Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 68 kayıt bulundu.

Ekolojik Kirlilik

En geniş anlamıyla çevre "ekosistemler" ya da "biyosfer" şeklinde açıklanabilir. Daha açık olarak çevre, insanı ve diğer canlı varlıkları doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen fiziksel, kimyasal, biyolojik ve toplumsal etmenlerin tümüdür.İnsanları çevre kirliliği konusunda duyarlı hale getirebilmek için 1997 yılı çevre yılı olarak kutlandı. Çevrenin doğal yapısını ve bileşiminin bozulmasını, değişmesini ve böylece insanların olumsuz yönde etkilenmesini çevre kirlenmesi olarak tanımlayabiliriz. Artık hepimizin bildiği gibi çevreden, içindeki varlıklara göre en çok yararlanan bizleriz. Çevreyi en çok kirleten yine bizleriz. Bu nedenle "Çevreyi kirletmek kendi varlığımızı yok etmeye çalışmaktır" denilebilir. Bilinçsiz kullanılan her şey gibi temiz ve sağlıklı tutulmayan çevre de bizlere zarar verir. Bu nedenle çevre denince aklımıza önce yaşama hakkı gelmelidir. İnsanın en temel hakkı olan yaşama hakkı, canlı ya da cansız tüm varlıkları sağlıklı, temiz ve güzel tutarak dünyanın ömrünü uzatmak, gelecek kuşaklara bırakılacak en değerli mirastır. 1970'li yıllardan sonra bilincine vardığımız çevre kirliliği dayanılmaz boyutlara ulaştı. Çünkü artık temiz hava soluyamaz olduk. Ruhsal rahatlamamızı sağlayacak yeşil alanlara hasret kalmaya başladık. Yüzmek için deniz kıyısında bile yüzme havuzlarına girmek zorunda kaldık.gürültüsüz ve sakin bir uyku uyuyamaz, midemiz bulanmadan bir akarsuya bakamaz olduk. Kısaca artık kirleteceğimiz çevre tükenmek üzeredir. 2000-3000 yıl önce bir doğa cenneti ve büyük bir kısmı otlaklarla kaplı olan Anadolu'yu günümüzde bu durumlara düşürdük. Doğada kirlenmeye neden olan etmenleri, doğal etmenler ve insan faaliyetleri ile oluşan etmenler olmak üzere iki grupta inceleyebiliriz. Doğal etmenler:depremler, volkanik patlamalar, seller gibi doğadan kaynaklanan etmenlerdir. İnsan faaliyetlerinden kaynaklanan etmenler ise aşağıdaki gibi sıralanabilir. Evler, iş yerleri ve taşıt araçlarında; petrol, kalitesiz kömür gibi fosil yakıtların aşırı ve bilinçsiz tüketilmesi. Sanayi atıkları ve evsel atıkların çevreye gelişigüzel bırakılması. Nükleer silahlar, nükleer reaktörler ve nükleer denemeler gibi etmenlerle radyasyon yayılması. Kimyasal ve biyolojik silahların kullanılması. Bilinçsiz ve gereksiz tarım ilaçları, böcek öldürücüler, soğutucu ve spreylerde zararlı gazlar üretilip kullanılması. Orman yangınları, ağaçların kesilmesi, bilinçsiz ve zamansız avlanmalardır. Yukarıda sayılan olumsuzlukların önlenmesiyle çevre kirliliği büyük ölçüde önlenebilir. Çevre bilimcilere göre genelde, aşağıda verilen iki çeşit kirlenme vardır. Birinci tip kirlenme; biyolojik olarak ya da kendi kendine zararsız hale dönüşebilen maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Hayvanların besin artıkları, dışkıları, ölüleri, bitki kalıntıları gibi maddeler birinci tip kirlenmeye neden olur. Kolayca ve kısa zamanda yok olan maddelerin meydana getirdiği kirliliğe geçici kirlilik de denir. İkinci tip kirlenme: biyolojik olarak veya kendi kendisine yok olmayan ya da çok uzun yıllarda yok olan maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Plastik, deterjan, tarım ilaçları, böcek öldürücüler (DDT gibi), radyasyon vb. maddeler ikinci tip kirlenmeye neden olur. Kalıcı kirlenme de denilen ikinci tip kirlenmeye neden olan maddeler bitki ve hayvanların vücutlarına katılır. Sonra besin zincirinin son halkasını oluşturan insana geçerek insanın yaşamını tehlikeye sokar. Örneğin; Marmara denizine sanayi atıkları ile cıva ve kadminyum iyonları bırakılmaktadır. Zararlı atıklar besin zincirinde alglere, balıklara ve sonunda insana geçerek önemli hastalıklara ve ani ölümlere neden olmaktadır. Köy gibi kırsal yaşama birliklerindeki insanlar genellikle büyük kentlerde yaşayan insanlardan daha sağlıklı ve daha uzun ömürlüdür. Çünkü kırsal ekosistemler, çevre kirliliği yönünden kentsel ekosistemlerden daha iyi durumdadır. Bunu bilen kent insanı fırsat buldukça, çevre kirliliği en az olan kırlara, köylere koşmaktadır. Günümüzde en yaygın olan kirlilik su, hava, toprak, ses ve radyasyon kirliliğidir. Yeryüzündeki içme ve kullanma suyunun miktarı sınırlıdır. Zamanla su kaynaklarının azalması, insan nüfusunun artması ve daha önemlisi, suların kirlenmesi yaşamı giderek zorlaştırmaktadır. Su kirliliğini oluşturan etmenlerin başında lağım sularıyla sanayi atık suları gelmektedir. Bunun yanında petrol atıkları, nükleer atıklar, katı sanayi ve ev atıkları da önemli kirleticilerdir. Bunlar deniz kenarındaki bitki ve alg gibi kaynakları yok etmektedir. Kirlenme sonucu denizlerde hayvan soyu tükenmeye başlamıştır. Örneğin; Marmara denizi, kirlilik nedeniyle balıkların yaşamasına uygun ortam olmaktan çıkmıştır. Karadeniz'deki kirlenme nedeniyle hamsi ve diğer balık türleri giderek azalmaktadır. İstakozların larva halindeyken temiz su bulamamaları nedeniyle nesilleri tükenmektedir. Nehir ve göllerimizde kirlilik nedeniyle canlılar tükenmek üzeredir. Yeni yeni kurulmaya başlanan arıtma tesisleri, lağım ve sanayi atık sularını hem kimyasal hem de biyolojik olarak temizlemektedir. Böylece hem sulama suyu gibi yeniden kullanılabilir su kazanılmakta hem de denizlerin kirlenmesi önlenmektedir. Bu nedenle sanayileşme mutlaka iş yerleri planlanırken arıtma tesisleri ile birlikte düşünülmelidir. Hava, içinde yaşadığımız gaz ortamı oluşturmanın yanında yaşam için temel bir gaz olan oksijeni tutar. Oksijen yanma olaylarını da sağlayan temel bir maddedir. Temiz hava olarak nitelendirilen atmosferin alt katmanı; azot, oksijen, karbondioksit ve çok az miktarda diğer gazlardan oluşur. Ayrıca atmosferin üst katmanında bir de ozon gazının (O3) oluşturduğu tabaka vardır. Ozon, güneşten gelen zararlı ışınların çoğunu yansıtıp bir kısmını tutarak yeryüzüne ulaşmasını engeller. Evler, iş yerleri, sanayi kuruluşları ve otomobillerin çevreye verdikleri gaz atıklar havanın bileşimini değiştirir. Havaya karışan zararlı maddelerin başlıcaları kükürt dioksit (SO3), karbon monoksit (CO), karbon dioksit (CO2), kurşun bileşikleri, karbon partikülleri (duman), toz vb. kirleticilerdir. Ayrıca deodorant, saç spreyleri ve böcel öldürücülerde kullanılan azot oksitleri, freon gazları ile süpersonik uçaklardan çıkan atıklar da havayı kirletir. Zararlı gazların (özellikle kükürt bileşikleri); yağmur, bulut, kar gibi ıslak ya da yarı ıslak maddelerle karışmaları sonucunda asit yağmurları oluşur. Asit yağmurları da bir yandan orman alanları vb. yeşil alanları yok etmekte bir yandan da suları kirletmektedir. Aşırı artan CO2, atmosferin üst katmanlarında birikerek ısının, atmosfer dışına çıkmasını engeller. Böylece yeryüzü giderek daha fazla ısınır. Bu da buzulların eriyerek denizlerin yükselmesine kıyıların sularla kaplanmasına neden olabilecektir. "Sera etkisi" denilen bu olay sonucu denizlerin 16 metre kadar yükselebileceği tahmin edilmektedir. Freon, kloroflorokarbon (CFC) gibi gazların etkisiyle ozon tabakası incelmektedir. Bunun sonunda güneşin zararlı ışınlarıyeryüzüne ulaşarak cilt kanseri gibi hastalıklara ve ölümlere neden olmaktadır. Sonuçta, biyosferin canlı kitlesini yok etme tehlikesi vardır. Büyük yangınlar da önemli ölçüde hava kirliliği yaratır. Örneğin; orman yangınları, körfez savaşında olduğu gibi petrol yangınları vb. Hava kirliliği aşağıda verilen uygulamalarla önlenebilir: Hava kirliliğinin en önemli nedenlerinden olan fosil yakıtlar olabildiğince az kullanılmalı. Bunun yerine doğalgaz, güneş enerjisi, jeotermal enerji vb. enerjilerin kullanımı yaygınlaştırılmalıdır. Karayolu taşımacılığı yerine demiryolu ve deniz taşımacılığına ağırlık verilmelidir. Büyük kentlerde toplu taşıma hizmetleri yaygınlaştırılmalıdır. Böylece, otomobil egzozlarının neden olduğu kirlilik azaltılabilir. Sanayi kuruluşlarının atıklarını havaya vermeleri önlenmelidir. Yeşil alanlar artırılmalı, orman yangınları önlenmelidir. Ozon tabakasına zarar veren maddeler kullanılmamalıdır. Canlılığın kaynağı sayılabilecek toprağın yapısına katılan ve doğal olmayan maddeler toprak kirliliğine neden olur. Böyle topraklarda bitkiler yetişmez ve toprağı havalandırarak yarar sağlayan solucan vb. hayvanlar yaşayamaz duruma gelir. Topraktan bitkilere geçen kirletici maddeler, besin zinciri yoluyla insana kadar ulaşır. Hastahane atıkları gibi mikroplu atıklar, hastalıkların yayılmasına neden olur. Toprak kirliliğine neden olan başlıca etmenler: Ev, iş yeri, hastahane ve sanayi atıkları. Radyoaktif atıklar. Hava kirliliği sonucu oluşan asit yağmurları. Gereksiz yere ve aşırı miktarda yapay gübre, tarım ilacı vb. kullanılması. Tarımda gereksiz ya da aşırı hormon kullanımı. Suların kirlenmesi. Su kirliliği toprak kirliliğine neden olurken, toprak kirliliği de özellikle yer altı sularının kirlenmesine neden olur. Toprak kirliliğinin önlenmesi için aşağıdaki uygulamalar yapılmalıdır. Verimli tarım topraklarında yerleşim ve sanayi alanları kurulmamalı, yeşil alanlar artırılmalıdır. Ev ve sanayi atıkları, toprağa zarar vermeyecek şekilde toplanıp depolanmalı ve toplanmalıdır. Yapay gübre ve tarım ilaçlarının kulanılmasında yanlış uygulamalar önlenmelidir. Nükleer enerji kullanımı bilinçli şekilde yapılamlıdır. Sanayileşme ve modern teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkan çevre sorunlarından biri de ses kirliliğidir. Gürültü de denilen ses kirliliği, istenmeyen ve dinleyene bir anlam ifade etmeyen sesler ya da insanı rahatsız eden düzensiz ve yüksek seslerdir. Ses kirliliğini yaratan önemli etmenler; Sanayileşme Plansız kentleşme Hızlı nüfus artışı Ekonomik yetersizlikler İnsanlara, gürültü ve gürültünün yaratacağı sonuçları konusunda yeterli ve etkili eğitimin verilmemiş olmasıdır. Ses kirliliği, insan üzerinde çok önemli olumsuz etkiler yaratır. Bu etkileri aşağıdaki gibi sıralayabiliriz. İşitme sistemine etkileri: Ses kirliliği işitme sistemi üzerinde, geçici ve kalıcı etkiler olmak üzere iki çeşit etki yapar. Ses kirliliğinin geçici etkisi, duyma yorulması olarak da bilinen işitme duyarlılığındaki geçici kayıplar şeklinde olur. Duyma yorulması düzelmeden tekrar gürültüden etkilenilmesi ve etkileşmenin çok fazla olması durumunda işitme kaybı kalıcı olur. Fizyolojik etkileri: İnsanlarda görülen stresin önemli bir kaynağı ses kirliliğidir. Ani olarak oluşan gürültü insanın kalp atışlarında (nabzında), kan basıncında (tansiyonunda), solunum hızında, metabolizmasında, görme olayında bozulmalar yaratır. Bunların sonucunda uykusuzluk, migren, ülser, kalp krizi gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar. Ancak en önemli olumsuzluk kulakta yaptığı tahribattır. Psikolojik etkileri: Belirli bir sınırı aşan gürültünün etkisinde kalan kişiler, sinirli, rahatsız ve tedirgin olmaktadır. Bu olumsuzluklar, gürültünün etkisi ortadan kalktıktan sonra da sürebilmektedir. İş yapabilme yeteneğine etkileri: Özellikle beklenmeyen zamanlarda ortaya çıkan ses kirliliği, iş veriminin düşmesi, kendini işine verememe ve hareketlerin engellenmesi şeklinde performansı düşürücü etkiler yapar. Gürültünün öğrenmeyi ve sağlıklı düşünmeyi de engellediği deneylerle saptanmıştır. Ülkemizde, insanları gürültünün zararlı etkilerinden korumak için gerekli önlemleri içeren ve çevre yasasına göre hazırlanmış olan "Gürültü kontrol yönetmeliği" uygulanmaktadır. Ancak yönetmeleğin hedeflerine ulaşabilmesi için insanların bu konuda eğitilmeleri ve bilinçlendirilmeleri gerekir. Ses kirliliğinin saptanmasında ses şiddetini ölçmek için birim olarak desibel (dB) kullanılır. İnsan için 35-65 dB sesler normaldir. 65-90 dB sesler, sürekli işitildiğinde zarar verebilecek kadar risklidir. 90 dB'in üzerindeki sesler tehlikelidir. Ses kirliliği aşağıdaki uygulamalarla önlenebilir: Otomobil kullanımını azaltacak önlemler alınmalıdır. Ev ve iş yerlerinde ses geçirmeyen camlar (ısıcam gibi) kullanılmalıdır. Eğlence yerleri vb. ortamlarda yüksek sesle müzik çalınması engellenmelidir. Gürültü yapan kuruluşlar, şehirlerin dışında kurulmalıdır. Radyoaktif element denilen bazı elementlerin atom çekirdeğinin kendiliğinden parçalanarak etrafa yaydığı alfa, beta ve gama gibi ışınlara radyasyon denir. Çevreye yayılan bu ışınlar, canlı hücreleri doğrudan etkileyerek mutasyon denilen genlerdeki bozulmaya neden olur. Çok yoğun olmayan radyasyon, canlının bazı özelliklerinin değişmesne neden olurken yoğun radyasyon, canlının ölümüne neden olabilir. Örneğin; 1945'te Japonya'ya atılan atom bombası, atıldıktan sonraki 7 gün içinde, vucutlarının tamamı 10 saniye radyasyon almış insanların % 90'ı hiç bir yara ve yanık izi olmadan öldü. 26 Nisan 1986'da Çernobil'deki nükleer kazanın; ani ölümler, gebe kadınlarda düşük olayları, kan kanseri, sakat doğumlar gibi olumsuz etkileri oldu. Bir çevredeki belli bir dozun üzerinde olan radyasyon, canlının vücut hücrelerini etkileyerek doku ve organlarda bozulmalara, anormalliklere, üreme hücrelerini etkileyerek doğacak yavrularda sakatlıklara neden olur. Uzun süre radyasyon etkisinde kalmanın yaratacağı sonuçlar aşağıdaki gibi sıralanabilir: Kanser oluşması, Ömrün kısalması (erken ölümler), Katarakt oluşması, Sakat ve ölü doğumlar şeklinde sıralanabilir Radyasyonun zararlı etkilerinden korunmak için, alınabilecek başlıca önlemler şunlardır: Özel giysiler (kurşun önlük, özel maske) kullanılmalıdır. Radyasyon kaynağından uzak durulmalı, en kısa sürede radyasyonlu ortam terk edilmelidir. Radyasyonlu cihazlarla yapılan teşhis ve tedaviye sık sık başvurulmamalıdır. Radyasyon, doğadaki radyoaktif maddelerden çok, bunların kullanıldığı ortam ve olaylardan çıkar. Bunlar; nükleer santraller, nükleer enerjiyle çalışan gemiler ve nükleer denemelerdir. Ayrıca teşhis ve tedavide kullanılan bazı cihazlar, tıbbi malzemelerin ve suların dezenfekte edilmesi için kullanılan araçlardan da radyasyon yayılmaktadır RADYASYON SES KİRLİLİĞİ TOPRAK KİRLİLİĞİ HAVA KİRLİLİĞİ SU KİRLİLİĞİ

http://www.biyologlar.com/ekolojik-kirlilik

HAYVAN GEN KAYNAKLARININ KORUNMASI HAKKINDA YÖNETMELİK

Resmi Gazete Tarihi: 21/06/2003 Resmi Gazete Sayısı: 25145 Tarım ve Köyişleri Bakanlığından: BİRİNCİ BÖLÜM : Amaç, Kapsam, Hukuki Dayanak ve Tanımlar Amaç Madde 1 - Bu Yönetmeliğin amacı; Türkiye hayvan gen kaynaklarının genotipik ve fenotipik özelliklerinin belirlenmesi, korunması amacıyla yetiştirilmesi, bu özelliklerin kayıt ve koruma altına alınması ile ilgili usul ve esasları düzenlemektir. Kapsam Madde 2 - Bu Yönetmelik, Tarım ve Köyişleri Bakanlığının ana hizmet birimleri ile bağlı ve ilgili birimleri ve bu amaca yönelik faaliyet gösteren diğer kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişiliği haiz kuruluşlara ait hayvan gen kaynaklarının korunması ile ilgili çalışmaları kapsar. Hukuki Dayanak Madde 3 - Bu Yönetmelik, 4631 sayılı Hayvan Islahı Kanununa dayanılarak hazırlanmıştır. Tanımlar Madde 4 - Bu Yönetmelikte geçen; a) Bakanlık: Tarım ve Köyişleri Bakanlığını, b) Genel Müdürlük: Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğünü, c) Ulusal Komite: Hayvan Gen Kaynaklarını Koruma Ulusal Komitesini, d) Çalışma Gurubu: Ulusal Komitenin belirleyeceği konu ile ilgili uzmanlardan oluşan gurubu, e) Hayvan Gen Kaynakları: Türkiye'ye özgü ve/veya özel niteliklere sahip evcil ve yabani hayvan tür, alt tür, ırk, tip, ekotip ve topluluklarını, f) Koruma: Hayvan gen kaynaklarının korunmasını, g) Gen Bankası: Sperma, ovum, embriyo ve diğer hayvansal genetik materyalin koruma altına alındığı yeri, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM : Ulusal Komitenin Kuruluşu, Çalışma Esasları, Görevleri, Sekretaryası ve Sekretaryanın Görevleri Ulusal Komitenin Kuruluşu Madde 5 - Ulusal Komite Bakanlık Müsteşar Yardımcısı başkanlığında aşağıda belirtilen kurum ve kuruluşların temsilcilerinden oluşur: a) Bakanlık ilgili birimlerinden 5 temsilci, b) İlgili Bakanlıklardan 2 temsilci, c) Üniversitelerin ilgili Fakültelerinden 4 temsilci, d) İlgili Meslek Kuruluşlarından 2 temsilci, e) İlgili Sivil Toplum Kuruluşlarından 4 temsilci. Ulusal Komitenin Çalışma Esasları Madde 6 - Ulusal Komitenin çalışma esasları aşağıda belirtilmiştir: a)Ulusal Komite Nisan ve Ekim aylarında olmak üzere yılda iki kez olağan olarak, gerektiğinde Bakanlığın daveti üzerine veya üyelerin en az 1/3 ünün sekretaryaya yazılı müracaatından sonra olağanüstü olarak toplanır. b) Komite, üyelerin en az 2/3' ü ile toplanır, c) Kararlar, toplantıya katılan üyelerin 2/3 çoğunluğu ile alınır. Ulusal Komitenin Görevleri Madde 7 - Ulusal Komitenin görevleri aşağıda belirtilmiştir: a) Koruma faaliyetleri ile ilgili ilkeleri, hedefleri ve politikaları belirlemek, b) Konu ile ilgili önceki yıl çalışmalarını değerlendirmek, sonraki yıl çalışma programını yapmak, c) Uygulamada karşılaşılan sorunlar ve bunların çözümleri ile ilgili teklifleri hazırlamak, d) Hayvan Gen Kaynakları ile ilgili envanter çalışması yaptırmak, nesli tükenmekte olan hayvanları tespit etmek, e) Hayvan Gen Kaynaklarının korunması ve yetiştirilmesi faaliyetleri ile ilgili araştırma ve eğitim çalışmalarında, ana hedefleri belirlemek, f) Koruma amaçlı hayvan varlığının tespiti, değerlendirilmesi ve hedeflere ulaşılabilmesi için önerilerde bulunmak, g) Gerektiğinde koruma ile ilgili çalışma guruplarını oluşturmak, görev ve çalışma esaslarını belirlemek, h) Koruma altına alınan hayvan gen kaynaklarının yurt içi ve yurt dışı kullanımı, ithalatı ve ihracatı ile ilgili tavsiye kararları almak. Sekretarya ve Görevleri Madde 8 - Ulusal Komitenin sekretaryasını Genel Müdürlük yürütür. Ulusal Komite Sekretaryasının görevleri aşağıda belirtilmiştir: a) Genetik stokları oluşturmak, gen kaynaklarını korumak ve devamlılığını sağlayacak tedbirler almak; bu amaçla, ilgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyon ve işbirliğini sağlamak, b) Ulusal komitede görüşülecek konulara ait gündem ve dokümanları olağan toplantılarda en az 30 gün, olağanüstü toplantılarda ise en az 15 gün önceden üyelere göndermek, c) Ulusal Komite kararlarının uygulanmasını takip etmek, denetlemek, elde edilen verileri değerlendirmek, komiteye rapor halinde sunmak ve bu hususlarda ilgili kurum ve kuruluşların eşgüdümünü sağlamak, d) Yurtiçinde ve yurtdışında eğitim imkanları sağlamak, e) Uluslararası işbirliği imkanlarını geliştirmek, teklifleri inceleyerek Ulusal Komiteye görüş hazırlamak, f) Kullanımına izin verilen gen kaynakları ile ilgili çalışma yürüten kurum, kuruluş ve kişilerin elde ettiği sonuçları derlemek, ilgili kurum ve kuruluşlara duyurmak. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : Uygulama, Uluslararası İşbirliği Uygulama Madde 9 - Komitenin kararları, Bakanlığa bildirilir. Bakanlığın onayı ile yürürlüğe girer. Uluslararası İşbirliği Madde 10 - Koruma altına alınan hayvan gen kaynaklarının yurt dışına çıkarılması, yabancı kişi ve kuruluşların bu kaynaklar üzerinde yapacakları çalışmalar ulusal Komitenin tavsiyesi ile Bakanlığın iznine bağlıdır. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : Son Hükümler Yürürlükten Kaldırılan Hükümler Madde 11 - 19/03/2002 tarihli ve 24700 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Hayvan Gen Kaynaklarının Korunması Hakkında Yönetmelik yürürlükten kaldırılmıştır. Yürürlük Madde 12 - Bu Yönetmelik, yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme Madde 13 - Bu Yönetmelik hükümlerini Tarım ve Köyişleri Bakanı yürütür.

http://www.biyologlar.com/hayvan-gen-kaynaklarinin-korunmasi-hakkinda-yonetmelik

DENİZ ATI

Dünya ve ülkemiz sularinda nesli tükenmekte olan bir çok tür bulunmaktadir. Akdeniz foku , deniz kaplumbagalari , mercan türleri , deniz memelileri ve denizatlari nesli tükenmekte olan canlilar arasinda yer alir.Bizler size bu ilk yazimizda bu canlilardan biri olan Sngnathidae familyasi hakkinda bilgilerimizi paylasacagiz. Syngnathidae familyasi üyeleri yüzgeç durumlarina göre 2 ye ayrilir : - Pektoral yüzgeçleri (gögüs yüzgeci) ve anal yüzgeçleri olmayanlar ; Synganathus ve Neropsis genusu üyeleri olan denizigneleri - Iyi gelismis pektoral yüzgeçleri ve birkaç radiuslu (isinli) anal yüzgeçleri olan ancak caudal yüzgeci olmayan Hippocampus genusuna ait denizatlaridir. Benim denizatlariyla ilgili bilgi toplamaya baslamam 1 sene önce balikçi aglarina takilarak ölen bireylerin cesetleriyle karsilasmama dayanir. Caddebostan açiklarinda avlanmakta olan balikçilarin aglarina takilan 450 kadar denizati balikçilar tarafindan tekneye alinmis ve ölen bireyler elime ulasmisti. Bu durum beni gerçekten çok üzmüstü . Bir seyler yapabilecegimi düsünerek bilgi toplamaya basladim. Ilk buldugum bilgi bu canlilarin birer balik oldugu ve yumurtalari erkeklerin tasidigiydi.Bilgi toplarken onlari gözlemem gerektigini düsünerek balikçilarin gösterdikleri yerlerde dalislar yaptik. Marmara sahilinde Maltepe,Kartal ve Caddebostan kiyilarinda 10m dalislarinda zeminde alglere tutunmus olarak buldugum denizatlarindan 12 adet aldim.Hazirlamis oldugum akvaryumda mercan,bir deniz çayiri türü olan Zoestera ve beslenmeleri için bir zooplankton olan Artemia vardi.Su sicakligini 22oC ayarladiktan sonra denizatlarini akvaryuma koydum. Yaklasik boylari 10mm-300mm arasinda ve agirligi 25gramdan fazla olan bu genusun bilinen 40 türü olmasina karsin sularimizda yalnizca 2 türü bulunmaktadir.Hippocampus hippocampus ve Hippocampus ramulosus türleridir. Türler arasi farka gelince ; H. ramulosus da postanal bölgede (bas ile kuyruk ucu arasinda kalan bölge) halka sayisi 36-40, dorsal yüzgeçte (sirt yüzgeci) 18-21 ve pektoral yüzgeçte (gögüs yüzgeç) 15-18 adet isin bulunur.Bas boyu diger türlere göre daha uzundur ve gövdede deri uzantilari vardir.Renk genellikle kahve - siyah olmasina karsin sari yada kirmizi renge de rastlanir.Nokta ve çizgimsi süslerde tasiyabilen bu hayvanlar çevrenin hakim rengini alarak motifi veya alacali olarak da bulunur. H.hippocampus  da ise 38 den az halka bulunur. Pektoral yüzgeçte 15 , dorsal yüzgeçte ise 13-15 adet isin var . Burun nispeten kisa ve deri çikintilari çok az sayida yada hiç bulunmaz. Topladigim bilgiler isiginda elimdeki denizatlarinin H.hippocampus türüne ait bireyler oldugunu buldum.Akvaryumda sakin ve hareketsiz bu canlilarda bir hareketlenme baslamisti. Birbirlerini kuyruklarindan tutup bir süre hareketsiz kaliyor hayvanlardan biri renk degistirinceye kadar bu islem sürüyordu. Çesitli literatürlere baktim ve bunun bir çesit düello oldugunu ögrendim.Erkeklerin diger bir düello sekliyse burunlarini rakibe dogrultarak üfleyen erkek rakibi alabora olana kadar bu olaya devam etmesiymis.Yani erkekler begendigi disisini elde etmek için elinden geleni yapiyor. Akvaryumdaki 14 denizatindan yalniz bir çiftin çiftlesmesi ilgimi çekmisti.Daha sonra bu canlilarin yüksek monogami oldugunu ve bu olayinda nedenin bu oldugunu ögrendim. Oldukça zor es seçen bireyler bulduklari eslerine oldukça sagdik kalirlar.Çesitli nedenlerle birbirini kaybeden eslerden disi olani yasam alani içinde sabit kalip beklerken , erkek birey kendine en uygun disisini aramak için gezinir.Yasami boyunca disisine sadik kalan erkek yeni bir disi bulmak için bazen haftalarca dolanabilir.Genis dagilimi olmayan, enerjisi ve zamani kisitli olan bu hayvan tekrar bir es bulamayarak ölebilir bile.Bu olay eslerine sadik olmayan hayvanlar dünyasinda oldukça ilginçtir. Denizatlarinin üremeleri suyun isisina bagli olmakla birlikte genellikle nisan ve agustos aylari arasinda sig ve sakin sularda deniz çayirlari ve algler arasinda gerçeklesmektedir. Diger hayvanlarda oldugu gibi spermatozoitler erkekte , ovaryum ise diside bulunur. Farkli olan sey ise disilerin oldukça iri olan (2 - 2,5 mmØ) ve yasa göre 20-200 taneye kadar olan döllenmis yumurtalarinin erkeklerde bulunan kuluçka kesesi içine , salgiladiklari yapiskan bir salgi ile yapistirmalaridir.Familyanin bazi cinslerinde bu gibi kuluçka kesesi bulunmamaktadir.Bu durumda disiler gene yumurtalarini salgiladiklari yapiskan maddeyle dogrudan erkegin karnina yapistirmaktadir.(Syngnathus ve Nerophis denen deniz ignelerinin de bu familyanin üyeleri oldugunu unutmamak gerekir).Bu hamilelik memelilerinkine oldukça benzer.Deniz atlarinin erkeklerinde de prolaktin hormonu bulunmakta ve bu hormon hamileligi kontrol etmektedir. Embriyoyu erkek boyunca besler ve gerekli her seyi kendi yapar. Böylece erkegin kuluçka kesesine veya karin kismina yapistirilmis olan döllenmis yumurtalar 6-10 gün içerisinde kuluçka evresini tamamlayarak küçük birer yavru halinde babalari tarafindan suya birakilirlar.Bu olay tam olarak bir dogurma sayilmaz. Yumurtadan çikan genç yavrular kisa süre babalariyla birlikte dolasarak planktonla beslenirler ve yavas yavas uzaklasarak kendi baslarina serbest yüzmeye baslarlar. Çevre kirliliginin artmasiyla Zoestera ve Posedonia gibi bir çok deniz çayiri popülasyonu gittikçe azalmakta bununla birlikte mercan resifleri tükenmektedir.Bu olumsuz gelismelerse deniz atlarinin yasam alanlarinin yok olmasina neden olmaktadir.Genellikle tropik sularda yasamlarini sürdüren bu hayvanlarin en önemli sorununu çevre kirliligi olusturmasina karsin baska sorunlari da yok degildir.Planktonik organizmalarla beslenen bu baliklara diger balik türleri cazip bir besin olarak bakmamasina karsin bazi karides türleri , yengeç ve penguenler için iyi birer yiyecek sayilabilirler.Aktif yüzücü olmayan , su hareketleriyle hareket eden bu hayvanlar firtinalar sirasinda yasam alanlarindan koparak farkli yerlere sürüklenmekte hatta bazen enerjileri tükenerek ölmektedirler.Tüm bu çevresel kosullarin yani sira bu hayvanlarin ticareti de yapilmaktadir.Önceleri önemsemeyen bu meslek bu hayvanlarin nüfusunu tehdit edecek kadar artmistir.Çin halki deniz atlarini astim , damar sertligi, kemik kirilmalari, idrar kaçirma, böbrek yetmezligi, tiroid bezi hastaliklari gibi bir çok hastaligin tedavisinde kullanilir. Taiwan da deniz atlari öncelikle afrodizyak olarak veya losyon olarak kullanilir. Deniz atlari daha ziyade bir çok bitki ile beraber hastanin ihtiyaçlarini karsilamak için kullanilir.Alternatif tedaviler deniz atini haslamayi ve elde edilen siviyi içmeyi kapsar fakat deniz ati genellikle yenmez. Deniz atlari ayni sekilde, kuvvetli alkol içinde diger bazi tibbi maddelerle birlikte mayalanmaya birakilir ve bu sivi çogunlukla kuvvetli bir yenileyici veya genel kuvvetlendirici ilaç olarak içilir. 19965 yilinda Hong-Kong , Çin ve Vietnam da satisa sunulan orta boyda kurutulmus deniz atlarinin agirligi 3,6 gr olarak ölçülmüstür.Hong-Kong da satilan çogu deniz ati tüketici talebine istinaden kimyasal islemlerle beyazlatilarak satisa sunulur.Beyazlatilmis deniz atlari çogunlukla Hong-Kong dan üretici ülkelerde ki ( Endonezya ve Filipinler) gibi TCM (geleneksel Çin tibbi) dükkanlarina tekrar ithal edilir. Balikçilar deniz atlarini özellikle hedef alabilir, baska türleri yakalamak için onlari gözleyebilir ve diger baliklari avlama yöntemlerinde yem olarak kullanabilirler .Bazi balikçilar hedeflenen deniz atlarini , gün boyunca toplamada sandaldan uzatilan uzun, agli kepçelerden yararladirlar.Diger sahlar içinde koleksiyoncular deniz atlarini gece elle yakalarlar. Dünya genelinde hediyelik esya dükkanlarinda deniz atlari hatira esyasi veya anahtarliklarda, mücevherlerde ve çesitli süslerde kullanilirlar.Her ne kadar gida olarak tüketilmese de bazi özel restorantlar da menü de bulunabilirler. Deniz ati ticareti yapan ülkeler listesinde Avusturalya , Brezilya , Belize, Çin , Dubai , Ekvator, Misir ,Endonezya ,Japonya , Kuveyt , Meksika , Yeni Zelanda,Pakistan , Singapur , Ispanya ,Taiwan , Tayland ,Amerika , Vietnam vardir. Listedeki ülkelerle beraber etnik Çin toplumu deniz atlarini hem ithal hem de ihraç ederler. Çin en büyük kullanicidir (yaklasik 60 milyon deniz ati ).Bunu Taiwan 11,26 ton yani 3 milyon deniz ati kayitli ihracati ile , Hong-Kong yaklasik 3 milyon ve Singapur 2 - 3 milyon ile takip etmektedir. Japonya ve Kore denizati ihraç etmekle bilinirler ve büyük miktarlarda denizati tüketebilirler. Bunda tibbi geleneklerinin TCM ile ayni kökenden gelmesi etkilidir. Ölüler daha degerlidir çünkü fiyatlar ölüler için agirlikla çogalirken yasayanlar için sabittir.Akvaryum ticareti dünya çapinda milyonlarca canli denizatini kapsar ve hediyelik esya ticareti de Tayland ve Florida gibi turistik bölgelerde önemlidir.Kurutulmus denizatlari yüksek fiyatlarla alici bulabilirler. Örnegin; nisan 95 de Hong-Kong da orta boyda karisik türde beyazlatilmamis deniz atlarinin kilosu 280$ ; büyük ve beyazlatilmis deniz atlarinin kilosu 1200$ civarindadir. Korunmalari için henüz çok fazla harcanmamasina karsin 1995 yili Traffic Bulletin de yayinlanan açiklamaya göre korunmalari için uygulanmasi uygun olan yöntemler sunlardir: - Bölgesel topluluklara dayanan kaliplasmis koruma teknikleri olusturmak - Yakalama limitlerindeki ölçülerini degistirmek - Akvaryum kültürünü artan denizati sayimlari sayesinde degistirmek ve üreme alanlari oluşturmak.

http://www.biyologlar.com/deniz-ati

MARMARİS MİLLİ PARKI

MARMARİS MİLLİ PARKI

İli : MUĞLA Adı : MARMARİS MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1996 Alanı : 33.350 ha. Konumu : Milli park alanı Muğla ili, Marmaris ilçesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Ulaşım : Milli park Muğla iline 60 km uzaklıkta olup, E550 ve E400 devlet karayolu ile ulaşım sağlanmaktadır. Ayrıca deniz yoluyla ulaşım imkanına da sahiptir. Kaynak Değerleri :           Alanın jeolojik yapısı, peridodit ve kireçtaşları ile alüvyon ve yamaç molozlarından oluşmuştur. Sahanın kuzey-batısında mostra veren Kretase yaşlı mağmatik kayaların (peridodit) okside olması kızıl renkli görünümlere yol açmıştır. Kireçtaşları ise sahanın doğusunda geniş bir alanda mostra verirler. Kireçtaşı mostralarının batı kısmı tabakalı, doğu kısmı ise masif durumdadır.           Milli parkın orman formasyonunu kızılçam (Pinus brutia) oluşturmaktadır. Bununla birlikte endemik bir tür olan sığla ağacı (Liguidambar orientalis) sahanın belirli bölgelerinde yayılım gösterir. Sığla ağaçları derin, nemli ve ağır topraklı taban arazilerde yetişir. Vadi içerisinde ise kızılçam, meşe, çınar ve kızılağaç farklı, karışık ve etkileyici peyzaj değerlerini sunar. Ayrıca pırnal meşesi, kermes meşesi, yabani zeytin, kocayemiş, tesbih, sumak, keçiboynuzu, menengiç, zakkum ve defne gibi ağaçcık formlu Akdeniz bitkileri de milli parkta geniş bir yayılım gösterirler.           Milli park, yaban hayatı bakımından da oldukça zengindir. Özellikle Marmaris-Köyceğiz arasında bulunan ve nesli tükenmekte olan yaban keçilerinin yanı sıra ayı, karakulak, tilki, sincap, gelincik, porsuk, yaban domuzu, tavşan vb. memeli hayvanlara da rastlanılmaktadır.         Milli park sahasında; antik Physkos şehri (Marmaris), Amos (Hisarönü) şehri yer almakta olup, antik çağda bu bölge Karia Bölgesi olarak tanımlanmaktadır. Burada Rhodos kolonisi izleri görülmektedir. Amos’da bir tiyatro, tapınak ve bazı heykel kaidelerine rastlanılmaktadır. Bir Karia kenti olan Amos’un etrafı aynı dönemden kalma bir sur duvarı ile çevrilidir. Physkos (Physeus) antik kentinde ise Hellenistik çağda inşa edilmiş sur duvarları yer alır. Görünecek Yerler : Bakir kıyılar, bitki ve hayvan topluluğu açısından zenginliği ile başta Cennet Adası ve diğer adalar görülmeye değerdir. Arkeolojik Physkos şehri, Amos şehri kalıntıları ve doğal peyzajın en güzel örneklerini ziyaretçilerin görmesi mümkündür. Mevcut Hizmetler : Yöreye gelen ve doğa içerisinde bulunmaktan zevk duyan ziyaretçiler için sahil boylarında günübirlik ve kamp alanları mevcuttur. Marmaris, İçmeler yerleşim alanları tatil bölgesi milli parkın ziyaretçilerine konaklama imkanı sunmaktadır. FLORA Milli Parkta tespit edilen 514 bitki türünden 54’ü endemik, 9’u yöresel endemik, 5’i tehlike altında, 74’ü tehlike sınıfı açısından nadir kategorisindedir. Sığla Ağacı yöresel endemik bir türdür ve Milli Parkta kıyı alanlarında yayılış göstermektedir. Milli Park; hem deniz hem orman alanlarına sahip olduğundan korunması ve yönetilmesi deniz ve karasal biyoçeşitlilik için önemlidir. Milli Parkın doğal değerleri; Kızılçam ormanları, bölgeye özgü Günlük ağacı doğal yayılım alanları, orman dışı vejetasyon alanları (Maki, Frigana, Frigana öncesi otsu bitkiler) ekolojik açıdan önemli doğal değerlerdir. Jeomorfolojik yapıya bağlı olarak gelişen kaya blokları, mağara, dolinler, delta ağzı diğer önemli doğal değerlerdir. Saha yer yer kızılçam ormanı olup kızılçam meşçereleri ile yüksek maki florasından oluşmaktadır. Tür olarak bakıldığında; Ağaç olarak; Kızılçam, Karaçam, Sığla, Dallı Akdeniz Servisi, Ağaççık olarak; Kermes meşesi, Pırnal meşesi, Boz pırnal meşesi, Bodur ardıç, Yabani zeytin, Kocayemiş, Tespih, Defne, Sumak, Keçi boynuzu, Sandal, Menengiç, Çalı ve Otsu olarak; Zakkum, Laden, Adaçayı, Eğrelti, Funda, Geven, Hayıt, Kekik, Rezene vb. tespit edilmiştir. FAUNA Milli Parkta; 213 Böcek türü, 35 Balık türü, 21 Memeli türü, 29 Sürüngen türü, 7 Çift yaşar türü, 112 kuş türü tespit edilmiştir. Yaban keçisi, Yaban domuzu, Tilki, Çakal, Porsuk, Karakulak, Ayı, Fare, Kirpi, Oklu kirpi, Yılan türleri, Kertenkele türleri, Güvercin, Şahin, Atmaca, Kerkenez, Kartal, Ada Doğanı, Kınalı keklik, Karatavuk, Ardıç kuşu, Gümüş martı, Karabaş martı, Ada martısı, Kızılgerdan, Çıvgın, Baştankara, Serçe, Saka, İspinoz, Kara kızılkuyruk vb. olarak tespiti yapılmıştır. http://www.milliparklar.gov.tr TANITIM VİDEOSU   

http://www.biyologlar.com/marmaris-milli-parki

Ormanların Yaşamsal Faydaları

Türkiye'de, yılbaşından bu yana çıkan bin 165 yangında 3 bin 32 hektarlık orman alanı kül olurken, bunun bin 195 hektarı son 10 günde çıkan yangınlarda yitirildi. Yangunlardan çoğu, ihmal ve dikkatsizlik sonucu başlarken 108'i kasıtlı olarak çıkarıldı. Orman Genel Müdürlüğü yetkililerine göre, bu yılın başından temmuz ayının ikinci haftasına kadar yurt genelinde bin 165 orman yangını çıktı. Bu yangınlarda 3 bin 32 hektarlık orman alanı yok oldu. Yangınların çoğuna insanların ihmal ve dikkatsizliği, anız yakma, çoban ateşi, sigara ve piknik ateşinin neden olduğu belirlendi. Orman yangınlarından 108'inin ise kasıtlı çıkarıldığı, bu yangınlarda da 120 hektar orman alanının zarar gördüğü tespit edildi. Yılbaşından bu yana çıkan orman yangınlarında zarar gören 3 bin 32 hektarlık orman alanının bin 195 hektarı 1-11 Temmuz günleri arasında yitirildi. Bu dönemde yanan orman alanının yaklaşık 800 hektarı Bodrum ve Manavgat'taki yangınlarda kaybedildi. Aşırı sıcaklar, nem oranının azlığı ve rüzgar gibi faktörler, yangınlarda yitirilen orman alanı miktarının artmasına yol açtı. Yangınların fonksiyonel zararı Türkiye Ormancılar Derneği Genel Sekreteri İsmet Bayraktar, Türkiye'nin orman yangınlarıyla sadece maddi zarara uğramadığını aynı zamanda orman yangınlarıyla birlikte erozyonu engelleme, toprak koruma, su rejimini düzenleme, havadaki zararlı maddelerin bir kısmını tutma, oksijen üretme, gürültü kirliliğini azaltma gibi birçok fayda sağlayan fonksiyonel değerlerin de yok olduğunu belirtti. Orman yangınlarının, ağaçları kül ederken toprağın biyolojik yapısını da bozduğuna dikkati çeken Bayraktar, "Yangınların ardından tahrip olan toprak yeniden ağaçlandırılabilir ama toprağın yeniden canlanması ve o bölgenin tekrar orman görünümü almasının uzun yıllar alır" dedi. Bayraktar, orman yangınlarının toprak rantı sağlamak için kasıtlı olarak da çıkarıldığını iddia ederek, bu nedenle yanan alanların kısa süre içinde ağaçlandırılması gerektiğini kaydetti. Ormanların yaşamsal faydaları Son günlerde birbiri ardında çıkan yangınlarda yitirdiğimiz ormanların, insanlar ve doğal dengenin korunması açısından pek çok faydası bulunuyor. Bir hektar ladin ormanı yılda 32 ton, bir hektar kayın ormanı 68 ton ve bir hektar çam ormanı da yılda 30-40 ton toz emerken, 100 yaşındaki bir kayın çevresindeki yaz sıcaklığını 5-8.5 santigrat arasında azaltabiliyor, kış sıcaklığını 1.5-2.8 santigrat arasında artırabiliyor. Bir metreküp orman, toprağı 100 kilometre uzunluğundaki ağaç kökleriyle sararak erozyondan koruyor. 15-20 adet orman ağacının ya da 150 metrekarelik toplam yüzeye sahip ağaç yapraklarının bir yılda ürettiği oksijen miktarı, bir insanın yıllık oksijen ihtiyacını karşılıyor. Açık alanda 100 kilometre olan rüzgarın hızı ise ormanlık alanda 50 kilometreye kadar düşüyor. Ormanlar tepe taçları ve gövdeleriyle yağmurların toprağı tahrip etmesini önlerken, orman toprağı da yağış sularını emerek, yeraltı su kaynaklarını destekliyor. Ormanların sunduğu faydalar: * Kayın ağacı, bir yıl içinde 7 kilogram toz ve 300 kilogram zehirli gazı emip, dışarı süzüyor, gövdesinde meydana gelen bozulmalarla havadaki kirlenme miktarı hakkında bilgi veriyor * Ormanlar, yakınından geçen 50 metre genişliğindeki bir otobanın trafik gürültüsünü 20-30 desibel oranında azaltıyor * Yapraklı ağalardan meydana gelen bir bölgede en az 50 kuş türü yaşayabiliyor * 25 metre boyunda ve 100 yaş civarında bir kayın ağacı, kökleri ve kılcal damarları aracılığıyla yılda 30 bin litre su çekerek ve toprağın akmasını önlüyor * Günümüzde hava kirliliğinin yaklaşık yüzde 50'si ormanlar tarafından temizlenip dezenfekte ediliyor * Ormanlar, ağaçsız bir alana göre 8 kat fazla humus oluşturarak topraktaki canlıların yaşamasına olanak sağlıyor * 25 metre boyunda ve 15 metre tepe çatısına sahip bir kayın ağacı saatte 1.5 kilogram oksijen üretiyor * Ormanlar aynı zamanda yapacak ve yakacak hammadde kaynaklarıdır. Bunun yanı sıra bitkisel nitelikli tohum, çiçek, kozalak ve benzeri kaynaklar ile mineral nitelikli çakıl, kum gibi hammadde kaynaklarının bir kısmı da ormanlardan elde edilmektedir. Ormanlar işsizliği önlemede rol oynuyor * Bitkiler ve hayvanlar için doğal bir su kaynaklarıdır. Kar ve yağmur biçimindeki yağışı yapraklı, dalları, gövdesi ve kökleri ve tutarak sellerin ve taşkınların oluşmasını önler. Ayrıca yeraltı sularının oluşmasına yardım eder * Yaban hayatı ve av kaynaklarını korurlar. Nesli tükenmekte olan hayvanların üretimi, korunması ve barınmasında koruma alanları oluştururlar. Bu sahalar milyonlarca canlının yuvasıdır * Radyasyonu önler * Su buharını yoğunlaştırarak yağmur haline gelmesini sağlar * Ormanlar, eğlenme, dinlenme ve boş zamanları değerlendirme imkanı sağlar. Havası, suyu, doğal görünümleri ve sakin ortamı ile özellikle şehirlerde yaşayan insanları kendisine çeker. Bu yönüyle insanların beden ve ruh sağlığı üzerinde olumlu rol oynar * Orman içinde ve dışında yaşayan insanlara çeşitli iş alanları sağlar, işsizliği önlemede etkin rol oynar, böylece köyden kente göçü azaltır * Ulusal savunma ve güvenlik bakımından da çok önemlidirler. Askeri birliklerin savaş tesisleri ile araç ve gereçlerinin gizlenmesinde, savaş ekonomisi bakımından değer taşıyan reçine, katran ve tanenli maddelerin elde edilmesini sağlarlar * Ayrıca ormanlar barajların ekonomik ömrünü uzatır, doğal afetleri önler, ülke turizmine katkıda bulunurlar.

http://www.biyologlar.com/ormanlarin-yasamsal-faydalari

Nesli Tükenen Hayvanlar İçin Neler Yapılabilir

Yabani Hayvanların biz insanlarla kontrollü ortak yasam alanlarını paylaşım geleneği çok eskilere dayanmaktadır. Yaklaşık 3 bin yıllık tarihi bir geçmişi olan bu ilişkiyi gerek yabani hayvan barınakları ve gerekse hayvanat bahçelerinin (ZOO) yaptıkları birçok araştırmadan biliyoruz. Bunlar arasında Cin`deki "intelligentia park i" en tarihi olanı unvanına sahiptir ve bunun dışında eski mısırdaki hayvan barınakları ve Romalılar döneminde "Campagna"lardaki fil yetistiriciligi de bu mana da önemlidir. Ve daha sonralari yeni cagla birlikte bugünkü hayvanat bahcelerinin de temellerini olusturan bir çok yabani hayvan bahcesi ve zoo kuruldu. Yani yabani hayvan bakimi günümce ait bir oluşum değildir Hatta "homo sapiens" dönemine kadar uzanan bir geçmişten söz etmek bile mümkündür; kal diki evcilleştirilme tarihini de başka türlü izah edemeyiz. Bugünkü ev hayvanlarının atalarının da yabani hayatta ait oldukları gerçeği kendi basına bizi böyle bir yoruma götürür. Eğer biz hayvanat bahcelerini insan - yabani hayvan ilişkileri ikileminde ele alırsak yabani hayvan bakımının 10.000 yıllık bir tarihi geçmişinin olduğunu söyleyebiliriz. Ancak günümüz hayvanat bahcelerinin amacı ile "homo sapiens" dönemindeki yabani hayvan bakımının amacı arasında tamamen tersi bir durum vardır. Modern Zoo`larda "homo sapiens" dönemden günüce kadar süregelen insan menseli bu anlamdaki olumsuzlukları tersine çevirme amaçlanmaktadır diyebiliriz. Yani yetiştirme alanında yapılan çalışmalar, genetik variabilitenin azami seviyeye çıkarılmasına yönelik çalışmalar ve de her türlüsünden evcilleştirmenin yol açtığı olumsuzlukların giderilmesine yönelik çalışmalar bugünkü modern Zoo`laf için en önemli öncelliktir. Hayvanat bahceleri (Zoo) dün olduğu gibi bugünde önemlerini korumaktadırlar. Onların yabani hayati anlama/anlatma fonksiyonları ve yabani hayvanları tanıma ve onlarla ilgili insanda oluşmuş önyargıları yok etme eylemliliği çok önemli bir değerdedir. 19 yüzyılda daha çok hayvanlar alemini merak temelinde perspektiflere sahip olan Zoo`lar gecen yüzyıllık süre içerisinde özellikle Hedigerin 1942 yılında biyolojiye kazandırdığı "Hayvanat bahceleri biyolojisi; (Tiergartenbiologie)" kavramı bu konuda radikal görüşler ortaya çıkardı. Özellikle ikinci dünya savasından sonra nesli tükenmekte olan hayvanlar ve hayvanat bahcelerinin görevleri gibi kritik belirlemeler masaya yatırıldı. 1970`in ortalarından itibaren bu konudaki tartışmalar legislativ tarzda ele alınmaya başlandı Ve bunların neticesinde Washington çeşitliliği (hayvan ve bitki türleri) koruma anlaşması (WA) ratikative (vücut bulmak vs.) edildi. Ve daha sonralari CITES (Convention on International Trade in Endangered Species of Wild Fauna and Flora) olarak değiştirildi ve birçok uluslararası hayvanat bahceleri yöneticisi ve dernekler, ve de uzman kurum ve organizasyonların aktif çalışmalarıyla karara bağlanan birçok kararname ve yönetmelikler devletleri bağlayıcı tarzda kanunlaştırıldı ve nihayetinde AB normları bünyesinde birlik üyesi ülkeleri de bağlayıcı kanunlar ve yönetmelikler (EU-Zoorichtlinie). Olarak yasalarda yer aldı. Tabiî ki bütün bunlara paralel olarak hayvanat bahcelerime amaç ve tüzüklerine anlamına uygun olarak değiştirip kendi birlik ve organizasyonlarını güçlendirdiler. Ve birçok resmi kurum ve kuruluşlarla olan organik bağlarını güçlendirip NGO`larla (Non- Governmental Organization) çok sıkı işbirliklerine girdiler. Hayvanat bahceleri maceramız yolculuğuna devam ederken doğadaki tür ceşitlliğindeki erimede hızından bir şey kaybetmiyor ve adeta tehlike canlarını çalmaya devam ediyor. Ve sırf emational (duygusal) anlamdaki önlemlerde türlerin çeşitliliğini korumaya yetmiyor. Yapılan birçok tartışmalar daha çok emationel bir muhtevaya sahip ve faktiv (reel) önlemlerden uzak ve antropomorph bir karekter tasimakta. Ve bundan dolayda uygulanabilirlikleri reel olmaktan çok uzak kalıyor. Burada asil ihtiyaç duyulan daha çok bilimsel araç ve gereç ve de bilgi alışverişini koordine eden daha aktif organizasyonlar ve de kamuoyunu bilgilendiren geniş kapsamlı enformasyon ağları temel ihtiyaç olarak bu günden yarına pratiğe geçmelidir Ebetteki şimdiye kadar sergilenmiş birçok değerli çabayı görmezlikten gelemeyiz bilakis onların pratik uygula marina kendi penceremizden her türlü desteği vermeye devam edeceğiz. Tabiî ki burada AB hayvanat bahceleri yasalarını (EU- Zoorichtlinie) görmezlikten gelemeyiz bilakis bunlar yabani hayatin en önemli kazanımlarıdır. Burada sorun bunların pratikte işlevsel kılınmasıdır. Ve biliyoruz ki böyle bir durumda vitrin vazifesi gören hiçbir hayvanat bahcesi isletme izni alamayacak sadece yabani hayati kurtarmayı kendilerine amaç edinen Zoo`lar mevcudiyetini koruyacak. Yani tür çeşitliliğinin mazi olduğu gün geldiğinde sadece aşağıdaki 4 temel prensimi kendilerine amaç edinmiş hayvanat bahceleri hayatımızdaki varlıklarını sürdürüyor olacaklar 1. Eğitim: İnsanlar yabani hayvan, yabani hayat ve biotope gibi konularda süreklilik arz eden bicimde bilgilendirilmelidir. 2. Dinlenme 3. Tür çeşitliliğini koruma: Nesli tükenmekte olan ya da olma tehlikesi ile karsı olan yabani hayvanları bünyesine almayı temel ilke edinmeli buna uygun bakim sistemlerini oluşturup geliştirmelidir. 4. Araştırma. İn-site anlamdaki projeler araştırılmalı ve de böylesi bilimsel çalışmalar desteklenmelidir. Hayvan bakim koşullarının maksimum seviyede tutulması için aktuel araştırmaların ışığındaki bir sürekliliği içleştirmelidir. Tabii olarak bu amaçların gerçekleşmesinde küçük hayvanat bahceleri yetmezlikler yasayacaklar ve de yasıyorlar. Bu anlamda tam da bu noktada kendilerini tür çeşitliliğinin korunmasında yetkin, sorumlu gören her organizasyon (Mesela: EAZA "European Association of Zoos and Aquaria", EEP "European Endangered Species Programmes" gibi...) bu anlamdaki çalışmalara aktif destek sunmalıdırlar. Kaldı ki bu tür organizasyonların sorumlulukları RIO Konventionunda ayni yönde acık seçik tanımlanmış ve bağlayıcılığı vurgulanmıştır. Ebetteki bunlarda yeterli değil. Öyleci hayvanat bahceleri adeta cehre ve çevrelerini radikal anlam da değiştirme sorumluluğu ve de zorunluluğu ile karsı karşıyalar. Yani "sırf koleksiyoncu zihniyet" artik "state of the art" olmaktan çıkmıştır. Belki ziyaretçi çekme amaçlı (ekonomik amaçlı) böyle bir şeyi kendisini halen dayatıyor olabilir, fakat bu Zoo`lari canlılar müzesine dönüştürmeyi hakli kılmaz. Yani hayvanat bahcelerine alınacak hayvanlar herşeyden önce Zoolarin ihtiyacından değil yabani hayatin korunmasına yönelik bir amacı önüne koymalıdır. Böylesi bir durumda hangi hayvan türü? Ve neden? alınacak tür nasıl ve nerede bakılacak? Gibi sorular olmaksa olmazından bilimsel olarak cevaplandırılması gereken temel kritikler olmalıdır Ben burada "statü of THA art" kavramını öneminden dolayı biraz açmak istiyorum. Yani hayvanların konulacağı acık ve kapalı alanların etnolojik, çevreyle ilgili, genetik, fizyolojik vb. bilimsel değeri olan verilere uygunluğu tartışmaya yer vermeyecek açıklıkta uygun olmalıdır. Günümüzdeki bilimsel değerlerin yol göstericiliğinde yaban hayvanlarının hayvanat bahcelerinde de olsa onların doğal ortamlarına gerek botanik ve gerekse de büyüklük (hacim) anlamında uyumluluk içerisinde olması gerekir. Günümüzde bazı Zoo`larin bu tespitlere uygunluk arz eden mevcudiyetice bu planlama ve tespitlerin uygulanabilirlik derecesini artırmaktadır. Fakat bu; yabani hayvan bakimi şartlarının sadece "Disney Touch" olacağı anlamına gelmez bilakis yabani yasam ortamının bazı Sünni yapıilanmalarla da giderilebileceği imkânlarda göz ardi edilmeyecektir. Burada temel amaç hayvanların repertoirel davranışlarını yasayabilecekleri doğal yasam ortamlarının maksimum dereceye getirilebilme perspektifinin olmasıdır. "State of the art" kavramı ayni zamanda klasik anlamdaki Zoo anlayışını da mahkûm etmektedir. Yani Zoo`lar artik bireysel agiere olma durumlarını terk etmeliler. Zoologlar, Biyolog lar artik kendilerini enternasyonal işbirliği ve bilgi alışverişi kollektivismusuna entegre etmeliler ve bu anlamda dünya çapında bir perspektifin sahibi olarak hayvan biyolojisi merkezli işbirliklerine hazır olmalılar ve de botanik bahceleri, üniversiteler, yabani hayati araştıran birimler vs. birçok kurum ve kuruluşla kooparativ çalışmaları önlerine koymalıdırlar. Ve hatta bu anlamda Zoo`lar neden kendi projelerini "in - situ" olarak ele almasınlar Elbette şimdiden birçok -botanik bahceleri ve hayvanat bahceleri kombinasyonlu- Zoo`lar umut veren basarîli çalışmalar yürütmektedirler. Mesela: Wilhelma in Stuttgart, Paignton in England, Zoo Singapur bunlardan sadece bir kaçıdır. Zoo Zürich deki Masoala evi, ya da Tiergarten Schönbrunn deki Regenwald evi Botanik - Zoologie Kombinationunun en verimli yenilikleri olarak görülebile Çünkü bu projelerde arka plandaki en temel amaç hayvan ve bitki ortak yaşamının yabani hayati tanıma ve realize etme yönündedir. Kaldı ki hayvan bitki koevolutiv kombinasyonunun evolutiv yasamın motoru olduğu gerçekliği de göz önüne alındığında ve de insanların da ziyaretçi statüsünde bu kombinationda yerini aldığıca eklendiğinde bu tür projelerin önem ve ehemmiyetleri kesin kez ortaya çıkacaktır. Zoo`lar amaçlarına uygun gelişim ve değişimi yasamak zorundalar. Burada New York, Cincinatti, Vancouver, Emmen gibi yerlerde doğa-tarihi müzesi - Zoo kooperasyonları amacına uygun basarîli çalışmalar yürüten hayvanat bahceleri olarak gösterebiliriz. Bunlardan New York takı Bronx Zoo daki Kongobölümü görülmeye değer çok basarîli bir synthese hayat vermiş. Bu kombination`un yarattığı efekt büyük bir çeşitlilik göstermektedir: Mesela: Bilgi, canlı hayvanlar, bitkiler ve de exponativ müze kooperatif ahengi insani adeta başka bir âleme götürüyor ve insana biotop anlamda dün ve yarınlarda nelerin kaybedildiğini bir film şeridi gibi gözler önüne seriyor. Adeta interaktivitet bir sanat yaratılmış. Ziyaretçiler gördükleri karsısında geleceği kurtarma amaçlı ekonomik destek olma duygusu bile yasıyorlar. Yabani hayati teşvik anlamında ki gerekliliği tüm çıplaklığı ile ziyaretçilere göstermektedir Tabii ki yukarıda anlatmaya çalıştığım bazı doğruya evirilme basarîsi göstermiş projelerin, küçük hayvanat bahcelerinin vasıflarını yitirdiği ya da yitireceği seklindeki bir sonuca yorumlanması yerinde bir belirleme olmayacaktır. Çünkü yabani hayati yasama, yaşatma ve koruma anlamında her türden irili ufaklı yabani hayvan birimleri kendi kaynakları ölçüsünde büyük isler başarabilirler. Benim burada izahatını yapmaya çalıştığım şey amaç ve amaçlara uygunluk prensipleridir. Bizler hepimiz bu çerçevede sorumluluklar ve zorunluluklar sahibi olma durumundayız. Mesela nesli tükenmekte olan hayvanları korumaya almak yabani hayvanlar ile ilgili bilgilendirme çalışmaları yapmak ve de onların yasam koşullarını insanlara (ziyaretçi) hissettirmek yapabileceklerimizin en asgarisi olmalıdır. Yani ister küçük olsun ister büyük olsun her hayvanat bahcesi yukarıda bahsini ettiğim 4 temel sorumluluğu benimsemeli ve gereklerini yerine getirmenin çabasını sergilemelidir. Burada kendisine ekolojik-sistem temelinde stratejiler oluşturmuş olan WAZA - (World Association of Zoos and Aquariums - Conservation) yabani hayvanlarla uğrasan her birimin kendine rehber edineceği bilimsel bir organisation olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. Bu birimle olan organik ilişkilerin yabani hayat anlamında teşvik edici motifler yaratacağı faktiv bir olgudur. Bu temelde gerek in-situ ve gerekse ex- situ bicicilerinde yaban Hayvanlarını koruma projeleri mevcut bilimsel veriler ışığında optimal ize edilmelidir. Ayni şekilde yabani yasama hazırlama ve katkı amaçlı yaban hayvani yetiştirme programları WAZA felsefesi merkezli yürütülmesi çok önemlidir. 2.) Yabani Hayat ve Yasam Alanları 2.1.) Yasam Alanları Yabani hayvanlar daha çok vahşi ormanlarda yasamaktalar. Yani insanların dokunamadığı, giremediği alanlar güvenlikli yasam alanları olarak tercih edilmektedir. Ne yazık ki insanlar tarafından islenmiş, kendi ihtiyaçları temelinde sekil verilmiş arazilerin Ergün çoğalarak büyümesi beraberinde yabani hayvanların yasam alanlarını küçültmekte ve bunun sonucu olacakta yabani hayvanların gerek tür gerekse sayısal anlamdaki popülasyonları azalmakta ya da yok olmaktadır.. Bundan dolayıdır ki yabani hayvanların yasam alanları ile ilgili ihtiyaçları temelindeki proje ve araştırmalar yoğunluk kazandırılmalıdır. Her şeyden önce onları düşmanlarından koruyacak, gıda ihtiyaçlarına yanıt olabilecek, üremelerine olanak sağlıyacak yasam alanları yaratılmalıdır. 2.2) Yabani Hayat Etimolojisi ve Tanımı 2.2.1.) Genel Bilgiler İlk olarak 15 yüzyılda değişik tanımlamalarla izahatı yapılmaya başlanan yabani hayat kavramına 17 yüzyıl ile birlikte cofrayadan cografyaya ve hatta kültürden kültüre farklılık gösteren tanımlamalar geliştirilmeye çalışıldı. Mesela; „terk edilmiş alanlar“, "issizlik, çöl“, "insansız yerler“, „vahşi ormanlar“ gibi kavramlarla izah edilmeye çalışıldı. Günümüzde daha çok „bozkır“, „çöl, sahra“, balta girmemiş orman“, „fundalık“, „bataklık“ gibi kavramlarla tanımlanmaya çalışılmaktadır. Ancak bazı negatif tanımlamalar da yapılmıyor değil mesela; „verimsizlik“, issizlik“, „faydasızlık“, „sürgün“, „kültürsüzlük“ vb gibi… 1872 yılındaki bilimsel tanımlama ihtiyacı ortaya çıkıncaya kadarki sürede çok değişik tanımlamalar yapıldı. Günümüzde bu anlamdaki mevcut önyargılara yanıt olma temelinde bazı etimolojik tanımlamaları burada zikretme gereği duymaktayım. Acımasız, karışık, yabanileşmiş, yolunu sasırmış hayat (Luther); Orman kanunlarının ve kargaşanın hâkim olduğu hayat (Schambach); Huşu ve dehşet arasındaki gerilim, şaşkınlık ve ürperme, tutku ve telaş, özlem ve korku, esenlik ve çaresizlik. (Wolfgang Scherzinger) ya da aldatıcı, yanıltıcı maddelestirme (Roderik Nash) Yaban hayati ile ilgili tarihsel negatif / pozitif tanımlamalardan anlıyoruz ki biz insanların yabani hayata karşıtlık temelindeki duruşumuz çok derin tarihi köklere sahip. Öncüllerimiz yabani hayati kültürlü olmanın zıt anlamlısı tehlikeli ve kontrol edilemeyen yasam sahaları olarak görmek ve tanımlamak istemişler. Günümüzde bir çok insan yaban hayati görsel yazılı basından tanıdığı için böylesi manupulasyonlara oldukca yatkin bir yapi icerisinde. Kaldı ki yabani hayata çıkarlar temelinde karşıt pozisyondaki insan kaynaklı birimlerin hakim mevcudiyetleri de hesaba katıldığında bu konudaki çalışmaların pozitif evirilme anlamındaki basari şanslarıda o anlamda zor olacaktır. 2.2.2.) Yabani hayatla ilgili bazı bilimsel tanımlamalar - Convertion International`a göre Yabani Hayat: Başlangıçtaki vejetasyonunun %70 den fazlasını koruyabilmiş, yüzölçümü 1000.000 ha dan fazla olan, bir km² sinde 5 insandan az yasayan yasam alanları yabani hayat yasam alanları olarak tanımlanır. Bu tanıma göre dünyada toplam 37 yabani yasam alanı mevcuttur. - International Union of Conservation Natüre göre Yabani Hayat: Asli karakterini koruyabilmiş, biyolojik çeşitliliği mevcut, bozulmamış yasam alanları dinamiğine sahip, sürekli yerleşkelerle morfolojik yapisi değiştirilmemiş olan ve koruma ve menecment programlarla karakteri korunabilen geniş, aslına uygun ya da çok az değişim göstermiş alanlar yabani yasam alanları olarak tanımlanır. 2.2.3.)Yabani Hayat ile ilgili çalışmalar Yabani hayatin mevcut yapisi ve kategorisine göre primler ve sekunder olarak iki bölüm altında inceleme yapmanın anlaşılır olmayı kolaylaştıracağını düşünüyorum. 1.) Primler yabani hayat: Burada amacı asmama anlamında sadece bazı genel konu baslıklarını vermekle yetineceğim - Kalite kontrol çalışmaları: Yerleşkelerin durumu, vejetasyon, faydalılık değerleri… - Indigene nüfus tespit ve araştırmaları - Kullanım alanları ve değerleri - Tehlike altında oluşlarına göre verilendirme çalışmaları - Koruma alanları: Antarktika (Southern Ocean Whale Sanctuary), Asya (Great Arctic Zapovednik), Avrupa (Laponia, Nationalpark Sarek und Naturreservat Sjaunja) - ... 2.) Sekunder Yabani Hayat: - Doğayı koruma konseptleri - gelişim süreçlerini kontrol programları - gerçekleştirilebilen projelerin tespiti: doğal orman rezervleri, toplam rezervler… - yabani hayat geliştirme alanları - … 2.2.4.) Yabani Hayat ve Ekoloji Burada amacı asmama adına kısaca ekoloji kavramına açıklık getirmenin doğru olacağına inanıyorum. 2.2.4.1.) Genel bilgiler Ekoloji (yunanca: mikos) 1866 yılında Ernest Haeckel tarafından organizmaların kendi aralarinda ve abiotik çevreleriyle ilişkilerini inceleyen ve de biyoloji biliminin bir dalı ve matematik biliminin de çok güçlü bir kolu olarak tanımlanmıştır. Ve daha sonralari Haeckel`in bu tanımlamasındaki anlamına uygun olarak geoekoloji ve bioekoloji tanımlamaları geliştirilmiştir. 20 yüzyılın ikinci yarısından sonra gelişen cevre bilinciyle birlikte cevre korumaya hizmet anlamında daha çok doğa bilimleri (biyoloji...) kategorisinde yerini almıştır. 2.2.4.2.) Biyolojide Ekoloji kavramı Ekoloji biliminin kurucuları olarak; darvinizm sempatizanlığı ile tanınan Haeckel den başka; Justus von Liebig, Charles Darvin, Karl August Möbius, Aldo Leopold, Ellen Swallow Richards, Arthur George Tansley ve August Thienemann sayılabilir. Ancak günümüzdeki ekoloji tartışmalarına damgasını vuran Danimarka asilli ünlü botanikçi Johannes Eugenius Bulow Warming`tir. Değişik dönemlerde ihtiyaçlar temelinde değişik kategorilerde ele alınan ekoloji kavramı günümüz ders kitaplarında ki tanımı itibariyle (Schroedel, 2005): "Ekoloji abiotik ve biotik faktörlerin birbirleriyle ve ekolojik-sistem içerisindeki karstiklikli etkileşimlerini inceleyen bilim koludur" Yani canlıların varılma sıklıkları ve yasam kalitelerinin değişim-ilişki bilimsel normları cercisinde ele alan bir kavram olarak genel bir tanımlamayla genel kabul görmektedir. 2.2.4.3.) Populüst anlam itibariyle ekoloji kavramı UNESCO` nun bu anlamdaki çalışmaları (Man and Biosphere-Programm ve Uluslararasi Biyoloji yılı gibi) ve ekolojik araştırmaların yaygınlaşması bu konudaki populüreteyi artirmistir. Mesela 1960 li yillarda amerikali biyolog Rachel Carson` nun cevreyi koruma temelinde öncülügünü ettigi hareketin DDT gibi cevre zehiri etkisindeki ilaclarin kullaniminin yasaklanmasinin global etkileri zamanla ekoloji kavraminin iceriginin de genislemesini beraberinde getirmistir. Böylece günümüz ekolojik hareketlerin temeli olusmustur. Ve karsimiza Öko-Ciftlikler, Öko-Sehirler, Öko-Enerji, Eko-Elektrik. Gibi birçok kavramlar seklinde çıkmıştır. Ebetteki bu hızlı gelişim paralelinde politik ve ekonomik çıkarlara dayalı suistimaleri de ortaya çıkardı. Ki bunlar günümüzde doğrulara ulaşmada çok büyük sorunlar olarak önümüzde durmaktalar. 2.2.4.4.) Araştırma malzemesi olarak ekoloji kavramı Biotik ve abiotik faktörlerin sistematik fonksiyonel ilişkileri çerçevesinde eko-sistem kavramı temelinde ekotop (Biotop + Biozönos), tür popülasyonları ve interdisipliner araştırmalar gibi kavramlarla içi doldurulmaya çalışıldı Ve böylece Evolutionbiolojisi, Genetik, Coğrafya, Klimatoloji, Ekonomi, Jeoloji, Etnoloji, Psycholoji, Cevre ve Tür farklılıklarını koruma gibi bilim dalları eko-sistemi korumanın olmazsa olmazları olarak kendisini dayattı 2.2.4.5.) Ekolojinin sınıflandırılması Klasik anlamda ekoloji: 1.) Autökoloji 2.) Populationekoloji 3.) Synekoloji İlgi alanlarına göre ekoloji: 1.) Hayvan, Bitki ve Mikroplar Ekolojisi 2.) Marine, Limnoloji ve Terrestik Ekoloji 3.) Geoekoloji 4.) Toprak Ekolojisi 5.) Moleküler Ekoloji 6.) Human Ekoloji 7.) Sivilisation Ekolojisi 8.) Arazi Ekolojisi 9.) Agrar ve Urban Ekolojisi 10.) Davranış Ekolojisi 11.) Kimyasal Ekoloji 12.) Eko-Toksikoloji 13.) vb. gibi Gelişim aşamalarına göre ekoloji: 1.) Neoekoloji 2.) Paleoekoloji 2.3.) Yasam Alanları Menecment- Yabani Hayvanlar - Uluslararası Sorumluluklar Doğanın bir bütün olarak düşünülmesi ve korunması, - globalizm pratik realitesinin (gerçekliğinin) kabulü ve yeryüzü topluluklarının ortak hareket etmesi temelinde - globus (yerküre) eksenli bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmaktadır. Dünyadaki hiçbir birim tek başına biyolojik çeşitliliği ve doğal yasam alanlarını koruyacak yetkinlikte ve güçte değil. İnsanların doğa ve yabani hayvanlar üzerindeki olumsuz etkilerinin national (ulusal) ve kültürel boyutları ile sınırları zorlayan bir tarzda artış eğilimi göstermesi; günümüzde tepkisel anlamdaki bir çok uluslararası cevre konventionu (sözleşmesi) çerçevesinde, - çerçevesi doğru çizilmiş çözümlemelerle -, özellikle göçebe hayvan türlerinin (su kuşları, memeli hayvanlar…) korunmasını prioritet (öncelikli…) sorumluluklar anlamında bir çok farklı organizasyonlar sahsında aktif pozisyon alma anlamında zorunluluk haline getirmektedir. Ancak devletler hukuku ve tek tek ülke sınırları; mevzuatlar ve pratik uygulamalar temelinde bazı düzenleme ve çalışmaları zaman zaman zorlaştırmaktadır. Mesela Lynx lynx adli yırtıcı kedilerin bu gün bir çok Avrupa ülkesindeki sinir hatlarında revirlerini oluşturmuş olmaları ve bunların yasam sahalarının ihtiyaçlar temelinde düzenlenmesi (yiyecek ihtiyacı, tehlikesiz hareket alanları vb) mutlak bir international işbirliğini zorunlu kılmaktadır. Yabani hayvan popülâsyonlarının etkin ve yararlı bir formda enternasyonal sözleşmeler (CBD ve IUCN gibi) çerçevesinde korunması ve ressourclerin (doğal kaynakların) symbiose bir anlayışla ele alınması; en önemli mantıklı regülâsyon (düzenleme…) metotları olarak kabul edilmelidir. Örneğin avcılığın böylesi bir çerçevede düzenlenmesi sadece popülasyonların korunmasında değil, ayni zamanda ekonomik getiriler temelinde de faydaya dönüşecektir. Böylesi çerçeve çalışmalarının incelenmesi, islenmesi ve Realsize edilebilirliliği yaklaşık 80 dünya ülkesinde etkinliği olan CIC (International Council for Game and Wildlife Conservation) adlı organizasyonun en önemli asli görevi olarak tanımlanmış ve böylece çalışmaların / projelerin yönetimi, araştırma birimleri ve avcılık örgütlerinin düzenlemesi ve de tek tek bireylerin bu anlamda eğitilmesi asli görevler olarak karsımıza çıkmaktadır. Yani ekosistemin korunmasında ve düzenlenmesinde ya da başka bir deyişle hayvan ve bitkilerin çeşitlilik anlamındaki negatif etkileşimleri; insanların özel ihtiyaçları temelindeki yönelimler eksenli olduğu gerçeğinin kabulü; böylesi çerçeve programları hazırlanırken ilk etapta dikkate alınması gereken nokta olmalıdır. Bu anlamda tasları yerli yerse oturtmak nasıl olacak gibi can âlici sorular çözümlemeler temelinde çok önemsenmelidir. Yani bir yandan kültür arazilerinin insanların ihtiyaçları temelinde düzenlenmesi gerekirken öbür yandan bilinçli ve aktif çalışmalarla yabani hayvanların bu birimlere integrationunu (bütünleşme…) kolaylaştırıcı önlemler geliştirilmelidir. Başka bir deyişle; insanların ve hayvanların birbirleri ile tek taraflı çıkarlara dayalı konfliktlerini (çelişki…) en asgariye indirmeye yönelik girişimler etkin ve aktif hale getirilmelidir. Böylesi projelerde; doğal interaktionlarin (ortak noktaların…) daha iyi görülüp değerlendirilmesi etkin düzenlemelere ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Uluslararası kabul gören bazı Integration stratejileri: Değişik alanlardaki arazi kullanım amaçlarının kesin ve acık tanımı yapılmalıdır. Habitat – Yabani Hayvan Menecment koordinasyonu sağlanmalıdır. Arazi kullanım planları oluşturulurken yabani hayvanlar etkin bir yan faktör olarak hesaba katılmalıdır (ormancılık, tarım, turizm, yol yapımı…) Popülâsyon kontrollerini amaçlayan avcılık anlayışının oluşturulmasını hedefleyen düzenlemelerde yerel birimlerdeki zarar ve toleranslar hesaba katılmalıdır (vejetasyon, hayvancılık…) Yaptığım bir takim statiksel yerel çalışmalarda; böylesi projelerde geleneksel bazı kalıplarında gözerdi edilmemesi gerekliliği ortaya cıktı. Mesela: avcı – ormancı çelişkisinin gerçekte traditional (geleneksel) karakterli olduğunun tespiti gibi. Yani kompetenz (yeterlilik, yetkinlik…) anlamadaki ayrışmalar geleneksel karakterli ve avcı -ormancı çelişkisini yaratmaktadır. Bu nedenle amaca yönelik yasal düzenlemeler ve eğitim çalışmaları çok önemsenmelidir. Ve hatta modern ulusal parklar menecmenti çalışmalarında böylesi çelişkilerin kendisini sorun olarak dayatmaması Gerçekliğini bu temelde yorumlamak bazı şeyleri anlaşılır kılacaktır. Yani böylesi projelerde asli aktörlerin çıkarsal işbirliğini gözeten bir duruş sahibi olmak gerekir. Yabani hayvan menecmenti projelerindeki realisation ve buna uygun yasal düzenlemeler yabani hayat bölgesel verilendirmelerinde (WÖRP) çok önemli instrumentler (faktörler…)olarak görülebilmelidir. Özellikle doğru temelde ele alınan yerel - politik planlamalar; bu anlamda çok olumlu sosyal sorumluluklar ortaya koyabilmekte ve yabani hayvanlarının yasadıkları yerlerde uygun yasam alanları sahibi olmaları gerektiği perspektifinin ortaya konulmasında çok etkili olabilmektedir. Yani doğa koruma ve politik duruşların ayni amaca hizmet temelinde kombinasyonu ile birçok sivil çalışma gruplarının çıkarlarının, kamusal çıkarlarla yasal zemindeki uyumu oluşturulabilir. Ayrıca böylesi uzun soluklu yönelimler ulusal sınırların da dışına tasan (EU Natura 2000 ) bir takim önlem ve infra strüktürel planlamalarla etkinlik ve yetkinlik anlamında pozitif sonuçlar vermek suretiyle değişik birimler (ormancı, avcı, çiftçi, turizm, doğa korumacılar, resmi birimler…) arasındaki çelişkileri azamiye indirme temelinde uyumlu bir durusu ortaya koyabilmektedir. Yabani hayvanlar için yasam alanları planlanırken onların ayni zamanda aktif faktör olarak görülmesi ve hesaba katılması çok önemli. Mesela olası göç yolları anlamındaki passiv yerleşke konumları göz önüne alınmalıdır. Yine insan kaynaklı olası müdahaleler önceden tespit edilmeli ve bunlara yönelik önlemsel projeler ve çalışmalar (özellikle Yabani Hayvan-Habitat) önceden sonuç verici bir program ve hedefe sahip olmalıdır ve karşılıklı sınırlara saygıyı esas alan prensipler nihayet olmalıdır. Yabani hayvan – insan çelişkilerindeki tarihsel nedenleri gözeten programlar flexibel (esnek…) olmalı ve integrativ sorunların çözümüne amaç edinmeli ve de her türlü relevant arazi kullanıcılarını göz önüne alan bir anlayış sergilemelidir. Yani bir bütün olarak var olmanın gerekçeleri önceden anlatılabilmeli yoksa bekle gör temelinde bir planlama kesinlikle yapılmamalıdır. Kesinlikle tüm etkili ve yetkili birimlerden oluşan yapılanmaların ortak konsensüsleri temelinde hareket edilmelidir. (Avcı-Belediye gibi). Ancak böylesi bir yönelimle ortak çıkarlar eksenli bir içice geçiş sağlanmış olur ki bu da basarîyi daim ve mantıklı kılacaktır. Söz konusu alanlar arasındaki harmonim denge (Balance) sosyo-ekonomik, politik – administrativ ve ekolojik dengesel ihtiyaçlar gibi önemli kriterleri gözeten önlemlerle mümkündür. Zaten CIC program ve ilkesel yaklaşımlarında da çözüm anlamındaki bütünlüksel yaklaşımların gerekliliğine işaret edilmekte ve insan – yabani hayvan – cevre balansının sosyo-ekonomik ve ekolojik sistem eksenli dinamikle sağlanacağı TESİD edilmektedir. Yani sonuç olarak yaşanabilir bir cevre ideali; büyük ölçekli yabani hayat – çevrebilim – arazi planlamaları ve bunların bütünün bir parçası olarak tüm gelişim safhalarında yerel, bölgesel, ulusal ve international katılımlı projelerle desteklenmesi ve ortaya konulması ile oluşturulabilir…

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenen-hayvanlar-icin-neler-yapilabilir

Köprülü kanyon flora ve faunası

Antalya - Köprülü Kanyon Milli Parkı Ülkemizdeki Milli Parklar Yeri:Antalya İli Ulaşım: Akdeniz Bölgesinde, Antalya ili,Manavgat ilçesi sınırları dahilinde yer alan Milli Parka Antalya'nın 49. km ayrılan bir yol ile gidilir.Bu yol Akdeniz sahillerinden ayrılıp Taşağıl'dan geçip Beşkonak'a ulaşır. Özelliği: Milli Parkın rekreasyonel dokusunu Köprü ırmağı teşkil eder. Bu ırmağın değişken karakteri rafting sporu için ideal alanı yaratır.Ağaçlarla gölgelenen nehir kenarında günübirlik ve kamp kullanma alanları Milli Parkın en önemli aktivitelerini teşkil eder. Bölgenin kil, kumtaşı, konglemera ve kalker kayaçlarından meydana gelen jeolojik yapısı karstik yer şekillerinin oluşmasına imkan sağlamaktadır. Milli Parkın ana kaynağını oluşturan Köprü Irmağının, Bolasan Köyü ile Beşkonak arasında meydana getirdiği yarma vadi,14 km uzunluğu ve 100 m.yi aşan duvarlarıyla ülkemizin en uzun kanyonudur. Milli Parkta vadi tabanlarından,dağların çıplak doruklarına doğru çam, selvi, sedir ve çok sayıda yapraklı ağaç türlerinden meydana gelen bitki örtüsü zengin maki topluluğu ile desteklenmektedir. 400 hektarlık saf Akdeniz selvisi ormanı, flora özelliklerinin en önemli ve en belirgin alanıdır. Milli Parkın yaban hayatının listesinin oldukça geniş olmasına rağmen usulsüz avlanmalar sonucunda türler azalmıştır. Yaban hayatının belli başlı üyeleri;geyik,dağ keçisi, ayı, tilki, kurt, tavşan, sansar, porsuklardır. Köprü kollarında bol miktarda alabalık bulunmaktadır. Görülebilecek Yerler: Milli Park tabii güzellikleri kadar, zengin kültürel kaynağa da sahiptir. MÖ 5. yüzyılda kurulmuş antik Selge şehrinin tiyatrosu, agorası, Zeus ve Artemis tapınakları, sarnıçlar, su kemeri, Köprü ırmağı ve Kocaçay üzerinde bulunan Oluk ve Büğrüm köprüleri ile Selge'yi Pamphlia sahil şehirlerine bağlayan taş kaplamalı tarihi yolu şehrin kalıntılarının en çarpıcı örnekleridir. Rekreaktif öneminden dolayı Köprü ırmağı da görülebilecek yerlendendir. 1970 yılında Milli Park ilan edilen Köprülü Kanyon'un doğallığının bozulmaması için GEF 2 projesi hazırlandı. 36 bin hektarlık bir alanı kapsayan Köprülü Kanyon Milli Parkı'nın içinde 11 tane köyün bulunduğu belirtildi.Antalya'da rafting merkezi olarak bilinen Köprülü Kanyon Milli Parkı'ndaki doğallığın bozulmasını önlemek için hazırlanan GEF 2 Projesi çerçevesinde şu ana kadar gerçekleştirilen 46 projeye 300 bin dolar para harcandı. Proje çerçevesinde bölgeyi çöplerden arındırmak için alınan konteynerlerden bazılarının ise dereye atıldığı ortaya çıktı. Antalya'da içinde 11 köyün yer aldığı Köprülü Kanyon Milli Parkı'nda Dünya Bankası desteğiyle gerçekleştirilen Global Enviromental Focilty (GEF) Projesi çerçevesi ile ilgili Antalya İl Genel Meclisi'nde bir bilgilendirme toplantısı gerçekleştirildi. Toplantıda; GEF2 Projesi Müdürü Çevre ve Orman İl Müdürlüğü'nden Orman Yüksek Mühendisi Osman Yöntem, 36 bin hektarlık bir alanı kapsayan Köprülü Kanyon Milli Parkı'nın içinde 11 tane köyün bulunduğunu söyledi. Bölgenin 1970 yılında Milli Park ilan edildiğini hatırlatan Yöntem, “Bir bölgenin milli park olabilmesi için bu yerin doğal ve kültürel açıdan uluslararası turistik bir yer olması gerekiyor. Köprülü Kanyon Milli Parkı bu niteliklerin tümüne sahip olan bir bölge. Köprülü Kanyon Milli Parkı’nda dünyanın en büyük doğal servi ormanı bulunuyor. 500 hektar büyüklüğünde olan doğal servi ormanının dünyada başka bir eşi yok. Ayrıca bu bölgede servi ormanlarının dışında yine doğal olarak karaçam, göknar ve sedir ormanları yer alıyor. Çok zengin bir floraya sahip olan Köprülü Kanyon da bine yakın bitki yetişiyor. Bunların 29’u endemik. Ayrıca 164 kuş türü, 32 memeli, 22 sürüngen, 7 balık ve böcek türlerinin yer aldığı bu bölgede yaban keçileri ile Akbabalar yaşıyor. Psidia ile Selge kentini de içine alan Köprülü Kanyon Milli Parkı’nda bu değerlerin korunması için GEF2 Projesi hazırlandı” dedi. Antalya ili ülkemizin bitki zenginliğini barındıran önemli alanlarımızdan birisidir. Türkiye florasının yazarı Davis’in yaptığı karelemede C3 karesi içerisinde yer alan Antalya’nın 2500 civarında bitki türünü barındırdığı bilinmektedir. Bu türlerin 631 tanesinin endemik olduğu ve endemizm oranının %25,5 olduğu kayıtlardan anlaşılmaktadır. Ülkemizin endemizm oranı %30 olduğu düşünülürse Antalya’nın ne denli zengin bitki çeşitliliğine sahip olduğu görülebilir. ***Antalya'nın doğusunda, Köprülü Kanyon Millî parkın Akdenizhavzasındaki yegane servi ormanı (700 hektar) yer almaktadır. Doğu Akdeniz bölgesinde Amanos dağlarında lokal olarak bulunan kayın ormanı bu ağaç türünün güneye yayılan en uç noktasıdır.   Bir biogenetik rezerv kaynağı Köprülü Kanyon •Doç.Dr.Barbaros ÇETİN Günümüzde düzensiz şehirleşme, trafik, gürültü, sanayileşmenin beraberinde meydana getirdiği yoğun ve çeşitli çevre sorunları, insanlarda bir parçası oldukları doğaya dönme özlemi yaratmıştır. Bu özlemi giderecek, insanın dinlenme ve eğlenme ihtiyacını karşılayacak yabani bitki ve hayvan türlerinin gelecek nesillere ekolojik denge içerisinde bırakılabileceği, doğal alanların başında özel statülerle korunan milli parklarımız gelir. Haziran 1992'de yapılan Dünya Çevre Zirvesi'nin sözleşme metninde en önemli konulardan biri de biyoçeşitlilik olmuştur. Bu sözleşme ülkemiz tarafından da imzalanmıştır. Ne yazık ki milli parklarımız üzerinde yaptığımız çalışmalar (1982-92), uluslararası alanda daha önceleri doğal ortamların ve nesli tükenmekte olan türlerin korunması konusunda imzalamış olduğumuz sözleşmelere, tam manasıyla uymadığımızı ortaya koymuştur. Köprülü Kanyon Milli Parkı, yurdumuzda mevcut 22 milli park arasında özel bir öneme sahiptir. Doğal zenginliği bakımından birçok özellikleri arasında en dikkati çeken nokta, doğal bir Servi (Cupressus Sempervirens) ağaç topluluğunun bulunmasıdır. Türkiye Çiçekli Bitkiler Florası'nın 1. cildinde de belirtildiği bu tür, dünya üzerinde sadece Rodos Adası, Antalya civarı ve İran'da doğal olarak yetişmektedir. Dünyadaki en geniş doğal topluluğu ise bu milli parkımızdadır. Ayrıca bu saha Avrupa Parlamentosu'na biyogenetik rezerv olarak bildirilmiştir. Araştırmacı tarafından bu alan hakkında yazılan makale, İsveç Devlet Doğa Bilimleri Müzesi'nin 84 yıllık Fauna och Flora isimli bilimsel dergisine kapak konusu olmuştur. Akdeniz Servi'si olan C. Sempervirens'in ekolojik önemi ilk kez araştırmacılar tarafından belirtilmiş olup, kızılçam birliği seviyesinde bir fasiyes oluşturduğu tanımlanmıştır. Bu bölgenin çiçekli bitkiler florası ve vejetasyonunun yazılması neticesinde, dünya botanik literatürü için 9 yeni bitki türü ilk defa tespit edilmiştir. Karayosunları (Muscu) ve Ciğerotları (Hapaticae) bitki grupları da tarafımızdan ortaya çıkarılmıştır. Tarafımızdan yapılan çalışmaların sonuçları da, alanın bitki örtüsünün önemini bir başka yönden ortaya koymaktadır. Bu türün taraması ülkemizin Akdeniz bölgesinde yapılmış, ancak milli park sınırları dışında rastlanılmamıştır. Bunun yanında, yurdumuzdaki varlığı sadece bu alanda bilinen bazı karayosunu ve ciğerotları türlerine rastlanmıştır. Bu bitkilerin mutlaka özenle korunup, genetik miras olarak değerlendirilmeleri gereklidir. Ülke olarak Bern Sözleşmesi ve son imzalanan Biyoçeşitlilik Sözleşmesi (Rio De Janeiro, 1992) gereği başta milli parklarımız ve diğer doğal alanlarımızı, topluluğumuzla ilgili diğer işleri uygularken, ekolojik gerekleri ile uyumlu olarak, yabani flora ve fauna populasyonlarının devamlılığı için, hep birlikte korumak ve geliştirmek zorundayız. • MUĞLA ŞAH Gazetesi, Sayı: 116

http://www.biyologlar.com/koprulu-kanyon-flora-ve-faunasi

HAYVANLARIN YAYILIŞI VE İNSAN

İnsan ve hayvan arasındaki ilişkiler aslında ekolojinin konusudur. İnsanlar, ekonomik nedenlerle, hayvanların dünya üzerindeki yayılışını sınırlayan, daraltan ve genişleten önemli bir etken olarak ele alınmaktadır. Bu nedenle dolaylı olarak hayvan coğrafyasını ilgilendirmektedirler. 1. Av Olarak Hayvanlar İnsanların bugün olduğu gibi geçmişte de bitkisel besinlerin yanısıra, hayvansal besinlerden de yararlanmış oldukları fosillerden anlaşılmaktadır. Birkaç bin yıl öncesindeki insan kültürünün avcılık ve toplayıcılık özellikleri çok belirgindi. İnsanlar av hayvanlarının (ve keza balıkların) bulundukları bölgeleri keşfetmek ve buralarda yaşamak zorundaydılar. Av hayvanlarının çokluğu ve yayıldıkları bölgeler sınırsız değildi. Dolayısıyla, insanların yaşayacağı bölgeler, bir çeşit av hayvanlarının varlığı ile hem sınırlanmış hem de düzenlenmiş oluyordu. Tarih boyunca, insanlar ya bunları bizzat belirli bölgelerde yetiştirmek ya da yabani sürülerin göçlerini izlemek zorunda kaldı. Kuzey kutbuna yakın ve göçebe olan bir kısım halk, bu kültür düzeyini, günümüzde de sürdürerek, rengeyiği sürülerinin mevsimsel göçlerine uygun olarak, sürekli yer değiştirmektedir. Av ile avcı arasında zaman zaman dalgalanmalar ortaya çıkmakla birlikte, genelde bir denge vardır. İki tür arasındaki bu duyarlı denge, çoğu kez insanın etkin müdahalesiyle, av aleyhine bozulmaktadır. Öyleki, bazen tümüyle etçil durumuna geçen insan, bir taraftan av hayvanlarını bir taraftan bitkisel besin kaynaklarını tüketmektedir. Yeni Zellandaya göçmen olarak gelip yerleşen insanlar, çok kısa bir zaman sonra devekuşlarından sonuncu moayı (Euryapteryx gravis) da ortadan kaldırmıştır. Denizlerdeki balıklar aşırı avlanma sonucu azaldı ve hatta bazıları tükenmeye yüz tuttu. İleri avlanma yöntemleri ve özellikle artan insan nüfusu av hayvanları üzerindeki etkinliğini her geçen gün biraz daha arttırarak birçok türün yayılışını sınırlamış, birçoğunun da varlığını ortadan kaldırmıştır. Kuzey Amerika bizonlarının sayısı, 1700 yılında yaklaşık 60 milyon civarındaydı ve doğal bir dengeye kavuşmuştu. Amerika'da Pasifik demiryolunun yapılması ve avlanma amacıyla yapılan uçuşlar, bu sayıyı, 1850 yılında sadece birkaç düzine bizon kalacak şekilde azalttı. Yine yaklaşık aynı tarihlerde Amerika göçmen güvercininin (Ectopistes migratorius) soyu tüketiliyordu. Hatta bir sürek avında bu türün 2 milyon bireyi vurulmuştur. Özellikle yalıtılmış ıssız adalardaki türler çok ürkektir. Uçma içgüdüleri kısmen kaybolmuştur. Deniz yolculukları sırasında bu adalara çıkılır, özellikle yaşlı ve orta yaşlı bireyler kaçamadıklarından kolayca yakalanırdı. Hatta bu hayvanlara kolay temin edilen erzak gözüyle bakılırdı. Bu şekilde, Mauritius'da, 1681 yılında, büyükhindinin (Raphus cucullatus) soyu tüketildi, 1768 yılında Behring adasında hayatta olan son denizineği (Hydrodamalis gigas) öldürüldü. Avrupa'da teknolojik gelişmelerin daha hızlı olması, bazı hayvan türlerinin burada çok daha önce ve çok daha hızlı bir şekilde tükenmesine neden olmuştur. Bir kısım tür de gittikçe azalmaktadır. Örneğin 1920 yıllarında milyonlarcası öldürülerek derisi işlenen Avustralya ayısına (Phascolarctos cinereus) bugün sadece hayvanat bahçelerinde ya da koruma altına alınmış özel bölgelerde rastlamak mümkündür. Zoologlara göre yüzlerce kuş ve memeli türünün bu şekilde önce sayıları azaldı ve daha sonra da soyları tükendi. Günümüzde birçok ülke bazı yasal önlemlerle hayvan varlığını koruma altına almıştır. Tükenme eşiğine gelmiş olan bazı türler de zoologlar tarafından önce hayvanat bahçelerinde ya da özel üretim yerlerinde üretilmeye ve daha sonra da uygun alanlara yeniden yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Hayvanları korumak için uluslararası örgütler kurulmuştur. Bunlar soyu tükenmekte olan hayvanların isimlerini, sayılarını, yaşama alanlarını ve gelişme özelliklerini içeren bir kırmızı kitap (redbook) hazırlayarak sözkonusu türlerin izlenmeye alınmalarını sağlamaya çalışmaktadırlar. Sportif amaçla avlanan türlerin birçoğu anavatanlarından çok uzaklara taşınmış ve doğada üretilmiştir. Örneğin alabalıklar (Salmo trutta) yeryüzündeki uygun tüm dağlık bölge sularında yetiştirilmektedir. Bu hayvanlar gittikleri yerlere çok iyi uyum sağlamış, hatta oraların doğal toplulukları gibi belirli bir populasyon büyüklüğüne ulaşmışlardır. Kızılgeyik (Cervus elaphus) And dağlarına ve Yeni Zellandaya başarılı bir uyum sağlamış ve asıl yaşama alanlarınkinden çok daha güçlü ve büyük populasyonlar oluşturmuşlardır. 2. Evcilleştirme Avcılık ve toplayıcılık döneminden sonra, bilindiği üzere, yerleşik toplum düzeni başladı. Artık yerleşim alanları çevresinde, halkın gereksinmelerini karşılayacak hayvansal ve bitkisel ürünler yetiştirilmeye başlanmıştı. İnsanlık tarihinde hayvan besleme, bitki yetiştirmeden çok önce ortaya çıkmıştır. İnsanlar, başlangıçta yabani hayvan sürülerinin serbestçe yer değiştirmesine engel oldular, ağıllarda, ahırlarda tuttular ve onları doğal düşmanlarından ve uygun olmayan iklim koşullarından korudular. Böylece, ilk olarak doğal seçilim devre dışı bırakıldı, daha sonra, çiftleştirilmelerinde eş seçimleri de yönlendirilerek evcilleştirilmeler gerçekleştirildi. Yabani ırklara özgü özelliklerin zamanla azaltılması, evcil hayvan ırklarındaki kalıtsal yapının oluşumunu sağladı. Evcil ırklarda, çok belirgin biçimde, vücut büyüklüğü arttı, pigmentler azaldı. Dolayısıyla daha iri ve daha açık renkli posta sahip ırklar oluştu. İnsanlar, köpekleri, Orta Taş Devri'nde kurdun bir soyundan evcilleştirdiler. Amaç, bu soyun yırtıcı özelliğinden avlanmada yararlanmaktı. İlkçağlarda evcilleştirilen at ve sığır gibi koşum hayvanlarının, tarımsal işleri çok kolaylaştırmış olduğu anlaşılmaktadır. Bundan sonra evcilleştirilmiş olan tüm yabani hayvanlarda, et ve süt gereksinmelerinin karşılanması, yani beslenmeye doğrudan katkısı düşünüldü. Ancak evcilleştirmede, bunların deri ve yapağılarının, giyimdeki önemi de çok etkili oldu. Dünya nüfusunun hızla artmasına uygun olarak evcilleştirme çalışmaları da arttı. Fakat yabani hayvan varlığında önemli derecede azalmalar oldu. Bugün yaşayan büyük memeli hayvan türlerinin çoğunluğu evcilleştirilmiştir. Evcilleştirme süreci yenilerini yetiştirme çabalarıyla devamlı geliştirildi. Geçmişte, geliştirilen çeşitli hayvan ırklarından birçoğu hâlâ soylarını sürdürmektedir. Yabani hayvanlardan evcilleştirilen yeni soylar daha çok beslenme ve tarımsal amaçlarla insanlığın hizmetine sunulmaktadır. Örneğin bu tür yeni araştırmalardan bir tanesi de misköküzû (Ovibus moschatus) için yapılmaktadır. Misköküzû, kuzeyde yaşayan eskimolara yeni bir kaynak sunabilmek için Kanada'daki araştırma laboratuvarlarında ve yetiştirme merkezlerinde evcilleştirilmektedir. Bu hayvanlar çok kanaatkardır. Tundranın bitki örtüsüyle beslenir ve su gereksinmesini kar ile karşılayabilir. Yapağıları Keşmir keçisininki kadar değerlidir. Balık yetiştiriciliği de özellikle son yıllarda büyük artış göstermiştir. Doğu Asya'da bataklıklarda ya da sular altındaki pirinç tarlalarında bin yıldan beri sazan yetiştirilmektedir Bu yöntemin ilk defa M.Ö. 2.100 yıllarında kullanılmış olduğu ileri sürülmektedir. Avrupa'da sazan yetiştirilmesine Orta Çağ'da başlanmıştır. Bu çağda perhiz yemeği olarak balık kullanmak gelenek haline gelmiştir. Ancak günümüzde balık yetiştirilmesi tamamen ekonomik amaçlıdır. Daha önce Roma'da deniz balığı mürenler (Muraena helena) kıyılardaki bataklıklarda yetiştiriliyordu. CESAR'a verilen bir ziyafette, HİRTUS tarafından yetiştirilen 6.000 balığın kullanıldığı bilinmektedir. Efsaneye göre bu balıkların semirtilmesinde köleler kullanılmıştı. Alabalıklardan Salmo trutta'nın yanısıra Amerikan gökkuşağı da gittikçe artan miktarlarda yetiştirilmektedir. Diğer balık türleri (turna balığı, yeşil sazan, sudak) de çok sayıda doğal ve yapay göletlerde üretilmektedir. Avrupa havuz balıkçılığının zenginleştirilmesinde Çin çayır balığı (Ctenopharyngodon idella) önem kazanmaya başlamıştır. Bu balık diğer tüm havuz balıklarının aksine bitkisel besinleri de kullanabilmektedir.

http://www.biyologlar.com/hayvanlarin-yayilisi-ve-insan

3- Zoocoğrafyanın Yönlendirilmesinde İnsan Etkisi

Geçmişte, insan, hayvan türlerinin var oluşuna ve yayılışına, özellikle, avlanma, evcilleştirme ve yetiştirme işlevleriyle çok etkili olmuştu. Gelişen teknoloji ve çoğalan nüfus tüm canlıları olumsuz yönde etkiledi. THİNEMANN (1950), bu nedenle insanı, canlılar aleminde diğer tüm doğal çevre şartlarının üzerinde bir "üst organik faktör" olarak değerlendirdi. Gerçek bir kültür doğayı bozmadan onu kullanabilmektir. İnsanların yerleşim yerleri ve barınakları birçok canlı için ana yaşam alanı haline geçmiştir (sinekler, güveler, keneler, çeşitli kınkanatlılar, sıçanlar, fareler vs.). Karatavuk (Turdus merula) ya da siyah ardıç kuşu, ürkek orman kuşlarından olmalarına karşın, birkaç döl boyunca insanların oturduğu bahçeli evlerde ya da civarında yaşarlarsa, bir çeşit evcil hayvan haline gelmektedirler. Sincap (Sciurus vulgaris), batı toplumlarında, artık, bugün bir çok yerde ormanlardan çok parklarda görülmektedir. İnsanlarla aynı alanı ya da besini paylaşan hayvanlar bazen topluma çok büyük zararlar verirler. Örneğin, sıçanlar, güveler, bağ, bahçe ve koruluk zararlıları, parazitler, insana hastalık bulaştıran diğer birçok zararlı (sivrisinek, tahtakurusu, bitler), insanın ve insanla aynı alanı paylaşan diğer tüm hayvanların ölümüne neden olabilirler. Yapılan biyolojik mücadele ve özellikle kimyasal mücadele, doğada beklenilmeyen gediklerin açılmasına ve doğal dengenin bozulmasına neden olur. Aşırı tüketim nedeniyle, ormanlar imha edildi, bozkırlar genişledi. Sonuçta bir bozkır kültürü doğdu. Toprağın aşınma ve sürüklenmesi aralıksız devam etti. Taşlık alanların ortaya çıkması ve bitki örtüsündeki tahribat birçok canlının barınma olanağını ortadan kaldırdı. Yapılan baraj ve göletler, göç ve yayılım yollarını değiştirdiği için tatlısu zoocoğrafyasını önemli ölçülerde etkiledi. Fakat en büyük etki, evsel ve sanayi atıklarının ırmakları, gölleri ve denizleri kirletmesidir. Bu alanlarda yaşayan yüzlerce hayvan türü (balıklar, salyangozlar, yengeçler, böcekler, midyeler ve bütün küçük bentozlar) tamamen yok olmuştur. Bir kısmı da hızla tükenmektedir. Bu tehlikeler çevreyi ve doğayı koruma bilincini doğurdu. Yasalarla fauna ve floranın tahribi ve toprağın kötü ve aşırı işlenmesi önlenmeye çalışılmaktadır. Arıtma tesislerinin yapımı üretim maliyetlerini artırmaktadır. Kurulan milli parklar, gezinti ve dinlenme alanı olmasının yanısıra, bazı türlerin korunması için iyi bir girişim olarak görülmektedir. Bu konuda yapılacak birçok girişim, birçok meslek grubu, özellikle biyologlar tarafından yönlendirilmelidir.

http://www.biyologlar.com/3-zoocografyanin-yonlendirilmesinde-insan-etkisi

Türkiye'de Ulusal ve Milli Parklar

Ülke halkının yararlanması için kurulmuş, doğal güzelliği, bilimsel önemi ya da tarihsel ve arkeolojik değeri olan alanlardır. Ulusal parklarda doğaya ve yabanıl yaşama zarar vermemek için tarım, ticaret ya da sanayi işletmeleri ve yerleşim yerleri kurulması yasaklanmış, ziyaretçilerin hareketlerine bazı kısıtlamalar getirilmiştir. Bazı parklar, örneğin İngiltere'de bulunanlar, köprü, ev, duvar gibi yapılan da içine alır. Bu parklarda o bölgede yaşayan halkın toprağı geleneksel yöntemlerle işlemesine denetimli olarak izin verilir. Aynca Peru'da olduğu gibi yerli halkın dış etkenlerden zarar görmesini önlemek amacıyla oluşturulmuş parklar da vardır. Ulusal parkların alanlan genellikle çok geniştir. Kanada'da, Alberta eyaletinde bulunan Wood Buffalo Ulusal Parkı 45.480 km2'lik alanıyla bunlann en büyüğüdür. Olağanüstü güzellikte bir dinlence bölgesi olan bu park aynı zamanda buffalo olarak da bilinen Amerikan bizonlarının barındığı bir doğal koruma alanıdır. 19. yüzyılın sonlannda soyları tükenmek üzere olan bu hayvanlar sonradan koruma altına alınmıştır. Doğayı ve yabanıl yaşamı koruma düşüncesi ortaçağdan beri vardır {bak. Doğayi Koruma). O dönemde yalnızca soylulann avlanması için aynlan topraklar, en azından yılın belirli aylannda av yasağı uygulandığı için geyik, ceylan gibi av hayvanlarının yanı sıra küçük hayvanların da rahatça üreyip çoğalmasına uygundu. Günümüzde doğal kaynaklan ve yeryüzündeki tüm canlıların yaşamını tehdit eden çevre kirliliği sorunu Sanayi Devrimi'yle birlikte başladı. Doğal koruma alanı oluşturma çabalan 16. yüzyıla kadar uzanır. Bununla birlikte, 1872'de ABD'de kurulan Yellowstone Ulusal Parkı hem doğayı ve yabanıl yaşamı korumak, hem de insanlar için doğayla iç içe yaşayabilecekleri bir ortam oluşturmak açısından gerçek anlamda ilk ulusal parktır. Bu park doğal güzelliklerinin yanı sıra ılıcaları, gayzerleri ve yabanıl yaşamının zenginliğiyle de ünlüdür {bak. Gayzer). Başlangıçta insanlar için gezinti ve eğlence ortamı oluşturmak amacıyla kurulan parklar sonradan çevre kirliliğinin canlıların yaşamını tehdit edici boyutlara ulaşması üzerine, doğayı ve yabanıl yaşamı korumanın gerekli ve önemli yollarından biri olarak görülmeye başladı. Doğayı ve yabanıl yaşamı korumak için parkların gerekli olduğu düşüncesi 1916'da ABD Ulusal Parklar Dairesi'nin kurulmasıyla güçlendi ve yaygınlaştı. Bugün ABD'de 48 ulusal park bulunmaktadır. Doğal oluşumlar sonucu ilginç görünümler kazanan yüzey şekilleri de ulusal anıt olarak koruma altına alınmıştır. ABD'nin Wyoming eyaletindeki Şeytan Kulesi UlusalAnıtı eski bir yanardağ kalıntısıdır. ABD'de koruma altına alınmış tarihsel bölgeler de vardır. Örneğin Güney Carolina'daki, Amerikan İç Savaşı'mn patlak verdiği Sumter Kale-si'de koruma altındaki tarihsel yerlerden biridir. ABD'deki tarihsel alanlar, anıtlar, göl kıyılan, deniz kıyıları ve doğal koruma alanlarının yaklaşık 310.800 km2'lik bölümü ABD Ulusal Parklar Dairesi'nin denetimi altındadır. Bugün birçok ülkede ulusal parklar ve koruma alanları bulunmaktadır. Örneğin Avustralya'da sayılan 2.000'i geçen ulusal parklar, yabanıl hayvanları koruma alanları, devlet parklan ve tarihsel alanlar ülkenin yüzde 3,7'sini kaplar. Avustralya'da çok sayıda deniz ve ada parkları da vardır. Örneğin Queensland'deki Hinchinbrook Ulusal Parkı, Büyük Set Resifleri'nin bir bölümünü de içine alır. Avustralya Yerlileri'nin kutsal saydığı kızıl Ayers Kayalan Avustralya'nın merkezindeki Uluru Ulusal Parkı'ndadır. Ayers Kayalan dünya üzerindeki en büyük tek parçalı kaya oluşumlarından biridir. Üzerinde Yerliler'ce yapılmış resimler vardır. Yeni Zelanda'da ilk ulusal park 1887'de kurulmuştur. Ülkede bugün 10 park bulunmaktadır. Bunlann en büyüğü olan Güney Adası'ndaki Fiordland Ulusal Parkı'nın olağanüstü güzellikteki kıyılannda ve vadilerinde Yeni Zelanda'ya özgü takahe, kivi ve uçmayan bir papağan türü olan kakapo gibi ender rastlanan kuş türleri yaşamaktadır. Çekoslovakya, Almanya, Polonya ve İsveç, Avrupa'da ulusal parklann öncülüğünü yapan ülkeler arasındadır. Sovyetler'de çok geniş doğal koruma alanları vardır. Ender rastlanan Avrupa bizonunun banndığı Bialowieza Ulusal Parkı, Polonya'daki bir ulusal parkla sınır oluşturur. İngiltere'de bugün 13.600 km2'lik bir alanı kaplayan 10 ulusal park bulunmaktadır. Sanayi artıklanyla oluşan çevre kirlenmesi Avrupa'daki parklar için büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Örneğin Çekoslovakya'daki Krkonose Ulusal Parkı'mn ormanları sanayi işletmelerinin bacalarından çıkan zehirli gazların yol açtığı asit yağmurundan önemli ölçüde zarar görmektedir {bak. ASİT YAĞMURU). Ulusal parklar turistlerin ilgisini çeken yerlerdir. Turizmden sağlanan gelirler özellikle Afrika, Asya ve Güney Amerika'daki gelişmekte olan birçok ülke için önemli bir gelir kaynağıdır. Afrika'da yüzlerce çeşit hayvanın koruma altına alındığı büyüleyici güzellikte birçok park vardır. Bu parkların en çok tanınanı Güney Afrika'da 1898'de oyun alanı olarak açılan Kruger Ulusal Parkı'dır. Zaire' de de 1929'da Belçikalıların kurduğu çok sayıda park vardır. Doğu Afrika'daki parklar doğal güzellikleri ve barındırdıktan yabanıl hayvan ve bitki çeşidi açısından dünyanın en ünlü parkları arasındadır. Tanzanya'daki Se- rengeti Ulusal Parkı ince boynuzlu bir ceylan türü olan gazellerin, zebra ve bir antilop türü olan gnu sürülerinin göç yollan üzerindedir. Afrika'daki parkların sayısında son 20 yılda büyük artış görülmüştür. Ne var ki, bu parkların kurulması birtakım sorunları da beraberinde getirmiştir. Nüfusun yoğun olduğu bölgelerde toprağı tarım alanı olarak kullanmak isteyen çevreler parkların kurulmasına ya da genişletilmesine karşı çıkmaktadır. Ulusal parklara ilişkin bir başka sorun da binlerce kilometre karelik bir alanda kurulmuş büyük parklardaki denetim güçlüğüdür. Yasaklayıcı ve kısıtlayıcı yasalara karşın fildişi, gergedan boynuzu ve et elde etmek için hayvanları çekinmeden vuran kaçak avcılann sayısı artmakta, bu da soyu tükenmekte olan yabanıl hayvanlar için büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Asya'da da birçok ulusal park vardır. Ama Japonya gibi kalabalık olan ülkelerde parklar, doğal koruma alanları olmaktan çok, insanlara dinlenme ve eğlenme alanı sağlamak amacıyla kurulmuştur. Hindistan'ın kuzeyindeki Corbett Ulusal Parkı'nda kaplanlar, Çin'deki Hsifan koruma alanında ender rastlanan ve soyu tükenmekte olan dev pandalar koruma altına alınmıştır. Güney Amerika'daki başlıca ulusal parklar ve koruma alanları Arjantin, Brezilya ve Paraguay sınırları arasında yer alan İguaçu Ulusal Parkı ile Arjantin'de soluk kesici güzellikteki dağ zincirleriyle ünlü Nahuel Huapi Gölü Ulusal Parkı'dır. Türkiye'de Ulusal Parklar Doğal ve tarihsel değerler açısından zengin olan Türkiye'de 21 ulusal park vardır. Toplam yüzölçümü 2.662 km2 olan ulusal parkların kapladığı alan Lüksemburg'un yüzölçü-münden daha fazladır. Bunlardan en büyüğü 42.000 hektarlık alan kaplayan Munzur Vadisi Milli Parkı, en küçüğü ise yüzölçümü yalnızca 64 hektar olan Kuş Cenneti Milli Parkı'dır. Yozgat Çamlığı, Soğuksu, Kuş Cenneti, Ye-digöller ve İlgaz Dağı ulusal parkları doğal bitki örtüsü ve yabanıl hayvanların korunması; Gelibolu Yarımadası, Başkomutan ve Göreme ulusal parkları tarihsel ve arkeolojik değerlerin korunup değerlendirilmesi; Kara-tepe-Aslantaş, Güllük Dağı (Termessos), Olimpos-Beydağları ve Köprülü Kanyon ulusal parkları hem doğal, hem de tarihsel değerlerin koruma altında tutulması amacıyla kurulmuştur. Bu özelliklerinin yanı sıra bazı ulusal parklar da eşsiz jeolojik yapılarıyla büyük ilgi çeker. Bunlardan başhcaları Göreme Tarihi Milli Parkı'ndaki peribacaları ile Köprülü Kanyon Milli Parkı'nda Köprü Suyu' nun açtığı kanyon biçimli vadi ve yer yer 100 metreyi aşan, duvar gibi dik yamaçlardır. Uludağ gibi çok turist gelen ulusal parklarda konaklama tesisleri, Göreme gibi kültürel değerleri zengin ulusal parklarda da açık hava müzesi olarak düzenlenmiş alanlar vardır. Ülkemizde yer alan en ilginç ulusal parklardan biri Kuş Cenneti Milli Parkı'dır. Bu ulusal parkın isim babası, yıllarca Türkiye'de öğretim üyeliği yapmış olan Curt Koswig'tir. 1938 ilkbaharında bir gün karısıyla birlikte Manyas Gölü'ne balık avlamak için gelen Kossvvig, gölün kuzeydoğu köşesinde yoğun olarak kuş topluluklarının yaşadığını saptadı. Yöreyi tüm dünyaya tanıtmaya çalışan değerli bilim adamı, Manyas Gölü'nün bu kesimine "Kuş Cenneti" adını verdi. Bu nedenle bazı kaynaklarda Manyas Gölü'nün adı Kuş Gölü olarak da geçer. Ama eski kaynaklar doğal yaşam açısından eşsiz zenginlikleri olan bu kesimin Roma döneminde "cennet" anlamına gelen paradiso adıyla anıldığını yazar. Bu kesimde son derece canlı bir yabanıl yaşam oluşmasının başlıca nedeni, sığ bir göl olan Manyas'ın sularında değişik mevsimlerde görülen alçalma ve yükselmedir. Yazın ve sonbaharda suların çekilmesi göl kıyısındaki ağaç köklerinin hava almasına olanak vererek yaşamın sürekliliğini sağlar. Suların çekilmesiyle ortaya çıkan alanda üreyen küçük canlılar hem kuşlara yem olur, hem de suların yükselmesinden sonra balıklara besin sağlar. Bu dönemde gübreleriyle ağaçların güçlenmesini de sağlayan kuşlar, ilkbaharda sular yükselince dallarda yaptıkları yuvalarında kuluçkaya yatar. Sulann yükselmesi karadan gelebilecek yırtıcı hayvanlara engel oluşturduğundan, kuluçka dönemi güvenlik içinde geçer. Kuşlar yumurtadan çıkan yavrularını beslerken balıklar da yumurtalannı Kuş Cenneti kıyısına bırakır. Manyas Gölü'nü besleyen Sığırcı Deresi çevresinde yer alan ulusal parka her yıl 2-3 milyon kuşun geldiği saptanmıştır. Yapılan gözlemler sonucunda, göçmen ve sürekli yaşayan olmak üzere, ulusal parkta saptanan kuş türü sayısı 239'dur. Türkiye'deki öteki ulusal parkların tersine, kuşların ürkebileceği düşünülerek burada piknik yapılmasına izin verilmez. Büyük bir kuş gözetleme kulesi bulunan Kuş Cenneti Milli Parkı'nda kuş çeşitlerinin tanıtımı amacıyla düzenlenmiş bir de sergi vardır. Ulusal park yılın her mevsiminde çok sayıda turistin yanı sıra kuş incelemesi yapan birçok araştırmacı tarafından da ziyaret edilir. Balıkesir iline bağlı Bandırma ilçesinin sınırlan içinde yer alan Kuş Cenneti Milli Parkı son yıllarda çok ciddi tehlikelerle karşı karşıyadır. Tarlalarda kullanılan zehirli tarım ilaçlarının yağmur sularıyla göle ulaşması ve çevredeki sanayi kuruluşlarından çıkan 'zehirli atıkların boşaltıldığı akarsuların göle dökülmesi önemli ölçüde kirlenmeye neden olmaktadır. Bunlara ek olarak, tarlaların sulanması amacıyla su çekilmesi Kuş Cenneti'ndeki doğal yaşamın sürekliliği açısından yaşamsal önemi olan sulardaki mevsimlik düzey değişikliğinin bozulmasına yol açmaktadır. Tüm bunlar, sularında sazan, tatlı su kefali, turna ve yayın ile kerevit yaşayan bu eşsiz doğa parçasının özelliklerini yitirme tehlikesini yaratmaktadır. Ulusal parkların yanı sıra doğa parkı, doğa anıtı ve doğal koruma alanlarının seçilip belirlenmesi, korunması, geliştirilmesi ve yönetilmesi gibi görevler 1983'te çıkarılan Milli Parklar Kanunu'yla Tarım Orman ve Köyişle-ri Bakanlığı'na verilmiştir. 1985'te yapılan başka bir yasal düzenleme uyarınca bu görevler Orman Genel Müdürlüğü'ne bağlı Milli Parklar Dairesi Başkanlığı tarafından yürütülür. Doğa parkı bulunmayan Türkiye'de, soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan ve ender olarak topluluk oluşturan bazı ekosistemlerin korunması amacıyla kurulmuş olan 18 ayrı doğal koruma alanı vardır. Av hayvanlarının yaşadığı yörelerdeki yabanıl yaşamın korunup geliştirilmesi için ayırt edilmiş av koruma ve üretme alanlarının sayısı 83, av üretme istasyonlarının sayısı ise 27'dir. Doğal ve tarihsel zenginlikleriyle önem taşıyan alanların korunmasını sağlamanın yanı sıra insanların bu alanlardan yararlanması yönünde çalışmalar da yürütülmektedir. Bu amaçla kurulmuş olan birçok orman içi dinlenme yeri vardır. Bir bölümü ulusal parklar içinde kurulan orman içi dinlenme yerlerinin sayısı 1987'de 338'e ulaşmıştı. Dinlenme ve eğlenme olanaklarıyla donatılan bu alanlardan bazılarında bungalovlar, piknik ve kamp yerleri ile kır gazinoları gibi tesisler vardır. Orman içi dinlenme yerlerinden bir bölümünde denize girme ve oltayla balık avlama olanakları sağlanmıştır. Kaynak:1 Cilt 18

http://www.biyologlar.com/turkiyede-ulusal-ve-milli-parklar

Orman, Çevre ve Ekosistem

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de binlerce yıldır ormanların değeri; genellikle ormanların kereste üretim kapasitesi ile ya da ormanlardan elde edilen yakacak miktarıyla ölçülmüştür. Binlerce yıldır hakim olan bu düşünce sonucu önce ağaçlar kesilmiş veya yakılmış, daha sonra toprak çoraklaşıncaya veya tamamen verimsiz hale gelinceye kadar otlatılmış ya da ektansif tarla tarımı yapılmıştır. Bunun en acı örneğini iç Anadolu ve Doğu Anadolu'da göz alabildiğine uzanan bozkırlarda görmekteyiz. Bilimsel verilere göre bundan 10.000 yıl öncesine kadar % 70'i ormanlarla kaplı olan Anadolu, yıllarca o kadar insafsızca tahrip edilmiştir ki; bugün birçok insana "Çölleşmeye yüz tutmuş bu alanlar neden yurt tutulmuştur?" sorusunu sorduracak bozkırlar haline getirilmiştir. 20. Yüzyıla kadar, usulsüz faydalanmalar, doğal nedenler, savaşlar ve yangınlarla tahrip edilen orman alanları, günümüzde hızlı nüfus artışı sonucunda ortaya çıkan yeni tarım alanları kazanma arzusu, daha fazla yapacak ve yakacak ihtiyacı ve sanayileşme sonucu ortaya çıkan asit yağmurları gibi yeni sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Çeşitli kaynaklara göre bugün dünyamızda her otuz saniyede, bir hektar orman yok edilmekte olup, insanlığın geleceğini tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Ormanların yapacak ve yakacak değeri; bulunduğu ekosistemin, sonuçta ülkenin ve tüm yeryüzünün ekolojik dengesinin sağlanmasındaki işlevleri ve önemi yanında oldukça az öneme sahiptir. Bu nedenlerle ormanlarla ilgili yönetim planları hazırlanırken; tüm çevre koruma, sosyal ve ekonomik konular bir arada düşünülmeli, program ve stratejiler geliştirilirken ekolojik bütünlük ve sürdürülen üretkenliğin devamı göz önünde bulundurulmalıdır.Ormanların yapacak ve yakacak dışındaki sayısız değerlerinin başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz: •Ormanlar, çeşitli ağaç türlerinin yanında, çok zengin orman altı bitki türleri, yaban hayvanları, mikro organizmalar, böcekler, kuşlar, balıklar ve memeliler için en önemli tabiatlardan biridir. Bu özelliklerinden dolayı doğal dengenin korunması, işlenmesi ve genetik kaynakların devamının sağlanması açısından son derece değerli ekosistemlerdir. Özellikle tropikal yağış ormanları, biyolojik üretkenlik açısından yeryüzünün en zengin parçalarıdır. •Ormanlar, çevrenin iklimini önemli ölçüde etkiler. Yıllık sıcaklık değişmelerin! azaltarak, yörenin iklimini yumuşatır. Havanın nemini ve yağışları artırır ve düzenli yağmasını sağlar. Rüzgarların şiddetini azaltır. Bunların yanında, sera etkisi yapan gazları toplama kapasitesiyle, global ölçekte tüm yeryüzünü tehdit eden iklim değişikliğini yavaşlatıcı etki yapar. Yeşil bitkiler, özümleme ile her yıl atmosferdeki toplam karbonun % 14'ü olan,100 milyon ton karbonu alır. Yaklaşık aynı miktardaki karbon da bitki solunumu ve organik maddelerin çürümesiyle atmosfere verilir.Milyonlarca yıldır bitkiler özümleme ile atmosferdeki CO2 gazını kullanarak dengede tutmuştur. Fakat son yıllarda organik kökenli yakıtların tüketimindeki artış, atmosferdeki CO 2 dengesini tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Bunun sonucu ısının 1 derece artması bile yeryüzünde büyük değişmelere neden olacak ve çok tehlikeli sonuçlar yaratacaktır. Aynı zamanda ormanlar, denizlerden sonra en fazla O2 üreten doğal kaynaktır. Bir araştırmaya göre 25 metre boyunda ve 15 metre tepe çapındaki bir kayın ağacı saatte 1,7 Kg. O2 üretmektedir. Bu miktar 72 kişinin bir saatte tükettiği O2 miktarına eşdeğerdir. Yine aynı kayın ağacı bir saatlik özümleme sırasında 2.350 Kg.CO 2 gazını kullanmakta olup, bu değerde 40 kişinin bir saatte çıkardığı CO 2 miktarına eşittir. İnsan sağlığı açısından ormanların diğer bir özelliği de, atmosferdeki gaz, duman, buhar ve toz şeklindeki maddeleri tutarak zararlı etkilerini önler ya da zarar derecelerini önemli ölçüde azaltır. •Ormanlar dünya su çevriminde ve rejiminde düzenleyici rol oynadığı gibi, bulundukları bölgenin su kaynaklarının verimliliğini arttıran, devamlılığını, düzenliliğini ve su kalitesini sağlayan en önemli doğal regülatörlerdir. Özellikle su rejimi üzerinde olumlu etkisi Türkiye gibi dağlık arazilerde daha büyük önem taşımaktadır. Bu tür arazilerde yağışla gelen suların arazide uzun süre tutulmasını, bütün canlıların bu sudan azami derecede faydalanmasını sağlamakta, sel ve taşkınları engelleyerek büyük zararları önlemektedir. •Ormanların bir başka özelliği de toprak oluşumunu ve verimini arttırıcı etki yapması, erozyonu engelleyerek toprak kaymasını önlemesidir. Ülkemiz topraklarının, topogratik yapısı nedeniyle % 90'ından fazlasının çeşitli derecelerde erozyona uğramakta, her yıl akarsularla, 10 cm kalınlığında ve Kıbrıs Adası büyüklüğündeki, 500 milyon ton ağırlığında toprak kitlesi denizlere taşınmaktadır. Bu kadar şiddetli bir erozyonun olduğu bir ülkede, tarımın geleceği için tehlike çanları çalmaya başlamış demektir. Bugün sulama ve enerji üretimi amacıyla, iç ve dış kaynaklı çok büyük paralar karşılığında kurulan barajlarımızın pek çoğu, havzada ağaçlandırma çalışmalarına önem verilmediği için şiddetli erozyon sonucu hızla dolma tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Nitekim Keban Barajı Fırat ve Murat nehirleri, Munzur Çayı, Peri ve Çatlı suları ile yılda toplam 31.5 milyon ton sediment taşınmaktadır. Böylece barajın faaliyete geçtiği 1974 yılından bu yana, baraj tabanında 550 milyon tonun üzerinde sediment toplandığı tahmin edilmektedir. Maalesef, genellikle ormanlardan uzak ve tamamen çıplak olan baraj havzalarımızın hemen hepsinde aynı durum söz konusudur. Bu nedenle bir an önce baraj havzalarında arazi kullanım planları yapılarak, tarım yapılan sahalarda koruyucu tedbirlerin alınması, süratle ağaçlandırma çalışmalarının yapılması gerekmektedir. •Ormanlar yerel halk için sosyo kültürel bir çevre oluşturmaktadır. Çevresini süsler, güzelleştirir ve doğal peyzajı tamamlayarak estetik etkisini artırır. İnsanların piknik yapma, eğlenme, dinlenme, gezip dolaşma ile dağ sporları, kayak yapma ve avcılık gibi sportif faaliyetlerin yapılmasına, her türlü kamp alanlarının kurulmasına uygun koşullar yaratır. Orman içinde ateş yakmak da çok tehlikelidir. Çeşitli ve zorunlu nedenlerle ateş yakarsak, isimiz bittikten sonra ateşin üzerine toprak atıp iyice ve tam olarak söndürmeliyiz. Söndürülmeyen ateşi rüzgar sağa sola götürür, yangın çıkmasına neden olur.Biz yakmamış olsak bile ormanda iyice sönmemiş ateş görürsek hemen söndürmeleyiz. Kendimiz söndüremiyorsak çevreden yardım istemeliyiz; karakola, muhtara, resmî kuruluşlara haber vermeliyiz. Bu, bir vatandaşlık görevidir. Kaçak ağaç kesimini önlemek: Kaçak ağaç kesmek de ormanları yok eden başka bir sebeptir. Ormandan izinsiz ağaç kesmek, bindiğimiz dalı kesmek demektir. Çünkü usulsüz ağaç kesmek, ormanların büyüyüp gelişmesini engeller.Ormandan ağaç kesmenin bir yolu vardır. Orman mühendisleri, ormanda her yıl hangi ağaçların kesileceğin! belirtirler. Belirtilen bu ağaçlar kesilmelidir. Buna "düzenli kesim" denir. Düzenli kesimle hem ihtiyaçlar karşılanır, hem de ormanların büyümesi, gelişmesi sağlanır. Keçilerden korumak: Keçiler de ormanların baş düşmanıdır. Çünkü keçiler, genç fidanların uç dallarını yemesini pek severler. Ormana girince küçük demez, büyük demez, yetişebildikleri her şeyi yerler. Bu yüzden uç dalları koparılmış fidanlar da büyüyemez, ölür. Körpe fidanlar böyle yok ola ola, orman da köyümüzden, kentimizden uzaklaşır.Yapılacak iş ormana zararlı olan keçi yerine, koyun, inek gibi hayvanları beslemek ya da keçileri ormandan uzak tutmaktır. Tarla açmayı önlemek: Ormanın değerini bilmeyenler, bazan bir karış toprak için binlerce ağaca kıyarak tarla açarlar. Bu şekilde tarla açmak, bize hiçbir şey kazandırmaz. Gerçekte orman toprağı çok verimli değildir. Bu yüzden ormandan açılan tarlalar pek verimli olmaz. Birkaç yıl ekildikten sonra verim iyice düşer. Emeğimizin karşılığını alamayız. Alamayınca da üç beş yıla bir yeni tarla açmak isteriz. Sonunda memleketimizde orman kalmaz.Tarla yoksa, orman işlerinde çalışılmalıdır. Hayvan beslenmelidir. Arıcılık, tavukçuluk yapılmalıdır. Ormanların Yararları Faydaları Nelerdir? ORMANLARIN YARARLARI A) Doğal Dengeyi Sağlar : Eğimli sahalarda ormanlar toprağı örgü şeklinde sararak toprakların aşınmasını önler. Toprak tabakasına saldığı kökleri ile suyun derinlere sızması için, küçük kanalcıklar oluşturur.Böylece ormanlık sahalara düşen yağışlar toprağa sızar ve oradan yer altı suyuna, derelere ve kaynaklara kavuşur. Ormanların diğer önemli tarafı,doğadaki besin maddelerinin dolaşımını sağlamasıdır. Toprağa düşen dal ve yapraklar; bakteriler tarafından organik maddeye dönüşür.Organik madde, topraktaki bitki besin maddesini artırarak bitki örtüsünün daha iyi gelişmesini sağlar. Diğer taraftan toprağa karışan organik madde toprakta gözenekli bir yapı oluşturur.Bu da yağışların toprağa sızmasını sağlar.  B) Ormanlar Dinlendirici Etki Yapar : Orman içi mesire yerleri ve milli park alanları, önemli dinlenme yerleridir. Ülkemizde son yıllarda önemli milli parklar kurulmuştur.Bunlar;Yozgat çamlığı, Kaçkar Adana(soğuksu),Kızılcahamam, Kuş Cenneti, Uludağ,Yedigöller,Dilek yarımadası(Aydın). Spil dağı, Kızıldağ(Yalvaç), Termosos, Köprülü Kanyon, Olimpos, Beydağları, Altınbeşik mağarası (Antalya)Kovada (Isparta), Mercan vadisi, Maçka, Altındere, Hatilla vadisi, Beyşehir,Karagöl, Nemrut Dağı (Adıyaman), Başkomutanlık (Afyon), Honaz Dağı (Denizli) C) Odun, Kereste Ve Bazı Sanayi Kollarına Ham Madde Sağlar: Ormanlardan yakacak odun ve kereste üretilir.Yılda ortalama 6-8 milyon m3 tomruk elde edilir. Bunlar inşaatta, kağıt üretiminde,ambalaj sanayisinde, maden ocaklarında destek ,PTT ve enerji hatlarında taşınma direği olarak kullanılır. Ayrıca çamdan elde edilen reçine, kimya sanayiinde, boya yapımında kullanılır. Ormanlarımızdan odun ve kereste üretimi orman işletmelerine yapılır.Odunu büyük bir bölümü yakacak olarak evlerin ısıtılmasında kullanılınır.Evlerin ısıtılmasında enerjinin beşte biri odundan sağlanır. Ormanlarımızı., korunan ormanlar ve verimli parklar hariç işletmemiz gereklidir. Ormanlarımız, orman içinde ve orman kenarında yaşayan köylülerimizin önemli gelir kaynağıdır. Köylerimizin üçte ikisi orman içinde ve kenarında kurulmuştur.Nüfusumuzun onda biri ormanlardan yararlanmaktadır.Bu yönü ile de ormanlarımız vatandaşlarımıza iş temin eden doğal kaynaktır. Kısaca Ormanların Faydaları 1-Odun ve kereste ihtiyacımızı sağlar. 2-Eğimli yamaçlarda erozyonu önler 3-Her türlü dinlenme ihtiyacımıza cevap verir. 4-Yurt savunmasında, çeşitli yönlerden kolaylık sağlar. 5-Yabani ve özellikle av hayvanlarını barındırır. 6-Yağış sularını yer altına toplar,bunlarında kaynaklar halinde çıkmasını sağlar. 7-Havadaki oksijen ve karbondioksit dengesini sağlar. Not: Ormanlardan sürekli faydalanmak için ormancılığın üç temel ilkesi vardır. a-Ormanların genişletilmesi b-Devamlı korunması c-İşletilmesi Ormanların Faydaları Ormanlar; ağaçlarla birlikte diğer bitkiler, hayvanlar, mikroorganizmalar gibi canlı varlıklarla toprak hava, su , ışık ve sıcaklık gibi fiziksel çevre faktörlerinin birlikte oluşturdukları karşılıklı ilişkiler dokusunu simgeleyen ekosistemler olup, dünya yaşamı için vazgeçilmezdirler... - Ormanlar yaşantımızın her safhasında ihtiyaç duyduğumuz yapacak ve yakacak hammadde kaynağıdır. Bunun yanı sıra bitkisel nitelikli tohum, çiçek, kozalak vb. ile mineral nitelikli çakıl, kum vb.hammadde kaynaklarının bir kısmı da ormanlardan elde edilmektedir. - Ormanlar, bitkiler ve hayvanlar için doğal bir su kaynağıdır. Kar ve yağmur biçimindeki yağışı yapraklı, dalları, gövdesi ve kökleri ve tutarak sellerin ve taşkınların oluşmasını önler. Ayrıca yer altı sularının oluşmasına yardım eder. - Ormanlar erozyonu önler. Ormanlar rüzgarın hızını azaltır, toprağı kökleri ile tutarak yağışların ve akarsuların toprağı taşımasını önler. - Ormanlar, yaban hayatı ve av kaynaklarını koruru. Nesli tükenmekte olan hayvanların üretimi, korunması ve barınmasında koruma alanları oluşturur. Bu sahalar milyonlarca canlının yuvasıdır. - Ormanlar bitki örtüsü ve toprak içerisinde büyük miktarda karbon depoladıklarından, ikim üzerinde olumlu etkiler yapar. Aşırı sıcaklıkları düzenler, bir ısı tamponu gibi görev yapar. Sıcağı soğuğu dengeler, yaz sıcaklığını azaltırken, kış sıcaklığını artırır, radyasyonu önler. - Su buharını yoğunlaştırarak yağmur haline gelmesini sağlar. Rüzgar hızını azaltarak toprak ve kar savurmalarını ve rüzgarın kurutucu etkisini yok eder. Bu nedenle açık alanlara oranla ormanlarda gündüzler serin geceler ise sıcaktır. - Ormanlar, eğelenme, dinlenme ve boş zamanları değerlendirme imkanı sağlar. Havası, suyu, doğal görünümleri ve sakin ortamı ile özellikle şehirlerde yaşayan insanları kendisine çeker. Bu yönüyle insanların beden ve ruh sağlığı üzerinde olumlu rol oynar. - Yerleşim alanları çevresindeki hava kirliliğini ve gürültüyü önlemesi ile insan sağlığı bakımından büyük önem taşır. Ormanların insan sağlığı üzerindeki bütün bu olumlu yararları nedeniyle büyük kentlerin çevresinde ormanlar yetiştirilmekte, dinlenme yerleri kurulmaktadır. - Ormanlar, orman içinde ve dışında yaşayan insanlara çeşitli iş alanları sağlar, işsizliği önlemede etkin rol oynar, böylece köyden kente göçü azaltır. - Ormanlar, ulusal savunma ve güvenlik bakımından da çok önemlidir. Askeri birliklerin savaş tesisleri ile araç ve gereçlerinin gizlenmesinde, savaş ekonomisi bakımından değer taşıyan reçine, katran ve tanenli maddelerin elde edilmesini sağlar, - Ayrıca ormanlar barajların ekonomik ömrünü uzatır, doğal afetleri önler, ülke turizmine katkıda bulunur, - Ormanlar, doğal güzellikleri ve sayılmayacak kadar çok faydalarıyla iyi baktığımız takdirde tükenmez bir doğal kaynaktır. Dünyada ve Ülkemizde Orman Varlığı Dünya kara alanlarının %30’nu kaplayan ormanlar 3.8 milyar hektardır. Tropikal ve yarı tropikal ormanlar bu alanın % 56’sını teşkil etmektedir. Dünya ormanlarının % 95’i doğal orman, % 5’ ise ağaçlandırma ile tesis edilen suni ormanlardır. Ülkemizin ormanlık alanı ise 20.7 milyon hektar olup yurdumuzun genel alanının % 26.8’sini oluşturmaktadır. Ormanlarımızda yetişen asli ağaç türlerimiz; kestane, kayın, meşe, kızılağaç, kavak, huş, ıhlamur, dişbudak, akçağaç, karağaç, çınar, söğüt, ceviz ve sığla gibi yapraklı ağaçlar ile çam, göknar, ladin, sedir, ardıç, servi ve porsuk gibi iğne yapraklı ağaçlardır... Ormanların Ülkemiz Ekonomisindeki Yeri Ormancılık sektörünün ülke ekonomisine olan katkılarını para ile ölçülebilen ve para ile ölçülemeyen katkılar olarak ikiye ayrılmak gerekir. Odun kökenli orman ürünleri üretimi, orman tali ürünleri üretimi, işlendirmeye katkısı, bölgeler arası gelişmişlik farkını azaltıcı etkisi, ödemeler dengesini olumlu yönde etkilemesi, mineral nitelikli katkıları, tarım, hayvancılık ve turizme olan katkıları para ile ölçülebilen katkılardır. İlkim, toprak su gibi doğal kaynakların korunması ve dengede tutulması, rüzgar ve kumul hareketlerine karşı önleyici perde görevi görmesi, su akışını düzenlemesi, yer altı ve yer üstü su kaynaklarının sürekliliğini sağlayarak çoraklaşmayı önlemesi, erozyonu önlemesi dolayısıyla tarım alanları ile barajların ekonomik ömrünü uzatması, çığ ve sel baskınlarını önlemesi halkın rekreasyon ihtiyaçlarını karşılaması, insan sağlığını olumlu yönde etkilemesi ve iş verimliliğini artırması ise para ile ölçülemeyen katkılardır. Ülkemizde çok önemli bir sektör olan ormancılık ülke kalkınmasında "itici ve teşvik edici" stratejik bir rol oynar.

http://www.biyologlar.com/orman-cevre-ve-ekosistem

Çevre Kirliliği

En geniş anlamıyla çevre "ekosistemler" ya da "biyosfer" şeklinde açıklanabilir. Daha açık olarak çevre, insanı ve diğer canlı varlıkları doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen fiziksel, kimyasal, biyolojik ve toplumsal etmenlerin tümüdür. İnsanları çevre kirliliği konusunda duyarlı hale getirebilmek için 1997 yılı çevre yılı olarak kutlandı. Çevrenin doğal yapısını ve bileşiminin bozulmasını, değişmesini ve böylece insanların olumsuz yönde etkilenmesini çevre kirlenmesi olarak tanımlayabiliriz. Artık hepimizin bildiği gibi çevreden, içindeki varlıklara göre en çok yararlanan bizleriz. Çevreyi en çok kirleten yine bizleriz. Bu nedenle "Çevreyi kirletmek kendi varlığımızı yok etmeye çalışmaktır" denilebilir. Bilinçsiz kullanılan her şey gibi temiz ve sağlıklı tutulmayan çevre de bizlere zarar verir. Bu nedenle çevre denince aklımıza önce yaşama hakkı gelmelidir. İnsanın en temel hakkı olan yaşama hakkı, canlı ya da cansız tüm varlıkları sağlıklı, temiz ve güzel tutarak dünyanın ömrünü uzatmak, gelecek kuşaklara bırakılacak en değerli mirastır. 1970'li yıllardan sonra bilincine vardığımız çevre kirliliği dayanılmaz boyutlara ulaştı. Çünkü artık temiz hava soluyamaz olduk. Ruhsal rahatlamamızı sağlayacak yeşil alanlara hasret kalmaya başladık. Yüzmek için deniz kıyısında bile yüzme havuzlarına girmek zorunda kaldık.gürültüsüz ve sakin bir uyku uyuyamaz, midemiz bulanmadan bir akarsuya bakamaz olduk. Kısaca artık kirleteceğimiz çevre tükenmek üzeredir. 2000-3000 yıl önce bir doğa cenneti ve büyük bir kısmı otlaklarla kaplı olan Anadolu'yu günümüzde bu durumlara düşürdük. Doğada kirlenmeye neden olan etmenleri, doğal etmenler ve insan faaliyetleri ile oluşan etmenler olmak üzere iki grupta inceleyebiliriz. Doğal etmenler:depremler, volkanik patlamalar, seller gibi doğadan kaynaklanan etmenlerdir. İnsan faaliyetlerinden kaynaklanan etmenler ise aşağıdaki gibi sıralanabilir. Evler, iş yerleri ve taşıt araçlarında; petrol, kalitesiz kömür gibi fosil yakıtların aşırı ve bilinçsiz tüketilmesi. Sanayi atıkları ve evsel atıkların çevreye gelişigüzel bırakılması. Nükleer silahlar, nükleer reaktörler ve nükleer denemeler gibi etmenlerle radyasyon yayılması. Kimyasal ve biyolojik silahların kullanılması. Bilinçsiz ve gereksiz tarım ilaçları, böcek öldürücüler, soğutucu ve spreylerde zararlı gazlar üretilip kullanılması. Orman yangınları, ağaçların kesilmesi, bilinçsiz ve zamansız avlanmalardır. Yukarıda sayılan olumsuzlukların önlenmesiyle çevre kirliliği büyük ölçüde önlenebilir. Çevre bilimcilere göre genelde, aşağıda verilen iki çeşit kirlenme vardır. Birinci tip kirlenme; biyolojik olarak ya da kendi kendine zararsız hale dönüşebilen maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Hayvanların besin artıkları, dışkıları, ölüleri, bitki kalıntıları gibi maddeler birinci tip kirlenmeye neden olur. Kolayca ve kısa zamanda yok olan maddelerin meydana getirdiği kirliliğe geçici kirlilik de denir. İkinci tip kirlenme: biyolojik olarak veya kendi kendisine yok olmayan ya da çok uzun yıllarda yok olan maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Plastik, deterjan, tarım ilaçları, böcek öldürücüler (DDT gibi), radyasyon vb. maddeler ikinci tip kirlenmeye neden olur. Kalıcı kirlenme de denilen ikinci tip kirlenmeye neden olan maddeler bitki ve hayvanların vücutlarına katılır. Sonra besin zincirinin son halkasını oluşturan insana geçerek insanın yaşamını tehlikeye sokar. Örneğin; Marmara denizine sanayi atıkları ile cıva ve kadminyum iyonları bırakılmaktadır. Zararlı atıklar besin zincirinde alglere, balıklara ve sonunda insana geçerek önemli hastalıklara ve ani ölümlere neden olmaktadır. Köy gibi kırsal yaşama birliklerindeki insanlar genellikle büyük kentlerde yaşayan insanlardan daha sağlıklı ve daha uzun ömürlüdür. Çünkü kırsal ekosistemler, çevre kirliliği yönünden kentsel ekosistemlerden daha iyi durumdadır. Bunu bilen kent insanı fırsat buldukça, çevre kirliliği en az olan kırlara, köylere koşmaktadır. Günümüzde en yaygın olan kirlilik su, hava, toprak, ses ve radyasyon kirliliğidir. SU KİRLİLİĞİ Yeryüzündeki içme ve kullanma suyunun miktarı sınırlıdır. Zamanla su kaynaklarının azalması, insan nüfusunun artması ve daha önemlisi, suların kirlenmesi yaşamı giderek zorlaştırmaktadır. Su kirliliğini oluşturan etmenlerin başında lağım sularıyla sanayi atık suları gelmektedir. Bunun yanında petrol atıkları, nükleer atıklar, katı sanayi ve ev atıkları da önemli kirleticilerdir. Bunlar deniz kenarındaki bitki ve alg gibi kaynakları yok etmektedir. Kirlenme sonucu denizlerde hayvan soyu tükenmeye başlamıştır. Örneğin; Marmara denizi, kirlilik nedeniyle balıkların yaşamasına uygun ortam olmaktan çıkmıştır. Karadeniz'deki kirlenme nedeniyle hamsi ve diğer balık türleri giderek azalmaktadır. İstakozların larva halindeyken temiz su bulamamaları nedeniyle nesilleri tükenmektedir. Nehir ve göllerimizde kirlilik nedeniyle canlılar tükenmek üzeredir. Yeni yeni kurulmaya başlanan arıtma tesisleri, lağım ve sanayi atık sularını hem kimyasal hem de biyolojik olarak temizlemektedir. Böylece hem sulama suyu gibi yeniden kullanılabilir su kazanılmakta hem de denizlerin kirlenmesi önlenmektedir. Bu nedenle sanayileşme mutlaka iş yerleri planlanırken arıtma tesisleri ile birlikte düşünülmelidir. HAVA KİRLİLİĞİ Hava, içinde yaşadığımız gaz ortamı oluşturmanın yanında yaşam için temel bir gaz olan oksijeni tutar. Oksijen yanma olaylarını da sağlayan temel bir maddedir. Temiz hava olarak nitelendirilen atmosferin alt katmanı; azot, oksijen, karbondioksit ve çok az miktarda diğer gazlardan oluşur. Ayrıca atmosferin üst katmanında bir de ozon gazının (O3) oluşturduğu tabaka vardır. Ozon, güneşten gelen zararlı ışınların çoğunu yansıtıp bir kısmını tutarak yeryüzüne ulaşmasını engeller. Evler, iş yerleri, sanayi kuruluşları ve otomobillerin çevreye verdikleri gaz atıklar havanın bileşimini değiştirir. Havaya karışan zararlı maddelerin başlıcaları kükürt dioksit (SO3), karbon monoksit (CO), karbon dioksit (CO2), kurşun bileşikleri, karbon partikülleri (duman), toz vb. kirleticilerdir. Ayrıca deodorant, saç spreyleri ve böcel öldürücülerde kullanılan azot oksitleri, freon gazları ile süpersonik uçaklardan çıkan atıklar da havayı kirletir. Zararlı gazların (özellikle kükürt bileşikleri); yağmur, bulut, kar gibi ıslak ya da yarı ıslak maddelerle karışmaları sonucunda asit yağmurları oluşur. Asit yağmurları da bir yandan orman alanları vb. yeşil alanları yok etmekte bir yandan da suları kirletmektedir. Aşırı artan CO2, atmosferin üst katmanlarında birikerek ısının, atmosfer dışına çıkmasını engeller. Böylece yeryüzü giderek daha fazla ısınır. Bu da buzulların eriyerek denizlerin yükselmesine kıyıların sularla kaplanmasına neden olabilecektir. "Sera etkisi" denilen bu olay sonucu denizlerin 16 metre kadar yükselebileceği tahmin edilmektedir. Freon, kloroflorokarbon (CFC) gibi gazların etkisiyle ozon tabakası incelmektedir. Bunun sonunda güneşin zararlı ışınlarıyeryüzüne ulaşarak cilt kanseri gibi hastalıklara ve ölümlere neden olmaktadır. Sonuçta, biyosferin canlı kitlesini yok etme tehlikesi vardır. Büyük yangınlar da önemli ölçüde hava kirliliği yaratır. Örneğin; orman yangınları, körfez savaşında olduğu gibi petrol yangınları vb. Hava kirliliği aşağıda verilen uygulamalarla önlenebilir: Hava kirliliğinin en önemli nedenlerinden olan fosil yakıtlar olabildiğince az kullanılmalı. Bunun yerine doğalgaz, güneş enerjisi, jeotermal enerji vb. enerjilerin kullanımı yaygınlaştırılmalıdır. Karayolu taşımacılığı yerine demiryolu ve deniz taşımacılığına ağırlık verilmelidir. Büyük kentlerde toplu taşıma hizmetleri yaygınlaştırılmalıdır. Böylece, otomobil egzozlarının neden olduğu kirlilik azaltılabilir. Sanayi kuruluşlarının atıklarını havaya vermeleri önlenmelidir. Yeşil alanlar artırılmalı, orman yangınları önlenmelidir. Ozon tabakasına zarar veren maddeler kullanılmamalıdır. TOPRAK KİRLİLİĞİ Canlılığın kaynağı sayılabilecek toprağın yapısına katılan ve doğal olmayan maddeler toprak kirliliğine neden olur. Böyle topraklarda bitkiler yetişmez ve toprağı havalandırarak yarar sağlayan solucan vb. hayvanlar yaşayamaz duruma gelir. Topraktan bitkilere geçen kirletici maddeler, besin zinciri yoluyla insana kadar ulaşır. Hastahane atıkları gibi mikroplu atıklar, hastalıkların yayılmasına neden olur. Toprak kirliliğine neden olan başlıca etmenler: Ev, iş yeri, hastahane ve sanayi atıkları. Radyoaktif atıklar. Hava kirliliği sonucu oluşan asit yağmurları. Gereksiz yere ve aşırı miktarda yapay gübre, tarım ilacı vb. kullanılması. Tarımda gereksiz ya da aşırı hormon kullanımı. Suların kirlenmesi. Su kirliliği toprak kirliliğine neden olurken, toprak kirliliği de özellikle yer altı sularının kirlenmesine neden olur. Toprak kirliliğinin önlenmesi için aşağıdaki uygulamalar yapılmalıdır. Verimli tarım topraklarında yerleşim ve sanayi alanları kurulmamalı, yeşil alanlar artırılmalıdır. Ev ve sanayi atıkları, toprağa zarar vermeyecek şekilde toplanıp depolanmalı ve toplanmalıdır. Yapay gübre ve tarım ilaçlarının kulanılmasında yanlış uygulamalar önlenmelidir. Nükleer enerji kullanımı bilinçli şekilde yapılamlıdır. SES KİRLİLİĞİ Sanayileşme ve modern teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkan çevre sorunlarından biri de ses kirliliğidir. Gürültü de denilen ses kirliliği, istenmeyen ve dinleyene bir anlam ifade etmeyen sesler ya da insanı rahatsız eden düzensiz ve yüksek seslerdir. Ses kirliliğini yaratan önemli etmenler; Sanayileşme Plansız kentleşme Hızlı nüfus artışı Ekonomik yetersizlikler İnsanlara, gürültü ve gürültünün yaratacağı sonuçları konusunda yeterli ve etkili eğitimin verilmemiş olmasıdır. Ses kirliliği, insan üzerinde çok önemli olumsuz etkiler yaratır. Bu etkileri aşağıdaki gibi sıralayabiliriz. İşitme sistemine etkileri: Ses kirliliği işitme sistemi üzerinde, geçici ve kalıcı etkiler olmak üzere iki çeşit etki yapar. Ses kirliliğinin geçici etkisi, duyma yorulması olarak da bilinen işitme duyarlılığındaki geçici kayıplar şeklinde olur. Duyma yorulması düzelmeden tekrar gürültüden etkilenilmesi ve etkileşmenin çok fazla olması durumunda işitme kaybı kalıcı olur. Fizyolojik etkileri: İnsanlarda görülen stresin önemli bir kaynağı ses kirliliğidir. Ani olarak oluşan gürültü insanın kalp atışlarında (nabzında), kan basıncında (tansiyonunda), solunum hızında, metabolizmasında, görme olayında bozulmalar yaratır. Bunların sonucunda uykusuzluk, migren, ülser, kalp krizi gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar. Ancak en önemli olumsuzluk kulakta yaptığı tahribattır. Psikolojik etkileri: Belirli bir sınırı aşan gürültünün etkisinde kalan kişiler, sinirli, rahatsız ve tedirgin olmaktadır. Bu olumsuzluklar, gürültünün etkisi ortadan kalktıktan sonra da sürebilmektedir. İş yapabilme yeteneğine etkileri: Özellikle beklenmeyen zamanlarda ortaya çıkan ses kirliliği, iş veriminin düşmesi, kendini işine verememe ve hareketlerin engellenmesi şeklinde performansı düşürücü etkiler yapar. Gürültünün öğrenmeyi ve sağlıklı düşünmeyi de engellediği deneylerle saptanmıştır. Ülkemizde, insanları gürültünün zararlı etkilerinden korumak için gerekli önlemleri içeren ve çevre yasasına göre hazırlanmış olan "Gürültü kontrol yönetmeliği" uygulanmaktadır. Ancak yönetmeleğin hedeflerine ulaşabilmesi için insanların bu konuda eğitilmeleri ve bilinçlendirilmeleri gerekir. Ses kirliliğinin saptanmasında ses şiddetini ölçmek için birim olarak desibel (dB) kullanılır. İnsan için 35-65 dB sesler normaldir. 65-90 dB sesler, sürekli işitildiğinde zarar verebilecek kadar risklidir. 90 dB'in üzerindeki sesler tehlikelidir. Ses kirliliği aşağıdaki uygulamalarla önlenebilir: Otomobil kullanımını azaltacak önlemler alınmalıdır. Ev ve iş yerlerinde ses geçirmeyen camlar (ısıcam gibi) kullanılmalıdır. Eğlence yerleri vb. ortamlarda yüksek sesle müzik çalınması engellenmelidir. Gürültü yapan kuruluşlar, şehirlerin dışında kurulmalıdır. RADYASYON Radyoaktif element denilen bazı elementlerin atom çekirdeğinin kendiliğinden parçalanarak etrafa yaydığı alfa, beta ve gama gibi ışınlara radyasyon denir. Çevreye yayılan bu ışınlar, canlı hücreleri doğrudan etkileyerek mutasyon denilen genlerdeki bozulmaya neden olur. Çok yoğun olmayan radyasyon, canlının bazı özelliklerinin değişmesne neden olurken yoğun radyasyon, canlının ölümüne neden olabilir. Örneğin; 1945'te Japonya'ya atılan atom bombası, atıldıktan sonraki 7 gün içinde, vucutlarının tamamı 10 saniye radyasyon almış insanların % 90'ı hiç bir yara ve yanık izi olmadan öldü. 26 Nisan 1986'da Çernobil'deki nükleer kazanın; ani ölümler, gebe kadınlarda düşük olayları, kan kanseri, sakat doğumlar gibi olumsuz etkileri oldu. Bir çevredeki belli bir dozun üzerinde olan radyasyon, canlının vücut hücrelerini etkileyerek doku ve organlarda bozulmalara, anormalliklere, üreme hücrelerini etkileyerek doğacak yavrularda sakatlıklara neden olur. Uzun süre radyasyon etkisinde kalmanın yaratacağı sonuçlar aşağıdaki gibi sıralanabilir: Kanser oluşması, Ömrün kısalması (erken ölümler), Katarakt oluşması, Sakat ve ölü doğumlar şeklinde sıralanabilir Radyasyonun zararlı etkilerinden korunmak için, alınabilecek başlıca önlemler şunlardır: Özel giysiler (kurşun önlük, özel maske) kullanılmalıdır. Radyasyon kaynağından uzak durulmalı, en kısa sürede radyasyonlu ortam terk edilmelidir. Radyasyonlu cihazlarla yapılan teşhis ve tedaviye sık sık başvurulmamalıdır. Radyasyon, doğadaki radyoaktif maddelerden çok, bunların kullanıldığı ortam ve olaylardan çıkar. Bunlar; nükleer santraller, nükleer enerjiyle çalışan gemiler ve nükleer denemelerdir. Ayrıca teşhis ve tedavide kullanılan bazı cihazlar, tıbbi malzemelerin ve suların dezenfekte edilmesi için kullanılan araçlardan da radyasyon yayılmaktadır.

http://www.biyologlar.com/cevre-kirliligi-1

Yaban Hayatının Tahribi ve Doğal Yaşam Alanları Üzerindeki Tehditler

İnsan, diğer canlılardan farklı olarak doğadaki canlı cansız birçok şeyi istediği gibi kullanabilir. Ancak bu kullanım iyi yönde de olabilir, kötü yönde de... İçtiğimiz su, soluduğumuz hava, ormanlarımız ve karnımızı doyuran toprak; daha çok elektrik, otoyol, konut ve endüstri için sorumsuzca harcanmakta, yaşamımızın gerçek kaynağı olan doğa ve doğal denge hiçe sayılmaktadır. Bazı insanlar kendilerini çevrenin bir parçası olarak görürken bazıları ise kendini çevreden ve diğer varlıklardan üstün görüp çevreyi kirletip kötüye kullanır. Günümüzde çok sayıda canlının nesli tükenmektedir. Doğal habitatlarında yaşayan değişik canlılar ülkemizin yaban hayatı varlığını oluşturur. Ülkemizde doğal zenginlikler çok olmasına rağmen, yaban hayatı çeşitli nedenlerle tehdit altındadır. Son yıllarda domuz, tavşan, karaca ve daha pek çok yabani canlı doğal yaşam alanları çeşitli sebeplerle tahrip olduğundan hem yaşamak da hem de beslenmekte güçlük çekmektedirler. Özellikle büyük kentlerde, kıyı bölgelerde plansız yapılaşma birçok alanın geri dönüşsüz yok olmasına neden olmaktadır. Önemli doğa alanları üzerindeki bir diğer tehdit de yol yapım çalışmalarıdır. Düşünmeden ve plansızca yapılan yol çalışmaları doğal ortamında yaşamaya çalışan yaban hayvanlarını olumsuz etkilemektedir. Yaban hayatının zarar görmesinin bazı nedenlerini sıralayalım: • Doğal alanlara kurulan büyük barajlar ve tarım alanlarının genişletilmesi • Özellikle kıyı bölgelerindeki plansız yapılaşma • Önemli doğa alanları üzerindeki plansız kara yolu çalışmaları • Doğal yaşam alanlarının değişik nedenlerle tahribi, kaçak avlanma, tarımsal amaçlı zehirler, yabani hayvan kaçakçılığı • Ormanların kesilerek yok edilmesi, orman yangınları... İnsan etkisiyle yok olmanın eşiğine gelmiş olan yaban hayatını kurtarmak ve korumak, yine insanın elindedir. Ülkemizde yaban hayatının korunması için bazı alanlar koruma altına alınmıştır. Örneğin; Kütahya-Altıntaş: Bu bölgede bulunan büyük toy (Otis tarda) popülasyonunun korunması amacıyla koruma alanı ilan edilmiştir. Burdur Gölü: Nesli tehlikede olan ördeklerden dik kuyruk ördek popülasyonundan dolayı korumadadır. Bodrum Andızlı-Gündoğan: Burada usulsüz avcılık canlılar için sorun olmuştur.

http://www.biyologlar.com/yaban-hayatinin-tahribi-ve-dogal-yasam-alanlari-uzerindeki-tehditler

Kuşlar tehlikede

Doğa Araştırmaları Derneği'nin yaptığı araştırmaya göre, özellikle yaşam alanlarının kaybı ile kalitesinin bozulması ve avcılık gibi pek çok nedenle çoğu kuş türü yok olmanın eşiğinde bulunuyor. Türkiye'de nesli tükenmekte olan kuşlar hakkında bilgi veren derneğin Tür Koruma ve İzleme Sorumlusu Süleyman Ekşioğlu, dünyada kuş türlerinin giderek azaldığını belirtti. Ekşioğlu, tehlikenin boyutlarına dikkat edilmesi gerektiğini vurgulayarak, ''Dünyada günümüzde 9775 kuş türü yaşamaktadır. Soyu tükenmiş olanlarla birlikte şimdiye kadar dünyada yaşamış olan kuş türü sayısı 10 binin üzerindedir. Şu an dünyadaki 1253 kuş türünün nesli tehlike altında ve bu sayı dünyadaki kuş türü sayısının yüzde 13'üdür'' diye konuştu. ''Türkiye'de şimdiye kadar 463 kuş türü belirlenmiştir'' Ekşioğlu, Türkiye'nin palearktik coğrafi bölgesinde yer aldığını ve bu bölgenin Avrupa'nın tamamını, kuzey Afrika'yı ve Ortadoğu'yu kapsadığını ifade ederek, şöyle konuştu: ''Batı palearktik coğrafi bölgesinde günümüze kadar görülmüş olan kuş türü sayısı ise 1077'dir. Türkiye'de şimdiye kadar 463 kuş türü belirlenmiştir. Bu türlerden bazıları, örneğin küçük pelikan gibi bir kez görülmüş olan ve 'rastlantısal tür' diye tanımladığımız kuşlardır. Tüm yılı Türkiye'de geçiren yerleşik türlerimiz olduğu gibi, sadece kışın gelen kış göçmenlerimiz, sadece yazın üremek amacıyla gelen yaz göçmenlerimiz ve Anadolu'yu sadece göçerken kullanan geçit türlerimiz vardır. Türkiye kuş listesine 2011 yılında 3 yeni tür eklenmiştir. 394 kuş türümüz düzenli olarak ülkemizde görülebilirken 304 tür de ülkemiz sınırları içerisinde üremektedir.'' İngiltere'den de örnek veren Ekşioğlu, ''583 kuş türü ülkede şimdiye kadar kaydedilmiş olup, düzenli görülen tür sayısı 272, düzenli üreyen tür sayısı ise 224'dür'' dedi. Türkiye'de nesli tehlikedeki kuş türleri Ekşioğlu, Dünya Doğayı Koruma Birliği tarafından yapılan ve pek çok canlı türünün koruma önceliği durumunu belirten 'Kırmızı Liste'ye göre Türkiye'de nesli tehlikede kuş türlerinin tespit edildiğine dikkatini çekerek, sözlerini şöyle sürdürdü: ''Bu türleri önem sırasına göre şu şekilde sıralarsak, Türkiye'de kelaynaklar tükendi. Sürmeli kızkuşu, ince gagalı kervançulluğunun varlığı ise kritiktir. Dikkuyruk, küçük akbaba, Sibirya kazı tehlikededir. Küçük sakarca kazı, büyük orman kartalı, şah kartalı, ulu doğan, yaz ördeği, toy, tepeli pelikan ise hassas olan kuşlar arasında bulunuyor.'' Ekşioğlu, bir kuş türünün dünya ölçeğinde korunması gereken tür listesinde olmamasının onun korumasına gerek olmadığı anlamına gelmediğine vurgu yaparak, şunları kaydetti: ''Ülkeler kendi tür çeşitliliklerini korumak için 'Ulusal Kırmızı Listeler' hazırlamaktadır. Bu sayede kendi tür çeşitliliklerini korumak için önceliklerini belirlemektedir. Yüksek düzeyde koruma önceliği olan bir tür demek, koruma çalışmalarının o türe daha çok yoğunlaşması gerekliliğini göstermektedir. Bir örnek vermek gerekirse ülkemizin de içerisinde bulunduğu batı palearktik coğrafi bölgesinin en nadir kuş türlerinden biri olan balık baykuşu dünya ölçeğinde koruma önceliği olmayan bir türdür, fakat batı palearktik ve ülkemiz sınırları için nesli 'kritik seviyede yok olmak üzere' olan tür olarak değerlendirilmektedir. Doğa Araştırmaları Derneği tarafından 2011 yılında türle ilgili yapılan çalışmada balık baykuşunun ne denli nadir ve az sayıda bulunan bir tür olduğu bir kez daha görülmüştür. Balık baykuşu ve benzeri durumdaki pek çok nadir ve az sayıdaki kuş türümüzü korumak ülkemizin tür zenginliğini ve dolayısıyla biyolojik çeşitliliğimizi korumamız için son derece önemlidir''

http://www.biyologlar.com/kuslar-tehlikede

Tohumlarımıza Sahip Çıkalım

Anadolu’ya özgü yerel tohum çeşitliliğimiz yok oluyor. Pembe domates, kavılca, Osmanlı çileği... Buğday Derneği tohumlarımızın korunmasının yaşamsal önemi olduğuna inanıyor ve Tohum Ağı Projesi’ni sürdürüyor. Deli Bezelye, Türkiye' nin Batı ve Orta Akdeniz bölgeleri'nde yaylalarda evlerin etrafındaki küçük bostanlarda yetiştirilen tek yıllık bir sebze. Çalı şeklinde büyüyor ve mor pembe çiçekler açıyor. Pembe renkli, ince kabuklu üzerinde dilim izleri bulunan bir çeşittir. Pembe Domates Ağı, ülkemizdeki evladiyelik pembe domatesleri, balkon ve bahçelerinde yine doğal tarım yöntemleriyle yaşatmaya çalışıyor. Anadolu'da asırlardır yetişen ve nesli tükenmekte olan Antik bir buğday türü olan kavılca, Kars bölgesinde kavılca, kabluca veya yaban buğdayı olarak da adlandırılıyor. Zonguldak Alaplı’da çiftçilerin atalık tohum olarak saklayıp her yıl yeniden ektikleri kırmızı mısır patlamalık mısır olarak kullanılıyor. Diğer patlamalık mısır çeşitlerinden daha tatlı. Osmanlı çileği farklı kokusu ve aroması ve pembemsi rengiyle diğer çileklerden farklı özelliklere sahip. Ancak, hem diğer türlerle karışması hem de üretiminin az olması nedeniyle nesli tehlike altında...

http://www.biyologlar.com/tohumlarimiza-sahip-cikalim

Türkiye Kuş Türleri

KÜÇÜK KARABATAK (phalacrocorax pygmeus) Çevresi sulak alanları tercih ederler. Ilıman iklimlerde yaşar. Tatlı ve tuzlu ve acı sularda da yaşar. Kışı genellikle kıyısal Lagünler, deltalar ve Ormanlardaki nehirlerde geçirirler. Çiftleşme kışlama bölgelerinde olur. Ço unlukla di er türlerle karışık olarak koloniler halinde kuluçkaya yatarlar. Mart sonu ile temmuz başında ürerler. Yuvalar, yo un a açlık ve çalılıklarda ve su yüzeyinden 1-15 m. Yükseklikte olur. Bazen ormanlıklarda 2-2,5 m. Yükseklikte olur. Eski yuvaları yeniden onarılarak kullanırlar . Türkiye' deki kuluçka popilasyonu 1500 cift olarak tahmin edilmektedir. (DHKD) Türkiye' deki kuluçka alanları Uluabat Gölü (max 300 cilt) Ere li sazlıkları (max 600 cilt) Sultan sazlı ı (Kayseri) (max 200 cilt) Kuş Gölü (150 cilt), ayrıca Akşehir ve Eber Gölleri, Hotamış sazlı ı (Konya) ve çaldıran sazlı ı (Van) di er üreme alanlarıdır. Kışlama alanları, Meriç Deltası (Edirne) (max 1450), Uluabat Gölü (max 1078), Gediz Deltası (max 1000), B, Menderes Deltası (max 350), di er kışlama alanları, Marmara Gölü, Işıklı Gölü, E ridir Gölü, Göksu Deltası TEPELİ PELİKAN ( Pelicanus crispus) Geniş iç sularda, göllerda,büyük bataklıklarda ve lagünlerde bulunur. Tatlısularda yaşamasına ra men, azda olsa tuzlu ve acı sularda da görülür. Genellikle yo un balık popülasyonuna sahip sulak alanları tercih ederler. Üreme kolonileri göllerde, deltalarda ve nehir a ızlarında yer almaktadır.Üremeye gelenler Şubat ayında üreme yerlerinde görülürler. Yumurtlama 10 gün sonra olur. 4 yumurta yumurtlarlar. Kuluçka müddeti 31-32 gündür. Yavrular 11-12 haftada tüylenirler. Üreme alanlarının sonbaharda terkederler. Temel kışlama yerleri Akdeniz'in kıyı alanları deltaları ve Hazar Denizidir. Kışlama bölgesi oldukça dardır. Türkiye'deki Durumları : Üreme alanları, Menderes Deltası ( max 42 Çift ), Kuş gölü ( max 35 Çift ), gediz Deltası ( max 35 Çift ), Aktaş Gölü ( Ardahan ) ( Max 50 çift ), Kızılırmak deltası ( Max 6 Çift), Kışlama alanları Menderes Deltası ( Max 434 ), Gediz Deltası ( Max 341), Meriç Deltası ( Max 290), Uluabat Gölü ( Max 136 ), Kuş Gölü ( Max 117 ), Göksu Deltası ( Max 56) KÜÇÜK SAKARCA KAZI ( Anser erythropus) İskandinavya ve Rusya'nın kuzeyindeki tunduralarda kuluçkaya yatar. Otoburdur Göl ve nehir kenarlarındaki sazlıklarda beslenirler- daha çok tuzlu bataklıkları tercih ederler. Kışın genel olarak, yarıkurak bölgelerde bulunurlar. Step alanları bulamadı ı zaman di er habitatları kullanırlar. Türkiye' deki durumu : Kışı a ır geçen yıllarda batı Anadolu' da Trakya' da ve do u Anadolu' da seyrek olarak görülürler. SİBİRYA KAZI ( Branta ruficollis ) Göç sırasında Step alanları kullanmasına ra men, Batı Karadeniz kıyılarındaki beslenme habitatları, çayırlar ve tarımsal arazilerdir. Bu tür su ihtiyacını ve gidermek ve gece konaklamak için güvenli sulak alanlara uçabilirler. Üreme alanları ço unlukla tunduralardır. 5-6 çiftten oluşan koloniler halinde yuvalanırlar. Yumurta adedi 3-10 arasında de işir. Kuluçka süresi 25 gündür. Türkiye' deki Durumu : Türkiye bu türü göç zamanı görülebildi i5 ülkeden biridir. Kışın , çok az sayıda Kayseri' deki sulak alanlarda görülür. Do u Anadolu' da Erçek gölü (Van ) da 1982 yılında bu tür iki çift üredi daha sonraki yıllarda üredi ine dair bir bilgiye rastlanmadı. YAZ ÖRDEĞİ (Marmorentta angustrious ) Genellikle yo un bitki örtüsüne sahip tatlı sı gölleri tercih ederler. Fakat azda olsa tuzlu/acı sulu bölgelerde bulundu una dair bilgiler mevcuttur üreme için sürekli sulak alanları tercih eder ve yuvasını su üzerindeki saz ve bitki adacıklarında yapar. Nisan' dan hazirana kadar 4-14 yumurta yumurtlarlar kuluçka süresi 25-27 gündür. Yüzücü ördekler olmasına ra men, iyi dalarlar bu şekilde beslenirler.Daha çok omurgasız ve bitki karışımı ile beslenirler. Türkiye'deki Durumu : Türkiye' deki üreme popülasyonu 150-250 arasında Göksu Deltası 50 çift, Seyhan, Ceyhan Deltası 35 Çift, Hatamış Sazlı ı ( Konya ) 20 çift' dir. Di er kuluçka alanları Sutan sazlı ı, Kulu Gölü, Ere li sazlıkları, Bendima Deltası ve Çelebiba ( Van ) Sazlı ıdır. DİKKUYRUK ÖRDEK ( Oxyura Leucocephala ) Kapalı havza hidrolosisine sahip yarı geçici veya devamlı tuzlu, acı ve tatlı gölleri tercih ederler. Kışlama alanları olarak genellikle geniş, derin ve az bitki örtüsüne sahip küçük alanları veya daha büyük sulak alan sistemleri çevrilmiş alanları tercih ederler. Yuvalarını küçük yüzen adacıklarda sık kamışlıklar ve su bitkileri arasın da yaparlar Çok eşlidir üreme zamanı Nisan Temmuzun ilk yarısına kadar de işmektedir. Oldukça iri yumurta sayısı 4-9 arasıdır. Kuluçka süresi 22-24 oranındadır. Larvalar omurgasızlar ve su bitkileri ile beslenirler. Dikkuyru un Türkiye' deki durumu : Türkiye Dikkuyruklar için en önemli Ülkelerden biridir. Da ılım gösterdi i Ülkeler içinde en fazla kışlama populasyonuna sahiptir. Dikkuyrukların dünyada' ki en önemli kışlama alanı Burdur Gölüdür. Bazı yıllar toplam nüfusu % 50 den fazlası Burdur Gölünde kışlar. Göldeki en büyük sayı 10927 (DHKD) şimdilerde bu rakam iyice düşmüştür. Burdur Gölünün dışında Kuş Gölünde (Max 34) Marmara Gölü (Max 20) Karataş Gölü (Max 128) Yarışlı Gölünde (Max 82) İrfanlı Barajı (Max 122) kışladı ı görülmüştür. Üreme dönemi öncesinde Ere li sı lıkları (Max 508) Hotamış sazlı ı (Max 354) Kulu Gölü (Max 319) üreme dönemi sonunda Arin (Sodalı Göl) (Max 750) gözlenmiştir. Göç esnasında Kızılırmak Deltasında (Max 1246) görülmüştür. Kuluçka Alanları : Ere li sazlıkları (Max 50 çift), hotamış sazlı ı (Max 50 çift), Kulu gölü (Max 30 Çift), Arin (Sodalı Göl) (Max 30 çift), Sultan sazlı ı (Max 20 Çift), Uyuz gölü (Max 10 ift), Kazanlı Göl (Max 10 Çift), Kars Çalı kuyucak Gölleri (Max 12 Çift), Van Sarısu ve Nurşun Gölleri (Max 6 Çift). KARA AKBABA(Aegypius Monachus) Da larda yüksek yerlerdeki step kenarlarında yaşarlar. Üremek için hafif e imli ormanlık ve açık vadilere ayrıca çam türlerinin bulundu u sup-alpin ( 2000 metre' ye kadar ) ihtiyaç gösterir. Step bölgelerinde beslenirler. Seyrek koloniler veya tek başına ürer. A açların üzerine yumurtalarını bırakabildi i geniş yuvalar yaparlar. İlk üreme yaşı 5-6' dır. Yumurtlama genellikle Şubat ayının başında başlayıp Nisan sonunda biter. Yumurtaya 50-54 gün kuluçkaya yatar. Yavrular genellikle 100-105 gün yuvada kalır. Türkiye' deki Durumu : Eskişehir- Kütahya arasındaki Türkmen Baba da ı (10 çift), Kızılcahamam So uksu Milli Parkı (6 çift), Bolu Kavalı Da ı (5 çift), Eskişehir Hamam Da ında (5 çift), Denizli Akda da (3 çift), Murat Da ında (2 çift), Do u Karadeniz Da larında ( 10 çift ) . ŞAH KARTAL (Aquila heliaca) Şah Kartal temelde alçak arazilerde yaşamasına ra men fakat daha yükseklere itilmektedir. Orta ve Do u Avrupa' da üreme habitatları ormanlık da lardan, tepelerden ve nehir boylarından yüksekli i 1000 metreye varan arazilerden ayrıca steplerden, açık arazilerden ve tarımsal alanlardan oluşur. Kışlamak için sulak alanları tercih eder, görülsede, göç sırasında pek çok çeşit habitat kullanır- şah kartal yuvalarını genellikle yaşlı ve yüksek a açların tepelerine kurarlar. Kuluçka müddeti Mart veya Nisan başında tamamlanır, 2-3 yumurta yumurtlar. Kuluçka müddeti 6 haftadır. Temel besinler tavşan, sicap, gelengi ve fare gibi küçük memeliler oluşturur, ayrıca su yılanları, susemenderleri, kurba alar ve kertenkelelerle beslenir. Türkiye'deki Durumları : Ankara Beynam Ormanlarında 2 çift, Meriç Deltalarında (Edirne) 1 çift, Ilgaz Da larında, Yozgat çamlı ında, Eskişehir Türkmen Babada ında üredi i sanılmaktadır. Azalmaların nedenleri arasında besinini oluştarn memelilerin yaşam ortamlarının tahribi, ormancılık faaliyetleri, habitat tahribi, özellikle büyük ve yaşlı a açların kesilmesi, avcılık ve yasa dışı ticaret sayılabilir. KÜÇÜK KERKENEZ ( Falco naumanni ) Tüm yıl boyunca sürü halinde yaşayan küçük Kerkenezler, eski evlerin çatı ve duvarlarında a aç kovuklarında ve kayalıklarda bulunur. Genellikle açık ve kısa bitki örtüsüne sahip ılık ve sıcak bölgeleri tercih ederler. Yuvalarını genellikle insan yerleşim yerlerinde yolanlarında yaparlar. Büyük koloniler halinde yuvalanmalarına ra men, türün azalmasıyla birlikte 10 çiftte daha az koloniler görülmeye başlamıştır. Saf koloniler halinde kuluçkaya yatmasına ra men, küçük kargalar ve di er kerkenez türüyle birlikte üreme kolonileri oluşturmaktadır. Başlıca yiyecekleri çekirge, çalı çekirgesi, arazi çekirgesi gibi omurgasızlar oluşturur. Türkiye' deki popülasyonu 3-5 bin oldu u sanılıyor. Tuz Gölü, Balıkdamı ( Eskişehir ) Ere li sazlıkları civarındaki köylerde üredi i bilinir. BILDIRCIN KILAVUZU (Crex Crex) Nemli gübrelenmemiş toprakların seyrek otlu ve düzenli olarak kesilen çayırlar ile ekili alanları tercih eder. Ayrıca sulak alanlar ve sazlıkların kenar bölgeleri, kuru yeşil alanlar tür için önemlidir. Genellikle açık veya yarı açık arazilerde ürerler. Kendilerini temel olarak uzun çimenlerle kaplı çayırlarla saklarlar. Üreme sırasındaki da ılımı ve yo unlu u bahar aylarındaki uygun bitki örtüsünün bulundu u ölü kök ve yapraklardan yaparlar . Üreme sezonundaki beslenmelerinin büyük bir kısmını bitkilerin üzerindeki ve topraktaki omurgasızlar oluşturur sonbahar ve kışın genel olarak tohumla beslenirler. Ülkemiz' de yaz göçmeni ve geçit kuşu olarak gözükür. 7-9 bazen 12 yumurta yumurtlar. Kuluçka süresi 3 haftadır. Marmara' nın Güneyi İç Ege ve orta Anadolu' da yaz göçmeni, di er bölgelerde geçit zamanı görülür. Türkiye' deki üreme bölgelerinde kapsamlı bir araştırmaya ihtiyaç vardır. Türkiye' de 10 çift görülmüştür. ( Bird in Europe sayfa 228 ) TOY (otis tarda) Avrupa'nın orta ve Güney kesimlerinden orta Asya ve Mançurya' ya kadar geniş bir alanda yayılış gösterir. Geniş açık ve genellikle düz olan kuru tarım alanlarını, çayırları ve bozkırlarla tercih eder. Yuvalarını ekin tarlaları içine veya yüksek otlar arasına yaparlar. Yuva alanları dişi tarafından seçilir. Toy Genellikle 2 yumurta yumurtlar kuluçka süresi 28-30 gündür. Üreme döneminde çok hassastır. Tedirgin edildi inde yuvayı terk eder. Yavrular ilk ayda böceklerle beslenir, yetişkinler böcek ve bitkileri yerler, populasyonun ço u yerlidir. A ır kış şartlarında uzun mesafeli yer de iştirirler. Türkiye' deki durumu : Önemli meme elamanlar, Kütahya' da Altınbaş ovası 1996 da 51, Eskişehir Aliken platosunda 20 çift Van Gölünün Kuzeybatısında 200 Muş Bulamak ovasında incelenmektedir. İnce Gagalı Kervan Çullu u (Numenius tenuirostris) Batı Sibirya'daki Güney Talge bölgesi ile Orman steplerinde yapılan incelemelerde küçük a açlık alanlar, sı sular, küçük çayırlar ve küçük bitkisiz alanlar yaşama alanlarıdır. Göç ve kışlama esnasında ve kışlama bölgelerinde ise tuzlu bataklıklar, stepler, acı lagünler ve balık havuzları gibi oldukça geniş yayılım gösteren habitatlar kullanırlar. Göç esnasında Türkiye üzerinden geçerek kışı Kuzey Afrika ve Batı Akdeniz Ülkelerinde geçirir. Ülkemizde 1946-1990 yılları arasında 29 kayıt tespit edilmiş 29 kayıt mevcuttur. Türkiye' deki potansiyel alanlar; Tuz Gçlü Göksu Deltası, Seyfe Gölü, Burdur Gölü ve Çamaltı Tuzlası son olarak Kızılırmak Deltası olarak tahmin edilmektedir. ADA MARTISI (Larus ovdoinii) Koloniler halnide kayalık uçurumlarda ve kıyıdan uzak adalarda görülürler. Yüksekli i deniz düzeyinde yakın yerlerden 1000 m' ye kadar; kayalık alanlarda %85 çalılıklarla kaplı alanlara; tamamen düz alanlardan 90 derece dik yamaçlara kadar de işik habitatları kullanırlar. Birkaç çiftten binlerce çifte kadar de işen kolonilerle ürerler, üreme alanlarında orta düzeydeki bitki örtüsünü tercih ederler. Bu yavruları sıcaktan ve yırtıcılardan korur. Yumurtlama dönemi Nisan'ın ikinci yarısından Mayıs başına kadar sürer. Temmuzun ilk iki haftasında yavrular yumurtadan çıkar. Genellikle 2-3 yumurta yumurtlar. Kuluçka süresi 4 haftadır. Balıklar, küçük memeliler, eklembacaklılar, kuşlar ve bitkilerle beslenir. Tüm Akdeniz' de 15 bin çift oldu u sanılıyor. Türkiye' nin Akdeniz kıyılarında 30-50 çift oldu u tahmin ediliyor. Mersin-Silifke arasında 30 çift kaydedilmiştir. SARI KAMIŞÇIN (Acrocephalus paludicola) Üreme sezonu boyunca su seviyesi 1cm-10cm arasında olan alçak arazilerdeki geniş sazlıklarda bulunur. Üremek için nehir vadilerindeki bataklık çayırları tercih ettikleri bilinmektedir. Göç boyunca Sarı Kamışçın, bataklıklardaki kısa otlara ve açık sulardaki sazlıklara ihtiyaç gösterir. Üreme sistemlerinden çok eşli ve karışık üreme sistemlerinin birleştirmişlerdir. Yavrulama periyodu 15-16 gündür. Üreme başarısı oldukça yüksektir. %83. üreme kayıplarına küçük memeliler sebep olur. Türkiye' de nadiren Marmara Bölgesi, Batı Akdeniz ve Kuzeydo u Anadolu' da yaz göçmenidir. Ülkemizde Nesli tehlikede olan Kuş türleri Kelaynak (Geronticus eremita) Türkiye' de sadece Urfa' nın Birecik ilçesinde koloni halinde yaşamaktadır. Fas' ta yaşamaktadır. Ülkemizde nesli tükenmekte olan yaban hayvanlarının başında Kelaynak kuşları gelmektedir. Bu nedenle ülkemiz faunası için özel bir yeri olan ve kamuoyunca yakından takip edilen Kelaynakların Koruması ve üretilmesi çabaları önem kazanmıştır. 1958-60 yıllarında Kelaynak populasyonuna en büyük darbe vurulmuştur. Suriye ve Irak' tan yaklaşan çöl çekirgelerine karşı tüm Güneydo u Anadolu' da uçakla ilaçlamada (DDT) kullanılmıştır. Bir zamanlar büyük topluluk oluşturulmuş, hep birlikte uçup gök yüzüne havalandıklarında "Güneşi örtecek kadar kalabalık" olduklarını hatırlatan insanların bu gün bile mevcut oldu unu söylüyorlar. Bazı yabancı kuş gözlemciler 20.YY başlarında bu civarda binden fazla kelaynak yuvası oldu unu kaydetmişlerdir. Bu durumda Kelaynakların o zamanki nüfusunun beşbini aştı ı söyleniyor. Kullanılan (DDT) ile ilaçlama neticesinde 700 çiftten fazla Kelaynak ölmüştür. Yıldan yıla sayıları gittikçe azalmıştır. Bunun üzerine 1967 den itibaren 3167 sayılı Karaavcılı ı Kanunun verdi i yetkiye dayanarak Merkez Av Komisyonu kararı ile Kelaynaklar bütün yıl koruma türler arasına alınmıştır. Ancak koruma altına alınanlarıda azalmalarını önleyememiştir. Şehir içindeki Koloninin yuvalandıkları kayalıkların ön tarafında 3-4 katlı yapıların ço alması sonucu kolonideki bireyler bu olaydan etkilenmişlerdir. 1978 yılında Milli Parklar ve Av-Yaban Hayatı Gn. Müdürlü ünce şehrin 1 km. kuzeyinde seçilen bir yerde kelaynakların voli yerde üretilerek do adaki populasyonun takviye edilmesi amacıyla, Kelaynak üretme istasyonu kurulmuştur. Üretme istasyonunda üretilen kelaynaklar markalanarak do aya salınmış salınan kelaynaklardan bir kısmı göçten dönenlerle eşleşip yavru çıkarmışsa' da en önemli sorun bir kısmının göç etmeyerek Birecik' te kalmaları olmuştur. Bu durum göç etme gibi kuşların ola an davranışlarını göstermemesine hemde kış şartlarında Birecik' te kalan bireylerin zayiatlarına yolaçmıştır. Birecik Halkı kelaynakların baharın müjdecisi kutsal hayvanlar olarak de erlenmekte ve kelaynakların gelişi nedeniyle festivaller düzenlenmekteydi, ancak bütün çabalar kelaynakların azalmasının ve her yıl göç edenlerden daha az sayıda kuşun Birecik' te dönmesinin önüne geçememiş ve ne yazıkki 1991 yılında Yurdumuza bir kelaynak gelmemiştir. Bu kuşlar koloniler halinde kaya teraslarına yuvalanan bu kuşlar genellikle 2-4 yumurta yumurtlarlar kuluçka süresi 27-28 gündür. Kelaynaklar çekirge, kın kavatlı böcekler yılan, kertenkele, danaburunları vb. ile beslenirler. SAZ HOROZU (Parphyro porphyro) Bazı yerlerde Sultan Tavu u ve Gök Saz Horozu adlarıyla da anılan saz horozu ülkemizde sadece Göksu Deltası (Silifke) de bulunurken, Kızılırmak Deltasında da görülmeye başlandı. Bu kuş ülkemizde yerlidir. Göç etmez, her ne kadar Kızılırmak Deltasına Hazar Denizinin güneyinden geldi i söylense de ,kanaatimize göre Kızılırmak Deltasında üredi ve mevcudu ço alınca görülmeye başlandı. Bu kuş ülkemizde nesli tehlikededir. Göksu Deltasında 300 çift, Kızılırmak Deltasında 20 çift görüldü ü tespit edildi.. Saz Horozu sık sazlı kamışlı göllerde , bataklıklarda, sazlarla kaplı geniş kanallarda ve göletlerde yaşar ve buralarda yuvalanır. Yuvayı erkekle beraber yaparlar. Dişi 3-5 yumurta yumurtlar, kuluçkaya nöbetleşerek yatarlar. Kuluçka müddeti 28 gündür. Yumurtadan çıkan yavruları ebeveyn büyütür. Yavrular 35-45 gün sonra uçarlar. Çeşitli su bitkilerinin körpe kısımları tohumlar, su böcekleri, larvalar, kurba alar vb. beslenirler.

http://www.biyologlar.com/turkiye-kus-turleri

Kurbağalar, iki yaşamlılar (Amphibia)

Kurbağalar, iki yaşamlılar (Amphibia)

Kurbağa, iki yaşamlılar (Amphibia) sınıfındaki türlerin %88′ini ve Anura takımını oluşturan hayvanlardır.

http://www.biyologlar.com/kurbagalar-iki-yasamlilar-amphibia

Türkiyedeki Nesli Tükenmiş Hayvanlar

Anadolu Panteri Boyu 200-250 cm, ağırlığı dişilerde 35-50 kg, erkeklerde 45-70 kg civarındaydı. Yaklaşık ömrü 20 yıldı. Çok çevik olan Anadolu parsı, etoburdu ve geyik, yaban keçisi, yaban domuzu, küçük memeliler ile kuşlar gibi hayvanlar av yelpazesini oluştururdu. Anadolu parsı, Doğu Akdeniz veDoğu Anadolu bölgelerinde, daha çok ormanlık ve dağlık alanlarda yaşamıştır. Doğal yaşam alanları ve av kaynaklarının azalması parsları insanların yaşadığı yerlere yönlendirmiş ve bu da genellikle vurularak ya da zehirlenerek öldürülmelerine yol açmıştır. Asya Fili Asya Fili (Elephas maximus), yaşayan iki fil türünden biri, Elephas cinsinin yaşayan tek üyesidir. Aynı zamanda Asya'da yaşayan en iri hayvandır. Bu tür geneldeBangladeş, Hindistan, Sri Lanka, Çinhindi ve Endonezya'nın bazı yerlerinde görülür. Bu türün nesli tehlikededir, dünyada sadece 25,600 ila 32,750 yabani Asya fili kalmıştır. Türkiye'de nesli 19. yüzyılda tükenmiştir. Bu türün çoğu üyesi evcildir ve taşıdığı yükü kaldırma yeteneğinden dolayı Güney ve Güneydoğu Asya'da ormancılıkta kullanılır. Tarihte bu hayvanın değirmenlerde kullanıldığı olmuştur. Yabâni filler turistlerin ne kadar ilgisini çekse de bazen köylere girip tarlaları yağmaladıkları oluyor. Asya fili, daha küçük kulakları, sırtının kambur oluşu, hortumunda sadece 1 "parmak" olması, sadece erkeğinin fildişleri olması ve daha küçük oluşuyla yakın akrabası Afrika filinden hemen ayırt edilir. Yabani Asya filinin ömrü 60, evcilinin ise 80 yıldır. Her gün vücut ağırlığının %10'u kadar yemek yerler (yani yetişkininin günde 170-200 kg. yemek yemesi gerekir). Ayrıca günde 80-200 litre su içmeleri ve suda yıkanmaları da gerekir. Asya filinin 3 alttürü vardır. Asian elephant - melbourne zoo.jpg Mersin Balığı Mersin balığıgiller, Acipenseridae familyasını oluşturan aralarında sekiz metre uzunluğa ve 1,6 ton ağırlığa kadar varan türleri içeren tatlı su balığı türlerinin ortak adı. Mersin balıkları çok "ilkel" hayvanlardır. İskeletleri sadece kısmen kemikleşmiştir. Yan taraflarında beş sıralı dizili olan büyük pullar vardır. Kuyrukları asimetriktir, ağızları aşağıya yönelmiş ve gerekli olduğunda çenelerini dışarıya çıkarabilirler. Dört bıyıkları vardır. Bunlarla suyun dibinde yem arayabilirler. Bazı mersin balıkları beş metre uzunluğa ulaşabilirler, ve bu yüzden en büyük tatlı su balıklarıdır. Ama çoğu türleri sadece yumurtlamak için tatlı suya gelirler ve aslında tuzlu suda yaşarlar. En büyük mersin balığı türü olan mersin morinası (Huso huso) neredeyse sadece tuzlu suda yaşar ve yumurtlamak için denizden ırmaklara geçer. Geçmişte anlatılan büyüklükleri inanılır bir şekilde kanıtlanmadan kitaplara geçirilmiştir, ve bu yüzden en kaliteli kitaplarda bile 8-9 metre gibi inanılmaz büyüklükleri okumak mümkündür. Ama bu ölçüler için ne 20'nci yüzyıldan ne de ondan önceki bir zamandan kalma güvenilir kanıtlar bulunamamıştır. Kanıtlanabilmiş olan en büyük ölçüler 5 ve 6 metre uzunluk ve 1 ve 1,5 ton ağırlık civarlarındadır. Mersin balıkları hem tatlı suda, hem tatlı-tuzlu karışık suda (ırmak deltaları), hem de denizde yaşarlar. Bazı türleri sadece tatlı suda yaşarlar. Göçebe hayatı sürdüren türleri gençliklerini tatlı suda geçirip, sonradan denize göç ederler ve erginleşince çiftleşmek için tekrar tatlı suya dönerler. Mersin balıkları çok geç erginlik çağına ulaşırlar. Özellikle dişiler, ancak 20 yaşına varınca ilk kez yumurtlarlar. Sadece bazı küçük türleri bir iki yaşında erginliğe ulaşırlar. Bazı mersin balıklarının 100 yaşına varabildikleri ıspatlanmıştır. Bu yaşa varanları 1,4 ton ağırlığına ulaşmış olabilir, ve böylece dünyanın en büyük tatlı su balıklarıdır. Mersin balıklarının yüksek bir su kalitesine ihtiyaçları olduğu için, kirlenen ırmaklardan dolayı 20'nci yüzyılda batı Avrupa'da nesli neredeyse tamamen tükenmiştir. Ayrıca çoğu mersin balığı türlerinin yaşam çemberlerinin bir kısmı olan ırmak-deniz göçebeliğinin bütün büyük ırmaklarda bulunan baraj duvarlarında sona ermesi ve balıkların çiftleşip yumurtlamak için ırmağın üst kesimlerine ulaşamamaları önemli bir rol oynamaktadır. Hazar denizinde bile, sayıları azalmış ve 1970'li yıllarda 20.000 ton mersin balığı tutulurken 2000 yılında 3.000 ton'dan bile az tutulmuştur. Mersin balıklarını korumak için bir sürü yasa çıkarılmış olsa da sayıları azalmaya devam etmektedir. Bunun en önemli sebebi yasa dışı avlanmalarıdır. Mersin balıkları özellikle çok pahalıya satılan havyarları için avlanılmaktadır. Yasa dışı mersin balığı avı özellikle Sovyetlet birliğinin dağılması ile çok yoğunlaşmıştır. Bu yüzden Rusya'da türler tükenmek üzeredir. Mersin balığının havuzlarda yetiştirilmesi son yıllarda çok önem kazanmıştır. Mersin balıklarının son saklandıkları yerlerden birisi Akdeniz bölgesinin Mersin Körfezibölgesindedir 1997 yılında Almanya[]'nın ve ABD'nin çabaları ile mersin balığı Washington hayvanları koruma antlaşması listesine alınmıştır. 2003yılından beri World Sturgeon Conservation Society adlı kurum son mersin balığı populasyonunu korumak ve büyütmek için çaba göstermektedir. Beluga-Mersin balığı'nın neslini tamamen tükenmekten korumak için ABD 30. eylül 2005'te son çare olarak Beluga-Havyarı ithalatını yasaklamıştır ("U.S. Fish & Wildlife Service" ingilizce: [1]) 11. Nisan 2006'da Almanya ve Polonya sınırını oluşturan Oder ırmağına 2.000 mersin balığı salınacaktır. Bu populasyonu gerçekten sağlamlaştırmak için 2007 ve 2008 yıllarındada 2.000 balık salınacaktır. 16 ve 18 Temmuz'da Sakarya / Karasu'dan Sakarya Nehrine 500 adet İstanbul Üniversitesi tarafından markalanmış mersin balığı salınmıştır. Asya Aslanı Asya aslanı (Panthera leo persica), kedigiller (Felidae) familyasından Hindistan'ın batısında, Gucerat bölgesinde, Gir Ormanları'nda yaşayan bir aslan alt türü. Eskiden Asya aslanı Hindistan'dan İran'a, Arap Yarımadası'ndan Yunanistan'a kadar çok geniş bir coğrafyada yaygındı. Günümüzde ise sadece Hindistan'ın batısında bulunan Gir Ormanı'nda yaşamaktadır. 2010 sayımına göre toplam nüfusu 411 kadardır. Türkiye'de Orta, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yaşadığı bilinen Asya aslanının Anadolu'da nesli tükenmiştir. Son olarak 13. yüzyılda Anadolu'da yaşadığı tahmin edilmektedir.[1] Asya aslanı Afrika aslanından daha küçük ve daha az sayıdadır. Bir Afrika aslanı 200 kg olarak hayatını sürdürürken Asya aslanı 100-140 kg arasında değişir. Akdeniz Foku Akdeniz foku (Monachus monachus), fokgiller (Phocidae) familyasından yeryüzünde sadece doğu Akdeniz sahilleri ile Batı Afrika'nın bir tek sahilinde yaşayan fok türü. Yeryüzündeki toplam 34 yüzgeçayaklı fok türünden Karayip Keşiş foku, en son 1952yılında görülmek kaydı ile yeryüzünden yok olmuştur. Dolayısıyla dünyada şu anda 33 yüzgeçayak türü vardır.Üzerinde yapılaşma olmayan, insanların kolay ulaşamadığı ya da insan etkinliklerinden uzak kalmış, tercihen üreme veya barınma işlevleri gören kıyı mağara ve kovuklarına sahip; sessiz ve tenha kayalık sahilleri yaşama alanı olarak seçen Akdeniz fokları, bu alanların bozulmasından doğrudan etkilenmektedir. Öte yandan bu tanımdan yola çıkarak Akdeniz foklarının farklı yapıda sahilleri (örneğin kumsal kıyılar ve kıyı yerleşim bölgeleri) kullanmadığı sonucuna varılamaz. Akdeniz fokunun özellikle beslenmek için ıssız kayalık sahillerin dışına çıkarak dolaşım alanını genişlettiğini, kumluk, çakıllık kıyılar ve nehir ağızlarına da uğradığı bilinmektedir. Ancak, Akdeniz fokunun birincil yaşam alanı ıssız ve yapılaşmamış kayalık kıyılardır. Büyük bir deniz memelisi olduğundan dar yaşam alanları içinde barınamaz. Tür ancak, makul büyüklükte ve uygun kıyı alanlarının olması durumunda varlığını sürdürebilir ve güvenle yavrulayabilir. Bazende yavrularını ölü doğururlar.İri bir deniz memelisi olan Akdeniz fokunun boyu 2-3 metre, ağırlığı 200-300 kilogram arasında değişmektedir. Erginlerin vücudunu 5 mm'yi geçmeyen kısa ve sert kıllar kaplar. Su üstünde görüldüğünde en belirgin özellikleri iri kafaları, uzun bıyıkları ve kömür gibi siyah gözleridir. Ergin dişi ile erkekler arasında belirgin bir boy ve kilo farkı yoktur ancak karakteristik renk ayrımları mevcuttur. Karada yatarken vücudun iriliği ve tombul görünümü göze çarpar. Vücudun her iki yanında ön yüzgeçleri (ön üyeler) ve arkada ise iki parça halinde arka yüzgeçleri (arka üyeler) yer alır. Erkek: Siyaha yakın koyu kahverenginde olup karın bölgesinde belirgin bir beyaz leke vardır. Dişi: Açık kahverengi veya gri tonlarda olup karın altları da boyundan kuyruğa kadar sırta göre daha açık hatta beyaza yakın renktedir. Ayrıca üstte bel bölgesinde çiftleşme sırasında erkeklerin neden olduğu tırnak izleri bulunur. Yavru: Doğduğunda boyu yaklaşık 80–90 cm, ağırlığı yaklaşık 20 kilogramdır. Karın bölgesinde istisnasız görülen bariz bir beyaz leke haricinde tüm vücudu havlu gibi 1-1.5 cm uzunluğunda parlak siyah kıllarla kaplıdır. Yavru, anne ve babanın da sahip olduğu bıyıklarla doğar. Yaklaşık iki aylıkken kürkünü değiştirmeye başlar ve bir-iki ay içinde uzun siyah kılların yerini kısa ve parlak gri olanlar alır.'Akdeniz foku, ürkek ve diğer yüzgeçayaklı türlerine göre daha az sosyal bir canlıdır. Ülkemiz kıyılarında da yaşayan doğu Akdeniz bireyleri genelde tek tek dolaşırlar ve nadiren birlikte görülürler. Araştırmacıların eskiden Türkiye'de zaman zaman 2 ile 4 arasında foku birlikte gözlediği hatta bu sayının çok ender olmakla birlikte 7-8'e kadar çıktığı da bilinmektedir. Birçok özelliği gibi davranışları hakkında da tam bilgi mevcut değildir. Akdeniz foklarının bazı dönemlerde bir araya geldiği ve sonra tekrar dağıldıkları konusunda varsayımlar mevcuttur. Ergin erkek bireyler genelde bir bölge belirler ve yaşantısını burada sürdürürler. Dişiler erkeğe göre daha gezgin olmakla birlikte, yavrulama döneminde üreme mağarası ve civarını terk etmezler. Genç fok bireyleri ise yetişme dönemlerinde uzak bölgelere gidebilirler. Dişi Akdeniz foklarının çiftleşmek için büyük uzaklıklar katederek erkek fokların yanına geldiği ve daha sonra erkeğin bölgesinden ayrıldığı tahmin edilmektedir. Çiftleşme denizde olur. Dişi fokun cinsel olgunluğa 4-5 yaşında ulaştığı tahmin edilmektedir. Dişi Akdeniz foku 10-11 aylık hamilelik döneminden sonra, her sene ya da 2 senede, bir yavru doğurur. Bu nedenle, Akdeniz foku üreme hızı düşük, yavru sayısı az bir canlıdır. Doğum, insanların uğramadığı (veya ulaşamadığı) ve içinde hava olan bir kıyı mağarasının en ucunda, dalgaların kolay ulaşamayacağı bir çakıl plaj veya kayalık platform üzerinde olur. Anne, yavruyu yaklaşık 4 ay boyunca kendi sütü ile mağara içinde karada emzirir. Akdeniz foku, yavrusunu doğurmak ve büyütmek için mutlaka karaya (ve özellikle kıyı mağaralarına) muhtaçtır.Akdeniz fokları 20. yüzyılın başına kadar tüm Akdeniz kıyıları ile doğu Atlas Okyanusu kıyılarında Portekiz'den Batı Afrika sahillerindekiSenegal'e kadar 7855.25114 ifade edilen bir nüfusa sahip olarak serbestçe yaşamlarını sürdürüyordu. Ancak aşırı avlanma, yaşam alanları kaybı ve deniz ekosisteminin bozulması nedeniyle türün dünya dağılımı daraldı ve nüfusu hızla azaldı. Akdeniz foku bugün dünyada sadece Türkiye,Yunanistan, Fas, Moritanya ve Madeira Adaları'nda yaşamakta olup toplam nüfusu 600 civarında tahmin edilmektedir. Moritanya sahillerindeki Akdeniz fokları gerçek bir fok kolonisi özelliği göstererek birlikte yaşamakta popülasyonu ise insan baskısı nedeniyle birlikte bulunmak yerine çoğu zaman tek tek dolaşma ve yaşama şeklini seçmeye zorlanmışlardır. Halen az sayıda da olsa Türkiye'de Akdeniz'in doğu sahillerinde rastlanmaktadır. Akdeniz foku dünyada birbirinden kopuk 2 ana bölgede yaşamaktadır: Moritanya kıyıları, Madeira Adaları ve Fas Akdeniz (Yunanistan, Türkiye ve Doğu Akdeniz) Türün en büyük popülasyonu Ege Denizi'ndeydi. Dolayısı ile Akdeniz fokunun Akdeniz'de soyunu sürdürebilmesi ve ekosistemde varlığını koruyabilmesi esas olarak 2 ülkenin elindedir: Türkiye ve Yunanistan. Bir dünya mirası olan Akdeniz fokunun korunmasında Türkiye önemli bir ülke konumundadır. Türkiye'de yapılan çeşitli bilimsel çalışmalarda bireysel tanımlama yolu ile 31-44 arasında Akdeniz foku bireyi tanımlanmış olup, kıyılarımızda 100 civarında fok yaşadığı tahmin edilmektedir ki dünyadaki fok popülasyonunun yaklaşık 600 olduğu gözönünde bulundurulduğunda bu sayı önemli bir yer tutmaktadır. Akdeniz foku dağılımı kıyı boyunca süreklilik yerine belirli bölgelerde yoğunlaşma özelliği göstermektedir. Türkiye kıyılarında foklar, Marmara Denizi'nde; Marmara Adaları ve Mola Adaları ile Biga Yarımadası kuzey sahillerinde Ege'de; Gelibolu Yarımadası'nın Ege kıyıları ile Behramkale arasında ve Yeni Foça ile Datça arasında Akdeniz'de; Datça ile Kemer arasında, Alanya ile Taşucu arasında ve Hatay Samandağ ile Suriye sınırı arasında kalan sahillerde var olma mücadelesi vermektedir. Türün korunma derecesine bağlı olarak Türkiye'de Akdeniz foku ölümleri olduğu gibi, yavrulama ve çoğalma da gözlenmektedir. Sayılarının azalma nedeni ise balıkçıların kasıtlı veya kasıtsız fokları öldürmeleridir. Vaşak Kediye benzemekle birlikte normal kedi ağırlığından 5 kat daha ağırdırlar. En irileri 30 kg civarında olan bayağı vaşaktır. Kulakları normal kediye kıyasla daha uzun ve uçları tüylüdür. Kış bastırdığında ise sadece kulaklarının üzerindeki tüyler değil tüm vücudu kalın bir tüy tabakası ile kaplanır. Adeta kışın gelmesi ile mantolarını giyerler. Patilerinin genişliği karda yürümelerini kolaylaştırır.Afrikalı vaşaklar, vücuduna oranla afrikanın en hızlı ve en tehlikeli hayvanıdır.Örneğin bir antilobun boynuna atılıp onu yere çekme yeteneğine sahiptir. Gövdelerine göre küçük kalan başları ve kısa kuyrukları ile ilk bakışta ürkütücü gözükseler de görünüşleri kesinlikle etkileyicidir. Renkleri kum renginden koyu kahveye kadar değişir. Evcilleştirlebilirler Yaban Kedisi Yaban kedisi (Felis silvestris), kedigiller (Felidae) familyasından bir kedi türü. Avrupa, Batı Asya ve Afrika kıtalarında farklı alt türleri ile geniş bir coğrafyada yaygındır. Afrika yaban kedisi alt türü ev kedisinin atası olarak kabul edilir.Yaban kedisinin doğal yayılımı Batı Avrupa'da İskoçya'dan, Orta ve Doğu Avrupa'dan Orta Asya'ya ve Hindistan'a kadar uzanır. Ayrıca Afrika'nın tropik ormanları kuşağı haricinde Afrika'nın büyük bir kısmında yaygındır. Yerel olarak birçok alt türlerin var olması uzun süre boyunca sınıflandırmasında karmaşıklığa yol açmıştır. Günümüzde klasik olarak üç alt türe ayrılmaktadır. Avrupa yaban kedisi veya Orman kedisi (Felis silvestris silvestris), İngiliz adalarında, Avrupa'da, bazı Akdeniz adalarında ve kısmen Güneybatı Asya'da yaşar ve gür kuyruğu ile dikkati çeker. Postu çok sık tüylüdür ve çizgileri gayet belirgindir. Afrika yaban kedisi (Felis silvestris lybica), Afrika'da, Arap Yarımadasın'da ve Güneybatı Asya'nın Arap Yarımadasına bitişik olan kısmında ve bazı Akdeniz Adalarında yaşar. En mühim özellikleri sivri kuyruğu, kulakların arkasındaki kızıl renk ve fazla belli olmayan çizgileridir. Asya yaban kedisi veya Bozkır kedisi (Felis silvestris ornata), Orta Doğu'dan Orta Asya'ya, Batı Hindistan'a, Kuzeydoğu Çin'den Moğolistan'a kadar yaygındır. Dış görünümü ile Afrika yaban kedisini andırır. Aralarındaki en mühim farkı çizgilerden daha çok benekli olan postudur. Modern bilimin yaptığı genetik araştırmalar bu sınıflandırmayı desteklemektedir. Ancak Afrika yaban kedisinin merkez ve güney Afrika'da yaşayanları kuzey Afrika ve Orta doğu'da yaşayanlarıdan genetik farkları olduğu ve bunların iki ayrı alt tür olduğu öne sürülmüştür. Bundan dolayı kuzeyde yaşayan alt türe Felis silvestris cafra adı verilmiştir. Çoğu bilimcilerin ayrı bir tür olduğunu savundukları gri kedi de yaban kedisinin Felis silvestris bieti adlı diğer bir alt türü olabilir.[1]. Afrika yaban kedisi tüm ev kedilerinin (Felis silvestris catus) atası olarak kabul edilir. Ancak bazı bilimciler başka alt türlerinde karışmış olabileceğini savunmaktadır. Avrupa yaban kedisi (Felis silvestris silvestris) Kızıl Geyik Kızıl geyik (Cervus elaphus), dünya üstündeki en büyük geyik türlerinden biridir. Kızıl geyik Avrupa'nın çoğu kısmında, Kafkas Dağları bölgesinde ve Hazar Denizi'nin batısında Anadolu'da yaşar. Ayrıca Afrika'da da bulunan tek geyik türüdür ve kuzeybatı Afrika'da Cezayir ile Tunus arasında Atlas Dağları'nda bulunur. Kızıl geyik aynı zamanda Yeni Zelanda ve Arjantin gibi diğer bölgelere de sokulmuştur. Türkiye'de ise aşırı avlanma sonucu sayıları düşmüş olup, bugünlerde kalan popülasyon korunmaya çalışılmaktadır. Dünyanın bir çok bölgesinde kızıl geyikten elde edilen et besin olarak tüketilmektedir. Ceylan Ceylan, boynuzlugiller (Bovidae) familyasından Gazella cinsini oluşturan çift toynaklılara verilen ad. Uzunluğu 100-130, yüksekliği 60, kuyruğu 20 cm'dir. Boynuzları yay biçiminde, gözleri iridir. Rengi toprak rengine benzer. İnce ve güzel görünüşlü , çevik bir hayvandır. 10 yıl kadar yaşar, kolay evcilleşir (Gazella dorcas). Bunun bir başka türü olan Gazello grantinin yüksekliği 100, boynuzları 75 cm'dir. Eti ve derisi için avlanır. Afrika ve batı Asya'daçöl ve bozkırlarda yaşar. Thomson ceylanı

http://www.biyologlar.com/turkiyedeki-nesli-tukenmis-hayvanlar


KLONLAMANIN YARALARI

1. Nesli Tükenmekte Olan Türlerin Klonlanması Nesli tükenmekte olan türlerin klonlanması herkese çok çekici gelmiştir. Avusturalya’dan bir proje 153 yıldır alkol şişesinde kalan bir örnekten ‘Tasmanya Kaplanı’nı klonlamayı amaçlanmaktır. Bir başka araştırma grubu Sibirya buzullarında bulunan 20 000 sene yaşlı bir dokudan mamut klonlamayı amaçlıyor. Fakat bu örneklerde DNA parçalar halindedir ve tam genomu tekrar bir araya getirmek imkansızdır. Üstelik çekirdek transferi tekniği ta bir çekirdeği ve fonksiyonel kromozomları gerektirmektedir. Bundan dolayı da sadece DNA yeterli olamamaktadır. Klonlama için bariz gerekli diğer nesnelerden uygun oositler ve implante edilecek ana rahmidir. Nesli tükenmekte olan türlerin klonlanması akraba olan ve daha sık rastlanan hayvanların yumurta hücreleri ve rahimleri kullanılarak yapılabilir. Fakat bu durumlarda da yumurta hücrelerinin ve rahimlerin daha yakın akraba olan türlerden alınması hamileliğin sonuna kadar başarılı olması için gereklidir. Mesela pandayı klonlamakla ‘kurtarmak’ bu açıdan çok zor olacaktır, çünkü uygun yumurta hücreleri ve uygun rahim bulunabilmesi için yakın akrabası yok. 2. Çiftlik Havyaları Üretiminde Klonlama Çekirdek transferi prensip olarak en iyi çiftlik hayvanlarının sonsuz miktarda kopyasını yapmak için kullanılabilir. Pratikte sadece sığır ve domuzların klonlanması yapılacaktır çünkü sadece bu hayvanların klonlanması karlı olacaktır. Klonlanmış elit inekler ABD’de her biri 40 000$’dan fazla fiyata alıcı bulmaktadırlar. Fakat bu onların gerçek fiyatından ziyade yenilik oldukları için çıkan fiyattır. Etkili olabilmesi için klonlamanın üretim programına entegre olması gerekir ve genetik çeşitliliği korumaya gerekli dikkatin gösterilmesi de zorunludur. Klonların sağlıklı olduğunu ve hakikaten beklenen faydayı ve başarıyı gösterdiklerini ispatlamaları gerekir. Buna ilave olarak tekniğin havyaların refahının bozmadığı gösterilmelidir. 3. İnsan Tedavi Edici Proteinlerinin Üretimi İnsan proteinlerine bir çok hastalığın tedavisi için çok büyük gerek duyulmaktadır. Bazıları kandan izole edilebilirken bu işlem hem çok pahalı hem de AIDS veya Hepatit C bulaşma riski de söz konusudur. Proteinler hücre kültür ortamında üretilebilir, fakat bu yöntem de çok pahalı ve verimi çok düşüktür. Çok büyük verimle proteinler bakteri veya mayada üretilebilir. Fakat bunlarda da proteinlerin saflaştırılması çok zor, proteinlerin gerekli post-translasyon değişimleri de yoktur ve dolayısıyla gerekli olan in vivo etkileri olmayabilir. Bunlara karşın düzgün post-translasyon değişimleri olan insan proteinleri transgenik koyun, keçi ve ineklerin sütünden 40gr/L miktarında ve nispeten daha ucuz bir şekilde üretilebilir. PPL Therapeutics firması, alfa-1-antitripsini, sistik fibrosis ve amfisemanın tedavi edilmesi için 3 klinik deneme gerçekleştirmiş ve sonunda üretebilmişlerdir.Alfa-1-antitripsin geni koyunun zigot hücresine aktarılarak transgenik koyun üretilmiştir. Daha sonra bu koyun ve diğer transgenik süt hayvanları kopyalanarak genin yeni kopyalarda devam etmesi sonucu istenilen proteinin üreten tek tip canlılar yaratılabilmiştir. Çekirdek transferi tekniği insan genlerinin genomd anlam kazanmasını arttıran spesifik bir noktaya sokulmasına izin verir. Çekirdek transferiyle transgenik hayvan oluşturulmasının pronükleer enjeksiyonun üzerinde diğer büyük avantajı, denek havyalarını yarısından azının kullanılmasıdır. Ayrıca, dölün cinsiyetini de belirleyebilmek, üretim stokunun oluşturulması için gerekli zamanı önemli derecede azaltmaktadır.

http://www.biyologlar.com/klonlamanin-yaralari

Ekosistemler ve Biyolojik Çeşitlilik

1.Ekosistemler 2.Biyolojik Çeşitlilik 3.Çevre Sorunları ve Etkileri Okul bahçesine çıkıp gözlerimizi kapattığımızı hayal edelim.Gözlerimiz kapalıyken hangi sesleri duyuyoruz?Duyduğumuz seslerden hangilerinin doğal,hangilerinin yapay olduğunu belirleyelim.Şimdi' de bir ormanda olduğumuzu hayal edelim. Gözlerimiz kapalıyken duyduğumuz seslerin kaynaklarını söyleyelim.Bir ortamdaki doğal seslerin çeşitliliği buradaki canlı çeşitliliği hakkında bize bilgi verir mi? Neden? Aşağıda fotoğraflarını gördüğümüz yerlerdeki çevre sorunlarının sebepleri neler olabilir?Bu sorunlar o ortamdaki canlıların yaşamlarını,dolayısıyla ülkemizi ve dünyayı nasıl etkilemektedir?Çevre sorunlarının oluşumunda sizin de bir rolünüzün olduğunu düşünüyor musunuz?Neden? Yukarıdaki soru ve yönergelerden de anlaşıldığı gibi bu ünitede,çevremizde bulunan canlı ve cansız varlıklar arasındaki etkileşimlerle,ülkemizdek i ve dünyadaki çevre sorunlarını ve bu çevre sorunlarının çözüm yollarını ele alacağız. 1.Ekosistemler Anahtar Kavramlar tür habitat popülasyon ekosistem Yukarıdaki fotoğraflara hangi renkler hakimdir?Ortamın özellikleriyle bu renkler arasında bir ilişki olabilir mi?Bu ortamlarda hangi canlılar yaşamaktadır?Çölde yaşayan bir canlı, yağmur ormanında veya okyanus dibinde de yaşayabilir mi?Neden? Bir önceki sayfada okuduğumuz mısraların baş harflerini birleştirdiğimizde ortaya çıkan kelimenin ne anlama geldiğini aşağıdaki etkinliği yaparak öğrenelim. Canlılar yaşam alanlarında tek başlarına bulunmazlar. Diğer canlılarla hatta cansızlarla etkileşim halindedirler.Bu etkileşimin sebepleri neler olabilir?Beslenme ve üremenin bu etkileşimde bir rolü olabilir mi? Şimdi organizmalardan hangilerini tür olarak adlandırabildiğimizi, türlerin popülasyonları nasıl oluşturduğunu,popülasyond aki türlerin yaşam alanlarını ve sadece canlıları değil,cansız faktörleri de içeren ekosistemleri birlikte inceleyelim. Aşağıda Şanlıurfa Ceylanpınar' da yaşayan bir Anadolu ceylanının fotoğrafı görülmektedir. Birbiriyle çiftleşebilen ve üreme yeteneğine sahip, ortak atadan gelen benzer özellikteki organizmalara tür denir. Buna göre Anadolu ceylanı, Kangal köpeği, Van kedisi, sarıçam vb. birer türdür. Peki etrafımızda gördüğümüz her canlı bir tür müdür? Katır ve Kurt köpeği için ne söyleyebiliriz? İnsanlar da bir türe ait bireyler midir? Aşağıdaki fotoğrafta ise birden fazla Anadolu ceylanı bulunmaktadır. Belli bir bölgede yaşayan, aynı türden bireylerin oluşturduğu topluluğa popülasyon denir. Bu fotoğraf Ceylanpınar'daki geyik popülasyonunun bireylerine aittir. Öyleyse yan yana bulunan ve fiziksel şartları birbirinden farklı olan iki göldeki sazan balıkları aynı popülasyona ait örnekler olabilir mi? Her tür hayatını kendisi için uygun olan bir ortamda sürdürür. Örneğin ceylanlar ormanda, kangurular Avusturalya 'da ikinci kefali Van gölünde kelaynaklar Birecik' de kayalıklarda yaşar. Bir canlının yaşam alanı ya da arandığı zaman bulunduğu yer habitat olarak adlandırılır. Öyleyse bizim habitatımız neresidir? Aşağıdaki fotoğrafta ise ceylanlar sık ağaçlarla kaplı bir ormanda, diğer canlılarla birlikte görülmektedir. Ceylanların yaşadığı yerde sadece canlılar mı görülüyor? Canlıların yaşamını sürdürebilmesi için hava,su,toprak gibi cansız faktörlere ve güneş ışığına ihtiyacı vardır.Bu nedenle bir ortamdaki canlı ve ansız faktörler,bu çevrede hangi canlıların yaşayacağını belirler.Belli bir habitattaki hayvan ve bitki topluluğu ile bu topluluğun içinde yaşadığı çevrede oluşan,aralarında madde alışverişi olan ve büyük ölçüde kendi kendine yeten sistem ekosistem olarak adlandırılır.Buna göre göl,deniz ve ormanlar birer ekosistem midir?Neden? Yaşadığımız dünyada her şey belli bir düzen içerisindedir.Hücre içindeki moleküller,atomlardan oluşmaktadır.Hücreler dokuları,dokular,organlar ı,organlar sistemleri,bir araya gelen sistemler de organizmayı oluşturur.Peki, organizmalar bir araya geldiğinde oluşan birimlere ne ad verilir?Aşağıdaki şemada atomdan üzerinde yaşadığımız gezegene kadar uzanan akışı inceleyelim. Küçük bir uğur böceğinden kavak ağacına kadar bütün canlılar,hem birbiriyle hem de çevredeki canlılarla etkileşim içindedir.Bir ekosistemde yaşayan insanlar,hayvanlar,bitkil er mantarlar ve mikroorganizmalar o ekosistemin canlı faktörlerini oluşturur.Cansız faktörler ise hava,su,toprak,rüzgar ve güneş ışığıdır.Bir ekosistemi diğerlerinden ayıran bu faktörlerin etkisini ve farklı ekosistemleri birlikte inceleyelim. Bir ekosistemdeki canlı çeşitliliğini belirleyen cansız faktörlerin en önemlilerinden biri iklimdir. Ekosistemlerin iklimleri birbirine benzer mi?Bir bölgedeki yağış,nem,rüzgar ve sıcaklık özellikleri,oradaki bitki örtüsü ile hayvan çeşitliğini belirler.Peki,her ekosistemde aynı canlılar mı yaşar? Sıcak ve kurak iklimin hakim olduğu çöllerde yaşayan canlıların,buralarda yaşamlarını sürdürebilmelerini sağlayacak çeşitli özelliklere sahip olmaları gerekir.Örneğin burada yaşayan bitkiler kaktüslerde olduğu gibi gövdelerin su ve besin depolar.Çöl fareleri de yiyecek bulamadıkları zaman açlıktan ölmemek için kuyruklarında yağ depolar.Yağışın,suyun ve bitki örtüsünün yeterli ölçüde bulunmadığı ortamlara çöl ekosistemi hakimdir.En büyük çöl ekosistemi Sahra çölü' dür Yeryüzün en büyük ekosistemlerinden biri de deniz ekosistemlerdir. Bu ekosistem de mikroskobik canlılardan dünyanın en büyük memeli hayvanlarına kadar pek çok canlı yaşamaktadır. Denizlerdeki tuz oranı,bitki örtüsü, suyun derinliği,sıcaklığı,ışık miktarı bu ekosistemdeki hayvan türlerinin çeşitliliğini belirler.Denizlerde fotosentez yapan canlılar ile bu canlıları yiyerek beslenen küçük canlılar bulunur.Yunus ve balina gibi hayvanlar ise besinlerini denizlerdeki diğer canlılardan karşılarlar.Ülkemizin üç tarafını çeviren denizlerde de olduğunu gibi deniz ekosistemleri birbirinden farklı özellikler gösterir.Dünyanın en büyük deniz ekosistemi Hazar Denizinde görülmektedir. Yağmur ormanları yağış ve sıcaklığının çok yüksek ve değişmez olduğu bölgelerde bulunur.Bu ormanlar doğal kaynaklardan yana çok zengindir,dünya ikliminin dengede tutulması acısından da öne taşır.Bu ekosistemler,yırtıcı kuşlardan palmiyeler,maymunlardan çalılara kadar birçok canlı türünü barındırır.Yağmur ormanlarının en büyüğü Amazon ormanlarıdır.Kent ekosistemindeki iklim şartları ve canlı çeşitliliği diğer ekosistemlerle benzerlik gösterir mi? Bu ekosistemin özellikleri burada yaşayan canlıları nasıl etkilemektedir? Canılar yaşamlarını sürdürebilmek için beslenmek zorundadır. Besinlerini değişik kaynaklardan sağlar.Bitkiler kendi besinlerini kendileri üretirken hayvanların bazıları otla,bazıları etle,bazıları hem ot hem etle beslenir.Bu yüzden hayvanlar otla beslenenler,etle beslenenler,hem etle hem otla beslenenler olmak üzere üç guruba ayrılır.Canlılar arsındaki beslenme ilişkisini bir zincirin halkalarına benzetebiliriz.Bu zincirdeki her bir halka bir canlıyı temsil eder.Aşağıda bir besin zinciri örneği görülmektedir. Yukarıda görülen besin zincirine benzer başka besin zinciri örnekleri de verebilir miyiz? Bu besin zincirlerinin bir araya gelerek bir ağ oluşturduğunu söyleye bilir miyiz? Yandaki resmi inceleyerek canlılar arasındaki beslenme ilişkilerinin önemini açıklayabilirmiyiz? Her ekosistem çok sayıda farklı besin zinciri içerir ve bunlar bir araya gelerek besin ağını oluşturur. Yeryüzündeki tüm canlılar çok büyük ve karmaşık bir besin ağı içinde birbirine bağlanmıştır.Farklı beslenme biçimleri,farklı ekosistemleri birbirine bağlanmaktadır.Peki,insan ların içinde yer aldığı besin ağı örnekleri oluşturabilir miyiz? Anahtar Kavram Biyolojik çeşitlilik Yaşadığınız bölgede en çok yetiştirilen sebzeler hangileridir? Bölgelerine özgü bitki hayvan türlerini sayabilir misiniz? Yaşadığınız bölgedeki bitki ve hayvanların sayısı ve çeşitliliği,diğer bölgelerde de aynımıdır? Bitki ve hayvan türlerinin sayıca fazla olması,bölgenizin doğal zenginliğinin bir göstergesi midir? Bir ekosistemin görevi canlıları barındırarak onlara nesillerini sürdürebilmeleri için uygun ortamı hazırlamaktır.İklim,topra k ve su gibi cansız faktörlerin canlılarla olan etkileşimi,ekosistemlerin çeşitliliğini ortaya çıkarmaktadır.Ekosistemle rin orman,,dağ,sazlık akarsu gibi çeşitleri vardır.Bu çeşitlilik arttıkça ekosistem içinde yer alan ve tür çeşitliliği de artmaktadır. Öyleyse çeşitlilik ne demektir? Bir bölgedeki bitki ve hayvan türlerinin çeşitliliği o yerin hangi özellini ortaya koyar? Bu soruların cevaplarını '' Biyolojik çeşitlilik'' adlı etkinliği yaparak öğrenelim. Bir bölgedeki bitki ve hayvan türlerini ve çeşitlerinin sayıca zenginliği biyolojik çeşitlilik anlamına gelir.Bir ülkedeki tüm bitki ve hayvan türleri hem o ülkenin hem de dünyanın biyolojik zenginliklerinden sayılır.Ülkemizdeki farklı ekosistemlerin biyolojik çeşitliliğini oluşturan bitki ve hayvanlara örnek verebilir miyiz?Özellikle tarım,eczacılık,tıp,hayva ncılık,ormancılık,balıkçı lık ve sanayi alanında kullanılan türler bu açıdan önemlidir.Örneğin,hayvanc ılıkla ilgili olarak ülkemizin çeşitli yerlerindeki doğal çevreye uyum sağlamış sığır,koyun,keçi türleri yetiştirilmektedir.Ülkemi ze özgü olarak ormancılıkta çam ve meşe türleri; balıkçılıkta ise alabalık,kefal ve levrek bulunmaktadır.Köy ve kasaba pazarında rastlanabilen acur, taflan,çitlembik,iğde, göleviz ,ahlat,alıç,delice,idris, melengiç,hünnap,üvez,yonc a mürdümük gibi sebze ve meyveler de ülkemizin biyolojik zenginliklerindendir. Biyolojik çeşitlilik, ekosistemleri dengede tutar,gezegenimizi yaşanılabilir hale getirir; sağlığımızı,çevremizi ve ekonomimizi destekler.Buna rağmen doğal kaynakların bilinçsiz kullanımı ve hızlı nüfus artışı ekosistemdeki türlerin giderek yok olmasına sebep olmaktadır.Habitatların kaybolması veya zarar görmesi birçok bitki ve hayvanın neslinin tükenmesine yol açmaktadır.Öyleyse canlıların neslinin tükenmesi,biyolojik çeşitliliğin azalması anlamına mı gelir?Örneğin,çevrenizde yaşayan dinozor,mao veya mamut gördünüz mü?Anadolu leoparı,Asya fili,kunduz ve aslan bunda yıllar önce ülkemizde yaşamış,ancak şu an nesli tükenmiş canlılardandır.Bunun yanı sıra ülkemizde Akdeniz foku,kelaynaklar,deniz kaplumbağaları,alageyik,b ozayı,kardelen çiçeği ve salep yapımında kullanılan orkideler nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan türlerdendir.Sizde nesli tükenmiş ya da tükenme tehlikesi altında olan canlılara örnek verebilir misiniz? Çevremizde yaşayan bitki ve hayvanlar da bizler gibi birer canlıdır. Onlarda bizim gibi sevgiye ve korunmaya ihtiyaç duyar.Peki,bizler bitki ve hayvanlara olan sevgimizi nasıl gösterebiliriz? Bitki ve hayvanların korunmasına yönelik yöresel, ulusal ve uluslararası alanda faaliyet gösteren organizasyonlar var mıdır? Bu organizasyonların amaçları ve çalışmaları nelerdir?Bireysel olarak veya gurup halinde katkı sağlayabileceğiniz organizasyonların çalışmalarına katılarak çevrenizdeki insanların bu konuda bilinçlendirilmelerini sağlamak ister misiniz?Bu konuda ne tür çalışmalar yapılabilir? Bitki ve hayvanlara olanlara olan sevgimiz, biyolojik çeşitliliğin korunmasında rol oynar.Biyolojik çeşitliliğin korunması,doğal kaynakların bilinçli kullanımı yoluyla Dünya'nın geleceği için uzun vadeli bir yatırım sağlar. 3. Çevre Sorunları ve Etkileri Anahtar kavramlar Çevre sorunları Küresel ısınma Asit yağmuru Sera etkisi Ülkemizde çevre için alarm veren noktalar: Beyşehir gölü: Erozyon ve sulama amaçlı kontrolsüz su alımı nedeniyle ölüyor. Akdeniz: Nesli tükenme tehlikesi altında olan foklar için yapılan çalışmalar olumlu sonuç vermiyor Hasankeyf: küçük kerkenez ve tavşancıl gibi türler sular altında kalarak yok olacak. Niğde: Aralarında nesli tükenmekte olan dikkuyruk ördeklerininde yer aldığı yaklaşık 110 tür su kuşunun son yaşam alanlarından Akkaya göleti, atıklarla kirletiliyor. Giresun: Şebinkarahisar, Alucra ve Çamoluk ilçelerindeki erozyon tehdidi,tüm ilçelerin atıklarını dere ve denize akıtması,fındık tarım için kullanılan kimyasal gübreler sorunların başında geliyor. Karadeniz: Atıklarla kirleniyoruz. Ticari değeri olan 26 tür balıktan sadece 6 tür kaldı.Her yıl yaklaşık 3000 yunus ölüyor. Toroslar: Dağların eteklerinden toplanıp yurt dışına gönderilen kardelen çiçeği bilinçsiz toplama yüzünden 60 yıl öncesine göre yaklaşık %90 azaldı. Torunlarımız Kavrulacak: Bilim insanına göre 2100lü yıllarda yaşayacak torunlarımız,şimdilerde bizi bunaltan sıcakları ''mumla arayacak''.Bilim insanları dünya sıcaklığının gelecekte çok daha fazla artacağını belirleyerek yaklaşık 80 yıl sonrasının ortalama sıcaklığını da hesapladı.Tahmini hesaplara göre şu anda 1,7C sıcaklığa sahip olan gezegenimizin sıcaklığı ortalama 4,9Ca kadar yükselecek. Tehdidin Boyutları:2002 yılında Avustralya"da yaşanan şiddetli kuraklığın temel sebebi küresel ısınmaydı. Kuzey Pasifik"teki somun popülasyon,bölgedeki sıcaklığın normalden 6 derece daha artması yüzünden büyük düşüş görüldü. Kaliforniya kıyılarında yüzlerce deniz kuşunun denizlerin ısınması yüzünden besin kıtlığı çektiği ve bunun sonucunda öldüğü görüldü.Avusturalya'daki Great Barrier sürdürülebilir olamayan balıkçılık yöntemleri ve iklim değişikliği yüzünden çok yakında yok olama tehlikesi ile karşı karşıya kalacak. Küre Isındıkça Grönland Eriyor: Kuzey yarım küreni en büyük buz kütlesi olan Grönland adası küresel ısınma sebebiyle eriyor.Amazon ormanları da küresel ısınmanın bir başka kurbanı olacak.Brezilya hükümetinin yaptığı araştırmalar,dünyanın akciğeri sayılan Amazon'un 2003 yılında yitirdiği ormanlık alan miktarının rekor seviyeye ulaştığını gösteriyor.Ülkemizi ve dünyamızı tehdit eden önemli çevre sorunlarıyla ilgili bir çok haberi gazete ve televizyonlardan öğreniyoruz.Geleceğimizi tehlikeye sokan bu sorunların sebeplerini ve sonuçlarını birlikte öğrenelim. Torunlarımıza Bunları mı Bırakacağız? Ekosistemler zamanla neden değişip bozulmaktadır?Bu bozulmalar beraberinde hangi sonuçları getirir? Çok küçük bir ekosistemin zarar görmesi tüm dünyayı nasıl etkiler? İnsanlar doğayla iç içe yaşarken zamanla teknolojiden faydalanmaya ve doğal kaynakları bilinçsizce kullanmaya başlamışlardır. Bunu sonucunda da doğanın dengesi bozulmuş ve birçok çevre sorunuyla karşı karşıya kalınmıştır.Hızlı nüfus artışı,bilinçsiz sanayileşme ve düzensiz şehirleşme çevre sorunlarının temel sebepleri olmuştur. Şimdi ülkemizi ve dünyayı tehdit eden bu çevre sorunlarından bazılarını inceleyelim. Hava Kirliliği Hava kirliliğini çevredeki canlılar ve cansızlar üzerinde olumsuz etkileri vardır.Evlerin ısıtılmasında kullanılan yakıtların artıkları,taşıtlar,sanayi tesisleri gibi faktörler hava kirliliğine sebep olmaktadır.Hava kirliliği denince ilk akla gelenler asit yağmurları,sera etkisi ve ozon tabakasının delinmesidir.Günümüzde insanların yol açtığı hava kirliliğinin en kötü sonuçlarından biri,asit yağmurlarıdır.Fosil yakıtların yakılması sonucu atmosferde kükürt ve azot içeren gazlar birikir.Bu gazlar su buharıyla birleşince bir kimyasal tepkime oluşur.Bu tepkime sonucu sülfürik asit ve nitrik asit damlaları oluşur.Bunlar yağışlarla birlikte yeryüzüne iner.Bu şekilde yeryüzüne inen yağışlar,asit yağmurlarıdır.Peki sizce asit yağmurlarının çevremiz üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir? Asit yağmurları ağaçların.tarihi eserlerin ve yandaki fotoğrafta görüldüğü gibi binaların zarar görmesine neden olur.Su ve toprakta yaşayan canlıların yaşamını tehdit eder.Canlı türlerinin yok olmasına sebep olabilir. Asit yağmurlarının zararlı etkilerini azaltmak amacıyla ısı yalıtımı yapmak,çevre dostu temiz enerji kaynaklarını kullanmak ve toplu taşıma araçlarını tercih etmek gibi önlemler alabiliriz. Hava kirliliğinin bir diğer sonucu da sera etkisidir.Güneş" ten gelen ışınların bir kısmı yeryüzü tarafından soğurulurken bir kısmı da uzaya geri yansır.Yansıyan bu ışınların bir kısmı,atmosferde soğurularak havanın ısınmasına sebep olur.Atmosferdeki ( başta karbondioksit olmak üzere) sera etkisi yapan gazların miktarının artması,soğurulan ışınların da artmasına sebep olur.Sera etkisi adı verilen bu olay,atmosferin ve Dünya"nın sıcaklığını yükseltmektedir.Bu ısınmanın sonucunda küresel ısınma gerçekleşmekte ve dolaysıyla buzulların erimeye ve okyanuslardaki su seviyelerinin yükselmeye başladığı görülmekte küresel çölleşme olması beklenmektedir.Sizce bu durum hayatımızı nasıl etkiler? Hava kirliliğine sebep olan gazlar ozon tabakasının da incelmesine sebep olmaktadır.Ozon tabakasının incelmesi bitki ve hayvanlarda bazı olumsuz durumlar yaratarak biyolojik çeşitliliği olumsuz yönde etkilemektedir.Tüm canlıların bağışıklık sistemini bozmaktadır. Asit yağmurları, sera etkisi ve ozon tabakasının delinmesi gibi Dünya"yı etkileyen bu çevre problemleri ülkemizi nasıl etkilemektedir? Su Kirliliği Endüstriyel atıklar, evsel atıklar,tarımsal mücadele araçları,doğal ve yapay gübreler, sanayi kuruluşlarının olumsuz etkisi vb. suların kirlenmesine yol açmaktadır.Bu durum, tüm canlıların hayatını tehlikeye sokmaktadır.Ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili olduğundan deniz kirliliğide önem taşımaktadır.Sakarya ve Gediz nehirleri,Akşehir gölü ve Tuz gölü,İzmit ve İzmir körfezleri ile Marmara denizi ülkemizde su kirliliğinin görüldüğü yerlerdendir.Sizce ülkemizdeki su kirliliği Dünya" yı nasıl etkilemektedir? Buna nasıl çözüm bulunabilir? Toprak Kirliliği Yirminci yüzyılın başından itibaren modern tarıma geçilmesi ve sanayileşmenin hızlanması ile birlikte toprak kirliliği de bir çevre sorunu olarak ortaya çıkmaya başlamıştır.Yerleşim alanlarından çıkan atıklar,egzoz gazları,endüstriyel atıklar,tarımsal mücadele ilaçları ve kimyasal gübreler toprak kirliliğine sebep olan en önemli etkenlerdir.Toprak kirliliği hangi çevre sorunlarını beraberinde getirir? Orman Tahribi Ormanlar, doğanın ayrılamaz bir parçasıdır.Pek çok canlıya ev sahipliği yapar.Erozyon ve çölleşmeyi önler,kereste,ilaç hammaddesi ve besin gibi bir çok maddeyi sağlar.Yaşamımızda bu kadar önemli bir yere sahip olan ormanlar her yıl ülkemizde ve dünyada çeşitli sebeplerle tahrip edilmektedir.Ormanlarda yaşanan bu sorunların sebeplerini ‘"Ormanlarımızı Koruyalım"" adlı etkinliğimizde bulmaya çalışalım. Orman yangınları,ihmal,dikkatsi zlik,kaçak yapılaşma ve arazi açmak için ağaçların bilinçsizce kesilmesi gibi sebepler yüzünden ormanlar tahrip olmaktadır.Bunun sonucunda ekosistemlerin doğal dengesi bozulmakta, ormanda yaşayan canlı türleri ve bu türlerin habitatları yok olmakta toprak zenginliği kaybolmaktadır. Ülkemizde orman yangınlarının kayıtları 1937 yılında tutulmaya başlanmıştır.Bu kayıtlara göre yaklaşık 1,5 milyon hektar ormanlık alan yok olmuştur.Ülkemizdeki ormanların tahribi sadece ülkemizi mi etkiler?Ormanların tahribini nasıl engelleyebiliriz?Ormanlar ın kaybı hayatımızı nasıl etkiler? Çığ Çığların tarım alanlarının veriminin düşmesi ve su kaynaklarının kirlenmesi üzerindeki etkilerini hiç düşündünüz mü? Eğimli arazi üzerinde birikmiş büyük kar örtüsü, yer çekimi etkisiyle kaydığından çığ oluşur.Çığ genellikle bitki örtüsü olmayan,dağlık eğimli arazilerde görülür.Çığlar beraberinde toprak,taş ve ağaçları da sökerek götürür.Bu şekilde meydana gelen aşınma ve taşınma,toprağı verimsizleştirerek canlıların yaşamını tehlikeye sokar.Peki çığdan korunma yolları nelerdir? Nükleer Kirlilik Nükleer silahlar nükleer kazalar ve bu kazalar sonunda ortaya çıkan nükleer atıklar kirlenmeye sebep olmaktadır.Yandaki fotoğrafta görülen nükleer patlama olayı bu durumun etkilerini ne derecede önemli boyutta olduğunu ortaya koymaktadır. 1986 yılında yaşanan Çernobil nükleer enerji santrali kazasının yarattığı olumsuz etkiler, bu kirliliğinen canlı örneğidir.Bu olaydan ülkemizin en çok Karadeniz bölgesinin etkilendiği tespit edilmiştir.Sizce nükleer kirlilik sadece belli bir bölgeyi mi etkiler?Nükleer kirliliğin canlılar ve onların çevreleri üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir? Temiz Çevre, Sağlıklı Gelecek Çevreyi Korumak için Bize Düşenler · Ormanlarımızı koruyalım. · Ağaçlandırma çalışmalarına katılalım. · Geri dönüşümlü ürünleri kullanalım. · Güneş,rüzgar ve akarsu gibi yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmaya çalışalım. · Enerji tüketimini azaltmak için lambaları,televizyon ve bilgisayar gibi aletleri kullanmadığımız zamanlarda kapalı tutalım. · Aşırı ve bilinçsiz avlanma konusunda çevremizdekileri uyaralım. · Doğal kaynakları bilinçli kullanalım. · Çevre eğitimine önem verelim. · Yakın yerlere giderken otomobile binmek yerine yürüyelim ya da toplu taşıma araçlarını kullanalım. · Evimizin ve iş yerimizin ısı yalıtımını yapalım. Atatürk ve Çevre Sevgisi Atatürk Orman Çiftliği Atatürk"ün doğa ve ağaç sevgisinin en belirgin örneğidir.Atatürk,1925 yılında kendi maaşından ödeyerek çiftliğin bu günkü yerini satın almıştır.Bu araziyi daha sonra devlete devretmiştir.O yıllarda bataklık ve boş bir arazi halinde olan çiftlik bugün insanların dinlenebiliceği bir yer haline gelmiştir. Atatürk, yaşadığı yılların şartları içinde çevre ve tabiat güzelliği kavramlarına ışık tutan eşsiz bir önderdir.Onun kişiliğinde,bitki ve hayvan sevgisinin önemli bir yeri vardır. Anıtkabir"de dünya uluslarının gönderdikleri fidanlarla oluşturulan Barış Parkı,barışı seven Ata"nın çevreci kişiliğiyle bütünleşmiştir.Afet İnan,Atatürk"ün Cumhurbaşkanlığı Köşkü olarak Çankaya"yı seçmesinin sebebini şöyle anlatmıştır:""Atatürkün Çankaya"yı seçmesindeki etken,birkaç büyük karakavak ve söğüt ağaçlarının burada bulunmasıydı.Onların rüzgarlı günlerindeki hışırtısından daima zevk duyardı."

http://www.biyologlar.com/ekosistemler-ve-biyolojik-cesitlilik

Nesli Tükenen Hayvanlar ve Yok Olmaya Etki Eden Faktörler

Nesli Tükenen Hayvanlar ve Yok Olmaya Etki Eden Faktörler

Günümüzde pek çok hayvan türü neslinin tükenmesi sorunuyla karşı karşıyadır Bunda yıllar içerisinde değişen çevre şartlarının yanı sıra insandan kaynaklanan faktörlerde etkilidir

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenen-hayvanlar-ve-yok-olmaya-etki-eden-faktorler

Tedavi amaçlı kullanımda embiryonik kök hücreler

Son yıllarda klonlamanın, özellikle yaşlanmaya ve hastalıklara bağlı hücre ve doku kayıplarının tedavisinde ve üreme amaçlı olarak kullanılması gündemde. Yeni ilaçlar geliştirilmesi ve hastalık nedenlerinin ortaya çıkarılmasında da klonlama umut vaat ediyor. Bilimadamları, soyu tükenmekte olan canlıların gen havuzlarındaki çeşitliliği artırmak ve bu hayvanları çoğaltmak amacıyla da klonlamadan yararlanıyorlar. Ülkemizde de, TÜBİTAK Gen Mühendisliği ve Biyoteknoloji Araştırma Enstitüsü, sığır cinslerini iyileştirmek üzere bu yıl klonlama çalışmalarını başlatmaya hazırlanıyor. Klonlama, potansiyel uygulama alanları nedeniyle birçok araştırmacı­nın büyük ilgisini çekiyor. Hastalıklı doku ve organların yerine kullanıla­cak yeni hücre ve dokuların yaratılma­sı, yani tedavi amaçlı klonlama bunlar­dan yalnızca biri. Kök hücreler, kendi­lerini yenileme ve bedendeki özelleş­miş hücre tiplerine dönüşme yetisine sahip hücreler. Döllenmeden sonra embriyo gelişmesinin en baştaki evre­leri sırasında var olan "embriyonik" kök hücrelerin önemiyse, bunların bi­linen 200'den fazla hücre tipine dönü-şebilmesinden geliyor. Soyu tüken­mekte olan canlıların çoğaltılabilmesi ve gen havuzlarının genişletilmesi, in­sanlarda görülen kimi hastalıkları taşı­yan hayvanların ya da üstün bazı özel­liklere sahip büyük ya da küçükbaş hayvanların üretilmesinde kullanılma­sı olasılıkları da embriyonik kök hüc­re teknolojisinin önemini artırıyor. Hastalardan alınacak kök hücrele­rin incelenmesi, bazı insanların kimi hastalıklara neden başkalarına göre daha yatkın olduklarının da anlaşılma­sına yarayacak. Araştırmacılar, beden hücrelerimizde ya da anne babalarımı­zın sperm ve yumurta hücrelerinde oluşan kalıtsal mütasyonların belli bi­leşimlerinin nasıl olup da insanları hastalıklara yatkın kıldığı, hastalığın hangi yaşta çıkacağını nasıl belirlediği üzerinde düşünmeye başlıyorlar. Şeker hastalığı ve Parkinson gibi hasta­lıkları incelemenin yollarından biri de, hastadan ve kontrol grubundakiler-den embriyonik kök hücre dizileri ala­rak, bunları kültür ortamında Parkin­son hastalığında rol oynayan sinir hücrelerine dönüştürmek ve hastanın hücrelerinin neden öldüğünü ortaya çıkarmak. Bir sonraki adım, bu hücre- lerin canlı kalmasının yolunu bulmak olacak. Hastalardan kopyalanan emb­riyonik kök hücre kültürleri, ilaç de­nemeleri ve gen tedavisi denemelerin­de kullanılmak üzere neredeyse sınır­sız bir hastalıklı kök hücre kaynağı sağlayabilir. Embriyonik kök hücre araştırmala­rında, klonlanmış bir embriyonun yalnızca beş gün boyunca gelişmesine izin verilmesi yeterli. Herkes, kök hüc­re çalışmalarının, insan hastalıklarının tedavisinde kökten değişimler yarata­cağı düşüncesinde birleşiyor. Yıllar sü­ren deneyler sayesinde, iyileştirme amaçlı klonlamanın ilk aşaması olan, klonlanmış hücrelerden embriyonik kök hücreler elde etmek bugün yakın bir hedef gibi görünse de, bilim adam­ları bu hücrelerin hastalara aktarıla­cak organ ve hücrelere nasıl dönüştü­rülebileceğini anlamaktan henüz çok uzaklar. Bu yöntemin ekonomik açı­dan da değerlendirilmesi gerekiyor. Çünkü, organ nakillerinde aktarılan organın bağışıklık sistemince reddedil­mesi sorununu çözecek yeni bir yön­tem de geliştirilebilir. Böyle bir du­rumda, hastalardan klonlanmış embri­yoların üretilmesi gereksinimi ortadan kalkar. BİLİM ve TEKNİK 44 Ocak 2002

http://www.biyologlar.com/tedavi-amacli-kullanimda-embiryonik-kok-hucreler

Yüzde Sıfır Faizle Biyolojik Bankacılık

Yüzde Sıfır Faizle Biyolojik Bankacılık

Günümüzde insanoğlu hastalıklarla mücadelesini genetik platformda sürdürüyor. En yaygın, başımızı en çok derde sokan hastalıkların genetik temellerini anlamaya çalışıyoruz. Bu çalışmalar kaçınılmaz olarak çok sayıda uygun biyolojik örneğe ihtiyaç duyuyor. İşte tam da bu noktada bu yükü biyobankalar sırtlanıyor. Bildiğiniz bankaları unutun. Burada düşük faizli ihtiyaç kredileri yok. Yaşamın ta kendisi var.Ortaya çıkma sebebinden de anlaşılacağı gibi biyobankalar, biyolojik örneklerin korunması ve gelecekte ihtiyaç duyulduğunda kullanılması için uzun süreler depolandığı birimlerdir. Bu basit tanıma bakarak evlerimizdeki buzdolaplarını birer biyobanka olarak görebiliriz ancak Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) bir biyobankayı şöyle tanımlar: “Bir popülasyona veya belirli bir hastalığa özel olarak düzenli bir sistem çerçevesinde toplanmış biyolojik örnekler ve bunlarla ilişkili veri ve bilgileri kapsayan birim.”Her bir örnekle ilişkili veriler ve bilgiler, en az örnekler kadar önemlidir. Bunlar örneklerin kimlik bilgileri gibi düşünülebilir. Örnek kime ait, ne zaman alındı, yaşı, cinsiyeti, yaşam şartları, ekonomik durumu, örnek hangi işlemlerden geçti, nerelerde kullanıldı, hangi analizler yapıldı gibi bir çok bilgi, etik kurallar dahilinde örnekler ile birlikte saklanır. Öte yandan nesli tükenmekte olan veya gelecekte nesli tehlikeye düşebilecek canlıların DNA’ları ya da bitkilerin tohumları da özel biyobankalarda saklanmaktadır. İngiltere’de 300.000’den fazla tohumu insanlık namına saklayan Millenium Seedbank ve ülkemiz hayvan popülasyonunu korumayı amaçlayan Türkhaygen projesi kapsamında oluşturulan DNA bankası koruma amaçlı bankalara örnektir.DNA bankası demişken…Adından da anlaşılacağı gibi DNA bankası, biyolojik örneklerden elde edilmiş DNA’ların veya DNA elde edilebilir durumda tutulan hücrelerin depolandığı birimlerdir. Genetik odaklı araştırmaların sıklıkla ihtiyaç duyduğu DNA örnekleri bu birimlerde çoğaltılarak/kopyalanarak saklanır. Böylece tekrar tekrar örnek toplanması gerekmez ve aynı DNA dizilimi üzerinde birden fazla araştırma aynı anda yapılabilir. Ayrıca güvenlik nedeniyle örnekler ve kopyaları imkanlar dahilinde ayrı dolaplarda tutulur. DNA örnekleri uzun vadeli çalışmalarda -80° C sıcaklıkta derin dondurucularda saklanır. Üzerinde çalışılmakta olan veya sıkça kullanılan örnekler ise -20° C ile +4° C arasında saklanır.Türkiye’de hastalığa özel kurulan ilk biyobanka, Hacettepe Üniversitesi Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı bünyesindeki DNA/Hücre Bankası’dır ve Ocak 2011 verilerine göre kalıtsal hastalıklardan etkilenmiş 5500 aileden tıbbi araştırmalarda kullanılmak üzere 21.100 DNA ve bunun yanı sıra 1200 doku/hücre örneği toplamıştır. Bu sayı size yüksek geldiyse bir de şuna bakın: 2008 yılında yayınlanan bir makaleye göre Amerika’da halihazırda 270 milyon doku örneği depolanmış ve bu sayı yılda 20 milyon gibi muazzam bir hızla artmaktadır. Elbette bu rakamların herkese getirisi var. Örneğin, Genecards ya da OMIM gibi herkesçe erişilebilir çevrimiçi genom veritabanları bu biyobankaların hizmet ettiği çalışmalar sayesinde oluşturulabiliyor. Hastalıkları yenmek için çalışan araştırmacıların yanı sıra DNA’ların mesleki olarak büyük öneme sahip olduğu adli kurumlar da bu bankalardan pay almaktadır. Adli ekiplerce olay yerinden toplanan dokulardan elde edilen DNA’lar, zanlıların tespit edilmesinde büyük öneme sahip. Nitekim bulunan DNA’lar kime ait olduğu bilinen başka DNA’lar ile karşılaştırılmadıkça kimlik tespitinde bir anlam ifade etmiyor. Bu nedenle ne kadar fazla kayıt altında tutulan DNA varsa zanlıların tespiti o kadar mümkün oluyor. Bu amaçla daha önce bir suça karışmış kişilerden örnek toplanacağı gibi İngiltere ve Fransa’da Ulusal DNA Bankaları da adli kurumlara kapılarını açabiliyor. Ülkemizde ise Adalet Bakanlığı tarafından 2006 yılında hazırlanan Türkiye Milli DNA Veri Bankası’nın kurulmasına yönelik tasarı halen etik ve hukuksal olarak tartışılmaktadır. Öte yandan 2007 yılında 12 soruluk bir ankete katılan 320 kişinin 310′u (%97) DNA bankalarının kurulmasını suçla mücadelede etkin bir yöntem olarak gördüğünü belirmiştir. Adli Tıp Dergisi’nde yayınlanan “Adli DNA Bankalarına Toplumun Yaklaşımı” adlı yazıda anketin ayrıntılarına ulaşabilirsiniz.Kök hücreleri olmazsa olmazKök hücreleri temelde ham hücrelerdir. Son yıllarda üzerine yoğunlaşılan bu hücreler, sınırsız bölünebilme, yenilenebilme özelliklerinin yanı sıra organ ve dokulara dönüşebilirler. Bu nedenle doku kaybına bağlı hastalıkların tedavisinde veya eksik biyolojik yapıların yerine konması çalışmalarında ümit vaat ederler. Bu nedenle kök hücreleri, biyobankalarda depolanan önemli biyolojik yapılardandır. İngiltere Kök Hücre Bankası (UK Stem Cell Bank) bu tür bankalara örnektir.İlik odaklı hastalıklarda da aslında temel aktörler kök hücrelerdir. Eksik yapıların yerine konmasında başkalaşma özellikleriyle rol oynarlar. Bu nedenle kemik iliği bankaları günümüzde hayati bir öneme sahiptir. Biyobankaların kuruluş amaçlarından bir diğeri de, buradan anlaşılacağı gibi insanlığın tedavi ihtiyaçlarını karşılamaktır. Bu amaçla kan, kıkırdak, göz korneası, embriyo, ilik ve çeşitli organlar da depolanır.Üçüncü şahıslar, mahremiyet, onam ve etikBiyobankaların da başı üçüncü şahıslar, ayrımcılık, hak ihlalleri gibi dertleri var. Bu nedenle örnek toplanmasında ve depolanmasında her şeyin açık ancak bir o kadar da gizlilik içinde yürütülmesi gerekir. Biyobankaların öncelikle örnek verecek gönüllülere karşı bir takım sorumlulukları vardır. Kişilerin onamı (kendi rızası) ile bağımsız karar vermesi gerekmektedir. Bu durum adli şartlarda dahi zorunludur. Ancak test için kişinin rızasıyla alınan örnekler de laboratuvarlarda saklanmaktadır, bu her ne kadar biyobankalama değilse de bu durumun etik yönü tartışılmaktadır. Bu nedenle biyobankalarda gönüllülere verecekleri örnekler ile ne yapılacağı, ne kadar süre saklanacağı ve üçüncü şahısların eline geçmemesi için ne şartlarda korunacağı açıkça belirtilmelidir. Bu kapsamda “anonimleştirme” kime ait olduğu bilinen örneklerin araştırmalar sırasında kimliksiz hale getirilmesidir. Öte yandan örneklerin farklı amaçlarla kullanılmayacağının güveninin yanı sıra istendiği zaman cayma hakkının sağlanması da gereklidir.Bugün biyobankalarla ilgili skandallar pek rastlanır durumlar değil. Ancak genetik teknolojilerindeki gelişim ile bu teknolojilerin her geçen gün ucuzlaması ve kötü amaçlı şahış ve kurumların eline geçme ihtimalinin artması kaçınılmazdır. Bu nedenle tedbiri elden bırakmamak gerekir.KAYNAKLAR http://www.tibbibiyoloji.hacettepe.edu.tr/DNA_Hucrebankasi.shtml Ethical, Legal, and Social Implications of Biobanks for Genetics, S. Haga; L. Beskow. (2008). http://en.wikipedia.org/wiki/Biobank Biyobankalar ve Etik, Prof. Dr. Meral Özgüç & Uz. Bio. Ayşe Yüzbaşıoğlu. İKU 2009, Sayı 22. Biyobankalar, G. Akay; H. Karabulut; A. Tükün. Bilim ve Teknik; Ocak 2012 http://www.ucl.ac.uk/biobank Adli DNA Bankalarına Toplumun Yaklaşımı, Dr. Ayşim Tuğ. Adli Tıp Dergisi 2007; 21(2)Yazar hakkında: Seyit ZorTED Kayseri Kolejinden 2012'de mezun oldu. Yıldız Teknik Üniversitesi'nde Biyomühendislik eğitimi görüyor. Bilim tutkunu. Teknoloji bağımlısı. Japon kültürüne meraklı. Bilim kurgu, çizgi roman takipçisi. Eski milli okçu. Boş zamanlarında oyuncak fotoğrafları çeker, yemek yapar. http://www.acikbilim.com/2014/02/dosyalar/yuzde-sifir-faizle-biyolojik-bankacilik.html

http://www.biyologlar.com/yuzde-sifir-faizle-biyolojik-bankacilik

Yavru Kekliklerden 2013 Merhaba

Yavru Kekliklerden 2013 Merhaba

“Kahramanmaraş, Kapıçam Keklik Üretme İstasyonunda 2013 Yılının ilk yavruları yumurtadan çıkmaya başladı… 2013 yılında 75.000 kanatlı yaban hayvanı üreterek tabiata salmayı hedefliyoruz.” Genel Müdürlüğümüz, biyolojik çeşitlilik açısından önemli bir yaban hayatı potansiyeline sahip ülkemizin, bu kaynaklarının korunması, geliştirilmesi ve bu kaynaklardan sürdürülebilir bir şekilde faydalanılması için etkin koruma ve bilinçlendirme çalışmaları ile yaban hayvanlarını tabii yaşam alanlarında korumakta ve üretme istasyonlarında üretilen  kanatlı yaban hayvanlarını hem tabiata yerleştirerek hem de avlaklarda değerlendirerek yaban hayatı üzerindeki baskıları azaltılması  yönündeki çalışmalarını sürdürmektedir. Bilinçsiz avlanma, habitatlarının bozulması, tarımsal faaliyetlerle yaşam alanlarının daralması ve tarım ilaçlarından dolayı kanatlı yaban hayvanlarının popülasyonlarında önemli azalmalar görülmektedir. Özellikle 2011-2012 kış döneminin oldukça soğuk geçmesi ülke genelinde keklik popülasyonunda önemli azalmalara neden olmuştur.  Bu kapsamda Genel Müdürlüğümüz, Yaban Tv ve Avcı Dernekleri işbirliğinde ulusal yemleme kampanyası başlatılarak kanatlı yaban hayvanlarının kış döneminde yemlenmeleri sağlanmaktadır.Bakanlığımıza bağlı Kanatlı yaban hayvanı üretme istasyonlarında;-Nesli tükenmekte olan veya tehlike altında olan türlerin popülasyonlarını arttırmak, -Genetik çeşitliliği korumak, -Kırsal kalkınmaya destek sağlamak, -Doğa koruma konusunda farkındalığı arttırmak, -Turizm faaliyetlerini çeşitlendirmek ve av turizmini desteklemek,maksatlarıyla üretilen keklik ve sülünler tabii yaşam ortamlarına veya yaşamalarına uygun alanlara yerleştirilmektedir. 2001-2012 yılları arasında üretilen 343.350 keklik ve sülün tabiata yerleştirilmiş olup, 2013 yılı üretim çalışmalarına başlanmıştır. Halen Bakanlığımıza bağlı 7 adet kanatlı yaban hayvanı üretme istasyonunda keklik ve sülün üretimi çalışmaları devam etmektedir. Bu istasyonlardan XV. Bölge Müdürlüğümüze bağlı Kahramanmaraş Kapıçam Keklik Üretme İstasyonunda 2013 yılının ilk civcivleri alınmıştır.Genel Müdürlüğümüzce mevcut istasyonlarda modernizasyon ve kapasite artırımı çalışmaları devam etmekte olup, yeni kurulması planlanan üretme istasyonlarıyla doğanın ve avlak sisteminin desteklenmesi planlanmaktadır.Bu çerçevede 2013 yılında 75.000 kanatlı yaban hayvanı üretilerek tabiata salınması hedeflenmektedir. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/yavru-kekliklerden-2013-merhaba

Nesli <b class=red>tükenmekte</b> olan Pers leoparları

Nesli tükenmekte olan Pers leoparları

Pers leoparlarından yeryüzünde 1300 birey kaldığı sanılıyor. Bu leoparların genellikle İran ’ın kuzeyinde yaşadığını belirten Bursa Hayvanat Bahçesi Hayvan Besleme Uzmanı ve Hayvan Transportu Sorumlusu Sıla Smith, “Dünya genelinde 1300 leopar kaldığı belirtiliyor. Kardeş leoparlarımız, dünyadaki 8 leopar türünden en büyük olanlarıdır. Onları burada ağırlamaktan gurur duyuyoruz. Mümkün olursa birey sayısını çoğaltmayı hedefliyoruz” dedi. Görevliler, 3 kardeş erkek leopara gözleri gibi bakıyor. Ağaç kütükleri, bazı bitkiler ve havuz bulunan özel alanlarında gün boyu gezinen ve dinlenen leoparlar, acıktıklarında ise alanda gizlenmiş yiyecekleri koklama duyusuyla bularak yiyor.

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenmekte-olan-pers-leoparlari

Mary River Kaplumbağası

Mary River Kaplumbağası

Mary River Kaplumbağası, günlük hayatta karşılaşmayacağımız tamamen ismi bize yabancı bir kaplumbağa’dır. Gazeteden, dergiden veya internetten bu kaplumbağanın ismini okuduğumuzda eminim uzun uzun düşünürdük. Bizde çağrışım yapmasını beklerdik. Mary River Kaplumbağası, ne kadar alışık olmasak da, ismini ilk defa duyuyor olsak da, var olan kaplumbağa türlerinden bir tanesidir.Mary River Kaplumbağası, aynı zaman da ‘ pet shop ‘ kaplumbağası olarak da bilinmektedir. Bu ilginç kaplumbağa türünün ana vatanı Avustralya’dır. Avustralyadaki Güney-Doğu Queensland’ın Mary Nehri’nde yaşayan yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan kısa boyunlu bir kaplumbağa türüdür. Bu kaplumbağalar kendilerine has özellikleriyle bildiğimiz kaplumbağa türlerinden ayrılmaktadırlar. Bu kaplumbağaların kafalarındaki saç değil alg yani yosundur. Avustralya’nın en büyük türlerinden biridir. Kabuk uzunluğu 50 cm aşan örnekler kaydedilmiştir.Yetişkin Mary River kaplumbağaları renkli, düz veya güzel desenli olabilmektedir. Genel olarak rengi paslı kırmızı, kahverengi veya neredeyse siyaha kadar değişebilir. Bu canlı türünün de ne yazık ki nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Nesli tükenmekte olan hayvanlar listesinde ikinci sıra da yer almaktadır. Bu ilginç canlılar suyun altında da kolayca nefes alabilirler. Vücutlarındaki kanallar sayesinde suyun altında oksijen almada sıkıntı çekmezler fakat düzenli olarak hava almak için denizin yüzeyine çıkarlar. Dişiler genellikle 34 cm, erkekler ise genellikle 42 cm olurlar. Erkeklerin kuyrukları uzun ve enine basıktır. Çiftleşme zamanı aralık-ekim ayları arasındadır. Dişiler 25 yaşında, erkekler 30 yaşında cinsel olgunluğa ulaşırlar. Dişi her sene aynı yere 12-25 yumurta bırakır.Yumurtalar 50 gün sonra aralık-şubat ayları arasında çatlar.Kaynakça: google, canlılarYazar: Hamza canhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/mary-river-kaplumbagasi

Çevre Kirliliğine Neden Olan Etmenler ve Kirlenme Tipleri

Çevrenin doğal yapısını ve bileşiminin bozulmasını, değişmesini ve böylece insanların olumsuz yönde etkilenmesini çevre kirlenmesi olarak tanımlayabiliriz. Artık hepimizin bildiği gibi çevreden, içindeki varlıklara göre en çok yararlanan bizleriz. Çevreyi en çok kirleten yine bizleriz. Bu nedenle "Çevreyi kirletmek kendi varlığımızı yok etmeye çalışmaktır" denilebilir. Bilinçsiz kullanılan her şey gibi temiz ve sağlıklı tutulmayan çevre de bizlere zarar verir. Bu nedenle çevre denince aklımıza önce yaşama hakkı gelmelidir. İnsanın en temel hakkı olan yaşama hakkı, canlı ya da cansız tüm varlıkları sağlıklı, temiz ve güzel tutarak dünyanın ömrünü uzatmak, gelecek kuşaklara bırakılacak en değerli mirastır. 1970'li yıllardan sonra bilincine vardığımız çevre kirliliği dayanılmaz boyutlara ulaştı. Çünkü artık temiz hava soluyamaz olduk. Ruhsal rahatlamamızı sağlayacak yeşil alanlara hasret kalmaya başladık. Yüzmek için deniz kıyısında bile yüzme havuzlarına girmek zorunda kaldık. Gürültüsüz ve sakin bir uyku uyuyamaz, midemiz bulanmadan bir akarsuya bakamaz olduk. Kısaca artık kirleteceğimiz çevre tükenmek üzeredir. 2000–3000 yıl önce bir doğa cenneti ve büyük bir kısmı otlaklarla kaplı olan Anadolu'yu günümüzde bu durumlara düşürdükÇevre Kirliliğine Neden Olan Etmenler: Doğada kirlenmeye neden olan etmenleri, doğal etmenler ve insan faaliyetleri ile oluşan etmenler olmak üzere iki grupta inceleyebiliriz. Doğal Etmenler: Depremler, volkanik patlamalar, seller gibi doğadan kaynaklanan etmenlerdir.İnsan Faaliyetlerinden Kaynaklanan Etmenler:•Evler, iş yerleri ve taşıt araçlarında; petrol, kalitesiz kömür gibi fosil yakıtların aşırı ve bilinçsiz tüketilmesi•Sanayi atıkları ve evsel atıkların çevreye gelişigüzel bırakılması •Kimyasal ve biyolojik silahların kullanılması •Orman yangınları, ağaçların kesilmesi, bilinçsiz ve zamansız avlanmalar•Bilinçsiz ve gereksiz tarım ilaçları, böcek öldürücüler, soğutucu ve spreylerde zararlı gazlar üretilip kullanılması •Nükleer silahlar, nükleer reaktörler ve nükleer denemeler gibi etmenlerle radyasyon yayılmasıKirlenme Tipleri Çevre bilimcilere göre genelde, aşağıda verilen iki çeşit kirlenme vardır: Birinci Tip Kirlenme Biyolojik olarak ya da kendi kendine zararsız hale dönüşebilen maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Hayvanların besin artıkları, dışkıları, ölüleri, bitki kalıntıları gibi maddeler birinci tip kirlenmeye neden olur. Kolayca ve kısa zamanda yok olan maddelerin meydana getirdiği kirliliğe geçici kirlilik de denir.İkinci Tip Kirlenme Biyolojik olarak veya kendi kendisine yok olmayan ya da çok uzun yıllarda yok olan maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Plastik, deterjan, tarım ilaçları, böcek öldürücüler (DDT gibi), radyasyon vb. maddeler ikinci tip kirlenmeye neden olur. Kalıcı kirlenme de denilen ikinci tip kirlenmeye neden olan maddeler bitki ve hayvanların vücutlarına katılır. Sonra besin zincirinin son halkasını oluşturan insana geçerek insanın yaşamını tehlikeye sokar. Örneğin; Marmara denizine sanayi atıkları ile cıva ve kadmiyum iyonları bırakılmaktadır. Zararlı atıklar besin zincirinde alglere, balıklara ve sonunda insana geçerek önemli hastalıklara ve ani ölümlere neden olmaktadır. Köy gibi kırsal yaşama birliklerindeki insanlar genellikle büyük kentlerde yaşayan insanlardan daha sağlıklı ve daha uzun ömürlüdür. Çünkü kırsal ekosistemler, çevre kirliliği yönünden kentsel ekosistemlerden daha iyi durumdadır. Bunu bilen kent insanı fırsat buldukça, çevre kirliliği en az olan kırlara, köylere koşmaktadır. Günümüzde en yaygın olan kirlilik su, hava, toprak, ses ve radyasyon kirliliğidir Su Kirliliği : Yeryüzündeki içme ve kullanma suyunun miktarı sınırlıdır. Zamanla su kaynaklarının azalması, insan nüfusunun artması ve daha önemlisi, suların kirlenmesi yaşamı giderek zorlaştırmaktadır. Su kirliliğini oluşturan etmenlerin başında lağım sularıyla sanayi atık suları gelmektedir. Bunun yanında petrol atıkları, nükleer atıklar, katı sanayi ve ev atıkları da önemli kirleticilerdir. Bunlar deniz kenarındaki bitki ve alg gibi kaynakları yok etmektedir. Kirlenme sonucu denizlerde hayvan soyu tükenmeye başlamıştır. Örneğin; Marmara denizi, kirlilik nedeniyle balıkların yaşamasına uygun ortam olmaktan çıkmıştır. Karadeniz'deki kirlenme nedeniyle hamsi ve diğer balık türleri giderek azalmaktadır. Istakozların larva halindeyken temiz su bulamamaları nedeniyle nesilleri tükenmektedir. Nehir ve göllerimizde kirlilik nedeniyle canlılar tükenmek üzeredir. Yeni yeni kurulmaya başlanan arıtma tesisleri, lağım ve sanayi atık sularını hem kimyasal hem de biyolojik olarak temizlemektedir. Böylece hem sulama suyu gibi yeniden kullanılabilir su kazanılmakta hem de denizlerin kirlenmesi önlenmektedir. Bu nedenle sanayileşme mutlaka iş yerleri planlanırken arıtma tesisleri ile birlikte düşünülmelidir Hava Kirliliği : Hava, içinde yaşadığımız gaz ortamı oluşturmanın yanında yaşam için temel bir gaz olan oksijeni tutar. Oksijen yanma olaylarını da sağlayan temel bir maddedir. Temiz hava olarak nitelendirilen atmosferin alt katmanı; azot, oksijen, karbondioksit ve çok az miktarda diğer gazlardan oluşur. Ayrıca atmosferin üst katmanında bir de ozon gazının (O3) oluşturduğu tabaka vardır. Ozon, güneşten gelen zararlı ışınların çoğunu yansıtıp bir kısmını tutarak yeryüzüne ulaşmasını engeller. Evler, iş yerleri, sanayi kuruluşları ve otomobillerin çevreye verdikleri gaz atıklar havanın bileşimini değiştirir. Havaya karışan zararlı maddelerin başlıcaları kükürt dioksit (SO3), karbon monoksit (CO), karbon dioksit (CO2), kurşun bileşikleri, karbon partikülleri (duman), toz vb. kirleticilerdir. Ayrıca deodorant, saç spreyleri ve böcek öldürücülerde kullanılan azot oksitleri, freon gazları ile süpersonik uçaklardan çıkan atıklar da havayı kirletir. Zararlı gazların (özellikle kükürt bileşikleri); yağmur, bulut, kar gibi ıslak ya da yarı ıslak maddelerle karışmaları sonucunda asit yağmurları oluşur. Asit yağmurları da bir yandan orman alanları vb. yeşil alanları yok etmekte bir yandan da suları kirletmektedir. Aşırı artan CO2, atmosferin üst katmanlarında birikerek ısının, atmosfer dışına çıkmasını engeller. Böylece yeryüzü giderek daha fazla ısınır. Bu da buzulların eriyerek denizlerin yükselmesine kıyıların sularla kaplanmasına neden olabilecektir. "Sera etkisi" denilen bu olay sonucu denizlerin 16 metre kadar yükselebileceği tahmin edilmektedir. Freon, kloroflorokarbon (CFC) gibi gazların etkisiyle ozon tabakası incelmektedir. Bunun sonunda güneşin zararlı ışınları yeryüzüne ulaşarak cilt kanseri gibi hastalıklara ve ölümlere neden olmaktadır. Sonuçta, biyosferin canlı kitlesini yok etme tehlikesi vardır. Büyük yangınlar da önemli ölçüde hava kirliliği yaratır. Örneğin; orman yangınları, körfez savaşında olduğu gibi petrol yangınları vb. Hava kirliliği aşağıda verilen uygulamalarla önlenebilir:•Hava kirliliğinin en önemli nedenlerinden olan fosil yakıtlar olabildiğince az kullanılmalı. Bunun yerine doğalgaz, güneş enerjisi, jeotermal enerji vb. enerjilerin kullanımı yaygınlaştırılmalıdır.•Karayolu taşımacılığı yerine demiryolu ve deniz taşımacılığına ağırlık verilmelidir. Büyük kentlerde toplu taşıma hizmetleri yaygınlaştırılmalıdır. Böylece, otomobil egzozlarının neden olduğu kirlilik azaltılabilir.•Sanayi kuruluşlarının atıklarını havaya vermeleri önlenmelidir.•Yeşil alanlar artırılmalı, orman yangınları önlenmelidir.•Ozon tabakasına zarar veren maddeler kullanılmamalıdır. Ses Kirliliği : Sanayileşme ve modern teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkan çevre sorunlarından biri de ses kirliliğidir. Gürültü de denilen ses kirliliği, istenmeyen ve dinleyene bir anlam ifade etmeyen sesler ya da insanı rahatsız eden düzensiz ve yüksek seslerdir. Ses kirliliğini yaratan önemli etmenler:•Sanayileşme•Plansız kentleşme•Hızlı nüfus artışı •Ekonomik yetersizlikler•İnsanlara, gürültü ve gürültünün yaratacağı sonuçları konusunda yeterli ve etkili eğitimin verilmemiş olmasıSes kirliliği, insan üzerinde çok önemli olumsuz etkiler yaratır. Bu etkiler:İşitme sistemine etkileri: Ses kirliliği işitme sistemi üzerinde, geçici ve kalıcı etkiler olmak üzere iki çeşit etki yapar. Ses kirliliğinin geçici etkisi, duyma yorulması olarak da bilinen işitme duyarlılığındaki geçici kayıplar şeklinde olur. Duyma yorulması düzelmeden tekrar gürültüden etkilenilmesi ve etkileşmenin çok fazla olması durumunda işitme kaybı kalıcı olur. Fizyolojik etkileri:İnsanlarda görülen stresin önemli bir kaynağı ses kirliliğidir. Ani olarak oluşan gürültü insanın kalp atışlarında (nabzında), kan basıncında (tansiyonunda), solunum hızında, metabolizmasında, görme olayında bozulmalar yaratır. Bunların sonucunda uykusuzluk, migren, ülser, kalp krizi gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar. Ancak en önemli olumsuzluk kulakta yaptığı tahribattır. Psikolojik etkileri: Belirli bir sınırı aşan gürültünün etkisinde kalan kişiler, sinirli, rahatsız ve tedirgin olmaktadır. Bu olumsuzluklar, gürültünün etkisi ortadan kalktıktan sonra da sürebilmektedir.İş yapabilme yeteneğine etkileri: Özellikle beklenmeyen zamanlarda ortaya çıkan ses kirliliği, iş veriminin düşmesi, kendini işine verememe ve hareketlerin engellenmesi şeklinde performansı düşürücü etkiler yapar. Gürültünün öğrenmeyi ve sağlıklı düşünmeyi de engellediği deneylerle saptanmıştır. Ülkemizde, insanları gürültünün zararlı etkilerinden korumak için gerekli önlemleri içeren ve çevre yasasına göre hazırlanmış olan "Gürültü kontrol yönetmeliği" uygulanmaktadır. Ancak yönetmeliğin hedeflerine ulaşabilmesi için insanların bu konuda eğitilmeleri ve bilinçlendirilmeleri gerekir. Ses kirliliğinin saptanmasında ses şiddetini ölçmek için birim olarak desibel (dB) kullanılır. İnsan için 35–65 dB sesler normaldir. 65–90 dB sesler, sürekli işitildiğinde zarar verebilecek kadar risklidir. 90 dB'in üzerindeki sesler tehlikelidir. Ses kirliliği aşağıdaki uygulamalarla önlenebilir:•Otomobil kullanımını azaltacak önlemler alınmalıdır.•Ev ve iş yerlerinde ses geçirmeyen camlar (ısıcam gibi) kullanılmalıdır.•Eğlence yerleri vb. ortamlarda yüksek sesle müzik çalınması engellenmelidir.•Gürültü yapan kuruluşlar, şehirlerin dışında kurulmalıdır. Toprak Kirliliği : Canlılığın kaynağı sayılabilecek toprağın yapısına katılan ve doğal olmayan maddeler toprak kirliliğine neden olur. Böyle topraklarda bitkiler yetişmez ve toprağı havalandırarak yarar sağlayan solucan vb. hayvanlar yaşayamaz duruma gelir. Topraktan bitkilere geçen kirletici maddeler, besin zinciri yoluyla insana kadar ulaşır. Hastane atıkları gibi mikroplu atıklar, hastalıkların yayılmasına neden olur. Toprak kirliliğine neden olan başlıca etmenler:•Ev, iş yeri, hastane ve sanayi atıkları •Radyoaktif atıklar•Hava kirliliği sonucu oluşan asit yağmurları •Gereksiz yere ve aşırı miktarda yapay gübre, tarım ilacı vb. kullanılması •Tarımda gereksiz ya da aşırı hormon kullanımı •Suların kirlenmesi. Su kirliliği toprak kirliliğine neden olurken, toprak kirliliği de özellikle yer altı sularının kirlenmesine neden olur. Toprak kirliliğinin önlenmesi için aşağıdaki uygulamalar yapılmalıdır:•Verimli tarım topraklarında yerleşim ve sanayi alanları kurulmamalı, yeşil alanlar artırılmalıdır.•Ev ve sanayi atıkları, toprağa zarar vermeyecek şekilde toplanıp depolanmalı ve toplanmalıdır.•Yapay gübre ve tarım ilaçlarının kullanılmasında yanlış uygulamalar önlenmelidir.•Nükleer enerji kullanımı bilinçli şekilde yapılmalıdır Radyasyon: Radyoaktif element denilen bazı elementlerin atom çekirdeğinin kendiliğinden parçalanarak etrafa yaydığı alfa, beta ve gama gibi ışınlara radyasyon denir. Çevreye yayılan bu ışınlar, canlı hücreleri doğrudan etkileyerek mutasyon denilen genlerdeki bozulmaya neden olur. Çok yoğun olmayan radyasyon, canlının bazı özelliklerinin değişmesine neden olurken yoğun radyasyon, canlının ölümüne neden olabilir. Örneğin; 1945'te Japonya'ya atılan atom bombası, atıldıktan sonraki 7 gün içinde, vücutlarının tamamı 10 saniye radyasyon almış insanların % 90'ı hiç bir yara ve yanık izi olmadan öldü. 26 Nisan 1986'da Çernobil'deki nükleer kazanın; ani ölümler, gebe kadınlarda düşük olayları, kan kanseri, sakat doğumlar gibi olumsuz etkileri oldu. Bir çevredeki belli bir dozun üzerinde olan radyasyon, canlının vücut hücrelerini etkileyerek doku ve organlarda bozulmalara, anormalliklere, üreme hücrelerini etkileyerek doğacak yavrularda sakatlıklara neden olur. Uzun süre radyasyon etkisinde kalmanın yaratacağı sonuçlar aşağıdaki gibi sıralanabilir:•Kanser oluşması •Ömrün kısalması (erken ölümler)•Katarakt oluşması •Sakat ve ölü doğumlar Radyasyonun zararlı etkilerinden korunmak için, alınabilecek başlıca önlemler şunlardır:•Özel giysiler (kurşun önlük, özel maske) kullanılmalıdır.•Radyasyon kaynağından uzak durulmalı, en kısa sürede radyasyonlu ortam terk edilmelidir.•Radyasyonlu cihazlarla yapılan teşhis ve tedaviye sık sık başvurulmamalıdır. Radyasyon, doğadaki radyoaktif maddelerden çok, bunların kullanıldığı ortam ve olaylardan çıkar. Bunlar; nükleer santraller, nükleer enerjiyle çalışan gemiler ve nükleer denemelerdir. Ayrıca teşhis ve tedavide kullanılan bazı cihazlar, tıbbi malzemelerin ve suların dezenfekte edilmesi için kullanılan araçlardan da radyasyon yayılmaktadır

http://www.biyologlar.com/cevre-kirliligine-neden-olan-etmenler-ve-kirlenme-tipleri

Nesli Tükenen Bitki ve Hayvanlar

Nesli Tükenen Bitki ve Hayvanlar

Bilim çevrelerinin en iyimser tahminlerine göre, 20-30 yıl içinde dünyadaki canlı türlerinin beşte biri, soylarının tükenme tehlikesi altında bulunuyor.

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenen-bitki-ve-hayvanlar

KAS DOKUSUNUN BİYOKİMYASI

Son derece önemli bir doku olan ve potansiyel enerjiyi, kinetik enerjiye (mekanik enerji)dönüştüren kas dokusu, biyokimyasal bir motor görevini gerçekleştirmektedir. Vücut dokuları arsında en yüksek oranda bulunan kas dokusu toplam vücut ağırlığının doğum sonrasında  %25, gençlerde %40 ve yetişkinlerde %30 kadarını oluşturmaktadır.    Bu kimyasal- mekanik dönüştürücünün, omurgalı kasında bulunan ATP ve kreatin fosfat gibi sürekli bir kimyasal enerji kaynağı bulunmaktadır. Mekanik aktivitenin hızını, süresini ve kas kasılmasının kuvvetini düzenleyen mekanizmalar bulunmaktadır. Biyolojik sistemlerde sinir sistemi düzenleyici rol oynamaktadır. Sürekli olarak kullanılan bu sistemin başlangıç durumuna getirebilmesi gerekmektedir.   Omurgalılarda, organizmaların spesifik gereksinimlerini karşılayan iskelet kası, kalp kası ve düz kas olmak üzere başlıca üç tür kas bulunmaktadır. İskelet kası, istemli sinir sistemi tarafından kontrol edilmektedir. Kalp kasının ve düz kasın kontrolü istemsiz olarak gerçekleşmektedir. Ayrıntıları daha iyi bilinen iskelet kasının kasılma mekanizmasının birçok kimyasal bileşeni, pompalama hareketi yapan düz kaslar gibi diğer kaslarda da bulunmaktadır. İskelet kasının biyokimyasal özelliklerinin incelenmesi, benzer mekanizmalarının kullanıldığı diğer kas türlerinin fonksiyonlarının belirlenmesine yardımcı olmaktadır. Kas türleri arsındaki önemli fark, kasılan bileşenlerin düzenlenmesinden kaynaklanmaktadır. İskelet kasının organizasyonu Lifin fibrillerden (miyofibril) oluşması boyuna çizgilenmelerin, miyofibrilin kimyasal bileşiminin uzunluğu boyunca tekrarlanması ise enine çizgilenmelerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır.  A band Bu bantta yer alan bileşiklerin ışığı absorplayıcı özelliklerinin tüm yönlerde değişik (anizotrop) olması sonucu açık renkli bir görünüm elde edilmektedir. Bu bandın orta kısmında H bölgesi, H bölgesinin ortasında ise M çizgisi bulunmaktadır.  I band İzotrop teriminin baş harfi ile adlandırılan bu bantta, ışık absorplayıcı özellikler her yönde aynıdır (izotrop) . I bandının ortasında bulunan Z çizgisi, dar bir koyu çizgi olarak görünmektedir.  Sarkomer İki komşu çizgi arasındaki miyofibril bölümü olarak tanımlanmaktadır. H bandında sadece ince flamentler bulunmaktadır. A bandı, kalın ve ince flamentler içermektedir. Z çizgisi ince flamentlerin bağlandığı yoğun bir amorf materyal taşımaktadır. M çizgisi kalın flamentlerin en geniş kısmını oluşturmaktadır. Her bir kalın flament, altı adet ince filament ile her bir ince filament ise üç adet kalın filament ile sarılmıştır. Kas lifleri  Çapı 100µm kadar olan kas lifleri uzayabilmektedirler. Her bir kas lifini saran sarkolemma yapısında birleşmektedirler. Düzgün bir membran yapısında olmayan sarkolemmada bulunan delikler, kas lifine besin maddelerinin taşınmasında pinositoz sistemi oluşturmaktadırlar. Kas hücresinin sitoplazması olan sarkoplazmada  miyofibrillerin yanı sıra miyoglobin, miyoalbumin,miyojen, triaçilgliserol damlacıkları ve glikojen bulunmaktadır. Miyojen, aldolaz enziminin özelliklerini göstermektedir. Her bir çizgili kas lifinde çok sayıda çekirdek, mitokondri, Golgi cisimciği ve sarkoplazmik retikulum adı verilen özgülleşmiş bir endoplazmik retikulum bulunmaktadır. Kapalı bir tübüler membran sistemi olan sarkoplazmik retikulum, her bir miyofibrilin içindeki kasılabilen proteinler demetini sarmaktadır. Bir sarkomer boyunca uzanan ve Z çizgisinde kesintiye uğrayan sarkoplazmik retikulum sarkomerin her iki ucunda terminal sisternada sonlanmaktadır. İskelet kasında kırmızı lifler ve beyaz lifler olmak üzere başlıca iki tür lif bulunmaktadır.Kırmızı liflerde çok miktarda sarkoplazma, çekirdek ve mitokondri, miyoglobin, sitokrom ile lipid damlacıkları yer almaktadır. Daha uzun süreli kasılı kalan kırmızı lifler, daha kolay tetaniye girmekte ve daha yavaş kasılmaktadırlar. Metabolik ve fizyolojik karakteristiklerine göre üç çeşit iskelet kası lifi bulunmaktadır. Hızlı kasılan beyaz (kas) liflerin solunum kapasiteleri düşük, glikojenolitik kapasiteleri ve ATPaz aktiviteleri yüksektir. Hızlı kasılan kırmızı (kas) lifleri yüksek solunum kapasitesi,  yüksek glikojenolitik kapasite ve miyozin ATPaz aktivitesi göstermektedirler. Yavaş kasılan kırmızı liflerin yüksek solunum kapasitesi, düşük glikojenolitik kapasitesi ve düşük miyozon  ATPaz aktivitesi bulunmaktadır.  Kas dokusunun moleküler bileşimi Tüm kas türlerinde proteinler arasında miyozin ve aktin önemli yer tutmaktadır.   Memeli iskelet kasının genel kas dokusu temel alındığında %72–80 su , %20–28 total katı madde bulunmaktadır. Katı maddeler arasında proteinlerin, total yaş dokunun %16,5 -20,9 kadarını,   oluşturduğu gözlenmektedir. Proteinler dışında kreatin ve kreatinin %0.27- 0.58, karnitin %0.19–0.30, glikojen ise %1–2 düzeyinde yer almaktadır. %1.5 oranında sodyum, potasyum kalsiyum, magnezyum, fosfor, kükürt ve klorür gibi inorganik maddeler bunmaktadır. Kasın yapısında bulunan proteinlerKasta miyofibrillerin yapısını, total lif proteinlerinin %60 kadarını kasılabilen proteinler meydana getirmektedir. Diğer proteinler arasında mitokondri, sarkoplazmik retikulum gibi organelerde bulunan, çözünür bölümde yer alan ve genel metabolik aktivite ile ilişkili olan çözünebilen enzimler ve proteinler yer almaktadır. Miyofibrillerin yapısında bulunan ve doğrudan kasılma aktivitesi ile ilişkili olan miyozin, aktin , tropomiyozin ve troponin gibi kas proteinleri  önem taşımaktadır. 1-Miyozin İskelet kasında en yüksek oranda bulunan miyozin, total iskelet kası proteininin %60–70 kadarını oluşturmaktadır. 15nm çapı bulunan kalın flamentlerin temel proteini olan miyozinin molekül ağırlığı 520kDa kadardır. ATP hidrolizini katalizleyen bir enzim fonksiyonu göstermektedir. Miyozin globüler kısmının iki ucnda yer alanbirer adet hafif zincir, ATPaz aktivitesi kaybolmaksızın molekülden ayrılabilmektedir. İki hafif zincirden altta olan zincir, ATPaz aktivitesi ve miyozinin   aktin bağlama özelliği için gerekmektedir. Miyozin çubuğu içeren miyozinin yapısındaki globüler ucun ters tarafındaki uç kısımlarının bağlanma noktalarında M çizgisi bulunmaktadır. a.       Miyozinin ağır zincirleri  Her bir zincirin alt bölümündeki karboksil grubu taşıyan uç, α-heliks yapısı göstermektedir. Yedi amino asit taşıyan bir dizinin tekrarlanması , α- heliks yapının oluşma koşullarını  yerine getirmektedir. Her üç dört amino asitten birisinin hidrofobik bir kalıntı olması ,  heliksin hidrofobik etkileşimlerle bağlanarak sarmal yapı oluşturmasına yol açmaktadır. Ağır zincirin birincil yapısı üzerindeki ilk çalışmalarda tripsin veya kimotripsin ile her iki zincir menteşe bölgesinde parçalanarak hafif meromiyozin ve ağır meromiyozin elde edilmektedir. Düşük iyonik kuvvette hafif meromiyozin çözünmemekte, çift başlı ağır meromiyozin ise ATPaz aktivitesini göstermektedir. Molekülü boyun bölgesinde parçalayan papain miyozin çubuğu ile tek başlı S–1 parçasını serbest hale geçirmektedir. b.       Miyozinin hafif zincirleri  Hafif meromiyozinin her bir baş bölgesi, düzenleyici veya fosforlanabilir hafif zincir adı verilen ve molekül ağırlığı 20kDa olan benzer bir hafif zincir (LC–2) içermektedir. Bir metal bağlama yüzeyi ile bir fosforillenme yüzeyi içeren lC–2, yapısına Ca+2 bağlanması ve hafif zincir protein kinazı tarafından fosforillenmesi kasılmanın başlamasını doğrudan etkilemektedir. İki başta bulunan ve molekül ağırlığı 25kDa olan diğer hafif zincir (LC–1), alkali ve esansiyel hafif zincir adını almaktadır. Esansiye hafif zincir, ATPaz aktivitesi kaybolmaksızın molekülden uzaklaştırılamamaktadır. 2.Aktin  İnce filamentin temel proteini olan aktin, total kas proteininin %20–25 kadarını oluşturmaktadır. Tek bir peptid zincirden oluşan ve moleküler ağırlığı 43kDa olan globüler şekli, g-aktin (globüler aktin) adını almaktadır. Aktinin bir diğer türü olan f-aktin (fibriler aktin), G-aktin monomerlerinin oluşturduğu çift heliks yapısı göstermektedir. Aktin troponin ve tropomiyozin ile birlikte ince flamentlerin yapısını meydana getirmektedir. Çift heliks yapısında olan kasın ince flamenti, kovalent olmayan bağlar ile bağlanmıştır. nG-aktin • → F -aktin•ADP +Npi polimerizasyon tepkimesi ile G-aktin F- aktine çevrilmektedir. G-aktin, fizyolojik koşullarda ATP olmaksızın polimerize olabilmektedir.  ADP ile bağlı F-aktin daha dayanaklıdır.  Kasta G-aktinin tümü polimerize halde bulunmaktadır. Aktinin primer yapısı , iskelet kası ile düz kas arasında sadece 6 , iskelet kası ile kap kası arasında ise  sadece 4 amino asit yönünden farklılık göstermektedir. Kalp kası ile düz kasta yaygın olan aktin, bütün hücre tiplerinde yer almaktadır. 3.Tropomiyozin İnce flamentlerin yapısında bulunan ve moleküler ağırlığı  66kDa olan  çubuk şeklindeki  tropomiyozin , fibröz ve dimerik bir proteindir. Tropomiyozinin yapısını oluşturan NH2 ve COOH uçları zıt yönlü olarak birbiri içine sarılmış olan iki α-heliks zinciri, F-aktin zincirlerine kovalent olmayan bağlarla bağlanmışlardır. Aktinmiyozin etkileşiminin düzenlenmesinde troponin ile birlikte mekanizmada rol alır.    Troponin ve diğer kalsiyum bağlayıcı proteinler Diğer proteinlerle birlikte ince filament yapısında yer alan ve molekül ağırlığı 76kDa olan troponin, üç değişik alt birimden oluşmaktadır. Tropomiyozin bağlayan TN-T alt birimin molekül ağırlığı 37kDa kadardır. Molekül ağırlığı 24kDa olan TN-I , miyozinaktin etkileşimini inhibe eden alt birimdir. Tropomiyozin , troponin I ve troponin T yapılarının birbirine eklenmesi  miyozin –Mg+2 ATPaz enzimini inhibe etmektedir. Ca+2 konsantransyonundan bağımsız olan bu inhibisyon , Ca+2 buunduğu zaman (>10 -5 mol/L ) troponin C eklenmesi ile ortadan kalkmaktadır..  Troponin –tropomiyozin kompleksi, sinirsel uyarının bir sonucu olan Ca+2 sinyaline yanıt vererek, kasılma işeminin mekanik kısmını başlatmaktadır. Troponin C birincil yapısında yer aan bazı dizilimler, miyozin LC-2, kalmodülin ve kapainer adı verilen Ca+2 bağımlıproteinazlar ile benzerlik göstermektedir. Düz kaslar troponin ve tropomiyozin içermezler. Büyük olasılıkla düz kastaki kalsiyum sinyalinin miyozin LC-2 yapısının fosforillenmesine neden olduğu ve buna bağlı olarak düz kas miyozinini , aktin ile etkileşime girebiecek bir yapıya çevirdiği düşünülmektedir. Düz kasta Ca+2 sinyaleri kalın- filament düzenleyici mekanizma ile işlemektedir. α-Aktinin Z çizgisi ile ilişkili protein olan ve aktin filamentlerini Z çizgisine bağlayan α-aktininin moekül ağırlığı 200kDa kadardır.  Diğer proteinler Molekül ağırlığı100kDa olan M proteini, M çizgisinde saptanmıştır.        Kasılma1.Kasılma mekanizması Kasılmanın başlaması için sinapstan , asetilkolin aracılığıyla postsinaptik asetilkolin reseptörlerine iletilen aksiyon potansiyelinin kasa ulaşması gerekmektedir.  Sarkoleme boyunca potansiyel transvers tubuluslara iletilmektedir. Depolarizasyon dalgası sodyumun hücre içine potasyumun hücre dışına çıkması ile yayılmaktadır. Sarkolemma ve Z çizgisi hizasından kasın iç kısmına doğru giren ve sarkoplazmik retikulum sisternaları ile ilişkili olan transvers tübüler Na+- K+ ATPaz enzimi yönünden zengindirler.Sinyalin ulaşması, sarkoplazmik retikulumsisternalarından kalsiyum salıverilmesine yol açmaktadır. İstirahat haindeki kasta 10-8 M olan sitozol(sitoplazma) kasiyum düzeyi hızla 10-5 M düzeyine ulaşmakta ve Tn-C(troponin –C)  yapısındaki tüm kalsiyum bağlayıcı yüzeylerine kalsiyum bağlanmaktadır.     2. Filament kayma teorisi Sarkomerlerin uzunluklarının küçülmesi ile iskelet kası kasılma işlemini gerçekleştirmektedir. Bu olay sırasında aktin filamentlerinin kayarak miyozin filamentlerinin arasına, H bölgesine doğru girdiği gösterilmiştir. Kalsiyum bağlandıktan sonra troponin C yapısında meydana gelen yapısal değişiklik, tropomiyozinin aktine göre yer değiştirmesine ve aktindeki miyozin bağlayıcı yüzeylerinin açığa çıkmasına yol açmaktadır. Böylece oluşan aktomiyozin kompleksi, ATPaz aktivitesini artırmakta ve ATP yapısından açığa çıkan enerji, kasın kasılması için kullanılmaktadır. Bu döngü sırasında, miyozinin aktine çapraz bağlı olduğu sırada kuvvet üretilmektedir. ATP hidrolizi ile açığa çıkan enerji, aktin ile miyozinin bağlanarak çözülmesine veya aktin miyozin arasında bağ oluşması ile yıkılmasına ve bu arada aktin filamentlerinin H bölgesine doğru kaymasına neden olmaktadır. Sinir uyarımının durması, sarkolemma ve transvers tubulusun eski polarize durumuna geçmesi ile kas gevşemektedir. Bu sırada Na+ hücre dışına çıkmakta ve K+hücre içine girmekte, taşıma için gerekli enerji N+-K+ ATPaz tarafından sağlanmaktadır. Sarkoplazmik retikulumun Ca+2geçirgenliğinin azalmasına bağlı olarak Ca+2,sarkoplazmadan hızla sarkoplazmik retikuluma, ATP bağımlı Ca+2pompası ile geri çekilmekte ve troponin C eski haline dönmektedir.   3. Kasılmanın enerji kaynağı  ATP hidroliz edilerek kas kasılması için gerekli enerji sağlanmaktadır. İstirahat halindeki kasta bulunan ATP konsantrasyonu, saniyenin bir fraksiyonu içinde gerekli enerjiyi sağlayabilmektedir. Kasta, bir yüksek enerjili fosfat bileşiği olan fosfokreatin bulunmakta ATP oluşum hızı, kullanım hızından daha az ise fosfokretin birikimi ATP üretiminde kullanılmaktadır. . 4.Kas kasılmasının metabolik yönler a.Kas kasılmasında gerekli enerji  Kas kasılması için enerji, miyozinin baş kısmında bulunan ATPaz aktivitesi ile ATP hidrolizi sonunda açığa çıkan enerjiden sağlanmaktadır. ATP hidrolizi için Ca+2 gerekmektedir. Kasılma sırasında ATP yeniden miyozinin baş kısmına bağlanmakta ve olay tekrarlanmaktadır. Yeni ATP kaynağı bulunmadığında kas kasılmış durumda kalmakta ve olaylar geriye dönememektedir. Bu duruma ölüm sonrası kas gerginliği (rigor motris)  adı verilmektedir. Memeli iskelet kasında, kas kasılmasını ancak yarım saniye kadar sürdürecek ATP bulunmaktadır. Yedek enerji deposunun yetersiz olduğu durumlarda hızı kas kasılması, kasın ATP kaynağını kısa sürede tüketebilmektedir. Omurgalılarda kas kasılması için yedek enerji deposu olarak fosfokreatin omurgasızlarda ise fosfoarginin kullanılmaktadır. Fosfokreatin ve fosfoarginin yapısındaki guanidinofosfat grubunun fosforil transfer potansiyeli 10.3kcal/mol kadardır. ATP yapısındaki fosforil grubun transfer potansiyeli ise 7.3kcal/mol olarak saptanmıştır. Kas kasılması sırasında fosfokreatinin hızla azalmasını takiben, ATP hidroliz edilerek uzaklaştırılmakta ve miyokinaz olarak adlandırılan adenilat kinaz enziminin aktivitesi devam etmektedir. Hücrenin adenilik asit enerji yükü giderek azalmakta ve sonuçta yakıt molekülleri glikoz, Krebs döngüsü ve solunum yoluyla daha fazla yıkılarak yeni ATP molekülleri sağlanmaktadır.  Kaslarda yakıt molekülü olarak kullanılan ve kandan veya kendi glikojen kaynağının yıkılımından sağlanan glukoz, hızlı kas kasılması dönemlerinde temel enerji kaynağıdır. Glikojen yıkımından elde edilen glukoz 6-fosfat glikolize dâhil edilir. Kas kasılması hızlı olduğunda, kısa sürede O2 kaynağı tükenmekte ve anaerobik glikoliz devam etmektedir. Kas kasılması sırasında oluşan laktik asit ve alanin, kaslardan karaciğere gönderilerek glukoneogenez yoluyla glukoza dönüştürülmektedir. Süreli egzersiz durumlarında kas dokusu, temel enerji kaynağı olarak yağ asitlerini kullanmaktadır.  Yemek sonrasında olduğu gibi kan glukoz düzeyinin yüksek olduğu durumlarda glukoz, kalp ve kas dokusu tarafından tüketilmektedir. Kan glukoz düzeyi arttığında serbest hale geçen insülin,  glukozun kas dokusuna girmesini sağlamaktadır. Glukoz düzeyinin azalmasına bağlı olarak yavaşlayan insülin salgılanması, daha az glukozun kas dokusuna girmesine yol açmaktadır.  Bu noktada yağ asitleri ve keton cisimleri, karaciğerden kas dokusuna taşınarak kas dokusunda yakıt olarak kullanılabilmektedir.  Kalp kasında asetoasetat  tiyoaçil transferaz enziminin katalizlediği ve süksinil –CoA molekülünün kullanıldığı tepkime ile asetoasetil –CoA oluşturmaktadır. Asetoasetil CoA, tiyolaz enzimi ile iki asetil –CoA molekülüne ayrılmaktadır. CoA molekülünden oluşan asetoasetatın yanı sıra diğer keton cismi olan 3-hidroksibütirat, kaslarda enerji kaynağı olarak kullanılmaktadır. Değişik fizyolojik durumlarda iskelet kasının kullanıldığı metabolik yakıtlarYemekten sonra, iskelet kasının metabolik yakıt molekülü glukozdur. Kanda glukoz ve insüllin düzeyleri yüksek, serbest yağ asiti düzeyleri ise düşüktür. Glukozun %2 kadarından azı heksoz monofosfat yoluna, kalan kısmı ise glikolitik yola girmektedir. İstirahat halindeki kasta glikolitik yol Krebs döngüsünün kapasitelerinin %5–10 kadarı kullanılmaktadır. Kastan çok az laktat kana verilmektedir. Glikoliz ürünleri Krebs döngüsüne girerek tam olarak oksitlenmektedir. Fosfofruktokinaz, pirüvat kinaz , gliseraldehid -3-fosfat dehidrogenaz enzimlerinin aktive olduğu anoksik koşullarda,kas hücresine  glukoz alınımını  ve iskelet kasında laktat oluşumu artmaktadır. Bu üç enzimi inhibe eden ATP fsforeatin,  noksik kasta düşük düzeylerde bunmaktadır. Ortamda fazla miktarda glukoz bulunması kas kasılması sırasında glukoz ve O2 tüketiminin artmasına yol açmaktadır. Anokside kullanılan mekanizmalara benzer şekilde glikoiz uyarılmakta, Krebs döngüsünün aktivitesi ise izositrat dehidrogenazın aktivitesi artırılarak gerçekleştirilmiştir. Kas kasılması sırasında glikoliz yolu ile pirüvat oluşumu, sitrik asit döngüsünde tüketilen pirüvat miktarından fazla olmakta ve oluşan laktat,  kan dolaşımı yoluyla karaciğere taşımakta ve lipogenezde kullanılmaktadır(Cori döngüsü) Açlığın ilk dönemlerinde iskelet kasında, adipoz dokudan mobilize olan yağ asitleri metabolik yakıt olarak tüketilmektedir. İstirahat ve kasılma sırasında iskelet kasının enerji gereksiniminin %50–60 kadarının yağ asitleri tarafından karşılandığı düşünülmektedir. Yağ asitlerinin kullanılması, gukoz gibi insülin gerektirmemektedir. Açlığın daha ileri dönemlerinde, iskelet kası metabolik yakıt olarak karaciğer tarafından sentezlenen asetoasetat ve ß-hidroksibütirat gibi keton cisimlerini kullanmaktadır. Anoksi durumunda kas, yağ asitlerini veya keton cisimlerini enerji kaynağı olarak kullanamamaktadır. Karnitin palmitoil  transferaz enziminin eksikliğinde, yağ asitleri yıkılmak üzere iç mitokondria membranından geçemediği için kas hücrelerinde lipidler birikmektedir. Açlık sırasında , özellikle iskelet ve kalp kasında enerji elde etmek üzere lösin,izolösin,valin,dallı zincirli amino asitleri yıkılabilmektedir.Yağ asitleri ve adrenalin ,iskelet kası tarafından dallı zincirli aminoasitlerin yıkımını uyarmaktadır. Adrenalin dolaylı olarak lipolitik etki göstermektedir. Dallı zincirli amino asitlerin katabolizmalarında ilk tepkimede α-ketoglutarat ile transaminasyon sonucu glutamat oluşmakta ve daha sonra glutamatın  pirüvat ile transaminasyonu sonucu alanin elde edilmektedir.Açlık döneminde  kaslardan serbest hale geçen  alanin, karaciğer ve böbrekte glukoza çevrilmektedir. Toplam kitlesi, karaciğerin 25 katı kadar olan kaslarda birim ağırlık başına düşen glikojen miktarı, karaciğerde bulunan glikojeninkinin %10 kadarına eşdeğerdedir. Anokside ve tetanik kasılma sırasında kastaki glikojen kullanılmaktadır. Karaciğer glikojeninin aksine kas glikojeni açlıkta azalmamakta ve glukoz-6-fofataz enzimi kasta bulunmadığı için diğer dokulara verilmek üzere karaciğerde olduğu gibi glukoza yıkılmamaktadır. Kasta fosfarilaz sisiteminin adrenalin tarafından aktive edilmesi için yaklaşık 3 dakika gerekmektedir. Kasılmanın uyardığı fosforilaz aktivasyonu, aktif ve aktif olamyan foforilaz kinaz enzimine Ca+2 iyonlarının uyarıcı etkisi ile gerçekleştirilmektedir. Bu mekanizma, adrenalinin etkisinden çok daha hızlı şekilde etkili olmaktadır. Çeşitli fizyolojik koşullarda iskelet kasının metabolik yakıtları değişiklik göstermektedir. Egzersizin iskelet kas metabolizmasına etkisi   Egzersiz ile çalıştırılmış kasta daha fazla mitokondri bulunmaktadır. Çalıştırılmış kaslarda daha yüksek düzeyde yağ asiti oksidasyonu ve keton cismi kullanımı gerçekleştirilmektedir. Enerji kaynağı olarak karbonhidrat dışı bileşiklerin çalıştırılmış kaslarda kullanılma kapasitesi daha fazla olduğu için vücut karbonhidratlarının tükenmesi, laktat birikimi, uzun kas kasılması sırasında yorulma ve tükenme gibi duygular daha geç ortaya çıkmaktadır. Kalp kasıÇizgili olduğu için kırmızı iskelet kasına benzeyen kalp kasının lifleri daha düzensiz ve dallı olduğu için dağınık bir görünüm göstermektedir. Dallanma göstermesine rağmen, düzensiz bir ağ görünümünde olmayan kalp kası lifleri, paralel oma eğilimi gösterdikleri tabakalı bir yapı oluşturmaktadır. Bileşimleri ve yapıları benzemeyen kalp ve kırmızı iskelet kası kasılabilen proteinlerinin benzer işlevleri bulunmaktadır. Kalp kası kasılmasının düzenlenmesiKalp kası kasılmasının gücü ve hızı adrenalin ile düzenlenmektedir. Adrenalin, cAMP oluşumunu uyararak protein kinaz aktivitesini artırmaktadır. Kalp kasılmasının kontrolünde görevli olan bazı kalp proteinleri, protein kinaz ile fosforillenmektedir. Bazı proteinleri fosforillendiren protein kinazın uyarılmasını sağlayan caMP molekülünün sentezi, adrenalin tarafından artırılmaktadır. Fosfolamban adlı protein, kalp sarkoplazmik retikulumda aktif Ca+2taşınmasını düzenlemektedir. Üç Na+iyonuna karşı bir kalsiyum iyonunun girişi gerçekleştirilmektedir. Kasılma sonrasında sarkoplazmik retikuluma geri alınan Ca+2 daha sonraki kasılmada tekrar salıverilmektedir.   Kalp Kasının metabolik yakıtları  Kalp kasının total oksidatif metabolizmasının %60–90 kadarını yağ asitlerinin oksidasyonu oluşturmaktadır. __Yemek sonrasında kanda serbest yağ asitleri düzeyi düşük olduğu için glukoz pirüvat ve laktat metabolik yakıt olarak kullanılmaktadır. Pirüvat ve laktat , serbest yağ asitleri ile izolösin , lösin ve valin gibi dallı zincirli  amino asitlerinin alınım ve oksidasyonlarını  önlemektedir. Yağ asitleri ve keton cisimleri, glukozun hücreye girişini ve fosfofruktokinaz enzimini engellemektedir.Lösin, izolösin ve valin gibi dallı zincirli amino asitlerin kullanımında α-ketoasit dehidrogenaz hız kısıtlayıcı rol oynamaktadır. Yağ asiti oksidasyonunu engelleyen pirüvat, α-ketoasit dehidrogenaz enzimini inhibe etmektedir. Açlıkta temel metaboik yakıt olarak adipoz dokudan mobilize edilen yağ asitleri kullanılmaktadır. Lipoprotein lipaz enzimi açlıkta uyarılarak plazma triaçilgliserollerin hidrolizi artırılmaktadır. Kalp kası sitoplâzmasına giren serbest yağ asitleri, bu proteine bağlanarak mitokondriye taşınmaktadır. Kısa süreli açlıkta dallı zincirli  amino asitler , uzun süreli açlıkta ise keton cisimler kullanılmaktadır.Anokside  yağ asitleri ve keton cisimleri kullanılmadığı için glukoz ve endojen glikojen tüketimi 10-20 kat artmaktadır.  __Alkol alınımı sonrasında kanda miktarı artan asetat, kalp için enerji kaynağı olarak kullanılmaktadır. Anokside glukoz kullanımının uyarılma mekanizması, iskelet kasına benzemektedir. Kalp glikojeninin yıkılımının uyarılmasında fosforilaz sisteminin adrenalin tarafından aktivasyonu, anokside oluşan yüksek düzeyde AMP ile fosforilaz fosfataz enziminin inhibisyonu ve AMP tarafından fosforilaz b enziminin aktivasyonu etkili olmaktadır.

http://www.biyologlar.com/kas-dokusunun-biyokimyasi

Genetik çalışmalar ve araştırmalardaki etik kurallar nelerdir ?

Güzel bir soru fakat ne kadar yazı yazsak da cevaplamaya yetmeyecek bir sorudur bu. Bilim etiği başlığı altında bulabilirsiniz.Bilim etiği ile ilgili bir Türkçe kitap olduğunu hatırlıyorum, okumanızı tavsiye ederim. Şunu söyleyebilirim ki genetik çalışmalar sırasında etik kurallara çok da uyulduğu söylenemez.Zaten 1999'da İzlanda, kendi halkının genetik bilgilerini ABD li bir biyoteknoloji şirketine sattığında bence bu araştırmalarda etik kuralların kaale bile alınmadığını göstermiş.Kimin genetik bilgisini kime satıyorsunuz? Genetik bilgi bazı bilim insanlarınca (ve bence de) mahremiyet dahilindedir ve herkes tarafından bilinmemeli, gelişigüzel kullanılmamalıdır. İnsan Genom Projesinde etik komisyon kurulsun diye uğraşan James Watson ile çok uğraşmışlardır ve en sonunda zaten görevi bırakmıştı diye hatırlıyorum. Genetik çalışmalar sırasında işte insanların genetik bilgisinin kullanılmasının doğru olup olmadığının tartışılması bir bilim etiği konusudur. Bu genetik bilgiler herkese verilmemeli, çalışmalar titizlikle yapılmalıdır. Bunun yanında öjeni konusu en çok konuşulandır.En ideali yakalamak uğruna genetik rahatsızlığı olanlar birtakım işlemlere maruz bırakılmamalıdır. Herkesin yaşama hakkı olduğu unutulmamalıdır. Tıbbi genetik çalışmalarında hastaların genetik hastalıklarının herkese söylenmemesi gerekir.Çünkü, hasta, bu hastalığının herkesçe bilinmesini istemeyebilir.Kısaca gizlilik esastır.Ayrıca bu hastanın genetik bilgisi, araştırmalarda kullanılacaksa kesinlikle o kişiden izin alınmalıdır. Bunlar gibi pekçok kural vardır.   Genetik manipülasyonlar hastalıkların tanısından tedavisine, yeni besin kaynaklarının oluşturulmasından nesli tükenmekte olan hayvanların üretilmesine kadar uzanan geniş bir yelpazeye hizmet veren bir potansiyele sahiptir ve günümüzde yaşamın her alanında etkisini göstermektedir. Özellikle tıp, tarım-hayvancılık, gıda, kimya, enerji ve çevre endüstrileri gen teknolojisinden yoğun şekilde yararlanmaktadır. Ancak genetik manipülasyonlarla birlikte bir takım soru ve sorunlar da beraberinde tartışılmaya başlanmıştır. Bu bağlamda, yeni bilimsel ve teknik ilerlemelerin insanlığın yararına olacağına dair yaygın olan değer yargısının yerini, şimdilerde insanların şüpheci yaklaşımı almıştır. Gen Teknolojisinin İnsanlığa Sağladığı Katkıları Gen teknolojisinin tıp alanındaki uygulamaları öncelikle genetik tanı ile başlamıştır. Gen probları geliştirilerek DNA düzeyinde çalışılan ilk gen hemoglobin genidir. Bunu takiben talasemi, faktör IX eksikliği (hemofili B ), faktör VIII eksikliği (hemofili A ) ve antitrombin II eksikliğinin rutin genetik antenatal tanısı için problar geliştirilmiştir. Gen teknolojisi ile kalıtsal fetal hastalıkların tanısında da yeni boyutlar açılmıştır. Gen dizilerinde genetik hastalıklara neden olan mutasyonlar, günümüzde erişilen bilgi birikimi sayesinde prenatal ve presemptomatik dönemde tespit edilebilmektedir. Bazı antijenler, antibiyotikler, hormonlar, nöropeptidler ve aşıların üretimi bakterilerde klonlama yöntemi ile yapılmaktadır. İnsan genlerinin hepsi bakterilerde aynı etkinlikte klonlanamadığından, önce farelerle başlayan gen transferi çalışmaları, koyun ve sığır gibi daha büyük hayvanlarda sürdürülmüştür. Transgenik hayvan üretimindeki zorluklar ve verimliliğin devamlılığının sağlanamaması bilim adamlarını başka arayışlara yöneltmiştir. Bu çerçevede klonlama yöntemleri geliştirilmiş ve 1996’da Wilmuth ve arkadaşları tarafından ilk klon hayvan Dolly üretilmiştir. Klonlama çalışmalarına başlanılmasının sebebi, et veya süt kalitesi yüksek zirai hayvanların kopyalanarak çoğaltılması yanında; ilaç fabrikalarına dönüştürülmüş hayvanların çoğaltılabilmesidir. Gen teknolojisi kapsamında atılan bir diğer adım resmi olarak 1990’da başlatılan “insan genom projesi” (Human Genome Project-HUGO) çerçevesinde insanda bulunan tüm DNA dizisinin harf harf çözümlenmesidir. Bu projede ilk amaç, günümüzde tedavisi olmayan 3000’den fazla genetik hastalığa yatkınlığı belirlemek, ilgili genlerin yerlerini, yapılarını aydınlatarak tanı ve tedaviyi olanaklı kılmak, gereken genetik düzeltmeleri yapmaktır. Proje ile bazı kanser türleri, hemofili, multiple skleroz, kistik fibrozis gibi birçok hastalığın tanı ve tedavisi ile ilaçların geliştirilmesi mümkün olacaktır. Elde edilecek bilgiler insan sağlığı dışında, biyoarkeoloji, antropoloji, insan göçleri ve evrim süreci ile ilgili verilere ulaşmada, bunları değerlendirmede kullanılacaktır. Ayrıca tarım-hayvancılıkta verimin arttırılması, çeşitli hastalıklara, olumsuz çevre koşullarına dirençli türlerin geliştirilmesi mümkün olabilecektir. HUGO’nun sağladığı olanaklarla mikroorganizmalar daha iyi tanınacağı için hem insanda hastalık yapan özelliklerinin saptanması kolaylaşacak, hem de bu bilgiler endüstride enerji üretiminde, zehirli atıkların azaltılmasında, yenilenebilir kaynakların geliştirilmesinde kullanılacaktır. İnsanların dış görünüşlerindeki farklılıklara karşın DNA yapımızın %99,8’i ortaktır. DNA üzerindeki kişiden kişiye farklılıklar gösteren tüm bölgelerin tanımlanması, adli amaçlı kimliklendirme ve babalık davalarında kullanılabilecektir. Gen Teknolojisi Uygulamalarında Açığa Çıkan Etik Sorunlar Gen teknolojisi birçok alanda uygulama alanı bulmuş ve daha sağlıklı sonuçlar elde edilebilmesine karşın, bütün bu projeler günümüzde birçok soru ve problemleri beraberinde getirmiştir. Bu araştırmalar öncelikle gen kirliliği yaratmaktadır. Kullanılan araç, gereç, malzeme ve canlı organizmalar doğanın dengesinin bozulmasına, anormal görünümlü canlı oluşmasına yol açacak bir potansiyele sahiptir. Arkeolojik kazılarda elde edilen bazı DNA örneklerinden nesli tükenmiş canlıların yaratılabileceği; bunların insanların aleyhinde kullanılabileceği ve doğal dengenin bozulmasına yol açacağı düşünülmektedir. Genetik şifrenin çözülmesi halinde bunun kimler tarafından ve hangi amaçlarla kullanabileceği soruları tartışılmaktadır. Gen teknolojisinin savaşlarda biyolojik silah olarak kullanılabilme riski bulunmaktadır. Genetik kaynaklı hastalıkların önceden belirlenebilmesi ile bu hastalıklara yakalanma riskini taşıyan insanların deşifre edilmesinin sigorta şirketleri tarafından sigorta oranlarının yükseltilmesi ve/veya kişilerin işten mahrum bırakılması gibi nedenlerle yeni ayrımcılıklara neden olabileceği belirtilmektedir. Kalıtım materyalinin değiştirilmesi ile üstün insan yaratma çalışmaları ve/veya ağır işçi olarak çalıştırılan insan ve maymun arası yaratık üretme çalışmalarının olabileceği ifade edilmektedir. Gen teknolojisinin sağladığı olanaklardan ayrımcılık olarak kullanılabilecek bir diğer konu cinsiyet ayrımcılığıdır. Cinsiyet seçimi tıbben veya sosyoekonomik ve sosyokültürel nedenlerle yapılabilmektedir. Sosyoekonomik ve sosyokültürel nedenlerle cinsiyet ayrımı genellikle toplumda cinslerden birinin statüsünün daha yüksek olmasından kaynaklanmaktadır. Bunun dışında, aile yapısı, üretim biçimi, bu üretimin gerektirdiği iş gücü özellikleri, yaşlılıkta çalışamama durumlarına ilişkin güvence gibi sorunlarda belirli bir cinsiyetin tercihine etkili olabilmektedir. Kalıtsal bir hastalığın genini taşıdığı belirlenen bir kişinin bunu önceden bilmesinin, kişinin yaşamını, yakın çevresiyle ilişkilerini nasıl etkileyeceği bilinememektedir. Umutsuz hastalara gen tedavisini kesin tedavi olarak sunan, bundan maddi kazanç sağlayanlar da olabilecektir. Birden çok genin etkisiyle oluşan hastalıkların gelecekte ortaya çıkıp çıkmayacağını önceden bilmek şu an için imkansızdır. Bir hastalığa neden olan geni taşıyan herkeste hastalık ortaya çıkmayabilir, hastalığın ortaya çıkmasında genlerin dışında etkili olan çevre, yaşam koşulları gibi etkenler de bulunmaktadır. Gen tedavisi ve klonlama pahalı bir tedavi yöntemidir. Bu nedenle toplumun tamamının standart sağlık kalitesinin yükseltilmesi yerine, sadece bir grup insanın bu tedaviden faydalanabilme şansı doğacaktır. Ayrıca somatik hücre gen tedavisinde, üreme hücrelerindeki gen defektleri tedavi edilememektedir. Ancak, bu hastalıktan etkilenen kişilerin yaşam süresi ve üreme kapasiteleri etkileneceğinden, defektli gen havuzu artabilecektir. Benzer soru ve sorunlar klonlama yöntemleri için de mevcuttur. Klonlama üzerine yapılan etik tartışmalarda bilim adamları iki gruba ayrılmaktadır. Klonlamayı savunanlar; hastalıkların tedavisi, organ nakli, tedavi amaçlı klonlama, çocuk sahibi olamayanlara bu imkanın verilmesi gibi konularda klonlamanın tüm sorunları ortadan kaldıracağını ifade etmektedir. Bundan başka, klonlama ile genleri değiştirilerek ortama uygun hale getirilen bitki ve hayvanlar çoğaltılarak açlık sorunu ortadan kaldırılabilecek, soyu tükenen hayvanların sayıları klonlama ile artırılabilecektir. Bu nedenle, klonlama üzerinde etik oluşturularak bu çalışmaların devam ettirilmesi gerektiğini savunuyorlar. Klonlamayı reddedenler ise; klonlama etiğinin oluşturulup yasalarla uyulması zorunlu hale getirilse dahi, bir çok çalışmanın önüne geçilemeyeceğini ve ortaya çıkacak felaketlerin engellenemeyeceğini ifade etmektedirler. Bu nedenle klonlama çalışmalarının kesinlikle yasaklanmasını, uluslararası kurumlar oluşturup, bilimsel çalışmaların sıkı gözetim altında tutulmasını ve büyük yaptırımlar getirilmesi gerektiğini savunuyorlar. Organ nakli problemi ortadan kaldırılmak istenirken, merkezi sinir sistemi çökertilmiş, bilinçsiz klonlar yani organ tarlalarının ortaya çıkabileceği, hastalıkların tedavisinde kullanılacak kök hücrelerin embriyolardan elde edildiği ve bir hastanın tedavisi için bir çok embriyoya zarar verileceği, klonlama ile çocuk sahibi olmanın insan psikolojisine zarar verebileceği belirtilmektedir. Ayrıca, hayvan ve bitki üretimi geleneksel yapıdan çıkarılıp, biyoteknoloji şirketlerinin güdümüne girdiğinde, bu alanda çalışan şirketlerin büyük bir tekel oluşturup dünyada ekonomik dengesizliklere yol açabilecekleri ifade edilmektedir. Bundan başka genetik olarak değiştirilmiş ürünlerin insan ve hayvan sağlığı üzerindeki etkilerinin tam olarak aydınlığa kavuşturulmamış olması, bu ürünlerin tüketilmesi halinde ileri dönemde ne gibi etkilere yol açacağı tartışmaları sürdürülmektedir. Klonlamanın gen havuzunun daralmasına yol açabileceği; böylelikle toplumlardaki genetik çeşitliliğin ortadan kalkabileceği ve toplumların ortama uyum sağlamalarının, evrimleşmelerinin engelleneceği endişeleri bulunmaktadır. Bütün bu nedenlerle genetik manupilasyonların özellikle insan sağlığında kullanılmasında birtakım sınırlandırmalara ihtiyaç duyularak çeşitli bildirgeler yayınlanmıştır. Ancak buna uyumda bazı zorluklarla karşılaşılmıştır. İnsan genetiği alanında yapılan çalışmalara sınırlandırmalar getirmek amacıyla uygulamaya koyulan kuralların en büyük ihlalinin üreme hücresi tedavisinde gerçekleştiği belirtilmektedir. Bu sınırlandırmalar içinde somatik hücre gen tedavisindeki gelişmeler kabul edilirken, DNA parçalarının üreme hücrelerine veya tedavi amacıyla fertilize ovaya aktarılması henüz bu konudaki bilgilerin muhtemel zararlı etkilerinin veya tedavinin yeni kuşaklara etkisinin bilinmemesi sebebiyle kabul edilememektedir. İnsan genom projesi ile elde edilen bilgilerin kullanılmasında “patent hakkı” sınırlandırmaları getirilmiştir. Fakat bunun ne derece etkili olacağı konusunda tartışmalar bulunmaktadır. Sonuç Günümüzde kamuoyunun merakla izlediği ve 2003 yılı nisan ayında tamamlanan “Genom Projesi”nin getirdikleri düşünüldüğünde bilim insanlarının yapacakları çalışmalarda yöneleceği tarafı belirlemenin hiç de zor olmadığı ifade edilmektedir. Tarihin her döneminde insanlığın yararı için ortaya konmuş buluşlar kötü amaçlar için kullanmıştır ve kullanılmaya da devam edecektir. Ancak bu gerekçe ile bilimsel çalışmaların durdurulması veya yasaklanması söz konusu olamaz. Bilimin insanlığın hizmetine sunduğu yenilikler yine bilimsel bir anlayış içinde değerlendirilip, temel etik değerlere uygunluğunun da test edilerek gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı ve bu çalışmalar toplum için bir avantaj haline dönüştürülmelidir. Bu makale Türkiye Klinikleri Tıp Etiği-Hukuku-Tarihi Dergisi’nin 14.cilt, 1.sayısında yayımlanmıştır. Makalenin orijinal haline tipetigi.turkiyeklinikleri.com adresinden ulaşılabilir. Dr. Ayşe SERİN,a Dr. Hüsniye DAĞ CANAN,a Dr. Behnan ALPERa aAdli Tıp AD, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, ADANA  

http://www.biyologlar.com/genetik-calismalar-ve-arastirmalardaki-etik-kurallar-nelerdir-

Rüzgar Türbinleri Kuşları Öldürüyor

Rüzgar Türbinleri Kuşları Öldürüyor

Enerji üretiminde en doğa dostu yöntemlerden biri olarak kabul edilen rüzgâr türbinleri kuşların ölmesine sebep oluyor.Almanya’nın Erlangen-Nürnberg Üniversitesi'nden biyolog Oliver Behr, rüzgâr türbinlerinin tehlikeleri konusunda şunları söylüyor: “Rüzgâr türbinlerinin kanatlarının ucunda bulunan dev pervaneler, rüzgâr çıktığında saatte 300 kilometre hıza ulaşıyor. Bu nedenle bu tehlikeyi fark edemeyen kuşların pervanelere çarpması kimseyi şaşırtmamalı.”Ancak bu durum nedeniyle telef olan kuş sayısı tam olarak hâlâ bilenemiyor. Rüzgâr türbinlerinin çevresindeki kuş kadavralarının sayılması da istatiki veri oluşturması açısından yeterli değil. Çünkü kuş kadavraları çoğu kez çevredeki yüksek otluk bölgelere düşebiliyor, ya da leş yiyen hayvanlar tarafından başka yerlere götürülüyorlar.Almanya Çevre Koruma Derneği Nabu'dan Hermann Hötker, hâlihazırda sadece tahminî rakamlar verebileceklerini belirtiyor: “Tahmin ettiğimiz sayı tüm Almanya’da yılda 10 bin ilâ 100 bin arasında… Ama trafikte kedilerin aracın önüne çıkması, ya da kuşların aracın ön camına yapışması sonucu meydana gelen trafik kazalarındaki kayıplarla karşılaştırıldığında bu sayı çok yüksek sayılmaz.” Tükenmekte olan türler için büyük tehlikeNorveç kıyılarındaki Smola Adası’nda RSPB (Kraliyet Kuşları Koruma Derneği)’nin verilerine göre bu adada sadece son 10 ay içinde 9 Akkuyruklu kartalın öldüğü saptandı. Ayrıca rüzgâr türbinlerinin kurulduğu 1998 yılından bugüne 19 olan üreyen çift sayısının sadece 1’e düştüğü de belirlendi.Almanya Çevre Koruma Derneği’ni asıl endişelendiren, doğada zaten türleri azalmış olan yırtıcı kuşlardan kızıl çaylak gibi kuş türlerinin özellikle rüzgâr türbinlerinin pervanelerine çarparak ölmesi. Uluslararası Kuşları Koruma Konseyi'nin (Birdlife International) verilerine göre, başka ülkelerde özellikle kaya kartalları ve kızıl akbabalar rüzgâr türbinlerinin pervanelerine çarparak telef oluyorlar. Bu şekilde telef olan bir diğer hayvan türü ise yarasalar. Almanya’nın beş eyaletindeki toplam 78 rüzgâr türbini çevresinde yapılan araştırmalarda, yılda 10-12 yarasanın telef olduğu saptanmış. Bu sayı tüm Almanya çapındaki rüzgâr türbini sayısı ile çarpıldığında, yaklaşık 250 bin yarasanın telef olduğu ortaya çıkıyor. Ancak araştırmacılar bunun tahminî bir rakam olduğunun altını çiziyorlar. Araştırmacılar, çevreci kuruluşlar ile rüzgâr türbinlerini işleten firmalara bir uzlaşma önerisinde bulunarak, özellikle çok sayıda yarasanın, rüzgâr türbinlerinin pervanelerinin bulunduğu yükseklikte uçtukları dönemlerde tesislerin şalterini indirmelerini tavsiye ediyorlar.'Tesisler inşa edilirken dikkat edilmeli'Almanya’nın Erlangen-Nürnberg Üniversitesi’nden biyolog Oliver Behr şunları belirtiyor: “Zaten yarasaların bilhassa rüzgârın çok şiddetli olmadığı dönemlerde bu tesislerin civarında uçtukları düşünülecek olursa, firmalar açısından çok büyük bir zarar ortaya çıkmayacaktır. Yani rüzgâr türbini tesislerinin şalteri zaten neredeyse hiç enerji üretmedikleri dönemlerde indirilmiş olacak. Bu nedenle bizim şimdiye kadar edindiğimiz tecrübelere göre bu önleme başvuran üretici firmanın yıllık zararı yüzde birin altında kalıyor ve yılda en fazla iki yarasanın ölmesine göz yumulmuş oluyor.” Ne var ki bu çözümün her kuş türü için aynı anlama gelmediğine de işaret ediliyor. Bu yüzden de Almanya Çevre Koruma Derneği Nabu, Almanya’da gelecekte yeni rüzgâr türbinlerinin nereye inşa edilmesinin daha uygun olacağına özellikle dikkat edilmesi gerektiğini önemle vurguluyor. Dernek yetkililerinden Hermann Hötker bu konuda şunları söylüyor: “Tesisi inşa ederken örneğin yakınlarda kızıl çaylak ya da diğer yırtıcı kuşların yuvalarının olup olmadığına, ya da göçmen kuşların konaklama noktalarının bu çevrelerde bulunup bulunmadığına dikkat edilmeli. Bu noktalara önem verilirse, kuşkusuz ortaya çıkacak çok sayıda zararın önüne geçilmiş olacaktır.”Kaynak:www.timeturk.com/trEmre ALTINTAŞhttp://www.ttkder.org.tr

http://www.biyologlar.com/ruzgar-turbinleri-kuslari-olduruyor

Köpek Balıkları Agresifleşti Mi?

Köpek Balıkları Agresifleşti Mi?

Son yıllarda, köpek balığı saldırılarında artış olduğu gözlemlenmiştir. Bu saldırıların tek suçlusu köpek balıkları mı sorusu akla gelmektedir. Ekosistemin değişmesi, birçok köpek balıkların nesli tükenme aşamasına gelmesi ve insanların davranışı tüm bunlar saldırganlığa bir etken olabilir mi? 15 cm (Etmopterus perry) ile 20 m (Rhincodon typus) arasında, türüne göre değişkenlik gösteren köpek balıkların 465 türü vardır. 430 milyon yıldır yaşayan köpek balıkların büyük bir çoğunluğu tamamen zararsızdır, ama bazıları ise korunmak amacıyla ya da başka bir nedenle insanlara saldırıyor. Sadece beş türün beslenme şekli farklıdır ve boyutu çok büyüktür. Bunlar oldukça tehlikelidir; Kaplan Köpek Balığı (Galeocerdo cuvieri), beyaz köpek balığı(Carcharodon carcharias) ,boğa köpek balığı (Carcharhinus leucas),mako köpek balığı(Isurus oxyrinchus), whitetip köpek balığıdır (Carcharhinus longimanus). Ancak 1980 yılından itibaren, köpek balığı saldırıları iki katına çıkmıştır. 1980-1990 arası 42, 1990-2000 arası yaklaşık 56, 2000- 2010 arası 97,2011'de ise 80 köpek balığı saldırısı meydana gelmiştir. Acaba köpek balıkları agresifleşti mi? Birçok hipotez, artan saldırıları açıklayabilir. Güneşlenen turistlerin, dalgıçların ve sörfçülerin çok fazla olması, köpek balığı ile karşılaşma olasılığını yükseltmiştir. Sıradan bir köpek balığı insanlara alışmış ama aynı zamanda da meraklı olmuş olabilir. Genellikle köpek balıkları, av potansiyeli olan fok ve kaplumbağa ile insanı ayırt edememektedir. Ayrıca son zamanlarda, insanlar köpek balıklarını yakından görmek için, onları beslemektedirler ya da kızdırmaktadırlar. Bu nedenle köpek balıkların davranışları değişmiş olabilir. Köpek balıkları için, bu uğraşlar tehlikelidir, çünkü gemiden ya da kafesten yaralanabilir. Küresel ısınma sonucunda, suyun sıcaklığı yükselmiş, suda yaşayan canlılar kuzeye doğru göç etmişlerdir. Bu nedenle Rusya'da iki köpek balığı saldırısı meydana gelmiştir. Balıkçıların aşırı avlanmalarından dolayı, köpek balıkları kendi sularında yeteri kadar besin bulamadıkları için , başka sulara göç etmek zorunda kalmıştır. Öte yandan, köpek balıklarına direkt besin vermek, onlara cazip gelmiş olabilir, tüm bunlar saldırılardaki artışın nedeni olabilir. Her yıl, yüzgeçleri için, yaklaşık 75 milyon köpek balığı öldürülüyor. Köpek balıklarının yüzgeçleri kopartılıp, ölmeleri için tekrar denize atılması hayvanlara kötü muameledir. Köpek balığı yüzgecinden yapılan köpek balığı çorbası, özellikle hastalıkları iyileştirdiğine inanılan Asya'da çok rağbet görüyor. Bir kilo yüzgeç yaklaşık 700 $'dır. IUCN'ye göre 500 türün 30'unun nesli tükenmektedir. Uzmanlar, insanlar köpek balığıyla karşı karşıya kaldıklarında, sakin olmalarını, ani hareketten kaçınmalarını, paniklememelerini ve çok yavaş yüzüp, sert bir cisim olduklarını ve umutsuz bir kurban olmadıklarını izlenimi vermeleri gerektiğini öneriyor, ama bunu söylemek çok kolay uygulamak zordur. Köpek balıkların orantısız ve acımasızca avlanılması, ekosisteme ve diğer türlere zarar veriyor. Korkutucu olabilen köpek balıkları, 430 milyon yıldır, sucul ekosistemini ve besin zincirini dengelediğini unutmamamız gerekiyor. Köpek balıklarının çok geç olgunlaştıklarını ve bir seferde çok az sayıda yavru dünyaya getirdiklerini belirten bilim adamları, aşırı avlanmanın özellikle köpek balıkları için büyük bir tehlike yarattığının altını çiziyor. Kaynak: (06/02/2013),www.notre-planete.info Çeviri: Dilek ÖĞÜTÇÜ Eğitim ve Etkinlikler Sorumlusu/Education and Event Area Representative Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesi ve Botanik Parkı A.Ş. (Faruk Yalçın Zoo) www.farukyalcinzoo.com

http://www.biyologlar.com/kopek-baliklari-agresiflesti-mi

Dünyanın En İlginç Hayvanları

Dünyanın En İlginç Hayvanları

Suda Yaşayan Görmeye Alışkın Olmadığımız HayvanlarKırmızı Dudaklı Yarasa BalığıBu garip canlılara, sanki ruj sürülmüş dudakları ve yarasaya benzer görünüşleri sebebi ile kırmızı dudaklı yarasa balığı, adı veriliyor. Bu kırmızı dudaklı yarasa balıklarının boyları 40 cm’ye kadar ulaşabiliyor ve bu canlılara Galapagos adalarının civarında denizin 30 metre derinliklerinde rastlanabiliyor. Bu balıklar yüzmekten çok su dibinde yürümeyi tercih ediyorlar. Erişkinliğini tamamlamış kırmızı dudaklı yarasa balıklarında, sırt üstünde dikenli bir yapı oluyor ve bu şekilde avlarını kendilerine çekiyorlar. Pacu (Pacu Balığı)Ağaçlardan suya düşen meyveler ve tohumlarla beslenen Pacu balığı aynı zamanda et ile de beslenen hem etçil hem de otçul bir balık olarak garip görüntüsü ile insanların dikkatini çekiyor. Bu balıkların ağzındaki dişlerin erişkin bir insanın dişleri kadar büyük olması ve balığın 50 cm kadar uzunluklara ulaşması diğer balıklar arasında farklı olmasını sağlıyor. Bu balıklar, meyve bulduklarında meyve yiyorlar, eğer meyve yok ise böceklere yöneliyorlar. Pacu balıkları, eğer akvaryum ortamında sadece et verilerek beslenirlerse proteinli beslendikleri için doğadakinin iki katı büyüme hızına ulaşabiliyorlar.Blue Parrotfish (Mavi Papağan Balığı)Sanki bir çizgi filmden çıkmış gibi masmavi ve çok farklı bir görüntüde olan mavi papağan Balığı bir ışık tarafından aydınlatılıyor gibi okyanus derinliklerinde parıl parıl parlıyor. Batı Atlantik civarlarında yaşayan Mavi Papağan Balıkları 90 cm’ye kadar uzunluğa ulaşabiliyor. Papağan Balıkları, gündüzleri vakitlerini otlamakla geçiriyorlar; fakat gece olduğunda solungaçlarının üst kenarındaki bezlerden salgıladıkları jelatinimsi bir madde ile kendilerine uyku tulumu yapıyorlar. Balığın tüm vücudunu saran uyku tulumu sayesinde Mavi Papağan Balıkları koku yoluyla kendilerini bulup avlayacak Müren Balıkları’ndan korunuyorlar. Mavi papağan balığının vücudu uyku tulumu olan salgı ile kaplı durumdayken müren balıkları onlara çarpsa bile fark edilemiyorlar. Böylece bu salgı sayesinde av olmaktan kurtuluyorlar.The Sea Pig (Deniz Domuzu)Bu hayvan türüne dış görünüşü domuzu andırdığı ve suda yaşaması sebebi ile deniz domuzu adı veriliyor. Deniz domuzları sularda yaşayan memeliler arasında yer alıyor. Yetişkin bir deniz domuzunun boyu 2 metre 70 cm olurken bu deniz domuzlarının ağırlığı da 250 kg ile 300 kg’a kadar ulaşabiliyor. Antartika okyanusunun dibinde yapılan araştırmada ilk kez 2008 yılında araştırmacıların karşısına çıkan deniz domuzları, farklı görüntüleri ile birçok belgeselde yer almayı başarıyorlar. Yapılan araştırmalar sonucunda Doğu Afrika, Hint okyanusu, Kızıldeniz, Avustralya’nın kuzey kıyıları, Hindistan’ın batı kıyıları ve Güneydoğu Asya kıyıları gibi bölgelerde bu canlılara rastlandığı görülüyor. Bu canlılara değişik bölgelere göre deniz domuzunun yanı sıra deniz ineği ve de deniz devesi adı da verilebiliyor.Damla BalığıDünyanın en çirkin ve en sevimsiz yaratığı olarak genellikle Damla Balığı gösteriliyor. Damla Balığı kimse tarafından beğenilmese de ilginç bir hayvan türü olduğu için birçok araştırmacının ilgisini çekiyor. Yapılan araştırmalar sonrasında damla balığının neslinin tükenmekte olduğu görülüyor. Bu balık türü denizin 900 metre kadar derininde yaşadıkları için kolayca görülemiyorlar ve boyutları da 25 cm uzunluğa erişebiliyor.Karada Yaşayan Birbirinden İlginç HayvanlarThorny Dragon (Dikenli Ejderha)Bir diğer ismi de dikenli Molok olan bu sıra dışı varlıklar araştırmacılar tarafından eski dönemlerde yaşadığına inanılan efsanevi bir canavara benzetiliyor. Bu dikenli görünüşü ile tehlikeli olabileceği düşünülen Dikenli Ejderha savunmasız bir durumda ve zarasız oluşu ile insanların ilgisini çekiyor. Dikenleri üzerinde oluşan çiğ tanelerinin ağızlarına kayması sayesinde dikenli ejderhalar çölde su aramak zorunda kalmadan yaşamlarını sürdürebiliyorlar. Olabilecek dış etkenlere karşı renklerini değiştirebilen bu canlılar sıcaktan korunmak için kendilerini kuma gömüp genel olarak karıncaları yiyerek besleniyorlar. Ejderha ismi verilmesi insanlarda büyük bir hayvan hayali oluştursa da dikenli ejderhalar sadece 15 cm uzunluğa ulaşabiliyorlar.Panda Ant (Panda Karınca)Siyah ve beyaz alacaları Çin’de yaşayan büyük pandalara benzemesi sebebi ile Panda Karınca ismi araştırmacılar tarafından bu canlılara veriliyor. Çok güçlü sokmaları ile bilinen bu karıncalar inekleri bile zehirleyerek öldürebiliyorlar bu sebeple bazı bölgelerde bu karıncalara inek öldüren veya da inek karıncası isimleri veriliyor. Bu karıncaların parlak renkte oluşu düşmanlarını caydırıcı bir avantaj sağlıyor. Bu karıncaların cinsiyetleri yumurtalarının döllenip döllenmemesi ile belirleniyor ve bu karıncalarda diğer karıncaların aksine kraliçe veya işçi grubu bulunmuyor. Bu karınca türü aynı zamanda 3000 i aşkın yaban arısı türünün genini barındırıyor.Aye-Aye (Ay-Ay)Kuyruğu hariç 30 ile 37 cm arası boyutlarda olan ve kuyruğu ile birlikte 53 cm uzunluğa ulaşmakta olan Ay-Ay Maymun Madagaskar’da yaşamını sürdürüyor ve bu maymunlara çok nadir olarak rastlanabiliyor. Geceleri ortaya çıkan bu canlıların kürkleri siyah ve kuyrukları da sincap kuyruklarına benziyor. İnce parmakları, iri ve parlak kırmızı gözleri olan bu canlılar Madagaskar’da yağmur ormanlarında yaşamlarını sürdürüyorlar. Bu canlılar yuvalarını ağaç dalları ve yaprakların üst kısımlarına yaparak, yavrulama zamanları geldiğinde yalnızca bir yavru ile yetiniyorlar. Günümüzde ne yazık ki bu ilginç ay-ay maymunları da nesilleri tükenme tehlikesi ile karşı karşıya kalıyorlar.Birbirinden Farklı ve İlginç Hava HayvanlarıSfenks Hummingbird (Atmaca Güvesi)Çiçeklerin özlerini uzun hortumlarıyla emen Atmaca Güvesi adı verilen hayvanlar çiçekleri sürekli ziyaret eden böcekler asında yer alıyorlar. Uzun hortumlarını kullanmadıkları zamanlarda bu hayvanlar hortumlarını katlayarak karların altlarında saklanabiliyorlar. Atmaca güveleri uzun hortumları sayesinde diğer böceklerin ulaşamadıkları yerlerdeki bal özlerini alabiliyorlar bu da onlara daha fazla beslenme imkanı sunuyor.Miğferli KakaduPapağangiller familyasının bir üyesi olan Miğferli Kakadu kül rengi oluşu ve başı ve tepeliğinin kırmızı olması sebebi ile diğer canlılardan farklı bir görünüme sahip oluyor. Miğferli Kakudu adı verilen bu kuşlar Avustralya’da yaşamalarını sürdürüyorlar. Bu kuşlar meyve ile beslenme ihtiyaçlarını gideriyorlar ve yetişkin bir miğferli kakudu bir metre uzunluğa ulaşabiliyor.Kitti’nin Domuz Burunlu YarasasıMemeliler ailesinin en küçük üyesi olma unvanını elinde bulunduran Kitti’nin Domuz Burunlu Yarasası yalnızca 40 milimetre boyutlarına ulaşabiliyor. Yetişkinleri sadece iki gram ağırlığında olan bu yarasalar, Tayland ile Myanmar civarlarında görülebiliyorlar. Büyük kulakları ve domuz burnu gibi olan burunları ilk bakışta göze çarpıyor.Kaynakça:http://www.vuub.net/20/10/2013/dunyanin-en-ilginc-10-hayvani/http://birbakmali.blogspot.com.tr/2013/04/ilginc-hayvan-turleri-1.htmlYazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/dunyanin-en-ilginc-hayvanlari

Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Envanter ve İzleme Sistemlerinin Kurulması Çalıştayı Yapıldı

Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Envanter ve İzleme Sistemlerinin Kurulması Çalıştayı Yapıldı

Türkiye ölçeğinde envanter ve izleme çalışmalarında ortak anlayış ve ortak standartların tüm ülke genelinde uygulanması gayesiyle;  her düzeyde tüm ilgi grublarına hizmet edecek kolaylıkta uzun vadeli, , etkin, dinamik ve en ekonomik boyutta envanter ve izleme sisteminin oluşturulması amacıyla 29.06.2012 tarihinde Bakanlığımızda Akademisyenlerin katılımı ile bir günlük ULUSAL BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK ENVANTER VE İZLEME SİSTEMLERİNİN KURULMASI ÇALIŞTAYI  yapılmıştır.Biyolojik çeşitlilik bizim yaşamımızdır. Dünyamızda insanoğlu tek değil diğer canlılarla dostça yaşamak durumundadır. Yerküremizi bizimle birlikte paylaşan bütün canlıların ve bu canlıların yaşam alanlarının korunması en çok zarar veren biz insanoğlunun temel görevidir. Maalesef tabiatın en temel öğelerinden olan biyolojik çeşitlilik, biz insanlar sebebiyle tehlike altındadır. Dünya da değişen çevresel etmenler,  doğal varlıkları hızla tükenmektedir. Artan nüfus ve kontrol edilemeyen tüketim arzusunun yarattığı baskı, doğal varlıkların kendi türümüzün ve gezegenimizin geleceğini tehlikeye atacak oranda sürdürülemez bir şekilde yok olmasına neden olmaktadır. Ülkemiz sahip olduğu eşsiz biyolojik çeşitliliği ile dünyanın önde gelen ülkeleri arasındadır. Gerek tür çeşitliliği gerekse ekosistem çeşitliliği hepimiz tarafında defalarca ifade edilen gururla sunulan zenginliğimizdir. Ancak bizler bu zenginliği korumada akademisyenler ve koruma boyutunda faaliyet gösteren kamu kurumları ve yatırım yapan özel sektör hep birlikte ortak mamacımız olan yaşamın gücü ve kaynağı olan biyolojik çeşitliliğimizi yaşatmalıyız. Bu zenginliğin korunması için öncelikle sahip olduğumuz biyolojik çeşitlilik envanterinin tamamlanması ve izleme için önemli parametrelerin ortaya konulması izleme kriterlerinin ve göstergelerin belirlenmesi gerekmektedir.  Sahip olduğumuz bu doğal değerlerin neler olduğunu ve eğilimlerinin hangi yönde olduğu ülke olarak  ortaya koymamız hem övündüğümüz zengin biyolojik çeşitliliğe sahip ülke olarak ve hem de taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerin getirdiği yükümlülükler olarak  temel önceliğimiz olmalıdır.Bu amaçla ulusal ölçekte envanter durumunun literatür tabalı ortaya konulmasını, ulusal envanter ve izleme sistemi dahilinde eşgüdümlü ve ortak kavramlar ve ortak payda çerçevesinde veri akışının merkezi bilgi sistemine  entegre edilmesini, ulusal ölçekte tüm ilgi grubları tarafından kabul edilen benimsenen bir sistem kurulması hedeflenmektedir. Kaynak: http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/ulusal-biyolojik-cesitlilik-envanter-ve-izleme-sistemlerinin-kurulmasi-calistayi-yapildi

Istrancalar’daki koruma alanında RES tartışması

Istrancalar’daki koruma alanında RES tartışması

Istrancaların Bulgaristan sınırındaki Dereköy-Karadere-Şükrüpaşa köyleri bölgesinde bulunan ormanlık alanda kurulması planlanan 15 adet RES (Rüzgar Enerjisi Santrali) için Kırklareli ve ilçelerinden sivil toplum kuruluşları, il genel meclis üyeleri ve bireysel olarak toplam 15 imza ile açılmış olan davanın keşif ve bilirkişi incelemesi gerçekleştirildi.Kırklareli Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü tarafından 15 adet RES için 5 Ağustos 2015 tarihinde ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) gerekli değildir kararı verilmesi üzerine bölgedeki sivil toplum kuruluşları ve bireysel katılımcılar taarafından Kırklareli Valiliği’ne karşı açılan davanın keşif incelemesi dün (21 Ocak Perşembe) davayı açan ekoloji aktivislerinin de katılımı ile tamamlandı.Konuya dair bilgi almak için Doğal Yaşamı Koruma Vakfı Kırklareli İl Temsilcisi Göksal Çidem ile görüştük. Kırklareli Valiliği önünden bölgeye gitmek üzere iken sorularımızı yanıtlayan Çidem, “Yapılması planlanan RES’ler Dereköy, Karadere ve Şükrüpaşa köyleri civarında olacak. Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü “ÇED gerekli değildir” kararı verdi ve buna karşı dava açtık. Bildiğiniz gibi 50 megawatt altındaki RES’ler için bu karar alınabiliyor ancak bölgenin özelliği Avrupa’nın en önemli doğa alanlarından biri olması. Yapılması planlanan RES’ler doğa tahribatına yol açacak” diye konuştu.Bölgenin Bulgaristan sınırına bitişik olduğunu belirten Çidem, Bulgaristan tarafında kalan bölgenin Mayıs 1992’de, Avrupa Birliği üyesi ülke hükûmetlerinin, Avrupa içinde tehlikede bulunan doğal yaşam alanlarının ve canlı türlerinin koruma altına alınması amacıyla hazırlanmış Natura 2000 doğal çevre koruma ağı dahilinde bulunduğunu ve Strandja PARK’a sıfır noktasında kurulmasının planlandığını aktardı.Göksal Çidem sözlerini, “Türkiye kısmında yer alan ve 15 RES planlanan Istranca eteklerindeki Dereköy, Karadere ve Şükrüpaşa bölgesi de içinde barındırdığı su kaynakları ile biyosfer rezerv alanı olması nedeniyle Unesco tarafından koruma altına alınacağı belirtilen bir bölge. Planlanan RES’lerin faaliyete geçmesi halinde bölge habitatını olumsuz yönde etkileyeceğini düşünüyoruz” şeklinde tamamladı.Keşif Sonrası Basın AçıklamasıKeşif incelemesi sonrasında 21 Ocak 2016 tarihinde mahallinde ilk yapılan keşif ve inceleme aşamasında söz alan davacılar “Bizler Dünyanın karşı karşıya olduğu en önemli çevresel sorunlardan birinin atmosfere salınan sera gazı sonucu küresel ısınma ve iklim değişikliği olduğunun, bu çerçevede yenilenebilir enerji üretimini öneminin bilincindeyiz.” ifadesi ile başlayan bir basın açıklaması paylaştı.Göksal Çidem’in okuduğu ve RES’lere karşı olunmadığı belirtilen açıklamada, “Ancak doğru yerde kurulması gerektiğini savunuyoruz. Yenilenebilir ve temiz enerji üreten RES’ler yerelin ekonomik ihtiyaçları, yaşamsal gereksinimleri, doğa, yaşamı paylaştığımız bitki ve hayvan toplulukları gözardı edilerek tüm Istracaları etkileyecek şekilde kuruluyor..” denildi.“Avrupanın en önemli 5 Doğa alanından biri ve ana kuş göç yolu üzerinde Istrancalar bu ölçüde yoğun ve yaygın RES inşaası, türbinlerin kapladığı alanların yanı sıra, interkonekte sisteme bağlantıları, yan yollar, türbinlerin trafo merkezine bağlanması için kurulan yer altı şebeke tesisleri, türbinler arası açılan yollar, geçici inşaat alanları, türbinlerin kanatları ve emniyet ışıklarının etkisi, çıkardığı titreşim ve gürültüyle Istrancalarda ki doğal ve yaşam hızla yok olacaktır..” bilgisinin de paylaşıldığı ayrıntılı basın açıklamasında Türkiye’nin da taraf olduğu 9 Ocak 1984 tarih ve 84/7601 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylanarak, 20 Şubat 1984 tarih ve 18318 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Avrupanın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi’ne de atıfta bululularak, “Aralarında endemik, nesli tükenmekte /tehlike altında olan türlerinde bulunduğu zengin kuş popülasyonu RES yatırımlarının tehdidi altındadır. Türbinlerin kanatları, emniyet ışıkları ve yok edilen doğal habitat bu değerli kuş popülasyonu için ciddi yaşamsal risk oluşturmakta olup, faaliyete geçmesi halinde telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğacaktır” bilgisi paylaşıldı.Haber: Alper Tolga Akkuş(Yeşil Gazete)

http://www.biyologlar.com/istrancalardaki-koruma-alaninda-res-tartismasi

Türkiye’nin Biyolojik Çeşitliliği Tehlike Altında!!!

Türkiye’nin Biyolojik Çeşitliliği Tehlike Altında!!!

Dünya’nın milyarlarca yılda oluşan biyoçeşitliliği tehdit altında olup büyük bir hızla yok olmaktadır. Her yıl canlı türlerin binde 6’sı tükenmektedir.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-biyolojik-cesitliligi-tehlike-altinda

Dünyanın En Büyük Hayvanı: Mavi Balina

Dünyanın En Büyük Hayvanı: Mavi Balina

Dünya üzerinde yaşayan en büyük hayvanın mavi balina olduğu bilinmektedir. Olgun bir mavi balinanın uzunluğu kuyruk kısmından baş kısma kadar yaklaşık 23 metre ila 30,5 metre arası değişmektedir. Ağırlığı ise yaklaşık 150 tondur. Bu balinaların uzunluğu 8-10 katlı bir binanın uzunluğuna ve ağırlığı da 112 tane yetişkin erkek zürafanın ağırlığına denk gelmektedir. Son zamanlarda balina avcıları tarafından avlanan en yaşlı balina yaklaşık 25  metre uzunluğundadır. Dişi mavi balinalar genellikle erkek mavi balinalardan daha ağırdır. En ağır mavi balina dişi ve yaklaşık 176,792 kg ağırlığındadır.Mavi balinaların başı oldukça geniştir,tüm oyuncularıyla profesyonel bir futbol takımı rahatça balinanın diline sığabilir ki bu yaklaşık 50 kişi demektir. Kalbi yaklaşık bir araba boyutunda ve atardamarları rahatça tırmanabileceğiniz genişliktedir. Yeni doğmuş bir mavi balina 7,6 metre uzunluğunda ve ağırlığı bir filden daha fazladır. Çok hızlı gelişlim gösteren bebek balinalar ilk 7 ayda kendi başlarına yaşamlarını sürdürebilecek hale gelirler. Bir bebek balina her gün neredeyse 379 litre anne sütü içer. Yetişkin bir mavi balina ise her gün 4 ton karides tüketir.Hala birçok insan dünyanın en büyük hayvanın dinozor olduğunu sanmaktadır. Ancak en uzun dinozor 81,647 kg dır.Bu miktar yetişkin bir mavi balinanın  yarı ağırlığından çok az fazladır. Bu da şu kanıyı oluşturmaktadır: dünyanın en büyük hayvanı bir deniz yaratığı olmalıdır çünkü kara hayvanları kendi ağırlıklarını dengelemek zorundadır, deniz hayvanları ise sudan yardım aldıklarından dolayı çok fazla ağırlığı bile taşıyabilme kapasitesine sahiptir.Bundan önceki dönemlerde dünyada 200,000‘e yakın mavi balina bulunduğuna inanılıyor. Oysa günümüzde yalnızca 10,000 adet mavi balina bulunuyor. Ve bu mavi balinalar 1960’ tan beri nesli tükenmekte olan hayvanlar listesinde ve balina nüfusunu kurtarmanın mümkün olamayacağı bildiriliyor. Kaynak: www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/dunyanin-en-buyuk-hayvani-mavi-balina

Nesli Tükenmek Üzere Olan 10 Hayvan Türü

Nesli Tükenmek Üzere Olan 10 Hayvan Türü

Son yıllarda dünyanın dengesi gerek küresel ısınma olsun, gerek denizlerde ve havada kirlilik olsun, gerekse insanların hayvanları vahşice kendi amaçları doğrultusunda avlaması olsun, bazı hayvanların nesli tükenmektedir.Ne yazık ki nesli tükenen hayvanların doğaya yararları da büyük olduğundan bazısı şanslı olup koruma altına alınmıştır. Nesli tükenen hayvanlar ne yazık ki onları bekleyen bu tehlikeden habersiz doğanın kucağında türünün bekli de son örneği olarak yaşamaktadır.Bazı koruma altına alınan nesli tehlike altında olan hayvanlar bilim adamlarının eşliğinde türünün çoğalması için savaş vermektedir. Sayıları azalan hayvanlar çoğunlukla çiftleşme sorunu yaşamakta olduğu için bilim adamları bu nesli azalan hayvanlar için bir klonlama çözümü üretmiştir ve bazı hayvanların son ırk olduğu bilindiği için genleri koruma altına alınıp dondurulma işlemiyle korunmaktadır.Dünyada çok sayıda türü azalan hayvan vardır. Dünyada koruma altına alınan nesli tükenmesin diye türlü tekniklerle çoğaltılmaya çalışılan nesli tükenmek üzere olan 10 hayvan türü araştırılmıştır.Nesli Tükenmek Üzere olan 10 Hayvan TürüBüyük PandaEn sevimli canlılardan olan siyah beyaz pandalar da türü tehlikede olan canlılardandır. Koruma altında olan bu canlıların üremesi gözetim altında yaşam alanlarının yok olması nedeniyle doğadan uzakta sağlanmaktadır.Kutup AyısıKüresel ısınmanın kurbanları olan kutup ayılarının yaşam alanları giderek sorunlu bir hale dönüştüğünden nesli tükenmektedir. Bununla birlikte kutup ayılarını da avcılar rahat bırakmamaktadır.Javan Gergedanı Küçük boynuzlarıyla dikkat çeken gergedan nesli tükenen hayvanlar listesindedir. Bu hayvanların neslinin tükenmesine sebep olan boynuz avcıları ve orman katliamı yapanlardır. Bu hayvanlar hem yaşam alanlarının katli hem de karakteristik özellikleri zorla çalındığından ne yazık ki dünyada çok az sayıda kalarak nesli köreltilmektedir.Meksika YunuslarıDenizlerin sevimli canlısı olan Meksika yunusu gerek denizlerin kirletilmesi gerekse balıkçıların sınırı açıp yaşam alanlarına ağ atması sonucunda Meksika yunuslarının sonu gelmek üzeredir.Pigme Bornio FiliAdından da anlaşıldığı gibi Bornio’da yaşayan bu sevimli filler oldukça küçüktür.Bu şirin fillerin neslini tüketen ne yazık ki arazi avcılarının yaşam alanlarını katletmesi ve bu yüzden yiyecek gereksinimini hakkıyla karşılayamaması sonucu Pigme Bornio Fillerinin ne yazık ki nesli tehlikededir.Altın Başlı LangurBu sevimli hayvan nesli tükenen hayvanlardan bir tanesidir. Langurlar koruma adlına alınsa da ne yazık ki çoğalması bir türlü sağlanamamıştır.Dev Mekong Yayın BalığıKilosu nedeniyle balıkçıların dikkatini çeken bu balık, ne yazık ki nesli tükenen hayvanlardandır. Bu yüzden ülkesinde koruma altına alınmıştır.Sumatra KaplanıKoruma altına alınmış hayvan türünden biridir. Bununla birlikte halen doğal yaşamında olan Sumatra Kaplanları da bulunmaktadır.Cross River GoriliNe yazık ki avlanma sonucu nesli tükenen hayvanlardan biridir. Etinin çok olması avcıların ilgisini çektiğinden hayvanların yaşama hakkı elinden alınmaktadır. Bu yüzden de koruma altındadır.Siyah Dağ GelinciğiOldukça sevimli olan siyah dağ gelincikleri nesli tükenen hayvanlardandır. Neslinin tükenmesine yol açan en büyük etkense oldukça değerli olan postudur.http://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenmek-uzere-olan-10-hayvan-turu

KURBAĞALAR (AMFIBIA)

Bunlar embrioik dönemlerini suda, ergin dönemlerini ise su veya karada geçirirler. Bu yüzden kurbağalara iki yaşamlı hayvanlar denir. Embriyolarına iribaş lavrası denir.Bu dönende kurbağa bir balık gibi su içinde yaşar. Solungaç solunumu yapar.Lavra geliştikçe ayaklar çıkmaya başlar ve kuyruk yavaş yavaş kaybolmaya başlar. Yaklaşık bir ay sonra olgun bir kurbağa meydana gelir. Ergin kurbağada solungaç yerine akciğer gelişir. Kurbağalarda görülen bu gelişme metamorfoz adı verilir. Balık ve kurbağalarda dış döllenme, dış gelişme görülür.Balıkların ve kurbağanın yumurtalarında sürüngen ve kuşlarda görülen kabuk yapısı bulunmaz. Korunmasızdır. Bu yüzden döllenme sırasında döllenmeden sonra ve gelişim süresi içerisinde bir çok kayıplar görülür. Fakat buna alternatif.olarak bu canlılarda diğer omurgalılardan çok daha fazla üreme hücresi üretir. Örneğin bir alabalık 600,000 -1,000,000 arası yumurta bırakır Kurbağalar 3 grupta incelenir a-)Bacaksız Kurbağa Nemli bölgelerde yaşayan solucan benzeri kurbağadır.b-)Kuyruksuz KurbağaEn yaygın bulunan kurbağalardır. Kara ve su kurbağaları olmak üzere iki gruba ayrılır. Vücutları nemli ve derişik pigmentler içerir Derilerinden değişik özellikte mukus salgılanır.c-)Kuyruklu Kurbağa Bulara semender adı verilir. Özellikle yerleşim yerinden uzak dere,göl bölgelerinde bulunur.Nesli tükenmekte olan bir canlıdır.Yapı itibariyle kertenkeleye benzemektedir. Bunlarda su ve kara semenderi olmak üzere ikiye ayrılır.Kurbağalar genellikle küçük eklem bacaklarla beslenirler. Otçul türleri de vardır. Kurbağaların kalbi 2 kulakçık bir karıncık olmak üzere 3 gözlüdür. Vücutta kirlenen kan toplar damarlarla sağ kulakçığa gelir. Akciğerde temizlenen kan ise sol kulakçığa gelir Karıncıkta temiz ve kirli kan karışır. Karışık kanı bir kısmı akciğere,aort atar damarıyla da vücuda dağılır. Bu yüzden kurbağanın vücudunda karışık kan dolaşır.Hayvan bunu telafi etmek için deri solunumu yapar.Kurbağalarda deri solunumu akciğer solunumu kadar önemlidir. Kurbağaların vücut ısıları sabit değildir. Bu yüzden soğuk kanlı hayvanlardır.Kış uykusuna yatarlar.

http://www.biyologlar.com/kurbagalar-amfibia

Dünya’nın En Büyük Klon Fabrikası Çin’de Üretime Geçiyor

Dünya’nın En Büyük Klon Fabrikası Çin’de Üretime Geçiyor

Arkasında Çinli bilim adamının olduğu dünyanın en büyük klonlama fabrikasının insan klonlayacak kadar gelişmiş bir teknolojiye sahip olduğu fakat, halkın tepkisinden korktukları için şimdilik fikirlerini kendilerine saklıyorlar. Boyalife Group ve ortakları tarafından kuzey Çin limanı Tianjin’de kurulan dev klon fabrikası önümüzdeki 7 aya üretime geçerek, 2020’ye kadar 1 milyon inek klonlamayı hedefliyor.Şirketin baş yöneticisi Xu Xiaochun’a göre sığırlar sadece başlangıç. Fabrika hattında yarış atları, evcil hayvanlar ve özel polis köpeklerinin klonlanması da planlanıyor. Boyalife şimdiden Güney Koreli partneri Sooam ve Çin Bilimler Akademisi ile çalışarak hastalık araştırmaları için primat klonlama kapasitesinin geliştirilmesi için çalışmalara başladı.Aslında maymunlarla insanlar arasında kısa bir biyolojik adım olmasına rağmen,  potansiyel olarak moral ve etik çelişkileri arttırdığı söyleniyor. “Teknoloji şimdiden hazır. Eğer buna izin verilirse Boyalife başka bir firmanın bu işi daha iyi yapabileceğini düşünmüyorum,” diyor Xu Xiaochun.Yine de firma insan klonlamada çok da istekli değil, çünkü muhtemel yan etkilerden dolayı çekinceleri var.Fakat sosyal değerler gün geçtikçe değişiyor diyerek, homoseksüelliğe ilişkin bakışların değiştiğini ve insanlar üreme için farklı seçenekleri olabileceğini belirtiyor.“Maalesef bugün çocuk sahibi olmanın tek yolu yarısı anneden,yarısı babadan geldiği yöntemlerdir. Belki gelecek bir yerine, seçeneğiniz olacaktır. Ya da gelecekte %100 baba ya da % 100 anneden gelen genler kullanılabilir. Bu seçime bağlı kalacaktır,” diyor Xu Xiaochun.Xu Xiaochun 44 yaşında , Kanada ve ABD’de üniversiteye gitti ve ABD ilaç devi Pfizer için ilaç geliştirmede çalıştı.Klon Köpek SnuppyBiyoçeşitlilik açısından klonlama ele alınırsa, Tianjin tesisi 5 milyon civarında sıvı azotta dondurulmuş hücre korunabiliyor. Buna dünyada soyu tükenmekte olan türler de dahil. Boyalife’ın Güney Koreli partneri Sooam şimdiden Sibirya’da bulunan tüylü mamutları hayata geçirmek için hücre klonlama üzerina çalışıyor. Mamutların neslinin  3700 yıl önce tükendiği düşünülüyor.Sooam kullanıcılara 100,000 dolara ölü köpeklerini yeniden yaratmayı da sağlayabilir.Sooam kurucusu Hwang Woo-Suk ülkesinde kahraman gibi anılmaktaydı, ta ki on yıl öncesinde dünyaya ilk insan embriyosunu klonlayacağını duyurduğundan beri . Hwang 2005’de Snuppy adından dünyanın ilk klon köpeğini yarattığında, üniversitedeki statüsünü kaybetti, iki büyük makalesi geri çekildi ve biyoetik ihlali nedeniyle araştırma fonları kesildi.Bu yılın başında Güney Kore gazetesi Dong-A Ilbo firmasının Çin’de bir firmayla işbirliği yapmak istediğini, çünkü kore biyoetik kanunun insan yumurta hücrelerinin kullanımını yasaklıyor.Tuhaf Deneyler Xu dünyanın ilk klon sığır eti tedarikçisi olmayı hedefleyerek, genetik açıdan süper sığırcılığı hedefliyor. Kasaplara daha az kesimle daha çok üretim hedeflediğini, Çin’in orta kesiminin ihtiyaçlarını karşılayacağını belirtiyor.GDO’ya kıyasla klonlama daha farklı  ama genetik değişim uygulanan hayvanlarda ürünün saflığı arttırılabilir.“Süpermarketteki her şey parlak, aynı ambalajlar içinde iyi görünüyor. Fakat hayvanlar için aynısını yapamamaktaydık. Fakat klon fabrikası ise bunu nasıl yapabileceğimizi seçeceğiz.“Bunun bir gıda olduğunu unutmamalıyız. Biz bunu eş, stabil ve yüksek kaliteli üretmek istiyoruz,” diyor Xu.ABD’de FDA tarafından klon sığır etinin insan tüketimine uygun olup olmadığına dair itilaflar olsa da, Avrupa parlimentosunda klon etlerin ve üretimlerin besin zincirine katılması için destek var. İngiltere’de ise Gıda ve Tarım Organizasyonu bu konuyu halen gözden geçiriyor.“Bu konuda yapılacak regülasyonlar oldukça sıkı olması gerektiği belirtiliyor. Ayrıca klonlama engellenirse, kara borsaya düşmesinin de muhtemel olduğu belirtiliyor.Gelecekte bizi tuhaf canlılar bekliyor olabilir…Kaynak : phys.orghttp://www.gercekbilim.com/cin-insan-klonlama-fabrikasi/

http://www.biyologlar.com/dunyanin-en-buyuk-klon-fabrikasi-cinde-uretime-geciyor

Uçamayan Kuş Türleri

Uçamayan Kuş Türleri

Kuş denildiğinde ilk aklınıza gelen nedir? Uçmak, doğru! Ancak doğa ana kurallarına istisnalar yaratarak bizi şaşırtmayı hiç bir zaman bırakmaz.

http://www.biyologlar.com/ucamayan-kus-turleri

Türkiye’de Bulunan Başlıca Kuş Cennetleri

Türkiye’de Bulunan Başlıca Kuş Cennetleri

Türkiye’nin dünya üzerindeki konumu, Türkiye’ye birçok özellik kazandırmıştır. Orta kuşakta yer alan ülkemizde çok çeşitli bitki ve hayvan topluluğunun bulunması bu özelliklerin en önemlilerindendir.

http://www.biyologlar.com/turkiyede-bulunan-baslica-kus-cennetleri

Partenogenot Embriyolarından Oluşan Fareler

Partenogenot Embriyolarından Oluşan Fareler

İnsanlarda kaydedilmiş bir vaka görülmemekle birlikte, birçok böcek türünde ve bazı sürüngenlerde yalnızca yumurtadan oluşan embriyo ve bireylerin olduğu bilinmektedir.

http://www.biyologlar.com/partenogenot-embriyolarindan-olusan-fareler

Nesli Tükenmiş Canlıları Nasıl Diriltebiliriz?

Nesli Tükenmiş Canlıları Nasıl Diriltebiliriz?

Bir daha yünlü mamut görebilecek miyiz? Peki ya çizgili Tazmanya kaplanları, bir zamanlar yaşayan yolcu güvercinler, Avrupa bizonu olarak adlandırılan devasa vahşi sığırlar?

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenmis-canlilari-nasil-diriltebiliriz

Ülkemizde Nesli <b class=red>Tükenmekte</b> Olan veya Tükenen Kuş Türleri Nelerdir ?

Ülkemizde Nesli Tükenmekte Olan veya Tükenen Kuş Türleri Nelerdir ?

Ülkemizde nesli tehlike altında bulunan kuş türlerinin yok olmaması için neler yapılabilir. Nasıl önlemler alınabilir?

http://www.biyologlar.com/ulkemizde-nesli-tukenmekte-olan-veya-tukenen-kus-turleri


Tehlike altındaki tatlı su türlerine kapsamlı koruma gerekiyor

Tehlike altındaki tatlı su türlerine kapsamlı koruma gerekiyor

Dünyanın en büyük tatlı su balıklarından biri olan Güney Amerika Arapayması (Arapaima gigas), koruma altındaki PANDALAR gibi aynı rolü üstlenebilecek etkileyici adaydan biridir. Credit: © thisisdraft / Fotolia

http://www.biyologlar.com/tehlike-altindaki-tatli-su-turlerine-kapsamli-koruma-gerekiyor

Denizatlarının çok fazla bilinmeyen özellikleri

Denizatlarının çok fazla bilinmeyen özellikleri

Denizatları ilginç ve küçük canlılardır. Sürekli bir şeyler yiyerek beceriksizce yüzerler, suyun içinde yüzgeçlerini sallarlar ve su içerisinde sürüklenir dururlar. Vücut yapıları atlara çok benzer, dış görünüşlerinde balığa benzer hiçbir yapıları mevcut değil.

http://www.biyologlar.com/denizatlarinin-cok-fazla-bilinmeyen-ozellikleri

Darwin ve Doğal Seleksiyon

Darwin ve Doğal Seleksiyon

19. yüzyılda Avrupa ve Amerika'da eğitimli birçok insan, Charles Darwin'in yazılarıyla evrim kavramına ilk kez tam olarak karşılaştıklarında, bu ismi telaffuz etmek için bu simgeye tıkladılar. Açıkçası, Darwin bu fikri icat etmedi.

http://www.biyologlar.com/darwin-ve-dogal-seleksiyon

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0