dek eksiksiz bir habilis beyin kutusu bulunamamasi nedeniyle (s:141), homo habilis hakkinda hiçbir şey söylenemiyor. Ben, en erken Homo’ya ait eksiksiz bir beyin kutusu buldugumuzda,tabanda egrilme başlangici görecegimizi tahimin ediyorum.Ilkel bir konuşma dili yetisi, homo’hnun ortaya çikişiyla birlikte başlamiş olmali. Bu evrim dizisi içinde açık bir paradoks görüyoruz. Basikranyumlarına bakılırsa,Neanderthallerin sözel becerileri,kendilerinden yüz binlerce yıl önce yaşamış olan diğer arkakik sapiens’lere göre daha geriydi. Neanderthallerde basikranyum eğrilmesi, Homo erectus’tan bile daha az düzeydeydi. Neanderthaller gerileyerek,atalarına göre konuşma yeteneklerini kaybetmişer miydi?(Gerçekten de kimi antropologlar,Neanderthallerin soylarının tükenmesiyle,dil yeteneklerinin alt düzeyde olması arasında bağlantı kurulabeleceğini söyylüyorlar). Bu tür evrimsel bir gerileme pek olası görülmüyor;bu tipte başka hiçbir örnek göremiyoruz.Yanıtı,Neanderthal yüz ve beyin kutusu anatomisinde bulmamız daha olası. Soğuk iklime bir uyarlanma olarak,Neanderthalin yüzünün orta kısmı aşırı derecede çıkıntılıdır. Bu yapı, burun geçişlerinin genişlemesini ve dolaysıyla,soğuk havanın ıbsıtılmasını ve dıyşşarı verilen soluktaki nemin yoğunlaşmasını sağlar. Bu yapı basikranyum şeklini,türün dil yetisini önemli oranda azaltmadan etkilemiş olabilir.Antropologlar bu noktayı hala tartışıyor. Kısaca anatomik kanıtlar, dilin erken dönemlerde ortaya çıktığını ve ardından, dil yeteneklerinin aşamalı olarak geliştiğini düşündürüyor.Ama alet teknolojisi ve sanatsal ifade konuisundaki arkeolojik kalıntılardan,genellikle farklı bir öykü çıkıyor. Daha önce belirttiğim gibi dil fosilleşmese bile,insan elinin ürünleri ilkesel olarak,dil hakkında bazı içgödrüler sunabilir. Bir önceki bölümdeki gibi,sanatsal ifadeden söz ederken,modern insan zihninin işleyişinin bilincindeyiz; bu da, modern bir dil düzeyine işaret ediyor. Taş aletler de alet yapımcılarının diyl yetileri hakkında bir anlayış sağlayabilir mi? 1976'da New york Bilimler akademisi’nde dilin kökeni ve doğası hakkında bir bildiri sunması istenen Glynn Isaac’ın (s:142) yanıtlaması gereken de buydu. Isaac, yaklaşık 2 milyon yıl önceki başlangıcından 35.000 yıl önceki Üst Paleolitik devrimine dek süren taş alet kültürlerinin karmaşıklığını gözden geçirdi. bu insanların aletlerle yaptıkları işlerden çok,aletlere verdikleri düzenle ilgileniyordu. Düzenleme insani bir saplantıdır;bu, en ince ayrıntılarıyla gelişmiş bir konuşma dili gerektiren bir davranış biçimidir. Dil olmasa, insanların koyduğu keyfi düzen de olamazdı. Arkeolojik kalıntılar,düzen vermenin insanın tarihöncesinde çok yavaş- adeta buzul hızıyla- geliştiğini gösteriyor. 2.Bölümde, 2.5 milyon ile yaklaşık 1.4 milyon yıl öncesi arasındaki Oldovan aletlerinin fırstaçı bir doğaya sahip olduklarını görmüştük. Alet yapımcılarının aletin şekline önem vermedikleri ve daha çok, keskin yongalar üretmeyi amaçladıkları görülüyor. kazıcılar, kesiciler ve diskler gibi “çekirdek “aletler bu sürecin yan ürünleriydi. Oldovan kültürünü izleyen ve yaklaşık 250.000 yıl öncesirne dek süren Acheuleen kültürü aletlerinde de ancak asgari düzeyde bir şekil görülüyor. Damla şeklindeki el baltası büyük olasılıkla,bir tür zihinsel kalıba göre üretilmişti ama gruptaki diğer aletlerin çoğu pek çok açıdan Oldovankültürüne benziyordu;dahası, Acheuleen alet kutusunda ancak bir düzine alet biçimi görülüyordu. Yaklaşık 250,000 yıl öncesinden itibaren,aralarında Neanderthallerin de bulunduğu arkaik sapiens bireyleri önceden hazırlanmış yongalardan alekler yapmaya başladılar. Mousterien’i de içeren bu gruplarda belki altmış alet tipi saptanabilmişti.Ama tipler 200.000 yılı aşkın bir süre değişmedi;tam bir insan zihninin varlığını yadsır gibi görünen bir teknolojik duruğalık dönemiydi bu. Yenilikçilik ve keyfi düzen ancak 35.000 yıl önce,Üst Palelitik kültürlerin sahneye çıkmasıyla birlikte yaygınlaştı. Yeni ve daha incelikli alet türlerinin yapılmasından öte,Üst Paleolitik döneme özgü alet grupları yüzbinlerce yıl değil,binlerce yıllak bir zaman ölçeği içinde değişmişti. Isaac, bu tenolojik çeşitlilik ve değişim modelinin,bir tür konuşma dilinin aşamalı (s:143) olarak ortaya çıkmasına işaret ettiğini düşünüyor ve Üst Paleolitik Devrimi’nin bu evrim çizgisinde önemli bir dönüm noktası oluşturduğunu savunuyordu. Çoğu arkeolog bu yorumu kabul etmektedir;ancak erken alet yapımcılarının konuşma dili düzeyleri konusunda farklı fikirler vardır; tabii,gerçekten bir dilleri varsa. Colorado Üniversitesi’nden Thomas Wynn, Nicholası Toth’un tersine,Oldovan kültürünün genel özellikleriyle insan değil, insansı maymun benzeri olduğuna inanıyor.man dergsinide 1989'da yaymlanan bir makalede, “Bu tabloda dil gibi unsurları varsaymamız gerekmez” diyor. Bu basit aletlerin yapımının çok az bilişsel yeti gerektirdiğini ve dolaysıyla, hiçbir şekilde insana özgü olmadığını savunuyor. Yine de Acheuleen el baltalarının yapımında “insana özgü bir şeyler” olduğunu kabulleniyor: “Bunun gibi insane serleri,yapımcının ürününün nihai şekline önem verdiğini ve onun bu amaçlılığını,homo erectus’un zihnine açılan küçük bir pencere olarak kullanabileceğimizi gösteriyor.”Wynn,homo erectus’un bilişsel yetisini, Acheuleen aletlerinin yapımının gerektirdiği zihinsel kapasiteyi temel alarak,yedi yaşındaki bir modern insana denk görüyor. Yedi yaşındaki çocuklar,gönderme (referans) ve gramer gibi,kayda değer dil becerilerine sahiptirler ve işaretlere ya da hareketlere gerek duymadan konuşma noktasına yakındırlar. bu bağlam içinde, Jeffrey Laitman’ın,basikranyum şeklini temel alarak, homo erectus’un dil yetisini ayltı yanıdaki modern bir inasının dil yetisine eş gördüğünü hatırlamak ilgi çekici olacaktır... Arkeolojik kalıntıların yalnızca teknoloji unsurunu klavuz alırsak,dilin erken dönemlerde ortaya çıktığını,insanın tarihöncesinin büyük bölümü boyunca yavaş yavaş ilerlediğini ve görece yakın zamanlarda büyük bir gelişme geçirdiğini düşünebiliriz. Bu, anatomik kanıtlardan türeetilen hipotezden ödün verilmesi anlamına geliyor. ama arkeolojik kalıntılar böyle bir ödüne yer bırakmıyor. kayalık korunaklara ya da mağaralara (s:144) yapılmış resim ve oymalar, kalıntılarda 35.000 yıl öncesinden itibaren,birderbire görülüyor. Aşıboyası sopa ya da kemik nesnelerin üzerine kazınmış eğriler gibi, daha önceki sanat eserlerine dair kanıtlar,en iyi olasılıkla ender ve en kötü olasılıkla da kuşkuludur. Sanatsal ifadenin-sözgelimi Avusturalyalı arkeolog Iain Davidson’ ın ısrarla savunrduğu gibi- konuşma diline ilişkin tek güvenilir gösterge olarak alınması durumunda dil,ancak yakın zamanlarda tamamen modern hale gelmiş,bunun da ötesinde, başlangıcı yakın zamanlarda olmuştur. New England Üniversitesi’nden çalışma arkadaşı William Noble’la birlikte yazdıkları yakın tarihli bir bildiride şöyle diyorlar:"tarihöncesinde nsnelere benzeyen imgelerin yapılması ancak,ortak anlamlar sistemlerine sahip topluluklarda ortaya çıkmış olabilirdi.” “Ortak anlamlar sistemleri” elbette, dil sayesinde yaratılabilirdi.Davidson ve noble, sanatı dilin olanaklı kıldığını değil, sanatsal ifadenin,göndermeli dilin gelişmesini sağlayan bir ortam olduğunu savunuyorlar. Sanat dilden önce gelmeli ya da en azından,dille koşut olarak ortaya çıkmalyıydı. Dolaysıyla, arkeolojik kalıntılarda sanatın ilk ortaya çıkışı,göndermeli konuşma dilinin de ilk ortaya çıkışına işaret eder İnsan dilindeki evrimin yapısı ve zamanlamasıyla ilgili pek çok hipotez var; bu da kanıtların ya da en azından kanıtların bir ısmınını yanlış yorumlandığını gösteriyor. Bu yanlış yorumlamaların getirdiği karmaşıklık ne olursa olsun,dilin kökeninin karmaşıklığı hakkında yeni bir anlayış gelişiyor. Wenner-Gren Antropolojik Araştırmalar Vakfı’nın düzenlediği ve Mart 1990'da gerçekleştirilen önemli bir konferansın,illeri yıllardaki tartışmaların akışını belirlediği görülecektir. “İnsan Evriminde Aletler, Dil ve Bilişim” başlıklı konferansta,insan tarihöncesinin bu önemli konuları arasında bağlantı kuruldu. konferansın düzenleyicilerinden Kathleen Gibson bu konumu şöyle tanımlıyor: “İnsan sosyal zekasının,alet kullanımının ve dilin, beyin boyutunda nicel gelişmeyle ve bununla ilgili bilgi işleme yetisiyle bağlantılı olması nedeniyle,içlerinden hiçbiri tek başına Minerva’nın Zeus’un başından doğması gibi,eksiksiz halde ve birdenbire ortaya çıkmış olamaz. Beyin boyşutu gibi bu entellektüel yetilerin her biri de kademeli olarak gelişmiş olmalı. Dahası, bu yetilerin birbirlerine bağımlı olmaları nedeniyle,içlerinedn hiçbiri modern karmaşıkylık düzeyine tek başına ulaşmış olamaz.” Bu karşıkıl bağımlılıkları çözümlemek zorlu bir savaşım olacaktır. Daha önce de belirtttiğim gibi burada, tarihöncesinin yeniden oluşturulmasından çok daha gfazlası; kendimize ve doğadaki yerimize dair bakış açımız da söz konusu. İnsanları özel görmek isteyenler,dilde yakın tarihli ve ani bir başlangıca işaret eden dellileri benimseyeceklerdir. İnsanın doğanın geri kalan kısmıyla bağlantısını reddetmeyenlerse, bu temel insan yetisinin erken dönemlerde ve aşamalı olarak gelişmesi fikrinden rahatsızlık duymayacaklardır. Doğanın bir garipliği sonucu Homo habilis ve Homo erectus topluluları hala var olsaydı, herhalde, çeşitli düzeylerde göndermeli dil kullandıklarını görürdük. Bu durumda, bizimle doğanın geri kalan kısmı arasındaki uçurum bizzat kendi atalarımız tarafından kapatılmış olurdu. (Richard Leakey, İnsanın Kökeni, Varlık/Bilim Yay, s:129-147 ,7. Bölümün sonu) İnsanın evrimine yön veren ayıklama baskıları sorununu bu terimler içinde ele almak gerekir. Söz konusu olanan kendimiz oluşu ve varlığımızın köklerinin evrimin içinde daha iyi görünce onu bugünkü doğası iuçinde daha iyi anlama olanağı bulunuşu bir yana bırakılsa bile, bu yine ayırksal ilginçlikte bir sorundur. Çünkü yansız bir gözlem, örneğin bir Mars’lı, kuşkusuz, evrende biricik bir olay ve insanın özgül edimi olan simgesel dilin gelişmesinin, yeni bir alanının, kültür, düşünce ve bilgi alanının yaratıcısı olan başka bir evrime yol açtığını görebilir. Çağdaş dilciler, simgesel dilin, hayvanların kullandığı türlü iletişim yollarına (işitsel, dokunsal, görsel ya da başka) indirgenemeyeceği olgusu üzerinde direniyorlar. Kuşkusuz doğru bir tutum. Fakat bundan, evrimin mutlak bir kesinlik gösterdiği, insan dilinin daha başlangıçtan beri , örneğin büyük maymunların kullandıkları bir çağırma ve haber verme türleri sistemiyle hiçbir ilişiksi olmadığı sonucuna varmak, bana, güç atılır bir adım ve ne olursa olsun, yararsız bir varsayım gibi görünüyor. Hayvanların beyni, kuşkusuz, yalnızca bilgileri kaydetmekle kalmayıp bunları birleştirmeye, dönüştürmeye ve bu işlemlerin sonucunu kişisel bir işlem olarak yeniden kurmaya elverişlidir: Fakat bu- ki konunun özü de buradadır- özgün ve kişisel bir çağrışım ya da dönüştürmeyi başka bir bireye iletmeye elverişli biçime sokulmamıştır. Oysa tam tersine bir bireyde gerçekleşen yaratıcı birleştirmelerin ve yeni çağrışımların, başkalarına aktarıldıklarında o bireyle ölüp gitmediği gün doğmuş sayılan insan dilinin sağladığı olanak budur. Primitif dil diye bir şey bilinmiyor: Çagdaş, biricik türümüzün bütün irklarinda simgesel aygit hemen hemen ayni karmaşikliga ve iletişim gücüne ulaşmiştir. Chomsky’ye göre ise, bütün insan dillerini temel yapisinin, yani “biçim”inin, ayni olmasi gerekir.Dilin hem temsil edip, hem olanak sagladigi olaganüstü edimler, Homo sapiens ’ de merkezi sinir sistemindeki önemli gelişmeyle açikça birlikte gitmiştir ve bu gelişme onun en ayirt edici anatomik özelligini oluşturur. Bugün denebilir ki, insanın bilinen en uzak atalarından başlayan evrimi, herşeyden önce kafatasının, dolyasıyla beyninin, ileri doğru gelişmesinde kendini gösterir. Bunun için, iki milyon yıldan daha uzun süren, yönlendirilmiş, sürekli ve desteklenmiş birr ayıklama baskısı gerekti. Ayıklama baskısı hem çok güçlü olmalı, çünkü bu süre göreli olarak kısadır, hem de özgül olmalı, çünkü başka hiçbir soyda bunun benzeri gözlemlenmemiştir: Çağımızdaki insanımsı maymunların kafatası sığası birkaç milyon yıl öncekilerden daha büyük değildir. İnsanın ayrıcalıklı merkezi sinir sisitmenini evrimiyle, onu özniteleyen biricik edimin evrimi arasında sıkı bir birliktelik olduğunu düşünmemek olanaksız. Öyle ki bu durumda dil, bu evrimin yalnızca bir ürünü değil, ayrıca başlangıç koşullarından da biri oluyor.(Raslantı ve Zorunluluk, s: 118-119) Bana göre doğruya en yakın varsayım, en ilkel simgesi iletişimin bizim soyumuzda çok erken ortaya çıktığı ve yeni bir ayıklama baskısı yaratarak türün geleceğini belirleyen başlangıç “ seçim”lerinden birini oluşturduğudur; bu ayıklama, dilsel edimin kendisinin ve dolaysıyla onu kullanan organın, yani beynin, gelişmesini kolaylaştırmış olmalı. Bu varsayımı destekleyen güçlü kanıtlar bulunduğunu sanıyorum. Bugünkü bilinen en eski gerçek insanımsılarda (Australopitekuslar ya da Leroi-Gourhan’ın haklı deyimiyle “Australantroplar”), İnsanı, en yakınları olan Pongide’lerden (yani insanımsı maymunlardan) ayır eden öznitelikleri bulunuyordu ve onların tanımı da buna dayanır. Australantroplar ayakta dururlardı ve bu, yalnızca ayağın özelleşmesiyle değil; iskeletteki ve başta belkemiği olmak üzere kas yapısındaki ve kafanın belkemiğine göre konumundaki değişikliklerle birlikte gider. İnsanın evriminde, Gibbon dışındaki bütün insanımsıların, dört ayakla yürümenin kısıtlamalırnadan kurtulmuş olmalarının önemi üzerinde de çok duruldu. Kuşkusuz bu çok eski (Australantroplardan daha eski) buluş çok büyük bir önem taşıyordu: Atalarımızın, yürürken ya da koşarken de ellerini kullanabilmelerini sağlayan yalnızca buydu. Buna karşi, bu ilkel insanimsilarin kafatasi sigasi bir şempanzeninkinden biraz büyük ve bir gorilinkinden biraz küçüktü. Beynin agirligi edimleriyle oranli degildir, ancak bu agirligin edimleri sinirladigi da kuşkusuzdur ve Homo sapiens yalnizca kafatasinin gelişmesiyle ortaya çikabilirdi. Ne olursa olsun, Zinjantrop, beyninin bir gorilinkinden daha ağır olmamasına karşın, Pongide’lerin bilmediği edimlere yetenekliydi: Gerçekten, Zinjantrop alet yapabiliyordu; gerçi bu öylesine ilkeldi ki; bu “aletler” ancak çok önemsiz biçimlerin yinelenmesi ve belli taşıl iskeletleri çevresinde brikmiş olmaları nedeniyle yapıntı olarak kabul ediliyorlar. Büyük maymunlar, yeri geldikçe, taştan ya da ağaç dallarından doğal “alet” kullanırlar, fakat tanınabilir bir norma göre biçimlendirilmiş yapıntılara benzeyen şeyler üretmezler. Böylece Zinjantropun çok ilkel bir Homo faber olarak görülmesi gerekiyor. Oysa dilin gelişmesiyle, amaçli ve disiplinli bir etkinligin belirtisi olan bir ustaligin gelgşmesi arasinda çok siki bir karşiliklilik bulunmasi büyük bir olasilik gibi görünüyor. Demek Australantroplarda, yalin ustaliklari ölçüsünde bir simgesel iletişim aygiti bulundugunu düşünmek yerinde olur. Öte yandan eger Dart’in düşündügü gibi, Austalantroplar, özellikle de gergedan, hipopotam ve panter gibi güçlü ve tehlikeli hayvanlari da başariyla avlayabilmişlerse, bunun, bir avcilar takimi arasinda önceden tasarlanmiş bir edim olmasi gerekir. Bu önceden tasarlama bir dilin kullanilmasini gerektirir. Australantropların beyinlerinin oylumundaki gelişmenin azlığı bu varsayıma karşı çıkar gibidir. Fakat genç bir şempanze üzerinde son yapılan deneylerin gösterdiğine göre, maymunlar konuşma dilini öğrenme yeteneğine sahip olmamakla birlikte sağır-dilsizlerin dilinden kimi öğeleri kavrayıp kullanabilmektedirler. Bu durumda artık konuşmalı simgeleme gücünün kazanılmasının, bu aşamada bugünkü şempanzeden daha anlayşışlı olmayan bir hayvandaki çok karmaşık olması gerekemyen nöromotris değişmelerden doğduğunu kabul etmek yerinde olur. Fakat açıktır ki bir kez bu adım atıldıktan sonra, ne denli ilkel olursa olsun bir dilin kullanılması, düşüncenin varkalma değerini arttırmaktan, böylece beynin gelişmesine yardımcı olarak, konuşmadan yoksun hiçbir türün erişemeyeceği, güçlü ve yönlü bir ayıklama baskısı yaratmaktan geri kalmaz. Bir simgesel iletişim sistemi ortaya çıktığı anda, bunu kullanmakta en yetenekli olan bireyler, daha doğrusu topluluklar, başka topluluklar karşısında, aynı zeka düzeyinin, dilden yoksun bir türün bireylerine sağlayabileceğiyle ölçüştürülemeyecek kadar üstünlük kazanırlar. Yine görülüyor ki, bir dilin kullanımından doğan ayıklama baskısı, sinir sisteminin, özellikle bu ayrıcalıklı, özgül ve geniş olanaklarla dolu edimin verimliliğine en uygun yönde gelişmesine yardım edecektir. Bu varsayım, günümüzdeki kimi verilerle de desteklenmiş olmasaydı, çekici ve akla uygun olmaktan öte gidemezdi. Çocuğun dil kazanması üzerindeki araştırmaların karşı çıkılmaz biçimde gösterdiğine göre bu sürecin bize mucize gibi görünmesi onun doğası gereği, herhangi bir biçimsel kuramlar sisteminin düzenli öğrenimindenf farklı oluşundandır.Çocuk hiçbird kural öğrenmez ve büyüklerin konuşmasına öykünmeye çalışmaz. Denebilir ki gelişmenin her aşamasında kendine uygun olanı alır. İlk aşamada (18 aylığa doğru) on kelime kadar bir dağarcığı olur ki, bunları her zaman, hep ayrı ayrı, öykünmeyle bile birbiriyle birleştirmeden kullanır. Daha sonra kelimeleri ikişer ikişer, üçer üçer vb., yine büyüklerin konuşmasınının yalın bir yinelemesi ya da öykünmesi olmayan bir sözdizimine göre birleştirecektir. Bu süreç, öyle görünüyor ki, evrenseldir ve kronolojisi de bütün dillerde aynıdır. İlk yıldan sonraki iki ya da üç yıl içinde, çocuğun dille oynadığı bu oyunda kazanmış oldğu yetkinlik, yetişkin bir gözlemci için inanılır gibi değildir. İşte bu nedenle burada, dilsel edimlerin temelindeki sinirsel yapıların içinde gelliştiği sıralı- oluşsal bir embriyolojik sürecin yansısını görmek zorunda oluyor. Bu varsayım, sarsıntılı kaynaklı konuşma yitimiyşle ilgili gözlemlerle desteklenmiştir. Bu konuşma yitimleri çocuğun gençliği ölçüsünde daha çabuk ve daha tam olarak geriler. Buna karşı bu bozukluklar erinliğe yakın ya da daha sonra ortaya çıktıklarında tersinmezz olurlar. Bunların dışında bütün bir gözlemler birikiminin doğruladığına göre, dilin kendiliğinden kazanılışının kritik bir yaşı vardır. Herkes bilir, yetişkin yaşta ikinci bir dil öğrenmek, sistemli ve sürekli bir iradeli çabayı gerektirir. Bu yoldan öğrenilen bir dilin düzeyi, hemen her zaman, kendiliğinden öğrenilen ana dil düzeyinin altında kalır. Dilin ilk edinilişinin sirali-oluşsal bir gelişme sürecine bagli oldugu görüşü, anatommik verilerle de dogrulanmiştir.Gerçekten, beynin doguştan sonra süren gelişmesinin erinlikle bittigi bilinir. Bu gelişme temelde, beyin kabugu sinir hücrelerinin kendi aralarindaki baglantilarin önemli ölçüde zenginleşmesinden oluşur. Ilk iki yilda çok hizli olan bu süreç, sonra yavaşlar: Erinlikten sonra (göründügü kadariyla) sürmez; demek ki ilksel edinimin olanakli bulundugu “kritik dönemi” kaplar. (Raslantı ve Zorunluluk, s:121) Burada, çocukta dil kazanımının böylesine mucizevi biçimde kendiliğinden görünüşü, onun, işlevlerinden bir dile hazırlamak olan bir sıralı-oluşsal gelişmenin bütünleyici bir bölümü oluşundandır, düşüncesine varabilmek için bir küçük adım kaloyor ki, ben kendi payıma bu adımı atmakta duraksamam. Biraz daha kesin belirtelim: Bilişsel işlevin gelişmesi de, kuşkusuz, beyin kabuğunun bu doğum sonrası büyümesine bağlıdır. Dilin bilişsel işlevle birliğini sağlayan, onun bu sıralı-oluş sürecinde kazanılmış olmasıdır; bu öylesine bir birlikteliktir ki, konuşmayla onun açıkladığı bilginin, içebakış yoluyla birbirinden ayrılmasını çok zorlaştırır. İkinci evrimin, yani kültürün ürünü olan insan dillerinin büyük çeşitliliğine bakarak, genellikle dilin bir “üstyapı”dan başka bir şey olamayacağı kabul edilir. Oysa Homo sapiens ’ deki bilişsel işlevlerin genişliği ve inceliği, açıklamasını ancak dilde ve dil yoluyla bulabilir. Bu aygıt olmadan o işlevler, büyük bölümüyle, kullanılamaz olur, kötürümleşir. Bu anlamda dil yeteneği artık üstyapı olarak görülemez. Kabul etmeli ki çağdaş insanda, bilişsel işlevler ile bunların doğurduğu ve aracılıklarıyla kenndini açıkladığı simgesel dil arasında, ancak uzun bir ortak evrimin ürünü olabilecek sıkı bir ortakyaşarlık (sybiose) vardır. Bilindiği gibi, Chomsky ve okuluna göre, derinliğine bir dilsel çözümleme, insan dillerinin büyük çeşitliliği içinde bütün dillerde ortak olan bir “biçim” bulunduğunu gösteriyor. Chomsky’ye göre, demek bu biçim, türün özniteliği ve doğuştan olarak kabul edilmelidir. Bu görüş, onda Descartesçı metafiziğe bir dönüş gören birçik filozof ya da antropoloğu şaşırttı. Bunun gerektirdiği biyolojik içeriği kabul etmek koşuluyla, bu görüş beni hiç şaşırtmıyor.Tersine çok daha önce, en kaba biçimiyle kazanılmış birdilsel yeteneğin insanın beyin zarı yapısındaki gelişmeyi etkilemekten geri kalmayacağını kabul etmek koşuluyla, bu bana, bu bana çok doğal görünüyor. Bu da demektir ki, konuşulan dil, insan soyunda ortaya çıktıktan sonra, yalnızca kültürün gelişmesini sağlamakla kalmadı, insanın fiziksel evrimine de belirgin biçimde yardım etti. Eğer gerçekten böyle olduysa, beynin sıralı-oluşsal gelişmesi boyunca ortaya çıkan dilsel yetenek, bugün “insan doğası”nın bir bölümüdür ve kendisi de, genom içinde, kalıtsal kuramın kökten değişik diliyle tanımlanmıştır. Mucize mi? Son çözümlede bir rastlantı ürünü söz konusu olduğuna göre öyle. Fakat Zinjantrop ya da arkadaşlarından biri, bir kategoriyi temsil etmek üzere bir konuşma simgesini ilk kullandığında, bir gün Darwinci evrim kuramını kavrama yeteneğinde bir beynin ortaya çııkma olasılığını çok büyük ölçüde artırmış oldu. (J. Monod, Raslantı ve Zorunluluk, s: 116-122) Sınırlar “ Evrimin belki üç milyar yıldan beri geçtiği yolun büyüklüğü, yarattığı yapıların görkemli zenginliği, bakteri’den İnsan’a, canlı varlıkların teleonomik edimlerinin mucizevi etkinliği düşünüldüğünde bütün bunların, gelişigüzel sayılar arasından kazanılan, kör bir ayıklamanın gelişigüzel belirlediği bir piyango ürünü olduğundan şüpheye düşülebilir. Birikmiş çagdaş kanitlarin ayrintili bir incelemesi, bunun olgularla (özellikle eşlenmenin, degişinimin ve aktarimin moleküler mekanizmalariyla) bagdaşan tek görüş oldugunu bildirse de, bir bütün olarak evrimin, dolaysiz, bireşimsel (synthetique) ve sezgisel bir anlatimini vermez görünüyor. Mucize “açiklanmiş” da olsa bizim gözümüzde hala mucizeligini koruyor. Mauriac’in deyişiyle : “Biz zavalli Hiristiyanlar için, bu profesörün dedikleri, bizim inandiklarimizdan daha inanilmaz görünüyor.” Bu da tıpkı modern fizçikteki kimi soyutlamaların doyurucu bir zihinsel imgenin kurulmaması gibi doğrudur. Fakat yine de biliyoruz ki, bu tür güçlükler, deneyin ve mantığın güvencelerini taşıyan bir kurama karşı kanıt olarak kullanılamazlar.Gerek mikroskopik gerek kozmolojik fizikte, sezgisel anlaşmazlığın nedenini görebiliyoruz: Karşılaştığımız olayların ölçüsü, dolyasız deneyimizin kategorilerini aşıyor. Bu sayrılğın yerine, o da sağaltmadan, yalnızca soyutlama geçebilir. Biyoloji için zorluk başka bir düzeydedir. Herşeyin temelinde bulunan ilksel etkileşimleri kavramak, mekanik öznitelikleri nedeniyle, göreli olarak kolaydır. Her tür toptan sezgisel tasarıma karşı çıkan, canlı sistemlerin fenomenolojik karmaşıklığıdır. Fizikte olduğu gibi biyolojide de, bu öznel güçlükler içinde; kuramı çürüten bir kanıt bulunmaz. Bugün artık denebilir ki, evrimin ilksel mekanizmaları, ilke olarak anlaşılmış olmakla kalmıyor, kesinlikle belirlenmiş de oluyor. Bulanan çözümü, türlerin kalıcılığını sağlayan mekanizmalarla, yani DNA’nın eşlenici değişmezliği ve organizmaların teleonomik tutarlılığı ile ilgili olduğu ölçüde doyurucudur. Yine de biyolojide evrim, daha uzun süre, zenginleşip belirlenmesini sürdürecek olan esas kavramdir. Bununla birlikte, temelde sorun çözülmüştür ve evrim artik bilginin sinirlari üzerinde bulunmamaktadir. Bu sınırları, ben kendi payıma, evrimin iki ucunda görüyorum: Bir yandan ilk canlı sistemlerin kaynağı, öte yandan da ortaya çıkmış olan sistemler arasında en yoğun biçimde teleonomeik olanın, yani insanın sinir sisteminin, işleyişi. Bu bölümde, bilinmeyenin bu iki sınırını belirlemeye çalışacağım. Cüanlı varlıkların özsel nitelikleinin temelindeki evrensel mekanizmaların açığa çıkarılmasının, kaynaklar sorununun çözzümünü de aydınlattığı düşünülebilir. Gerçekte bu buluşlar, sorunu hemen tümüyle yenileyerek, çok daha belirli terimler içinde ortaya koymuşlar ve onun eskiden göründüğünden de daha zor olduğunu göstermişlerdir. İlk organizmaların ortaya çıkışına götüren süreçte, önsel (a priori) olarak, üç aşama tanımlanabilir: a. Yeryüzünde canlı varlıkların temeli kimyasal oluşturucularının yani nükleotid ve aminosatlerin oluşmasi b. Bu gereçlerden başlayarak eşlenme yetenegi bulunan ilk makromoleküllerin oluşmasi c. Bu “eşlenici yapilar” çevresinde, sonunda ilk hücreye ulaşmak üzere bir teleonomik aygit yapan evrim. Bu aşamalardan her birinin yorumunun ortaya koydugu sorunlar degişiktir. Çok kere “önbiyotik aşama” denen birinci aşamaya, yalniz kuram degil, deney de yeterince ulaşabiliyor.Önbiyotik evrimin gerçekte izledigi yollar üzerinde belirsizlikler kalmiş ve daha da kalacak olmakla birlikte, bütünün görünüşü yeterli açikliktadir. Dört milyar yil önce atmosferin ve yer kabugunun koşullari kömürün, metan gibi kimi basit bileşiklerinin birikimine elverişliydi. Su ve amonyak da vardi. Oysa bu basit bileşikler, katlizörlerle biraraya geldiginde, aralarinda aminoasitlerin ve nükleotid öncülerinin (azotlu bazlar, şekerler) bulundugu çok sayida daha karmaşik cisimler kolayca elde edilebiliyor. Burada dikkati çeken olgu, bir araya gelmeleri kolay anlaşilan belli koşullar altinda, bu bireşimlerin, günümüz hücresinin oluşturuculariyla özdeş olan ya da benzeşen cisimler bakimindan veriminin çok yüksek oluşuduru. Demek ki, yeryüzünde belli bir anda, kimi su yatakları içinde, biyolojik makromoleküllerin iki öbeği olan malik asitlerle proteinlerin temel oluşturucularının, yüksek yoğunlukta çözeltiler olarak bulunmasının olabilirliği kanıtlanmış sayılabilir. Bu önbiyotik çorbada, önceden bulunan aminoasit ve nükleotidlerin polimerleşmesi yoluyla, çeşitli makromoleküller oluşabilir Gerçekten laboratuvarda, akla yatkın koşullar altında, genel yapılarıyla “çağdaş” makromoleküllere benzeyen polipeptit ve polinükleotidler elde edilmiştir. Demek buraya dek önemli zorluklar yok. Fakat belirleyici aşama aşilmiş degil: Ilk çorba koşullari altinda, hiçbir teleonomik aygitin yardimi olmadan, kendi eşlenimlerini gerçekleştirme yeteneginde olan makromoleküllerin oluşmasi. Bu zorluk aşilmaz gibi görünüyor. Bir polinükleotidik dizinin, kendiliginden bir eşleşmeyle, tamamlayici dizi ögelerinin bireşimine gerçekten öncülük edebildigi gösterilmiştir. Dogal olarak böyle bir mekanizma ancak çok etkisiz ve sayisiz yanlişliklara açik olurdu. Fakat bunun devreye girmesiyle, evrimin üç temel süreci yani eşlenme, degişinim ve ayiklanmanin da işlemeye başlamasi dizisel-çizgisel yapilari nedeniyle kendiliginden eşlenmeye en elverişli makromoleküllere önemli bir üstünlük saglamiş olmaliydi. Üçüncü aşama, varsayima göre, eşlenici yapinin çevresinde bir organizma , yani bir ilkel hücre oluşturacak olan teleonomik sistemlerin adim adim ortaya çikişidir. Işte “ses duvari”na burada ulaşilir, çünkü bir ilkel hücrenin yapisinin ne olabilecegi üzerinde hiçbir bilgimiz yok. Tanidigimiz en yalin sistem olan bakteri hücresi, ki sonsuz karmaşiklik ve etkinlikte bir makine düzenidir, bugünkü yetkinlik düzeyine belki de bundan bir milyar yil önce ulaşmiştir. Bu hücre kimyasinin bütünsel tasarisi, bütün başka canlilarinkiyşla aynidir. Kullandigi kalitsal kuram ve çeviri düszeni, örnegin insanlirinkiyle aynidir. Böylece, araştirmamiza sunulan en yalin hücrelerin “ilkel” bir yani yoktur. Bunlar, beş yüz ya da bin milyar kuşak boyunca, gerçekten ilkel yapilarinin kalintilari seçilemez olacak düzeyde güçlü bir teleonomik araçlar birikimi oluşturabilen bir ayiklanmanin ürünüdür. Taşillar olmadan böyle bir evrimi yeniden kurmak olanaksizdir. Yine de bu evrimin izledigi yol, özellikle başlama noktasi üzerine hiç olmazsa akla yatkin bir varsayim ortaya atmaya çalişilabilir. İlkel çorba yoksullaştığı ölçüde, kimyasal gizil gücü harekete geçirmeyi ve hücresel oluşturucuları birleştirmeyi “öğrenmiş” olması gereken metabolizma sisteminin gelişmesi ortaya Herkül sorunları çıkarır.Canlı hücrenin zorunlu koşulu olan seçmeli geçirimli zarın ortaya çıkışında da durum aynıdır. Fakat en büyük sorun, kalıtsal hücreyle, onun çevirisinin mekanizmasıdır. DOğrusu, “sorun”dan değil de gerçek bir gizden söz etmek gerekiyor.(s:128) Şifrenin çevirisi yapilmadikça anlami yoktur. Çagdaş hücrenin çeviri makinesi, kendileri de DNA’da şifrelenmiş olan yüz elli kadar makromoleküler oluşturucu içerir: şifrenin çevirisini ancak çeviri ürünleri yapabilir. Bu, her canli bir tohumdan çikar’in çagdaş anlatimidir. Bu halkanin iki ucu, kendilginden, ne zaman ve nasil birleşti? bunu tasarlamak son derece zor. Fakat bugün, şifrenin çözülmüş ve evrenselliginin anlaşilmiş olmasi, hiç olmazsa sorunun belirli terimler içine yerleştirilmesini sagliyor; biraz yalinlaştirarak aşagidaki alternatif saptanabilir: a. Şifrenin yapisi kimyasal ya da daha dogrusu stereokimyasal nedenlerle açiklanir. Eger belli bir amino asit temsil etmek üzere belli bir şifre seçilmişse, bunun nedeni, aralarinda belli bir stereokimyasal yakinlik bulunmasidir. b. Şifrenin yapisi kimyasal olarak rastgeledir; şifre, bildigimize göre, yavaş yavaş onu zenginle=ştiren bir dizi raslantisal seçimlerin sonucudur. Birinci varsayım, gerek şifrenin evrenselliğini açıklayabildiği, gerekse içindeki amino asitlerin bir polipeptit oluşturmak üzere dizisel sıralınışının, amino asitlerle eşlenici yapınını kendisi arasındaki dollaysız bir etkileşimden doğduğu ilkel bir çeviri mekanizması tasarlanmasına elverişli olduğu için, çok daha çekicidir. Son olarak da, özellikle bu varsayım doğruysa, ilke olarak doğrulanabilme olanağı vardır. Bu yüzden birçok doğrulama girişimi yapılmışsa da sonucun şimdilik olumsuz olduğunun kabul edilmesi gerekiyor. Belki de bu konuda henüz son söz söylenmemiştir. Olasi görünmeyen bir dogrulama beklenedursun ikinci varsayima yönelinmiştir ki, yöntembilim açisindan sevimsiz ise de bu, onun dogru olmadigi anlamina gelmez. Sevimsizligin birçok nedeni var. Şifrenin evrenselligini açiklamaz. O zaman birçok gelişme egilimlerinden yalniz birinin süregeldigini kabul etmek gerekiyor. Bu, çok olasi görünürse de hiçbir ilksel çeviri modeli vermez. Çok ustalikli kurgular öne sürülmüştür: Alan boş, hem de aşiri boştur. Giz, çözülmediği gibi, son derece ilginç bir sorunun yanıtını da saklıyor. Hayak yeryüzünd başladı: Bu olaydan önce bunun böyle olma olasılığıo neydi? Dirimyuvarının bugünkü yapısı, kesin sonuçlu olayın yalnızca bir kez ortaya çıktığı varsayımını ortadan kaldırmıyor. Bunun da anlamı önsel olasılığın hemen hemen sıfır olduğudur. Bu düşünce birçok bilimadamina itici gelir. Biricik bir olaydan yola çikarak, bilim ne bir şey söyleyebilir; ne bir şey yapabilir. Bilim yalnizca bir öbek oluşturan olaylar üzerine, bu öbegin önsel olabilirligi ne denli zayif da olsa, bir “söylem” geliştirebilir. Oysa, şifreden başlayarak bütün yapilarindaki evrenselligin dogrudan sonucu olarak, dirimyuvari biricik bir olayin ürünü gibi görünür. Dogal olarak, bu tek olma niteliginin, başka birçok girişim ve degişkenlerin ayiklanarak elenmesinden dogmasi olanagi da vardir. Fakat bu yorumu dogrulayacak bir şey yok.(s:129) Evrendeki bütün olabilir olaylar arasın

http://www.biyologlar.com/mutasyonlar

Virüsler Hakkında Bilgi

Virüs, canlı hücreleri enfekte edebilen mikroskopik taneciktir. Virüsler ancak bir konak hücreyi enfekte ederek çoğalabilirler. En temel haliyle bir virüs, kapsit adlı bir protein örtü içinde bulunan genetik malzemeden oluşur. Ökaryot (hayvan, mantar ve bitkiler) ve prokaryotlar (bakteri ve arkaeler) virüsler tarafından enfekte edilebilirler. Bakterileri enfekte eden virüsler bakteriofaj veya kısaltılmış olarak faj diye adlandırılırlar. Sözcük Latince virus (zehir) sözcüğünden türemiştir; sıfat hali viraldir. Virüslerin incelendiği bilim dalına viroloji denir; bu dalın bilim insanları da virologlardır. Virüsler birçok insan hastalığına neden olurlar; bunlara AIDS, grip ve kuduz örnek verilebilir. Bu tür hastalıkların tedavisi zordur, çünkü antibiyotikler virüslere etki etmezler ve az sayıda antiviral ilaç bilinmektedir. Viral hastalıkları engellemenin en iyi yolu, bağışıklık geliştirmeye yarayan aşıdır. Virüslerin canlı olup olmadığı uzun boylu tartışılagelmiştir. Hayat tanımının genel kabul görmüş olan tüm kıstaslarını karşılamadığı için çoğu virolog onları cansız sayar. Konak hücre dışında çoğalamadıklarından, zorunlu hücre içi parazitlerine benzerler ama parazitlerden farklı olarak virüsler gerçek organizma sayılmazlar. Diğer farklılıkların yanısıra, virüslerin hücre zarı ve kendi metabolizmaları yoktur. Canlı sayılan bazı organizmalar da virüsler gibi hem canlı hem cansızların özelliklerine sahip olduklarından bu konuda kesin bir yanıt bulmak zordur. Virüsleri canlı sayanlara göre onlar Theodore Schwann tarafından öne sürülmüş hücre teorisinin bir istisnasıdırlar, çünkü virüsler hücre değildirler. Keşif Kuduz gibi viral hastalıklar, insanları asırlarca etkilemiştir. Eski Mısır'da çiçek hastalığı olduğuna dair hiyeroglif kanıtlar vardır. Ancak, bu hastalıkların nedeni ancak yakın zamanlarda keşfedilmiştir. 1717'de Osmanlı İmparatorluğu'nda İngiliz sefirinin eşi olan Mary Montagu, Türk kadınlarının çiçek hastalığına karşı çocuklarını aşıladığını gözlemlemiştir. 18. yy sonlarında Edward Jenner, daha evvel inek çiçeği hastalığı geçirmiş Sarah Nelmes adlı bir sütçü kadının, benzer bir hastalık olan çiçek hastalığına bağışıklığı olduğunu farkedip, bu gözlemine dayanarak ilk başarılı aşıyı geliştirmiştir. Uzun süreli bir aşı kampanyası sonucunda Dünya Sağlık Örgütü 1979'da çiçek hastalığının ortadan kalktığını ilan etmiştir. 19. yy. sonlarında Charles Chamberland porselenden yapılmış bir filtre imal etmiştir ve bu filtre ilk tanımlanmış virüs olan tütün mozaik virüsünün araştırılmasında kullanılmıştır. Kısa bir süre sonra Dimitri İvanovski enfekte olmuş tütün bitkilerinin yapraklarından elde edilen özütün, içindeki bakteriler bu filtreden geçirilerek arındırıldıktan sonra dahi sağlıklı bitkileri hasta edebildiğini göstermiştir. Yaklaşık aynı zamanda, başka araştırmacılar da filtrelenebilen enfeksiyöz etmenlerin varlığını belgelemiş ve başka deneylerle de virüslerin bakterilerden farklı olduğunu, fakat canlılarda hastalık yapabildiklerini göstermişlerdir. "Virüs" terimi, ilk olarak Hollandalı mikrobiyolog Martinus Beijerinck tarafından kullanılmıştır. 20. yy başlarında Frederick Twort, bakterilerin virüslerin saldırısına uğrayabildiğini keşfetmiştir. Ondan bağımsız olarak çalışmakta olan Felix d'Herelle, virüs çözeltisinin agar üzerine yayılmış ince hücre kültürlerinde ölü hücrelerden oluşan bölgelere yol açtığını göstermiş ve ölü bölgeleri sayarak süspansiyondaki virüs sayısını hesaplayabilmiştir. Virüsleri görmek ise elektron mikroskopunun icadı ile mümkün olmuştur. 1935'te Wendell Stanley tütün mozaik virüsünü kristalleştirip onun başlıca proteinden oluştuğunu göstermiştir. Kısa bir süre sonra virüs, protein ve nükleik asit kısımlarına ayrıştırılmıştır. Kaynakları Modern virüslerin kaynakları bilinmemektedir. Tüm virüslerin varlığını açıklayabilecek tek bir mekanizma olmayabilir. Virüsler iyi fosilleşmediği için, onların nasıl ortaya çıkmış olabileceğine dair hipotezlerin oluşturulmasında moleküler teknikler yararlı olmuştur. Halen iki ana hipotez vardır: Birkaç genden oluşan virüsler canlı organizmaların genomlarından kaynaklanan nükleik asit parçaları olabilir. Genetik malzemeleri plazmid veya transpozon gibi aktarılabilir genetik elemanlardan türemiş olabilir, çünkü bunlar genomların içinde yer değiştirebilir, genomlara girip çıkabilir. Büyük genomlu virüsler (Poxviridae gibi), bir zamanlar kendilerinden daha büyük konak hücrelerde parazitlik yapan küçük hücreler olabilirler. Zaman içinde parazitik hayat tarzları için gerekli olmayan genler ters evrim süreci içinde kaybolmuş olabilir. Ricketsia ve Chlamydia bakterileri konak hücreler içinde çoğalan canlı hücrelerdir. Bu bakterilerin varlığı bu hipotezi desteklemektedir, çünkü hücre dışında yaşamalarına olanak sağlayan genlerini kaybetmiş olmaları da muhtemel görünmektedir. Virüslerden daha da basit yapıya sahip olan enfeksiyöz tanecikler arasında viroid, uydu virüs ve prionlar sayılabilir. Sınıflandırma Ana madde: Virüs sınıflandırması Fosillerinin olmaması ve virüslerin canlı olup olmadığı tartışmaları nedeniyle taksonomide virüslerin sınıflandırılması sorunlu olmuştur. Biyolojik sınıflandırmadaki üst âlemlerin (domain) içine kolayca yerleştirilemedikleri için sınıfları takım basamağından başlatılmıştır. Ancak, bir üst âlem ismi olarak Acytota adı önerilmiştir. Bu öneriye göre virüsler Bakteria, Arkea ve Eukaryota üst âlemlerine denk bir taksona aittirler. Halen her familya bir takımın içinde yer almamaktadır ve her cins de bir familyanın içine yerleştirilmemiştir. Bir sınıflandırma örneği olarak su çiçeği virüsü Herpesviridae familyası, Alphaherpesviridae alt familyası ve Varicellovirus cinsine aittir. Takım olarak yerini almamıştır. İsimlendirmede genel yapı şöyledir: Takım (-virales) Familya (-viridae) Altfamilya (-virinae) Cins (-virus) Tür (-virus) Uluslararası Virüs Taksonomi Komitesi (International Committee on Taxonomy of Viruses, ICTV) mevcut sınıflandırma sistemini oluşturmuş ve familyaların homojenliğini sağlamak amacıyla virüslerin bazı özelliklerine daha fazla ağırlık verilmesi yönünde yönergeler hazırlamıştır. Taksonomların bir virüsün takımını belirlerken içerdiği nükleik asit türüne, nükleik asitin tek mi, çift sarmallı mı olduğuna, ve bir zarının olup olmadığına dikkat etmesi gerekmektedir. Bu üç ana özelliğin ardından diğer yönleri göz önüne alınabilir: konak tipi, kapsit şekli, bağışıksal özellikleri ve neden olduğu hastalık tipi. Bu sınıflandırma sistemine ek olarak Nobel ödüllü biyolog David Baltimore, Baltimore sınıflandırması sistemini geliştirmiştir. Bu sistemde virüsler, çoğalma ve genom tiplerine bağlı olarak yedi gruptan birinde yer alırlar. Modern sınıflandırmada ICTV sistemi, Baltimore sistemi ile beraber kullanılır. Yapı Bir bütün virüs taneciği, virion olarak da adlandırılır, aslında bir gen taşıyıcısından fazla bir şey değildir; kapsit olarak adlandırılan bir protein örtü ile çevrili nükleik asitten ibarettir. Kapsit, viral genom tarafından kodlanan proteinlerden oluşur, şekli ise virüsün morfolojik ayrımında kullanılır. Protomer olarak adlandırılan protein birimler kendi kendilerine bir araya gelerek kapsiti oluştururlar, bu süreçte genomun bir katkısı olmaz. Ancak, bazı virüsler kapsidin oluşmasına yardım eden proteinler kodlar. Nükleik asitle temas halinde olan proteinler nükleoprotein olarak adlandırılırlar, nükleik asitle temas halinde olan kapsit proteinlere nükleokapsit denir. Genel olarak dört ana virüs morfoloji tipi vardır: Sarmallı virüsler Sarmallı kapsitler merkezî bir boşluk etrafına dizilmiş, spiral merdiven gibi bir yapı oluşturan, tek tip bir protomerden oluşur. Bu düzenden çubuk şekilli virionlar meydana gelir, bunlar kısa ve bükülmez, veya uzun ve esnek olabilirler. Uzun sarmallı tanecikler dış güçler tarafından kırılmamak için esnek olmak zorundadır. Genetik malzeme korunaklı bir şekilde tüpün içinde yer alır. Sarmallı kapsitin uzunluğu içindeki nükleik asiitn uzunluğu ile ilintilidir, çapı ise protomerlerin toplam uzunluğu ve yerleşme düznüyle iliskilidir. İyi çalışılmış olan tütün mozaik virüsü bir sarmallı virüs örneğidir. İkosahedral virusler İkosahedral kapsit simetrisi az büyültme ile bakılınca küresel bir görünüm verir ama aslında kapsomerler düzenli bir geometrik düzen içinde yerleşiklerdir, bir futbol topuna benzerler. Kapsomerler, protomerlerin beş veya altı kopyasından oluşan halkasal yapılardır. Bunlar kovalent olmayan bağlarla birbirleriyle birleşerek viral nükleik asiti içlerine alırlar. Ancak, bu kapsitler, sarmal kapsitler kadar sıkı bir şekilde nükleik asidi sarmazlar ve bir veya iki protomerden oluşabilirler. İkosahedral yapı, R. Buckminster-Fuller tarafından jeodezik kubbe tasarımında da kullanılmıştır. Tek tip yapı taşı kullanarak dayanıklı ve kapalı bir yapı oluşturmanın en verimli yoludur. Küresel bir virüs meydana getirmek için gereken protein sayısına T-sayısı denir, bu sayı proteın sayısının 60 katıdır. Hepatit B virüsü durumunda T-sayısı 4'tür, dolayısyla kapsiti oluşturmak için 240 protein birleşir. Örtülü virusler Protein kapsite ek olarak bazı virüsler hücredeki zarlardan birinin (hücrenin dış zarı veya, çekirdek, endoplazmik retikulum gibi hücrenin içindeki yapılardan birinin zarının) değişime uğramış bir biçimini de ele geçirip viral örtü denen bir lipit zar elde ederler. Bu zarda bulunan proteinler hem viral, hem konak genom tarafından kodlanmıştır, ama zardaki lipit ve karbonhidratlar tamamen konağa özgüdür. Grip virüsü ve HIV bu stratejiyi kullanırlar. Örtü, virionları kimyasallara ve enzimlere karşı korur, bu yüzden örtülü viruslerin sadece kapsidi olan virüslere kıyasla bir üstünlüğü vardır. Üzerinde bulunan proteinler arasında reseptör işlevi gören glikoproteinler de bulunabilir. Bunlar sağlıklı hücrelerin virionları "dost" olarak algılayıp onları hücre içine almalarını sağlayabilir. Çoğu örtülü virüs enfeksiyon yapabilmek için örtüsüne muhtaçtır. Karmaşık virüsler Bu virüslerin kapsitleri ne sırf sarmallı, ne sırf ikosahedraldir, ayrıca protein kuyruk veya karmaşık bir dış duvar gibi yapılara sahiptirler. Bazı bakteriyofajların ikosahedral bir kafaya bağlı sarmallı bir kuyruktan oluşan karmaşık bir yapıları vardır. Kuyruğun ucunda altıgen şekilli bir plaka, ondan da dışarı doğru uzanan protein lifler vardır. Çiçek virüsgiller (Poxviridae'ler) ender morfolojiye sahip büyük, karmaşık virüslerdir. Viral genom nükleoit olarak adlandırılan merkezi bir diskin içindeki proteinlere bağlıdır. Nükleoit, bir zar ve işlevi bilinmeyen iki yan cisimle çevrilidir. Virüsün, üzeri kalın bir protein tabakasıyla kaplı bir dış zarı vardır. Viral tanecikler ovoid ile tuğla biçim arasında değişebilen bir biçimsel çeşitlilik gösterir.

http://www.biyologlar.com/virusler-hakkinda-bilgi

İnsan, diğer canlılardan ne kadar farklıdır

Diğer canlılardan farklılığımızı ortaya koyabilmek için düşünürler, bizim "konuşan", düşünen", "gülen", "politik davranan", "üretim araçları yapan" "hayvan" olduğumuz şeklinde formüller öne sürmüşlerdir. İnsanın diğer canlılarla karşılaştırıldığında ilk bakışta göze çarpan yanı, onun karmaşık ve zengin yapıya sahip olduğudur. Biz insanlar yaşayan bir organizma olarak, yaşam döngümüzün her aşamasında, hem doğuştan getirdiğimiz genetik mirasa hem de çevresel etkenlere bağlı bir biçimde görünüm ve davranış olarak farklılaşır dururuz. Bu farklılaşan özelliklerimizin bazıları, örneğin aramızdaki zengin duygusal ve düşünsel iletişimi sağlayan dil gibi, diğer canlılarda olmayan yalnızca bizim türümüze özgü kimi niteliklerdir. Saldırganlık ve şefkat gibi kimi tutum ve davranışlarımız ise, ilk bakışta diğer canlı türlerinde de bulunabilen özellikler olarak görünmektedirler. Gerek insana özgü gerekse de insana özgü olmayan bu geniş ve zengin davranış, duygu, düşünce dünyasının neye göre belirlendiği, nasıl şekillendiği sorusu insanlığın sorduğu en temel sorulardan birisidir. İnsanın davranışlarını nelerin belirlediği sorusunun cevabı ahlakla, bilimin kesiştiği bir yerde bulunmaktadır. Düşünce ve dinler tarihi, bu sorunun cevabıyla ilgili tartışmalarla doludur. İnsan davranışlarına yüzeysel bir bakışla yaklaştığımızda onları, büyük ölçüde kişilik özellikleri, dünya görüşü gibi etkenlerin belirlediği sanabiliriz. Bunları nelerin belirlediği sorusu ise, bir süreden beri bilimin temel ilgi alanlarından birisi haline gelmiştir. Önceleri bu soruyu gündemine doğrudan almasa da, günümüzde ulaştığı birikimle genetik bilimi, insanın kalıtsal yanını araştırarak bu soruya bir ölçüde cevap bulmaya çalışıyor. İnsanın biyolojik ve bedensel yapısını, ebeveyninden miras olarak aldıkları ne ölçüde belirlemektedir sorusuna oldukça net sayılabilecek cevaplar verdiği söylenebilen genetik, şimdi de bu miras olarak aktarılanların davranışlarımıza ve ruhsal yapımıza olan etkilerini araştırmakta, yeni ve çoğu zaman sansasyonel tezler öne sürmektedir. Son 150 yıldır yapılan bilimsel araştırmalar, insan dışındaki canlılarda kuşaktan kuşağa aktarılan türler arası ve tür içinde gözlenen farklılıklardan çoğunlukla kalıtsal etkenlerin sorumlu olduğunu göstermiştir. Ancak söz konusu olan insan varoluşu olduğunda, bu kadar kolay çıkarımlar yapılamamaktadır. Bugün bilim çevrelerinde genel olarak kabul gören yaklaşım, insan varoluşunun karmaşıklığı ve zenginliği dolayısıyla basitçe genlerin etkisiyle açıklanamayacağı ama genleri hesaba katmadan da bir insan olarak potansiyellerimizin ve zayıflıklarımızın biyolojik-bedensel temellerini anlayamayacağımızdır. İnsan organizmasını belirleyen en önemli etkenlerden birisini, atalarımızdan kalıtım yoluyla devraldığımızın pek tartışılacak yanı yok gibidir. Tartışma, daha çok bu mirasın sonradan çevresel-kültürel etkenlerle ne kadar değişikliğe uğradığı ve ne ölçüde davranışlarımızda etkili olduğu konusunda çıkmaktadır. Atalarımızdan bize kalan mirasın yalnızca dış görünüşümüzü ve beden yapımızı değil, ama aynı zamanda, belli ölçülerde kalmak koşuluyla ruhsal özelliklerimizi (kişiliğimiz, huylarımız, tutumlarımız) de etkilediği genellikle kabul edilmektedir. Hatta Noam Chomsky gibi bazı ünlü dilbilimcilerin, insanın dili kullanma potansiyelinin bile genetik olarak aktarıldığı ve doğuştan getirildiği şeklindeki kanaatleri saygıyla karşılanmaktadır. Ama genetik mirasın etkisi konusunda ortaya çıkan bu geniş fikir birliği, çevresel-kültürel etkenlerin rollerinin küçümsenmesine yol açmamaktadır. Yine bugün kabul edilen görüşe göre, doğum öncesinden başlayarak ölene dek çevresel etkenlerin genetik mirasımızı, hatta yalnızca davranışsal olanlarını değil, biyolojik olanlarını bile, etkilemekte ve dönüştürmektedir. Bilim dünyasında bedensel-biyolojik ve ruhsal-davranışsal yapımızı birlikte şekillendiren bu faktörlerin genetik-kalıtımsal olanlarına "doğuştan getirdiklerimiz", çevresel-kültürel etkilerle oluşan özelliklere "sonradan kazandıklarımız" denilmektedir. Bu yazıda "sonradan kazandığımız" çevresel-kültürel etkenler ve bedensel-biyolojik yapımız üzerinde değil de, daha çok "doğuştan getirdiğimiz" genetik-kalıtımsal faktörlerin ruhsal-davranışsal yapımız üzerindeki etkilerini ele alacağız. Böyle yapmakla, genetik devrim ve biyoteknoloji alanındaki gelişmelerin bizi sürükleyeceği tartışmalarda, genetik ve davranış ilişkisi konusunda gerekli temel bilgi donanımının elde edilmesine katkıda bulunmayı amaçlıyoruz. Onları bu yazı dolayısıyla şimdilik dışarıda tutmamız, hiçbir şekilde çevresel-kültürel etkenlerin davranışlarımızdaki rollerini küçümsediğimiz şeklinde anlaşılmamalıdır. "Doğuştan getirdiğimiz" genetik miras mı yoksa "sonradan kazandığımız" kültürel-çevresel etkenler mi davranışlarımızın şekillenmesinde önem taşırlar tartışmasının, bilim dünyasında birçok başka tartışmada uzantıları bulunmaktadır. Bunların başında ünlü "doğa mı, yetiştirme mi" (nature-nurture) ya da "içgüdü mü, öğrenme mi" tartışmaları gelmektedir.

http://www.biyologlar.com/insan-diger-canlilardan-ne-kadar-farklidir

Biyoloji Eğitiminde Evrim ve Yaratılışcılık

Biyolojik bilimlerin temeli olan evrim kurami çagimizin belki de en önemli bilimsel devrimlerinden biridir. Yeryüzündeki canli türlerinin ortak bir atadan evrimleserek ortaya çiktigini, yeryüzündeki yasamin ortak bir geçmisi paylastigini öne süren evrim kurami, insanin kendine ve dogaya bakis açisini degistirmistir. Sayet insan bugünkü konumuna evrim sonucu geldiyse evrimin yasalarini ögrenebilir ve kendinin ve diger canli türlerinin evrimini yönlendirebilir (1). Canli türlerinin bir evrim sonucunda olustugu ortaya atilincaya kadar dogadaki tüm canli türlerinin insanligin yarari için varoldugu, insanin da dogadan yararlanmak, dogaya egemen olmak üzere yaratildigi düsüncesi geçerli idi. Evrim kurami ise insani bu özel konumundan indirmis ve insanin diger canli türleri gibi biyolojinin yasalarina tabi oldugunu, doganin bir parçasi oldugunu, diger canli türleri ile ortak bir biyolojik bir geçmisi paylastigini öne sürmüstür. Diger bir deyisle biyologlarin, ekologlarin kuslar, böcekler, baliklar, yosunlar üzerinde çalisarak ortaya koydugu ilkeler insan için de geçerlidir. Evrim kuraminin ortaya attigi görüsler insanin ve diger canli türlerinin ortak bir atadan evrimlestikleri görüsü, yaratilisin kutsal kitaplardaki öyküsü ile çelisir görünümdedir. Bu nedenledir ki canli türlerinin olusumunu bilimsel olarak açiklayan evrim kuramina kutsal kitaplari harfi harfine yorumsuz olarak kabul eden bazi kökten dinci çevrelerce sürekli olarak karsi çikilmistir. Dünyanin evrenin merkezi olmadigi sadece günesin çevresinde dolanan küçük bir gezegen oldugu görüsü de ilk kez ortaya atildigi zaman kutsal kitaplarin anlatimi ile çelistigi için büyük bir direnisle karsilasmisti. Günümüzde Copernicus, Kepler, Galileo'nun günes sistemi konusundaki buluslari artik tartisma konusu degildir. Ancak incili harfi harfine tartisilmaz bir tanri kelami olarak kabul eden kökten dinci hiristiyan gruplar evrime karsi bagnazca savaslarini halen sürdürmektedirler. Evrim karsiti kampanyada merkezleri ABD'de bulunan Yaratilisi Arastirma Enstitüsü (Institution for Creation Research) ve Yaratilisi Arastirma Dernegi (Creation Research Society) adli iki örgüt basi çekmektedir (2, 9). Kökten dinciler daha 1920'lerde ABD'nin bazi eyaletlerinde evrim kuraminin ögretilmesini yasaklayan yasalar çikmasini saglayabilmislerdir. Biyoloji ögretmeni John Scopes 1925 yilinda biyoloji dersinde evrim anlattigi için yargilanmis ve mahkum edilmisti. Bunun sonucu olarak 1960'lara kadar Amerika'nin bazi eyaletlerinde evrim kurami pek deginilmeyen bir konu olarak kalmistir. 1957 yilinda gerçeklesen bir olay Amerikalilarin biyoloji egitiminde evrimi yasaklayan tutumunu degistirmelerine neden olmustur. Sovyetler Birligi ilk kez uzaya bir yapay uydu olan Sputnik'i firlatmistir. Bunun üzerine Amerikalilar teknoloji yarisinda Sovyetler Birliginin gerisinde kaldiklarini farkederek fen egitimini yeniden gözden geçirip fen dersleri müfredatinda köklü degisikliklere gitmeye karar vermislerdir. Fen dersleri müfredati çagdas bilimin gerektirdigi sekilde yeniden düzenlenmis ve biyoloji ders kitaplarinda Darwin'in evrim kuramina da yer verilmistir. Bundan sonra evrim karsiti tüm yasalar Amerika Birlesik Devletleri anayasasinin laiklik ilkesine aykiri bulunarak iptal edilmistir. Bunun üzerine kökten dinciler dinsel inançlari Yaratilis bilimi olarak öne sürmüsler ve okullarda bu sözde bilimin de evrimle birlikte okutulmasi için çalismaya baslamislardir. Bunun sonucu olarak 1981 yilinda Arkansas eyaletinde evrim kuramina karsi görüsleri içeren yaratilis biliminin de evrim kurami ile birlikte ögretilmesi yasalasmistir. Daha sonra bu yasa da Amerika Birlesik Devletleri anayasasinin laiklik ilkesine aykiri bulunarak iptal edilmistir. Mahkeme kararina göre evrim kuramina karsi görüsleri savunan ve dinsel bir inanci temsil eden yaratilisçilik ögretisi bir bilim degildi ve fen bilimleri egitiminde evrim kuramina karsi bilimsel bir alternatif sayilamazdi. Amerika Birlesik Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi de yaratilis görüsünün evrim ile birlikte ögretilmesine karsi çikmis ve yayinladigi bir kitapçikta su görüse yer vermistir (3) : " Din ile bilim insan düsüncesinin iki ayri ve birbirini dislayan alanidir; bu yüzden ayni yerde ikisinin birlikte verilmeye çalisilmasi hem bilimsel teorinin hemde dinsel inancin yanlis anlasilmasina yol açacaktir." Amerika Birlesik Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi yayinladigi Bilim ve Yaratilisçilik (3) adli kitapçikda bu görüslere de yer vermistir : "Ulusal egitim sistemimize ve bilimin zorluklarla kazanilan, somut kanitlar üzerine kurulu yapisinin bütünlügüne ve etkinligine karsi girisilen böyle bir saldiri karsisinda Ulusal Bilimler Akademisi sessiz kalamazdi, çünkü sessiz kalmak, akademik ve düsünsel özgürlüge ve bilimsel düsüncenin temel ilkelerine olan sorumlulugumuzu ihmal etmek olurdu. Bilimsel ugrasinin tarihsel temsilcisi ve Federal hükümet'in bilimsel sorunlardaki danismani olarak Akademimiz bilinmesini ister ki; Yaratilis bilimi ilkeleri bilimsel bir kanitla desteklenmemektedir ve yaratilisçiligin ögretim programinda hiçbir düzeyde yeri yoktur. Günümüzün bilgili ve bilinçli fen dersi ögretmenlerinin de önerilen ögretimi yapmalari mümkün degildir. Ayrica böyle bir ögretim, ülkenin gereksinim duydugu bilimsel gelismeleri izleyebilen bir vatandas ve bilinçli bir bilimsel-teknik personel kitlesinin olusmasini engelleyecektir." Bugün insanin en temel sorunlarindan biri, nüfusunun artmasi ve çevre sorunlari karsisinda yer yüzündeki varligini sürdürebilmesi sorunudur. Bunun için ise insanin diger canlilar gibi biyolojik bir varlik oldugunun, diger canlilar ile ortak bir geçmisi paylastiginin, doganin bir parçasi oldugunun, diger canlilar gibi biyoloji yasalarina, ekoloji yasalarina tabi oldugunu bilinmesi gerekir. Bu da ancak kapsamli bir biyoloji egitimi ile gerçeklesebilir. Liselerimizdeki fen egitimi ise ne yazik ki gençleri önümüzdeki yüzyilin bilimine, biyolojiye hazirlamaktan uzaktir. Biyoloji ders kitaplarinda evrim kuramina karsi bir görüs olarak yaratilis görüsü konulmustur. Böylece ögrenciler dünyanin hiç bir çasdas ülkesinde görülmeyen bir uygulama ile karsi karsiya kalmislardir. Bir fen dersi olan biyolojide yeryüzündeki canli türlerinin çesitliligini açiklamak için kaynagini dinden alan yaratilis öyküsüne de yer verilmistir. Buna göre Biyoloji kitaplarinda (4) "Islama göre kainat ve kainattaki bütün varlıklar ALLAH tarafindan yaratilmistir. Dünyanin ilk yaratilisi insanlar tarafindan gözlenemeyen ve tekrarlanamayan bir olaydir. Yaratilis görüsünde bir de dünyayi saran tufandan söz edilmektedir... Dinozorlarin yeryüzünden bir anda silinmis olmasi buna güzel bir örnektir" seklinde bilimsel olmayan ifadeler yer almaktadir. Ayrica din derslerinde bir biyoloji konusu olan evrim kurami islenmektedir. Lise I Din Kültürü ve Ahlak Kitabinda (5) biyoloji ile hiç bir ilgisi olmayan yazarlar Darwin'in evrim kuramini alabildigince elestirmektedirler. Evrim kuraminda canli türlerinin ortak bir atadan türediklerini, bu nedenle birbirine yakin türlerin genetik açidan da benzer oldugu görüsünü yalanlamak amaci ile su savi ileri sürmektedirler. "Yapilan kan muayenelerinde kurbaga, fare ve yilan kanlarinin evrimcilerin iddialarinin aksine maymununkinden insana daha yakin oldugu tespit edilmistir". Bu sav bilimsel temelden tamamen yoksun ve gerçek disidir (6). Yazarlar hangi bilimsel kaynaga dayanarak bu savi ileri sürmektedirler ? Kan ile neyi kastetmektedirler ? Yapildigi öne sürülen kan muayenelerinde kanin hangi ögesi veya ögeleri incelenmistir ? Kaldi ki insan kani ile maymun kani arasinda büyük bir benzerlik vardir. Örnegin 287 aminoasitten olusan hemoglobin A molekülü insan ve sempanzede tipatip aynidir. Ayni molekül bakimindan insan ve goril kani arasindaki fark ise 287 aminoasitten sadece birindedir. Hemoglobin A molekülü farede 19, koyunda 26, tavukta 45, sazan baliginda 95 aminoasit ile insan hemoglobin A molekülünden ayrilmaktadir. Görüldügü gibi kanin bir ögesi olan hemoglobin A molekülü bakimindan insana en yakin canli olan sempanzede hiç fark yok iken insandan uzaklastikça farkliliklar artmaktadir. Daha bir çok protein üzerinde yapilan çalismalarda ayni yönde sonuçlar elde edilmistir. Bu yakinlik uzaklik iliskileri daha önce bilim adamlarinin morfoloji, anatomi, gelisme biyolojisi, paleontoloji, sistematik gibi dallarda elde edilen kanitlara dayanarak yaptigi siniflandirmalardaki yakinlik uzaklik iliskileri ile paraleldir. Bunun disinnda kalitimin kimyasal temelinin evrenselligi yani tüm canlilar için ayni kalitsal mekanizmanin geçerli olmasi canlilarin ortak bir geçmiii paylaitiklarinin yadsinamaz bir kanitidir (7). Amerika Birlesik Devletlerinde ögretilmesi mahkemece anayasanin laiklik ilkesine aykiri bulunan yaratilis görüsü (8) 1985 yilinda Türkiye Cumhuriyeti Milli Egitim Bakanliginin onayi ile Lise Biyoloji ve Din Kültürü ve Ahlak kitaplarına girebilmistir. Böylece laiklige aykiri oldugu bilinen ve dünyanin hiçbir çagdas ülkesinde görülmeyen bir uygulama 20. yüzyilin son çeyreginde devletin egitim politikasi haline gelmistir. Bilim adamlari günümüzde evrimin olup olmadigini degil evrimin nasil oldugunu tartismaktadirlar. Yaratilis bilimcileri evrimciler arasindaki evrimin mekanizmalari üzerindeki bilimsel tartismalari çarpitarak evrim kuraminin yanlis oldugunu kanitlamak için kullanmaktadir. Bilim kendi kendini düzeltici bir nitelige sahiptir ve bilim adamlari arasinda bazen çok siddetli olabilen tartismalar özelestiriler bilimin saglikli yanini gösterir. Bize de Amerika Birlesik Devletleri'nden ithal edilen yaratilis görüsü biyoloji kitaplarinda "Islama göre kainat ve kainattaki bütün varliklar Allah tarafindan yaratilmistir" seklinde yer almaktadir. Bu görüsün tartisilmasi olanaksizdir. Dahasi bu görüsün deney ve gözlem ile dogrulanmasi ya da yanlislanmasi söz konusu degildir. Din derslerinde ögrencilere Darwin'in evrim kuramini çürütmeleri için ödev vermek olagan bir uygulama haline gelmistir. Bilimsel bir kuram öngörüleri deney ve gözlem sonuçlari ile çelistigi zaman çürütülebilir. Deney ve gözlem sonuçlari kuramin öngörüleri ile uyum içinde ise kuramin desteklendigi söylenir. Bilimsel bir kuramin ispat edilmesi söz konusu degildir. Bilimin yöntemleri ile biyologlarin sayisiz deney ve gözlem yaparak 130 yildir çürütemedikleri, yanlislayamadiklari evrim kuramini din dersinde ögrencilere ödev vererek çürütmeye çalismak bilimsellikten tamamen uzak bir yaklasimdir. Bu çabalarin arkasinda gençlerimizin beyinlerini dinsel görüslerin dar kalibina uydurmaya, bu kalip içerisinde hapis etmeye, ögrencilerin bilimsel düsünebilme, sorgulayabilme, elestirebilme yeteneklerini körletmeye çalismak gibi bir amaç yatmaktadir. Evrimi arastiran bilim adamlarinin çabalari dogayi anlama ve açiklama amacina yöneliktir. Bunun disinda tanrinin varligini reddetmek veya kanitlamak gibi bir amaçlari yoktur, olamaz da. Dinsel konular pozitif bilimlerin yöntemleri ile arastirilamazlar. Çagimizda dünya ülkelerinin bilim ve teknoloji alanindaki yarisi hizla sürerken ülkemizin ayakta kalabilmesi gençlerimizin bilimi bir anlayis sistemi olarak benimsemelerine, kavrayabilmelerine baglidir. Sayet gençlerimiz bilimi bir anlayis sistemi olarak benimsemezler ise dinsel inaçlarina bagli fakat tutsak bir ulus olmamiz kaçinilmazdir. Dünyada çesoitli kültürlerde, çesitli dinlerde çok çesitli yaratilis görüsleri vardir. Fakat bu görüslerin hangisinin dogru oldugunu sinama da ise bilim yetkili degildir. Zira bu yaratilis görüsleri bilimsel degildir. Evrim kurami ise evrenseldir, yani dünyanin her yerinde ayni kuram geçerlidir, dinden dine, kültürden kültüre, bölgeden bölgeye degismez. Bir yanda binlerce kez sinamadan geçmis deney ve gözlemler ile defalarca dogrulanmis bilimsel bir kuram diger yanda ise elestirilemeyen, sorgulanamayan, tartisilamayan, kaynagini kutsal kitaplardan alan yaratilis öyküsü. Yaratilisçilar evrim kuraminin da bilimsel olmadigini iddia etmektedirler. Bir kuramin bilimsel olabilmesi için deney ve gözlemler ile yanlislanma olanaginin bulunmasi gerekir. Evrim kurami deney ve gözlemler ile yanlislanabilir. Örnegin, kambriyan katmanlarinda bir insan, bir çiçekli bitki, bir memeli, bir kus fosili bulunabilirse bu bulgulardan bir tanesi bile evrim kuramini geçersiz kilabilir. Bu yaklasim, biyoloji derslerinde fen derslerinde dinsel bir ögreti ile bilimsel bir kuramin birbirinin karsito iki kuram gibi ele alinarak ögretilmesi ögrencileri büyük bir ikilem içine itmektedir. Ögrenci ya bilimi ya da dini tercih etmeye zorlanmaktadır. Ögrenci ya evrim kurami sadece bir kuramdir kutsal kitaplarda yazilanlar dogrudur diyerek bilimi reddedecek ve yaratilis ögretisini kabul edecek, ya da yaratilis öyküsünü de bilimsel bir kuram gibi sorguya çekerek, irdeleyerek bilimsel bir yaklasimi tercih edecektir. Örnegin yaratilis öyküsündeki Nuh tufani olayini bilimsel bir irdelemeden geçirerek Su anda yeryüzünde bulunan 2 milyon canli türünün her birinden birer çift alarak, Nuh peygamberin bu hayvanlari 40 gün boyunca gemisinde nasil yasatabildigini, dinazorlarin bu gemiye sigmadigi için mi yok oldugunu, tüm dünyayi saran bir tufanda Agri daginin zirvesine kadar sularin nasil yükseldigini, ya da bu hacimde su kütlesinin nereden çiktigini sorabilecektir. Simdi de fen derslerinde evrim kuramini tümden kaldirmak egilimi vardir. Evrim kurami biyolojinin tek birlestirici kuramidir. Bugün evrim kurami olmadan biyolojideki bir çok olay birbiri ile ilgisi olmayan, ilginç fakat pek fazla anlam tasimayan bilgiler yigini olacaktir. Bu bakimdan evrim kurami olmayan bir biyolojiyi düsünmek mümkün degildir. Fen derslerinden, biyoloji derslerinden evrim kurami çikarildigi takdirde fen egitimimiz Amerika Birlesik Devletlerinin bazi eyaletlerinde 1950' lerdeki fen egitimine benzeyecektir. Fen egitiminde bazi konular dinsel inanislarimiz ile bagdasmiyor diyerek o konulari fen egitimi müfredati disinda tutamayız. Bilim bir bütündür. Evrimi müfredat disi birakirsak, biyoloji egitimi, fen egitimi anlamin tamamen yitirir. Bilimin verileri isiginda dinsel görüslerin yorumunu yapmak din adamlarinin görevidir. Fakat bu görüslerin bir fen dersinde bilimsel bir kuram ile birlikte, bilimsel kuramin seçenegi gibi islenmesi fen egitiminde istenilen amaçlara ulasilmasini engelleyecektir. Türkiye'nin gelecegi yetistirdigimiz bilim adamlarinin niteligi ve niceligi ile dogrudan iliskilidir. Bilim adami adaylarinin özgür, elestirel, ve bagimsiz düsünebilme diger bir deyisle bilimsel düsünebilme aliskanligini kazanmis olmalari gerekir. Bilim adami arastiracagi konuya hiç bir önyarginin tutsagi olmadan özgürce yaklasabilmeli, konuyu özgürce sorgulayabilmeli, ve deney ve gözlemlerinin sagladigi kanitlari sonuna kadar, kanitlar nereye götürürse götürsün izleyebilmelidir. Türkiye'nin kalkinmasi, bilimde, teknolojide çagdas ülkeler arasinda yerini alabilmesi için özgür, kosullandirilmamis, elestirel düsünebilen beyinlere ihtiyaci vardir. Bunun için de fen egitiminde bilimin dogasina aykiri olan din konularina yer vermemek gerekir. Türkiye'de bilimin gelisebilmesi için egitimde anayasamizin laiklik ilkesine uyulmasi son derece gereklidir. KAYNAKLAR : 1) Dobzhansky, T., Ayala, F.J., Stebbins, G.L., Valentine, J.W. 1977. Evolution. W.H.Freeman and Company. 2) Kence, A. 1985. Evrim kurami ve yaratilisçilik. Cumhuriyet 24 Nisan 1985. 3) Akkaya, E.U.(Çev.).1985. Bilim ve Yaratilisçilik ABD Ulusal Bilimlar Akademisi'nin görüsü. Gözlem Matbaacilik, 80 s, Istanbul. 4) Güven, T., Köksal, F., Öncü, C., Erdogan, I., Acar, Ö., Demirci, C., Togral, A., Simsek, S. 1994. Liseler için Biyoloji I. Milli Egitim Bakanligi Yayinlari 602, Ders Kitaplari Dizisi 223. 5) Ayas, M.R., Tümer, G. 1994. Liseler için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi I. Milli Egitim Bakanligi Yayinlari 118, Ders Kitaplari Dizisi 100. 6) Kence, A. 1994. Biyoloji egitimi ve laiklik. Cumhuriyet Bilim ve Teknik, 367: . 7) Futuyma, D.J. 1983. Science on Trial. Panteon Books, New York. 8) Creationism in Schools: The decision in McLean versus the Arkansas Board of Education. 1982. Science, 215: 934-943. 9) Morris, H.M. 1985. Yaratilis Modeli. Milli Egitim Bakanligi, Bilim ve Kültür Eserleri Dizisi. (TUBA KONUSMASI) Aykut KENCE ODTU Biyoloji Bölümü, Ankara

http://www.biyologlar.com/biyoloji-egitiminde-evrim-ve-yaratiliscilik

110 Soruda Yaratılış ve Evrim Tartışması

Evrim Teorisi ve Yaratılış inancı arasındaki ideolojik kavganın sorularına bu kitapta cevap bulabileceksiniz... Klavyenin tuşlarına saniyede bir defa rast gele basan birinin, yalnızca bir defa `evrim hipotezi` yazabilmesi için yaklaşık 317 milyar yıl uğraşması gerekir... ` diyor Prof. Dr. Arif Sarsılmaz ve bugüne dek bilimselliği tartışılan evrim karşıtı eserlerin tersine evrim dayatmasını bilimsel verilerle sorgulayarak bilime rağmen evrim teroisinin doğruluğunu savunmanın yobazca bir inanç dayatması olduğunu işaret ediyor. Bu kitap niçin yazıldı? Dünyadaki ilmî gelişmeleri yakından takip edenlerin bilebileceği gibi, evrim hipotezi karşısındaki düşünce ve akımlar, bilhassa son 20 yıldır giderek artan bir hızla yükseliştedir. ABD başta olmak üzere birçok ülkede ateist ve materyalist anlayışın elinde, biyolojik vasfından çok ideolojik bir hususiyet kazanan evrim düşüncesine karşı, seslerini yükseltmeye başlayan bilim adamları, vakıflar ve dernekler vasıtasıyla çeşitli yayınlar yapmaktadırlar. Materyalist ve pozitivist bir anlayışla dogma hâline getirilerek insanlara dayatılan evrim teorisinin en katı şekilde okutulduğu ülkemizde bu yüzden yıllarca mağdur edilen öğretim üyeleri tanıyorum. Derslerinde evrimi sorguladığı için meslekten atılanı biliyorum. Buna rağmen sanki mağdur edilenler kendileriymiş gibi `evrim daha fazla okutulsun` diye, yavuz hırsızın ev sahibini bastırmasına benzer şekilde imza kampanyası açanlara karşıbir şeyler söylemenin gerektiğini düşündüm. Otuz yıldan beri çeşitli vesilelerle yazmaya niyetlenip derlediğim notlarımı geniş bir kitap hâlinde sunma düşüncesindeydim. Ancak talebelerimden gelen aşırı talepler, bilhassa lise talebelerinin zaman zaman üniversiteye kadar gelerek sorular sormaları, çeşitli yerlerde konferans tarzında konuşma isteklerine yetişememem gibi unsurlar, bu şekilde bir soru-cevap tekniği ile temel bilgilerin acil olarak yazılması gerektiğini hissettirdi. Evrim hususunda kendi talebeliğimden beri yaşadığım gel-gitlerimin, `sıcak yarada kezzap, beyin zarında sülük` olduğu yıllarda, hakikate giden yolda elimden tutan, îmân-ı tahkiki ile müşerref olmamıza vesile olduğu gibi, her gün yeni bir güzellikle tabiat kitabına bakışımızı tashih eden Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi`nin devamlı olarak üzerinde durduğu bu mühim meselenin daha fazla sürüncemede kalmaması için derhal yazma faaliyetimi hızlandırdım. Bugüne kadar nasıl olsa piyasada bu konuda boşluk yok, birileri nasıl olsa yazıyorlar ve insanlara faydalı oluyorlar diye düşünüyordum. Ancak meslekten ve bizzat bu mevzuyu ders olarak okutmuş birinin yazacağı kitabın getireceği bakış açısının çok daha tesirli olacağını söyleyen arkadaşlarımın istişarî tekliflerine uyarak, yazdım. Biyolojinin temel taşı olarak görülen ve bir dünya görüşü olarak in¬sanlara dayatılan evrim konusunda yazılacak bir kitapta ister istemez bütün fen dallarından hatta sosyoloji ve ekonomi gibi sosyal dallardan bile bahsetmek mecburiyetinde kalmanız kaçınılmazdır. Çok geniş çaplı, bir kitabın ele alınması için birlikte çalıştığımız arkadaşların da kabulüyle daha fazla beklemeden acil olan kısmın hemen çıkarılması düşüncesi bu kitabı ortaya çıkardı. Bununla beraber farklı ilim dallarındaki arkadaşların ortak çalışması olarak sunulacak eser de inşallah tamamlanmak üzeredir. Kitapta ele alınan sorular, değişik zamanlarda karşı karşıya kaldığım hususlardır. Derslerimi hiçbir zaman tek taraflı vermedim ve talebelerimi notla korkutarak, onlara baskı ile hiçbir düşünceyi empoze etme yoluna gitmedim. Çünkü bu yolun çıkmaz olduğunu biliyordum. Ders esnasında şahsıma tevcih edilen sorular karşısında hep talebeliğim sırasında, evrim fırtınası olanca şiddetiyle eserken, sadece merak için sorduğumuz sâfiyâne sorularımızın bile `Sus! Böyle soru mu olur? Evrim artık kesin bir kanundur, ispatlanmıştır, hangi yobazdan öğrendiniz bu soruları?` denerek cevapsız bırakılduğı devirler aklıma gelmiştir. Benzer bir basitliği ve `bilim yobazlığını` kendime yediremediğim için ne kadar saçma olursa olsun talebelerimin sorularını dinledim ve bilebildiğim kadarıyla da cevap verdim. Fıtratımda olmadığı hâlde bu yolu gösteren Muhterem Hocamın hoşgörü telkinlerinin de hep faydasını gördüm. Neticesinde derslerimi dinleyen talebelerim arasındaki ateistler bile gelip takdir ettiler ve şer odaklarının hakkımda kurdukları tuzakları haber verdiler. Kandırdıkları ateist namzedi birkaç öğrenciye teyp verip dersime soktular; çünkü benim objektif bir ders anlattığıma inanmıyorlardı. Fakat bütün planları Allah`ın (c.c.) izniyle akim kaldı. Çünkü aleyhimde konuşacak talebe bulamadılar. Ancak isimsiz mektuplarla YÖK`e ihbarda bulundular. Bütün bunlar evrimin ne kadar ideolojik bir hâle geldiğinin apaçık bir göstergesi değil mi? İşte, bu yüzden kitabımın alt başlığını `Bitmeyen Bir İdeolojik Kavganın Hikâyesi` koydum. Bu kitapta yazılanlar da bu kavgayı bitiremeyecek, zaten bitmesini de beklememeli, ancak insanları yalan yanlış, dayatma ve korku ile sindirerek ateist bir ideolojiyi bilim adına eğitimin temeline koyma teşebbüslerine karşı da sessiz kalamazdım. Ülkemizde giderek güçlenme yoluna giren demokratik ortamın geliştirdiği akademik hürriyetler, zaman içinde her türlü felsefî ve ideolojik düşüncenin sorgulanmasını da gündeme getirecektir. Başta ABD olmak üzere birçok Batı ülkesinde ister `Evrim` başlığı altında, isterse `Biyoloji Felsefesi` adı altında, biyolojinin laboratuara girmeyen ve tekrarlanabilen deneylerle gösterilemeyen, spekülatif yorumlara da¬yanan iddialarının, giderek yaygınlaşan bir süreç içinde aklı selim sahibi ilim adamlarının tenkit sahasına girmemesi mümkün değildir. Aklını ve beş duyusunu kullanan, kalbinin ve vicdanının sesini duyabilen her ilim adamının kaçamayacağı bazı temel soruların artık ülkemizde de sorulması gerekmektedir. `Bu dünyaya nereden ve nasıl geldik, nereye gideceğiz?` sorusu herhâlde düşünen insanların en çok merak ettiği soruların başında gelir. Semavî dinlerin bildirdiği `Yaratılış` bilgileri dışında insanlığın bu sorusunun sadece birinci kısmına cevap olmak üzere ileri sürülmüş ve dünyayıen çok meşgul etmiş düşüncelerin başında da herhâlde `evrim` hipotezi ilk sırada gelir. Yukarıdaki sorular `düşünen insan` olmanın gereğidir. Bu soruların ortaya çıkmasına sebep, insandaki `merak hissi`dir. Bütün icat ve keşif¬lerin, arkasında yatan itici güç, merak hissinden kaynaklanan araştırma ve inceleme aşkıdır. İçinde bulunduğumuz dünyayı ve kâinatı bu merak hissiyle incelemeye koyulur, bilgiler toplar, bunları akıl ve mantık süz¬gecinden geçirerek değerlendiririz. Bu şekilde elde edilen bilgilerin bir kısmı bizim için çok mühim olmayan, hayatımızda müspet veya menfî bir tesiri görülmeyecek, sadece o mevzuda ihtisas yapanları alâkadar edecek mâlumâtlar olabilir. Mesela, radyo dalgalarının nasıl yayıldığı veya uydu antenlerinin nasıl çalıştığı, bir gıda mühendisi için çok önemli değildir. Aynışekilde bir elektronik mühendisi de gıdalarda üreyen bir bakterinin hangi toksinleri salgıladığını çok merak etmez, ancak gıda zehirlenmesine maruz kalırsa tedavi için hekime gider ve ilaçlarını alır. Ancak insan olan herkesi ilgilendiren, bu dünya`daki varlık sebebimiz, nasıl var olduğumuz ve gelecekte ne olacağımız gibi sorular hiçbir zaman gündemimizden düşmez. Değişik zamanlarda farklışekillerde hep karşımıza çıkan bu sorulara karşı verilen cevapları vicdanımızın derinliklerinden gelen çok kuvvetli bir merciye tasdik ettirerek, akıl ve kalb gibi bütün latifelerimizle bir itminan duygusu bekleriz. Vicdanımızla birlikte, aklımızıve mantığımızı kullanarak bütün bir ruh huzuruna kavuşmamız için yuka¬rıdaki soruların sorulması ve doyurucu cevaplar alınması gereklidir. Müsait vasatını bulamadığı için bu tip mevzulara uzak kalmış ve tahsil görmemiş birisi bu sorulara karşı çok fazla merak duymayabilir, büyük¬lerinden duydukları bilgiler kendisine yetecek kadar bir tatmin hissi hâsıl edebilir. İman ettiği kadar huzur bulur. Dininden şüphe etmez, Allah`ın (c.c.) her şeyi istediği gibi yaratıp yok edebileceğine iman eder ve rahat¬lar. Ancak dünyayı küçük bir köy hâline dönüştüren haberleşme vasıtaları, her türlü ilmî tartışmayı ve soruları en ücra köylere kadar yaygınlaştıran eğitim faaliyetleri, bu tip bir insana rastlama ihtimalimizi azaltmaktadır. Artık her türlü bilgi, yalan veya doğru, başta TV olmak üzere her türlü medya vasıtasıyla insanlara ulaşmaktadır. Tabii bu medya bombardımanıaltında bazı sorularımız cevaplanırken, çok hayatî olan ve dünya görüşü¬müzü şekillendirecek, temel düşünce dinamiklerimizle ilgili pek çok yanlışbilgi ve peşin hükümlü yorumlarla da kafalarımız karıştırılmakta, düşünce dünyalarımız altüst edilmektedir. Bütün dünyayı tesiri altına almış bu medya bombardımanının hasıl ettiği havayla birçok insanın zihin dünyası karışmış, temel inanç dinamikleri sarsılmıştır. Aldatıcı propagandalar tesiriyle zihinlerde oluşturulan `Din ve Bilim`in çatıştığı, insan dahil olmak üzere bütün varlıkların kendi kendine, tesadüfen oluştuğu ve evrimleştiği düşüncesi, dünyayı büyük bir çöküşün eşiğine getirmiştir. İnsanoğlunun dünyaya gelişiyle başlayan teizm-ateizm mücadelesinde `bilim ve teknoloji` gibi iki önemli silah, hâkim materyalist felsefî akımlar öncülüğünde, medyanın da desteği ile ateizm için kullanıl¬maktadır. Ateizmin en temel iddiaları olan maddecilik, tesadüf ve tabiat gibi kavramlar Antik Yunan`dan bugüne hiç değişmedi. Sadece `bilim` ile yaldızlanıp kılık değiştirilerek insanlar aldatılmakta, nesiller iman ve inanç boşluğuna atılmakta, neticede bütün bir cemiyet bu inanç bunalımlarıiçine girerek dünyayı felakete sürükleyecek bir sona doğru koşmaktadır. Biyolojik bir hipotez olduğu hâlde bugün tamamen bir dünya görüşü hâline getirilen ve inanmaları için kitlelere dayatılarak bütün bir toplumu sarsan `evrim düşüncesinin` ne kadar ilmî olup olmadığı, içindeki yalanlar ve gerçekler, yapılan çarpıtmalar ve taraflı yorumlar kitabımızda sırasıyla sorular hâlinde ele alınacaktır. Prof. Dr. Arif SARSILMAZ İŞTE KİTAPTA ELE ALINAN KONU BAŞLIKLARI • YARATILIŞ VE EVRİM TARTIŞMASI NİÇİN İMÂN-İNKÂR VEYA TEİZM-ATEİZM TARTIŞMASINA YOL AÇIYOR? • EVRİM BİR BİLİM Mİ, YOKSA BİR İNANÇ KONUSU MUDUR? • EVRİM BİR DİN GİBİİNANÇ MEVZUU İSE, BİLİM KİTAPLARINA NASIL GİRMİŞ VE NASIL SAVUNULMAKTADIR? • EVRİMİN BU DERECE ÖNE ÇIKARILMASINDA DARWİN`İN ROLÜ NE OLDU? • EVRİMİN TEMEL İDDİALARI NELERDİR? • EVRİM DÜŞÜNCESİ, YAPISI BAKIMINDAN BİR HİPOTEZ Mİ, BİR TEORİ Mİ, YOKSA İSPATLANMIŞ BİR KANUN MUDUR? • EVRİM `BİLİMSEL` BİR TEORİ MİDİR? • EVRİM, BİLİMSEL DEĞİLSE, YERYÜZÜNDEKİ HAYATI NASIL İZAH EDEBİLİRİZ? • HAYATIN ORTAYA ÇIKIŞINI İZAH İÇİN ORTAYA ATILAN BİRİNCİİDDİA HANGİSİDİR? • DARWİN`DEN ÖNCE EVRİM DÜŞÜNCESİNİ GÜNDEME GETİRENLERİN BAŞINDA LAMARCK GELİYOR. LAMARCK`IN DÜŞÜNCE ÇERÇEVESİNİ NEREYE KOYABİLİRİZ? • ÇIKIŞINDAN BUGÜNE KADAR EVRİM DÜŞÜNCESİ, TOPLUM KESİMLERİNDE KABUL GÖRMESİ VEYA KARŞI ÇIKILMASI AÇISINDAN HANGİ SAFHALARDAN GEÇMİŞTİR? • EVRİMİN OLDUĞUNU İDDİA EDENLERİN DAYANDIĞI BİYOLOJİK MEKANİZMALAR NELERDİR? • TABİİ SELEKSİYON`UN HAKİKATİ VE MÂHİYETİ NEDİR? • TABİİ SELEKSİYON DÜŞÜNCESİ DARWİN`DE NASIL DOĞMUŞ OLABİLİR? • BİR ORGANİZMADAKİ MİLYONLARCA GENDEN BAZISININ HUSUSİ OLARAK SEÇİLİP MUTASYONA MARUZ KALMASI MÜMKÜN OLABİLİR Mİ? • KALITIM DEDİĞİMİZ, BİYOLOJİK VE FİZİKÎ ÖZELLİKLERİN GENLER VASITASIYLA AKTARILMASI, EVRİME SEBEP OLABİLİR Mİ? • EVRİMCİLERCE ÇOK SIK KULLANILAN`MUTASYON` NEDİR? • MUTASYONLAR EVRİME SEBEP OLABİLİR Mİ? • BAZI MUTASYONLARIN FAYDALI VE EVRİME KATKISI OLABİLECEĞİ İDDİALARI NE DERECE DOĞRUDUR? • MUTASYONLA BAKTERİLER YENİ BİR CANLI TÜRÜNE Mİ DÖNÜŞÜYOR; YOKSA TÜR İÇİNDE YENİ IRKLAR MI MEYDANA GELİYOR? • MEYVE SİNEKLERİİLE YAPILAN DENEYLER HANGİ ÖLÇÜDE BAŞARILI OLMUŞTUR? • MAKROMUTASYONLARLA EVRİM MEYDANA GELEBİLİR Mİ? • DARWİN ZAMANINDA MUTASYONLAR BİLİNMEDİĞİNE GÖRE, TÜRLERDE DEĞİŞİKLİK ORTAYA ÇIKABİLECEĞİ DÜŞÜNCESİNİN SEBEBİ NE OLMUŞTUR? • TABİİ SELEKSİYONLA EVRİMİN İZAHINDA İLERİ SÜRÜLEN DELİLLER NE KADAR İNANDIRICIDIR? • TABİİ SELEKSİYON İLE `İNDİRGENEMEZ KOMPLEKSLİK` ANLAYIŞI TELİF EDİLEBİLİR Mİ? • TABİİ SELEKSİYONUN YARATILIŞ İNANCINA GÖRE YORUMU NASILDIR? • HAYATTA KALANLAR SAHİP OLDUKLARI DEĞİŞİK ÖZELLİKLERİYLE YENİ BİR TÜRE DÖNÜŞEMEZLER Mİ? • SELEKSİYONLA BİRLİKTE İŞ GÖRDÜĞÜ İLERİ SÜRÜLEN ADAPTASYONUN MÂHİYETİ NEDİR? • BİR CANLI GRUBUNUN BELLİ BİR FORMA SAHİP OLUŞU, ONUN DEĞİŞMEDİĞİNİGÖSTERİR Mİ? • BAZI CANLILARDA ZAYIFLARIN DA YAŞAMASINI VE FEDAKÂRLIK DAVRANIŞINI TABİİ SELEKSİYONLA NASIL İZAH EDERİZ? • BUGÜNKÜ GENETİK BİLGİLERİMİZ IŞIĞINDA TABİİ SELEKSİYON VE ADAPTASYO¬NUN EVRİMCİ YORUMU DIŞINDAKİ GERÇEK BİYOLOJİK DEĞERİ NEDİR? • ADAPTASYON VE TABİİ SELEKSİYON MEKANİZMALARI İLE BİRLİKTE İŞLEYEN İZOLASYONUN MAHİYETİ VE CANLILARIN DEĞİŞMESİNE KATKISI NEDİR? • DARWİN`İN İSPİNOZLARI EVRİME DELİL OLABİLİR Mİ? • BİYOLOJİK DEĞİŞMENİN SINIRLARI NEDİR? • MEKANİZMA OLARAK İLERİ SÜRÜLEN BİYOLOJİK PRENSİPLERLE BİR `EVRİM` OLMADIĞINA GÖRE`EVRİME DELİL` OLARAK GÖSTERİLENLER NEDİR? • EVRİMCİLERİN DELİL ADINA EN ÇOK KULLANDIKLARI HUSUSLAR FOSİLLER OLDUĞU İÇİN PALEONTOLOJİ BU HUSUSTA NE DİYOR? • BİRBİRİNDEN TÜREDİĞİİDDİA EDİLEN FARKLI GRUPLAR ARASINDA GEÇİŞ FOSİLLERİ BULUNDU MU? • GEÇMİŞ JEOLOJİK DÖNEMLERE AİT TABAKALARDA DEVAMLILIK VE TÜRLERİN ARDI ARDINA TÜREYİŞİ Mİ, YOKSA KESİKLİKLER VE ÇEŞİTLİ GRUPLARIN BİR ARADA ÂNİYARATILIŞI MI GÖZE ÇARPIYOR? • FOSİL KAYITLARI BİTKİLER HAKKINDA NE SÖYLÜYOR? • BALIKLARIN ORTAYA ÇIKIŞI VE AMFİBİLERLE ORTAK BİR ATADAN GELDİKLERİ HUSUSUNDA FOSİL KAYITLARI YETERLİ Mİ? • KARADAN SUYA VEYA SUDAN KARAYA GEÇİŞ MÜMKÜN MÜ? • KARA HAYATI İLE SU HAYATI ARASINDA GEÇİŞ TÜRLERİ NİÇİN MÜMKÜN OLMASIN? • OMURGASIZLARDAN OMURGALILARA GEÇİŞ MÜMKÜN MÜ? • SADECE KEMİKLERİN FOSİLİ BÜTÜN BİR BİYOLOJİYİİZAHA YETERLİ MİDİR? • FOSİLLERİN TEDRİCİ BİR ŞEKİLDE BİRBİRİNİ TAKİP ETTİĞİNİ SÖYLEYEBİLİR MİYİZ? • SÜRÜNGENLERLE KUŞLAR ARASINDA GEÇİŞ FOSİLİ OLARAK BAHSEDİLEN ARCHAEOPTERYX`İN DURUMU NEDİR? • BAZI FOSİLLERİN MEMELİİLE SÜRÜNGEN ARASI GEÇİŞ OLDUĞU SÖYLENTİSİGERÇEĞİ NE ÖLÇÜDE YANSITMAKTADIR? • ATIN KÖPEK BÜYÜKLÜĞÜNDE BİR HAYVANDAN EVRİMLEŞTİĞİ SÖYLENTİSİGERÇEĞİ NE ÖLÇÜDE YANSITMAKTADIR? • `SIÇRAMALI EVRİM` (PUNCTUATED EQUILIBRIUM) NE DEMEKTİR? • SIÇRAMALI EVRİMİN YANLIŞ OLDUĞUNU NASIL ANLATABİLİRİZ? • KLADİZM VE SIÇRAMALI EVRİM ANLAYIŞI NE GETİRMİŞTİR? • BU DURUMDA TÜRLERİN ÂNİDEN ORTAYA ÇIKIŞI GİBİ DÜŞÜNCEYE GELİNMİYOR MU? • `TÜRLERİN ÂNİDEN ORTAYA ÇIKIŞI` TEORİSİ MARKSİST BİR DÜŞÜNCENİN ÜRÜNÜ MÜ? • EVRİMİİSPAT İÇİN YAPILAN PALEONTOLOJİK ÇALIŞMALAR BİLİMİN ÖLÇÜLERİNE UYUYOR MU? • İNSAN MAYMUN ARASINDAKİ EVRİM TARTIŞMALARININ DURUMU NE GÖSTERİYOR? • HOMİNİD, PRİMAT, HOMO SAPIENES GİBİ TABİRLERİİNSAN İÇİN KULLANMAK NE DERECE DOĞRUDUR? • BİR HOMİNİD`İ DİĞER PRİMATLARDAN AYIRAN HUSUSİYETLER NELERDİR? • İNSANIN MUHAKKAK BİR MAYMUNLA AKRABA OLMASI PEŞİN FİKRİNDEN HAREKETLE YAPILAN YORUMLAR HADDİNİ AŞAN BİR GENELLEME OLMUYOR MU? • DÜNYA`NIN YAŞI EVRİM SÜREÇLERİYLE İNSAN GİBİ BİR TÜRÜN MEYDANA GELİŞİNE İMKÂN VERECEK KADAR UZUN MUDUR? • SIK SIK YENİİNSAN MAYMUN FOSİLLERİ BULUNDUĞU İDDİA EDİLİYOR, BU DURUM BİR KARIŞIKLIK MEYDANA GETİRMİYOR MU? • MOLEKÜLER BİYOLOJİ VE GENETİK NE DİYOR? • AKRABA OLDUĞU İDDİA EDİLEN CANLILAR ARASINDA KROMOZOM SAYISI VE DNA MİKTARLARI BAKIMINDAN BİR YAKINLIK VEYA BENZERLİK OLDUĞU, DOLAYISIYLA BİRBİRİNDEN TÜREYEBİLECEĞİİDDİASI DOĞRU MUDUR? • SON YILLARDA HURDA DNA`LAR VE PSEUDOGENLER(YALANCI GEN) GÜNDEME GELİYOR VE BUNLARIN GEÇMİŞ ATALARDAN KALAN, FAKAT KULLANILMAYAN DNA PARÇALARI OLDUĞUNDAN BAHSEDİLİYOR. BU HUSUSTAKİ BİLGİLER NE DERECE DOĞRUDUR? • CANLILARIN FARKLI ORGANLARININ, GENLERİNİN VEYA PROTEİNLERİNİN BİRBİRİNE BENZER OLMASI NE MÂNÂYA GELİYOR? BUNLAR, BÜTÜN CANLILARIN ORTAK BİR ATADAN GELDİĞİNİ SAVUNAN DARWİNİZM İÇİN BİR DELİL SAYILABİLİR Mİ? • OMURGALI EMBRİYOLARINDA SOLUNGAÇ YARIKLARININ BULUNDUĞU ÖNE SÜRÜLEREK İNSANIN SOYAĞACININ BAŞINDA BALIKLARIN OLDUĞU, DAHA SONRA DA, AMFİBİ, SÜRÜN-GEN VE KUŞ SAFHALARINDAN GEÇTİĞİMİZ İDDİASI NE KADAR DOĞRUDUR? • EMBRİYOLOJİK GELİŞME SIRASINDA MEVCUT BAZI ORGANLARIN KULLANILMADIĞI İÇİN KÖRELDİĞİİDDİALARI HAKKINDA NE DENİLEBİLİR? • KARŞILAŞTIRMALI ANATOMİDE, ATIN AYAĞI İLE İNSANIN AYAĞI, KUŞUN KANADI İLE YARASANIN KANADI VEYA YUNUS BALIĞININ YÜZGECİ HOMOLOG OLARAK BİRBİRİNDEN TÜREMİŞ BİÇİMDE ANLA¬TILIRKEN; BÖCEK KANADI BUNLARLA ANALOG ORGAN OLARAK ANLATILIYOR BU NE DEMEKTİR? • FOSİLLERİN YAŞ TAYİNLERİ HUSUSUNDA ZAMAN ZAMAN FARKLILIKLAR GÖRÜLMEKTEDİR. BUNUN SEBEPLERİ NELERDİR? • HANGİ YAŞ TAYİN METOTLARI VARDIR VE BUNLARIN GERÇEKLİKLERİ NE ÖLÇÜDE DOĞRUDUR? • DİĞER YAŞ TAYİN METOTLARINDAKİ EKSİKLİKLER NELERDİR? • KARBON -14 METODU İLE YAPILAN YAŞ TAYİNLERİ TAMAMEN YANLIŞ MIDIR, YOKSA ÇOK YAKIN TARİHLERİ BELİRLEMEK İÇİN DE KULLANILABİLİR Mİ? • KARBON -14 METODUYLA YAPILAN YAŞ TAYİNLERİ 50.000 YILDAN DAHA GEÇMİŞ DÖNEMLER İÇİN NE KADAR GÜVENİLİRDİR? BİZE GEÇMİŞLE İLGİLİ NE ÖLÇÜDE SIHHATLİ BİLGİ VERMEKTEDİR? • AĞAÇLARIN BÜYÜME HALKALARININ KARBON-14 METODUNU DESTEKLEDİĞİ İDDİASI NEREDEN KAYNAKLANMAKTADIR? • POZİTİF BİR BİLİM OLAN JEOLOJİ, KİMYA VEYA ASTROFİZİK GİBİ KONULAR¬DA ÇARPITMA VEYA SENARYOYA GÖRE ISMARLAMA YAŞ TAYİNLERİNASIL YAPILABİLİR? • DARWİNCİLER YERYÜZÜNDEKİ HAYATIN ORTAYA ÇIKIŞINI DEVAMLI VE KESİKSİZ BİR SÜREÇ OLARAK KABUL ETTİKLERİNDEN `TESADÜFEN` DE OLSA, YAVAŞ YAVAŞ BİR EVRİMLEŞMEYİMÜMKÜN GÖRÜYORLAR. YARATILIŞIN GERÇEKLEŞMESİNDE BİR DEVAMLILIK MI MEVCUT¬TUR? YOKSA KESİKLİKLER VE TOPLU YARATILIŞLAR MI GÖRÜLMEKTEDİR? • TOPLU YOK OLUŞLARIN OLDUĞUNU VE SEBEPLERİNİ GÖSTEREN BİLGİLER MEVCUT MU? • EVRİM HİPOTEZİ SADECE CANLILAR ÂLEMİNDE GEÇERLİ OLARAK GÖRÜLEN BİR DÜŞÜNCE MİDİR? • KÂİNAT TELAKKİSİİLE EVRİM DÜŞÜNCESİ ARASINDA BİR MÜNASEBET VAR MIDIR? • CANLILARIN YARATILMASINDAN ÖNCE CANSIZ TABİATIN BİR ORGANİK EVRİM GEÇİRDİĞİİDDİASININ İSPATI İÇİN UĞRAŞAN EVRİMCİLERİN, KÂİNATIN İLK YARATILMAYA BAŞLAMASINDAN İTİBAREN ORTAYA ÇIKAN BÜTÜN GELİŞMELERİİNCELEYİP HÜKÜM VERMELERİ GEREKMEZ Mİ? • `BİG-BANG` TEORİSİNİN YARATILIŞI DESTEKLEDİĞİ DÜŞÜNCESİNE NASIL VARIYORUZ? • İLK ATOM ÇEKİRDEĞİNİN YARATILIŞI VE ATOMUN DOĞUŞU HANGİ SAFHADA GERÇEKLEŞİYOR? • İLK ATOMLARIN YARATILMASINDAN SONRAKİ TAHMİNİ SÜREÇTE NELER OLDUĞU DÜŞÜNÜLÜYOR? • AMİNOASİT VE PROTEİN GİBİ HÜCREYE GÖRE ÇOK BASİT SAYILABİLECEK MOLEKÜLLER BİLE ŞUURSUZ VE AKILSIZ EVRİM MEKANİZMALARIYLA KENDİKENDİNE ORTAYA ÇIKAMAYACAĞINA GÖRE HÜCRENİN ALT BİRİMLERİ OLAN, ORGANELLER VE HÜCRE NASIL OLUŞABİLİR? • EVRİM TARTIŞMASININ TEMELİ AĞIRLIKLI OLARAK İHTİMAL VE TESADÜF KAVRAMLARI ETRAFINDA MI ŞEKİLLENİYOR? • ACABA MEVCUT CANLILARIN TESADÜFÎ MUTASYONLARLA DEĞİŞME İMKÂNI OLAMAZ MI? • DARWİNİZM`İ BİYOLOJİNİN REDDEDİLEMEZ BİR PARÇASI GİBİ GÖSTERME GAYRETLERİNİN SEBEBİ NEDİR? • DARWİNİZM`E KARŞI ÇIKIŞLAR KARŞISINDA, BU HİPOTEZİ SAVUNANLARIN DA BOŞ DURACAĞI DÜŞÜNÜLEBİLİR Mİ? NE GİBİ YENİ ÇIKIŞLAR YAPABİLİRLER VE KARŞILAŞABİLECEKLERİ EN BÜYÜK SIKINTILARI NELERDİR? • `DARWİNİZM`İ ÇÜRÜTÜYORSUNUZ FAKAT YERİNE BİR MODEL KOYMUYORSUNUZ. EVRİM, VAR OLUŞA DAİR ŞÖYLE VEYA BÖYLE BİR ŞEYLER SÖYLÜYOR; SİZ SADECE YIKIYOR FAKAT YARATILIŞ ADINA BİR MEKANİZMA TESİS ETMİYORSUNUZ!` ŞEKLİNDEKİ TENKİTLERE NASIL CEVAP VERİLEBİLİR? • EVRİME KARŞI ÇIKMA ANLAYIŞININ DÎNÎ KAYNAKLI OLDUĞU, İLMÎ ARAŞTIRMA¬LARDA VE MEDENİYETİN GELİŞMESİNDE ENGELLEYİCİ GÖRÜLDÜĞÜ, İNSANLARI TEMBELLİĞE İTTİĞİ GİBİİDDİALAR NE KADAR GEÇERLİDİR? • EVRİM - YARATILIŞ KAVGASI, İLK ÖNCE BATIDA MUKADDES KİTAP OLAN İNCİL İLE BİLİM ADAMLARI ARASINDA ÇIKMIŞTIR. İSLAM`IN BU AÇIDAN FARKLI YÖNLERİ VE VAAD ETTİKLERİ VAR MI? • BİLHASSA ABD`DE BİRÇOK ÖZEL VAKIF VE ARAŞTIRMA ENSTİTÜSÜNÜN EVRİM DÜŞÜNCE-SİNE KARŞI OLARAK ÇIKARDIĞI CİDDİ BOYUTLARA ULAŞAN BİLGİ VE BELGELER KARŞISIN¬DA DARWİNİZM İNANCI ŞU ANDA TARAFTAR MI TOPLUYOR, YOKSA TERK Mİ EDİLİYOR? • OBJEKTİF VEYA NÖTR OLMASI GEREKEN BİLİMİN ATEİZM İÇİN KULLANILDIĞINI, `YARATILIŞVE EVRİM` TARTIŞMALARININ ALTINDA, İDEOLOJİK VE FELSEFÎ BİR TABANA YASLANAN DÜNYA GÖRÜŞLERİ OLDUĞUNU ANLAMIŞ BULUNMAKTAYIZ. BUNUN YANINDA; ACABA`EVRİM HİPOTEZİ`NİN BİLİM VE DÜŞÜNCE TARİHİ BAKIMINDAN VEYA BİYOLOJİK PRENSİPLER AÇISINDAN BİR KATKISI VAR MIDIR? HİÇ FAYDASI OLMAMIŞTIR DENİLEBİLİR Mİ? • ÜNİVERSİTELERİN BİYOLOJİ BÖLÜMLERİNDE VE ORTA ÖĞRETİMDE EVRİM KONUSU HANGİ AĞIRLIKTA İŞLENMELİ, EVRİMDEN HİÇ Mİ BAHSEDİLMEMELİ? TÜRKİYE`DE BU HUSUSTA SIKINTILAR VAR MI, VARSA SEBEBLERİ NELERDİR VE NE ŞEKİLDE DÜZELTİLEBİLİR?  

http://www.biyologlar.com/110-soruda-yaratilis-ve-evrim-tartismasi

Virüslerin sınıflandırılması

Fosillerinin olmaması ve virüslerin canlı olup olmadığı tartışmaları nedeniyle taksonomide virüslerin sınıflandırılması sorunlu olmuştur. Biyolojik sınıflandırmadaki üst âlemlerin (domain) içine kolayca yerleştirilemedikleri için sınıfları takım basamağından başlatılmıştır. Ancak, bir üst âlem ismi olarak Acytota adı önerilmiştir. Bu öneriye göre virüsler Bakteria, Arkea ve Eukaryota üst âlemlerine denk bir taksona aittirler. Halen her familya bir takımın içinde yer almamaktadır ve her cins de bir familyanın içine yerleştirilmemiştir. Bir sınıflandırma örneği olarak su çiçeği virüsü Herpesviridae familyası, Alphaherpesviridae alt familyası ve Varicellovirus cinsine aittir. Takım olarak yerini almamıştır. İsimlendirmede genel yapı şöyledir: Takım (-virales) Familya (-viridae) Altfamilya (-virinae) Cins (-virus) Tür (-virus) Uluslararası Virüs Taksonomi Komitesi (International Committee on Taxonomy of Viruses, ICTV) mevcut sınıflandırma sistemini oluşturmuş ve familyaların homojenliğini sağlamak amacıyla virüslerin bazı özelliklerine daha fazla ağırlık verilmesi yönünde yönergeler hazırlamıştır. Taksonomların bir virüsün takımını belirlerken içerdiği nükleik asit türüne, nükleik asitin tek mi, çift sarmallı mı olduğuna, ve bir zarının olup olmadığına dikkat etmesi gerekmektedir. Bu üç ana özelliğin ardından diğer yönleri göz önüne alınabilir: konak tipi, kapsit şekli, bağışıksal özellikleri ve neden olduğu hastalık tipi. Bu sınıflandırma sistemine ek olarak Nobel ödüllü biyolog David Baltimore, Baltimore sınıflandırması sistemini geliştirmiştir. Bu sistemde virüsler, çoğalma ve genom tiplerine bağlı olarak yedi gruptan birinde yer alırlar. Modern sınıflandırmada ICTV sistemi, Baltimore sistemi ile beraber kullanılır.

http://www.biyologlar.com/viruslerin-siniflandirilmasi

Darwin Neyi Öğretti

Darwin Türlerin Kökeni`ni yazdığı sıralarda insanlar, yeryüzünün ve canlıların geçmişte nasıl yaratılmışlarsa aynı biçimde hiç değişmeden var olmaya devam ettiklerine inanıyorlardı. Yüce bir irade dünyaya `ol` demişti ve o, en tamam haliyle oluvermişti. Bu değişmez doğa inancı insanlığı 19. yüzyıla kadar idare etti. Sonra Darwin`in kitabı çıktı ortaya. Tam da büyük altüst oluşlarla insanlığın makus talihinin değişmeye başladığı dönemdi. Ve Darwin`in Evrim Kuramı her şeyin gözünün önünde değiştiğini gören insan için, kendi çabasını anlamlandırabildiği bir çerçeve sundu. Bunu görenlerden biri de toplumsal hayatın ve ilişkilerdeki değişimin analizini yapan Marx ve Engels`ti; ve her ikisi de Evrim Kuramı`na büyük bir değer verdiler. İnsanın kendi doğal ve sosyal koşullarının ürünü olduğu, bu koşulların değişimiyle insanın ve toplumun da değişmeye başlayacağı fikri Darwin`in tezleriyle uyuşuyordu. Yani doğa gibi toplum da sürekli değişiyor, değişiyor ve evrim geçiriyordu. Darwin`in Türlerin Kökeni ve diğer kitapları bilim açısından da kökleşmiş bir anlayışı yıktı. Evrim Kuramı`nı oluşturmak için Galapaggos Adaları`nda yıllar süren bir araştırma ve gözlem yapan Darwin bilimin sınırlarını zorlamış; bir şeyi iddia edebilmek için kanıtlamanın zorlu yollarından geçmek gerektiğini göstermişti. Ve her şeyden önce, türlerin değişiminde doğal çevre koşullarının çok önemli bir faktör olduğuna yaptığı vurgu ile insana, içinde yaşadığı doğayla nasıl bir ilişki kurabileceği konusunda bir `anlayış` kazandırmıştı. Bugün Darwin`in 200. yılı dolayısıyla yaptığımız Forum`a yazarlarımız Darwin`i ve kuramını yazıyorlar. İyi hafta sonları. Evrim…bir temel diyalektik NURDAN İNAN (Prof. Dr. Mersin Üniversitesi) `Gerçek mücadele,ortamda olanaklar kısıtlanmaya başlayınca ortaya çıkar…` Charles Darwin 1809-1882 yıllarında yaşamış olan Charles Darwin, Teoloji(Din Bilim) ve Doğa bilimleri konusundaki eğitimini tamamladığında henüz 22 yaşındadır. Dönem, doğanın işleyiş düzeni hakkındaki tartışmaların dorukta olduğu, jeoloji ve biyoloji bilimlerinin çatısını oluşturan görüşlerin temellerinin atıldığı bir dönemdir. 23 yaşındaki genç Darwin, Güney Atlantik`te 5 yıl sürecek olan geniş kapsamlı bir harita araştırması için Beagle gemisinde görevlendirildiğinde, aslında kendisinden beklenen dini görüşleri destekleyen doğa gözlemleri yapmasıdır. Oysa Darwin, hem Charles Lyell`in, henüz I. cildi yayımlanmış olan `Preinciples of Geology` kitabında belirttiği gibi inorganik dünyanın sürekli değişerek, sabit kalmadığı, jeolojik süreçlerin günümüzde de aynen devam ettiği fikrinden; hem de dedesi Erasmus Darwin`in, kazanılmış karekterlerin yeni nesillere aktarılmasıyla türlerde ortaya çıkan değişikliği ayrıntısıyla ele aldığı ünlü eseri `Zoonomia` `dan etkilenmiş, doğa ve oradaki ilişkiler konusunda farklı bir bakış açısını çoktan yakalamıştır. Darwin`in özellikle Galapagos adalarında yaptığı doğa gözlemleriyle; yaşama ortamının koşulları ve sunduğu imkanlarla, yaşayan hayvan grupları arasındaki ilişki ve farklılaşmalar hakkında geliştirdiği öngörüleri, evrim düşüncesinin temelini oluşturmuştur. Şöyle ki, Dünyaya gelen canlıların sayısı çok, buna karşılık besin bulabilerek yaşamını sürdürebilecek olanların sayısı azdır. Bu yüzden canlılar arasında özellikle besin ve mekan kapma konusunda sürekli bir yarış vardır. Bu, ya öldürürsün ya ölürsün savaşıdır (struggle for survival). Yaşama ortamının koşullarına daha uygun donatılmış olanlar, yaşamı sürdürmede diğerlerine göre daha şanslıdırlar (survival of the fittest). Bu ilke, doğada zayıfın elendiği doğal ayıklanma (natural selection) ve ancak başarılı olanın yoluna devam ettiği doğal seçilim düşüncesinin de çekirdeğini oluşturmuştur. Sonraki kuşakları yaratabilecek olanlar yaşamını sürdürebilenler olup, bu sayede ancak başarılı olan değişimler (mutasyon) daha sonraki kuşaklara aktarılabilmiştir. Darwin, bu öngörülerle oluşturduğu evrim kuramında; doğal seçilim yoluyla genetik karekterlerin devamını sağlayan kalıtım, çeşitlilik ve seçilim olmak üzere üç temel bileşen ekseninde, bütün canlıların belli bir düzende tedrici olarak (gradual) evrileceğini ileri surer . Bu anlamıyla `Darwinist Evrim Kuramı` doğadaki canlı mekanizmasını, ortak bir atadan evrilerek, çeşitlenmeye dayandırarak, nesillerde uzun süreler boyunca yavaş, yavaş, fakat devamlı olarak meydana gelen değişikliklerin tümünü kapsayan bir `Tedrici= Gradual Evrim` modeli sunar. Darwin`in, zamanının hayvan ve bitki topluluklarındaki güncel gözlemlerine dayandırdığı evrim kuramında fosiller hiç yer almamıştır. Bu eksiklik, evrim karşıtları tarafından günümüzde de kullanılmaya çalışılsa da, fosil verilerle desteklenen `Sıçramalı=Kesintili Evrim Kuramı` evrimi şüphesiz olarak ortaya koymaktadır. Özellikle omurgalıların hem karasal ortamda fosilleşmelerinin ancak çok özel koşullarda gerçekleşebilecek olması, hem de mutant=ara form fosillerinin eksik olması nedeniyle evrim kuramına tam anlamıyla destek veremedikleri ileri sürülse de, fosil olabilmenin zaten çok büyük bir şansa bağlı olarak, fiziksel/ kimyasal pek çok koşulun birlikte hareket etmesiyle gerçekleşebildiği göz önüne alındığında, çok kısa ömürlü olan ara formların fosil olarak bulunmalarının ne kadar zor olduğu açıktır. Buna karşın, fosil kayıtlara göre; balıklar 480 milyon yıl once, amfibiler 365 milyon yıl önce, sürüngenler 340 milyon yıl once ve memeliler 210 milyon yıl once ortaya çıkmakta, böylece Darwin`in öngördüğü sıraya da açıkça destek vermektedir. Evrim kuramı; sadece organizmalar bakımından değil, kıtasal levhaların hareketleri, deniz ilerlemeleri, deniz gerilemeleri, buzulların, çöllerin, iklimlerin, kıyı çizgilerinin, coğrafyanın sürekli olarak denge-uyum-değişim döngüsüyle evrildiği bir doğada, insanlığa ilişkin sonuçları nedeniyle, ortaya atıldığından bu yana en çok tartışılan, buna karşın teknolojiye bağlı olarak da en çok gelişen, sürekli kanıtlarını artıran kuram olmuştur. Darwin`in 1830-1850`deki öngörüleriyle, günümüzde geçerli olan evrim kuramı arasında çok büyük farklar vardır. Günümüzde evrim kuramı; 1930`lu yıllar ve sonrasında, önce Gregor Mendel`in ortaya koyduğu kalıtım kuramı, daha sonra moleküler biyolojinin kalıtımın moleküler temellerine dair sağladığı bilgi ve ilerleyen Genetik bilimiyle sentezlenerek, 20. yüzyıl felsefecilerinin de önemli katkılarıyla modern halini almış; biyoloji, jeoloji, paleontoloji, antropoloji, sosyoloji, tarih, ekonomiden, iktisat`a tüm bilimlere uygulanabilen bir temel diyalektik olarak yaşamın tüm alanlarına egemen olmuştur… Yerleşik dünya algısını sarstı Ergi Deniz Özsoy (Doç. Dr; Hacettepe Üniversitesi Biyoloji) İçinde bulunduğumuz yıl, büyük doğa bilimci Charles Darwin`in 200. doğum yılı. Bu yıl aynı zamanda, Darwin`in anıtsal yapıtı, biyolojiyi bilim haline getiren temel çerçeveyi sunan magnum opusunun, `Türlerin Kökeni`nin, yayınlanmasının 150. yılı. Gezegendeki mevcut canlı çeşitliliğinin, özel olarak yaratılmamış olan, tarihsel değişimlerin izini taşıyan türlerin ve geçiş niteliğindeki diğer formların zaman ve mekandaki farklı olguları olduğunu vurgulayan `Köken`, bu çeşitliliğin oluşumu için de tamamen doğal olarak tanımlanan bir süreci, seçilimi, Darwin`in terminoljisiyle söylersek, doğal seçilimi önermekteydi. `Köken`, hem dönemdeki evrimcilik görüşünün yaygınlığı, hem de yerleşik dünya algısını derinden sarsacak önermelerinin tahrik ediciliği itibarıyla basıldığı ilk gün tükenmiştir. Ancak, evrime biyolojik bakışın tarihi açısından hemen söylememiz gereken önemli bir nokta, daha o ilk günlerden itibaren, Darwin`in yapıtının günümüze dek gelen iki temel tartışma-fikir yürütme koluna ayrıldığıdır. Bunlardan birincisi, `Köken`in akademi ve uzman çevrelerinde gördüğü teknik ilgiyle başlayan ve son 75 yılın biyolojisi açısından vazgeçilmez bir doğrulanmış hipotezler, olgular bütünü olarak kuramsal üst yapı niteliğindeki evrimsel biyolojinin oluştuğu kol; diğeri ise, Darwin`den önce (ve Darwin`de olmayan biçimde) Herbert Spencer tarafından iddia olunan ve insanın soyal ve toplumsal örüntülerini ve hallerini onun biyolojik yapısının devamı sayan, `sosyal Darwinizm` ya da yeni moda tabiriyle `sosyobiyoloji` şeklinde tezahür eden, aslında biyolojik anlamıyla Darwinizmin kötü karikatürleri olan tartışmalar bütününü içeren bilim kisveli kol. Birinci kol, yani günümüzün en parlak bilimlerinde olan evrimsel biyoloji, 1940`ların sonunda tamamlanan çok uluslu bir sentezin (Modern Sentez) sonucunda, doğal seçilimi ve ortak köken ilişkisini matematiksel olarak tanımlayabilecek bir genetik yetkinliğe ulaşmış; son 15 yıldaki genom projelerinin ortaya konmasıyla da, hemen tüm canlı gruplarını tek bir ortak kökene çakıştırabilecek bir yetkinliğe ulaştırmıştır. Üstelik bu genom projeleri, ister gen olarak tanımlansınlar ister gen-dışı DNA parçaları olsunlar, herhangi bir genomdaki pek çok bölgenin şiddeti değişkenlik içeren doğal seçilime maruz kaldığını göstermektedir. Öyle ki, genom projelerinin hayata geçirilmesinden yaklaşık 20 yıl once başlayan ve günümüzde aktif araştırma ve uygulama alanı olarak, doğal seçilimi DNA düzeyinde anlamamızı sağlayan istatistiksel genetik testler yaygın biçimde ve doğrulukla kullanılabilmektedir. Yine, evrimsel gelişim biyoloji adı verilen, pek çok canlının ortak gelişimsel planını ortak köken ve belirli genetik motiflere odaklanan doğal seçilim varlığıyla açıklayan heyecan verici bir disiplin de biyolojik araştırmaların altını çizmektedir. Evrimsel biyolojik araçların bu denli yetkin oluşuyla, doğaldır ki, biyoteknolojik, tarımsal, tıbbi vd. insan odaklı araştırmaların yönü de değişmiş. Evrimin katılmasıyla gerçekleşen bu yön değişimi bu alanların kuramsal yapısını etkilemiş ve sonuçta alan ne olursa olsun daha gerçekçi ve verimli sonuçlara varabilmenin yolları açılmıştır. Evrimsel biyolojinin belki de en önemli insani katkısı, arka planı sömürgecilik dönemlerine uzanan ve tipolojik algının doğrudan yansıması olan `insan ırkı` kavramının yanlışlığının ortaya konmasıdır. 1970`lerde protein çeşitliliği kullanılarak yanlışlanan ve en son darbeyi geçtiğimiz yıl yapılan en kapsamlı genomik çalışmayla alan insan ırkı kurgusu, artık sömürgecilik ve ötekileştirme tarihinin sancılara yol açmış bir hurafesinden öte bir şey olarak görülmemektedir. Öyle ki, evrimsel genetiğin bize söylediği şey, bir siyahi, eskimo, beyaz vb. `ırk` mensubu iki kişi arasındaki fark, iki Alman, iki Türk, iki Kürt vd. arasındaki farklardan ya da bir Alman ile Türk`ün veya İngiliz ile Hintli`nin arasındaki farklardan çok daha azdır. Sonuç itibarıyla, son 150 yıldan geriye doğru baktığımızda, Darwin`i ve evrimsel biyolojiyi en etkili ve geçerli bilimlerden biri olarak kabul etmemeyi gerektiren tek nedenin ileri düzeyde cehalet ve tutuculuk olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Darwin`in önemi Dr. Kenan Ateş(Sabancı Üniversitesi) Günümüzde modern evrim kuramı denildiğinde ilk ve esas olarak akla gelen, İngiliz doğa bilgini Charles Darwin olur. Oysa evrim düşüncesi Darwin`le ortaya çıkmadı, ondan çok önceleri vardı. Binlerce yıl öncesinde Çin ve Hindistan`dan Anadolu ve Mezopotamya uygarlıklarına, Antik Yunanistan`dan Roma`ya, oradan da Arap-İslam uygarlıklarına dek pek çok kültür ve sonra da 18. ve 19. yüzyılların özellikle Avrupalı doğa bilginleri, doğadaki canlılığın evrimsel açıklamalarını yapmaya çalışmıştı. Buna karşın, günümüzde, biyolojideki birçok sürecin anlaşılmasına yardım eden modern evrim kuramını ve biyolojik evrim için büyük ölçekli bir kanıt ve deneysel veri yığını eşliğinde bunun işleyiş mekanizmalarını açıklayan asıl olarak Darwin oldu. Bu yüzden evrim kuramı haklı olarak daha çok onunla ilişkilendirilir. Çünkü biyoloji bilimi, Darwin`den önce daha çok, yaşamla ilintili birbirinden kopuk tek tek bilgilerin toplamıydı. Darwin, bu bilgilerin birbirleriyle bağlantısını kurup sistematik bir hale getirdi ve bunun sonucunda canlı yaşamıyla ilgili süreçlerin anlaşılmasını sağladı. Bu bağlamda, onsuz biyolojik süreçlerin anlaşılamayacağı, biyolojinin bir anlamda dilbilgisini oluşturdu. Darwin`den önce, doğa bilimcilerinin büyük bölümü, çok uzun süredir devam ede gelen teolojik düşünce sistematiği nedeniyle, türlerin değişmez varlıklar olduğuna ve ayrı ayrı yaratıldıklarına inanıyorlardı. Her ne kadar, Rönesansla başlayıp Aydınlanmayla hızlanan süreçte bu teolojik düşünce sistematiği kısmen sarsılmış; doğa, dünya ve olayları yorumlama biçimi değişmiş; daha önceleri teolojik yollarla ifade edilen olay ve olgular artık dünyevi, akılcı yollarla açıklanmaya başlanmıştıysa da, yine de canlıların oluşumu esas olarak bir yaratıcıya, doğa üstü ilahi bir güce bağlanıyordu. Gözlemleri ve geliştirdiği tezlerini tartıştığı pek çok kişi, öne sürdüğü tezleri hayranlıkla dinledikten sonra `ama burada hâlâ ilahi bir şeyler eksik` diyorlardı. İnsan türünün üstünlüğü ve eşsizliğini doğal ve kaçınılmaz gören fikirleri esas alan bir insan merkezli doğa anlayışı; türleri, özellikle de insanı mutlak ve değişmez kabul eden Aristocu-Platocu `ideal tip` kavramı hala egemendi. Bırakalım ortak kökenden gelme fikrine, canlı yaşamın değişmekte olduğu düşüncesine bile alışkın olmayan entelektüel bir çevre bulunuyordu. Doğa bilimleri içinde en son gelişenin biyoloji olmasının nedeni de bu ortam ve havadır. Darwin`in eseri, esas olarak bu egemen havayı dağıttı, Aristocu-Platocu `ideal tip` kavramını yıktı. Doğa`ya ve insan olarak onun içindeki yerimize bakışı değiştirerek insanlığın düşünce dünyasında büyük bir sıçramaya yol açtı. Darwin`in önemi esas olarak buradadır. Darwin`in modern evrim kuramı, on dokuzuncu yüzyıl evrimciliğinin kökeni değil, doruk noktasıdır. Çünkü Darwin, `Türlerin Kökeni` ile ortaya çıktığında, her ne kadar yukarıda sıralanan hava egemendiyse de, gittikçe gelişen başka bir hava ve birikim de vardı. Kuramın ortaya çıkışını hazırlayan koşullar olgunlaşmaya başlamış ve kuramın temel hatlarını oluşturan görüşler esas olarak ortaya çıkmıştı. Darwin`in yapıtı bütün bu görüşlerin zirvesi ve bir anlamda sentezi oldu. Kaynak: evrensel.net

http://www.biyologlar.com/darwin-neyi-ogretti

Öjeni nedir ? Öjenikler neyi savunurlar ?

İnsan genlerinin kalitesini düzeltmeyi amaçlayan tüm etkinlikler öjenik diye tanımlanırlar. Ancak öjeni (eugenics), incelemeye dayalı bir bilimsel bilgi alanını değil, bir tutumu ve niyeti ortaya koyduğundan, sağlıklı nesiller yetiştirmek için insanlığın hizmetinde olan genetik danışma ve taramaları ondan ayırt etmek gerekmektedir. Kalıtımla ilgili gerçekler bilimsel ilgi alanına girmeye başladığı tarihten bu yana, bilim ve siyaset çevrelerinde öjenik olanlarla, yani insan neslinin soyaçekim yoluyla ıslahının mümkün olduğuna samimiyetle inananlarla, anti-öjenikler yani öjenizmi sahte bilim, öjenikleri bilimci kılığına girmiş kafatasçılar olarak görenler arasında müthiş bir tartışma süregelmektedir. Süregelen yalnızca tartışma değildir; bu alandaki tartışmaların etkileri doğrudan doğruya hükümet politikalarına, istihdamın nasıl düzenleneceğinden, ülkeye göçmen olarak kimlerin kabul edileceğine; kimlerin evlenmeye ve nesillerinin yeniden üretmeye hakları olduğundan kimlerin fırınlarda yakılacağına kadar yansımaktadır. Yıllardan beri, insan davranış genetiği alanında bilimin nerede başlayıp siyasetin nerede bittiğini ayırt edebilmenin imkansız olduğu bir keşmekeş yaşanmaktadır. Davranış genetiği alanında yapılan çalışmaların çoğu zaman araştırmacıların niyetlerinden bağımsız, bazen de apaçık bir biçimde araştırmacının kişisel önyargılarını meşrulaştırma girişimi olarak toplumsal ve hatta politik etkiler yaptıklarını, şimdi de yapabileceklerini gösteren, birçok kanıt ve emare bulunmaktadır. Örneğin Münih Üniversitesi'nde yürütülen psikiyatrik genetik çalışmalarının sonucu olarak, Naziler 1933'te ruhsal rahatsızlığı bulunan insanların kısırlaştırılmaları yasasını çıkarmışlardır. Sözde bilimsel çalışmaların sonucunda, ABD'nde de ruhsal rahatsızlığı olanlar, daha 1950'lere kadar kendi istemlerinin dışında kısırlaştırılıyorlardı. 20. Yüzyılın başlarında Amerikan Psikoloji Birliği'nin kendisine yüklediği en önemli görevlerden birisi, Amerikan toplumunun zeka seviyesini koruyabilmek için beyaz ırkın zencilerle karışmasının önüne geçmeye çalışmaktı. Yıllar geçti, toplumlar demokrasi ve insan hakları konusunda önemli adımlar attılar, bilim çevrelerinde bilim adı altında basbayağı siyaset yapmak zorlaştı ama bilimsel ırkçılık, genetik biliminin arkasına gizlenerek hep varlığını sürdürmesini bildi. Toplumdaki eşitsizliklerin kaynağını genetik yapımızda görerek toplumdaki eşitsizlikleri meşrulaştıran ve yakınlarda ölen Harvard psikoloji profesörlerinden Richard Herrnstein ve yine Harvard'lı bir siyaset bilim profesörü olan Charles Murray, birlikte yazdıkları ABD'nde geçen yıl yayınlanan "Çan Eğrisi: Zeka ve Amerikan Hayatındaki Sınıf Yapısı" adlı kitabta, 1970 ve 1990 yılları arasında sürdürülen Amerikan Ulusal Uzunlamasına Gençlik Araştırması'ndan aldıkları zeka ve eğitim başarısı ile ilgili verilerden yola çıkarak, insanların toplumsal ve etnik özellikleriyle, testlerden aldıkları puanlar arasynda yaptıkları istatistiksel de?erlendirmeler sonucunda, bilim adına şu iddialarda bulunma hakkını kendilerinde görebilmişlerdir: "Suç işleyenlerde ve işsizlerde zeka düzeyleri, toplumun genel ortalamasına göre daha düşüktür. Zeka düzeyi düşük olan toplum kesimlerinde, doğurganlık oranı daha yüksektir. Zeka, eğitimle ve diğer çevresel faktörlerle değil de, daha ziyade kalıtımla ilgili olduğundan, bu durumda toplum, giderek daha düşük zekalılardan meydana gelecek dolayısıyla suç işlemenin ve işsizliğin önüne geçmek imkansızlaşacaktır..." "Toplumsal gruplar arasında zeka yönünden nasıl farklar varsa, ırklar arasında da farklar vardır: En zeki ırklar, Çinliler ve Japonlardır, onların hemen ardından Avrupalılar gelmekte, son sırada ise, oldukça düşük bir yüzdeyle Afrikalılar yer almaktadır...Eğer yoksullar yoksulsa bu her şeyden önce zenginlerden daha az zeki oldukları içindir. Onlara acıyabiliriz, ancak bu hiçbir şeyi değiştirmez. Sonuç olarak sosyal adalet programları savurganlıktan başka bir şey değildir. Üstelik yoksullar daha fazla çocuk yaptıkları için de kötü genlerin yayılmasına neden olurlar. Açıkça görülmektedir ki, eğer yoksul siyahlara yardıma son verilirse, her şey daha iyi olacaktır..." İşte öjeni tam da budur ve günümüzde de etkisini büyük ölçüde sürdürmektedir. Ama öjeniklerin yaptıkları bu araştırmalar, sağduyulu bilimciler tarafından, gerek metodoloji ve gerek sonuçlar açısından topa tutulmakta, en ağır suçlamalar yöneltilmektedir. Örneğin "DNA Doktrini" kitabı dilimize de çevrilen R. D. Lewontin ve arkadaşları yıllardan beri biyolojinin bir toplumsal ideoloji biçimine dönü?mesine karşı mücadele etmektedirler. Yine örneğin 50 yılı alan bir araştırmanın sonucunda ortaya çıkan "İnsan Genlerinin Tarihi ve Coğrafyası" adlı dev eserin yazarları olan genetikçi Luca Cavalli- Sforza, Paolo Menozzi ve Alberti Piazza, ırk kavramının genetik açıdan anlamsızlığını göstermişlerdir.  

http://www.biyologlar.com/ojeni-nedir-ojenikler-neyi-savunurlar-

Darwinizm'in Tanımı

Darwinizm, Charles Darwin’in evrim ve doğal seçilime ilişkin fikirlerindeki temel kuramın karşılığı olarak kullanılan bir deyimdir. Ancak bu deyimin çok daha geniş bir kapsamı olup, anlamı da kullanana göre değiştiği gibi, zamanla da değişmiştir. Deyim şu sıralarda daha çok Darwin eleştirmenlerince, evrimsel biyolojiyi destekleyenlerin inancını tanımlamak üzere kullanılmaktadır. Nitekim internette yapılacak bir arama deyimin gerek ülkemizde gerek dışarıda daha çok bu yönde kullanıldığını kanıtlayacaktır. Bu kullanış tarzı ateizm ile bir çağrışımı içeriyor. “Yaratılışçı”lar da deyimi ekseriya küçümseyici bir tarzda kullanırlar. Evrimi bir doktrin veya inanç olarak görmek, “yaratılış”ın okullarda öğretilmesi için dinsel güdülü politik tartışmaları kuvvetlendiriyor. Nitekim, dünyada benzeri görülmemiş şekilde, ülkemizde yaratılışçılık eğitim müfredatına alınabilmiştir. Bununla beraber Darwinizm, bilimsel çevrelerde modern evrim kuramlarını, ilk kez Darwin’in ortaya attığı halinden ayırmak için de kullanılmaktadır. Örneğin sonradan geliştirilmiş genetik sürüklenme ve gen akışı kuramlarına kıyasla Darwin'in önerdiği doğal seçilim düzeneğine atıfta bulunmak için Darwinizm kullanılabilir. Ayrıca "Klasik Darwinizm", "Darwin'in Darwinciliği" gibi deyimler de halen yazında geçerli olan deyimlerdir. Başka bir kullanış tarzı da evrim düşüncesi tarihinde Lamarck’çılık ve modern sentez gibi diğerlerine kıyasla Darwin'in rolüne işaret etmek için olmuştur Esasen evrim kavramı tam olarak Charles Robert Darwin tarafından 19. yüzyılın ikinci yarısında geliştirilmiştir. Darwin'in Edinburg ve Cambridge’deki yol göstericileri onun felsefi eğilimlerini ve bilimsel kariyerini kesin bir şekilde yönlendirmişlerdi. Daha sonra Beagle araştırma gemisinde kılı kırk yaran gözlemler, kanıt toplama, deneyler, not alma, okuma ve düşünme ile geçen beş yıl, onu yaşamının geri kalan kısmının yönünü tam olarak kesinlemiştir. Darwin, Malthus’un nüfus için yaptığı gibi, organizmalar geometrik artan bir oranda üremeye yönlenmişken, türlerin aşağı yukarı sabit sayıda kaldığını gözlemlemişti. Bundan da varoluş, yaşamı sürdürmek üzere sürekli bir mücadele olduğu sonucuna varmıştı. Çeşitliliğin – aynı tür içindeki üyeler arasındaki farkların – varlığına işaret etmiş ve var olma çabasındaki bitki veya hayvana yardım edici değişikliklerin onların üreme ve yaşamı sürdürebilmesini daha iyi sağladığını belirtmişti. Bu uygun değişiklikler yaşamını sürdürebilenlerin çocuklarına aktarılır ve ardışık nesillerle bütün türe yayılır. Bu süreci de doğal seçilim ilkesi olarak adlandırmıştı. Aslında akademik çevrelerde ve gündelik yazında “Darwin’in evrim kuramı” ekseriya tekilmiş gibi atıfta bulunuluyor. Gerçekte Darwin'in evrim “kuramı”, bir demet kuramdan meydana gelmiştir ve eğer çeşitli parçalarının farkına varılmazsa Darwin'in evrimsel düşüncesini yapıcı bir şekilde anlamak olanaksızdır. Ernst Mayr, genel olarak Darwin'in kuramına atıfta bulunduklarında başka yazarların da bir şekilde aklında mutlaka aşağıdaki 5 kuramın olduğunu söylüyor (bununla beraber cinsel seçilim, pangenesis, kullanış ve kullanılmazlığın etkisi, karakter uzaklaşması gibi başkaları da var) : 1 – Evrim (kendi başına): Bu, dünyanın sabit olmadığını veya yeni yaratılmadığını veya da sabit bir döngüde olmadığını; ama durmadan değiştiğini ve organizmaların zamanla dönüşüm geçirdiği kuramıdır. 2 – Ortak Şecere : Bu, her organizma grubunun ortak bir atadan indiğini; hayvan, bitki ve mikroorganizmalar da dahil olmak üzere bütün organizmaların sonunda, dünyada yaşamın tek bir kökenine kadar geri gittiği kuramıdır. 3 – Türlerin Çoğalması: Bu kuram çok geniş organik çeşitliliği açıklar. Türlerin, kardeş türlere bölünmeyle veya yeni türlere evrilebilen coğrafi olarak tecrit edilmiş kurucu kütlelerin oluşmasıyla çoğaldığını önerir. 4 - Aşamacılık: Bu kurama göre evrimsel değişiklikler yeni bir tipi temsil eden yeni bireylerin aniden üretilmesi ile değil grupların aşamalı değişmesi ile meydana gelir. 5 - Doğal Seçilim: Bu kurama göre evrimsel değişiklik her soyda genetik değişikliğin bol miktarda üretimi sonucu ortaya çıkar. Yaşamını sürdüren göreceli az miktarda bireyler, kalıtımla akatarılabilen karakterlerin özellikle iyi uyarlanmış birleşimi sayesinde, sonraki nesillere yol açarlar. Darvinizm'i doğru veya yanlış olan basit bir kuram değil, sürekli değiştirilen ve geliştirilen bir araştırma programı olarak ele almak gerekir. Bu, modern evrimsel sentezden önce de böyleydi, şimdide böyledir. Aşağıda Darvinizm'deki değişikliklerin bazı önemli evreleri verilmiştir: 1883 - 1886 - Weismann'ın Yeni Darvinciliği - Yumuşak kalıtımın sonu; çiftli ve genetik yeniden birleşimin tanınması 1900 - Mendelizm - Genetik sabitliğin kabulü ile karışım kalıtımının reddi 1918 - 1933 - Fişerizm (Fisherism) - Evrimin gen frekanslarının ve seçilim baskılarının zorlaması meselesi olarak düşünülmesi 1936 - 1947 - Evrimsel Sentez - Kütle düşüncesinin vurgulanması, çeşitliliğin evrimine ilgi, coğrafi türleşme, değişken evrimsel oranlar 1947 - 1972 - Sentez sonrası - Bireyin artan bir şekilde seçilimin hedefi olarak görülmesi, daha bütünsel yaklaşım, şans ve kısıtların artan tanınması 1945 - 1972 - Sıçramalı Dengeler - Türleşmeci evrimin önemi 1969 - 1980 - Cinsel seçilimin önemi - Seçilim için üretken ardılın önemi Darvinci bir süreç, modern tanımlamasıyla, aşağıdaki şemadan oluşur: A - Öz-kopyalama/Kalıtım: Bazı varlıklar kendilerinin kopyalarını üretmeye muktedir olmalılar, ve bu kopyalar da tekrar üremeye muktedir olmalıdırlar. Yeni kopyalar eskilerin karakterlerinin varisi olmalıdırlar. Bazan farklı değişmeler cinsel üremede yeniden bir araya gelebilir. B - Değişim: Varlık topluluğunda farklı karakterler dizisi olmalıdır ve yeni değişikliklerin topluluğa sokulması için bir düzenek olmalıdır. C - Çeşitlilik: Kalıt özellikler; ya idame ile (doğal seçilim), ya da partner bularak yavru üretme (cinsel seçilim) yetisi ile; varlıkların kendilerini üretme yeteneğini bir şekilde etkilemelidirler. Eğer varlık veya organizma üremek üzere idame ederse, süreç yeniden başlar. Bazan, daha katı belirlemelerde, çeşitleme ve seçilimin farklı varlıklarda etki yapması gerekir. Darvinizmin belirlediği, hangi vasıtayla olursa olsun, bu şartların bulunduğu herhangi sistemde evrimin meydana gelmesinin olasılığıdır. Yani zamanla varlıklar, kendilerinin tekrar meydana gelmesini destekleme eğiliminde olan karmaşık özellikler biriktirirler. Bu, Evrensel Darvinizm (ilk defa Richard Dawkins tarafından "Gen Bencildir" (1976) kitabında kullanıldığı gibi) olarak adlandırılır. Sitemizde evrimle ilgili geniş bilgi ve son gelişmeler ayrıca ele alınmıştır. Kaynakça: en.wikipedia.org/wiki/Darwinism www.bartleby.com/65/da/Darwinis.html www.talkorigins.org/faqs/darwinism.html plato.stanford.edu/entries/darwinism/

http://www.biyologlar.com/darwinizmin-tanimi

Biyolojinin Felsefesi

Biyoloji Felsefesi, alan olarak diğeri biyoloji alanlarına göre daha çok yenidir. Biyoloji felsefesi diğer alanlardan farklı olarak deney yapabilme ve bir şeyi ispatlayabilme şansı yoktur.Bu nedenle Biyoloji Felsefesi'nin amacı labarotuvarda ispatlanamayan problemleri varsayımlar üreterek çözmektir.Bu problemlerden en büyüğü ve en sık tartışılanı da "Dünyanın ve ilk insanın var oluşu" konusudur. İşte bu problemler tartışılırken, tarafsız olan bilim maalesef bazı gruplarca siyasallaştırılıyor ve bilim subjektif olmaya zorlanıyor.Bu problemler tartışılırken biyoloji ile uzaktan yakından ilgisi olmayan kişiler bile bu tartışmanın içinde yer alabiliyor. İşte bu nedenle "Biyoloji Felsefesi" objektif olmaktan uzaklaşıyor. Günümüzde en sıcak tartışmaların yaşandığı konu: "Evrim Teorisi-Yaratılış Teorisi çatışması" yani ateist-dindar çatışması... Allah'a inanan bir insan olarak Yaratılış Teorisi'nin su götürmez bir gerçek olduğuna inanıyorum. Fakat bu konuda inanç yetmez. Yüce Yaratıcının dünyayı ve ilk insanı nasıl ve ne şartlarda yarattığını anlamak için Allah'ın vermiş olduğu beyini kullanmamız gerektiğine inanıyorum. "Allah'ın takdiridir", "Hey Yüce Allah'ım ne güzel yaratmışsın" sözleriyle yetinmek yerine bu konuda araştırmalar yapılmalıdır. Nitekim ilk vahiyi "Oku!" olan bir dinin ve "İlim Çin'de de olsa bulup getiriniz" diyen bir Peygamber'in ümmeti olarak bu en temel en vazifemiz olmalıdır. Zaten İslam toplumları salt "Kaderci" anlayışla bu duruma düşmüşlerdir. Bilimi gavur icadı olarak görerek, bilimin dinsizlik olduğunu söyleyerek Batı'nın gerisinde kalmış ve Batı toplumlarının oyuncağı olmuşlardır. Evrim Teorisine gelince, ben birtakım çevreler gibi tamamen reddetmiyorum. Çünkü Evrim Teorisi'ne tamamen yanlış dersem bilime ve bu zamana kadar, bu konuda objektif araştırmalar yapmış bilim adamlarına haksızlık etmiş olurum ve subjektif olurum. Evrim Teorisi bazı çevrelerin anlattığı gibi sadece "İnsan maymundan gelmiştir" tezinden ibaret değildir. Evrim Teorisi'ni bilmeyen bir insanın bu konularda yorum yapması bana göre yanlış. Nasıl bir biyologun ülkenin para politikaları konusunda çözüm üretmesi ne kadar abes ise biyoloji ile alakası olmayan bir kişinin bu konuda yorum yapması abestir. Biyolojide her zaman rastladığımız Adaptasyon, Modifikasyon, Mutasyon gibi olgular vardır.Evrim teorisi tamamen reddedilirse o zaman bu olgulara yokmuş gibi davranmamız gerekir yada bazı çevreler gibi "Allah'ın takdiridir" deyip kestirip atmak gerekir. Evrim Teorisinde Düşülen Bazı Yanlışlar: 1."İnsan maymundan gelmiştir." görüşü: İnsanın maymundan gelme gibi bir şansı yoktur. Çünkü türün tanımına baktığımızda çiftleştiklerinde verimli döller verebilen canlı topluluğu olarak tanımlanır. Ama bir insan ile maymuna çiftleştirmeye kalktığımızda türün tanımına uyulmayan bir durum görülür. Yani döl meydana gelmez. 2."Doğa tesadüfen meydana gelmiştir" görüşüoğa öyle bir intizam içinde varlığını sürdürmektedir ki çoğu doğa olayı insanda hayranlık uyandırmış ve icatlara ön ayak olmuştur.Bir kompozisyon yazdığımızda kelimeler tesadüfen değil bizim istediğimiz şekilde yanyana gelir. "Yararlı mutasyonlar vardır." görüşü: Şu ana kadar görülen yararlı mutasyon yoktur. Eğer olsaydı çevremizde bir sürü X-men olurdu. Ayrıca Darwin'in "İnsanın Türeyişi" adlı kitabında insanın bazı uzuvlarının hiçbir işe yaramadığını ve fazlalık olduğunu savunmuştur. Örnek:Kulak kepçesi... Oysa kulak kepçesi ses dalgalarını bir anten gibi toplar. Yani vücudumuzdaki her uzuv(organ) bir işe yarayacak şekilde yaratılmıştır. Yaratılış Teorisi'nde Düşülen Bazı Yanlışlar 1.Yüce Allah'ı sürekli ispat etmeye çalışmak... Yüce Allah zaten doğada insanoğluna varlığını göstermiştir. Anlayabilene... 2.Evrim teorisini tamamen yok saymak.... 3.Evrim Teorisi'nin "İnsan maymundan gelmiştir" tezinden ibaret olduğunu sanmak... 4.Bilimi dinsizlik aracı olarak görmek... Fakat baktığımızda Evrim Teorisi ile Yaratılış Teorisi'nin birbirini desteklediği noktalar var: Örneğin Kuran-ı Kerim'de Saffat Suresi'nin 11. ayetinde "Biz insanı yapışkan çamurdan yarattık" ibaresi vardır. Bu ibare Evrim Teorisi deneylerinden biri olan Stanley-Miller deneyini doğrular nitelikte. Stanley-Miller yaptıkları deneylerde inorganik maddelerden bulamaç hazırlamışlar ve bu bulamaçtan o zamanın ortam şartlarını labarotuvarda sağlayarak aminoasit elde etmişlerdir. Aminoasit de bilindiği gibi proteinlerin temel yapıtaşıdır.Kuran-ı Kerim'de bahsi geçen bu yapışkan çamur kanaatimce işte bu bulamaçtır. Sonuç olarak bilim ve din bir arada bulunabilir. Bazı çevreler aksini savunsa da...

http://www.biyologlar.com/biyolojinin-felsefesi

Uygulamalı Etoloji ve Hayvan Refahı

Ziraatçılar ve veteriner hekimlerin davranış konularındaki envanter çalışmalarını, genellikle “anormal davranış” olarak tanımlanan davranış özelliklerinin nedenlerini irdeleyen çalışmalar izlemiştir. Belli yetiştirme koşulları altında, normal olarak tanımlanan davranışlardan sapmalar önceleri tereddütsüz olarak anormal olarak tanımlanmıştır. Ancak sonraki çalışmaların ve tartışmaların bir sonucu olarak, bu tanım altındaki birçok olgu için anormal mi yoksa uyumun bir sonucu mu demek için karar vermenin güç olduğu yargısına varılmıştır (Sambraus, 1998). Çevresel gereksinimleri insanlar tarafından karşılanan hayvanlar üzerinde çalışan etologlar, günümüzde de ağırlıklı olarak yetiştirme koşullarının davranışlarda yarattığı farklılıklar yada sapmalar üzerinde yoğun olarak çalışmaya devam etmektedirler. Bunun sonucu “türün davranış biyolojisine uygun yetiştirme koşulları” deyimi ortaya çıkmıştır. Uygulamalı etoloji çalışmalarının başladığı tarihlerde, toplumsal gelişmeler sonucunda ortaya çıkan “hayvan refahı” olgusu ve onu izleyen hayvan refahı konusundaki bilimsel tartışmalar uygulamalı etologların çalışmalarını bu alanda yoğunlaştırmalarına neden olmuştur. Millman ve ark. (2004), hayvan refahının sağlanmasında etologların katkısını tartıştıkları makalede, Uluslararası Uygulamalı Etoloji Topluluğunun (ISAE) kurulmasından sonra geçen yaklaşık 35 yıllık süreç içerisinde konu ile ilgili olarak yürütülen çalışmaların çok önemli bir bölümünün hayvan refahını anlamaya/tanımlamaya yönelik olduğunu ve hayvan refahına ilginin topluluk üyeleri açısından önemini koruyacağı düşüncesini dile getirmektedirler. Bu durumun bir sonucu olarak hayvan davranışı ile hayvan refahı çoğu kez yan yana, hatta birbirinin yerine anılmaya başlanmıştır. Hâlbuki hayvan refahı bilimsel çalışmalardaki bir yaklaşımı ifade eder. Hayvan refahı hayvanlara ilişkin tüm bilim alanlarından yararlandığı gibi sosyal bilimlerle de ilişkileri bulunmaktadır (Lund ve ark., 2006). Bu haliyle hayvan davranışları hayvan refahının araçlarından biridir, ancak hayvan davranışları biliminin yaklaşımı her zaman hayvan refahını içermeyebilir. Hayvan davranışları ile hayvan refahı arasındaki ilişkiyi, farklı uzmanlık alanları olarak şekillenen hayvan besleme ve hayvan yetiştirme arasında var olan ilişkiler ile de betimlemek mümkündür. Hayvan besleme, her koşulda hayvanın besin gereksinimini optimum bir şekilde ortaya koymakla görevli, hayvanın bunu nasıl sağlayacağını belirlemeye çalışan teknik ve yöntemlerin bütünüdür. Hayvan yetiştirme ise hayvanın yaşamını, üremesini ve ürün vermesini garanti altına almaya yönelik teknik ve yöntemler bütünüdür. Bu anlamda hayvan besleme hayvan yetiştirmenin araçlarından birisidir. Ancak hayvan beslemeye ilişkin yöntemlerin tamamı hayvan yetiştirme endişesi taşımayabilir.

http://www.biyologlar.com/uygulamali-etoloji-ve-hayvan-refahi

7. Ulusal Evrim Konferansı

7. Ulusal Evrim Konferansı

ODTÜ Biyoloji ve Genetik Topluluğu olarak bilimsel bilginin tüm insanlara doğrudan ulaşması için yaptığımız çalışmaları büyük bir heyecanla devam ettiriyoruz. Birçok farklı alanda devam ettirdiğimiz çalışmaların yanında biyolojinin bütünleştirici kuramı olan evrim kuramı çok farklı bir konumda durmakta. Kuram üzerindeki kara bulutları dağıtmak, bilimsel bilgiyi ve tartışmaları herkese birinci ağızdan ulaştırabilmek amacıyla gelenekselleştirmeye çalıştığımız evrim konferanslarından yedincisini bu yıl 29-30 Eylül tarihlerinde düzenliyoruz. Konferansımızın hazırlıklarını bir an önce tamamlamak için yoğun bir şekilde çalışıyoruz. Değişiklikler ve yenilikler konusundaki bilgileri bu web sayfası üzerinden ve Facebook’taki etkinlik sayfamızdan takip edebilirsiniz. Sayfayı ve Facebook etkinliğini tanıdıklarınızla paylaşmanız hem bizlere hem de tanıdıklarınıza büyük bir yardım olacaktır. Öğrenci Sunumları Geçen yıl ilk defa zaman ayırdığımız ve çok güzel verim aldığımız öğrenci sunumlarını bu yıl da devam ettiriyoruz. Bu sunumlar, poster ve 30 dakikalık konuşmalar şeklinde olacaktır. Ayrıntılı bilgi için Sözlü veya Posterli Sunum Başvurusu sayfasına göz atın. Destek Konferans düzenleme aşamasında, bir öğrenci topluluğu olarak, parasal kaynak desteğine ihtiyacımız var. Bu konuda önerilerinizi, yardımlarınızı, sponsorluk tekliflerinizi bekliyoruz. Bize ulaşmak için İletişim sayfamızı kullanabilirsiniz. Ayrıca etkinliğimizi iş yerinizde, okulunuzda, forumlarda, sözlüklerde ve sosyal medyalarda duyurarak bize destek olabilirsiniz. Kayıtlar Konferansımıza kayıtlar 7 Ağustos 2012 tarihinde başlayacak ve 24 Eylül 2012’de sonlanacaktır. Önemli Bilgiler sayfamızda kayıtlar ile ilgili ayrıntılı bilgiler bulunmaktadır. Kayıt için Katılım Başvurusu sayfamızdaki form dışında bir kanal kullanılmayacaktır.   SaatProgram (29 Eylül 2012, Cumartesi) 9:00 Kayıtlar Başlangıç 10:00 Açılış Konuşması 10:20 Öğrenci Sunumu 10:50 Kahve Arası 11:10 Akademisyen Konuşması 12:00 Öğle Yemeği 13:30 Öğrenci Sunumu 14:00 Öğrenci Sunumu 14:30 Poster Sunumları 15:30 Akademisyen Konuşması 17:00 MTA Tabiat Tarihi Müzesi Gezisi SaatProgram (30 Eylül 2012, Pazar) 10:00 Açılış Konuşması 10:20 Akademisyen Konuşması 11:10 Kahve Arası 11:30 Öğrenci Sunumu 12:00 Öğle Yemeği 13:00 Akademisyen Konuşması 13:50 Kahve Arası 14:10 Akademisyen Konuşması 15:00 Kahve Arası 15:20 Akademisyen Konuşması 17:00 Kapanış   Sözlü Sunumlar 7. Ulusal Evrim Konferansı programında öğrenci sunumları 30 dakika, Türkiye'de öğretim üyeliği yapmakta olan hocalarımızın konuşmaları 50 dakika olacaktır; yurt dışından gelecek öğretim üyesi hocamız ise (İngilizce) 90 dakikalık bir konuşma yapacaktır. Konuşma sürelerine soru-cevap kısmı dahildir. Poster Sunumları 7. Ulusal Evrim Konferansı'nda, posterleriyle katılan ve sunum yapacak olan katılımcılarımız, posterlerini saat 9:00 ile 10:00 arasında Cumartesi günü, topluluk görevlileri tarafında gösterilecek panolara asacaktır ve Cumartesi günü saat 14:30'da başlayacak ve 60 dakika sürecek poster sunumu oturumunda sunacaktır, elbette kahve aralarında da poster sunumları başlayabilir/devam edebilir.

http://www.biyologlar.com/7-ulusal-evrim-konferansi

Nesli Tükenen Hayvanlar İçin Neler Yapılabilir

Yabani Hayvanların biz insanlarla kontrollü ortak yasam alanlarını paylaşım geleneği çok eskilere dayanmaktadır. Yaklaşık 3 bin yıllık tarihi bir geçmişi olan bu ilişkiyi gerek yabani hayvan barınakları ve gerekse hayvanat bahçelerinin (ZOO) yaptıkları birçok araştırmadan biliyoruz. Bunlar arasında Cin`deki "intelligentia park i" en tarihi olanı unvanına sahiptir ve bunun dışında eski mısırdaki hayvan barınakları ve Romalılar döneminde "Campagna"lardaki fil yetistiriciligi de bu mana da önemlidir. Ve daha sonralari yeni cagla birlikte bugünkü hayvanat bahcelerinin de temellerini olusturan bir çok yabani hayvan bahcesi ve zoo kuruldu. Yani yabani hayvan bakimi günümce ait bir oluşum değildir Hatta "homo sapiens" dönemine kadar uzanan bir geçmişten söz etmek bile mümkündür; kal diki evcilleştirilme tarihini de başka türlü izah edemeyiz. Bugünkü ev hayvanlarının atalarının da yabani hayatta ait oldukları gerçeği kendi basına bizi böyle bir yoruma götürür. Eğer biz hayvanat bahcelerini insan - yabani hayvan ilişkileri ikileminde ele alırsak yabani hayvan bakımının 10.000 yıllık bir tarihi geçmişinin olduğunu söyleyebiliriz. Ancak günümüz hayvanat bahcelerinin amacı ile "homo sapiens" dönemindeki yabani hayvan bakımının amacı arasında tamamen tersi bir durum vardır. Modern Zoo`larda "homo sapiens" dönemden günüce kadar süregelen insan menseli bu anlamdaki olumsuzlukları tersine çevirme amaçlanmaktadır diyebiliriz. Yani yetiştirme alanında yapılan çalışmalar, genetik variabilitenin azami seviyeye çıkarılmasına yönelik çalışmalar ve de her türlüsünden evcilleştirmenin yol açtığı olumsuzlukların giderilmesine yönelik çalışmalar bugünkü modern Zoo`laf için en önemli öncelliktir. Hayvanat bahceleri (Zoo) dün olduğu gibi bugünde önemlerini korumaktadırlar. Onların yabani hayati anlama/anlatma fonksiyonları ve yabani hayvanları tanıma ve onlarla ilgili insanda oluşmuş önyargıları yok etme eylemliliği çok önemli bir değerdedir. 19 yüzyılda daha çok hayvanlar alemini merak temelinde perspektiflere sahip olan Zoo`lar gecen yüzyıllık süre içerisinde özellikle Hedigerin 1942 yılında biyolojiye kazandırdığı "Hayvanat bahceleri biyolojisi; (Tiergartenbiologie)" kavramı bu konuda radikal görüşler ortaya çıkardı. Özellikle ikinci dünya savasından sonra nesli tükenmekte olan hayvanlar ve hayvanat bahcelerinin görevleri gibi kritik belirlemeler masaya yatırıldı. 1970`in ortalarından itibaren bu konudaki tartışmalar legislativ tarzda ele alınmaya başlandı Ve bunların neticesinde Washington çeşitliliği (hayvan ve bitki türleri) koruma anlaşması (WA) ratikative (vücut bulmak vs.) edildi. Ve daha sonralari CITES (Convention on International Trade in Endangered Species of Wild Fauna and Flora) olarak değiştirildi ve birçok uluslararası hayvanat bahceleri yöneticisi ve dernekler, ve de uzman kurum ve organizasyonların aktif çalışmalarıyla karara bağlanan birçok kararname ve yönetmelikler devletleri bağlayıcı tarzda kanunlaştırıldı ve nihayetinde AB normları bünyesinde birlik üyesi ülkeleri de bağlayıcı kanunlar ve yönetmelikler (EU-Zoorichtlinie). Olarak yasalarda yer aldı. Tabiî ki bütün bunlara paralel olarak hayvanat bahcelerime amaç ve tüzüklerine anlamına uygun olarak değiştirip kendi birlik ve organizasyonlarını güçlendirdiler. Ve birçok resmi kurum ve kuruluşlarla olan organik bağlarını güçlendirip NGO`larla (Non- Governmental Organization) çok sıkı işbirliklerine girdiler. Hayvanat bahceleri maceramız yolculuğuna devam ederken doğadaki tür ceşitlliğindeki erimede hızından bir şey kaybetmiyor ve adeta tehlike canlarını çalmaya devam ediyor. Ve sırf emational (duygusal) anlamdaki önlemlerde türlerin çeşitliliğini korumaya yetmiyor. Yapılan birçok tartışmalar daha çok emationel bir muhtevaya sahip ve faktiv (reel) önlemlerden uzak ve antropomorph bir karekter tasimakta. Ve bundan dolayda uygulanabilirlikleri reel olmaktan çok uzak kalıyor. Burada asil ihtiyaç duyulan daha çok bilimsel araç ve gereç ve de bilgi alışverişini koordine eden daha aktif organizasyonlar ve de kamuoyunu bilgilendiren geniş kapsamlı enformasyon ağları temel ihtiyaç olarak bu günden yarına pratiğe geçmelidir Ebetteki şimdiye kadar sergilenmiş birçok değerli çabayı görmezlikten gelemeyiz bilakis onların pratik uygula marina kendi penceremizden her türlü desteği vermeye devam edeceğiz. Tabiî ki burada AB hayvanat bahceleri yasalarını (EU- Zoorichtlinie) görmezlikten gelemeyiz bilakis bunlar yabani hayatin en önemli kazanımlarıdır. Burada sorun bunların pratikte işlevsel kılınmasıdır. Ve biliyoruz ki böyle bir durumda vitrin vazifesi gören hiçbir hayvanat bahcesi isletme izni alamayacak sadece yabani hayati kurtarmayı kendilerine amaç edinen Zoo`lar mevcudiyetini koruyacak. Yani tür çeşitliliğinin mazi olduğu gün geldiğinde sadece aşağıdaki 4 temel prensimi kendilerine amaç edinmiş hayvanat bahceleri hayatımızdaki varlıklarını sürdürüyor olacaklar 1. Eğitim: İnsanlar yabani hayvan, yabani hayat ve biotope gibi konularda süreklilik arz eden bicimde bilgilendirilmelidir. 2. Dinlenme 3. Tür çeşitliliğini koruma: Nesli tükenmekte olan ya da olma tehlikesi ile karsı olan yabani hayvanları bünyesine almayı temel ilke edinmeli buna uygun bakim sistemlerini oluşturup geliştirmelidir. 4. Araştırma. İn-site anlamdaki projeler araştırılmalı ve de böylesi bilimsel çalışmalar desteklenmelidir. Hayvan bakim koşullarının maksimum seviyede tutulması için aktuel araştırmaların ışığındaki bir sürekliliği içleştirmelidir. Tabii olarak bu amaçların gerçekleşmesinde küçük hayvanat bahceleri yetmezlikler yasayacaklar ve de yasıyorlar. Bu anlamda tam da bu noktada kendilerini tür çeşitliliğinin korunmasında yetkin, sorumlu gören her organizasyon (Mesela: EAZA "European Association of Zoos and Aquaria", EEP "European Endangered Species Programmes" gibi...) bu anlamdaki çalışmalara aktif destek sunmalıdırlar. Kaldı ki bu tür organizasyonların sorumlulukları RIO Konventionunda ayni yönde acık seçik tanımlanmış ve bağlayıcılığı vurgulanmıştır. Ebetteki bunlarda yeterli değil. Öyleci hayvanat bahceleri adeta cehre ve çevrelerini radikal anlam da değiştirme sorumluluğu ve de zorunluluğu ile karsı karşıyalar. Yani "sırf koleksiyoncu zihniyet" artik "state of the art" olmaktan çıkmıştır. Belki ziyaretçi çekme amaçlı (ekonomik amaçlı) böyle bir şeyi kendisini halen dayatıyor olabilir, fakat bu Zoo`lari canlılar müzesine dönüştürmeyi hakli kılmaz. Yani hayvanat bahcelerine alınacak hayvanlar herşeyden önce Zoolarin ihtiyacından değil yabani hayatin korunmasına yönelik bir amacı önüne koymalıdır. Böylesi bir durumda hangi hayvan türü? Ve neden? alınacak tür nasıl ve nerede bakılacak? Gibi sorular olmaksa olmazından bilimsel olarak cevaplandırılması gereken temel kritikler olmalıdır Ben burada "statü of THA art" kavramını öneminden dolayı biraz açmak istiyorum. Yani hayvanların konulacağı acık ve kapalı alanların etnolojik, çevreyle ilgili, genetik, fizyolojik vb. bilimsel değeri olan verilere uygunluğu tartışmaya yer vermeyecek açıklıkta uygun olmalıdır. Günümüzdeki bilimsel değerlerin yol göstericiliğinde yaban hayvanlarının hayvanat bahcelerinde de olsa onların doğal ortamlarına gerek botanik ve gerekse de büyüklük (hacim) anlamında uyumluluk içerisinde olması gerekir. Günümüzde bazı Zoo`larin bu tespitlere uygunluk arz eden mevcudiyetice bu planlama ve tespitlerin uygulanabilirlik derecesini artırmaktadır. Fakat bu; yabani hayvan bakimi şartlarının sadece "Disney Touch" olacağı anlamına gelmez bilakis yabani yasam ortamının bazı Sünni yapıilanmalarla da giderilebileceği imkânlarda göz ardi edilmeyecektir. Burada temel amaç hayvanların repertoirel davranışlarını yasayabilecekleri doğal yasam ortamlarının maksimum dereceye getirilebilme perspektifinin olmasıdır. "State of the art" kavramı ayni zamanda klasik anlamdaki Zoo anlayışını da mahkûm etmektedir. Yani Zoo`lar artik bireysel agiere olma durumlarını terk etmeliler. Zoologlar, Biyolog lar artik kendilerini enternasyonal işbirliği ve bilgi alışverişi kollektivismusuna entegre etmeliler ve bu anlamda dünya çapında bir perspektifin sahibi olarak hayvan biyolojisi merkezli işbirliklerine hazır olmalılar ve de botanik bahceleri, üniversiteler, yabani hayati araştıran birimler vs. birçok kurum ve kuruluşla kooparativ çalışmaları önlerine koymalıdırlar. Ve hatta bu anlamda Zoo`lar neden kendi projelerini "in - situ" olarak ele almasınlar Elbette şimdiden birçok -botanik bahceleri ve hayvanat bahceleri kombinasyonlu- Zoo`lar umut veren basarîli çalışmalar yürütmektedirler. Mesela: Wilhelma in Stuttgart, Paignton in England, Zoo Singapur bunlardan sadece bir kaçıdır. Zoo Zürich deki Masoala evi, ya da Tiergarten Schönbrunn deki Regenwald evi Botanik - Zoologie Kombinationunun en verimli yenilikleri olarak görülebile Çünkü bu projelerde arka plandaki en temel amaç hayvan ve bitki ortak yaşamının yabani hayati tanıma ve realize etme yönündedir. Kaldı ki hayvan bitki koevolutiv kombinasyonunun evolutiv yasamın motoru olduğu gerçekliği de göz önüne alındığında ve de insanların da ziyaretçi statüsünde bu kombinationda yerini aldığıca eklendiğinde bu tür projelerin önem ve ehemmiyetleri kesin kez ortaya çıkacaktır. Zoo`lar amaçlarına uygun gelişim ve değişimi yasamak zorundalar. Burada New York, Cincinatti, Vancouver, Emmen gibi yerlerde doğa-tarihi müzesi - Zoo kooperasyonları amacına uygun basarîli çalışmalar yürüten hayvanat bahceleri olarak gösterebiliriz. Bunlardan New York takı Bronx Zoo daki Kongobölümü görülmeye değer çok basarîli bir synthese hayat vermiş. Bu kombination`un yarattığı efekt büyük bir çeşitlilik göstermektedir: Mesela: Bilgi, canlı hayvanlar, bitkiler ve de exponativ müze kooperatif ahengi insani adeta başka bir âleme götürüyor ve insana biotop anlamda dün ve yarınlarda nelerin kaybedildiğini bir film şeridi gibi gözler önüne seriyor. Adeta interaktivitet bir sanat yaratılmış. Ziyaretçiler gördükleri karsısında geleceği kurtarma amaçlı ekonomik destek olma duygusu bile yasıyorlar. Yabani hayati teşvik anlamında ki gerekliliği tüm çıplaklığı ile ziyaretçilere göstermektedir Tabii ki yukarıda anlatmaya çalıştığım bazı doğruya evirilme basarîsi göstermiş projelerin, küçük hayvanat bahcelerinin vasıflarını yitirdiği ya da yitireceği seklindeki bir sonuca yorumlanması yerinde bir belirleme olmayacaktır. Çünkü yabani hayati yasama, yaşatma ve koruma anlamında her türden irili ufaklı yabani hayvan birimleri kendi kaynakları ölçüsünde büyük isler başarabilirler. Benim burada izahatını yapmaya çalıştığım şey amaç ve amaçlara uygunluk prensipleridir. Bizler hepimiz bu çerçevede sorumluluklar ve zorunluluklar sahibi olma durumundayız. Mesela nesli tükenmekte olan hayvanları korumaya almak yabani hayvanlar ile ilgili bilgilendirme çalışmaları yapmak ve de onların yasam koşullarını insanlara (ziyaretçi) hissettirmek yapabileceklerimizin en asgarisi olmalıdır. Yani ister küçük olsun ister büyük olsun her hayvanat bahcesi yukarıda bahsini ettiğim 4 temel sorumluluğu benimsemeli ve gereklerini yerine getirmenin çabasını sergilemelidir. Burada kendisine ekolojik-sistem temelinde stratejiler oluşturmuş olan WAZA - (World Association of Zoos and Aquariums - Conservation) yabani hayvanlarla uğrasan her birimin kendine rehber edineceği bilimsel bir organisation olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. Bu birimle olan organik ilişkilerin yabani hayat anlamında teşvik edici motifler yaratacağı faktiv bir olgudur. Bu temelde gerek in-situ ve gerekse ex- situ bicicilerinde yaban Hayvanlarını koruma projeleri mevcut bilimsel veriler ışığında optimal ize edilmelidir. Ayni şekilde yabani yasama hazırlama ve katkı amaçlı yaban hayvani yetiştirme programları WAZA felsefesi merkezli yürütülmesi çok önemlidir. 2.) Yabani Hayat ve Yasam Alanları 2.1.) Yasam Alanları Yabani hayvanlar daha çok vahşi ormanlarda yasamaktalar. Yani insanların dokunamadığı, giremediği alanlar güvenlikli yasam alanları olarak tercih edilmektedir. Ne yazık ki insanlar tarafından islenmiş, kendi ihtiyaçları temelinde sekil verilmiş arazilerin Ergün çoğalarak büyümesi beraberinde yabani hayvanların yasam alanlarını küçültmekte ve bunun sonucu olacakta yabani hayvanların gerek tür gerekse sayısal anlamdaki popülasyonları azalmakta ya da yok olmaktadır.. Bundan dolayıdır ki yabani hayvanların yasam alanları ile ilgili ihtiyaçları temelindeki proje ve araştırmalar yoğunluk kazandırılmalıdır. Her şeyden önce onları düşmanlarından koruyacak, gıda ihtiyaçlarına yanıt olabilecek, üremelerine olanak sağlıyacak yasam alanları yaratılmalıdır. 2.2) Yabani Hayat Etimolojisi ve Tanımı 2.2.1.) Genel Bilgiler İlk olarak 15 yüzyılda değişik tanımlamalarla izahatı yapılmaya başlanan yabani hayat kavramına 17 yüzyıl ile birlikte cofrayadan cografyaya ve hatta kültürden kültüre farklılık gösteren tanımlamalar geliştirilmeye çalışıldı. Mesela; „terk edilmiş alanlar“, "issizlik, çöl“, "insansız yerler“, „vahşi ormanlar“ gibi kavramlarla izah edilmeye çalışıldı. Günümüzde daha çok „bozkır“, „çöl, sahra“, balta girmemiş orman“, „fundalık“, „bataklık“ gibi kavramlarla tanımlanmaya çalışılmaktadır. Ancak bazı negatif tanımlamalar da yapılmıyor değil mesela; „verimsizlik“, issizlik“, „faydasızlık“, „sürgün“, „kültürsüzlük“ vb gibi… 1872 yılındaki bilimsel tanımlama ihtiyacı ortaya çıkıncaya kadarki sürede çok değişik tanımlamalar yapıldı. Günümüzde bu anlamdaki mevcut önyargılara yanıt olma temelinde bazı etimolojik tanımlamaları burada zikretme gereği duymaktayım. Acımasız, karışık, yabanileşmiş, yolunu sasırmış hayat (Luther); Orman kanunlarının ve kargaşanın hâkim olduğu hayat (Schambach); Huşu ve dehşet arasındaki gerilim, şaşkınlık ve ürperme, tutku ve telaş, özlem ve korku, esenlik ve çaresizlik. (Wolfgang Scherzinger) ya da aldatıcı, yanıltıcı maddelestirme (Roderik Nash) Yaban hayati ile ilgili tarihsel negatif / pozitif tanımlamalardan anlıyoruz ki biz insanların yabani hayata karşıtlık temelindeki duruşumuz çok derin tarihi köklere sahip. Öncüllerimiz yabani hayati kültürlü olmanın zıt anlamlısı tehlikeli ve kontrol edilemeyen yasam sahaları olarak görmek ve tanımlamak istemişler. Günümüzde bir çok insan yaban hayati görsel yazılı basından tanıdığı için böylesi manupulasyonlara oldukca yatkin bir yapi icerisinde. Kaldı ki yabani hayata çıkarlar temelinde karşıt pozisyondaki insan kaynaklı birimlerin hakim mevcudiyetleri de hesaba katıldığında bu konudaki çalışmaların pozitif evirilme anlamındaki basari şanslarıda o anlamda zor olacaktır. 2.2.2.) Yabani hayatla ilgili bazı bilimsel tanımlamalar - Convertion International`a göre Yabani Hayat: Başlangıçtaki vejetasyonunun %70 den fazlasını koruyabilmiş, yüzölçümü 1000.000 ha dan fazla olan, bir km² sinde 5 insandan az yasayan yasam alanları yabani hayat yasam alanları olarak tanımlanır. Bu tanıma göre dünyada toplam 37 yabani yasam alanı mevcuttur. - International Union of Conservation Natüre göre Yabani Hayat: Asli karakterini koruyabilmiş, biyolojik çeşitliliği mevcut, bozulmamış yasam alanları dinamiğine sahip, sürekli yerleşkelerle morfolojik yapisi değiştirilmemiş olan ve koruma ve menecment programlarla karakteri korunabilen geniş, aslına uygun ya da çok az değişim göstermiş alanlar yabani yasam alanları olarak tanımlanır. 2.2.3.)Yabani Hayat ile ilgili çalışmalar Yabani hayatin mevcut yapisi ve kategorisine göre primler ve sekunder olarak iki bölüm altında inceleme yapmanın anlaşılır olmayı kolaylaştıracağını düşünüyorum. 1.) Primler yabani hayat: Burada amacı asmama anlamında sadece bazı genel konu baslıklarını vermekle yetineceğim - Kalite kontrol çalışmaları: Yerleşkelerin durumu, vejetasyon, faydalılık değerleri… - Indigene nüfus tespit ve araştırmaları - Kullanım alanları ve değerleri - Tehlike altında oluşlarına göre verilendirme çalışmaları - Koruma alanları: Antarktika (Southern Ocean Whale Sanctuary), Asya (Great Arctic Zapovednik), Avrupa (Laponia, Nationalpark Sarek und Naturreservat Sjaunja) - ... 2.) Sekunder Yabani Hayat: - Doğayı koruma konseptleri - gelişim süreçlerini kontrol programları - gerçekleştirilebilen projelerin tespiti: doğal orman rezervleri, toplam rezervler… - yabani hayat geliştirme alanları - … 2.2.4.) Yabani Hayat ve Ekoloji Burada amacı asmama adına kısaca ekoloji kavramına açıklık getirmenin doğru olacağına inanıyorum. 2.2.4.1.) Genel bilgiler Ekoloji (yunanca: mikos) 1866 yılında Ernest Haeckel tarafından organizmaların kendi aralarinda ve abiotik çevreleriyle ilişkilerini inceleyen ve de biyoloji biliminin bir dalı ve matematik biliminin de çok güçlü bir kolu olarak tanımlanmıştır. Ve daha sonralari Haeckel`in bu tanımlamasındaki anlamına uygun olarak geoekoloji ve bioekoloji tanımlamaları geliştirilmiştir. 20 yüzyılın ikinci yarısından sonra gelişen cevre bilinciyle birlikte cevre korumaya hizmet anlamında daha çok doğa bilimleri (biyoloji...) kategorisinde yerini almıştır. 2.2.4.2.) Biyolojide Ekoloji kavramı Ekoloji biliminin kurucuları olarak; darvinizm sempatizanlığı ile tanınan Haeckel den başka; Justus von Liebig, Charles Darvin, Karl August Möbius, Aldo Leopold, Ellen Swallow Richards, Arthur George Tansley ve August Thienemann sayılabilir. Ancak günümüzdeki ekoloji tartışmalarına damgasını vuran Danimarka asilli ünlü botanikçi Johannes Eugenius Bulow Warming`tir. Değişik dönemlerde ihtiyaçlar temelinde değişik kategorilerde ele alınan ekoloji kavramı günümüz ders kitaplarında ki tanımı itibariyle (Schroedel, 2005): "Ekoloji abiotik ve biotik faktörlerin birbirleriyle ve ekolojik-sistem içerisindeki karstiklikli etkileşimlerini inceleyen bilim koludur" Yani canlıların varılma sıklıkları ve yasam kalitelerinin değişim-ilişki bilimsel normları cercisinde ele alan bir kavram olarak genel bir tanımlamayla genel kabul görmektedir. 2.2.4.3.) Populüst anlam itibariyle ekoloji kavramı UNESCO` nun bu anlamdaki çalışmaları (Man and Biosphere-Programm ve Uluslararasi Biyoloji yılı gibi) ve ekolojik araştırmaların yaygınlaşması bu konudaki populüreteyi artirmistir. Mesela 1960 li yillarda amerikali biyolog Rachel Carson` nun cevreyi koruma temelinde öncülügünü ettigi hareketin DDT gibi cevre zehiri etkisindeki ilaclarin kullaniminin yasaklanmasinin global etkileri zamanla ekoloji kavraminin iceriginin de genislemesini beraberinde getirmistir. Böylece günümüz ekolojik hareketlerin temeli olusmustur. Ve karsimiza Öko-Ciftlikler, Öko-Sehirler, Öko-Enerji, Eko-Elektrik. Gibi birçok kavramlar seklinde çıkmıştır. Ebetteki bu hızlı gelişim paralelinde politik ve ekonomik çıkarlara dayalı suistimaleri de ortaya çıkardı. Ki bunlar günümüzde doğrulara ulaşmada çok büyük sorunlar olarak önümüzde durmaktalar. 2.2.4.4.) Araştırma malzemesi olarak ekoloji kavramı Biotik ve abiotik faktörlerin sistematik fonksiyonel ilişkileri çerçevesinde eko-sistem kavramı temelinde ekotop (Biotop + Biozönos), tür popülasyonları ve interdisipliner araştırmalar gibi kavramlarla içi doldurulmaya çalışıldı Ve böylece Evolutionbiolojisi, Genetik, Coğrafya, Klimatoloji, Ekonomi, Jeoloji, Etnoloji, Psycholoji, Cevre ve Tür farklılıklarını koruma gibi bilim dalları eko-sistemi korumanın olmazsa olmazları olarak kendisini dayattı 2.2.4.5.) Ekolojinin sınıflandırılması Klasik anlamda ekoloji: 1.) Autökoloji 2.) Populationekoloji 3.) Synekoloji İlgi alanlarına göre ekoloji: 1.) Hayvan, Bitki ve Mikroplar Ekolojisi 2.) Marine, Limnoloji ve Terrestik Ekoloji 3.) Geoekoloji 4.) Toprak Ekolojisi 5.) Moleküler Ekoloji 6.) Human Ekoloji 7.) Sivilisation Ekolojisi 8.) Arazi Ekolojisi 9.) Agrar ve Urban Ekolojisi 10.) Davranış Ekolojisi 11.) Kimyasal Ekoloji 12.) Eko-Toksikoloji 13.) vb. gibi Gelişim aşamalarına göre ekoloji: 1.) Neoekoloji 2.) Paleoekoloji 2.3.) Yasam Alanları Menecment- Yabani Hayvanlar - Uluslararası Sorumluluklar Doğanın bir bütün olarak düşünülmesi ve korunması, - globalizm pratik realitesinin (gerçekliğinin) kabulü ve yeryüzü topluluklarının ortak hareket etmesi temelinde - globus (yerküre) eksenli bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmaktadır. Dünyadaki hiçbir birim tek başına biyolojik çeşitliliği ve doğal yasam alanlarını koruyacak yetkinlikte ve güçte değil. İnsanların doğa ve yabani hayvanlar üzerindeki olumsuz etkilerinin national (ulusal) ve kültürel boyutları ile sınırları zorlayan bir tarzda artış eğilimi göstermesi; günümüzde tepkisel anlamdaki bir çok uluslararası cevre konventionu (sözleşmesi) çerçevesinde, - çerçevesi doğru çizilmiş çözümlemelerle -, özellikle göçebe hayvan türlerinin (su kuşları, memeli hayvanlar…) korunmasını prioritet (öncelikli…) sorumluluklar anlamında bir çok farklı organizasyonlar sahsında aktif pozisyon alma anlamında zorunluluk haline getirmektedir. Ancak devletler hukuku ve tek tek ülke sınırları; mevzuatlar ve pratik uygulamalar temelinde bazı düzenleme ve çalışmaları zaman zaman zorlaştırmaktadır. Mesela Lynx lynx adli yırtıcı kedilerin bu gün bir çok Avrupa ülkesindeki sinir hatlarında revirlerini oluşturmuş olmaları ve bunların yasam sahalarının ihtiyaçlar temelinde düzenlenmesi (yiyecek ihtiyacı, tehlikesiz hareket alanları vb) mutlak bir international işbirliğini zorunlu kılmaktadır. Yabani hayvan popülâsyonlarının etkin ve yararlı bir formda enternasyonal sözleşmeler (CBD ve IUCN gibi) çerçevesinde korunması ve ressourclerin (doğal kaynakların) symbiose bir anlayışla ele alınması; en önemli mantıklı regülâsyon (düzenleme…) metotları olarak kabul edilmelidir. Örneğin avcılığın böylesi bir çerçevede düzenlenmesi sadece popülasyonların korunmasında değil, ayni zamanda ekonomik getiriler temelinde de faydaya dönüşecektir. Böylesi çerçeve çalışmalarının incelenmesi, islenmesi ve Realsize edilebilirliliği yaklaşık 80 dünya ülkesinde etkinliği olan CIC (International Council for Game and Wildlife Conservation) adlı organizasyonun en önemli asli görevi olarak tanımlanmış ve böylece çalışmaların / projelerin yönetimi, araştırma birimleri ve avcılık örgütlerinin düzenlemesi ve de tek tek bireylerin bu anlamda eğitilmesi asli görevler olarak karsımıza çıkmaktadır. Yani ekosistemin korunmasında ve düzenlenmesinde ya da başka bir deyişle hayvan ve bitkilerin çeşitlilik anlamındaki negatif etkileşimleri; insanların özel ihtiyaçları temelindeki yönelimler eksenli olduğu gerçeğinin kabulü; böylesi çerçeve programları hazırlanırken ilk etapta dikkate alınması gereken nokta olmalıdır. Bu anlamda tasları yerli yerse oturtmak nasıl olacak gibi can âlici sorular çözümlemeler temelinde çok önemsenmelidir. Yani bir yandan kültür arazilerinin insanların ihtiyaçları temelinde düzenlenmesi gerekirken öbür yandan bilinçli ve aktif çalışmalarla yabani hayvanların bu birimlere integrationunu (bütünleşme…) kolaylaştırıcı önlemler geliştirilmelidir. Başka bir deyişle; insanların ve hayvanların birbirleri ile tek taraflı çıkarlara dayalı konfliktlerini (çelişki…) en asgariye indirmeye yönelik girişimler etkin ve aktif hale getirilmelidir. Böylesi projelerde; doğal interaktionlarin (ortak noktaların…) daha iyi görülüp değerlendirilmesi etkin düzenlemelere ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Uluslararası kabul gören bazı Integration stratejileri: Değişik alanlardaki arazi kullanım amaçlarının kesin ve acık tanımı yapılmalıdır. Habitat – Yabani Hayvan Menecment koordinasyonu sağlanmalıdır. Arazi kullanım planları oluşturulurken yabani hayvanlar etkin bir yan faktör olarak hesaba katılmalıdır (ormancılık, tarım, turizm, yol yapımı…) Popülâsyon kontrollerini amaçlayan avcılık anlayışının oluşturulmasını hedefleyen düzenlemelerde yerel birimlerdeki zarar ve toleranslar hesaba katılmalıdır (vejetasyon, hayvancılık…) Yaptığım bir takim statiksel yerel çalışmalarda; böylesi projelerde geleneksel bazı kalıplarında gözerdi edilmemesi gerekliliği ortaya cıktı. Mesela: avcı – ormancı çelişkisinin gerçekte traditional (geleneksel) karakterli olduğunun tespiti gibi. Yani kompetenz (yeterlilik, yetkinlik…) anlamadaki ayrışmalar geleneksel karakterli ve avcı -ormancı çelişkisini yaratmaktadır. Bu nedenle amaca yönelik yasal düzenlemeler ve eğitim çalışmaları çok önemsenmelidir. Ve hatta modern ulusal parklar menecmenti çalışmalarında böylesi çelişkilerin kendisini sorun olarak dayatmaması Gerçekliğini bu temelde yorumlamak bazı şeyleri anlaşılır kılacaktır. Yani böylesi projelerde asli aktörlerin çıkarsal işbirliğini gözeten bir duruş sahibi olmak gerekir. Yabani hayvan menecmenti projelerindeki realisation ve buna uygun yasal düzenlemeler yabani hayat bölgesel verilendirmelerinde (WÖRP) çok önemli instrumentler (faktörler…)olarak görülebilmelidir. Özellikle doğru temelde ele alınan yerel - politik planlamalar; bu anlamda çok olumlu sosyal sorumluluklar ortaya koyabilmekte ve yabani hayvanlarının yasadıkları yerlerde uygun yasam alanları sahibi olmaları gerektiği perspektifinin ortaya konulmasında çok etkili olabilmektedir. Yani doğa koruma ve politik duruşların ayni amaca hizmet temelinde kombinasyonu ile birçok sivil çalışma gruplarının çıkarlarının, kamusal çıkarlarla yasal zemindeki uyumu oluşturulabilir. Ayrıca böylesi uzun soluklu yönelimler ulusal sınırların da dışına tasan (EU Natura 2000 ) bir takim önlem ve infra strüktürel planlamalarla etkinlik ve yetkinlik anlamında pozitif sonuçlar vermek suretiyle değişik birimler (ormancı, avcı, çiftçi, turizm, doğa korumacılar, resmi birimler…) arasındaki çelişkileri azamiye indirme temelinde uyumlu bir durusu ortaya koyabilmektedir. Yabani hayvanlar için yasam alanları planlanırken onların ayni zamanda aktif faktör olarak görülmesi ve hesaba katılması çok önemli. Mesela olası göç yolları anlamındaki passiv yerleşke konumları göz önüne alınmalıdır. Yine insan kaynaklı olası müdahaleler önceden tespit edilmeli ve bunlara yönelik önlemsel projeler ve çalışmalar (özellikle Yabani Hayvan-Habitat) önceden sonuç verici bir program ve hedefe sahip olmalıdır ve karşılıklı sınırlara saygıyı esas alan prensipler nihayet olmalıdır. Yabani hayvan – insan çelişkilerindeki tarihsel nedenleri gözeten programlar flexibel (esnek…) olmalı ve integrativ sorunların çözümüne amaç edinmeli ve de her türlü relevant arazi kullanıcılarını göz önüne alan bir anlayış sergilemelidir. Yani bir bütün olarak var olmanın gerekçeleri önceden anlatılabilmeli yoksa bekle gör temelinde bir planlama kesinlikle yapılmamalıdır. Kesinlikle tüm etkili ve yetkili birimlerden oluşan yapılanmaların ortak konsensüsleri temelinde hareket edilmelidir. (Avcı-Belediye gibi). Ancak böylesi bir yönelimle ortak çıkarlar eksenli bir içice geçiş sağlanmış olur ki bu da basarîyi daim ve mantıklı kılacaktır. Söz konusu alanlar arasındaki harmonim denge (Balance) sosyo-ekonomik, politik – administrativ ve ekolojik dengesel ihtiyaçlar gibi önemli kriterleri gözeten önlemlerle mümkündür. Zaten CIC program ve ilkesel yaklaşımlarında da çözüm anlamındaki bütünlüksel yaklaşımların gerekliliğine işaret edilmekte ve insan – yabani hayvan – cevre balansının sosyo-ekonomik ve ekolojik sistem eksenli dinamikle sağlanacağı TESİD edilmektedir. Yani sonuç olarak yaşanabilir bir cevre ideali; büyük ölçekli yabani hayat – çevrebilim – arazi planlamaları ve bunların bütünün bir parçası olarak tüm gelişim safhalarında yerel, bölgesel, ulusal ve international katılımlı projelerle desteklenmesi ve ortaya konulması ile oluşturulabilir…

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenen-hayvanlar-icin-neler-yapilabilir

Malign Glial Tümörler

Malign Glial Tümörler

Türkiye Kanserle Savaş Vakfı’nın doktorlara yönelik güncel bilgilerin aktarıldığı Onkolojide Güncel Yaklaşım Toplantıları’nın 2013 yılındaki ilk toplantısı, Neolife Tıp Merkezi birlikteliğiyle 12 Ocak Cumartesi günü Point Hotel Barbaros’ta düzenlendi. Gelenekselleşen toplantının konusu “Malign Glial Tümörler” oldu ve yaklaşık 90 doktorun katılımıyla gerçekleşti. Malign Glial Tümörler başlığındaki toplantıda konu, farklı uzmanlık dallarındaki doktorlar tarafından tartışıldı. Hastalığın sürecindeki patolojik değerlendirmeler, cerrahi yaklaşımlar ile tıbbi ve radyasyon onkolojisi tedavilerine yönelik güncel yöntemler katılımcılara aktarıldı.Point Hotel Barbaros’ta düzenlenen toplantının açılışı, TKSV Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Meriç Şengöz tarafından yapıldı. Nöroşirurji Uzmanı Prof. Dr. Talat Kırış’ın oturum başkanlığını gerçekleştirdiği toplantının ilk bölümünde beyin tümörlerinin patolojik değerlendirmeleri, cerrahi tedavi yöntemleri ve malign tümörlerin tedavisindeki yeni gelişmeler doktorlarla paylaşıldı. Patoloji Uzmanı Prof. Dr. Aydın Sav “Malign Glial Tümörlerin Patolojik Değerlendirmesinde Gelişmeler” konusu hakkındaki sunumunu aktarırken, Nöroşirurji Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Ziyal, malign glial tümörlerin cerrahisindeki yeni gelişmeler ve yaklaşımlar hakkında bilgi verdi. Moleküler patolojideki gelişmeler ışığında özellikle MGMT metilasyonu, 1p19q ko-delesyonu ve IDH mutasyonunun malign glial tümörlerin gidişatı ve tedavi seçimi üzerindeki etkileri ile bu moleküler belirteçlerin değerlendirme tekniklerinin nasıl olması gerektiği üzerinde duruldu. Malign glial tümörlerde halen cerrahi olarak tam çıkartımın tedavi sonuçları üzerinde olumlu etkisi bulunuyor. Bu nedenle tam çıkartım olasılığını artırmaya yönelik cerrahi tekniklerden intraoperatif ultrason ve MR, 5-ALA ile floresan ışık altında rezeksiyon uygulamaları uzmanlarca tartışıldı. Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Ömer Uzel’in oturum başkanlığı yaptığı toplantının ikinci bölümünde ise, Malign Glial Tümörlerin tedavisinde tıbbi ve radyasyon onkolojisi yöntemleri ve yeni gelişmeler tartışıldı. Bu bölümde Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Demir “Anaplastik Gliomaların Tedavisinde Gelişmeler” konu başlığında katılımcılara bilgiler aktarırken,  Neolife Tıp Merkezi’nden Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Ufuk Abacıoğlu, “Glioblastoma Tedavisindeki Yenilikler” konusunda sunumunu gerçekleştirdi. Yakın zamanda uzun dönem sonuçları açıklanan anaplastik oligodendroglial tümörlerde PCV kemoterapisinin radyoterapiye eklenmesini araştıran, RTOG ve EORTC çalışmalarının sonuçları değerlendirildi. Özellikle bu hasta grubunda kemoterapi eklenmesinin faydalı olduğu ve bunun özellikle 1p19q kodelesyonu bulunan tümörlerde etkili olduğu belirtildi. Yine glioblastoma hastalarında standart tedavi olan cerrahi sonrası eşzamanlı radyoterapi ve temozolomid tedavisine ilaveten bir anjiogenez inhibitörü olan bevasizumabın eklenmesini araştıran AvaGlio çalışmasının sonuçları tartışıldı. Yaşlı glioblastoma hastalarında kısa süreli radyoterapi ve temozolomid kullanımı, Alman NOA-8 ve Türkiye’den de hasta katılımının olduğu Nordic çalışmaları ışığında değerlendirildi. Son olarak da yeni tedavi yöntemleri ışığında güncellenen RANO yanıt takip kriterleri gözden geçirildi. Yaklaşık 90 hekimin katıldığı bilimsel toplantının sonunda doktorlar, aktarılan tüm konular üzerinden tartışmalarını gerçekleştirdi. Detaylı bilgi için: Protein İletişim 0212 603 62 32http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/malign-glial-tumorler

XXIV.Ulusal Biyokimya Kongresi

XXIV.Ulusal Biyokimya Kongresi

Değerli Meslektaşlarım, Sizleri 25 - 28 Eylül 2012 tarihlerinde, tarih öncesi dönemden beri pek çok Anadolu Medeniyetine beşik olmuş, kucak açmış Konya’da, Hazreti Mevlana’nın kentinde yapılacak olan XXIV.Ulusal Biyokimya Kongresi ve Kongre öncesinde ve sonrasında gerçekleştirilecek olan çalıştaylara katılmaya davet etmekten onur duyuyorum. Açılış Konferansı, kongremizin de ana konusunu oluşturan Tıbbi Laboratuvarlarda İzlenebilirlik – Standardizasyon – Harmonizasyon üzerine Prof. Dr. Lothar Siekmann tarafından yapılacaktır. Prof. Siekmann, Joint Commission for Traceability in Laboratory Medicine (JCTLM) Yönetim Kurulu Üyesi, kuruluşun IFCC Temsilcisi ve JCTLM Reference Measurement Laboratories Çalışma Grubu Başkanı olup, izlenebilirlik – standardizasyon - harmonizasyon alanında en yetkin bilimcilerden biridir. Konuşmasının meslektaşlarımız için ilgi çekici olacağını düşünüyoruz. Kongre bilimsel programında bu yıl çok sayıda genel konferans da bulunmaktadır. Bunların başında “keynote” konuşmacılarımızdan Prof. Dr. Sevil Atasoy’un yapacağı Kepçe Kulaktan Kesik Kulağa Biyokriminolojinin Önlenemez Yükselişi başlıklı konuşma tüm katılımcılarımızın dikkatini çekecektir. Ayrıca, son zamanlarda yeniden canlanan Kolesterol, Dislipidemiler ve Statinler konusundaki tartışmalara klinisyenlerin nasıl baktığına yönelik olarak Kardiyolog Prof. Dr. Sinan Aydoğdu tarafından Klinisyen Gözüyle Kolesterol Tartışmalarına Güncel Bakış başlıklı bir genel konferans verilecektir. Son zamanlarda gerek tıp alanında, gerekse özel olarak tıbbi laboratuvar alanında önemli gelişmelerin olduğu Nanoteknoloji konusunda ise başarılı genç bilim insanlarımızdan Dr. Selman Yavuz tarafından Nanoteknoloji, Tıp ve Laboratuvar başlıklı bir genel konferans verilecektir. Bunlara ek olarak Prof. Dr. Reşat Apak, oksidatif stres, antioksidan aktivite/kapasite çalışmalarında kullanılan CUPRAC yöntemi konusunda Antioksidan Aktivite/Kapasite Tayin Yöntemleri, CUPRAC Yöntemi ve İnsan Sağlığındaki Önemi başlıklı, Prof. Dr. Sema Genç ise gene güncel bir konu olan osteoporoz üzerine Osteoporoz: Klinik ve Laboratuvar Yaklaşım başlıklı birer genel konferans vereceklerdir. Kongre bilimsel programında her zaman olduğu gibi Laboratuvar Yönetimine yönelik oturumlar bulunmaktadır. Bunlardan birisi tıbbi laboratuvarlarda ISO 15189 akreditasyon süreci ve hizmet kailte standartları üzerine düzenlediğimiz bir panel olup, panelde Sağlık Bakanlığı ve TÜRKAK’ın katkılarıyla birlikte akreditasyon alanında önemli yol kat etmiş meslektaşlarımız tarafından aktarılacak bilgilere ulaşacağız. Laboratuvar Yönetimi alanındaki diğer oturum ise, yakın zamanda kaybettiğimiz, derneğimizin kurucu üyesi Uzm. Dr. M. Engiz Tezcan anısına düzenlediğimiz Yalın Laboratuvar Yönetimi, Klinisyen Laboratuvarcı İlişkisi, Hasta Güvenliği, Kritik Değerlere Yaklaşım, Risk Yönetimi ve Kaliteye Etkisi, Biyolojik Varyasyon ve Laboratuvar Sonuçlarına Katkısı, Sağlık Bakanlığı’nın Laboratuvar Hizmetleri Dairesi’nin Güncel Çalışmaları ve Hedefleri konularının işleneceği bir paneldir. Laboratuvar Yönetimi ile ilgili diğer bir panelde, IFCC Referans Aralık Komitesi Başkanı Prof. Dr. Kiyoshi Ichihara’nın yürüttüğü Küresel Referans Aralık Çalışması ve bununla bağıntılı olarak ülkemizde yapılan çok merkezli referans aralık çalışmalarının sonuçları Prof. Dr. Yahya Laleli ve Prof. Dr. Yeşim Özarda’nın katkılarıyla tartışılacaktır. Bilimsel programda yer alan dikkat çekici oturumlardan tüm katılımcıların ilgisini çekeceğini düşündüğümüz ve birisi Prof. Dr. Mustafa Gültepe moderatörlüğünde yapılacak olan Tek Karbon Metabolizması ve Nörokimya üzerine, diğeri Prof. Dr. Arzu Seven moderatörlüğünde yapılacak olan Endoplazmik Retikülum Stresi ve Metabolik Homeostaz üzerine, bir diğeri ise Prof. Dr. Ali Ünlü moderatörlüğünde yapılacak olan, güncel ve popüler bir konu olan Gıda, Vitamin ve Eser Element Destekleri üzerine konuşmalar içeren üç paneldir. Programda her zaman olduğu gibi tıbbi laboratuvar alanında yeniliklere iki panelde yer verildi. Bunlardan birisi son zamanların gözde konusu MikroRNA’lar ve Tıbbi Laboratuvar üzerine olup yakın zamanda kaybettiğimiz Hocamız Prof. Dr. Yavuz Taga anısına düzenlenmiştir, diğeri ise bizzat uygulayıcıları tarafından aktarılacak olan moleküler tanıya yönelik çalışmalar üzerinedir. Tıbbi biyokimyada özel konular kapsamında yer verdiğimiz ve bizzat uygulayıcılar tarafından verilecek olan Adipokinler ve Alkolik Olmayan Yağlı Karaciğer, Lizozomal Depo Hastalıklarında Otofaji, Siklik Nükleotid Fosfodiesterazlar ve Klinik Önemi, Gen Klonlanması ve İfade Seviyesinin Belirlenmesinde Yenilikler konulu konferansların da ilgi çekeceğini düşünüyoruz. Eğitim hemen her kongremizin bilimsel programında yer verdiğimiz bir alandır. Bu kapsamda programda iki panel bulunmaktadır. Bu panellerin birisinde lisans düzeyinde biyokimya laboratuvar eğitimi her yönüyle tartışılacaktır. Diğeri ise tarihçesiyle birlikte biyokimya uzmanlık eğitiminin, ülkemiz gerçeklerinin ve özellikle Avrupa’daki durumun tartışılacağı Uzmanlık Eğitimi Panelidir. Eğitim alanında ayrıca tüm katılımcıların ilgisini çekeceğini düşündüğümüz ve Türk Biyokimya Dergisi Baş Editörü Prof. Dr. Yahya Laleli moderatörlüğünde yapılacak olan Bilimsel Makale Yazımı konusundaki panelin de çok yararlı olacağına inanıyoruz. Bu yıl 11-12 Mayıs tarihinde Ankara’da düzenlediğimiz, çok ilgi çekmesi ve istek gelmesi üzerine Kongre öncesinde yapacağımız bir günlük Kalite Kılavuzları Temelinda Laboratuvar Hesaplamaları Kursu ve Kongre sonrasında yapacağımız, gene bir günlük LC-MS/MS ve GC-MS/MS uygulamalarının yer aldığı Laboratuvarların Yeni Gözdesi Kütle Spektrometreleri ve Klinik Uygulamaları Kursu ile ilgili bilgilere kongre sitemizden ulaşabilirsiniz. Sınırlı sayıda katılımcının yer alacağı bu kurslar için çok gecikmeden başvuru yapmanızı öneririz. Bu Kongre’de yukarıda aktardıklarımızın yanı sıra sözlü sunumlar için de önemli bir zaman ayrılmıştır. Ayrıca, genç katılımcılar için kısmi yol ve kalacak yer desteği sağlamak üzere TUBITAK’a başvuru yapılacaktır, lutfen şimdiden Dernek’e başvurunuzu yapınız. Kapanış sırasında, Bilimsel Komite tarafından seçilmiş on poster arasından, kura ile belirlenen bir katılımcıya, bir diz üstü bilgisayar, diğer dokuz katılımcıya ise kitap hediye edilecektir. Ayrıca, orada bulunan katılımcılar arasından, kura ile belirlenecek, beş meslektaşımız TBD 2013 yılı Kongresine katılım ücreti ödemeden katılabileceklerdir. Kongre’de sunulan tüm çalışmalar, SCI Expanded, Journal Citation Reports/Science Edition, Chemical Abstracts, Directory of Open Access Journals, Index Copernicus, EmbaseScopus, indekslerinde indekslenen "Turkish Journal of Biochemistry-Türk Biyokimya Dergisi", özel sayısında yer alacaktır. Bu yıl kongrede önceki yıllara göre sosyal programa daha geniş yer ayrılmıştır. Bu kapsamda 25 Eylül'de Dedeman Otel'de gerçekleşecek Açılış Kokteyli ile başlayan, 26 Eylülde yer alacak Panoramik Konya Turu ve sonrasında gerçekleştirilecek olan Semazen Gösterisi ve Akşam Yemeği ve 27 Eylül akşamı tarihi Zazadin Han’da verilecek olan yerel yemeklerin sunulacağı akşam yemeği ile devam eden programa hepinizi davet ediyoruz. Kongremiz, her zaman olduğu gibi, 28 Eylül akşamı yapılacak olan Kapanış Töreni ve Gala Yemeği ile sonuçlanacaktır. Değerli Meslektaşlarım, Hepinizi bu zengin bilimsel ve sosyal programı paylaşmaya, kongremize katılmaya davet ediyoruz. Kongremize gösterdiğiniz ilgiden dolayı şimdiden teşekkür ederiz. Ek olarak, biyokimya ve ilgili tüm alanlarda yeni bilimsel gelişmelerin paylaşılacağı bu bilimsel toplantıların gerçekleştirilebilmesi için maddi desteklerini esirgemeyen ve teknolojik gelişmeleri standlarına taşıyarak laboratuvarlarımızın çağdaşlaşmasına katkıda bulunan diyagnostik firmalarını da 24. Ulusal Biyokimya Kongresi’nde, tüm meslektaşlarımızla birlikte aramızda görmekten mutluluk duyacağımızı belirtmek isterim. Saygılarımla,Prof. Dr. Nazmi ÖzerTürk Biyokimya Derneği Başkanı   Resmi Web Sitesi: http://www.biyokimyakongresi.org/kayit-ve-konaklama/konaklama-bilgileri/

http://www.biyologlar.com/xxiv-ulusal-biyokimya-kongresi

Ekoloji forumu 2012

Ekoloji forumu 2012

Dünyanın birçok yerinde ekolojik krizler yaşamaktadır. Bu krizler gittikçe daha yıkıcı, daha geri dönülmez haller almaya devam etmektedir… Böylesi koşullarda, belirli bir ‘çevre sorununun’ çözümü için noktasal çalışmalar yaparak bu ekolojik krizlerin üstesinden gelemeyiz… Ekolojik kriz karşıtı mücadele emek ve doğa sömürüsü ekseninde kavranılmasını esas alan ekolojist bir sosyalist algı ile konulara yaklaşılması halinde birçok ‘çevre sorununun’ çözümü mümkün olacaktır. Köklü bir sistem değişimi olmadan yani kapitalizmden kurtulmadan doğayı tam anlamı ile koruyamayız… Ekolojik duyarlılığa sahip bir süreç ancak da insanı ve yaptıklarını tanımlamakla başlarsa anlamlı ve etkili olma şansına sahiptir. Organik bir varlık olarak insan diğer tüm canlılar gibi doğanın bir parçasıdır. Buna ek olarak, insan emeği doğayı değiştiren, dönüştüren bir varlık olarak toplumsal bir bedene de sahiptir ve bu nedenle de doğanın eşit koşullarda var olan bir parçası değildir. Böylesi koşullarda insanın ekoloji üzerindeki tahakkümüne son verilmeden ekolojik krizlerden kurtulmamızın olanağı yoktur… Ekolojik kriz, kapitalizmin yarattığı bir krizidir. Bu sebeple, sistemin devamıyla çözülmesi imkânsızdır. Kapitalizm çerçevesinde doğa, sınırsız ve sıfır maliyetli sömürüye açık bir kaynak olarak algılanır. Kapitalizmin her şeyi metalaştıran, sürekli genişleyen, yayılan ve kısa dönemli kâra odaklı yapısı, doğayla uyumlu bir varoluşu gerçekleştirme potansiyeline sahip değildir. Üstelik kapitalist sermaye birikim sürecinin kısmi akılcılıkla genel akıl dışılığı birleştiren kaotik yapısı, onun ekolojik kriz gibi küresel boyuta sahip bir meseleye çözüm getirme olasılığını yok eder. En önemlisi de kapitalizmin, ekolojik krizin derinleşmesi anlamına gelen sermayenin sınırsız genişleme ve büyüme eğilimini durdurması mümkün değil. Kapitalizmin sınırsız, maliyetsiz ve sömürüye açık bir kaynak olarak algıladığı doğal kaynaklar yanında kadının görünmez kılınan emeğidir de. Çocuk, yaşlı, hasta, engelli bakımı ve evde günübirlik yürütülmesi gereken işler dengesizce kadının değersizleştirilmiş ve normalleştirilmiş sorumluluğu olarak omuzlarına yıkılır, bu ya bir çok güvencesiz kadın birey oluşturur, ya da hem iş pazarına dâhil hem de evde yürütülmesi gereken işlerden sorumlu, çifte mesai yapan, kendini gerçekleştirmeye zamanı kalmayan kadınlar üretir. Dolayısıyla, varlıkları sistem tarafından sömürülmeye müsait olgular olarak varsayıldığından, kadınlar ve ekolojik yaşam için verilecek mücadeleler birbiriyle yakından ilintili ve birbirini pratik anlamda besleyecek mücadelelerdir. Böylesi koşullarda belirli bir ‘çevre’, ‘kadın’ ve ‘toplumsal cinsiyet’ sorunlarının çözümü için noktasal çalışmalar yapmak, kampanyalar örmek yaşadığımız ekolojik krizinin başta olmak üzere kapitalizmin yarattığı diğer sorunların nihai çözümü için kendi başına yeterli olmayacaktır. Bizler, sorunun temelde kapitalizmden kaynaklığının bilincindeyiz. Aynı zamanda, yaşadığımız siyasal rejimlerin de sorunları büyüten ve bunlardan beslenen yapılar olduklarını görüyoruz. Bu nedenle sistem değişimine kadar, rejime karşı sosyalist ve feminist bir ekolojik mücadelenin nasıl olması gerektiğini konuşmak için Ekoloji Formunda, 14-16 Eylül tarihlerinde Davlos’ta/Kaplıca’da, Kaplıca Beach Hotel’de bir araya geliyoruz… Gündemlerimiz ekososyalizm, ekofeminizm ve pratik mücadeleler olacak, katılımcılarla beraber EKOLOJI FORUMU’NDA çeşitli sorunları ve olası çözüm önerilerini tartışacağız… 16 Eylül, Pazar öğleden sonra ise Kıbrıs’ın kuzeyinde çevre ve ekoloji mücadelesi veren tüm kesimlerin katılımı ile bir toplumsal hareket meclisi buluşması gerçekleştireceğiz… Bu tartışmalara taraf olmak isteyen herkesi EKOLOJI FORUMUNA katılmaya çağırırız…     EKOLOJI FORMU PROGRAMI (TASLAK) 14-16 Eylül 2012 Davlos/Kaplıca Kaplıca Beach Hotel http://www.kaplicabeach.com/   14 Eylül, Cuma 19:00 – Tanışma toplantısı 20:00 – Akşam yemeği   15 Eylül, Cumartesi 10:00 - 13:00 – Öğle yemeği 16:00 – Ekoloji tartışmaları, ekososyalizm (Stefo Benlisoy), ekofeminizm (Ecehan Balta), mücadele deneyimleri (Fevzi Özlüer) 20:00 – Akşam yemeği 21:00 – Ekoloji tartışmaları, öneriler, değerlendirmeler 22:00 – müzik dinletisi   16 Eylül, Pazar 10:00 - 13:00 – Öğle yemeği 16:00 – Ekoloji mücadelesi üzerine forum   KALMA ve YEMEK DETAYI Otel odası (2 kişilik) 60 TL – Kişi başı artı kahvaltı Otel odası (tek kişi) 85 TL – Kişi başı artı kahvaltı Büyük Bungalows 6 kişi kalabilir, kahvaltısız, Bungalows fiyatı 150 TL; eğer 6 kişi kalırsa kişi başı 25 TL Küçük Bungalows 4 kişi kalabilir, kahvaltısız Bungalows fiyatı 100 TL; eğer 4 kişi kalırsa kişi başı 25 TL Çadır (2 kişilik) 40 TL kahvaltılı Çadır (2 kişilik) 15 TL kahvaltısız   Öğlen ve akşam yemekleri ev yemeği olacak, salta, pilav (içeceksiz) 10 TL tabağı…   MALİ KARŞILIĞI Bungalows’ta, Cuma-Pazar, 2 gece, 3 gün; 2 kahvaltı, 4 yemek; kişi başı100 TL* Otel odası (2 kişilik), Cuma-Pazar, 2 gece, 3 gün; 2 kahvaltı, 4 yemek; kişi başı 160 TL… Otel odası (Tek kişi) Cuma-Pazar, 2 gece, 3 gün; 2 kahvaltı, 4 yemek; kişi başı 210 TL… * odaların tam dolması gerekir, 6 veya 4 kişi kalması halinde     BİLGİ ve KAYIT: ykp@ykp.org.cy, 05338610908 (Murat Kanatlı)

http://www.biyologlar.com/ekoloji-forumu-2012

Embriyoloji Nedir

Son 10 yılda hızla gelişen hücre bilimindeki ilerlemelerin ışığında Histoloji ve Embriyoloji bilim disiplinin kısa tanımı aşağıdaki biçimde özetlenebilir. • Histoloji Embriyoloji, hücre yapısı (moleküler ve mikroskopik), hücre genetiği ve biyokimyasının oluşturduğu multidisipliner kavramın içindedir. • İnsan ve hayvan organizmasındaki yaklaşık 200 farklı hücre tipinin mikroskobik ve moleküler yapıları/yapıyla bağlantılı işlevlerini tanımlayan bir temel bilim alanıdır. Hücreler, hücrelerin oluşturduğu dokular, dokulardan oluşan organlar ve sistemler şeklindeki hiyerarşik yapılanmanın insan ve hayvan organizmasının normal işleyişi içindeki önemini yapısal kriterler bazında, moleküler seviyede ortaya koyar. • İnsan ve hayvan organizmasının gelişimini kontrol eden genetik – moleküler mekanizmaların ortaya koyduğu verilerin paralelinde; intrauterin gelişimi ve sistem bazındaki gelişimsel bozuklukların nedenlerini moleküler düzeyde tanımlar. • İnsan ve hayvan organizması erken gelişiminin invitro ortamda başarılması ve ilişkili laboratuvar tekniklerinin uygulanması kalite kontrolü Histoloji-Embriyolojinin klinik uygulamaya yönelik bir uğraşı alanıdır. • İnsan ve hayvan organizmasındaki temel yapı olan hücreden başlayarak doku organ ve sistemlerin mikroskobik (ışık ve Elektron mikroskobu) moleküler yapıları, bununla bağlantılı olan işlevlerini tanımlamak. • Normal yapının oluşumunu sürekliliğini kontrol eden moleküler mekanizmaları açıklamak. • Yapıdaki sapmaların neden olacağı patolojileri anlamak için, teorik ve mikroskobik düzeyde temel oluşturmak. • Eğitim süreci içinde edinilen bilgilerin eş zamanlı olarak klinik ilişkilendirilmesini PDÖ, Karşılaştırma, Küçük Grup Tatrışması, görsel hafızaya dayan multimedya sunumları ve somut örneklerle desteklemek. Hedefler: • İlişkili program taslağında öngörüldüğü üzere Embriyoloji derslerinin ve pratik uygulamalarının ilk üç döneme ilişkili olacak biçimde kaydırılması. • Mikroskop başı pratik eğitimin bire bir interaktif eğitim olması nedeniyle Veteriner Fakültesi laboratuvarlarında kurulan görsel iletişim araçlarının etkin bir biçimde kullanılması. • Veteriner Hekimliği pratiğinde uygulamaya giren/ girmeye aday * Anjiyogenezis * Hücre bölünmesi, ölümü, apoptozis * Doku onarımı * İmmün yanıt gibi dinamik hücre hareketlerini küçük grup tartışması ve multimedya gibi eğitim araçlarıyla teorik bilgilerle ilişkilendirerek takdim etmek. • Klinik ve temel embriyoloji alanlarında güncel gelişmeleri (yardımcı üreme teknikleri (suni tohumlama) , klonlama, prenatal tanı) teorik olarak tanımlanan temel bilgilerle ilişkilendirerek küçük grup tartışmaları şeklinde gözden geçirmek. Hedeflerimize öneri olarak ilgili klinik ve temel bilim öğretim üyeleri ve öğrencilerin katılacağı panel ve çalıştay (workshop)’ların düzenlenmesi. Örnek 1: Kemik yapım yıkım dengesinin ve osteogenezin hücresel ayrıntıları ve kontrol mekanizmaları ile osteoporoz tanı ve tedavisinin birlikte tartışılacağı bir ortam. Örnek 2: Hücre farklanması/plastisitesi, kök hücre tanımı, embriyonal ve yetişkin kök hücrelerin dünü bugünü ve yarının ilişkili klinik dallarla birlikte irdeleneceği bir ortam. embriyoloji.tripod.com

http://www.biyologlar.com/embriyoloji-nedir

Umudun Genleri

Umudun Genleri, Tunus asıllı Fransız bilimci Daniel Cohen'in(1951-...) kitabının adı. Bir bilimadamının hoş anılarını ve genlerin umudunu açıklayan bu kitaptan ilginç bölümler aktaracağım.Daniel Cohen,1978'den itibaren Profesör Jean Dausset(Nobel,1980) ile birlikte çalışmaya başladı.Daniel Cohen, insanın genetik yap-bozununun ortaya çıkarılma serüvenine katılmış ve bu serüveni bize hoş bir dille anlatıyor. Yeşim Küey'in,çok başarılı bir şekilde Türçe'ye kazandırdığı kitabı,Kesit Yayıncılık yayımlamıştır. Bir Bilim Adamının Anıları :Daniel Cohen Jean Dausset, 1960'lı yıllarda, tüm hücrelerimizin yüzeyinde varolan proteinleri kodlayan genler bütününü keşfetmişti. O zamanlar bu proteinlerin rolü oldukça gizemliydi. Dausset ’nin çalışmaları organ naklini sağladı ve onun sayesinde milyonlarca yaşam kurtarıldı halen de kurtarılıyor... Ben, Nobel Ödülü’nü almasından (1980) bir yıl önce yoluma onunla devam etmeye karar vermiştim. O sıralarda bunun nedenlerini çözümlemeyi hiç düşünmediysem de herhalde çok iyi gerekçelerim vardı. İMKANSIZ denen şey, beni tam da çok heyecanlandıran şeydi. Ben kuşkucuların, fazlasıyla sakınımlı olanların ve bıkkınların düşüncelerinin iflas etmiş olmasından kuşkulanıyordum. Elbette Jean Dausset’nin durumu kesinlikle bu değildi! Benim onda asıl değer verdiğim şey, başkalarının eleştirdikleri şeydi. Düşünüş biçimi rahatsız ediyordu O sıralarda, onu bir naif, bir hayalci, bir garip olarak görüyorlardı. Jean Dausset, klasik düşünce biçimiyle hiç ilgisi olmayan bir düşünce biçimine sahiptir. Onun akıl yürütmeleri alışılmış mantık yollarını izlemez. Yüzeyde görünmediği için bazılarının “yavaş” bulduğu, kendine özgü bir düşünme ritmi vardır. Bunun nedeni, Dausset’nin etkilemek için uğraşmamasıdır. O acele etmemeyi ve sorunların derinlerine inmeyi sever. karşısındakini asla çürütülemez kanıtların yığını altında ezmez. Konuya beklenen yerinden girerek bir mantık çerçevesinde ilerlemek yerine, o, sorunları bir başka yandan ele alır. Bu, çalışma arkadaşlarının ve meslektaşlarının düşünmediği bir yandır. Sorunu bir köşesinden yakalar, sorunlu konunun içine sakince yerleşir ve kafasında, alışılmış düşünce sistemlerinin yolundan gitmeyen bir kavrayış şeması kurar. Kimi zaman şaşırtıcıdır. Size, Kutsal Kitap’takiler kadar basit görünen bir sorunda kilitlenir. Herkesin anlayabileceği ve anladığı bu sorunu, o, anlamaz. Açıklarsınız. Yine anlamaz. tıpkı bir çocuk gibi! Ve sonra, o anlamaya çalışırken bir de bakarsınız ki, sorunu bütünüyle farklı bir biçimde aydınlatmış. konuya yakın olanlar, uzmanlar, böylece hata yaptıklarını anlarlar. Meğer yanlış yoldaymışlar, sorunun temelini görmemişler. O, görü sahibidir. Tümüyle. Onunla tartışan biri, görüşlerini ne kadar dirençle savunursa savunsun, bu özgün kafanın sorunlar her zaman derinlemesine doğru bir tarzda yaklaştığını kabul etmekten kendini alamaz. Onunla aynı düşüncede olmasanız, onunkilerden farklı seçimler yapsanız da bu böyledir. Üstelik, ondaki mizah duygusu yaşama sevinci ve isteği bulaşıcıdır. Onu görmek ve tanımak gerekir. Neşe saçan bir adamdır. Bu estet, bir modern resim tutkunudur. Her şey onun ilgilendirir her şey onun memnun eder. En olağanüstü yanı da tartışma ve düşünce alışverişindeki rahatlığıdır. Jean Dausset mandarinlerin, kendilerin ezip geçmesinler diye çevresine düşünce sahibi olmayanları toplayan büyük patronların tam tersidir. Onun tutumu daima bunun karşıtı olmuştur. Asla kimseyi engellemez. Birinin bir düşüncesi mi var? Onunla birlikte bunu çözümler: “Tamam...Çok iyi..” Güvenir. Ve özellikle de gece demeden, pazar günü demeden, her zaman sizinle birlikte düşünür. Onun hoşuna giden şey budur. Çevresinde düşünce sahibi insanların olmasına gereksinim duyar. Bu onun düşüncelerini zenginleştirir. Aksi takdirde, nasıl “eğlenebilir ki”? Başka konularda olduğu gibi araştırmada da gerçek mutluluklar yalnız yaşanmaz. Aslında, bir büyük patronun, bir gence uyan tutuma sahip olması, hiç de kolay değildir. Sorun, gencin düşünce üretebilmesi için ne yapmak gerektiğini bilmek değil ( böyle şeyler siparişle olmaz) ama daha çok, onun düşüncelerini yansıtması için nasıl davranılacağını bilmektir. Dausset, iş arkadaşların öne çıkarmasını bilir. Asla onların yetkinliklerinden kuşkulanmaz. tersine! “Onu yetiştiren benim, her şeyini bana borçlu... “ biçimindeki bir söylem ona tamamen yabancıdır. Kafasının açıklığı, ona araştırmacıları yönetmede eşsiz bir yaklaşım kazandırır. Onun yaklaşım tarzını anlamadan da kendisinden yararlanmış olabilirdim. Bu tarzı, çözümlenmesinin önemini görecek kadar kavramış ve örnek alabilmiş olmaktan dolayı çok mutluyum. Bizler birbirimizden çok farklıyız. ama ben, kendi öğrencilerime ve kendi ekip üyelerime karşı gösterdiğim belli bir davranış tarzını ona borçluyum. son derece etkili bir tarz. 1979. Onun ekibinde, bağışıklık genetiğine alışarak geçirdiğim bir yıl. Kalıtımın kimyasal desteğini temsil eden, kromozomlarımızı ve genlerimiz oluşturan uzun DNA molekülünü kullanma teknikleriyle birlikte, moleküler biyolojide bir dönüm noktası belirmeye başlıyordu.(s: 23-25) Belli bir anda, bilimcilerden biri, dikkatini, yeni bir yol açabilecek küçük bir şeye yöneltir. Gerçekten yeni düşüncelere gelince, bunlar son derece enderdir. İnsan bunlardan birini bulduğunu sandığında, olağanüstü bir şeylere el atmış olduğunu umduğunda, inceleme ve çözümlemelerden sonra, aynı alanda on kişinin daha çalıştığını ya da aynı şeyi çok önceden düşündüklerini fark eder! O halde sorun, varsayımını sürüncemede bırakmamak, onu deneysel olarak kanıtlamaktadır. Varsayımını doğrulayan, öne geçer. Elbette o her şeyi alt üstü eden düşüncelere sahip biri de çıkabilir, tıpkı Jean Dausset’de olduğu gibi. Ama bu pek nadirdir. Binde bir, bir araştırmacı, kimi kez bir deha özelliği olan, tamamen kendine ait bir esine, bilimde nitel bir sıçrama yaptıracak bir buluşa sahiptir. Buna da ancak on yılda bir rastlanır, rastlanabilirse. Araştırmacının bugünkü üstünlüğü, kafasındaki fikirlerden çok, bunları gerçekleştirmek için ortaya koyduğu yeteneğe .. ve zorunlu araçları bir araya getirmek üzere sürekli dilencilik yapmaya harcadığı enerjiye, sonra da düşüncelerini kanıtlamak için sergilediği yaratıcılığa dayanır. Yeniliklerin çoğunlukla teknolojik olmasının nedeni budur. Bu bir yana, Jean Dausset, DNA üzerinde çalışma önerisine ne kadar olumlu karşıladıysa, ekibinin çoğunluğu da bir o kadar karşıydı. Esasen Cohen (yazarımız), bu toy delikanlı, moleküler genetik konusunda ne biliyordu ki? Neredeyse hiçbir şey! İşin kötüsü bu gerçekten doğruydu.(s:28)..İnsanın Jean Dausset gibi bir patronu olmasının üstünlüğü, onun hiçbir yolu araştırma dışında tutmamasıydı; ister genç ister çok genç olsun, yeter ki, kanıtları olan ve bunlara karşı biraz heyecanla yaklaşan biri çıksın. Bana gelince, benden daha deneyimli olduklarını söyleme gereken arkadaşlarım tarafından pek de iyi gözle bakılmıyordum. Kabul etmeliyim ki, dayanılmaz, tam anlamıyla çekilmez bir kibir içindeydim. Ama bir genç, kesinlikle doğru olduğu önsezisiyle iz sürerken ve deneyimsizlik ona kendinden kıdemlilerin karşı çıkmalarına aldırmama cesaret ve küstahlığı verirken, ister istemez çekilmezdir. Ve ayrıca, o, her zaman bilimsel itirazlarla değil, ama öncelikler ve kazanılmış konumlarla da karşılaştığı duygusuna sahipse, kendine nefret ettirmekten belli bir haz da alır. Gerçekte, ünlü bile olsa, hiçbir araştırmacı kendinden daha genç olanların itirazlarından korunamaz. Eğer gençlerle arasında sorun yoksa ne ala. Ama ilk anlaşmazlık patlak verir vermez, kendi kendini, hemen sorgulama ve ısrarla haklı olduğunu düşünmekten vazgeçme anı gelmiş demektir. Sonuca bağlayıp karar vermezden önce, çoğu zaman kendi kendime, benim yerimde Jean Dausset gibi biri olsa ne yapardı diye sorarım. Onun da Mendes France, Robert Debre ya da Jean Bernard’ı anma alışkanlığı vardı. Herkesin kendi başvuru kaynakları var; ama miras da budur işte. Üstelik bilimcilerin dünyası da kutsal değildir. Her yerde olduğu gibi orada da, neden orada olduklarını unutmuş insanlar vardır; bilimle gerçekten ilgilenmeyen bir grup profesyonel, kendi nüfuzlarını küçük alanını desteklemek için bilimi kullanır. Alınan sonuçlar, onları iktidar oyunundan ve ünlerini artırmaktan daha az coşkulandırır mali açıdan yeterince doyum olmadığından, hepsi de salt bilim ve insanlık yararına tutkulardan kaynaklanmayan doyumlar peşinde koşarlar. Tanınmış olmak isteyenler de vardır. Yoo ille de toplum tarafından, onları çalıştıranlar ve adlarına çalıştıkları insanlar tarafından değil, ama beş on rakip meslektaş tarafından. Neler yaptıklarını anlayan on kişiden fazla insan olmadığı için böyledir bu! Araştırmacının gündelik davranışında, adının, gerginlik içinde bilimsel yayınlarda kovalanması vardır. Bir kongre sırasında, bir bilimci ne bekler? Neyi kollar? -Benden söz edilecek mi? A, benden alıntı yapıldı! Elbette senden de.. Alıntılanmak bir saplantıdır! Bir yayın mı çıktı? Hemen metnin kaynakçasına saldırılır: -Benden alıntı yapmamış! sonra, bilimsel bir makaledeki isimlerin ve imzalayanların sırası! Geleneksel olarak sonuncu ya da birinci sıra, araştırma yöneticisinindir. Ya ikinci imzayı kim attı, üçüncüyü, sonuncuyu... Bu konuda, araştırmacılar üzerine bir antoloji, bir sosyoloji kitabı yazılabilirdi. Bir küçük alem içindeki toplumsal ürünün dayanağı! En gülüncü de bu tür tanınmışlığın yalnızca geçici olması değil, sonuç olarak gönülsüzce verilmiş olmasıdır. Bir gün sizden alıntı yaparlar, hemen sonra unuturlar, çünkü yarışma süreklidir. Ama böylesi bir didişme içinde insanların özsaygısı yaralanır ve kemirilir. Bundan hiç kimse tümüyle kaçamaz; ama bundan kurtulmayı öğrenmek gerekir. Bütün bunları keşfetmek, beni şaşkına çevirmiş ve çileden çıkarmıştı. Jean Dausset bu tür kaygıların çok üstünde ve uzağındaydı. O, bir yaratıcıdır. Hiç durmadan düşün ve üreten bilimcilerden biridir. Düşüncelerinden birinin çalınması, bu insanlar için pek de önemli değildir. Bu da, onların başkalarına karşı alabildiğince açık olmalarını, gerçek anlamda tartışabilmelerin sağlar. Dausset’ye gelince o, hepimize karşı muhteşem bir iyi niyetlilik içindeydi. Bu tutumundan herkesten çok ben yararlandım ve de aşırı ölçüde yararlandım; ama onun bundan ötürü yakındığını asla duymadım. Her koşulda o bana açık çek verdi. Başka yerlerden gelen iki araştırmacı da bana katılmıştı. Biri, diploma sıvanı geçmek zorunda olan, çok zeki, yirmi beş yaşında bir Venezüellalıydı: Luis Ascano. Diğeri, Howard Cann, Amerikalıydı. Elli beş yaşındaydı ve Amerika Birleşik Devletlerinde sağlam bir üne sahipti... Böylece üçümüz birlikte çalıştık. Bir yıl boyunca. Gece ve gündüz!. Aslında biz çalışmıyorduk. Her akşam gece yarılarına ya da sabahın ikisine dek sözcüğün tam anlamıyla bata çıka gidiyorduk. Moleküler genetiği iyi bilmiyorduk ve onu el yordamıyla öğreniyorduk... Gezip durduk, rasgele yürüdük ve olabilecek bütün hataları yaptık. Laboratuvarımız küçücüktü; üç metreye iki metre. Tezgah üstünde çalışacak yer bulamadığım için, araçlarımı lavobanın içine yerleştirmiştim! İlerlemiyorduk, bunalmış durumdaydık. Oldukça gergin dönemlerden geçiyorduk. Bulduğumuz tek rahatlama anı sabahın birine doğruydu: Saint Louis Hastanesi’nin yakınındaki Belleville’den Tunus usulü sandviç ve kuskus getirtirdik... Bizim hikaye uzadıkça uzuyordu. Aylar geçiyor ve hiç bir şey çıkmıyordu. Sekiz ayın sonunda, bizi bunca uğraştıran konu üzerinde Oxford’da bir kongre oldu: HLA bölgesinin, doğrudan DNA düzeyinde çözümlenmesi mümkün müdür? Biz sonuçlarımızdan söz etmek üzere çağrılmıştık Elimizde hiçbir sonuç yoktu. Kesinlikle hiç. Hiç. Yüze yakın insanın önünde konuşmamız bekleniyordu. ve bizimde söz almak için birbirimizle savaştığımız söylenemezdi. -Howard, sen konuşursun. En deneyimlimiz sensin. -Hayır sen! -Evet ama sen İngilizce konuşuyorsun. Oraya gittiğimizde, sonuçta, konuşması gereken bendim. Niyetlerimiz dışında, sunulacak somut bir şey kesinlikle yoktu. Kongrelerde bazen böyle şeyler olur; ama bu asla çok iyi bir şey değildir elbette. Biz hemen bir taktik geliştirdik. kendimizi kurtarmak üzere, tebliğimizi iptal ettirmek iç kongre başkanına şöyle dedik: -Biliyorsunuz, biz herkesle tartıştık. Onlar sonuçlarımızın hepsini bilmektedir, bunları sunmaya gerçekten de gerek yok... Başkan bize inanma inceliğini gösterdi. Onurumuz, şimdilik kurtulmuştu.” Derken aradan dört ay geçiyor. “İlk makaleyi yazıyoruz. çalışmamız olağanüstü bir yol açıyordu. çünkü biz, HLA sistemindeki çeşitliliğin, mutlak bir kesinlikle DNA düzeyinde ayrıştırılabileceğini ileri sürüyorduk. Makaleyi okuduktan sonra, Dausset yalnızca “müthiş” diye mırıldanmıştı.” “Buluş, genellikle Arşimet’in “Eureka!” sındaki gibi yaşanmaz. Bu, mitolojidir. Gerçekte, bir ekip bazı şeyler bulduğunda, bunların çok da fazla farkında değildir. Sonuç o denli beklenmiştir ki, insanlar ona alışmışlardır. Ortaya konduğu zaman, hanidir bilinmektedir ve kimse şaşırmaz. yalnızca, bir dahaki kongrede lafı gevelemek zorunda kalınmayacağı düşüncesiyle rahatlanır. Yeni sonuç, yalnızca onu beklemeyen kişilere gösterdiğiniz zaman bomba etkisi yapar (eğer yapacaksa). (Danile Cohen, Umudun Genleri, Kesit Yayıncılık-1995 s:28-33) “Bu kitapta anlatılan bilimsel serüvenin temel amacı olan genom nedir? Mümkün olan birçok tanımı vardır. Yalınlaştırmak için, işlevsel bakış açısından, genomun hücrelerin çekirdeğinde içerilen bilişimlerin (informations) bütünü olduğunu söyleyelim. Hücreler bölünür, bu bilişim bilgi hücreden hücreye aktarılır. canlı varlıklar ürere ve bu bilişim kuşaktan kuşağa aktarılır. Yapısal bakış açısından genom, her hücrenin çekirdeğindeki birkaç metrelik DNA’dır. DNA, gerçekten de, bu bilişimin elle tutulabilir, fizik kanıtıdır. Bizim bir yumurta ile bir sperm hücresinin karşılaşmasından doğduğumuzu herkes bilir Genetik, en çok insanlığı ilgilendiren bu ilk perdeyle başlar. İnsanın, evrimin ilerlemesine katkıda bulunması için hazzın işe karışması gerekiyordu. Bu birleşmenin sonucu bir başlangıç hücresidir, annenin karnına büzülmüş, döllenmiş bir yumurta. Bu hücrenin ikiye, dörde, sekize, on altıya.. erkek ya da dişi olarak gebelik sırasında türümüzün biçimini almak üzere bir araya gelecek olan milyarlarcasına bölündüğünü göreceğiz. Çünkü şaşırtıcı olan, bireysel farklılıklarımızı ortaya çıkaran şey olduğu kadar, ayaklarımızla, ellerimizle, duyarlı el ve ayak parmaklarımızla, yüz ifadelerimizle, ağlama ve gülme yetilerimiz ve benzerleriyle, hepimize benzer kılan şeydir. Ontogenez ’in (insanın döllenmiş yumurtadan yetişkin oluncaya kadarki gelişimini tanımlar) bu mucizesinin milyonlarca yıldan beri hep aynı biçimde gerçekleşmesi için, bir şeylerin bu üreyebilirliği YÖNETTİĞ İ Nİ kabul etmektedir. İnsan gibi karmaşık bir canlının her kuşakta aynı biçimde üremesine olanak sağlayan şey, bir programın, yani imgelemimizi oldukça aşabilecek keskinlik ve ustalıktaki büyük bir yönerge bütününün içindedir. Bu program genom ‘dur. Genom, bir bilgisayar disketinin ya da dilerseniz, çok uzun bir manyetik bantın rolünü üstlenmiştir. Daha kesin bin anlatımla, biri babadan gelen sperm hücresi diğeriyse anneden gelen yumurta ile dolu olan ve aynı temel yönergeleri taşıyan bir çift disket ya da bir çift manyetik bant gibi iş görür. Ama şu iyi anlaşılmalıdır: anneden gelen ve örneğin kafamız ve kollarımızla ilgili olan, genomumuzun bir yarısı; babadan gelen ve örneğin kalbimiz ve bacaklarımızla ilgili olanı da diğer yarısı değildir. Hayır. Sahip olduğumuz genomun yönergelerinin tümü de çifttir: kafa için iki program, bacaklar, kollar, kalp vb için ikişer program. Bu da sonuçta, oldukça pratik olan bir şeydir. İki yönergeden biri hata yaptığında ya da kötü yazılmış olduğunda, diğeri bu eksikliği giderir. Böylece, iki benzeşik yönerge aynı zamanda zarar görmedikçe bozukluk genellikle dramatik değildir. Çoğu zaman bir çaresi vardır. Yüz milyonlarca yıldan beri bu tip bir genetik düzenleme kendini kanıtlamıştır(eşeyli üreyen canlılara ait, yaklaşık bir milyar yıl öncesinin kalıntıları bulundu.). Yaşamın güvenilebilirliği yinelemelerden geçer gibi görünmektedir. Birey ölçeğinde bu genom, daha doğrusu, genomun neredeyse birbirinin eşi olan iki kopyası, aslında, organizmadaki bir hücrenin bölünmek üzere olduğu her kez kendini milyarlarca kez çoğaltır. Her hücre, yağlı bir kılıfı olan bir keseden oluşmuştur. Bu kese bir başka kese içerir; bu da çekirdektir. Anne ve babadan gelen her genom örneği hücre çekirdeği içinde tek bir sürekli iplikçik biçiminde değil, genellikle birbirine dolaşmış ve gözle fark edilemeyen iplikçik parçaları yığını halinde bulunur. Açıldıklarında, bu parçalardan her birinin uzunluğu birkaç santim kadardır. En büyüğü en küçüğünden beş kez daha uzundur. İpekten bin kat daha ince olan bu iplikçik parçaları uç uca eklenirse, bir metre elli santim olacaktır( ana ve babadan gelen örnekleri birlikte hesaba katarsak, bunun iki katı). Bu iplikçikler çok basit bir molekül olan DNA’dan oluşur. Bunu upuzun bir inci kolyeye benzetebiliriz: ana ve babadan gelen birer örnek için 3'er milyar inciden, her hücre başına topla 6 milyar. Her inci, “baz “diye adlandırılan bir kimyasal maddeye karşılık gelmektedir. Her biri kendi baş harfi ile gösterilen dört tip baz vardır: A (adenin), T ( timin), C (sitozin) ve G (guanin); bunlar genetik alfabenin dört harfini oluşturur. Bölünme anının hemen öncesinde hücre bir biçimde şişmeye ve hem anneden hem de babadan gelen genetik materyalin tümünü ikileştirmek için gerekli maddeleri yapmaya başlayacaktır. İşte tam bu anda, iplikçik yığınının, insan türünde 23 çifti bulunan ve optik mikroskop atında X şeklinde oldukça iyi görülebilen kromozomlar halinde düzeneğe girdiği görülür. Böylece her bir çiftte, bir kromozom anneden, diğeri babadan gelir. Bireyin organizmasındaki tüm hücreler, başlangıç genomunun, yani ana ve babadan gelen ilk yönergelere uygun olarak, embriyon, cenin, sonra da yetişkin organizma halinde farklılaşacak olan yumurta genomunun iki örneğinin de tam bir kopyasına sahiptirler. Böylece insan, çekirdekleri bu küçük iplikçikleri, yani yalnızca hücresel bölünme öncesinde ayrımsanabilen kromozomları içeren yüz milyarlarca hücreden oluşmuştur. Ve genomun her bir kopyası, gördüğümüz gibi, 3 milyar baz içerir. Birkaç on binlik baz içeren tikel bir parça, o sayıdaki harflerden kurulu bir sözcük oluşturur ve buna gen adı verilir. Bu sözcüklerin bütünüyse programı oluşturur. Bunlar, ileride göreceğimiz gibi, kuralları insan dilindekilere tuhaf bir şekilde yakınlık gösteren bir dilin öğeleridir. Dört harfli bir alfabe için 30 000 karakterli sözcükler Genomun bir örneği yaklaşık yüz bin sözcüğe sahiptir, biz yüz bin gen diyelim. Bunların her birinin kendi benzeri, diğer örnek üzerinde yer almaktadır. A,T,C ve G’den oluşan dört bazlı genetik alfabenin gerçekten de yalnızca dört harfi vardır. Ama yalnızca bu dört harfiyle, bizim 26 harfli alfabemizinki kadar zengin bir sözcük dağarcığı oluşturur. On harfli bir sözcük oluşturmak için kuramsal olarak 26 üzeri on birleşim olanaklıdır. Dört harften ibaret bir alfabeyle on harfli bir sözcük oluşturmak için bu kez yalnızca 4 üzeri 10, yani yaklaşık bir milyon olabilirlik vardır. Ne iyi ki, ne milyarlarca Fransızca sözcük ne de milyarlarca gen var! Doğa gibi kültür de daha makul. Alfabetik yazıya sahip insan dilleri, alfabelerinin birleşim potansiyellerinin tümünü kullanmaktan çok uzaktır. Elimin altındaki Petit Larousse’un, en kısasından en uzununa, içerdiği tüm sözcükler sonuçta yalnızca 83 500 gibi oldukça alçak gönüllü bir sayıya (özel isimler dahil) ulaşıyor! Buna, tekniklere, mesleklere ve argoya ilişkin, kullanımı sınırlı, farklı sözcük dağarcıkları da eklense 200 000 sözcükten fazlasına pek ulaşılmaz. İlginç bir rastlantıyla, genomun sözlüğü de benzer sayıda sözcük içermektedir: uzunluğu birkaç bin ile birkaç milyon karakter arasında değişen,50 000 ile 100 000 arasında gen. Genomun inci dizen oyuncuları her türlü şıkta çok fazla sabır göstermek zorundadırlar. Önemi yok. sonuç ortada.: A,T, C ve G harflerinden oluşan on binlerce bireşimiyle ortaya çıkan genom dili, en azından kendi yarattıklarının dili kadar inceliklidir. Her bir gen, hücrenin yaşamını düzenleyen ve bizim kendisinden sıkça söz edeceğimiz gerçek işçi olan bir molekülün, yani proteinin, üretimini harekete geçirecek olan bir komut verir. Bir insan yapmak için yüz bin gen yeterlidir; becerebildiğimiz milyonlarca şeye kıyasla bu sayı azdır ama besbelli ki yeterlidir. Garip ve onur kırıcı olan şey, farenin ve maymunun da bizimki kadar gene sahip görünmeleridir; hayvanlar dünyasının aşamalı-düzeni (hiyerarşi) içinden yükselen bu nanik, gizinin keşfedilmesini bekliyor. Yazım Hataları ve Hoşgörüleri Genlerin, yani genomun sözcüklerinin yazımı, hiçbir gevşekliğe yer bırakmayan Fransız dili yazımının tersine, bir insandan diğerine hafifçe değişiklik gösterebilir. Ama ne de olsa, genomun örneğini izleyen, daha az bütünlükçü başka diller de vardır. Fransız Akademisi 17. yy’da yazım kurallarını düzenlenmesinden önce Fransız dili de esasen bu durumdaydı... Ama elbette her gevşekliğin sınırları vardır. Esnek olmak için ileti yine de anlaşılır kalmak zorundadır. Genomun kabul edilebilir yazım değişiklikleri vardır;saçlara rengini, yüzlere taşıdıkları ifadeyi, dış görünümlere heybetini... yani yaşamı güzelleştiren bütün o çeşitlilikleri, bu yazım değişiklikleri sağlar. Ve hastalıkların kaynağında bulunan, dramatik sonuçlar doğuran yazım değişiklikleri de vardır. Bu iki tip değişikliğin arasındaki sınır, tıpkı normali patolojikten ayıran sınır gibi bulanık hareketlidir. Genlerin yazılışındaki gerçek yazım yanlışları nelerden oluşur? Diyelim ki bir sözcüğün o 30 000 harfinden biri (bazen bir çoğu), genetik alfabenin diğer üç harfinden biriyle yer değiştirebilir ya da ortadan kaybolabilir ya da çiftleşebilir(merhaba’nın merhapa, merhaba, mehaba olması gibi). Bu, mutasyon olarak adlandırılan şeydir(bunun nasıl ortaya çıktığını göreceğiz) ve sonuçları değişkendir: mutlu, iyi huylu, nötr ya da trajik. Mutasyon, genin kendi anlamını kaybettirecek derecedeyse ileti artık yoktur ya da anlaşılmamıştır. Diyeceksiniz ki sorun değil, genomun diğer örneği üstünde yedek bir genim var. Kuşkusuz. Ama göreceğimiz gibi, bu bazen sonuç vermez, bazen verir. Çoğu kez proteindeki değişikliğin zararlı etkisi yalnızca beslenmeye, yaşam tarzına ya da diğer etkenlere bağlı belli bir ortam içinde görülür. Bir bakıma her şey, yanlış yazılmış, bağlamına göre şu ya da bu ölçüde anlaşılan bir sözcükle karşılaşıldığındaki gibi cereyan eder. Özetlersek, mutasyonlar kimi kez iyi bir sağlıkla uyumlu farklılıklara eşlik ederler ve canlıların olağanüstü çeşitliliği böylece ortaya çıkar. Kimi kez bu mutasyonlar özellikle duyarlılık taşıyan noktaları değiştirirler ve gerçek aksaklıklara, amansız hastalıklara neden olurlar; sonuçta kimi kez de mutasyonlar bir şeyleri değiştirirler ama bu, yalnızca belli ortamlarda hastalık etkenidir ve hastalık, ancak ortam uygun olduğunda ortaya çıkar. Biyologların gelecek kuşakları hiç şüphesiz bu mekanizmanın olağanüstü ustalıklarını ve çevreyle etkileşimlerini inceleme olanağı bulacaklardır. Bugün için, biz hala, neredeyse anlaşılmaz olan ama yine de dört harfli alfabesini bildiğimiz ve ne mutlu ki, sözcüklerinin yaklaşık yüzde 1'in de tanıdığımız bir yabancı dile, yani genomun diline ulaşmak zorundayız. Üstelik, o birkaç bin sözcüğün anlamını da hiç şüphesiz kısmen biliyoruz. Bir genin bir işlevinin tanımlanmış olması, onun yalnızca bir işleve sahip olmasını gerektirmiyor. Ama her şeyden önce daha bu dilin sentaks ve gramerini bilmiyoruz, edebiyatından hiç söz etmeyelim! Yine de şimdiden erişebildiğimiz bir şey var: bu dilin sözcüklerinin belli yazım değişiklikleriyle iyice tanılanmış hastalıklar arasındaki bağlantıları kurup, saptamayı giderek daha iyi öğreniyoruz ve gerçekleştirebiliyoruz. Gerçekten de diyabetten kansere, allerjiden romatizmaya dek neredeyse bütün hastalıklar mutasyonlarla ilişkilidir. Bu hastalıklara yol açan genetik değişikliklerin bilinmesi, hastalıkların mekanizmalarının daha iyi anlaşılmasına, önlenmelerine ve hastaların tedavi edilmelerine olanak sağlayabilecektir. İşte günümüz genetiği için ulaşılabilecek hedef en azından budur. Bu, yalnızca bir başlangıç olabilir. Ama şimdiden çok coşku vericidir. (Daniel Cohen, Umudun Genleri, s:36-42) HAYVAN VE İNSAN KOPYALAMA Organ nakli, doğum kontrolü, büyük ameliyatlar derken genetikçiler, hayvan kopyalamayı da başardı. İskoçya’da Ian Wilmut, Dolly adını verdiği kuzuyu kopyaladı. Sonra Hawai’de fare, Kore’de inek, İskoçya’da domuz kopyalandı.Güney Kore de türü azalan bir kaplan türünü kopyalamaya hazırlanıyor (Hürriyet, 24 Mayıs 1999) “... Bizim (biyologların), hapsedilme tehditini de içeren sayısız ve kesin kuralla dizginlenmesi gereken büyük işadamları olduğumuz söylenir. Tüm bunlar genlerimizi oluşturan DNA’nın olası en kötü şeyleri kışkırtabileceğinin düşünülmesi nedeniyledir. Bu tamamen aptalca; çevremizde beni, DNA’dan daha az ürküten başka bir öğe düşünemiyorum.” James Watson, 1977 “Uyarı profesyonellerinin genetikçilerin uğursuz güçlerini lanetlemeleri için, 1970'li yılların başında, biyologların, DNA rekombinasyon tekniklerini oluşturarak laboratuvarlarında doğayı taklit edebileceklerini keşfetmeleri ve böylece moleküler biyolojiyi kuramsal gettosundan çıkarmaları yetti. Bilimi, özellikle de insanın bilinmesiyle ilgili olduğunda, şeytanlaştırmaya çalışan insanlara daima rastlanır. On beş yıldır, genetikçilerin uluslararası küçük topluluğu, bilimsel perhiz, sakınımlılık, otosansür, kendini sınırlama, erteleme, yanı kısacası, Watson’ın bu bölümün epigrafı olan sözlerini kendisinden aldığım, rasyonalizmin canlandırıcısı Fransız filozof Pierre- Andre Taguieff’in güzel bir biçimde söylediği gibi, araştırmaların gönüllü olarak kesilmesini buyuran bir entellektüel baskıyla karşı karşıyadır. Taguieff’in dediği gibi: Fransız usulü bilim karşıtı vahiycilik, birçok açıdan, 60'lı yılların sonunda ABD’de başlatılan büyük “acemi büyücü” avının küçük ve gecikmiş bir yansımasından başka bir şey değildir. Belki gecikmiş yansıma; ama şu son yıllarda Avrupa’da, şimdi de bizi yüzyıl sonu korkularımızdan kurtarmaya yazgılı, ahlaki uzmanlığını tuhaf bir biçimde biyoloji ve tıbba bakmış tüm bu “etik komiteler”i-de Gaulle’ün deyimiyle bu yeni tür “ıvır zıvır”ı- yaratan, bu gecikmiş yansımadır. Sırası gelmişken, tüm sanayileşmiş ülkelerin bilimsel bütçelerinin çok büyük bölümünü yutan nükleer ve askeri araştırmalar gibi diğer gerçek tehlike ve sapmalar konusunda bu komitelere danışmayı düşünen var mı? Oysa bana, insanlığın gen sağaltımından çok askeri elektronikten kaygı duyması gerekirmiş gibi geliyor. Hiç şüphesiz, bilimin şeytanlaştırılmasındaki bu yeni akım amacına ulaşamıyor; perhize çağrı, doğum kontrolünde olduğu gibi bilimsel kontrol için de zavallı bir yöntemdir. Ama gelin de, Taguieff’in terimleriyle, yalnızca kuşkunun mantığına boyun eğen, kaygan zeminden başka kanıt tanımayan ve sapmaları önleme adına, mutlak tutuculuğun biyoloji sapağına, hatta bilimin totaliter denetimine doğru bizzat sapan yeni lanetçilere laf anlatın. Biyolojideki ilerlemeler ve insanın kendi üzerinde edindiği yeni olanaklar, ahlakçıların hayal güçlerini her zaman çalıştırmıştır. Bazıları bizi, geleceğin doktor Frankenştayn’larının korkunç bir “biyokrasi”si olarak betimlemekten çekinmiyorlar. Sanki gerçek bir saygısızlık olanağı varmış gibi, bizi “insan genomuna ve bütünlüğüne saygı”nın kutsal ilkesiyle tehdit ediyorlar. Böyle bir yaklaşım, bu alandaki ilk sorumsuzun bir takım kopyalama hataları yapmadığı, onlarsız biyolojik evrimin asla olamayacağı “mutasyonlar”a başvurmadığı zamanlar, her döllenmede her zaman farklı yeni bir varlık oluşturan ve “ufak tefek düzeltmeler”le yetinen doğa olduğunu unutmak demektir. Ayrıca, aynı zamanda hekim de olan bir başka filozofun, François Dagognet’nin söylediği gibi, bizim genetik konusundaki kaygımız, tek model olarak, türün üreme engeline takıldığı hayvanlara gönderimde bulunmak gibi bir dar görüşlülüğü yansıtmaktadır. Ama bakış tarzı, karışma ve melezleşmenin sıkça görülen fenomenler haline geldiği bitkisel alan da dahil, canlıların bütününe doğru genişletildiğinde söz konusu tabu ortadan kalkmaktadır. Ve nedeni bellidir: çok eski zamanlardan beri insanlar, bitki türleri üzerinde kasıtlı değiştirmeler uyguladılar. İnsanın canlıya ilişkin mantığı bu yolla sarsıldı. Ve sonra, canlının doğal düzenini kutsallaştırmak niye? Biyolojik yönden, programlanmış olmamaya programlanmış insan, niçin başarısızlıkları da dahil olmak üzere, genetik lotarya karşısında diz çökmek ve ona saygı göstermek zorunda olacaktır kı? Genetik kalıtımıza egemen olmak hiç şüphe yok ki, insanın evriminde yeni bir evreyi işaretleyecektir; buna döneceğim. Bu evrimi bir kabusmuşçasına tasarlamak zorunda değiliz. İnsan genomunun bilinmesiyle ortaya çıkan kaygılar şu soruyla özetlenebilir: -Şimdilik bize yalnızca hastaların iyileştirilmesinin söz konusu olduğunu söylüyorsunuz. Çok iyi. Buna karşı çıkmak zor. Ama, siz genetikçilerin az ya da çok yakın bir gelecekte, insanı kendi kararınıza göre dönüştürme erkine, cüce ya da devlerden, güçlü ya da zayıflardan, üstün zekalı ya da ilkel kölelerden oluşacak “ırklar” yaratma erkine sahip olmayacağınızı bize kim garanti ediyor? Megalomaniniz ya da itaatkarlığınız sonucu, davranış genlerimizle, hatta zeka genlerimizle “oynama” eğilimi duymayacağınızı bize kim söylüyor? Şimdiden “gen nakledilmiş” fareler yapıyorsunuz, “gen nakledilmiş insan” cehennemi ne zaman? Bu kaygılar, insanın genetik kalıtına ilişkin olarak geri, kolaycı ve biyolojik bilgiye dayanmayan bir bakışı yansıtır. Son yirmi beş yıldır moleküler biyolojinin gelişimi, bize genetik rekombinasyon mekanizmalarının ve genlerin dışavurumunun iki şeyi güvence altına aldığını öğretti: insanın sonsuz çeşitliliği ve insan fenotipinin(Dip not:Fenotip, bireyin gelişimi sırasında ve çevresel etkenlerin denetimi altında genotipinin-gen kalıtının- gerçekleşmesine uyan belirgin vasıflarının bütünüdür) bozulamayacak karmaşıklığı. Bu iki biyolojik gerçekten bir parçacık haberdar olan herkes, Jim Watson gibi, hiçbir şeyin üzerinde çalıştığımız o molekülden, yani DNA’dan daha az ürkütücü olmadığı ve bunda yeni bir Pandora kutusu(Dip not: Yunan mitolojsinin güzel Pandora’sı. Prometheus’un tanrı katından çaldığı ateşi getirdiği insanları cezalandırmak için dünyaya gönderilmişti. tanrılar Pandora’ya içinde bütün kötülüklerin bulunduğu bir kutu emanet etmişti. Merakını yenemeyen Pandora kutuyu açtı ve böylece tüm kötülükler dünyaya yayıldı. Biraz da acıyarak, bilimin bu yeni engizisyoncularının kafalarının da evrensel ilk günah mitosu tarafından kurcalandığını düşünüyorum!) görmenin gülünç olacağı sonucuna varacaktır.(236-238) Karmaşık tahrip edilebilir; ama onu kolaylaştırmak, onunla “oynamak “, onu azaltmak istemek hiç de gerçekçi değildir. İnsanlığın genetik olarak tekbiçimlileştirilmesi fantezisi bir tür biyolojik anlamsızlıktır. Bunu istesek bile yapamazdık. İnsanlık, genetik yasaları kendi yararına kullanabilir, kullanabilecektir; ama onları değiştiremeyecektir. Anımsatmak gerekir mi; dönemin yaygın yinelemesine uygun biçimde, “bir üstün ırk”ın ayıklanması yoluyla türün iyileştirilmesi anlamındaki Nazi tipi öjenizm, tam bir fiyasko olmuştur.Psikopat diktatörün sanrıları, genetiğin bilgisine hiçbir şey borçlu değildi. Bu sanrılar, toplama kampları ve gaz odaları aracılığıyla girişilen bir soykırımın sözümona bilimsel doğrulanışından başka bir şey değildi. Ekonomik bunalım ve milliyetçiliklerle her türlü karanlıkçıların tırmanış dönemlerinde, ırkçı ve totaliter tüm ideolojik hortlamaları bıkıp usanmadan ifşa etmek, entellektüellerin ve bilimcilerin görevidir. Ama geçmişin vahşeti geleceğin açılımları karşısında bizi dehşetten donakalmış bir halde bırakmamalı, tabu haline gelmiş sözcükler aracılığıyla hedefimizi şaşırtmamalıdır... En son tıbbi tekniklere başvurarak ağır hastalıkları olmayan bir çocuğa sahip olmak, gebeliği önleyebilmek, çocuk düşürme hakkı, yani iyi anlaşılmıyş öjenizm, kuşkusuz bireyin tümüyle özgür seçimiyle uygulandığında iyi bir şeydir. Biz zengin ülke topluluklarının bu tartışmaları, bizim kendi ülkelerimizde yararlandığımız doğum kontrol sisteminin olanaklarına ulaşmaya çamlışan yoksul ülkelerin kadın ve erkeklerine oldukça şaşırtıcı gelebilecektir... Gerçekte, totaliter rejimlerin normalleştirici fantezilerin çok ötesinde, yüzyılın bu son çeyreğinde biyoloji, insan düşüncesini çeşitlilik ve karmaşıklığın mantığına alıştırmak için hiç şüphesiz en fazla uğraşmış olan bilimdir. Kendimi geleceğin ahlaki sorunlarını çözmek için hiçbir şekilde yetkin görmüyorum. Ben daha çok, gelecek kuşakların neyi kabul edilebilir ya da edilemez sayacaklarını bulmek için o kuşakların kendilerine güvenme eğilimindeyim. Ahlakın kendi değişmezleri vardır; ama bunlar, bilim ve bilgiyle birlikte evrimleşirler. Bugün bilgisizlikle kendimize yasakladığılmız şeylere, belki de yarın, daha iyi bir bilmenin ışığında izin vereceğiz. Okuru rahatlatır mı bilmem; ama genetiğin yasalarına egemen olmanın kaygılanacak fazla bir yanı bulunmadığını, buna karşılık umut verecek çok yanı olduğunu bana düşündüren nedenleri, burada gözden geçirmek isterim. Çeşitliliğin Genetiği Buraya kadar patolojilere yol açan mutasyonları, genomun oyunbozanlık rolünü üstlenenleri gördük. Gerçekten de genom programının en acil hedefi, bizi genetik hastalıklara karşı silahlandırmaktıdr. Ama uzun dönemli hedefi daha temellidir ve biyolojik düzenlenişimizin bütününü daha iyi anlamayı amaçlıyor. kuşaklar boyu biriken mutasyonların hepsi (bu ortalama olarak her 300 bazda bir değişiklik noktası, yani genomun bütününde yaklaşık on milyon polimorf nokta eder) hastalıklara yol açmaz. Çok şükür. Kalıtımla aktarılan bu mutasyonların büyük çoğunluğunun hiçbir kötü sonucu yoktur.(Ek Not:Genomun 3 milyar bazı arasından, ortalama olarak 300 bazdan biri insandan insana değişir. Bunlar mutasyon noktalarıdır.Bu noktalırn herbirinde baz “değişir”; ama yine de, genetik alfabenin yalnızca dört harfi olduğundan, seçim yalnızca dört olasılık arasında yapılır: A,T,C,G. Örneğin A harfi yerinde bir T, bir C, ya da bir G olacaktır. Her bir değişiklik bölgesi için, topluluk içinde en fazla yalnızca dört allel vardır..s:291) Öncelikle, mutasyohlardan çoğu basit bir istatistik olgu sonucu genomun kodlayıcı olmayan bölgelerini (DNA’nın yüzde 90'nından fazlası) etkiledikleri ve uslu uslu sessiz kaldıkları için: gözlemlenebildiği üzere fenotipte kendilerini dışa vurmazlar. Sonra da bu kez asıl genlere (protein kodlayan, DNA dizilerinden yaklaşık yüzde 10'una) düşkün mutasyonların çoğu “nötr” oldukları için... Ya ana babanın alleliyle kodlanan proteinlerle aynı işleve sahip “eş anlamlı” bir protein kodlayan geni değişime uğratırlar. Ya da organizmanın düzgün işleyişinde bir değişiklik yapmaksızın, yalnızca insanların çeşitliliğine yol açan farklı proteinleri kodlarlar. En sonunda, geriye genomu bozan mutasyonlar kalır. Yüz bin genimizi etkileyen yaklaşık bir milyon mutasyon noktası olduğu varsayılabilirken, tek ya da çok etkenli, yaklaşık üç bin genetik hazstalık saptanmıştır. Mutasyonların çeşitlendirici rollerinin, bozucu rollerinden daha ağır bastığı görülüyor. Bozuk kabul edilen genlerin sayısı hesaplanmak istenirse, kafanızda genlerimizin bir milyon ya da yalnızca 997 000 polimorf noktasını gönlünüzce birleştirmeye çalışın [Dip not: Bu sayıları yalnızca büyüklüğü göstermek için veriyorum. Gerçekte her genetik hastalık ille de bir nokta mutasyonuna denk gelmez;ama bir mutasyonlar bileşiminin ya da kromozomların rekombinasyonu sırasında ortaya çıkan kazalıarın sonucu da olabilir.)Genetik rulet düşleyemeyeceğimiz kadar çok fazla sayıda bireysel bileşim sağlar. Biz, şu ya da bu deri rengi ya da başka bir yapısal özelliği sağlayan on kadar özel allele ayrıcalık tanımak isteseydik bile geriye kalan milyonlarca allel sonsuz çeşitliliği güvenceye almaya yetecekti. İnsan türünü tekbiçimlileştirmek hiç de kolay değildir. En fazlası ve biraz kötü bir şansla, bazı çekinik hastalıkları kolaylaştırmayı başaracaktık ki, bu da esasen, çok sınırla bir topluluk içinde kuşaklar boyu uygulanan her endogamide ortaya çıkan bir şeydir ve değişkenliğin, potansiyel mozayikliği de diyebileceğimiz genel kaynağına gerçek bir zarar vermez. Bireysel değişiklikle her türlü genetik akıl yürütmenin başlangıç noktasıdır. Bu temel gözlem verisi Darwin’in ilk esin kaynağı oldu; bu veri olmaksızın onun doğal ayıklanma kuramının hiçbir anlamının olmayacağı çoğu kez unutulur.”En uygun olanın ayıklanması”na gelince, türün ortamın sonsuz çeşitliliğine uyum sağlamasına izin vermesi nedeniyle, Darwin’den sonra ileri sürüldüğünün tersine, çok daha az tekbiçimlileştiricidir. Evet, biz farklı olmaya mecburuz! Birkaç saniye için (daha fazlasına dayanılmaz) tamamen özdeş varlıklarla dolu bir dünya düşlemeye çalışalım! Rahatlayalım. Böyle bir olasılık, bir biyolojik olanaksızlıktır. Sonuçta kendimizi paylamaya, farklılık “hakkı”mızı ileri sürmeye, bizi sağduyuya zorlaması için tüm etik kaynakları harekete geçirmeye hiç gerek yok. Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, her birimiz insan türünü aynı büyük izleği üzerindeki farklı birer değişikliğiz. Şu son yirmi otuz yıllık biyolojik araştırmanın en şaşırtıcı keşiflerinden biri (60'lı yıllarda Jean Dausset’nin öncülüğünü yaptığı HLA sisteminin aydınlatılmasıyla), yalnızca protein düzeyinde değil, genlerimiz düzeyinde de söz konusu olduğu anlaşılan bu olağanüstü insani polimorfizmdir. Mutasyonlar ve DNA rekombinasyonları bizim en iyi korumalarımız, normalleştirici heveslerimizin karşısındaki en etkili engellerdir. Farklılığa ve dolaysıyla bireye saygı içinde özgürlük, bundan böyle bir hümanist talepten daha fazla bir şeydir: haklılığını genlerimizde bulmuştur. Genetik kalıtımızın olağanüstü değişkenliğinin keşfi, yalnızca ırk kavramını değil, türe özgü temel özellikler dışındaki biyolojik “norm” kavramını da sonsuza kadar yıktı. Leonardo da Vinci güzelliğin ölçütü olacak bir altın sayı bulunduğuna inanıyordu. Çabalarına rağmen onu asla bulamadı. Çok mükemmel bir nedenden dolayı: ideal norm, bizim basitleştirici zihnimizce yaratılmış bir soyutlamadan başka bir şey değildir. Mükemmellik gibi güzelliğe atfettiğimiz kurallar da bir kültürden diğerine, bir dönemden diğerine, hatta bir bireyden diğerine göre değişir. İnsanın özdeş baskısı yoktur! Kuşkusuz, evrim her yeni türe ait yeni işlevlerin ortaya çıkmasına katkıda bulunur. Ama her türün ne bir ana öbeği ne de modeli vardır. Büyük evrim kuramcılarından biri olan Theeodosius Dobzansky’nin yazdığı gibi, genetik koşullanma yalnızca, tek bir insan doğası değil, ama insan doğaları olduğu anlamına gelir . Norm, norm olmamasıdır. Bu biyolojik gerçek, evrimin mantığını dile getirmekten başka bir şey yapmaz.(S:243) Farklılık, türün devamı için zorunludur. Öğrencilerimle beraberken daima şu düşüncenin üzerinde dururum: hepimiz farklı olduğu için hala buradayız. Aksi halde, ne iz ne de ben olacaktık. Burada olmamı, benim gibi olmamış (bugün de benim gibi olmayan ), ama belki de benim bizzat dayanamayacak olduğum bir saldırıdan sağ kalabilmiş olan ötekine borçluyum. Doğada saf soy yoktur. Olsaydı, hayatta kalamazdı. Laboratuvarda üretilenler, iste hücreler, ister drosofiller (sirke sineği) ya da beyaz fareler söz konusu olsun, özgürlüğün bedelini hemen yaşamlarıyla öderler. Eğer sivri sinekler farklı böcekölrüncülerine karşı şeytansı bir direnç gösteriyorlarsa, bu onların genetik polimorfizmlerinin her defasında bazılarının kendilerini kurtarmalarını, sonra da gelecek yok edici bombardımana kadar büyüyüp çoğalmalarını sağlaması nedeniyledir. Gelecek, dirençli azınlıklarda, marjinallerde ve uyum göstermeyenlerdedir! Buna göre, insan sivri sinekten daha az polimorf değildir. Yoksa, dünyanın bizzat yaratmış olduğu çetrefil karmaşıklıklarına nasıl uyum sağlardı? Bu polimorfizm, elli bin ya da yüz bin yıl önce homo sapiens ’in ilk marifetleri döneminde olduğu gibi, bugün için de doğrudur. küçük avcı-toplayıcı gruplar neden yaşamlarını sürdürebildiler? Tüm erkekler av için uygun bacaklara ve gözlere, tüm kadınlar yenebilecek ot ve taneleri kesin olarak tanıma yeteneğine ve hep birlikte ateşi ya da barutu yeniden icat etme becerisine sahip olmaları nedeniyle mi? Tam olarak böyle değil. Bunu iyi biliyoruz. Her insan grubu, tıpkı bugünkü gibi, miyoplarına, artiritlilerine, keskin gözlülerine ya da koşu şampiyonlarına; yavaş düşünenlerine, hızlı düşünenlerine, liderlerine ve diplomatlarına, melankoliklerine ve neşelilerine, sanatçılarına ve eylem adamlarına, serserilerine ve ahlak hocalarına vb.. sahipti. kısacası her türden ve özellikle de her konumdan insanlar bulunuyordu. Dönemin küçük sürüleri, en azından benim gibi Roy Lewis’in olağanüstü romanı Babamı Niçin Yedim’ e inanırsanız, muhtemelen kendi “tutucular”ına ve “ilerlemeciler”ine bile sahipti. Onların da, Vanya dayı gibi, toplanma çığlığı(s:244) “Ağaçlara Dönüş!” olan kendi tepkicileri ve baba Edouard gibi ateşi icat edip çayırları yaktıktan sonra, “Olanaklar olağanüstü !” diye haykırmaktan geri durmayan dirençli icatçıları vardı. Tarihöncesine dair çalakalem yazılmış bu gülünç yapıtta bilerek başvurulmuş anakronik öğelerin ardında, yazarın derin bir antropolojik gerçekliğe parmak bastığına inanıyorum. Hiç şüphe yok ki, yazarın kendilerine atfettiği bilgece dilin ötesinde, ilkel (ve yine de biyolojik olarak bizim kadar ya da az farkla evrimleşmiş) insanlar, Roy Lewis’in yeniden keşfettiği gibi, bugün bizi bölen davranışlarımızı aratmayan farklılık ve incelikteki davranışlarıyla insani entrika ve gülünçlüklere sahip bir çeşitlilik içindeydiler. Musee de l’Homme’ un son sergilerinden birinin, Hepimiz akrabayız, hepimiz farklıyız şeklindeki güzel başlığını açıklamak gerekirse, biz birbirimize benzeriz ve hepimiz farklıyız. Evet. Bunan yakınmak için ve bunun gizlenmesi için hiçbir neden yok. Mavi gözlü mü kara gözlü mü, ince-uzun mu kısa mı, beyaz tenli mi siyah ya da esmer mi.. olmak daha iyidir? Herkesin, en azından bir parça uygar olduğunu ileri süren herkesin hemfikir olacağı gibi, bunlar saçma sapan sorulardır. Ama zihinsel yeteneklerle, zekayla ve davranışlarla ilgili sorunlara gelince, karışıklık genel bir hal alır. Bazıları, yetenek ve zeka farklılıklarında genetik bir kökeni kabul etmekle insanlığa karşı bir suç işlediklerini düşüneceklerdir. Diğerleri, genlerimizin bazı sorumlulukları olduğunu bahane ederek tüm güçleriyle herkesin zekasını kendi ölçütlerine göre ölçmek ve davranışlarımızın tüm gizini hayvanlarda keşfetmek isteyeceklerdir. Gerçekte bunlar nedir? Örneğin zeka diye adlandırılan şey, doğal ya da insanın yarattığı çevrenin kavranmasını hedefleyen bir yetenekler mozayiğidir. Bu yeteneklerin bireşim mekanizması hiç şüphesiz tükenmez olanaklara sahiptir. Bir zeka geni değil, ama daha çok her insanın zekasının tek, karmaşık ve dinamıik düzenlenişini oluşturan on binlerce özellik temelindeki bir gen yığınının olması, gerçeği daha uygundur. Akla uygun tek çıkarsama bir zeka bulunmadığı, zekanın sayısız biçimlerinin olduğudur. Ortam burada fazlasıyla rol oynar. Bazı halklar, diğerleri tarafından ayrıcalıklı kılınandan farklı zeka biçimleri geliştirmek zorunda kalabilirler. Bir grup insana yaşamını Kalahari çölünde ya da Ekvator ormanlarında sürdürmesi için gereken zeka, elbette New York ya da Paris’teki bir büroda çalışmak için gereken zkanın eşi değildir. Aynı zeka değildir; ama kesinlikle eşdeğeridir. Boşimanların ya da Pigmelerin gözünde bizler cahil kişileriz. Boşimanların birbirinden ince farkları olan ve sabah ya da akşam çiğinin damıtılabileçcceği bsayısız bitkileri ayrıştırdıkları yerde, biz yalnızca çöl görürüz. Pigmeler ise, Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği ’nden (Çev: Sinan Fişek, İletişim Yay: 1994) başka bir şey görmediği yerde, ormanı kolayca okurlar. Ama genetik çeşitlilik aynı kültür içindeki bireyler arasında da rol oynar. Zeka burada da,genetikçilerin polimorf diyecekleri gibi çok biçimlidir. Müzisyenin zekası matematikçinin zekasıyla belli bir benzerliğe sahip görünür;ama matematikçilerin ve müzisyenlerin kendileri çok çeşitli mizaçlara sahiptiler. Ressamın zekası yöneticinin, organizatörün, diplomatın, düzenbazın,filozofun, deneycinin,çalgı yapımcısının,icatçının, hatibin, eğitimcinin vb zekalarından başka ve şairinkiyle biraz benzerliği olabilen romancınınkiyle aynı değildir. Diğerlerinin zekasından yararlanabilme zekasına da sahip olmak ve bu durumda, anlaşılacağı üzere, en büyük çoğulculuğu savunmak mümkündür! Çevre ve kültür her şeyi açıklamaz,sonuçta genlere de başvurmak gerekir. Bir zeka biçiminde mükemmel ve ne yapılırsa yapılsın,öğrenmeye ne kadar çalışılırsa çalışılsın,bir diğerinde düz ahmak olunabilir. Kuşkusuz kültürel çevreme de eğitimime de borçlu olmadığım kendime ait bir sorun karşısında,uzun süre ben de çılgına döndüm:çabuk anlayamama sorunum var;askere çağrılan lise mezunlarının IQ ortalaması 100 görünürken,o dönem bana söylenene göre 80 civarında,çok kötü bir IQ ile değerlendirilmeme yol açan bir tür yavaşlıktan şikayetçiyim! Tıp eğitiminin sonuna gelmiş tecilli bir öğrenci olarak,keyfim yerindeydi! Ve bunu bir dram haline getirdiysem de,bazılarının,olayın anlamını kavramak için çok zaman harcadığım için böyle davrandığımı söyleyeceklerini biliyorum. (Daniel Cohen, Umudun Genleri'1993),Çeviri: Yeşim Küey,Kesit yayıncılık(1995) s:236-247)

http://www.biyologlar.com/umudun-genleri

Kuşların ve Uçuşun Evrimi Üzerine Teoriler

1861 yılında Almanya`nın Bavyera bölgesindeki Jura dönemine ait kireçtaşında bir asimetrik tüy fosilinin bulunması, kuşların Sürüngenler Çağı`ndan beri var olduklarının kanıtı olarak büyük bir heyecanla karşılanmıştı. Bu fosil tüyün bulunmasının hemen ardından, aynı bölgeden ve yine Jura dönemine ait, hem sürüngen hem de kuş özellikleri taşıyan bir hayvanın eksiksiz iskeletine ait fosilin bulunması ise, yaratılışçı görüşün hakim olduğu o günlerde, kuşkusuz başta Darwin olmak üzere bir çok biliminsanı için büyük önem taşıyordu. Archaeopteryx lithographica olarak adlandırılan bu fosil, bir ara-form olarak Darwin`in ortaya attığı evrim teorisini kanıtlar nitelikteydi ve bu fosilin bulunmasıyla kuşların ve uçuşun kökenine ilişkin günümüze dek süren, evrim biyolojisinin belki de en hararetli tartışmaları başlamış oluyordu. Kuşların evrimsel yolculuğuyla ilgili araştırmalar için çok önemli bir başlangıç noktası olan bu fosil, evrim teorisinin ışığı altında kuşların hangi sürüngen kolundan, nasıl bir evrim geçirerek günümüze geldiğini açıklamada bir anahtar rolü görebilirdi. Nitekim Archaeopteryx fosilleri 1861 yılından günümüze dek bu sorulara yanıt arayan araştırmacılar için her zaman önemli bir referans oldular. Günümüzde paleontologların çoğu, kuşların atasının dinozorların bir kolu olduğunda hemfikir.Yazılan bir çok kitap ve makalede kuşların atasının dinazorlar olduğundan sözedildiğini ve dünyanın önde gelen bir çok müzesinin dinozor bölümlerinin bu görüş doğrultusunda düzenlendiğini görmek mümkün. Almanya`nın Bavyera bölgesi ise yerini, 90`lı yıllarda ortaya çıkarılan tüylü dinozor fosilleriyle ünlenen Çin`in Lianoing bölgesine bırakmış durumda. Liaoning bölgesinde yakın zamanda bulunan dört kanatlı bir dinozor fosili de uçuşun evrimiyle ilgili önemli ipuçları içeriyor. Archaeopteryx: Ne kadar sürüngen, ne kadar kuş? Darwin`in "o tuhaf kuş" diyerek sözünü ettiği Archaeopteryx, gerçekten de özelleşmiş birincil ve ikincil uçuş tüylerinden oluşan çok gelişmiş tüyleriyle modern zaman kuşlarına oldukça benziyordu ve kendini önceleyen uzun bir kuş evrimine dikkat çekiyordu. Archaeopteryx`in hem sürüngen hem de kuş özellikleri, kuşların hangi atadan evrimleşmiş olabileceklerine dair önemli ipuçları verirken, fazlasıyla modern yapıdaki tüyleri, uçuşun ve tüylerin kökenine dair çok az ipucu sağlıyordu. Tüyler ve uçuş kuşların en karakteristik özellikleri olduklarından, kuşların evrimsel yolculuğunun tamamıyla aydınlatılabilmesi için Archaeopteryx fosilleri tek başlarına yeterli değildiler. Daha ilkel yapıda tüylere sahip ara-form fosillerinin de ortaya çıkartılması gerekiyordu. Archaeopteryx, günümüzde olduğu gibi bulunduğu ilk yıllarda da, başta Huxley ve Darwin olmak üzere birçok biliminsanı tarafından kuş evriminde bir yan kol olarak görülüyordu. Bu durum, paleontologların, hem modern kuşlar hem de kuş evriminin modern kuşlara uzanan ana kolunda yer almadığı düşünülen bu eski kuş için ortak bir ata aramaları anlamına geliyordu. Ataya ilişkin kuramlar Kertenkelelerden pterozorlara (uçan sürüngenlere), timsahlardan dinozorlara kadar Mezozoik çağ sürüngenlerinin çoğunun kuşların atası olduğu öne sürülmüş. Ancak günümüze dek ulaşabilen yalnızca iki temel kuram olmuş. Bu iki kuram arasındaki en önemli farklılıklar, kuşların atası olarak hangi sürüngen kolunun görüldüğüne ve ilk kuşun ortaya çıkış zamanına ilişkin görüşlerdir. Bu iki kuramı anlatmaya, sürüngenlerin milyonlarca yıllık tarihlerine göz atarak başlamak gerekiyor. Sürüngenler Çağı`ndan çok önce, geç Paleozoik çağda ortaya çıkmış olan kotilozorlar (köken sürüngenler) tüm sürüngenlerin atası olarak kabul edilirler. Anapsid kafatasları olan bu ilkel sürüngenlerin diapsid kafatasına sahip canlılara evrimleşen kollarından biri ise tekodontlardır. Yaklaşık 245 milyon yıl önce dünyada yaygın bir dağılım göstermiş heterojen bir sürüngen grubu olan tekodontlar, timsahların, pterozorların ve dinozorların atası olarak kabul edilirler. Tekodontların bir kolu olarak evrimleşen pterozorlar, uçma yetenekleri ve kuşlarınkine benzeyen diğer uçuş karakterleri nedeniyle bir zamanlar kuşların atası olarak gösterilmişlerse de, bu görüş hiçbir zaman fazla destekçi bulmamış ve benzerliklerin benzeştiren evrimin sonucu olduğu konusunda görüş birliğine varılmış. Aynı şekilde dinozorların iki ana kolundan biri olan Ornitiskianlar (kuşkalçalı dinozorlar) da, isimlerinden de anlaşılacağı gibi sadece yüzeysel bir benzerlik yüzünden kuşların atası olarak gösterilmiş, ancak bu görüş de fazla taraftar bulmadan unutulmuş. Dinozorların diğer ana kolu olan Sauriskianlar (sürüngen kalçalı dinozorlar) ise, etçil ve otçul olmak üzere iki kola ayrılırlar. Etçil olan teropodlar arasında Jurassic Park filminden hatırlayacağımız dev T-Rex gibi büyük dinozorların yanısıra, Huxley`in Archaeopteryx ile benzerliklerine dikkat çektiği Compsognathus (bkz. Bölüm 1) gibi küçük dinozorlar da yer alırlar. Huxley`in, 1868 yılında yazdığı ve tavuk büyüklüğündeki bir teropod dinozoru olan Compsognathus ile Archaeopteryx arasındaki benzerliklere değindiği makaleleri, kuşların teropod dinozorlardan evrimleştiği yönündeki görüşün ortaya çıkmasına neden olmuştu. Oysa Huxley`in o yıllardaki yazıları incelendiğinde, zaman zaman bu görüşünden geri adım atarak, teropod dinozorlar ve kuşlar için ortak bir atadan söz ettiği görülür. Öte yandan, Huxley`in çağdaşı bazı biliminsanları kuşlara ata olarak otçul dinozorları gösterirken, bazıları dinozorları kuşların atası olamayacak kadar fazla özelleşmiş buluyorlardı. Daha o yıllarda dinozorların ve kuşların sözü edilen benzerliklerini pterozor örneğindeki gibi benzeştiren evrime bağlayan ve yine ortak bir sürüngen atadan söz eden biliminsanları olsa da, kuşların atasını daha ilkel sürüngenlerde arayan hipotezin gerçekten doğuşu ancak bir sonraki yüzyıl içinde oldu. 1913 yılında Güney Afrikalı paleontolog Robert Broom`un, alt Triyas kayaçlarından 230 milyon yıllık fosili çıkartılan küçük bir tekodontun kuşların atası olduğu yolundaki düşünceyi ortaya atmasıyla, tekodont-ata hipotezi de doğmuş oluyordu. Broom`un Euparkeria adını verdiği bu tekodont dört ayaklıydı, ancak iki ayaklılığa doğru bir geçiş sürecindeydi. Broom`a göre dinozorların fazla özelleşmiş sayıldığı noktalarda yeterince ilkel olan Euparkeria, kuşların atası olmak için gerekli tüm anatomik özelliklere sahipti. Danimarkalı paleontolog Gerhard Heilmann`ın 1926 yılında yazdığı "Kuşların Kökeni" adlı kitap da bu hipotezi destekler nitelikteydi. Günümüzde konuyla ilgili bir klasik olarak kabul edilen bu kitap, kuşların kökeni ve evrimiyle ilgili ilk kitaptı ve burada Heilmann, Euparkeria`dan, kuşların kökenini açıklayan anahtar fosil olarak söz ediyordu. Aslında tüm yazdıklarının kuşların teropod dinozorlardan evrimi için de geçerli olabileceğinin görüldüğü kitabında Heilmann, teropod dinozorlarda bir kuş karakteristiği olan lades kemiğine rastlanmamış olduğuna dikkat çekiyor, ilkel formları ve lades kemiğine sahip olmaları nedeniyle tekodontların kuşların atası olduğunu savunuyordu. Aslında Huxley`in makaleleriyle ortaya atılmış olan bu dinozor-ata teorisininin, biraz değişikliğe uğramış olarak tekrar gündeme gelmesi, paleontolog John Ostrom`un 1973 yılından başlayarak yayınladığı makalelerle oldu. Ostrom, 1964 yılında keşfettiği ve bir erken Kretase dönemi teropod dinozoru olan Deinonychus ile Archaeopteryx arasında, benzeştiren evrimden kaynaklanmayacak kadar fazla benzerlik bulmuş ve kuşların teropod dinozorlardan gelmiş olduğunu savunmuştu. Archaeopteryx`den 40 milyon yıl genç olan bu fosille Archaeopteryx`in kol, el, kalça, bilek ve omuz kemikleri üzerinde yaptığı incelemeler sonunda özelleşmiş kemikler açısında çok benzediklerini gören Ostrom, Eichsatt Archaeopteryx`inin 20 sene boyunca bir teropod dinozoru (Compsognathus) zannedildiğini de hatırlatıyordu. 1986 yılına gelindiğinde ise paleontolog Sankar Chatterjee, Teksas`taki geç Triyas dönem katmanlarında bulduğu ve Protoavis olarak adlandırdığı bir fosili bilim dünyasına duyuruyordu. Chatterjee`nin, kafatası ve boyun kemiklerinde modern kuşlarla birçok benzerlik bulduğu ve en eski kuş olarak sözünü ettiği bu tartışma yaratan fosil, Archaeopteryx` den yaklaşık 75 milyon yıl gençti ve benzerlikleri kanıtlandığı takdirde dinozor ata teorisini çürütebilirdi. Ne var ki bu fosil iyi bir şekilde korunmadan günümüze ulaşmıştı ve parçacıklı yapısıyla tek bir bireye değil de, farklı birkaç türe ait bireylerin kemiklerinin biraraya gelmesiyle oluştuğu izlenimini uyandırıyordu. Bütünlükten uzak bulunan bu fosil, günümüze dek kuşkuyla sözü edilen bir fosil olarak kaldı. Kuşların tüylerden sonra en karakteristik özelliği sayılan lades kemiğinin, 20. yüzyılın sonlarına doğru Velociraptor ve Ingenia gibi bazı geç Kretase teropod dinozorlarında da bulunması, kuşların atasının teropod dinozorlar olduğu teorisini güçlendirdi. Hatırlanacağı gibi, Heilmann`ın teropod dinozorlarla kuşlar arasında gördüğü benzerliklere rağmen onların ortak bir atadan geldiklerini söylemekten öteye gitmemesinin nedeni, teropod dinozorlarda Heilmann için de çok önemli bir kuş karakteristiği olan lades kemiğinin bulunmamasıydı. Özetleyecek olursak, kuşların kökeniyle ilgili kuramlardan bir tanesi, Archaeopteryx fosilleriyle teropod dinozorlar arasında homolog olduğu düşünülen benzerlikler nedeniyle, kuşların atasının dinozorların bu kolu olduğu yönündeydi. Teropod dinozorlarla kuşlar arasındaki tüm sonradan edinilen benzerliklerin benzeştiren evrimden kaynaklandığını ve teropod dinozorların kuşların atası olamayacak kadar özelleşmiş olduklarını söyleyen tekodont ata teorisi ise, kuşların atasının teropod dinozorlardan önce yaşamış ilkel bir sürüngen olduğunu savunuyordu. Tüm bunlara ek olarak, fosilleri inceleyen bazı bilimsanlarının dinozorlar ve kuşlar arasındaki benzerlikleri, bazılarının ise farklılıkları vurgulaması, bu iki kuramın savunucularını karşı karşıya getiren önemli bir ayrılma noktasının sistematik yöntem farklılıkları olduğunu ortaya koyuyor. Günümüzde çoğu biliminsanınca kanıtlandığı düşünülen teropod-ata teorisinin uçuşun kökenine ilişkin bölümü, son olarak bulunan ilginç bir fosille birlikte çürütülmüş gibi görünüyor. Bu durum kuşların evrimsel yolculuğunu aydınlatmanın zorluğunu çok iyi anlatıyor olsa gerek. Bu yüzden, günümüz Archaeopteryx`lerine geçmeden önce, uçuşun ve tüylerin kökeniyle ilgili olan ve kuşların atasına ilişkin kuramlara paralel olarak gelişen tartışmalara değinmemiz gerekiyor. Uçuşun kökenine dair Kuşların atasının hangi hayvan kolu olduğuna ve kuşların bu atadan kaç milyon yıl önce ayrıldığına ilişkin araştırmalar ve tartışmalar, doğal olarak tüylerin ve uçuşun kökeniyle de çok yakından ilgilidir. Kuşların en karakteristik özelliği olduğu düşünülen tüyler, omurgalı derisinin en karmaşık türevidir. Morfolojik bir harika olarak tanımlayabileceğimiz tüyler, çok karmaşık yapıları ve sayısız işlevleri olması bakımından çok zengin bir evrimsel geçmişe işaret ederler. Tüylerin bir şekilde sürüngen pullarından evrimleştiği genel olarak kabul edilirken, sürüngen pulundan karmaşık yapıdaki tüye kadar olan evrimsel basamaklarda hangi yapıların ortaya çıktığı ve bu yapıların canlıların çevreye uyumunda nasıl bir değere sahip olduğu konusunda yıllar içinde birçok farklı görüş ortaya atılmıştır. Tüylerin, uçuş dışında, yalıtımdan kamuflaja ve kur davranışına kadar kuşların yaşamında büyük önem taşıyan pek çok işlevi vardır. Ancak kuşkusuz uçuşla ilgili/aerodinamik özellikler tüylerin birincil işlevidir. Uçuşun kökeniyle ilgili görüşlerin ve ortaya atılan senaryoların kimi, tüylerin en başta yalıtım ve iletişim gibi uçmayla ilgisiz bir nedenle evrildiğini savunurken, kimi de tüylerin, birincil işlevleri olan uçuştan farklı bir bağlamda evrimleşmiş olmasının mümkün olmadığını savunur. İlkel sürüngen atanın pullarının hangi işlev doğrultusunda evrim geçirerek ilkel tüylere dönüştüklerini ve buna bağlı olarak uçuşun kökenini açıklamaya çalışan iki temel kuram vardır. Bunlardan ilki uçuş evriminin yerde başladığını savunur. Bu kuramı destekleyenlerin çoğu, kuşların iki ayaklı teropod dinozorlardan geldiğini savunan araştırmacılardır. Kuşların atasının teropod dinozorlardan daha ilkel olan tekodontlar olduğunu savunanlar ise, uçuş evriminin ağaçta başladığını savunurlar. İlkel sürüngenvari kuş atasının ağaçta yaşamış olduğunu varsayan teoriye göre, sürüngen pullarında oluşacak her bir küçük değişiklik (uzama ve çatlama) bu hipotetik canlının aerodinamik yeteneklerinin gelişmesi demek olacaktı. Bu ilkel atanın sürüngen pulları karmaşık yapıdaki uçuş tüylerine dönüşürken, önceleri yerçekiminin sağladığı enerjiyi kullanarak ağaçtan ağaca süzülen canlının süzülme yeteneği zamanla gelişecek, manevra gereği ortaya çıktıkça da kanat ve kuyruk tüyleri karmaşık bir yapıya doğru evrim geçirecekti. En ünlü tekodont ata savunucusu olan Alan Feduccia`nın da desteklediği bu teori, özetle, tüylerin en başta uçuşla ilgili olarak evrildiğini varsayıyor ve kuşların atasının Triyas dönemde yaşamış küçük, dört ayaklı, ağaçta yaşayan bir tekodont olduğunu savunuyordu. Kuşların iki ayaklı, etçil teropod dinozorlardan geldiğini düşünenlerin desteklediği ve uçuş evriminin yerde başladığını savunan teori ise, tüylerin öncelikle ısı düzenleyici olarak evrildiğini varsayıyordu. Diğer bir deyişle, kuşlarda görülen sıcakkanlılığın uçuştan önce evrimleşmiş olması gerektiğini savunuyordu. 1969 yılında bazı dinozor türlerinin sıcakkanlı olmuş olabilecekleri yönündeki görüşü ilk kez ortaya atan ve günümüzün ünlü teropod-ata savunucusu olan John Ostrom`un önderliğindeki bu teoriye göre, kuşların teropod atasındaki ilkel tüyler öncelikle ısı yalıtımını sağlamıştı. Aktif, sıcakkanlı, koşarak avlanan bu etçil yırtıcı dinozorların ilkel tüylerle kaplanacak ön uzuvları, onların böcek ve benzeri küçük avlarını ağızlarına doğru süpürmelerini sağlayacaktı. Bu ilkel atanın avı peşinden koşarken ani manevralar yapabilmesi ya da avcılardan kaçarken tepelerden aşağıya süzülebilmesi de modern, gelişmiş kanat ve kuyruk tüylerinin evrilmesiyle gerçekleşecek ve böylelikle ilk olarak ısı yalıtımı sağlama yönünde evrilmiş olan tüyler sonradan aerodinamik işlevler doğrultusunda evrimlerini tamamlayacaklardı. Tüyleriyle fosilleşmiş olarak bulunan ilk kuş olan Archaeopteryx`in fazla modern yapıdaki tüyleri ise, ne yazık ki ilk tüye ve ilk uçuşa dair pek fazla ipucu vermiyordu. Yine de Archaeopteryx`in nasıl bir uçucu olduğuna ve ne tip bir ortamda yaşadığına ilişkin araştırmalar yapılırsa bazı sorular yanıtlanabilirdi. Asimetrik tüyleri Archaeopteryx`in uçabildiğini gösterirken, fazla çıkıntılı olmayan göğüs kemiği uzun süre kanat çırparak uçamayacağını düşündürüyordu. Feduccia, bir çok farklı ekolojik alandan seçtiği 500`den fazla kuşun pençeleri üzerinde yaptığı ölçümlerle Archaeopteryx`inkileri kıyaslıyor, Archaeopteryx`in pençelerinin yerde yaşamasını mümkün kılmayacak derecede kıvrık olduğuna dikkat çekiyor ve Archaeopteryx`in kesinlikle ağaçlarda yaşadığını savunuyordu. Bu görüşe karşı çıkanlar ise, Archaeopteryx fosillerinin bulunduğu Solhofen bölgesinden hiçbir ağaç fosilinin çıkarılmadığını, Jurassic dönemde bu bölgede ağaçların olmadığını ve dolayısıyla Archaeopteryx` in ağaçlarda yaşamış olmasının mümkün olmadığını ileri sürüyorlardı. 20 metreye ulaşabildiği bilinen Gingko gibi bir çok bitkinin Jura dönemi Avrupa`sında görüldüğü ve Solnhofen fosil kayıtlarında ağaçlara ait izler bulunmamasının bir çok nedeni olabileceği ise, bu itiraza verilen bir yanıttı. Yerde başlayan uçuşu savunanların karşılaştıkları en büyük itiraz ise, teropod atanın yerçekimini yenerek havalanmak için çok fazla kaldırma gücüne ihtiyaç duyacağı idi. Bu gerçekten yerinde bir itirazdı ve bu yüzden de uçuşun yerden başladığı teorisi uçuş evriminin ağaçta başladığını savunan teoriden daha az destekçi buldu. Uçuş evriminin yerde gerçekleştiğini düşünen araştırmacılar, Archaeopteryx`in kanatlarını ve uçuş kapasitesini inceleyerek bu önemli fiziksel problemi çözmeye çalıştılar. Son yıllarda yapılan ve bazı kuş türlerinin henüz uçamayan yavrularının bir tehlike durumunda dik yamaçlarda kanat hareketleriyle destekli olarak koşmalarını inceleyen ilginç bir araştırma ise, ilkel tüylere sahip koşan bir teropod atanın düşünüldüğünden daha fazla hareket özelliği olabileceğini savunuyordu. Uçuşun evrimiyle ilgili teoriler içinde şu günlerde tekrar gündeme gelen bir diğeri ise William Beebe`ye aitti. Beebee, 1915 yılında Berlin Archaeopteryx`inin bacaklarında gördüğü tüy izlerine dayanarak Archaeopteryx` ten önce ağaçlarda süzülen dört kanatlı bir sürüngen formun yaşamış olduğu teorisini ortaya atıyordu. Uçuşun kökeniyle ilgili bir görüşü olan tüm araştırmacılar, Archaeopteryx`in anatomisini ayrıntılı bir şekilde inceleyerek teorilerini kanıtlayacak karakterler ve davranış repertuarı bulmaya çalışırken biyolog Philip Regal, Kaliforniya`da yaşayan bir tür tilkinin sadece böceklerle beslendiğine dikkat çekerek uyarıda bulunuyordu. Regal, hiç bir araştırmacının bu tilkilerin anatomisini inceleyerek bu sonuca varmayacağını belirtirken, bir canlının davranışlarının sadece anatomisine dayanılarak tahmin edilemeyeceğine dikkat çekiyordu. Kuşların ve uçuşun kökeniyle ilgili tüm teoriler Archaeopteryx`in ve hipotetik kuş atalarının yerde veya ağaçta resmediliği bir çok çizimle desteklenmeye çalışılırken, Çin`in Liaoning bölgesi de kuşların kökeniyle ilgili tartışmaların ve hatta fosil ticaretinin merkezi olmaya hazırlanıyordu. Dinozorlar hala yaşıyor mu? Kretase döneminde yaşanan hızlı iklim değişiklikleri ve volkanik kül yağmurları Çin`in kuzeydoğusunda yer alan Liaoning Bölgesi`nde fosilce zengin eski bir göl yatağı oluşmasına neden olmuş. Aralarında dünyanın en eski çiçekli bitki fosilinin de bulunduğu bir çok önemli fosil bu bölgeyi dünyanın doğa tarihine ışık tutan bir merkez haline getirmiş durumda. 1994 yılında burada bulunan saksağan büyüklüğündeki ilkel bir kuş Archaeopteryx`e olan benzerliğiyle dikkat çekiyordu. Confuciusornis adı verilen bu kuş, modern yapıdaki uçuş tüyleriyle belli bir mesafeyi uçabilen ilk kuş olarak kabul edildi. Bu kuşa ait fosillerden bir kısmının kuyruğunda eşeysel dimorfizme işaret eden tüyler bulunuyordu. Modern bir gaga yapısına sahip en eski kuş olarak da büyük önem taşıyan Confuciusornis`in Archaeopteryx gibi 3 kıvrık tırnağı olması ise bazı arştırmacılar için Confuciusornis`in ağaçlarda yaşamış olduğunun kanıtıydı. Öte yandan diğer araştırmacılar Confuciusornis`in el yapısını dinozorların kavrayan elinin uçan ele evriminin bir kanıtı olarak görüyor ve Confuciusornis`i uçabilen, tüylü bir teropod dinozor olarak tanımlıyorlardı. Bu bölgeyi kuş kökeni tartışmalarının merkezi haline getiren fosillerden ilki 1996 yılında çıkarıldı. Sinosauropteryx adı verilen bu fosil çok iyi bir şekilde korunmuştu ve bu fosilde genelde fosilleşmeyen karaciğer gibi yumuşak dokuları bile görmek mümkündü. Ancak fosilin tartışmaları alevlendiren özelliği, başından kuyruğuna dek bir hat boyunca inen ve hav izlenimi veren yelesiydi! Kuşların atasının teropod dinozorlar olduğunu savunanlarca ilkel tüy olduğu düşünülen bu lifler, sıcakkanlılığın uçuştan önce evrimleştiğinin kanıtıydı. Bu fosil hayvanın Compsognathus`a olan benzerliği ise teropod ata teorisi savunucuları için kuşların dinozorlardan gelmiş olduğunun kesin bir kanıtıydı. Ne var ki bazı araştırmacılara göre sırt çizgisiyle sınırlılığı şüphe uyandıran bu lifler tüylerin atası olabilecek bir yapıda değildi ve üstelik bu yapılar bazı modern sürüngenlerde de görüldüğü gibi deri altındaki bir tür kolajen destek yapısı olabilirlerdi. Sinosauropteryx fosilinin yankılarının sürdüğü 1997 yılı içinde yine Lianoing`den bu kez peşisıra iki yeni ilginç fosil daha çıkarıldı. Archaeopteryx`e benzerliğinden dolayı Protarchaeopteryx olark adlandırılan ilk fosil, Archaeopteryx`den daha ilkel yapıda tüylere sahipti ve bu tüylerin simetrik yapısı uçuş yeteneğinin olmadığını gösteriyordu. Caudipteryx adı verilen ikinci fosilde de yine benzer yapıda tüyler bulunuyordu. Bu fosilin kuyruğunda göze çarpan kabarık tüyler ise kur davranışıyla ilgili olarak yorumlanıyordu. Bu iki fosil bir çok araştırmacı tarafından Sinosauropteryx ve Archaeopteryx arasında yer alan tüylü teropod dinozor formları olarak kabul edilirken, Feduccia bu fosilleri dinozorlardan çok uçamayan kuşlara benzetiyortu. Uçamamanın ikincil olarak (sonradan) evrimleştiğini belirten Feduccia, çok iyi korunmuş olduğu halde Caudipteryx fosilinde lades kemiğinin görülmeyişini bu gibi kuşlarda görülen lades kemiği kaybının bir örneği olarak görüyor ve bu kuşları "Mezozoik kivi" olarak tanımlıyordu. Bu iki fosilin uçma kaybının çok eskiden evrimleştiğinin bir kanıtı olduğunu belirten Feduccia, "Şayet Mezozoik kayaçlarda bir emu* (Avustralya`da yaşayan ve devekuşuna benzeyen, uçamayan bir kuş türü) fosiliyle karşılaşsaydık bu kuşta gördüğümüz dejenere olmuş tüyleri modern tüye geçişteki bir basamak olarak mı yorumlayacaktık?" diye sorarak uçmayan kuşların uçuşun kökenini aydınlatmadaki önemini vurguluyordu. 2000`li yıllara girildiğinde ise evrim biyolojisinin bu çok tartışılan konusuyla ilgili kitap ve makalelere yenileri eklenmeye, fosil kayıtları da artmaya devam ediyordu. Arjantin`deki geç Triyas döneme ait depozitlerde kuş ayak izlerine ait olduğu düşünülen fosillerin bulunması yine farklı şekillerde yorumlanırken, Lianoing bölgesinden olay yaratacak bir başka fosil çıkarılıyordu. 77 cm boyutlarındaki küçük bir teropod dinozoruna ait olan bu yeni fosil, W. Beebee adını tekrar gündeme getiriyor ve uçuşun kökeniyle ilgili tartışmaları alevlendiriyordu. Microraptor gui adı verilen bu önemli fosil gerçekten de ön ve arka uzuvlarındaki, asimetrik uçuş tüylerinden oluşan kanatlarıyla Beebee`nin hipotetik 4-kanatlı kuş atasına benziyordu. Bir tür teropod dinozoruna ait olan bu fosil bir yandan uçuşun teropod dinozorlardan evrimleştiğini gösteren bir başka kanıt olarak görülürken diğer taraftan uçuş evriminin ağaçlarda süzülmeyle başlamış olduğu teorisini destekliyordu. İlk Archaeopteryx fosilinin bulunduğu yıldan günümüze kadar yapılan araştırmalar sonucunda kuşların ve uçuşun kökenine dair bir çok bilinmeyenin aydınlatıldığı ve yeni bilgilere ulaşıldığı kesin. Biyolog Richard O. Prum ise tüm bu yeni bilgiler ışığında "kuş" tanımının geçirdiği değişikliğe dikkat çekiyor. Prum, evrim biyolojisi, paleontoloji ve sistematikdeki gelişmelerle kuşları dinozor atalarından ayıran anatomik boşluğun silindiğini söylüyor ve son olarak bulunan 4 kanatlı dinozor fosiliyle birlikte kanat çırparak uçuş dışında kuşlara özgü hiçbir temel karakterin kalmadığını belirtiyor. Sonuç olarak denebilir ki sayıları hiç de az olmayan biliminsanına göre dinozorlar hala yaşıyorlar. İnsanoğlunu da çok etkilemiş olan uçuş, canlıların kazandığı en karmaşık yeteneklerden biri ve bizim kuş tanımlarımızı tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor.

http://www.biyologlar.com/kuslarin-ve-ucusun-evrimi-uzerine-teoriler

Kalıtsal Çeşitliliğin Kökeni (EVRİM DERSİ) Sunum

Dünya ve Yaşamın Kökeni Bu bölüm,yaşam tarihine genel bir bakış ile başlamaktadır.Daha sonra yaşamın kökeninin yakından inceleyeceğiz.Bu tartışma,yaratıcı olay ile ilgili fosil kanıt olmadığı için,tüm bölümler içerisinde en tartışmaya açık olanıdır. YAŞAM TARİHİNE GİRİŞ --Yeryüzünde yaşam 3.5-4.0 milyar yıl önce başladı. -Prokaryotlar,geçmişteki 3.5-2.0 milyar yıllık evrimsel süreçte baskın durumdaydı. -Oksijen,günümüzden yaklaşık 2.7 milyar yıl önce atmosferde birikmeye başladı. -Ökaryotik yaşam 2.1 milyar yıl önce başladı. -Çok hücreli ökaryotlar,1.2 milyar yıl önce ortaya çıktı. -Hayvanlardaki çeşitlilik,erken Kambriyen periyodu boyunca patlarcasına artış gösterdi. -Bitkiler,mantarlar ve hayvanlar yaklaşık 500 milyon yıl önce karasal ortamlara yerleştiler. YAŞAMIN KÖKENİ -İlk hücre,genç dünya üzerinde kimyasal evrim sonucunda ortaya çıkmış olabilir: -Organik monomerlerin abiyotik olarak sentezi,test edilebilir bir hipotezdir. -İlkin dünya koşullarının laboratuvarda taklit edilmesiyle organik polimerler üretildi. -RNA,ilk kalıtsal madde olabilir. -Protobiyontlar,kendi kendine bir araya gelerek oluşabilir. -Doğal seçme,kalıtsal bilgi taşıyan protobiyontları saflaştırmış olabilir ANA CANLI SOYLARI -Beşli kingdom (alem) sistemi,canlıların çeşitliliği ile ilgili bilgi artışının olduğunu yansıtmaktadır. -Çeşitlilik gösteren canlıları,daha yüksek taksonlar içerisinde sıraya koyma,devam etmekte olan bir eylemdi . Alıntı Kaynağı : Campbell-Reece Biyoloji,Altıncı Baskıdan Çeviri,Sayfa 510,Bölüm 26   Biyolojik evrimin beslendiği kaynak: Genetik çeşitlilik Bilim dünyası, evrimin olup olmadığı yönündeki tartışmaları 19. yüzyılda tamamen aştıktan sonra tüm dikkatini evrimsel süreçte belirleyici olan etmenler ve düzenekler üzerinde yoğunlaştırdı. Genetik çeşitliliğe yol açan düzenekleri iyi kavramak, evrim kuramını anlamanın en iyi yoludur. 20. yüzyıl bu yönde büyük bilgi birikiminin sağlandığı bir dönem oldu. 21. yüzyıl ise, evrimde etkili olan mekanizmaların yoğun olarak kullanıldığı yapay ya da yönlendirilmiş evrim araştırmalarının doruk noktasına çıktığı bir çağ olacaktır. Evrim kelimesi, bilimin en önemli ve mucizevî olgularını tanımlayan bir kavram. Sadece içinde yaşadığımız doğadaki değil, tüm evrende zaman içinde meydana gelen her türlü değişimi ifade etmekte. Değişim olmadığı yerde ise evrimden söz etmek olası değil. Astrofizikçiler evrenin yaşını yaklaşık olarak 13-14 milyar yıl önceye kadar götürmekteler. Dünyamızın yaşı için saptanan süre ise yaklaşık 4,5 milyar yıl. Hücre şeklindeki ilk biyolojik organizasyonların gözlendiği zaman dilimi, dünyanın oluşumundan yaklaşık bir milyar sonraya denk gelmekte. Diğer bir ifade ile canlılığın gezegenimizdeki tarihi günümüzden en az 3,5 milyar önceye kadar uzanıyor. Doğa bilimciler çevrelerine akıl ve bilgiyle baktıklarında ilk fark ettikleri nokta, zaman içinde her şeyin değiştiğidir. O kadar ki, canlı olsun, cansız olsun, bu büyük değişim sürecinin dışında kalabilen herhangi bir yapı bulunmaz. Örneğin bundan 10 milyar yıl önce evrenin görünümü günümüzdekinden çok farklıydı. En azından kendi güneş sistemimiz daha oluşmamıştı. 2 milyar yıl önce dünyamızda sadece tek hücreli mikroorganizmalar yaşıyordu. 500 milyon yıl önce memeliler henüz daha yaşam sahnesine çıkmamışlardı. Dinozorların hüküm sürdüğü dönemde ise dünyada insan bulunmuyordu. Peki, canlılar dünyasına gelindiğinde bu değişimin anlamı ve niteliği nedir? Charles Darwin ve Alfred Wallace'dan önce doğa bilginleri, organizmaların biyolojik olarak birbirleriyle akraba olduklarını anlamışlardı. Hatta canlıları sınıflandıran Carl von Linne insan ve maymunları aynı gruba koymakta bir sakınca görmemişti. Yeni türler eskilerin değişmesiyle meydana geliyordu. Fosillerle, yaşayan türler arasındaki benzerlikler ve farklar, evrim düşüncesini güçlendirmişti. Yaşam koşulları ve canlıların kalıtsal özellikleri, söz konusu değişimde oldukça belirleyici etmenlerdi. Darwin-Wallace ilk kez, evrimsel değişimde etkin olan bir düzeneği, yani "doğal seçilimi" bilim dünyasına sundular. Biyolojik evrimin nasıl meydana geldiğini kavramak için bu düzeneklerin bilinmesi gerekir. Darwin-Wallace'tan önce "Biyolojik Evrim Kuramı"nın ana hatlarını ortaya koyan Lamarck'tan günümüze kadar, biyolojik evrim konusunda kaydedilen en önemli gelişmeler, -doğal seçilim yanında- evrimde belirleyici olan onlarca yeni mekanizmanın ortaya çıkarılması sayesinde yaşanmıştır. Bu düzenekler yoluyla evrim kuramının bilimsel sınanması olanaklı hale geldi. Özellikle matematiksel mantığın kuramın içine girmesi bu yolla olmuştur. Diğer bir deyişle, biyolojik değişimin düzenekleri bulunmasaydı, biyolojik evrim kuramının Lamarck dönemindekinden daha ileri gitmesi mümkün olmayacaktı. Biyolojik evrim, genel anlamıyla, bir türe ait canlı topluluğunun biyolojik özelliklerinde zaman içinde meydana gelen değişmeleri ifade eder. Biyolojik özellikleri ise genler belirler. Bu bağlamda, biyolojik özelliklerdeki değişim dendiğinde kastedilen, genetik yapıda meydana gelen değişmelerdir. Genetik çeşitliliğe yol açan düzenekleri iyi kavramak, evrim kuramını anlamanın en iyi yoludur. Düzeneklerin başlıcaları şu şekilde sıralanabilir: - Doğal seçilim - Göçler - Coğrafi yalıtım - Genetik sürüklenme - Mutasyon - DNA tamir mekanizması - Transpozonlar - Yatay ve dikey gen transferleri - Virüsler - Plazmitler - Mayoz ve mitoz bölünme süreçleri - Replikasyon - Rekombinasyon Bu listede yer alan olguları değişik ölçütlere göre gruplandırmak ve değerlendirmek olası: Örneğin bu işlemlerden bazıları bireyin kalıtsal maddesi olan DNA molekülünde yer alan genetik bilgide değişiklik yaparken yani birey düzeyinde çeşitlilik yaratırken, bazıları doğrudan topluluğun genetik yapısında yani gen havuzunun bileşimini değiştirmede etkili olur. Mutasyon ve transpozonlar ilk gruba girerken, göçler ikinci grupta yer alır. Doğal seçilim Doğal seçilim ilk saptanan evrim düzeneğidir. Evrimleşmede yaygın olarak iş gören çok etkili bir mekanizmadır. İki aşamalı bir süreçtir. İlk aşama, canlı topluluğunun içinde bir genetik çeşitliğin varlığını zorunlu kılar. Ortada böyle bir çeşitlilik yani seçilimin yapılacağı bir farklılık yoksa ikinci aşamaya

http://www.biyologlar.com/kalitsal-cesitliligin-kokeni-evrim-dersi-sunum

XXXVI. Türk Mikrobiyoloji Kongresi

XXXVI. Türk Mikrobiyoloji Kongresi

Türk Mikrobiyoloji Cemiyeti ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlık Derneği'nin birlikte düzenledikleri XXXVI. Türk Mikrobiyoloji Kongresi'ne sizleri davet etmenin onurunu yaşıyoruz. Kongremizde tıp, diş hekimliği, gıda, endüstri, veteriner, çevre, farmasötik mikrobiyoloji gibi esas anlamı ile tüm doğaya hakim bilim dallarımızın zenginliğinde, yurdumuzun en eski derneklerinden biri olan Türk Mikrobiyoloji Cemiyetimizin geniş yelpazesinde buluşarak deneyimlerimizi paylaşacak, gelişmeleri tartışacak ve geleceğin şekillenmesine katkı sağlayacağız. Kongre programını siz değerli üyelerimizden gelen öneriler doğrultusunda hazırlıyoruz. Bu konuda verdiğiniz destek için çok teşekkür ediyor ve katkılarınızın devamını diliyoruz. Kongre sürecinde konferanslar, uzmanı ile tartışalım oturumları, olgu sunumları, paneller, sözel sunum, poster tartışmaları gibi gerçekleştireceğimiz bilimsel etkinlikler yanı sıra kongre öncesi yapacağımız kurslar ile uygulamalı eğitimler planlamış bulunmaktayız. 12-16 Kasım 2014 tarihlerinde Belek / Antalya Kaya Palazzo Kongre Merkezi'nde, anılarımızda özel bir yeri olacak XXXVI. Türk Mikrobiyoloji Kongresi'nde hep birlikte olma dileklerimizle sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz. Düzenleme Kurulu Adına Prof. Dr. Nezahat GÜRLER TMC Başkanı Prof. Dr. Faruk AYDIN KLİMUD Başkanı AYRINTILAR : http://www.mikrobiyoloji2014.org/

http://www.biyologlar.com/xxxvi-turk-mikrobiyoloji-kongresi

Çevre Sorunlarının Oluşumu ve Yayılması

Çevre Sorunlarının Oluşumu ve Yayılması

Çevre sorunlarının gelişimine girmeden önce, dünyamızı ve ülkemizi tehdit eden bazı temel çevre sorunlarının üzerinde durmak gerekmektedir. Böylece, hem bu sorunların niteliği hem de bunlarla ilgili mevzuat ve bilincin gelişim tarihleri daha iyi izlenebilecektir. Aslında bu ayırımın kendisi dahi çevre sorunları gibi yenidir. Zira çevre sorunları ilk kez II. Dünya savaşı sonrası ortaya çıktığında, bunların son tahlilde sanayileşmenin bir sonucu olduğu ve sadece bulundukları bölgeleri ilgilendirdiği sanılıyordu. Böylece, bunlarla ilgili çözüm ve bilinç de bölgesel ve mahallî olarak düşünülüyordu. Çevre sorunlarının ortaya çıktığı bölge/ bölgelerde yaşamayan insanlar bu sorunlara ilgi duymadıkları gibi, çözümü konusunda da bir endişe hissetmiyorlardı. Ancak, çevre sorunlarının sebep olduğu bazı sonuçlarının evrenselliği anlaşıldıktan sonra global anlamda bir çevre bilinci uyanmaya başladı. İnsanlar ancak o zaman anlayabildiler ki: Tek bir dünyamız var. Hepimiz aynı gezegenin üzerindeyiz. Bir çevre düşünürünün kullandığı simge ile, aynı gemideyiz, Bu geminin batması ile hepimiz batacağız. Her ne kadar üst güvertede yaşayanlar daha çok sorumlu olsa da. Belirtildiği gibi, “çevre sorunlarının” insanlık üzerindeki etkilerinin tam olarak anlaşılması son yirmi yılda meydana geldi. Daha önceleri su ve hava kirlenmesi olarak görülen ve daha çok sanayi bölgelerinde rastlanan çevre sorunlarının, toksik atıklardan, ozon tabakasının incelmesine, tabiattaki biyolojik zenginliğin yok olmasına, yani bazı canlı türlerinin bir daha dönmemecesine yok olmasına, iklim değişikliklerine, deniz ve okyanusların kirlenmesine kadar uzandığı görüldü. Ayrıca çevre kirliliğinin sadece insanın maddî ve ruh sağlığını tehdit etmediği; medenîyet ve kültürel varlıkları da tehdit ettiği ortaya çıktı. Dahası bu sorunlar sadece zengin ve gelişmiş ülkeleri değil, gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkeleri de aynı derecede etkilemektedir. Şimdi bu sorunların temel niteliğine dikkat çekmek istiyoruz. Zira bu sorunların bazıları global iken, bir kısmı bölgesel ve diğer bir kısmı ise mahallî sorunlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Tüm insanlığı tehdit eden global çevre sorunlarının başlıcaları: İklim değişmesi, sera etkisi, ozon tabakasının incelmesi ve hızlı nüfus artışıdır. Dünyamız âdeta bir canlı gibi hassas eko sistemlerden meydana geldiğinden, global çevre sorunlarının sonuçlarından tüm canlılarla beraber insanlar da etkilenmektedirler. Bu nedenle, bu sorunlar sadece meydana çıktıkları yerlerdeki insanları ve çevreyi tehdit etmiyorlar. Tüm insanların sağlığını ve geleceğini tehdit ediyorlar. Bölgesel Çevre Sorunları ise, daha çok ortaya çıktıkları bölgedeki eko sistemleri ve dolayısıyla insanları tehdit eden sorunlardır. En önemlileri ise, Eko sistemlerin tahribi ve Biyolojik zenginliğin kaybolmasıdır. Mahallî Çevre Sorunlarına gelince, bunlar daha çok ortaya çıktıkları yerleri tehdit eden sorunlar olup başlıcaları: Atık Maddeler (Çöpler), Sanayi ve Kimyasal Atıklar ve Zehirli Atıklardır. Birkaç yıl öncesine kadar çevre sorunları konusunda bazılarını aydınlatmak bazen zor olabiliyordu. Yerel yönetimleri ve yetkilileri uyarmak için bilimsel raporlara ihtiyaç duyuluyordu. Bir çok insan ise çevre sorunlarını ciddîye almıyordu. Ancak, günümüzde herkes bir şeylerin ters gittiğini bizzat kendi beş duyusuyla tecrübe edebiliyor: Kirlenen hava, su ve denizin yanında; yok olan ormanlar ve buralarda yaşayan canlılar. Bunların bir sonucu olarak değişen iklim. Bir yandan kavurucu sıcaklar, bir yandan sel felâketleri. Son birkaç yıldır âdeta Hz. Nuh’tan bu yana yaşanan en büyük sel felâketlerine şahit olunmaktadır. Çevrenin tahribine seyirci kalan, başka bir ifadeyle çevreyi bilinçsizce tahrip eden; ondaki ilahi denge ve ahengi göz ardı eden modern insan, bunun bedelini çok pahalıya ödemektedir. Bunun en tipik örneği, ülkemizin bazı bölgelerinde aşırı ağaç ve orman kesimlerinin neden olduğu felâketlerdir. Ağaçların ve ormandaki ekolojik yapıların suyu tutucu ve erozyonu önleyici rolünün gözardı edilerek, bu ağaçlar kesilmiş; böylece yağan yağmurlar sellere ve çamur deryalarına dönüşmüştür. Bunun tipik örnekleri ülkemizin bir çok yerinde özellikle de Senirkent, Zonguldak ve Trabzon’da meydana gelmiş; trilyonlarca maddî zararın yanında, tamir edilemez çevresel zararlara sebebiyet vermiştir. Artık herkes, çevrenin ve ekolojik dengenin bozulmasının sebep olduğu ve olabileceği sorunlarla ilgili olarak ilk elden tecrübe ve deneylere sahiptir. Burada Rum suresinin 41. Âyeti gerçekten anlamlıdır: İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu. Allah, belki pişmanlık duyup dönerler diye, yaptıklarının bir kısmının cezasını onlara dünyada tattıracak. Şimdi global, bölgesel ve mahallî olarak dünyayı ve ülkemizi tehdit eden bazı önemli çevre sorunlarına kısaca değinmekte yarar bulunmaktadır. Hava Kirliliği ve Asit Yağmurları İnsanların faaliyetleri sonucu meydana gelen üretim ve tüketim faaliyetleri sırasında ortaya çıkan atıklarla hava tabakası kirlenerek, yeryüzündeki canlı hayatını tehdit eder bir konuma gelir. Yeryüzündeki canlı hayatın sürmesi için vazgeçilmez bir yere ve öneme sahip olan hava tüm hayatı etkileyecek biçimde endüstriyel artıklarla değişik yollardan kirlenmektedir. Bu kirlenme ilk kez 1940-1950’li yıllarda gelişen sanayileşmenin bir sonucu olarak dünyanın çeşitli şehirlerinde havanın aşırı kirlenmesiyle görülmeye başlandı. İşte bundan dolayı “insanlar tarafından atmosfere karıştırılan yabancı maddelerle hava bileşiminin bozulmasına” hava kirliliği denildi. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre: “Hava kirliliği, canlıların sağlığını olumsuz yönden etkileyen veya maddî zararlar meydana getiren havadaki yabancı maddelerin, normalin üzerindeki yoğunluğudur.” Hava kirliliğine yol açan unsurlar ya doğrudan fabrika bacalarından, egzoz gazlarından havaya karışıyor yada havadaki diğer gazlarla birleşerek, havanın kirlenmesine yol açıyor. Ayrıca sanayi işletmelerinin çıkardığı baca gazları havadaki oksijen ve su buharı ile birleşerek, bir dizi kimyasal reaksiyonlar sonucu asit yağmurlarına dönüşür. Asit yağmurları toprağın yavaş yavaş asitlenmesine yol açarak, ağaçların ve bitkilerin topraktan beslenmesine engel olur. Asit yağmurları ayrıca çeşitli yollardan sulara karışarak, sulardaki canlıların hayatını da etkiler. Havadaki karbon tozları, katı parçacıklar, karbonmonoksit, kükürt dioksit, doymamış hidrokarbonlar, aldehitler ve diğer kanserojen maddeler insanlarda solunum yolları hastalıkları, nefes darlığı ve akciğer kanseri gibi değişik hastalıklara yol açarlar. Sanayileşme ile büyük hız kazanan hava kirlenmesi özellikle büyük kentlerin çevresinde yoğunlaşmaktadır. Çünkü büyük kentler ve onların çevresinde yoğunlaşan üretim ve tüketim faaliyetleriyle artıklar hızla çoğalıyor. Ayrıca egzoz gazları, trafik tıkanıklıkları ve gürültü de hayatın kalitesini hızla düşürmektedir. Havanın gaz halinde ve sürekli hareket içinde olması rüzgarlarla kirlenmeyi yeryüzü ölçüsünde yaygınlaştırıyor. Bu bağlamda en çok zararı ise ormanlara veriyor. Büyük kentlerde alt yapı yatırımlarının hazır olması, deniz, hava ve kara yolu ulaşımının kolaylığı yatırımların büyük kentlerin çevresinde yoğunlaşmasına yol açıyor. İşgücü ve pazar açısından çok uygun olan büyük kentler, üretim ve tüketim faaliyetlerinin en yoğun olduğu yörelerdir. Bu yoğunluk, hava kirlenmesinin büyük kentlerde ileri boyutlara ulaşmasına neden olmaktadır. Bütün bunların en önemli sebeplerinden birisi sanayi ve teknolojilerimizin bir sonucu olan asit yağmurları. Uzmanların bildirdiklerine göre bunun kaynağı sanayi kuruluşlarıdır. Özellikle termik santrallerin bacalarından çıkan dumanların içinde bol miktarda kükürtdioksit ve azot oksit gibi gazlar bulunmaktadır. Bunlar atmosferdeki nem ile birleşince yakıcı asitlere (sülfirik asit, nitrik asit vb.) dönüşmekte kar, yağmur, sis yağışlarıyla da yeryüzüne ulaşmaktadır. İşte bunlara asit yağmuru deniliyor. Asit yağmurları, göller ve nehirler gibi sular dünyasına düştüğünde bunların asitlik derecesini arttırır. Balıklar sudaki asitlik değişimine çok duyarlı oldukları için böyle sularda yaşayamazlar. Gerçekten de, Baltık ülkelerindeki göller İngiltere’deki ağır sanayi bölgelerinden kaynaklanan asit yağmurları ile asitleşmiş ve bu göllerde birçok balık türü ortadan kalkmıştır. Asit yağmurları hayvanlar ve bitkiler gibi canlı varlıklara zarar vermekle kalmaz, taşınmaz kültür varlıklarını da olumsuz yönde etkiler. Örneğin, kent içi ya da kent dışındaki tarihî binalar, açık hava müzeleri, binlerce yıllık antik kentlere ait yapılar veya Nemrut dağında olduğu gibi taş anıtlar asit yağmurlarıyla yıpranmakta ve dağılmaktadır. Asit yağmurları bitki toplumlarının, örneğin geniş ormanların toprak üstü kısımlarında yakıcı zararlar oluşturduğu gibi, toprakların yapısını da bozmakta, toprak içindeki bitki köklerinin hastalanmasına ve toprağa can veren mikroorganizmaların ölmesine neden olmaktadırlar. Suların Kirlenmesi Hava gibi su da hayat için vazgeçilmez bir yer ve öneme sahiptir. Dünyanın yaklaşık olarak, dörtte üçü sularla kaplıdır. Dünyadaki suların yalnızca %3’ü tatlı su, geri kalanı ise tuzludur. Tatlı suların büyük bir kısmı da dağ doruklarında kar ya da kutuplarda buz halindedir. Suların kullanılmaz hale gelmesi, hayatın kaynağının kuruması, canlı hayatın yok olmasıdır. Su kaynaklarının kullanılmasını bozacak veya zarar verecek derecede niteliğini düşürecek biçimde suyun içerisinde organik, inorganik, radyoaktif ve biyolojik herhangi bir maddenin bulunmasına su kaynaklarının kirlenmesi denilmektedir. Başka bir ifade ile, sanayi artıklarının ve kanalizasyon sularının deniz, göl ve nehirlere karışması suların özelliklerini, kalitesini büyük ölçüde yok etmektedir. Suyun kalitesi, rengi ve kokusunun değişiminin ise sulardaki canlı hayatı etkilediği görülmektedir. Bunun sonucu olarak da sularda yaşayan canlıların türü ve sayısı her gün giderek azalmaktadır. Eskiden kaynak veya nehir suları her birkaç kilometrede kendi kendini temizleyerek kirlilik sorununu tabiî bir şekilde çözüyordu. Bugün ise nehirler kaynağından denize döküldüğü koylara gidinceye kadar sürekli kirlenmekte ve kendi kendine doğal olarak temizlenmesi mümkün olamamaktadır. Su kirlenmesinde sanayi kuruluşlarının etkisi büyüktür. Sanayi işletmeleri üretim teknolojisinin bir gereği olduğu kadar, üretimdeki maliyetleri de minimuma indirebilmek için, su kaynaklarına ve kentlere yakın yerlerde kuruluyor. Fabrikaların kuruluş yeri seçimine etki eden çok sayıda unsur varsa da en önemli olanlar hammadde kaynakları ile pazara olan yakınlıktır. Öte yandan, kağıt ve kimyasal madde üretimi de petrol gibi sanayilerin göl ya da deniz kenarlarında kurulması, üretim maliyetlerini büyük ölçüde düşürmektedir. Ancak sanayi işletmelerinin denizlerin ve göllerin yakınında kurulmasının bir sonucu olarak denizler ve göller hızla kirlenmekte, ayrıca bu sularda yaşayan canlı sayısı da hızla azalmaktadır. İzmir, İzmit ve Gemlik körfezleri artık canlıların yaşaması için elverişli değil. Bursa, İstanbul ve İzmit çevresinde ise tarımsal üretimin durma noktasına geldiği görülmektedir. Bunlar ülkemizdeki çevre kirlenmesinin boyutlarını gösterme açısından önemli örneklerdir. Dünyadaki mevcut su miktarı yaklaşık 1400 km3’tür. Bu ne azalır, ne de çoğalır. Ayrıca teorik olarak, dünya tatlı su kaynakları bugünkü nüfusunun çok daha fazlasının ihtiyaçlarını karşılayacak güçtedir. Ancak birbirinden farklı olarak suların dağılımı, yağışlar, nüfus yoğunluğu, arazi seviyesi ve son olarak su kirlenmeleri sonucu birçok ülkede su kıtlığına neden olmaktadır. Toprak Kirlenmesi ve Erozyon Gezegenimizdeki hayatın bir diğer kaynağı ise topraktır. Toprak kirliliğiyle, “çevrenin bir bileşeni olan toprağın, insanlar tarafından özümleme kapasitesinin üzerindeki miktarlarda, çeşitli bileşikler ve toksik maddeler ile yüklenmesi sonucunda anormal fonksiyonlar göstermesini” anlıyoruz. Toprak bitki örtüsünün beslendiği kaynakların ana deposudur. Toprağın üst tabakası insanlarla birlikte diğer canlıların da beslenmesinde temel kaynaktır. “Dünyanın üst derisi” olarak da anılan, “toprağın üst tabakası”nın önemi sanıldığından büyüktür. Toprak kayması ve erozyonla yok olan üç santim toprağın yeniden oluşması yüzyıllar sürebilir. Özellikle erozyon sonucu ülkemizin çok verimli toprakları yok olmaktadır. Ülkemizin topraklarını tehdit eden erozyon felâketi, içinde bulunduğumuz son yüzyılda artarak devam ediyor. Erozyon sonucu her yıl yaklaşık 500 milyon ton verimli toprağımız akarsularla ve rüzgârlarla denizlere veya başka ülke sınırlarına taşınıyor. Bu rakamın büyüklüğünü kamuoyuna daha çarpıcı bir şekilde ifade edebilmek için bilim adamları, her yıl erozyonla yitirilen toprağın, Kıbrıs adası büyüklüğünde ve 20 cm. kalınlığında bir kitle oluşturduğunu vurguluyorlar. Üstelik erozyonun, toprağın verimliliğini sağlayan, mikroorganizmalarını barındıran, besin maddesi sağlayan çok değerli hayatî kısmını taşıdığını düşünürsek, önümüzdeki yıllarda ülkemizi ne kadar ciddî bir beslenme sorununun beklediğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Yok olan toprağın geri kazanımı ise -şimdilik- mümkün görülmemektedir. Özellikle erozyonun neden olduğu toprak kaybını vurgulamak gerekmektedir. Erozyon, toprağın suyu tutabilme yeteneğini azaltır, besleyiciliğini tüketir, köklerin tutunabileceği derinliği de kısaltır. Toprak verimi düşer. Erozyona uğramış üst toprak nehirlere, göllere, rezervuarlara taşınır; limanlara su yollarına çamur yığar, su depolama kapasitesini azaltır, sel olaylarını sıklaştırır. Bitkiler ve hayvanlar birbirini toprağın üst tabakasına dayanarak besler. Bitkiler hayvanların yaşaması için gerekli oksijen ve su buharını sağlar. Ayrıca bitkiler, insanlarla birlikte tüm canlıların ihtiyacı olan güneş enerjisini toplar. Dahası toprağa aşırı miktarda verilen kimyasal gübreler ve diğer endüstriyel atıklar, toprak ile birlikte suların doğal yapısını bozmaktadır. Diğer yandan ise, sanayi kuruluşlarının çok geniş alanlara yayılması yüzünden tarıma elverişli toprakların hızla azaldığı görülmektedir. Yeryüzündeki her canlı hayatını sürdürebilmek için, başka canlılara dayanır. İnsanlar da varlıklarını sürdürebilmek için diğer canlılara muhtaçtır. Bu yüzden, insanlığın varlığının devam edebilmesi için, önce havaya ve suya, sonrada toprağa ihtiyaç vardır. Ormanlar İnsanlar, üç- dört bin yıl kadar önce tarıma başladıklarında yeryüzünde yaklaşık 6 milyar hektar ormanlık arazi vardı. Bugünse, 1.5 milyarı balta girmemiş orman olmak üzere geriye sadece dört milyar hektar kalmıştır. Ormanların yok oluşu sürüyor. Ormanların gitgide azalmasından, sadece kereste ve kağıtlık odun üretiminin düşeceği gibi bir sonuç çıkarmak yanlış. Ormanlar ticarî ölçütlere vurulamayacak kadar değerli kaynaklardır. Ormanların başlıca fonksiyonları: Toprak oluşturur, İklim dengesizliklerini yumuşatır, Yağışlı fırtınalara set çekerek su taşkınlarını ve selleri önler, kuraklık tehlikesine engel olur. Şiddetli yağmurların toprağı aşındırmasını, toprağın sıkılaşmasını, kumsalların çamurlaşmamasını sağlamakla kalmazlar, bütün canlıların yaklaşık yarısını bünyelerinde barındırırlar. Ormanlar dev boyutlarda bir karbonmonoksit kütlesi oluşturarak atmosferdeki karbonmonoksitle dengeyi sağlar ve sera etkisini önlerler. Ormanlar, kısa vadeli kazançlar uğruna yok ediliyor. Ancak çok büyük para ve çabayla tekrar yerine konulabiliyor. Ozon Tabakasının İncelmesi Sanayileşmiş ülkelerde yeryüzü kaynaklarının kontrolsüz harcanması sonucu ozon tabakasının tahribi, asit yağmurları, sera tesiri, hava, kara ve denizlerin kirlenmesine, ormanların ve tarım alanlarının azalması hayat alanını giderek daraltmaktadır. Ozon tabakasının incelmesinin başlıca tehlikesi cilt kanserlerinin artmasıdır. Sera etkisinin temel nedeni ise petrol ve kömür gibi fosil yakıtların kullanımıdır. Bu durumunun zamanla oluşturabileceği muhtemel neticeler arasında atmosfer ısısının artması, buzulların erimesiyle deniz seviyelerinin yükselmesi, karaların azalması, kuraklık ve dolayısıyla gıda kıtlığı tehlikesi sayılabilir. Ayrıca, inşaat materyali, sentetik malzemeler içeren mefruşat ve çeşitli tüketim ürünlerinin (boya kâlemleri, inceltiler, cila, vernik...) içerdikleri bileşikler ev içi havasını kirleterek sağlık açısından zararlar oluşturabilmektedir. Asbest ve kurşun içeren boyalar bilhassa sağlık açısından tehlikeli olmaktadır. Kimyasal Atıklar Günlük hayatımızda çokça karşılaştığımız çevre sorunlarının birçoğu kullandığımız bazı kimyasal ürünlerden kaynaklanmaktadır. Zira bilim ve teknolojinin sadece faydacılık anlayışı ile gelişmesi ekolojik sistemi tahrib etmekte, çevreye de sürekli şekilde yeni kimyasal maddeler sağlamaktadır. Kimyasal maddelerin aşırı üretimi ve tüketimi sonucu bugün artık kimyasal bir kaos yaşanmaktadır. Üretimi yapılan kimyasal bileşik sayısının 65 milyonu bulduğunu biliyoruz. Pek çok kimyasal madde, tehlikesinden habersiz olarak evlerimize; iş yerimize, gıdalarımıza ve vücudumuza girmekte; çevreye ve canlılara etkileri araştırılmaksızın kötü etkilerini sürdürmektedir. Endüstri ve kozmetik sanayiinde geniş çapta kullanılan florokarbon gazı, atmosferin koruyucu ozon tabakasını zayıflatmaktadır. Asbest liflerin uzun süre kullanımı çalışanlarda kanser oluşumuna neden olmuştur. Zararsız zannedilmiş olan analjezik ilaçların fazla kullanımı sonucu bu ilaçların böbrek yetmezliğine yol açtıkları görülmüştür. Geçmişte thalidomide adlı ilacın kullanılması kolsuz, bacaksız bebeklerin doğmasına neden olmuştur. Tarımda çok fazla tabiî ve sun’î gübre kullanımı zemin sularının kimyasal kirlenmesine neden olmaktadır. Kısacası, çevremizde ne kadar çok kimyasal madde varsa sağlığımız o ölçüde tehlikeye girmektedir. Özellikle atık suların nehirlere, göllere ve denizlere boşaltılması çok dramatik çevre sorunlarına neden olmaktadır. İzmit ve İzmir Körfezleri ile, yakın zamanlarda Sakarya nehrinde yaşanan kirlenmeler bunun en canlı örnekleri olarak zikredilebilir. Endüstriyel atık suların içerisinde bulundurdukları toksit maddeler, sudaki canlı yaşamının kısa sürede tükenmesine yol açmakta ve ekosistemi felç etmektedir. Ayrıca içme sularına karışmalarıyla önemli sağlık sorunlarına yol açtığını yukarıda belirtmiştik. Nüfus Artışı Çevre sorunları söz konusu olduğunda çokça tartışılan konulardan bir tanesi de nüfustur. Sorunun temel esprisi şudur: Dünyamızın kaynakları sınırlıdır. Dünya nüfusunun hızla çoğalması bu kaynakları tehdit etmektedir. Hele hele söz konusu nüfus dengesiz bir şekilde büyüyorsa, bunun dünyanın sınırlı kaynakları için büyük bir baskı ve tehlike oluşturacağı bilinmektedir. Gerçekten de nüfusun gelişimine bakıldığında, nüfus artışını bir “bombaya” benzetenlerin endişeleri daha iyi anlaşılabilir. 1991 yılı verilerine göre 135.963.100 kilometrekare olan dünyamız, halen 5.391.257.000 kişi barındırmakta ve beslemektedir. Tarihe bakıldığında nüfusun sınırlı kaynaklara göre ters orantılı olarak, yani geometrik olarak büyüdüğü görülmektedir. Zira, dünya nüfusu 16. Yüzyılda 500-600 milyon olarak tahmin edilirken, 20.yüzyılın başlarında bu rakam 1.7 milyara ulaştı. Yüzyılımızın sonlarına doğru ise (1985) 4.8 miyar oldu. Bu eğilim aynı şekilde devam ederse, dünya nüfusu 2000 yılında 6.1 milyara ulaşacak. Bu artan nüfusun dünyamızın sınırlı kaynakları için ciddî bir tehdit olduğu ileri sürülmektedir. Özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde nüfusun çevreye verdiği baskı ve tehdidin daha çok olduğu söylenmektedir. Genç nüfusa iş ve istihdam sağlamak için daha çok doğal kaynak kullanılmakta veya tüketilmektedir. Ancak bunun tam tersini söyleyenler de azımsanacak gibi değil. Yani, gelişmiş ülkelerin doğal kaynakları daha çok kullandığı ve tükettiği ileri sürülmektedir. Gerçekten de, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaşayan insanların aylık/yıllık olarak tüketimleri, gelişmiş ülkelerdeki insanlarla karşılaştırıldığında, gelişmiş ülkelerde yaşayan insanların daha çok kaynak kullandığı veya tükettiği görülür. Bu da doğal kaynakları tüketme ve çevre sorunu/sorunları olarak karşımıza gelmektedir. Ayrıca artan nüfusun göçlere neden olduğu da bilinen bir gerçektir. İş ve daha iyi bir gelecek için, gelişmiş ülkelere, (Amerika ve Avrupa’ya) veya aynı ülke içerisinde, ancak sanayi kuruluşların bulunduğu şehirlere doğru bir göçün olduğu bilinmektedir. Bu göçün meydana getirdiği kültürel ve sosyal sorunların yanında, diğer önemli bir sorun ise, özellikle şehirlerin alt yapılarının yetersiz kalmasıdır. Bu yetersizliğin bir sonucu olarak da şehirlerde başta gecekondu olmak üzere birçok sorunların ortaya çıktığı görülmektedir. Burada unutulmaması gereken husus, dünyamızın kaynaklarının ve imkânlarının sınırlı olduğunun anlaşılmasıdır. Bilindiği gibi, sadece bu noktanın anlaşılması bile yenidir. Daha önceleri sınırsız ve liner büyüme ekonomilerini savunanlar, bugün dünyanın kaynaklarının sınırlı olduğunun iyice anlaşılmasıyla bunu savunamamaktadırlar. Yine, Sürdürülebilir kalkınma tartışmaları da bu noktada gündeme girmektedir. Yapılması gereken, gerek yöneticilerin ve gerekse insanların, hem ekonomi anlayışlarını, hem tüketim ve yaşayış biçimlerini yeniden sorgulamaları ve düzenlemeleri gerektiğidir. Dünyamızın ekolojik dengelerin tehdit etmeyen sürdürülebilir bir ekonomi anlayışını geliştirmek zorundayız. Çarpık Şehirleşme Sanayileşme ve şehirleşme, çevre sorunlarının ortaya çıkışında iki temel etken olarak ortaya çıkmaktadır. Zira, “endüstri kenti, barındırdığı nüfus açısından tarihin en kalabalık kenti olmuş, aşırı nüfus yığılmaları çevreyi bozucu etkiler doğurmuştur.” Bugün dünya nüfusunun %50’den fazlası şehirlerde yaşamaktadır. Bu nüfusun büyük bir kısmı genel olarak alt yapı hizmetlerinin olmadığı kalabalık ve sağlıksız kenar gecekondu semtlerinde yaşamaktadır. Tabiî çevrenin ortadan kalktığı; aşırı kalabalık ve gürültülü şehir hayatı beden ve ruh sağlığını büyük ölçüde etkilemektedir. Kompleks ve sağlıksız hayat şartlarına bağlı olarak alkolizm, ilâç tutsaklığı, uyuşturucu alışkanlığı, psikolojik bozukluklar, intiharlar, cinâyetler, kazalar, enfeksiyon hastalıkları artmaktadır. Yoğun araç trafiği; gürültü, hava kirliliği, stres, yorgunluk... gibi etkileriyle başlı başına şehirleşmenin önde gelen bir sorununu oluşturmaktadır. Prof. Dr. Rasim Adasal modern hayat durumlarına ve koşullarına bağlı bu bozuklukları toplum hastalıkları ve çağdaş medenîyet hastalıkları olarak isimlendirmektedir. Dahası trafik kazalarıyla her yıl milyonlarca kişi yaralanıp, sakatlanmakta ve, 300 bin kadar kişi de bu kazalarda ölmektedir. Çevre sorunları ve kirliliğinin bu sayılanlardan ibaret olmadığı açıktır. Bu nedenle her gün yeni kirlilik kavramları literatüre girmektedir: Siyasî kirlenme, dilin kirlenmesi, Ahlâkî kirlenme vs. İnsanlar sadece temiz bir çevreyi özlemiyorlar. Temiz bir çevreyle beraber, temiz bir ahlâk, temiz bir dil ve temiz bir siyaseti de özlüyorlar. Başka bir ifadeyle hem insanlarla ve hem de doğayla olan ilişkilerimizde temizin ve temizliğin nitelendirdiği yeni bir ilişkiler ağını talep ediyorlar. Tüm bunlardan ötürü yeni bir çevre ahlâkının geliştirilmesi ve sorumluluk şuurunun yerleştirilmesi bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yeni anlayışa göre, insanın yalnız kendine karşı değil; aynı zamanda diğer canlılara, cansız varlıklara ve hatta gelecek nesillere karşı da sorumlulukları ve görevleri yeniden belirlenmeli ve vurgulanmalıdır. İnsan kendini tabiatın yağmacısı değil onu muhafaza ve geliştirmekle görevli bir emanetçi kabul etmelidir. Ünlü Rus yazar ve düşünürü A. Soljenistin’in dediği gibi: İhtiyaçlarımızı sınırlandırmanın zamanı geldi. Fedakârlık ve feragat göstermekte güçlük çekiyoruz; çünkü siyasal, kamusal ve özel hayatlarımızda kendimizi tutma, gemleme denilen altın anahtarı çoktan okyanusun dibine düşürdük. Ne var ki, özgürlüğüne kavuşan kişinin atacağı en birinci ve en akıllı adım budur. Özgürlüğü kazanmanın en emin yolu da budur. Dış olayların bizi buna mecbur etmesini, hatta bizi alt etmesini bekleyemeyiz. Bununla beraber unutulmaması gereken önemli bir nokta ise, toplumun ve çevrenin sağlıklı olması için insanların gıda, su, mesken, ulaşım ve iş gibi temel ihtiyaçlarının ekonomik şekilde halledilmesi gerekir. Ne yazık ki günümüz dünyası çok zengin küçük bir grupla (Kuzey), fakir olan büyük bir kitleye (Güney) ayrılmış haldedir. Yaşama ve ayakta kalma mücadelesi veren insanlardan çevre bilinci beklemek aşırı bir iyimserlik olur. KAYNAK: Yalnız gezegen, Yard. Doç Dr. İbrahim ÖZDEMİR, İstanbul:Kaynak Yayınları, 2001.

http://www.biyologlar.com/cevre-sorunlarinin-olusumu-ve-yayilmasi

Kuşların Kökeni ve Evrimi

Yeryüzünde bizimkine nazaran çok uzun bir geçmişe sahip olan kuşlara, insanlık tarihi boyunca mitolojik figür, sanat esini, barış, güç, bilgelik sembolü olarak rastlamamız, kuşların insanlar için salt besin kaynağı olmamış olduğuna işaret eder. Ikarus’u hatırlarsak, kuşların birçok hikâyenin kaynağında yer almalarının nedeni belki de insanlığa hayranlık veren uçma yetenekleridir. Yine de kuşlarla ilgili en sürükleyici hikâyenin, zaman tünelinde milyonlarca yıl geriye giderek kuşların ve uçuşun kökenine dair ipuçları arayan paleontologlarca yaşandığını söylemek herhalde abartılı olmaz. Canlıların kökenine, birbirleriyle olan evrimsel akrabalıklarına ilişkin bilimsel çalışmalar çok sayıda fosilin incelenmesini gerektirir. Bu nedenle, kuşlara özgü yapılar olan tüylere ve içi boş, süngerimsi dokusu olan hassas kemiklere fosil kayıtlarında nadiren rastlanabilmesi, bu uzun ve karanlık tünelde cılız bir ışıkla çalışmak anlamına gelmiş çoğu kez. Uçuşun son derece sınırlayıcı fizyolojik ve anatomik talepleri olması sonucunda kuşlar, çok yüksek bir metabolizmaya ve çok sınırlı bir aerodinamik morfolojiye sahip olacak şekilde evrimleşmişlerdir. Tüylerinin altında anatomik olarak çok benzerlik gösteren kuşların sınıflandırılmasının ancak bir ya da birkaç belirleyici özelliğe dayanması, benzeştiren evrimin belki de en büyük yanıltmacalarını uçmanın getirdiği bu kısıtlamalar içinde yaratmış olmasıyla birleşince, kırlangıçlar ve ebabiller örneğindeki gibi birçok yanlış sınıflandırmayla karşılaşılmış. Tüm bunlara bir de sistematik çalışmalardaki yöntembilim farklılıkları eklenirse, kuşların kökenleri ve evrimlerinin aydınlatılabilmesi için ipuçlarının doğru değerlendirilmelerinin de bulunmaları kadar önemli olduğu anlaşılır. Kuşların yaklaşık 150-200 milyon yıl önce, Mesozoic çağda sürüngen atalardan evrimleşmiş olduğu tüm bilim dünyasınca kabul edilse de, tam olarak hangi dönemde ve hangi sürüngen kolundan evrimleştikleri günümüzde internet tartışma gruplarının bile konusu olan bir soru işareti. Münih yakınlarındaki Bavyera Bölgesinde bulunan ince taneli kireçtaşı, tarih sayfaları boyunca karşımıza ilk olarak banyolardan, çatı döşemelerine kadar birçok yerde kullanılmak üzere, özellikle ortaçağ boyunca yoğun şekilde çıkarılan değerli bir ihracat maddesi olarak çıkıyor. Ayasofya camiinin mozaiklerinde bile yer alan bu kireçtaşı, 1793’te litografi tekniğinin bulunmasından sonraki daha dikkatli ve ayrıntılı kazılar sırasında içinde tek bir tüy fosiline rastlanmasıyla birlikte bu kez bilim dünyası için önem taşımaya başlıyor. Kireçtaşına da ismini veren Solnhofen köyündeki taşocağında Jurassic döneme ait kireçtaşında tek bir uçuş tüyü fosilinin bulunduğu haberinin 1861 yılında Hermann von Meyertarafindan duyurulmasıyla, evrim biyolojisi alanının belki de en hararetli günleri başlamış oldu. Yaklaşık 6 cm boyundaki bu tek tüy, Sürüngenlerin hâkim olduğu dönemde kuşların yaşadığına dair bir kanıttı ve üstelik asimetrik yapısıyla modern zaman kuşlarının uçuş tüyleriyle benzerlik gösteriyordu. Bu fosil tüyün bulunuşunun üzerinden daha birkaç ay geçmemişti ki Hermann von Meyer bu kez tüyleri olan, sürüngenvari bir hayvanın iskeletinin eksiksiz bir fosilinin bulunduğunu bildirdi şaşkınlığı dinmemiş biyoloji çevrelerine. Bu fosil de yine aynı bölgede bulunmuştu ve yine Jurassic dönemine aitti. Hem sürüngen hem de kuş özellikleri taşıyan bu fosil, Meyer’in Archaeopteryxlithographica (litografi taşındaki eskil kanat) olarak adlandıracağı evrim biyolojisinin ünlü ikonasından başkası değildi. Bölgenin fosilleri, Taş Devri’nden beri önceleri süs eşyası, sonraları da para olarak o bölgede yaşayan insanlar tarafından değerli sayılmıştı. Bu fosillerin büyük koleksiyoncularından birisi de, muayene karşılığı bu fosilleri kabul eden Dr. C.F.Häberlein’di ve bu çok önemli Archaeopteryx fosili onun koleksiyonunda yer alıyordu. Önceleri resmedilmesine bile izin vermediği Archaeopteryx fosilini ancak 3 ay sonra açık arttırmaya çıkaran Häberlein, çılgın bir kapışma içinde geçen satış sonrasında bu önemli fosille birlikte koleksiyonundaki yüzlerce fosili İngiliz müzesine satarak çocuklarına yetecek büyüklükte bir servete sahip olmuş oldu. Müzenin iki yıllık bütçesini bu fosil koleksiyonu için harcamasına neden olan kişinin amansız bir evrim karşıtı olan anatomist Sir Richard Owen olması ise,Archaeopteryx’in ne denli önemli bir doğa tarihi fosili olduğunun bir kanıtıydı. Bir karga büyüklüğündeki Archaeopteryx fosili, uzun, kemikli sürüngenvari kuyruğundan çıkan tüyleri, uzamış ön uzuvları, asimetrik tüylerle kaplı kanatları, 3 hareketli, kıvrık parmağı, köprücük kemiklerinin birleşmesinden oluşmuş lades kemiği ve dişleriyle iki yüksek hayvan grubunun, sürüngenlerin ve kuşların arasındaki bir ara forma, dolayısıyla evrime işaret ediyordu. Zaten Charles Darwin de, sadece iki sene önce basılmış olan ve “doğal seçilim yoluyla evrim”i anlattığı “Türlerin Kökeni” adlı kitabında tam da böylesi ara formların var olduğunu varsayıyordu. Böylelikle Archaeopteryx, zincirin kayıp halkalarından biri olarak bir yandan Darwin’in “doğal seçilim yoluyla evrim” teorisinin kabul görmesini sağlarken, bir yandan da kuşların ve uçuşun kökenine ilişkin halen sürmekte olan tartışmalarının merkezine yerleşmiş oldu. Yine de o yıllarda Archaeopteryx’in bir ara form olarak kabul edilmesi bilim dünyasında bile çok çabuk gerçekleşmemiş, fosilin ortaya çıkmasıyla birlikte Darwin yanlısı, yaratılışçı, evrim yanlısı ama Darwin karşıtı birçok görüş ve iddia ortaya atılmıştı. Fosili hiç görmedikleri halde tüylendirilmiş bir sürüngen fosili olduğu iddiasını ortaya atan evrim karşıtı zooloji profesörleri ve yaratılışa tamamen sırtını dönmeden evrimin farklı bir biçimde gerçekleşebileceğini savunan anatomi uzmanları arasında dikkati çeken kişiyse, Darwin’in ve evrim teorisinin en büyük savunucusu, doğa bilimci Sir Thomas Henry Huxley olmuştu. Kuşların kökeni üzerine 1868 yılında yayınladığı makalelerle evrimi kanıtlama işine soyunan Huxley’e göre Archaeopteryx, sürüngen ve kuş arası özellikleriyle evrimi kanıtlayan mükemmel bir ara form örneğiydi. Gerçekten de iskeletin tüyleri bölgeye özgü ince taneli kireçtaşı tarafından hapsedilmese hiç kuşkusuz bir sürüngen fosiliyle karşılaştıklarını sanacak olan bilim insanları, şimdi kuşların kökenine ışık tutabilecek bir fosille karşı karşıyaydılar. Huxley’inArchaeopteryx’i ilk gerçek kuş olarak tanımlamakla kalmayıp, aynı bölgeden çıkarılan ve tavuk büyüklüğündeki bir teropod dinozoru olan Compsognatusfosiliyle karşılaştırarak benzerlikler bulması ise, kuşların atası olarak sürüngenlerin kabul edilmesini belki de pekiştirirken, kuşların atasının dinozorların bir kolu olduğunu savunan görüşü de doğurmuş oldu. Huxley bu küçük, iki ayaklı dinozorun tavuk benzeri leğen kemiği ve arka uzvu gibi kuşlara benzeyen özelliklerini göstererek aslında en başta Darwin’in evrim teorisinin bilim dünyasında kabul edilmesini sağlamış oldu. Huxley’in Archaeopteryx ve Compsognatus fosillerinden yola çıkarak kuşlara benzeyen sürüngenlerin ve sürüngenlere benzeyen kuşların varlığına dikkat çekmesiyle birlikte, Amerikalı profesörler de dâhil olmak üzere birçok bilim insanı önceleri benimsemedikleri evrim düşüncesine sahip çıkmaya başladılar. 1877 yılında, tüm dünyadaki bilim insanları hala Londra’daki Archaeopteryxfosiliyle ilgili tartışmalarını sürdürürken yeni bir Archaeopteryx fosili bulunduğu haberi yayıldı. Önceki fosilin bulunduğu yerden yalnızca 30 kilometre uzakta, Eichstatt yakınlarındaki bir taşocağında bulunan bu yeni Archaeopteryx fosili de yine bir fosil koleksiyoncusunun ellerindeydi ve bu koleksiyoncu da Doktor Haberlein’in oğlundan başkası değildi. İlk fosili İngilizlere kaptırmanın utancı içindeki Almanlar bu kez fosili almakta kararlıydılar ve uzun süren görüşmeler sonunda bu ikinci Archaeopteryx fosili Berlin’deki Humboldt Doğa tarihi müzesinde sergilenmeye başladı. Londra fosiline kıyasla daha eksiksiz olan bu yeni fosil örneği ayrıca, kanatları açık ve başı geriye doğru fosilleştiği için sürüngen-kuş arası özelliklerini de çok etkileyici ve belirgin bir biçimde gözler önüne seriyordu. Böylelikle Berlin’dekiArchaeopteryx fosili, bu çarpıcı hatlarıyla, en çok bilinen, çizimi yapılan fosil hayvan olmanın yanısıra en önemli doğa tarihi örneklerinden biri olarak kabul edildi. Birbiri ardına açığa çıkan bu iki Archaeopteryx fosilini bir üçüncünün izlemesiyse uzun bir süre sonra, 1956’da oldu. Londra fosilinin çıkarıldığı taşocağında bulunan bu üçüncü fosilde tüy izlerini ve birleşmiş bazı ayak kemiklerini görmek mümkün olduysa da, öncekilerden daha kötü bir şekilde günümüze ulaştığından tanımlanması iki yılı buldu. Bir süre Solnhofen yakınlarındaki, Maxberg müzesinde sergilendikten sonra Eduard Opitsh’in evinde tuttuğu fosil, Opitsh 1991’de öldüğünde mirasçılarınca bulunamayınca, fosilin çalınmış olduğu sonucuna varıldı. Halen Yale Üniversitesi bünyesinde çalışmalarını sürdüren ve kuşların dinozorlardan geldiği yolundaki teorinin doğru olduğunu düşünen ünlü paleontolog John Ostrom’un, 1970 yılında Avrupa’da pterosaur fosillerini çalışırken pterosaur olarak sergilenen bir Archaeopteryx fosiliyle karşılaşmasıyla, dördüncü Archaeopteryx fosili de gün ışığına çıkmış oldu. Aslında ilk tüy veArchaeopteryx fosilinden de önce, 1855 yılında diğer fosillerin bulunduğu bölgenin oldukça doğusundaki bir büyük taşocağında bulunmuş olan bu fosili, 1857’de uçan sürüngen pterosaur olarak adlandıran ise, ne ilginçtir ki, Hermann von Meyer olmuştu. 1860 yılından beri Hollanda’daki Teyler müzesinde sergilenmekte olan bu fosilin gövdesini çevreleyen silik tüy izlerinin farkına varan Ostrom, böylelikle daha uzun yıllar sürebilecek bir yanlışlığı önlemiş oldu. TeylerArchaeopteryx’inde araştırmacıların dikkatini çeken en ilginç nokta ise, bir tırnağın, üzerini kaplayan boynuzsu kılıfla birlikte mükemmel bir şekilde korunmuş olarak fosilleşmesi olmuştur. 1973 yılında Jura Müzesi kurucularından F.X.Mayr’ın bildirdiği, oldukça iyi bir şekilde fosilleşmiş olan bir diğer Archaeopteryx fosili de yine ilk başta yanlış tanımlanmış fosillere bir örnek oluşturuyordu. 1951 yılında Eichstatt’ın kuzeyindeki bir taşocağından çıkarılmış olan bu fosil genç bir Compsognatusdinozoru olarak tanımlanmıştı önceleri. Mayr’ın yirmi yıl sonraki incelemesinde ortaya çıkardığı silik tüy izleri, Archaeopteryx fosili sayısını beşe çıkarıyordu böylelikle. Mükemmel bir şekilde korunmuş kemikleri ve kafatasıyla buArchaeopteryx fosili Londra örneğinin üçte biri büyüklüğündeydi ve kimilerince bu farklılık fosilin ayrı bir cinsi temsil ettiği anlamına geliyordu. Eichstatt örneği olarak anılan bu fosil de Jura Müzesinde sergilenmeye başladı. Kasım 1987’de yine Jura Müzesi’nden Günter Viohl’un Solnhofen eski belediye başkanının koleksiyonunda keşfettiği altıncı Archaeopteryx fosili, tüm fosiller arasında en büyük olanıydı ve iyi korunmuş iskeletteki tüy izleri net olarak görülebiliyordu. Tam olarak nereden çıkarıldığı bilinmediği halde Solnhofen örneği olarak anılan bu fosil ise halen Solnhofen’deki Bürgermeister Müller Müzesi’nde sergilenmektedir. 1993 Nisan sonlarında, Peter Wellnhofer tarafından duyurulan yedinci ve şimdilik son Archaeopteryx fosili kaydı ise Londra ve Maxberg Archaeopteryxfosillerinin çıkarıldığı yerden geliyordu. Stratigrafi yöntemlerine göreArchaeopteryx fosilleri içinde en genci olan (en yaşlı olanı LondraArchaeopteryx’i) bu Archaeopteryx fosilinin en önemli özelliği ise diğer fosillerde karşılaşılmamış göğüs kemiğine sahip olmasıydı. Her ne kadar göğüs kemiği çıkıntılı bir yapı göstermese de, göğüs kemiğinde ilk defa kemikleşmeye rastlanmış olması bakımından bu bulgu Archaeopteryx fosillerinin uçuş yetenekleriyle ilgili çalışmalar için çok büyük önem taşıyordu. Teyler fosili kadar iyi korunmuş olan bu fosilin bir diğer özelliği ise alt bacağının (tibiası) ve arka ayaklarının diğer fosillere göre daha uzun olmasıydı. Bu özellikleri yüzünden fosil, Wellnhofer tarafından ayrı bir tür olarak kabul edildi ve Archaeopteryx bavarica olarak adlandırıldı. Son Archaeopteryx fosili dışındaki fosiller de kimi araştırmacılar tarafından, özellikle boyutlarındaki farklılıktan dolayı, ayrı tür olarak gösterilmişlerse de, milyonlarca yıl önce yaşamış kuşların tür ve cins sınırlarını belirlemenin güç olması nedeniyle bu görüşler genel olarak kabul edilmemiş ve günümüzde tümArchaeopteryx fosilleri bir cins altında ele alınarak tür bazındaki savlar soru işareti olarak kalmıştır. Solnhofen’in de içinde yer aldığı iç Avrupa, Jurassic dönemde palmiye tipi bitkilerin yer aldığı büyük, ılık deniz ve lagünlerle çevrili subtropikal bir bölgeydi. Archaeopteryx’in büyük olasılıkla lagünlerle çevrili adalarda yaşamış olması da, kimilerince, zaten fosillerde görülen dramatik büyüklük ve morfolojik farklılıkları açıklıyordu. Archaeopteryx fosillerinin bulunuş hikâyesi böyleyken, bu fosillere ilişkin olarak ortaya atılan ve yıllar içinde ortaya çıkan diğer bazı fosillerle de desteklenmeye çalışılan kuş-ata teorilerinin hikâyesi de, kuşlara biraz da soru sorarak bakmamızı sağlayacak kadar ilgi çekici. Özgür KEŞAPLI DIDRICKSON Kaynaklar : 1. Feduccia, A. 1999. The Origin and Evolution of Birds. Yale University . 2nd edition 2. Proctor, N.S.& Lynch, P.J. 1993. Manual of Ornithology, Avian Structure and Function. Yale University. 3. Feduccia, A. (2012). Riddle of the Feathered Dragons: Hidden Birds of China. Yale University Press, ISBN 0-300-16435-1, ISBN 978-0-300-16435-0 4. Foth, C. (2012). "On the identification of feather structures in stem-line representatives of birds: evidence from fossils and actuopalaeontology." Paläontologische Zeitschrift, 5. Owen, Richard. (1963). "On the Archeopteryx [sp] of von Meyer, with a description of the fossil remains of a long-tailed species, from the lithographic stone of Solenhofen [sp]". Philosophical Transactions of the Royal Society of London 153: 33–47. 6. Witmer, Lawrence M. (2009) "Feathered dinosaurs in a tangle"NATURE|Vol 461|1 October 2009 pg 601-602 7. Chiappe, Luis M. (2009). "Downsized Dinosaurs: The Evolutionary Transition to Modern Birds". Evolution: Education and Outreach 2 (2): 248–256. 8. Seeley, Harry G. (1901). Dragons of the Air: An Account of Extinct Flying Reptiles. London: Methuen & Co.. p. 239pp. 9. Nopcsa, Franz. (1907). "Ideas on the origin of flight". Proceedings of the Zoological Society of London: 223–238. 10. Camp, Charles L. (1936). "A new type of small theropod dinosaur from the Navajo Sandstone of Arizona". Bulletin of the University of California Department of Geological Sciences 24: 39–65.

http://www.biyologlar.com/kuslarin-kokeni-ve-evrimi

Evrim Teorisi ile İlgili 5 Soru 5 Yanıt

Charles Darwin’in meşhur “Türlerin Kökeni” isimli yapıtının yayınlanmasının üzerinden bir buçuk yüzyıl geçti. Bu süre içinde evrim kuramı sürekli sorgulandı. Darwin genetik ve moleküler biyoloji konusunda hiçbir şey bilmemesine rağmen modern biyoloji bu büyük bilim adamının şaşırtıcı fikirlerini hep doğruladı. Ne var ki bugün evrim biyolojisinin hâlâ yanıtlayamadığı sorular var. Saygın bilim dergisi New Scientist bunların içinden önemli bulduğu 5 tanesini seçerek, en son bulguların ışığı altında uzmanlardan bunları yanıtlamasını istedi. Aşağıda bu sorulara 5 bilim adamının verdiği yanıtları kısaltılmış şekliyle bulacaksınız. 1.Soru Yaşam nasıl başladı? Bu soruyu Glaskow’daki Scottish Üniversities Çevre Araştırmaları Merkezi’nden Michael Russell yanıtladı. 4 milyar sene önce, nükleer ve yerçekimsel enerji Dünya’nın içini kavururken, dışı asteroid darbeleri altında delik deşik olmuştu. Doğal olarak bu ortamda canlıların yaşaması olası değildi. Her şeye rağmen hayat başladı. Pek çok bilim adamı ”vivosentrik” bir yaklaşımla bu olağanüstü olaya açıklık getirmek istediler. Bu yaklaşımın amacı, bugünün hayat şekillerinden başlayıp, aşama aşama geriye doğru giderek organik yapı malzemelerinin kökenini bulmaktı. Bana kalırsa bu yaklaşım başarısızla sonuçlanmaya mahkumdu, çünkü bu bakış açısı ilk Dünya’nın jeokimyasını dikkate almaz ve yaşamın ortaya çıkış nedenini gözardı eder. Şikago Üniversitesi’nden Stanley Miller ‘ın proteinlerin yapı taşı olarak bilinen amino asitleri yaratmasının üzerinden 50 sene geçti. Metan, hidrojen ve amonyağı, kapalı bir cam gereç içinde ısıtan Miller, daha sonra karışımı elektrik kıvılcımı ile hareketlendirdi. Bu deneysel çalışma, kavurucu bir Dünya’da yaşamın bir yıldırım düşmesi ve morötesi radyasyonla başlamış olabileceğiiddiasını doğrulayan bir kanıt olarak ele alındı. Ancak bugün insanlar proteinlerin ilk başta varolduğuna inanmıyor. Bugün geçerli olan düşünceye göre hayat bir RNA dünyasında başladı. Ve bu dünyada RNA’ların sadece bilgi taşıyıcı olarak değil, ilk denizlerdeki organik bileşimlerden yararlanarak, yaşamın reaksiyonlarını katalize eden ilkel enzimler olarak davrandığı düşünülüyor. Ne var ki okyanusların, hayat için gerekli olan organik molekül konsantrasyonunu sağlamış olma olasılığı çok düşük. Kuramcılar bu soruna çözüm oluşturabilecek değişik düşünceler ortaya atıyor. Bazıları yaşamın kuru bir kara parçasında, -dönemsel olarak buharlaşan bir gölette- başlamış olabileceğini ileri sürerken, başkaları okyanusların donup, gerekli molekül konsantrasyonunun artakalan sıvıda birikmiş olabileceğini ileri sürüyor. Diğer bilim adamları, metabolizmanın bir kil ya da pirit yüzeyinde iki boyutlu başlama olasılığından söz ediyor ve bu iki boyutluluğun lipidlerin hücre zarı olarak kendilerini örgütleyinceye kadar sürdüğüne inanılıyor. İddialar bunlarla sınırlı değil. Uzayın dört bir yanında yaşayan organik moleküller hayatı başlatmış olabilir. Bunlar göktaşlarının üzerinde Dünya’ya inmiş, okyanus yüzeylerinde birikerek, organik reaksiyonların meydana geldiği küçük kesecikler oluşturmuş olabilir. İnandırıcı değil Ben bu kuramların hiçbirini inandırıcı bulmuyorum. Benim görüşüme göre yaşamın kökeni biyolojik değil, jeolojik. Evrim ağacını köklerine doğru irdelemek yerine, kökten başlayarak yukarı doğru çıkmakta fayda var. Bu arada ilk Dünya’nın jeolojik yapısını hesaba katmak gerekiyor. Evrenimizde, yapılar eldeki malzeme ile inşa edilir. Bu süreçte enerji bir düzeyden diğerine geçiş sırasında azalırken, entropi (herhangi bir sistemin evrenle beraber düzensizlik ve etkisizliğe doğru olan eğilimi) çoğalır. Dolayısıyla yaşamın kökenlerini ortaya çıkartma çabalarımızda, ilk Dünya’yı oluşturan malzemenin ve enerjinin yaşam-benzeri bir yapıyı oluşturmak için nasıl biraraya geldiğini sormamız gerekir; hangi termodinamik ve kimyasal reaksiyonların söz konusu olduğunu, atık ve aşırı ısıdan nasıl kurtulduğumuzu öğrenmemiz gerekir. Özetle, yanıt bulmamız gereken soru şu: Kendi kendini düzenleyen elektrokimyasal bir aracın, birkaç milivoltluk bir enerjiyle, redoks reaksiyonlarından yararlanarak, aynı anda çoğalarak ve dışkı atarak nasıl varolduğunu çözmemiz gerekir. Başlangıç noktası İlk Dünya yaşamın başlangıç noktası olarak iki adet saha adayı sunuyor. Biri okyanus sırtlarındaki asidik pınarların içindeki mineral tortul birikimleri; diğeri deniz tabanındaki alkalin sızıntıları. Bu iki tip pınar daha soğuk, karbonik okyanus tabanına sürekli olarak malzeme ve enerji taşır. Ayrıca bu iki ortam da bugün bile canlı organizmaların yaşamasına uygun alanlardır. Ama bana göre pek çok nedene bağlı olarak okyanus sızıntıları yaşamın başlangıç noktası olmaya daha yatkın. Bir kere bu okyanus sızıntıları dayanılabilir bir sıcaklık olan 75 derecedir. Oysa asidik pınarlarda sıcaklık 350 dereceye kadar çıkar ve burada organik moleküller yaşayamaz. Ayrıca alkalin sızıntılar organik moleküllerin eriyebilirliklerine uygundur. Ve alkalin sızıntıların asidik okyanus sularıyla birleştiği noktada daha çok enerji bulunur. Çünkü denizden gelen protonlar, sızıntıdaki elektronları güçlendirir. Sonuçta toplamda ortaya yarım voltluk akım çıkar. Bu da metabolizma için yeterlidir. Yaşam eski alkalin sızıntılarda başladıysa neye benziyor olabilir? Bana kalırsa bu ilk şekil hareketsiz demir sülfid bölmeleri şeklindeydi. Bunlar yarı geçirgen, yarı iletken olmakla birlikte, reaksiyonları katalize edebilecek özellikteydi. Ayrıca demir sülfid zarlar organik zarların öncüsü, atası olabilir. Daha da önemlisi bunlar moleküler yapı bloklarını biraya getirmiş olabilir. Dolayısıyla yaşamın kimyasal reaksiyonlarının olması için ideal bir ortam oluşturuyordu. Bu demir sülfid bölmelerinin içinde hidrojen, amonyak ve siyanür kaynayıp durur. Bunların birarada reaksiyona girmesi için gerekli olan enerji, derece derece değişen elektronlardan sağlanır. Sonuçta şeker, ribonükleik asitler ve amino asitler oluşur. Eğer demir sülfid bölmeler Dünya’da hayatı başlatacak yapı taşlarının biraya gelmesi için yeterli ortamı sağladıysa, evrendeki herhangi bir gezegende nemli, kayalık ve güneşin aydınlattığı ortamlarda aynı rolü oynamıştır. Dolayısıyla sıvı suyun bulunduğu her yerde hayat oluşabilir. 2. Soru Mutasyonlar evrimi nasıl gerçekleştirdi? Bu soruyu University College London’dan Andrew Pomiankowski yanıtladı. Genetik mutasyonlar evrimin hammaddesidir. Ama hangi tip mutasyonların önemli olduğunu belirtmek gerekir. Eskiden beri biyologlar genlerdeki değişiklikler üzerinde durmayı seçim eder. Bu da protein kodlarının DNA dizilimidir. Son yıllarda kabul gören görüş şudur: Mutasyon sonucunda, amino asit dizilimi biraz değişik proteinler oluşur. Proteinler organizmaya hayatta kalma avantajı sağlar. Ne var ki pek çok gen diziliminin değişimi milyonlarca senede ama gerçekleşir. Bu yavaşlıkta seyreden bir değişim, morfolojik ve davranışsal evrimi yaratmış olabilir mi? Ben ve benim gibi gelişim biyologları en son yıllarda buna alternatif oluşturan bir görüş ortaya attı. Bu görüşe göre evrim konusunda en önemli rolü oynayan unsur, DNA’nın gen ifadesini düzenleyen bölgesindeki mutasyonlardır. Aykırı yollar var Son 10 senede bu konuda gerçekleştirilen en önemli keşif, değişik hayvan grupları arasındaki ortak gelişim genetik yollarıdır. Klasik örnek ”Hox” genleridir. Hox genleri sorumludur. Bunlar ilkin meyve sineklerinde keşfedildi. Ama balıklarda, kurbağalarda ve insanlarda da aynı gen bulundu. Bu organizmalarda vücut şekli değişik olmakla birlikte, Hox geninin dizilimi birbirinin aynısıdır. Daha da önemlisi, Hox genlerinin uzak türler arasında değiş tokuş edilmesidir. Bundan da şu sonuç çıkıyor: Evrim, aslında genleri korumaya alıyor. Ama aralarındaki etkileşimle oynayarak meyve sineklerinden insanlara dek çok değişik türlerin oluşumunu hazırlıyor. Gen ifadesini denetim eden sistemlerin biri ”cis-regülasyonudur”. Cis-regülasyonu, transkripsiyon faktörleri olarak bilinen proteinlerin, DNA’nın “promoter bölgeleri”ndeki genlerine bağlanmasıdır. Her promoter’ın çoklu bağlanma siteleri vardır. Transkripsiyon faktör bağlama, genleri açık ya da kapalı konuma getirir. Bunun sonucunda gen ifadesi gelişim sırasında denetim edilir. Ayrıca transkripsiyon faktör bağlama, organizmanın aynı genlere sahip olmakla beraber değişik şekillere dönüşmesine izin verir. Sonuçta ortaya az değişik proteinler çıkar. Sözgelimi embriyo evresinden yetişkine dönüşmek ya da dişi/erkek form değişikliği gibi. Şimdi artık, cis-regülasyon’un gelişim için çok önemli olduğu biliyoruz. Son yıllara kadar genlerin birbiriyle nasıl iletişim kurduğunu bilmiyorduk. Ama en son araştırmalar genler arasındaki iletişim ağını yavaş yavaş aydınlatıyor. Bu bilgilerin ışığı altında mutasyonların şekil ve işlev açısından ne biçimde uyum sağladını anlayabiliyoruz. Ama bu konuda temkinli davranmakta yarar var. Tüm bilim dallarında yeni bulguları abartma eğilimi vardır. Gen ağlarındaki evrimsel değişikliklerin, morfolojik evrimi tetikleyen en önemli güç olduğu iddialarını değerlendirirken kuşku payı bırakmakta yarar var. Kuşkusuz, genlerin iç mutasyonlarının ve yeni gen mutasyonlarının evrim konusunda çok önemli rol oynadığını biliyoruz. Ayrıca bundan böyle gen dizilimi konusundaki fonksiyonel değişiklikleri izleyebiliyoruz. 3. Soru Yeni türler nasıl oluştu? Bu soruyu İngiltere’deki Hull Üniversitesi’nden George Turner yanıtladı: Son günlere kadar türlerin nasıl oluştuğunu bildiğimizi sanıyorduk. Bu sürecin popülasyonların tecrit edilmesiyle oluştuğu inancı yaygındı. Popülasyonlar ciddi bir ”gen darboğazı”ndan geçerse çeşitlenme başlıyordu. Sözgelimi hamile bir dişi, uzak ve izole bir adaya gider ve doğan çocuklar birbirleriyle çiftleşirse yeni bir tür doğabilir. “Kurucu etkisi” adı verilen bu modelin güzelliği laboratuvarda test edilebilme olasılığıydı. Ne var ki gerçek yaşamda bunu kimse başaramadı. Evrim biyologlarının çabalarına rağmen, kimse kurucu popülasyondan yeni bir tür yaratmayı başaramadı. Dahası, bildiğim kadarıyla, küçük organizmaların yabancı ortamlara bırakılması sonucu yeni türler oluşmadı. Son günlerde çabalar başka bir yöne yoğunlaştı. Biyologlar çeşitliliğin coğrafi tecritten kaynaklandığına inansa da bu bağlamda “şans” ve küçük popülasyon kavramları geçerliliğini yitirdi. Artık biyologlar, türleri hızlı bir biçimde değiştiren aykırı yolları incelemeyi seçim ediyor. Etkili olan belli başlı güçler ekolojik seleksiyon (Değişen çevre koşullarına uyum çabaları sonucunda ortaya yeni türler çıkar) ve seksüel seleksiyondur (Değişen cinsel tercihler popülasyonda değişiklik yaratır). İşte en kritik soru bu iki gücün önemi üzerine yoğunlaşıyor. Ekolojik seleksiyona en güzel örnek ”paralel çeşitlenme” olgusudur. Burada aynı türler, birbirinden bağımsız şekilde, benzer çevresel koşullara tepki olarak, değişik mekânlarda ortaya çıkar. Buna en iyi örnek Kanada göllerinde yaşayan dikenli balıktır (gasterostus). Kanada’daki göllerde iki çeşit dikenli balık bulunur. Biri dipteki yiyeceklerle beslenirken, diğeri planktonlarla beslenir. Mitokondriyal DNA’larının (mtDNA) incelenmesi sonucu bu iki türün paralel çeşitlenme sonucu ortaya çıktığı anlaşıldı. Bu bulgular, “simpatrik çeşitlenme” denilen yeni bir oluşumu da ortaya çıkarttı. Burada çeşitlenme coğrafi tecride bağlı değildir; melezleşme söz konusudur. Tecrit çeşitlenmesini savunanlar bu görüşe karşı çıksalar da mtDNA çalışmaları simpatrik çeşitlenmeyi destekliyor. Bazı biyologlar melezleştirme sürecinin yeni türlerin oluşumunda önemli bir rol oynadığını düşünüyor. Kuram olarak, bir türün paralel evrim sonucu mu, seksüel seleksiyon sonucu mu yoksa melezleştirme sonucu mu ortaya çıktığını ”çeşitlenme genleri” ne bakarak test edebiliriz. Çeşitlenme genleri, değişik organizmaları birbiriyle karıştırarak üretme olasılığını ortadan kaldırır. Her gün yeni bir genom diziliminin çözümlendiği en son dönemlerde, biyologlar bir gün bu tür genleri keşfedeceklerini umuyor. Ayrıca genlerin ifade farklılıklarının daha çok incelenmesi sonucu çeşitlenmeyi daha iyi anlayabileceğiz. Bana kalırsa çeşitlenme nedenlerini araştırırken en uygun yöntem Mendel tipi çapraz eşleştirmedir. Dolayısıyla çeşitlenmenin tek bir genden mi yoksa bir çift genden mi -erkeğin kur yapması ve dişinin bu sinyale yanıt vermesi gibi- kaynaklandığı netlik kazanabilir. Pek çok bilim adamı bu yöntemin genel tabloyu açıklamakta yetersiz kalacağını iddia etse de, çeşitlenmesini yeni tamamlayan türleri incelemenin en doğru yöntem olduğunu düşünüyorum. 4. Soru Evrim tahmin edilebilir mi? Bu soruyu Oxford Üniversitesi’nde ve Yeni Zelanda’daki Auckland Üniversitesi’nde çalışan Paul Rainey yanıtladı: Son yıllarda yitirdiğimiz Stephen Jay Gould ‘a göre evrim, gelişigüzel ve seçici güçlerin sürekli olarak birbirleriyle etkileşimi sonucu ortaya çıkar. Gelişigüzel unsurların (mutasyon, rekombinasyon ve göç) ve stokastik unsurların (hedefe ulaşmak için uygun olasılıkları seçme işlemi-eş bulma olasılığı gibi) varlığı, evrimin tekrarlanamadığını, tahmin edilemediğini, hatta hiçbir kuralın geçerli olmadığını ortaya koyar. Ancak, Darwin’in net bir biçimde belirttiği gibi, beklenmedik bir olay ile doğal seleksiyon yan yana, beraber etkili olabilirler. Aslında Darwin’in doğal seleksiyon kuramının öngörüsü şudur: Organizmalar çevrelerine uyum sağlar. Olasılık çerçevesi En önemlisi, Darwin’in kuramına dayanarak yapılan bütün tahminler olasılık çerçevesi içinde ele alınır. Bu bağlamda spesifik bir olaya karşı bütün olasılıkları öngörmek gerekir. Burada en önemli sıkıntı, bütün olasılıkların hiçbir zaman hesaba katılamamasıdır. Bugünün evrim biyologları “yasaları” fizik bilimindeki yasalar gibi ele almasalar da -Darwin ve başka 19.Yüzyıl biyologlarının yaptığı gibi- evrimle ilgili kimi temel kuralların varolduğuna dair somut kanıtlar elde ediyor. Evrimsel değişikliklerin mekanizması daha iyi anlaşıldıkça, kimi sonuçların olası başka sonuçlardan daha olası olduğu görülüyor. Tarihsel olasılıklara bir göz attığımızda, Gould’un iddiasına kesin bir yanıt getirmek olası değil. Ama işe başlarken, biyolojik sistemlerin temel yapıları hakkında elde ettiğimiz bilgilerin ışığı altında, evrimin nereye varacağına dair tahminlerde bulunabiliriz. Şimdiden organizmaların çevrelerine nasıl uyum sağlayacağına dair öngörülerde bulunabiliyoruz. Dolayısıyla gelecekte olası değişikliklere dair kantitatif (nicel) tahminlerde bulunmak da olası olabilir. 5. Soru Tanrı’nın evrimle ilgisi ne? Bu soruyu İngiltere’deki Liverpool Üniversitesi’nden Robin Dunbar yanıtılyor: Pek çok insan, bu konuda meşhur bilim felsefecisi Karl Popper ile aynı fikirdedir. Popper’a göre din metafiziğin dünyasına aittir; bilimsel sorgulamaya tabi tutulamaz. Biyologların çoğu bu görüşe katılarak Tanrı konusunu tartışmaların dışında tutar. Ancak din ve tanrıların kişi davranışı üzerinde çok büyük etkisinin olduğunu yadsımak da doğru değildir. İşte bu sebeple ben ve benim gibi düşünen biyologlar, dinlerin niçin varolduğunu ve kişi evriminin hangi noktasında devreye girdiğini araştırmaya başladık. İnsanlar hayvan standartlarına göre çok tuhaf bir özellik sergiler. Bu özellik içinde bulunduğumuz topluluğun isteklerini kabullenme konusunda gösterdiğimiz olağaüstü arzu, hatta bu yolda canımızı bile vermeye hazır durumda olmamızdır. Bu düzeyde bir özveri başarının anahtarıdır. İnsanlar, kollektif çözümlerden yola çıkarak kendi küçük dünyalarıyla sınırlı kişisel sorularına yanıt getirmeye çabalarlar. Bu çözümün yararlı olabilmesi için kişiler kısa vadeli kişisel çıkarlarını uzun vadeli kazançlarıyla değiş tokuş etmeyi öğrenmek zorundadır. Ve gruba uyum sağlama özelliği bizi başka bir tehlikeyle karşı karşıya bırakır. Bu tehlike, topluma ait olma özelliğinden yararlanıp, bunun bedelini ödemek istemeyen parazitlerdir. Tabi ki bu asalakları durdurmanın yolları vardır. Biri, yasalar yardımıyla denetleme, ikincisi toplumsal terbiye kurallarıdır. Ama bu iki yöntem de bir yere kadar yararlıdır: “Benim yaptıklarımı senin onaylayıp onaylamaman beni ilgilendirmez. Ben kazancıma bakarım” şeklinde düşünenlere bu iki yöntem etkili olmaz. İşte bu noktada din devreye girer; kontrolumuzun dışında kimi güçlerin müdahale etme olasılığı insanlarda tedirginlik yaratır. Dinin yarattığı ceza sistemi herhangi bir sivil kuruluşun uygulayacağı cezadan daha ağırdır. Ama bu sistemin çalışması, insanların doğaüstü bir dünyanın varlığına inanmasına bağlıdır. İşte bu aşamada türümüze özgü olan bir özellik önem kazanır. Bu, kişi beynini okuma yeteneğidir. Buna “Aklın teorisi” diyebiliriz. Bu kuramı şu cümleyle açıklayabiliriz: “Senin ve benim ahlaklı davranma arzusu duyduğumu bilen doğaüstü bir varlığın varolduğunu sandığına inanıyorum.” Bu düşünca tarzı, dini doğaüstü kişisel inançların ötesine geçirerek, herkesin paylaştığı toplumsal bir fenomen haline getirdi. Beynimiz tanrıları ve dinleri yaratmamıza izin veriyor. Ama bu, büyük beyinlerin tesadüfen ortaya çıkarttığı bir yetenek midir? Yoksa uyum kaygısı sonucu mu ortaya çıkmıştır? Benim çalışmalarımdan çıkarttığım sonuçlara göre insanların da dahil olduğu primatlarda neokorteksin hacmi -özellikle frontal lob- doğrudan grubun büyüklüğne ve sosyal yeteneklere bağlı olarak değişir. Başka bir deyişle, beynin boyutlarının evrimi, geniş grupların içinde istikrarı sürdürebilecek sosyal yeteneğe bağlı olarak gelişir. Söz konusu insanlar olduğu zaman, bu toplumsal uyum çabalarına din de dahildir. Dinin büyük ölçüde zihinsel güce gereksinim duyduğu gerçeğinden hareketle, dinin ne zaman evrimleştiğini sorabiliriz. Dinsel inançları destekleyecek zihinsel gelişime, evrimsel tarihimizin en son dönemlerinde eriştiğimizi söyleyebiliriz. Dinin, yarım milyon sene ilkin Homo sapiens’in ortaya çıkışından ilkin başlaması olanaksız görünüyor. Bu tarih büyük bir olasılıkla modern insanın 200.000 sene ilkin ortaya çıkışına denk gelebilir. Aynı dönem lisanın da ortaya çıkışına rastlıyor. Kaldı ki dinin varlığı büyük ölçüde lisana bağlıdır. Tabi ki din ödül kavramını da beraberinde getirir. Dini yasaklar toplum krallarına uyumu sağlamakla birlikte, dinsel faaliyetler grubun bir parçası olma duygusunu da yaratır. Son yıllarda sinirbilim beyindeki “Tanrı-noktası”nın yerini buldu. Bu bölge varlığımızın uzamdaki yeri ile ilgili duyulardan ve “evrenle tek vücut olma” duygusundan da sorumlu. Fakat gruba bağlılığı pekiştiren ön önemli araç endorfinler. Bu beyin salgısı, vücut stres altında olduğu zaman salgılanır. Pek çok dinsel törende dövünme, dans ve ilahilerden oluşan uzun ayinler sonucunda endorfinin salgılanması tesadüf değildir. Endorfinlerin uyuşturucu etkisi insanlarda rahatlama ve aynı deneyimi paylaşan grup bireyleriyle yakınlaşma duygusu uyandırır. Dolayısıyla dinler, asalakların toplumsal yaşamın bütün avantajlarından hiçbir bedel ödemeden yararlanmasını önlemek için büyük beyinler tarafından yaratılmıştır. Ama dinsel faaliyetler, doğal dünyanın acımasızlığına karşı toplumsal dayanışmayı artıran yararlı etkinliklerdir. Kaynak: “EVRİM ile ilgili 5 soru 5 yanıt”, Cumhuriyet Bilim Teknik, 5.7.2003, New Scientist’ten Reyhan Oksay çevirisi, 14 Haziran 2003 Bilim Bilmek

http://www.biyologlar.com/evrim-teorisi-ile-ilgili-5-soru-5-yanit

EVRİM TEORİSİNDE GÜNCEL GELİŞMELER

Bilimin, türlerin gelişimi ve evrimi hakkında bugün sahip olduğu bilgiler, bilimin çeşitli disiplinlerinden elde edilen verilerin birleştirilerek değerlendirilmesinden elde edilmektedir. Bu bulgular, türler çeşitliğinin nedenini evrime ve üreme, varyasyon, seçilim gibi bir dizi evrim faktörlerine dayandığını göstermektedir. Evrim hakkındaki konuşmalar ve yapılan bilimsel konferanslar bu faktörlerin ön koşulları ve detayları çerçevesinde gerçekleşmektedir. Bu anlamda Evrim teorisi şu temeller üzerinde oturmaktadır: Evrim her zaman gerçekleşir Evrim tersine döndürülemez (Louise Dolla Kuralları). Bazı genetik yapılar veya özellikler sahip oldukları eski durumlarını kopyalama yoluyla günümüze eski halleriyle dönebilirler ama baz aldıkları genler artık aynı yapıya sahip değillerdir. Evrimin son bir hedefi yoktur veya herhangi nihai bir amaca yönelik değildir. Evrim, eko sistemlerinden moleküler yapılarına kadar organizmaların tüm seviyelerinde çalışır Çeşitli Evrim Teorileri aynı hipotezleri ortaya çıkarmıştır. Bu hipotezler; Bir türe ait olan bireyler ve fenotipler, daima birbirinden farklı derecelerde çevreye uyum gösterirler Evrim, canlıların özelliklerinin sadece kalıtsal olduğu durumlarda gerçekleşir. Diğer bir deyişle evrim, ebeveynler özelliklerini sonraki yavru kuşaklara aktardığında ve bu özellikler populasyonda kalıcı olduğunda gerçekleşir Çevresel etmenlerin canlılar üzerinde devamlı süren etkileri sonucu, bazı organizmalar ve onların genetik planları da (genotipleri) seçilime uğrar. Bu genetik plan da bir türün bireylerinden oluşan popülasyonda egemen olur. Yani zaman içinde Genotipler (genetik plan) ve Fenotipler (bireyler) değişim gösterir. Theodosius Dobzhansky 1973′te bunu şöyle ifade etmiştir: “Nothing in Biology makes sense, except in the light of evolution” (Evrim ışığı olmaksızın biyolojide hiçbir şeyin anlamı yoktur) Evrim Teorisinin 19. yüzyıldaki erken dönemlerinde, daha ziyade kalıtsal fenotipik özelliklerin nasıl korunduğu ve bu özelliklerin gelecek nesillere nasıl aktarıldığı konusunda bilimciler arasında fikir farklılıkları varken, bugün bilimciler bunun büyük ölçüde hücre çekirdeklerindeki genler ve mitokondriler üzerinden gerçekleştiğinde fikir birliği içindedirler. Ek olarak bu konuda annesel ve babasal efektler ve faktörler hakkında da tartışılmaktadır. Bunun yanında uygun olan farklı fenotip özelliklerin çevrenin dışında da seçildikleri birden çok durumların ve mekan ya da yerlerin olduğu da bilinmektedir. Bu seçilimler mesela farklı genlerin birbirleriyle rekabet etmesi sonucu halihazırda genomlarda, bazı durumlarda gen ifadesinin transkripsiyondan sonra düzenlendiği gen ekspresyonlarında, yapısal kısıtlar nedeniyle embriyonik gelişimde, av-avcı ilişkileri bağlamında veya popülasyondaki kültürel fenomenlerde olabilmektedir. Bu son konu araştırmaya dair güncel tartışmaların günümüzdeki odak noktasıdır. kozmopolitaydinlar.wordpress.com

http://www.biyologlar.com/evrim-teorisinde-guncel-gelismeler

KAVRAM OLARAK EKOTURİZM

Ülkeler ekonomisinde oldukça önemli bir konuma sahip olan turizmin boyutları giderek daha da artmaktadır. Turizm sektöründe yapılan her türlü harcama, ekonomide bir hareketlilik, canlılık oluşturmakta ve ülke ekonomilerini değişik şekillerde etkilemektedir. Turizmin ülke ekonomisine sağladığı etkilerin düzeyi aynı zamanda turizm sektörünün gelişme düzeyini de göstermektedir. Dünyadaki hızlı, ekonomik, siyasal ve teknolojik gelişmelere paralel olarak, turizm tüketim kalıplarında da son yıllarda önemli bir değişim gözlenmektedir. Zamanla daha da belirginleşen yeni tip turistlerin beklentileri, deniz-güneş-kum üçgeninin hakim olduğu alışılmış turizm merkezlerinden uzak, doğa ile iç içe, abartılı olmayan tesislerde iyi bir oda, iyi hizmet ve tüm bunların başında bozulmamış ve temiz bir çevrede aktif bir tatil olarak özetlenebilir. Ülkemizin turizm potansiyelinin temel bileşenleri sahip olduğu doğal, kültürel ve tarihi değerlerdir. Bu değerler, uzun vadede korunabildikleri sürece uluslar arası turizm pazarındaki payımız hızla büyümeye devam edecektir. Bunun için özellikle turizm yörelerindeki arazi kullanma ve altyapı kararlarının gerek yerel, gerekse merkezi yönetimlerce doğru olarak verilmesi gereklidir. Altyapılarda kapasite üstü zorlamalar, doğal değerlerin yok olması tehlikesini de beraberinde getirecektir. Bu kararların verilmesi aşamasında turizmin en önemli görevinin doğal, kültürel ve tarihi değerlerin koruyarak kullanılması gerekliliğinin anlaşılmalıdır. KAVRAM OLARAK EKOTURİZM Ekoturizm kavramı, turizm çevre ilişkilerinin önem kazanması ve sürdürülebilirlik tartışmaları ile birlikte gündeme gelip popüler olmuş, son yıllarda sıkça kullanılmaya başlanmıştır. Eko turizm doğa severler ve çevre duyarlılığı olan turistlerin hareketlerinden daha geniş kapsamlı bir konudur. Gerçekte bu olgu, çevresel, ekonomik ve sosyal ilişkiler bütünüdür. (www. turcev.org/mavi bayrak/ekoturizm) Uluslar arası Doğa Koruma Birliği’nin tanımına göre ekoturizm, doğayı ve kültürel kaynakları anlayarak korumayı destekleyen, düşük ziyaretçi etkisi olan ve yerel halka sosyo-ekonomik fayda sağlayan, bozulmamış doğal alanlara çevresel açıdan sorumlu seyahat ve ziyarettir(Kurdoğlu, 2001, s: 4). Uluslar arası Ekoturizm Topluluğu TIES (The International Ecotourism Society); “ekoturizm, çevreyi koruyan ve yerel halkın refahını gözeten, doğal alanlara karşı duyarlı seyahattir” olarak tanımlamıştır. Her iki tanıma da bakıldığında ekoturizm, doğal ve kültürel değerlerin korunarak turizme açılmasıdır. Ekoturizm kavramında, yeşil turizm, alternatif turizm, doğa turizm, yabanıl turizm, macera turizmi, kültürel turizm gibi terimler kullanılmaktadır. Ekoturizm, genellikle küçük gruplar halinde, ailelerin işlettiği küçük tesislerde, geleneksel mimarinin ve yerel kaynakların kullanımını hedef almaktadır. Ekoturizm amacına uygun gerçekleştirildiği taktirde, hassas ekosistemlerin korunması ve bu bölgelerin içersinde ve çevresinde yaşayan nüfusun sosyo-ekonomik gelişmesi için kaynak yaratabilen bir araçtır. Önemli ekoturizm potansiyeli olan dağlık ve ormanlık bölgelerdeki köylerde yaşayan halkın yoksulluğu göz önüne alındığında , ekoturizmin sosyal sınıflar arasındaki dengesizliği azaltabilecek bir etken olduğu anlaşılabilir (Altıparmak, 2002, s: 276). Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Komisyonu 2002 yılını Uluslararası Eko Turizm Yılı ilan etmiş ve bu konuyla ilgili olarak Dünya Turizm Örgütünü görevlendirmiştir. Yine 1998 yılında Birleşmiş Milletlerin aldığı bir kararla 2002 yılı Uluslar arası Dağlar Yılı ilan edilmiştir Dünya Turizm Örgütüne göre ekoturizmin bileşenleri, -Biyolojik çeşitliliğin korunmasına katkıda bulunması, - Yerel halkın refahını gözetilmesi, turistlerin ve yerel halkın bilinçlendirilmesinin sağlanması, - Küçük ölçekli işletmeler tarafından küçük turist gruplarına hizmet verilmesi, - Turistlerin ve yerel halkın turizm endüstrisi hakkında sorumlu hareket etmesinin sağlanması, -Geri dönüşü olmayan kaynakların en düşük düzeyde tüketilmesi, -Turizm yönetimine yerel düzeyde katılımın önemsenmesi, -İş fırsatlarının ve mülkiyetin yerel halk lehinde gelişmesinin gözetilmesi Olarak tanımlanmaktadır.(UNWTO). Yine Dünya Turizm Örgütüne göre ekoturizmin amacı; -Turizmin doğal ve geleneksel çevreye verdiği tahribatın en alt düzeye indirilmesi, -Turistlere ve yerel halka doğanın ve geleneksel sosyo-kültürel çevrenin korunmasına yönelik eğitim verilmesi, -Turizmin yerel halkın ihtiyaçlarının karşılayan, yerel yönetim ve halkla işbirliği içinde gelişen sorumlu bir ticaret olarak özendirilmesinin sağlanması, -Koruma kapsamındaki (doğal ve sosyo-kültürel) alanların yönetim için kaynak ayrılması, -Turizmin negatif etkisinin en alt düzeye indirilmesi amacıyla sosyo-kültürel ve doğal çevreye yönelik uzun vadeli takip ve değerlendirme programlarının desteklenmesi -Turizmin yerel halkın geçimine katkıda bulunmasını sağlayacak şekilde geliştirilmesinin temin, -Turizmin gelişiminin yörenin sosyal ve çevresel kapasitesini artıracak şekilde gelişmesinin temini, -Çevreyle uyumlu, doğal ve geleneksel sosyo-kültürel yaşamla iç içe geçen, yöresel bitki örtüsünü ve yaban hayatını koruyan turizmin alt yapı yatırımlarının gerçekleştirilmesidir.(www. world-tourism.org). Ekoturizm kitle turizminin aksine, turizmi yıl içine yaymak, doğal çevreye yapılan baskıyı azaltmak, tahribatı düzeltmeye değil, önlemeye yönelik planlama ve uzun vadeli ekonomik çıkarı gözetmektedir. (Öztunalı-Kayır, 1998, s: 304) Ekoturizm hareketinin olumlu sosyal ve çevresel etkisi olsa da, iyi planlanmadığı durumlarda, kitle turizmi kadar çevresel tahribata sebebiyet verebilmektedir. Bunun nedeni ekoturizm destinasyonlarının hassas ekosistemler olması ve bu bölgelerde yapılacak herhangi bir turizm hareketinin doğal kaynakların yok edilmesi, hatta çevresel kirliliğin yaratılmasına neden olabilmektedir. Uluslar arası ekoturizm yılı çerçevesinde Dünya Turizm Örgütü tarafından Almanya, Kanada, İspanya, İtalya ve İngiltere’de yapılan araştırmalarda; ekoturizm pazarındaki turist profili 30-59 yaş arası, yüksek gelir sahibi ve yüksek eğitimli, gastronomi ve kültüre ilgi duyan kişiler olarak belirlenmiştir (www. turizm.gov.tr). TÜRKİYE’DE EKOTURİZM Dünyada artık keşfetmek amaçlı olarak yapılan eko turizm, son yıllarda ülkemizde de sık sık gündeme gelmekte, fakat sadece yayla turizmi olarak düşünülmektedir. Oysa bir bütün olarak ele alınması gereken eko turizm, sosyal ve kültürel faaliyetleri de içine alan, geniş alanlarda bir çok aktiviteyi kapsayan bir etkinliktir. Turizm Bakanlığı ekoturizmi; yayla turizmi, ornitoloji (kuş gözleme) turizmi, foto safari, akarsu sporları (kano-rafting) çiftlik turizmi, botanik (bitki inceleme) turizmi, bisiklet turları, atlı doğa yürüyüşü, kamp-karavan turizmi, mağara turizmi, dağ turizmi ve doğa yürüyüşü, botanik (bitki inceleme) gibi başlıklar altında değerlendirmektedir. Ülkemizin, Akdeniz’deki en önemli turizm alanlarından birisi olduğu açıktır. Yaklaşık 8000 km. uzunluğundaki sahilleri, çeşitli uygarlıklardan kalan zengin tarihi ve kültürel mirasın yanı sıra iklimsel çeşitliliği nedeniyle olağan üstü bir bio çeşitliliğe sahiptir ve tek başına bütün bir Avrupa kıtası ile karşılaştırılabilir. Örneğin, tüm Avrupa’da 500 kuş türü bulunmasına karşılık, Türkiye’de 420 civarında kuş türü tespit edilmiştir. Ayrıca Avrupa’da tespit edilen yaklaşık 12.000 bitki türünden yaklaşık 9.000’i ülkemizdedir. Türkiye, gerek dağları, ormanları, yaylaları, kıyıları, gölleri, akarsuları gibi doğal varlıkları; gerek flora ve faunası ve gerekse mağaraları ve kanyonları gibi ilginç jeolojik oluşumları açısından diğer ülkelerle kıyaslanamayacak düzeyde bir zenginliğe sahiptir ve bu zenginlikler ülkemizi gündemde olan eko turizm için oldukça ilgi çekici bir ülke konumuna getirmektedir. Bilindiği üzere, her türlü doğal zenginliğin kullanımındaki temel ilke, koruma kullanma dengesinin sağlanmasıdır. Bu dengenin sağlanması, turizm sektörü için de büyük önem taşımaktadır. Turizm sektörü, doğal varlıkların sergilendiği güzellikler, dinlenme, sağlık, spor, bilim ve eğlence faaliyetlerine uygun ortamlardır. Ekonomik, sosyal, kültürel pek çok yararı olan turizm sektörünün iyi kontrol edilememesi halinde, aşırı doğal kaynak kullanımı ve yanlış yer seçimleri nedeniyle doğal alanların, tarihsel değerleri ve kıyı alanlarının tahrip edilmesi gibi olumsuz çevresel etkileri olabilmektedir. Nitekim ülkemizde giderek büyüyen turizm sektöründe doğal yaşam alanları modern tatil sitelerine, nesli tehlike altındaki deniz kaplumbağaları üreme kumsalları da turistik tesislere dönüştürülmüşlerdir. Denizlere daha fazla atık su boşaltılmış, bu da ekosistemdeki dengeleri bozmuştur. Son 30 yılda sahildeki insan baskısı üç katına çıkmış, kıyıların büyük bölümü insan müdahalesi ile değişim göstermiş, kıyı alanlarındaki araziler büyük rant kazanırken, pek çok turizm alanında yerel halk ve endüstriyi olumsuz etkileyen önemli boyutlarda su sıkıntısı yaşanmaya başlanmıştır. Henüz milli ya da bölgesel olarak ekoturizm bilincinin olmaması ya da eko turizmin anlaşılamaması nedeniyle, çirkin ve denetimsiz yapılaşmalar olmakta, yaban hayatı gelişigüzel kullanılmakta, flora ve fauna tanınmadan ve bölgenin taşıma kapasitesi bilinmeden turlar düzenlenmektedir. Yapılan turların her ne kadar düzenli ve çevreye saygılı yapıldığı iddia edilse de plansız, denetimsiz ve bölgenin taşıma kapasitesi bilinmeden yapılan bu turizmin eko-turizm olamayacağı bir gerçektir. Ülkemizde, çalışmaları sürdürülen Doğal Kaynak Envanteri’nin tamamlanması halinde ekolojik taşıma kapasiteleri belirlenecek, ekolojik verimliliğe ilişkin çalışmalar daha sağlıklı bir hale gelebilecektir. Dünya Turizm Örgütü tarafından hedeflenen ve ülkemiz tarafından da kabul gören hedefler şunlardır: a)Doğal ve kültürel mirasın korunma statüsü geliştirilmelidir. b)Bakanlık tarafından da yürütülen turizm çeşitlendirme politikasının ana hedeflerinden birisi olan kırsal alanlarda ve korunmuş alanlar civarında bulunan yerel toplumların yaşam düzeyi geliştirilmelidir. c)Doğa, yerel kültürler ve onların çeşitliliği hakkında daha iyi bilgi ve saygı teşvik edilmelidir. SONUÇ Ülkemizin de içinde bulunduğu Akdeniz çanağı ülkeleri, yaz aylarında ve belli yörelerde yoğunlaşan deniz-güneş-kum turizmi ile tanımlanır. Ancak günümüzde turist profili giderek değişmekte, turizm geleneksel destinasyonlardan uzaklaşmaktadır. Eko turistlerin 35-54 yaş grubunda, yüksek eğitimli, ortanın üzerinde geliri olan ve doğa, kültür ve gastronomiye ilgi duyan kişiler oldukları dünyada yapılan araştırmalardan anlaşılmaktadır. 2002 yılında uluslar arası turizmde, geleneksel turistlerin %62 si tatil amaçlı seyahat ederken, eko turizm amaçlı seyahat edenlerin oranı %4 olarak belirlenmiştir. Buna karşılık toplam turizm gelirleri içindeki harcama payları %7 dir. Ayrıca eko turizm gelirlerinin büyük ölçüde yöre insanına döndüğü ve bu insanların daha çok toplumun en yoksul kesimini oluşturan dağ ve orman köylüleri ve pansiyon çalıştıran aile grupları düşünüldüğünde, bu kesimin ekonomik olarak iyileşme gösterebileceği açıktır. Üstelik, eko turizm gelirlerinin bir kısmı da doğal değerlerin korunması ve geleneksel kültürlerin yaşatılmasında kullanılmaktadır. Tüm bu bakış açıları ile, turizmin ve eko turizmin temel hammaddelerini oluşturan doğal, tarihi ve kültürel değerlerin sürekliliğinin sağlanması ile turizm pazarlamasındaki en önemli tanıtımın çevre duyarlılığına dayanması, koruma-kullanma dengesine dayalı “turizmin fiziksel planlaması” ile mümkün olmasını öngörmektedir. Çevreye duyarlı turizmin gelişebilmesi için, doğal zenginliklerin, sit alanlarının, özel çevre koruma alanlarının, doğrudan turizm alanı olarak kullanılması yerine bu alanların özelliklerini dikkate alarak bütünleşik diğer alanlarla veya koruma esasları eko turizmin geliştirilmesi önemlidir. Ayrıca doğa koruma ile ilgili kuruluşların çalışmaları esas alınarak, sürdürülebilir kullanımların dikkate alınması ile taşıma kapasitelerine bağlı turizm sektörünün gelişmesini sağlayacak planlamalar yapılmalıdır. Ülke genelinde bir arazi kullanım planı hazırlanarak, yatırımcıların planları yönlendirmesi yerine, planların yatırımcıları yönlendirmesi sağlanmalıdır. Ülkemizde değişik kamu kurumları tarafından hazırlanan planlama mevzuatı, bu konuda çok sayıda yetkili otorite yaratmıştır. Çok sayıda yetkili, doğal olarak sahipsizlik ve sorumsuzluk ortamı getirmektedir. Kentlerde, kırsal alanlarda ve kıyılarımızda yaşanılan çevre kirlenmesi yaşamımızı olumsuz yönde etkileyen bir boyuta ulaşmış olup, bu durum da planlama alanındaki mevzuat karmaşasının bir sonucudur. Bunun için yerleşme kararlarına esas olarak planlamayla ilgili yasal düzenlemeler arasında bütünsellik sağlanarak belirli bir sistem ve sürece göre yeniden tutarlı hukuki düzenleme yapılması gerekmektedir. Çevreyi tahrip eden parçacıl yaklaşımlar yerine bütüncül planlama kapsamında çevreyi koruyan, doğal, kültürel ve tarihi değerleri koruma-kullanma dengesi içersinde sürdürülebilir kılan bir planlama anlayışı getirilmelidir. KAYNAKLAR: Altıparmak, M. (2002), “Turizmin Çeşitlendirilmesi, Sürdürülebilir Turizm ve Planlama”, II. Turizm Şurası Bildiriler Kitabı, s: 275. Kurdoğlu,O. (2001), “Koruma Alanları ve Ekoturizmin Karadeniz Bölgesi Açısından İrdelenmesi” Türkiye Ormancılar Derneği Yayını, Orman ve Av, Sayı 4, s: 4. Oztunalı-Kayır, G. (1998), “Batı Akdeniz Kıyıları Taşıma Kapasitesi ve Ekoturizm”, Türkiye Kıyıları 98, Türkiye’nin Kıyı ve Deniz Alanları II. Ulusal Konferans Bildirileri Kitabı, s: 317. Yunis, E. (2001), “Sürdürülebilir Turizm Kalkınması”, Ekoturizm Gelişim Konferansı, 2-4/11/2001, Selanik, Yunanistan. www.world -tourism.org/abautwto.html www. turizm.gov.tr Turcev.org - turcev Resources and Information. This website is for sale! bayrak/ekoturizm Yard.Doç.Dr. Esin ÖZKAN YÜRİK Ege Üniversitesi Çeşme Meslek Yüksekokulu Dalyanköy/Çeşme/İZMİR

http://www.biyologlar.com/kavram-olarak-ekoturizm

HAYVAN VE İNSAN KOPYALAMA

Organ nakli, doğum kontrolü, büyük ameliyatlar derken genetikçiler, hayvan kopyamayı da başardı. İskoçya’da Ian Wilmut, Dolly adını verdiği kuzuyu kopyaladı. Sonra Hawai’de fare, Kore’de inek, İskoçya’da domuz kopyalandı.Güney Kore de türü azalan bir kaplan türünü kopyalamaya hazırlanıyor (Hürriyet, 24 Mayıs 1999) “... Bizim (biyologların), hapsedilme tehditini de içeren sayısız ve kesin kuralla dizginlenmesi gereken büyük işadamları olduğumuz söylenir. Tüm bunlar genlerimizi oluşturan DNA’nın olası en kötü şeyleri kışkırtabileceğinin düşünülmesi nedeniyledir. Bu tamamen aptalca; çevremizde beni, DNA’dan daha az ürküten başka bir öğe düşünemiyorum.” James Watson, 1977 “Uyarı profesyonellerinin genetekçilerin uğursuz güçlerini lanetlemeleri için, 1970'li yılların başında, biyologların, DNA rekombinasyon tekniklerini oluşturarak laboratuvarlarında doğayı taklit edebileceklerini keşfetmeleri ve böylece moleküler biyolojiyi kuramsal gettosondan çıkarmaları yetti. Bilimi, özellikle de insanın bilinmesiyle ilgili olduğunda, şeytanlaştırmaya çalışan insanlara daima rastlanır. On beş yildir, genetikçilerin uluslarasi küçük toplulugu, bilimsel perhiz, sakinimlilik, otosansür, kendini sinirlama, erteleme, yani kisacasi, Watson’in bu bölümün epigrafi olan sözlerini kendisinden aldigim, rasyonalizmin canlandiricisi Fransiz filozof Pierre- Andre Taguieff’in güzel bir biçimde söyledigi gibi, araştirmalarin gönüllü olarak kesilmesini buyuran bir entellektüel baskiyla karşi karşiyadir.Taguieff’in dedigi gibi: Fransiz usulü bilim karşiti vahiycilik, birçok açidan, 60'li yillarin sonunda ABD’de başlatilan büyük “acemi büyücü” avinin küçük ve gecikmiş bir yansimasindan başka bir şey degildir. Belki gecikmiş yansima; ama şu son yillarda Avrupa’da, şimdi de bizi yüzyil sonu korkularimizdan kurtarmaya yazgili, ahlaki uzmanligini tuhaf bir biçimde biyoloji ve tisbba bakmiş tüm bu “etik komiteler”i-de Gaulle’ün deyimiyle bu yeni tür “ivir zivir”i- yaratan, bu gecikmiş yansimadir.Sirasi gelmişken, tüm sanayileşmiş ülklerin bilimsel bütçelerinin çok büyük bölümünü yutan nükleer ve askeri araştirmalar gibi diger gerçek tehlike ve sapmalar konusunda bu komiteleree danişmayi düşünen var mi? Oysa bana, insanligin gen sagaltimindan çok askeri elektronikten kaygi duymasi gerekirmiş gibi geliyor. Hiç şüphesiz, bilimin şeytanlaştirilmasindaki bu yeni akim amacina ulaşamiyor; perhize çagri, dogum kontrolünde oldugu gibi bilimsel kontrol için de zavalli bir yöntemdir.Ama gelinb de, Taguieff’in terimleriyle, yalnizca kuşkunun mantigina boyun egen, kaygan zeminden başka kanit tanimayan ve sapmalari önleme adina, mutlak tutuculugun biyoloji sapagina, hatta bilimin totaliter denetimine dogru bizzat sapan yeni lanetçilere laf anlatin. Biyolojideki ilerlemeler ve insanın kendi üzerinde edindiği yeni olanaklar, ahlakçıların hayal güçlerini her zaman çalıştırmıştır. Bazıları bizi, geleceğin doktor Frankenştayn’larının korkunç bir “biyokrasi”si olarak betimlemekten çekinmiyorlar. Sanki gerçek bir saygısızlık olanağı varmış gibi, bizi “insan genomuna ve bütünlüğüne saygı”nın kutsal ilkesiyle tehdit ediyorlar. Böyşle bir yaklaşım, bu alandaki ilk sorumsuzun bir takım kopyalama hataları yapmadığı, onlarsız biyolojik evrimin asla olamayacağı “mutasyonlar”a başvurmadığı zamanlar, her döllenmede her zaman farklı yerni bir varlık oluşturan ve “ufak tefek düzeltmeler”le yetinen doğa olduğunu unutmak demektir. Ayrıca, aynı zamanda hekim de olan bir başka filozofun, François Dagognet’nin söylediği gibi, bizim genetik konusundaki kaygımız, temmodel olarak, türün üreme engeline takıldığı hayvanlara gönderimde bulunmak gibi bir dar görüşlülüğü yansıtmaktadır. Ama bakış tarzı, karışma ve melezleşmenin sıkça görülen fenomenler haline geldiği bitkisel alan da dahil, canlıların bütününe doğru genişletildiğinde söz konusu tabu ortadan kalkmaktadır. Ve nedeni bellidir: çok eski zamanlardan beri insanlar, bitki türleri üzerinde kasıtlı değiştirmeler uyguladılar. İnsanın canlıya ilişkin mantığı bu yolla sarsıldı. Ve sonra, canlının doğal düzenini kutsallaştırmak niye? Biyolojik yönden, programlanmış olmamaya programlanmış insan, niçin başarısızlıkları da dahil olmak üzere, genetik lotarya karşısında diz çökmek ve ona saygı göstermek zorunda olacaktır kı? Genetik kalıtımıza egemen olmak hiç şüphe yok ki, insanın evriminde yeni bir evreyi işaretleyecektir; buna döneceğim. Bu evrimi bir kabusmuşçasına tasarlamak zorunda değiliz. İnsan genomunun bilinmesiyle ortaya çıkan kaygılar şu soruyla özetlenelir: -Şimdilik bize yalnizca hastalarin iyimleştirilmesinin söz konusu oldugunu söylüyorsunuz. Çok iyi. Buna karşi çikmak zor. Ama, siz genetikçilerin az ya da çok yakin bir gelecekte, insani kendi karariniza göre dönüştürme erkine, cüce ya da devlerden, güçlü ya da zayiflardan, üstün zekali ya da ilkel kölelerden oluşacak “irklar” yaratma erkine sahip olmayacaginizi bize kim garanti ediyor? Megalomaniniz ya da ittakarliginiz sonucu, davraniş genlerimizle, hatta zeka genlerimizle “oynama” egilimi duymayacaginizi bize kim söylüyor? Şimdiden “gen nakledilmiş” fareler yapiyorsunuz, “gen nakledilmiş insan” cehennemi ne zaman? Bu kaygılar, insanın genetik kalıtına ilişkin olarak geri, kolaycı ve biyolojik bilgiye dayanmayan bir bakışı yansıtır. Son yirlmi beş yıldır moleküler biyolojinin gelişimi, bize genetik rekombinasyon mekanizmalarının ve genlerin dışavurumunun iki şeyi güvence altına aldığını öğretti: insanın sonsuz çeşitliliği ve insan fenotipinin(Dip not:Fenotip, bireyin gelişimi sırasında ve çevresel etkenlerin denetimi altında genotipinin-gen kalıtının- gerçekleşmesine uyan belirgin vasıflarının bütünüdür) bozulamayacak karmaşıklığı.Bu iki biyolojik gerçekten bir parçacık haberdarn olan herkes, Jim Watson gibi, hiçbir şeyin üzerinde çalıştığımız o molekülden, yani DNA’dan daha az ürkütücü olmadığı ve bunda yeni bir Pandora kutusu(Dip not: Yunan mitolojsinin güzel Pandora’sı. Prometheus’un tanrı katından çaldığı ateşi getirdiği insanları cezalandırmak için dünyaya gönderilmişti. tanrılar Pandora’ya içinde bütün kötülüklerin bulunduğu bir kutu emanet etmişti. Merakını yenemeyen Pandora kutuyu açtı ve böylece tüm kötülükler dünyaya yayıldı. Biraz da acıyarak, bilimin bu yeni engizisyoncularının kafalarının da evrensel ilk günah mitosu tarafından kurcalandığını düşünüyorum!) görmenin gülünç olacağı sonucuna varacaktır.(236-238) Karmaşik tahrip edilebilir; ama onu kolaylaştirmak, onunla “oynamak “, onu azaltmak istemek hiç de gerçekçi degildir. Insanligin genetik olarak tekbiçimlileştirilmesi fantezisi bir tür biyolojik anlamsizliktir.Bunu istesek bile yapamazdik. İnsanlık, genetik yasaları kendi yararına kullanabilir, kullanabilecektir; ama onları değiştiremeyecektir. Anımsatmak gerekir mi; dönemin yaygın yinelemesine uygun biçimde, “bir üstün ırk”ın ayıklanması yoluyla türün iyileşktirilmesi anlamındaki Nazi tipi öjenizm, tam bir fiyasko olmuştur.Psikopat diktatörün sanrıları, genetiğin bilgisine hiçbir şey borçlu değildi. Bu sanrılar, toplama kampları ve gaz odaları aracılığıyla girişilen bir soykurumun sözümona bilimsel doğrulanışından başka bir şey değildi. Ekonomik bunalım ve milliytçiliklerle her türlü karanlıkçıların tırmanış dönemlerinde, ırkçı ve totaliter tüm ideolojik hortlamaları bıkıp usanmadan ifşa etmek, entellektüellerin ve bilimcilerin görevidir. Ama geçmişin vahşeti geleceğin açılımları karşısında bizi dehşetten donakalmış bir halde bırakmamalı, tabu haline gelmiş sözcükler aracılığıyla hedefimizi şaşırtmamalıdır... En son tıbbi tekniklere başvurarak ağır hastalıkları olmayan bir çocuğa sahip olmak, gebeliği önleyebilmek, çocuk düşürme hakkı, yani iyi anlaşılmıyş öjenizm, kuşkusuz bireyin tümüyle özgür seçimiyle uygulandığında iyi bir şeydir. Biz zengin ülke topluluklarının bu tartışmaları, bizim kendi ülkelerimizde yararlandığımız doğum kontrol sisteminin olanaklarına ulaşmaya çamlışan yoksul ülkelerin kadın ve erkeklerine oldukça şaşırtıcı gelebilecektir... Gerçekte, totaliter rejimlerin normalleştirici fantezilerin çok ötesinde, yüzyilin bu son çeyreginde biyoloji, insan düşüncesini çeşitlilik ve karmaşikligin mantigina aliştirmak için hiç şüphesiz en fazla ugraşmiş olan bilimdir. Kendimi geleceğin ahlaki sorunlarını çözmek için hiçbir şekilde yetkin görmüyorum. Ben daha çok, gelecek kuşakların neyi kabul edilebilir ya da edilemez sayacaklarını bulmek için o kuşakların kendilerine güvenme eğilimindeyim. Ahlakın kendi değişmezleri vardır; ama bunlar, bilim ve bilgiyle birlikte evrimleşirler. Bugün bilgisizlikle kendimize yasakladığılmız şeylere, belki de yarın, daha iyi bir bilmenin ışığında izin vereceğiz. Okuru rahatlatır mı bilmem; ama genetiğin yasalarına egemen olmanın kaygılanacak fazla bir yanı bulunmadığını, buna karşılık umut verecek çok yanı olduğunu bana düşündüren nedenleri, burada gözden geçirmek isterim. Çeşitliligin Genetigi Buraya kadar patolojilere yol açan mutasyonları, genomun oyunbozanlık rolünü üstlenenleri gördük. Gerçekten de genom programının en acil hedefi, bizi genetik hastalıklara karşı silahlandırmaktıdr. Ama uzun dönemli hedefi daha temellidir ve biyolojik düzenlenişimizin bütününü daha iyi anlamayı amaçlıyor. kuşaklar boyu biriken mutasyonlarin hepsi (bu ortalama olarak her 300 bazda bir degişiklik noktasi, yani genomun bütününde yaklaşik on milyon polimorf nokta eder) hastaliklara yol açmaz. Çok şükür. Kalitimla aktarilan bu mutasyonlarin büyük çogunlugunun hiçbir kötü sonucu yoktur.(Ek Not:Genomun 3 milyar bazi arasindan, ortalama olarak 300 bazdan biri insandan insana degişir. Bunlar mutasyon noktalaridir.Bu noktalirn herbirinde baz “degişir”; ama yine de, genetik alfabenin yalnizca dört harfi oldugundan, seçim yalnizca dört olasilik arasinda yapilir: A,T,C,G. Örnegin A harfi yerinde bir T, bir C, ya da bir G olacaktir. Her bir degişiklik bölgesi için, topluluk içinde en fazla yalnizca dört allel vardir..s:291) Öncelikle, mutasyohlardan çoğu basit bir istatistik olgu sonucu genomun kodlayıcı olmayan bölgelerini (DNA’nın yüzde 90'nından fazlası) etkiledikleri ve uslu uslu sessiz kaldıkları için: gözlemlenbildiği üzere fenotipte kendilerini dışa vurmazlar. Sonra da bu kez asıl genlere (protein kodlayan, DNA dizilerinden yaklaşık yüzde 10'una) düşkün mutasyonların çoğu “nötr” oldukları için... Ya ana babanın alleliyle kodlanan proteinlerle aynı işleve sahip “eş anlamlı” bir protein kodlayan geni değişime uğratırlar. Ya da organizmanın düzgün işleyişinde bir değişiklik yapmaksızın, yalnızca insanların çeşitliliğine yol açan farklı proteinleri kodlarlar. En sonunda, geriye genomu bozan mutasyonlar kalır. Yüz bin genimizi etkileyen yaklaşık bir milyon mutasyon noktası olduğu varsayılabilirken, tek ya da çok etkenli, yaklaşık üç bin genetik hazstalık saptanmıştır. Mutasyonların çeşitlendirici rollerinin, bozucu rollerinden daha ağır bastığı görülüyor. Bozuk kabul edilen genlerin sayısı hesaplanmak istenirse, kafanızda genlerimizin bir milyon ya da yalnızca 997 000 polimorf noktasını gönlünüzce birleştirmeye çalışın [Dip not: Bu sayıları yalnızca büyüklüğü göstermek için veriyorum. Gerçekte her genetik hastalık ille de bir nokta mutasyonuna denk gelmez;ama bir mutasyonlar biyeşiminin ya da kromozomların rekombinasyonu sırasında ortaya çıkan kazalırın sonucu da olabilir.)Genetik rulet düşleyemeyeceğimiz kadar çok fazla sayıda bireysel bileşim sağlar. Biz, şu ya da bu deri rengi ya da başka bir yapısal özelliği sağlayan on kadar özel allele ayrıcalık tanımak isteseydik bile geriye kalan milyonlarca allel sonsuz çeşitliliği güvenceye almaya yetecekti. İnsan türünü tekbiçimlileştirmek hiç de kolay değildir. En fazlası ve biraz kötü bir şansla, bazı çekinik hastalıkları kolaylaştırmayı başaracaktık ki, bu da esasen, çok sınırla bir topluluk içinde kuşaklar boyu uygulanan her endogamide ortaya çıkan bir şeydir ve değişkenliğin, potansiyel mozayikliği de diyebileceğimiz genel kaynağına gerçek bir zarar vermez. Bireysel değişiklikle her türlü genetik akıl yürütmenin başlangıç noktasıdır.Bu temel gözlem verisi Darwin’in ilk esin kaynağ oldu; bu veri olmaksızın onun doğal ayıklanma kuramının hiçbir anlamının olmayacağı çoğu kez unutulur.”En uygun olanın ayıklanmasıW”na gelince, türün ortamın sonsuz çeşitliliğine uyum sağlamasına izin vermesi nedeniyle, Darwin’den sonra ileri sürüldüğünün tersine, çok daha az tekbiçimlileştiricidir. Evet, biz farklı olmaya mecburuz! Birkaç saniye için (daha fazlasına dayanılmaz) tamamen özdeş varlıklarla dolu bir dünya düşlemeye çalışalım! Rahatlayalım. Böyle bir olasılık, bir biyolojik olanaksızlıktır. Sonuçta kendimizi paylamaya, farklılık “hakkı”mızı ileri sürmeye, bizi sağduyuya zorlaması için tüm etik kaynakları harekete geçirmeye hiç gerek yok. Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, her birimiz insan türünü ayni büyük izlegi üzerindeki farkli birer degişikligiz. Şu son yirmi otuz yillik biyolojik araştirmanin en şaşirtici keşiflerinden biri (60'li yillarda Jean Dausset’nin öncülügünü yaptigi HLA sisteminin aydinlatilmasiyla), yalnizca protein düzeyinde degil, genlerimiz düzeyinde de söz konusu oldugu anlaşilan bu olaganüstü insani polimorfizmdir. Mutasyonlar ve DNA rekombinasyonlari bizim en iyi korumalarimiz, normalleşitici heveslerimizin karşisindaki en etkili engellerdir. Farkliliga ve dolaysiyla bireye saygi içinde özgürlük, bundan böyle bir hümanist talepten daha fazla bir şeydir: hakliligini genlerimizde bulmuştur. Genetik kalıtımızın olağanüstü değişkenliğinin keşfi, yalnızca ırk kavramını değil, türe özgü temel özellikler dışındaki biyolojik “norm” kavramını da sonsuza kadar yıktı. Leonardo da Vinci güzelliğin ölçütü olacak bir altın sayı bulunduğuna inanıyordu. Çabalarına rağmen onu asla bulamadı.Çok mükemmel bir nedenden dolayı: ideal norm, bizim basitlmeştirici zihnimizce yaratılmış bir soyutlamadan başka bir şey değildir. Mükemmellik gibi güzelliğe atfettiğimiz kurallar da bir kültürden diğerine, bir dönemden diğerine, hatta bir bireyden diğerine göre değişir. İnsanın özdeş baskısı yoktur! Kuşkusuz, evrim her yeni türe ait yeni işlevlerin ortaya çıkmasına katkıda bulunur. Ama her türün ne bir ana öbeği ne de modeli vardır. Büyük evrim kuramcılarından biri olan Theeodosius Dobzansky’nin yazdığı gibi, genetik koşullanma yalnızca, tek bir insan doğası değil, ama insan doğaları olduğu anlamına gelir . Norm, norm olmamasıdır. Bu biyolojik gerçek, evrimin mantığını dile getirmekten başka bir şey yapmaz.(S:243) Farklılık, türün devamı için zorunludur. Öğrencilerimle beraberken daima şu düşüncenin üzerinde dururum: hepimiz farklı olduğu için hala buradayız. Aksi halde, ne iz ne de ben olacaktık. Burada olmamı, benim gibi olmamış (bugün de benim gibi olmayan ), ama belki de benim bizzat dayanamayacak olduğum bir saldırıdan sağ kalabilmiş olan ötekine borçluyum. Doğada saf soy yoktur. Olsaydı, hayatta kalamazdı. Laboratuvarda üretilenler, iste hücreler, ister drosofiller (sirke sineği) ya da beyaz fareler söz konusu olsun, özgürlüğün bedelini hemen yaşamlarıyla öderler. Eğer sivri sinekler farklı böcekölrüncülerine karşı şeytansı bir direnç gösteriyorlarsa, bu onların genetik polimorfizmlerinin her defasında bazılarının kendilerini kurtarmalarını, sonra da gelecek yok edici bombardımana kadar büyüyüp çoğalmalarını sağlaması nedeniyledir.Gelecek, dirençli azınlıklarda, marjinallerde ve uyum göstermeyenlerdedir! Buna göre, insan sivri sinakten daha az polimorf değildir. Yoksa, dünyanın bizzat yaratmış olduğu çetrefil karmaşıklıklarına nasıl uyum sağlardı? Bu polimorfizm, elli bin ya da yüz bin yıl önce homo sapiens ’in ilk marifetleri döneminde olduğu gibi, bugün için de doğrudur. küçük avcı-toplayıcı gruplar neden yaşamlarını sürdürebildiler? Tüm erkeklerav için uygun bacaklara ve gözlere, tüm kadınlar yenebilecek ot ve taneleri kesin olarak tanıma yeteneğine ve hep birlikte ateşi ya da barutu yeniden icat etme becerisine sahip olmaları nedeniyle mi? Tam olarak böyle değil. Bunu iyi biliyoruz. Her insan grubu, tıpkı bugünkü gibi, miyoplarına, artiritlilerine, keskin gözlülerine ya da koşu şampiyonlarına; yavaş düşünenlerine, hızlı düşünenlerine, liderlerine ve diplomatlarına, melankoliklerine ve neşelilerine, sanatçılarına ve eylem adamlarına, serserilerine ve ahlak hocalarına vb.. sahipti. kısacası her türden ve özellikle de her konumdan insanlar bulunuyordu. Dönemin küçük sürüleri, en azından benim gibi Roy Lewis’in olağanüstü romanı Babamı Niçin Yedim’ e inanırsanız, muhtemelen kendi “tutucular”ına ve “ilerlemeciler”ine bile sahipti. Onların da, vanya dayı gibi, toplanma çığlığı(s:244) “Ağaçlara Dönüş!” olan kendi tepkicileri ve baba Edouard gibi ateşi icat edip çayırları yaktıktan sonra, “Olanaklar olağanüstü !” diye haykırmaktarn geri durmayan dirençli icatçıları vardı. Tarihöncesine dair çalakalem yazılmış bu gülünç yapıtta bilerek başvurulmuş anakronik öğelerin ardında, yazarın derin bir antropolojik gerçekliğe parak bastığına inanıyorum.Hiç şüphe yok ki, yazarın kendilerine atfettiği bilgece dilin ötesinde, ilkel (ve yine de biyolojik olarak bizim kadar ya da az farkla evrimleşmiş) insanlar, Roy Lewis’in yeniden keşfettiği gibi, bugün bizi bölen davranışlarımızı aratmayan farklılık ve incelikteki davranışlarıyla insani entrika ve gülünçlüklere sahip bir çeşitlilik içindeydiler. Musee de l’Homme’ un son sergilerinden birinin, Hepimiz akrabayız, hepimliz farklıyız şeklindeki güzel başlığını açıklamak gerekirse, biz birbirimize benzeriz ve hepimiz farklıyız. Evt. Bunan yakınmak için ve bunun gizlenmesi için hiçbir neden yok. Mavi gözlü mü kara gözlü mü, ince-uzun mu kısa mı, beyaz tenli mi siyah ya da esmer mi.. olmak daha iyidir? Herkesin, en azından bir parça uygar olduğunu ileri süren herkesin hemfikir olacağı gibi, bunlar saçma sapan sorulardır. Ama zihinsel yeteneklerle, zekayla ve davranışlarla ilgili sorunlara gelince, karışıklık genel bir hal alır. Bazıları, yetenek ve zeka farklılıklarında genetik bir kökeni kabul etmekle insanlığa karşı bir suç işlediklerini düşüneceklerdir. Diğerleri, genlerimizin bazı sorumlulukları olduğunu bahane ederek tüm güçleriyle herkesin zekasını kendi ölçütlerine göre ölçmek ve davranışlarımızın tüm gizini hayvanlarda keşfetmek isteyeceklerdir. Gerçekte bunlar nedir? Örneğin zeka diye adlandırılan şey, doğal ya da insanın yarattığı çevrenin kavranmasını hedefleyen bir yetenekler mozayiğidir. Bu yeteneklerin bireşim mekanizması hiç şüphesiz tükenmez olanaklara sahiptir. Bir zeka geni değil, ama daha çok her insanın zekasının tek, karmaşık ve dinamık düzenlenişini oluşturan onbinlerce özellik temelindeki bir gen yığınının olması, gerçeği daha uygundur. Akla uygun tek çıkarsama bir zeka bulunmadığı, zekanın sayısız biçimlerinin olduğudur. Ortam burada fazlasıyla rol oynar. Bazı halklar, diğerleri tarafından ayırıcalıklı kılınandan farklı zeka biçimleri geliştirmek zorunda kalabilirler. Bir grup insana yaşamını Kalahari çölünde ya da Ekvator ormanlarında sürdürmesi için gereken zeka, elbette New York ya da Paris’teki bir büroda çalışmak için gereken zkanın eşi değildir. Aynı zeka değildir; ama kesinlikle eşdeğeridir. Boşimanların ya da Pigmelerin gözünde bizler cahil kişileriz. Boşimanların birbirinden ince farkları olan ve sabah ya da akşam çiğinin damıtılabileçcceği bsayısız bitkileri ayrıştırdıkları yerde, biz yalnızca çöl görürüz. Pigmeler ise, Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği ’nden (Çev: Sinan Fişek, İletişim Yay: 1994) başka bir şey görmediği yerde, ormanı kolayca okurlar. Ama genetik çeşitlilik ayni kültür içindeki bireyler arasinda da rol oynar. Zeka burada da,genetikçilerin polimorf diyecekleri gibi çok biçimlidir. Müzisyenin zekasi matematikçinin zekasiyla belli bir benzerlige sahip görünür;ama matematikçlerin ve müzisyenlerin kendileri çok çeşitli mizaçlara sahiptiler. Ressamin zekasi yöneticinin, organizatörün, diplomatin, düzenbazin,filozofun, deneycinin,çalgi yapimcisinin,icatçiin, hatibin, eğitimcinin vb zekalarından başka ve şairinkiyle biraz benzerliği olabilen romancınınkiyle aynı değildir. Diğerlerinin zekasından yararlanabilme zekasına da sahip olmak ve bu durumda, anlaşılacağı üzere, en büyük çoğulculuğu savunmak mümkündür! (Daniel Cohen, Umudun Genleri s:236-246...) Bilim ve Çevre Bilimin gelişmesi ve onun teknolojik uygulamalari, doganin kirlenmesinde ve kirletilmesinde rol oynuyor. Bu doğru. " Diğer taraftan bilim adamları da bilmeceleri yanıtlayarak işe başlarlar, ondan sonra da ya küçük parmaklarını ya da tüm dünyayı havaya uçurabilecek deneylere girişirler. Bilim daha sorumlu bir biçimde davranmak zorunda değil midir? Bu sorunun yanıtı açıktır: bilim tümüyle ahlak dışı ve tümüyle sorumsuzdur. Bilim adamları, gerçi davranışlarında kendi ahlak kuralları ve sorumluluk duyguları (ya da bunların yokluğu ) tarafından yönlendirilirler ama sonuçta kendilerini bilimin temsilcileri değil, insan olarak görür ve buna uygun bir davranış biçimi gösterirler. Örneğin bir zamanlar D o ğ a adını verdiğimiz şeyi bugün Çevre' ye indirgemiş bulunuyoruz ve yakında belki de Çöplük olarak adlandırmamız gerekecektir. Peki bu bilimin suçu mu? Doğru, bilim doğanın ölümüne yolacan koşulların ortaya çıkmasında rol oynayabilir, ama unutmayalım ki doğayı yaşatacak çözümler de yine bilimin elindedir. Bilim, bize ancak çevrenin korunması ya da kirliliğin önlenmesi için gereken önlemleri sağlayabilir- karar insanlarındır. Bilim, soruları ( en azından bazı soruları) yanıtlar, ama karar alamaz. Kararları (ya da en azından bazı kararları ) ancak insanlar alabilir." (Raslantı ve Kaos s: 162-163) D. Ruelle, bilimin bu savunmasını son derece belirsiz ve karamsar bir yorumla bitiriyor: " Ama fiziksel ve kültürel çevremize vermekte olduğumuz zararlara karşın varlığımızı sürdürmeyi başarabilecek miyiz? İşte bunu bilmiyoruz. Geçmişte olduğu gibi bugün de insanlığın geleceğini kestirebilme olanağına sahip değiliz ve daha güzel bir geleceğe mi yoksa önüne geçilemez bir sona mı yaklaşmakta olduğumuzu bilmiyoruz" (s:163) Bu görüşler eleştirilmeye değer. İşçilerin tulumları beyazdı; ellerinde soğuk, kadavra rengi kauçuk eldivenler vardı. Işık donuktu, ölüydü: Bir hayalet sanki!.. Yalnız mikroskopların sarı borularından zengin ve canlı bir öz akıyor, bir baştan bir başa uzanan çalışma masalarının üzerinde tatlı çizgiler yaratarak, parlatılmış tüpler boyunca tereyağ gibi yayılıyordu. "Bu da" dedi Müdür kapıyı açarak, "döllenme odası işte..." Doğal olarak, ilkin döllenmenin cerrahlığa dayanan başlangıcından söz etti, derken "Toplum uğruna seve seve katlanılan bir ameliyattır bu" dedi, "altı maaşlık ikramiyesi de caba... Bir yumurta bir oğulcuk, bir ergin; bu normal... Oysa, Bokanovskilenmiş bir yumurta tomurcuk açar, ürer bölünür. Eş ikizler yalnız insanların doğurduğu o eski zamanlardaki gibi yumurtanın bazen rastlantıyla bölünmesinden oluşan ikiz, üçüz parçaları değil, düzinelerle yirmişer, yirmişer." Müdür "yirmişer" diyerek sanki büyük bir bağışta bulunuyormuş gibi kollarını iki yana açtı; "yirmisi birden!.." Ama öğrencilerden biri bunun yararının ne olduğunu sormak gibi bir sersemlikte bulundu. "İlahi yavrucuğum!" Müdür olduğu yerde ona dönüvermişti. "Görmüyor musun? Görmüyor musun, kuzum?" Bir elini kaldırdı; heybetli bir duruşa geçmişti. "Bokanovski süreci toplumsal dengenin en başta gelen araçlarından biridir! Milyonlarca eş ikiz; toptan üretim ilkesinin sonunda biyolojiye uygulanmış olması..." YUKARIDAKİ PARÇA, Aldous Huxley’in 1930’larda yazdığı, geçtiğimiz ay bilim gündemini birdenbire fetheden "koyun kopyalama" deneyine değinen haberlerde sıkça gönderme yapılan, Brave New World (Cesur Yeni Dünya) romanının girişinden kısaltılarak alınmış bir bölüm. Huxley, olumsuz bir ütopya (distopya) niteliği taşıyan romanında, Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilon adlarıyla, kendi içinde genetik özdeşlerden oluşan beş farklı sınıfa bölünmüş bir toplum tablosu çiziyor. Özdeş vatandaşların üretildiği bu hayali "Bokanovski Süreci", çağdaş anlamıyla klonlama (veya genetik kopyalama) olmasa da, sürecin yolaçtığı etik (ahlaki) ve toplumbilimsel kaygılar, sekiz ay önce İskoçya’da gerçekleştirilen ve geçtiğimiz ay kamuoyuna duyurulan gelişmelerin doğurduklarına denk düşüyor. Şimdi herkesin tartıştığı, son gelişmelerin insanlık için daha insanca bir dönemin mi yoksa, hızla gerçeğe dönüşen korkunç bir distopyanın mı kapısını araladığı. Şubat ayinin 22’sinden itibaren, Iskoçya’nin Edinburg kentinde, biyoteknoloji alaninda tuhaf bir gelişme kaydedildigi, "Dünyanin sonu", "Frankenstein" gibi ifadeleri de içeren dedikodularla birlikte etrafta konu olmaya başladi. Bilim çevreleri de basin da şaşkindi, çünkü, seçkin yazarlarin ve bazi bilim adamlarinin birkaç gündür zaten haberdar olduklari ve konuyu "patlatmayi" bekledikleri bu gelişme, bir biçimde basina sizmiş, dilden dile dolaşmaya başlamişti bile. Normalde pek de ciddiye alinmayacak böyle bir "dedikodunun" bu denli yayilabilmesi, işin içine çeşitli dallarda makalelere yer veren saygin bilimsel dergi Nature’in adinin karişmasiyla olmuştu. Gerçekten de Nature, dedikodu niteligini fersah fersah aşan bir bilimsel gelişmeyle ilgili bir makaleyi 27 Şubat’ta yayinlayacagini bilim yazarlarina duyurmuş ve bu tarihe kadar "ambargolu" olan bir basin bülteni dagitmişti. Bati ülkelerinde yazarlar normal olarak bu ambargolara uyar, hazirladiklari yazilari, ambargonun bittigi tarihte, ayni anda yayina verirler. Ancak, aralarinda ünlü The Observer’in da bulundugu bazi dergi ve gazeteler ambargoyu çoktan delmiş, konuyu kamuoyuna duyurmuştu bile. Haberin, kaynagi olan Nature ve ambargoya saygi gösteren çogu nitelikli dergi ve gazetede yer almamasi da, dedikodu trafigini artirmiş, ortaya atilan spekülasyonlarla beklenenden fazla ilgi toplanabilmişti. Hatta, Mart ayının başlarında, koyun klonlama haberinin yarattığı ilgi ortamını değerlendirmek isteyen bazı haberciler, aynı yöntemle Oregon Primat Araştırmaları Merkezi’nde maymunların klonlandığını öne sürdüler. Oysa, Oregon’da gerçekleştirilen, embriyo hücrelerinin oldukça sıradan bir yöntemle çoğaltılmasıyla yapılmış bir deneydi. Klonlama, yetişkin bir canlıdan alınan herhangi bir somatik (bedene ait) hücrenin kullanılmasıyla canlının genetik ikizinin yaratılmasını açıklamakta. Kavramsal temelleri çoktandır hazır olan bu işlemin uygulamada gerçekleştirilemeyeceği düşünülüyordu. Edinburg’daki Roslin Enstitüsünden Dr. Wilmut ve ekibi bunu başarmiş gibi görünüyor. "Ben bu filmi daha önce seyretmiştim!" diyenleri rahatlatmak için hemen belirtelim ki, ayni ekip 1995 yilinda embriyo hücrelerini kullanarak yine ikiz koyunlar üretmiş ve bunu duyuran makaleyi yine Nature dergisinde yayimlatmişti. Bu deney de basina yansimiş, ancak, son gelişmeler kadar yanki uyandirmamişti. Ne de olsa bu yöntem, döllenmiş yumurtanin kazayla bölünüp tek yumurta ikizlerine yol açtigi bildik süreçlerden farksizdi. Siklikla unutuldugu için tekrarlamakta yarar var ki, Wilmut’un son başarisinin önemi, işe somatik bir hücrenin çekirdegiyle başlamasinda yatiyor. Bu başarinin ortaklarini anarken PPL Tibbi Araştirmalar şirketini de atlamamak gerek. Borsalarda tirmanişa geçen hisseleriyle gelişmenin meyvelerini şimdiden yemeye başlayan PPL, projenin hem amaçlarini belirleyerek hem de maddi olanaklari yaratarak kuzu Dolly’nin varliginin temel sebebi olmuş. Dr. Wilmut’un gerçekleştirdigi başari şöyle özetlenebilir: Yetişkin bir koyundan alinan somatik bir hücrenin çekirdegini dahice bir yöntemle, başka bir koyuna ait, çekirdegi alinmiş bir yumurtaya yerleştirmek ve bilinen "tüp bebek" yöntemiyle yeni bir koyuna yaşam vermek. Adini, ünlü şarkici Dolly Parton’dan alan kuzu Dolly, isim annesinin degilse de, DNA annesinin genetik ikizi. Dolly, sevimli görünüşüyle kamuoyunun sempatisini kazanmiş ve tüm bu süreç ilginç bir bilimsel oyun olarak sunulmuşsa da gerçekte deney oldukça iyi belirlenmiş bilimsel ve maddi hedefleri olan, sogukkanli bir süreç. Zaten Dolly’nin araştirmacilar arasindaki adi da en az varligi kadar "sogukkanlica" seçilmiş: 6LL3... PPL’in idari sorumlusu Dr. Ron James, şirket sirlarini kaybetme kaygisiyla maddi hedeflerini pek açiga vurmamakla birlikte, hemofili hastalari için koyunlara insan kani pihtilaşma faktörü ürettirmeyi de içeren pek çok önemli ticari hedefin ipuçlarini veriyor. PPL ve Roslin Enstitüsü’nün çalışmaları, geçmişi çok eskilere dayanan ve önemli gelişmelerin kaydedildiği bir alan olan transjenik (gen aktarılmasıyla ilgili) araştırmaların bir üst aşamaya, nükleer transfer (çekirdek aktarılması) evresine doğru ilerletilmesinden başka birşey değil. Yıllardır başarıyla sürdürülen transjenik çalışmalarda tek boynuzlu keçi, üç bacaklı tavuk gibi görünüşte çarpıcı, yararı kısıtlı çalışmaların yanı sıra, insan proteinlerinin hayvanlara ürettirilmesi gibi, modern tıp için çığır açıcı sayılabilecek başarılar kaydedildi. Son gelişmelere imzasını atan ekip, daha önce insan bünyesince üretilen molekülleri gen transferi yöntemiyle bir koyuna ürettirmeyi başarmıştı. Söz konusu deneyde gerek duyulan moleküllerin koyunun tüm hücrelerinde değil, sadece süt bezlerinde sentezlenmesinin sağlanması, koyunun "ilaç fabrikası" olarak değerlendirilmesini beraberinde getiriyordu. Dolly başarısının en önemli potansiyel yararı da bununla ilgili zaten. Gen transferi yöntemiyle, istediğiniz maddeyi sentezleyebilen bir canlıya sahip olduğunuzda, madde verimini artırmak üzere aynı süreci zaman ve para harcayarak yinelemeye çabalamak yerine elinizdeki canlının genetik ikizlerini yaratabilirseniz, ticari değer arz edebilecek miktarda ilaç hammaddesi üretimine geçebilirsiniz. Elinizde birkaç on tane genetik özdeş canlı biriktikten sonra, bu küçük sürüyü doğal yollardan üremeye bırakacak olursanız, hem "yatırımınız" kendi kendine büyüyecek, hem de genetik çeşitlilik yeniden oluşmaya başlayacağından, tek bir virüs tipinin tüm "fabrikayı" yok etmesinin önünü alacaksınız demektir. Biraz Ayrıntı İskoç ekibin gerçekleştirdiği klonlama deneyinin, dünyanın pek çok bölgesine dağılmış sayısız standart biyoteknoloji laboratuvarında "kolayca" gerçekleştirilebileceği söyleniyor. Yine de uygulanan yöntem, günlük gazetelerdeki basit şemalarda anlatıldığı kadar kolay ve hemen tekrarlanabilir türden değil. İskoç ekibin başarısı ve önceki sayısız benzeri çalışmanın başarısızlığı, Wilmut’un, verici koyundan alınan hücre çekirdeğiyle, kullanılan embriyonik hücrenin "frekanslarını" çok hassas biçimde çakıştırabilmesine dayanıyor. Bu yöntemle araştırmacılar, yetişkin çekirdeğin genetik saatini sıfırlamayı, tüm gelişim sürecini başa almayı becerebilmişler. Yöntemin ayrıntılarına girmeden önce bazı temel kavramlara açıklık getirmekte yarar var. Çoğu memeli canlı gibi insan bedeni de milyarlarca hücreden oluşuyor. Bu hücrelerin milyonlarcası her saniye bölünmeyi sürdürerek beden gelişimini devam ettiriyor ve yıpranmış hücreleri yeniliyor. Bu hücrelerin önemli kısmı bedenimizin belli başlı bölümlerini oluşturan "somatik hücreler." Tek istisna, üreme hücreleri. Eşeyli üreme, gametlerin (sperm ve yumurta) ortaya çıktığı "mayoz bölünme"yle başlıyor. Cinsel birleşme sonucunda, spermin yumurtayı döllemesiyle de yeni bir canlının ilk hücresi "zigot" oluşuyor. Bu noktadan sonra gelişmeye dönük hücre bölünmeleri, "mayoz" değil, "mitoz" yoluyla ilerliyor. Koyun ve insan hücrelerinin de dahil olduğu ökaryotik yani, çekirdeği olan hücreler, farklı gelişim evreleri içeren bir yaşam döngüsü geçiriyorlar. Bu döngüyü, hücrenin görece durağan olduğu "interfaz" ve belirgin biçimde bölünmenin gerçekleştiği mitoz evrelerine ayırmak mümkün. Hücre, yaşam döngüsünün yüzde doksan kadarını interfaz evresinde geçiriyor. Aslında, bu duraklama evresi göründüğü kadar sakin değil; hücre, tüm bileşenlerini DNA’yı sona bırakacak biçimde çoğaltarak, bölünmeye hazırlanıyor. Alt evreleri son derece iç içe girmiş olan interfaz evresini işlevsellik açisindan G1, S ve G2 alt evrelerine ayirmak yerleşmiş bir gelenek. Yani, hücrenin yaşam döngüsü bu üç evre ve M (mitoz)’dan oluşuyor. G1 evresi, DNA dişindaki bileşenlerin çogaldigi bir dinlenme dönemi. S, DNA’nin bölünmesiyle sonuçlanan bir geçiş evresi. G2 ise, iç gelişmenin tamamlanip, hücrenin mitoz yoluyla bölünmeye hazirlandigi süreci içeriyor. Hücrelerin hangi evreyi ne kadar sürede tamamlayacakları bir biçimde programlanmış durumda. Belli bir organizmanın tüm hücreleri bu evreleri aynı sürede tamamlıyorlar. Yine de, ani çevresel koşul değişiklikleri hücreleri G1 evresinde kıstırabiliyor; sözgelimi, besleyici maddelerin miktarı birdenbire minimum düzeye düştüğünde. G1 evresinin belli bir aşamasında, öncesinde bu duraklamaya izin verilen sabit bir kritik noktası var. Bu kritik nokta aşılırsa, çevresel koşullar ne yönde olursa olsun, DNA replikasyonunun önü alınamıyor. İleride göreceğimiz gibi, bu noktanın denetim altında tutulabilmesi, Wilmut ve ekibinin başarılı bir klonlama gerçekleştirebilmelerinin altın anahtarı olmuştur. Bu noktada bir parantez açarak G1, S, G2 ve M evrelerinin denetim altına alınmasının, hücrenin yaşam döngüsünü olduğu kadar, hücrenin özelleşmesini, sözgelimi beyinden veya kas hücrelerinden hangisine dönüşeceğini de kontrol altına alabilmeyi, bir başka deyişle, hücrenin genetik saatini sıfırlamayı sağladığını ekleyelim. Wilmut ve ekibi Dolly’i klonlayıncaya kadar bu sürecin tersinmez olduğu, söz gelimi, bir defa kas hücresi olmaya karar vermiş bir hücrenin yeniden programlanamayacağı zannediliyordu. Peki Wilmut bunu nasıl başardı? Soruyu tersinden cevaplayacak olursak, diğerlerinin bunu başaramamalarının nedeninin, kullandıkları somatik hücrelerin çekirdeklerini S veya G2 evrelerindeki konakçı hücrelere yerleştirmeleri olduğunu söyleyebiliriz. Eski kuramsal bilgilere göre bu yöntemin işe yaraması gerekiyordu, çünkü çekirdeğin mitoza yaklaşmış olması avantaj olarak görülüyordu. Ancak bu denemelerde, işler bir türlü yolunda gitmedi. Kaynaştırmadan sonra, hücre fazladan bir parça daha mitoz geçiriyor ve yararsız, kopuk kromozom parçaları meydana geliyordu. Bu "korsan" genler, gelişimin normal seyrini sürdürmesi için ciddi bir engel oluşturuyordu. Dersini çok iyi çalışmış olan Wilmut, bu olumsuz deneyleri değerlendirerek hücreyi G1 evresinin kritik noktadan önceki duraksama döneminde, "G0 evresinde" kıstırmaya karar verdi. Verici koyundan alınan meme dokusu hücrelerini kültür ortamında gelişmeye bırakan Wilmut, hücrelerin geçirdiği evreleri sıkı gözetim altında tutarak bir hücreyi G0 evresinde kıstırıp bu haliyle durağanlığa bırakmayı başarmıştı. Bunun için, hücrenin besin ortamını neredeyse öldürme sınırına kadar geriletmiş, tüm süreci dondurarak bir anlamda genetik saati de sıfırlayabilmişti. Üstelik bu evre, kaynaştırılacağı yumurta hücresinin mayoz gelişim sırasında girdiği, bu işlem için en uygun olan metafaz-II evresiyle de mükemmel bir uyum içindeydi. İşlemin diğer kısımları yemek tariflerinde olduğu kadar sıradan ve kolay uygulanabilir nitelikte. G0 evresindeki çekirdek metafaz-II evresindeki yumurtayla kaynaştırılıp, normal besin koşulları ve hafif bir elektrik şoku etkisiyle olağan çoğalma sürecine yeniden sokulduğunda, her şey tüp bebek olarak bilinen, in vitro fertilizasyon sürecindeki işleyişe uygun hale geliyor. Zigot, anne koyunun rahmine yerleştiriliyor ve gerekli hormonlarla normal hamilelik süreci başlatılıyor. Wilmut ve ekibinin gerçekleştirdikleri hakkinda bilinenler, yukarida kaba hatlariyla anlatilanlarla sinirli. Sürecin duyurulmayan kritik bir evresi varsa, bu ticari bir sir olarak kalacaga benziyor. Ancak, herkesin olup bitenler hakkinda ayni bilgilere sahip olmasi, deneyin başarisi konusunda kimsenin şüphe duymamasini gerektirmiyor. 277 denemeden sadece birinin başarili olmasi başta olmak üzere, çogu uzmanin takildigi pek çok soru işareti var. Herşeyin ötesinde, herhangi bir olgunun bilimsel gelişme olarak kabul edilmesi için, sürecin yinelenebilirliginin gösterilmesi gerekiyor. Bir embriyolog, Jonathan Slack, çok daha temel şüpheleri öne sürüyor: "Araştirmacilar, yumurta hücresindeki DNA’lari tümüyle temizleyememiş olabilirler. Dolayisiyla Dolly, siradan bir koyun olabilir." Slack, alinan meme hücresinin henüz tamamen özelleşmemiş olabilecegini, böyle vakalara meme hücrelerinde, bedenin diger kisimlarina göre daha sik rastlanilabildigini de ekliyor. Zaten Wilmut da, bedenin diger kisimlarindan alinan hücrelerin ayni sonucu verebileceginden bizzat şüpheli. Örnegin, büyük olasilikla kas veya beyin hücrelerinin asla bu amaçla kullanilamayacaklarini belirtiyor. Üstüne üstlük, koyun bu deneylerde kullanilabilecek canlilar arasinda biraz "ayricalikli" bir örnek. Koyun embriyolarinda hücresel özelleşme süreci zigot ancak 8-16 hücreye bölündükten sonra başliyor. Geleneksel laboratuvar canlisi farelerde ise ayni süreç ilk bölünmeden itibaren gözlenebiliyor. Insanlarda ise ikinci bölünmeden itibaren... Bu durum, ayni deneyin fare ve insanlarda asla başarili olamamasi olasiligini beraberinde getiriyor. Dile getirilen açık noktalardan biri de, hücrelerde DNA barındıran tek organelin çekirdek olmayışı. Kendi DNA’sına sahip organellerden mitokondrinin özellikle önem taşıdığı savlanıyor. Memeli hayvanlarda mitokondriyal DNA, embriyo gelişimi sırasında sadece anneden alınıyor. Her yumurta hücresi, farklı tipte DNA’lara sahip yüzlerce mitokondriyle donatılmış. Bu mitokondriler zigotun bölünmesinin ileri evrelerinde, embriyo hücrelerine dengeli bir biçimde dağılıyor; ancak, canlının daha ileri gelişim evrelerinde, bu denge belli tipteki DNA’lara doğru kayabiliyor. Parkinson, Alzheimer gibi hastalıkların temelinde bu mitokondriyal DNA kayması sürecinin etkileri var. Bu yüzden kimileri, sağlıklı bir kuzu olarak doğan Dolly’nin, zigot gelişimine müdahele edilmiş olması yüzünden sağlıksız bir koyun olarak yaşlanabileceğini öne sürüyorlar. Şimdilik Dolly’nin tek sağlıksız yönü, basına teşhir edilirken sabit tutulması amacıyla fazla beslenmesi yüzünden ortaya çıkan tombulluğu.

http://www.biyologlar.com/hayvan-ve-insan-kopyalama

Klonlama

Klonlamanın özellikle de insan klonlama konusunun etik boyutu kamuoyunca, günlük yaşamda kültürün, temel bilimsel birikimin, tarih, siyaset ve toplumbilimin en yaygın ve temel kavramlarıyla tartışılabilir nitelik kazanmıştır. Nükleer enerji kullanımı, hormon destekli tarım, ozon tabakasına zarar veren gazların üretimi gibi, farklı toplum kesimlerince kolayca anlaşılabilir ve tartışılabilir kabul edilen klonlama, şimdiden kamuoyunun gündeminde yerini aldı. Kamuoyunun, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin uygulanıp uygulanmaması konusunda birtakım ahlaki gerekçelerle ne şekilde ve ne ölçüde yaptırım uygulayabileceği tartışmalı olsa da, şu anda kamuoyunun isteksizliği klonlama çalışmalarının daha ileri aşamalara taşınmasına en güçlü engel olarak gösteriliyor. Oysa, "tüp bebek" diye bilinen in vitro fertilizasyonun, başlangıçtaki şiddetli tepkilerden sonra kolayca kabullenilmesi, işin içine "çocuk sahibi olma isteği ve hakkı" karıştığı durumlarda (aynı argüman klonlama konusunda da sıkça kullanılıyor) toplumun ne kadar kolay ikna olabileceğinin bir göstergesi. Bilimkurgu romanları ve filmlerinde kaba hatlarıyla çokça tartışılmış olan klonlama konusunda halihazırda belli belirsiz bir kamuoyu "oluşturulmuş" durumda. Şu anda sürmekte olan tartışmaların bilinen yanlışlara yeniden düşmemesi için birkaç temel olguya açıklık getirmek gerekiyor. Olası yanılgıların en sık rastlananı, klonlanmış bir canlının, (tartışmalara sıkça insan da dahil ediliyor) genin alındığı canlının fizyolojik özellikleri bir yana, kişilik özellikleri bakımından özdeşi olacağı kanısı. Kazanılmış özelliklerin kalıtsal yolla taşınabileceği yanılgısı, Philosophie Zooloique (Zoolojinin Felsefesi) adlı ünlü yapıtı 1809 yılında yayınlanmış olan, Fransız zoolog Jean Baptiste Lamarck’a dayanıyor. Lamarck’ın görüşlerinin takipçileri, insanların gözlemlenebilir kişilik özelliklerinin önemli ölçüde kalıtsal nitelik taşıdığını savlayarak, çevresel koşulların gelişim üzerindeki etkilerini neredeyse tamamen yadsıyorlardı. Oysa, genetik, evrim, psikoloji gibi alanların ortaya koyduğu çağdaş ölçütler, kazanılmış karakterlerin kalıtsal nitelik gösteremeyeceğini ortaya koyarak, kişilik oluşumunda çevresel etmenlerin güçlü bir paya sahip olduğunu kanıtlamıştır. Bu bağlamda, basında da yankı bulan "koyunlar zaten birbirlerine benzerler" esprisinin aslında ciddi bilimsel doğrulara işaret ettiğinin altını çizmek gerekiyor. Klonlanmış bir koyunun, genetik annesinin genetik ikizi olduğu ölçülerek gösterilebilir bir gerçektir. Oysa, gözlemlenebilir kişilik özellikleri oldukça kısıtlı olan koyunların birbirlerine benzemeleri kaçınılmazdır. Çok daha karmaşık bir organizma olan insanoğlu, sayısız gözlemlenebilir kişilik özelliği sayesinde, genetik ikizinden kolayca ayırt edilebilir. Tüm bunların ötesinde, klonlanmış bir insanın sadece kişilik bakımından değil, fizyolojik ve bedensel özellikleri bakımından da, genetik ikizinden farklı olacağını peşinen kabullenmek gerekiyor. Bir bebeğin biçimsel özelliklerinin ana rahminde geçirdiği gelişim süreci içerisinde tümüyle DNA’sı tarafından belirlendiği görüşü yaygın bir yanılgı. DNA molekülü, insan geometrisine dair tüm bilgileri en sadeleşmiş biçimiyle bile bütünüyle kapsayamayacak kadar küçük. Çoğu biçimsel özellik, akışkan dinamiği, organik kimya gibi alanlardaki temel evrensel yasaların kontrolünde meydana geliyor. Bu süreçte de, her zaman için rastlantı ve farklılaşmalara yeterince yer var. Bir genetik ikiz, kuramsal açıdan, eşine en fazla eş yumurta ikizlerinin birbirlerine benzedikleri kadar benzeyebilir. Uygulamada ise, benzerlik derecesi çok daha düşük olacaktır; aynı rahimde aynı anda gelişmediği, aynı fiziksel ve kültürel ortamda doğup büyüyemediği için... İşin bu boyutunu da göz önünde bulunduran Aldoux Huxley, romanında, Bokanovski Süreci’yle çoğaltılmış bebekleri, yetiştirme çiftliklerinde psikolojik koşullandırmaya tutma gereği duymuştu. Benzer biçimde, 1976’da yazdığı The Boys from Brazil romanında Adolf Hitler’den klonlanan genç Hitler’lerin öyküsünü kurgulayan Ira Levin, klonları, Adolf Hitler’in kişiliğinin geliştiği tüm olaylar zincirinin benzerine tabi tutma gereğini hissetmişti. Tüm bu "hal çarelerine" rağmen, kopya insanın genetik annesinden çoğu yönden farklı olması kaçınılmaz görünüyor. Diğer tüm koşullar denk olsa bile, kopya birey, aynı zamanda ikizi olan bir anneye sahip olmasından psikolojik bakımdan etkilenecektir. Sağduyumuz bize Hitler’i genlerinin değil, Weimar Cumhuriyeti sonrası sosyo-ekonomik koşulların ve genç Adolf’un kıstırıldığı maddi ve manevi bunalımların yarattığını öğretiyor. Tüm bunların ışığında, klonlama konusundaki popüler tartışmaları, tıkanıp kaldıkları, "beklenmedik bir ikize sahip olma" fobisinden kurtarılıp, daha gerçekçi zeminlere çekilmesi gerekiyor. Gen havuzunun (belli bir topluluktaki genetik çeşitlilik) daralması, hayvancılığın geleneksel yapısından koparılıp biyoteknoloji şirketlerinin güdümüne girmesi, yol açılabilecek genetik bozuklukların kontrolden çıkması, bu alanda çalışan bazı şirketlerin (söz gelimi PPL’in) tüm tekel karşıtı yasal önlemleri delerek ciddi ekonomik dengesizliklere yol açması gibi akla gelebilecek sayısız somut etik sorununun tartışılması gerekiyor. Yoksa, akademik organlardan dini cemaatlere kadar sayısız grup gelişmeleri "kitaba uydurma" çabasıyla, kısır tartışmalara girebilir. Örneğin, Budist bir araştirmaci, Dolly’nin eski yaşaminda ne gibi bir kabahat işleyip de bu yaşama klonlanmiş olarak gelmeyi hak ettigi üzerine kafa yoruyormuş. Aslında biyoteknolojik tekelcilik tehdidine, Cesur Yeni Dünya’da Aldous Huxley de işaret etmişti: "İç ve Dış Salgı Tröstü alanından hormon ve sütleriyle Fernham Royal’daki büyük fabrikaya hammadde sağlayan şu binlerce davarın böğürtüsü duyuluyordu..." İnsanoğlunun temel kaygıları, şimdilik bazı temel koşullarda klonlamayla çelişiyor gibi görülüyor: Bir çiftçi düşünün ki, kendisi için tüm evreni ifade eden kasabasında herkese hayranlıktan parmaklarını ısırtan bir danaya sahip olsun. Bu danayı klonlayıp tüm sürüsünü özdeş yapmayı ister miydi? Büyük olasılıkla biraz düşündükten sonra bundan vazgeçerdi. Danasının biricik oluşu ve genetik çeşitliliği sayesinde bu danaya yaşam veren sürüsünün daha da güzel bir dana doğurması olasılığı çok daha değerli. Ömrü boyunca aynı dananın ikizlerine sahip olmayı kabullenmiş bir çiftçinin komşusu her an elinde daha güzel bir danayı ipinden tutarak getirebilir.

http://www.biyologlar.com/klonlama

Jerry Coyne "Doymak Bilmeyen Cehalet ve Bağnazlık: Akıllı Tasarım Evrime Karşı"

İsmail K. Sağlam: Röportaja sizin çalışma konunuz ile başlayalım isterseniz. Büyük oranda türleşme ve türleşme genetiği çalışmaktasınız. Bize bu alan hakkında kısaca bir bilgi verebilir misiniz? Bu konunun neden evrimsel biyolojinin temel taşlarında biri olduğunu, ne tür sorulara cevap aradığını ve ne tür ufuklar açtığını bizlere özetleyebilir misiniz? Jerry Coyne: Bu oldukça kapsamlı bir soru. Ben türlerin kökeni üzerine çalışmaktayım. Bu aynı zamanda Darwin’in kitabının başlığının da ortaya koyduğu, fakat türün ne olduğunu bilmediği için çözemediği ilkin problemin ta kendisidir. Türün ne olduğu ancak 1930’larda veya 1940’larda anlaşılmaya başlanmıştır. Son 50 yıl içerisinde türlerin doğada bir birlerinden ayrı ayrı yer alan gerçek varlıklar olduğunu anladık. Biyoçeşitliliğin en önemli konularından biri, neden çok sayıda farklı türün olduğunun yanında, farklı olan türlerin neden farklı olduklarını ortaya koymaktır. Kısacası bizler, nasıl olup da doğada bir birinden ayrı yaşam formlarının olduğu ve bunların nasıl oluştukları ile ilgileniyoruz. Biz özellikle bu konun genetiği ile ilgileniyoruz yani yeni bir tür ortaya çıkarken ne türlü genetik değişikliklerin gerçekleştiğini ortaya koymaya çalışyoruz. Sadece bir kaç değişiklik mi, yoksa daha çok sayıda değişiklik mi var? Bu değişiklikler büyük etkiye sahip genlerden mi yoksa küçük etkiye sahip genlerden mi ortaya çıkıyor? Bu genler DNA’nın veya kromozomların hangi bölgesinde yer alıyor? Türleşme genetiği kesinlikle evrimsel teorinin vazgeçilmez kısımlarından biridir çünkü ne de olsa Darwin’in kitabının başlığı “Türlerin Kökeni Hakkında” idi. İnsanlar bu soru üzerinde yıllardır uğraşmaktadırlar ve evrim içerisinde çözülmemiş olan veya şimdileri yarı-çözülmüş olan büyük problemlerden biridir. Bu konuda iyi yol katetmekteyiz. Artık üreme izolasyonuna (yani türler arası genetik yalıtıma) yol açan genlerden bazılarını bulmuş durumdayız. Bu konun çok önemli olduğu açıktır çünkü yeni türlerin nasıl ortaya çıktığını anlamadan biyoçeşitliliğin nasıl ortaya çıktığının yanlızca bir kısmını anlayabiliriz. Dolayısıyla bu konu genetik, ekoloji ve evrim konularıyla sıkı sıkaya bağlıdır. İKS: Bilimsel sorulara devam edelim isterseniz. Bu soru sizin son zamanlarda evo-devo’cular ile yaşadığınız tartışmalar üzerine. Evo-devo üzerine yazmış olduğunuz son makaleniz oldukça tepki çekmiş durumda. Dolayısıyla bizlere evo-devo’nın ne olduğu ve evo-devo ile ilgili problemlerin neler oldukları hakkında kısaca bilgi verebilir misiniz? JC: Problem kısmından başlamak her halde daha iyi olacaktır. Evrimsel biyolojideki veya gelişim biyolojisindeki en temel problemlerden biri genlerin kendilerini vücuda, davranışlara veya organizmların gözlemleyebileceğimiz özelliklerine nasıl dönüştürdükleri ile ilgilidir. Artık bir çok türün DNA’sını sekanslıyabiliyoruz, onların davranışlarını veya bir çok farklı karakterlerini ve özelliklerini gözlemleyebiliyoruz. Fakat DNA’nın bu gelişimin gerçekleşmesi için neleri nasıl kodladığı, bir DNA sekansının bir organizma haline nasıl geldiği halen büyük oranda bilinmemektedir. Bu evrimsel biyolojinin çözümlenmemiş en büyük problemlerinden biridir. Evo-devo, kendi araştırma alanını, gelişimin evrim tarafından nasıl şekillendiğini gösteren mekanizmaları ortaya koymak olarak belirlemiştir. Yani ne türlü DNA değişiklikleri organizmalarda ne türlü farklılaşmalara yol açmaktadır sorusunu cevaplamaya çalışır. Dolayısıyla evo-devo evrimsel biyoloji ile gelişimsel biyolojinin bir tür birleşimi gibidir. Fakat kendi başına bir teoriye sahip değildir. Yani evrim teorisi veya doğal seçilim teorisi gibi değildir daha çok DNA sekanslarının nasıl davranışsal özelliklere dönüştüklerini bulmakla uğraşan veri toplama uğraşıdır. İKS: Şimdi daha sosyal içerikli sorulara geçelim. Şu anda dünyaya kıyasla yaratılışçıların A.B.D’deki durumları nedir? JC: A.B.D’ye bakarsak yaratılışçılar çok sağlam bir yumruk yemiş bir boksör gibiler, kan kaybediyorlar fakat bir sonraki round için geleceklerini biliyoruz. Son olarak iki yıl önce Pensilvanyada, yaratılışçılığın bir türü olan Akıllı Tasarım, mahkeme kararıyla dinsel veya yarı-dinsel teori olarak engellenmiştir. Dolayısıyla yaratılışçılığın yeni bir biçimi olan Akıllı Tasarım büyük bir yara almıştır. Fakat bunlar dindar insanlar olduklarından, hatta aşırı derecede radikal Hristiyan Amerikalılar olduklarından, hiç bir zaman mücadeleyi bırakmıyacaklardır ve tekrar geri dönecekleri kesindir. Dolayısıyla şu anda yaratlışçılığın hangi yeni şekliyle karşımıza çıkacağını bekliyoruz. Ne olacağına dair de oldukça meraklıyız çünkü Akıllı Tasarımla yaratılışçılığı dinden olabileceği kadar uzaklaştırmış olmalarına rağmen yinede mahkemede kaybettiler. Dünya’ya baktığımızda, evrim konusunda bilinçlenme konusunda Amerika ve Türkiye listenin en dibinde yer almaktadır. Bunun çok onur verici bir durum olduğu söylenemez. Ben Amerika’da insanların fikirlerini değiştirebilmek için elimden geleni yapıyorum ve Türkiye’de bulunma sebeblerimden bir tanesi de bu zaten. Fakat insanlar evrimi dini inançlarından dolayı redettikleri sürece bu konuda yol almak oldukça zor olacaktır. İKS: Bu konuya devam ederek daha geniş kapsamlı bir soru sorulabilir. Yaratışçıların arkasında çok büyük maddi ve sosyal destek olduğu bilinmektedir. Dünya genelinde baktığımızda bu durumun laiklik için bir sorun teşkil ettiğini düşünüyor musunuz? ABD’de çok büyük bir sorun oluşturmasa da Türkiye gibi ülkelerde soruna neden olabilir mi? JC: Bu durum birbirini takip eden iki denklemden oluşur. Herşeyden önce evrimin reddedilmesi çok büyük bir sosyal problem doğuracaktır. Ve evet, bu reddediş bilimin ve genel olarak bilimsel metodların reddedilmesi anlamına gelir. Yaratılışçılar doğaüstü güçlerin bilimin bir parçası haline gelmesini istiyorlar. Şu sıralarda ABD’deki çekişme büyük oranda bunun üzerinedir. Kazanabileceklerini zannetmiyorum, ancak yine de almakta oldukları önemli maddi destek sayesinde gelişme kaydediyorlar. Sağcılar tarafından sağlanan oldukça büyük bir maddi destekleri var. Gelişme kaydetme konusuna gelince, belki de gelişmekten söz etmek doğru değil ama yine de sürekli bir tehlike oluşturuyorlar; çünkü insanlar vazgeçmezler. Eğer biyoloji derslerimizde yaratılışçılığa yer verirsek o zaman tıp derslerimize de ruhani tedavi yöntemlerini dahil etmeliyiz. Aynı mantıkla astronomi ve psikoloji sınıflarında astroloji öğretmeye başlayabiliriz. Bu şekilde insanlar tarafından anlaşılamayan herhangi bir şey bilimde geçerli bir konu olarak algılanmaya başlanacaktır. Sanırım yaratılışçılığın yol açabileceği en büyük tehdit budur. Ülkeler ileri gidebilmek için gelişmiş teknoloji ve bilime bağımlıdır. Eğer evrimi sınıflarda öğretmekten vazgeçersek ve inançların bilimin önünde yer alabilmesine izin verirsek bu durum kesinlikle teknolojiyi ve teknolojik gelişimi engelleyecektir. Bence bu büyük bir tehlikedir ve sanırım bu tehlike Türkiye’de ABD’den daha büyüktür. Emin değilim ama bana öyle geliyor ki buradaki hükümetin dinle olan etkileşimi ABD’dekinden daha fazla. İKS: Son zamanlarda Richard Dawkins, Daniel Dennet ve Sam Harris gibi yazarların kitapları sonucunda oldukça geniş kesimlere yayılmış bir din eleştirisi söz konusu. Bu gibi yazarlar dinsel düşünceyi çok açık bir şekilde eleştirirken aynı zamanda dini ideolojilerin ne kadar tehlikeli olabileceğini ve insanların artık dinsel düşünceden ve onun iddialarından kurtulmaları gerektiğini belirtmektedir. Yakın zamanda bu gibi konuları ele alan Beyond Belief (İnancın Ötesinde) adlı ve oldukça geniş katılımlı iki sempozyum düzenlendi. Görünen o ki bilim adamları din ve dinsel düşünceye karşı yaklaşımlarında ikiye ayrılmış durumda. Bir grup artık dinin açık ve net bir şekilde reddedilmesi gerektiğini savunurken öbür grup din ve dinsel düşünceye karşı yöneltilen eleştirinin daha büyük bir saygı ve dikkat çerçevesinde yapılması gerektiğini belirtiyor. Allen Orr, yakın zamanda Dawkins ve Dennet gibi yazarlara eleştiri mayetinde “Mission to Convert” (Dinsizleştirme Misyonu) adlı bir makale yayınlamıştır. Sizin bu konudaki duruşunuz nedir? JC: Allen benim öğrencimdi, dolayısıyla onu çok sert bir şekilde eleştirmek istemiyorum. Fakat kişisel görüşüme göre eleştirileri biraz fazla sertti. Dennet, Dawkins, Hitchens ve bunlar gibi yazarlar son derece ayrımcı ateistler olarak inanılırlıklarına belli ölçüde zarar vermiş durumdalar. Fakat bunun yanında konuya daha geniş bir perspektiften baktığımızda büyük bir sosyal gelişmenin gerçekleşmekte olduğunu görmekteyiz. Yukarıda bahsi geçen kişiler ve onlar gibiler artık ateist olduklarını ve dinin kötü bir güç olduğunu belirtmekten korkmuyorlar. Buna ek olarak bu insanlar tarafından yazılan kitapların her birinin büyük miktarlarda satıyor olması (her biri bestseller olmuştur) insanların bu konu hakkında okumak istediklerini gösterir. Açık konuşmak gerekirse Dawkins, Dennet gibi insanlara katılıyor; dünyada din olmamasının daha iyi olacağını düşünüyorum. Din büyük oranda zararlı bir etkiye sahiptir. Elbette iyi tarafları da vardır. Örneğin din insanlara teselli duygusu verir ve dindar insanlar iyi şeyler yaparlar. Benim iddiam aynı insanların din olmasa da iyilik yapacakları idi. Bunun yanında bir çok insan dinden dolayı kötü şeyler yapmaktadır. Kanımca bu insanlar din olmasaydı bu kötülükleri yapmazlardı. Fakat insanlara dinlerini bırakmalarını söylemenin çok etkili bir strateji olduğunu düşünmüyorum. Böyle bir nedenle dinini bırakan çok fazla kişi de tanımadım. Buna karşın insanların dinleri sorgulayabildikleri bir ortam yaratmanın etkili olduğunu düşünüyorum. Türkiye’ye geldiğimden beri birkaç kişi bana gelerek büyük bir ikilem içinde olduklarını, çocukluklarından beri dindar olmak üzere eğitilmiş olmalarına rağmen artık bunu sorgulamaya başladıklarını ve dinlerini bırakma durumuna geldiklerini söyledi. Kanımca sadece dini değil herhangi bir otoriter düşünceyi özgür bir şekilde sorgulayabilme şansınızın olduğu bir ortamda yer almak sadece iyi sonuçlar doğurabilir. İKS: Sizin de içinde olduğunuz The Edge: The Third Culture (Sınır: Üçüncü Kültür) adlı bir oluşum var. Bu oluşumun amacı hem bilimsel düşünceyi hem de yeni bir felsefeyi yaygınlaştırmaktır. The Edge’in ne olduğu ve nasıl kurulduğu hakkında bize bilgi verebilir misiniz? Sizce Türkiye gibi ülkelerde de The Edge gibi topluluklar kurulmalı mıdır? JC: Üçüncü Kültür, bilimin büyük bir rol üstlendiği yeni bir kültür biçimidir. Aslında resmi bir topluluk olmayıp benim de aralarında bulunduğum Pinker, Dennet ve Dawkins gibi bir çok bilim insanının yayın temsilciliğini yapan John Brockman tarafından kurulan bir internet sitesidir. Bilim insanlarının katılımına açık ve görüşlerinizi belirtip tartışmalara katılabileceğiniz bir çevrimiçi yayın alanı. Çok etkileyici ve kamçılayıcı tartışmaların yapıldığı bir site olduğunu söyleyebilirim. İlk başta, kurucuları tarafından yüksek bilimsel tartışmaların gerçekleştirildiği bir platform olarak adlandırılan bir gruba katılma konusunda çekincelerim vardı. Ama sonradan orada yürütülen tartışmaların son derece ilgi çekici ve büyüleyici olduğunun farkına vardım. Dolayısıyla son derece iyi bir site. Kanımca bilimin ilerlemesi hakkında bilgi edinmek isteyen herhangi birinin takip etmesi ve okuması gereken bir site. Evrimci mi, fizikçi mi veya kimyacı mı olduğunuz hiç önemli değil, tek kelimeyle yararlı bir ortam. Türkiye’nin buna benzer bir tartışma ortamından yarar sağlayacı kesin. Ama bunun olabilmesi için insanları organize edebilen karizmatik birine ihtiyacınız var. Bu oluşumda, Brockman’ın insanların yayın temsilciliğini yaptığı gerçeği önemli bir konu. Brockman, insanların kitaplarının yayınlanmasına ve para kazanmalarına aracılık eden kişi. Yani Brockman sizden bir konuda yazı hazırlayıp fikirlerinizi belirtmenizi rica ettiğinde onu yazarsınız (gülüşmeler). Kısacası insanların katkı yapması için arkalarında hafif bir kamçının varlığı önemli. Böyle olmakla beraber bu site oldukça iyi bir site. Türkiye’den de bu şekilde bir organizasyonu yapacak birilerinin çıkmasının çok yararlı olacağı kesin. İKS: Son olarak genç bilim insanlarına öğütleriniz nelerdir? Sizce örnek bir bilim insanı nasıl olmalıdır? Sadece araştırma yapan biri mi olmalıdır yoksa içinde bulunduğu toplumunun sosyal problemlerine de eğilmeli midir? JC: Tavsiyem, bilim insanı Türkiye’den, Amerika’dan veya herhangi bir başka ülkeden de olsa aynı olacaktır. Bilimin amacı tüm dünyada aynıdır; bilim doğayı anlamak için verilen uğraştır. Dolayısıyla genç bilim insanlarına ilk önerim çok çalışmaları olacaktır. Çünkü ne kadar zeki olursanız olun çok çalışmadan hiçbir yere varamazsınız. Ne kadar çok çalışırsanız o kadar başarılı olursunuz. Hatta bu ikisi arasında neredeyse bire bir bir orantı vardır. Açık fikirli olun ve ister bilimde ister başka konularda olsun ortaya konan fikirleri sorgulamaktan çekinmeyin. Bilim insanlarının eleştirsel bir düşünce yapısına sahip olmasının iyi bir tutum olduğunu düşünüyorum. Bilimsel hususların yanında sosyal husuları da göz önünde tutmanın genel olarak hayatı yaşamanın iyi bir yolu olduğunu düşünüyorum. Bu sizi her zaman mutlu bir insan yapmayabilir, fakat size topluma yaptığınız katkı bakımından yardımcı olabilir. Bilim aslında sevdiğiniz şeyleri yaptığınız bir iş olduğundan –benim için olduğu gibi– bir çok bilim insanı için iş olmaktan çok bir zevktir. Dolayısıyla istediğimiz işi yapmak için para almaktayız. Bundan dolayı diğer işlere oranla bilim çok farklı bir konumdadır. Bilimin finansmanının toplum tarafından yapıldığı düşünülürse bilim insanların bu bakımdan topluma bir borcu olduğuna inanıyorum. Ben bundan dolayı bir çok yere giderek sürekli yaratılışçılık hakkında seminerler vererek topluma olan borcumu ödemeye çalışıyorum. Toplum her zaman bu borcumu ödememin şeklini sevmeyebilir, ama sevdiğiniz işi yapmak için para kazandığınız bir duruma geldiğinizde ya genç bilim insanlarına yardımcı olarak ya da daha genelde sosyal konularda fikir belirterek bir katkı yapmaya çalışmalısınız. Fakat burada, birikiminizin çalışmakta olduğunuz uzmanlık alanında olduğunu unutmamalısınız. Ben kendimi toplum karşısında genetik ve evrim gibi konularda konuşma yetkisine sahip yeterli derece uzman biri olarak düşünmekteyim. Fakat ekonomi veya savaş ve barış gibi diğer konulara gelindiğinde bilim insanlarının bu konularda konuşurken diğer insanlara oranla daha yetkili veya üstün olmadıkları unutulmamalıdır. Bu kadarı yeterli olacaktır herhalde. Kaynak:evrimcalismagrubu.org/

http://www.biyologlar.com/jerry-coyne-doymak-bilmeyen-cehalet-ve-bagnazlik-akilli-tasarim-evrime-karsi

Klonlama Nedir? Nasıl Yapılır

Klonlama günümüzde embriyoların veya herhangi bir organizmanın kopyalanması ile aynı anlamda kullanılmaktadır. Ancak klonlama sadece bir embriyonun veya organizmanın benzeşik ikizinin yaratılması değil aynı zamanda özgün bir DNA parçasının da çoğaltılması anlamına gelmektedir. Bir organizmanın kopyalanması ilk defa 1972 yıllnda İngiliz bilim adamları tarafından yapılmıştır. Bu çalışmada kurbağa embriyosu hücrelerinin çekirdeği, döllenmemiş kurbağa yumurtalarının içine yerleştirilmesiyle kurbağa elde edilmiştir. Ancak, bu kurbağaların çok yaşamadan öldükleri görüldü. Klonlama ile ilgili tekniklerde anlatıldığı şekilde, 1993 yılında ABD'li bilim adamları embriyoları ikiye bölerek aynı genetik yapıya sahip ikizler oluşturmuşlardır. Bu embriyolar 32 hücreli safhaya gelene kadar yetiştirildikten sonra imha edilmiştir. Memeli bir hayvanın kopyalanması ise 1996 yılında Dr. Ian Willmut ve arkadaşları tarafından İskoçya Roslin enstitüsünde gerçekleşmişir. Dolly adı verilen koyunun İskoçya, Roslin Enstitüsünde kopyalanmasıyla birlikte klonlama tüm dünyada büyük yankılar uyandırmış, etik ve moral açıdan da son derece tartışılır hale gelmiştir. İzleyen yıllarda, Hawaii Üniversitesinde çalışan bilim adamları tarafından fare kopyalandığı bildirilmiştir. Benzer şekilde, Bir Amerikan biyoteknoloji firması 2001 yılında, yumurta çekirdeğinin yetişkin bir insan hücresinin çekirdeğiyle değiştirilmesiyle insan embriyosu klonlandığını ancak klonlaman bu embriyoların kısa sürede öldüğü bildirdi. Aynı yıl Teksas A&M Üniversitesi bilim adamları tarafından ilk kedi kopyalanmıştır. İzleyen yıllarda, hiçbir kanıt gösterilmeksizin insan klonladığı ve kopya bebeğin doğduğu iddia edilmiştir. Ancak, etik açıdan daha önce de sorun yaşayan ve bilim adamı niteliği tartışılan bu kişileri hiçbir bilim adamı ciddiye almamıştır. 2004 yılında Güney Koreli bilim adamları insan embriyosunu klonladıkarını bu embriyoların blastosist aşamasına kadar geldiğini ve sadece 1 tanesinden kök hücre elde edildiğini bildirdiler. Kopyalama işlemi ya embriyonik dönemde bir kök hücre veya farklılaşmasını tamamen tamamlamış bir vücut hücresi kullanılarak yapılabilir. Birinci durumda ancak embriyo kopyalama olasılığı söz konusudur. İkinci durumda ise yetişkin bir organizmadan alınan hücre kullanılarak Dolly örneğinde olduğu gibi yetişkin bir organizma kopyalanabilir. Embriyoların kopyalanması esnasında içi boşaltılan bir yumurta hücresi ile embriyonik kök hücre kaynaştırılır. Boşaltılan yumurtanın çekirdeği dışarı alınır. Benzer şekilde yetişkin bir organizma kopyalanırken de çekirdeği çıkartılmış bu yumurta ile vücudun herhangi bir yerinden alınan hücre kaynaştırılmaktadır. Bilim adamları yakın bir zamana kadar vücuttan alınan yetişkin hücrelerin bir embriyo gibi davranamayacağını düşünmekteydi. Ancak, Dolly'nin üretilmesiyle birlikte yumurtanın içeriğinde bulunan bazı moleküllerin bu tür bir hücrenin de üremeyle ilgili genleri uyarabileceğini ve bu hücrenin de bir embriyo gibi davranmasını sağladığı anlaşılmıştır. Erken dönemde (3-5 günlük )embriyo biyopsisi. Elde edilen blastomer pratikte implantasyon öncesi (preimplantasyon) genetik tanı amacıyla (PGD) kullanılmaktadır). T-Totipotent embriyonik kök hücreler (blastomer) embriyonun kopyalanmasında da kullanılabilir. Embriyonik kök hücreleri embriyoyu parçalayarak elde etme olanağı vardır (immun cerrahi). Elde edilen ikiz hücrelerle yeni kopya embriyolar üretilebilir. Dolly kopyalanırken boşaltılmış yumurta içerisine yerleştirilen bu hücre hayvanın meme başından alınmıştır. Dolly'nin kopyalanmasının amacı özel bir türün devamlılığını sağlamaktır. Doll içerdiği genetik yapı nedeniyle özel bir cinstir. Bu şekilde genetik yapısı değiştirilerek üretilen hayvanlara transgenik hayvanlar denilmektedir. Bu hayvanlar özel proteinlerin elde edildiği bir tür biyolojik makine gibi kullanılmaktadır. Aynı zamanda, tıpta bu tür hayvanlar genlerin işlevlerinin ve hastalıkların nedenlerinin anlaşılmasında ve buna bağlı olarak yeni tedavilerin geliştirmesi amacıyla da kullanılmaktadır. Bu amaçla transgenik fareler çeşitli araştırma merkezlerinde üretilmektedir. Günümüzde yetişkin bir organizmanın kopyalanabilmesi kuramsal olarak tedaviye yönelik (terapötik) klonlama denilen bir tekniğin de tartışılmasına yol açmıştır. Bu teknik, boşaltılmış bir yumurta içerisine yerleştirilen vücut hücresinin meydana getirdiği bir embriyonun totipotent kök hücrelerininin tedavi amacıyla kullanılmasıdır. Bu hücreler hasta bireyden alınan bir hücreden kaynaklandıkları için, herhangi bir uyumsuzluğa neden olmayacakları gibi embriyonik kök hücrelerin bütün avantajlarına da sahiptirler. Aynı embriyo Dolly örneğinde olduğu gibi tedavi amacıyla kullanılmayıp taşıyıcı bir anneye nakledildiğinde bu hücrenin alındığı organizma kopyalanmış olacaktır. Tedaviye yönelik kopyalama bir canlı konumuna sahip olan embriyoların kullanılması nedeniyle etik ve moral açıdan tartışmalara yol açmaktadır. Embriyonik kök hücrelerden yumurta elde edilebilmesi konusundaki son gelişmeler bu tartışmaları azaltabilir, ancak tamamen önleyemeyeceği de bir gerçektir.

http://www.biyologlar.com/klonlama-nedir-nasil-yapilir

KÖK HÜCRE ÇALIŞMALARI ve ETİK

Bilim çevrelerinde sonu gelmez tartışmalara yol açan kök hücre araştırmaları ile ilgili haberleri sıkça okumaktayız.(1) Halen ülkemizde yasal bir düzenleme olmaması, uluslararası arenadaki belirsizlik karşısında yadırganmamalıdır. Ancak son yıllarda hızla gelişen regenerasyon (ya da hayat bilimi) olarak adlandırılan bu alanın hukuksal altyapısının olmamasının, istenmeyen sonuçlara açık kapı bıraktığının bilincinde olmanın da vaktidir. James Thomson’un başında olduğu ekibin, 1998 yılında kök hücreleri ilk kez embriyodan ayrıştırıp, laboratuvar ortamında yaşattıklarını açıklayalı beri, bilimsel çevrelerde kök hücrenin yaratacağı mucizeden ve tıpta devrim sayılacak gelişmelere gebe olunduğundan bahsedilmektedir. Bunun anlamı insanda bulunan bütün hücrelere dönüşebilen kök hücre sayesinde, vücudumuzda artık işlev göremeyecek hale gelmiş ya da bir kaza sonucu eksilmiş bir organımızın yerine yenisini koyabileceğimizdir.(2) Kök hücrenin kalıcı sakatlıklar ve tedavisi imkânsız hastalıklarda vaat ettiği tedavi, bilim dünyasını heyecanlandırdığı gibi hastalarda ve hasta yakınlarında da büyük umutlar doğurmaktadır. Kök hücrenin omurilik yaralanmaları, Parkinson, Alzheimer gibi hem yakını hem de hasta için maddi ve manevi zorluklar taşıyan hastalık ve sakatlıklara çare olma iddiası(3), son hızla yayılmakta, ve araştırmaların bir an evvel insanlar üzerinde deneme safhasına geçilmesi istemini kuvvetlendirmektedir. Bu çalışmamın amacı, kök hücre araştırmalarından kaynaklanan tartışmaların konu başlıklarını verip ahlaki ve etik sorunları ortaya koyarak; gerek uluslararası alanda gerek ulusal mevzuatımızdaki yasal durumu incelemektir. Bunun için çalışmamın ilk kısmında konuyla ilgili tanımları vermek ve niye embriyonik kök hücre araştırmaları üzerinde durulduğunu açıklamak istiyorum. İkinci kısımda ahlaki ve etik tartışmalara göz gezdirdikten sonra, üçüncü kısımda uluslararası arenadaki kök hücre araştırmalarına dair hukuksal metinleri ve gelişmeleri irdeleyip, dördüncü kısımda Türkiye’deki mevcut düzenlemelere değinmek niyetindeyim. 1. TANIMLAR: Kök hücreler kendini yenileyebilen yahut özel olarak farklılaşmış bir veya birçok tipte hücreyi meydana çıkaracak hücreye dönüşebilecek hücrelerdir.(4)Bir diğer tanımda, benzer şekilde, “bölünerek kendini yenileyen ve kan, karaciğer, kas gibi özelleşmiş görevler üstlenen organları oluşturabilecek biçimde farklılaşabilen hücrelerdir” denmektedir (5). Kök hücre, elde edildikleri yerler temel alınarak erişkin kök hücresi ve embriyonik kök hücre olarak iki başlık altında toplanmaktadır. Erişkin kök hücre: Erişkin dokularda bulunabilen ve birçok hücreye dönüşebilen kök hücresidir.(6) Ayrıca erişkin bireylerden elde edilen, embriyonik kök hücreler gibi birçok hücre tipine dönüşebilen hücreler olduğu da söylenmektedir. (7)Erişkin kök hücresi kemik iliği, kas, sinir, karaciğer gibi dokularda bulunmaktadır . Embriyonik kök hücre: Embriyonik kök hücre blastosit denen erken dönemdeki embriyodan elde edilmektedir. Bu bağlamda embriyonun tanımını vermemiz gerekiyor. Kısaca embriyonun, üreme hücreleri olan yumurta ve spermin birleşmesi -döllenme- sonucu oluşan cenin gelişimin ilk aşamasındaki hücre grubu olduğu söylenmektedir.(8) Kök hücre araştırmaları için kullanılan embriyolar in vitro (tüpte döllenme) yöntemi kullanılarak laboratuvar ortamında ortaya çıkartılmış embriyolardan alınmaktadır. Bu embriyolar ise ya kısırlık tedavisi sonucu çocuk sahip olmak için tüpte döllenme yöntemi kullanılarak ortaya çıkartılmış embriyolardan çeşitli nedenlerle ana rahmine yerleştirilmemiş artık/fazlalık embriyolar ya da yalnızca araştırma /tedavi amaçlı ortaya çıkarılmış embriyolar olmaktadır.(9) Kök hücre araştırmalarıyla ilgili hazırlanmış raporlarda embriyonik kök hücre olarak sınıflandırılmış olsa da tedavi edici klonlama sonucu elde edilen embriyonlardan çıkarılan kök hücrelerin statüsü farklıdır.(10) Zira, burada elde edilen embriyo, embriyo için verilen tanımın dışında kalmaktadır. Klonlanmış embriyoları elde ederken somatik hücre transferi yöntemi uygulanmaktadır.(11) Bu yöntem, bir kadından alınan yumurtanın çekirdeği çıkarılmış üreme hücresiyle, kök hücreden yararlanması düşünülen kişinin somatik hücresinden alınan çekirdeğin nükleer yöntemle döllenip, somatik hücre sahibinin klonu yapay bir embriyo elde etme mantığına dayanmaktadır.(12) Somatik hücre transferi yöntemiyle elde edilen, klonlanmış embriyondan beklenen fayda ise; kök hücre tedavisinden yararlanacak kimsenin vücudunun bağışıklık sisteminin reddi riskini doğurabilecek, başka bir organizma olan, embriyodan elde edilmiş kök hücreleri kullanmak yerine tedaviden yararlanacak kişinin organizmasıyla tamamen aynı genetik şifreye sahip klon embriyodan elde edilmiş kök hücrelerin kullanılarak bağışıklık sisteminin reddi ihtimalini ortadan kaldırması olarak ifade edilmektedir.(13) Ayrıca fetüsten elde edilen kök hücreler de vardır. İstenmeyen gebeliklerin sonlandırılması sonucu alınan fetüsün organlarından kök hücre elde edilme ihtimali olduğu gibi, sıkça duyduğumuz kordon bağı kanından da embriyo elde edilebilmektedir.(14) Kök hücrelerin farklılaşma kabiliyetinin yüksekliği, tıpta iyileştirici uygulamalarda kullanılabilirliliğini artırmaktadır. Bu bağlamda, çeşitli yerlerden elde edilen kök hücrelerin farklılaşma kabiliyetinin değiştiği söylenmektedir. Embriyonik kök hücrelerin diğerlerine oranla farklılaşma kabiliyetlerinin üstün olduğu iddia edilse de, son araştırmalarda erişkin kök hücrelerinin de embriyonik kök hücreler kadar farklılaşabileceği yönünde umutların arttığı bildirilmektedir.(15) Bununla birlikte, embriyonik kök hücre araştırma taraftarı kimseler bu çalışmaların sonuçlarının abartıldığını, dolayısıyla embriyonik kök hücre araştırmalarının önünün kapatılmasının amaçlandığını iddia etmektedir.(16)Sonuç olarak, farklılaşma kabiliyeti şimdilik daha üstün görünen embriyonik kök hücrenin tedavi amaçlı kullanımına yönelik yoğun çalışmalar devam etmektedir. 2. KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARI ÜZERİNDE TARTIŞMALAR Kök hücre araştırmaları üzerinde kopan tartışmalar çeşitli eksenlerde sürmektedir. Başlıca konular, embriyonun hukuki ve ahlaki statüsünün sorgulanması, bir başka deyişle, hayatın başlangıcı meselesi ve bilim çevrelerinde -halen tedavi edici kullanımı bulunmamakla birlikte- tedavi amaçlı klonlama diye tabir edilen somatik hücre transferi yöntemi ile elde edilmiş klon embriyonun kullanımıdır. Ayrıca, kök hücre araştırmalarının mali yükünün ağır olduğu, diğer araştırmalara ayrılacak payın azaltılmaması gerektiği, araştırmalar sonucu bulunacak tedavinin yalnızca belirli bir kesime ulaşabilirken, yoksul insanların bu tedavinin nimetlerinden yararlanamayacağı ve araştırmalarda kadın üreme hücresinin kullanılmasının ekonomik yönden zayıf kadınların istismarını doğurabileceği tehlikesine de dikkat çekilmektedir. Son olarak, kök hücre araştırmalarında hasta hakları bağlamında sakıncalar olduğu, yoğun olarak araştırmalar yapılsa da hâlâ -özellikle embriyonik kök hücre araştırmalarında- çoğu durum için kök hücrenin tedavi edici bir yöntem olmadığı belirtilmektedir. 2.1. EMBRİYONUN HUKUKİ ve AHLAKİ STATÜSÜ Embriyonik kök hücre elde ederken kök hücrenin içinden alındığı embriyo zarar görmekte ve kullanılamaz hale gelmektedir. Bu noktada sorun, embriyonun araştırma amacıyla kullanımının etik olup olmadığı, bunun ötesinde üçüncü bir kişi yararına embriyonun yok edilmesinin embriyoyu araçlaştırdığı ve embriyonun araştırma ve tedavi amaçlı kullanımının etik olmadığı itirazlarıdır. 2.1.1. EMBRİYO ÜZERİNDE ARAŞTIRMA YAPILMASINA KARŞI OLANLARIN GEREKÇELERİ Embriyonun araştırmalarda kullanılmaması gerektiğini savunanlardan bazıları embriyonun insan gelişiminin bir parçası; cenin, bebek, çocuk, ergin, yetişkin ve yaşlılık gibi insanın varolma sürecinin ayrılamaz basamaklarından olduğunu iddia etmektedir.(17) Embriyo bu sürecin parçası olduğundan insandır ve diğer insanlar gibi insan şeref ve haysiyetiyle donanmış, insan haklarının koruması altındadır. Sonuç olarak, embriyonun üçüncü bir kişinin tedavisi amacıyla yok edilmesi düşünülemez. Kant’ın “insan araç değil amaçtır” söylemine dayanılarak, bir insanın üçüncü bir kişinin tedavisinde kullanılmak amacıyla yaratılmasının insan onurunu zedelediği belirtilmektedir.(18) Kök hücre araştırmalarında embriyonun kullanımıyla insanın yaşam hakkının ihlal edildiği savının en ateşli savunucuları arasında Hıristiyan öğretisinden gelenler bulunmaktadır.(19) Onlara göre embriyonun araştırmalarda yok edilmesi insanın araçsallaştırılması ve yaşam hakkının ihlalidir.(20) Embriyonun insan olduğu ve insanla eşdeğer saygı görmesi gerektiğini savunanların dayandığı gerekçeler üç temel üzerinde yükselir.(21) POTANSİYELLİK: Embriyo potansiyel bir insandır(22) Birleşmeden itibaren embriyonun insan olmaya giden yolda ilerlediğini kabul ederek, ona insan statüsünün tanınması gerekir. Buna karşılık embriyonun insan vasfında olmadığını düşünenlerden bazıları, embriyonun kişiliği belirleyen temel niteliklerden yoksunluğunu ileri sürüp, embriyonun düşünemediğine, acı çekemediğine ve sinir sisteminin oluşmadığına dikkat çekmiştir.(23) Yine bu yönde embriyonun oluşumundan sonra 30 ila 35. günler içinde sinir hücrelerinin geliştiği ve bu tarihin önemli olduğunu belirtenler olduğuna değinilmiştir.(24) Ancak üzerinde önemle durulması gereken “embriyonun beyin fonksiyonu ve sinir sistemi geliştiğinde insan olarak kabulünün gerektiği söyleminin” ne kadar ileri gidebileceğinin belirsizliğidir. Bu görüşün sakıncalarını açıklarken, beyin ve sinir faaliyetlerinin insan hayatının varlığı meselesinde bir defa belirleyici olduğunda komadaki hastaların, yeni doğmuş çocukların hatta uykudakilerin yaşamıyor sayılabileceğinin altı çizilmektedir.(25) BİREYSELLİK, AYNILIK ve SÜREKLİLİK: Bu bağlamda iddia edilen ise: Çekirdek füzyonundan (embriyonun meydana geldiği an) sonra genetik şifresi tamamlanmış, benzersiz bir bireyle karşı karşıyayız.(26) Bu insandır. İnsan gelişimi kesintiler olmaksızın akıp giden bir süreçtir. Bu süreci farazi ayrımlarla bölmemek gerekir. Bu ayrımlar keyfidir. Her safhaya aynı koruma sağlanmalıdır.(27) Bununla birlikte embriyonun insan gibi muamele görmesi gerektiğini, gelişme sürecinde insan ile insan olmayacak embriyolar arasında keyfi belirlemelerin olmaması gerektiğine işaret edenler (28) olduğu gibi embriyonun insan sayılmasa da özel bir saygı görmesi gereğini savunanlar da vardır.(29) 2.1.2. EMBRİYO ÜZERİNDE ARAŞTIRMA YAPILMASINA KARŞI OLMAYANLARIN GEREKÇELERİ Embriyo üzerinde araştırma yapılmasına karşı olmayanları tek başlık altında toplamak zor olabilir. Zira araştırmada kullanılan embriyoların ortaya çıkarılma amacına göre fikirler değişebilmektedir. Tüpte döllenme sonucu -yani kısırlık tedavisinde yeni bir insan ortaya çıkarmak amaçlı- ortaya çıkarılan embriyolardan ana rahmine enjekte edilmeyip saklanan ya da yok edilecek olanların (fazlalık-artık) araştırmalarda kullanılmalarını etik görüp, yalnızca araştırma amaçlı embriyo meydana getirmeyi kabul edilmez bulanlar vardı.(30) Bazıları, yaşam hakkının mutlak olmadığını ve sınırlanabildiğini hatırlatıp, embriyo araştırmalarında varolan niyetin -yani amansız hastalıklara derman bulmanın- yaşam hakkını sınırlayabileceği iddiasındadır.(31) Orantılılık ilkesine dayanan bu savın çok temelsiz olduğu ve kötüye kullanılma yolunun açık olduğunu hatırlatarak, terk edilmesi gerektiğini düşünmekteyim. Zira, araştırma yapmak amacıyla bir kişinin yaşamına son vermenin yaşam hakkının istisnalarından biri olmayacağı, iki menfaatten yaşam hakkının bariz olarak ağır bastığı söylenmelidir.(32) Doğum kontrol yöntemleri ile embriyonun yok edilmesinin zaten gerçekleşmekte olduğu(33), doğum kontrol yöntemleri haricinde embriyoların yok olmasının doğal yollardan gerçekleştiğinde buna göz yumulduğu, cinsel birleşme sonucu döllenen yumurtaların %70’inin doğal yollardan dışarı atıldığı söylenmektedir.(34) Dolayısıyla, embriyoların araştırmalarda korunması isteminin gerçekçi olmadığı düşünülmektedir. embriyonun dışarı atılımı embriyonun kalitesinden, bazen de kadının bir hastalığından kaynaklanmaktadır. Araştırmalarda kullanılan embriyoların -özellikle tüpte döllenme yöntemiyle elde edilip fazlalık olanların- doğal yollardan atılanlar gibi insan olma potansiyeli olmayan veya ana rahmine yerleştirilmesi halinde doğacak bebeğin sakat olabileceği belirtilip bu nedenle kısırlık tedavisinde kullanılmadığı, ancak embriyodan kök hücre alınarak bunlardan yararlanılabileceği ifade edilmektedir.(35) Embriyonun insan statüsünde olmadığı ve bu nedenle araştırma sırasında yok edilebileceği savının ardında duranların en güçlü iddiası insan yaşamının ana rahmine yerleşme anında başlamasıdır.(36) Ana rahmi dışında embriyonun gelişme şansı yoktur. Buradan hareketle insan olmanın temel koşulunun çevre olduğu belirtilmektedir. Embriyonun ana rahmine yerleşmesi embriyonu pasif potansiyellikten çıkarıp aktif potansiyel hale sokmaktadır.(37) Embriyonik kök hücre araştırmalarında kullanılan/kullanılması önerilen embriyoların tüpte döllenme (in vitro) yöntemiyle ortaya çıkarıldığı ve bunların ana rahmine yerleştirilmeden kullanıldığı göz önüne alındığında, insan statüsüne kavuşmamış hücreler yığını olan embriyoların özel olarak korunması için bir dayanak da kalmaz. Embriyonun oluştuğu anda genetik olarak eşsiz olduğunu, dolayısıyla bu anda insanın kişiliğinin meydana çıktığını savunanların tezini çürütmek için, insanın genetik şifreye indirgenmesinin yanlışlığı vurgulanmaktadır.(38) İnsan genetik yapısının ötesinde bir varlıktır. Genetik yapısı bir olan herkesin aynı, bir kişi olduğu savı tek yumurta ikizleri örneğiyle çürür. Embriyo oluştuktan sonra 13., 14. güne kadar bölünme ihtimali vardır. Sonuç olarak insan genlerin özetinden ibaret değildir. Embriyo oluştuktan 14 güne kadar bölünebilir ve tek yumurta ikizleri oluşur; ancak ikizlerin ayrı ayrı yaşama hakkı vardır, ikizlerin kişiliği bir değildir.(39) Eğer benzersiz gen yapısı bizleri eşsiz kılan niteliğimizse bu olay 13., 14. gün sonunda olacağından kişiliğin o an meydana geldiğini kabul etmemiz gerekir.(40) Ancak genleri aynı olsa da, her insanın ayrı kişiliği olduğu bir gerçektir. Şuan için ana rahmine olan ihtiyaç mutlaktır. Dolayısıyla embriyonun gelişimi için ana rahminin vazgeçilmez olduğu açıktır. Ancak ana rahmine ihtiyacı ortadan kaldıracak makinelerin ve yapay ortamların yakın gelecekte icadının mümkün olduğu ileri sürülerek ana rahminin gerekliliğini savlarının başlıca teması yapanlara karşı gelinmeye çalışılsa da, bu şimdilik spekülasyondan ibarettir. Yakın gelecekte bu durum gerçekleşse dahi, ana rahminin yerine yine rahim görevi görecek bir makine geçeceğinden çevre şartları teorisi geçerliliğini koruyacaktır. Embriyo kendiliğinden gelişemeyecektir.(41) 2.2. TEDAVİ EDİCİ/AMAÇLI KLONLAMA ve ÜREME AMAÇLI KLONLAMA 1997 yılında ilk defa bir memelinin klonlandığı açıklandığında dünya klon koyun Dolly’i şaşkınlıkla karşılamıştır; ancak bilim ve teknolojinin ilerleme hızı birçoklarının gözünü korkutmuştur. Klonlama işlemi aseksüel üremeyi sağlar ve doğan klon, klonlandığı organizmayla aynı genetik şifreyi taşır. Embriyonik kök hücre araştırmaları üzerindeki fikir ayrılığının aksine, üreme amaçlı klonlama, taşıdığı hukuki ve ahlaki sakıncalar nedeniyle çoğunlukla kabul edilir bulunmamaktadır.(42) Embriyonik kök hücrelerin iyileştirme gücünün keşfiyle birlikte, klonlanmış embriyonun asıl bireyin genetik yapısıyla özdeş olması nedeniyle, bu embriyolardan alınan kök hücrelerin tedavi aşamasında büyük kolaylıklar sağlayacağı; zira tedavisi yapılan kimsenin bağışıklık sisteminin reddi ihtimalini bu sayede aşılabileceği belirtilmiştir.(43) Bu amaçla klonlanmış embriyolardan kök hücre elde etme araştırmaları yapılmaktadır ve bu yöntem yukarıda da açıklandığı gibi tedavi edici klonlama olarak adlandırılmaktadır. Bu tartışmalar ekseninde üreme amaçlı klonlama ile tedavi edici klonlamanın arasında tek farkın amaçlarının başka oluşu olduğu, tedavi edici/amaçlı klonlamada, klonlanan embriyo, ana rahmine yerleştirilmeyip, embriyonun bloskot döneme değin gelişmesine izin verilip, klonlanan asıl bireyin tedavisi amacıyla embriyodan kök hücre ayrıştırılmaktadır. Klonlamada temel kaygı, klonlananın onurunun hiçe sayılması, asıl bireyin ihtiyacı için, yani bir araç olarak var olmasıdır. Tedavi amaçlı klonlamaya karşı olanlar, embriyonun hukuki statüsünün hassaslığı yanında, tedavi amaçlı elde edilen embriyoların üreme amaçlı ana rahmine yerleştirilme riskinin göze alınmayacak kadar büyük olduğunu ileri sürmektedirler.(44) Tedavi amaçlı klonlama olarak adlandırıldığı halde, halen araştırma safhasında bulunması sebebiyle bu terimin yanlış anlaşılmalara yol açabileceği eleştirisi de yapılmaktadır.(45) 2003 yılı sonlarında hazırlanan bir rapor, tedavi amaçlı klonlamanın sadece bir varsayım olduğu bildirmiştir(46); ancak Güney Koreli araştırmacılar Şubat 2004’te insan embriyolarını klonlayıp, bunlardan kök hücre aldıklarını ilan etmiştir.(47) Tedavi Edici klonlamadan beklenen yararın, organ ve doku naklinde meydana gelebilecek bağışıklık sistemi reddi riskini aşmak olduğu dikkate alınarak, aynı sonucu verebilecek erişkin kök hücre tedavisini geliştirmek için, erişkin kök hücre araştırmalarına ağırlık verilmesi önerilmektedir.(48) 2.3. KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARININ MALİ KÜLFETİ ve KÖK HÜCRE TEDAVİSİNE ULAŞILABİLİRLİK SORUNU Kök hücre araştırmalarından beklenen sonuçlar hasta ve hasta yakınlarında büyük umutlar doğurmuş olsa da, bu araştırmalar oldukça pahalı olup büyük yatırımları gerektirmektedir.(49) Kök hücrenin iyileştirme yeteneğinin mucize olarak gösterilmesi gözleri bu araştırmalara çevirmiş, araştırmaların hızlandırılıp bir an evvel sonuca ulaşılması istemi kamuoyunda ses bulmuştur. Ancak kök hücre tedavisinin Parkinson, Alzheimer, kalp hastalıkları gibi daha ziyade yaşlılık hastalıklarına yönelik olduğu, dolayısıyla özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde hâlâ yaygın olarak rastlanan sarılık, sıtma vb. hastalıkların yüksek oranda can kaybına neden olurken, araştırmaların daha ziyade yaşlı ve zengin kesimlerin yararlanacağı kök hücre tedavisi üzerine yoğunlaştırmanın kabul edilemeyeceği belirtilmektedir.(50) Bir diğer nokta kök hücre tedavisine ulaşılabilirlik sorunudur. Halihazırda varolan tedavilere ulaşamayan, gerekli ilaçları satın alamayan kişilerin sayısı göz önüne alınırsa kişiye özel bir tedavi sağlayacak olan kök hücre tedavilerinin tutarını karşılayabilecek kimselerin çok az olacağı söylenmektedir.(51) Kök hücre tedavilerinin kişiye özel olması, bu anlamda ilacın patentinden kaynaklanan artı fiyatın olmaması, tedavi maliyetini azaltacağı iddia edilse bile;(52)şu anki teknoloji ile erişkin kök hücrenin dahi ayrıştırılması ve tedavi amacıyla geliştirilmesi oldukça masraflı olmaktadır.(53) Buna embriyonik kök hücrenin elde edilmesi yöntemindeki zorlukları ve uzun prosedürü eklersek, elde edilecek tedavinin ücretinin herkesin karşılayacağı bir meblağın üzerinde olacağı kanısındayım. 2.4. KADININ İSTİSMARININ ENGELLENMESİ Embriyonik kök hücre araştırmalarında kadından alınan yumurta hücresi kullanılmaktadır. Bu konunun kadının istismarına açık yüzünü Güney Kore’de yapılan bir araştırma göstermektedir. Güney Kore’de yapılan araştırmalarda tedavi edici klonlama ile elde edilen embriyolardan kök hücre ayrıştırma işlemi sırasında, 242 insan yumurta hücresi kullanıldığı, bu yumurtalardan 30 embriyo klonlanabildiği ve bunlardan sadece bir tanesinden kök hücre ayrıştırılabildiği bildirilmiştir.(54) Araştırmada kullanılan yumurta hücreleri bağışı için binlerce dolar ödendiği; ayrıca yine bu araştırmaya katılan kadın bilim insanlarının da araştırmada kullanılması için embriyo bağışladığı yazılmaktadır.(55) Sonuç olarak yapılan araştırmalarda başarılı sonuç elde etmek için fazlasıyla verici gönüllü kadına ihtiyaç olduğu, bu deneylerde embriyo elde etmenin zorluğunu göstermektedir. Yumurta hücresinin alınması sırasında uygulamalar sonucu, kadının belirli bir risk altına girdiği, hatta nadir de olsa işlemin ölümle dahi sonuçlanabileceği, bununla birlikte, araştırma sonrası kısırlık gibi sağlık sorunlarıyla daha sık karşı karşıya kalabileceği bildirilmektedir.(56) Ayrıca, yukarıdaki örnekte de görüleceği üzere, asıl tehlike maddi zorluklar içindeki kadınların kök hücre araştırmalarına para karşılığı katılma ihtimalidir. Kısırlık tedavisi yöntemi olarak uygulanan tüpte döllenmede de yumurta hücresine ihtiyaç duyulduğu, aynı şekilde burada da kadının istismarının mümkün olduğu söylense de, kök hücre araştırmalarında yumurta hücresinin alınması işlemi öncesi kadının hormon alması ve bir dizi uygulamaya maruz kalması iki uygulama arasında farklar olduğunu göstermektedir. Embriyonik kök hücre araştırmalarında ki bu zahmetli prosedürün gönüllü bağışları azalttığı söylenmektedir.(57) Kök hücre araştırmaları dolayısıyla kadın vücudunun meta olarak kullanılmasının önü alınmalıdır. 2.5. KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARININ KLİNİK AŞAMASI Embriyonik kök hücre araştırmaları klinik aşamada hem denemelere katılanların korunması hem de embriyonik kök hücre vericilerinin mahremiyetlerine saygı gösterilmesini gerektirmektedir.(58) En büyük güvenlik sorunlarından biri klinik aşamada kullanılacak embriyonik kök hücrenin genetik bozukluklar barındırması ya da ciddi enfeksiyonlar taşımasıdır, ayrıca kök hücre nakli dolayısıyla başka bir organizmadan yapılan transfere uyum sağlanması için alınacak ilaçların yaratacağı zararın da dikkate alınması gereği vurgulanmıştır.(59) Embriyonik kök hücreden kaynaklı sorunlarda vericilerle yeniden temasa geçme zorunluluğu(60) ile vericilerin mahremiyetlerinin korunmasına saygı gösterilmesi arasında dengenin sağlanması gerekmektedir. Bu bağlamda vericilerle yeniden temasa geçilmesi ihtimali gözetilip, vericiler araştırmada kullanılmak için rıza verirlerken, yeniden temasa dair iznin de alınması önerilmektedir.(61) Ayrıca vericilere dair bilgilerin özenle saklanması, bilgilerin tutulduğu bilgisayarların internet bağlantılı olmaması gerektiği, bilgileri tutan kişilerin bu hususta eğitilmesi ve vericilere dair bilgilere ulaşabilecek kişilerin araştırma ekibinin dışından olması gerektiği yazılmaktadır.(62) Klinik aşamada bir diğer önemli nokta, alıcıların (tedavi edilenlerin) vermesi gereken aydınlanmış rızanın detaylandırması gereğidir. Araştırmacılar, katılan alıcıya daha önce böyle bir yöntemin denenmediğini, kendilerinin de umdukları iyileşmeyi elde edip edemeyeceklerini bilmediklerini izah etmelidir.(63) Ayrıca araştırmaya katılan kişiye konunun etik boyutları anlatılarak, kişinin ahlaki ve dini inançlarına saygılı olunması gerekmektedir.(64) Klinik aşamada araştırmacılar risk yarar değerlendirmesi yapıp, özellikle tümör riski gibi ölüme kadar götürebilen tehlikeler yaratacak riskler almamalı ve geri döndürülemez sonuçları en aza indirgenmelidir.(65) 3. ULUSLARARASI HUKUK METİNLERİ Kök hücre araştırmaları hakkında uluslararası alanı, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği’ndeki gelişmeler ve hukuk metinleri çerçevesinde üç başlık altında incelemek istiyorum. Avrupa Birliği düzenlemeleri bağlamında, Avrupa Birliği ülkelerinden bazılarının konu ile ilgili düzenlemelerine de değineceğim. 3.1. BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ÇATISI ALTINDA DERİN AYRILIK 2001 Aralık’ında BM Genel Kurulu, İnsanın Üreme Amaçlı Klonlanmasına Karşı Uluslararası Sözleşme’nin ayrıntıları üzerinde çalışmak için bir Ad Hoc komite kurmuştur.(66) Fransa ve Almanya’nın sunduğu teklif -geniş kapsamlı bir yasağın tartışmalara yol açıp acilen düzenlenmesi gereken bir konuda uluslararası hukukta boşluğa mahal verebileceğinden-yalnızca üreme amaçlı klonlamanın yasaklanmasını gözetmiştir.(67) Ancak Amerika Birleşik Devletleri ile İspanya’nın başını çektiği grup her ne surette olursa olsun -hem üreme hem tedavi amaçlı klonlamayı kapsayan- klonlamanın yasaklanmasını istemiştir.(68) Bütün ülkeler üreme amaçlı klonlamaya karşı olmalarına karşın bir metinde uzlaşıya varılamamıştır. 2002 yılı toplantılarından sonuç çıkmayınca, Ad Hoc komite ve Çalışma Grubu 2003 Ekim ayında yeniden toplanmıştır. BM Hukuk Komitesi, bir uzlaşma umudu görmediğinden Genel Kurul’a sunulmak üzere iki yıllık bir erteleme tavsiyesi kararı almıştır. Fakat kapsamlı yasağı destekleyenler bu tavsiyeden memnun kalmamış; zira iki yıllık erteleme süresinde, bilim çevrelerinden klonlamayı destekleyenlerin, uluslararası düzeydeki yasal boşluktan yararlanarak, klonlamayı uygulayabilme ihtimalinden endişe etmiştir.(69) Sonuçta iki yıllık erteleme talebi Genel Kurul’da kabul görmemiştir.(70) Böylece 2004 Ekim ayında konu, ilgili komite tarafından yeniden ele alınmıştır. Kosta Rika, altıdan fazla ülke adına toptan bir yasak getiren sözleşmenin taslağını sunmuştur(71). Tasarıda, herhangi başka bir amaçla yapılan klonlamaya izin verilmesi halinde bu uygulamaların üreme amaçlı olup olmadığını denetlemenin çok zor olacağı, ayrıca klonlanmış insan embriyosu yaratımının ve yok edilmesinin yanlış olduğu, zira bunun insan hayatına nesne ve ürün olarak davranılmasını doğuracağı ileri sürülmüş ve bu toptan bir yasağın gerekçesi olarak gösterilmiştir. Alternatif bir taslak Belçika tarafından sunulmuştur.(72) Taslak üreme amaçlı klonlamanın yasaklanmasını, diğer amaçlarla klonlama konusunda üç seçenek getirilmesini önermektedir. Bunlar klonlamayı amaç gözetmeksizin yasaklama, moratoryum uygulama ve ulusal mevzuatındaki düzenlemelerle uygulamanın kötüye kullanımın önlenmesi olarak sıralanabilir. Böylece acilen düzenlenmesi gereken bir alandaki boşluk doldurulmuş, bu konu üzerinde çalışan uygulamacı ve araştırmacılara somatik nükleer yöntemle elde ettikleri embriyoları ana rahmine yerleştirmemeleri için uluslararası bir uyarı yapılmış olacaktır. İki önerinin de tam olarak kabul görmeyeceği ortaya çıktığında İtalya üçüncü bir öneri ile bir deklarasyon hazırlanması fikrini dile getirmiştir.(73) Bu deklarasyonun ana teması üye devletleri klonlama ile insan yaratılmayı önlemek için tedbir alamaya ve araştırmalar esnasında kadının istismarının önlenmesi adına adım atmaya, yaşam bilimlerinin insan onuruna herhangi bir durumda saygılı olmaya çağrılması teşkil etmektedir. 8 Mart 2005 tarihinde Kosta Rika’nın sunduğu taslak metin, 84 lehte oya karşı muhalif 34 ve 37 çekimser oyla BM İnsan Klonlamasına Dair Deklarasyon adıyla kabul edilmiştir. Uluslararası hukuk çerçevesinde yasal bağlayıcılığı olmayan bu metinin kabul edilme prosedürü ve lehte oyların çekimser ve aleyhte oyların toplamının biraz üzerinde kalması dünyada kök hücre araştırmaları konusundaki derin fikir ayrılıklarının olduğunu göstermektedir.(74) Deklarasyon şöyledir:(75) Üye devletler yaşam bilim uygulamalarında insan yaşamının yeterli olarak korunması için bütün gereken tedbirleri kabul etmeye çağrılır, Üye devletler insan onuru ve insan yaşamını korumakla bağdaşmadığı ölçüde insan klonlamanın bütün formlarını yasaklamaya çağrılır, Üye devletler insan onuruna aykırı olabilecek genetik mühendisliği tekniği uygulamalarını yasaklamak için gerekli tedbirleri kabul etmeye çağrılır, Üye devletler yaşam bilim uygulamalarında kadının istismarına mani olacak tedbirler almaya çağrılır, Üye devletler a ve d paragraflarını ulusal mevzuatlarında bir ertelemeye gitmeksizin etkili bir biçimde yürürlüğe sokup uygulamaya çağrılır, Üye devletler yaşam bilimleri dahil tıbbi araştırmalar için ayırdıkları bütçelerinde, gelişmekte olan ülkelerde özellikle etkili olan sıtma, tüberküloz ve HIV/AIDS gibi küresel aciliyeti olan konuları göz önünde bulundurmaya çağrılır. Deklarasyon, ahlaki tartışmalarda değindiğim kadının istismarı, araştırmalar için fonların adil dağıtımına değinerek bu noktalarda önlem alınmasını isterken; klonlamanın bütün formlarının yasaklanmasını istemektedir. Ancak yasal bağlayıcılığı olmayan “soft law” diye tabir edilen böyle bir metinde bile lehte oyların, çekimser ve aleyhte oyları az bir farkla geçtiği dikkate alınırsa uluslararası alanda varolan derin ayrılıkların şimdilik kapatılması zor görünmektedir. 3.2. AVRUPA KONSEYİ BELGELERİ ile İNSAN HAKLARI ve TIP SÖZLEŞMESİ Avrupa Konseyi bünyesinde embriyonun araştırma amaçlı kullanımı konusunda yasal olarak bağlayıcı iki sözleşme mevcuttur. Türkiye’nin de taraf olduğu Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi’nin (İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi) Tüpte embriyonlar üzerinde araştırma başlıklı 18. maddesinin özellikle ikinci fıkrası kök hücre araştırmaları açısından önem teşkil etmektedir.(76) Bu hükümde “sadece araştırma amaçlarıyla insan embriyonlarının yaratılması yasaklanmıştır”. Bu hüküm ışığında embriyonik kök hücre araştırmaları amacıyla embriyo meydana getirilemeyeceği açıksa da; tüpte döllenme yöntemiyle kısırlık tedavisi amacıyla meydana getirilmiş embriyoların araştırmalarda kullanılması meselesi gözetilmemiştir. Dolayısıyla tüpte döllenmiş embriyolardan ana rahmine yerleştirilmeyenlerin araştırmalarda kullanımı mümkündür. Ayrıca sözleşmede embriyonun tanımı yapılmamıştır.(77) Bu anlamda tedavi edici klonlama sonucu elde edilen embriyonun sözleşme çerçevesinde değerlendirilip değerlendirilemeyeceği taraf devletlerin yorumuna kalmıştır. Sözleşmenin 29. maddesi bu sözleşmenin hükümlerinin yorumunu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bırakmıştır. Mahkemenin doğrudan embriyo ile ilgili kararı yoksa da, ceninin yaşam hakkı ile ilgili bir konuda, düzenlemenin devletin takdir yetkisine dahil olduğunu kabul etmiştir.(78) Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi’ne Ek, İnsan Kopyalanmasının Yasaklanmasına İlişkin Protokol(79) somatik hücre çekirdeği transferi yöntemi kullanılarak memelilerde klonlama yapılması sonrasında, bu uygulamaların insan üzerinde denenebilme ihtimaline karşı, uygulamayı yasaklamak niyetiyle hazırlanmıştır. Ancak önsözünde, insanın, bilinçli olarak genetik özdeşinin yaratılması suretiyle, bir araç haline getirilmesinin, insanlık onuruna aykırı olduğunu bildirmek suretiyle tedavi edici klonlamadan ziyade genetik özdeş yaratmaktan bahsettiğinden, üreme amaçlı klonlamayı yasaklamak istediği söylenebilir. Birinci maddesinde “Bir insana genetik olarak özdeş, canlı veya cansız başka bir insan yaratmayı amaçlayan herhangi bir müdahale yasaklanmış”, aynı maddenin ikinci fıkrasında “genetik olarak özdeş”ifadesi bir insanın başka bir insanla aynı nükleer genetik seti paylaşması olarak tanımlanmıştır. Bu hükümlerden de, klonlanmış embriyonun üreme amaçlı, bir insan yaratma niyetiyle kullanımının yasaklanırken; tedavi amacıyla, ana rahmine yerleştirilmeden kullanımının mümkün olduğu sonucunu çıkarmak mümkündür.(80) Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi Ekim 2003 tarihinde aldığı kararda, İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesini hatırlatarak, araştırma amaçlı embriyo ortaya çıkarmanın yasaklandığını belirtikten sonra, araştırma amaçlı insanın yok edilmesinin yaşam hakkının ihlali ve insanın araçlaştırılması ahlaki yasağına aykırı olduğuna işaret edip, üye devletleri aşağıda belirttiğim önlemleri almaya davet etmiştir.(81) ı-İnsan gelişiminin her aşamasında yaşam hakkına saygı gösterdiği sürece kök hücre araştırmalarının ilerletilmesi. ıı-Sosyal ve etik ayrımlara neden olmayan rejeneratif tıpta yeni metotları geliştirmek ve plupotent hücrelerin kullanımının yükseltilmesi için bilimsel teknikleri teşvik etme. ııı-Araştırma amacıyla insan embriyosu meydana getirilmesi yasağının etkili kılınması için Oviedo Sözleşmesi’nin imzalanıp onaylanması. ıv-Erişkin kök hücresi alanında ortak Avrupa temel araştırma programlarının ilerletilmesi. v-Kök hücre araştırmalarında insan embriyosunun yok edilmesine izin veren ülkelerde araştırmalara yetkili ulusal kurumlarca izin verilmesi ve araştırmaların izlenmesi vı-Ulusal mevzuatın koruduğu etik değerleri ihlal eden uluslararası araştırma programlarına katılmamaları ve böyle ülkelere bu araştırmalar için doğrudan ya da dolaylı hibelerde bulunmamaları beklenmektedir. vıı-Araştırmaların etik boyutuna, finansal ve fayda gözeten boyutuna nispeten öncelik vermek. vııı-Demokratik sorumluluk ve şeffaflık ile güçlendirilmiş bakışla sivil toplumun temsilcileri ve bilim adamlarından müteşekkil insan kök hücresi projelerinin çeşitli açılardan tarışacak oluşumlar kurulması teşvik edilmelidir. 3.3. AVRUPA BİRLİĞİ ve BAZI AVRUPA BİRLİĞİ DEVLETLERİNDEKİ KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARINA DAİR HUKUKİ DURUM 3.3.1. GENEL OLARAK AVRUPA BİRLİĞİ’NİN EMBRİYONİK KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARINA BAKIŞI Avrupa Komisyonu Bilim ve Yeni Teknolojilerde Etik Grubu, Kasım 2000’de embriyonik kök hücre araştırmaları konusunda kapsamlı bir rapor hazırlayıp fikirlerini açıklamıştır.(82) Öncelikle, Avrupa Birliği’nin çoğulcu karakterini vurgulayıp, farklı felsefeler, ahlaki ve yasal yaklaşımlar ile ayrı kültürel bakışların demokratik Avrupa toplumunun yapısının etik boyutunun içinde saklı olduğunu bildiren Grup, embriyonun ahlaki statüsünün yükseltilmesi gerekliliğinin altını çizerken(83), Avrupa’daki çoğulculuk bağlamında embriyo araştırmalarını yasaklayanların da izin verenlerin de varlığını belirterek, ikincilerin insan onuruna saygıyı embriyonik araştırmalarda sağlamalarını ve insan embriyosunun araçlaştırılması ve deneylerin suiistimal edilmesi tehlikesini önleyecek düzenlemeler yapma gereğini zikretmiştir.(84) Kısırlık tedavisi için meydana getirilen embriyo üzerinde araştırma izni olması durumunda, ağır yaralanmalar ve hastalıklara tedavi bulmak için yürütülen araştırmalara yasak uygulamanın zor gözüktüğü bildirilmektedir. Sonuç olarak, bu programda tanımlanmış yasal ve etik mecburiyetlere uyan araştırmaların Avrupa Birliği araştırma çerçeve programının dışında tutulmaları için bir gerekçe olmadığı söylenmektedir. (Bu arada embriyonun araştırmalar sırasında yok edildiği de hatırlatılmaktadır)(85) Embriyonik kök hücre araştırmalarına izin verilmesi durumunda en üst düzeyde şeffaflık ile durum bazında değerlendirme yapılarak ve yüksek seçicilikle uygulanması gereğini vurgulayarak, AB kamu denetiminin gerektiği belirtilmiştir. Grup, araştırma amacıyla embriyo meydana getirilmesi niyetinden -bunun insan hayatını araçlaştıracağı öngörüsü ile- kaygı duyarak, alternatif metotları önermekte ve fazlalık, ıskartaya çıkmış embriyolar varken, araştırma amaçlı embriyo meydana getirilmesini etik olarak uygun bulmadığını beyan etmektedir. (86) Grup, somatik nükleer transfer ile elde edilen embriyodan –yani tedavi edici klonlamayla elde edilen embriyo- alınan kök hücre konusunu da irdeleyerek, yetişkin kök hücrenin yeniden programlanarak tedavi amaçlı klonlama yerine ikame edilme ihtimalinin dikkate alınmasını ve bu tedavi umudunun bir çok ahlaki tartışmayı da ortadan kaldıracağının altını çizmektedir. Ayrıca tedavi amaçlı klonlama araştırmalarında kadının araçlaştırılma riskinin yükselmesi nedeniyle (yumurta kaynağı olarak) önlemler alınması gerektiğini söylemektedir.(87) Yasal bir bağlayıcılığı olmamakla birlikte Avrupa Birliği devletlerindeki birbirinden farklı düzenlemelerin varlığına işaret etmesi açısından önemli bulduğum söz konusu grubun düşünceleri, kök hücre araştırmaları konusunda Avrupa Birliği devletlerinin kendi içlerinde bile tek ses olmadığını göstermektedir. AB mevzuatı içinde tıbbi araştırmalar ve tedaviler sırasında insan kaynaklı doku ve hücrelere dair “Directive 2004/23/ec of the European Parliıament and of the Council of 31 March 2004 on setting standards of quality and safety for the donation, procurement, testing, processing, preservation, storage and distribution of human tissues and cells” in açıklayıcı notları arasında, yönergenin üye devletin embriyonik kök hücrelerle ilgili karar almasına engel olmayacağı gibi, kişi ve birey tanımının üye devletçe yapılacağı belirtilmiştir.(88) Sonuç olarak kök hücre araştırmalarına ilişkin AB devletlerinin ulusal mevzuatlarında görülen farklılıklar bu hukuk metnine konunun üye devletlerin takdir yetkisine bırakılması yansımıştır. 3.3.2. AVRUPA BİRLİĞİ ÜYESİ DEVLETLERDEKİ KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARINA DAİR DÜZENLEMELER Avrupa Komisyonu Araştırma Genel Yönetimi, 2001 yılından beri Avrupa Birliği devletlerinin embriyonik kök hücre araştırmalarını takip etmek amacıyla, AB üyesi devletlerdeki embriyonik kök hücre araştırmalarına dair kamuoyu tartışmalarını, bu konuda çalışan ulusal kurulların görüşlerini ve konuyla ilgili yasal durumu öğrenmek için her yıl yenilenen bir araştırma yapmaktadır.(90) Son olarak 2004 yılına dair veriler yayımlanmıştır. Araştırma, üye devletlerin yasal düzenlemelerini yedi kategoriye ayırmıştır. -İnsan embriyonik kök hücresinin fazlalık embriyonlardan elde edilmesine yasal şartlar dairesinde izin veren, ancak araştırma amaçlı embriyo meydana getirilmesi mümkün olmayan, -Embriyonik kök hücre araştırmalarına özel olarak atıfta bulunulmamakla birlikte, fazlalık embriyolar üzerinde insan embriyo araştırmalarında bazı araştırma işlemleri yapmaya izin veren yasal düzenlemesi olan, -Fazlalık embriyonlardan embriyonik kök hücre elde edilmesini yasaklayan; ancak belirli şartlar altında insan embriyonik kök hücre hattının ithaline ve kullanımına izin veren yasal düzenlemeleri olan, -Fazlalık embriyonlardan kök hücre elde edilmesini yasaklayan, -İnsan embriyosu araştırmaları ya da embriyonik kök hücreye dair yasal düzenlemesi olmayan, - Araştırma amaçlı, insan embriyonik kök hücre meydana getirilmesine izin veren devletler.(91) Bu sınıflandırmaya bağlı kalmak yerine, yalnızca fazlalık embriyonlar üzerinde araştırma yapılmasına izin veren, fazlalık embriyonlar üzerinde araştırma yapılmasına izin vermeyen ve hem fazlalık hem de araştırma amaçlı embriyo üretimine izin veren bazı Avrupa Birliği ülkelerinin konu ile ilgili ulusal mevzuatını bu üç üst başlık altında aktarmak istiyorum. 3.3.2.1 Fazlalık embriyoların kök hücre araştırmalarında kullanımına izin veren bazı devletler. Danimarka’nın 2003 yılında Medically Assisted Reproduction yasasında yaptığı düzenlemeyle, söz konusu yasanın 25. maddesi döllenmiş yumurta ve üreme amaçlı tasarlanmış araştırmalara, eğer araştırmanın amacı insan hastalıkları üzerinde uygulanacak tedaviler hakkında bilgi edinmekse, izin vermektedir. Ancak bu araştırmaların üreme amaçlı klonlama, genlerin birbirine karıştırılması, farklı türleri birleştirip melezler (hybird) oluşturmak ve ana rahmi dışında insan geliştirmeyi amaçlaması yasaklanmıştır.(92) Yunanistan, İnsan Hakları ve Biyotıp (Oveido) Sözleşmesi ve Ek Protokol’ün tarafıdır. Bununla birlikte, yeni kabul edilen kanuna göre, tüpte döllenme (in vitro) sonucu elde edilen embriyolardan artakalanların (fazlalık) araştırma ve tedavi amaçlı kullanımına izin verilmektedir. Yalnızca üreme amaçlı klonlama yasaklanmıştır. Mefhumu muhalifinden, tedavi amaçlı klonlamaya izin verildiği çıkarılabilir.(93) İlgili kanunun açıklayıcı notunda, yalnızca üreme amaçlı klonlamanın yasaklandığı belirtilip bunun tedavi edici klonlamaya izin verildiği şeklinde yorumlanması gerektiği bildirilmektedir.(94) Finlandiya’da 1999 tarihli Tıbbi Araştırmalar Yasası, embriyonun meydana gelmesinden itibaren 14 güne kadar kullanımı konusunu ve ön koşulları kapsamaktadır. İn vitro döllenme sonucu elde edilen fazlalık (supernumerary) embriyoların araştırma amaçlı kullanımına izin verilmekte; fakat araştırma amaçlı embriyo meydana getirmek yasaklanmaktadır. Bir önemli nokta da, yasa embriyoyu, üreme hücrelerinin füzyonu ile ortaya çıkan hücre diye tanımlamadığından tedavi amaçlı klonlamayla elde edilen embriyonun kullanımının yasak dışında olmasıdır.(95) Bununla birlikte üreme amaçlı klonlama yasağı ayrıca yasa tarafından zikredilmiştir. 3.2.2.2. Fazlalık embriyonlar üzerinde araştırma yapılmasına izin vermeyen bazı devletler. İtalya, 2001 yılında İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi ve Ek Protokolü onaylamış, 2003 yılında Yapay Döllenme Yasası’nı kabul etmiştir. Yasa uyarınca yalnızca yasal olarak tanınmış çiftlere yapay döllenme hakkı verilmekte ve en fazla üç embriyo meydana getirilebilmektedir ve bütün embriyoların rahme enjekte edilmesi gerekmektedir.(96) Yasanın 13. maddesi embriyo araştırmalarını düzenlemektedir. Buna göre sadece embriyonun sağlığı için tedavi ve teşhis amaçlı ve embriyo yararına araştırma yapılabilmektedir ve hem tedavi edici hem de üreme amaçlı klonlama, ayrıca, insan/hayvan melezi yaratılması yasaklanmaktadır. 13. maddeyi ihlal eden kişiler aleyhine 50.000 ila 150.000 Euro para cezası ve 1 ila 3 yıl meslekten uzaklaştırma cezasına hükmedilmektedir. İspanya in vitro döllenme yöntemiyle elde edilen embriyolardan fazlalık olanlarının araştırmalarda kullanılmasını önlemek için İtalya’dakine benzer bir düzenleme yapmıştır. 2003 Kasım ayında bu amaçla değiştirilen Yardımcı Üreme Teknikleri Yasa’sı ana rahmine konmak için her seferinde yalnızca üç tane embriyo meydana getirilmesine izin vermektedir. Ciddi kısırlık sorunu olan çiftlerin tedavisinde daha çok embriyo meydana getirilmesine, sağlık yetkililerin bütün işlem sırasında denetlemesi ile, izin verilmesi bu kısıtlamanın istisnasıdır. 3.2.2.3. Hem fazlalık hem de araştırma amaçlı embriyo üretimine izin veren devletler. Belçika’da, Nisan 2003’te Embriyoların Araştırılmasına Dair Kanun yürürlüğe girmiştir. Kanuna göre, hastalıkların tedavisinde ve korunmada daha iyi bilgi edinmeye katkı sağladığında embriyo üzerinde araştırma yapılması mümkündür. Araştırmanın belirli sınırları vardır. Bu bağlamda, meydana geldikten 14 gün sonra embriyo üzerinde araştırma yapılamayacağı, ancak embriyonun dondurulma işlemi durumunda, bu süre hariç tutulacağı belirtilmiştir.(97) İnsan embriyosunun hayvan rahmine yerleştirilmesi, yarı insan yarı hayvan melez yaratıklar meydan getirilmesi, tedavi amaçlı olması dışında cinsiyet belirlenmesi, üreme amaçlı klonlama (yani tedavi edici klonlama yasaklanmamıştır) ve öjenik amaçlarla araştırma ve davranışlar yasaklanmaktadır. Araştırma amaçlı embriyo meydana getirmek ilke olarak yasaklanmakla birlikte getirdiği istisnalar geniştir. Yasaya göre araştırmanın hedefinin başarılması fazlalık embriyo kullanılmak suretiyle mümkün değilse, yasal mevzuata uyulmak suretiyle, araştırma amaçlı embriyo meydana getirmek mümkün olacaktır. Ayrıca kadının haklarının özellikle korunması gereğinin altı çizilmiş ve bu yönde tedbir hüküm konulmuştur. Kadını araştırmalara katılırken zorlamadan korunmak için alınan önlemler şunlardır: Ergin olması, yazılı rızanın alınması ve teşvikin bilimsel olarak adil olması.(98) Yapılacak araştırmaların denetimi için uygulanacak prosedür ise şöyledir: Araştırma projesi yerel komite ve federal komisyon olmak üzere iki oluşum tarafından gözden geçirilir. Federal komisyon dört hekim, dört bilim adamı, iki hukukçu ve dört etik ve sosyal bilimler uzmanından oluşur. Çifte onay alındıktan sonra araştırma yapılmaktadır.(99) İngiltere’de The Human Fertilisation and Embryology Authority (HFEA) embriyo kullanmak ve oluşturma hususunda ruhsat verme ve düzenleme yapmaktan sorumlu bulunmaktadır. 2001 Şubat ayında bu kurumun yetkisi embriyo araştırmaları yapma hususunda genişletilmiştir. Bundan böyle HFEA şu hallerde de embriyo araştırması yapılmasına izin verebilecektir: -Embriyo gelişimi konusunda bilgiyi artırma, -Tedavisi olmayan hastalıklara dair bilgi artırma, -Tedavisi olmayan hastalıklar için geliştirilen tedavilerin uygulamalarına dair bilgi edinme amaçları olması durumunda. İngiltere, embriyonik kök hücre üzerinde araştırmalara, embriyondan kök hücre elde edilmesine ve yalnızca kök hücre elde edilmesi amacıyla embriyo oluşturulmasına izin vermektedir.(100)Mayıs 2004 tarihinde dünyada üzerinde bir ilk teşkil eden Kök Hücre Bankası açılmıştır.(101) 4. TÜRKİYE’DE KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARI TARTIŞMALARI ve KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARINDA HUKUKİ DURUM. Türkiye’deki yasal düzenlemelere göz atmadan önce kök hücre araştırmaları hakkında bilim çevrelerinden yapılan açıklamalara baktığımızda konu hakkında yasal boşluk olduğunun, kamuoyunda yeterli tartışma ortamının olmadığının vurgulandığı görülmektedir.(102) Kök hücre araştırmalarının erişkin kök hücre ve embriyonik kök hücre alanlarında eşgüdümle ilerlemesi gereğine de değinilmektedir.(103) Konunun etik boyutu hakkında yapılan açıklamalara baktığımızda üreme amaçlı klonlamanın yasaklanması gereği dile getirilirken, ana rahmine yerleştirilmeyen embriyonun araştırma amaçlı kullanılmasının genellikle kabul edildiği görülmektedir.(104) Araştırma amaçlı embriyo meydana getirilmemesi gerektiği kanısında olanlar da vardır.(105) Ocak 2005’te kök hücre ile deneme yapmak için, etik kuruldan ilk defa izin alındığı haberi verilmiştir.(106) Ancak ülkemizdeki tartışmalarda kök hücre araştırmalarının etik boyutundan ziyade mali boyutu ön plana çıkartılmaktadır.(107) Konuyu İslam’a uygunluğu açısından ele alan Hayrettin Karaman, rahme yerleştirilmemiş embriyon, kendi haline bırakıldığı takdirde gelişip insan olarak doğmayacağından, embriyonun insan olarak görülemeyeceğini beyan etmiştir.(108) Kök hücre araştırmaları dolayısıyla araştırmalarda kullanılan embriyonun statüsü Türk Hukuk doktrinde bugüne kadar ele alınmamışsa da, hayatın başlangıcı meselesi bağlamında ve tüpte döllenme tedavisi dolayısıyla embriyo hakkında açıklanmış görüşler mevcuttur. Bu görüşlere bakacak olursak, hak sujesi olma anını rahim dışında oluşan embriyonun meydana gelme anına taşınma taraftarları olduğu kadar,(109) hayat hakkının ana rahmine düşme ile başlayacağını savunanlar da vardır.(110) Bununla birlikte henüz ana rahmine düşmemiş çocuk yönünden Türk Medeni Kanunu’nda uygulanabilecek hükümler olduğu bildirilmiştir.(111) Yine doğrudan kök hücre araştırmalarına dair olmamakla birlikte, tüpte döllenme tedavisi dolayısıyla embriyo üzerinde yapılan araştırmalar bağlamında, ceza hukuku açısından embriyonun insanla eş tutulamayacağını, embriyonun spermle eşdeğerde olduğu da iddia edilmektedir.(112) Türk Medeni Kanunu’nun 28. maddesinin 2. fıkrası “çocuk hak ehliyetini, sağ doğmak koşuluyla, ana rahmine düştüğü andan başlayarak elde eder” demek suretiyle hayatın başlangıcı meselesi (embriyonun hukuki statüsü) hakkında çevre şartları teorisi lehine görünmektedir. Bu anlamda embriyonun insan statüsünde görülemeyeceği sonucunu çıkarabilmekteyiz. Türk Hukuk Mevzuatında insan embriyosu hakkında tek düzenleme Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezleri Yönetmeliği’dir. Yönetmeliğin 17. maddesi embriyonun kullanım şartlarını belirtip, uyulmaması durumunda idari yaptırım öngörmektedir: ...Kendilerine ÜYTE(113) uygulanacak adaylardan alınan yumurta ve spermler ile elde edilen embriyoların bir başka maksatla veya başka adaylarda, aday olmayanlardan alınanların da adaylarda kullanılması ve uygulanması ve bu Yönetmelikte belirtilenlerin dışında her ne maksatla olursa olsun bulundurulması, kullanılması, nakledilmesi, satılması yasaktır. Bu yasağa ve bu Yönetmelik hükümlerine uymadığı tespit edilenlerin faaliyetleri Bakanlıkça durdurulur. Yönetmelik, embriyonun, üremeye yardımcı tedavi uygulanacak adaylardan alınan yumurta ve spermler ile elde edileceğini söylemektedir. Dolayısıyla üreme hücrelerinden elde edilmeyen embriyo -bu anlamda tedavi amaçlı klonlama sonucu meydana gelen embriyo- Yönetmelik’in düzenlemesi dışında kalmaktadır. Meydana getirilen embriyonun bir başka maksatla kullanılması ise yasaklanmıştır. Ancak ÜYTE amacı dışında embriyo meydana getirilmesine değinilmemiştir. İkinci fıkrada en fazla üç embriyonun ana rahmine yerleştirilebileceği belirtilmiştir. Yardımcı üreme tekniklerinin uygulandığı merkezlerde üçten fazla embriyo transfer edilmemesi esastır. Fazlalık embriyolar eşlerin rızası alınarak beş yıl boyunca dondurularak saklanabilecektir. Süre sonunda embriyonun imha edilmesi gerekmektedir: Adaylardan fazla embriyo alınması durumunda eşlerden her ikisinin rızası alınarak embriyolar dondurulmak suretiyle saklanabilir. Beş yılı geçmemek şartıyla, merkez tarafından tespit edilecek süre içinde her iki eşin rızası alınarak aynı adayda kullanılabilir. Bu süre sonunda veya eşlerden birinin ölümü veya eşlerin birlikte talebi veya boşanmanın hükmen sabit olması halinde, bu süreden önce saklanan embriyolar derhal imha edilir. Yönetmelik üremeye yardımcı tedavi (tüpte döllenme) dolayısıyla elde edilen embriyonun bir başka maksatla kullanımını yasaklamışsa da; yalnızca araştırma amaçlı embriyo meydana getirilmesi mümkündür. Ayrıca embriyonun üreme hücrelerinden elde edileceğini söylediğinden, tedavi edici klonlama da Yürütmenin öngördüğü idari yaptırım bağlamında değerlendirilemez. Hepsinin ötesinde fazlalık embriyoların kök hücre araştırmalarında kullanılması halinde -doğurabileceği sakıncalar gözetildiğinde orantısız kalan- uygulanacak yalnızca bir idari yaptırımdır. Bu sakıncaları dikkate alan Sağlık Bakanlığı, Eylül 2005’te yayımladığı Genelge’de embriyonik kök hücre çalışmalarının, çağdaş bilim ve kamu vicdanı gereklerine göre yapılacak hukuksal düzenlemelere kadar yapılmamasını istemiş, bu hususta Avrupa Birliği mevzuatına uyum sağlanmaya çalışıldığı bildirilmiştir.(114) Ancak yukarıda gösterdiğim gibi AB’nin bu konuda ortak bir politikası yoktur. Türkiye, İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi’nin tarafı olduğundan yapılacak yasal düzenlemenin bu sözleşmenin hükümleriyle uyumlu olması gerekmektedir. İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi’nin 18. maddesinin ikinci fıkrasında araştırma amacıyla embriyo yaratılmasının yasaklandığı hatırlanmalıdır. Sonuç itibariyle, Türk Hukuk mevzuatında insan embriyosu meydana getirilmesi hakkındaki tek metin olan Yönetmelik, fazlalık embriyoların araştırmalarda kullanımına izin vermemesine rağmen; araştırma amaçlı embriyo meydana getirmek, Yönetmeliğe göre mümkündür. Bununla birlikte, Türkiye’nin taraf olduğu -ve insan haklarına dair bir uluslararası sözleşme olduğundan, 1982 Anayasası’nın 90. maddesinin son fıkrası gereği aynı konuyu düzenlemiş bir kanunla farklı hükümler içermesi halinde esas alınması gereken- İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşme’si araştırma amacıyla embriyo meydana getirilmesini yasaklamakta, ancak fazlalık embriyoların kullanımı konusuna değinmemektedir. SONUÇ Kök hücreler birçok amansız hastalığa derman olma gücünde de olsa hâlâ tam olarak kullanılabilir bir tedavi bulunmamıştır. Etik, ahlaki birçok tartışmayı beraberinde taşımakla birlikte, kök hücre araştırmalarının geleceğin en önemli konularından biri olacağını söylemek kahinlik sayılmaz. Ancak konunun etik ve ahlaki boyutları, kadının korunması ihtiyacı, tedavinin ulaşılabilir olması ve klinik aşamada hastanın korunması meseleleri bilim özgürlüğü önünde engel olarak görülmemelidir. Araştırmalar yasal zemin içinde yürütülmelidir. Bu nedenle yasal boşluğun bir an evvel doldurulması gerekmektedir. Yapılacak yasanın, kök hücre araştırmalarını kapsayıcı olarak düzenlemesi, tedavi edici klonlama, fazlalık embriyonların kullanımı ve araştırma amaçlı embriyo meydana getirmek gibi birbirinden farklı konulara özellikle değinmesi, kafalardaki karışıklığı giderebilir. Bununla birlikte araştırmalara izin vermek için birden çok disiplinin içinde bulunduğu kurullar oluşturulması, konunun bütün boyutlarıyla tartışılması gibi hassasiyet arz eden noktaların gözetilmesi zorunludur. Ayrıca hazırlanacak yasanın, Türkiye’nin imzalayıp onayladığı İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi ile imzalamakla birlikte halen onaylamadığı bu sözleşmenin Ek Protokolü ile uyumlu olması gerekmektedir . Bilimsel gelişmelerin önü alınmak yerine, yaratacağı sonuçlar hesaplanarak yasal koşullar bağlamında denetime ve izlemeye ağırlık verilmesi kök hücre araştırmalarının kötüye kullanılma ihtimalini azaltabilir. Kadının araştırmalarda istismarının önlenmesi yönünde özel tedbir alınması, embriyoyu meydana getiren üreme hücrelerinin vericilerinin rızaları alınırken konunun ahlaki ve etik boyutunun anlatılması, klinik aşamada tedavi denemelerine katılan hastaların aydınlatılmış rızası alınırken özellikle dikkat edilmesi ve bu tedavilerde risk yarar değerlendirilmesinde tümör riski gibi ölüm tehlikelerinin varlığı durumunda denemeye teşebbüs edilmemesi, üreme amaçlı klonlamanın yasaklanması konularını içerecek yasal düzenleme kök hücre araştırmalarının kötüye kullanılmasını önlemek yolunda temel dayanak olacaktır. Embriyonik kök hücre araştırmalarında, araştırmada kullanılan embriyonun elde edilme yöntemine göre farklı ahlaki ve etik değerlendirmeler yapılması, embriyonun ahlaki ve hukuki statüsünün net olarak ortaya konamaması kanaatimizce bilimsel verilerden çok kişilerin ahlaki ve dini görüşlerinin farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Embriyo insan statüsünde olmamakla birlikte tamamen de bir nesne olarak görülmemelidir. Bu nedenle yapılacak araştırmalarda kullanılan embriyoların elde edilme yöntemlerinin her şeyden önce insan hayatını ve insan onurunu korumak maksadıyla embriyoyu meta ve nesne olmaktan çıkaracak şekilde yasal zemin içine sokulması ve denetim altına alınması gerekmektedir. Küreselleşmenin etkileri birçok alanda olduğu gibi bilimsel araştırmalarda da yüzünü göstermektedir. Ulusal mevzuatlar bağlamında yapılacak düzenlemelerle bilimsel yöntemlerin uygulanmasına getirilecek kısıtlamalar, bir başka devletin sınırları içinde yasal kabul edilip uygulanabilecektir. Birleşmiş Milletler çatısı altında hazırlanıp kabul edilecek bir sözleşmenin etkisi bu anlamda belirleyici olacaktır. Sonuç olarak, devletler arasında kabul gören noktaların yasal olarak bağlayıcı bir metinle kaleme alınması hiç olmazsa uzlaşılan üreme amaçlı klonlamanın yasaklanmasını sağlayacaktır. * Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun Beş Ada adlı öykü kitabında bulunan “İkinci Masal” adlı öyküde genetik araştırmalar nedeniyle yapılan bir tartışmada söz alan bir bilim adamının düşünceleri. (1)Hürriyet, “Sizce ‘canlı’ ne demek,” 08.03.2002 . ve Türk halkı genetiğe nasıl bakıyor 19.04.2003. Radikal, Deniz Zeyrek 'Kök'te yasak kalıcı değil,” 14.10.2005. (2)Şensel Ferda; “Yeni Ufuklara,Kök Hücreler,” Bilim ve Teknik , no: 411, Ek, 2002 . (3)Beksaç Meral et al; Kök Hücre Araştırmalarında Güncel Kavramlar, Ankara, Türkiye Bilimler Akademisi, 2004, s.15-16. (4)McLaren, Anne ve Hermerén, Göran; Ethıcal Aspects Of Human Stem Cell Research And Use, The European Group On Ethics In Science And New Technologies To The European Commission, 2000, s. 2. (5) Beksaç, Kök Hücre, s. 9 . (6)Kansu, Emin; “Kök Hücreleri ve Klonlama,” Avrasya Dosyası, Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Araştırma Dergisi,C:VIII,no:3 (sonbahar 2002) s 42 . (7)Beksaç, Kök Hücre, s,10. (8)Ibid, s.10. (9)Kansu, Kök hücreleri, s.42. (10)Beksaç, Kök Hücre, s. 12. (11)TUBA tarafından kullanıldığı şeklinde somatik hücre transferi yöntemi demeyi tercih ediyorum. Çekirdek nakli şeklinde de kullanılmıştır. Bkz. Kansu, Emin; Kök Hücreleri ve Klonlama, Avrasya Dosyası cilt 8 sayı:3, sonbahar 2002, sayfa 41-47 (12)Şensel, Yeni Ufuklara, Kök Hücreler, s.7 (13)McLaren ve Hermerén, Human Stem Cell Research, s.7. (14)Tuba tarafından hazırlanan raporda fetüsten elde edilen kök hücreler emriyonik kök hücre başlığı altında değerlendirilmişse de farklı ayrımlar da vardır. Bkz.Anne McLaren ve Göran Hermerén, Ethical Aspects Of Human Stem Cell Research And Use, The European Group On Ethics In Science And New Technologies To The European Commission,2000, s. 4. (15)Weiss, Rick; “Toplumdaki Bölünme:Kök Hücre,” National Geographic Türkiye,(Temmuz 2005),s.80 ve 89. (16)Dresser, Rebecca; “Stem Cell Research: the bigger picture”, 0-muse.jhu.edu.library.bilgi.edu.tr/jour...v048/48.2dresser.pdf, 12.12.2005, s. 9-10. (17) Dresser, ”Stem Cell Research” say 2. (18)Guenin, Louis M.; “ESSAYS ON SCIENCE AND SOCIETY: Morals and Primordials” www.sciencemag.org/cgi/content/full/292/5522/1659, 03.12.2005 . (19)Farley, Margaret; A, “Roman Catholic Views on Research Involving Human Embryonic Stem Cells,” ETHICAL ISSUES IN HUMAN STEM CELL RESEARCH VOLUME III Religious Perspectives, Rockville, Maryland, 2000, National Bioethics Advisory Commission, s.16-20. (20)İbid.18. (21)Rosenau, Henning; Yeniden Canlı Üretimi, Tedavi Edici Klonlama Tartışmaları ve Alman Kök Hücre Kanunu, Tıp ve Ceza Hukuku, Hazırlayan Yener Ünver, çev. Hakan Hakeri, 2004, Ankara, s.54-58. (22)ibid. s.54 . (23)Wolfgang WODARG; Human stem cell research, Report of the Committee on Culture, Science and Education, Council of Europe Doc. 9902, 11 September 2003, para 40 . (24)Rosenau, s.64. (25)Wolfgang, WODARG; Human stem cell research, para 44. (26)Rosenau, s.55. (27)ibid. s.56. (28)Wolfgang, WODARG; Human stem cell research para 44. (29)Dresser,”Stem Cell Research”say5,6 (30)The European Group On Ethics İn Science And New Technologies At The European Commission;Opinion :Ethical Aspects Of Human Stem Cell Research And Use,” 2000, s.12. (31) Rosenau, s.59. (32)ibid. s.59. (33)Tabii burada çarpışan menfaatlerin aynı olmadığı; kadının bedeni üzerindeki tasarruf hakkı bulunduğu göz ardı edilmemelidir. (34)İbid. s.58 (35)İbid. s.58 (36)ibid. s.60-64 (37)İbid. s.61. (38)İbid. , s.56. (39)Guenin, ESSAYS ON SCIENCE AND SOCIETY . (40)ibid. (41)Rosenau , s.63. (42)Pattinson, Shaun and Caulfield, Timothy;”Variations and voids:regulation of human cloning around the world,”BMC Medical Ethics 13/11/2004, 2004, 5:4 –www.biomedcentral.com/1472-6939/5/9, 01.12.2005 Ayrıca bkz. dn. 70 ve World Health Organization, Reproductive cloning of human beings: status of the debate in the United Nations General Assembly, Report, EB115/INF.DOC./2115th Session, 16 December 2004. (43) World Health Organization, A dozen question on human cloning, www.who.int/ethics/topics/cloning/en/index.html , 10.12.2005 , para. 7 . (44)Costa Rica: draft resolution,International convention against the reproductive cloning of human beings. A/58/73. , daccessdds.un.org/doc/UNDOC/GEN/N03/330/...3084.pdf?OpenElement 10.12.2005 (45) Dresser, “Stem Cell Research”, s.9. (46)Wolfgang, WODARG; Human stem cell research, para 54-63. (47)Tıp Dünyasında Hayat Kurtaracak Devrim, Vatan Gazetesi, 21 Mayıs 2005 . Ayrıca son gelişmeler, araştırmanın tamamen etiğe aykırı yapıldığını, araştırmayı yapan ekibin başkanı ve çalışanlarının itirafıyla açığa çıkmıştır. bkz. dn. 56. (48)The European Group On Ethics İn Science And New Technologies At The European Commission, Opinion :Ethical Aspects Of Human Stem Cell Research And Use,” 2000 (49)Weiss, Rick;“Toplumdaki Bölünme:Kök Hücre,” National Geographic Türkiye, (Temmuz 2005), s.77 ve 79. (50)Dresser, “Stem Cell Research” s.10,11. (51)İbid. s.12. (52)Swenson, Jean; “Embryonic stem cells help patents, not patients,” Twinities, www.twincities.com/mld/twincities/news/editorial/13535335.htm , 01.12.2005 . (53)ibid. (54)ibid. (55)BBCTurkish.com; Kök Hücre Öncüsünden İstifa, www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2005/11...ell.shtml,10.12.2005. Ancak araştırmaya katılan bilim adamlarının verici olması tıbbi etik kurallarına aykırıdır. Ayrıca bkz. 50. numaralı dn. (56)Dresser,”Stem Cell Research”s.5-6. (57)İbid.s.6. (58)Lo, Bernard et al; “A New Era in the Ethics of Human Embryonic Stem Cell Research,” Stem Cells, stemcells.alphamedpress.org/cgi/content/full/23/10/1454, 10.12.2005 . (59)İbid. (60)İbid. Araştırmada kullanılan embriyonun taşıdığı genetik bozukluklar nedeniyle embriyonu oluşturan sperm ve yumurta üreme hücreleri vericileriyle yeniden temasa geçme ihtimali göz önünde tutulmaktadır. (61)İbid. (62)İbid. (63)İbid. (64)İbid. Yukarda bahsedilen embriyonun tahrip edilmesi ve embriyonun statüsü hususundaki tartışma kişiye anlatılmalıdır. (65)The European Group On Ethics İn Science And New Technologies At The European Commission; Opinion :Ethical Aspects Of Human Stem Cell Research A

http://www.biyologlar.com/kok-hucre-calismalari-ve-etik

Dünya'da Organik Tarım Süreci

İnsanlığın varoluşundan bu yana bilinmekte olan tarım, yüzyıllar boyunca insanoğlu ile birlikte değişime uğramıştır.Tarımdaki değişim, teknolojinin ve sanayinin gelişimi ile hız kazanmıştır. Özellikle hızlı nüfus artışı ile birlikte 1960-70’li yıllarda tarımda yeşil devrim adı verilen değişim başlatılmıştır. Bu amaçla değişimde sadece verim artışı hedeflenmiş, sentetik kimyasal tarım ilaçları ve mineral gübrelerin kullanımı artmıştır. Bu girdilerin yarattığı olumsuz etkiler ilk önce, keşfedildiği andan itibaren yoğun olarak kullanıldığı gelişmiş ülkelerde görülmüş, buna bağlı olarak yüzyılımızın başlarında konvansiyonel tarım yöntemine alternatif arayışları başlatılmıştır. Bu konudaki ilk çalışma İngiltere’ de 1910’lu yıllarda organik tarım görüşünün oluşturulmasıdır. Bunu Albert Howard’ın “Tarımsal Vasiyetnamesi”nin 1940 yılında yayınlanması takip etmiştir. Diğer Avrupa ülkelerinde ise alternatif tarım arayışının öncüleri arasında Dr. Rudolf Steiner görülmektedir. Bir antropolog olan Steiner, 1924 yılında Biyodinamik ( Biyolojik-Dinamik ) Tarım Yöntemi hakkında bir kurs düzenlemiş ve 1928 yılında Biyodinamik Tarım Enstitüsü’nü kurmuştur. Bir diğer alternatif arayışı 1930’lu yıllarda İsviçre’de görülmektedir. Müeller ve Rusch, organik tarımın ilkelerinin bir bölümünü oluşturan Kapalı Sistem Tarım (en az dış girdi gereksinimi olan tarım şekli) konusunda çalışmalarda bulunmuşlardır. Aynı konuda Lemaire-Boucher Fransa’da bazı alglerin bitkilerde doğal dayanıklılığın arttırılması amacıyla kullanılabileceğini tespit etmişlerdir. Takip eden yıllarda konvansiyonel tarımın olumsuz etkileri gözlendikçe, her ülke kendi başına organik tarım çalışmalarına başlamıştır. IFOAM (International Federation of Organic Agriculture Movement) 1970’li yıllara kadar ayrı ayrı devam eden geliştirme çalışmaları 1972 yılında IFOAM’ın (International Federation of Organic Agriculture Movement) kurulması ile farklı bir boyut kazanmıştır. Üç kıtadan 5 kurucu organizasyon tarafından oluşturulan ve merkezi Tholey-Theley/Almanya’da olan “Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu” (IFOAM) tüm dünyadaki organik tarım hareketlerini bir çatı altında toplamayı, hareketin gelişimini sağlıklı bir şekilde yönlendirmeyi, gerekli standart ve yönetmelikleri hazırlamayı, tüm gelişmeleri üyelerine ve çiftçilere aktarmayı amaçlamaktadır. IFOAM, tüm dünyada organik üretime ilişkin kuralları ilk olarak tanımlayan ve yazıya döken kuruluştur. Temel İlkeler olarak geliştirilen kurallar dizini 1998 yılında IFOAM Temel Standartları olarak modifiye edilmiş ve genel kurul tarafından kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. Kuruluş, AB, Birleşmiş Milletler Tarım-Gıda Örgütü (FAO), Dünya Ticaret Organizasyonu (WTO), Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) gibi uluslararası kuruluşlarla da organik üretimle ilgili sıkı bir işbirliği yapmaktadır. www.ifoam.org (FAO) Birleşmiş Milletler Gıda-Tarım Örgütü FAO, son yıllara dek uyguladığı politikalarda sürdürülebilirlik ve gıda güvenliği kavramlarını ön plana çıkarırken 1998 yılı Ekim ayında, İsviçre’de diğer ilgili kuruluşların da katılımı ile organik tarım araştırmalarında uygulanacak yöntemlerin tartışıldığı bir toplantı düzenlemiştir. Bu toplantının ikincisi Eylül 1999’da yine FAO’nun katılımı ile Bari’de yapılmıştır. FAO’nun organik tarıma olan ilgisi hızla artmaktadır. Halen gıda maddesi artış hızının nüfus artış hızından yüksek olduğu ender bölgelerden orta-batı Afrika ülkelerinde yürüttüğü kalkınma projesi çerçevesinde alt proje olarak organik muz yetiştiriciliği projesini desteklemektedir. Konu ile ilgili olarak FAO içinde bir masa da oluşturulmuştur. FAO, Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün birlikte oluşturdukları Codex Alimentarius bünyesindeki Gıda Etiketleme Komitesi, organik olarak üretilen ve etiketlenen gıda maddelerine ait standartları hazırlamaktadır. www.fao.org Geleneksel tarımdan organik tarıma geçişte Avrupa ülkelerindeki durum irdelendiğinde bunun tabandan gelen bir yaklaşımla olduğu görülmektedir. Ancak halen Avrupa Topluluğu’nda organik üretime geçiş sürecinde birim alan başına belirli bir destek sağlandığı için organik üretimin hızla yayılması sağlanmıştır. Bunun en güzel örneği, ekili alanların %20’sinde organik üretim yapılan Avusturya’dır. Ancak geçiş sonrası dönemde desteğin azaltılması veya kaldırılması, özellikle Portekiz, Fransa ve İspanya’da organik tarım işletmelerinin sayısının azalmasına neden olmuştur. İsrail örneğinde ise organik üretimle ilgili özendirici politikalar veya yayım yerine üreticiden gelen bilinçli talebin üretime geçişte daha ön plana çıktığı görülmektedir. Hindistan’da girdi kullanımının yoğun olduğu ve organik tarımın hiçbir şekilde desteklenmediği koşullarda üreticiler arasında yapılan bir anket çalışması, organik tarıma geçiş nedenlerinin sosyo-kişisel, sosyo-ekonomik, sosyo-psikolojik, sosyo-kültürel ve sistemler arası alt başlıklar altında toplanabileceğini ve salt gelir artışının hedef olarak ortaya çıkmadığı belirlenmiştir. Bu faktörler arasında komşuların organik üretime başlaması, girdi fiyatlarının yüksekliği, alıcı firmaların reklamları gibi nedenler de yer almaktadır. Yapılan çalışmalar, organik üretimde verim ve kalitenin sağlanabilmesi için üreticilere teknik ve ekonomik konularda bilgi akışının sağlanmasının şart olduğunu ve özellikle geçiş sürecinde üreticilerle yakın temasın etkili olacağını ortaya koymaktadır. Her yöre üreticisi için önceliklerin ayrı ayrı belirlenerek ele alınması başarıyı arttıracaktır. Yine bugüne değin yapılan uygulamalarda sistemin başarılı ve uzun süreli olması için desteklerin bütün olarak ele alınması gerektiği ortaya çıkmıştır. Avrupa ülkelerinde 1990’lı yıllardan sonra Avusturya, Almanya, Lüksemburg ve İsviçre gibi ülkelerde organik tarım hızla gelişmiştir. Organik tarıma geçişte ve başarıda etkili faktörler üreticilere sağlanan finansal imkanlar, hızlı bilgi akışı, geniş ürün yelpazesi, ulusal semboller ve koruma ve planlama olarak sayılabilir. Üreticilere sağlanan mali desteğin etkisi kaçınılmaz olmaktadır. Ancak destekler, ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Ürün yelpazesinin ve pazarlama kanallarının çeşitlenmesi (süpermarketlerde ailelere yönelik kasa içinde çeşitli sebze veya meyve satışları, restoranlar, catering servisleri, işleme sanayi) organik tarıma geçişi hızlandırmaktadır. Gerek Avusturya gerekse İsviçre’de organik ürünlerin süpermarketlere girişi üreticileri teşvik eden etkenlerin başında gelmektedir. Ancak bu açıdan tüketicilerin eğitimi de talebi yaratma ve geliştirmesi açısından önemlidir. Gerek ülkesel gerekse uluslar arası yönetmeliklerle tüketiciler güvence altına alınmıştır. Yaratılan logolar da tüketiciyi yönlendirmekte etkili olmaktadır. İsviçre ve Avusturya’daki logolar bu işlevi yerine getirirken Almanya’da çok sayıda logonun piyasada yer alması tüketiciyi büyük ölçüde karışıklığa itmektedir. Halen tüketiciyi şaşırtabilen çok sayıdaki özel marka veya işaret yerine ülkesel tek bir logonun yaratılma çalışmaları yürütülmektedir. Ülkemizde de tek logonun geliştirilmesi ve kalitenin korunumuna yönelik sıkı önlemlerin alınması sektörün gelişimine katkı sağlayacaktır. 1982’li yılların ortalarından itibaren yapılan pazar araştırmaları tüketicilerin organik ürünlere olan olumlu tavrını ortaya koymakla birlikte pazar payı, organik ürünlerin gerçek olmasa da daha pahalı olduğu imajı ile oldukça yavaş artmıştır. 1990lardan itibaren Avrupa’da çok hızlı bir gelişme göstererek 1998 yılında Avrupa Topluluğu (AT) ve EFTA (European Free Trade Association) ülkelerinde 85.337 tarım işletmesinin organik üretim yapmaları ile 2 milyon hektara ulaşmıştır. Tarım alanlarını %1.4’ü, tarım işletmelerinin ise %1.1’i organik tarıma geçmiştir. Halen organik ürünlerdeki fiyat marjı üretim koşullarına bağlı olmakla birlikte, teknik uygulamaların geliştirilerek organik ve konvansiyonel ürünler arasındaki fiyat farkının %25 dolayında tutulması ve lüks tüketim ürünü olarak kabul edilmemesi yönünde görüşler vardır. Danimarka’da 1980’li yılların ortalarında yeraltı sularında tehlikeli boyutlarda yüksek nitrat düzeylerine rastlanması ve başlıca nedenler olarak çiftlik gübresi ve sentetik gübrelerin yanlış kullanılmasının belirlenmesi, çevre kirliliği ile ilgili tartışmaların giderek artmasına yol açmıştır. Bu arada organik tarımın çevreye olan olumlu etkilerinin ve yapılan anketlerde tüketicilerin organik üretilmiş ürünlere belirli bir fiyat farkı ödemeye hazır olduklarının belirlenmesi, haziran 1987’de Organik Tarım Yasasının parlamentodan büyük çoğunlukla geçmesini sağlamıştır. Daha sonra çıkarılan yönetmelikle Organik Tarım Konseyi kurulmuş ve 1987-1990 yılları arasında organik tarım uygulamalarında başarının sağlanmasında etkili üç önemli karar almıştır. Bunlar: - Danimarka’da organik üretimin standartlarının belirlenmesi, - Resmi kontrol ve sertifikasyon sistemi ile devlet garantisini simgeleyen etiket sisteminin (State Guarantee Label) geliştirilmesi, - Destek sisteminin geliştirilmesi (Geçiş dönemi desteği ile araştırma, eğitim, yayım, işleme, yayın ve pazarlama alanındaki projelerin parasal olarak desteklenmesi). Yasanın çıkışından itibaren Danimarka hükümeti her yıl organik üretim tekniklerinin ve gelişme projelerinin desteklenmesi için bir fon ayırmaktadır. Ayrıca çevreyi kirleten sanayi kuruluşlarından fonlar organik tarımın geliştirilmesi için harcanmaktadır. Hastaneler, yerel yönetimler ve diğer bir çok kuruluş hizmetlerinde tümüyle organik ürün kullanmak üzere fizibilite çalışmaları yapmaktadır. ABD’de Organik Araştırma Vakfı (The Organic Farming Research Foundation OFRF) tarafından yapılan bir incelemede ABD’deki organik tarım işletmelerinin %83’nün aile işletmeleri olduğu belirlenmiştir. Organik ürünlerin tüketicilerce talep edilmelerinde kişisel sağlığa ve özellikle çocuklarının sağlığına verdikleri önem, ilk sırada yer almaktadır. Almanya ve İngiltere yapılan bir anket çalışmasında sağlık , Almanya’da %70, İngiltere’de %46 ile ilk sırada ifade edilmiştir. Almanya’da çevre % 10-30, lezzet %13,24 ile ikinci ve üçüncü sırada yer almaktadır. İngiltere’de %41, lezzet %40, hayvan hakları %26 ile sağlığı takip etmektedir. Organik hayvan üretiminde hayvanlara açık havadar ve güneşli belirli bir alanın ayrılmasını ön görmesi nedeni ile Avrupa’daki hayvan severler arasında tercihte ilk sıralara doğru yükselmektedir. Tüm dünyada hızla artan organik tarımda genellikle ülkelerin geleneksel ürünleri örneğin Hindistan’da çay, Danimarka’da süt ve ürünleri, Arjantin’de et ve mamulleri, orta Amerika ve Afrika ülkelerinde muz, Tunus’ta hurma, zeytin yağı, Türkiye’de kurutulmuş ve sert kabuklu meyveler organik üretilen ilk ürünlerdir. Mevcut bilgi ve yüksek adaptasyon organik tarıma daha kolay geçişi sağlamaktadır. Ancak iç pazarın geliştirilmesi ve ürün yelpazesinin genişletilebilmesi için üreticilerin bilgilendirilmesi ve bunun için de araştırmalarla desteklenmesi önem kazanmaktadır. Organik tarımda iş gücü ihtiyacı yüksektir. Modern ve yoğun tarımdaki yüksek makineleşme düzeyi ile zıt bir durum oluşturmaktadır. Gıda maddeleri fiyatlarının genelde akaryakıt fiyatlarına paralel olarak geliştiği bildirilmekte ve önümüzdeki yıllarda akaryakıt fiyatlarının artacağı hesaplanmaktadır. Böyle bir gelişme karşısında organik ürün fiyatlarının konvansiyonel üretime oranla daha da avantajlı konuma geçeceği ve organik üretimin hızla artacağı düşünülmektedir.

http://www.biyologlar.com/dunyada-organik-tarim-sureci

Ekoloji Forumu Gerçekleşti

Ekoloji Forumu Gerçekleşti

Yeni Kıbrıs Partisi’nin (YKP) katkılarıyla düzenlenen IV. Ekoloji Forum’u, 11-13 Eylül tarihleri arasında Dipkarpaz’da/Rizokarpaso Wooden Houses’da eko-sosyalizm ve eko-feminizm bakış açılarıyla doğa katliamlarına, neoliberal gıda politikalarına karşı pratik mücadelelerle ilgili konuları ve olası çözüm önerileri üzerine toplantılar gerçekleştirerek tamamlandı. Kapitalizmin yarattığı doğa katliamlarının ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ve ayrımcılığının giderilmesi için mücadeleyi güçlendirmek ve kampanyalar örmek, rejime karşı ekolojik mücadelenin nasıl olabileceğini tartışabilmek için çeşitli kesimlerden aktivistler IV. Ekoloji Forum’unda bir araya geldi.Ekoloji Forumu, 11 Eylül, Cuma günü tanışma toplantısı ile başladı, daha sonra ise “Çöplük/Wasteland” belgesel gösterimi gerçekleşti…Çekimi üç yıldan fazla süren “Çöplük/Wasteland” belgeseli, ünlü sanatçı Vik Muniz’i Brooklyn’deki evinden memleketi Brezilya’da Rio de Janeiro’nun dışında bulunan dünyanın en büyük çöplüğü Jardim Gramacho’ya kadar izliyor. Muniz, burada bir “catador” grubunun fotoğraflarını çekiyor. Muniz’in başlangıçtaki amacı çöplerle birlikte catadorları görüntülemektir. Ancak bu ilham verici karakterlerle yaptığı işbirliği ile onların hayatlarına dahil oluyor. Catadorlar kendilerine umut olan Muniz sayesinde yeniden hayal etmeye başlıyorlar. Yönetmen Lucy Walker yardımcılarıyla birlikte tüm süreç boyunca sanatın dönüştürücü gücü ve insan ruhunun simyasının etkileyici kanıtlarını ortaya koyuyorlar.12 Eylül, Cumartesi günü sabah bölümünde teorik ve pratik ekoloji mücadelelerin sunumları yapıldı… İlk oturum “siyasal bir duruş olarak eko-sosyalizm” başlığı ile yapıldı… Murat Kanatlı, ekososyalizm temel yaklaşımları üzerine sunum gerçekleştirdi, daha sonra tartışma bölümü ile oturum tamamlandı. Daha sonra ise Danimarka Kızıl Yeşil İttifak Yürütme Kurulu üyesi Gitte Pedersen sunacağı “Eko-feminizm: Doğa, Ekonomi, Politika ve Cinsiyet üstünden ataerkil düşünceye eleştirel yaklaşım” başlıklı oturum gerçekleştirildi…Cumartesi öğleden sonra ise “başka bir gıda mümkün” başlığı ile tarım ve hayvancılık alanında üretici ve tüketici ilişkileri, nasıl bir gıda politikası olması gerektiği üzerine çalıştay gerçekleştirildi. Tartışmaların sonunda mevcut tarım ve hayvancılık politikalarının paraya dair yaklaşımları, bunların insan üstündeki etkileri konuşuldu, organik tarım alanında gelişmeler değerlendirildi. Tartışmalarda kimyasallarla desteklenmeyen tarıma organik denerek aslında günlük, marketten alınanların organik, doğal olmadığının itiraf edildiğinin altı çizildi. Tartışmalar sonucunda doğal yollarla üretim yapanların bir listesi hazırlanarak, üretim tüketim ağı oluşturulmasında hem fikir olundu. Böylesi bir ağın nasıl işleyeceği üzerine toplantılara devam edilecek.Cumartesi gecesi ise “Food inc/Gıda A.Ş” belgeselinin gösterimi yapıldı… Belgesel “Süpermarketlerden aldığımız ve ailelerimize sunduğumuz gıdalar hakkında gerçekten ne kadar bilgi sahibiyiz?” sorusunun cevaplarının peşine düşüyor. Food inc/Gıda A.Ş.’de Robert Kenner gıda endüstrisinin üzerindeki örtüyü kaldırıyor, Hükümetlerin izniyle uzun süredir müşterilerden saklanan mekanikleştirilmiş sistemi gözler önüne seriyor. Belgesel ne gibi gıdalarla beslendiğimiz, gıdalarımızın nasıl üretildiği, bu gıdaların sağlığımıza etkileri ve bu değişim dalgasının nasıl küresel gıda endüstrisini boydan boya etkilediği hakkında şaşırtıcı hatta şoke edici gerçekleri ortaya seriyor.14 Eylül, Pazar günü taş ocaklarının durumu ve etkileri üzerine Nesil Bayraktar ve Erman Dolmacı’nın sunumu ile çalıştay gerçekleştirildi. Daha sonra Forumun sonuçlarının ve eylem planlarını değerlendirildiği oturum gerçekleşti.Öğlen yemeği sonrası da, IV. Ekoloji Forumu sona erdi.Ekoloji KolektifiEkoloji Kolektifi de Forumu dayanışma mesajı gönderdi. Mesaj şöyle:Sevgili Ekoloji Forumu Katılımcıları ve Bileşenleri,Malesef ki, bugün sizleri insanların ölü bedenlerinin buzdolaplarında saklandığı yasaklı ve linç kokulu Türkiye sokaklarından selamlıyoruz. Malesef ki, Türk bayraklarına sarılı çocukların tabutlarını birer miting platformuna dönüştürmüş bir siyasal iktidarın, eş zamanlı olarak yaktığı ormanların, hapsettiği derelerin, ezip geçtiği dağların ve makineleştirdiği rüzgârların buz kesmiş coğrafyasından sizlere sesleniyoruz. Ve doğadan, insanlardan, türlerden koparan ve yarılmalar üzerinden kendisini var eden kapitalizmin, sömürü ve yıkım üzerine kurulu tarihsel denklemine bir kez daha tanıklık ediyoruz.Ekolojik krizi böylesi sert bir savaşın ve mücadelenin sırtında karşılarken, “Ya Ekososyalizm Ya Barbarlık!” şiarımızsa bir kez daha zihnimizde canlanıyor.Üçüncü dünya savaşının alt yapısının oluştuğu Kafkasya-Ortadoğu-Anadolu üçgeninde, savaşın ve dolayısıyla sınıfsal mücadelenin, ekolojik krizin şekillendiği enerji-su-gıda üzerinden biçimlenen “köleleştirme” düzenine karşı, toplumsal direnişin ve çözümlemelerin ölçeği, Dünya’yı yeniden yaratma noktasında bugün hiç olmadığı kadar birleşmeye devam ediyor. Rusya, Çin ile AB ve ABD’nin üzerinde tepiştiği petrol ve doğalgaz kaynakları üzerinden biçimlen kapitalist uygarlığın yarattığı savaş ve barbarlık düzenine karşı sol ekolojist bir seçeneğin, bu paylaşım savaşının yorumcusu kalarak yaratılamayacağı gerçeği bizleri artık sadece söylemeye değil eylemeye de davet ediyor. Petrol ve doğalgaz paylaşımına dayanan kapitalist üretim tarzı için doğa ve emek sömürüsü, bu sistemin devamı için bir zorunluluk. Ve bu zorunluluğu sürdürmek için de tüm bu coğrafyalar bugün birbirine kaderlerini sadece boru hatlarıyla bağlamıyor. Aynı zamanda bu coğrafyada halkların kaderleri, sermaye bloğu karşısında, gıdayı, enerjiyi ve suyu hakça paylaşacağı bir toplumsal düzen kurma zorunluluğu ile de birbirine bağlanıyor.Ekolojik kriz karşıtı bir mücadele tam da böylesi bir dönemde, tüm krizleri olağanlaştıran burjuva rasyonalitesinden sıyrılma ihtiyacıyla doğuyor. Bu ihtiyaç, halkın kendi kurumlarını ve dilini mücadelenin içinden oluşturabilmesi için, emeğin, doğanın ve cinslerin özgürleşmesi, toplumsal adalet, barış, kolektivizm, eşitlik, halkların kardeşliğine dayalı bir toplumun yaratılması çabası olarak vücut buluyor. Barbarlığa karşı pratik bir toplum alternatifi yaratabilmenin yolu, ekolojik krize karşı emek ve doğa sömürüsü ekseninde sınıf ile kimliğin eyleyiciliğinde özyönetimci bir mücadelenin inşasıyla bizi “Başka Bir Dünya”nın kıyılarına çıkarıyor.Bu yolda gelişmiş ve gelişmemiş, kır ve kent, zengin ve fakir,  cinsiyet ve cinsel yönelim, insan ve tür arasındaki bütün uçurumları derinleştiren eşitsizlikleri sorunsallaştırmaksa bugün “BİZ”i, “BİZ” olmaya daha da yakın kılıyor. Dünyanın dört bucağını saran ekolojik krize karşı; emek ve doğa sömürüsünün ortadan kaldırıldığı; atıksız ve artıksız; eşit ve özgür bir dünya için çizilecek mücadele hattına katkıda bulunacak olan bu Forum’un tüm öznelerini sevgi ve dayanışmayla kucaklıyoruz.Başarılar dileklerimizle.http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/ekoloji-forumu-gerceklesti

Gen Nedir? Görevleri nelerdir ? Gen terapisi Nedir?

Gen Nedir? Görevleri nelerdir ? Gen terapisi Nedir?

Gen DNA zincirindeki belli bir uzunluktaki birimdir. Kromozom DNA'nın özel bir şekilde paketlenmesi sonucu ortaya çıktığına göre her kromozomda çok sayıda gen var demektir. Her bir gen diğerinden farklı bir şifre içerir ve farklı bir proteini kodlar. Eğer vücutta bir genin kodladığı proteine gereksinim varsa o gen aktif hale geçerek üzerindeki şifre, haberci RNA adı verilen bir yapı şeklinde kopyalanır. Bu yapı hücrenin sitoplazmasındaki ilgili birimlere gelerek kalıp vazifesi görür ve o proteinin yapımı sağlanır. a)Vücutta bulunan hücrelerin hepsinde aynı genler var mıdır? Her gen her hücrede vardır. Ancak hücrenin özelliğine göre bazı genler bazı hücrelerde çalışmaz yanı atıl durumdadır. Örneğin tiroit hücresinde hormon yapımını kontrol eden gen, mide hücresinde de vardır ancak işlev görmemektedir. Zaten aynı genleri çalışan hücreler bir araya gelerek dokuları oluştururlar. Diğer yandan bazı genler ortak gendir ve her hücrede aynı işlevlere sahiptir. b)Genlerin görevi nedir? Genler içerdikleri şifreler dolayısıyla vücuttaki her türlü olayı uzaktan kumanda sistemi sayılabilecek bir duyarlılıkla kontrol ederler. Bazı genler vücuda gerekli kimyasal yapıların ortaya çıkmasını sağlarken bazı genler diğer genler üzerinde düzenleyici olarak şifrelenmiştir. Bu genlerin çalışabilmesi için bir uyarana gereksinimleri vardır. Vücudun tiroit hormonuna olan gereksinimi artar yada herhangi bir nedenle kanda tiroit hormonlarının miktarı azalırsa önce beyinde bulunan hipofizdeki ilgili gen, TSH hormonunun yapımını sağlar bu hormon kan yoluyla tiroit hücresine ulaşır ve hücrenin zarına yapışarak çekirdekteki hormon yapımını sağlayacak olan genlere mesaj iletir. Bu mesajı iletecek olan kimyasal yapılar da başka bir gen tarafından yaptırılmakta ve hücre içindeki miktarı düzenlenmektedir. Çekirdekte bu mesajı alan gen tiroit hormonlarını yaptırmak üzere gerekli şifreyi RNA adı verilen bir haberci ile hücrenin sitoplazmasına gönderir ve hormon yapımı başlar. c)Genlerin işlevinde ne gibi değişiklikler olabilir? Herhangi bir nedenle yapısı değişen gen, ya fonksiyon göremez yani devre dışı kalır,ya da aşırı fonksiyon görmeye başlar. Her iki halde de genin kontrol ettiği işlevlerde bozulma ortaya çıkar. Örneğin kan şekerini kontrol eden insülinin yapımını sağlayan gende fonksiyon kaybettirici bir değişiklik olursa insülin yapımı azalır ve bireyde şeker hastalığı ortaya çıkar. d) Hücre bölünmesi nedir ? Ana hücreden yavru hücreye genetik şifre nasıl taşınmaktadır? Canlılar türlerini devam ettirebilmek veya hasara uğramış bölümlerini tamir edebilmek için hücresel seviyede bölünmeye gereksinim duyarlar. Bunun için genetik şifrenin aynısının yavru hücrelere aktarılması gerekir. Örneğin hormon yapımını da artırmak için bir tiroit hücresinin bölünmesi gereksin. Bu gereksinim ortaya çıkınca büyüme faktörlerinden bir kısmı ve TSH hormonu tiroit hücre zarına yapışır ve çekirdeğe çeşitli proteinler aracılığıyla bölünme işleminin başlatılması için sinyal gönderir. Bu sinyali alan özel bir gen aktive olarak protein üretir ve bu protein başka bir geni uyararak bölünme işlemini başlatır. Bunun için önce çekirdekteki şifreleri taşıyan DNA'nın bir eşinin yapılması gerekir. Enzim adı verilen özel proteinler daha önce DNA'nın yapısında olduğu belirtilen şeker,baz ve fosfat birimlerini kopyalama adı verilen bir işlemle orijinal DNA'daki sıraya göre dizmeye başlar ve işlem bittikten sonra birbirinin tamamen benzeri iki ayrı DNA ortaya çıkar. Eğer kopyalama sırasında yanlış bir dizilim olursa başka bir gen devreye girerek bunu düzeltmeye çalışır, düzeltmezse başka bir gen devreye girerek bölünme işlemini durdurur böylece yanlış genetik şifrenin yeni oluşacak hücrelere geçmesi önlenir. Şimdi kopyalama işleminin doğru yapıldığını varsayalım ve gelişmeleri izleyelim. Artık çekirdekte birbirinin tamamen benzeri olan iki DNA vardır ve bölünme işlemini durduracak bir emir gelmemişse DNA' lar daha öncede değinildiği gibi paketlenerek 46 çift kromozom haline döner. Diğer bir deyişle birbirinin aynısı olan 23 çift iki takım kromozom ortaya çıkar. Bu devreden itibaren 23 çift kromozom hücrenin bir ucuna doğru giderken diğer 23 çift kromozom diğer ucu gitmeye başlar ve hücre ortadan boğumlanıp her birini çevreleyen yeni zarla birlikte özellikleri tamamen aynı olan iki ayrı hücre ortaya çıkar. 6)Gen Terapisi Nedir? Genlerin tanımlanması ve genetik mühendisliğinde kaydedilen önemli gelişmeler sonunda bilim adamları artık hastalıklarla savaşabilmek ve onlardan korunabilmek için bazı örneklerde genetik materyali değiştirme aşamasına geldiler. Gen terapisinin temel amacı, hücrelerin hastalığa yol açan eksik ya da kusurlu genleri yerine, sağlıklı kopyalarının hücreye yerleştirilmesidir. Bu işlem, gerçek anlamda bir devrimdir. Hastaya, genetik bozukluktan kaynaklanan semptomların kontrol edilmesi ve/veya tedavisi için ilaç verilmiyor. Bunun yerine, sorunun kaynağına inilip hastanın bozuk genetik yapısı düzeltilmeye çalışılıyor. Çeşitli gen terapisi stratejileri olmakla birlikte, başarılı bir gen terapisi için gereken ortak temel elemanlar vardır. Bunların en önemlisi hastalığa neden olan genin belirlenmesi ve klonlanmasıdır. "Human Genome Project" olarak adlandırılan ve insanın gen haritasını çıkarmayı amaçlayan proje tamamlandığında, istenilen genlere ulaşmanın çok daha kolay olacağına inanılmaktadır. Genin tanımlanmasından sonraki aşamada, genin hedeflenen hücrelere nakledilmesi ve orada ekspresyonu, yani kodladığı proteinin üretimi gelir. Gen terapisinin öteki önemli elemanlarıysa tedavi edilmek istenilen hastalığı ve gen nakli yapılacak hücreleri iyi tanımak ve gen naklinin olası yan etkilerini anlamaktır. Gen terapisi iki ana kategoride incelenebilir: Eşey hücresi ve vücut hücresi gen terapisi. Eşey hücresi gen terapisinde, genetik bir bozukluğu önlemek için eşey hücrelerinin (sperm ya da ovum) genleri değiştirilir. Bu tip terapide, genlerde yapılan değişiklik kuşaktan kuşağa aktarılabileceğinden, olası bir eşey hücresi gen terapisi hem etik, hem de teknik sorunlar yaratacaktır. Öte yandan vücut hücresi gen terapisi eşey hücrelerini etkilemez; sadece ilgili kişiyi etkiler. Günümüzde yapılan gen terapisi çalışmalarının çoğu vücut hücresi gen terapisidir. Gen terapisi aynı zamanda bir ilaç taşıma sistemi olarak da kullanılabilir. Burada ilaç, nakledilen genin kodladığı proteindir. Bunun için, istenilen proteini kodlayan bir gen, hastanın DNA'sına yerleştirilebilir. Örneğin ameliyatlarda, pıhtılaşmayı önleyici bir proteini kodlayan gen, ilgili hücrelerin DNA'sına yerleştirilerek, tehlikeli olabilecek kan pıhtılarının oluşumu önlenebilir. Gen terapisinin ilaç taşınmasında kullanılması, aynı zamanda, hem harcanan güç ve emeği hem de parasal giderleri azaltabilir. Böylece, genlerin ürettiği proteinleri çok miktarda elde etmek, bu ürünleri saflaştırmak, ilaç formülasyonunu yapmak ve bunu hastalara vermek gibi, çok zaman alan karmaşık işlemlere gerek kalmayabilir. a)Gen Terapisinin Temel Sorunları Bilim adamlarına göre gen terapisinin üç temel sorunu var: Gen nakli, gen nakli ve gen nakli. Bu alanda çalışan tüm araştırmacılar, gen nakli için etkili bir yol bulmaya çalışmaktadırlar. Genleri istenilen hücrelere taşıyabilmek için kullanılan yöntemler genel olarak iki kategoride toplanmaktadır: Fiziksel yöntemler ve biyolojik vektörler. Fiziksel yöntemler, DNA'nın doğrudan doğruya enjeksiyonu, lipozom formülasyonları ve balistik gen enjeksiyonu yöntemlerini içerir. Doğrudan DNA enjeksiyonunda ilgili gen DNA'sını taşıyan plazmit, doğrudan doğruya, örneğin kas içine, enjekte edilir. Yöntem basit olmasına karşın kısıtlı bir uygulama alanı vardır. Lipozomlar, lipidlerden oluşan moleküllerdir. DNA'yı içlerine alma mekanizmalarına göre iki guruba ayrılırlar: Katyonik lipozomlar ve pH-duyarlı lipozomlar. Birinci gurup lipozomlar artı yüklü olduklarından, eksi yüklü olan DNA ile dayanıklı bir kompleks oluştururlar. İkinci gurup lipozomlarsa negatif yüklü olduklarından DNA ile bir kompleks oluşturmaz, ama içlerinde taşırlar. Parça bombardımanı ya da gen tabancası olarak da adlandırılan balistik DNA enjeksiyonu, ilk olarak bitkilere gen nakli yapmak amacıyla geliştirilmiştir. Bu ilk uygulamalarından sonra, bazı değişiklikler yapılarak memeli hücrelerine gen nakli amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Bu yöntemde, genellikle altın ya da tungstenden oluşan 1-3 mikron boyutunda mikro parçacıklar, tedavi edici geni taşıyan plazmit DNA'sı ile kaplanır, sonra da bu parçacıklara hız kazandırılarak, hücre zarını delip, içeri girmeleri sağlanır. Basit olmalarına karşın fiziksel yöntemler verimsizdir; ayrıca, yabancı genler, sadece belirli bir süre fonksiyonal kalabilmektedirler. Bu nedenle araştırmacıların çoğu, genellikle virüs kökenli vektörlere yönelmişlerdir. "Vektör" kelimesinin bir anlamı da "taşıyıcı"dır. Benzer şekilde, gen terapisinde genleri hücrelere taşıma amacıyla kullanılan ve genetik olarak zararsız hale getirilmiş virüslere de vektör denir. Milyarlarca yıllık evrim sonucunda virüsler, hedefledikleri hücrelere kendi genetik materyallerini aktarmak için etkili yöntemler geliştirmişlerdir, ama ne yazık ki bu işlem duyarlı organizmalarda hastalıkla sonuçlanmaktadır. Günümüzde yapılan araştırmalarda, virüslerin hastalığa yol açan gen parçalarının yerine, hastaları iyileştirme amacıyla rekombinant genler yerleştirilmektedir. Bu amaçla değiştirilmiş hücreler kullanılmaktadır. Bu hücrelere tedavi edici geni taşıyan bir genetik yapı sokulduğunda, tedavi edici geni içinde taşıyan virüsler elde edilir. Bu şekilde değiştirilmiş virüsler hücreye girmek için kendi yöntemlerini kullanırlar ve genomlarının ekspresyonu sonucu, genin kodladığı protein üretilmeye başlanır. Öte yandan, virüsün kendisini çoğaltmak için ihtiyaç duyduğu genler, tedavi edici genlerle değiştirilmiş olduğundan, virüs çoğalıp hücreyi patlatamaz. Bunu yerine, hücrede virüsün taşıdığı hastalığı düzeltici genin ekspresyonu olur, genin kodladığı protein (yani ilaç) üretilir ve genetik bozukluk nedeniyle üretilemeyen proteinin yerini alır. En çok kullanılan viral vektörler, retrovirüsler, adenovirüsler, herpesvirüsler (uçuk virüsü) ve adeno-ilişkili virüslerdir. Ama her vektörün kendine özgü dezavantajları vardır: Bölünmeyen hücreleri enfekte edememek (retrovirüs), olumsuz immünolojik etkiler (adenovirüs), sitotoksik etkiler (herpesvirüs) ve kısıtlı yabancı genetik materyal taşıyabilme kapasitesi (adeno-ilişkili virüs). İdeal bir vektörde aranan özellikler yüksek titraj, kolay tasarlanabilme, integre olabilme yeteneği ve gen transkripsiyonunun kontrol edilebiliyor olmasının yanında, imünolojik etkilerin olmamasıdır. b)Genlerin Vücuda Sokulma Yöntemleri Genleri vücuda sokmanın çeşitli yolları vardır: Ex vivo, in vivo ve in situ. Ex vivo gen terapisinde, hastadan alınan hücreler laboratuar ortamında çoğaltılır ve vektör aracılığıyla iyileştirici genler bu hücrelere nakledilir. Daha sonra, başarılı bir şekilde genleri içine almış hücreler seçilir ve çoğaltılır. Son aşamadaysa, çoğaltılan bu hücreler tekrar hastaya verilir. In vivo ve in situ gen terapisindeyse, genleri taşıyan virüsler doğrudan doğruya kana ya da dokulara verilir. c)Engeller Gen terapisinde, nakledilecek genler hücre içi ve hücre dışı engellerle de başa çıkmak zorundadır. Hücre içi engeller, naklin yapılacağı hücreden kaynaklanır ve hücre zarı, endozom ve çekirdek zarını içerir. Hücre dışı engellerse, belirli dokulardan ve vücudun savunma sisteminden kaynaklanır. Bütün bu engeller, gen transferinin etkinliğini önemli ölçüde azaltır. Bunun ölçüsü, geni taşımakta kullanılan vektör sistemine ve naklin yapılacağı hedef dokuya bağlıdır. Hücre zarı, geni hücreye sokma işleminde karşılaşılan ilk engeldir. Bu engel aşıldıktan sonra sırada endozomlar bulunur. Vektörün lizozomlara ulaşmadan önce endozomdan kaçması gerekir, yoksa lizozomlar taşınan tedavi edici geni enzimlerle parçalar, etkisiz hale getirirler. En son hücre içi engel çekirdek zarıdır. Yabancı DNA'ların çekirdek zarından içeri girmesi kolay değildir. Çapı 10 nm'den az olan bazı küçük moleküller ve küçük proteinler bu deliklerden kolayca geçebilirken, daha büyük moleküllerin içeriye alınması enerji gerektirir. Yabancı DNA'ların çekirdeğin içine girme mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte, mekanizmanın büyük moleküllerin çekirdeğe alınmasında kullanılan mekanizmaya benzediği tahmin edilmektedir. Çekirdeğin içinde ve sitoplazmada bulunan ve nükleik asitleri parçalayan nükleaz gurubu enzimler de ayrı bir problemdir. In vivo gen terapisinde, tedavi edici genlerin hastaya direkt yolla verilmesi sonucunda vektörler, hücre içi engellerin yanısıra hücre dışı engellerle de karşılaşırlar. Hücre dışı engeller iki kategoride incelenebilir: Dokuların kendilerine özgü yapıları ve savunma sistemi engelleri. Örneğin bağ dokusu, gen transferi için büyük bir engeldir. Eğer kas dokuya enjeksiyon yapılacaksa, kaslarda bulunan bağ dokusu katmanları, enjekte edilen vektörlerin yayılmasını ve enfekte etme yeteneklerini engeller. Epitel hücreleri vektörlerin daha derinlerdeki hücrelere ulaşmasına olanak vermez. Serumu oluşturan maddeler de çeşitli gen nakli vektörlerini etkisiz hale getirir. Örneğin çıplak DNA, serumda bulunan pek çok pozitif yüklü proteine bağlanıp etkisiz hale gelebilir. Serumdaki protein ve nükleik asitleri parçalayan proteaz ve nükleaz enzimleri de gen terapisi vektörlerini parçalayabilir. In vivo gen terapisinde adenovirüs ya da retrovirüslerin vektör olarak kullanıldığı bazı durumlarda, bunlara karşı vücutta antikor üretildiği gözlenmiştir. Savunma sisteminin etkilerinden kurtulmak için, tedavide savunma sistemini baskılayıcı ilaçlar da kullanılmaktadır, ama onların da bazı sakıncaları vardır. d)İlk Gen Terapisi İnsanda ilk gen terapisi denemesini 1990'da Dr. French Anderson gerçekleştirdi. Ex vivo gen terapisi stratejisinin kullanıldığı yöntemde, adenozin deaminaz enziminin (ADA) eksikliğinden kaynaklanan hastalığın tedavisi amaçlanmıştı. ADA eksikliği, çok seyrek rastlanan genetik bir hastalıktır. Normal ADA geninin ürettiği enzim, savunma sisteminin, normal fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için gereklidir. ADA eksikliği olan hastalarda genin yaban tipi kopyası yoktur ve sahip olunan yetersiz ya da mutant kopyalarsa, işlevsel ADA enzimini üretememektedirler. ADA eksikliğiyle doğan çocuklarda, ciddi boyutlarda bir savunma sistemi sorunu vardır ve sık sık ağır enfeksiyonlara yakalanırlar. En ufak bir virüs enfeksiyonu bile yaşamsal tehlike yaratabilir. Eğer tedavi edilmezse, hastalık genellikle çocuğun birkaç yıl içinde ölümüyle sonuçlanır. ADA eksikliğinin ilk insan gen terapisi denemesi olarak seçilmesinin bazı nedenleri vardır. Bu hastalık, tek bir gendeki bozukluktan kaynaklanır ve bu durum olası bir gen terapisinin başarı ihtimalini arttırır. Ayrıca bu gen, çok daha karmaşık kontroller altındaki pek çok başka genin aksine, basit bir sistemle kontrol edilmektedir: Sürekli ekspresyon. Enzimin çok az miktarda üretilebilmesi bile klinik yararlar sağlamakta, yüksek miktarda üretilmesiyse zarar vermemektedir. Sonuç olarak, üretilecek ADA proteininin miktarının çok doğru şekilde kontrol edilmesi gerekmez. Bu ilk insan gen terapisi 2 hasta çocuk üzerinde gerçekleştirildi. Terapide, hastaların hücreleri (T-lenfosit) alınarak laboratuvar şartlarında doku kültürü yoluyla çoğaltıldı. Daha sonra normal insan ADA geni, retrovirüs vektörü yardımıyla bu hücrelere nakledildi. Virüs hücrelere girerek genetik materyale geni yerleştirdi. Genetik olarak başarıyla değiştirilen hücreler seçilerek, yaklaşık 10 gün boyunca çoğaltıldı. Son aşamada da, düzeltilmiş bu hücreler kan naklini andıran biçimde damardan hastalara geri verildi. Bu işlem, yani T hücrelerinin hastadan alınması, laboratuar ortamında düzeltilmesi ve hastaya geri verilmesi, tedavinin ilk 10 ayı içinde her 6-8 haftada bir tekrarlandı. Daha sonraysa bu nakillere 6 ile 12 ayda bir devam edildi. Tedavi sonucunda iki çocukta da iyileşme kaydedildi. Bu ilk insan denemesinden sonra sistik fibrosis, yüksek serum kolesterolü (hiperkolesterolemi), bazı kanserler, ve AIDS gibi hastalıklarla başa çıkmak için gen terapileri tasarlandı. Kanser tedavisi için bilim adamları, savunma sistemi hücrelerini gen terapisi yoluyla değiştirerek kanserli hücrelerin üzerine göndermeye çalışıyorlar. Amaç, vücuttan alınan bu hücrelerin, kanserle mücadeleyi sağlayan genlerle silahlandırılıp tekrar vücuda verilmesi ve böylece bu hücrelerin kanserle daha iyi savaşmalarını sağlamak. Bu konudaki klinik deneyler sürmektedir. Alternatif olarak, kanser hücreleri vücuttan alınıp, daha güçlü bir savunma tepkisi çekebilecek şekilde genetik olarak değiştirilebilir. Bu hücreler daha sonra, bir çeşit kanser aşısı gibi reaksiyon göstermeleri umuduyla tekrar vücuda verilebilir. Bu konudaki klinik deneylere başlanmıştır. Öte yandan tümörlere, bunları bazı antibiyotik ve diğer ilaçlar için çekici kılabilecek genler de nakledilebilir. Daha sonra yapılacak ilaç tedavisi, sadece bu genleri taşıyan (yani kanserli) hücreleri öldürecektir. Şu anda bu gibi iki klinik deney, beyin tümörlerinin tedavisi amacıyla yürütülmektedir. Gen terapisi vücudun savunma hücrelerini AIDS virüsüne karşı dirençli hale getirmek için de kullanılabilir. e)Gen Terapisinin Riskleri Virüsler normalde birden fazla hücre çeşidini enfekte edebilirler. Bu nedenle, vücuda genleri taşıyan virüs kökenli vektörler de, sadece hedeflenen hücreleri değil, başka hücreleri de enfekte edip, yeni geni bu istenmeyen hücrelere taşıyabilir. Ayrıca, ne zaman DNA'ya yeni bir gen eklense, bu genin yanlış bir yere yerleşme tehlikesi de vardır. Bu durum, kansere ya da başka bozukluklara yol açabilir. Bundan başka, DNA bir tümöre doğrudan doğruya enjekte edildiğinde, ya da gen nakli için lipozom sistemi kullanıldığında, taşınan yabancı genlerin, çok düşük de olsa istemeyerek eşey hücrelerine girmesi ihtimali vardır. Bu durumda yapılan değişiklik kalıtsal olacak ve sonraki kuşaklara aktarılacaktır. Ancak böyle bir duruma hayvan deneylerinde rastlanmamıştır. Başka bir sorun da, nakli yapılan genin ekspresyonunun çok yüksek oranda olması ve sonucunda da eksikliği hastalığa yol açan proteinin yarardan çok zarar getirecek kadar çok miktarda üretilmesi olasılığıdır. Bilim adamları, bütün bu riskleri ortadan kaldırmak amacıyla hayvan deneyleri yapmaktadırlar. Alınan önlemler başarılı olmuştur, şu ana değin insanlara uygulanan gen terapilerinde bu potansiyel sorunlar görülmemiştir. f)Gen Terapisinin Çözüm Bekleyen Sorunları İlk sorun, genlerin insana verilmesini sağlayacak daha kolay ve etkili yöntemlerin bulunmasıdır. Bir başka sorunsa, nakledilen genin hastanın genetik materyalinin hedeflenen bölgesine yerleşmesini sağlamak ve böylece olası bir kanser ya da başka bir düzensizlik riskini ortadan kaldırmaktır. Bu konudaki başka bir sorun da, yerleştirilen yeni genin vücudun normal fizyolojik sinyalleriyle etkin bir biçimde kontrolünün sağlanmasıdır. Örneğin insülin, doğru zamanda ve doğru miktarda üretilmediği zaman, hastaya yarar yerine zarar getirecektir. Yukarıda açıklanan yöntemler bugüne değin 300 klinik deneyde 6000 hasta üzerinde kullanılmıştır. Ancak, şu ana değin gerçekten başarılı bir sonuç elde edildiği ileri sürülemez. Bunun bir nedeni, vektörlerin taşıdıkları genin uzun süreli ekspresyonuna izin vermeyişleri, diğeriyse denemelerde etkinlikten çok güvenliğin ön plana çıkmasıdır. Ayrıca, denemelerin büyük bir bölümünün kanser hastalarında yapılmış olması yeni bir sorun yaratmaktadır: Hastaların ölümlerinden dolayı tedaviyi izleyememek. Şu anki duruma göre, önümüzdeki yıllarda gen terapisindeki eğilim, genleri istenilen hücrelere en etkin biçimde taşıyabilecek vektörlerin dizayn edilmesi yolunda olacak gibi görünüyor. O zaman, gen terapisinin başarılı sonuçlar vereceğine inebiliriz. 7)Genomun Getirdikleri Teknoloji insan bedenine girdi. Bunu normal kabul edip direnç göstermemekte yarar var. Belki ileride bambaşka şeyler gelişecek. Ama bugünlerde önemli bir buluşun heyecanı içinde yaşıyoruz. Dünyanın en gelişmiş altı ülkesinde bulunan 16 laboratuarda çalışan 1190 uzmanın 13 yıldır peşinde koştuğu genom projesinin tamamlandığı bildirilmekte ve bu projenin sonuçlanması ile gizli kalan insan genlerinin tümünün deşifre olduğu açıklanmaktadır. Basit anlamda bir tohum düşünün ektiğiniz zaman nasıl bir fidana sahip olursunuz bunun bilincindesinizdir. Yalnız bu kez genetik özelliklerin deşifre edilmesiyle tüm ayrıntılarla fidanın enini ,boyunu ,yapraklarının adedini ,kıvrımlarının biçimini, kaç dalı olacağını, her bir dalındaki yaprak sayısını bilmek mümkün. Ayrıca, o tohumda beğenmediğiniz yönlerin tespiti ile gerekli mutasyonla istediğiniz, arzu ettiğiniz şekilde yeşermesini de sağlayabilme imkanınız mevcut olacak. Anlatılan şartları günlük yaşamda bireyler üzerinde uygulamak şansını elde edebilsek, bir anlamda fakirle - zengini , güzellik ile çirkinlik kavramlarını dengeleyebilecek ve eşitlik ilkesine dayanan genetik adaletin ortaya çıkmasını sağlayabileceğiz. Derin bakış açısı ile astrolojik etkilerin insan üzerindeki yansımaları bir anlamda kısmen de olsa düzenlenebilecektir. İnsan için gerekli olan zekanın, aklın, güzelliğin, teminini bir bakıma belirli bir seviyeye getirildiğini düşünelim, acaba zenginlik vasfı nasıl elde edilebilecekti? Bu çok önemli bir sorun karşısında rızkı oluşturan genlerin –yani rızk genlerinin- de mutasyona uğraması gerekiyor. İlahi bir nizam ve düzeni deşifre edebilmek zoru başarmak demektir. Ancak makul olmak gerekirse istenileni elde etmek, açıkları, zaafları kapamak dengeli, stabil bir hale getirmek imkansız gibi görünüyor. Bilim tümüyle sorunlara ulaşabilme kapasitesini gösterse bile gerek zaman açısından gerekse ekonomik koşullar bakımından istenileni uygulamak kolay değil. Hatta imkansıza yakın gibi. Bugün bir kalp ameliyatı için vatandaşların altı ay gibi bir süreye yakın sıra bekledikleri herhalde hepimiz tarafından bilinen bir olgudur. Bu şartlarda gen haritası çıkarılan bir insanın istenilen niteliklere ne kadar zamanda ulaşabileceğini, arz/talebin karşılanıp karşılanamayacağını iyi bir düşünmek gerekiyor. Her şeye karşın genomun geliştirilmesi sadece,insana ait özellikleri değil onun varlığını oluşturan enerji alanlarının ve mutlak enerjinin de geninin deşifre edilmesini temin edebilir. Bu edilimin nihai noktası, bütün vasıf ve manaların ve hiçliğe giden yolun bulunmasıdır. Genom gelişmelerini sadece insan üzerinde değerlendirmek, sadece “bilinebilirliğe” kavuşmasını temin etmek popüler bilimin zaferi olarak kabul edilse bile bu aşamada duraksamak doğru olamaz. Genomun hakkı bu değildir. Amacı da bu şekilde olmamalıdır. Şayet bilimsel nedenlerin üzerinde durulmaz, evrensellik esas alınırsa bilim bütün gücünü evrensel geni deşifre edebilmek için harcaması gerekecektir. Varlığı tümüyle algılamak için bilim adamlarının gözlerini gökyüzüne yıldız kümelerinin manyetik alanlarına dikmesi mantıklı olur. Bilim insanının görevlerinden biri de bütün yeniliklere açık olması onları uygulama hevesi ve gayreti içinde olmalıdır. Sonsuzluğa ulaşabilmek belirsizlikten kurtulma anlamına geliyor. Resmi olarak Ekim 1990’da başlamış olan insan genom projesi (İGP), uluslararası niteliğe sahip olup insan kromozomlarının fiziksel haritasının çıkarılmasını, sayısı yaklaşık 100.000 adet olarak tahmin edilen insan genlerinin keşfedilmesini ve bu sayede bu genlerin daha ileri biyolojik çalışmalar için ulaşılır kılınmasını amaçlamaktadır. Günümüzde, tedavisi henüz olanaksız 3000’den fazla genetik hastalık milyonlarca insanın yaşamını etkilemektedir. Bu tip hastalıklardan sorumlu genlerin yapısının aydınlatılması ile “işlevi bozuk” genler için “düzeltmelerin” yapılabileceği, hastalıkların önceden teşhisi ve tedavisinin mümkün hale geleceği tartışmaları, bu projenin başlatılmasındaki en önemli etken olmuştur. Genetik bilimi, 1860’larda, Gregor Mendel’in kendi yetiştirdiği bezelyeler üzerine yaptığı çalışmalarla başladı. Mendel bezelyelerin çeşitli karakterlerinin (renk, büyüklük, vb. tohum ve çiçek özellikleri) daha sonraları “gen” olarak isimlendirilecek ünitelerle belirlendiğini, bu ünitelerin kalıtım faktörleri olduğunu gösterdi. Bunu, genetik bilgilerin kromozom adı verilen yapılar üzerinde taşındığının bulunması izledi. Watson ve Crick isimli iki araştırıcının deoksiribonükleik asitin (DNA’nın) yapısını keşfetmesi, insan genom projesinin geçtiğimiz günlerde popüler hale gelmesinden sadece yarım yüzyıl önce gerçekleşti ve bu dev buluş bugünkü gen teknolojilerine olanak veren bir dönüm noktası oluşturdu. 1970’lerde DNA üzerindeki belirli genlerin izole edilebildiği, bu genlerin kesilip biçildiği ve yeniden yapılandırıldığı “genetik mühendisliği” uygulamaları başladı. organizmayı oluşturmak için gerekli bilgilerin toplamına genom diyoruz. Bir diğer tarifle, bir hücredeki genetik materyalin tamamı o organizmanın genomunu oluşturur. Yine diğer bir tanımla genom, bir organizmanın DNA’sının tamamı olup o organizmanın yaşamı boyunca tüm yapı ve aktivitelerini belirleyecektir. Tüm bu tanımlar, genomun DNA materyalinden ibaret olduğunu, her iki terimin de genetik materyali ifade ettiğini göstermektedir. Bu materyal, sıkı bir yumak halinde biçimlenerek kromozom adını verdiğimiz silindirik yapıları oluşturur. Prokaryot adı verilen tek hücreli basit canlılarda (bakteriler) tek bir kromozom oluşturan bu materyal hücre içerisinde serbest iken, ökaryot adını verdiğimiz daha ileri canlılarda (algler, mantarlar, bitkiler, hayvanlar, insanlar) her hücrede birden fazla kromozom şeklinde bulunur ve bu kromozomlar özel bir kompartman olan hücre çekirdeği içinde yer alırlar. Serbestçe açılması halinde 2 metreye yaklaşan DNA molekülü, sıkı bir yumak oluşturması sayesinde mikroskobik büyüklükteki hücreye sığmaktadır. İnsan genom projesinin temel hedefi, insan genomunun detaylı bir fiziksel haritasını elde etmektir. Baz çifti sayısı temelinde genlerin dizilimi ve aralarındaki mesafeyi gösterecek bu haritanın elde edilmesi, ancak DNA üzerindeki nükleotidlerin dizilim analizi (sekanslama) ile mümkündür. Elde edilen insan genomu referans dizisi, yeryüzünde yaşayan her bireyin genom dizisine birebir uymayacaktır Örnekler çok sayıda gönüllüden özel bir protokolla alınmış olup bu örneklerden çok azı projede kullanılmaktadır. Örnekleri veren kişilerin ismi saklıdır; dolayısı ile hem örneklerin sahipleri, hem de bilim adamları bu projede kullanılan DNA’ların kimlere ait olduğunu bilmemektedirler. Kadınlardan kan örnekleri, erkeklerden ise sperm örnekleri alınmıştır, kadınlarda Y kromozomu bulunmadığından sperm örnekleri özellikle önemlidir. İlk referans genom dizisinin oluşturulmasının 10-20 birey bazında olacağı tahmin edilmektedir. Fiziksel haritanın elde edilmesi için öncelikle seçilen kromozomun çok küçük parçacıklara ayrılması, bu parçacıkların ayrı ayrı dizi analizlerinin yapılması ve elde edilen verilerin birleştirilmesi gerekir. Bu amaçla, restriksiyon enzimleri adı verilen ve DNA’nın belirli dizilerini tanıyıp molekülü o dizilerden kesen enzimler kullanılır.Daha sonra, elde edilen parçacıkların daha ileriki çalışmalarda kullanılabilmesi için klonlanması (çok sayıda kopyasının elde edilmesi) işlemine geçilir. Farklı DNA parçacıklarında birbiri ile örtüşen diziler belirlenmek suretiyle kromozom boyunca uzun bir segmenti, hatta tüm kromozomu temsil eden sıralı bir klonlar koleksiyonu (kontig) elde edilir. Bu yolla elde edilen harita “kontig harita” olarak isimlendirilir. Günümüzde nükleotid dizilimi analizi için DNA çiplerinin kullanıldığı yeni yöntemler de mevcuttur, ancak en yaygın olarak kullanılan yöntemde temel adımlar şunlardır: Öncelikle her bir kromozom (50-250 milyon baz çifti) enzimlerle çok daha küçük parçacıklara (yaklaşık 500 baz çifti; Celera Genomics’te geliştirilen yeni ve hızlı yöntemde 2000-10.000 baz çiftlik parçalarla başlandığı bildirilmektedir) bölünür. Makinelerle yapılacak olan dizi analizi için her bir parçacığın milyarlarca kopyası gerekir. Bu nedenle parçacıklar bakteri hücrelerinde klonlanırlar ve çok hızlı çoğalan bakteriler kopya makineleri gibi bu parçacıkları çoğaltırlar. Bu şekilde çoğaltılan DNA materyali, özel boyalarla muamele edilerek her bir baz çeşidinin (A, T, G, ya da C) lazer ışık altında farklı bir renk vereceği biçimde boyanır, daha sonra parçacıkların elektroforezleri yapılarak büyüklüklerine göre ayrılırlar ve bu süreçte lazer ışını ve kamera bazların boyanma rengini kaydederek 4 renkli kromatogram oluşturulur. Tüm bu işlemler insan eliyle değil, otomatik dizi analiz cihazı kullanılarak yapılmaktadır. Bazlar “okunduktan” sonra bilgisayarlar aracılığıyla dizilim analiz edilir. Katrilyonlarca hesaplama sonucu parçacıkların dizilim bakımından birbirleri ile örtüşen uçları yan yana getirilmek suretiyle dizilim yeniden düzenlenir. Analiz hataları, gen bölgeleri (insan genomunda bilinen fonksiyonel proteinleri kodlayan genler, toplam genomun sadece yaklaşık %5’ini oluşturmaktadır, geriye kalan kısım ise gen aktivitesini kontrol eden ya da henüz fonksiyonu bilinmeyen bölgelerdir), daha önce bilinen genlere ne oranda benzerlik gösterdiği, vb. belirlenir. Her bir DNA parçası 5 kez dizilim analizinden geçmişse, elde edilen bulgular “taslak” dizilimi oluşturur. Analiz 10 kez yapıldığında ise “final” dizilim (hata oranı 1/10.000) elde edilir. Bugünkü analiz sonuçları %90-95 doğrulukta bir müsvedde analiz sonuçlarıdır. Hatalar ve bazı boşluklar halen mevcuttur, yüksek kaliteli referans diziliminin 2003 yılında elde edileceği bildirilmektedir. Ancak, final dizilimin elde edilmesi projenin nihai amacı değildir; bulunan genlerin fonksiyonlarının ve birbirleriyle etkileşiminin anlaşılması çalışmaları sürecek, buna paralel olarak çeşitli hastalıkların tedavisi için geni ya da kodladığı proteini hedef alan yeni ve etkin ilaçların tasarım ve denenmesine devam edilecektir (sorumlu genin aydınlatılmış olduğu bir çok hastalık için halen bu yönde çalışmalar sürmektedir). Proje bünyesinde robotiklerin ve bilişim teknolojisinin önemi özellikle not edilmelidir. Sadece insan gücü kullanılarak projenin gerçekleştirilebilmesi neredeyse olanaksızdır. Robot kolları olan yüzlerce makine, aynı anda, DNA parçacıklarını dizilim analizi için ince cam tüplere pompalamaktadır. Bunun yanı sıra, veritabanı ve yazılım geliştirme alanlarındaki ilerlemeler de bu projeye hız kazandırmıştır. Teknoloji ilerledikçe ve dizilim bulguları çok büyük bir hacim tutacak şekilde biriktikçe, eldeki bilgilere sahip çıkmak, organize etmek ve bunları yorumlayabilmek için daha sofistike bilgi işlem kaynaklarına gereksinim olacaktır. Proje ile ilgili tüm araştırıcıların dünyanın her yerinden dizilim bulgularına ulaşıp onları kullanabilmeleri, projenin başarısının doğrudan ölçütüdür. Perkin Elmer, Celera Genomics için 1 milyar dolar harcamış, en hızlı analitik cihazları (300 adet) ve yüksek performanslı süper bilgisayar teknolojisini temin etmiştir. Özel bir yazılım ile 80 terabayttan fazla veri işlenebilmiştir. Bu nedenlerle, Celera Genomics’in gen dizilimi analizi yapan diğer tüm laboratuarlara göre en az 3 kat daha hızlı çalışabildiği ifade edilmektedir. Bunun vurgulanması için, Celera laboratuarlarının aylık elektrik faturasının 60.000 dolar olduğu belirtilmektedir. Şirket yöneticileri, 9 ay gibi kısa bir süre içinde etnik kökenleri farklı toplam 5 birey için (3 kadın, 2 erkek) 15 milyara yakın baz çiftinin diziliminin tamamlandığını açıklamaktadır.

http://www.biyologlar.com/gen-nedir-gorevleri-nelerdir-gen-terapisi-nedir

TRANSGENİK BİTKİLER (GDO) 'İN İNSAN SAĞLIĞINA ETKİLERİ

Transgenik bitkiler ya da diğer bir ifadeyle Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO)'ın insan sağlığı üzerine olası etkilerini allerjik, antibiyotik dayanıklılık, yabancı DNA'nın yenmesi, karnabahar mozaik virüsü ve gıda kalitesi açısından incelemek mümkündür. Transgenik Bitkilerin Olası Allerji Etkileri. Belirli gıdalara karşı allerjisi bulunan bireyler, herhangi bir ürünü satın aldıklarında bunun içeriğini inceleyerek allerjik reaksiyona sebep olan maddelerin bulunup bulunmadığını kontrol etmektedirler. Belirgin bir allerjisi bulunmayan kişilerin bile transgenik bitkilerdeki yeni proteinler nedeniyle allerji olma riskleri bulunmaktadır. Dünya'da yaygın olarak ticari üretimi yapılan bazı bitki türlerine ( mısır, pamuk soya ve kanola) Bacillus thuringiensis bakterisinden izole edilen Bt endotoksin geni ve Streptomyceses hygroscopicus bakterisinden izole edilen Bar geni transfer edilerek transgenik bitkiler elde edilmiştir. Bt geni bitkilere aktarıldığında bazı böceklere toksik olan bir protein üreterek bitkileri böceklere dayanıklı hale getirmektedir. Bar geni ise aktarıldığı bitkide bazı herbisitlere (ot öldürücülere) karşı dayanıklılık sağlamaktadır. Ancak şu ana kadar ticari üretimine izin verilen transgenik bitkilerin, transgenik olmayan bitkilerden ileri gelebilecek allerji risklerinden daha fazla risk taşıdığına dair kanıtlar elde edilememiştir. Bugüne kadar yapılan çalışmalardan sadece iki potansiyel problem tam açıklanamamış ve bu iki transgenik bitkinin de insan gıdası olarak kullanımı yasaklanmıştır. Bunlar soya fasulyesi ve Starlink Mısır'dır. Pioneer firması tarafından soya bitkisine Brezilya Nut(Brezilya fındığı)'ından alınan bir gen aktarılmıştır. Buradaki amaç, Brezilya fındığında bol olmasına karşın, soya fasulyesinde az bulunan methionin amino asidi oranını fazlalaştırarak, soya fasulyesinin besin kalitesinin arttırılmasıdır. Ancak Breziya fındığına allerjenlik oldukça yaygın olduğundan, bu allerjenlik etkisi transgenik soyada da gözlenmiştir(Nordlee ve ark.,1996). Soya fasulyesine aktarılan genin aynı zamanda allerjenik reaksiyonları da tetiklediği düşünülmektedir. İlgili firma bu soya fasulyesini hayvan yemi olarak pazarlamayı arzuladıysa da daha sonra bunun hasat, taşıma ve depolama esnasında denetlenmesinin zor olduğu anlaşıldığından, bu transgenik soya fasulyesinin ticari üretim için onay alınmamış ve piyasaya sürülmemiştir. Aventis firması tarafından geliştirilen Starlink transgenik mısır çeşidinin insan gıdası olarak da tüketimi hedeflenmiştir. Ancak bu mısır çeşidi insanlar için allerjik olabileceği endişesi ile sadece hayvan yemi olarak kullanılmak üzere onaylanmıştır. 2001 yılındaki araştırma sonuçlarından elde edilen bulgular, olasılıkla bu transgenik mısırın da allerjen olmadığını göstermesine karşın, uzmanlar arasında tam bir görüş birliğinin oluşmaması nedeniyle bu konudaki tartışmalar halen devam etmektedir. Tartışmaların bazı önemli noktaları şunlardır; a)Aventis şirketi tarafından yapılan denemelerde, mısır tanesine aktarılan proteinin daha sonra ısıtma ve ıslatılma işlemleri ile parçalandığı belirtilmektedir. Böylece ticari olarak pazarlanan gıdaların pişirilmesi veya nemlendirme proseslerinden geçirilmesi sonucunda yabancı protein parçalanmış olacaktır. Ancak uzmanlar kurulu bu işlemlerden sonra bile transgenik proteinin mevcut olabileceğini ve allerjik reaksiyon yapabileceğini düşünmektedirler. Ayrıca, ıslatılma ve ısıtılma işlemleri sonucunda transgenik protein molekülünün biçiminin değişmesi durumunda, mevcut test yöntemleri ile bunun belirlenmesinin mümkün olamayabileceği vurgulanmaktadır. b)A:B:D:'lerindeki Hastalık Kontrol ve Koruma Merkezi, Starlink mısır çeşidinin ürünlerini yiyen kişilerde allerjik reaksiyonların meydana geldiğine dair kanıt bulamamıştır. Ancak bu kuruldaki bilim adamları Hastalık Kontrol ve Koruma Merkezi'nin yaptığı testlerin yeterli hassasiyette olmadığını da belirtmişlerdir. c)A.B.D.'de Starlink mısır ürünlerinin olası allerjik etkilerinin görüldüğünü belirleyen ve doktorlar tarafından verilen sağlık raporları bulunmamaktadır. Allerji testleri, gerek test tüpü reaksiyonları ve gerekse canlılar üzerindeki tepkileri ölçen komplike bir işlemdir. Araştırıcılar değişik deney hayvanlarını (fare, domuz) allerji testleri için kullanmaktadırlar. Ancak bu sonuçlar her zaman doğru çıkmamaktadır. Örneğin Brezilya Nut'ına allerjenliğin saptanması öncelikle fareler üzerinde incelenmiş ve bunun allerjen olmadığı belirlenmiştir. Ancak daha sonra bazı kişilerde bunun allerjen etkilerinin bulunduğu saptanmıştır(Melo ve ark.,1994, Nordlee ve ark.,1999). Günümüzde bazı kişilerde buğday, yumurta ve kivi gibi yaygın yiyeceklere karşı allerjiler oluştuğu dikkate alındığında, bu kişilerde transgenik ürünlere karşı allerjilerin oluşması olasıdır. Ancak günümüzde yapılan araştırmalarda transgenik bitkilerden yapılan gıdaların transgenik olmayan bitkilerden yapılan gıdalardakine oranla daha fazla allerjik risk taşıdığına dair kanıtlar da mevcut değildir. Yatay gen geçişi ve antibiyotik dayanıklılık Transgenik bitkilerin geliştirilmesinde bazı antibiyotik dayanıklılık markırlarının (göstergelerinin) kullanılması nedeniyle, transgenik gıdaların antibiyotik tedavisi gören kişilerde herhangi bir etkisinin olması endişesi doğmuştur. Çünkü doktorların önerdiği antibiyotiklerin yanlış kullanılması sonucunda etkinliklerinin kaybolduğuna dair raporlar bulunmasından dolayı, kamuoyu bu tehlikenin transgenik gıdalarla ortaya çıkabileceği endişesini taşımaktadır. Transgenik bitkilerin geliştirilmesi sırasında belirli antibiyotiklere dayanıklılığı kodlayan DNA parçaları seleksiyon amacıyla kullanılmaktadır. Bu DNA parçalarının laboratuvar aşaması dışında başka bir amacı olmamasına karşın, transgenik bitkilerde sürekli olarak bulunmaktadır. Bu durumda transgenik gıdalar kullanıldığında, varolan antibiyotik problemlerine bir etkisi olacak mıdır sorusu akla gelmektedir. Endişelerden biri de, bir organizmadan diğerine ebeveyn-döl ilişkisine bağlı gen geçişi dışında bir DNA geçişidir. Buna yatay gen geçmesi denmektedir. Ağız, mide ve bağırsaklarda bulunan mikroorganizmalara transgenik gıdalardan bir antibiyotik dayanıklılık geninin geçmesi olasılığı, tedavi amacıyla kullanılan antibiyotiklerin mikroorganizmalara karşı etkisiz kalmasını sonuçlandırabilecektir. DNA'nın yatay geçişi bazen doğal koşullarda da meydana gelebilmektedir. Agrobacterium tumafaciens'in plazmidleri bitkilerde taç uru olarak bilinen hastalığı oluşturarak DNA'nın yatay geçişini gerçekleştirmektedir. DNA'nın yatay transferi laboratuvar koşullarında düşük frekanslarda meydana gelmektedir. Ancak böyle bir yatay geçişin insan bağırsaklarındaki bakterilere geçip geçmeyeceği akla gelmektedir. Bazı koşulların varlığı böyle bir geçişin pek mümkün olamayacağını düşündürmektedir. Çünkü midedeki asidik ortam DNA'yı parçalamaktadır. İnsan midesinin kimyasal içeriğinin benzeri olan hidrofonik asit ve ağız salyası karışımında DNA otuz saniyede parçalanmıştır(Mercer ve ark.,1999). Ayrıca, bazı organizmalar ancak özel koşullarda DNA'yı içerisine alırken, birçok canlıda organizmaya giren yabancı DNA'yı parçalayan mekanizmalar da bulunmaktadır. New Castle Üniversitesinde yapılan bir araştırmada, transgenik soya yiyen kişilerin bağırsaklarındaki mikroorganizmalara antibiyotik dayanıklılık geninin geçtiği rapor edilmiştir. Ancak bu çalışma diğer bilim adamları tarafından da incelenmiş ve bağırsak sisteminde herhangi bir hasar bulunmayan kişilerin dışkılarında transgenik DNA saptanmamıştır. Fakat bağırsak operasyonu geçiren ve bağırsakları kısaltılmış olan kişilerde transgenk DNA'ya rastlanmış ve mikroorganizmaların çok az bir kısmında transgenik DNA bulunmuştur. Bu durum transgenik DNA'nın yatay geçişinin bazı özel koşullarda insan bağırsaklarında da mümkün olabileceğini göstermektedir. Antibiyotik dayanıklılık genlerinin bazıları antibiyotiği inaktif hale getiren veya parçalayan bir enzim oluşturarak işlevini yerine getirmektedir. Böyle bir dayanıklılık geninin fonksiyonu devam edecek olursa, yenen transgenik bitkilerde bu dayanıklılık enziminin çok az bir miktarı da bulunabilecektir Ancak ısıl işlemler sonucunda enzimler inaktif hale gelmektedir. Fakat taze olarak yenen veya ısıl işlem geçirmeden tüketilen transgenik gıdalarla az miktardaki enzim de alınmış olabilecektir. Calgen firmasının transgenik olarak geliştirdiği ve insanlarda enfeksiyonlara karşı kullanılan antibiyotiklerden Gentamisin A ve B, Neomisin ve Kanamisin'e dayanıklılık genlerini içeren Flavr Savr domatesinin onaylanma aşamasında, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) 1993 yılında bu durumla karşı karşıya kalmıştır. İnsan midesinin simulasyonlarını kullanan FDA testlerinde transgenik gıdalardaki enzimlerin mide asitleri tarafından parçalandığı bildirilmiştir. Ciba-Geigy firmasının geliştirdiği transgenik Bt-176 mısır çeşidi de insanlarda kullanılan antibiyotiklere dayanıklılık sağlayan bir geni içermektedir. Penisilin grubundan olan Ampisilin insanlarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak Bt-176'daki antibiyotik dayanıklılık geni sadece prokaryotik (bakteriler) canlılarda aktif olacak şekilde tasarlanmıştır. Yani antibiyotik dayanıklılık geni ökaryotik (hayvan, bitki, insan gibi) canlılarda yani insanlarda ve mısır gibi bitkilerde aktif olamamaktadır. Ampisilin antibiyotiğini inaktif hale getiren enzim mısır bitkisinde üretilmediğinden dolayı, Bt-176 transgenik mısır çeşidi Kanada ve U.S.A.'de 1995 yılında üretime alınması onaylanmıştır. FDA transgenik bitki geliştirilme sürecinde laboratuvar aşamasında seleksiyon amacıyla, insanlarda kullanılmayan antibiyotik türlerinin kullanımını önermektedir. Böylece yatay gen transferi gerçekleşse bile antibiyotik tedavisinde olumsuz bir etkisi gözlenmeyecektir. Araştırıcılar, yeşil floresans protein ve mannoz gibi maddeleri antibiyotik dayanıklılık genleri yerine kullanmaya başlamışlardır(Joersbo ve ark.,1988). Ayrıca, transgenik bitkilerin ticari kullanıma çıkmadan önce antibiyotik dayanıklılık genlerini kaldıran yöntemler üzerinde çalışılmaktadır(Zuo ve ark.,2001). Yabancı DNA'nın Yenmesi Araştırıcılar transgenik bitki oluşturduklarında aslında bu bitkide bulunmayan bir DNA parçasını bitkiye ilave etmiş olmaktadırlar. Çoğunlukla da aktarılan DNA parçası virüs ya da bakteri gibi farklı türlerden gelmektedir. Bu durum acaba bu yabancı DNA parçası yendiği zaman bir zarar oluşturabilir mi? sorusunu akla getirmektedir. Aslında yediğimiz her yemekte bir miktar DNA da yemekteyiz. Ayrıca yediğimiz sebze, tahıl ve etlerde bulunan bakteri ve virüsleri de yani bunların DNA'larını da yemekteyiz. Ancak bu yabancı DNA'ların çoğunluğu midede daha küçük moleküllere parçalanmaktadır. Yine parçalanmayan az bir miktar DNA kan dolaşımında absorbe edilmekte veya dışkı ile atılmaktadır. Almanya'da yapılan bir çalışmada tamamen parçalanmamış DNA parçalarının bağırsak ve farenin vücudundaki durumu incelenmiştir(Schubbert ve ark.,1997). Yenen DNA'nın 100 ile 1700 bazlık kısa parçaları yemekten sonraki sekiz saatte % 5 oranında kalın ve ince bağırsaklarda ve dışkıda saptanmıştır. Yine DNA'nın %0.05 kadar küçük miktarları sekiz saatte kan dolaşımında bulunmuştur. Parçaların büyüklüğü 700 baz çiftine kadar ulaşmıştır. Aynı zamanda yabancı DNA parçaları karaciğer ve dalakta da saptanmıştır. Denemede kullanılan DNA'lar üç farklı türden alınmıştır. Bunlar bakterilere etkili olan M13 virüsünden bir sekans, deniz anasının yeşil renk oluşturan GRP geni ve bitkilerde fotosentezle ilişkili olan Rubisko genidir. Bu üç yabancı DNA'nın küçük miktarları yendikten sonra farenin iç organlarında belirlenmiştir. Aynı şekilde gebe farelerdeki DNA parçaları izlendiğinde, yabancı DNA parçalarının kan dolaşımı yoluyla plesantadan fetüse geçtiği saptanmıştır. Hatta bu DNA parçalarının kromozomlara girebilecekleri spekülasyonuna yol açacak kadar fare kromozomlarının yakınlarında belirlenmişlerdir(Doerfler ,2000). Farelerdeki bu çalışmaya benzer olarak tavuklarla yapılan araştırmalarda, yabancı DNA'ların hızla parçalandığı gösterilmiştir. İngiltere'de yapılan çalışmalarda, tavuklar transgenik mısırla beslenmiş ve yabancı DNA parçaları kursak ve midede az miktarda saptanmış, fakat yabancı DNA'ların parçalanması nedeniyle bağırsak sisteminde saptanamamıştır(Chambers ve ark.,2002). Bir başka çalışmada da transgenik mısırdan elde edilen DNA parçaları koyunun salya ve mide sıvısına konmuş ve 24 saat sonra salyada DNA bulunurken, mide sıvısında DNA tamamen parçalanmıştır(Duggan ve ark.,2000). Bir organizmanın dokularında bulunan yabancı DNA parçalarına ne olmaktadır? Vücudun normal savunma sistemi yabancı DNA'ları parçalamaktadır. Aynı zamanda bazı DNA parçaları konukçunun DNA'sına girerse, genlerin aktivitesini kontrol eden mekanizmalar tarafından etkisiz hale getirilebilecektir. Şimdiye kadar yapılan çalışmalarda transgenik bitkilerden gelen DNA'nın transgenik olmayan bitkilerden aldığımız DNA'lardan daha tehlikeli olduğunu gösteren kanıtlar henüz bulunmamıştır. Karnabahar Mozaik Virüsü (CaMV) Transgenik bitki teknolojisinde bitkiye sokulan genin aktivitesini yönlendirmek için ek bir DNA parçası daha ilave edilmektedir. Her bir genin belirli koşullarda çalışmasını sağlayan bu gen parçasına promotor denmekte ve transgenik bitki elde edilmesinde en yaygın olarak kullanılan promotor, karnabahar mozaik virüsünün 35 S promotorudur. Bu promotor kanola, lahana, brokkoli ve karnabahar gibi bazı sebzelerde karnabahar mozaik hastalığına neden olan virüsten elde edilmektedir. Diğer promotorlar da transgenik teknolojide kullanılmakta fakat CaMV promotoru oldukça farklı durumlarda transgenik proteinin bol miktarda oluşumuna neden olduğundan genellikle tercih edilmektedir. Acaba büyük avantajları bulunan CaMV promotoru bizim hücrelerimize girerek ve genlerimizi çalıştırarak zararlı olabilir mi? endişesini ortaya çıkarmıştır. Şimdi böyle bir olasılığın meydana gelme durumunu inceleyelim. Böyle bir olasılığın gerçekleşmesi için normal hazım sistemindeki parçalanma olaylarından kaçmış olması gerekmektedir. Ancak bu konuda belirli kanıtları gösteren denemeler de mevcut değildir. Fakat, Kohl ve ark.(1999) tarafından çeltik bitkilerinde yapılan çalışmalarda CaMV promotorunun kendisini DNA'ya sokabildiği bir kanıt olarak ileri sürülmektedir. Transgenik bitkilerin karşıtları da bunun insanlar için bir tehdit olduğunu ifade etmektedirler. Çeltikte çalışan araştırıcılar CaMV promotorunun insan ve hayvan dokularındaki durumunu incelememişlerdir. İnsan kromozomları birçok farklı virüsün oluşturduğu DNA sekans parçalarını içermektedir. İnsan kromozomlarında böyle sekansların çokluğu enteresan bir durum olup, onların aktive edilmeleri halinde ne olacağı konusunda çeşitli spekülasyonlar yapılmaktadır. Fakat Turner ve ark.(2001) tarafından yapılan çalışmada, bu sekansların çoğunun binlerce yıldır oluşan içsel değişimler nedeniyle fonksiyonel olmadıkları gösterilmiştir. Bu sekanslar CaMV promotorunun girmesiyle aktive olabilseler bile olasılıkla hiçbir etkileri olamayacaktır (Royal Society,2002). Karnabahar mozaik virüsü promotorunun insan sağlığını tehdit edebileceğine dair çok az kanıt mevcuttur. Fakat karnabahar mozaik hastalığı ile bulaşmış sebzeleri yediğimizden dolayı, insanlar yüzlerce yıldır az miktarlarda da olsa CaMV'nü yemektedirler. CaMV ile şiddetli bulaşık sebzeler arzu edilmemesine rağmen, virüsün yenmesinde ileri gelen bir sağlık problemi hakkında bugüne kadar herhangi bir rapor bulunmamaktadır . Gıda Kalitesi İnsan gıdası olarak kullanılan bitkilerin besleme kalitelerinin arttırılması amacıyla yeni transgenik bitkilerin geliştirilmesi, önümüzdeki yıllarda yoğun bir araştırma alanını oluşturacaktır. Ancak şimdiye kadar yapılan besin kalitesini iyileştirme çalışmaları herbisit ve zararlılara dayanıklılık çalışmalarının gerisinde kalmıştır. Yine de birkaç örnek çalışmada, transgenik bitkilerden elde edilen gıdaların besin içerikleri transgenik olamayanlarla karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Burada akla gelen soru transgenik hale getirilen bitkilerin gıda kalitelerinde önemli değişmeler meydana gelip gelmediğidir. Soya fasulyesinin izoflovan içeriği bu konuda yapılan örnek bir çalışmayı göstermektedir. Soyadaki bazı izoflovanların kireçlenme, akciğer kanseri ve kalp hastalıklarını önlemede yardımcı olduğuna inanılmaktadır. İzoflovanlar insan vücudunda fitoestrojenlere çevrilerek etkili olmaktadırlar. Bu amaçla soya sosu besinlerdeki izoflovan içeriğinin arttırılması amacıyla birçok gıdaya ilave edilmektedir. Sağlıklı beslenmek için soya ürünlerini tüketen kişilerin transgenik soyayı yediklerinde aynı miktarlardaki izoflovanları alıp alamayacakları sorusu önem taşımaktadır. Lappe ve ark.(1999) herbisit tolerant (Roundup Ready) soya çalışmalarında, bunların transgenik olmayanlardan % 12-14 oranında daha az izoflovan içerdiğini rapor etmişlerdir. Bu sonuç gerçekse, transgenik soyanın transgenik olmayanından daha az sağlıklı olduğu ortaya çıkacaktır. Bu çalışmanın sonuçlarına karşın, Monsanto firmasının araştırıcıları tarafından yayınlanan raporlarda transgenik soyanın transgenik olmayanlarla aynı miktarlarda izoflovan içerdiği açıklanmıştır(Padgette ve ark.,1996, Taylor ve ark.,1999). Denemelerin gerçekleştirildiği çevre koşulları, lokasyondan lokasyona ve yıldan yıla değiştiğinden dolayı soyanın farklı izoflovan içeriklerine sahip olması doğaldır. Ancak bu değişim, transgeniklere sokulan genlere mi yoksa büyüme dönemindeki agronomik işlemlere mi bağlanacaktır. Monsanto şirketi tarafından 1992 ve 1993 yıllarında yapılan iki denemenin sonuçları karşılaştırıldığında, izoflovan içeriklerinde yıllar arasında önemli farklılıkların bulunduğu gözlenmiştir. Lappe ve ark.(1999) tarafından yapılan çalışmalarda transgenik soya ve transgenik olmayan soyanın izoflovan içerikleri incelenmiş fakat bu bitkiler yan yana aynı tarlada yetiştirilmemişlerdir. Tohumlar farklı çiftçiler tarafından yetiştirilmiş olup, lokasyon ve agronomik işlemler bakımından bir homojenlik söz konusu olmamıştır. Şimdiye kadar yapılan çalışmalardan soyadaki izoflovan içeriğinin bazı faktörlere bağlı olarak değiştiği anlaşılmaktadır. Değişimin büyüklüğünün fazla olmadığı ve izoflovanların doğal değişkenlikleri ile mukayese yapıldığında, aşırı olmayan orta derecedeki bir farklılığın bulunduğu görülmektedir. Ancak transgenik soyanın izoflovan içerikleri dışındaki hayvansal besleme değerleri, transgenik olmayan soyalarla mukayese edildiğinde aralarında bir farklılığın bulunmadığı saptanmıştır. Fareler, tavuklar, balıklar ve sığırlar üzerinde yapılan denemelerde, hayvanların aynı miktarda yem yediklerinde aynı ağırlıkları kazandıkları belirlenmiştir(Hammond ve ark.,1996). Sonuç Transgenik bitkilerden ileri gelebilecek insan sağlığına olası risklerin incelenmesi sonucunda, şu ana kadar yapılan çalışmalarda bu bitkilerin ekilmesinin ve tüketilmesinin yasaklanmasına yol açabilecek deneysel bulguların mevcut olmadığı gözlenmektedir. Transgenik bitkileri ülkemiz açısından ele aldığımızda, mısır ülkemizde Ege ve Çukurova bölgesinde ikinci ürün olarak ekildiğinde, mısır sap ve koçan kurduna karşı 4-5 defa ilaçlanmaktadır. Bu alanlarda böceklere dayanıklı transgenik Bt mısır üretildiğinde gerek ilaçlama masrafları ve gerekse ilaçlamadan ileri gelecek çevresel zararlar daha az olabilecektir. Günümüzde Dünya genelinde transgenik bitkilerin ekimi 67 milyon hektara yaklaşmaktadır. Bu üretimin büyük bir kısmını böceklere dayanıklı transgenik mısır ve pamuk ile herbisitlere dayanıklı soya oluşturmaktadır. Üretimin büyük çok bir bölümü de ABD, Kanada, Arjantin, Çin ve Brezilya gibi ülkelerde gerçekleştirilmektedir. Ülkemizin önemli oranda mısır ve soya yemine gereksinimi bulunmakta ve bu gereksinim Arjantin ve Brezilya gibi ülkelerden sağlanmaktadır. Bu ülkelerin büyük oranda transgenik mısır ve soya ekilişlerinin bulunması ithal edilen yemlerin transgenik bitkilerden yapılmış olabileceğini akla getirmektedir. Ancak daha önce açıklanan araştırma sonuçlarından bunların herhangi bir risk içerdiklerini de söylemek pek mümkün değildir. Her ülke transgeniklerin ticari üretimi ve kullanımı için belirli yasal düzenlemeler getirmiştir. Ülkemizde de transgeniklerin belirli kurallar altında alan denemelerine müsaade edilmekte, ancak ticari üretimine izin verilmemektedir.. Bugüne kadar transgenik bitki üretiminden ileri geleceği varsayılan zararların hiçbirinin gerçekleşmemiş olması, bunların gerek Dünya'da ve gerekse ülkemizde yetiştirilebilme olasılıklarının bulunduğunu ortaya koymaktadır. Literatür Listesi Chambers,P.A., P.S.Duggan, J.Heritage, and J.M.Forbes,2000. The fate of antibiotic resistance marker genes in transgenic plant feed material fed to chickens, Journal of Antimicrobial Chemotherapy. 49 : 161-164. Doerfler,W.,2000. Foreign DNA in mammalian systems. Wiley-VCH : Weinheim, Germany. Duggan,P.S., R.A.Chambers, J.Heritage, and J.M.Forbes,2000. Survival free DNA encoding antibiotic resistance from transgenic maize and the transformation activity of DNA in ovine salvia, ovine rumen fluid and silage effluent. FEMS Microbiology Letter, 191 : 71-77. Hammond,B.G., J.L.Vicini, G.F.Hartnell, M.W.Naylor, C.D.Knight, E.H.Robinso , R.L.Fuchs, and S.R.Padgette,1996. The feeding value of soybeans fed to rats, chickens, catfish and dairy cattle is not altered by genetic incorporation of glyphosate tolerance, Journal of Nutrition, 126 : 717-727. Joersbo,M., I.Donaldson, J.Kreiberg, S.G.Peterson, J.Brunstedt, and F.T.Okkels,1998. Analysis of mannose selection used for transformation of sugar beet. Molecular Breeding 4 : 111-117. Kohl,A., S.Griffiths, N.Palacios, R.M.Thyman, P.Vain, D.A.Laurie, and P.Christou,1999. Molecular characterization of transforming plasmid rearrangement in transgenic rice reveals a recombination hotspot in the CaMV promotor and confirms the predominance of microhomolgy mediated recombination. The Plant Journal !7(6) : 591-601. Lappe,M.A., E.B.Bailey, C.Childress, and K.D.R.Setchell,1999. Alterations in clinically important Phytoestrogens in genetically modified herbicide tolerant soybeans. Journal of Medicinal Food, Vol.No.4. Melo,V.M.M., J.Xavier-Fiho, M.S.Lima, and A.Provvost-Dannon,1994, Allergenicity and tolerance to proteins from Brazil-nut (Berthdietia excelsa H.B.K.) Food and Agricultural Immunology 6(2) : 185-195. Mercer,K.K., K.P.Scott, W.A.Bruce-Johnson, L.A.Glover, and H.J.Flint,1999. Fate of free DNA and transformation of the oral bacterium. Streptococcus gardeni D.L.1.by plasmid DNA in human saliva. Applied and Environmental Microbiology 65(1) : 6-10. Nordlee,J.A., S.L.Taylor, J.A.Townsend, L.A.Thomas, and R.K.Bush,1996. Identification of a Brazil-nut allergen in transgenic soybeans. New England Journal of Medicine. 334 : 688-692. Royal Society.2002. Gentically modified plants for food use and human health-an update. London Turner,G., M.Barbulescu, M.Su, M.I.Jensen-Seaman, K.K.Kidd and J.Lenz.2001. Insertional polymorphsims of full-length endogenous retroviruses in humans. Current Biology 11,1531-1535. Zuo,J., Q.W.Nu, S.G.Moller, and N.H.Chua,2001. Chemical-regulated site-specific DNA excision transgenic plants. Nature Biotechnology 19 : 157-161. Pof.Dr.Muzaffer TOSUN E.Ü.Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü, Bornova-İzmir

http://www.biyologlar.com/transgenik-bitkiler-gdo-in-insan-sagligina-etkileri

TRANSGENİK BİTKİLERDEKİ RİSKLER VE ENDİŞELER

Dünya’da en yaygın olarak ticari üretime geçmiş olan bazı transgenik bitkilere ( mısır, pamuk soya ve kanola) Bacillus thuringiensis bakterisinden izole edilen Bt endotoksin geni ve Streptomyceses hygroscopicus bakterisinden izole edilen bar geni transfer edilmiştir. Bt geni bitkilere aktarıldığında bazı böceklere toksik olan bir protein üreterek bitkileri böceklere dayanıklı hale getirmektedir. Bar geni ise aktarıldığı bitkiyi bazı herbisitlere (ot öldürücülere) karşı dayanıklılık sağlamaktadır. Transgenik bitkilerden ileri gelebileceği düşünülen endişeler ; insan sağlığına, çevre sağlığına ve mevcut tarım sistemine etkiler olarak belirtilebilir. Şu ana kadar yapılan çalışmalarda, transgenik bitkilerden ileri gelebilecek zarar risklerinin transgenik olmayanlardan ortaya çıkabilecek risklerden daha yüksek oranda bulunmadığını göstermektedir. Giriş Transgenik bitkilerden ileri gelebilecek riskleri üç ana grup altında toplamak mümkündür. Bunlar ; 1. İnsan sağlığına etkileri, 2. Çevreye etkileri, 3. Mevcut tarım sistemine etkileri olup, sırasıyla olası etkilerin neler olabileceklerini daha yakından inceleyebiliriz. 1.İnsan sağlığına etkileri 1.1.Transgenik Bitkilerin Allerji Etkileri. Belirli gıdalara karşı allerjisi bulunan bireyler, herhangi bir ürünü satın aldıklarında bunun içeriğini inceleyerek allerjik reaksiyona sebep olan maddelerin bulunup bulunmadığını kontrol etmektedirler. Belirgin bir allerjisi bulunmayan kişilerin bile transgenik bitkilerdeki yeni proteinler nedeniyle allerji olma riskleri bulunmaktadır. Dünya’da en yaygın olarak ticari üretime geçmiş olan transgenik bitkilere ( mısır, pamuk soya ve kanola) Bacillus thuringiensis bakterisinden izole edilen Bt endotoksin geni ve Streptomyceses hygroscopicus bakterisinden izole edilen bar geni transfer edilmiştir. Bt geni bitkilere aktarıldığında bazı böceklere toksik olan bir protein üreterek bitkileri böceklere dayanıklı hale getirmektedir. Bar geni ise aktarıldığı bitkiyi bazı herbisitlere (ot öldürücülere) karşı dayanıklılık sağlamaktadır. Ancak şu ana kadar ticari üretimine izin verilen transgenik bitkilerin, transgenik olmayan bitkilerden ileri gelebilecek allerji risklerinden daha fazla risk taşıdığına dair kanıtlar elde edilememiştir. Şu ana kadar yapılan çalışmalardan sadece iki potansiyel problem tam açıklanamamış ve bu iki transgenik bitki de insan gıdası olarak kullanımı yasaklanmıştır. Bunlar soya fasulyesi ve Starlink Mısır’dır. Pioneer firması tarafından soya bitkisine Brezilya Nut’ından alınan bir gen aktarılmıştır. Buradaki amaç, Brezilya Nut’ında bol olan ve soya fasulyesinde az bulunan methionin amino asidinin oranını fazlalaştırarak, soya fasulyesinin besinsel kalitesinin arttırılmasıdır. Ancak Breziya Nut’ına allerjenlik oldukça yaygın olduğundan, bu allerjenlik etkisi transgenik soyada da gözlenmiştir(Nordlee ve ark.,1996). Soya fasulyesine aktarılan genin aynı zamanda allerjenik reaksiyonları da tetiklediği anlaşılmaktadır. Firma bu soya fasulyesini hayvan yemi olarak pazarlamayı düşündü ise de daha sonra bunun hasat, taşıma ve depolama esnasında denetlenmesinin zor olduğu anlaşıldığından, bu transgenik soya fasulyesi ticari üretim için onay almayarak, piyasaya sürülmemiştir. Aventis firması tarafından geliştirilen Starlink transgenik mısır çeşidinin insan gıdası olarak ta tüketimi hedeflenmiştir. Ancak bu mısır çeşidinin insanlar için allerjik olabileceği endişesi ile sadece hayvan yemi olarak kullanılmak üzere onaylanmıştır. 2001 yılındaki araştırma sonuçlarından elde edilen bulgular, muhtemelen bu transgenik mısırın da allerjen olmadığını göstermesine karşın, uzmanlar arasında tam bir görüş birliğinin oluşmaması nedeniyle bu konudaki tartışmalar halen devam etmektedir. Tartışmaların bazı önemli noktaları şunlardır; a)Aventis şirketi tarafından yapılan denemelerde, mısır tanesindeki aktarılan proteinin ısıtma ve ıslatılma işlemleri ile parçalandığı belirtilmektedir. Böylece ticari olarak pazarlanan gıdaların pişirilmesi veya nemlendirme proseslerinden geçirilmesi sonucunda yabancı protein parçalanmış olacaktır. Ancak uzmanlar kurulu bu işlemlerden sonra bile transgenik proteinin mevcut olabileceğini ve allerjik reaksiyon yapabileceğini düşünmektedirler. Ayrıca, ıslatılma ve ısıtılma işlemleri sonucunda transgenik protein molekülünün biçiminin değişmesi durumunda, mevcut test yöntemleri ile bunun belirlenmesinin mümkün olamayabileceği vurgulanmaktadır. b)A:B:D:’lerindeki Hastalık Kontrol ve Koruma Merkezi, Starlink mısır çeşidinin ürünlerini yiyen kişilerde allerjik reaksiyonların meydana geldiğine dair kanıt bulamamıştır. Ancak bu kuruldaki bilim adamları Hastalık Kontrol ve Koruma Merkezi’nin yaptığı testlerin yeterli hassasiyette olmadığını da belirtmişlerdir. c)A.B.D.’de Starlink mısır ürünlerinin olası allerjik etkilerinin görüldüğünü gösteren doktorlar tarafından verilen sağlık raporları bulunmamaktadır. Allerji testleri, gerek test tüpü reaksiyonları ve gerekse canlılar üzerindeki tepkileri ölçen komplike bir işlemdir. Araştırıcılar değişik deney hayvanlarını (fare, domuz) allerji testleri için kullanmaktadırlar. Ancak bu sonuçlar her zaman doğru çıkmamaktadır. Örneğin Brezilya Nut’ına allerjenliğin saptanması öncelikle fareler üzerinde incelenmiş ve bunun allerjen olmadığı belirlenmiştir. Ancak daha sonra bazı kişilerde bunun allerjen etkileri bulunduğu saptanmıştır(Melo ve ark.,1994, Nordlee ve ark.,1999). Günümüzde bazı kişilerde buğday, yumurta ve kivi gibi yaygın yiyeceklere karşı allerjiler oluştuğu dikkate alındığında, bu kişilerde transgenik ürünlere karşı allerjilerin oluşması olasıdır. Ancak günümüzde yapılan araştırmalarda transgenik bitkilerden yapılan gıdaların transgenik olmayan bitkilerden yapılan gıdalarınkinden daha fazla allerjik risk taşıdığına dair kanıtlar da mevcut değildir. 1.2.Yatay gen geçişi ve antibiyotik dayanıklılık Transgenik bitkilerin geliştirilmesinde bazı antibiyotik dayanıklılık markırlarının kullanılması nedeniyle, transgenik gıdaların antibiyotik tedavisi gören kişilerde herhangi bir etkisinin olması endişesini doğurmuştur. Çünkü doktorların önerdiği antibiyotiklerin yanlış kullanılması sonucunda etkinliklerinin kaybolduğuna dair raporlar bulunmasından dolayı, kamuoyu bu tehlikenin transgenik gıdalarla ortaya çıkabileceği endişesini taşımaktadır. Transgenik bitkilerin geliştirilmesi sırasında belirli antibiyotiklere dayanıklılığı kodlayan DNA parçaları seleksiyon amacıyla kullanılmaktadır. Bu DNA parçalarının laboratuvar aşaması dışında başka bir amacı olmamasına karşın, transgenik bitkilerde sürekli olarak bulunmaktadır. Bu durumda transgenik gıdalar kullanıldığında, varolan antibiyotik problemlerine bir etkisi olacak mıdır? Sorusu akla gelmektedir. Endişelerden biri de, bir organizmadan diğerine ebeveyn-döl ilişkisine bağlı gen geçişi dışında bir DNA geçişidir. Buna yatay gen geçmesi denmektedir. Ağız, mide ve bağırsaklarda bulunan mikroorganizmalara transgenik gıdalardan bir antibiyotik dayanıklılık geninin geçmesi olasılığı, tedavi amacıyla kullanılan antibiyotiklerin mikroorganizmalara karşı etkisiz kalmasını sonuçlandırabilecektir. DNA’nın yatay geçişi bazen doğal koşullarda da meydana gelebilmektedir. Agrobacterium tumafaciens’in plazmidleri bitkilerde taç uru olarak bilinen hastalığı oluşturarak DNA’nın yatay geçişini gerçekleştirmektedir. DNA’nın yatay transferi laboratuvar koşullarında düşük frekanslarda meydana gelmektedir. Ancak böyle bir yatay geçişin insan bağırsaklarındaki bakterilere geçip geçmeyeceği akla gelmektedir. Bazı koşulların varlığı böyle bir geçişin pek mümkün olamayacağını düşündürmektedir. Çünkü midedeki asidik ortam DNA’yı parçalamaktadır. İnsan midesinin kimyasal içeriğinin benzeri olan hidrofonik asit ve ağız salyası karışımında DNA otuz saniyede parçalanmıştır(Mercer ve ark.,1999). Ayrıca, bazı organizmalar ancak özel koşullarda DNA’yı içerisine alırken, birçok canlıda organizmaya giren yabancı DNA’yı parçalayan mekanizmalar da bulunmaktadır. New Castle Üniversitesinde yapılan bir araştırmada, transgenik soya yiyen kişilerin bağırsaklarında, antibiyotik dayanıklılık geninin bağırsaklardaki mikroorganizmalara geçtiği rapor edilmiştir. Ancak bu çalışma diğer bilim adamları tarafından incelenmiş ve bağırsak sisteminde herhangi bir hasar bulunmayan kişilerin dışkılarında transgenik DNA saptanmamıştır. Fakat bağırsak operasyonu geçiren ve bağırsakları kısaltılmış olan kişilerde transgenk DNA’ya rastlanmış ve mikroorganizmaların çok az bir kısmında transgenik DNA ‘ya da rastlanmıştır. Bu durum transgenik DNA’nın yatay geçişinin bazı özel koşullarda insan bağırsaklarında da mümkün olabileceğini göstermektedir. Antibiyotik dayanıklılık genlerinin bazıları antibiyotiği inaktif hale getiren veya parçalayan bir enzim oluşturarak işlevini yerine getirmektedir. Böyle bir dayanıklılık geninin fonksiyonu devam edecek olursa, yenen transgenik bitkilerde bu dayanıklılık enziminin çok az bir miktarı da bulunabilecektir Ancak ısıl işlemler sonucunda enzimler inaktif hale gelmektedir. Fakat taze olarak yenen veya ısıl işlem geçirmeden tüketilen transgenik gıdalarla az miktardaki enzim de alınmış olabilecektir. İnsanlarda enfeksiyonlara karşı kullanılan antibiyotiklerden Gentamisin A ve B, Neomisin ve Kanamisin’e dayanıklılık genlerini içeren Calgen firmasının transgenik olarak geliştirdiği Flavr Savr domatesinin onaylanma aşamasında, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) 1993 yılında bu durumla karşı karşıya kalmıştır. İnsan midesinin simulasyonlarını kullanan FDA testlerinde transgenik gıdalardaki enzimlerin mide asitleri tarafından parçalandığı rapor edilmiştir. Ciba-Geigy firmasının geliştirdiği transgenik Bt-176 mısır çeşidi de insanlarda kullanılan antibiyotiklere dayanıklılık sağlayan bir geni içermektedir. Penisilin grubundan olan Ampisilin insanlarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak Bt-176’daki antibiyotik dayanıklılık geni sadece prokaryotik (bakteriler) canlılarda aktif olacak şekilde dizayn edilmiştir. Yani antibiyotik dayanıklılık geni ökaryotik canlılarda yani insan ve mısır gibi bitkilerde aktif olamamaktadır. Ampisilin antibiyotiğini inaktif hale getiren enzim mısır bitkisinde üretilmediğinden dolayı, Bt-176 transgenik mısır çeşidi Kanada ve U.S.A.’de 1995 yılında üretime alınması onaylanmıştır. FDA transgenik bitki geliştirilme sürecinde laboratuvar aşamasında seleksiyon amacıyla, insanlarda kullanılmayan antibiyotik türlerinin kullanımını önermektedir. Böylece yatay gen transferi gerçekleşse bile antibiyotik tedavisinde olumsuz bir etkisi gözlenmeyecektir. Araştırıcılar, yeşil floresans protein ve mannoz gibi maddeleri antibiyotik dayanıklılık genleri yerine kullanmaya başlamışlardır(Joersbo ve ark.,1988). Ayrıca, transgenik bitkilerin ticari kullanıma çıkmadan önce antibiyotik dayanıklılık genlerini kaldıran yöntemler üzerinde çalışılmaktadır(Zuo ve ark.,2001). Pof.Dr.Muzaffer TOSUN E.Ü.Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü, Bornova-İzmir KAYNAK: ibreliler.com

http://www.biyologlar.com/transgenik-bitkilerdeki-riskler-ve-endiseler

Gen Aktarımlı Canlılar - Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar - GDO / GMO

Son yılların en gözde tartışmalarından biri genetik olarak değişikliğe uğratılmış organizmalar üzerinedir. Kısa adıyla GMO ya da GDO (Genetically Modified Organisms-Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar), genetik müdahale yöntemleriyle genetik yapısına bitki, bakteri, virüs vb. herhangi bir başka canlıdan alınan gen veya genlerin aktarılmasıyla elde edilen yeni organizmalardır. Ekimi en yaygın genetiği değiştirilmiş bitkiler soya, mısır, pamuk ve kanoladır. Tübitak verilerine göre, dünyada üretilen 72 milyon hektar soyanın %57.5’ini, 140 milyon hektar mısırın %11’ini, 34 milyon hektar pamuğun %21’ini ve 25 milyon hektar kanolanın da %14’ünü transgenik çeşitler oluşturmaktadır(Kefi, 2005). Bununla birlikte, buğday, ayçiçeği, pirinç, domates, patates, papaya ve yer fıstığı gibi ürünlerin de transgenik olarak üretildiği, muz, ahududu, çilek, kiraz, ananas, biber, kavun ve karpuzun da denemelerinin yapıldığı bilinmektedir (Ölçü, 2005). GDO’lu bitki ekim alanlarını büyükten küçüğe sıralanacak olursa bu ülkeler; ABD, Arjantin, Kanada, Brezilya, Çin, Avustralya, Hindistan, Romanya, Uruguay, İspanya, Meksika, Filipinler, Kolombiya, Bulgaristan, Honduras, Almanya ve Endonezya’dır. 2004 yılında ise Almanya ve Bulgaristan’ın listeden silinip Paraguay’ın eklenmesiyle ülke sayısı 17’ye inmiştir. Genetiği değiştirilmiş gıdaların ticaretinin yaygınlaştığı 1996 yılında, bu bitkileri eken ülke sayısı 6 iken, bu sayı 2003 yılında 3 kat artışla 18’e çıkmıştır (Ölçü, 2005). İsviçre, Tayland, Suudi Arabistan, Bolivya, Cezayir, Gana, Zambiya ve Gürcistan ise genetiği değiştirilmiş ürün yetiştiriciliğini yasaklayan ülkeler arasındadır.(Bloomberg, Warren Giles, 2006). İspanya, Avrupa ülkeleri içinde genetiği değiştirilmiş gıda ya da gıda bileşeni üretmeyen tek ülkedir (Gillis &Blustein, 2006). Türkiye’de GDO’ların ekimi, dikimi, üretimi ve ithalatı kanunen tamamıyla yasaktır. Ancak, 2003 yılında Türkiye’nin yurt dışından satın aldığı tarım ürünlerine ve bu ürünleri aldığı ülkelere bakacak olursak, satın alınan 800 bin ton soyanın %90’ının ve 1.8 milyon ton mısırın da %80’inin ABD ve Arjantin kaynaklı olduğunu görürüz. ABD ve Arjantin’den elde edilen ürünlerin özellikle de mısır ve soyanın GDO olmama ihtimali oldukça düşüktür. Fakat, Türkiye’de ne gümrüklerde ne de diğer bölgelerde GDO analizi yapabilecek alt yapıya sahip akredite bir laboratuar olmadığından, ithal edilen ürünler kontrolsüz olarak sınırlarımızdan girmektedir.(Ölçü, 2005, ) Dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli husus da, özellikle mısır ve soya gibi ürünlerin şekerlemeler, asitli içecekler, çocuk mamaları, sebze püreleri vb. birçok hazır gıda maddesinin içinde bulunduğudur. Mısırın 700, soyanın ise 900 çeşit gıda maddesi içinde kullanıldığı (Ölçü, 2005)düşünülürse transgenik gıdaların dolaylı tüketim miktarının önemi açıkça görülecektir.GDO, oldukça tartışmalı bir teknolojidir ve somut etkilerinin görülebilmesi için uzun bir zamana ihtiyaç vardır. GDO sorunu aynı zamanda bir biyogüvenlik, biyoçeşitlilik, sağlıklı insan-hayvan-çevre ayrıca tekelleşme ve demokrasi sorunudur. Biyogüvenlik sorunudur, çünkü, aktarılan gen kaynağından, genin aktarıldığı organizmaya istenen özelliklerin yanında istenmeyen özelliklerin de taşınması mümkündür. Kaldı ki transfer edilen genin sadece aktarıldığı organizmadaki bazı etkileri şimdiden görülebilir. Oysa transgenik ürünleri tüketen insan ve hayvan bünyesindeki etkiler oldukça komplekstir ve zaman içinde birikerek ve değişerek ortaya çıkacaktır. Ayrıca GDO’lar biyolojik olarak yayılabilir özelliktedir. Yani bitkilere tozlaşma döneminde böcek, rüzgar vb. etkenlerle taşınan polenler, GDO kaynaklı ise, yapısına girdiği normal özellikteki bitkinin de genetiğini değiştirmektedir. Bu kontrolsüz bir aktarım olduğu için de sonuçlarının ne olacağı kestirilemez. Bu etkileşimin şeker pancarı ve kanola bitkisinde çok daha kolay olduğubilinmektedir. (Ölçü, 2005)Biyoçeşitlilik sorunudur, çünkü, bitkilere aktarılan gen ya da genler için herhangi bir kaynak kısıtlaması yoktur. Evrimsel olarak farklı noktalardaki canlılardan birinden diğerine aktarılan gen ya da genlerin, aktarıldığı organizmada çalışabilmesi için o organizmanın yapısal değişikliğe uğraması gerekmektedir. Bu değişikliğin zaman içinde mevcut türlerde meydana getirebileceği etki ya da etkiler bilinmemektedir. Ayrıca GDO ürünlerin tarımının yaygınlaşmasına bağlı olarak, tozlaşma vb. doğal ve kontrolsüz etkilerle, bir bitkiden diğerine aktarılan genlerin, bulunduğu bitkinin özeliklerini değiştirmesiyle birlikte mevcut türlerin de azalması ve hatta tek tipleşmesi de olasıdır. İnsan sağlığı sorunudur, çünkü, alerjik, patolojik, toksikolojik ve kanserojenik etkileri henüz bilinmemektedir. GDO’lardaki genetik değişiklik, bitkinin kurak şartlara daha iyi uyum göstermesini sağlamak, bitkiyi böcek benzeri zararlılardan korumak, çeşitli nedenlerden ötürü oluşan bitki hastalıklarına ve antibiyotiğe karşı bitkiye dayanıklılık kazandırmak, o bitkiden üretilecek gıdanın raf ömrünü uzatmak vb. amaçlarla yapılmaktadır. Tüm bu farklı amaçtaki etkilere sahip genlerin insan organizmasında meydana getirebileceği yararlı ya da zararlı etkiler ve bunların komplikasyonları henüz tanımlanmamıştır. Örneğin antibiyotiğe dirençli gene sahip gıda ile beslenmiş bir hastanın antibiyotik tedavisine cevap verip vermeyeceği ya da ne ölçüde cevap vereceği bilinmemektedir. Bazı çevreler GDO’lu gıda tüketiminin pek çok hastalığın önemli etkenlerinden biri olduğunu ileri sürmektedir. Bunların başlıcaları, koroner kalp hastalıkları ve alzaymer olarak gösterilmektedir. Bu hastalık listesini diyabetten kronik kalp hastalığına, romatizmadan arterioskleroza kadar uzatmak mümkün. (Topal, 2005)İlginçtir ki Avrupa Birliği 1998’de hormonla muamele edilmiş sığır etleri ve ürünlerini kanser riski taşıdığı endişesiyle satın almayı reddettiğinde ABD ve Kanada tarafından 126 milyon dolar ödemeye mahkum edilmiştir. Gerekçe ise AB’nin bu ürünleri tüketenlerin kanser olduğunu bilimsel olarak kanıtlayamamış olmasıdır(Bloomberg, Warren Giles, 2006). Aynı ülkeler şimdi de aslında bilimsel olarak imkansız olan bu gerekçeyi GDO’ları reddetmenin tek şartı olarak sunuyor. Çünkü biliyorlar ki kanser gibi hastalıklar yalnızca bir faktörden dolayı oluşmaz ve her zaman saklanacakları başka bir faktör bulmak mümkündür. Bununla birlikte bu hususta taraflı “bilim insanları”nın etkisi de tartışılabilir. Hayvan sağlığı sorunudur, çünkü, GDO’ların zehrinden ölen böcekleri yiyen diğer hayvanlar da genetiği değiştirilmiş bu organizmalardan etkilenebilirler. Ayrıca polenlerin taşınmasına yardım eden canlılar bu olay sırasında bahsi geçen organizmaların “zararlı” etkilerinden nasiplerini alırlar. Bununla birlikte GDO bitkiler hayvan yemi olarak kullanılmak üzere de yetiştirildiğinden hayvanlar da doğrudan tüm risklere açıktır. Unutulmamalıdır ki tabiat barındırdığı tüm canlı çeşitleriyle bir bütün olduğundan bir türün risk altında olması diğer türlerin de risk altında olması anlamına gelir. Çevre sağlığı sorunudur, çünkü, kimyasallara olan bağımlılık artmaktadır. ABD, Arjantin ve Kanada gibi biyoteknoloji devleri her ne kadar “GDOlar için daha az kimyasal kullanmak yeterli olacaktır” söylemiyle yola çıktılarsa da, ürettikleri GDO tohumlarını patentledikleri gibi bu organizmaların yetiştirilmesi sırasında kullanılacak kimyasalları üreten şirketleri de satın alarak çiftçiye “bu ilaçları kullanırsanız ürününüz asla zarar görmeyecektir” garantisini vermişlerdir. Yapılan araştırmalar, bu politikanın, GDO yetiştiren çiftçilerin ürüne zarar vermediği gerekçesiyle normal olarak kullandıklarından çok daha fazla miktarda kimyasal kullanmalarına neden olduğunu göstermiştir. Bundan başka, bitkinin hasadıyla birlikte toprağa karışan gen ve gen artıkları topraktaki mikroorganizma yapısını ve toprağın kimyasını bozmaktadır. Ayrıca GDOların savunma amaçlı ürettikleri toksinlere böcek ve diğer zararlıların ya da bulaşabileceği başka bir canlının direnç geliştirme ihtimali de unutulmamalıdır. Örneğin birkaç ay önce İngiltere’de yağlık tohum kolzada kullanılan bir gen dizisinin aynı tarlada yetişen yabani hardala bulaştığı tespit edildi. Bulaşan gen dizisi o kolzada ot ilacına dayanıklılık sağlayan bir gen dizisi. Yabani ot ilacı, yabani ota da bulaşırsa bu tehlike demektir. Çünkü bu durum o yabani otun artık daha güçlü ilaçlarla yok edilebileceği anlamına gelir( Bayram, 2006 ). Daha güçlü ilaç ya da daha fazla kimyasal ise daha fazla çevre kirliliği demektir. Tekelleşme ve sosyo-ekonomik bir sorundur,çünkü, üretilen bitki tohumları patentlenmektedir. Monsanto, DuPont ve Syngenta Dow gibi biyoteknoloji devleri GDO ürün piyasasını ellerinde tutmaktadırlar. Pastanın en büyük dilimi ise (yaklaşık %90) Monsanto’ya aittir. Bu şirketler yalnızca tohumları patentlemekle kalmayıp, zirai mücadele ilacı üreten firmaları da satın almakta ve bu alanı da tekelleştirmektedirler. Ayrıca oluşturdukları lobilerle hükümetler ve birebir çiftçilerle de anlaşmalar yaparak yalnızca daha fazla kar amacı güden taleplerinin karşılanmasını sağlamakta ve kendilerine bağımlı hale getirmektedirler. En çarpıcı örneklerden birisi “Basmati” tohumudur. Ezelden beri Hindistan’a ait olan “Basmati” adındaki çeltik tohumunun patentini Texas’lı bir şirket almış ve adını “Texati” koymuştur. Hindistan’a ait olan bu çeltik artık Texas’lı bir şirketindir ve bu tohumu ekmek isteyenler artık bu yabancı şirketten satın almak zorundadırlar. Bu konuya ilişkin son gelişme, geçtiğimiz günlerde (7 şubat 2006) yapılan toplantıda Dünya Ticaret Örgütü’nün, Avrupa Birliği ve 6 üye ülkesinin genetiği değiştirilmiş gıda ve ürünlerini kabul etmeyerek uluslar arası ticaret yasalarını ihlal ettiğini açıklamasıdır. Bahsi geçen bu 6 ülke belli başlı bazı biyoteknolojik ürünler konusunda ulusal yasak getiren Avusturya, Fransa, Almanya, Yunanistan, İtalya ve Lüksemburg’tur( GİLLİS & BLUSTEİN , 2006). Genetiği değiştirilmiş ürünler ilk olarak 1990’ların ortalarında ABD’de pazara girmiştir. Bugüne kadar geliştirilmiş olan transgenik ürünlerin büyük çoğunluğu ticari anlamda başarısızlığa uğramış olmakla birlikte Monsanto, Sygenta ve diğer tarımsal üretim yapan büyük şirketlerin geliştirdiği ürünler dikkate değer bir ticari başarı elde etmiştir. Amerika’nın aksine, Avrupa’da transgenik ürün fabrikasyonunda gelişmeler 1998’de başlamıştır. Ancak bundan önce ABD, Avrupa’ya her yıl tonlarca transgenik ürün satmıştır. Avrupa Birliği 1998’den 2004’e kadar olan altı yıllık süreçte yeni transgenik ürün alımı için gereken resmi izinleri durdurmuştur. Bahsi geçen altı ülke de Avrupa genelinde geniş yayılma alanına sahip bu tür ürünlere ulusal yasak getirmiştir. İşte Amerika ve müttefiklerinin DTÖ yasalarınca yeni ürünler için dayatması son toplantıda gerçekleşmiş ve ABD, ulusal yasakların ancak sağlam bilimsel dayanaklarla konabileceği şartını dile getirmiştir. Sonuç olarak da toplantı ABD, Arjantin ve Kanada’nın AB’yi şikayetinin haklı bulunması ve durumun bu üç büyük biyoteknoloji ülkesi lehine değiştirilmesi kararıyla sona ermiştir (GİLLİS &BLUSTEİN, 2006) ABD “ticari yasa ihlali” konusunu ilk defa 2003’te, AB, üye ülkelerinde üretilecek ya da satılacak GDO’lu ürün çeşidi sayısını 18’de durdurduğu ve yeni çeşitler üzerinde GDO denemelerine karşı de facto bir moratoryumu başlattığı zaman dile getirmişti. Şimdi ise Avrupa, DTÖ’nün “yeni ürünler için lisans alınmasını engellemek üzere moratoryum ilan ederek uluslar arası ticaret kurallarını bozduğu” kararıyla, pazarına GDO ürünleri sokmak hususunda yeniden baskı altında( Miller & Kilman, 2006).AB 2004’te özellikle ABD’de yaygın olarak yetişen tatlı mısırın pazarına girmesini kabul etmesiyle moratoryumu sona erdirmişti. (Cage, 2006) Ayrıca ABD, Avrupa’da genetiği değiştirilmiş ürünler ile ilgili yapılan çalışmaları çok yavaş olarak nitelemekte ve Avrupalı tüketicilerin bu tür ürünlerin ayırt edilmesi ve GDO olarak etiketlenmesi isteğinin de (biyoteknoloji şirketlerinin baskılarının da etkisiyle) “gereksiz” olduğunubildirmektedir. (GİLLİS & BLUSTEİN 2006) Dikkate değer bir diğer konu da Amerikan ticaret heyetinin yeni onay istemlerinin GDO ÜRÜN ÜRETMEK DEĞİL, BU ÜRÜNLERİ İTHAL ETMEK doğrultusunda olmasıdır. ( POLLACK, 2006) Avrupa’nın karar karşısında vereceği tepki oldukça önemlidir. Zira alınan karar, en son yasal yayımlanma sürecine kadar değiştirilmez ise AB üye ülkelerinde, Asya ve Afrika’nın DTÖ’ye üye bir çok ülkesinde hatta Amerika’nın bazı ülkelerinde bile genetiği değiştirilmiş ürünlerin kabul edilmesine yönelik bir silah olarak kullanılabilir. Sonuç ABD’de, 2003 yılında Bush yönetimini bu konuda baskılamış olan ve hala aynı amacı güden bazı pro-biyoteknoloji grupları tarafından sevinçle karşılandı. Çiftlik sahipleri ve biyoteknoloji avukatları bu kararın, transgenik ürünler konusunda Avrupa’nın direncini kıracağını ve daha da önemlisi dünya çapında oluşan anti-biyo teknoloji yaklaşımını yumuşatacağını umuyorlar. ( GİLLİS & BLUSTEİN 2006) Ulusal mısır üreticileri başkanı Leon Corzine, DTÖ kararı için “bu dünyaya Avrupa’nın yanlış olduğunu anlatan net bir mesajdır” dedi ve ekledi : “moratoryumun bir sonucu olarak Avrupa’ya yapılan ihracatlarda her yıl 300 milyon dolar kaybediliyor.”( POLLACK, 2006) Karara, yasalaşmadan itiraz edilebilir. Aksi taktirde sadece partilerin temyize gitme hakkı vardır. Avrupa kararı görmezden gelebilir ve ABD’ye yaptığı bazı ihracatlarda misilleme gümrük tarifeleri uygulayabilir. 1990’ların sonunda ABD’nin Ticaret Örgütündeki davayı kazanmasına rağmen, Avrupa hala hormonla muamele edilmiş sığır eti ve ürünlerini pazarına sokmamaktadır(POLLACK, 2006). Washington’un, Avrupa pazarını GDO’ya açma çabası hala sürüyor. Çünkü biyoteknoloji şirketleri bir gün Batı Avrupa’nın kendileri için büyük bir pazar olabileceğini düşünüyorlar. Son on yılda Amerikan çiftçisinin arazilerini doyuran Monsanto, DuPont ve DowChemical gibi şirketlerin tohumlarını pazarlamak için yeni bölgelere ihtiyacı var ve Avrupa onlar için henüz el atılmamış en büyük pazar niteliğinde. Çünkü Avrupa Birliği üretimi altındaki 98 milyon hektar ekilebilir arazinin yetiştirdiği GDO ürün toplamı, tüm dünyada üretilen GDO ürünlerin %1’inden az.(Bloomberg& GİLES, 2006). Geçen yıl dünya genelinde çiftçiler, çalıştıkları araziye genetiği değiştirilmiş tohum ekimi karşılığında 2.2 milyar dolar prim aldılar ( MİLLER & KİLMAN, 2006).Ayrıca GDO’lu tohumlar hem Avrupa’ya hem de diğer ülkelere kaçak olarak sokulmaya devam ediyor. Monsanto şu anda Türkiye’de ücretsiz olarak tohum dağıtıyor ve bunu özellikle ova bölgelerde yapıyor ki yayılımı ve çapraz kaçışları daha fazla olsun. İnternette yayımlanan bir habere göre Antalya Havalimanında tesadüfen yapılan bavul aramalarından birinde her birinde yaklaşık 1000 adet domates tohumu olan 700 paket ele geçirilmiştir(Gürakan, 2005).Avrupalı tüketiciler genetiği değiştirilmiş ürünler konusunda oldukça hassaslar. Avrupalı market zincirlerinin çoğu, genetiği değiştirilmiş bileşenler içeren gıda maddelerini stoklamayı reddediyor. Avrupalı tüketiciler, üreticilerden bu tür bileşenlere sahip gıda ürünlerinin mutlak suretle özel olarak etiketlenmesini talep ediyorlar.1990’larda, dioxin’li tavuklar, öldürücü beyin hastalığına sebep olan sığır etleri gibi gıda güvenliği skandallarıyla çok canı yanan Avrupalıların, Avrupalı bilim insanlarına güveni oldukça azalmış, Amerikalılara ise hemen hemen hiç kalmamıştır ( GİLLİS & BLUSTEİN, 2006). Açlıktan insanları ölen Afrikalı ülkelerin (Zambia) yöneticileri bile ABD’nin genetiği değiştirilmiş ürünlerden oluşan gıda yardımlarına itiraz etmişler, “normal gıda” talebinde ısrar etmişlerdir. Ancak ABD’li yetkililerden aldıkları yanıt açık ve sert olmuştur: “dilencilerin seçme hakkı olamaz!” ( ÖLÇÜ, 2005). Afrikalılar ise bunun üzerine 8 Şubat Çarşamba günü GDO gıdalara karşı durmaya yemin etmiştir. (Lusaka, SCHACİNDA, 2006) Washington’daki Ralph Nader tarafından kurulan tüketici grupları bilgi ağının bir parçası olan Global Ticareti İzleme Bürosu (global trade watch) yöneticisi Lori Wallach Dünya Ticaret Örgütü kararı sonucu ortaya çıkan bu durumu “geriletici ve yozlaştırıcı” olarak tanımlamış ve DTÖ’yü “dünyanın geri kalanına da, tüketici isteklerini ve bu tüketicilerin seçtiği yasal temsilcilerin sözlerini hiçe sayarak Frankeştayn gıdaları tüketmeye zorlamak”la suçlamıştır ( GİLLİS &BLUSTEİN, 2006). DTÖ’nün bu kararı Birleşmiş Milletlerin gıda güvenliği konulu Cartagena Protokolünde tartışıldı ve bilimsel kesinliği olmayan GDO ürünlere karşı tedbirli olma kararı çıktı. BM’ye üye 131 ülkenin bir çoğu aynı zamanda DTÖ üyesi de olduğundan ortada ulusal ve bölgesel bir karmaşa var (IATP,2006). Demokrasi sorunudur, çünkü, DTÖ’nün bu kararı hükümetleri ve bunların temsil ettikleri milletleri kendileri için neyin güvenli olduğu kararını vermekten yoksun bırakmaktadır. Ayrıca tüketiciler mevcut etiketleme politikaları yüzünden ne tükettiklerini bilme hakkından mahrum bırakılmakta ve riskleri tam olarak belirlenmemiş bu organizmaların bünyelerinde yaratması olası tüm rahatsızlıklara bilinçdışı bir şekilde maruz kalmaktadırlar. Sonuç olarak, GDO yeni ve kapsamlı etkileri olan bir teknolojidir ve risklerinin bilimsel olarak belirlenebilmesi için zamana ihtiyaç vardır. Burada sorulması gereken temel soru dünyanın bu ürünlere ihtiyacı olup olmadığıdır. GDO ilk olarak kaliteli ve ucuz gıda üretimi, dünyadaki açlığın önlenmesi, çevre kirliliğinin azaltılması ve gıdaları genetik olarak vitaminlerle takviye ederek beslenme yetersizliklerine çözüm bulmak vb gibi güzel söylemlerle ortaya çıkmıştır. Şu anki duruma bakılırsa GDO için vaat edilen hiçbir sav gerçekleşmemiştir. GDO ürünler kesinlikle daha kaliteli ya da daha ucuz değildir. Bu tür ürünler, piyasaya yerleşene kadar bir pazarlama tekniği olarak diğerlerinden daha ucuza satılabilir, ancak tüketimin artması, üretimin artmasına ve aynı zamanda patent hakkı dolayısıyla dayatılan bağımlılığın da artmasına neden olacağından bu ürünlerin sonrasında da aynı ucuzlukta olacağını ummak oldukça iyimser bir tutumdur. Çevre kirliliğini azaltmak bir yana çevre kirlenmesine katkıda bulunmuştur. En büyük GDO üreticileri olan ABD, Arjantin ve Kanada’nın açlarının sayısında bir azalma olmadığı istatistiklerde gayet açıktır. A vitamini yetersiz beslenmeye (ve buna bağlı körlük oluşumuna) çözüm olarak üretilen genetiği değiştirilmiş çeltiğin bir aldatmaca olduğu beslenme uzmanları tarafından açıkça deklare edilmiştir. Şöyle ki, vücuda alındığında A vitaminine dönüşen yani A vitaminin pro- vitamini olan beta-karoten adlı maddeyi bünyesinde üretecek gene sahip çeltik üretilmiş ve buna “altın çeltik” denmiştir. Ancak göz ardı edilen önemli bir gerçek vardır, beta-karotenin A vitamine dönüşebilmesi için vücutta belli oranlarda yağ, protein ve çinko bulunması gerekmektedir. Zaten yetersiz olarak beslenen bir insanın vücudunda bu bileşenlerin gerekli oranlarda bulunma ihtimali oldukça düşüktür.( ÖLÇÜ,2005) Oysa günlük olarak alınması gereken A vitamini miktarı belli başlı sebzelerden, yumurtadan veya belli miktarda sütten kolaylıkla karşılanabilir. GDO bilimsel açıdan da oldukça önemli bir teknolojidir ve teknolojinin karşısında olmak elbette ki düşünülemez. Ancak burada teknolojinin hangi amaçlar ya da gereklilikler doğrultusunda kullanılacağı, kullanımının hayati riskler taşıyıp taşımaması ya da hangi durumlarda taşıdığı, insani ve etik değerler açısından ne kadar doğru olup olmadığı da tartışılmalıdır. Unutulmamalıdır ki milyonlarca insanın doğrudan ya da dolaylı olarak ölümüne sebep olan atom bombası da önemli bir teknolojidir. GDO teknolojisi savunulan tüm olumlu kriterlere sahip olabilir, ancak bunun görülebilmesi için uzun bir zamana ve tarafsız araştırma sonuçlarına ihtiyaç vardır. Türkiye’nin 11 bin, Avrupa kıtasında ise 14 bin bitki türü bulunmaktadır(ÖLÇÜ, 200 ) Dünyada mevcut doğal zenginlikler bir kısmı yok edilmesine rağmen oldukça doyurucudur. FAO tarafından da ifade edildiği üzere açlığın nedeni, ne yetersiz tarım arazileri ne de yetersiz üretimdir, asıl sorun, üretilen ürünlerin adil pay edilememesinden kaynaklanmaktadır. Buna etki eden en önemli faktörler ise politik ve finansal nedenlerdir. Neşe Yılmaz

http://www.biyologlar.com/gen-aktarimli-canlilar-genetigi-degistirilmis-organizmalar-gdo-gmo

Otizmin Genleri İlk Kez Tespit Edildi

ABD'li bilim insanlarının gerçekleştirdiği araştırmalar sonucu otizmin genlerin mutasyona uğramasıyla oluştuğu ortaya çıktı Bağımsız çalışan bir grup bilim insanı, tıp dünyasında ilk kez, çocuklarda otizme neden olan birçok genetik mutasyonu tespit ettiklerini açıkladı. Nature dergisinde yayımlanan araştırmalar, geçmişteki sayısız bulguya da göz önüne alarak, beyin gelişiminde yüzlerce, hatta binlerce genetik farklılığın olumsuz rol oynayabileceğini gösterdi. ABD’nin Yale, Harvard ve Washington Üniversiteleri tarafından gerçekleştirilen üç ayrı araştırmada ayrıca, çocuklarda otizm görülme riskinin anne-babanın yaşı ilerledikçe arttığını ve özellikle 35 yaş üstü babalar için bu riskin daha yüksek olduğu belirtildi. Bilim insanları yeni araştırmanın, otizmin biyolojik temelini anlamak adına doğru bir strateji kurmakta kendilerine yardımcı olacağını, geçmişte böyle bir imkanları bulunmadığını ifade etti. Ayrıca, otizmin kalıtımsal riskleri ve çevre faktörleriyle olan bağlantısı üzerinde on yıllardır süren tartışmaların ardından, otizmin güçlü bir genetik temeli olduğu anlaşıldı. Araştırmacılar, söz konusu genetik mutasyonlara çok nadir rastlandığı ve araştırmalarda yer alan çocukların çok azında bulunduğunu belirtti. Çok nadir genetik mutasyonların deşifre edilmesiyle, tüm otizm vakalarının yüzde 15-20’sinin anlaşılabileceği, beyin gelişiminde yaşanan sorunların anlaşılmasında yeni mekanizmalar elde edilebileceği ifade edildi. Üç araştırma, aynı sonuç Otizm araştırmalarına dönüm noktası olabilecek üç araştırmada da, de novo mutasyonlar olarak bilinen ve nadir görülen genetik bozukluklara odaklanıldı. Kendilerinde otizm belirtisi olmamasına rağmen, çocukları otizm olan çiftlerin kanlarındaki genetik materyal analiz edildi. Böylece, anne ve babadan gelmiş olabilecek genetik özelliklerin incelenmesi yerine, otizme neden olabilecek ilk mutasyonların tespit edilmesi amaçlandı. De novo mutasyonları kalıtsal olmasa da, gebeliğin başlarında veya gebelik süresince doğal olarak ortaya çıkabiliyor. Birçok insanda bulunan de novo mutasyonlarının çoğu, beden ve zihin sağlığına tehdit oluşturmuyor. Çalışmalardan ilkinde, Yale Üniversitesi’nde genetik mühendisi ve çocuk psikiyatri olan Dr. Matthew State, otizm ön teşhisi konulan ve otzim olduğu halde belirtisini göstermeyen anne-baba ve çocukların oluşturduğu 200 kişide de novo mutasyonlarını saptamaya çalıştı. Araştırmada, birbirleriyle akrabalığı olmayan, otistik iki çocuğun aynı genlerinde de novo mutasyonları tespit etti. Otizm ön teşhisi olmayan kişilerde ise benzerlik saptanmadı. Sate, “Bu sonuç, üzerinde 21 bin nokta bulunan bir dart tahtasında aynı noktayı iki defa vurmaya benziyor... Mutasyonun tespit edildiği genin otizme neden olma ihtimali yüzde 99.9999” dedi. State ve ekibi, otizm olan bir üçüncü çocuğun farklı bir geninde de de novo mutasyonu tespit etti. Ancak bu genin otizme sebep olma ihtimalinin daha düşük olduğu ifade edildi. İkinci araştırma ilkini doğruladı Washington Üniversitesi’nden Dr. Evan Eichler’in başını çektiği araştırmacılar, Yale Üniversitesi’ndeki araştırmanın benzerini 209 aile üzerinde yaptı. Aynı sonucu veren bu araştırmada, otizm olan bir çocukta, aynı gende genetik bozukluk tespit edildi. İki araştırmadaki benzerlik bununla sınırlı kalmadı. Araştırmacılar, akraba olmayan iki otistik çocukta, aynı gende de novo mutasyonu olduğunu tespit etti. Otizm teşhisi olmayan insanlar üzerinde yapılan incelemelerde ise benzer bir duruma karşılaşılmadı. Üçüncü doğrulama Üçüncü ve benzer bir araştırma, Harvard Üniversitesi’nden Mark Daly ve ekibi tarafından gerçekleştirildi. İlk iki araştırmadaki üç geni bulmaya çalışan Daly, bu genleri taşıyan daha çok vaka buldu. Daly, “Her insanda genel olarak en az bir de novo mutasyonu bulunuyor. Ancak bu araştırmada, otizm olan çocukların bu mutasyonları daha yüksek bir oranda bulundurduklarını ve mutasyonun etkilerinin çok daha güçlü olduğunu gördük” dedi. Yaş arttıkça risk artıyor Her üç araştırma, otizm riskinin anne-baba yaşınının ilerlemesiyle arttığını gösterdi. Dr. Eichler, 51 de novo mutasyonu üzerinde yaptığı analizde ise erkeklerdeki DNA’nın kadınlara kıyasla genetik bozukluğa neden olma ihtimalinin dört kat daha fazla olduğunu tespit etti. Otistik bir çocuğa sahip olma riskinin, 25 yaşındaki erkeklere kıyasla 35 yaşındaki erkeklerde artması, yaş faktörünün etkisi iyice gözler önüne serdi. Bilim insanları yaş farklıyla ortaya çıkan etkiyi, “yaşlı erkeklerin spermlerinin beyin gelişimini etkileyebilecek genetik bozukluklara neden olabileceği ihtimaline” dayandırdı. Tedavi üretilmesi uzun sürecek Elde edilen bulgular, geliştirilecek yeni tedavi yönteminin oldukça uzun zaman alacağına işaret ediyor. Ancak hem Eichler, hem de Daly, yüksek risk içeren genlerin, paylaşılan biyolojik süreçlerde etkileşim göstermesinin, tedavi bulunma sürecini azaltabileceğini belirttti. Eichler, “Henüz, buzdağının ucunu görüyoruz... Ama herkes nereden başlamamız gerektiği konusunda emin” ifadesini kullandı. Dr. State ise “Bence çok önemli bir yerdeyiz, çünkü yıllardan beri bu alanda çalışıyorum ve otizme neden olan bir geni bile bulamamıştık” dedi. Uzmanlar temkinli San Diego Üniversitesi’sinde molekület tıp alanında akademisyen olan Jonathan Sebat, “Bu araştırmaların bir atılım olduğuna inanmıyorum, çünkü benzer sonuçlar elde edilmesini bekliyorduk... Yine de bir dönüm noktası olabilir. Gelecek bir iki yıl içinde, 20-30 veya daha fazla genetik mutasyon keşfedebileceğimizi söyleyebilirim” dedi. Diğer uzmanlar ise konuya daha şüpheli yaklaşarak, çok nadir görülen mutasyonların genetiğinin deşifre edilerek, bu mutasyonların belli genler üzerindeki etkisi hakkında kesin açıklamalar yapılmayacağını savundu. Johns Hopkins Üniversitesi Genetik Tıp Enstitüsü’nden Dr. Aravinda Chakravarti, “Bu çok iyi bir başlangıç ancak nadir görülen mutasyonların nedenini, hatta genel popülasyondaki seviyesini bilmiyoruz... Daha çok çalışılması gerek” ifadesini kullandı

http://www.biyologlar.com/otizmin-genleri-ilk-kez-tespit-edildi

Biyolojik Bilimler

Yeni astronomi ve fiziğin nasıl da daha önceki akademik geleneklerle, iç çatışma ve felsefe ile, ilahiyattaki kurulu fikir ve ilgilerle ihtilaf sonucunda ortaya çıktığını görmüş olduk. Bunlar teorik ve kurumsal seviyede eş zamanlı olarak yer almıştır. Bununla birlikte Orta Çağ'ın sonundan itibaren üniversite geleneğinde ilahiyat, hukuk ve tipti yüksek öğrenimi teşkil eden ve akademik meslek­lerin öncülüğünü yapan. Yeni çağa geçiş esnasında bu disiplinlerin içerisinde de iç gelişmeler ve çatışmalar vardı. İlahiyatta kökleri nominalist anlayışlara kadar giden (doğrudan Luther'e ve dolaylı olarak Ockham'a) reform hareketle­ri vardı. Hukukta yasal kurumlar için daha seküler siyasal yapılar ve çeşitli sözleşme teorisi versiyonları ile doğal hukuk teorisi tartışmaları, Althusius ve Grotius, Hobbes ve Locke'tan Aydınlanma ve insan hakları bildirgesine (Kuzey Amerika ve Fransa'da) kadar süren tartışmalar vardı. Tıpta, diğerlerinin yanı sıra, mesela 17. yy.ın ilk yarısında Harvey'in kan dolaşımı teorisinin oluşturduğu modern, bilimsel bir perspektife geçiş yaşanıyordu. Tıbbı, başlangıç noktamız alarak biyolojik bilimlerin içerisindeki gelişmelere bakacağız. Fakat şunu not etmek uygun olabilir ki; zamanın üç yüksek öğrenim disipli­ni de- ilahiyat, hukuk ve tıp normatif ve yorumsamacı disiplinlerdi: İlahiyat Kutsal Metinleri, hukuk kanun ve yasal işleri, tıp ise hastalığı yorumluyordu. İlahiyat için normatif olan şey, vahiyde, hukuk için doğa kanunu ve yazılı ka­nunda, tıp için sağlık ve uzun yaşamı geliştirme fikrinde bulunuyordu. Mekanik dünya görüşünden esinlenerek tıp da mekanik açıklamaların peşine düştü. Geleneksel Aristocu biyolojik olgular görüşü ve yeni Galileo - Newtoncu bilim ideali arasında bir çatışma gelişti. Paracelsus (1493-1541) Theophrastus Bombastus von Hohenheim diye de bilinir-, İsveçli bir doktor ve bilim adamıydı. Aslında hâlâ Hippokrates ve Galen ile de bağlantılı olan Aristo geleneğinin içindeydi: Hastalık vücuttaki temel ele­mentlerin bir dengesizliğiydi. Paracelsus'a göre bu temel elementler tuz, sülfür ve cıva idi; burada zamanının simyacı geleneğiyle birleşiyordu. Bugün bizim için O'nun eleştirel olmayan spekülasyonlarını göstermek kolay iştir. Yine de simyacılar, laboratuar tekniklerinin gelişmesiyle birlikte, kimyanın ortaya çıkı­şında esaslarının belirlenmesi sürecinde rol almışlardır. Bu nedenle doktor Paracelsus, belirli hastalıkları iyileştirmek için otlarda özel muhteva da arıyordu. Bu araştırmada verimli bir bilimsel metodun izlerini buluruz, hangi muhtevanın ne tür sonuç vereceğine ilişkin sıklıkla oldukça fantastik fikirleri olsa da. Pahracelsus'un, daha yoruma dayalı tıbba olan eğilimin aksine (bu tıp anlayışında doktorlar hastalıkları iyileştirmeye değil de anlamaya ve açıklamaya daha faz­la vurgu yaparlar) tıbbî uygulama ve deneyimi vurgulamış olması anlamında, Hipokrat tıp geleneğinin bir örneği olduğu söylenebilir. Bununla birlikte tıp mesleğinin sınırları muğlaktır. Bu nedenledir ki ameliyatlar büyük ölçüde dok­torlar değil "berberler" tarafından yapılıyordu. Tıbbın bir bilime dönüşümü yeni fiziğin ve nihayet yeni kimyanın etkisi altında oldu ve bu süreç 19. yy.da ivme kazandı. Fakat bu süreç yenilenmiş anatomi ve fizyoloji bilgisi gerektiriyordu. Bu insan teşrih ve tetkiki üzerindeki yasağın kaldırılmak zorunda olduğu böylece doktorların antikitenin mirasından (istifade edilebileceği anlamına geliyordu. Burada Andreas Vesalius'tan da ,0514-1564) bahsetmek zorunda olmakla beraber Leonardo da Vinci (1452-J.JS19), teşrih yoluyla anatomik araştırmada bir öncüydü. William Harvey (1578-1657) incelemeleri devrimsel bir kavram olan kan dolaşımıyla sonuçlanan bir İngiliz anatomisiydi. Harvey kalp-damar sistemi içinde kalbi, bir pompa işlevi gördüğü kapalı bir sistem olarak görüyordu. Bu parlak mekanik - nedensel açıklama kalbin yok olup tekrar yaratıldığını öngören önceki teoriden çok çok daha iyiydi. Böylece tıp bir taraftan anatominin bir taraf­tan da fizik ve kimyanın gelişmesiyle uyumlu olarak yavaş yavaş bilimsel bir di­siplin olarak şekillendi. Aristo ve Galileo-Newton perspektifleri arasındaki ihtilaf, vitalizm ve biyolojik bilimlere ilişkin mekanik görüş arasındaki tezatta ifadesini buldu: Organik (yaşayan) doğanın bütün yönleri yeni fizik bilimlerinde gördüğümüz aynı mekanik ve materyalist kavramlarla anlaşılabilir mi, ya da biyolojik disiplinler yaşamın süreçlerini kavramak üzere eşsiz kavramlara mı ihtiyaç hisseder? Sonrakini iddia edenlere genellikle "vitalistler" ve bunu inkar edenlere de sık sık "in­dirgemeciler" adı verilir. İndirgemeciler (reductionistfer) yaşam süreçlerini inorganik doğanın olgularıyla aynı biçimde açıklamaya çalışırlar; sonuçta biyolojiyi fiziğe indirgerler (bkz. Bölüm 8, Hobbes'ta İndirgeme Problemi). Şu halde biyolojide Aristocular vitalist, Galileo-Newton görüşünün taraftarları da indir­gemecidirler. Tıp pratiğinde bir doktor aynı zamanda hem hastayı bilimsel olarak incele­meli hem de onun öz-imajı ve toplumsal durumunu göz önünde bulundurmalı­dır. Mesela, mekanik perspektifin tüm tıbbi problemler için yeterli olduğu görüşünü reddedebilir fakat yine de mekanik perspektifi biyolojik olguların bilimsel açıklamaları için korumaya devam edebiliriz. Şöylece akıl yürütebiliriz: As­lında yaşayan bir beden olarak tamamen bedenimizin eşsiz deneyimine sahi­biz. Cinselliklerini sadece biyokimyasal kavramlarla anlayanlar delidirler. Burada psikosomatik süreçlerin tanınmasını görüyoruz. Fakat soru geçerlidir: Hangi gözlem ya da bilimsel açıklamalar biyolojik disiplinlerde farklı olmalıdır? Bu ihtilaf, yoğunluğunun birazını yitirdi; lakin evrim ya da holistik tıpta iliş­kili olarak insanın doğası hakkındaki tartışmalarda benzer problemler ortaya çıkabilir. Belirli ölçüde aynı yargı, ekolojiyle ilgili tartışmada da geçerlidir..

http://www.biyologlar.com/biyolojik-bilimler

TÜRKİYE’NİN BİYOLOJİK ZENGİNLİKLERİ

Çeşitlilik, biyolojik sistemlerin en temel özelliklerinden biridir. Fizik ve kimyada çalışılan temel parçacıkların ve elementlerin sayısı bir kaç yüz ile sınırlı kaldığı halde, biyolojik bilimlerin konusu olan canlı türlerinin sayısı üzerindeki tahminler 5 ile 50 milyon arasında değişmektedir. Bununla birlikte, bugüne kadar ancak 1,7 milyon canlı türü bilimsel olarak tanımlanıp isimlendirilebilmiştir. Yaşama alanını giderek genişleten insanın faaliyetleri sonucunda, büyük bir kısmı henüz hiç tanınmayan, bilinmeyen canlı türleri hızla kaybolmaktadır. Bazı bilim adamları yeryüzünün canlı türleri bakımından hızla fakirleşmesinin doğurabileceği sonuçların nükleer bir savaşın etkilerine yakın olabileceğini öne sürerek dünya çapında tedbirler alınması gerektiğine dikkati çekmişlerdir. Canlı türlerinin kitle halinde yok olması, yeryüzünün biyolojik tarihinde çok görülmüştür. Bilimsel tahminlere göre bugün yeryüzünde yaşayan canlı türleri, canlılığın tarihi boyunca var olmuş olan türlerin % 1’inden bile daha azını meydana getirmektedir. Buna göre bir canlı türü evrimsel süreç içinde % 99’dan daha büyük bir ihtimalle yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Türlerin yok olması evrimsel dinamiğin doğal bir sonucu ise, “canlı türlerinin azalmasından kaygılanmaya yer yoktur” denebilir mi? Yeryüzündeki canlı türleri sayısındaki azalmanın yol açabileceği tehlikelere karşı dünyayı uyaran bilim adamlarına göre, çağdaş insanın sebep olduğu tür katliamı, yakın jeolojik devirlerde gözlenen tür kayıplarından 400 kat daha hızlıdır ve belki de en az son 65 milyon yıldır bu boyutta bir tür çeşitliliği kaybı görülmemiştir. Yeryüzündeki tür çeşitliliğinde bu ölçüde ve bu kadar çabuk bir azalmanın insanlığın geleceğini de olumsuz yönde etkilemesi beklenir. Biyolojik çeşitlilik, canlıların geçirdikleri milyonlarca yıllık evrim sırasında karşılaştıkları sorunlara buldukları çözümlerin, kazandıkları deneyimlerin gen denilen mesajlar olarak kodlandığı büyük bir bilgi birikimine, büyük bir organik kütüphaneye benzetilebilir. Biyolojik çeşitlilik, bir türü meydana getiren bireyler arasındaki kalıtsal farklılıkları içeren genetik çeşitlilik ve bunun evrimsel uzantısı olan türler arası farklılıkların meydana getirdiği ekolojik çeşitlilik olarak iki ana kategoride ele alınabilir. Genetik çeşitlilik, bir türün gen havuzundaki kalıtsal bilginin çeşitliliği, zenginliği olarak tanımlanabilir. Özellikle insan tarafından evcilleştirilmiş ve ekonomik bir önem taşıyan bitki ve hayvan türlerinin yerel ırkları arasında gözlenen genetik bileşim farklılıkları, aynı zamanda farklı yerel koşullara uyum özelliklerini yansıttığından, bu türlerin evrimsel potansiyellerinin korunması ve ıslâh çalışmaları açısından önem taşımaktadır. Her canlı türünün değişen çevre koşullarına uyum sağlayabilmesi için genetik çeşitliliğe sahip olması şarttır. Yeterli genetik çeşitliliğe sahip olmayan canlı türleri, değişen çevre koşullarına ayak uyduramayarak yok olmaya mahkûmdur. Genetik çeşitlilik aynı zamanda son yıllarda hızla ilerleyen biyoteknoloji alanında, üstün nitelikli bitki ve hayvan soylarının geliştirilebilmesi için gerekli hammaddeyi meydana getirmektedir. Ekolojik çeşitlilik ise, belirli bir bölgedeki farklı ekosistemler, tür toplulukları ve bu toplulukların içindeki tür sayıları olarak tanımlanmaktadır. Bir tür topluluğundaki tür sayısı arttıkça, topluluğun enformasyon içeriği, tür çeşitliliği de artmaktadır. Aynı sayıda tür ihtiva eden iki topluluktan her türü temsil eden birey sayısı bakımından eşit olan topluluk, sadece bir veya bir kaç türün çok sayıda bireyle, diğerlerinin ise çok az sayıda bireyle temsil edildiği topluluğa göre enformasyon içeriği, tür çeşitliliği bakımından daha zengin sayılmaktadır. Ekolojik çeşitlilik, yeryüzünde bölgeden bölgeye, özellikle enlem farklılıklarına göre değişmektedir. Kutuplardan ekvatora doğru gidildikçe tür çeşitliliği belirgin bir şekilde artmaktadır. Günümüzde ekolojinin ve evrimsel biyolojinin en önemli ve ilginç sorularından biri de, ekolojik çeşitlilikte gözlenen bu bölgesel farklılıkların nasıl meydana geldiğidir. Diğer ilginç bir soru da, doğa korumacılar tarafından kamuoyuna maledilmiş olan tür çeşitliliği ile ekolojik denge arasındaki nedensel ilişkidir. Bu sorulara verilecek yanıtlar, ekolojik çeşitliliğin ve ekolojik dengenin korunabilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Kuramsal ekolojide, özellikle ekosistemlerin matematiksel modelleri ile ilgili araştırmalarda son yıllarda gözlenen son derece ilginç ve önemli gelişmelere rağmen bu soruların yanıtlarının henüz tam olarak verilebildiği söylenemez. Bununla birlikte, eldeki sınırlı bilgilerle bile biyolojik çeşitliliğin korunmasında etkili programlar geliştirmek mümkün olabilir. Özellikle adasal biyocoğrafya kuramının alan-tür çeşitliliği ilişkileri konusundaki kestirimleri, koruma stratejilerinin geliştirilmesinde önemli katkılar sağlamaktadır. Bu kurama göre, belirli bir alan genişliğinin kapsayacağı tür sayısı Log S = K + z log A gibi basit bir ilişkiden hesaplanabilmektedir. Bu ilişkide S tür sayısını, A alan genişliğini, K ve z ise coğrafî bölgelerin özelliklerine göre değişen sâbitleri göstermektedir. Koruma alanlarının meydana getirilmesinde, yukarıda belirtilen ilişki sayesinde ayrılan alanın genişliğinden, korunabilecek ve kaybolabilecek tür sayılarını kestirmek mümkün olabilmektedir. Tropik ormanların tarımsal ve endüstriyel amaçlarla tahribi sonucu kaybolan veya kaybolacak türlerin sayıları da, bu ilişkiden hesaplanabilmektedir. Bu hesaplamalardan elde edilen tahminler ise kaygı verici boyutlardadır. En iyimser tahminlere göre bile yeryüzündeki canlı türlerinin hemen hemen 1/5’inin önümüzdeki 30-40 yıl içinde kaybolma tehlikesi ile karşı karşıya bulunduğu belirtilmektedir. Bu durumda, yeryüzündeki canlı türü sayısı minimum 5 milyon olarak kabul edilse bile, milyonlarca yıllık bir evrim sonucunda meydana gelen en az 1 milyon tür, çok kısa bir süre içinde kaybolma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bilim adamlarına göre yaşamın 500 milyon yıllık evriminde hiç bir zaman biyosfer bu ölçüde bir tahribata maruz kalmamıştır. Geçmiş paleontolojik devirlerde türlerin kitle halinde kaybına sık sık rastlanmakla birlikte, bu kayıplar şimdikinden çok daha geniş bir süreye (belki de bir kaç milyon yıl) yayılmıştır. Tür çeşitliliğinin uzun bir zaman dilimi içinde yok olması, ekosistemlerin kendilerini bu kayıplara göre ayarlamalarına ve kaybolan türlerin yerini alacak yeni türlerin evrimleşmesine imkân verebilir. Oysa 30-40 yıl gibi, evrim açısından çok kısa bir süre içinde meydana gelen kitle halindeki tür kayıpları, ekosistemlerin tamamen çökmesine sebep olabilir. İşin ilginç ve üzücü olan diğer bir yanı da, tür kayıpları bu kadar büyük boyutlara ulaşabildiği halde, kaybolmakta olan türlerin büyük bir kısmı hakkında insanlığın hiç bir bilgiye sahip olmamasıdır. Bu, büyük bir bilgi birikiminin, büyük bir kütüphanenin önemli bir kısmının daha, hiç kataloglanmadan sokağa atılmasına benzemektedir. Biyolojik çeşitliliğin azalması, tropiklerdeki kadar boyutlarda olmasa bile, daha sonraki bölümlerden anlaşılacağı gibi, Türkiye için de geçerlidir. Özellikle çok az bilgi sahibi olunan deniz ve tatlı su faunaları, omurgasızlar gibi gruplardaki kayıpların nicelikleri konusunda her hangi bir tahmin yapmak ise şimdilik mümkün görünmemektedir. Doğadaki tür toplulukları gelişigüzel bir araya gelmiş türlerden meydana gelmemektedir. Her topluluk içindeki türler milyonlarca yıllık bir süre içinde birlikte evrimleşerek karmaşık bir ilişkiler ağı ortaya koymuşlardır. Bu sebeple, varlığından dahi haberdar olunmayan ve önemsiz görünen bazı türlerin bu ilişkiler ağından birer birer çekilmeleri bir ekosistemi birdenbire çökme noktasına getirebilir. Bununla birlikte, ekoloji biliminin henüz ekosistemlerin hangi koşullarda, ne zaman ve nasıl çökebileceği konusunda kesin tahminlerde bulunabilecek kadar gelişmemiş olması, insanlık tarihinde benzer ölçülerde bir olayın daha önce yaşanmamış olması, biyolojik çeşitliliğin azalması konusundaki tahmin ve uyarıların kamuoyunda ciddiye alınmasını engellemektedir. Biyolojik çeşitliliğin korunması için gerekçe olarak ekosistem dengesindeki önemi dışında, insanlığın yararı açısından pek çok sebep sayılabilir. Kitabın diğer bölümlerinde bu sebeplerle ilgili pek çok örnek sıralanmaktadır. Biyolojik zenginlikler tıp, tarım ve endüstride önemli yararlar sağlamaktadır. Gelecekte de bu yararların, zenginlikler daha geniş bir biçimde araştırılarak tanındıkça, artarak devam etmesi beklenir. Daha önce öngörülmeyen bir çok soruna çözüm bulmada da biyolojik zenginlikler kaynak teşkil edebilir. Günümüzde bir çok bitki ve hayvan türü kansere karşı etkili maddeler için yoğun biçimde taranmaktadır. Kanser, çok hücrelilerin her zaman karşılaştığı bir sorundur. Acaba, evrim sırasında bu soruna karşı başarılı bazı çözümler bulabilmiş canlı grupları var mıdır? Meselâ, deniz hayvanlarından süngerler, deniz tulumları (tunikatlar) ve köpek balıklarında tümör oluşumuna hiç rastlanmamaktadır. Nitekim süngerler ve deniz tulumlarından kansere karşı etkili bazı maddeler elde edilebilmiştir. Bir deniz tulumu türü olan Tridemmum cyanophorum’dan elde edilen didemnin B adlı bileşiğin lösemiye karşı etkili olduğu gösterilmiştir. Bitkiler de anti-kanser ilâçlar bakımından önemli bir kaynaktır. Madagaskar’da bulunan bir bitkide keşfedilen etkili madde sayesinde lösemi tedavisinde önemli aşamalar kaydedildiği belirtilmektedir. Daha pek çok bitki türünde anti-kanser maddeler bulunması ihtimali olduğu halde, bitki türlerinin çok küçük bir bölümü taranabilmiştir. Bilime maledilmiş canlı türlerinin, bilinenlerden çok daha fazla olduğu düşünülürse, biyolojik zenginliklerin gelecekte tıp ve eczacılık alanında sağlayabileceği yararların hiç de küçümsenemeyeceği görülür. Tarımsal üretimin arttırılabilmesi için çeşitli hastalıklara ve zararlı böceklere karşı dirençli, çeşitli toprak ve su koşullarına uyumlu, yüksek verimli soyların geliştirilmesi gerekmektedir. Bütün bunlar için gerekli kalıtsal bilgiler yüksek verime sahip olmamakla birlikte, yetiştirilmesine bazı bölgelerde devam edilen yerel ırklar ve yabanıl bazı türler de bulunabilmektedir. Biyolojik zenginlikler ileride tarımsal amaçlı biyoteknoloji uygulamalarında gerekli kaynakları meydana getirecektir. Biyolojik zenginliklerin yeterince tanınmaması ve bilinmemesi, bu kaynaklardan yararlanmada biyoteknoloji uygulamalarının sınırlı kalmasına ve bu alandaki yatırımların istenilen verimi sağlayamamasına sebep olabilecektir. Biyolojik çeşitliliğin canlıların evriminde daha önce görülmemiş bir hızla azalmaya yüz tutarak insanlığın geleceğini tehdit eder hale gelmesi, konuyu biyologların ve tarımcıların özel uzmanlık alanlarından çıkararak uluslararası sosyal bir sorun haline getirmiştir. Tehlikede olan biyolojik zenginliklerin çok büyük bir kısmı gelişmekte olan ülkelerde bulunduğu halde, bu ülkeler uygun koruma stratejilerinin geliştirilmesi ve yürütülmesi için gerekli teknik ve malî kaynaklar yönünden gelişmiş ülkelere göre çok fakirdirler. Bir çok gelişmiş ülke, biyolojik zenginlikler konusuna eğilirken, ABD Kongresi de konuyla ilgilenmiştir. Bu noktada biyolojik çeşitliliğin, ekonomik potansiyelin ve genetik zenginliğin bir göstergesi olduğu ve biyolojik çeşitliliğin korunmasına yönelik tedbirlerin gelişme planlarında yer alması gerektiği vurgulanmaktadır. Büyük bir kısmı gelişmekte olan ülkelerde bulunan biyolojik çeşitliliğin korunması konusunda gelişmiş ülkelerin öncülük yapması, gelişmekte olan ülkelerde bazı tereddütlere de yol açabilmektedir. Bu bağlamda, tabiatı koruma tutkusunun, gelişmiş ülkelerin faturasını gelişmekte olan ülkelere çıkararak kendilerine sundukları bir lüks olduğu şeklinde basında çıkan bazı yorumlar örnek gösterilebilir. Burada sözü edilen faturanın bedeli, gelişmekte olan ülkelerde sanayileşmenin geri kalmasıdır. Son yıllarda gelişmekte olan ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasında bitki gen kaynaklarının kullanımı konusunda ortaya çıkan anlaşmazlık da biyolojik çeşitliliğin korunması üzerindeki tartışmaların bir diğer ilginç yanını ortaya koymaktadır. Bitki ıslâh programlarında yüksek verimli soyların elde edilmesi ve tohum üretimi için bitki gen kaynakları olarak nitelenen yerel ırklar ve evcilleştirilmiş bitkilerin yabanıl akrabalarının büyük bir kısmı, gelişmekte olan ülkelerden serbestçe toplanabilmektedir. Bu gen kaynaklarından özellikle ileri teknolojiye sahip ülkeler yararlanmaktadır. FAO, 1983 Yılı’ndaki bir kararıyla, bitki gen kaynaklarını insanlığın ortak mirası olarak kabul etmiş ve bu materyalin ülkeler arasında hiç bir kısıtlama olmadan serbestçe alınıp verilebilmesi ilkesini koymuştur. Ayrıca, bitki ıslâh programları ve biyoteknolojik uygulamalar sonucu elde edilen soyları da insanlığın ortak mirası olan gen kaynakları tanımı içine dahil etmiştir. Buğday, pirinç, mısır gibi dünyayı besleyen temel ürünlerin gen merkezlerinin hemen hemen tamamı gelişmekte olan ülkelerde bulunmaktadır. Buna karşılık, ileri teknolojiye sahip zengin ülkeler, gen kaynakları bakımından fakirdirler. FAO kararına göre, temel ürünlerin gen merkezlerinde çiftçilerin binlerce yıldır ilkel yöntemlerle ekip biçerek geliştirdikleri yerel ırklardan gelişmiş ülkeler nasıl hiç bir kısıtlama olmadan serbestçe yararlanabiliyorlarsa, gelişmekte olan ülkeler de ileri teknolojik uygulamalar ile 10-20 yıl gibi kısa süreler içinde geliştirilen soylardan serbestçe yararlanabilmelidir. Fakat ileri teknolojik imkânlarla üstün vasıflı tohum üreten özel firmalara sahip olan gelişmiş ülkeler, FAO’nun bu kararına firmaların özel mülkiyet haklarının ihlâl edileceği gerekçesiyle karşı çıkmışlardır. Gelişmekte olan ülkelerde bulunan gen kaynaklarının herkesin ortak malı sayılıp, bunlardan elde edilen üstün vasıflı soyların özel mülkiyet sayılarak kısıtlamaya tâbi tutulması, bir çok gelişmekte olan ülkeye pek âdil bir yaklaşım olarak görünmemektedir. Bu konu ile ilgili olarak son yıllarda Türkiye’de sebze tohumu üretimi alanında genellikle batılı yabancı firmaların hâkim olması ve üreticilerce tohum fiyatlarının çok yüksek bulunması da düşündürücüdür. Yeryüzünün en önemli gen merkezlerinden birinde bulunan Türkiye’nin biyolojik çeşitliliğin korunması ve kullanımı üzerinde cereyan eden bu tartışmalardaki konumunun belirlenebilmesi için, bilim adamlarının bu konuları ayrıntılı bir şekilde değerlendirmeleri yararlı olacaktır. Bir ülkenin biyolojik zenginliklerini ülke kalkınmasında kullanabilmek, bu ekonomik potansiyeli harekete geçirebilmek için öncelikle bu zenginlikler bakımından ne durumda olduğunu belirlemek gerekir. Türkiye’deki canlı türlerinin kapsamlı envanteri, biyolojik zenginliklerin korunması ile ilgili tedbirler bakımından da gerekmektedir. Ortaya konan bu çalışmada, Türkiye’nin biyolojik zenginlikleri bakımından genel bir durum değerlendirmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya katkıda bulunan uzmanlar ve bilim adamları, farklı canlı gruplarını ele alarak genel bir değerlendirme yapmışlar ve Türkiye’de bu gruplar üzerindeki araştırma ve bulguları özetlemeye çalışmışlardır. Ayrıca, ele aldıkları canlı gruplarının korunması, değerlendirilmesi ve araştırılması konusunda karşılaşılan darboğazlara işaret ederek tekliflerde bulunmuşlardır. Türkiye’nin bütün biyolojik zenginliklerini kapsamayı amaçlayan ilk çalışma olması bakımından bu çalışmanın kuşkusuz bir çok eksikliği olacaktır. Bununla birlikte, bu çalışmanın biyolojik zenginlikler konusunda ileride yapılacak çalışmalara yardımcı olacağı ve konuya ilgi duyanların başvurabileceği bir kaynak meydana getireceği umulur. Sonraki bölümlerde görüleceği gibi, Türkiye, biyolojik çeşitlilik bakımından kıskanılacak bir zenginliğe sahiptir. Ne var ki, bilim adamlarının çok değerli çalışmaları olmakla birlikte, biyolojik zenginliklerin tam bir envanterini ortaya koyma bakımından Türkiye’nin hayli çalışmaya muhtaç olduğu bir gerçektir. Özellikle hayvan gruplarında omurgasızlar, deniz ve tatlı su faunaları bakımından envanter çalışmaları büyük eksiklikler göstermektedir. Millî parklar konusundaki çalışmalardan övgüye değer sonuçlar alınmıştır. Biyolojik zenginliklerin korunabilmesi için daha çok ve daha geniş alanların millî park olarak tahsisi de zorunlu görülmektedir. Biyolojik çeşitlilik konusunda gerek Türkiye’de, gerekse dünyada çözüm bekleyen sayısız sorun vardır. Bu sorunların çözümlenmesinde, yapılacak çalışmalara verilecek teşvik ve destek, yetenekli gençlerin bu alana ilgi duymalarının sağlanması çok yararlı olacaktır. Evrendeki yıldızların sayısı, dünyaya uzaklıkları, yeni keşfedilen yıldızlar büyük ilgi ve heyecan uyandırırken, dünyamızdaki ya da Türkiye’deki canlı türlerinin sayıları, yeni keşfedilen canlı türleri pek merak konusu olmamaktadır. Hattâ canlı türlerinin tanımlanıp isimlendirilmeleri ve sınıflandırılmaları ile ilgili sistematik çalışmalar, bilim çevrelerinde bile tamamen sıradan, sıkıcı ve gereksiz uğraşlar olarak değerlendirilebilmektedir. Milyonlarca ışık yılı uzaktaki yıldızlarla ilgili keşifleri hayranlıkla izlerken, yanıbaşımızdaki biyolojik zenginlikleri tanımada gösterdiğimiz ilgisizlik ve bu uğraşlara karşı bilim çevrelerinde bile takınılan küçümseyici tavır, kuşkusuz sistematik biyoloji ve ekoloji alanındaki çalışmaları olumsuz yönde etkilemektedir. Sistematik ve ekoloji çalışmalarında, nümerik taksonomi gibi bilgisayar yöntemleri, biyokimya ve moleküler biyoloji yöntemleri kullanımı arttıkça, bu alana duyulan ilgi ve heyecan verici keşifler de hızla artacaktır. Biyolojik zenginlikleri önemsememek ve kısa vâdeli bazı yararlar için yok olmalarına göz yummak, gelecek kuşaklara miras olarak bırakabileceğimiz büyük bir ekonomik potansiyeli tahrip etmekle aynı anlama gelir. Konuyu bu anlayışla ele almak, insanlık ve ülke çıkarları yönünden çok yararlı olacaktır. Prof. Dr. Aykut Kence Türkiye’nin Biyolojik Zenginlikleri

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-biyolojik-zenginlikleri

Fransa'da Nükleer Kaza

Fransa'da Nükleer Kaza

Fransa’nın en çok tartışılan ve hemen kapatılması istenen Fessenheim nükleer santralinde patlama meydana geldi.

http://www.biyologlar.com/fransada-nukleer-kaza

Biyoteknoloji Teknikleri

Biyoteknoloji; Hücre, doku ve organ kültürü, moleküler biyoloji, fizyoloji, biyokimya, mikrobiyoloji, moleküler genetik gibi doğa bilimleri ile temel mühendislik ve bilgisayar bilimlerinden yararlanarak, genetik ve moleküler DNA teknikleriyle bitki, canlıların genetik haritalarını çıkartmak, çoğaltmak, ıslah etmek, değiştirmek, geliştirmek, yeni ve az bulunan ürünleri yine canlılara (organizma, hücre ve dokulara) ürettirmek veya bunların daha fazla elde etmek için kullanılan teknolojilerin tümüdür. Doku kültürü ve Genetik mühendisliği olmak üzere 2 ana kola ayrılır. Biyoteknoloji ve genetik mühendisliği, biyoteknoloji ve moleküler biyoloj,i biyoteknoloji ve doku kültürü gibi ifadeler bu nedenle doğru ifadeler olmayıp biyoteknoloji hem doku kültürü hem de genetik mühendisliğini kapsamaktadır. Üniversitelerde çeşitli lisans programları veya derslerin benzer isimlerde olması da yanlıştır. Biyoteknoloji geleneksel ve modern olmak üzere grupta değerlendirilir. Mikroorganizmalarca sütün yoğurt ve peynir,e dönüştürülmesi, sirke yapımı geleneksel gıda biyoteknolojisi konusu, yine genetik mühendisliği işlemeleriyle özellikleri geliştirilmiş mikroorganizmalarca daha nitelikli (örnek: Enzimler, proteinler vb.) ile çeşitli etken maddeler (ilaç hammaddesi, aşılar vb.) veya ürünler (biyoetanol vb.) geliştirmek modern gıda, tıbbi veya mikrobiyal biyoteknoloji konularıdır. Bu nedenle biyoteknolojinin bitki, hayvan, gıda, tıbbi, mikrobiyal, endüstriyel (beyaz biyoteknoloji) ve çevre biyoteknolojileri olarak uygulama dalları gelişmiştir. Bu sitede ağırlıklı olarak Bitki Biyoteknolojisi üzerinde durulmaktadır. Aslında sistem tüm dallarda benzer çalışmaktadır. Doku kültürüne hücre doku ve organlar, genetik mühendisliğinde ise DNA temel hedeftir. Tüm canlıların DNA'nın işleyişi ve temel mekanizmaları bakımından birbirine hemen hemen benzer olduğu düşünülürse temel genetik mühendisliği tekniklerini iyi bilmek her türlü biyolojik materyal ile çalışabilmeye imkan verirken doku kültürü uzmanlığı daha geniş bir alan istemektedir. Çünkü insan, hayvan, bitki ve mikroorganizmalarda hücre, doku ve organ işleyişi ve mekanizmaları bakımından derin farklar olabilmektedir. Oysaki bu canlıların herhangi birisinin DNA'sı bir diğerine uyum gösterebilmektedir. Dolayısıyla, canlılar hatta bir türün bireyleri arasında bile doku, hücre, organ vb. uyumazlıklar görüldüğü halde canlılar arasında DNA bakımından uyuşmazlık görülmemektedir. Bu da DNA'nın temel molekül olduğunu göstermektedir. Bitki biyoteknolojisi Biyoteknolojik tekniklerin bitkilere uygulanmasına bitki biyoteknolojisi denir. Bitkilerin ve hücrelerin çoğaltımı doku kültürüyle, bunların genetik özelliklerinin araştırılması genetik mühendisliği, özelliklerin değiştirilmesi veya geliştirilmesi de her iki tekniğin birlikte uygulanması ve/veya bitki ıslahı teknikleriyle yapılmaktadır. Klonlama (kopyalama!) terimi insan ve hayvanlar (Dolly) için daha 10 yıl önce kullanılmaya başlanmasına karşın bitkiler (Örnek: Havuç, tütün) 1950'li yıllardan itibaren klonal olarak çoğaltılmaya yani kopyalanmaya başlanmıştır. Buna rejenerasyon (organogenesis, somatik embriyogenesis, meristemlerden sürgün) veya klonal çoğaltım denilmektedir. Bir çok bitki türü hiç bir eşeysel üreme hücresi içermeyen vücut (somatik) hücrelerinden (örnek: yaprak, sap vb. doku ve organlar) çok rahatlıkla çoğaltılabilmektedir. Rejenerasyon bir hücreden başlayabileceği gibi (somatik embriyogenesis, protoplast-callus-bitki), birden fazla hücrenin birlikte oluşturduğu bir faaliyet sonucu (organogenesis) veya bir çok hücrenin organize olarak bir doku ve organları ve sonuçta bitkiyi oluşturmasıyla da ortaya çıkabilmektedir. Bitkilerin bir çoğunda uygun doku kültürü şartlarında (besin, büyüme düzenleyicileri, sıcaklık, ışık vb.) rejenerasyon ortaya çıkabilmektedir. Tek bir vücut hücrenin kendisinin alındığı ana bitkiye benzer bitkiler üretebilme yeteneğine totipotensi denilmektedir. Doku kültüründe temel çalışma konuları (DOKU KÜLTÜRÜ VE UYGULAMALARI) Bitki Doku Kültüründe Temel Laboratuvar Teknikleri (Basic lab techiques in tissue culture) Organogenesis (Organogenesis) Somatik Embriyogenesis (Somatic embryogenesis) Protoplast Kültürü ve Somatik Melezleme (Protoplast culture and somatic hybridisation) haploid Bitki Üretimi (Haploid plant production) Kültür Bitkilerinde Apomiksi (Apomiktik bitki üretimi) (Apomictic plant production) Hastalıksız Bitki Üretimi (Production of disease free plants) Sekonder Metabolit Üretimi (Production of secondary metabolites) Mikroçoğaltım (Klonal Çoğaltım-Mikropropagasyon) ve Ticari Uygulamaları (Micropropagation and its commercial applications) embriyo Kültürü (Embryo culture) In Vitro Tozlanma ve Döllenme (In vitro pollination and fertilisation) Somaklonal varyasyon (Somaclonal variation) Bitki Gen Kaynaklarının Korunmasında Biyoteknoloji (Plant conservation biotechnology) Doku kültürü denemeleri planlama ve analizi (Experimental design and analyses in tissue culture) Doku kültürü kısmında bu konularda daha detaylı bilgiler verilmektedir. Genetik mühendisliği teknikleriyle bir çok bitki türünün genom haritası çıkarılmış ve genleri tespit edilmeye başlanmıştır. Arabidopsis adlı ilkel bir ot olan bitkinin hemen hemen tüm genetik özellikleri halen ortaya konulmuştur. Bir çok önemli bitki türünün genom haritası çıkarılmak üzeredir. Bitki genetik mühendisliğinde temel konular (GENETİK MÜHENDİSLİĞİ VE UYGULAMALARI) DNA’nın Moleküler Yapısı ve Kromozomlar (Molecular structure of DNA and chromosomes) Genlerin Moleküler Yapıları ve protein Biyosentezi (Molecular structures of genes and protein synthesis) Proteinler ve Protein Mühendisliği (Proteins and protein engineering) Gen İzolasyonu ve Klonlanması (Gene isolation and cloning) Agrobacterium'la Bitkilere Gen Aktarımı (Agrobacterium-mediated gen transformation to plants) Bitkilere Doğrudan Gen Aktarım Teknikleri (Direct gene transfer techniques to plants) Herbisitlere Dayanıklı Transgenik Bitkilerin Geliştirilmesi (Production of herbicide resistant plants) Böceklere Dayanıklı Transgenik Bitkilerin Geliştirilmesi (Production of insect resistant plants) Virüslere Dayanıklı Transgenik Bitkilerin Geliştirilmesi (Production of virus resistant plants) Erkek Kısır bitkilerin üretimi (bu bölüm geliştirilmesi) (Production of male sterile plants) Bitkilerde Hastalıklara Dayanıklılığın Artırılması (Enhancement of disease resistance in plants)Bitkilerde Strese Dayanıklılık Fizyolojisi (Physiology of stress resistance in plants) Bitkilerde Ozmotik Strese Dayanıklılığın Artırılması (Enhancement of osmotic stress resistance in plants) Bitkilerde Besin Değerinin Artırılmasında Biyoteknoloji (Biotechnology for enhanced nutritional contents in plants) Transgenik Bitkilerde İnsan Tedavisinde Kullanılan İlaçların ve Aşıların Üretilmesi (Production of edible vaccines and pharmaecuticals in transgenic plants) Antisens RNA Teknolojisi (Antisense RNA technology) PCR Teknolojisi ve Biyoteknolojik Araştırmalarda Kullanımı (PCR technology) Genetik Markörler ve Analiz Metodları (Molecular markers and analyses methods) Genom Sekanslama (Genome sequencing) Bitki Islahında Moleküler Markörler (Molecular markers in plant breeding) İşlevsel Genomik ve Proteomik Çalışmaları (Functional genomics and proteomics) Sinyal iletimi ve biyoteknoloji (Signal transduction and biotechnology) Biyoinformatik (Bioinformatics) Bitki Biyoteknolojisinde Moleküler Sitogenetik Teknikler (Molecular and cytogenetic techniques) Teknoloji Koruma Sistemi (Terminatör Teknolojisi) (Terminator technology) Gen kaynakları ve biyoteknoloji (Genetic resources and biotechnology) Transgenik bitkiler ve biyogüvenlik (Transgenic plants and biosafety) Biyoteknolojinin Ahlaki ve Hukuki Yönleri (Moral and ethical issues in biotechnology) Genetiği/Genetik olarak Değiştirilmiş Organizmalar (GDO veya GMO) (bitki, hayvan, insan veya mikroorganizmalar) çeşitli biyoteknolojik metotlarla genetik yapıları bir veya daha fazla özellik (gen) bakımından değiştirilmiş organizmalar, bunlardan elde edilen ürünlere ise Genetiği Değiştirilmiş (GD) ürünler veya gıdalar, içerisinde belirli sınırın üzerinde GD içeren ürünlere ise GD’li ürünler adı verilmektedir. Genetiği değiştirilmiş bir canlıya ‘gen transferi yapılmış’ anlamında 'transgenik' de denilir. Biyoteknoloji sadece GD veya GM demek değildir. GDO, GD’li ürünler çeşitli soru işaretleri olmasına karşın Türkiye’de çeşitli kampanyalar nedeniyle çok tehlikeli ürünler gibi anlaşılmaktadır. Benzer bir tartışma hormonlar konusunda da mevcuttur. Bu konuda detaylı tartışma ve bilgilere sitenin GDO-GMO tartışması kısmından ulaşılabilir. Sunularda biyoteknoloji ve GDO'lar bakımından Türkiye ve İç Anadolu Bölgesi için öneriler ve değerlendirmeler de bulunmaktadır. İnsanlarda etik konular nedeniyle büyük tartışmaların yaşandığı genetik mühendisliği alanında bitkilerde oldukça başarılı sonuçlar üretilmiştir. Doku kültürü ve genetik mühendisliği teknikleri tek başına veya birlikte uygulanabilmektedir. Tüm dünya ülkelerinde biyoteknolojik çalışmalar öncelikli desteklenmektedir. ABD bu alanda dünyada öncü konumdadır. Aşağıda bitki biyoteknolojisinin faydaları ve bazı uygulamaları verilmiştir. Biyoteknolojinin faydaları ve uygulama alanları Biyoteknoloji ile yüksek besin içeriği, hasat sonrası dayanıklılık, hastalık, zararlı, kuraklık ve ot ilacına genetik dayanıklılığın artırılması, yenilebilir aşılar (elma, muz), bitkilerce biyolojik olarak ayrışabilir plastik üretimi vb. gibi transgenik (GDO) üretimi yanında; Hücre, doku ve organ kültürü ile tohum (sentetik), fide, fidan, yumru, miniyumru, soğan üretimi (klonal çoğaltım veya mikroçoğaltım) Sentetik tohum üretimi Somaklonal varyasyonların oluşturulması In vitro tozlanma Protoplast izolasyonu ve somatik melezlemeler Hücre seleksiyonu Apomiktik bitkilerin oluşturulması Haploit bitkilerin oluşturulması ve embriyo kültürü ve kurtarması Biyoteknolojik germplazm muhafazası (özelikle Türkiye endemik bitki türlerinin korunması amacıyla çok gereklidir) Tıbbi amaçlı protein ve sekonder metabolit üretimi Moleküler markörlerin geliştirilmesi yoluyla seleksiyon ve ıslahta klasik ıslaha destek sağlanması Yabani ve kültür bitkilerinde genom sekanslaması ve genetik-moleküler özelliklerinin ortaya konulması Sinyal iletim mekanizmalarının belirlenmesi Endüstriyel ürünlerin (proteinler, yağ, vitaminler, enzimler vb.) üretilmesi Biyoyakıtların üretilmesi Moleküler test, tanı ve tedavilerin yapılması gibi bir çok işlem yapılabilmektedir.

http://www.biyologlar.com/biyoteknoloji-teknikleri

Biyoteknoloji ve Bitki Biyoteknolojisinin Tanımları

Biyoteknoloji; Hücre, doku ve organ kültürü, moleküler biyoloji, fizyoloji, biyokimya, mikrobiyoloji, moleküler genetik gibi doğa bilimleri ile temel mühendislik ve bilgisayar bilimlerinden yararlanarak, genetik ve moleküler DNA teknikleriyle bitki, canlıların genetik haritalarını çıkartmak, çoğaltmak, ıslah etmek, değiştirmek, geliştirmek, yeni ve az bulunan ürünleri yine canlılara (organizma, hücre ve dokulara) ürettirmek veya bunların daha fazla elde etmek için kullanılan teknolojilerin tümüdür. 1. Doku kültürü ve 2. Genetik mühendisliği olmak üzere 2 ana kola ayrılır. Biyoteknoloji ve genetik mühendisliği, biyoteknoloji ve moleküler biyoloj,i biyoteknoloji ve doku kültürü gibi ifadeler bu nedenle doğru ifadeler olmayıp biyoteknoloji hem doku kültürü hem de genetik mühendisliğini kapsamaktadır. Üniversitelerde çeşitli lisans programları veya derslerin benzer isimlerde olması da yanlıştır. Biyoteknoloji geleneksel ve modern olmak üzere grupta değerlendirilir. Mikroorganizmalarca sütün yoğurt ve peynir,e dönüştürülmesi, sirke yapımı geleneksel gıda biyoteknolojisi konusu, yine genetik mühendisliği işlemeleriyle özellikleri geliştirilmiş mikroorganizmalarca daha nitelikli (örnek: Enzimler, proteinler vb.) ile çeşitli etken maddeler (ilaç hammaddesi, aşılar vb.) veya ürünler (biyoetanol vb.) geliştirmek modern gıda, tıbbi veya mikrobiyal biyoteknoloji konularıdır. Bu nedenle biyoteknolojinin bitki, hayvan, gıda, tıbbi, mikrobiyal, endüstriyel (beyaz biyoteknoloji) ve çevre biyoteknolojileri olarak uygulama dalları gelişmiştir. Bu sitede ağırlıklı olarak Bitki Biyoteknolojisi üzerinde durulmaktadır. Aslında sistem tüm dallarda benzer çalışmaktadır. Doku kültürüne hücre doku ve organlar, genetik mühendisliğinde ise DNA temel hedeftir. Tüm canlıların DNA'nın işleyişi ve temel mekanizmaları bakımından birbirine hemen hemen benzer olduğu düşünülürse temel genetik mühendisliği tekniklerini iyi bilmek her türlü biyolojik materyal ile çalışabilmeye imkan verirken doku kültürü uzmanlığı daha geniş bir alan istemektedir. Çünkü insan, hayvan, bitki ve mikroorganizmalarda hücre, doku ve organ işleyişi ve mekanizmaları bakımından derin farklar olabilmektedir. Oysaki bu canlıların herhangi birisinin DNA'sı bir diğerine uyum gösterebilmektedir. Dolayısıyla, canlılar hatta bir türün bireyleri arasında bile doku, hücre, organ vb. uyumazlıklar görüldüğü halde canlılar arasında DNA bakımından uyuşmazlık görülmemektedir. Bu da DNA'nın temel molekül olduğunu göstermektedir. Bitki biyoteknolojisi Biyoteknolojik tekniklerin bitkilere uygulanmasına bitki biyoteknolojisi denir. Bitkilerin ve hücrelerin çoğaltımı doku kültürüyle, bunların genetik özelliklerinin araştırılması genetik mühendisliği, özelliklerin değiştirilmesi veya geliştirilmesi de her iki tekniğin birlikte uygulanması ve/veya bitki ıslahı teknikleriyle yapılmaktadır. Klonlama (kopyalama!) terimi insan ve hayvanlar (Dolly) için daha 10 yıl önce kullanılmaya başlanmasına karşın bitkiler (Örnek: Havuç, tütün) 1950'li yıllardan itibaren klonal olarak çoğaltılmaya yani kopyalanmaya başlanmıştır. Buna rejenerasyon (organogenesis, somatik embriyogenesis, meristemlerden sürgün) veya klonal çoğaltım denilmektedir. Bir çok bitki türü hiç bir eşeysel üreme hücresi içermeyen vücut (somatik) hücrelerinden (örnek: yaprak, sap vb. doku ve organlar) çok rahatlıkla çoğaltılabilmektedir. Rejenerasyon bir hücreden başlayabileceği gibi (somatik embriyogenesis, protoplast-callus-bitki), birden fazla hücrenin birlikte oluşturduğu bir faaliyet sonucu (organogenesis) veya bir çok hücrenin organize olarak bir doku ve organları ve sonuçta bitkiyi oluşturmasıyla da ortaya çıkabilmektedir. Bitkilerin bir çoğunda uygun doku kültürü şartlarında (besin, büyüme düzenleyicileri, sıcaklık, ışık vb.) rejenerasyon ortaya çıkabilmektedir. Tek bir vücut hücrenin kendisinin alındığı ana bitkiye benzer bitkiler üretebilme yeteneğine totipotensi denilmektedir. Doku kültüründe temel çalışma konuları (DOKU KÜLTÜRÜ VE UYGULAMALARI) Bitki Doku Kültüründe Temel Laboratuvar Teknikleri (Basic lab techiques in tissue culture) Organogenesis (Organogenesis) Somatik Embriyogenesis (Somatic embryogenesis) Protoplast Kültürü ve Somatik Melezleme (Protoplast culture and somatic hybridisation) Haploid Bitki Üretimi (Haploid plant production) Kültür Bitkilerinde Apomiksi (Apomiktik bitki üretimi) (Apomictic plant production) Hastalıksız Bitki Üretimi (Production of disease free plants) Sekonder Metabolit Üretimi (Production of secondary metabolites) Mikroçoğaltım (Klonal Çoğaltım-Mikropropagasyon) ve Ticari Uygulamaları (Micropropagation and its commercial applications) Embriyo Kültürü (Embryo culture) In Vitro Tozlanma ve Döllenme (In vitro pollination and fertilisation) Somaklonal Varyasyon (Somaclonal variation) Bitki Gen Kaynaklarının Korunmasında Biyoteknoloji (Plant conservation biotechnology) Doku kültürü denemeleri planlama ve analizi (Experimental design and analyses in tissue culture) Doku kültürü kısmında bu konularda daha detaylı bilgiler verilmektedir. Genetik mühendisliği teknikleriyle bir çok bitki türünün genom haritası çıkarılmış ve genleri tespit edilmeye başlanmıştır. Arabidopsis adlı ilkel bir ot olan bitkinin hemen hemen tüm genetik özellikleri halen ortaya konulmuştur. Bir çok önemli bitki türünün genom haritası çıkarılmak üzeredir. Bitki genetik mühendisliğinde temel konular (GENETİK MÜHENDİSLİĞİ VE UYGULAMALARI) DNA’nın Moleküler Yapısı ve Kromozomlar (Molecular structure of DNA and chromosomes) Genlerin Moleküler Yapıları ve Protein Biyosentezi (Molecular structures of genes and protein synthesis) Proteinler ve Protein Mühendisliği (Proteins and protein engineering) Gen İzolasyonu ve Klonlanması (Gene isolation and cloning) Agrobacterium'la Bitkilere Gen Aktarımı (Agrobacterium-mediated gen transformation to plants) Bitkilere Doğrudan Gen Aktarım Teknikleri (Direct gene transfer techniques to plants) Herbisitlere Dayanıklı Transgenik Bitkilerin Geliştirilmesi (Production of herbicide resistant plants) Böceklere Dayanıklı Transgenik Bitkilerin Geliştirilmesi (Production of insect resistant plants) Virüslere Dayanıklı Transgenik Bitkilerin Geliştirilmesi (Production of virus resistant plants) Erkek Kısır bitkilerin üretimi (bu bölüm geliştirilmesi) (Production of male sterile plants) Bitkilerde Hastalıklara Dayanıklılığın Artırılması (Enhancement of disease resistance in plants) Bitkilerde Strese Dayanıklılık Fizyolojisi (Physiology of stress resistance in plants) Bitkilerde Ozmotik Strese Dayanıklılığın Artırılması (Enhancement of osmotic stress resistance in plants) Bitkilerde Besin Değerinin Artırılmasında Biyoteknoloji (Biotechnology for enhanced nutritional contents in plants) Transgenik Bitkilerde İnsan Tedavisinde Kullanılan İlaçların ve Aşıların Üretilmesi (Production of edible vaccines and pharmaecuticals in transgenic plants) Antisens RNA Teknolojisi (Antisense RNA technology) PCR Teknolojisi ve Biyoteknolojik Araştırmalarda Kullanımı (PCR technology) Genetik Markörler ve Analiz Metodları (Molecular markers and analyses methods) Genom Sekanslama (Genome sequencing) Bitki Islahında Moleküler Markörler (Molecular markers in plant breeding) İşlevsel Genomik ve Proteomik Çalışmaları (Functional genomics and proteomics) Sinyal iletimi ve biyoteknoloji (Signal transduction and biotechnology) Biyoinformatik (Bioinformatics) Bitki Biyoteknolojisinde Moleküler Sitogenetik Teknikler (Molecular and cytogenetic techniques) Teknoloji Koruma Sistemi (Terminatör Teknolojisi) (Terminator technology) Gen kaynakları ve biyoteknoloji (Genetic resources and biotechnology) Transgenik bitkiler ve biyogüvenlik (Transgenic plants and biosafety) Biyoteknolojinin Ahlaki ve Hukuki Yönleri (Moral and ethical issues in biotechnology) Genetik mühendisliğinin uygulama alanları genetik mühendisliği sayfasında daha detaylı işlenmiştir. Genetiği/Genetik olarak Değiştirilmiş Organizmalar (GDO veya GMO) (bitki, hayvan, insan veya mikroorganizmalar) çeşitli biyoteknolojik metotlarla genetik yapıları bir veya daha fazla özellik (gen) bakımından değiştirilmiş organizmalar, bunlardan elde edilen ürünlere ise Genetiği Değiştirilmiş (GD) ürünler veya gıdalar, içerisinde belirli sınırın üzerinde GD içeren ürünlere ise GD’li ürünler adı verilmektedir. Genetiği değiştirilmiş bir canlıya ‘gen transferi yapılmış’ anlamında 'transgenik' de denilir. Biyoteknoloji sadece GD veya GM demek değildir. GDO, GD’li ürünler çeşitli soru işaretleri olmasına karşın Türkiye’de çeşitli kampanyalar nedeniyle çok tehlikeli ürünler gibi anlaşılmaktadır. Benzer bir tartışma hormonlar konusunda da mevcuttur. Bu konuda detaylı tartışma ve bilgilere sitenin GDO-GMO tartışması kısmından ulaşılabilir. Sunularda biyoteknoloji ve GDO'lar bakımından Türkiye ve İç Anadolu Bölgesi için öneriler ve değerlendirmeler de bulunmaktadır. İnsanlarda etik konular nedeniyle büyük tartışmaların yaşandığı genetik mühendisliği alanında bitkilerde oldukça başarılı sonuçlar üretilmiştir. Doku kültürü ve genetik mühendisliği teknikleri tek başına veya birlikte uygulanabilmektedir. Tüm dünya ülkelerinde biyoteknolojik çalışmalar öncelikli desteklenmektedir. ABD bu alanda dünyada öncü konumdadır. Aşağıda bitki biyoteknolojisinin faydaları ve bazı uygulamaları verilmiştir. Biyoteknolojinin faydaları ve uygulama alanları Biyoteknoloji ile yüksek besin içeriği, hasat sonrası dayanıklılık, hastalık, zararlı, kuraklık ve ot ilacına genetik dayanıklılığın artırılması, yenilebilir aşılar (elma, muz), bitkilerce biyolojik olarak ayrışabilir plastik üretimi vb. gibi transgenik (GDO) üretimi yanında; Hücre, doku ve organ kültürü ile tohum (sentetik), fide, fidan, yumru, miniyumru, soğan üretimi (klonal çoğaltım veya mikroçoğaltım) Sentetik tohum üretimi Somaklonal varyasyonların oluşturulması In vitro tozlanma Protoplast izolasyonu ve somatik melezlemeler Hücre seleksiyonu Apomiktik bitkilerin oluşturulması Haploit bitkilerin oluşturulması ve embriyo kültürü ve kurtarması Biyoteknolojik germplazm muhafazası (özelikle Türkiye endemik bitki türlerinin korunması amacıyla çok gereklidir) Tıbbi amaçlı protein ve sekonder metabolit üretimi Moleküler markörlerin geliştirilmesi yoluyla seleksiyon ve ıslahta klasik ıslaha destek sağlanması Yabani ve kültür bitkilerinde genom sekanslaması ve genetik-moleküler özelliklerinin ortaya konulması Sinyal iletim mekanizmalarının belirlenmesi Endüstriyel ürünlerin (proteinler, yağ, vitaminler, enzimler vb.) üretilmesi Biyoyakıtların üretilmesi Moleküler test, tanı ve tedavilerin yapılması gibi bir çok işlem yapılabilmektedir.

http://www.biyologlar.com/biyoteknoloji-ve-bitki-biyoteknolojisinin-tanimlari

Nükleer silahlanma, insanlığı tehdit ediyor

Nükleer silahlanma, insanlığı tehdit ediyor

“Nükleer Silahların Yıkıcı Sonuçları” konferansı, 4-5 Mart 2013 tarihlerinde Oslo'da yapıldı.

http://www.biyologlar.com/nukleer-silahlanma-insanligi-tehdit-ediyor

Geleceğe hoş geldiniz: İklim değişikliği tehlikeli seviyede

Geleceğe hoş geldiniz: İklim değişikliği tehlikeli seviyede

Bugün, 11 Mayıs 2013. İnsanlık tarihinde bir dönüm noktası. Dünyadaki karbondioksit seviyesi milyonda 400 parçacığa (400 ppm) ulaştı. Bu; iklim değişiminin, tehlikeli sınırı geçtiği anlamına geliyor.

http://www.biyologlar.com/gelecege-hos-geldiniz-iklim-degisikligi-tehlikeli-seviyede

İlaç sektöründe biyoteknoloji

İlaç üretimi şu anda biyoteknolojik yöntemlerin en yaygın kullanıldığı sektör. Bir anlamda, biyoteknolojik gelişmeler, özellikle bioreaktörler, öncelikle ilaç sanayisindeki çalışmalarla birlikte ortaya çıktı. İlaç sektöründeki ilk uygulamalar antibiyotik öncüllerinin biyoreaktörlerle elde edilmesi oldu. Özellikle penisilin grubu antibiyotiklerin öncüllerinin fermentasyon teknolojisindeki gelişmeler sonucu infeksiyon hastalıklarıyla savaşta ilk önemli başarı elde edildi. Çağdaş biyoteknolojinin en önemli köşetaşlarından biri olan rekombinant bakterilerle insülin üretilmesi, ilaç sektöründe de bir dönüm noktası oldu. Kısa süre sonra çeşitli ilaçlar veya öncüllerini üreten pekçok rekombinant bakterinin patenti alındı. Transgenik hayvanların üretilmesi ile ilaç olarak kullanılan hormonların üretilmesinde yeni bir dönem başladı ve patentli bakterilerden patentli hayvanlara geçildi. Kalsitonin ve growth hormon özellikle hayvan kaynaklarından üretilerek pazarlanmaya başlandı. Böylece şeker hastalığı, büyüme geriliği gibi tedavisi sorunlu olan pekçok hastalık için yan etkilerden arındırılmış ve tedavide kullanılabilecek kadar bol miktarda hormon üretilmiş oldu. İlaç sanayisindeki en son gelişmeler biyolojik bilimlerdeki son bulgulardan yola çıkarak yeni bazı potansiyel ilaç grupları üzerinde yoğunlaşıyor. Potansiyel tedavi yöntemlerinin en son noktası olan gen tedavisi uygulamaları henüz başlangıç aşamasında. Ancak bu konuya biyoteknoloji firmalarının yoğun ilgisinin bulunduğu ve bu firmaların pekçok çalışmayı finanse ettiği biliniyor. Hastalık tanısı ile ilgili ürünlerin geliştirilmesi biyoteknolojinin en zor takip edilebilen alt dallarından birisi. Bu konudaki ilk önemli gelişme monoklonal antikorların yaygın olarak geliştirilmeleri. Bu şekilde hem daha önce hayal edilemeyen bir seri tanıya yönelik araç geliştirildi, aynı zamanda var olan testlerin de hassasiyeti artırıldı. Bu gelişmelerle birlikte, “insan genomu projesi” çerçevesindeki çalışmalarla elde edilen bulguların da kullanılması ile tanıya yönelik ürünler panelinde, çoğunlukla genetik araştırmalara yönelik ürünlerde bir patlama ortaya çıkıyor. Biyoteknolojik çalışmalarla ilgili bir diğer açı da etik tartışmalardır. Geliştirilen tekniklerle insanın, genetik materyele müdahele edebilir hale gelmesi ve uygulamaların giderek daha yüksek canlılara yönelmesi, bu manüplasyonun sınırlarını tartışmaya açmıştır. Bilindiği gibi tartışmaların son noktası “insan klonlanması”. Konuya yönelik potansiyel tehlikelerin bulunduğuna dair yaygın bir kanaat var. Henüz yaygın bir sonuca ulaşılamamış olmasına karşın bilimsel araştırmaları engellemeyecek, ancak konunun istismarını önleyerek bir orta yol çözümü bulma çabaları ise sürüyor. Biyoteknolojik çalışmalar açısından Türkiye’nin durumu tartışıldığında söylenecek ilk söz konuyla ilgili organize çalışmaların hemen hemen yokluğu. Nature Biotechnology dergisinin Ağustos 1997 tarihli sayısında (DaSilva, E.J., Biotechnology in the Islamic world, Nature Biotech., 15:733) yayınlanan bir makalede Türkiye’nin de içinde bulunduğu 54 islam ülkesindeki bioteknolojik çalışmalar inceleniyor ve yapılan çalışmalar özetleniyor. Bu yazıda hemen görülebileceği gibi Türkiye biyoteknolojik çalışmalar açısından birlikte incelendiği İslam ülkeleri içinde bile alt sıralarda yer alıyor. Konuyla ilgili projeler esas olarak devlete ait birimlerin geleceğe yönelik olarak başlattığı koleksiyon çalışmalar. Çoğunluğu TÜBİTAK denetiminde sürdürülüyor. Gıda sektöründe yabancı ortakla başlatılan bazı uygulamalar (örneğin maya üretimi) araştırma-geliştirme çalışmasından daha çok hazır sistemlerin kurulması ile gerçekleştirildi. Benzeri bir uygulama tarım sektöründe var. Tohum üretimi yabancı ortakla, herhangi bir araştırma-geliştirme çalışması olmadan yürütülüyor.

http://www.biyologlar.com/ilac-sektorunde-biyoteknoloji

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0