Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 501 kayıt bulundu.

Türkiye’deki önemli bitki alanları tehdit altında

11 bin tür bitkiye ev sahipliği yapan Anadolu, zenginliğiyle, tropikal kuşaktaki ülkelerle yarışıyor. Ancak, Türkiye’deki 122 önemli bitki alanından 114’ünün (yüzde 94’ü) tehdit altında olduğu belirlendi. Tehdidin en önemli nedenleri ise yoğun zirai faaliyetler, plansız yapılaşma, ormancılık çalışmaları, tarım alanlarının genişletilmesi ve sulak alanların kurutulması olarak sıralandı. Bilim adamlarının on yıldır konuyla ilgili olarak sürdürdüğü çalışmalar “Türkiye’nin 122 Önemli Bitki Alanı” kitabında bir araya getirildi. Çalışmalar sırasında daha önce dünyada varlığı bilinmeyen 5 yeni bitki türü de keşfedilirken, başka ülkelerde olduğu bilinen 20 türe de rastlandı. Kitabın yazarlarından Prof. Dr. Neriman Özhatay, Önemli Bitki Alanı (ÖBA) ve önemli kuş alanı (ÖKA) kavramlarının koruma statüsü olarak kabul edilmesini, yasal metinlere girmesini istedi. WWF-Türkiye, Doğal Hayatı Koruma Derneği, (DHKD) İstanbul Üniversitesi, Fauna&Flora International işbirliğiyle hazırlanan kitaba 20’ye yakın üniversiteden 40 akademisyen destek verdi. Öncelikle yedi coğrafi bölgede büyüklüğü Türkiye’nin yüzölçümünün yüzde 13’üne, (111 bin kilometrekare) ulaşan 122 alan tespit edildi. Bu alanların botanik, jeolojik ve doğa koruma durumları detaylı şekilde incelendi. Çalışmaların sonucunda ÖBA’lar doğa korumada öncelik durumlarına göre; “zarar görebilir”, “acil” ve “çok acil” olarak tanımlandı. Nadir bitki türlerinin tanıtıldığı kitapta, bu türlerin yüzde 83’ünün ÖBA’larda olduğu belirtildi. Çalışmalar sırasında bulunan ve bilim dünyası için yeni olan bitkilerin Latince isimleri şöyle: “Bellevalia mathewii, fritillaria byfieldii, fritillaria sibtharbiana, poa elsia minor, tulipa karamanica.” WWF Türkiye Genel Müdürü Filiz Demirayak, kitabın ülkemizin bitki envanterini çıkarmak açısından büyük önem taşıdığını kaydetti. ‘Çok acil’ tehdit tanımlı bitki alanlarından bazıları şunlar: Köyceğiz Gölü Ömerli Fundalıkları (İstanbul), Uludağ (Bursa) Kuzey Saros Kıyıları, Ergene Havzası, Ağaçlı ve Kilyos Kumulları, Batı İstanbul Meraları, Şile Kıyıları, Yeniçağa Gölü, Yukarı Gerede Vadisi, Çoruh Vadisi, Gölköy (Muğla), Dalaman Ovası, Sandras Dağı (Muğla), Acı Göl (Afyon), Antalya Falezleri, Lara Kumulları, Beyşehir Gölü, Seyhan ve Ceyhan Deltaları, Mogan Gölü (Ankara), Akşehir ve Eber Gölleri. Gürhan Savgı Ankara

http://www.biyologlar.com/turkiyedeki-onemli-bitki-alanlari-tehdit-altinda

Kök Hücre Çalışmaları Kanseri Ortadan Kaldırabilecek mi?

Kök Hücre Çalışmaları Kanseri Ortadan Kaldırabilecek mi?

Kanseri tedavi etmenin yolunun kanser kök hücrelerini yok etmekten geçtiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi İç hastalıkları ve Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Zafer Gülbaş, kanser hastalarında kök hücre uygulamalarıyla ilgili Medical Tribune’ün sorularını yanıtladı. MT: Kök hücre tedavisi ile ilgili yeni gelişmelerden bahsedebilir misiniz? Önceki yıllarda, kanseri dokudaki olgun hücrelerin yaptığını düşünüyorduk ama bugün kansere neden olan bir kök hücrenin var olduğunu biliyoruz. Kök hücre, kanserli hücreleri oluşturuyor ve bunlar çoğaldıkça hastalık ortaya çıkıyor. Kanseri tedavi etmek için birçok kemoterapi çeşidi, immünoterapi, radyoterapi ve cerrahi tedavi uygulandı.  Ancak kanserin birçok hastada tekrarlamasını önleyemiyoruz. Şu anki bilgilerimize göre kanseri tedavi etmenin yolu ise kanser kök hücresini yok etmekten geçiyor. Kanser kök hücresinin varlığını nasıl tanıyabileceğimiz ve nasıl ortadan kaldırabileceğimizle ilgili sorunun yanıtı aranıyor.  Bugün için en önemli konu bu. Dünyada birçok merkezde bu konu üzerinde çalışmalar yürütülüyor. Bütün kanser türlerinde kanser kök hücresinin olduğuna inanılıyor.  Johns Hopkins Üniversitesi Kemik İliği Programı Direktörü Prof. Dr. Richard Jones ve ekibi bu hipotezi miyeloma denilen hematolojik kanserde açıkladı. Richard Jones’un kanser kök hücre teorisinde  şöyle bir kuram kullanıyor. Yabani bir otu ne kadar çok temizlerseniz temizleyin eğer kökünü çıkarmıyorsanız bir süre sonra tekrar çıkacaktır. Kanser için de aynı durum sözkonusu olup, kök orada olduğu sürece kanser tekrar oluşuyor. Kanser kök hücresi önümüzdeki 5-10  yılın en çok çalışılacak konularından biri olup,  kanseri ortadan kaldırmanın belki de anahtarının yattığı konudur. MT: Kök hücrelerin kanser tedavisinde kullanıldığı alanlar hangileri? Hematopoetik kök hücre nakli dışında, kanser tedavisinde kanser kök hücresine karşı aşı üretme çalışmaları yeni bir alan. Oldukça ilgi çekici ve önümüzdeki süreçte yararlı olup olmadığını öğreneceğiz. Ayrıca kanser hücresine özgü T lenfositleri ve NK lenfositleri üretmek ve tedavide kullanmak ilgi çekici ümit verici gelişmeler. MT: Hematolojik kanserlerde kanser kök hücresini yok etmek mümkün mü? Hematolojik kanserlerde kemik iliği nakli yapmak için yüksek doz tedavi uygulandığında, hastanın kemik iliği bir daha üretim yapamaz hale geliyor. Bu da yüksek doz tedavilerin kök hücreyi ortadan kaldırabildiğini gösteriyor. Ancak yüksek doz tedavi her kanserde aynı sonucu vermiyor. Bu konuda yapılan çalışmalarda allojenik kök hücre nakliyle kanserli kök hücrenin ortadan kaldırılabileceğini gösteriyor. Yöntem, her kanser türünde aynı sonucu vermese de; özellikle lenfoma, lösemi gibi hematolojik kanserlerde kanser kök hücresinin ortadan kaldırılmasında etkili oluyor. MT: Şu an Türkiye’de kök hücre tedavisi hematolojik hastalıklarda yaygın kullanılıyor mu? Ülkemizde kök hücre nakli yapan birçok merkez var. Sağlık bakanlığı kök hücre naklinin yaygınlaşması ve hastaların bu tedaviden yararlanmasını sağlamak için önemli destek veriyor. Ancak her hastaya kök hücre nakli için uygun donör bulamıyoruz. Normalde biz kök hücre naklini HLA doku grubu uygun kişilerden yapıyoruz. HLA doku grubu uygun kişi bulma şansı kardeş sayısına göre değişmekle birlikte yüzde 25-50 civarında değişiyor. HLA doku grubu uygun donör bulunmadığında, donör bankalarına baş vuruyoruz ve %25 hastaya da bu şekilde çözüm buluyoruz. Bankada da bulmazsak hasta donörsüz kalıyor. Bu durumda yüzde 50 antijen uyumlu aile içindeki donörlerden haploidentik nakil yapabiliyoruz ve hastaların hemen hepsi allojenik nakil olma şansını yakalıyor. Böylece bu tedavi ile hastalıklarının ortadan kaldırılma şansı doğuyor. Johns Hopkins grubu ve İtalyan bilim adamları bu konuda çok çalışıyorlar. Ve elde ettikleri sonuçlara göre; doku uyumlu akraba dışı donörden yapılacak nakilde elde edilecek sonuç ile haplodentik  aile içi nakilin sonuçları benzer. Haplodentik nakil dediğimiz nakil bugün için donör bulunamayan hastalarda kemik iliği nakli yapılmasına imkan veriyor.    MT:Haploidentik nakilde başarıyı etkileyen faktörler nelerdir? Enfeksiyon ve graft versus horst hastalığı (GVHD) dediğimiz graftın alıcının organlarına karşı reaksiyon vermesidir. GVHD, donör hücrelerinin alıcının organlarını tanıyıp tahrip etmesidir. Donörün bağışıklık sistemi alıcıya yerleştikten sonra alıcının karaciğerine, cildine, barsaklarına, kemik iliğine zarar vermektedir. Bu zararı verdiğinde enfeksiyonlara  hastalar daha sık yakalanmaktadır. Hastaların ölümü, graft versus host hastalığından olduğu gibi  bazen hastalık tekrarından da  oluyor. Ama akraba dışı nakillerle bu tip nakilleri kıyasladığımızda ikisinin de başarı oranı benzerdir. Biz Anadolu Sağlık Merkezinde akrabadışı donör bulunamayan hastalara haploidentik nakil yapıyoruz. Sağlık Bakanlığı tüm organ nakillerini olduğu gibi kemik iliği nakline de önemli destek vermektedir. Bunlar zor nakiller. Bu nakli olanlara aile desteği de çok önemli. Anadolu Sağlık Merkezi’nde hastalarımıza bu olanağı sağlıyoruz. Anadolu Sağlık Merkezi Kemik İliği Ünitesi’nde son bir yıl içinde 166 nakil gerçekleştirdik, 21’i haploidentik nakildir. MT: Kemoterapi öncesi kök hücre saklama yönteminden bahsedebilir misiniz? Kemoterapi öncesi kök hücreler hastanın kendinden toplanacaksa, G-CSF dediğimiz ilacı tek başına 4-6 gün yada 1-3 günlük kemoterapi verip kemoterapi sonrası 7-10 gün cilt altı vererek kol kanından topluyor, sonra belirli solüsyonlarla karıştırarak otomatize alette adım adım dondurup saklıyoruz. Bu şekilde kök hücreleri güvenli olarak en az 5 yıl saklayabiliyoruz. Hastanın sağlıklı donoründen ise 4-6 gün G-CSF dediğimiz ilacı tek başına 4-6 gün cilt altı vererek kol kanından toplayarak donduruyoruz. Kol kanından toplama işlemini hücre ayırıcı denen cihazlarla yapıyoruz. Bu işleme kök hücre aferezi diyoruz. MT: Türkiye’nin kök hücre konusunda geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de yeterli sayıda merkez var mı? Türkiye kemik iliği nakli konusunda uluslararası standartlarda başarılı işlemler gerçekleştiriliyor. Son 2-3 yılda nakil yapılan yıllık hasta sayısı, 800’lü değerlerden 2000’lerin üzerine  çıktı. Ancak halihazırda ülkemizde 1000-1500 hasta halen bu tedaviden yararlanamıyor. Merkezlerin aktivitesinin artması gerekiyor. Sağlık Bakanlığı bu konuda hastalarımızın yanında. Yeni yönerge  değişiklikleri  yapılarak kemik iliği nakli merkezlerinin kalite standartları da yükseltilmeye çalışılıyor. Kemik iliği naklinde,  nakil sonrası süreçte enfeksiyon riskinin olmaması başarıyı etkileyen en önemli unsurların başında geliyor. Bu nedenle yeni açılacak merkezlerde aranan kalite standartları daha da ağırlaştırılıyor.  http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/kok-hucre-calismalari-kanseri-ortadan-kaldirabilecek-mi

Hücre biyolojisi ve tıp alanında kök hücrelerle ilgili önemli gelişmelerin kronolojisi

1950’ler Kurbağa klonlama çalışmaları 1969 İlk kemik iliği nakli 1970’ler Kemik iliği stromasında fibroblastik hücrelerin belirlenmesi 1978 İlk IVF (tüp) bebeğin doğumu 1981 Fare embriyonik kök hücrelerin blastokistin iç hücre kütlesinden ayrıştırılması 1987 Embriyonik kök hücre temelli gen hedefleme teknolojisinin geliştirilmesi 1988 İlk göbek kordon kanı nakli 1989 Hematopoietik kök hücrelerin FACS yöntemiyle ayrıştırılması 1996 Somatik hücre çekirdek nakliyle ilk klon memeli olan, koyun Dolly’nin doğumu 1998 İnsan embriyonik kök hücrelerinin ilk defa ayrıştırılması 200 1İnsan embriyonik kök hücre çalışmalarının yasaklanması (Bush) 2002 Primordiyal eşey hücrelerinden pluripotent kök hücrelerin üretilmesi 2004 California Proposition 71 fonunun kök hücre araştırmalarına aktarılması 2005 Türkiye’de insan embriyonik kök hücre çalışmalarının askıya alınması 2006 Multipotent kemik iliği mezenkimal kök hücrelerin ayrıştırılması 2006 Fare uyarılmış pluripotent kök hücrelerin elde edilmesi 2006 Tek blastomerden embriyonik kök hücrelerin üretilmesi 2007 İnsan uyarılmış pluripotent kök hücrelerin elde edilmesi 2007 Martin Evans - Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü (Embriyonik Kök Hücreler) 2009 İnsan embriyonik kök hücrelerle araştırma fonlarının serbestleştirilmesi (Obama) 2010 İnsan embriyonik kök hücrelerin omurilik hasarına yönelik kullanılması (Geron) 2012 Shinya Yamanaka - Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü (Uyarılmış Pluripotent Kök Hücreler) 2014 Terapötik klonlama ile insülin üreten beta hücrelerinin üretilmesi 2014 Uyarılmış pluripotent kök hücrelerle insan klinik çalışmalarının başlatılması   Kaynak: TÜBA-KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARI veBİYOETİK SEMPOZYUMU RAPORU 19 Şubat 2015 – Ankara

http://www.biyologlar.com/hucre-biyolojisi-ve-tip-alaninda-kok-hucrelerle-ilgili-onemli-gelismelerin-kronolojisi

<b class=red>Türkiye’de</b> Biyologların Çalışma Alanlarının Listesi

Türkiye’de Biyologların Çalışma Alanlarının Listesi

– İlaç Üretimi Yapan Fabrikalar – İlaç Tanıtımını ve Satışı Yapan Firmalar – Gıda ve Yem İşletmelerinde – Kozmetik Üretimi Yapan Fabrikalar – Okullar – İlkyardım Eğitim Merkezleri – Hijyen Eğitmeni Veren Kurslar – Gıda Kontrol Laboratuvarları – Ulusal Gıda Referans Laboratuvarı – Çevre Ölçüm ve Analiz Laboratuvarları – Çevre Referans Laboratuvarı – İş Hijyeni Ölçüm, Test ve Analiz Laboratuvarları – Veteriner Teşhis ve Analiz Laboratuvarları – Yüzme Havuzu Suyunun Analiz Laboratuvarları – Toprak Analiz Laboratuvarları – Kanatlı Hastalıkları Teşhis Laboratuvarları – Bitki Sağlığı Laboratuvarları – Kriminoloji Laboratuvarları – Halk Sağlığı Laboratuvarları – Bilimsel Araştırma Merkezleri – Araştırma Enstitüleri – Üniversiteler – Hastane Laboratuvarları – Doku Tipleme Laboratuvarları – Mikrobiyoloji Laboratuvarları – Biyokimya Laboratuvarları – Çocuk Hematoloji Flow Sitometri Laboratuvarları – Kan Hizmet Birimleri – Kan Merkezleri – Transfüzyon Merkezleri – Kan Bağışı Merkezleri – Tüp Bebek Merkezleri – Terapötik Aferez Merkezleri – Genetik Hastalıklar Tanı Merkezleri – Kök Hücre Nakil Merkezleri – İnsan Doku ve Hücrelerinin Üretim, İthalat, İhracat, Depolama ve Dağıtım Faaliyetlerini Yürüten Merkezler – Total Parenteral Nutrisyon - Home Parenteral Nutrisyon - Kemoterapi İlaç Hazırlama Merkezleri – Kordon Kanı Bankaları – Perfüzyonist – Aplikasyon Uzmanlığı – IT Uygulama Destek Uzmanlığı – ÇED Raporu ve PTD Hazırlayan Firmalar – Çevre Danışmanlık Hizmeti Veren Firmalar – Çevreye Kirletici Etkisi Olan Faaliyet ve Tesislerde Çevre Görevlisi – İş Güvenliği Uzmanlığı – Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanlığı – Koruma Amaçlı İmar Planı Yapan Firmalar – Yetkili Sınıflandırıcı Olarak Kurulan ve İşletilen Laboratuvarlar – Tıbbi Cihazların Satış ve Servis Şirketleri – Rüzgar Enerji Santralleri – Biyoteknoloji – Biyosidal Ürün Uygulamaları Yapan Firmalar – Havuz Suyunda Kullanılan Yardımcı Kimyasal Maddelerin Üretimini ve İthalatını Yapan Firmalar – Kuvvetli Asit veya Baz İçeren Temizlik Ürünlerinin Üretimini ve İthalatını Yapan Firmalar – Tampon, Hijyenik Ped, Göğüs Pedi, Çocuk Bezi ve Benzeri Ürünlerin Üretimini ve İthalatını Yapan Firmalar – Hava Aromatize Edici Ürünlerin Üretimini ve İthalatını Yapan Firmalar – Peloid Üretim Tesisleri – Sperma, Ovum ve Embriyo Üretim Merkezleri – Doğal Çiçek Soğanlarının Üretimi, Doğadan Toplanması ve İhracatını Yapan Firmalar – Su Ürünleri Yetiştirilen Tesisler – Deneysel ve Diğer Bilimsel Amaçlar İçin Kullanılan Hayvanların Refah ve Korunması İçin Araştırma Yapılan Merkezler – Toprakta Kirlenmiş Saha Değerlendirme ve Temizleme Çalışmalarını Yapacak Olan Firmalar – Biyosidal Ürün veya Aktif Maddeler Üreten İşletmeler – Aktif Madde İçermeyen Biyosidal Ürünlerin Üretim Yerleri – Doğal Mineralli Su Tesisleri – İçme Suyu Tesisleri – Doku Kültürü İle Tohumluk Üreticisi – Deniz Çevresinin Petrol ve Diğer Zararlı Maddelerle Kirlenmesine İlişkin Risk Değerlendirmesi ve Acil Müdahale Planlarını Hazırlayacak Kurum ve Kuruluşlar – Akustik Rapor-Gürültü Haritası-Eylem Planı Hazırlayan, Çevresel Gürültü Konusunda Değerlendirme ve Arka Plan Gürültü Seviyesinin Ölçümünü Yapan Firmalar – İhracat Yapan Firmalar – Kaplıcalar – Örnek Avlaklar – Hayvanat Bahçeleri – Yüzme Havuzları – Atıksu Arıtma Tesisleri – Kamu Kurum ve Kuruluşları TÜRKİYE’DE BİYOLOGLARIN ÇALIŞMA ALANLARI 1) 31.12.2015 tarih ve 29579 sayılı (4.mükerrer) Resmi Gazete’de yayımlanan (Ekonomi Bakanlığından) “İHRACATTA TİCARİ KALİTE DENETİMLERİNİN RİSK ESASLI YAPILMASI AMACIYLA FİRMALARIN SINIFLANDIRILMASINA İLİŞKİN TEBLİĞ” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda laboratuvar elemanı ve sorumlu denetçi olarak çalışabilirsiniz. 2) 29.07. 2015 tarih ve 29429 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “İLKYARDIM YÖNETMELİĞİ” gereğince İlkyardım eğitmeni sertifikasını alarak, özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların ilkyardım eğitim merkezlerinde mesul müdür, ilkyardım eğitmeni veya ilkyardım eğitimci eğitmeni olarak çalışabilirsiniz. 3) 03.07.2015 tarih ve 29405 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu) “BEŞERİ TIBBİ ÜRÜNLERİN TANITIM FAALİYETLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel sektörde ürün tanıtım temsilcisi olarak çalışabilirsiniz. 4) 25.06.2015 tarih ve 29397 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “TIBBİ CİHAZLARIN TEST, KONTROL VE KALİBRASYONU HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel sektörde sorumlu müdür olarak çalışabilirsiniz. 5) 03.06.2015 tarih ve 29375 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumundan) “TÜRKİYE KAMU HASTANELERİ KURUMU DENETİM HİZMETLERİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumunda denetçi olarak çalışabilirsiniz. 6) 20.03.2015 tarih ve 29301 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ATIKLARIN KARAYOLUNDA TAŞINMASINA İLİŞKİN TEBLİĞ” gereğince atık taşıma faaliyetinde bulunan özel sektöre ait firmalarda tehlikeli madde güvenlik danışmanı ve çevre görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 7) 20.03.2015 tarih ve 29301 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “TÜRKİYE HALK SAĞLIĞI KURUMU DENETİM HİZMETLERİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Türkiye Halk Sağlığı Kurumunda denetçi olarak çalışabilirsiniz. 8) 22.01.2015 tarih ve 29244 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “HALK SAĞLIĞI LABORATUVARLARI VE YETKİLENDİRİLMİŞ LABORATUVARLARIN ÇALIŞMA USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince halk sağlığı laboratuvarlarında laboratuvar sorumlusu, laboratuvar birim sorumlusu, laboratuvar teknik personeli ve kalite yönetim temsilcisi olarak çalışabilirsiniz. 9) 12.12.2014 tarih ve 29203 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “DENİZ ÇEVRESİNİN PETROL VE DİĞER ZARARLI MADDELERLE KİRLENMESİNE İLİŞKİN RİSK DEĞERLENDİRMESİ VE ACİL MÜDAHALE PLANLARINI HAZIRLAYACAK KURUM VE KURULUŞLARIN ASGARİ ÖZELLİKLERİNE DAİR TEBLİĞ” gereğince risk değerlendirmesi ve acil müdahale planlarını hazırlayacak özel sektöre ait kurum/kuruluşlarda biyolog olarak çalışabilirsiniz. 10) 30.09.2014 tarih ve 29135 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “ÜREMEYE YARDIMCI TEDAVİ UYGULAMALARI VE ÜREMEYE YARDIMCI TEDAVİ MERKEZLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların merkezlerinde ÜYTE laboratuvarı sorumlusu ve biyolog olarak çalışabilirsiniz. 11) 22.05.2014 tarih ve 29007 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “SAĞLIK MESLEK MENSUPLARI İLE SAĞLIK HİZMETLERİNDE ÇALIŞAN DİĞER MESLEK MENSUPLARININ İŞ VE GÖREV TANIMLARINA DAİR YÖNETMELİK” gereğince sağlık meslek mensupları ile sağlık hizmetlerinde çalışan diğer meslek mensuplarının iş ve görev tanımları yapılmıştır. 12) 22.05.2014 tarih ve 29007 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığından) “TEHLİKELİ MADDE GÜVENLİK DANIŞMANLIĞI HAKKINDA TEBLİĞ” gereğince tehlikeli maddeleri taşıyan, gönderen, paketleyen, yükleyen, dolduran ve boşaltan özel sektöre ait işletmelerde tehlikeli madde güvenlik danışmanı olarak çalışabilirsiniz. 13) 15.05.2014 tarih ve 29001 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “TIBBİ CİHAZ SATIŞ, REKLAM VE TANITIM YÖNETMELİĞİ” gereğince piyasaya arz edilen tıbbi cihazların satış, reklam ve tanıtım faaliyetlerinde bulunan özel sektöre ait firmalarda sorumlu müdür, satış-tanıtım elemanı ve klinik destek elemanı olarak çalışabilirsiniz. 14) 04.04.2014 tarih ve 28962 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “İNSAN DOKU VE HÜCRE ÜRÜNLERİNİN RUHSATLANDIRILMASI VE BU ÜRÜNLERİN ÜRETİM, İTHALAT, İHRACAT, DEPOLAMA VE DAĞITIM FAALİYETLERİNİ YÜRÜTEN MERKEZLER HAKKINDA TEBLİĞ” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların merkezlerinde merkez sorumlusu, kalite yönetim birimi sorumlusu, kalite kontrol birimi sorumlusu ve doku-işleme birimi sorumlusu olarak çalışabilirsiniz. 15) 25.12.2013 tarih ve 28862 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ÇEVRE ÖLÇÜM VE ANALİZ LABORATUVARLARI YETERLİK YÖNETMELİĞİ” gereğince çevre mevzuatı kapsamında ölçüm ve analizleri yapacak, özel veya kamuya ait kurum ve kuruluş laboratuvarlarında laboratuvar sorumlusu, kalite yöneticisi/kalite yöneticisi temsilcisi ve ölçüm ve analiz yapacak personel olarak çalışabilirsiniz. 16) 21.11.2013 tarih ve 28828 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ÇEVRE GÖREVLİSİ, ÇEVRE YÖNETİM BİRİMİ VE ÇEVRE DANIŞMANLIK FİRMALARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda çevre görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 17) 31.10.2013 tarih ve 28807 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gümrük ve Ticaret Bakanlığından) “HAVUZ SUYUNDA KULLANILAN YARDIMCI KİMYASAL MADDELERİN ÜRETİMİ, İTHALATI, PİYASA GÖZETİMİ VE DENETİMİ İLE BİLDİRİM ESASLARINA DAİR TEBLİĞ” gereğince özel sektöre ait firmalarda mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 18) 31.10.2013 tarih ve 28807 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gümrük ve Ticaret Bakanlığından) “KUVVETLİ ASİT VEYA BAZ İÇEREN TEMİZLİK ÜRÜNLERİNİN ÜRETİMİ, İTHALATI, PİYASA GÖZETİMİ VE DENETİMİ İLE BİLDİRİM ESASLARINA DAİR TEBLİĞ” gereğince özel sektöre ait firmalarda mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 19) 31.10.2013 tarih ve 28807 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gümrük ve Ticaret Bakanlığından) “TAMPON, HİJYENİK PED, GÖĞÜS PEDİ, ÇOCUK BEZİ VE BENZERİ ÜRÜNLERİN ÜRETİMİ, İTHALATI, PİYASA GÖZETİMİ VE DENETİMİ İLE BİLDİRİM ESASLARINA DAİR TEBLİĞ” gereğince özel sektöre ait firmalarda mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 20) 31.10.2013 tarih ve 28807 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gümrük ve Ticaret Bakanlığından) “HAVA AROMATİZE EDİCİ ÜRÜNLERİN ÜRETİMİ, İTHALATI, PİYASA GÖZETİMİ VE DENETİMİ İLE BİLDİRİM ESASLARINA DAİR TEBLİĞ” gereğince özel sektöre ait firmalarda mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 21) 03.10.2013 tarih ve 28784 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “SAĞLIK BAKANLIĞI DENETİM HİZMETLERİ BAŞKANLIĞI YÖNETMELİĞİ” gereğince Sağlık Bakanlığında sağlık denetçisi olarak çalışabilirsiniz. 22) 20.08.2013 tarih ve 28741 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığından) “İŞ HİJYENİ ÖLÇÜM, TEST VE ANALİZİ YAPAN LABORATUVARLAR HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince iş sağlığı ve güvenliği mevzuatı kapsamında çalışma ortamındaki kişisel maruziyetlere veya çalışma ortamına yönelik fiziksel, kimyasal ve biyolojik etkenlerle ilgili iş hijyeni ölçüm, test ve analizleri yapacak özel veya kamuya ait kurum ve kuruluş laboratuvarlarında kalite yöneticisi ve laboratuvar yöneticisi olarak çalışabilirsiniz. 23) 02.08.2013 tarih ve 28726 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “AKTİF MADDE İÇERMEYEN BİYOSİDAL ÜRÜNLER TEBLİĞİ” gereğince özel sektöre ait üretim yerlerinde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 24) 05.07.2013 tarih ve 28698 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “HİJYEN EĞİTİMİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Hayat Boyu Öğrenme Müdürlüğü ile protokol imzalayan özel eğitim kurumlarında hijyen eğitimi verebilirsiniz. 25) 30.05.2013 tarih ve 28662 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “TÜRKİYE İLAÇ VE TIBBİ CİHAZ KURUMU SAĞLIK DENETÇİLERİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumunda sağlık denetçisi olarak çalışabilirsiniz. 26) 29.05.2013 tarih ve 28661 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Milli Eğitim Bakanlığından) “MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI ÖZEL MOTORLU TAŞIT SÜRÜCÜLERİ KURSU YÖNETMELİĞİ” gereğince özel motorlu taşıt sürücüleri kurslarında çalışabilirsiniz. 27) 30.04.2013 tarih ve 28633 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “TÜRKİYE İLAÇ VE TIBBİ CİHAZ KURUMU ÜRÜN DENETMENLİĞİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumunda denetmen olarak çalışabilirsiniz. 28) 27.04.2013 tarih ve 28630 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “BEŞERİ TIBBİ ÜRÜNLERİN İMALATHANELERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel sektöre ait imalat yerlerinde ürün sorumlusu olarak çalışabilirsiniz. 29) 29.12.2012 tarih ve 28512 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığından) “İŞ GÜVENLİĞİ UZMANLARININ GÖREV, YETKİ, SORUMLULUK VE EĞİTİMLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince kamu ve özel sektöre ait işyerlerinde iş güvenliği uzmanı olarak çalışabilirsiniz. 30) 19.07.2012 tarih ve 28358 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “DOĞAL ÇİÇEK SOĞANLARININ ÜRETİMİ, DOĞADAN TOPLANMASI VE İHRACATINA İLİŞKİN YÖNETMELİK” gereğince özel sektöre ait firmalarda teknik personel olarak çalışabilirsiniz. 31) 20.03.2012 tarih ve 28239 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Milli Eğitim Bakanlığından) “MİLLÎ EĞİTİM BAKANLIĞI ÖZEL ÖĞRETİM KURUMLARI YÖNETMELİĞİ” gereğince özel sektöre ait okullarda, kurslarda, dershanelerde, etüt eğitim merkezlerinde, hizmet içi eğitim merkezlerinde ve uzaktan eğitim merkezlerinde öğretmen, uzman öğretici veya usta öğretici olarak çalışabilirsiniz. 32) 30.12.2011 tarih 52388 sayılı Makam oluruyla yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “DOKU TİPLEME LABORATUVARLARI YÖNERGESİ” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların doku tipleme laboratuvarlarında doku tipleme laboratuvarı sorumlusu, doku tipleme laboratuvarı sorumlu yardımcısı, tetkik ve analiz sorumlusu, laboratuvar teknisyeni ve kalite yönetim sorumlusu olarak çalışabilirsiniz. 33) 29.12.2011 tarih ve 28157 (3. mükerrer) sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “GIDA KONTROL LABORATUVARLARININ KURULUŞ, GÖREV, YETKİ VE SORUMLULUKLARI İLE ÇALIŞMA USUL VE ESASLARININ BELİRLENMESİNE DAİR YÖNETMELİK” gereğince Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının gıda kontrol laboratuvarlarında çalışabilirsiniz. 34) 24.12.2011 tarih ve 28152 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “SPERMA, OVUM VE EMBRİYO ÜRETİM MERKEZLERİNİN KURULUŞ VE ÇALIŞMA ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların üretim merkezlerinde sorumlu yönetici olarak çalışabilirsiniz. 35) 13.12.2011 tarih ve 28141 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “DENEYSEL VE DİĞER BİLİMSEL AMAÇLAR İÇİN KULLANILAN HAYVANLARIN REFAH VE KORUNMASINA DAİR YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda biyolog olarak çalışabilirsiniz. 36) 11.12.2011 tarih ve 28139 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “VETERİNER TEŞHİS VE ANALİZ LABORATUVARLARI YÖNETMELİĞİ” gereğince özel sektöre ait laboratuvarlarda teknik personel çalışabilirsiniz. 37) 24.08.2011 tarih ve 28035 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “AMBALAJ ATIKLARININ KONTROLÜ YÖNETMELİĞİ” gereğince özel sektöre ait toplama-ayırma tesislerinde çevre görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 38) 17.06.2011 tarih ve 27967 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “TOPRAK KİRLİLİĞİNİN KONTROLÜ VE NOKTASAL KAYNAKLI KİRLENMİŞ SAHALARA DAİR YÖNETMELİK YETERLİLİK BELGESİ TEBLİĞİ” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda proje koordinatörü ve biyolog olarak çalışabilirsiniz. 39) 29.04.2011 tarih ve 27916 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “BAZI KANUN VE KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN” gereğince 11.04.1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunu’nda yapılan değişiklikle özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda perfüzyonist olarak çalışabilirsiniz. 40) 26.04.2011 tarih ve 27916 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ATIK ARA DEPOLAMA TESİSLERİ TEBLİĞİ” gereğince tehlikeli atıkların dışındaki özel sektöre ait ara depolama tesislerinde çevre görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 41) 06.03.2011 tarih ve 27886 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “YÜZME HAVUZLARININ TABİ OLACAĞI SAĞLIK ESASLARI VE ŞARTLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince Bakanlıkça yetkilendirilmiş özel sektöre ait laboratuvarlarda biyolog, yüzme havuzlarında ise mesul müdür ve havuz suyu operatörü olarak çalışabilirsiniz. 42) 13.06.2010 tarih ve 27610 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “VETERİNER HİZMETLERİ, BİTKİ SAĞLIĞI, GIDA VE YEM KANUNU” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların gıda ve yem işletmelerinde çalışabilirsiniz. 43) 04.06.2010 tarih ve 27601 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ÇEVRESEL GÜRÜLTÜNÜN DEĞERLENDİRİLMESİ VE YÖNETİMİ YÖNETMELİĞİ” gereğince akustik rapor-gürültü haritası-eylem planı hazırlayan, çevresel gürültü konusunda değerlendirme ve arka plan gürültü seviyesinin ölçümünü yapan özel veya kamuya ait kurum/kuruluşlarda çalışabilirsiniz. 44) 10.03.2010 tarih ve 27517 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “TERAPÖTİK AFEREZ MERKEZLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların terapötik aferez merkezlerinde sertifika alarak teknik sorumlu olarak çalışabilirsiniz. 45) 31.12.2009 tarih ve 27449 sayılı (4. mükerrer) Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “BİYOSİDAL ÜRÜNLER YÖNETMELİĞİ” gereğince biyosidal ürün veya aktif maddeler üreten özel sektöre ait işletmelerde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 46) 31.12.2009 tarih ve 27449 sayılı (5.mükerrer) Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “KAN HİZMET BİRİMLERİNDE GÖREV YAPACAK SAĞLIK PERSONELİNİN EĞİTİMİ VE SERTİFİKALANDIRILMASINA DAİR TEBLİĞ” gereğince özel veya kamuya ait kan hizmet birimlerinde çalışabilirsiniz. 47) 18.12.2009 tarih ve 27436 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “YETERLİK BELGESİ TEBLİĞİ” gereğince Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporu ve Proje Tanıtım Dosyası hazırlayan özel sektöre ait şirketlerde biyolog ve rapor koordinatörü olarak çalışabilirsiniz. 48) 30.10.2009 tarih ve 27391 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığından) “DENİZ ÇEVRESİNİN PETROL VE DİĞER ZARARLI MADDELERLE KİRLENMESİNDE ACİL DURUMLARDA MÜDAHALE GÖREVİ VEREBİLECEK ŞİRKET/KURUM/KURULUŞLARIN SEÇİMİNE VE YETKİ BELGESİ BULUNAN ŞİRKET/KURUM/KURULUŞLAR İLE KIYI TESİSLERİNİN ÇALIŞMA USULLERİNE İLİŞKİN TEBLİĞ” gereğince petrol ve diğer zararlı madde kirliliğine müdahale yetki belgesi almak isteyen şirket/kurum/kuruluşlarda biyolog olarak çalışabilirsiniz. 49) 24.07.2009 tarih ve 27298 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Milli Savunma Bakanlığından) “TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ ÇEVRE DENETİMİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Türk Silahlı Kuvvetlerinde Çevre yönetim işlem sorumlusu ve çevre denetim görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 50) 15.05.2009 tarih ve 27229 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “TOHUMCULUK SEKTÖRÜNDE YETKİLENDİRME VE DENETLEME YÖNETMELİĞİ” gereğince Tarımsal Üretim ve Geliştirme Genel Müdürlüğü’nden doku kültürü ile tohumluk üretici belgesi alarak doku kültürü ile tohumluk üreticisi iş yeri açabilirsiniz. 51) 14.01.2009 tarih ve 27110 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “ULUSAL GIDA REFERANS LABORATUVAR MÜDÜRLÜĞÜ KURULUŞ VE GÖREV ESASLARINA DAİR YÖNETMELİK” gereğince Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına ait Ulusal Gıda Referans Laboratuvarında çalışabilirsiniz. 52) 21.11.2008 tarih ve 27061 ve 27110 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ÇEVRE DENETİMİ YÖNETMELİĞİ” gereğince çevre denetim görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 53) 11.08.2007 tarih ve 26610 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Orman ve Su İşleri Bakanlığından) “HAYVANAT BAHÇELERİNİN KURULUŞU İLE ÇALIŞMA USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların hayvanat bahçelerinde sorumlu yönetici olarak çalışabilirsiniz. 54) 25.06.2007 tarih ve 26563 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “SAĞLIK BAKANLIĞINCA YAPILACAK PİYASA GÖZETİMİ VE DENETİMİNİN USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince piyasa gözetimi ve denetimi yapan personel olarak çalışabilirsiniz. 55) 08.10.2005 tarih ve 25960 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sanayi ve Ticaret Bakanlığından) “YETKİLİ SINIFLANDIRICILARIN LİSANS ALMA, FAALİYET VE DENETİMİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda yetkili sınıflandırıcı personel olarak çalışabilirsiniz. 56) 26.07.2005 tarih ve 25887 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Kültür ve Turizm Bakanlığından) “KORUMA AMAÇLI İMAR PLANLARI VE ÇEVRE DÜZENLEME PROJELERİNİN HAZIRLANMASI, GÖSTERİMİ, UYGULAMASI, DENETİMİ VE MÜELLİFLERİNE İLİŞKİN USUL VE ESASLARA AİT YÖNETMELİK” gereğince imar planı hazırlayan özel sektöre ait firmalarda çalışabilirsiniz. 57) 05.07.2005 tarih ve 25866 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “KORDON KANI BANKACILIĞI YÖNETMELİĞİ” gereğince kamu kurum ve kuruluşları ile özel sağlık kurum ve kuruluşlarının banka ekibinde çalışabilirsiniz. 58) 23.05.2005 tarih ve 25823 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “KOZMETİK YÖNETMELİĞİ” gereğince kozmetik ürünler üreten özel sektöre ait imalathane ve fabrikalarda sorumlu teknik eleman olarak çalışabilirsiniz. 59) 21.04.2005 tarih ve 25793 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “PELOİDLERİN ÜRETİMİ VE SATIŞI HAKKINDA TEBLİĞ” gereğince özel sektöre ait peloid üretim tesislerinde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 60) 17.02.2005 tarih ve 25730 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “İNSANİ TÜKETİM AMAÇLI SULAR HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel sektöre ait firmaların içme suyu işleme fabrikalarında mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 61) 27.01.2005 tarih ve 25709 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “BİYOSİDAL ÜRÜNLERİN KULLANIM USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince halk sağlığını ve huzurunu bozan zararlılara karşı biyosidal ürün kullanarak mücadele etmek isteyen özel sektöre ait firmalarda mesul müdür ve ekip sorumlusu olarak çalışabilirsiniz. 62) 31.12.2004 tarih ve 25687 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Orman ve Su İşleri Bakanlığından) “AVCI EĞİTİMİ VE AVCILIK BELGESİ VERİLMESİ USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince avcı eğitimi veren özel şirketlere ait kurslarda uzman öğretici olarak çalışabilirsiniz. 63) 01.12.2004 tarih ve 25657 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “DOĞAL MİNERALLİ SULAR HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel sektöre ait doğal mineralli su tesislerinde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 64) 31.07.2004 tarih ve 25539 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Adli Tıp Kurumu Başkanlığından) “ADLİ TIP KURUMU KANUNU UYGULAMA YÖNETMELİĞİ” gereğince Morg İhtisas Dairesinde ve Biyoloji İhtisas Dairesinde çalışabilirsiniz. 65) 29.06.2004 tarih ve 25507 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “SU ÜRÜNLERİ YETİŞTİRİCİLİĞİ YÖNETMELİĞİ” gereğince özel sektöre ait su ürünleri yetiştirilen tesislerde teknik personel olarak çalışabilirsiniz. 66) 16.05.2004 tarih ve 25464 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Orman ve Su İşleri Bakanlığından) “AVLAKLARIN KURULUŞU, YÖNETİMİ VE DENETİMİ ESAS VE USULLERİ İLE İLGİLİ YÖNETMELİK” gereğince özel sektöre ait örnek avlaklarda avlak yöneticisi olarak çalışabilirsiniz. 67) 24.07.2001 tarih ve 24472 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “KAPLICALAR YÖNETMELİĞİ” gereğince özel sektöre ait kaplıca tesislerinde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 68) 04.09.2000 tarih ve 24160 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “ÖZEL GIDA KONTROL LABORATUVARLARININ KURULUŞ VE FAALİYETLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel gıda kontrol laboratuvarlarında laboratuvar personeli ve sorumlu yönetici olarak çalışabilirsiniz. 69) 10.06.1998 tarih ve 23368 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “GENETİK HASTALIKLAR TANI MERKEZLERİ YÖNETMELİĞİ” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların genetik hastalıklar tanı merkezlerinde çalışabilirsiniz. 70) Sağlık Bakanlığından çıkarılan “TÜRKİYE KÖK HÜCRE KOORDİNASYON MERKEZİ ÇALIŞMA ESASLARI YÖNERGESİ” gereğince Sağlık Bakanlığına ait kök hücre koordinasyon merkezinin tarama ve eşleştirme biriminde çalışabilirsiniz. NOTLAR Not 1: Biyologların kamu kurum ve kuruluşlarına atanması ile ilgili yönetmeliklere yer verilmemiştir. Not 2: Biyologların kamu kurum ve kuruluşlarında uzman ve uzman yardımcısı olarak görev yapması ile ilgili yönetmeliklere yer verilmemiştir. Not 3: 2 adet kanun, 50 adet yönetmelik, 16 adet tebliğ ve 2 adet yönergeden oluşan toplam 70 adet mevzuata yer verilmiştir. Hazırlayan: Yalçın Dedeoğlu

http://www.biyologlar.com/turkiyede-biyologlarin-calisma-alanlarinin-listesi

Jeomorfoloji Nedir

Güneş Sistemi’nin Oluşumu Güneş Sistemi’nin oluşumu ile ilgili farklı teoriler ortaya atılmıştır. En geçerli teori sayılan Kant-Laplace teorisine Nebula teorisi de denir. Bu teoriye göre, Nebula adı verilen kızgın gaz kütlesi ekseni çevresinde sarmal bir hareketle dönerken, zamanla soğuyarak küçülmüştür. Bu dönüş etkisiyle oluşan çekim merkezinde Güneş oluşmuştur. Gazlardan hafif olanları Güneş tarafından çekilmiş, çekim etkisi dışındakiler uzay boşluğuna dağılmış ağır olanlar da Güneş’ten farklı uzaklıklarda soğuyarak gezegenleri oluşturmuşlardır. Dünya’nın Oluşumu Dünya, Güneş Sistemi oluştuğunda kızgın bir gaz kütlesi halindeydi. Zamanla ekseni çevresindeki dönüşünün etkisiyle, dıştan içe doğru soğumuş, böylece iç içe geçmiş farklı sıcaklıktaki katmanlar oluşmuştur. Günümüzde iç kısımlarda yüksek sıcaklık korunmaktadır. Dünya’nın oluşumundan bugüne kadar geçen zaman ve Dünya’nın yapısı jeolojik zamanlar yardımıyla belirlenir. Jeolojik Zamanlar Yaklaşık 4,5 milyar yaşında olan Dünya, günümüze kadar çeşitli evrelerden geçmiştir. Jeolojik zamanlar adı verilen bu evrelerin her birinde , değişik canlı türleri ve iklim koşulları görülmüştür. Dünya’nın yapısını inceleyen jeoloji bilimi, jeolojik zamanlar belirlenirken fosillerden ve tortul tabakaların özelliklerinden yararlanılır. Jeolojik zamanlar günümüze en yakın zaman en üstte olacak şekilde sıralanır. • Dördüncü Zaman • Üçüncü Zaman • İkinci Zaman • Birinci Zaman • İlkel Zaman İlkel Zaman Günümüzden yaklaşık 600 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. İlkel zamanın yaklaşık 4 milyar yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. Zamanın önemli olayları :  Sularda tek hücreli canlıların ortaya çıkışı  En eski kıta çekirdeklerinin oluşumu İlkel zamanı karakterize eden canlılar alg ve radiolariadır. Birinci Zaman (Paleozoik) Günümüzden yaklaşık 225 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. Birinci zamanın yaklaşık 375 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. Zamanın önemli olayları :  Kaledonya ve Hersinya kıvrımlarının oluşumu  Özellikle karbon devrinde kömür yataklarının oluşumu  İlk kara bitkilerinin ortaya çıkışı  Balığa benzer ilk organizmaların ortaya çıkışı Birinci zamanı karakterize eden canlılar graptolith ve trilobittir. İkinci Zaman (Mezozoik) Günümüzden yaklaşık 65 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. İkinci zamanın yaklaşık 160 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. İkinci zamanı karakterize eden dinazor ve ammonitler bu zamanın sonunda yok olmuşlardır. Zamanın önemli olayları :  Ekvatoral ve soğuk iklimlerin belirmesi  Kimmeridge ve Avustrien kıvrımlarının oluşumu İkinci zamanı karakterize eden canlılar ammonit ve dinazordur. Üçüncü Zaman (Neozoik) Günümüzden yaklaşık 2 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. Üçüncü zamanın yaklaşık 63 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. Zamanın önemli olayları :  Kıtaların bugünkü görünümünü kazanmaya başlaması  Linyit havzalarının oluşumu  Bugünkü iklim bölgelerinin ve bitki topluluklarının belirmeye başlaması  Alp kıvrım sisteminin gelişmesi  Nümmilitler ve memelilerin ortaya çıkışı Üçüncü zamanı karakterize eden canlılar nummilit, hipparion, elephas ve mastadondur. Dördüncü Zaman (Kuaterner) Günümüzden 2 milyon yıl önce başladığı ve hala sürdüğü varsayılan jeolojik zamandır. Zamanın önemli olayları :  İklimde büyük değişikliklerin ve dört buzul döneminin (Günz, Mindel, Riss, Würm) yaşanması  İnsanın ortaya çıkışı Dördüncü zamanı karakterize eden canlılar mamut ve insandır. Dünya’nın İç Yapısı Dünya, kalınlık, yoğunluk ve sıcaklıkları farklı, iç içe geçmiş çeşitli katmanlardan oluşmuştur. Bu katmanların özellikleri hakkında bilgi edinilirken deprem dalgalarından yararlanılır.  Çekirdek  Manto  Taşküre (Litosfer) Deprem Dalgaları Deprem dalgaları farklı dalga boylarını göstermektedir. Deprem dalgaları yoğun tabakalardan geçerken dalga boyları küçülür, titreşim sayısı artar. Yoğunluğu az olan tabakalarda ise dalga boyu uzar, titreşim sayısı azalır. Çekirdek : Yoğunluk ve ağırlık bakımından en ağır elementlerin bulunduğu bölümdür. Dünya’nın en iç bölümünü oluşturan çekirdeğin, 5120-2890 km’ler arasındaki kısmına dış çekirdek, 6371-5150 km’ler arasındaki kısmına iç çekirdek denir. İç çekirdekte bulunan demir-nikel karışımı çok yüksek basınç ve sıcaklık etkisiyle kristal haldedir. Dış çekirdekte ise bu karışım ergimiş haldedir. Manto Litosfer ile çekirdek arasındaki katmandır. 100-2890 km’ler arasında bulunan mantonun yoğunluğu 3,3-5,5 g/cm3 sıcaklığı 1900-3700 °C arasında değişir. Manto, yer hacminin en büyük bölümünü oluşturur. Yapısında silisyum, magnezyum , nikel ve demir bulunmaktadır. Mantonun üst kesimi yüksek sıcaklık ve basınçtan dolayı plastiki özellik gösterir. Alt kesimleri ise sıvı halde bulunur. Bu nedenle mantoda sürekli olarak alçalıcı-yükselici hareketler görülür. Mantodaki Alçalıcı-Yükselici Hareketler Mantonun alt ve üst kısımlarındaki yoğunluk farkı nedeniyle magma adı verilen kızgın akıcı madde yerkabuğuna doğru yükselir. Yoğunluğun arttığı bölümlerde ise magma yerin içine doğru sokulur. Taşküre (Litosfer) Mantonun üstünde yer alan ve yeryüzüne kadar uzanan katmandır. Kalınlığı ortalama 100 km’dir. Taşküre’nin ortalama 35 km’lik üst bölümüne yerkabuğu denir. Daha çok silisyum ve alüminyum bileşimindeki taşlardan oluşması nedeniyle sial de denir. Yerkabuğunun altındaki bölüme ise silisyum ve magnezyumdan oluştuğu için sima denir. Sial, okyanus tabanlarında incelir yer yer kaybolur. Örneğin Büyük Okyanus tabanının bazı bölümlerinde sial görülmez. Yeryüzünden yerin derinliklerine inildikçe 33 m’de bir sıcaklık 1 °C artar. Buna jeoterm basamağı denir. Kıtalar ve Okyanuslar Yeryüzünün üst bölümü kara parçalarından ve su kütlelerinden oluşmuştur. Denizlerin ortasında çok büyük birer ada gibi duran kara kütlelerine kıta denir. Kuzey Yarım Küre’de karalar, Güney Yarım Küre’den daha geniş yer kaplar. Asya, Avrupa, Kuzey Amerika’nın tamamı ve Afrika’nın büyük bir bölümü Kuzey Yarım Küre’de yer alır. Güney Amerika’nın ve Afrika’nın büyük bir bölümü, Avustralya ve çevresindeki adalarla Antartika kıtası Güney Yarım Küre’de bulunur. Yeryüzünün yaklaşık ¾’ü sularla kaplıdır. Kıtaların birbirinden ayıran büyük su kütlelerine okyanus denir. Kara ve Denizlerin Farklı Dağılışının Sonuçları Karaların Kuzey Yarım Küre’de daha fazla yer kaplaması nedeniyle, Kuzey Yarım Küre’de; • Yıllık sıcaklık ortalaması daha yüksektir. • Sıcaklık farkları daha belirgindir. • Eş sıcaklık eğrileri enlemlerden daha fazla sapma gösterir. • Kıtalar arası ulaşım daha kolaydır. • Nüfus daha kalabalıktır. • Kültürlerin gelişmesi ve yayılması daha kolaydır. • Ekonomi daha hızlı ve daha çok gelişmiştir. Hipsografik Eğri Yeryüzünün yükseklik ve derinlik basamaklarını gösteren eğridir. Kıta Platformu : Derin deniz platformundan sonra yüksek dağlar ile kıyı ovaları arasındaki en geniş bölümdür. Karaların Ortalama Yüksekliği : Karaların ortalama yüksekliği 1000 m dir. Dünya’nın en yüksek yeri deniz seviyesinden 8840 m yükseklikteki Everest Tepesi’dir. Kıta Sahanlığı : Deniz seviyesinin altında, kıyı çizgisinden -200 m derine kadar inen bölüme kıta sahanlığı (şelf) denir. Şelf kıtaların su altında kalmış bölümleri sayılır. Kıta Yamacı : Şelf ile derin deniz platformunu birbirine bağlayan bölümdür. Denizlerin Ortalama Derinliği : Denizlerin ortalama derinliği 4000 m dir. Dünya’nın en derin yeri olan Mariana Çukuru denzi seviyesinden 11.035 m derinliktedir. Derin Deniz Platformu : Kıta yamaçları ile çevrelenmiş, ortalama derinliği 6000 m olan yeryüzünün en geniş bölümüdür. Derin Deniz Çukurları : Sima üzerinde hareket eden kıtaların, birbirine çarptıkları yerlerde bulunur. Yeryüzünün en dar bölümüdür. Yerkabuğunu Oluşturan Taşlar Yerkabuğunun ana malzemesi taşlardır. Çeşitli minerallerden ve organik maddelerden oluşan katı, doğal maddelere taş ya da kayaç denir. Yer üstünde ve içinde bulunan tüm taşların kökeni magmadır. Ancak bu taşların bir kısmı bazı olaylar sonucu değişik özellikler kazanarak çeşitli adlar almıştır. Oluşumlarına göre taşlar üç grupta toplanır. • Püskürük (Volkanik) Taşlar • Tortul Taşlar • Başkalaşmış (Metamorfik) Taşlar UYARI : Tortul taşları, püskürük ve başkalaşmış taşlardan ayıran en önemli özellik fosil içermeleridir. Püskürük (Volkanik) Taşlar Magmanın yeryüzünde ya da yeryüzüne yakın yerlerde soğumasıyla oluşan taşlardır. Katılaşım taşları adı da verilen püskürük taşlar magmanın soğuduğu yere göre iki gruba ayrılır.  Dış Püskürük Taşlar  İç Püskürük Taşlar Dış Püskürük Taşlar Magmanın yeryüzüne çıkıp, yeryüzünde soğumasıyla oluşan taşlardır. Soğumaları kısa sürede gerçekleştiği için Küçük kristalli olurlar. Dış püskürük taşların en tanınmış örnekleri bazalt, andezit, obsidyen ve volkanik tüftür. Bazalt : Koyu gri ve siyah renklerde olan dış püskürük bir taştır. Mineralleri ince taneli olduğu için ancak mikroskopla görülebilir. Bazalt demir içerir. Bu nedenle ağır bir taştır. Andezit : Eflatun, mor, pembemsi renkli dış püskürük bir taştır. Ankara taşı da denir. Dağıldığında killi topraklar oluşur. Obsidyen (Volkan Camı) : Siyah, kahverengi, yeşil renkli ve parlak dış püskürük bir taştır. Magmanın yer yüzüne çıktığında aniden soğuması ile oluşur. Bu nedenle camsı görünüme sahiptir. Volkanik Tüf : Volkanlardan çıkan kül ve irili ufaklı parçaların üst üste yığılarak yapışması ile oluşan taşlara volkan tüfü denir. İç Püskürük Taşlar Magmanın yeryüzünün derinliklerinde soğuyup, katılaşmasıyla oluşan taşlardır. Soğuma yavaş olduğundan iç püskürükler iri kristalli olurlar. İç püskürük taşların en tanınmış örnekleri granit, siyenit ve diyorittir. Granit : İç püskürük bir taştır. Kuvars, mika ve feldspat mineralleri içerir. Taneli olması nedeniyle mineralleri kolayca görülür. Çatlağı çok olan granit kolayca dağılır, oluşan kuma arena denir. Siyenit : Yeşilimsi, pembemsi renkli iç püskürük bir taştır. Adını Mısır’daki Syene (Asuvan) kentinden almıştır. Siyenit dağılınca kil oluşur. Diyorit : Birbirinden gözle kolayca ayrılabilen açık ve koyu renkli minerallerden oluşan iç püskürük bir taştır. İri taneli olanları, ince tanelilere göre daha kolay dağılır. Tortul Taşlar Denizlerde, göllerde ve çukur yerlerde meydana gelen tortulanma ve çökelmelerle oluşan taşlardır. Tortul taşların yaşı içerdikleri fosillerle belirlenir. Tortul taşlar, tortullanmanın çeşidine göre 3 gruba ayrılır. • Kimyasal Tortul Taşlar • Organik Tortul Taşlar • Fiziksel Tortul Taşlar Fosil : Jeolojik devirler boyunca yaşamış canlıların taşlamış kalıntılarına fosil denir. Kimyasal Tortul Taşlar Suda erime özelliğine sahip taşların suda eriyerek başka alanlara taşınıp tortulanması ile oluşur. Kimyasal tortul taşların en tanınmış örnekleri jips, traverten, kireç taşı (kalker), çakmaktaşı (silex)’dır. Jips (Alçıtaşı) : Beyaz renkli, tırnakla çizilebilen kimyasal tortul bir taştır. Alçıtaşı olarak da isimlendirilir. Traverten : Kalsiyum biokarbonatlı yer altı sularının mağara boşluklarında veya yeryüzüne çıktıkları yerlerde içlerindeki kalsiyum karbonatın çökelmesi sonucu oluşan kimyasal tortul bir taştır. Kalker (Kireçtaşı) : Deniz ve okyanus havzalarında, erimiş halde bulunan kirecin çökelmesi ve taşlaşması sonucu oluşan taştır. Çakmaktaşı (Silex) : Denizlerde eriyik halde bulunan silisyum dioksitin (SİO2) çökelmesi ile oluşan taştır. Kahverengi, gri, beyaz, siyah renkleri bulunur. Çok sert olması ve düzgün yüzeyler halinde kırılması nedeniyle ilkel insanlar tarafından alet yapımında kullanılmıştır. Organik Tortul Taşlar Bitki ya da hayvan kalıntılarının belli ortamlarda birikmesi ve zamanla taşlaşması sonucu oluşur. Organik tortul taşların en tanınmış örnekleri mercan kalkeri, tebeşir ve kömürdür. Mercan Kalkeri : Mercan iskeletlerinden oluşan organik bir taştır. Temiz, sıcak ve derinliğin az olduğu denizlerde bulunur. Ada kenarlarında topluluk oluşturanlara atol denir. Kıyı yakınlarında olanlar ise, mercan resifleridir. Tebeşir : Derin deniz canlıları olan tek hücreli Globugerina (Globijerina)’ların birikimi sonucu oluşur. Saf, yumuşak, kolay dağılabilen bir kalkerdir. Gözenekli olduğu için suyu kolay geçirir. Kömür : Bitkiler öldükten sonra bakteriler etkisiyle değişime uğrar. Eğer su altında kalarak değişime uğrarsa, C (karbon) miktarı artarak kömürleşme başlar. C miktarı % 60 ise turba, C miktarı % 70 ise linyit, C miktarı % 80 – 90 ise taş kömürü, C miktarı % 94 ise antrasit adını alır. Fiziksel (Mekanik) Tortul Taşlar Akarsuların, rüzgarların ve buzulların, taşlardan kopardıkları parçacıkların çökelip, birikmesi ile oluşur. Fiziksel (mekanik) tortul taşların en tanınmış örnekleri kiltaşı (şist), kumtaşı (gre) ve çakıltaşı (konglomera)’dır. Kiltaşı (Şist) : Çapı 2 mikrondan daha küçük olan ve kil adı verilen tanelerin yapışması sonucu oluşan fiziksel tortul bir taştır. Kumtaşı (Gre) : Kum tanelerinin doğal bir çimento maddesi yardımıyla yapışması sonucu oluşan fiziksel tortul bir taştır. Çakıltaşı (Konglomera) : Genelde yuvarlak akarsu çakıllarının doğal bir çimento maddesi yardımıyla yapışması sonucu oluşur. Başkalaşmış (Metamorfik) Taşlar : Tortul ve püskürük taşların, yüksek sıcaklık ve basınç altında başkalaşıma uğraması sonucu oluşan taşlardır. Başkalaşmış taşların en tanınmış örnekleri mermer, gnays ve filattır. Mermer : Kalkerin yüksek sıcaklık ve basınç altında değişime uğraması, yani metamorfize olması sonucu oluşur. Gnays : Granitin yüksek sıcaklık ve basınç altında değişime uğraması yani metamorfize olması sonucu oluşur. Filat : Kiltaşının (şist) yüksek sıcaklık ve basınç altında değişime uğraması yani metamorfize olması sonucu oluşur. Yeraltı Zenginliklerinin Oluşumu Yerkabuğunun yapısı ve geçirmiş olduğu evrelerle yer altı zenginlikleri arasında sıkı bir ilişki vardır. Yer altı zenginliklerinin oluşumu 3 grupta toplanır: • Volkanik olaylara bağlı olanlar; Krom, kurşun, demir, nikel, pirit ve manganez gibi madenler magmada erimiş haldedir. • Organik tortulanmaya bağlı olanlar; Taş kömürü, linyit ve petrol oluşumu. • Kimyasal tortulanmaya bağlı olanlar; Kayatuzu, jips, kalker, borasit ve potas yataklarının oluşumu. İç Güçler ve Etkileri Faaliyetleri için gerekli enerjiyi yerin içinden alan güçlerdir. İç güçlerin oluşturduğu yerşekilleri dış güçler tarafından aşındırılır. İç güçlerin oluşturduğu hareketlerin bütününe tektonik hareket denir. Bunlar; 1. Orojenez 2. Epirojenez 3. Volkanizma 4. Depremler’dir. UYARI : İç kuvvetler gerekli olan enerjiyi mantodan alır. Deniz tabanı yayılmaları, kıta kaymaları, kıta yaylanmaları, dağ oluşumu ve tektonik depremler mantodaki hareketlerden kaynaklanır. Orojenez (Dağ Oluşumu) Jeosenklinallerde biriken tortul tabakaların kıvrılma ve kırılma hareketleriyle yükselmesi olayına dağ oluşumu ya da orojenez denir. Kıvrım hareketleri sırasında yükselen bölümlere antiklinal, çöken bölümlere ise senklinal adı verilir. Antiklinaller kıvrım dağlarını, senklinaller ise çöküntü alanlarını oluşturur. Jeosenklinal : Akarsular, rüzgarlar ve buzullar, aşındırıp, taşıdıkları maddeleri deniz ya da okyanus tabanlarında biriktirirler. Tortullanmanın görüldüğü bu geniş alanlara jeosenklinal denir. Fay Yerkabuğu hareketleri sırasında şiddetli yan basınç ve gerilme kuvvetleriyle blokların birbirine göre yer değiştirmesine fay denir. Fay elemanları şunlardır: Yükselen Blok : Kırık boyunca birbirine göre yer değiştiren bloklardan yükselen kısma denir. Alçalan Blok : Kırık boyunca birbirine göre yer değiştiren bloklardan alçalan kısma denir. Fay atımı : Yükselen ve alçalan blok arasında beliren yükseklik farkına fay atımı denir. Fay açısı : Dikey düzlem ile fay düzlemin yaptığı açıya fay açısı denir. Fay aynası : Fay oluşumu sırasında yükselen ve alçalan blok arasındaki yüzey kayma ve sürtünme nedeniyle çizilir., cilalanır. Parlak görünen bu yüzeye fay aynası denir. Faylar boyunca yüksekte kalan yerkabuğu parçalarına horst adı verilir. Buna karşılık faylar boyunca çöken kısımlara graben denir. Horstlar kırık dağlarını, grabenler ise çöküntü hendeklerini oluşturur. Türkiye’de Orojenez Türkiye’deki dağlar Avrupa ile Afrika kıtaları arasındaki Tetis jeosenklinalinde bulunan tortul tabakaların orojenik hareketi sonucunda oluşmuştur. Kuzey Anadolu ve Toros Dağları Alp Orojenezi’nin Türkiye’deki kuzey ve güney kanadını oluşturmaktadır. Ege bölgesi’ndeki horst ve grabenler de aynı sistemin içinde yer almaktadır. Epirojenez Karaların toptan alçalması ya da yükselmesi olayına epirojenez denir. Bu hareketler sırasında yeryüzünde geniş kubbeleşmeler ile yayvan büyük çukurlaşmalar olur. Orojenik hareketlerin tersine epirojenik hareketlerde tabakaların duruşunda bozulma söz konusu değildir. Dikey yönlü hareketler sırasındaki yükselmelerle jeoantiklinaller, çukurlaşmalar sırasında ise okyanus çanakları, yani jeosenklinaller oluşur. UYARI : III. Zaman sonları, IV. Zamanın başlarında Anadolu’nun epirojenik olarak yükselmesi ortalama yükseltiyi artırmıştır. Bu nedenle Anadolu’da yüksek düzlükler geniş yer kaplar. Transgresyon – Regrasyon Epirojenik hareketlere bağlı olarak her devirde kara ve deniz seviyeleri değişmiştir. İklim değişiklikleri ya da tektonik hareketler nedeniyle denizin karalara doğru ilerlemesine transgresyon (deniz ilerlemesi) , denizin çekilmesine regresyon (deniz gerilemesi) denir. Volkanizma Yerin derinliklerinde bulunan magmanın patlama ve püskürme biçiminde yeryüzüne çıkmasına volkanizma denir. Volkanik hareketler sırasında çıkan maddeler bir baca etrafında yığılarak yükselir ve volkanlar (yanardağlar) oluşur. Volkan Bacası : Mağmanın yeryüzüne ulaşıncaya kadar geçtiği yola volkan bacası denir. Volkan Konisi : Lav, kül, volkan bombası gibi volkanik maddelerin üst üste yığılması ile oluşan koni biçimli yükseltiye volkan konisi, koni üzerinde oluşan çukurluğa krater denir. Volkanlardan Çıkan Maddeler Volkanlardan çıkan maddeler değişik isimler alır : • Lav • Volkan Bombası • Volkan Külü • Volkanik Gazlar Lav Volkanlardan çıkarak yeryüzüne kadar ulaşan eriyik haldeki malzemeye lav denir. Lavın içerisindeki SİO2 (Silisyum dioksit) oranı lavın tipini ve volkanizmanın karakterini belirler. Asit Lav : SİO2 % 66 ise asit lavlar oluşur. Fazla akıcı değillerdir. Orta Tip Lav : SİO2 oranı % 33 - % 66 ise lav orta tiptir. Bu tip lavların çıktığı volkanlarda volkanik kül miktarı azdır. Bazik Lav : SİO2 oranı < % 33 ise lav bazik karakterli ve akıcıdır. Patlamasız, sakin bir püskürme oluşur. Volkan Bombası : Volkan bacasından atılan lav parçalarının havada dönerek soğuması ile oluşur. Volkan Külü : Gaz püskürmeleri sırasında oluşan, basınçlı volkan bacasından çıkan küçük taneli malzemeye kül denir. Volkanik küllerin bir alanda birikmesiyle volkanik tüfler oluşur. Volkanik Gazlar : Volkanizma sırasında subuharı, karbon dioksit, kükürt gibi gazlar magmadan hızla ayrışarak yeryüzüne çıkar. Büyük volkanik bulutların oluşmasını sağlar. Püskürme Şekilleri Volkanik hareketlerin en yoğun olduğu yerler, yerkabuğunun zayıf olduğu noktalar, çatlaklar ve yarıklardır. Magmanın yeryüzüne ulaştığı yere göre adlandırılan, merkezi çizgisel ve alansal olarak üç değişik püskürme şekli vardır : Merkezi Püskürme : Magma yeryüzüne bir noktadan çıkıyorsa, buna merkezi püskürme denir. Çizgisel Püskürme : Magma yeryüzüne bir yarık boyunca çıkıyorsa, buna çizgisel püskürme denir. Alansal Püskürme : Magma yeryüzüne yaygın bir alandan çıkıyorsa, buna alansal püskürme denir. Volkan (Yanardağ) Biçimleri Volkanların yapısı ve biçimleri yeryüzüne çıkan magmanın bileşimine, miktarına ve çıktığı yere göre değişir. Tabla Biçimindeki Volkanlar : Akıcı lavların geniş alanlara yayılmaları sonucunda oluşur. Örneğin Hindistan’daki Dekkan Platosu Kalkan Biçimindeki Volkanlar : Akıcı lavların bir bacadan çıkarak birikmesi sonucunda oluşan, geniş alanlı ve kubbemsi bir görünüşe sahip volkanlardır. Örneğin : Güneydoğu Anadolu’daki Karacadağ Volkanı Koni Biçimindeki Volkanlar : Magmadan değişik dönemlerde yükselen, farklı karakterdeki malzemenin birikmesi ile oluşur. Bu volkanların kesitinde, farklı karakterdeki malzeme katmanları ardarda görüldüğü için tabakalı volkanlar da denir. Örneğin ülkemizdeki Erciyes, Nemrut, Hasan ve Ağrı volkanları koni biçimli volkanlardır. Tüf Konileri : Volkanlardan çıkan küllerin ve diğer kırıntılı maddelerin birikmesi ile oluşan konilere denir. Örneğin ülkemizde Kula ve Karapınar çevresindeki koniler kül konileridir. Volkanik Kuşaklar Yeryüzünde bilinen volkanların sayısı binlere ulaşmasına karşın ancak 516 kadarı tarihi çağlarda faaliyet göstermiş, bu nedenle aktif volkanlar olarak kabul edilmişlerdir. Yerkabuğunu bloklar halinde bölen kırıklar üzerinde bulunan volkanlar, bir çizgi doğrultusunda sıralanmakta adeta kuşak oluşturmaktadır. Dünya’daki Volkanlar Dünya üzerindeki aktif volkanlar üç ana bölgede toplanmıştır. Volkanların en yoğun olduğu bölge Pasifik Okyanusu’nun kenarlarıdır. Volkanların aktif olduğu ikinci bölge Alp-Himalaya kıvrım kuşağı, üçüncü bölge ise okyanus ortalarıdır. Okyanus Ortaları Yerkabuğunun üst bölümünü oluşturan sial okyanus tabanlarında daha incedir. Bu ince kabuk mantodaki yükselici hareketler nedeniyle yırtılarak ayrılır. Ayrılma bölgesi adı verilen bu bölümden magma yükselir ve okyanus tabanına yayılır. Bu durum okyanus ortalarında aktif volkanların bulunmasının nedenidir. Türkiye’deki Volkanlar Alp-Himalaya kıvrım kuşağında yer alan Türkiye’de volkanlar, tektonik hatlara uygun olarak beş bölgede yoğunlaşmıştır. Ancak günümüzde Türkiye’de aktif volkan bulunmamaktadır. Depremler Yerkabuğunun derinliklerinde doğal nedenlerle oluşan salınım ve titreşim hareketleridir. Yerkabuğunun titreşimi sırasında değişik özellikteki dalgalar oluşmakta ve bunlar depremin merkezinden çevreye doğru farklı hız ve özellikle yayılmaktadır. Deprem dalgaları P, S, L dalgaları olarak 3 çeşittir. Depremlere neden olan olayların kaynaklandığı yerden uzaklaşıldıkça depremin etkisi azalır. Oluşum nedenlerine göre depremler, 3 gruba ayrılır : • Volkanik Depremler • Çökme Depremleri • Tektonik Depremler P, S, L Dalgaları P dalgaları (Primer dalgalar), titreşim hareketi ile yayılma doğrultusunun aynı yönde olduğu ve yayılma hızının en fazla olduğu dalgalardır. S dalgaları (Sekonder dalgalar), titreşim hareketlerinin yayılma doğrultusuna dik ve bir düzlem üzerinde aşağı yukarı olduğu dalgalardır. L dalgaları (Longitidunal dalgalar), yüzey dalgaları veya uzun dalgalar olarak da tanımlanır. Bu dalgaların hızları diğer dalgalara göre daha azdır. Volkanik Depremler Aktif volkanların bulunduğu yerlerde, patlama ve püskürmelere bağlı oluşan yer sarsıntılarıdır. Etki alanları dardır. Çökme Depremleri Bu tür depremler, eriyebilen taşların bulunduğu yerlerdeki yer altı mağaralarının tavanlarının çökmesiyle oluşur. Ayrıca kömür ocaklarının ve galerilerinin çökmesi de bu tür depremlere neden olur. Çok küçük ölçülü sarsıntılardır. Etki alanları dar ve zararları azdır. Tektonik Depremler Yerkabuğunun üst katlarındaki kırılmalar sırasında oluşan yer sarsıntılarıdır. Bu sarsıntılar çevreye deprem dalgaları olarak yayılır. Yeryüzünde oluşan depremlerin büyük bölümü tektonik depremlerdir. Etki alanları geniş, şiddetleri fazladır. En çok can ve mal kaybına neden olan depremlerdir. Örneğin ülkemizde 1995’te Afyon’un Dinar ilçesinde, 1998’de Adana’da oluşan depremler tektonik kökenlidir. UYARI : Tektonik depremlerin en etkili olduğu alanlar dış merkez ve yakın çevresidir. Depremin İç ve Dış Merkezi Depreme neden olan olayın kaynaklandığı noktaya odak, iç merkez ya da hiposantr denir. Yeryüzünde depremin iç merkezine en yakın olan noktaya ise, dış merkez ya da episantr denir. Depremin en şiddetli olduğu episantrdan uzaklaşıldıkça depremin etkisi azalır. Yer sarsıntıları sismograf ile kaydedilir. Deprem’in şiddeti günümüzde Richter ölçeğine göre değerlendirilir. Depremin Etkileri ve Korunma Yolları Depremler önceden tahmin edilmesi mümkün olmayan yer hareketleridir. Ancak alınacak bazı önlemlerle depremlerin zarar derecesi azaltılabilir. Depremin Etkileri : Depremin yıkıcı etkisi deprem şiddetine, dış merkeze (episantr) olan uzaklığa, zeminin yapısına, binaların özelliğine ve kütlenin eski ya da yeni oluşuna bağlı olarak değişir. Depremden Korunma Yolları Depremin yıkıcı etkisi birtakım önlemlerle azaltılabilir. Bunun için, • Yerleşim yerlerini deprem kuşakları dışında seçmek • Yerleşim birimlerini sağlam araziler üzerinde kurmak • İnşaatlarda depreme dayanıklı malzemeler kullanmak • Çok katlı yapılardan kaçınmak gerekir. Deprem Kuşakları Genç kıvrım – kırık kuşakları yerkabuğunun en zayıf yerleridir. Bu nedenle bu bölgeler volkanik hareketlerin sebep olduğu depremlerin sık görüldüğü yerlerdir. • Dünya’daki Deprem Kuşakları Depremlerin görüldüğü alanlar volkanik kuşaklarla ve fay hatlarıyla uyum içindedir. Aktif volkanların en etkili olduğu Pasifik okyanusu kenarları birinci derece deprem kuşağıdır. Anadolu’nun da içinde bulunduğu Alp-Himalaya kıvrım kuşağı ikinci derece, okyanus ortaları ise üçüncü derece deprem kuşağıdır. • Türkiye’de Deprem Kuşakları Alp-Himalaya kıvrım kuşağında bulunan Anadolu’nun büyük bir bölümü ikinci derece deprem kuşağında yer alır. Bu durum Anadolu’nun jeolojik gelişimini henüz tamamlamadığını gösterir. Türkiye’deki deprem kuşakları 5 grupta toplanır : I. Dereceden Deprem Kuşağı : Tektonik çukurluklar ve aktif kırık hatları yakınındaki alanlardır. Burada meydana gelen depremler büyük ölçüde can ve mal kaybına neden olur. II. Dereceden Deprem Kuşağı : Depremlerin birinci derece deprem kuşağındakine oranla daha az zarar verdiği alanlardır. III. Dereceden Deprem Kuşağı : Sarsıntıların az zararla geçtiği alanlardır. IV. Dereceden Deprem Kuşağı : Sarsıntıların çok az zararla ya da zararsız geçtiği alanlardır. V. Dereceden Deprem Kuşağı : Sarsıntıların çok az olduğu ya da hiç hissedilmediği alanlardır. Dış Güçler ve Etkileri Faaliyetleri için gerekli olan enerjiyi Güneş’ten alan güçlerdir. Dış güçler çeşitli yollarla yerkabuğunu şekillendirirler. Dış güçler, akarsular, rüzgarlar, buzullar ve deniz suyunun hareketleridir. Dış güçlerin etkisiyle yeryüzünde bir takım olaylar gerçekleşir. Bu olaylar aşağıda sırlanmıştır. • Taşların çözülmesi • Toprak oluşumu • Toprak kayması ve göçme (heyelan) • Erozyon Taşların Çözülmesi Yerkabuğunu oluşturan taşlar, iklimin ve canlıların etkisiyle parçalanıp, ufalanırlar. Taşların çözülmesinde taşın cinsi de etkili olmaktadır. Taşların çözülmesi fiziksel ve kimyasal yolla iki şekilde gerçekleşir: • Fiziksel (Mekanik) Çözülme • Kimyasal Çözülme UYARI : Kaya çatlaklarındaki bitkilerin, köklerini daha derinlere salması sonucunda kayalar parçalanır ve ufalanır. Bu tür çözülme, fiziksel çözülmeyi artırıcı etki yapar. Ayrıca bitki köklerinden salgılanan özsular taşlarda kimyasal çözülmeye neden olur. Fiziksel (Mekanik) Çözülme Taşların fiziksel etkiler sonucunda küçük parçalara ayrılmasına denir. Fiziksel çözülme, taşları oluşturan minerallerin kimyasal yapısında herhangi bir değişikliğe neden olmaz. UYARI : Fiziksel (mekanik) çözülme, kurak, yarı kurak ve soğuk bölgelerde belirgindir. Fiziksel (Mekanik) çözülme üç şekilde olur : • Güneşlenme yolu ile fiziksel çözülme : Gece ile gündüz, yaz ile kış arasındaki sıcaklık farklarının fazla olduğu yarı kurak ve kurak bölgelerde görülür. Gündüz, güneşlenme ve ısınmanın etkisiyle taşları oluşturan minerallerin etkisiyle taşları oluşturan minerallerin hacimleri genişler. Gece, sıcaklık farklarının fazla olduğu yarı kurak ve kurak bölgelerde görülür. Gündüz, güneşlenme ve ısınmanın etkisiyle taşları oluşturan minerallerin hacimleri genişler. Gece, sıcaklık düşünce minerallerin hacimleri yeniden küçülür. Bu hacim değişikliği taşların parçalanmasına neden olur. • Buz çatlaması yolu ile fiziksel çözülme : Sıcaklığın çok zaman donma noktasına yakın olduğu ve yağışın yeter derecede olduğu yüksek dağlar ve yüksek enlemlerde görülen çözülme şeklidir. Yağışlardan sonra taşların delik, çatlak ve ince yarıklarına sular dolar. Sıcaklık donma noktasına kadar düşünce, taşın içine sızmış olan sular donar. Donan suyun hacmi genişlediği için basınç etkisiyle taşlar parçalanır ve çözülür. • Tuz çatlaması yolu ile fiziksel çözülme : Taşların tuzlu suları emmiş bulunduğu ve buharlaşmanın çok fazla olduğu çöl bölgelerinde görülür. Kurak bölgelerde buharlaşma ile kılcal taş çatlaklarından yeryüzüne yükselen tuzlu sular, yüzeye yaklaştıkça suyunu yitirir. Çatlakların kenarında tuz billurlaşması olur. Gece nemli geçerse, suyunu yitiren tuz billurları yeniden su alır ve hacmi genişler. Basınç etkisiyle taşlar parçalanır ve çözülür. Kimyasal Çözülme Kimyasal reaksiyonlar suya ihtiyaç duyduğunda ve sıcaklık reaksiyonu hızlandırdığından, sıcak ve nemli bölgelerde yaygın olan çözülme şeklidir. Kaya tuzu, kalker gibi taşlar suda kolayca erirler. Taşlar, kimyasal yolla parçalanıp ufalanırken kimyasal bileşimleri de değişir. UYARI : Kimyasal çözülme, ekvatoral, okyanus ve muson iklim bölgelerinde belirgindir. Toprak Oluşumu Toprak, taşların ve organik maddelerin ayrışması ile oluşan, içinde belli oranda hava ve su bulunan, yerkabuğunun üstünü ince bir tabaka halinde saran örtüdür . Toprağın içinde bulunan çeşitli organizmalar toprağın oluşumuna yardım eder. Toprağın üstündeki organik maddece zengin bölüme humus adı verilir. Toprak oluşumunu etkileyen etmenler : • İklim koşulları • Ana kayanın özellikleri • Bitki örtüsü • Eğim koşulları • Oluşum Süresi’dir UYARI : Mekanik çözülmeyle toprak oluşumu zordur. Kimyasal çözülmede ise toprak oluşumu daha kolaydır. Örneğin çöllerde toprak oluşumunun yavaş olması kimyasal çözülmenin yetersiz olmasına bağlıdır. Toprak Horizonları Yerkabuğu üstünde ince bir örtü halinde bulunan toprak, çeşitli katmanlardan oluşur. Bu katmanlara horizon adı verilir. Toprağın dört temel horizonu vardır. A Horizonu : Dış etkilerle iyice ayrışmış, organik maddeler bakımından zengin, en üstteki katmandır. Tarımsal etkinlikler, bu katman üzerinde yapılmaktadır. B Horizonu : Suyun etkisiyle üst katmanda yıkanan minerallerin biriktirdiği katmandır. C Horizonu : İri parçalardan oluşan ve ana kayanın üzerinde bulunan katmandır. D Horizonu : Fiziksel ve kimyasal çözülmenin görülmediği, ana kayadan oluşan, en alt katmandır. Toprak Tipleri Topraklar yeryüzünün çeşitli bölgelerinde farklı özellikler gösterir. Bazıları mineraller bakımından, bazıları da humus bakımından zengindir. Topraklar oluştukları yerlere ve oluşumlarına göre iki ana bölümde toplanır : • Taşınmış Topraklar • Yerli Topraklar Taşınmış Topraklar Akarsuların, rüzgarların, buzulların etkisiyle yüksek yerlerden, kopartılıp, taşınan ve çukur alanlarda biriktirilen malzeme üzerinde oluşan topraklardır. Akarsuların taşıyıp biriktirdiği maddeler, alüvyon, rüzgarların biriktirdiği maddeler lös, buzulların biriktirdikleri moren (buzultaş) adını alır. Taşınmış topraklar çeşitli yerlerden getirilip, farklı özellikteki taşların ufalanmasından oluştukları için mineral bakımından zengindir. Bu nedenle çeşitli bitkilerin yetiştirilmesi için uygun, verimli topraklardır. Yerli Topraklar Dış güçlerin etkisiyle yerli kaya üzerinde sonucunda oluşan topraklardır. Özelliklerini belirleyen temel etkenler ana kayanın cinsi ve iklim koşullarıdır. Yerli topraklar iki ana bölümde toplanır: • Nemli Bölge Toprakları • Kurak Bölge Toprakları Nemli Bölge Toprakları Yağışın yeterli olduğu bölgelerde oluştukları için, mineral maddeler, tuz ve kireç toprağın alt katmanlarına taşınmıştır. Tundra Toprakları : Tundra ikliminin görüldüğü bölge topraklarıdır. Yılın büyük bir bölümünde donmuş haldedir. Yaz aylarında sadece yüzeyde ince bir tabaka halinde çözülme görülür. Geniş bataklıklar oluşur. Bitki örtüsü çok cılız olduğundan humus tabakası yoktur. Verimsiz topraklardır. Buralardaki kısa boylu ot, çalı ve yosunlara tundra adı verilir. Podzol Topraklar : Tayga adı verilen iğne yapraklı orman örtüsü altında oluşan, soğuk ve nemli bölge topraklarıdır. Toprağın aşırı yıkanması nedeniyle organik maddelerin çoğu taşınmıştır. Bu nedenle renkleri açıktır. Bu tip topraklar Sibirya, Kuzey Avrupa ve Kanada’da yaygındır. Kahverengi Orman Toprakları : Yayvan yapraklı orman örtüsü altında oluşan, ılık ve nemli bölge topraklarıdır. Kalın bir humus tabakası bulunur. Kırmızı Topraklar : Akdeniz ikliminin egemen olduğu bölgelerde kızılçam ve maki örtüsü altında gelişen topraklardır. Demir oksitler bakımından zengin olduğu için, renkleri kırmızımsıdır. Kalkerler üzerinde oluşanlara terra rossa adı verilir. Lateritler : Sıcak ve nemli bölge topraklarıdır. Yağış ve sıcaklığın fazla olması nedeniyle çözülme ileri derecededir. Buna bağlı olarak toprak kalınlığı fazladır. Demiroksit ve alüminyum bakımından zengin olduğundan renkleri kızıla yakındır. Topraktaki organik maddeler, mikroorganizmalar tarafından parçalandığı için toprak yüzeyinde humus yoktur. Kurak Bölge Toprakları Yağışların az buna bağlı olarak bitki örtüsünün cılız olması nedeniyle bu topraklarda humus çok azdır. Ayrıca yağışların azlığı nedeniyle toprak katmanları tam oluşmamıştır. Kireç ve tuzlar bakımından zengin topraklardır. Kurak bölge toprakları oluşturdukları iklim bölgesinin kuraklık derecesine göre farklılaşırlar. Çernozyemler : Nemli iklimden kurak iklime geçişte ilk görülen topraklardır. Orta kuşağın yarı nemli alanlarında, uzun boylu çayır örtüsü altında oluşan bu topraklara kara topraklar da denir. Organik madde yönünden zengin olan bu topraklar üzerinde, yoğun olarak tarım yapılır. Kestane ve Kahverenkli Step Toprakları : Orta kuşak karaların iç kısımlarındaki step alanlarının topraklarıdır. Organik maddeler ince bir tabaka oluşturmaktadır. Tahıl tarımına elverişli topraklardır. Çöl Toprakları : Çöllerde görülen, organik madde yönünden son derece fakir topraklardır. Kireç ve tuzlar bakımından zengin topraklardır. Renkleri açıktır. Tarımsal değerleri bulunmaz. Türkiye’de Görülen Toprak Tipleri Ilıman kuşakta yer alan Türkiye’de, iklim tiplerine ve zeminin yapısına bağlı olarak toprak tipleri çeşitlilik gösterir. Podzollar : İğne yapraklı orman örtüsü altında oluşan topraklardır. Toprağın aşırı yıkanması nedeniyle organik maddelerin çoğu taşınmıştır. Açık renkli topraklardır. Çay tarımına uygun topraklardır. Kahverengi Orman Toprakları : Orman örtüsü altında oluşan topraklardır. Humus yönünden zengindirler. Kırmızı Topraklar : Kızılçam ve maki örtüsü altında oluşan topraklardır. Demir oksitler bakımından zengin olduğu için, renkleri kırmızımsıdır. Kalkerler üzerinde oluşanlara terra rossa adı verilir. Bu topraklar turunçgil tarımına en uygun topraklardır. Kestane ve Kahverenkli Step Toprakları : Yarı kurak iklim koşulları ve step bitki örtüsü altında oluşan topraklardır. Yüksek sıcaklık nedeniyle kızılımsı renktedirler. Zayıf bitki örtüsü nedeniyle organik maddeler ince bir örtü oluşturur. Tahıl tarımına uygun topraklardır. Vertisoller : Genellikle kireç bakımından zengin, killi, marnlı tortullar üzerinde oluşan, toprak horizonlarının henüz gelişimini tamamlamadığı topraklardır. Aşırı miktarda kil içeren vertisoller yağışlı dönemde çok su çeker, kurak dönemde aşırı su kabedip, çatlar. Litosoller : Dağlık alanlarda, eğimli yamaçlarda veya volkanik (genç bazalt platolarının bulunduğu) düzlüklerde görülen ana kayanın ufalanmış örtüsüdür. Genelde derinliği 10 cm kadardır ve toprak horizonları gelişmemiştir. Alüvyal Topraklar : Akarsuların denize ulaştığı yerlerde görülür. Çeşitli yerlerden taşınan, farklı özellikteki taşların ufalanması ile oluşan bu topraklar mineral yönünden zengin ve çok verimlidir. Toprak Kayması ve Göçme (Heyelan) Toprağın, taşların ve tabakaların bulundukları yerlerden aşağılara doğru kayması ya da düşmesine toprak kayması ve göçmesi denir. Ülkemizde bu olayların tümüne birden heyelan adı verilir. Yerçekimi, yamaç zemin yapısı, eğim ve yağış koşulları heyelana neden olan etmenlerdir. UYARI : Heyelanın oluşumu yağışların fazla olduğu dönemlerde daha çok görülür. Yerçekimi : Heyelanı oluşturan en önemli etkendir. Yerçekimi gücü sürtünme gücünden fazla olduğu zaman yamaçtaki cisimler aşağıya doğru kayar. Yamaç Zeminin Yapısı: Suyu emerek içerisinde tutan taş ve topraklar kayganlaşır. Özellikle killi yapının yaygın olduğu yamaçlarda kil suyu içinde tuttuğu için heyelan daha sık görülür. Kalker gibi suyu alt tabakalara geçiren taşların oluşturduğu yamaçlarda ise heyelan ender görülür. Eğim : Yamaç eğimi yerçekiminin etkisini artırıcı bir rol oynar. Bu nedenle dik yamaçlarda heyelan olasılığı daha fazladır. Ayrıca tabakalar yamaç eğimine uyum sağlamışsa, yani paralelse yer kayması kolaylaşır. Yol, kanal, tünel ve baraj yapımları sırasında yamaç dengesinin bozulması, volkanizma, deprem gibi etkenler de heyelana neden olur. Yağış Koşulları : Yağmur, kar suları tabakalar arasına sızarak toprağı kayganlaştırır, toprağı doygun hale getirir. Böylece su ile doygun kütlelerin yamaç aşağı kayması kolaylaşır. Heyelan genellikle yağışlardan sonra oluşur. Heyelanın Etkileri ve Korunma Yolları Heyelan hemen her yıl can ve mal kaybına yol açmaktadır. Ancak alınacak bir takım önlemlerle heyelanın etkileri azaltılabilir. Heyelanın Etkileri İnsan ve hayvan ölümleri Tarımsal hasar ve toprak kaybı Bina hasarları Ulaşım ve taşımacılığın aksaması Heyelandan Korunma Öncelikle heyelan tehlikesi olan yerlerde setler yapılmalı, yamaçlar ağaçlandırılmalıdır. Ayrıca yol, kanal, tünel ve baraj yapımlarında yamacın bozulmamasına özen gösterilmelidir. Türkiye’de Heyalan Türkiye’de heyelan sık görülen, doğal bir felakettir. Türkiye’de arazinin çok engebeli olması toprak kaymalarını kolaylaştırmaktadır. Bölgeden bölgeye farklılık gösteren heyelanların en sık görüldüğü bölgemiz Karadeniz’dir. Bölgede arazi eğiminin fazla, yağışların bol ve killi yapının yaygın olması heyelanın sık görülmesine neden olur. Ülkemizde ilkbahar aylarında görülen kar erimeleri ve yağışlar heyelan olaylarını artırır. Erozyon Toprak örtüsünün, akarsuların, rüzgarların ve buzulların etkisiyle süpürülmesine erozyon denir. Yeryüzünde eğim, toprak, su ve bitki örtüsü arasında doğal bir denge bulunmaktadır. Bu dengenin bozulması erozyonu hızlandırıcı bir etki yapmaktadır. Dış etkenler ya da arazinin yanlış kullanılması erozyona neden olmaktadır. UYARI : Eğim fazlalığı ve cılız bitki örtüsü erozyonu artıran en önemli etkenlerdir. Bu nedenle kurak ve yarı kurak enlemlerde erozyon önemli bir sorundur. Dış Etkenler Akarsu, rüzgar gibi dış güçlerin yapmış olduğu aşındırma sonucunda toprak örtüsü süpürülür ve başka yerlere taşınır. Dış güçlerin etkisi bitki örtüsünün bulunmadığı ya da çok cılız olduğu yerlerde daha belirgindir. Ayrıca eğimin fazla olduğu yerlerde sular daha kolay akışa geçerek toprak örtüsünün süpürülmesini hızlandırır. Arazinin Yanlış Kullanılması Özellikle yamaçlardaki tarlaların yamaç eğimi yönünde sürülmesi, eğimli yerlerde tarla tarımının yaygın olması, arazinin teraslanmaması erozyon hızını artırmaktadır. Su Erozyonu Bitki örtüsünün cılız ya da hiç olmadığı yerlerde toprağın ve ana kayanın sularla yerinden kopartılarak taşınmasına su erozyonu denir. Kırgıbayır ve peribacası su erozyonu ile oluşan özel şekillerdir. Kırgıbayır : Yarı kurak iklim bölgelerinde sel yarıntılarıyla dolu yamaçlara kırgıbayır (badlans) denir. Peribacası : Özellikle volkan tüflerinin yaygın olarak bulunduğu vadi ve platoların yamaçlarında sel sularının aşındırması ile oluşan özel yeryüzü şekillerine peribacası denir. Bazı peribacalarının üzerinde şapkaya benzer, aşınmadan arta kalan sert volkanik taşlar bulunur. Bunlar volkanik faaliyet sırasında bölgeye yayılmış andezit ya da bazalt kütleridir. Peribacalarının en güzel örnekleri ülkemizde Nevşehir, Ürgüp ve Göreme çevresinde görülür. Rüzgar Erozyonu Bitki örtüsünün olmadığı ya da cılız olduğu yerlerde toprağın rüzgarlarla yerinden kopartılarak taşınmasına rüzgar erozyonu denir. Erozyonun Etkileri ve Erozyondan Korunma Yolları Oluşumu için milyonlarca yıl geçmesi gereken toprak örtüsünü yok eden ve her geçen gün etkilerini arttıran erozyon doğal bir felakettir. Alınacak bir takım önlemlerle etkileri azaltılabilir. Erozyonun Etkileri Tarım topraklarının azalması, sellerin artması, tarımsal üretimin ve verimin azalması, otlakların azalması, hayvancılığın gerilemesi, çölleşmenin başlaması. Erozyondan Korunma Yolları Var olan ormanlar ve meralar korunmalı, çıplak yerler ağaçlandırılmalı, ormanlık alanlarda keçi beslenmesi engellenmeli, yamaçlardaki tarlalar, yamaç eğimine dik sürülmeli, meyve tarımı ve nöbetleşe ekim yaygınlaştırılmalı, orman içi köylülerine yeni geçim kaynakları sağlanmalı. Türkiye’de Erozyon Türkiye’de arazi engebeli ve çok eğimli olduğu için toprak erozyonu önemli bir sorundur. Bazı bölgelerimiz dışında bitki örtüsünün cılız olması da erozyonu artırmaktadır. Ayrıca nüfusun hızla artması, tarım alanlarına olan gereksinimin artması, ormanların tahrip edilmesine yol açmaktadır. Bunlara bağlı olarak hemen hemen tüm bölgelerimizde toprak erozyon hızı yüksektir. Akarsular Yeryüzünün şekillenmesinde en büyük paya sahip dış güç akarsulardır. Yüzey sularının eğimli bir yatak içinde toplanıp akmasıyla akarsu oluşur. Akarsular küçükten büyüğe doğru dere, çay, öz, ırmak ve nehir şeklinde sıralanır. Bir akarsuyun doğduğu yere akarsu kaynağı, döküldüğü yere akarsu ağzı denir. Bir akarsu, birbirine bağlanan küçük, büyük, dar veya geniş birçok koldan oluşan bir sistemdir. Bu sistemin en uzun ve su bakımından en zengin olan kolu ana akarsudur. Akarsu Havzası (Su Toplama Alanı) Akarsuyun tüm kollarıyla birlikte sularını topladığı bölgeye akarsu havzası denir. Bir akarsu havzasının genişliği iklim koşullarına ve yüzey şekillerine bağlıdır. Akarsu havzaları iki bölümde incelenir : • Açık Havza : Sularını denize ulaştırabilen havzalara açık havza denir. Örnek : Yeşilırmak, Kızılırmak, Yenice, Sakarya, Susurluk, Gediz, Küçük Menderes, Büyük Menderes, Aksu, Göksu, Seyhan, Ceyhan, Fırat, Dicle Çoruh • Kapalı Havza : Sularını denize ulaştıramayan havzalara kapalı havza denir. Kapalı havzaların oluşmasındaki temel etken yer şekilleridir. Sıcaklık ve nem koşulları da kapalı havzaların oluşmasında etkilidir. Örnek : Van Gölü Kapalı Havzası, Tuz Gölü Kapalı Havzası, Konya Kapalı Havzası, Göller Yöresi Kapalı Havzası, Aras, Kura UYARI : Sularını Hazar Denizi’ne boşaltan Aras ve Kura ırmakları kapalı havza oluşturur. Su Bölümü Çizgisi Birbirine komşu iki akarsu havzasını birbirinden ayıran sınıra su bölümü çizgisi denir. Su bölümü çizgisi genellikle dağların doruklarından geçer. Su bölümü çizgisi; • Kurak bölgelerde, • Bataklık alanlarda, • Karistik alanlarda çoğunlukla belirsizdir. Akarsu Akış Hızı Akarsuyun akış hızı yatağın her iki kesitinde farklıdır. Suyun hızı yanlarda, dipte ve su yüzeyinde sürtünme nedeniyle azdır. Suyun en hızlı aktığı yer akarsuyun en derin yerinin üzerinde ve yüzeyin biraz altındadır. Akarsu yatağında suyun en hızlı aktığı noktaları birleştiren çizgiye hız çizgisi (talveg) denir. Akış hızı, yatağın eğimi ve genişliği ile taşınan su miktarına bağlı olarak değişir. Akarsu Akımı (Debisi) Akarsuyun herhangi bir kesitinden birim zamanda geçen su miktarına (m3) akım veya debi denir. Akarsuyun akımı yıl içerisinde değişir. Akım, akarsuyun çekik döneminde az, kabarık döneminde fazladır. Akarsu akımını; • Yağış miktarı rejimi • Yağış tipi • Zeminin özelliği • Kaynak suları • Sıcaklık ve buharlaşma koşulları etkiler. Akarsu Rejimi Akarsuyun akımının yıl içerisinde gösterdiği değişmelere rejim ya da akım düzeni denir. Akarsu rejimini belirleyen temel etken havzanın yağış rejimidir. Yağışların az, sıcaklık ve buharlaşmanın fazla olduğu dönemlerde akarsu akımı düşer. Yağışların fazla olduğu ve kar erimelerinin görüldüğü dönemlerde akım yükselir. Akarsu rejimleri 4 tiptir. Düzenli Rejim : Akımı yıl içerisinde fazla değişmeyen akarsuların rejim tipidir. Düzensiz Rejim : Akımı yıl içerisinde büyük değişmeler gösteren akarsuların rejim tipidir. Karma Rejim : Farklı iklim bölgelerinden geçen akarsuların rejim tipidir. Örneğin : Nil Nehri Sel Tipi Rejim : İlkbahar yağışları ve kar erimeleri ile bol su taşıyan, yaz aylarında ise suları yok denecek kadar azlan akarsuların rejim tipidir. Örneğin ülkemizdeki İç Anadolu Bölgesi akarsuları. İklim Bölgelerine Göre Akarsu Rejimleri Sıcaklık ve yağış koşulları ile akarsuların taşıdıkları su miktarı ve akım düzeni arasında sıkı bir ilişki vardır. Farklı iklim bölgelerindeki akarsuların rejimleri birbirinden farklı olabilir. Ancak iklim bölgelerinin yüksek ve karlı bölümlerindeki akarsuların rejimleri benzerdir. Kar erimelerinin olduğu dönemlerden akım yükselir. Kış aylarında kar yağışının fazla olması akımın düşük olmasına neden olur. Yağmurlu Ekvatoral İklimde Akarsu Rejimi : Bu iklim tipinde yağışlar bol ve yağış rejimi düzenli olduğu için Ekvatoral bölge akarsuları yıl boyunca bol su taşır. Örneğin Amazon ve Kongo nehirleri. Yağmurlu Okyanusal İklimde Akarsu Rejimi : Bu iklim tipinde yağışların bol ve düzenli olması nedeniyle akarsular yıl boyunca bol su taşır. Örneğin İngiltere’deki Thames Nehri Muson İkliminde Akarsu Rejimi : Bu iklim tipinde yaz yağışları nedeniyle akım yükselir. Kış kuraklığı akım düşer. Örneğin Ganj ve İndus nehirleri. Akdeniz İkliminde Akarsu Rejimi : Yaz kuraklığına, sıcaklık ve buharlaşmanın fazlalığına bağlı olarak yaz aylarında akım düşüktür. Kışın yağışlar, ilkbaharda kar erimeleri ile yükselir. Türkiye Akarsularının Özellikleri 1. Türkiye’nin dağlık ve engebeli bir ülke olması nedeniyle, akarsularımızın boyu genellikle kısadır. 2. Yağışlı ve kar erimelerinin olduğu dönemlerde taşan, kurak dönemlerde ise kuruyacak derecede suları azalan akarsularımızın rejimleri düzensizdir. 3. Karadeniz Bölgesi’ndeki akarsularımızın dışındakiler genellikle bol su taşımazlar. 4. Akarsularımız rejimlerinin düzensiz ve yatak eğimlerinin fazla olması nedeniyle ulaşıma uygun değildir. 5. Türkiye bugünkü görünümünü 3. ve 4. zamandaki orojenik ve epirojenik hareketlerle kazanmıştır. Bu nedenle akarsularımız henüz denge profiline ulaşamamıştır. UYARI : Türkiye’deki akarsuların yatak eğimleri ve akış hızları fazla olduğundan hidro-elektrik potansiyelleri yüksektir. Taban Seviyesi, Denge Profili Akarsuların döküldükleri deniz ya da göl yüzeyine taban seviyesi denir. Deniz yüzeyi ana taban seviyesini oluşturur. Göl yüzeyi ya da kapalı havza yüzeyi yerel taban seviyesi diye adlandırılır. Akarsular aşındırma ve biriktirmesini taban seviyesine göre yapar. Yatağını taban seviyesine indirmiş olan akarsular aşındırma ve biriktirme faaliyetini dengelemiştir. Aşınım ve birikimin eşitlendiği bu profile denge profili denir. Plato, Peneplen Akarsuların amacı bulundukları bölgeyi aşındırarak deniz seviyesine yaklaştırmak diğer bir deyişle denge profiline ulaşmaktır. Akarsuyun aşınım sürecinde görülen şekiller; plato ve peneplendir. Plato : Akarsu vadileriyle derince yarılmış düz ve geniş düzlüklerdir. Peneplen : Geniş arazi bölümlerinin, akarsu aşınım faaliyetlerinin son döneminde deniz seviyesine yakın hale indirilmesiyle oluşmuş, az engebeli şekle peneplen (yontukdüz) denir. UYARI : Bir akarsuyun denge profiline ulaşabilmesi ve arazinin peneplen haline gelebilmesi için tektonik hareketlerin görülmediği milyonlarca yıllık bir süre gerekmektedir. Denge Profilinin Bozulması İklim değişikliklerinde ve tektonik hareketlere bağlı olarak deniz seviyesinin alçalması ya da yükselmesi taban seviyesinin değişmesine neden olur. Taban seviyesinin alçalması ya da yükselmesi de akarsuyun denge profilinin bozulmasına neden olur. Taban Seviyesinin Alçalması Taban seviyesinin alçalması, akarsuyun denge profilini bozarak akarsuyun aşındırma ve taşıma gücünün artmasına neden olur. Bu nedenle akarsu yatağına gömülür. Taban Seviyesinin Yükselmesi Taban seviyesinin yükselmesi, akarsuyun denge profilini bozarak akarsuyun taşıma gücünün azalmasına neden olur. Bu nedenle akarsu menderesler çizerek birikim yapar. Menderes : Akarsuyun geni vadi tabanı içinde, eğimin azalması nedeniyle yaptığı bükümlere denir. Akarsuların Aşındırma Şekilleri : Dış güçler içerisinde en geniş alana yayılmış, nemli bölgelerde ve orta enlemlerde etkili olan en önemli dış güç akarsulardır. Akarsular aşındırma ve biriktirme yaparak yeryüzünü şekillendirir. Akarsu, hızının ve kütlesinin yaptığı etki le yatağı derine doğru kazar, yatağı boyunca kopardığı veya erittiği maddeleri taşır. Akarsu aşındırması ile oluşan şekiller vadi ve dev kazanıdır. UYARI : Akarsuların aşındırmasında yatak eğimi temel etkendir. Çünkü yatak eğimi akarsuyun akış hızını belirler. Yatak eğiminin fazla olduğu yukarı bölümlerinde derinlemesine aşındırma daha belirgindir. Vadi Akarsuyun içinde aktığı, kaynaktan ağıza doğru sürekli inişi bulunan, uzun çukurluklardır. Akarsuların aşındırma gücüne, zeminin yapısına ve aşınım süresine bağlı olarak çeşitli vadiler oluşur. UYARI : Vadi tabanları tarım, bahçecilik, ulaşım ve yerleşme bakımından elverişli alanlardır. Çentik (Kertik) Vadi : Akarsuların derine aşındırmasıyla oluşan V şekilli, tabansız, genç vadilere çentik vadi ya da kertik denir. Türkiye’nin bugünkü görünümünü 3. ve 4. zamanda kazanmış olması nedeniyle, Türkiye akarsuları henüz denge profiline ulaşmamış, geç akarsulardır. Bu nedenle ülkemizde çok sayıda çentik (kertik) vadi bulunmaktadır. Yarma Vadi (Boğaz) : Akarsuyun, iki düzlük arasında bulunan sert kütleyi derinlemesine aşındırması sonucunda oluşur. Vadi yamaçları dik, tabanı dardır. Akarsuyun yukarı bölümlerinde görülür. Türkiye’de çok sayıda yarma vadi (boğaz) bulunur. Karadeniz Bölgesi’nde, Yeşilırmak üzerinde, Şahinkaya yarma vadisi, Marmara Bölgesi’nde, Sakarya üzerinde Geyve Boğazı, Akdeniz Bölgesi’nde Atabey deresi üzerinde Atabey Boğazı başlıca örnekleridir. Kanyon Vadi : Klaker gibi dirençli ve çatlaklı taşlar içinde, akarsuyun derinlemesine aşındırmasıyla oluşur. Vadinin yamaç eğimleri çok dik olup, 90 dereceyi bulur. Kanyon vadiler Türkiye’de Toroslar’da yaygın olarak görülür. Antalya’daki Köprülü Kanyon, ülkemizdeki güzel bir örnektir. Tabanlı Vadi : Akarsu, yatağını taban seviyesine yaklaştırınca derine aşınım yavaşlar. Yatak eğiminin azalması akarsuyun menderesler çizerek yanal aşındırma yapmasına neden olur. Yanal aşındırmanın artması ile tabanlı vadiler oluşur. Menderes Akarsu yatak eğiminin azalması, akarsuyun akış hızının ve aşındırma gücünün azalmasına neden olur. Akarsu büklümler yaparak akar. Akarsuyun geniş vadi tabanı içinde, eğimin azalması nedeniyle yaptığı büklümlere menderes denir. Menderesler yapan akarsuyun, uzunluğu artar ancak akımı azalır. Taban seviyesinin alçalması nedeniyle menderesler yapan bir akarsuyun, yatağına gömülmesiyle oluşan şekle gömük menderes denir. Dev Kazanı Akarsuların şelale yaparak döküldükleri yerlerde, hızla düşen suların ve içindeki taş, çakıl gibi maddelerin çarptığı yeri aşındırmasıyla oluşan yeryüzü şeklidir. Akdeniz Bölgesi’ndeki Manavgat ve Düden şelalelerinin düküldükleri yerlerde güzel dev kazanı örnekleri bulunur. Akarsu Biriktirme Şekilleri Akarsular aşındırdıkları maddeleri beraberinde taşır. Yatak eğimleri azaldığında akarsuların aşındırma ve taşıma gücü de azalır. Bu nedenle taşıma güçlerinin azaldığı yerde taşıdıkları maddeleri biriktirirler. UYARI : Akarsuların yatak eğimi azaldığında hızları, aşındırma ve taşıma güçleri azalır. Biriktirmedeki, temel etken yatak eğimin azalmasıdır. Birikinti Konisi : Yamaçlardan inen akarsular, aşındırdıkları maddeleri eğimin azaldığı eteklerde biriktirir. Yarım koni şeklindeki bu birikimlere birikinti konisi adı verilir. Birikinti konileri zamanla gelişerek verimli tarım alanı durumuna gelebilir. Dağ Eteği Ovası : Bir dağın yamaçlarından inen akarsular taşıdıkları maddeleri eğimin azaldığı yerde birikinti konileri şeklinde biriktirirler. Zamanla birikinti konilerinin birleşmesiyle oluşan hafif dalgalı düzlüklere dağ eteği ovası adı verilir. Dağ İçi Ovası : Dağlık alanların iç kısımlarında, çevreden gelen akarsuların taşıdıkları maddeleri eğimin azaldığı yerlerde biriktirmesi ile oluşan ovalardır. Türkiye gibi engebeli ülkelerde dağ içi ovaları çok görülür. Taban Seviyesi Ovası : Akarsuların taban seviyesine ulaştığı yerlerde, eğimin azalması nedeniyle taşıdığı maddeleri biriktirmesi ile oluşturduğu ovalardır. Bu tür ovalarda akarsular menderesler yaparak akar. Gediz ve Menderes akarsularının aşağı bölümlerindeki ovalar bu türdendir. Seki (Taraça) : Yatağına alüvyonlarını yaymış olan akarsuyun yeniden canlanarak yatağını kazması ve derinleştirmesi sonucunda oluşan basamaklardır. Taban seviyesinin alçalması nedeniyle, tabanlı bir vadide akan akarsuyun aşındırma gücü artar. Yatağını derine doğru kazan akarsu vadi tabanına gömülür. Eski vadi tabanlarının yüksekte kalması ile oluşan basamaklara seki ya da taraça denir. Kum Adası (Irmak Adası) : Akarsuların yatak eğimlerinin azaldığı geniş vadi tabanlarından taşıdıkları maddeleri biriktirmesi ile oluşan şekillerdir. Kum adaları akarsuyun taşıdığı su miktarı ve akış hızına bağlı olarak yer değiştirirler. Kum adaları üzerinde yoğun bir bitki örtüsünün bulunması kum adalarının yer değiştirmediğini gösterir. Delta : Akarsuların denize ulaştıkları yerlerde taşıdıkları maddeleri biriktirmesiyle oluşan üçgen biçimli alüvyal ovalardır. Deltalar, taban seviyesi ovalarının bir çeşididir. Onlardan ayrılan yönü biriktirmenin deniz içinde olmasıdır. Bu nedenle deltanın oluşabilmesi için; • Gel-git olayının belirgin olmaması • Kıyının sığ olması • Kıyıda güçlü bir akıntının bulunmaması • Akarsu ağzında eğimin azalması gerekir. Yeraltı Suları ve Kaynaklar Yer altı Suyu (Taban Suyu) Yağış olarak yeryüzüne düşen ya da yeryüzünde bulunan suların, yerçekimi etkisiyle yerin altına sızıp, orada birikmesiyle oluşan sulardır. Yer altı suyunun oluşabilmesi için beslenme ve depolanma koşullarının uygun olması gerekir. Yer altı suyunun beslenmesini etkileyen en önemli etmen yağışlardır. Depolama koşulları ise yüzeyin eğimine, bitki örtüsüne ve yüzeyin geçirimlik özelliğine bağlıdır. Yer altı Sularının Bulunuş Biçimleri Bol yağışlı ve zemini geçirimli taşlardan oluşan alanlarda yer altı suyu fazladır. Az yağış alan, eğimi fazla ve geçirimsiz zeminlerde ise, yer altı suyunun oluşumu zordur. Kum, çakıl, kumtaşı konglomera, kalker, volkanik tüfler, alüvyonlar, geçirimli zeminleri oluşturur. Bu nedenle alüvyal ovalar ve karstik yöreler yer altı suyu bakımından zengin alanlardır. Kil, marn, şist, granit gibi taşlar ise geçirimsizdir. Yer altı suyu oluşumunu engeller. Yeraltında biriken sular Taban suyu Artezyen Karstik Yeraltı Suyu olarak bulunur. Taban Suyu Altta geçirimsiz bir tabaka ile sınırlandırılan, geçirimli tabaka içindeki sulardır. Bu sular genellikle yüzeye yakındır. Marmara Bölgesi’ndeki ovalar, Ege Bölgesi’ndeki çöküntü ovaları, Muş, Erzurum ve Pasinler ovalarındaki yer altı suları bu gruba girer. Artezyen Bu tür sular basınçlı yeraltı sularıdır. İki geçirimsiz tabaka arasındaki geçirimli tabaka içinde bulunan sulardır. Tekne biçimli ovalar ve vadi tabanlarında bu tür sular bulunmaktadır. İç Anadolu Bölgesi artezyen suları bakımından zengindir. Karstik Yer altı Suyu Karstik yörelerdeki kalın kalker tabakalar arasındaki çatlak ve boşluklarda biriken yer altı sularıdır. En önemli özelliği birbirinden bağımsız taban suları oluşturmasıdır. Karstik alanların geniş yer kapladığı Akdeniz Bölgesi karstik yeraltı suları bakımından zengindir. Kaynak Yeraltı sularının kendiliğinden yeryüzüne çıktığı yere kaynak denir. Türkiye’de kaynaklara pınar, eşme, bulak ve göze gibi adlar da verilir. Kaynaklar, yer altı suyunun bulunuş biçimine, yüzeye çıktığı yere ve suların sıcaklığına göre gruplandırılabilir. Sularının sıcaklığına göre kaynaklar, soğuk ve sıcak su kaynakları olarak iki gruba ayrılır : Soğuk Su Kaynakları Yağış sularının yeraltında birikerek yüzeye çıkması sonucunda oluşurlar. Genellikle yüzeye yakın oldukları için dış koşullardan daha çok etkilenirler. Bu nedenle suları soğuktur. Soğuk su kaynakları yeraltında bulunuş biçimine ve yüzeye çıktığı yere göre üç gruba ayrılır : Tabaka Kaynağı : Geçirimli tabakaların topoğrafya yüzeyi ile kesiştikleri yerden suların yüzeye çıkmasıyla oluşan kaynaklara tabaka kaynağı denir. Vadi Kaynağı : Yeraltına sızan suların bulunduğu tabakanın bir vadi tarafından kesilmesi ile oluşan kaynaktır. Genellikle vadi yamaçlarında görülür. Karstik Kaynak (Voklüz) : Kalın kalker tabakaları arasındaki boşlukları doldurmuş olan yer altı sularının yüzeye çıktığı kaynaktır. Bol miktarda kireç içeren bu kaynakların suları genellikle sürekli değildir. Yağışlarla beslendikleri için karstik kaynakların suları soğuktur. Toroslar üzerindeki Şekerpınarı en tanınmış karstik kaynak örneklerinden biridir. Sıcak Su Kaynakları Yerkabuğundaki fay hatları üzerinde bulunan kaynaklardır. Fay kaynakları da denir. Suları yerin derinliklerinden geldiği için sıcaktır ve dış koşullardan etkilenmez. Sular geçtikleri taş ve tabakalardaki çeşitli mineralleri eriterek bünyelerine aldıkları için mineral bakımından zengindir. Bu tür kaynaklara; kaplıca, ılıca, içme gibi adlar verilir. Sıcak su kaynaklarının özel bir türüne gayzer denir. Gayzer : Volkanik yörelerde yeraltındaki sıcak suyun belirli aralıklarla fışkırması ile oluşan kaynaklardır. UYARI : Yerin derinliklerinde bulunan suların sıcaklığı yıl içinde fazla bir değişme göstermez. Fay kaynakları volkanik ve kırıklı bölgelerde görülür. Türkiye’de Sıcak Su Kaynaklarının Dağılışı Türkiye kaplıca ve ılıca bakımından zengin bir ülkedir. Bursa, İnegöl, Yalova, Bolu, Haymana, Kızılcahamam, Sarıkaya, Erzurum, Sivas Balıklı Çermik, Afyon, Kütahya, Denizli çevresindeki kaplıca ve ılıcalar en ünlüleridir. Karstik Şekiller Yağışlar ve yer altı suları, kalker, jips, kayatuzu, dolomit gibi eriyebilen, kırık ve çatlakların çok olduğu taşların bulunduğu yerlerde, kimyasal aşınıma neden olurlar. Kimyasal aşınım sonunda oluşan şekillere karstik şekiller denir. Karstik Aşınım Şekilleri Yağışların ve yeraltı sularının oluşturduğu karstik aşınım şekillerinin aşınım şekillerinin büyüklükleri değişkendir. Karstik aşınım şekilleri şunlardır : Lapya : Kalkerli yamaçlarda yağmur ve kar sularının yüzeyi eriterek açtıkları küçük oluklardır. Oluşan çukurluklar keskin sırtlarda yan yana sıralandığından yüzey pür      

http://www.biyologlar.com/jeomorfoloji-nedir

Biyoinformatik

"Biyoinformatik, biyolojik bilgilerin yaratılması ve saklanması için veritabanlarının oluşturulmasıdır. Bu konudaki çalışmaların çoğu biyolojik verilerin analizi ile ilgilidir. Artan sayıdaki projelerde biyolojik bilgilerin organizasyonu gerekmektedir. Bu alanda oluşturulan veritabanlarının büyük bir kısmını nükleik asitler oluşturmaktadır. Milyonlarca nükleotidin depolanması ve organizasyonu için veritabanlarının oluşturulması, araştırıcıların bu bilgilere ulaşabilmeleri ve yeni veriler girebilmeleri için ilk aşamadır. Biyoinformatik’te nükleotid dizi bilgilerinin organizasyonu ve depolanması görevini üstlenmiş üç kuruluş vardır. Genbankası (GenBank), Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı (EMBL) ve DNA Japonya veritabanıdır (DDBJ). Bu üç kuruluş, araştırıcıların yararlanmasına açık, nükleotid dizi bilgilerinin toplanması ve yayılmasında işbirliği içinde çalışmaktadır. Gen Bankası ABD’de Maryland, Bethesda’da, Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı, İngiltere’deki Hinxton’da ve DNA Japonya veritabanı ise Japonya’da Mishima’da yeni dizi bilgilerinin alışverişinde,İnternet üzerinde günlük olarak e-mail, ortak kullanılan ftp ve www üzerinden hizmet sunmaktadırlar. Protein dizi verileri ile ilgili başlıca hizmet sağlayıcılar ise GenBank, EMBL, PIR International ve Swiss-Prot’tur. NIH’in National Center for Biotechnology Information merkezi, biyoinformatik gereci sunan başlıca web sayfalarından biridir. BLAST program ailesi Veritabanlarında araştırma yapabilmek için tasarlanmış pek çok bilgisayar programı vardır. Bunlardan birisi de BLAST (Basic Local Aligment Search Tool) programıdır. Veritabanında homoloji araştırması için öncelikle uygun BLAST programının seçilmesi gerekir. BLASTN bir nükleotid dizisi ile komplementer diziyi ele alarak nükleotid dizisi veritabanlarıyla karşılaştırır. Hız amacıyla tasarlanmıştır. Yüksek duyarlılık aranan durumlar için uygun değildir. BLASTN ve BALSTX; EST verilerinin analizi, ekson yakalama yöntemi ve genomik dizi örneklemlerinin incelenmesinde kullanılır. NCBI’nın sunduğu diğer bir servis ENTREZ servisidir. ENTREZ servisinin en önemli özelliği veritabanları arasında çapraz gezinme olanağı sunmasıdır. Örneğin, bir dizi için BLAST araştırması yaptıktan sonra, ilgili gen ile ilgili literatür bilgileri MEDLINE’dan elde edilebilir. Daha sonra ilgili grafik programlarının yüklenmesi sonrasında protein yapısıyla ilgili veritabanları kullanılarak, proteinin iki veya üç boyutlu yapısı izlenebilir. Protein dizilerindeki işlevsel motifleri araştırmak amacıyla kullanılan bazı veritabanları ise PROSITE ve BLOCKS’tur. NCBI’nin bir başka alt hizmeti olan OMIM, genler ve genetik hastalıklarla ilgili ayrıntılı biyoteknolojik ve tıbbi bilgilerin bulunduğu servistir. Bu servis altında pek çok gende bugüne kadar tanımlanmış mutasyonlar ve ilgili klinik ilişkiler özetlendiğinden çok yararlıdır. Mikroarraylerle genomik yaklaşımlarda en kapsamlı proje ABD Ulusal İnsan Genom Araştırmaları Enstitüsünün Microarray projesidir (µAP). Microarray bulgularının yorumu da diğer yüksek çıktılı (highthroughput) genomik teknikler gibi biyoinformatik yöntemlerin kullanımına ihtiyaç yaratmıştır. Biyoinformatik Türkiye’de de yeni bir daldır. TUBITAK bünyesinde, Marmara Araştırma Merkezi (MAM) Gen Mühendisliği ve Biyoteknoloji Araştırma Enstitüsü diğer kuruluşlar ve uluslararası kuruluşlar arasında köprü görevi görerek ülkemizde biyoteknoloji alanında bir sanayi oluşmasına ve genişlemesine yardımcı olmaktadır. Veritabanlarındaki bazı sorunlar; vektöriyel dizilerle kirlilik, bir gene ait dizi parçaçıklarının veritabanına birden çok kez girilmesi ile ortaya çıkan kalabalık, aynı gene ait birden fazla EST (Ekspressed Sequence Tag) içeren EST veritabanlarının olması gibi durumlardır. Bu durumlar; genom projelerinin ileri aşamalarını oluşturan UNIGENE, VecScreen gibi projelerle ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Biyoinformatiğin ikinci özelliği; saklanan biyolojik bilgilerin analizidir. Analiz kapsamına giren konular; 1-Çeşitli organizmalardaki DNA dizilerinin hangi genlere ait olduğunun belirlenmesi 2-Yeni keşfedilen proteinlerin ve RNA dizilerinin yapı işlev ilişkilerinin belirlenebilmesi için yöntem geliştirilmesi 3-Protein dizilerinin ilgili gen ailelerine kümelernmesi ve protein modellerinin geliştirilmesi 4-Benzer proteinlerin sıralanarak evrimsel ortaya çıkaracak filogenetik ailelerin oluşturulmasıdır."

http://www.biyologlar.com/biyoinformatik-1

Biyoteknoloji ve Gen Teknolojilerinin Stratejik Önemi

Biyoteknoloji ve Gen Teknolojilerinin Stratejik Önemi Moleküler Biyoloji, Hücre Biyolojisi, Genombilim ve benzeri alanlardaki bilimsel ilerlemeler sayesinde, Dünyada özellikle sağlık ve tarım sektörlerindeki biyoteknolojik uygulamalarda bir patlama yaşanmaktadır. “Modern Biyoteknoloji” veya “Yeni Biyoteknoloji” olarak tanımlanan bu gelişmelerin insanlığa daha sağlıklı bir yaşam için eşi görülmemiş fırsatlar yarattığı aşikardır. Bu fırsatlar ABD gibi ülkelerde aynı zamanda ekonomik faydaya dönüştürülmüş, sağlık ve tarımla ilgili biyoteknoloji sektörü ABD ekonomisinin itici güçlerinden birisi haline gelmiştir. Benzer gelişmeler sadece Avrupa Birliği ve Japonya gibi gelişmiş endüstriyel toplumlarda değil, aynı zamanda Güney Kore, İsrail, Hindistan, Çin gibi ekonomisi büyümekte olan ülkelerde de yaşanmaktadır. Türkiye, dünyadaki bu gelişmeler karşısında henüz tutarlı bir tavır alamamıştır. Sağlıkta biyoteknoloji sadece ekonomik boyutları ile değil, sosyal devlet anlayışı çerçevesinde de ihmal edilemeyecek bir konudur. AB adaylığı ile ivme kazanan toplumsal değişim hareketi, genelinde “bilim ve teknoloji”yi, bu rapor kapsamında ise “Sağlık, Tarım, Hayvancılık ve Endüstriyel Üretim alanlarında Moleküler Biyoloji Bilimini ve Biyoteknoloji alanlarını”' kucaklamak zorundadır. Bu alanlarda gerekli adımlar zamanında atılmadığı takdirde, Türk insanının sağlığı ve Türkiye ekonomisi, ulusal olarak planlanamayan ve sadece dış dinamiklerin etkisiyle şekillenen bir yapıya dönüşecektir. Bu ve benzeri nedenlerle, Türkiye biyoteknolojinin özellikle sağlık ve tarım alanlarında kullanımı konularında acil olarak tavır almak ve kendi “Ulusal Biyoteknoloji Strateji ve Programları”nı oluşturarak bir an önce hayata geçirmek zorundadır. Biyoteknoloji ve Gen Teknolojileri Strateji Grubu, raporunu hazırlarken, Vizyon 2023 Öngörü Çalışması sonuçlarını da dikkate alarak, ancak bu sonuçlarla kendisini sınırlamadan, Biyoteknoloji ve Gen Teknolojileri stratejik alanında, ulusal, bölgesel ve küresel boyutları da içine alarak, bilimsel, teknolojik, sosyal ve ekonomik parametrelerin ekseninde çalışmaya özen göstermiştir. Biyoteknoloji ve Gen Teknolojileri Strateji belgesi, dört ana sektöre odaklanmıştır. Bunlar sırasıyla, sağlık, tarım, hayvancılık ve endüstriyel biyoteknoloji sektörleridir. İlgili sektörlerde belirlenen somut hedeflerin, öngörülen yol haritalarına sadık kalarak gerçekleştirilebilmesine bağlı olarak, Türkiye 20 yıl gibi kısa bir dönem içinde Moleküler Biyoloji, Biyoteknoloji ve Gen Teknolojilerinde küresel bir güç haline gelme şansına sahiptir. Böyle bir güç, Türkiye'ye yirmibirinci yüzyılın teknolojisi olarak tanımlanan biyoteknoloji alanında sadece insanının refah düzeyini yükseltmekle sınırlı olmayan, ekonomik ve teknolojik bir üstünlük sağlayacaktır. Ülkemiz bu gücün ve üstünlüğün işaretlerini 5-10 yıl gibi kısa bir dönemde, özellikle sağlık ve tarım sektörlerinde görmeye başlayacaktır. Gelişen dünya içinde, geniş tarım alanlarına sahip, ulusal varlıklarını teknolojiyle değerlendiren ve insanının sağlığını gözeten bir toplum olarak Türkiye’de, biyoteknolojinin sağlık, tarım ve hayvancılık alanlarındaki hedeflenen gerçekçi başarıları, uzun vadede daha cesur ve kapsamlı hedeflere yönelebilecektir.

http://www.biyologlar.com/biyoteknoloji-ve-gen-teknolojilerinin-stratejik-onemi

YUMURTALIK LAGÜNÜ MİLLİ PARKI

YUMURTALIK LAGÜNÜ MİLLİ PARKI

İli : ADANA Adı : YUMURTALIK LAGÜNÜ MİLLİ PARKI Kuruluşu : 06.12.2008 Alanı : 16430 ha. Konumu : Akdeniz bölgesinde, Adana ili, Yumurtalık İlçesi sınırları içerisindedir. Ulaşım : Adana-Karataş-Yumurtalık yolu asfalt yol olup, 70 km.dir. Adana-Ceyhan –Yumurtalık yolu asfalt yol olup, 90 km.dir. Kaynak Değerleri :           Seyhan-Ceyhan deltası göl lagünleri, kıyı kumulları, barındırdığı bitki ve hayvan türleri ile kompleks bir yapı oluşturmaktadır. Ülkemizde halep çamı (Pinus halepensis)’nın nadir bir yayılış alanı olmasının yanında nesli tehlikeye düşmüş su kuşlarının yaşama ortamıdır. Akyatan ve Ağyatan gölleri barındırdığı kuş türleri açısından Türkiye’deki “A sınıfı” niteliğindeki 19 sulak alandan 2’sini oluşturmaktadır. Ayrıca nesli tehlikeye düşmüş 2 tür deniz kaplumbağasının (caretta caretta) ve özellikle chelonia mydas’ın Akdeniz’de varlığını sürdürebilmesi açısından bu alanlar oldukça önemlidir. Saha, Türkiye’nin Akdeniz kıyılarında yer alan 17 deniz kaplumbağası yuvalama alanlarından birisidir. Özellikle Akdenizde yok olma tehlikesi içinde bulunan bir kaplumbağa türü (chelonia mydas) için son sığınma alanlarıdır. Alan Akdeniz fitocoğrafik Bölgesi içinde yer alır. Ülkemizdeki 112 önemli bitki alanından biri olan Ceyhan Deltası önemli bitki alanı içersinde yer almaktadır. Alanın florası ile ilgili çok sayıda araştırma yapılmıştır.2005 yılında yapılan çalışmada 68 familyaya ait 272 takson tespit edilmiştir. Halep çamlığı flora açısından alanın en önemli parçasıdır. Türkiye için nadir bir tür olan Halep çamının burada orman oluşturması yanı sıra, alan için korumada öncelikli 6 tür bulunmaktadır. Alanda bulunan farklı kumul yapıları, farklı bitki örtüsüne sahiptir. Bu nedenle kumul florası çok zengindir.Kumullarda korumada öncelikli 6 bitki türü saptanmıştır. Türkiye’de yaşayan yaklaşık 120 odanata (kızböcekleri) türünden 41’ i alanda bulunmaktadır. Ceyhan Deltası’nda 10 familyaya ait toplam 27 balık türü tespit edilmiştir. 11 familyaya ait 42 sürüngen türü, 4 familyaya ait 6 çift yaşamlı, 12 familyaya ait 35 memeli türü bulunmaktadır. Nil kaplumbağası Ceyhan nehri ağzında çiftleşmekte ve kıyı kumullarında yuvalanarak üremektedir. Alanı önemli kılan unsurların başında kuşlar gelmektedir. Alan kuş göçü yolu üzerinde bulunmaktadır. Alanda toplam 252 kuş türü saptanmıştır.      

http://www.biyologlar.com/yumurtalik-lagunu-milli-parki

Bilimin Önünü Açmak İçin Biyologlara Kulak Verin

Bilimin Önünü Açmak İçin Biyologlara Kulak Verin

Dünyada önde gelen meslek gruplarından olan biyologlar, ülkemizde özlük hakları açısından yaşadıkları mağduriyetleri Sağlık Dergisi’ne ileterek çözüm önerisinde bulundular. Türkiye Biyologlar Derneği Üyesi Yalçın Dedeoğlu, “Özellikle gelişmiş ülkelerde bilimsel problemleri çözenlerin başında biyologlar geliyor. Türkiye’de ise biyologlara önem verilmiyor” dedi. Bütün canlı varlıkları, birbirleri ve çevreleri ile olan etkileşimlerini, bilimsel yöntemlerle inceleyen Biyolog, bu yöntemler sonucunda elde ettiği verileri eğitim, tarım, orman, sağlık, çevre, gıda, endüstri, biyoteknoloji gibi alanlarda uygulayan ve uygulatan, bu sonuçları rapor haline getirerek imzalama yetkisine sahiptir. Türkiye’de Fen Fakültelerinde Biyoloji Bölümlerinde halen, ortalama 25 bin öğrenci okuyor ve her yıl ortalama 6 bin öğrenci Biyoloji bölümlerinden mezun oluyor. Şuan ülke genelinde 100 bin biyolog bulunuyor. “Biyologsuz Olmaz” sloganıyla ülkemizde bilimin gelişmesi için yeni adımların atılması gerektiğini belirten Biyologlar Dayanışma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Türkiye Biyologlar Derneği Üyesi ve Tıbbi Atık Uzmanı, Çevre Görevlisi Yalçın Dedeoğlu, yaşadıkları sorunlar hakkında şunları söyledi: “Kamuda meslek unvanımızı 1933 yılında almış bir meslek grubu olarak, dünyada gelişmiş tüm ülkelerde ve Avrupa Birliği ülkelerinde Çevre, Tarım ve Sağlık sektörleri başta olmak üzere profesyonel meslekler içinde önem sırasına göre en ön sıralarda yer alan Biyologlar, ülkemizde işsiz ve gizli işsiz durumuna düşmüşlerdir. Biyoteknoloji, Biyomühendislik, Biyogenetik, Biyogüvenlik, Biyorafineri, Biyogaz v.b. terimlerinin üzerine inşa edilen hiçbir yasa ve yönetmelikte meslek unvanımız hak ettiği konularda ve konumda yer almamaktadır. Sağlıkta Dönüşümde Biyologlar Yok Sağlıkta Dönüşüm Yasası tasarı metninde 2 yıllık meslek yüksek okulları mezunları dahil tüm sağlık çalışanları var ancak “biyolog” yok. Hastanelerde Genetik Tanı Merkezlerinde çalışacak personel içinde ve özel Hastanelerde asgarî bulundurulacak Sağlık Personeli içinde “biyolog” yok. Biyogüvenlik Yasasında Bile “Biyolog” Yok İş Güvenliği Yönetmeliğinde, Biyogüvenlik yasasında, Veterinerlik Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem kanununda biyolog yer almıyor. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Çevre ve Orman Bakanlığı gibi mesleği doğrudan ilgilendiren hiçbir bakanlıkta ayrıca “biyolog” yetiştiren fakültelerin biyoloji bölümlerinde kendi kadro unvanıyla istihdam edilemiyor. Sorun Var- Çözüm Üretecek İnsan Gücü Var- Kadro Yok Günümüzde ekolojik sorunların giderek arttığı dünyamızda, Türkiye sınırları dışındaki özellikle gelişmiş ülkelerde bu problemlerle boğuşan mesleklerin başında “Biyolog” geldiği halde Türkiye’de biyologlara önem verilmiyor. Ülkemizin stratejik konumu, korumamız ve sahiplenmemiz gereken biyolojik zenginliklerimiz, su sorunu, çevre kirliliği ve küresel ısınmanın beraberinde getirdiği ekolojik sorunların giderek artması, ulusal çıkarlarımızın korunması açısından biyolojinin kapsamı ve giderek artan önemi neden görmezlikten geliniyor.  Yalçın DEDEOĞLU

http://www.biyologlar.com/bilimin-onunu-acmak-icin-biyologlara-kulak-verin

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

İki binli yıllarla beraber kök hücrelerin rejeneratif tıp (yenileyici tıp) alanındaki öneminin giderek arttığını ve tıbbın geleceğini şekillendirme potansiyelini gözlemlemekteyiz.

http://www.biyologlar.com/kok-hucrelere-bakistanimlar-kavramlar-ve-siniflandirmalar

Biyoinformatik ve dna dizi analizi

DNA dizi analizi Dizi analizinde homoloji (benzerlik) araştırması; yeni bulunan bir dizinin bilinen tüm diğer dizilerle karşılaştırılması ve bunun sonucunda benzerlerdeki veritabanında ya da literatürde tanımlanmış bazı biyolojik işlevlerin yeni bulunan diziye yakıştırılması olarak tanımlanabilir. Bu yöntemi, genomik DNA içinden hızla ekson bulma çabasında olan pozisyonel klonlama yapan araştırma grupları tercih ederler. Bu yöntemle, dizi; benzerlikler ve protein kodlama potansiyeli yönünden araştırılarak genler belirlenir. Ve gendeki mutasyonlar ortaya konulur. İntrinsik dizi özelliklerinin araştırılması yaklaşımı ise en çok öncelikli hedefi genom dizilerini belirlemek ve üstüste çakışan dizileri (contig) birleştirmek olan dizi analizcileri tarafından kullanılır. Amaç çakışan dizilerin birleştirilmesiyle tüm gen yapısının modellenmesidir. Çoğu zaman her iki yaklaşım birlikte kullanılır. Benzerlik analizinde veritabanı araştırmaları ve dizi sıralamaları yapılırken, intrinsik analizde istatiksel özelliklerden yararlanarak eksonların belirlenmesinden protein yapısının ortaya konmasının ilk aşamalarına kadar geniş yelpazede bulgular elde edilir. Dizi bilgileri veritabanlarında iki formda bulunur Bunlardan birincisi; yazarlar/diziyi veritabanına ilk işleyenler, kaynak gösterimleri, biyolojik atıflar ve dizinin kendisiyle; intronlar, eksonlar, başlangıç ve bitiş kodonları vb bilgiyi içeren bir tablodan oluşan tam bilgi İkincisi ise; hızlı benzerlik araştırmaları için kullanılan ve sadece diziyi içeren FASTA formatıdır. Accession (ulaşma) numaraları, herbir diziyi belirleyen özgün kimliklerdir ve dizi veritabanına ilk kez girildiğinde verilir. Dizi bilgileri, patent ofisleri gibi çeşitli kaynaklardan veritabanına ulaştığından, örneğin, NCBI; non redundant (yinelenmeyen) nr (nükleotid/protein) verikümeleri oluşturmaktadır. BLAST program ailesi Veritabanlarında araştırma yapabilmek için tasarlanmış pekçok bilgisayar programı vardır. Bunlardan birisi de BLAST (Basic Local Aligment Search Tool) programıdır. Veritabanında homoloji araştırması için öncelikle uygun BLAST programının seçilmesi gerekir. BLASTN bir nükleotid dizisi ile komplementer diziyi ele alarak nükleotid dizisi veritabanlarıyla karşılaştırır. Hız amacıyla tasarlanmıştır. Yüksek duyarlılık aranan durumlar için uygun değildir. BLASTN ve BALSTX; EST verilerinin analizi, ekson yakalama yöntemi ve genomik dizi örneklemlerinin incelenmesinde kulanılır. NCBI’nın sunduğu diğer bir servis ENTREZ servisidir. ENTREZ servisinin en önemli özelliği veritabanları arasında çapraz gezinme olanağı sunmasıdır. Örneğin, bir dizi için BLAST araştırması yaptıktan sonra, ilgili gen ile ilgili literatür bilgileri MEDLINE’dan elde edilebilir. Daha sonra ilgili grafik programlarının yüklenmesi sonrasında protein yapısıyla ilgili veritabanları kullanılarak, proteinin iki veya üç boyutlu yapısı izlenebilir. Protein dizilerindeki işlevsel motifleri araştırmak amacıyla kullanılan bazı veritabanları ise PROSITE ve BLOCKS’tur. NCBI’nin bir başka alt hizmeti olan OMIM, genler ve genetik hastalıklarla ilgili ayrıntılı biyoteknolojik ve tıbbi bilgilerin bulunduğu servistir. Bu servis altında pekçok gende bugüne kadar tanımlanmış mutasyonlar ve ilgili klinik ilişkiler özetlendiğinden çok yararlıdır. Mikroarraylerle genomik yaklaşımlarda en kapsamlı proje ABD Ulusal İnsan Genom Araştırmaları Enstitüsünün Microarray projesidir (µAP). Microarray bulgularının yorumu da diğer yüksek çıktılı (highthroughput) genomik teknikler gibi biyoinformatik yöntemlerin kullanımına ihtiyaç yaratmıştır. Biyoinformatik Türkiye’de de yeni bir daldır. TUBITAK bünyesinde, Marmara Araştırma Merkezi (MAM) Gen Mühendisliği ve Biyoteknoloji Araştırma Enstitüsü diğer kuruluşlar ve uluslararası kuruluşlar arasında köprü görevi görerek ülkemizde biyoteknoloji alanında bir sanayi oluşmasına ve genişlemesine yardımcı olmaktadır.

http://www.biyologlar.com/biyoinformatik-ve-dna-dizi-analizi

Likenlerin Özellikleri

Likenlerin Özellikleri

Likenler başlıbaşına birer organizma değildirler. Mantarlar ile alglerin birleşerek morfolojik ve fizyolojik bir bütün halinde meydana getirdikleri simbiyotik birliklerdir (Güner 1986).

http://www.biyologlar.com/likenlerin-ozellikleri

CARETTA CARETTA ( DENİZ KAPLUMBAĞALARININ ) ÜREME ALANLARI

CARETTA CARETTA ( DENİZ KAPLUMBAĞALARININ ) ÜREME ALANLARI

Akdeniz Bölgesindeki Üreme alanları: Günümüzde Akdeniz bölgesinde deniz kaplumbağalarının üremelerine elverişli uygun sahiller hızla yokolma sürecine girmiştir. Gelişen turizm faaliyetleri, aşırı yapılaşma ve denizin kirletilmesi sonucunda üreme sahilleri azalmaktadır. Caretta caretta türü deniz kaplumbağalarının önemli üreme alanları Yunanistan, Türkiye ve Kıbrıs etrafında yoğunluk göstermektedir. Akdenizdeki en önemli üreme alanı Yunanistan’daki Zakintos adasıdır. Aynı türün Akdenizdeki 5. önemli üreme alanı ise Girne’nin 14 Km. Doğusunda yer alan Alagadi Sahilleridir. Yeşil deniz kaplumbağası Chelonia mydas için durum daha da bir önem arzetmektedir. Akdeniz bölgesinde Chelonia mydas türü deniz kaplumbağasına Türkiye’nin güney kıyıları ve Kıbrıs etrafında rastlanmaktadır. En önemli ilk iki üreme alanı Türkiye’de, üçüncü önemli üreme alanı ise Kıbrıs’ta Karpaz yarımadası’nda yer alan Ronnas Körfezidir. Kıbrıs’taki üreme alanları: Deniz kaplumbağaları Kıbrıs’ta yaklaşık 85 - 90 sahile her yıl çıkış yaparak üreme faaliyetlerini sürdürmektedir. Özellikle Kıbrıs’ın kuzey sahillerinin halen el değmemiş, yapılaşmaya açılmamış olması deniz kaplumbağalarının yoğunlukla Kıbrıs’ın kuzey kıyılarına gelmelerine neden olmaktadır. Kıbrıs’ın güney kıyılarında yapılaşma ve turizim faaliyetlerinin çok yoğun olması nedeniyle az sayıda sahil deniz kaplumbağalarının üremelerine uygundur. Üremeleri için kullandıkları sahillerin tümü aynı öneme sahip değildir. Kıbrıs için önemli olan sahiller buraya alınmıştır. 1- Alagadi Sahilleri: Kıbrıs’ın kuzey kıyılarında yer almaktadır. Girne’nin 14 Km. Doğusunda yer alır. İki koydan oluşmaktadır. Toplam sahil uzunluğu yaklaşık olarak 2900 m. dir. Her yıl barındırdığı yuva sayısı bakımından Kıbrıs’ın en önemli üreme alanıdır. Her iki türde üremek için bu sahilleri kullanmaktadır. Ancak yoğunlukla Caretta caretta türü deniz kaplumbağaları tarafından kullanılmaktadır. Akdeniz bölgesinin 5. önemli Caretta caretta üreme alanıdır. 1997 yılında “Özel Çevre Koruma Bölgesi” ilan edilerek koruma altına alınmıştır. 2- Esentepe Sahili: Esentepe köyünün kuzeyinde yer almaktadır. İki kısımdan oluşmaktadır. Yaklaşık 500m uzunluğundadır. Her iki türde görülmektedir. 3- Bahçeli Sahili: Girne'nin yaklaşık 10 km doğusunda yer alır. Her iki tür de yuvalamak için bu sahili kullanır. 4- Tatlısu Sahili: Tatlısu Köyünün kuzey doğusunda yer almaktadır. Yaklaşık 800 m uzunluğundadır. Her iki türde görülmektedir. 5- Ronnas Sahilleri: Karpaz yarımadasının kuzeyinde, Erenköy’ün 12 Km. Doğusunda yer alır. Kayalık alanlarla birbirinden ayrılan 7 koydan oluşmaktadır. Toplam sahil uzunluğu yaklaşık 2000 m. dir. Her iki türünde görüldüğü bu sahiller yoğunlukla Chelonia mydas türü deniz kaplumbağaları tarafından kullanılmaktadır. Tüm Akdeniz bölgesinin 3. önemli Chelonia mydas üreme alanıdır. Mutlak surette koruma altına alınması gerekmektedir. 6- Ay. Philion Sahili: Karpaz Yarımadasında Dipkarpaz köyünün 5 Km kuzeyinde yer almaktadır. Antik Karpasia yerleşim alanının limanı bu sahildedir. Yaklaşık 800 m uzunluğundadır. Ronnas Körfezinden sonra Kıbrıs’taki ikinci önemli Chelonia mydas türü deniz kaplumbağası üreme alanıdır. Koruma altına alınması gerekmektedir. 7- Altınkum Sahilleri: Karpaz yarımadasının güneyinde Dipkarpaz köyünden yaklaşık 15 Km uzaklıkta yer almaktadır. İki sahilden oluşmaktadır. Sahillerin toplam uzunluğu yaklaşık olarak 3700 m dir. Kıbrıs’ın doğal güzellik ve kumulların bulunması bakımından en güzel sahillerinden biridir. Her iki tür tarafından kullanılmaktadır. İkinci sahil önemli bir Chelonia mydas türü deniz kaplumbağası üreme alanıdır. 8- Dolphin Sahili: Dipkarpaz köyünün güneyinde yeralır. Yaklaşık 800 m uzunluğundadır. Yoğunlukla C. mydas türü kaplumbağalar tarafından kullanılır. 9- İkidere Sahili: Dipkarpaz köyünün güneyinde yer alır. 1200 m uzunluğunda bir sahildir. Her iki tür tarafından da kullanılır. 10- Beyza Sahili: Karpaz Yarımadasında Dipkarpaz köyünün 8 Km güneyinde yer almaktadır. Yaklaşık 800 m uzunluğundadır. Yoğunlukla Caretta caretta türü kaplumbağa görülmekle birlikte Chelonia mydas türü kaplumbağada görülmektedir. 11- Laden Sahili: Karpaz Yarımadasında Dipkarpaz köyünün 10 Km güneyinde yer almaktadır. 900 m uzunluğundadır. Her iki türde görülür. 12- Toxeutra Sahili: Baf'ın 15 km kuzeyinde yer alır. Yaklaşık 800 m uzunluğundadır. Her iki tür de üremek için bu sahili kullanmaktadır. 13-Lara sahili: Baf Kasabasının kuzey kısmında Akama bölgesinde yer almaktadır. Her iki türde bu sahillere yuva yapmaktadır. 14- Akdeniz Sahili: Kıbrıs’ın batısında Akdeniz köyünün 2 Km. Batısında yer alır.Yaklaşık 4300 m. uzunluğundadır. Yoğunlukla Chelonia mydas türü kaplumbağa görülmektedir. 15- Kormacit Sahili: Kormacit köyünün 3 Km. Batısında Güzelyurt Körfezinde yer almaktadır. Yaklaşık olarak 1800 m uzunluğundadır. Yoğunlukla Chelonia mydas türü kaplumbağa görülmektedir.

http://www.biyologlar.com/caretta-caretta-deniz-kaplumbagalarinin-ureme-alanlari

Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi

1992 yılında imzalanan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, biyolojik çeşitliliğin korunması, sürdürülebilir kullanımı ile genetik kaynakların kullanımından doğacak faydanın adil şekilde paylaşımı konularında atılan önemli bir adımı teşkil etmektedir. Ayrıca, uluslararası toplum biyolojik çeşitliliğin korunması konusunda, sektörel yaklaşım yerine ilk defa bütüncül bir yaklaşım sergilemiştir. Sözleşme, biyolojik çeşitliliğin ve biyolojik kaynakların, etik, ekonomik yarar ve insanların geleceği nedenlerinden ötürü korunması gerektiğini kabul etmektedir. Sözleşme, biyolojik çeşitliliğin korunması ve biyolojik kaynakların sürdürülebilir kullanımı konularını içermenin ötesine giderek genetik kaynaklar ve biyoteknoloji konularını da kapsamaktadır. Sözleşme’de ayrıca, biyolojik çeşitliliğin dünyada eşit olmayan şekilde dağıldığı belirtilmektedir. Eğer biyolojik çeşitlilik korunacak ise, bunun Güney ülkeleri üzerinde büyük baskı yaratacaktır. Bu yükün altından kalkabilmek için, gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülkelere daha fazla katkı sağlamasına ve işbirliğinin artmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Sözleşme, Taraflara, biyolojik çeşitliliğin korunması konusunun ulusal biyolojik çeşitlik stratejileri yoluyla karar verme mekanizmalarına dahil edilmesi yükümlülüğünü getirmektedir. Sözleşme, Tarafların, kamu bilincinin arttırılması amacıyla araştırma ve eğitim programları yürütmesini, bilgi değişimini desteklemesini, teşvik önlemleri almasını ve biyolojik çeşitlilik üzerinde olumsuz etkileri olabilecek projeler için çevresel etki değerlendirme yapmasını gerektirmektedir. Türkiye Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’ne 1996 yılında taraf olmuştur. Sözleşme’ye toplam 190 ülke taraftır. Türkiye, Sözleşme gereği, Üçüncü Ulusal Raporu’nu Şubat 2007’de Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi Sekretaryası’na sunmuştur. Türkiye’de biyolojik çeşitliliğin korunması hedeflerine ulaşılabilmesi için gerekli olan eylemleri ortaya koymak üzere Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi gereği, 2001 yılında hazırlanan “Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Stratejisi ve Eylem Planı’nın güncellenmesine ilişkin çalışmalar Çevre ve Orman Bakanlığı’nın eşgüdümünde devam etmektedir. Türkiye, biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilecek ve modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş olan değiştirilmiş canlı organizmaların güvenli nakli, muamelesi ve kullanımı alanında yeterli bir koruma düzeyinin sağlanmasına katkıda bulunmak amacıyla hazırlanarak 2000 yılında imzaya açılan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin eki Biyogüvenlik Kartagena Protokolü’ne 2004 yılı itibariyle taraf olmuştur. Kaynak: www.mfa.gov.tr

http://www.biyologlar.com/biyolojik-cesitlilik-sozlesmesi

Böbrek Naklinde Organ Doğurtma Dönemi Başlıyor

Böbrek Naklinde Organ Doğurtma Dönemi Başlıyor

İspanya’da bulunan Barcelona Üniversitesi’ne bağlı Hospital Clinic’in Böbrek Nakli Merkezi Nefroloji ve Üroloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Josep M. Campistol ve ekibi ‘Transvajinal Yöntemle Böbrek Vericisi Operasyonu’nu 65 kadın verici üzerinde başarıyla uygulamıştı. Aynı yöntemin 2012 yılı sonunda Medical Park Göztepe Organ Nakli Merkezi’nde de uygulanması planlanıyor. Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi Organ Nakli Merkezi Bölüm Başkanı Doç. Dr. Serdar Kaçar ve ekibinin davetlisi olarak Türkiye’ye gelen Prof. Dr. Campistol, böbrek naklinde çığır açacak ‘Organ Doğurtma’ olarak da adlandırılan ‘Transvajinal Böbrek Vericisi Operasyonu’ ile ilgili önemli açıklamalar yaptı. Yöntemin Barcelona Üniversitesi’nde kendisinin başında bulunduğu bir ekip tarafından bugüne dek 65 hasta üzerinde uygulandığını ve çok başarılı sonuçlar alındığını kaydeden Prof. Dr. Campistol, “Bu yöntemle kadın donörün vücudunda herhangi bir kesi oluşturmadan böbreği vajinasından çıkarılıyor. Vücutta herhangi bir kesi oluşmadığı için de hasta 24 saat gibi çok kısa bir süre içinde taburcu ediliyor. Bu yöntem özellikle kadınlarda vericiliği artırmak ve özendirmek için oldukça iyi bir alternatif sunuyor” diye konuştu. Aynı yöntem Eylül’de Türkiye’de de uygulanacak Doç. Dr. Serdar Kaçar “Bu yöntemi Eylül ayından itibaren Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi Organ Nakli Merkezi Bölümü’nde de uygulamayı planlıyoruz. Türkiye’de ilk kez laparoskopik yöntemle vericiden organ alımı operasyonunu gerçekleştiren ekibimizin, ‘Transvajinal Yöntemle Böbrek Alımı’ operasyonunu da ülkemizde ilk hayata geçiren ekip olmasını hedefliyoruz” şeklinde konuştu. Türk ekibin yönteminden etkilendi, “Biz de İspanya’da uygulayacağız” dedi Doç. Dr. Serdar Kaçar, “Prof. Dr. Josep M. Campistol’e böbrek nakli konusunda kendi geliştirdiğimiz gönüllü çapraz nakil yöntemini anlattık. Çalışmalarımızdan çok etkilenen Prof. Dr. Campistol, kendi hastanesinde de bu yöntemleri uygulayacağını belirtti” dedi.  http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/bobrek-naklinde-organ-dogurtma-donemi-basliyor

2. Ulusal Alg Teknolojisi Sempozyumu

2. Ulusal Alg Teknolojisi Sempozyumu

KOngre Tarihi : 24-27 Mayıs 2016 Kongre Merkezi : Euphoria Aegean Otel Seferihisar / İzmir

http://www.biyologlar.com/2-ulusal-alg-teknolojisi-sempozyumu

Homeopati Okulu 31 Mayıs'ta Başlıyor

Bedeni, bir makine gibi parçalara ayırıp tamir edilmesi gereken organları, önce hastalık isimleriyle etiketleyen, daha sonra da değiştiren ya da ilaçlarla baskılayan modern batı tıbbının aksine, her hastaya hak ettiği özeni ve saygıyı gösteren, onu “hastalık yolculuğu”ndan yaşama dair daha bilgili, daha bütüncül çıkarmayı hedefleyen homeopati, bu gün Dünya Sağlık Örgütü’nce de tanınan, dünyada batı tıbbından sonra en fazla sayıda hastaya ulaşan en yaygın alternatif sağlık sistemi. Buğday Derneği tarafından 31 Mayıs - 3 Haziran 2012 tarihleri arasında Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi’nde yapılacak Homeopati Okulu dersleri, Uzman Dr. Günnur Başar tarafından verilecek. Katılımcılar dört gün boyunca homeopatinin kısa tarihini, ilkelerini ve işleyiş mekanizmasını öğrenecek. Homeopati, 300 yıl önce kurucusu Dr. Hahnemann’ın da belirttiği gibi “hastaya tanı ya da tedavi için hiçbir şekilde zarar vermeden, yalnızca hastanın sözel hikâyesine başvurularak” uygulanan, tümüyle doğal yöntemleri kullanan holistik (bütüncül) bir tedavi sistemi. Genellikle daha ileri bir tetkik ya da inceleme gerektirmiyor.  Her türlü fiziksel rahatsızlıkta kullanılabildiği gibi, ciddi kronik hastalıklarda, ruhsal bozukluklarda ve modern tıbbın hastalık kabul etmediği ya da çaresiz kaldığı akla gelebilecek her türlü sorunda başarıyla uygulanıyor ve bu başarısı bilimsel yöntemlerle de kanıtlanmış durumda. Belirtileri bastıran değil tedavi eden bir yöntem olan homeopati, homeos (benzer) ve pathos (hastalık) kelimelerinin birleşmesinden oluşuyor. Bu yöntemde hastalık belirtisi olarak gördüğümüz şeyler aslında hastalıkla savaşan bedenin yarattığı değişiklikler olarak kabul ediliyor. Geleneksel tıp bir hastalık tablosundaki bu belirtilerin tümüne bir hastalık adı koyarken (teşhisten tedaviye giderken), homeopati bu belirtileri olduğu gibi, herkesin kendine özgü bedeninin savunma belirtileri olarak değerlendiriyor. Homeopatik ilaçlar, akut hastalıktan doğal iyileşme biçimine benzeyen bir etkiyle iyileştiriyor. Bütün hastalık belirtilerine “iyileşme krizi” adı veriliyor. Zamana yayılan iyileşme süreci içinde hastanın her türlü hastalığı iyileşiyor ve yeterli doz alınmışsa hasta ömür boyu aynı biçimde hastalanmıyor. Bu tedavi edici, kalıcı etki, homeopatide çoğu zaman tek doz ilaç kullanımı ile sağlanıyor. Uzm. Dr. Günnur Başar hakkında:1987’de Ege Tıp fakültesinden mezun oldu. 1992’de Aile Hekimliği İhtisası’nı tamamlayıp Almanya’nın Köln şehrinde Genetik alanında doktora yaptı. Türkiye’de ve yurt dışında çeşitli hastanelerde doktor olarak çalıştı. İlaç sanayinde araştırmacı ve yönetici olarak çalıştı. 1997’den beri Psikodrama, sanat terapisi, aile terapisi, Holotropik Nefes ve Klasik Homeopati eğitimleri alarak bu konularda çalıştı. Şu anda kronik tıbbi hastalığı olanlarla gönüllü psikolojik destek grupları yürütüyor ve homeopati ve sağlık danışmanlığı ile uğraşıyor. Homeopati Derneği bünyesinde kurslar ve Kültür Üniversitesi Psikoloji bölümünde Sanat Terapisi dersleri veriyor. Konaklama:Katılımcılar Seçkin Motel’de konaklayacaklar. Çalışmanın yapılacağı Çamtepe’ye transfer sağlanacak. 31 Mayıs’ta başlayacak çalışma için 30 Mayıs Çarşamba günü 12.00′den sonra istenen saatte Seçkin Motel’e giriş yapılabilecek. Farklı bir yerde konaklamayı tercih edenlerin bunu bildirmeleri gerekiyor. Ulaşım:Katılımcılar, Küçükkuyu’ya kendi imkânlarıyla geliyorlar. Truva, Kamil Koç, Ulusoy, Varan ve Metro Turizm’in İstanbul, Ankara ve İzmir’den otobüs seferleri mevcut. Ücret:Eğitim, öğle yemekleri ve Seçkin Motel’den Çamtepe’ye ulaşım dahil katılım ücreti 700 TL. Buğday Derneği üyeleri için indirimli ücret 625 TL. (üye olmak için http://www.bugday.org/portal/uyeform.php)Seçkin Motel’de 4 gece konaklama oda-kahvaltı 200 TL, yarım pansiyon 300 TL. (çift kişilik odada kişi başı ücret). Ödeme:Yalnızca katılım ücreti içindir. Konaklama ücreti ayrı ödenir.Buğday Derneği İktisadi İşletmesiGaranti Bankası Karaköy ŞubesiHesap No: 6295822 Şube Kodu: 400IBAN: TR67 0006 2000 4000 0006 2958 22 Detaylı bilgi, program ve katılım için: Berkay Atik 0542 252 97 85berkay@bugday.orgwww.camtepe.org

http://www.biyologlar.com/homeopati-okulu-31-mayista-basliyor

Göllerin Jeolojik Yapıları

Göller göl çukurlarının meydana geliş şekillerine göre ikiye ayrılır. Doğal göller: Doğal çukurlarda suların toplanmasıyla oluşan göllerdir. Tektonik göller: Kıtalar arası kaymayla oluşan çatlakların, çukurların su ile dolmasından meydana gelmiş büyük ve derin göllerdir . Örneğin; Afrika’daki Tanganika gölü,Takoe gölü Asyadaki Baykal gölü, Aral gölü Türkiye’de Burdur, Eğridir, Acıgöl, Tuz gölü Hazar, Sapanca gölleri vardır . Ülkemiz tektonik bir yapıya sahiptir bu yüzden göllerimizin %90 ı tektoniktir. Krater gölleri: sönmüş eski yanardağların krater çukurlarında suların birikmesiyle derin göller oluşur .Bu göller kapalı havza niteliğindedirler . tuzlu veya acı su gölleridir bu yüzden biyolojik verimlilik düşüktür. Suyun krater etrafında biriken volkan külünün (tüf) oluşturduğu çukurlarda birikmesiyle Moar gölleri oluşur . Ülkemizde en büyük krater gölü Nemrut gölüdür bunun dışında (Isparta) Gölcük moar gölleri ise Acıgöl (Nevşehir ve Isparta da). Buzul gölleri: Eski çağlardan kalan buzullarının hareketiyle aşınma sonucu açtıkları çukurlara suların dolmasıyla oluşan göllerdir. En yaygın olarak Alp dağlarınınkuzey ve güney yamaçlarında bu göllere rastlanır. Türkiye de çokfazla eski buzul yapı yoktur en önemlileri Doğu Karadeniz de Yıldız, Malı, Deligöl, Uludağ da Aynalıgöl, Karagöl, Kilimligöl Heybeligöl, Buzlugöl, Hakkari de Bay ve Gelyana gölleridir. Karstik göller (kalkerli göller): Kalkerli toprak yapısındaki bölgelerde (CaCO3, NaCl, CaSO4, FeO2, AlO2 ) kireç taşlarının ve alçı taşlarının (Jips) erimesi sonucu oluşmuş çukurlara suların dolmasıyla oluşmuş göllerdir. Özellikle Yugoslavya da, Alp dağları eteklerinde, Hindistan da, Türkiye de Konya civarında vardır. Büyüklüklerine göre üç şekilde isimlendirilirler. En büyükleri Polye daha küçüklerine Dolin en küçüklerine Obruk gölü denir. Polye göllerine örnek İşkodar (Yugoslavya), Obruk göllerine örnek olarakta Türkiye deki Sultan obruk. Türkiye deki karstik göller; Sultan obruk, Timraş Alibeyköy, Arpagölü, Hafik gölü, Tödürge gölü. Doğal Set Baraj gölleri Lav Seti gölleri: Yanardağlardan çıkan lavların dere yataklarını kapatması ve böylece suyun burada birikmesiyle bu göller oluşur. Türkiyede (Van) Çıldır (Ağrı) Balıklı göl. Van Gölü Heyelan seti gölleri: Yer kayması sonucu vadilerin tıkanmasıyla bu bölgede biriken suların oluşturduğu göllerdir. Türkiye de Tortum çayı üzerindeki Tortum gölü, Bolu da ki Karagöl. Tortum Gölü Alüvyon baraj gölleri: Nehirlerin taşıdığı alüvyonlarla akarsu yatağını tıkanması sonucu oluşan göllerdir . Derin olmayan küçük göller oluşur. Türkiye de (Salihli) Eymir, Mogan, Marmara gölleri, Meriç, Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya, Ceyhun, Seyhan, B. Menderes. Sahil baraj gölleri: Deniz dalgalarının sürüklediği çamur ve çakılların sahile çok yakın durgun bölgede oluşur. Suyu tuzludur, eğer göle akarsu boşalıyorsa sular giderek tuzlu dan acıya ve tatlıya dönüşür. Bazen körfeze yada koya dökülen büyük bir akarsuyun taşıdığı sedimentler birikerek set oluşturur ve zamanla körfezin iki yakasını birbirine bağlar. Türkiye de Küçük Çekmece ve Büyük Çekmece gölleri. Büyük Çekmece Gölü Moren (Kaya parçaları) seti gölleri: Buzullar sonucu taş ve kaya parçaları belli bir vadi tıkanırsa oluşan göllerdir. Türkiye de yoktur. Yapay göller: Yapay göller insan eliyle bir su kütlesinin etrafını çevirerek yada önü kesilerek biriktirmek yoluyla bir amaç için yapılmış bir fayda sağlayan göllerdir. Türkiyede Devlet su İşleri tarafından kurulan barajlar bu göllere örnektir. Baraj Alanı Kaynak akarsuyu Atatürk barajı 817km2 Fırat Keban 675km2 Fırat Karakaya 298km2 Fırat Hirfanlı 263km2 Kızılırmak Sarıyer 84km2 Sakarya Seyhan 68km2 Seyhan Kadıköy 66km2 Davent suyu (Edirne) Demirköprü

http://www.biyologlar.com/gollerin-jeolojik-yapilari

“İcat Çıkar, Sağlık Olsun!”

Türk Kardiyoloji Derneği tarafından, 17 Mayıs Dünya Hipertansiyon Günü nedeniyle düzenlenen, Novartis desteğiyle hayata geçirilen “Hipertansiyon Avcıları Yarışması” tanıtıldı. TKD Genel Sekreteri Prof. Dr. M. Kemal Erol, kalp krizi, felç, böbrek yetersizliği gibi çoğu kez geri dönüşü olmayan sonuçlara yol açabilen ve tüm dünyada ölüm nedenleri arasında birinci sırada yer alan hipertansiyonun, ülkemizde her 4 ölümden birinin nedeni olduğunu belirterek şunları söyledi: “Hipertansiyonun erken teşhisine ve kontrol altında tutulmasına dikkat çekmek üzere TKD tarafından 2006’dan beri Dünya Hipertansiyon Günü’nde çeşitli projeler gerçekleştiriliyor. Bu yıl da Dünya Hipertansiyon Günü aktiviteleri, “Hipertansiyon Avcıları” Yarışması çerçevesinde yürütülecek. TKD’nin başlattığı bu yarışma, hem hipertansiyon hastalarının tedavisinin daha iyi sağlanması hem de hasta yakınlarında kan basıncı kontrol bilinci gelişitirilmesi amacıyla düzenlenmiş “bir fikir ve icat projesi”. Yarışma tüm yaşlardan herkesin katılımına açık olmakla birlikte, ağırlıklı olarak gençlere sesleniyor. Sosyal medya üzerinden genel tanıtımları yapılacak olan ‘Hipertansiyon Avcıları Yarışması’nın sloganı ise ‘’İcat Çıkar, Sağlık Olsun!" Yarışma katılımcılarından, ailelerinde ve çevrelerinde bulunan hipertansiyon hastası yakınları için, doktorlarının önerdikleri tedavilerini düzenli olarak uygulamalarını sağlayacak icatlar / fikirler geliştirmeleri isteniyor. Yarışmaya çizim, fotoğraf, fotokolaj vb. uygulamalarla katılmak mümkün.” “Hipertansiyon Avcıları Yarışması’nda başvurular www.hipertansiyonavcilari.com adresinden kabul ediliyor. Yarışma jürisinde, Türk Kardiyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Ömer Kozan, Genel Sekreteri Prof. Dr. M. Kemal Erol, TKD Hipertansiyon Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Doğan Erdoğan, İrfan Sayar (Porof. Zihni Sinir), Endüstriyel Tasarımcı ve Eğitmen Hakan Gencol, Reklamcı/Kreatif Direktör Çağlar Gözüaçık ve Novartis Eğitim Müdürü Uzm. Dr. Çağlayan Aktaş yer alacak.” Jürinin değerlendirmesi sonucunda seçilecek olan ilk 20 eser www.hipertansiyonavcilari.com adresinde yayınlanarak halk oylamasına açılacak. Ödüller: • Birinciye Yeni iPad • İkinciye Playstation 3• Üçüncüye PSP Vita • Dördüncüye iPod Touch• Beşinciye iPod Classic Jüri değerlendirmesi için yarışmanın son katılım tarihi: 25 Kasım 2012” Hipertansiyonun bu kadar sık görülmesine, tanısının diğer hastalıklara göre daha kolay olmasına ve geniş tedavi seçeneklerine rağmen, hipertansif hastaların çoğunun kontrol altında tutulamadığını ifade eden TKD Genel Sekreteri Prof. Dr.  Erol, “Türkiye’de hipertansif tedavi alan 10 hastadan sadece 3’ünün kan basıncı kontrol altındadır. Oysa; kan basıncının kontrol altına alınmasının kalp ve damar hastalıklarının gelişme riskini önemli ölçüde azalttığı kanıtlanmıştır. Hipertansiyonun kontrol altına alınmasındaki en önemli engellerden biri, hastanın tedaviye uyumunun yetersiz olması, doktoru tarafından verilen tedaviyi düzenli uygulamamasıdır. Yapılan araştırmalarda, hipertansiyon tedavisi verilen 5 hastadan sadece birinin ilaçlarını tedaviden yarar sağlayacak şekilde düzenli olarak kullandığı belirlenmiştir. Ancak hipertansiyon ömür boyu tedavi gerektiren kronik bir hastalıktır. Hipertansiyon tedavisinin düzenli olmaması, kan basıncının kontrol altına alınamamasına neden olarak, kalp krizi ve felç geçirme riskini artırır. Türk Kardiyoloji Derneği olarak sürdürdüğümüz yoğun halk kampanyalarında özellikle hipertansiyona yakalanmamak için uygulanması gereken sağlıklı yaşam tarzı önerilerine dikkat çektik. Bunun sonucunda ülkemizde kan basıncı kontrol altında tutulan hasta sayısı son yıllarda yüzde 50 artmıştır” diye konuştu. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/icat-cikar-saglik-olsun

Kene İle Bulaşan Hastalıklar

ÖZET Parazitlerin neden olduğu hastalıklar önemli sağlık problemidir. Endoparazit ve ektoparaziter hastalıklar mevcuttur. Kenelerle bulaşan hastalıklar en sık görülen vektör kaynaklı hastalıklardır. Keneler bakteri, virüs spiroket, protozoa, nematod ve toksinler gibi patojenleri yayabilir ve böylece ektoparaziter kaynaklı hastalıklara sebep olurlar. Ülkemizde keneler için iklim koşulları, bitki örtüsü ve yüzey şekli bakımından uygun koşullar vardır. Bu makalemizde kenelerle bulaşan hastalıkları özetlemeye çalıştık. SUMMARY Paraziter diseases are important medical problems.There are endoparasitic and ectoparasitic diseases. Tick-borne diseases are the most common vector-borne illnesses. Ticks can spread bacteria, viruses, spiroketia, protozoa, nemadot and toxins and by so they made ectoparasitic diseases. Our country has suitable conditions to continue biologic activity of ticks acording to seasons, plants and surface forms. In this article we have tried to summary tick-borne diseases. İrfan Nuhoğlu1, Murat Aydın1, Süleyman Türedi2, Abdülkadir Gündüz2, Murat Topbaş3 1KTÜ Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, 2Acil Tıp Anabilim Dalı, 3Halk Sağlığı AD, Trabzon. Anahtar Kelimeler: Kene, Kırım- Kongo Kanamalı Ateşi, Lyme Hastalığı. Key words: Tick, Crimean-Congo Haemorhagic Fever, Lyme disease. Sorumlu yazar/ Corresponding author: İrfan Nuhoğlu, KTÜ Tıp Fakültesi İç Hastalıkları AD, Trabzon irfannuhoglu@hotmail.com GİRİŞ Parazitlere bağlı hastalıklar günümüzde önemli sağlık problemlerindendir. Bu durum endoparazitlerden kaynaklanabileceği gibi; kene gibi ektoparazitlerden de kaynaklanır (1). Keneler tüm dünya üzerindeki memeli, kuş ve sürüngenlerden kan emen eksternal parazitlerdir (2). Keneler Araknidea sınıfına ait artropodlardan olup balıklar dışındaki tüm omurgalıların kanlarıyla beslenebilirler. Dünya üzerinde omurgalıları etkileyen 899 adet kene türü mevcuttur. Bunların 185’i Argasidae, 713’ü İxodidae, 1 tanesi ise Nuttalliellidae soyuna bağlıdır (5,6). Bakteri, spiroket, rickettsia, protozoa, virüs, nematod ve toksinler gibi birçok farklı patojeni taşıyabilir ve yayabilirler (3). Tıbbi ve ekonomik önemleri insanlara ve hayvanlara hastalık bulaştırabilme kabiliyetlerinin olduğunun fark edilmesiyle anlaşılmıştır. İnsanlar üzerinde oluşturdukları önemli sağlık sorunları yanında çiftlik hayvanları üzerinde büyük ekonomik kayıplara neden olabilirler. Türkiye; iklimi, yüzey şekli ve bitki örtüsü bakımından, kenelerin biyolojik aktivitelerini sürdürmeleri için uygun koşullara sahip bir ülkedir (7-9). Günümüze kadar kullanılan hiçbir mücadele yöntemi, tam bir kene eradikasyonu sağlayamamıştır. Bugünkü bilgiler ışığında kene eradikasyonunun neredeyse imkânsız olduğu kabul edilmektedir. KIRIM KONGO KANAMALI ATEŞİ (KKKA) KKKA Afrika’nın bazı bölgelerinde, Asya, Doğu Avrupa ve Orta Doğu’da görülen ölümcül bir viral enfeksiyondur (10,11). Bildirilmiş mortalite oranı % 3-30 olan bu hastalığa neden olan virüs Bünyavirüs ailesinden Nairo virüs genusuna bağlı olup; insanda ciddi hastalığa neden olur (11-12). Tıbbi olarak önemi kene ile taşınan virüsler arasında en yaygın coğrafi dağılıma sahip olmasıdır(13). Hastalık ilk kez 12.yy’da bugünkü Tacikistan topraklarında hemorajik bir sendrom olarak tanımlanmıştır (10). KKKA ile kenelerin ilişkisi ilk defa 1944-45 yıllarında Kırım’da hasat toplayan çiftçilere yardım eden 200 Sovyet askerinde hastalığın oluşması ve etkenin kenelerden izole edilmesi sonucunda gösterildi (10,11). Virüsün yaşam çevrimi ‘kene-omurgalı-kene’ şeklinde olup; hayvanlarda hastalık yaptığına dair bir delil yoktur (11). Virüsler Hyalomma genusu keneleri ile taşınır. TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) 462 Resim 1. Türkiye’de Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Vakalarının Dağılımı Enfekte anneden yumurtaya transovarial; larvanymph- erişkin şeklinde transstadial olarak geçiş gösterirler. Virüsün Avrupa’daki ana taşıyıcısı Akdeniz hyalomması olarak bilinen H.marginatum marginatum’dur (10,11). Komşu bazı ülkelerde 1970’lerden beri epidemiler bildirilmesine rağmen Türkiye’de virüsle enfekte vakalar ilk kez 2002 yılında bildirilmiştir. 2002-2005 yılları arasında Sağlık Bakanlığı’na 500 vaka bildirilmiş ve bunların 26’sı (% 5,2) ölmüştür (Resim 1) (13-16). Türkiye’de ki salgında vakaların % 90’ı çiftçilerdi (13,14). İnsan vücudu; enfekte kenelerin ısırması ile veya hasta olan bir kişiyle enfeksiyonun akut fazı sırasında temas ettikten sonra enfekte olabilir. Ayrıca içinde virüs bulunan kan ve dokularla temastan sonra geçiş olabilir. Hastalığın ortaya çıktığı insan vücudu virüsün bilinen tek konağıdır (17). Hastalığın seyrinde 4 faz vardır: 1. İnkübasyon fazı kene ısırığını takiben 3-7 gündür (18). Bu dönemde herhangi bulgu vermez. Türkiye’de 5,5 gün olan bu fazın süresi viral doz ve bulaşma yoluna bağlıdır (12). 2. Prehemorajik faz; ani yükselen ve 39-41 derece arasında seyreden ateşle karakterizedir. Ateş 4-5 gün sebat eder(10). Baş ve kas ağrısı, baş dönmesi, ishal, burun akıntısı ve kusma olabilir (19).Yüz boyun ve göğüste hiperemi, skleral konjesyon, konjuktivit görülebilir. 1-7 gün sürebilen bu fazın ortalama süresi 3 gündür(10). 3. Hemorajik faz; genellikle 2-3 gün gibi kısa sürer. Genellikle hastalığın 3-5. günlerinde başlar ve hızlı bir seyir gösterir. Bu dönemin ateşle herhangi bir ilişkisi yoktur (10). Hemoraji peteşiden başlayarak, müköz membran ve derideki büyük hematomlara kadar ilerleyebilir. Diğer bölgelerden kanamalar vajen, diş eti ve serebral kanamaları içerir(20). En sık kanayan bölgeler ise burun, GİS (hematemez, melena ve intraabdominal), genital (menometroraji), idrar (hematüri) ve solunum yollarıdır. Türkiye’de vakaların % 20-40’ında hepatomegali; % 14-23’ünde ise splenomegali bulunur (15). 4. Konvalesan faz hastalık başlamasıyla beraber 10-20 gün içinde başlar. Bu dönemde değişken nabız, taşikardi, komplet saç kaybı, polinörit, solunum zorluğu, kserostomi, görme azlığı, işitme kaybı, hafıza kaybı olabilir(10). Tanıda trombositopeni, lökopeni, AST-ALT-LDHCKP düzeylerinde artış, PT ve aPTT sürelerinde uzama, fibrinojen düzeyinde azalma ve fibrin yıkım ürünlerinde artma görülebilir. CBC ve Biyokimyasal testler 5-9 günde normal seviyelerine inerler (21). Virüs izolasyonu 2-5 günde sağlanabilir ama hücre kültürleri sensitiviteden yoksundur ve genellikle hastalığın ilk 5 gününde karşılaşılan yüksek viremi ilişkisini gösterir (22). KKKA virüs enfeksiyonunun hızlı laboratuar teşhisi için seçilecek metot Revers Transkriptaz PCR’dir. Bu yöntem hızlı, yüksek sensitif ve yüksek spesifiktir (23). Hastalık ortaya çıktıktan sonra ilk 7 gün içinde İg M ve İg G TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) antikorları serolojik olarak ELİSA ve İmmünfloresan yöntemi ile tespit edilebilir(24). Tedavinin temeli; trombosit, TDP ve eritrosit ile yapılan destekleyici tedaviye dayanır. Hastada potansiyel kanama alanları tespit edilmeli ve bulaştırma riski için koruyucu önlemler alınmalıdır. Sıvı elektrolit dengesine dikkat edilmelidir. Etki mekanizması açık olmamakla beraber Ribavirin tavsiye edilen antiviral ajandır. Bu ilacın akut respiratuar sendrom tedavisinde kullanımına bağlı hemolitik anemi, hipokalsemi ve hipomagnezemi yan etkileri bildirilmiştir (25,26). ROCKY DAĞLARI BENEKLİ ATEŞİ (RDBA) Amerikan Köpek Kenesi (Dermecentor variabilis) ile taşınan bakteriyel (Ricketsia ricketsii) bir enfeksiyondur (27). Kan damarlarının endoteliyal ve düz kas hücrelerini etkileyen küçük, pleomorfik,zorunlu hücre içi parazitidir. Hastalık Amerika’nın kuzeybatısında ilk kez 19.yy ın sonlarında tanımlanmıştır. Hastalık etkeni ajan ise 1900’lü yılların başlarında Howard Ricketts tarafından tanımlanmıştır (28). İnsandan insana geçiş tanımlanmamıştır (29). Hastalık kuzey, orta ve güney Amerika da endemiktir. İsmine rağmen yıllık vakaların sadece % 2’si Rocky dağları bölgesinde görülür (27). 5-9 yaşlarındaki çocuklar ve 60 yaşın üstündeki erişkinler olmak üzere iki tepesi olan bimodal yaş dağılımına sahiptir. 1998 yılında 365 vaka bildirilmiştir (29). Çoğu vaka 1 Mayıs-31 Temmuz arasında bildirilir ki bu dönem köpek kenesi populasyonunun en yüksek seviyede olduğu dönemdir. Hastalık çoğunlukla vahşi hayvan ve kenelerin birlikte bulundukları alanlarda ortaya çıkar. İmmatür evrelerde keneler tarla faresi gibi küçük kemirgenler üzerinde; erişkin olanlar ise insan ve köpek gibi daha büyük canlılar üzerinde yaşarlar (27). Ricketsia ile enfekte olan hastalar genellikle ısırık sonrasındaki 5-10 günlük bir inkübasyon periyodunu takiben hastalık ortaya çıktıktan sonraki ilk hafta içinde doktora başvururlar (30). Hastalık; ateş, bulantı, kusma, iştahsızlık, baş ve kas ağrısını içeren başlangıç belirtileri verir (27,31). Ateşin 2-5’ inci gününde önkol, el ve ayak bileği üzerinde küçük, düz, pembe ve kaşıntısız noktalar şeklinde benekli bir döküntü gelişir (30,31). Bu benekler üzerlerine basınç uygulandığında solarlar. Hastalığa ait bu karakteristik döküntü genellikle 6. güne kadar ortaya çıkmaz ve hastaların % 35-65 inde görülür (31,32). Döküntü genç hastalarda yaşlılara göre daha erken gelişir (30). Döküntü daha sonra avuç içi ve ayakaltı dâhil vücudun geri kalan bölümlerine yayılır (27). Bu durum ise hastaların % 50-80’ inde ve ancak geç evrelerde görülebilir. Hastaların % 10-15’ inde ise hiçbir zaman döküntü gelişmez (30,31). Temel laboratuar testlerinde normal veya hafifçe baskılanmış WBC, trombositopeni, yükselmiş karaciğer transaminazları ve hiponatremi bulunur. BOS incelendiğinde monosit hâkimiyeti olan bir beyaz küre artışı tespit edilir (31,32). Hastalığın ensefalit, non kardiyojenik pulmoner ödem, ARDS, kardiyak aritmiler, koagülopati, GİS kanaması ve deri nekrozunu da içeren major komplikasyonları vardır. Eğer tedavi edilmezse 8-15 gün içerisinde ölüm gerçekleşebilir. Mortalite oranı tedavi edilmemiş vakalarda % 25; tedavi edilmiş vakalarda % 5 olarak rapor edilmiştir (28). Tanı öykü ve fizik muayeneye dayanır. Eğer döküntü mevcut ise rickettsial organizma deriden yapılan biyopsideki vasküler endotel içinde direk immünofloresan veya immünoperoksidaz boyama yöntemiyle tespit edilebilir (31,33). Ama bu yöntem çok sık kullanılmamaktadır (34). Seroloji tanıyı destekleyebilir ancak bu da hastalığın ortaya çıkışından 7-10 gün sonra pozitifleşir (31). Mümkün olan en kısa sürede antibiyotik tedavine başlamak önemlidir (27,35). Tetrasiklin ve kloramfenikol tedavide etkindir. Bazı hastalarda doksisiklin birinci tercihtir. Tedavi en az 5-7 gün devam etmeli veya hasta en az iki gün afebril olana kadar sürmelidir (31,36). Ölümlerin çoğu medikal tedavideki gecikme nedeniyledir. Hastalık erken fark edilip tedavi edilirse hızlı bir düzelme gösterir (27). LYME HASTALIĞI Kalp, eklem ve sinir sistemini de içeren; ciddi problemler oluşturabilen Lyme hastalığı siyah bacaklı olarak adlandırılan geyik kenesi (İxodes scapularis) ile taşınan bir bakteriyel hastalıktır (27). Sıcaklık 35 Fahrenheit üzerinde olduğu sürece tüm yıl boyunca aktif kalabilirler. Zirve aktivite ayları nymphler için Mayıs-Haziran; erişkinler için ise Ekim-Kasım aylarıdır. Borelia burgdorferi adlı spiroketin neden olduğu Lyme hastalığı hem ABD de hem de dünyada kene ile taşınan en yaygın hastalıktır (28,35,36). Birleşik devletlerde ilk kez 1975 yılında Connecticut’ta bulunan Lyme bölgesinde çok fazla sayıda çocukta görülen artrit vakaları sonucunda bildirildi (26). Borelia hastalığa neden olan ajan olarak 1980’li yılların başlarında izole edilebilmiştir (33). Hastalığın 15 yaş gençlerde ve 29 yaşlarda olan iki tepeli bimodal bir yaş dağılımı vardır ve birçok vaka Mayıs-Eylül döneminde meydana gelir. ABD’de TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) 464 1999 yılında hastalık kontrol ve korunma merkezine (CDC) 16273 vaka rapor edilmiştir (37). ABD’de ki araştırmalar kenelerin Lyme hastalığını nymph evresinde beslenmenin 2 ya da daha sonraki günlerinde naklettiklerini göstermiştir (26). Bu evrede 2 mm den küçük olduklarından sıklıkla fark edilmezler; beslenmek ve enfeksiyonu yaymak için fazla zamanları vardır. Erişkin keneler ise daha büyük olduklarından fark edilmeleri ve vücuttan uzaklaştırılmaları daha kolaydır. Kene uygun teknikle erken dönemde çıkarılırsa enfeksiyonu yayma şansı çok azdır (26). Lyme hastalığının 3 evresi bunlunur: 1. Erken lokalize evrede; kene ısırığını takiben günler içinde (7-14 gün) hastaların % 60-80 inde Eritema Cronicum Migrans adı verilen kırmızı, yavaşça genişleyen boğa gözü şeklinde döküntü meydana gelir (34,30). Isırık etrafında küçük, kırmızı bir papül olarak başlar; günler içerisinde merkezden dışa doğru genişler. Lezyonun merkezinde hiperemik, deriden kabarık bir beneklenme kalabilir ve ortalama çapı 16 cm olan lezyonun çapı bazı vakalarda 70cm’ye kadar ulaşabilir. Döküntü ile beraber yorgunluk, kas ağrısı, eklem ve baş ağrısı, ateş ve üşümeyi içeren sistemik semptomlar olabilir. Fizik muayenede boyun sertliği, bölgesel adenopati ve ısırık bölgesinden bağımsız bölgelerde, primer lezyondan daha küçük sekonder deri lezyonları görülebilir. Eğer tedavi edilmezse genellikle birkaç haftadan daha uzun bir sürede kendiliğinden iyileşir (34,35). 2. Hastalığın erken dissemine formu kene ısırığını takiben günler-aylar içinde birçok sistemi de içeren semptomlarla ortaya çıkar. Birçok hasta kene tarafından ısırılıp ısırılmadığını hatırlamaz. Hastalarda eritema kronikum migrans olmayabilir. Lenfositik menenjit, sıklıkla Bell palsi gibi kraniyel sinir palsileri, azalmış duyu, güçsüzlük ve refleks yokluğunu da içeren nörolojik semptomlar olabilir (5- 2). Kardiyak semptomlar çoğunlukla erkeklerde olur, bitkinlik ve çarpıntı şeklinde ortaya çıkar. Çeşitli derecede atriyoventriküler bloklar ve orta derecede peri/miyokardit olabilir. Artrit genelde geç ortaya çıkar ama bu evrede de görülebilir. Bölgesel veya jeneralize adenopati, konjonktivit, iritis, hepatit ve mikroskopik hematüri veya proteinüri görülebilir (32,34,35) 3. Hastalığın geç evresi sıklıkla kronik artritle karakterizedir. Bu durum tedavi edilmemiş eritema migransı olan hastaların yaklaşık % 10 unda meydana gelir. Büyük eklemleri özellikle de diz eklemini içeren mono veya asimetrik oligoartriküler artrit olarak tanımlanmıştır. Nörolojik sistem subakut ensefalopati, aksonal polinöropati ve lökoensefalopati şeklinde etkilenebilir. Geç bulgular genelde birkaç yıl içinde spontan olarak iyileşir (30,32). Teşhis edilmesi zor bir hastalıktır (38).Tanı, öykü ve fizik muayeneye dayanır. Rutin laboratuar testleri tanıda rolü azdır. Seroloji testleri tanıyı doğrular ancak hastalığın ortaya çıkmasından 4-6 hafta sonrasına kadar tanı değerleri yoktur (30). ELİSA testi % 89 sensitif, % 72 spesifiktir. Pozitif test sonuçları Western Blot ile desteklenmelidir. PCR özellikle etkilenmiş eklemlerden alınan eklem sıvılarında yararlıdır (40). Eğer nörolojik bulgular varsa BOS’tan çalışma yapılabilir. Sinoviyal sıvı artritin ayırıcı tanısını yapmak için alınır. Organizmanın doku ve vücut sıvılarından izolasyonu çok zordur (31). Hastalığın sahip olduğu ciddi sekel potansiyeli nedeniyle erken tanı ve tedavi önem taşır. Ciddi vakalarda parenteral antibiyotikler gerekir. Erken dönemde yakalanırsa oral antibiyotiklerle tedavi edilebilir(26). Amoksisilin ve doksisiklin 2-3 hafta süre ile tedavide tercih edilir. Komplike olmayan vakalarda tedavi en az 14-21 gün; ciddi veya komplike vakalarda 30 gündür (41). Hastalık nadir görülür ama oldukça fatal seyreder (30). 1998 yılında Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi hastalıktan korunma da kullanılmak üzere ilk kez bir aşıya onay verdi. Rekombinant OspA (LYMErix) aşısı üzerindeki iki çalışma aşının semptomatik enfeksiyondan korunmada % 76-92 arasında etkili olduğunu göstermiştir. Aşı keneye maruziyet açısından yüksek veya orta riskli kişilere önerilmiş, düşük riskli veya risksiz olan kişilere, 15 yaşından gençlere, 70 yaşını geçmiş yaşlılara ve yeterli çalışma olmamasından dolayı hamilelere önerilmemektedir (42). ERLİKİYOZ Hastalık küçük, gram-negatif, pleomorfik, zorunlu hücre içi bir organizma olan Ehrlichia tarafından oluşturulur. ABD’ de Ehrlichia chaffeensis ve Ehrlichia ewingii’ nin neden olduğu İnsan Monositik Erlikiyozu (İME) ve henüz isimlendirilmemiş bir ehrlichia türünün, muhtemel Ehrlichia phagocytophila/Ehrlichia equi’nin neden olduğu İnsan Granülositik Erlikiyozu (İGE) olmak üzere iki farklı formu vardır (43). Ehrlichia chaffeensis yıldız kenesi olan Amblyomma americanum tarafından taşınır. Beyaz kuyruklu geyik bu kenenin tek major konağıdır ve tek doğal rezervuardır (35). Hastalık ilk kez 1935 yılında bir grup araştırma köpeğinde tespit edildi. 1986 yılında insanda tanımlandı. Dünya çapında yaygın bir hastalık TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) olmasına rağmen vakaların çoğu ABD’ de bildirilmektedir. Her iki türün de çoğu vakası Nisan- Eylül döneminde görülür. Vakaların % 75’ten fazlası erkeklerde görülür ve yaşlılar daha sık etkilenir. Klinik her iki türde de birbirine benzer. Hastalar kene ısırığı sonrası 7-10 günlük bir inkübasyon periyodunu takiben hastalanmanın ilk haftası içinde sağlık kuruluşuna başvururlar. Belirtiler ateş, baş ağrısı, kırgınlık ve kas ağrısıdır. Buna ek olarak bulantı, kusma, ishal, öksürük, eklem ağrısı, konfüzyon ve vucutta döküntü olabilir (35). Döküntü; İME olan erişkin hastaların yarısından biraz azında; İGE olan erişkin hastaların ise % 10’ undan biraz azında görülür. Bununla beraber enfekte çocuk hastaların % 60’ında döküntü görülmeyebilir. Döküntü gövdeyi içerir ama elleri ve ayakları tutmaz ve ısırık bölgesiyle ilişkili değildir. Maküler, papüler, retiküler, makülopapüler veya peteşiyel şekillerde olabilir. İGE de respiratuar veya renal yetersizlik, fırsatçı enfeksiyonlar veya hemoraji(DİC) gibi komplikasyonlar çok sık görülür (29). Laboratuar bulguları ise lökopeni, trombositopeni ve artmış karaciğer transaminazlarından oluşur. İGE de orta derecede bir anemi; hem İGE hem de İME de artmış ESR, BUN, kreatinin; İME de ise yükselmiş protein düzeyi ve lenfositik pleositozu olan BOS bulunabilir (44). Tanı öykü, fizik muayene ve laboratuar bulgularına dayanır. Seroloji tanıyı destekler ancak 1-2 haftada pozitifleşir. PCR da tanıyı destekler ancak akut safhada yapılmalıdır. Kültürler yararlı değildir. Tanıdaki temel metot konvelasan evredeki serokonversiyonun tespitidir. Tedavide tercih edilecek ilaç Doksisiklin’dir. Alternatif olarak kloramfenikol ve rifampin kullanılabilir. Tedavi süresi en az iki hafta olmalıdır. Tedavi edilmediği zaman tüm hasta grubunun % 50 sine varan bir oranda hospitalizasyon gerektiren ciddi bir hastalık oluşabilir. Uzamış ateş, böbrek yetersizliği, DİC, ARDS, meningoensefalit, nöbet veya koma şeklinde ciddi manifestasyonlar olabilir. Öngörülen mortalite oranı % 2-3 dür ve E.chaffeensis tarafından oluşturulan enfeksiyon diğer erlikiyoz türlerinden daha ciddidir (35). TULAREMİ Tularemi; küçük, gram negatif, hareketsiz bir kokobasil olan Francisella tularensis tarafından oluşturulan enfeksiyöz bir hastalıktır. Hastalık aynı zaman da Tavşan ateşi olarakta bilinir. İnsanlara sindirim, inokülasyon, inhalasyon ve kontaminasyon yollarıyla bulaşabilir. Amerika ‘da vakaların yarısından fazlasında kene ısırığı sorumludur (31). Her yıl bu ülkede 150-300 arasında vaka rapor edilir. Hastalık erkeklerde sık görülür. Özellikle kış aylarında avcılıkla uğraşanların derilerideki küçük lezyonların avlanan enfekte tavşanla teması ile bulaşır. Yaz ve sonbahar mevsimlerinde zirve yapar (45). İyi pişmemiş enfekte etler ve kontamine sular da bulaşma nedenidir. İnkübasyon periyodu ortalama 3-5 gündür. Birçok hastada ateş, üşüme, baş ağrısı, kırgınlık, anoreksi, yorgunluk, öksürük, kas ağrısı, göğüste rahatsızlık hissi, kusma, karın ağrısı ve ishali de içeren generalize semptomlar bulunur. Bunlara ek olarak hasta 6 farklı klasik modelden biriyle gelebilir: 1. Ülseroglandüler model: en sık görülen ve en kolay fark edilendir. Hastalar içerdiği lenf bezlerine drene olan bölgedeki ağrılı deri ülseriyle beraber olan, lokalize, hassas lenfadenopatilerden sikayetçidirler. En sık tutulan lenf bezleri çocuklarda servikal ve oksipital; erişkinlerde inguinal bölgede olanlardır. 2. Glandüler tip ise ülseroglandüler tip ile benzerdir ama bunda deri ülseri yoktur. 3. Oküloglandüler tipte organizmalar konjonktivaya yerleşmişlerdir. Vakaların % 90’ında tek taraflı tutulum olur. Fotofobi ve artmış lakrimasyonu içeren erken belirtiler vardır. Geç dönemde hastalarda göz kapağı ödemi, skleral enjeksiyonu olan ağrılı konjonktivit, kemozis ve küçük yeşil konjonktival ülser veya papül gelişir. Priaurikülar, submandibular ve servikal bezler sıklıkla tutulur. 4. Faringeal tipte ise organizmalar orofarinkse yerleşmişlerdir. Ciddi boğaz ağrısı bulunur. Fizik muayenede eksudatif farenjit veya tonsilit; servikal, preparotit veya retrofarengeal lanfadenopati bulunabilir. 5. Tifoid model ise herhangi bir lenfadenopati ile ilişkili değildir. Diğer tiplerde belirtilen genel semptomlara ek olarak burada sulu ishal vardır. 6. Pnömonik tip ise akut respiratuar bir hastalık olarak ortaya çıkar. Belirtiler ateş, minimal balgamlı veya balgamsız öksürük, substernal göğüs hassasiyeti ve plörotik göğüs ağrısından oluşur. Radyografilerde lobar, apikal veya miliyer infiltrasyonlar, hiler adenopati ve plevral efüzyon bulunabilir (45). Tanı; hikâye ve fizik muayeneye dayanır. Laboratuar testleri genellikle spesifik değildir. WBC ve ESR düzeyleri normal yâda hafif yüksektir. Organizma kültürde üretilebilir ama bu yöntem laboratuar çalışanlarına bulaşma riskinden dolayı sıklıkla kullanılan bir yöntem değildir. Göğüs radyografilerinde oval opasite, hiler adenopati ve plevral efüzyon triadından oluşan bulgular olabilir. Seroloji yaklaşık iki haftalık bir süre içinde tanıyı destekler (31). TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) 466 www.korhek.org Hastada menenjit düşünülmüyorsa streptomisin ilk seçilecek ilaçtır. Alternatif olarak gentamisin, tetrasiklin, kloramfenikol ve florokinolonlar düşünülebilir. Tedavi 7-14 gün sürmelidir. Korunmada canlı aşı mevcuttur ve laboratuar çalışanları ve patojene tekrarlayan maruziyeti olan kişilere uygulanabilir. BABESİYOZ Hastalık etkeni eritrositleri enfekte eden ve hemolizlerine neden olan Babesia genusuna ait protozoal bir parazit olan Babesia divergens veya Babesia microti’ dir. Hastalık geçişi İxodes kenelerinin farklı türleri ile olur. Etken geyik kenesi ile taşınır (46). Hastaların % 5 kadarında fulminan seyrederek hospitalizasyon veya ölümle sonuçlanan bir tablo oluşturur. Özellikle splenektomi yapılmış hastalarda ciddi hastalık tablosu oluşturur. Tripanozoma’dan sonra memelilere kan yoluyla bulaşan en sık ikinci parazittir (47). Semptomlar diğer kene ile geçen hastalıklara benzer ve inokülasyondan bir hafta sonra başlayan influenza benzeri belirtiler verir. Ateş, terleme, kas ağrısı ve baş ağrısı görülür. Hemolitik anemi, hemoglobinüri, böbrek yetersizliği yapabilir. Enfeksiyon genç erişkinlerde yıllarca asemptomatik olarak kalabilir (46). Nadir de olsa oftalmik tutulum olabilir. Hastada ateş, hemolitik anemi ve uygun temas öyküsü varsa babesiyoz düşünülebilir. Tanı kan yaymalarda protozoanın tespitine dayanır. Karakteristik olarak Malta Haçı görünümü vardır. Serolojik testler ve PCR yardımcı yöntemleridir. Orta derecedeki vakalar semptomatik tedavi gerektirir. Persistan yüksek ateş, progresif anemi, yükselen parasitemi olan ciddi vakalarda Kinin+Klindamisin veya Atovaquon+Azitromisin en az 7-10 gün boyunca kullanılmalıdır. Yüksek parasitemisi olan ciddi hastalarda exchange transfüzyon yapılabilir (46). KOLORADO KENE ATEŞİ Hastalık bir ağaç kenesi olan D.andersoni tarafından nakledilen RNA orbivirus tarafından oluşturulur. Çoğunlukla Amrikadaki Rocky dağları bölgesinde her yıl 200-300 arasında vaka tespit edilir. İmmün yetmezliği olan ve splenektomi geçirmiş olan hastalar ciddi komplikasyonlar açısından risk altındadır (46). İnokülasyondan sonra bir hafta içinde influenza benzeri semptomlar başlar. Hastaların üçte birinde boğaz ağrısı bulunur. En önemli özelliği; menenjit, döküntü ve konjuktivit ile ilişkili olan bifazik ateştir. Hastalık genellikle 7-10 gün arasında sonlanır. Tanı genellikle immünfloresan boyama ile konur. Bununla beraber lökopeni ve trombositopeni bulunabilir. Spesifik bir tedavi yoktur. Destek tedavisi verilir. Belirtiler ortaya çıkmışsa diğer kene geçişli hastalıkları kapsayan ampirik olarak tetrasiklin, doksisiklin veya kloramfenikol kullanılabilir. DÖNEK ATEŞ Hastalığa Borrelia genusundan bir spiroket neden olur. Ornithodoros genus keneler esas vektördür. Tipik olarak hastalık sporadiktir (48). Ortalama inokülasyon periyodu bir haftadır. İnfluenza benzeri semptomlar, artralji, bulantı ve kusma olur. Genellikle 40 derecenin üzerinde, düzensiz ve bazen deliryumla ilişkili ateş olabilir. Hastaların çoğunda splenomegali bulunur. Meningeal bulgular olabilir. Epistaksis hemoptizi, iridosiklit, koma, kraniyel sinir palsi, pnomonit, miyokardit ve dalak rüptürünü içeren komplikasyonlar olabilir. Tanı; kan, kemik iliğinde ve ateş epizotu sırasında BOS’da spiroketin tespitiyle konulabilir. Lökosit sayısı normal veya orta derecede artmıştır. Trombositopeni tespit edilebilir. Tedavide 5-10 gün boyunca doksisiklin tercih edilir. Alternatif olarak eritromisin kullanılabilir. Eğer ilaçlar geç febril evrede verilirse Jarisch- Herxheimer reaksiyonu meydana gelebilir. Antibiyotik tedavisinin öncesi ve sonrasındaki 2 saatlik periyotlarda asetaminofen uygulanması reaksiyonun ciddiyetini azaltabilir. KOMBİNE ENFEKSİYONLAR Aynı kene birden fazla enfeksiyöz patojende taşıyabilir. Bundan dolayı bir ısırıkla birden fazla hastalığı bulaştırabilir. Örneğin İ.scapularis; erlikiyoz, lyme hastalığı ve babesiyozu bulaştırabilir. Lyme hastalığı bulunanların % 23’ünde babesiyoz; % 10-30 unda erlikiyoz bulunur. Kombine enfeksiyonların daha ciddi semptomlar oluşturacağı akılda bulundurulmalıdır. KAYNAKLAR 1. Rajput ZI, Hu S, Chen W, Arıjo AG, Xiao C. Importance of ticks and their chemical and immunological control livestock. Journal of Zhejiang University. 2006; 7(11): 912-921. TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) www.korhek.org 467 2 Furman DP, Loomis EC. The ticks of California (Ascari: Ixodida). University of California Publications. Bulletin of the California Insect Survey. 1984; 25: 1-239. 3. Edlow JA, Danzl D, Halamka J, Pollack VC. Tick- Borne Diseases. www.eMedicine.com. 4. Snelson JT. Animal ectoparasites and disease vector causing major reduction in world food supplies. FAO Plant Prodection Bulleton. 1975; 13: 103-114. 5. Barker SC, Murrell A. Systematics and evolution of ticks with alist of valid genus and species names. Parasitology. 2004; 129(7):15-36. 6. Klompen JSH, Black WC, Keirans JE, Oliver JH. Evolition of tiks. Annu Rev Entomol. 1996; 41(1): 141-161. 7. Güler S, 198. Ankara ve civarındaki koyun ve keçilerde kış ixodidaeleri üzerine araştırmalar. U. Ü. Vet. Fak. Derg. 1 :54-55. 8. Güler S, Özer E, Erdoğmş SZ, Köroğlu E, Bektaş İ. Malatya ve bazı Güneydoğu Anadolu illerinde sığır, koyun ve keçilerde bulunan kene türleri. Doğa-Tr. J. Of Veterinary and animal Science. 1993; 17: 229-231. 9. Karaer Z, Yukarı BA, Aydın L. Türkiye keneleri ve vektörlükleri. Parazitolojide Andropod Hastalıkları ve Vektörler. İzmir, Türkiye. Parazitoloji Derneği Yayın No: 13, 1997, p. 363-434. 10. Hoogstraal H. The epidemiologymof tick borne Crimean-Congo hemorrhagic fever in Asia, europe and Africa. J Med Entomol 1979; 15: 307- 417. 11. Watts DM, Ksiazek TG, Linthicum KJ, Hoogstraal H. Crimean-Congo hemorrhagic fever. In:Monath TP, ed. The arboviruses: epidemiology and ecology, volume 2. Boca Raton, FL, USA:CRC Pres, 1988, p. 177-260. 12. Ergönül O, Celikbaş A, Dokuzoğuz B, Eren S, Baykam N, Esener H. The characteristicks of Crimean-Congo hemorhagic fever in a recent outbreak in Turkey and the impact of oral ribavirin therapy. Clin Infect Dis. 2004; 39: 285-89. 13. Ergönül Ö. Crimean-Congo haemorrhagic fever. The Lancet. 2006; 6: 203-214. 14. Kartı SS, Odabaşı S, Korten V, et al. Crimean- Congo hemorrhagic fever in Turkey. Emerg Infect Dis. 2004; 19: 1379-84. 15. Ozkurt Z, Kiki I, Erol S, et al. Crimean-Congo hemorrhagic fever in Eastern Turkey: clinical features, risk factors and efficacy of ribavirin therapy. J Infect. 2006; 52: 207-15. 16. Türkiye’de KKKA yayılım haritası. www.tvhb.org.tr 17. Whitehause CA. Crimean-Congo hemorrhagic fever. Antivir Res 2004; 64: 145-60. 18. Swanepoel R, Gill DE, Shepherd AJ, et al. The clinical pathology of Crimean-Congo hemorrhagic fever. Rev Infect Dis. 1989; 11: 794-800. 19. Smego RA, Sarwari AR, Siddiqui AR. Crimean- Congo hemorrhagic fever: Prevention and control limitations in a resource poor country. Clin Infect Dis. 2004; 38: 1731-35. 20. Swanepoel R, Shepherd AJ, Leman PA, et al. Epidemiologic and clinical features of Crimean- Congo hemorrhagic fever in southern Africa. Am J Trop Med Hyg. 1987;36: 120-32. 21. Ergönül O, Celikbaş A, Baykam N, Eren S, Esener H, Dokuzoğuz B. Analysis of the mortality among the patients with Crimean-Congo hemorrhagic fever virus infection. Clin Microbiol Infect (in press). 22. Burt FJ, Leman PA, Abott JC, Swanepoel R. Serodiagnosis of Crimean-Congo haemorhagic fever. Epidemiol Infect. 1994;113: 551-62. 23. Schwarz TF, Nsanze H, Longson M, et al. Polymerase chain reaction for diagnosis and identification of distinct variants of Crimean- Congo hemorrhagic fever virus in the United Arab Emirates. Am J Trop Med Hyg. 1996; 55: 190-96. 24. Ahephered AJ, Swanepoel R, Leman PA. Antibody response in Crimean-Congo hemorrhagic fever. Rev Infect Dis. 1989; 11: 801- 806. 25. Knowles SR, Phillips EJ, Dresser I, Matukas I. Common adverse events associated with the use of ribavirin for severe acte respiratory syndrome in Canada. Clin Infect Dis. 2003; 37: 1139-42. 26. Chiou HE, LiuCI, Buttrey MJ, et al. Advere effects of ribavirin and outcome in severe acute respiratory syndrome: experience in two medical centers. Chest. 2005; 128: 263-72. 27. Ticks. www.co.franklin.oh 28. Walker DH, Raoult D. Rickettsia rickettsii and other spotted fever group rickettsiae (Rocky Mountain spotted fever and other spotted fevers). In: Mandel GL, Douglas RG, Bennett JE Dolin R, eds. Mandell, Douglas and Bennett’s Principles and practice of infectious diseases. 5th ed. Philadelphia. Churchill Livingstone, 2000, p. 2393-402. 29. Walker DH. Tick-transmitted infectious diseases in the United States. Annu Rev public Health 1998; 19: 237-69. 30. Tick information. www.cdc.gov. 31. Spach DH, Liles WC, Campbell GL, Quick RE, Anderson DE Jr, Fritsche TR: Tick-borne diseases in the United States. N Engl J Med. 1993; 329: 936-47. 32. Thorner AR, Walker DH, Petri WA Jr. Rocky mountain spotted fever. Clin Ifect Dis. 1998; 27: 1353-60. TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) 468 www.korhek.org 33. Steeve AC. Lyme borreliosis. In: Kasper DL, Harrison TR: Harrison’s Manual of medicine.16th ed. New York: McGraw-Hill, 2005, p. 995-9. 34. Tick-borne diseases. www.aafp.org. 35. Centers for Disease Control and Prevention. Rocky Mountain spotted fever. Accessed online April 11 2005. at: www.cdc.gov. 36. Taege AJ. Tick trouble: overview of tick-borne diseases. Cleve Clin J Med. 2000; 67: 245-9. 37. Ticks. www.health.nsw.gov.au. 38. Centers for disease control and prevention. Lyme disease-United States, 1999. MMWR morb Mortal Wkly Rep. 2001; 50: 181-85. 39. Steere AC, Bartenhagen NH, Craft JE, Hutchinson GJ, Newman JH, Rahn DW, et al. The early clinical manifestation of Lyme disease. Ann Intern Med. 1983; 99: 76-82. 40. Beers MH, Berkow R. The Merck manual of diagnosis and therapy. 17th ed. Merck Research Laboratories. Whitehause Station, n.J, 1999. 41. Treatment of Lyme disease. Med Lett Drugs Ther. 2000; 42: 37-9. 42. Deborah SF. Prevent Tick bites: Prevent Lyme Disease. Rutgers Coperative extensions. 1992, FS637. 43. Belman AL. Tick-borne diseases. Semin Pediatr Neurol. 1999; 6: 249-66. 44. Fritz CL, Glaser CA. Erlichsis. Infect Dis Clin North Am. 1998; 12: 123-36. 45. Cox SK, Everett ED. Tularemia, an analysis of 25 cases. Mo Med 1981; 78: 70-4. 46. Bratton RL; Corey GR. Tick-Borne Diseases. www.aafp.org. 47. Kjemtrup AM, Conrad PA. Human babesiosis: an emerging tick-borne disease. Int J Parasitology. 2000; 30: 1323-1337. Kaynak:TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) Konu İle İlgili PDF formatını buradan indire bilirsiniz http://www.korhek.org/khb/khb_007_05-461.pdf

http://www.biyologlar.com/kene-ile-bulasan-hastaliklar

Keneler Hakkında Bilgi

Keneler Keneler zorunlu kan emici artropodlar olup, Dünya’nın her bölgesinde gözlenmektedirler. Ülkemizde halk arasında kene, sakırga, yavsı, kerni gibi isimlerle bilinmektedirler. Kenelerin sistematikteki yeri ve önemli türlerin isimleri aşağıda verilmiştir. Anaç: ARTHROPODA Anaç bölümü : CHELICERATA Sınıf altı: Acarina (Acari) Dizi: Metastigmata Aile: İxodidae Soy: İxodes Tür: İxodes ricinus Soy:Hyalomma Tür: Hyalomma anatolicum anatolicum Tür: Hyalomma anatolicum excavatum Tür: Hyalomma detritum Tür: Hyalomma marginatum marginatum Tür: Hyalomma marginatum rufipes Tür: Hyalomma marginatum turanicum Tür: Hyalomma aegyptium Soy: Amblyomma (Türkiye’de yok) Tür: Amblyomma variegatum Soy: Haemaphysalis Tür: Haemaphysalis parva Tür: Haemaphysalis sulcata Tür: Haemaphysalis punctata Tür: Haemaphysalis inermis Soy: Dermacentor Tür: Dermacentor marginatus Tür: Dermacentor niveus Soy: Boophilus Tür: Boophilus annulatus calcaratus Soy: Rhipicephalus Tür: Rhipicephalus sanguineus Tür: Rhipicephalus bursa Tür: Rhipicephalus turanicus Tür: Rhipicephalus appendiculatus (Türkiye’de yok) Aile:Argasidae Soy: Ornithodorus Tür: Ornithodorus lahorensis Soy: Argas Tür: Argas reflexus Tür: Argas persicus Soy: Otobius Tür: Otobius megnini Günümüzde Argasidae ve Ixodidae ailelerine bağlı 850 türü bilinmektedir. Amblyomma soyu dışındaki soylara bağlı birçok kene türü, Türkiye’de yaygın olarak bulunmaktadır. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Genel Morfolojik ve Biyolojik Özellikler Keneler morfolojik olarak diğer artropodlardan farklı olup, vücütları tek bir parçadan oluşmuştur. Vücudun ön tarafında ağız organelleri yer almktadır. 1.Aile: İxodidae (şekil 1) İxodidae ailesindeki türlere sert kene, mera kenesi veya yaz kenesi denir. Bu ailede bulunan türlerde caput, thorax ve abdomen tamamen birbirleriyle birleşmiştir. Olgunlarında ve nimflerinde 4 çift ayak , larvalarında ise 3 çift ayak vardır. Nimflerinde genital organlar henüz oluşmamıştır. Dorsalden bakılınca ağız organelleri görülebilir. Ağız organellerinin oturduğu kısıma basis caputili denir. Ağız organellerinin arkasında dişilerde vücudun önünde ve üst kısmında okul önlüğü yakası şeklinde kitini bir organ teşekkül ederki buna scutun denir. Erkeklerde bu oluşum dorsalde tüm vücudu kaplar, buna conscutum denir. Bu bakımdan erkekler kan emdiği zaman vücutlarında değişiklik olmaz. Buna karşılık dişiler kan emip doyunca normal büyüklüğünün 10 katı kadar genişleyebilir. Ağız organelleri 1 çift chelicer, chelicer kılıfı ve hipostom denilen delmeye ve kan emmeye yarayan organelden oluşur. Bu organellere rostellum denir. Rostellumun iki yanında bir çift palp bulunur. Ayrıca kenelerin dorsal kısmında, tür tayininde önemi olan, çukurluklar, feston, cervical oluklar ve noktalamalar bulunur. Ventralde ise anüs ile ikinci çift coxalar hizasında genital delik bulunur. Bu yüzde dişilerde anal oluk, erkeklerde ise kitini plaklar yer alır. Yine ventralde 4’üncü coxanın arkasında bir çift stigma bulunur. Ayaklarının sonunda bir çift tırnak ve tırnakların ventral yüzeyinde ise tutunmaya yarayan zar şeklinde pulvillum adı verilen organel vardır. (Argasidae’lerde bu organel yoktur). Önde birinci çift ayakta tarsuslar üzerinde Haller organeli denen bir çukurluk yer almıştır. Bu yapı duyu organelidir. Dişi kenelerde ovaryum ile barsak irtibat halindedir. Bu yüzden bazı keneler kan emerken parazitleri sindirim sisteminden ovaryumlarına geçirirler. Bu parazitler ovaryumdan yumurtaya geçerek, yumurtadan çıkan larvaları enfekte ederler. Bu larvalar kan emerken parazitleri de hayvanlara taşırlar (transovaryal nakil). Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Biyoloji Keneler kan emerek beslenir, ancak bu diğer kan emen artropodlardan farklıdır. Keneler konakların tutunup ağız organellerini deri içine sokarlar ve burada sabitlenip doyana kadar aynı yerden kan emerler. Argasidaeler çok kısa sürelerde çok miktarda kan emip doydukları halde, Ixodidae ailesindeki kenelerin doyması için birkaç gün ile birkaç hafta arasında süre gerekmekte, hata bu süre içinde bazı Ixodidae türleri gömlek değiştirip diğer gelişme dönemlerine geçmektedirler. İxodidae türleri, genellikle ilkbahar ve sonbahar mevsimleri arasında aktiftirler. Bunlar evcil hayvanların kulak kepçesi içinde ve dışında, boyun altında, karın, anal ve perianal bölgeler ile sırt ve kuyruk üzerinde bulunurlar. Dişi keneler, erkeklerden daha fazla kan emerler. Hayatları boyunca geçirdikleri her dönemde (larva-nimf-olgun ) mutlaka kan emmek zorundadırlar. Erkek ve dişiler kan emme esnasında çiftleşirler. Ovipardırlar. Dişi keneler yumurtalarını taş, toprak ve merada yaprakların altına, toplu ve birbirine yapışık şekilde bırakırlar.Yumurtlama süresi ve miktarı, dişi kenenin az veya çok kan emmesine ve diğer dış faktörlere bağlı olarak değişir. Ayrıca türlere göre de yumurta sayısı değişiklik gösterir. Ortalama 3.000-15.000 arasında yumurta yumurtlarlar. Dişiler yumurtladıktan sonra ölürler. (Argasidae türleri ölmez). Yumurtadan çıkan larvalar 3 çift bacaklıdır. Birinci çift ayak tarsuslarında bulunan Haller organı konak bulmaya yarar. Türlere göre farklı sürelerde konaklardan kan emerler ve kan emdikten sonra yine değişen sürede gömlek değiştirirerek. 4 çift ayaklı nimf olurlar. Nimflerde larvalar gibi henüz genital organlar gelişmemiştir. Aç olan nimfler kan emer doyar ve gömlek değiştirdikten sonra aç olgun hale gelir. Erkek ve dişi olgun keneler kan emerken çiftleşir ve doyduktan sonra dişi toprağa düşer ve yumurtlar. Bu siklus böyle devam eder. Biyolojik gelişmeye göre konak değiştirmeleri esas alınarak İxodidae ailesine bağlı türler 3 grupta toplanır. a-Bir konaklı kene: Merada yumurtadan çıkan larvalar konak hayvana hücum eder, ondan kan emip doyduktan sonra konak üzerinde gömlek değiştirip nimf olur. Aç nimf kan emip doydukyan sonra konak üzerinde gömlek değiştirir. Ortaya çıkan aç olgun kenenin erkek ve dişisi kan emdikten sonra çiftleşir, dişiler konak hayvanı terkedip toprağa düşer yumurtlar ve ölür. Yani larva-nimf ve olgun safhalar bir hayvanda geçer. Örneğin, Boophilus annulatus. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com b-İki konaklı kene: İki konaklı kenelerde, larva ve nimf dönemini bir konakda geçirir, nimfler kan emip doyduktan sonra konak hayvanı terkederler. Meskende veya merada gömlek değiştirip aç olgun hale gelirler. Aç olgun keneler ikinci bir hayvana hücum ederek ondan kan emer, çiftleşir ve doyar. Daha sonra dişi kene toprağa düşer, yumurtlar ve ölür. Yani larva-nimf bir hayvanda, olgunu ise başka bir hayvanda geçer. Örneğin, Hyalomma türleri ve Rhipicephalus bursa. c-Üç konaklı kene: Üç konaklı kenede larva bir hayvandan kan emip doyar ve toprağa düşer.Toprakta gömlek değiştirip aç nimf olur.Aç nimf’ler ikinci bir hayvana hücum ederler. Ondan kan emip doyduktan sonra toprağa düşerler ve gömlek değiştirip aç olgun kene haline gelirler. Aç olgun keneler üçüncü bir hayvana hücum eder, kan emer ve çiftleşirler. Doyduktan sonra dişiler konak hayvanı terkedip toprakta yumurtlar ve ölürler. Yani bu kene türleri, larva, nimf ve olgun dönemlerinde ayrı ayrı veya aynı hayvana 3 kez gelmek suretiyle kan emer, gömlek değiştirme dönemlerini ise toprakta geçirirler. Dişiler yine yumurtalarını tprağa bırakırlar. Örneğin, İxodes ricinus, Dermacentor marginatus ve Haemophysalis punctata. İxodidae ailesine bağlı soylar, kenelerin ağız organellerinin uzun yada kısa olmasına göre birbirinden ayırtedilebilir. Ayrıca anal oluğun anüsü önden ve arkadan çevirmesi de soy ayrımında kullanılır. Buna göre İxodidae ailelerinde 7 soy vardır (Şekil 2). Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Şekil 2. Ixodidae ailesinde bulunan soyların ayırım anahtarı. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Şelil 2. Ixodidae ailesindeki soyların ayırım anahtarı Anal oluk anusun önünde Soy: BOOPHILUS Soy: RHIPICEPHALUS Soy: DERMACENTOR Soy: ANOCENTOR 7 feston 11 feston Feston var, anal oluk belirgin, Coxa I’de derin yarık var Feston yok, anal oluk belirsiz, Coxa I bütün Basis capituli altıgen şeklinde Basis capituli dikdörtgen şeklinde Soy: HAEMAPHYSALIS II. Palp eklemi laterale çıkıntı yapar II. Palp eklemi düz Soy: AMBLYOMMA Soy: HYALOMMA Ağız organelleri Basis capituliden çok daha uzun, II. Palp ekleminin boyu eninden daha fazla Ağız organelleri Basis capituli ile yakın uzunlukta, II. Palp ekleminin eni ile boyu birbirine yakın Soy: IXODES Anal oluk anusun arkasında Capitulum terminalde yerleşmiş, üstten bakıldığında görülür, Scutum var Capitulum ventralde yerleşmiş, üstten görülmez, Scutum yok Argasidae Ixodidae Basis capituli II. Palp segmenti Basis capituli II. Palp segmenti Anal oluk Anus Ağız organelleri uzun olanlar Soy: İxodes Sadece bu soyda anal oluk anüsü önden çevirir. Ayak çiftleri öne yakındır. Göz yoktur. Türkiye’de tek türü bulunur. Tür: İxodes ricinus Soy:Hyalomma Palplerin ikinci ekleminin boyu eninin 2 katıdır.Bacakları uzun yapılıdır (Şekil 3). Göz vardır. Bu soya bağlı 5 tür Türkiye’de bulunmaktadır. Tür: Hyalomma anatolicum anatolicum Tür: Hyalomma anatolicum excavatum Tür: Hyalomma detritum Tür: Hyalomma marginatum marginatum Tür: Hyalomma marginatum rufipes Tür: Hyalomma marginatum turanicum Tür: Hyalomma aegyptium Şekil 3. Hyalomma sp. (erkek) Soy: Amblyomma Bu soya bağlı türler Afrika keneleridir. Ağız organelleri çok uzundur. Scutum üzerinde renkli alanlar mevcuttur.Göz vardır. Bir tür Türkiye’de Suriye sınırında bir vakada bildirilmişse de, ülkemizde olmadığı kabul edilmekltedir. Ağız organelleri kısa olanlar Soy: Haemophysalis Palplerin ikinci eklemi bazis caputuliyi yanlardan aşar. Göz yoktur. Daha çok Sonbahar ve Kış aylarında görülür. Bu soya bağlı 4 tür Türkiye’de bulumaktadır Tür: Haemophysalis parva Tür: Haemophysalis sulcata Tür: Haemophysalis punctata Tür: Haemophysalis inermis Soy: Dermacentor Bazis caputuli ağız organellerini yanlardan aşmıştır. Göz vardır. Scutum üzeri gri, açık kahverengi ve beyaz renklerde nakışlıdır. Daha çok Sonbahar aylarında aktiftirler ve konak hayvanların koyruk uçların bulunurlar. Türkiye’de 2 türü yaygındır. Tür: Dermacentor marginatus Tür: Dermacentor niveus Soy: Boophilus Ağız organelleri çok kısa olup, coxa 1’de yarık yoktur. Göz vardır. Türkiye’de bir türü bulunur. Tür: Boophilus annulatus calcaratus Soy: Rhipicephalus Coxa 1’de derin bir yarık olmasıyla Boophilus türlerinden ayrılır.Göz vardır. Bu soya bağlı 3 tür Türkiye’de yaygındır. Tür: Rhipicephalus sanguineus Tür: Rhipicephalus bursa Tür: Rhipicephalus turanicus Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Keneler, insan ve hayvan hastalıklarının naklinde rol oynayan en önemli vektörlerdendir ve diğer artropod gruplarının aksine bir çok çok farklı yapıdaki enfeksiyöz etkenleri (bakteri, virus, parazit, mantar) taşıyabilme yeteneğine sahiptirler. Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi ve Keneler KKKA ile kenelerin ilişkisi ilk defa 1944-45 yıllarında Kırım’da hasat toplayan çiftçilere yardım eden askerlerde hastalığın oluşması ve etkenin kenelerden izole edilmesi sonucunda önem kazanmıştır. Ixodidae ve Argasidae ailesine bağlı 31 kene türünün virusun vektörü olabileceği bildirilmesine rağmen, bunların tümünün vektör potansiyeli gösterilememiştir. Kenenin tam anlamı ile vektör kabul edilebilmesi için, etken izolasyonu dışında, kenenin virusu duyarlı hayvanlara aktarabilme ve viremik hayvanlardan alabilme yeteneğinin de olması gerekmektedir. Bu kriterler yukarıda bildirilen 29 türden sadece bazılarında gözlenebilmiştir. Bunun yanında bazı türler virusu hem transovarial hem de transtadial olarak taşırken bazıları sadece transtadial olarak taşıyabilmektedir. Günümüzde hastalığın başlıca vektörlerinin Hyalomma marginatum marginatum, H.m.rufipes ve H.anatolicum anatolicum olduğu kabul edilmektedir. Ancak, Hyalomma türlerinin olmadığı bazı ülkelerde etkenin Ixodes ricinus, Dermacentor spp., Rhipicephalus spp. ve Boophilus annulatus gibi kenelerden izole edilmiş olması, diğer kenelerin de vektörlük potansiyelinin düşünülmesi gerektiğini göstermektedir. H.a.anatolicum ve H.m.marginatum genellikle iki konutlu gelişim gösterirler. H.a.anatolicum’un, gerek larva ve nimfleri, gerekse erişkinleri genellikle evcil ruminantları (özellikle sığırları) tercih etmesine karşı, H.m.marginatumun’un genç gelişme dönemleri (larva ve nimf) çoğunlukla küçük hayvanları (tavşan, kirpi, kanatlılar, fare, yabani memeliler) ve az olarak da büyük memeliler ve insanı tercih etmekte, erişkinleri ise ağırlıklı olarak evcil memeliler (sığır, at, koun, keçi, köpek) ve az olarak da küçük memeliler (tavşan, kirpi) ile insanı tercih etmektedir (Şekil 4). Göç eden kuşlar bu kenenin bölgeler arasında yayılışından büyük ölçüde sorumludur. H.marginatum, Güney Avrupa, Kuzey Afrika, Anadolu, Kafkaslar ve Eski Sovyet Cumhuriyet’lerini içine alan geniş bir yayılış alanına sahiptir. Bu keneler Şubat ile Aralık ayları arasında hayvanlar üzerinde görülebilse de, erişkinler Mart-Ağustos, larva ve nimfler ise Haziran-Kasım dönemlerinde aktif olarak kan emerler. Kışı, genellikle doymuş nimf veya aç erişkin şeklinde, ahırlardaki duvar çatlaklarında veya meralardaki (yarı-ormanlık alanlarda) kemirici yuvaları, toprak içinde veya ağaç kovuklarında geçirirler. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Şekil 4. Hyalomma m.marginatum’un yaşam döngüsü. (Konak hayvanların büyüklükleri kenenin tercih sırasına göre orantılanmıştır). Kenelerle Mücadele Günümüze kadar kullanılan hiç bir mücadele yöntemi (bir kaç sınırlı alan hariç), tam bir kene eradikasyonu sağlayamamıştır. Hali hazırda kene eradikasyonunun neredeyse olanaksız olduğu kabul edilmektedir. Yapılan çalışmalar 2 temele dayanmaktadır: I. Kenelerle nakledilen hastalıkların ortadan kaldırılması veya azaltılması (aşı çalışmaları vs) II. İnsan ve hayvanlardan kan emen kenelerin sayısını düşük maliyetlerle kabul edilebilir sınırlara indirilmesi a. Akarisid kullanımı Kenelerle mücadele genellikle konak hayvanların ve çevrenin düzenli aralıklarla akarisid ilaçlarla ilaçlanması esasına dayanmaktadır. Bu konu üzerinde çok uzun yıllar boyunca durulmuş olmasına rağmen, bir türlü istenen düzeyde başarı sağlanamamıştır. Her ne kadar akarisid kullanımı gerekli olsa da, bu oldukça zahmetli ve masraflıdır. Kaldı ki, büyük çapta programlı uygulamaların yapılması oldukça zordur. Akarisid ile kene konrolünün başlıca 7 zorluğu vardır 1. Kenelerin yoğun biçimde tarım ve orman alanları içinde yayılmış olması, çevreye zarar verecek düzeyde akarisid kullanımını gerektirmektedir. 2. Akarisilerin kenelerin konakları üzerinde tutundukları bölgelere ulaşabilmesi ancak konağın tüm vüudunun yıkanmasını gerektirmektedir 3. Konak üzerinde bulunmadıkları süre içinde keneler akarisid ilaçların ulaşamayacağı yerlerde saklanmaktadır. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com 4. Kenelerin yüksek orandaki üreme yeteneği (3000-7000 yumurta) ilaçlamaların düzenli bir sıklıkta yapılmasını gerektirmktedir. 5. Kenelerin uygun olmayan çevre koşullarında çok uzun süreler boyunca canlı kalabilmeleri. 6. Kenelerin konak seçiminde çok alternatifinin olması 7. Akarisid direncinin oluşması b- Kenelerin yaşam alanlarının değişrtirilmesi 1- Herbisidal ilaç kullanımı 2- Arazi yakma 3- Arazinin sürülmesi 4- Kuru yaprak tabakasının hatta orman taban örtüsünün kaldırılması Ancak, bu gibi önlemlerin uygulanması sonucunda kene populasyonunda sağlanan azalma, kenelerin yok edilmesinden çok, konak hayvanların bu gibi elverişsiz hale gelmiş ortamlardan uzaklanmasına bağlanmaktadır c- Konak hayvanların ortadan kaldırılması Bu yöntem özellikle dar bölgelerde kısıtlı konak kullanan keneler için kullanılsa da (Amblyomma americanum’un eradikasyonu için belli bölgelerde geyik populasyonunu ortadan kaldırmak), bu yöntem çok miktarda konak alternatifi olan keneler için uygun değildir. d- Biyolojik kontrol Kenelerin doğal düşmanlarının ortama salınması üzerinde çalışmalar olsa da, çok pratik değeri yoktur e-Kendi kendini ilaçlama Bu yöntem özellikle yaban hayvanları üzerindeki keneleri de etkilediğinden oldukça umut vericidir. Hayvanların ilgisini çekecek çeşitli obejelerin (yemlik, içinde yem bulunan plastik boru, ilaçlı pamuk) üzerine uzun etkili akarisid salınımını sağlayan düzenekler kurularak hayvanların kendi kendilerini ilaçlaması sağlanmaktadır. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com

http://www.biyologlar.com/keneler-hakkinda-bilgi

BİYOTEKNOLOJİK GELİŞMELER

BİYOTEKNOLOJİK GELİŞMELER

Bu makale iki bölümden oluşmuştur. Birinci bölümünde, biyoteknoloji ile değişen dünya düzeninde olası devrimsel gelişmeler ve söz konusu gelişmelerin eğitim bilimleri açısından öngörülen doğurgusu ele alınmıştır.

http://www.biyologlar.com/biyoteknolojik-gelismeler

OLİMPOS - BEYDAĞLARI SAHİL MİLLİ PARKI

OLİMPOS - BEYDAĞLARI SAHİL MİLLİ PARKI

İli : ANTALYA Adı : OLİMPOS - BEYDAĞLARI SAHİL MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1972 Alanı : 34.425 ha. Konumu : Akdeniz Bölgesi’nde, Antalya ili sınırları içerisinde yer almaktadır. Ulaşım : Antalya-Kemer-Kumluca devlet karayolu ile ulaşılır. Kaynak Değerleri :           Batı Toroslar’ın genç dağlar kuşağını içine alan yörenin jeolojik yapısı, genellikle kalker ve serpantin kayaçlarından meydana gelir. Akdeniz Bölgesi’nin bütün ekolojik şartlarına sahip sahada, bitki örtüsü deniz kıyısında fıstık çamları ile başlar. Yükseldikçe kızılçam, karaçam ve 1000 m’nin üstünde sedir ağaçları görülür. Park sınırları içinde bine yakın bitki türü ve bunların içinde de 21 endemik türün bulunuşu, milli parkın tür yönünden çeşitliliğini göstermektedir. Alanda ayı, dağkeçisi, yaban domuzu, tilki, çakal, kurt, sansar ile çeşitli kuş ve balık türleri yaban hayatının bireyleridir.           Antik çağlarda Likya olarak bilinen bölgenin doğusunda yer alan milli park, tarih öncesi dönemlerden itibaren iskan bölgesi olmuştur. Sahilin kuzeyindeki Beldibi Mağarası’ndaki buluntular bunu ispatlamaktadır. Milli parkın en önemli yerleşim yerleri; M.Ö. VII. yüzyılda Rodos Kolonisi olarak kurulan Phaselis (Tekirova) ve Olympos şehirleridir. Ayrıca Kemer yakınlarında Idyros, Adrasan Limanı ve Gagai diğer tarihi yerleşimlerdir.           Olympos’un birkaç kilometre batısındaki dağlık arazide kalker ve serpantin formasyonları kontağındaki çatlaklardan çıkan ve “Likya’ nın sönmeyen ateşi” diye adlandırılan doğalgaz, yüzyıllardır yanmakta ve Bellerophentes mitosuna Chimaira (Yanar Taş) adıyla geçerek yöreye mitolojik değer kazandırmaktadır.           Akdeniz Bölgesi iklim şartlarına sahip alanda yılın 7-8 ayında her türlü deniz sporları, piknik, kamp, yürüyüş yapılabilir ve arkeolojik alanlar gezilebilir. Mevcut Hizmetler : Milli parktan; her türlü deniz sporları, piknik, çadırlı kamp, yürüyüş, arkeolojik alanlar gezilerek yararlanılabilir. Kındılçeşme günübirlik kamp alanı ile Büyükçaltıcak , Küçükçaltıcak, Topçam günübirlik alanlarından faydalanılabilir. Konaklama : Milli park içinde otel, motel ve kamp alanları vardır. Milli parkta, yaban keçisi(capra aegagrus), şah kartal (aquila heliaca), vaşak (felis lynx),kurt gibi sayıları her geçen gün azalan önemli türler barınmakta ve üremektedirler. Türkiye’de bulunan 456 kuş türünün 72 adedi milli parkta görülmektedir. 0-2365 m yükselti farklılığı ve değişik bakı özelliği ile zengin biyolojik çeşitliliğe sahip milli parkta, akdeniz iklim tipinin bitki topluluklarını sergileyen orman ve maki örtüsü içerisinde sakız ağacı(pistasia terebinthus), yabani zeytin(olea oleaster), sandal(arbutus andrache), keçiboynuzu(ceretonia ciliqua), defne(laurus nobilis), tespih(styrax officinalis) vb 865 bitki türü tespit edilmiş olup , 25 adedi bölge endemiği olup sadece bu bölgede yetişmektedir. bunların toplam tür sayısına oranı (%3’tür). 154 (%18) adedi türkiye endemiği olarak tanımlanmıştır. Parkın denize bakan kısımlarında kızılçam ve maki formasyonundan oluşan bir kombinasyon aniden yükselen dağlarla birlikte vahşi bir görüntü sağlamaktadır.  http://www.milliparklar.gov.tr VİDEO GALERİ   http://www.milliparklar.gov.tr FOTO GALERİ

http://www.biyologlar.com/olimpos-beydaglari-sahil-milli-parki

Satış Pazarlama Temsilcisi - Biyolog

Satış Pazarlama Temsilcisi - Biyolog

Medisa Dış Ticaret ve Pazarlama Limited Şirketi, 1995 yılında kurulmuştur, 21 personele sahiptir ve merkezi İstanbul Koşuyolu'ndadır. Şirket; oftalmoloji, genetik ve laboratuvar cihazlarının satışı ve servisi konularında faaliyet göstermekte olup başta Canon ve Leica olmak üzere çok sayıda tanınmış firmayı Türkiye’de başarıyla temsil etmektedir.    •Üniversitelerin biyoloji ve ilgili bölümlerinden mezun,•Analitik becerileri gelişmiş, iletişim yönü güçlü,•Enerjisi yüksek ve pozitif yaklaşıma sahip, kişisel gelişimine önem veren,•Pazarlama faaliyetlerinin planlanması ve uygulanması,•Satış arttırıcı pazarlama teknikleri belirlemek ve organizasyonları yürütmek,•Yurtiçi müşterilerin takibini yürütmek,•Erkek adaylar için askerlik görevini tamamlamış,•Türkiye içerisinde seyahat engeli bulunmayan,•Aktif olarak araç kullanabilen,•Yabancı dil (tercih sebebidir) (İngilizce, Almanca vb) bilen,Satış ve pazarlama temsilcisi alınacaktır.   İŞ TANIMI Firmamız Laboratuvar Ürün Gruplarının;    •İlgili ürünlerin satış ve tanıtımlarını yapmak,•Sistemler hakkında müşterilere kullanıcı eğitimi vermek•Düzenli ve planlı bir şekilde müşteri ziyaretlerinde bulunmak, müşteri portföyünü genişletmek•Fuar ve kongrelerde yer almak, ürün tanıtımları yapmakAday Kriterleri Tecrübe:Tecrübeli ya da tecrübesiz adaylarAskerlik Durumu:YapıldıEğitim Seviyesi:Üniversite(Öğrenci), Üniversite(Mezun), Yüksek Lisans(Öğrenci), Yüksek Lisans(Mezun), Doktora(Öğrenci), Doktora(Mezun)Cinsiyet:ErkekAYRINTILAR VE MÜRACAAT İÇİN KARİYER.NET

http://www.biyologlar.com/satis-pazarlama-temsilcisi-biyolog

Botaniğin Tarihçesi

Bugünkü sistematik botanik adına yaşanan en büyük ilerlemeler, 20. yüzyılın ikinci yarısında meydana gelmiştir. O dönemlerin kötü koşulları ve maddi sıkıntılarına rağmen, dünyanın bir çok yerindeki çok sayıda flora yazarı, önemli çalışmalar başlatmış ve bu konuda büyük adımlar atmışlardır. Dünya tarihinde, bilinen ilk Flora yayınları, küçük bir alanda yetişen bitkilerin isim listesinden bile daha dar kapsamlıydı. Bugün ise, en iyi ve modern çalışmalar içerik olarak sub-monografiktir. 1950 ve 1960’lı yıllarda G.B. Asya’nın çeşitli bölgelerinde birkaç Flora projesi başlatılmış, bu çalışmaların durumu ve ilerleyişi devamlı olarak takip edilmiş ve bölgeler tekrar tekrar incelenmiştir. Bu araştırmalar, Floristik bir çalışmadan elde edilecek bilgilerin geliştirilmesi ve üzerine yeni bilgilerin eklenmesi için yerel botanikçilere ihtiyaç duyulduğunu göstermiştir. Çünkü bir bölgenin floristik açıdan tam olarak ortaya konması çalışmaların sürekliliğine bağlıdır. Bu çok uzun bir zaman alabilir. Devamlılığı olmayan ve kısa süreli çalışmalarla bir bölgeye ait sağlıklı bir floristik tanımlama yapılamaz, dolayısıyla tam olarak ortaya konmuş bir çalışma, o bölgede sürekli araştırmalarda bulunan yerel botanikçilerin varlığına bağlıdır. Botaniğin çok geniş bir bilim dalı olduğu ve bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiği düşünülürse, Floristik çalışmalar, botaniğin ne tamamı olarak ne de botanik bilimi içinde küçük bir ayrıntı olarak ele alınmalıdır. Aslında bu çalışmalar, botaniğin vazgeçilmez bir parçası şeklinde düşünülmelidir. İLK FLORALAR GüneybBatı Asya’nın bugünkü durumu hakkında konuşmaya başlamadan önce, konuşulması gereken diğer bir nokta ise, Flora terimi ile temsil edilmiş olsun yada olmasın, genel Flora yazımının kökeni ve bilinen en eski Flora çalışmalarının durumu olacaktır. En eski Floristik çalışmalar hakkında bilgi edinmek, bu çalışmaları bugün için ortaya koymak, oldukça zor bir iştir. Konuyla ilgili bilinen en eski kayıtlar, 16. yüzyılın ikinci yarısına aittir. O dönemde bilimsel bir Flora çalışması diye nitelendirilebilecek uğraşılar, sınırları belli bir bölgedeki bir veya birkaç çeşit bitki türü hakkında yazılmış bir botanik rehberi olmaktan daha ileri gidememiştir. Bu bilgilere ise, Deutchman Corolus Clusinius’un o tarihlerde yapmış olduğu çalışmalardan elde edilmiştir. Clusinus’un yazdığı iki eserden ilki, 1567 yılında İspanya ve Portekiz’e ilk Flora çalışmalarıdır ve bu ülkelere 1563, 1565 yıllarında yaptığı kısa seyahatleri sonucu ortaya çıkmıştır. Diğer eseri ise 1583 de yayınlanmış Avusturya ve Macaristan bölgelerinin çevrelerine ait olan Flora çalışmalarını içermektedir. Bu yayında sadece doğal olarak yetişen türlerden bahsedilmemiş, aynı zamanda Tulipa, Lilum, Fritillaria gibi ornomentallerden hatta Amerika kökenli Solanum ve Mirabilis gibi birkaç türden daha bahsedilmiştir. Yapılan çalışmalarda, tam ve kesin lokalite bildirimi ve diskripsiyon hatalarını önlemek amacıyla Clisinus, Floristik çalışmalara bir standart getirmeye çalışmış ve bunun için uzun yıllar uğraş vermiştir. Stafleu(1967) Clusinus’un bu çalışmalarının dikkate değer ve takdir edilir cinsten olduğunu aktarmıştır. Clusinus, bu iki eserinde de Flora terimini ne başlık ne de başka bir şekilde kullanmıştır. Ama bu çalışmalar, kökeni 500 yıl önceye dayanan Flora yazımının başlangıcı ve menşeidir. Aynı zamanda ise bilimsel birer Flora çalışması olduklarına kuşku yoktur. Daha önce dediğimiz gibi, bilinen en eski Botanik rehberinin ve Floristik çalışmaların tespit edilip ortaya konması çok zordur. Aynı şekilde eserlerinde Flora terimini ilk kimin kullandığı da bilinmesi zor olan bir diğer konudur. 1647 yılında Flora Dannica adlı eseri yayınlanan Simon Pauli’nin Flora terimini ilk kullanan botanikçi olduğu ileri sürülmektedir. Bundan sonra ise İsveçli ünlü tabiat bilgini olan Karl Von Linneaus zamanına kadar Flora terimi ile temsil edilen pek çok eser yayınlanmıştır. Almanya’nın Jena bölgesi için yayınlanmış olan, Ruppius’un yazdığı Flora Jenesis (1718), ayrıca Bryne’nin yazdığı Flora Capensis (1724-G. Afrika) bunlara örnek olarak verilebilir. Flora Capensis tam bir Floristik çalışmadan ziyade bitki koleksiyonu şeklinde hazırlanmıştır. Bunların dışında, gerçek Floristik çalışmaları içeren modern botaniğin bir çok bölümüne ait ilk çalışmaları başlatan kişinin Linneaus olduğu bilinmektedir ve O, dönemin botanik üzerine çalışanları arasında en mükemmel olanıdır. 1737’de Linneaus’un yazdığı Flora Lapponica adlı eser, Flora yazımında bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Species Plantarum adlı eserinde nomenklatür kullanılmış ve türler binomial olarak adlandırılmıştır. İçeriği ise nispeten moderndir. Synonimler ve habitat detayları verilmiş ayrıca Cryptogamlardan da bahsedilmiştir. Belli bir alanda yayılış gösteren bitki topluluklarını ifade eden flora terimi ile Floristik çalışmalar sonucu oluşturulan eserleri ve kitapları ifade eden Flora terimi arasında bir ayırım yapmak istenirse, durumu aydınlığa kavuşturmak açısından, yayınlanan kitaplar ve eserler için “F” harfi, bitki topluluklarını ifade içinde “f” kullanılmalıdır. Böyle bir düzenleme yapıldığında aradaki farkı ayırt etme bakımından bu durum günümüz botanikçilerine oldukça faydalı olacaktır. Flora kelimesi “Çiçeklerin Romalı Tanrıçası (Roman Goddes of Flowers)” adından türemiştir. İlk botanikçiler doğal ve kültür bitkileri arasında, bugün yapıldığı gibi bir ayırıma gitmemişler ve bitkilerin tamamını göz önüne almışlardır. Onlara göre bu iki bitki gurubu, birbirlerinin ayrılmaz birer parçasıydı. Thornton’un yazdığı Floranın Mabedi (The Temple of The Flora ) adlı eser çok sonra post-Linneaus’un en güzel örneklerinden biri olmuştur (Linneaus’a ait olan Sexual Sistem’in yeni örneklerinin resmedildiği levhalar). Linneaus hayatayken ve daha sonraki dönemlerde Floristik çalışma, eser yazımı ve yayınlanmasında önemli ölçüde artış olmuştur. Britanya’da gerçekleştirilen ilk Floristik çalışmalar ve yine Avrupa’da yapılan en eski ve temel bir çok çalışmanın kökeni de bu döneme dayanmaktadır. Britanya Florasının kökeni 200 yıl önceye yada daha eskilere dayanmaktadır. Bu 200 yıl boyunca daha önce yapılmış veya şuan yapılmakta olan bir çok çalışma vardır. Çalışmalar devam etmektedir ve bulunan her yeni bilgi eskilere eklenmektedir ve şu durumda son söz hala söylenmemiştir. Her ne kadar, geçmişten günümüze kadar yapılmış ve yayınlanmış olan Floristik çalışmaları düzenleyip sınıflamak ve bir sıraya sokmak taksonomik açıdan zor bir durum ortaya çıkarsa da (bu çalışmaların sırası ve düzeni yavaş yavaş birbirine karışmaktadır.) bu konuda 3 ana ve esas dönem kabul etmek gerekir. Bunlar Linneaus öncesi dönem, Linneaus’un yaşadığı dönem (Victorian dönemi 1850’lerden yüzyılın sonuna kadar olan dönemi içerir.) ve şuan ki Floristik dönem( içinde bulunduğumuz yüzyılın ortalarından bugüne kadar olan süreyi kapsamaktadır). Özellikle bu dönemde G. B. Asya’da oldukça modern düzeyde bir çok Floristik çalışma gerçekleştirilmiştir. VICTORIAN DÖNEMİ 19. yüzyıla ve Victorian dönemine baktığımızda o dönemde pek çok Floristik çalışma yapıldığını ve yayınlandığını görmekteyiz. Bu çalışmalar genel olarak, karşılaştırmalı morfoloji, bugün olduğu gibi bir nebze nomenklatür, tipifikaston, örneklerin sitasyonu, ekoloji ve sitoloji göz önüne alınarak oluşturulmuştur. George Bentham dönemin ünlü ve büyük bir botanikçisi ve matatikçisiydi. Bentham, (1861) Flora Honkongensis ve 7 ciltlik Flora Australiensis (1863-780) eserlerinin yazarıdır. Bentham bu iki eseriyle, daha sonra yapılan tüm Floristik çalışmaları özellikle de Kew’un yayınladıklarını bir standarda sokmuştur. Bentham (1874) Flora yazımı hakkında kendi dönemiyle ilgili olduğu kadar günümüzde de hala etkili olan çeşitli açıklama ve yorumlar yapmıştır. Ona göre Flora yazımının prensipleri; “belli bir alandan alınan herhangi bir bitkinin teşhisini kullanıcıya mümkün olduğunca kolaylaştırmaktır.” Ve yeni başlayan bir kimse örnekler hakkında uzun diskripsiyonlar düzenleyebilir, fakat bir tür hakkında kısa bir diskripsiyon hazırlarken, bitkinin ayırt edici ve tanımlayıcı özelliklerini ortaya koyarken karakter seçimini tam ve yerinde yapması gerekir. Bunun için de kişinin tam ve mükemmel bir metodolojik seviyeye, incelediği bitki gurubu hakkında geniş bir bilgi birikimine sahip olması gerekir.” Yani uzun bir diskripsiyon hazırlamak daha kolaydır. Diskiripsiyonlar basitleşebilir fakat eksiksiz ve doğru olmalıdır. Bentham günümüzün diskripsiyonları hakkında ne düşünürdü bilemiyorum ama (kesin olan şu ki; bizim diskripsiyonlarımız daha uzun.) onun yaptığı tüm çalışmalarda diskiripsiyonların yüksek standartlarda olduğundan kuşku yoktur. Bentham çalışmalarının çoğunu tek başına bazen de Hooker ile yapardı. Özellikle Genera Plantarum yazılırken (1862-83). Bu çalışmanın da yine büyük bir bölümünü Bentham hazırlamıştır. 80 yaşının üzerindeyken bile, işine gösterdiği hırsın günümüze dek gelen hikayesi, botaniğe yeni yaklaşımlar ve katkılar sağlamıştır. “Orchidae’ler üzerine bir yıldan fazla, yoğun ve aralıksız süren çalışmaların ardından (Genera Plantarum için) bir cumartesi öğleden sonra, sıkıntılı bir şekilde ve zorluklar içinde yaptığı revizyon çalışmalarında bir sonuca ulaşmıştı; Bu işler sırasında hiç durmaksızın otsu bitkileri tanımaya ve tanımlamaya çalışmış ve hala çok zor olan bu görevi uzun yıllar üstlenmiştir. Bu çalışma Bentham’ın en son ve neredeyse en büyük işi olmuş, aynı şekilde başlangıçta kendisine materyal sağlayan ve çalışma süresince yardımcı olan insanları çok rahat ve kolay bir şekilde idare etmiş ve zamanı çok iyi kullanmıştır.” Kew; Boissier zamanında da şimdi olduğu gibi dünyanın en büyük taksonomi araştırma merkezlerinden biriydi. Fakat Geneva’da Edmond Boissier, G. B. Asya’da ilerleyen botanik biliminin sonuçlarına bağlı olarak başlatılan bir çalışmaya (Flora orientalis) katılmıştı; Artık dev bir anıt haline gelmiş olan Flora Orientalis’e ait olan birinci cilt 1867’de 5. ve sonuncu cilt ise 1884’de yayınlanmıştır. Boissier’in ölümünden sonra, suplamenteri olan 6. cilt ise 1888’de yayınlanmıştır. Boissier yaşadığı süre içinde 6000 yeni tür tanımlamıştır (Burdet, 1985). Bu 6000 türün çoğunu yine Flora Orientalis çalışmaları sırasında ortaya koymuştur. Tanımladığı türlerin bugün bile geçerliliğini koruyor olması, onun bu büyük botanik zekasına yapılmış bir övgüdür. Bir konuda tüm insan aktivitelerinde olduğu gibi eğer bir gelişme kaydediliyor ise önemli olan onun öncesinin ve sonrasının biliniyor olmasıdır. Yani nereden gelip nereye gittiğinin biliniyor olması gerekir. Bu durumu politik ekonomi, motorlu arabalar, çamaşır makineleri ve futbolda da görebiliriz. Bu genellemeyi sistematik botanik içinde yapabiliriz. Linneaus, De Candolle, Bentham, Boissier ve Hooker’ın bıraktığı bu büyük ve sağlam mirası, varisleri devralacaklar ve geliştireceklerdir. Bugün bu düşünüldüğü gibi olmuştur. Çünkü günümüzde onların bıraktığı bu temeli geliştirmeye çalışan botanikçiler vardır. G. B. Asya ile ilgili olarak tüm flora (küçük “f” ile) çalışanları, boissier’in Flora Orietalis’i oluşturduğu böyle geniş ve kısmen doğal bir alanda çalıştıkları için şanslı sayılırlar. Yani bu çalışma tam doğru olan ve azımsanamaz bir çalışmadır. Flora Orintalis örnekleri Geneva’da bulunmakta ve çok iyi korunup saklanmaktadır. G. B. Asya’daki Floristik çalışmalarda da bir çok modern Flora çalışmasında olduğu gibi taksonomik kavramlara uygunluk oldukça üst düzeydedir. Bundan dolayı G. B. Asya Boissier’e çok şey borçludur. O bu konuda gerçekten büyük bir devdir. GÜNEY BATI ASYA FLORASININ BUGÜNKÜ DURUMU Eğer 3. Flora dönemi dediğimiz devreye bakacak olursak aslında bugün hakkında konuşuyor oluruz ve aynı zamanda bugün için belli bir çizgiye gelmiş olduğumuzu görürüz. Muhtemelen bu doğrudur çünkü, sözünü ettiğimiz bu 3 dönemin Floristik çalışmaları göz önüne alınırsa 20. yüzyılın 2. yarısına rastlayan periyotta çok büyük gelişmeler ve en azından çok sayıda yayın üretilmiştir. Dünyanın hemen her yerinde inanılmaz sayılarda Flora projesi uygulamaya konulmuştur (Avrupa’da, Afrika’da ve yeni dünyada). Eğer önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde hala çevrede botanikçi var olursa, öyle sanıyorum ki 20. yüzyıldaki bitki sistematiği adına yaşanan tüm gelişmelerde göz önüne alınırsa, botanik tarihçilerinin dikkatini en çok günümüz Flora yazım aktiviteleri çekecektir. Bu projelerden birkaç tanesi çok büyük olarak tasarlanmıştı ve hala bu derecede büyük Flora projeleri tasarlanmaktadır. 30 veya daha uzun yılar alan Flora SSCB 1964’de tamamlanmış ve bu çalışmada 17000’den fazla bitki türünden bahsedilmiştir. Bu 17000 türün yaklaşık %10’u yani 1700 tanesi ise tamamen yeni tür olarak bilim dünyasına tanıtılmıştır( 19?7 Shetler). Büyük Çin Florası (Flora Republicae popularis Sinicae) çalışmalarında 28000 vasküler bitkinin incelendiği bilinmektedir. Bu çalışama için 200 Çinli botanikçiye ihtiyaç duyulmuştur. Bunun nedeni ise ilk cildin bir an önce 1959’da çıkartılmak istenmesidir. Bu çalışma yüzyılın sonlarına doğru 80 cilt olarak tamamlanmıştır. Bu iki devasal projenin de (Çin ve SSCB) komünist-sosyalist yönetimlerce desteklendiği gerçeği de oldukça ilginçtir. Aynı dönemlerde dünyanın diğer pek çok yerindeki benzer Flora projeleri ile karşılaştırılacak olursa, diğerleri sürekli finansal sıkıntılar çekmişler ve kaynak arayışı içine girmişlerdir. Çok ilginçtir ki o dönemde dünyanın çok zengin iki ülkesi olan Amerika ve Suudi Arabistan’da böyle bir Flora çalışması yapılmamıştır. Doğu ile Batı arasında ilginç bir karşılaştırma; “bir insanı aya göndermek” yada “yeni petrol kaynakları bulup milyarlar kazanmak” dururken neden bitkileri anlamak için para harcasınlar ki? Şimdi oldukça ilginç ve önemli olan G.B. Asya Florasının bugünkü durumuna yeniden dönüyoruz. Kısaca ele alacağımız üç çalışma var. Türkiye Florası, İran Florası, Pakistan Florası. Bence neresi olursa olsun, herhangi bir yerin florasının kökenin araştırmak oldukça ilginç bir konudur. Bu çok özel olan üç bölgenin tamamı, buralardaki Floristik çalışmaları başlatan ve ilerleten birkaç kişiye çok şey borçludur (ne bir hükümete, ne bir enstitüye, nede bir tavsiye komitesine). Peter Davis, Karl Heinz Rechinger ve Ralph Steward isimleri şu an Türkiye İran ve Pakistan Floralarıyla eş anlamlı ve özdeş hale gelmişlerdir. Aynı şekilde Komarov ismi de SSCB Florası ile (hatta bu çalışma onun ölümünden sonra tamamlanmış olsa bile) eş anlamlı tutlmaktadır; babası Mouterde ise Nouvelle Flore du Libani et de la Syrie Florası ile özdeşleşmiştir. Peter Davis bir zamanlar şöyle demişti, “Kişisel ve iyimser bir görüş olarak düşündüğüm Türkiye Florasının yazımı fikri tesadüfi bir şekilde, bende büyük bir ilgi uyandırmıştır.” Peter Davis 20 yaşındayken, yüzyılın başlarında daha önce Boissier’in gelip inceleme yaptığı Batı Türkiye Dağlarını, botaniksel anlamda incelemiş ve örnekler toplamıştır(1938). Daha sonraki ilk Türkiye seyahatinde, ülkenin bitki örtüsünden ve vejetasyonundan dolayı büyülenmiştir. Savaştan sonra Davis, Edinburg’da derece almış, bir çok madalya hak etmiş ve üniversiteye konuşmacı olarak atanmıştır(1950). Ardından yakın bir zamanda Türkiye’ye yapacağı 10 büyük bitki toplama seyahatlerinin ilkini gerçekleştirmiştir; yaklaşık 27.000 hatta bunun 3-5 katı kadar örnek toplamıştır(Davis & Hedge 1975). Bu keşif seyahatlerinin bir kısmı oldukça uzun sürmüştür. Hedge de onunla birlikte yaklaşık 7 ay süren bir geziye katılmıştır. 1950’lerden sonra uygun ve iyi durumda olan tüm herbaryum materyalleri gerçekçi bir Flora yazımı için bir araya getirilmiştir. Bunun dışında Dr. A. Huber Moarth ise Türkiye‘ye düzenlemiş olduğu çeşitli seyahatler sonucu Davis’in yaptığı çalışmalardan bağımsız olarak Edinburg ve Basal’da Türkiye Florası üzerine çalışmalarda bulunmaktaydı. 1961’de Davis, Endüstriyel ve Bilimsel Araştırma Departmanından aldığı personel yardımı ile küçük bir takım kurmuştur. Bu personeller Edinburg ve Royal Botanic Garden’de yetişmiş full-time çalışma asistanlarıydı. Davis bu çalışmaları sırasında Royal Botanic Garden ve hükümetin bu konu ile ilgili departmanları arasında kurulan koordinasyon sonucu üst düzeyde desteklenmiştir. Bu yardımlar ve destekler, ancak Türkiye Florası’nın çok hızlı çalışılması ve işlerin planlandığı şekilde gitmesi durumunda devam edecekti. Proje tamamlanana kadar karşılıklı bu olumlu ilişkiler ve işler planlandığı şekilde devam etmiştir. Türkiye Florasının ilk cildi 1965 yılında Edinburg’da basılmıştır. Son cilt olan 9. cilt ise 1985’de, ayrıca ek cilt olan 10. cilt 1988’de yayınlanmıştır(Türkiye Florası üzerine devam eden çalışmalar sonucu 2000 yılında 11. cilt basılmıştır). 10. cilt Davis tarafından 2 araştırma asistanı ile birlikte (Robert Mill & Kit Tan) çok geniş bir şekilde hazırlanarak yazılmıştır. Net istatistiklere göre 20 yıllık bir periyotta tamamlanmış olan ilk 9 ciltte 8800 tür üzerinde inceleme yapılmıştır. Yani bu, her yıl 400’ün üzerinde türün incelenmesi anlamına gelmektedir. Boissier’in yazmış olduğu Flora Orientalis, Türkiye Florası oluşturulurken temel kaynak olarak kullanılmıştır. Flora of Turkey ve Flora Iranica gibi birer çalışma yapmak oldukça yerinde ve orijinal araştırma olmuştur. Dr. Mill son zamanlarda Türkiye’de 1332 tür tanımlamıştır. Bu süreç 1945’den bugüne kadar olan süreyi kapsamaktadır. Bu sayı toplam tür sayısının %15.5’ini karşılamaktadır. Ayrıca sonradan meydana gelen değişiklikler ve sinonim olan (yaklaşık 150 tane) türlerde göz önüne alınırsa yüzde dilim hala %13.5 gibi yüksek bir orana sahiptir. Endemizm durumu ise ayrıca yüksek bir orana sahiptir. Şu ana kadar Türkiye Florasının kökeni hakkında pek çok şey söyledik. Tabi ki çalışmaların tam ve doğru biçimde tamamlanması oldukça metronomik bir işlemi kapsamaktadır. Türkiye Florasının bugünkü durumu nasıl acaba? Çalışmalar süresince bu kadar sıkıntı çekmeye ve para harcamaya değer miydi? Şu an Türkiye Florası hakkında 25 yıl önce bildiğimizden çok daha fazlasını biliyoruz. Bu da çok önemli bir sonuçtur. Diğer bir sonuç ise şuan Türkiye’deki her üniversitede işin ehli olan bir çok botanikçi vardır. Bu botanikçiler zamanında Türkiye Florası yazılırken ve bu konuda çalışmalar sürerken, üst düzeyde efor sarf eden ve yardımcı olan botanikçilerin öğrencileri ve eserleridir. 1950’li yıllarda Türkiye’de sistematik botanik çalışan kimse neredeyse yoktu. Türk botanikçilerin sayısı oldukça azdı. Türkiye Florası yazılırken genç Türk botanikçiler Edinburg’a gelmişler ve olanaklarından yararlanışlardır. Bu da onlara pek çok fayda sağlamıştır. Hala bu bağlantılar ve ilişkiler olumlu bir şekilde devam etmektedir. Şuan Türkiye’de bitki sistematiği çalışmaları hayattadır ve işler yolunda gitmektedir. Bu durum diğer alanlarda da sevindirici boyutlardadır. Yani orman botaniği, korumacılık, sitoloji, biyokimya, bitki sosyolojisi ve foto kimya. Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen botaniksel uzmanlık anlamında hala sağlam bir alt yapı oluşturulamamış ve maalesef laboratuarlarla ilişkili, kütüphane olanakları olan ve en önemlisi araştırmalarla desteklenen, bundan kaynak alan ulusal bir herbaryum hala kurulamamıştır. Bu türlü bir herbaryum dünyanın herhangi bir yerinde botanik araştırmalarının vazgeçilmez bir parçası olmalıdır. Hala tamamlanamamış olan Türkiye Florası hakkında bu kadar konuşmamızın ana nedeni tarihsel açıdan çok ilginç olması, aynı zamanda özellikle Flora yazımına ve genel olarak taksonomik botaniğe uygun bir çok yönünün olmasından kaynaklanmaktadır. Galiba bu konuda peşin hüküm gösteriyor ve duygusal davranıyorum, fakat bu Flora projesi, pek çok yönden modern ve bilimsel bir Flora projesinin nasıl olması gerektiğine çok güzel bir örnek olmuştur. Bu çalışma kolay kullanım özelliğinde, içerdiği türler hakkındaki gözlemleri aydınlatıcı ve ayırt edici olan özet bir çalışmadır. Daha da önemlisi tahmin edilen ve tasarlanan sürede tamamlanmıştır. Dünyanın diğer bir çok yerinde, şuan tamamlanmak üzere olan bir çok Flora çalışmasında, çok sayıda taksondan bahsedilmektedir. En kötü ihtimali göz önüne alırsak, Floralarda adı geçen ve bugün yaşayan bir çok takson, en fazla bizden birkaç nesil sonra belki de nesli tükenmiş olacaktır. Flora of Southern Africa ve Flora Malesia monografiktir. Fakat tam olarak gerçekçi çalışmalar sonucu oluşturulmamışlardır. Flora Tropical East Africa floristik çalışmaları (yaklaşık 40 yıl önce başlamıştır.), Flora Thailand çalışmaları bunlara birer örnektir. Son olarak, Hooker’ın ortaya koyduğu bir çalışma olan Flora of British India’nın yerini tamamlanmış haliyle ve Fascicle Flora of India adıyla anılan bir çalışma ne zaman alacak? Yani bu bölgelerin başlı başına, ayrıntılı ve gerçekçi çalışmalara ihtiyacı vardır. Prof. Dr. Rechinger, İran Florası hakkında yakın zamanda konuştuğu için bu konuda fazla bire şey söylemeyeceğim. Üzerinde durmak istediğim bir konuda şudur; Böyle geniş ve büyük bir proje nasıl oluyor da, bir kadın(karısı Wilhemine) ve bir erkek tarafından başlatılıp tamamlanabiliyor. Bu, üzerinde konuşulup düşünülmesi gereken bir noktadır. Flora Iranica’ya ait oldukça ince olan ilk fasikül 1963 yılında yazılmıştır. Bu çalışma zamanımıza ait tam ve doğru diğer çalışmalar içinde geliştirilmiştir. Yakın zamanda yayınlanmış olan Caryophyllaceae (no:163) familyası da benzer bir şekilde bir durum sergilemektedir. Bu familyada 450’nin üzerinde türden bahsedilmektedir ve bu muhtemelen tüm Floranın ¼’ünü oluşturmaktadır. Tanımlanan bu 450 tür, familya hakkındaki bilgilerimizin gelişmesine önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır; bazı cinsler yüksek oranda endemizm içermektedir. Örneğin Silene cinsinin yaklaşık %40’ı ile %60’ı endemiktir. Rechinger’in tarihsel özelliği göz önünde tutulursa, eğer Flora yayınlamayı yaklaşık 25 yıl önce bitirmiş olsaydı, şaşırtıcıdır ki O, Büyük İran Florası için ilk bitki toplama seyahatlerine 50 yaşının üzerindeyken (Rechinger 1989) başlamış olurdu. 50 yaşının ortalarındayken de aşağı yukarı 10.000 tür içeren bir Flora çalışmasına girişmiş olurdu. Elbetteki O, dünyanın bir çok yerindeki çok değerli bir çok botanikçiyle bağlantı ve yardımlaşma içindeydi. Daha 1990’da 8.000 üzerinde tür incelemiştir. Flora of Turkey üzerine yapılan bir eleştiride, bu çalışmanın çok yetersiz oluşuydu. Bu kesinlikle İran Florasının düzenlemesine yapılan bir eleştiri değildir; İran Florası fotoğraf, şekil ve grafiklerle desteklenmiş ve oldukça iyi bir şekilde ortaya konmuştur. Fakat bu arzu edilen ekler kitaplara konunca, fiyatlarda yukarı fırladı. Buna bağlı olarak korsan ve kopya kitaplar kullanılmaya başlandı. Avrupa’da sınırlı olarak basımı yapılan bilimsel yayınların fiyatlarının yüksek olması da yine üzücü bir gerçektir. Örneğin bir adet Flora of Turkey seti almak için £500 ödemeniz gerekir. Aynı şekilde Flora Iranica seti de benzer fiyatlardadır. İran Florası üzerinde duracağımız son bir nokta ise şudur; Genel botanik topluluğu (G.B.T.), usulen bu gerçeği taktir ettiğini göstermelidir. Boissier’in Flora Orientalis’inde olduğu gibi onun Flora çalışmalarının sınırları siyasi sınırlara dayanmaz. Daha çok bu sınırlar doğal olarak ayrılmış olan bölgelerle ilgilidir. Kaçınılmaz olan şudur ki harita üzerine bir çizik atsanız bu, yapay sınırlar yarattığınızın bir işaretidir. Söz konusu olan ve yayınlanan bu üç Floristik çalışmaların sonuncusuna ait yorumlar Pakistan Florası üzerine olacaktır. Pakistan Florası diğer ikisinden çok önemli ve büyük bir farklılık arz etmektedir. Bu çalışma Pakistan’ın kendi botanikçilerinin bir ürünüdür ve iki özerk editör tarafından yapılmıştır. Bu iki editörden ilki Karachi’de bulunan Prof. Ali diğeri ise Kuzey Kavalpindi’de yaşayan Prof. E. Nasır’dır. Büyük ve geniş familya tanımlamaları bu iki botanikçi tarafından hazırlanmışlardır. Yine sanatsal ve estetik çalışmalarda aynı şekildedir. Bu proje 1960’larda başlamış gözükse de (USA ziraat departmanı sermayesiyle) aslında başlangıcı daha eskilere dayanmaktadır. Dr. Steward, Ladak’da iken 1911 yıllarında yani 80 yıl önce bitki toplamaya başlamıştır(Steward 1982). Sonraki 50 yıl veya daha fazla yıldır O, botaniğin özüne inmiş, öğrencileri cesaretlendirmiş ve eğitmiştir. Bugün Pakistan’daki tüm yerleri dolaştı ve bitki topladı. Tüm bu seriler boyunca çeşitli yayınlar çıkardı. Bu yayınlar genelde değişik yerlerin Floraları hakkındaydı. O’nun bu aktiviteleri Pakistan florasının gerçek kökenini bulmaya yönelikti. 1972’de Keşmir ve Pakistan’daki vasküler bitkilerin izahlı bir katalogunu yayınladı. Son zamanlarda Labiatae familyasını kaleme alırken (Hedge 1991) edindiğim deneyimleri göz önüne tutarsak, bu çalışmanın ne kadar önemli, doğru ve tam bir iskelet çalışması olduğu ortaya çıkar. Maalesef bu çalışmanın küçük bir kısmı da kaybolmuştur. Ali bu katalog hakkında ilk defa şunları söylemiştir(1978). –“Biz bu Flora projesindeki ilk günlerde eserin müsveddesini oluşturmaya doğru ilerleme kaydettik ve bu katalog mütevazı çalışmalarımıza temel olmuştur. Flora of Pakistan’ın ortaya konması sırasında çalışmalara yardım edenlerin ve editörlerin karşılaştığı zorlukları hatırlamak çok önemli olacaktır. Onlar ne Edinburg’un sahip olduğu gibi bir bahçeye, ne herbaryum olanaklarına, ne de kütüphanelere sahiptiler. Tüm bunlara rağmen onlar Pakistan’da bulunan tip örnek sayısında küçükte olsa bir artış sağlamışlardır. Yinede parasal desteğin devamlılığı konusunda da çok sık ve tahmin edilemez oranlarda sıkıntı çekmişlerdir. Bu noktada çok eleştirmeden şunları söylemek yerinde olacaktır; sonraki fasiküller ilk çıkanlara nazaran daha iyi durumdaydı. Çünkü ilk çıkan fasiküllerde yeni taksonlar ve türler yaratmaya, tartışmalı olan, aslında informal incelenmesi daha iyi olacak varyasyonlara formal sıralama verilmesine bir eğilim vardı. Her ne kadar taxonomistlerin doğasında var olan yeni tür ve takson yaratma eğilimi oldukça üst düzeyde olsa da, onlar taxonomik cesaretlerini sergileme hissindeydiler - şahsi olarak - artık yok olamaya başlayan fedakar taxonomistler (hepimizin olması gerektiği gibi) biliyorlar ki yeni bir tür yaratmaktansa, bir türü indirgeyip synonim yapmak, botaniğe daha büyük katkılar sağlayacaktır. Fakat ben, Pakistan Florasının ilk bölümüne olan eleştirimin aynısını Türkiye ve İran Florasının ilk bölümlerine de yapmıştım. Bazen böyle durumlar tanımlama yaparken yetersiz materyal kullanımından kaynaklanmaktadır. Buna örnek olarak Türkiye Florasındaki Chenopodiaceae tanımları verilebilir ve bu tanımlar 1966’da 2. ciltte yayınlanmıştır. Fakat sonraki 35 yıl içinde materyal toplanarak diskripsiyonlara açıklık kazandırılması ve bunların birleştirilerek yeniden yazılmaya ihtiyaçları olmuştur. Her ne kadar Pakistan Florası hala tam olarak bitmemiş ve tanımlanmamış olsa da öyle sanıyorum ki Prof. Ali ve Nasır yaptıkları botaniksel sanat çalışmaları ve sayısız diskripsiyonu başarıyla oluşturdukları için samimi ve içten kutlamalara layık olmuşlardır. Flora of Pakistan çok iyi tanımlanmış bir flora kitabı ve çalışmasıdır. Son Sözler ve Kat Edilen Mesafe Bir bölgede yapılan ilk floristik çalışmalarla, yöre florasını tam olarak bitmiş düşünemeyiz. Bu araştırmaların tam olarak bitmiş sayılabilmesi, uzun sürekli ve kesintisiz çalışmaların varlığına bağlıdır. Yani herhangi bir alanda yapılacak birkaç arazi çalışması, söz konusu bölge florasını tam olarak ortaya koymak için yeterli sayılamaz. Britanya’daki floristik çalışmalar hakkında daha önce konuşmuştuk. Britanya florasının küçük ve büyük birçok bölgenin florasını içerdiğinden, çalışmaların 250 yıldan buyana sürdüğünden ve hala devam ettiğinden bahsetmiştik. Eğer G.B. Asya’da da 250 yıl boyunca etrafta hala botanikçilerin etkin bir şekilde çalışmaları şartıyla, belki o zaman bölge florası Britanya’nınki kadar iyi bilinen ve ortaya konmuş duruma gelecektir. Bölgesel flora çalışmaları ancak sınırlı oranda objektif olabilir ve sadece herbaryum materyalleri ile sağlanabilecek sınıflamaları içerebilir. Fakat bu herbaryum materyalleri azımsanmamalı ve yabana atılmamalıdır. Bu münasebetle yazarın daima, sınıflamaları oluştururken dürüst olması gerekir. Bu çok önemlidir. Örneğin, iki tür arasında farklılıklar tam olarak ortadaysa bu durumda Flora yazarının görevi, bu iki tür arasındaki ayırımı anlaşılır biçimde ortaya koymaktır. Pek çok flora yazarını kendini isteklerine düşkün ve bencil (yani onlar bunu yapıyorlar çünkü bu onların hoşuna gidiyor ve maalesef sadece kendileri için yazıyorlar) yada işinin ehli olan ve bilimsel düşünebilen botanikçiler olarak iki guruba ayırabiliriz. İdeal, mükemmel ve işinin ehli olan flora yazarları hazırladıkları anahtarları, diskripsiyonaları ve tanımlamaları oluştururken başkalarının da kullanacağını daima düşünür ve çalışmalarını buna göre yapar. Bazı flora yazarları ise anahtarlarını ve diskripsiyonalrını farkında olarak yada farkında olmayarak araştırmacıların kullanamayacağı tarzda oluşturur. Yani kullanıcı anahtardaki ayıt edici özelliklerle tam ve kesin bir sonuca ulaşamaz. Bu tip yazarlara örnek vermeyeceğim..! Yakın bir gelecekte yaklaşık olarak tüm G. B. Asya florası tamamlanacaktır. Dolayısıyla şu soruyu sormak yerinde olacaktır. “bundan sonra ne yapacağız ve nereye gideceğiz!” Şüphesiz ki, bitki ve onun çevresi hakkında yapılan arazi çalışmaları konusunda reel gelişmeler yaşanmaktadır. Bu gelişmeler ise kendi bölgelerinde, daha önce yapılan Floristik çalışmalardan elde edilen bilgiler ışığında, yerel botanikçiler tarafından devam ettirilmeli ve tamamlanmalıdır. İyi ve modern Flora çalışmalarını içeren sistematik botanik dalına aşırı önem verip botanik biliminin tamamı gibi düşünmek yanlış olacaktır. Bunun yerine bu sahayı botanik bilimi içinde genişçe bir alan olarak düşünmek gerekir. Daha önce dediğimiz gibi taxonomiyi küçük bir ayrıntı olarak görmekte yine doğru ve yerinde bir yaklaşım olmaz. Örneğin Pakistan Florası için Labiatae familyasının diskripsiyonlarını ve İran Florası için ise Chenopodiaceae diskripsiyonlarını hazırlarken tür “çiftlerinin” ayrımına gitmeyi gerektiren bir çok problemle karşılaştım. Yani birbirine çok yakın akraba olan veya henüz akrabalıkları kanıtlanmamış 2 tür düşünelim. Dolayısıyla bu türlerin birbirlerinden karakter yönünden farklılıkları halen tanımlanmamış olanları, çok yakın ve benzer habitatları paylaşanları ve hemen hemen aynı alanlarda yayılış gösterenleri bulunmaktadır. Genç türlerin ayrımı neden hala tam anlamıyla yapılamamıştır. Bu durum gelecekteki araştırma projeleri için, Flora diskripsiyonlarında tamamlanması ve düzeltilmesi gereken önemli problemlere sadece bir örnektir. Eski bir gazetede (Davis & Hedge 1975) Davis ile birlikte modern botaniğin çeşitli bölümlerinin yerel botanikçiler tarafından araştırılıp geliştirilebileceğini tartışmıştık. Gelecekte G. B. Asya’nın doğal bitkilerinin koruma altına alınmasını garanti eden dev projelere gerek kalmayacaktır. Çünkü bu bölgeler yerel botanikçiler tarafından ayrıntılı bir biçimde ele alınacak ve çalışmalar sürekli devam ettirilecektir. Son olarak G. B. Asya, Boissier’den Davis, Rechinger ve Steward’a ve elbetteki Prof. Ali ve Nasır’a kadar bir çok botanikçinin ilgisini çekmiştir. Dolaysısıyla botanikçiler açısından daima şanslı bir bölge olmuştur. Yeni nesil botanikçileri açısından gelecek hala parlak ve araştırmaya açıktır. Türkçeye Çeviren: Barış BANİ (I.C. HEDGE Royal Botanic Garden,Edinburg EH3 5LR, Scotland, UK. I. PLoSWA)

http://www.biyologlar.com/botanigin-tarihcesi

KÖPRÜLÜ KANYON MİLLİ PARKI

KÖPRÜLÜ KANYON MİLLİ PARKI

İli : ANTALYA Adı : KÖPRÜLÜ KANYON MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1973 Alanı : 36.614 ha. Konumu : Akdeniz Bölgesi’nde Antalya ili, Manavgat ilçesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Ulaşım : Milli parka, Antalya – Manavgat karayolunun 49. km’sinden ayrılan asfalt bir yol ile gidilir. Bu yol Akdeniz sahillerinden ayrılıp Taşağıl’dan geçerek Beşkonak’a ulaşır. Kaynak Değerleri :           Milli parkın rekreasyonel dokusunu Köprü Irmağı teşkil eder. Bu ırmağın değişken karakteri rafting sporu için ideal alanı yaratır. Ağaçlarla gölgelenen nehir kenarında günübirlik ve kamp kullanma alanları milli parkın en önemli aktivitele-rini teşkil eder.           Bölgenin kil, kumtaşı, konglomera ve kalker kayaçlarından meydana gelen jeolojik yapısı karstik yer şekillerinin oluşmasına imkan sağlamaktadır. Milli parkın ana kaynağını oluşturan Köprü Irmağı’nın, Bolasan Köyü ile Beşkonak arasında meydana getirdiği yarma vadi, 14 km uzunluğu ve 100 m’yi aşan duvarlarıyla ülkemizin en uzun kanyonudur.           Milli parkta vadi tabanlarından, dağların çıplak doruklarına doğru çam, servi, sedir ve çok sayıda yapraklı ağaç türlerinden meydana gelen bitki örtüsü zengin maki topluluğu ile desteklenmektedir. 400 hektarlık saf Akdeniz servisi ormanı, milli parkın flora özelliklerinin en önemli ve en belirgin olanıdır.         Milli parkın yaban hayatı listesi oldukça geniş olmasına rağmen, usulsüz avlanmalar sonucunda türler azalmıştır. Yaban hayatının belli başlı üyeleri; geyik, dağ keçisi, ayı, tilki, kurt, tavşan, sansar ve porsuktur. Köprü ırmağı ve kollarında bol miktarda alabalık bulunmaktadır.           Milli park tabii güzellikleri kadar, zengin kültürel kaynağa da sahiptir. M.Ö. 5. yüzyılda kurulmuş antik Selge şehrinin tiyatrosu, agorası, Zeus ve Artemis tapınakları, sarnıçları, su kemeri, Köprü Irmağı ve Kocaçay üzerinde bulunan Oluk ve Büğrüm köprüleri ile Selge’yi Pamphylia sahil şehirlerine bağlayan taş kaplamalı tarihi yolu şehrin kalıntılarının en çarpıcı örnekleridir.  Görünecek Yerler : Selge antik şehri görülebilir. Renkli, hareketli ve çeşitli peyzaj örneklerinin bir arada bulunduğu Köprü Irmağı da diğer görülmesi gereken yerlerdendir. Mevcut Hizmetler : Özel şahıslara ait yeme-içme ihtiyacını karşılayacak tesisler ziyaretçilere hizmet vermektedir. Konaklama : Konaklama imkanı, ziyaretçilerin basit kamp yapmalarıyla sınırlıdır. Ancak Beşkonak ve Karabük köyünde bulunan bungalovlarda kalınabilir. Fakat yatak sayısı yetersizliği dolayısıyla Manavgat, Side ve Belek gibi çevredeki turizm merkezlerinde kalmak mümkündür. FAUNA Köprülü Kanyon Milli Parkı ekosistem ve habitat çeşitliliğinden kaynaklanan zengin bir faunaya sahiptir. Fauna elamanlarına örnek olarak yaban keçisi, kızıl akbaba, Köprüçay Irmağı’nda yaşayan kırmızı benekli alabalık ve Türkiye endemiği olan kuşlardan Anadolu sıvacısını sayabiliriz. Yapılan saha araştırmaları, yayınlar ve yöre halkıyla yapılan görüşmelere dayalı olarak alanda toplam 32 tür kaydedilmiştir. Bunların on tanesi IUCN tehlike kategorisinde yer almaktadır. IUCN tarafından “zarar görebilir” kategorisine alınmış olan Bezoar keçisi (Capra aegagrus), Bozburun dağı eteklerinde, Büyük Kanyon ve Sanlı Deresi mevkii ve sarp alanlarda görülür. Milli Park alanında yapılan araştırmalar ve literatür verilerine göre alanda 21 sürüngen türü yaşamaktadır. Bunlardan mahmuz bacaklı kaplumbağa (Testudo graeca) IUCN listesinde “zarar görebilir” kategorisinde yer almaktadır. Milli Park alanında yedi balık türü belirlenmiştir. Yerel alabalık türü kırmızı benekli alabalıktır (Salmo trutta macrostigma). FLORA Köprülü Kanyon Milli Parkı, rakım farkları ve yerel iklim yelpazesi içinde birbiriyle ilişkili çok çeşitli doğal ekosistemlere sahip olmasından dolayı özel öneme sahip bir alandır. Alanda yapılan çalışmalar sırasında 390 takım ve 94 familyadan 950 takson tanımlanmıştır. 230’u Türkiye endemiği olan bu taksonlardan 12 tanesi bölge endemiğidir. Bryofit florası özellikle zengindir; 14 familya ve 44 türü temsil eden 90 yosun taksonu kaydedilmiştir (bunlardan 55’i yeni kayıttır). Bu yosunlardan Cinclidotus nyholmiaea yeni bir tür (Çetin, 1988), Porella pinnata ise Türkiye’de bulunan ilk kızılyaprak (Hepaticae sınıfı) türüdür. Koruma öncelikleri olarak aşağıdaki özellikler tanımlanmıştır: Saf servi (Cupressus sempervirens) ormanı Servi ormanı, milli parkın en önemli doğal kaynak değeridir. Köprülü Kanyon Milli Parkı’ndaki yaklaşık 400 hektarlık doğal servi ormanı, bir zamanlar geniş yayılış gösterdiği tüm Akdeniz bölgesinin en büyük doğal servi ormanıdır. Yaşlı ibreli ormanlar-makilerSedir (Cedrus libani) ve Toros göknarı (Abies cilicica ssp. isaurica) ile karışık olan yaşlı karaçam (Pinus nigra) ormanları doğal yapılarıyla büyük ekolojik öneme sahiptir. Zengin ve çeşitli bitki örtüsü 230’u endemik olan 950 civarında takson ile Köprülü Kanyon Milli Parkı bitki örtüsü dikkat çekici bir zenginlik ve çeşitlilik sunmaktadır. http://www.milliparklar.gov.tr TANITIM VİDEOLARI      

http://www.biyologlar.com/koprulu-kanyon-milli-parki

TOPRAK KİRLİLİĞİ SORUNLAR VE ÇÖZÜM YOLLARI

TOPRAK KİRLİLİĞİ SORUNLAR VE ÇÖZÜM YOLLARI 1-Hızlı Nüfus Artışı - Toprak İlişkileri : Hızlı nüfus artışı çok sayıda sosyoekonomik ve politik sorunların ortaya çıkmasına yol açmanın yanında, yanlış arazi kullanma ve toprak kayıpları nedeniyle ekonomimize ve kalkınmamıza önemli etkileri olan sorunlar da yaratmaktadır. Diğer yandan hızlı nüfus artışı gereksinimlerin karşılanması açısından, üretim ve tüketim ilişkilerini de olumsuz yönden etkileyecektir. Özellikle tarımsal üretimde birim alandan daha yüksek ürün almayı özendiren olumlu sayılabilecek etkisi yanında, orman ve meraların tarım arazilerine dönüştürülmesi gibi olumsuz ve zararlı yöndeki gelişmelere de neden olmakta ve bunları hızlandırmaktadır. Nüfus artışı hızı 1990’ da % 2.4 iken 2000 yılında % 1.9’ a inmiştir. Türkiye’nin potansiyel kaynakları artan nüfusu beslemeye belli bir süre için yeterli bir potansiyeldir. Nüfus artışının zamanla düşürülmesi bu hızlı artıştan kaynaklanan sorunları da azaltacaktır. 2- Toprak Kaynaklarının Sorunları ve Çözüm Yolları : Türkiye’nin önemli yaşamsal sorunlarından birisi toprak kaynaklarında ortaya çıkan sorunlardır. Bu sorunlar genelde su ve rüzgar erozyonu ile oluşan sorunlar, yanlış arazi kullanımı ve toprakların fiziksel ve kimyasal etmenlerle kirlenmesi ya da kalitelerin bozulması, üretim gücünün yitirilmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. 27.7 milyon hektar olan toplam tarım arazisinin 19.7 milyon hektarında çeşitli şiddetlerde erozyon tehlikesinin mevcut olduğu araştırmacılar tarafından saptanmıştır. Tarım arazilerimizin yaklaşık 2/3’ ünde toprak kaynaklarımızı kemiren ve azaltan erozyon tehlikesi vardır. Yine yapılan bir araştırmaya göre yılda 500 milyon ton toprağın akarsularla denizlere taşındığı belirlenmiştir. Ayrıca erozyonla taşınan toprakların tarıma elverişli toprakların üst kısımları olduğu göz önünde tutulursa tarımsal toprakların ne denli büyük bir sorunla karşı karşıya kaldığı daha net anlaşılacaktır. Erozyonun oluşumuna ve şiddetine etki yapan önemli etmenler iklim, topografya, toprağın özellikleri, bitki örtüsü gibi türlü etmenler yanında insanın kendisidir. Erozyonu önleyici toprak işleme, ekim ve dikim yöntemlerinin kullanılmamasının neden olduğu toprak kayıpları ağırlık taşımaktadır. Erozyonun hızlanmasında baş rolü toprağı yanlış işleyen ve kullanan insan oynamaktadır. Bu konuda yapılan çalışmalar göstermektedir ki her yıl on binlerce hektar tarımsal alan tarım dışı amaçlar için kullanılmaktadır. İl ve İlçeler bazında organize sanayi ve küçük sanayi sitelerinin kapladığı arazilerin 18000 hektar olduğu ve bunun % 62’ lik kısmının tarıma elverişli araziler üzerine kurulmuş olduğu saptanmıştır. Yanlış arazi kullanımı, bilimsel araştırmalarla da kanıtlanmıştır. Kentleşme sürecinde ve kıyılarımızın turizme açılmasında da yanlış arazi kullanımı uygulamaları sürmektedir. Hızlı kentleşme, kent nüfuslarının hızlı artışı ve gecekondu olayının süregelmesi, kent topraklarının genişletilmesini ve bu arada plansız ve bilinçsiz arazi kullanımı sorunu ve tarımsal toprakların yerleşim yeri olarak kullanılması olayını da birlikte getirmektedir. İstanbul Boğazı yamaçlarında mevcut bitki örtüsünün kaldırılması suretiyle yapılaşmalara açılan topraklar, yanlış toprak kullanımının öncüleri olmaktadır. Kentleşme ve sanayileşmenin çevre üzerindeki olumsuz etkileri birkaç yönde sürecektir. Birincisi, değerli tarım topraklarının özellikle kıyılarda hızla kentsel kullanımlara açılmasıdır. Kamu eliyle tarıma elverişli duruma getirilmeleri için para harcanan verimli topraklar bile kamunun kayıtsızlığına kurban gidebilmektedir. Sanayi sektöründe gelişmeler, organize sanayi bölgeleri için yer seçimi, genellikle altyapıların ekonomik kolaylıklar sağladığı yörelerde kurulacak biçimde yapıldığı gözlenmektedir. Hiçbir düşünce, ham maddesinin üretildiği birinci sınıf tarım alanı üzerine, bu ürünü işleyen sanayi tesislerinin kurulmasına olanak vermez. Çukurova’da pamuk üretimine elverişli, sulama tesisleri tamamlanarak sulamaya açılmış birinci sınıf alanlardaki tekstil fabrikalarının kuruluşu, oradaki yol, su ve elektrik enerjisi olanaklarından kolayca yararlanma amacından kaynaklanmaktadır. Tarım topraklarının, artık üzerinde tarım yapılamaz hale getirilerek yok edilmelerinin diğer bir biçimi de, bunların toprak sanayilerinde kullanılmak üzere satın alınmalarıdır. Tapuda herhangi bir işlem yapılmasına gerek kalmadan satılan, toprak sanayiine elverişli, fakat uzun yıllarda oluşmuş alüviyal topraklar, ana kaya düzeyine ininceye kadar alınmakta ve fabrikalara taşınarak tuğla, kiremit, seramik vb. yapımı amaçlarıyla ham madde olarak kullanılmaktadır. Tarıma elverişli topraklar dışında, aynı amaçla kullanılabilecek kaynaklar ilgili kuruluşlarca saptanarak ilgililere önerilmekte ise de, çeşitli nedenlerle bu ocakların kullanılmaları sağlanılamamaktadır. Toprakların verim güçlerinin kaybolmasına neden olan diğer bir kirlenme şekli de, kimyasal kirlenmelerdir. Bu tür kirlenmelerde ana etmenler atmosferik çökelmeler, asit yağmurları, atık sular ve bunlarla kirlenmiş suların toprakta bıraktığı kirletici elemanlar, arıtma tesislerinden çıkan kirli çamurların toprakta yaptığı kirletici etkiler, tarımsal ilaçların bazılarının toprakta birikmeleri ile oluşan kirlenmelerdir. Ayrıca sulama yoluyla ortaya çıkabilecek, tuzlanma ve çoraklaşma gibi toprağın verim gücünü azaltan, hatta giderek tarımsal üretimde kullanılmasını önleyen fiziksel ve kimyasal kirlenmeler de toprak kaynaklarına olumsuz etkiler yapmaktadırlar. Görüldüğü gibi toprağı kirleten dış etmenler yanında, tarımsal üretim sürecinde bizzat bu üretimin yarattığı kirlenmeler de tarım topraklarına olumsuz etkiler yapmaktadır. Bir örnek olarak, Çukurova, Aşağı Seyhan Projesi alanından hatalı sulamaların ve gerekli tarım tekniklerinin kullanılmaması vb. nedenlerle oluşan tuzluluk sorunu, taban suyunun yükselerek tarımsal üretimi olumsuz bir şekilde etkilemiş olması gösterilebilir. Türkiye’nin diğer sulama projelerinde de gözlenen bu olumsuz sonuçların, GAP sulamalarında yinelenmemesi için toprak kayıplarını önleyici önlemlerin alınması gereği de vurgulanmalıdır. Toprağın özellikle ağır metaller, toksik maddelerle kirletilmeleri, bu topraklar üzerinde yetiştirilen bitkiler aracılığı ile besin zincirine karışmakta ve insan sağlığını etkileyici zararlı düzeylere ulaşabilmektedir. Topraklarımızın korunması ve geliştirilmesi, tarım topraklarımızın verimlerini artırarak kullanılmaları ve korunmaları konusunda temel mevzuatın yetersizliği de toprak kayıplarına neden olan önemli etmenlerden birisini oluşturmaktadır. Mevcut mevzuatın da ülke topraklarının gereği gibi korunmaları için etkili olarak kullanılmamaları var olan boşluğu daha da genişletmektedir. 3- Orman - Toprak Kaynaklarımızın İlişkileri, Sorunları ve Çözüm Yolları: 20 Milyon hektar civarında bilinen ormanımız vardır. Bunların 11 Milyon hektarı koru ormanı, dokuz milyon hektarı da bataklık ormanıdır. Ancak sadece dokuz milyon hektarlık orman iyi (verimli) orman niteliğindedir. Bozuk (verimsiz) olarak nitelendirilen 11 milyon hektarlık orman ise iyileştirilmelidir. Türkiye’de gözle görülür bir orman azalması olayı yaşanmaktadır. Araştırmalar bu olumsuz gelişmeyi doğrulamaktadır. Orman azalması, orman ürünlerinin azalmasını ortaya çıkarması, dolayısıyla ormanlardan yararlanma hızını artırarak, orman tahribatını artırmakla kalmıyor, yeşil örtünün fotosentez yolu ile CO2 ve oksijen dengesini korumasını da bozarak ,yaşamsal sorunların temel nedeninin oluşmasına destek olmakta, toprağın koruyucu örtüsü tahrip edildiği için de toprakların erozyonla kaybolmasına neden olmaktadır. Orman azalmasına, ormanların yok olmasına neden olan etmenlerin başında nüfus baskısı nedeniyle ortaya çıkan izinsiz ve düzensiz ormandan yararlanma olayı gelmektedir. Ayrıca ormanlarda tarla açma yoluyla usulsüz olarak yararlanma, orman yangınları, biyolojik etmenlerle ortaya çıkan hastalıklar, hava kirliliğinin ve asit yağmurlarının ortaya çıkardığı tahribat, orman azalması sürecini hızlandıran ana nedenleri oluşturmaktadır. Türkiye’de erozyonu önleyici teknik ve biyolojik önlemlerin alınması ve ağaçlandırılması gereken beş milyon hektar civarında bir potansiyel alan mevcuttur. Orman içi ağaçlandırma alanları ile birlikte 18 milyon hektar alanın ağaçlandırılması, erozyon denetimi çalışmaları yapılması bir hedef olarak saptanmıştır. Bütün çabalara karşın, başta finansman sorunları olmak üzere diğer nedenlerin etkisi ile henüz bu hedefe ulaşılamamıştır. Türkiye’de ilk defa özel ağaçlandırma sisteminin uygulamaya konulmuş olması ümit verici bir başlangıç olmuştur. Sayıları 159’ a ulaşmış olan fidanlıklarda 700 milyon kadar fidanların Türkiye’nin yeşillenmesinde, toprakların korunmasında önemli katkıları olmuştur. Bu ağaçlandırma çalışmaları, erozyonun önlenmesinde de etkili olmuştur. Ekosistemlerin önemli bir öğesi, yaratıcısı ve koruyucusu olan ormanların tahribi, doğrudan doğruya toprakların da yok olmasıyla sonuçlandığı için ekosistemlerin korunması, toprağın da korunmasına sebep olacaktır. Ormanların korunmasını kapsayan çok yönlü tedbirlerin orman ve toprak koruma politikaları olarak geliştirilmesi ve bunların uygulamaya geçirilmesiyle topraklarımız korunacak ve varlığını sürdürme olanağına kavuşacaktır. Çayır - Mera ve Toprak Kaynakları İlişkileri, Sorunları ve Çözüm Yolları: Çayır ve mera kaynakları, hayvansal üretimin yem kaynağı olma özelliği yanında, birçok önemli görevleri de yerine getirmektedir. Bunların arasında yeşil örtü olarak fotosentez olayıyla oksijeni desteklemesi, toprak ve su kaynaklarının korunması gibi görevleri ile doğal dengenin korunmasına ve ekosistemlerin oluşmasına çok önemli destek vermektedir. Yapılan araştırmalara göre yeşil örtü olarak çayır ve meralar, toprak ve su kaynaklarının su ve rüzgar erozyonu ile yok olmalarına engel olan en etkin görevi üstlenmektedir. Makinalı tarımın gelişmeye başladığı 1950 yıllarından beri 13 milyon hektardan fazla tarım arazisi, sürülerek tarla arazisi haline getirilmiştir. Ayrıca aşırı otlatma, erken ve geç otlatmalar, mera iyileştirme önlemlerinin alınmaması, bu kaynakların giderek tahribine yol açmaktadır. Karapınar ilçesini tehdit eden şiddetli rüzgar erozyonunun oluşturduğu kum fırtınaları, bu ilçeyi oturulmaz hale getirmiştir. Ama başlatılan çalışmalar sonucunda birkaç yılda çözüme ulaşılmıştır. 5- Su-Toprak Kaynaklarının Geliştirilmesi, Kullanımı, Sorunları ve Çözüm Yolları: Su; eritici, taşıyıcı ve besleyici özellikleri ile, tüm canlıların yaşamsal önemde yararlandığı bir doğal kaynaktır. Topraklar ile birlikte ekosistemlerin önemli bir öğesini oluşturur. Ekosistemleri besler. Bunlara karşın suyun, bozulan ekosistemleri tahrip etme, toprağı aşındırma, taşıma ve su erozyonunu oluşturma gibi özellikleri de vardır. Türkiye gibi erozyona müsait toprak ve iklim koşullarına sahip ülkeler için, bu özellikler tahrip edici olayları ortaya çıkarmaktadır. Çeşitli nedenlerle hızla yok edilen yeşil örtü, bu tip erozyonun baş nedeni olmakta, toprak kaynaklarını bir daha kullanılamayacak hale getirmektedir. Erozyondan etkilenen 57 milyon hektar toprağın önemli bir bölümü, bu tip erozyonla yok olmuştur. 6- Biyolojik Zenginliklerimiz - Toprak İlişkileri, Sorunları, Çözüm Yolları: Biyolojik zenginlikler yönünden Türkiye dünyada önde gelen ülkelerden birisidir. Çok sayıda bitki kaynağının vatanı Türkiye’dir. Yalnız ülkemizde yetişen endemik bitki türleri bakımından çok önemli bir kaynağa sahibiz. Bilimsel ve ekonomik yönden yararlanabildiği takdirde, çok yararlı sonuçlar alınabilecek biyolojik bir zenginlik potansiyelimiz vardır. Bu zengin potansiyel kaynaklarımızla yaşamsal bir bağlantı içerisindeyiz. Maalesef bu zenginliklerimizi de hızla yok etmekteyiz. Bitkisel kökenli doğal zenginliklerimizi; yanlış arazi kullanımı, aşırı tüketim ve bitkisel zenginlik kaynaklarımızın yaşamlarının sürdürülebilirliğini tehlikeye sokacak biçimde aşırı düzeylerde tahrip edilmeleri, bu kaynaklarımızın kaybına neden olmakta, çıplaklaşan toprağın erozyonla taşınmaları ve yok olmaları ile sonuçlanmaktadır. Ayrıca hızlı nüfus artışının toprak istemlerinde ortaya çıkardığı baskılar, bu doğal kaynakların ve zenginliklerin tahribine neden olmaktadır. SONUÇ : Dünya gittikçe küçülmektedir. Canlıların yaşayabildiği ya da yaşayabileceği bir başka gezegen henüz keşfedilmemiştir. Çok uzun yıllar ve yüzyıllar boyunca bu dünya üzerinde yaşayacağız. Dünyanın tahribi, ekolojik dengelerin bozulması, sadece bir ülkeyi değil, tüm dünyayı tehdit etmektedir. Brezilya ormanlarının tahribi, dünya ikliminin değişmesine neden oluyor, atmosferdeki oksijen - karbondioksit dengesini etkiliyor. Tüm dünya ülkelerinin bilinçli ya da bilinçsiz olarak çevreyi tahrip etmeleriyle ekolojik dengenin bozulması ortaya çıkmaktadır. Orman azalması ve çölleşme, dünyanın önde gelen problemi haline gelmiştir. Eğer dünyada milyonlarca kişi açlık çekiyorsa, bu olaylar insan oğlunun geçmiş dönemde yaptığı hataların, kaynak tabanlarını tahrip etmelerinin faturası olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu hataların faturalarını gelecek kuşakların ödemesini istemiyorsak, ekolojik dengelerin bozulmasına neden olan hatalı uygulamalardan vazgeçmeliyiz.

http://www.biyologlar.com/toprak-kirliligi-sorunlar-ve-cozum-yollari

Doğa Değil, Yaptığımız Hatalar Öldürüyor!

Doğa Değil, Yaptığımız Hatalar Öldürüyor!

Salı gecesini Çarşamba sabahına bağlayan gece Samsun’da yaşadığımız sel felaketinin ardından ilk yapılması gereken, kuşkusuz, hayatını kaybedenler için duyduğumuz derin acı ve geride bıraktıkları için dilediğimiz sabır ve içten “Başınız sağolsun!” mesajımızdır. Bunun hemen ardından ise şunu söylemek zorundayız: “Doğa değil, yaptığımız hatalar öldürüyor!” Bu felaketin ardından, dünyanın ve insanlığın bugüne dek karşılaştığı en büyük tehdit olan “İklim Değişikliği”ni bir kez daha tartışmak, insanlık olarak bu konuda hala atmadığımız adımları ortaya koymak ve çok geç olmadan harekete geçilmesi için tüm karar alıcılara ve topluma ısrarla çağrıda bulunmaya devam etmeliyiz. Fosil yakıt kullanımı, arazi kullanım değişiklikleri, ormansızlaşma ve çeşitli sanayi süreçleri gibi insan kaynaklı faaliyetler atmosferdeki sera gazı miktarının ve buna bağlı olarak küresel sıcaklıkların artmasına sebep oluyorlar. Dünya, şu an 1900’lerin başlarına göre 0,75 C derece daha sıcak, Avrupa ise 0,9 C derece daha sıcak durumda. Küresel sıcaklıklardaki artış, kuraklıkları arttırmakta, buharlaşma ve buna bağlı olarak havadaki nem oranını yükseltmekte. Artan nem oranı sebebiyle ani yağışlar, sel, hortum gibi aşırı hava olaylarının oranı çoğalmakta. Türkiye, iklim değişikliğinden en çok etkilenecek bölgelerden birisi olan Akdeniz Havzasında yer alıyor. Bilim insanları Akdeniz Havzası’nda yağışların doğudan batıya doğru %40’a varan oranlarda düşeceğini, Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu’daki kar kalınlığının azalacağını, artan yoğun ve anlık yağışlara bağlı olarak sel baskınları, sıcak hava dalgaları, şiddetli erozyon ve ülkenin orta ve güneydoğu kesimlerinde yer yer çölleşmeye varan kuraklıklar yaşanacağını öngörüyorlardı. Ani yağışlara bağlı sel ve su baskınları Türkiye’de etkisini ciddi şekilde göstermeye başladı bile. Nisan ayında Elazığ’da gerçekleşen hortumda 6 kişi hayatını kaybetmiş, aynı hafta içerisinde Türkiye’nin dört bir tarafında şiddetli ve yıkıma sebep olan çok sayıda hortum gerçekleşmişti. 3 Temmuz’da Samsun’da gerçekleşen sel felaketinde de 9 kişi yaşamını kaybetti. Aynı gün Sinop’ta gerçekleşen sel felaketi can kaybına yol açmadıysa da ciddi bir toprak kaybı ve maddi yıkım yaşattı. Tüm bu kayıplarımızda iklim değişikliğinin yanı sıra,  yıllardır yaşadığımız feci tecrübelere rağmen hala nehir yataklarının yerleşime açılmakta ısrar ediliyor olmasının, su yataklarının insan müdahaleleriyle kontrol altına alınmaya çalışılmasının da büyük payı var! Evet, Samsun’da ve Sinop’ta yaşanan felaketlerin benzerlerini daha önce de yaşamıştık. Ama bir düşünelim; seller, kuraklıklar, büyük fırtınaların ve buna benzer afetlerin şiddet ve sayılarında son yıllarda büyük bir artış yok mu? Geride kaybedilmiş hayatlar bırakan, yaşam alanları ve en önemli doğal varlıklarımız olan toprağın kaybına neden olan bu felaketlerin sayı ve şiddetlerinin,  hızla “geri dönülemez” noktaya yaklaşan İklim Değişikliği sebebiyle ciddi oranda artacağını IPCC (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) gibi önemli kurumların ve bu konuda yıllardır çalışan bir çok bilim insanının rapor ve araştırmalarından biliyoruz. Peki “İklim Değişikliği”ni durdurmak için ne yapıyoruz? “Hiçbir şey!” dersek, abartmış olmayacağız. Özellikle bazı ülkelerin attığı adımlar tabi ki var, ancak karşı karşıya olduğumuz felaketin boyutu karşısında bu adımlar, son derece yetersiz kalıyor. Türkiye’ye baktığımızda da durum farklı değil. Seragazı salımlarımızı rekorlar kırarak yükseltiyoruz. İklimin en büyük düşmanı olan kömürlü termik santralleri birbiri ardında açmak için planlar yapıyoruz. Ülke olarak kısıtlı kaynaklarımızı, toplu ulaşım yerine doğal yaşam alanlarını da katledecek büyük karayolları ve köprü projelerine, yenilenebilir enerji yerine termik ve nükleer enerjiye aktarma yanlışında ısrar ediyoruz. Türkiye iklim değişikliği ile mücadele konusunda yükümlülüklerini kabul etmeli ve geri dönülemez felaketler yaşanmadan önce hem iklim değişikliği ile mücadele, hem de adaptasyon konusunda harekete geçmelidir. “Doğayı ele geçirebileceğimizi sanma” hatasında ısrar ettiğimiz ve insanın doğanın sahibi değil, yalnızca bir parçası olduğunu kabul etmediğimiz sürece bu yıkım ve felaketler ne yazık ki artarak devam edecek. Doğayla barışık, ekolojik açıdan sürdürülebilir bir yaşam için hemen harekete geçelim!Kaynak:http://www.tema.org.tr

http://www.biyologlar.com/doga-degil-yaptigimiz-hatalar-olduruyor

Biyoteknolojiyle saglikli gelecek

Pirinç tüketiminin yüksek oldugu ülkelerde A vitamini eksikligi nedeniyle her yil binlerce çocuk kör oluyor. A vitaminince zengin pirinç üretimine yönelik biyoteknolojik arastirmalar basariya ulastigi takdirde, bu hastaliklarin önüne geçilebilecek. Biyoteknolojideki gelismeler sayesinde, gelecekte insanlarin, çok düsük fiyatla taze tükettikleri meyvelerle, sebzelerle veya onlardan üretilen asilarla asilanabilecegi, astronomik fiyatlarla satilan ilaçlarin da düsük maliyetlerle, bitkilerle üretilebilecegi bildirildi. Ankara Üniversitesi (A.Ü) Biyoteknoloji Enstitüsü tarafindan düzenlenen 2. Ankara Biyoteknoloji Günleri, A.Ü. Tip Fakültesi Morfoloji Binasi’nda basladi. Biyoteknoloji Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Akar, bugün birçok hastaligin tani ve tedavisinde biyoteknolojik yöntemlerin yaygin olarak kullanilmaya baslandigini ve gelismelerin hizla devam ettigini söyledi.Türkiye’de de bu çalismalari hizlandirmak amaciyla Ekim 2002’de kurulan enstitünün, ekonomik getirisi olan ürün olusturmayi, biyoteknoloji arastirici gücünü artirmayi ve bu konuda çalisanlari tek platformda toplamayi amaçladigini kaydetti. GIDA AÇIGI KAPATILACAK Dünya nüfusunun 50 yil içerisinde 9 milyara ulasacaginin tahmin edildigine isaret eden Prof. Dr. Akar, bu nüfusun beslenebilmesi için gida üretiminin de ikiye katlanmasi gerektigini vurguladi. Prof. Dr. Akar, son 15 yilda gerçeklestirilen “biyoteknoloji devrimiyle” bu gida açiginin kapatilabilecegini ifade etti. Prof. Dr. Akar, biyoteknolojide gerçeklesen ilerlemeler sayesinde; hastaliklara, böceklere, virüslere, ot öldürücülere, kurakliga, dona, sel baskinlarina, toprak tuzlulugu ve asitliligine dayanikli bitki çesitleri elde edildigini; bitkilerin verimleri, besleme degerleri ve depolama sürelerinin de artirilabildigini anlatti. Pirinç tüketiminin yüksek oldugu ülkelerde A vitamini eksikligi nedeniyle her yil 500 bin çocugun kör oldugunu anlatan Prof. Dr. Akar, A vitaminince zengin pirinç üretimine yönelik biyoteknolojik arastirmalarin yogun olarak devam ettigini, bu proje gerçeklestigi takdirde A vitamini eksikliginden kaynaklanan hastaliklarin önüne geçilebilecegini bildirdi. “TRANSGENIK PATATES” Prof. Dr. Akar, biyoteknolojideki gelismelerin, insan tedavisinde kullanilan çok pahali asi ve ilaçlarin da bitkiler üzerinde çok ucuza ve bol miktarda üretimine olanak saglayacagini vurgulayarak, su örnekleri verdi: “Hepatit B virüsü, kronik karaciger hastaligina neden oluyor. Bu hastaliga karsi mayalardan asi gelistirilmesine karsin fiyatinin yüksek olmasi ve eksik donanim asi kullanimini engelliyor. ABD’de, biyoteknolojik yöntemler kullanilarak Hepatit B yüzey antijeni üreten transgenik tütün ve patates bitkileri elde edildi. Patates yumrularinin agizdan farelere verilmesi sonucunda, farelerin savunma sistemlerinin uyarildigi belirlendi. Benzer çalismalar, gelismis ülkelerde muz üzerine de yogunlasti.” Kizamik, çocuk felci, difteri, kuduz ve viral hastaliklara karsi kullanilan asilarin bitkilerle üretimi konusunda da yogun çalismalar yürütüldügünü anlatan Prof. Dr. Akar, “Gelecekte insanlar, çok düsük bir fiyatla taze olarak tükettikleri meyvelerle, sebzelerle veya onlardan üretilen asilarla asilanabilecekler” dedi. PAHALI ILAÇLARIN YERINI ALACAK Asilarin yani sira hastaliklarin tedavisinde kullanilan çok pahali ilaçlarin transgenik bitkilerde üretimine yönelik çalismalarin da devam ettigini kaydeden Prof. Dr. Akar, akcigerlerdeki sivi ve tuz dengesini bozan “kistik fibrosis” hastaligi ve karaciger hastaliklarinda kullanilan proteinin, çeltik bitkisinde üretilebildigini bildirdi. Prof. Dr. Akar, ayrica, kalitim yoluyla geçen ve ölümcül olan “Gaucher” hastaliginda kullanilan, dünyanin en pahali ilaci olan ve insan plasentasindan elde edilen maddenin de tütün bitkisinde üretildigini kaydetti. “Simdilik bu ürünlerle ilgili en önemli problem, bitkilerde üretim seviyesinin düsük ve saf olarak elde edilmelerinin güç olmasi” diyen Prof. Dr. Akar, bu problemlerin zamanla asilacagini, bu gerçeklestigi takdirde, astronomik fiyatlarla satilan ilaçlarin, çok düsük maliyetlerle ve bol miktarlarda bitkilerle üretilebilecegini vurguladi. SAKINCALARI Biyoteknolojinin, sagladigi yararlarin yani sira bazi olumsuzluklari da beraberinde getirdigine isaret eden Prof. Dr. Akar, “Bitkileri hastaliklara, böceklere dayanikli kilan genler, çogunlukla bakterilerden elde edilip bitkilere aktariliyor. Bu genlerin bakteriyel kökenli olmalari, birçok bilim adami ve tüketicileri endiselendiriyor. Genetik olarak degistirilmis bu bitkilerin üretiminin, çevre açisindan da birçok olumsuzlugu beraberinde getirecegi düsünülüyor” dedi. Biyoteknolojide son gelismelerin ele alinacagi uluslararasi katilimli “2. Ankara Biyoteknoloji Günleri”, 26 Eyül’de sona erecek. Kaynak: www.saglikplatformu.com

http://www.biyologlar.com/biyoteknolojiyle-saglikli-gelecek

TOHUMLU BİTKİLER SINAV SORULARI

1.Temel ilgi alanı taksonomi olan botanik dalı…………………………………..dir. 2.Bitki taksonomisibitkilerin………………..,………………………içeren bir bilim dalıdır 3.Bir kategoriye girecek şekilde diğerlerinden ayrılmış olan gruplar ………………..olarak tanımlanır. 4.Populasyon................................................................................................................. ...................................................................bireyler topluluğudur 5.Türün başlıca 3 özelliği bulunmaktadır 1)…. …………………………,2)…………… ………………………..3)………………………………….. 6.Cins isimleri, tekil bir ……………..veya……………… olarak kabul edilen kelimedir. 7.Bir tür 2 latince kelimeden oluşmuştur. İkince kelimeye……………… denir. Buda bir…………….veya………….. olabilir 8.Bitki türlerinin ……..latince kelime ile adlandılmasına…………………isimlendirme denir. 9.Latince ismin arkasına yazar isminin eklenmesi bitki isminde ……………. sağlamak içindir. 10. Hiçbir taksonun………….yoktur. Ancak isimlerin ………. vardır. Bu isimde bitkinin ………......örneğidir. 11. Tür epitetleri ………….,…………….,ve…………… takılar içerir. 12. Vicia caesarea Boiss et Ball altı çizili kısım a) Bitkiyi ilk bulanlar b) Bitkiyi ilk toplayanlar c) Bitkiyi ilk isimlendirenlerdir. 13. Taksonomik olarak farklı ve coğrafik olarak sınıflandırılmış populasyonların oluşturduğu kategori;…………………dür. 14. Sınıflandırma kuramları diye bilinen görüşler 5 ayrılır. Bunlar………………..,…………….,…………………,………………..ve ……………………………………dır 15- Tohumlu bitkilere……………………,……………………,………………..,………….. adları da verilir 16- Polen taneleri Gymnospermlerde………… Andiospermlerde……………… üzerine taşınırlar. 17- ……………dan zamanımıza değin Angiospermler in çağıdır 18- YurdumuzdakiPINACEAE familyasına ait cinsler a)................................b)...................... c)...................................... d)..................................................dir. 19- Türkiyedeki pinus türleri a-………………b…………….c……………..d……………e….. 20-Ülkemizde Abies in..................alt türü vardır. A.........................ssp.......................................... .köknarı endemik olup Kazdağında 1200-1300 m’ler de yayılış gösterir. 21-Angiosperm çiçeğinde …………….ve……………. büyük oranda güvence altındadır 22- Ülkemizde yaşayan ….. juniperus türü vardır. Bunlardan yaprakları iğnemsi olanlara 3 örnek J……………………, J………………..J…………………………dir 23- Kuzey Anadolu’nun en geniş yayılışlı çam türü………………………………………’dır 24- Aşağıda Türkçe isimleri verilmiş bitkilerin Latincelerini yazınız: Doğu Ladini:…………………………… Lübnan Sediri…………………… Uludağ Köknarı:……………………….. Karaçam………………………….. Adi Ardıç (Cüce Ardıç)………………… Mazı…………………………. 25- Angiosperm çiçeğinde …………………ve…………….. büyük oranda güvence altındadır 26- Yaprak sapının dibindeki yaprakçığa………………, çiçek sapının dibindekine……………… denir. 27- ………… taslağının…………. gelişmesi sonucu oluşan yapıya……………….denir. Döllenmeden sonra ………………. gelişimi sonucu oluşan yapıya……………..adı verilir 28- Tipik bir meyve başlıca 3 kısımdan oluşmuştur. Dışta………………,ortada……………….. .ve içte………… 29- Apokarp ovaryum dan meydana gelmiş meyveler…………………… meyvelardır. 30- Tohum başlıca 3 kısımdan meydana gelmişti.Dışta………………,içte………………… ve ………… 31- Ülkemizde park ve bahçelerde yetişen manolya …………………………………dır. 32-……………………. un meyveları …………………….. kurutulursa karabiber elde edilir. 33-……………………………..(haşhaş)’ın kültürü yapılır ve ……………….adı verilen çeşitli…………………………….oluşan bir drog içerir. 34- Hamamelidaceae familyasından…………………………………..türünde yapraklar derin loplu meyveleri…………adettir. 35- (Girit ladeni)………………………özellikle Batı ve Güney Anadolu’da maki ve friganada yaygındır. 36- Ficus …………….da meyve oluşumu…………………… arısı ile oluşur. 37- Bougainvillea spectabiliste mor, kırmızı, pembe renkte olan ……………çok gösterişlidir 38- Aşağıdaki familyaların hangisinde ovaryum apokarptır? Papaveraceae b-Cruciferae c- Caryophyllaceae d- Ranunculaceae e.Berberidaceae 39-Ülkemizde………Quercus türü vardır. Makinin baskın türünü oluşturan meşe türü;……………………………………..’dir. 40- Consalida da foliküller…….adet Delphinium da ise………. adettir. 41- …………………(kardikeni)dağların yükseklerinde yastıkçıklar oluştururlar. 42- Halk arasında…………………..(ıhlamurun)………...ve…………..kulanılmaktadır 43- ………………(kebere) in………………. ları turşu yapılarak yiyeceklere lezzet verir 44- ………… …………….(koca yemiş) in meyveleri etli bir……….. olup yenebilir. 45-……………………. ………………….(abtesbozan) alçak boylu dikenli çalılardır. 46- Çiçek enine kesiti çizin kısımlarını belirtiniz 47- 10 tane maki elementi yazınız 48- 5 tane sanayi de kullanılan bitki ismi (latince –türkçe) yazınız 49- 5 tane sebze bitkisi (Latince-türkçe) yazınız 50- 5 tane süs bitkisi (Latince-türkçe) yazınız 51- Sistematik botanik ………..kuralları içinde …… ……….. …….. …………kadar tüm bitkileri …………. ile ……………….sınıfları içinde gruplamaktır. 52- Ficus carica bir ……………dur. …………. ……….. ………. … grubunu ifade etmektedir. 53- Türün başlıca 3 özelliği bulunmaktadır 1)…. …………………………,2)…………… ………………………..3)………………………………….. 54- ......................................... ve…………………………..tür altı kategorileridir. 55- Aile adı,isim gibi kullanılan………………….tır ve sonuna………….ekinin eklenmesi ile yapılır. 56- Pinus nigra da pinus…………..ismidir nigra ise ……. ……………….dir 57- Medicago polymorpha L. Buradaki L. …………………........................................dir 58- Bir yazarın bir……… tanıtırken ..…. olarak seçtiği bitki örneğine……………….denir. 59- Bitkilerin isimlerini bilmek istemenin 3 tanesini yazınız a- b- c- 60- Tohumlu bitkilerdeki aşağıda belirtilenlerin tohumsuz bitkilerdeki karşılıkları stamen……………………….. anterler………………karpeller……………….. polen ana hücresi……………….. polen tanesi……………………. 61- Koniferler……………. bitkilere verilen isimdir. 62- Pinaceae nin yurdumuzda bulunan cinsleri a- b- c d- 63- Abies in 2 endemik taksonu a- b- 64- Boyları 100m. çapları 25 m olan k Amerika da yaşayan taxodiaceae türü… ……………………………………….dir 65- Epigin çiçekte ovaryum……. hipogin çiçekte…….perigin çiçekte……...durumludur 66- …………………………. döllenip gelişmesi sonucu oluşan yapıya…………….. adı verilir . ……kısımdan meydana gelmiştir. Bunlar: 66- Sarı nilüfer (……………………….) ve beyaz nilüfer(…………………………)ara sındaki ayırt edici fark …………………………….. 67- Ranunculus larda meyve ……………..dir. 68- …………………………….. dan afyon adı verilen drog elde edilir. 69- Doğu çınarı (……………………………..) de meyvelar…….. adet Sığlada (……………………………………..) meyvelar………adettir. 70- Binomial isimlendirme bir …………………….ve bir…………………..den ibarettir …………………………………, belirli bir yerde bulunan ve aralarında…………………… olan bireyler topluluğudur 71- Mezozoik’te ……………………………………..günümüze kadar gelen tek örnektir 72-Holotipin benzeri veya eşi olan etiketinde holotipin kayıtlarını taşıyan örneği………………..denir 73- Taksonomik olarak farklı ve coğrafik olarak sınıflandırılmış populasyonların oluşturduğu kategori;…………………………………………..dür. 74- Gymnospermlerde çiçekler .......................... ve ...................... dişi kozalaklarda toplanmasına karşın, Angiosperm’lerde çiçekler ................................ çeşitliliğe sahiptir. 75- Juniperus............................................nun yaprakları iğnemsi. J....................................................................... nun ise pulsudur 76- Bitki tek eşeyli çiçeklere sahip ise……………………………………’dir. 77- Embriyonun çeneklerine…………………………………ilk vejetasyon noktasına …………………………….kökçüke…………………………’de adı verilir 78- Siliqua tipi meyveda………………………………………………………..’dır. 79- Stoma bantları Abies’te…………………………., Picea’da ………………….adettir 80- Makinin baskın türünü oluşturan meşe türü;……………………………………..’dir. 81- Brakte …………………….yaprakcığıdır. 82- Aşağıda verilen latince bitki isimlerinin türkçelerini yazınız Laurus nobilis………………………… Nuphar lutea………………………. Anemone blanda……………………….Papaver roheas …………………. Cannabis sativa……………………….. 83- Aşağıda Türkçe isimleri verilen türlerin Latincelerini yazınız Kızıl ağaç………………. ……….. Demir ağacı…………………………… Gürgen…………………………….Kayın…………………………………. Kara ağaç …………………………………………………………………… 84- 2 şer tane yaprakları tüysüz ve tüylü meşeleri yazınız. 85- Angiospermlerde döllenmeyi anlatınız? 86- Bitki taksonomosibitkilerin ....................................................... ..........................................................................içeren bir bilimdir. Yunanca taxis............ ............................nomos............................................................................kelimelerinden oluşmuştur. 87- Herbaryum en kısa ve açık tanımı ile ............................................................................... ............................................bitki örnekleri............................................dur. Ancak belirli....... .....................................ve..........................................göre toplanmış olması gerekmektedir. 88- Pinus un ülkemizde ............türü bulunmaktadır. Bunlar P....................................................... ...................................................................................................................................................... 89- Angiosperm’lerde içinde.........................yanında çok sayıda................................... üyelerde bulunmaktadır. Gymnosperm’lerin yaşıyan tüm üyeleri ...................................bitkilerdir. 90- Yeni bir bitkiyi verecek olan embriyo 4 Farklı kısımdan meydana gelmiştir. a)........................................ b).............................................. c)................................................ ..............................d).................................................................................................................... 91- Meyvelar 3 grup halinde toplanır. 1.................................. 2............................................... ....................... meyvelar 92- Tozlaşma şekilleri diye bilinen taşınma şekilleri 1................................................................ 2.......................................................................... 3...................................................................... 93- Gymnosperm ....................................... tohumlar Angiospermler ise ................................... ................... tohumlular demektir. 94- Aşağıdakilerin latincelerini yazınız Manolya .............................................. Doğu ladini ........................................ Lübnan Sediri ...................................... Sekoya ................................................. Mazı ..................................................... Adi Servi .............................................. Karabiber .............................................. Defne .................................................... Dağ lalesi .............................................. Haşhaş ................................................... 95- Aşağıda verilen latince bitki isimlerinin türkçelerini yazınız Platanus orientalis ............................................... Liguidumbar orientalis ........................................ Morus alba ........................................................... Ficus carica .......................................................... Papaver rhoeas ..................................................... Nuphar lutea ......................................................... Araucaria excelsa .................................................. Taxus baccata ........................................................ Ulmus .................................................................... Ficus elastica .......................................................... 96- K ( 5 ) K5 A 4+2 C ( 2 ) formülü ne demektir diyagramını çiziniz. 97- Bir çiçeğin dış halkadan içe doğru isimlerini yazınız ve kısımlarını yazınız? 98- Pinus nigra Arn. Altı çizili kısım; a-Tür b-Tür epitepi c- Otör d-Angram 99- Aile adı, cins isminin sonuna……………………………..ekinin eklenmesi ile yapılır 100-Aile (Familya) adı nasıl oluşturulur? Binomial veriniz……………………………………… 101- Doğada sadece bireylerin varlığını, türün insanoğlunun buluşundan başka bir şey olmadığını savunan………………………………………………..tür kavramıdır. 102-…………………………………, belirli bir yerde bulunan ve aralarında……………………olan bireyler topluluğudur. 103-Bir yazarın türü tanıtırken………………….olarak seçtiği bitki örneğine…………………… 104- Binomial isimlendirme bir …………………….ve bir…………………..den ibarettir. 105- Binomial isimlendirme;…………………………………………………………………… …………………………………………………………………………………..denir. 106- Bir herbaryum etiketinde ……………………………………......................................... ………………………………………………………………………………………………. ………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………bilgileri bulunmalıdır 107-Abies cilicia’nın Batı Toroslarda yayılış gösteren alt türü (ssp.)……………………………………………..’dır. 108- ………………………..larda yapraklar uzun sürgünler üzerinde …………………… ………………………………….kısa sürgünler üzerinde ise………………….halinde bulunur 109-Yurdumuzda doğal yayılış gösteren tek Cupressaceae türü……………………………’dır. denir. 110- Herhangi bir basamaktaki taksonomik gruplara ve birimlere ………………………….adı verilmektedir. 111- Yurdumuzda yayılış gösteren Juniperus türlerinin ikisini yazınız:………………………, ………………………………. 112- Angiospermlerde tipik bir çiçek iç içe şu halkalardan meydana gelmiştir; ……………….., …………………, …………………, ………………….. 113- Bitki tek eşeyli çiçeklere sahip ise……………………………………’dir. Bir çiçek dıştan içe doğru…………………………………halkadan meydana gelmiştir 114- Angiospermlerde ……………….olayına karşılık Gynospermlerde …………… …………….olayı gerçekleşmektedir 115- Anter………tekadan ibarettir. Bunların her biri……………………içerir. 116- Perigin bir çiçekle ovaryum…………………………………………….’dır. 117- Park ve bahçelerde kullanılan menekşe…………………………………………’dır. …………………………………….ve………………………..dere içlerinde görülen türlerdir. 118- Yol kenarlarında meyvesi basınçla patlayan ve tohumlarını fırlatan tür……………………...............................dır. 119- Turnagagası (………………) ile dönbaba (………………) arasındaki fark a –çiçeklerinden b-meyveden c-gövdeden d- yapraklarındaki özelliklerinden ayırt edilir 120-Apiaceae familyasında ……………...,bazen rasemus,korimboz dur. 121-Nicotianum,Capsicum,Atropa ,………..……………… familyası üyeleridir. 122-Boya elde edilen 3 bitki……………………………………………………………….. 123-Tomurcukları yiyeceklere lezzet veren bitki………………………………(dikenli kebere)dir 124-Brassicaceae familyasından……………………….(çobançantası)da meyveler üç köşelidir. 125-……………………………….(ormangülü)de zehirli bir alkoloid olduğundan balda deli bal oluşur. 126- ………………………(dam koruğu) sukkulent otsudur. 127- Rosaceaden böğürtlen diye bilinen tür……………………………..dir. 128- Isparta ve Budur’da Rosaceae den………………………………….nın kültürü yapılır Oleum Rosal gül yağı elde edilir. 129- Aşağıda Türkçe isimleri verilen türlerin Latincelerini yazınız. Ayva……………………………………. Söğüt…………………………….. Çilek……………………………………..Kavak……………………………. Funda…………………………………….Kocayemiş………………………. Kebere……………………………………Çay………………………………. Binbirdelikotu…………………………….Pamuk 130- Aşağıda Latinceleri verilen türlerin Türkçe isimlerini yazınız. Hypericum………………………………… Vitis vinifera …………………. Juglands regia…………………………….Astragalus …………………………. Pimpinella ……………………….. Pistacia lentiscus …………………….. Prunus domestica…………………………Quercus cocifera………………….. Solanum melongena…………………Papaver roheas……………………………… 131- Genista,Spartium,Lupinus, Colutea ……………………….. familyası üyeleridir 132- ……………………………..nın hem liflerinden hem de uyuşturucu drogundan faydalanılır. 133-Cinnamomum zeylanicum,………………………………………………familyasına aittir. 134-Havuzlardasüs bitkileri olarak kullanılan sucul türler;…………………………………….. ………………………………………………………………’dır. 135- Ranunculaceae’nin ülkemizde…………………….cins………………….. türü yayılış gösterir. 136- Ranunculus kozmopolit olup, ülkemizde ……………..tür içerir. R…………………………R………………………………..R……………………örneklerdir. 137- Ginkoales ordosunu günümüzde yaşayan tek türü,………………………………….’dır. 138- Taxaceae familyasının ………………………cins ve yaklaşık………………..türü vardır. 139- Angiospermlerle Gymnospermler arasındaki farklar dan 3 ünü yazınız. 140- Aşağıdaki familyaların hangisinde ovaryum apokarptır? Papaveraceae b-Cruciferae c- caryophyllaceae d- Ranunculaceae e.Berberidaceae 141- Üyelerinin yumrularından salep elde edilen aile; …………………………………’dir. 142- Fabaceae üyelerinde meyve;……………………………………………………….’dir. 143- Türkiye’de yayılış gösteren ladinin Latince tür ismi,………………………………’dir. 144- Üyelerin çoğunu uçucu (eterik) yağ içermesi ile önemli familya hangisidir? Capparaceae b-Lamiaceae c-Cruciferae d-Boraginaceae e-Dipsacaceae 145- Tetradinamus durumlu stamenleri, bilateral simetrili ve 4 petalli çiçekleri, silikua veya silikula meyvesı ile kolayca ayrılan aile……………………………………………..’dir. 146- Citrullus lanatus, a-kabak b-kavun c-salatalık d-karpuz’dur. 147- Ovaryum içindeki tohum taslaklarının düzenlenişine………………………denir. 148-Rosaceaefamilyasına ait iki bitki türü yazınız……………………………………………... 149- Yaprakları vertisillat dairesel çıkışı ile tanınan …………………..familyasıdır. 150-Monodelfus ……………………diadelfus……………….andrekeum demektir 151- Euphorbiaceae’nin çiçekleri spika, panikula veya………………………..durumlarında toplanmıştır. 152- Boraginacea familyasında stilus çoğunlukla……………………tir. 153- Lamiaceae’de stilus……………………………………………..özelliktedir. 154-Liliaceae’de ekonomik olarak kullanılan iki bitki……………………………………….dır. 155- Gymnospermler…………………………………….embriyo taşımaktadır. 156- Poaceae’de yaprak ayasının kın ile birleştiği yerde çoğunlukla küçük, zarsı dik bir ………………………….bulunur. 157- Aşağıdaki bitkilerin Türkçe isimlerini yazınız: Brassica oleracea:………………………… Capsicum annuum:………………………. Fragaria vesca……………………… Helianthus annus:……………………….. Coffea arabica:…………………………… 158- Papaveraceae familyasının iki önemli özelliğini yazınız. a-…………………………………………………………………… b- …………………………………………………………………… 159- Yurdumuzda Cupressaceae familyasına ait…………………………………ve …………………………………….cinsleri yayılış gösterir. 160- Paris quadrifolia botanik isminde epitet, bitkinin; a- Paris’te bulunduğunu b-Dört yapraklı oluşunu c-Dört çiçekli oluşunu d- Hem Paris’te bulunduğunu hem de dört yapraklı oluşunu belirtmektedir. 170-Yurdumuzda en çok tür içeren Gymnosperm cinsi, 8 türü bulunan…………………………’dir. 171- Rosaceae familyasına ait bir çok ağaçsı türün a. Meyveları b. Tohumları c. Çiçekleri d. Tomurcukları gıda maddesi olarak çok önemlidir. 172- Aşağıdakilerden hangisi Pinaceae familyası üyesi değildir? A. Cedrus b.Picea c.Abies d. Sequoia 173- Abies nordmanniana subsp bormülleriana……………………..’de yayılış gösterir. 174- Aşağıdaki bitkilerin Latince isimlerini yazınız: Buğday:……………………… Çiğdem:………………………. Arpa:………………………… Hindistan Cevizi:……………. Papatya:……………………… 175- Cocos nucifera:………………………………………………..familyasının bir üyesidir. 176- Liquidambar orientalis……………………………..familyasına dahil olup, tıpta kullanılan…………………………yağı elde edilir. 177- Monokatil ve dikotil arasındaki farkları (3) yazınız. 178- ………………familya üyeleri uçucu ve aromatik yağ içermelerinden dolayı parfümeri sanayinde önemlidir. 179- Aktinomorf simetri………………………………..demektir. 180- Bilabiat, korollanın kaliksin ……………………………bölünmüş olması demektir. 181- Caryophyllaceae familyasının en belirgin özelliği……………………………..olmasıdır. 182- Ginobazik, stilusun ……………………………..çıkmasıdır. 183- Kapitulum çiçek durumunu………………….familyasınının ayırt edici özelliğidir. 184- Monoik bitki……………………………. ……………………demektir. 185- …………………………………..(hurma) da yapraklar……………….dir. 186- Irıdacea üyelerinde stamenler …. tane, Colchicumlar da ise………..tanedir. 187- Orchis …………………familyası üyesidir ve yumrularından…………elde edilir. 188- ………………… familyası çok tüylü ve korolalarındaki ……………….......dan ayırt edilir. 189- Lamiacea familyasında gövde……….. …,çiçek ……………….tır 190- Monocotyledon larda yaprak damarlanması………………. Kök………………….tır. 191 a-Luzula b-Schoenoplectus,c- Carex, d-Tradescantia Juncaceae familyasındandır. 192-Genellikle bataklık yerlerde yaşıyan a-Panicum b- Phragmites c- Cyperus d-Urginia 193- a- Crocus b-Pancartium c- Narcissus d-Cynodon Liliacea familyasındandırlar 194- a-Allium b- Fritillaria c- Muscari d-Scilla süs bitkisi olarak yetiştirilir. 195- Arecacea familyasından……………….. nun meyvesından Hindistan cevizi yağı elde edilen tür 196- Boya bitkisi olarak bildiğiniz 3 bitki ismi yazınız 197- Cichona,Asperula ……………………..familyasındandır 198- Aslan ağzı olarak bilinen…………………………., ve sığırkuyruğu Scrophulariaceae üyesidir. 199- Kalp kuvvetlendirici glikositler taşıyan bitki a- Scrophularia b- Veronica c- Digitalis d Euphasia dır 200- Oleaceae familyasının 3 üyesini yazınız. 201- Coridothymus, Stachys, Marrubium…………………… familyası üyeleridir. 202- Yapraklarını çay baharat olarak kullandığımız 3 tane bitki ismi yazınız 203- Alkollü içki yapımında kullanılan Apiaceae üyesi…………………….dir 204- Havuç……………………….. kültürü yapılan bir bitkidir. 205-İzmir Çeşmede gövdesi yaralanılarak sakız elde edilen bitki türü………………………..dır. 206-Fabalesin3 familyası 1-…………………..2……………………..3……………………..dır 207- Gövdeleri dikenli çalı olan böğürtlen (………………………………….) dir 208- Spata yı ……………….. familyasında görebiliriz. 209- Yucca ……………………..familyasındandır. 210- Taksonomik olarak farklı ve coğrafik olarak sınıflandırılmış populasyonların oluşturduğu kategori;…………………………………………..dür. 211- Aşağıda Türkçe isimleri verilmiş bitkilerin Latincelerini yazınız: Doğu Ladini:…………………………… Lübnan Sediri…………………….. Uludağ Köknarı:……………………….. Karaçam………………………….. Ardıç (Cüce ardıç)……………………… 212- Türkiye’de………meşe türü vardır bunlardan 3 ü aşağıdakilerdir …………………….. …………………… 212- Hypericum perforatum………………. …..familyasındandır 213- Ihlamur (……………….) nın………………. ve ………………. den çay yapılır. 214- Dere içlerinde yayılış gösteren 3 bitki yazınız 215- 5 tane maki 5 tane orman bitkilerimize örnek veriniz 216- Bir fabaceae çiçeğini çiziniz? 5 tane bu familyaya ait örnek veriniz 217- Boraginaceae familyası tanıtan 2 özelliğini yazınız a…………………………………………… b…………………………. 218- Lamiacea üyelerini tanıtıcı 2 özelliği belirtiniz a…………………. b…………………………………… 219- Aşağıdaki bitkilerin Latince isimlerini yazınız Buğday…………………….Papatya…………….Nohut………….. Portakal……………………Ebegümeci………………….Hardal…………….. Ihlamur…………………….Funda ……………Karabaş……………Karanfil 220- Aşağıda Latinceleri verilen türlerin Türkçe isimlerini yazınız. Hypericum…………………………………Verbascum …………………. Juglands regia…………………………….Astragalus …………………………. Pimpinella ……………………….. Pistacia lentiscus …………………….. Prunus domestica…………………………Quercus cocifera………………….. Solanum melongena………………… Papaver roheas 221- Salvialarda anterlerin özelliği nedir? (Şekil le de anlatabilirsiniz) 222- Yüksük otu (…………………….) familyasın dandır 223- Arum larda …………….. ….in altında dişi üst kısmında erkek çiçekler bulunur 224- ……………. lerin yumrularından sahlep elde edilir. 225- Bir gramineae çiçeği çiziniz ve kısımlarını belirtiniz? 226- Angiosperm lerle Gymnosperm ler arasındaki 3 farkı yazınız?

http://www.biyologlar.com/tohumlu-bitkiler-sinav-sorulari

Toprak Kirliliği ve Çözüm yolları

1-Hızlı Nüfus Artışı - Toprak İlişkileri : Hızlı nüfus artışı çok sayıda sosyoekonomik ve politik sorunların ortaya çıkmasına yol açmanın yanında, yanlış arazi kullanma ve toprak kayıpları nedeniyle ekonomimize ve kalkınmamıza önemli etkileri olan sorunlar da yaratmaktadır. Diğer yandan hızlı nüfus artışı gereksinimlerin karşılanması açısından, üretim ve tüketim ilişkilerini de olumsuz yönden etkileyecektir. Özellikle tarımsal üretimde birim alandan daha yüksek ürün almayı özendiren olumlu sayılabilecek etkisi yanında, orman ve meraların tarım arazilerine dönüştürülmesi gibi olumsuz ve zararlı yöndeki gelişmelere de neden olmakta ve bunları hızlandırmaktadır. Nüfus artışı hızı 1990’ da % 2.4 iken 2000 yılında % 1.9’ a inmiştir. Türkiye’nin potansiyel kaynakları artan nüfusu beslemeye belli bir süre için yeterli bir potansiyeldir. Nüfus artışının zamanla düşürülmesi bu hızlı artıştan kaynaklanan sorunları da azaltacaktır. 2- Toprak Kaynaklarının Sorunları ve Çözüm Yolları : Türkiye'nin önemli yaşamsal sorunlarından birisi toprak kaynaklarında ortaya çıkan sorunlardır. Bu sorunlar genelde su ve rüzgar erozyonu ile oluşan sorunlar, yanlış arazi kullanımı ve toprakların fiziksel ve kimyasal etmenlerle kirlenmesi ya da kalitelerin bozulması, üretim gücünün yitirilmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. 27.7 milyon hektar olan toplam tarım arazisinin 19.7 milyon hektarında çeşitli şiddetlerde erozyon tehlikesinin mevcut olduğu araştırmacılar tarafından saptanmıştır. Tarım arazilerimizin yaklaşık 2/3’ ünde toprak kaynaklarımızı kemiren ve azaltan erozyon tehlikesi vardır. Yine yapılan bir araştırmaya göre yılda 500 milyon ton toprağın akarsularla denizlere taşındığı belirlenmiştir. Ayrıca erozyonla taşınan toprakların tarıma elverişli toprakların üst kısımları olduğu göz önünde tutulursa tarımsal toprakların ne denli büyük bir sorunla karşı karşıya kaldığı daha net anlaşılacaktır. Erozyonun oluşumuna ve şiddetine etki yapan önemli etmenler iklim, topografya, toprağın özellikleri, bitki örtüsü gibi türlü etmenler yanında insanın kendisidir. Erozyonu önleyici toprak işleme, ekim ve dikim yöntemlerinin kullanılmamasının neden olduğu toprak kayıpları ağırlık taşımaktadır. Erozyonun hızlanmasında baş rolü toprağı yanlış işleyen ve kullanan insan oynamaktadır. Bu konuda yapılan çalışmalar göstermektedir ki her yıl on binlerce hektar tarımsal alan tarım dışı amaçlar için kullanılmaktadır. İl ve İlçeler bazında organize sanayi ve küçük sanayi sitelerinin kapladığı arazilerin 18000 hektar olduğu ve bunun % 62’ lik kısmının tarıma elverişli araziler üzerine kurulmuş olduğu saptanmıştır. Yanlış arazi kullanımı, bilimsel araştırmalarla da kanıtlanmıştır. Kentleşme sürecinde ve kıyılarımızın turizme açılmasında da yanlış arazi kullanımı uygulamaları sürmektedir. Hızlı kentleşme, kent nüfuslarının hızlı artışı ve gecekondu olayının süregelmesi, kent topraklarının genişletilmesini ve bu arada plansız ve bilinçsiz arazi kullanımı sorunu ve tarımsal toprakların yerleşim yeri olarak kullanılması olayını da birlikte getirmektedir. İstanbul Boğazı yamaçlarında mevcut bitki örtüsünün kaldırılması suretiyle yapılaşmalara açılan topraklar, yanlış toprak kullanımının öncüleri olmaktadır. Kentleşme ve sanayileşmenin çevre üzerindeki olumsuz etkileri birkaç yönde sürecektir. Birincisi, değerli tarım topraklarının özellikle kıyılarda hızla kentsel kullanımlara açılmasıdır. Kamu eliyle tarıma elverişli duruma getirilmeleri için para harcanan verimli topraklar bile kamunun kayıtsızlığına kurban gidebilmektedir. Sanayi sektöründe gelişmeler, organize sanayi bölgeleri için yer seçimi, genellikle altyapıların ekonomik kolaylıklar sağladığı yörelerde kurulacak biçimde yapıldığı gözlenmektedir. Hiçbir düşünce, ham maddesinin üretildiği birinci sınıf tarım alanı üzerine, bu ürünü işleyen sanayi tesislerinin kurulmasına olanak vermez. Çukurova’da pamuk üretimine elverişli, sulama tesisleri tamamlanarak sulamaya açılmış birinci sınıf alanlardaki tekstil fabrikalarının kuruluşu, oradaki yol, su ve elektrik enerjisi olanaklarından kolayca yararlanma amacından kaynaklanmaktadır. Tarım topraklarının, artık üzerinde tarım yapılamaz hale getirilerek yok edilmelerinin diğer bir biçimi de, bunların toprak sanayilerinde kullanılmak üzere satın alınmalarıdır. Tapuda herhangi bir işlem yapılmasına gerek kalmadan satılan, toprak sanayiine elverişli, fakat uzun yıllarda oluşmuş alüviyal topraklar, ana kaya düzeyine ininceye kadar alınmakta ve fabrikalara taşınarak tuğla, kiremit, seramik vb. yapımı amaçlarıyla ham madde olarak kullanılmaktadır. Tarıma elverişli topraklar dışında, aynı amaçla kullanılabilecek kaynaklar ilgili kuruluşlarca saptanarak ilgililere önerilmekte ise de, çeşitli nedenlerle bu ocakların kullanılmaları sağlanılamamaktadır. Toprakların verim güçlerinin kaybolmasına neden olan diğer bir kirlenme şekli de, kimyasal kirlenmelerdir. Bu tür kirlenmelerde ana etmenler atmosferik çökelmeler, asit yağmurları, atık sular ve bunlarla kirlenmiş suların toprakta bıraktığı kirletici elemanlar, arıtma tesislerinden çıkan kirli çamurların toprakta yaptığı kirletici etkiler, tarımsal ilaçların bazılarının toprakta birikmeleri ile oluşan kirlenmelerdir. Ayrıca sulama yoluyla ortaya çıkabilecek, tuzlanma ve çoraklaşma gibi toprağın verim gücünü azaltan, hatta giderek tarımsal üretimde kullanılmasını önleyen fiziksel ve kimyasal kirlenmeler de toprak kaynaklarına olumsuz etkiler yapmaktadırlar. Görüldüğü gibi toprağı kirleten dış etmenler yanında, tarımsal üretim sürecinde bizzat bu üretimin yarattığı kirlenmeler de tarım topraklarına olumsuz etkiler yapmaktadır. Bir örnek olarak, Çukurova, Aşağı Seyhan Projesi alanından hatalı sulamaların ve gerekli tarım tekniklerinin kullanılmaması vb. nedenlerle oluşan tuzluluk sorunu, taban suyunun yükselerek tarımsal üretimi olumsuz bir şekilde etkilemiş olması gösterilebilir. Türkiye'nin diğer sulama projelerinde de gözlenen bu olumsuz sonuçların, GAP sulamalarında yinelenmemesi için toprak kayıplarını önleyici önlemlerin alınması gereği de vurgulanmalıdır. Toprağın özellikle ağır metaller, toksik maddelerle kirletilmeleri, bu topraklar üzerinde yetiştirilen bitkiler aracılığı ile besin zincirine karışmakta ve insan sağlığını etkileyici zararlı düzeylere ulaşabilmektedir. Topraklarımızın korunması ve geliştirilmesi, tarım topraklarımızın verimlerini artırarak kullanılmaları ve korunmaları konusunda temel mevzuatın yetersizliği de toprak kayıplarına neden olan önemli etmenlerden birisini oluşturmaktadır. Mevcut mevzuatın da ülke topraklarının gereği gibi korunmaları için etkili olarak kullanılmamaları var olan boşluğu daha da genişletmektedir. 3- Orman - Toprak Kaynaklarımızın İlişkileri, Sorunları ve Çözüm Yolları: 20 Milyon hektar civarında bilinen ormanımız vardır. Bunların 11 Milyon hektarı koru ormanı, dokuz milyon hektarı da bataklık ormanıdır. Ancak sadece dokuz milyon hektarlık orman iyi (verimli) orman niteliğindedir. Bozuk (verimsiz) olarak nitelendirilen 11 milyon hektarlık orman ise iyileştirilmelidir. Türkiye’de gözle görülür bir orman azalması olayı yaşanmaktadır. Araştırmalar bu olumsuz gelişmeyi doğrulamaktadır. Orman azalması, orman ürünlerinin azalmasını ortaya çıkarması, dolayısıyla ormanlardan yararlanma hızını artırarak, orman tahribatını artırmakla kalmıyor, yeşil örtünün fotosentez yolu ile CO2 ve oksijen dengesini korumasını da bozarak ,yaşamsal sorunların temel nedeninin oluşmasına destek olmakta, toprağın koruyucu örtüsü tahrip edildiği için de toprakların erozyonla kaybolmasına neden olmaktadır. Orman azalmasına, ormanların yok olmasına neden olan etmenlerin başında nüfus baskısı nedeniyle ortaya çıkan izinsiz ve düzensiz ormandan yararlanma olayı gelmektedir. Ayrıca ormanlarda tarla açma yoluyla usulsüz olarak yararlanma, orman yangınları, biyolojik etmenlerle ortaya çıkan hastalıklar, hava kirliliğinin ve asit yağmurlarının ortaya çıkardığı tahribat, orman azalması sürecini hızlandıran ana nedenleri oluşturmaktadır. Türkiye’de erozyonu önleyici teknik ve biyolojik önlemlerin alınması ve ağaçlandırılması gereken beş milyon hektar civarında bir potansiyel alan mevcuttur. Orman içi ağaçlandırma alanları ile birlikte 18 milyon hektar alanın ağaçlandırılması, erozyon denetimi çalışmaları yapılması bir hedef olarak saptanmıştır. Bütün çabalara karşın, başta finansman sorunları olmak üzere diğer nedenlerin etkisi ile henüz bu hedefe ulaşılamamıştır. Türkiye’de ilk defa özel ağaçlandırma sisteminin uygulamaya konulmuş olması ümit verici bir başlangıç olmuştur. Sayıları 159’ a ulaşmış olan fidanlıklarda 700 milyon kadar fidanların Türkiye’nin yeşillenmesinde, toprakların korunmasında önemli katkıları olmuştur. Bu ağaçlandırma çalışmaları, erozyonun önlenmesinde de etkili olmuştur. Ekosistemlerin önemli bir öğesi, yaratıcısı ve koruyucusu olan ormanların tahribi, doğrudan doğruya toprakların da yok olmasıyla sonuçlandığı için ekosistemlerin korunması, toprağın da korunmasına sebep olacaktır. Ormanların korunmasını kapsayan çok yönlü tedbirlerin orman ve toprak koruma politikaları olarak geliştirilmesi ve bunların uygulamaya geçirilmesiyle topraklarımız korunacak ve varlığını sürdürme olanağına kavuşacaktır. 4- Çayır - Mera ve Toprak Kaynakları İlişkileri, Sorunları ve Çözüm Yolları:Çayır ve mera kaynakları, hayvansal üretimin yem kaynağı olma özelliği yanında, birçok önemli görevleri de yerine getirmektedir. Bunların arasında yeşil örtü olarak fotosentez olayıyla oksijeni desteklemesi, toprak ve su kaynaklarının korunması gibi görevleri ile doğal dengenin korunmasına ve ekosistemlerin oluşmasına çok önemli destek vermektedir. Yapılan araştırmalara göre yeşil örtü olarak çayır ve meralar, toprak ve su kaynaklarının su ve rüzgar erozyonu ile yok olmalarına engel olan en etkin görevi üstlenmektedir. Makinalı tarımın gelişmeye başladığı 1950 yıllarından beri 13 milyon hektardan fazla tarım arazisi, sürülerek tarla arazisi haline getirilmiştir. Ayrıca aşırı otlatma, erken ve geç otlatmalar, mera iyileştirme önlemlerinin alınmaması, bu kaynakların giderek tahribine yol açmaktadır. Karapınar ilçesini tehdit eden şiddetli rüzgar erozyonunun oluşturduğu kum fırtınaları, bu ilçeyi oturulmaz hale getirmiştir. Ama başlatılan çalışmalar sonucunda birkaç yılda çözüme ulaşılmıştır. 5-Su-Toprak Kaynaklarının Geliştirilmesi, Kullanımı, Sorunları ve Çözüm Yolları: Su; eritici, taşıyıcı ve besleyici özellikleri ile, tüm canlıların yaşamsal önemde yararlandığı bir doğal kaynaktır. Topraklar ile birlikte ekosistemlerin önemli bir öğesini oluşturur. Ekosistemleri besler. Bunlara karşın suyun, bozulan ekosistemleri tahrip etme, toprağı aşındırma, taşıma ve su erozyonunu oluşturma gibi özellikleri de vardır. Türkiye gibi erozyona müsait toprak ve iklim koşullarına sahip ülkeler için, bu özellikler tahrip edici olayları ortaya çıkarmaktadır. Çeşitli nedenlerle hızla yok edilen yeşil örtü, bu tip erozyonun baş nedeni olmakta, toprak kaynaklarını bir daha kullanılamayacak hale getirmektedir. Erozyondan etkilenen 57 milyon hektar toprağın önemli bir bölümü, bu tip erozyonla yok olmuştur. 6- Biyolojik Zenginliklerimiz - Toprak İlişkileri, Sorunları, Çözüm Yolları: Biyolojik zenginlikler yönünden Türkiye dünyada önde gelen ülkelerden birisidir. Çok sayıda bitki kaynağının vatanı Türkiye’dir. Yalnız ülkemizde yetişen endemik bitki türleri bakımından çok önemli bir kaynağa sahibiz. Bilimsel ve ekonomik yönden yararlanabildiği takdirde, çok yararlı sonuçlar alınabilecek biyolojik bir zenginlik potansiyelimiz vardır. Bu zengin potansiyel kaynaklarımızla yaşamsal bir bağlantı içerisindeyiz. Maalesef bu zenginliklerimizi de hızla yok etmekteyiz. Bitkisel kökenli doğal zenginliklerimizi; yanlış arazi kullanımı, aşırı tüketim ve bitkisel zenginlik kaynaklarımızın yaşamlarının sürdürülebilirliğini tehlikeye sokacak biçimde aşırı düzeylerde tahrip edilmeleri, bu kaynaklarımızın kaybına neden olmakta, çıplaklaşan toprağın erozyonla taşınmaları ve yok olmaları ile sonuçlanmaktadır. Ayrıca hızlı nüfus artışının toprak istemlerinde ortaya çıkardığı baskılar, bu doğal kaynakların ve zenginliklerin tahribine neden olmaktadır. SONUÇ : Dünya gittikçe küçülmektedir. Canlıların yaşayabildiği ya da yaşayabileceği bir başka gezegen henüz keşfedilmemiştir. Çok uzun yıllar ve yüzyıllar boyunca bu dünya üzerinde yaşayacağız. Dünyanın tahribi, ekolojik dengelerin bozulması, sadece bir ülkeyi değil, tüm dünyayı tehdit etmektedir. Brezilya ormanlarının tahribi, dünya ikliminin değişmesine neden oluyor, atmosferdeki oksijen - karbondioksit dengesini etkiliyor. Tüm dünya ülkelerinin bilinçli ya da bilinçsiz olarak çevreyi tahrip etmeleriyle ekolojik dengenin bozulması ortaya çıkmaktadır. Orman azalması ve çölleşme, dünyanın önde gelen problemi haline gelmiştir. Eğer dünyada milyonlarca kişi açlık çekiyorsa, bu olaylar insan oğlunun geçmiş dönemde yaptığı hataların, kaynak tabanlarını tahrip etmelerinin faturası olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu hataların faturalarını gelecek kuşakların ödemesini istemiyorsak, ekolojik dengelerin bozulmasına neden olan hatalı uygulamalardan vazgeçmeliyiz.

http://www.biyologlar.com/toprak-kirliligi-ve-cozum-yollari

Rosa dominica ile ilgili elinde kaynak olan varmı?

Familyası: Gülgillerden, Rosengaewchse, Rosaceae Drugları: Gül çiçeğinin yaprakları; Rossae flos (eskiden; Flores Rosae Gülün çiçek yaprakları kurutularak çay yapımında veya su buharı ile damıtılarak ve yahut da ekstresi yapılarak Gül yağı (gül esansı) elde edilir. Giriş: Vatanının Türkiye olduğu tahmin edilen Gülün günümüzde 400’ den fazla çeşidi vardır. Bizi ilgilendiren Isparta gülü (Rosa damacena) ve Mayıs gülü (Rosa cenlifloria) en önemlileridir. Isparta gülü sonradan Bulgaristan ve Fas’ta yetiştirilmeye başlanmış olmasına rağmen bütün dünyada en çok gül yağı üretilen ülke Bulgaristan’dır. Türkiye Isparta gülünün üretimini artırmak için birçok ilde gül üretimi teşvik edilmiş fakat çiftçilerin Gül yetiştirilmesi ve Gül esansı elde edilmesini bilme­diklerinden teşvikler başarısızlıkla neticelenmiştir. Genellikle Fransa’da yetiştirilen ve Mayıs Gülü Latince Rosa Centifolia diye anılan Gül daha çok parfüm yapımında kullanılmaktadır ve Türkiye’de Mayıs Gülü Van gülü diye anılır. Genellikle Almanya’da Kırmızı Gül Rosa Gallica L. Yetiştirilmekte ve bu gül öksürük ve bronşite karşı yapılan natürel ilaca karıştırılmaktadır. Isparta gülü ise genellikle aroma tedavisinde ve parfüm yapımında kullanılır. Botanik: Boyu 0,3-15m’yi bulur. Dalları dikenli, tüylü, bulunduğu yer­den kökleri ile kısa sürede çevresine sürünerekten genişler ve zamanla büyük yer kaplar. Yaprakları karşılıklı iki çift ve sonda bir tek olmak üzere beş yapraktan meydana gelir. Bileşik yapraktır, yaprakları oval, kenarları kertikli, koyu yeşil renkli, üzeri pürtüklü ve damarları belirgincedir. Çiçeklerin taç yaprakları yetiştiği yöreye göre açık pembe, pembe, koyu pembe ve kırmızı renk tonlarına sahip olabilir. Taç yap­rakları genellikle kalp şeklinde yan yana ve üst üste dizilerek katmerli bir tabaka oluşturur. Yetiştirilmesi: Gül Türkiye’nin hemen her bölgesinde, genellikle Orta Anadolu’da kolay yetişebilir fakat bilgisizlik verimsiz hasada neden olabilir. Bu nedenle çiçek yetiştiricilerin özel bir eğitimden geçirilmesi gerekir. Yaprak bitine karşı Güllerin yanına Lavanta ekilmelidir. Lavan­tanın olduğu yere bu haşere yanaşmaz. Şayet yaprak biti Güle dadanmış ise Isırgan suyu yapraklara püskürtülür. Isırgan otu toplanarak bir tencereye doldurulur. Üzerine su oldurulur. 3-4 sonra süzülerek Gül yapraklarına püskürtülür. Şayet sert olur ise yaprakları yakar. Hasat zamanı: En kaliteli Gül esansı biyolojik usullerle yani kimyasal ilaçlar (kimyasal gübre, böcek öldürücü ve insektisit) kullanılmadan elde edilen esanstır. Birçok ülkede inek pisliğinin iyice kurutulması ile elde edilen inek gübresi kullanılır. Böceklere karşı okaliptus esansı-Lavanta esansı ve Limon esansından 5’er damla bir kaşık balla karıştırılır ve sonra 10lt suda çözüldükten sonra güllere bu su fışkırtılır ise böcekler güllere gelmez. Bugün biyolojik (natürel) usullerle elde edilen Gül esansının (Gül eterik yağı, Gül uçucu yağı) 1kg’ı 15000 DM (Onbeşbin Alman Markı) tutmaktadır. Gül yağı zamanla daha kaliteli ve güzel kokulu bir hal alır bu nedenle Gül yağları siyah şişelerde muhafaza edilmeli ve şişenin kapağı gerekmedikçe açılmamalı zira oksitlenerek değerini kaybeder. Mümkün oldukça Gül yağının muhafaza edildiği yerde ısı değişimi fazla olmamalı, mümkünse aynı derecede muhafaza edilmelidir. Gül yağı 17-22C˚’de açık soluk sarı berrak bir renkte olup 14C˚’de kristalleşerek hafiften lapa görünümünü alır.Malesef şifalı bitkiler toplama, kurutma, paketleme ve depolama işlemleri sırasında çok yanlışlar yapılmaktadır. Bitkinin şifalı kısmı yaprak veya çiçekleri ise asla Güneş altında kurutulmaz ve mutlaka gölgede kurutulmalıdır. Ayrıca örneğin bitki 5 günde kurudu ise, 2 gün daha kurumada bırakmak mahzurludur, çünkü birleşimindeki eterik yağları kaybettiğinden kalitesi düşer. Sadece bitki kökleri Güneş’te kurutulur ve kurur kurumaz hemen paketlenip depolanması gerekir. Şifalı bitkilerin Aktarlar’da açıkta satılması kalitesini kısa sürede düşürür ve etkisini oldukca azaltır.   ISPARTA GÜLÜ ORİJİNİ (KÖKENİ)VE BOTANİK ÖZELLİKLERİ Soner KAZAZ Süleyman Demirel Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü - Isparta İnsanın günlük yaşamında çok özel bir yeri olan gül; aşkın, güzelliğin, sevginin ve saygının ifadesini en güzel bir şekilde bünyesinde toplayan bir çiçektir. Kuzey yarım küre bitkisi olan gülün orijini Doğu Asya'dır. Kesin olmamakla birlikte gül yağı ve gül suyunun ilk olarak İran veya Hindistan'da üretildiği, buradan Anadolu, Avrupa, Kuzey Afrika ve Doğu Asya'ya yayıldığı bildirilmiştir. (Widrlechner, 1981) Yağ gülü (Rosa damascena Mill.), bitkiler aleminin Spermatophyta (tohunlu bitkiler) bölümünün Angiospermae (kapalı tohumlular) alt bölümünden Rosales takımı, Rosaceae familyası, Rosa cinsi içerisinde yer almaktadır. Dünyada yaklaşık 1350 Rosa (gül) türü tanımlanmıştır. Türkiye florasında 24 gül türü kayıtlı (Davis, 1972) olmasına rağmen gül yağı elde etmek amacıyla kullanılan tür kültürü yapılan Rosa damascena Mill'dir. Yağ için ticari olarak yetiştirilen başlıca gül türleri Rosa damascena Mill., Rosa gallica L., Rosa alba L., Rosa centifolia L. ve Rosa moschata'dır. (Tucker ve Maciarello 1988). Günümüzde gülyağı eldesinde yaygın olarak kullanılan ve kültürü yapılan Rosa damascena Mill türünün Rosa moschata J. Herm ile Rosa gallica L.'nin melezi olduğu tahmin edilmektedir. Fakat bu türün çok eski dönemlerde Rosa gallica L. ile Rosa phoenica Boiss, türlerinden oluşmuş bir melez olduğunun kayıtlarına da rastlanmaktadır. (Baytop, 1990; Garnero, 1982). Sistematikte Rosa gallica var. damascena Voss., Rosa calendarum Borkh gibi bazı sinonimleri de bulunmaktadır. Rosa damascena türünün bir çok çeşidi olmakla birlikte özellikle "Trigintipetale" çeşidi başta Bulgaristan ve Türkiye olmak üzere Fas, Mısır, İran, Suriye, Hindistan ve Kafkaslar'da gülyağı elde etmek amacıyla yetiştirilmektedir (Widrlechner, 1981). Rosa damascena; Isparta Gülü, Pembe Yağ Gülü, Yağ Gülü, Sakız Gülü ve Şam Gülü adlarıyla da bilinen pembe renkli, yarım katmerli ve kuvvetli kokulu, çok yıllık, dikenli ve kışa dayanımı yüksek bir bitkidir. Rosa damascena bitkileri, 1,5 - 3 m arasında boylanmaktadır. Gövde silindir biçimli, içi dolu, esmer renkli, çok dallı ve dallar çok sayıdaki irili ufaklı sert dikenlerle çevrilidir. Yapraklar yumuşak yapılı ve ince tüylerle kaplı, alternans dizlişli, saplı ve stipulalı (kulakçık), 5-7 foliolludur. Folioller (yaprakçık) 3-4 cm uzunluğunda oval şekilli, basit dişli kenarlı ve alt yüzleri tüylüdür. Çiçekler hafifçe sarkık, az yada çok koyu pembe renklidir. Tek renkli olan çiçeklerde içteki taç yapraklar dıştakilerden daha küçük yapılı olup, çiçeklenme çalı formundaki bir bitkide görülen biçimdedir. Kaliks (çanak yapraklar), korollodan (taç yapraklar) daha uzun, çok parçalı 5 sepalden (çanak yaprak) ibarettir. Korolla çok petalli, petaller (taç yaprak) oval şekilli, soluk pembe renkli, kaideleri beyaz lekelidir. Stamen (erkek organ) sayısı çoktur. Dişi organlar çanak şeklinde çukurlaşmış olan reseptakulumun (çiçek tablası) içinde bulunur. Stilus (boyuncuk) uzunca, stigma (tepecik) baş şeklindedir. Reseptakulum zamanla etlenerek kırmızımtırak bir renk alır. İçinde etrafı tüylerle kaplı nukslar vardır. (Baytop, 1963; Krüsmann, 1974; Kürkçüoğlu, 1988, 1995)   sparta gülü (Rosa damascena): Çok eski bir kültür bitkisi olduğu için menşei belli değildir. Halen Isparta çevresinde bol miktarda yetiştirilmektedir. Isparta veya yağ gülü, Isparta çevresinde, 1,5-2 m aralıkla sıralar halinde ekilmektedir. Üretilmesi çelikle yapılır. Çelikler de Kasım ve Aralık aylarında ekilir. Ürün ikinci yıldan itibaren alınmaya başlar. Üçüncü ve dördüncü yaşlarda verim en fazladır. Daha sonra bu yaşlı güller kesilerek gençleştirme yoluna gidilir. Gül bahçelerinden gençleştirme suretiyle 15-20 sene faydalanılabilir. Gülün Tarihçesi: Gül İlimize 1889 yılında Ispartalı Müftüzade İsmail Efendi Bulgaristan’da görevli iken, Isparta’ya gelişinde getirdiği gül çubuğunun yöremize dikilip adapte olması sonucu girmiş ve yayılmıştır. Birinci Dünya savaşından önce gül Isparta’dan civar Vilayetlere de yayıldığı bilinmektedir. Birinci Dünya savaşından önce gül yağlarımız Avrupa ve Amerika piyasalarında çok aranmakta idi ancak savaş yıllarında, süratle gelişen Bulgar güçlülüğü karşısında,bu durumunu kaybettiği ve ekiliş miktarı bakımınrdan gül sahalarımız % 50 civarında azaldı.1953 yılında Gülbirlik’in kurulmasıyla ve Isparta, İslamköy ve Güneykent yerleşim merkezlerine gülyağı fabrikaları açıldıktan sonra, köy tipi gül yağı imbikleri ortadan kalkıp fabrikalarda daha kaliteli gülyağı üretimi başlamış ve Dünya piyasalarında gül yağlarımız aranmaya başlamıştır.türkiyede yağ gülü üretiminin % 80 Isparta,kalan %20 si bfurdur aüfyon vil hudutlarında gerçeklexştirilir.Ayrıca aydının Karacasu ilçesinde de az miktarda yağ gülü üretimi yapılmaktadır. Yağ gülünün diğer güller gibi değişik renkleri ve şekilleri yoktur,kesme çiçek olarakta ,vazo ömrü yoktur.Farkı sahip olduğu uçuçu yağ asitleri diğer güllerden farklı ve özel bir konuma sahiptir Isparta ilinde yağ gfülünden 40 a yakın ürün üretilmektedir. Gülün İklim İstekleri: Yağ gülü etrafı açık havadar, bol ışıklı, ilkbaharda kurak ve don olmayan ve çiçek zamanı çiğ düşen iklim bölgelerinden hoşlanır. Ülkemizde yağ gülü üretimi en çok Isparta ve civarında yapılmaktadır. Dolayısıyle de Isparta yöremiz gül yetiştirmek için müsait iklime sahiptir. Yaz aylarında azami sıcaklık 38 C dereceyi geçmeyen ve kış aylarında ise 15 C derecenin altına düşmeyen, yıllık yağış ortalaması 500-600 mm olan nispi nem % 60-70 civarında olan geçit bölgelerinden hoşlanır. Yöremiz göller bölgesi olduğu için nispi nemde yeterlidir. Gülün Toprak İstekleri: Gül, toprak istekleri yönünden pek seçici değildir. Fakat, fazla killi-kireçli ve ağır topraklardan hoşlanmaz. Hafif kumlu-tınlı ve milli, süzek topraklardan hoşlanır. Gül ağaçcık tipi bir bitki olduğundan ve ömrüde uzun olduğu için toprak işleme gerektiği için ve yukarıda saydığımız topraklarda işlemeye uygun toprakları olduğundan, toprak işlemede zorluk çekilmez. Gül Bahçesi Tesisi: Gül bahçesi yön bakımından büyük önem taşımaz. Az meyilli ve düz arazilerde gül bahçesi tesis edilinebilir. Gül bahçesi tesis ederken önce toprak eylül-ekim aylarında 40-50 cm. derinlikte krizma edilir. Bu esnada yabancı otlar temizlenir. Gül tesis edeceğimiz arazide sıra araları 1,5-2 m. Mesafede ve 40-50 cm. derinlikte hendekler açılır. Hendeklerin genişliği 40-50 cm.olmalıdır. Açılan hendekler arazi meyilli ise kuzey-güney istikametinde olmalıdır. Dikimden önce hendeğin alt kısmı, hendeğin üstünden çıkan üst toprakla 10-15 cm. kalınlığında doldurulur. Bu şekilde hazırlanmış hendeklere 6-7 yıllık gül bahçelerinden kesilen 100-150 cm. uzunluğundaki dalların önce kuruları ayıklanır. Dikim anında hendeklere dallar iki sıra halinde ve uç uca gelecek şekilde sıralanır. Dalların üzerleri yanmış ahır gübresi ve toprak karışımı ile 10-15 cm.kalınlığında kapatılır. Diğer kalan kısımlar toprakla doldurulur. Bir dekar gül bahçesi tesis etmek için 1000-1200 adet gül dalı kullanılır. Gül bahçesi ve dikim işleri güz mevsiminde yani kasım ve aralık aylarında yapılmalıdır. Gül Bahçesinde Yapılacak Bakım İşleri: Sonbaharda tesis edilen gül bahçerinde, ilkbahara gelindiğinde kaymak tabakası varsa tırmıklanır. Yabancı otlar temizlenir. Yeni çıkan filizlere zarar yapan toprak altı zararlılarına karşı mücadele yapılır. Yaz ayları boyunca sulamaya çapalamaya devam edilir. Verime yatmış gül bahçelerinde, erken ilkbaharda mart ve nisan aylarında budama yapılır. Budamada amaç kuru dallar temizlenir. Diğer dallarda ise 5-6 göz bırakılarak budama yapılmalıdır. Ayrıca daha bol ve kaliteli gül elde etmek için gül bahçesi ömrü boyunca, 7-8 yılda bir toprak seviyesinden dallar kesilir. Buna gençleştirme budaması denir. Ayrıca erken ilkbaharda, gül bahçelerine dk./150 kg. hesabiyle Kompoze gübre verilir. Gençleştirme budaması yapılan gül bahçelerinde ise dk./2-3 ton yanmış çiftlik gübresi verilmelidir. Gül bitkisinin ömrü ortalama 2 defa gençleştirme budaması yapıldığı takdirde 23-25 yıldır. Güllerde Hasat: Yağ güllerinde hasat işleri mayıs ayının ortasında başlar, 5-6 hafta sürer. Hasat sabah saat 03.00 ile 09.00 saatleri arasında yapılmalıdır. Hasat anında tak açmış olan çiçekler toplanmalıdır. Çuval veya sepetlere toplanır, bekletilmeden alım merkezlerine sevkedilmelidir. Bakımlı gül bahçelerinde bir dekardan bir sezonda ortalama kurak şartlarda 500-600 kğ.Taban arazilerde sulanabiliyorsa bu rakam bir sezonda dekardan ortalama 900-1000 kğ.kadar gül çiçeği hasat edilinebilinir. Tarihçesi ve özellikleri hakkında bir kaç bilgide ben ekleyim itedim... inşallah işinize yarar...

http://www.biyologlar.com/rosa-dominica-ile-ilgili-elinde-kaynak-olan-varmi

ULUDAĞ MİLLİ PARKI

ULUDAĞ MİLLİ PARKI

İli : BURSA Adı : ULUDAĞ MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1961 Alanı : 12.732 ha. Konumu : Marmara Bölgesi’nde, Bursa ili sınırları içerisinde yer almaktadır. Ulaşım : Bursa’dan 34 km’lik yaz-kış açık kara yolu ile veya teleferikle 20 dakikada Sarıalan’a çıkılarak, oradan da minibüslerle oteller bölgesine ulaşılır. Özel helikopter servisi ile İstanbul’dan 25 dakikada milli parka varılabilir. Kaynak Değerleri :           Yer kürenin derinliklerinden gelen mağmanın kırıklar ve çatlaklar boyunca yeryüzüne doğru yükselmesi ve katılaşması sonunda meydana gelen Uludağ’ın jeolojik yapısını genellikle iç püskürük granit kayaçları oluşturmaktadır. Dağın bugünkü şeklini kazanması, tektonik hareketler ve farklı aşınma etkisiyle oluşmuş-tur. Bursa ovasına kısa mesafede ve 2543 metre yükseklikte olan Uludağ, Marmara Bölgesi’nin en yüksek noktasıdır. Aras Çağlayanı ve doruklarda görülen buzul izleri Uludağ’ın jeomorfolojik yapısının ilgi çekici özellikleridir.           Milli parkın bir başka özelliği de, Bursa Ovası’ndan Uludağ’ın doruklarına doğru değişen bitki topluluklarının meydana getirdiği orman kuşaklarıdır. Botanik bilimci Mayer’ın bitki kuşaklarını muhtelif yüksekliklerde karakterize etmesi bakımından dünya ormancılık literatüründe özel bir önemi vardır.           Milli parkın elverişli tabiat şartları ayı, kurt, çakal, tilki, karaca, geyik, tavşan, domuz, keklik, yabani güvercin, akbaba, kartal, çaylak, bülbül ve çalıkuşu gibi hayvanların yaşamasına ve çoğalmasına imkan vermektedir.           Aralık-Mayıs ayları boyunca Uludağ karla örtülüdür. 3.95 cm.’ye varan kar kalınlığı, kar kalitesi ile Uludağ kayak yapmaya son derece elverişli olup, Türkiye’nin en önemli kış sporları merkezidir.  Görünecek Yerler : Çobankaya, Sarıalan ve Kirazlıyayla günü-birlik kullanım alanları milli parkın farklı peyzaj değerlerini, Çobankaya mevkiindeki “Bakacak Manzara Seyir Terası” ise daha geniş bir perspektifte peyzaj değerlerini , Bursa Ovası’nı ve kent gelişimini ziyaretçilere sunar. Mevcut Hizmetler : Milli park sahası içerisinde “oteller bölgesi” diye adlandırılan mevki ziyaretçilere kış aktivitelerinden kayak imkanı sunarken, Sarıalan, Çobankaya ve Kirazlıyayla mevkileri kamp ve günübirlik kullanımlar için düzenlenmiş sahalardır. Konaklama : Sarıalan mevkiinde baraka, bungalow ve çadır ile kamp yapma imkanı sağlanmakta, oteller bölgesinde ise gerek kamu, gerekse özel işletmelere ait oteller ve misafirhanelerde konaklama imkanı bulunmaktadır. Ayrıca Çobankaya mevkiinde yalnızca çadırla kamp yapılabilmektedir. FLORA Uludağ'ın bitki örtüsü tipleri arasında (350 m' ye kadar) tipik Akdeniz maki ve frigana bitki örtüsü yer alır. Orman kuşağı, karışık kestane (Castanea sativa) ormanı (350-700 m), sık doğu kayını (Fagus orientalis) ormanları (700-1500 m), lokal olarak sapsız meşe (Quercus petraea) ve nemli Uludağ göknarı (Abies nordmanniana ssp. bornmuelleriana) topluluklarından (1500-2100 m) oluşur. Türkiye'nin endemik ve önemli ağaç türlerinden biri olan Uludağ Göknarı, alanda çok sağlıklı topluluklar oluşturur. Orman kuşağı 2000 m' nin üstünde subalpin fundalıklara geçiş yapar. Subalpin kuşağı (1800-2200 m), bodur çalıları ve açık mera toplulukları ağırlıkta olmak üzere, yüksek arazi fundalık bitki örtüsü tiplerinin bir mozaiğini içerir. Subalpin ve alpin kuşaklardaki daha kurak yamaçlarda endemik türler bulunmaktadır. Alanda Bern Sözleşmesi'ne göre Tehlike Altındaki Habitatlar; Akdeniz dağlık sık meraları, Batı Karadeniz doğukayını ormanları, Batı Karadeniz göknar-doğu kayını ormanları, Batı Karadeniz'in alt kesimlerinde yetişen doğu ormanları, Batı Karadeniz'in alt kesimlerinde yetişen subalpin ormanlarıdır. Uludağ, ev sahipliği yaptığı pek çok bitki türünün gösterdiği ilginç yayılış deseni nedeniyle bitki coğrafyası açısından da çok önemlidir. FAUNA Uludağ’ a özgü endemik tür olan Apollo Kelebeği, ayrıca dünyada sayıları çok azalmış olan Sakallı Akbaba parkta bulunmaktadır. Bunların dışında; Tilki, Çakal, Yaban Kedisi, Porsuk, Sincap, Sansar, Tavşan, Karaca, Yaban Domuzu, Kirpi, Oklu Kirpi, Dağ Faresi, Kaplumbağa, Kurbağa, Alabalık, Kurt ve Ayı bulunmaktadır. Sürüngenlerden; Yılan, Kertenkele, Bukalemun, Kuşlardan ise; Akbaba, Kaya Kartalı, Doğan, Şahin, Atmaca, Kerkenez, Karga, Ağaçkakan, Saksağan, Baykuş, Dağ güvercini, Tahtalı, Çulluk, Üveyik, Karatavuk, Saka, Çalıkuşu, Keklik, Bülbül ve Serçe türleri bulunmaktadır. Alanda 46 tür kelebek ve 11 tür bombus arısı tespit edilmiştir. Uludağ sakallı akbaba ve kaya kartalının üreme popülasyonlarını barındırması nedeniyle Önemli Kuş Alanı olarak belirlenmiştir. Kızıl akbaba, çakırkuşu, küçük kartal, bıyıklı doğan, ve gökdoğanın ürediği sanılmaktadır. Bu dağ aynı zamanda Türkiye’de paçalı baykuşun yaşadığı bilinen birkaç yerden biridir. http://www.milliparklar.gov.tr TANITIM VİDEOSU      

http://www.biyologlar.com/uludag-milli-parki

GÖLLER VE ÖZELLİKLERİ

Göl : Karalar üzerindeki çukur alanlarda birikmiş ve belirli bir akıntısı olmayan durgun su kütlelerine göl denir. Göller tek tek bulundukları gibi yan yana birden fazla da bulunabilirler. Göllerin yan yana bulundukları bölgelere göller yöresi denir. Göllerin Özellikleri Göllerin bulundukları bölgenin iklimi, jeolojik ve jeomorfolojik özellikleri; Gölün büyüklüğü : Dünya üzerindeki göllerin büyüklükleri değişkendir. Hazar Gölü Dünya’nın en büyük gölüdür. (424.000 km2) Gölün beslenmesi : Göller, yağış suları, akarsular ve kaynaklar tarafından beslenir.Göllerin su seviyeleri beslenmeye bağlı olarak değişir. Bazı göller fazla sularını bir akarsu ile deniz boşaltır. Bu akarsulara göl ayağı ya da gideğen denir. Göle su taşıyan akarsulara ise geleğen denir. Örneğin Manyas ve Ulubat (Apolyont) gölleri bir akarsu ile sularını Marmara Denizi’ne boşaltır. Gölün derinliği : Tektonik ve krater göllerinin derinlikleri genellikle fazladır. Dünya’nın en derin gölü tektonik bir göl olan Baykal Gölü’dür. Göl suyunun tuzluluğu : Göl sularının içinde çözünmüş halde madensel tuzlar bulunmaktadır. Buharlaşma nedeniyle göl suyunun tuz yoğunluğu artar. Özellikle kapalı havzalarda yüzeyden akış olmadığı için göl suları tuzludur. Örneğin ülkemizdeki Burdur Gölü ve Tuz Gölü’nün suları tuzludur. Açık havza göllerinde ise, sular yüzeyden boşaldığı için madensel tuz oranı düşük, buna bağlı olarak sular tatlıdır. Göl suyunun sıcaklığı : Göl suyunun sıcaklığı, gölün bulunduğu enleme, iklim koşullarına ve mevsime göre değişir. Ayrıca gölün derinliği, gölün bulunduğu yükselti ve gölü besleyen sular da göl suyunun sıcaklığı üzerinde etkilidir. Göl suyunun hareketliliği : Göl suyunun hareketliliği üç nedene bağlıdır : Gölün beslenmesine ve havzadaki iklim koşullarına bağlı oluşan seviye farkı nedeniyle su seviyesinde değişiklik olur. Göl yüzeyinde rüzgarlar etkisiyle dalgacıklar oluşur. Göl yüzeyinin bir bölümündeki basınç değişmeleri alçalma ve yükselme şeklindeki ritmik hareketlere neden olur. Bunlara duran dalga ya da seş (seiches) dalgaları denir. Göl Tipleri Göller, göl çanağının oluşum özelliklerine göre yerli kaya gölleri ve set gölleri olarak iki ana bölümde toplanır. Yerli Kaya Gölleri Göl çanağının çeşitli nedenlerle ana kaya üzerinde oluşturduğu göllerdir. Göl çanağını oluşturan etkene göre 4 gruba ayrılır. Tektonik Göller : Yerkabuğunun tektonik hareketleri sırasında oluşan çanaklardaki göllerdir. Volkanik Göller : Volkanik patlamalar ile oluşan çanaklardaki göllerdir. Krater gölü, kaldera gölü ya da maar gölü gibi çeşitleri vardır. Karstik Göller : Eriyebilen kayaçların bulunduğu yerlerde oluşan göllerdir. Buzul Gölleri : Buzullaşma döneminde buzulların aşındırmasıyla oluşan çanaklardaki göllerdir. Göl Tipleri Göller, göl çanağının oluşum özelliklerine göre yerli kaya gölleri ve set gölleri olarak iki ana bölümde toplanır. Set Gölleri Çöküntü çukurlarının, vadilerin ya da koyların önünün bir setle kapatılması sonucu oluşan göllerdir. Alüvyal Set Gölleri : Akarsuların yan kollarının taşıdıkları alüvyonlarla ana akarsuyun önünü kapatması ile oluşan göllerdir. Kıyı Set Gölleri : Deniz akıntılarının oluşturduğu kıyı kordonlarının koyların önünü kapatmasıyla oluşan sığ göllerdir. Bu göllere lagün adı da verilir. Moren Set Gölleri : Buzullardan çıkan suların önünün moren setleri ile kapatılması sonucu oluşan göllerdir. Heyelan Set Gölleri : Akarsu vadisinin önünün, toprak kayması sonucunda toprak kütlesi tarafından kapatılmasıyla oluşan göllerdir. Volkanik Set Gölleri : Volkanik olaylar sırasında çıkan lavların bir çukurluğun önünü kapatmasıyla oluşan göllerdir. Yapay Set Gölleri : Akarsu vadisinin önünün yapay bir setle kapatılması ile oluşan baraj gölleridir. Baraj gölleri enerji üretmek, içme ve sulama suyu sağlamak, erozyonu önlemek, taşkınlardan korunmak amacıyla yapılır. Türkiye’de Göller Ülkemizde göller, göl oluşumuna uygun koşulların bulunduğu Marmara, İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Akdeniz Bölgesi’nde yoğunlaşmıştır. Özellikle Akdeniz Bölgesi’nin batı kesiminde, göllerin kümelenmiş olduğu bir alan bulunmaktadır. Buraya Göller Yöresi adı verilir. Göller Yöresi : Batı Toroslar’ın iç bölümünde kümelenen Beyşehir, Eğridir, Burdur, Suğla, Kovada, Acıgöl, Salda ve Yarışlı göllerinin bulunduğu alana göller yöresi adı verilir. Yerli Kaya Gölleri Tektonik Göller : Sapanca Gölü, İznik Gölü, Ulubat Gölü, Manyas Gölü, Eber Gölü, Akşehir Gölü, Eğirdir Gölü, Acıgöl, Burdur Gölü, Beyşehir Gölü, Kovada Gölü, Suğla Gölü, Seyfe Gölü, Tuzla Gölü, Tuz Gölü, Hozapin Gölü. Volkanik Göller : Acıgöl (Konya), Acıgöl (Nevşehir), Nemrut Gölü Karstik Göller : Sultan Obruk Gölü, Çıralıdeniz Gölü, Meyil Gölü, Pozan Gölü, Avlan Gölü, Karagöl. Buzul Gölleri : Uludağ, Geyik Dağları, Boklar Dağları, Aladağ, Munzur Dağları, Doğu Karadeniz Dağları, Cilo Dağları, Hakkari Dağları. Ülkemizde doğal setleşmelerle oluşan göller oldukça fazladır. Set Gölleri Alüvyal Set Gölleri : Akgöl, Eymir Gölü, Mogan Gölü, Marmara Gölü, Bafa Gölü, Köyceğiz Gölü, Balık Gölü. Kıyı Set Gölleri : Terkos, Büyükçekmece, Küçükçekmece, Büyük Menderes deltasındaki lagünler (Karinegölü, Deringöl, Akgöl, Dalyan), Kızılırmak deltasındaki lagünler (Balıkgölü, Limangölü, Tuzlugöl, Karaboğazgölü), Yeşilırmak deltasındaki lagünler (Semenlikgölü) Moren Set Gölleri : Uludağ, Geyik Dağları, Boklar Dağları, Aladağ, Munzur Dağları, Doğu Karadeniz Dağları, Cilo Dağı, Hakkari Dağları (Moren set gölleri ülkemizde buzullaşmanın görüldüğü yukarıda belirtilen yüksek dağlarımızda bulunurlar.) Heyelan Set Gölleri : Yedigöller, Abant Gölü, Borabay Gölü, Sera Gölü, Tortum Gölü Volkanik Set Gölleri : Çıldır Gölü, Erçek Gölü, Haçlı Gölü, Nazik Gölü, Van Gölü Yapay Set Gölleri : Kadıköy Gölü, Büyük Orhan Gölü, Güzelhisar Gölü, Topçam Gölü, Gülüç Gölü, Çubuk Gölü, Hirfanlı Gölü, Sille Gölü, Çakmak Gölü, Uzunlu Gölü, Keban Gölü, Kartalkaya Gölü, Kozan Gölü, Atatürk Gölü, Demirdöven Gölü, Göksu Gölü

http://www.biyologlar.com/goller-ve-ozellikleri-1

AKILLI TASARIM-EVRİMSEL TASARIM

“En büyük tehlike akılsızlığı, akıllılık olarak gördüğünüzde başlar ”Prof. Dr. Ali Demirsoy, Hacettepe Üniversitesi Bazı bireylerde kalıtsal bir nedenle ortaya çıkan sorunlar “Anomali” ya da “Hastalık” olarak adlandırılır. İyi bir tasarımda bu anomalilerin hiç olmaması ya da çok seyrek olması beklenir. Hâlbuki bugün tıbben her insanda doğuştan en az 10 anomalinin olduğu söylenir. Bu normal tasarlanmış bir arabanın beklenilmeyen bir arıza göstermesi gibi bir şeydir. Kâğıt üzerinde böyle bir hata beklenmez; imalat sırasında ortaya çıkar. Dolayısıyla buna üretim hatası denir ve suç tasarlayıcısına yüklenmez. Akıllı tasarıma göre bir canlının tasarlanmasından ölümüne kadar geçen süreçler doğaüstü güç tarafından denetlenmektedir ve dolayısıyla hem tasarım aşamasında hem de üretim süreci içerisinde –biz fani varlıkların kusuru olmadan- ortaya çıkabilecek tüm aksaklıklardan doğaüstü güç sorumludur. Ancak hem yetkili ve her şeye kadir ol hem de hata yap ikilemini çözemeyen dogmatikler, çıkarı “Takdiri İlahi”, yani doğaüstü gücün isteği ya da takdiri olarak sunarak hem kendilerini hem de karşılarındakileri kandırmanın yolunu bulmuşlardır. Elimizde olan ya da olmayan gelebilecek her olumsuzluğun faili ya da sorumlusu bulunmuştur: Bir türlü hesap soramayacağımız, ulaşamayacağımız, ne eder ne yaparsa iyidir diye inandığımız Doğaüstü Güç; çoğumuza göre Tanrı. Böylece insanlık tarihi boyunca kusurumuz olsun ya da olmasın uğradığımız her zararı büyük bir tevekkül (kabul) ile benimseyeceğimiz bir felsefeye saplanmış olduk. Ancak herkeste her zaman görülen, yani bir anomali olarak değil de, genel bir tasarım hatası olarak herkesin gözlediği yapı ve işleyişlere ne diyeceğiz; bu sefer “Taktiri ilahi” demeyle atlatamayız. Çünkü takdir, birçok seçeneğin arasında birisine layık görülen bir şeyi ifade eder. Yani başımıza bir bela gelmişse, yüce Tanrı o iş için beni seçmiş demektir. Dogmaya inanıyorsanız yapacağınız bir şey olamaz, kabul edeceksiniz. Eğer inanmıyorsanız nedenini araştıracaksınız, gerekirse er ya da geç çaresini bulacaksınız. Ancak, bir kusur sadece bir toplumun birisinde değil de herkeste bulunuyorsa, o takdiri ilahi olmaktan çıkmış, genel bir tasarım kusuru olmuştur. Bu tasarım kusurları eğer her şeyi bilen ve her şeye kadir bir varlık tarafından yapılmışsa, o zaman bu varlığın, kulları olan bizler için iyi niyetinden kuşku duyabiliriz. Çünkü hiç kimse durup dururken kitle halinde eziyet etmeyi amaçlamaz. Bunun tanımı psikolojide ya da sosyolojide hoş olmayan çok ağır bir tanımdır… Gelin görün ki, ortalığı akıllı tasarım velvelesine veren birçok insan (bunların arasında ne yazık ki bilim adamı; hatta bilimlerin bilimi diyebileceğimiz biyoloji alanında çalışanlar), aşağıda yüzlercesinin arasından verilmiş sadece birkaç genel kusurun neden doğaüstü güç tarafından reva görüldüğünü bir türlü açıklayamıyor. Moleküler ya da hücre düzeyine indiğimizde hatalı tasarımla ilgili onlarca örnek verebiliriz. Ancak bu örnekler çok akademik kalacağından, bu konuda yeterince bilgisi olmayanlar anlamakta zorlanabilir diye verilmemiştir. Doğuştan yüksek tansiyon, şeker hastası, çeşit çeşit yetmezlikler, kas ve kemik bozuklukları ve benzer onlarcasını kişiye özgü olduğu genel bir durumu yansıtmadığı için –genel bir tasarım hatası olarak- gündeme getirmeyeceğiz. Bu nedenle vereceğimiz tasarım hatalarına ilişkin örnekler özellikle hemen herkesin her zaman tanık olduğu çocuklardaki bazı kusurlardan –yani genel tasarım hatalarından- seçilmiştir. Bunun nedeni, akıllı tasarımcıların, ortaya çıkmış kusuru, ergin kişinin suçlarına –günahlarına- bağlamasından kurtulmak içindir. 1. Çocuk büyüten ve gecelerini uykusuz geçiren herkes şunun farkındadır. Çocuklar doğduklarının ilk birkaç ayında bazen çok daha uzun süre gaz sorunu yaşayarak ailelerini ve kendilerini perişan ederler. Bu gaz ya anadan geçer ya da çocuğun sindirim sistemindeki tasarım hatasından kaynaklanır. Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, ağaçtan ağaca atlarken anasının sırtına yapışarak, her sıçrayışta sürekli gazını çıkaran bir canlının böyle bir sorunu olmamıştır. Bu nedenle primat yavruları gaz sancıları çekmez. Ne zamanki doğal yaşamdan ve doğal evrim sürecinden ayrıldık, bu sorun karşımıza çıktı. Ancak evrimsel yapısal değişim, sosyal evrime ayak uyduramadığı için, zamanında gerekli önlemler oluşamadı. 2. Çocukların iç kulak ile ağız arasındaki östaki borusu, normalden kısa olduğu için ağızdaki mikroplar sık sık orta kulağa geçer ve bir sürü soruna neden olur. Primatlarda bu sorun var mı; büyük bir olasılıkla yok.Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, sosyal gelişmeleri öğrenebilmek için, kafası beklenilenden çok daha büyük olarak dünyaya gelmeye zorlanmış bir çocukta bu sorunun ortaya çıkması kaçınılmazdır. Acaba doğaüstü güç insanın sosyal yaşama geçişini bilemiyor muydu? Yoksa böyle bir ödüle karşı ceza mı uygulamaya kalkıştı? 3. Çocukların, özellikle kız çocuklarının idrar kesesini dışarıya bağlayan kanal erişkinlere göre kısa olması nedeniyle sık sık idrar yolları hastalıklarına tutulmaktadır. Ne olurdu bu boruyu biraz daha uzun olarak yaparak yaratsaydı?Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, dört ayağının üstünde gezen bir canlı için bu kısalığın büyük bir sakıncası yoktu; ne zaman ki, yere inip de ilk olarak otura otura sonra iki ayağımız üzerinde gezmeye başladık; oturduğumuz yerdeki mikroplar çok daha kolay içlere kadar girebildiği için bu sorunlar ortaya çıktı. O zaman sormazlar mı, beni iki ayağım üzerine kaldırırken, bu boruyu niye bir iki santim uzatmadın?4. Penisteki sünnet derisi çoğunluk herhangi bir soruna neden olmadan doğum olmasına karşın, bir kısmında idrar yapamayacak derecede kapalı olduğu için önemli sorunlara neden olmaktadır. Bu derinin erişkin olmadan kesilmesi ise Musevi ve İslam inancına göre tanrının isteğidir. Bu derinin atılması sırasında, yine bu iki dinin de ortak olarak birleştiği inanca, yani çocukların suçsuz olarak doğduğu inancına karşın, milyonlarca çocuğun sünnet işlemi sırasında mikrop kapmasından dolayı ölmesini nasıl açıklayacaksınız? Günahsızların ceza çekmesi hiçbir öğretide hoş karşılanamaz. Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, bu deri kapalı durarak idrar yollarının ve penis başının olası enfeksiyonları önlemek için meydana gelmiştir. Doğal ortamda er ya da geç normal işlevini görmeye başlar; ancak bezlere sarılmış kapalı ortamda yetiştirilen bir bireyde bu aksaklığın giderilmesi zor olur.5. Bugün hangi çocuk doktoruna giderseniz gidin, çocuğa bakmadan D vitamini de içeren bir ilaç yazıyor. Bunu muhakkak almalısınız diyor. Burada birisi yanılıyor, ya doktor ya da doğaüstü güç. Çünkü akıllı tasarım olsaydı, ana sütü ile birlikte bu maddeler de verilmiş olacaktı. Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, insan, güneş ışığının çok yoğun olduğu Doğu Afrika’da evrimleştiğinden D vitamininin oluşması için ek bir kaynağa ihtiyaç duyulmamıştı. Ne zaman ki kuzeye yayıldı, eksiklik ortaya çıktı. Düzeltilebilir miydi? Çok basit birkaç önlemle bu eksiklik giderilebilirdi. Zaten canlıların hemen hepsi (bizden başka yer değiştiren iki memeli hariç) bulundukları yerde kaldıkları için gerekli D vitaminini sentezlemektedirler. Bunu yer değiştiren insan yapamadığı için, gittiği yerde özellikle güneş ışınlarının eksikliğinden dolayı bozukluk ortaya çıkmaktadır. Eğer akıllı tasarımcıların inandığı gibi insanoğlu orta kuşakta bulunan bir yerde dünyaya inmiş olsalardı, böyle bir eksikliği yaşamayacaklardı. Demek ki bir enlemden öbür enleme geçince akıllı tasarım akılsız tasarım haline dönüşmüş. Niye düzeltilmemiş? Doğa aklıyla değil, seçenekleri rastlantıyla seçtiği için her zaman doğru yolu bulamaz; bu nedenle de bu güne kadar jeolojik dönemlerde bağrında barındırdığı yaklaşık 20 milyon (belki 100 milyon) canlı türünü bu akılsız tasarıma kurban etmiştir. 6. Hemen hemen hiçbir işleve sahip olmayan 20 yaş dişlerimiz çoğumuzun korkulu rüyası olmuş; birçoğumuza kötü günler yaşatmıştır. Dogmatikler bunun için kem küm bir şeyler söyleseler de hiç kimse inandırıcı bir açıklamasını yapamamaktadır. İnançlara göre insan aynen yaratılmışsa, evrimleşmemişse, 20 yaş dişleri de insanın başına bela olarak verilmiştir. Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, bu dişler otçul (daha çok ot yediğimiz) dönemde öğütme işinde kullanılıyordu; daha sonra omnivor (yani her şeyi yer hale geçince), özellikle de yiyeceklerimizi pişirerek daha yumuşak hale getirince gerek kalmadığı için doğal seçilim ile ortadan kaldırma sürecine sokulmuştur. Evrim, sabırlı ve sürekli bir işleyişin adı olduğu için de, hemen ortadan kaldırılamamış, zamana bırakılmıştır. 7. Osteoporaz (kemik erimesi). Bugün kırk yaşını geçmiş herkesin korkulu rüyasıdır ve geçici de olsa tedavisi için önemli harcamalar yapılmaktadır. Her şeyi bilen doğaüstü güç, ömrümüzün ortalarında neden bizi oluşturan iskeletin içini boşaltsın ve kırıklarla uğraştırsın. Bunların içine her besinimizde bolca bulabileceğimiz kalsiyumu yerleştirme güç mü olacaktı? Yoksa bu da mı takdiri ilahi hanesine yazılacak? Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, kemikler işlev gördüğü sürece ve doğada güç kullandığı sürece sağlıklı kalır; sürekli kitap okuyan ve dua eden birinin, kemikler (bu bağlamda kaslar) üzerindeki tonus (basınç etkisi) azalacağı için içini boşaltması kaçınılmazdır. Evrim, gerçekler üzerinden işlev yapar, acımasızdır, tarafsızdır; duygular ve sevgiler üzerinden değil…8. Elli yaşını geçmiş her erkeğin aklı prostatındadır. Çoğunluk doğru dürüst işeyemez, olur olmaz yerde işemeye kalkışır; bu nedenle kana kana bir şey hatta su bile içemez. Tuvaletin başında dakikalarca bekler. Daha sonra eşeysel işlevleri aksadığı için karısından azar işitir; aşağılanır; semavi dinlerin üstün varlık olarak tanımladığı o erkek süklüm püklüm bir kediye (kedi bile denmez olsa olsa pisik demek gerekir) dönüşür ve daha da vahimi er ya da geç kanserleşmeye başlar. Doksan yaşına gelmiş bir insanın %90 prostat kanseri olma olasılığı vardır. Dogmatikler akıllarını kutsal kitaptaki bilgilerle bozdukları ve prostat da bu kitapların bulunduğu dönemde bilinmediği için birkaç yakın ayet ve hadisle belki geçiştirebilirler; ancak en iyisi bu konuya hiç değinmemektir… Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, o size der ki, prostat bezi, sahneye çıkarken ozmos, yani su geçişlerini düzenleme gibi bir görevi üstlenmek için ortaya çıkmıştı; ancak zamanla başka işlevleri de yüklenince, olması gerekenden fazla bir görevi daha üstlendi ve başarılı da olamadı. Eğer bir varlığı korkularından arındırmak için tasarım yapmış olsaydınız, iki paralık bir sifinkter (kapak) ile bu sorunu çözerdiniz. Ancak, evrim gelecek için plan kurmaz, o anda gereksinme duyulan şeyleri en iyi şekilde seçmeye kalkışır. Bu nedenle de evrim her zaman mükemmeli bulamaz.10. Menopoza girmiş her kadının rahim kanseri ve meme kanseri korkulu rüyasıdır. Çocuk yapma yetisini yitirmiş ve başka bir görevi kalmamış bir organın vücuttan kaldırılması çok zor biyolojik işlem değildir. Böyle bir korkuyu insanlara yaşatmanın ne anlamı var? Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, o size der ki, doğa bir canlının üreme gücünü yitirmiş bir bireyi barındırmak gibi bir lüksü olmadığı için uygun yöntemi geliştirme denemesine girişmemiştir. 11. Neredeyse her üç kişiden biri omurga rahatsızlığı çekmektedir. Diğer canlılara bakıyorsunuz beli kayan canlı yok gibi. Bu insana eziyet niye? Akıllı tasarımcılar “Tanrının verdiği organı korumak gerekir” diye bir yaklaşımla konuyu savsaklamaya kalkışırlar. Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, o size der ki, bir zamanlar dört ayak üzerine yürüyen atalarımız, ağırlığı tüm omurgaya dağıttığı ve onu da dört noktadan toprağa verdiği için böyle bir sorunla karşılaşmadı. Ancak iki ayağı üzerine kalkınca, ağırlık merkezi 4-5. omurların arasına yoğunlaştı, burası da yeterince kasla desteklenemediği için ve evrim mekanizması deneme-yanılma yöntemi ile çalıştığı yani çok ağır işlediği için de bu kadar kısa süre içinde gerekli önlemi geliştiremedi. Böylece öne uzattığımız iki elimizle tutacağımız bir kiloluk bir yük, kaldıraç misali 4-5. omurlara 20 kiloluk bir baskı oluşturdu. 12. Hemen hiçbir hayvanda görülmeyen fıtık ve özellikle kasık fıtığı niye insanlarda görülüyor diye düşünebilirsiniz. Akıllı tasarımcılar ancak bir önceki yanıtı verebilirler. Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, o size der ki, bir zamanlar dört ayak üzerine gezdiğimiz için iç organlar özellikle testislerin vücut dışına çıktığı kanala (ingunial kanala) basınç yapmıyordu; ne zaman ki iki ayak üzerine kalktık, iç organlar basınç yapınca, özellikle belirli bir yaştan sonra bağırsaklar bu kanaldan dışarıya sarkmaya başlar. Evrimsel gelişme bu aksaklığı niye düzeltmedi? Ya bir çıkar yol bulamadı ya da geliştirmek için yeterince zaman bulamadı. Akıllı bir tasarım olsaydı hem bu sorunu hem de yukarıdaki sorunu bir çırpıda çözecek çareyi yürürlüğe koyardı.13. Eskiye ait insan fosillerine bakıyoruz; çürük diş hemen hemen yok (biraz da erken öldüklerinden dolayı); ancak ne zaman ki besinlerini öğütüp, pişirmeye ve özellikle de tahılla beslenmeye başlıyorlar, o zaman diş çürükleri ortaya çıkıyor. Doğaüstü güç insanı vahşi bir hayvan gibi doğada dolaşsın diye mi tasarladı? Uygarlığa geçeceği ve geçişte yaşanacak sorunlar tahmin edilemez miydi? Akıllı tasarımcılara sormanıza gerek yok; çünkü onlar bulunan bunca insana ait fosili zaten insan neslinin atası olarak kabul etmiyorlar. İnsanın zembille gökten indiğine inanıyorlar. Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, “diş çürümeleri neden oluyor?” diye, o size der ki, tahılla beslenme, mayalanmaya bağlı olarak ağızda asidik tepkimelerin ve aşınmaların meydana gelmesini tetiklediği için olmuştur diyecektir. Bu tasarım hatasını giderebilmek için de akşam-sabah macunlarla fırçalama yoluna gideriz. 14. Akşam sabah hamdolsun verdiğin nimetlere diye dua ediyoruz. Bu kadar çeşitli yiyecek verdiği için. Pekâlâ, yaklaşık 400.000 bitki olmasına karşın niye daha çok çeşitli meyve ve sebze sunmadığını bir türlü aklımıza getirmiyoruz. Çünkü olandan başkasını düşünemiyoruz. Düşünebilmeniz için evrim mantığına sahip olmanız gerekir; o da bizde yok. İnsan oluştuktan çok daha sonraki devirlere bakacak olursak, bugün nimet olarak tanımladığımız sebze ve meyvelerin ve keza hayvanların hiç birini göremeyiz. Doğa, elmayı, armudu, kirazı, kayısıyı, portakalı, şeftaliyi, mısırı, domatesi, salatalığı, kabağı, nohudu, şeker pancarını, karnabaharı, lahanayı, kıvırcığı, marulu, Çin marulunu, kırmızılâhanayı, Montofon ineğini, Holstein ineğini, Legorn tavuğunu ve bugün kullandığımız daha onlarca ürünü bugünkü haliyle evrimleştirmemiştir. Ama her devirde evrim mantığına sahip insanlar olduğu için “akıllı tasarım ürünü olarak belirtilen” verimsiz varlıkları insani tasarımla çok daha kullanılabilir ve verimli hale getirdiler. Siz, domatesi, şeftaliyi, elmayı, portakalı ve yukarıda yazılan bitki ve meyveleri doğaya bırakın belirli bir süre sonra asıllarına döneceklerdir, yani evrimsel tasarıma. Montofon ineğinin, Holstein ineğinin ve Legorn tavuğunun zaten doğada üreme şansı olmayacaktı. Kıvırcığı, marulu, karnabaharı, lahanayı, Çin marulunu, aysbergi, süs lahanalarını, brokoliyi, kırmızılâhanayı doğaya bırakın yıllar sonra yumruları sadece bir fındık bilemedin ceviz kadar kalmış Bürüksel lahanasına döndüğünü göreceksiniz. İnsan olmasaydı mısır bitkisi ise hiçbir zaman olmayacaktı. Doğa insanı düşünerek bunları evrimleştirmediği için, bizim amacımıza en uygun şekli vermedi. Akıllı bir tasarımda eşrefi mahlûka neden en iyisinin sunulmadığını merak etmiş olmalısınız. Nede olsa insan olmanın en önemli özelliği merak etmektir. Daha iyi bir tasarımın yapılma zevki insana mı bırakılmış dersiniz (böylece akıllı tasarımcılara zor zamanlarda kullanabilecekleri bir açıklama da vermiş oluyorum). Bütün bu değerli yiyeceklerimiz doğada bugünkü haliyle bulunmuyor. Doğal işletiminin hatalarla dolu olmasından dolayı, anormallikler, örneğin poliployidi dediğimiz kromozom çoğalmaları nedeniyle bugünkü sulu ve iri meyveler oluşuyor ya da doğaüstü gücün bizim için esirgediği kalıtsal kombinasyonları insanlar ıslah yoluyla kendisi yapıyor.15. Doğada birbiri için zararlı çok sayıda canlı vardır. Ancak bir canlıya zarar veren bir tür başka bir canlı için yararlı işler yapara; ya da tersi. Örneğin çoğumuzun irkildiği yılan, doğanın dengesinin sağlanması için en önemle canlı gruplarından biridir. Yılanlar olması kemiriciler doğadaki bütün dengeleri allak bullak eder. Dolayısıyla kimin yararlı kimin yararsız olduğuna doğanın işletim sistemi karar verir. Ancak bazı canlı türleri örneğin çiçek, veba, humma, sıtma ve benzer onlarcası, doğada başka hiçbir canlıya şu ya da bu şekilde yarar sağlamıyor. Biyolojik döngülerinin varsa ara kademelerinde de sağlamıyorlar. Bu canlılar sadece insanları hasta etmek için evrimleşmiştir (akıllı tasarımcılara göre yaratılmışlar). Bir doğaüstü güç bu kadar canlı türü içinde en çok değer verdiği ve eşrefi mahlûkat olarak kitaplarında tanımladığı bu türe bu kadar eziyeti, korkuyu ve ıstırabı neden reva görmüştür dersiniz? İnsanlık tarihinden bu yana milyarlarca insan (bunların içinde günahsız olarak bildiğimiz çocuklar) ömrünün baharını bile görmeden bu canlılarca öldürüldüler. Sizce böyle bir tasarım akıllı tasarım mıdır? Sus sus öyle söyleme –Tanrının işine karışılmaz- günahkâr olursun demeyle ne zamana kadar yorumlama yetinizi bastıracaksınız? Dünya tamamlanmamış bir tasarımdır-Van Gogh Bir anlamda dünya tamamlanmamış bir tasarım olduğu için evrim sürmektedir. Eğer her şey mükemmel tasarlanmış olsaydı, evrimleşmeye gerek duyulmayacaktı. Halbuki canlı daha iyi daha etkili daha uyumlu yapıyı kazanabilmek için 3.8 milyar yıldır daha yetkin olmayı aramaktadır, yani evrimleşme çabası içerisindedir. Bir zamanlar denizanalarının daha sonra balıkları daha sonra kurbağagillerin daha sonra sürüngenlerin daha sonra kuş ve memelilerin ortaya çıkışı bu tasarımı daha başarılı hale getirmedir. Tanrısal bir tasarımda ilk olarak basitini yapma, daha sonra kullana kullana daha etkilisini geliştirme gibi bir mantık olamaz. Bir taraftan Tanrının her şeye kadir olduğuna ve deneme yanılma yöntemiyle doğruyu bulma gibi bir savurganlığa gerek duymayacağına inanma, diğer taraftan da zaman içinde organizasyon bakımından gittikçe daha gelişmiş canlıların dünyada sırasıyla yer aldığını, organizasyon bakımından ilkel olanların zamanla ortadan kalkıp yerini daha gelişmiş organizmalar bıraktığını gözleyip de evrim fikrine inanmama, ancak akıllı tasarımcılara yakışır. Hemşerim ve yakın dostum olan ressam Prof. Dr. Zafer Gençaydın, bir gün bana biliyor musun Ali, Ortaçağda doğması ve Ortaçağ mantığında yaşaması gereken birçok insan, herhalde yanlış bir planlamadan dolayı ne yazık ki zamanımızda doğmuştur; doğmakla da kalmamış bir kısmı üniversitelerde hoca olmuşlar, dedi. Ah, Tanrı dünyayı yeniden yarataydı,Yaratırken de beni yanında tutaydı;Derdim: “Ya benim adımı sil defterinden,Ya da benim dilediğimce yarat dünyayı.” Ömer Hayyam Daha önce değindiğimiz gibi, evrim gelecek için plan kurmaz, tasarım yapmaz; o anda elde bulunan nesneleri ya da özellikleri yine o anda gereksinme duyulan şekilde seçmeye kalkışır. Bu nedenle de evrim her zaman mükemmeli bulamaz. İşte bu nedenle dünyada bu güne kadar yaşamış canlıların %96’sı yeni değişimlere çözüm yolu bulamadığı ya da daha önce başarılı bir şekilde geliştirdiği özellikleri ile devam edemediği için yaşam sahnesinden silinmiş, yerlerini daha başarılı olanlara bırakmışlardır. Burada dogmatikler ile evrimciler arasında düşünce bakımından çok derin bir fark vardır. Dogmatikler, bu cümleden dinciler, akıllı tasarımcılar ve benzerleri görüşte olanlar başarılının (güçlünün) tanımını farklı anlarlar. Bu nedenle de doğanın işletim sistemini bir türlü anlayamazlar. Hatta bir televizyon tartışmasında, bir biyoloji profesörü (o günlerde Biyologlar Derneğinin de başkanıydı), bana dönerek hoca hoca, ne diyorsun, bir bakteri bir filden daha güçlü mü ki daha başarılı diyorsun. Dogmatiklerin güçten kastı, kas gücü ile sınırlıdır. Esasında bu görüşleri sonlarını da hazırlamaktadır. Çünkü gücü, sosyal yaşamda silah, anarşi, terörizm, para ve kaba kuvvet olarak bilirler. Hâlbuki bir evrimci, kas ve kemik gücüne dayanmayan bilgi ve becerinin daha üstün olduğunu gözlemleri ile öğrenmiştir. Bir virüsün bir fili yok edeceğini bilir. Çünkü evrimsel seçilimde kaba güç değil (bu güç ancak aynı türün bireyleri arasında daha sağlıklıyı –erkek kavgaları gibi- seçme için kullanılan evrimsel bir yöntemdir), çevrenin koşullarını en iyi kullanan, kalıtsal materyalini gelecek kuşaklara en hızlı ve en çok aktaran (çoğalan) ve başka bir türü kullandığı ince yöntemlerle alt edenler ayakta kalır; yapamayanlar elenir. Akılsız tasarımın en akıllıca yönü, akılsız olmasıdır. Hiçbir zaman tasarlayarak bir şey oluşturmaz. Tek amacı vardır: Olabildiğince çok çeşit üretmek. Bunun için israftan kaçmaz, daha doğrusu onu israf olarak görmez. Bu nedenle bir balık özelliği birbirinden farklı bir milyon yumurta bırakır. Bir tanesinin ortama uyum yapması başarıdır. O seçmeyi doğaya bırakır; bu nedenle doğal seçilim diyoruz. Üç beş bireyin yaşayabileceği bir ortama milyonlarca yumurtanın bırakılmasının başka ne anlamı olabilirdi? Bu nedenle kural olarak doğada yavrularını eksiksiz ya da kayıpsız büyüten hiçbir canlı yoktur diyebiliriz. O zaman bugünkü koşullarda neredeyse insanların doğurdukları çocukların hepsi yaşıyor diyebilirsiniz. Tam bir Akıllı Tasarımcı mantığı. İyi de o çocukları yaşatmak için doğada hiç olmayan ilaçları ve aletleri kullanarak onları başarabiliyorsunuz. Yani Akıllı Tasarımcıların mantığıyla Tanrı tasarımına karşı gelerek, o tasarımın hatalarını ilaçlarla aletlerle düzelterek… Tasarım hatasına yer yoktur. Doğa mükemmel bir mühendis değildir; varsayılan bir doğaüstü güç gibi her şeyi bilen, planlayabilen ve geleceği gören bir işletim sistemi de değildir. Var olanı kullanarak o günkü koşullara en iyi uyumu yapacakları seçen bir sistemdir. Bu nedenle doğanın işletim sisteminde keşke şöyle olsaydı özlemini dile getiremeyiz. Çünkü istek, ancak akıllı bir varlık tarafından yerine getirilir; akılsız olan bir yapı tarafından değil. Doğanın aklı yoktur; onun aklı evrimin işleyiş tarzı ve yöntemidir. Bu nedenle, ancak doğaüstü güçlere dua ederiz. Geçmişte doğal güçlere de (güneşe, aya, yıldıza, fırtınaya, ateşe ve yüzlercesine) dua ettik; yararını görmediğimiz için hemen hemen büyük bir kısmımız bu yakarmayı bıraktık; bu sefer sekiz cihetten münezzeh (yani önde, arkada, sağda, solda, altta, üste, içte ve dışta bulunmayan) varlıklara yöneldik; dilerim bu sefer başarırız… Sesimizi ve yakarışlarımızı duyan olur… Doğadaki bazı mekanizmaları anlayabilmek için evrim kavramı ve bilgisi kaçınılmazdır (dogmatiklerin böyle bir bilgiye ihtiyaçları yoktur, olmayacaktır da) . Örneğin kendi kendinize sorabilirsiniz, niye bir balık bir milyon yumurta meydana getiriyor da ancak 3-5 tanesi erginliğe ulaşabiliyor. Bir insan doğal ortamda 10 çocuk doğuruyor da ancak 1-2 tanesi erginliğe ulaşabiliyor. Bu bir savurganlık, materyal, zaman ve imkân yitirilmesi değil midir? Akıllı tasarım en az malzeme ile en çok üretim yapmanın adıdır. Hâlbuki doğa bu bakımdan inanılmaz derecede savurgandır. İşte bunun neden böyle olması gerektiğini ancak evrim bilimi bize veriyor. Çünkü akıllı bir tasarımda, her şey önceden planlanır ve tasarlanır. Eğer Ay’a gidecekseniz ona göre bir uzay gemisi, Mars’a gidecekseniz ona göre “bir” uzay gemisi tasarlarsınız. Ne bir eksiği ne bir fazlası vardır ve bu yapılar akıllı tasarımlardır. Doğa bizim bildiğimiz akla sahip olmadığı için, sorunun altından kalkabilmek için (böyle bir ifade de doğru değildir; çünkü bu da bir aklı ifade eder; esasında öyle olduğu için bize akıllı gibi görünüyor) çeşit yaratma peşine düşmüştür. Bu nedenle bir canlı birbirinden özellikleri bakımından kademe kademe farklı olan çok sayıda döl üretme stratejisini geliştirmiştir. Bir milyon tohumdan biri ya da bir milyon yumurtadan sadece biri, daha önce hiç karşılaşılamayan bir ortamda başarılı özellikleri kombine etmiş ise, o ayakta kalır diğerleri elenir. Sadece insan için örnek verelim: Her çiftleşme sırasında 300 milyon sperm üretilir, kural olarak sadece biri döllenme işlevini yapar. Ancak bu spermlerin ve yumurtaların sayıca çokluğu aynı bir dişiden ve aynı bir erkekten özellikleri bakımından farklı 70 trilyon çocuğun meydana gelmesini sağlar. Bu incirde de böyledir, narda da böyledir, balıkta da öyledir. Bir önceki paragrafta verdiğimiz uzay gemisi örneğini buraya taşırsak, önceden amaçladığımız inilecek gök cismine göre gemi planlanmadığını, binlerce, milyonlarca gemi yapılıp uzaya gönderildiğini, bunlardan birinin ya da birkaçının bir rastlantı olarak bir gök cismine inmesi ve taşıdığı özellikleri açısından orada gelişebilecek durumda olması halinde, yeni bir uygarlığın, biyoloji açıdan yeni bir türün doğuşu gerçekleşir. Böyle bir çeşitlilik zorunluluktur; çünkü gelecekte neyle karşılaşacağını bilmeyen bir sistem, çıkış yolunu olasılıkları ve çeşidi artırma ile bulabilirdi. İşte doğanın bu savurganca görülen işletim sistemi, böyle bir nedenle korunmuştur. Ne kadar akıllı bir sistem olursa olsun, gelecekte ne olacağını tam kestiremez ve bu da yok olmayla sonlanabilir. Evrimcilerin düzensizlikler içindeki düzen dediği sistem; rastgele seçilim bu nedenle başarılı olmuştur. Bu, düşünemeyen bir sistem için mükemmel bir stratejidir. Akıllı tasarım olsaydı her ortama göre kalıtsal bir birleşim imal edilirdi. O zaman da niye bundan 600 milyon yıl önce balık, 500 milyon yıl önce sürüngen, 300 milyon yıl önce memeli, 50 milyon yıl önce insan dünyada bulunmuyordu diye sorarlar? Çünkü doğa rastgele, deneme-yanılma ile ancak bu kadarını başarabildi. Akıllı bir tasarım olmuş olsaydı, bu kadar zahmetli bir yolu aşmaya gerek olmayacaktı. Aksini doğada kanıtlayan tek bir örnek yoktur. En çok sevilen ya da değerli şey özene bezene tasarlanır ve dikkatle imal edilir. İnsan Tanrı gözünde en değerli varlık olmasına karşın en çok defekti (bozukluğu) olan tür gibi görünüyor. Şimdilik insan soyunda adı konmuş 9.000 çeşit kalıtsal hastalığın olduğu bilinmektedir. Bir fabrika düşünün ki, herkesi kapsayacak bir tasarım hatasından değil (onu daha sonra ele alacağız), sadece kişilere özgü tasarım ve imalat hatasından dolayı 9.000 çeşit bozukluğu olan ürün imal ediyorsunuz ve buna da akıllı tasarım diyorsunuz. Ya akıllılığı bilmiyorsunuz ya da tasarım ne demektir onu bilmiyorsunuz. Sıkıştığınızda takdiri ilahi diyorsunuz. Bunlara kullanıldığı zaman ortaya çıkan “yaşlanmaya bağlı hastalıklar” dâhil değildir. Bu hastalıkların sayısı büyük bir olasılıkla yeni tanımlarla birlikte on binlerin üzerindedir. En ilginç olanı da hekimlerin büyük bir kısmının akıllı tasarıma sıcak bakmalarıdır. Bu, kendi mesleklerini bile tanımıyorlar anlamına gelir. Doktorluk, kalıtsal ya da sonradan ortaya çıkan bir eksikliğin giderildiği meslektir. Çoğunluk da tasarım hatalarının düzeltilmeye çalışıldığı bir meslektir. Akıllı bir tasarımı, oransal olarak bir anlamda çok daha zayıf akıllı sayılabilecek birileri düzeltiyor. Ancak bütün bunları görebilmek belirli bir sezinlemeyi, bilgiyi ve en önemlisi sadece insana özgü olan yargılamayı gerektirir. İnsan doğası gereği ben merkezli (antroposentrik) olduğu için, her şeyi kendi çıkarı açısından değerlendirir. Ben yaşıyorsam ve özellikle de iyi yaşıyorsam, bu çok iyi kurulmuş tanrısal bir düzenin sonucunda olmaktadır. Ancak, henüz erginliğe ulaşmadan ölen kardeşlerim için böyle bir yargı geçerli değildir. Benim çocuklarımın eli yüzü düzgün ise, bu tanrısal akıllı bir tasarımın sonucudur; ancak komşunun bütün aileyi ömür boyu sıkıntıya sokan sakat doğmuş çocuğu “Tanrının benim halimden şükretmem için yapmış olduğu bir düzenlemedir”. Tanrısal tasarımda acaba bencillik ve narsistlik bir ön koşul mudur? Pekâlâ, bu kadar insan neden doğanın mükemmel bir düzen içinde işlediğine inanıyor ve her şeyin mükemmel olduğuna inanıyor? İlk olarak insanı insan yapan empati yoksunluğundan. Çünkü başkasının kusuru, eksikliği ve derdi onu ilgilendirmiyor. Bu kadar kusuru görmemezlikten geliyor. Ancak en önemlisi, normalin ve anormalin ne olduğunu tam bilmiyor, tanımlayamıyor. Örneğin diyor ki bak ne güzel yiyecekler verilmiş yememiz için. Şimdi ben soruyorum, ne verilseydi aynı şeyi söyleyecektiniz. Başkasını bilmiyorsun ki. Ne güzel renkleri görüyoruz diyorsunuz? Başka renkleri tanımıyorsunuz ki bu yargıya sarılıyorsunuz. Gördüğümüz renkler ışık bandının yüzde biri bile değil; akıllı bir tasarım olsaydı biz çok daha zengin renkleri görecektik. Ancak bir evrimci bizim sadece 3 rengi neden görebildiğimizi biliyor; bu nedenle daha fazlasını da talep etmiyor. Tanrısal bir tasarımda daha fazlasını talep edebilirdik. Ancak bir evrimci görme pigmentlerinin oluştuğu dönemde, güneş ışınlarının en yoğun mavi, yeşil, kırmızı bantlarda yeryüzüne ulaştığını bu nedenle böyle bir tasarımla yetindiğini biliyor. Eğer bu dönemde X, alfa, beta ışınlarıyla da karşılaşmış olsaydık, onları da tanıyacak sistemi geliştirebilirdik ve bugün çoğu ortamda ortaya çıkan radyasyonu önceden görebilirdik ya da onlara dayanıklı bir kalıtsal molekül geliştirebilirdik. Bu cümleden bir şeyi özellikle vurgulamak istiyorum: Her şeyi büyük bir tasarım olarak görenlerin, “bu da beklenen bir şeydir, şaşılacak nesi var ki” diyebilecekleri bir tasarımları var mıdır? Önünü ve arkasını, nedenini bilmediğiniz, nasıl oluştuğunu bilmediğiniz her şey, yani basitten karmaşıklığa doğru giden yolu yani evrimsel süreci tanımadığınız sürece, uca ulaşmış her şey sizin için mucizenin bir ürünü olarak görülecektir. Bu basit bir hesap makinesini bile anlayamayan birinin bilgisayarı anlamaya kalkışması kadar sığ bir yaklaşımdır. Akıllı tasarımcılar! Evrimde basitten karmaşıklığa giden yolu öğrenmediğiniz sürece sizin hiçbir şeyi anlama ve görme şansınız olamayacaktır. Ya öğrenin ya da yoldan çekilin. Eğer akıllı tasarımla yetinmeye kalkışsaydık ne uzaya gidebilirdik ne denizlerin dibine inebilirdik. Bizim tasarımımız, ancak dünyanın yüzeyinde ince bir katmanda yaşamaya izin veriyor. İnsanı değerli bir varlık olarak niteleyen yüce bir yaratıcı bizi evrensel bir karantinaya niye sokmuş dersiniz? Bütün bu ortamlarda yaşayabilecek bir donanım verebilirdi. Ancak insan bu dünyanın çocuğu olduğu için, evrimleşerek oluştuğu için ne bulduysa onunla yetinmiştir. Evrim geleceği tahmin edemez, göremez; ancak çeşidini artırarak olası bir uyumun gerçekleşmesini sağlayabilir. Bunu da her zaman başaramaz. Bazen de belirli bir dönem için başarır; ancak kazandırdığı özellikler değişen koşullar yüzünden o canlıyı çıkmaz sokağa sokarak ortadan kalkmasına neden olur. Ancak, en önemli yargı ve yanılgı, yine akıllı tasarımcılardan elde edilebilir. Çünkü akıllı tasarımcıların hemen hepsi bütün bu sistemin mükemmel olduğunu savunur ve dayandıkları inançlar ise insanı evrenin efendisi olarak kabul eder ve onları “Eşrefi Mahlûk”, yani mahlûkların efendisi olarak görür. Bu demektir ki, insan yapılabilinecek ve elde edilebilinecek her güzelliğe layıktır. Bu güzellikleri insandan esirgemek, eşrefi mahlûk dediğimiz varlığa kötülüktür. O zaman gelin sizinle bir biyolojik oyun oynayalım. İnsanı yeniden tasarlayalım. Sürekli kendini onarmayla ölümsüzlük olabilirdi; ancak o zaman dinsel öğretideki öbür dünya sorgulamasından kaçmak anlamına gelirdi ki, bu dinsel öğretilerin belini kırar. Çünkü dayandıkları en önemli dayanak öbür dünyadaki görülecek hesabın cezası ve ödülüdür. Bu güzel tasarımı tutucuların hiçbiri kabul etmeyeceği için rafa kaldıralım. Öyle bir tasarım yapalım ki, hem dini öğretiler zarar görmesin hem de herkesin işine yarasın. Bilindiği gibi zaman insan için en önemli değer olmuştur. Yapacağımız işi ne kadar hızlı ve doğru yaparsak o kadar başarılı olur, rahat ederiz. O zaman vücudumuza –bize inanılmaz katkılarda bulunacak- hiçbir zararı olmayacak yeni bir tasarım ekleyelim derim. Örneğin, doğada, en az 500 canlı türünde çok az enerji kullanarak (kullanılan enerjinin %99’u ışığa çevrilerek) ışık çıkarma mekanizması eşrefi mahlûk biz insanlara sorunsuz monte edilebilirdi. Keza doğada, örtülerle açılıp kapanabilen çok sayıda göz yapısı da bilinmektedir. O zaman bir insanın bir parmağının ucuna, açılıp kapanabilen, aynı zamanda bir ışık sistemiyle desteklenmiş, hatta büyültme ve küçültme yeteneği olan bir göz sistemi yerleştirilebilirdi. Bunun biyolojik olarak olmaması için hiçbir neden yoktur. Bugün sistemi yeniden tasarlama görevi en basit bilgisi olan bir biyologa verilse bile bunu rahatlıkla başarabilir. Böyle bir ek yapının insanoğluna kazandıracağı olanakları ve zamanı düşünebiliyor musunuz? Bir makineyi sökmeye gerek kalmadan inceleyebilirsiniz; bir doktor bu parmakla vücudun herhangi bir deliğinden girerek ışıklı ortamda dokuları ve yapıları inceleyebilir; bir mekâna girmeden anahtar deliğinden içeriyi inceleyebilirdiniz. Sayısız olanak kazandırır. İnsanoğlu bugünkünden çok daha rahat yaşardı, çok daha ilerlemiş olurdu. Nasıl oluyor da basit bir adam bu denli yararlı bir sistemi düşünebiliyor da, her şeyi bilen bir varlık, bu imkânları bizden esirgemiş oluyor? İnsan üzerinde buna benzer onlarca –yaşamı kolaylaştıran- düzeltme yapılabilir ve yeni tasarım monte edilebilir. Bence akıllı tasarımı savunanlar –onu bilgisiz, beceriksiz ve egoist duruma düşürerek- inandıkları Tanrıya hakaret etmiş oluyorlar. Kaş yapayım derken göz çıkarıyorlar. Eşrefi mahlûk ile sefil mahlûk arasındaki ince çizgiyi anlayamıyorlar. Bazen bu kadar kanıta karşın birilerinin hala akıllı tasarıma tutunmuş olmasını, doğrusu “yine de Tanrısal bir tasarım” olarak kabul etmeye mecbur kalıyorum; çünkü doğa bu kadar hasarlı düşünce sistemi olanları bu kadar uzun süre sahnede tutmazdı; tutamazdı; ancak doğaüstü bir gücün yardımı ile böyle bozuk bir sistem borusunu öttürmeye devam edebilirdi. ABD'de yaratılış düşüncesinin, 1987 yılında (Edwards-Aguillard davasında) Anayasa Mahkemesinin aldığı kararla devlet okullarında okutulması Anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle yasaklanmıştır. Bu dava sürecinde Nobel Ödülü kazanmış 72 bilim adamı, 17 eyalet bilim akademisi ve 7 bilimsel organizasyon yaratılışın dini dogmalardan ve inançlardan oluştuğunu ve bilimsel olmadığını belirten bir yazı yayınladılar. Yaratılış ve akıllı tasarım konusunda diretme özellikle Amerika’nın gericileri ve sömürge zihniyetinde olanlarca sürdürülüyor. Bizimkiler farkında mı dersiniz? Mütedein (kendi halinde inanç sahipleri) olanlar ilk bakışta “Yaratılış ve Akıllı Tasarım Yaklaşımları”na geleneksel görüşlerine ters düşmediği için karşı çıkmıyorlar. Ancak, Amerika’nın bu kirli amaçlı zihniyeti, bizim gibi ülkelerde, özellikle satılmış kişilerce organize ediliyor ve yaygınlaştırılıyor. Bu konuda Türkiye’de yapılan ve karşılıksız dağıtılan yayınların bedelinin 21 milyon TL (21 trilyon YTL) olduğu belirtiliyor. Kaynağı? Bilinmiyor… Emniyet araştırıyor mu? Haşaaa… Akıllı tasarım akımı, tarihin en cani ve kanlı katililerinden biri olarak tanımlayabileceğimiz Amerika Başkanı Bush’un müntesip olduğu (bağlı olduğu) Kalvinist Kilisenin öncülüğünde başlatılmıştır ve akıllı tasarım zırvası bizzat Bush tarafından defalarca telaffuz edilmiştir. Kilise, akıllı tasarımın ve yaratılışın okullarda okutulması için defalarca yüksek mahkemeye başvurmuştur. Diyelim ki böyle bir yaklaşımı kendi inançlarını güçlendirmek açısından bir amaç olarak görmüş olabilirler. Ancak aynı kilise (kiliseler birliği) Amerika Irak’a saldırırken şöyle bir karar aldı. İsa, hem Tanrıdır hem Tanrının oğludur ve hem de Mesih’tir. Bunu kabul etmeyenler, buna iman etmeyenler biidraktir (idrak ya da anlama yeteneği yoktur); biidrakler insani sayılmazlar ve biidraklar üzerinde operasyon (burada öldürme ya da belki tıbbi deney yapma bile olabilir) yapma insanlık suçu sayılmaz. Böylece Irak’taki katliam da meşru bir zemine oturtulmuş oluyordu. Ancak, bu yaklaşımdan “Akıllı-Akılsız Tasarım”la ilgili önemli bir sonuç da çıkarılabilir. Demek ki “Akıllı Tasarım”a inanmış Kalvinist Kilise, Tanrının kendi inançlarının dışındakileri (Müslümanlar, Budistler, Ateistler vd. hatta Hıristiyan olup da başka mezheplere mensup olanları bile) yani dünya nüfusunun yaklaşık beşte dördünün bozuk mal olarak çıkarıldığını kabul ediyor. Bir anlamda akılsız tasarımı, üretim bozukluğunu tescil ediyor. Böyle bir kabul, onların İsrail’deki, Gazze’deki, Irak’taki, Afganistan’daki, Vietnam’daki, Somali’deki katliamlara duyarsız kalmasını sağlıyor. Zaman zaman Müslüman ya da diğer bir dinden olup da bu Kalvinistlerin bu fikrine dört elle sarılanları gördüğümde, Kalvinist Kilisesinin “Biidrak” tespitine inanacağım geliyor… Akıllı tasarımın görünürde çok sinsi bir siyasi boyutu da var. Amerika’da ortaya çıkan bu eğilimin zaten tarihten gelen çok geçerli bir temeli vardı: Kadercilik. Kadercilik, geçici olarak insanları rahatlatmış; ancak uzun vadede çıkmaza sokmuş; ancak en önemlisi sömürü düzenine karşı çıkamayacak kadar gözlerini kör etmişti. Batının vahşi kapitalizminin sömürü düzeni kurabilmesi için, bu kadar köklü ve kapsamlı bir öğreti biçimi bulunamazdı. Son birkaç on yıl içerisinde sinsi organizatörler harekete geçti; ülkesindeki akıllı tasarımcılar “kurulu düzene karşı çıkmayan munis vatandaşlar olacak” sömürülecek ülkelerin vatandaşları da hem meşgul edilecek hem de kolayca güdülebilecekti. İşbirlikçiler dünden hazırdı. Bu ülkelerde dini inançları bugüne kadar sömürü aracı olarak kullanan sayısız insan vardı. Bunların, oynanan oyunu fark etmesi de mümkün değildi; çünkü kul kültürü ile yetişmişlerdi; söylenene tartışmadan iman etmeleri başından beri inandırılmıştı. Böylece dünyada ne olup bitiyordan haberi olmayan, aklını öbür dünya ile bozmuş, bilimsel gelişmeleri zındıklık olarak tanımlayan, lidere körü körüne bağlı bir kesim yaratıldı. Daha doğrusu böyle bir kesim vardı, sayıları artırıldı. Sömürü düzeni tarihtekinin aksine bu sefer kansız olarak kuruldu. Dönün bir dünyaya bakın, öbür dünya işlerine daha çok zaman ayıran ülkelerin hepsi açık ya da kapalı sömürgedir. Bir toplumun hepsinin aydın olması arzulanır; ancak bu şimdilik hayal gibi görünüyor. O zaman bilimi rehber yapmış, yaratıcı, kurulu düzeni tenkit edebilen, yeni seçenekler sunabilen, toplumu geleceği hazırlayabilen insanların öne geçirilmesi yavaş da olsa yine de bir gelişmenin lokomotifi olabilir. İşte bu lokomotiflerin de önünün kesilmesi hem ülke içerisinde inançları sömüren zümre için hem de ülke dışında yağmalamaya, sömürmeye ant içmiş ülkelerin geleceği için gerekir. Işığını ve yol göstericisini yitirmiş bir toplumun sindirilmesi, sömürülmesi ve yönlendirilmesi zor olmayacaktır. İşte bu nedenle Türkiye ve Türkiye gibi ülkelerde, evrim kavramını özümsemiş ve onu, topluma yolunu bulması için ışık gibi tutacak insanları saf dışına atmak gerekirdi; onu da yeni kuşak gericiler, yani Akıllı Tasarımcılar yapıyor. “Eğer Akıllı Tasarım” olsaydı, “Akıllı Tasarımcılar” olmayacaktı. Prof. Dr. Ali Demirsoy Hacettepe Üniversitesi Kaynak: www.biyologlar.org.tr

http://www.biyologlar.com/akilli-tasarim-evrimsel-tasarim

Sürüngenler ve Sürüngenlerin Genel Özellikleri

Sürüngenler ve Sürüngenlerin Genel Özellikleri

Sürüngenler (Reptilia), amfibilerle kuşlar arasında yer alan bir omurgalı grubudur. Kara hayatına uyum sağlamışlardır. Derileri kuru ve derilerinde salgı bezi yok denecek kadar azdır. Derilerinin üzeri keratin tabakası ile örtülüdür. Keratin tabaka vücudun değişik yerlerinde pul ve plaklar halinde yapılar oluşturur. Bu tabaka zaman zaman atılarak yenilenir. Sürüngenlerin bir kısmı 4 bacaklı, bir kısmı da bacaksızdır. Bacaklı olanlarda bile vücut yere değecek kadar alçaktır. Sürüngenlerin büyük bir kısmı karada, bazıları da suda yaşarlar. Ancak suda yaşayanlar da akciğerleri ile solunum yaparlar. Sürüngenlerde genellikle çiftleşme organı bulunur. (Tuatara hariç) Bu nedenle de döllenme içte gerçekleşir. Çoğu yumurta bırakır. Yumurtalar dayanıklı elastiki kabuklu yahut kuş yumurtası gibi kolayca kırılabılir tiptedir. Bazı sürüngen türleri canli doğurur, (ancak memelilerde olduğu gibi yavru anasına bir bağ ile bağlı değildir) gelişmelerinde de bir larva devresi bulunmaz. Yumurtadan çıkan yavrular minyatür erginlere benzerler. Sürüngenler genellikle diğer hayvanları avlayarak beslenirlerse de, bazı kara kaplumbağaları ile bazı kertenkele türlerinin esas besinlerini bitkisel maddeler teşkil eder. SÜRÜNGENLERİN ÇEVRE İLE OLAN İLİŞKİLERİ Doğada sürüngenlerin de düşmanları vardır. Bunlar yırtıcı kuşlar ve bazı memeli hayvan türleridir. Daha sonra açıklanacağı üzere günümüzde sürüngenlerin en büyük düşmanı insanlardır. Sürüngenler içinde bazı yılan türleri ile sadece iki tür kertenkele (Heloderma horidum, Heloderma suspectum) zehirlidir. Kertenkelelerden zehirli olan Heloderma türleri sadece Orta Amerika’da yaşar. Dolayısıyla Türkiye’de yaşayan hiçbir kertenkele türü, zehirli değildir. Ancak ülkemizdeki yılanlardan bir kısmı zehirlidir. Zehirli yılan türleri Türkiye’deki yılan türlerinin yaklaşık %23’ni teşkil eder. Buna rağmen tüm yılanlardan korkulur ve görüldükleri yerlerde de öldürülürler. Yine Türkiye’de, yılan görünüşünde bacaksız kertenkele çeşitleri de (örneğin Ophisaurus apodus, Anguis fragilis) yılan sanılarak öldürülmektedirler. Sürüngen türleri daha çok sıcak bölgelerde bulunurlar. Soğuk bölgelere gidildikçe tür sayıları azalır. Yine deniz seviyesinden yukarılara çıkıldıkça, buralardaki sürüngenlerin tür sayıları da azalmaktadır. Değişik ortamlara uyum sağlamış sürüngen türlerinden bazıları ağaçlarda, bazıları da suda yaşamaktadır. Sürüngenlerin insanlarla olan ilişkileri diger hayvan gruplarından biraz farklıdır. Çünkü daha önce de değinildiği gibi, bazı yılan türleri zehirli olduğundan insanların Çoğu yılanlardan korkarlar. Bu korku sonucunda da sadece %23’ü zehirli olan bütün yılanları gördükleri yerlerde öldürürler. Böylece yılan populasyonlarına büyük zarar vererek doğal dengenin bozulmasına sebep olmaktadırlar. İnsan aktiviteleri sonucunda sürüngenlerin yaşadıkları ortamlar kirletilmekte, daraltılmakta veya ortadan kaldırılmaktadır. Dolayısıyla sürüngenlere de en çok zarar veren canlı grubu insanlardır. Ayrıca yine insanlar bazı sürüngenlerin derilerini ayakkabı, çanta v.b. eşya yapımında kullandıklarından, bu türleri insafsızca ve plansız olarak avlamaktadırlar. Bilinçsiz avlama sonucunda da bazı türlerin nesilleri yok olacak kadar azalmaktadır. Sürüngenler eski jeolojik devirlerde (Mesozoik) çok gelişip çeşitlenerek Dünyaya hakim olmuşlardır. Ancak daha sonra azalmışlar ve günümüze de küçük bir grubu gelebilmiştir. Bundan dolayı da diğer hayvan gruplarına göre sayıları belirgin şekilde daha azdır. İNSANLAR ve SÜRÜNGENLER Türkiye’de yaşayan sürüngen (kaplumbağa, kertenkele, yılan) türlerinin çok büyük bir kısmı zehirsizdir. Yılan türlerinden iki tür; Malpolon monspessulanus (Çukurbaşlı Yılan) ve Telescopus fallax Kedigözlü Yılan) bir çift olan büyük zehir dişlerinin üst çenenin gerisinde olması nedeni ile ince vücut kısımlarını (parmak v.s.) ısırmadığı sürece zararsızdır. Bu türler daha çok fare v.s. küçük memeli hayvanları zehirleyip, tüketerek ziraata ve çevre sağlığına katkıda bulunurlar. Diğer sürüngen türleri de tarım zararlısı bir çok böcek, sivrisinek larvası ve küçük memeli (Tarla Faresi, Sıçan v.s.) türlerini besin olarak tüketmek suretiyle, biyolojik mücadelede önemli bir yere sahiptirler. Sazlık-bataklık çevrelerinin kimyasal kirlenmesi sonucu sucul kaplumbağa topluluklarının azalması ile orantılı olarak, aynı ortamda yaşayan çeşitli zararlı böcek ve larvaların sayısı artmaktadır ki, bunları yok etmek için oldukça pahalıya mal olan önlemlerin alınması gerekmektedir. Yine aynı şekilde kertenkele ve yılan türlerinin, tanınmamaktan kaynaklanan korku neticesinde bilinçsiz bir şekilde yok edilmesi, önceden de bahsedildiği gibi bir çok hastalık taşıyan sıçan ile tarım zararlısı fare ve böcek türlerinin ortamda sayıca artmalarına yol açmakta ve bunlarla mücadelenin gereği, ekonomik kaybın hiç de küçümsenemeyecek düzeyde olduğu bilinmektedir. Unutulmaması gereken bir konu da sürüngen türleri, insanlar ile ortak besin kaynaklarını paylaşmamakta ve özellikle kertenkele ve yılanlar kendisine zarar verilmediği veya ürkütülmediği zamanlarda insanlara hiçbir zararı dokunmamaktadır. Özellikle kırsal kesimde yaşayan kişilerin nadiren de olsa karşılaşabileceği varsayılan Koca Engereğin (Vipera lebetina) zehir dişlerinin üst çenenin ön kısmında olması ve bu yüzden kolay ısırabilmesi nedeni ile insanlar dahil, küçük ve büyük baş memeli hayvanlar için tehlikeli olabilir. Türkiye’deki yılan türlerinin bulunması ve zehirli veya zehirsiz bir yılan tarafından ısırılma ihtimali karşısında yapılması gerekenler ve alınacak önlemler yılanlar bölümünün zehirler kısmında belirtilmiştir.

http://www.biyologlar.com/surungenler-ve-surungenlerin-genel-ozellikleri

Prof. Dr. Elif Dağlı’dan izlenimler

Prof. Dr. Elif Dağlı’dan izlenimler

Eylül 2012’de  Viyana’da gerçekleştirilen Avrupa Solunum Derneği Yıllık Kongresi’ne katılan Çocuk Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Elif Dağlı, Kongre izlenimlerini Medical Tribune ile paylaştı. Prof. Dr. Elif Dağlı, Avrupa Solunum Derneği Kongresi’ne bu yıl Türkiye’den 589 hekimin katıldığını söyleyerek şu bilgileri verdi: “ Türk hekimler olarak 180 bildiri sunduk ve içimizden 8 hekim de oturum başkanlığı yaptı. Kongrede öne çıkan farklı bulgular arasında astım yer aldı. Yeni bulgulara göre artık tüm ülkelerde astım artışının durduğunu söylemek mümkün diyebiliriz. Türkiye’de 1940-2000 yılları arasında astım artışındaki olumsuzluklar 1997 yılında durmuştu. Birleşik Krallık’ta çocuklarda astımın son 10 yılda %38 azalmış olduğu bildirildi. Çocuklarda astımın azalıyor olması, ilerdeki nesillerde de çok görülmeyecek anlamını taşıyor. Epidemiyolojik çalışmalar sonucu, hafif astımın kalıcı bir hastalık olmadığı ve ilerdeki yaşlarda kaybolduğu ortaya konuyor. Tanınmış araştırmacılardan Erica Von Mutius, astım fenotiplerine çok odaklanarak işin biyolojisini unuttuğumuzu söyledi. Erişkin astımında 10 yılda %6’sının düzeldiği gözlenmiş, 7-19 yaş çocuklarda ise düzelme oranı çok farklı ve astımdan kurtulmak çok daha kolay. Astımın kalıcılığında sigara, alerjenlere göre daha önemli bir etken olarak bulunmuş. Diğer bir ünlü araştırmacı Fernando Martinez de, inatçı astımı olan çocuklarda ilaçlarını muntazam kullandıkları taktirde solunum testlerinin düzeldiğini söyledi.”Avusturya’da çok sigara tüketiliyor1990 yılından buyana her yıl yapılan kongrede, Türkiye’de sigara tüketimi sonuçları hakkında bir konuşma yapan Prof. Dr. Dağlı şunları anlattı: “Kongrede yaptığım konuşma, Türkiye’de sigarayla mücadeledeki olumlu sonuçlar nedeniyle ses getirdi ve Avusturya’lılar bunu nasıl başardığımızı merak ettiler. Türkiye’de 2008-2012 yılları arasında sigara tüketimi; erkeklerde %47.9’dan %41.4’e, kadınlarda %15.2’den %13.1’e düşmüş durumda ve sigara bırakmak isteyen kadınların oranında %40’lık bir artış gözleniyor. Avusturya, sigara mücadelesinde çok geride kalmış bir ülke, bu alanda kanunları da yeterli değil ve çok sigara içen kişi mevcut. Konuşmacılardan Avusturya’lı bir hekim gebelerde artık,  Fetal Tütün Sendromu olarak adlandırılan bir tabirin ortaya çıktığını vurguladı. Sigara içen gebelerde bir ağır metal olan kadmiyumun plasentada biriktiği ve erken doğum riskini artırdığı gözlendi. Tütünün  ayrıca, teratojenik etkisi olduğu ve buna bağlı olarak; kas, kalp, mide barsak anomalilerine (şekil bozukluğu) neden olduğu ortaya kondu.”Kongrede konuşulan konulardan biri olan kistik fibrozisin beyaz ırkın en çok görülen genetik hastalığı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Dağlı şöyle konuştu: “Resesif  mutant gen taşıyan anne ve babanın çocuklarında kistik fibrozis görülme riski %25’tir. Hücre zarında klorun geçişini sağlayan zarın bozukluğu ile ortaya çıkan bu hastalıkta, klorun atılamayıp içerde birikmesiyle bir kuruluk meydana geliyor. Balgam ve diğer sıvıların kuruması ile kuruyan balgam yapışarak korkunç bir akciğer harabiyetine neden oluyor. 1960’lı yıllarda bu hastalığın yaşam süresi 1-2 yıldı. Günümüzde ise yaşam süresi hızla uzamaktadır. Kistik fibrozisten sonra çocuk 3 yaşına geldiğinde bronşiektazi olma oranı da %63 olarak görülüyor.”“Hava hapsi” kavramıProf. Dr. Dağlı, kongrede önemli bir katkı olarak sunulan ‘Hava Hapsi’ terimini de şöyle anlattı: “Eskiden nefes borusunun hasarlanmış olması üzerinde çok duruyorduk (bakteri birikmesi v.b.). Kongrede ortaya konan yeni katkı da, akciğer içinde sıkışmış olan havanın (hava hapsi) çok önemli bir bileşken olduğu ve hastalığın şiddetini belirlemede önemli bir kriter olduğu söylendi. Hastalık terminale ulaştığında, akciğerlerin %80’inin hava hapsolmuş kısımdan ibaret olduğu ve hastanın %20’lik kısım ile soluk aldığı belirtildi. Buna göre ilerdeki yıllarda radyoloji ve diğer görüntüleme yöntemlerinde hava hapsinin klinik önem kazanarak daha fazla üzerinde durulacağı anlaşılıyor. Bizler hava hapsinin klinik önemi üzerinde çok durmazdık. Şimdi ise, hava hapsinin ölçülmesiyle yapılan çeşitli korelasyonlarda bunun bir prognoz göstergesi olduğu ortaya konmuş oldu.”Çocuk akciğer hastalıklarına güncel bakışProf. Dr. Dağlı, uzmanı olduğu çocuk akciğer hastalıkları hakkındaki yenilikleri de şöyle dile getirdi: “Bu alandaki yeniliklerin anlatıldığı ‘Alerjik Sensitizasyon ile Virüs Enfeksiyonları İlişkisi’ başlıklı oturumda, genler ve çevre faktörlerinin bebeğin bağışıklık sistemini etkilediği ortaya kondu. Eskiden viral enfeksiyon alan bebeklerde, nefes borusunun hassaslaşarak  alerjenlere karşı daha duyarlı olduğu düşünülürdü. Şimdi ise, önce alerjenle hassaslaşmış olan bebeklerin virüsle karşılaştığında farklı yanıt vererek bronşlarının dolduğu gibi bir sonuç belirtildi.”Obezite-Astım ilişkisiObezite-Astım ilişkisinin anlatıldığı oturumla ilgili olarak Prof. Dr. Dağlı şu bilgileri verdi: “Obezlerde,  Th2 hücre grubunun daha etkili olduğu, çocuklardaki ağır astım vakalarında ise Th2 etkisinin görülmediği belirtildi. Erişkinlerden farklı olarak hasta ağırlaştığında ortaya çıkan çok parçalı çekirdeği olan nötrofilin bulunmadığı ve bu anlamda aralarında hücre yapısı açısından fark bulunduğu bilgisi verildi. Bizim bildiğimiz etki mekanizması dışında, Th1 üzerinden etkilendiği hakkında bilgi verildi. Ayrıca, astım olmayan çocuklarda da gıda alerjisi olup anaflaktik şok yaratabileceği belirtildi.”http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/prof-dr-elif-daglidan-izlenimler

Biyoteknoloji ve Tarım Güvencesi

Hızla artmakta olan dünya nüfusunun 2025 yılı itibariyle 8 milyarı geçmesi ve bu artışın % 95’inin gelişmekte olan ülkelerde oluşması beklenmektedir. Gelişmiş ülkelerde önemli bir tarımsal üretim fazlası bulunmakla beraber, halen 830 milyon insanın yeterli ve dengeli beslenemediği gelişmekte olan bazı ülkeler yeni tarım teknolojilerini kullanarak tarımsal üretimlerini artırmada yeterli olamamaktadırlar. Özet Hızla artmakta olan dünya nüfusunun 2025 yılı itibariyle 8 milyarı geçmesi ve bu artışın % 95’inin gelişmekte olan ülkelerde oluşması beklenmektedir. Gelişmiş ülkelerde önemli bir tarımsal üretim fazlası bulunmakla beraber, halen 830 milyon insanın yeterli ve dengeli beslenemediği gelişmekte olan bazı ülkeler yeni tarım teknolojilerini kullanarak tarımsal üretimlerini artırmada yeterli olamamaktadırlar. Yeşil devrim olarak da isimlendirilen dönemde hastalık ve zararlılara dayanıklı, yüksek verimli çeşitlerin geliştirilmesi, kimyasal gübre ve tarımsal mücadele ilacı kullanımının artması, mekanizasyon ve sulama teknikleri son 5 yıl içerisinde önemli verim artışları sağlamış olmakla beraber bu denli yoğun tarımsal faaliyetler çevre üzerinde de önemli baskılar yaratmıştır. Halen mevcut tarım alanları üzerinde ve kullanılan mevcut tarımsal tekniklerle önümüzdeki 20 yıl içerisinde artacak dünya nüfusuna yetecek gıda maddeleri üretimi mümkün görülmemektedir. Bu itibarla tahıllarda birim alana verimin % 80 oranında artırılması gerekmektedir. Bunun için de modern biyoteknolojik yöntemlerin önemli avantajlar sunduğu görülmektedir.Modern biyoteknolojik yöntemler arasında genetik mühendisliği en fazla umut bağlanan ve aynı ölçüde de tartışılan bir yöntemdir. Ancak, diğer moleküler ıslah yöntemleriyle birlikte kullanıldığında genetik mühendisliği teknikleri hastalık ve zararlılara; kuraklık ve tuzluluk gibi çevre koşullarına dayanıklı, bitki besin maddeleri içeriği iyileştirilmiş yüksek kaliteli ve verimli yeni çeşitlerin geliştirilmesi için bitki ıslahçılarına büyük kolaylıklar sağlayacaktır. Halen A.B.D., Arjantin, Kanada, Brezilya ve Çin gibi 18 gelişmiş ve gelişmekte olan ülkede yetiştirilen transgenik soya, mısır, pamuk ve kolza bitkileri böceklere ve bazı herbisitlere dayanım özelliği taşımaktadırlar. Bu ürünler, insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkileri bilimsel esaslara göre değerlendirildikten sonra yetiştirilmelerine ve tüketilmelerine izin verilmektedir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin modern biyoteknolojik yöntemlerden yararlanarak tarımsal üretimlerini artıracak çeşitleri geliştirmeleri, belirlenecek sorunların çözümüne yönelik güdümlü projelere yeterli araştırma desteği ve altyapı sağlayarak mümkün olabilir. Ancak, bunun için gerek fikri mülkiyet hakları gerekse biyogüvenlik ile ilgili mevzuatın bir an önce hazırlanarak yürürlüğe girmesi de gerekmektedir. Giriş Avcı-toplayıcı kültürden tarımcı kültüre geçen insanlık, binlerce yıldır seçmiş olduğu bitkileri yetiştirip, geliştirerek ve evcilleştirdiği hayvanları daha da iyileştirerek tarımsal üretimi artırma yönündeki çabalarını sürdürmektedir. Dünya üzerindeki nüfusun artmasıyla birlikte bu çabalar daha da hızlanmış, zamanla yeni teknikler geliştirilmiş ve tarımla uğraşan yeni bilim dalları ortaya çıkmıştır. Malthus’un insanların yeterli gıda maddesi bulamayarak büyük bir felakete uğrayacakları öngörüsü (Malthus, 1798) de tarımsal tekniklerin gelişmesi ve üretimdeki artış nedeniyle gerçekleşmemiştir. Geçtiğimiz yüzyıl içerisinde hızla artan dünya nüfusunu beslemeye yetecek kadar tarımsal üretimin sağlanmasında şüphesiz “Yeşil Devrim” olarak da adlandırılan gelişmelerin önemli etkisi olmuştur. Yirminci yüzyıl başlarından itibaren, genetik biliminde meydana gelen gelişmelerin bitki ve hayvan ıslahında yaygın olarak kullanılması yüksek verimli bitki çeşit ve hayvan ırklarının geliştirilmesine olanak sağlamıştır. Bunun yanında tarımda mekanizasyonun gelişmesi, kimyasal gübre kullanımının yaygınlaşması, hastalık ve zararlıların neden olduğu kayıpların kimyasal mücadele ilaçları ile önlenmesi ya da en az düzeye indirilmesi, bitkisel üretimde sulama sistemlerinin yaygınlaştırılması ikinci dünya savaşından sonra bitkisel ve hayvansal üretimde % 100’ü aşan artışlara yol açmış, bunun sonucu özellikle gelişmiş ülkelerde üretim fazlası oluşmuştur. “Yeşil Devrim” sayesinde 1960’lı yıllardan itibaren, bu yeni çeşitler ile yeni tarım teknolojileri Türkiye’ye ve diğer çoğu gelişmekte olan ülkelere de kısa sürede girmiş ve genelde yerel nüfusun ihtiyacı olan gıda maddeleri üretiminde yeterlilik sağlanmıştır. Ülkemizdeki tarımsal üretim özellikle ikinci dünya savaşından sonra önemli ölçüde artmış olmakla beraber, verimlilik artışı oranı ekilebilir alanların artışı oranıyla karşılaştırıldığında bu artışın pek de sağlıklı olmadığı söylenebilir. Tarımsal üretim artışındaki temel öğeler incelendiğinde: 1950’lerden itibaren mekanizasyonun artmasıyla mera alanlarının bozularak tarlaya dönüştürüldüğü, aynı şekilde ormanların tahribiyle tarıma müsait olmayan dik eğimli alanlarda ekim yapıldığı, özellikle 1960’lardan itibaren göllerin ve sulak alanların kurutularak yeni tarım arazilerinin yaratıldığı, sulama ve/veya elektrik üretimi amaçlı göl ve göletler oluşturularak vadi içi habitatların tahrip edildiği ve geniş alanlarda sulu tarıma geçildiği ve böylece doğal dengenin olabildiğince bozulduğu ve biyolojik çeşitliliğimizin olumsuz etkilendiği görülmektedir. Bunların yanında, kimyasal gübrelerin ve tarımsal mücadele ilaçlarının gittikçe artan düzeylerde ve bilinçsizce kullanımı, üretimi artırmış olmakla beraber doğal çevre ve insan sağlığını da olumsuz yönde etkiler hale gelmiştir. Yine bu bağlamda, “Yeşil Devrim” ile birlikte kimyasal gübre kullanımına ve sulamaya iyi tepki veren yeni çeşitlerin kullanılmaya başlamasıyla verim artışı sağlanmış, ancak tarımsal biyoçeşitliliğin belkemiğini oluşturan yerel genotipler verimsiz bulunarak, bunların kullanımı azalmıştır. Dünya genelinde tarımsal üretimin gelişmesine bakıldığında, yine Türkiye’dekine benzer gelişmelerin olduğu ve tarımsal üretimin artırılmasında ekolojik dengenin aleyhine bir gelişme olduğu görülmektedir. Son yıllarda, tarımsal üretim fazlasının olduğu özellikle Avrupa Birliği ve diğer gelişmiş ülkelerde aşırı kimyasal gübre kullanımı ve hastalıklarla mücadele ilaçlarının çevre üzerindeki olumsuz etkileri tartışılmaya ve bu tip tarımsal üretimin kısıtlanmasına yönelik tedbirler alınmaya başlanmıştır. Nüfusun hızla arttığı gelişmekte olan ülkelerde ise durum pek de iç açıcı değildir. Nüfus baskısı nedeniyle tarım alanı açmak için tropik yağmur ormanlarının yakıldığı, suların kirlendiği, toprakların çoraklaşıp çölleşmenin hızla arttığı görülmektedir. Ancak, tarımsal alanların böylesi sağlıksız biçimde artması tarımsal üretimin sürdürülebilir şekilde artırılmasına ve bu yörelerdeki insanların gıda ihtiyacını karşılamaya yetmemiştir (SOFA, 2004). Bu nedenle, 2025 yılında 8 milyarı aşması beklenen dünya nüfusunun beslenmesi gerçekten önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Ekilebilir alanları artırmak pek mümkün olmadığı gibi, tarımsal üretimde kullanılabilecek su kaynakları da hızla azalmaktadır. Dolayısı ile artan nüfusu besleyecek miktarda üretim için ekilebilir alanların genişlemesi değil, birim alandan alınan ürün miktarının artırılması gerekmektedir. Bu da, Nobel ödüllü bitki ıslahçısı Norman Borlaug’a göre buğday ve mısır gibi tahıllarda verimin % 80 artırılması demektir (Borlaug, 2003). Klasik ıslah yöntemleriyle elde edilebilecek biyolojik verim artışının da artık sınırlarına gelindiği düşünüldüğünde, bitki ıslah çalışmalarında yeni teknolojilerin kullanılması kaçınılmaz görünmektedir. Son yıllarda önemli gelişmeler gösteren biyoteknolojik yöntemlerin özellikle de moleküler tekniklerin tarımsal üretimi artırmada önemli avantajlar sağladığı bir gerçektir. Genelde biyoteknoloji olarak adlandırılan ve klasik biyoteknolojiden modern biyoteknolojik yöntemlere kadar uzanan ve gittikçe karmaşıklık düzeyi artan bu teknolojilerin (Şekil 1) ülkelerin bilim ve teknolojideki gelişmişlik durumlarına göre tarımda farklı düzeylerde kullanıldığı görülmektedir. Biyolojik azot fiksasyonu gelişmekte olan ülkelerde kolayca kullanılabilmekte, bitki doku kültürü teknikleri ise birçok ülkede hastalıklardan arındırılmış bitki materyali üretiminde yaygın olarak uygulanmaktadır. Genomik çalışmalar, biyoinformatik, transformasyon, moleküler ıslah, moleküler tanı yöntemleri ve aşı teknolojisi olarak gruplandırılabilen modern biyoteknolojiler ya da gen teknolojileri ise Çin ve Hindistan gibi birkaç gelişmekte olan ülke dışında genelde gelişmiş olan ülkelerde etkin olarak kullanılmaktadır (Persley ve Doyle, 1999). Moleküler teknikler halen hayvan, bitki ve mikrobial gen kaynaklarının karakterize edilmesinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Aynı teknikler kullanılarak hastalık etmenlerinin tanısının yanında veterinerlikte aşı üretimi de yaygınlaşmış bulunmaktadır. Son yıllarda, genom araştırmaları da önemli bir evrim geçirmektedir. Yeni teknolojilerin kullanımı ile artık tek tek genlerin izole edilip tanımlanması yerine, tüm genlerin ya da gen grupların belirli bir organizma içerisindeki işlevlerini belirlemeye yönelik araştırmalar öne çıkmaya başlamıştır. Bu konularda, büyük ölçekli DNA dizinleme yöntemlerinin geliştirilmesi, bilgisayar ve yazılım programlarının oluşturulması bu ölçekteki verilerin değerlendirilmesini mümkün kılmaktadır. Burada, biyoinformatik ile “DNA yongaları” gibi teknolojiler biyolojik sistemlerin genetik yapılarına ayrıntılı olarak incelemeye olanak sağlamaktadır. Moleküler tekniklerin tarımsal üretimin artırılmasında önemli olanaklar sunduğu yadsınamaz bir gerçektir. Ancak, geçtiğimiz 20 yıl içerisinde yenidenbileşen [rekombinant] DNA ya da genetik mühendisliği teknikleri olarak da adlandırılan modern biyoteknolojik yöntemlerle geliştirilmiş hastalık ve zararlılara dayanıklı bitki çeşitlerinin insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkileri yoğun şekilde tartışılmakta, bu yeni teknolojinin sunduğu olanaklar farklı açılardan sorgulanmaktadır. Bu makalede modern biyoteknolojik yöntemlerle elde edilmiş ve genelde Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) olarak tanımlanan bu transgenik ürünlerin tarımsal üretimin artırılmasında sunduğu olanaklar, bu ürünlerin insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkilerin yanında GDO’larla ilgili sosyo-ekonomik kaygılar ele alınmaya çalışılacaktır. Transgenik Ürünlerde Dünya’da Mevcut Durum Bitki biyoteknolojisi ve özellikle gen teknolojisi alanındaki gelişmeler 1980’li yıllardan itibaren hız kazanmış, ilk transgenik ürün bitkisi olan uzun raf ömürlü domates FlavrSavr adı ile 1996 yılında pazara sürülmüştür. Bunu gen aktarılmış mısır, pamuk, kolza ve patates bitkileri izlemiştir. 1996 yılından itibaren transgenik ürünlerin ekim alanları hızla artmış ve 2005 yılında 90.0 milyon hektara ulaşmıştır (Çizelge 1). Halen yetiştirilmekte olan transgenik ürünlerin ekim alanları incelendiğinde, bu ekim alanlarının % 99’unun A. B. D., Arjantin, Kanada, Brezilya ve Çin’de olduğu, genetiği değiştirilmiş ürün ekimi yapan ülkelerin sayısı 18’e ulaşmış olmakla beraber (Güney Afrika, Avustralya, Hindistan, Romanya, Uruguay, İspanya, Meksika, Filipinler, Kolombiya, Bulgaristan, Honduras, Almanya ve Endonezya) bu ülkelerde geniş ekim alanları bulunmadığı görülmektedir (James, 2005). Çin’deki ekim alanları ise özellikle Bt içeren pamuk ile hızla artmaktadır. Yine, Hindistan’da Bt içeren pamuk ekimine izin verilmesiyle bu ülkede de transgenik pamuk ekim alanlarının hızla artması beklenmektedir. Transgenik ürünlerin ekim alanları 2005 yılı itibariyle 90.0 milyon hektara ulaşmış olmakla beraber, bu ekim alanlarının artmasındaki şüphesiz en önemli engel özellikle Avrupa Birliği kamu oyunda bu ürünlere karşı oluşan olumsuz tepkiler, dolayısı ile bunun üreticiler üzerinde oluşturduğu olumsuz beklentilerdir. Aynı şekilde, gelişmekte olan ülkelerde aşağıda daha detaylı olarak değerlendirilecek olan biyogüvenlikle ilgili yasal mevzuatın henüz oluşturulmamasının getirdiği belirsizlik de ekim alanlarının genişlemesine engel olmaktadır. OECD BioTrack On-line verilerine göre 2000 yılı itibariyle transgenik ürünlere ait 15 000 üzerinde tarla denemesi yapılmıştır. Bu ürünler arasında tarla bitkileri, sebzeler, meyve ağaçları, orman ağaçları ve süs bitkileri bulunmaktadır. Burada dikkate değer bir husus ise 100’e yakın transgenik ürün çeşidi için ticari üretim izni alınmış olmasına rağmen bunlardan ancak birkaç tanesi pazara sürülmüştür. Buna paralel olarak, geniş ölçekte yetiştiriciliği yapılan türlerin oldukça sınırlı sayıda olduğu, ancak soya, mısır, pamuk ve kolza gibi önemli ürün türleri olduğu görülmektedir (Çizelge 2). Pazara sürülen ilk transgenik ürün olan uzun raf ömürlü FlavrSavr domatesi pazarlama stratejilerindeki yanlışlıklar ve tüketiciler tarafından fazla tutulmaması nedeniyle üretimden kalkmıştır. Bt patates ise çevrecilerin tepkisinden çekinen büyük “Fast Food” gıda zincirlerinin talep etmemeleri nedeniyle pek geniş ekim alanları bulamamıştır. Herbisitlere dayanıklı transgenik buğday çeşidi de gerek çevrecilerin tepkisi gerekse bu ürünü geliştiren çokuluslu şirketin pazarlama kaygıları nedeniyle henüz ticarileştirilmemiştir. Virüse dayanıklı papaya Hawaii adalarındaki papaya endüstrisini kurtarmış olmakla beraber sadece burada yetiştirilmektedir. Geniş ölçekte yetiştirilen tür ve çeşitlerin yine çok uluslu şirketlere ait tohumculuk şirketleri tarafından pazarlanıyor olması ayrıca dikkat çekmekte olup, bunun nedenleri ileriki bölümlerde incelenmeye çalışılacaktır. Halen ticari olarak üretimi yapılmakta olan transgenik ürünlere aktarılmış özellikler incelendiğinde, bunların daha çok girdiye yönelik, yani doğrudan çiftçiyi ilgilendiren herbisitlere dayanıklılık, böceklere dayanıklılık, virüslere dayanıklılık gibi özellikler olduğu görülmektedir (Çizelge 3). En yaygın olarak aktarılan özellik herbisitlere dayanıklılık olup, bu çiftçilerin üretim maliyetlerini önemli ölçüde azaltmaktadır. Yine Lepidopter’lere dayanıklılık sağlayan Bacillus thuringiensis endotoksin geni (Bt), özellikle mısır ve pamuk yetiştiriciliğinde zararlı olan tırtıllara karşı etkili olmakta; dolayısı ile tarımsal mücadele ilaçları kullanımını azaltmakta böylece hem üretim maliyetini düşürmekte hem de kimyasal ilaçların çevre ve insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini ortadan kaldırmaktadır. Bundan sonra piyasaya sunulması beklenen transgenik ürünlerin ise üretim maliyetlerini düşürücü özelliklerin yanında tüketicileri doğrudan ilgilendiren özellikler üzerinde de yoğunlaşması beklenmektedir. Bunlara en güncel örnek “altın pirinç” olarak adlandırılan beta karoten/A vitamini içeriği yükseltilmiş çeltiktir. Gelişmiş ülkelerde özellikle Güneydoğu Asya’da A vitamini eksikliği çeken 170 milyon kadar kadın ve çocuğun bu şekilde yeterli A vitamini alması ümit edilmektedir. Greenpeace örgütü ise, Altın Pirinç’in sadece çokuluslu şirketlerin bir pazarlama stratejisi olduğunu, bölgede günlük yaklaşık 300 gram pirinç tüketildiğini, ancak bir insanın önerilen günlük dozda provitamin A alabilmesi için bu miktarın yaklaşık 12 katını yemesi gerektiğini iddia etmektedir. Altın pirinci geliştiren araştırmacılar, Dr. Peter Beyer ve Prof. Ingo Potrykus ise bu hesaplamanın gerçekleri yansıtmadığını söylemektedirler. Onlara göre, çocuklar için günlük tavsiye edilen A vitamini dozajı 0,3 mg/gün’dür. Ancak hastalıklar ve körlükten korunmak için gereken A vitamini miktarı bu dozajın %30-40’ı civarındadır. Altın Pirinç’te bulunan provitamin A miktarı 1,6 – 2,0 mg/kg’dır. Provitamin A’nın A vitaminine dönüşme faktörü Amerikan Ulusal Bilim Akademisi (NAS) Sağlık Enstitüsü’nce (IOH) '12', Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Gıda ve Tarım Örgütü’nce (FAO) '6', Hindistan Sağlık Araştırma Kurulu’nca '4' olarak alınmaktadır. Bu veriler ışığında ve Altın Pirinç’in biyoyararlılık değerleri %100 veya %50 olarak kabul edildiğinde yapılan hesaplamalarda Çizelge 4'teki rakamlar ortaya çıkmaktadır. Hesaplama için bir örnek verelim: IOH'in dönüşüm faktörü olan '12' esas alınırsa: körlükten korunmak için gereken 0,1 mg A vitamini için gerekli provitamin A miktarı 0,1 X 12 = 1,2 mg'dir. Altın Pirincin 1 kilogramında 2 mg provitamin olması hâlinde ve biyoyararlılık oranı %100 ise, bir günde yenmesi gereken Altın Pirinç miktarı 1,2 / 2 = 0,6 kg çıkar. Ancak, Çizelge 4'ten görülebileceği gibi, dönüşüm faktörü ve biyoyararlılık oranına göre bu miktar çok daha küçük olabilmektedir. Hatta Hindistan Sağlık Araştırma Kurumu’nun hesaplamaları kullanılırsa bu miktarda provitamin A alınabilmesi için gereken Altın Pirinç tüketimi 180 gramdır. Kaldı ki, Altın Pirinç İnsani Yardımlaşma Ağı’na (Humanitarian Golden Rice Network) da üye olan Syngenta firmasının yatırımı ile 2005 yılında “Altın Pirinç 2” adı verilen ve öncekine göre yaklaşık yirmi kat daha fazla provitamin A içeren yeni bir pirinç çeşidi geliştirilmiştir. Firma yıllık 10.000 dolardan düşük gelirli çiftçilere tohumları ücretsiz vermeyi planlamaktadır. Ayrıca bu tohumlara sahip olan çiftçiler ileriki senelerde kendi tohumlarını firmaya bedel ödemeden çoğaltabileceklerdir(*). “Altın Pirinç” örneğinin dışında doymuş yağ asit oranı değiştirilmiş yağlı tohumların, gerekli amino asit içeriği yükseltilmiş tahıl ve patateslerin, mikroelementlerce zenginleştirilmiş tahılların, aroma maddeleri yüksek ancak düşük kalorili ürünlerin yakın gelecekte piyasaya çıkması beklenmektedir. Hepatit B aşısı içeren patates ve muz bitkilerinin yanında, transgenik bitkilerin önemli bir kullanım alanı da ilaç hammaddesi ve monoklonal antikor üretimi için büyük potansiyel sunmalarıdır. Gen aktarılmış bu bitkilerin sera ve tarla denemeleri halen devam etmektedir. Bunlara paralel olarak, üzerinde en fazla araştırma yapılan konular arasında biyotik ve abiyotik stres koşullarına dayanıklı bitki çeşitleri gelmektedir. Yukarıda da değinildiği üzere, şimdiye kadar sağlanan üretim artışı tarım alanlarının genişlemesi, yaygın kimyasal gübreleme ve sulama ile sağlanmış ve bunlar ekolojik dengeyi olumsuz yönde etkilemiştir. Artık herkes tarafından kabul edilen bu sorunlar nedeniyle, bundan böyle tarımsal üretimin artırılmasındaki temel iki hedef sürdürülebilir tarım teknikleri ve birim alandan alınan verimliliğin artırılması yönünde olacaktır. Bunun için de bitkilerin yüksek verimli genotipe sahip olmalarının yanında biyotik ve abiyotik stres koşullarına dayanıklı olmaları da istenmektedir (SOFA, 2004). Bunlar arasında hastalık ve zararlılara dayanıklılık özelliği başta gelmektedir. Zira özellikle gelişmekte olan ülkelerde, bitkisel üretimin yarıya yakın kısmı hatta bazen fazlası üretim sırasında veya hasat sonrası hastalık ve zararlılar nedeniyle kaybolmaktadır. Bunlara karşı tarımsal mücadele ilaçlarının kullanıldığı durumlarda ise bu hem üretim maliyetini artırmakta, hem de insan sağlığını ve çevreyi olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Dolayısı ile hastalık ve zararlılara karşı dayanıklılık genleri aktarılmış bitkilerin geliştirilmesi verimliliği artırdığı gibi tarımsal üretimin çevre üzerindeki baskısını da azaltacaktır. Bu alanda şimdiye kadar elde edilmiş en başarılı uygulama Lepidopter’lere dayanıklılık sağlayan Bacillus thuringiensis endotoksin genleri aktarılmış bitkilerden elde edilmiştir. Ancak, bitkisel üretimde zararlı olan çok sayıdaki diğer zararlı böceklere karşı aynı başarı henüz elde edilememiştir. Aynı şekilde, bazı virüs hastalıklarına karşı dayanıklı bitki çeşitleri geliştirilmişse de bunların sayısı pek fazla değildir. Bitkilerde önemli kayıplara neden olan fungal ve bakteriyel hastalıklara karşı direnç kazandırmaya yönelik araştırmalar da yoğun biçimde devam etmektedir. Ancak, bu hastalıklara dayanıklılık mekanizmalarının karmaşıklığı, dayanıklılık mekanizmalarının bitkiler ve patojenler arasında farklılık göstermesi, patojenlerin özellikle fungusların kendi dayanıklılık mekanizmalarını sürekli geliştirme yetenekleri nedeniyle henüz bakteriyel ya da fungal hastalıklara dayanıklı transgenik bitki çeşitleri üretim zincirine girecek aşamaya gelmemiştir. Bilindiği üzere küresel ısınma ve yanlış arazi kullanımı gibi nedenlerle 21. yüzyılda kuraklığın ve çölleşmenin gittikçe artması beklenmektedir. Bu durumdaki arazilerin çoğu ise Afrika gibi nüfus artış hızının en fazla olduğu ülkelerde bulunmaktadır. Bu nedenle, kurağa dayanıklı ya da az suyla yetişebilen bitki çeşitlerinin geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Aynı şekilde tuzlu veya mikroelement eksikliği ve alüminyum gibi metal fazlalığı sorunu bulunan topraklarda yetişebilen bitkilerin geliştirilmesi de bu gibi ülkelerdeki marjinal tarım alanlarında üretim yapılabilmesine olanak sağlayacaktır. Eldeki bilgiler, dünyada mineral eksikliği ve metal (özellikle alüminyum) toksisitesi nedeniyle bitkisel üretimin sınırlandığı toprakların tüm topraklar içerisindeki payının % 60 dolayında olduğunu göstermektedir (Çakmak, 2002). Hem bu tür toprak sorunlarına hem de olumsuz çevre/iklim koşullarına karşı dayanıklılık kazandırmaya yönelik çalışmalar da yoğun bir şekilde devam etmekle beraber, bu özelliklerin birden fazla gen veya gen grupları tarafından belirleniyor olması, bunların gerek belirlenip klonlanmaları gerekse bitkilere aktarma teknolojilerinin yetersizliği sebebiyle henüz beklenen başarı düzeyine ulaşılamamıştır. Moleküler Bitki Islahı Gen teknolojileri denildiği zaman ilk akla gelen transgenik bitkiler ise de yukarıda belirtilen teknik kısıtların yanında transgenik bitkiler konusunda oluşan olumsuz kamu oyu baskıları da göz önünde bulundurularak, bu teknolojilerin klasik ıslah yöntemlerini geliştirerek daha etkin kılacağı alanlara yönelmek belki de daha akılcı bir yaklaşım olacaktır. Çoğu biyotik ve abiyotik stres koşullarına dayanım birden fazla gen tarafından kontrol edildiğinden bunların klasik ıslah yöntemleriyle belirlenmesi mümkün olmamaktadır. Ancak bu alanda gerek ulusal gerekse uluslararası ıslah kuruluşlarında, önemli miktarda bitki gen bankaları oluşturulmuş ve klasik ıslah konusunda önemli deneyimler kazanılmıştır. İşlevsel genomik çalışmalarının yaygınlaşmasıyla oluşan bilgi birikimini klasik ıslah yöntemleriyle birleştirmek mümkün olduğunda, stres koşullarına dayanıklı bitki ıslahı da yeni bir boyut kazanacaktır. Arabidopsis genetik haritasının yanında, çeltik, domates ve Prunus gibi türlerin genetik haritalarından kaydedilen gelişme, çoğu metabolik tepkimeyle ilgili gen dizinlerinin evrim boyunca korunmuş olması, elde edilen bu bilgi birikiminin diğer türlerde kullanım olanağını artırmaktadır. Yine moleküler işaret genleri konusunda oluşan bilgi birikimi moleküler bitki ıslahında yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu moleküler teknikler özellikle buğday gibi genomu karmaşık bitki türlerinde hastalıklara dayanım mekanizmaları ve kalite özellikleri açısından ıslahta çok önemli avantajlar sunmaktadır. Benzer şekilde meyve ya da orman ağaçları gibi generatif yaşam evreleri uzun dolayısı ile melezleme ıslah süreçlerinin çok uzun olduğu bitki türlerinde de moleküler işaret genleri çok önemli olmaktadır. Öte yandan, dünyada, özellikle gelişmekte olan ülkelerde insanlarda başta demir ve çinko olmak üzere mikroelement eksiklikleri ve buna bağlı ciddi sağlık sorunları çok yaygın biçimde ortaya çıkmaktadır. Yapılan tahminler problemin dünya nüfusunun yarısını etkilediğini göstermektedir. Sorunun başlıca nedeni olarak, mikroelementlerce çok fakir olan tahıl kökenli gıdaların yoğun biçimde tüketilmesi gösterilmektedir. Tahıllar hem mikroelementlerce fakir hem de mikroelementlerin vücutta kullanımını sınırlayan maddelerce zengindir (Cakmak ve Ark., 2002). Günümüzde birçok araştırma grubu ve konsorsiyumu buğday, çeltik ve mısır gibi bitkilerin mikroelementlerce zenginleştirilmesi için ıslah programları başlatmış ve bu programlarda moleküler markör destekli moleküler teknikler vazgeçilmez bir araç olarak kullanılmaktadır (www.harvestplus.org). Tüketici Tepkileri ve Biyogüvenlik Düzenlemeleri Transgenik bitkilerin insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkileri uzunca süredir tartışılmaktadır. Yukarıda değinildiği üzere, ilk transgenik ürünler A.B.D.’de yetiştirilmeye başlanmış olup, yine en geniş ekim alanları bu ülkede bulunmaktadır. Bu ürünlerin tamamı Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), Amerikan Tarım Bakanlığı (USDA/APHIS) ve Çevre Koruma Dairesi (EPA) tarafından çok kapsamlı bilimsel incelemeler yapıldıktan sonra ticari üretimleri yapılmakta ve yine bu ülkede insan gıdası ve/veya hayvan yemi olarak tüketilmektedir. Üretim fazlası olan mısır ve soya gibi ürünler ise Avrupa Birliği dahil diğer ülkelere satılmaktadır. Özellikle Avrupa Birliği ve diğer bazı ülkelerde transgenik bitkilerin insan sağlığı ve çevre üzerine olası olumsuz etkileri çok yoğun bir şekilde tartışma konusu olmaktadır. Bunların bilimsel bazlı tartışmalardan ziyade duygusal, kişisel ve ekonomik tercihler ağırlıklı olduğu yadsınamaz. Örneğin, endişe konusu gerekçelerden bir tanesi transgenik ürün geliştirme çalışmaları sırasında kullanılan antibiyotik işaret genleridir. Avrupa Konseyi’nin 1999 yılında uzman bilim adamlarından oluşan bir panele hazırlatmış olduğu rapor, bu endişenin bilimsel nedenlerle açıklanamayacağını bildirmiş, ancak bundan sonra geliştirilecek transgenik bitkilerde antibiyotik işaret genlerinin kullanılmamasını tavsiye etmiştir. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) GDO Paneli ise 2 Nisan 2004 tarihide yayınlamış olduğu Bilim Paneli Görüş Dokümanı’nda antibiyotik işaret genlerini 3 grupta toplamış ve halen üretilip tüketilmesine izin verilen GD ürünlerde bulunan npt II işaret geninin insan ve çevre sağlığı açısından her hangi bir sorun oluşturmayacağını, klinik tedavide kullanılan diğer antibiyotik işaret genlerinin ise araştırmalarda kullanılmaması gerektiğini bildirmiştir (EFSA, 2004). İnsan sağlığı açısından öne sürülen diğer bir olumsuzluk ise transgenik ürünlere aktarılan genlerin insanlarda alerji yapacağı ve toksik etkileri olabileceğidir. Ancak, bu ürünlerin ticari ekimlerine izin verilmeden önce yoğun ve kapsamlı laboratuar ve klinik testlerin yapılması ve bulguların bağımsız bilim kurulları tarafından inceleniyor olması, bu tip yan etkilerin en az düzeyde olmasını sağlamaktadır. Burada hatırlanması gereken husus, transgenik ürünlerin alerji oluşturma olasılığının klasik ıslah yöntemleri ile elde edilen ürünlerden daha fazla olmamasıdır (König ve ark., 2004) Nitekim, Avrupa Birliği ülkelerindeki yoğun kamuoyu endişelerini giderebilmek amacıyla, 13 AB üyesi ülke’den 65 bilim insanının katılımıyla, 3.5 yıl süren ve 11.5 milyon euro harcanarak yürütülen ENTRANSFOOD projesi, halen üretilip tüketilmekte olan genetiği değiştirilmiş ürünlerin insan sağlığı açısından klasik yöntemlerle elde edilen ürünlerden daha tehlikeli olmadığını ortaya koymuştur (Kuiper ve ark., 2004). Transgenik ürünlerin çevresel etkilerini değerlendirmek ise insan sağlığı üzerindeki etkilerini değerlendirmekten çok daha zor ve karmaşık görünmektedir. Burada şüphesiz tarımsal üretim yapılan ekosistemlerin birbirlerinden çok farklı olması en büyük etkendir. Çevre üzerindeki olası olumsuz etkilerin başında, transgenik bitkilerin ekosistemdeki diğer canlılarla etkileşimi gelmektedir. Örneğin Bt aktarılmış mısır bitkilerini yiyen tırtılların yanında diğer hedef olmayan canlıların örneğin Kral kelebeğinin de olumsuz etkilenebileceği endişesi (Losey, 1999) son birkaç yıldır yoğun tartışma konusu olmuş hatta GDO karşıtı örgütler tarafından hala yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak, Bt mısır polenlerinin Kral kelebeği ve diğer hedef dışı organizmalar üzerindeki olumsuz etkilerini tarla koşullarında incelemek üzere yapılan kapsamlı araştırmalar bu riskin çok düşük bir düzeyde olduğunu ve Kral kelebeklerinin yaşam döngüsünü olumsuz etkilemediğini göstermiştir (Oberhauser ve ark., 2001; Pleasants ve ark., 2001; Sears ve ark., 2001; Zangerl ve ark., 2001). Burada genetiği değiştirilmiş organizmaların çevre üzerindeki etkileri tartışılırken, Bt geni aktarılmış bitkiler yerine normal mısır yetiştiriciliğinde kullanılan kimyasal mücadele ilaçlarının hedef olmayan organizmalar üzerinde çok daha fazla olumsuz etkilerinin bulunduğunu göz önünde bulundurmakta yarar vardır (Gianessi ve ark., 2002). Burada asıl endişe konusu, sürekli Bt aktarılmış mısır ile beslenen tırtılların belirli bir süre içerisinde dayanıklılık mekanizması geliştirmesinin kaçınılmaz olmasıdır. Onun için bu tırtılların dayanıklılık geliştirmelerini geciktiren tedbirler alınmaya çalışılmaktadır. Ancak, bu yine de güncel ve geçerli bir sorun olarak çözüm beklemektedir. Diğer bir husus ise transgenik bitkilerden gen kaçışı yoluyla biyoçeşitliliğin bozulmasıdır. Burada, transgenik bitkilerle akraba türlerin bulunduğu ekosistemlerde transgeniklerin kesinlikle yetiştirilmemesi öngörülmektedir. Ancak, çiftçi eğitim düzeyinin oldukça sınırlı olduğu gelişmekte olan ülkelerde bunun ne şekilde sağlanabileceği hala bilinmemektedir. Nitekim, mısır bitkisinin gen kaynağı olarak bilinen Meksika’da A. B. D.’den kaçak olarak getirilen transgenik mısırların ekilmesi ve bunlardan Meksika’daki yerel mısır çeşitlerine gen kaçışı biyoçeşitlilik üzerinde önemli etkiler yaratacaktır. Transgenik bitkilerin insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkileri yoğun olarak incelenip tartışılmakta olup, buna yönelik çeşitli ulusal, bölgesel ve uluslar arası mevzuat oluşturma çabaları bulunmaktadır. Ancak ülkeler arasında henüz tam bir uyum sağlandığı söylenemez. Örneğin A.B.D.‘deki biyogüvenlik mevzuatı Avrupa Birliği mevzuatından çok farklı olup mevzuatın uygulanmasında bile ülkeler arasında hala uyum sağlanamamıştır. Ancak, yeni oluşturulan European Food Safety Authority ve 2004 yılında yürürlüğe giren genetiği değiştirilmiş ürünlerin etiketlenmesi ve izlenebilirliğini amaçlayan yönetmelikler bu uyumu sağlamada önemli bir adım sayılabilir. Son olarak, Uluslararası Biyolojik Çeşitlilik Anlaşması bağlamında hazırlanan ve uzun görüşme ve tartışmalardan sonra 2000 yılında üzerinde anlaşmaya varılan Uluslararası Biyogüvenlik Protokolü, transgenik ürünlerin sınır ötesi taşınmaları ve kullanımı yönünde olumlu bir gelişmedir. Türkiye’nin de imzalamış olduğu bu Protokol 11 Eylül 2003’te yürürlüğe girmiş olmasına rağmen, Protokol’ün uygulanabilir hale gelmesi daha bir süre alacaktır. Bunun için özellikle gelişmekte olan ülkelerin, kendi biyogüvenlik mevzuatlarını hazırlamalarının yanında, bu mevzuatı uygulayacak laboratuar altyapısını oluşturmaları, bu laboratuarlarda çalışacak teknik elemanları yetiştirmeleri ve en önemlisi karar verici konumdaki bürokratları eğitmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde, bu mevzuat transgenik ürünlerin ticaretini engelleme dışında, gelişmekte olan ülkelerin kendi biyolojik kaynaklarını verimli şekilde değerlendirecek bilimsel ortamı yaratmaları açısından olumlu bir etki oluşturmayacaktır. Fikri Mülkiyet Hakları Giriş kısmında bahsedilen ve tarımsal üretimin artırılmasında oldukça başarılı sayılan “Yeşil Devrim”, büyük ölçüde kamu kuruluşları veya kamu yararına çalışan uluslararası araştırma enstitüleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle, gerek yüksek verimli çeşitlerin geliştirilmesi gerekse bu tohumlukların çoğaltılarak gelişmekte olan ülke çiftçilerine ulaştırılması normal ticari kurallar içerisinde süregelmiştir. Benzer şekilde, mekanizasyon, kimyasal gübre ve tarımsal mücadele ilaçları kullanımı, sulu tarım teknikleri gibi yeni teknolojilerin transferi hatta sulama projelerinin kurulması gibi konularda uluslararası finans kuruluşları veya yardım kuruluşları önemli katkılarda bulunmuşlardır. Bugünkü “Biyoteknoloji Devrimi” ise büyük ölçüde özel sektör tarafından yapılmaktadır. Halen bu alandaki Ar-Ge çalışmalarının % 80 oranında özel sektör yatırımlarıyla gerçekleştiği tahmin edilmektedir. Hal böyle olunca, özel sektör yatırımcıları tarafından geliştirilen her teknik veya ürünün hemen patent veya benzeri yöntemlerle korunmaya alınması ve bunlardan kısa sürede ticari gelir sağlanması istenmektedir. Aksi halde, özel sektörün gelir getirmeyecek Ar-Ge faaliyetlerine girmesini beklemek pek gerçekçi olmayacaktır. Örneğin, halen ticarete intikal etmiş transgenik ürünlerin mısır, soya ve pamuk gibi büyük ürün gruplarında olması, gelişmekte olan ülkelerdeki tatlı patates ve sorgum gibi ürünlere özel sektör tarafından pek yatırım yapılmaması şaşırtıcı değildir (SOFA, 2004). Son yıllarda, yine uluslararası yardım kuruluşlarının desteği ile veya biyoteknoloji alanında yoğun Ar-Ge faaliyeti olan çokuluslu şirketlerin işbirliği ile kamu araştırma kuruluşlarında yeni transgenik çeşitlerin geliştirilmesine yönelik araştırma faaliyetlerinin arttığı gözlenmektedir. Ancak, burada da fikri mülkiyet haklarına ilişkin sorunların yoğun olarak tartışıldığı görülmektedir. Bunun en güncel örneklerinden birisi de yukarıda sözü edilen “Altın Pirinç”tir. Rockefeller Vakfı tarafından finanse edilen ve Prof. Ingo Potrykus ve Prof. Peter Beyer önderliğindeki araştırmacılar tarafından geliştirilen “Altın Pirinç”te 30 civarında farklı şirket ve üniversiteye ait 70 adet patent bulunması, bu ürünün ticari olarak değerlendirilmesinde ve hatta gelişmekte olan ülkelere transferinde önemli bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Bu konuda, Latin Amerika ülkelerinde yapılan bir çalışma (Cohen ve ark., 1998), bu ülkelerde yürütülen biyoteknolojik araştırmaların ve ürün geliştirme çalışmalarının hepsinde çok sayıda patentli teknik veya materyalin kullanıldığını göstermiştir (Şekil 2). Tüm bunlar, biyoteknolojik araştırmalardan gelişmekte olan ülkelerdeki fakir çiftçilerin ve halkın nasıl yararlanabileceği sorusunu akla getirmektedir. Dünya Ticaret Örgütü’ne (WTO) üye ülkelerin imzalamış oldukları TRIPS (Trade Related Intellectual Property Rights) antlaşması, bazı istisnai hükümlerine rağmen, gelişmiş ülkelerdeki çok uluslu şirketleri korur niteliktedir. Bu nedenle, gelişmekte olan ülkelerdeki araştırma kuruluşlarının, biyoteknolojik araştırmalarını planlarken ve yürütürken fikri mülkiyet haklarıyla ilgili konuları yakından izlemeleri ve ona göre tedbir almaları yararlı olacaktır. Bu bağlamda yine transgenik bitkilerden ziyade moleküler bitki ıslahı yöntemlerinin Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler açısından daha avantajlı olduğu söylenebilir. Yine burada, Türkiye gibi zengin gen kaynaklarına sahip ülkelerin, bu gen kaynaklarını tespit edip karakterize ederek, hatta bunlardaki ticari öneme sahip genleri saptayıp patentleyerek önemli bir konum yakalamaları mümkün olabilir. Bu konuda, FAO örgütü tarafından 2001 yılında kabul edilen Uluslararası Bitki Genetik Kaynakları Antlaşması işlerlik kazandığında, zengin gen kaynağı olan ülkelerin bu kaynaklardan daha etkin yaralanmalarına yardımcı olacaktır. Bu alandaki gerek yasal ve gerekse araştırma altyapısının şimdiden oluşturulması yararlı olacaktır. Şekil 2. Latin Amerika Ülkelerinde Kullanılan Patentli Teknikler ve Materyaller (Cohen ve ark., 1998). Türkiye’de Tarımsal Biyoteknoloji ve Transgenik Ürünlerin Durumu Türkiye zengin gen kaynaklarına sahip olması nedeniyle, tarımsal biyoteknoloji alanında çok önemli bir avantaja sahiptir. Ancak, Türkiye’nin modern biyoteknolojik yöntemlerin sunduğu nimetlerden yararlanabilmesi için dünyadaki gelişmeler ve Türkiye’deki mevcut durum çerçevesinde önceliklerini çok iyi saptaması gerekmektedir. Türkiye’de biyoteknolojinin gelişmesi için mutlak gerekli olan biyoloji, biyokimya, moleküler biyoloji gibi temel bilim alanlarına gerekli önemin verilmemesi, bu alanda yetişmiş eleman sayısının düşük kalmasına ve dolayısı ile kapsamlı araştırmaları yürütebilecek kritik kitleye sahip araştırma birimlerinin oluşturulmasına engel olmuştur. Bu sorun, 1980 yılından beri hazırlanan tüm 5 yıllık kalkınma planlarında vurgulanmış olmasına karşın, bu konuda henüz belirgin bir gelişme sağlandığı ne yazık ki söylenemez. Burada en önemli sorun, belirli düzeyde bilgi birikimine ve tecrübeye sahip araştırmacıları bir araya getirerek “uzmanlık merkezleri” oluşturmak yerine tek tek laboratuvarların oluşturulmasından kaynaklanmaktadır. Son yıllarda, yurt dışında moleküler biyoteknoloji alanında eğitim görmüş ya da moleküler bitki ıslahı konusunda eğitim almış genç araştırmacıların sayısı artıyor olmasına rağmen, bunları bir araya getirerek güdümlü projeler üzerinde çalışacak “uzmanlık merkezleri” ya da laboratuvarları oluşturacak bir çaba görülmemektedir. Gerekli tedbirler alınmadığı taktirde, geçtiğimiz 30 yıldır yapılan girişimlere ve harcanan çok önemli miktarda kaynaklara rağmen Türkiye’nin tarımsal biyoteknoloji alanında, bugün bulunduğu noktadan daha farklı bir konuma gelmesi mümkün olamayacaktır. Burada, Türkiye’de bitki doku kültürü yatırımlarının 1974 yılında başlamış olmasına ve halen hemen hemen tüm Ziraat Fakültelerinde ve Tarım Bakanlığı araştırma enstitülerinde birer doku kültürü laboratuvarı kurulmuş olmasına rağmen Türkiye’nin, son derece basit bir teknoloji gerektiren patates tohumluğu ihtiyacını bile, hemen tamamını her yıl milyonlarca dolar ödeyerek yurt dışından karşılaması en çarpıcı örneklerden birisidir. Türkiye’nin biyoteknolojiye ve tarımsal araştırmalara yaklaşımını ortaya koymak amacıyla, 2001-2005 yıllarını kapsayan VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planının ilgili bölümleri incelendiğinde, bilgi toplumu olma amacı doğrultusunda bilimsel ve teknolojik gelişmeler sağlayarak uluslararası düzeyde rekabet gücü kazanmanın esas olduğu ilkesi dikkati çekmektedir. Bu ilke çerçevesinde biyoteknolojinin de içinde bulunduğu bazı yüksek teknolojiler öncelikli konu olarak belirlenmiştir. Ayrıca, ekonomik, sosyal, çevresel boyutunu bütün olarak ele alan rekabet gücü yüksek, sürdürülebilir bir tarım sektörünün oluşturulması temel amaç olarak tespit edilmiştir. Tarımsal araştırmalarda koordinasyonun sağlanmasının ve araştırma konularının belirlenmesinde üretici ve sanayicinin taleplerinin dikkate alınmasının gerekliliği de vurgulanmaktadır. Hedefler bu şekilde belirlenmekle birlikte, Türkiye’nin Ar-Ge konusunda diğer ülkelere oranla oldukça geride olduğu bilinen bir gerçektir. Halen Ar-Ge harcamalarının GSMH içindeki payı % 0,64 düzeyindedir. Üniversiteler toplam Ar-Ge çalışmalarında ve tarımsal araştırmalarda en fazla payı alan kurumdur. Dolayısıyla, diğer gelişmekte olan ülkelere paralel olarak Türkiye’de de özel sektör araştırmaları kısıtlı olup, üniversiteler % 70’lere varan payla en fazla araştırmanın yapıldığı kurum olmaktadır. TÜBA (2003) tarafından gerçekleştirilen “Moleküler Yaşam Bilimleri ve Teknolojileri Öngörü Projesi” kapsamında Türkiye’nin biyoteknoloji ile ilgili altyapısı ortaya konmaktadır. Çalışma, yaklaşık 150 araştırma biriminin ve 2000 araştırıcının biyoteknoloji konusunda çalıştığını göstermektedir. Bu sayının önemli bir insan altyapısını işaret ettiğini vurgulayan çalışma, araştırıcıların verimliliklerinin bir göstergesi olan araştırıcı başına bilimsel yayın verilerine bakıldığında mevcut altyapının etkin bir şekilde kullanılmadığını, kurumsallaşmanın ve teknoloji üretme kaygısının bulunmadığını .belirtmektedir. Türkiye’de biyoteknoloji alanında yapılan bilimsel yayınların yaklaşık % 42’si endüstriyel biyoteknoloji alanında olup tarımsal biyoteknoloji % 11,5 ile en az yayın çıkarılan biyoteknoloji dalı olmuştur. Stres toleransı, rejenerasyon ve propagasyon, farmasötik ve moleküler markörler en fazla çalışılan tarımsal biyoteknoloji konularıdır (Özcengiz, 2003). Biyoteknoloji araştırmaları için devlet TÜBİTAK, kamu kurumları ve üniversitelere destek verdiği gibi özel sektöre de belli oranlarda destekler sağlamaktadır. Kamu yatırım bütçesinden üniversitelere araştırma projelerinin desteklenmesi amacıyla ödenekler tahsis edilmekte olup, desteklenen projeler arasında genetik kaynakların korunması projeleri, transgenik bitki geliştirilmesine ve üniversitelerin altyapılarını geliştirmeye yönelik projeler önde gelmektedir. Öte yandan, firmaların biyoteknoloji araştırma geliştirme faaliyetlerine de TÜBİTAK bünyesindeki Teknoloji İzleme Değerlendirme Birimi (TİDEB) ve Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı (TTGV) kanalıyla destek sağlanmaktadır. TİDEB firmaların Ar-Ge proje maliyetlerinin en fazla % 60’ı oranında ve hibe şeklinde destek vermektedir. Bu program dahilinde, gen mühendisliği-biyoteknoloji 6 öncelikli konudan biri olarak tespit edilmiş olup biyoteknoloji projelerinin toplam desteklenen projeler içindeki payı % 3,1’dir. TTGV ise proje maliyetinin en fazla % 50’sini karşılamakta ve geri ödemeli bir sistem içinde destek vermektedir. Biyoteknolojinin bu kapsamda desteklenen projeler içerisindeki payı ise % 7’dir. Tarımsal biyoteknolojide gelişme kaydetmiş ülkelerdeki kurumsal yapılanma üniversiteler, kamu Ar-Ge kuruluşları ve özel sektör olmak üzere 3 farklı ayaktan meydana gelmekte ve her bir kurumun kendi kapasiteleri ve görev tanımları içinde belirlenmiş rolleri bulunmaktadır. Örneğin üniversiteler ve kamu Ar-Ge kuruluşları temel araştırma konusunda uzmanlaşırken, özel sektörün uygulamalı araştırma ve ürün geliştirmeye yönelik çalıştığı görülmektedir. Birbirinin tamamlayıcısı olan bu roller içinde bir kurumun eksikliği sistemin iyi çalışmamasına neden olmaktadır. Bu noktadan hareketle Türkiye’deki yapıya baktığımızda, araştırma sistemi içerisinde üniversitelerin temel kuruluş olduğu ve en önemli ayaklardan biri olan özel sektörün sistem içinde yer almadığı dikkati çekmektedir. Dolayısıyla, özel sektörün ve kamu Ar-Ge kuruluşlarının rolünü üstlenecek bir kurumsallaşma olmadığı için hedefe yönelik ve verimli çalışan bir sistem mevcut değildir. Bununla beraber, yukarıda da belirtildiği gibi araştırmaların önemli bir kısmını yürüten üniversitelerin de verim ve etkinlik sorunları bulunmaktadır. Son yıllarda, çok önemli kaynaklar sağlanarak, moleküler biyoloji altyapısına sahip laboratuarların kurulduğu ve yine yeterli yetkin kadroların bulunup bulunmadığı aranmaksızın önemli miktarda proje destekleri sağlandığı görülmektedir. Ancak, bu projeler incelendiği zaman bunların çoğunun gerçekçi hedeflere odaklanmadığı ve ürün geliştirme niteliği taşımadığı da bir gerçektir. Transgenik ürün geliştirmeye yönelik bir kısım araştırma projelerinin başarılı olmaları için gerekli özel sektör katılımı ya da desteğinin olmaması da ayrıca düşünülmesi gereken bir husustur. Yine bu bağlamda, geliştirilmesi muhtemel transgenik ürünlerin risk analizleri ve pazara sunumları için gerekli yasal çerçevenin çizilmemiş olması da bunların uygulamaya geçirilme şansını ortadan kaldırmaktadır. İlk defa 1998 yılında yabancı firmalara ait transgenik çeşitlere ait tarla denemelerinin yapılabilmesi için Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından hazırlanarak yürürlüğe sokulan “Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri Hakkında Talimat” ise bu amaca hizmet etmekten çok uzaktır. Hal böyle iken, söz konusu çeşitlerin tarla denemelerinin 1998 yılından bu yana bizzat Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na ait Araştırma Enstitü’leri tarafından yürütülüyor olmasına rağmen elde edilen sonuçların resmen açıklanmamış olması da üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. Türkiye Cartagena Biyogüvenlik Protokolünü imzalayan ilk ülkelerden biri olmuşsa da buna yönelik yasal mevzuat çalışmalarını aynı hızda yürütememiştir. Aynı şekilde, Avrupa Birliği mevzuatına uyum için gerekli yönetmelikler de henüz hazırlanarak yürürlüğe sokulamamıştır. Biyogüvenlikle ilgili bu mevzuat boşluğunun yanında, fikri mülkiyet hakları kapsamında Bitki Islahçı Haklarıyla ilgili mevzuat yıllar sonra oluşturulmuşsa da UPOV üyeliği henüz gerçekleştirilememiştir. Türkiye’de transgenik ürünlerin ticari olarak ekimlerine izin verilmezken, yurtdışından gıda hammaddesi olarak ithal edilen mısır ve soya ürünlerinin transgenik olma ihtimali oldukça yüksek görünmektedir. Sonuç ve Öneriler Kısaca biyoteknoloji olarak da isimlendirilen modern gen teknolojileri, hızla artan dünya nüfusunun yeterli ve dengeli beslenmesini sağlamak amacıyla tarımsal üretimin artırılmasında önemli olanaklar sunmaktadır. Burada, sürdürülebilir tarım tekniklerinin uygulanmasının yanında biyotik ve abiyotik stres koşullarına dayanıklı, yüksek verimli ve kaliteli bitki çeşitlerinin geliştirilmesi önemli bir önceliktir. Bu bitkilerin geliştirilmesinde sadece transformasyon yoluyla elde edilen transgenik bitkiler değil, ağırlıklı olarak moleküler bitki ıslahı teknikleri üzerinde yoğunlaşmak kısa ve orta vadede daha doğru olacaktır. Türkiye gibi zengin gen kaynaklarına sahip gelişmekte olan ülkelerin, öncelikli alanlarını saptayarak moleküler biyoloji çalışmaları için yeterli altyapıyı oluşturmaları ve kritik kitleyi oluşturacak sayıda yetkin araştırmacı yetiştirmeleri, ellerindeki genetik potansiyeli en iyi şekilde değerlendirmelerine yardımcı olacaktır. Ancak, teknolojik gelişmelere paralel olarak, gerek bu tekniklerin ve ürünlerin geliştirilmesi sırasında gerekse bunların doğaya salımlarında biyogüvenlikle ilgili yasal düzenlemelerin yapılması ve bu mevzuatı uygulayacak yetkin kişilerin eğitilmesi gerekmektedir. Burada, hazırlanacak mevzuatın bilimsel esaslara dayalı olması, yurt içinde yapılacak çalışmaları engelleyici değil kolaylaştırıcı tedbirleri içermesi önem taşımaktadır. Aynı şekilde, biyoteknolojik uygulamalar ve ürünlerle ilgili fikri mülkiyet haklarına yönelik Bitki Islahçı Hakları, Patent Kanunu gibi mevzuatın bir an önce uygulanabilir hale getirilmesi, bu alanlarda araştırmacıları bilgilendirecek ve destekleyecek düzenlemelerin yapılması küreselleşen dünya ticaretinde rekabet edebilecek bir konuma gelebilmemiz için önem taşımaktadır. Prof. Dr. Selim ÇETİNER Sabancı Üniversitesi, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Tuzla, İstanbul

http://www.biyologlar.com/biyoteknoloji-ve-tarim-guvencesi

Her Yıl 36 Erkekten Biri Prostat Kanserine Yakalanıyor

Her Yıl 36 Erkekten Biri Prostat Kanserine Yakalanıyor

Türk Radyoloji Derneği Genel Sekreteri ve Avrupa Ürogenital Radyoloji Derneği Prostat Kanseri Çalışma Grubu Üyesi Doç. Dr. Ahmet Tuncay Turgut, MR görüntüleme ve multiparametrik MR teknolojisindeki gelişmeler sayesinde prostat kanserinin kolaylıkla saptandığını belirtti. MT- Prostat kanseri görülme sıklığı nedir ve toplum sağlığı açısından taşıdığı önemden söz eder misiniz? Yapılan araştırmalarda, gelişen hayat standartları sayesinde yaşam beklentisinin artmasına paralel olarak özellikle 65 yaş üzerinde olmak üzere kanser vakalarında önümüzdeki otuz yıl içinde üç kat artış meydana geleceği hesaplanmıştır. Bu durum ağırlıklı olarak bir ileri yaş hastalığı olan prostat kanseri için de geçerlidir. Prostat kanseri genel olarak orta yaşı geçmiş erkeklerde en sık tanı konan kanser olup tüm kanser vakalarının %11'inden ve kanserden ölümlerin % 9'undan sorumludur. Çok çarpıcı bir veriyle devam etmek gerekirse, yapılan araştırmalar her 6 erkekten birinin yaşamı boyunca prostat kanserine yakalanacağını göstermiştir. Prostat kanseri tüm dünyada erkeklerde kansere bağlı ölüm nedenleri arasında akciğer kanserinden sonra ikinci en sık sorumlu tutulan neden durumundadır. Bu durumda her 36 erkekten birinin prostat kanseri nedeniyle hayatını kaybettiği düşünülmektedir. Tüm dünyada yılda yaklaşık 900 bin hasta prostat kanseri tanısı alırken, her yıl 258 bin hasta prostat kanseri nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Benzer şekilde ABD’de 2012 için öngörülen yeni olgu sayısı 241 740, ölüm sayısı ile 28 170’dir. Mevcut artışın devam etmesi durumunda 2030 yılında dünyada her yıl 1,7 milyon yeni olgu ve 500.000 ölüm görüleceği düşünülmektedir. MT - Prostat kanseri için kimler risk altındadır? Prostat kanseri için bilinen en kuvvetli risk faktörü genetik faktörlerdir. Bu nedenle ailesinde prostat kanseri öyküsü olanlar prostat kanseri için risk altındadır. Ayrıca diğer bazı kanser türleri için olduğu gibi prostat kanserinin de batı tipi yaşam tarzı, hazır gıdaların fazla tüketimi gibi alışkanlıklarla artış gösterdiği düşünülmektedir. MT - Prostat kanserinin belirtileri nelerdir? Genellikle 40 yaşın üstündeki erkeklerde görülen prostat kanseri erken dönemde belirti vermeyip tanı ancak rutin kontroller sırasında yapılan tetkiklerle konulabilmektedir. Hastalık sıklıkla sinsi şekilde ilerledikten sonra geç dönemde kendini göstermektedir. Bu nedenle birçok hastada prostat kanseri genellikle ileri evrede yakalanmaktadır. Bu dönemde hastalık önce prostata komşu organlara ardından kan ve lenf yolu ile lenf düğümleri, kemik ve akciğerlere sıçrayabilmektedir. Başlıca belirtiler arasında yer alan idrardan kan gelmesi, meniye kan karışması gibi bulguların varlığı hastalığın ilerlediğini akla getirirken metastaz halinde ise kemiklerde ağrı görülebilmektedir. MT - Prostat kanseri için erken tanının önemi hakkında bilgi verebilir misiniz? Geçmişte, erken tanı araçları henüz yaygın değilken birçok erkek ilerlemiş kanser tanısı almaktaydı ve hastalar teşhisten bir kaç sene sonra ölmekteydiler. Bu nedenle 1970’lerde hastalığın tanısı sonrasında 5 yıllık yaşam süresi %70’lerin altındaydı. Oysa günümüzde prostat kanseri erken evrede yakalandığında ve doğru tedavi uygulandığında başarı oranı % 90’lara yükselmektedir. Yapılan araştırmalarda tarama yoluyla prostat kanserinden ölüm oranlarının %30 oranında azaldığı hesaplanmıştır. Beklendiği üzere hastalığın erken teşhis edilmesi halinde tedavi başarısı artacaktır. Tanı anında kanser sadece prostata sınırlı ise hastanın tamamen iyileşme şansı çok yüksektir. Bu nedenle prostat kanseri tanısıyla ilgili yaklaşımın esasını, hastalığın prostatın içinde sınırlıyken yani hiçbir klinik belirtisinin olmadığı dönemde tespit edilmesi oluşturmaktadır.  Hiçbir yakınması olmasa bile erkeklerin 50 yaşından itibaren yılda bir kez prostat kanseri taraması için başvurması önerilmektedir. Bir diğer önemli nokta ise hastalığın tedavisinin tamamen evreye göre planlanıyor olması nedeniyle evrenin doğru olarak saptanması gerekliliğidir MT - Türkiye’de durum nedir? Türkiye’deki durum da aslında dünya ile paralellik göstermekte olup, prostat kanseri görülme sıklığı   % 20 civarındadır. Yapılan çalışmalarda ülkemizde de prostat kanserinde belirgin artış olduğu, prostat kanserinin erkeklerde akciğer kanserinden sonra ikinci sıraya yerleştiği anlaşılmıştır. Bu artış tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kişilerin doktora görünme sıklıkları, yapılan kan testlerinin artışı, tanı koymada kaydedilen gelişmeler gibi faktörlerle yakından ilişkilidir. Bununla birlikte Batı ülkelerinden kısmen farklı olarak erken tanı oranının hala önemli ölçüde düşük olduğu söylenebilir. Bu durum hastalığa yönelik farkındalığın görece düşük olması ve özellikle kültürel faktörlerle ilişkili olmak üzere hekime başvurma oranının istenen düzeyde olmaması ile açıklanabilir.  Maalesef toplumun geneli herhangi bir yakınması olmaması nedeniyle kontrol amacıyla doktora başvurmamaktadır. MT - Prostat kanseri tanısı nasıl konmaktadır? Prostat kanseri taraması için iki temel yöntem parmakla prostat muayenesi ve kanda PSA denilen bir maddenin ölçümüdür.  Kan PSA düzeyinin artışı tipik olarak prostat kanserinin potansiyel varlığına dair ilk belirtidir.  Bunu takiben gerçekleştirilen uygulama ultrason rehberliğinde prostat bezinin özel iğnelerle genellikle 12 örnek alımını içerecek şekilde örneklenmesi işlemidir. MT - Prostat kanseri tanısı için neden yeni tekniklere gereksinim duymaktayız? Her şeyden önce iğneyle parça alınması işleminin kanseri saptamaya yönelik duyarlılığı %40-50 oranındadır.  Ayrıca PSA düzeyinde artışın prostat kanseri dışındaki bazı sebeplere de bağlı olabilmesi sebebiyle rutin PSA taraması pek çok gereksiz biyopsiye yol açmaktadır. Önemli bir problem de biyopsi ile kanser tanısı elde edilmemesine rağmen anormal olarak yüksek kalan veya yükselmeye devam eden PSA değerleri nedeniyle prostat kanseri şüphesinin devam ettiği çok sayıda hastaya biyopsi tekrarları uygulanma zorunluluğunun bulunmasıdır. Bu da sosyal güvenlik sistemine ciddi bir ek maliyet getirmekte, tanısal bakımdan belirsizliklere neden olmaktadır.  Diğer önemli bir dezavantaj ise iğne biyopsilerinin tümörün sınırlarını tam olarak ortaya koymada yeterli oranda başarılı olmaması, bir başka deyişle hastalığa yaklaşımda çok önemli bir parametre olan kanser evresinin biyopsi ile doğru olarak belirlenemiyor olmasıdır. Prostat kanseri tanısını doğrulamaya yönelik olarak gerçekleştirilen biyopsi uygulaması invazif bir işlemdir. Hastaların bir kısmı bu işlemi inanılmaz derecede ağrılı olarak nitelendirmektedir; bir çalışmada hastaların %20’si yeni bir biyopsi işlemi gerektiği takdirde işlemi yaptırmayı kabul etmeyeceklerini belirmişlerdir. Ayrıca işlem bazı hastalarda işlem sonrasında kanama ve enfeksiyon gelişmesi gibi komplikasyonlara yol açabilmektedir. Söz konusu yan etkiler beklendiği üzere işlem sırasında alınan parça sayısı ile doğru orantılıdır. MT - Peki çözüm nedir? Giderek artan sayıda hastaya biyopsi uygulanması gerekliliğinin ortaya çıkması ve örneklem hatası riskinin olmasına bağlı olarak negatif bir biyopsi sonucunun otomatik olarak kanserin olmadığı anlamına gelmemesi gerçeğinden hareketle MR incelemesi elde edilen bulguların rehberliğinde yapılan biyopsi uygulamasının önemli yararlar sağladığı görülmektedir. Multiparametrik MRG ile sağlanan yararların başında tümörün davranış paterninin belirlenmesi gelmektedir. Prostat kanserinin hasta açısından hangi düzeyde (düşük, orta ve yüksek) risk oluşturduğunun öngörülmesinde/belirlenmesinde ultrason rehberliğinde biyopsi işleminin doğruluk oranları %50’ler düzeyinde iken bu oran multiparametrik MRG ile %95’lere yükselmektedir. Ayrıca yüksek PSA nedeniyle gerçekleştirilen biyopsi işleminde kanser saptanmamasına rağmen PSA’daki yükselmenin devam etmesi gibi kuvvetli kanser şüphesinin varlığı söz konusu olduğunda, multiparametrik MRG sonrasında gerçekleştirilen biyopsi ile % 40’lar düzeyinde prostat kanseri saptanmakta olup bunların yaklaşık %90’ı klinik olarak önemli kabul edilen tiptedir. Tümörün yerini tam olarak belirleyebilen yöntem sayesinde ultrason eşliğinde alınan 12 örnek yerine 1-2 örnek alınması bile yeterli olabilmektedir. Ayrıca MR ile kanserin görüntülenmesinde sağlanan başarı MR incelemesi ile prostatında anormal bulgu saptanmayan hastalarda biyopsi yapılması gerekliliğini azaltmaktadır.  Tabi burada önemli olan gerçekleştirilen MR incelemesinin uygun teknikle yapılması ve bulgulara yönelik değerlendirmenin tekrarlanabilir olma özelliğini taşıması, bir başka deyişle standart hale getirilmesidir. Bununla ilgili Avrupa Ürogenital Radyoloji Derneği  tarafından bu yılın başında yayınlanan kılavuz ve PI-RADS (Prostat Görüntüleme Raporlama ve Data Sistemi) adı verilen yapılandırılmış raporlama sistemi Amerikan Radyoloji  Koleji  tarafından da kullanılmaya başlanmıştır. MT - Bu yöntem Türkiye’de kullanılmaya başlandı mı? Ülkemizde de henüz çok yaygın olmamakla birlikte multiparametrik prostat MR incelemeleri gerçekleştirilmektedir. Türk Radyoloji Derneği adı geçen uygulamayı yaygınlaştırmaya sağlamaya yönelik çalışmalarını sürdürmektedir. Kadınlarda meme kanseri taramasına yönelik olarak mamografinin kullanılmasına benzer şekilde yakın gelecekte erkeklerde de prostat kanseri tanısına yönelik olarak manyetik rezonans görüntülemenin kullanılmasının gündeme geleceğini düşünüyoruz. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/her-yil-36-erkekten-biri-prostat-kanserine-yakalaniyor

Gerçek gün yüzüne çıktı: İzmir'de nükleer çöplük!

Gerçek gün yüzüne çıktı: İzmir'de nükleer çöplük!

Gazeteci Serkan Ocak’ın hazırladığı, dün ve bugün Radikal Gazetesi’nde yayımlanan haber, Türkiye’de büyük bir radyasyon tehlikesi olduğunu ortaya koydu: İzmir’de terkedilmiş bir külçe kurşun fabrikasının bahçesinde radyoaktif maddeler bulundu.

http://www.biyologlar.com/gercek-gun-yuzune-cikti-izmirde-nukleer-copluk

Nükleerden uzak durmamız için 8 neden

Nükleerden uzak durmamız için 8 neden

Akkuyu NGS ile enerjide dışa bağımlılıktan kurtulacak mıyız?

http://www.biyologlar.com/nukleerden-uzak-durmamiz-icin-8-neden

Türkiye Zootekni Bölümlerinde Hayvan Davranışları Bilimi

Hayvan davranışları bilimi bakımından Türkiye’de son yıllarda sevindirici gelişmeler yaşanmaktadır. Lisans ve lisansüstü ders olarak hayvan davranışları, zootekni bölümü olan neredeyse tüm üniversitelerde okutulmaya başlanmıştır. Genellikle lisansta zorunlu ders olarak genel hayvan davranışları verilmekte, lisansüstünde ise seçmeli ders olarak türlere özgü davranış dersleri yer almaktadır. Ülkemizde davranış derslerinin türlere özgünleşmesi ilginçtir. Zira ülkemize kıyasla hayvan davranışları biliminin çok daha eski bir geçmişi olmasına rağmen batı ülkelerinde türlere ilişkin ayrı derslere neredeyse rastlanmamaktadır. Zootekni öğretiminin yapılanması ve bu konudaki ulusal alışkanlıklarımız ile ilişkilendirilebilecek bu oluşum aynı zamanda ülkemizde temel davranış çalışmalarına olan ilginin yetersizliğini de açıklamaktadır. Ülkemiz zootekni bölümlerinde hayvan davranışları konusunda yapılan ve Science Citation Index tarafından değerlendirmeye alınan dergilerde yayınlanan çalışmalara bakıldığında ilk yayının 1999 tarihli olduğu görülmektedir (Çam ve ark., 1999). Aynı yazarların daha sonraları davranış konularında yayınlarına rastlanmamaktadır. Bu çalışmayı, güncel değerlendirme makalesinin yazar(lar)ının da içerisinde bulunduğu 2001, 2002 ve 2003 tarihli üç araştırma makalesi izlemektedir (Savaş ve ark, 2001; Yurtman ve ark., 2002; Karaağaç ve ark., 2003). Kasım 2007 tarihi itibarıyla SCI tarafından taranan dergilerde hayvan davranışları konusunda yayınlanan Türkiye adresli toplam makale sayısı 21’dir. Makale sayıları bakımdan, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü (Savaş ve ark., 2001; Yurtman ve ark., 2002; Uğur ve ark., 2004; Savaş ve ark., 2007; Tölü ve Savaş, 2007; Atasoglu ve ark., 2007), Mustafa Kemal Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü (Keskin ve ark., 2004; Keskin ve ark., 2005; Tapkı ve Şahin, 2006, Tapkı ve ark., 2006) ve Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü’nden (Yanar ve ark., 2006; Metin ve ark., 2006; Güler ve ark., 2006) araştırma gruplarının çalışmaları dikkat çekmektedir. Anılan çalışmaların yarıya yakın bir bölümü pür uygulamalı etolojik çalışmalar olarak değerlendirilebilirler. Diğer çalışmalarda ise davranış özellikleri daha ziyade ikincil, yada destekleyici biyolojik göstergeler olarak kullanılmışlardır. Söz konusu çalışmalar türler bazında incelendiğinde küçükbaş hayvanların ağırlıklı olduğu, bunları sığırların izlediği gözlenmektedir. Türkiye adresli ve SCI indeksli yayınlar içerisinde kanatlı türlerde, biri yumurtacı tavuk diğeri güvercin özdekli olan yalnızca iki çalışmaya rastlanmıştır (Karaağaç ve ark., 2003; Savaş ve ark., 2007). Bununla birlikte, ulusal dergilerde yayınlanmış olan bazı araştırma makaleleri ile (Savaş ve Şamlı, 2000) yine bu konuda yürütülen tez çalışmalarına (Köse, 2004) da ulaşmanın mümkün olabileceği düşünülmektedir. Her ne kadar TÜBİTAK ULAKBİM bu konuda önemli adımlar atmış olsa da, ne yazık ki, ulusal paylaşım ağımızın yetersizliği nedeni ile çalışmalara ulaşmak son derece güç olabilmektedir. Bu nedenlerle değerlendirmede sadece uluslararası paylaşım kolaylığına sahip süreli yayınlar dikkate alınmıştır. Bilim insanlarının çalışma alanlarının belirlenmesinde ulusal nitelikli bilimsel toplantılar iyi birer araçtır. Zira bilimsel projeler, proje başladıktan çok kısa sonrasında bu tip toplantılarda sunulurlar. Halbuki bu çalışmaların makaleye dönüşmesi çok daha uzun bir süre alabilir. Bu bağlamda hayvan davranışları bilim alanındaki çalışmaların gelişimini takip etmek açısından Ulusal Zootekni Bilim Kongrelerinde sunulan bildiriler iyi birer araç olabileceği düşünülmüş ve 2000 yılından sonra yapılan üç Ulusal Zootekni Bilim Kongresi (2002 Ankara, 2004 Isparta ve 2007 Van) incelenmiştir. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü’nce organize edilen III. Ulusal Zootekni Kongresi’ne toplam 167 bildiri sunulmuş olup, Hayvansal Üretim bunlardan biri küçükbaş diğeri balarısı özdeğinde olmak üzere, yalnızca iki tanesinin hayvan davranışları konusunu içerdiği gözlenmiştir. Süleyman Demirel Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü’nün gerçekleştirdiği IV. Ulusal Zootekni Kongresi’nde ise toplam bildiri sayısı 174, hayvan davranışları konulu bildiri sayısı 13 e ulaşmıştır. Son yapılan Van Kongre’si değerlendirildiğinde, bir önceki kongreye göre %13,2’lik bir artışla (Ankara ile Isparta arasındaki toplam bildiri sayısı artışı %4,2) toplam bildiri sayısının 197, hayvan davranışlarını konu alan bildiri sayısının ise 17 olduğu görülmektedir. Kongrelere göre hayvan davranışlarını konu edinen bildiri sayısının toplam bildiri sayısına oranı sırasıyla %1,2, %7,5 ve %8,6’dır. Bu gelişme hayvan davranışları bilim dalı bakımından sevindiricidir. Zootekni, veteriner hekimlik ve biyoloji öğrencileri için önemli bir Türkçe kaynak durumunda olan ve Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Erdinç Demirören tarafından kaleme alınan “Hayvan Davranışları” kitabı da, bu konuda bir ilk olması nedeniyle anılmadan geçilemez (Demirören, 2007). Ancak bir tek kitabın bilim dalı için yeterli olmadığı, hayvan davranışları alanında Türkçe kaynak sıkıntısı çekildiği de bir gerçektir. Sonuç Hayvan davranışları bilimi, hayvanların çevresel düzenlemelerinde yararlı bir araç olarak görülmektedir. Bu yararlanma, çevrenin hayvanın davranışlarına göre şekillendirilmesi yanında davranış bakımından mevcut çevre koşullarına uyum sağlayabilecek hayvanların ıslah edilmesi şeklinde iki yönlüdür. Sözkonusu bilim dalından yararlanmanın anılan her iki yönünün de birlikte ele alınması ön koşuldur. Zira hayvan bilimi içerisinde bu güne değin yapılan çalışmalar göstermiştir ki, ne tek başına çevreyi ne de tek başına hayvanın genetik yapısını “yetiştiricinin arzuları doğrultusunda” optimize etmek mümkün olmuştur. Dolayısıyla optimizasyon bütüncül bir yaklaşımı gerektirir. Bu bilim dalından üretilecek bilgi hayvanların yaşamlarını daha sağlıklı sürdürmelerini, üremelerini ve üretmelerini sağlayacaktır. Bunların ötesinde hayvanlarla ilgili hukuki düzenlemelerde de bu bilim dalının vazgeçilmez katkısı bulunmaktadır. Hayvan refahının gözetilmesi anlamında Hayvanları Koruma Kanunu’nda hayvan davranışları bilim dalına doğrudan atıfta bulunulmaktadır (Kanun No: 5199; Madde 3, 5, 8 ve10). Ancak çevresel düzenlemeleri insan kontrolünde olan hayvanların davranışlarının yalnızca uygulamaya dönük olarak ele alınması, hayvan davranışları bilim dalının gelişmesini olumsuz olarak etkiler. Bilim dalının sağlıklı olarak gelişmesi için, yetiştirme olgusu altında hayvanların davranışlarına yönelik temel çalışmalara da gereksinim vardır. İlgili davranışların ortaya çıkışında etkili mekanizmaların aydınlatılabilmesi için fizyolojiden genetiğe, gelişme biyolojisinden patolojiye kadar davranışa temel oluşturan alanların kapsamı içerisinde çalışmak kaçınılmaz gözükmektedir. Söz konusu yaklaşım tarzı aynı zamanda bu konuda yetişecek genç bilim insanlarının temel etolojiyi ve ilgili alt dallarını iyi öğrenmelerini de sağlayacak niteliktedir. Zootekni açısından hayvan davranışları bilim dalının Türkiye’de son yıllarda sergilediği gelişimin niteliği sevindirici ve umut vericidir. Ancak ve ne yazık ki, zootekni bilim camiası içerisinde yapılan sohbetlerden takip edilen bir şekilde, özellikle davranışın sayısallaştırılması ve akabinde istatistiksel değerlendirilmesi konusunda bilimcilerimizin sorunlar yaşadıkları, kimi zaman bu güçlüklerin araştırmacıları söz konusu alandan vazgeçmenin eşiğine getirdiği izlenimi, çalışmaların sürekliliği açısından endişe yaratmaktadır. Öncelikle belirtmek gerekir ki tüm Dünya’da bu konuda çalışmalar yetersizdir. Bu durum söz konusu alanda bilimsel çalışma yapmaktan vazgeçmeyi değil ilgili sorunların üzerine gitmeyi ve araştırma yapmayı gerektirir. Nitekim hayvan davranışları bilimi alanında yöntem konusunda da çalışmalara gereksinim vardır. Kaynaklar Ataşoğlu, C., Yurtman, İ. Y., Savaş, T., Gültepe, M., Özcan, O. 2008. Effect of weaning on behavior and serum parameters in dairy goat kids. Animal Science Journal 79(4): 435-442. Bessei, W. 1983. Die Bedeutung der Lorenzschen Instinktlehre in der Diskussion um eine verhaltensgerechte Unterbringung von Legehennen. Züchtungskunde 55: 222-232. Çam, M., Kuran, M., Selçuk, E. 1999. Effects of time spent near mothers postpartum on the behaviour of ewes and lambs and on the growth performance of lambs in Karayaka sheep. Turk. J. Vet. Anim. Sci. 23: 335-342. Darwin, C. 1990. Türlerin kökeni. (Çev. Öner Ünalan) Onur Yayınları, Şahin Matbaası, Ankara, ss 392. Dietl, G., Nürnberg, G., Reinsch, N. 2006. A note on a quantitative genetic approach for modeling of differentiation tasks. Appl. Anim. Behav. Sci. 100: 319–326. Demirören, E. 2007. Hayvan davranışları. II. Baskı. Ege Üniversitesi Ziraat Fakül. yayınları No:547, İzmir. Hayvansal Üretim 49(2), 2008 Hayvan Davranış Bilimi ve Zootekni: Tanım ve İzlem 41 Güler, O., Yanar, M., Bayram, B., Metin, J. 2006. Performance and health of dairy calves fed limited amounts of acidified milk replacer. S. African J. Anim. Sci. 36: 149-154 Immelmann, K., Ekkehard, P., Sossinka, R. 1996. Einführung in die Verhaltensforschung. Blackwell Wissenschafts-Verlag Berlin, Wien, pp 287. Karaağaç, F., Özcan, M., Savaş, T. 2003. Verlauf von aggressivem Picken und einigen Verhaltensmerkmalen in rangordnungsinstabilen Käfiggruppen bei Legehennen. Arch. Tierz. 46: 391-396 Keskin, M., Şahin, A., Biçer, O., Gül, S. 2004. Comparison of the behaviour of Awassi lambs in cafetaria feeding system with single diet feeding system. Appl. Anim. Behav. Sci. 85: 57-64. Keskin, M., Şahin, A., Biçer, O., Gül, S., Kaya, S., Sarı, A., Duru, M. 2005. Feeding behaviour of Awassi sheep and Shami (Damascus) goats. Tr. J. Vet. Anim. Sci. 29: 435-439. Köse, K.,2004. Devriye köpeği amaçlı kullanılan alman çoban köpeği ile Belçika çoban köpeği (Malinois) ırkı köpeklerin eğitim sürelerini etkileyen faktörler. Yüksek Lisans Tezi. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Çanakkale, 56 s. Lorenz K. 1982 Vergleichende Verhaltensforschung. Grundlagen der Ethologie DTV Wissenschaft: München, pp 399. Lund, V., Coleman, G., Gunnarsson, S., Appleby, M. C., Karkinen, K. 2006. Animal welfare science—Working at the interface between the natural and social sciences. Appl. Anim. Behav. Sci. 97: 37-49. Metin, J., Yanar, M., Güler, O., Bayram, B., Tüzemen, N. 2006. Growth, health and behavioural traits of dairy calves fed acidified whole milk. Indian Vet. J. 83: 976-979 Millman, S.T., Duncan, I.J.H., Stauffacher, M., Stookey, J. M. 2004. The impact of applied ethologists and the international society for applied ethology in improving animal welfare. Appl. Anim. Behav. Sci. 86: 299-311. Mormede, P. 2005. Molecular genetics of behaviour: research strategies and perspectives for animal production. Livestock Production Science 93: 15–21 Sambraus, H.H. 1998. Applied ethology-it’s task and limits in veterinary practice. Appl. Anim. Behav. Sci. 59: 39-48. Sambraus, H.H. 2002. Aufgaben der Angewandten Ethologie bei Landwirtschaftlichen Nutztieren früher und heute. Gumpensteiner Tagung “Nutztierhaltung im Wandel der Zeit”, Bundesanstalt für alpenländische Landwirtschaft, Gumpenstein, A-8952 Irdning: 17-20. Sandilands, V. 2004. David Wood-Gush, the biography of an ethology mentor. Appl. Anim. Behav. Sci. 87: 173-176. Savaş, T., Şamlı, E. 2000. Tavuklarda agresyon ile sosyal hiyerarşinin yumurta verimi ve bazı davranış özelliklerine etkisi. Tarım Bilimleri Dergisi 6: 11-15. Savaş, T., Yurtman, I.Y., Karaağaç, F., Köycü, E. 2001. Einfluss der intensiven Gruppenhaltung und Geschlecht auf Oral-Stereotypien und einige Verhaltensmerkmale bei Mastlämmern. Arch. Tierz. 44: 313-322 Savaş, T., Konyalı, C., Daş, G., Yurtman, İ.Y. 2007. Effect of beak length on feed intake in pigeons (Columba livia f. domestica). Animal Welfare 16: 79-86. Smidt, D., Schlichting, M.C., Ladewig, J., Steinhardt, M. 1995. Ethologische und verhaltensphysiologische Forschung für tiergerechte Nutztierhaltung. Arch. Tierz. 38: 7-19. Steiger, A. 1993. Schlussbetrachtung zur 25. Freiburger Tagung und kritische Gedanken zur Stellung der angewandten Ethologie. Aktuelle Arbeiten zur artgemäßen Tierhaltung, Vorträge anlässlich der 25. Internationalen Arbeitstagung Angewandte Ethologie bei Nutztieren der Deutschen Veterinärmedizinischen Gesellschaft e.V. KTBL-Schriften-Vertrieb im Landwirtschaftsverlag GmbH, Münster-Hiltrup: 274-284 Tapkı, İ, Şahin, A. 2006. Comparison of the thermoregulatory behaviours of low and high producing dairy cows in hot environment. Appl. Anim. Behav. Sci. 99: 1-11. Tapkı, İ., Şahin, A., Önal, A.G. 2006. Effect of space allowance on behaviour of newborn milk-fed dairy calves. Appl. Anim. Behav. Sci. 99: 12-20. Tembrock, G. 1992. Verhaltensbiologie. 2. Auflage. Gustav Fischer Verlag, Jena, pp 386. Tinbergen, N. 1979. Tiere und ihr Verhalten. (Überstz. Hans-Heinrich Wellmann und Wolfgang Vilwock) Rowohlt Taschenbuch Verlag GmbH, Reinbek bei Hamburg, pp 191. Todes, D. 2003. İvan Pavlov: Hayvan makinesini araştırırken. (Çev. Ebru Kılıç), TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, Ankara, ss. 118. Tölü, C., Savaş, T. 2007. A brief report on intra-species aggressive biting in a goat herd. Appl. Anim. Behav. Sci. 102: 124-129. Uğur, F., Savas, T., Dosay, M., Karabayır, A., Atasoglu, C. 2004. Growth and behavioral traits of Turkish Saanen kids weaned at 45 and 60 days. Small Ruminant Research 52: 179-184. Hayvansal Üretim

http://www.biyologlar.com/turkiye-zootekni-bolumlerinde-hayvan-davranislari-bilimi

GDO (GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ MİKROORGANİZMA)

Biyoteknolojik yöntemlerle kendi türü dışındaki bir türden gen aktarılarak belirli özellikleri değiştirilen bitki, hayvan ya da mikroorganizmalara “Transgenik” ya da “Genetiği Değiştirilmiş Organizma” denilmekte ve bu ürünler kısaca GDO (uluslararası literatürde kısaltılmış şekliyle "GM" veya "GMO" olarak geçen "Genetically Modified Organism’in Türkçe karşılığı) olarak adlandırılmaktadır. Bu kapsamda, örneğin domuza ait gen domatese, bakteri veya virüse ait gen de bir bitkiye aktarılabilmektedir. Ekimi en yaygın genetiği değiştirilmiş bitkiler soya, mısır, pamuk ve kanoladır. Tübitak verilerine göre, dünyada üretilen 72 milyon hektar soyanın %57.5’ini, 140 milyon hektar mısırın %11’ini, 34 milyon hektar pamuğun %21’ini ve 25 milyon hektar kanolanın da %14’ünü transgenik çeşitler oluşturmaktadır(Kefi, 2005). Bununla birlikte, buğday, ayçiçeği, pirinç, domates, patates, papaya ve yer fıstığı gibi ürünlerin de transgenik olarak üretildiği, muz, ahududu, çilek, kiraz, ananas, biber, kavun ve karpuzun da denemelerinin yapıldığı bilinmektedir. (Ölçü, 2005). GDO’lu bitki ekim alanlarını büyükten küçüğe sıralanacak olursa bu ülkeler; ABD, Arjantin, Kanada, Brezilya, Çin, Avustralya, Hindistan, Romanya, Uruguay, İspanya, Meksika, Filipinler, Kolombiya, Bulgaristan, Honduras, Almanya ve Endonezya’dır. 2004 yılında ise Almanya ve Bulgaristan’ın listeden silinip Paraguay’ın eklenmesiyle ülke sayısı 17’ye inmiştir. Genetiği değiştirilmiş gıdaların ticaretinin yaygınlaştığı 1996 yılında, bu bitkileri eken ülke sayısı 6 iken, bu sayı 2003 yılında 3 kat artışla 18’e çıkmıştır (Ölçü, 2005).  Türkiye’de GDO’ların ekimi, dikimi, üretimi ve ithalatı kanunen tamamıyla yasaktır. Ancak, 2003 yılında Türkiye’nin yurt dışından satın aldığı tarım ürünlerine ve bu ürünleri aldığı ülkelere bakacak olursak, satın alınan 800 bin ton soyanın %90’ının ve 1.8 milyon ton mısırın da %80’inin ABD ve Arjantin kaynaklı olduğunu görürüz. ABD ve Arjantin’den temin edilen ürünlerin özellikle de mısır ve soyanın GDO’lu olmama ihtimali oldukça düşüktür. Türkiye’de ne gümrüklerde ne de diğer bölgelerde GDO analizi yapabilecek alt yapıya sahip akredite bir laboratuar olmadığından, ithal edilen ürünler kontrolsüz olarak sınırlarımızdan girmektedir.(Ölçü, 2005, ) Gerek GDO’lu hammaddeden Türkiye’de işlenen, gerekse yurtdışından ithal edilen işlenmiş ürünlerden önemli bir kısmı GDO içeriğine sahiptir. Mısır ve soyadan üretilen yağ, un, nişasta, glikoz şurubu, sakkaroz, fruktoz içeren gıdalar; bisküvi, kraker, kaplamalı çerezler, pudingler, bitkisel yağlar, bebek mamaları, şekerlemeler, çikolata ve gofretler, hazır çorbalar, mısır ve soyayı yem olarak tüketen tavuk ve benzeri hayvansal gıdalar ile pamuk GDO’lu olma riski taşıyan gıdaların başında gelmektedir. Sadece mısırdan üretilen ve çeşitli gıdalarda “bileşen” veya katkı maddesi olarak kullanılan yan ürün sayısı 700’ü, soyadan üretilen türevlerinin sayısı ise 900’ü bulmaktadır. Yani bu yan ürünleri içeriğinde kullanan her bir işlenmiş ürünün GDO’lu olma riski bulunmaktadır.

http://www.biyologlar.com/gdo-genetigi-degistirilmis-mikroorganizma

Türkiyede korunmaya alınmış alanlar hakkında bilgi

Tehdit Altındaki Bitki Türlerinin Bulundukları Ekosistemlerin Korunması ve Yönetimi Projesi Türkiye’nin taraf olduğu “Avrupa’nın Yaban Hayatının ve Yaşama Ortamlarının Korunması” diğer adıyla Bern Sözleşmesi, sözleşme ekinde listelenen ve nesli tehlikede olan bitki türlerinin ve bunların yaşama ortamlarının korunmasını öngörmektedir. Sözleşme amaçlarına ulaşılmasına bir katkı olarak Sözleşme altında “Zümrüt Ağı” adı altında bir ekolojik ağ oluşturulmaktadır. Bu ağa dahil edilebilecek alanların sözleşme ekinde yer alan türleri barındırması istenmekte ve endemik türlerin yaşama ortamları özellikle ele alınmaktadır. Sözleşme yükümlülüklerinin yerine getirilmesi, diğer taraftan bu çok özel zenginliğin korunması amacıyla Avrupa Komisyonu 2000 yılı LIFE programına “Tehdit Altındaki Bitki Türlerinin Ekosistemlerinin Korunması ve Yönetimi” adı ile proje teklif edilmiş ve Avrupa Komisyonunun hibe desteği ile 2000 yılında başlatılmıştır. Proje mülga Çevre Bakanlığı (şimdiki Çevre ve Orman Bakanlığı), Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve Derneğimiz ile ortaklaşa yürütülmüştür. Proje hazırlama sürecinde Bern Sözleşmesi ekindeki Türkiye endemiği bitki türleri ve bu türlerin yaşama ortamları belirlenmiş, 25 türün kayıtları bulunan Orta Anadolu ve geçiş zonu proje alanı olarak seçilmiştir. Türkiye’de koruma çalışmalarının genellikle orman ve sulak alanlara odaklanması, endemik ve otsu bitkilerin bulunduğu bozkır ekosistemlerinin göz ardı edilmesi, diğer taraftan bozkır ekosistemlerinde insan baskısının yoğun olması, 25 hedef türün kayıtlarına rastlanan bu alanın ülkede hem tarımsal faaliyetlerin en yoğun olduğu alanlardan birisi olması, hem de %19.2 ile en yüksek endemizme sahip bölgelerden birisi olması, proje alanının seçiminde temel alınan faktörlerdir. Proje ekibi tarafından alan belirlemesi yapıldıktan sonra literatür bilgilerine ve tecrübelere dayanılarak proje amaçları, faaliyetleri, beklenen çıktıları ve maliyetine ilişkin proje önerisi hazırlanmış ve Avrupa Komisyonu LIFE Programına teklif edilmiştir. Proje LIFE 2000 programında TCY/99/065 kodu ile onaylanarak 14 Şubat 2000’de uygulanmaya başlanmış ve 14 Ağustos 2003’de tamamlanmıştır. PROJE ADI: Tehdit Altındaki Bitki Türlerinin Bulundukları Ekosistemlerin Korunması Ve Yönetimi Projesi Türkiye’nin taraf olduğu “Avrupa’nın Yaban Hayatının ve Yaşama Ortamlarının Korunması” diğer adıyla Bern Sözleşmesi, sözleşme ekinde listelenen ve nesli tehlikede olan bitki türlerinin ve bunların yaşama ortamlarının korunmasını öngörmektedir. Sözleşme amaçlarına ulaşılmasına bir katkı olarak Sözleşme altında “Zümrüt Ağı” adı altında bir ekolojik ağ oluşturulmaktadır. Bu ağa dahil edilebilecek alanların sözleşme ekinde yer alan türleri barındırması istenmekte ve endemik türlerin yaşama ortamları özellikle ele alınmaktadır. Sözleşme yükümlülüklerinin yerine getirilmesi, diğer taraftan bu çok özel zenginliğin korunması amacıyla Avrupa Komisyonu 2000 yılı LIFE programına “Tehdit Altındaki Bitki Türlerinin Ekosistemlerinin Korunması ve Yönetimi” adı ile proje teklif edilmiş ve Avrupa Komisyonunun hibe desteği ile 2000 yılında başlatılmıştır. Proje mülga Çevre Bakanlığı (şimdiki Çevre ve Orman Bakanlığı), Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve Derneğimiz ile ortaklaşa yürütülmüştür. Proje hazırlama sürecinde Bern Sözleşmesi ekindeki Türkiye endemiği bitki türleri ve bu türlerin yaşama ortamları belirlenmiş, 25 türün kayıtları bulunan Orta Anadolu ve geçiş zonu proje alanı olarak seçilmiştir. Türkiye’de koruma çalışmalarının genellikle orman ve sulak alanlara odaklanması, endemik ve otsu bitkilerin bulunduğu bozkır ekosistemlerinin göz ardı edilmesi, diğer taraftan bozkır ekosistemlerinde insan baskısının yoğun olması, 25 hedef türün kayıtlarına rastlanan bu alanın ülkede hem tarımsal faaliyetlerin en yoğun olduğu alanlardan birisi olması, hem de %19.2 ile en yüksek endemizme sahip bölgelerden birisi olması, proje alanının seçiminde temel alınan faktörlerdir. Proje ekibi tarafından alan belirlemesi yapıldıktan sonra literatür bilgilerine ve tecrübelere dayanılarak proje amaçları, faaliyetleri, beklenen çıktıları ve maliyetine ilişkin proje önerisi hazırlanmış ve Avrupa Komisyonu LIFE Programına teklif edilmiştir. Proje LIFE 2000 programında TCY/99/065 kodu ile onaylanarak 14 Şubat 2000’de uygulanmaya başlanmış ve 14 Ağustos 2003’de tamamlanmıştır. TEHDİT ALTINDAKİ BİTKİ TÜRLERİNİN BULUNDUKLARI EKOSİSTEMLERİN KORUNMASI VE YÖNETİMİ PROJESİ Projenin amacı Bern Sözleşmesi ekindeki 25 Türkiye endemiği bitki türünün bulunduğu ekosistemlerin korunması, yönetimi ve sürdürülebilir kullanımının sağlanmasıdır. Bu amaca yönelik olarak Önemli Bitki Alanlarının tesis edilmesi, bu alanlara ilişkin verilerin bir veri tabanında toplanarak çalışmaların tekrarlanmasını önlemek üzere bir veri yönetimi sisteminin kurulması, alanların korunması ve sürdürülebilir kullanılmasına yönelik kamu bilinci oluşturulması, bu alanlar için yönetim planları hazırlanması ve uzun vadede izlemenin sağlanması için bir temel oluşturulması hedeflenmiştir. Hedef Türler Onosma halophilum Silene salsuginae Kalidiopsis wagenitzii Anacyclus latealatus Anthemis halophila Stipa syreistschikowii Salvia crassifolia Sphaerophysa kotschyana Trigonella halophila Allium vuralii Ophrys argolica Limonium anatolicum Microcnemum coralloides Silene pompeiopolitana Beta adanensis Kalidiopsis wagenitzii Suaeda cucullata Anacyclus latealatus Ferula halophila Bromus psammophilus Hypericum salsugineum Glycyrrhizea iconica Thermopsis turcica Pinguicula crystalline Asparagus lycaonicus Ophrys isaura Limonium tamaricoides Proje Kapsamında Yürütülen Faaliyetler 1. Hedef türlerin yaşadığı alanlar ve habitat özellikleri belirlenmesi,2. Aday önemli bitki alanları belirlenmesi,3. Ex-situ koruma materyalleri toplanması, 4. Temsil, çeşitlilik, doğallık ve yönetim değerlendirmesi yapılarak aday alanlar arasında seçim yapılması, 5. Seçilen ÖBA’larda sosyo-ekonomik değerlendirme yapılması, 6. Survey-envanter çalışmaları ile toplanan nitel ve nicel veriler veri tabanında toplanması, Önemli Bitki Alanları Köyişleri Bakanlığı Ege Tarımsal Araştırma Enstitüsü ve Tarla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsü tarafından oluşturulan iki ekip tarafından 2000-2002 yıllarında toplan 8 arazi çalışması gerçekleştirilmiştir. Projede belirtilen 25 Türkiye endemiği bitki türünden 18 bitki türü proje alanında bulunmuş ve bu türlerin populasyonlarını barındıran alanlar belirlenmiştir. Zümrüt ağı kapsamında bu alanlara “Önemli Bitki Alanı -ÖBA” adı verilmektedir. Proje kapsamında seçilen alanlar: · Tuz Gölü’nün Güney-Güneybatısı, · Akşehir ve Eber gölleri, · Muğla Sandras dağı, · Taşkent-Gevne vadisi, · Karataş Deltası (Akyatan Gölü). Veri Yönetimi Proje süresince hedef türlere ve yaşama ortamlarına ilişkin elde edilen veriler veri tabanında toplanmış ve TKB’nın Coğrafi Bilgi Sistemleri ve Uzaktan Algılama Merkezinde alanların haritalanmasında kullanılmıştır. Halkın Haberdarlığının Artırılması ve Katılımı Türkiye Tabiatını Koruma Derneği tarafından oluşturulan bir ekiple mülga Çevre Bakanlığının da katılımı ile proje alanında yaşayan halkın sosyo-ekonomik yapısı araştırılmış ve belirlemelere dayanılarak eğitim planı hazırlanmıştır. Proje alanındaki hedef kitleye (yerel yöneticiler, öğretmen ve öğrenciler, köy muhtarları ve imamlar) yönelik olarak çevre bilinci, biyolojik çeşitliliğin önemi ve korunması konulu eğitim çalışması yapılmış olup söz konusu çalışma; Cihanbeyli ve Eskil İlçeleri, Yavşan Tuz İşlemesi, Alkim Tuz İşletmesi ve Yapalı, Kırkışla İlköğretim Okulu, Eskil Cumhuriyet ve Eskil İlköğretim Okulu, Eskil Atatürk YBO, Eskil Çok Programlı Lise ve Eskil İmam Hatip Lisesini kapsamaktadır. Sürdürülebilir Kullanım İçin ÖBA’ların Yönetimi Proje kapsamında seçilen, arazi çalışmaları Önemli Bitki Alanları yakın çevresindeki alanlarda eğitim çalışmaları tamamlanmıştır. Seçilen ÖBA’larında yapılacak olan Yönetim Planları konusunda bir toplantı yapılmış ve ilgili kurumlardan bilgi istenmiştir. Projenin sonuç rapor formatı hazırlanmış olup, söz konusu rapor Kasım ayında Avrupa Konseyine gönderilmiştir. Alanın İzlenmesi Projenin son amacı proje süresi bittikten sonra izleme çalışmalarının yürütülebilmesi için gerekli bilgileri sağlamak ve izleme altyapısını oluşturmaktır. Bu amaç, yerel ekipler, kurumlar, akademisyenler tarafından ÖBA’larda ekosistemin ve türlerin izlenmesini, yeni veriler ışığında veri tabanının güncellenmesini ve yönetim planlarının gözden geçirilmesini.

http://www.biyologlar.com/turkiyede-korunmaya-alinmis-alanlar-hakkinda-bilgi

Tüketim Toplumu ve Çevre Sempozyumu

Tüketim Toplumu ve Çevre Sempozyumu

Yaşadığımız dünyanın ve insanlığın geleceğini tehdit eden çevre sorunları gündemimize yerleşmiştir. Bu sorunların çözümü için yürütülen faaliyetler her geçen gün büyüyen çevre sorunları karşısında yetersiz kalmaktadır. Hayatın temeli, çevre ve kalkınma insanlığın vazgeçemeyeceği temel unsurlardır. Sürdürülebilir kalkınma ancak bilinçli tüketim ve sürdürülebilir çevre anlayışı ile mümkün olabilir. Türkiye’de ve Dünyada çevre ve tüketim toplumu ilişkisi akademik olarak yeterince ele alınmamış ve ihmal edilmiştir. Tüketim toplumu ve çevre ilişkisinin geniş bir akademik çerçevede ele alınabilmesi ve çözüm önerilerinin gündeme getirilmesi için “Tüketim Toplumu ve Çevre Sempozyumu”düzenlenmektedir. Çevre ve tüketim toplumu temalı sempozyuma bilimsel anlamda katkıda bulunmak isteyen değerli meslektaşlarımızı şehrimizde ağırlamaktan büyük mutluluk duyacağız. Ayrıca Safranbolu’nun tarihî ve turistik mekânlarını ihtiva eden bir gezinin yapılması da düşünülmektedir. Göstereceğiniz alakadan dolayı şimdiden teşekkür ediyoruz. Sempozyum Konuları Çevre ve Sosyoloji Tüketici Davranışları ve Çevre Yeşil Pazarlama Pazarlama ve Sürdürülebilirlik Çevre ve İktisat Çevre ve İş - İşçi Sağlığı Çevre ve Tıp Çevre ve Teknoloji Su - Atık su, Katı Atık Yönetimi, Çevre Mevzuatı, Hava Kalitesi Yönetimi Enerji ve Çevre Gürültü   Sempozyum Takvimi 7 Eylül 2012 Bildiri Özetlerinin Gönderilmesi 28 Eylül 2012 Kabul Edilen Özetlerin İlanı 5 Ekim 2012 Kabul Edilen Tam Metinlerin Teslimi 26 Ekim 2012 Kabul Edilen Bildirilerin İlanı 16-17 Kasım 2012 Sempozyum Tarihi 17 Kasım 2012 Safranbolu Gezisi Resmi web sitesi : http://web.karabuk.edu.tr/cevre/# Tüketim Toplumu ve Çevre Sempozyumu Karabük Üniversitesi Balıklar Kayası Kampus 78050 KARABUK

http://www.biyologlar.com/tuketim-toplumu-ve-cevre-sempozyumu

İKİLİME BAĞLI DAVRANIŞLAR

TÜRLERİN ÖNEMİ Hayvanlar aleminde en göze çarpıcı olayın hayvanların yer değiştirmesi olup, iki yönden tartışma konusu olabilir. Birinci şık, uygun klimatik koşulların kaybolmasıyla faunanın daha uygun yerlere göç etmesi. İkinci şık ise, iklime bağlı olarak besin kaynaklarının düzensiz olması ve bunu sonucunda göç olayının zorunluluğu. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.266) İlk olarak klimatik koşulların değişmesi türlerin ancak belirli klimatık koşullarda yaşayabileceğini gösterir ve özellikle soğuk kuşakta yaşayan kuşlarla bazı memeli hayvanlar mevsimlere bağlı olarak yer değiştirirler. Şiddetli kış koşullarının başlaması ile kuş sürüleri sıcak bölgelere doğru hareket ederler. Örneğin yaz mevsimini Doğu Kanada”da geçiren “arktik deniz kırlangıcı” güz sonunda batı avrupa yönünde Atlantik okyanusunu geçer ve kıyıyı izleyerek Afrikaya ulaşır. Yeniden Atlantik okyanusunu doğu-batı yönünde aşarak Brezilyaya varır ve güney Amerika kıyıları boyunca yoluna devam eder. Bu kuşun her yıl katettiği mesafe 40bin km.yi geçer. Türkiye’de çok iyi tanınan “leylek ve çaylak” lar her yıl Tropikal Afrika ile Orta Avrupa arasında gidip gelirler. Amerikan bizonları, geyik türleri, karibolar ile bunları izleyen kurtlarda her yaz sonu tundra sahasından güney bölgelere inerler, yaz başında ise yeniden eski yerlerine dönerler. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.266) Faunanın büyük çoğunluğu yer değiştirme yerine, daha çok aynı ortamda kalmak için bir çaba gösterdiği görülür. Bu çabayı gösteren hayvanlar toprağı kazarlar. Bu ilk bakışta yuva kurmak arzusunu açık bir belirtisi olarak yorumlanabilir. Ancak toprağı kazma şeklinde meydana getirilen dehlizler, tüneller, çukurlar vb. canlıların sadece iklim faktörlerini sert etkisinden korunmak için değil, aynı zamanda dinlenme, saklanma, üreme ve yokluk günleri için besin maddelerini depo etme gibi fonksiyonlarını da bir araya getirildiği için diğer çaba ve davranışlardan ayrı bir üstünlük olarak kabul edilebilir. Hayvanların toprağı kazması aşırı ısı koşulları şiddetli rüzgarlar, reliefin açıklığı gibi faktörlerdir. Toprak içinde yaşayan ve devamlı toprağı kazan cinslerin başında solucanlar, kırk ayaklar ve çıyanlar yer alır. Karıncalar yağmur ormanları bölgesinde yuvalarını ağaçların üzerlerine yaparlarken, iklimin daha şiddetli haller gösterdiği tropikal step ve çöller ile, ılıman kuşakta ise özellikle toprak içinde yaparlar. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.268) Ormandan yoksun bölgelerde sürüngenlerden birçoğu toprak kazma yeteneğine sahiptirler. Kaplumbağalar ve çeşitli kertenkele türleri en sert toprakları bile kazabilmektedirler. Kemiriciler en iyi toprak kazan takım olarak bilinirler. Bunlara ek olarak kuşların bir kısmının da yuvalarını toprak içinde yapmaları, bunlarında toprak kazma yeteneğinin olduğunu gösterir. Başta karıncalar ve termitler olmak üzere birçok hayvanın bu yerlere besin depo etmeleri toprak kazma adetini tek yönlü olmadığını gösterir. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.269) Kış uykusu daha çok yaz ve kış olaylarının şiddetlendiği Ilıman ve Soğuk kuşaklarda ceryav eder. Kışın solucanlar toprağın daha derinlerine inip orada hareketsiz olarak kışı geçirirler. Salyangozlar ise kendilerini bir tür örtü tabakasının altında veya dehlizlerde; kurbağa türleri, kuru toprağın altına saklanarak kışı geçirir. Yarasalar, dağ sıçanları ve bazı fare türleride kış uykusuna çekilirler. Bunların çoğunluğu kritik dönemi besin almadan fakat bünyelerindeki yağları harcamak suretiyle geçirirler. Bazı et yiyiciler yalancı kış uykusuna yatarlar. Ayılar ve kuzey Amerika sansarı buna örnektir. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.270) Yaz uykusu ise yaz aylarının çok şiddetli geçtiği bölgelerde olur. Uykuları birkaç yıl bile sürebilir. kurbağalar, salyangozlar, timsahlar, yılanlar yaz uykusuna yatarlar. Memelilerden ise; aardvaklar, Madagaskar adasındaki bazı böcek yiyiciler, lemurlar yaz uykusuna yatar. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojininİlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.271) Vücut ısılarının aşağı yukarı hiç değişmeyen sıcakkanlı hayvanların pek çoğu kışı fal olarak geçirirler. Köstebek, fare, tavşan, tilki v.b.. bu karakterde olan hayvanlardır. Kışın inlerinden çıkıp yiyecek ararlar.bazı sıcak kanlı memeliler kışı herhangi bir barınağa ihtiyaç duymadan geçirebilirler. Geyik, kurt, vaşak, yabani domuz ile arktik tavşanı yer alır. Şiddetli kış koşullarını kısmen hafifletebilmek için kapalı sahalara doğru çekikleri görülür. Vücutlarını saran kalın yağ tabakası, kış koşullarının etkisini azaltır. Ayrıca bu yağlı derinin üzerinde kılarda vardır. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.272) Kuzey bölgelerdeki bazı hayvanlar kışı aynı sahada geçirirler. Sincap,mink, ermin, rakkon, sukunk ve çirçinella bu guruba örnektir. Hayvanların rengi iklim bölgelerine göre değişişklikgösterir. Tropikal bölgelerin kuşları, çok parlak ve frapan renktedir. Çöl bölgelerinde yaşayan hayvanların rengi ise mattır. Bundan sonra çölün donuk sarı kırmızımtırak renkleri birçok hayvanda yer almıştır. Yılanlarla kertenkelelerin büyük bir kısmı bir çok kuş türü ve bazı memeliler özellikle bu iki renge sahip bulunurlar. Kutup bölgelerinde yaşayan hayvanların kürklerinin çoğunlukla beyaz renkte olması kar rengine benzeyerek görünmekten kaçmak veya avını kendini belli etmeden yaklaşmak için faydalıdır. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.273) Üreme süreci ısı ve nem ikilisinin bütün yıl yüksekliğini devam ettirdiği bölgelerde bitkilerde olduğu gibi hayvanların yaşantısında da bir devamlılık hali mevcuttur. Ilıman kuşak ile soğuk kuşşakta döl alma sayısı çok azalır. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.274) Hayvanların yaşam koşulları, yaşam ortamları, üreme yetenekleri ve metabolizma faaliyetlerinin tüm iklim faktörlerinin uzak veya yakın etkisi altında olduğu kanısına varılır. Böylece faunanın da aynen bitkiler gibi klimatik faktörlerin kontrolü altında bulunduğu anlaşılmış olur. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.274) BESİN Nemli tropikal bölgelerde belirli ve şiddetli mevsim farklarının olmaması, yüksek ısı, bol yağışlar ve daimi nemlilik; bitkisel yaşamı optimum koşullara yaklaştırmıştır. Hatta besin bolluğu, Tropikal bölgelere fauna bakımından dünyanın en yoğun kuşağı haline getirmiştir. Besin bolluğunun geçerli olduğu sahalarda hayvanların uzak mesafeler içinde yer değiştirdikleri pek görülmez. Örneğin, yağmur ormanlarının kuşlarının uçuculuk yeteneklerini yitirmiş olmaları çok dikkat çekici bir olaydır. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.264) Et yiyici hayvanlar ile et/bitki yiyici hayvan türleri ise geçimlerini kendilerinden küçük yaratıkları avlamak şeklinde sürdürürler. Besin kaynaklarını bol olduğu Tropikal Bölgelerdeki hayvan türlerinin Ilıman ve Soğuk Kuşaklarda yaşayan hemcinslerine nazaran daha büyük ve daha ağır olması halidir. Tropikal bölgelerdeki salyangozlar, kurbağalar, timsahlar, kaplumbağalar, yılanlar bunlara örnek olarak verilebilirler. Tropikal bölgelerde, her cinsin tür sayısında önemli bir çoğalış göze çarpar(Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.265) POPULASYON DENETİMİ Avcı ve avlanan türler arasındaki denge; Avcı ve avlanan türler arasında bir denge vardır. Avını tamamen tüketen bir avcı yok olmaya mahkumdur. ABD’de Royal Milli Parkını ele alalım. “Elk” adı verilen kuşların sayısı 1200 civarındaydı. Bu kuşu yiyen kurt miktarı 20-25 arasındaydı. Kuşlar için populasyon çoktu. Kuşlar fazla besin bulamadığından, doyuma erişen populasyondafazla doğum olmuyor. Hava şartları kötüleşip kar yağışı başladı. Kuşlar kara saplanıp kurtlara yem oldular. Kuşların sayısı 600 inip kurtların sayısı 50’ye çıktı. Bu durumda besin fazlası olan kuşlarda doğum oranı arttı. (Fikret Berkez, 1986, Ekoloji ve Çevre Bilimi, Remzi Kitapevi, s.224) TÜRLER ARASI KAYNAK PAYLAŞIMI Çam ormanlarının yararlı kuşlarından “dendroica”lar çam kurtlarını yiyerek ormanın sağlığını korur. Beş tür dendroica vardır. Bunlar çamın değişik bölgelerindeki kurtları yerler. D.castaneo yalnız ağaç tepelerinden, D.corrotana ise ağaçların altındaki kurtları yer. (Fikret Berkez, 1986, Ekoloji ve Çevre Bilimi, Remzi Kitapevi, s.222) KITASAL BÖLGELER Kara faunası için 3 büyük kıtasal bölgeye ayırmak mümkündür. 1. Kuzey-Orta-Güney Amerika’nın meydana getirdiği kıtasal bölge 2. Avustralya-Okyanusya’nın meydana getirdiği kıtasal bölge 3. Afrika-Asya-Avrupa’nın meydana getirdiği kıtasal bölge Her kıta bloğu, ister kendi potası içinde, ister hariçten gelen göçlerle nüfuslanmış olsun, her kıtanın kendine özgü bir faunası olduğu kadar, kıtaları karakterize eden türlere de sahip bulunmaktadır. Avustralya’da: tek delikli memeliler ve keseli hayvanlar ile; Kuzey Amerika: bizon ve kariboları ile; Güney Amerika: puma, tabir, jaguarı ile; Afrika:zebra, antilop, fil, zürafa, aslan, gergedanı ile; Asya; at, kaplan, deve,eşek,koyun ve keçi ile...her biri kendine özgü faunal tertiplerle birbirinden bu yönde ayrılırlar. Bu özellikle her bir kıtayı bağımsız kıtasal bölge kavramı içine sokmuş olur. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.297) Afrika’nın karakteristik bir türü olan zürafanın Güney Afrika’daki türü Oranj ile Zambezi nehirlerinin arasında kalan sahada yaşar ve oranj nehrinin güneyini geçemezken; siyah gergedan ile zembrayaşam sahalarını daha genişleterek Kap’a kadar uzanan saha içinde bulunurlar. Zebra ve antiloplar ise, zürafalarla beraber Merkezi Afrika’nın savan ve stepler sahası üzerinde toplanırlar. Kaplan, Asyada Himaliyaormanlarında yaşadığı gibi, Güney çine kadar uzanan dağlık orman bölgelerinde yaşar. Örnekler çoğaltıldığı sürece her bir türün kendine özgü bir yaşam sahası bulunduğu, türlerin bu çemberi kırarak bunun dışına çıkmak arzusunda bulunmadıkları belirmiş olur. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.298) Denizler bu kıtalara ait hayvanların kıtasal-bölge sınırlarının dışına çıkmalarını kısıtlar. Her ne kadar kara hayvanları içerisinde en yüzücü sınıfı sürüngenler ve kurbağagiller meydana getirmektelersedebunların yüzücülükleri kıtalar arası mesafeleri aşacak kadar fazla değildir. Memeli hayvanların bir kısmı ise dar anlamda bu yeteneğe sahiptirler. Kuşlar için, denizi bir engel olarak tanımlamak mümkün olamaz. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.299) FAUNA BÖLGELERİNE ÖRNEKLER Karınca yiyen uno, tatu ile bazı kurbağalar, kara kurbağaları ve çok çeşitli kuşlarla baımemeli hayvanlar karıncalara bağlı olarak bu bölgede yaşarlar. Yılan ve kertenkele gibi türler özellikle iri kuşlar için yeni besin kaynağı olduklarından bu türleri yiyen kuşların (leylek , çaylak, kartalv.b.) bu bölgeye yerleşmiş oldukları görülür. Ufak memeli hayvanların büyük et yiyici memelilere av olması, et yiyici büyük hayvanları (kurt, vaşak, çakal, v.b. bu sahaya çeker. Böylece ot yiyen hayvanlar birlikte kurdukları ilişki oranında et yiyicilerde ot yiyicilerle aynı ilişkiyi korumuş olurlar. Görüldüğü gibi faunnanın birbirinin sırtından geçinmesi yani yaşamlarını karşılıklı varlık mücadelesi şeklinde devam ettirmekte olmaları faunaya, bitkilerde pek görülmeyen bazı özellikler kazandırmıştır. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.308) Türler arası yaşam mücadelesi büyük, küçük, kuvvetli, zayıf tanımadan kıyasıya devem eder. Burada esas su ile besin maddeleri sağlama meselesi üzerinde toplanır. Besin kaynaklarının bol ve su kaynaklarının bütün hayvanların ihtiyaçlarının karşılayacak kadar çok olduğu yerlerde benzer grupların birbirleriyle olan çatışması en alt düzeye iner. Besin kaynaklarının azalmaya ve su kaynaklarının kurumaya başladığı dönemlerde ot yiyici hayvanlar bir araya gelerek sürüler halinde yaşamaya başlarlar. Sosyal bir dayanışma meydana gelir. Özellikle bizon, antilop ve zebralar sürüler halinde su ve besin kaynaklarını aramak için yer değiştirmeleri , etkilerini et yiyici, fauna üzerinde gösterdiğinden; onlar da sürüler teşkil ederler. Özellikle çakallar, sırtlanlar ve aslanlar sürüler halinde ot yiyici hayvanları izler ve kendilerine has avcılık metotlarıyla avlarlar. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.314) Et yiyicilerle ot yiyiciler arasındaki varlık mücadelesi bu hayvanlara bir takım yetenekler kazandırmıştır. At, zebra, zürafa gibi ot yiyiciler su ve besin kaynaklarına çabuk ulaşmak ve düşmanlarından kurtulmak için hızlı koşucu olmuşlardır. Ancak bu yetenek avını yakalamak isteyen et yiyicilere de geçmiştir. Bu hayvanlarda sezme hassası görme hassasından daha da gelişmiştir. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.315) Aynı mücadele daha ufak hayvanlarda da mevcuttur. Karıncalar kütle halinde daha büyük hayvanlara hücum ederek onları yok etmesi çok karakteristik bir özelliktir. Akrep, örümcek, kırkayak ve yılanların kuvvetli zehirleri sayesinde düşmanlarına yem olmamak kadar, bu yolla besin sağlamaları da başka bir örnektir. Ayrıca her türün kendisini düşmanlarından saklanmak gibi bir çabaya girişirler. Kaplumbağa, kirpi gibi hayvanlar düşmanlarını gördükleri anda kapanırlar, bazıları ise renk değiştirerek korunurlar. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.316) YABANIL YAŞAMIN DENETİMİ Çeşitli yaban hayvanlar, ekolojik sükseksiyonların değişik basamaklarına uyum gösterdiğinden korunmaları ve iyi kollanması gerekir. Amerika’nın iç kesimlerinde meydana gelen çiftlik artışı sonucu doğal orman ve çayırlıklar bozuldu. Bu habitata uyum sağlayan çayır tavukları ve kekliklerin sayısı azaldı. Avrupa’da ise çiftlik alanlarında yaşamaya alışık halkalı sülün ve macar kekliklerin getirilmesiyle denge sağlandı. (Claude A. VİLLE çev:M. Nihat Şişli, 1979, Genel Biyoloji, MEB, İstanbul,s.818) Av hayvanlarını korumak için şu maddeler uygulanabilir 1. Avlanmayı sınırlayıcı yasalar 2. Yapay av hayvanı üretimi 3. Habitatı geliştirme Koruyucu yasalar bir populasyonun aşırı büyüyüp, küçülmesinde kullanılabilir. Bir populasyonküçüldükçe avlanma azaltılmalı büyüdükçe arttırılmalıdır. (Claude A. VİLLE çev:M. Nihat Şişli, 1979, Genel Biyoloji, MEB, İstanbul,s.818) Bir alan yapay yoldan av hayvanı yetiştirmek, yeni bir bölgeye ya da daha önce avlanarak yok edilenlerin yerine konularak yapılır. Örneğin kunduzlar Pensilvanya’da yok edilmiş yerlerine yeni kunduzlar getirilmiştir. Bugün su içinde setler yapan 15-20 bin kunduz olduğu sanılmaktadır. Bir bölgeye yeni bir tür aşılama işi özenle yapılmalıdır. Aksi halde tür zararlı olacak şekilde çoğalabilir. Avustralya’da tavşanlar ve ABD’de serçelerde görüldüğü gibi(Claude A. VİLLE çev:M. Nihat Şişli, 1979, Genel Biyoloji, MEB, İstanbul,s.818) Bir göldeki balıklardan yararlanma; olta balıkçılığı ya da suyu boşaltarak besinleri toplamak olabilir. Olta balıkçılığının populasyona çok büyük bir zararı yoktur. Bir gölde avlanma yapılacaksa, balıkların çoğalması için uygun koşullarda sağlanmalıdır. Örneğin sudak avlamak istiyoruz. Şayet göle gümüş balığı aşılarsak üç yıl içinde sudak üretimi 7-10 kat artmaktadır (Claude A. VİLLE çev:M. Nihat Şişli, 1979, Genel Biyoloji, MEB, İstanbul,s.818) DOĞUŞTAN GELEN DAVRANIŞLAR Periyodik davranışlar: Özellikle ılıman bölgedeki canlılar tipik tarzda, mevsime bağlı ritmik davranışlarda bulunurlar. Mesela balık kuş ve memelilerden çoğu ilkbaharda, geyik ve koyunlar sonbaharda olmak üzere yılda bir defa üreme faaliyeti gösterirler. . (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.17) Yırtıcı (Predatör) Davranış: Etçil hayvanlar geçimlerini kendilerinden küçük yaratıkları avlayarak devam ettirirler. Mesela etoburlar arasında seri hareketlerle avını izleyenler, avını pusuda bekleyenler, avını savaşarak yakalayan formlar vardır. . (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.17) Antipredatör Davranış: Av, düşmanlarından kurtulmaya yönelik hünerler sergiler. Bu bazen kaçış, bazen gizlenme, bazen donup-kalma, bazen de direnme ve düşmana tehtid şeklinde olur. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.18) Yönelme ve Göç: Hayvanların çoğu, duyu organlarından yararlanarak, kendilerini yaşadıkları bölgede belirli bir yere göre yöneltirler(İdrisUğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.19) Habitat Seçimi: Bir hayvanın kendisine uygun gelen bir yaşama ortamını arayıp bulması farklı habitat tipleriyle karşı karşıya kaldığında bunlardan birini tercih etmesine habitat seçimi denir. Bu hayvanın hayatta kalması ve çoğalmada başarılı olmasını sağlayacak bir yönde bir seçim olup doğuştan gelir. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.21) Kur Yapma ve Çiftleşme: Nesillerin devamı için hayvanlarda karşı cinsiyetlerin bir araya gelmesi ve çiftleşmeleri gerekmektedir. Bu arada, karşı tarafın dikkatini çekmek ve birleşmeye razı etmek için çiftleşme öncesi kur yapma denilen davranışlar sergilerler. Sergilenen bu davranışlar: Bana bak, beni görüyor musun, bak ne kadar alımlıyım, ne kadar güçlüyüm, ben buradayım anlamına gelir. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.21) Vakitli Üreme: Hayvanlarda üreme, yavruların yeterli gıda bulabilecekleri bir dönemde dünyaya gelmelerini sağlayacak şekilde düzenlenmiştir. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.22) Yavru Bakımı: Yavrularıyla ilgilenme ve yavru bakımı davranışları gerçek anlamda sadece kuşlarda ve memelilerde görülür. Birçok kuş türünde yavru kuşlar, anneleri yaklaştığında ona doğru başını uzatarak ve ağızlarını açarak tepki gösterirler. Anakuş da buna yavrunun ağzına yiyecek koyarak cevap verir. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.23) ÖĞRENİLEN DAVRANIŞLAR Hayvanlarda doğuştan gelen davranışların yanında sonradan öğrenme yoluyla kazanılan davranışlarda vardır. Uygun besin cinslerini tanıma ve sosyal ilişkiler, kısmen sonradan öğrenilen davranışlardır. Hayvanın tabi düşmanını tanıması ve bunlardan kaçış yollarını öğrenmesi zamanla olur. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.24) BİYOLOJİK İLİŞKİLER Tür İçi İlişkiler Erkek-dişi ilişkileri: Aynı türden olan erkek dişi bireyler sadece çiftleşmek veya yavru vermek ve korumak amacıyla daima ilişki içindedir. Koloniler:Bazı türlerde bireylerin çoğu bir araya gelerek koloniler oluşturmakta ve aralarında iş bölümü yapmaktadırlar. Koloniler aseksüel üremeler sonucunda oluşan ve birbirlerinden ayrılmayan bireyler topluluğudur. Gruplar:Aynı türe ait bireyler bazen belli bir amaç için bir araya gelerek grupları oluştururlar. Kümeleşme: Bir ortamda aşırı derecede yerleşen hayvanları ifade eder. Sosyal Yaşantı:Hayvanlar kendilerine özgü bir yapıya ve çok karmaşık olan bir iş bölümüne sahiptir. (Ahmet Kocataş, 1999, Ekoloji Çevre Biyolojisi, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir, s.169-175) Türler Arası Etkileşimler: İki tür arasında etkileşim, türler için yararlı, zararlı yada etkisiz oluşuna göre sınıflandırılmıştır. Etkileşim Tipi A Türü B Türü Zorunluluk Rekabet - - + Predasyon + - + Parazitizm + - + Kommensalizm + 0 - Amensalizm 0 - - Mutailizm + + + Protooperasyon + + - nötralizm 0 0 - + : Populasyon gelişimini arttırır/ zorunluluk var. - : Populasyon gelişimini azaltır/ zorunluluk yok. 0 : Populasyon etkilenmez (Yüksel Keleş, 2001, Canlılar Bilimi, Mersin Üniversitesi Yayınları, Mersin, s. 172) Karınca ve Misafirleri Arasındaki İletişim Karıncalar birçok eklembacaklı türünü evlerinde barındırır ve besler. Karıncalar konuklarını şaşırtıcı bir dostlukla karşılar; işgalci türü yuvalarını kabul etmekle kalmaz, besler, bakar ve büyütürler. Bunlar arasında; kene, örümcek, kollembolanlar, sinek, arı ve birçok böceği yuvalarına alırlar. Bunun nedenini bu böceklerin salgıladıkları kimyasal sıvı olduğu düşünülmektedir. (James L. Gould çev.Feryal halatçı,1999, Olağan Dışı Yaşamlar, Kozan Of Set, Ankara, s.169) ÇEŞİTLİLİĞİN ÖNEMİ İnsanların aklına birçok soru gelebilir: Ekosistemde, fertlerin sayısı az olan neden bu kadar çok tür vardır? Tek tük rastlanan bu türlerin ne faydası vardır? Çevreye en iyi uyum sağlayan birkaç tanesi hariç hepsini yok etsek de insana en faydalı olan birkaç tanesini bıraksak ne olur? Bu gün genel olarak kabul edilen, fakat fazla bir ilmi delile dayanmayan bir husus, türlerin çeşitliliği sayesinde, toplumun hayatta kalma gücünün artmakta olmasıdır. Ne kadar çok tür bulunursa değişen şartlara adapte olabilme gücü de o kadar fazla olmaktadır. Yani gen havuzu ne kadar büyükse, adaptasyon potansiyeli de o kadar büyük olacaktır.

http://www.biyologlar.com/ikilime-bagli-davranislar

Malign Glial Tümörler

Malign Glial Tümörler

Türkiye Kanserle Savaş Vakfı’nın doktorlara yönelik güncel bilgilerin aktarıldığı Onkolojide Güncel Yaklaşım Toplantıları’nın 2013 yılındaki ilk toplantısı, Neolife Tıp Merkezi birlikteliğiyle 12 Ocak Cumartesi günü Point Hotel Barbaros’ta düzenlendi. Gelenekselleşen toplantının konusu “Malign Glial Tümörler” oldu ve yaklaşık 90 doktorun katılımıyla gerçekleşti. Malign Glial Tümörler başlığındaki toplantıda konu, farklı uzmanlık dallarındaki doktorlar tarafından tartışıldı. Hastalığın sürecindeki patolojik değerlendirmeler, cerrahi yaklaşımlar ile tıbbi ve radyasyon onkolojisi tedavilerine yönelik güncel yöntemler katılımcılara aktarıldı.Point Hotel Barbaros’ta düzenlenen toplantının açılışı, TKSV Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Meriç Şengöz tarafından yapıldı. Nöroşirurji Uzmanı Prof. Dr. Talat Kırış’ın oturum başkanlığını gerçekleştirdiği toplantının ilk bölümünde beyin tümörlerinin patolojik değerlendirmeleri, cerrahi tedavi yöntemleri ve malign tümörlerin tedavisindeki yeni gelişmeler doktorlarla paylaşıldı. Patoloji Uzmanı Prof. Dr. Aydın Sav “Malign Glial Tümörlerin Patolojik Değerlendirmesinde Gelişmeler” konusu hakkındaki sunumunu aktarırken, Nöroşirurji Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Ziyal, malign glial tümörlerin cerrahisindeki yeni gelişmeler ve yaklaşımlar hakkında bilgi verdi. Moleküler patolojideki gelişmeler ışığında özellikle MGMT metilasyonu, 1p19q ko-delesyonu ve IDH mutasyonunun malign glial tümörlerin gidişatı ve tedavi seçimi üzerindeki etkileri ile bu moleküler belirteçlerin değerlendirme tekniklerinin nasıl olması gerektiği üzerinde duruldu. Malign glial tümörlerde halen cerrahi olarak tam çıkartımın tedavi sonuçları üzerinde olumlu etkisi bulunuyor. Bu nedenle tam çıkartım olasılığını artırmaya yönelik cerrahi tekniklerden intraoperatif ultrason ve MR, 5-ALA ile floresan ışık altında rezeksiyon uygulamaları uzmanlarca tartışıldı. Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Ömer Uzel’in oturum başkanlığı yaptığı toplantının ikinci bölümünde ise, Malign Glial Tümörlerin tedavisinde tıbbi ve radyasyon onkolojisi yöntemleri ve yeni gelişmeler tartışıldı. Bu bölümde Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Demir “Anaplastik Gliomaların Tedavisinde Gelişmeler” konu başlığında katılımcılara bilgiler aktarırken,  Neolife Tıp Merkezi’nden Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Ufuk Abacıoğlu, “Glioblastoma Tedavisindeki Yenilikler” konusunda sunumunu gerçekleştirdi. Yakın zamanda uzun dönem sonuçları açıklanan anaplastik oligodendroglial tümörlerde PCV kemoterapisinin radyoterapiye eklenmesini araştıran, RTOG ve EORTC çalışmalarının sonuçları değerlendirildi. Özellikle bu hasta grubunda kemoterapi eklenmesinin faydalı olduğu ve bunun özellikle 1p19q kodelesyonu bulunan tümörlerde etkili olduğu belirtildi. Yine glioblastoma hastalarında standart tedavi olan cerrahi sonrası eşzamanlı radyoterapi ve temozolomid tedavisine ilaveten bir anjiogenez inhibitörü olan bevasizumabın eklenmesini araştıran AvaGlio çalışmasının sonuçları tartışıldı. Yaşlı glioblastoma hastalarında kısa süreli radyoterapi ve temozolomid kullanımı, Alman NOA-8 ve Türkiye’den de hasta katılımının olduğu Nordic çalışmaları ışığında değerlendirildi. Son olarak da yeni tedavi yöntemleri ışığında güncellenen RANO yanıt takip kriterleri gözden geçirildi. Yaklaşık 90 hekimin katıldığı bilimsel toplantının sonunda doktorlar, aktarılan tüm konular üzerinden tartışmalarını gerçekleştirdi. Detaylı bilgi için: Protein İletişim 0212 603 62 32http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/malign-glial-tumorler

KAÇKAR DAĞLARI MİLLİ PARKI

KAÇKAR DAĞLARI MİLLİ PARKI

İli : RİZE Adı : KAÇKAR DAĞLARI MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1994 Alanı : 51.550 ha. Konumu : Rize ili, Çamlıhemşin ilçesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Ulaşım : Milli parka Çamlıhemşin ilçesinden 16 km’lik bir karayolu ile ulaşılmaktadır. Kaynak Değerleri :           Kaçkar Dağları’nı batıdan Fırtına Deresi, kuzeyden ve doğudan Hemşin Deresi çevreler. Bu vadiler zengin bir floraya sahiptir. Bitki örtüsü kolşik flora özelliğinde olup, gerek alt flora, gerekse üst flora endemik türler içermektedir. Türkiye’de Rhododendron’ların 3000 m’ye ulaştığı tek yer burasıdır.           Ülkemizde Pleistosen’e ait buzul izleriyle beraber, aktüel buzullaşmanın birlikte görüldüğü ender yerlerden birisi de Kaçkar Dağları’dır. Bu sahada birçok buzulla birlikte, buzul gölleri, buzul vadileri, sirkler ve morenler bulunmaktadır.         Genel olarak granit ve granitik kayaçlardan meydana gelen jeolojik yapı üzerinde Alp Orojenezi\'nin derin etkileri görülmektedir.           Fauna açısından da zengin olan Kaçkar Dağları’nda yaban keçisi, kurt, ayı, domuz, tilki, geyik, sansar, çakal, kuşlardan sülün, kartal, doğan, atmaca, şahin, yaban tavuğu vb. yaban hayvanları bulunmaktadır.           Her yıl Nisan ve Mayıs aylarında Karadeniz\'den ayrılarak Hemşin, Fırtına ve Çağlayan dereleri boyunca sadece yumurta bırakmak için seyahat eden deniz alalarının derelerdeki üreme faaliyetlerini görmek ve izlemek dikkate değer bir olaydır. Her yıl yumurtalarını söz konusu derelerin aynı yerlerine bırakan deniz alaları Ağustos ve Eylül aylarında tekrar denize dönmektedirler.          Kaçkar Dağları’nda yükseltinin kısa mesafelerde artması yaylacılık etkinliklerine bağlı bir takım geçici yerleşmelerin de kurulmasına doğrudan etkili olmuştur. Ülkemizin önemli zirvelerinden birisine sahip olan Kaçkar Dağları’nda aktüel buzullaşmanın ve diğer doğal değerlerin zenginliği dağcıları, turistleri ve bilim çevrelerini buraya çekmiştir.  Görünecek Yerler : Başta Fırtına Deresi ve Hemşin Deresi olmak üzere; bitki çeşitliliği ve zenginliği ile fauna çeşitliliğinin yoğunlaştığı bütün vadiler görülmeye değer niteliktedir. Fırtana Deresi Vadisi’nde yer alan Zilkale Harabeleri kültürel açıdan önemli bir değer taşır. Aynı zamanda yörenin sosyal, kültürel ve ekonomik mekansal görüntüsünü sergileyen yayla yerleşimleri hem doğaya uyumu, hem de mimari değerleri ile ziyaretçileri etkileyici özellikler taşımaktadır. Bu yayla yerleşimlerinin başlıcaları Ayder Yaylası ve kaplıcalarıdır. Mevcut Hizmetler : Ayder Yaylası yerleşim alanı yakınında günübirlik kullanıma yönelik hizmet sunan düzenlenmiş saha mevcuttur. Milli park ayrıca doğa yürüyüş sporuna uygun topografyası ile dağcılık faaliyetlerine olanak sağlamaktadır. Konaklama : Milli parkın, Çamlıhemşin ilçesi, Ayder Yaylası başta olmak üzere yayla yerleşim alanlarının bazı bölümlerinde kontrollü olarak çadır ile konaklama yapılabilmektedir. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/kackar-daglari-milli-parki

Hasta ve sağlık çalışanlarını koruma sempozyumu düzenlendi

Hasta ve sağlık çalışanlarını koruma sempozyumu düzenlendi

Türkiye’deki 450 bin sağlık çalışanını yakından ilgilendiren ‘Hasta ve Çalışan Güvenliği Sempozyumu’ 16 Şubat 2013 Cumartesi günü İstanbul Conrad Oteli’nde gerçekleşti. Avrupa’dan ve Türkiye’den sağlık çalışanlarının güvenliği ile ilgili önemli çalışmalar imza atmış uzmanların katıldığı sempozyumda, her yıl sağlık sektörüne büyük ekonomik zarar veren ve çalışanların yaralanmasına ve hatta ölümle sonuçlanabilecek virüs bulaşmalarına yol açan kazalar ile bu kazaların sebeplerinin nasıl önlenebileceği konuları tartışıldı Sağlık çalışanlarının delici ve kesici aletlerle yaralanmasının ekonomik bedeli de oldukça ağır. Yaralanan sağlık çalışanının enfeksiyon kapıp kapmadığını anlamak için yapılan testlerin masrafı her yıl sağlık sektörüne ciddi ekonomik zarar veriyor. Uzmanlar, bu tür kazaların çalışanların eğitimi ve güvenlikli araç ve cihaz kullanımı ile %80 oranında azaltılabileceği belirtiyor. Sağlık çalışanları için hastanelerdeki en büyük tehditlerden biri iğne batmaları olarak görülüyorken, AB üye ülkelerde 13 Mayıs 2013’de yürürlüğe girecek yasa (2000/54/EC) sağlık kuruluşlarında bu tür yaralanmaları önlemek amacı ile çıkarılacak. ‘Hasta ve Çalışan Güvenliği Sempozyumu’ açılışında sağlık çalışanları için güvenlikli ürün kullanımını düzenleyen AB yasasının uyum sürecini, konunun İtalyan uzmanı Avrupa Biogüvenlik Ağı’nın da bir üyesi Doktor Gabriella de Carli anlattı. Dr. Carli, hastaların ve sağlık çalışanlarının güvenliği ve sağlığının birbiri ile yakından bağlantılı olduğu,ve güvenli çalışma ortamları yaratmak için iğne ve kesici alet yaralanmalarına karşı entegre bir koruma yaklaşımı gerçekleştirilmesi gerektiğine değindi. Bütün sağlık çalışanlarının, doktordan, hasta bakıcıya, labaratuar teknisyeninden, tıp öğrencilerine bu konuda eğitilmelerinin, bilinçlendirilmelerinin ve güvenlikli alet kullanımı konusunda bilgilendirilmelerinin önemini vurguladı. HIV/AIDS, Hepatit B gibi ciddi hastalıkların sağlık personeline bulaşmasını önlemek için sadece eğitim ve bilinçlendirmenin de yeterli olmayacağı, pek çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi çalışanların aşılanmasının zorunlu hale getirilmesi ve yeni teknoloji güvenli kapaklı iğne kullanımının yaygınlaştırılması gibi uygulamalar da öneriler arasında. Türk Biyokimya Derneği ve Becton Dickionson firmasının beraber düzenlediği ‘Hasta ve Çalışan Güvenliği Sempozyumu’nda Türkiye’deki Sağlık Kuruluşlarında Güvenlik Kültürü konulu sunumu Selçuk Üniversitesi’nden Emel Filiz yaptı. Sağlık hizmetlerinin güvenliği, tıbbi hatayla karşılaşma oranlarını ve tıbbi hataların sonuçları konularına değinen Emel Filiz, sunduğu istatiksel verilerle konunun önemini belirtti. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinden Alpay Azap’ın İğne Batma Yaralanmalarına Yaklaşım konulu sunumunuyla sempozyum devam etti. Alpay Azap yaralanmalarda ne yapılması gerektiğini vurgularken, yaralanmaların önlenebilirliğini, iğne ve keskin alet kullanımını azaltarak ya da daha güvenli aletler kullanarak tehlikenin azaltılabileceğini dile getirdi. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesinden Dilara Konukoğlu’nun Laboratuar Güvenliği ve Laboratuar Kazaları konulu sunumuyla sempozyum sona erdi. Laboratuvarlardaki tehlike kaynaklarının üzerinde duran Konukoğlu, riskler ve etkileri üzerinde durarak konunun önemini belirtti. Gülçin İncirci Güneş/ Atayman PR 0212 293 58 81/83 incircigulcin@gmail.comgulcin@ataymanpr.comhttp://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/hasta-ve-saglik-calisanlarini-koruma-sempozyumu-duzenlendi

Kala - Azar ve Leishmania donovani

Leishmaniasis, bir protozoon olan Leishmania cinslerinin sebep olduğu hastalıklar grubudur. İç organların tutulduğu forma da kala-azar denmektedir. Etken:Leishmania donovani, Leishmania infantum, Leishmania chagasi’ dir. Etken, köpek ve kemiricilerin paraziti olup insanlara vektör olan tatarcıklar aracılığı ile bulaşmaktadır. Vektör:İnfekte kum sinekleri tarafından (Phlebotomus, Tatarcık, Yakarca) kan emme sırasında bulaştırılır Epidemiyoloji:Hastalığın yayılmasında yüksekliğin, bitki örtüsünün, nem, sıcaklık gibi, faktörlerin etkili olduğu bilinmektedir. Nadir de olsa L.donovani’ nin kan transfüzyonuyla ve konjenital olarak da bulaştığı rapor edilmiştir. Rezervuar genel olarak köpekler, tilkiler ve çakallardır. İnsanların da bir rezervuar olabileceği düşünülmektedir. Epidemiler; Hindistan, Doğu Afrika ve Güney Sudan’dan bildirilmiştir. Hastalığın kuluçka süresinin uzunluğu nedeniyle turistler, askerler ve göçmenler etkeni alarak kendi ülkelerine taşıyabilirler. Türkiye’de tatarcıklar Ege ve Akdeniz bölgelerinde endemik, diğer bölgelerde ise sporadik seyretmektedir. Ege, Marmara ve Doğu Karadeniz bölgelerinde; Akdeniz Tipi kala-azar görülür. Etken L. infantum’ dur ve rezervuarı köpeklerdir. Bu nedenle epidemilere yol açmaz. Enfeksiyonun yayılması üç önemli faktöre bağlıdır; 1) Enfeksiyon için uygun rezervuar. 2) Uygun vektör. 3) Duyarlı populasyon. Erkekler arasında hastalığa yakalanma oranının daha yüksek olduğu bildirilmiştir. Etyoloji:Leptomonas (Promastigot): Tatarcıktaki kamçılı form. Leishmania (Amastigot): İnsandaki kamçısız form. Klinik:İnkübasyon periyodu 10 gün -10 yıl arasında olmakla beraber ortalama 4-6 aydır. Klinik bulgular ani veya yavaş olarak ortaya çıkabilir. İlk belirti, tatarcığın sokma yerindeki krut bırakan nodüldür. Çoğu olguda başka belirti yoktur. Subakut ve kronik olgularda ateş, halsizlik, iştahsızlık, öksürük ve kilo kaybı vardır. Çocuklarda ise ek olarak gelişme geriliği ve organomegali görülür. Karaciğer ve lenf bezlerinde büyüme olur. Dalak çok büyük, yumuşak ve ağrısızdır. hastalarda, el, ayak, karın derisi ve yüz gri bir renk alır. Bu diskolorizasyon olayına Hintçe “KALA-AZAR” denilmiştir. Doğru teşhis konmayan ve tedavi altına alınamayan olgularda; persistant ve günde iki kez yükselen intermittant ateş, anemi, gece terlemesi ile uzun süreli bir kilo kaybı ve kaşeksi gelişir. Kemik iliği ve dalak tutulumuna bağlı olarak anemi, lökopeni ve trombositopeni, bunun sonucunda da sekonder infeksiyonlar ve birden çok yerde hemorajiler gelişir. Tedavi:Bütün hastalar yüksek proteinli, yüksek kalorili ve vitaminle destekli diyetle beslenmelidir. Tedavide en çok kullanılan ilaç antimon bileşikleridir. İlaç yeterli doz ve sürede verilmez ise hızla direnç gelişir. Korunma:Kum sineklerine karşı sürekli mücadele etmek, hayvan rezervuarlarını ortadan kaldırmak ve enfekte insanları tedavi etmek, korunmada etkin yollardır. Pencere ve kapılara sineklerin girmesini engelleyecek tel kafesler yapılmalıdır. İnsandan insana bulaş olduğundan kişilerin bu konuda bilgilendirilmesi ve eğitilmesi gerekmektedir. Zoonoz hastalıklar, insanlar ve hayvanların birbirine bulaştırabildikleri rahatsızlıklar olarak tanımlanabilir. Ancak zoonoz denildiğinde genellikle hayvanlardan insanlara geçen hastalıklar anlaşılır. Kala-Azar ülkemizde pek rastlamadığımız bir zoonoz hastalıktır. Konuk Veteriner bölümümüzde Denizatı Veteriner Kliniği'nden Veteriner Hekim Zehra Satıluşağı Kala-Azar hastalığı konusunda bizleri aydınlatıyor. Tatarcık sineklerinin(phlebotomus) insanları ısırması sonucu Leishmania donovani infantum adlı parazit larvasının(amastigot formu) bulaşması ile ortaya çıkan, iç organları etkileyen ve prognozu* ciddi bir ateşli hastalıktır. Bu hastalık subtropik ve tropik iklim kuşağında; Akdeniz ve ekvator bölgesinde bulunan ülkelerde yaygındır. Ülkemizde daha çok güney-güneydoğu ve daha az olarak da Ege, Marmara bölgelerinde, Orta doğu ülkeleri, Yunanistan, İtalya, Afrika ve Güney Amerika’da da yaygındır. Hastalığın rezervuarı karnivorlar (köpek, çakal, tilki vs.) ve kemirgenlerdir. Hastalık tatarcık sineklerinin ısırması ile rezervuar hayvanlardan insanlara bulaştırılır. Tatarcık sineği hastalığı taşıyan konaktan (insan,köpek,tilki,…) kan emme esnasında Leishmania donovani infantum (amastigot formu)‘u alır. Tatarcık sineğinin bağırsaklarına gelen amastigotlar kamçılı forma dönüşürler, ürerler ve 4.gün tatarcık sineğinin ağzına tekrar gelirler ve 5.günden itibaren tatarcık sineğinin başka bir canlıyı ısırmasıyla hastalık etmeni o canlıya bulaştırılır. Hastalık ülkemizde belli yerlerde(endemic) ve seyrek(sporadic) vakalar oluşturur. Büyüklere oranla daha çok çocuklarda görülür. Isırılma sonucu deriden hücre içine giren hastalık etmenleri burada çoğalarak hücre çeperinin yırtılması ile kana geçerler ve buradan dalak, karaciğer,kemik iliği, ince bağırsak, lenfoid dokuları enfekte ederler. Lenfoid dokuların enfekte olması ile retiküloendotelial (R.E.S) hiperplazi (organ hücrelerinin anormal artışı)meydana gelir. Tatarcık sineğinin insanı ısırmasından sonra 1-18 ay’lık bir kuluçka dönemi geçer ve dönemin sonunda ısırık yerinde, genellikle fark edilmeyen bir papül oluşur. Hastalık birden yüksek ateş ile başlayabilir ya da uzun sürede yavaş yavaş ortaya çıkabilir. Ateş gün içinde iniş çıkış gösterebilir, gün içinde ateşin iki defa yükselmesi hastalık için karakteristiktir. Hastalığın başlamasından yaklaşık 5 ay gibi bir sürede karın iyice şişer. Bunun nedeni dalağın giderek büyümesi (hiperplazi)dir. Bu semptomların yanı sıra deride döküntüler, terleme, titreme, ileri derecede anemi, aşırı zayıflama, bağırsaklarında etkilenmesi sonucu ishal, bacaklarda ödem, nadiren deri ve organ kanamaları ortaya çıkar. Bu hastalık eğer akut seyrediyorsa birkaç ayda, kronik seyrediyorsa birkaç yılda ölüm meydana gelir. Bu hastalığın seyri esnasında ikincil enfeksiyonlar meydana gelebilir ve karaciğerde siroz oluşabilir. Tanı: Dalak ve kemik iliğinden aspirasyonuyla alınmış doku örneklerinin test edilmesi ile hastalık teşhis edilebilir. Eğer erken teşhis yapılmışsa tedavi edilebilme şansı %90-95 ‘dir. Geç teşhislerde bu oran %10-20’dir ve ölüm oranı çok yüksektir. İhbarı zorunlu bir hastalıktır. Rezervuar ve vektör kontrolü yapılarak kontrol altına alınabilir. Kaynak:havhav.com  

http://www.biyologlar.com/kala-azar-ve-leishmania-donovani

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0