Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 103 kayıt bulundu.

Balıklarda solunum fizyolojisi

Solunum terimi, bir organizmanın hücresi ile çevresi arasındaki gaz (genellikle oksijen ve karbondioksit) alışverişini ifade eder. Tek hücreli canlılarda, gerekli gaz alışverişi pasif difüzyon ile sağlanabilir. Balık gibi komplex organizmalarda, dokulara yeteri miktarda O2 sağlamak ve CO2’i ortadan kaldırmak için, hem gaz alışverişi için gelişmiş bir yapı (solungaç), hem de bir gaz transfer sistemi (kan ve dolaşım sistemi) gerekir. Su ve dokular arasında osmoregülasyon ve asit-baz dengesini sağlamak gibi, balık solungacının başka fonksiyonları da vardır. Solunum sisteminin, elinde tuttuğu ve transferini gerçekleştirdiği su ve kan ve ayrıca O2 ve CO2 alışverişini sağladığı aşamalarının anlaşılması; balıkların fizyolojik ihtiyaçlarını giderecek ve yüksek derecede sağlık ortamı sağlayacak bir intensive kültür sisteminin mantıklı dizayn ve operasyonunu temin edecektir. Solunumun bütün işlevleri önemlidir, fakat intensive kültür sisteminin tipik özelliği olan yoğun balık stoklamalarında, gaz alışverişindeki etkilerin ani ölümlere neden olması bilinmelidir. Solungaç çevresindeki sudan transfer edilmesi ve dokulara gönderilmesi gereken O2 miktarı önemlidir. Salmonid gibi aktif soğuk su balıkları için O2 gereksinimi 100 mg.O/kg vucut ağırlığı şeklinde yüksek bir oranda veya daha fazlası olabilir. Aktif olarak yüzen balıklarda, solunum sistemi, 800 mg.O/kg/saat (20 ml.O/min civarında) kadar yüksek oranda O2 sağlayıp, karşılığında büyük oranda CO2 ortadan kaldırmalıdır. Bununla birlikte su, maximum çözünmüş O2’nin 10-12 mg/l’yi nadiren geçtiği O2 fakiri bir ortamdır. Deniz suyunda, mevcut çözünmüş yüksek tuz konsantrasyonu, mevcut DO’yu maximum 8-9 mg/l’ye kadar azaltabilir. Bunun için, balık yaşamının devamı için büyük miktarda suyun solungaçlardan geçmesi gereklidir. Salmonidler için solungaçlardan suyun geçmesi 5-20 l HO2/O2/vücut ağırlığı/saat oranındadır. Çoğu balık gerekli miktardaki suyu ağızlarıyla pompalayarak ve opercular hareketler yaparak sağlarlar. Ağız ve solungaçlar emme basma tulumbası olarak görev yaparlar ve böylece sabit bir su akışı sağlarlar. Haçerideki balıklar için, su alıp verme oranı 40-60 l/dk oranındadır. Suyun yüksek yoğunluk ve viskozitesinden dolayı solungaç ventilasyonunun enerji gideri, en az, tüketilen O2’nin %10’u kadardır. Salmonid, köpek balığı ve tuna gibi aktif balıklar, solungaçları üzerinden gerekli su akışını ram ventilasyonu (Yüzerken ağızını açarak) ile sağlarlar. Örneğin, pasifik salmon, ram ventilasyonunu 1 vücut uzunluğu/saniye’den daha yüksek hızda yüzerek kullanır. Bazı köpek balıkları, ram ventilasyonu ile sınırlandırılmıştır ve yaşamak için sürekli yüzmek zorundadır. Her iki solungaç ventilasyon metodunda da DO’nun %80’ine kadarki kısmımın (teorik olarak) kullanılması mümkündür. Çünkü solungaç anatomisi, ters yönde kan akışını sağlayacak şekilde dizayn edilmiştir (suyun solungaçlar üzerinden akışı, kanın solungaçlar içinden akışına terstir). Gerçek O2 tüketimi türlere göre farklıdır. Alabalıkta %30-40, tunada %70 ve sazanda %70-80’dir. Buna kıyasla, insan havadaki O2’nin sadece %25’ni alabilir. Su solungaçlardan geçerken, sudaki çözünmüş O2, sekonder solungaç lamelinin ince epitelyal hücrelerinin arasından geçer ve kana difüze olur. Asitlik arttıkça hemoglobinin O2’ye yakınlığı azalır (Bohr etkisi) ve bazı türlerde asitlik, hemoglobinin O2’yi tutmasındaki maksimum kapasiteyi azaltır (Root etkisi). Bu yüzden kan, dokuların kapillar yataklarından geçerken üretilen CO2’in neden olduğu asitlik Hb-O2 ağını zayıflatır ve O2 yoğunluğunun düşük olduğu hücrelere difüze olan O2’nin çıkışını kolaylaştırır. Aynı zamanda, CO2, dokulardan kana difüze olur. O2’in tersine, CO2’in çoğu plazmada erir ve bikarbonat formunda yeniden solungaçlara gönderilir. Kan solungaçlardan geçerken karbonikanhidraz enzimi, HCO3 iyonunu sonra yeniden suya difüze olan CO2 molekülüne hidroliz eder. Bir ünite kanın solungaçlar içinde kalma zamanı, sadece birkaç saniye olduğu için ve kan ve su arasındaki yüksek CO2 basıncından dolayı bu enzimatik reaksiyon son derece hızlı bir aşamadır. Bu yüzden kandaki O2 basıncı 100 mg Hg veya daha yüksek seviyeler arasında değişebilir, kandaki CO2 konsantrasyonu düşük kalır ve çok az değişir. Özellikle aktif soğuk su balıklarında Bohr etkisi büyük olur (kanın düşük CO2 düzeyinde başlar). Aquakültür sistemlerinde, örneğin eğer sudaki çözünmüş CO2 konsantrasyonu 20 mg/l’ye çıkarsa Bohr etkisi salmonidlerin O2 transferini engeller. Karışık kültürü yapılan sıcak su balıkları (Tilapya, sazan, kanal kedi balığı gibi) genellikle çözünmüş CO2 konsantrasyonuna daha az duyarlıdırlar ama, bu yetiştiricilik yöntemi, iyi bir yetiştiricilik işletmesi için, CO2 ’in havuz suyunda birikmesine engel olan durumları sağlamada iyi bir yöntemdir. CO2’in etkisiyle birlikte, laktik asit üretimi kan asitliğinin yükselmesine ve kanın O2 transferinin bozulmasını neden olur. En genel sebep; beyaz kaslarda O2 olmamasından dolayı kan ve dokularda laktik asit birikmesiyle sonuçlanan aşırı yüzme aktiviteleridir. Bu da heyecan ve stresten kaynaklanır. Örneğin, eğer kanın pH’sı 7,8-7,6’dan 6,0’a düşürülürse toplam hemoglobinin sadece çok az bir yüzdesi O2 ile doyurulabilir. Root etkisindeki Hb’in normal görevi choroid rete üzerinden O2’i göze ileten moleküler pompa görevi yapmak ve physoclistik türlerde rete mirabile üzerinden yüzme kesesini doldurmaktır. İkinci görevi, salmonidlerde (fizostomları bulunduğu için) önemsizdir ki; havayı emerek yüzme kesesini doldurmaktır. Bununla beraber, salmonid gözündeki normal O2 yoğunluğu, hem kanın, hem de suyunkinden fazladır. Bu da root etkisindeki Hb’in bu balıklarda önemli bir rol aldığını gösterir. Cadmium ve civa gibi ağır !!!!llerin öldürücü seviyelerinin altındaki dozlarına maruz kalma durumunda, root etkisindeki Hb’in normal fonksiyonunun tersi yönde etkilendiği bilinir. Bunun yoğun kültürdeki balığın sağlığı için önemi bilinmemektedir. Yoğun kültürdeki balıklar için, Bohr ve Root etkisi altında O2 transferinin azalması ile ilgili problemler, kanda yüksek laktik asit konsantrasyonu (Hyperlacticemia) veya kanda yüksek CO2 konsantrasyonu sonucu ortaya çıkar. Genel sebepleri; düşük DO durumları ve heyecandan kaynaklanan aşırı yüzme aktiviteleridir. Ayrıca yetiştirme ve transfer sırasında daha yüksek stoklama yoğunluğu sağlamak için saf O2 kullanarak havalandırma yapmak, aşırı doyurulmuş DO düzeyine ve hipercapnia’ya (yüksek DO’nun solungaç havalandırma oranını baskılaması nedeniyle oluşan bir yan etki) neden olur. Bu ise, CO2 birikmesine ve yüksek arterial PCO2 basıncına neden olur. Kana O2 transferi bundan etkilenmeyebilir. Çünkü daha yüksek arterial PO2, bohr etkisi kaynaklı azalmaları dengeler. Buna ek olarak hipercapnia, dokulara O2 naklini, sadece arta kalan asitliği normal kan dengesini aşarsa veya solunum asidosisi meydana gelirse tehlikeye sokabilir. Suyun kalitesinin iyi olduğu balık kültürlerinde Bohr etkisi kaynaklı O2 naklinin azalması ile ilgili problemler, aşırı yüzme sonunda üretilen laktik asitten dolayı ortaya çıkan !!!!bolik asidosis kökenlidir. Bohr etkisinin solunum baskısının CO2 ve DO konsantrasyonu ile olan ilişkisi ilk kez Basu (1959) tarafından belirlendi. Dokulara yeterli O2 sağlamak için vasat bir yüzme seviyesi oluşturmak için gereken DO seviyesi bunu ortaya çıkarmıştır. Bu minimum miktar, eğer çok az CO2 varsa veya hiç yoksa 6 mg/l’den, Eğer çözünmüş CO2 konsantrasyonu 30 mg/l’ civarına yükselirse, 11 mg/l’den daha yukarı çıkar. Sonuç olarak, salmonid gibi balıkların, DO seviyesinin %80 doygunluk oranının altına düşmemesi şartıyla, yeterli O2’ye sahip olmaları önerilir. Eğer çözünmüş CO2 seviyesi 30-40 mg/l’nin altında tutulmazsa, kanın O2 taşıma kapasitesi, yüksek DO konsantrasyonunun bile yetersiz olduğu, doku hipoksia’sına neden olabilecek seviyelere düşer. Bohr ve root etkisi kaynaklı solunum baskısı, heyecan ve yüzme aktivitesini azaltmak için dikkatli balık tutumu ile en aza indirilebilir. Yeterli miktarda çözünmüş O2 sağlamanın yanısıra çözülmüş CO2 ‘yi hızla ortadan kaldıran havalandırma sistemi ve su değişim oranı ile de bu sağlanabilir. Pratikte bunlar yoğun kültürdeki balığın ihtiyaçlarını sağlamada gerekli unsurlardır. Haçeri’deki çözünmüş O2’i balığın tüketme oranı yoğun kültür sistemlerinin sağlanmasında önemlidir. O2 tüketimi, balık naklinde gerekli olan havalandırma miktarı ve istenilen yükleme yoğunluğu için gerekli su alışveriş oranı gibi temel parametreleri belirler. Racewaylerdeki salmonidler en az 100 mg.O/kg/saat ile en fazla 800 mg/kg saat arasında tüketir. Bu seviye, yüzme seviyelerine, su sıcaklığına, zaman, son beslenme ve heyecan, stres derecesine göre değişir. Egzersiz, stres veya su sıcaklığının sonucu olan !!!!bolik ihtiyaçları karşılamak ve O2 tüketim oranını kontrol etmek için hormonal teknikler kullanılır. Hem soğuk su, hem de sıcak su balıklarının solunum oranı karasal omurgalılarda olduğu gibi kanda CO2 yükselmesi ile değil, DO konsantrasyonundaki düşüş ile stimüle edilir. Örneğin, balıklar elle tutularak stres olduğu zaman, adrenalin ve diğer cathekolomine hormonları (hem solungaç perfüzyon miktarını , hem de alyuvar hemoglobininin O2 taşıma kapasitesini artıran hormonlar) üretilir. Bronşal vasodilasyonun yan etkisi olarak suyun normal ozmatik akımı aşırı şekilde yükselir ve bundan sonra vücuttan atılmalıdır. Diüresis’in sonucu çok çarpıcı olabilir, kandaki elektrolitlerin bazıları üretilen çok fazla üre içinde kaçınılmaz bir şekilde kaybolur. Diüresis uzatılırsa, iyon regulasyonunda bozulmalar ortaya çıkabilir. Balık tutulduktan veya nakledildikten 1-2 gün sonra oluşan gecikmiş ölümler büyük ölçüde bu olayın bir sonucudur. Yoğun kültür sistemlerindeki balıkların O2 tüketimi, hem balığın kültürel prosedürü, hem de doğal gelişmeler nedeniyle arttırılabilir. Bunlardan, tutma nedenli stres, heyecan nedenli arttırılmış yüzme aktivitesi ve beslenmenin doğal aşamaları en önemli olanlarıdır. Örneğin Çelikbaş alabalığı juvenilleri tutulmaktan dolayı strese girerler, O2 tüketimleri 2 kat birden artabilir ve bir veya daha fazla saat yüksek oranda kalır. O2 tüketiminin artması (heyecan ve stres kaynaklı), balıklar nakil tanklarına yüklendikten sonra, birden meydana gelen DO’daki ani düşüşün sorumlusudur. O2 havalandırması varsa, balık bulunan tank suyu 14-16 mg/l’lik DO’ya kadar doyurulmalıdır ki, bu da balıkların O2 ihtiyacını karşılar. Sadece sıkıştırılmış hava varsa, havalandırma sistemini, balık yüklemeden 5-10 dakika önceden başlatmak, suyun doyurulmasını sağlayacağından bir dereceye kadar etkili olacaktır. Beslenme ve sindirimin doğal aşamaları, balığın O2 tüketimini büyük ölçüde artırır. Çünkü sindirimin, absorbsiyon ve asimilasyonun kalorik maliyeti, geri kalan !!!!bolik kalorinin %40’ı kadardır. Bu etkinin O2 tüketimindeki boyutu (Specific dynamic action of food (SDA) = .Yiyeceklerin spesifik dinamik hareketi) her zaman tam olarak değerlendirilmez. Çünkü beslenme rutin bir operasyondur. Salmonid, kanal kedi balığı ve tilapya için, her defasında balık birkaç saat beslendiği için O2 tüketim oranını %40-50 veya daha fazla arttırmak akıllıcadır. SDA’nın pratik sonucu olarak; balığın hemen tutulmaması veya nakil edilmemesi gerekir. Çünkü, beslenme ve sindirim olaylarına eklenen heyecan ve stres, onların O2 tüketimini, havalandırma sisteminin yeterli DO sağlayamayacak seviyede arttırır. Elle tutulmadan ve nakilden 24-48 saat önce balık beslemeyi durdurmak bu etkiyi önler ve O2 tüketim oranını büyük ölçüde azaltır. Yoğun kültür sisteminde O2 tüketimini etkileyen diğer önemli faktörler ise; su sıcaklığı ve yüzme aktiviteleridir. Daha yüksek su sıcaklığı, bütün !!!!bolik hızı artırarak O2 tüketimini yükseltir. Bununla beraber yüzme aktivitelerinde O2 tüketimi, kasların kasılması için, Hb doygunluğunu düşürerek kandaki O2‘yi tüketmesi ile yükselir. Gökkuşağı alabalığında, solungaç lamelleri’nin sadece %60’ı kanla perfüze olur. Hızlı yüzmeye dayanan kas kasılması, adrenalin ve diğer cathekolamine hormonlarının dolaşımını teşvik eder. Meydana gelen solungaç perfüzyonun yükselmesi ile birlikte, eritrosistlerin, hücre içi pH’sını artıran, Na / H değişiminin adrenal hormonu tarafından teşviki sağlanır. Bohr etkisi düşürülür ve hem kanda O2 oluşumu, hem de O2 ‘nin dokulara teslimi sağlanır. Isı ve yüzme aktivitelerinin O2 tüketimi üzerindeki etkisinin gerçek boyutu Brett (1973) tarafından, kontrol altında tutulan pasifik solmonu üzerinde belirlenmiştir. Daha sıcak su, O2 tüketimini bir dereceye kadar artırır. Bununla beraber, yüzmenin etkisi daha çarpıcıdır. İleri atılarak yüzme, özellikle enerji bakımından yoğundur. Çünkü sürtünme etkisi çok yüksektir. Yoğun kültür sistemindeki balığın yüzme aktivitesi genelde daha düşüktür. Salmon kültüründe racewaylerde su alışverişi öyle ayarlanmalıdır ki, o balığın O2 tüketim oranı, DO’yu son taşma sınırının yaklaşık 6 mg/l aşağısına indirmemelidir. Havalandırma sistemi ayrıca, taşıma kapasitesini artırmak için de kullanılır. Bazı durumlarda DO oranını 14-16 mg/l ‘ye çıkarmak için sıvı O2 kullanılır. Balık nakil sisteminde O2 tüketim oranı, genelde yüksek heyecan ve stres nedeniyle değişkendir. Yakaşık DO doygunluğunu sağlamak için saf O2 kullanılır. DO, balık tarafından tüketildikten sonra hemen yenilenmezse, O2 tükenmesi meydana gelir. Karasal hayvanların aksine, balığın nefes alma oranı, yükselen CO2 ile değil, düşen DO konsantrasyonu ile stimüle edilir. Alabalık, sazan, kedi balığı gibi türler düşen DO seviyesine, önce ağız ve solungaçlarını kullanıp solungaç havalandırma oranını yükselterek; kan basıncını ve kardial verimi yükseltip solungaçlardan kan akışını artırarak cevap verir. Salmonidlerde, normal DO tükenmesi bile, solungaç havalandırma oranında çarpıcı yükselmelere neden olur. Bu olaylar, ilk olarak O2 alımını yükseltir, fakat daha fazla su akışı da, solungaçlardan her geçişte çekilebilen DO oranını azaltabilir. DO düştükçe kana transfer edilen O2 miktarı da düşer (max %80’den min %15’e). Ayrıca, daha fazla suyun solungaçlar üzerinden hareket ettirilmesi, enerji maliyetini büyük oranda yükseltir (Absorbe edilen O2 ‘nin %10 ‘undan %70’e yükselmesi). Sonuç olarak; O2 elde etmek için harcanan güç, suda çözünmüş O2 miktarı düştükçe ve arterial kandaki O2 basıncı düştükçe yükselir. Arteial kan O2‘si, alyuvardaki Hb %60 doygunluktan daha az olduğu noktaya ulaşıncaya dek azaldığında; solungaç damarlarını genişleterek ve Na/H alışverişini alyuvar membranı ile sağlayıp, hücre içi PH’yı yükselten adrenalin ve diğer cathecolamine hormonları salgılanır. Bir dizi karışık olay sırasında Hb-O2 ilişkisinde değişiklikler ve Bohr ve Root effect kökenli kapasite değişiklikleri, hem solungaçlardaki O2 transferini, hem de O2 ‘nin dokulara yükselmesini kolaylaştırır. Eğer çözünmüş O2, 5 mg/l’nin altına düşerse, salmonidler, iştahsızlaşırlar. Bu, beslenme ve sindirim sırasında O2 tüketiminde meydana gelen normal yükselmeye engel olmak için geliştirilen bir davranışsal cevaptır. Salmonidlerde, O2‘nin elde edinimi ve kullanımının biyoenerjik maliyeti, DO’nun 2 mg/l civarına kadar tüketilmesinden dolayı ortaya çıkan aşırı enerji ihtiyacı ile başlar ve bilinç kaybı ve hatta ölümle sonuçlanabilir. Aquakültür için önemli olan çoğu sıcak su balığı DO seviyesi 1 mg/l’nin altına düşse bile birkaç saat hayata kalmayı başarır. Ama sonunda meydana gelen doku hipoksiası bilinçsizlik ve ölümle sonuçlanır. Aquakültür ortamında balığın tükettiği O2 oranını sürekli düşürmek en temel hedeftir. O2 tüketimini artırmak için varolan aynı biolojik ve çevresel faktörlerin çoğu onu düşürmek için de arttırılabilir. Su sıcaklığını azaltma (hipothermia) ve yüzme aktivitesini, heyecanı ve balık tutma sırasındaki stresi düşürmek için anastezik kullanımı en bilinenleridir.

http://www.biyologlar.com/baliklarda-solunum-fizyolojisi

Mutasyonlar

Mutasyon, DNA içindeki dört tür nükleotid halkasından bir veya daha fazlasında değişmedir. Bir tek halkada bile değişiklik anımsayacağınız gibi DNA mesajında bir harfin değişmesi demektir.DNA’dan kopya alan mesajcı RNA değişikliği içerecektir ve protein yapmakta olan makine tarafından farklı okunacaktır. Ortaya değişmiş bir protein çıkacak ve amino asit zincirinde bir halka farklı olacak, sonuç olarak da proteinin işlevi değişecektir. Mutasyonların en önemli özelliklerinden biri, DNA kopya edildiği zaman onların da kopya edilmeleridir. Daha önce açıkladığımız gibi hücre bölünmesine hazırlık olarak bir enzim yeni bir dizi gen üreten kadar DNA ‘daki nükleotidleri teker teker aynen kopya eder. DNA’daki bir mutasyon genellikle, değişimi o DNA’yı içeren hücrelerin bütün gelecek kuşaklarına geçinmek amacı ile kopya edilir. Böylece ufak bir mutasyon DNA diline sonsuza kadar yerleşir. Mutasyonun Nedenleri Mutasyonlara doğal tepkimeler (örneğin x-ışınları ve morötesi ışınlar) ve insan yapısı kimyasal maddelerin DNA’nın nükleotidleri(s: 65) halkalarına çarparak bozmaları neden olur. Nükleotidler böylece başka nükleotidlere dönüşebilirler. Kimyasal olarak dört standart nükleotid dışında bir biçim alabilirler veya tümüyle zincirden kopabilirler. Bütün bu değişmeler doğal olarak zincirin anlamını değiştirebilir;dil bundan sonra artık biraz değişmiştir.(s:66) Mutasyonlar tümüyle raslantısal olaylardır. Kesinlikle DNA’nın hangi halkasına çarpacağını bilmenin olanağı yoktur. Biz dahil herhangi bir canlı yaratığın DNA’sının herhangi bir nükleotidinde her an mutasyon görülebilir(buna karşılık bazı ilginç titizlikte dacrana enzimler de DNA’yı sürekli gözler ve bir değişiklik bulurlarsa onarırlar. Ama herşeyi de yakalayamazlar). Mutasyon Beden Hücrelerini ve Cinsel Hücreleri Farklı Şekilde Etkiler Bedenimizdeki tüm hücreler,DNA’yı oluşturan,annemizden ve babamızdan aldığımız birbirini tamalayıcı iki bölüm içerir. Ana babanın çocuk yapabilmeleri için DNA’larını, yalnızca birleşmeye elverişli olan tek hücrelere yerleştirmelyeri gerekir; bu, karşı cinsin bir hücresiyle çiftleşip böylece DNA’larını paylaşmak içindir. Bu özel hücreler erkeğin testislerinde yapılan spermlerle kadının yumurtalıklarında yapılan yumurtalardır. Bedenimizin hücrelerinden birinde DNA’da bir mutasyon oluştugu zaman çogunlukla bunun hiç farkina varmayiz. Bedenimizdeki milyarlarca hücreden birinin bozulmasini hissetmek çok zordur. Bir tek önemli istisna var: Hücrenin kanser olmasina yol açan mutasyon. Bu degişmeyi bundan sonraki bölümde inecelecegiz. Oysa yeni bireyleri yapmak için kullanilan sperm ve yumurtalari üreten testis ve yumurtaliklar içindeki hücrelerde mutasyon oldugu zaman durum oldukça degişiktir. Çünkü eger yumurta veya sperm mutasyon içeriyorsa,bu mutasyon dogal olarak döllenmiş yumurtaya geçecektir. Döllenmiş yumurta bölündügünde de mutasyon bütün yeni hücrelere kopya edilecektir. Böylece sonuçta ortaya çikan yetişkinin bedeninin her (s:67) bir hücresinde mutasyonun bir kopyasi bulunacaktir. Ve bu yetişkinin testis veya yumurtaliklarinda oluşan,sperm veya yumurta,her seks hücresi de bu mutasyonu taşiyacaktir. Buna göre,evrimde önemli olacak mutasyon bir organizmanın cinsel hücrelerinde olup kalıtımla geçirilebilen mutasyon çeşitidir. “İyi” mutasyonlar ve “Kötü “ mutasyonlar Mutasyonlar enderdir ama yine de evrimsel değişmenin temel araçları olmuşlardırb. Bir organizmanın proteinlerinde,çevereye uyum sağlamasında avantajlı değişmelere yol açabilirler. Bu anlamda mutasyonlara yararımızadır. (Mahlon B. Hoaglandı, Hayatın Kökleri,TÜBİTAK Y, 13. Basım s: 19-68...) *** “Evren büyük patlama dedikleri o zamanlardan ( “günlerden” demeye dilim varmıyor) bu yana daha düzenli hale mi geldi, daha düzensiz hale mi geldi? Bunu bir bilen varsa ve bana söylese, gerçekten minnettar olacağım. Belki de termodinamiğin 2. kanununu fazla sorgulamaya lüzum yok. Çünkü neticede çoğu formülasyona göre bu bir olasılık kanunu olduğu için, yanlışlanmaya karşı zaten doğuştan dirençli! Bu kanun, kapali bir sistem daha düzenli hale gelemez, kendi kendine cansızdan canlı oluşamaz demiyor. Sadece bu ihtimali çok zayıf (hemen hemen sıfır, ama sıfır değil) diyor. Ve J. Monod gibi bazı büyük moleküler biyologlar da bu ihtimale sığınıyorlar.” (Şahin Koçak, Anadolu Üniversitesi, Bilim ve Teknik 325. sayi, s:9) DİL SANATI “Bizim bildiğimiz anlamıyla konuşma dilinin ortaya çıkışı hiç kuşkusuz, insanın tarihöncesinin belirleyici noktalarından ve hatta belki de belirleyici tek noktasıdır. Dille donanmış olan insanlar doğada yeni tür dünyalar yaratabildiler: İçebakışsal (introspektif) bilinçler dünyası ve “kültür” adını verdiğimiz, kendi ilemizle yaratıp başkalarıyla paylaştığımız dünya. Dil, mecramız; kültür ise nişimiz oldu. Hawaii Üniversitesinden dilbilimci Derric Bickerton, 1990 tarihli kitabı Language and Species ‘de bunu, ikna edici bir biçimde belirtiyor: “Dil bizi, diğer tüm yaratıkların tutsak oldukları anlık deneyim hapisanesinden kurtarıp sonsuz uzam ve zaman özgürlüklerine salıverebilirdi.” Antropologlar dil hakkında, bir doğrudan ve biride dolaylı olmak üzere, yalnızca iki şeyden emin olabilyorlar. Birincisi konuşma dili, Homo sapiens ’i diğer tümyaratıklardan açık şekilde ayırır. İletişim ve içabakışsal düşünce mecrası olarak karmaşık bir konuşma dili yaratabilen tek canı, insandır. İkincisi, Homo sapiens’in beyni, en yakın evrimsel akrabamız olan büyük Afrika insansımaymunlarının beyninden üç kat büyüktür. Bu iki gözlem arasında bir ilişki olduğu açıktır; ama ilişkinin yapısı hala şiddetle tartışılıyor. Felsefecilerin dil dünyasını uzun zamandır incelemeliren karşın, dil hakkında bilinenlerin çoğu son otuz yılda öğrenilmiştir. Dilin evrimsel kaynağı hakkında iki görüş olduğunu söyleyebiliriz: İlk görüş dili insanın benzersiz bir özelliği, beynimizdeki büyümenin yan sonucu olarak ortaya çıkmış bir yetenek olarak görür. Bu durumda dilin, bilişsel bir eşiğin (s: 129) oluşmasıyla birlikte, hızla ve yakın zamanlarda ortaya çıktığı düşünülmektedir. İkinci görüşte, konuşma dilinin insan olmayan atalardaki-iletişimi de içeren, ama iletişimle sınırlı kalmayan- çeşitli bilişsel yetenekler üzerinde doğal seçimin etki göstermesiyle geliştiği savunulur. Bu süreklilik modeline göre dil, insanın tarihöncesinde, Homo cinsinin ortaya çıkışından itibaren aşamalı olarak gelişmiştir. MIT’ ten dilbilimci Noam Chomsky ilk modelin yanında yer almış ve büyük etki yaratmıştır. Dilbilimcilerin çoğunluğunu oluşturan Chomskicilere göre dil yetenğinin kanıtlarını erken insan kanıtlarında aramak yararsız, maymun kuzenlerimizde aramak ise iyice anlamsızdır. sonuçta, genellikle bir bilgisayar ya da geçici leksigramlar kullanarak maymunlara bir tür simgesel iletişim öğretmeye çalışanlar düşmanlıkla karışlanmışlardır. Bu kitabın temel konularından biri de , insanları özel ve doğanın geri kalan kısmından apayrı görenlerle, yakın bir bağlantı olduğunu kabul edenler arasındaki felsefi bölünmedir. Bu bölünme özellikle, dilin doğası ve kökeni hakkındaki tartışmalarda ortaya çıkıyor. Dilbilimcilerin insansımaymun-dili araştırmacılarına fırlattıkları oklar da hiç kuşkusuz, bu bölünmeyi yansıtıyor. Teksas Üniversitesi’nden psikolog Kathleen Gibson, insan dilinin benzersizliğini savunanlar hakkında, yakın zamanlarda şu yorumu yaptı:" (Bu bakış açısı) önermeleri ve tartışmalarıyla bilimsel olsa da, en azından Yaratılış’ın yazarlarına ve Eflatun’la Aristo’nun yazılarına dek uzanan, insan zihniyetiyle davranaşının nitelik açısından hayvanlardan çok farklı olduğunu savunan köklü bir Batılı felsefe geleneğine dayanmaktadır?” Bu düşünüşün sonucu olarak antropolojik literatür uszun süre, yalnizca insana özgü oldugu düşünülen davranişlarla doldu. Bu davranişlarin arasinda alet yapimi, simge kullanabilme yetenegi, aynada kendini taniyabilme ve lebette dil yer aliyor. 1960'lardan beri bu benzersizlik duvari, insanismaymunlarin da alet yapip kullanabildiklerinin, simggelerden yararlandiklarini ve aynada kendilerini taniyabildiklerinin anlaşilmasiyla birlikte çatirdamaya başladi.Geriye bir tek dil kaliyor ve dolaysiyla dilbilimçciler, insanin benzersizliginin son savunuculari olarak kaldilar. Analişlan, işlerini çok da ciddiye aliyorlar. Dil, tarihöncesinde- bilinmeyen bir araç sayesinde ve bilinmeyen bir geçici grafik izleyerek- ortaya çıktı ve hem birey, hem de tür olarak bizi dönüştürdü.Bickerton, “ Tüm zihinsel yeteneklerimiz arasında dil, bilinç eşiğimizin altında en derin, rasyonelleştiren zihin için de en ulaşılmaz olanıdır” diyor. “Ne dilsiz olduğumuz bir zamanı hatırlayabiliriz, ne de dile nasıl ulaştığımızı.” Birey olarak, dünyada var olmak için dile bağımlıyız ve dilsiz bir dünyayı hayal bile edemeyiz. Tür olarak, dil, kültürün dikkatle işlenmesiyle, birbirimizle etkileşim kurma şekilimizi dönüştürür. Dil ve kültür bizi hem birleştirir, hem de böler. dünyada şu anda var olan beş bin dil, ortak yeteneğimizin ürünüdür; ama yarattıkları beş bin kültür, birbirinden ayrıdır. Bizi yapılandıran kültürün ürünü olduğumuz için, kendi yarattığımız bir şey olduğunu, çok farklı bir kültürle karşılaşana dek anlayamıoruz. Dil gerçekten de, Homo sapiens ’le doğanın geri kalan kısmı arasında bir uçurum yaratır.İnsanın ayrı sesler ya da fonemler çıkarma yeteneği, insansımaymunlara göre ancak mütevazi oranda gelişmiştir: Bizim elli, insansımaymunnunsa bir düzine fonemi var. Ama bizim bu sesleri kullanma kapasitemiz sonsuzdur.Bu sesler, ortalama bir insanı yüz bin sözcüklük bir dağarcıkla donatacak şekilde tekrar tekrar düzenlenebilir ve bu sözcüklerden de sonsuz sayıda tümce oluşturulabilir. Yani, Homo sapiens ’ in hızlı, ayrıntılı iletişim yetisinin ve düyşünce zenginliğinin doğada bir benzeri daha yoktur. Bizim amacımız, dilin ilk olarak nasıl ortaya çıktığını açıklamak. Chomskyci görüşe göre, dilin kaynağı olarak doğal seçime bakmamıza gerek yoktur; çünkü dil, tarihsel bir kaza, bilişsel bir eşiğin aşılmasıyla ortaya çıkmış bir yetenektir. Chomsky şöyle der:" Şu anda, insan evrimi sırasında ortaya çıkan özel (s:131) koşullar altında 10 üzeri 10 adet nöron basketbol topu büyüklüğünde bir nesneye yerleştirildiğinde, fizik kurallarının nasıl işleyeceği konusunda hiçbir fikrimiz yok. ” MIT’ ten dilbilimci Steven Pinker gibi ben de bu görüşe karşıyım. Pinker az ama öz olarak, Chomsky’nin “işe tam tersinden baktığını” söylüyor. Beynin, dilin gelişmesi sonucu büyümüş olması daha yüksek bir olasılıktır.Pinker’e göre “dilin ortaya çıkmasını beynin brüt boyutu, şekli ya da nöron ambalajı değil, mikro devrelerinin doğru şekilde döşenmesi sağlar”. 1994 tarihli The Language Instinct adlı kitabında Pinker, konuşan dil için, doğal seçim sonucu evrimi destekleyen genetik bir temel fikri pekiştirecek kanıtları derliyor. Şu anda incelenemeyecek denli kapsamlı olan kanıtlar gerçekten etkileyici. Burada karşimiza şu soru çikiyor:konuşma dilinin gelişimini saglayan dogal seçim güçleri nelerdi? Bu yetenegin eksiksiz halde ortaya çikmadigi varsayiliyor; öyleyse, az gelişmiş bir dilin atalarimiza ne tür avantajlar sağladığını düşünmeliyiz. En açık yanıt, dilin etkin bir iletişim aracı sunmasıdır. Atalarımız, insansımaymunların beslenme yöntemlerine göre çok daha fazla savaşım gerektiren bir yöntem olan ilkel avcılık ve toplayıcılığı ilk benimsediklerinde, bu yöntem hiç kuşkusuz yararlı olmuştu. Yaşam tarzlarının karmaşıklaşmasıyla birlikte, sosyal ve ekonomik koordinasyon gereksinimi de arttı. Bu şartlar alıtnad, etkili bir iletişim büyük önem kazanıyordu. Dolaysıyla doğal seçim, dil yeteneğini sürekli geliştirecekti. Sonuçta,- modern inasansımaymunların hızlı solumalarına, haykırışlarına ve homurtularına benzediği varsayılan-eski maymun seslerinin temel repertuvarı genişleyecek ve ifade edilme şekli daha gelişmiş bir yapı kazanacaktı. Günümüzde bildiğimiz şekliyle dil, avcılık ve toplayıcılığın getirdiği gereksinimlerin ürünü olarak gelişti. Ya da öyle görünüyor. Dilin gelişimi konusunda başka hipotezler de var. Avcı-toplayıcı yaşam tarzının gelişmesiyle birlikte insanlar teknolojik açıdan daha başarılı hale gelidler, aletleri daha ince (İnsanın Kökeni s:132)likle ve daha karmaşık şekiller vererek yapabilmeye başladılar. 2 milyon yıl öncesinden önce, Homo cinsinin ilk türüyle birlikte başlayan ve son 200.000 yılı kapsayan bir dönemde modern insanın ortaya çıkışıyla doruk noktasına ulaşan bu evrimsel dönüşüme, beyin boyutunda üç kata ulaşan bir büyüme eşlik etti.Beyin, en erken Australopithecus ‘lardaki yaklaşık 440 santimetreküpten, günümüzde ortalama 1350 santimetreküpe ulaştı.Antropolglar uzun süre, teknolojik gelişmişliğin artmasıyla beynin büyümesi arasında neden-sonuç bağlantısı kurdular.:İlki, ikincisini geliştiriyordu. Bunun, 1. Bölüm’de tanımladığım Darwin evrim paketinin bir parçası olduğunu hatırlayacaksınız. Kenneth Oakley’in “Alet Yapan İnsan” başlıklı, 1949 tarihli klasik denemesinde, insanın tarihöncesi hakkındaki bu bakış açısı verilmiştir. Daha öncekti bir bölümde de belirttiğimiz gibi Oakley, dilin günümüzçdeki düzeyde “mükemmelleştirilmesinin” modern insanın ortaya çıkışını sağladığını ilk zavunanlar arasındaydı: Diğer bir deyişle, modern insanı modern dil yaratmıştır. Ama günümüzde, insan zihninin oluşumuna açiklik getiren farkli bir açiklama yayginlik kazandi; alet yapan insandan çok sosyal hayvan olan insana yönelik bir açiklamaydi bu. Dil, bir sosyal etkileşim araci olarak geliştiyse, avci-toplayici baglaminda ilitişimi geliştirmesi evrimin asil nedeni degil, ikincil bir yarari olarak görülebilir. Columbia Ünivrsitesi’nden nörolog Ralph Holloway, tohumu 1960'larda atılan bu yeni bakış açısının en önemli öncülerindendir. On yıl önce şöyle yazmıştı: “ Dilin, temelde saldırgan olmaktan çok işbirlikçi olan ve cinsiyetler arasında tamamlayıcı bir sosyal yapısal davranışsal işbölümüne dayanan, sosyal davranışsal bilişsel bir matristen geliştiğine inanma eğilimini duyuyuroum. Bu, bebeğin bağımlılık süresinin uzaması, üreme olgunluğuna ulaşma sürelerinin uzaması ve olgunlaşma süresinin, beynin daha çok büyümesini ve davranışsal öğrenmeyi mümkün kılacak şekilde uzaması için gerekli bir uyarlanmacı evrim stratejisiydi.” Bunun, insangilerin yaşam tarihinin (Richard Leakey, İnsanın Kökeni, Varlık/Bilim Yay, s: 133) modelleri hakkındaki, 3. Bölüm’de tanıladığım keşiflerle uyumlu olduğunu görebilirsiniz. Hollooway’ in öncü fikirleri pek çok kılığa büründükten sonra, sosyal zeka hipotezi olarak bilinmeye başladı. Londra’daki Unuvirsity College’den primatolog Robin Dunbar, bu fikri yakın zamanlarda şöyle geliştirdi: “ Geleneksel (kurama) göre (primatların) dünyada yollarını bulabilmek için daha büyük bir beyne ihtiyaçları vardır. Alternatif kurama göre ise, primatların kendilerini içinde bulundukları karmayşık sosyal dünya, danhha büyük beyinlerin oluşması için gerekli dürtüyü sağlamıştır.’ Primat gruplarında sosyal etkileşimi dğiştirmenin en önemli parçalarından biri giyinip kuşanmaktır; bu, bireyler arasında yakın bağlantı ve birbirini izleme olanağını sağlar. Dunbar’a göre giyim-kuşam, belli bir boyuttaki gruhplarda etkilidir; ama bu boyut aşıldığında toplumsal ilişkileri kolaylaştıracak başka bir araca gereksinim duyulur. Dunbar, insanın tarihöncesi döneminde grup boyutunun büyüdüğünü ve bunun da, daha etkili bir sosyal dış görünüş için seçme baskısı yarattığını söylüyor. “Dilin, dış görünüşle karşılaştırıldığında iki ilginç özelliği var. Aynı anda pek çok insanla konuşabilirsiniz”. Dunbar’a göre sonuçta, “dil, daha çok sayıda bireyin sosyal gruplarla bütünleştirilmesi için gelişti.” Bu senaryoya göre dil, “sesli giyim-kuşam”dır ve Dunbar dilin ancak, “Homo sapien’le birlikte” ortaya çıktığına inanır. Sosyal zeka hipotezine yakınlık duyuyorum; ama ileride de göstereceğim gibi, dilin insanöncesindeki geç dönemlerde ortaya çıktığına inanıyorum. Dilin hangi tarihte ortaya çıktığı, bu tartışmanın temel konularından biridir. Erken bir dönemde oluşup, ardından aşamalı bir ilerleme mi gösterdi? Yoksa yakın zamanlarda ve aniden (s: 134) mi ortaya çıktı? Bunun, kendimizi ne kadar özel gördüğümüze ilişkin felsefi anlamlar taşıdığı unutulmamalı. Günümüzde pek çok antropolog, dilin yakın zamanlarda ve hızla geliştiğine inanıyor; bunun temel hnedenlerinden biri, Üst Paleolitik Devrimi’nde görülen ani davranış değişikliğidir. New York Üniversitesinden arkeolog Randall White, yaklaşık on yıl önce kışkırtıcı bir bildiride, 100.000 yıldan önceki çeşitli insan faaliyetlyeriyle ilgili kanıtların “modern insanların dil olarak görecekleri bir şeyin kesinlikle olmadığına” işaret tetiğini savundu. Bu dönemde anatomik açıdan modern insanların ortaya çıktığını kabul ediyordu, ama bunlar kültürel bağlamda dili henüz “icat” etmemişlerdi. Bu daha sonra olacaktı: “ 35.000 yıl önce.. bu topluluklar, bizim bildiğimiz şekliyle dil ve kültürü geliştirmişlerdi.” White kendi düşüncesine göre, dilin çarpici oranda gelişmesinin Üst Paleolitik dönemiyle çakiştigini gösteren yeri arkeolojik kanit kümesi siraliyor: Ilk olarak, Neanderthaller döneminde başladigi kesin olarak bilinen, ama mezar eşyalarinin da eklenmesiyle ancak Üst Paleolitik’te gelişen, ölünün bilinçili olarak gömülmesi uygulamasiydi. Ikinci olarak, imge oluşturmayi ve bedenin süslenmesini içeren sanatsal ifade ancak Üst Paleolitik’te başliyordu. Üçüncü olarak,Üst Paleolitik’te, teknolojik yenilik ve kültürel degişim hizinda ani bir ivme görülüyordu. Dördüncü olarak, kültürde ilk kez bölgesel farklilyiklar oluşmaya başlamişti; bu, sosyal sinirlarin ifadesi ve ürünüydü. Beşinci olarak, egzotik nesnelerin degiştokuşu şeklinde uzun mesafeli temaslarin kanitlari bu dönemde güçleniyordu. Altinci olarak, yaşama alanlari önemli oranda büyümüştü ve bu düzeyde bir planlama ve koordinasyon için dile gerek duyulacakti. Yedinci olarak, teknolojide, agirlikli olarak taşin kullanilmasindan kemik, boynuz ve kil gibi yeni hammaddelerin kullanimina geçiliyor ve bu da fiziksel ortamin kullanilmasinda, dil olmaksizin hayal edilemeyecek bir karmaşikliga geçildigini gösteriyordu.(s:135) White ile, aralarında Lewis Binford ve Richard Klein ’ın da bulunduğu bazı antropologlar, insan faaliyetindeki bu “ilkler” öbeğinin altında, karmaşık ve tam anlamıyla modern bir konuşma dilinin ortaya çıkışının yattığına inanıyorlar. Binford, önceki bölümlerden birinde de belirttiğim gibi, modern öncesi insanlarda planlamaya ilişkin bir kanıt göremiyor ve gelecekteki olay ve faaliyetlerin önceden tahmin edilip düzenlenmesinin fazla yarar taşıyacağına inanmıyordu.İleriye doğru atılan adım, dildi; “dil ve özellikle, soyutlamayı mümkün kılan simgeleme. Böylesine hızlı bir değişimin oluşması için biyolojiye dayalı, temelde iyi bir iletişim sisteminden başka bir araç göremiyorum.” Bu savı esas itibarıyla kabul eden Klein, güney Afrika’daki arkeolojik sitlerde, avcılık becerilerinde ani ve görece yakın zamanda gerçekleşmiş bir gelişmenin kanıtlarını görüyor ve bunun, dil olanağını da içeren modern insan zihninin ortaya çıkışının bir sonucu olduğunu söylüyor. Dilin, modern insanların ortaya çıkışıyla çakışan hızlı bir gelişme olduğuna dar görüş geniş destek görse de, antropolojik düşünceye tam anlamıyla hakim olmuş değildir. İnsan beyninin gelişimi hakıkndaki incelemelerinden 3. Bölüm’de söz ettiğimi Dean Falk, dilin daha erken geliştiği düşüncesini savunuyor. Yakın zamanlarda bir yazısında şöyle demişti: “İnsangiller dili kullanmamış ve geliştirmememişlerse, kendi kendine geliyşen beyinleriyle ne yapmış olduklarını bilmek isterdim.”Nörolog Terrence Deacon da benzer bir görüşü savunuyor ama onun düşünceleri fosil beyinler değil, modern beyinler üzerinde yapılan incelemelere dayanıyor: 1989'da Human Evolution dergisinde yayınlanan bir makalesinde “ Dil becerisi (en az 2 milyon yıllık) uzun bir dönem içinde, beyin-dil etkileşiminin belirlediği sürekli bir seçimle gelişti” der. İnsansımaymun beyniyle insan beyne arasındaki nöron bağlantısı farklarını karşılaştıran Deacon, insan beyninin evrimi sırasında en çok değişen beyin yapı(s: 136) ve devrelerinin, sözlü bir dilin alışılmadık hesaplama gereksinimlerini yansıttığını vurguluyor. Sözcükler fosilleşmedigine göre antropologlar bu tartişmayi nasil çözüme kavuşturacaklar? Dolayli kanitlar-atalarimizin yarattigi nesneler ve anatomilerindeki degişimler- evrim tarihimiz hakkinda farkli öyküler anlatiyor. Işe beyin yapisi ve ses organlarinin yapisi da dahil olka üzere, anatomik kanitlari inceleyerek başlayacagiz. Sonra- davranişin arkeolojik kalintilarini oluşturan yönleri olan- teknolojik gelişmişlige ve sanatsal ifadeye bakacagiz. İnsan beynindeki büyümenin 2 milyon yıldan önce, Homo cinsiyle birlikte başladığını ve istikrarlı şekilde sürdüğünü görmüştük. Yaklaşık yarım milyon yıl önce Homo erectus’un ortalama beyin büyüklüğü 1100 santimetreküptü ve bu, modern insan ortalamasına yakın bir rakamdı. Australopithecus ’la Homo arasındaki yüzde elli düzeyindeki sıçramadan sonra, tarihöncesi insan beyninin büyüklüğünde ani artışlar görülmedi.Mutlak beyin boyutunun önemi psikologlar arasında sürekli bir tartışma konusu olsa da, insanın tarihöncesinde görülen üç kat oranındaki büyüme hiç kuşkusuz, bilişsel yeteneklerin geliştiğini gösteriyor. Beyin boyutu dil yetenekleriyle de bağlantılıysa, yaklaşık son 2 milyon yıl içinde beyin boyutunda görülen büyüme, atalarımızın dil becerilerinin kademeli olarak geliştiğini düşündürüyor. Terrence Deacon’ın insansımaymun ve insan beyinleri arasında yaptığı karşılaştırma da bunun mantıklı bir sav olduğunu gösteriyor.Nörobiyolog Harry Jerison, insan beynindeki büyümernin motoru olarak dile işaret ederek, Alet Yapan İnsan hipotezindeki, daha büyük beyinler için evrim baskısını el becerilerinin yarattığı fikrini yadsıyor. 1991'de verdiği bir konferansta (s: 137)şöyle demişti:" Bu bana yeteresiz bir açıklama gibi geliyor; özelilkle de alet yapımının çok az beyin dokusuyla da mümkün olması yüzünden. Basit ama yararlı bir dil üretmek içinse çok büyük oranlarda beyin dokusuna ihtiyaç var.” Dilin altında yatan beyin yapısı bir zamanlar sanıldığından çok daha karmaşıktır. İnsan beyninin çeşitli bölgelerine dağılmış, dille bağlantılı pek çok alan görülüyor. Atalarımızda da bu tür merkezlerin saptanabilmesi durumunda, dil konusunda bir karara varmamız kolaylaşabilirdi. Ama soyu tükenmiş insanların beyinlerine ilişkin anatomik kanıtlar yüzey hatlarıyla sınırlı kalıyor; fosil beyinler, iç yapı hakkında hiçbir ipucu snmuyor. Şansımıza, beynin yüzeyinde, hem dille hem de alet kullanımıyla bağlantılandırılan bir beyin özelliği görülüyor. Bu, (çoğu insanda) sol şakak yakınlarında yer alan yüksek bir yumru olan Broca kıvrımıdır. Fosil insan beyinlerinde Broca kıvrımına dair bir kanıt bulmamız, dil becerisinin geliştiğine ilişkin, belirsiz de olsa bir işaret olacaktır. Olası bir ikinci işaret de, modern insanlarda sol ve sağ yarıları arasındaki büyüklük farkıdır. çoğu insanda sol yarıküre sağ yarıküreden daha büyüktür; ve bu kısmen, dille ilgili mekanizmanın burada yer almasının sonucudur. İnsanlarda el kullanımı da bu asimetriyle bağlantılıdır. İnsan nüfusunun yüzde 90'ı sağ ellidir; dolaysıyla, sağ ellilik ve dil yetisi sol beynin büyük olmasıyla bağlatılandırılabilir. Ralph Holloway, 1972'de Turkana Gölü’nde bulunmuş, çok iyi (?) bir Homo habilis örnegi olan ve yaklaşik 2 milyon yaşinda oldugu saptanan kafatasi 1470'in(Müzeye giriş numarasi) beyin şeklini inceledi. Beyin kutusunun iç yüzeyinde Broca alaninin izini saptamaktan öte, beynin sol-sag şekillenmesinde de hafif bir asimetri buldu. Bu, Homo habilis’in modern şempanzelerin soluma- haykirma-homurtudan çok daha fazla iletişim aracina sahip oldugunu gösteriyordu. Holloway, Human Neurobiology’de yayinlanan bir bildiride, dilin ne zaman ve nasil ortaya çiktigini kanitlamanin olanaksizligina karşin, dilin ortaya çikişşinin “paleontolojik geçmişin derinliklerine “ uzanmasinin (s: 138) mümkün oldugunu belirtti. Holloway, bu evrim çizgisinin Australopithecus’la başlamiş olabilecegini söylüyordu;ama ben onunla ayni fikirde degilim. Bu kitapta şu ana dek yer verilen tüm tartişmalar, Homo cinsinin ortaya çikişiyla birlikte, insangil uyarlamasinda önemli bir degişim yaşandigina işaret ediyor.. Dolaysiyla ben, ancak Homo habilis ’in evrilmesiyle bir tür konuşma dilinin oluşmaya başladigini düşünüyorum. Bickerton gibi ben de bunun bir tür öndil, içedrigi ve yapisi basit, ama insansimaymunlarin ve Australopithecus ’ larin ötesine geçmiş bir iletişim araci oldugunu saniyorum. Nicholas Toth’un, 2. Bölümde sözü edilen, olağanüstü özenli ve yenilikçe alet yapma deheyleri, beyin asitmetrisinin erken inasnlarda da görüldüğü fikirini destekliyor.Toth’un taş alet yapımı çalışmaları,Oldovan kültürü uygulamacılarının genellikle sağ eli olduklarını ve dolaysıyla, sol beyinlerinin biraz daha büyük olacağını gösterdi. Toth’un bu konudaki gözlemleri şöyleydi: “Alet yapma davranışlarının da gösterdiği gibi, erken alet yapımcılarında beyin kanallaşması oluşmuştu. Bu, olasılıkla dil yetisinin de ortaya çıkmaya başladığını gösteren bir işarettir.” Fosil beyinlerinden elde edilen kanıtlar beri, dilin Homo cinsinin ilk ortaya çıkışıyla birlikte gelişmeye başladığına ikna etti. En azından, bu kanıtlarda, dilin erken dönemlerde ortaya çıktığı savına karşıt bir şey göremiyoruz. Ama ya ses organları: Gırtlak, yutak, dil ve dukalar? Bunlar da ikinci önemli anatomik bilgi kaynağını oluşturuyor. İnsanlar, gırtlağın boğazın alt bölümünde yer alması ve dolaysıyla, yutak adı verilen geniş bin se odacığı yaratması sayesinde, pek çok ses çıkarabilirler. New York’taki Mount Sınai Hastanesi tıp Fakültesinden Jeffrey Laitman, Brown Ünversitesinden Philip Lieberman ve Yale’den Edmund Crelin’in yenilikçi çalışmaları,, belirgin, ayrıntılı bir konuşma yaratılmasında geniş bir yutağın anahtar rol oynadığını gösteriyor. Bu araştırmacılar canlı yaratıkların ve insan fosillerinin ses yolu (s: 139) anatomileri üzerinde kapsamlı bir araştırma gerçekleştirdiler ve ikisinin birbirinden çok farklı olduğunu gördüler. İnsan dışında tüm memelilerde, gırtlak boğazın üst kısmında yer alı ve bu da, hayvanın aynı anda hem soluyup hem içebilmesini sağlar.Ama yutak boşluğunun küçüklüğü, yaratılabilecek ses alanını kısıtlar. dolaysıyla, memelilerin çoğunda, gırtlakta yaratılan seslerin değiştirilmesi ağız boşluğunun ve dudukların şekline bağlıdır. Gırtlağın boğazın alt kısmında yer alması insanların daha çok ses çıkarabilmelerin sağlar; ama ayını anda hem soluyup hem de içmemizi engeller. Böyle bir şey yaptığımızda boulabiliriz. İnsan bebekleri, memeliler gibi, boğazın üst kısımnada yer alan bir gırtlakla doğarlar ve dolaysıyla, aynı anda hem (s: 140) soluyup hem içibilirler; zaten, süt emerken ikisini de yapabilmeleri gerekir. Yaklaşık on sekizinci aydan itibaren gırtlak boğazın alt kısımlarına kaymaya başlar ve yetişkin konumuna, çocuk yaklaşık on dört yaşındayken ulaşır.Araştırmacılar,insanın erken dönem atalarının boğazlarında gırtlağın konumunu saptayabilmeleri durumunda,türün seslendirme ve dil yetisi konusunda bazı sonuçlara ulaşabilecemklerini fark ettiler.Ses organlarının fosilleşmeyen yumuşak dokulardan-kıkırdak, kas ve et- oluşması nedeniyle,bu oldukça güç bir işti.Yine de eski kafalarda,kafatasının dibinde, yani basikranyumda yer alan çok önemli bir ipucu görülüyor. Temel memeli modelinde kafatasının alt kısmı düzdür. İnsanlardaysa,belirgin şekilde kavisli. Dolaysıyla, fosil insan türlerinde basikranyum şekli,ses çıkarabilme yeteneğinin düzeyini gösterir. İnsan fosillerini inceleyen Laitman, Australopithecus’taki basikranyumun düz olduğunu gördü. Diğer pek çom biyolojik özellikte olduğu gibi,bu açıdan da insansımaymun gibiydiler ve insansımaymunlar gibi,onların da sesli iletişimi kısıtlı olmalıydı.Australopitecus’lar,insan konuşma modeline özgü evrensel ünlü seslerinin bazılarını çıkaramayacaklardı. Laitman,şu sonuca vardı: “Fosil kalıntılarında tam anlamıyla eğrilmiş bir basikranyum ilk olarak,yaklaşık 300 000 ile 400 000 yıl önce,arkakik Homo sapiens adını verdiğimiz insanlarda görülmektedir.” Yani,anatomik açıdan modern insanların evrilmesinden önce ortaya çıkan arkaik sapiens türlerinin tam anlamıyla modern bir dilleri var mıydı? Bu, pek olası görünmüyor. Basikranyum şeklindeki degişim,biline en eski Homo erectus örnegi olan,kuzey kenya’da bulunan ve yaklaşik 2 milyon yil öncesinden kalma kafatasinin incelemeliren göre bu Homo erectus bireyi,bazi ünlü sesleri çikartma yetenegine sahipti. Laitman, erken homo erectus’ta girtlak konumunun,alti yaşindaki modern bir çocugun girtlak konumuna eşdeger olacagini hesapliyor. Ne yazik ki, şu ana dek eksiksiz bir habilis beyin kutusu bulunamamasi nedeniyle (s:141), homo habilis hakkinda hiçbir şey söylenemiyor. Ben, en erken Homo’ya ait eksiksiz bir beyin kutusu buldugumuzda,tabanda egrilme başlangici görecegimizi tahimin ediyorum.Ilkel bir konuşma dili yetisi, homo’hnun ortaya çikişiyla birlikte başlamiş olmali. Bu evrim dizisi içinde açık bir paradoks görüyoruz. Basikranyumlarına bakılırsa,Neanderthallerin sözel becerileri,kendilerinden yüz binlerce yıl önce yaşamış olan diğer arkakik sapiens’lere göre daha geriydi. Neanderthallerde basikranyum eğrilmesi, Homo erectus’tan bile daha az düzeydeydi. Neanderthaller gerileyerek,atalarına göre konuşma yeteneklerini kaybetmişer miydi?(Gerçekten de kimi antropologlar,Neanderthallerin soylarının tükenmesiyle,dil yeteneklerinin alt düzeyde olması arasında bağlantı kurulabeleceğini söyylüyorlar). Bu tür evrimsel bir gerileme pek olası görülmüyor;bu tipte başka hiçbir örnek göremiyoruz.Yanıtı,Neanderthal yüz ve beyin kutusu anatomisinde bulmamız daha olası. Soğuk iklime bir uyarlanma olarak,Neanderthalin yüzünün orta kısmı aşırı derecede çıkıntılıdır. Bu yapı, burun geçişlerinin genişlemesini ve dolaysıyla,soğuk havanın ıbsıtılmasını ve dıyşşarı verilen soluktaki nemin yoğunlaşmasını sağlar. Bu yapı basikranyum şeklini,türün dil yetisini önemli oranda azaltmadan etkilemiş olabilir.Antropologlar bu noktayı hala tartışıyor. Kısaca anatomik kanıtlar, dilin erken dönemlerde ortaya çıktığını ve ardından, dil yeteneklerinin aşamalı olarak geliştiğini düşündürüyor.Ama alet teknolojisi ve sanatsal ifade konuisundaki arkeolojik kalıntılardan,genellikle farklı bir öykü çıkıyor. Daha önce belirttiğim gibi dil fosilleşmese bile,insan elinin ürünleri ilkesel olarak,dil hakkında bazı içgödrüler sunabilir. Bir önceki bölümdeki gibi,sanatsal ifadeden söz ederken,modern insan zihninin işleyişinin bilincindeyiz; bu da, modern bir dil düzeyine işaret ediyor. Taş aletler de alet yapımcılarının diyl yetileri hakkında bir anlayış sağlayabilir mi? 1976'da New york Bilimler akademisi’nde dilin kökeni ve doğası hakkında bir bildiri sunması istenen Glynn Isaac’ın (s:142) yanıtlaması gereken de buydu. Isaac, yaklaşık 2 milyon yıl önceki başlangıcından 35.000 yıl önceki Üst Paleolitik devrimine dek süren taş alet kültürlerinin karmaşıklığını gözden geçirdi. bu insanların aletlerle yaptıkları işlerden çok,aletlere verdikleri düzenle ilgileniyordu. Düzenleme insani bir saplantıdır;bu, en ince ayrıntılarıyla gelişmiş bir konuşma dili gerektiren bir davranış biçimidir. Dil olmasa, insanların koyduğu keyfi düzen de olamazdı. Arkeolojik kalıntılar,düzen vermenin insanın tarihöncesinde çok yavaş- adeta buzul hızıyla- geliştiğini gösteriyor. 2.Bölümde, 2.5 milyon ile yaklaşık 1.4 milyon yıl öncesi arasındaki Oldovan aletlerinin fırstaçı bir doğaya sahip olduklarını görmüştük. Alet yapımcılarının aletin şekline önem vermedikleri ve daha çok, keskin yongalar üretmeyi amaçladıkları görülüyor. kazıcılar, kesiciler ve diskler gibi “çekirdek “aletler bu sürecin yan ürünleriydi. Oldovan kültürünü izleyen ve yaklaşık 250.000 yıl öncesirne dek süren Acheuleen kültürü aletlerinde de ancak asgari düzeyde bir şekil görülüyor. Damla şeklindeki el baltası büyük olasılıkla,bir tür zihinsel kalıba göre üretilmişti ama gruptaki diğer aletlerin çoğu pek çok açıdan Oldovankültürüne benziyordu;dahası, Acheuleen alet kutusunda ancak bir düzine alet biçimi görülüyordu. Yaklaşık 250,000 yıl öncesinden itibaren,aralarında Neanderthallerin de bulunduğu arkaik sapiens bireyleri önceden hazırlanmış yongalardan alekler yapmaya başladılar. Mousterien’i de içeren bu gruplarda belki altmış alet tipi saptanabilmişti.Ama tipler 200.000 yılı aşkın bir süre değişmedi;tam bir insan zihninin varlığını yadsır gibi görünen bir teknolojik duruğalık dönemiydi bu. Yenilikçilik ve keyfi düzen ancak 35.000 yıl önce,Üst Palelitik kültürlerin sahneye çıkmasıyla birlikte yaygınlaştı. Yeni ve daha incelikli alet türlerinin yapılmasından öte,Üst Paleolitik döneme özgü alet grupları yüzbinlerce yıl değil,binlerce yıllak bir zaman ölçeği içinde değişmişti. Isaac, bu tenolojik çeşitlilik ve değişim modelinin,bir tür konuşma dilinin aşamalı (s:143) olarak ortaya çıkmasına işaret ettiğini düşünüyor ve Üst Paleolitik Devrimi’nin bu evrim çizgisinde önemli bir dönüm noktası oluşturduğunu savunuyordu. Çoğu arkeolog bu yorumu kabul etmektedir;ancak erken alet yapımcılarının konuşma dili düzeyleri konusunda farklı fikirler vardır; tabii,gerçekten bir dilleri varsa. Colorado Üniversitesi’nden Thomas Wynn, Nicholası Toth’un tersine,Oldovan kültürünün genel özellikleriyle insan değil, insansı maymun benzeri olduğuna inanıyor.man dergsinide 1989'da yaymlanan bir makalede, “Bu tabloda dil gibi unsurları varsaymamız gerekmez” diyor. Bu basit aletlerin yapımının çok az bilişsel yeti gerektirdiğini ve dolaysıyla, hiçbir şekilde insana özgü olmadığını savunuyor. Yine de Acheuleen el baltalarının yapımında “insana özgü bir şeyler” olduğunu kabulleniyor: “Bunun gibi insane serleri,yapımcının ürününün nihai şekline önem verdiğini ve onun bu amaçlılığını,homo erectus’un zihnine açılan küçük bir pencere olarak kullanabileceğimizi gösteriyor.”Wynn,homo erectus’un bilişsel yetisini, Acheuleen aletlerinin yapımının gerektirdiği zihinsel kapasiteyi temel alarak,yedi yaşındaki bir modern insana denk görüyor. Yedi yaşındaki çocuklar,gönderme (referans) ve gramer gibi,kayda değer dil becerilerine sahiptirler ve işaretlere ya da hareketlere gerek duymadan konuşma noktasına yakındırlar. bu bağlam içinde, Jeffrey Laitman’ın,basikranyum şeklini temel alarak, homo erectus’un dil yetisini ayltı yanıdaki modern bir inasının dil yetisine eş gördüğünü hatırlamak ilgi çekici olacaktır... Arkeolojik kalıntıların yalnızca teknoloji unsurunu klavuz alırsak,dilin erken dönemlerde ortaya çıktığını,insanın tarihöncesinin büyük bölümü boyunca yavaş yavaş ilerlediğini ve görece yakın zamanlarda büyük bir gelişme geçirdiğini düşünebiliriz. Bu, anatomik kanıtlardan türeetilen hipotezden ödün verilmesi anlamına geliyor. ama arkeolojik kalıntılar böyle bir ödüne yer bırakmıyor. kayalık korunaklara ya da mağaralara (s:144) yapılmış resim ve oymalar, kalıntılarda 35.000 yıl öncesinden itibaren,birderbire görülüyor. Aşıboyası sopa ya da kemik nesnelerin üzerine kazınmış eğriler gibi, daha önceki sanat eserlerine dair kanıtlar,en iyi olasılıkla ender ve en kötü olasılıkla da kuşkuludur. Sanatsal ifadenin-sözgelimi Avusturalyalı arkeolog Iain Davidson’ ın ısrarla savunrduğu gibi- konuşma diline ilişkin tek güvenilir gösterge olarak alınması durumunda dil,ancak yakın zamanlarda tamamen modern hale gelmiş,bunun da ötesinde, başlangıcı yakın zamanlarda olmuştur. New England Üniversitesi’nden çalışma arkadaşı William Noble’la birlikte yazdıkları yakın tarihli bir bildiride şöyle diyorlar:"tarihöncesinde nsnelere benzeyen imgelerin yapılması ancak,ortak anlamlar sistemlerine sahip topluluklarda ortaya çıkmış olabilirdi.” “Ortak anlamlar sistemleri” elbette, dil sayesinde yaratılabilirdi.Davidson ve noble, sanatı dilin olanaklı kıldığını değil, sanatsal ifadenin,göndermeli dilin gelişmesini sağlayan bir ortam olduğunu savunuyorlar. Sanat dilden önce gelmeli ya da en azından,dille koşut olarak ortaya çıkmalyıydı. Dolaysıyla, arkeolojik kalıntılarda sanatın ilk ortaya çıkışı,göndermeli konuşma dilinin de ilk ortaya çıkışına işaret eder İnsan dilindeki evrimin yapısı ve zamanlamasıyla ilgili pek çok hipotez var; bu da kanıtların ya da en azından kanıtların bir ısmınını yanlış yorumlandığını gösteriyor. Bu yanlış yorumlamaların getirdiği karmaşıklık ne olursa olsun,dilin kökeninin karmaşıklığı hakkında yeni bir anlayış gelişiyor. Wenner-Gren Antropolojik Araştırmalar Vakfı’nın düzenlediği ve Mart 1990'da gerçekleştirilen önemli bir konferansın,illeri yıllardaki tartışmaların akışını belirlediği görülecektir. “İnsan Evriminde Aletler, Dil ve Bilişim” başlıklı konferansta,insan tarihöncesinin bu önemli konuları arasında bağlantı kuruldu. konferansın düzenleyicilerinden Kathleen Gibson bu konumu şöyle tanımlıyor: “İnsan sosyal zekasının,alet kullanımının ve dilin, beyin boyutunda nicel gelişmeyle ve bununla ilgili bilgi işleme yetisiyle bağlantılı olması nedeniyle,içlerinden hiçbiri tek başına Minerva’nın Zeus’un başından doğması gibi,eksiksiz halde ve birdenbire ortaya çıkmış olamaz. Beyin boyşutu gibi bu entellektüel yetilerin her biri de kademeli olarak gelişmiş olmalı. Dahası, bu yetilerin birbirlerine bağımlı olmaları nedeniyle,içlerinedn hiçbiri modern karmaşıkylık düzeyine tek başına ulaşmış olamaz.” Bu karşıkıl bağımlılıkları çözümlemek zorlu bir savaşım olacaktır. Daha önce de belirtttiğim gibi burada, tarihöncesinin yeniden oluşturulmasından çok daha gfazlası; kendimize ve doğadaki yerimize dair bakış açımız da söz konusu. İnsanları özel görmek isteyenler,dilde yakın tarihli ve ani bir başlangıca işaret eden dellileri benimseyeceklerdir. İnsanın doğanın geri kalan kısmıyla bağlantısını reddetmeyenlerse, bu temel insan yetisinin erken dönemlerde ve aşamalı olarak gelişmesi fikrinden rahatsızlık duymayacaklardır. Doğanın bir garipliği sonucu Homo habilis ve Homo erectus topluluları hala var olsaydı, herhalde, çeşitli düzeylerde göndermeli dil kullandıklarını görürdük. Bu durumda, bizimle doğanın geri kalan kısmı arasındaki uçurum bizzat kendi atalarımız tarafından kapatılmış olurdu. (Richard Leakey, İnsanın Kökeni, Varlık/Bilim Yay, s:129-147 ,7. Bölümün sonu) İnsanın evrimine yön veren ayıklama baskıları sorununu bu terimler içinde ele almak gerekir. Söz konusu olanan kendimiz oluşu ve varlığımızın köklerinin evrimin içinde daha iyi görünce onu bugünkü doğası iuçinde daha iyi anlama olanağı bulunuşu bir yana bırakılsa bile, bu yine ayırksal ilginçlikte bir sorundur. Çünkü yansız bir gözlem, örneğin bir Mars’lı, kuşkusuz, evrende biricik bir olay ve insanın özgül edimi olan simgesel dilin gelişmesinin, yeni bir alanının, kültür, düşünce ve bilgi alanının yaratıcısı olan başka bir evrime yol açtığını görebilir. Çağdaş dilciler, simgesel dilin, hayvanların kullandığı türlü iletişim yollarına (işitsel, dokunsal, görsel ya da başka) indirgenemeyeceği olgusu üzerinde direniyorlar. Kuşkusuz doğru bir tutum. Fakat bundan, evrimin mutlak bir kesinlik gösterdiği, insan dilinin daha başlangıçtan beri , örneğin büyük maymunların kullandıkları bir çağırma ve haber verme türleri sistemiyle hiçbir ilişiksi olmadığı sonucuna varmak, bana, güç atılır bir adım ve ne olursa olsun, yararsız bir varsayım gibi görünüyor. Hayvanların beyni, kuşkusuz, yalnızca bilgileri kaydetmekle kalmayıp bunları birleştirmeye, dönüştürmeye ve bu işlemlerin sonucunu kişisel bir işlem olarak yeniden kurmaya elverişlidir: Fakat bu- ki konunun özü de buradadır- özgün ve kişisel bir çağrışım ya da dönüştürmeyi başka bir bireye iletmeye elverişli biçime sokulmamıştır. Oysa tam tersine bir bireyde gerçekleşen yaratıcı birleştirmelerin ve yeni çağrışımların, başkalarına aktarıldıklarında o bireyle ölüp gitmediği gün doğmuş sayılan insan dilinin sağladığı olanak budur. Primitif dil diye bir şey bilinmiyor: Çagdaş, biricik türümüzün bütün irklarinda simgesel aygit hemen hemen ayni karmaşikliga ve iletişim gücüne ulaşmiştir. Chomsky’ye göre ise, bütün insan dillerini temel yapisinin, yani “biçim”inin, ayni olmasi gerekir.Dilin hem temsil edip, hem olanak sagladigi olaganüstü edimler, Homo sapiens ’ de merkezi sinir sistemindeki önemli gelişmeyle açikça birlikte gitmiştir ve bu gelişme onun en ayirt edici anatomik özelligini oluşturur. Bugün denebilir ki, insanın bilinen en uzak atalarından başlayan evrimi, herşeyden önce kafatasının, dolyasıyla beyninin, ileri doğru gelişmesinde kendini gösterir. Bunun için, iki milyon yıldan daha uzun süren, yönlendirilmiş, sürekli ve desteklenmiş birr ayıklama baskısı gerekti. Ayıklama baskısı hem çok güçlü olmalı, çünkü bu süre göreli olarak kısadır, hem de özgül olmalı, çünkü başka hiçbir soyda bunun benzeri gözlemlenmemiştir: Çağımızdaki insanımsı maymunların kafatası sığası birkaç milyon yıl öncekilerden daha büyük değildir. İnsanın ayrıcalıklı merkezi sinir sisitmenini evrimiyle, onu özniteleyen biricik edimin evrimi arasında sıkı bir birliktelik olduğunu düşünmemek olanaksız. Öyle ki bu durumda dil, bu evrimin yalnızca bir ürünü değil, ayrıca başlangıç koşullarından da biri oluyor.(Raslantı ve Zorunluluk, s: 118-119) Bana göre doğruya en yakın varsayım, en ilkel simgesi iletişimin bizim soyumuzda çok erken ortaya çıktığı ve yeni bir ayıklama baskısı yaratarak türün geleceğini belirleyen başlangıç “ seçim”lerinden birini oluşturduğudur; bu ayıklama, dilsel edimin kendisinin ve dolaysıyla onu kullanan organın, yani beynin, gelişmesini kolaylaştırmış olmalı. Bu varsayımı destekleyen güçlü kanıtlar bulunduğunu sanıyorum. Bugünkü bilinen en eski gerçek insanımsılarda (Australopitekuslar ya da Leroi-Gourhan’ın haklı deyimiyle “Australantroplar”), İnsanı, en yakınları olan Pongide’lerden (yani insanımsı maymunlardan) ayır eden öznitelikleri bulunuyordu ve onların tanımı da buna dayanır. Australantroplar ayakta dururlardı ve bu, yalnızca ayağın özelleşmesiyle değil; iskeletteki ve başta belkemiği olmak üzere kas yapısındaki ve kafanın belkemiğine göre konumundaki değişikliklerle birlikte gider. İnsanın evriminde, Gibbon dışındaki bütün insanımsıların, dört ayakla yürümenin kısıtlamalırnadan kurtulmuş olmalarının önemi üzerinde de çok duruldu. Kuşkusuz bu çok eski (Australantroplardan daha eski) buluş çok büyük bir önem taşıyordu: Atalarımızın, yürürken ya da koşarken de ellerini kullanabilmelerini sağlayan yalnızca buydu. Buna karşi, bu ilkel insanimsilarin kafatasi sigasi bir şempanzeninkinden biraz büyük ve bir gorilinkinden biraz küçüktü. Beynin agirligi edimleriyle oranli degildir, ancak bu agirligin edimleri sinirladigi da kuşkusuzdur ve Homo sapiens yalnizca kafatasinin gelişmesiyle ortaya çikabilirdi. Ne olursa olsun, Zinjantrop, beyninin bir gorilinkinden daha ağır olmamasına karşın, Pongide’lerin bilmediği edimlere yetenekliydi: Gerçekten, Zinjantrop alet yapabiliyordu; gerçi bu öylesine ilkeldi ki; bu “aletler” ancak çok önemsiz biçimlerin yinelenmesi ve belli taşıl iskeletleri çevresinde brikmiş olmaları nedeniyle yapıntı olarak kabul ediliyorlar. Büyük maymunlar, yeri geldikçe, taştan ya da ağaç dallarından doğal “alet” kullanırlar, fakat tanınabilir bir norma göre biçimlendirilmiş yapıntılara benzeyen şeyler üretmezler. Böylece Zinjantropun çok ilkel bir Homo faber olarak görülmesi gerekiyor. Oysa dilin gelişmesiyle, amaçli ve disiplinli bir etkinligin belirtisi olan bir ustaligin gelgşmesi arasinda çok siki bir karşiliklilik bulunmasi büyük bir olasilik gibi görünüyor. Demek Australantroplarda, yalin ustaliklari ölçüsünde bir simgesel iletişim aygiti bulundugunu düşünmek yerinde olur. Öte yandan eger Dart’in düşündügü gibi, Austalantroplar, özellikle de gergedan, hipopotam ve panter gibi güçlü ve tehlikeli hayvanlari da başariyla avlayabilmişlerse, bunun, bir avcilar takimi arasinda önceden tasarlanmiş bir edim olmasi gerekir. Bu önceden tasarlama bir dilin kullanilmasini gerektirir. Australantropların beyinlerinin oylumundaki gelişmenin azlığı bu varsayıma karşı çıkar gibidir. Fakat genç bir şempanze üzerinde son yapılan deneylerin gösterdiğine göre, maymunlar konuşma dilini öğrenme yeteneğine sahip olmamakla birlikte sağır-dilsizlerin dilinden kimi öğeleri kavrayıp kullanabilmektedirler. Bu durumda artık konuşmalı simgeleme gücünün kazanılmasının, bu aşamada bugünkü şempanzeden daha anlayşışlı olmayan bir hayvandaki çok karmaşık olması gerekemyen nöromotris değişmelerden doğduğunu kabul etmek yerinde olur. Fakat açıktır ki bir kez bu adım atıldıktan sonra, ne denli ilkel olursa olsun bir dilin kullanılması, düşüncenin varkalma değerini arttırmaktan, böylece beynin gelişmesine yardımcı olarak, konuşmadan yoksun hiçbir türün erişemeyeceği, güçlü ve yönlü bir ayıklama baskısı yaratmaktan geri kalmaz. Bir simgesel iletişim sistemi ortaya çıktığı anda, bunu kullanmakta en yetenekli olan bireyler, daha doğrusu topluluklar, başka topluluklar karşısında, aynı zeka düzeyinin, dilden yoksun bir türün bireylerine sağlayabileceğiyle ölçüştürülemeyecek kadar üstünlük kazanırlar. Yine görülüyor ki, bir dilin kullanımından doğan ayıklama baskısı, sinir sisteminin, özellikle bu ayrıcalıklı, özgül ve geniş olanaklarla dolu edimin verimliliğine en uygun yönde gelişmesine yardım edecektir. Bu varsayım, günümüzdeki kimi verilerle de desteklenmiş olmasaydı, çekici ve akla uygun olmaktan öte gidemezdi. Çocuğun dil kazanması üzerindeki araştırmaların karşı çıkılmaz biçimde gösterdiğine göre bu sürecin bize mucize gibi görünmesi onun doğası gereği, herhangi bir biçimsel kuramlar sisteminin düzenli öğrenimindenf farklı oluşundandır.Çocuk hiçbird kural öğrenmez ve büyüklerin konuşmasına öykünmeye çalışmaz. Denebilir ki gelişmenin her aşamasında kendine uygun olanı alır. İlk aşamada (18 aylığa doğru) on kelime kadar bir dağarcığı olur ki, bunları her zaman, hep ayrı ayrı, öykünmeyle bile birbiriyle birleştirmeden kullanır. Daha sonra kelimeleri ikişer ikişer, üçer üçer vb., yine büyüklerin konuşmasınının yalın bir yinelemesi ya da öykünmesi olmayan bir sözdizimine göre birleştirecektir. Bu süreç, öyle görünüyor ki, evrenseldir ve kronolojisi de bütün dillerde aynıdır. İlk yıldan sonraki iki ya da üç yıl içinde, çocuğun dille oynadığı bu oyunda kazanmış oldğu yetkinlik, yetişkin bir gözlemci için inanılır gibi değildir. İşte bu nedenle burada, dilsel edimlerin temelindeki sinirsel yapıların içinde gelliştiği sıralı- oluşsal bir embriyolojik sürecin yansısını görmek zorunda oluyor. Bu varsayım, sarsıntılı kaynaklı konuşma yitimiyşle ilgili gözlemlerle desteklenmiştir. Bu konuşma yitimleri çocuğun gençliği ölçüsünde daha çabuk ve daha tam olarak geriler. Buna karşı bu bozukluklar erinliğe yakın ya da daha sonra ortaya çıktıklarında tersinmezz olurlar. Bunların dışında bütün bir gözlemler birikiminin doğruladığına göre, dilin kendiliğinden kazanılışının kritik bir yaşı vardır. Herkes bilir, yetişkin yaşta ikinci bir dil öğrenmek, sistemli ve sürekli bir iradeli çabayı gerektirir. Bu yoldan öğrenilen bir dilin düzeyi, hemen her zaman, kendiliğinden öğrenilen ana dil düzeyinin altında kalır. Dilin ilk edinilişinin sirali-oluşsal bir gelişme sürecine bagli oldugu görüşü, anatommik verilerle de dogrulanmiştir.Gerçekten, beynin doguştan sonra süren gelişmesinin erinlikle bittigi bilinir. Bu gelişme temelde, beyin kabugu sinir hücrelerinin kendi aralarindaki baglantilarin önemli ölçüde zenginleşmesinden oluşur. Ilk iki yilda çok hizli olan bu süreç, sonra yavaşlar: Erinlikten sonra (göründügü kadariyla) sürmez; demek ki ilksel edinimin olanakli bulundugu “kritik dönemi” kaplar. (Raslantı ve Zorunluluk, s:121) Burada, çocukta dil kazanımının böylesine mucizevi biçimde kendiliğinden görünüşü, onun, işlevlerinden bir dile hazırlamak olan bir sıralı-oluşsal gelişmenin bütünleyici bir bölümü oluşundandır, düşüncesine varabilmek için bir küçük adım kaloyor ki, ben kendi payıma bu adımı atmakta duraksamam. Biraz daha kesin belirtelim: Bilişsel işlevin gelişmesi de, kuşkusuz, beyin kabuğunun bu doğum sonrası büyümesine bağlıdır. Dilin bilişsel işlevle birliğini sağlayan, onun bu sıralı-oluş sürecinde kazanılmış olmasıdır; bu öylesine bir birlikteliktir ki, konuşmayla onun açıkladığı bilginin, içebakış yoluyla birbirinden ayrılmasını çok zorlaştırır. İkinci evrimin, yani kültürün ürünü olan insan dillerinin büyük çeşitliliğine bakarak, genellikle dilin bir “üstyapı”dan başka bir şey olamayacağı kabul edilir. Oysa Homo sapiens ’ deki bilişsel işlevlerin genişliği ve inceliği, açıklamasını ancak dilde ve dil yoluyla bulabilir. Bu aygıt olmadan o işlevler, büyük bölümüyle, kullanılamaz olur, kötürümleşir. Bu anlamda dil yeteneği artık üstyapı olarak görülemez. Kabul etmeli ki çağdaş insanda, bilişsel işlevler ile bunların doğurduğu ve aracılıklarıyla kenndini açıkladığı simgesel dil arasında, ancak uzun bir ortak evrimin ürünü olabilecek sıkı bir ortakyaşarlık (sybiose) vardır. Bilindiği gibi, Chomsky ve okuluna göre, derinliğine bir dilsel çözümleme, insan dillerinin büyük çeşitliliği içinde bütün dillerde ortak olan bir “biçim” bulunduğunu gösteriyor. Chomsky’ye göre, demek bu biçim, türün özniteliği ve doğuştan olarak kabul edilmelidir. Bu görüş, onda Descartesçı metafiziğe bir dönüş gören birçik filozof ya da antropoloğu şaşırttı. Bunun gerektirdiği biyolojik içeriği kabul etmek koşuluyla, bu görüş beni hiç şaşırtmıyor.Tersine çok daha önce, en kaba biçimiyle kazanılmış birdilsel yeteneğin insanın beyin zarı yapısındaki gelişmeyi etkilemekten geri kalmayacağını kabul etmek koşuluyla, bu bana, bu bana çok doğal görünüyor. Bu da demektir ki, konuşulan dil, insan soyunda ortaya çıktıktan sonra, yalnızca kültürün gelişmesini sağlamakla kalmadı, insanın fiziksel evrimine de belirgin biçimde yardım etti. Eğer gerçekten böyle olduysa, beynin sıralı-oluşsal gelişmesi boyunca ortaya çıkan dilsel yetenek, bugün “insan doğası”nın bir bölümüdür ve kendisi de, genom içinde, kalıtsal kuramın kökten değişik diliyle tanımlanmıştır. Mucize mi? Son çözümlede bir rastlantı ürünü söz konusu olduğuna göre öyle. Fakat Zinjantrop ya da arkadaşlarından biri, bir kategoriyi temsil etmek üzere bir konuşma simgesini ilk kullandığında, bir gün Darwinci evrim kuramını kavrama yeteneğinde bir beynin ortaya çııkma olasılığını çok büyük ölçüde artırmış oldu. (J. Monod, Raslantı ve Zorunluluk, s: 116-122) Sınırlar “ Evrimin belki üç milyar yıldan beri geçtiği yolun büyüklüğü, yarattığı yapıların görkemli zenginliği, bakteri’den İnsan’a, canlı varlıkların teleonomik edimlerinin mucizevi etkinliği düşünüldüğünde bütün bunların, gelişigüzel sayılar arasından kazanılan, kör bir ayıklamanın gelişigüzel belirlediği bir piyango ürünü olduğundan şüpheye düşülebilir. Birikmiş çagdaş kanitlarin ayrintili bir incelemesi, bunun olgularla (özellikle eşlenmenin, degişinimin ve aktarimin moleküler mekanizmalariyla) bagdaşan tek görüş oldugunu bildirse de, bir bütün olarak evrimin, dolaysiz, bireşimsel (synthetique) ve sezgisel bir anlatimini vermez görünüyor. Mucize “açiklanmiş” da olsa bizim gözümüzde hala mucizeligini koruyor. Mauriac’in deyişiyle : “Biz zavalli Hiristiyanlar için, bu profesörün dedikleri, bizim inandiklarimizdan daha inanilmaz görünüyor.” Bu da tıpkı modern fizçikteki kimi soyutlamaların doyurucu bir zihinsel imgenin kurulmaması gibi doğrudur. Fakat yine de biliyoruz ki, bu tür güçlükler, deneyin ve mantığın güvencelerini taşıyan bir kurama karşı kanıt olarak kullanılamazlar.Gerek mikroskopik gerek kozmolojik fizikte, sezgisel anlaşmazlığın nedenini görebiliyoruz: Karşılaştığımız olayların ölçüsü, dolyasız deneyimizin kategorilerini aşıyor. Bu sayrılğın yerine, o da sağaltmadan, yalnızca soyutlama geçebilir. Biyoloji için zorluk başka bir düzeydedir. Herşeyin temelinde bulunan ilksel etkileşimleri kavramak, mekanik öznitelikleri nedeniyle, göreli olarak kolaydır. Her tür toptan sezgisel tasarıma karşı çıkan, canlı sistemlerin fenomenolojik karmaşıklığıdır. Fizikte olduğu gibi biyolojide de, bu öznel güçlükler içinde; kuramı çürüten bir kanıt bulunmaz. Bugün artık denebilir ki, evrimin ilksel mekanizmaları, ilke olarak anlaşılmış olmakla kalmıyor, kesinlikle belirlenmiş de oluyor. Bulanan çözümü, türlerin kalıcılığını sağlayan mekanizmalarla, yani DNA’nın eşlenici değişmezliği ve organizmaların teleonomik tutarlılığı ile ilgili olduğu ölçüde doyurucudur. Yine de biyolojide evrim, daha uzun süre, zenginleşip belirlenmesini sürdürecek olan esas kavramdir. Bununla birlikte, temelde sorun çözülmüştür ve evrim artik bilginin sinirlari üzerinde bulunmamaktadir. Bu sınırları, ben kendi payıma, evrimin iki ucunda görüyorum: Bir yandan ilk canlı sistemlerin kaynağı, öte yandan da ortaya çıkmış olan sistemler arasında en yoğun biçimde teleonomeik olanın, yani insanın sinir sisteminin, işleyişi. Bu bölümde, bilinmeyenin bu iki sınırını belirlemeye çalışacağım. Cüanlı varlıkların özsel nitelikleinin temelindeki evrensel mekanizmaların açığa çıkarılmasının, kaynaklar sorununun çözzümünü de aydınlattığı düşünülebilir. Gerçekte bu buluşlar, sorunu hemen tümüyle yenileyerek, çok daha belirli terimler içinde ortaya koymuşlar ve onun eskiden göründüğünden de daha zor olduğunu göstermişlerdir. İlk organizmaların ortaya çıkışına götüren süreçte, önsel (a priori) olarak, üç aşama tanımlanabilir: a. Yeryüzünde canlı varlıkların temeli kimyasal oluşturucularının yani nükleotid ve aminosatlerin oluşmasi b. Bu gereçlerden başlayarak eşlenme yetenegi bulunan ilk makromoleküllerin oluşmasi c. Bu “eşlenici yapilar” çevresinde, sonunda ilk hücreye ulaşmak üzere bir teleonomik aygit yapan evrim. Bu aşamalardan her birinin yorumunun ortaya koydugu sorunlar degişiktir. Çok kere “önbiyotik aşama” denen birinci aşamaya, yalniz kuram degil, deney de yeterince ulaşabiliyor.Önbiyotik evrimin gerçekte izledigi yollar üzerinde belirsizlikler kalmiş ve daha da kalacak olmakla birlikte, bütünün görünüşü yeterli açikliktadir. Dört milyar yil önce atmosferin ve yer kabugunun koşullari kömürün, metan gibi kimi basit bileşiklerinin birikimine elverişliydi. Su ve amonyak da vardi. Oysa bu basit bileşikler, katlizörlerle biraraya geldiginde, aralarinda aminoasitlerin ve nükleotid öncülerinin (azotlu bazlar, şekerler) bulundugu çok sayida daha karmaşik cisimler kolayca elde edilebiliyor. Burada dikkati çeken olgu, bir araya gelmeleri kolay anlaşilan belli koşullar altinda, bu bireşimlerin, günümüz hücresinin oluşturuculariyla özdeş olan ya da benzeşen cisimler bakimindan veriminin çok yüksek oluşuduru. Demek ki, yeryüzünde belli bir anda, kimi su yatakları içinde, biyolojik makromoleküllerin iki öbeği olan malik asitlerle proteinlerin temel oluşturucularının, yüksek yoğunlukta çözeltiler olarak bulunmasının olabilirliği kanıtlanmış sayılabilir. Bu önbiyotik çorbada, önceden bulunan aminoasit ve nükleotidlerin polimerleşmesi yoluyla, çeşitli makromoleküller oluşabilir Gerçekten laboratuvarda, akla yatkın koşullar altında, genel yapılarıyla “çağdaş” makromoleküllere benzeyen polipeptit ve polinükleotidler elde edilmiştir. Demek buraya dek önemli zorluklar yok. Fakat belirleyici aşama aşilmiş degil: Ilk çorba koşullari altinda, hiçbir teleonomik aygitin yardimi olmadan, kendi eşlenimlerini gerçekleştirme yeteneginde olan makromoleküllerin oluşmasi. Bu zorluk aşilmaz gibi görünüyor. Bir polinükleotidik dizinin, kendiliginden bir eşleşmeyle, tamamlayici dizi ögelerinin bireşimine gerçekten öncülük edebildigi gösterilmiştir. Dogal olarak böyle bir mekanizma ancak çok etkisiz ve sayisiz yanlişliklara açik olurdu. Fakat bunun devreye girmesiyle, evrimin üç temel süreci yani eşlenme, degişinim ve ayiklanmanin da işlemeye başlamasi dizisel-çizgisel yapilari nedeniyle kendiliginden eşlenmeye en elverişli makromoleküllere önemli bir üstünlük saglamiş olmaliydi. Üçüncü aşama, varsayima göre, eşlenici yapinin çevresinde bir organizma , yani bir ilkel hücre oluşturacak olan teleonomik sistemlerin adim adim ortaya çikişidir. Işte “ses duvari”na burada ulaşilir, çünkü bir ilkel hücrenin yapisinin ne olabilecegi üzerinde hiçbir bilgimiz yok. Tanidigimiz en yalin sistem olan bakteri hücresi, ki sonsuz karmaşiklik ve etkinlikte bir makine düzenidir, bugünkü yetkinlik düzeyine belki de bundan bir milyar yil önce ulaşmiştir. Bu hücre kimyasinin bütünsel tasarisi, bütün başka canlilarinkiyşla aynidir. Kullandigi kalitsal kuram ve çeviri düszeni, örnegin insanlirinkiyle aynidir. Böylece, araştirmamiza sunulan en yalin hücrelerin “ilkel” bir yani yoktur. Bunlar, beş yüz ya da bin milyar kuşak boyunca, gerçekten ilkel yapilarinin kalintilari seçilemez olacak düzeyde güçlü bir teleonomik araçlar birikimi oluşturabilen bir ayiklanmanin ürünüdür. Taşillar olmadan böyle bir evrimi yeniden kurmak olanaksizdir. Yine de bu evrimin izledigi yol, özellikle başlama noktasi üzerine hiç olmazsa akla yatkin bir varsayim ortaya atmaya çalişilabilir. İlkel çorba yoksullaştığı ölçüde, kimyasal gizil gücü harekete geçirmeyi ve hücresel oluşturucuları birleştirmeyi “öğrenmiş” olması gereken metabolizma sisteminin gelişmesi ortaya Herkül sorunları çıkarır.Canlı hücrenin zorunlu koşulu olan seçmeli geçirimli zarın ortaya çıkışında da durum aynıdır. Fakat en büyük sorun, kalıtsal hücreyle, onun çevirisinin mekanizmasıdır. DOğrusu, “sorun”dan değil de gerçek bir gizden söz etmek gerekiyor.(s:128) Şifrenin çevirisi yapilmadikça anlami yoktur. Çagdaş hücrenin çeviri makinesi, kendileri de DNA’da şifrelenmiş olan yüz elli kadar makromoleküler oluşturucu içerir: şifrenin çevirisini ancak çeviri ürünleri yapabilir. Bu, her canli bir tohumdan çikar’in çagdaş anlatimidir. Bu halkanin iki ucu, kendilginden, ne zaman ve nasil birleşti? bunu tasarlamak son derece zor. Fakat bugün, şifrenin çözülmüş ve evrenselliginin anlaşilmiş olmasi, hiç olmazsa sorunun belirli terimler içine yerleştirilmesini sagliyor; biraz yalinlaştirarak aşagidaki alternatif saptanabilir: a. Şifrenin yapisi kimyasal ya da daha dogrusu stereokimyasal nedenlerle açiklanir. Eger belli bir amino asit temsil etmek üzere belli bir şifre seçilmişse, bunun nedeni, aralarinda belli bir stereokimyasal yakinlik bulunmasidir. b. Şifrenin yapisi kimyasal olarak rastgeledir; şifre, bildigimize göre, yavaş yavaş onu zenginle=ştiren bir dizi raslantisal seçimlerin sonucudur. Birinci varsayım, gerek şifrenin evrenselliğini açıklayabildiği, gerekse içindeki amino asitlerin bir polipeptit oluşturmak üzere dizisel sıralınışının, amino asitlerle eşlenici yapınını kendisi arasındaki dollaysız bir etkileşimden doğduğu ilkel bir çeviri mekanizması tasarlanmasına elverişli olduğu için, çok daha çekicidir. Son olarak da, özellikle bu varsayım doğruysa, ilke olarak doğrulanabilme olanağı vardır. Bu yüzden birçok doğrulama girişimi yapılmışsa da sonucun şimdilik olumsuz olduğunun kabul edilmesi gerekiyor. Belki de bu konuda henüz son söz söylenmemiştir. Olasi görünmeyen bir dogrulama beklenedursun ikinci varsayima yönelinmiştir ki, yöntembilim açisindan sevimsiz ise de bu, onun dogru olmadigi anlamina gelmez. Sevimsizligin birçok nedeni var. Şifrenin evrenselligini açiklamaz. O zaman birçok gelişme egilimlerinden yalniz birinin süregeldigini kabul etmek gerekiyor. Bu, çok olasi görünürse de hiçbir ilksel çeviri modeli vermez. Çok ustalikli kurgular öne sürülmüştür: Alan boş, hem de aşiri boştur. Giz, çözülmediği gibi, son derece ilginç bir sorunun yanıtını da saklıyor. Hayak yeryüzünd başladı: Bu olaydan önce bunun böyle olma olasılığıo neydi? Dirimyuvarının bugünkü yapısı, kesin sonuçlu olayın yalnızca bir kez ortaya çıktığı varsayımını ortadan kaldırmıyor. Bunun da anlamı önsel olasılığın hemen hemen sıfır olduğudur. Bu düşünce birçok bilimadamina itici gelir. Biricik bir olaydan yola çikarak, bilim ne bir şey söyleyebilir; ne bir şey yapabilir. Bilim yalnizca bir öbek oluşturan olaylar üzerine, bu öbegin önsel olabilirligi ne denli zayif da olsa, bir “söylem” geliştirebilir. Oysa, şifreden başlayarak bütün yapilarindaki evrenselligin dogrudan sonucu olarak, dirimyuvari biricik bir olayin ürünü gibi görünür. Dogal olarak, bu tek olma niteliginin, başka birçok girişim ve degişkenlerin ayiklanarak elenmesinden dogmasi olanagi da vardir. Fakat bu yorumu dogrulayacak bir şey yok.(s:129) Evrendeki bütün olabilir olaylar arasın

http://www.biyologlar.com/mutasyonlar

Bakteriyofaj Nedir ?

Bakteri yiyen canlı bakterilerin büyümesine engel olan onları eriten ve ancak elektron mikroskopla görülebilen bir ültravirüs. Süzgeçlerden geçen ve kültürden kültüre nakledilmesi mümkün olan bu ultra- virüs bakteri kolonilerinde görülebilen değişiklikler yapabilmekte ve bakteri hücrelerini hiç bir artık bırakmadan eritebilmektedir. bakteriyofajlar ın bilhassa zararlı bakterilerden meydana gelen çeşitli salgınlarda bakterileri yok etmek suretiyle önemli rolleri vardır Synechococcus bakterisinin fajı S-PM2 elektron mikroskobu fotoğrafı Bakteriyofaj bakteri ve Yunanca phagein yemek fiilinden tÜretme bakterileri enfekte eden bir virüstür. Terim genelde kısaltılmış hali olan faj olarak kullanılır. Ökaryotları hayvan bitki ve mantarları enfekte eden virüsler gibi fajlarda da büyük bir yapısal ve işlevsel çeşitl ilik vardır. Tipik olarak proteinden oluşan bir kabuk ve içinde yer alan genetik malzemeden oluşurlar. Genetik malzeme dna veya RNA olabilir ama genelde 5 – 500 kilo baz çifti uzunluğunda çift sarmallı dnadan oluşur. Bakteriyofajlar genelde 20 ila 200 nm arası büyüklükte olurlar. Fajlar her yerde mecutturlar ve bakterilerin yaşadığı ortamlarda örneğin Toprakta veya hayvan bağırsaklarında bulunabilirler. Faj ve diğer virüslerin en yoğun doğal kaynaklarından biri deniz suyudur. Deniz yüzeyinde mililitrede 109 etkin faj taneciği virion bulunmuştur ve deniz bakterilerinin %70i fajlar tarafından enfekte olmuş olabilirler Tarihçe 1913te Britan yalı bakteriyolog Frederick Twort bakterileri enfekte edip öldüren bir etmen keşfetmiş ama konuyu daha fazla ta kip etmemiştir. Fransız-Kanadalı mikrobiyolog Felix dHérelle 3 eylül 1917de dizanteri basilinin düşmanının görünmez bir mikrobunu keşfettiğini açıklayıp ona bakteryofaj adını verdi Çoğalması bakteriyofajların, litik veya lizogenik hayat döngüleri olabilir bazılarında her ikisi de olur. T4 fajı gibi öldürücü fajlarda görülen litik döngüde virionun çoğalmasının hemen ardından konak hücre parçalanır ve ölür. Hücre ölür ölmez virionların kendilerine yeni bir konak bulmaları gerekir. Lizo genik döngü buna tezat olarak konak hücrenin parçalanmasına neden olmaz. Lizogenik olabilen fajlara ılımlı fajlar temperate phage denir. Viral genom konak genoma dahil olur ve oldukça zararsız bir şekilde onunla beraber eşlenir. Konak hücrenin sağlığı yerinde olduğu sürece Virüs sessiz bir şekilde varlığını sürdürür ama konağın şartları bozulursa örneğin besin kaynaklarının tükenmesi durumunda endojen fajlar profaj olarak adlandırılırlar etkinleşirler. Bir çoğalma süreci başlar sonucunda konak hücre parçalanır. ilginç bir şekilde lizogenik döngü konak hücrenin çoğalmasına izin verdiği için hücrenin yavrularında da virüs varlığını devam ettirir. Bazen profajlar inaktif oldukları dönemde bakteri genomuna yeni işlevler kazandırarak konak bakteriye fayda sağlarlar bu olguya lizogenik dönüşüm lysogenic conversion denir. Bunun iyi bilinen bir örneği Vibrio cholera nın zararsız bir suşunun bir faj tarafından enfekte edilerek kolera hastalığı etmenine dönüşümüdür. Bağlanma ve giriş T4 bakteriyofajının yapısı. 1. baş 2. Kuyruk 3. Nükleik asit 4. Kapsit 5. Yaka 6. Kın 7. Kuyruk lifleri 8. Ekserler 9. Taban plakası.Konak hücreye girmek için bakteryofajlar bakterinin yüzeyindeki öz gül reseptörlere bağlanırlar bunlar arasında lipoPolisakkaritler teikoik asitler proteinler sayılabilir. Bu nedenle bir bakteryofaj ancak bağlanabileceği reseptörler taşıyan bakterileri enfekte edebilirler. Faj virionları kendiliklerinde hareket etmediklerinden dolayı kendi reseptörleriyle solüsyondayken rassal olarak buluş up bağlanırlar. Karmaşık bakteryofajlar örneğin T-çift fajları genetik malzemelerini hücrenin içine enjekte etmek için şırınga benzeri bir hareket kullanırlar. Uygun reseptörle temas kurduktan sonra kuyruk lifleri taban plakasını hücre yüzeyine yaklaştırırlar. iyice bağlandıktan sonra kuyruk büzülür bu da genetik malzemenin dışarı itilmesine neden olur. Bazı fajlar nükleik asiti hücre zarından içeri iter bazıları hücre yüzeyine birakır. Başka yöntemlerle genetik malzemlerini içeri sokan bakterifajlar da vardır. protein ve Nükleik asit sentezi Kısa süre bazen Dakikalar içinde bakteri ribozomları viral mrnanın Proteine çevirimine translasyonuna başlarlar. RNA-fajlarında RNA-replikaz bu sürecin başlarında sentezlenir. Erken sentezlenen proteinler ve virionla gelen bazı proteinler bakterinin RNA polimerazını modifiye edip onun viral mrnayı tercihen çevirmesine neden olabilirler. Konağın kendi Protein ve nükleik asit sentezi de bozularak viral ürünlerin sentezine yönlendirilir. Bu ürünler ya hücreyi parçlamaya yarayacaklaklar ya yeni virionların oluşmasına yardımcı olacaklar veya yeni virionları oluşturacalardır. Virion oluşumu T4 fajları durumunda yeni fajların inşası özel yardımcı molekülleri gerektiren karmaşık bir süreçtir. Önce taban plakası oluşur kuyruk onun üzerinde büyür. kafa kapsidi ayrı olarak oluşup kendiliğinden kuyruk ile birleşir. Henüz bilinmeyen bir şekilde dna kafanın içine sıkı bir şekilde yerini alır. Bütün süreç yaklaşık 15 dakika alır. Virionların salınımı Fajlar ya hücre parçalanması lizis veya salgılanma yoluyla salınırlar. T4 fajları durumunda hücre içine girmelerinden 20 Dakikadan biraz sonra hücre parçalanması yoluyla sayıları 300ü bulabilen faj salınır. Bunun gerçekleşmesi hücre duvarındaki peptidoglikanı parçalayan endolizin adlı enzim sayesinde olur Bazı virüler ise parazite dönüşüp konak hücrenin sürekli olarak yeni virüs tanecikleri salgılamasına neden olabilirler. Yeni virionlar hücre zarından tomurcuklanarak koparlar beraberlerinde hücre zarının bir kısmını da götüren bu fajlar örtülü virüse olarak ortama salınırlar. Salınan virionların her biri yeni bir bakteriyi enfekte edebilir. Faj terapisi Bir bakteriyi enfekte etmek üzere ona bağlanmakta olan bakterilerin şematik gösterimiKeşiflerinin ardında fajlar anti-bakteriyel etmen olarak denenmişlerdir. Ancak antibiyotikler keşfedilince bunların fajlardan daha kullanışlı oldukları görülmüştür ve Batıda faj tedavisi üzerine yapılan araştırmalar bırakılmıştır. Bun karşın Sovyetler Birliğinde 1940lardan beri antibiyotiklere alternatif olarak kullanımı devam etmiştir. Bakteri suşlarında doğal seleksiyon yoluyla antibiyotik direncinin oluşması bazı tıbbi araştırmacıları faj tedavisini antibiyotik tedavisine bir alternatif olarak tekrar değerlendirmeye sevketmiştir. Antibiyotiklerden farklı olarak fajlar milyonlarca yıldır süregeldiği gibi bakterilerle beraber evrimleştikleri için sürekli bir direncin oluşma olasılığı yok sayılabilir. Ayrıca etkili bir faj özgül bakterisini tamamen bitene kadar enfekte etmeye devam edecektir. Belli bir faj genelde ancak belli bir bakteri tipini enfekte edebildiği için ki bu birkaç bakteri türü olabileceği gibi bir türün sadece bazı alt türleri de olabilir bakteri tipinin doğru tanımlandığından emin olmak gerekebilir bu da 24 saat sürebilir. Faj terapisinin bir diğer avantajı başka bakterilere zarar gelmeyeceğinden dar spektrumlu antibiyotik terapisine benzemesidir. Ancak sıkça olduğu gibi birden fazla bakterinin beraberce neden oldukları enfeksiyonlarda bu bir dezavantaj oluşturabilir. Bakteryofajların bir diğer sorunu vücudun bağışıklık sisteminin saldırısına uğramalarıdır. Fajlar enfeksiyonla doğrudan temas durumunda etki gösterirler onun için açık bir yaraya uygulanmaları en iyi Sonuç doğurur. Sistemik enfeksiyonlarda bu pratik olarak mümkün değildir. Sovyetler birliğinde diğer tedavilerin çalışmadığı durumlarda gözlenen başarılı sonuçlara rağmen çoğu araştırmacı faj terapisinin tibbi bir geçerliliğe ulaşacağına şüphe ile bakmaktadır. Faj tedavisinin etkinliğini belirlemek için büyük ölçekli klink testler yapılmamıştır ama antibiyotik dirençli bakteri türlerinin çoğalmasından dolayı bu konuda araştırmalar sürmektedir. Ağustos 2006da ABD gıda ve ilaç idaresi Food and Drug Administration bazı etlerde Listeria monocytogenes bakterisinin öldürülmesi için bakteryofaj kullanımını onaylamıştır.  

http://www.biyologlar.com/bakteriyofaj-nedir-

ÇEVRE TAHRİBATININ NEDENLERİ

Çağımızda Çevre kelimesinin yepyeni bir anlamı doğmuş ve insanlığın hal ve özellikle geleceği üzerinde sonsuz etki yapabilir bir durum ortaya çıkmış bulunmaktadır. Hızlı gelişme ile beraber meydana gelen Çevre kirlenmesinden söz edildiği zaman bunun önemini dimağına yerleştirilmiş kimseler derin , derin düşünmektedirler, zira gelecekte çok önemli ekolojikdeğişikliklerin görülebileceğini tahmin edebilmektedirler. Çevre kirlenmesinin önemi sanayileştirme faaliyeti ile orantılı olarak insanlar, hayvanlar ve bitkiler için durmadan artmakta ve dünyamızdaki hayat zincirini ciddi bir şekilde tehdit etmektedir. Bugün dünyamızın her hangi bir bölgesinde canlı varlıklar dengesi bozuluyorsa, yani üreme miktarı tahrip olandan az ise ve oradaki canlı varlıklar zorlanıyor ise * Çevre sorunu * var demektir. O bölgedeki çevre kirlenmesi sürekli ve aynı zamanda etrafa durmadan yayılıyor ise, oradaki çevre sorunu vahimdir. Acil önlem almak gerekir. İnsanlar etkisi olmadan da canlı varlıklar arasında varolan dengeler az veya çok bozulabilirler, yani çevre sorunu meydana gelebilir. Bu olaylar genellikle o kadar yavaş meydana geliyor ki, çoğu zaman insan ömrü bunları görmeye yetmiyor. Nedeni insan olmayan pek çok çevre sorunu yani hayat zincirindeki bozulmalar, doğa tarafından kısa veya uzun sürede düzeltilebilir. Başka türlü ifade edelim : Doğa alışık olduğu olayların yaralarını rahatlıkla tedavi edebiliyor. Tahribat yaparak çevre sorunlarına neden olabilen tabii olaylar arasında, seller, yıldırımlar, yıldırımların sebep oldukları yangınlar, depremler, kasırgalar, kuraklıklar, büyük sıcaklık değişmeleri vs. sayılabilir. Bunlar ve bunlara benzeyen çevre sorunlarında çok fazla etkili önlem alamayız. Bu gibi değişiklikler insan iradesinin dışındadırlar. İnsanların sayısız etkinliklerinden dolayı dünyadaki sular toprak ve diğer katı maddeler ile bunları çevreleyen atmosfer hızla kirlenmektedirler. Dünyamızda mevcut olan hayat zinciri, çeşitli etkinlikler sonucunda meydana gelebilen pek çok madde daha önce mevcut olmadıklarından, doğa bunları ya hiç yok edemiyor veya uzun yıllar sonra yok edebilecektir. Bu gibi suni maddelerin çevreyi gittikçe daha fazla kirletmelerinin nedeni budur. Denebilir ki, güzel dünyamızın, insanların faaliyetlerinden dolayı şimdiye kadar maruz kaldığı bütün kirlenme veya bu kirlenmenin büyük bir kısmı çağımız dediğimiz son bir buçuk yüzyıl içinde meydana gelmiştir. Yani, dünyadaki çevre kirlenmesinin tek sorumlusu çağımızda yaşamış ve yaşamakta olan birkaç insan jenerasyonudur. Dünyamızda mevcut olan milyarlarca ton fosil madde (petrol,doğalgaz,çeşitli maden kömürü vs.) milyonlarca yıldan beri hemen, hemen hiç azalmadan oldukları gibi duruyorlardı. Parçalanınca bol miktarlarda enerji verebilen uranyum ve radyum gibi radyoaktif madenlere de çağımıza kadar iltifat eden kimse yoktu. Dünyamız da bunların kullanılmasından ve parçalanmasından dolayı her hangi bir kirlenmeye maruz kalmıyordu. Bugün ise bir çok kıymetli yer altı hazinelerinin ne zaman bitebileceğinin hesabı yapılmakta ve insanları ciddi bir şekilde düşündürmektedir. Bu gibi maddelerin gerek enerji üretimine kullanılması ve gerekse diğer amaçlar için işlenilmesi, çevre kirlenmesinin en önemli kaynağını teşkil etmektedirler. Kuşkusuz çağımız, dünya tarihinde en hızlı gelişme ve ilerlemelere sahne olmaktadır. Beşeriyetin sanayileşme ve tekniğin her alanında gelişmesinin azami noktası yaşamakta olduğumuz zaman içindedir. Bu hızlı gelişme durmadan artmaktadır. Bu arada, insanların doğal zenginlik kaynaklarını hızla tüketmeleri ve çevreyi pek çok yer ve şekilde hızla kirletmelerine çağımızda rastlanmaktadır. Etkili ve geniş kapsamlı önlemler alınmaz ise dünyamızdaki tüm canlı varlıklar için yaşama şartları durmadan bozulmaya mahkumdur. Çevre kirlenmesinin önemi hızlı sanayileşme ile beraber (on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren) anlaşılmış ve takdir edilmiş, dolayısı ile gerekli önlemler alınmış olsaydı, dünyamız bugün bu çapta büyük bir tehlike ile karşı karşıya bulunmazdı. Hızlı sanayileşme ile beraber çevrenin hızla kirlenmesi ve bu durumun doğurabileceği sınırsız tehlike, ancak son çeyrek yüzyılda yeterince anlaşılabildi. Gerekli etkili çalışmalara da bundan dolayı çok geç başlanıldı. Bir madde veya enerji üretirken çevrenin kirlenmemesine çaba göstermek, kirlenmiş çevreyi temizlemek insanların ve tüm canlı yaratıkların geleceği bakımından şarttır. Madde üretmek, yeni , yeni ürünleri bulup insanların hizmetine sunmak, bu ürünleri elde etmek için çeşitli yollardan değişik şekillerde enerji elde etmek, insanların refah ve saadetlerini ve konforlarını artırıcı girişimlerde bulunmak bütün insanların başlıca uğraşlarıdır. Bu etkinlikler insanlık tarihi ile başlar ve sonuna kadar da devam edecektir. Ama tabiatı bozacak, çevreyi kirletecek, dolayısı ile dünyadaki tüm canlı varlıkları tehlikeye sokabilecek faaliyette bulunmak hiç kimsenin, hiçbir toplumun hakkı değildir. Bu işler cinayet sayılmalıdır. Bu gibi faaliyetlerin doğurduğu kirlilik, önlemler alınmaz ise zamanla birikir ve mevcut hayatın tükenmesine neden olur ki, bunu hiç bir mantık ve sağduyu hoş görmez. Bu gün ilim ve teknik o kadar gelişmiştir ki, insanların her sıkıntıları ve arzularına olduğu gibi çevrenin kirlenmesine veya kirlenmiş çevrenin temizlenmesine de çare bulunabilir, yeter ki gerekli olan ek külfete katlanılsın ve mevcut olan imkanlar hoyratça harcanmasın. Bundan çeyrek yüzyıl kadar önce Çevre mefhumu o kadar yaygın değildi. Bugün bütün dünyada bu konunun üzerinde önemle durulması ve çevre temizliğini korumak için gittikçe artan miktarda çaba harcanması, aslında çok önemli ve olumlu bir gelişmedir. Bunun nedenlerini kısaca şu şekilde özetlemek mümkündür. Her alanda olduğu gibi çevre konusunda da sanayileşmiş ilkelerde bilgi ve tecrübe birikimi vardır. Bu gibi ülkelerde sanayi ve enerji üretme tesislerinin bol olmasından dolayı çevre kirlenmesi o oranda fazla olmaktadır. Kuşkusuz her türlü sanayi artığı, radyoaktif maddelerin radyasyonu ve gürültüyü meydana getiren ses titreşimleri de mevcut olan tesisler ile az çok orantılıdır. Gelişmiş ülkenin insanları sağlık bakımından hastalıklara karşı daha duyarlıdır, zira gelişmiş ülke insanı bolluk içimdedir, temiz çevreye alışkındır, fazla sıkıntıya pek dayanıklı değildir. Kirlenmiş çevre bu gibi insanları daha kolay ve çabuk etkileyebilir. Gelişmemiş ülke insanları içinde çevre kirlenmesinin önemi büyüktür. Nedenlerini kısaca özetleyelim. Gelişmemiş ülkelerde de az çok sanayi tesisleri bakımından zengin olan bölgeler vardır. Örneğin Türkiye, gelişmekte olan bir ülke olmakla beraber Kocaeli, İstanbul ve Bursa gibi sanayi tesisleri bakımından zengin m olan bölgelerimiz vardır. Gelişmiş ülkelerin nükleer enerji tesislerinin etkisi sınır tanımadan uzaklara kadar yayılabilmektedir. Dolayısı ile bu tesislerin etkisi uzakta bulunan pek çok gelişmemiş ülke halkını da rahatsız edebilir. Atmosfer gibi sular da (kapalı sular hariç) insanların ortak malıdır ve suların yardımı ile birçok ülke birbirine bağlanmaktadır. Akdeniz de sahili olan bir ülke diğer ülkelerin denizi kirletici etkinliklerinden zarar görebilir. Şirin İzmit Körfezimizin, özen gösterilmediğinden ne hale geldiği meydandadır. Bu körfezin hiç bir canlı varlığın barınamayacağı kadar kirlenmesine ve ‘ölü bir deniz parçası ‘ haline gelmesine çok az kaldı. Gerekli etkili önlemler alınırsa İzmit körfezi bu korkunç sonuçtan kurtarılabilir. Başkentimiz Ankara dahil olmak üzere bazı büyük şehirlerimiz, kalitesiz yakıttan dolayı kış mevsiminde öldürücü derecede kirli bir gaz tabakası ile kaplanmaktadır. Sanayileşmek, ilerlemek ve daha konforlu ve rahat bir hayat seviyesine ulaşabilmek her insan topluluğunun tabii hakkıdır. Ancak bu gibi faaliyetleri yaparken olumsuz etkilere sebep olmamak veya hiç değilse meydana gelebilecek çevre kirlenmesini en aza indirmek de insanların kaçınılmaz görevidir. Tabiatta yaşayan her türlü canlı varlıklar arasında beslenme kaynaklarında bir denge hüküm sürer. Her canlı varlık bu dengede yerini alır. Ezelden beri bu iş böyle süregelmiş. Bu sistemdeki değişiklikler, insanın müdahalesi olmazsa çok yavaş vuku buluyor. İnsanın ömrü, hatta bazen pek çok milletlerin ömrü dahi bu değişiklikleri yaşamaya, müdahale etmeye yetmiyor. Çağımıza değin (19.yüzyılın ikinci kısma ve 20.yüzyıl) insanların faaliyeti hayat zincirinin üzerinde hissedilir etki yapmamıştır denebilir. Fakat maden kömürü, petrol, tabii gaz bulununca, buhar kuvveti ile elektrik keşfedilince, maddenin mahiyeti ve onun yapı taşları ( atom, molekül, nötron, proton vs.) biraz açıklık kazanınca, hızlı devir başladı ve bu hıza paralel olarak dünyayı tüketme işi de devreye girdi. Şimdiden bilhassa gelişmiş ülkelerde her türlü canlı varlıklar için kullanılmaz hale gelen pek çok arazi ve su adacıkları vardır. Buralardaki bozuklukların sınırı gittikçe genişlemektedir. İnsanların girişimleri olmasa idi canlılar arasındaki alışveriş sessiz sedasız sürüp gidecekti. Şimdilik C rumuzu ile gösterdiğimiz kömürün hayat dengesindeki durumunu gözden geçirelim. Karbon ( C ), ister yakılsın ister gıda olarak kullanılsın oksijen alıp okside oluyor ve karbondioksit meydana geliyor. C + O2 = CO2 (kömür,petrol, (oksijen) (karbondioksit) odun,gaz vs.) Bu da tipik bir kimyasal reaksiyondur. Yakıt yakılınca bacadan, vs. karbon, karbondioksit (şayet iyi yanma olmamış ise kısmen de karbon monoksit ) olarak atmosfere karışır. Karbonu ihtiva eden çeşitli gıda maddeleri insanlar ve hayvanlar tarafından yenilince gene aynı şekilde karbon, karbondioksit haline gelir ve atmosfere karışır. C + O2 = CO2 gıda maddelerindeki oksijen yavaş yanma karbondioksit karbon Demek ki insanlar ve hayvanlar yaşamlarını sürdürdükçe havayı karbondioksit bakımından zenginleştirir.halbuki bitkiler bu reaksiyonun tam tersini yaparlar, kısacası : (güneş ışını) CO2 + H2O = CH2O + O2 (foto sentez) (foto aldehit) oksijen Form aldehit klorofil < k a t a l i z a t ör l ü ğ ü n de > meydana gelen en basit organik madde ve karbonhidratların en basit yapı taşıdı ve daha sonra pek çok önemli organik gıda maddelerini meydana getirir. Şematik olarak kısaca : Form aldehit = glikoz = sakaroz = nişasta = selüloz Karbon, güneş enerjisi yardımı ile redüksiyona uğrayıp organik maddelerin bünyelerine girmek sureti ile adeta tekrar değerli ve kullanışlı hale gelir. Karbon yanınca veya gıda maddesinde iken sindirilince kullanışsız olan CO2 haline gelir. Fotosentez ile organik madde haline gelince kaybetmiş olduğu enerjiyi güneşten tekrar tamamlamış olur. Hayvanların en geniş gıda maddesi kaynağı hiç şüphesiz bitkilerdir. Fakat istisnasız her hayvan dışarıya attığı çeşitli maddelerle ve öldükten sonra çürüyecek olan maddeleri ile bitkilere bir bakıma gıda olur, çünkü ; bu bakiyeler bitki yetiştiren topraklar için değerli birer gübredirler. Kimya sanayiinin çevreye yapabileceği kötü etkilere birkaç örnek verelim : İnsanların çeşitli faaliyetleri neticesinde bu düzenli devir ciddi bir şekilde bozulmaktadır. Örneğin zirai mücadelede bir zamanlar çok yaygın halde kullanılan DDT’ yi ele alalım DDT değerli bitkiler için zararlı olan birçok haşereyi kısa zamanda yok eder. (zamanla bazı haşere türünün DDT’ ye karşı bağışıklık kazandığı da malumdur.) ölen haşere leşlerindeki DDT kalıntıları kolayca çürümediğinden bunları yiyen kümes hayvanları dahil pek çok kuş türü bir müddet sonra insanlara zehirli gıda olarak ulaşabilirler. DDT kullanılmasının bu mahsuru 15-20 yıl sonra anlaşılmış ve üretimi ile kullanılışı düşmeye başlamıştır. Bu gibi tarım mücadele ilaçlarının en kötü tarafı tabii koşullarda çok uzun ömürlü olmalarıdır. Bu maddeler daha önce dünyamızda mevcut değillerdi. Onun için tabiat bunları sindiremiyor, kusuyor. Hülasa: Kimyasal faaliyetlerin çevreye olumsuz etkilerinin hepsini saymak mümkün değildir. Kimyasal proses, maddenin derin bir şekilde değişmesi, yepyeni maddelerin meydana gelmesidir. Kısaca madde mahiyet değiştirir. Yeni meydana gelen madde tabiatta daha önce mevcut ise etkili ve sürekli çevre sorunu pek meydana gelmez. Mesela tuz ruhunun kireç taşına etkisi gibi. Genel bir ifade ile, çevre ya maddi olarak kirlenir, yani gaz, sıvı veya katı haldeki maddeler etrafa sıçrar, veya maddi olmayan hava titreşimi (gürültü) ve yene maddi olmayan çeşitli ışın yayılması ile kirlenir. İnsan faaliyeti veya tabii olaylar sonucunda kıymetli arazinin bozulmasına da çevre kirlenmesi denilebilir. Çevreyi en fazla etkileyen, dolayısı ile kirleten maddeler daha önce mevcut olmayıp insanlar tarafından imal edilenlerdir. Tabiat kendi ürünü olan maddeleri, artıkları sindirip zararsız hale getirmesini bilir. Ama ekolojik dengeyi bozmaya neden olan maddeler yani insanların imal ettikleri yapay maddeler tabiat tarafından kolaylıkla sindirilemiyorlar. Bundan dolayı suni madde artıklarının kirleticiliği uzun, belki de çok uzun zaman sürecektir. Örneğin tabiatta yetişmekte olan herhangi bir bitkisel veya hatta hayvansal madde arttığı etrafa saçılınca kuşkusuz çevreyi kirletiyor, lakin bu madde fermantasyon vs. olaylarından veya herhangi bir canlı mahluk yem veyahut gübre olarak kullanılmasından dolayı bir müddet sonra parçalanıp çevreyi kirletme niteliğini kaybedecektir. Fakat sonradan insanlar tarafından imal edilip etrafa saçılarak çevreyi kirleten maddelerin bir kısmı oksit tas yon ve fermantasyona mukavim oldukları gibi canlı varlıklara yem ve gübre olma görevini de kolay, kolay yerine getiremiyorlar. KISACASI Tabiatta mevcut her türlü madde bu arada bitki ve hayvan artıkları genellikle uzun vadeli çevre sorunlarına sebep olmadan canlı varlıklar arasındaki dengelerde yerlerini bulup şekil değiştirerek yok olmakta ve zararsız şekil e girmektedirler. Bu durumu şöyle ifade edebiliriz : Her canlı varlık, tabiat tarafından parçalanıp tekrar değerlendirilir. Ama mesela insan yapısı olan pek çok kimyasal madde ve bu arada plastik türleri bozulmadan uzun zaman dayanabilmektedirler. Bu suni maddeler her türlü etkenlere karşı çok dirençli olduklarından, çevre için olumsuz etkileri de uzun ömürlüdür. ÇEVRE TAHRİBADINA KARŞI ALINACAK ÖNLEMLER İnsanlar daha rahat, daha konforlu, daha hızlı velhasıl daha uygar ve daha yüksek bir hayat düzeyine kavuşabilmeleri için hammadde kullanarak mamul madde üretirler. Şüphesiz burada istenilen sonuç, madde ve malzeme yerine enerji çeşitleri de olabilir. İşte bu işlemlerde % 100 dönüme olamıyor. Çoğu zaman madde veya enerji olarak artıklar meydana gelmektedir. Bu artıkların çıkmasını mümkün mertebe azaltmak, etrafa saçılmalarını önlemek, bu artıkları yararlı hale getirmek üzere başka şekildeki madde ve enerjiye çevirmek, her ne suretle olursa olsun yayılmayı ve saçılmayı önlemek, bu artıkların insan, hayvan ve bitki üzerindeki olumsuz etkilerini yok etmek ve azaltmak, çevreyi koruma faaliyetinin önemli kısmını teşkil eder. Ayrıca hava titreşiminden (gürültü) etrafın rahatsız olmaması için her türlü önlemi almak da, bu ana amaçlar arasında yer alır. Doğada bütün canlı varlıklar da mevcut denge ve düzeni korumaya yardım etmek, bozulmuş olanı tekrar onarmak, insan faaliyetinden ve tabii olaylardan ötürü kıymetli kültür arazisini bozulmaya karşı korumak ve bozulmuş olan bölgeleri onarmak ve eski ekolojik şartları tekrar geri getirmek de çevre faaliyetlerinde önemli bir yer işgal eder. Sıralanan bütün bu amaçlara varmak için her ülke için gerekli organizasyon ve teşkilatı kurmak, tedbir almak, mevzuat hazırlamak, gerekli ölçümleri yapmak, kirlilik standartları ve koruyucu önlemler tespit etmek ve icabında müeyyide uygulamak çevreyi koruma faaliyetinin çerçevesi içinde yer almaktadır. Şu hale göre nerede ve ne isimde kurulmuş olursa olsun çevre organizasyon ve kuruluşları, burada anlatılan esaslara uygun ve paralel olarak hareket etmelidirler. Çevre korunması için harcanan çabalar netice itibariyle işletmelerin randımanının da artmasını sağlayabilirler. Yani başlangıçta yük gibi görünen işler sonuçta ürünlerin maliyetinde indirici etkiler de yapabilirler. Bu hususu kısaca şöyle izah etmek de mümkündür : Etrafı ve dolayısı ile çevreyi kirleten her şey aslında kontrolden kaçmış bir şeydir. Bu kayıp hem ara ve son madde veya enerji olabilir. Çoğu zaman etrafa yayılması ile rahatsız etme vasfını taşır hale gelen bu gibi artık madde ve enerjiyi toplamak sureti ile kullanmak veya bir veya birkaç işlemden geçirdikten sonra kullanılır hale getirmek çoğu zaman mümkündür. Şu hale göre çevreyi kurtarmaya hizmet etmek iki yönden yarar sağlar. Birincisi, çevrenin temiz tutulmasının sağlanmasıdır. İkinci yarar ise artıkların işe yarar hale getirilmesinin temin edilmesidir. Çevre faaliyetini teşkil eden işlerin en önemli adımı, ülkelerin bu işin önemini vakit geçirmeden takdir etmeleri ve gerekli mevzuatı bir an önce hazırlayıp yürürlüğe koymalarıdır. Çevrenin önemini anayasalarında belirleyen ülkeler mevcuttur ve bunların adedi artmaktadır.

http://www.biyologlar.com/cevre-tahribatinin-nedenleri

Geri dönüşüm hakkında kısa bir bilgi

Plastiklerin kaynağı ; ham petrol, gaz ve kömürdür. Plastiğin genelde ana kaynağı petrol rafinerisinden arta kalan bakiye maddelerdir. Dünyada üretilen toplam petrolün sadece %4’ü plastik üretimi için kullanılmaktadır. Plastikler ,çöpe atıldığı zaman çürümez, paslanmaz, çözünmez, biyolojik olarak bozulmaz ve doğada bozulmadan uzun yıllar kalır.. Suyun ve toprağın kirlenmesine neden olur. Sulardaki canlılara zarar verir hatta ölümlerine neden olur. Plastiklerin geri dönüşümü; Cam, metal, plastik ve kağıt/karton gibi değerlendirilebilir atıklar çeşitli fiziksel ve kimyasal işlemlerden geçirilerek yeni bir hammaddeye veya ürüne dönüştürülebilirler. Bu atıkların bir takım işlemlerden geçirildikten sonra ikinci bir hammadde olarak üretim sürecine sokulmasına Geri Dönüşüm denir. Bu süreç her bir atık türü için malzemenin cins ve niteliğine göre farklılık gösterir. Geri kazanım terimi ise tekrar kullanım ve geri dönüşüm kavramlarını da içerdiği için biraz daha geniş kapsamlıdır. Değerlendirilebilir atıkların kaynağında ayrı toplanması, sınıflandırılması, fiziksel ve kimyasal yöntemlerle başka ürünlere veya enerjiye dönüştürülmesi işlemlerinin bütünü Geri Kazanım olarak adlandırılır. Geri dönüştürülebilir atıklardan yeni ürün ve malzemeler üretmek için en temel konu bu atıkların oluşturdukları kaynakta temiz ve türlerine göre ayrılmış olarak biriktirilmesidir. Değerlendirilebilir atıklar, diğer atıklar ile karıştırılırsa kirleneceği için elde edilecek yeni ürünün kalitesi düşük olur.Bu nedenle geri dönüştürülebilir atıklar, diğer atıklardan yani çöplerden ayrı ve temiz olarak toplanmalıdır. Geri dönüşümün yararları nelerdir; Doğal kaynaklarımız korunur. Kullanılmış ambalaj ve benzeri değerlendirilebilir atıkların bir hammadde kaynağı olarak kullanılması, yerine kullanıldığı malzeme için tüketilmesi gereken hammaddenin veya doğal kaynağın korunması gibi önemli bir tasarrufu doğurur. Doğal kaynaklarımız, dünya nüfusunun ve tüketimin artması sebebi ile her geçen gün azalmaktadır. Bu nedenle doğal kaynaklarımızın daha verimli bir şekilde kullanılması gerekmektedir. • Enerji tasarrufu sağlanır. Geri dönüşüm sırasında uygulanan fiziksel ve kimyasal işlem sayısı, normal üretim işlemlerine göre daha az olduğu için, geri dönüşüm ile malzeme üretilmesinde önemli bir enerji tasarrufu sağlanır. Geri dönüşüm ile tasarruf edilen enerji miktarı atık cins ve bileşimine bağlı olarak değişmektedir. Örneğin bir alüminyum kutunun geri dönüşümü ile %90, kağıdın geri dönüşümü ile %60 oranında enerji tasarrufu sağlandığı bir çok uzman tarafından ifade edilmektedir. • Atık miktarı azalır. Geri dönüşüm sayesinde çöplüklere daha az atık gider ve buna ek olarak bu atıkların taşınması ve depolanması kolaylaşır, çünkü artık daha az çöp alanı ve daha az enerji gerekmektedir. • Geri dönüşüm ekonomiye katkı sağlar. Geri dönüşüm sayesinde hammaddelerin azalması ve doğal kaynakların tükenmesi önlenecek, böylelikle ülke ekonomisine katkı sağlanacaktır. Plastiğin geri dönüşümden elde edilen bazı malzemeler şunlardır: Sera örtüsü, otomotiv sektöründe plastik torba, marley, pis su borusu, elyaf ve dolgu malzemesi, araba yedek parçası yapımında Deterjan şişeleri, çöp kutuları ve benzeri ürünler Yağmursuyu ve atık su boruları Marley ve çeşitli plastik dolgu malzemeleri Çeşitli plastik oyuncak ve kırtasiye malzemeleri oluşmaktadır. Kaynak: hurplastik.com

http://www.biyologlar.com/geri-donusum-hakkinda-kisa-bir-bilgi

Sıraz balığı (Capoeta pestai)

Sıraz balığı (Capoeta pestai), Cyprinidae familyasından Işınsal yüzgeçliler sınıfına ait bir balıktır. Dünya'da sadece Türkiye'de bulunan endemik bir türdür. Doğal yaşam alanı tatlı su gölleridir. Doğal yaşam alanlarının yok olması nedeniyle neslinin tükenmesi söz konusudur. Boyu en fazla 40 cm olabilir. 4 yaşında üreme olgunluğuna erişir. Üreme dönemleri nisan, mayıs, haziran ve temmuz aylarıdır. Dünyada Hazar Gölü'nde, Türkiye'de ise Eğirdir ve Beyşehir göllerinde yayılım gösterir. 1950 yılından beri Eğirdir ve Beyşehir göllerinde yapılan hatalı balıklandırma çalışmaları yüzünden nesli tehlike altına girmiştir. Göle aşılanan sudak, gümüş ve kadife balıkları baskın tür konumuna gelmiştir. 2003-2005 yılları arasında yapılan çalışmalarda göl içinde görülmemekle birlikte balıkların kendilerini daha rahat yaşam ortamı buldukları, dere yataklarında yaşamlarını devam ettirdikleri tespit edilmiştir. Alem:     Animalia (Hayvanlar)Şube:     Chordata (Kordalılar)Sınıf:     ActinopterygiiTakım:     CypriniformesFamilya: CyprinidaeAlt familya:     LeuciscinaeCins:     CapoetaTür:     C. pestai

http://www.biyologlar.com/siraz-baligi-capoeta-pestai

Mamutun Genomu Birleştirildi

ABD’li ve Rus araştırmacıların oluşturduğu bir grup, mamut genomunun büyük bir bölümünü ortaya çıkarmayı başardı. Uzmanlar Buz Devri’nin bu devasa hayvanının DNA zincirini yeniden oluşturmak için mamutun kıl örneklerinden DNA çıkardılar. Bazı bölümleri eksik olsa da araştırmacıların tahminine göre genomun yaklaşık %80’i tamamlanmış durumda. Çalışma, mamutların soyunun tükenmesi konusuna açıklık getirebileceği gibi uzun süredir var olmayan türlerin klonlanmasının uygulanabilirliği sorusunu da yeniden gündeme getiriyor Bilim insanları bu konuda Sibirya’da donuk topraktan (kutuplarda bulunan donmuş toprak tabakası) çıkarılan çok sayıdaki tüylü mamuttan yararlandılar. Donuk toprak koşulları, çok eski zamanlardan kalan DNA’ların çıkarılmasında özellikle yeğlenen tüy ve kıl gibi parçaların korunması için çok uygun. Bir kıl örneğinde bulunan genetik malzemenin büyük bir bölümü kılın sahibi olan hayvanındır. Buna karşın araştırmacılar kemikten DNA çıkarmaya çalıştıklarında çoğunlukla mantar ve bakterilerinki de örneğe karışıyor. Araştırmada donuk topraktan çıkarılan iki mamutun kıl örnekleri kullanıldı. DNA’nın çıkarılmasının ardından, bunun ne kadarının mamuta ait olduğunun anlaşılması gerekiyordu. Bunun için de araştırmacılar, mamutun en yakın akrabası olan Afrika filinin gen haritasını çıkardılar. Yapılan ilk araştırmalar, mamut genomunun Afrika filininkinden yalnızca %0,6 oranında farklı olduğunu ortaya çıkardı. Bu, insan ve şempanze arasındaki genom farkının yaklaşık yarısı kadar. Afrika fili ve mamutun evrimsel olarak ayrılmasının, insan ve şempanze soyları arasındaki kırılmadan bile daha önce olmasıysa dikkat çekilmesi gereken bir gözlem. Öyle görünüyor ki genler, mamutlar da dahil olmak üzere fillerde, insan ve şempanze soylarında olduğundan daha yavaş evrim geçiriyor. Neden böyle olması gerektiğiyse hâlâ bilinmiyor. Mamutun toplam DNA zincirinin, insanınkinden 1,4 kez daha uzun olduğu tahmin ediliyor. Bir başka tartışma Uzun süredir çok eski zamanlara ait DNA’lardan,günümüzde var olmayan canlıları geri getirmenin hayali kuruluyordu. Ancak birçok bilim insanı bunun gerçekleşebileceği konusunda kuşkulu. Bunun nedeniyse canlının ölümünden sonra, DNA zincirinde oluşan değişimlerin bu durumu çok zorlaştırması. “Bu tıpkı, tüm malzemenin yalnızca %80’iyle bir araba yapmaya benziyor.” diyor Adelaide Üniversitesi’nden Jeremy Austin ve ekliyor: “Elimizde bütün bir genom olsa bile gerçek mutasyona karşılık zincir hatası mı yoksa DNA’nın mı zarar gördüğü konusu hâlâ çözemediğimiz bir sorun. Gen ölçeğinde bu neredeyse aşılamaz bir problem. Bundan sonraki sorunumuzsa yapay kromozomları nasıl oluşturacağımız”. Kanada’da, Ontario’daki McMaster Üniversitesi’nden genetikçi Hendrik Poinar’ın yorumuna göreyse mamutun kaç kromozomu olduğuna ilişkin “henüz” hiçbir fikrimiz yok. Kaynak: Bilim ve Teknik Ocak 2009

http://www.biyologlar.com/mamutun-genomu-birlestirildi

Evrim İçin Özel Bir Kaynak

Darwin'in 'Türlerin Kökeni' adlı eseri 2009 yılında 150. yaşına giriyor. Dünya çapında saygın doğal tarih müzeleri, evrim kuramının getirdikleri üzerine türlü etkinlikler düzenliyor. Evrim konulu bir dersin en temel konularından biri, gezegenimizin oluşumundan bu yana süregelmiş yerbilimsel ve evrimsel olayların kapsamlı bir özetini yapabilmek. Bu oldukça iddialı bir iş. Öncelikle ortada bir ölçek sorunu var. Elde tıpkı bir akordeon gibi genişleyip daralacak bir sunum ortamı olması gerekli. Milyar yıllık yerküresel olayların içinde milyon yıl düzeyinde kayda değer pek çok olay yer alıyor. Bir döneme yoğunlaşıldığında diğer ölçekteki olayların üzerine eğilmek güçleşiyor. John Kyrk adlı bir tasarımcının internet sitesi bu türden sorunların üstesinden başarılı canlandırmalar ile geliyor. Sitenin Türkçe olarak hazırlanan yeni sürümü, öğretmenlere etkili bir eğitsel malzeme kazandırıyor: www.johnkyrk.com/evolution.tr.swf Zaman şeridi ilk aşamada 14 milyar yıl öncesinden başlayarak evrenin ve dünyanın oluşumunu özetliyor. Çizelge üzerindeki önemli olaylar kırmızı üçgenler ile işaretlenmiş. Üçgenler ortaya çıktıkça ekranın üstünde ve altında olaylar ile bağlantılı bilgiler yer almakta. Örneğin ilk üçgen, 5 Milyar yıl öncesinde güneş sisteminin ortaya çıkışını gösteriyor. Şeridin sonuna gelindiğinde altında daha küçük bir ölçekte (milyar yıl yerine milyon yıl düzeyinde) yeni bir şerit daha ortaya çıkıyor. Böylece günümüze yaklaşıldıkça sayısı giderek artan olaylar ve oluşumlar daha ayrıntılı olarak görüntülenebiliyor. Üçgenler arasında yer alan olaylar sade görsel canlandırmalar ile şeridin etrafında gösterilirken, yazılı olarak da olaylar kısaca açıklanmakta. Zaman çizelgesinin açılır kapanır özelliği, evrimsel olayların seyrini iyi bilen bir kişiye anlatımda müthiş bir kıvraklık veriyor. Site içerik açısından çok yüklü olduğundan, ilk kez ziyaret eden birinin başlangıçta başının dönmesi çok doğal. Zaman şeridi üzerindeki sürgü kaydırıldıkça, bilgiler adeta MTV müzik klipleri gibi birbiri ardına açılmakta. Konuya egemen bir kişinin güdümünde (bu bir sınıfta öğretmen olabilir) ele alındığında bir çığ gibi saçılan bilgilerin izlenmesi daha kolay olacaktır. Deneyimin en etkili yanlarından biri ise, öğrencinin daha sonra dilediği gibi kendi özel zamanında siteye defalarca girerek, verilen bilgilerin daha fazlasını öğrenebilecek olmasıdır. Takdir edersiniz ki, bir öğretmenin kısıtlı ders zamanında bu bilgilerin tümünü işlemesi olanaksızdır. Grafik ve haritaların bilimsel kaynaklarının yanlarında veriliyor olması daha fazlasını isteyen kişilerin merakını gidermek açısından başarılı. Yakında, çizelgedeki önemli olayları ve kavramları biraz daha ayrıntılı biçimde ele alan ek bir dosyanın hazırlanması, öğretmenler açısından yararlı olacaktır. Örneğin, 'moleküler saat' yöntemi ile yapılan ölçümlerin sonuçları, Nature bilimsel dergisinin Aralık 2005 sayısında yayınlandığında, kurt ile köpeğin tür olarak birbirinden ayrılmasının 100 bin yıl öncesine (orta paleolitik) dayandığı ortaya çıktı. Bu olayın öne çıkarılmasının haklı bir nedeni vardır: Köpek, günümüz insanı Homo sapiens tarafından evcilleştirilen ilk canlıdır. Böylece köpek (Canis familiaris), Homo sapiens'in 200 bin yıl öncesinde Afrika'da başlayan yeryüzüne yayılma yolculuğuna Güney Doğu Asya'da katılmış oldu. Bu türlü kısa bilgilerin öğretmenlerin elinin altında bulunması eğitimin niteliğini artıracaktır. John Kyrk'ün yerbilimsel ve evrimsel zaman çizelgesinin evrim kuramının öğretilmesinde önemli bir boşluğu dolduracak. Umarız bu türlü eğitsel malzemeler sayesinde öğretmenlerimiz 'çocuklar söyleyin bakalım, yerkürenin tarihi boyunca kaç defa büyük soy tükenmesi yaşanmıştır?' diye bir soru yönelttiklerinde çılgınlar gibi parmak kaldıran ve hatta arka sıralardan sabırsızlıkla 'Beeeş!' diye bağıran heyecanlı bir sınıf göreceklerdir! Sitenin Türkçe uyarlaması ekoloji ve evrimsel biyoloji üzerine araştırma yapan Dr. Uzay Sezen tarafından yapıldı. Uzay Sezen Atlas'a yaptığı açıklamada sitenin öğretmenlere etkili bir eğitsel malzeme kazandırdığını belirtti. Atlas Ocak 2009, sayı 190

http://www.biyologlar.com/evrim-icin-ozel-bir-kaynak

Yasamin evrimsel gecmisi uzerine turkce bir kaynak.

Okullarımızda Evrim Kuramının öğretilmemesi büyük bir kayıp. Madalyonun bir de öbür yüzüne bakarsak, eğitimi verecek olan öğretmenlerin elinde konuyu anlatabilmek için gerekli kaynak ve materyalin olmadığını görürüz. Evrim konulu bir dersin en temel konularından biri, gezegenimizin oluşumundan bu yana süregelmiş olan olayların kapsamlı bir özetini yapabilmektir. Evrimsel olayları, üzerinde yaşadığımız dünyanın yerbilimsel tarihi ile birlikte sunabilmek oldukça iddialı bir iş. Öncelikle ortada bir ölçek sorunu var. Elde akordeon gibi genişleyip daralacak bir sunum ortamı olması gerekli. Öyle ya, 5 Milyar yıllık yerküresel olayların içinde Milyon yıl düzeyinde kayda değer pek çok olay yer almakta. Bir döneme yoğunlaşıldığında diğer ölçekteki olayların üzerine eğilmek giderek güçleşir. John Kyrk adlı bir tasarımcının internet sitesi bu türden sorunların üstesinden başarılı canlandırmalar ile geliyor. Sitenin Türkçe olarak hazırlanan yeni sürümü, öğretmenlere etkili bir eğitsel malzeme kazandırıyor: [url] http://www.johnkyrk.com/evolution.tr.swf[/url] Zaman şeridi ilk aşamada 14 Milyar yıl öncesinden başlayarak evrenin ve dünyanın oluşumunu özetliyor. Çizelge üzerindeki önemli olaylar kırmızı üçgenler ile işaretlenmiş. Üçgenler ortaya çıktıkça ekranın üstünde ve altında olaylar ile bağlantılı bilgiler yer almakta. Örneğin ilk üçgen, 5 Milyar yıl öncesinde güneş sisteminin ortaya çıkışını gösteriyor. Şeridin sonuna gelindiğinde altında daha küçük bir ölçekte (milyar yıl yerine milyon yıl düzeyinde) yeni bir şerit daha ortaya çıkıyor. Böylece günümüze yaklaşıldıkça sayısı giderek artan olaylar ve oluşumlar daha ayrıntılı olarak görüntülenebiliyor. Üçgenler arasında yer alan olaylar sade görsel canlandırmalar ile şeridin etrafında gösterilirken, yazılı olarak da olaylar kısaca açıklanmakta. Zaman çizelgesinin açılır kapanır özelliği, evrimsel olayların seyrini iyi bilen bir kişiye anlatımda müthiş bir kıvraklık veriyor. Site içerik açısından çok yüklü olduğundan, ilk kez ziyaret eden birinin başlangıçta başının dönmesi çok doğal. Zaman şeridi üzerindeki sürgü kaydırıldıkça, bilgiler adeta MTV müzik klipleri gibi birbiri ardına açılmakta. Konuya egemen bir kişinin güdümünde (bu bir sınıfta öğretmen olabilir) ele alındığında bir çığ gibi saçılan bilgilerin izlenmesi daha kolay olacaktır. Deneyimin en etkili yanlarından biri ise, öğrencinin daha sonra dilediği gibi kendi özel zamanında siteye defalarca girerek, verilen bilgilerin daha fazlasını öğrenebilecek olmasıdır. Takdir edersiniz ki, bir öğretmenin kısıtlı ders zamanında bu bilgilerin tümünü işlemesi olanaksızdır. Grafik ve haritaların bilimsel kaynaklarının yanlarında veriliyor olması daha fazlasını isteyen kişilerin merakını gidermek açısından başarılı. Yakında, çizelgedeki önemli olayları ve kavramları biraz daha ayrıntılı biçimde ele alan ek bir dosyanın hazırlanması, öğretmenler açısından yararlı olacaktır. Örneğin, “moleküler saat” yöntemi ile yapılan ölçümlerin sonuçları, Nature bilimsel dergisinin Aralık 2005 sayısında yayınlandığında, kurt ile köpeğin tür olarak birbirinden ayrılmasının 100 bin yıl öncesine (orta paleolitik) dayandığı ortaya çıktı (www.nature.com/nature/journal...ture04338.html). Bu olayın öne çıkarılmasının haklı bir nedeni vardır: Köpek, günümüz insanı Homo sapiens tarafından evcilleştirilen ilk canlıdır. Böylece köpek (Canis familiaris), insanın 200 bin yıl öncesinde Afrika’da başlayan yeryüzüne yayılma yolculuğunun yarısında Güney Doğu Asya’da katılmış oldu. Bu türlü kısa bilgilerin öğretmenlerin elinin altında bulunması eğitimin niteliğini artıracaktır. John Kyrk’ün yerbilimsel ve evrimsel zaman çizelgesi evrim kuramının öğretilmesinde önemli bir boşluğu dolduracaktır. Umarız bu türlü eğitsel malzemeler sayesinde öğretmenlerimiz “çocuklar söyleyin bakalım; yerkürenin tarihi boyunca kaç defa büyük kitlesel soy tükenmesi yaşanmıştır?” diye bir soru yönelttiklerinde çılgınlar gibi parmak kaldıran ve hatta arka sıralardan sabırsızlıkla “Beeeş!” diye bağıran heyecanlı bir sınıf göreceklerdir! Uzay Sezen

http://www.biyologlar.com/yasamin-evrimsel-gecmisi-uzerine-turkce-bir-kaynak-

Büyük Beyaz Köpekbalığı - Carcharodon carharias

Büyük Beyaz Köpekbalığı Nedir? Büyük beyaz köpekbalığı,(Carcharodon carharias),genellikle soğuk kıyı sularında yaşayan,çok büyük ve hızlı yüzücü,yırtıcı bir balık türüdür.Hakkındaki ilk bilimsel araştırma,1554 yılında çıkardığı bir kitaptaki tanım ve çizimleriyle Rönesans dönemi araştırmacılarından Guillaume Rondelet’e aittir.1785’te Carolus Linnaeus çıkardığı katoloğunda (Systema Naturae),bu türü bilimsel olarak Carolus Linnaeus olarak isimlendirmiştir.Yüzyıllar boyu bu yanlış anlaşılmış balık ta Afrika’da yaşayan diğer yırtıcı kediler gibi,birazda popüler medya ve yanlış bilgilendirilen insanlar yardımıyla,bir korku kaynağı oluşturmuştur.Fakat biz burada bu köpekbalığının dünyasını inceleyip,denizler aleminde hakettiği rolü anlamaya çalışacağız. 2- İsimler ve Sınıflandırma Linnaeus’un sınıflandırma sistemi bütün türleri isim üzerinden adlandırır,genel ve spesifik olarak.Linnaeus’un kitabının onuncu baskısı,bilimsel isimler hakkında en eski yayın olarak seçilmiştir,dolayısıyla Squalus carharias büyük beyaz köpekbalığının kabul edilen en eski ismidir.Büyük beyaz köpekbalığı değişik bir genel isim altında olmalıydı,çünkü Linnaeus’tan sonraki bilim adamları farkattiler ki “Squalus” daha birçok değişik köpekbalığı temsil ediyordu.1833’te Sir Andrew Smith “Carcharodon” isminin genel (cenerik) isim olarak verilmesini önerdi,fakat Linnaeus’un verdiği spesifik ismin Sir Andrew’un verdiği genel isimle birlikte kabul edilmesi ancak 40 yıl sonra olabild Büyük beyaz köpekbalığı Lamnidae uskumru köpekbalıkları familyası grubunda yer alır.Bu familyada iki mako ve iki de porbeagle köpekbalığı türü olmak üzere dört tür daha yer alır.Bunların sadece biri shortfin mako,Güney Afrika açıklarında yaygındır.Büyük beyaz köpekbalığı için kullanılan lokal (yerel) isimler dil gruplarına göre değişiklik gösterir.Fakat ingilizce konuşulan ülkelerde “white shark (beyaz köpekbalığı) ismi yaygın olarak kullanılır.Daha az yaygın olarak ta daha eski bir kelime olan “man-eater”(insan yiyici) kelimesi kullanılır.Avustralya’da “white pointer”(beyaz değnek)kelimesi yaygındır.Daha az yaygın olarak ta “white death”(beyaz ölüm).Güney Afrika’da da bu terimler kullanılır,fakat “blue pointer”(mavi değnek) bazı büyük beyazların arkası mavimsi renkte olduğu için veya Britanya ordusundaki askerlere verilen eski bir takma isim olan “tommy” kelimesi de kullanılır.Afrikalıların kullandığı (witdoodshaai)kelimesi daha az kullanılan ingilizce isimlerin birinden gelmiştir. En çok aşina olduğumuz köpekbalıkları büyük beyaz köpekbalığı gibi,torpido benzeri ve diğer köpekbalıkları ile karşılaştırıldığında oldukça kalın,bir gövdeye sahiptir.Büyük beyaz köpekbalığının burnu kısa ve koniseldir.Gözler yuvarlak ve zifiri siyahtır.Dişler özellikle üst çenedekiler küçük testere dizilimsi keskin kenarlardan oluşan oldukça üçgensel bir yapıya sahiptir.İki metreden küçük olan bazı gençler(yetişkin olmayanlar) düz diş yüzeylerine(kenarlarına) sahip olabilirler.Beş solungaç yarığı(yırtmacı) uzundur ve hepsi göğüs yüzgeçlerinin önünde yer alır.Yetişkinlerdeki anal ve ikinci sırt yüzgeçleri neredeyse dikdörtgensel bir yapıya sahiptir ve çok küçüktür.Kuyruk yüzgeci hilal biçimindedir(üst ve alt uçlar yaklaşık olarak aynı büyüklüktedir).Kabaca göze ve pelvis yüzgecine doğru uzanan bir çizgi üzerinde yer alan vücudun üst kısmı siyahtan açık griye değişir.Bunun altında,gövde beyazdır.Taze yakalanmış olanları genellikle zamanla suyun dışında(havada)solan pirinç kaplama renginde bir parlaklık gösterirler.Göğüs yüzgecinin vücuda bağlandığı yerde genellikle siyah bir nokta mevcuttur. Shortfin mako köpekbalığı görünüş olarak büyük beyaz köpekbalığına benzer.Gövde üzerinde ve yanlardaki parlak mavi renkle diğerlerinden farklılık gösterir.(Gövde üzerinde ve yanlardaki parlak mavi ona ait belirgin bir özelliktir).Daha büyük gözleri vardır.Dişleri daha dar ve düz yüzeylidir.Büyüdüğünde 4 metreye kadar ul Şekil 2:177cm olgunlaşmış dişi(Kwazulu-Natal) WHITE SHARK Sistematik Order:Lamniformes Family:Laminidae Genus:Carcharodon Species:carharias 3-Yetişme Ortamı Büyük beyaz köpekbalığı en çok kıta Avrupası sularında görülen ılıman denizlerin yakın kıyı balığıdır.Tropikal kuşaktan tamamen kaçınmak(özellikle büyük olanları),fakat özellikle Orta Amerika,tropikal Güney Amerika ve merkezi Pasifik adaları gibi bazı bölgelerde çok sık ta görülmez.Issız sulardan gelen birçok rapor,bu türün geniş bir alana yayılabilme ve hatta okyanus havzalarını karşıdan karşıya geçebilme yeteneğinde olduğunu gösterir.Büyük beyaz köpekbalıkları çoğunlukla yakın yüzey(üst) sularda bulunurlar,özellikle avlanırken,fakat istisnai bir olayda bir büyük beyaz 1280 metre derinlikte bir oltaya takılmıştır. Büyük beyaz köpekbalığı açısından zengin olarak bilinen bölgeler, muhtemelen bu bölgelerde insanla8spor balıkçıları,denize girenler,akuba dalgıçları,sörfçüler gibi)daha fazla bir etkileşimi yansıtır.Bu bölgeler Kaliforniya,ABD’nin Orta-Atlantik Federe Devletleri,Güney Afrika ve Doğu Avustralya,Yeni Zelanda ve bazı Pasifik adaları gibi yerlerdir. 4-Beyaz Köpekbalığı Ekolojisi ve Korunması Yetenekli olduğu kadar etkileyici de olan beyaz köpekbalığı(diğer deniz canlılarından ayrı)bir ortamda kalamaz.O, karmaşık kuralları olan karşılıklı bir dayanışmanın hüküm sürdüğü deniz canlılarının gerekli bir üyesidir(parçasıdır). Kıyı şeridindeki bütün ekosistemler,güneşin ışık enerjisini yakalayıp,diğer canlıların kullanabileceği bir formda paketleyen fotosentetik organizmalarla başlar.Bu bitkiler çok geniş bir otçul tarafından yenir(bu bitkiler çok geniş bir otçul hayvan kitlesini besler).Bu otçul hayvanlar etçil hayvanlar tarafından yenir(bu otçul hayvanlar etçil hayvanları besler).Bu etçil hayvanlarda daha büyük etçil hayvanlara yem olur.Bu sayede,enerji,besin zincirinin daha uzak noktalarında yer alan,çok daha büyük hayvanlara iletilir(geçer). Enerji,bir beslenme seviyesinden,bir sonraki beslenme seviyesine geçerken,yaklaşık %90’ını kaybeder.Bu nedenle ,her beslenme seviyesi,bir alttaki beslenme seviyesinin ancak 1/10(onda biri)kadar canlı madde içerir.(Bir seviyedeki bütün canlı varlıkların toplam madde miktarı,bir alttaki seviyeye göre 10 kat daha azdır).En yukarıdaki beslenme seviyesinde büyük beyaz köpekbalığı gibi en zirvedeki yırtıcılar yer alır.sayısal olarak çok nadir olmalarına rağmen,bu en zirvedeki yırtıcılar,bütün ekosistemin üzerinde bulunan bir başlıktır.Nerdeyse okyanusta olup biten her şey büyük beyaz köpekbalığını beslemek içindir.Oldukça yakın geçmişe kadar,büyük beyaz köpekbalığının ne kadar yediği hakkında çok az fikir sahibi olduk.Son zamanlarda Kuzey Atlantik’in batısında yapılmış çok önemli bir deney,büyük beyaz köpekbalığının,keskin ısı farklarındaki ortamlarda yüzüşünden kaslarındaki ısı değişimini inceledi.Bu ölçümler temel alınarak yapılan ılımlı bir tahmine göre,45 kilogram balina yağı yemiş yaklaşık 5 metrelik bir büyük beyaz köpekbalığı,1.5 ay başka hiç bir şey yemeye ihtiyacı olmaksızın yaşayabilir.Ortalama bir kütle ve yağ içeriğine sahip olan bir Kuzey deniz Fili yavrusu temel alındığında,bir yavrunun bir büyük beyaz köpekbalığına 3 ay yeteceği tahmin edilmektedir. Sonuç olarak gözüküyor ki,büyük beyaz köpekbalığı çok az bir sıklıkta bu gibi deniz memelileri ile beslenme ihtiyacındadır ve muhtemelen deniz Fillerinin beyaz köpekbalıklarınca ölümü hastalıklar,boğulmalar ve kendi aralarındaki kavgalar gibi sebeplerdeki ölüm oranı oldukça düşüktür. Zirvede bir yırtıcı olmasına rağmen,beyaz köpekbalığının da korktuğu yırtıcılar mevcuttur.1997 yılında Farallon adası açıklarında,bir öldürülen balinanın(Orcinus orca) 10-12 foot(yaklaşık 3-3.5 metre)uzunluğundaki bir beyaz köpekbalığını öldürüp yemesi gözlenmiş ve filme alınmıştır.Bu saldırıdaki öldürülen balina belki kendi yavrularını koruyordu,belki de bu atak tamamen kendisiyle av konusunda rekabet halinde olan bir rakibi devre dışı bırakma vakası idi.Bu gibi aşırı derecede ilgi çeken bazı olayların olmasına rağmen,büyük beyaz köpekbalığını yiyen doğal yırtıcılar nadirdir.Bu güne kadar büyük beyazların en göze çarpan öldürücüleri insanlar olmuştur.Bu türün eti sıkı(sertçe),beyaz ve lezzetlidir.Belki de bundan daha önemlisi,büyük beyazın çenesi ve dişleri nadir bulunan bir ganimet ve hatıra eşyası olarak dünya çapında aşırı derecede gözdedir(değerlidir).Kaliforniya açıklarında her yıl 10-20 büyük beyaz öldürülür.Yakın geçmişte bu rakama erişmedeki pay,büyük ölçüde spor için balık avlayan Kaliforniyalılara ait olmuş çene ve dişleri tutup geri kalanı atmışlardır.Bu günlerde ise,büyük beyazların büyük çoğunluğu ticari balıkçılar tarafından yanlışlıkla tutulmaktadır.Bunların bir kısmı bilimsel araştırma kurumlarına bağışlanmakta,diğerleri de genellikle internet üzerinden açık arttırmayla satılmaktadır.1993’ün ekiminde,Kaliforniya büyük beyaz köpekbalığını korunması gereken canlı türlerine dahil eden ilk Amerikan federe devleti olmuştur.1994’ün ilk gününden itibaren bütün Amerika Birleşik Devletleri sularında büyük beyaz köpekbalığının ticari ve spor amaçlı avlanması yasaklanmıştır.Büyük beyaz köpekbalığının bir parçasını veya tümünü taşıyan herhangi bir gemi Amerika Birleşik Devletleri suları dışında yakalanmış büyük beyaz köpekbalığının bir parçasını veya tümünü taşıyan herhangi bir geminin,Kaliforniya limanına yanaşmasına izin verilmez.İzin verilen yegane yakalamalar,sınırlı sayıdaki ticari balıkların yanlışlıkla yakaladıkları ile bilimsel araştırma ve eğitim amaçlı yakalamalardır. En azından Kaliforniya suları sınırları içinde,büyük beyaz köpekbalığı kanun tarafından korunmaktadır.Fakat Pasifik kıyı şeridi boyunca uzanan diğer sularda,bu muhteşem köpekbalığı tehlikeleri göze almak zorundadır.Büyük beyaz köpekbalığının aşırı derecede sınırlı olan üreme kabiliyeti göz önüne alındığında,bir yok edilme oranı bile,bu türün soyunun tamamen tükenmesi sonucunu doğurması yüksek derecede olasıdır. Kişi,büyük beyaz köpekbalığını korumak için,çok sağlam delillere dayanan bütün tavrını oluşturabilir.Büyük beyaz köpekbalığının deniz ekosistemindeki rolünü tam olarak anlamamamıza rağmen,onun çevresel önemini örnek olarak verebiliriz.Bu hayvanı ahlaksal yükümlülüklerimizden dolayı korumamız gerektiğinden bahsedebiliriz,fakat daima ahlaksal aciliyetler ve öncelikler konusunda bir tartışma söz konusu olacaktır.Muhtemelen okuyucular,büyük beyaz köpekbalığının korunması için ileri sürülen aşağıdaki sade fikri en doyurucu bulacaklardır.Büyük beyaz köpekbalığı,dünyamıza zenginlik,ilgi çekici bir farklılık,efsaneler ve gizemler katan nadir bir yabani hayvandır. 5- Boyut ve Yaş Köpekbalıklarının yaşlanması basit bir proses değildir.Bunun ana sebepleri,büyümenin beslenmeyle olan ilgisi,coğrafi alanı ve bazı türlerdeki erkek ve dişi büyüme oranının,ki yaşla yavaşlar,değişiklik göstermesidir.Araştırmacılar,ağaç tabakalarında olduğu gibi,omurga kemiğindeki kireçlenme tabakasının büyük beyaz köpekbalığının yaşını yansıttığını gösterdiler.Bu temelde Doğu Pasifik büyük beyaz köpekbalıkları 13-14 yaşında 16 ft (4.75m)’ye ulaşırlarken,Kuzey Atlantik köpekbalıklarının aynı uzunluğa 20 yaşlarında ulaşabildiğini bulmuştur. Yeni doğmuş büyük beyaz köpekbalıklarının boyu 109-129cm civarındadır.Büyüklük ve cinsel olgunluk balıktan balığa değişkenlik gösterir.Erkekler yaklaşık 9 yaşlarında,3.5-4.5m boyutlarında olgunlaşır.Dişilerse 12-14 yaşlarında,4.5-6m civarlarındayken olgunlaşırlar.Görülmüş olan en büyüklerin (5m üzerinde)çoğu dişi olmasına rağmen,bugün hala erkeklerin dişilerden daha büyük bir maksimum boyuta ulaşıp ulaşmadığı bilinmiyor.Geçtiğimiz yıllarda birçok doğru olmayan maksimum boyutlar rapor edilmiştir,bir rapordaki on yıllar boyunca tartışılmış olan 36 feet(11m)’lik bir boyutun,aslında 16 feet olduğu fakat yazım hatasına maruz kaldığı düşünülmektedir.Son yıllarda yakalanan en büyük köpekbalığı ölçülmemiştir,fakat araştırmacıların biri Malta diğeri de South Avustralya’dan olan büyük beyaz köpekbalıklarının 7m’den büyük olduğu hakkında çok az şüpheleri vardır.Bu köpekbalıkları 30 yaşına yaklaşıyorlardı.Yakın zamanlarda Gans Bay’da yakalanmış ve Cape Town’daki shark Research Centre’de incelenmiş 6m’lik bir dişinin,bir omurga bandının bir yıla eşit olduğu varsayımıyla,yaklaşık 22 yaşında olduğu tahmin edilmiştir. 6-Üreme ve gelişim Büyük beyaz köpekbalığında döllenme dahilidir ve dişiler yavruları canlı olarak dünyaya getirirler(onlar ovovovipar’dır).Kur yapma davranışları “tam olarak”bilinmez,fakat bilim adamları yaralı bireylerin,erkek erkeğe olan saldırganlığın veya çiftleşmeden önceki erkeklerin dişileri hafifçe ısırmalarının sonucu olduğuna inanırlar.Embriyolar,kendi yumurtalarının bütün sarısını tükettikten sonra,ana içindeki yumurtadan hatta diğer embriyolarla beslenmeye başlar.Büyük beyaz köpekbalığının akrabalarında da görülen bu olayı “intrauterine cannibalism”(döl yatağı yamyamlığı) olarak adlandırılır.Yavrulu dişiler belgelenmemiştir,fakat diğer köpekbalıklarında olduğu gibi,büyük dişiler küçüklerden daha fazla yavru taşırlar.Bir Avustralya dişisi 11 yavruyla bulunmuştur.Gebelik süresinin kesin olarak bilinmemesine rağmen,büyük boyutta olan dişilerde yaklaşık 1 yıl veya daha fazla olduğu tahmin edilmektedir.Cape Town’daki Shark Research Centre(Köpekbalığı Araştırma Merkezi)’nde çalışan Dr. Leonardo Compago çok sayıda değişken ve bilinmeyeni de göz önünde bulundurarak,ortalama bir dişinin üreme potansiyelini izlemiştir.15 yaş ve 5 metrede olgunlaşan 30-31 yaşlarında 7.2m’lik maksimum boyuta ulaşan doğumdan sonraki bir yıllık dinlenme süresiyle birlikte her 3 yılda ortalama olarak 9 yavru doğuran ortalama bir dişinin,ölümünden önceki seneye kadar 45 yavru dünyaya getireceği tahmin edilmiştir.Bununla beraber,doğal ölümler,nispi sağlık ve çiftleşme mevcudiyeti gibi nedenlerle,dişilerin çoğu,özellikle insan etkisinin çok fazla olduğu bölgelerde,muhtemelen daha az yavru dünyaya getiriler. Bazı araştırmacılar büyük beyaz köpekbalıklarının,ılıman denizlerin kıyı sularında,kendi kendini soyutlamış yavrusunu beslemeyen dişiler tarafından dünyaya getirildiğine ve daha sonra büyüdükçe daha geniş sıcaklık ortamlarına adapte olduklarına inanırlar.Bu da büyük köpekbalıklarının açık okyanus alanlarına doğru açılmayı göze alabilmelerini sağlayan ve tropikal orta-okyanus adalarında görülmelerini açıklayan bir teoridir.Bilim adamları genç büyük beyaz köpekbalıklarının (iki yaş veya daha küçük) bilinen dağılımları ve büyüme tahminleri sonuçlarından yola çıkarak,su sıcaklıklarına karşı toleranslarının gelişimine kadar,coğrafi olarak dar sıcaklık değişimli alanların içine sınırlandırabileceklerine dikkat çekmişlerdir. 7-Yiyecek ve Beslenme Alışkanlıkları Büyükbeyaz köpekbalığının zirvede bir yırtıcı olduğu,denize çıkışı olmayan bölgelerde yaşayan insanlar arasında bile bilinir. Bu yaratığın sırf görünüşü , gücü ve korku veren çeneleri böyle bir gözlemi gerekli kılar. Fakat sürpriz bir şekilde, beyaz köpekbalıkları aynı zamanda leş ve çöp süpürücülerdir (yiyicileridir). Araştırmacılar şu aşağıdaki şeyleri mide içeriklerinde bulmuş ve kayıtlara geçirmişlerdir:Sardalya’dan mersin balığına kadar her çeşit ve büyüklükteki kemikli balıklar, diğer daha büyük köpekbalığı dahil kıkırdaklı balıklar, deniz kaplumbağaları, sümsük kuşu martı ve penguenler dahil çeşitli kuşlar, yunus, domuzbalığı, fok, ölü balina gibi deniz memelileri,abalon, diğer deniz salyangozları, kalamar,supya, denizyıldızı,yengeç dahil çeşitli omurgasızlar. Fok kolonilerinin bulunduğu alanlarda,3 m. ve daha büyük boyutlardaki büyük beyaz köpekbalıkları,çoğunlukla balıktan oluşan diyetlerini gözle görülür bir şekilde foklara doğru kaydırırlar.Jackass penguins zaman zaman ısırılmalarına rağmen çok nadiren büyük beyaz köpekbalığının midesinde görülmüştür.Özellikle önemli beslenme alanları Bird Island(Kuş Adası),Doğu Cape,Pyer ve Robben Adaları,Batı Cape gibi yerlerdir.Bununla beraber,büyük beyaz köpekbalığı,fokların bulunmadığı veya çok nadir olduğu tropikal alanlarda,kemikli balıkları diğer köpekbalıkları ve deniz memelileriyle çok rahat bir şekilde hayatta kalma yeteneğine haizdir.Şu noktaya dikkat etmekte yarar vardır ki,uzmanlaşmış bir yırtıcı,bir alanda bulabildiği bir tercihi başka bir alanda bulamayabilir,dolayısıyla büyük köpekbalıkları deniz içinde yüzen neredeyse her şeyi pusuya düşürme veya yakalama yeteneğine sahiptir. Büyük canlı fokların büyük beyaz köpekbalıklarının en zor avları arasında olduğu düşünülmektedir.Bu foklar,onları tamamen suyun dışına fırlatabilen, “ısır”ve “bırak” taktiğiyle,genellikle yüksek hızla ani bir hamleyle öldürürler.Bu eylem bilim adamlarınca savunarak öldürme olarak nitelendirilir,bir başka deyişle,köpekbalıkları bu sayede kendilerini,korku ve heyecan içindeki yaralı bir hayvanın diş ve pençelerinden korurlar.Güney Afrika açıklarında,penguenlerin bu şekilde defalarca havaya fırlatıldıkları görülmüştür.Bu davranış şekli,gerçek bir beslenme çeşidinin bir parçası olmasından çok,avıyla oynama veya avını test etme amacına yönelik olabilir.Yaralı,ölmek üzere olan av,köpekbalığı tarafından yeterince zayıf hale düşene kadar kuşatma altında tutulur ve en sonunda tüketilir. 8- Yaşayan(hala var olan)Fosil Akrabalar Yaşayan büyük beyaz köpekbalığı Carcharodon cinsi içinde sınıflandırılan beş türden biridir.Diğer dördünün nesli tükenmiştir.Şu andaki araştırmacılar inanırlar ki bugünkü büyük beyaz köpekbalığının en eski atası kabul edilen bir tür,Carcharodon landanensis,Paleocene çağında (65-57 milyon yıl önce) ortaya çıkmış ve yaklaşık aynı çağlarda bu kökten iki değişik grup(sülale,soy,nesil)oluşmuştur.Bugünkü yaşayn büyük beyazın da içinde bulunduğu birinci grup,göreceli olarak daha küçük olan C. landanensis(2-3m uzunluğundadır)ile bağlantısı (akrabalığı)olan orta dereceli fosil türlerine sahiptir.Ayrı bir cins olarak kabul edilen ikinci grup,Carcharocles,bazı araştırmacılara göre,izleri yaklaşık 50 milyon yıl öncelerine kadar gelen devasa akrabaları da kapsar.Bu kocaman köpek balıklarının evrimi vücut büyüklüğünün artmasıyla karakterize edilmiştir ve oldukça yakın zamanlara kadar yaşamış olabilir. Modern büyük beyaz köpekbalığı yaklaşık 20 milyon yıl önce Miyosen çağlarda evrim geçirmiştir(evrimleşerek bugünkü halini almıştır).Aynı zamanlarda,ikinci paralel gruptan (sülaleden) gelen (evrimleşmiş olan)Carcharodon megalodon ve C.angustidens isimlerini verdiğimiz çok daha büyük diğer iki kardeş tür dünya denizlerinde varlığını sürdürüyordu.Peru’da C. megalodon’a ait 17cm uzunluğunda dişler bulunmuştur.Bu bize gösterir ki,bu tür 13m veya daha büyük bir uzunluğa ve yaklaşık 20 ton ağırlığa erişmiştir.Bu dev yırtıcı,en azından büyük boyutta olanları muhtemelen çoğunlukla balinalarla beslenmiştir.Bazı araştırmacılar,balinaların evrimleşip,kutup sularında bol miktarda bulunan planktonlarla beslenmek için bu sulara doğru göç etme eğilimi göstermesinin bu köpekbalığı türünün neslinin tükenmesine neden olduğunu varsayalar.Bu dev köpekbalıklarının değişik sıcaklıklara adapte olamaması ve buzlu sulara göç eden balinaları takip edememesi,ana yiyecek kaynağını yılın büyük bir bölümü için kaybetmesi sonucunu doğurmuştur. Güney Afrika’da Carcharodon’un üç türünün fosilleşmiş dişleri bulunmuştur.Uloa yakınlarındaki KwaZulu-Natal’daki Miyosen tortusundan anlaşılmıştır ki modern büyük beyaz köpekbalığı C.angustidens’e ait olan fosil dişler 15 milyon yıllıktır.Daha büyük C.angustidens’lerin 15cm’yi bulan dişleri,Kwa-Zulu-Natal bölgesinde,Doğu Cape’deki Eocene yatağında ve Namibya’da bulunmuştur.Pürtüksüz dişlere sahip olan(Otodontidae familyası)Paleocene devasa köpekbalıklarına başka bir yakın grup ta Carcharodon türüyle paralel olarak evrime uğramış ve bugün hayatta olan porbeagle köpekbalıklarının (Lamna cinsi)oluşumuna yol açmıştır. 9- İnsana Karşı Saldırılar İnsanın en büyük korkularından biri,yabani bir hayvan tarafından canlı canlı yenmektir.Muhtemelen büyük beyaz köpekbalığı endişelerinin esrarı,büyük ölçüde onun uzun zamanlar boyunca sadece bu amaçla insanlara saldırması olmuştur. Rapor edilen büyük beyaz köpekbalığı saldırıları,öteki köpekbalığı saldırılarından daha fazladır.Bununla beraber rapor edilmiş bütün köpekbalığı saldırılarının %80’i büyük beyaz köpekbalıklarının nadir olduğu tropikal bölgelerde meydana gelmiştir.Bu bölgelerdeki ataklardan genellikle çekiç balıkları (bir tür köpekbalığı) ve requiem köpekbalığı sorumlu tutulmuştur.Gerçekten de Durban’daki Oceanographic Research Institute’un(Okyanus Araştırmaları Enstitusu)eski yöneticisi Dr.Davies daha1964’lerde Güney Afrika’da 7 tehlikeli türden bahsetmektedir.Bugün hala köpekbalığı saldırılarından daha fazla insan boğulmalar,arı sokmaları,şimşek çarpmaları veya yılan sokmaları gibi nedenlerle yaralanır veya ölür.Buna rağmen,büyük beyaz köpekbalıkları su içinde insan için tehlikelidir ve bazı bölgelerden diğer bazı bölgelere göre daha fazla saldırı olayı rapor edilmiştir. Amerikalı araştırmacılar 1926’dan 1991’e kadar bütün dünya çapında vuku bulmuş 115 büyük beyaz köpekbalığı saldırısı belgelemişlerdir.Güney Afrika açıklarında,altısı ölümle sonuçlanan,29 saldırı meydana gelmiştir.Güney Afrika’da 1940’tan bu yana toplam olarak 28’i ölümle sonuçlanan 89 köpekbalığı saldırısı rapor edildiği düşünüldüğünde,bu saldırıların bazılarının diğer türler tarafından yapıldığı sonucuna varılabilir. Niçin Büyük Beyaz Köpekbalıkları Tehlikelidir? Bazı popüler iddiaların tersine,biz karada yaşayanlar,okyanus ortamına doğal olarak uyamadığımız için bu büyük,hızlı,yırtıcılar insanları potansiyel av olarak görürler ve bu yüzden tehlikelidir.Aynı zamanda,sudaki, insanlara,takip edilip dışarıya atılması gereken bölgesel işgalciler olarak kabul ettikleri için de tepki gösterebilirler.Bu teori büyük beyaz köpekbalıklarını atfedilmiş,kurbanların hayatta kaldığı,tek ısırıklı saldırıları da muhtemelen açıklar.Özellikle geçmiş dönemde bir kısım film ve kitapta yapılan bazı sansasyonel köpekbalığı tasvirleri içimize korku salmak için çılgınca bir yok etme ve intikam alma karalılığı içinde olan nefret dolu canavarlar çizmiş ve onun doğal yırtıcı davranışlarını çarpıtmıştır.Hiçbir şey hakikatten öteye gidemez. 10- Denize Girenler,Sörfçüler ve Dalgıçlara Tavsiyeler Bütün önlemlere rağmen,olası bir saldırı durumunda bilinmesi gereken birkaç şey vardır. 1-En önemli şey kanı mümkün olduğunca çabuk durdurmaktır.Kol bacak gibi uzuvlardaki yaralarda çok ta fazla sıkı olmamasına dikkat ederek,sıkıca bir sargı sarılması kanı durdurmaya yardımcı olacaktır.Yumuşak ve esnek herhangi bir şeyi(kumaşı)sıkıştırıp bandaj olarak yara üzerine yerleştirin.Yaralıyı hareketsiz ve mümkün olduğunca sıcak tutun,küçük ve önemsiz bir yara gibi bile gözükse hemen tıbbi acil yardım çağırın. 2-Denize girenlerin veya sörfçülerin büyük ve önemli yaralanmalarında,yaralıyı kum üzerinde denize paralel bir şekilde yatırıp başa doğru kan akışını desteklemek için ayaklarını yukarıya kaldırın.Yaralıyı başı su tarafına gelecek şekilde yatırmayın.Gerekirse yaralının nefes almasına yardımcı olun. 3-Tıbbi yardımın gelmesini beklerken,yaralıyla rahatlatan bir edayla konuşarak onu sakin ve ayık tutun.Yaralıyı hastaneye yetiştirmek amacıyla sahilden uzağa veya bir araca taşımaya teşebbüs etmeyin.Bu yaralıyı şoka sokabilir. 4-Vücut iç sıcaklığını düşürüp yaralıyı şoka sokmasına yardım etme ihtimali olduğundan,hiçbir içecek özellikle alkollü içecek vermeyin.Yaralının dudaklarını ıslatmak amacıyla su kullanılabilir. 11- Kaynaklar: Weidnfield & Nicolson, London, 222pp. Cliff, G., S.F.J. Dudley & B. Davis. 1989. Sharks caught in the protective gill nets off Natal, South Africa. 2. The great white shark, Carcharodon carcharias. S. Afr. J. Mar. Sci., 8:131-144. Compagno, L.J.V. 1981. Legend versus reality: the Jaws image and shark diversity. Oceanus 24 (4); 5-16 -1984. Sharks of the World. FAO Species Catalogue, vol. 4,2 parts, Rome. -D.A. Ebert & M.J. Smale. 1989. Guide to the Sharks and Rays of Southern Africa. Struik Publishers, Cape Town, 160pp. Condon, T. (ed.). 1991. Great white Sharks - a Perspective. Underwater, no.17. Ihlane Publications, Durban: 1-130. Cousteau, J. -Y. & P. Coustea. 1970. The Shark: Splendid Savage of the Sea. Doubleday & Co., Garden City, 277 pp. Davies, D.H. 1964. About Sharks and Shark Attack. Shuter & Shooter, Pietermaritzburg, 237pp Ellis, R. & J.E. McCosker. 1991. Great White Shark. Stanford University Press, Harper Collins, New York, 270pp. Sibley, G. et al (eds.). 1985. Biology of the white shark. Mem. So. Calif. Acad. Sci. 9, 150pp Smith, M.M. & P.C. Heemstra (eds.). 1986. Smiths’s Sea Fishes. Macmillan South Africa, Johannesburg, 1047pp. Springer, V.G.& J.P Gold. 1989. Sharks in Questions. Smithsonian Institution Press, Washington, D.C., 187pp. Van der Elst, R. 1986. Sharks and Stingrays. Struik Publishers, Cape Town, 64 pp. Not:Alıntıdır ayrıca karakter sınırlaması olduğu için parça parça yollayabildim kusura bakmayın arkadaşlar

http://www.biyologlar.com/carcharodon-carhariasbuyuk-beyaz-kopekbaligi

Evrimleşmeyi Sağlayan Düzenekler

Doğal Seçilim Bir populasyon, kalıtsal yapısı farklı olan birçok bireyden oluşur. Ayrıca, meydana gelen mutasyonlarla, populasyondaki gen havuzuna (türün üreme yeteneğine sahip tüm bireylerinin oluşturduğu genler) yeni özellikler verebilecek genler eklenir. Bunun yanısıra mayoz sırasında oluşan Krossing-Over'lar (Mayoz bölünmede gen parça değişimi) ve rekombinasyonlar, yeni özellikler taşıyan bireylerin ortaya çıkmasını sağlar. İşte bu bireylerin taşıdıkları yeni özellikler (yani genler) nedeniyle, çevre koşullarına daha iyi uyum yapabilme yeteneği kazanmaları, onların, doğal seçilimden kurtulma oranlarını verir. Yalnız çevre koşulları her yerde ve her zaman (özellikle jeolojik devirleri düşünürsek) aynı değildir. Bunun anlamı ise şudur: Belirli özellikleri taşıyan bireyler, belirli çevre koşullarına sahip herhangi bir ortamda, en başarılı tipleri oluşturmalarına karşın, birinci ortamdakinden farklı çevre koşulları gösteren başka bir ortamda, ya da zamanla çevre koşullarının değiştiği bulundukları ortamda, uyum yeteneklerini ya tamamen ya da kısmen yitirirler. Bu ise onların yaşamsal işlevlerinde güçlüklere (döllenmelerinde, embriyonik gelişmelerinde, erginliğe kadar ulaşmalarında, üremelerinde, besin bulmalarında, korunmalarında vs.) neden olur. Böylece erginliğe ulaşanlarının, ulaşsalar dahi fazla miktarda yavru verenlerinin, verseler dahi bu yavruların ayakta kalanlarının sayısında büyük düşmeler görülür. Bu çevre koşulları belirli bir süre (genellikle uzun bir süre) etkilerini sürdürürse, belirli özelliklere (gen yapısına) ahip bireyler devamlı ayıklanacak ve taşıdıkları genlerin gen havuzundan eksilmesiyle, gen frekanslarında (bir özelliğin, bireylerde ortaya çıkış sıklığı) değişmeler ortaya çıkacaktır. Bu seçilim, çoğunluk döller boyunca sürer. Bir zaman sonra da bu gen bileşimindeki bireyler topluluğu tamamen ortadan kalkmış olur. (jeolojik devirlerdeki birçok canlının çevre koşulları nedeniyle soyunun tükenmesi) Buna karşın, başlangıçtaki populasyonlarda bu çevre koşullarına uyum yapabilecek özelliklere (gen bileşimlerine) sahip bireyler korunduğu için sayıları ve dolayısıyla taşıdıkları genlerin frekansı gen havuzunda sürekli artar. Böylece, bir zaman sonra, yeni mutasyonların ve rekombinasyonların meydana gelip, uygun olanlarının ayıklanmasıyla da, başlangıçtaki populasyona benzemeyen, tamamen ya da kısmen değişmiş populasyonlar ortaya çıkar. Burada dikkat edilecek husus, bireylerin ayakta kalmalarının yalnız başına evrimsel olarak birşey ifade etmemesidir. Eğer taşıdıkları genler, gelecek döllere başarılı bir şekilde aktarılamıyorsa, diğer tüm özellikleri bakımından başarılı olsalarda, evrimsel olarak bu niteliklere sahip bireyler başarısız sayılırlar. Örneğin, kusursuz fiziksel bir yapıya sahip herhangi bir erkek, kısırsa ya da çiftleşme için yeterli değilse, ölümüyle birlikte taşıdığı genler de ortadan kalkar ve evrimsel gelişmeye herhangi bir katkısı olmaz. Ya da güçlü ve sağlıklı bir dişi, yavrularına bakma içgüdüsünden yoksunsa, ya da yumurta meydana getirme gücü az ise, populasyonda önemli bir gen frekansı değişikliğine neden olamayacağı için, evrimsel olarak başarılı nitelendirilemez. Demek ki doğal seçilimde başarılı olabilmek için, çevre koşullarına diğerlerinden daha iyi uyum yapmanın yanısra, daha fazla sayıda yumurta ya da yavru meydana getirmek gerekir. Doğal Seçilim çevre koşullarına bağımlı olarak farklı şekillerde meydana gelir; 1.Yönlendirilmiş seçilim 2.Dengelenmiş Seçilim 3.Dallanan Seçilim Yönlendirilmiş Seçilim Doğal seçilimin en iyi bilinen ve en yaygın şeklidir. Özel koşulları olan bir çevreye uzun bir süre içerisinde uyum yapan canlılarda görülür. Genellikle çevre koşullarının büyük ölçüde değişmesiyle ya da koşulları farklı olan bir çevreye göçle ortaya çıkar. Populasyondaki özellikler bireylerin o çevrenin koşullarına uyum yapabileceği şekilde seçilir. Örneğin nemli bir çevre gittikçe kuraklaşıyorsa, doğal seçilim, en az su kullanarak yaşamını sürdüren canlıların yararına olacaktır. Populasyondaki bireylerin bir kısmı daha önce mutasyonlarla bu özelliği kazanmışlarsa, bu bireylerin daha fazla yaşamaları, daha çok döl vermeleri, yani genlerini daha büyük ölçüde populasyonun gen havuzuna sokmaları sağlanır. Bu arada ilgili özelliği saptayan genlerde meydana gelebilecek mutasyonlardan, yeni koşullara daha iyi uyum sağlayabilecekler seçileceğinden, canlının belirli bir özelliğe doğru yönlendirildiği görülür. Bu, doğal seçilimin en önemli özelliğinden biridir. Her çeşit özelliği meydana getirebilecek birçok mutasyon oluşmasına karşın, çevre koşullarının etkisi ile, doğal seçilim, başarılı mutasyonları yaşattığı için, sanki mutasyonların belirli bir amaca ve yöne doğru meydana geldiği izlenimi yaratılır. Yukarıda verdiğimiz örnekte, uyum, suyu artırımlı kullanan boşaltım organlarından, suyu en idareli kullanan böbrek şekline doğru gelişmeyi sağlayacak genler yararına bir seçilim olacaktır. Su buharlaşmasını önleyen deri ve post yapısı, kumda kolaylıkla yürümeyi sağlayan genişlemiş ayak tabanı vs. doğal seçilimle bu değişime eşlik eden diğer özelliklerdir. Önemli olan, evrimde bir özelliğin ilkel de olsa başlangıçta bir defa ortaya çıkmasıdır; geliştirilmesi, mutasyon-doğal seçilim düzeneği ile zamanla sağlanır. Bu konudaki en ilginç örnek, bir zamanlar ingiltere'de fabrika dumanlarının yoğun olarak bulunduğu bir bölgede yaşayan kelebeklerde (Biston betularia) meydana gelmesi evrimsel değişmedir. Sanayi devriminden önce hemen hemen beyaz renkli olan bu kelebekler (o devirden kalma kolleksiyonlardan anlaşıldığı kadarıyla), ağaçların gövdelerine yapışmış beyaz likenler üzerinde yaşıyorlardı. Böylece avcıları tarafından görülmekten kurtulmuş oluyorlardı. Sanayi devrimiyle birlikte, fabrika bacalarından çıkan siyah renkli kurum vs. bu likenleri koyulaştırınca, açık renkli kelebekler çok belirgin olarak görülür duruma geçmiştir. Bunların üzerinde beslenen avcılar, özellikle kuşlar, bunları kolayca avlamaya başlamıştır. Buna karşın sanayi devriminden önce de bu türün populasyonunda çok az sayıda bulunan koyu renkli bireyler bu renk uyumundan büyük yarar sağlamıştır. Bir zaman sonra populasyonun büyük bir kısmı koyu renkli kelebeklerden oluşmuştur. ''Sanayi Melanizmi''. Günümüzde alınan önlemler sayesinde, çevre temizlenince, beyaz renkli olanların sayısı tekrar artmaya başlamıştır. Yönlendirilmiş doğal seçilime, diğer bir ismiyle ''Orthogenezis'' e en iyi örneklerden biri de atın evrimidir. birçok yan dal (cins ve tür düzeyinde) ortama daha az uyum yaptığı için ortadan kalkmış, bugünkü Equus'u yapacak kol başarılı uyumu ile günümüze kadar gelmiştir. Birçok durumda, bazı yapıların gelişmesindeki yönlendirme, yararlı noktadan öteye geçebilir. Örneğin İrlanda geyiğinin boynuzları, kama dişli kaplanın üst kesici dişleri o kadar fazla büyümüştür ki, bir zaman sonra bu türlerin ortadan kalkmalarına neden olmuştur. işte, çok defa bir canlının organları arasında belirli bir oranın bulunması, bu seçilimle düzenlenir ve buna ''Allometrik İlişki'' denir. Yani organlar arasındaki oran her türde kendine özgü ölçüler içinde bulunur. Bu özellikler, daha doğrusu oranlar, sistematikte(Canlıların Sınıflandırılması) ölçü olarak alınır. Yapay Seçme ile çok kuvvetli bir yönlendirme sağlanabilir. islah edilmiş birçok hayvan ırkında bunu açıkça görmek mümkündür. İnsanların gereksinmeleri için yararlı özellikleri bakımından sürekli olarak seçilen bu hayvanlar, bir zaman sonra doğada serbest yaşayamayacak duruma gelmiştir. Nitekim sütü ve eti için ıslah edilen birçok inek ve koyun türü, yumurtası için ıslah edilen birçok tavuk türü, süs hayvanı olarak ıslah edilen birçok kuş, köpek, kedi vs. türü, artık bugün doğada serbest olarak yaşayamayacak kadar değişikliğe uğramıştır. Son zamanlarda tıp bilimindeki gelişmeler ile, normal olarak doğada yaşayamayacak eksiklikler ile doğan birçok birey, yaşatılabilmekte ve üremesi sağlanmaktadır. Böylece taşıdıkları kalıtsal yapı, insan gen havuzuna eklenmektedir. Dolayısıyla bozuk özellikler meydana getirecek genlerin frekansı gittikçe artmaktadır. Örneğin, eskiden, kalp kapakçıkları bozuk, gözleri aşırı miyop ya da hipermetrop olan, gece körlüğü olan, D vitaminini sentezlemede ya da hücre içine alma yeteneğini yitirmiş olan, kan şekerini düzenleyemeyen (şeker hastası), mikroplara direnci olmayan, kanama hastalığı olan; yarık damaklı, kapalı anüslü, delik kalpli ve diğer bazı kusurlarla doğan bireylerin yaşama şansı hemen hemen yoktu. Modern tıp bunların yaşamasını ve üremesini sağlamıştır. Dolayısıyla insan gen havuzu doğal seçilimin etkisinden büyük ölçüde kurtulmayı başarmıştır. Bu da gen havuzunun, dolayısıyla bu gen havuzuna ait bireylerin bir zaman sonra doğada serbest yaşayamayacak kadar değişmesi demektir. Nitekim 10-15bin yıldan beri uygulanan koruma önlemleri, bizi, zaten doğanın seçici etkisinden kısmen kurtarmıştır. Son zamanlardaki tıbbi önlemler ise bu etkiyi çok daha büyük ölçüde azaltmaktadır. Böylece doğal seçilimin en önemli görevlerinden bir olan ''Gen havuzunun yeni mutasyonların etkisinden büyük ölçüde korunmasının sağlanması ve mutasyonların gen havuzunda yayılmalarının önlenmesi, dolayısıyla gen havuzunun dengelenmesi ve kararlı hale geçmesi, insan gen havuzu için yitirilmeye başlanmıştır.'' Dengelenmiş Seçilim Eğer bir populasyon çevre koşulları bakımından uzun süre dengeli olan bir ortamda bulunuyorsa, çok etkili, kararlı ve dengeli bir gen havuzu oluşur. Böylece, dengeli seçilim, var olan gen havuzunun yapısını devam ettirir ve meydana gelebilecek sapmalardan korur. Örneğin, keseliayılar (Opossum) 60 milyon, akrepler (Scorpion) 350 milyon yıldan beri gen havuzlarını hemen hemen sabit tutmuşlardır. Çünkü bulundukları çevrelere her zaman başarılı uyum yapmışlardır. Dengeli seçilimde, üstteki ve alttaki değerleri (aşırı özellikleri) taşıyan bireyler sürekli elendiği için, populasyon dengedeymiş gibi gözükür, Örneğin, bebeklerde kafatasının, dolayısıyla beynin ve keza vücudun büyüklüğü dengeli seçilimin etkisi altındadır. Belirli bir kafatası ve vücut büyüklüğünün üstünde olanlar, doğum sırasında ananın çatı kemiğinden geçemedikleri için elenirler; çok küçük olanları da uyum yeteneklerini yitirdikleri için elenirler. Böylece, örneğin bebeklerde beyin ve vücut büyüklüğü belirli sınırların içinde kalır. Keza serçelerde de kanat uzunluğu/ vücut ağırlığı oranı, belirli bir sayının altında ve üstünde olanlar yönünde seçilime uğradığı saptanmıştır. Bu nedenle serçelerin belirli bir büyüklükte kalmaları sağlanır. Birçok hayvan grubu için (özellikle vücutlarının ve organlarının büyüklükleri için) bu işleyiş geçerlidir. Bu nedenle bazı hayvan gruplarının kalıtsal olarak neden büyük, bazılarının neden küçük olduğu kısmen açıklanabilir. Doğal seçilim, etkisini üç farklı şekilde gösterir: Koşullara uyum gösteren fenotipler kararlı kalır (dengelenmiş seçilim), değişik uyuma sahip olanlar arasında sadece başarılı olanlar seçilir (yönlendirilmiş seçilim); değişik uyuma sahip olanlar arasında, iki ya da daha fazla başarılı fenotip seçilir (dallanan seçilim). Dallanan Seçilim Dengeli seçilimin tersi olan bir durumu açıklar. Bir populasyonda farklı özellikli bireylerin ya da grupların her biri, farklı çevre koşulları nedeniyle ayrı ayrı korunabilir. Böylece aynı kökten, bir zaman sonra, iki ya da daha fazla sayıda birbirinden farklılaşmış canlı gurubu oluşur (ırk--alttür--tür--vs.). Özellikle bir populasyon çok geniş bir alana yayılmışsa ve yayıldığı alanda değişik çevre koşullarını içeren bir çok yaşam ortamı (niş) varsa, yaşam ortamlarındaki çevre koşulları, kendi doğal seçilimlerini ayrı ayrı göstereceği için, bir zaman sonra birbirinden belirli ölçülerde farklılaşmış kümeler, daha sonra da türler ortaya çıkacaktır. Bu şekilde bir seçilim ''Uyumsal Açılımı'' meydana getirecektir. Dallanan seçilim, keza benzer özellikli bireylerin, çiftleşmek için birbirini tercih etmesiyle de ortaya çıkar. Bunun tipik örneğini insanlarda verebiliriz. Yapısal olarak farklı birçok insan ırkı biraraya getirildiğinde, bireyler genellikle kendi ırkından olanlarla evlenmeyi tercih ederler (hatta dil, din, kültür benzerliği ve parasal bakımdan zenginlik bu seçimi daha da kuvvetlendirir.) Üreme Yeteneğine Ve Eeşemlerin Özelliğine Göre Seçilim Populasyonlarda, bireyler arasında şansa dayanmayan çiftleşmelerin ve farklı üreme yeteneklerinin oluşması HARDY - WEINBERG Eşitliğine ters düşen bir durumu ifade eder. Bu özellikleri taşıyan bir populasyonda HARDY - WEINBERG Eşitliği uygula¬namaz. Bireylerin çiftleşmek için birbirlerini rastgele seçmelerinden ziyade, özel nite¬liklerine göre seçmeleri, bir zaman sonra, bu özellikler bakımından köken aldıkları ana populasyondan çok daha kuvvetli olan yeni populasyonların ortaya çıkmasına neden olur. Bu özel seçilim, yaşam kavgasında daha yetenekli olan (beslenmede, korunmada, gizlenmede, yavrularına bakmada vs.) populasyonların ortaya çıkmasını sağlayabilir. Eşemlerin Arasındaki Yapısal Farkların Oluşumu: Dişiler genellikle yavrula¬rını meydana getirecek, koruyacak ve belirli bir evreye kadar besleyebilecek şekilde özellik kazanmıştır. Özellikle memelilerde tam olarak belirlenemeyen bir nedenle dişiler başlangıçta çiftleşmeden kaçıyormuş gibi davranırlar. Dişilerin kuvvetli olduğu bir toplumda çitfleşme çok zor olacağından, seçilim, memelilerde, kuvvetli erkekler yönünden olmuştur. Bugün birçok canlı grubunda, özellikle yaşamları boyunca bir¬kaç defa çiftleşenlerde (insan da dahil), erkekler, dişileri çiftleşmeye zorlar; çok defa da bunun için kuvvet kullanır. Bu nedenle erkekler dişilerinden daha büyük vücut yapısına sahip olur. Buna karşın, yaşamları boyunca bir defa çiftleşenlerde ya da çift¬leştikten sonra erkeği besin maddesi olarak dişileri tarafından yenen gruplarda (pey¬gamberdevelerinde ve örümceklerde olduğu gibi), erkek, çok daha küçüktür. Çünkü seçilim vücut yapısı büyük dişiler, vücut yapısı küçük erkekler yönünde olur. İkincil eşeysel özellikler, çoğunluk eşey hormonları tarafından meydana getirilir (bu nedenle ikincil eşeysel özellikler, bireylerde eşey hormonlarının üretilmeye başla¬masından sonra belirgin olarak ortaya çıkar). Eşeysel gücün bir çeşit simgesi olan bu özellikler, eşemler tarafından sürekli olarak seçilince, özellikler gittikçe kuvvetlenir. Bu nedenle özellikle erkeklerde, yaşam savaşında zararlı olabilecek kadar büyük boy¬nuz (birçok geyikte, keçide vs.'de), büyük kuyruk (tavuskuşunda ve cennetkuşların¬da vs.), hemen göze çarpacak parlak renklenmeler (birçok kuşta, memelide); dişiler¬de, süt meydana getirmek için çok büyük olmasına gerek olmadığı halde dişiliğin simgesi olan büyük meme bu şekilde gelişmiştir. Birçok canlı grubunda bu arzu farklı şekilde geliştiği için, farklı yapılar ortaya çıkmıştır. Örneğin birbirine çok yakın adalar¬da yaşayan Japon ırkı ile Ainu ırkı arasında vücut kılı yönünden büyük farklar vardır. Ainu kadınları çiftleşmek için kıllı erkekleri, buna karşın Japon kadınları kılsız erkek¬leri tercih ettikleri için, Ainu ırkı dünyanın en kıllı, Japon ırkı ise en kılsız erkeklerine sahip olmuştur. Çünkü eşeysel seçim zıt özelliklerin tercihi şeklinde olmuştur. Keza siyah ırklar kalın dudağı, beyaz ırklar ince dudağı daha çekici bulduğu için, seçilim bugünkü siyah ırkıarın kalın dudaklı, beyaz ırkıarın ise ince dudaklı olmasını sağlaya¬cak şekilde olmuştur. Bu arada eşemlerin birbirlerini karşılıklı uyarabileceği birtakım davranış şekilleri (kur, dans, gösteri vs.) gelişmiştir. Özellikle bu davranışları en iyi şekilde yapan erkekler, dişileri tarafından tercih edilir. Davranışların değişmesini sağlayacak etkili bir mutasyon, çok defa, meydana geldiği bireyin eş bulamamasına neden olacağı için, populasyondan elenir. Bu davranış şekillerine, yine genellikle ve çoğunluk erkeklerde eşeysel çiftleşmeden belirli bir süre önce, vücuttaki renklerin değişmesi, özellikle parlaklaşması (kuşları ve memelileri anımsayınız!), değişik kokuların ve fero¬menlerin salgılanması (tekelerin zaman zaman çok keskin olarak koktuğunu anımsa¬yınız!) eşlik eder. Parlak renkler ve keskin kokular dişiyi daha etkili bir şekilde uyara¬cağı için seçim bu özelliklerin kuvvetlendirilmesi yönünde olmuştur. Işte, DARWIN, dişinin erkeği, erkeğin dişiyi uyarabildiği bu özelliklerin seçimine Eşeysel Seçilim = Seksüel seleksiyon ismini verdi. Erkeklerin, erkekliklerini simgeleyen özelliklerine göre seçilimleri, onların, bu özellikleri bakımından, yaşam savaşında etkinlik kazandırmasa dahi kuvvetlenme¬sine neden olmuştur. Nitekim erkeklerin çok daha renkli olması bu nedene dayanır. Ayrıca kuşlarda kuluçkaya yatan dişiler üstten belirgin olarak görünmesin diye, çoğunluk yaşadığı ortamın rengine uyum yapmıştır. Yalnız erkekleri kuluçkaya yatan bir kuş türünde, bu durum tersinedir; bunlarda dişiler parlak renkli, erkekler toprak rengindedir. En güçlü erkeğin, dişileri dölleyebilmesini sağlamak için, evrimsel olarak bir yarışma oluşmuştur ''Erkek Kavgaları'', Bu nedenle geyiklerde, dağ keçilerinde vs.'de kuvvetli boynuz oluşumları meydana gelmiştir. Seçilim her zaman saldırgan ve kuvvetli erkekler yönünde olur. Dişiler, kavgaya katılmadığı için, boynuzları küçük kalmıştır. Çünkü büyük boynuz yönünden herhangi bir seçilim baskısı yoktur. Daha önce öğrendiğimiz gibi bir özelliğin gelişebilmesi için seçilim baskısının sürekli etki etmesi gerekir. Bu arada, güçlerine göre, erkeklerin belirli alanları etkinlikleri altına alma eğilimleri; bir territoryum davranış zincirinin oluşmasına neden olmuştur. Tüm bu eşeysel seçilim etkileri, dişiler ve erkekler arasında belirgin bir yapı ve davranış farklılaşmasına neden olmuştur. Bu farklılaşmaya ''Eşeysel Farklılaşma = Seksüel Dimorfizm" denir. Üreme Yeteneğinin Evrimsel Değişimdeki Etkisi: Daha önce de değindiği¬miz gibi bir bireyin yaşamını başarılı olarak sürdürmesi evrimsel olarak fazla birşey ifade etmez. Önemli olan bu süre içerisinde fazla döl meydana getirmek suretiyle, gen bavuzuna, gen sokabilmesidir. Bir birey ne kadar uzun yaşarsa yaşasın, döl Meydana getirmemişse, evrimsel açıdan hiçbir öneme sahip değildir. Bu nedenle bu bireylerin ölümü 'Genetik Ölüm' olarak adlandırlır. Canlıların çok büyük bir kısmında, canlılığın mayasını oluşturan eşeysel hücre¬lerdeki DNA'nın taşınması, bireylere verilmiş bir görevdir. Tek bir üreme dönemi olan canlılarda, döllenmeden hemen sonra erkekler (birgünsineklerini hatırlayınız!), yumurta bıraktıktan ya da yavru doğurduktan sonra da dişiler ölür. Birçok üreme dönemi olan canlılarda, her iki eşemin de ömrü uzamıştır. Bu sonucu grupta, erkek¬ler, çoğunlukla döllenme sonrası yavru bakımında belirli görevler yüklenmiştir (hatta denizatlarında döllenmiş yumurtayı ortamdan özel keselerine alan erkekler hamile olur). Hemen hemen tüm canlı gruplarında ve ilkel insan topluluklarında, bireyin ya¬şı, eşeysel etkinliğinin süresine denktir. Yalnız gelişmiş insan toplumlarında, kazanıl¬mış deneyimlerin genç kuşaklara aktarılması için, yaşlılar özenle korunur; bu nedenle ömür uzunluğu, eşeysel aktiflik dönemini oldukça aşmıştır. Evrimsel gelişmede en önemli değişim, gen havuzundaki gen frekansının değişimidir. Gen frekansı ise birey sayısıyla saptanır. Bu durumda bir populasyonda, üreyebilecek evreye kadar başarıyla gelişebilen yavruları en çok sayıda meydana getiren bireylerin gen bileşimi bir zaman sonra gen havuzuna egemen olur. Buna 'Farklı Üreme Yeteneği' denir. Farklı üreme yeteneği, meydana getirilen gamet (genellikle yumurta) sayısı de¬ğildir; üreyebilecek olgunluğa ulaşan yayruların sayısıdır. Değişik gametlerin birleş¬mesiyle, gen bileşimi bakımından, daha iyi embriyolojik gelişim (embriyo, larva, pup vs.) yapabilen, daha başarılı uyum sağlayabilen yavruların seçimi yapılır. Bu nedenle fazla sayıda yumurta meydana getiren canlılarda, bu seçilim, çok sayıdaki zigot ara¬sından yapılacağı için, başlangıçta başarılı bir seçim olacaktır ve ayrıca fazla sayıda embriyo ya da yavru ile yaşam kavgasına gireceği için, sonuçta büyük sayılardaki yu¬murtadan, belirli bir sayıda erginleşmiş yavru ortaya çıkabilecektir. Örneğin alabalık¬larda meydana getirilen 1.000.000 yumurtadan, en fazla 20'sinin üreyebilecek yaşa ulaştığı bilinmektedir. Çok yumurta oluşturan canlılarda, yumurtanın korunmuş yer¬lere bırakılması ve embriyoya ya da yavrulara bakım gelişmemiştir (birçok balıkta, parazitte, amfibide, sürüngende vs. 'de). Bu nedenle büyük kayıplar verirler. Halbuki yumurtaya, embriyoya ve yavruya bakımın gelişmesi oranında, yumurta sayısında azalma görülür. Bu sayı, gelişmiş memelilerde bire düşmüştür. Çünkü özenli bir ba¬kımla yavruların olgunluğa ulaşma olasılığı çok yükseltilmiştir. Memelilerde ve kuş¬larda, yavru ve yumurta sayısı optimal sayıda tutulur. Fazla yumurtanın kuluçkada embriyonik olarak gelişmesi ve gelişse de yavruların ana tarafından beslenmesi zor olur. Bu nedenle yumurta sayısı sabit sınırlar içerisinde kalacak şekilde evrimsel seçi¬lim olmuştur. Bunun yanısıra bir canlının diğer yırtıcı hayvanlar tarafından sürekli yenmesi (bunlarda fazla yumurta meydana getirilir) ya da düşmanlarının az olması (bunlarda az yumurta meydana getirilir) yumurta sayısını saptayan faktörlerden biri¬dir. Yalıtımın (=İzolosayonun) Evrimsel Gelişimdeki Etkisi Türlerin oluşumunda, yalıtım, kural olarak, zorunludur. Çünkü gen akımı devam eden populasyonlarda, tür düzeyinde farklılaşma oluşamaz. Bir populasyon, belirli bir süre, birbirlerinden coğrafik olarak yalıtılmış alt populasyonlara bölünürse, bir zaman sonra kendi aralarında çiftleşme yeteneklerini yitirerek, yeni tür özelliği ka¬zanmaya başlarlar. Bu süre içerisinde oluşacak çiftleşme davranışlarındaki farklılaş¬malar, yalıtımı çok daha etkili duruma getirecektir. Kalıtsal yapı açısından birleşme ve döl meydana getirme yeteneklerini koruyan birçok populasyon, sadece çiftleşme davranışlarında meydana gelen farklılaşmadan dolayı, yeni tür özelliği kazanmıştır. Üreme yalıtımının kökeninde, çok defa, en azından başlangıç evrelerinde, coğrafik bir yalıtım vardır. Fakat konunun daha iyi anlaşılabilmesi için üreme yalıtımını ayrı bir başlık altında inceleyeceğiz. Populasyonlar arasında çiftleşmeyi ve verimli döller meydana getirmeyi önleyen her etkileşme 'Yalıtım = izolasyon Mekanizması' denir. Coğrafik YaIıtım (= Allopatrik YaIıtım) Eğer bir populasyon coğrafik olarak iki ya da daha fazla bölgeye yayılırsa, ev¬rimsel güçler (her bölgede farklı olacağı için) yavaş yavaş etki ederek, populasyonlar arasındaki farkın gittikçe artmasına (Coğrafik Irklar) neden olacaktır. Bu kalıtsal farklılaşma, populasyonlar arasında gen akışını önleyecek düzeye geldiği zaman, bir zamanların ata türü iki ya da daha fazla türe ayrılmış olur Allopatrik yalıtım ile tür oluşumu. Eğer bir populasyonun bir parçası coğrafik olarak yalıtılırsa, değişik evrimsel güçler yavaş yavaş bu yalıtılmış populasyonu (keza ana populasyonu) değiştirmeye başlar ve bir zaman sonra her iki populasyon aralarında verimli,döl meydana getiremeyecek kadar farklılaşırlar. Karalar, özellikle çöller, tuz bileşimi ve derişimi farklı sular, buz setleri su hay¬vanları için; denizler, nehirler, yüksek dağlar, büyük sıcaklık farkları, buzlar, kara hayvanları için yalıtım nedenleridir. En iyi coğrafik yalıtım adalarda görülür. Çok yakın bölgelerde yaşayan bazı akraba hayvan gruplarında da bu yalıtım görülebilir. Örneğin suda yaşayan bazı türlerin çok yakın akrabaları, su kenarlarındaki yaprakların altlarında bulunan nemli yerlerde; keza iki yakın akraba populasyondan biri toprak diğeri ağaçlar üzerinde yaşayabilir (Ekolojik Yalıtım). Bu populasyonların birbirleriyle teması çok az olacağından ve her birine farklı evrimsel güçler etki edece¬ğinden, bir zaman sonra aralarında daha büyük farklılaşmalar meydana gelir. Anadolu'daki Pamphaginae'lerin Evrimsel Durumu: Coğrafik yalıtıma en iyi örneklerden biri Anadolu'nun yüksek dağlarında yaşayan, kanatsız, hantal yapılı, kışı çoğunluk 3. ve 4. nimf evrelerinde geçiren bir çekirge grubudur. Özünde, bu hay¬vanlar, soğuk iklimlerde yaşayan bir kökenden gelmedir. Buzul devrinde, kuzeydeki buzullardan kaçarak Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden Anadolu'ya girmişlerdir. Bu sı¬rada Anadolu'nun iç kısmında Batı Anadoluyla Doğu Anadolu'yu birbirinden ayıran büyük bir tatlısu gölü bulunuyordu. Her iki bölge arasındaki karasal, bağlantı, yalnız, bugünkü Sinop ve Toros kara köprüleriyle sağlanıyordu. Dolayısıyla Kafkaslar'dan gelenler ancak Doğu Anadolu'ya, Balkanlar'dan gelenler ise ancak Batı Anadolu'ya yayıımıştı. Çünkü Anadolu o devirde kısmen soğumuş ve bu hayvanların yaşayabil¬mesi için uygun bir ortam oluşturmuştu. Bir zaman sonra dünya buzul arası devreye girince, buzullar kuzeye doğru çekilmeye ve dolayısıyla Anadolu da ısınmaya başla¬mıştı. Bu arada Anadolu kara parçası, erezyon sonucu yırtılmaya, dağlar yükselmeye ve bu arada soğuğa alışık bu çekirge grubu, daha soğuk olan yüksek dağların başına doğru çekilmeye başlamıştı. Uzun yıllardır bu dağların başında (genellikle 1500 - 2000 metrenin üzerinde) yaşamlarını sürdürmektedirler. Kanatları olmadığı için uçamazlar; dolayısıyla aktif yayılımları yoktur. Hantal ve iri vücutlu olduklarından rüzgar vs. ile pasif olarak da yayılamamaktadırlar. Belirli bir sıcaklığın üstündeki böl¬gelerde (zonlarda) yaşayamadıklarından, yüksek yerlerden vadilere inerek, diğer dağsilsilelerine de geçemezler. Yüksek dağlarda yaşadıklarından, aşağıya göre daha yoğun morötesi ve diğer kısa dalgalı ışınların etkisi altında kalmışlardır; bu nedenle mutasyon oranı (özellikle kromozom değişmeleri) yükselmiştir. Dolayısıyla evrimsel bir gelişim ve doğal seçilim için bol miktarda ham madde oluşmuştur. Çok yakın mesafelerde dahi meydana gelen bu mutlak ya da kısmi yalıtım, bir zamanlar Ana¬dolu'ya bir ya da birkaç türü olarak giren bu hayvanların 50'de fazla türe, bir o kadar alttüre ayrılmasına neden olmuştur. Bir dağdaki populasyon dahi, kendi aralarında oldukça belirgin olarak birbirlerinden ayrılabilen demelere bölünür. Çünkü yukarıda anlattığımız yalıtım koşulları, bir dağ üzerinde dahi farklı olarak etki etmektedir. Coğrafik uzaklık ile farklılaşmanın derecesi arasında doğru orantı vardır. Birbir¬lerinden uzak olan populasyonlar daha fazla farklılaşmalar gösterir. Bu çekirge gru¬bunun Hakkari'den Edirne'ye kadar adım adım değiştiğini izlemek mümkündür. Batı Anadolu'da yaşayanlar çok gelişmiş timpanik zara (işitme zarına) ve sırt kısmında tarağa sahiptir; doğudakilerde bu zar ve tarak görülmez. Toros ve Sinop bölgelerinde bu özellikleri karışık olarak taşıyan bireyler bulunur. Coğrafik yalıtım populasyonlar arasındaki kalıtsal yalıtımı ve üreme davranışla¬rındaki yalıtımı tam sağlayamamışsa (populasyonlar arasında kısırlık tam oluşmamış¬sa) , bir zaman sonra biraraya gelen bu populasyonlarda, aralarındaki gen akımından dolayı, tekrar bir karışma ve bir çeşit homojenleşme oluşabilir. insan ırkıarı sürekli; ama belirli ölçülerde birbirleriyle temasta bulunduğu için, aralarındaki gen akımı tü¬müyle kesilmemiş, dolayısıyla melezlenme kısırlığı oluşmamış ve böylece ayrı tür özellikleri kazanamamıştır. Bununla beraber gen akımının sınırlı olması ırk özellikleri¬nin kısmen korunmasını sağlamıştır. Her türlü yalıtım mekanizmasında, ilk olarak demelerin, daha sonra alttürlerin, sonunda da türlerin meydana geldiğini unutmamak gerekir. Aynı kökten gelen; fakat farklı yaşam bölgelerine yayılan tüm hayvan gruplarında bu kademeleşme görülür. Ayrıca tüm coğrafik yalıtımları kalıtsal bir yalıtımın izlediği akıldan çıkarılmamalıdır... Üreme işlevlerinde Yalıtım (= Simpatrik Yalıtım) Yalıtımın en önemli faktörlerinden biri de, genellikle belirli bir süre coğrafik yalı¬tımın etkisi altında kalan populasyonlardaki bireylerin üreme davranışlarında ortaya çıkan değişikliklerdir. Bu farklılaşmaların oluşumunda da mutasyonlar ve doğal seçi¬lim etkilidir. Yalnız, üreme işlevlerindeki yalıtımın, coğrafik yalıtımdan farkı, ilke ola¬rak, farklılaşmanın sadece üreme işlevlerinde olması, kalıtsal yapıyı tümüyle kapsa¬mamasıdır. Deneysel olarak döllendirildiklerinde yavru meydana getirebilirler. Çünkü kalıtsal yapı tümüyle farklılaşmamıştır. Coğrafik yalıtım ise hem kalıtsal yapının hem davranışların farklılaşmasını hem de üreme işlevlerinin yalıtımını kapsar. Eşeysel çekim azalınca ya da yok olunca, gen akışı da duracağı için, iki populas¬yon birbirinden farklılaşmaya başlar. Böylece ilk olarak hemen hemen birbirine ben¬zeyen; fakat üreme davranışlarıyla birbirinden ayrılan 'İkiz Türler' meydana gelir. Bir zaman sonra mutasyon - seçilim etkileşimiyle, yapısal değişimi de kapsayan kalıtsal farklılıklar ortaya çıkar. Üreme yalıtımı gelişimin çeşitli kademelerinde olabilir. Bun¬lar; Üreme Davranışlarının Farklılaşması: Birbirlerine çok yakın bölgelerde yaşayan populasyonlarda, mutasyonlarla ortaya çıkan davranış farklılaşmalarıdır. Koku ve ses çıkarmada, keza üreme hareketlerinde meydana gelecek çok küçük farklılaşmalar, bireylerin birbirlerini çekmelerini, dolayısıyla döllemeyi önler. Daha sonra, bu popu¬lasyonlar bir araya gelseler de, davranış farklarından dolayı çiftleşemezler. Üreme Dönemlerinin Farklılaşması: iki populasyon arasında üreme dönemlerinin farklılaşması da kesin bir yalıtıma götürür. Örneğin bir populasyon ilkbaharda öbürüsü yazın eşeysel gamet meydana getiriyorsa, bunların birbirlerini döllemeleri olanaksızlaşır. Üreme Organlarının Farklılaşması: Özellikle böceklerde ve ilkel bazı çok hücreIilerde, erkek ve dişi çiftleşme organları, kilit anahtar gibi birbirine uyar. Meydana gelecek küçük bir değişiklik döllenmeyi önler. Gamet Yalıtımı: Bazı türlerin yumurtaları, kendi türünün bazen de yakın akraba türlerin spermalarını çeken, fertilizin denen bir madde salgılar. Bu fertilizinin farkIılaşması gamet yalıtımına götürür. Melez Yalıtım: Eğer tüm bu kademeye kadar farklılaşma olmamışsa, yumurt ve sperma, zigotu meydana getirir. Fakat bu sefer bazı genlerin uyuşmazlığı, embriyonun herhangi bir kademesinde anormalliklere, ya da uygun olmayan organların ortaya çıkmasına neden olur (örneğin küçük kalp gibi). Embriyo gelişip ergin meydana gelirse, bu sefer, kalıtsal yapılarındaki farklılanmalar nedeniyle erginin eşeysel hücrelerinde, yaşayabilir gametler oluşamayabilir (katırı anımsayınız!). Genlerin kromozomlar üzerindeki dizilişleri farklı olduğu için, sinaps (gen alışveriş yapıları) yapamazlar ya da kromozom sayıları farklı olduğu için dengeli bir kromozom dağılımını sağlayamazlar.. Kalıtsal Sürüklenme Küçük populasyonlarda eşlerin seçimi ve çiftleşme, büyük ölçüde şansa daya¬nır. Böylece gen havuzlarındaki denge, doğal seçilimden ziyade, şansla meydana ge¬len olaylarla değişir. İşte küçük populasyonlarda, şansa bağlı olarak meydana gelen üreme olaylarının evrimsel gelişmelerdeki etkisi, SEWALL WRIGHT tarafmdan 'Genetik Drift = Kahtsal Sürüklenme' olarak adlandırılmıştır. Küçük populasyonlarda, ben¬zer bireyler kendi aralarında çiftleştikleri için, allel genlerden birçoğunun, doğal seçi¬limden ziyade, şansla, heterozigot(karma) halden homozigot(saf) hale geçme eğilimleri vardır. Bu arılaşma, belirli zararlı ya da yararlı özelliklerin fenotipte kendilerini göstermeleri¬ne ve bir zaman sonra da doğal seçilimle o populasyondan elenmelerine ya da korun¬malarına neden olabilir. Bu homozigotlaşma, birçok türde, uyumsal değer gösterme¬mesine karşın, birçok anormal ve anlaşılmaz yapıların nasıl kazanıldığını açıklayabilir. Genetik sürüklenme, HARDY -WEINBERG eşitliğine aykırı bir durumu (HARDY ¬WEINBERG eşitliğinde homozigotların oranı sabitti) yani, homozigot birey sayısının de¬ğişimini ifade eder. Evrimleşmede ne ölçüde önemli rol oynadığı, birçok bilim adamı arasında hala tartışmalıdır. Bununla beraber birçok bitki ve hayvan grubunun, doğa¬da, kalıtsal sürüklenme ile, yani şansa bağlı olaylarla çeşitlendiği ve geliştiği bilin¬mektedir. Öyleki, evrimsel çizgi boyunca, özel koşullara uyum yapmak için izlenen birçok yol, şansa bağlı olarak seçilmiştir. Her kademesinde çatallaşan bir yol gibi. In¬san oluşuncaya kadar, sayısız çatallanmış yoldan şansa bağlı olarak geçilmiş ve bu¬güne gelinmiştir. Koşullar tamamen aynı olsa da, başlangıçtan, hatta bir primat evre¬sinden, tekrar bugünkü insana benzer bir canlının gelişmesi, kural olarak olanaksız¬dır. Çünkü her çatallanmış kavşakta, insana götüren yolun, doğrulukla tekrar seçilmesi çok az bir olasılıkla olabilir. Bunun için çok tipik birkaç örnek verelim: a) Birçok bitki, geçmişte, gerekli olmadığı için petallerini yitirmiştir (örneğin böcekler yerine rüzgarla tozlaşmaya başladıkları için). Bir zaman sonra tekrar bö¬ceklerle tozlaşma zorunluluğunu duyunca, petallerini aynı şekilde oluşturamamış, bunun yerine, üreme zamanlarında çiçeklerine yakın yapraklarını renklendirecek özellikleri kazanmıştır (Atatürk Çiçeğinin kırmızı yapraklarımanımsayınız!). b) Birincil su hayvanları (balık gibi) oldukça etkin bir solunumu yürütebilecek solungaç sistemlerini, karmaşık bir yol izleyerek geliştirmiştir. Kara yaşamına uyum yaptıktan sonra, bir kısım canlı, tekrar suya dönmüştür (balinalar, yunuslar vs.); fa¬kat hiçbiri, embriyonik gelişimlerinde kalıntı halinde solungaç yapısını gösterdikleri halde, tekrar solungaç yapısını geliştirememiştir. Hemen hepsi yine akciğeriyle so¬lunuma devam eder. Fakat bunun yanısıra oksijeni uzun süre tutabilecek ya da depo¬layabilecek yapıları geliştirmişlerdir. Keza hiçbiri balıklardaki gibi yanlardan basılmış kuyruk yüzgecini geliştirememiş; bunun yerine üstten basık kuyruk yüzgeçlerini ge¬liştirebilmişlerdir. Evrimde bir yapının tekrar ortaya çıkma olasılığı yok denecek kadar azdır. Örneğin balıkların kuyruk yüzgeci yanlardan basılmıştır. Kara yaşamından tekrar su yaşamına dönmüş hayvanlar (şekilde yunus) ancak üstten basık kuyruk yüzgecini geliştirebilmişlerdir (Kosswig'den) Ön bacakları kürek şekline dönüşmüştür; fakat hiçbir zaman balık yüzgeçlerine benzemez. Çünkü evrimsel olarak bir kere yitirilen bir yapı¬mn tekrar kazanılması hemen hemen olanaksızdır. ya da çok küçük olasılıklarla tekrar¬lanabilir. Burada yönlendirici unsur çevre koşullarının farklılığı değil, şansa bağlı seçi¬limlerin etkisidir. Mutasyonların bir kısmı dönüşlüdür. (Geri Mutasyonlar); bununla beraber ev¬rimsel gelişmeler geriye dönük değildir (Dollo Yasası). Örneğin bir kuşun, tekrar sü¬rüngene; bir balinanın karada yaşayan atasına dönüşmesi; parazitlerin serbest yaşa¬ması; atın tekrar beş parmaklı olması olanaksızdır. Çünkü gerekli tüm geri mutasyon¬ların şansa bağlı olarak elde edilmesi, olasılık açısından hemen hemen sıfırdır. Keza aynı nedenle, körelmiş organların ve yapıların da tekrar işlev görebilecek eski halleri¬ne dönmesi olanaksızdır. Kalıtsal Sürüklenmenin işleyişi Eğer bir populasyon HARDY - WEİNBERG eşitliğini gösteremeyecek kadar küçük¬se, ya da köken aldığı populasyondan küçük gruplar halinde ayrılmışsa, şansa bağlı döllenmeler sonucu bir zaman sonra köken aldığı populasyonun yapısından belirgin olarak farklılaşır. Kalıtsal sürüklenmeyi sağlayan olayları kısaca görelim. Göç ya da Sürüklenme: Oldukça büyük olan bir populasyondan, küçük bir grup koparak ayrılırsa, bu küçük grubun ileride meydana getireceği yeni populasyo¬nun gen havuzu köken aldığı populasyonunkinden farklı olur. Çünkü bu küçük grup ayrılırken bu grubun gen havuzu, ana populasyonun gen havuzundan belirli bir fark¬lılık gösterir. Örneğin Anadolu'da yaşayan insanlarda mavi göz geni frekansının orta¬lama % 10 olduğunu varsayalım. Mavi göz geni frekansı % 30 olan bir ailenin ya da aşiretin Anadolu'dan Mısır'a göç ettiğini ve orada yıllarca kendi içerisinde çoğaldığını düşünelim. Bir zaman sonra oluşacak bu yeni populasyonda mavi göz geninin fre¬kansı % 30 olmakla ana populasyondan farklılık gösterecektir. Çünkü başlangıç gen frekansı farklıdır. Özellikle insan populasyonlarında bu sürüklenmeler çok görülür. Çünkü göç eden toplumlar uzun yıllar kendi içlerinde evlendikleri için, başlangıçta taşıdıkları gen bileşimlerini koruma ve yaygınlaştırma eğilimi gösterirler. Bir zaman sonra içine göç ettikleri toplumlarla karışmaya, başlangıçta taşıdıkları gen bileşimIe¬rini yitirmeye ve belirli bir derecede göç ettikleri toplumun gen bileşimini değiştirme¬ye başlarlar. Anadolu'ya büyük ve küçük birçok göçün olduğu ve bunların uzun yıllar kendi içlerinde evlendikieri bilinmektedir. Bu nedenle insan toplumuna ilişkin kalıtsal sürüklenmenin en iyi örneklerini Anadolu'da görmek mümkündür. Keza adalara göç etmiş insanlarda da bu kalıtsal sürüklenmeler çok belirgin olarak görülür. Kan grup¬ları üzerinde doğal seçilimin çok büyük etkisi olmadığından, göç eden toplulukların kan grupları incelenmekle koptukları populasyonlar tahmin edilebilir. Eğer bir populasyon sürekli olarak genişliyorsa, bir zaman sonra populasyonun kenarındaki gen bileşimleri, merkezdekilerden daha farklı olmaya başlar ve bu fark gittikçe artabilir. Birçok canlı grubu, küçük populasyonlar halinde yeni ortamları işgal ederek, ana populasyona bağımlı olmadan çoğalabilir ve yeni özellikli populasyonlar oluştu¬rabilir. Küçük populasyonların kendi içinde çiftleşmesiyle meydana gelen evrimsel değişiklikler, doğal seçilimden ziyade şansa dayanır.Bir populasyondan bir parça koptuğunda, o parça, populasyonun gen ortala¬masına etki edecek bir miktar geni de beraberinde götürmüşse, ana populasyonun gen bileşimi bir miktar bozulabilir (ana populasyon çok büyük olmamak koşuluyla). Örneğin demin verdiğimiz misalde, % 30'luk mavi gen göçü, ana populasyonun ortalamasının (% 10) bir miktardüşmesine neden olabilir. Bu nedenle, bir populas¬yondan dışa göç de HARDY - WEiNBERG eşitliğini bozabilir. Afetlerin ve Sığınmaların Etkinliği: Herhangi bir zamanda meydana gelecek bir afet, populasyonun büyük bir kısmını ortadan kaldırabilir ve arta kalan pek az bir kısmından sonunda yeniden bir toplum oluşabilir. Fakat arta kalan küçük parça, eğer önceki toplumun tam özelliğini taşımayan bir gen havuzuna sahipse, yeni meydana gelen toplumun yapısı öncekinden çok farklı olur. Özellikle yangın, fırtına, su bas¬kını, deprem, hatta savaş, bu yeni özellikleri ortaya çıkarabilir. Sığınma: Çoğunlukla kışı saklanarak geçiren canlılarda, bir sonraki yazda yine küçük populasyonların etkisi görülür. Örneğin soğuk bir kış, saklanan bireylerin büyük bir kısmını yok ederken, iyi saklanmış küçük bir grup, bu yıkımdan kurtulur ve ger havuzunu, yazın oluşacak tüm populasyona verir. Bazı böceklerde, bazı özelliklerin en azından bazı yıllarda neden yaygın olduğu bu yolla açıklanabilir. Diğer Sürüklenme Şekilleri Doğal seçilimde ve uyumda başarılı olmasa dahi bazı özelliklerin dölden döle aktarılma olasılığı vardır. Bunu sağlayan kalıtsal mekanizmalar şunlardır. Pleiotropik Sürüklenme (= Özellik Sürüklenmesi): Doğal seçilim, genelolarak tek bir genin fenotipi üzerinde değil, tüm genomun fenotipi üzerinde etkisini gösterir.(yani tek bir geni seçmekten çok o geni bulunduran DNA'yı -yani bireyi- seçer) Bu nedenle bazı özellikler uyumsal değer göstermemesine ve yarar sağla¬mamasına karşın yine de varlığını devam ettirir. Çünkü bu özellikler, bireye çok yarar sağlayan özelliklerle birlikte aynı bireyde bulunur. Yararlı özellikler seçilirken, zararı olanlar da beraberce kalıtılır. Bu tip özelliklerin sürüklenmesinde pleiotropi çok önemlidir. Bilindiği gibi bir gen birden fazla özelliği denetliyorsa, pleiotropik etki gösteriyor demektir. Özelliğin biri canlıya yarar sağlıyorsa ve canlının uyum yeteneğini artırıyorsa, sürekli seçilir, buna bağlı olarak yararsız ve uyum yeteneği olmayan özellik de kalıtılır. Örneğin kır¬mızı renkli soğan insanlar tarafından tercih edilmez ve dikilirken ayıklanır. Fakat kırmızı rengi meydana getiren gen, aynı zamanda mantarlara karşı fungusit bir madde de salgıladığı için, bulunduğu bireylere yaşamsal uyum yeteneği verir; bu nedenle, kırmızı renkli soğanlar, beyaz renkli soğanların arasında varlığını sürekli koruyabilir. Gen Sürüklenmesi (= Kalıp İlkesi): Birçok gen yakınlıklarından dolayı bera¬berce kalıtılma eğilimi gösterir. iki gen birbirine çok yakın ise, parça değişimiyle bir¬birlerinden çok zor ayrılırlar. Işte bu genlerden biri yararlı, diğeri zararlı özellik sağlar¬sa ve yararlı genin özelliği, zararlı genin özelliğinden çok daha fazla öneme sahipse, zararlı özellik meydana getiren gen de yararlı özellik meydana getiren genle birlikte sürekli kalıtılır ve korunur. Buna 'Kalıp İlkesi' denir. Prof.Dr.Ali Demirsoy Kaynak: www.istanbul.edu.tr

http://www.biyologlar.com/evrimlesmeyi-saglayan-duzenekler

EKOSİSTEMLERDE REKABET

Ekosistemlerde rekabet, iki ya da daha çok organizmadan her birinin yaşaması için gerekli kaynağı ele geçirmeye çalışması anlamına gelir. Rekabet edilen kaynaklar, besin, besleyici tuzlar, ışık, yer (saklanma, yavrulama, dinlenme, avlanma, beslenme) olarak sayılabilir. Ekosistemlerde rekabet kavramını 2’ye ayırarak inceleyebiliriz. Tür İçi ve Türler Arası Rekabet : Aynı türün bireyleri arasındaki rekabete “tür içi rekabet” denir. Etobur hayvanların av için rekabet etmeleri, tür içi rekabetin küçük bir örneğidir. Birden çok türün birbirleriyle rekabetine ise “Türler Arası Rekabet” denir. Aynı türden canlıların birçok özelliği aynıdır. Bu nedenle, birbirleriyle rekabetleri de çakışan çıkarları yüzünden olur. Bunlar arasında beslenme ve barınma ilk başta gelir. Yavruların anne sütü için rekabet etmeleri tipik bir örnektir. Türler arası rekabet ise yetersiz beslenme ve barınma kaynaklarına ulaşmak için yapılır. Aynı kaynaktan beslenen iki farklı tür, aynı ortamda uzun süre yaşayamaz. Sözgelimi, aynı ot kaynağı için rekabet eden geyik ve gergedanlardan birisi ortamı terketmek zorunda kalır. Bu, ya türlerden birinin tükenmesi ya da başka bir yere göç etmesi biçiminde olur. Bu olaya “Rekabette Elenme İlkesi (Gause ilkesi)” denir.

http://www.biyologlar.com/ekosistemlerde-rekabet

Kist Hidatik Hastalığı ( Ekinokkoz ) ve Echinococcus granulosus

Tanım:Kist hidatik , Echinococcus granulosus (E. granulosus) ve aynı gruptan diğer parazitlerin sebep olduğu, sıklıkla karaciğer ve akciğere yerleşmekle beraber bir çok dokuda kist oluşturabilen ve hayvanlardan insanlara geçen bir hastalıktır. Hayvancılığın yaygın olduğu bölgelerde sık görülür. Ülkemizde de önemli bir sağlık sorunudur. Etken:Ekinokoklar sestod grubu parazitlerdir. Vücutları baş, boyun ve halkalardan oluşur. Ekinokoklar, yaşamlarını devam ettirebilmek için köpek, tilki, kurt, çakal gibi kesin konaklara, sığır ve koyun gibi ara konaklara ihtiyaç duyarlar. Ülkemizde E. granulosus ile oluşan ve tek kistle seyreden şekil, daha sık görülmektedir. İç Anadolu'da ve Doğu Anadolu'da hayvancılıkla ilişkili olarak daha fazladır. Hastalık avcı, çiftçi, çoban gibi hayvan teması olanlar, köpek sahibi olanlar, mezbaha çalışanları ve veteriner hekimlerde sık görülür. İnfekte çiğ sebze ve meyve yenilmesiyle bulaşma olabilir. Etken parazit genelde çocukluk çağında ağızdan alınır. Kaynak hayvanın dışkısıyla dış ortama atılan parazit yumurtaları, kuruluğa ve ısıya duyarlı, kimyasal maddelere ve soğuğa dirençlidir. Bu yumurtalar su ve besin maddelerini kontamine ederek ağızdan alınabilirler. Ara konaklar bu yumurtaları alarak infekte olurken, bu hayvanların sakatatlarını köpek, kurt, çakal gibi hayvanların yemesiyle hastalık yeniden esas kaynaklara bulaşır. Bu durum parazitin yaşamını sürdürmesine neden olur. Ağız yolu ile alınan yumurtalar insanlarda barsaklardan vücuda girer ve karaciğere geçerek veya damarlar yoluyla diğer organlara yayılarak kistler oluşturur. Kistler yılda yaklaşık 1 cm büyüyerek yıllar içinde çevresine baskı yapacak duruma geldiğinde belirti vermeye başlar. İlk kistin duvarında yırtılma olursa ikincil kistler oluşabilir. Kist hidatik % 50 -70 karaciğere, % 10-30 akciğere yerleşmekle beraber diğer organları da tutabilir. Tutulan organa göre belirti veren kist hidatik hastalığı göz ve beyinde yerleşirse çabuk, karaciğerde yerleşirse yıllar sonra bulgu verebilir. Karaciğer tutulumunda karnın sağ üst bölgesinde ağrı, bulantı, kusma ve sarılık olabilir. Karaciğerde büyüme tespit edilebilir. Kist parçalanırsa allerjik reaksiyonlar gelişebilir. Diğer organ tutulmalarında yerleşim yerine ve kist büyüklüğüne göre klinik bulgular değişir. Tanı:Tanı için laboratuvar incelemeleri yapılır. Balgam, idrar incelenebilir. Kandan serolojik tetkikler yapılarak teşhis konabilir. Korunma:Köpekler enfeksiyon açısından kontrol altına alınmalıdır. Evcil hayvanlara antiparaziter tedavi yapılmalı, hayvan teması olanlara eğitim verilmelidir. Çiğ sebze ve meyveler iyi yıkanmalı, mezbahalık hayvan atıkları özel fırınlarda yakılmalı veya köpeklerin ulaşıp yiyemeyeceği şekilde derin çukurlara gömülmelidir. Veteriner hekimlikte, pet klinisyenliğinde en çok karşı karşıya kaldığımız soru insana bulaşması nedeniyle tenyalar içinde ekinokok kistleridir. Ekinokok kistleri insanlar için çok tehlikelidir. Bu parazit özellikle kurban bayramlarında sıhhi olmayan koşullarda yapılan kesimler ve bu kesimler sonrası kistli organların imha edilmeyip zemine yakın şekilde gömülmesi, sokak köpekleri veya tasmasız ve kontrolsüzce gezdirilen sahipli köpeklerce kistli organların yenilmesi, insanlardaki kist hidatid hastalığının Türkiye 'de tükenmesini engellemektedir. Hastalığın köpeklerin tüylerinden geçtiği kanısında olan halkımızın bu konuda bilinçlendirilmesi gereklidir. Kistli organları yiyen köpekler (kistler ekinokok parazitinin larva dönemidir.) yaklaşık 2 ay sonra bu parazitlerin erişkinlerini ve yumurtalarını dışkılarıyla dökmektedirler. Eğer bir parazit tedavisi olamazsa da parazitlerin erişkinleri 2 yıl kadar köpeklerin bağırsaklarında yaşamlarını sürdürmektedirler. Parazitin yumurtaları köpek tarafından atıldıktan sonra ne olur? Köpeklerin tüylerine bulaşan parazit yumurtaları, insanlarına köpekleri sevmeleri esnasında geçebilir. Yerde yetişen bitkilerin üzerine gelen parazit yumurtaları, iyi yıkanmadan tüketildikleri taktirde, sindirim sistemi yoluyla insanlara buluşabilir. Kum havuzlarında bulunan köpek dışkıları oyun oynamakta olan çocuklara da geçebilmektedir. Kuruyan dışkılar tozla karışıp solunum yoluyla da insana geçebilir. Bunlardan anlaşılacağı gibi bu hastalığın insana geçmesi için o insanın köpek besliyor yada seviyor olması gerekmez hiç köpek sevmeyen ve hiç temasta bulunmayan kişilerde bu hastalığa yakalanabilirler. Kist Hidatid'ten nasıl korunulur? * Halkın konu ile ilgili eğitim düzeyi artırılır. Kurban bayramlarında kesim, sıhhi koşullarda gerçekleştirilir. Kesim sonrasında oluşan mezbaha artıkları imha edilir. *Köpeklerimize Kurban Bayramı sonrasında daha özenli olmak. Her zaman kontrolsüz (tasmasız) gezmelerini engellemek. Bu sayede herhangi yabancı bir maddeyi de yemesini engellemiş oluruz. *Özellikle yerde yetişen gıdaları iyi yıkamadan yememeliyiz. Güvenmediğimiz lokantalarda bu tür gıdaları sipariş ederken dikkatli davranmalıyız *Parazitin yaşam çemberinin 2 ay olduğunu ve günümüzde kullanılan parazit tedavi ilaçlarının depo etkisinin olmadığı göz önünde bulundurmalıyız. Bu nedenle, evimizde beslediğimiz köpeklerimizi, 2 ayda bir kez olmak üzere parazit tedavisine veteriner hekimimize götürmeliyiz. Unutmayın yapılan parazit tedavileri sadece size geçen kist için değil aynı zamanda sevimli yaşam arkadaşınızın diğer iç parazitleri içinde tedavi niteliği taşır. Bu parazitlerin yaşam çemberleri, ekinokok'tan daha kısa olanları da vardır. Önemlidir:Bu yazıdan da anlaşılacağı gibi ekinokok kisti, kontrollü parazit tedavileri düzenli yapılan köpeklerden kesinlikle insana bulaşmaz. Diğer bulaşma yolları kesinlikle daha fazla risklidir.

http://www.biyologlar.com/kist-hidatik-hastaligi-ekinokkoz-ve-echinococcus-granulosus

HAYVANLARIN YAYILIŞI VE İNSAN

İnsan ve hayvan arasındaki ilişkiler aslında ekolojinin konusudur. İnsanlar, ekonomik nedenlerle, hayvanların dünya üzerindeki yayılışını sınırlayan, daraltan ve genişleten önemli bir etken olarak ele alınmaktadır. Bu nedenle dolaylı olarak hayvan coğrafyasını ilgilendirmektedirler. 1. Av Olarak Hayvanlar İnsanların bugün olduğu gibi geçmişte de bitkisel besinlerin yanısıra, hayvansal besinlerden de yararlanmış oldukları fosillerden anlaşılmaktadır. Birkaç bin yıl öncesindeki insan kültürünün avcılık ve toplayıcılık özellikleri çok belirgindi. İnsanlar av hayvanlarının (ve keza balıkların) bulundukları bölgeleri keşfetmek ve buralarda yaşamak zorundaydılar. Av hayvanlarının çokluğu ve yayıldıkları bölgeler sınırsız değildi. Dolayısıyla, insanların yaşayacağı bölgeler, bir çeşit av hayvanlarının varlığı ile hem sınırlanmış hem de düzenlenmiş oluyordu. Tarih boyunca, insanlar ya bunları bizzat belirli bölgelerde yetiştirmek ya da yabani sürülerin göçlerini izlemek zorunda kaldı. Kuzey kutbuna yakın ve göçebe olan bir kısım halk, bu kültür düzeyini, günümüzde de sürdürerek, rengeyiği sürülerinin mevsimsel göçlerine uygun olarak, sürekli yer değiştirmektedir. Av ile avcı arasında zaman zaman dalgalanmalar ortaya çıkmakla birlikte, genelde bir denge vardır. İki tür arasındaki bu duyarlı denge, çoğu kez insanın etkin müdahalesiyle, av aleyhine bozulmaktadır. Öyleki, bazen tümüyle etçil durumuna geçen insan, bir taraftan av hayvanlarını bir taraftan bitkisel besin kaynaklarını tüketmektedir. Yeni Zellandaya göçmen olarak gelip yerleşen insanlar, çok kısa bir zaman sonra devekuşlarından sonuncu moayı (Euryapteryx gravis) da ortadan kaldırmıştır. Denizlerdeki balıklar aşırı avlanma sonucu azaldı ve hatta bazıları tükenmeye yüz tuttu. İleri avlanma yöntemleri ve özellikle artan insan nüfusu av hayvanları üzerindeki etkinliğini her geçen gün biraz daha arttırarak birçok türün yayılışını sınırlamış, birçoğunun da varlığını ortadan kaldırmıştır. Kuzey Amerika bizonlarının sayısı, 1700 yılında yaklaşık 60 milyon civarındaydı ve doğal bir dengeye kavuşmuştu. Amerika'da Pasifik demiryolunun yapılması ve avlanma amacıyla yapılan uçuşlar, bu sayıyı, 1850 yılında sadece birkaç düzine bizon kalacak şekilde azalttı. Yine yaklaşık aynı tarihlerde Amerika göçmen güvercininin (Ectopistes migratorius) soyu tüketiliyordu. Hatta bir sürek avında bu türün 2 milyon bireyi vurulmuştur. Özellikle yalıtılmış ıssız adalardaki türler çok ürkektir. Uçma içgüdüleri kısmen kaybolmuştur. Deniz yolculukları sırasında bu adalara çıkılır, özellikle yaşlı ve orta yaşlı bireyler kaçamadıklarından kolayca yakalanırdı. Hatta bu hayvanlara kolay temin edilen erzak gözüyle bakılırdı. Bu şekilde, Mauritius'da, 1681 yılında, büyükhindinin (Raphus cucullatus) soyu tüketildi, 1768 yılında Behring adasında hayatta olan son denizineği (Hydrodamalis gigas) öldürüldü. Avrupa'da teknolojik gelişmelerin daha hızlı olması, bazı hayvan türlerinin burada çok daha önce ve çok daha hızlı bir şekilde tükenmesine neden olmuştur. Bir kısım tür de gittikçe azalmaktadır. Örneğin 1920 yıllarında milyonlarcası öldürülerek derisi işlenen Avustralya ayısına (Phascolarctos cinereus) bugün sadece hayvanat bahçelerinde ya da koruma altına alınmış özel bölgelerde rastlamak mümkündür. Zoologlara göre yüzlerce kuş ve memeli türünün bu şekilde önce sayıları azaldı ve daha sonra da soyları tükendi. Günümüzde birçok ülke bazı yasal önlemlerle hayvan varlığını koruma altına almıştır. Tükenme eşiğine gelmiş olan bazı türler de zoologlar tarafından önce hayvanat bahçelerinde ya da özel üretim yerlerinde üretilmeye ve daha sonra da uygun alanlara yeniden yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Hayvanları korumak için uluslararası örgütler kurulmuştur. Bunlar soyu tükenmekte olan hayvanların isimlerini, sayılarını, yaşama alanlarını ve gelişme özelliklerini içeren bir kırmızı kitap (redbook) hazırlayarak sözkonusu türlerin izlenmeye alınmalarını sağlamaya çalışmaktadırlar. Sportif amaçla avlanan türlerin birçoğu anavatanlarından çok uzaklara taşınmış ve doğada üretilmiştir. Örneğin alabalıklar (Salmo trutta) yeryüzündeki uygun tüm dağlık bölge sularında yetiştirilmektedir. Bu hayvanlar gittikleri yerlere çok iyi uyum sağlamış, hatta oraların doğal toplulukları gibi belirli bir populasyon büyüklüğüne ulaşmışlardır. Kızılgeyik (Cervus elaphus) And dağlarına ve Yeni Zellandaya başarılı bir uyum sağlamış ve asıl yaşama alanlarınkinden çok daha güçlü ve büyük populasyonlar oluşturmuşlardır. 2. Evcilleştirme Avcılık ve toplayıcılık döneminden sonra, bilindiği üzere, yerleşik toplum düzeni başladı. Artık yerleşim alanları çevresinde, halkın gereksinmelerini karşılayacak hayvansal ve bitkisel ürünler yetiştirilmeye başlanmıştı. İnsanlık tarihinde hayvan besleme, bitki yetiştirmeden çok önce ortaya çıkmıştır. İnsanlar, başlangıçta yabani hayvan sürülerinin serbestçe yer değiştirmesine engel oldular, ağıllarda, ahırlarda tuttular ve onları doğal düşmanlarından ve uygun olmayan iklim koşullarından korudular. Böylece, ilk olarak doğal seçilim devre dışı bırakıldı, daha sonra, çiftleştirilmelerinde eş seçimleri de yönlendirilerek evcilleştirilmeler gerçekleştirildi. Yabani ırklara özgü özelliklerin zamanla azaltılması, evcil hayvan ırklarındaki kalıtsal yapının oluşumunu sağladı. Evcil ırklarda, çok belirgin biçimde, vücut büyüklüğü arttı, pigmentler azaldı. Dolayısıyla daha iri ve daha açık renkli posta sahip ırklar oluştu. İnsanlar, köpekleri, Orta Taş Devri'nde kurdun bir soyundan evcilleştirdiler. Amaç, bu soyun yırtıcı özelliğinden avlanmada yararlanmaktı. İlkçağlarda evcilleştirilen at ve sığır gibi koşum hayvanlarının, tarımsal işleri çok kolaylaştırmış olduğu anlaşılmaktadır. Bundan sonra evcilleştirilmiş olan tüm yabani hayvanlarda, et ve süt gereksinmelerinin karşılanması, yani beslenmeye doğrudan katkısı düşünüldü. Ancak evcilleştirmede, bunların deri ve yapağılarının, giyimdeki önemi de çok etkili oldu. Dünya nüfusunun hızla artmasına uygun olarak evcilleştirme çalışmaları da arttı. Fakat yabani hayvan varlığında önemli derecede azalmalar oldu. Bugün yaşayan büyük memeli hayvan türlerinin çoğunluğu evcilleştirilmiştir. Evcilleştirme süreci yenilerini yetiştirme çabalarıyla devamlı geliştirildi. Geçmişte, geliştirilen çeşitli hayvan ırklarından birçoğu hâlâ soylarını sürdürmektedir. Yabani hayvanlardan evcilleştirilen yeni soylar daha çok beslenme ve tarımsal amaçlarla insanlığın hizmetine sunulmaktadır. Örneğin bu tür yeni araştırmalardan bir tanesi de misköküzû (Ovibus moschatus) için yapılmaktadır. Misköküzû, kuzeyde yaşayan eskimolara yeni bir kaynak sunabilmek için Kanada'daki araştırma laboratuvarlarında ve yetiştirme merkezlerinde evcilleştirilmektedir. Bu hayvanlar çok kanaatkardır. Tundranın bitki örtüsüyle beslenir ve su gereksinmesini kar ile karşılayabilir. Yapağıları Keşmir keçisininki kadar değerlidir. Balık yetiştiriciliği de özellikle son yıllarda büyük artış göstermiştir. Doğu Asya'da bataklıklarda ya da sular altındaki pirinç tarlalarında bin yıldan beri sazan yetiştirilmektedir Bu yöntemin ilk defa M.Ö. 2.100 yıllarında kullanılmış olduğu ileri sürülmektedir. Avrupa'da sazan yetiştirilmesine Orta Çağ'da başlanmıştır. Bu çağda perhiz yemeği olarak balık kullanmak gelenek haline gelmiştir. Ancak günümüzde balık yetiştirilmesi tamamen ekonomik amaçlıdır. Daha önce Roma'da deniz balığı mürenler (Muraena helena) kıyılardaki bataklıklarda yetiştiriliyordu. CESAR'a verilen bir ziyafette, HİRTUS tarafından yetiştirilen 6.000 balığın kullanıldığı bilinmektedir. Efsaneye göre bu balıkların semirtilmesinde köleler kullanılmıştı. Alabalıklardan Salmo trutta'nın yanısıra Amerikan gökkuşağı da gittikçe artan miktarlarda yetiştirilmektedir. Diğer balık türleri (turna balığı, yeşil sazan, sudak) de çok sayıda doğal ve yapay göletlerde üretilmektedir. Avrupa havuz balıkçılığının zenginleştirilmesinde Çin çayır balığı (Ctenopharyngodon idella) önem kazanmaya başlamıştır. Bu balık diğer tüm havuz balıklarının aksine bitkisel besinleri de kullanabilmektedir.

http://www.biyologlar.com/hayvanlarin-yayilisi-ve-insan


Bakteriyofaj Nedir

Bakteriyofaj (bakteri ve Yunanca phagein, ‘yemek’ fiilinden türetme), bakterileri enfekte eden bir virüstür. Terim genelde kısaltılmış hali olan faj olarak kullanılır. Ökaryotları (hayvan, bitki ve mantarları) enfekte eden virüsler gibi fajlarda da büyük bir yapısal ve işlevsel çeşitlilik vardır. Tipik olarak proteinden oluşan bir kabuk ve içinde yer alan genetik malzemeden oluşurlar. Genetik malzeme DNA veya RNA olabilir, ama genelde 5 - 500 kilo baz çifti uzunluğunda çift sarmallı DNA’dan oluşur. Bakteriyofajlar genelde 20 ila 200 nm arası büyüklükte olurlar. Fajlar her yerde mecutturlar ve bakterilerin yaşadığı ortamlarda, örneğin toprakta veya hayvan bağırsaklarında bulunabilirler. Faj ve diğer virüslerin en yoğun doğal kaynaklarından biri deniz suyudur. Deniz yüzeyinde mililitrede 109 etkin faj taneciği (virion) bulunmuştur ve deniz bakterilerinin %70′i fajlar tarafından enfekte olmuş olabilirler. Tarihçe 1913′te Britanyalı bakteriyolog Frederick Twort bakterileri enfekte edip öldüren bir etmen keşfetmiş ama konuyu daha fazla takip etmemiştir. Fransız-Kanadalı mikrobiyolog Felix d’Hérelle 3 Eylül 1917′de “dizanteri basilinin düşmanının, görünmez bir mikrobunu” keşfettiğini açıklayıp ona bakteryofaj edını verdi. Çoğalması Bakteriyofajların litik veya lizogenik hayat döngüleri olabilir, bazılarında her ikisi de olur. T4 fajı gibi öldürücü fajlarda görülen litik döngüde virionun çoğalmasının hemen ardından konak hücre parçalanır ve ölür. Hücre ölür ölmez virionların kendilerine yeni bir konak bulmaları gerekir. Lizogenik döngü, buna tezat olarak, konak hücrenin parçalanmasına neden olmaz. Lizogenik olabilen fajlara ılımlı fajlar (temperate phage) denir. Viral genom konak genoma dahil olur ve oldukça zararsız bir şekilde onunla beraber eşlenir. Konak hücrenin sağlığı yerinde olduğu sürece Virüs sessiz bir şekilde varlığını sürdürür, ama konağın şartları bozulursa, örneğin besin kaynaklarının tükenmesi durumunda, endojen fajlar (profaj olarak adlandırılırlar) etkinleşirler. Bir çoğalma süreci başlar, sonucunda konak hücre parçalanır. İlginç bir şekilde lizogenik döngü konak hücrenin çoğalmasına izin verdiği için hücrenin yavrularında da virüs varlığını devam ettirir. Bazen profajlar inaktif oldukları dönemde bakteri genomuna yeni işlevler kazandırarak konak bakteriye fayda sağlarlar, bu olguya lizogenik dönüşüm (lysogenic conversion) denir. Bunun iyi bilinen bir örneği Vibrio cholera ‘nın zararsız bir suşunun bir faj tarafından enfekte edilerek kolera hastalığı etmenine dönüşümüdür. Bağlanma ve Giriş Renklendirilmiş bir elektron mikrografında yanyana dizilmiş bakteriyofajlar Konak hücreye girmek için bakteryofajlar bakterinin yüzeyindeki özgül reseptörlere bağlanırlar, bunlar arasında lipopolisakkaritler, teikoik asitler, proteinler sayılabilir. Bu nedenle bir bakteryofaj ancak bağlanabileceği reseptörler taşıyan bakterileri enfekte edebilirler. Faj virionları kendiliklerinde hareket etmediklerinden dolayı kendi reseptörleriyle solüsyondayken rassal olarak buluşup bağlanırlar. Karmaşık bakteryofajlar, örneğin T-çift fajları, genetik malzemelerini hücrenin içine enjekte etmek için şırınga benzeri bir hareket kullanırlar. Uygun reseptörle temas kurduktan sonra kuyruk lifleri taban plakasını hücre yüzeyine yaklaştırırlar. İyice bağlandıktan sonra, kuyruk büzülür, bu da genetik malzemenin dışarı itilmesine neden olur. Bazı fajlar nükleik asiti hücre zarından içeri iter, bazıları hücre yüzeyine birakır. Başka yöntemlerle genetik malzemlerini içeri sokan bakterifajlar da vardır. Protein ve Nükleik Asit Sentezi Kısa süre, bazen dakikalar içinde, bakteri ribozomları viral mRNA’nın proteine çevirimine (translasyonuna) başlarlar. RNA-fajlarında RNA-replikaz bu sürecin başlarında sentezlenir. Erken sentezlenen proteinler ve virionla gelen bazı proteinler bakterinin RNA polimerazını modifiye edip onun viral mRNA’yı tercihen çevirmesine neden olabilirler. Konağın kendi protein ve nükleik asit sentezi de bozularak viral ürünlerin sentezine yönlendirilir. Bu ürünler ya hücreyi parçlamaya yarayacaklaklar, ya yeni virionların oluşmasına yardımcı olacaklar veya yeni virionları oluşturacalardır. Virion Oluşumu T4 fajları durumunda yeni fajların inşası özel yardımcı molekülleri gerektiren karmaşık bir süreçtir. Önce taban plakası oluşur, kuyruk onun üzerinde büyür. Kafa kapsidi, ayrı olarak oluşup kendiliğinden kuyruk ile birleşir. Henüz bilinmeyen bir şekilde DNA kafanın içine sıkı bir şekilde yerini alır. Bütün süreç yaklaşık 15 dakika alır. Virionların Salınımı Fajlar ya hücre parçalanması (lizis) veya salgılanma yoluyla salınırlar. T4 fajları durumunda, hücre içine girmelerinden 20 dakikadan biraz sonra hücre parçalanması yoluyla sayıları 300′ü bulabilen faj salınır. Bunun gerçekleşmesi, hücre duvarındaki peptidoglikanı parçalayan endolizin adlı enzim sayesinde olur. Bazı virüler ise parazite dönüşüp konak hücrenin sürekli olarak yeni virüs tanecikleri salgılamasına neden olabilirler. Yeni virionlar hücre zarından tomurcuklanarak koparlar, beraberlerinde hücre zarının bir kısmını da götüren bu fajlar örtülü virüse olarak ortama salınırlar. Salınan virionların her biri yeni bir bakteriyi enfekte edebilir. Faj Terapisi Bir bakteriyi enfekte etmek üzere ona bağlanmakta olan bakterilerin şematik gösterimi Keşiflerinin ardında fajlar anti-bakteriyel etmen olarak denenmişlerdir. Ancak antibiyotikler keşfedilince bunların fajlardan daha kullanışlı oldukları görülmüştür ve Batı’da faj tedavisi üzerine yapılan araştırmalar bırakılmıştır. Bun karşın Sovyetler Birliği’nde 1940′lardan beri antibiyotiklere alternatif olarak kullanımı devam etmiştir. Bakteri suşlarında doğal seleksiyon yoluyla antibiyotik direncinin oluşması bazı tıbbi araştırmacıları faj tedavisini antibiyotik tedavisine bir alternatif olarak tekrar değerlendirmeye sevketmiştir. Antibiyotiklerden farklı olarak fajlar, milyonlarca yıldır süregeldiği gibi, bakterilerle beraber evrimleştikleri için, sürekli bir direncin oluşma olasılığı yok sayılabilir. Ayrıca, etkili bir faj, özgül bakterisini tamamen bitene kadar enfekte etmeye devam edecektir. Belli bir faj genelde ancak belli bir bakteri tipini enfekte edebildiği için, ki bu birkaç bakteri türü olabileceği gibi bir türün sadece bazı alt türleri de olabilir, bakteri tipinin doğru tanımlandığından emin olmak gerekebilir, bu da 24 saat sürebilir. Faj terapisinin bir diğer avantajı başka bakterilere zarar gelmeyeceğinden dar spektrumlu antibiyotik terapisine benzemesidir. Ancak, sıkça olduğu gibi, birden fazla bakterinin beraberce neden oldukları enfeksiyonlarda bu bir dezavantaj oluşturabilir. Bakteryofajların bir diğer sorunu vücudun bağışıklık sisteminin saldırısına uğramalarıdır. Fajlar enfeksiyonla doğrudan temas durumunda etki gösterirler, onun için açık bir yaraya uygulanmaları en iyi sonuç doğurur. Sistemik enfeksiyonlarda bu pratik olarak mümkün değildir. Sovyetler birliğinde diğer tedavilerin çalışmadığı durumlarda gözlenen başarılı sonuçlara rağmen çoğu araştırmacı faj terapisinin tibbi bir geçerliliğe ulaşacağına şüphe ile bakmaktadır. Faj tedavisinin etkinliğini belirlemek için büyük ölçekli klink testler yapılmamıştır ama antibiyotik dirençli bakteri türlerinin çoğalmasından dolayı bu konuda araştırmalar sürmektedir. Ağustos 2006′da ABD Gıda ve İlaç İdaresi (Food and Drug Admnistration) bazı etlerde Listeria monocytogenes bakterisinin öldürülmesi için bakteryofaj kullanımını onaylamıştır. Model Bakteriyofajlar Aşağıda ayrıntılı olarak üzerinde çalışılmış olan bakteryofajların bir listesi bulunmaktadır: * λ faj * T4 fajı * T7 fajı * R17 fajı * M13 fajı * MS2 fajı * P1 fajı * P2 fajı * N4 fajı * Φ6 fajı * Ф29 fajı

http://www.biyologlar.com/bakteriyofaj-nedir

BİYOKİMYA DERSİ ÇALIŞMA SORULARI ( 445 soru )

1) Biyokimyanın tanımı nasıldır? Canlı hücrelerin kimyasal yapı taşlarını ve bunların katıldığı reaksiyonları inceleyen bilim dalı… 2) Biyokimyanın amacı nedir? Canlı hücrelerle ilgili kimyasal olayların moleküler düzeyde tam olarak anlaşılmasını sağlamak 3) Biyokimyanın konuları nelerdir? Hücre bileşenlerinin doğası hakkındaki bilgilerin toplanması Hücre içinde sürekli olarak meydana gelen kimyasal dönüşümlerin incelenmesi 4) Canlı hücrelerin bilinen kimyasal yapı taşları nelerdir? Organik maddeler a) Karbonhidratlar b) Proteinler, amino asitler ve peptitler c) Enzimler d) Lipidler e) Nükleotidler ve nükleik asitler f) Porfirinler g) Hormonlar h) Vitaminler İnorganik maddeler a) Mineraller b) Su 5) Canlı organizmalarda en bol bulunan elementler nelerdir? Karbon (C), hidrojen (H), azot (N), oksijen (O), fosfor (P), kükürt (S) 6) Elementlerin en küçük kimyasal yapı taşı nedir? Atomlar 7) Kimyasal bağlar nelerdir? Kovalent bağlar Hidrojen bağları İyonik bağlar Van der Waals bağları 8) Bir organik moleküle spesifik kimyasal özelliklerini veren atom veya atom gruplarına ne denir? Fonksiyonel grup 9) Hidrofilik ne demektir? Suyu seven 10) Hidrofobik ne demektir? Suyu sevmeyen 11) Su moleküllerin ayrışmasıyla neler oluşur? Proton ve hidroksil iyonları 12) Nötral pH ne ifade eder? H+ ile OH- konsantrasyonlarının eşit olduğunu 13) pH nasıl tanımlanır? Bir çözeltideki H+ iyonları konsantrasyonunun eksi logaritması 14) Asidik çözeltinin pH’ı nedir? 7’den küçük 15) Alkali (bazik) çözeltinin pH’ı nedir? 7’den büyük 16) Nötral çözeltinin pH’ı nedir? 7 17) Asidik çözeltide H+ konsantrasyonu nasıldır? Yüksek 18) Alkali çözeltide H+ konsantrasyonu nasıldır? Düşük 19) Nötral çözeltide H+ konsantrasyonu nasıldır? OH- konsantrasyonuna eşit 20) Asitler nasıl tanımlanır? Sulu çözeltilerde proton dönörleri (vericileri) 21) Bazlar nasıl tanımlanır? Sulu çözeltilerde proton akseptörleri (alıcıları) 22) Bir proton donörü ve ona uygun proton akseptörü ne oluşturur? Konjuge asit-baz çifti 23) Zayıf bir asit (proton donörü) ve onun konjuge bazını (proton akseptörü) içeren sistemlere ne denir? Kimyasal tampon sistemi 24) Küçük miktarlarda asit (H+) veya baz (OH-) eklendiğinde pH değişikliklerine karşı koyma eğiliminde olan sulu sistemlere ne denir Kimyasal tampon sistemi 25) Kimyasal tamponlar nasıl tanımlanır? Küçük miktarlarda asit (H+) veya baz (OH-) eklendiğinde pH değişikliklerine karşı koyma eğiliminde olan sulu sistemler… 26) Vücuttaki önemli tampon sistemleri nelerdir? Karbonik asit/Bikarbonat tampon sistemi [H2CO3 / HCO3-]: Ekstrasellüler sıvılarda Primer fosfat/Sekonder fosfat tampon sistemi [H2PO4- / HPO4-2]: İntrasellüler sıvılarda, böbreklerde Asit Hemoglobin/Hemoglobinat tampon sistemi [HHb / Hb-]: Eritrositlerde Asit Protein/Proteinat tampon sistemi [H.Prot / Prot-]: Hücre içinde 27) Su, erkeklerde vücut ağırlığının % kaçını oluşturur? % 50-65’ini 28) Su, kadınlarda vücut ağırlığının % kaçını oluşturur? % 45-55’ini 29) Vücut sıvı bölükleri nelerdir? İntrasellüler (hücre içi) sıvı bölüğü: Toplam su miktarının %66’sı. Ekstrasellüler (hücre dışı) sıvı bölüğü: Toplam su miktarının %33’ü. Plazma hücreler arası (interstisyel)sıvı transsellüler sıvılar. 30) Klinik laboratuarlarda ölçülen anyon boşluğu nedir? Rutin olarak ölçülen katyonların (Na+, K+) konsantrasyonu ile anyonların (Cl-, HCO3-) konsantrasyonu arasındaki fark 31) Anyon boşluğunun normal değeri ne kadardır? 12 mmol/L 32) Vücut su dengesi bozuklukları nelerdir? Dehidratasyon Hiperosmolar dehidratasyon: Su kaybı sodyum kaybından fazla İzoosmolar dehidratasyon: Su ve sodyum kaybı dengeli Hipoosmolar dehidratasyon: Su kaybı daha az Ödem: Venöz dolaşımda basınç artışı veya plazma proteinlerinin onkotik basıncındaki azalma sonucu hücre dışı sıvı hacminde artış.... 33) Karbohidratların tanımı nasıldır? Kimyasal olarak polihidroksi aldehit veya ketondurlar veya hidroliz edildiklerinde böyle bileşikler veren maddeler... 34) Karbohidratların monomerik birimi nelerdir? Monosakkaritlerdir 35) Molekül yapılarında aldehid grubu olan monosakkaritlere ne denir? Aldozlar… 36) Molekül yapılarında keton grubu olan monosakkaritlere ne denir? Ketozlar… 37) Molekül yapılarında üç karbon atomu olan monosakkaritlere ne denir? Triozlar… 38) Molekül yapılarında dört karbon atomu olan monosakkaritlere ne denir? Tetrozlar… 39) Molekül yapılarında beş karbon atomu olan monosakkaritlere ne denir? Pentozlar… 40) Molekül yapılarında altı karbon atomu olan monosakkaritlere ne denir? Heksozlar… 41) Molekül yapılarında altı karbon atomu ve aldehid grubu olan monosakkaritlere ne denir? Aldoheksozlar… 42) Molekül yapılarında altı karbon atomu ve keton grubu olan monosakkaritlere ne denir? Ketoheksozlar… 43) Molekül yapılarında beş karbon atomu ve aldehid grubu olan monosakkaritlere ne denir? Aldopentozlar… 44) Molekül yapılarında beş karbon atomu ve keton grubu olan monosakkaritlere ne denir? Ketopentozlar… 45) Molekül yapılarında üç karbon atomu ve aldehid grubu olan monosakkaritlere ne denir? Aldotriozlar… 46) Molekül yapılarında üç karbon atomu ve keton grubu olan monosakkaritlere ne denir? Ketotriozlar… 47) Metabolizmada önemli aldotrioz nedir? Gliseraldehit… 48) Metabolizmada önemli ketotrioz nedir? Dihidroksi aseton 49) Metabolizmada önemli aldopentoz nedir? Riboz 50) Metabolizmada önemli aldoheksozlar nelerdir? Glukoz, mannoz, galaktoz… 51) Metabolizmada önemli ketoheksoz nedir? Fruktoz 52) Glukoz hangi sınıftan monosakkarittir? Aldoheksoz… 53) Fruktoz hangi sınıftan monosakkarittir? Ketoheksoz… 54) D- ve L- izomerleri eşit miktarlarda içeren ve optik aktivitesi olmayan karışımlara ne denir? Rasemat (rasemik karışım)… 55) Monosakkaritlerin a- ve b- formları (anomerler) hangi ortamda oluşur? Sulu çözeltilerde… 56) Karbohidratlara indirgeyici özelliklerini veren nedir? Molekülünde serbest yarı asetal veya yarı ketal hidroksili bulunması… 57) Monosakkaritlerin, Cu2+’ı Cu+’a indirgemeleri özellikleriyle ilgili deneyler hangileridir? Trommer ve Fehling deneyleri… 58) Pozitif Trommer ve Fehling deneylerinde gözlenen sarı renkli çökelti nedir? Bakır 1 hidroksit (CuOH) 59) Pozitif Trommer ve Fehling deneylerinde gözlenen kırmızı renkli çökelti nedir? Bakır 1 oksit (Cu2O) 60) Pozitif Trommer ve Fehling deneylerinde gözlenen turuncu renkli çökelti nedir? Bakır 1 hidroksit (CuOH) ile Bakır 1 oksit (Cu2O) karışımı… 61) Metabolizmada önemli bir şeker fosfatı nedir? Glukoz-6-fosfat 62) Metabolizmada önemli bir deoksi şeker nedir? Deoksiriboz 63) Metabolizmada önemli disakkaritler nelerdir? Maltoz, laktoz, sukroz (sakkaroz) 64) Maltozun molekül yapısında hangi monosakkaritler bulunur? Glukoz 65) Laktozun molekül yapısında hangi monosakkaritler bulunur? Glukoz ve galaktoz 66) Sukrozun molekül yapısında hangi monosakkaritler bulunur? Glukoz ve fruktoz 67) İki glukoz molekülünün Glc(a1®4)Glc biçiminde kondensasyonu ile oluşmuş disakkarit nedir? Maltoz 68) Bir galaktoz molekülü ile bir glukoz molekülünün Gal(b1®4)Glc biçiminde kondensasyonu ile oluşmuş disakkarit nedir? Laktoz 69) Bir glukoz molekülü ile bir fruktoz molekülünün Glc(a1®2)Fru biçiminde kondensasyonu ile oluşmuş disakkarit nedir? Sukroz 70) Maltoz çözeltisi ile yapılan bir Fehling deneyi nasıl sonuç verir? Pozitif sonuç 71) Laktoz çözeltisi ile yapılan bir Fehling deneyi nasıl sonuç verir? Pozitif sonuç 72) Sukroz çözeltisi ile yapılan bir Fehling deneyi nasıl sonuç verir? Negatif sonuç 73) Sukroz çözeltisi ile yapılan bir Fehling deneyi niçin Fehling negatif sonuç verir? Molekülünde serbest yarıasetal hidroksili olmadığı için… 74) Bitki hücrelerinin temel depo homopolisakkariti nedir? Nişasta 75) Hayvan hücrelerinin temel depo homopolisakkariti nedir? Glikojen 76) Nişasta molekülünü oluşturan monosakkarit nedir? Glukoz 77) Nişasta molekülünü oluşturan disakkarit nedir? Maltoz ve izomaltoz 78) Nişasta molekülünü oluşturan glukoz polimerleri nelerdir? Amiloz ve amilopektin 79) Nişasta molekülünde düz zincir biçimindeki glukoz polimeri nedir? Amiloz 80) Nişasta molekülünde dallı zincir biçimindeki glukoz polimeri nedir? Amilopektin 81) Glikojen özellikle hangi organlarda depo edilir? Karaciğer ve kasta 82) Sağlıklı bir erişkinde 8-12 saatlik açlıktan sonra enzimatik yöntemlerle ölçüldüğünde kan glukoz düzeyi nedir? %60-100 mg (60-100 mg/dL) 83) Kan glukoz düzeyini düşürücü yönde etkili olaylar nelerdir? 1) Glukozun indirekt oksidasyonu: Glukozun aerobik koşullarda glikoliz ve sitrik asit döngüsüyle yıkılımı. 2) Glukozun direkt oksidasyonu: Glukozun pentoz fosfat yolunda yıkılımı. 3) Glikojenez: Glukozun glikojene dönüşümü. 4) Liponeojenez: Glukozun yağ asitlerine ve yağa dönüşümü. 5) Glukozun glukuronik asit yolunda yıkılımı. 6) Glukozdan diğer monosakkaritlerin ve kompleks karbonhidratların oluşumu 84) Glikoliz nedir? Hücrenin sitoplazmasında altı karbonlu glukozun, on basamakta iki molekül üç karbonlu pirüvata yıkılması olayıdır 85) Glikolize uğrayan her glukoz molekülü için net kaç molekül ATP oluşmaktadır 2 ATP 86) Sitrik asit döngüsü (TCA döngüsü) nedir? Karbohidrat, yağ ve protein katabolizmasının ortak son ürünü olan asetil-CoA’nın asetil gruplarının mitokondride oksitlendiği döngüsel olaylar dizisi 87) Bir tek glukoz molekülünün tamamen CO2 ve H2O’ya oksitlenmesi suretiyle net kaç adet ATP kazancı olur? 38 adet ATP 88) Glukozun pentoz fosfat yolunda yıkılımı hücrenin hangi bölümünde gerçekleşir? Sitoplazmada 89) Glukozun pentoz fosfat yolunda yıkılımı sırasında ne oluşur? NADPH ve riboz-5-fosfat 90) Glikojenez nedir? Glikojen biyosentezi 91) Kan glukoz düzeyini yükseltici yönde etkili olaylar nelerdir? 1) Diyetle karbonhidrat alınması. 2) Glikojenoliz: Glikojenin yıkılımı. 3) Glikoneojenez: Karbohidrat olmayan maddelerden glukoz yapılımı 92) Glikojenoliz nedir? Glikojenin yıkılımı 93) Glikoneojenez nedir? Karbohidrat olmayan maddelerden glukoz yapılımı 94) Hiperglisemi nedir? 8-12 saatlik açlıktan sonra serum glukoz düzeyinin %110 mg’dan yüksek olması durumu 95) Hipoglisemi nedir? Serum glukoz düzeyinin %40 mg’dan düşük olması durumu. 96) Karbohidrat metabolizması bozuklukları nasıl sınıflandırılırlar? Emilim bozuklukları Dönüşüm bozuklukları Depolanma bozuklukları Kullanım bozuklukları 97) Karbohidrat metabolizmasının önemli bir emilim bozukluğu nedir? Laktaz eksikliği (süt intoleransı) 98) Karbohidrat metabolizmasının önemli bir dönüşüm bozukluğu nedir? Herediter fruktoz intoleransı, galaktozemi 99) Karbohidrat metabolizmasının önemli depolanma bozuklukları nelerdir? Glikojen depo hastalıkları (glikojenozlar) 100) Karbohidrat metabolizmasının önemli kullanım bozukluğu nedir? Diabetes mellitus 101) Diabetes mellitus, karbohidrat metabolizmasının ne tür bozukluğudur? Kullanım bozukluğu 102) Amino asitlerin tanımı nasıldır? Molekül yapılarında hem amino (-NH2) hem karboksil (-COOH) grubu içeren bileşikler 103) Standart amino asitler kaç tanedir? 20 142) En basit standart amino asit nedir? Glisin 105) Dallı yan zincirli standart amino asitler nelerdir? Valin, lösin, izolösin 106) Molekül yapılarında hidroksil (-OH) grubu içeren standart amino asitler nelerdir? Serin, treonin, tirozin 107) Molekül yapılarında kükürt içeren standart amino asitler nelerdir? Sistein, metiyonin 108) Molekül yapılarında ikinci bir karboksil (-COOH) grubu içeren standart amino asitler nelerdir? Aspartik asit, glutamik asit 109) Bir çözeltideki bir amino asit molekülü üzerinde net yükün sıfır olduğu pH değeri, ne olarak adlandırılır İzoelektrik nokta (pI) olarak adlandırılır 110) Amino asitlerin amino grupları ile verdikleri reaksiyonlara dayanan önemli bir tanımlama deneyi nedir? Van Slyke deneyi: Nitröz asitle azot gazı çıkışı… 111) Amino asitlerin amino ve karboksil gruplarının birlikte verdikleri reaksiyonlara dayanan önemli bir tanımlama deneyi nedir? Ninhidrin deneyi: Ninhidrin ile mavi-menekşe renk… 112) Amino asitlerin renk reaksiyonlarına dayanan önemli bir tanımlama deneyi nedir? Fenil halkası için ksantoprotein deneyi: Konsantre nitrik asit ile ısıtma sonucu sarı renk 113) Van Slyke deneyi, amino asitlerin hangi grupları ile verdikleri reaksiyonlara dayanan önemli bir tanımlama deneyidir? Amino grupları 114) Ninhidrin deneyi, amino asitlerin hangi grupları ile verdikleri reaksiyonlara dayanan önemli bir tanımlama deneyidir? Amino ve karboksil grupları 115) Önemli bir nonstandart amino asit nedir? 4-Hidroksiprolin 116) İki amino asitten oluşan bileşiklere ne denir? Dipeptit 117) Ona kadar amino asitten oluşan bileşiklere ne denir? Oligopeptit 118) Çok sayıda amino asitten oluşan bileşiklere ne denir? Polipeptit 119) Aminoasitlerin polimerlerine ne denir? Polipeptit, protein 120) Polipeptit veye proteinlerin monomerleri nelerdir? Amino asitler 121) Yapay tatlandırıcı olarak kullanılan aspartam hangi sınıftan bir bileşiktir? Dipeptit 122) Glutatyon hangi sınıftan bir bileşiktir? Tripeptit 123) Metabolizmada önemli bir tripeptit nedir? Glutatyon 124) Oksitosin ve vazopressin hangi sınıftan bir bileşiktir? Nonapeptit 125) Proteinler ne tür bileşiklerdir? Amino asitlerin polimerleri 126) Proteinlerin yapısındaki kovalent bağlar nelerdir? Peptit bağları ve disülfit bağları 127) Proteinlerin yapısındaki kovalent olmayan bağlar nelerdir? Hidrojen bağları, iyon bağları, hidrofob bağlar (apolar bağlar) 128) Proteinlerin primer yapısı hangi bağlarla oluşur? Peptit bağlarıyla 129) Proteinlerin denatüre oldukları deneysel olarak nasıl anlaşılır? Çözünürlüklerinin azalmasıyla… 130) Proteinleri denatüre eden etkenler nelerdir? Isı, X-ışını ve UV ışınlar, ultrason, uzun süreli çalkalamalar, tekrar tekrar dondurup eritmeler, asit etkisi, alkali etkisi, organik çözücülerin etkisi, derişik üre ve guanidin-HCl etkisi, salisilik asit gibi aromatik asitlerin etkisi, dodesil sülfat gibi deterjanların etkisi... 131) Proteinlerin reversibl (geri dönüşümlü) denatürasyonunda hangi yapıları bozulmaz (korunur)? Primer ve sekonder yapılar 132) Proteinlerin irreversibl (geri dönüşümsüz) denatürasyonunda hangi yapı bozulmaz (korunur)? Primer yapı 133) Proteinlerin tam hidrolizi sonucu ne oluşur Amino asitler 134) Proteinlerin yapılarına göre sınıfları ve alt sınıfları nelerdir? Basit proteinler: Globüler proteinler, fibriler proteinler… Bileşik proteinler: Fosfoproteinler, glikoproteinler, lipoproteinler, kromoproteinler, metalloproteinler… Türev proteinler: 135) Proteinlerin biyolojik rollerine (fonksiyonlarına) göre sınıfları nelerdir? Katalitik proteinler: Amilaz, pepsin, lipaz Taşıyıcı proteinler (transport proteinleri): Serum albümin, hemoglobin, lipoproteinler, transferrin Besleyici ve depo proteinler: Ovalbümin, kazein ferritin Kontraktil proteinler: Miyozin, aktin Yapısal proteinler: Kollajen, elastin Savunma (defans) proteinleri: İmmünoglobülinler, kan pıhtılaşma proteinleri Düzenleyici proteinler: İnsülin, büyüme hormonu Diğer proteinler: Fonksiyonları henüz daha fazla bilinmeyen ve kolayca sınıflandırılmayan çok sayıda protein 136) Proteinleri denatürasyon ve çökme tepkimeleri ile tanımlanma deneyleri nelerdir? Sülfosalisilik asit ile çöktürme Konsantre nitrik asit ile çöktürme Triklorasetik asit (TCA) ile çöktürme Isıtma ile çöktürme 137) Proteinleri renk tepkimeleri ile tanımlanma deneyleri nelerdir? Biüret tepkimesi: Biüret reaktifi ile mor renkli kompleks oluşması 138) Azot dengesi nedir? Total azot alınımı ile azot kaybı arasındaki fark 139) Pozitif azot dengesi nedir? Azot için alınım>atılım 140) Negatif azot dengesi nedir? Azot için atılım>alınım 141) Esansiyel amino asit deyince ne anlaşılır? Vücutta sentezlenmeyen, besinlerle dışarıdan alınması zorunlu olan amino asitler… 142) Esansiyel olmayan amino asit deyince ne anlaşılır? Vücutta sentezlenebilen, besinlerle dışarıdan alınması zorunlu olmayan amino asitler… 143) Esansiyel amino asitler nelerdir? Valin, lösin, izolösin, treonin, metionin, fenilalanin, triptofan, lizin ve gelişmekte olanlarda arjinin ile histidin 144) Esansiyel olmayan amino asitler nelerdir? Glisin, alanin, serin, sistein, prolin, tirozin, glutamat, glutamin, aspartat, asparajin ve erişkinlerde arjinin ile histidin 145) Amino asitlerin hücre içindeki reaksiyonları nelerdir? Transaminasyon: Bir amino asidin amino grubunun bir keto aside taşınması (yeni amino asitler oluşur) Deaminasyon: Amino asitlerdeki amino grubunun amonyak şeklinde ayrılması (keto asitler oluşur) Amino asitlerden metil ve diğer 1 karbonlu birimlerin sağlanması (çeşitli bileşikler oluşur) Dekarboksilasyon: Amino asidin yapısındaki karboksil grubunun CO2 halinde ayrılması (biyojen aminler oluşur) 146) Protein metabolizması bozuklukları nelerdir? Serum proteinlerinde değişiklikler (Disproteinemiler): Hiperproteinemi Hipoproteinemi Dokularda normalde bulunmayan proteinlerin ortaya çıkışı Amiloidoz Beslenim eksikliği (malnutrisyon) ile ilgili durumlar Kwashiorkor Marasmus 147) Mental gerilikle birlikte olan amino asit metabolizması bozuklukları nelerdir? Fenilketonüri: Fenil alanin metabolizması bozukluğu Homosistinüri: Metiyonin metabolizması bozukluğu Akça ağaç şurubu idrar hastalığı: Dallı zincirli amino asitlerin metabolizması bozukluğu Hiperglisinemi: Glisin metabolizması bozukluğu Histidinemi: Histidin metabolizması bozukluğu Hiperprolinemi: Prolin metabolizması bozukluğu 148) Membranlarda transport bozukluğu ile ilgili amino asit metabolizması bozuklukları nelerdir? Hartnup hastalığı: Triptofan metabolizması bozukluğu Glisinüri: Böbreklerde glisin geri emilimi bozukluğu Sistinüri: İdrarda fazla miktarda sistin atılması 149) Amino asit ve metabolitlerinin depolanması ile ilgili amino asit metabolizması bozuklukları nelerdir? Primer hiperoksalüri: Glisin metabolizması bozukluğu Sistinozis: Özellikle retiküloendoteliyal sistemde olmak üzere sistin kristallerinin birçok doku ve organda birikmesi Alkaptonüri: Tirozin metabolizması bozukluğu 150) Enzimlerin tanımı nasıldır? Biyolojik sistemlerin reaksiyon katalizörleri; biyokimyasal olayların vücutta yaşam ile uyumlu bir şekilde gerçekleşmesini sağlayan kimyasal ajanlar… 151) Enzimlerle katalize edilen tepkimeye katılan kimyasal moleküllere ne ad verilir? Substrat 152) Enzimlerin yapısal özellikleri nasıldır? Katalitik RNA moleküllerinin küçük bir grubu hariç bütün enzimler proteindirler 153) Bazı enzimler katalitik aktivite için ne gerektirirler? Kofaktör 154) Katalitik olarak aktif tam bir enzim, kofaktörü ile birlikte ne olarak adlandırılır? Holoenzim 155) Enzimlerin altı büyük sınıfı nelerdir? 1. Oksidoredüktazlar 2. Transferazlar 3. Hidrolazlar 4. Liyazlar 5. İzomerazlar 6. Ligazlar 156) Laktat dehidrogenaz hangi sınıftan enzimdir? Oksidoredüktaz 157) Kreatin kinaz hangi sınıftan enzimdir? Transferaz. Fosfat grubu transfer eder… 158) a-Amilaz hangi sınıftan enzimdir? Hidrolaz 159) Adenilat siklaz hangi sınıftan enzimdir? Liyaz 160) Fosfoglukomutaz hangi sınıftan enzimdir? İzomeraz 161) Arjininosüksinat sentaz hangi sınıftan enzimdir? Ligaz 162) Katalizör olarak bir enzimin fonksiyonu nedir? Aktivasyon enerjisini düşürmek suretiyle bir reaksiyonun hızını artırmak… 163) Enzimle katalizlenen bir reaksiyon nerede meydana gelir? Enzim üzerinde aktif merkez denen bir cep sınırları içinde… 164) En çok kullanılan enzim aktivitesi birimi nedir? İnternasyonel ünite (IU) 165) 1 IU enzim aktivitesi deyince ne anlaşılır? Optimal koşullarda 1 dakikada 1mmol substratı değiştiren enzim etkinliği… 166) Enzimatik bir reaksiyonun hızını etkileyen faktörler nelerdir? Enzim konsantrasyonu Substrat konsantrasyonu pH Isı veya sıcaklık Zaman Işık ve diğer fiziksel faktörler İyonların doğası ve konsantrasyonu Hormonlar ve diğer biyokimyasal faktörler Reaksiyon ürünleri 167) Bir enzim tarafından katalizlenen bir reaksiyonun hızının zamanla azalmasının nedeleri nelerdir? Reaksiyon ürünlerinin kendi aralarında birleşerek aksi yönde bir reaksiyon meydana getirmeleri Enzimin zamanla inaktive olması Reaksiyonu önleyen maddelerin oluşması Substratın tükenmesi… 168) Enzimatik aktivetinin düzenlenmesi hangi etkilerle olur? Allosterik enzimler Protein/protein etkileşimi Kovalent modifikasyon/kaskat sistemler Zimojen aktivasyon Enzim sentezinin indüksiyonu veya represyonu 169) Proteolitik yıkılım vasıtasıyla aktive edilen enzimlerin inaktif prekürsörü ne olarak isimlendirilir? Zimojen 170) Enzim inhibisyonu çeşitleri nelerdir? Reversibl enzim inhibisyonları 1) Kompetitif (yarışmalı) enzim inhibisyonu 2) Nonkompetitif (yarışmasız) enzim inhibisyonu 3) Ankompetitif enzim inhibisyonu İrreversibl enzim inhibisyonları 171) Bir enzimin izoenzimleri deyince ne anlaşılır? Belli bir enzimin katalitik aktivitesi aynı, fakat elektriksel alanda göç, doku dağılımı, ısı, inhibitör ve aktivatörlere yanıtları farklı olan formları… 172) Kreatin kinaz enzimin izoenzimleri nelerdir? CK1 (CK-BB ) CK2 (CK-MB ) CK3 (CK-MM) 173) Koenzim deyince ne anlaşılır? Bazı enzimlerin aktiviteleri için gerekli olan ve kofaktör diye adlandırılan ek kimyasal komponentlerin organik veya metalloorganik molekül yapısında olanları… 174) Prostetik grup deyince ne anlaşılır? Koenzimlerin enzim proteinine kovalent olarak bağlı olup enzimden ayrılmayanları… 175) Kosubstrat deyince ne anlaşılır? Koenzimlerin enzim proteinine nonkovalent olarak bağlı olup enzimden ayrılabilenleri… 176) Koenzimlerin fonksiyonlarına göre grupları nelerdir? 1) Hidrojen ve elektron transfer eden koenzimler. 2) Fonksiyonel grup transfer eden koenzimler. 3) Liyaz, izomeraz ve ligazların koenzimleri. 177) Hidrojen ve elektron transfer eden koenzimler nelerdir? NAD+ - NADH NADP+ - NADPH FAD - FADH2 FMN - FMNH2 Koenzim Q Demir porfirinler Demir-kükürt proteinleri a-Lipoik asit 178) Fonksiyonel grup transfer eden koenzimler nelerdir? Piridoksal-5-fosfat (PLP) Tiamin pirofosfat (TPP) Koenzim A (CoA×SH) Biotin (vitamin H) Tetrahidrofolat (H4 folat) Koenzim B12 (5'-deoksiadenozil kobalamin) 179) Klinik enzimoloji nedir? İnsanlarda görülen hastalıkların tanı veya ayırıcı tanısının yapılması ve sağaltımın izlenmesinde enzimatik ölçümlerin uygulanması ile ilgilenen bilim dalı 180) Enzimatik ölçümler için uygun biyolojik materyaller nelerdir? Biyolojik sıvılar: Kan, BOS, amniyon sıvısı, idrar, seminal sıvı Eritrositler Lökositler Doku biyopsi örnekleri Doku hücre kültürleri 181) Kanda bulunan enzimlerin kaynakları nelerdir? Plazmaya özgü enzimler: Fibrinojen gibi... Sekresyon enzimleri: a-Amilaz gibi... Sellüler enzimler: Transaminazlar gibi... 182) Serum enzim düzeyini etkileyen faktörler nelerdir? Enzimlerin hücrelerden serbest kalma hızı Enzim üretiminde değişiklikler Enzimlerin dolaşımdan uzaklaştırılma hızı Enzim aktivitesini artıran nonspesifik nedenler 183) Kan enzimlerinin aktivite tayinlerinde dikkat edilecekler nelerdir? Kan, antikoagulansız tüpe (düz tüp) alınmalıdır Kan genellikle venden alınır Kan alırken hemolizden kaçınmalıdır Kan, pıhtılaşmasından hemen sonra santrifüj edilerek serum ayrılmalıdır Günlük taze kan kullanılması en iyisidir 184) Klinik tanıda önemli olan serum enzimleri nelerdir? Transaminazlar (AST ve ALT) Laktat dehidrojenaz (LDH, LD) Kreatin kinaz (CK, CPK) Fosfatazlar (ALP ve ACP) Amilaz (AMS) Lipaz (LPS) Gama glutamiltransferaz (GGT, g-GT) Aldolaz (ALS) 5¢-nükleotidaz (5¢-NT) Lösin aminopeptidaz (LAP) Psödokolinesteraz (ChE) Glukoz-6-fosfat dehidrojenaz (G-6-PD) 185) Enzimatik tanı alanları nelerdir? Kalp ve akciğer hastalıkları Karaciğer hastalıkları Kas hastalıkları Kemik hastalıkları Pankreas hastalıkları Maligniteler Genetik hastalıklar Hematolojik hastalıklar Zehirlenmeler 186) Kalp ve akciğer hastalıklarının tanısında yararlı enzimler nelerdir? Total kreatin kinaz (CK, CPK) CK-MB Aspartat transaminaz (AST) Laktat dehidrojenaz (LD, LDH) 187) Karaciğer hastalıklarının tanısında yararlı enzimler nelerdir? Transaminazlar (ALT, AST) LDH GGT (g-GT) ALP 5¢-nükleotidaz (5¢-NT) Lösin aminopeptidaz (LAP) 188) Kas hastalıklarının tanısında yararlı enzimler nelerdir? CK LDH Aldolaz AST 189) Kemik hastalıklarının tanısında yararlı enzimler nelerdir? Alkalen fosfataz (ALP) Asit fosfataz (ACP) Osteoblastik aktivite artışı ile karakterize kemik hastalıklarında ALP yükselir Osteoklastik kemik hastalıklarında ALP yanında ACP da yükselir. 190) Pankreas hastalıklarının tanısında yararlı enzimler nelerdir? a-amilaz Lipaz 191) Malignitelerin tanısında yararlı enzimler nelerdir? Organ spesifik enzimler: ACP, ALP, GGT, 5¢-nükleotidaz, lösin aminopeptidaz (LAP), a-amilaz ve lipaz Organ spesifik olmayan enzimler: LDH, aldolaz, fosfoheksoz izomeraz 192) Genetik hastalıkların tanısında yararlı enzimler nelerdir? Fenilalanin hidroksilaz, Galaktoz-1-fosfat üridiltransferaz, Glukoz-6-fosfataz… 193) Hematolojik hastalıkların tanısında yararlı enzimler nelerdir? Anaerobik glikoliz ile ilgili bazı enzimler Pentoz fosfat yolu ile ilgili bazı enzimler Glutatyon metabolizması ile ilgili bazı enzimler Adenozin deaminaz gibi pürin ve pirimidin katabolizması enzimleri Na+/K+ ATPaz Lesitin kolesterol açil transferaz (LCAT) methemoglobin redüktaz 194) Zehirlenmelerin tanısında yararlı enzimler nelerdir? Organik fosfor bileşikleri ile zehirlenme durumlarında serum kolinesteraz (ChE) düzeyi düşük bulunur 195) Lipidlerin tanımı nasıldır? Ya gerçekten ya da potansiyel olarak yağ asitleri ile ilişkileri olan heterojen bir grup bileşik… 196) Lipidlerin ortak özellikleri nelerdir? Biyolojik kaynaklı organik bileşiklerdir Suda çözünmeyen, apolar veya hidrofob bileşiklerdir Kloroform, eter, benzen, sıcak alkol, aseton gibi organik çözücülerde çözünebilirler Enerji değerleri yüksektir 197) Lipidler yapılarına göre nasıl sınıflandırılırlar? Basit lipitler Bileşik lipitler Lipit türevleri Lipitlerle ilgili diğer maddeler 198) Basit lipidler ne tür bileşiklerdir? Yağ asitlerinin çeşitli alkollerle oluşturdukları esterler… 199) Nötral yağ deyince ne anlaşılır? Trigliseridler (triaçilgliseroller) 200) Trigliseridler yapılarına göre hangi sınıftan lipidlerdir? Basit lipidler 201) Bileşik lipidler ne tür bileşiklerdir? Yağ asitleri ve alkole ek olarak başka gruplar içeren lipidler… 202) Keton cisimleri nelerdir? Asetoasetik asit, b-hidroksibutirik asit ve aseton 203) Lipidler biyolojik rollerine (fonksiyonlarına) göre nasıl sınıflandırılırlar? Depo lipidler Membran lipidleri 204) Depo lipidler nelerdir? Trigliseridler (triaçilgliseroller) 205) Membran lipidleri nelerdir? Kolesterol Glikolipidler Sfingolipidler 206) Yağ asitleri sınıfları nelerdir? Doymuş (satüre) yağ asitleri Doymamış (ansatüre) yağ asitleri Ek gruplu yağ asitleri Halkalı yapılı yağ asitleri 207) Palmitik asit ve stearik asit hangi sınıftan yağ asitleridir? Doymuş (satüre) yağ asitleri 208) Doymuş (satüre) yağ asidi deyince ne anlaşılır? Molekülünde çift bağ içermeyen, sadece tek bağ içeren yağ asitleri… 209) Oleik asit ve araşidonik asit hangi sınıftan yağ asitleridir? Doymamış (ansatüre) yağ asitleri 210) Doymamış (ansatüre) yağ asidi deyince ne anlaşılır? Molekülünde çift bağ içeren yağ asitleri… 211) Tekli doymamış (monoansatüre) yağ asidi deyince ne anlaşılır? Molekülünde bir çift bağ içeren yağ asitleri… 212) Oleik asit ne tür bir yağ asididir? Tekli doymamış (monoansatüre) 213) Çoklu doymamış (poliansatüre) yağ asidi deyince ne anlaşılır? Moleküllerinde iki veya daha fazla çift bağ içeren yağ asitleri… 214) Araşidonik asit ne tür bir yağ asididir? Çoklu doymamış (poliansatüre) 215) Yağ asitlerinin kimyasal özellikleri nelerdir? Esterleşme Tuz oluşturma Çift bağların hidrojenlenmesi (hidrojenizasyon) Halojenlenme Oksitlenme 216) Trigliseridler (triaçilgliseroller) kimyasal yapılarına göre net tür bileşiklerdir? Gliserolün yağ asidi esterleri… 217) Karbon sayısı 6’dan fazla olan yağ asitlerinin metallerle oluşturduğu tuzlara ne denir? Sabun 218) Sabunlar kimyasal yapılarına göre net tür bileşiklerdir? Karbon sayısı 6’dan fazla olan yağ asitlerinin metallerle oluşturduğu tuzlar… 219) Yağ asitlerinin halojenlenmesi ne demektir? Doymamış yağ asitlerinin yapısında yer alan etilen bağının fluor, klor, brom, iyot gibi halojenlerden biri ile doyurulması… 220) İyot indeksi nedir? 100 g doymamış yağın gram cinsinden tuttuğu iyot miktarı… 221) Steroidler kimyasal yapılarına göre net tür bileşiklerdir? 17 karbonlu steran halkası (gonan halkası, siklopentano-perhidrofenantren halkası) içeren bileşikler… 222) Steroid sınıfları nelerdir? Steroller (sterinler). Safra asitleri. Cinsiyet hormonları. Adrenal korteks hormonları. Vitamin D grubu maddeler. 223) Hayvansal kökenli steroid nedir? Kolesterol 224) Safra asitleri kimyasal yapılarına göre net tür bileşiklerdir? 24 karbonlu steroidlerdir; kolanik asidin oksi türevleridirler… 225) Safra asidi sınıfları nelerdir? Primer safra asitleri: Kolik asit (3,7,12-Trihidroksikolanik asit) ile kenodezoksikolik asit (3,7-Dihidroksikolanik asit) Sekonder safra asitleri: Dezoksikolik asit (3,12-Dihidroksikolanik asit) ile litokolik asit (3-Hidroksikolanik asit) 226) Safra asitlerinin fonksiyonları nelerdir? Yüzey gerilimini azaltıcı etkileriyle emülsiyonlaşmayı kolaylaştırırlar; hem yağların hem yağda çözünen vitaminlerin 0,3-1m çapında emülsiyon veya 16-20Ao çapında miseller halinde emilmelerini sağlarlar. Safra içindeki kolesterolün çökmesini önlerler. İntestinal motiliteyi artırırlar. Kolesterol esterazı ve ince bağırsağın üst kısımlarında lipazı aktive ederler 227) Lipoproteinlerin tanımı nasıldır? Fosfolipitler, kolesterol, kolesterol esterleri ve trigliseridlerin çeşitli kombinasyonları ile apolipoproteinler denen spesifik taşıyıcı proteinlerin moleküler agregatları… 228) Lipoprotein sınıfları nelerdir? Şilomikronlar: VLDL’ler: Çok düşük dansiteli lipoproteinler IDL’ler: Ara dansiteli lipoproteinler LDL’ler: Düşük dansiteli lipoproteinler Lp (a): HDL’ler: Yüksek dansiteli lipoproteinler 229) Eikozanoidlerin tanımı nasıldır? Omurgalı hayvanların çeşitli dokularında son derece güçlü hormon benzeri etkilerinin çeşitliliği ile bilinen, 20 karbonlu poliansatüre yağ asidi olan 20: 4D5, 8, 11, 14 araşidonik asit türevi bileşikler… 230) Eikozanoid sınıfları nelerdir? Prostaglandinler Tromboksanlar Lökotrienler 231) LDL’nin kolesterolü taşıma özelliği nedir? Karaciğerden başka dokulara taşır… 232) HDL’nin kolesterolü taşıma özelliği nedir? Başka dokulardan karaciğere taşır… 233) Sağlıklı bir erişkinin kan plazmasında 8-10 saatlik açlıktan sonra total olarak ne kadar lipid bulunur? %400-700 mg kadar 234) Sağlıklı bir erişkinin kan plazmasında 8-10 saatlik açlıktan sonra total olarak ne kadar kolesterol bulunur? %140-200 mg 235) Hiperkolesterolemi ne demektir? Kan kolesterol düzeyi yüksekliği 236) Kan kolesterol düzeyi yüksekliğine ne denir? Hiperkolesterolemi 237) Dislipoproteinemi ne demektir? Serum lipoprotein düzeylerinin düşük veya yüksek olması… 238) Hiperlipoproteinemi ne demektir? Serum lipoprotein düzeylerinin yüksek olması… 239) Hiperlipoproteinemi sınıfları nelerdir? Tip I hiperlipoproteinemi, Tip IIa hiperlipoproteinemi, Tip IIb hiperlipoproteinemi, Tip III hiperlipoproteinemi, Tip IV hiperlipoproteinemi Tip V hiperlipoproteinemi 240) Nükleik asit monomerleri nelerdir? Nükleotidler 241) Nükleik asit sınıfları nelerdir? Deoksiribonükleik asit (DNA) Ribonükleik asit (RNA) 242) Nükleotidlerin yapısında neler bulunur? Azotlu baz, pentoz ve fosfat 243) Nükleotidlerin yapısında bulunan pentozlar nelerdir? Riboz ve deoksiriboz 244) Nükleotidlerin yapısında bulunan pirimidin bazları nelerdir? Sitozin, timin, urasil 245) Nükleotidlerin yapısında bulunan pürin bazları nelerdir? Adenin, guanin 246) DNA nükleotidlerin yapısında bulunan pirimidin bazları nelerdir? Sitozin ve timin 247) RNA nükleotidlerin yapısında bulunan pirimidin bazları nelerdir? Sitozin ve urasil 248) Nükleotidlerin fonksiyonları nelerdir? Nükleik asitlerin alt üniteleridirler Hücrede kimyasal enerjiyi taşırlar Birçok enzim kofaktörlerinin komponentleridirler Sellüler haberleşmede aracıdırlar 249) DNA’nın tanımı nedir? Canlı hücrelerde genetik bilginin saklandığı kromozomal komponent… 250) DNA’da saklı genetik bilginin kalıtımını sağlayan olay nedir? Replikasyon 251) DNA’da saklı genetik bilginin RNA’ya aktarılmasını sağlayan olay nedir? Transkripsiyon 252) DNA’da saklı genetik bilginin protein haline çevrilmesini sağlayan son olay nedir? Translasyon 253) Bölünme evresinde olmayan ökaryotik hücrelerde nükleustan izole edilen kromozomal materyal ne olarak tanımlanır? Kromatin 254) Bölünme evresinde olan ökaryotik hücrelerde nükleustan izole edilen genetik materyal ne olarak tanımlanır? Kromozom 255) Kromozomların, örneğin göz rengi gibi tek bir karakter veya fenotipi (görünen özellik) belirleyen veya etkileyen bölümleri ne olarak tanımlanır? Gen 256) Gen tanımı nasıldır? Kromozomların, örneğin göz rengi gibi tek bir karakter veya fenotipi (görünen özellik) belirleyen veya etkileyen bölümleri… 257) DNA’da kodlayıcı segmentler ne olarak adlandırılırlar? Ekson 258) DNA’da kodlayıcı olmayan segmentler ne olarak adlandırılırlar? İntron 259) Ekstrakromozomal DNA’lar nelerdir? Viral DNA molekülleri Bakterilerin birçok türünde plazmid Mitokondriyal DNA Fotosentetik hücrelerin kloroplastlarındaki DNA 260) DNA’nın kimyasal özellikleri nelerdir? Çift heliks yapılı DNA, denatüre edilebilir ve denatüre olan DNA renatüre olabilir Farklı türlere ait DNA’lar hibridler (melezler) oluşturabilirler DNA, nonenzimatik transformasyona uğrayabilir DNA moleküllerindeki belli nükleotid bazları, sıklıkla enzimatik olarak metillenirler 261) RNA’nın tanımı nasıldır? DNA’daki genetik bilgiyi bir fonksiyonel proteine dönüştürmekte aracı rol oynayan nükleik asit… 262) RNA çeşitleri nelerdir? Haberci RNA (messenger RNA, mRNA) Taşıyıcı RNA (transfer RNA, tRNA) Ribozomal RNA (rRNA) 263) mRNA’nın tanımı nasıldır? Protein sentezi için gerekli genetik mesajı nükleustaki DNA’dan sitoplazmadaki ribozomlara taşıyan RNA’lardır. Protein sentezi için kalıp görevi görür… 264) mRNA üzerindeki, her biri bir amino aside uyan üçlü baz gruplarına denir Kodon 265) tRNA’nın tanımı nasıldır? Sekonder yapıları yonca yaprağı şeklinde olan RNA’dır. Protein sentezine girecek amino asitleri sentez yerine taşır… 266) İnsanda pürin nükleotidlerinin yıkılımının son ürünü nedir? Ürik asit 267) İnsanda pirimidin nükleotidlerinin yıkılımının son ürünü nedir? b-alanin, CO2, NH3 ve b-aminoizobutirat 268) Pirimidin metabolizması bozuklukları nelerdir? Orotik asidüri 269) Pürin metabolizması bozuklukları nelerdir? Gut hastalığı Lesch-Nyhan sendromu Anormal pürin metabolizması ile ilgili immün yetmezlik hastalıkları Adenozin deaminaz eksikliği Pürin nükleozid fosforilaz eksikliği Hipoürisemi 270) Vitamin tanımı nasıldır? Sağlıklı beslenme için küçük miktarlarda alınmaları zorunlu olan, herhangi birinin eksikliği spesifik bir bozukluk ve hastalık meydana getiren organik maddeler 271) Vitamin sınıfları nelerdir? Suda çözünen vitaminler Yağda çözünen vitaminler Vitamin benzeri bileşikler 272) Önemli suda çözünen vitaminler nelerdir? Vitamin B1 (tiamin, antiberiberik vitamin) Vitamin B2 (riboflavin, laktoflavin) Nikotinik asit (niasin) Vitamin B5 (pantotenik asit) Vitamin B6 (piridoksin) Biotin (vitamin H) Folik asit Vitamin B12 Vitamin C (askorbik asit) 273) Diğer vitaminlerin eksikliği ile birlikte olan hangi vitamin eksikliği hallerinde beriberi hastalığı tablosu ortaya çıkar? Tiamin (B1 vitamini) 274) Diğer vitaminlerin eksikliği ile birlikte olan tiamin eksikliği hallerinde hangi hastalık tablosu ortaya çıkar? Beriberi 275) Diğer vitaminlerin eksikliği ile birlikte olan hangi vitamin eksikliği hallerinde seboreli dermatit, keratokonjunktivit, atrofik glossit, ağız köşesi çatlağı (cheilosis, ragad) görülür? Vitamin B2 (riboflavin, laktoflavin) 276) Diğer vitaminlerin eksikliği ile birlikte olan riboflavin (B2 vitamini) eksikliği hallerinde hangi klinik tablo görülür? Seboreli dermatit, keratokonjunktivit, atrofik glossit, ağız köşesi çatlağı (cheilosis, ragad) 277) Tiamin diye bilinen vitamin hangi vitamindir? B1 vitamini 278) Riboflavin diye bilinen vitamin hangi vitamindir? B2 vitamini 279) Antiberiberik vitamin diye bilinen vitamin hangi vitamindir? B1 vitamini (tiamin) 280) Pellegraya karşı koruyucu faktör (PP vitamini) diye bilinen vitamin hangi vitamindir? Niasin (nikotinik asit) 281) İnsanda nikotinamid eksikliğinde derinin güneş gören yerlerinde dermatitis, diyare ve demans ile karakterize hangi klinik tablo oluşur? Pellegra 282) Derinin güneş gören yerlerinde dermatitis, diyare ve demans ile karakterize pellegra tablosu insanda hangi vitamin eksikliğinde oluşur? Niasin (nikotinik asit) 283) Tüberküloz tedavisinde kullanılan izoniazid verilmesiyle hangi vitaminin eksiklik belirtileri meydana gelebilir? Vitamin B6 284) Yumurta akında bulunan ve avidin adı verilen bir glikoprotein, hangi vitamin ile birleşerek sindirilemeyen ve dolayısıyla bağırsaktan emilemeyen bir kompleks meydana getirir? Biotin (vitamin H) 285) Megaloblastik anemi, lökopeni ve trombositopeni hangi vitamin eksikliğinde ortaya çıkar? Folik asit 286) Pernisiyöz anemi diye tanımlanan megaloblastik anemi tablosu hangi vitaminin eksikliğine bağlı olarak ortaya çıkar? B12 vitamini 287) Askorbik asit diye bilinen vitamin hangi vitamindir? C vitamini 288) Askorbik asit eksikliğinde insanlarda hangi hastalık meydana gelir? Skorbüt hastalığı 289) Skorbüt hastalığı insanlarda hangi vitamin eksikliğinde meydana gelir? C vitamini (askorbik asit) 290) Önemli vitamin benzeri bileşikler nelerdir? Kolin Karnitin a-lipoik asit PABA (p-aminobenzoat) İnozitol Koenzim Q Biyoflavonoidler (vitamin P) 291) Özellikle uzun zincirli yağ asitlerinin b-oksidasyonla yıkılmak üzere sitoplazmadan mitokondri içine transportunda görev alan vitamin benzeri bileşik nedir? Karnitin 292) Önemli yağda çözünen vitaminler nelerdir? Vitamin A (retinoidler) Vitamin D (kalsiferoller) Vitamin E (tokoferoller) Vitamin K (naftokinonlar) 293) Karanlığa karşı adaptasyon bozukluğu ile karakterize gece körlüğü (niktalopi), hangi vitamin eksikliğinin erken belirtilerinden biridir? Vitamin A 294) Vitamin A eksikliğinin erken belirtilerinden biri olan, karanlığa karşı adaptasyon bozukluğu ile karakterize bulgu nedir? Gece körlüğü (niktalopi) 295) Kalsitriol diye bilinen bileşik nedir? 1a,25-dihidroksi vitamin D3 (aktif vitamin D3) 296) İskeletin gelişmesi döneminde vitamin D eksikliğinin neden olduğu klinik durum, nedir? Raşitizm 297) İskelet gelişimi tamamlandıktan sonra vitamin D eksikliğinin neden olduğu klinik durum nedir? Osteomalazi 298) Kolekalsiferol diye bilinen bileşik nedir? Vitamin D3 299) Ergokalsiferol diye bilinen bileşik nedir? Vitamin D2 300) Karaciğerde, kanın pıhtılaşma faktörlerinden bazılarının oluşmasında gerekli vitamin hangisidir? Vitamin K 301) K vitamini, karaciğerde kanın pıhtılaşma faktörlerinden hangilerinin oluşmasında gereklidir? Faktör II (protrombin), faktör VII (prokonvertin), faktör IX (plazma tromboplastin komponenti) ve faktör X (Stuart faktörü) 302) İnsan vücudunda nispeten önemli miktarlarda bulunan majör mineraller nelerdir? Sodyum (Na) Potasyum (K) Klor (Cl) Magnezyum (Mg) Kalsiyum (Ca) Fosfor (P) 303) İnsan vücudunda oldukça az miktarlarda bulunan minör mineraller (iz elementler, eser elementler) nelerdir? Bakır (Cu) Demir (Fe) Çinko (Zn) Kobalt (Co) Molibden (Mo) Manganez (Mn) Kadmiyum (Cd) Lityum (Li) Selenyum (Se) Krom (Cr) Nikel (Ni) Vanadyum (V) Arsenik (As) Silisyum (Si) Bor (B ) Kükürt (S) İyot (I) Flüor (F) 304) Erişkin sağlıklı bir insanda serum sodyum düzeyinin normal değeri nedir? 140±7,3 mEq/L 305) Serum sodyum düzeyinin normalden yüksek olması ne olarak tanımlanır? Hipernatremi 306) Serum sodyum düzeyinin normalden düşük olması ne olarak tanımlanır? Hiponatremi 307) Hipernatremi deyince ne anlaşılır? Serum sodyum düzeyinin normalden yüksek olması 308) Hiponatremi deyince ne anlaşılır? Serum sodyum düzeyinin normalden düşük olması 309) Erişkin sağlıklı bir insanda serum potasyum düzeyinin normal değeri nedir? 3,5-5,1 mEq/L 310) Serum potasyum düzeyinin normalden yüksek olması ne olarak tanımlanır? Hiperpotasemi (hiperkalemi) 311) Serum potasyum düzeyinin normalden düşük olması ne olarak tanımlanır? Hipopotasemi (hipokalemi) 312) Hiperpotasemi (hiperkalemi) deyince ne anlaşılır? Serum potasyum düzeyinin normalden yüksek olması 313) Hipopotasemi (hipokalemi) deyince ne anlaşılır? Serum potasyum düzeyinin normalden düşük olması 314) Erişkin sağlıklı bir insanda serum klorür düzeyinin normal değeri nedir? 98-108 mEq/L 315) Serum klorür düzeyinin normalden yüksek olması ne olarak tanımlanır? Hiperkloremi 316) Serum klorür düzeyinin normalden düşük olması ne olarak tanımlanır? Hipokloremi 317) Hiperkloremi deyince ne anlaşılır? Serum klorür düzeyinin normalden yüksek olması 318) Hipokloremi deyince ne anlaşılır? Serum klorür düzeyinin normalden düşük olması 319) Erişkin sağlıklı bir insanda serum magnezyum düzeyinin normal değeri nedir? 1,7-3,0 mg/dL 320) Serum magnezyum düzeyinin normalden yüksek olması ne olarak tanımlanır? Hipermagnezemi 321) Serum magnezyum düzeyinin normalden düşük olması ne olarak tanımlanır? Hipomagnezemi 322) Hipermagnezemi deyince ne anlaşılır? Serum magnezyum düzeyinin normalden yüksek olması 323) Hipomagnezemi deyince ne anlaşılır? Serum magnezyum düzeyinin normalden düşük olması 324) Erişkin sağlıklı bir insanda serum kalsiyum düzeyinin normal değeri nedir? 8,5-11,5 mg/dL 325) Serum kalsiyum düzeyinin normalden yüksek olması ne olarak tanımlanır? Hiperkalsemi 326) Serum kalsiyum düzeyinin normalden düşük olması ne olarak tanımlanır? Hipokalsemi 327) Hiperkalsemi deyince ne anlaşılır? Serum kalsiyum düzeyinin normalden yüksek olması 328) Hipokalsemi deyince ne anlaşılır? Serum kalsiyum düzeyinin normalden düşük olması 329) Erişkin sağlıklı bir insanda serum inorganik fosfor düzeyinin normal değeri nedir? 2,5-4,5 mg/dL 330) Serum inorganik fosfor düzeyinin normalden yüksek olması ne olarak tanımlanır? Hiperfosfatemi 331) Serum inorganik fosfor düzeyinin normalden düşük olması ne olarak tanımlanır? Hipofosfatemi 332) Hiperfosfatemi deyince ne anlaşılır? Serum inorganik fosfor düzeyinin normalden yüksek olması 333) Hipofosfatemi deyince ne anlaşılır? Serum inorganik fosfor düzeyinin normalden düşük olması 334) Erişkin sağlıklı bir insanda serum bakır düzeyinin normal değeri nedir? 65-165 mg/dL 335) Serum bakır düzeyinin normalden yüksek olması ne olarak tanımlanır? Hiperkupremi 336) Serum bakır düzeyinin normalden düşük olması ne olarak tanımlanır? Hipokupremi 337) Hiperkupremi deyince ne anlaşılır? Serum bakır düzeyinin normalden yüksek olması 338) Hipokupremi deyince ne anlaşılır? Serum bakır düzeyinin normalden düşük olması 339) Demir taşıyıcı protein nedir? Transferrin 340) Demir depolayan protein nedir? Ferritin 341) Erişkin sağlıklı bir insanda serum demir düzeyinin normal değeri nedir? 90-120 mg/dL 342) Serum demir düzeyinin normalden yüksek olması ne olarak tanımlanır? Hipersideremi 343) Serum demir düzeyinin normalden düşük olması ne olarak tanımlanır? Hiposideremi 344) Hipersideremi deyince ne anlaşılır? Serum demir düzeyinin normalden yüksek olması 345) Hiposideremi deyince ne anlaşılır? Serum demir düzeyinin normalden düşük olması 346) Eksikliğinde vitamin B12 eksikliğine bağlı bozukluklar saptanan iz element nedir? Kobalt 347) Kobalt eksikliğinde hangi vitamin eksikliğine bağlı bozukluklar saptanır? B12 vitamini 348) Psikiyatride manik depresif psikoz tedavisinde kullanılan iz element nedir? Lityum 349) Hangi iz element yetmezliği durumlarında tiroit bezinin endemik guatr denen hastalığı ortaya çıkar? İyot 350) İyot yetmezliği durumlarında ortaya çıkan hastalık nedir? Tiroit bezinin endemik guatr denen hastalığı 351) Porfirin tanımı nasıldır? Porfirin halka sistemi içeren renkli maddeler… 352) En yaygın olarak bulunan biyolojik metaloporfirinler ne içerenlerdir? Demir ve magnezyum 353) Hemoglobin nedir? Kanda eritrositlerde bulunan, kana kırmızı rengini veren, demir-porfirinli bir bileşik protein… 354) Yetişkin erkek için %g olarak kandaki hemoglobin konsantrasyonunun normal değeri nedir? %14-18 g 355) Yetişkin kadın için %g olarak kandaki hemoglobin konsantrasyonunun normal değeri nedir? %12-15 g 356) Hemoglobin molekülü kaç hem kaç globin içerir? 4 hem 1 globin 357) Bir hemoglobin molekülü toplam kaç adet O2 molekülü bağlayarak taşıyabilir. 4 358) Hemoglobinin protein komponenti olan globin, kaç polipeptit zincirden yapılmıştır 4 359) Çeşitli hemoglobin tiplerinde bulunabilen polipeptit zincir tipleri nelerdir? a-zincir, b-zincir, g-zincir, d-zincir 360) Fizyolojik hemoglobinler (normal hemoglobinler) nelerdir? HbA1: Globininde 2a ve 2b polipeptit zinciri. Erişkin bir şahsın eritrositlerinde bulunan hemoglobinin %97-98’ini oluşturur. HbA2: Globininde 2a ve 2d polipeptit zinciri. HbF: Globininde 2a ve 2g polipeptit zinciri. Yeni doğanda total hemoglobinin %70-90’ını oluşturur. 361) Sağlıklı erişkin bir şahsın eritrositlerinde bulunan hemoglobinin en büyük kısmını hangi hemoglobin oluşturur.? HbA1 362) Primitif hemoglobin (HbP) diye de bilinen hemoglobin nedir? HbF 363) HbA1c ne tür hemoglobindir? Glikozile hemoglobin 364) HbS hangi hastalığın ortaya çıkmasına neden olan hemoglobindir? Orak hücreli anemi ( Hb S hastalığı) 365) Önemli hemoglobin bileşikleri nelerdir? Oksihemoglobin (HbO2) Karbaminohemoglobin Karboksihemoglobin (Hb×CO) Methemoglobin Sulfhemoglobin Azotmonoksit hemoglobin Siyanhemoglobin 366) Oksihemoglobin nasıl oluşur? Hemoglobin molekülündeki 4 Fe2+’e akciğerlerde birer O2 molekülü bağlanması sonucu… 367) Kanın oksijenlenmesinde bir azalma sonucu deri ve mukozaların karakteristik mavimtrak bir renk alması ne olarak tanımlanır? Siyanoz 367) Karbaminohemoglobin nasıl oluşur? Hemoglobindeki globinin serbest a-amino gruplarına reversibl olarak CO2 bağlanmasıyla… 368) Karboksihemoglobin nasıl oluşur? Oksihemoglobindeki O2 yerine karbonmonoksit (CO) geçmesi suretiyle… 369) Methemoglobin nasıl oluşur? Hemoglobindeki Fe2+ ’nin Fe3+ haline reversibl olarak oksitlenmesi sonucu… 370) Sulfhemoglobin nasıl oluşur? Oksihemoglobin ile H2S’ün reaksiyonlaşması sonucu… 371) Azotmonoksithemoglobin nasıl oluşur? Nitritli dumanların solunması durumlarında 372) Siyanhemoglobin nasıl oluşur? HCN solunması sonucu… 373) Miyoglobin ne tür bileşiktir? Prostetik grubu hem olan bir kromoprotein… 374) İdrarla miyoglobin atılması ne olarak tanımlanır? Miyoglobinüri 375) İdrarla hemoglobin atılması ne olarak tanımlanır? Hemoglobinüri 376) İdrarla kan atılması ne olarak tanımlanır? Hematüri 377) Sitokromlar ne tür bileşiklerdir? Prostetik grup olarak bir demir-porfirin bileşiği olan hem içeren elektron taşıyıcı proteinler… 378) Erişkinde hemoglobin nerede sentezlenir? Kemik iliğinde 379) Porfirin sentezi için temel prekürsörler nelerdir? Glisin amino asidi ile süksinil-KoA 380) Hemoglobin biyosentezinde neler rol alır? Pantotenik asit (vitamin B5), Piridoksal fosfat (vitamin B6), Vitamin B12 Folik asit Demir Bakır 381) İnsanlarda porfirin biyosentezinde görevli bazı enzimlerde genetik defekt olmasına bağlı olarak ortaya çıkan genetik hastalıklar nelerdir? Porfiriyalar 382) Hemoglobinin hem kısmının yıkılması sonucu ne oluşur? Bilirubin 383) Bilirubin neyin yıkılması sonucu oluşur? Hemoglobinin hem kısmının 384) Hemoglobinin hem kısmının yıkılmasıyla oluşan bilirubin, ne olarak adlandırılır? İndirekt bilirubin (ankonjuge bilirubin) 385) Direkt bilirubin (konjuge bilirubin) nasıl oluşur? İndirekt bilirubinin karaciğerde glukuronik asitle konjugasyonu veya çok az oranda sülfatlanmasıyla 386) Hiperbilirubinemi deyince ne anlaşılır? Serumda bilirubin düzeyinin normalden yüksek olması 387) Hiperbilirubinemiler nasıl sınıflandırılırlar? Serbest (indirekt) bilirubin düzeyindeki artışlar Yenidoğan sarılığı Gilbert hastalığı Crigler-Najjar sendromu tip I Crigler-Najjar sendromu tip II Konjuge (direkt) bilirubin düzeyindeki artışlar Kolestaz Dubin-Johnson sendromu Rotor sendromu 388) Klasik hormon tanımı nasıldır? Endokrin sistemde dokular arası haberleşmeyi sağlayan moleküller… 389) Hormonların etki şekilleri nelerdir? Endokrin etki: Kana salınma ve uzakta etki Parakrin etki: Komşu hedef dokuya etki Otokrin etki: Salgılandığı hücreye etki Jukstakrin etki: Bitişik hücreye etki Ekzokrin etki: Mukozadan salgılanıp uzakta etki Nörokrin etki: Sinir hücresinden yakındaki dokuya etki Nöroendokrin etki: Sinir hücresinden uzakta etki 390) Hormonların sınıflandırılma şekilleri nelerdir? Sentezlendikleri yere göre Yapılarına göre Depolanıp depolanmamalarına göre Etki mekanizmalarına göre 391) Sentezlendikleri yere göre hormon sınıfları nelerdir? Hipotalamus hormonları Hipofiz hormonları Ön lop hormonları Orta lop hormonu Arka lop hormonları Tiroit hormonları Paratiroit hormonu Pankreas hormonları Böbrek üstü bezi hormonları Adrenal korteks hormonları Adrenal medülla hormonları Cinsiyet bezleri hormonları Erkek cinsiyet hormonları Dişi cinsiyet hormonları Gastrointestinal sistem ve diğer doku hormonları 392) Yapılarına göre hormon sınıfları nelerdir? Peptitler ve proteinler: Hipotalamus, hipofiz, paratiroit, pankreas, mide-bağırsak sistemi ve bazı plasenta hormonları Steroidler: Adrenal korteks ve gonadlardan salgılanan hormonlar ile bazı plasenta hormonları Amino asit türevi hormonlar: Adrenal medülla hormonları: Katekolaminler Tiroit hormonları Eikozanoidler Retinoidler NO• 393) Depolanıp depolanmamalarına göre hormon sınıfları nelerdir? Depolanan hormonlar: Peptit ve protein yapılı hormonlar, granüllü endoplazmik retikulumda sentez edildikten sonra Golgi sisteminde membranöz veziküller içinde depolanırlar Katekolaminler, suda çözünür özellikli proteinler olan kromograninler ve ATP ile birlikte granüllerde depolanırlar Tiroglobulin yapısındaki tiroit hormonları, tiroit follikülleri içinde depolanırlar Depolanmayan hormonlar: Steroid hormonlar, sentez sonrası hemen salgılanırlar, depolanmazlar 394) Etki mekanizmalarına göre hormon sınıfları nelerdir? Grup I: Hücre içi reseptörler bağlanan hormonlar Grup II: Hücre yüzeyi reseptörlerine bağlanan hormonlar Adenilat siklaz aktivasyonu veya inaktivasyonu yapan hormonlar Guanilat siklaz aktivasyonu yapan hormonlar Fosfolipaz C aktivasyonu yapan ve/veya sitozolik Ca2+ konsantrasyonunu artıran hormonlar Tirozinkinaz aktivasyonu yapan hormonlar 395) Hormon salgılanması nasıl kontrol edilir? Sinir sistemi ile Negatif ve pozitif feedback mekanizmalar ile: Kandaki kimyasal maddelerle Tropik hormonlarla 396) Hormon salgılanmasının kandaki kimyasal maddelerle feedback düzenlenmesinin iki güzel örneği nedir? Parathormon salgılanmasının plazma Ca2+ düzeyi ile düzenlenmesi İnsülin salgılanmasının plazma glukoz düzeyi ile düzenlenmesi 397) Hormon salgılanmasının tropik hormonlar ile feedback düzenlenmesinin örnekleri nelerdir? Tiroit, sürrenal korteks ve gonad hormonlarının sentez ve salgılanışı… 398) Hormonların kanda taşınmaları nasıl olur? Hidrofilik özellikli katekolaminler ve peptit/protein yapılı hormonların büyük çoğunluğu serbest olarak… Hidrofobik özellikli tiroit hormonları ile steroid hormonlar proteinlere bağlı olarak… 399) Hormon reseptörü deyince ne anlaşılır? Hormonu tanıyan ve bağlayan; çoğunlukla glikoprotein yapısında maddeler… 400) Hormon reseptörleri nerede bulunurlar? Plazma membranında, sitoplazmada veya çekirdekte 401) Hormon-reseptör kompleksinin oluşumundan sonra ne olur? Hücre içi metabolik olayı etkileyecek sinyal oluşumu mekanizması uyarılır… 402) Endokrin fonksiyon bozukluklarının mekanizmaları nelerdir? Yetersiz miktarda hormon salgılanması Aşırı miktarda hormon salgılanması Hormona karşı doku duyarlılığında azalma 403) Yetersiz hormon salgılanması ne ile karakterizedir? Hormona özgü hipofonksiyon belirtileri ile… 404) Yetersiz hormon salgılanmasının nedenleri neler olabilir? Endokrin hücre sayısında yetersizlik Hormonu kodlayan genin eksikliği veya kusuru Ön madde eksikliği, enzim eksikliği, sentez koşullarının sağlanamaması Adrenal korteks, tiroit ve gonad hormonları için tropik hormonun sentez ve salgılanmasında azalma (sekonder hipofonksiyon) 405) Aşırı miktarda hormon salgılanması ne ile karakterizedir? Hormona özgü hiperfonksiyon belirtileri ile… 406) Aşırı miktarda hormon salgılanmasının nedenleri neler olabilir? Endokrin bezin büyümesi (tümörler) Otoimmün hastalıklar Benzer yapılı aşırı miktardaki hormonun çapraz bağlanması Ektopik olarak hormon sentezi Adrenal korteks, tiroit ve gonad hormonları için tropik hormonun sentez ve salgılanmasında artma (sekonder hiperfonksiyon) 407) Hormona karşı duyarlılığın azalması ne ile karakterizedir? Hormona özgü hipofonksiyon belirtileri ile… 408) Hormona karşı duyarlılığın azalmasının nedenleri neler olabilir? Reseptör veya postreseptör mekanizmalardaki bozukluklar… 409) Hipotalamus hormonları nelerdir? Supraoptik ve paraventriküler çekirdekte oluşanlar Antidiüretik hormon (ADH, vazopressin) Oksitosin (pitosin) Peptiderjik nöronlardan salgılanan, Adenohipofiz hormonlarının sekresyonunu düzenleyen hormonlar Tirotropin salgılatıcı hormon (TRH) Kortikotropin salgılatıcı hormon (CRH) Gonadotropin salgılatıcı hormon (GnRH) Büyüme hormonu salgılatıcı hormon (GHRH) Somatostadin (Büyüme hormonu salgılanmasını inhibe edici hormon) Prolaktin salgılatıcı hormon (PRH) Prolaktin salgılanmasını inhibe edici hormon (PIH) 410) Ön hipofiz hormonları nelerdir? Opiyomelanokortin ailesi Kortikotropin (ACTH) Melanosit stimüle edici hormon (MSH) b-endorfin Glikoprotein ailesi Tirotropin (TSH) Gonadotropinler Luteinizan hormon (LH) Follikül stimüle edici hormon (FSH) Somatomammotropin ailesi Somatotrop hormon (Büyüme hormonu, GH) Prolaktin (PRL) 411) Kortikotropin (ACTH)’in fonksiyonu nedir? Adrenal steroidlerin sentez ve salgılanmasını artırır; özellikle kortizolün sentez ve salıverilmesini düzenler… 412) Tiroid stimüle edici hormon (TSH)’un etkisi nedir? Tiroid bezinde tiroid hormonlarının sentezinin tüm aşamalarında etki… 413) LH’ın etkisi nedir? Kadınlarda sıcaklık artışı ve östrus ile ilişkilidir, over folliküllerinin son olgunlaşmasını, çatlamasını ve çatlayan folliküllerin korpus luteuma dönüşmelerini sağlamaktadır. Erkeklerde testosteron salgılayan leydig hücrelerini uyarır… 414) FSH’ın etkisi nedir? Kadınlarda graaf folliküllerinin büyümesini uyarır. Erkeklerde seminifer tüp epitelini uyararak olgun sperm hücreleri ile spermatositlerin sayısal artışına yol açar. 415) Plasentada sentez edilen, hamileliğin ilk 4-6 haftasında korpus luteumun devamlılığından sorumlu hormon nedir? İnsan koryonik gonadotropin (hCG) 416) Büyüme hormonunun (somatotrop hormon, GH) etkisi nedir? İskelet büyüme hızı ve vücut ağırlığındaki artışı kontrol eder. Normal büyüme için gereklidir. 417) İnsanlarda iskelet büyümesinin tamamlanmasından sonra görülen adenohipofiz adenomunda GH sentezinin artışı neye yol açar? Akromegaliye 418) Hipofiz adenomunun puberte öncesinde kemik büyümesi tamamlanmadan gelişmesine bağlı olarak uzun kemiklerde aşırı büyüme görülmesine ne ad verilmektedir? Gigantizm (devlik) 419) Büyüme hormonunun yetersiz salıverilmesi ne ile sonlanır? Dwarfizm (cücelik) 420) Prolaktinin etkisi nedir? Hamilelikte meme dokusunda kendine özgü reseptörlerine bağlanarak laktalbümin dahil bazı süt proteinlerinin sentezini uyarır. Laktasyonun başlaması ve devamlılığı için gereklidir. 421) Galaktore deyince ne anlaşılır? Emzirme dönemi dışında meme bezlerinden süt gelmesi… 422) Hiperprolaktinomi deyince ne anlaşılır? Serum prolaktin düzeyinin normalden yüksek olması… 423) Epifiz hormonu nedir? Melatonin 424) Önemli gastrointestinal sistem hormonları nelerdir? Gastrin Kolesistokinin-pankreozimin (CCK-PZ) Sekretin Gastrik inhibitör polipeptit Vazoaktif intestinal polipeptit (VİP) Motilin 425) Gastrinin en önemli etkisi nedir? Gastrik asit salgılanmasını uyarmaktır. İntrinsik faktör ve pepsinojen salgılanmasını da uyarır. 426) Kolesistokinin-pankreoziminin (CCK-PZ) en önemli etkisi nedir? Oddi sfinkterinin relaksasyonu ile birlikte pankreastan enzim salıverilmesini, gastrointestinal mukozanın ve pankreasın ekzokrin salgı yapan dokularının gelişmesini, intestinal motiliteyi uyarır. 427) Sekretinin en önemli etkisi nedir? Sekretinin etkilerinin çoğu duodenumdaki asidi azaltmaya yöneliktir. Pankreastan, safra kesesinden ve Brunner bezlerinden su ve bikarbonat salıverilmesini, pankreatik büyümeyi uyarır. 428) Eritropoietin nerde sentezlenir? Böbrek dokusunda 429) Eritropoietinin en önemli etkisi nedir? Kırmızı kan hücrelerinin oluşmasını ve olgunlaşmasını hızlandırır. 430) Tiroit hormonları nelerdir? Folliküler hücrelerden sentezlenen hormonlar: Tiroksin (T4, tetraiyodotironin) T3 (triiyodotironin) 431) Tiroit hormonlarının sentez ve salgılanmasını düzenleyen nedir? TSH 432) Tiroit hormonlarının etkileri nelerdir? Genel metabolik etkileri: Organ ve dokularda hücresel tepkimeleri hızlandırırlar Karbonhidrat metabolizmasına etkileri: Glukoz emilimini hızlandırırlar, glikolizi uyarırlar, hepatositlerde epinefrinin glokojenolitik ve glukoneojenik etkilerine duyarlılığı artırırlar Yağ metabolizmasına etkileri: Yağ dokusunda lipolizi uyarırlar, yağ asitlerinin oksidayonunu artırırlar, kolesterolün emilimini azaltırlar Protein metabolizmasına etkileri: Protein sentez hızını artırırlar. Ancak düşük dozlarda katabolik etkilidirler Büyümeye etkileri: Normal büyüme ve gelişmede rolleri vardır. 433) Tiroit işlevleri ile ilgili bozukluklar nelerdir? Hipotiroidi: Tiroit hormon üretiminin baskılanmasıyla… Hipertiroidi: Tiroit hormon üretiminin uyarılmasıyla… 434) Kalsiyum ve fosfor metabolizmasını düzenleyen hormonlar nelerdir? Parat hormon (PTH) Kalsitonin (CT) Kalsitriol (1α,25-dihidroksikolekalsiferol) 435) PTH salgılanması nasıl düzenlenir? Serum iyonize kalsiyum düzeyi tarafından düzenlenir. Serum iyonize kalsiyum düzeyi azaldığında parathormon sentezi uyarılır, serum iyonize kalsiyum düzeyi arttığında ise parathormon sentezi baskılanır. 436) PTH etkisi nedir? Böbrekler ve kemik üzerine doğrudan, gastrointestinal sistem üzerine dolaylı yoldan etki ederek serum iyonize kalsiyum düzeyini artırır. 437) Kalsitonin nereden salgılanır? Tiroit bezinin parafolliküler C hücrelerinden… 438) Kalsitonin salgılanması nasıl düzenlenir? Serum iyonize kalsiyum konsantrasyonu tarafından düzenlenir… 439) Kalsitonin etkisi nedir? Temel hedef organ olan kemiklerde rezorpsiyonu kısıtlayarak kalsiyum ve fosfor kaybını önlemekte, serum kalsiyum ve fosfor düzeylerini azaltmaktadır. Ayrıca böbreklerde kalsiyum ve fosforun tübüler geri emilimini azaltarak renal klirenslerini artırır… 440) Kalsitriol (1α,25-dihidroksikolekalsiferol) nasıl oluşur? Böbrekte, cildin malpigi tabakasında UV ışın etkisiyle oluşan kolekalsiferol (D3 vitamini)’den… 441) Kalsitriol (1α,25-dihidroksikolekalsiferol)’ün etkisi nedir? Kemik mineralizasyonunun oluşması ve devamlılığı için gereken serum kalsiyum ve fosfor düzeylerini düzenlemektir. Bağırsaklarda kalsiyum ve fosforun emilimini uyarır. Kemik dokusundan mineral ve matriks mobilizasyonuna yol açar. Kalsiyum mobilizasyonu için parat hormona gereksinim vardır. Böbreklerde kalsiyum ve fosforun renal atılımlarını kısıtlar 442) Pankreas hormonları nelerdir? Langerhans adacıklarının hücrelerinden salgılanan Glukagon: A (α) hücrelerinden İnsülin: B (b) hücrelerinden Somatostadin: D (l) hücrelerinden Pankreatik polipeptit: F hücrelerinden 443) İnsülinin yapısı nasıldır? 21 AA’lik A ve 30 AA’lik B polipeptit zincirlerini içeren küçük globüler bir proteindir. Oluşumu sırasında bulunan bağlayıcı peptit olan C zinciri olgun insülinde bulunmaz. 444) İnsülinin salgılanmasını düzenleyen nelerdir? Glukoz, arjinin ve lösin gibi amino asitler, çeşitli hormonlar, farmakolojik etkili bileşikler 445) İnsülini    

http://www.biyologlar.com/biyokimya-dersi-calisma-sorulari-445-soru-

Çevre Sorunlarının Oluşumu ve Yayılması

Çevre Sorunlarının Oluşumu ve Yayılması

Çevre sorunlarının gelişimine girmeden önce, dünyamızı ve ülkemizi tehdit eden bazı temel çevre sorunlarının üzerinde durmak gerekmektedir. Böylece, hem bu sorunların niteliği hem de bunlarla ilgili mevzuat ve bilincin gelişim tarihleri daha iyi izlenebilecektir. Aslında bu ayırımın kendisi dahi çevre sorunları gibi yenidir. Zira çevre sorunları ilk kez II. Dünya savaşı sonrası ortaya çıktığında, bunların son tahlilde sanayileşmenin bir sonucu olduğu ve sadece bulundukları bölgeleri ilgilendirdiği sanılıyordu. Böylece, bunlarla ilgili çözüm ve bilinç de bölgesel ve mahallî olarak düşünülüyordu. Çevre sorunlarının ortaya çıktığı bölge/ bölgelerde yaşamayan insanlar bu sorunlara ilgi duymadıkları gibi, çözümü konusunda da bir endişe hissetmiyorlardı. Ancak, çevre sorunlarının sebep olduğu bazı sonuçlarının evrenselliği anlaşıldıktan sonra global anlamda bir çevre bilinci uyanmaya başladı. İnsanlar ancak o zaman anlayabildiler ki: Tek bir dünyamız var. Hepimiz aynı gezegenin üzerindeyiz. Bir çevre düşünürünün kullandığı simge ile, aynı gemideyiz, Bu geminin batması ile hepimiz batacağız. Her ne kadar üst güvertede yaşayanlar daha çok sorumlu olsa da. Belirtildiği gibi, “çevre sorunlarının” insanlık üzerindeki etkilerinin tam olarak anlaşılması son yirmi yılda meydana geldi. Daha önceleri su ve hava kirlenmesi olarak görülen ve daha çok sanayi bölgelerinde rastlanan çevre sorunlarının, toksik atıklardan, ozon tabakasının incelmesine, tabiattaki biyolojik zenginliğin yok olmasına, yani bazı canlı türlerinin bir daha dönmemecesine yok olmasına, iklim değişikliklerine, deniz ve okyanusların kirlenmesine kadar uzandığı görüldü. Ayrıca çevre kirliliğinin sadece insanın maddî ve ruh sağlığını tehdit etmediği; medenîyet ve kültürel varlıkları da tehdit ettiği ortaya çıktı. Dahası bu sorunlar sadece zengin ve gelişmiş ülkeleri değil, gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkeleri de aynı derecede etkilemektedir. Şimdi bu sorunların temel niteliğine dikkat çekmek istiyoruz. Zira bu sorunların bazıları global iken, bir kısmı bölgesel ve diğer bir kısmı ise mahallî sorunlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Tüm insanlığı tehdit eden global çevre sorunlarının başlıcaları: İklim değişmesi, sera etkisi, ozon tabakasının incelmesi ve hızlı nüfus artışıdır. Dünyamız âdeta bir canlı gibi hassas eko sistemlerden meydana geldiğinden, global çevre sorunlarının sonuçlarından tüm canlılarla beraber insanlar da etkilenmektedirler. Bu nedenle, bu sorunlar sadece meydana çıktıkları yerlerdeki insanları ve çevreyi tehdit etmiyorlar. Tüm insanların sağlığını ve geleceğini tehdit ediyorlar. Bölgesel Çevre Sorunları ise, daha çok ortaya çıktıkları bölgedeki eko sistemleri ve dolayısıyla insanları tehdit eden sorunlardır. En önemlileri ise, Eko sistemlerin tahribi ve Biyolojik zenginliğin kaybolmasıdır. Mahallî Çevre Sorunlarına gelince, bunlar daha çok ortaya çıktıkları yerleri tehdit eden sorunlar olup başlıcaları: Atık Maddeler (Çöpler), Sanayi ve Kimyasal Atıklar ve Zehirli Atıklardır. Birkaç yıl öncesine kadar çevre sorunları konusunda bazılarını aydınlatmak bazen zor olabiliyordu. Yerel yönetimleri ve yetkilileri uyarmak için bilimsel raporlara ihtiyaç duyuluyordu. Bir çok insan ise çevre sorunlarını ciddîye almıyordu. Ancak, günümüzde herkes bir şeylerin ters gittiğini bizzat kendi beş duyusuyla tecrübe edebiliyor: Kirlenen hava, su ve denizin yanında; yok olan ormanlar ve buralarda yaşayan canlılar. Bunların bir sonucu olarak değişen iklim. Bir yandan kavurucu sıcaklar, bir yandan sel felâketleri. Son birkaç yıldır âdeta Hz. Nuh’tan bu yana yaşanan en büyük sel felâketlerine şahit olunmaktadır. Çevrenin tahribine seyirci kalan, başka bir ifadeyle çevreyi bilinçsizce tahrip eden; ondaki ilahi denge ve ahengi göz ardı eden modern insan, bunun bedelini çok pahalıya ödemektedir. Bunun en tipik örneği, ülkemizin bazı bölgelerinde aşırı ağaç ve orman kesimlerinin neden olduğu felâketlerdir. Ağaçların ve ormandaki ekolojik yapıların suyu tutucu ve erozyonu önleyici rolünün gözardı edilerek, bu ağaçlar kesilmiş; böylece yağan yağmurlar sellere ve çamur deryalarına dönüşmüştür. Bunun tipik örnekleri ülkemizin bir çok yerinde özellikle de Senirkent, Zonguldak ve Trabzon’da meydana gelmiş; trilyonlarca maddî zararın yanında, tamir edilemez çevresel zararlara sebebiyet vermiştir. Artık herkes, çevrenin ve ekolojik dengenin bozulmasının sebep olduğu ve olabileceği sorunlarla ilgili olarak ilk elden tecrübe ve deneylere sahiptir. Burada Rum suresinin 41. Âyeti gerçekten anlamlıdır: İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu. Allah, belki pişmanlık duyup dönerler diye, yaptıklarının bir kısmının cezasını onlara dünyada tattıracak. Şimdi global, bölgesel ve mahallî olarak dünyayı ve ülkemizi tehdit eden bazı önemli çevre sorunlarına kısaca değinmekte yarar bulunmaktadır. Hava Kirliliği ve Asit Yağmurları İnsanların faaliyetleri sonucu meydana gelen üretim ve tüketim faaliyetleri sırasında ortaya çıkan atıklarla hava tabakası kirlenerek, yeryüzündeki canlı hayatını tehdit eder bir konuma gelir. Yeryüzündeki canlı hayatın sürmesi için vazgeçilmez bir yere ve öneme sahip olan hava tüm hayatı etkileyecek biçimde endüstriyel artıklarla değişik yollardan kirlenmektedir. Bu kirlenme ilk kez 1940-1950’li yıllarda gelişen sanayileşmenin bir sonucu olarak dünyanın çeşitli şehirlerinde havanın aşırı kirlenmesiyle görülmeye başlandı. İşte bundan dolayı “insanlar tarafından atmosfere karıştırılan yabancı maddelerle hava bileşiminin bozulmasına” hava kirliliği denildi. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre: “Hava kirliliği, canlıların sağlığını olumsuz yönden etkileyen veya maddî zararlar meydana getiren havadaki yabancı maddelerin, normalin üzerindeki yoğunluğudur.” Hava kirliliğine yol açan unsurlar ya doğrudan fabrika bacalarından, egzoz gazlarından havaya karışıyor yada havadaki diğer gazlarla birleşerek, havanın kirlenmesine yol açıyor. Ayrıca sanayi işletmelerinin çıkardığı baca gazları havadaki oksijen ve su buharı ile birleşerek, bir dizi kimyasal reaksiyonlar sonucu asit yağmurlarına dönüşür. Asit yağmurları toprağın yavaş yavaş asitlenmesine yol açarak, ağaçların ve bitkilerin topraktan beslenmesine engel olur. Asit yağmurları ayrıca çeşitli yollardan sulara karışarak, sulardaki canlıların hayatını da etkiler. Havadaki karbon tozları, katı parçacıklar, karbonmonoksit, kükürt dioksit, doymamış hidrokarbonlar, aldehitler ve diğer kanserojen maddeler insanlarda solunum yolları hastalıkları, nefes darlığı ve akciğer kanseri gibi değişik hastalıklara yol açarlar. Sanayileşme ile büyük hız kazanan hava kirlenmesi özellikle büyük kentlerin çevresinde yoğunlaşmaktadır. Çünkü büyük kentler ve onların çevresinde yoğunlaşan üretim ve tüketim faaliyetleriyle artıklar hızla çoğalıyor. Ayrıca egzoz gazları, trafik tıkanıklıkları ve gürültü de hayatın kalitesini hızla düşürmektedir. Havanın gaz halinde ve sürekli hareket içinde olması rüzgarlarla kirlenmeyi yeryüzü ölçüsünde yaygınlaştırıyor. Bu bağlamda en çok zararı ise ormanlara veriyor. Büyük kentlerde alt yapı yatırımlarının hazır olması, deniz, hava ve kara yolu ulaşımının kolaylığı yatırımların büyük kentlerin çevresinde yoğunlaşmasına yol açıyor. İşgücü ve pazar açısından çok uygun olan büyük kentler, üretim ve tüketim faaliyetlerinin en yoğun olduğu yörelerdir. Bu yoğunluk, hava kirlenmesinin büyük kentlerde ileri boyutlara ulaşmasına neden olmaktadır. Bütün bunların en önemli sebeplerinden birisi sanayi ve teknolojilerimizin bir sonucu olan asit yağmurları. Uzmanların bildirdiklerine göre bunun kaynağı sanayi kuruluşlarıdır. Özellikle termik santrallerin bacalarından çıkan dumanların içinde bol miktarda kükürtdioksit ve azot oksit gibi gazlar bulunmaktadır. Bunlar atmosferdeki nem ile birleşince yakıcı asitlere (sülfirik asit, nitrik asit vb.) dönüşmekte kar, yağmur, sis yağışlarıyla da yeryüzüne ulaşmaktadır. İşte bunlara asit yağmuru deniliyor. Asit yağmurları, göller ve nehirler gibi sular dünyasına düştüğünde bunların asitlik derecesini arttırır. Balıklar sudaki asitlik değişimine çok duyarlı oldukları için böyle sularda yaşayamazlar. Gerçekten de, Baltık ülkelerindeki göller İngiltere’deki ağır sanayi bölgelerinden kaynaklanan asit yağmurları ile asitleşmiş ve bu göllerde birçok balık türü ortadan kalkmıştır. Asit yağmurları hayvanlar ve bitkiler gibi canlı varlıklara zarar vermekle kalmaz, taşınmaz kültür varlıklarını da olumsuz yönde etkiler. Örneğin, kent içi ya da kent dışındaki tarihî binalar, açık hava müzeleri, binlerce yıllık antik kentlere ait yapılar veya Nemrut dağında olduğu gibi taş anıtlar asit yağmurlarıyla yıpranmakta ve dağılmaktadır. Asit yağmurları bitki toplumlarının, örneğin geniş ormanların toprak üstü kısımlarında yakıcı zararlar oluşturduğu gibi, toprakların yapısını da bozmakta, toprak içindeki bitki köklerinin hastalanmasına ve toprağa can veren mikroorganizmaların ölmesine neden olmaktadırlar. Suların Kirlenmesi Hava gibi su da hayat için vazgeçilmez bir yer ve öneme sahiptir. Dünyanın yaklaşık olarak, dörtte üçü sularla kaplıdır. Dünyadaki suların yalnızca %3’ü tatlı su, geri kalanı ise tuzludur. Tatlı suların büyük bir kısmı da dağ doruklarında kar ya da kutuplarda buz halindedir. Suların kullanılmaz hale gelmesi, hayatın kaynağının kuruması, canlı hayatın yok olmasıdır. Su kaynaklarının kullanılmasını bozacak veya zarar verecek derecede niteliğini düşürecek biçimde suyun içerisinde organik, inorganik, radyoaktif ve biyolojik herhangi bir maddenin bulunmasına su kaynaklarının kirlenmesi denilmektedir. Başka bir ifade ile, sanayi artıklarının ve kanalizasyon sularının deniz, göl ve nehirlere karışması suların özelliklerini, kalitesini büyük ölçüde yok etmektedir. Suyun kalitesi, rengi ve kokusunun değişiminin ise sulardaki canlı hayatı etkilediği görülmektedir. Bunun sonucu olarak da sularda yaşayan canlıların türü ve sayısı her gün giderek azalmaktadır. Eskiden kaynak veya nehir suları her birkaç kilometrede kendi kendini temizleyerek kirlilik sorununu tabiî bir şekilde çözüyordu. Bugün ise nehirler kaynağından denize döküldüğü koylara gidinceye kadar sürekli kirlenmekte ve kendi kendine doğal olarak temizlenmesi mümkün olamamaktadır. Su kirlenmesinde sanayi kuruluşlarının etkisi büyüktür. Sanayi işletmeleri üretim teknolojisinin bir gereği olduğu kadar, üretimdeki maliyetleri de minimuma indirebilmek için, su kaynaklarına ve kentlere yakın yerlerde kuruluyor. Fabrikaların kuruluş yeri seçimine etki eden çok sayıda unsur varsa da en önemli olanlar hammadde kaynakları ile pazara olan yakınlıktır. Öte yandan, kağıt ve kimyasal madde üretimi de petrol gibi sanayilerin göl ya da deniz kenarlarında kurulması, üretim maliyetlerini büyük ölçüde düşürmektedir. Ancak sanayi işletmelerinin denizlerin ve göllerin yakınında kurulmasının bir sonucu olarak denizler ve göller hızla kirlenmekte, ayrıca bu sularda yaşayan canlı sayısı da hızla azalmaktadır. İzmir, İzmit ve Gemlik körfezleri artık canlıların yaşaması için elverişli değil. Bursa, İstanbul ve İzmit çevresinde ise tarımsal üretimin durma noktasına geldiği görülmektedir. Bunlar ülkemizdeki çevre kirlenmesinin boyutlarını gösterme açısından önemli örneklerdir. Dünyadaki mevcut su miktarı yaklaşık 1400 km3’tür. Bu ne azalır, ne de çoğalır. Ayrıca teorik olarak, dünya tatlı su kaynakları bugünkü nüfusunun çok daha fazlasının ihtiyaçlarını karşılayacak güçtedir. Ancak birbirinden farklı olarak suların dağılımı, yağışlar, nüfus yoğunluğu, arazi seviyesi ve son olarak su kirlenmeleri sonucu birçok ülkede su kıtlığına neden olmaktadır. Toprak Kirlenmesi ve Erozyon Gezegenimizdeki hayatın bir diğer kaynağı ise topraktır. Toprak kirliliğiyle, “çevrenin bir bileşeni olan toprağın, insanlar tarafından özümleme kapasitesinin üzerindeki miktarlarda, çeşitli bileşikler ve toksik maddeler ile yüklenmesi sonucunda anormal fonksiyonlar göstermesini” anlıyoruz. Toprak bitki örtüsünün beslendiği kaynakların ana deposudur. Toprağın üst tabakası insanlarla birlikte diğer canlıların da beslenmesinde temel kaynaktır. “Dünyanın üst derisi” olarak da anılan, “toprağın üst tabakası”nın önemi sanıldığından büyüktür. Toprak kayması ve erozyonla yok olan üç santim toprağın yeniden oluşması yüzyıllar sürebilir. Özellikle erozyon sonucu ülkemizin çok verimli toprakları yok olmaktadır. Ülkemizin topraklarını tehdit eden erozyon felâketi, içinde bulunduğumuz son yüzyılda artarak devam ediyor. Erozyon sonucu her yıl yaklaşık 500 milyon ton verimli toprağımız akarsularla ve rüzgârlarla denizlere veya başka ülke sınırlarına taşınıyor. Bu rakamın büyüklüğünü kamuoyuna daha çarpıcı bir şekilde ifade edebilmek için bilim adamları, her yıl erozyonla yitirilen toprağın, Kıbrıs adası büyüklüğünde ve 20 cm. kalınlığında bir kitle oluşturduğunu vurguluyorlar. Üstelik erozyonun, toprağın verimliliğini sağlayan, mikroorganizmalarını barındıran, besin maddesi sağlayan çok değerli hayatî kısmını taşıdığını düşünürsek, önümüzdeki yıllarda ülkemizi ne kadar ciddî bir beslenme sorununun beklediğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Yok olan toprağın geri kazanımı ise -şimdilik- mümkün görülmemektedir. Özellikle erozyonun neden olduğu toprak kaybını vurgulamak gerekmektedir. Erozyon, toprağın suyu tutabilme yeteneğini azaltır, besleyiciliğini tüketir, köklerin tutunabileceği derinliği de kısaltır. Toprak verimi düşer. Erozyona uğramış üst toprak nehirlere, göllere, rezervuarlara taşınır; limanlara su yollarına çamur yığar, su depolama kapasitesini azaltır, sel olaylarını sıklaştırır. Bitkiler ve hayvanlar birbirini toprağın üst tabakasına dayanarak besler. Bitkiler hayvanların yaşaması için gerekli oksijen ve su buharını sağlar. Ayrıca bitkiler, insanlarla birlikte tüm canlıların ihtiyacı olan güneş enerjisini toplar. Dahası toprağa aşırı miktarda verilen kimyasal gübreler ve diğer endüstriyel atıklar, toprak ile birlikte suların doğal yapısını bozmaktadır. Diğer yandan ise, sanayi kuruluşlarının çok geniş alanlara yayılması yüzünden tarıma elverişli toprakların hızla azaldığı görülmektedir. Yeryüzündeki her canlı hayatını sürdürebilmek için, başka canlılara dayanır. İnsanlar da varlıklarını sürdürebilmek için diğer canlılara muhtaçtır. Bu yüzden, insanlığın varlığının devam edebilmesi için, önce havaya ve suya, sonrada toprağa ihtiyaç vardır. Ormanlar İnsanlar, üç- dört bin yıl kadar önce tarıma başladıklarında yeryüzünde yaklaşık 6 milyar hektar ormanlık arazi vardı. Bugünse, 1.5 milyarı balta girmemiş orman olmak üzere geriye sadece dört milyar hektar kalmıştır. Ormanların yok oluşu sürüyor. Ormanların gitgide azalmasından, sadece kereste ve kağıtlık odun üretiminin düşeceği gibi bir sonuç çıkarmak yanlış. Ormanlar ticarî ölçütlere vurulamayacak kadar değerli kaynaklardır. Ormanların başlıca fonksiyonları: Toprak oluşturur, İklim dengesizliklerini yumuşatır, Yağışlı fırtınalara set çekerek su taşkınlarını ve selleri önler, kuraklık tehlikesine engel olur. Şiddetli yağmurların toprağı aşındırmasını, toprağın sıkılaşmasını, kumsalların çamurlaşmamasını sağlamakla kalmazlar, bütün canlıların yaklaşık yarısını bünyelerinde barındırırlar. Ormanlar dev boyutlarda bir karbonmonoksit kütlesi oluşturarak atmosferdeki karbonmonoksitle dengeyi sağlar ve sera etkisini önlerler. Ormanlar, kısa vadeli kazançlar uğruna yok ediliyor. Ancak çok büyük para ve çabayla tekrar yerine konulabiliyor. Ozon Tabakasının İncelmesi Sanayileşmiş ülkelerde yeryüzü kaynaklarının kontrolsüz harcanması sonucu ozon tabakasının tahribi, asit yağmurları, sera tesiri, hava, kara ve denizlerin kirlenmesine, ormanların ve tarım alanlarının azalması hayat alanını giderek daraltmaktadır. Ozon tabakasının incelmesinin başlıca tehlikesi cilt kanserlerinin artmasıdır. Sera etkisinin temel nedeni ise petrol ve kömür gibi fosil yakıtların kullanımıdır. Bu durumunun zamanla oluşturabileceği muhtemel neticeler arasında atmosfer ısısının artması, buzulların erimesiyle deniz seviyelerinin yükselmesi, karaların azalması, kuraklık ve dolayısıyla gıda kıtlığı tehlikesi sayılabilir. Ayrıca, inşaat materyali, sentetik malzemeler içeren mefruşat ve çeşitli tüketim ürünlerinin (boya kâlemleri, inceltiler, cila, vernik...) içerdikleri bileşikler ev içi havasını kirleterek sağlık açısından zararlar oluşturabilmektedir. Asbest ve kurşun içeren boyalar bilhassa sağlık açısından tehlikeli olmaktadır. Kimyasal Atıklar Günlük hayatımızda çokça karşılaştığımız çevre sorunlarının birçoğu kullandığımız bazı kimyasal ürünlerden kaynaklanmaktadır. Zira bilim ve teknolojinin sadece faydacılık anlayışı ile gelişmesi ekolojik sistemi tahrib etmekte, çevreye de sürekli şekilde yeni kimyasal maddeler sağlamaktadır. Kimyasal maddelerin aşırı üretimi ve tüketimi sonucu bugün artık kimyasal bir kaos yaşanmaktadır. Üretimi yapılan kimyasal bileşik sayısının 65 milyonu bulduğunu biliyoruz. Pek çok kimyasal madde, tehlikesinden habersiz olarak evlerimize; iş yerimize, gıdalarımıza ve vücudumuza girmekte; çevreye ve canlılara etkileri araştırılmaksızın kötü etkilerini sürdürmektedir. Endüstri ve kozmetik sanayiinde geniş çapta kullanılan florokarbon gazı, atmosferin koruyucu ozon tabakasını zayıflatmaktadır. Asbest liflerin uzun süre kullanımı çalışanlarda kanser oluşumuna neden olmuştur. Zararsız zannedilmiş olan analjezik ilaçların fazla kullanımı sonucu bu ilaçların böbrek yetmezliğine yol açtıkları görülmüştür. Geçmişte thalidomide adlı ilacın kullanılması kolsuz, bacaksız bebeklerin doğmasına neden olmuştur. Tarımda çok fazla tabiî ve sun’î gübre kullanımı zemin sularının kimyasal kirlenmesine neden olmaktadır. Kısacası, çevremizde ne kadar çok kimyasal madde varsa sağlığımız o ölçüde tehlikeye girmektedir. Özellikle atık suların nehirlere, göllere ve denizlere boşaltılması çok dramatik çevre sorunlarına neden olmaktadır. İzmit ve İzmir Körfezleri ile, yakın zamanlarda Sakarya nehrinde yaşanan kirlenmeler bunun en canlı örnekleri olarak zikredilebilir. Endüstriyel atık suların içerisinde bulundurdukları toksit maddeler, sudaki canlı yaşamının kısa sürede tükenmesine yol açmakta ve ekosistemi felç etmektedir. Ayrıca içme sularına karışmalarıyla önemli sağlık sorunlarına yol açtığını yukarıda belirtmiştik. Nüfus Artışı Çevre sorunları söz konusu olduğunda çokça tartışılan konulardan bir tanesi de nüfustur. Sorunun temel esprisi şudur: Dünyamızın kaynakları sınırlıdır. Dünya nüfusunun hızla çoğalması bu kaynakları tehdit etmektedir. Hele hele söz konusu nüfus dengesiz bir şekilde büyüyorsa, bunun dünyanın sınırlı kaynakları için büyük bir baskı ve tehlike oluşturacağı bilinmektedir. Gerçekten de nüfusun gelişimine bakıldığında, nüfus artışını bir “bombaya” benzetenlerin endişeleri daha iyi anlaşılabilir. 1991 yılı verilerine göre 135.963.100 kilometrekare olan dünyamız, halen 5.391.257.000 kişi barındırmakta ve beslemektedir. Tarihe bakıldığında nüfusun sınırlı kaynaklara göre ters orantılı olarak, yani geometrik olarak büyüdüğü görülmektedir. Zira, dünya nüfusu 16. Yüzyılda 500-600 milyon olarak tahmin edilirken, 20.yüzyılın başlarında bu rakam 1.7 milyara ulaştı. Yüzyılımızın sonlarına doğru ise (1985) 4.8 miyar oldu. Bu eğilim aynı şekilde devam ederse, dünya nüfusu 2000 yılında 6.1 milyara ulaşacak. Bu artan nüfusun dünyamızın sınırlı kaynakları için ciddî bir tehdit olduğu ileri sürülmektedir. Özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde nüfusun çevreye verdiği baskı ve tehdidin daha çok olduğu söylenmektedir. Genç nüfusa iş ve istihdam sağlamak için daha çok doğal kaynak kullanılmakta veya tüketilmektedir. Ancak bunun tam tersini söyleyenler de azımsanacak gibi değil. Yani, gelişmiş ülkelerin doğal kaynakları daha çok kullandığı ve tükettiği ileri sürülmektedir. Gerçekten de, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaşayan insanların aylık/yıllık olarak tüketimleri, gelişmiş ülkelerdeki insanlarla karşılaştırıldığında, gelişmiş ülkelerde yaşayan insanların daha çok kaynak kullandığı veya tükettiği görülür. Bu da doğal kaynakları tüketme ve çevre sorunu/sorunları olarak karşımıza gelmektedir. Ayrıca artan nüfusun göçlere neden olduğu da bilinen bir gerçektir. İş ve daha iyi bir gelecek için, gelişmiş ülkelere, (Amerika ve Avrupa’ya) veya aynı ülke içerisinde, ancak sanayi kuruluşların bulunduğu şehirlere doğru bir göçün olduğu bilinmektedir. Bu göçün meydana getirdiği kültürel ve sosyal sorunların yanında, diğer önemli bir sorun ise, özellikle şehirlerin alt yapılarının yetersiz kalmasıdır. Bu yetersizliğin bir sonucu olarak da şehirlerde başta gecekondu olmak üzere birçok sorunların ortaya çıktığı görülmektedir. Burada unutulmaması gereken husus, dünyamızın kaynaklarının ve imkânlarının sınırlı olduğunun anlaşılmasıdır. Bilindiği gibi, sadece bu noktanın anlaşılması bile yenidir. Daha önceleri sınırsız ve liner büyüme ekonomilerini savunanlar, bugün dünyanın kaynaklarının sınırlı olduğunun iyice anlaşılmasıyla bunu savunamamaktadırlar. Yine, Sürdürülebilir kalkınma tartışmaları da bu noktada gündeme girmektedir. Yapılması gereken, gerek yöneticilerin ve gerekse insanların, hem ekonomi anlayışlarını, hem tüketim ve yaşayış biçimlerini yeniden sorgulamaları ve düzenlemeleri gerektiğidir. Dünyamızın ekolojik dengelerin tehdit etmeyen sürdürülebilir bir ekonomi anlayışını geliştirmek zorundayız. Çarpık Şehirleşme Sanayileşme ve şehirleşme, çevre sorunlarının ortaya çıkışında iki temel etken olarak ortaya çıkmaktadır. Zira, “endüstri kenti, barındırdığı nüfus açısından tarihin en kalabalık kenti olmuş, aşırı nüfus yığılmaları çevreyi bozucu etkiler doğurmuştur.” Bugün dünya nüfusunun %50’den fazlası şehirlerde yaşamaktadır. Bu nüfusun büyük bir kısmı genel olarak alt yapı hizmetlerinin olmadığı kalabalık ve sağlıksız kenar gecekondu semtlerinde yaşamaktadır. Tabiî çevrenin ortadan kalktığı; aşırı kalabalık ve gürültülü şehir hayatı beden ve ruh sağlığını büyük ölçüde etkilemektedir. Kompleks ve sağlıksız hayat şartlarına bağlı olarak alkolizm, ilâç tutsaklığı, uyuşturucu alışkanlığı, psikolojik bozukluklar, intiharlar, cinâyetler, kazalar, enfeksiyon hastalıkları artmaktadır. Yoğun araç trafiği; gürültü, hava kirliliği, stres, yorgunluk... gibi etkileriyle başlı başına şehirleşmenin önde gelen bir sorununu oluşturmaktadır. Prof. Dr. Rasim Adasal modern hayat durumlarına ve koşullarına bağlı bu bozuklukları toplum hastalıkları ve çağdaş medenîyet hastalıkları olarak isimlendirmektedir. Dahası trafik kazalarıyla her yıl milyonlarca kişi yaralanıp, sakatlanmakta ve, 300 bin kadar kişi de bu kazalarda ölmektedir. Çevre sorunları ve kirliliğinin bu sayılanlardan ibaret olmadığı açıktır. Bu nedenle her gün yeni kirlilik kavramları literatüre girmektedir: Siyasî kirlenme, dilin kirlenmesi, Ahlâkî kirlenme vs. İnsanlar sadece temiz bir çevreyi özlemiyorlar. Temiz bir çevreyle beraber, temiz bir ahlâk, temiz bir dil ve temiz bir siyaseti de özlüyorlar. Başka bir ifadeyle hem insanlarla ve hem de doğayla olan ilişkilerimizde temizin ve temizliğin nitelendirdiği yeni bir ilişkiler ağını talep ediyorlar. Tüm bunlardan ötürü yeni bir çevre ahlâkının geliştirilmesi ve sorumluluk şuurunun yerleştirilmesi bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yeni anlayışa göre, insanın yalnız kendine karşı değil; aynı zamanda diğer canlılara, cansız varlıklara ve hatta gelecek nesillere karşı da sorumlulukları ve görevleri yeniden belirlenmeli ve vurgulanmalıdır. İnsan kendini tabiatın yağmacısı değil onu muhafaza ve geliştirmekle görevli bir emanetçi kabul etmelidir. Ünlü Rus yazar ve düşünürü A. Soljenistin’in dediği gibi: İhtiyaçlarımızı sınırlandırmanın zamanı geldi. Fedakârlık ve feragat göstermekte güçlük çekiyoruz; çünkü siyasal, kamusal ve özel hayatlarımızda kendimizi tutma, gemleme denilen altın anahtarı çoktan okyanusun dibine düşürdük. Ne var ki, özgürlüğüne kavuşan kişinin atacağı en birinci ve en akıllı adım budur. Özgürlüğü kazanmanın en emin yolu da budur. Dış olayların bizi buna mecbur etmesini, hatta bizi alt etmesini bekleyemeyiz. Bununla beraber unutulmaması gereken önemli bir nokta ise, toplumun ve çevrenin sağlıklı olması için insanların gıda, su, mesken, ulaşım ve iş gibi temel ihtiyaçlarının ekonomik şekilde halledilmesi gerekir. Ne yazık ki günümüz dünyası çok zengin küçük bir grupla (Kuzey), fakir olan büyük bir kitleye (Güney) ayrılmış haldedir. Yaşama ve ayakta kalma mücadelesi veren insanlardan çevre bilinci beklemek aşırı bir iyimserlik olur. KAYNAK: Yalnız gezegen, Yard. Doç Dr. İbrahim ÖZDEMİR, İstanbul:Kaynak Yayınları, 2001.

http://www.biyologlar.com/cevre-sorunlarinin-olusumu-ve-yayilmasi

Dogal Çevreyi Etkileyen Sorunlar

1. Hava Kirliligi 2. Su Kirliligi 3. Gürültü Kirliligi 4. Görüntü Kirliligi 5. Toprak Kirliligi 6. Hızlı Nüfus Artışı “Tanrı affeder, bazen insanlar da, fakat doga hiçbir şeyi affetmez.” William JAMES 1.Hava Kirliligi: Atmosferdeki toz, gaz, duman, is ve kokunun canlılara zarar verecek boyuta ulaşmasına hava kirliligi denir. Atmosfer; yerden rüzgârla kalkan tozlar, yanan kömür petrol ve odundan çıkan duman, araba egzozlarından çıkan kurşun ve karbon monoksit ve yanan kömürden çıkan kükürt dioksit ile kirlenmektedir. Özellikle fosil yakıtlardan çıkan karbondioksit gazı atmosferde sera etkisi yapmaktadır. Atmosferdeki karbondioksit gazı dünyadan geriye yansıyan uzun dalga ışınlarının hapsedilmesine ve troposferin ısınmasına yol açmaktadır.”Sera etkisi”diye nitelendirilen bu durum atmosferde farklılıklara neden olmaktadır. Deodorantlar, saç spreyleri, parfümler gibi tüplerdeki gazlara itici gücü veren CFC ( Kloroflorokarbon ) gazları ise atmosferde serbest kaldıklarında ozon atomlarını çözerek “ozon tabakasının incelmesine” neden olmaktadır. Bu durumun bir sonucu olarak cilt kanseri riski ve gözlerde katarakt oluşma olaylarında artış gözlenmektedir. Yine atmosfere bırakılan bazı gazlar, bitkilerde fotosentezi yavaşlatıp agaç yapraklarında bozulmalara, tarımsal üretimde azalmalara neden olmaktadır. Özellikle kömürle çalışan termik santrallerin bacalarından hiçbir arıtmaya tabii tutulmadan atmosfere verilen sülfürik asit yagışlarla asit yagmurlarına dönüşmekte; bitkilere ve ormanlara büyük zararlar vermektedir. Yüksek binaların bacalarından çevreye yayılan kükürt dioksit gazı akciger kanserine neden olmaktadır. Hava taşıtları da kirlilige neden olmaktadır. Örnegin Boeing 727 modeli uçak 265.000 kilogram kirli su, 80 kilogram zehirli atık, 5.000 kilogram zehirli hava üretmektedir. Bir jet uçagı 6.000 Volkswagen otomobiline eşit derecede duman çıkararak havayı kirletmektedir. Dünya çevresinde 2000 kilometre uzaklıga kadar olan mesafede 3 milyon kilogram çöp dönmekte ve bu miktar her gün biraz daha artmaktadır. Şehirlerin yer seçiminde yapılan yanlışlıklar ile yüksek katlı binaların rüzgârların önünü kesmesi de hava kirliligine neden olmaktadır. Türkiye’de havayı kirleten tesislerin başında linyit ile çalışan termik santraller gelmektedir. Bu santrallerin kükürt oranı yüksek linyit kömürü kullanmaları temel etkendir. 2000 yılında bu santrallerden atmosfere verilen kükürt dioksit miktarı 2.000.000 ton civarındadır. Yatagan, Soma, Tunçbilek, Afşin-Elbistan gibi şehirlerde termik santraller nedeniyle hava kirliligi üst boyutlardadır. Erzurum, Kayseri, Sivas, Ankara gibi şehirlerde ise evsel ısınma ve daglar arasındaki konum özellikleri nedeniyle hava kirliliginde özellikle kış mevsiminde artış gözlenmektedir. Demir-çelik endüstrisi, Gübre endüstrisi, Çimento fabrikaları, Petrokimya fabrikaları, Deri fabrikaları, Kâgıt ve selüloz fabrikaları, Şeker fabrikaları, Tekstil endüstrisi, Tarımsal mücadele ilacı üreten fabrikalar, Boya fabrikaları ile Termik enerji santralleri hava kirliliginde büyük paya sahiptir. Bursa, İzmit, İzmir, Kırıkkale, İstanbul, İskenderun, Karabük ve Adana şehirlerindeki hava kirliliginde sanayi tesislerinin payı büyüktür. İstanbul, Bursa, Sivas, Çanakkale, Kütahya, Eskişehir ve Diyarbakır Türkiye’nin en kirli kentleri arasındadır. 1952’de Londra’da 3000 insan solunum yetmezligi sonucu olmuştur. 1981’de İspanya’nın Madrid şehrinde yemek yagına karışan zehirli maddeler 340 kişinin ölmesine, 3000 insanın da zehirlenmesine yol açmıştır.1985 yılında Hindistan’ın Bhopal şehrinde kimyasal ilaç üreten bir fabrikadan çevreye yayılan metilizosiyanat gazı 3.000 insanın ölümüne 300.000 insanın zehirlenmesine yol açmıştır. Meksiko şehrindeki Paseo de la Reforma bulvarındaki çiçekler kirli hava nedeniyle çok çabuk öldüklerinden çiçek dikim işi iki ayda bir yenileniyor. Los Angeles’teki bir bulvarda gerçek bitkiler yetişmediginden plastik agaç ve çitler konulmuştur. “Su çetin bir hasımdır. Bütün hataları keşfetmesini bilir ve en küçük yanlışı pahalı ödetir.” J. CHAİLLEY 2.Su Kirliligi: Su kirliliginde; gübrelerin bünyesindeki kimyasallar, tarım ilaçları, petrol ürünleri, radyoaktif atıklar, deterjanlar, rüzgâr ve akarsu erozyonu, kanalizasyon atıkları, çöpler ile is ve duman etkili olmaktadır. Bu kirleticilerin çogu akarsu, göl ve denizlere dökülmektedir. Örnegin denizlere her yıl yaklaşık 200.000 ton petrol, 320.000 ton fosfor, 800.000 ton azot, 60.000 ton deterjan, 21.000 ton çinko, 3900 ton kurşun, 240 ton krom ve 100 ton cıva bırakılmaktadır. ABD’de her yıl denize atılan çöp miktarı 7 milyon tondur. Akdeniz’e yılda 4–5 milyar ton sanayi atıgı dökülmektedir. Bu nedenle pek çok deniz canlısı ölmekte, yaşama ve üreme alanları yok olmaktadır. Dünyanın en büyük tatlı su gölü olan Baykal, kıyılarındaki kâgıt fabrikalarının zehirli atıkları ile kirlenmektedir. Petrokimya sanayi Azerbaycan’ın Sumgayıt şehrini yaşanmaz hale getirmiştir. Hazar Denizine dökülen Volga Nehri, Rusya Federasyonundaki sanayii atıklarının % 40’ını taşımaktadır. Oysa denizler dünya için termostat işlevi görüp, her yıl 3 milyar ton karbondioksiti emerek atmosferi yaşanır kılmaktadır. Yine dünya protein ihtiyacının % 14’ü denizlerdeki balıklardan saglanmaktadır. Denizlerdeki bitki ve hayvan türlerinin 500’ü ilaç hammaddesi olarak kullanılmaktadır. Türkiye’de de su kirliligi üst boyutlardadır. Özellikle hızlı şehirleşmeye baglı olarak evsel ve endüstriyel atıkların su ortamlarına arıtılmadan verilmesi kirliligi artırmıştır. Ayrıca su havzalarındaki yapılaşma ile yapay kimyasalların su ortamlarına karışması da kirliligi artırmaktadır. Porsuk, Ergene, Susurluk, Gediz, Küçük Menderes, Bakırçay, Sakarya nehirleri ile Nilüfer Çayındaki kirlilik had safhadadır. Çevresindeki sanayi tesisleri nedeniyle, Manyas, İznik, Van, Sapanca, Burdur ve Akşehir gölleri de kirlilik tehdidi altındadır. Küçük yerleşim merkezlerinde kanalizasyonun biriktirildigi fosseptik çukurlarından sızan sular, yeraltı sularına karışmaktadır. Sanayii tesislerinin ulaşım kolaylıgı ve su bollugu nedeniyle ova tabanlarını tercih etmesi de ( Bursa, Adapazarı, Balıkesir, Ergene, Gediz ve Çukurova gibi...) yeraltı sularının hızla kirlenmesine yol açmaktadır. Endüstri tesisleri, yazlık konutlar ile turizm tesislerinin belli bir planlama olmadan, kurallara uyulmadan kıyılara kurulması da başta körfezler olmak üzere kıyıların hızla kirlenmesine neden olmaktadır. Bu nedenlerle Haliç, İzmit, Gemlik, İzmir ve İskenderun körfezleri hızla kirlenmektedir.21 Ülkenin atıkları Karadeniz’e taşınmaktadır. Havzasındaki 300 nehirle yılda 500 milyon metreküp endüstriyel ve evsel atık bu denize boşalmaktadır. Aşırı avlanma ve kirlenme nedeniyle Karadeniz’deki balık üretimi 500.000 tondan 100.000 tona düşmüştür. 23 ticari balık türü ise beşe inmiş durumdadır. Türkiye’de 3215 belediyenin yalnızca 141’inde kanalizasyon sistemi vardır. Türkiye’deki atık suların yaklaşık % 78’i arıtılmadan ırmak, göl ve denizlere oldugu gibi bırakılmaktadır. Sulardaki insan saglıgına zararlı maddeler, salgın ve bulaşıcı hastalıklara neden olmaktadır.( kolera, tifo, dizanteri gibi ) Zehirli atıklar oksijen dengesini bozarak göl ve nehirleri yaşanabilir olmaktan çıkarır. Dünyada 1.300.000.000 kişi saglıklı sudan yoksundur. Her yıl 5.000.000 kişi saglıksız sulardan bulaşan hastalıklarla ölmektedir. 10.000.000 kişi kilometrelerce uzaktan su taşımaktadır. Irmak ve göl sularındaki kullanım son 40 yılda iki katına çıkmıştır. Dünyadaki temiz suyun %50’si yalnızca insanlar tarafından kullanılıyor. “Eski haliyle karşılaştırıldıgı zaman topragımız, hastalıktan çürümüş birinin iskeletine benzemektedir. Tombul ve yumuşak tarafları kaybolmuş, geriye çıplak bir ceset / leş kalmıştır.” PLATON 3.Toprak Kirliligi: Nüfus artışına baglı yanlış arazi kullanımının neden oldugu toprak erozyonu toprak kirliliginde ilk sırayı almaktadır. Yanlış ve aşırı ilaç kullanımı, bilinçsiz gübre kullanımı ile endüstriyel atıklar da toprak kirliliginde önemli bir yere sahiptir. Ev ve tesislerin bacalarından çıkan emisyonların asit yagmurları ile topraga inmesi, çöp toplama havzalarındaki atıkların yüzey suları ile derinlere taşınması topragın yapısını tamamen degiştirmektedir. Çogu yerde maden ocaklarının işletilmesi sırasında yüzeye çıkarılan agır metaller de topraga zarar vermektedir. Nükleer atıklar genelde topraga gömülmektedir. Bunlar yeraltı suları ile topraga yayılarak ortamı kirletmekte, canlı yaşamını olumsuz etkilemektedir. Hayvan dışkısı da toprak kirliligine yol açmaktadır. Zira günümüzde kullanılan teknolojiler nedeniyle geçmişte gübre olarak kullanılan bu dışkılar belli alanlarda toplanmaktadır. Anız yakılması da topraga büyük zarar vermektedir. Anız yakılması yangına yol açtıgı gibi, toprak verimini azaltmakta erozyona davetiye çıkartmaktadır. Türkiye’nin en verimli toprakları erozyonla deniz, göl ve çukurlara taşınmaktadır. Normal koşullarda 1 santimlik bir toprak tabakasının oluşması için gerekli süre yaklaşık 250–1000 arasındadır. Görüldügü gibi binlerce yılda oluşan toprak tabakası, erozyonla 15–20 yıl gibi kısa bir süre içerisinde kaybolmaktadır. Sadece Fırat Nehrinin yılda taşıdıgı toprak miktarı 108 milyon ton civarındadır. Türkiye’de erozyona baglı yıllık toprak kaybının 1milyar ton civarında oldugu tahmin edilmektedir. Türkiye akarsu havzalarında çok şiddetli erozyon %36, orta şiddette erozyon %31, hafif erozyon ise %28 civarındadır. Dünyada ise yılda 75 milyar ton toprak erozyonla taşınmaktadır. Erozyon dogal dengeyi bozmakta; canlı ve bitki türlerinin azalmasına neden olmaktadır. Taşınan bu topraklardan dolayı; tarımsal üretim potansiyeli azalmakta, baraj ve sulama sistemleri zarar görmekte, suyolları ve limanlar zarar görmektedir. Bu nedenle erozyon topragın kaybedilmesi, dogal kaynakların tükenmesi demektir. Bundan dolayı tarımsal ve hayvansal ürünlerde büyük açıklar oluşmakta, milyarlarca dolar ödenerek bugday, pirinç, yaglı tohum, et, şeker v.s ithal edilmektedir. Örnegin 1988’de kişi başına düşen bugday üretimi 387 kg iken, 1995’de bu rakam 280 kg’a düşmüştür. Bugdaydaki gerileme % 25’tir.Aynı dönemde pirinç ve susamda yaşanan üretim azlıgı % 34, ayçiçeginde % 43, soyada % 75’tir.Aynı şekilde hayvan sayısı 1987–1995 arasında sıgırda % 21, koyunda % 32, keçide ise % 33 azalma göstermiştir. Erozyon, barajların çok kısa sürede devre dışı kalması demektir. İnsanların aşsız ve işsiz kalması demektir. Oysa bilinmelidir ki toprak üretilemeyen, satın alınamayan çok degerli bir kaynaktır. Şu unutulmamalıdır ki Aşagı Mezopotamya’da Sümer, Akad ve Babil uygarlıkları ile Sarı Irmak boylarındaki Çin uygarlıklarının yıkılmasında susuzluk ve toprak erozyonu çok önemli rol oynamıştır. “Ya bizler kentlerimizin kirlenmesini ortadan kaldıracagız; ya da kentlerimizin kirlenmesi bizleri...” Robert F. KENNEDY 4.Gürültü Kirliligi: Gürültü; istenmeyen ve insanı rahatsız eden ses olarak tanımlanabilir. Teknolojik gelişmenin sonucu olan gürültü gelişmiş ülkelerde tüm çevre sorunları arasında ilk sırayı almaktadır. İnşaatlardaki tadilat ve onarımlar, ulaşım araçları ( uçak, tren, helikopter, motorlu taşıtlar v.s ) elektrikli aletler ( kompresörler, matkap, elektrik süpürgesi, mutfak robotu, hidrofor, havalandırma v.s ) yazlık eglence yerleri, bar ve diskotekler, su ve tüp satıcıları, müzik aletleri gürültüye neden olmaktadır. Trafigin sıkışık oldugu arterler ile trafik ışıklarının geçiş alanlarında minibüs, taksi ve otobüslerin çaldıgı gereksiz kornalar insanları fazlasıyla rahatsız etmektedir. Bu durum başta çocuk, hasta ve yaşlılar olmak üzere tüm insanların ruh saglıgını olumsuz etkilemektedir. Her türlü gürültü işitme saglıgını bozmakta, algılamayı olumsuz etkilemektedir. Son yıllarda kalp ve damar rahatsızlıklarında büyük artış gözlenmektedir. Çogu kez iş performansının azalmasına da neden olmaktadır. Büyük şehirlerde yanlış yapılaşma ve yeşil alan azlıgı da gürültünün rahatsızlık katsayısını artırmaktadır. Yüksek ses ve gürültüden dogal ortamda ki diger canlılar da rahatsız olmaktadır. “Çevresel tehlikeler artık yalnızca kuş meraklılarını ilgilendirmiyor; bu tehlikenin çanları hepimiz için çalıyor.” Frank M. POTTER 5.Görüntü Kirliligi: Teknolojinin gelişmesiyle birlikte görüntü kirliliginde büyük artış olmuştur. Hızlı ve denetimsiz yapılaşma mimari estetikten yoksun binaların artmasına neden olmuştur. İskân izni olmadan yapılan, yapılırken iyi denetlenmeyen binaların kat sayısında, mimari tarzında, dogal çevreyle uyumunda belli bir standart yoktur. Cadde ve sokaklar gelişigüzeldir. Araç giriş ve çıkışına, araç park etmeye çogu kez uygun degildir. Cadde ve sokaklarda araçların çift taraflı park edilmesi, trafik akışını zorlaştırmaktadır. Araçların kaldırımlara çıkması yaya yolunu kapamakta, sokakta araçların çift yönlü park etmesi yaşlı, hasta, çocuk ve özürlülerin geçişlerini güçleştirmektedir. Sıvanmamış, boyanmamış, çatısı olmadıgından inşaat demirleri açıkta kalmış binalar, çatı, balkon ve duvarları istila eden anten ve vericiler; balkonlara asılan çamaşırlar, yıgılan eşyalar... telefon, elektrik ve reklam direkleri, panolar çevre ahengini fazlasıyla bozmaktadır. Yabancı bir ülkedeymiş izlenimi veren alışveriş merkezi, magaza ve dükkân isimleri ile günlük konuşmalarda kullanılan gereksiz yabancı sözcükler fazlasıyla rahatsız edicidir... Carousel, Capitol, Town Center, Galerıa, Fly Inn ( Alışveriş merkezleri ) Show, Flash, Star, Cine 5, Number One, Prima, Discovery Channel ( Televizyon ) Best, Capitol, Energy, Joy, Kiss, Power, Classic, City ( Radyo ) Cınemax, Movıeplex, Pyramıd, Prestıge, Cınepol, Prıncess, Cınemass, Holıdayplex, Rexx, Grandhouse ( sinema ) Fitness Center, Cafe Bar, Fast Food, Shopping Center, Show Room, Travel Agency, Jeans Sportwear, Garden Flower, Catering Service ( şirket ) Academic Hospital, İnternational Hospital, Central Hospital, ( Hastahane ) Square Hotel, The Plaza Hotel, Ritz Carlton, Hotel Princes, ( Otel ) Hey Gırl, Cosmopolıtıan, Amıca, Marıe Claire, Esquire, Formsante,Home Art, Bazaar, Voyager, Capital, Gezi Travel, Country Homes, House Beautiful ( Dergi )...gibi “Dünya üç grup insandan oluşur; sonuçları ortaya çıkaran ve olayları yaratan küçük seçkin bir grup, olup bitenleri seyreden oldukça büyük diger bir grup ve nelerin olup bittigini bilmeyen muazzam bir kalabalık.” M. BUTLER 6.Hızlı Nüfus Artışı: Dünya nüfusu son yüzyılda 1,5 milyardan 6 milyara çıkmıştır. Hızlı nüfus artışı dogal kaynaklar ve çevre üzerinde büyük baskı yaratmaktadır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde kalkınma hızının, nüfus artış hızının gerisinde kalması pek çok soruna neden olmaktadır. Gelecekte besin kaynakları, enerji ve su kaynakları, toprak, orman ve diger dogal kaynaklar hızla artmaya devam eden dünya nüfusuna yeterli gelecek mi? Mevcut dogal kaynakların böylesine bir tüketime yetmeyecegi çok açıktır. “Dünya, aç oldukları için uyuyamayanlarla, açlardan korktukları için uyuyamayanlar arasında bölünmüş durumdadır.” Paulo FREİRE Zira milyarlarca insan kaynakları giderek tükenen, çevre dengesi bozulan bir dünyada ayakta kalabilme mücadelesi vermektedir. * Yetersiz beslenme, * Saglıksız barınma, * Çocuk ölümleri, * İşsizlik, * Dogal çevrenin kirlenip bozulması, * Egitim hizmetlerinden mahrum kalma * Dogal kaynakların hızla tükenmesi hızlı nüfus artışının neden oldugu sonuçlardan bazılarıdır. “Bir ulusun büyüklügü, nüfusun çoklugu ile degil, akıllı ve erdemli kişilerin sayısıyla ölçülür.” Victor HUGO Günümüzde 500 milyona yakın insan aç ya da kötü beslenmektedir. 200 milyona yakın çocuk temel egitimden yoksundur. 8000 yıl önce 6.000.000.000 hektar olan dünya orman varlıgı % 50 azalarak günümüzde 3.000.000.000 hektara düşmüştür. Dünya ormanlarının % 75’i yüksek risk altındadır. Dünyada her yıl 16.000.000 hektar orman alanı yok edilmektedir. Akdeniz’e kıyısı olan Avrupa Birligi ülkelerinde her yıl 110.000 hektar orman yanmaktadır. Afrika’da her yıl 4,8 milyon hektar, Asya’da ise 4,7 milyon hektar orman yok edilmektedir. Denizlerdeki balıkların dörtte biri aşırı avlanma nedeniyle tükenmiştir. Dünyanın akcigerleri yok oluyor. Doganın 3 milyar yılda biriktirdigi oksijen tükeniyor, besin zincirinin alt halkaları birer birer devreden çıkıyor. Kolera ve sıtma gibi hastalıklar suların kirlendigi fakir bölgelerde hızla yayılıyor. “Önce gelincikleri yolduk, Nar agaçlarını tuttuk kurşuna, Ardından andızları devirdik, Aptallık, bilinçsizlik, bir hiç ugruna Sonra sıra ormanlara geldi, Yüz binlerce dönüm ateş yaktık, Sivas’a kadar gidip bulduk, Dikili tek agaç bırakmadık Şimdi damlarda yanıp söner, İsli lambalar gibi insan gözleri, Daha çok atılacak, it gibi sokaklara, Delik deşik insan ölüleri.” Cahit KÜLEBİ Sonuç olarak çevre sorunlarını en aza indirerek yaşanabilir bir dünya yaratmak elimizdedir. Bunun için: Silahlanma ve savaşa harcanan paralar azaltılmalı, onun yerine yenilenebilir enerji, toplu taşımacılık, dogal dokusu bozulmamış yaşanabilir kentler kurulmalıdır. Tarım alanlarının konut ve sanayi tesisleriyle yok edilmesine izin verilmemelidir. Sulak alanlar, bataklıklar, göller, akarsular, nadir ekosistemler koruma altına alınmalıdır. Sanayii ve santral gazları filtre edilmeden atmosfere bırakılmamalıdır. Denizlere ve okyanuslara milyarlarca kilo çöp ve atık madde atılmasından vazgeçilmelidir. Sular arıtılmadan deniz ve göllere verilmemeli, arıtılan suların bir kısmı yeniden kullanılmalıdır. Enerji üretimi için linyit, fuel-oil, radyoaktif elementler ile çalışan santraller yerine su gücü, rüzgâr ve jeotermal enerji ile çalışan santraller tercih edilmelidir. Çimento fabrikaları, linyitle çalışan termik santraller ve agır sanayi tesislerinin bacalarına katı parçacık ile kirleticileri süzecek filtreler takılmalıdır. Yakıt tasarrufu saglama, bilinçli ısınma ile hava ve çevre kirliliginin zararları konusunda insanlar bilinçlendirilmelidir. Mevcut ormanlar korunmalı, azalan orman varlıgını artırmak için agaçlandırma seferberligi başlatılmalıdır. Araziden ve topraktan yararlanma konusunda insanlar egitilmelidir. Mera hayvancılıgı yerine ahır hayvancılıgı teşvik edilmeli, aşırı otlatılmanın önüne geçilmelidir. Çöpler yerleşim yeri ve su kaynaklarına uzak bölgelerde depolanmalıdır. Çöpler sınıflandırılarak toplanmalı; geri dönüşümü olanlar ( kâgıt, cam, demir v.s ) yeniden kullanılmalıdır. Çöplerden enerji ve gübre üretiminde yararlanılmalıdır. Zehirli, tarımla mücadele ilaçları çok az kullanılmalı, biyolojik mücadeleye önem verilmelidir. Yanlış sulama ve gübreleme yöntemlerinden kaçınılmalı, tarım uzmanlarının bu konudaki öneri ve uyarıları dikkate alınmalıdır. Maden ocakları, çöp toplama alanları toprakla kapatılarak yeşil alanlara dönüştürülmelidir. Orman köylüleri ekonomik ve sosyal yönden desteklenmeli, yeni geçim kaynakları yaratılmalıdır. Motorlu taşıtların egzoz borusuna susturucu takılmalı, toplu taşımacılık metro ile yeraltına indirilmeli, bisiklet kullanımı yaygınlaştırılmalıdır. Kaynak: kursunkalem.com

http://www.biyologlar.com/dogal-cevreyi-etkileyen-sorunlar

Bakteriyofajlar Hakkınmda Bilgi

Bakteriyofaj (bakteri ve Yunanca phagein, ‘yemek’ fiilinden türetme), bakterileri enfekte eden bir virüstür. Terim genelde kısaltılmış hali olan faj olarak kullanılır. Ökaryotları (hayvan, bitki ve mantarları) enfekte eden virüsler gibi fajlarda da büyük bir yapısal ve işlevsel çeşitlilik vardır. Tipik olarak proteinden oluşan bir kabuk ve içinde yer alan genetik malzemeden oluşurlar. Genetik malzeme DNA veya RNA olabilir, ama genelde 5 - 500 kilo baz çifti uzunluğunda çift sarmallı DNA’dan oluşur. Bakteriyofajlar genelde 20 ila 200 nm arası büyüklükte olurlar. Fajlar her yerde mecutturlar ve bakterilerin yaşadığı ortamlarda, örneğin toprakta veya hayvan bağırsaklarında bulunabilirler. Faj ve diğer virüslerin en yoğun doğal kaynaklarından biri deniz suyudur. Deniz yüzeyinde mililitrede 109 etkin faj taneciği (virion) bulunmuştur ve deniz bakterilerinin %70′i fajlar tarafından enfekte olmuş olabilirler. Tarihçe 1913′te Britanyalı bakteriyolog Frederick Twort bakterileri enfekte edip öldüren bir etmen keşfetmiş ama konuyu daha fazla takip etmemiştir. Fransız-Kanadalı mikrobiyolog Felix d’Hérelle 3 Eylül 1917′de “dizanteri basilinin düşmanının, görünmez bir mikrobunu” keşfettiğini açıklayıp ona bakteryofaj edını verdi. Çoğalması Bakteriyofajların litik veya lizogenik hayat döngüleri olabilir, bazılarında her ikisi de olur. T4 fajı gibi öldürücü fajlarda görülen litik döngüde virionun çoğalmasının hemen ardından konak hücre parçalanır ve ölür. Hücre ölür ölmez virionların kendilerine yeni bir konak bulmaları gerekir. Lizogenik döngü, buna tezat olarak, konak hücrenin parçalanmasına neden olmaz. Lizogenik olabilen fajlara ılımlı fajlar (temperate phage) denir. Viral genom konak genoma dahil olur ve oldukça zararsız bir şekilde onunla beraber eşlenir. Konak hücrenin sağlığı yerinde olduğu sürece Virüs sessiz bir şekilde varlığını sürdürür, ama konağın şartları bozulursa, örneğin besin kaynaklarının tükenmesi durumunda, endojen fajlar (profaj olarak adlandırılırlar) etkinleşirler. Bir çoğalma süreci başlar, sonucunda konak hücre parçalanır. İlginç bir şekilde lizogenik döngü konak hücrenin çoğalmasına izin verdiği için hücrenin yavrularında da virüs varlığını devam ettirir. Bazen profajlar inaktif oldukları dönemde bakteri genomuna yeni işlevler kazandırarak konak bakteriye fayda sağlarlar, bu olguya lizogenik dönüşüm (lysogenic conversion) denir. Bunun iyi bilinen bir örneği Vibrio cholera ‘nın zararsız bir suşunun bir faj tarafından enfekte edilerek kolera hastalığı etmenine dönüşümüdür. Bağlanma ve Giriş Renklendirilmiş bir elektron mikrografında yanyana dizilmiş bakteriyofajlar Konak hücreye girmek için bakteryofajlar bakterinin yüzeyindeki özgül reseptörlere bağlanırlar, bunlar arasında lipopolisakkaritler, teikoik asitler, proteinler sayılabilir. Bu nedenle bir bakteryofaj ancak bağlanabileceği reseptörler taşıyan bakterileri enfekte edebilirler. Faj virionları kendiliklerinde hareket etmediklerinden dolayı kendi reseptörleriyle solüsyondayken rassal olarak buluşup bağlanırlar. Karmaşık bakteryofajlar, örneğin T-çift fajları, genetik malzemelerini hücrenin içine enjekte etmek için şırınga benzeri bir hareket kullanırlar. Uygun reseptörle temas kurduktan sonra kuyruk lifleri taban plakasını hücre yüzeyine yaklaştırırlar. İyice bağlandıktan sonra, kuyruk büzülür, bu da genetik malzemenin dışarı itilmesine neden olur. Bazı fajlar nükleik asiti hücre zarından içeri iter, bazıları hücre yüzeyine birakır. Başka yöntemlerle genetik malzemlerini içeri sokan bakterifajlar da vardır. Protein ve Nükleik Asit Sentezi Kısa süre, bazen dakikalar içinde, bakteri ribozomları viral mRNA’nın proteine çevirimine (translasyonuna) başlarlar. RNA-fajlarında RNA-replikaz bu sürecin başlarında sentezlenir. Erken sentezlenen proteinler ve virionla gelen bazı proteinler bakterinin RNA polimerazını modifiye edip onun viral mRNA’yı tercihen çevirmesine neden olabilirler. Protein ve Nükleik asit sentezi Kısa süre, bazen dakikalar içinde, bakteri ribozomları viral mRNA'nın proteine çevirimine (translasyonuna) başlarlar. RNA-fajlarında RNA-replikaz bu sürecin başlarında sentezlenir. Erken sentezlenen proteinler ve virionla gelen bazı proteinler bakterinin RNA polimerazını modifiye edip onun viral mRNA'yı tercihen çevirmesine neden olabilirler. Konağın kendi protein ve nükleik asit sentezi de bozularak viral ürünlerin sentezine yönlendirilir. Bu ürünler ya hücreyi parçlamaya yarayacaklaklar, ya yeni virionların oluşmasına yardımcı olacaklar veya yeni virionları oluşturacalardır. Virion oluşumu T4 fajları durumunda yeni fajların inşası özel yardımcı molekülleri gerektiren karmaşık bir süreçtir. Önce taban plakası oluşur, kuyruk onun üzerinde büyür. Kafa kapsidi, ayrı olarak oluşup kendiliğinden kuyruk ile birleşir. Henüz bilinmeyen bir şekilde DNA kafanın içine sıkı bir şekilde yerini alır. Bütün süreç yaklaşık 15 dakika alır. Virionların salınımı Fajlar ya hücre parçalanması (lizis) veya salgılanma yoluyla salınırlar. T4 fajları durumunda, hücre içine girmelerinden 20 dakikadan biraz sonra hücre parçalanması yoluyla sayıları 300'ü bulabilen faj salınır. Bunun gerçekleşmesi, hücre duvarındaki peptidoglikanı parçalayan endolizin adlı enzim sayesinde olur. Bazı virüler ise parazite dönüşüp konak hücrenin sürekli olarak yeni virüs tanecikleri salgılamasına neden olabilirler. Yeni virionlar hücre zarından tomurcuklanarak koparlar, beraberlerinde hücre zarının bir kısmını da götüren bu fajlar örtülü virüse olarak ortama salınırlar. Salınan virionların her biri yeni bir bakteriyi enfekte edebilir. Faj terapisi Keşiflerinin ardında fajlar anti-bakteriyel etmen olarak denenmişlerdir. Ancak antibiyotikler keşfedilince bunların fajlardan daha kullanışlı oldukları görülmüştür ve Batı'da faj tedavisi üzerine yapılan araştırmalar bırakılmıştır. Bun karşın Sovyetler Birliği'nde 1940'lardan beri antibiyotiklere alternatif olarak kullanımı devam etmiştir. Bakteri suşlarında doğal seleksiyon yoluyla antibiyotik direncinin oluşması bazı tıbbi araştırmacıları faj tedavisini antibiyotik tedavisine bir alternatif olarak tekrar değerlendirmeye sevketmiştir. Antibiyotiklerden farklı olarak fajlar, milyonlarca yıldır süregeldiği gibi, bakterilerle beraber evrimleştikleri için, sürekli bir direncin oluşma olasılığı yok sayılabilir. Ayrıca, etkili bir faj, özgül bakterisini tamamen bitene kadar enfekte etmeye devam edecektir. Belli bir faj genelde ancak belli bir bakteri tipini enfekte edebildiği için, ki bu birkaç bakteri türü olabileceği gibi bir türün sadece bazı alt türleri de olabilir, bakteri tipinin doğru tanımlandığından emin olmak gerekebilir, bu da 24 saat sürebilir. Faj terapisinin bir diğer avantajı başka bakterilere zarar gelmeyeceğinden dar spektrumlu antibiyotik terapisine benzemesidir. Ancak, sıkça olduğu gibi, birden fazla bakterinin beraberce neden oldukları enfeksiyonlarda bu bir dezavantaj oluşturabilir. Bakteryofajların bir diğer sorunu vücudun bağışıklık sisteminin saldırısına uğramalarıdır. Fajlar enfeksiyonla doğrudan temas durumunda etki gösterirler, onun için açık bir yaraya uygulanmaları en iyi sonuç doğurur. Sistemik enfeksiyonlarda bu pratik olarak mümkün değildir. Sovyetler birliğinde diğer tedavilerin çalışmadığı durumlarda gözlenen başarılı sonuçlara rağmen çoğu araştırmacı faj terapisinin tibbi bir geçerliliğe ulaşacağına şüphe ile bakmaktadır. Faj tedavisinin etkinliğini belirlemek için büyük ölçekli klink testler yapılmamıştır ama antibiyotik dirençli bakteri türlerinin çoğalmasından dolayı bu konuda araştırmalar sürmektedir. Ağustos 2006'da ABD Gıda ve İlaç İdaresi (Food and Drug Admnistration) bazı etlerde Listeria monocytogenes bakterisinin öldürülmesi için bakteryofaj kullanımını onaylamıştır

http://www.biyologlar.com/bakteriyofajlar-hakkinmda-bilgi

FOSFOR DÖNGÜSÜ

FOSFOR DÖNGÜSÜ

Fosfor da, canlılar için gerekli temel maddelerdendir.Hücrelerde nükleik asitlerin enerji aktarımlarını sağlayan adenozin trifosfat (ATP) maddesinde,hücre zarının yapısında,ayrıca kemik ve dişlerin yapısında bulunur. Fosfor diğer elementler gibi doğada bileşikler halinde bulunur. Fakat bu bileşikler suda kolay çözünmezler.Fosfor bileşikleri özel- likle kemik,diş,kabuk gibi hayvansal atıklarda ve doğal kayaçlarda bulunurlar.Bu bileşikler suda çözünmedikleri için diğer bazı bileşiklerle reaksiyona girerler.Bu bileşiklerin başında nitrat ve sülfirik asit yer alır.Suda kolay kolay çözünmeyen fosfatlı bu bileşikler bu yolla çözülürler ve oluşan bu fosfat tuzları bitkiler tarafından absorbe edilebilirler.Bitkilerin hayvanlar tarafından besin olarak tüketilmesiyle fosfor dolaylı yoldan hayvanlara geçmiş olur.Fosfat,organizma artıkları ile toprağa geçer ya da çözülmeyen bileşikler şeklinde diş,kemik ve kabukların yapısına katılırlar. Fosfat, kuş ve balıkların kemiklerinde de bulunduğu için, bu hayvanların ölmesi halinde fosilleri kayaçlara gömülebilir.Fosfat bileşiklerini ihtiva eden bu kayaçlar, yeryüzü hareketleriyle parçalanmaya uğrayarak tekrar doğaya karışabilir.Bunun yanında volkanik faaliyetlerle magma tabaasından yeryüzüne ilave olarak fosfat kazandırılabilir.Yine bazı tür bakteriler ortamda bulunan fosfatlı bileşikleri kemosentez reaksiyonlarıyla işleyerek çözünebilen fosfat tuzları (CaHPO ve CaSO gibi) haline getirebilirler.Kaynakwh webhatti.com: Fosfor döngüsünün temelini,fosforun karalardan denizlere veya denizlerden karalara taşınması oluşturur.Fosfatlı kayalardaki fosforun bir kısmı,erozyon yoluyla suda çözünmüş hale gelir.Bu inorganik fosfat ,bitkilerce,suda çözünmüş ortofosfat biçiminde alınır,organik fosfatlara çevrilir.Beslenme zinciriyle otobur ve etobur hayvanlara aktarılır.Bitki artıkları,hayvan ölüleri ve salgılarındaki organik fosfatlar,ayrıştırıcı mikroorganizmalar yardımıyla inorganik duruma çevrilir.Böylece yeniden bitkilerce alınmaya hazırdır.Jeolojik hareketlerden başka,fosforun denizlerden karalara dönüşü,balıkçılık ve balık yiyen deniz kuşlarının dışkıları yoluyla olur. Fosfor Döngüsü: Fosfat canlıların diş,kemik ve kabuk kısımlarında bulunması gereken bir maddedir ve bu ancak fosfor döngüsü sayesinde çeşitli aşamalardan geçerek; kayaçlardan,deniz kabukları ve kayıp kalıntılardan elde edilir.Eğer fosfor döngüsü gerçekleşmeseydi ya da sözünü ettiğimiz aşamalarda kullanılan P bağlayan bakteriler olmasaydı hayvan ve bitki artıklarındaki protein ve diğer bileşiklerin ayrışması mümkün olmayacaktı.Bu nedenle artıklar sonsuza kadar hiç bozunmaya uğramayacaktı ve doğada sürekli bir madde kaybı meydana gelecekti. Fosfor Döngüsü Yaşam için gerekli önemli minerallerden biri fosfordur. Fosforun asıl kaynağı kayaçlardır. Fosfor kayaların yapısında fosfat olarak bulunur. Kayaların aşınması ve erozyon gibi süreçlerle fosfat ırmaklara ve akarsulara karışır ve buradan okyanuslara taşınır. Burada, diğer minerallerle birlikte depolanır. Milyonlarca yıl burada bekler. Kabuk çarpışmaları sırasında deniz tabanının bir kısmı yüzeye çıkar ve karasal yapı oluşturur. Kayaların yeniden aşınmaya başlamasıyla da tekrar döngüye katılır. Oldukça yavaş ilerleyen bu döngüde, karadan okyanuslara daha hızlı bir geçiş yaşanır. Fosforun yeniden karaya dönüşü, yüzbinlerce yıl alır. Fosforun ekosistemlerdeki döngüsü daha hızlı ilerler. Tüm canlılar az miktarda fosfora gereksinim duyar. Fosfor, ATP, NADPH, fosfolipitler, nükleik aistler ve diğer organik bileşiklerin başlıca bileşenidir. Bitkiler, fosforun çözünüp iyonlaşmış formunu kullanırlar. Bunu öyle hızlı yaparlar ki, topraktaki fosfor miktarı birden bire olması gerekenin oldukça altına düşebilir. Otçul hayvanlar için fosforun tek kaynağı bitkilerdir. Etçil hayvanlar da, otçul hayvanları yiyerek fosfor gereksinimlerini karşılarlar. Hayvanlar, fosforun bir kısmını dışkı ve idrar yoluyla atarlar. Ölü canlıların çürümesiyle de bir kısım fosfor toprağa taşınır. Toprağa karışan fosfor, buradan yine bitkiler tarafından alınarak döngüye katılır.Fosfor, özellikle sucul ekosistemde çoğunlukla bitki büyümesinde sınırlayıcı besindir. Fosforun ana kaynağı kayaçlar olmasına karşın, ticari gübrelerle döngüye daha fazla fosfor katılır. Fosforun döngüde fazla miktarda bulunması çevresel sorunlara yol açar. Örneğin, tarım alanlarında gübre olarak kullanılan fazla fosfor sığ göllere taşındığında, bu besin fotosentetik bakteri ve alglerin sayılarının birden bire patlamasına neden olur. Bu durum, su yüzeyinin kaplanmasına ve güneş ışığının sualtındaki bitkilere ulaşmasına engel olur. Bu bitkiler ve yüzeydeki bakteri ve algler öldüğünde diğer bakteriler tarafından tüketilir. Bu bakteriler beslenme sırasında sudaki çözünmüş oksijeni kullanırlar. Göldeki oksijen miktarının düşmesiyle de, balıklar ölür. Göllerdeki bu kirlenmeye ötrofikasyon denir. Fosfor çevrimi (zinciri): Fosfor da protoplazma için önemli bir maddedir. Bunun zinciri oldukça basittir. Önemli denebilecek fosfor havada değil yer tabakalarında bulunur. Fosfor, bitkilerden hayvanlara geçer. Hayvan ve bitkilerin toprağa karışmasında da bakteriler önemli rol oynar. Fosfor Döngüsü Fosfor, protoplazmanın gerekli ve önemli bir birimidir. Fosfor biyolojik sistemlerde genetik bilginin iletilmesi, DNA ve RNA makro moleküllerinin yapısına girmesi ve tüm enerji taşınımı, enerji bağlamada rol alması bakımından önemlidir. Fosforun ana kaynağı fosfat içeren kayalardır. Erozyon ve ayrışma sonucu bitkilere inorganik fosfat erimiş koşullarda ulaşır. Bu şekilde oluşan fosfatın belli bir oranı denize akar.Denizden karasal sisteme akış yapacak oranı ise çok az olup, bu dönüşte insanlar tarafından yapılan balıkçılık ve bazıkuşlar ile gerçekleşmektedir. Fakat insan faaliyetleri sonucu sularla denizlere taşınımı artmış, karaya dönüş ise yavaşlamıştır. Bitkilerce tespit edilen fosfor besin zinciri ile diğer organizmalara geçer. Ölü organik maddelerin artıkları ve kemikler ile karmaşık organik bileşikler, fosfatı parçalayıcı bakterilerce indirgenir ve böylece fosfatlar erimiş duruma geçer. Bunlardan bir kısmı akıp gider, bir kısmı ise biyolojik sisteme geri döner.Kaynakwh webhatti.com.     Fosfor; 1.Canlılarda, dişlerin, kemiklerin ve nükleik asitlerin (DNA-RNA) yapısında bulunur. 2.Doğadaki fosfat kaynakları ise yer kabuğundaki fosfatlı kayalar ve denizler fosfor kaynağıdır. Bu döngünün temeli fosforun karalarda denizlere denizlerden de karalara taşınmasıdır. Kayalardaki fosforun bir kısmı yağmur ve erozyon etkisiyle çözünerek suya karışır. Sudaki fosfor bitkiler tarafından alınır ve fosforlu bileşikler dönüştürülür. Besin zinciri yoluyla hayvanlara geçer. Bitki ve hayvan atıklarından ayrıştırıcılar tarafından tekrar inorganik fosfata dönüştürülerek bitkiler tarafından kullanılır. Denizlerdeki fosfor denizlerdeki bitki ve hayvanların ihtiyacını karşılar. Balıklarla ya da suda avlanan kuşların dışkıları ile tekrar karaya taşınır. Fosfatlı kayalar işlenerek yapay gübre elde edilir. Yapay gübre olarak toprağa atılan fosfor, toprak erozyonu ile akarsulara, oradan da tekrar denizlere sürüklenir. Böylece fosforun karalardan denizlere dönüşü hızlandırılmış olur. İnsanların bu ve benzeri faaliyetleri ise fosfor kaynaklarının tükenmesine yol açabilir.

http://www.biyologlar.com/fosfor-dongusu

Darwin ve Moleküler Evrim

Doğal seçilim aslında bir genetik kuramı. Çünkü doğal seçilim süreci genetik çeşitliliğin varlığını gerektiriyor. Bu çeşitlilik ortamında, Darwin'in deyimiyle "varolma mücadelesi"nde, avantajlı özelliklere sahip bireyler varlıklarını sürdürebiliyor ve bu özelliklerini bir sonraki kuşağa aktarabiliyorlar. Ancak Darwin, genetik süreçlerin nasıl işlediğini özelliklerin bir kuşaktan diğerine nasıl aktarıldığını- bilmiyordu. Ebeveynler ve yavrular arasındaki genel benzerliğin farkında olsa da, kalıtım sürecinin ayrıntılarını anlamamıştı. Oysa, tam da Danvin'in evrim düşüncesini geliştirmekte olduğu sıralar, Gregor Mendel bu ayrıntıları anlama aşamasındaydı. Darwin, Mendel'in makalesini hiç bir zaman okumadı. Sonuç olarak, o sıralar kalıtımla ilgili geçerli yaklaşım olan "karışımsal kalıtım" düşüncesiyle yetinmek zorunda kaldı. Bu düşünceye göre bir yavru, ebeveynlerinin özelliklerinin bir karışımını taşırdı ve genellikle bir özellik, anne ve babanınkilerin ortalaması gibiydi. Ancak, "Türlerin Kökeni"nin yayımlanmasından sekiz yıl sonra (Mendel'in makalesinden bir yıl sonra), 1867'de, bir mühendis olan Fleeming Jenkin. karışımsal kalıtım ve doğal seçilimin bir birleriyle uyumlu olmadığını gösterdi.Biri kırmızı, diğeri beyaz iki kutu boya olduğunu ve doğal seçilimin "kırmızı" özelliği yeğlediğini düşünün. Karışımsal kalıtım durumunda, kırmızı bir birey ile beyaz bir bireyin çiftleşmesi sonucu oluşacak yavrular her zaman pembe olacaktır. Yalnızca kırmızı ile kırmızının çiftleşmesi durumunda kırmızı bireyler ortaya çıkacak, diğer tüm çiftleşmelerdeyse (ör. beyaz x kırmızı: pembe x kırmızı) kırmızılık azalacaktır. Yeni ve yararlı bir özellik olan kırmızı, büyük bir olasılıkla ender olarak ortaya çıkacak ve hakim durumdaki beyaz form ile çiftleşerek pembe yavrular üretecektir. Diğer bir deyişle, karışımsal kalıtım herşeyin orta noktaya yaklaşmasına yol açacak, renk pembeye yaklaştıkça, bir uç nokta olan kırmızı yok olacaktır. Fleeming'in düşüncesi, haklı olarak bunun doğal seçilimin etkisine ters düşen bir süreç olduğuydu. Darwin, Jenkin'in haklılığını görerek kuramını kurtarmak için bir yol aradı ve "pangenesis" adını verdiği kendi kalıtım kuramını ortaya attı. Bu kuram özünde, Jean-Baptiste de Lamarck adlı Fransız biyologun 19. yüzyılda dile getirdiği ve sonradan "Lamarkizm"le tanımlanacak olan kalıtım sürecine benziyordu. Bu süreç, "edinilmiş özelliklerin kalıtımı"nı içeriyordu. Temelde Lamarck. bir canlının, yaşamı süresince edindiği özellikleri yavrularına geçirebileceğine inanıyordu. Lamarck'ın kendisi tarafından kullanılmamış olmasına karşın, bu konudaki en ünlü örnek zürafanın boynuyla ilgili olanıdır. Lamarkizme göre tek tek her zürafa, en üst dallardaki yapraklara ulaşabilmek için yaşamı boyunca boynunu gerdiği için, yaşlı bir zürafanın boynu gençlerinkine göre biraz daha uzundur. Lamarck, zürafanın boyun uzunluğundaki bu değişimin yavrularını da etkileyeceğini düşünüyordu; böylece sonraki kuşağın zürafaları, yaşamlarına önceki kuşaktan daha uzun boyunlarla başlayacaklardı. Darwin'in pangenesis kuramıysa bu süreç için bir mekanizma öneriyordu: Vücudun değişik parçalarında üretilen "gemül"ler, kana karışarak eşey hücrelerine, yani erkekte sperm, dişideyse yumurta hücrelerine taşınıyordu. Her bir gemül, anatomik bir parça ya da bir organa ait özellikleri belirliyordu. Bu durumda bir zürafanın yaşamı boyunca boynunu germesi, "boyun uzunluğu" gemüllerinin sürekli "daha uzun boyun" sinyalleri göndermesine neden olacaktı. Lamarck ve Darwin yanılmışlardı. Darwin'in kurguladığı sistemin yanlışlığını ortaya çıkaran, kendi kuzeni Francis Galton oldu. Galton birkaç kuşak boyunca tavşanlara, başka renk tavşanlardan kan verdi. Darwin haklı olsaydı, kanın içindeki yabancı renk gemülleri nedeniyle alıcı tavşanların en azından birkaç tane 'yanlış renkte' yavru üretmeleri beklenirdi. Oysa Galton, deneyi birçok kuşak boyunca tekrarlamasına karşın, beklenenden farklı bir renk oranı gözlemlemedi. Jenkin'in eleştirilerini yanıtlayabilmek için son çare olarak pangenesise sarılmış olan Darwin'se. Galton'un ortaya koyduğu delilleri kabul etmek istemedi. Sonunda, Darwin'in öldüğü sıralarda Alman biyolog August Weismann, sperm ve yumurta oluşturan eşey hücrelerinin diğer vücut dokularıyla ilişkisi olmadığını ortaya koydu. Yani. bir zürafanın boynuyla sperm/yumurta üreten hücreleri arasında hiç bir iletişim yoktu. Dolayısıyla Lamarkizm ve pangenesis biyolojik olarak olanaksızdı. Talihsiz Darwin! Mendel'in çalışmaları konusunda bilgisi olsaydı, Jenkin'i yanıtlayabilmek için son derece ayrıntılı, üstelik de bütünüyle yanlış olan pangenesis kuramını ortaya atması gerekmeyecekti. Mendel, bezelye bitkilerini üreterek yaptığı gözlemlerine dayanarak, daha sonra "gen" adı verilecek olan kalıtım etkenlerinin, bireyin deneyimlerinden etkilenmedikleri, aksine, kuşaktan kuşağa bir bütün olarak ve değişmeden aktarıldıkları sonucuna vardı. Ayrıca bazı koşullar altında, bir özellik geçici olarak gizli kalabiliyordu. Kırmızı ve beyaz boya kutularımıza dönecek olursak, ilk çiftleşmenin sonucunda pembe bireyler ortaya çıksa bile. bir sonraki kuşakta, örneğin pembe x pembe çiftleşmesinden kırmızı bireyler elde edilebilirdi. Böylece Mendel'in çalışmaları hem doğal seçilimi Jenkin'in eleştirilerinden kurtarıyor, hem de doğal seçilimin işleyebileceği genetik bir temel sağlıyordu. Doğal seçilimin kritik etkeniyle ilgili olarak (önce karışımsal kalıtım, sonra da pangenesis konusunda) Darwin'in iki kez yanıldığı düşünülürse, bu kuramın varlığını sürdürmesi çok olağandışı bir durum. Üstelik, kuruluşundaki hatalara karşın bu kuramın doğruluğu artık kanıtlanmış bulunuyor. Bu olağandışı sonucun nedeni, Darwin'in öncelikli olarak bir 'deneyci' (empiricist) olmasıydı: Onun için önemli olan. gözlemlerini açıklama çabaları değil, gözlemlerin kendisiydi. Evrim biyologu Ernst Mayr'ın da yazdığı gibi, "Darwin, genetik çeşitliliği bir 'kara kutu' gibi ele aldı. Hem bir doğabilimci, hem de hayvan yetiştiriciliğiyle ilgili literatürü izleyen bir okuyucu olarak. çeşitliliğin her zaman var olduğunu biliyordu ve bu onun için yeterliydi. Ayrıca, doğal seçilimin hammaddesi olan çeşitliliğin her kuşakta yenilendiğinden ve dolayısıyla her zaman varolacağından da emindi. Diğer bir deyişle, doğal seçilim kuramının öncülü olarak doğru bir genetik kurama gereksinimi yoktu." (One Long Argument, s. 82. Harvard Univ. Press. 1991) Öte yandan, son 50 yıl içinde moleküler genetik alanında kaydedilen olağanüstü ilerlemeyi gözönüne alırsak, Darvin'in düşüncelerinin varlığını sürdürebilmiş olması daha da şaşırtıcı. Jim Watson ve Francis Crick, DNA'nın sarmal yapısını. "Türlerin Kökeni"nin yayınlanmasından neredeyse 100 yıl sonra ortaya çıkardılar. O zamandan beri moleküler biyolojide kaydedilen ilerlemeleri Darwin'in öngörmesine olanak yoktu. Yine de onun basit kuramı, biyolojide kendisini izleyen tüm gelişmelere ters düşmeden yaşadı. Hatta yeni bulgular, kuramı zayıflatmak bir yana. destekledi bile. Moleküler genetiğin en son zaferini, insanın (ve birçok başka türün) genomundaki dizilimin eksiksiz olarak belirlendiği çalışmayı ele alın: Kendisi de genom projelerinin başlatanlarından olan Jim Watson, projeden bugüne kadar elde edilen en önemli bulgunun ne olduğu konusunda düşüncesi sorulduğunda, "Genom projesi Darwin'in, kendisinin bile inanmaya cesaret edebileceğinden daha haklı olduğunu gösterdi" yanıtını vermişti. Ayrıca Watson. beklenilenin tersine, genom projesinden çıkarılacak tıbbi sonuçlar yerine evrimsel sonuçlan vurgulamayı yeğledi. Çünkü genom projesi, genetik organizasyonun temel özelliklerinin tüm canlılar tarafından ne ölçüde paylaşıldığını ortaya çıkarmış bulunuyordu. Watson haklı olarak, genom çalışmalarıyla birlikte, canlıların evrimsel bağlantılarıyla ilgili yeni ufukların da açılacağı düşüncesinde. Yakın zamanda "Türlerin Kökeni"ni yeniden yazma ve güncelleştirme işini üstlenmiş olan İngiliz bilimci Steve Jones da, Darwin'in çalışmasının sağlamlığından etkilenenlerden: "Sonuç olarak bu kitap (benim beklemediğim kadar) aslına benzeyen bir yapıt oldu. Darwin'in ¤¤¤i. bir asırlık bilimsel gelişmeyi kolayca kaldırabiliyor." (Almost like a whale, s. XXVII Doubleday 1999) Bunu izleyen bölümlerde, yüzyılı aşkın süre boyunca bilimde gerçekleştirilen bu ilerlemenin daha ilginç ve daha yeni sonuçlarından bir kısmını kısaca gözden geçireceğiz. Tüm bulgular, Darwin'in düşleyebileceğinin çok ötesinde olmalarına karşın, "Türlerin Kökeni"nde çizilen çerçeveye rahatça oturuyorlar. Bu modern çağda Darwin gerçekten de "kendisinin bile inanmaya cesaret edebileceğinden daha doğru".Yaprak yiyebilmek için moleküler düzeyde ne gerekli? Doğal seçilimin gücünü en iyi ortaya koyan süreçlerden biri de "benzeştiren evrim"dir. Bu süreç, akrabalıkları olmayan canlı gruplarının, aynı seçilim baskısı sonucunda benzer özellikler edinmesini içerir. Bu yakınlaşma farklı düzeylerde olabilir: Örneğin kuşların ve yarasaların kanatlan, benzeştiren evrim sonucunda oluşmuştur. Her iki çözüm de. bir uçma organı yaratmak şeklindeki evrimsel sorunu paylaşır. Kuş ve yarasa kanatları temelde bütünüyle farklıdır elbette (örneğin, kuş kanadı kuşun yalnızca ön ayağını, yarasa kanadıysa hem ön hem de arka ayakları içerir). Ayrıca bu iki canlı grubunun, uçma yeteneğini birbirlerinden bağımsız olarak kazandıkları da çok açıktır. Taksonomistlerin yarasayı kuş olarak sınıflandırma tehlikesi yoktur; çünkü bu canlılar ortak olan sorunlarını çok farklı yollarla çözmüşlerdir. Ancak, taksonomistler için büyük sorun yaratan doğal seçilim örnekleri de var. Bazı durumlarda benzeşim süreci o kadar etkili oluyor ki, ortaya çıkan benzerliğe dayanarak hiç bir akrabalığı olmayan canlılar, yanlışlıkla aynı gruba konulabiliyorlar. Örneğin, soyu tükenmiş olan keselikurdun, görünürde kurda çok benzemesi, ilk taksonomik değerlendirmeler sonucunda bu iki canlının yakın evrimsel akrabalar olarak sınıflandırılmasına (diğer bir deyişle benzerliklerinin, kurt-benzeri ortak bir atadan evrimleşmiş olmalarından kaynaklandığı düşüncesine) neden olmuş. Oysa daha ayrıntılı bir incelemede, temelde çok farklı iki ayrı memeli grubuna ait oldukları ortaya çıkıyor: Keselikurt bir keseli, kurtsa bir etenli (plasentalı) memeli. Yani bir kurda benzemesine karşın keselikurt, aslında kanguru gibi keseli hayvanlarla daha yakın akraba. Öyle görünüyor ki, iki ayrı bölgede 'köpek'liği yeğleyen seçilim baskısı, biri keseli, diğeri plasentalı olmak üzere iki farklı hayvan çözümüyle sonuçlanmış. Darwin'in bu örneklerle bir sorunu olmayacağı kesin. Ancak DNA devrimi, seçilim sonucu oluşan benzerlikleri çok daha ayrıntılı incelememize olanak tanıyor. Doğal seçilim ne kadar duyarlı? Benzer seçilim baskıları, farklı gruplar arasında moleküler düzeyde benzeşmeyle sonuçlanabilir mi? Diğer bir deyişle, temel bir işlevi yerine getirmek üzere belli bir proteini kullanan çeşitli canlılar arasında, protein dizilimi açısından benzeştiren evrim gelişmesini bekleyebilir miyiz? DNA dizilimi, yaşamın aktif molekülleri olan proteinleri kodlar. Proteinlerin kendileriyse aminoasit adı verilen yapıtaşlarından oluşurlar. Yani bir genin DNA dizilimi, oluşacak aminoasit zincirini belirler. Dolayısıyla DNA diziliminde oluşan bir mütasyon. üretilen proteinin aminoasit dizilimini de etkiler. Öyleyse, belli bir proteinin belli bir biçimde kullanımının yeğlendiği durumlarda, akrabalığı olmayan canlıların aminoasit diziliminde de benzeştiren evrim görmeyi bekleyebilir miyiz? Doğal proteinlerde 20 farklı aminoasit bulunabiliyor. Proteinin belli bir yerinde bu 20 aminoasitten herhangi biri bulunabileceği için, olası farklı dizilim sayısının çok yüksek olduğunu unutmayın. Örneğin, 200 aminoasit uzunluğundaki bir protein için 20 üzeri 200 farklı aminoasit dizilimi bulunabilir. Doğal seçilim, proteinin işlevini en iyi biçimde yerine getirmesini sağlayan dizilimi yeğler. Ama doğal seçilim ne kadar kesin sonuç verebilir? Belli bir işlev için ortak seçilim baskıları olduğunu varsayarsak, farklı canlı gruplarında bağımsız olarak aynı aminoasit dizilimiyle -bütün olasılıklara karşın yeğlenen dizilimle- sonuçlanabilir mi?Belli koşullar altında, "evet". Bunun en iyi örneğini yaprak-yiyen hayvanlarda görebiliriz. Yaprak yemek, besin elde etmenin zahmetli bir yolu; çünkü bitkilerde hücre duvarının temel maddesi olan selülozun parçalanması, özellikle zor. Ve selülozu parçalayamazsanız yaprak hücrelerinin içine ulaşıp gerekli besinleri alamazsınız. Bu nedenle, "geviş getirenler" olarak bilinen, ineğin yanısıra başka evcil hayvanları da içeren memeli grubu, mikroplardan yararlanır. Bu hayvanların bağırsaklarında, selülozu ustaca parcalayabilen bakteri toplulukları yaşar. Kısacası inekler, selülozu parçalayıp bitki hücrelerini açmak için bakterileri kullanırlar. Ama bakteriler bu hücrelerin içindeki besini kendileri kullandıkları için, ineklerin bu kez de besini bakterilerden ayırmanın bir yolunu bulmaları gerekir. Bunu yapabilmek için inekler ve diğer geviş getirenler, "lizozim" adı verilen ve bakterilerin hücre duvarını parçalayan bir enzim (aktif bir protein) kullanırlar. Sonuç olarak, bir ineğin yediği otlardan besin elde etme süreci son derece dolaylı: Otu yiyor, bakteriler bitkinin selüloz hücre duvarını parçalıyor ve hücrenin içindekileri kullanıyor: bundan sonra ineğin bağırsaklarındaki lizozim, bakterileri parçalıyor ve sonunda besinler ineğe ulaşabiliyor. Evrimsel açıdan lizozim, yeni bir sindirim işlevi için kullanılmış oluyor. Enzimin tipik işleviyse, memeli vücudunu bakteri saldırılarına karşı korumak; hayvan için sorun yaratmalarına fırsat vermeden, bakterilerin lizozimler tarafından parçalanması gerekiyor. Örneğin, gözyaşındaki lizozim bu yolla bakteriyel enfeksiyon riskini azaltıyor. Aslında geviş getirenler yaprak yemekte uzmanlaşmış tek memeli grubu değil. Özellikle Asya'da yayılım gösteren ve langur adı verilen bir grup maymun da bu işi yapabiliyor. Peki ama langurlar selülozu sindirme sorununu nasıl çözüyorlar? Şaşırtıcı bir şekilde (ve geviş getirenlerle hiç de yakın akraba olmadıkları için bağımsız olarak) bu sorun için aynı çözümün evrimleştiğini görüyoruz: Onlar da bağırsaklarında, işlevi selülozu parçalamak olan bir bakteri topluluğu barındırıyorlar. Ve onlar da, bakterilerin bitkilerden aldıkları besini elde etmek için, bakterilerin hücre duvarını parçamada lizozimden yararlanıyorlar. Bu olgunun kendisi, benzeştiren evrimin. diğer bir deyişle bütünüyle ayrı iki hayvan grubunun ortak bir evrimsel sorunda aynı çözüme ulaşmasının, güzel bir örneğini oluşturuyor. Ancak benzeşim bununla da kalmıyor: Langur maymunlarına ve geviş getirenlerden biri olarak ineğe ait lizozimlerin aminoasit dizilimlerini karşılaştırdığımızda, bu kadar uzak akraba olan gruplar için bekleyebileceğimizden çok daha yüksek bir benzerlik buluyoruz. Daha ayrıntılı bir inceleme yaptığımızdaysa, geviş getirenlerdeki belli aminoasit değişimlerinin (olasılıkla lizozimin sindirime ilişkin bu yeni işlevi kazanmasını kolaylaştırmak üzere) langurlarda da gerçekleşmiş olduğunu görüyoruz. Bu son derece olağanüstü bir sonuç. Bu iki yaprak-yiyen grup, yalnızca selüloz sorununu çözmek için kirli işlerini bakterilere yaptırmakla kalmadılar, lizozimi genel bir bakteriyel savunma enzimi olmaktan, sindirim işlevinin temel öğesi olmaya dönüştüren aminoasit değişimleri açısından da benzeştiler. Doğal seçilimin, aminoasit diziliminde evrimle sonuçlanması gerçekten dikkate değer bir olgu. Bizim gibi (ya da inekler ya da langur maymunları gibi) karmaşık hayvanların vücudunda üretilen yaklaşık 100 000 farklı protein var. Ve bu örnekte, bu proteinlerden yalnızca bir tanesinde, lizozimde oluşan küçük farklılaşmalar, doğal seçilimin gücünü yönlendirmek için yeterli olmuş. Yakın geçmişte bu öykünün bir başka yanı daha ortaya çıktı. Geviş getirenler ve langur maymunları gibi yaprak yiyen ve dolayısıyla selüloz sorunuyla karşı karşıya olan bir kuş türü incelendiğinde, yalnızca Amazon havzasında bulunan ve son derece garip görünüşlü olan "hoatzin" adlı bu kuşun da, selüloz sorununu bakterilerin yardımıyla çözdüğü ve bakterileri parçalamak içinse lizozim kullandığı bulundu. Evet, yaprak yiyen iki memeli grubuna ait lizozimin ve hoatzin lizoziminin aminoasit diziliminde de benzeşme oluşmuş. Diğer bir deyişle, moleküler düzeydeki bu benzeştiren evrim örneğinin yalnızca memelileri değil, kuşları da içerdiğini görüyoruz. Yüksek uçuş: Yüksek irtifa için moleküler uyum Bir enzimin değişik formları arasındaki işlevsel farklılıklar konusunda yorumlar yapabilmek için, o enzim ve biyolojik etkinliklerinin aynntılarıyla ilgili bilgilere gereksinmemiz var. Aminoasit diziliminde, dört aminoasidin wxyz şeklindeki dizilimini de içeren bir protein düşünün. Başka bir türde aynı işlevi gören proteinde aminoasit dizilmi wxtz olursa, diğer bir deyişle bu kısa dizide 'y' aminoasidi yerine 't' geçmişse, bu önemli bir farklılık mıdır? Bu soruyu, ancak proteinin yapısı ve işlevi konusunda fazlaca bilgimiz varsa yanıtlayabiliriz. Eğer, örneğin "bu protein f fonksiyonu için kullanılıyor" şeklinde genel bir düşünceden daha ayrıntılı bilgimiz yoksa, y --> t değişiminin önemini anlamamız olanaksız. Oysa çok az sayıda protein konusunda gerekli bilgiye sahibiz ve bunun sonucunda moleküler uyumla ilgili çalışmalar zorunlu olarak sınırlı düzeyde kalıyor. Morfolojik düzeydeki uyumla ilgili çalışmalar içinse durum farklı. Örneğin, elin işlevini tam olarak anlamak ve hayvanlar arasında görülen farklı el tiplerinin uyumsal değerini çıkarsamak çok zor değil. Kırmızı kan hücrelerinde bulunan ve oksijenin taşınmasından sorumlu molekül olan hemoglobin, moleküler uyumun evrimsel incelemesi için bulunmaz bir aday. Hemoglobin, akciğerlerde yoğun olan oksijene bağlanır ve vücudun, örneğin çalışan kaslar gibi, oksijen yoğunluğu az olan bölgelerinde bu oksijeni salar. İnsanlarda rastlanan pek çok hastalıkta hemoglobinle ilgili sorunların varlığı ve oksijen taşınımının hayvan fizyolojisinin temel bir öğesi olması nedeniyle hemoglobin, üzerinde çok iyi çalışılmış bir protein: hatta X-ışını yayılımı yöntemi kullanılarak üç boyutlu yapısı belirlenen ilk proteinlerden biri (Proteinler doğrusal aminoasit zincirlerinden oluşurlar; ancak bunlar proteinin işlevi için gerekli olan karmaşık üc-boyutlu yapıları oluşturacak şekilde kendi üstlerine katlanırlar.). Hemoglobinin evrimsel inceleme açısından iyi bir aday olmasının başka bir nedeni de, oksijen taşınımı açısından çok farklı ortamlarda yaşasalar da. tüm canlıların oksijen taşıma gereksinimi için aynı temel molekülü kullanmaları. Örneğin bazı kuşlar, deniz düzeyiyle karşılaştırıldığında oksijen miktarının çok daha az olduğu yüksek irtifalarda yaşarlar. Oysa yalnızca uçmak bile, çok enerji gerektiren ve oksijene bağımlı bir etkinlik. Dolayısıyla, bu molekülün doğal seçilim sonucunda -oksijen açısından- aşırı ortamlara uyum sağlayıp sağlamadığını belirlemek amacıyla, tipik olarak yükseklerde uçan bir kuşla alçaktan uçan bir kuşun hemoglobinlerini birbirleriyle karşılaştırabiliriz. Kuşların çok yükseklerde uçabildiği, bilinen bir olgu. Şimdiye kadar kaydedilmiş en yüksek kuş uçuşu. Fildişi Kıyısı'nda 11.300 m yükseklikteyken bir jet uçağına çarpan Rüppell akbabasına (Gyps rueppellii) ait. Bu yükseklik. Everest Tepesi'nin yüksekliğinden 2000 m daha fazla. Yükseklik arttıkça oksijen yoğunluğunun daha hızlı azalmasına bağlı olarak yüksekte uçan kuşlar oksijen bakımından, alçakta uçan akrabalarından bütünüyle farklı bir ortamda yaşarlar. Göç ederken Himalayalar gibi yüksek dağ sıralarının üzerinden geçen kuşlar da sıklıkla çok yükseklerde uçarlar. Örneğin yazlarını Tibet, kışlarını da Kuzey Hindistan'da geçiren Hint kazı (Anser indicus), mevsim aralarında Himalayalar'ın üzerinden uçar. Hint kazının ve alçak bölgelerde yaşayan en yakın akrabası olan bozkazın hemoglobinlerine bakıldığında, yalnızca 4 amino asit açısından farklı oldukları, bu farklılıkların, molekülün üç boyutlu yapısı üzerindeki etkisi incelendiğinde de, yalnızca bir tanesinin hemoglobinin oksijen tutma yeteneğini artırdığı görülüyor. Buysa, yükseklerde daha az olan oksijene çok daha kolay bağlanabilmesi için Hint kazının hemoglobininde bulunması gerekli olan özellik. Aynı durum, yükseklerde uçan başka bir kaz türü olan And kazı (Chloepahaga melanoptera) için de geçerli. Hint kazında olduğu gibi And kazında da, hemoglobinin oksijen tutma yeteneğinin artmasından tek bir aminoasit değişimi sorumlu. Her iki sonuç da, bu iki kaza ait hemoglobin proteinlerinin, alçak yerlerde yaşayan bozkaza ait olanlarıyla karşılaştırılması, ardından da oksijen-bağlama yeteneğini etkileyecek aminoasit değişimlerinin kimyasal yapıya ilişkin argümanlarla saptanması yöntemiyle elde edilmişti. Oysa bu, birçok açıdan tartışmalı bir yöntem. Oksijen bağlama yeteneğiyle ilgili yorumlarımızın gerçekten doğru olduğunu nasıl bilebiliriz? Hemoglobinin bu kadar iyi çalışılmış bir protein olması nedeniyle bu soru, gerekli deneylerle en iyi şekilde yanıtlanmış durumda. Ancak bu. ilk bakışta göründüğünden çok daha zor bir işlem: Bir insan hemoglobini alınıyor ve oksijen-bağlama yeteneği ölçülüyor; sonra genetik mühendisliği devreye sokularak uygun konumdaki aminoasitin yerine, Hint kazı için kritik olduğu belirlenen aminoasit yerleştiriliyor. Böylece, yeryüzünde olasılıkla daha önce hiç varolmamış, yeni bir hemoglobin molekülü üretilmiş oluyor. Şimdi, yeni üretilen bu molekülün oksijen bağlama yeteneği ölçülebilir. Bu deney, insan hemoglobini ve hem Hint kazı. hem de And kazının yüksek irtifa aminoasitleri kullanılarak gerçekleştirildi. Her iki durumda da, yeni hibrid hemoglobin molekülünün, normal insan hemoglobinine göre belirgin şekilde yüksek bir oksijen bağlama yeteneğine sahip olduğu görüldü. Kısacası deneysel sonuçlar, yapısal bilgilere dayanılarak yapılan çıkarsamaları doğruladı. Deneyler karmaşık olsa da sonuç basit: Moleküler düzeyde doğal seçilim son derece etkili bir unsur. Moleküller, uygun koşullarda en iyi performansı gösterecek ince bir ayara sahipler. Rüppell akbabasının 11.000 m'de uçabilmesini sağlayan unsur ise, hemoglobin molekülü üzerindeki etkisi aracılığıyla doğal seçilim. Moleküller ve biz: Darwin'in insan evriminde bilmedikleri DNA devrimi sonucunda ortaya çıkan evrimsel bulgular arasında belki de en dikkate değer olanları, kendi türümüzü ve onun tarihini ilgilendiren bulgular. Moleküler genetik tekniklerin gelişmesinden önce, insanın geçmişini araştırmak için kullanabileceğimiz fazla malzeme yoktu. Sümer tabletleriyle başlayan yazılı kayıtlar göreceli olarak çok yeniydi; arkeolojik ve fosil kayıtlarsa hem çok az bilgi sağlıyordu, hem de bölük pörçük oldukları için yorumlayanın yaklaşımlarına bağımlıydılar. DNA dizilimi bunların tümünü değiştirdi: Yeryüzünde bugün varolan genetik çeşitliliğe bakarak geçmişle ilgili çıkarsamalarda bulunabiliyoruz artık. Kullanılan mantıksa basit DNA dizilimi zaman içinde yavaş yavaş değişir: dolayısıyla herhangi iki dizilim -ve ait oldukları insanlar- birbirlerinden ne kadar uzun süre yalıtıldılarsa, o kadar farklı olurlar. Şu anda varolan farklı grupların, örneğin Avustralya yerlileri, Amazon yerlileri, Japonlar, Türkler, Kalahari buşmanlarının DNA dizilimlerini karşılaştırarak, kimlerin birbirlerine daha yakın olduğunu belirleyebiliriz. Bu araştırmalardan elde edilen ilk ve en önemli sonuç, basın dünyasında "mitokondriyel Havva" olarak adlandırıldı. Hücrenin içinde, enerji fabrikası işlevini gören ve mitokondri adı verilen küçük bir yapı var. İşte bu yapının içinde bulunan kısa bir DNA molekülünün dizilimini kullanarak tüm insanlar için bir soy ağacı oluşturursak, iki şey buluyoruz: hepimizin ortak atasının yaklaşık 100 000 yıl önce yaşadığı; ve bu ortak atanın Afrika'da olduğu. Buradan çıkaracağımız sonuçsa, modern insanın 100 000 yıl önce Afrika'da ortaya çıktığı ve oradan dünyaya yayıldığı. Bu sonuç, kayda değer bir bulguydu. Uzun zamandır türümüzün 100 000 yıldan çok daha yaşlı olduğu varsayılıyordu. Gerçekten de evrim standartlarına göre 100 000 yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçer: bizim türümüz çok genç bir tür. Bu noktayı açıklığa kavuşturmak için bu süreyi, orangutanlar için geçerli olanla karşılaştırmakta yarar var. Orangutanlar Güneydoğu Asya'daki iki adada, Borneo ve Sumatra'da bulunurlar. Mitokondriyel Havva çalışmasında kullanılan genetik teknikler orangutanlara uygulandığında, ortak bir atayı en son olarak 3,5 milyon yıl önce paylaştıkları ortaya çıktı. Diğer bir deyişle, bu adaların her birinden alınacak birer orangutan, birbirlerinden genetik olarak en farklı durumdaki iki insandan ortalama 35 kat daha farklılar. Ve ne ilginçtir ki. büyük bir olasılıkla siz bu iki orangutanı birbirlerinden ayırdedemezsiniz. 3,5 milyon yıllık bir evrimin bile çok önemli farklılaşmalara yol açması gerekmiyor. Yani. ırkçılar tarafından bu kadar sık dile getirilen yüzeysel farklılıklara karşın, bir tür olarak bizler şaşılacak derecede birörneğiz. En siyah Afrikalıyla en beyaz Avrupalı arasındaki genetik farklılık, uzman olmayan birine aynı gibi görünen iki orangutan arasındaki genetik farklılığın yanında çok önemsiz kalıyor. 30.000 yıllık bir iskeletin DNA'sından elde edilen veriler sayesinde artık biliyoruz ki, yakın geçmişimize ait soy ağacının en eski dalı bütünüyle yok oldu. Neandertaller adı verilen bu insanlar 800.000 yıl kadar önce ortaya çıktılar ve yaklaşık 30.000 yıl önce ortadan kayboldular. Neandertallerin bizler, yani modern insanlar tarafından mı yokedildiği. yoksa karışma sonucunda bizim bugün bir ölçüde Neandertal mi olduğumuz sorusu yakın zamana kadar açıklık kazanmamış olan bir konuydu. Oysa şimdi DNA analizlerine bakarak, Neandertal insanının kaderinin, karışma sonucu yokolmak değil, zor kullanılarak soyunun tükenmesi olduğunu açıkça görebiliyoruz. Neandertal DNA'sı tüm modern insanlarınkinden çok farklı: eğer bizimle üremiş olsalardı, bu farklı dizilimlerin modern insan popülasyonlarında da bulunmasını beklerdik. Bulunmaması, Neandertallerin 30.000 yıl önce yokolduklarını ve DNA'larını da beraberlerinde götürdüklerini gösteriyor. İnsanın tarihiyle ilgili modern yaklaşımlar, yalnızca ırkçılık için biyolojik bir temel olasılığını ortadan kaldırmakla ve Neandertallerin kaderini ortaya çıkarmakla kalmadı. En ilginç sonuçlar çok yakın zamanda bulundu. Bu sonuçlar, cinsiyetler arasındaki farklılıklar, özellikle de göç konusundaki farklılıklarla ilgiliydi. Yeryüzündeki herkes için. incelemekte olduğumuz DNA parçasında dizilimin aynı olduğunu ve bu dizilimde, örneğin Güney Afrika'da bir mütasyon oluştuğunu düşünün. Eğer yoğun bir göç hareketi yaşanıyorsa, bu mütasyon hızla yayılır ve belki birkaç kuşak sonra, örneğin İstanbul'da görülebilir. Ancak eğer göç hareketleri çok azsa insanlar oldukları yerlerde kalıyorlarsa mütasyon Güney Afrika'yla sınırlı kalır ya da çok çok yavaş yayılır. Yani, DNA varyantlarının -mütasyonların- yayılım miktarı, göç hareketinin büyüklüğünü belirlemek için dolaylı bir ölçüt olarak kullanılabilir. İnsanlık tarihini (ve göç hareketlerini) kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı incelememiz mümkün. Bazı DNA parçaları kuşaktan kuşağa yalnızca kadınlar arasında aktarıldıkları için dişi tarihinin, başka parçalarsa yalnızca erkekten erkeğe aktarıldıkları için erkek tarihinin "işaretleri" olarak kullanılabiliyorlar. Kadınlara özgü olan ve mitokondride bulunan DNA'dan daha önce söz etmiştik. Yalnızca dişinin üretebildiği döllenmemiş bir insan yumurtası mitokondri (ve dolayısıyla mitokondriyel DNA) içerirken, erkeğin sperm hücresiyle yeni bireye yaptığı katkı mitokondri içermez. Yani mitokondriyel DNA yalnızca kadınlar tarafından aktarılır. Öte yandan, yalnızca erkekler tarafından aktarılan küçük bir insan kromozomu var. Erkekleri erkek yapan, bu "Y" kromozomu olduğu için. tanımı gereği "Y" kromozomunu taşıyan tüm insanlar erkek. Yani "Y" kromozomu erkeklere özgü ve yalnızca erkek soyunda aktarılıyor. İnsan popülasyonları arasındaki mitokondriyel DNA çeşitliliğini yapısal olarak incelediğimiz zaman, mütasyonların çoğunluğunun tüm popülasyonlar arasında büyük ölçüde yayılmış olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, yalnızca yerel olarak görülen varyantlara hemen hemen hiç rastlamıyoruz; yani popülasyonlar büyük ölçüde karışıyormuş gibi görünüyor. Ve elbette bu karışma, göç hareketinin sonucu. Oysa "Y" kromozomundaki farklılıklarla ilgili olarak yakınlarda yapılan çalışmalar, bunun tam tersi olan sonuçlar ortaya çıkarıyor. Bu sonuçlar, yayılım miktarının aslında çok düşük olduğunu, ve örneğin Güney Afrika'da ortaya çıkan bir mütasyonun genellikle pek uzağa gitmediğini gösteriyor. Acaba neler oluyor? Tek bir tür için, kendi türümüz için nasıl bu kadar çelişkili iki ayrı sonuç elde edilebilir? Aslında bunun açıklaması basit: Erkekler ve kadınlar farklı hızlarda göç ediyorlar ve bunu beklenmedik bir şekilde yapıyorlar. Çok dolaşan erkekler ve evde duran kadınlarla ilgili tüm önyargılarımıza karşın, aslında kadınlar erkeklerden çok daha fazla yer değiştiriyorlar. Hatta birçok kuşak gözönüne alınarak yapılan hesaplamalarda, kadınların erkeklerden ortalama olarak 8 defa daha fazla göç ettiği ortaya çıkıyor. Bu, sezgilerimize bütünüyle aykırı bir sonuç. Büyük İskender'in dizginsiz dolaşan orduları ya da Cengiz Han'in Orta Asya'da savaşan atlılarıyla ilgili öyküleri dinleyerek büyümüş olsak da. erkekleri hareketli avcılar ve gezginler olarak gören önyargılarımızın bütünüyle yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Aslında antropologlar bu olguyu kolayca açıklayabilirler. Tüm toplumlarda antropologların "atakonumu" (patrilocality) adını verdikleri bir uygulama görülür: İki ayrı köyden bir çift evlendikleri zaman, kadın erkeğin köyüne taşınır. A köyünden bir kadının B köyünden bir adamla evlendiğini ve B köyüne taşındığını varsayın. Bir kızları ve bir oğulları oluyor. Kızları C köyünden bir adamla evlenerek C köyüne taşınıyor; oğullan da D köyünden bir kadınla evleniyor ve bu kadın B köyüne geliyor. Böylece erkek soyu B köyünde kalırken dişi soyu iki kuşakta A'dan B'ye, sonra da C'ye taşınmış oluyor. Bu sürecin kuşaklar boyunca sürmesi, dişi göçünün çok yaygın, erkek göcününse sınırlı olmasıyla sonuçlanıyor. Erkekler gerçekten de bazen uzak ülkeleri fethetmek için yola çıksalar da. bunlar insan göçünün bütünü içinde önemsiz kalıyor: insanlığın tarihini şekillendiren, kadınların adım adım köyden köye yaptıktan göçler. Darwin'e dönüş: "Darwin'in bile inanmaya cesaret edebileceğinden daha doğru" Darwin'in zamanından bu yana biyolojide olağanüstü ilerlemeler kaydedildi. Bunların birçoğu evrimle doğrudan ilgili ve Darwin'in kur..... ışık tutuyor. Ama Darwin mezannda rahat yatabilir: Evrimsel değişimin mekanizmasını şimdi artık çok daha iyi anlıyoruz ve bu yeni bulgular karşısında Darwin'in görüşlerinin özü hâlâ sağlamlığını koruyor. Daha önce de gördüğümüz gibi. kalıtım, ve mekanizması olan genetik konusundaki bilgisizliğine karşın kuramının yaşayabilmesi. Darwin'in öncelikle bir deneyci olmasından kaynaklanıyor. Doğadaki çeşitliliğin ve bunun bir kuşaktan diğerine -bir şekilde- aktarıldığının farkında olması onun için yeterliydi. Ayrıntılı bir kalıtım kur..... gereksinimi yoktu. Aynı durum çalışmalarının başka yönleri için de geçerli. Örneğin, "Türlerin Kökeni"ninde, hayvan ve bitkilerin coğrafi dağılımını inceleyen biyocoğrafyaya yalnızca iki bölüm ayırmıştı. Darwin kitabını, kıtaların coğrafi tarihini şekillendiren en önemli gücün levha tektoniği olduğunun bulunmasından çok önce yazmış olmasına karşın, gözlemleri bugün hâlâ güncelliğini ve doğruluğunu koruyor. Levha tektoniği konusundaki bilgisizliği, biyocoğrafyaya yaptığı katkıları engellemedi. Hiç bir zaman bildiğinden ayrılmadı ve bir deneyci olarak kaldı. Farklı anlamları olabilecek veriler konusunda spekülasyon yapmak yerine, çok miktarda veriye sahip olduğu ve basit yorumlarla üzerinde çok şey söyleyebileceği konulara ağırlık verdi. Böylece, biyocoğrafya gibi iddialı konulara sapmak yerine, adaların yanısıra üzerlerinde yaşayan hayvan ve bitkiler konusunda da çok ayrıntılı yazılar yazabildi. Darwin'in bu deneyciliği hepimize örnek olmalı. Bu güzel kuramının olağanüstü verimliliği, deneyciliğin, olgulardan sapmamanın gücünü ustaca ortaya koyuyor.

http://www.biyologlar.com/darwin-ve-molekuler-evrim

Virüslerde Litik ve Lizogenik Enfeksiyonu Karşılaştırınız

LİTİK EVRE: 1-Virüsün bakteriye tutunması 2-Virüs nükleik asitinin bakteriye girişi 3-Virüs nükleik asitinin çoğlaması 4-Virüs nükleik asitinin yeni sentezlenen protein kılıfla çevrilmesi 5-Bakteri hücre duvarının erimesiyle yeni virüslerin serbest kalması LİZOGENİK EVRE: 1-Virüs nükleik asitinin serbest kalması 2-Virüs DNA'sının bakteri DNA'sına entegre olması 3-Profaj oluşumu 4-Bakteri hücresinin bölünmesi 1913 te Britan yalı bakteriyolog Frederick Twort bakterileri enfekte edip öldüren bir etmen keşfetmiş ama konuyu daha fazla ta kip etmemiştir. Fransız-Kanadalı mikrobiyolog Felix dHérelle 3 eylül 1917de dizanteri basilinin düşmanının görünmez bir mikrobunu keşfettiğini açıklayıp ona bakteryofaj adını verdi Çoğalması bakteriyofajların, litik veya lizogenik hayat döngüleri olabilir bazılarında her ikisi de olur. T4 fajı gibi öldürücü fajlarda görülen litik döngüde virionun çoğalmasının hemen ardından konak hücre parçalanır ve ölür. Hücre ölür ölmez virionların kendilerine yeni bir konak bulmaları gerekir. Lizo genik döngü buna tezat olarak konak hücrenin parçalanmasına neden olmaz. Lizogenik olabilen fajlara ılımlı fajlar temperate phage denir. Viral genom konak genoma dahil olur ve oldukça zararsız bir şekilde onunla beraber eşlenir. Konak hücrenin sağlığı yerinde olduğu sürece Virüs sessiz bir şekilde varlığını sürdürür ama konağın şartları bozulursa örneğin besin kaynaklarının tükenmesi durumunda endojen fajlar profaj olarak adlandırılırlar etkinleşirler. Bir çoğalma süreci başlar sonucunda konak hücre parçalanır. ilginç bir şekilde lizogenik döngü konak hücrenin çoğalmasına izin verdiği için hücrenin yavrularında da virüs varlığını devam ettirir. Bazen profajlar inaktif oldukları dönemde bakteri genomuna yeni işlevler kazandırarak konak bakteriye fayda sağlarlar bu olguya lizogenik dönüşüm lysogenic conversion denir. Bunun iyi bilinen bir örneği Vibrio cholera nın zararsız bir suşunun bir faj tarafından enfekte edilerek kolera hastalığı etmenine dönüşümüdür.

http://www.biyologlar.com/viruslerde-litik-ve-lizogenik-enfeksiyonu-karsilastiriniz

ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi)

Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED); belirli bir proje veya gelişmenin, çevre üzerindeki önemli etkilerinin belirlendiği bir süreçtir. Bu süreç, kendi başına bir karar verme süreci değildir; karar verme süreci ile birlikte gelişen ve onu destekleyen bir süreçtir. Yeni proje ve gelişmelerin çevreye olabilecek sürekli veya geçici potansiyel etkilerinin sosyal sonuçlarını ve alternatif çözümlerini de içine alacak şekilde analizi ve değerlendirilmesidir. 1969 yılında ABD’de yürürlüğe giren Ulusal Çevre Politikası Kanunu (National Environmental Policy Act) kapsamında dünya ile tanışan ve gerek ABD, gerek AB ülkeleri, gerekse diğer dünya ülkelerinde halen en etkin çevre yönetim aracı olarak yerini alan ve gün geçtikçe de bu yeri sağlamlaştıran ÇED, ülkemizde 7 Şubat 1993 tarihinden bu yana uygulanmaktadır. Türkiye’de sağlam bir çevre yönetimi oluşturmanın esas temelini ÇED sürecinin yasal, kurumsal ve teknik altyapı açısından güçlendirilmesi teşkil etmektedir. ÇED'in amacı; ekonomik ve sosyal gelişmeye engel olmaksızın, çevre değerlerini ekonomik politikalar karşısında korumak, planlanan bir faaliyetin yol açabileceği bütün olumsuz çevresel etkilerin önceden tespit edilip, gerekli tedbirlerin alınmasını sağlamaktır. Çeşitli kaynaklardan çıkan katı, sıvı ve gaz halindeki kirletici maddelerin hava, su ve toprakta yüksek oranda birikmesi çevre kirliliği oluşmasına neden olmaktadır. Hızla artan dünya nüfusunun ihtiyaçlarının karşılanması için teknolojinin gelişmesine bağlı olarak endüstrileşmenin de artması gerekmektedir. Bu artış beraberinde var olan doğal kaynakların hızla tükenmesine neden olmaktadır. Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreci dünyada bütüncül - önleyici çevresel planlama konusunda kullanılmakta olan en etkin çevre yönetimi aracıdır. Faaliyetlerin çevresel etkileri, faaliyetin etki sahasında bulunan insanlara halkın katılım toplantısı ile anlatılmakta, olumlu ve olumsuz görüşler süreci doğrudan etkilemektedir. Türkiye'de 1993 yılından bugüne etkin olarak uygulanan ÇED değerlendirmesi, çevre izni/çevre izin ve lisansları ile işyeri açma ruhsatlarının alınmasında son derece önemlidir.

http://www.biyologlar.com/ced-cevresel-etki-degerlendirmesi

Küresel Isınma ve Türkiye'nin Su Kaynakları Üzerine Etkileri

Küresel Isınma ve Türkiye'nin Su Kaynakları Üzerine Etkileri

Doç.Dr. Latif Kurt Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Ekoloji ve Çevre Biyolojisi A.B.D. Tandoğan/Ankara Özet Sanayi devrimiyle birlikte fosil yakıtların kullanımındaki artış başta olmak üzere diğer antropojen kaynaklı sera gazlarının salınımı sonucu iklim tiplerinde değişiklik, deniz seviyesinde yükselme, buzulların erimesi gibi küresel ölçekli çevre sorunları ortaya çıkmış ve dünyada yaşamı tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Yaşamın vazgeçilmez unsurlarından biri olan su kaynakları da küresel ısınmadan olumsuz etkilenmiştir. Türkiye’nin de içinde bulunduğu kuşakta su yaşamı sınırlayan ve gelecekte uğruna savaşların yaşanabileceği stratejik bir meta haline gelmektedir. DOĞAL İKLİM DEĞİŞİKLİKLERİ Doğal İklim Değişiklikleri Nedenleri : - Dünyanın güneş çevresindeki yörüngesinin 95.000 yılda bir basıklaşması 100.000 yıl süren buzul çağlarını akla getirmektedir. - Dünya ekseninde 4000 yıllık periyodu olan doğal bir kayma ile 23.000 yıllık periyodu olan dairesel bir sapma olduğu saptanmıştır (Milankoviç, 1930). - Bazı bilim adamları kıta kaymaları sonucu okyanuslardaki akıntı sistemleri ve rüzğarların yönünün değişmesinin iklim değişikliğinin nedenlerinden biri saymaktadırlar. - Yanardağ patlamalarındaki periyodik aşırılık,patlamayla yükselen tozlar güneş ışınlarının geçişini engelleyen bir tabaka oluşturur ve sıcaklık düşer. - 1991’de Filipinler’de Pinatuba Yanardağı’nın patlamasıyla Dünya’nın ortalama sıcaklığı 1 °C civarında düşmüştür. - 1991’de Filipinler’deki Pinatubo yanardağının patlamasıyla tonlarca kükürtdioksit stratosfere yayılmış ve orada sülfirik asit damlacıklarına dönüşmüştü.Tüm dünyaya yayılan bu ayresol battaniyesi,gelen güneş ışınlarını yansıttığı gibi dünyanın ısısını da soğuruyordu.Bu yüzden de bir yıl boyunca dünyanın ortalama sıcaklığı 1 C kadar düştü. Bu olay bilim adamlarına iklim modellerini geliştirme fırsatı sağladı. - Güneş lekeleri de dünyanın aldığı enerji miktarını etkilemektir. -Dünya jeolojik olarak soğuma eğiliminde olması gerekirken son 150 yıllık gözlemler bir şeylerin ters gittiğini göstermektedir. -1970’li yıllarda ısınma yeniden hız kazandı ve 1998 yılı son 1200 yıllık dönem içinde en sıcak yıl oldu. -Güney yarım küredeki Antartika kıtasının dünya iklimi üzerinde önemli bir etkisi vardır. Dünya iklim sisteminin soğutucu birimi olup rüzgar modellerinin oluşumunu etkiler. Ayrıca okyanusla olan ilişkisi de son derece önemlidir. Antartika kıtası kalınlığı yer yer değişen( 1,5-4,5 km) buzla kaplı olduğu için gelen güneş ışınlarının %80-85’ini geri yansıtır. Bu nedenle bu kıta bu kadar soğuktur.Dünya iklimlerinin en önemli elemanlarından biride ‘taşıyıcı bant’ denilen okyanus akıntı sistemidir. KÜRESEL ISINMA - Küresel ısınma; atmosferin dünya yüzeyine yakın kısımlarında ortalama dünya sıcaklığının doğal olarak ya da insan etkisiyle artması olarak tanımlanır. Dünya yüzeyindeki sıcaklık başlıca 4 faktör tarafından belirlenir. Dünyanın aldığı güneş enerjisi miktarına Dünyanın yansıttığı güneş enerjisi miktarına Sıcaklığın atmosfer tarafından tutulmasına Suyun evaporasyonuna ve atmosfer tarafından tutulması. SERA ETKİSİ Güneşten gelen kısa dalgaboylu ışınların,yeryüzüne çarptıktan sonra uzun dalga boylu ışınları şeklinde atmosferdeki sera gazları tarafından tekrar yeryüzüne geri yansıtılmasıdır. - Sera etkisi büyük çoğunlukla atmosferik sudan kaynaklanır. - Toplam sera etkisinin %85’ini su buharı,%12’sini atmosferdeki küçük su molekülleri oluşturur. - Su kaynaklı sera etkisi dışında antropojenik kaynaklı gazlar da sera etkisine neden olmaktadır. - Antropojen kaynaklı CO2,CFC’ler,Metan,Azot oksitler,ve Ozon son yıllarda atmosferde önemli ölçüde artmıştır.   Tropasferde artan NOx emisyonları nedeniyle oluşan KÜRESEL ISINMAYI GÖSTEREN KAYNAKLAR Jeolojik kayıtlar, Buzulların hacminde azalma, Denizlerin yükselmesi, Göllerdeki su sıcaklığının artışı, Matematiksel modeller olmasına rağmen sadece meteorolojik verilere bakmak da bir şeylerin ters gittiğini göstermektedir. GÜNCEL ÖLÇÜMLER Dünya sıcaklığındaki artışı en belirgin olarak gösteren yaklaşık 140 yıldır dünyanın birçok yerinde tutulan atmosfer sıcaklık ölçüm kayıtlarıdır. Bu kayıtlar incelendiğinde 1860-2007 yılları arasında küresel sıcaklığın yaklaşık 0.5-0.8 C artmış olduğu görülmektedir. Sayısal olarak küçük gibi görünen bu sıcaklık değişimleri iklim kuşakları, doğal yaşam alanları ve insanların toplumsal yaşamları üzerinde gerçekte büyük etkisi vardır. Atmosferdeki gaz, partikül, kimyasallar ve bunların değişimleri ölçülerek güncel atmosferik veriler toplanabilir. Aynı şekilde okyanus sularının sıcaklık, kompozisyon ve kimyasal bileşimini ölçmek suretiyle denizel çevrelerdeki potansiyel değişimler tespit edilebilir. Bütün bu değerler küresel iklim değişikliklerinin yorumlanmasına kaynak teşkil eder. KÜRESEL ISINMANIN POTANSİYEL ETKİLERİ 1. İklim Tiplerinde değişiklik A.Sanayi devriminde sonra atmosferde CO2’nin iki katına çıkışı muhtemel iklimsel değişikliklerinin olacağını işaret etmektedir. İIk göze çarpan değişim sıcaklıktaki artışlar olacaktır. Küresel ısınma şiddetli fırtınaların sıklık ve şiddetini değiştirecektir. Bu ısınan okyanus sularının üzerlerindeki hava kütlelerini ısıtmaları şeklinde gerçekleşecektir. B.İkincisi,buna bağlı olarak yağış rejimleri, toprak nemi ve tarımsal üretimi ilgilendiren diğer iklimsel faktörlerde değişim meydana gelecektir. 2. Deniz seviyesinde yükselme: Çeşitli modellerle önümüzdeki 50 yılda deniz seviyesinin 20 cm ile 40 cm ( bazı modellerde 2m) yükselebileceği.Bu iki şekilde gerçekleşir; a.Isınan okyanus sularının termal genişlemesi b.Buzul erimesi Küresel ısınma dünyada her bölgede aynı derecede olmayacaktır.Sıcaklık artışının yüksek enlemlerde özellikle kutuplarda daha şiddetli hissedilecektir.Kutuplarda sıcaklık artışının dünya ortalamasının 2 kat olacağı tahmin edilmektedir.Örneğin; dünya ortalama sıcaklığı 3,5 °C arttığında kutup bölgelerinde bu artışın 7°C olacağı beklenmektedir.Bu durum kutuplarda ve yüksek dağlardaki buzların erimesine neden olacaktır.Bu ise deniz seviyesinde yükselmelere neden olacaktır. , KÜRESEL ISINNANIN TÜRKİYE’NİN SU KAYNAKLARI ÜZERİNE ETKİLERİ Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin hız kazandığı günümüzde, su kaynaklarının hidro meteorolojik envanterinin çıkartılması, su kaynaklarının korunması ve iyi değerlendirilmesi bir zorunluluktur. DÜNYADA SU Su kaynakları kendini yenileyebilen ama sınırlı olan doğal kaynaklardandır. Dünyadaki toplam su miktarı yaklaşık 1,4 milyar km3 tür. Yerkürenin %70’i su ile kaplıdır. Sorun su kaynaklarının tükenmesi değildir zira geri dönüşüm sayesinde milyonlarca yıldan beri su miktarı değişmemektedir. Sorun içilebilir suyun azalması ve gereksinim duyulan bölgelerde bulunmamasıdır. TÜRKİYE’DE SU Türkiye’nin toplam yüzölçümü 780 000 km2 (78 milyon ha) dır. Türkiye’de yüksek dağlardaki küçük göllerle birlikte 120’den fazla doğal göl bulunmaktadır. Ayrıca 555 baraj gölü bulunmaktadır. Baraj ve doğal göller çıkıldığında kalan alan 769 600 km2 dir. Tatlı suların en önemli yenilenebilir kaynağı yağışlardır. Küresel yıllık yağış ortalaması metrekare’ye 1000 mm, Türkiye’de yıllık ortalama yağış ise yaklaşık m2‘ye 643 mm’dir.Ancak bu yağışın alansal dağılımı homogen değildir. Türkiye 26 adet hidrolojik havzaya bölünmüştür. • Nehir Havzası : 15 • Dere Havzası: 7 • Denize Boşalan : 4 SU TÜKETİMİ İnsanoğlu, su ihtiyacını halen yüzeysel sular ve yeraltı su kaynaklarından temin etmektedir.Genellikle, bir insanın biyolojik ihtiyaçlarını karşılaması ve yaşamını sürdürebilmesi için,günde en az 25 litre su tüketmesi gerektiği kabul edilir.Ancak, çağdaş toplumda, bir insanın sağlıklı olarak yaşaması için gereken içme, yemek pişirme, yıkanma, çamaşır gibi amaçlarla kullanılacak su tüketim standardı 150 litre olarak kabul edilmektedir. Su Kaynakları Üzerinde Küresel Isınmanın Etkileri Türkiye ve yakın çevresinde, eldeki veriler batı ve güneydoğu Anadolu’da yıllık 4-5 oC, kış mevsiminde 2-3 oC sıcaklık artışı tahmin edilmektedir. Yağış rejimlerinde dengesizlik, yağışlarda Karadeniz bölgesinde %10-20 artış, iç ve güneyde %30 azalma, kış yağışlarında yukarı Fırat havzasında azalma, kuzayde Kafkas kıyı bölgesinde önemli artış, değişmeyen yaz yağışları, ve biraz artacak Sonbahar yağışları tahmin edilmektedir. Gerek sıcaklık artışı sonucu evapotranspirasyonun (terleme ve buharlaşma) artması ve gerekse yağışlardaki azalma ve yağış rejimindeki değişiklikler iç ve güney kesimlerde kuraklık riskini arttırmaktadır. Kuraklığın doğal ekosistemler üzerindeki olumsuz etkilerinin sosyal ve ekonomik yansımaları olacaktır. Ulusal büyümede yavaşlama, finansal kaynak bulmada zorluk, kredi riskinin artması, yeni ve ek su kaynaklarının pahalılaşması, üretimdeki düşüşe bağlı işsizliğin artması, ve vergi gelirinde kayıplar otaya çıkacaktır. Bu durum kıtlık, yoksulluk, yaşam kalitesinin düşmesi, iç göç ve sosyal huzursuzluk meydana gelir. Beklenen bir başka etki karla kaplı alanların azalacak olmasıdır; Kaçkar, Süphan, Nemrut gibi yüksek dağ zirvelerindeki daimi kar örtüsü tamamen ortadan kalkacaktır. Küresel ısınmayla birlikte dünyadaki Biyomların (Life Zone) kuzeye kayacak olması (150-500 km.) ülkemizin dünyanın en riskli bölgelerinden biri olduğu anlamına gelmektedir,zira Türkiye’nin güneyinde bir çöl kuşağı yer almaktadır. Önümüzdeki 50 yıl içerisinde bu kuşağın kuzeye ilerlemesiyle başta orta ve güney-güneydoğu Anadolu olmak üzere çölleşme büyük bir öngörü olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim Türkiye’de Küresel Isınmanın yanı sıra şehirleşme, yanlış arazi kullanımı ve doğal ekosistemler üzerindeki baskılar son 20 yıl içinde ülkemizde 13 bitki türünün yok olmasına (EX) neden olmuştur. Küresel ısınma ve ekosistemler üzerindeki diğer baskıların devam etmesi durumunda ise önümüzdeki on’lu yıllarda bin 500’e yakın bitki türünün yok olacağını söylemek kehanet olmayacaktır. Hayvan türlerinin de aynı tehlike ile karşı karşıya bulunduğu, Anadolu parsı, çizgili sırtlan ve Akdeniz fokunun yok olma tehlikesi bulunan türlerden bazıları olduğunu biliyoruz. Türkiye'nin içinde bulunduğu coğrafi konum, iklim, topografya ve toprak şartları, ülkemizin çölleşme ve kuraklığa karşı hassasiyetini artırmaktadır. Bu hassasiyetin en önemli göstergesi 50 yıl önce Konya Karapınar’da yaşanan çölleşmedir. Konya-Karapınar’da çölleşme nedeniyle büyük bir göç yaşanmıştır. Mevcut su kaynaklarının gereksinim duyulan su miktarını karşılayamaması nedeniyle ortaya çıkan “su baskısı” (Water stress) ulusal ve bölgesel düzeyde artacaktır. Bunun en önemli göstergelerinden biri Seyfe gölü, Akşehir gölü vb. Sulak alanların yok olmaya yüz tutmuş olması, İkincisi Konya Kapalı havzasında yer altı su seviyesinin 2. ürün ve yanlış sulama (yağmurlama ve vahşi sulama) nedeniyle çekilmesidir. Çağdaş sosyo-ekonomik yapının dinamiklerine, bu yapı içindeki hiyerarşilere ilişkin bir problem vardır ve bu yapı işlediği sürece küresel ekolojik kriz hızını artıracak ve insanlık bir tür olarak kendi varlığını tehdit edecektir. www.ttkder.org.tr

http://www.biyologlar.com/kuresel-isinma-ve-turkiyenin-su-kaynaklari-uzerine-etkileri

Köpeklerde Üreme

Anatomik gelişimini tamamlamış dişi ve erkek bireylerin uygun şartlar altında çiftleşerek sağlıklı yavrular oluşturması tüm diğer türlerde olduğu gibi köpeklerde de üreme olarak tanımlanır. Birey sağlığı ve hayatiyetini çok fazla ilgilendirmese de türün devamını sağlayan temel fizyolojik faaliyet üremedir. Özellikle de insan eliyle müdahale gören köpek yetiştiriciliği alanının bir numaralı konusudur. Köpeklerde üremenin patolojisi ( bozukluk yada hastalıkları ) ve psikolojisini incelemeden önce fizyolojisi ile ilgili özellikleri ele alalım. Köpeklerde ortalama 7-10 ay arası 'puberte' ( yani cinsel erginlik ) gelişir. Ancak ırk iriliğine bağlı olarak bu süre uzayabilir. Çok iri ırklarda 18 hatta 20. aya kadar bile sarkabilir. Dişi köpeklerde puberte başladığının anlaşılması genelde ilk kanamanın fark edilmesiyle olur. Ancak ilk periyoda ait kanama bazen farkedilmeyecek kadar hafif geçebilir. 'Östrus' olarak adlandırılan bu periyod ortalama üç-dört hafta kadar sürer. Bu süreç yaygın kanının aksine yanlızca kanlı akıntıyla sınırlı değildir. Periyodun İlk haftasında vagen bölgesi giderek şişmeye ve kızarmaya başlar. Haftanın sonuna doğru sulu bir kanamanın başladığı ikinci döneme geçilir. Bu bölüm de ortalama dokuz gün sürer ve kanama azalarak kesilir. Sonrasında da yaklaşık bir hafta kadar vagen ödemli ve kızarık haldedir. Libido yani cinsel istek de özellikle bu dönemde belirginleşir. Zaten ovulasyon ( yani yumurtalıklardan dişi yumurta hücresinin salınması ) da genellikle kanamanın kesildiği bu anda olur. Yoğun kanamanın kesildiği ilk günler -yetiştiriciler için- hamileliği oluşturabilmek adına en yüksek ihtimalli olan zamanlardır. işi köpeklerde anlattığımız bu olaylar kadınlardaki regl döneminin karşılığı olarak kabul edilir. Ne var ki, insanlardan farklı olarak dişi köpeklerde yumurtlama bu esnada olur. Ve de yine insanların aksine, 'hamilelik' ancak regl esnasında gerçekleşen çiftleşmeyle şekillenebilir. Dişi bireyler için 'libido' yanlızca östrus dönemindeki birkaç gün için hissedilen bir duygudur.Onlar bu dönemde ayrıca 'feromone' adı verilen özel bir tür koku salgılarlar. Erkek bireyler bu kokuyu çok uzak mesafelerden bile kolayca alır ve cezbedici etkisine girerler. Bu sayede doğada yaşayan köpekler türlerinin devamını garanti altına almayı başarabilmişlerdir. Ancak yine aynı özellik sebebiyle şehrin ortasında dişi köpeğinizi tuvalet ihtiyacı için dışarıya çıkardığınız anda kalabalık bir erkek köpek grubuyla karşılaşabilirsiniz. Östrus ortalama altı ayda bir olmak üzere senede iki kez tekrarlanır. Ancak çok fazla faktörden etkilenen bu sürenin dört aya kadar inmesi veya on iki aya kadar uzaması mümkündür ve herhangi bir hastalık anlamı taşımayabilir. Dişi köpek için östrus dönemi, ya yaşanan bir çiftleşme ile bireyin hamile kalması ya da bu hormonal ve fizyolojik olayların sönmesi şeklinde sona erer. Devamında bir sonraki östrusa kadar geçirilen uzun bir cinsel dinlenme periyodu vardır. Dişi için tamamen aseksüel geçirilen bu döneme de 'Anöstrus' adını veriyoruz. Köpekler ilk periyodlarında çiftleşerek hamile kalabilirler. Zaten doğada da genellikle böyle olur. Ancak yetiştiricilikte bu durum pek tercih edilmez. Çünkü aslında dişi birey regl olsa da hamilelik ve doğum süreci için anatomik olarak biraz daha gelişim göstermelidir. İkinci, hatta daha iyisi üçüncü periyot beklenirse anne ve yavrular için çok daha sağlıklı bir hamilelik, doğum ve süt emzirme dönemi yaşanabilir. Hamilelik oluşması için zamanlamanın en önemli faktör olduğu söylenebilir.Erkek sperma hücreleri rahim ağzına bırakıldıktan sonra kamçı hareketiyle bütün rahimi geçerek umurta kanallarına kadar tırmanırlar.Burada beş gün kadar hayatta kalırlar.Yani yumurtlamadan beş gün öncesindeki çiftleşmenin hamilelik oluşturması mümkündür. Oluşan yavruların tek babadan yada çiftleşilen tüm babalardan döl alması mümkündür..Dişi köpek birden fazla sayıda yumurta üretir. Bunlardan herbirinin ayrı bir spermayla birleşmesinden oluşan yavruların yanı sıra, döllenmiş yumurtanın bölünmesiylede ikiz yavruların oluşması mümkündür. Doğru zamanda gerçekleşen çiftleşme sonrasında erkek birey, üreme fizyolojisinin tamamen dışında kalır. Fekondasyon yani anneye ait yumurtanın sperma tarafından tohumlanmasıyla artık anne ve yavrular için birlikte verilecek uzun bir yaşam mücadelesi süreci başlamıştır. Kayıtlara geçen en çok yavru sayısı 21 yavruyla bir labradora ait olsada köpeklerde ortalama iki ile beş arasında yavru üreten hamilelikler oluşmaktadır. Bu sayıyı etkileyen çokça faktör olsa da başlıcalarının ırk farklılıkları, beslenme ve yaş olduğu söylenebilir. Köpek türü, dünya üzerindeki varlığını çok eski çağlardan günümüze kadar taşıyabilmesini tamamen üstün üreme yeteneğine borçludur..Her türlü viral-bakterial salgınlar, yetersiz yaşam ve beslenme şartları -doğal afetler hep bu özellik sayesinde kolayca aşılabilmiştir. Hatta çok yaygın bir inanışa göre dinazorların neslinin tükenmesine sebep olan Distemper adlı bir virustur.Bir etobur virusu olan bu etken günümüzdede pek çok köpekte ölümcül hastalıklar yaratmaktadır.Ancak dinazorladakinden çok daha hızlı ve batın yavru sayısı çokluğu problemin köpek türünü tehtid eder boyuta getirmekten çok uzak kalmasını sağlamıştır. Günümüzde aynı mantığın, sokaklarda yaşayan köpeklerin, yetiştiriciler elinde üretilen saf kan ırklara göre çok daha fazla yavru doğurmasını sağladığını görmekteyiz. Köpek hamileliğinin süresi 57 gün ile 63 gün arasında kabul edilmektedir.Önce ve sonrasındaki süreler fizyolojik sınırlar dışı kabul edilip herhangi bir bozukluk varlığı araştırılmalıdır. Ortalama 60 günlük olan bu süre genellikle 20 şer günlük 3 safha olarak ele alınır..İlk 20 günlük periyotda yavrular hücresel boyutlarda olduğundan herhangi anatomik veya fizyolojik bir değişim yaratmazlar.Annenin kilosu iştahı ve davranışları tamamen aynıdır.Bu dönemde hamileliği dışardan bakarak hatta klasik yöntemlerle muayene ederek anlamak mümkün değildir. İkinci dönemde yavruların büyüme hızı artar. Özellikle bu periyodun ikinci yarısında annenin iştahında belirgin bir artış olur.Buna bağlı kilo artışıda hissedilmeye başlar.Annenin iştahındaki artışın, gelişmeye başlayan yavruların ihtiyacı olan kalsiyum fosfor gibi önemli minerallerle besin maddelerini sağlamak gibi bir biyolojik sebebi ve gerekliliği vardır.Bu yüzden artık yavaş yavaş beslemeyle ilgili bazı kurallara dikkat etmek önem kazanmaya başlar. Dönemin sonlarına doğru hareketlerdeki yavaşlama ve meme dokularında gelişen ödem dikkat çekmeye başlar.Dış görüntü çok fazla ip ucu vermesede artık el muayenesiyle gebelik teşhisi bu dönemde artık mümkün hale gelmiştir. Son yirmi günlük üçüncü dönemde iştah artışının yanısıra karın bölgesindeki şişkin, memelerdeki süt salgısı dikkat çeker hale gelmiştir. Gebeliğin sonunda ciddi derecede davranış değişimleri söz konusu olur ve kısa dönemde de doğum şekillenir.

http://www.biyologlar.com/kopeklerde-ureme

Bitki Nedir?

Canlılar dünyasının en önemli gruplarından biri bitkiler, öbürü hayvanlardır. Fotosentezle kendi besinini kendisi üretebilen, kökü, gövdesi ve yaprakları olan üstün yapılı bitkiler bu özellikleriyle hayvanlardan kolayca ayırt edilebilir. Oysa evrimin daha alt basamaklarında bitkilerle ya da hayvanlarla ortak özellikler taşıyan, ama gerçek anlamda ne bitki, ne de hayvan sayılabilen pek çok canlı vardır. Uzmanlar, sınıflandırmada büyük güçlük çıkaran bu ilkel ve basit yapılı canlıları bugün bitkiler ve hayvanlar âleminin dışında tutma eğilimindedir. Ama geleneksel sınıflandırmaya bağlı kalan bazı bilim adamları, birçok özelliğiyle bitkilere benzeyen suyo-sunları (algler) ile mantarları tallıbitkiler adıyla bugün bile bitkiler âleminden sayarlar. Oysa bu canlıların, üstün yapılı bitkilere özgü gövde, yapraklar ve iletim damarları gibi özelleşmiş dokuları yoktur; hücreleri, tal denen basit ve özelleşmemiş ipçikler ya da katmanlar halinde bir araya toplanmıştır. Buna benzer temel farklılıkları göz önüne alarak mantarları ve suyosunlarını bitkilerden ayıran yeni sınıflandırmalarda ise bu canlılar, bitki ve hayvan benzeri bütün tekhücrelileri içeren Protista âlemi içinde sınıflandırılır; hatta mantarlar ayrı bir âlem olarak kabul edilir. Canlıların sınıflandırılmasını genel çizgileriyle ansiklopedinin CANLILAR maddesinde bulabilirsiniz. Bitkilerin yüz binlerce değişik türü vardır. Bu türlerin boyutları, ancak mikroskopla görülebilen bazı yaprakyosunları gibi çok küçük bitkilerden başlayıp, California’nın kıyı sekoyaları gibi yaklaşık 90 metre boyundaki dev bitkilere kadar uzanır. Bitki türleri açısından dünyanın en zengin bölgesi olan, Kuzey Kutbu ile tropik iklim kuşağı arasındaki enlemlerde 300 bin kadar bitki türünün bulunduğu sanılmaktadır. BAŞLICA BİTKİ SINIFLARINDAN ÖRNEKLER Bitkiler yeşil renkli klorofil pigmenti içeren ve fotosentezle kendi besinini kendisi üretebilen canlılardır. Hayvanİar gibi hareket organları olmadığı için bulundukları yere bağlı olarak yaşarlar. Hücre duvarları selülozlu, bu nedenle oldukça serttir. Yaklaşık 300 bin kadar türü olan bitkiler, benzer yapısal özelliklerine göre sınıflandırılır CİĞERYOSUNLARI ve YAPRAKYOSUNLARI Sporlarla üreyen ve toprak yüzeyinde yastık gibi bir örtü oluşturan küçük, yeşil, çiçeksiz kara bitkileridir. Yaprakyosunlarının yaprakları sivri uçlu, ciğeryosunlarınınki etli ve lopludur (25.000 tür). KİBRİTOTLARI: Sporlarla üreyen, iğnemsi yaprakları ve sporkesesi başaklarıyla (strobil) dev yaprakyosunlarını andıran çiçeksiz kara bitkileridir (400 tür). ATKUYRUKLARI: İçi boydan boya oyuk, eklemli ve boğumlu gövdeleri olan bitkilerdir. Her boğumdan çıkan uzun, sivri uçlu ve dikensi yapraklar gövdeyi çepeçevre sarar. Sporlar, kozalağı andıran sporkesesi başaklarınca üretilir (30 tür). EĞRELTİOTLARI: Genellikle parçalı olan yaprakları büyüdükçe bir yelpaze gibi açılan kara bitkileridir. Sporlar yaprakların alt yüzündeki sporkeselerince üretilir (10.000 tür). AÇIKTOHUMLULAR: Meyvenin içinde saklı olmayan tohumlarla üreyen odunsu bitkilerdir. İğneyapraklılar (kozalaklılar), yalancı sagupalmiyesi ile Cycadales takımının öbür üyeleri ve mabetağacı bu gruptandır (700 tür). KAPALITOHUMLULAR: Belirgin yaprakları, gövdeleri, kökleri ve çiçekleri olan otsu ya da odunsu bitkilerdir. Kapalıtohumlular, tohum çeneklerinin (çimyapraklarının) sayısına göre iki sınıfa ayrılır. Birçeneklilerde tek bir çenek bulunur. Buğdaygiller, İkiçeneklilerin iki tane çeneği vardır. Çiçekli Bitkiler Çok kalabalık bir grup olan çiçekli bitkilerin bütün türleri birbirinden öylesine farklıdır ki, aralarından tipik bir örnek seçmek neredeyse olanaksızdır. Kökü, gövdesi, yaprakları, çiçekleri ve meyveleriyle tam bir çiçekli bitki olan düğünçiçeği gene de en iyi örnek sayılabilir. Düğünçiçeğinin birçok türü saçak köklü, bazıları şişkin yumru köklüdür. Gövdenin altından çıkarak toprakaltında yayılan beyaz saçak kökler, tüy gibi incecik uzantılarıyla topraktaki suyu emer. Toprağın üstünde dallanarak yükselen ince, uzun gövdede belirli aralıklarla yerleşmiş küçük boğum yerleri vardır. Her boğumdan bir ya da birkaç yaprak çıkar. Yaprakların koltuğundan, yani gövdeye birleştiği yerden de her zaman ya bir çiçek tomurcuğu ya da bir yan dal gelişir. Yaprakların kısa bir sapı ve genellikle parçalı, genişçe bir ayası vardır. Gövdenin ve dalların ucunda tek tek ya da küçük kümeler halinde açan sarı çiçekler bulunur. Her çiçek, yeşil renkli beş çanakyap-raktan, parlak sarı renkli beş taçyapraktan ve çok sayıda erkekorgan ile dişiorgandan oluşur. Erkekorganlardan her birinin bir ipçiği ve sarı çiçektozlarını üreten bir başçığı vardır. Çiçeğin tam ortasında, çok sayıda yeşil mey-veyaprağından (karpel) oluşan dişiorganlar bulunur. Dişiorganlardan her birinin bir tepeciği ile bir yumurtalığı vardır. Tepecik yapışkan yüzeyiyle çiçektozlarını toplar; şişkince bir bölüm olan yumurtalık ise sonradan tohuma dönüşecek olan tohumtaslağını barındırır. Çiçeklerin tepeciği genellikle boyuncuk denen ince, uzun bir bölümle yumurtalığa bağlıdır. Tozlaşmadan sonra ça-nakyapraklar, taçyapraklar ve erkekorganlar dökülürken, her birinin içinde tek bir tohum bulunan şişkin yumurtalıklar birleşerek meyveye dönüşür. Düğünçiçeğinin meyvesi elma, armut, kiraz, şeftali gibi yakından tanıdığınız meyvelerden farklıdır. Ama botanik açısından, içinde tohumu ya da tohumları barındıran olgunlaşmış her yumurtalık bir meyve sayılır. Bitkilerin ÇİÇEK, GÖVDE, KÖK, MEYVE ve YAPRAK gibi temel bölümlerini ansiklopedide ayrı birer madde olarak bulabilirsiniz. Bütün Besinlerin Kaynağı Bitkiler olmasaydı ne hayvanlar, ne de insanlar var olabilirdi. Çünkü yeşil bitkilerin, su, suda çözünmüş tuzlar ve hava gibi inorganik maddeleri, bütün öbür canlılar için gerekli olan şeker ve nişasta gibi organik bileşiklere dönüştürebilme yeteneği vardır. Bitkilerin kendi besinini ürettiği bu sürece fotosentez denir. Fotosentezde bitkiler topraktan aldıkları suyu havadan aldıkları karbon dioksit gazıyla birleştirerek şekere dönüştürürler. Bu süreç bitkilerin yalnızca yeşil bölümlerinde, özellikle yapraklarında gerçekleşir. Çünkü fotosentezde önemli rol oynayan yeşil renkli klorofil pigmenti yalnız bu bölümlerdeki hüc­relerde bulunur. Bu bireşim (sentez) için gerekli olan enerji de güneş ışığından sağlanır . Bitkiler ürettikleri şekerleri hem büyümelerini sağlayan temel besin maddesi olarak kullanır, hem de sonradan kullanmak üzere yumru köklerinde ya da tohumlarında nişasta biçiminde depolayabilirler. Ayrıca yeniden karbon, oksijen ve hidrojene aynştınlabilen bu maddeler bitki için gerekli olan enerjiyi sağlar. Üstelik, bitkilerin ürettiği şeker ve nişasta yalnız bitkilerin değil bütün hayvanların ve insanların da temel besin maddesidir. Örneğin insanların temel yiyeceği olan ekmek, nişastah buğday tohumlarının öğütülmesiyle elde edilen undan yapılır. Ayrıca, antilop gibi otçul hayvanlar bitkileri, aslan gibi etçil hayvanlar da antilopları yediği için bitkiler dolaylı ya da dolaysız olarak bütün hayvanların besin kaynağıdır. İnsanlar ise hem bitkileri, hem bitkilerden elde ettikleri yiyecekleri, hem de bitkiyle beslenen hayvanların etini yiyerek beslenir. Değişik örneklerde bu “beslenme ağlan”nı geriye doğru izlersek, ilk basamaklarda hep bitkilerin yer aldığını görürüz. Bitkilerin, zengin bir besin deposu olmanın ötesinde birçok yaran vardır. Güzel görünümleriyle doğayı süsleyen bitkiler, fotosentez sırasında karbon dioksit alıp oksijen açığa çıkardıklarından, insan ve hayvanların solunumu için bitkilerin varlığı çok önemlidir. Ayrıca kökleriyle toprağı tutarak toprak kaybını önleyen bitkilerden yakacak, kâğıt, kereste, zamk, boya, ilaç, reçine, kauçuk, bitkisel yağlar ve dokumacılığın hammaddesi olan bitkisel lifler gibi çok değerli ürünler elde edilir. Baklagiller gibi bazı bitkiler de toprağı azotça zenginleştirerek tarımsal üretimin artmasına yardımcı olur. Bitki Islahı Bitkiler her zaman insanlar için vazgeçilmez besin kaynakları olagelmiştir. Çok eskiçağlarda bitkiler doğada kendiliğinden yetişir, insanlar da yemeye elverişli bitkileri bulabilmek için durmadan göç ederlerdi. Zamanla bitki yetiştirmeyi öğrenerek yerleşik düzene geçtiler. Bugün tarımı yapılan bitkilerin hepsi yabani bitkilerden türemiştir, ama birçoğu atalarından oldukça farklıdır. Çünkü bilim adamları ve tarım üreticileri, çaprazlama ve melezleme yoluyla daha yararlı, verimli ve üstün nitelikli bitkiler elde etmeyi başarmışlardır. Örneğin yabani buğdaydan, besin değeri ve verimi daha yüksek olan, daha iri taneli pek çok buğday çeşidi geliştirilmiştir. Bitkilerin çeşitli hastalıklara ve zararlı böceklere daha dirençli duruma getirilmesini de amaçlayan bütün bu çalışmalara “bitki ıslahı” denir. Dünya nüfusunun ve yiyecek gereksiniminin giderek artmasına karşılık besin kaynaklarının hızla tükenmesi bu çalışmaların önemini ön plana çıkarmıştır. Besin değeri olmayan birçok bitki de tedavi edici özellikleri ve ilaç yapımında kullanılan hammaddeleriyle tıp açısından önem taşır. DOĞADAKİ BÜTÜN BİTKİLERİN KORUNMASI GEREKİR. ÇÜNKÜ HİÇ İLGİNİZİ ÇEKMEYEN SIRADAN BİR OT BİLE İLERİDE İNSANLIĞA ÇOK YARARLI OLABİLİR. Bitkilerin Adlandırılması ve Sınıflandırılması Bitkilerin her dilde, ilk kez ne zaman kullanıldığı bile bilinmeyen özel bir adı vardır. Akşamsefası, civanperçemi, hanımeli, güveyfe-neri, çarkıfelek, ballıbaba, aslanağzı, bektaşiüzümü, cinsaçı, kadıntuzluğu, çobançantası gibi bu güzel ve anlamlı adlar genellikle bitkinin belli bir özelliğini ve halkın düşgücünü yansıtır. Ama her bitki türünün bu yaygın adından başka, iki sözcükten oluşan Latince bir adı daha vardır. Bu iki sözcüklü adlandırma sistemini ilk kez 18. yüzyılda İsveçli botanikçi Carolus Linnaeus geliştirmiştir. 1753′te yazdığı Species Plantarum (“Bitki Türleri”) adlı başyapıtında bitkileri önce Latince “cins” adıyla, sonra o türü aynı cinsin öbür türlerinden ayırt eden değişik bir özelliğiyle adlandırmayı öneren Linnaeus bugünkü bilimsel adlandırma sisteminin öncüsü sayılır. Bitkilerin nasıl sınırlandırıldığını ve adlandırıldığını daha iyi anlayabilmek için aşağıdaki örnek yararlı olabilir. Dutun Latince adı Morus’tur. Ama bu bitkinin birçok türü vardır. Bu türleri birbirinden ayırt etmek için, meyvelerinin rengini belirten Latince sözcükler de bitkinin bilimsel adına eklenmiştir. Örneğin beyaz dutun bilimsel adı Morus alba, kara dutunki Morus nigra, mor dutunki de Morus rubra’dır. Çünkü Latince alba, nigra ve rubra sözcükleri sırasıyla beyaz, kara ve morumsu kırmızı anlamına gelir. Bütün bu bitkiler Morus cinsinin bireyleri, yani türleridir. Aralarında büyük bir benzerlik olduğu için hepsi aynı cins içinde sınıflandırılmış, ama ağacın boyu, yaprakların biçimi, meyvelerin rengi ve tadı değiştiği için ayrı birer tür olarak kabul edilmişlerdir. Öte yandan dut, incir ve ekmekağacının birçok ortak özelliği olduğu için, hepsi aynı ailenin üyeleri sayılarak dutgiller (Moraceae) familyası, yani ailesi içinde toplanmıştır. Böylece, birbirine benzer özellikleri olan bütün akraba cinsler aynı aile içinde sınıflandırılır. Örneğin buğdaygiller familyası buğday, arpa, çavdar gibi tahılları ve bazı otsu bitkileri, baklagiller familyası da bakla, bezelye, fasulye, nohut, mercimek gibi tohumu yenen sebze bitkilerini, yonca, fiğ, burçak gibi yem bitkile­rini ve yerfıstığı, soyafasulyesi gibi yağlı tohumlu bitkileri içeren çok kalabalık ve değerli bitki aileleridir.

http://www.biyologlar.com/bitki-nedir

Geri Kazanım

Geri kazanım, terim olarak, kullanım dışı kalan geri dönüştürülebilir atık malzemelerin çeşitli geri dönüşüm yöntemleri ile hammadde olarak tekrar imalat süreçlerine kazandırılmasıdır. Tüketilen maddelerin yeniden geri dönüşüm halkası içine alınması ile öncelikle hammadde ihtiyacı azalır. Böylece insan nüfusunun artışı ile paralel olarak artan tüketimin doğal dengeyi bozması ve doğaya verilen zarar engellenmiş olur. Bununla birlikte yeniden dönüştürülebilen maddelerin tekrar hammadde olarak kullanılması büyük miktarda enerji tasarrufunu mümkün kılar. Geri Dönüşümü Olan Ambalaj Çeşitleri Nelerdir? Plastik Ambalajlar: Plastikler petrolden elde edilir. Plastik ambalajların değişik türleri vardır. Başlıcaları, PET (Polietilentetraftalat), PVC (Polivinilklorür), PP (Polipropilen), PS (Polistren) ve PE (Polietilen)’dir. Metal Ambajlar: Metaller, yeryüzünü örten çeşitli minerallerin işlenmesi sonucunda üretilir. Evlerimizde gıda ve içecek ambalajında kullanılan iki tür metal ambalaj malzemesi vardır. Bunlar; teneke ve alüminyumdur. Günlük hayatımızda sık olarak kullandığımız yağ tenekeleri ve meşrubat kutuları metal ambalajlara örnektir. Cam Ambalajlar: Camın ham maddesi kumdur. Cam ambalajlar içine konulan ürünün görülebilmesi ve sağlıklı olması nedeni ile tercih edilen bir ambalaj çeşididir. Kullanılmış cam şişe ve kavanozlar geri dönüştürülerek tekrar cam şişe ve kavanoz üretiminde kullanılır. Yeni cam üretiminde geri dönüştürülmüş cam kullanılarak enerji tasarrufu sağlanır. Kağıt ve Karton Ambalajlar: Kağıt ve Kartın atıklarının geri dönüşümü ile enerji tasarrufu sağlanır. Kağıdın geri dönüştürülmesinin ormanlara büyük katkısı vardır. 1 ton kağıdın geri dönüştürülmesi ile 17 ağaç kurtarılmış olur. Geri Kazanımın Yararları 1. Doğal Kaynaklarımız Korunur: Doğal kaynaklarımız dünya nüfusunun ve tüketimin artması sebebi ile her geçen gün azalmaktadır. Bu nedenle doğal kaynaklarımızın daha verimli bir şekilde kullanılması gerekmektedir. Geri dönüşüm işlemi sayesinde doğal kaynaklarımızı daha az kullanarak onları korumuş oluruz. Örneğin kağıdı geri dönüştürerek ağaç kesimini azaltıp ormanların yok olmasını engelleriz, plastiği geri dönüştürerek petrol kaynaklarının tükenmesini önlemiş oluruz. 2. Enerji Tasarrufu Sağlanır: Geri dönüşüm sırasında uygulanan işlem sayısı normal işleme göre daha az olduğu için, geri dönüşüm ile malzeme üretilmesinde enerji tasarrufu sağlanır. 3. Atık miktarı Azalır: Geri dönüşüm sayesinde çöplüklere daha az atık gider ve bu atıkların taşınması ve depolanması kolaylaşır. 4. Ekonomiye Katkı Sağlanır: Geri dönüşüm sayesinde hammaddelerin azalması ve doğal kaynakların tükenmesi önlenecek, böylelikle ülke ekonomisine katkı sağlanacaktır. www.gaziantepbiyologlardernegi.org

http://www.biyologlar.com/geri-kazanim

SALYANGOZ BİYOLOJİSİ VE YETİŞTİRME TEKNİKLERİ

SALYANGOZ BİYOLOJİSİ VE YETİŞTİRME TEKNİKLERİ

Salyangozlar simetrik olmayan, genellikle konik bir merkez etrafında dolanan veya kolon halinde tek kabuklu yumuşakçalardır. Kabukları değişik sayıda kıvrımlar içerir. Kabuğun tepesi yassı ve dar, son kıvrımı geniş olup kenarları dairevi, oval ve açıktır. Salyangozların başı belirli, tentaküllerinde iki göz bulunur. Karın tarafında yassı ve iyi gelişmiş olan ayak sürünerek hareketi sağlar. İç organlar, sırt tarafa kıvrık kabuk içinde bulunur. Sırt tarafta mantonun değişimiyle oluşan boşlukta solunum organları ile anüs yerleşmiştir. Suda yaşayanlarda bu boşlukta su dolaşımı vardır. Manto boşluğu sırt bölgenin ön tarafına yerleşmiştir. Kabuğun kule kısmı kıvrımlardan oluşur. Son kıvrım açık olup hayvanın içeri girip çıkmasını sağlar. Son kıvrımın uçları dış dudak olarak isimlendirilir. Kabuğu deliksiz veya delikli olabilir. Kabuk açıklığı, dairevi, çentiksiz, sifonlu, kabuk açıklığı sağda olanlarda kabuk genellikle soldan sağa, kabuk açıklığı solda olanlarda kabuk sağdan sola dönerek kıvrılır. Kara salyangozları; oldukça nemli bölgelerde, özellikle bahçelerde yaşayan, başında uzayıp kısalabilen iki çift tentakülü, bir çift gözü ve bir ağzı olan, kuvvetli bir kastan oluşan ayak üzerinde hareket edebilen, mantosu iç organlarını örten, hermafrodit (İki eşeyli), olan yumuşakçalardır. Ülkemizde göller bölgesi, Marmara ve Karadeniz’de yoğun olarak toplanıp canlı ve işlenmiş olarak ihraç edilmekte olan salyangozlar; Şube (Phylum) : Mollusca (Yumuşakçalar) Sınıf (Classis) : Gastropoda (Karından Ayaklılar) Alt Sınıf (Subclass) : Pulmonata ( Kara ve su salyangozu) Aile (Familia) : Helixixidae Cins (Genus) : Helix Tür (Species) : Helix pomatia Helix aspersa BİYOLOJİSİ Vücut; deri, kabuk, tül ve balık kulağı denilen ince bir zarla korunur. Hayvanın üzerinde kayarak dolaştığı ayak, kas dalgalanmalarıyla ileriye itilir. Ayağın ön kesiminin yakınındaki bir salgı bezi, sümüksü bir sıvı salar. Bu sıvı salyangozun yolunu yağlar, hareketini kolaylaştırır. Kafa ayaktan belirli bir biçimde ayrılmamıştır. Kara salyangozunda kafada iki çift, diğer türlerde bir çift dokunaç vardır. Kara salyangozunda büyük dokunaçların üstünde gözler bulunur. Kanı renksiz yapışkan olup, pH’sı 7-8 arasındadır. Havayla temas ettiği zaman oksidasyonla mavi renk alır. Kanı pıhtılaşmaz, yoğunluğu sudan biraz ağırdır. Ve vücut ağırlığının 1/5-1/6 sı kadardır. Görme, koku alma, dokunma duyuları antenlerinde olup, tad ve koku alma duyusu ile kombine haldedir. İşitme duyusu körelmiştir. Salyangozun yaşamının büyük bir kısmı kabuğunun içinde uyku halinde geçer. Altı aylık kış süresince ve yazın kurak günlerinde kabuğundan dışarı çıkmaz. Ancak yağmurlu ve çiğli gecelerde beslenmek üzere kabuğundan çıkıp gezer. 2.Yaz Uykusu : Salyangoz kurak havalarda kabuğuna çekilir ve uyur. Bu uyku kısa sürelidir. Yağış ve çiğ bekler. 3.Kış Uykusu : İklime göre Eylül sonları ve Ekim başlangıcında uykuya girerler. Mart- Nisan sonuna kadar devam eder. Ülkemizde bazı yıllar Aralık’ta başlar, Mart başına kadar devam eder. Yaz uykusunu fundalık ve çalılıklarda geçirir. Kış uykusunu ise ağaç kökleri, fundalık ve çalılık dibindeki yumuşak toprağı oyarak içine girip (ağzı yukarı olarak), ağzını epiphrohme zarıyla kapatarak tamamlar. Kışın uygun zamanlarında zarı açarak havayı temizler, İkinci ve kağıt gibi kalınca bir zar daha yaparak iki zar arsında kalan havayı kullanır. Hava kirlendikçe zarları yeniler. Uyanınca derhal taze ve körpe bitkileri yemeye başlar. Bu arada soğuklar olursa ağzını kapatıp bir kenara veya ağaca yapışarak bekler. ÇEVRE KOŞULLARI Isı : Kışı sert geçen yerlerde killi-sert topraklarda gizlenemediği için ölürler. Isı derecesi -15 C0 ve toprak 25 cem. karla örtülü iken toprak hareketi -1C0 dir. Toprağa giren salyangozlar ölmezler. Kışı açıkta ağaclara yapışarak geçirmek zorunda kalanlar (-4,-5C0 lik) soğukta ölürler. Genellikle yumuşak toprağı tercih ederler. Mayıs ayında yumurtladıktan sonra zayıf düşer. Kuraklık nedeniyle kaybettiği nemi kazanamazsa ölürler Nem: Nemli yerleri sevmekle beraber, devamlı rutubetli yerlere dayanıklı olmayıp, ıslak bir yerde sürekli kalması halinde kurbağa veremi denilen bir hastalığa tutulurlar. Burgonya cinsinin açlığa dayanma gücü 6-7 aydır.ki bu süre uyku süresinin tamamıdır. Bazı bölgelerde 2-3 sene yaşadığı görülür. En uygun depolama ısısı 0C0 ile -2C0 ler arasındadır. ÜREMESİ Salyangozlar hermafrodit (Çift eşeyli) canlılardır. Yani hem dişi ve hemde erkeklik organı aynı hayvanda bulunur. Fakat yine de çiftleşmeleri gerekmektedir. Kıştan çıkan salyangozlar ilkbaharda gece gündüz sürekli körpe filizleri yerler. Çok çabuk gelişirler İki salyangoz yüzyüze gelerek uzuvları sayesinde birbirlerini döller. Her yıl çiftleşmeyebilirler ve Mayıs ayında çiftleşirler. Bir defa çiftleşme ile birkaç yıl yumurtlamaya devam ederler. Çiftleşme Mayıs ve Ağustos aylarında iki defadır. Yumurtlama ise bir defadır. Burgonya cinsi salyangoz çiftleşmeden 12-15 gün sonra, bir başka tür ise 5-8 gün sonra yumurtlar.. Yumurtalarını; koyu- gölgeli çalılıklara ve ağaç köklerine bırakırlar. Kuyunun ağzını ıslak toprakla sıvarlar .Yumurtadan çıkan yavruların yiyeceklerini kolay temin etmeleri için yumurtalarını daima bitkilerin taze ve bol olduğu yerlere bırakırlar. Burgonya cinsi yaklaşık 6 mm çapında 60-90 adet, küçük gri cinsi de 4 mm.çapında 100-110 adet yumurta yapar. Salyangoz yumurtası beyaz renklidir. Yumurtadan yavruların çıkış süresi, Burgonya cinsinde 20-30 gün, küçük gri cinsinde ise 15-20 gündür. Yumurtlayan salyangozlar ağırlıklarını 10-12 gr kaybetmektedirler. Yumurtadan çıkan yavrular, çıktıkları yumurtaların kabuklarını yerler. Böylelikle hem ilk gıdalarını almış olurlar, hem de kendi kabukları için gerekli olan kalkeri sağmış olurlar. Brogonyalar , iki kış geçirip 2 yaşına geldiğinde yumurtlamaya ve satışa uygun hale gelmeye başlar. Küçük gri cinsi ise sıcak iklimi sevdiğinden Akdeniz Bölgesinde 6 ay sonra yaumurtlamaya başlar. Daha yüksek yerlerde yaşayanları ise 1 yıl sonra ancak yumurtlar ve pazarlamaya uygun hale gelirler. BESLENMESİ Salyangoz ot yiyen bir hayvan olup ilkbaharda, hele de havaların fazla yağışlı gittiği günlerde durmadan yer, fazla gelen besini depo eder. Çiçekli bitkiler, filizlenmeye başlayan otları, sebze çimlerini, bağların filizlerini de çok severler. Güneşin etkisiyle sertleşen otları yemezler. Zehirli, zehirsiz mantarları, yosun, marul, kıvırcık, salata havuç, şalgam,maydonoz patates,ıslatılmış ekmek ıslatılmış kepek sevdiği besinler arasındadır. Salyangozlar dilleri üzerinde bulunan törpüye benzeyen birçok küçük sağlam dişleri vardır. Şekil-3 radula yani dişli dil denen bu törpü biçimindeki uzuvlarıyla yaprakları kemirirler. Bir yörede salyongoz olup olmadığını anlamak için, çalı diplerindeki yaprakların kenarlarının içlere doğru kemirilmiş olması onları ele verir. Salyangozun sindirim süresi uzun olmakla beraber bir öğünde kendi ağırlığının %15 oranında yiyecek yiyebilir. Salyangoz Kültürü Doğadan çeşitli yöntemlerle (el ile,ağaca monte edilen bakır levhalarla). Bakır levhanın altı 5 cm. genişliğinde 6 cm. uzunluğunda kesilir bilezik şeklinde takılır, levhanın altında toplanan ve geriye gidemeyen salyangozlar toplanır. Ekonomik anlamda yetiştiriciliği semi-intensif yolla olmaktadır. Bir dönüm araziye m2 ye 100 adet hesabı ile 100.000 canlı salyangoz bırakılır. Arazi 20 şer metrelik parçalara bölünür. Aralarına yollar yapılır. Bulundukları ortama yaz-kış yeşil çim ekilir. Park parçaları dışarıdan gelebilecek düşmanlara karşı çitle çevrilmelidir. Parkta devamlı kontrol yapılmalıdır. Parka çalılık, fundalık geniş yapraklı ağaçlar dikilmeli, yumuşak toprak bulunmalı ve küçük çukurlar açılmalıdır. Açılan çukurlara anaçlar yumurtalarını bırakırlar ve yumurtaların olgunlaşmaları 20-30 gün sürer. Çıkan yavrular yumurtalarının kabuklarını yiyerek beslenirler. Bu beslenmede kendileri için gerekli kalkeri sağlamış olurlar. Doğadan toplanarak parklara yerleştirilen salyangozlara 26-28 ay sonra satış boyuna ulaşırlar. Bu süre içerisindede devamlı bakım yapılmalıdır. Diğer bir yöntem yine doğadan toplanan salyangozların 10 m uzunluğunda 30-40 cm yüksekliğinde 1-1.5 m genişliğinde büyütme kafeslerine konulur, yumuşak toprak tökülüp çimlerle donatılır. Böylelikle küçük alanlarda yetiştircilik yapılabilir. Salyangoz yetiştirciliği oldukça risklidir. Çünkü doğadan toplanarak yapılan yetiştirme işleminde fire çok olmaktadır. Salyangozun bulunduğu çevreye uyumun gerçekleşmemesi, düşmanlarının çok olması, yaz aylarının uzun süre kurak gitmesi, sürekli ve şiddetli yağmurlar ve seller nedeniyle kayıplar çok olabilir. Bütün bu olumsuzlukları giderebilmek için parçalara bölünen alanın üzeri tente ile kapatılmalı, kurak geçen mevsimlerde aşırıya kaçılmadan nelendirme yapılmalıdır. TÜRKİYE’DE SALYANGOZ ÇEŞİTLERİ VE BÖLGELER İTİBARİYLE DAĞILIŞI Salyongozun son yıllarda gerk canlı, gerek haşlanmış-tuzlanmış et, gerekse konserve halinde ihracaatı artmıştır. · Bursa Bölgesi: Bu bölgenin salyangozları Burgonya cinsi olup, eti beyaz ve ağzı geniştir. Fransa’da çok tanınmıştır. · Bilecik Bölgesi: En ideal Burgonya, Osmaneli ve Vezirhan bölgelerinden toplanmaktadır. · Ege Bölgesi: Bol miktarda bulunur ve kabukları sert, etleri iyi cinstir. · Güney Bölgesi: Kabukları sert etleri de beyazdır. Kabukları işleme esnasında kırılmadığından boş olarak birkaç kez kullanılabilir. · Isparta ve Burdur Bölgeleri : Burgonya çeşidi boldur. Ancak %10-15 kadarı esmer etlidir. · Cide ve Çaycuma Bölgeleri: Bu bölgedeki salyangozların %45’I Burgonyadır. Ağızları dar olup yerli imalathaneler tarafından alınmaktadır. Aslında yurdumuzun yağışlı ve sebze bahçeleri olan her yerinde salyangoz bulunmaktadır. Yalnız küçük gri cinsi, Söke ve Milas’ta bulunmaktadır. KALİTE AYRIMI Burgonya salyangozları etlerinin rengine göre 3 sınıfa ayrılırlar: · Ekstra: Ağızları geniş ve yuvarlak, etleri açık gri veya krem rengi olanlar. · Birinci sınıf: Ağızları geniş ve yuvarlak, etleri pembe, siyahımsı veya beyaz olanlar, · İkinci sınıf : Ağızları yuvarlak ve geniş olmayan, etlerinin rengi çeşitli alanlar (karışık) · Küçük gri salyangoz(Petits-gri): Koyu kahverengi, benekli, yeşilimsi ve kırçıl kabuklu, etinin rengi parlak ve çeşitli olan küçük gri salyangozlar tek tip olarak “ naturel” adı altında piyasaya sunulur. MUHAFAZASI · Salyangozlar havadar ve soğuk hava depolarında saklanmalıdırlar. · Frigo-frig araçlarla taşınmalıdır. · Salyangozların saklandığı depolarda ve taşıtlarda, göztaşı, DDT ve benzeri ilaçlarla kireç ve tuzlu su bulundurulmamalı ve herhangibir amaçla kullanılmamalıdır. · Depoda ve taşıtta su serpilmemelidir. PAZARLANMASI Ürünün pazarlanması aşağdaki şekillerde gerçekleştirilir: · Canlı olarak · Haşlanmış ve dondurulmuş et halinde · Konserve halinde · Boş salyangoz kabuğu ihracaatı Canlı Olarak: İhraç edilecek salyangozu toplattırmadan önce, sağlıklı şartlarda, rutubetsizbir depo hazırlamak gerekir. Depoda daha sonra salyangozları en az 1 hafta bekletmek gerekir. Bu süre içerisinde önceden sürekli dışarıdan besin almış olan salyangozların dışkılarının ihraç sandıklarına bulaşmadan tükenmesi temin edilmiş olur. Çünki dışkıları pis koku vermekte olup, etlerinin acımtırak ve zehirlenmesi ihtimali de bu süre içinde aşılmış olur. Aralıklı çakılmış 20-25 kg salyangozu rahatlıkla alabilecek hava payı bırakılmış sandıklar, sepetle toplanmış salyangozlarla doldurulduktan sonra depoya taşınır. Özellikle ilkbaharda toplanan salyangozların üstü, yağışlar nedeniyle çamurku olur. Sandıktaki hava payı, salyangozların dışarı çıkma isteği nedeniyle hareketlerini kolaylaştırır. Birbirlerinin üzerlerinde dolaşırlarken, çamurlarını, pisliklerini ve dışkılarını sıyırmış olurlar. Üstteki temiz olanlar alınır. Alttakiler de aynı şekilde temizlenir. Depoda bir haftadan fazla kalmış olan salyangozlardaha sonra boylanırlar ve cinslerine göre ayrılırlar. 28 mm. ve 38 mm.’lik eleklerden geçirilerek ve et renklerine, kabuk ağızlarının büyüklüklerine göre sınıflandırılırlar (Bölüm-8) Haşlanmış-Dondurulmuş Et Halinde: Canlı salyangoz ihracatı, en ufak bir ihmalde büyük zararlara neden olduğundan, et halinde ihracata yönelinmiştir. Bu çeşit ihracatta Burgonya türü salyangoz kullanılır. Genel olarak çift kaynatma yönteminde sıra malı 5 kg. Canlı salyangozdan, ortalama 1 kg. Haşlanmış- dondurulmuş et istihsal edilmektedir. Bu tür ihracat, kısa sürede canlı ihracatın kat kat üstüne çıkmış ve ihracat olayını da canlandırmıştır. Konserve Halinde : Burgonya türü salyangozlar, toplattırıldıktan sonra aralıklı sandıklara koyularak 4- 7 gün süreyle aç bırakılırlar. Haşlanmış- dondurulmuş et işleminden geçtikten sonra, tuz, karabiber, kekik, defne, anason, karanfil ve bunun gibi aromatik maddelerle ve beyaz şarapla kaynayan 1 litre suya 20 adet hesabı ile etler atılıp 1 saat 15 dakika veya 3 saat pişirilir. Etler çıkarılır, süzülür. Sonra tenekeden yapılmış kutulara 18’er adet konur. Her kutuya 1 karanfil, biraz kekik 1 defne yaprağı konulur. Kutunun havası alınarak kapatılır.Konserve halindeki salyangoz ihracatı kolay ve firesizdir. Boş Salyangoz Kabuğu : Haşlanmış- dondurulmuş salyangoz eti ihracatında kabuğunun da gönderilmesi zorunludur. Çeşitli şekillerde hazırlanmış salyangoz etleri, tekrar kabuğuna koyularak servis yapılır. Her kutuya 60-144 adet kabuk yerleştirilir. Salyangoz; içerdiği hayvansal protein ve diğer değerli besin maddeleri nedeniyle bugün ihraç maddelerimiz arasında en fazla aranan ve ısrarla istenen bir üründür. Özellikle, salyangozun pazarlanabileceği ülkeler arasında; Fransa, Almanya, İsviçre, İtalya, Belçika, Macaristan, İngiltere, Yugoslavya, Avusturya, İspanya, Kuzey Afrika ülkeleri ve Japonya başta gelmektedir. SALYANGOZUN TIPTAKİ YERİ ve GIDA BAKIMINDAN DEĞERİ Salyangoz salgısı çok miktarda protein ve azotlu bir maya içermektedir. Salyangoz müzmin bronşite iyi gelmektedir. Ayrıca salgısı kurutularak akciğer veremine iyi gelen helisin imal edilmektedir. Salyangozun kendisinin kurutularak toz haline getirilmiş şekline de helisin denir ve bu kızartılacak etlerde yumuşatıcı olarak kullanılır. Salyangoz; madeni tuzlar, bakır, çinko, kalsiyum, magnezyum ve fosforlu maddeler bakımından zengin olup, çiğ yenen besin maddelerinin ve alkolün sindirilmesinde yararlıdır. Belirli bir bölgeden 2 yıl devamlı salyangoz toplanması halinde, aynı bölgeden 1 sene geçmeden üçüncü sene salyangoz toplattırılmaması gerekmektedir. Salyangoz ihracatımızın gün geçtikçe artış kaydetmesi üzerine, salyangoz toplattırılması bir çeşit katliam şeklinde devam etmektedir. Bu durum bizi ileride salyangoz bulamamak gibi ciddi bir problem karşısında bırakacaktır. Bunun için daha şimdiden planlı bir şekilde suni salyangoz üretme yoluna gidilmelidir. LİTERATÜR 1. Su Ürünleri Daire Başkanlığı Arşivleri 2. Yalman K. : Türkiye Salyangoz Üretimi ve İhracatı 3. İGEME : Salyangoz Standartı 4. Demirsoy A. : Yaşamın Temel Kuralları 5. 1997 D.İ.E. Su ürünleri İstatistikleri 6. Doğan A. : Kabuklu Su ürünleri üretim tekniği 7. Bateş : Doğa Ansiklopedisi Cilt 1 bateş Yayınları 8. Artel : Artel Ansiklopedisi Cilt 5 Artel yayınları   Su Ürün. Müh. M. Suat İNAN -Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, TÜGEM

http://www.biyologlar.com/salyangoz-biyolojisi-ve-yetistirme-teknikleri

Makroevrim Nedir ?

Makroevrim genelde tür üzerindeki düzeylerde gerçekleşen evrimsel değişimlere verilen isimdir. Bu nedenle, kın kanatlı türlerine tek tek odaklanmak yerine, makroevrimsel bir bakış açısı ile kınkanatlıların yaşam ağacındaki yerini görmek adına ağacın tümünü birden incelemek gerekmektedir. Makroevrim, evrimsel süreçte memelilerin kökeni, çiçekli bitkilerin yayılımı gibi görkemli değişimleri ve dönüşümleri kapsar. Makroevrimsel model, canlı yaşamının tarihini kapsayan bir süreç olsa da bir bakışta bunun görülebilmesi sanıldığı/düşünüldüğü kadar kolay değildir. Bunun nedeni, tüm sürecin bir bakışta okunabileceği ilk elden kanıtların bulunmamasıdır. Bunun yerine, fosiller, jeolojik kanıtlar ve canlı organizmalardan oluşan canlı yaşamına ait eldeki tüm kanıtlar yeniden bir araya getirilerek süreç anlaşılmaya çalışılır. Süreç içindeki evrimsel aşamalar bir kez ortaya çıkarıldıktan sonra, sıra bunların nasıl meydana geldiğinin incelenmesine gelir. Mikroevrimde olduğu gibi, mutasyon, göç, genetik sürüklenme, doğal seçilim gibi temel evrimsel mekanizmalar sürecin içindedirler ve canlı yaşamının tarihindeki büyük çaplı modelleri açıklayabilir. Temel evrimsel mekanizma(göç, genetik sürüklenme, mutasyon, doğal seçilim), yeterli süre olması durumunda büyük çaplı evrimsel değişimleri sağlayabilir. Mutasyon benzeri süreçler, kınkanatlıların yayılımı ya da köpekler ile çam ağaçları arasındaki fark gibi muazzam modeller göz önüne alındığında etkisel olarak çok küçük çaplı olarak düşünülebilir; ancak bu hatalı bir düşünce olacaktır. Çünkü dünya üzerindeki yaşam, 3.8 milyon yıldır mutasyonları biriktirmekte ve onları doğal seçilimin süzgecinden geçirmektedir. Bunun anlamı, evrimsel süreç için gerekenden daha fazla zamanın bulunduğudur. Modelleri, “X olduğunda ne oldu” şeklinde düşünebiliriz. Tüm değişimler, farklılaşmalar ve nesillerin son bulması, canlı yaşamının seyri boyunca meydana gelmiş makroevrimsel modellerdir. Bununla birlikte, geçmiş evrelerin her birinin ötesinde (kınkanatlıların yayılımı ya da ilk çiçekli bitki gibi), biyologlar yaşam ağacının genelinde tekrarlanmış olan modellerin bütünüyle ilgilidirler. Bunlara kısaca değinecek olursak: 1. DURAĞANLIK: Yaşam ağacındaki soyların pek çoğu durağanlık gösterirler. Bunun anlamı, yandaki şekilde de görülebileceği gibi, uzun bir zaman için pek bir değişim göstermedikleridir. Gerçekte ise bazı soylar, çok çok uzun zamanda oldukça küçük değişim geçirmişlerdir ve bu nedenle de “yaşayan fosiller” olarak adlandırılırlar. Örneğin, “Coelacanth”, yaşam ağacında omurgalıların “clade” sınıfının başlangıcına yakın bir noktada dallanmayı durdurmuş bir soydur. 1938 yılına kadar, bilim insanları “Coelacanth”ın soyunun 80 milyon yıl önce tükendiğini düşünmekteydiler. Ancak 1938 yılında, bilim insanları fosil atalarına çok benzeyen canlı bir Coelacanth’ı Hint Okyanusu’ndaki bir popülasyon içinde keşfettiler. Bundan dolayı, Coelacanth soyunun 80 milyon yıldır morfolojik durağanlığını korumuş olan bir tür olduğu söylenebilir. 2. KARAKTER DEĞİŞİMİ: Soylar kızlı ya da yavaş bir şekilde değişme uğrayabilirler. Bu bakımdan, karakter değişimi, fazladan bölümlerin evrilmesi gibi tek bir yönde ya da ek bölümlerin kazanılması ve ardından kaybedilmesi gibi iki farklı yönde meydana gelebilir. Yanda görülen şekilde, A soyu ani fakat belirli bir yönü olmayan şekilde değişime uğrarken, B soyu, yavaş ancak belirli bir doğrultuda değişim gösterir. Trilobitler, modern böcekler ve kabuklularla aynı monofilide bulunmuş canlılardır ve 300 milyon yıl önce yaşamışlardır. Aşağıdaki şekilde de görüleceği gibi, fosil kayıtlarından da görülebileceği üzere milyonlarca yıl boyunca farklı soyları birbirine benzer bir süreçle meydana getirmişlerdir. 3. SOY BÖLÜNMESİ (TÜRLEŞME): Soy bölünmesinin, filogeninin oluşturulması ve incelenmesi ile tanımlanabilir. Filogeni, yaşam ağacında, alışılmışın dışında sık soy bölünmelerinin yaşandığı “püskül” dallanması ortaya koyabilir(A dalı). Yine alışılmadık bir şekilde, oldukça düşük bir son bölünmesine rastlanan uzun ve durağan dalların da meydana gelmesi mümkündür(B dalı). Ya da aynı dönemlerde paralel dallanmaların yaşandığı ancak birbirinden bağımsız soy bölümlerinin da yaşanması muhtemeldir. 4. NESİLLERİN TÜKENMESİ: Nesillerin tükenmesi, canlı yaşamının tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Bir soy içinde nadir ya da sıkça meydana gelen ya da pek çok soy arasında aynı anda görülen (soyların toplu şekilde tükenmesi) bir durum olabilir. Her soy, neslinin tükenmesi olasılığı ile karşı karşıyadır ve ezici bir çoğunlukla, bugüne kadar dünya üzerinde yaşamış olan canlıların %99’unun nesli tükenmiştir. Aşağıda görülen şekilde, nesli tükenmiş olan türler kısa tutulmuşken, hayatta kalmayı başaranlar daha uzun çizgilerle temsil edilerek modellenmiştir. Buraya kadar olan bölümde, makroevrimin izlemiş olduğu yollar anlatılmıştır. Ancak, bu anlattıklarımız, yaratılışçıları ikna etmemektedir. Bunun nedeni, makroevrimi kendi gözlerimizle de göremediğimiz sürece gerçek olduğunu kabul etmememiz gerektiği yönündeki inanışlarıdır(Paradoks). Makroevrimin gözlenebilmesi için pek çok soyun (ki bu milyon hatta milyonlarca yılı bulabilecek bir süreç) geçmesi gerektiğini söylememiz de bunu değiştirmemektedir. Yine de görüşleri ve idrak yetenekleri sınırlı bu kişilerin düşünceleri ya da inanışları, gözümüzün önündeki gerçeği hiçbir şekilde yanlışlayamaz.

http://www.biyologlar.com/makroevrim-nedir-

ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) NEDİR ?

Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED); belirli bir proje veya gelişmenin, çevre üzerindeki önemli etkilerinin belirlendiği bir süreçtir. Bu süreç, kendi başına bir karar verme süreci değildir; karar verme süreci ile birlikte gelişen ve onu destekleyen bir süreçtir. Yeni proje ve gelişmelerin çevreye olabilecek sürekli veya geçici potansiyel etkilerinin sosyal sonuçlarını ve alternatif çözümlerini de içine alacak şekilde analizi ve değerlendirilmesidir. 1969 yılında ABD’de yürürlüğe giren Ulusal Çevre Politikası Kanunu (National Environmental Policy Act) kapsamında dünya ile tanışan ve gerek ABD, gerek AB ülkeleri, gerekse diğer dünya ülkelerinde halen en etkin çevre yönetim aracı olarak yerini alan ve gün geçtikçe de bu yeri sağlamlaştıran ÇED, ülkemizde 7 Şubat 1993 tarihinden bu yana uygulanmaktadır. Türkiye’de sağlam bir çevre yönetimi oluşturmanın esas temelini ÇED sürecinin yasal, kurumsal ve teknik altyapı açısından güçlendirilmesi teşkil etmektedir . ÇED'in amacı; ekonomik ve sosyal gelişmeye engel olmaksızın, çevre değerlerini ekonomik politikalar karşısında korumak, planlanan bir faaliyetin yol açabileceği bütün olumsuz çevresel etkilerin önceden tespit edilip, gerekli tedbirlerin alınmasını sağlamaktır. ÇED Yönetmeliği kapsamı dışında olduğu düşünülen faaliyetler için Bakanlık veya illerde İl Çevre ve Orman Müdürlükleri'ne bir dilekçe ekinde ayrıntılı plan, proje (giren hammadde, yapılan işlem, çıkan ürün, kullanılacak kimyasal maddelerin özellikleri vs) eski ve yeni kapasite raporları ve iş akım şemasını içeren bir dosya sunulması gerekmektedir. Çeşitli kaynaklardan çıkan katı, sıvı ve gaz halindeki kirletici maddelerin hava, su ve toprakta yüksek oranda birikmesi çevre kirliliği oluşmasına neden olmaktadır. Hızla artan dünya nüfusunun ihtiyaçlarının karşılanması için teknolojinin gelişmesine bağlı olarak endüstrileşmenin de artması gerekmektedir. Bu artış beraberinde var olan doğal kaynakların hızla tükenmesine neden olmaktadır. Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreci dünyada bütüncül - önleyici çevresel planlama konusunda kullanılmakta olan en etkin çevre yönetimi aracıdır. Faaliyetlerin çevresel etkileri, faaliyetin etki sahasında bulunan insanlara halkın katılım toplantısı ile anlatılmakta, olumlu ve olumsuz görüşler süreci doğrudan etkilemektedir. Türkiye'de 1993 yılından bugüne etkin olarak uygulanan ÇED değerlendirmesi, çevre izni/çevre izin ve lisansları ile işyeri açma ruhsatlarının alınmasında son derece önemlidir.  

http://www.biyologlar.com/ced-cevresel-etki-degerlendirmesi-nedir-

GERİ DÖNÜŞÜM NEDİR ?

Yeniden değerlendirilme imkanı olan atıkların çeşitli fiziksel ve/veya kimyasal işlemlerden geçirilerek ikincil hammaddeye dönüştürülerek tekrar üretim sürecine dahil edilmesine geri dönüşüm denir. Diğer bir tanımlamayla herhangi bir şekilde kullanılarak kullanım dışı kalan geri dönüştürülebilir atık malzemelerin çeşitli geri dönüşüm yöntemleri ile hammadde olarak tekrar imalat süreçlerine kazandırılması olarak tanımlanabilir. Tabii kaynakların sonsuz olmadığı, dikkatlice kullanılmadığı takdirde bir gün bu doğal kaynakların tükeneceği aıldan çıkarılmamalıdır. Bu durumu farkına varan ülke ve üreticiler kaynak israfını önlemek ve ortaya çıkabilecek enerji krizleri ile başdebilmek için atıkların geri dönüştürülmesi ve tekrar kullanılması için çeşitli yöntemler aramış ve geliştirmişlerdir. Kalkınma çabasında olan ve ekonomik zorluklarla karşı karşıya bulunan gelişmekte olan ülkelerin de tabii kaynaklarından uzun vadede ve maksimum bir şekilde faydalanabilmeleri için atık israfına son vermeleri, ekonomik değeri olan maddeleri geri dönüşüme ve tekrar kullanma yöntemlerini uygulamaları gerekmektedir. Geri dönüşümde amac; kaynakların luzumsuz kullanılmasını önlemek ve atıkların kaynağında ayrıştırılması ile birlikte atık çöp miktarının azaltılması olarak düşünülmelidir. Demir, çelik, bakır, kurşun, kağıt, plastik, kauçuk, cam, elektronik atıklar gibi maddelerin geri dönüşüm ve tekrar kullanılması, tabii kaynakların tükenmesini önleyecektir. Bu durum; ülkelerin ihtiyaçlarını karşılayabilmek için ithal edilen hurda malzemeye ödenen döviz miktarını da azaltacak, kullanılan enerjiden büyük ölçüde tasarruf sağlayacaktır. Örneğin kullanılmış kağıdın tekrar kağıt imalatında kullanılması hava kirliliğini %74-94, su kirliliğini %35, su kullanımını %45 azaltığı ve bir ton atık kağıdın kağıt hamuruna katılmasıyla 8 ağacın kesilmesi önlenebilmektedir. Diğer yandan, yukarıda bahsedildiği gibi geri dönüşümün amaçlarından biride bertaraf edilecek katı atık miktarlarının azaltılması nedeni ile çevre kirliliğinin önemli ölçüde önlenmesi de sağlanacaktır. Özellikle katı atıkları düzenli bir şekilde bertaraf edebilmek için yeterli alan bulunmayan ülkeler için katı atık miktarının ve hacminin azalması büyük bir avantajdır. Sağlıklı bir geri dönüşüm sisteminin ilk basamağı ise bu malzemelerin kaynağında ayırması sureti ile toplanılmasıdır. Geri dönüştürülebilir nitelikteki bu atıklar normal çöple karıştığında bu malzemelerden üretilen ikincil malzemeler çok daha düşük nitelikte olmakta ve temizlik işlemlerinde sorunlar olabilmektedir. Bu yüzden geri dönüşüm işleminin en önemli basamağını kaynakta ayırma ve ayrı toplama oluşturmaktadır. Geri dönüşüme olan ihtiyacın başlamasında savaşlar nedeniyle ortaya çıkan kaynak sıkıntıları etkili olmuştur. Büyük devletler, İkinci Dünya Savaşı sırasında ülke çapında geri dönüşümle ilgili kampanyalar başlatmışlardır. Vatandaşlar özellikle metal ve fiber maddeleri toplama konusunda teşvik edilmişlerdir. ABD'de geri dönüşüm işlemi yurtseverlik anlayışında çok önemli bir yer edinmiştir. Hatta, savaş sırasında oluşturulan kaynak koruma programları, doğal kaynakları kısıtlı bazı ülkelerde (Japonya gibi), savaş sonrası da devam ettirmiştir.

http://www.biyologlar.com/geri-donusum-nedir-

Peripatrik türleşme nedir

Peripatrik veya peripatri (dış kenara ait), yayılma alanları birbirine komşu olan ama çakışmayan, bunun yanında bir sıra dağ veya geniş nehirler gibi engeller yüzünden birbirinden ayrılan ve artık eski yurtlarında olamayan organizmaları ifade eden birer biyocoğrafya terimleridir. Birbirinden ayrılmış bu tür canlı organizmalar genellikle birbirleriyle yakın akraba olup aynı soydan gelen kardeş türlerdir ve gösterdikleri yayılım peripartik türleşmenin bir sonucudur. Peripatrik türleşme veya dış kenarlı türleşme evrim yoluyla yeni türlerin oluştuğu bir türleşme şeklidir. Bu türleşme şeklinde, izolasyon içinde bulunan ve diğerlerinden yalıtılmış olan periferik (dış kenara ait) bir popülasyon içinde yeni türler şekillenir. Bu, izole popülasyonların birbirleriyle gen alış verişlerinde bulunamadığı ve gen akışının engellendiği allopatrik türleşmeye çok benzer. Ancak peripatrik türleşme terimi, allopatrik türleşmenin aksine, daha ziyade popülasyonlardan birinin diğerinden daha çok küçük olduğu durumları tanımlamak için kullanılması önerilir. Peripatrik türleşmenin olası bir sonucu, coğrafi olarak geniş bir alana yayılmış olan ata türün parafiletik (birden fazla atadan köken almış) olmaya başlaması ve böylece bir paratür olmasıdır. Kısa olarak paratür, kendisi herhangi bir soy tükenmesi yaşamadan bir veya daha fazla oğul türler oluşturabilmiş olan türlere denir. Örneğin, boz ayıdan kutup ayılarının evrimiş olması, soyundan geldiği ata türün sınır bölgesinde yaşayan bir popülasyonun evrilerek yeni türler oluşturmasına dair iyi belgelenmiş canlı bir örnektir. Peripatrik türleşme, başlangıçta Ernst Mayr tarafından önerilmiş olup küçük nüfuslu canlı popülasyonlarının, bir veya daha fazla nesil boyunca nüfus azalmasına maruz kalarak bir süre için genetik çeşitliliğin hızla azalış gösterdiği seçim darboğazlarından geçmesi nedeniyle, kurucu etkisi denilen olgu ile yakın ilişkilidir. Bunun yanında genetik sürüklenmenin peripatrik türleşmede genellikle önemli bir rol oynadığı da düşünülmektedir.

http://www.biyologlar.com/peripatrik-turlesme-nedir

Atık ve maddi kaynaklar

Avrupa ekonomisi yüksek düzeyde kaynak tüketimine dayanmaktadır. Buna (metaller, inşaat mineralleri veya ahşap gibi) ham maddeler, enerji ve arazi dahildir. Avrupa'nın kaynak tüketimini belirleyen başlıca güçler ekonomik büyüme, teknolojik gelişmeler ve değişen tüketim ve üretim alışkanlıklarıdır. Kullanılan kaynakların yaklaşık üçte biri atığa ve emisyona dönüşmektedir. Her yıl AÇA'ya üye ülkelerde kişi başına dört ton civarında atık üretilmektedir. Her Avrupa yurttaşı yılda ortalama 520 kg evsel atık üretmekte olup, bu rakamın artması beklenmektedir. AB-15 ülkelerinde, malzeme kullanımı son yirmi yılda çok az değişmiş olup, yılda kişi başına yaklaşık 15-16 tonda seyretmektedir. Ancak bu rakam ülkeden ülkeye oldukça değişmekte olup, İtalya'da kişi başına 12 ton, Finlandiya'da ise kişi başına 38 tondur. Bunda en büyük pay sahibi inşaat malzemeleri olup, bunu fosil yakıtlar ve biyokütle izlemektedir. Kaynak kullanımı AB-15 ülkelerinde yeni AB Üye Devletleri veya Güney doğu Avrupa ülkelerinde olduğundan birkaç kat daha verimlidir. 2020'ye yönelik tahminler AB'de kaynak kullanımının artmaya devam edeceğini göstermektedir. Kaynak kullanımı dünyanın diğer bölgelerinde de artmaya devam etmektedir. Bu durum kısmen Avrupa'da, genellikle bu öbür bölgelerden çıkarılan kaynaklara bağlı olarak, ürün ve hizmet tüketiminin artmasından kaynaklanmaktadır. AB'nin hedefi 'yenilenebilir olmayan doğal kaynakların genel kullanımının ve ham madde kullanımının buna bağlı çevresel etkilerinin azaltılmasına yönelik olarak kaynak verimliliğinin artırılması ve dolayısıyla yenilenebilir doğal kaynakların yeniden oluşma kapasitelerini geçmeyecek bir hızda kullanılmasıdır' (Yenilenen AB Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisien, 2006). Avrupa'nın yüksek kaynak tüketimi hem Avrupa dahilinde hem de dünyanın diğer bölgelerinde çevre üzerinde baskı oluşturmaktadır. Bu baskılar arasında yenilenebilir olmayan kaynakların tükenmesi, yenilenebilir kaynakların yoğun kullanımı, ulaşım, madencilik faaliyetlerine bağlı olarak su, hava ve toprağa yüksek emisyon yayılmasının yanı sıra üretim, tüketim ve atık üretimi bulunmaktadır. Kaynak kullanımının sürekli büyümesinin bir takım fiziksel sınırları olduğu genel olarak kabul edilmektedir. Barınma, gıda ve hareketlilik kaynak kullanımı ve çevresel baskılardan en büyük payı almaktadır. Atık bertarafının sağlık ve çevre üzerinde bazı etkilere yol açma potansiyeli bulunmakta olup, bunlara, nasıl yönetildiğine bağlı olarak, hava, yerüstü ve yeraltı sularına yapılan emisyonlar da dahildir. Atık ayrıca (metaller veya içerdiği diğer geri dönüştürülebilir maddeler ya da bunun enerji kaynağı olarak potansiyeli gibi) bir doğal kaynak kaybını da ifade etmektedir. Dolayısıyla, doğru atık yönetimi halk sağılığını ve çevrenin kalitesini korurken doğal kaynakların korunmasını da destekleyebilir. Avrupa'daki en büyük atık akışları imalat faaliyetlerinin yanı sıra inşaat ve yıkım işlerinden kaynaklanmaktadır. AB'de kentsel atığın çoğu hala düzenli depolama arazilerine gönderilmektedir (% 45). Ancak giderek daha fazla kentsel atık geri dönüştürülmekte ya da kompost yapılmakta (% 37), veya enerji kazanımıyla yakılmaktadır (% 18).

http://www.biyologlar.com/atik-ve-maddi-kaynaklar

Ötrofikasyon Nedir

Ötrofikasyon Nedir

Akarsu ve göllerdeki yaşam niteliği ve kalitesi bu sistemlere giren besin maddeleri, diğer bir deyimle besin tuzları miktarı ile yakından ilgilidir.

http://www.biyologlar.com/otrofikasyon-nedir

Ağustos böceği (Acrididae )

Ağustos böceği kısa-boynuzlu çekirgelerin ağaca tırmanan fazlarını ve Acrididae familyası içerisinde sınıflandırılan cinslerden oluşan böceklerdir. Ağustos böceklerinin kökeni ve aşikar şekilde soyunun tükenmesi -bazıları 15 cm uzunluğuna ulaşabilir- pek açık değildir. Bu türler uygun koşullar altında hızla üreyebilirler ve sonradan sürü haline gelip göç edebilirler. Nemfleri olduğu kadar yetişkinleri de orkestralar oluşturabilir, her iki şekilde de büyük mesafeler katledebilirler, hızlıca tarlalara girip ürünelere zarar verebilirler. Erkek ve dişiler birbirlerine benzemekle birlikte, karınlarının son kısmına bakılarak ayırt edilebilirler. Dişilerin ayrı ayrı duran ya da tek olarak görünen tırtıklı iki kapakçığı bulunurken, erkeklerin sandal şekilli sivri bir ucu vardır. Bu kapakçıklar yumurtanın saklandığı deliği kazmada yardımcı olurlar. Tarihte ve literatürde ağustos böcekleri İncilde tırmanan ağustos böceklerininin sekizinci istilasından "Mısır'daki onuncu istila" içersinde bahsedilir. Atasözü "30:27" "ağustos böceklerininin kral olmadığını, hep beraber korolar halinde ilerlediklerini" küçük dört öğütten biri olarak anlatır. Vahiy kitabında (Book of Revelation), akrep kuyruklu ve insan suratlı ağustos böcekleri inanmayanlara 5 ay boyunca 50. trampet çaldığında işkence eder. Bir Eski Ahit kitabında günümüzdeki çekirge istilalarından söz edildiği yazılmıştır. İlginç olarak, ağustos böcekleri dört farklı yolla tarif edilir; "tırmanan ağustos böcekleri, kesici, hoplayıcı ve zarar veren ağustos böcekleri". Her nekadar yazılış versiyonunda dört farklı yaratıktan bahsedilse de, çağdaş çeviriler onları ağustos böceğinin dört farklı çeşidi olarak tanımlar. Bunlar, ağustos böceklerinin yaptığı deri değişimine uyar. Örneğin, burada bahsedilen çekirge, belki de kanatların gelişmediği nemf halindeki "hoplayan" şekli olabilir. Plato'nun Phaedrus'unda, Sokrates ağustos böceklerinin bir vakitler insan olduklarını söyler. İlham perilerinina anası Muses "şarkı"yı ilk defa dünyaya getirdiğinde, güzelliğinden bazı insanlar yemeyi ve içmeyi ölünceye kadar unutmuşlardır. Muses bu talihsiz ruhları "ağustos böceklerine" dönüştürür ki ömürleri boyunca şarkı söyleyebilsinler... Laura Ingalls Wilder romanı On the Banks of Plum Creekde çekirgelerce oluşturulan "parlayan bulut" o kadar büyüktür ki; güneşi örterek onun görünmesini engeller. Minnesota'daki ailesinin yakınındaki tarlada bir yılın buğday ürünü bu sürü yüzünden helak olur ve sebze dolu çayırlar kıraçlaşır. 2007 Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan İngiliz Yazar Doris Lessing, "A Mild Attack of Locusts" başlıklı kısa hikayesinde bir ağustos böceği saldırısını çok canlı bir biçimde anlatır. Hikaye, 26 Şubat 1956'da yayımlanır, Güney Afrika şehirlerinde mevsimin değişimini ve bir çiftçi ailesinin ürünlerini korumak ve ürünlerideki hasarı en aza indirmek için saldırıya nasıl direndiğini tarif eder. Larry McMurtry tarafından yazılan Lonesome Dove, geçişleri birkaç saat süren, çayırların etrafında oluşan kümelerle tamamının soyulduğunu, hatta kovboyun elbiselerinin bile parçalandığı bir çekirge sürüsünün yolunda olan inek sürüsü deneyimlerini anlatır. Deneylerde model organizma olarak ağustos böcekleri Ağustos böcekleri, biyolojinin bazı alanlarında, hareket nöropsikolojisi, özellikle koklamayla ilgili alanlarda "model organizma" olarak kullanılırlar. Bilim adamlarının canlıların kokuyu alma sürecindeki yollarda detaylı bilgiyi bulduğu canlılardan biridir. Elektrofizyolojik deneyler için hazırlamalarındaki dayanıklılık ve yetiştirilmelerindeki kolaylıklar nedeniyle yukarıdaki amaçlar için uygunlardır. Cambridge Üniversitesindeki araştırmalar kalabalık şekilde sonuçlanan sürülenme davranışını tanımlamıştır. Ağustos böceklerinin arka bacaklarındaki arttırılmış dokunma uyarısıyla tetiklenen sürüye dönüşüm şekli, sadece dört saatlik bir periyotta her dakikada gerçekleşen bazı temaslarla ile teşvik edilir. [2] En büyük sürülerin, milyarlarca ağustos böceğinden oluştuğu ve yüzlerce milkareyi kapladığı düşünülmektedir. Rocky dağı ağustos böceğinin soyunun tükenmesi oldukça şaşırtıcı olmuştur. Yakın zamandaki araştırmalar, tarım alanlarının gelişimine destek olan Rocky dağlarındaki vadilerde bulunan bu böceklerin üreme alanlarının, büyük altın madenciliği akımı sırasında[1] yer altındaki yumurtalarının tahribatıyla yok olduğunu ileri sürmektedir. [3] Böcek bilimci Jeffrey A. Lockwood, bu değişiklikleri incelemiş ve kitabı Locust: The Devastating Rise and Mysterious Disappearance of the Insect that Shaped the American Frontier'de detaylandırmıştır.  

http://www.biyologlar.com/agustos-bocegi-acrididae-

Komünite Ekolojisi

Anadolu’ya özgü alageyik 12 yıl ömürlü olup hızlı hareket eden hayvan yazın beyaz lekeli kışın grimsi lekeli olup küçük sürüler halinde yaşar. Komünite: Belirli bir alanda sürekli etkileşim içerisinde bulunan canlıların oluşturduğu topluluktur. Aynı yaşam ortamını paylaşan farklı türler topluluğu incelenerek kolaylık olsun diye Bitki, Hayvan, Bakteri, mantar komüniteleri ayrı ayrı olduğu gibi aynıda olabilir. Komünite’erin tipi ve büyüklüğü çeşitliliği ve çevre şartlarının organizmalar üzerindeki etkilere bağlıdır. Sıcaklık, nem, yağış, besin vb. faktörler tür çeşitliliği dolayısıyla Komünite tipi ve büyüklüğünü etkiler. Komüniteler tür çeşitliliği bakımından farklılık gösterir. Ekvatordan-kutuplara ovalardan-dağlara gidildikçe tür çeşitliliği azalır. Kutuplar tür çeşitliliği az tropikal bölgelerde tür çeşitliliği fazladır. Tür çeşitliliği iklime bağlıdır. Coğrafi büyüklüğe bağlıdır. Ortamdaki suya bağlıdır. Ortamın endüstri atıkları ile kirletilmesine bağlıdır. Denizlerde ise ışık, ısı, oksijen tür çeşitliliğini etkiler. Komünitede av avcı ilişkisi Komünitede farklı türler mutaalizm (ortak yaşam), paratizm ( asalak yaşama ) ve av- avcı ilişkisi gibi rekabet nedeniyle sürekli etkileşim içerisindedirler. Aynı ortama fazla sayıda bireyler yerleştirmeye çalışınca rekabet oluşur. Aynı ortamdaki bitkilerde su, ışık, mineral gibi etkenler sürekli rekabet oluşturur. Bahçe bitkileri yabani otlarla rekabet içinde olduğu gibi yabani otlar kendi aralarında yani aynı türün bireyleri arasında da rekabet vardır. Türler arasında olan rekabete türler arası rekabet denir. Buğday tarlalarında buğday ile yaban otları arasında rekabet vardır. Ekolojik niş, bir canlının beslenmek korunmak, saklanmak, üremek ve diğer canlılarla ilişki içerisinde olmak için gösterdiği faaliyetlerin tümüdür. Bu etkinlikler farklı olarak ekolojik niş oluşumunu sağlar. Rus bilim adamı iki protistia türü arasında aynı kültür ortamında birlikte yetiştirildiğinde powella türü sayısı artarken caudatum türü yok olmaya başlar. Bu türler benzer olduğu için aynı kaynaklar için rekabet olmuştur. Bu şekilde ekolojik nişleri aynı olan iki tür arasındaki rekabette türlerden bir yok olur veya doğal selleksüyonla yeni bir kaynaktan elde edilecek özellik kazanır. Ekolojik olarak benzer türler bir veya daha fazla farklılık varsa komünite içinde birlikte bulunabilirler. Tür içi ve türler arası rekabet bitki ve hayvan popülâsyonlarının büyümesini sınırlar ve dengede tutar. Popülâsyonun varlığını sağlıklı sürdürmesi için su-besin-ışık-üreme alanları-yaşam alanları ve çevresel kaynakları kullanma türlerle rekabetle bağlantılıdır. Rekabetin en önemli etkeni türlerin gelişme olgunlaşma dönemlerinde farklı olmasıdır. Bu fark azaldıkça rekabet artar. Fark artıkça rekabet azalır. Örnek kültür bitkisi ile yabani ot veya mısır fasulye gibi ekimlerdeki rekabet verimi etkiler. Hayvan komünitelerinde bireylerinin çoğu birbirini yiyerek beslenir.Besin alan hayvan av beslenen hayvan ise avcı olarak isimlendirilir.Örnek Vaşak Tavşan arasında av-avcı ilişkisi var.Vaşak avcı,Tavşan ise av dır. Vaşak popülâsyonu artarken tavşan popülâsyonu azalır. Tavşan popülâsyonu artarken vaşak popülâsyonu azalır. Belli bir süre tavşan bulamayan vaşak lar arasında tür içi rekabet olur. Bu tavşan popülasyon artışını sağlar. Av artarken avcı azalır. Buna av-avcı ilişkisi denir. KOMÜNİTELERDE SİMBİYOTİK İLİŞKİLER İki farklı türün yarar veya zarar görerek (birbirine) yaşamalarına ortak yaşam –simbiyotik yaşam-birlikte yaşam denir. MUTUALİZİM: İki veya daha fazla türün karşılıklı fayda=yarar sağlayarak yaşamaları farklı özelliklerde olup birbirlerinin ihtiyaçlarını karşılayan türler arasında olur. Heterotrof canlı ile ototrof canlı arasında olur. Mantar ile alg ler arasında olur. Bu birlikteliğe Liken denir. Mantarlar alglerin ürettiği fotosentez ürünleri kullanır. Alglerde Mantarlardan su ve mineral ihtiyacını karşılar. İki canlı birbirine muhtaçtır. Filler ile üzerinde yaşayan haşereleri yiyen kuş türleri arasında mutualizm gevşek mutualizm dir. KOMMENSALİZİM: Birlikte yaşayan iki türden yararlanan türe konuk diğer etkilenmeyen türe konak denir. İstiridyenin sırt boşluğunda küçük yengeç türü yaşar. Yengeçler konağın yemediği arta kalın besinleri yer beslenir. Ve dış etkilerden korur. Yengece bir fayda sağlamaz. PARAZİTİZİM: Birlikte yaşayan organizmalardan biri yarar görürken diğeri zarar görür. Parazit üzerinde yaşadığı konağın besinini kullanır atıkları ile üzerinde yaşadığı canlıya zarar verir. Enzim ve sindirim sistemleri gelişmemiştir. Üremeleri hızlıdır. Bir Hücreli Parazitler: Bakteri, amip, kamcılılar insanda sıtma dizanteri kolera v.b. hastalık yaparlar. Bitkisel Parazitler: Bunlar yarı parazitler ve tam parazitler diye ikiye ayrılır. Yarı Parazitler: İnorganik maddeleri kullanarak organik madde sentezlerler. Ökse otu gibi. Üzerinde yaşadığı bitkinin gövdesindeki ksilemden su ve sudaki inorganik bileşikleri alırlar. Tam Parazitler: Fotosentez yapmazlar. Yaprakları küçük ksilemleri zayıftır. Üzerinde yaşadığı bitkinin iletim sistemini kullanır. Su ve organik madde ihtiyacını karşılar. Hayvansal Parazitler. a-İç Parazitler: Sindirim sistemleri yok. Konağın sindirilmiş besinlerini kullanır. Hareket duyu sinir sistemleri basit ama üreme sistemleri gelişmiştir. Tenya, bağırsak solucanı örnektir. b-Dış Parazitler: Sindirim sistemleri gelişmiştir. Sindirim enzimleri az. Konağın kanını veya vücut sıvısını emerler. Bit pire kene örnektir. SÜKSESYON: Komüniteler zamana bağlı değişir. Canlılar zamanla ölür yerine yenileri gelir. Ancak insan müdahalesi baraj, yol, aşırı otlatma, v.b yangın, sel, doğal afet gibi nedenler komünite yapısını bozar. Bozulan komünitelerde öncü türler ortaya çıkar. Zaman içinde bunlar yerini başka türlere bırakır. Bu sıralı yapı komünite yerini alıncaya kadar devam eder. Belirli bir bölgede uzun bir zaman içinde türlerin aşamalı olarak birbirlerinin yerlerini almasına süksesyon =ardıllık veya sıralı değişim denir. Bazen ormanda bir veya iki tür bütün ormanın görünüşünü etkiler. Bu etkiyi yapan türe baskın tür denir. I.BİRİNCİL SÜKSEYON: Üzerinde canlı bulunmayan ortama canlı yerleşmesidir. Başlangıçta şartlar canlı gelişimine elverişli olmayabilir. İlk olarak Liken, yosun, ot, funda, çalı, ağaç evreleri değişimi olur. Liken evresi: Kaya kum çakıl ortamında sadece liken gelişir ve ortamın topraklaşmasını sağlar. Yosun evresi: Likenler rekabeti kaybeder. Yosunlar ortaya çıkar ortam nemlenir ve omurgasız hayvanlar ortama yerleşir. Ölü organizma ve atıkları çürüyerek toprak kalitesini artırır. Ot evresi: Bitkiler rekabeti kazanır ortama otsu bitkiler yerleşir. Zamanla hayvan çeşitliliği artar. Funda Çalı evresi: Ortama rekabeti kazanan böğürtlen ardıç gibi küçük ağaçlar yerleşir. Hayvanlar arası rekabet olur. Hayvanlar beslendikleri bitkilerin tohumlarını taşır. Ağaç evresi: Funda çalı evresi sonunda Büyük ağaçlar ve altında hayvan türleri küçük bitkiler oluşur. Ortam şartları değişmez ise dengeli komünite oluşur. Dengeli komüniteye klimaks denir. 2-İKİNCİL SÜKSEYON: Toprak yapısı bozulmadan komünitenin aşırı otlatma yangın gibi nedenlerle yapısının bozulmasıdır. Tarım ve otlatma yapılan alanlar terk edildiğinde oluşan durumdur. Önce bir yıllık bitkiler-kısa bodurumsu çalılar-kavak türleri sedir ağaçları sırasıyla ortaya çıkar. En son meşe ve akça ağaç kayın’dan oluşan ormanlar oluşur. 19 asırdan itibaren sanayileşme çarpık yerleşim komünite ve ekosistemlerin bozulmasına neden olmuş. Bu çevre sorunlarını giderip doğal kaynakları korumamızın önemini artırmıştır. POPULASYON EKOLOJİSİ Canlılar çevresel faktörlerin etkisinde kalarak çevreye uyum sağlar. Canlıların sayıları mevsimsel olarak arta veya azalır. Canlılar bulundukları ortamda topluluk oluşturur. Popülâsyon: Aynı türden bireylerin oluşturduğu topluluktur. Belirli zaman aralığında belli bölgelerde oluşan aynı türe ait bireyler topluluğudur. Sınırları belirlenir. Türkiye deki insan popülâsyonu, Mersindeki insan popülâsyonu gibi. Alan çok büyük çok küçük olabilir. POPULASYON DİNAMİĞİ Popülasyon yoğunluğu büyüklüğü dağılımı yaş dağılımı popülasyon dinamiğidir. Popülasyon yoğunluğu: Birim alana düşen birey sayısıdır. Popülasyon yoğunluğu İşaretleme veya örnekleme yöntemi ile belirlenir. Doğum Oranı: Birim zamanda popülasyona katılan birey sayısıdır(üreme ile). Ölüm oranı: Birim zamanda popülasyondan ayrılan (ölüm ile) birey sayısıdır. Doğum ve ölüm oranı verileri popülasyon hakkında verileri popülasyon hakkında büyüklük-denge v.b bilgileri verir. Popülâsyon büyüklüğü birim zamanda popülâsyonu oluşturan birey sayısıdır. Popülâsyona dışarıdan katılan bireylere iç göç, ayrılanlara ise dış göç denir. A B C POPÜLASYON DOĞUM ÖLÜM BÜYÜKLÜĞÜ = VE İÇ GÖÇ - DIŞ GÖÇ B>C İSE POPÜLÂSYON BÜYÜKLÜĞÜ ARTAR B<C İSE POPÜLÂSYON BÜYÜKLÜĞÜ AZALIR B=C İSE POPÜLÂSYON DENGEDEDİR Yüksek çoğalma potansiyelinde olan (sınırlama yoksa) popülasyon J tipi büyüme eğrisi ile büyür. Çevresel sınırlama nedeni ile ölüm oranı artar ise popülasyon birey sayısı artmaz. Popülasyon taşıma kapasitesine yaklaşıldıkça büyüme yavaşlar. Büyüme eğrisi sağa sola doğru eğim yaparak S şeklini alır. Popülâsyon doyma noktasına ulaşarak dengelenir. Taşıma kapasitesi: türler arası rekabet av-avcı ilişkisi sıcaklık yağış ışık toprak besin vb faktörler popülasyon büyümesini etkiler. Hiçbir popülasyon sınırsız büyümez. Popülasyonun birey sayısı artışları büyüme-üreme-beslenme için yeterli kaynak sağlamalarını engeller. Belli bir yaşam alanında bulunabilecek en fazla birey sayısına taşıma kapasitesi denir. Popülasyonda birey sayısı arttıkça (taşıma kapasitesine) yaklaştıkça çevre direnci artar. İklim hastalık rekabet vb etkenler çevre direncini arttırır. Bu büyüme hızını azaltır yavaşlatır. Popülasyon belli sınırlar arasında kalır. Popülasyon Dağılımı: Popülasyondaki bireylerin belirli bir alandaki yerleşme biçimidir. Ya kümeli ya düzenli yada rastgele dağılım olur. Popülasyonda yaş dağılımı dengede olan bir popülasyonda her yaş gurubu birey sayısı aynıdır.Doğum ile ölüm birbirine yakındır. Azalan popülasyonda yaşlı nüfus fazla genç nüfus azdır. Doğum azdır. Büyüyen popülasyonda genç nüfus fazla genç nüfus azdır. Doğum fazladır. Popülasyondaki Aşırı Büyümenin Olası Sonuçları Popülasyon taşıma kapasitesine ulaşınca yoğunluk artar. Buna bağlı bireyler arası olumsuz etkileşim ve cevre tepkisi artar. Buna bağlı ortamda biriken zehirli madde –yaşam alan darlığı-besin yetersizliği popülasyon büyümesini engeller. Ölüm arta ve yoğunluk azalır. Bakteriler 20 dk. Bir bölünür. Ancak belli sayıya ulaştıklarında metabolik atıkları üremelerini engeller. Ve sayıları azalır. Aynı deney farelerle yapıldığında belli sayıya ulaşan farelerde strese bağlı ölüm, kısırlık popülasyon yoğunluğunu azaltır. Bitkilerde su, ışık, mineral, çevre şartları popülasyon büyümesinde etkilidir. NESLİ TEHLİKEDE OLAN TÜRLER. Dünya Doğayı Koruma Birliği=IUCN memeli hayvanların ¼ yok olma tehlikesinde. Biyoçeşitliliğin azalması türlerin ortadan kalkması, habitatlarının tahribi insan yaşamını etkiler. Komünitede türler arası etkileşim ağı vardır.Bir türün yok olması bu ağın devamlılığını bozar. İnsan yaşamı için Biyoçeşitliliğin korunması ve devamlılığı gerekir. İnsanlar Yaşam kalitesini artırırken diğer canlıların yaşam alanlarını yok etmemeli. Doğaya verilen zarar felaket olarak geri döner. Türkiye aşırı sulama – Habitatların kaybolması – Baraj-otoyol-plansız turizm yatırımları – Çarpık kentleşme-plansız madencilik- Orman ve makilik alanların yok edilmesi tahrip edilmesi. Yeni tarım alanlarının açılması Habitat’lara yeni türlerin girmesi. Vb etkenler Biyoçeşitliliğin azaltır. Türlerin tükenmesini sağlar. Kuş türlerinin % 13 tatlı sularda,%20 si ise tükenmiştir Türkiye de 600 endemik tür var.700 tür tehlike sınırlarında 17 kuş türü 23 memeli türü tehlikede. BİYOMLAR Doğu Avrupa kökenli zebra midyeleri bulundukları ortamlarda plak tonlarla beslendikleri için diğer çanlılara yaşama şansı vermezler. Ayrıca oluşturdukları kümelerle su borularını tıkarlar. Sucu bölgedeki bitkilerin yaşamını engeller ve kurutur. Ekonomik kayba neden olurlar.1997 yılında Atatürk Barajında 2000 yılında Birecik Barajında zebra midyeleri görülmüştür. BİTKİ VE AYVANLARIN YERYÜZÜNDE DAĞILIMINI ETKİLEYEN FAKTÖRLER 1.İKLİM 2.KARA PARCASI BÜYÜKLÜĞÜ 3.OKYANUS AKINTILARI VE SIARA DAĞLAR İKLİM KOŞULLARI Denizden uzak yerlerde hava kurudur. Rüzgâr sistemi ve yerkürenin kendi ekseni etrafında dönmesi okyanus akıntılarını oluşturur. Bu akıntılar iklimleri etkiler. Biyocoğrafya: Bitki hayvan türlerinin geçmiş ve günümüzdeki dağılımını inceler. COĞRAFİK DAĞILIMI ETKİLEYEN 1-Türün Dağılımı 2-Davranış ve Habitat seçimi 3-Biyotik ve Abiyotik faktörler TÜRÜN DAĞILIMI Türün bulunduğu alanda üreyeceği başka alanlara ayılmasıdır. Işık-sıcaklık-su-toprak-mineraller-cevre şartları bu dağılımı etkiler. Fil anavatanı Afrika ama Asya dada yaşar. Çünkü bu bölgede uygun yaşam alanları var. Her hangi bir tür yeni coğrafik alana yerleştiğinde ızla çoğalır. Yayılır. Afrika bal arısı Brezilyaya getirilmiş bir kaza sonrası Amerika ya yayılarak İtalyan bal arılarını dağıtmıştır. DAVRANIŞ VE HABİTAT SEÇİMİ Canlı türleri yaşam şartlarına uygun olanları seçer şartlar değişirse(besin azalır, hastalık artar vb) yeni ortamlara göç ederek uyum sağlarlar. Kuşlar kuzey yarım kürede yaşar. Kışın güneye göç ederler.Bu şekilde türlerin devamlılığını(neslin devamlılığını)sağlar. BİYOTİK FAKTÖRLER: Hayvan- bitki- mantar-mikroorganizmalar canlı cevreyi oluşturur.Her canlı doğrudan ve dolaylı olarak bu cevrenin canlı öğeleri ile ilişki içindedir. ABİYOTİK FAKTÖRLER: Sıcaklık-güneş ışığı –rüzgâr-kayalar-toprak gibi faktörlerdir. SICAKLIK: Canlı çeşitliliği ve dağılıında etkili bitki yoğunluğu ekvatordan kutuplara doğru azalır. SU:Canlı suyu havanın neminden veya toprak neinden alır.Toprak nemi yağışlar ile sağlanır.Yağış bitki dağılımında etkilidir.Ekvatorda yağmur oranları var iken çöllerde kaktüsler vardır. GÜNEŞ IŞIĞI: Işık şiddeti karasal ortamda bitki gelişiminde etkilidir. Oran ağaçlarının altında rekabet ortamı var. Işık şiddeti, süresi, fotosentez yapan canlıları sınırlar. Sucul ortamda su yüzeyinde fotosentez yoğun derinlik artıkca fotosentez azalır. Canlı çeşitliliği sayısıda azalır. RÜZGÂR: Hayvanlarda ve Bitkilerde terlemeyi artırır. Cevre sıcaklığının canlı organizmaları etkilenmesini sağlar. Rüzgâr alan tarafdaki bitki dallarının büyümesi engellenir TOPRAK: PH-mineral-nem-ısı-barındırdığı organizmalar bitki ve bitki ile bulunan canlıların dağılmasını etkiler. Kalkerli topraklarda kolay dağılım gösteren bitkiler. silisli topraklarda seyrekleşir. Salyangoz kireçli toprakta fazla iken volkanik topraklarda azdır. BİYOM- EKOSİSTEM ARASINDAKİ İLİŞKİ Bütün iklim kuşaklarında ekosistemleride içine alan yaşam alanları vardır. Bu alanlara özgü bitki hayvan toplulukarı yaşar. Büyük ekosistem tiplerine BİYOM denir. En büyük ekositem ekosferdir. Ekosfer dünyadakicanlılarla etkileşim içinde olan sistemin bütünüdür. Ekosistem bir çokpopulasyonu içine alan komünite ile onu çevreleyencansız cevreden oluşur. Karasal ve sucul ekosistemleri içine alan biyom daha büyük ekosistemdir. (geniş bölge-kıtanın bir kısmı gibi) DÜNYADAKİ KARASAL SUCUL BİYOLARIN ÖZELLİKLERİ Biyomları çöl-çayır-iğne yapraklı ağaçların oluşturduğu organizmalar gibi gibi geniş çoğrafi bölgeleri içine alan ekosiste tipidir. KARASAL BİYOMLAR: Karasal biyomların yayılışı iklimdeki bölgesel değişikliklere bağlı olup kesin sınırlar belli değildir. Orman ve çayır biyomları olarak ikiye ayrılır. A-ORMAN BİYOMLARI Tropikal yağmurormanları- ılıman bölge -yaprak döken ormanlar-iğne yapraklı ormanlar olmak üzere ayrılır. 1-Tropikal Yağmur Ormanları: Yoğun yağış ve nem oranına sahiptir. Nem-yüksek sıcaklık biyolojik çeşitliliği artırmıştır. Orta- Güney amerika Avustralya ve Asyanın ekvatora yakın kısımlarında bulunur. Ağaçlar üzerinde epifit orkide bromella gibi bitkiler Alt kısmında otlar bulunur. Tropikal Ormanların karekteristik hayvanları kuş-yarasa-jaguar-puma-maymun-kurbağa-geyik-ve timsah bulunur. 2-Ilıman Bölge Yaprak Döken Ormanlar:Kuzeydoğu amerika-avrupa-asya-avustralyada bulunur.Ağaçlar kısa boylu ve seyrektir.Kışın yaprak döken ağaçlardır.Kayın-akcaağaç-kestane-meşe-ceviz-ihlamur-kızılağaç-kavak- gibi ağaç türleridir.Ağaç altlarında çalı ve otgelişmiştir. Hayvanlar, geyik-ayı-sincap-vaşak-kedi gibi hayvanlardır. 3-İğne Yapraklı Ormanlar: Yüksek rakımlı yerlerde bulunur. Sıcaklık yılın yarısında bitki gelişimine uygun değil. Köknar-çam-ladin ormanları gibi ormmanlardır. Hayvanları kirpi- fare- yarasa- ayı- çakal- tilki- alageyik- kartal-baykuştur. B-ÇÖL BİYOMLARI Toprak yüzeyi sıcaklığının 660 dereceye çıktığı alanlardır. Gün içi ve mevsisel ısı değişimi var. Dünyanın %35 ni kaplar. Güney Afrikanın Kalahari çölü Kuzey Afrikada sahra çölü Arabistan çölü Arizonada sonaran çölü Ülkemizde tuz gölü ve Karapınar bölgeleri çölleşmeye hassas yerlerdir. Su depolama özelliği kaktüs bitkisi yaygın durumdadır. Hayvanlar sürüngen-böcek-keseli fare-kemirgenler bulunur. C-CAYIR BİYOMLARI. Yazları sıcak kışları soğuk geçer. Yağışların çölleşmeye izin vermediği ancak orman oluşumuna uygun olmayan yerlerdir. Hayvanlar koyun, sığır, keçi, genelde otçul hayvanlar var. Toprak üstü bitki cayır otları suyu tutar, toprağı korur. Havayı temizler. Ülkemizde iç, doğu, güneydoğu anadoluda yaygın alanlardır. Tilki, serce, sincap, koyun bu bölgede yaşayan hayvanlardır. D-SUCUL BİYOMLAR Tatlı su biyomları tuzlu su biyomları diye ikiye ayrılır. 1-Tatlı su biyomları: Göl ve akarsu ve sulak alan biyomları. 2-Göl Biyomları: Göllerde komüniteler suyun derinliğine ve kıyıya uzaklığına göre yayılır. Siyano bakteriler. Alg, küçük kabuklular, kurbağa, sazan balığı levrek balığı göçmen su kuşları karabatak sucul bitkiler saz kamış nilüfer vb canlılar yaşar. 3-Akarsu Biyomları: Tek yönlü akan suların başlangıç kısmında su soğuk mineral miktarı az.Akarsu yatağında farklı yaşam olanları ve tür çeşitliliği vardır.Alg,sünger,karayosunları,solucanlar,alabalıklar vardır. 4-Sulak Alanları Biyomları: Doğal ve yapay sürekli veya mevsimsel sular durgun veya akıntılı tatlı acı veya tuzlu su birikintileridir. Bataklıklar-sazlıklar-turbalıklar-sulak cayırlar 6 metre derinlikteki sulak alanlardır. Toprak suya doygun olup oksijen bakımından fakirdir. Buralarda kamış-sazlar-mile sıcanları yaşar. Ülkemizde Balıkdamı-Sultansazlığı-Göksu Deltası-Trabzon ağaçbaşı yaylası örnek verilebilir. 5-Tuzlu Su Biyomları: Okyanus ve denizlerin tuzlu su biyomlarıdır. Yerkürenin %70 ni kapsar. Dalgalar-Gel gitler-akıntılar-ısı-tuzluluk-ışık-basınç deniz ve okyanuslardaki komünitelerin yapısını belirler. Kıyıya yakın yerlerde çeşitlilik fazladır. Derinliğe bağlı olarak protozoa-solucan-denizanası-mürekkep balığı-midye-Balıklar_Balina-Fok gibi canlılar vardır. Ülkemizde Akdeniz foku-kefal gibi balık türleri yaşar

http://www.biyologlar.com/komunite-ekolojisi

Balıkların Evrimi

Omurgalı hayvanların ve balıkların evrimiyle ilgili ilk önemli sonuçlara ulaşmış olsak ta hala birçok yönüyle bilim adamları tarafından yeterli derecede anlaşılamamıştır. İlk omurgalı hayvanların 550 milyon yıl önce ortaya çıktığı genel olarak kabul edilmiştir. Çok uzaktan atamız olan bu hayvanlar bugün bildiğimiz kadarıyla balıklara göre son derece farklıydı. Çenesiz balıklar anlamına gelen ‘Agnatha’ diye isimlendirildiler. Bugün yaşayan ve hala bazı türleri var olan bu balıkların çeneleri yoktur. Bu nedenle bu grubun bir parçası olarak kabul edilirler. Agnatha, bütün soyu tükenmiş ve hala yaşayan bütün çenesiz balıkları kapsamaktadır. Çenesiz balıklar, ağızlarında kemik olmayan ve modern omurgalılar gibi ısıramayan balıklardır. Fakat ağızları olan ve beslenen balıklardır. Üstelik en eski çenesiz balıklarda rejenerasyon yeteneği olan ve bazı türlerde bir tane beyin, iki veya daha fazla göz ve hayatlarını direkt etkileyen kalıcı bir notokorda bulunan başları vardı. Modern çenesiz balıklar gibi dişleri ve pelvik yüzgeçleri yoktu. İlk çağda omurgasız hayvanlar denizlere hakimdi. (PALEOZOİK DÖNEM 570-245 MYÖ) Birçok türle ortaya çıkan ve farklı alt türlerin bir numarası olmasından dolayı çenesiz balıklar (AGNATHA) ve ataları önemli gruplardı. Birçok çenesiz balık, balık asalağı ve bofa balığına benzeyen küçük kurtçuklar gibi hayvanlardır. Diğer çenesiz balıklar kemik plakların bilinmeyen bir değişimiyle evrim geçirmişlerdir. Plaklar onları zırh gibi korumaktadır. Ve boyları 1,5 metreye ulaşmaktadır. Fosil balık asalağı ve Bofa balığı 350 milyon yıl önce bulunmasına rağmen bilim adamları Conodotlardan önce evrim geçirdiklerine inanıyor. Eski çenesiz balıklar arasında en iyi bilinenler Ostracodermlerdir. Dıştaki zırhlarından dolayı böyle isimlendirilmişlerdir. Bunlar en eski Conodontialardır. Conodontialar küçük ve genelde 7 cm’ den daha az uzunluktadır. İç iskelete sahip olmamalarına rağmen ağız halkası üzerinde dişleri, bir tane dili ve bir tanede kaudal yüzgeçleri vardır. Yaklaşık 515 milyon yıl önce ilk olarak fosil kayıtlarda ortaya çıkmışlardır ve yaklaşık 205 milyon yıl önce ortadan kaybolmuşlardır. Çenesiz balıkların iki diğer grubu kısa bir süre göründü. Arandaspida yaklaşık 495 MYÖ ve Astraspida yaklaşık 450 MYÖ. Her iki grupta geniş baş kalkanları vardı. Kaudal yüzgeç sanılan yüzgeçler yoktu ve 440 MYÖ yok oldular. Az bilinen dört adet çenesiz balık grupları tipik Ostacoderm formlarına sahiptiler. Bunların en eskileri Pteraspidomorphan’ın sonuncusu Heterostraci idi. İki iyi gözlü balıklardı, başlarının üzerinde de ağır zırh ve ağızlarını öne ilerletmek ve işaretlemek için bir gagaları vardı. Tek bir omurgası vardı. Cephalaspidomorpha, Pteraspidomorpha’nın yerini aldı. Bunlardan ilk olarak Anaspida ve Galeaspida evrim geçirmiştir. Bunları izleyen yakın zamanda Osteostraci evrim geçirmiştir. Bu hayvanlar kemik plaklardan dolayı fosil kayıtlarda iyi bilinirler. Kemik plaklar balıkların başlarını korurlar veya Anaspida’da, pul gibi küçük plakları vardı (Anaspid demek koruması, kalkanı yok demektir.)Bu gruplar 430-425 MYÖ ortaya çıktılar ve 360 MYÖ ise soyları tükendi. Anaspidler yan tarafın aksine karın solungaç açıklıkları olan ilk balıktı. Anaspidlerin oldukça aktif balıklar olduğuna inanılırdı. Oysa Heterostraci ve Galeaspida yavaş hareket eden, dip kısımlarda yaşayan ve çamurdan çürümüş bitki ve hayvan materyalleri emdiğine inanılan hayvanlardı. Çenesiz balıklar içerisinde loblu kuyruk yüzgeçleri olan tek türlerdir. Loblu kuyruk yüzgeçleri modern balıklarda daha çok ortaktır. Bazı kanıtlarda çenesiz balıklar hemen hemen 360 MYÖ’ e kadar çevrede iken ve dahi yaklaşık 210 MYÖ’ e kadar Conodontia (çeneli balıklar) neticede dünya sularında onların yerini aldılar ve sonra MYÖ 425’te görünmesiyle omurgalıların ölümü artmaya başladı. Hareketin ortaya çıkışında çenelerle desteklenmiş iskelet, modern balıkların ve insanlığın evriminde önemli bir adımdır. Çeneliler için iskelet, birinci solungaç yayının modifikasyonundan gelmiştir. Süzme, emme ve törpülemenin aksine ısırma kabiliyeti balıkların olduğu yerde bulunan yiyeceklerde fazlaca artmıştır. Bu olduğunda yaklaşık aynı zamanda çiftleşme yüzgeçleri .(neticede bizim kollarımız ve ayaklarımız olan) evrim geçirdi. Yüzgeçler balıkların yukarıya ve ileriye doğru hareket etmelerini sağlarlar. Bu, yüzme fiziğinde önemli bir durumdur. En eski çeneli balıklar Placoderm ve Acanthodii olarak isimlendirildiler ve fosil kayıtlarda ilk olarak 435 Milyon Yıl Önce göründüler. Placoderm deri plakalı demektir ve Placodermlerim çoğu, başlarının üzerinde amour (?) plaka ve kemikli pullara sahiptir. Placodermler yalnızca çekici değiller çünkü çift yüzgeçleri, çeneleri ve buna ek olarak İlkel yüzme keseleri evrim geçirmiştir. İlkel yüzme keseleri Osteichtyes’te akciğer olmuş ve omurgalıların yaşamasına izin verir. Ayrıca denizlerden ayrılmalarına ve karada yaşamalarını da sağlar. Placodermler gerekli olan bütün şeylere sahip olan önemli bir gruptu.360 Milyon Yıl Önce soyları tükenmesine rağmen, ağır zırhlarını kaybetmediler. Çoğu Placoderm’in zırhla kaplanmış büyük başları ve forebodies (?) vardı. Bilim adamları 9 sıra Placoderm’i yeniden düzenledi. Ve bunların en iyi bilinenleri Arthrodira ve Antiarchi idi. Antiarchi’nin boyu 15-40 cm’e kadar uzanabilmektedir ve dip kısımda bulunduğuna inanılmaktadır. Zayıf çeneleri ve zırhla örtülmüş uzun pektoral yüzgeçleri vardı. Arthrodira tatlı sularda ilk evrim geçiren ve çokça büyük olan bir gruptur. Dinicthyes ve Titanicthyes gibi bazı türlerde boy 9 metreye kadar ulaşmaktadır. Gemuendima spp. gibi torpil benzeri türlerde içermektedir. Antiarchi zırhla örtülmüş kafaları vardır. Acanthodii temel olarak köpekbalığı benzeri balıklardı ve kemik plakları vardı. Fakat zırhlı ağır başları yoktu. Bu nedenden dolayı daha fazla manevra yapabilirler ve hızlı hareket edebilirler. Bilinen birçok türü küçüktü. Lateral gözleri, çenelerinde büyük dişleri ve dorso-lateral belkemikleri vardı. Kemiksi balıklardı ve daha çok tatlı sularda yaşayan türleri saptanmıştı. Acanthodii Placodermler’den daha uzun olduğu için önemliydi ve fosil kayıtlarda 275 MYÖ’ den 175 MYÖ’ e kadar kaldı. Yaklaşık 20 milyon yıl sonra, şimdi soyu tükenmiş, modern balıkların ataları olan iki grubun ilk görünüşleri fosil kayıtlara 210 MYÖ girdi. Chondrichtyes ve Osteichtyes’lerin her ikisi de aynı zamanda farklı atalardan evrim geçirmiştir. Chondrichtyes köpek balıkları ve vatozlardır. Bu iki alt sınıf yaklaşık 30 milyon yıl önce evrim geçirdi. Elasmobranchii Holocephali’yi izledi. Bu iki grup denizlerimizde gelişen ve hala var olan gruplardır. Eski üyelerinden temel planda az da olsa sıkça değişim göstermektedir. Üçüncü altsınıf Cladoselarchii, geniş köpekbalığı benzeri hayvanlardır ve az da olsa Holocephali’den sonra görünmüştür. Fakat kısa bir süre hayatta kaldıktan ve görünmeye başladıktan 15 milyon yıl sonra fosil kayıtlarda ortadan kayboldular. Balıkların en önemli grupları modern denizlerimize hakim olan ve akşam yemeklerimizi oluşturan Osteichtyes idi.(kemikli balıklar).Görünen ilk kemikli balıklar Chondrostei idi. Chondrostei 410 MYÖ ortaya çıkmış ve günümüzde hâlen varlığını korumaktadır. Onlar ortaya çıktıktan sonra yaklaşık 407 MYÖ Dipnoi (akciğerli balıklar) ve sonra Actinistia,Osteolepiformes ve Panderichyida 460 MYÖ ortaya çıkmıştır. Bu grubun son iki tanesinin, günümüzde, yaklaşık 250 MYÖ soyu tükenmiştir. Modern balıkların çoğunluğu Neopterygii grubundadır. Yaklaşık 250 MYÖ fosil kayıtlarda sadece son Permian’da içinde, son gelenler olmalarına rağmen Neopterygii’ nin Chondrostei’nin atalarından evrim geçirdiğine inanılır. Hâlbuki ortaya çıkmalarından beri çok önemli oldular ve bugün bilinen balıkların çoğu bu gruptadır. BALIKLARDA ELEKTRİK DUYULARI Sinir uyarıları, elektrik uyarıları ve su, özellikle suyun içerdiği çözünmüş mineraller iyi bir elektrik iletkenidir. Bunun anlamı suda yaşayan bir hayvan her zaman bir kası elektrik sinyalleri yaymak için kullanır. Bunların sinyalleri keşfedip birçok balık türünü öğrenmek sürpriz olmayabilir. Elektrik duyuları olan bir balık avının yerini saptayabilir ve keşfedebilir. Bunu suyun akışına ters doğrultuda kendini gizleyerek yapar. Av parçaları hareket edemiyorsa kumun veya çamurun içine kendini gömer. Torpil balıkları elektrik duyularını gömülmüş avını keşfetmek için kullanırlar. Elektriksel duyulu balıklar yırtıcı hayvanların yaklaşmasını da keşfederler. Çoğu elektrik duyulu türlerin algılayıcıları Teleostlarda dış oyuk organlar ve Elasmobranch’larda lorenzini ampülleri olarak isimlendirilirler. Bu algılayıcılar hayvanların başında, vücutlarına saçılmış ve yan çizgi boyunca yerleşebilmektedir. Algılayıcılar elektrik iletken jel kanallarından oluşur. Ve bu kanallar çukur olarak isimlendirilen belli noktaların suya açılmasıyla oluşur. Balıkların kendi hareket doğrultusunda oluşturulan zayıf elektrik alanı, dünyanın elektrik alanı sayesinde belirlediği bilinmektedir. Bu olay göç yapan türler tarafından apaçık bir şekilde kullanılır. Elektriksel uyartıları hissedebilen fakat kendi özel alanlarını oluşturamayan diğer hayvan türleri şunlardır: köpekbalıkları, torpil balıkları, tırpana balıkları, kedi balıkları, paddlefish. Evrimde diğer bir adım ise nesneleri keşfetmek amacıyla özel bir elektrik alan oluşturmaktır. Balıklar anlamlı bir şekilde ideal elektriğin fazlasını deşarj etmektedir. Dışarıya verilen bu elektrik yaşayan nesneler tarafından hissedilmektedir. Sadece yaşayan organizmalar tarafından değil, organizmaların etrafındaki bütün dünya tarafından hissedilir. Bu torpil balıklarının iki ailesinde ve Teleostlar’ın 10 ailesinde olmuştur. En iyi bilinen elektrikli balıklar, Afrika’nın Elektrikli Kedi Balıkları (Gymnarchus niloticus ) ve Güney Amerika’nın Elektrikli Yılanbalığı (Electrophorus electricus) diğer ilginç olanlar daha az güçlü ise de hala daha varlıklarını korumaktadırlar. Bu balığın etrafında bir elektrik alanını yaratan ve elektrik uyarıları yayan elektrik oluşturma hücreleri vardır. Bu alana dokunan her şey balığın elektrik alanından aldığı geri besleme şeklini değiştirir. Böylece balık, görme, ses, koku veya dokunuşta bağlı olmayan dünyasının bir şeklini arttırabilir. Çamurlu suda yaşarsanız, bu kadar yetenek çok faydalıdır. Birçok elektriksel Teleost’un yaptığı gibi. Birçok elektrikli balık gece hareketlidir. Üstelik bu balıklar, kontrol edebilir ve onların dünya şeklini geliştirmesi için kendi elektrik alanını değiştirebilir, veya başka bir elektrik gücüyle hassas balığın algısını değiştirebilir. Algılama amacıyla birçok balığın oluşturduğu elektrik alan bir elektrik deşarjı olarak su içindeki çevrelerine serbest bırakılırlar. Böyle yaparak hem avcılarını caydırırlar hem de onların kendi avlarını sersemletebilir. Bütünüyle kaslı hareket olarak elektrik uyarılarını oluştur. Hareket dünyadaki bir balığın elektrik şeklini çarpıtabilir. Bu nedenden dolayı birçok balık yavaş hareket etmeye ve vücutlarını düz tutmaya eğilimlidir. Yüzmek için sadece uzamış dorsal yüzgeçlerini kullanırlar. Çoğu balık, özellikle elektriksel olarak güçlü türler, elektrik alanını, elektriksel deşarjın zamanlanmış uyarılarının bir sonucu olarak üretirler. Fakat elektrik bakımından zayıf birkaç balık, elektrik alanı üretmek için devamlı bir dalga kullanırlar. Çoğu tür, özellikle en güçlü olanlar, elektrik alanlarını sürdürmek ve özel sebepler için güçlü atışları veya patlamaları kurtarmak amacıyla göreli zayıf deşarjlar üretirler. Elektrik üreten hücreler , ‘Electrocytes’ diye isimlendirilirler. Her bir electrocyte sadece çok küçük bir elektrik üretir. Geniş voltaj üretmek için bir balık bir bataryada bulunan birçok hücreye sahip ve aynı zamanda deşarj edilebilir olması gerekir. Bu Electrocyteler deniz türlerinde genel olarak başta, tatlı sulardaki türlerde kuyrukta bulunur. Balıklar elektrik alanlarını bireysel sıklıkta üretirler. Aynı türün iki balığı karşılaştığında bu balıklar benzer sıklıklarda elektrik alanı kullanırlar. Sıklıklarını, daha az benzer yapmak ve diğer balıkların ürettiği sıkışık algılardan kaçınmak için değiştirirler. Diğer türlerin dişi ve erkekleri her bir sıkışmadan kaçınmak ve potansiyel eşleri fark etmeye yardım etmek için farklı sıklıktaki alanları kullanırlar. Apteronotus leptorhynchus’ta dişiler, 600-800 Hertz arasındaki sıklıkları kullanırken, erkekler, 800-1050 Hertz arasındaki sıklıkları kullanırlar. Bütün balıklar, eşit potansiyel farkın elektrik deşarjlarını üretemezler. Çok fazla üretim elemanı taşımak ekolojik yönden pahalıdır. Şüphesiz ki şampiyon 600 volttan fazla potansiyel bir fark oluşturabilen elektrikli yılanbalığıdır. (Electrophorus electricus). Elektrikli kedibalığı (Gymnarchus niloticus), yaklaşık 300-350 volt oluşturabilir. Birçok elektrikli balık 8-40 volt arasında kısıtlı olmasına rağmen, bir torpil balığı yaklaşık 220 volt ve bazı kurbağabalıkları 50 volt üretebilir. İki büyük elektrik balığı, Güney Amerika Elektrikli Yılanbalığı ve Afrika Elektrikli Kedibalığı özellikle elektrikli balıkların zayıf ve küçük olanlarını avlanırlar. Elektrik alanlarını, varlıklarının avları tarafından bilinmemesi için yok ederler. Ve sonra küçük türler yakına geldiği zaman birden büyük bir öldürücü deşarj bırakırlar. Küçük ve zayıf türler elektrik alanını atlatmak, bazı yırtıcı hayvanlardan saklanmak veya farklı bir yolda olmak için gözetleme yaparlar. Bir elektrik deşarjının voltajı kaynağından uzağa gittikçe hızlıca azalır. Elektrokasyon 1 ve 2 metre arasındaki türler için bir alanda çalışan yakın bir saha hissidir. Sonunda daha öncede dediğim gibi, farklı bir iletkenlikle bir balığın elektrik alanının içindeki herhangi bir şey, balık tarafından kurulan ve böylece balığın etrafındaki potansiyel alanı değiştiren elektrik akış desenini bozacaktır. Bu devamlı değişiklikleri keşfetmek, onun etrafındaki fiziksel dünyayı haritaya dökmeye izin verir. Bilginin bu akışının anlam ifade etmesi için tabiki bir balığın yeteneği, onun beyin boyutunda bağlı bir karmaşıklıktır. Mormyrids, büyük beyinlerinden dolayı iyi bilinirler ve vücut-ağırlık oranı diğer birçok balıktan daha yüksektir, gerçekte bir insan olabilirler. Bu, daha yüksek zekâyla eşit sayar mı? Cevabı eve gibi görünebilir. Akvaryumcular Nil havzasındaki Mormyridsleri uzun zamandan beri bilmektedirler ve Amazon nehri havzasındaki Gynotidslerden daha karışık sinyaller kullanırlar ve oynamayı severler. Gynotidler akvaryumlarındayken, akvaryumun dışındaki nesnelere oyunlar yaptıkları ve burunlarıyla onları etrafında taşıdıkları için iyi bilinirler. Üstelik bilim adamları laboratuarda oyunlar öğretmek için uzun düşünülmüş en eski balık Mormyridslerdir. Neşe ve öğrenmenin her ikisi de, zekânın işaretleridir. Kaynak: www.balikcilar.net/showthread.php?t=12942     Sudan karaya çıkarak ya-şamlarının bir bölümünü karada geçirmeye başlayan ilk omurgalılardır. Bu nedenle, balıklar ile sürüngenler arasında bir geçiş basamağı sayılan bu yarı su, yarı kara hayvanlarının Yunanca’dan türetilen adı da “iki yaşayışlılar” anlamına gelir. Amfibyumları öbür kara hayvanlarından ayıran başlıca özellikler, çok sayıda salgıbeziyle beslenen derilerinin kaygan ve gözenekli, yumurtalarının ise balıklarınki gibi kat kat jelatinimsi kılıflarla korunmuş olmasıdır. Amfibyumlar sınıfının (Amphibia) bugüne kadar soyunu sürdürebilmiş olan üyeleri üç büyük grupta toplanır. En kalabalık grubu oluşturan kara ve su kurbağalarının kuyruksuz, kısa bir gövdesi ve sıçramaya uyarlanmış uzun arka bacakları vardır. İkinci gruptaki semenderler (çöreller) ise kuyrukludur ve kısa bacakları sıçramaya değil yürümeye elverişlidir. Buna karşılık aynı gruptaki sirenlerin yalnızca iki ön bacağı olduğundan gövdelerinin arka bölümünü ve kuyruklarını sürüyerek yer değiştirirler. Üçüncü grubu oluşturan ayaksız kertenkeleler ise hiç bacakları olmayan ve suda ya da toprağın altına gömülerek yaşayan, solucana benzer hayvanlardır. Kurbağaların yaklaşık 1.900, semenderlerin 300, sirenlerin 3, ayaksız kertenkelelerin de 160 kadar türü saptanmıştır. Yaklaşık 300 milyon yıl öncesinden kalma bazı fosillerin amfibyum iskeleti olduğu konusunda bütün bilim adamları birleşiyorlar. Bu hayvanlara ait olduğu sanılan fosilleşmiş izler ise çok daha eski tarihlere uzanır. Amfibyumlar, günümüzden 370 milyon yıl önce, Cros-sopterygii adı altında sınıflandırılan ve hem akciğerleri, hem de saçak gibi yüzgeçleri olan balıklardan türemiştir. Sudan Karaya Geçiş Sudaki yaşamdan kara yaşamına geçişte en önemli adım akciğerlerin ve bacakların gelişmesi olarak görülür. Oysa derinin bu yeni ortama uyum sağlayabilmek üzere geçirdiği değişiklikler belki çok daha çarpıcıdır. Artık suyun dışında yaşayacak olan hayvan her şeyden önce vücudundaki su dengesini korumak zorundadır. Bu yüzden amfibyumlarda önce vücuttaki suyun hızla buharlaşarak uçup gitmesini önleyecek sert bir dış deri oluştu. İç deride ise sürekli sıvı salgılayarak vücudu nemli tutan salgı bezleri gelişti. Ayrıca hayvanın derisiyle solunum yapabilmesi için içderideki kan damarlarının sayısı arttı. Kafatası balıklara özgü biçimini yitirerek basık ve yassı duruma geldi; çene kemikleri de doğrudan kafatasına bağlandı. Hayvanın burundan soluk alıp verebilmesi için burun kanalları genişledi. Büyük olasılıkla böcekleri yakalayabilmesi için dili uzayıp büyüdü. Başın gerisindeki ilk iki omur değişikliğe uğrayarak bir boyun bölgesi oluşturdu; böylece hayvan başını gövdesinden bağımsız olarak hareket ettirmeye başladı. Bugünkü amfibyumlardan birçoğunun larvaları (yavruları) da erişkine dönüşürken buna benzer başkalaşma evrelerinden geçer. Fosil amfibyumların bilinen en küçük örneği ancak 2,5 cm uzunluğundadır; buna karşılık birçoğunun uzunluğu 2,5 metreyi aşar. Tarihöncesi çağlardan kalma en iri amfibyum fosilinde yalnızca kafatasının uzunluğu 1 metreye yakındır. Çağımızda yaşayan amfibyumlar ise genellikle atalarından daha küçük yapılıdır. İçlerinde en irisi, Japonya’da yaşayan ve uzunluğu 1,5 metreyi geçen dev semenderdir (Andrias japonicus). Amfibyumların hemen hepsi sulak ve nemli yerlerde yaşar. Bütün yeryüzüne dağılmış olan kurbağalara Alaska ve İsveç gibi en uzak kuzey ülkelerinde bile rastlanırken, ayaksız kertenkelelerin dağılımı yalnızca tropik bölgelerle sınırlıdır; semenderler ise daha çok ılıman bölgelerde yaşar. Özellikleri ve Davranışları Amfibyumların çoğu gündüzleri saklanıp, hava kararınca yiyecek aramaya çıkan gece hay-vanlarıdır. Soğukkanlıdırlar, yani vücut sıcak-lıkları bulunduktan ortamın sıcaklığına uygun olarak değişir. Düşmanlarından korunmak için gizlenmeyi seçerler; çevredeki doğa ile aynı renkte olmaları gizlenmelerini çok kolaylaştırır. Tek savunma araçları ise derilerinden salgıladıktan yakıcı ve zehirli maddelerdir. Gırtlaktan gerçek anlamda ses çıkarabilen ilk hayvanlar belki de kurbağalardı. Durmadan vıraklayan kurbağalara karşılık ayaksız kertenkele, siren ve semenderler genellikle sessiz hayvanlardır. ' Amfibyumlar en çok böcek, örümcek ve solucan gibi omurgasız hayvanlarla beslenir. İri kurbağaların ayrıca küçük kemiricileri ve kendinden küçük kurbağalan da yediği olur. Amfibyumlar zararlı böcekleri yok ettikleri için insana yararlı hayvanlardır. Birçok ülkede tarım zararlılarıyla savaşmak için özellikle deniz kurbağasından (Bufo marinus) yararlanılır. Ne var ki, son derece obur olan bu hayvan yalnız böcekleri değil küçük kurbağalan da tüketerek zamanla çevredeki doğal yaşama daha büyük zarar verebilir. Yaşam Çevrimi Kurbağalar yumurtalarını genellikle su bitkilerinin arasına bırakır. Bitkinin yapraklarına ya da dallarına yapışıp kalan yumurtalardan, iribaş ya da tetari denen, kocaman başlı, uzun kuyruklu ve bacakları olmayan, yavrular çıkar. Bu yavrular tıpkı balıklar gibi solungaçlarıyla sudan oksijen alır ve daha çok bitkiyle beslenir. İri yumurtalarını karadaki çamurların arasına bırakan bazı türlerde ise yumurtadan çıkan larvalar iribaş değil, erişkin kurbağanın küçük bir kopyasıdır. Kurbağaların döktüğü yumurta sayısı, biraz da dişinin boyutlarına bağlı olarak türden türe çok değişir, örneğin Küba’da yaşayan Sminthillus cinsinden küçük kurbağaların dişisi tek bir yumurta bırakırken, öküz kurbağası gibi iri türlerde bu sayı 20 bini bulur. Afrika’da yaşayan Nectophrynoides cinsinden küçük kurbağaların larvası gelişmesini annesinin vücudunda tamamlamış olarak çıkar. Oysa birçok türün dişisi ya da erkeği yav-rularını gelişinceye kadar sırtında, hatta sırt derisinin altındaki keselerde taşır. İribaşların erişkin bir kurbağaya dönüşmesi genellikle birkaç ay, öküz kurbağasında ise iki yıl kadar Kurbağa yumurtalarının suya ya da çamura bırakıldıktan sonra döllenmesine karşılık, semenderlerin çoğunda yumurtalar dişinin vücudunda döllenir. Yumurtaları kurbağalarınkine benzer, ama sayıca daha azdır. Bazı türler döllenmiş yumurtalarını suya döker ve yumurtadan çıkan iribaşlar gelişmesini suda tamamlar. Buna karşılık birçok semender türü yumurtalarını karaya bırakır ve yavrular bütün yaşam çevrimini karada geçirir. Avrupa semenderleri ile akciğersiz mağara semenderinde ise yumurtalar dişinin vücudunda açılır ve yavrular larva olarak doğar. Amfibyumların doğadaki yaşam süresi kesin olarak bilinmiyorsa da, insan eliyle bakılan dev semenderin 55 yıl, Bombina cinsinden kızılca kurbağanın ise 29 yıl yaşadığı gözlenmiştir.

http://www.biyologlar.com/baliklarin-evrimi


Biyolojik Çeşitlilik, Çevre sorunları ve Etkileri

1- Biyolojik Çeşitlilik : Bir bölgedeki bitki ve hayvan türlerinin ve çeşitlerinin sayıca zenginliğine biyolojik çeşitlilik denir. Her ekosistemin kendine özgü bir biyolojik çeşitliliği vardır ve biyolojik çeşitlilik bir doğal zenginliktir. Bir ülkedeki bitki ve hayvan türleri, hem o ülkenin, hem de dünyanın biyolojik zenginliği olarak kabul edilir. Bir ekosistemdeki biyolojik çeşitliliğin fazla olması o ekosistemin diğer ekosistemlere göre üstün olması anlamına gelmez. Biyolojik çeşitlilik sürdürülebilir kalkınmanın sağlanmasına yardımcı olur ve üç farklı kavramdan oluşur. Bunlar genetik çeşitlilik, tür çeşitliliği ve ekosistem çeşitliliğidir. Bir tür içindeki bireylerin sahip olduğu kalıtsal özelliklerin yani bireylerin genetik yapılarının farklı genetik çeşitliliği oluşturur. Bir ekosistemde yaşayan ve genetik olarak birbirlerine benzerlik gösteren türlerin sayısı tür çeşitliliğini oluşturur. Belli bir bölgede yaşayan bitkiler ve hayvanlar gibi canlı varlıklarla toprak, su, hava ve mineraller gibi cansız varlıkların çeşitliliği, ekosistem çeşitliliğini oluşturur. Ekosistemlerin görevi, canlıların yaşamlarını ve nesillerini sürdürebilmek için uygun ortamın hazırlanmasını sağlamaktır. Ekosistemler, canlı ve cansız varlıklardan oluşur ve bir ekosistemin özelliğini, o ekosistemi oluşturan su, sıcaklık, ışık, nem, toprak, hava, rüzgâr, iklim gibi cansız varlıklar belirler. Bu cansız varlıkların canlılarla olan etkileşimi, ekosistemlerin çeşitliliğini belirler. Ekosistemlerin orman, göl, çöl, dağ, sazlık, akarsu, okyanus gibi çeşitleri vardır. Bu çeşitlilik arttıkça, ekosistemde yer alan habitat ve tür çeşitliliği de artar. NOT : 1- Orman ve okyanus ekosistemlerinde canlı türü sayısı, çöl ve kent ekosistemlerindeki canlı türü sayısından daha fazladır. 2- Canlı türlerinin sayısı 5 – 30 milyon arasında tahmin edilmektedir. Dünyada toplam 1.742.000 canlı türünün tanımlandığı ve 4.926.000 canlı türünün bulunabileceği belirtilmektedir. 2- Biyolojik Çeşitliliğin Faydaları : İnsanlar, tarım ve teknolojide sahip olduğu bugünkü seviyeye, biyolojik çeşitlilik ve zenginlik sonucu ulaşmıştır. Biyolojik çeşitliliğin ve ekosistemlerin sağladığı faydalar insan hayatının devamı için gereklidir. Biyolojik çeşitliliği oluşturan bitki ve hayvan türleri tarım, eczacılık, tıp, hayvancılık, ormancılık, balıkçılık ve sanayi alanlarında, temiz su ve hava sağlanmasında kullanılırlar. Biyolojik çeşitliliği oluşturan bitki ve hayvan türlerinin sayısının ve çeşitliliğinin fazla olması, o ülkeye ekonomik kazanç sağlar. Biyolojik çeşitlilik, ekosistemleri dengede tutar, gezegeni yaşanabilir hale getirir, insanların sağlığını, çevreyi ve ekosistemleri destekler. a) Bitki Çeşitliliğinin Faydaları : Bitkiler havayı temizler, erozyonu önler, toprağa organik madde kazandırır, toprak yorgunluğunu giderir. Diğer canlılara barınma ve beslenme ortamı sağlayarak ekosisteme devamlılık kazandırırlar. Ülkemize özgü olarak yetiştirilen çam, meşe, palamut, kavak, ardıç türü ağaçlar ormancılıkla ilgili fayda sağlar. Acur, taflan, çitlenbik, iğde, göleviz, ahlat (yaban armudu), alıç, delice, idris, melengiç, hünnap, üvez, yonca, mürdümük gibi sebze ve meyveler tıp alanında fayda sağlar. b) Hayvan Çeşitliliğinin Faydaları : İnsanlar, ilk çağlardan günümüze kadar hayvanları avlayarak, evcilleştirerek gıda kaynağı olarak, taşımacılıkta, giyimde ve tıpta kobay amaçlı kullanmışlardır. Bazı böcekler, bitkilerin tozlaşmasını sağlayarak bitki yaşamının ve çeşitliliğinin sürmesini ve bu sayede ekosistemin sürekliliğini sağlar. Böceklerin önemli bir kısmı, organik maddelerin ayrışmasını ve tekrar toprağa kazandırılmasını sağlar. Bazı böcek türleri de kuşlar, balıklar, sürüngenler gibi hayvanların besin kaynağı durumundadır. Ülkemizin çeşitli yerlerindeki doğal çevreye uyum sağlamış koyun, keçi, inek, sığır gibi türler hayvancılıkla ilgili fayda sağlar. Ülkemize özgü olarak bulunan alabalık, kefal ve levrek türü balıklar balıkçılıkla ilgili fayda sağlar. c) Ekosistem Çeşitliliğinin Faydaları : Doğaya dayalı turizme eko turizm denir. Eko turizm son yıllarda artan bir öneme sahiptir. Teknolojik ilerlemeler ve yaşam biçimine bağlı olarak stres altındaki insanlar, doğada kendini dinlendirmektedir. Milli parklara ve doğaya gidilerek stres atılmaktadır. NOT : 1- Her bölgenin kendine özgü biyolojik çeşitliliği yani bitki ve hayvan türleri vardır ve bir bölgenin biyolojik çeşitliliğini o bölgedeki ekosistemleri oluşturan cansız varlıklar belirler. 2- Bitki Çeşitliliğinin Faydaları : İnsanoğlu, eski çağlarda tarım toplumuna geçmesinden günümüze kadar çok sayıda bitki türünü kültüre almıştır. Tarih boyunca 3000 kadar bitki türünün beslenmede kullanıldığı ve bunların % 30’unun gıda üretiminin çoğunu karşıladığı belirtilmektedir. Geri kalan türlerin de tarım için önemi büyüktür. Bugün Genetik Mühendisliği ve Biyoteknolojideki ilerlemeler sonucu, günümüzde kullanılan çeşitlere yabani akrabalarından gen aktarımı yapılarak zararlı böcek, hastalık, yabancı otlar ve kuraklığa dayanıklı yeni çeşitler elde edilmektedir. Bugün, tarımda kullanılmayan doğada bulunan birçok bitkinin gelecekte tarımda kullanılma potansiyeli vardır. Bugün kültürü yapılan birçok meyve ve sebzenin ilk defa kültüre alındığı yer Türkiye’dir. Bu türlerin ülkemizde bulunan yabani akrabalarının paha biçilmez değeri vardır. Birçok bitki türü, tıp ve eczacılıkta eski çağlardan beri kullanılmaktadır. Son yüzyılda, biyokimya bilimindeki gelişmeler sonucu birçok bitkiden çeşitli bileşikler elde edilmiştir. Günümüzde 250.000 bitki türünden, ancak 5.000 ‘inin eczacılık değeri yönünden incelendiği kaydedilmektedir. Gelecek yıllarda bilimdeki ilerlemelere bağlı olarak birçok bitkiden, değişik hastalıklar için bileşiklerin elde edilmesi mümkündür. Ülkemiz tıp ve eczacılıkta kullanılan ve aromatik bitkiler yönünden zengin bir çeşitliliğe sahiptir. Ayrıca süs bitkisi olarak ve peyzaj düzenlemelerinde kullanılan soğanlı bitkilerce de zengindir. Önümüzde ki yıllarda, bu yönüyle değerlendirilebilecek çok sayıda bitki türü bulunmaktadır. Yine tarımsal zararlıların mücadelesinde bazı bitkilerden elde edilen bitkisel kökenli ilaçlar kullanılmaktadır. Doğadaki birçok bitki, bu yönüyle de önem arz etmektedir. 3- Hayvan Çeşitliliğinin Faydaları : İnsanlar, ilk çağlardan günümüze kadar hayvanları avlayarak, evcilleştirerek gıda kaynağı olarak, taşımacılıkta, giyimde ve tıpta kobay amaçlı kullanmışlardır. Yine kültüre alınan hayvanların yabani akrabaları, hayvan ıslahında kullanılmaktadır. Böceklere bakıldığında 1.200.000 böcek türünden, ancak 750 tür kültür bitkilerinde zararlı olmaktadır. Geri kalan türler bizim için faydalı türlerdir. Bunlardan bazıları tarımda zararlı türlerin üzerinde beslenerek bu türlerin savaşımında kullanılmaktadır. Bitkilerin büyük çoğunluğu tozlaşma için böceklere gereksinim duymaktadır. Böcekler, bitkilerin tozlaşmasını sağlayarak bitki yaşamının devamlılığı ve çeşitliliğine olanak vermekte ve ekosistemin devamlılığını sağlamaktadır. Yine böceklerin önemli bir kısmı, organik maddelerin ayrışmasını ve tekrar toprağa kazandırılmasını sağlamakta adeta doğada birer gönüllü temizlik işçisi gibi çalışmaktadır. Bazı türler de kuşlar, balıklar, sürüngenler gibi hayvanların gıda kaynağı durumundadır. Tüm bu yönleriyle, yeryüzündeki yaşamın böceklere bağlı olduğunu söylemek fazla abartılı olmaz. 4- Ekosistemin Ekoturizm Olarak Sağladığı Faydalar : Doğaya dayalı turizm, ekoturizm olarak adlandırılmaktadır. Ekoturizm son yıllarda artan bir önem arz etmektedir. Teknolojik ilerlemeler ve yaşam biçimine bağlı olarak stres altındaki insanlar, doğada kendini dinlendirmektedir. Milli parklara ve doğaya gidilerek stres atılmaktadır. A.B.D.’de Milli Parklar Servisi’nin 1998 yılı ölçümlerine göre, yaklaşık 300.000 turistin milli parkları ziyareti ile, direk ve dolaylı gelir olarak 14 milyar dolar gelir elde edilmiştir. Benzer durum dünyanın diğer ülkelerinde de vardır. Dünya Turizm organizasyonu, ekoturizmin uluslar arası turizmin % 7’sine karşılık geldiğini bildirmektedir. Ülkemizde de Fethiye’de bulunan Kelebekler Vadisindeki kelebekleri görmek amacıyla, tatil sezonu boyunca günübirlik olarak 15.000 turistin ziyaret ettiği bildirilmektedir. Biyolojik çeşitlilik ve doğal güzellikler bakımından, dünyada eşsiz bir yere sahip ülkemiz, ekoturizmde büyük potansiyel arz etmektedir. Ülkemizin sahip olduğu doğal güzellikler ve biyolojik zenginlikler yurt içi ve dışında yeterince tanıtılmalı ve ekoturizm geliştirilmelidir. SORU : 1- Yaşanılan bölgede en çok yetiştirilen sebzeler hangileridir? 2- Yaşanılan bölgeye özgü bitki ve hayvan türleri nelerdir? 3- Yaşanılan bölgedeki bitki ve hayvanların sayısı ve çeşitliliği diğer bölgelerde de aynı mıdır? 4- Bitki ve hayvan türlerinin sayıca fazla olması, bölgenin doğal zenginliklerinin bir göstergesi midir? 5- Kaç değişik kuş türü biliyoruz? 6- Kaç değişik balık türü biliyoruz? 7- Kaç değişik çiçek çeşidi biliyoruz? 8- Çeşitlilik nedir? 9- Bir bölgedeki bitki ve hayvan türlerinin çeşitliliği, o yerin hangi özelliğini ortaya koyar? 10- Ders kitabında verilen resimlerdeki canlılardan hangileri ülkemizde yaşamaktadır? 11- Ders kitabında verilen resimlerdeki canlılardan hangilerinin nesli tükenmek üzeredir? 12- Ülkemizde farklı ekosistemlerin biyolojik çeşitliliğini oluşturan bitki ve hayvan türleri nelerdir? 3- Biyolojik Çeşitliliğin Azalması ve Yok Olması : Bir ekosistemde, bölgede, ülkede veya dünyada yaşan herhangi bir canlı türünün yok olması o canlının neslinin tükenmesi yani biyolojik çeşitliliğin azalması, canlı türlerinin yok olması da biyolojik çeşitliliğin yok olması anlamına gelir. İklim değişikliliği, kirlenme, doğal kaynakların aşırı kullanımı, sürdürülebilir olmayan kaynakların kullanımı ve hızlı nüfus artışı biyolojik çeşitliliğin azalmasına ve türlerin yok olmasına neden olur. Habitatların yok olması veya zarar görmesi, birçok bitki ve hayvan türünün neslinin yok olmasına neden olur. Biyolojik çeşitliliğin korunması için 1992’de 172 ülkenin katıldığı Rio Zirvesi olarak bilinen Birleşmiş Milletler (BM) Çevre ve Kalkınma Konferansı yapılmış ve İklim Değişikliği ve Biyolojik Çeşitlilik sözleşmeleri imzaya açılmıştır. Rio Zirvesi’ne katılan, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 156 ülke Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’ni (BÇS) imzalayarak, kendi sınırları içerisindeki bitkilerin ve hayvanların çeşitliliğinin tam olarak korunması sorumluluğunu üstleneceklerine, ayrıca gelecek nesillerin doğal kaynaklara olan ihtiyaçlarından ödün vermeden günümüz ihtiyaçlarının karşılanması için çeşitli yollar aranması konusunda anlaşmaya varmıştır. • Önceki yıllarda yaşayan mamut, bizon, moa, dinozor gibi canlılar günümüzde yaşamamaktadır yani nesilleri tükenmiştir. • Önceki yıllarda ülkemizde yaşayan Anadolu leoparı, Asya fili, kunduz, aslan gibi canlılar şuan ülkemizde yaşamamaktadır ve ülkemizde nesli tükenmiştir. • Şu an ülkemizde yaşayan Akdeniz foku, kelaynaklar, deniz kaplumbağaları, alageyik, boz ayı, kardelen çiçeği ve salep yapımında kullanılan orkideler nesli tükenmek üzere olan canlılardır. NOT : 1- Türkiye'de 500'den fazla habitat çeşidinde 10.000'den fazla çiçekli bitki ve eğrelti; 400'den fazla kuş; 500'den fazla balık; 100.000'den fazla sürüngen ve 160.000'den fazla omurgasız hayvan türü kayıtlıdır. SORU : 1- Biyolojik çeşitlilik yok olabilir mi? 2- Biyolojik çeşitliliğin yok olması nasıl gerçekleşir ve ne gibi sonuçlar getirir? 3- Canlıların neslinin tükenmesi, biyolojik çeşitliliğin azalması anlamına gelir mi? 4- Ülkemizin Biyolojik Zenginlikleri : Ülkemizin Asya ve Avrupa kıtaları arasında bir köprü görevi görmesi, ayrıca çok değişik iklim ve coğrafi yapıya sahip olması nedeniyle, bitki ve hayvan türleri bakımından oldukça zengin bir çeşitliliğe sahiptir. Türkiye’de 120 memeli, 413 kuş, 93 sürüngen 18 kurbağagil, 276 deniz balığı, 192 tatlı su balığı ve 60–80.000 böcek türünün bulunduğunu bilinmektedir. Yine ülkemiz bitki türleri bakımından da oldukça zengindir. Bütün Avrupa kıtasında 12.000 bitki türü bulunmasına karşın ülkemizde 9.000 bitki türü bulunmakta ve bu türlerin % 30’u dünyada sadece Türkiye’ de bulunmaktadır. Oldukça fazla sayıda bitki ve hayvan türünün tanımlandığı yer ve anavatanı ülkemizdir. Tüm bu yönleriyle Türkiye, biyolojik çeşitlilik bakımından bir kıta özelliği göstermekte olup dünyada eşsiz bir yere sahiptir. 5- Biyolojik Çeşitliliğin Korunması : Biyolojik çeşitlilik, bir bölgedeki bitki ve hayvan türlerinin ve çeşitlerinin sayıca zenginliğidir. Ülkemizde ve dünyada nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan bitkiler kardelen ve salep yapımında kullanılan orkidelerdir. Deniz kaplumbağaları, Akdeniz fokları, bozayı, Ankara keçisi, Tuj koyunları, alageyik, sülün ise nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan hayvanlardandır. İster bitki ister hayvan olsun bu canlıların nesillerinin konuna altına alınması için tabiat parklarının, doğal yaşam alanlarının oluşturulması, organik tarımın tercih edilmesi ve insanların bu konularda eğitilmesi gerekmektedir. Çiftçiler aşırı otlatmanın, bitkilerin aşırı toplanmasının, ormanların arazi kazanmak amacıyla tahrip edilmesinin biyolojik çeşitlilik açısından olumsuz etkileri konusunda bilinçlendirilmelidir. Kıyı habitatlarının tahrip edilmesi, balıkçılığın ve avlanmanın aşırı ve kontrolsüz yapımı engellenmelidir. Ayrıca bu türlerin korunması ve denetimi için mekanizmalar geliştirilmelidir. Biyolojik çeşitlilik tüm dünyanın ortak zenginliğidir. Bugünün ihtiyaçlarını karşılayarak gelecek kuşaklara da bu çeşitliliği aktarabilmek amacıyla biyolojik çeşitliliğin korunması gereklidir. C- ÇEVRE SORUNLARI VE ETKİLERİ : 1- Ekosistemlerin Bozulma Nedenleri (Çevre Sorunları) : Çevre sorunları, insanların yaşadığı problemlerden biridir çevre sorunlarının yani ekosistemlerdeki bozulmaların bir kısmı doğal yolla, bir kısmı da insan etkisiyle oluşur. İnsanlara ve ekosistemlere zarar veren doğal kaynaklı bozulmalar, su, toprak ve hava hareketleriyle oluşur. Su taşkınları, depremler, erozyon, volkanik hareketler (yanardağ patlamaları), fırtına, kasırga, uzun siren kuraklık ekosistemlerin bozulmasına yol açan doğal afetlerdir. İnsanlar, bulundukları ekosistemlerdeki (çevrelerindeki) canlı ve cansız varlıkları etkileyerek ekosistemlerin bozulmasına yol açarlar. İnsanlar, ekosistemlerdeki doğal varlıklarla iç içe yaşarken zamanla teknolojinin gelişmesi ve doğal kaynakların bilinçsiz kullanılması sonucu doğanın dengesi bozulmuş ve birçok çevre sorunu ortaya çıkmıştır. Hızlı nüfus artışı, bilinçsiz sanayileşme, düzensiz şehirleşme, doğal kaynakların bilinçsiz kullanılması, nükleer silahlar ve nükleer santral patlamaları, biriktirilmiş suların (barajlardaki suların) taşkınlara neden olması, orman tahribatı ve çığ gibi olaylar doğal denge üzerinde olumsuz etkiler yaparak çevre kirliliğine yani ekosistemlerin bozulmasına yol açan insan kaynaklı faktörlerdir. Hava kirliliği, su kirliliği ve toprak kirliliği ve nükleer kirlilik çevre kirliliği sonucu oluşan kirlenmelerdir. SORU : 1- Ülkemizi ve Dünya’mızı tehdit eden önemli çevre sorunları nelerdir? 2- Ülkemizi ve Dünya’mızı tehdit eden önemli çevre sorunlarının sebepleri ve sonuçları nelerdir? 3- Ülkemizi ve dünyayı tehdit eden çevre sorunları dünyayı nasıl etkiler? 4- Ekosistemler zamanla neden değişip bozulmaktadır? 5- Ekosistemlerdeki bozulmalar beraberinde hangi sonuçları getirin? 6- Çok küçük bir ekosistemin zarar görmesi tüm dünyayı nasıl etkiler? 2- Çevre Kirliliğine Neden Olan (İnsan Kaynaklı) Faktörler : a) Orman Tahribatı : Orman yangınları, ihmal, dikkatsizlik, kaçak yapılaşma ve arazi açmak için ağaçların bilinçsizce kesilmesi gibi sebepler yüzünden ormanlar tahrip olmaktadır. Bunun sonucunda ekosistemlerin doğal dengesi bozulmakta, ormanda yaşayan canlı türleri ve bu türlerin habitatları yok olmakta, toprak zenginliği kaybolmaktadır. (Ülkemizde orman yangınlarının kayıtları 1937 yılında tutulmaya başlanmıştır. Bu kayıtlara göre yaklaşık 1,5 milyon hektar ormanlık alan yok olmuştur). SORU : 1- Ülkemizdeki orman tahribi sadece ülkemizi mi etkiler? 2- Orman tahribi nasıl engellenebilir? 3- Ormanların kaybı hayatımızı nasıl etkiler? b) Çığ : Yüksek yerlerdeki karların şiddetli ses etkisiyle dağın yamaçlarına yuvarlanmasına çığ denir. Eğimli arazi üzerinde birikmiş büyük kar örtüsü, yer çekimi etkisiyle kaydığında çığ oluşur. Çığ genellikle bitki örtüsü olmayan, dağlık eğimli arazilerde görülür. Çığlar beraberinde toprak, taş ve ağaçları da sökerek götürür. Bu şekilde meydana gelen aşınma ve taşınma, toprağı verimsizleştirerek canlıların yaşamını tehlikeye sokar. Çığlar, tarım alanlarının veriminin düşmesine ve su kaynaklarının kirlenmesine neden olur. SORU : 1- Çığdan korunma yolları nelerdir? c) Nükleer Silahlar ve Nükleer Santral Patlamaları : Nükleer silahlar, nükleer kazalar ve bu kazalar sonunda ortaya çıkan nükleer atıklar kirlenmeye sebep olur. (1986 yılında yaşanan Çernobil Nükleer Enerji Santrali Kazası’nın yarattığı olumsuz etkiler, bu kirliliğin en canlı örneğidir. Bu olaydan ülkemizin en çok Karadeniz Bölgesi’nin etkilendiği tespit edilmiştir). SORU : 1- Nükleer kirlilik sadece belli bir bölgeyi mi etkiler? 2- Nükleer kirliliğin canlılar ve onların çevreleri üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir? d) Biriktirilmiş Suların Taşkınlara Yol Açması : Barajların yıkılması sonucu oluşan taşkınlar, bitki örtüsüne, ekili alanlara toprağın verimli tabakasının taşınmasına neden olur. e) Aşırı Nüfus Artışı : Bir bölgedeki ya da ekosistemdeki nüfus artışını ya da azalışını o ekosistemdeki göçler, doğum ve ölüm olayları belirler. Nüfus artışının az olduğu dönemde insan tarafından çevreye verilen zarar doğal yollarla kendiliğinden düzeltilebiliyordu. Nüfus artışı fazla olduğu için; • Doğal kaynaklar aşırı kullanıldı. • Barınma amacıyla yeşil alanlar yok edildi. • Büyük kentler çevre kirliliğine yol açtı. • Araçların egzoz gazları hava kirliliğine yol açtı. • Soğutucularda kullanılan karbon maddesi ozon tabakasını inceltti. • Tarımsal alanlarda yapılan ilaçlamalar yararlı böcekleri de yok etti. • Evsel atıklar, lağım suları ve sanayi atıkları çevreyi kirletti. • Tarımda üretimi arttırmak için aşırı kullanılan gübreler çökerek toprağın ve yeraltı sularının kirlenmesine yol açtı. f) Plansız Sanayileşme : Nüfusun hızla artması sonucu sanayi gelişmiş ve bunun sonucu çevre (hava, toprak, su) zarar görmüş, kirlenmiştir. • Tarla ekmek için orman arazilerinin kesilmesi. • Artan kereste ihtiyacı nedeniyle ormanların kesilmesi. • Fabrika bacalarına filtre takılmaması. • Fazla ürün elde etmek için tarımda aşırı gübreleme ve ilaçlama yapılması. • Fabrika atıklarının arıtılmadan suya ya da toprağa verilerek su ve toprağı kirletmesi. g) Doğal Kaynakların Bilinçsiz Kullanılması : Bir ekosistemdeki hava, toprak, su, hayvanlar, bitkiler, yeraltı zenginlikleri ve doğal güzellikler o ekosistemdeki doğal kaynakları oluştururlar. Doğal kaynakların bilinçsiz kullanılması çevre kirliliğine yol açar. • Kimyasal ve biyolojik silahların kullanılması. • Gereksiz tarım ilaçları ve böcek öldürücülerin kullanılması. • Soğutucuların ve spreylerin fazla kullanılması. • Ev ve sanayi atıklarının çevreye dağılması. • Nükleer silahların ve radyasyona yol açan maddelerin kullanılması. • Kalitesiz fosil yakıtların (kömür, petrol, doğal gaz) kullanılması. 3- Çevre Kirliliğinin Sonuçları : Hava kirliliği, su kirliliği ve toprak kirliliği ve nükleer kirlilik çevre kirliliği sonucu oluşan kirlenmelerdir. a) Hava Kirliliği : Atmosferde bulunan zararlı gazların (karbon oksitleri, kükürt oksitleri ve azot oksitleri) miktarının artmasına hava kirliliği denir. Hava kirliliğinin canlı ve cansız varlıklar üzerinde olumsuz etkileri vardır. Havayı katı ve gaz halindeki maddeler kirletir. Sanayi tesislerinden filtre edilmeden bırakılan gazlar, araç egzozlarından çıkan gazlar, fosil yakıtların (petrol, kömür ve doğal gaz) yanmasından oluşan gazlar (evlerin ısıtılmasında, taşıtlarda ve sanayi tesislerinde fosil yakıtların aşırı kullanılması sonucu) hava kirliliği oluşur. Hava kirliliği sonucu asit yağmurları oluşur, sera etkisi artar ve ozon tabakası delinir. Sera etkisi ve ozon tabakasındaki incelme, iklim üzerinde tüm Dünya’da (küresel boyutta) değişikliklere yol açar. Kullanılan fosil yakıtların oluşturduğu katı ve gaz halindeki atıkların (fosil yakıtların yanması ile havaya karışan karbon oksitleri, kükürt oksitleri ve azot oksitleri), suya ve su döngüsüne karışması sonucu bu atıkların yağış olarak yeryüzüne inmesine asit yağmuru denir. Güneş’ten gelen ışınların bir kısmı yeryüzü tarafından soğurulurken bir kısmı da uzaya geri yansır. Yeryüzünden yansıyan bu ışınların bir kısmı, atmosferde soğurularak havanın ısınmasına sebep olur. Güneş ışınlarının bir kısmının uzaya gönderilmesinin engellenmesine sera etkisi denir. Sera etkisine neden olan gazların (başta karbondioksit olmak üzere) miktarının artması, soğurulan güneş ışınlarının miktarının artmasına sebep olur. Bunun sonucunda atmosferin ve Dünya’nın sıcaklığı aşırı yükselir. Atmosferdeki sera etkisinin artmasına küresel ısınma denir. Küresel ısınma sonucunda buzullar erimeye ve okyanuslardaki su seviyeleri yükselmeye başlar ve küresel çölleşme gerçekleşir. Hava kirliliğine sebep olan (flora klora karbon gibi itici ve soğutucu olarak kullanılan) gazlar ozon tabakasının incelmesine sebep olur. Ozon tabakasının incelmesi sonucu Güneşin zararlı ultraviyole ışınları yeryüzüne ulaşır ve bu ışınlar biyolojik çeşitliliği olumsuz etkiler ve canlıların bağışıklık sistemini bozar. (Flora klora karbon gibi itici ve soğutucu olarak kullanılan gazların kullanılmaması konusu Brezilya'da ulusların imzasına açılmış ve iki ülke bu antlaşmayı imzalamıştır. Bu ülkeler Türkiye ve A.B.D.dir). 1- Havanın Canlılar İçin Önemi (*) : 1- Canlılar havasız yaşayamaz. 2- Solunum için bazı canlılar (insanlar ve oksijenli solunum yapan canlılar) oksijene ihtiyaç duyarlar. Havadaki oksijen, suya ve toprağa geçer, buradaki canlılarda oksijen kullanır. 3- Yeşil bitkiler, fotosentez yaparken havadaki karbondioksiti kullanır ve oksijen üretir. 4- Havanın azotu bazı bitkiler tarafından, (azot bağlayıcı) bakteriler yardımıyla alınarak protein yapımında kullanılır. (Canlıların temel yapısını proteinler oluşturduğu için önemlidir). 5- Havadaki su buharı canlılar için gereklidir. 2- Hava Kirliliğinin Etkileri (*) : 1- Solunum sistemi hastalıklarına neden olur. (Astım, bronşit, akciğer kanseri). 2- Yeşil alanlar yok olur, tarım ve hayvancılık olumsuz etkilenir. 3- Dolaşım sistemi hastalıklarına neden olur. (Kalp yetmezliği, damar tıkanıklığı). 4- Kağıt, kumaş, sanat eserleri, tarihi kalıntılar, araçlar ve evlerin yıpranmasına neden olur. 5- Kirli havada biriken kurşun oranı saçların dökülmesine neden olur. 3- Hava Kirliliğinin Önlenmesi (*) : 1- Sanayi tesisleri katı, sıvı ve gaz atıklarını arıtarak doğaya bırakmalıdır. (Yönetim bu gereçler için sanayi kuruluşlarına uzun vadeli ve düşük faizli krediler vererek kontrolü çevre örgütlerine devir etmelidir). 2- Havayı kirletmeyen doğal gaz, rüzgar, güneş enerjisi ve nükleer enerji gibi enerji kaynakları desteklenmelidir. 3- Bacalardan ve egzozlardan çıkan gazlar, yenilenebilir enerji kaynakları kullanılarak zararsız hale getirilmelidir. 4- İnsanların yeşil bitkileri ve ormanları kullanmaları sağlanarak, yeşil alanlar çoğaltılmalıdır. (Evlerin çevrelerinin beton duvarlarla çevrilmesi yasaklanarak, belediyeler aracılığı ile mülklerin yeşil bitkilerle sınırlandırılması sağlanmalıdır). SORU : 1- Asit yağmurlarının çevremiz üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir? 2- Sera etkisi hayatımızı nasıl etkiler? 3- Asit yağmurları, sera etkisi ve ozon tabakasının delinmesi gibi Dünya’yı etkileyen bu çevre problemleri ülkemizi nasıl etkilemektedir? b) Su Kirliliği : Sanayi kuruluşlarının ve enerji üretim santrallerinin atıkları, nüfus artışı, şehirleşme, deniz taşımacılığı ve kazalar, asit yağmurları, foseptikler, çöplükler, tarımda kullanılan ilaçlar, doğal ve yapay gübreler su kirliliğine neden olur. Su kirliliği, tüm canlıların hayatını tehlikeye sokar. İçme ve kullanma suları daima temiz olmalıdır. Su kirliliğinden dolayı deniz, göl ve akarsularda her türlü üretim düşer, içme ve kullanma suyu bulmakta güçlük çekilir, suya bağlı ekosistemlerde doğal denge bozulur. Ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili olduğundan deniz kirliliği de önem taşımaktadır. Sakarya ve Gediz Nehirleri, Akşehir Gölü ve Tuz Gölü, İzmit ve İzmir Körfezleri ile Marmara Denizi ülkemizde su kirliliğinin görüldüğü yerlerdendir. SORU : 1- Ülkemizdeki su kirliliği Dünya’yı nasıl etkilemektedir? 2- Su kirliliğine nasıl çözüm bulunabilir? c) Toprak Kirliliği : Yerleşim alanlarından çıkan atıklar ve çöpler, sanayi atıkları, egzoz gazları, kimyasal (organik ve mineral) gübreler, tarımla mücadele ilaçlarının kullanımı, yanlış arazi kullanımı, su ve rüzgar erozyonu, ile ulaşım ağı toprak kirliliğine neden olur. Bir yerde belirli kalınlıktaki toprağın oluşabilmesi için milyonlarca yıl geçmesi gerekmektedir Bunun için doğal kaynaklardan biri olan toprağın çok iyi korunması gerekir. Son yıllarda (yirminci yüzyılın başından itibaren) modern tarıma geçilmesi ve sanayileşmenin hızlanması ile birlikte, toprak kirliliği de bir çevre sorunu olarak ortaya çıkmıştır. Toprak kirliliği ürün kalitesinin düşmesine, topraktaki organik ve inorganik maddelerin azalmasına ve dolayısıyla ekosistem dengesinin bozulmasına yol açabilmektedir. SORU : 1- Toprak kirliliği hangi çevre sorunlarını beraberinde getirir? 4- Çevre Kirliliğinin Sonuçları : Çevre kirliliği sonucu; 1- Dünya’nın coğrafyası değişir. 2- Dünya’nın iklimi değişir. 3- Erozyonlar oluşur ve toprağın verimini düşürür. 4- Su kaynakları azalır ve kurur. 5- Enerji kıtlığı başlar. 6- Biyolojik çeşitlilik (canlı çeşitliliği) azalır. 7- Beslenme sorunu doğar. 5- Çevreyi Korumak İçin Alınacak Önlemler : 1- Sanayileşmede çevreye zarar vermemek için gerekli tedbirlerin alınması gerekir. 2- Canlı türlerinin ve nesillerinin devamının sağlanması gerekir. 3- Bilinçli tarım yapılması gerekir. 4- Ormanların yok edilmemesi gerekir. 5- Su kaynaklarının kirletilmemesi gerekir. 6- Geri dönüşümlü ürünlerin kullanılması gerekir. 7- Tüketim maddelerinin geri dönüştürülebilecek şekilde kullanılması gerekir. 8- Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması gerekir. 9- Yenilenemez enerji kaynaklarının kullanılmaması gerekir. 10- Eğitime önem verilmesi ve tutumlu olunması gerekir. 11- Sürdürülebilir kalkınma yapılması gerekir. SORU : 1- Çok sayıda kurum ve kuruluşun çevre konusunda faaliyet göstermesi çevre sorunlarının çözülmesi için yeterli midir? Neden? 2- Ülkemizde bu konuda çalışan kuruluşlardan hangilerinin isimlerini ve nasıl öğrendiniz? 3- Çevre sorunlarıyla ilgili, gönüllü kuruluşlardan birine üye olarak çalışmak isteseydiniz hangisini tercih ederdiniz? Neden? NOT : 1- Çevre sorunlarının sınır tanımaz özelliğinden dolayı uluslararası iş birliği zorunlu bir hale gelmiştir. Bu konudaki ilk uluslararası düzeyde toplantı 1972 yılında, Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından düzenlenen Stokholm 1. Çevre Konferansı’dır. Bu toplantı sonunda, çevreye verilen önemi vurgulamak için 5 Haziran günü “Dünya Çevre Günü” olarak kabul edilmiştir. 2- Uluslararası düzeyde çevreyle ilgili faaliyet gösteren önemli kuruluşlardan bazıları; • Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) • Dünya Meteoroloji Teşkilatı (WMO) • Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) 3- Ülkemizde çevreyle ilgili faaliyet gösteren önemli kuruluşlardan bazıları; • Çevre Bakanlığı • Tübitak • Türkiye Ormancılık Derneği • Türkiye Bitki Koruma Derneği • Türkiye Erozyonla Mücadele • Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA) • Türkiye Çevre Eğitim Vakfı 4- Zoolog : Hayvanların anatomik ve fizyolojik özelliklerini inceleyen, onları özelliklerine göre sınıflandıran ve çeşitli etmenlerin hayvanlar üzerindeki etkilerini araştıran kişilere zoolog denir. Zoologlar araştırmacı veya uygulayıcı olarak görev yaparlar. Araştırmacı olarak çalışan zoolog; yeryüzündeki hayvanların yaşayışlarım, doğal ortamları içinde gözlem yolu ile inceler. Hayvanların anatomik ve fizyolojik özelliklerini laboratuarlarda inceler ve elde edilen verilere göre hayvanları sınıflandırır. Hayvanların evrimini, fosilleri inceleyerek araştırır. Uygulama alanında çalışan zoolog; çeşitli ilaçların hayvanlar üzerindeki etkisini deneysel olarak inceler, tarımda böcekler ve diğer zararlı hayvanlarla mücadele yöntemleri geliştirir, milli parklardaki hayvanlar için uygun ortamlar oluşturulmasına çalışır, ülke dışına çıkarılmaya ya da yurt dışından getirilmeye çalışılan hayvan türleri konusunda görüş bildirir, hastanelerde doku ve hücre incelemeleri yapar. Zoolog olmak isteyenlerin üst düzeyde genel yeteneğe sahip, doğayı seven, canlılarla uğraşmaktan hoşlanan, meraklı ve iyi bir gözlemci, fen bilimlerine özellikle biyolojiye ilgili ve bu alanda başarılı, sabırlı, araştırmacı ve bilimsel meraka sahip ve estetik anlayışı yüksek kimseler olmaları gerekir. Zoologlar çalışmalarını laboratuarda ve açık havada yürütürler. Çalışırken biyologlarla, ziraat mühendisleriyle, veteriner hekimlerle, kimyagerlerle ve kimya mühendisleri ile iletişim halindedirler. 1- Biyolojik Çeşitlilik : Bir bölgedeki bitki ve hayvan türlerinin ve çeşitlerinin sayıca zenginliğine biyolojik çeşitlilik denir. Her ekosistemin kendine özgü bir biyolojik çeşitliliği vardır ve biyolojik çeşitlilik bir doğal zenginliktir. Bir ülkedeki bitki ve hayvan türleri, hem o ülkenin, hem de dünyanın biyolojik zenginliği olarak kabul edilir. Bir ekosistemdeki biyolojik çeşitliliğin fazla olması o ekosistemin diğer ekosistemlere göre üstün olması anlamına gelmez. Biyolojik çeşitlilik sürdürülebilir kalkınmanın sağlanmasına yardımcı olur ve üç farklı kavramdan oluşur. Bunlar genetik çeşitlilik, tür çeşitliliği ve ekosistem çeşitliliğidir. Bir tür içindeki bireylerin sahip olduğu kalıtsal özelliklerin yani bireylerin genetik yapılarının farklı genetik çeşitliliği oluşturur. Bir ekosistemde yaşayan ve genetik olarak birbirlerine benzerlik gösteren türlerin sayısı tür çeşitliliğini oluşturur. Belli bir bölgede yaşayan bitkiler ve hayvanlar gibi canlı varlıklarla toprak, su, hava ve mineraller gibi cansız varlıkların çeşitliliği, ekosistem çeşitliliğini oluşturur. Ekosistemlerin görevi, canlıların yaşamlarını ve nesillerini sürdürebilmek için uygun ortamın hazırlanmasını sağlamaktır. Ekosistemler, canlı ve cansız varlıklardan oluşur ve bir ekosistemin özelliğini, o ekosistemi oluşturan su, sıcaklık, ışık, nem, toprak, hava, rüzgâr, iklim gibi cansız varlıklar belirler. Bu cansız varlıkların canlılarla olan etkileşimi, ekosistemlerin çeşitliliğini belirler. Ekosistemlerin orman, göl, çöl, dağ, sazlık, akarsu, okyanus gibi çeşitleri vardır. Bu çeşitlilik arttıkça, ekosistemde yer alan habitat ve tür çeşitliliği de artar. NOT : 1- Orman ve okyanus ekosistemlerinde canlı türü sayısı, çöl ve kent ekosistemlerindeki canlı türü sayısından daha fazladır. 2- Canlı türlerinin sayısı 5 – 30 milyon arasında tahmin edilmektedir. Dünyada toplam 1.742.000 canlı türünün tanımlandığı ve 4.926.000 canlı türünün bulunabileceği belirtilmektedir. 2- Biyolojik Çeşitliliğin Faydaları : İnsanlar, tarım ve teknolojide sahip olduğu bugünkü seviyeye, biyolojik çeşitlilik ve zenginlik sonucu ulaşmıştır. Biyolojik çeşitliliğin ve ekosistemlerin sağladığı faydalar insan hayatının devamı için gereklidir. Biyolojik çeşitliliği oluşturan bitki ve hayvan türleri tarım, eczacılık, tıp, hayvancılık, ormancılık, balıkçılık ve sanayi alanlarında, temiz su ve hava sağlanmasında kullanılırlar. Biyolojik çeşitliliği oluşturan bitki ve hayvan türlerinin sayısının ve çeşitliliğinin fazla olması, o ülkeye ekonomik kazanç sağlar. Biyolojik çeşitlilik, ekosistemleri dengede tutar, gezegeni yaşanabilir hale getirir, insanların sağlığını, çevreyi ve ekosistemleri destekler. a) Bitki Çeşitliliğinin Faydaları : Bitkiler havayı temizler, erozyonu önler, toprağa organik madde kazandırır, toprak yorgunluğunu giderir. Diğer canlılara barınma ve beslenme ortamı sağlayarak ekosisteme devamlılık kazandırırlar. Ülkemize özgü olarak yetiştirilen çam, meşe, palamut, kavak, ardıç türü ağaçlar ormancılıkla ilgili fayda sağlar. Acur, taflan, çitlenbik, iğde, göleviz, ahlat (yaban armudu), alıç, delice, idris, melengiç, hünnap, üvez, yonca, mürdümük gibi sebze ve meyveler tıp alanında fayda sağlar. b) Hayvan Çeşitliliğinin Faydaları : İnsanlar, ilk çağlardan günümüze kadar hayvanları avlayarak, evcilleştirerek gıda kaynağı olarak, taşımacılıkta, giyimde ve tıpta kobay amaçlı kullanmışlardır. Bazı böcekler, bitkilerin tozlaşmasını sağlayarak bitki yaşamının ve çeşitliliğinin sürmesini ve bu sayede ekosistemin sürekliliğini sağlar. Böceklerin önemli bir kısmı, organik maddelerin ayrışmasını ve tekrar toprağa kazandırılmasını sağlar. Bazı böcek türleri de kuşlar, balıklar, sürüngenler gibi hayvanların besin kaynağı durumundadır. Ülkemizin çeşitli yerlerindeki doğal çevreye uyum sağlamış koyun, keçi, inek, sığır gibi türler hayvancılıkla ilgili fayda sağlar. Ülkemize özgü olarak bulunan alabalık, kefal ve levrek türü balıklar balıkçılıkla ilgili fayda sağlar. c) Ekosistem Çeşitliliğinin Faydaları : Doğaya dayalı turizme eko turizm denir. Eko turizm son yıllarda artan bir öneme sahiptir. Teknolojik ilerlemeler ve yaşam biçimine bağlı olarak stres altındaki insanlar, doğada kendini dinlendirmektedir. Milli parklara ve doğaya gidilerek stres atılmaktadır. NOT : 1- Her bölgenin kendine özgü biyolojik çeşitliliği yani bitki ve hayvan türleri vardır ve bir bölgenin biyolojik çeşitliliğini o bölgedeki ekosistemleri oluşturan cansız varlıklar belirler. 2- Bitki Çeşitliliğinin Faydaları : İnsanoğlu, eski çağlarda tarım toplumuna geçmesinden günümüze kadar çok sayıda bitki türünü kültüre almıştır. Tarih boyunca 3000 kadar bitki türünün beslenmede kullanıldığı ve bunların % 30’unun gıda üretiminin çoğunu karşıladığı belirtilmektedir. Geri kalan türlerin de tarım için önemi büyüktür. Bugün Genetik Mühendisliği ve Biyoteknolojideki ilerlemeler sonucu, günümüzde kullanılan çeşitlere yabani akrabalarından gen aktarımı yapılarak zararlı böcek, hastalık, yabancı otlar ve kuraklığa dayanıklı yeni çeşitler elde edilmektedir. Bugün, tarımda kullanılmayan doğada bulunan birçok bitkinin gelecekte tarımda kullanılma potansiyeli vardır. Bugün kültürü yapılan birçok meyve ve sebzenin ilk defa kültüre alındığı yer Türkiye’dir. Bu türlerin ülkemizde bulunan yabani akrabalarının paha biçilmez değeri vardır. Birçok bitki türü, tıp ve eczacılıkta eski çağlardan beri kullanılmaktadır. Son yüzyılda, biyokimya bilimindeki gelişmeler sonucu birçok bitkiden çeşitli bileşikler elde edilmiştir. Günümüzde 250.000 bitki türünden, ancak 5.000 ‘inin eczacılık değeri yönünden incelendiği kaydedilmektedir. Gelecek yıllarda bilimdeki ilerlemelere bağlı olarak birçok bitkiden, değişik hastalıklar için bileşiklerin elde edilmesi mümkündür. Ülkemiz tıp ve eczacılıkta kullanılan ve aromatik bitkiler yönünden zengin bir çeşitliliğe sahiptir. Ayrıca süs bitkisi olarak ve peyzaj düzenlemelerinde kullanılan soğanlı bitkilerce de zengindir. Önümüzde ki yıllarda, bu yönüyle değerlendirilebilecek çok sayıda bitki türü bulunmaktadır. Yine tarımsal zararlıların mücadelesinde bazı bitkilerden elde edilen bitkisel kökenli ilaçlar kullanılmaktadır. Doğadaki birçok bitki, bu yönüyle de önem arz etmektedir. 3- Hayvan Çeşitliliğinin Faydaları : İnsanlar, ilk çağlardan günümüze kadar hayvanları avlayarak, evcilleştirerek gıda kaynağı olarak, taşımacılıkta, giyimde ve tıpta kobay amaçlı kullanmışlardır. Yine kültüre alınan hayvanların yabani akrabaları, hayvan ıslahında kullanılmaktadır. Böceklere bakıldığında 1.200.000 böcek türünden, ancak 750 tür kültür bitkilerinde zararlı olmaktadır. Geri kalan türler bizim için faydalı türlerdir. Bunlardan bazıları tarımda zararlı türlerin üzerinde beslenerek bu türlerin savaşımında kullanılmaktadır. Bitkilerin büyük çoğunluğu tozlaşma için böceklere gereksinim duymaktadır. Böcekler, bitkilerin tozlaşmasını sağlayarak bitki yaşamının devamlılığı ve çeşitliliğine olanak vermekte ve ekosistemin devamlılığını sağlamaktadır. Yine böceklerin önemli bir kısmı, organik maddelerin ayrışmasını ve tekrar toprağa kazandırılmasını sağlamakta adeta doğada birer gönüllü temizlik işçisi gibi çalışmaktadır. Bazı türler de kuşlar, balıklar, sürüngenler gibi hayvanların gıda kaynağı durumundadır. Tüm bu yönleriyle, yeryüzündeki yaşamın böceklere bağlı olduğunu söylemek fazla abartılı olmaz. 4- Ekosistemin Ekoturizm Olarak Sağladığı Faydalar : Doğaya dayalı turizm, ekoturizm olarak adlandırılmaktadır. Ekoturizm son yıllarda artan bir önem arz etmektedir. Teknolojik ilerlemeler ve yaşam biçimine bağlı olarak stres altındaki insanlar, doğada kendini dinlendirmektedir. Milli parklara ve doğaya gidilerek stres atılmaktadır. A.B.D.’de Milli Parklar Servisi’nin 1998 yılı ölçümlerine göre, yaklaşık 300.000 turistin milli parkları ziyareti ile, direk ve dolaylı gelir olarak 14 milyar dolar gelir elde edilmiştir. Benzer durum dünyanın diğer ülkelerinde de vardır. Dünya Turizm organizasyonu, ekoturizmin uluslar arası turizmin % 7’sine karşılık geldiğini bildirmektedir. Ülkemizde de Fethiye’de bulunan Kelebekler Vadisindeki kelebekleri görmek amacıyla, tatil sezonu boyunca günübirlik olarak 15.000 turistin ziyaret ettiği bildirilmektedir. Biyolojik çeşitlilik ve doğal güzellikler bakımından, dünyada eşsiz bir yere sahip ülkemiz, ekoturizmde büyük potansiyel arz etmektedir. Ülkemizin sahip olduğu doğal güzellikler ve biyolojik zenginlikler yurt içi ve dışında yeterince tanıtılmalı ve ekoturizm geliştirilmelidir. SORU : 1- Yaşanılan bölgede en çok yetiştirilen sebzeler hangileridir? 2- Yaşanılan bölgeye özgü bitki ve hayvan türleri nelerdir? 3- Yaşanılan bölgedeki bitki ve hayvanların sayısı ve çeşitliliği diğer bölgelerde de aynı mıdır? 4- Bitki ve hayvan türlerinin sayıca fazla olması, bölgenin doğal zenginliklerinin bir göstergesi midir? 5- Kaç değişik kuş türü biliyoruz? 6- Kaç değişik balık türü biliyoruz? 7- Kaç değişik çiçek çeşidi biliyoruz? 8- Çeşitlilik nedir? 9- Bir bölgedeki bitki ve hayvan türlerinin çeşitliliği, o yerin hangi özelliğini ortaya koyar? 10- Ders kitabında verilen resimlerdeki canlılardan hangileri ülkemizde yaşamaktadır? 11- Ders kitabında verilen resimlerdeki canlılardan hangilerinin nesli tükenmek üzeredir? 12- Ülkemizde farklı ekosistemlerin biyolojik çeşitliliğini oluşturan bitki ve hayvan türleri nelerdir? 3- Biyolojik Çeşitliliğin Azalması ve Yok Olması : Bir ekosistemde, bölgede, ülkede veya dünyada yaşan herhangi bir canlı türünün yok olması o canlının neslinin tükenmesi yani biyolojik çeşitliliğin azalması, canlı türlerinin yok olması da biyolojik çeşitliliğin yok olması anlamına gelir. İklim değişikliliği, kirlenme, doğal kaynakların aşırı kullanımı, sürdürülebilir olmayan kaynakların kullanımı ve hızlı nüfus artışı biyolojik çeşitliliğin azalmasına ve türlerin yok olmasına neden olur. Habitatların yok olması veya zarar görmesi, birçok bitki ve hayvan türünün neslinin yok olmasına neden olur. Biyolojik çeşitliliğin korunması için 1992’de 172 ülkenin katıldığı Rio Zirvesi olarak bilinen Birleşmiş Milletler (BM) Çevre ve Kalkınma Konferansı yapılmış ve İklim Değişikliği ve Biyolojik Çeşitlilik sözleşmeleri imzaya açılmıştır. Rio Zirvesi’ne katılan, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 156 ülke Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’ni (BÇS) imzalayarak, kendi sınırları içerisindeki bitkilerin ve hayvanların çeşitliliğinin tam olarak korunması sorumluluğunu üstleneceklerine, ayrıca gelecek nesillerin doğal kaynaklara olan ihtiyaçlarından ödün vermeden günümüz ihtiyaçlarının karşılanması için çeşitli yollar aranması konusunda anlaşmaya varmıştır. • Önceki yıllarda yaşayan mamut, bizon, moa, dinozor gibi canlılar günümüzde yaşamamaktadır yani nesilleri tükenmiştir. • Önceki yıllarda ülkemizde yaşayan Anadolu leoparı, Asya fili, kunduz, aslan gibi canlılar şuan ülkemizde yaşamamaktadır ve ülkemizde nesli tükenmiştir. • Şu an ülkemizde yaşayan Akdeniz foku, kelaynaklar, deniz kaplumbağaları, alageyik, boz ayı, kardelen çiçeği ve salep yapımında kullanılan orkideler nesli tükenmek üzere olan canlılardır. NOT : 1- Türkiye'de 500'den fazla habitat çeşidinde 10.000'den fazla çiçekli bitki ve eğrelti; 400'den fazla kuş; 500'den fazla balık; 100.000'den fazla sürüngen ve 160.000'den fazla omurgasız hayvan türü kayıtlıdır. SORU : 1- Biyolojik çeşitlilik yok olabilir mi? 2- Biyolojik çeşitliliğin yok olması nasıl gerçekleşir ve ne gibi sonuçlar getirir? 3- Canlıların neslinin tükenmesi, biyolojik çeşitliliğin azalması anlamına gelir mi? 4- Ülkemizin Biyolojik Zenginlikleri : Ülkemizin Asya ve Avrupa kıtaları arasında bir köprü görevi görmesi, ayrıca çok değişik iklim ve coğrafi yapıya sahip olması nedeniyle, bitki ve hayvan türleri bakımından oldukça zengin bir çeşitliliğe sahiptir. Türkiye’de 120 memeli, 413 kuş, 93 sürüngen 18 kurbağagil, 276 deniz balığı, 192 tatlı su balığı ve 60–80.000 böcek türünün bulunduğunu bilinmektedir. Yine ülkemiz bitki türleri bakımından da oldukça zengindir. Bütün Avrupa kıtasında 12.000 bitki türü bulunmasına karşın ülkemizde 9.000 bitki türü bulunmakta ve bu türlerin % 30’u dünyada sadece Türkiye’ de bulunmaktadır. Oldukça fazla sayıda bitki ve hayvan türünün tanımlandığı yer ve anavatanı ülkemizdir. Tüm bu yönleriyle Türkiye, biyolojik çeşitlilik bakımından bir kıta özelliği göstermekte olup dünyada eşsiz bir yere sahiptir. 5- Biyolojik Çeşitliliğin Korunması : Biyolojik çeşitlilik, bir bölgedeki bitki ve hayvan türlerinin ve çeşitlerinin sayıca zenginliğidir. Ülkemizde ve dünyada nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan bitkiler kardelen ve salep yapımında kullanılan orkidelerdir. Deniz kaplumbağaları, Akdeniz fokları, bozayı, Ankara keçisi, Tuj koyunları, alageyik, sülün ise nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan hayvanlardandır. İster bitki ister hayvan olsun bu canlıların nesillerinin konuna altına alınması için tabiat parklarının, doğal yaşam alanlarının oluşturulması, organik tarımın tercih edilmesi ve insanların bu konularda eğitilmesi gerekmektedir. Çiftçiler aşırı otlatmanın, bitkilerin aşırı toplanmasının, ormanların arazi kazanmak amacıyla tahrip edilmesinin biyolojik çeşitlilik açısından olumsuz etkileri konusunda bilinçlendirilmelidir. Kıyı habitatlarının tahrip edilmesi, balıkçılığın ve avlanmanın aşırı ve kontrolsüz yapımı engellenmelidir. Ayrıca bu türlerin korunması ve denetimi için mekanizmalar geliştirilmelidir. Biyolojik çeşitlilik tüm dünyanın ortak zenginliğidir. Bugünün ihtiyaçlarını karşılayarak gelecek kuşaklara da bu çeşitliliği aktarabilmek amacıyla biyolojik çeşitliliğin korunması gereklidir. C- ÇEVRE SORUNLARI VE ETKİLERİ : 1- Ekosistemlerin Bozulma Nedenleri (Çevre Sorunları) : Çevre sorunları, insanların yaşadığı problemlerden biridir çevre sorunlarının yani ekosistemlerdeki bozulmaların bir kısmı doğal yolla, bir kısmı da insan etkisiyle oluşur. İnsanlara ve ekosistemlere zarar veren doğal kaynaklı bozulmalar, su, toprak ve hava hareketleriyle oluşur. Su taşkınları, depremler, erozyon, volkanik hareketler (yanardağ patlamaları), fırtına, kasırga, uzun siren kuraklık ekosistemlerin bozulmasına yol açan doğal afetlerdir. İnsanlar, bulundukları ekosistemlerdeki (çevrelerindeki) canlı ve cansız varlıkları etkileyerek ekosistemlerin bozulmasına yol açarlar. İnsanlar, ekosistemlerdeki doğal varlıklarla iç içe yaşarken zamanla teknolojinin gelişmesi ve doğal kaynakların bilinçsiz kullanılması sonucu doğanın dengesi bozulmuş ve birçok çevre sorunu ortaya çıkmıştır. Hızlı nüfus artışı, bilinçsiz sanayileşme, düzensiz şehirleşme, doğal kaynakların bilinçsiz kullanılması, nükleer silahlar ve nükleer santral patlamaları, biriktirilmiş suların (barajlardaki suların) taşkınlara neden olması, orman tahribatı ve çığ gibi olaylar doğal denge üzerinde olumsuz etkiler yaparak çevre kirliliğine yani ekosistemlerin bozulmasına yol açan insan kaynaklı faktörlerdir. Hava kirliliği, su kirliliği ve toprak kirliliği ve nükleer kirlilik çevre kirliliği sonucu oluşan kirlenmelerdir. SORU : 1- Ülkemizi ve Dünya’mızı tehdit eden önemli çevre sorunları nelerdir? 2- Ülkemizi ve Dünya’mızı tehdit eden önemli çevre sorunlarının sebepleri ve sonuçları nelerdir? 3- Ülkemizi ve dünyayı tehdit eden çevre sorunları dünyayı nasıl etkiler? 4- Ekosistemler zamanla neden değişip bozulmaktadır? 5- Ekosistemlerdeki bozulmalar beraberinde hangi sonuçları getirin? 6- Çok küçük bir ekosistemin zarar görmesi tüm dünyayı nasıl etkiler? 2- Çevre Kirliliğine Neden Olan (İnsan Kaynaklı) Faktörler : a) Orman Tahribatı : Orman yangınları, ihmal, dikkatsizlik, kaçak yapılaşma ve arazi açmak için ağaçların bilinçsizce kesilmesi gibi sebepler yüzünden ormanlar tahrip olmaktadır. Bunun sonucunda ekosistemlerin doğal dengesi bozulmakta, ormanda yaşayan canlı türleri ve bu türlerin habitatları yok olmakta, toprak zenginliği kaybolmaktadır. (Ülkemizde orman yangınlarının kayıtları 1937 yılında tutulmaya başlanmıştır. Bu kayıtlara göre yaklaşık 1,5 milyon hektar ormanlık alan yok olmuştur). SORU : 1- Ülkemizdeki orman tahribi sadece ülkemizi mi etkiler? 2- Orman tahribi nasıl engellenebilir? 3- Ormanların kaybı hayatımızı nasıl etkiler? b) Çığ : Yüksek yerlerdeki karların şiddetli ses etkisiyle dağın yamaçlarına yuvarlanmasına çığ denir. Eğimli arazi üzerinde birikmiş büyük kar örtüsü, yer çekimi etkisiyle kaydığında çığ oluşur. Çığ genellikle bitki örtüsü olmayan, dağlık eğimli arazilerde görülür. Çığlar beraberinde toprak, taş ve ağaçları da sökerek götürür. Bu şekilde meydana gelen aşınma ve taşınma, toprağı verimsizleştirerek canlıların yaşamını tehlikeye sokar. Çığlar, tarım alanlarının veriminin düşmesine ve su kaynaklarının kirlenmesine neden olur. SORU : 1- Çığdan korunma yolları nelerdir? c) Nükleer Silahlar ve Nükleer Santral Patlamaları : Nükleer silahlar, nükleer kazalar ve bu kazalar sonunda ortaya çıkan nükleer atıklar kirlenmeye sebep olur. (1986 yılında yaşanan Çernobil Nükleer Enerji Santrali Kazası’nın yarattığı olumsuz etkiler, bu kirliliğin en canlı örneğidir. Bu olaydan ülkemizin en çok Karadeniz Bölgesi’nin etkilendiği tespit edilmiştir). SORU : 1- Nükleer kirlilik sadece belli bir bölgeyi mi etkiler? 2- Nükleer kirliliğin canlılar ve onların çevreleri üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir? d) Biriktirilmiş Suların Taşkınlara Yol Açması : Barajların yıkılması sonucu oluşan taşkınlar, bitki örtüsüne, ekili alanlara toprağın verimli tabakasının taşınmasına neden olur. e) Aşırı Nüfus Artışı : Bir bölgedeki ya da ekosistemdeki nüfus artışını ya da azalışını o ekosistemdeki göçler, doğum ve ölüm olayları belirler. Nüfus artışının az olduğu dönemde insan tarafından çevreye verilen zarar doğal yollarla kendiliğinden düzeltilebiliyordu. Nüfus artışı fazla olduğu için; • Doğal kaynaklar aşırı kullanıldı. • Barınma amacıyla yeşil alanlar yok edildi. • Büyük kentler çevre kirliliğine yol açtı. • Araçların egzoz gazları hava kirliliğine yol açtı. • Soğutucularda kullanılan karbon maddesi ozon tabakasını inceltti. • Tarımsal alanlarda yapılan ilaçlamalar yararlı böcekleri de yok etti. • Evsel atıklar, lağım suları ve sanayi atıkları çevreyi kirletti. • Tarımda üretimi arttırmak için aşırı kullanılan gübreler çökerek toprağın ve yeraltı sularının kirlenmesine yol açtı. f) Plansız Sanayileşme : Nüfusun hızla artması sonucu sanayi gelişmiş ve bunun sonucu çevre (hava, toprak, su) zarar görmüş, kirlenmiştir. • Tarla ekmek için orman arazilerinin kesilmesi. • Artan kereste ihtiyacı nedeniyle ormanların kesilmesi. • Fabrika bacalarına filtre takılmaması. • Fazla ürün elde etmek için tarımda aşırı gübreleme ve ilaçlama yapılması. • Fabrika atıklarının arıtılmadan suya ya da toprağa verilerek su ve toprağı kirletmesi. g) Doğal Kaynakların Bilinçsiz Kullanılması : Bir ekosistemdeki hava, toprak, su, hayvanlar, bitkiler, yeraltı zenginlikleri ve doğal güzellikler o ekosistemdeki doğal kaynakları oluştururlar. Doğal kaynakların bilinçsiz kullanılması çevre kirliliğine yol açar. • Kimyasal ve biyolojik silahların kullanılması. • Gereksiz tarım ilaçları ve böcek öldürücülerin kullanılması. • Soğutucuların ve spreylerin fazla kullanılması. • Ev ve sanayi atıklarının çevreye dağılması. • Nükleer silahların ve radyasyona yol açan maddelerin kullanılması. • Kalitesiz fosil yakıtların (kömür, petrol, doğal gaz) kullanılması. 3- Çevre Kirliliğinin Sonuçları : Hava kirliliği, su kirliliği ve toprak kirliliği ve nükleer kirlilik çevre kirliliği sonucu oluşan kirlenmelerdir. a) Hava Kirliliği : Atmosferde bulunan zararlı gazların (karbon oksitleri, kükürt oksitleri ve azot oksitleri) miktarının artmasına hava kirliliği denir. Hava kirliliğinin canlı ve cansız varlıklar üzerinde olumsuz etkileri vardır. Havayı katı ve gaz halindeki maddeler kirletir. Sanayi tesislerinden filtre edilmeden bırakılan gazlar, araç egzozlarından çıkan gazlar, fosil yakıtların (petrol, kömür ve doğal gaz) yanmasından oluşan gazlar (evlerin ısıtılmasında, taşıtlarda ve sanayi tesislerinde fosil yakıtların aşırı kullanılması sonucu) hava kirliliği oluşur. Hava kirliliği sonucu asit yağmurları oluşur, sera etkisi artar ve ozon tabakası delinir. Sera etkisi ve ozon tabakasındaki incelme, iklim üzerinde tüm Dünya’da (küresel boyutta) değişikliklere yol açar. Kullanılan fosil yakıtların oluşturduğu katı ve gaz halindeki atıkların (fosil yakıtların yanması ile havaya karışan karbon oksitleri, kükürt oksitleri ve azot oksitleri), suya ve su döngüsüne karışması sonucu bu atıkların yağış olarak yeryüzüne inmesine asit yağmuru denir. Güneş’ten gelen ışınların bir kısmı yeryüzü tarafından soğurulurken bir kısmı da uzaya geri yansır. Yeryüzünden yansıyan bu ışınların bir kısmı, atmosferde soğurularak havanın ısınmasına sebep olur. Güneş ışınlarının bir kısmının uzaya gönderilmesinin engellenmesine sera etkisi denir. Sera etkisine neden olan gazların (başta karbondioksit olmak üzere) miktarının artması, soğurulan güneş ışınlarının miktarının artmasına sebep olur. Bunun sonucunda atmosferin ve Dünya’nın sıcaklığı aşırı yükselir. Atmosferdeki sera etkisinin artmasına küresel ısınma denir. Küresel ısınma sonucunda buzullar erimeye ve okyanuslardaki su seviyeleri yükselmeye başlar ve küresel çölleşme gerçekleşir. Hava kirliliğine sebep olan (flora klora karbon gibi itici ve soğutucu olarak kullanılan) gazlar ozon tabakasının incelmesine sebep olur. Ozon tabakasının incelmesi sonucu Güneşin zararlı ultraviyole ışınları yeryüzüne ulaşır ve bu ışınlar biyolojik çeşitliliği olumsuz etkiler ve canlıların bağışıklık sistemini bozar. (Flora klora karbon gibi itici ve soğutucu olarak kullanılan gazların kullanılmaması konusu Brezilya'da ulusların imzasına açılmış ve iki ülke bu antlaşmayı imzalamıştır. Bu ülkeler Türkiye ve A.B.D.dir). 1- Havanın Canlılar İçin Önemi (*) : 1- Canlılar havasız yaşayamaz. 2- Solunum için bazı canlılar (insanlar ve oksijenli solunum yapan canlılar) oksijene ihtiyaç duyarlar. Havadaki oksijen, suya ve toprağa geçer, buradaki canlılarda oksijen kullanır. 3- Yeşil bitkiler, fotosentez yaparken havadaki karbondioksiti kullanır ve oksijen üretir. 4- Havanın azotu bazı bitkiler tarafından, (azot bağlayıcı) bakteriler yardımıyla alınarak protein yapımında kullanılır. (Canlıların temel yapısını proteinler oluşturduğu için önemlidir). 5- Havadaki su buharı canlılar için gereklidir. 2- Hava Kirliliğinin Etkileri (*) : 1- Solunum sistemi hastalıklarına neden olur. (Astım, bronşit, akciğer kanseri). 2- Yeşil alanlar yok olur, tarım ve hayvancılık olumsuz etkilenir. 3- Dolaşım sistemi hastalıklarına neden olur. (Kalp yetmezliği, damar tıkanıklığı). 4- Kağıt, kumaş, sanat eserleri, tarihi kalıntılar, araçlar ve evlerin yıpranmasına neden olur. 5- Kirli havada biriken kurşun oranı saçların dökülmesine neden olur. 3- Hava Kirliliğinin Önlenmesi (*) : 1- Sanayi tesisleri katı, sıvı ve gaz atıklarını arıtarak doğaya bırakmalıdır. (Yönetim bu gereçler için sanayi kuruluşlarına uzun vadeli ve düşük faizli krediler vererek kontrolü çevre örgütlerine devir etmelidir). 2- Havayı kirletmeyen doğal gaz, rüzgar, güneş enerjisi ve nükleer enerji gibi enerji kaynakları desteklenmelidir. 3- Bacalardan ve egzozlardan çıkan gazlar, yenilenebilir enerji kaynakları kullanılarak zararsız hale getirilmelidir. 4- İnsanların yeşil bitkileri ve ormanları kullanmaları sağlanarak, yeşil alanlar çoğaltılmalıdır. (Evlerin çevrelerinin beton duvarlarla çevrilmesi yasaklanarak, belediyeler aracılığı ile mülklerin yeşil bitkilerle sınırlandırılması sağlanmalıdır). SORU : 1- Asit yağmurlarının çevremiz üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir? 2- Sera etkisi hayatımızı nasıl etkiler? 3- Asit yağmurları, sera etkisi ve ozon tabakasının delinmesi gibi Dünya’yı etkileyen bu çevre problemleri ülkemizi nasıl etkilemektedir? b) Su Kirliliği : Sanayi kuruluşlarının ve enerji üretim santrallerinin atıkları, nüfus artışı, şehirleşme, deniz taşımacılığı ve kazalar, asit yağmurları, foseptikler, çöplükler, tarımda kullanılan ilaçlar, doğal ve yapay gübreler su kirliliğine neden olur. Su kirliliği, tüm canlıların hayatını tehlikeye sokar. İçme ve kullanma suları daima temiz olmalıdır. Su kirliliğinden dolayı deniz, göl ve akarsularda her türlü üretim düşer, içme ve kullanma suyu bulmakta güçlük çekilir, suya bağlı ekosistemlerde doğal denge bozulur. Ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili olduğundan deniz kirliliği de önem taşımaktadır. Sakarya ve Gediz Nehirleri, Akşehir Gölü ve Tuz Gölü, İzmit ve İzmir Körfezleri ile Marmara Denizi ülkemizde su kirliliğinin görüldüğü yerlerdendir. SORU : 1- Ülkemizdeki su kirliliği Dünya’yı nasıl etkilemektedir? 2- Su kirliliğine nasıl çözüm bulunabilir? c) Toprak Kirliliği : Yerleşim alanlarından çıkan atıklar ve çöpler, sanayi atıkları, egzoz gazları, kimyasal (organik ve mineral) gübreler, tarımla mücadele ilaçlarının kullanımı, yanlış arazi kullanımı, su ve rüzgar erozyonu, ile ulaşım ağı toprak kirliliğine neden olur. Bir yerde belirli kalınlıktaki toprağın oluşabilmesi için milyonlarca yıl geçmesi gerekmektedir Bunun için doğal kaynaklardan biri olan toprağın çok iyi korunması gerekir. Son yıllarda (yirminci yüzyılın başından itibaren) modern tarıma geçilmesi ve sanayileşmenin hızlanması ile birlikte, toprak kirliliği de bir çevre sorunu olarak ortaya çıkmıştır. Toprak kirliliği ürün kalitesinin düşmesine, topraktaki organik ve inorganik maddelerin azalmasına ve dolayısıyla ekosistem dengesinin bozulmasına yol açabilmektedir. SORU : 1- Toprak kirliliği hangi çevre sorunlarını beraberinde getirir? 4- Çevre Kirliliğinin Sonuçları : Çevre kirliliği sonucu; 1- Dünya’nın coğrafyası değişir. 2- Dünya’nın iklimi değişir. 3- Erozyonlar oluşur ve toprağın verimini düşürür. 4- Su kaynakları azalır ve kurur. 5- Enerji kıtlığı başlar. 6- Biyolojik çeşitlilik (canlı çeşitliliği) azalır. 7- Beslenme sorunu doğar. 5- Çevreyi Korumak İçin Alınacak Önlemler : 1- Sanayileşmede çevreye zarar vermemek için gerekli tedbirlerin alınması gerekir. 2- Canlı türlerinin ve nesillerinin devamının sağlanması gerekir. 3- Bilinçli tarım yapılması gerekir. 4- Ormanların yok edilmemesi gerekir. 5- Su kaynaklarının kirletilmemesi gerekir. 6- Geri dönüşümlü ürünlerin kullanılması gerekir. 7- Tüketim maddelerinin geri dönüştürülebilecek şekilde kullanılması gerekir. 8- Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması gerekir. 9- Yenilenemez enerji kaynaklarının kullanılmaması gerekir. 10- Eğitime önem verilmesi ve tutumlu olunması gerekir. 11- Sürdürülebilir kalkınma yapılması gerekir. SORU : 1- Çok sayıda kurum ve kuruluşun çevre konusunda faaliyet göstermesi çevre sorunlarının çözülmesi için yeterli midir? Neden? 2- Ülkemizde bu konuda çalışan kuruluşlardan hangilerinin isimlerini ve nasıl öğrendiniz? 3- Çevre sorunlarıyla ilgili, gönüllü kuruluşlardan birine üye olarak çalışmak isteseydiniz hangisini tercih ederdiniz? Neden? NOT : 1- Çevre sorunlarının sınır tanımaz özelliğinden dolayı uluslararası iş birliği zorunlu bir hale gelmiştir. Bu konudaki ilk uluslararası düzeyde toplantı 1972 yılında, Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından düzenlenen Stokholm 1. Çevre Konferansı’dır. Bu toplantı sonunda, çevreye verilen önemi vurgulamak için 5 Haziran günü “Dünya Çevre Günü” olarak kabul edilmiştir. 2- Uluslararası düzeyde çevreyle ilgili faaliyet gösteren önemli kuruluşlardan bazıları; • Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) • Dünya Meteoroloji Teşkilatı (WMO) • Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) 3- Ülkemizde çevreyle ilgili faaliyet gösteren önemli kuruluşlardan bazıları; • Çevre Bakanlığı • Tübitak • Türkiye Ormancılık Derneği • Türkiye Bitki Koruma Derneği • Türkiye Erozyonla Mücadele • Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA) • Türkiye Çevre Eğitim Vakfı 4- Zoolog : Hayvanların anatomik ve fizyolojik özelliklerini inceleyen, onları özelliklerine göre sınıflandıran ve çeşitli etmenlerin hayvanlar üzerindeki etkilerini araştıran kişilere zoolog denir. Zoologlar araştırmacı veya uygulayıcı olarak görev yaparlar. Araştırmacı olarak çalışan zoolog; yeryüzündeki hayvanların yaşayışlarım, doğal ortamları içinde gözlem yolu ile inceler. Hayvanların anatomik ve fizyolojik özelliklerini laboratuarlarda inceler ve elde edilen verilere göre hayvanları sınıflandırır. Hayvanların evrimini, fosilleri inceleyerek araştırır. Uygulama alanında çalışan zoolog; çeşitli ilaçların hayvanlar üzerindeki etkisini deneysel olarak inceler, tarımda böcekler ve diğer zararlı hayvanlarla mücadele yöntemleri geliştirir, milli parklardaki hayvanlar için uygun ortamlar oluşturulmasına çalışır, ülke dışına çıkarılmaya ya da yurt dışından getirilmeye çalışılan hayvan türleri konusunda görüş bildirir, hastanelerde doku ve hücre incelemeleri yapar. Zoolog olmak isteyenlerin üst düzeyde genel yeteneğe sahip, doğayı seven, canlılarla uğraşmaktan hoşlanan, meraklı ve iyi bir gözlemci, fen bilimlerine özellikle biyolojiye ilgili ve bu alanda başarılı, sabırlı, araştırmacı ve bilimsel meraka sahip ve estetik anlayışı yüksek kimseler olmaları gerekir. Zoologlar çalışmalarını laboratuarda ve açık havada yürütürler. Çalışırken biyologlarla, ziraat mühendisleriyle, veteriner hekimlerle, kimyagerlerle ve kimya mühendisleri ile iletişim halindedirler. Hazırlayan:MURAT ÜSTÜNDAĞ Kayseri Mithatpaşa İlköğretim Okulu Fen ve Teknoloji Öğretmeni

http://www.biyologlar.com/biyolojik-cesitlilik-cevre-sorunlari-ve-etkileri

BİTKİLERE ZARAR VEREN ETKENLER NELERDİR

BİTKİLERİN TANIMI: Bitkiler yeryüzünde yaşamın anahtarıdır. Bitkiler olmasaydı pek çok canlı organizma yaşamını sürdüremezdi; çünkü üstün yapılı yaratıklar, yaşam biçimleriyle, besinlerini doğrudan ya da dolaylı olarak bitkilerden sağlarlar. Oysa pek çok bitki, gerekli besinlerini güneş ışığından yararlanarak kendisi üretmektedir. Kısaca bitkiler dünyamızın can sübabı diyebiliriz. Bitkilere zarar veren etkenleri değişik başlıklar altında toplamamız mümkündür. a.Ekolojik etkenler b.biyolojik etkenler c.teknolojik etkenler v.b. İnsanların etkisi: bitkilerin zarar görmesi çevre kirliliğinin boyutlarını katı atık kirliliği olarak şekillenen yerel kirlilikten, asit yağmurları olarak şekillenen bölgesel kirliliğe ve küresel ısınma ve ozon tabakasının delinmesi olarak ortaya çıkan küresel kirlenmeyle genişletmiştir Ağaç ve bitki dokusunda tahribat artmakta, bunun sonucu ormanlar ve bitki türleri gittikçe azalmaktadır. ormanlarda yapılan usulsüz kesim, tarla açma, plansız yerleşim, düzensiz otlatma , yolların gelişigüzel ve keyfi yapımı gibi müdahaleler doğal bitki örtüsüne zarar vermektedir.Yukarıda sayılan sebeplerin hemen hemen hepsi insanoğlunun bilerek veya bilmeyerek veya dolaylı olarak tabiata verdiği zararlardır. İnsan faaliyetlerinden kaynaklanan etmenler ise aşağıdaki gibi sıralanabilir. 1. Evler, iş yerleri ve taşıt araçlarında; petrol, kalitesiz kömür gibi fosil yakıtların aşırı ve bilinçsiz tüketilmesi. 2. Sanayi atıkları ve evsel atıkların çevreye gelişigüzel bırakılması. 3. Nükleer silahlar, nükleer reaktörler ve nükleer denemeler gibi etmenlerle radyasyon yayılması. 4. Kimyasal ve biyolojik silahların kullanılması. 5. Bilinçsiz ve gereksiz tarım ilaçları, böcek öldürücüler, soğutucu ve spreylerde zararlı gazlar üretilip kullanılması. 6. Orman yangınları, ağaçların kesilmesi, bilinçsiz ve zamansız avlanmalardır. Yukarıda sayılan olumsuzlukların önlenmesiyle çevre kirliliği ve bitkilerin zarar görmesi büyük ölçüde önlenebilir. ÇEVRE VE ÇEVRE KİRLİLİĞİ En geniş anlamıyla çevre "ekosistemler" ya da "biyosfer" şeklinde açıklanabilir. Daha açık olarak çevre, insanı ve diğer canlı varlıkları doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen fiziksel, kimyasal, biyolojik ve toplumsal etmenlerin tümüdür. Çevrenin doğal yapısını ve bileşiminin bozulmasını, değişmesini ve böylece insanların olumsuz yönde etkilenmesini çevre kirlenmesi olarak tanımlayabiliriz. Çevre sorunlarının, toksin atıklardan, ozon tabakasının incelmesine, tabiattaki biyolojik zenginliğin yok olmasına, yani bazı canlı türlerinin bir daha dönmemecesine yok olmasına, iklim değişikliklerine, deniz ve okyanusların kirlenmesine kadar uzandığı görüldü. Artık hepimizin bildiği gibi çevreden, içindeki varlıklara göre en çok yararlanan bizleriz. Çevreyi en çok kirleten yine bizleriz. Bu nedenle "Çevreyi kirletmek kendi varlığımızı yok etmeye çalışmaktır" denilebilir. 1970'li yıllardan sonra bilincine vardığımız çevre kirliliği dayanılmaz boyutlara ulaştı. Çünkü artık temiz hava soluyamaz olduk. Ruhsal rahatlamamızı sağlayacak yeşil alanlara hasret kalmaya başladık. Yüzmek için deniz kıyısında bile yüzme havuzlarına girmek zorunda kaldık. Gürültüsüz ve sakin bir uyku uyuyamaz, midemiz bulanmadan bir akarsuya bakamaz olduk. Kısaca artık kirleteceğimiz çevre tükenmek üzeredir. 2000-3000 yıl önce bir doğa cenneti ve büyük bir kısmı otlaklarla kaplı olan Anadolu'yu günümüzde bu durumlara düşürdük. Çevre bilimcilere göre genelde, aşağıda verilen iki çeşit kirlenme vardır. Birinci tip kirlenme; biyolojik olarak ya da kendi kendine zararsız hale dönüşebilen maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Hayvanların besin artıkları, dışkıları, ölüleri, bitki kalıntıları gibi maddeler birinci tip kirlenmeye neden olur. Kolayca ve kısa zamanda yok olan maddelerin meydana getirdiği kirliliğe geçici kirlilik de denir. İkinci tip kirlenme: biyolojik olarak veya kendi kendisine yok olmayan ya da çok uzun yıllarda yok olan maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Plastik, deterjan, tarım ilaçları, böcek öldürücüler (DDT gibi), radyasyon vb. maddeler ikinci tip kirlenmeye neden olur. Kalıcı kirlenme de denilen ikinci tip kirlenmeye neden olan maddeler bitki ve hayvanların vücutlarına katılır. Sonra besin zincirinin son halkasını oluşturan insana geçerek insanın yaşamını tehlikeye sokar. Örneğin; Marmara denizine sanayi atıkları ile cıva ve kadminyum iyonları bırakılmaktadır. Zararlı atıklar besin zincirinde alglere, balıklara ve sonunda insana geçerek önemli hastalıklara ve ani ölümlere neden olmaktadır. Tüm insanlığı tehdit eden global çevre sorunlarının başlıcaları: İklim değişmesi, sera etkisi, ozon tabakasının incelmesi ve hızlı nüfus artışıdır. Dünyamız âdeta bir canlı gibi hassas eko sistemlerden meydana geldiğinden, global çevre sorunlarının sonuçlarından tüm canlılarla beraber insanlar da etkilenmektedirler. Bu nedenle, bu sorunlar sadece meydana çıktıkları yerlerdeki insanları ve çevreyi tehdit etmiyorlar. Tüm insanların sağlığını ve geleceğini tehdit ediyorlar. Bölgesel Çevre Sorunları ise, daha çok ortaya çıktıkları bölgedeki eko sistemleri ve dolayısıyla insanları tehdit eden sorunlardır. En önemlileri ise, Eko sistemlerin tahribi ve Biyolojik zenginliğin kaybolmasıdır. Mahallî Çevre Sorunlarına gelince, bunlar daha çok ortaya çıktıkları yerleri tehdit eden sorunlar olup başlıcaları: Atık Maddeler (Çöpler), Sanayi ve Kimyasal Atıklar ve Zehirli Atıklardır. günümüzde herkes bir şeylerin ters gittiğini bizzat kendi beş duyusuyla tecrübe edebiliyor: Kirlenen hava, su ve denizin yanında; yok olan ormanlar ve buralarda yaşayan canlılar. Bunların bir sonucu olarak değişen iklim. Bir yandan kavurucu sıcaklar, bir yandan sel felâketleri. Son birkaç yıldır âdeta Hz. Nuh’tan bu yana yaşanan en büyük sel felâketlerine şahit olunmaktadır. Çevrenin tahribine seyirci kalan, başka bir ifadeyle çevreyi bilinçsizce tahrip eden; ondaki ilahi denge ve ahengi göz ardı eden modern insan, bunun bedelini çok pahalıya ödemektedir. Bunun en tipik örneği, ülkemizin bazı bölgelerinde aşırı ağaç ve orman kesimlerinin neden olduğu felâketlerdir. Ağaçların ve ormandaki ekolojik yapıların suyu tutucu ve erozyonu önleyici rolünün gözardı edilerek, bu ağaçlar kesilmiş; böylece yağan yağmurlar sellere ve çamur deryalarına dönüşmüştür. Bunun tipik örnekleri ülkemizin bir çok yerinde özellikle de Senirkent, Zonguldak ve Trabzon’da meydana gelmiş; trilyonlarca maddî zararın yanında, tamir edilemez çevresel zararlara sebebiyet vermiştir. HAVA KİRLİLİĞİ İnsanların faaliyetleri sonucu meydana gelen üretim ve tüketim faaliyetleri sırasında ortaya çıkan atıklarla hava tabakası kirlenerek, yeryüzündeki canlı hayatını tehdit eder bir konuma gelir. Hava kirliliğine yol açan unsurlar ya doğrudan fabrika bacalarından, egzoz gazlarından havaya karışıyor yada havadaki diğer gazlarla birleşerek, havanın kirlenmesine yol açıyor.deodorant, saç spreyleri ve böcek öldürücülerde kullanılan azot oksitleri, freon gazları ile süpersonik uçaklardan çıkan atıklar da havayı kirletir. Ayrıca sanayi işletmelerinin çıkardığı baca gazları havadaki oksijen ve su buharı ile birleşerek, bir dizi kimyasal reaksiyonlar sonucu asit yağmurlarına dönüşür. Asit yağmurları toprağın yavaş yavaş asitlenmesine yol açarak, ağaçların ve bitkilerin topraktan beslenmesine engel olur. Asit yağmurları ayrıca çeşitli yollardan sulara karışarak, sulardaki canlıların hayatını da etkiler. Havanın gaz halinde ve sürekli hareket içinde olması rüzgarlarla kirlenmeyi yeryüzü ölçüsünde yaygınlaştırıyor. Bu bağlamda en çok zararı ise ormanlara veriyor. Asit yağmurları, göller ve nehirler gibi sular dünyasına düştüğünde bunların asitlik derecesini arttırır. Balıklar sudaki asitlik değişimine çok duyarlı oldukları için böyle sularda yaşayamazlar. Gerçekten de, Baltık ülkelerindeki göller İngiltere’deki ağır sanayi bölgelerinden kaynaklanan asit yağmurları ile asitleşmiş ve bu göllerde birçok balık türü ortadan kalkmıştır. Asit yağmurları hayvanlar ve bitkiler gibi canlı varlıklara zarar vermekle kalmaz, taşınmaz kültür varlıklarını da olumsuz yönde etkiler.Bitkilerin kloroplastların sayısında azalma ile renk solması veya sararma, dış epidermal tabakanın tahribatı neticesinde yaprak yüzeylerinin parlaklaşması veya yüzeyde benekleşme şeklinde fiziksel etkiler veya mekanizmalarında aksaklıklar gibi fizyolojik ve biyokimyasal etkilerdir.Örneğin, kent içi ya da kent dışındaki tarihî binalar, açık hava müzeleri, binlerce yıllık antik kentlere ait yapılar veya Nemrut dağında olduğu gibi taş anıtlar asit yağmurlarıyla yıpranmakta ve dağılmaktadır. TAÇ MAHAL,çevredeki çevre kirletici fabrikalardan dolayı meydana gelen asit yağmuru ile tahrip olma noktasına gelmiştir.Asit yağmurunun çok daha önemli etkisi ekolojinin bozulması olup,özellikle akarsularda,göllerde ve ormanlarda görülmektedir.Göl sularının asidik hale gelmesi balıkları ve diğer su canlılarını yok etmektedir.Sağlıklı ormanları yeniden elde edebilmek için ,toprak bazı bitki besin maddeleri ile takviye edilmelidir.Bu maddeler öyle seçilmeli ki ,bitki besin maddelerinin çevirimini engelleyen Al gibi iyonları da tutabilsin .Asidik yağmur suyu topraktaki doğal bitki besin maddelerini sürükleyip götürür Asit yağmurları bitki toplumlarının, örneğin geniş ormanların toprak üstü kısımlarında yakıcı zararlar oluşturduğu gibi, toprakların yapısını da bozmakta, toprak içindeki bitki köklerinin hastalanmasına ve toprağa can veren mikroorganizmaların ölmesine neden olmaktadırlar. Asit yağmurları bitki toplumlarının, örneğin geniş ormanların toprak üstü kısımlarında yakıcı zararlar oluşturduğu gibi, toprakların yapısını da bozmakta, toprak içindeki bitki köklerinin hastalanmasına ve toprağa can veren mikroorganizmaların ölmesine neden olmaktadırlar. Suların Kirlenmesi Hava gibi su da hayat için vazgeçilmez bir yer ve öneme sahiptir. Dünyanın yaklaşık olarak, dörtte üçü sularla kaplıdır. Dünyadaki suların yalnızca %3’ü tatlı su, geri kalanı ise tuzludur. Tatlı suların büyük bir kısmı da dağ doruklarında kar ya da kutuplarda buz halindedir. Suların kullanılmaz hale gelmesi, hayatın kaynağının kuruması, canlı hayatın yok olmasıdır. Bunun sonucu olarak da sularda yaşayan canlıların türü ve suya bağımlı bitkilerin sayısı her gün giderek azalmaktadır. Toprak Kirlenmesi ve Erozyon Toprak bitki örtüsünün beslendiği kaynakların ana deposudur. Toprağın üst tabakası insanlarla birlikte diğer canlıların da beslenmesinde temel kaynaktır. “Dünyanın üst derisi” olarak da anılan, “toprağın üst tabakası”nın önemi sanıldığından büyüktür. Toprak kayması ve erozyonla yok olan üç santim toprağın yeniden oluşması yüzyıllar sürebilir. Erozyonun neden olduğu toprak kaybını vurgulamak gerekmektedir. Erozyon, toprağın suyu tutabilme yeteneğini azaltır, besleyiciliğini tüketir, köklerin tutunabileceği derinliği de kısaltır. Toprak verimi düşer. Erozyona uğramış üst toprak nehirlere, göllere, rezervuarlara taşınır; limanlara su yollarına çamur yığar, su depolama kapasitesini azaltır, sel olaylarını sıklaştırır. Bitkiler ve hayvanlar birbirini toprağın üst tabakasına dayanarak besler. Bitkiler hayvanların yaşaması için gerekli oksijen ve su buharını sağlar. Ayrıca bitkiler, insanlarla birlikte tüm canlıların ihtiyacı olan güneş enerjisini toplar. Erozyonun zararları: 1.Bitki örtüsünün yok olması, erozyonun ve buna ek olarak toprak kayması, taşkın ve çığ felaketlerini artırır. 2.Verimsizleşen ve yok olan tarım arazileri kullanışız duruma gelir ve kırsal kesimden kentlere doğru göçü arttırarak, büyük ekonomik ve toplumsal sorunlara yol açar. 3.Meraların yok olması hayvancılığın gerilemesine neden olurken, gelirin azalması ve iş olanağının daralması sonucunu ortaya çıkar. 4.Erozyon sonucu taşınan verimli topraklar, baraj göllerini doldurarak, ekonomik ömürlerini kısaltır. 5.Yeşil örtü ve toprağın aşınması ile ortaya çıkan iklim değişikliği ve bozulan ekolojik denge, büyük boyutlarda doğal varlık kaybedilmesinin göstergesi olur. 6.Bitki örtüsü ve toprağın olmadığı bir yüzey, yağmur sularını toplayamadığından doğal su kaynakları düzenli ve sürekli olarak beslenemez. Rüzgar erozyonu: Rüzgar erozyonu kurak bölgelerde bitkisiz çıplak sahalarda anızı bozulmuş hububat tarlalarında, düz ve hafif eğimli arazilerde etkisini gösterir. Rüzgar toprak üzerinde selektör makinesi gibi bir etki yapar. Toprağın verimli olan ince zerrelerini (organik madde, ince mil, kil) götürür, geriye iri kum ve çakılları bırakır. Bitkilerin yararlanacağı verimli üst katman yok olur. Ormanlar İnsanlar, üç- dört bin yıl kadar önce tarıma başladıklarında yeryüzünde yaklaşık 6 milyar hektar ormanlık arazi vardı. Bugünse, 1.5 milyarı balta girmemiş orman olmak üzere geriye sadece dört milyar hektar kalmıştır. Ormanların yok oluşu sürüyor. Ormanların gitgide azalmasından, sadece kereste ve kağıtlık odun üretiminin düşeceği gibi bir sonuç çıkarmak yanlış. Ormanlar ticarî ölçütlere vurulamayacak kadar değerli kaynaklardır. Ormanların başlıca fonksiyonları: Toprak oluşturur, İklim dengesizliklerini yumuşatır, Yağışlı fırtınalara set çekerek su taşkınlarını ve selleri önler, kuraklık tehlikesine engel olur. Şiddetli yağmurların toprağı aşındırmasını, toprağın sıkılaşmasını, kumsalların çamurlaşmamasını sağlamakla kalmazlar, bütün canlıların yaklaşık yarısını bünyelerinde barındırırlar. Ormanlar dev boyutlarda bir karbonmonoksit kütlesi oluşturarak atmosferdeki karbonmonoksitle dengeyi sağlar ve sera etkisini önlerler. Ormanlar, kısa vadeli kazançlar uğruna yok ediliyor. Ancak çok büyük para ve çabayla tekrar yerine konulabiliyor. Yangınların bitkilere çevreye insanlara ve ekolojik çevreye verdiği zarar: ülkemizin hatta dünyamızın geleceğini tehdit eden orman yangınları, dikkatsizlik, kasıt veya bilinmeyen bazı nedenlerden dolayı mevcut ekosistemi ve bu ekosistem içerisinde yaşayan canlı veya cansız varlıkları yok etmektedir. orman sadece yaşadığımız şehrin havasını temizleyen ülkemizin kereste ve odun ihtiyacını karşılayan ağaçlar değil, ormanda barınan ve ormana fayda sağlayan canlılarında yanıp yok olması ve mevcut ekolojik dengenin bozulmasıyla sürüklendiğimiz felaket akla gelmektedir. Hasat sonu yakılanAnız yakmanın zararları: doğal çevre açısından, flora açısından, toprak ve erozyon açısındanzararları vardır. Ozon Tabakasının İncelmesi Sanayileşmiş ülkelerde yeryüzü kaynaklarının kontrolsüz harcanması sonucu ozon tabakasının tahribi, asit yağmurları, sera tesiri, hava, kara ve denizlerin kirlenmesine, ormanların ve tarım alanlarının azalması hayat alanını giderek daraltmaktadır. Bu durumunun zamanla oluşturabileceği muhtemel neticeler arasında atmosfer ısısının artması, buzulların erimesiyle deniz seviyelerinin yükselmesi, karaların azalması, kuraklık ve bitkilerin yok olması dolayısıyla gıda kıtlığı tehlikesi sayılabilir. Kimyasal Atıklar Çevremizde ne kadar çok kimyasal madde varsa sağlığımız o ölçüde tehlikeye girmektedir. Özellikle atık suların nehirlere, göllere ve denizlere boşaltılması çok dramatik çevre sorunlarına neden olmaktadır. İzmit ve İzmir Körfezleri ile, yakın zamanlarda Sakarya nehrinde yaşanan kirlenmeler bunun en canlı örnekleri olarak zikredilebilir. Endüstriyel atık suların içerisinde bulundurdukları toksit maddeler, sudaki canlı yaşamının kısa sürede tükenmesine yol açmakta ve ekosistemi felç etmektedir. Günlük hayatımızda çokça karşılaştığımız çevre sorunlarının birçoğu kullandığımız bazı kimyasal ürünlerden kaynaklanmaktadır. Zira bilim ve teknolojinin sadece faydacılık anlayışı ile gelişmesi ekolojik sistemi tahrib etmekte, çevreye de sürekli şekilde yeni kimyasal maddeler sağlamaktadır. Kimyasal maddelerin aşırı üretimi ve tüketimi sonucu bugün artık kimyasal bir kaos yaşanmaktadır. HAYVANLARIN ETKİSİ:Çok çeşitli hastalık ve zararlıların bitkilere verdiği zarar bazen yüzde yüzü bulur.Bu hastalık ve zararlılardan önemli olanları belli başlıklar altında toplamak gerekirse: Toprak altı zararlılar: Nematodlar, Tel kurtları, Boz kurtlar, Danaburnu… Yaprak zararlıları: Yaprak bitleri ; Kırmızı örümcekler , Beyaz sinek Ağ kurdu,Yaprak büken,Yüzük kelebeği, Süne, kurt boğazı,akbaşak, Altın kelebek gibi böceklerin tırtılları bitki yapraklarını yiyerek zarar verirler. Hastalıklar: Külleme, Pas, Çökerten şeklinde belli başlılarını sıralayabiliriz. Kıl keçisi : orman alanlarının tahribinin en önemli nedenlerinin başında kontrolsüz ve aşırı hayvan otlatmacılığı gelmektedir. Ülkemizde keçinin çok eski çağlardan beri yetiştirildiği bilinmektedir. Pek çok çeşitleri bulunmakla beraber en çok yetiştirilen kıl keçisidir. Kıl keçisi bulunduğu bölgelerde orman ekosistemine olan olumsuz etkisi ve açtığı tahribat nedeniyle varlığı en çok tartışılan hayvan türlerinin başında gelmektedir.Kıl keçisinin yoğun olarak beslendiği bölgelerde ormanları tahrip ederek ormanların verimliliklerinin azalmasına ve orman varlığının azalmasına neden olmuştur. Ayrıca keçi sahipleri ağaçların dallarını budamak veya kesmek suretiyle de ormanların tahribine neden olmuşlardır. Ülkemiz ormanlarının tahribatının ve erozyonun en önemli nedenlerinden birisi aşırı ve kontrolsüz hayvan otlatmacılığıdır. Ormanların, doğanın ve biyolojik çeşitliliğin korunması için keçinin ülke genelinde yasaklanması fikri, temiz bir çevre için ülkedeki bütün fabrikaların kapatılması fikri ile paralellik göstermektedir. Dolunun zararları: Ağaç yapraklarında delkler açar, çiçek yapraklarını kopartır. Bitki ve ağaç yapraklarını tamsmen koparır. Sebze, meyve ve ekinlere hasar verir, sebze yapraklarını parçalar.

http://www.biyologlar.com/bitkilere-zarar-veren-etkenler-nelerdir

Doğal Kaynaklar ve Doğal Kaynakların Korunması

Doğal kaynaklar canlı ve cansız çevreyi belirleyen çevre bileşkenleridir. Hava, su, toprak, bitki örtüsü, hayvanlar ve madenler Dünyanın doğal kaynaklarını oluşturur. Bu nedenle doğal kaynakları, • Canlı doğal kaynaklar • Cansız doğal kaynaklar olarak iki temel kümede toplamak mümkündür. Canlı doğal kaynaklar denilince bitki hayvan ve mikro organizmalardan oluşan biyolojik çeşitlilik anlaşılır. Cansız doğal kaynaklar ise biyolojik çeşitliliğin bağımlı olduğu hava su ve topraktan oluşan yaşam ortamları ile madenler ve fosil yakıttan kapsayan yeraltı zenginlikleridir. Doğal Kaynakların tükenmesi demek ciddi bir şekilde ekosistemi oluşturan canlılar için tehdit anlamına gelmektedir. Ekosistemin dengesinin bozulması ekosisteme bağlı olan her canlıyı doğrudan etkileyecek kimi canlı türleri yok olacak onun yokluğundan etkilenen diğer canlı türleri de varlığını sürdürmekte zorlanacaktır. Bu süreç zincirleme bir şekilde devam edecektir. Sanayideki hızlı gelişim ve değişimler ve diğer nedenlerle yaşamsal önemdeki doğal kaynakların hızla tükendiğini görüyoruz. Doğal kaynakların hızla tükenmesi insan ve diğer canlıların yaşam kalitesini olumsuz etkiler. Biyolojik çeşitlilik bakımından zengin bir mirasa sahip olan ülkemiz birçok canlı türünün neslinin tehdit altında olduğu biliniyor. Nesli tehdit altında olan canlıların, varlıklarını sürdürebilmeleri için öncelikle tanınmaları, bilinmeleri ve yaşam alanlarının korunması gerekir. 1. Biyolojik Çeşitlilik Genel olarak belirli bir yerdeki tüm bitki hayvan ve mikro organizma türleri biyolojik çeşitlilik olarak tanımlanır. Bir ülkenin temel doğal kaynaklarını oluşturan bu çeşitliliğe kimi bilim adamları biyolojik zenginlik adını da vermektedirler insan türünün geleceği büyük ölçüde biyolojik çeşitliliğin değerlendirilmesine bağlıdır. Kaba bir tahminle bugün için Dünyadaki biyolojik çeşitliliğin çok az bir bölümünün örneğin bitki türlerinin ancak yüzde birinin yeterince incelendiği hayvan türlerinde ve mikro organizmalarda bu oranın giderek daha da düştüğü ileri sürülmektedir. Tarım hayvancılık balıkçılık ormancılık tıp eczacılık ve endüstri alanlarında kullanılan türler önemli bir ekonomik kaynak özelliği göstermektedirler. Bunun yanı sıra bu türlerin değişik çeşitleri ve yakın akrabaları da ekonomik değeri olan bitki ve hayvanların gen rezervi olarak kullanılmaktadır. Biyolojik çeşitliliğin ekonomik açıdan gösterdiği önem bu konuda yapılan bilimsel araştırmaları özendirmiş bu araştırmaların insanların geleceğinin güvence altına alınmasında büyük bir paya sahip olacağı ileri sürülmeye başlanmıştır. Biyolojik zenginlik kavramı genetik çeşitlilik ve ekolojik çeşitlilik kavramlarını birlikte içermektedir. Genetik çeşitliliğe değinmeden önce gen kavramına açıklık getirmek gerekir. Canlıların tüm özellikleri ile ilgili bilgiler gen denilen DNA molekülleri içinde bulunurlar. DNA molekülün bir kısmını oluşturan gen canlının herhangi bir özelliğini belirleyen en küçük ve temel kalıtım birimidir. Genetik çeşitlilik bir türün değişen çevre koşullarına uyum sağlayabilmesi için gereken gen havuzundaki kalıtsal bilgilerinin çeşitliliğidir. Gen havuzu üyeleri arasında doğal yolla bilgi alışverişinde bulunabilen bir evrenin bireylerindeki ortak ve farklı genlerin toplamıdır. Genetik çeşitliliğe sahip olmayan canlı türler değişen çevre koşullarına dolayısıyla evrime ayak uyduramayıp tükeneceklerdir. Ekolojik çeşitlilik ise; belirli bir bölgede yer alan farklı ekosistemleri ifade etmektedir. Belirli doğal bir sınır içinde yer alan bitki hayvan ve mikro organizmalar tür topluluğu denilen bir bütün oluştururlar. Ekolojik çeşitlilik tür topluluğunun yanı sıra bu topluluk içindeki tür sayılarım da içerir. Biyolojik çeşitlilik hem Dünya hem de her ülke için ayrı ayrı canlı doğal kaynak zenginliği olduğundan ekonomik kalkınma açısından büyük bir önem taşır. Çünkü ülke ekonomisi kaçınılmaz olarak doğal kaynaklara dayanır. Bu nedenle söz konusu zenginliklerin korunması ve geliştirilmesi günümüzün eh önemli çevrebilimsel sorunudur. Piyasa ekonomisinin günlük çıkarlara dayanan kısa vadede kâr maksimizasyonu türlerin ve ekosistemlerin korunmasının uzun sürede sağlayacağı kârın göz ardı edilmesine yol açmaktadır. Biyolojik çeşitliliğin sürdürülebilmesinde üç temel sorun ile karşılaşılmaktadır. Bunlar sıra ile şöyledir: • Çeşitlerin kaybolması • Türlerin kaybolması • Doğal alanların bozulması Zaman içinde kolay bozulmayan yaygın bir biçimde piyasaya sürülen dolayısıyla ticari değeri yüksek olan çeşitler yerel çeşitleri ve bunların yabani akrabalarını ortadan kaldırmaktadırlar. Böylece bir çeşit azalması ve giderek yok olması tohum ıslahında gerekli genetik kaynakların yavaş yavaş ortadan kalkmasına neden olmaktadır. Çeşit kaybını izleyen bir bakıma onun tamamlayıcısı olan bir tür kaybıdır. Türlerin sayıca azalması denilebilen tür kaybı da doğrudan ekonomik yaran olmayan türlerde yoğunlaşmakta ekolojik dengedeki yeri henüz saptanamamış bir çok tür yok olmuştur. Biyolojik çeşitliliğin yaşam ortamı bir diğer deyişle ekolojik çevresi çeşitlerin ve türlerin varlıklarını sürdürmelerini belirleyen temel öğedir. Canlı doğal kaynakların içinde bulunduğu doğal alanların korunması biyolojik zenginliğin sürdürülebilmesinin ilk koşuludur. Biyolojik çeşitlilik insanlığın refahına büyük katkıda bulunmaktadır. Günlük yaşamında insanlar çok ayırımına varmasalar bile bitki hayvan ve mikrop kökenli yüzlerce Madde kullanmaktadırlar. Canlı doğal kaynaklar ekonomiyi doğrudan etkilemekte tarım sanayi tıp ve eczacılık kesimlerine katkıda bulunmaktadır. İnsan ekonomik ussallığı içinde geleceğini güvence altına almak için doğaya sürekli müdahale etmektedir. Bunun son aşamasına örnek olarak DNA’nın yeniden dizilişi ve DNA’nın çözülüp yeni bileşikler biçiminde yeniden birleştirilmesi gösterilebilir. Genetik malzemelerin oynanmasına dayanan bu yeni bilgi ve teknoloji genetik mühendisliği olarak tanımlanmaktadır. DNA ile oynama olanağı veren bilgi birikimi 1970′li yıllarda fen işin biliminden teknolojisine geçmeye başlamış biyoteknoloji adı akında endüstrinin konusu olmuştur. Biyoteknoloji biyolojik yöntemlerle organizmalara uygulanan kendilerinden yararlanılması ve istenilen biçimlere ve ürünlere dönüştürülebilmesi amacıyla kullanılan bilimsel teknikler ve endüstriyel yöntemler olarak yorumlanmaktadır. Günümüzde biyoteknoloji tarımsal üretimin artırılması tıp ve eczacılıkta etkinliğin sağlanması endüstrinin geliştirilmesi çevre kirliliğinin önlenmesi gibi konularda bir kurtarıcı gibi görülmektedir. Bir bakıma Dünya’nın geleceğine ilişkin karamsar görüşler biyoteknoloji aracılığı ile aşılmak istenmektedir. 2. Cansız Doğal Kaynaklar Cansız doğal kaynaklar kavramı canlıların doğal yaşama alanı kavramı ile eş anlamlıdır. Hava su ve toprak diye sıraladığımız bu asıl çevre öğelerine yeraltı zenginlikleri denilen madenler ve fosil yakıdan da eklemek gerekir. Cansız doğal kaynakların toplumların gözündeki göreli önemi çevrebilimsel kaygılardan çok ekonomik yararlılıktan kaynaklanmaktadır. Sınırsız ekonomik büyüme tutkusu kaynakların tükenmesine işlevlerini yerine getirememesine neden olmuştur. Hava su ve topraktaki bozulma insan faaliyetleri sonucunda bu alıcı ortamlara binen yükün artması aşırı yüklenme yüzünden kaynağın kendi kendini yenileyememesi temizleyememesi sonucu ortaya çıkmaktadır. Toprak altı zenginlikleri oluşturan madenler ve fosil yakıtlar ise yenilenemeyen kaynak kümesine girmektedirler. Sınırlı miktarda bulunan ve işletilmelerine koşut olarak belli bir sürede tükenecek olan bu kaynakların kullanılması ekonomik yeğlemeye bağlı kalmaktadır. Doğal Hayatı Koruma Derneği'nin açıklamalarına göre; insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar hızlı ve büyük miktarlarda tüketilen doğal kaynaklar, son 40 yılda bir kaç kat daha artarak tahribata uğramıştır. Özellikle oksijen, su, bitki örtüsü, petrol gibi kaynakların büyük bir hızla azalması, canlıların yaşam alanlarını kısıtlamakta, çevresel felaketlere yol açabilecek iklim değişiklikleri (küresel ısınma) yaratmaktadır. Örneğin içilebilir su, hayatın ana maddesi olmakla kalmayıp; insanların can damarlarından biri olan elektrik enerjisi üretiminde ilk sırada gelmektedir. Uzun yıllar hava ve su serbest mal sayılmış üretime katkısının maliyeti sıfır olmuştur. Buna karşılık yeraltı ve yüzeysel su kaynaklan su yollan toprak ve toprakaltı zenginlikleri bireysel ulusal ve uluslararası düzeyde sürekli bir ekonomik çıkar ve bir çatışma konusu olmuştur. Bugün de söz konusu kaynaklar önce küresel ekonomik ve siyasal sorunların kaynağı olarak ele alınmakta savaş ve barışın nedeni olmaktadır. Küresel çevre sorunları başlığı altında doğal kaynaklara bakış ancak kaynaklarla birlikte ekonomik gelişmenin de sona ereceği korkusu ile gerçekleşmektedir. Henüz kaynak kullanımı ve çevre yönetimi alanında bilimsel gereklilik ekonomik çıkarlara kendisini kabul ettirememiş durumdadır. Ancak belirtmek gerekir ki doğal kaynakların korunması bu konuda stratejilerin belirlenmesi son yıllarda uluslararası toplumun önde gelen uğraşı olmuştur. Doğal kaynakların ekonomik gelişmenin kaynağı olduğu doğanın yeni bilimsel ve teknik ilerlemelere olanak sağladığı doğal kaynakların gelecek kuşaklara aktarılmasının moral olarak gerekli bulunduğu düşünceleri tartışmasız kabul görmeye başlamıştır.

http://www.biyologlar.com/dogal-kaynaklar-ve-dogal-kaynaklarin-korunmasi

Ekosistemler ve Biyolojik Çeşitlilik

1.Ekosistemler 2.Biyolojik Çeşitlilik 3.Çevre Sorunları ve Etkileri Okul bahçesine çıkıp gözlerimizi kapattığımızı hayal edelim.Gözlerimiz kapalıyken hangi sesleri duyuyoruz?Duyduğumuz seslerden hangilerinin doğal,hangilerinin yapay olduğunu belirleyelim.Şimdi' de bir ormanda olduğumuzu hayal edelim. Gözlerimiz kapalıyken duyduğumuz seslerin kaynaklarını söyleyelim.Bir ortamdaki doğal seslerin çeşitliliği buradaki canlı çeşitliliği hakkında bize bilgi verir mi? Neden? Aşağıda fotoğraflarını gördüğümüz yerlerdeki çevre sorunlarının sebepleri neler olabilir?Bu sorunlar o ortamdaki canlıların yaşamlarını,dolayısıyla ülkemizi ve dünyayı nasıl etkilemektedir?Çevre sorunlarının oluşumunda sizin de bir rolünüzün olduğunu düşünüyor musunuz?Neden? Yukarıdaki soru ve yönergelerden de anlaşıldığı gibi bu ünitede,çevremizde bulunan canlı ve cansız varlıklar arasındaki etkileşimlerle,ülkemizdek i ve dünyadaki çevre sorunlarını ve bu çevre sorunlarının çözüm yollarını ele alacağız. 1.Ekosistemler Anahtar Kavramlar tür habitat popülasyon ekosistem Yukarıdaki fotoğraflara hangi renkler hakimdir?Ortamın özellikleriyle bu renkler arasında bir ilişki olabilir mi?Bu ortamlarda hangi canlılar yaşamaktadır?Çölde yaşayan bir canlı, yağmur ormanında veya okyanus dibinde de yaşayabilir mi?Neden? Bir önceki sayfada okuduğumuz mısraların baş harflerini birleştirdiğimizde ortaya çıkan kelimenin ne anlama geldiğini aşağıdaki etkinliği yaparak öğrenelim. Canlılar yaşam alanlarında tek başlarına bulunmazlar. Diğer canlılarla hatta cansızlarla etkileşim halindedirler.Bu etkileşimin sebepleri neler olabilir?Beslenme ve üremenin bu etkileşimde bir rolü olabilir mi? Şimdi organizmalardan hangilerini tür olarak adlandırabildiğimizi, türlerin popülasyonları nasıl oluşturduğunu,popülasyond aki türlerin yaşam alanlarını ve sadece canlıları değil,cansız faktörleri de içeren ekosistemleri birlikte inceleyelim. Aşağıda Şanlıurfa Ceylanpınar' da yaşayan bir Anadolu ceylanının fotoğrafı görülmektedir. Birbiriyle çiftleşebilen ve üreme yeteneğine sahip, ortak atadan gelen benzer özellikteki organizmalara tür denir. Buna göre Anadolu ceylanı, Kangal köpeği, Van kedisi, sarıçam vb. birer türdür. Peki etrafımızda gördüğümüz her canlı bir tür müdür? Katır ve Kurt köpeği için ne söyleyebiliriz? İnsanlar da bir türe ait bireyler midir? Aşağıdaki fotoğrafta ise birden fazla Anadolu ceylanı bulunmaktadır. Belli bir bölgede yaşayan, aynı türden bireylerin oluşturduğu topluluğa popülasyon denir. Bu fotoğraf Ceylanpınar'daki geyik popülasyonunun bireylerine aittir. Öyleyse yan yana bulunan ve fiziksel şartları birbirinden farklı olan iki göldeki sazan balıkları aynı popülasyona ait örnekler olabilir mi? Her tür hayatını kendisi için uygun olan bir ortamda sürdürür. Örneğin ceylanlar ormanda, kangurular Avusturalya 'da ikinci kefali Van gölünde kelaynaklar Birecik' de kayalıklarda yaşar. Bir canlının yaşam alanı ya da arandığı zaman bulunduğu yer habitat olarak adlandırılır. Öyleyse bizim habitatımız neresidir? Aşağıdaki fotoğrafta ise ceylanlar sık ağaçlarla kaplı bir ormanda, diğer canlılarla birlikte görülmektedir. Ceylanların yaşadığı yerde sadece canlılar mı görülüyor? Canlıların yaşamını sürdürebilmesi için hava,su,toprak gibi cansız faktörlere ve güneş ışığına ihtiyacı vardır.Bu nedenle bir ortamdaki canlı ve ansız faktörler,bu çevrede hangi canlıların yaşayacağını belirler.Belli bir habitattaki hayvan ve bitki topluluğu ile bu topluluğun içinde yaşadığı çevrede oluşan,aralarında madde alışverişi olan ve büyük ölçüde kendi kendine yeten sistem ekosistem olarak adlandırılır.Buna göre göl,deniz ve ormanlar birer ekosistem midir?Neden? Yaşadığımız dünyada her şey belli bir düzen içerisindedir.Hücre içindeki moleküller,atomlardan oluşmaktadır.Hücreler dokuları,dokular,organlar ı,organlar sistemleri,bir araya gelen sistemler de organizmayı oluşturur.Peki, organizmalar bir araya geldiğinde oluşan birimlere ne ad verilir?Aşağıdaki şemada atomdan üzerinde yaşadığımız gezegene kadar uzanan akışı inceleyelim. Küçük bir uğur böceğinden kavak ağacına kadar bütün canlılar,hem birbiriyle hem de çevredeki canlılarla etkileşim içindedir.Bir ekosistemde yaşayan insanlar,hayvanlar,bitkil er mantarlar ve mikroorganizmalar o ekosistemin canlı faktörlerini oluşturur.Cansız faktörler ise hava,su,toprak,rüzgar ve güneş ışığıdır.Bir ekosistemi diğerlerinden ayıran bu faktörlerin etkisini ve farklı ekosistemleri birlikte inceleyelim. Bir ekosistemdeki canlı çeşitliliğini belirleyen cansız faktörlerin en önemlilerinden biri iklimdir. Ekosistemlerin iklimleri birbirine benzer mi?Bir bölgedeki yağış,nem,rüzgar ve sıcaklık özellikleri,oradaki bitki örtüsü ile hayvan çeşitliğini belirler.Peki,her ekosistemde aynı canlılar mı yaşar? Sıcak ve kurak iklimin hakim olduğu çöllerde yaşayan canlıların,buralarda yaşamlarını sürdürebilmelerini sağlayacak çeşitli özelliklere sahip olmaları gerekir.Örneğin burada yaşayan bitkiler kaktüslerde olduğu gibi gövdelerin su ve besin depolar.Çöl fareleri de yiyecek bulamadıkları zaman açlıktan ölmemek için kuyruklarında yağ depolar.Yağışın,suyun ve bitki örtüsünün yeterli ölçüde bulunmadığı ortamlara çöl ekosistemi hakimdir.En büyük çöl ekosistemi Sahra çölü' dür Yeryüzün en büyük ekosistemlerinden biri de deniz ekosistemlerdir. Bu ekosistem de mikroskobik canlılardan dünyanın en büyük memeli hayvanlarına kadar pek çok canlı yaşamaktadır. Denizlerdeki tuz oranı,bitki örtüsü, suyun derinliği,sıcaklığı,ışık miktarı bu ekosistemdeki hayvan türlerinin çeşitliliğini belirler.Denizlerde fotosentez yapan canlılar ile bu canlıları yiyerek beslenen küçük canlılar bulunur.Yunus ve balina gibi hayvanlar ise besinlerini denizlerdeki diğer canlılardan karşılarlar.Ülkemizin üç tarafını çeviren denizlerde de olduğunu gibi deniz ekosistemleri birbirinden farklı özellikler gösterir.Dünyanın en büyük deniz ekosistemi Hazar Denizinde görülmektedir. Yağmur ormanları yağış ve sıcaklığının çok yüksek ve değişmez olduğu bölgelerde bulunur.Bu ormanlar doğal kaynaklardan yana çok zengindir,dünya ikliminin dengede tutulması acısından da öne taşır.Bu ekosistemler,yırtıcı kuşlardan palmiyeler,maymunlardan çalılara kadar birçok canlı türünü barındırır.Yağmur ormanlarının en büyüğü Amazon ormanlarıdır.Kent ekosistemindeki iklim şartları ve canlı çeşitliliği diğer ekosistemlerle benzerlik gösterir mi? Bu ekosistemin özellikleri burada yaşayan canlıları nasıl etkilemektedir? Canılar yaşamlarını sürdürebilmek için beslenmek zorundadır. Besinlerini değişik kaynaklardan sağlar.Bitkiler kendi besinlerini kendileri üretirken hayvanların bazıları otla,bazıları etle,bazıları hem ot hem etle beslenir.Bu yüzden hayvanlar otla beslenenler,etle beslenenler,hem etle hem otla beslenenler olmak üzere üç guruba ayrılır.Canlılar arsındaki beslenme ilişkisini bir zincirin halkalarına benzetebiliriz.Bu zincirdeki her bir halka bir canlıyı temsil eder.Aşağıda bir besin zinciri örneği görülmektedir. Yukarıda görülen besin zincirine benzer başka besin zinciri örnekleri de verebilir miyiz? Bu besin zincirlerinin bir araya gelerek bir ağ oluşturduğunu söyleye bilir miyiz? Yandaki resmi inceleyerek canlılar arasındaki beslenme ilişkilerinin önemini açıklayabilirmiyiz? Her ekosistem çok sayıda farklı besin zinciri içerir ve bunlar bir araya gelerek besin ağını oluşturur. Yeryüzündeki tüm canlılar çok büyük ve karmaşık bir besin ağı içinde birbirine bağlanmıştır.Farklı beslenme biçimleri,farklı ekosistemleri birbirine bağlanmaktadır.Peki,insan ların içinde yer aldığı besin ağı örnekleri oluşturabilir miyiz? Anahtar Kavram Biyolojik çeşitlilik Yaşadığınız bölgede en çok yetiştirilen sebzeler hangileridir? Bölgelerine özgü bitki hayvan türlerini sayabilir misiniz? Yaşadığınız bölgedeki bitki ve hayvanların sayısı ve çeşitliliği,diğer bölgelerde de aynımıdır? Bitki ve hayvan türlerinin sayıca fazla olması,bölgenizin doğal zenginliğinin bir göstergesi midir? Bir ekosistemin görevi canlıları barındırarak onlara nesillerini sürdürebilmeleri için uygun ortamı hazırlamaktır.İklim,topra k ve su gibi cansız faktörlerin canlılarla olan etkileşimi,ekosistemlerin çeşitliliğini ortaya çıkarmaktadır.Ekosistemle rin orman,,dağ,sazlık akarsu gibi çeşitleri vardır.Bu çeşitlilik arttıkça ekosistem içinde yer alan ve tür çeşitliliği de artmaktadır. Öyleyse çeşitlilik ne demektir? Bir bölgedeki bitki ve hayvan türlerinin çeşitliliği o yerin hangi özellini ortaya koyar? Bu soruların cevaplarını '' Biyolojik çeşitlilik'' adlı etkinliği yaparak öğrenelim. Bir bölgedeki bitki ve hayvan türlerini ve çeşitlerinin sayıca zenginliği biyolojik çeşitlilik anlamına gelir.Bir ülkedeki tüm bitki ve hayvan türleri hem o ülkenin hem de dünyanın biyolojik zenginliklerinden sayılır.Ülkemizdeki farklı ekosistemlerin biyolojik çeşitliliğini oluşturan bitki ve hayvanlara örnek verebilir miyiz?Özellikle tarım,eczacılık,tıp,hayva ncılık,ormancılık,balıkçı lık ve sanayi alanında kullanılan türler bu açıdan önemlidir.Örneğin,hayvanc ılıkla ilgili olarak ülkemizin çeşitli yerlerindeki doğal çevreye uyum sağlamış sığır,koyun,keçi türleri yetiştirilmektedir.Ülkemi ze özgü olarak ormancılıkta çam ve meşe türleri; balıkçılıkta ise alabalık,kefal ve levrek bulunmaktadır.Köy ve kasaba pazarında rastlanabilen acur, taflan,çitlembik,iğde, göleviz ,ahlat,alıç,delice,idris, melengiç,hünnap,üvez,yonc a mürdümük gibi sebze ve meyveler de ülkemizin biyolojik zenginliklerindendir. Biyolojik çeşitlilik, ekosistemleri dengede tutar,gezegenimizi yaşanılabilir hale getirir; sağlığımızı,çevremizi ve ekonomimizi destekler.Buna rağmen doğal kaynakların bilinçsiz kullanımı ve hızlı nüfus artışı ekosistemdeki türlerin giderek yok olmasına sebep olmaktadır.Habitatların kaybolması veya zarar görmesi birçok bitki ve hayvanın neslinin tükenmesine yol açmaktadır.Öyleyse canlıların neslinin tükenmesi,biyolojik çeşitliliğin azalması anlamına mı gelir?Örneğin,çevrenizde yaşayan dinozor,mao veya mamut gördünüz mü?Anadolu leoparı,Asya fili,kunduz ve aslan bunda yıllar önce ülkemizde yaşamış,ancak şu an nesli tükenmiş canlılardandır.Bunun yanı sıra ülkemizde Akdeniz foku,kelaynaklar,deniz kaplumbağaları,alageyik,b ozayı,kardelen çiçeği ve salep yapımında kullanılan orkideler nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan türlerdendir.Sizde nesli tükenmiş ya da tükenme tehlikesi altında olan canlılara örnek verebilir misiniz? Çevremizde yaşayan bitki ve hayvanlar da bizler gibi birer canlıdır. Onlarda bizim gibi sevgiye ve korunmaya ihtiyaç duyar.Peki,bizler bitki ve hayvanlara olan sevgimizi nasıl gösterebiliriz? Bitki ve hayvanların korunmasına yönelik yöresel, ulusal ve uluslararası alanda faaliyet gösteren organizasyonlar var mıdır? Bu organizasyonların amaçları ve çalışmaları nelerdir?Bireysel olarak veya gurup halinde katkı sağlayabileceğiniz organizasyonların çalışmalarına katılarak çevrenizdeki insanların bu konuda bilinçlendirilmelerini sağlamak ister misiniz?Bu konuda ne tür çalışmalar yapılabilir? Bitki ve hayvanlara olanlara olan sevgimiz, biyolojik çeşitliliğin korunmasında rol oynar.Biyolojik çeşitliliğin korunması,doğal kaynakların bilinçli kullanımı yoluyla Dünya'nın geleceği için uzun vadeli bir yatırım sağlar. 3. Çevre Sorunları ve Etkileri Anahtar kavramlar Çevre sorunları Küresel ısınma Asit yağmuru Sera etkisi Ülkemizde çevre için alarm veren noktalar: Beyşehir gölü: Erozyon ve sulama amaçlı kontrolsüz su alımı nedeniyle ölüyor. Akdeniz: Nesli tükenme tehlikesi altında olan foklar için yapılan çalışmalar olumlu sonuç vermiyor Hasankeyf: küçük kerkenez ve tavşancıl gibi türler sular altında kalarak yok olacak. Niğde: Aralarında nesli tükenmekte olan dikkuyruk ördeklerininde yer aldığı yaklaşık 110 tür su kuşunun son yaşam alanlarından Akkaya göleti, atıklarla kirletiliyor. Giresun: Şebinkarahisar, Alucra ve Çamoluk ilçelerindeki erozyon tehdidi,tüm ilçelerin atıklarını dere ve denize akıtması,fındık tarım için kullanılan kimyasal gübreler sorunların başında geliyor. Karadeniz: Atıklarla kirleniyoruz. Ticari değeri olan 26 tür balıktan sadece 6 tür kaldı.Her yıl yaklaşık 3000 yunus ölüyor. Toroslar: Dağların eteklerinden toplanıp yurt dışına gönderilen kardelen çiçeği bilinçsiz toplama yüzünden 60 yıl öncesine göre yaklaşık %90 azaldı. Torunlarımız Kavrulacak: Bilim insanına göre 2100lü yıllarda yaşayacak torunlarımız,şimdilerde bizi bunaltan sıcakları ''mumla arayacak''.Bilim insanları dünya sıcaklığının gelecekte çok daha fazla artacağını belirleyerek yaklaşık 80 yıl sonrasının ortalama sıcaklığını da hesapladı.Tahmini hesaplara göre şu anda 1,7C sıcaklığa sahip olan gezegenimizin sıcaklığı ortalama 4,9Ca kadar yükselecek. Tehdidin Boyutları:2002 yılında Avustralya"da yaşanan şiddetli kuraklığın temel sebebi küresel ısınmaydı. Kuzey Pasifik"teki somun popülasyon,bölgedeki sıcaklığın normalden 6 derece daha artması yüzünden büyük düşüş görüldü. Kaliforniya kıyılarında yüzlerce deniz kuşunun denizlerin ısınması yüzünden besin kıtlığı çektiği ve bunun sonucunda öldüğü görüldü.Avusturalya'daki Great Barrier sürdürülebilir olamayan balıkçılık yöntemleri ve iklim değişikliği yüzünden çok yakında yok olama tehlikesi ile karşı karşıya kalacak. Küre Isındıkça Grönland Eriyor: Kuzey yarım küreni en büyük buz kütlesi olan Grönland adası küresel ısınma sebebiyle eriyor.Amazon ormanları da küresel ısınmanın bir başka kurbanı olacak.Brezilya hükümetinin yaptığı araştırmalar,dünyanın akciğeri sayılan Amazon'un 2003 yılında yitirdiği ormanlık alan miktarının rekor seviyeye ulaştığını gösteriyor.Ülkemizi ve dünyamızı tehdit eden önemli çevre sorunlarıyla ilgili bir çok haberi gazete ve televizyonlardan öğreniyoruz.Geleceğimizi tehlikeye sokan bu sorunların sebeplerini ve sonuçlarını birlikte öğrenelim. Torunlarımıza Bunları mı Bırakacağız? Ekosistemler zamanla neden değişip bozulmaktadır?Bu bozulmalar beraberinde hangi sonuçları getirir? Çok küçük bir ekosistemin zarar görmesi tüm dünyayı nasıl etkiler? İnsanlar doğayla iç içe yaşarken zamanla teknolojiden faydalanmaya ve doğal kaynakları bilinçsizce kullanmaya başlamışlardır. Bunu sonucunda da doğanın dengesi bozulmuş ve birçok çevre sorunuyla karşı karşıya kalınmıştır.Hızlı nüfus artışı,bilinçsiz sanayileşme ve düzensiz şehirleşme çevre sorunlarının temel sebepleri olmuştur. Şimdi ülkemizi ve dünyayı tehdit eden bu çevre sorunlarından bazılarını inceleyelim. Hava Kirliliği Hava kirliliğini çevredeki canlılar ve cansızlar üzerinde olumsuz etkileri vardır.Evlerin ısıtılmasında kullanılan yakıtların artıkları,taşıtlar,sanayi tesisleri gibi faktörler hava kirliliğine sebep olmaktadır.Hava kirliliği denince ilk akla gelenler asit yağmurları,sera etkisi ve ozon tabakasının delinmesidir.Günümüzde insanların yol açtığı hava kirliliğinin en kötü sonuçlarından biri,asit yağmurlarıdır.Fosil yakıtların yakılması sonucu atmosferde kükürt ve azot içeren gazlar birikir.Bu gazlar su buharıyla birleşince bir kimyasal tepkime oluşur.Bu tepkime sonucu sülfürik asit ve nitrik asit damlaları oluşur.Bunlar yağışlarla birlikte yeryüzüne iner.Bu şekilde yeryüzüne inen yağışlar,asit yağmurlarıdır.Peki sizce asit yağmurlarının çevremiz üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir? Asit yağmurları ağaçların.tarihi eserlerin ve yandaki fotoğrafta görüldüğü gibi binaların zarar görmesine neden olur.Su ve toprakta yaşayan canlıların yaşamını tehdit eder.Canlı türlerinin yok olmasına sebep olabilir. Asit yağmurlarının zararlı etkilerini azaltmak amacıyla ısı yalıtımı yapmak,çevre dostu temiz enerji kaynaklarını kullanmak ve toplu taşıma araçlarını tercih etmek gibi önlemler alabiliriz. Hava kirliliğinin bir diğer sonucu da sera etkisidir.Güneş" ten gelen ışınların bir kısmı yeryüzü tarafından soğurulurken bir kısmı da uzaya geri yansır.Yansıyan bu ışınların bir kısmı,atmosferde soğurularak havanın ısınmasına sebep olur.Atmosferdeki ( başta karbondioksit olmak üzere) sera etkisi yapan gazların miktarının artması,soğurulan ışınların da artmasına sebep olur.Sera etkisi adı verilen bu olay,atmosferin ve Dünya"nın sıcaklığını yükseltmektedir.Bu ısınmanın sonucunda küresel ısınma gerçekleşmekte ve dolaysıyla buzulların erimeye ve okyanuslardaki su seviyelerinin yükselmeye başladığı görülmekte küresel çölleşme olması beklenmektedir.Sizce bu durum hayatımızı nasıl etkiler? Hava kirliliğine sebep olan gazlar ozon tabakasının da incelmesine sebep olmaktadır.Ozon tabakasının incelmesi bitki ve hayvanlarda bazı olumsuz durumlar yaratarak biyolojik çeşitliliği olumsuz yönde etkilemektedir.Tüm canlıların bağışıklık sistemini bozmaktadır. Asit yağmurları, sera etkisi ve ozon tabakasının delinmesi gibi Dünya"yı etkileyen bu çevre problemleri ülkemizi nasıl etkilemektedir? Su Kirliliği Endüstriyel atıklar, evsel atıklar,tarımsal mücadele araçları,doğal ve yapay gübreler, sanayi kuruluşlarının olumsuz etkisi vb. suların kirlenmesine yol açmaktadır.Bu durum, tüm canlıların hayatını tehlikeye sokmaktadır.Ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili olduğundan deniz kirliliğide önem taşımaktadır.Sakarya ve Gediz nehirleri,Akşehir gölü ve Tuz gölü,İzmit ve İzmir körfezleri ile Marmara denizi ülkemizde su kirliliğinin görüldüğü yerlerdendir.Sizce ülkemizdeki su kirliliği Dünya" yı nasıl etkilemektedir? Buna nasıl çözüm bulunabilir? Toprak Kirliliği Yirminci yüzyılın başından itibaren modern tarıma geçilmesi ve sanayileşmenin hızlanması ile birlikte toprak kirliliği de bir çevre sorunu olarak ortaya çıkmaya başlamıştır.Yerleşim alanlarından çıkan atıklar,egzoz gazları,endüstriyel atıklar,tarımsal mücadele ilaçları ve kimyasal gübreler toprak kirliliğine sebep olan en önemli etkenlerdir.Toprak kirliliği hangi çevre sorunlarını beraberinde getirir? Orman Tahribi Ormanlar, doğanın ayrılamaz bir parçasıdır.Pek çok canlıya ev sahipliği yapar.Erozyon ve çölleşmeyi önler,kereste,ilaç hammaddesi ve besin gibi bir çok maddeyi sağlar.Yaşamımızda bu kadar önemli bir yere sahip olan ormanlar her yıl ülkemizde ve dünyada çeşitli sebeplerle tahrip edilmektedir.Ormanlarda yaşanan bu sorunların sebeplerini ‘"Ormanlarımızı Koruyalım"" adlı etkinliğimizde bulmaya çalışalım. Orman yangınları,ihmal,dikkatsi zlik,kaçak yapılaşma ve arazi açmak için ağaçların bilinçsizce kesilmesi gibi sebepler yüzünden ormanlar tahrip olmaktadır.Bunun sonucunda ekosistemlerin doğal dengesi bozulmakta, ormanda yaşayan canlı türleri ve bu türlerin habitatları yok olmakta toprak zenginliği kaybolmaktadır. Ülkemizde orman yangınlarının kayıtları 1937 yılında tutulmaya başlanmıştır.Bu kayıtlara göre yaklaşık 1,5 milyon hektar ormanlık alan yok olmuştur.Ülkemizdeki ormanların tahribi sadece ülkemizi mi etkiler?Ormanların tahribini nasıl engelleyebiliriz?Ormanlar ın kaybı hayatımızı nasıl etkiler? Çığ Çığların tarım alanlarının veriminin düşmesi ve su kaynaklarının kirlenmesi üzerindeki etkilerini hiç düşündünüz mü? Eğimli arazi üzerinde birikmiş büyük kar örtüsü, yer çekimi etkisiyle kaydığından çığ oluşur.Çığ genellikle bitki örtüsü olmayan,dağlık eğimli arazilerde görülür.Çığlar beraberinde toprak,taş ve ağaçları da sökerek götürür.Bu şekilde meydana gelen aşınma ve taşınma,toprağı verimsizleştirerek canlıların yaşamını tehlikeye sokar.Peki çığdan korunma yolları nelerdir? Nükleer Kirlilik Nükleer silahlar nükleer kazalar ve bu kazalar sonunda ortaya çıkan nükleer atıklar kirlenmeye sebep olmaktadır.Yandaki fotoğrafta görülen nükleer patlama olayı bu durumun etkilerini ne derecede önemli boyutta olduğunu ortaya koymaktadır. 1986 yılında yaşanan Çernobil nükleer enerji santrali kazasının yarattığı olumsuz etkiler, bu kirliliğinen canlı örneğidir.Bu olaydan ülkemizin en çok Karadeniz bölgesinin etkilendiği tespit edilmiştir.Sizce nükleer kirlilik sadece belli bir bölgeyi mi etkiler?Nükleer kirliliğin canlılar ve onların çevreleri üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir? Temiz Çevre, Sağlıklı Gelecek Çevreyi Korumak için Bize Düşenler · Ormanlarımızı koruyalım. · Ağaçlandırma çalışmalarına katılalım. · Geri dönüşümlü ürünleri kullanalım. · Güneş,rüzgar ve akarsu gibi yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmaya çalışalım. · Enerji tüketimini azaltmak için lambaları,televizyon ve bilgisayar gibi aletleri kullanmadığımız zamanlarda kapalı tutalım. · Aşırı ve bilinçsiz avlanma konusunda çevremizdekileri uyaralım. · Doğal kaynakları bilinçli kullanalım. · Çevre eğitimine önem verelim. · Yakın yerlere giderken otomobile binmek yerine yürüyelim ya da toplu taşıma araçlarını kullanalım. · Evimizin ve iş yerimizin ısı yalıtımını yapalım. Atatürk ve Çevre Sevgisi Atatürk Orman Çiftliği Atatürk"ün doğa ve ağaç sevgisinin en belirgin örneğidir.Atatürk,1925 yılında kendi maaşından ödeyerek çiftliğin bu günkü yerini satın almıştır.Bu araziyi daha sonra devlete devretmiştir.O yıllarda bataklık ve boş bir arazi halinde olan çiftlik bugün insanların dinlenebiliceği bir yer haline gelmiştir. Atatürk, yaşadığı yılların şartları içinde çevre ve tabiat güzelliği kavramlarına ışık tutan eşsiz bir önderdir.Onun kişiliğinde,bitki ve hayvan sevgisinin önemli bir yeri vardır. Anıtkabir"de dünya uluslarının gönderdikleri fidanlarla oluşturulan Barış Parkı,barışı seven Ata"nın çevreci kişiliğiyle bütünleşmiştir.Afet İnan,Atatürk"ün Cumhurbaşkanlığı Köşkü olarak Çankaya"yı seçmesinin sebebini şöyle anlatmıştır:""Atatürkün Çankaya"yı seçmesindeki etken,birkaç büyük karakavak ve söğüt ağaçlarının burada bulunmasıydı.Onların rüzgarlı günlerindeki hışırtısından daima zevk duyardı."

http://www.biyologlar.com/ekosistemler-ve-biyolojik-cesitlilik

Peru’daki İklim Zirvesinde İlk Somut Adım

Peru’daki İklim Zirvesinde İlk Somut Adım

Eskiden kadınlar her evde bulunan iki-üç malzemeyle bütün evin temizliğinin altından kalkardı. Derken hepsi farklı amaçlara hizmet eden deterjanlar çıktı, mertlik bozuldu. Şimdi tuvalet için ayrı, mutfak tezgahı için ayrı, yerler için ayrı, camlar için ayrı, makinalar için ayrı ürünler alarak birkaç dakikada, bütün sevimsiz temizlik işlerinin üstesinden gelebileceğimizi bilmek rahatlatıcı. Ama bu rahatlık için ağır bir bedel ödüyoruz. Kullandığımız ürünlerin içindeki kimyasallar hem astım, migren, alerji gibi pek çok rahatsızlığı tetikleyerek sağlığımızı bozuyor hem de su, toprak ve havayı kirleterek doğaya geri dönüşsüz zararlar veriyor.Piyasadaki temizlik ürünlerinin içindeki bazı maddeler:Sürfaktanlar: Yüzey etkin (aktif) madde olarak da biliniyor. Yağ çözüyor, köpürme sağlıyorlar. Petrol tabanlı oldukları için sürdürülebilir değiller. Doğada zor parçalanıyor; çözünene kadar bazı sualtı canlılarını zehirliyorlar. Deride kuruluğa ve alerjik tepkilere neden olabiliyorlar.Fosfat: Kireçli suyu yumuşatıyor, deterjanların temizleme gücünü artırıyor. Su yollarına karıştığında bazı organizmaların çoğalmasına ve sudaki oksijenin tükenmesine dolayısıyla bazı türlerin yok olmasına yol açıyor.Parfüm: Sayısı 3000'in üzerindeki sentetik koku maddelerinden bazılarının bir araya getirilmesiyle oluşturuluyor. Ticari sır olduğu için içindeki maddelerin etiketlerde listelenmesi zorunlu değil. Yüksek miktarda ftalat içerebiliyor (ftalatlar, hormon sistemini bozuyor). Alerji, baş ağrısı ve baş dönmesine yol açabiliyorlar, solunum yollarını tahriş edebiliyor. Bunların dışında çeşitli renklendiriciler, ağartıcılar, koruyucular doğa için olduğu kadar insan sağlığı için de zararlı. Bunların bazıları çözünürken veya başka maddelerle birleştiğinde, kansere neden olan yeni maddelere dönüşüyor.Bu kirletici deterjanların yerine, birkaç basit malzemeyle evde yapabileceğimiz çok kolay ve güvenli tarifler var. Teknik olarak "deterjan" değiller ama aynı işe yarıyorlar. İşte birkaç tanesi...Ev Yapımı Çamaşır Tozu*1 bardak rendelenmiş parfümsüz, bitkisel sabun*1 bardak çamaşır sodası*1 bardak karbonat*1/2 bardak boraks (isteğe bağlı)*10-15 damla uçucu yağ(isteğe bağlı)Bunların hepsini bir yerde karıştırıp kapaklı bir kavanoza alın. Çamaşır makinanızda her zaman kullandığınız ölçüde kullanın. Çamaşır yumuşatıcısı gözüne de her yıkamada, yarım bardak elma sirkesi koyun.Ev Yapımı Bulaşık Makinası Tozu*1 bardak boraks*1 bardak çamaşır sodası*1/4 bardak sofra tuzu*1/4 bardak limon tuzu (kristal olanı toz hale getirmek gerekli)*20-25 damla uçucu yağ (isteğe bağlı)Bütün malzemeleri karıştırıp kapaklı bir kaba alın. Her yıkamada 1-1,5 çorba kaşığı kadar kullanın. Makinenin parlatıcı gözünü elma sirkesiyle doldurmayı ihmal etmeyin.Ev Yapımı Elde Bulaşık Yıkama Sıvısı*1 kalıp rendelenmiş zeytinyağı sabunu (veya beyaz sabun)*Birkaç bardak su (sabunu kaplayacak kadar)*6 tatlı kaşığı gliserin (isteğe bağlı)*30 damla uçucu yağ (isteğe bağlı)Sabunu bir tencerede karıştırarak ve gerektiğinde su ekleyerek eritin. Jel kıvamına gelince ateşi söndürün. Biraz soğuyunca gliserini ve uçucu yağı ekleyin. Karışımı pompalı bir şişeye alın.Ev Yapımı Krem Temizleyici*1 bardak karbonat*2 çorba kaşığı (tercihen kokusuz) arap sabunu*1 çorba kaşığı gliserin (isteğe bağlı)*10-15 damla uçucu yağ (isteğe bağlı)Bütün malzemeleri karıştırıp kapaklı bir kavanoza alın. Ocak, evye, küvet temizlerken içinden bir kaşık alıp yüzeyi fırçayla veya bulaşık süngeriyle ovun, durulayın.Ev Yapımı Çok Amaçlı Yüzey Temizleyici*1/2 bardak sirke veya limon suyu*2 bardak su*5-10 damla uçucu yağ (isteğe bağlı)Bunların hepsini bir sprey şişesinde karıştırın. Cam, ayna, mutfak tezgahı veya yer seramiklerini temizlerken püskürtün, temiz bir bezle kurulayın. Durulanması gerekmez. Sirke oranını arttırarak tuvalet temizleyici olarak da kullanılabilir. Mermer veya asit sevmeyen yüzeylerde kullanmayın. Lavanta, çay ağacı, gül, adaçayı, kekik, portakal, limon otu, karanfil, okaliptus, tarçın, biberiye yağları antiseptik ve antifungaldir, yani mikrop ve mantar tutmazlar. Ev yapımı temizlik ürünlerinde dezenfektan, küf giderici, aroma ve koruyucu olarak kullanılabilirler.Ekolojik temizlik için gereken malzemeleri marketlerde, % 100 Ekolojik Pazarlarda (www.ekolojikpazar.org), marketlerde, aktarlarda, eczanelerde, kimya malzemeleri satan dükkanlarda bulabilir ya da internetten sipariş edebilirsiniz.Mercan Uluengin (www.zehirsizev.com)*Bu yazı Buğday Ekolojik Yaşam Rehberi 2013 KIŞ sayısında yayınlanmıştır.http://www.bugday.org

http://www.biyologlar.com/perudaki-iklim-zirvesinde-ilk-somut-adim

Temiz Su Kaynaklarının Hızla <b class=red>Tükenmesi</b>nin Sebepleri Nelerdir ?

Temiz Su Kaynaklarının Hızla Tükenmesinin Sebepleri Nelerdir ?

Birleşmiş Milletler (BM) verilerinden derlenen bilgilere göre, küresel ısınma kaynaklı yağış azlığı, aşırı buharlaşma, hızlı tüketim ve kirlilik nedeniyle dünyadaki temiz su kaynakları hızla tükeniyor. Bu nedenle 2025 yılında 2 milyar, 2050 yılında ise 7 milyar kişinin susuzlukla karşı karşıya kalacağı ifade ediliyor. Günümüzde ise 1.1 milyar kişi, sağlıklı içme suyuna ulaşamıyor. Su yetersizliği ve kirli sulardan kaptığı hastalıklar nedeniyle de her gün 3 bin 800 çocuk, hayata veda ediyor. Su, canlıların hayatlarını sürdürebilmeleri için en önemli doğal kaynaklardan biridir. Canlıların vücutlarının önemli bir kısmını da su oluşturmaktadır, yine yeryüzünün 3/4′ünü de sular oluşturmaktadır. İnsanlar kendi vücutlarının ihtiyacı olarak tüketmeleri yanında bir çok alanda (temizlik, elektrik üretimi, bahçe tarla sulama) temiz su kaynaklarında faydalanır. Su aynı zamanda içinde barındırdığı canlılar içinde önemli bir yaşam ortamı sağlamaktadır. Suda yaşayan canlılarda insanlar için önemli bir  besin zinciridir. İnsanların göl, akarsu ve denizlere bıraktığı kimyasallar, atık sular ve atık maddeler suda yaşayan canlıların azalmasına ve yok olmasına sebep olmaktadır. Doğada bulunan bazı kaynakların hepsinin belli bir rezerv miktarına sahip olduğu yani sonsuz olmadığı bilinen bir gerçektir. İnsanoğlu bu kaynakları çoğu zaman hiç tükenmeyecekmiş gibi kullanmakta ve kirletmeye devam etmektedir.  Denizlerin kirlenmesi veya kirletilmesi ülkemizdeki turizmi baltalamakta aynı zamanda denizlerimizde yaşayan canlı popülasyonunda hatırı sayılır bir azalma ile denizlerimizdeki ve tatlı sularımızdaki canlılığın giderek azalmasına neden olmaktadır. " Türkiye’nin denize kıyıları 8333km, üretim alanı olarak kullanılabilecek akarsuların uzunluğu 178 000 km. Ülkemizde, yüzey alanı yaklaşık 200 bin hektar olan 206 doğal göl ve 3442 kilometrekare baraj gölü bulunmaktadır.Çeşitli kaynaklara göre denizlerimizde 350 -500 arası balık türü yaşadığı tahmin ediliyor. Bunların 100 kadarı ekonomik değer taşımakta ve besin zincirimizi oluşturmaktadır.TÜİK ( Türkiye İstatistik Kurumu ) verilerine göre yaklaşık oranlarla balıkların yüzde 10’u göl, baraj ve nehir gibi iç sularda; yüzde 75’i Karadeniz’de, yüzde 15’i Marmara’da, yüzde 1’i Akdeniz’de yakalanıyor." Sanayi sektörünün maliyetleri düşürmek için su arıtma tesislerini kurmaması veya var olan tesislerini enerji ve zaman tasarrufu için çalıştırmayıp atıklarını akarsulara ve buradan da denizlere aktarması sadece sularımızı kirletmekle kalmıyor. En önemli besin zincirimizi balıklarımızı ve diğer deniz canlılarımızı yok ediyor.  Gelecek kuşakların da bu kaynaklardan yararlanmasını sağlamak için temiz su kaynaklarımızı korumalıyız. Nüfus artışına paralel olarak artan bir biçimde kullanılan bu kaynaklar korunmadığı ve dikkatli kullanılmadığı takdirde zamanla tükenme noktasına gelecek bu durum, doğa için bir felaket olacaktır. Yaşamın doğal kaynağı olan toprağa bırakılan zararlı katı ve sıvı atıklar, ziraat ilaçları, kimyasal gübreler zamanla toprağın kirlenmesine  neden olur.  Yağmur sularının yardımı ile yer altı sularına taşınan kimyasallar buradan göllere hatta denizlere kadar ulaşır. Buradaki canlıların yok olmasına neden olur.  Bütün bu anlattıklarımıza bilinçsiz kullanılan tarımsal ilaçlarda dahildir. Günlük yaşantımızda, okulda ve evde bilinçli birer tüketici olmak durumundayız. Temiz su kaynaklarının tükenme nedenlerini kısaca şöyle sıralaya biliriz. - Su kaynaklarının tükenme nedenlerinin başında kaynakların aşırı kullanılarak israfın önüne geçilmemesi gelmektedir. İnsanoğlu su kaynaklarının sonsuz olduğunu düşünerek bilinçsizce tüketmeye devam etmektedir. - Su kaynaklarının tükenme nedenlerinin diğer bir sebebi ise sanayileşme sonucunda su kaynaklarının kirletilmesidir. Aslında bu tükenmeden ziyade su kaynağının kirletilmesidir. - Yine fabrika bacaların gerekli bir şekilde filtre edilememesi ve havaya verilen kimyasalların yağmur suyu ile birlikte yeryüzüne asit yağmuru olarak inmesi su kaynaklarının ayrı bir kirlenme sebebidir. - Su kaynaklarının başka bir tükenme nedeni ise küresel ısınma nedeniyle artan buharlaşma ve sonuçlarıdır. - Yeraltı ve yüzeysel su kaynaklarının bireysel ve kurumsal düzeyde sürekli olarak hoyratça sonu düşünülmeden kullanılması ( izinsiz açılan sondajlar ve kuyular ) ayrı bir etkendir. Temiz su kaynaklarının tükenmemesi için bireyler neler yapılabilir ? Temiz su kaynaklarının tükenmesini önlemek için her damla suya önem vermeli ve suyu dikkatli kullanmalıyız. Su tasarrufu yapmaya özen göstermeliyiz ve bu bilinci okul öncesi eğitim ile tüm çocuklarımıza aşılamalıyız. - Damlayan musluklar ( bozuk musluklar ) tamir ettirilmeli, - Su akıtırken daha az akış hızına sahip duş başlıkları ve muslukları kullanılmalıdır. - Diş fırçalarken musluklar kapalı tutulmalı, - Mümkün olduğunca küveti doldurmak yerine duş alarak yıkanılmalı, - Banyoda duş süresi kısa tutulmalı, - Bulaşıkları elde yıkamak yerine bulaşık makineleri kullanılmalı, - Bulaşık ve çamaşır makinelerini tamamen doldurmadan çalıştırmamalı, - Daha az su kullanan makineler tercih edilmeli, Özellikle çamaşır ve bulaşık makinelerinin satın alınırken tasarruf miktarları kontrol edilmeli, - Sıcak su musluğu açıldığında suyun ısınmasını beklerken akıtılan suyun boşa akmaması için kova doldurulup bu su gereken farklı yerlerde kullanılmalıdır. (temizlik v.s. ) Temiz su kaynaklarının tükenmemesi için fabrikalar ve kurumlar neler yapabilir ? - Faaliyet gösteren tüm fabrikaların atıkları için arıtma tesislerini aktif bir şekilde çalıştırması, - Çiftçilerimizin bitki zararlılarına karşı kimyasal ilaçlama yerine biyolojik mücadele yöntemlerini kullanması, suni gübreleme yerine doğal gübre ve nadasa bırakma tekniklerini uygulaması, - Ruhsatsız açılan su kuyularının ve su sondajların denetlenerek kapatılması, - Deniz, baraj ve göl ve sulama göletlerinin yakınlarına fabrika ve hayvancılık ile ilgili tesislerin kurulmaması, - Akarsular, deniz, göl ve göletlere fabrika atıklarının bırakılmaması sayılabilecek tedbirlerin başında gelmektedir. Hazırlayan : Uzm. Biyolog Yavuz AYDIN

http://www.biyologlar.com/temiz-su-kaynaklarinin-hizla-tukenmesinin-sebepleri-nelerdir-

Nesli Tükenen Hayvanlar ve Yok Olmaya Etki Eden Faktörler

Nesli Tükenen Hayvanlar ve Yok Olmaya Etki Eden Faktörler

Günümüzde pek çok hayvan türü neslinin tükenmesi sorunuyla karşı karşıyadır Bunda yıllar içerisinde değişen çevre şartlarının yanı sıra insandan kaynaklanan faktörlerde etkilidir

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenen-hayvanlar-ve-yok-olmaya-etki-eden-faktorler

Genetik Çeşitlilik

Genetik Çeşitlilik Nedir ? Genetik Çeşitlilik; türler içindeki çeşitliliğe (veya genetik farklılığa) bağlı olmaktadır. Bir türe ait olan her bir birey; kendisine özgü belirli özelliklerin kaynağı olan bir 'gen dizilimi'ne sahip bulunmaktadır. Örnek olarak; insanda gözlenen çok değişken yüz şekillerinin, insanlardaki genetik özellikleri yansıtması gösterilebilir. Bu terim aynı zamanda bir türün; (binlerce köpek yavrusu veya çok çeşitli gül toplulukları gibi) farklı populasyonlarını da (topluluk; oymak; boy; ...) kapsayabilir. Genetik Çeşitliliği İnsan Faaliyetleri Nasıl Etkiler ? Çevrede 'doğal veya insan kaynaklı' (antropojenik; yapay nedenli) herhangi bir değişim; bir seçilim olgusuna (seleksiyona) yol açabilir. Ekosistem içinde en iyi olan (rekabet eden) bireyler ise, sonuçta yaşamını sürdürebilmektedir. Özellikle kıyı alanında güçlü olan yapay (insani) etkiler; bireyler ve dolayısıyla populasyonlar üzerinde yaratılan değişimlerin sayısını artırır. Böylesi baskıları ortaya çıkaran unsurlar: yapay seçilim (hasat, kültür balıkçılığı), habitatların bozulması (toplam stokların azalması ve dolayısıyla yavrulama olasılığının azalması), ve balık üretme çiftliklerindeki karışık cins balıkların yaban hayatına bırakılması veya diğer yerlerden taşınması. Bu faaliyetler; mevcut genlerin toplamını azaltmakta ve geride, çevredeki doğal veya yapay kaynaklı değişimlere karşı daha az dayanma gücü olan bir populasyon bırakmaktadır. Genetik Çeşitliliğin Önemi Nedir ? Gen dizilimlerinde görülen aşırı değişkenlik; aynı zamanda bireylerin (veya populasyonların) herhangi bir çevresel etkene bağlı baskılara dayanma yeteneğini de temsil etmektedir. Bazı bireyler artmakta olan kirlilik yüküne dayanma gücü bulabilirken, farklı gen dizilimlerine sahip olan diğer bireyler; çevresel koşulların tamamen aynı olduğu durumlarda bile, üreme güçlüğüne düşebilirler ve hatta ölümlerle karşılaşabilirler. Öncekiler, çevrede yaşamını sürdürürken; sonraki (birey)'ler ise, bu çevreyi terk eder veya ölürler. Bu süreç; 'doğal seçilim' ('natural selection') olarak adlandırılır ve bir habitat içinde genetik çeşitliliğin yokolmasına yol açabilir. Bununla birlikte, habitat içinde artık mevcut olmayan bireyler; 'daha hızlı büyüme sağlayan genleri' veya, 'diğer baskı faktörlerine karşı daha iyi bir direnç gösterebilen genleri' de taşımış olabilir. Genetik Çeşitliliğin Azalması Niçin Önlenmelidir ? Genetik çeşitliliğin azalması; güçlükle gözlenebilen bir süreç olup, bu değişimin ölçülmesi de çok güçtür. Buna karşın, populasyonların azalması ve neslinin tükenmesi; çok daha kolay görülebilmektedir. Burada üzerinde önemle durulması gereken konu; gözlenebilir nitelikte olan bu tükenişin; yalnızca tüm türlerin kaybını izleyen bir olgu değil, ayrıca bu türler içindeki genetik çeşitliliğin de ortadan kalkmasına öncülük eden süreç olduğudur. Genetik çeşitlilikteki bu kayıplarla, tüm ekosistem içindeki türlerin kalıtsal (irsi) etkilerdeki rolünü uygulama yeteneği de azalmaktadır. Üstelik, bir tür içindeki genetik çeşitliliğin azalması; yararlı veya arzu edilen (parazitlere karşı dirençlilik gibi) özelliklerin kaybolmasına da sebep olmaktadır. Azalan çeşitlilik; besin üretimi, sanayi ve ilaç için hiç el-değmemiş kaynakların kullanılmasına ait seçeneklerin sayısını da azaltabilmektedir.

http://www.biyologlar.com/genetik-cesitlilik

Proteinler - Protein Nedir - Protein çeşitleri - Proteinin yapısı

Proteinler - Protein Nedir - Protein çeşitleri - Proteinin yapısı Protein Nedir ? Amino asitlerin belirli türde, belirli sayıda ve belirli diziliş sırasında karakteristik düz zincirde birbirlerine kovalent bağlanmasıyla oluşmuş polipeptitlerdir. Amino asitlerin polimerleridirler. Canlı hücrelerin ana Maddesini oluşturan, genellikle sülfür, Oksijen ve karbon öğeleri bulunan amino Asit birleşiminden oluşmuş, yumurta akı, et, süt vb. yiyeceklerde bulunan, karmaşık yapılı doğal maddeye Protein denir. Proteinler hücrelerdeki bütün biyolojik olayların yapı taşıdırlar. Hücreler içerisinde gerçekleşen olaylar; yüz binlerce farklı Proteinin kendilerine verilmiş olan vazifeleri yerine getirmeleri ile gerçekleşir. Proteinlerin özellikleri Proteinler, çeşitli etkilerle denatüre olurlar. Proteinler, Amfoter maddeler yani amfoter elektrolit veya amfolittirler Proteinler, polipeptit zincirindeki peptit bağlarının Su girişi ile yıkılması sonucu hidroliz olurlar. Proteinin Yapısı Proteinler, amino asit dediğimiz ve karbon, Hidrojen, oksijen ve Azot atomlarından meydana gelen Moleküllerin tespih taneleri gibi yan yana dizilmeleri ile oluşur. Proteinler 4 yapıya ayrılır. Bunlar: I. Primer yapı II. Sekonder yapı III.Tersiyer yapı IV. Kuanter yapı Amino Asit Nedir ? Amino asit Proteini oluşturan yapı taşışıdır. Doğada 300’den fazla amino asit vardır, fakat memelilerde bunlardan yalnız 20 tane bulunur. Bunlar Hücrenin genetik materyali olan DNA tarafından kotlanan amino asitlerdir.Amino asitler arasındaki kovalent baglarpeptit bağlar olarak oluşturdukları zincirde polypeptit zinciri olarak adlandırılır. RNA’daki bilginin Proteine çevrilmesi işlemine translasyon denir. mRNA’da sadece dört farklı nükleotit bulunurken, Proteinlerde 20 değişik amino asit bulunur. Bu nedenle, m RNA ile proteinler arasında bire bir ilişki olamaz. Genlerdeki ve dolayısıyla mRNA’daki nükleotit dizisi ile proteinlerdeki amino asit dizisi arasındaki ilişki genetik şifre’dir. 1. Primer yapı : Bir Proteindeki aminoasitlerin dizilişine o Proteinin Primer yapısı denir. normal ve mutasyona uğramış Proteinlerin Primer yapıları bilindiği taktirde bu bilgi kullanılarak hastalığın tanısına gidilebilir. 2.Sekonder Yapı: Polipetit omurgası gelişi güzel bir üç boyutlu yapı oluşturmayıp genellikle lineer dizede birbirine yakın olan amino asitlerin kurallı düzenlemesiyle yapılanır. 3.Tersiyer Yapı: Bir polipeptit zincirinin Primer yapısı onun tersiyer yapısını da belirler. Tersiyer hem bölgelerin katlanmasını hem de bölgelerin polypeptit içindeki nihayi düzenini ifade eder. 4. Kuanternal Yapı: Birçok protein tek polipeptit zincirinden meydana gelir; bunlar monomerik proteinlerdir.Birçoğu da yapısal olarak benzer veya tamamen ilgisiz veya daha fazla polypeptit zincirinden oluşur.Bu polipeptit zincirlerinin düzenlenmesine proteinin kuanter yapısı denir. Proteinlerin Çeşitleri Proteinler Başlıca iki çeşide ayrılır: 1. Basit Proteinler 2. Bileşik ( konjuge ) Proteinler 3. Türev Proteinler Basit Proteinler Globüler proteinler: Albüminler, Globülinler, Globinler, Glutelinler, Prolaminler, Protaminler, Histonlar. Basit Proteinler Fibriler proteinler: Keratin, elastin, fibrinojen, miyozin. Bileşik Proteinler Glikoproteinler: Kollajen Proteoglikanlar Lipoproteinler Fosfoproteinler: Kazein Nükleoproteinler Metalloproteinler: Ferritin, transferrin, seruloplazmin Kromoproteinler: Hemoglobin, miyoglobin, sitokromlar, peroksidaz Türev proteinler Primer türev proteinler (denatüre tip proteinler): protean metaprotein koagule proteinler Sekonder türev proteinler: Proteozlar (albüminozlar) Peptonlar Oligopeptitler Peptitler Proteinlerin Denatürasyonu Protein denatürasyonu peptit bağları hidroliz olmadan proteinin yapısını çözülüp disorganize olması sonucunda meydana gelir. Denatüre edici etkenler; ısı,organik çözücüler, Mekanik karıştırma, kuvvetli asit yada baz, deterjan, kurşun, cıva gibi maddelerdir. Ender olarak denatüre edici maddeden uzaklaştırıldığında protein eski orijinal yapısına dönerek katlanır ve denatürasyon geri dönüşümlü olarak bozulur. Bu, proteinin katlanmasının protein sentezi başladıktan hemen sonra, yani katlama işlemini bozacak uzun bir amino asit zinciri oluşmadan başladığı kavramı gibi çeşitli faktörlere bağlana bilir. Denatüre proteinler genellikle çözünmezler ve bu yüzden çözeltide çökerler. Protein oluşumu DNA 4 harfli bir alfabeden(4 çeşit nükleotid(baz)) oluşurken protein 20 harfli bir alfabeden ( 20 çeşit aa) oluşur. Protein sentezi DNA sayesinde olur. Bunun için bu iki Alfabe arasında çeviri yapılması gerekir. Bu olay kısaca şu şekilde olmaktadır. .(bir genlik kısım). DNA MRNA DNA’nın bir genlik kısmı bir Enzim aracılığıyla RNA’ya kopyalanır/veya RNA oluşturulur. DNA: birçok genden oluşur RNA: bir genden Daha sonra MRNA ribozomlara yapışır ve ribozom bu RNA’daki kod dizilimini okumaya başlar, ribozomun çevresinde tRNA’lar vardır, bu tRNA’lara ise çeşitli aa’lar bağlanmıştır. mRNA’dan hangi baz dizilimi okunduysa ona ait aa’nın bağlandığı tRNA gelir ve ribozoma yapışır, bu işlem bu şekilde devam eder ve bir protein oluşur. GÜNLÜK PROTEİN İHTİYACIMIZ NEDİR? Protein vücut için çok gerekli bir bileşendir. Kasların ve bağlantı dokularının beslenmesi, yaşaması ve tamiri, vücudun su dengesinin düzenlenmesi, ana Hormon ve Enzimlerin üretilmesi ve bağışıklık sisteminin düzgün çalışmasını sağlar. Sağlıklı ergen erkek ve kadınlar için, günlük gerekli miktar, Kg başına 0,8 gram olarak hesaplanmıştır. Yani vücut ağırlığına göre, ortalama bir insanın, günlük 40-65 gr arası Protein alması gereklidir. Günlük 2000 kalorilik beslenme rejimi uygulayan bir ergen kişi için, 50 gram protein alması uygundur. Eğer düzenli egzersiz/spor yapan birisi iseniz, Bu miktarın egzersiz yaptığınız günlerin sayısına bağlı olarak % 25-50 arttırılması gerekir Bu miktarı Balık, Yağsız Et, Kümes hayvanlarının etleri, Az yağlı ya da yağsız süt ürünleri, Bakliyat, Tahıl ve Soya gibi sağlıklı ve protein açısından zengin ürünlerden alabilirsiniz. Protein Sentezi Bu soruya yanıt vermek için öncelikle proteinin nasıl oluştuğunu incelemek gerekiyor. Vücudumuzda DNA molekülleri ile depolanan genetik bilgiler, translasyon dediğimiz bir olay ile amino grup asitlerden oluşan protein haline gelmektedir. Bu olay sırasında önce belirli bir miktar DNA'dan buna karşılık gelen RNA dizisi oluşur. Transkripsiyon denilen bu olaydan sonra RNA yapısında bulunan ve aktif protein sentezine katılmayan intron dediğimiz RNA dizileri ortadan kaldırılır. Intronsuz RNA'ya MRNA diyoruz ve bu MRNA, ribozomlarda birçok karmaşık olaydan sonra amino grup asit haline çevrilir ( Transla yon) ve değişik aminoasitlerin birleşmesiyle proteinler meydana gelir. Bu sayede DNA'larda hazır bulunan bilgiler protein formunda dokularda ve hücrelerde faaliyet göstermeye baslar. Proteinin yanlış sentezlenmesinin ana nedeni DNA nin yapısında olabilecek bir değişikliktir ve buna mutasyon diyoruz. Ayrıca çeşitli proteinler sentezlendikten sonra bazı modifikasyonlara uğrarlar. Bunlar, proteinin bir kısminin kopması, fosfor, seker karbonhidrat molekülleri eklenmesi gibi olaylardır. Bu aşamalarda olabilecek bir bozukluk ta proteinin gerçek fonksiyonunu göstermesine engel olur. Özetle saydığım bütün aşamalarda olabilecek bir bozukluk, sonuçta proteinin sentezinde bozukluğa neden olacaktır. Protein yanlış sentezlenince ne olur sorusuna en basit ve kısa yanıt o proteinin fonksiyonunun bozulması olacaktır. Söz konusu proteinin fonksiyonu örneğin hücrelerin bölünmesine yardımcı olmaksa, bu proteinin sentezindeki bozukluk hücrelerin bölünmesinde sorun çıkartacaktır. Günümüzde birçok proteinin yanlış yada eksik sentezlenmesinin bazı hastalıklara neden olduğu bilinmektedir. Bazı tip kanserlerde örneğin çok özel proteinlerde mutasyon olduğu hem deney hayvanlarında hem de insanlarda gösterilmiştir. Tümör oluşumunu önleyen bazı proteinlerde olabilecek sentez hatalarının organizmaları Kanser gelişimine daha hassas hale getirdiği bilinmektedir. Yanlış protein sentezi sadece kanserli kişilerde görülmemektedir. Yapılan çalışmalar bir çok hastalıkta spesifik protein veya proteinlerde yanlış sentezlenme olduğunu göstermiştir. Uzayıp giden bu hastalıklara birkaç örnek vermek gerekirse, seker hastalığı, bazı akciğer hastalıkları, Alzheimer hastalığı, bir çok bağ dokusu hastalığı sayılabilir. Bu noktada bir önemli konuyu da belirtmek gerekir. yanlış sentezlenen her proteinin mutlaka bir hastalığa neden olması gerekmez. bazı sentezlenme hataları proteinin fonksiyonunda çok önemli bir değişikliğe neden olmaz. Yine ayni şekilde bazı durumlarda yanlış sentezlenme sonucu fonksiyonunu bozulan proteinin görevi ona benzer bir başka protein tarafından üstlenilebilir ve organizmada olabilecek herhangi bir fonksiyon eksikliği önlenmiş olur. Son olacakta yanlış sentezlenen proteinin organizma için hayati önemi olmayan bir fonksiyonu varsa, bunda olabilecek sentez hatalarının çok fazla önemi olmayabilir. Özetle tekrarlamak gerekirse, proteinler organizmaların effektor molekülleri olduğundan, sentez bozuklukları, sorumlu oldukları fonksiyonların bozulmasına neden olabilir. bazı proteinlerin sentez bozukluklarının çok ciddi ve hayati tehlikeye oluşturacak ya da yasamla bağdaşmayacak bir sonucu olabildiği gibi, bazı proteinlerde ise bu fonksiyon bozukluğu fark edilmeyebilir. Bu, söz konusu proteinin organizmada üstlendiği fonksiyon ve regule ettiği hücresel olaylarla ilgilidir. Karbonhidratlardan ve yağlardan farklı olarak C, H, O’ nun yanında N ve bazen de S bulundurur. Esas görevi yapı maddesi olmaktır. Yapıtaşları amino asitlerdir. Yüksek Sıcaklık proteinlerin yapısını bozar. Her Canlının protein yapısı kendine özgüdür. Proteinler hücre içi ve hücre dışında önemli yapı maddeleridir Bağ doku kollogen lifleri, kıl ve derideki Keratin ( Saç ve Tırnaklarımız) önemli hücre dışı proteinleridir Örneğin: Lipoprotein zar yapısı, Nükleoprotein kromozom yapısı. Kasların kasılmasında görev alan aktin miyozin iplikler protein molekülünden oluşmuştur. Bir moleküle bağlanıp onu diğer moleküle taşırlar. Örneğin : Hücre içinde sitoplazma ile çekirdek arasında bazı maddeleri taşırlar. Biyokimyasal reaksiyonlardaki biyolojik katalizörler yani Enzimlerin hepsi protein moleküllerinden meydana gelmişlerdir. Proteinler taşıyıcı moleküllerdir. Yüksek enerjili elektronu taşıyan sitokromlar, Oksijeni taşıyan hemoglobin protein moleküllerinden meydana gelmişlerdir. Not: Hemoglobin 9512 Atom bulundurur. C3032H4816N780O872S8Fe4 Vücuda dışarıdan giren hastalık yapıcı maddelere antijen denir. Vücudun antijenlere karşı korunmak amacıyla meydana getirdiği protein yapısındaki moleküllere ANTİKOR adı verilir. Virüslere karşı salgılanan interferon da protein yapısındadır. Hormonların büyük bölümü proteindir. Örneğin: kanda şeker seviyesini düzenleyen İnsülin, glukagon hormonları . Dolayısıyla proteinler düzenleyici rol oynarlar. Depo protein olarak Albümin, yılanlarda zehir üretilmesi ayrıca yakılmalarında CO2 , H2O, H2S, NH3, üre, ürik asit gibi artık maddeler oluşur. Proteinler hücrelerin madde alış verişini sağlayan osmotik Basıncın oluşmasında etkilidir. Örneğin: Doku hücrelerinden kılcal damarlara madde geçişini kandaki proteinlerin oluşturduğu osmotik Basınç sağlar. Yetişkin insanların vücutlarındaki dolaşım, solunum, sindirim, boşaltım gibi biyolojik olaylar olurken hücreler yıpranır. Yıpranan hücrelerin yerine yenilerinin yapılması yine protein varlığında olur. Hücre zarında bulunan proteinler aminoasit ve glikoz gibi Monomerleri tanıyarak hücre içine alırlar. Besin kaynağı olarak rol oynarlar. Örneğin: bazı Bitkilerin tohumları çimlenme ve gelişimin ilk safhalarında gerekli enerji için protein depolar. Süt içindeki kazein çocuklar için önemli hayvansal proteindir. Alınan proteinler ancak uzun açlıkta enerji hammaddesi olarak kullanılır. Bu durumda protein yıkımı, protein sentezinden daha fazladır. Bu yüzden aşırı zayıflama görülür. PROTEİNLERİN OLUŞMA MEKANİZMASI Yapı taşları aminoasitlerdir. Canlıların yapısındaki proteinlere 20 çeşit amino asit katılır. Yapay olarak sentezlenebilen 70 kadar aminoasit vardır. Bu 20 çeşit amino asitten 12 tanesi insanlarda sentezlenebilirken 8 tanesi dışarıdan hazır olarak alınır. Proteinler çok sayıda aminoasitin dehidrasyon sentezi yoluyla birleşerek oluşturdukları polipeptidlerdir. Proteinler her canlıda farklı olduğu gibi her canlının farklı dokularında da birbirinden farklıdır. Sadece tek yumurta ikizlerinin proteinleri aynıdır. Bu farklılık proteinleri oluşturan aminoasitlerin çeşidi, sayısı, sırası ve dizilişinden kaynaklanır. Bunun nedeni de her canlı ve dokudaki proteinlerin sentezlenmesini sağlayan genlerin farklı olmasıdır. Proteinlerin sentezlenmesi için gerekli olan aminoasit çeşitlerinden bir tanesi bile eksik olsa protein sentezlenemez. Proteinlerdeki aminoasitlerden bir tanesinin bile çeşidi, sırası,sayısı değişirse proteinin yapısı ve özelliği değişir. Örneğin: Hemoglobindeki glutamik asit yerine valin denilen aminoasit gelirse normal hemoglobin oluşmaz. Bu farklılık nedeniyle insanlarda orak hücre anemisi denilen hastalık oluşur. Ancak sitokrom C ‘ de 104 aminoasit vardır. Bunlardan 30-40 kadarı farklı sıralanabilir. Aminoasitlerdeki COOH Asit, NH2 baz özelliği taşır. Bu nedenle aminoasitler amfoterdir.( asit – baz özelliği )hücrede meydana gelen pH değişiklikleri bu şekilde tamponlanır. Bazı aminoasitler insanda sentezlenemez. Bunlar 8 tanedir. Besinlerle dışarıdan alınır. Vücutta üretilemeyen bu aminoasitlere zorunlu amino asitler denir. Proteinler Yapılarında karbon, hidrojen, oksijen ve azot bulunan proteinler yaşam için gerekli organik bileşiklerdir. Organizmanın genel yapı taşlarını teşkil ederler. Vücudun çalışmasında düzenleyici olarak görev alan bazı enzim (amilaz, lipaz, laktat dehidrogenaz vb.) ve Hormonların (insülin, büyüme Hormonu vb.) yapılarında protein vardır. Alyuvarlara rengini veren hemoglobin bir protein bileşiğidir. Kasların büyük kısmı myozin ve aktin diye adlandırılan protein türlerinden meydana gelmiştir. Vücudun mikroplara karşı savunmasında görev alan Antikor dediğimiz koruyucu maddeler ile bazı vitaminlerin yapımında proteinin etkinliği bulunmaktadır. Aynı zamanda proteinler bir enerji kaynağıdırlar ve 1 gram protein vücutta 4 kcal. enerji oluşturur. AMİNO ASİTLER Proteinlerin yapı taşı ise amino asitlerdir. Doğada bulunan 22 amino asitten 8 tanesi organizmada yapılamaz. Mutlaka dışardan besinlerle alınmaları gereken bu amino asitlere elzem amino asitler denir (esansiyel amino asitler). VALİN, LÖSİN, İZOLÖSİN, TREONİN, METİONİN, FENİLALANİN, TRİPTOFAN, LİZİN elzem amino asitlerdir. Ayrıca HİSTİDİN ve ARGİNİN çocuklar için özellikle ilk yıllarda elzem amino asit olarak kabul edilir. Spor performansı açısından GLUTAMİK ASİD'te önem kazanmaktadır. Glutamik asit büyümede, beynin ve sinir sisteminin metabolizmasında, dolaylı olarak sporcunun konsantrasyonunun düzenli olmasında etkendir. Elzem amino asitlerden valin, löysin ve izolöysin enerji temini için kasta kullanılan amino asitlerdendir. Alanin ve glutamat ise karaciğerde glikoza çevrilerek kana geçer, kan şekerinin seviyesinin korunmasına katkıda bulunur. Karbonhidrat depolarının tükenmesi durumunda amino asitler toplam enerji tüketiminin % 5-10 kadarını sağlar.

http://www.biyologlar.com/proteinler-protein-nedir-protein-cesitleri-proteinin-yapisi

Sinir kas deneyleri

Sinir-kas preparatının hazırlanması Spinal hale getirilen kurbağa omuriliği de zedelenerek felç edilir. Hayvan sırt üstü yatırılarak karnı açılır. İçindeki bütün organlar, omurgasının yan tarafından çıkan ve geriye doğru uzanan sinirlere zarar vermeden çıkarılır. Omurga, ön ekstremitelerin kaide kısmına gelen hizadan kesilerek vücudun ön kısmından ayrılır. Deri aşağıya doğru sıyrılır. Arka ekstremitelere doğru uzanan Nervus ischiadicus siniri (siyatik)’nin altına iplik geçirilerek bağlanır ve sinir düğümün ön kısmından kesilir (Şekil 5). Bundan sonra kurbağa ele alınarak omurganın son parçası olan urostil ile bunun yan taraflarında bulunan ilium kemiği arasından bir kesit yapılır. Bu kesitten sinire bağlı ip, vücudun sırt tarafına geçirilir (Şekil 6). N. ischiadicus siniri diz bölgesine gelene kadar kaslardan izole edilir (Şekil 7). N. ischiadicus siniri Gastrocnemius (baldır) kasına uzanır. Femur kemiği de kesildikten sonra elde edilen parçaya sinir-kas (ischiadicus-bacak) preparatı denir. Deney boyunca sinirin kurumaması için ringer eriği ile ıslatılır. Ringer eriği dengeli bir elektrolit solüsyonu olduğu için hücreye girişlerdeki iletkenliği arttırır. Hazırlanan bu preparata elektriksel, osmotik ve mekanik uyarı uygulanır. a. Sinirin elektriksel uyarılması: N. ischiadicus sinirine elektriksel uyarı gönderilir. Preparat iyi hazırlanmalı, yani sinir veya alt bacaktaki kasların zedelenmemesine dikkat edilmelidir. Her elektriksel uyaranda bacağın hareketini inceleyiniz. b. Sinire osmotik uyaran uygulanması: Sinirin serbest ucuna NaCl (tuz) dökünüz. Kasta ne tür bir hareket görürsünüz? Nedenini açıklayınız. Sinir ucunun tekrar ringer eriği ile yıkanması ne tür bir etki yapmaktadır? Nedenini açıklayınız. c. Sinirin mekaniksel olarak uyarılması: Sinir orta kısmından ince uçlu pensle sıkılır. Kasta ne tür bir hareket görürsünüz? Nedenini açıklayınız. Sıkılan yerin biraz yukarısından pensle sıkıldığında ne tür bir sonuç alırsınız? Nedenini açıklayınız. Kasın kasılmasında meydana gelen olaylar: 1. Aksiyon potansiyeli motor sinir boyunca kas lifindeki sonlanmasına kadar yayılır. 2. Her sinir ucundan nörotransmiter olarak az miktar da asetilkolin salgılanır. 3. Kas lifi membramnda lokal bir alanda etki gösteren asetilkolin, membrandaki asetilkolin kapılı kanalları açar. 4. Asetilkolin kanallarının açılması, kas lifi membra nından çok miktarda sodyum iyonunun içeri girmesini sağlar. Bu olay kas lifinde aksiyon potansiyelini başlatır. 5. Aksiyon potansiyeli sinir membranında olduğu gibi kas lifi membranı boyunca da yayılır. 6. Aksiyon potansiyeli kas lifi membranmı depolarize eder ve kas lifi içine doğru yayılarak, sarkoplazmik retikulum da depolanmış olan kalsiyum iyonlarının büyük miktarlarda miyofibrile serbestlemesine neden olur. 7. Kalsiyum iyonları, kasılma olayının esası olan filamentlerin kaymasını sağlayan, aktin ile miyozin filamentleri arasındaki çekici güçleri başlatır. 8. Sonra, saniyenin bölümleri içinde kalsiyum iyonları sarkoplazmik retikuluma geri pompalanır. Yeni bir kas aksiyon potansiyeli gelinceye kadar burada depolanır: kalsiyum iyonlarının uzaklaştırılması kasılmanın sona ermesine neden olur ​ Kas hücreleri, zar yüzeyleri boyunca aksiyon potansiyeli iletebilme ve bu elektriksel değişikliği takiben mekanik olarak kasılma veya boylarını kısaltma yanıtı oluştururlar. kas hücreleri; iskelet kası, kalp kası ve düz kas şeklinde sınıflandırılabilir ​ İskelet kası hücreleri uzun, silindirik şekilde veçok sayıda nukleus içermektedir. ​ Kas hücrelerin içinde, zar yapısındaki tübül sistemi olan sarkoplazmik retikulum (kas hücresindeki özelleşmiş düz endoplazmik retikulum) ile çevrelenmiş, myofibril adı verilen çok sayıda silindirik yapı bulunmaktadır. ​ Kasılma için Ca ve ATP gereklidir ​ Kasların büyük bir kısmı aktin, myosin den meydana gelir. Myofibriller, iskelet kasının kasılma mekanizmasında görev alan fonksiyonel birimlerdir. Uzunlamasına incelendiklerinde, sarkomer adı verilen çok sayıda bölmelere ayrıldıkları görülür. Sarkomer kas hücresinde kasılma işini yapan en küçük birimdir. Kaslar ya hep ya hiç kuralına göre kasılır. ​ Yapısını, ince ve kalın flament olarak tanımlanan protein yapısında myoflamentler oluşturur. ​ İnce filament Aktin, Troponin Tropomiyozin Kalın filament miyozinden meydana gelir. ​ İskelet kaslarında uyarılar, nöronlar (sinir hücreleri) tarafından oluşturulur ​ Kaslarda aksiyon potansiyeli oluşturup kasılmayı başlatan nöronlara "motor nöronlar " adı verilmektedir. İskelet kaslarının motor nöronlarındaki zedelenmeler bu kaslarda atrofi ve felce neden olur. ​ Motor nöronlar bir iskelet kas lifi üzerinde sinir kas kavşağı adı verilen özelleşmiş bir bölgede sonlanırlar Akson sonlanmaları yumru görünümünde olup içlerinde çok sayıda kesecikler bulundururlar. Kesecikler sinir hücresindeki uyarının kas hücrelerine aktarılmasında aracılık eden asetilkolin maddesini içerirler ​ Motor nöronun akson ucuna ulaşan aksiyon potansiyeli, keseciklerdeki asetilkolinin ekzositoz ile serbestleşmesini sağlar. Daha sonra asetilkolin, kas lifi zarında bulunan kendine özel reseptörlere (reseptörün kelime anlamı alıcı demektir. Hücre zarında reseptör görevini, zarda bulunan protein molekülleri yapmaktadır.) bağlanarak zarı Na+ iyonlarına karşı geçirgen kılar ve aksiyon potansiyelini başlatır Nöronlar (sinir hücreleri) ister duyu veya motor isterse küçük veya büyük olsunlar, hepsi benzer elektriksel ve kimyasal aktivitelere sahiptir. Aksonların gönderdiği kimyasal sinyaller dendritlerce alınıp elektriksel sinyallere dönüştürülür ve sinyalin gideceği yere iletilip iletilmeyeceğine karar vermek üzere tüm diğer sinapslardan gelen elektriksel sinyallere eklenir veya onlardan çıkarılır. Daha sonar elektriksel potansiyeller, akson boyunca komşu nöronun dendritleri üzerinde bulunan sinapslara doğru iletilirler ve bu süreç aynen tekrarlanır. Dentrit: • Hücre gövdesinden dısarıya dogru uzanan çok sayıdaki uzantıya verilen addır. • Bu uzantılar reseptör görevi yaparlar, baska sinirlerden gelen uyarıları alırlar Akson • Hücre gövdesinde oluşan uyarıları ve sentezlenen maddeleri diger nöronlara veya efektör organlara (örneğin kas) taşıyan ince uzun uzantı. Bir nöronun aksonu ile diğer bir nöron arasındaki baglantıya sinaps denir. Sinapslar bir nörondan diğerine uyarı iletirler Deneysel olarak, kasılma farklı sinir uyarımı derecelerde ölçülür.Kasılma sırasında toplam kuvvet ve sinir stimülasyonu yokluğunda pasif güçtür. Bu ikisi arasındaki fark, herhangi bir kas uzunlukta aktif güçtür. İskelet kas kasılması metabolik enerji gerektirir. Enerji depolarının tükenmesi yorgunluk ile sonuçlanır. Bazı kas lifleri diğerlerine göre yorgunluğa karşı daha dayanıklıdır. Bu kaslar oksidatif metabolizma için daha büyük bir kapasiteye sahiptir.

http://www.biyologlar.com/sinir-kas-deneyleri

Genetik kirlenme

Safkan, doğal olarak gelişmiş, bölgeye özgü yabani türler, genellikle kontrolsüz melezleme, geri melezleme olarak da bilinen introgresyon (İng: introgression) ve genetik uzaklaştırma (İng: genetic swamping) gibi süreçler sonucu oluşan genetik kirlenmeler (İng: genetic pollution) nedeniyle, soy tükenmesi tehlikesi yaşayabilirler. Bu süreçler, bu bitki ve hayvanların sayıca üstünlüğü ve/veya seçilim değeri (İng: fitness) avantajlarının bir sonucu olarak, homojenleşmeye (İng: homogenization) veya yerel genotiplerin yer değişmesine yol açabilirler. Bunun yanında, yerli olmayan türler, melezleşme ve introgresyon (geri melezleme) yoluyla, bunun yanında hem insanlar tarafından maksatlı olarak yapılan girişimler, hem de yaşam alanlarının değiştirilmesi yoluyla, daha önce izole olan türlerin birbirleriyle temas etmelerine yol açarak, yerli olan bitki ve hayvanların bir şekilde soylarının tükenmesine neden olabilirler. Bu fenomen, daha bol olarak görülen türlerle temasa giren nadir türler için özellikle zararlı olabilir. Türler arasında melezleşme, yerli safkan soyun tamamen tükenmesine neden olan melezler oluşturarak nadir türün gen havuzunun silinmesine yol açabilir. Gen akışının bu yönü, her zaman morfolojik (dış görünümsel) olarak belirgin ve açık bir şekilde gözlemlenmez. Bazı gen akışı aşamaları, normal ve evrimsel yapıcı süreçlere bağlı olabileceği gibi tüm gen ve genotiplerinküme konstelasyonları bu durumda da korunamaz. İntrogresyonlu veya introgresyonsuz melezleşmenin, nadir görülen bir türün varlığı tehlike altına soktuğu söylenebilir.

http://www.biyologlar.com/genetik-kirlenme

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0