Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 1421 kayıt bulundu.

BİTKİ FİZYOLOJİSİ DERS NOTLARI

Bilindiği gibi fizyoloji organeller, hücre ve dokular ile organ ve organizmaların canlılığını sağlayan işlevlerini, ilişkilerini ve cansız çevre ile etkileşimlerini inceleyen bilim dalıdır. Bitki fizyolojisi de bu çerçevede mikroalglerden ağaçlara kadar tüm bitkilerde bu konuları araştırır. Günümüzde bilgi birikiminin ve iletiminin çok hızlı artışı nedeniyle bilim dallarının sayılarındaki artış yanında sürekli yeni ara dalların ortaya çıkması sonucu bilim dalları arasındaki sınırları çizmek zorlaşmış ve giderek anlamını yitirmeye başlamıştır. Fizyoloji fizik ve kimya ile moleküler biyoloji, sitoloji, anatomi ve morfoloji ile biyofizik, biyokimya verileri ve bulgularından yararlanarak tıp ve veterinerlik, ekoloji ve çevre, tarım ve ormancılık ile farmasi ve gıda, kimya mühendisliği gibi uygulamalı bilimlerrindeki gelişmeler için altyapı sağlamaktadır. Bitki fizyolojisi de bitkilerle ilgili olan konularda aynı şekilde çalışarak.diğer temel ve uygulamalı bilimlerin gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Uzunca bir süre önce fizyoloji ile biyokimyanın konuları arasındaki sınır netliğini kaybetmiştir. Giderek diğer bilim dalları ile aradaki sınırlar da bilgibirikiminin artışı sonucunda zayıflayacaktır. BİTKİ FİZYOLOJİSİNİN KONUSU VE DALLARI Klasik olarak fizyoloji, beslenme fizyolojisi, metabolizma fizyolojisi ve büyüme gelişme fizyolojisi olarak üç ana dala ayrılır. Bu yaklaşımla bitki fizyolojisinde beslenme kara bitkilerinin havadan, su bitkilerinin de sudan sağladığı gazlar ve kara bitkilerinin havadan sağladığı su buharı ile toprak veya sudan sağladıkları mineral iyonları, nasıl alındıkları ile ilgili konular beslenme fizyolojisi başlığı altında toplanır. Metabolizma fizyolojisi de bu çerçevede alınan hammaddelerin, hangi maddelere dönüştürüldüğü ve kullanıldığı, işlevlerinin neler olduğu, hangi durumlarda bu tabloda ne yönde ve nasıl değişimler olduğunu inceler. Biyokimya ile en yakın olan daldır. Metabolizma fizyolojisinin karmaşık ve genişkapsamlı oluşu nedeniyle de primer ( birincil, temel ), sekonder ( ikincil ) ve ara Metabolizma, primer Metabolitlerin depolanan ve gerektiğinde sindirilen dönüşüm ürünlerini konu alan alt dallara ayırılması gereği ortaya çıkmıştır. Büyüme ve gelişme fizyolojisi ise beslenme ile alınan, Metabolize edilen maddelerin kullanılması ile organellerden, bitki hücrelerinin embriyo düzeyinden başlayarak organlar ile bitki organizmalarına kadar büyümelerini, belli bir yönde farklılaşarak özel işlevler kazanmalarını, bütün bu olayları etkileyen etmenleri ve etkileşimlerin mekanizmalarını inceler. Büyüme ve gelişme fizyolojisi hem moleküler biyoloji hem de biyokimya ve ekoloji ile yakından ilişkilidir. Çünkü büyümeyi ve sonra gelişmeyi tetikleyen mekanizma ve özellikle farklılaşmanın şekilleri açısından kapasite genetik yapı ve baskı, biyokimyasal özellikler ile çevre koşulları ile yakından ilişkilidir. Bilgi birikiminin artışı ile bitki gruplarına has özellikleri inceleyen veya yüksek bitkilerin yaşamında ve uygulamalı bilimlerde önemli yer tutan belli olgu ve gelişmeleri konu alan alt dallar ortaya çıkmıştır. Bitki hücre fizyolojisi, alg fizyolojisi, çimlenme fizyolojisi, çiçeklenme fizyolojisi, stres fizyolojisi, bunlardandır. Ayrıca fizyolojik olayların açıklanabilmesi gerekli temel bilgileri sağlayan fizik, enerjetik, kimya, fizikokimya ve biyokimya gibi dalların katkıları oranına göre de biyofizik, fiziksel biyokimya, biyo-organik veya inorganik kimya gibi dallara benzer şekilde biyofiziksel, biyokimyasal fizyoloji gibi alt dallara ayrılır. Günümüzde botaniğin ve diğer temel ve teknolojik bilimler ile dallarının konuları ile ilişkinin yoğunluğuna göre adlandırılan alt dallara da ayrılmıştır. Bitki ökofizyolojisi, ürün fizyolojisi, depolama fizyolojisi, fizyolojik fitopatoloji bu alt dallara örnek olarak verilebilir. Bu tür konu sınıflandırmaları çerçevesinde bitki fizyolojisini, fizyolojinin temel konularının bitkileri diğer canlılardan ayıran temel özelliklerin fizyolojik yönlerinden başlayarak ele almak ve bu temeller üzerinde açılım gösteren özel konulara yönelerek işlemek yararlı olabilir. Bilindiği gibi canlıların en temel özellikleri aldıkları enerjiyi belli sınırlar içinde olmak üzere çevreden alabilmeleri, kullanabilmeleri, depolayabilmeleri ve gerektiğinde açığa çıkarabilmeleri, biyolojik iş yapabilmeleridir. Cansızlardan enerjice etkin olmaları ile ayrılırlar, doğal cansız evren enerji karşısında tümüyle edilgendir. Bu nedenle de bitki fizyolojisini biyolojinin temeli olan biyoenerjetiğin temel konularını anımsayarak incelemeye başlamak gerekir.

http://www.biyologlar.com/bitki-fizyolojisi-ders-notlari

Türkiye’deki önemli bitki alanları tehdit altında

11 bin tür bitkiye ev sahipliği yapan Anadolu, zenginliğiyle, tropikal kuşaktaki ülkelerle yarışıyor. Ancak, Türkiye’deki 122 önemli bitki alanından 114’ünün (yüzde 94’ü) tehdit altında olduğu belirlendi. Tehdidin en önemli nedenleri ise yoğun zirai faaliyetler, plansız yapılaşma, ormancılık çalışmaları, tarım alanlarının genişletilmesi ve sulak alanların kurutulması olarak sıralandı. Bilim adamlarının on yıldır konuyla ilgili olarak sürdürdüğü çalışmalar “Türkiye’nin 122 Önemli Bitki Alanı” kitabında bir araya getirildi. Çalışmalar sırasında daha önce dünyada varlığı bilinmeyen 5 yeni bitki türü de keşfedilirken, başka ülkelerde olduğu bilinen 20 türe de rastlandı. Kitabın yazarlarından Prof. Dr. Neriman Özhatay, Önemli Bitki Alanı (ÖBA) ve önemli kuş alanı (ÖKA) kavramlarının koruma statüsü olarak kabul edilmesini, yasal metinlere girmesini istedi. WWF-Türkiye, Doğal Hayatı Koruma Derneği, (DHKD) İstanbul Üniversitesi, Fauna&Flora International işbirliğiyle hazırlanan kitaba 20’ye yakın üniversiteden 40 akademisyen destek verdi. Öncelikle yedi coğrafi bölgede büyüklüğü Türkiye’nin yüzölçümünün yüzde 13’üne, (111 bin kilometrekare) ulaşan 122 alan tespit edildi. Bu alanların botanik, jeolojik ve doğa koruma durumları detaylı şekilde incelendi. Çalışmaların sonucunda ÖBA’lar doğa korumada öncelik durumlarına göre; “zarar görebilir”, “acil” ve “çok acil” olarak tanımlandı. Nadir bitki türlerinin tanıtıldığı kitapta, bu türlerin yüzde 83’ünün ÖBA’larda olduğu belirtildi. Çalışmalar sırasında bulunan ve bilim dünyası için yeni olan bitkilerin Latince isimleri şöyle: “Bellevalia mathewii, fritillaria byfieldii, fritillaria sibtharbiana, poa elsia minor, tulipa karamanica.” WWF Türkiye Genel Müdürü Filiz Demirayak, kitabın ülkemizin bitki envanterini çıkarmak açısından büyük önem taşıdığını kaydetti. ‘Çok acil’ tehdit tanımlı bitki alanlarından bazıları şunlar: Köyceğiz Gölü Ömerli Fundalıkları (İstanbul), Uludağ (Bursa) Kuzey Saros Kıyıları, Ergene Havzası, Ağaçlı ve Kilyos Kumulları, Batı İstanbul Meraları, Şile Kıyıları, Yeniçağa Gölü, Yukarı Gerede Vadisi, Çoruh Vadisi, Gölköy (Muğla), Dalaman Ovası, Sandras Dağı (Muğla), Acı Göl (Afyon), Antalya Falezleri, Lara Kumulları, Beyşehir Gölü, Seyhan ve Ceyhan Deltaları, Mogan Gölü (Ankara), Akşehir ve Eber Gölleri. Gürhan Savgı Ankara

http://www.biyologlar.com/turkiyedeki-onemli-bitki-alanlari-tehdit-altinda

ARILAR YOK OLMASIN

TEMA Vakfı'nın ''Türkiye Arıcılığındaki Tehlikeler'' raporunda, arılarda 'yanlış arıcılık uygulamaları' ve iklim koşulları nedeniyle yüzde son iki kışta 50 azalma olduğu belirtildi. Raporda, Türkiye'deki 4,5 milyon bal arısı kolonisinin, koloni başına 17 kilogram bal verdiği ve yılda 50-60 bin ton bal üretildiği kaydedildi. Türkiye'deki 20 koloniden sadece bir tanesinin ana arısının değiştirilebildiği belirtilen raporda, şu görüşlere yer verildi: ''Bu ana arıların da damızlık vasıfları ve kaliteleri kontrol edilemedi. Türkiye'de bal kalitesi denetimi yok denecek kadar yetersiz ve göstermelik. Ticari früktozlu ve sakarozlu ballar yaygın olarak pazarlanıyor. Yanlış arıcılık uygulamaları ve olumsuz iklim koşulları nedeniyle son iki kışta yüzde 50'yi geçen koloni kayıpları oldu, bal üretimi düştü. İhracat durdu, ithalat başladı.'' ''BİR DAMLA BAL İÇİN 120 BİN ÇİÇEĞE ZİYARET'' Raporda, bal arılarının nektar ve polen toplamak için çiçekleri ziyaret etmesinin, onların döllenmesini ve ürünün oluşmasını da sağladığı belirtilerek, arıların bir damla bal üretimi için yaklaşık 120 bin çiçeği ziyaret ettikleri kaydedildi. Bitkilerin gelişmesinde, tarımsal ürünlerin oluşmasında ve hayvancılığın ana girdisi yem bitkilerinin veriminde, arıların, su ve gübre kadar önemli olduğu ifade edilen raporda, ''Özellikle zararlı böcek mücadelesi yapılan tarım alanlarında diğer dölleyici böceklerin ölmesi nedeniyle döllenmede mutlaka bal arısına ihtiyaç duyulduğu'' vurgulandı. Raporda, Türkiye'nin bir kıta gibi yedi ayrı iklim özelliği gösterdiği, 12 bin bitkisinin büyük bölümünün nektarlı ve polenli olduğu hatırlatılarak, bozuk mera ve orman alanlarının rehabilite edilmesine paralel olarak ballı bitkilerin miktar ve çeşit olarak daha da artacağı vurgulandı. ''AMERİKAN YAVRU ÇÜRÜKLÜĞÜ'' Türkiye'de eğitim, damızlık, arı sağlığı ve bal kalitesinin kontrolü gibi önemli sorunlar bulunduğu ve arıcılığın usta çırak ilişkisiyle öğrenildiği ifade edilen raporda, modern arıcılık tekniklerinin hala üretici tabanına benimsetilemediği savunuldu. Her yıl Türkiye'de damızlık değeri yüksek en az 2,2 milyon ana arı kullanılması gerektiği ve TÜBİTAK'ın yürüttüğü bir araştırma sonucunda Bitlis'te yüzde 42, Diyarbakır'da yüzde 49, Hatay'da yüzde 52 oranında ''Amerikan yavru çürüklüğü'' tespit edildiği bildirilen raporda, şu görüşlere yer verildi: ''Avrupa Birliği mevzuatına göre, 'Amerikan Yavru Çürüklüğü' görülen kolonilerin yakılması gerekir. AB'ye uyum kuralları gereği Bakanlar Kurulu 'Bu mevzuata uyacağım' diye imza atmıştır, ancak Türkiye'de böyle bir uygulama başlatılamamıştır. Üretimde neredeyse sağlıklı koloni yokken Tarım Bakanlığı'nda arı hastalıklarını teşhis edip doğru tedaviyi önerecek teçhizli ve yetkili bir arı hastalıkları laboratuvarı bulunmamaktadır. Yaygın olan hastalıklara karşın ülke genelinde uyulması gereken tedbirlerle ilgili bir politika da geliştirilememiştir. Üreticiler yoğun arı hastalıkları ile bulaşık kolonileri tedavi etmek amacı ile pek çok kimyasallar kullanmaktadırlar.'' ''PETEKLER, PETROL ÜRÜNÜ NAFTALİN VE PARAFİNDEN'' Türkiye'de naftalin kalıntısız ve parafin katkısız temel petek bulunmadığı bildirilen raporda, bu peteklerin balla birlikte tüketildiği iddia edildi. Naftalin ve parafinin petrol ürünü ve kanserojen olduğu, petekli bal tüketim alışkanlığına sahip tüketicilere temel petekler olmadan petekli balları nasıl yiyeceklerinin anlatılması gerektiği vurgulandı. Üreticilerin ise son yıllarda sakarozun yerine daha ucuz olduğu için glikoza ve früktoza yöneldikleri belirtilen raporda, şunlara yer verildi: ''Bu sahtecilik daha da yaygınlaşmış, hiç arı görmemiş ticari şekerler doğrudan bal diye satılır olmuştur. Ticari glikoz ve früktozun piyasa değeri 1 YTL civarındadır. Bu sanayi ürünleri doğrudan veya doğal balla karıştırılarak en az 7-8 YTL ye bal diye satılmaktadır. Bu durum şekersiz bal üreten ve pazarlayanların aleyhine haksız bir rekabet yaratmaktadır. Nitekim binlerce doğal bal üreticisi balını maliyetinin altında satmak mecburiyetinde kaldıkları için üretimden vazgeçmişler ve arıcılığı bırakmışlardır. Diğer taraftan bal diye ticari früktoza kilogram başına en az 7-8 YTL ödeyen tüketici kandırılmaktadır.'' ARI ÖLÜMLERİ YÜZDE 50-60'LARA ULAŞTI Türkiye'de son iki yıldır kitlesel arı ölümleri görüldüğü, ilk olarak 2007'de Hatay'da 32 bin koloninin öldüğü anımsatılan raporda, Adıyaman, Ardahan ve Ankara'da yüzde 50- 60'lara varan arı ölümlerinin gerçekleştiği bildirildi. Son yıllarda ülke genelinde yaşanan kuraklığın arıcılığı olumsuz etkilediği, 2006 ilkbaharında yaşanan soğukların arı florasını dondurduğu ve kolonilerin de sonbaharda genç nesil yetiştiremedikleri aktarılan raporda, damızlık arıların geniş ölçekli kullanılmaması, kullanılanların vasıfsız olmaları, arı hastalıklarının yaygınlığı ve arıların ''Genetiği Değiştirilmiş Organizma'' (GDO) içeren früktozla beslenmeleri gibi nedenlerden hassaslaşan ve zayıflayan kolonilerinin yaşanan olumsuz iklim koşullarının da tetiklemesi ile öldükleri kaydedildi. Raporda, şöyle denildi: ''Yıllık bal üretimi 60-65 bin tonken, arı ölümlerine paralel olarak iklimsel nedenlerle flora yetersizliği de etkili olmuş, 2007 üretim sezonunda bal üretimi yarı yarıya azalmıştır. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı 8 bin ton bal ithaline izin vermiş, arı ve bal cenneti Türkiye, bal ithal eden ülke konumuna düşmüştür. Arılara pancar şekeri yedirilerek üretilen balların bir laboratuvar analiz yöntemi henüz Türkiye'de bilinmemektedir. Pancar şekeri ile bal üretimi Türkiye'de olduğu gibi başka ülkelerde de yaygındır. İthal ballar vitrinlerdedir. Nasıl üretildikleri bilinmeyen ancak dünya piyasasında yaklaşık 2 dolar olan bu balları tüketicimiz en az 10 dolara yemeye devam etmektedir.'' TEMA Vakfı'nın hazırladığı raporun tümüne şu linkten ulaşabilirsiniz.. www.tema.org.tr/TurkiyeAriciligindakiTehlikeler.pdf

http://www.biyologlar.com/arilar-yok-olmasin

BİYOLOJİK TÜR KAVRAMININ UYGULANMASINDAKİ GÜÇLÜKLER

Biyolojik tür kavramının doğal taksonlara uygulanmasında bazı zorlukların ortaya çıkması gerçegi bu kavramın geçersiz olduğu anlamına gelmez. Bu durum Simpson (1961: 150) ve Mayr (1963: 21-22) tarafından gösterilmiştir. Genel olarak kabul edilen pek çok kavram belli durumlar veya spesifik örneklere uygulandığında benzer zorluklara sebep olmuşlardır. Örneğin bir ağaç kavramı yayılan juniperler, cüce söğütler, dev kaktüsler ve strangler fig’lerin mevcudiyetiyle geçersiz kılınmamıştır. Bir kavram ve onun özel bir duruma uygulanması arasında net bir ayrım yapılmalıdır. Biyolojik tür kavramının uygulanmasındaki daha ciddi problemler yetersiz bilgi, tek ebeveynli üreme ve evrimsel olarak orta durumluluk durumlarından kaynaklanmaktadır. Yetersiz Bilgi Bireysel varyasyonlar bütün çeşitleriyle belli bir morfotipin ayrı bir tür mü ya da değişken bir populasyon içinde sadece bir fenon mu olduğu hakkında şüphelere yol açar. Eşeysel dimorfizm, yaş farklılıkları, polimorfizm ve diğer varyasyon tipleri bir tabiat tarihi çalışması veya populasyon analizleri sırasında bireysel varyasyonlar olarak ortaya konulabilir. Normal olarak korunmuş örneklerle çalışan neontologlar da fenonları (morfotipler) tür olarak vermek zorunda olan paleontologların karşılaştığı aynı problemle karşılaşır. Tek Ebeveynli Üreme Pek çok organizmadaki üreme sistemleri, yeni bir bireyin oluşturulması sürecinde ebeveyn bireyler arasında genetik materyalin zorunlu bir rekombinasyonu prensibine dayanır. Kendini dölleyen hermafroditlik ve diger automixis, partenogenez, gynogenesis ve vejetatif üreme (bölünmüş parçaların gelişimi) tipleri tek ebeveynli üremenin bazı tipleridir. Bu durum aşağı omurgasızlarda nadir değildir, Partenogenez hatta böcekler arasında ve aşağı omurgalılardan sürüngenlere kadar bile vardır. Evrimsel biyolojide belirlendiği gibi, bir populasyon kendi içinde üreyen bir gruptur. Bu tanımlamaya göre eşeysiz bir biyolojik populasyon aksine bir durumdur. Buna rağmen populasyon kelimesi içinde eşeysiz olmanın aksine olmadığı bir kombinasyonu da kapsayan diğer kullanımlara da sahiptir. Kendi içinde üreme hayvanlarda conspesific’liğin en son testi olduğu ve bu kriter sadece eşeyli üreyen populasyonlarda geçerli olduğu için tek ebeveynli üreyen organizma taksonlarında kategorik sıranın belirlenmesi zordur. Taksonomist klonlar, saf hatlar, biotipler ve böyle organizmaların bu şekilde devam eden zincir veya stoklarını nasıl değerlendirecektir ? Bu şekildeki tek ebeveynli soylar zaman zaman agamospecies, binomlar veya paraspecies olarak tanımlanmaktadır. Hangi tanımlama seçilirse seçilsin bu şekildeki mevcudiyetlerin biyolojik türlerin bölümleri olmadığı hatta oldukça farklı olduğu bilinmelidir. Ghiselin (1987) tür teriminin eşeysiz klon gruplarına uygulanmasının uygunluğunu oldukça güzel bir şekilde sorgulamıştır. Özellikle afidler, gal waspları (Cynipidae), Daphnia (Crustacea), rotiferler, digenetik trematodlar gibi bazı hayvan gruplarında eşeyli ve partenogenetik jenerasyonlar arasında düzenli bir dölamaşı görülebilir. Bu gibi durumlarda jenerasyonlardan hiç birisi ayrı bir biyolojik tür statüsü kazanmaz, nomenklatürel tanımda olduğu gibi geçici klonlara bu statü verilmez. Ancak özellikle afidlerde partenogenetik jenerasyonlar bazen tekrar eşeyselliğe dönmekte başarısız olmakta ve partenogenez sürekli hale gelmektedir. Bu jenerasyonlar eşeysel ırklardan konak bitki tercihleri veya renk genleri bakımından farklı hale geldiklerinde bu partenogenetik taksonların farklı türler olarak isimlendirilebileceği önerisinin ciddi biçimde gözden geçirilmesi gerekmektedir. Sürekli olarak tek ebeveynli üreyen hatlar durumunda morfolojik farklılığın derecesi temelinde bunlara tür statüsünün verilmesi geleneklere uygundur. Tek ebeveynli üreyen organizma çeşitleri arasında genellikle iyi belirlenmiş morfolojik kesintiler vardır. Bu kesintiler açık bir şekilde eşeysiz klonlarda görülen çeşitli mutanlar arasında doğal seleksiyonla üretilmiştir. Bu şekildeki kesintilerin mevcudiyeti ve morfolojik farklılıkların miktarının tek ebeveynli üreyen tipler arasında tür sınırlarını çizmek için kullanılması geleneklere uygundur. Eşeysel organizmalarda tür tanımlanması sadece analojiye değil ayrıca diğer benzer gruplardan bir kesintiyle ayrılan her morfolojik grubun kendine ait bir ekolojik nişi işgal etmesine dayanır; yani her grup kendi evrimsel rolünü oynar. Bdelloid rotiferler gibi hepsi zorunlu olarak partenogenezle üreyen gruplarda tanımlanmış biyolojik türler için belli bir biyolojik anlamın delilleri vardır. Tamamen partenogenetik üreyen ve muhtemelen dallanıp ayrılmış olan biparental türlerin bilinmediği, ve içinde iyi biyolojik türler kadar farklı olan bir grup olan örnekler bilinmektedir. Nomenklatürel tanımlama böyle durumlarda maruz görülmüştür. Çeşitli crustaceanlarda (ör. Artemia salina L.) olduğu gibi bir “tür” içinde üreme izolasyonuna sahip çesitli kromozomal tipler bulunduğunda bunları nomenkletürel olarak tanımlamak uygun olabilir. Bunlar geleneksel olarak ırklar olarak tanımlanmasına rağmen üreme bakımından izole olmuş kromozomal populasyonları (mikro) species olarak tanımlamak daha mantıklıdır. Erkek eşeyin bulunmadığı veya fonksiyonsuz olduğu yaklaşık 1000 hayvan türü bilinmektedir. Bu şekildeki komple-dişi türler partenogenezin bu tipi için olan kullanılan özel bir terim olan thelytoky ile ürerler. Mayotik mekanizmalara dayanarak bu gibi türlerde homozigotluk veya heterozigutluğa doğru bir eğilim vardır. Homozigotluk üreten tip nadirdir, ancak birkaç böcek grubuyla sınırlıdır ve zaman zaman normal olarak iki eşeyli üreyen sibling türler bu thelytokous türlerle yan yana bulunmaktadır. Heterozigotluk oluşturan pek çok thelytoky durumunun, türler arası bir hibrit olarak ortaya çıkan bir bireyde partenogenez (thelytoky) için oluşan bir değişiklikten kaynaklandığı ani türleşmenin bir ürünü olarak görülmektedir. Bu kategorideki mevcut türler nispeten yakın zamandaki türleşme olaylarının sonucu olarak görülmektedir, bu kısa zaman taksonomik zorluklar oluşturmak için yeterli bireysel varyasyonları biriktirmek için yeterli zaman sağlayamamıştır. Belirtilen bu durum güney ABD ve Meksika’da bulunan hep-dişi bir kertenkele cinsi olan Cnemidophorus için de geçerlidir. Salamander ve balıklardaki bilinen thelytoky durumları çekirgelerde görülen bir durumda olduğu gibi hibridizasyonun bir sonucudur. Bazı özel durumlarda (ör. Rana esculenta, Poeciliopsis) mayoz boyunca erkek kromozomları yoktur ve ebeveyn türlerden (gynogenesis, veya pseudogamy) birinin erkek tarafından döllenmesi ile gelişen zigotun genotipine erkeklerin katkı sağlamamasına rağmen yumurtanın gelişimini uyarmak için gerekmektedir. Hayvanların iki uzak türü arasındaki hibridizasyon açık şekilde her zaman total sterilite veya eşeysel üremenin bozulmasıyla sonuçlanır. Sikluslu partenogenetik gruplarda bazı türlerde eşeyli üreme sürekli olarak yok olabilir. Bunun konak türdeki bir anahtar ile düzenlendiği durumlarda (bazı afidlerde oldugu gibi) tür statüsü hakkında bazı şüpheler oluşur. Hermafroditler çoğu zaman eşeyli ürer, yani yumurtanın döllenmesi farklı bir bireyin spermatozoası ile yapılır. Ancak bazı türler tamamen kendi kendini döller (automixis). Bu durum Foltz et al. (1982)’ın bazı salyangoz türlerinde buldugu gibi homozigotluğu artırır. Evrimsel Orta Durumluluk Populasyonlar arasındaki üreme ayrılığı olarak belirtildiği gibi tür ancak lokal bir faunanın boyutsuz durumunda komple klasik ayrılıkta mevcuttur. Uzay (enlem ve boylam) ve zaman boyutunda uzanan tür taksonlarından bahsedildiğinde, safha yeni başlayan bir türleşme için oluşturulur. Populasyonlar ayrı türler haline gelme aşamasındaki bu durumlarda bulunabilir. Bu durumdaki populasyonlar ayrı bir türün bazı özelliklerini kazanmış, bazılarını da kazanamamıştır. Ayrılma aşamasının hangi safhasında ayrılan populasyonlar bir tür olarak adlandırılır? Morfolojik ayrılığın kazanılması üreme izolasyonunun kazanılmasıyla yakından ilişkili değilse bir karar vermek özellikle zordur. Bir taksonomistin karsılaştığı ve evrimsel olarak orta durumlu olmaktan kaynaklanan çesitli zorluklar aşagıdaki gibi özetlenebilir. 1- Üreme izolasyonun eşdeger morfolojik değişim olmadan kazanılması: Morfolojik farklılığı olmayan (veya çok az olan), ancak üreme bakımından izole olmuş türler sibling türler olarak adlandırılır. 2- Üreme izolasyonu olmaksızın güçlü morfolojik farklılıkların kazanılması: Bazı hayvan ve bitki cinsleri temas kurdukları bölgelerde tesadüfi olarak kendi arasında üreyen ancak morfolojik olarak oldukça farklı populasyonlara sahiptir. Böyle durumlarda morfolojik olarak farklı her populasyonun tipolojik bir çözüm olarak ayrı türler olarak tanımlanması açıkça uygun değildir. Bunun tersi olarak iki türü arasındaki üreme izolasyonun ara sıra bozulduğu cinsler vardır. Böyle türleri conspesific olarak değerlendirmek zıt ekstremlere götürebilir. Morfolojik farklılık ve üreme izolasyonun aynı zamana rastlamadığı durumlarda genelleştirilmiş bir çözüm yoktur. Burada bir uzmana tek öneri türler biyolojik olarak anlamlı doğal mevcudiyetler oluşturduğu bir durumda türleri sınırlandırmasıdır. 3- İzolasyon mekanizmalarının ara sıra bozulması (hibridizasyon): İyi türler arasında bile üreme izolasyonu ara sıra bozulabilir. Bu durum çoğunlukla sadece steril veya düşük yaşama şansına sahip tesadüfi hibritlerin üretilmesine yol açar ve taksonomik bir probleme yol açmaz. Daha nadir olarak izolasyonun tamamen lokal bir bozulması söz konusudur ve bu durum geniş ölçüde hibrit swarmların ve az çok tamamıyla introgression üretilmesiyle sonuçlanır. Hibrit bireyler, hibrit yapıları keşfedilmeden önce bazen tür olarak tanımlanırlar. Bu isimler, hibrit durumları belirlenince geçerliliklerini yitirir. Sadece populasyonlar taksonlar olarak tanınır ve hibritler populasyon degildir. Bütün populasyonların bir hibridizasyonun sonucunda oluştuğu durumlar taksonomik olarak oldukça zordur. Orijinleri hibridizasyona dayanan çeşitli doğal populasyon tipleri bilinmektedir. a- Hibrit swarmlar: Belli türlerde pek çok simpatrik alanda devam ettirilen üreme izolasyonu lokal olarak bozulabilir, bu durum lokalize olmuş hibrit swarmların üretilmesiyle sonuçlanır. Böyle durumlarda ebeveyn türlerin tür statülerinin korunması önerilir. Meksika’da yasayan Pipilo erythrophthalmus ve P. occi türleri bu duruma örnek olarak verilebilir. Üreme izolasyonunun bu şekilde lokal bir bozulmasından kaynaklanan hibrit populasyonlara her hangi bir taksonomik tanımlama verilmemiştir. Sadece olabilecek bir istisnada üreme izolasyonu öyle bütün bir şekilde kırılabilir ki iki ebeveyn tür tek bir tür halinde birleşebilir. Taksonomik literatür bu durumu yorumlayan çok sayıda durum içerir, ancak bu durumu eksiksiz bir şekilde ortaya koyan tek bir analiz yoktur. b- Hibridizasyonla olusturulan partenogenetik türler: A ebeveyn türünden 1 kromozom takımı ve B ebeveyn tününden 1 kromozom takımına sahip bir bireyin üretilmesiyle sonuçlanan hibridizasyon, kromozom setinin allotetraploidi şeklinde tam olarak ikiye katlanmasına yol açar. Bitkilerde böyle bireyler derhal kendi kendini dölleyen hatta çapraz dölleme yapan allotetraploid bir tür oluşturur. Hayvanlarda çapraz döllenmenin olması neredeyse tamamen zorunludur, yeni bir allotetraploid ancak partenogeneze yol açarak kendini devam ettirebilir (thelytoky). Bu şekildeki hibrit türler genellikle morfolojik olarak iyi bir şekilde karakterize edilirler ve bunların orijin tarzı keşfedildikten sonra bile genellikle geçerli türler olarak tanımlanırlar. Daha kompleks durumlar kısmi partenogenezde ortaya çıkar; oligoketler, planarialar, buğday bitleri, güveler (Solenobia), diğer böcekler, bitler ve kabuklularda görüldüğü gibi bazen triploidi veya daha yüksek poliploidi ile kombine olur. Burada tek bir “türde” iki eşeyli diploidler, thelytokous diploidler ve thelytokous poliploid “ırklar” bulunabilir. Bu ırkların morfolojik olarak ayrılamamakla birlikte üreme bakımından izole olmuşlardır. Bu thelytokous ırklardan çoğu hibridizasyonun ürünüymüş gibi görünmezler. 4- Semispecies ve allospecies: Coğrafik izolatlar zaman zaman tür ve alttür arasındaki bir ara statüdedir. Bazı kriterler tabanında bunlar tür olarak değerlendirilebilir; diğer kriterler temelinde ise değerlendirilemez. Taksonomist tarafından bu şekildeki şüpheli populasyonların yakın olarak ilişkili oldukları türün alttürü olarak değerlendirilmesi genellikle daha uygundur. Diger bazı durumlarda böyle izolatlar açıkça tür seviyesine ulaşır ancak bir üsttürün üyeleri olarak kalırlar. Böyle populasyonlar allospecies olarak dizayn edilebilir. Dairesel çakışmalar ve sınır boyu çakışması durumları evrimsel olarak orta durumluluğun diğer örnekleridir. Sonuçlanan taksonların sıralanması metoduna, evrimsel olarak orta durumluluğun derecesi ve uygunluğu temelinde durumdan duruma karar verilmelidir. Tür ve alttür arasındaki taksonlar genellikle semispecies olarak nitelenir.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-tur-kavraminin-uygulanmasindaki-guclukler

TÜRKİYE BİYOLOGLAR BİRLİĞİ KANUN TASARISI

BİYOLOG MESLEĞİ, GÖREV ALANLARI, BİYOLOGLARIN YETKİ VE SORUMLULUKLARI İLE BİYOLOG ODALARI VE TÜRKİYE BİYOLOGLAR BİRLİĞİ KANUN TASARISI Genel Gerekçe Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 135 inci maddesinin verdiği hak ve teşvikten yola çıkarak, Biyologların görev alanları, yetki ve sorumlulukları ile Türkiye Biyolog Odaları ve Biyologlar Birliği kanunlarının teklif edilmesi kararlaştırılmıştır. 1933 Üniversite reformu ile ilk defa İstanbul Üniversitesinde nebatat ve hayvanat kürsüsü olarak öğretime başlayan Biyoloji bölümleri ilk mezunlarını 1937de vermiştir. 68 yıldır kadrosu olan ama yetki ve sorumluluğu belli olmayan Biyologların yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi için bu kanun tasarısı hazırlanmıştır. Biyoloji biliminin eğitimini alarak Biyolog unvanını kullanmaya hak kazanmış kişilerin; tüm bilimsel, hukuki ve çalışma alanlarındaki görev ve sorumluluklarını belirlemek, mesleki özlük haklarını korumak ve mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, bu kanun teklifinin temel gerekçesini oluşturmaktadır. Biyoloji, canlı sistemlerin bilimidir. Biyologlar ise; canlılarla ilgili araştırma, (deney, gözlem, koleksiyon, istatistik, koruma, kontrol, inceleme, test, tanı ve değerlendirme) yapar. Canlıların gelişimi, evrimi, kalıtımı, fizyolojisi, ekolojisi, korunması, tanı ve sınıflandırılması, davranışlarını ve özelliklere etki eden faktörlerin neden ve sonuç ilişkilerini araştırır, tanımlar. Aynı zamanda Biyolog, Biyoloji yada Biyolojinin özelleşmiş alt dallarında laboratuar ve arazi çalışmaları yapar. Bu çalışmalarla ilgili yetki ve sorumlulukları taşır. Çalışmalarını yaparken çeşitli biyolojik, matematiksel, fiziksel ve kimyasal yöntemlerle, uygun araç ve gereçlerden yararlanır. Çalışma sonuçları çevre, sağlık, üretim, eğitim, teknoloji ve ekonomi gibi yaşamsal alanlarda uygulanır. Ülkemiz iklim koşulları, coğrafi konumu ve jeomorfolojik yapısı nedeniyle çok zengin ve kendisine özgü bir Biyolojik çeşitliliğe sahiptir. Avrupa'nın sahip olduğu tür sayısına yakın bir flora (bitkiler) ve fauna (hayvanlar) zenginliğine sahip ülkemizin bu biyolojik zenginliğinin korunması konularında dünya ülkeleri arasında hak ettiği yeri alması Biyologların bu tür çalışmalara etkin bir biçimde katılmasıyla mümkün olacaktır. Ülkemiz Biyolojik zenginliklerinin belirlenmesi, korunması Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından değerlendirilmiş 1996 yılında 96/8857 karar sayısı ile Milletlerarası Biyolojik Çeşitlilik sözleşmesi kabul edilerek Biyolojik çeşitlilik daha da önem kazanmıştır Biyolojik zenginliklerle, kalkınma arasında sıkı bir ilişki mevcuttur. Zira tüm ekonomik faaliyetler temelde doğal kaynaklara dayanmaktadır. Bu da biyolojik sistemlerin etkin bir biçimde araştırılması ve anlaşılmasına bağlıdır. Canlı doğal kaynaklarımızı akılcı bir biçimde değerlendirerek kendilerini yenileme, kapasitelerini yitirmeden gelecek kuşaklara aktarabilmek için Biyologlara ihtiyaç vardır ve her zaman olacaktır. Biyologlar,çevre, eğitim, tarım,orman,tıp, sağlık ve ekonomi gibi hayati konularda ülkemizde önemli sorumluluklar yüklenerek hizmet vermektedirler. Bu yüzyılın Biyoloji çağı olacağı göz önüne alınarak Biyologların görev, yetki ve sorumlulukları ile Biyolog Odaları ve Türkiye Biyologlar Birliği Kanun tasarısı hazırlanmıştır. Ulusal Programda Biyologların yeri; Ülkemizin hazırladığı AB'ye uyum için ulusal programda kısa ve orta vadede yer alan beşeri tıbbi ürünler ve gıdaların piyasa kontrolü başlığı altında yer alan uyum yasalarının hazırlanmasında ve uygulanmasında biyologların rolü kaçınılmaz olacaktır. Bilindiği gibi 560 sayılı KHK r0; Gıdaların Üretimi Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Yönetmelikr1; te ülke mevzuatında yer almayan hususlarda Uluslar arası mevzuata uyumlu işlem yapılacağı belirtilmektedir. Bu mevzuatın içeriğini bilen ve yorumunu yapabilecek kabiliyetteki biyologların varlığı ülkemiz için bir avantajdır. AB için hazırlanan Ulusal Programda Beşeri Tıbbı Ürünler başlığı içerisinde yer alan biyolojik ürünlerin İyi Üretim Uygulamaları (GMP) na göre üretilmesi, etkili ve güvenli sunumu için yasal olarak görev ve sorumluluklarının belirlenmesi zorunlu olan biyologlarının katkısı büyük olacaktır. Ayrıca tıbbi cihazlar konusunda AB ülkelerinde eğitim almasını önerdiğimiz teknik personel içerisinde mesleki yatkınlıklarından dolayı biyologların olması ülkemiz lehine bir durum olacaktır. Ulusal Programda bitkisel ürünler başlığı altında; transgenik bitkilere ilişkin düzenlemelerde, arıcılığın geliştirilmesi maksadıyla flora çeşitleri, flora mevsimi ve kapasitelerinin haritalandırılması ve de arıcılık Araştırma Enstitülerinin tüm ülkeye etkin bir şekilde hizmet vermesinin sağlanacağı ifade edilmektedir. Genetik, entomoloji, bitki anatomisi,patolojisi ve fizyolojisi konularında yeterli eğitim almış biyologların bu gelişmelere sağlayacağı katkı yadsınamaz düzeyde olacaktır. Aynı zamanda yerli hayvan gen kaynaklarının korunacağı ve bu maksatla Hayvan Gen Bankasının kurulacağı ifade edilmektedir. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de bitki ve hayvan gen bankalarının kurulması biyologların işbirliği ile sağlanacaktır. Ormancılık alanında;yaklaşık yarısı verimli durumda olan 20,7 milyon hektarlık ormanlık alanın 1,8'i biyolojik çeşitlilik olmak üzere yüzde 17,5'i korunan alanlar Olarak değerlendirilmektedir. Ormanların ekosistem yaklaşım dahilinde, devamlılık, çok amaçlı yararlanma, biyolojik çeşitlilik ile su ve yaban hayatının korunması doğrultusunda; eko turizm, verimlilik, kirlenme, yangın-böcek-heyelan-kar-çığ-sel-don ve kuraklık gerçekleri ile ergonomik faktörler dikkate alınarak işletilmesi, korunması ve geliştirilmesi için biyologların görev ve sorumluluklarına ihtiyaç duyulacağı açık bir gerçektir. Ayrıca korunan alanlar ve nesli tehlikede olan yaban hayatı ile bitki türleri dikkate alınarak yeniden incelenmelidir. Yeşil ve yaşanabilir bir çevre yaratma konusunda gerekli toplumsal iradenin oluşturulması amacına katkı sağlayacak olan Biyolog Odaları ve Biyologlar Birliğine ait yasa Tasarısının desteklenmesi AB uyum sürecinde olan ülkemiz için bir avantaj olacaktır. AB ülkelerinin üçüncü ülkelerle olan ticaretlerinde Bitki Sağlığı Sertifikası geçerlidir. Üye uygulaması mevcut değildir. Bu uygulamanın yürürlüğe konabilmesi için bitki anatomisi,fizyolojisi, morfolojisi,taksonomi ve sistematiği konusunda birikimi ve terminoloji yatkınlığı olan ülkemiz biyologlarının değerlendirilmesi esas olmalıdır. AB ülkeleri ile Ortak Balıkçılık Politikasının Belirlenmesinde; etkin bir koruma ve kontrol sisteminin oluşturulması ile denizlerdeki ve iç sulardaki doğal ortamın korunması, kontrolü, ve geliştirilmesini sağlamak, kaynakların rasyonel kullanımı ile ilgili tedbirleri almak gerekecektir. Yetiştiricilikle; yapılan üretimin çevre, turizm, ulaştırma ve diğer ilgili sektörlerle etkileşimi dikkate alarak geliştirmeye ve yaygınlaştırmaya önem vermek gerekecektir. Ayrıca gerekli altyapı tamamlandıktan sonra açık deniz balıkçılığına geçmek gerekecektir. Ülke sularının ekolojik ve limnolojik özellikleri belirlenecek, ortama en uygun ve ekonomik değeri yüksek türlerin yetiştirilmesi için balıklandırma faaliyetlerine geçilerek teknik ve hijyenik şartların sağlanması gerekecektir. Yetiştiricilikten elde edilecek deniz ürünlerinin yaklaşık yüzde 80r17;inin AB ülkelerine ihraç edileceği planlanırken, bu çalışmalar içerisinde aktif olarak yer alan biyologlarla ilgili Oda ve Birlik yasasının kabul edilmesi ülkemiz biyologlarının bu çalışmalara arzu edilen katkıyı sağlayacağı anlamını taşır. Ülkemizin farklı ekolojik karakterdeki ekosistem mozaiği, binlerce hayvan ve bitki türü ile bunların ırk ve populasyonlarının barınmasına imkan sağlamıştır. Ülkemizde üç bine yakın endemik olmak üzere dokuz binin üzerinde bitki türü tespit edilmiştir. Hayvan türlerinin ise seksen bin olduğu tahmin edilmektedir. Ülkemiz aynı zamanda yeryüzünün en önemli gen merkezlerindendir. Biyolog Odaları ve Türkiye Biyologlar Birliğinin hazırlayacağı ve hazırlanacak olan koruma projelerine katılması ve giderek karar süreçlerinde etkili olması; Türkiye'nin AB' ye uyum sürecinde, uluslar arası ilişkilerin güçlenmesinde Doğa Koruma konusunda avantajlı duruma gelmesine katkı sağlayacaktır. Ulusal Politikamızın belirlenmesinde; yukarıda sözü edilen tüm konu ve kavramlara sahip çıkabilecek, onları zenginleştirecek, takipçisi olabilecek nitelikteki insan gücü olan biyologlara ve onların meslek birliği olan Biyolog Odaları ve Türkiye Biyologlar Birliğir17;ne şiddetle ihtiyaç duyulacağı göz önüne alınmalıdır. Uluslar arası sözleşmeler ve Biyologlar; Dünyada, biyolojik çeşitlilikle ilgili uluslararası sözleşmelerde fauna ve flora ile birlikte doğal kaynakların yönetimi ve yok edilişinin durdurulması çalışmalarında daha çok biyologlar sorumluluk almaktadır. Avrupa'nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi olarak bilinen Bern Sözleşmesi ile ilgili olarak fauna ve floranın korunarak gelecek nesillere aktarılması konularında; CITES Sözleşmesi olarak bilinen "nesli tehlikede olan yabani hayvan ve bitki türlerinin uluslararası ticaretine ilişkin sözleşme" gereği yabani türler ya da onların derileri ve trofelerinin ihracatı, transit ve ithalatı ile ilgili konularda; Sulak Alanlar Sözleşmesi olarak ifade edilen Ramsar Sözleşmesi ile sulak alan ekosistemlerindeki bitki ve hayvan toplulukları ve su kuşlarının biyolojisi, ekolojisi ve yayılışı konularında; Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinde biyolojik çeşitliliğin korunmasında, biyolojik kaynaklardan özellikle genetik çeşitlilikten sağlanan faydanın eşit ve adil paylaşımı konularında biyologlar görev almak zorundadır. Birleşmiş Milletlerin kuraklık ve çölleşmeye maruz ülkeler kapsamına aldığı Türkiye'de de çölleşme ile mücadelede asıl görev alması gereken biyologlardır. Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesine ek Cartagena Biyogüvenlik Protokolü ile biyolojik çeşitlilik, transgenik canlılar, gen transferi ile ilgili konularda ve bu kapsamda taraf olacağımız diğer sözleşmelerin kapsamında olan alanlarda biyologların doğrudan görev, sorumluluk ve yetki almaları ulusal çıkarlar açısından çok önemlidir. Biyologların Şikayet ve İstekleri Türkiye'de biyologların çalışma yerlerinde konumları ile ilgili karşılaştıkları güçlükler son yıllarda aşılmaz hale gelmiştir. Bugün bu sorunlar biyologlarla ilgili gündemin ana konusunu teşkil etmektedir. Biyologların çalıştıkları sahalarda görev, sorumluluk ve yetkileri ile ilgili bir mevzuat yoktur. Ülkemizin doğal kaynaklarının korunmasında, temel tıpla ilgili uygulamalarda, ormancılık ve tarımla ilgili konularda doğrudan görev almaları gerekirken bu görevlerdeki biyologlara, araştırma, koordinasyon, inceleme, planlama, proje ve analiz aşamalarında bilfiil sorumluluk aldıkları halde yetki verilmemektedir. olarak çalışmaktadırlar. Avrupa birliğine tam üyelik aşamasında olan Türkiye'de bu yanlış uygulamalar Avrupa Birliği normlarına ve meslek standartlarına uymamaktadır. Bu nedenlerle demokratik bir ülke olan Türkiye'de biyologların hak ettikleri görev, sorumluluk ve yetkilerin tam olarak belirlenmesi ve bir mevzuat kapsamında görevlendirilmeleri bir zorunluluk haline gelmiştir. Düzenleyen karakecili Düzenleme Tarihi: 19/05/2008 Mehmet İPEK Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Gokhan #2 Mesaj Tarihi 18/02/2008 Yönetici Mesaj Sayısı: 211 Katılım Tarihi: 07.02.08 Yasal girişimler 1991 yıllarda çok yoğunlaşmış. İlk yasa tasarısı çok yoğun tartışmalar sonucunda hazırlanmış kitap haline getirilmiş ve TBMM´ne Tınaz Titiz 'in bakanlığı döneminde verilmiştir. Meclis'de yoğun muhalefetle karşılaşılmış Tıp ve Ziraatçıların karşı çıkması ve meclisin tatile girmesi nedeniyle görüşülememiştir. Burada en önemli sorun odalaşmak isteyen meslektaşlarımızın etkin destek vermemeleridir. Bu 2007 yılına kadar böyle devam etti. Oda yasası 1995-1996 yıllarında yeniden güncellenerek TBMM için çalışmalara başlandı. Bu dönemde yasa, komisyonlarda görüşülmeye başlanmış Hükümet adına görüş otuşturmak üzere Sağlık Bakanlığı görevlendirilmiştir. Sağlık Bakanlığında yapılan toplantıya o dönemdeki yönetim ile birlikte Biyologlar Derneği danışmanı olarak üniversiteden hocalarımızda katılmıştır. Sağlık Bakanlığı, Meslek Yasası´nın çıkmasını ancak odalaşmanın karşısında olduğu konusunda bir görüş benimseyerek komisyona göndermiş ve yasanın çıkmasını engellemiştir. 2000 yılında 3. kez güncelenen yasa Osman Durmuş kanalıyla meclise gönderilmiş ama çıkarılamamıştır. 2005 yılında 4. güncellenen yasa tasarısı Kanunlar kararlar dairesine oradan da Salih Kapusuz'a verilmiş. Ne kadar haklı olursanız olun talep edenlerin hem örgütlülükleri hem de güç dengeleri üzerindeki etkinlikleri yasaların çıkması üzerinde çok etkilidir. Kanun yapma yetkisi siyasetin elindedir. Siyasetin zayıf noktası ise oy ve oy potansiyelidir. Eğer güç olamazsak hiç bir hak kazanamayız. Bunun için birlik olmalıyız ve dernek çatısı altında birleşmeliyiz. Şu anda resmi olarak kurulmuş iki dernek bulunmakta. En azından bunlardan her hangi birine üye olmalıyız ki sayı gücümüz olsun. Aksi taktirde değil meslek odası, ekmek yiyeceğimiz iş sahası bile bulamayız. Düzenleyen Gokhan Düzenleme Tarihi: 18/02/2008 BİYOLOGLAR BİRLİĞİ DERNEĞİ Genel Sekreter Gökhan KAVUNCUOĞLU Kaynak: www.biyologlarbirligi.org

http://www.biyologlar.com/turkiye-biyologlar-birligi-kanun-tasarisi

Biyolojinin Önemi

Doğumdan ölüme kadar yasamin her evresinde bilinçli ve saglikli yasama , ekonomik gelismeyi sürekli kilma , çevreyi bozulmadan tutma , üretimin kalitesini ve miktarini artirmada biyoloji bilimi önemli yer tutar. Temel bilim olan biyoloji , canli ve doga ile ilgili her konuyu içine almaktadir , bu bakimdan arastiran düsünen insana sinirsiz sayida çalisma olanagi saglar. Burada basarili olmanin en önemli sirri, düsünerek dogayi izlemektir . Doganin bilinçsiz kullanilmasi , insan ve diger canlilarin yasami için tehlikeli sonuçlar ortaya çikarir . Çevre kirlenmesi , erozyon , madde kaybi , yesil alanlarin azalmasi , hizli nüfûs artisi , plânsiz kentlesme , biyolojik zenginliklerin ortadan kalkmasi bu sorunlarin basinda gelir. Örnegin orta Anadolu'nun çöllesme tehlikesi ile karsi karsiya kalmasi , nehirlerin kirlenmesi , kiyi güzelliklerimizin bozulmasi , dogal kaynaklarimizin iyi kullanilmamasi sonucunda ortaya çikan sorunlardir . Biyoteknoloji alanindaki çalismalarla , atik maddelerin temel yapilarina kadar parçalayabilen mikroorganizmalar kullanilarak daha temiz bir çevrenin yaratilmasi saglanacaktir . Biyoteknolojinin amaci , bir canlinin belirli özelliklerini sifreleyen genetik bilginin bir baska canliya nakledilmesidir . Böylece nakledilen bilginin geregi , ikinci canli tarafindan yerine getirilir . DNA molekülünün yapisi üzerinde yapilan bu degisiklikle amaca yönelik üretim yapilir . Biyoloji ; uygulama alanlarin olan tip , tarim , hayvancilik , ormancilik , endüstri ve diger alanlardaki çalismalar sayesinde , insanlarin gelecege daha umutla bakmalarini saglayan genis bir bilim dali olmustur . Biyoloji ile ilgili bilgilerin eksikligi , ne yazik ki basta çevrenin bozulmasi , önlenmesi mümkün olmayan saglik sorunlarinin ortaya çikmasi , dogal kaynaklarin sürekli ve verimli olarak kullanilmamasi , biyolojik zenginliklerden yeterince yararlanilamama gibi sorunlar dogmustur . Biyoloji ile bireyin kendisini ve çevresini tanimasi , çevresini koruma bilincini kazanmasi hedeflenmistir . Biyoloji bilgisine sahip olmanin bireyin yasamina getirecegi yararlar çevresini tanima , sagligini koruma biyolojik zenginlikleri tanima ve onlardan yararlanma , canlilarin temel yapisini ögrenme olabilir . Çevrenin bozulmasi ve kirlenmesine iliskin bilgi ve bilinci gelistirme , arastirma duygusunu ve kisiligini gelistirme , son gelismeleri tanima ve 21. yüzyila hazirlanma biyolojinin saglayacagi diger yararlarindandir . Biyoloji bilimine yeterli önemin verilmemesi sonucunda ortaya çikan sorunlar sunlardir : Çevrenin bozulmasi ile ilgili sorunlar : Erozyon , sulak alanlarin kurutulmasi , denizlerin ve göllerin kirlenmesi , ormanlarin ve meralarin tahrip edilmesi , Birçok canli türünün ortadan kalkmasiyla biyolojik çesitliligin azalmasi ve doga dengesinin bozulmasi , Canlilarin asiri ve yanlis tüketiminden dolayi , dogal kaynaklarin tahrip edilmesi , gibi sorunlar çevrenin bozulmasina sebep olurlar . Saglikla ilgili sorunlar : Yanlis beslenmeye bagli birçok hastalik , Akraba evliligine bagli anomalilerin artmasi , Kalitsal bozukluklarin zamaninda tanimlanamamasina bagli olarak sagliksiz soylarin ortaya çikmasi ve bunlar gibi birçok sorunlar . Ekonomiyle ilgili sorunlar Dünyanin en önemli kültür bitkilerini ve hayvanlarini barindiran ülkemizde , islah çalismalarinin yapilmamasi ve üretimin gereken sekilde artirilmamasi , ekonomik sorunlardandir . Sosyal yapiyla ilgili sorunlar : Çevre bozulmasina yada yaslanabilir bir çevre olusturulmamasina bagli olarak göçe sürüklenme , Saglikli ve güzel ortamlarda çocuklarin yetistirilmemesine bagli olarak , bedensel ve ruhsal yetersizlikler , sosyal yapiyla ilgili sorunlardir . Biyolojinin Gelecegi Dünyamizin kaynaklari , sürekli çogalan ve tüketimi gittikçe artan ,nsan topluluklarina yeterli olmayacak duruma gelmistir . Denizler , iç sular ve atmosfer kirlenmis , toprak yapisi yer yer yenilenemeyecek kadar bozulmustur . Tüm dünya yasam tehlikesine dogru sürüklenmektedir . Çözüm yolu , bazi yöntemlerle birlikte biyoloji bilimine dayanmaktadir. Önümüzdeki yüzyilin basinda su gelismelerin olmasi beklenmektedir . Insan topluluklarinda kalitsal hastaliklara neden olan genler , döllenme sirasinda saglamlariyla degistirilecek kanser , düsük ve yüksek tansiyon, seker hastaligi , cücelik v.b. hastaliklar önlenebilecekler . Canlilarin ömür uzunlugunu kalitsal olarak denetleyen genler kontrol altina alinarak yada degistirilerek , uzun bir yasam saglanabilecektir . 1996 yilindan bu yana ana karnindaki bir fetusun ne kadar yasayacagi artik tahmin edilebilmektedir . Bir canlida özelligi bir özelligi ortaya çikaran gen yada genler , diger canlilarin kalitsal yapisina eklenerek bazi eksikler bu yolla giderilebildigi gibi fazladan bazi özelliklerinde kazanilmasida saglanacaktir . Örnegin ; C vitamini karacigerde sentezlettirilecegi için vitamin olmaktan çikacaktir . Bitki ve hayvanlarin islahinda olaganüstü atilimlar gerçeklesecek , verim artirilacak bir çok maddenin sentezi özellikle büyük miktarda mikroorganizmalarda yaptirilabilecektir . Genlerdeki degisiklikler sonucu yeni hayvan ve bitki türlerinin ortaya çikmasi saglanacaktir . Yenilenme mekanizmasi aydinlatilacagindan kismi doku ve organ yitirilmeleri yerine konulabilecektir . Bugüne kadar doku ve organ nakli tekniginde , doku uyusmazligi nedeniyle basarisizliklar olmustur , ancak bu sorun doku ve organ nakli teknigindeki gelismelerle asilmaktadir . Bunun için simdiden organ bankalarinda çesitli organlar gerektiginde kullanilmak üzere korunmaktadir . Su anda genellikle sperm , kemik , deri ve bazi özel dokular saklanabilmektedir . Yakin gelecekte ise çesitli doku ve organlar , bir bütün olarak yapilari bozulmadan saklanabilceklerdir . Canlilardaki genlerin bütünü kataloglanabilecek , bunlarla ilgili bankalar kurulacak . Ilaç sanayii biyoteknolojik yöntemleri genis oranda kullanilacagi için birçok ilacin etkili ve ucuza üretilmesi saglanacaktir . Bütün bunlarin yaninda tehlikeli olabilecek mikroorganizmalari üretmek , dogal yasam görüntüsünü kismen de olsa bozma gibi biyolojik gelismelerin dogurabilecegi sakincalarida vardir.

http://www.biyologlar.com/biyolojinin-onemi

Balık Örneklerinin Toplanması ve Tespiti

Fauna tespitiyle ilgili olan sistematik çalışmalarda doğadan balık örneklerinin toplanması çok özen gösterilmesi gereken önemli konulardan biridir. Balıklar, toplanacak tür ve alttürlere bağlı olarak, çok çeşitli alet ve yöntemlerle yakalanabilirler. Bu yüzden örnek toplayacak kişinin herşeyden önce amacına uygun olan alet ve yöntemi saptaması gerekmektedir. Aksi takdirde arazide yapılacak uğraşıların büyük bir kısmı sonuca ulaşmaktan uzak kalacak, dolayısıyla boş yere zaman ve iş gücü sarfedilmiş olacaktır. Balık örneklerinin yakalanmasında kullanılabilecek çok çeşitli yöntemler olmakla beraber, bunların avlama etkinlikleri av ortamındaki çeşitli koşulların durumuna da bağlı kalmaktadır. Bu yüzden, bir taraftan yakalanacak örneklerin çeşitli özellikleri (küçük veya büyük boylu oluşu, bentik veya pelâjik yaşam sürdürmesi, gececi veya gündüzcü karakterde olması v.b.) göz önüne alınırken, bir taraftanda uygulanacak alet ve yöntemin avlama yapılacak ortamın koşullarına uygun olmasına dikkat etmek gerekmektedir. Örneğin, zemini taşlık, kayalık olan veya çeşitli bitki kökleri bulunan bir su ortamında balık örnekleri yakalamak için ığrıp denilen ağların kullanılması son derece külfetli ve hatalı bir iştir. Zira böyle bir ortamda çekilecek ığrıp, birtaraftan da sürekli şekilde zemindeki engellere takılarak yırtılabilecek, diğer taraftan zemini düzenli şekilde tarayamayacağı için örnek yakalama olasılığı çok düşük olacaktır.Genel olarak balık örneklerinin yakalanmasında kepçe, ığrıp, fanyalı ağ, kör ağ veya galsama ağı, serpme, pinter, olta, elektrik şoku v.b. gibi av aletleri ile çeşitli tipteki dalyan ve tuzaklardan yararlanılmaktadır. Bu alet ve tuzakların dışında etkinlikleri çok fazla olmasına rağmen, doğadaki dengeyi çabuk bozması nedeniyle yasaların izin vermediği bazı yöntemlerde vardır. Örneğin, Sığır kuyruğu, sütleğen v.b. gibi zehirli otlar; Enderin gibi ziraat ilâçları; dinamit, tahrip kalıbı ve sönmemiş kireç gibi patlayıcı maddeler kanunlann yasakladığı başlıca av yöntemleridir.Burada, sadece yasal olan av alet ve yöntemlerinden kısaca söz edilmesi yararlı olacaktır.Örneklerin tespitiÇeşitli av araç ve yöntemleri kullanılarak ortamlarından yakalanan balık örneklerine, araştırmanın amacına uygun şekilde işlem yapılır. Eğer yakalanan örnekler ergin hale gelmiş büyük boylu bireylerden oluşuyorsa, bunların tür ve alttürlerini arazide saptama olanağı vardır, dolayısıyla tanıma amacıyla laboratuvara götürülmeleri gerekmez. Yakalamadan hemen sonra türlerin saptanabildiği bazı durumlarda da örnekler henüz canlılıklarını yitirmeden tekrar suya bırakılabilirler. Arazide tanınmaları güç olan örneklerin daha ayrıntılı incelemeler için laboratuvara götürülmeleri zorunludur. Kendi ortamlarından canlı olarak yakalanan örneklerden ilerideki araştırmalar için yararlanılmak isteniyorsa bunların herşeyden önce dikkatlice öldürülmeleri gerekir. Genellikle balık örneklerinin öldürülmesi, su dışında bırakılarak boğulmalarının sağlanması şeklinde yapılırsa da, canlı örneklerin su dışında uzun süre kalmaları sonucunda, balıkların vücutlarında ölümden dolayı bir sertleşme oluştuğundan böyle örneklere bilahare şekil vermek güç olmaktadır. Bu nedenle özellikle müze materyali olarak kullanılacak örneklerin, bu yöntemle öldürülmeleri pek yararlı olmamaktadır. Balıkların zedelenmeden ve düzgün bir şekilde kalmalarının sağlanmasında kullanılan yöntemlerden en iyisi, sıvı bir uyuşturucu kullanılmasıdır. Bu iş içinde en uygun anestezik (MS222) olarak bilinen Fenoxiethanol'dür. Canlı olarak yakalanan balıklar bu maddenin 0.001 lik solüsyonunda bırakılarak çok kısa zamanda ve hiçbir zarara uğramadan bayıltılırlar. Bu şekilde bayıltılan örnekler istenilen şekil verildikten sonra ya çok düşük temparatür derecelerinde aniden dondurulur veya uygun fiksatifler içine alınarak uzun süre muhafaza edilirler.Dondurma yöntemiyle tespit edilen örnekler , orijinal renk ve şekillerini daha iyi korumaktadırlar. Bunun için en iyi yöntem, örnekleri gerekli bilgileri taşıyan etiketleriyle birlikte naylon torbalar içersine düzgün bir şekilde ve yüzgeçlerine zarar vermeyecek titizlikte yerleştirip aniden dondurmaktır. Ancak incelenecekleri zaman donmuş materyal çözülür ve üzerlerinde gerekli tetkikler yapılır. Fakat dondurulmuş örnekler, uzun zaman muhafaza edilemezler. Bu açıdan dondurma, özellikle zaman zaman eritilerek incelenmeleri gereken örneklerin saklanmasında geçerli bir yöntem değildir. Bu nedenle bilimsel araştırmalar için (bilhassa faunistik çalışmalarda) örnekleri çok uzun zaman bozulmadan koruyabilen çeşitli fiksatiflerden yararlanılmaktadır. Bunlar içersinde en iyisi % 4 lük formalin solüsyonudur. Bu solüsyonla örnekleri tespit etmek için herbir balık sığ bir kapta (özellikle mumlu küvette) yan yatırılmalı ve mümkün olduğunca düzgün bir şekil verilmelidir. Yüzgeçlerin açık kalmasını sağlamak için de çok ince böcek iğneleri yardımıyla herbir yüzgeç gergin hale getirilmelidir. Sonra, bu örneklerin üzerini örtecek şekilde % 4 lük formalin solüsyonu ilâve edilir ve bu şekilde birkaç gün bırakılarak sertleşmeleri; dolayısıyla belli şekil kazanmaları sağlanmış olur. Şayet örnekler 30 cm. den daha büyük boylu ise, bunların karın kısımlarından jiletle küçük bir yarık açılır veyahut da anal açıklıklarından bir enjektör yardımıyla % 40 lik formol enjekte edilerek iç organlarının tespiti yapılır ve kokuşması önlenir. Mumlu küvetlerde tutularak belli şekil kazandırılmış olan örnekler devamlı muhafaza için başaşaği olarak kavanozlara yerleştirilir ve kuyruk kısımlarını örtecek şekilde fiksatif doldurulur. Balık örneklerinin devamlı muhafazasında genellikle % 4 lük formalin kullanılırsa da bazen % 70 lik Etil alkol veya % l lik Propilen Fenoxatol çözeltisi de kullanılabilir. Bu prezervatiflerin bulunmadığı hallerde genellikle kolay temin edilen ve daha ucuz olan bazı maddelerden de yararlanmak mümkündür. Bunların başhcalan % 70 lik tuvalet ispirtosu, % 50lik NaCl çözeltisi ve % 100 lük (saf olarak) sirkeden ibarettir. Örnekleri taşıyan herbir kavanozun içinde kurşunkalem veya erimez mürekkeple yazılmış bir etiket bulunmalıdır. Bu etikete ilgili türün adı, toplandığı yer, tarih ve toplayanın adı yazılmaktadır.Özellikle % 70 lik Etil alkol ile yapılan muhafazalarda alkolün uçucu olması nedeniyle zamanla kavanozlarda bir eksilme meydana gelmekte, bu durum örneklerin açıkta kalan kısımlarının, özellikle kuyruk yüzgeçlerinin kurumasına ve bozulmasına neden olmaktadır. Bu türlü eksilmelerin önlenmesinde kavanozların kapaklarına ince bir tabaka halinde vazelin sürülmesi çok iyi sonuçlar vermektedir. Diğer taraftan % 4 îük formalin solusyonundaki çok uzun süreli muhafazalarda, formalinin asidik özelliği nedeniyle örnekler esmerleşmekte ve üzerlerindeki leke ve benekler belirsiz hale gelmektedir. Bu durumu önlemek için de % 4 lük formalin solüsyonunun her 4 litresine bir çorba kaşığı kadar Boraks ilâve edilmesi yararlı olmaktadır. Bu sayede formalinin asidik özelliği bir dereceye kadar giderilmiş olur.Yumurta veya larvalar ya %4 lük formol ya da % 70 lik alkol içeren küçük tüplerde saklanabilir. Her tüp içine gerekli bilgileri taşıyan etiketler konulmalıdır (tür adı, lokalite, tarih, örneklerin taze rengi, habitat, toplayanın adı v.b.). Yumurtaların toplanmasında (özellikle yumurtalarınn kümeli olduğu hallerde) mümkün olduğu kadar bol sayıda örnek almalıdır. Zira, yumurtaların substratuma tutturuluş şekilleri, tanımlamada önem taşıyabilir. Bazen balık türleri, sadece pullarından teşhis edilebilirler. Diğer taraftan, vücudun yanlarından alınmış birkaç sağlam pul yardımıyla hayvanın yaşı ve geçmişine ait bazı bilgiler edinme olanağı da vardır, örneklerden pullar alındığında küçük bir zarf içine konup yassı hale getirilmeli ve sonra kurumaya bırakılmalıdır. Bu şekilde pullar uzun süre saklanabilirler. Zarfın üzerinde tür adı, lokalite, tarih, toplayanın adı, numunenin boyu, ağırlığı ve cinsiyeti yazılmalıdır. Tür tanımı amacıyla alınan pullar temizlenmeli, kuru olarak veya gliserin jeli içinde lam üzerinde preparat haline getirilmelidir.Diğer omurgalılarda olduğu gibi, balıkların tanınmasında da bazı kemikler (örneğin, Cyprinid'lerin farinks ve Salmonid'lerin Vomer kemikleri) çok yararlı olabilmektedir. Bazı türlerin yaş ve büyümelerine ilişkin bilgilerin elde edilmesinde belli bazı kemiklerin büyük önemi vardır; Percidae ve Esocidae üyelerinin operküler kemikleri gibi. Bütün böyle kemiklerin incelenme ve bunu izleyerek saklanmaları için hazırlanmaları oldukça basittir. Bunun için daima taze ya da dondurulmuş materyal kullanılmalıdır. Zira önceden tespit olmuş materyal bu amaca uygun değildir. Gerekli kemikler ilgili balıktan üzerlerindeki diğer dokularla beraber kesilerek çıkarılırlar. Sonra herbir kemik birkaç dakika çok sıcak suya atılır ve nihayet yumuşak dokuları temizlemek için küçük ve sert bir fırça ile dikkatlice fırçalanır. Kemik tamamen temizleninceye kadar buna devam edilir. Sonra temiz bir kağıt üzerine konarak ılık bir ortamda yavaş yavaş kurumaya bırakılır. Kemiğin çıkarıldığı balığa ait gerekli bilgiler (tür adı, lokalitesi, tarih, toplayanın adı, boy ağırlık ve seks durumu) etiketine yazılır.Toplanan örneklerin tayini yapılırken bazı kuşku uyandıran durumlar varsa o türe ait biraz daha fazla örnek, yukarıda açıklandığı şekilde öldürülüp muhafazaya alınarak incelenmek üzere, toplanmasıyla ilgili tüm verilerle birlikte o konuda otorite sayılan bir ihtiyoloğa gönderilmelidir. Genellikle örneklerin taze olarak posta ile gönderilmesi iyi sonuç vermez, çünkü fikse edilmemiş örneklerin oldukça süratli bozulmaları söz konusudur. Tespit edilmiş örnekleri göndermeden önce örneklerden tespit solüsyonu iyice süzülmeli ve aynı solüsyon ile ıslatılmış nemli tülbent bezine sarılan bu örnekler sonra da bir naylon torba içine yerleştirilmelidir. Bu paketçik, içinde ambalaj materyali bulunan sert bir kutu içine konup, tümü tek bir paket yapılarak gönderildiğinde, örnekler mükemmel bir şekilde alıcısına ulaşmış olurlar.

http://www.biyologlar.com/balik-orneklerinin-toplanmasi-ve-tespiti-1

Zika Virüs RNA 'sının Varlığı ve Kalıcılığı

Zika Virüs RNA 'sının Varlığı ve Kalıcılığı

Barry Atkinson, Fiona Thorburn, Christina Petridou, Daniel Bailey, Roger Hewson, Andrew J.H. Simpson, Timothy J.G. Brooks, Emma J. Aarons yapmış oldukları araştırmaya göre:

http://www.biyologlar.com/zika-virus-rna-sinin-varligi-ve-kaliciligi

Jeomorfoloji Nedir

Güneş Sistemi’nin Oluşumu Güneş Sistemi’nin oluşumu ile ilgili farklı teoriler ortaya atılmıştır. En geçerli teori sayılan Kant-Laplace teorisine Nebula teorisi de denir. Bu teoriye göre, Nebula adı verilen kızgın gaz kütlesi ekseni çevresinde sarmal bir hareketle dönerken, zamanla soğuyarak küçülmüştür. Bu dönüş etkisiyle oluşan çekim merkezinde Güneş oluşmuştur. Gazlardan hafif olanları Güneş tarafından çekilmiş, çekim etkisi dışındakiler uzay boşluğuna dağılmış ağır olanlar da Güneş’ten farklı uzaklıklarda soğuyarak gezegenleri oluşturmuşlardır. Dünya’nın Oluşumu Dünya, Güneş Sistemi oluştuğunda kızgın bir gaz kütlesi halindeydi. Zamanla ekseni çevresindeki dönüşünün etkisiyle, dıştan içe doğru soğumuş, böylece iç içe geçmiş farklı sıcaklıktaki katmanlar oluşmuştur. Günümüzde iç kısımlarda yüksek sıcaklık korunmaktadır. Dünya’nın oluşumundan bugüne kadar geçen zaman ve Dünya’nın yapısı jeolojik zamanlar yardımıyla belirlenir. Jeolojik Zamanlar Yaklaşık 4,5 milyar yaşında olan Dünya, günümüze kadar çeşitli evrelerden geçmiştir. Jeolojik zamanlar adı verilen bu evrelerin her birinde , değişik canlı türleri ve iklim koşulları görülmüştür. Dünya’nın yapısını inceleyen jeoloji bilimi, jeolojik zamanlar belirlenirken fosillerden ve tortul tabakaların özelliklerinden yararlanılır. Jeolojik zamanlar günümüze en yakın zaman en üstte olacak şekilde sıralanır. • Dördüncü Zaman • Üçüncü Zaman • İkinci Zaman • Birinci Zaman • İlkel Zaman İlkel Zaman Günümüzden yaklaşık 600 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. İlkel zamanın yaklaşık 4 milyar yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. Zamanın önemli olayları :  Sularda tek hücreli canlıların ortaya çıkışı  En eski kıta çekirdeklerinin oluşumu İlkel zamanı karakterize eden canlılar alg ve radiolariadır. Birinci Zaman (Paleozoik) Günümüzden yaklaşık 225 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. Birinci zamanın yaklaşık 375 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. Zamanın önemli olayları :  Kaledonya ve Hersinya kıvrımlarının oluşumu  Özellikle karbon devrinde kömür yataklarının oluşumu  İlk kara bitkilerinin ortaya çıkışı  Balığa benzer ilk organizmaların ortaya çıkışı Birinci zamanı karakterize eden canlılar graptolith ve trilobittir. İkinci Zaman (Mezozoik) Günümüzden yaklaşık 65 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. İkinci zamanın yaklaşık 160 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. İkinci zamanı karakterize eden dinazor ve ammonitler bu zamanın sonunda yok olmuşlardır. Zamanın önemli olayları :  Ekvatoral ve soğuk iklimlerin belirmesi  Kimmeridge ve Avustrien kıvrımlarının oluşumu İkinci zamanı karakterize eden canlılar ammonit ve dinazordur. Üçüncü Zaman (Neozoik) Günümüzden yaklaşık 2 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. Üçüncü zamanın yaklaşık 63 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. Zamanın önemli olayları :  Kıtaların bugünkü görünümünü kazanmaya başlaması  Linyit havzalarının oluşumu  Bugünkü iklim bölgelerinin ve bitki topluluklarının belirmeye başlaması  Alp kıvrım sisteminin gelişmesi  Nümmilitler ve memelilerin ortaya çıkışı Üçüncü zamanı karakterize eden canlılar nummilit, hipparion, elephas ve mastadondur. Dördüncü Zaman (Kuaterner) Günümüzden 2 milyon yıl önce başladığı ve hala sürdüğü varsayılan jeolojik zamandır. Zamanın önemli olayları :  İklimde büyük değişikliklerin ve dört buzul döneminin (Günz, Mindel, Riss, Würm) yaşanması  İnsanın ortaya çıkışı Dördüncü zamanı karakterize eden canlılar mamut ve insandır. Dünya’nın İç Yapısı Dünya, kalınlık, yoğunluk ve sıcaklıkları farklı, iç içe geçmiş çeşitli katmanlardan oluşmuştur. Bu katmanların özellikleri hakkında bilgi edinilirken deprem dalgalarından yararlanılır.  Çekirdek  Manto  Taşküre (Litosfer) Deprem Dalgaları Deprem dalgaları farklı dalga boylarını göstermektedir. Deprem dalgaları yoğun tabakalardan geçerken dalga boyları küçülür, titreşim sayısı artar. Yoğunluğu az olan tabakalarda ise dalga boyu uzar, titreşim sayısı azalır. Çekirdek : Yoğunluk ve ağırlık bakımından en ağır elementlerin bulunduğu bölümdür. Dünya’nın en iç bölümünü oluşturan çekirdeğin, 5120-2890 km’ler arasındaki kısmına dış çekirdek, 6371-5150 km’ler arasındaki kısmına iç çekirdek denir. İç çekirdekte bulunan demir-nikel karışımı çok yüksek basınç ve sıcaklık etkisiyle kristal haldedir. Dış çekirdekte ise bu karışım ergimiş haldedir. Manto Litosfer ile çekirdek arasındaki katmandır. 100-2890 km’ler arasında bulunan mantonun yoğunluğu 3,3-5,5 g/cm3 sıcaklığı 1900-3700 °C arasında değişir. Manto, yer hacminin en büyük bölümünü oluşturur. Yapısında silisyum, magnezyum , nikel ve demir bulunmaktadır. Mantonun üst kesimi yüksek sıcaklık ve basınçtan dolayı plastiki özellik gösterir. Alt kesimleri ise sıvı halde bulunur. Bu nedenle mantoda sürekli olarak alçalıcı-yükselici hareketler görülür. Mantodaki Alçalıcı-Yükselici Hareketler Mantonun alt ve üst kısımlarındaki yoğunluk farkı nedeniyle magma adı verilen kızgın akıcı madde yerkabuğuna doğru yükselir. Yoğunluğun arttığı bölümlerde ise magma yerin içine doğru sokulur. Taşküre (Litosfer) Mantonun üstünde yer alan ve yeryüzüne kadar uzanan katmandır. Kalınlığı ortalama 100 km’dir. Taşküre’nin ortalama 35 km’lik üst bölümüne yerkabuğu denir. Daha çok silisyum ve alüminyum bileşimindeki taşlardan oluşması nedeniyle sial de denir. Yerkabuğunun altındaki bölüme ise silisyum ve magnezyumdan oluştuğu için sima denir. Sial, okyanus tabanlarında incelir yer yer kaybolur. Örneğin Büyük Okyanus tabanının bazı bölümlerinde sial görülmez. Yeryüzünden yerin derinliklerine inildikçe 33 m’de bir sıcaklık 1 °C artar. Buna jeoterm basamağı denir. Kıtalar ve Okyanuslar Yeryüzünün üst bölümü kara parçalarından ve su kütlelerinden oluşmuştur. Denizlerin ortasında çok büyük birer ada gibi duran kara kütlelerine kıta denir. Kuzey Yarım Küre’de karalar, Güney Yarım Küre’den daha geniş yer kaplar. Asya, Avrupa, Kuzey Amerika’nın tamamı ve Afrika’nın büyük bir bölümü Kuzey Yarım Küre’de yer alır. Güney Amerika’nın ve Afrika’nın büyük bir bölümü, Avustralya ve çevresindeki adalarla Antartika kıtası Güney Yarım Küre’de bulunur. Yeryüzünün yaklaşık ¾’ü sularla kaplıdır. Kıtaların birbirinden ayıran büyük su kütlelerine okyanus denir. Kara ve Denizlerin Farklı Dağılışının Sonuçları Karaların Kuzey Yarım Küre’de daha fazla yer kaplaması nedeniyle, Kuzey Yarım Küre’de; • Yıllık sıcaklık ortalaması daha yüksektir. • Sıcaklık farkları daha belirgindir. • Eş sıcaklık eğrileri enlemlerden daha fazla sapma gösterir. • Kıtalar arası ulaşım daha kolaydır. • Nüfus daha kalabalıktır. • Kültürlerin gelişmesi ve yayılması daha kolaydır. • Ekonomi daha hızlı ve daha çok gelişmiştir. Hipsografik Eğri Yeryüzünün yükseklik ve derinlik basamaklarını gösteren eğridir. Kıta Platformu : Derin deniz platformundan sonra yüksek dağlar ile kıyı ovaları arasındaki en geniş bölümdür. Karaların Ortalama Yüksekliği : Karaların ortalama yüksekliği 1000 m dir. Dünya’nın en yüksek yeri deniz seviyesinden 8840 m yükseklikteki Everest Tepesi’dir. Kıta Sahanlığı : Deniz seviyesinin altında, kıyı çizgisinden -200 m derine kadar inen bölüme kıta sahanlığı (şelf) denir. Şelf kıtaların su altında kalmış bölümleri sayılır. Kıta Yamacı : Şelf ile derin deniz platformunu birbirine bağlayan bölümdür. Denizlerin Ortalama Derinliği : Denizlerin ortalama derinliği 4000 m dir. Dünya’nın en derin yeri olan Mariana Çukuru denzi seviyesinden 11.035 m derinliktedir. Derin Deniz Platformu : Kıta yamaçları ile çevrelenmiş, ortalama derinliği 6000 m olan yeryüzünün en geniş bölümüdür. Derin Deniz Çukurları : Sima üzerinde hareket eden kıtaların, birbirine çarptıkları yerlerde bulunur. Yeryüzünün en dar bölümüdür. Yerkabuğunu Oluşturan Taşlar Yerkabuğunun ana malzemesi taşlardır. Çeşitli minerallerden ve organik maddelerden oluşan katı, doğal maddelere taş ya da kayaç denir. Yer üstünde ve içinde bulunan tüm taşların kökeni magmadır. Ancak bu taşların bir kısmı bazı olaylar sonucu değişik özellikler kazanarak çeşitli adlar almıştır. Oluşumlarına göre taşlar üç grupta toplanır. • Püskürük (Volkanik) Taşlar • Tortul Taşlar • Başkalaşmış (Metamorfik) Taşlar UYARI : Tortul taşları, püskürük ve başkalaşmış taşlardan ayıran en önemli özellik fosil içermeleridir. Püskürük (Volkanik) Taşlar Magmanın yeryüzünde ya da yeryüzüne yakın yerlerde soğumasıyla oluşan taşlardır. Katılaşım taşları adı da verilen püskürük taşlar magmanın soğuduğu yere göre iki gruba ayrılır.  Dış Püskürük Taşlar  İç Püskürük Taşlar Dış Püskürük Taşlar Magmanın yeryüzüne çıkıp, yeryüzünde soğumasıyla oluşan taşlardır. Soğumaları kısa sürede gerçekleştiği için Küçük kristalli olurlar. Dış püskürük taşların en tanınmış örnekleri bazalt, andezit, obsidyen ve volkanik tüftür. Bazalt : Koyu gri ve siyah renklerde olan dış püskürük bir taştır. Mineralleri ince taneli olduğu için ancak mikroskopla görülebilir. Bazalt demir içerir. Bu nedenle ağır bir taştır. Andezit : Eflatun, mor, pembemsi renkli dış püskürük bir taştır. Ankara taşı da denir. Dağıldığında killi topraklar oluşur. Obsidyen (Volkan Camı) : Siyah, kahverengi, yeşil renkli ve parlak dış püskürük bir taştır. Magmanın yer yüzüne çıktığında aniden soğuması ile oluşur. Bu nedenle camsı görünüme sahiptir. Volkanik Tüf : Volkanlardan çıkan kül ve irili ufaklı parçaların üst üste yığılarak yapışması ile oluşan taşlara volkan tüfü denir. İç Püskürük Taşlar Magmanın yeryüzünün derinliklerinde soğuyup, katılaşmasıyla oluşan taşlardır. Soğuma yavaş olduğundan iç püskürükler iri kristalli olurlar. İç püskürük taşların en tanınmış örnekleri granit, siyenit ve diyorittir. Granit : İç püskürük bir taştır. Kuvars, mika ve feldspat mineralleri içerir. Taneli olması nedeniyle mineralleri kolayca görülür. Çatlağı çok olan granit kolayca dağılır, oluşan kuma arena denir. Siyenit : Yeşilimsi, pembemsi renkli iç püskürük bir taştır. Adını Mısır’daki Syene (Asuvan) kentinden almıştır. Siyenit dağılınca kil oluşur. Diyorit : Birbirinden gözle kolayca ayrılabilen açık ve koyu renkli minerallerden oluşan iç püskürük bir taştır. İri taneli olanları, ince tanelilere göre daha kolay dağılır. Tortul Taşlar Denizlerde, göllerde ve çukur yerlerde meydana gelen tortulanma ve çökelmelerle oluşan taşlardır. Tortul taşların yaşı içerdikleri fosillerle belirlenir. Tortul taşlar, tortullanmanın çeşidine göre 3 gruba ayrılır. • Kimyasal Tortul Taşlar • Organik Tortul Taşlar • Fiziksel Tortul Taşlar Fosil : Jeolojik devirler boyunca yaşamış canlıların taşlamış kalıntılarına fosil denir. Kimyasal Tortul Taşlar Suda erime özelliğine sahip taşların suda eriyerek başka alanlara taşınıp tortulanması ile oluşur. Kimyasal tortul taşların en tanınmış örnekleri jips, traverten, kireç taşı (kalker), çakmaktaşı (silex)’dır. Jips (Alçıtaşı) : Beyaz renkli, tırnakla çizilebilen kimyasal tortul bir taştır. Alçıtaşı olarak da isimlendirilir. Traverten : Kalsiyum biokarbonatlı yer altı sularının mağara boşluklarında veya yeryüzüne çıktıkları yerlerde içlerindeki kalsiyum karbonatın çökelmesi sonucu oluşan kimyasal tortul bir taştır. Kalker (Kireçtaşı) : Deniz ve okyanus havzalarında, erimiş halde bulunan kirecin çökelmesi ve taşlaşması sonucu oluşan taştır. Çakmaktaşı (Silex) : Denizlerde eriyik halde bulunan silisyum dioksitin (SİO2) çökelmesi ile oluşan taştır. Kahverengi, gri, beyaz, siyah renkleri bulunur. Çok sert olması ve düzgün yüzeyler halinde kırılması nedeniyle ilkel insanlar tarafından alet yapımında kullanılmıştır. Organik Tortul Taşlar Bitki ya da hayvan kalıntılarının belli ortamlarda birikmesi ve zamanla taşlaşması sonucu oluşur. Organik tortul taşların en tanınmış örnekleri mercan kalkeri, tebeşir ve kömürdür. Mercan Kalkeri : Mercan iskeletlerinden oluşan organik bir taştır. Temiz, sıcak ve derinliğin az olduğu denizlerde bulunur. Ada kenarlarında topluluk oluşturanlara atol denir. Kıyı yakınlarında olanlar ise, mercan resifleridir. Tebeşir : Derin deniz canlıları olan tek hücreli Globugerina (Globijerina)’ların birikimi sonucu oluşur. Saf, yumuşak, kolay dağılabilen bir kalkerdir. Gözenekli olduğu için suyu kolay geçirir. Kömür : Bitkiler öldükten sonra bakteriler etkisiyle değişime uğrar. Eğer su altında kalarak değişime uğrarsa, C (karbon) miktarı artarak kömürleşme başlar. C miktarı % 60 ise turba, C miktarı % 70 ise linyit, C miktarı % 80 – 90 ise taş kömürü, C miktarı % 94 ise antrasit adını alır. Fiziksel (Mekanik) Tortul Taşlar Akarsuların, rüzgarların ve buzulların, taşlardan kopardıkları parçacıkların çökelip, birikmesi ile oluşur. Fiziksel (mekanik) tortul taşların en tanınmış örnekleri kiltaşı (şist), kumtaşı (gre) ve çakıltaşı (konglomera)’dır. Kiltaşı (Şist) : Çapı 2 mikrondan daha küçük olan ve kil adı verilen tanelerin yapışması sonucu oluşan fiziksel tortul bir taştır. Kumtaşı (Gre) : Kum tanelerinin doğal bir çimento maddesi yardımıyla yapışması sonucu oluşan fiziksel tortul bir taştır. Çakıltaşı (Konglomera) : Genelde yuvarlak akarsu çakıllarının doğal bir çimento maddesi yardımıyla yapışması sonucu oluşur. Başkalaşmış (Metamorfik) Taşlar : Tortul ve püskürük taşların, yüksek sıcaklık ve basınç altında başkalaşıma uğraması sonucu oluşan taşlardır. Başkalaşmış taşların en tanınmış örnekleri mermer, gnays ve filattır. Mermer : Kalkerin yüksek sıcaklık ve basınç altında değişime uğraması, yani metamorfize olması sonucu oluşur. Gnays : Granitin yüksek sıcaklık ve basınç altında değişime uğraması yani metamorfize olması sonucu oluşur. Filat : Kiltaşının (şist) yüksek sıcaklık ve basınç altında değişime uğraması yani metamorfize olması sonucu oluşur. Yeraltı Zenginliklerinin Oluşumu Yerkabuğunun yapısı ve geçirmiş olduğu evrelerle yer altı zenginlikleri arasında sıkı bir ilişki vardır. Yer altı zenginliklerinin oluşumu 3 grupta toplanır: • Volkanik olaylara bağlı olanlar; Krom, kurşun, demir, nikel, pirit ve manganez gibi madenler magmada erimiş haldedir. • Organik tortulanmaya bağlı olanlar; Taş kömürü, linyit ve petrol oluşumu. • Kimyasal tortulanmaya bağlı olanlar; Kayatuzu, jips, kalker, borasit ve potas yataklarının oluşumu. İç Güçler ve Etkileri Faaliyetleri için gerekli enerjiyi yerin içinden alan güçlerdir. İç güçlerin oluşturduğu yerşekilleri dış güçler tarafından aşındırılır. İç güçlerin oluşturduğu hareketlerin bütününe tektonik hareket denir. Bunlar; 1. Orojenez 2. Epirojenez 3. Volkanizma 4. Depremler’dir. UYARI : İç kuvvetler gerekli olan enerjiyi mantodan alır. Deniz tabanı yayılmaları, kıta kaymaları, kıta yaylanmaları, dağ oluşumu ve tektonik depremler mantodaki hareketlerden kaynaklanır. Orojenez (Dağ Oluşumu) Jeosenklinallerde biriken tortul tabakaların kıvrılma ve kırılma hareketleriyle yükselmesi olayına dağ oluşumu ya da orojenez denir. Kıvrım hareketleri sırasında yükselen bölümlere antiklinal, çöken bölümlere ise senklinal adı verilir. Antiklinaller kıvrım dağlarını, senklinaller ise çöküntü alanlarını oluşturur. Jeosenklinal : Akarsular, rüzgarlar ve buzullar, aşındırıp, taşıdıkları maddeleri deniz ya da okyanus tabanlarında biriktirirler. Tortullanmanın görüldüğü bu geniş alanlara jeosenklinal denir. Fay Yerkabuğu hareketleri sırasında şiddetli yan basınç ve gerilme kuvvetleriyle blokların birbirine göre yer değiştirmesine fay denir. Fay elemanları şunlardır: Yükselen Blok : Kırık boyunca birbirine göre yer değiştiren bloklardan yükselen kısma denir. Alçalan Blok : Kırık boyunca birbirine göre yer değiştiren bloklardan alçalan kısma denir. Fay atımı : Yükselen ve alçalan blok arasında beliren yükseklik farkına fay atımı denir. Fay açısı : Dikey düzlem ile fay düzlemin yaptığı açıya fay açısı denir. Fay aynası : Fay oluşumu sırasında yükselen ve alçalan blok arasındaki yüzey kayma ve sürtünme nedeniyle çizilir., cilalanır. Parlak görünen bu yüzeye fay aynası denir. Faylar boyunca yüksekte kalan yerkabuğu parçalarına horst adı verilir. Buna karşılık faylar boyunca çöken kısımlara graben denir. Horstlar kırık dağlarını, grabenler ise çöküntü hendeklerini oluşturur. Türkiye’de Orojenez Türkiye’deki dağlar Avrupa ile Afrika kıtaları arasındaki Tetis jeosenklinalinde bulunan tortul tabakaların orojenik hareketi sonucunda oluşmuştur. Kuzey Anadolu ve Toros Dağları Alp Orojenezi’nin Türkiye’deki kuzey ve güney kanadını oluşturmaktadır. Ege bölgesi’ndeki horst ve grabenler de aynı sistemin içinde yer almaktadır. Epirojenez Karaların toptan alçalması ya da yükselmesi olayına epirojenez denir. Bu hareketler sırasında yeryüzünde geniş kubbeleşmeler ile yayvan büyük çukurlaşmalar olur. Orojenik hareketlerin tersine epirojenik hareketlerde tabakaların duruşunda bozulma söz konusu değildir. Dikey yönlü hareketler sırasındaki yükselmelerle jeoantiklinaller, çukurlaşmalar sırasında ise okyanus çanakları, yani jeosenklinaller oluşur. UYARI : III. Zaman sonları, IV. Zamanın başlarında Anadolu’nun epirojenik olarak yükselmesi ortalama yükseltiyi artırmıştır. Bu nedenle Anadolu’da yüksek düzlükler geniş yer kaplar. Transgresyon – Regrasyon Epirojenik hareketlere bağlı olarak her devirde kara ve deniz seviyeleri değişmiştir. İklim değişiklikleri ya da tektonik hareketler nedeniyle denizin karalara doğru ilerlemesine transgresyon (deniz ilerlemesi) , denizin çekilmesine regresyon (deniz gerilemesi) denir. Volkanizma Yerin derinliklerinde bulunan magmanın patlama ve püskürme biçiminde yeryüzüne çıkmasına volkanizma denir. Volkanik hareketler sırasında çıkan maddeler bir baca etrafında yığılarak yükselir ve volkanlar (yanardağlar) oluşur. Volkan Bacası : Mağmanın yeryüzüne ulaşıncaya kadar geçtiği yola volkan bacası denir. Volkan Konisi : Lav, kül, volkan bombası gibi volkanik maddelerin üst üste yığılması ile oluşan koni biçimli yükseltiye volkan konisi, koni üzerinde oluşan çukurluğa krater denir. Volkanlardan Çıkan Maddeler Volkanlardan çıkan maddeler değişik isimler alır : • Lav • Volkan Bombası • Volkan Külü • Volkanik Gazlar Lav Volkanlardan çıkarak yeryüzüne kadar ulaşan eriyik haldeki malzemeye lav denir. Lavın içerisindeki SİO2 (Silisyum dioksit) oranı lavın tipini ve volkanizmanın karakterini belirler. Asit Lav : SİO2 % 66 ise asit lavlar oluşur. Fazla akıcı değillerdir. Orta Tip Lav : SİO2 oranı % 33 - % 66 ise lav orta tiptir. Bu tip lavların çıktığı volkanlarda volkanik kül miktarı azdır. Bazik Lav : SİO2 oranı < % 33 ise lav bazik karakterli ve akıcıdır. Patlamasız, sakin bir püskürme oluşur. Volkan Bombası : Volkan bacasından atılan lav parçalarının havada dönerek soğuması ile oluşur. Volkan Külü : Gaz püskürmeleri sırasında oluşan, basınçlı volkan bacasından çıkan küçük taneli malzemeye kül denir. Volkanik küllerin bir alanda birikmesiyle volkanik tüfler oluşur. Volkanik Gazlar : Volkanizma sırasında subuharı, karbon dioksit, kükürt gibi gazlar magmadan hızla ayrışarak yeryüzüne çıkar. Büyük volkanik bulutların oluşmasını sağlar. Püskürme Şekilleri Volkanik hareketlerin en yoğun olduğu yerler, yerkabuğunun zayıf olduğu noktalar, çatlaklar ve yarıklardır. Magmanın yeryüzüne ulaştığı yere göre adlandırılan, merkezi çizgisel ve alansal olarak üç değişik püskürme şekli vardır : Merkezi Püskürme : Magma yeryüzüne bir noktadan çıkıyorsa, buna merkezi püskürme denir. Çizgisel Püskürme : Magma yeryüzüne bir yarık boyunca çıkıyorsa, buna çizgisel püskürme denir. Alansal Püskürme : Magma yeryüzüne yaygın bir alandan çıkıyorsa, buna alansal püskürme denir. Volkan (Yanardağ) Biçimleri Volkanların yapısı ve biçimleri yeryüzüne çıkan magmanın bileşimine, miktarına ve çıktığı yere göre değişir. Tabla Biçimindeki Volkanlar : Akıcı lavların geniş alanlara yayılmaları sonucunda oluşur. Örneğin Hindistan’daki Dekkan Platosu Kalkan Biçimindeki Volkanlar : Akıcı lavların bir bacadan çıkarak birikmesi sonucunda oluşan, geniş alanlı ve kubbemsi bir görünüşe sahip volkanlardır. Örneğin : Güneydoğu Anadolu’daki Karacadağ Volkanı Koni Biçimindeki Volkanlar : Magmadan değişik dönemlerde yükselen, farklı karakterdeki malzemenin birikmesi ile oluşur. Bu volkanların kesitinde, farklı karakterdeki malzeme katmanları ardarda görüldüğü için tabakalı volkanlar da denir. Örneğin ülkemizdeki Erciyes, Nemrut, Hasan ve Ağrı volkanları koni biçimli volkanlardır. Tüf Konileri : Volkanlardan çıkan küllerin ve diğer kırıntılı maddelerin birikmesi ile oluşan konilere denir. Örneğin ülkemizde Kula ve Karapınar çevresindeki koniler kül konileridir. Volkanik Kuşaklar Yeryüzünde bilinen volkanların sayısı binlere ulaşmasına karşın ancak 516 kadarı tarihi çağlarda faaliyet göstermiş, bu nedenle aktif volkanlar olarak kabul edilmişlerdir. Yerkabuğunu bloklar halinde bölen kırıklar üzerinde bulunan volkanlar, bir çizgi doğrultusunda sıralanmakta adeta kuşak oluşturmaktadır. Dünya’daki Volkanlar Dünya üzerindeki aktif volkanlar üç ana bölgede toplanmıştır. Volkanların en yoğun olduğu bölge Pasifik Okyanusu’nun kenarlarıdır. Volkanların aktif olduğu ikinci bölge Alp-Himalaya kıvrım kuşağı, üçüncü bölge ise okyanus ortalarıdır. Okyanus Ortaları Yerkabuğunun üst bölümünü oluşturan sial okyanus tabanlarında daha incedir. Bu ince kabuk mantodaki yükselici hareketler nedeniyle yırtılarak ayrılır. Ayrılma bölgesi adı verilen bu bölümden magma yükselir ve okyanus tabanına yayılır. Bu durum okyanus ortalarında aktif volkanların bulunmasının nedenidir. Türkiye’deki Volkanlar Alp-Himalaya kıvrım kuşağında yer alan Türkiye’de volkanlar, tektonik hatlara uygun olarak beş bölgede yoğunlaşmıştır. Ancak günümüzde Türkiye’de aktif volkan bulunmamaktadır. Depremler Yerkabuğunun derinliklerinde doğal nedenlerle oluşan salınım ve titreşim hareketleridir. Yerkabuğunun titreşimi sırasında değişik özellikteki dalgalar oluşmakta ve bunlar depremin merkezinden çevreye doğru farklı hız ve özellikle yayılmaktadır. Deprem dalgaları P, S, L dalgaları olarak 3 çeşittir. Depremlere neden olan olayların kaynaklandığı yerden uzaklaşıldıkça depremin etkisi azalır. Oluşum nedenlerine göre depremler, 3 gruba ayrılır : • Volkanik Depremler • Çökme Depremleri • Tektonik Depremler P, S, L Dalgaları P dalgaları (Primer dalgalar), titreşim hareketi ile yayılma doğrultusunun aynı yönde olduğu ve yayılma hızının en fazla olduğu dalgalardır. S dalgaları (Sekonder dalgalar), titreşim hareketlerinin yayılma doğrultusuna dik ve bir düzlem üzerinde aşağı yukarı olduğu dalgalardır. L dalgaları (Longitidunal dalgalar), yüzey dalgaları veya uzun dalgalar olarak da tanımlanır. Bu dalgaların hızları diğer dalgalara göre daha azdır. Volkanik Depremler Aktif volkanların bulunduğu yerlerde, patlama ve püskürmelere bağlı oluşan yer sarsıntılarıdır. Etki alanları dardır. Çökme Depremleri Bu tür depremler, eriyebilen taşların bulunduğu yerlerdeki yer altı mağaralarının tavanlarının çökmesiyle oluşur. Ayrıca kömür ocaklarının ve galerilerinin çökmesi de bu tür depremlere neden olur. Çok küçük ölçülü sarsıntılardır. Etki alanları dar ve zararları azdır. Tektonik Depremler Yerkabuğunun üst katlarındaki kırılmalar sırasında oluşan yer sarsıntılarıdır. Bu sarsıntılar çevreye deprem dalgaları olarak yayılır. Yeryüzünde oluşan depremlerin büyük bölümü tektonik depremlerdir. Etki alanları geniş, şiddetleri fazladır. En çok can ve mal kaybına neden olan depremlerdir. Örneğin ülkemizde 1995’te Afyon’un Dinar ilçesinde, 1998’de Adana’da oluşan depremler tektonik kökenlidir. UYARI : Tektonik depremlerin en etkili olduğu alanlar dış merkez ve yakın çevresidir. Depremin İç ve Dış Merkezi Depreme neden olan olayın kaynaklandığı noktaya odak, iç merkez ya da hiposantr denir. Yeryüzünde depremin iç merkezine en yakın olan noktaya ise, dış merkez ya da episantr denir. Depremin en şiddetli olduğu episantrdan uzaklaşıldıkça depremin etkisi azalır. Yer sarsıntıları sismograf ile kaydedilir. Deprem’in şiddeti günümüzde Richter ölçeğine göre değerlendirilir. Depremin Etkileri ve Korunma Yolları Depremler önceden tahmin edilmesi mümkün olmayan yer hareketleridir. Ancak alınacak bazı önlemlerle depremlerin zarar derecesi azaltılabilir. Depremin Etkileri : Depremin yıkıcı etkisi deprem şiddetine, dış merkeze (episantr) olan uzaklığa, zeminin yapısına, binaların özelliğine ve kütlenin eski ya da yeni oluşuna bağlı olarak değişir. Depremden Korunma Yolları Depremin yıkıcı etkisi birtakım önlemlerle azaltılabilir. Bunun için, • Yerleşim yerlerini deprem kuşakları dışında seçmek • Yerleşim birimlerini sağlam araziler üzerinde kurmak • İnşaatlarda depreme dayanıklı malzemeler kullanmak • Çok katlı yapılardan kaçınmak gerekir. Deprem Kuşakları Genç kıvrım – kırık kuşakları yerkabuğunun en zayıf yerleridir. Bu nedenle bu bölgeler volkanik hareketlerin sebep olduğu depremlerin sık görüldüğü yerlerdir. • Dünya’daki Deprem Kuşakları Depremlerin görüldüğü alanlar volkanik kuşaklarla ve fay hatlarıyla uyum içindedir. Aktif volkanların en etkili olduğu Pasifik okyanusu kenarları birinci derece deprem kuşağıdır. Anadolu’nun da içinde bulunduğu Alp-Himalaya kıvrım kuşağı ikinci derece, okyanus ortaları ise üçüncü derece deprem kuşağıdır. • Türkiye’de Deprem Kuşakları Alp-Himalaya kıvrım kuşağında bulunan Anadolu’nun büyük bir bölümü ikinci derece deprem kuşağında yer alır. Bu durum Anadolu’nun jeolojik gelişimini henüz tamamlamadığını gösterir. Türkiye’deki deprem kuşakları 5 grupta toplanır : I. Dereceden Deprem Kuşağı : Tektonik çukurluklar ve aktif kırık hatları yakınındaki alanlardır. Burada meydana gelen depremler büyük ölçüde can ve mal kaybına neden olur. II. Dereceden Deprem Kuşağı : Depremlerin birinci derece deprem kuşağındakine oranla daha az zarar verdiği alanlardır. III. Dereceden Deprem Kuşağı : Sarsıntıların az zararla geçtiği alanlardır. IV. Dereceden Deprem Kuşağı : Sarsıntıların çok az zararla ya da zararsız geçtiği alanlardır. V. Dereceden Deprem Kuşağı : Sarsıntıların çok az olduğu ya da hiç hissedilmediği alanlardır. Dış Güçler ve Etkileri Faaliyetleri için gerekli olan enerjiyi Güneş’ten alan güçlerdir. Dış güçler çeşitli yollarla yerkabuğunu şekillendirirler. Dış güçler, akarsular, rüzgarlar, buzullar ve deniz suyunun hareketleridir. Dış güçlerin etkisiyle yeryüzünde bir takım olaylar gerçekleşir. Bu olaylar aşağıda sırlanmıştır. • Taşların çözülmesi • Toprak oluşumu • Toprak kayması ve göçme (heyelan) • Erozyon Taşların Çözülmesi Yerkabuğunu oluşturan taşlar, iklimin ve canlıların etkisiyle parçalanıp, ufalanırlar. Taşların çözülmesinde taşın cinsi de etkili olmaktadır. Taşların çözülmesi fiziksel ve kimyasal yolla iki şekilde gerçekleşir: • Fiziksel (Mekanik) Çözülme • Kimyasal Çözülme UYARI : Kaya çatlaklarındaki bitkilerin, köklerini daha derinlere salması sonucunda kayalar parçalanır ve ufalanır. Bu tür çözülme, fiziksel çözülmeyi artırıcı etki yapar. Ayrıca bitki köklerinden salgılanan özsular taşlarda kimyasal çözülmeye neden olur. Fiziksel (Mekanik) Çözülme Taşların fiziksel etkiler sonucunda küçük parçalara ayrılmasına denir. Fiziksel çözülme, taşları oluşturan minerallerin kimyasal yapısında herhangi bir değişikliğe neden olmaz. UYARI : Fiziksel (mekanik) çözülme, kurak, yarı kurak ve soğuk bölgelerde belirgindir. Fiziksel (Mekanik) çözülme üç şekilde olur : • Güneşlenme yolu ile fiziksel çözülme : Gece ile gündüz, yaz ile kış arasındaki sıcaklık farklarının fazla olduğu yarı kurak ve kurak bölgelerde görülür. Gündüz, güneşlenme ve ısınmanın etkisiyle taşları oluşturan minerallerin etkisiyle taşları oluşturan minerallerin hacimleri genişler. Gece, sıcaklık farklarının fazla olduğu yarı kurak ve kurak bölgelerde görülür. Gündüz, güneşlenme ve ısınmanın etkisiyle taşları oluşturan minerallerin hacimleri genişler. Gece, sıcaklık düşünce minerallerin hacimleri yeniden küçülür. Bu hacim değişikliği taşların parçalanmasına neden olur. • Buz çatlaması yolu ile fiziksel çözülme : Sıcaklığın çok zaman donma noktasına yakın olduğu ve yağışın yeter derecede olduğu yüksek dağlar ve yüksek enlemlerde görülen çözülme şeklidir. Yağışlardan sonra taşların delik, çatlak ve ince yarıklarına sular dolar. Sıcaklık donma noktasına kadar düşünce, taşın içine sızmış olan sular donar. Donan suyun hacmi genişlediği için basınç etkisiyle taşlar parçalanır ve çözülür. • Tuz çatlaması yolu ile fiziksel çözülme : Taşların tuzlu suları emmiş bulunduğu ve buharlaşmanın çok fazla olduğu çöl bölgelerinde görülür. Kurak bölgelerde buharlaşma ile kılcal taş çatlaklarından yeryüzüne yükselen tuzlu sular, yüzeye yaklaştıkça suyunu yitirir. Çatlakların kenarında tuz billurlaşması olur. Gece nemli geçerse, suyunu yitiren tuz billurları yeniden su alır ve hacmi genişler. Basınç etkisiyle taşlar parçalanır ve çözülür. Kimyasal Çözülme Kimyasal reaksiyonlar suya ihtiyaç duyduğunda ve sıcaklık reaksiyonu hızlandırdığından, sıcak ve nemli bölgelerde yaygın olan çözülme şeklidir. Kaya tuzu, kalker gibi taşlar suda kolayca erirler. Taşlar, kimyasal yolla parçalanıp ufalanırken kimyasal bileşimleri de değişir. UYARI : Kimyasal çözülme, ekvatoral, okyanus ve muson iklim bölgelerinde belirgindir. Toprak Oluşumu Toprak, taşların ve organik maddelerin ayrışması ile oluşan, içinde belli oranda hava ve su bulunan, yerkabuğunun üstünü ince bir tabaka halinde saran örtüdür . Toprağın içinde bulunan çeşitli organizmalar toprağın oluşumuna yardım eder. Toprağın üstündeki organik maddece zengin bölüme humus adı verilir. Toprak oluşumunu etkileyen etmenler : • İklim koşulları • Ana kayanın özellikleri • Bitki örtüsü • Eğim koşulları • Oluşum Süresi’dir UYARI : Mekanik çözülmeyle toprak oluşumu zordur. Kimyasal çözülmede ise toprak oluşumu daha kolaydır. Örneğin çöllerde toprak oluşumunun yavaş olması kimyasal çözülmenin yetersiz olmasına bağlıdır. Toprak Horizonları Yerkabuğu üstünde ince bir örtü halinde bulunan toprak, çeşitli katmanlardan oluşur. Bu katmanlara horizon adı verilir. Toprağın dört temel horizonu vardır. A Horizonu : Dış etkilerle iyice ayrışmış, organik maddeler bakımından zengin, en üstteki katmandır. Tarımsal etkinlikler, bu katman üzerinde yapılmaktadır. B Horizonu : Suyun etkisiyle üst katmanda yıkanan minerallerin biriktirdiği katmandır. C Horizonu : İri parçalardan oluşan ve ana kayanın üzerinde bulunan katmandır. D Horizonu : Fiziksel ve kimyasal çözülmenin görülmediği, ana kayadan oluşan, en alt katmandır. Toprak Tipleri Topraklar yeryüzünün çeşitli bölgelerinde farklı özellikler gösterir. Bazıları mineraller bakımından, bazıları da humus bakımından zengindir. Topraklar oluştukları yerlere ve oluşumlarına göre iki ana bölümde toplanır : • Taşınmış Topraklar • Yerli Topraklar Taşınmış Topraklar Akarsuların, rüzgarların, buzulların etkisiyle yüksek yerlerden, kopartılıp, taşınan ve çukur alanlarda biriktirilen malzeme üzerinde oluşan topraklardır. Akarsuların taşıyıp biriktirdiği maddeler, alüvyon, rüzgarların biriktirdiği maddeler lös, buzulların biriktirdikleri moren (buzultaş) adını alır. Taşınmış topraklar çeşitli yerlerden getirilip, farklı özellikteki taşların ufalanmasından oluştukları için mineral bakımından zengindir. Bu nedenle çeşitli bitkilerin yetiştirilmesi için uygun, verimli topraklardır. Yerli Topraklar Dış güçlerin etkisiyle yerli kaya üzerinde sonucunda oluşan topraklardır. Özelliklerini belirleyen temel etkenler ana kayanın cinsi ve iklim koşullarıdır. Yerli topraklar iki ana bölümde toplanır: • Nemli Bölge Toprakları • Kurak Bölge Toprakları Nemli Bölge Toprakları Yağışın yeterli olduğu bölgelerde oluştukları için, mineral maddeler, tuz ve kireç toprağın alt katmanlarına taşınmıştır. Tundra Toprakları : Tundra ikliminin görüldüğü bölge topraklarıdır. Yılın büyük bir bölümünde donmuş haldedir. Yaz aylarında sadece yüzeyde ince bir tabaka halinde çözülme görülür. Geniş bataklıklar oluşur. Bitki örtüsü çok cılız olduğundan humus tabakası yoktur. Verimsiz topraklardır. Buralardaki kısa boylu ot, çalı ve yosunlara tundra adı verilir. Podzol Topraklar : Tayga adı verilen iğne yapraklı orman örtüsü altında oluşan, soğuk ve nemli bölge topraklarıdır. Toprağın aşırı yıkanması nedeniyle organik maddelerin çoğu taşınmıştır. Bu nedenle renkleri açıktır. Bu tip topraklar Sibirya, Kuzey Avrupa ve Kanada’da yaygındır. Kahverengi Orman Toprakları : Yayvan yapraklı orman örtüsü altında oluşan, ılık ve nemli bölge topraklarıdır. Kalın bir humus tabakası bulunur. Kırmızı Topraklar : Akdeniz ikliminin egemen olduğu bölgelerde kızılçam ve maki örtüsü altında gelişen topraklardır. Demir oksitler bakımından zengin olduğu için, renkleri kırmızımsıdır. Kalkerler üzerinde oluşanlara terra rossa adı verilir. Lateritler : Sıcak ve nemli bölge topraklarıdır. Yağış ve sıcaklığın fazla olması nedeniyle çözülme ileri derecededir. Buna bağlı olarak toprak kalınlığı fazladır. Demiroksit ve alüminyum bakımından zengin olduğundan renkleri kızıla yakındır. Topraktaki organik maddeler, mikroorganizmalar tarafından parçalandığı için toprak yüzeyinde humus yoktur. Kurak Bölge Toprakları Yağışların az buna bağlı olarak bitki örtüsünün cılız olması nedeniyle bu topraklarda humus çok azdır. Ayrıca yağışların azlığı nedeniyle toprak katmanları tam oluşmamıştır. Kireç ve tuzlar bakımından zengin topraklardır. Kurak bölge toprakları oluşturdukları iklim bölgesinin kuraklık derecesine göre farklılaşırlar. Çernozyemler : Nemli iklimden kurak iklime geçişte ilk görülen topraklardır. Orta kuşağın yarı nemli alanlarında, uzun boylu çayır örtüsü altında oluşan bu topraklara kara topraklar da denir. Organik madde yönünden zengin olan bu topraklar üzerinde, yoğun olarak tarım yapılır. Kestane ve Kahverenkli Step Toprakları : Orta kuşak karaların iç kısımlarındaki step alanlarının topraklarıdır. Organik maddeler ince bir tabaka oluşturmaktadır. Tahıl tarımına elverişli topraklardır. Çöl Toprakları : Çöllerde görülen, organik madde yönünden son derece fakir topraklardır. Kireç ve tuzlar bakımından zengin topraklardır. Renkleri açıktır. Tarımsal değerleri bulunmaz. Türkiye’de Görülen Toprak Tipleri Ilıman kuşakta yer alan Türkiye’de, iklim tiplerine ve zeminin yapısına bağlı olarak toprak tipleri çeşitlilik gösterir. Podzollar : İğne yapraklı orman örtüsü altında oluşan topraklardır. Toprağın aşırı yıkanması nedeniyle organik maddelerin çoğu taşınmıştır. Açık renkli topraklardır. Çay tarımına uygun topraklardır. Kahverengi Orman Toprakları : Orman örtüsü altında oluşan topraklardır. Humus yönünden zengindirler. Kırmızı Topraklar : Kızılçam ve maki örtüsü altında oluşan topraklardır. Demir oksitler bakımından zengin olduğu için, renkleri kırmızımsıdır. Kalkerler üzerinde oluşanlara terra rossa adı verilir. Bu topraklar turunçgil tarımına en uygun topraklardır. Kestane ve Kahverenkli Step Toprakları : Yarı kurak iklim koşulları ve step bitki örtüsü altında oluşan topraklardır. Yüksek sıcaklık nedeniyle kızılımsı renktedirler. Zayıf bitki örtüsü nedeniyle organik maddeler ince bir örtü oluşturur. Tahıl tarımına uygun topraklardır. Vertisoller : Genellikle kireç bakımından zengin, killi, marnlı tortullar üzerinde oluşan, toprak horizonlarının henüz gelişimini tamamlamadığı topraklardır. Aşırı miktarda kil içeren vertisoller yağışlı dönemde çok su çeker, kurak dönemde aşırı su kabedip, çatlar. Litosoller : Dağlık alanlarda, eğimli yamaçlarda veya volkanik (genç bazalt platolarının bulunduğu) düzlüklerde görülen ana kayanın ufalanmış örtüsüdür. Genelde derinliği 10 cm kadardır ve toprak horizonları gelişmemiştir. Alüvyal Topraklar : Akarsuların denize ulaştığı yerlerde görülür. Çeşitli yerlerden taşınan, farklı özellikteki taşların ufalanması ile oluşan bu topraklar mineral yönünden zengin ve çok verimlidir. Toprak Kayması ve Göçme (Heyelan) Toprağın, taşların ve tabakaların bulundukları yerlerden aşağılara doğru kayması ya da düşmesine toprak kayması ve göçmesi denir. Ülkemizde bu olayların tümüne birden heyelan adı verilir. Yerçekimi, yamaç zemin yapısı, eğim ve yağış koşulları heyelana neden olan etmenlerdir. UYARI : Heyelanın oluşumu yağışların fazla olduğu dönemlerde daha çok görülür. Yerçekimi : Heyelanı oluşturan en önemli etkendir. Yerçekimi gücü sürtünme gücünden fazla olduğu zaman yamaçtaki cisimler aşağıya doğru kayar. Yamaç Zeminin Yapısı: Suyu emerek içerisinde tutan taş ve topraklar kayganlaşır. Özellikle killi yapının yaygın olduğu yamaçlarda kil suyu içinde tuttuğu için heyelan daha sık görülür. Kalker gibi suyu alt tabakalara geçiren taşların oluşturduğu yamaçlarda ise heyelan ender görülür. Eğim : Yamaç eğimi yerçekiminin etkisini artırıcı bir rol oynar. Bu nedenle dik yamaçlarda heyelan olasılığı daha fazladır. Ayrıca tabakalar yamaç eğimine uyum sağlamışsa, yani paralelse yer kayması kolaylaşır. Yol, kanal, tünel ve baraj yapımları sırasında yamaç dengesinin bozulması, volkanizma, deprem gibi etkenler de heyelana neden olur. Yağış Koşulları : Yağmur, kar suları tabakalar arasına sızarak toprağı kayganlaştırır, toprağı doygun hale getirir. Böylece su ile doygun kütlelerin yamaç aşağı kayması kolaylaşır. Heyelan genellikle yağışlardan sonra oluşur. Heyelanın Etkileri ve Korunma Yolları Heyelan hemen her yıl can ve mal kaybına yol açmaktadır. Ancak alınacak bir takım önlemlerle heyelanın etkileri azaltılabilir. Heyelanın Etkileri İnsan ve hayvan ölümleri Tarımsal hasar ve toprak kaybı Bina hasarları Ulaşım ve taşımacılığın aksaması Heyelandan Korunma Öncelikle heyelan tehlikesi olan yerlerde setler yapılmalı, yamaçlar ağaçlandırılmalıdır. Ayrıca yol, kanal, tünel ve baraj yapımlarında yamacın bozulmamasına özen gösterilmelidir. Türkiye’de Heyalan Türkiye’de heyelan sık görülen, doğal bir felakettir. Türkiye’de arazinin çok engebeli olması toprak kaymalarını kolaylaştırmaktadır. Bölgeden bölgeye farklılık gösteren heyelanların en sık görüldüğü bölgemiz Karadeniz’dir. Bölgede arazi eğiminin fazla, yağışların bol ve killi yapının yaygın olması heyelanın sık görülmesine neden olur. Ülkemizde ilkbahar aylarında görülen kar erimeleri ve yağışlar heyelan olaylarını artırır. Erozyon Toprak örtüsünün, akarsuların, rüzgarların ve buzulların etkisiyle süpürülmesine erozyon denir. Yeryüzünde eğim, toprak, su ve bitki örtüsü arasında doğal bir denge bulunmaktadır. Bu dengenin bozulması erozyonu hızlandırıcı bir etki yapmaktadır. Dış etkenler ya da arazinin yanlış kullanılması erozyona neden olmaktadır. UYARI : Eğim fazlalığı ve cılız bitki örtüsü erozyonu artıran en önemli etkenlerdir. Bu nedenle kurak ve yarı kurak enlemlerde erozyon önemli bir sorundur. Dış Etkenler Akarsu, rüzgar gibi dış güçlerin yapmış olduğu aşındırma sonucunda toprak örtüsü süpürülür ve başka yerlere taşınır. Dış güçlerin etkisi bitki örtüsünün bulunmadığı ya da çok cılız olduğu yerlerde daha belirgindir. Ayrıca eğimin fazla olduğu yerlerde sular daha kolay akışa geçerek toprak örtüsünün süpürülmesini hızlandırır. Arazinin Yanlış Kullanılması Özellikle yamaçlardaki tarlaların yamaç eğimi yönünde sürülmesi, eğimli yerlerde tarla tarımının yaygın olması, arazinin teraslanmaması erozyon hızını artırmaktadır. Su Erozyonu Bitki örtüsünün cılız ya da hiç olmadığı yerlerde toprağın ve ana kayanın sularla yerinden kopartılarak taşınmasına su erozyonu denir. Kırgıbayır ve peribacası su erozyonu ile oluşan özel şekillerdir. Kırgıbayır : Yarı kurak iklim bölgelerinde sel yarıntılarıyla dolu yamaçlara kırgıbayır (badlans) denir. Peribacası : Özellikle volkan tüflerinin yaygın olarak bulunduğu vadi ve platoların yamaçlarında sel sularının aşındırması ile oluşan özel yeryüzü şekillerine peribacası denir. Bazı peribacalarının üzerinde şapkaya benzer, aşınmadan arta kalan sert volkanik taşlar bulunur. Bunlar volkanik faaliyet sırasında bölgeye yayılmış andezit ya da bazalt kütleridir. Peribacalarının en güzel örnekleri ülkemizde Nevşehir, Ürgüp ve Göreme çevresinde görülür. Rüzgar Erozyonu Bitki örtüsünün olmadığı ya da cılız olduğu yerlerde toprağın rüzgarlarla yerinden kopartılarak taşınmasına rüzgar erozyonu denir. Erozyonun Etkileri ve Erozyondan Korunma Yolları Oluşumu için milyonlarca yıl geçmesi gereken toprak örtüsünü yok eden ve her geçen gün etkilerini arttıran erozyon doğal bir felakettir. Alınacak bir takım önlemlerle etkileri azaltılabilir. Erozyonun Etkileri Tarım topraklarının azalması, sellerin artması, tarımsal üretimin ve verimin azalması, otlakların azalması, hayvancılığın gerilemesi, çölleşmenin başlaması. Erozyondan Korunma Yolları Var olan ormanlar ve meralar korunmalı, çıplak yerler ağaçlandırılmalı, ormanlık alanlarda keçi beslenmesi engellenmeli, yamaçlardaki tarlalar, yamaç eğimine dik sürülmeli, meyve tarımı ve nöbetleşe ekim yaygınlaştırılmalı, orman içi köylülerine yeni geçim kaynakları sağlanmalı. Türkiye’de Erozyon Türkiye’de arazi engebeli ve çok eğimli olduğu için toprak erozyonu önemli bir sorundur. Bazı bölgelerimiz dışında bitki örtüsünün cılız olması da erozyonu artırmaktadır. Ayrıca nüfusun hızla artması, tarım alanlarına olan gereksinimin artması, ormanların tahrip edilmesine yol açmaktadır. Bunlara bağlı olarak hemen hemen tüm bölgelerimizde toprak erozyon hızı yüksektir. Akarsular Yeryüzünün şekillenmesinde en büyük paya sahip dış güç akarsulardır. Yüzey sularının eğimli bir yatak içinde toplanıp akmasıyla akarsu oluşur. Akarsular küçükten büyüğe doğru dere, çay, öz, ırmak ve nehir şeklinde sıralanır. Bir akarsuyun doğduğu yere akarsu kaynağı, döküldüğü yere akarsu ağzı denir. Bir akarsu, birbirine bağlanan küçük, büyük, dar veya geniş birçok koldan oluşan bir sistemdir. Bu sistemin en uzun ve su bakımından en zengin olan kolu ana akarsudur. Akarsu Havzası (Su Toplama Alanı) Akarsuyun tüm kollarıyla birlikte sularını topladığı bölgeye akarsu havzası denir. Bir akarsu havzasının genişliği iklim koşullarına ve yüzey şekillerine bağlıdır. Akarsu havzaları iki bölümde incelenir : • Açık Havza : Sularını denize ulaştırabilen havzalara açık havza denir. Örnek : Yeşilırmak, Kızılırmak, Yenice, Sakarya, Susurluk, Gediz, Küçük Menderes, Büyük Menderes, Aksu, Göksu, Seyhan, Ceyhan, Fırat, Dicle Çoruh • Kapalı Havza : Sularını denize ulaştıramayan havzalara kapalı havza denir. Kapalı havzaların oluşmasındaki temel etken yer şekilleridir. Sıcaklık ve nem koşulları da kapalı havzaların oluşmasında etkilidir. Örnek : Van Gölü Kapalı Havzası, Tuz Gölü Kapalı Havzası, Konya Kapalı Havzası, Göller Yöresi Kapalı Havzası, Aras, Kura UYARI : Sularını Hazar Denizi’ne boşaltan Aras ve Kura ırmakları kapalı havza oluşturur. Su Bölümü Çizgisi Birbirine komşu iki akarsu havzasını birbirinden ayıran sınıra su bölümü çizgisi denir. Su bölümü çizgisi genellikle dağların doruklarından geçer. Su bölümü çizgisi; • Kurak bölgelerde, • Bataklık alanlarda, • Karistik alanlarda çoğunlukla belirsizdir. Akarsu Akış Hızı Akarsuyun akış hızı yatağın her iki kesitinde farklıdır. Suyun hızı yanlarda, dipte ve su yüzeyinde sürtünme nedeniyle azdır. Suyun en hızlı aktığı yer akarsuyun en derin yerinin üzerinde ve yüzeyin biraz altındadır. Akarsu yatağında suyun en hızlı aktığı noktaları birleştiren çizgiye hız çizgisi (talveg) denir. Akış hızı, yatağın eğimi ve genişliği ile taşınan su miktarına bağlı olarak değişir. Akarsu Akımı (Debisi) Akarsuyun herhangi bir kesitinden birim zamanda geçen su miktarına (m3) akım veya debi denir. Akarsuyun akımı yıl içerisinde değişir. Akım, akarsuyun çekik döneminde az, kabarık döneminde fazladır. Akarsu akımını; • Yağış miktarı rejimi • Yağış tipi • Zeminin özelliği • Kaynak suları • Sıcaklık ve buharlaşma koşulları etkiler. Akarsu Rejimi Akarsuyun akımının yıl içerisinde gösterdiği değişmelere rejim ya da akım düzeni denir. Akarsu rejimini belirleyen temel etken havzanın yağış rejimidir. Yağışların az, sıcaklık ve buharlaşmanın fazla olduğu dönemlerde akarsu akımı düşer. Yağışların fazla olduğu ve kar erimelerinin görüldüğü dönemlerde akım yükselir. Akarsu rejimleri 4 tiptir. Düzenli Rejim : Akımı yıl içerisinde fazla değişmeyen akarsuların rejim tipidir. Düzensiz Rejim : Akımı yıl içerisinde büyük değişmeler gösteren akarsuların rejim tipidir. Karma Rejim : Farklı iklim bölgelerinden geçen akarsuların rejim tipidir. Örneğin : Nil Nehri Sel Tipi Rejim : İlkbahar yağışları ve kar erimeleri ile bol su taşıyan, yaz aylarında ise suları yok denecek kadar azlan akarsuların rejim tipidir. Örneğin ülkemizdeki İç Anadolu Bölgesi akarsuları. İklim Bölgelerine Göre Akarsu Rejimleri Sıcaklık ve yağış koşulları ile akarsuların taşıdıkları su miktarı ve akım düzeni arasında sıkı bir ilişki vardır. Farklı iklim bölgelerindeki akarsuların rejimleri birbirinden farklı olabilir. Ancak iklim bölgelerinin yüksek ve karlı bölümlerindeki akarsuların rejimleri benzerdir. Kar erimelerinin olduğu dönemlerden akım yükselir. Kış aylarında kar yağışının fazla olması akımın düşük olmasına neden olur. Yağmurlu Ekvatoral İklimde Akarsu Rejimi : Bu iklim tipinde yağışlar bol ve yağış rejimi düzenli olduğu için Ekvatoral bölge akarsuları yıl boyunca bol su taşır. Örneğin Amazon ve Kongo nehirleri. Yağmurlu Okyanusal İklimde Akarsu Rejimi : Bu iklim tipinde yağışların bol ve düzenli olması nedeniyle akarsular yıl boyunca bol su taşır. Örneğin İngiltere’deki Thames Nehri Muson İkliminde Akarsu Rejimi : Bu iklim tipinde yaz yağışları nedeniyle akım yükselir. Kış kuraklığı akım düşer. Örneğin Ganj ve İndus nehirleri. Akdeniz İkliminde Akarsu Rejimi : Yaz kuraklığına, sıcaklık ve buharlaşmanın fazlalığına bağlı olarak yaz aylarında akım düşüktür. Kışın yağışlar, ilkbaharda kar erimeleri ile yükselir. Türkiye Akarsularının Özellikleri 1. Türkiye’nin dağlık ve engebeli bir ülke olması nedeniyle, akarsularımızın boyu genellikle kısadır. 2. Yağışlı ve kar erimelerinin olduğu dönemlerde taşan, kurak dönemlerde ise kuruyacak derecede suları azalan akarsularımızın rejimleri düzensizdir. 3. Karadeniz Bölgesi’ndeki akarsularımızın dışındakiler genellikle bol su taşımazlar. 4. Akarsularımız rejimlerinin düzensiz ve yatak eğimlerinin fazla olması nedeniyle ulaşıma uygun değildir. 5. Türkiye bugünkü görünümünü 3. ve 4. zamandaki orojenik ve epirojenik hareketlerle kazanmıştır. Bu nedenle akarsularımız henüz denge profiline ulaşamamıştır. UYARI : Türkiye’deki akarsuların yatak eğimleri ve akış hızları fazla olduğundan hidro-elektrik potansiyelleri yüksektir. Taban Seviyesi, Denge Profili Akarsuların döküldükleri deniz ya da göl yüzeyine taban seviyesi denir. Deniz yüzeyi ana taban seviyesini oluşturur. Göl yüzeyi ya da kapalı havza yüzeyi yerel taban seviyesi diye adlandırılır. Akarsular aşındırma ve biriktirmesini taban seviyesine göre yapar. Yatağını taban seviyesine indirmiş olan akarsular aşındırma ve biriktirme faaliyetini dengelemiştir. Aşınım ve birikimin eşitlendiği bu profile denge profili denir. Plato, Peneplen Akarsuların amacı bulundukları bölgeyi aşındırarak deniz seviyesine yaklaştırmak diğer bir deyişle denge profiline ulaşmaktır. Akarsuyun aşınım sürecinde görülen şekiller; plato ve peneplendir. Plato : Akarsu vadileriyle derince yarılmış düz ve geniş düzlüklerdir. Peneplen : Geniş arazi bölümlerinin, akarsu aşınım faaliyetlerinin son döneminde deniz seviyesine yakın hale indirilmesiyle oluşmuş, az engebeli şekle peneplen (yontukdüz) denir. UYARI : Bir akarsuyun denge profiline ulaşabilmesi ve arazinin peneplen haline gelebilmesi için tektonik hareketlerin görülmediği milyonlarca yıllık bir süre gerekmektedir. Denge Profilinin Bozulması İklim değişikliklerinde ve tektonik hareketlere bağlı olarak deniz seviyesinin alçalması ya da yükselmesi taban seviyesinin değişmesine neden olur. Taban seviyesinin alçalması ya da yükselmesi de akarsuyun denge profilinin bozulmasına neden olur. Taban Seviyesinin Alçalması Taban seviyesinin alçalması, akarsuyun denge profilini bozarak akarsuyun aşındırma ve taşıma gücünün artmasına neden olur. Bu nedenle akarsu yatağına gömülür. Taban Seviyesinin Yükselmesi Taban seviyesinin yükselmesi, akarsuyun denge profilini bozarak akarsuyun taşıma gücünün azalmasına neden olur. Bu nedenle akarsu menderesler çizerek birikim yapar. Menderes : Akarsuyun geni vadi tabanı içinde, eğimin azalması nedeniyle yaptığı bükümlere denir. Akarsuların Aşındırma Şekilleri : Dış güçler içerisinde en geniş alana yayılmış, nemli bölgelerde ve orta enlemlerde etkili olan en önemli dış güç akarsulardır. Akarsular aşındırma ve biriktirme yaparak yeryüzünü şekillendirir. Akarsu, hızının ve kütlesinin yaptığı etki le yatağı derine doğru kazar, yatağı boyunca kopardığı veya erittiği maddeleri taşır. Akarsu aşındırması ile oluşan şekiller vadi ve dev kazanıdır. UYARI : Akarsuların aşındırmasında yatak eğimi temel etkendir. Çünkü yatak eğimi akarsuyun akış hızını belirler. Yatak eğiminin fazla olduğu yukarı bölümlerinde derinlemesine aşındırma daha belirgindir. Vadi Akarsuyun içinde aktığı, kaynaktan ağıza doğru sürekli inişi bulunan, uzun çukurluklardır. Akarsuların aşındırma gücüne, zeminin yapısına ve aşınım süresine bağlı olarak çeşitli vadiler oluşur. UYARI : Vadi tabanları tarım, bahçecilik, ulaşım ve yerleşme bakımından elverişli alanlardır. Çentik (Kertik) Vadi : Akarsuların derine aşındırmasıyla oluşan V şekilli, tabansız, genç vadilere çentik vadi ya da kertik denir. Türkiye’nin bugünkü görünümünü 3. ve 4. zamanda kazanmış olması nedeniyle, Türkiye akarsuları henüz denge profiline ulaşmamış, geç akarsulardır. Bu nedenle ülkemizde çok sayıda çentik (kertik) vadi bulunmaktadır. Yarma Vadi (Boğaz) : Akarsuyun, iki düzlük arasında bulunan sert kütleyi derinlemesine aşındırması sonucunda oluşur. Vadi yamaçları dik, tabanı dardır. Akarsuyun yukarı bölümlerinde görülür. Türkiye’de çok sayıda yarma vadi (boğaz) bulunur. Karadeniz Bölgesi’nde, Yeşilırmak üzerinde, Şahinkaya yarma vadisi, Marmara Bölgesi’nde, Sakarya üzerinde Geyve Boğazı, Akdeniz Bölgesi’nde Atabey deresi üzerinde Atabey Boğazı başlıca örnekleridir. Kanyon Vadi : Klaker gibi dirençli ve çatlaklı taşlar içinde, akarsuyun derinlemesine aşındırmasıyla oluşur. Vadinin yamaç eğimleri çok dik olup, 90 dereceyi bulur. Kanyon vadiler Türkiye’de Toroslar’da yaygın olarak görülür. Antalya’daki Köprülü Kanyon, ülkemizdeki güzel bir örnektir. Tabanlı Vadi : Akarsu, yatağını taban seviyesine yaklaştırınca derine aşınım yavaşlar. Yatak eğiminin azalması akarsuyun menderesler çizerek yanal aşındırma yapmasına neden olur. Yanal aşındırmanın artması ile tabanlı vadiler oluşur. Menderes Akarsu yatak eğiminin azalması, akarsuyun akış hızının ve aşındırma gücünün azalmasına neden olur. Akarsu büklümler yaparak akar. Akarsuyun geniş vadi tabanı içinde, eğimin azalması nedeniyle yaptığı büklümlere menderes denir. Menderesler yapan akarsuyun, uzunluğu artar ancak akımı azalır. Taban seviyesinin alçalması nedeniyle menderesler yapan bir akarsuyun, yatağına gömülmesiyle oluşan şekle gömük menderes denir. Dev Kazanı Akarsuların şelale yaparak döküldükleri yerlerde, hızla düşen suların ve içindeki taş, çakıl gibi maddelerin çarptığı yeri aşındırmasıyla oluşan yeryüzü şeklidir. Akdeniz Bölgesi’ndeki Manavgat ve Düden şelalelerinin düküldükleri yerlerde güzel dev kazanı örnekleri bulunur. Akarsu Biriktirme Şekilleri Akarsular aşındırdıkları maddeleri beraberinde taşır. Yatak eğimleri azaldığında akarsuların aşındırma ve taşıma gücü de azalır. Bu nedenle taşıma güçlerinin azaldığı yerde taşıdıkları maddeleri biriktirirler. UYARI : Akarsuların yatak eğimi azaldığında hızları, aşındırma ve taşıma güçleri azalır. Biriktirmedeki, temel etken yatak eğimin azalmasıdır. Birikinti Konisi : Yamaçlardan inen akarsular, aşındırdıkları maddeleri eğimin azaldığı eteklerde biriktirir. Yarım koni şeklindeki bu birikimlere birikinti konisi adı verilir. Birikinti konileri zamanla gelişerek verimli tarım alanı durumuna gelebilir. Dağ Eteği Ovası : Bir dağın yamaçlarından inen akarsular taşıdıkları maddeleri eğimin azaldığı yerde birikinti konileri şeklinde biriktirirler. Zamanla birikinti konilerinin birleşmesiyle oluşan hafif dalgalı düzlüklere dağ eteği ovası adı verilir. Dağ İçi Ovası : Dağlık alanların iç kısımlarında, çevreden gelen akarsuların taşıdıkları maddeleri eğimin azaldığı yerlerde biriktirmesi ile oluşan ovalardır. Türkiye gibi engebeli ülkelerde dağ içi ovaları çok görülür. Taban Seviyesi Ovası : Akarsuların taban seviyesine ulaştığı yerlerde, eğimin azalması nedeniyle taşıdığı maddeleri biriktirmesi ile oluşturduğu ovalardır. Bu tür ovalarda akarsular menderesler yaparak akar. Gediz ve Menderes akarsularının aşağı bölümlerindeki ovalar bu türdendir. Seki (Taraça) : Yatağına alüvyonlarını yaymış olan akarsuyun yeniden canlanarak yatağını kazması ve derinleştirmesi sonucunda oluşan basamaklardır. Taban seviyesinin alçalması nedeniyle, tabanlı bir vadide akan akarsuyun aşındırma gücü artar. Yatağını derine doğru kazan akarsu vadi tabanına gömülür. Eski vadi tabanlarının yüksekte kalması ile oluşan basamaklara seki ya da taraça denir. Kum Adası (Irmak Adası) : Akarsuların yatak eğimlerinin azaldığı geniş vadi tabanlarından taşıdıkları maddeleri biriktirmesi ile oluşan şekillerdir. Kum adaları akarsuyun taşıdığı su miktarı ve akış hızına bağlı olarak yer değiştirirler. Kum adaları üzerinde yoğun bir bitki örtüsünün bulunması kum adalarının yer değiştirmediğini gösterir. Delta : Akarsuların denize ulaştıkları yerlerde taşıdıkları maddeleri biriktirmesiyle oluşan üçgen biçimli alüvyal ovalardır. Deltalar, taban seviyesi ovalarının bir çeşididir. Onlardan ayrılan yönü biriktirmenin deniz içinde olmasıdır. Bu nedenle deltanın oluşabilmesi için; • Gel-git olayının belirgin olmaması • Kıyının sığ olması • Kıyıda güçlü bir akıntının bulunmaması • Akarsu ağzında eğimin azalması gerekir. Yeraltı Suları ve Kaynaklar Yer altı Suyu (Taban Suyu) Yağış olarak yeryüzüne düşen ya da yeryüzünde bulunan suların, yerçekimi etkisiyle yerin altına sızıp, orada birikmesiyle oluşan sulardır. Yer altı suyunun oluşabilmesi için beslenme ve depolanma koşullarının uygun olması gerekir. Yer altı suyunun beslenmesini etkileyen en önemli etmen yağışlardır. Depolama koşulları ise yüzeyin eğimine, bitki örtüsüne ve yüzeyin geçirimlik özelliğine bağlıdır. Yer altı Sularının Bulunuş Biçimleri Bol yağışlı ve zemini geçirimli taşlardan oluşan alanlarda yer altı suyu fazladır. Az yağış alan, eğimi fazla ve geçirimsiz zeminlerde ise, yer altı suyunun oluşumu zordur. Kum, çakıl, kumtaşı konglomera, kalker, volkanik tüfler, alüvyonlar, geçirimli zeminleri oluşturur. Bu nedenle alüvyal ovalar ve karstik yöreler yer altı suyu bakımından zengin alanlardır. Kil, marn, şist, granit gibi taşlar ise geçirimsizdir. Yer altı suyu oluşumunu engeller. Yeraltında biriken sular Taban suyu Artezyen Karstik Yeraltı Suyu olarak bulunur. Taban Suyu Altta geçirimsiz bir tabaka ile sınırlandırılan, geçirimli tabaka içindeki sulardır. Bu sular genellikle yüzeye yakındır. Marmara Bölgesi’ndeki ovalar, Ege Bölgesi’ndeki çöküntü ovaları, Muş, Erzurum ve Pasinler ovalarındaki yer altı suları bu gruba girer. Artezyen Bu tür sular basınçlı yeraltı sularıdır. İki geçirimsiz tabaka arasındaki geçirimli tabaka içinde bulunan sulardır. Tekne biçimli ovalar ve vadi tabanlarında bu tür sular bulunmaktadır. İç Anadolu Bölgesi artezyen suları bakımından zengindir. Karstik Yer altı Suyu Karstik yörelerdeki kalın kalker tabakalar arasındaki çatlak ve boşluklarda biriken yer altı sularıdır. En önemli özelliği birbirinden bağımsız taban suları oluşturmasıdır. Karstik alanların geniş yer kapladığı Akdeniz Bölgesi karstik yeraltı suları bakımından zengindir. Kaynak Yeraltı sularının kendiliğinden yeryüzüne çıktığı yere kaynak denir. Türkiye’de kaynaklara pınar, eşme, bulak ve göze gibi adlar da verilir. Kaynaklar, yer altı suyunun bulunuş biçimine, yüzeye çıktığı yere ve suların sıcaklığına göre gruplandırılabilir. Sularının sıcaklığına göre kaynaklar, soğuk ve sıcak su kaynakları olarak iki gruba ayrılır : Soğuk Su Kaynakları Yağış sularının yeraltında birikerek yüzeye çıkması sonucunda oluşurlar. Genellikle yüzeye yakın oldukları için dış koşullardan daha çok etkilenirler. Bu nedenle suları soğuktur. Soğuk su kaynakları yeraltında bulunuş biçimine ve yüzeye çıktığı yere göre üç gruba ayrılır : Tabaka Kaynağı : Geçirimli tabakaların topoğrafya yüzeyi ile kesiştikleri yerden suların yüzeye çıkmasıyla oluşan kaynaklara tabaka kaynağı denir. Vadi Kaynağı : Yeraltına sızan suların bulunduğu tabakanın bir vadi tarafından kesilmesi ile oluşan kaynaktır. Genellikle vadi yamaçlarında görülür. Karstik Kaynak (Voklüz) : Kalın kalker tabakaları arasındaki boşlukları doldurmuş olan yer altı sularının yüzeye çıktığı kaynaktır. Bol miktarda kireç içeren bu kaynakların suları genellikle sürekli değildir. Yağışlarla beslendikleri için karstik kaynakların suları soğuktur. Toroslar üzerindeki Şekerpınarı en tanınmış karstik kaynak örneklerinden biridir. Sıcak Su Kaynakları Yerkabuğundaki fay hatları üzerinde bulunan kaynaklardır. Fay kaynakları da denir. Suları yerin derinliklerinden geldiği için sıcaktır ve dış koşullardan etkilenmez. Sular geçtikleri taş ve tabakalardaki çeşitli mineralleri eriterek bünyelerine aldıkları için mineral bakımından zengindir. Bu tür kaynaklara; kaplıca, ılıca, içme gibi adlar verilir. Sıcak su kaynaklarının özel bir türüne gayzer denir. Gayzer : Volkanik yörelerde yeraltındaki sıcak suyun belirli aralıklarla fışkırması ile oluşan kaynaklardır. UYARI : Yerin derinliklerinde bulunan suların sıcaklığı yıl içinde fazla bir değişme göstermez. Fay kaynakları volkanik ve kırıklı bölgelerde görülür. Türkiye’de Sıcak Su Kaynaklarının Dağılışı Türkiye kaplıca ve ılıca bakımından zengin bir ülkedir. Bursa, İnegöl, Yalova, Bolu, Haymana, Kızılcahamam, Sarıkaya, Erzurum, Sivas Balıklı Çermik, Afyon, Kütahya, Denizli çevresindeki kaplıca ve ılıcalar en ünlüleridir. Karstik Şekiller Yağışlar ve yer altı suları, kalker, jips, kayatuzu, dolomit gibi eriyebilen, kırık ve çatlakların çok olduğu taşların bulunduğu yerlerde, kimyasal aşınıma neden olurlar. Kimyasal aşınım sonunda oluşan şekillere karstik şekiller denir. Karstik Aşınım Şekilleri Yağışların ve yeraltı sularının oluşturduğu karstik aşınım şekillerinin aşınım şekillerinin büyüklükleri değişkendir. Karstik aşınım şekilleri şunlardır : Lapya : Kalkerli yamaçlarda yağmur ve kar sularının yüzeyi eriterek açtıkları küçük oluklardır. Oluşan çukurluklar keskin sırtlarda yan yana sıralandığından yüzey pür      

http://www.biyologlar.com/jeomorfoloji-nedir

ÜLKEMİZDE 146 KUŞ TÜRÜ YOK OLMA TEHTİDİ ALTINDA

9 bin kuştan 426' sı ( %4,7) Anadolu'da yaşıyor. İnsanlığın ortak hazinesi ve mirası olarak korumakla görevli olduğumuz bu kuşlardan 146 türü dünya çapında tehlike altında. Bunların nüfusları ülkemizde de tehlike altında. Tepeli pelikan, küçük karabatak, yaz ördeği, pasbaş, dikkuyruk, kara akbaba, şah kartal, küçük kerkenez, huş tavuğu, toy ve boz kiraz kuşu, ülkemizde ürüyebilen ender türlerden. Türkiye’de uluslar arası karakterde 100’den fazla önemli kuş alanı var ve bu sayı Türkiye’yi dünyanın önemli kuş ülkelerinden biri kılıyor. Soyu tehlike türlerden; küçük sakarca kazı, sibirya kazı, ak kuyruklu kartal bozkır delicesi, büyük orman kartalı, bıldırcın, kara kanatlı bataklık kırlangıcı, sürmeli kız kuşu büyük su çulluğu gibi kuşlar sadece bunlardan bazıları dır. Türkiye’de pek çok kuş türü çeşitli tehlikelerle karşı karşıya bulunduğuna hiç şüphe yoktur. Bu tehlikelerden bazıları; Çeşitli nedenlerle insanlar tarafından izlenme ve yoğun av baskısı, Turizm gelişmesi sonucunda kuşların doğal yaşam alanlarının daraltması, Bitki koruma ilaçları ile evrensel ve sanayi artıklarının çevreye verdiği zarar, Kuluçka, beslenme, geceleme, dinlenme veya kışlama alanlarının tahrip edilmesi Sulak alanların kurutulması, Tarımın yoğunlaşması, Ormanların, meraların . çayırların yok edilmesi, Yüksek gerim hattı ile yol yapımı veya trafiğin verdiği zarar, Yoğun ve bölgesel sanayileşme ile belli bölgelerdeki canlı varlıkların yok oluşu. Kuşların, biyolojik bir varlık olarak en az insanlar kadar yaşama hakkı ve her türün biyolojik denge içinde önemli yeri ve görevi vardır.

http://www.biyologlar.com/ulkemizde-146-kus-turu-yok-olma-tehtidi-altinda

Dünyada Patolojinin Gelişimi

Patolojinin gelişimi insan bedenini ve işleyişini araştıran diğer bilim dallarındaki gelişmelerden etkilenmiştir. Önce insan anatomisi ayrıntılarıyla ortaya konulmuş, sonra histoloji, biyoloji, fizyoloji ve biyokimya hakkındaki bilgiler derinleşmiştir. Hastalıkların nedenlerinin anlaşılması için mikrobiyoloji, dahili ve cerrahi tıp dalları, son olarak da genetik ve moleküler biyoloji alanındaki atılımlar bilimin ve patolojinin yolunu aydınlatmıştır. Tıp dallarındaki bilginin günümüzdeki kadar yoğun olmadığı çağlarda bilim insanlarının birden çok bilim dalında çalışmalar yapmalarının nedeni, farklı dallar arasında işbirliği ve bilgi paylaşımının yarattığı avantajlardan yararlanmış olmalarıdır. Patolojide önde giden bilim insanı aynı zamanda anatomi, histoloji veya fizyoloji alanında da en ileri bilgilere sahip olmuştur. Yine de patolojinin 17. yüzyıldan itibaren sıçrama yapmasında Avrupa'da rönesans ("Yeniden doğuş") döneminin yarattığı bilimsel özgürlük ortamında otopsi incelemelerinin yaygınlaşması etkili olmuştur. Otopsi: Hastalıkların anlaşılmasında önemli aşama Hastalıkların nedenleri konusunda araştırmalar hasta bedenlerin ve beden sıvılarının incelenmesiyle giderek bilimsel zemine oturmuş, otopsi bu gelişmede önemli bir aşamayı oluşturmuştur. Otopside hastalıkların organ ve dokularda yol açtığı değişiklikler açığa çıkarılmıştır. Otopsi bulguları aynı zamanda hastalıkların tanısı ve ölümle sonuçlanan mekanizmaların anlaşılması için somut kanıtlar olarak değer kazanmıştır. İlk otopsinin 1286 yılında veba salgını sırasında İtalya'da Cremona şehrinde yapıldığı bilinmektedir. Şüpheli olgularda aileden ilk otopsi iznini isteyen hekim ise Antonio Benivieni (1440-1502)'dir. Giovanni Battista Morgagni (1682-1771) Patolojik anatominin babası kabul edilir. 700'den çok otopsi üzerinde elde ettiği bulguları kaydetmiş, 60 yıl sonra yayınladığı "De Sedibus et Causis Morborum" adlı 5 ciltlik bir eserde toplamıştır. Morgagni çalışmalarında Galen'in "Gerçeği arayanlar, nedeni kendisini doğrulamasa da gördükleri herşeyi dikkatle rapor etmelidir" öğüdüne uymuştur. Marcello Malpighi (1628-1694) Dokularda ilk mikroskopik incelemeleri gerçekleştirmiştir. 18. yüzyılın ilk yarısında histolojinin kurucusu Bichat da otopsi çalışmaları yaparak dokuları damar, kas, bağ dokusu ve kemik olarak dört ana kümede toplamıştır. 18. yüzyılın ikinci yarısında Fransız cerrah Guillaume de Puytren (1777-1823), klinikçi Mathew Baillie (1761-1823) otopsiyle uğraştı. İngiliz R. Bright otopsi serilerini inceleyerek böbrek hastalıklarının ilk sınıflandırmasını yaptı. Aynı dönemde Alman patolog ve anatomist Johann Friedrich Mecker (1781-1833) çok sayıda otopsi yaptı. Aynı zamanda fizyoloji, anatomi hocası ve arkeolog olan Johannes Müller (1801-1858), tümörleri makroskopik görünümlerine göre ilk sınıflandıran kişi oldu. Thomas Hodgkin (1798-1866) 7 Otopside lenf düğümünde tümör gelişimini değerlendirerek Hodgkin Lenfoma'yı tanımlamıştır. Karl F.Rokitansky (1804-1878) Viyana Üniversitesi'nde 30 yıl Patoloji hocalığı yapmış, bu süre içinde 70.000'den fazla otopside çeşitli hastalıkları gözlemlemiştir. Septal defektler ve diğer konjenital kalp anomalilerini tanımlamış, arter hastalıkları üzerine geniş makaleler yayınlamış, infektif endokarditlerde ilk kez bakterileri görmüştür. Eş zamanlı olarak Berlin'de Rudolf Ludwig Karl Virchow (1821-1902) "Hücresel patoloji" düşüncesinin fikir babasıdır. Otopsilerden elde ettiği 23.000 parçadan oluşan bir müze kurmuştur. Aynı zamanda arkeolog, antropolog, politikacı olan Virchow 1879'da Truva'yı görmek ve tarihi eser kaçırmak için 2 kez ülkemize gelmiştir. Milletvekilliği sırasında Berlin'in su ve kanalizasyon sistemlerinin kurulması için çalışmış, tifüs salgını hakkında daha 20 yaşında iken yazdığı bir rapor nedeniyle Berlin'den sürülmüştür. Virchow tıbbı bir sosyal bilim olarak nitelendirmiştir. Lösemi, tromboz, yangı ve tümörleri ilk kez ayrıntılı olarak tanımlamış, emboli, amiloid ve hemosiderin ile ilgili araştırmalar yapmıştır. Modern patoloji, hücresel patoloji İnsan anatomisi, fizyoloji, histoloji ve mikrobiyolojideki gelişmeler, normal ve hastalıklı sistem-organ-doku-hücre-inceyapının karşılaştırılmasına olanak tanımıştır. Modern patoloji, "Hücresel patoloji", "Fizyopatoloji", "Moleküler patoloji" bölümlerinden oluşmaktadır. 19. yüzyılda Virchow tarafından ortaya konulan "Hücresel patoloji" düşünce sistemi şöyle özetlenebilir: "Yaşamın temel birimi hücredir. Hastalıklar da hücre yapısı ve işlevlerinin bozulmasıyla başlar. Hasta hücrenin üremesiyle diğer hasta hücreler ortaya çıkar. Hastalığı anlamak için hücreyi incelemek gerekli ve yeterlidir. Yangı, dejenerasyon, tümör gelişimi bu şekilde açıklanabilir." Virchow, teorisini kendinden önce gelen bilim adamlarının bulgu ve düşüncelerine dayandırmıştır: Robert Hooke 1665'te bitki gözeneklerini gösterip bunlara "hücre" adını vermiştir. Lorenz Oken 19. yüzyılın başında "Bitkiler gibi insan ve hayvan bedenlerinde de bulunan hücrenin yaşamın en küçük birimini oluşturduğu" görüşünü öne sürmüştür. Histolojinin kurucusu Xavier Bichat "Hastalıkların dokuların bozulması sonucunda oluştuğunu" savunmuştur. Zamanının en büyük fizyologlarından biri olan Virchow'un Hocası Johannes Müller (1801-1858) ise yapı ile işlev arasındaki ayrılmaz bağı vurgulamıştır. Virchow'un hücresel patoloji kuramını ortaya koyarken hücrenin inceyapısından ve moleküler yapısından da söz ettiğini bu bilim adamının ileri görüşlülüğünü göstermesi bakımından eklemek gerekir. Alman bilimadamı Julius Cohnheim (1839-1884)Virchow'un öğrencisidir. İltihap patogenezi ve deneysel patoloji alanındaki çalışmalarla iz bırakmıştır. Cohnheim kurbağalardaki deneysel araştırmalarda iltihap bölgesine gelen elemanların kandan taşındığını, doku değişikliğinin, hücreye değil damara yönelik etkilerle oluştuğunu, hücre zedelenmesinin bunun sonucu olduğunu ortaya koymuştur. Dokuları dondurarak kesmeyi ilk deneyen bilim adamıdır. Virchow'un bir başka öğrencisi Elie Metchnikoff 1845-1916 fagositoz konusundaki çalışmalarıyla 1906 Nobel ödülü alıştır. İlk patoloji kürsüsü Jean Cruveilhier (1791-1873) tarafından Paris'te, 1836'da Hotel Dieu'da kurulmuştur. Dönemin eğitim merkezleri Almanya ve Avusturya, en tanınmış hocaları Müller, Rokitansky, Virchow ve Cohnheim olmuştur. Avrupa'da bu gelişmeler yaşanırken ABD izleyici durumundadır. Welch, Osler, Councilman, Delafield, Flexner gibi başlıca Amerikalı patologlar eğitimlerini Avrupa'da Rokitansky, Virchow ve Cohnheim'in yanında almıştır. Osler, 19. yüzyıl başında yaptığı otopsilerde birçok hastalığı ilk kez tanımlamıştır. Cohnheim'in öğrencisi Henry Welch (1850-1934), ABD'de ilk patoloji kürsüsünü John Hopkins'te kurmuştur.

http://www.biyologlar.com/dunyada-patolojinin-gelisimi

CARETTA CARETTA ( DENİZ KAPLUMBAĞALARI ) MORFOLOJİK ÖZELLİKLERİ

CARETTA CARETTA ( DENİZ KAPLUMBAĞALARI ) MORFOLOJİK ÖZELLİKLERİ

Deniz kaplumbağalarının yaklaşık 100-200 milyon yıldan beri dünyamızda yaşadığı bilinmektedir. Karadan denize geçen en eski sürüngen türü olan deniz kaplumbağaları artık yaşamlarını denizde geçirmektedirler. VİDEOLAR İÇİN TIKLAYINwww.cyprusseaturtles.org/videolar/Turler..._Chelonia_mydas.html www.cyprusseaturtles.org/videolar/Turler...Caretta_caretta.html Günümüzde Dünyada yaşayan sekiz tür deniz kaplumbağası (Dermochelys coriacea, Eretmochelys imbricata, Lepidochelys kempii, Lepidochelys olivacea, Chelonia mydas, Chelonia agassizi, Natator depressus, Caretta caretta ) vardır. Ancak Akdeniz’de düzenli olarak yuvalayan türler Chelonia mydas ve Caretta caretta’dır. Dünyamızı çevreleyen ılıman denizlerde ve okyanuslarda yaşam mücadelesi vermektedirler. Günümüzde Dünyada yaşadığı bilinen sekiz tür deniz kaplumbağası; Dermochelys coriacea, Eretmochelys imbricata, Lepidochelys kempii, Lepidochelys olivacea, Chelonia mydas, Chelonia agassizi, Natator depressus, Caretta caretta vardır. Caretta caretta (Deniz Kaplumbağası): >> Yeşil kaplumbağadan biraz daha ufak olan bir türdür. Kabuk boyu 1 metreye, ağırlığı 100-120 kiloya kadar ulaşabilir. Besinlerini deniz kabukluları, omurgasız deniz canlıları(yumuşakcalar), yengeçler, deniz anaları, deniz hıyarları, deniz kestaneleri ve diğer deniz canlıları oluşturur. Büyük ve kalın bir kafasının oluşu ile diğer türlerden kolayca ayırt edilir. Kabuğu açık kahve yada koyu kızıl kahve renktedir. Üreme mevsiminde her yuvaya yaklaşık 100 kadar yumurta bırakabilmektedir. Chelonia mydas (Yeşil Kaplumbağa): >> Günümüzde yaşamlarını devam ettiren deniz kaplumbağaları içerisinde önemli bir yer tutar. Kabuk rengi zeytin yeşilinden gri-kahverengiye, hatta koyu kahverengiye kadar değişir. Kabuk boyu 1.20 m. olabilir. Ağırlıkları 100-150 Kg kadardır. Dişileri sadece üreme mevsiminde karaya çıkar. Her seferinde yaklaşık 100- 150 yumurta bırakır. Kıyılara yakın sığ sulardaki deniz otlarını yiyerek beslenirler. Deniz otlarıyla beslenmesinden ve vücudundaki yağın renginin yeşilimtırak olmasından dolayı “Yeşil Kaplumbağa” diye adlandırılmıştır. Akciğer solunumu yaparlar. Dermochelys coriacea: IUCN tarafından “CR” “Kritik Olarak Tehlike Altında” ilan edilen bir türdür. Dünyada geniş bir dağılım gösterirler. Kabuk boyları 120-240 cm, ağırlıkları 210-520 kg. Kadardır. Vücutlarında boynuzsu plaklar yoktur. Kabuk deriyle kaplı ve uzunlamasına yedi adet kabartılı çizgi bulunur. 2-3 yılda bir yuva yaparlar ve her üreme sezonunda 6-9 defa yuva yapabilirler. Her yuvaya ortalama 80 döllenmiş ve 30 adet küçük döllenmemiş yumurta bırakırlar. Kuluçka süresi yaklaşık 65 gündür. Chelonia agassizi: Güney ve Kuzey Amerika’nın pasifik kıyılarında bulunur. Yaklaşık 125 kg ağırlığında ve 115 cm. boyundadırlar. Yeşil kaplumbağanın çok yakın bir türüdür adını renginin siyahımsı olmasından dolayı almıştır. Eretmochelys imbricata: IUCN tarafından “CR” “Kritik Olarak Tehlike Altında” ilan edilen bir türdür. Atlantik, pasifik ve Hint Okyanuslarının tropikal bölgelerinde bulunurlar. Kabuk boyları 76-91 cm, ağırlıkları yaklaşık olarak 40-60 kg. Kadardır. 2-3 yılda bir yuva yaparlar ve her yuvaya ortalama 160 yumurta bırakırlar. Kuluçka süresi ortalama 60 gündür. Lepidochelys kempii: IUCN tarafından “EN” “Tehlike Altında” ilan edilen bir türdür. Meksika körfezi çevresinde sınırlı olarak bulunurlar. Kabuk boyları 62-70 cm, ağırlıkları 35-45 kg. Kadardır. Her üreme sezonunda 2 kez yuva yaparlar ve her yuvaya ortalama 110 yumurta bırakırlar. Kuluçka süreleri yaklaşık 55 gün kadardır. Lepidochelys olivacea: IUCN tarafından “EN” “Tehlike Altında” ilan edilen bir türdür. Atlantik, Pasifik ve Hint Okyanusunun tropical bölgelerinde dağılım gösterirler. Erginlerde Kabuk boyu 62-70 cm, ağırlıkları 35-45 kg. kadardır. Baş oldukca Küçük, Kabuk karinasız ve plaklar oldukca büyüktür. Sırtta 6 veya daha fazla lateral plak bulunur. Her yıl yumurtlamak için sahillere çıkarlar ve her sezonda 2 defa yuva yaparlar. Her yuvaya ortalama 105 yumurta bırakırlar. Kuluçka süresi 55 gün kadardır. Natator depressus: IUCN tarafından “DD” “Yetersiz Bilgi” olarak ilan edilen bir türdür. Avustralya, Papua Körfezi ve Gine’nin kuzey batı, kuzey ve kuzey doğu bölgelerinde çok kısıtlı oranda bulunur. Kabuk boyları 97 cm., ağırlıkları yaklaşık 80 kg. Kadardır. Her üreme sezonunda 4 defa yuva yaparlar ve her yuvaya yaklaşık olarak 50 yumurta bırakırlar. [Morfolojik özellikler] Deniz kaplumbağalarında türlerin tanımlanması için kabuk ve baş üzerinde yer alan plak diziliş ve sayıları kullanılmaktadır. » Caretta caretta Başta prefrontal plak sayısı 2 çifttir. Ancak zaman zaman bu dört plak arasında fazladan bir plak daha bulunabilir. Oval şekilde olan karapaks arkaya doğru daralma gösterir. Karapaksı örten keratin plakların üst üste binme durumu yoktur. 5 çift kostal plağın ilk çifti nukal plakla temas etmektedir. Genelde 11-12 çift marjinal plak ve geride 2 adet suprakaudal plak vardır. » Chelonia mydas Başta prefrontal plak sayısı 1 çifttir. Karapaks oval şekildedir, karapaksın arkası önüne oranla daha dardır. Karapaksı örten keratin plakların üst üste binme durumu yoktur. Kostal plak sayısı tipik olarak 4 çifttir ve birinci çift nukal plakla temas etmez. Genelde 11 çift marjinal plak ve geride 2 adet suprakaudal plak vardır. İskelet yapıları Deniz kaplumbağaları, omurgalı hayvanlar sınıfına dahil olan türlerdir. Kollar değişime uğrayarak yüzme görevini yerine getirebilecek forma gelmiştir. İskelet Karapaks (Dış kabuk), Plastron (Alt kısım), baş ve kollardan oluşmaktadır. Besinleri Chelonia mydas ve Carretta caretta türü deniz kaplumbağalarının yavruları karnivordurlar, yani etçil olarak beslenirler. Besinlerini deniz kabukluları, deniz anaları ve yumuşakcalar oluşturur. Genç bireylerde beslenme alışkanlıklarında farklılaşma başlar. Caretta caretta türü kaplumbağa genç bireyleri etcil olarak beslenmeye devam ederken Chelonia mydas genç bireyleri otcul olarakta beslenmeye başlar. Ergin bireylerde ise farklı beslenme şekli belirgin bir hal almaktadır. Caretta caretta erginlerinin besinlerini deniz kabukluları, deniz kestaneleri, süngerler, yumuşakcalar ve deniz hıyarları oluştururken, ergin Chelonia mydas’ların besinlerini ise sadece deniz algleri oluşturmaktadır. Üreme biyolojileri Sahile çıkma: Sahile yaklaşan dişi kaplumbağaları zemine basıp dinlenebilecekleri bir yerde başlarını sudan çıkarıp sahili bir süre izlerler. Bu sırada oldukca duyarlıdırlar. Sahilde ya da belli bir uzaklığa kadar sahil gerisinde doğal olmayan görüntü, ses, hareketli nesneler, yapay ışıklar ve en küçük bir tehlike sezinlediklerinde hemen geri denize dönerler. Duraklama esnasında herhangi bir tehlike sezinlememe durumunda dişi kaplumbağalar sahile çıkarlar. İleri doğru harekette baş ve boyun alçaltılır, duraklama sırasında ise baş yukarıya kaldırılarak çevre izlenir. Bazı hallerde dişi, yuva yapmadan sahilde geniş bir bölgede gezinebilir. Bu davranış sırasında dişi kaplumbağa yumurtlayabileceği uygun yer arar. Gövde çukurunun oluşturulması: Uygun yuva yeri seçen dişi kaplumbağa, her dört ayağınıda kullanarak kumda gövdesinden biraz büyük C.caretta türü sığ, C.mydas türü ise tüm gövdesini sığacak şekilde bir çukur oluşturur. Çukur içerisine yerleşerek çevreden daha az farkedilecek bir konuma gelmiş olur. Genelde gövde çukuru hayvanın arka kısmında daha derin bir şekildedir. Yumurta çukurunun oluşturulması: Arka ayakların aşağı doğru kazma hareketleriyle bu dönem başlamış olur. İki ayağın birlikte hareket etmesi sözkonusudur. İlkinde bir dönme hareketi ile kum yumuşatılır, ikincisinde ayak kum içerisine daldırılarak “avuçlama hareketi” ile kum dışarı taşınır ve oluşturulmakta olan yumurtlama çukurunun olabildiğince uzağına savrulur. Yumurta çukurunu kazılmasında arka ayakların uyumlu bir şekilde hareket edebilmesi için gövde arkası sağa sola kaydırılır. Bu sırada ön ayaklar gövdenin ön kısmının sabit kalmasını sağlar. Yumurta çukuru derinleştikce kaplumbağa ön ayakları üzerinde vücudunu yükselterek arka ayakların yuva dibine ulaşabilmesini sağlar. Her bir kazma döngüsü 30-40 saniye zaman alırken ara sıra 10-15 saniyelik dinlenme periyotları gözlemlenir. Arka ayaklar yuva dibine ulaşamaz hale geldiğinde bir süre de yumurta çukurunun zemininin yan taraflarından kum alınarak kazmaya devam edilir ve sonuçta alt kısmı üst açıklığa oranla daha geniş bir yuva kazılmış olur. Yuva kazma süresi C.caretta türü kaplumbağalarda 10-20 dakika, C.mydas türü kaplumbağalarda ise 20-40 dakika kadardır. Yumurta çukuru oluşturan dişi kaplumbağanın yaşına bağlı olarak yuva derinliği farklılıklar gösterebilmektedir. Ancak C.caretta’larda ortalama 40-50 cm C.mydas larda ortalama 60-70 cm kadardır. Yuva ağız çapı ise yaklaşık her iki türdede 20-30 cm kadardır. Yumurtlama: Yumurta çukurunun kazılmasından sonra 15-20 saniye ile birkaç dakika arasında sınırlı olan bir dinlenme süresinden sonra yumurtlama başlar. Yumurtalar tek tek bırakılabildiği gibi 2-4 lü guruplar halinde de bırakılabilir. Bu yumurta bırakmalar arasında 5-30 saniyelik dinlenmeler olmaktadır. Yumurtalma süresi C.caretta türlerinde C.mydas türlerine oranla daha kısa olmaktadır. Yumurtlama başlayana kadar çevreye çok duyarlı olan dişi kaplumbağalar yumurtlama başladıktan sonra çevreden etkilenme eşiği giderek yükselir, yani çeşitli ürkütücü faktörlerden artık etkilenmez olur. Bu durum tüm yumurtalar bırakılıncaya kadar sürer. Yumurta çukurunun kapatılması: Yumurtlamasını bitiren dişi kaplumbağa bir süre dinlendikten sonra arka ayaklarını kullanarak yumurtaların üzerini örtmeye başlar. 10-15 dakika süren kapatma işleminde gövdesi ile sağa sola doğru hareketler yapan dişi yuva üzerinin iyice kumla örtülmesini sağlar. Yuva kapatma işlemi yaklaşık 5-15 dakika sürer. Gövde çukurunun kapatılması ve yuva yerinin gizlenmesi: Yumurtaların üzeri örtülüp kumun sıkıştırılmasından sonra dişi kaplumbağa yavaş yavaş öne doğru ilerlerken ön ayakları ile arkaya kum atmaya başlar. Bu hareketler sonucunda geride kalan gövde çukuru kum ile doldurulur. Bu önden kazıp arkaya doldurma hareketi, gövde çukurunun öne doğru taşınmasına, asıl çukurun ise örtülüp gizlenmesine yol açar. Yüzeysel yapılacak olan bir inceleme ile yuvanın nereye kazılmış olduğunu anlamak oldukca zordur. Yuvanın örtülmesi ve gizlenmesi yaklaşık olarak 10-30 dakikalık bir süreyi gerektirmektedir. Denize dönüş: Yumurtlamasını tamamlayan deniz kaplumbağası ortalama 15 gün sonra birkez daha yumurtlamak üzere denize doğru yol almaya başlar.

http://www.biyologlar.com/caretta-caretta-deniz-kaplumbagalari-morfolojik-ozellikleri

Kuşlar neden göç ederler?

Bu sorun, hala ornitolojide en zorlu sorulardan birisi. Genellikle kuş göçleri üreme ve üreme dışı dönemlerin aynı bölgede geçirilmesinin avantajlı ya da mümkün olmadığı durumlarda görülür. Ancak, bazen daha yakında elverişli kışlama alanları varken türün neden binlerce kilometre öteye göç ettiğini açıklamak her zaman kolay değil. Göç, olanca risklerine karşın hala vazgeçilmediğine göre kuşlara hatırı sayılır yararlar sağlıyor olmalı. Uzun göç yolculuğu, tamamlamak için harcanan enerjinin yanısıra yorgunluk, kaybolma, yırtıcılara yem olma gibi riskleri nedeniyle tehlikeli bir girişim. Kuzey Yarımküre'den güneye göçen küçük kuşların yarısından fazlası asla geri dönmüyor. Örneğin diğer akrabalarının aksine çok daha geç, Ağustos ayında yuva yapan Ada Doğanı (Falco eleonorae) bu gibi küçük göçmenlerle beslenerek yaşamak için evrilmiş bir yırtıcı. Buna, insanoğlunun ve olumsuz hava koşullarının etkilerini eklersek göç ve kışlama sırasında ölüm oranının yüksekliği bizi şaşırtmamalı. Kuşların, kış aylarının olumsuz çevre koşullarından güneye kaçmaları kolay anlaşılsa da belki de daha ilginç bir soru neden uygun koşullar tropikal bölgelerde yıl boyu hüküm sürdüğü halde tekrar kuzeye döndükleri. Burada önemli nokta, her ne kadar kış boyunca düşmanca koşullar hüküm sürse de, kuzey enlemlerinde ilkbahar ve yaz ayları boyunca üremek için tropikal bölgelere göre daha uygun özelliklerin bulunması. Tropikal enlemlerde gece-gündüz uzunluğu neredeyse sabit olduğu halde, ilkbahar ve yaz boyunca kuzey enlemlerinde gündüzler gecelerden belirgin derecede uzun. Diğer taraftan ılıman ve tropikal bölgelerde yerli kuş populasyonlarının yoğunluğu özellikle üreme sırasında yüksek rekabet oluştururken, daha az türe sahip sahip kuzey enlemlerinde bu rekabet daha düşük. Bu bakış açısına göre, kuzey enlemlerdeki çoğu göçmen kuş türleri (kuzeyin zorlu kışından kaçıp tropik bölgeye tahammül eden ılıman kökenli kuşlar değil) kuzeydeki geçici yaz bolluğundan faydalanan tropikal kökenli kuşlardır. Aynı türün farklı coğrafyalarda yaşayan toplulukları göç davranışını sonradan kazanabilir ya da kaybedebilirler. Örneğin Küçük İskete (Serinus serinus) son yüzyıl içinde Akdeniz havzasından kuzeye, Avrupa'ya yayıldı. Atasal Akdeniz toplulukları yerliyken, yeni kuzey populasyonları artık göçmen oldular. Tam tersi bir gelişme, Güney Afrika'da kışlayan Kara Leylek (Ciconia nigra) ve Arıkuşu (Merops apiaster) gibi bazı göçmen türlerin bir kısmının artık orada üreyen yerli türlere dönüşmeleri. Genel olarak, tropikal bölgeye göç eden kuşlar geride ılıman bölgede kalanlara göre kışı daha iyi atlatırken, geride kalan yerli türler üreme açısından göçmenlerden daha başarılı olurlar. Tropikal bölgedeki yerli türler ise uzun yaşamayı düşük üremeye feda ederler. Kurdukları yuvaların pek azı başarılıdır, yavru sayıları düşüktür ve her çift yılda birçok kere üremeyi dener, ama erginler uzun ömürlüdürler. Göç, yerel koşullar yakındaki yörelere fırsatçı hareketleri teşvik ettiği durumlarda evrilir. Populasyonun sadece bir kısmında başlayan bu davranış eğer avantajlı ise, bir süre sonra göç etmeyen toplulukların yeryüzünden silinmesi sonucunda o türün tüm bireyleri için bir kural haline gelir. Farklı göç şekilleri Farklı türlerin kışlama ve üreme alanları arasında izledikleri rota ya da kışlama alanlarında yerleşme şekilleri değişik göç şekilleri oluşturuyor. En belirgin farklılıklardan biri süzülen kuşlarla, kanat çırpan aktif uçucular arasında. Uçabilmek için termallere bağımlı süzülen kuşlar, geniş su kitlelerini aşamadıklarından kıyı kenarını izleyerek gündüzleri uçarlar ve denizleri karaların birbirlerine en çok yaklaştıkları bölgelerden geçerler. Diğer taraftan pek çok ötücü kuş, yağmurcun ve su kuşu yer şekillerine bağlı kalmaksızın geniş bir cephe şeklinde geceleri göç ederler. Bazı durumlarda ilkbahar ve sonbahardaki göç rotası aynı olmaz. Örneğin, Sibirya’da üreyen Kara Gerdanlı Dalgıç (Gavia arctica) toplulukları sonbaharda doğrudan bir uçuşla Karadeniz’e iner, ancak ilkbaharda aynı rotadan geri dönmek yerine önce batıya Baltık Denizi’ne, sonra doğuya uçar. Havalanabilmek için donmamış su yüzeyine gerek duyan dalgıçların, buzu geç çözülen gölleri ilkbaharda kullanamaması nedeniyle bu tip bir göçün ("halka göç") daha avantajlı olduğu sanılıyor. Pek çok ötücü kuş türünde erkek bireyler, dişilere göre daha kısa mesafe göç eder. Bu durumun, erkeklerin ilkbaharda en iyi üreme alanlarını ele geçirmek için giriştikleri yoğun rekabetin sonucu olduğu sanılıyor. Yine muhtemelen aynı nedenden dolayı sonbahar göçü neredeyse aylar süren bir sürede gerçekleştiği halde, ilkbahar göçü çok daha dar bir zaman aralığında gerçekleşir. Süper yakıt: İçyağı Göç eden kuşların büyük çoğunluğu bir seferde uzun mesafeleri aşabilmek için deri altında yağ depolar. Yağ parçalandığında, aynı miktarda karbonhidrat veya proteinle karşılaştırılırsa onların iki katı enerji ve su üretir. Biriktirilen yağ, bazen vücut ağırlığının iki katına çıkmasına neden olabilir. Bu denli çok yağın kısa sürede biriktirilebilmesi için uygun metabolik ve davranışsal değişiklikliklerin oluşması gerekiyor. Bu değişiklikler arasında aşırı yeme (hiperfagi), metabolizmalarının nitelik değiştirmesi, iç organların bazılarının küçülmesi sayılabilir. Yağ, normal zamanlarda küçük kuşların vücutlarının %3 ila %5'ine karşılık gelir. Oysa göç sırasında bu değer %25'e, bazı kıyı kuşlarında % 45'e ulaşabiliyor. Ötücü kuşlar tipik olarak bir seferinde birkaç yüz kilometre uçtuktan sonra 1 ila 3, bazı durumlarda daha da uzun süre dinlenip azalan rezervlerini yeniden tamamlarlar. Uzun mesafeler kateden kıyıkuşları da göçlerini üç veya dört ayakta gerçekleştirirler. Her yolculuk ayağı sırasında dinlendikleri bu mola noktaları birçok tür için yaşamsal önem taşır. Yapılan araştırmalar, küçük kuşların bir saatlik bir uçuş sırasında vücut ağırlıklarının yaklaşık %1'ini kaybettiklerini göstermiş. Ünlü göç araştırmacısı Peter Berthold, ağırlığının %40'ı yağ olan bir göçmen kuşun 100 saat boyunca durmadan uçabileceğini ve bu süre zarfında 2500 km. yol katedeceğini hesaplamış. Yakıtı tasarruflu kullanma açısından hiçbir insan yapısı motor kuşların metabolizmasıyla baş edemez!

http://www.biyologlar.com/kuslar-neden-goc-ederler

Bilimin Önünü Açmak İçin Biyologlara Kulak Verin

Bilimin Önünü Açmak İçin Biyologlara Kulak Verin

Dünyada önde gelen meslek gruplarından olan biyologlar, ülkemizde özlük hakları açısından yaşadıkları mağduriyetleri Sağlık Dergisi’ne ileterek çözüm önerisinde bulundular. Türkiye Biyologlar Derneği Üyesi Yalçın Dedeoğlu, “Özellikle gelişmiş ülkelerde bilimsel problemleri çözenlerin başında biyologlar geliyor. Türkiye’de ise biyologlara önem verilmiyor” dedi. Bütün canlı varlıkları, birbirleri ve çevreleri ile olan etkileşimlerini, bilimsel yöntemlerle inceleyen Biyolog, bu yöntemler sonucunda elde ettiği verileri eğitim, tarım, orman, sağlık, çevre, gıda, endüstri, biyoteknoloji gibi alanlarda uygulayan ve uygulatan, bu sonuçları rapor haline getirerek imzalama yetkisine sahiptir. Türkiye’de Fen Fakültelerinde Biyoloji Bölümlerinde halen, ortalama 25 bin öğrenci okuyor ve her yıl ortalama 6 bin öğrenci Biyoloji bölümlerinden mezun oluyor. Şuan ülke genelinde 100 bin biyolog bulunuyor. “Biyologsuz Olmaz” sloganıyla ülkemizde bilimin gelişmesi için yeni adımların atılması gerektiğini belirten Biyologlar Dayanışma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Türkiye Biyologlar Derneği Üyesi ve Tıbbi Atık Uzmanı, Çevre Görevlisi Yalçın Dedeoğlu, yaşadıkları sorunlar hakkında şunları söyledi: “Kamuda meslek unvanımızı 1933 yılında almış bir meslek grubu olarak, dünyada gelişmiş tüm ülkelerde ve Avrupa Birliği ülkelerinde Çevre, Tarım ve Sağlık sektörleri başta olmak üzere profesyonel meslekler içinde önem sırasına göre en ön sıralarda yer alan Biyologlar, ülkemizde işsiz ve gizli işsiz durumuna düşmüşlerdir. Biyoteknoloji, Biyomühendislik, Biyogenetik, Biyogüvenlik, Biyorafineri, Biyogaz v.b. terimlerinin üzerine inşa edilen hiçbir yasa ve yönetmelikte meslek unvanımız hak ettiği konularda ve konumda yer almamaktadır. Sağlıkta Dönüşümde Biyologlar Yok Sağlıkta Dönüşüm Yasası tasarı metninde 2 yıllık meslek yüksek okulları mezunları dahil tüm sağlık çalışanları var ancak “biyolog” yok. Hastanelerde Genetik Tanı Merkezlerinde çalışacak personel içinde ve özel Hastanelerde asgarî bulundurulacak Sağlık Personeli içinde “biyolog” yok. Biyogüvenlik Yasasında Bile “Biyolog” Yok İş Güvenliği Yönetmeliğinde, Biyogüvenlik yasasında, Veterinerlik Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem kanununda biyolog yer almıyor. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Çevre ve Orman Bakanlığı gibi mesleği doğrudan ilgilendiren hiçbir bakanlıkta ayrıca “biyolog” yetiştiren fakültelerin biyoloji bölümlerinde kendi kadro unvanıyla istihdam edilemiyor. Sorun Var- Çözüm Üretecek İnsan Gücü Var- Kadro Yok Günümüzde ekolojik sorunların giderek arttığı dünyamızda, Türkiye sınırları dışındaki özellikle gelişmiş ülkelerde bu problemlerle boğuşan mesleklerin başında “Biyolog” geldiği halde Türkiye’de biyologlara önem verilmiyor. Ülkemizin stratejik konumu, korumamız ve sahiplenmemiz gereken biyolojik zenginliklerimiz, su sorunu, çevre kirliliği ve küresel ısınmanın beraberinde getirdiği ekolojik sorunların giderek artması, ulusal çıkarlarımızın korunması açısından biyolojinin kapsamı ve giderek artan önemi neden görmezlikten geliniyor.  Yalçın DEDEOĞLU

http://www.biyologlar.com/bilimin-onunu-acmak-icin-biyologlara-kulak-verin

Mendel Yasaları

Avusturyalı bir papaz olan Gregor Mendel 'in genetik ilmiyle ilgili olarak bulduğu biyoloji kanunları. Manastırın bahçesinde bezelye leri birbirleriyle çaprazlama|çaprazlayarak (eşleştirerek) kalıtım için ilgi çekici sonuçlar buldu. Bugün bu sonuçlar Mendel kanunları adıyla anılmaktadır. Çalışmalarını yaptığı dönemde kromozom ve genlerin varlığı bilinmemesine rağmen, özelliklerin "faktör" adını verdiği birimlerle nesilden nesile aktarıldığını söyledi. Bugün bu birimlere, gen denmektedir.Bahçe bezelyeleriyle yıllarca yapmış olduğu çalışmalarının sonuçlarını 1865'te yayınladı. ''Bitki Melezleri Üstüne Denemeler'' isimli eseriyle genetik|genetiğin kurucusu olarak kabul edildi. Mendel'in en önemli deneylerinin konusu bezelye idi. Adi bezelye tanelerinin bazıları düz yuvarlak, bazıları buruşuktur, bazı taneler sarıyken, diğerleri yeşildir, bazı bezelye bitkileri uzun, bazıları kısadır. Bu bitkileri düzenli tozlaşmalara tabi tutan Mendel, yukarıdaki özelliklerin dölden döle nasıl aktarıldığını göstermiştir. İki özelliğin bir araya gelmesi sonucunun bir karakteristik ortalaması olabileceği düşünülebilir. Bazı saf karakterlerin birleşmesinden, gerçekte de bu sonuçlar alınabilir; ama Mendel'in deneylerine göre, iki saf karakterin çaprazından, mesela uzunluk ve kısalıktan melez uzunlar çıkmaktaydı. Uzunluk karakteri, kısalık karakterine baskın olduğundan sonuçta melez bireyler uzun görünümdeydi. Bu tip iki uzun melezin çaprazı sonucunda ise, % 25 oranında saf uzun, % 25 saf kısa, % 50 melez uzun çıkmaktaydı. İki eş saf özellik çaprazlandığında, sadece bu saf özellik ortaya çıkmaktaydı. Mendel kanunlarının esası buna dayanmaktaydı.Mendel'in bahçe bezelyeleri ile deneyleriMendel bahçe bezelyeleriyle yaptığı çaprazlamalarda bazı belirli özelliklerin değişmediğini tesbit etti. Bezelyelerin bir kısmı kısa ve çalı tipli (bodur) olduğu halde, bazıları uzun ve tırmanıcı idiler. Yine, bazıları sarı tohum ürettiği halde, bir kısmı yeşil tohum üretirdi. Bazıları renkli çiçeklere sahip olduğu halde, bazıları da beyaz çiçek ihtiva ederdi.Mendel bahçe bezelyelerinin topu topu yedi özelliğinin değişmediğini keşfetti. Ayrıca bezelye çeşitlerinde özelliklerin nesilden nesile kendi kendilerine sürdürdükleri tozlaşma sayesinde korunduğunu gördü.Melezleme tozlaşmasında ise çiçeğin erkek organlarından diğer bitkinin dişi organına çiçek tozu ( polen ) aktarılarak kolaylıkla üretilmekteydi.Farklı yedi özellik (uzunluk, kısalık, sarı tohum, yeşil tohum vs.) görüldüğünden ve melezleme tozlaşması kolaylıkla icra edildiğinden Mendel'in seçtiği konu idealdi. Onun ilk işi, kendisinin takip ettiği ve anne babadan evlatlara devamlı aktarılan yedi özelliği, olsa da olmasa da keşfetmekti. Mendel farklı bitki çeşitlerinin her birinden tohumlar toplayarak onları bahçesinde fidan olarak dikti. Deneylerle ortaya çıkan yedi özelliğin zürriyet meydana getirmede ebeveynlerden (anne babadan) evlatlara aktarıldığını göz önüne almıştı. Bezelye çiçekleri, ancak kendini dölleyebilecek bir yapıya sahip olduğundan saf soylarını devam ettirmeye müsaittir. Mendel ilk deneylerinde bezelyelerin arı döl olup olmadığını araştırmaya başladı. Bunun için aynı bitkiyi birkaç defa arka arkaya tozlaştırarak birçok döl elde etti. Her dölde elde ettiği bireyleri birbirine ve ebeveynlerine benzeyip benzemediklerine göre ayırdı. Böylece özellikleri farklı yedi saf döl elde etti. Bu özelliklerin herbirine saf karakter adını verdi.Mendel'in Dominantlık (Baskınlık) Kanunu'nu keşfetmesiMendel'in bundan sonraki işi, iki farklı karakterli bitkiyi tozlaştırdığında ne olacağını görmekti. Buna uygun olarak bir uzun ve bir kısa ebeveyn bitki seçti. Uzunundan çiçek tozu alarak kısanın dişicik borusunun üzerine serpti. Kısa bitkide tohumlar olgunlaştığında çaprazlamanın sonucunu keşfetmek için tohumları ekti. Acaba yeni bitki kısa ebeveyne mi, uzun ebeveyne mi benzeyecekti? Yoksa her iki ebeveynin karakterinin tesiriyle orta uzunlukta mı olacaktı? Üreyen fidanların hepsinin, çaprazlamayı yapmak için çiçek tozu aldığı bitkiler gibi uzun olduğunu gördü.Mendel'in ikinci adımı, hangi bitkinin farklılığa sebep olduğunu bulmaktı. Çiçek tozunu kullandığı mı, yoksa üretimde tohumlarını kullandığı bitki mi?Buna uygun olarak tozlaşma işlemini ters tatbik ederek polen için kısa bitkileri, tohum üretimi için de uzun bitkileri kullandı. Sonuçlar önceki gibi olup bütün yavru bitkiler uzun meydana gelmişti.Mendel sonra diğer karakterleri çaprazlayarak deneyler yaptı. Sarı tohumlu bitkilerle yeşil tohumlu bitkileri çaprazladı. Çaprazlamanın birinci dölünde (F1 dölünde) hepsinin sarı tohumlu olarak ürediğini gördü. Bunun gibi yuvarlak tohumlu türlerle buruşuk tohumluların çaprazlamasından yuvarlak tohumlular üretti. Mendel yedi farklı karakteri tahlil edene kadar çaprazlama deneylerini tekrar etti ve şaşırtıcı sonuçlar elde etti. Çaprazlama döllerini dikkatle takip ederek birinci çaprazlamada kullandığı ebeveyn bitkileri "P" olarak adlandırdı. Adı geçen dölün çaprazlama sonucuna (ürününe) F1 olarak ad verdi. F1 ilk evladı temsil ediyordu. İki uzun bezelyenin F1 döllerinin çaprazlamasıyla, F2 dölünü (torunları) üretti. Üretimde önceki yolu takip etti. Her ikisi de uzun olan iki F1 bitkisi seçti. Onları çaprazlayarak tozlaştırdı ve F2 dölünü vermesi için tohumları dikti. Bu çaprazlamanın sonuçları gayet dikkat çekiciydi. Bitkilerin bazıları uzun olmasına rağmen diğerleri ise kısaydı. İkisi arası uzunlukta (orta boy) hiçbir bitki meydana gelmemişti. Üretilen bitkilerin 3/4'ü uzun, 1/4'ü ise kısa idi. F2 dölünde kısa bitkilerin tekrar ortaya çıkışı Mendel için büyük bir anlam taşımaktaydı. Demek ki F1 bitkileri görünmeyen kısalık karakterine sahipti. Diğer karakterlere sahip olan F1 neslinin çaprazlamalarıyla da aynı sonuçlar elde edildi. Sarı tohumlu ile yeşil tohumlu ebeveyn bitkileri (P) birbirleriyle çaprazlandığında F2 dölünde 3/4 oranında sarı ve 1/4 oranında yeşil bezelyeler üredi. Mendel bu sonuçlardan "''Dominantlık Kanunu''"nu kurdu.Mendel'in ikinci kanunu olarak bilinen Dominantlık (Baskınlık) Kanunu açık bir ifade ile şöyle tanımlanabilir: "Aynı genetik yapıya sahip iki benzer melez çaprazlandığında meydana gelen dölde, ana-babadan gelen karakterler belirli oranlarda (baskın karakter % 75, çekinik % 25) ortaya çıkar."Mendel'in ilk kalıtım kanunu: Uzun bezelyelerin kısalarla melezlenmesinden (çaprazlanmasından) uzun F1 nesli üredi ve kısa bezelyeler F2 dölünde tekrar ortaya çıktılar. Mendel, karakterlerin meçhul faktörler tarafından kontrol edildiğini ileri sürdü. Bugün bu faktörlere " gen " denilmektedir. Mendel bu temel üzerine kalıtımın birinci kanununu yani Eştiplilik = İzotipi Kanunu'nu kurdu.Eştiplilik (İzotipi) KanunuBu kanun, çeşitli kalıtsal karakterlerin faktörleri (genler) tarafından kontrol edildiğini ve bu faktörlerin çiftler halinde bulunduğunu ifade etmektedir. Mendel'in yaşadığı zamanda gen ve kromozomlar bilinmediği halde onun "Eştiplilik Kanunu" bugün genetiğin temel kurallarını meydana getirmektedir. Eştiplilik (İzotipi) Kanunu açık bir ifade ile şöyle tarif edilebilir: "Birer karakteri farklı iki saf ( homozigot ) ırk çaprazlandığı zaman meydana gelen F1 dölünün bireylerinin hepsi melez ve birbirine benzer olur." Uzun saf bezelye ile kısa saf bezelyelerin çaprazlanmasından % 100 uzun melezler meydana gelir. Mendel uzun F1 dölü bitkilerinin saf uzun ebeveyn bitkileri gibi olmadıklarını ortaya çıkardı. Bu bezelyeler görünmediği halde kısalık faktörünü taşımaktaydılar. Bu faktör bir sonraki dölde tekrar ortaya çıkacaktı. Bu muhakeme, onun kalıtımın ikinci kanununu, yani Baskınlık (dominantlık) Kanunu'nu keşfetmesine öncülük etti. Bu kanuna göre, çiftler halinde bulunan faktörlerden (genlerden) biri diğerini maskeleyebilir veya varlığını göstermesine mani olabilir.Baskınlık (Dominantlık) KanunuBahçe bezelyelerinde olduğu gibi, uzunluk bir çift gen tarafından kontrol edilir. Uzunluk geni kısalık genine baskındır ( dominant tır). Kısalık genine çekinik ( resesif ) denir. Mendel'in çaprazlamalarında ebeveynin biri saf uzun olup, her iki uzunluk genine de sahipti. Diğeri de saf kısa olup, her iki kısalık genine sahipti. Bunların çaprazlama ürünü olan F1 dölünün bireylerinin hepsi uzun, fakat melezdiler. Bunlar bir uzunluk ve bir kısalık geni taşımalarına rağmen, uzunluk geni kısalık genine baskın olduğundan uzun olarak ortaya çıktılar. Mendel, çalışma sonuçlarını tablolar halinde göstermeyi başardı. Günümüzde her karakter en az iki genle ifade edilir. Genetik te her gen bir harf ile temsil edilir. Dominant (baskın) genler büyük harfle, resesif (çekinik) genler aynı harflerin küçükleri ile ifade edilir. Eğer uzunluğu T harfiyle gösterirsek, saf uzun bitki TT olarak yazılacaktı ve uzunluk karakterinin her iki geni böyle gösterilecekti. Büyük T, uzunluğun zıt karakter olan kısalığa baskın olduğunu ifade etmektedir. Aynı usulle, küçük t, kısalığı temsil etmektedir ve yalnız başına saf kısa, tt olarak gösterilecekti. Bütün vücut hücreleri diploit sayıda (2N) kromozom ve gen ihtiva etmelerine rağmen, gamet ler (cinsiyet hücreleri) mayoza uğrayarak kromozom ve gen sayılarını yarıya indirgediklerinden haploit sayıda (N) kromozom ve gen taşırlar. İnsanın vücut hücrelerinde 23 çift (46 adet), gametlerinde ise 23 adet kromozom bulunur.Sonuç olarak bezelyenin tohum taslağındaki yumurta hücresi ve polen tanesinden meydana gelen sperm çekirdekçiği her karakter için yalnız birer gen taşırlar. Saf uzun bezelye bitkisinde, yumurta ve sperm çekirdekleri olgunlaştığında biri T'nin birini, diğeri de diğer T'yi alır. Aynı şekilde bütün vücut hücrelerinde tt genlerini taşıyan saf kısa bitkinin genleri mayoz sonucu t ve t'ye bölünerek şekillenen yumurta veya spermlere geçerler.Mendel Ayrılma Kanunu adı ile kalıtımın üçüncü kanununu kurdu. Bu kanuna göre, bir melezde bulunan gen çiftleri birbirinden bağımsız ayrılarak gametlere gider. Bu demektir ki, gen çiftinin bir tanesini bir gamet, diğerini ise başka bir gamet taşır. Ayrıca bir melezde, dominant genle beraber bulunan resesif gen değişmez. Eğer melezin sonraki döllerinde, iki resesif bir araya gelirse resesif karakter tekrar ortaya çıkar.Mendel çaprazlamalarının çizim metodları: Mendel'in bezelyelerle olan melezleme çalışmaları, dama tahtasına benzeyen tablolarla daha açık olarak gösterilebilir. Gametler, üst ve dikey karelere yerleştirilir. Gametlerin birbiriyle eşlenmesi, diğer karelerde işaretlenir.Tt meydana gelen uzun melez bitkileri ifade eder. T (uzunluk) geni, kısalık (t) genine dominant olduğundan, bireyler uzun olarak gözükür. Eğer Tt melezleri birbiriyle çaprazlanırsa gen birleşimlerinin dört ihtimali rahatlıkla tabloda işaretlenebilir. Durum '''tablo 2'''´de gösterildiği gibi olur.Melez ebeveynlerden T ve t genlerinin birleşme ihtimallerinin sonucunda, F2 dölünde: 1/4'ü saf uzun TT, 1/2 melez uzun Tt ve 1/4'ü saf kısa tt yavru meydana gelir.Mendel'in uzun ve kısa bezelyeleri çaprazlayarak elde ettiği aynı sonuçlar kobay ların renk verasetinde de ispatlandı. Bu durumda siyah renk, beyaz renge dominanttır. Saf bir siyah kobay BB ile, saf bir beyaz kobayı bb çaprazladığımızda ne olacağını görelim. F1 dölünde bütün bireyler (yavrular) siyahtır. Genetik yapılarında ebeveynlerden farklılık arz ederler. Çünkü onlar melez siyahlar Bb'dir. İki melez çaprazlandığında F2 dölü 1/4 oranında saf siyah BB, 1/2 oranında melez siyah Bb ve 1/4 oranı saf beyaz bb olarak gözükebilir. F1 dölünün iki melezi Bb arasındaki çaprazlamadan ortaya çıkan F2 dölü, dağılım gösterir.

http://www.biyologlar.com/mendel-yasalari-2

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

İki binli yıllarla beraber kök hücrelerin rejeneratif tıp (yenileyici tıp) alanındaki öneminin giderek arttığını ve tıbbın geleceğini şekillendirme potansiyelini gözlemlemekteyiz.

http://www.biyologlar.com/kok-hucrelere-bakistanimlar-kavramlar-ve-siniflandirmalar

Hindistanda 4 Minyatür Form İçeren Yedi Yeni Gece Kurbağası Türü

Hindistanda 4 Minyatür Form İçeren Yedi Yeni Gece Kurbağası Türü

Gizli yaşam alanları ve böcek benzeri ses çıkardığı için bu zamana kadar farkedilmedikleri düşünülen 4 yeni minyatür türün bolluğu bilim adamlarını şaşırttı.

http://www.biyologlar.com/hindistanda-4-minyatur-form-iceren-yedi-yeni-gece-kurbagasi-turu


Biyoinformatik ve dna dizi analizi

DNA dizi analizi Dizi analizinde homoloji (benzerlik) araştırması; yeni bulunan bir dizinin bilinen tüm diğer dizilerle karşılaştırılması ve bunun sonucunda benzerlerdeki veritabanında ya da literatürde tanımlanmış bazı biyolojik işlevlerin yeni bulunan diziye yakıştırılması olarak tanımlanabilir. Bu yöntemi, genomik DNA içinden hızla ekson bulma çabasında olan pozisyonel klonlama yapan araştırma grupları tercih ederler. Bu yöntemle, dizi; benzerlikler ve protein kodlama potansiyeli yönünden araştırılarak genler belirlenir. Ve gendeki mutasyonlar ortaya konulur. İntrinsik dizi özelliklerinin araştırılması yaklaşımı ise en çok öncelikli hedefi genom dizilerini belirlemek ve üstüste çakışan dizileri (contig) birleştirmek olan dizi analizcileri tarafından kullanılır. Amaç çakışan dizilerin birleştirilmesiyle tüm gen yapısının modellenmesidir. Çoğu zaman her iki yaklaşım birlikte kullanılır. Benzerlik analizinde veritabanı araştırmaları ve dizi sıralamaları yapılırken, intrinsik analizde istatiksel özelliklerden yararlanarak eksonların belirlenmesinden protein yapısının ortaya konmasının ilk aşamalarına kadar geniş yelpazede bulgular elde edilir. Dizi bilgileri veritabanlarında iki formda bulunur Bunlardan birincisi; yazarlar/diziyi veritabanına ilk işleyenler, kaynak gösterimleri, biyolojik atıflar ve dizinin kendisiyle; intronlar, eksonlar, başlangıç ve bitiş kodonları vb bilgiyi içeren bir tablodan oluşan tam bilgi İkincisi ise; hızlı benzerlik araştırmaları için kullanılan ve sadece diziyi içeren FASTA formatıdır. Accession (ulaşma) numaraları, herbir diziyi belirleyen özgün kimliklerdir ve dizi veritabanına ilk kez girildiğinde verilir. Dizi bilgileri, patent ofisleri gibi çeşitli kaynaklardan veritabanına ulaştığından, örneğin, NCBI; non redundant (yinelenmeyen) nr (nükleotid/protein) verikümeleri oluşturmaktadır. BLAST program ailesi Veritabanlarında araştırma yapabilmek için tasarlanmış pekçok bilgisayar programı vardır. Bunlardan birisi de BLAST (Basic Local Aligment Search Tool) programıdır. Veritabanında homoloji araştırması için öncelikle uygun BLAST programının seçilmesi gerekir. BLASTN bir nükleotid dizisi ile komplementer diziyi ele alarak nükleotid dizisi veritabanlarıyla karşılaştırır. Hız amacıyla tasarlanmıştır. Yüksek duyarlılık aranan durumlar için uygun değildir. BLASTN ve BALSTX; EST verilerinin analizi, ekson yakalama yöntemi ve genomik dizi örneklemlerinin incelenmesinde kulanılır. NCBI’nın sunduğu diğer bir servis ENTREZ servisidir. ENTREZ servisinin en önemli özelliği veritabanları arasında çapraz gezinme olanağı sunmasıdır. Örneğin, bir dizi için BLAST araştırması yaptıktan sonra, ilgili gen ile ilgili literatür bilgileri MEDLINE’dan elde edilebilir. Daha sonra ilgili grafik programlarının yüklenmesi sonrasında protein yapısıyla ilgili veritabanları kullanılarak, proteinin iki veya üç boyutlu yapısı izlenebilir. Protein dizilerindeki işlevsel motifleri araştırmak amacıyla kullanılan bazı veritabanları ise PROSITE ve BLOCKS’tur. NCBI’nin bir başka alt hizmeti olan OMIM, genler ve genetik hastalıklarla ilgili ayrıntılı biyoteknolojik ve tıbbi bilgilerin bulunduğu servistir. Bu servis altında pekçok gende bugüne kadar tanımlanmış mutasyonlar ve ilgili klinik ilişkiler özetlendiğinden çok yararlıdır. Mikroarraylerle genomik yaklaşımlarda en kapsamlı proje ABD Ulusal İnsan Genom Araştırmaları Enstitüsünün Microarray projesidir (µAP). Microarray bulgularının yorumu da diğer yüksek çıktılı (highthroughput) genomik teknikler gibi biyoinformatik yöntemlerin kullanımına ihtiyaç yaratmıştır. Biyoinformatik Türkiye’de de yeni bir daldır. TUBITAK bünyesinde, Marmara Araştırma Merkezi (MAM) Gen Mühendisliği ve Biyoteknoloji Araştırma Enstitüsü diğer kuruluşlar ve uluslararası kuruluşlar arasında köprü görevi görerek ülkemizde biyoteknoloji alanında bir sanayi oluşmasına ve genişlemesine yardımcı olmaktadır.

http://www.biyologlar.com/biyoinformatik-ve-dna-dizi-analizi

BİYOLOJİK DOZİMETRİ VE İLGİLİ GELİŞMELER

Radyasyonun Biyolojik Etkileri Radyasyonun organizmaya olan etkileri akut ve kronik şekilde olmaktadır. Akut etkiler insanda radyasyona maruz kalındıktan kısa bir süre sonra klinik bulgular ile ortaya çıkmaktadırlar. Bunlar merkezi sinir sistemi (100 Sv ve üzeri), gastrointestinal (10-100 Sv) ve hemato­poietik (2-10 Sv) sendromlardır. Sendromların ortaya çıkışı absorbe edilen dozla ilişkilidir.4 Bu sendromlar bir süre sonra bireyi ölüme götürür. Radyasyonun kronik etkileri ise hücrenin ölümüne yol açmayan ancak genetik materyallerinde onarılamayan bozukluklara neden olan olaylar sonucunda ortaya çıkarlar. Kanser yapı­cı etkisi, genetik etkisi ve ömür kısaltıcı etkisi bunlara örnektir. Canlıların somatik ve genetik özellikleri kromozomlarda taşındığı için radyasyonun kromozomlarda meydana getirdiği zararlı etkiler günümüzde ve gelecekte toplum sağlığı açısından oldukça önemlidir. Dozimetri Çeşitleri ve Biyolojik Dozimetri Toplu halde veya bireysel olarak radyasyona maruz kalan bireylerin absorbe ettikleri radyasyon dozu; fiziksel veya biyolojik yöntemlerden biri ile yada her ikisiyle birlikte belirlenebilir. Bu işlem dozimetri olarak adlandırılır. Meslekleri gereği radyasyonla çalışanların fiziksel dozimetri çeşidi olan Film, Cep ve Termolüminesan dozimetrilerden birini taşımaları gerekir. Ancak fiziksel dozimetrenin vücut üzerindeki konumu nedeni ile yetersiz kalması, büyük kitlelerin zarar gördüğü toplumsal radyasyon kazalarında ise bireylerde fiziksel dozimetrenin bulunamaması ve biyolojik çeşitlilik nedeniyle kişilerin radyo duyarlılığının farklı olması biyolojik dozimetriye üstünlük sağlamakta bu nedenle de fiziksel ölçümlerin biyolojik metotlarla desteklenmesi gerekmektedir. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı(IAEA) radyasyon kazası durumlarında, fiziksel dozimetri ile birlikte biyolojik dozimetrinin de absorbe edilmiş dozun belirlenmesinde bağımsız olarak kullanılmasını önermiştir. Şekil 1’de dozimetri çeşitleri özetlenmiştir. Biyolojik dozimetri, genel anlamı ile kişilerin absorbe ettikleri radyasyon dozunun biyolojik indikatörler (belirleyiciler) kullanılarak ortaya çıkarılmasına denir. Biyolojik Dozimetri için ideal koşullar; 1-Dozları tahmin etmek için seçilen etkiler iyonizan radyasyonlara özgü olmalı (dientrik aberasyonları gibi), 2-Radyasyona maruz kalma sonucu oluşan etki kalıcı olmalı, eğer kalıcı değilse zamana bağlı olarak oluşan değişiklikler bilinmeli, 3-Oluşturulan kontrol doz-cevap eğrilerinde dozların aralığı mesleki ışınlamalarda olduğu gibi çok küçük dozları ve kaza durumlarında olduğu gibi birkaç Gy’e varan dozları da içermeli, 4-Farklı radyasyon kalitelerinde uygulanabilmeli (Co, X-ışını, nötron v.b), 5-Biyolojik materyal kolay elde edilebilmeli (kan gibi), 6-Ölçümler kolay ve hızlı olmalı kısa sürede sonuç elde edilmeli, 7-Kronik ve homojen olmayan ışınlamalara da uygun olmalı. Yukarıdaki özellikleri taşıyan ideal bir biyolojik dozimetri yöntemi bilinmemektedir. Fakat, insan periferal kanından lenfosit kültüründen kromozom analizinin yapılması bugün için bilinen en iyi biyolojik dozimetri yöntemidir. Biyolojik dozimetri çeşitlerinden olan kromozom dozimetrisi (sitogenetik dozimetri), kişilerin absorbe ettikleri radyasyon dozu ile insan lenfositlerinde oluşan kromozom aberasyonları arasındaki kantitatif ilişki esasına dayanır. İyonizan radyasyonların kromozomlarda oluşturdukları hasar 20.yy başlarından beri bilinmektedir. İlk olarak X-ışınlarının Drosophila'da kromozom aberasyonu oluşturduğunun bulunması ve takip eden yıllarda araştırıcıların yaptıkları çalışmalar sonucunda ilk olarak 1962 yılında kromozom aberasyonları, radyasyona maruz kalan bireylerde absorbe edilen radyasyon miktarını tespit etmek için kullanılmıştır. Kromozom aberasyonlarının absorbe radyasyon dozunun belirlenmesinde kantitatif biyolojik indikatör olarak kullanılmasından bu yana radyasyon kazaları sonunda absorbe edilmiş olan doz tayininde standartlaşmış bir yöntem olarak kullanılmaktadır. Radyasyonun canlılarda oluşturduğu etkileri değerlendirmek için başka biyolojik indikatör sistemler de geliştirilmiştir. Elekton spin rezonans, Biyokimyasal indikatörler (kıl, tükürük, saç, sperm vs), Retikülosit sayımı, Mutasyon noktalarının analizi, Monoklonal antibodyler vs. Bu tür sistemlerin çoğu örnek almadaki güçlükler, hücrelerin asenkron popülasyon (hücre siklusunun farklı evrelerinde) şeklinde bulunması ve hücrelerin yaşam sürelerinin kısa olması, yöntemin belli dozlarda etkili olması ve bazen de ışınlanma süresinin önemi nedeniyle dozimetri amacıyla rutin olarak kullanılamazlar. Biyolojik Dozimetri Amacıyla Kullanılan Kromozom Aberasyonları Unstabil (kalıcı olmayan) asimetrik kromozom aberasyonlarından olan disentrik aberasyonlar ve eşdeğerleri (trisentrik ve sentrik halka) absorbe radyasyon dozunun indikatörü olarak diğer aberasyonlara göre daha çok güvenilirdirler. Çünkü disentrik kromozom aberasyonları radyasyona özgüdürler yalnızca özel birkaç radiomimetik kimyasal (bleomisin, endoksan vs) tarafından oluşturulabilir. Doğal görülme sıklıkları (back-ground) düşüktür (1/2000) ve kolay belirlenirler. Bazı araştırıcılar doz tahminlerinde disentrik eşdeğeri kabul edilen sentrik halka (ring) kromozomları da disentriklerle birlikte kullanmaktadırlar. Sentrik halka oluşumu unstabil kromozomlarının oluşum yüzdesi içinde %5-10 civarında olduğundan doz hesaplamalarında kullanılmamaları önemli bir kayıp değildir. Serbest asentrikler, disentrik, trisentrik ve sentrik halka gibi kromozom aberasyonlarına eşlik etmez ve onlardan bağımsız olarak bulunurlar. Bu aberasyonlar radyasyon dışıetkenlerle de oluşturulabildikleri için tek başına doz tahmininde kullanılmamaktadırlar. Disentrik, trisentrik ve sentrik halka kromozom aberasyonlarının oluşumu Şekil 2’de şematize edilmiştir. Translokasyon olarak adlandırılan iki kro­mozom arasındaki simetrik değişimler de son yıllarda geliştirilen floresan boyama teknikleri (fluorescens in situ hybridisation; FISH) sayesinde biyolojik dozimetri amacıyla kullanılmaktadır. Kromatid tipi kırıklar büyük oranda kimyasal ajanlar tarafından oluşturulduğundan biyolojik dozimetri amacıyla kullanılmamaktadır. Son yıllarda yine insan periferal lenfositleri kullanılarak absorbe edilen radyasyon dozunun belirlenmesi amacıyla Mikronukleus testi çalışmaları yapılmaktadır. Mikronukleuslar sitoplazma içinde ana nukleusun dışında fakat nukleus ile şekil, yapı ve boyanma özellikleri bakımından aynı olan küçük küresel yapılardır. Radyasyona maruz kalmış lenfositlerde hasar gören kromozomlar ve onların asentrik parçaları veya mitotik iğdeki hatalar sonucu kromozomun tamamının kutuplara çekilememesi sonucu oluşurlar. Şekil 3 A’da bölünmekte olan binukleat bir hücrede kutuplara çekilemeyen bütün bir kromozom ve asentrik fragmentten mikronukleus, B’de ise yine binukleat bir hücrede disentrik köprüden nukleoplazmik köprü ve mikronukleus oluşumu şematize edilmiştir. Binukleat hücrelerdeki hücre başına düşen mikronukleus sıklığının mononukleat hücrelerdekinin iki kat olması nemlidir. Kromozom aberasyonlarının doğal oluşum sıklığı konusunda, farklı populasyonlar ile yapılan araştırmalarda özellikle disentrik sıklığında farklılıklar gözlenmiştir. Doğal disentrik oluşum sıklığının farklı bulunması, laboratuva koşulları, sayıcı ve değerlendiriciler arasındaki farklılıklar nedeniyle her biyolojik dozimetri laboratuarının kendi koşullarında, çeşitli radyasyon kalitelerinde ve farklı radyasyon dozlarında oluşturacakları kontrol doz-cevap eğrilerine sahip olmasını gerekli kılmıştır. Olası bir radyasyon kazasında alınacak radyas­yonun tipine göre, absorbe radyasyon dozunun miktarı o tipteki kontrol doz-cevap eğrilerin­den faydalanılarak bulunmaktadır. Kontrol doz-cevap eğrileri daha önce radyasyonla çalışmamış yada herhangi bir şekilde radyasyona maruz kalmamış sağlıklı bireyler­den alınan kanların akut ve homojen ışınlanmaları sonucunda oluşturulur. Biyolojik dozi­ metri amacıyla yapılan kontrol doz-cevap eğri­leri genellikle 50 mGy ile 4 Gy arasında yapılır. Eğriler oluşturulurken 0 ve 1 Gy arasında en az 5 doz noktasının olmasına özen gösterilir. Çünkü radyasyon kazaları genelde bu dozlar arasında meydana gelir.10 Standart eğri oluşturulurken çok küçük doz (<0.5 Gy) nokta­larında doz-cevap ilişkisini ortaya koymak için çok fazla hücre saymak gereklidir. Kalibras­yon eğrisini oluşturmak için toplam 10.000­15.000 hücre, bireysel doz tahmini yapmak için ise 500-1000 hücre saymak yeterli­dir. Elde edilen aberasyon verimi dikka­te alınarak %95 güvenilirlik sınırları içinde kontrol doz-cevap eğrisi çizilir. Aynı laboratuvar koşullarında 200 kV X-ışını ve Co­60 gamma radyasyonu ile ışınlanma sonucu oluşturulan kontrol doz-cevap eğrileri birlikte Şekil 4’de görülmektedir. GEREÇ VE YÖNTEMLER Materyalin Elde Edilmesi, Işınlanması Kontrol doz-cevap eğrilerini oluşturmak amacıyla elde edilen kan örnekleri genç, sağlıklı, sigara içmeyen, radyasyonla çalışmamış yada herhangi bir şekilde radyasyona maruz kalmamış bireylerden alınır. Kontrol grubu ve birinci mitozun (M1) ikinci mitoza (M2) oranını belirlemek için alınan kanlar ayrılır. Kan örnekleri steril, içleri heparin kaplı tüpler içine alınır. Eğriyi oluştururken, kullanılan doz noktalarına ait kan örnekleri radyasyon kalitesine uygun şekilde, doz hızı, dozun homojenitesi gibi kriterlere özen gösterilerek 370C’da ışınlanır. Kültür ve Tespit İşlemleri Kontrol doz-cevap eğrileri oluşturmak için ışınlanmış kan örnekleri ve radyasyona maruz kalmış bireylerde absorbe dozun tayini için alınan (~5 ml) kan örnekleri steril şartlarda, Moorhead ve arkadaşlarının mikrokültür tekniğine uygun olarak kültüre alınır. Bu yöntemde genellikle kültür stok medyumu olarak RPMI-1640+L-Glutamin, Penicilin ve Streptomicin kullanılır. Kültür ortamına mitojen olarak PHA (phytohemaglutinin) ve hücrelerin metafazda durmaları için Kolsemid kullanılır. Kültür süresi sonunda (toplam 48 saat) 0,075M KCL ile hipotonik şok uygulanır. Bu işlem sonunda 1:3 oranında asetik asit/metanol karışımı ile tespit işlemleri tamamlanır ve metafaz kromozomlarının lamlar üzerinde iyi bir şekilde dağılmaları sağlanır. % 5 Giemsa boyası ile boyanarak incelenecek duruma getirilir. Uygulanan kültür metodu Şekil 5’­de kısaca özetlenmiştir. M2/M1 Oranı ve Biyolojik Dozimetride Önemi İnsan vücudunda yaklaşık 5.2x1012 lenfosit dolaşır. Lenfositlerin % 70’i T- lenfositlerdir ve bunların yaklaşık %98’i ufak, hücre siklusunun bölünmeyen bir fazında (G0) bulunur. G0 fazında olmaları dolayısı ile biyolojik ömürleri uzundur. Metabolik olarak inaktiftirler. T-lenfositlerin kolay elde edilebilmeleri, radyasyona duyarlı olmaları, biyolojik ömürlerinin uzun olması (%90’nın yaşam süresi ortalama 3 yıl) (38) ve akut vücut ışınlamalarından 3 yıl sonra dahi lenfositlerdeki kromozom aberasyonlarının %50 sinin hala korunuyor olması, kaza üzerinden uzun yıllar geçse bile absorblanan dozun belirlenmesine olanak tanır. İnsan periferal kanında bulunan lenfositler stimüle edilerek G0 fazından çıkıp hücre siklusunda ilerlemeye başlarlar. Siklusta ilerleme hızı hücreler arasında farklılık gösterdiğinden periferal kanda senkronize olan lenfositler bölünmeye teşvik edildikleri invitro ortamda asenkron hücre popülasyonu haline gelirler. Bu yüzden bazı lenfositler M1 bölünmede iken siklusta hızlı ilerleyen bazı lenfo­sitler M2 da olurlar. Radyasyona maruz kalındıktan sonraki ilk bölünme (M1) de lenfositlerde oluşan disentrik kromozom aberasyonlarının %50’si kaybolur. Bu yüzden doz tahmini yapılırken, M1 lenfositlerde bulunan disentrik kromozom aberasyonlarının sayımı esas alınır. M2/M1 belirlenmesi için kültür ortamına BrdU (bromodeoksiüridin) ila­ve edilir. Timidin analogu olan BrdU, DNA replikasyonu esnasında timidinin yerini alır. DNA’nın yapısına girer. Floresan Plus Giemsa (FPG) boyama tekniği32 ile boyanan metafaz kromozomları Floresan mikroskopta incelenerek M2 ve M1’de olan hücreler ayırt edilir. Metodun iyi çalıştığının göstergesi olarak, M2 de olan hücreler M1den %10 daha az olmalıdır. Bu değerlerin üzerinde bulunduğunda absorbe radyasyon dozunun hesaplanmasında bazı düzeltme faktörleri kulanılır. Kültür ortamına BrdU ilave edildikten sonra DNA replikasyonu sırasında BrdU’nun DNA’nın yapısına girişi, M1 ve M2’deki hücrelerde BrdU almış kromozomların görünüşü Şekil 6’da gösterilmiştir. Kromozomların değerlendirilmesi Hazırlanan preparatlar değerlendirilirken kromozomları birbirinden belirgin olarak ayrılmış, görünüşleri düzgün ve iyi boyanmış diploid metafazlar dikkate alınır. Kromozomlar sayılırken sayıları 2n=46 ve üzeri olanlar değerlendirmeye alınır. Hücrede kararsız aberasyonlar (disentrik, sentrik halka ve serbest asentrik) bulunduğunda kromozom sayıları ile belirlenen aberasyonların birbirini dengelemesine özen gösterilir. Örneğin, hücrede bir disentrik aberasyonun varlığında ona eşlik eden bir asentrik ile sayının 46 da tutulması; bir sentrik halka bulunduğunda yine eşlik eden bir asentrik ile sayının 47 olması, bir trisentrik bulunduğunda ona eşlik eden 2 adet asentrik ile sayının 46 olması gibi durumlara dikkat edilir. Değerlendirmelerde bir trisentrik 2 disentriğe, bir sentrik halka bir disentriğe eşdeğer olarak kabul edilmektedir. 4 Gy 200 kv X-ışını uygulanan ve yukarıda anlatılan metoda uygun olarak hazırlanan ve değerlendirilen bir me­tafaz plağında disentrik ve asentrik kromozom aberasyonları Şekil 7’de görülmektedir. İstatistiksel ve Matematiksel Yöntemler Farklı iyonlaştırıcı radyasyonların eşit dozlarının birim uzaklıkta bıraktıkları enerjilerinin ve dolayısıyla oluşturdukları iyonlaşma yoğunluklarının farklı olması nedeniyle oluşturdukları kromozom aberasyonları verimleri de farklıdır. Düşük Lineer Enerji Transfer (LET)’li radyasyonların herhangi bir dozunda iyonizasyon rastgele dağılır. Kromozom hasarının da aynı olasılıkla ger­çekleştiği düşünülürse aberasyon dağılımı da rast gele olacaktır. Bu rast gele dağılımın düşük fre kanslarda meydana gelmesi Poisson dağılımı ile uygunluk gösterir. Bu bilgilere dayanarak X-ışınları ve γ gibi düşük LET’li radyasyon ile akut ve homojen ışınlanma sonucunda oluşan kromozom aberas­yonlarının Poisson dağılımına uygunluk gösterdiği belirlenmiştir. Yüksek LET’li radyasyonlarda ise iyonizasyon yoğunluğu fazla olduğundan iyonizasyon hücreler arasında rast gele dağılmaya­caktır. Yüksek LET’li radyasyonların absorblanması sonucu birbirine yakın hücrelerde birden fazla aberasyonlu hücre oluşacak ve bu oluşum Poisson dağılımından uzaklaşacaktır. Homojen olmayan ışınlamalarda ve kronik ışınlamalarda disentriklerin hücrelere dağılımlarının Poisson dağılımından sapmaları büyük olacağından Poisson’a uygunluk göstermez. Bu yüzden kontrol doz-cevap eğrileri oluşturulurken ışınlama homojenitesini kontrol etmek için disentriklerin Poisson dağılımına uygunluklarının belirlenmesi gerekir. Elde edilen aberasyon dağılımının (disentrik) Poisson'a uygunluğunu araştırmak için ilk önce her doz noktasına ait varyanslar (σ²) hesaplanır. Daha sonra varyansların aberasyon (disentrik) frekanslarına (Y) oranından elde edilen dağılım oranı (σ²/Y) bulunur. Bu dağılım oranları U testi formülünde yerine konularak her doz noktasına ait U değerleri hesaplanır. U testi sonuçlarının –1,96 ve +1,96 arasında olması dağılımların Poisson’a uygunluğunu ispatlar. Çoşkun M, Coşkun M. Biological dosimeter and related developments. Cerrahpaşa J Med 2003  

http://www.biyologlar.com/biyolojik-dozimetri-ve-ilgili-gelismeler

Türkiye'nin Gölleri ve Özellikleri

Yerkabuğunu çanak şeklindeki çukurlarını kaplayan göllerin oluşabilmesi için göl sularının beslenmesinin su giderlerinden daha fazla olması gerekir. Bunun sonucunda sıcak ve kurak bölgelerde yer alan bazı göl çanakları yılın ancak bazı dönemlerinde suya sahip olurlar bu şekilde göllere GEÇİCİ GÖL denir. Türkiye'nin gölleri ve genel özellikleri * Göllerin deniz seviyesinden yükseltileri farklılık gösterir. * Ülkemizde genelde yükselti batıdan doğuya doğru arttığından göllerin yüksekliği de buna bağlı olarak batıdan doğuya doğru artar. * Göllerin genişliği ve derinlikleri oldukça farklılık gösterirler. *Türkiye'nin yüzölçümünün % 10'unu göller oluşturur. *Göllerimizin bir kısmı değişik jeolojik devirlerde oluşmuş çanaklaşma sonucunda; (Tektonik, Karstik, Volkanik, Buzul) bir kısmı da çöküntü olukları ya da vadilerin önlerinin setlerle kapanması sonucunda oluşmuştur. (Heyelan set, Lav set, Alüvyal set, Kıyı set, Delta set, Yapay set gölleri) * Göllerin yükseltisi batıdan doğuya gidildikçe artar. Su seviyeleri mevsimlere göre değişme gösterir. * Sularının kimyasal özellikleri farklılık gösterir. Bazıları sodalı (Van), bazıları ise tuzlu sulara sahiptir. (Tuz. Burdur, Aktaş, Acıgöl, Akşehir) * Dışarıya akıntısı olan göllerimizin suları tatlı iken (Çıldır, Eymir, Mogan, Eğirdir, Beyşehir) dışarıya akıntı olmayanların suları acı veya sodalıdır. (Burdur, Acıgöl) * Büyük göllerimiz çevrelerindeki iklim şartlarını düzenleyici etkiye sahiptirler. * Suları tatlı olan göllerimizden sulama ve kullanma suyu, bazılarından enerji üretimi (Çıldır, Tortum, Hazar Kovada), bazılarından da ulaşım amaçlı yararlanılır. (Van Gölü - Feribot taşımacılığı) * Kurak ve sıcak olan bölgelerde buharlaşmanm fazla olması ve yağışlarm az düşmesine bağlı olarak göller oldukça azdır, var olanların da alanı büyük oranlarda (Devamlı güçlü kaynaklarla beslenen göller hariç) değişikliğe uğrar. Tuz Gölü abant en çok değişen göllerimizdendir.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-golleri-ve-ozellikleri

CARETTA CARETTA ( DENİZ KAPLUMBAĞALARININ ) ÜREME ALANLARI

CARETTA CARETTA ( DENİZ KAPLUMBAĞALARININ ) ÜREME ALANLARI

Akdeniz Bölgesindeki Üreme alanları: Günümüzde Akdeniz bölgesinde deniz kaplumbağalarının üremelerine elverişli uygun sahiller hızla yokolma sürecine girmiştir. Gelişen turizm faaliyetleri, aşırı yapılaşma ve denizin kirletilmesi sonucunda üreme sahilleri azalmaktadır. Caretta caretta türü deniz kaplumbağalarının önemli üreme alanları Yunanistan, Türkiye ve Kıbrıs etrafında yoğunluk göstermektedir. Akdenizdeki en önemli üreme alanı Yunanistan’daki Zakintos adasıdır. Aynı türün Akdenizdeki 5. önemli üreme alanı ise Girne’nin 14 Km. Doğusunda yer alan Alagadi Sahilleridir. Yeşil deniz kaplumbağası Chelonia mydas için durum daha da bir önem arzetmektedir. Akdeniz bölgesinde Chelonia mydas türü deniz kaplumbağasına Türkiye’nin güney kıyıları ve Kıbrıs etrafında rastlanmaktadır. En önemli ilk iki üreme alanı Türkiye’de, üçüncü önemli üreme alanı ise Kıbrıs’ta Karpaz yarımadası’nda yer alan Ronnas Körfezidir. Kıbrıs’taki üreme alanları: Deniz kaplumbağaları Kıbrıs’ta yaklaşık 85 - 90 sahile her yıl çıkış yaparak üreme faaliyetlerini sürdürmektedir. Özellikle Kıbrıs’ın kuzey sahillerinin halen el değmemiş, yapılaşmaya açılmamış olması deniz kaplumbağalarının yoğunlukla Kıbrıs’ın kuzey kıyılarına gelmelerine neden olmaktadır. Kıbrıs’ın güney kıyılarında yapılaşma ve turizim faaliyetlerinin çok yoğun olması nedeniyle az sayıda sahil deniz kaplumbağalarının üremelerine uygundur. Üremeleri için kullandıkları sahillerin tümü aynı öneme sahip değildir. Kıbrıs için önemli olan sahiller buraya alınmıştır. 1- Alagadi Sahilleri: Kıbrıs’ın kuzey kıyılarında yer almaktadır. Girne’nin 14 Km. Doğusunda yer alır. İki koydan oluşmaktadır. Toplam sahil uzunluğu yaklaşık olarak 2900 m. dir. Her yıl barındırdığı yuva sayısı bakımından Kıbrıs’ın en önemli üreme alanıdır. Her iki türde üremek için bu sahilleri kullanmaktadır. Ancak yoğunlukla Caretta caretta türü deniz kaplumbağaları tarafından kullanılmaktadır. Akdeniz bölgesinin 5. önemli Caretta caretta üreme alanıdır. 1997 yılında “Özel Çevre Koruma Bölgesi” ilan edilerek koruma altına alınmıştır. 2- Esentepe Sahili: Esentepe köyünün kuzeyinde yer almaktadır. İki kısımdan oluşmaktadır. Yaklaşık 500m uzunluğundadır. Her iki türde görülmektedir. 3- Bahçeli Sahili: Girne'nin yaklaşık 10 km doğusunda yer alır. Her iki tür de yuvalamak için bu sahili kullanır. 4- Tatlısu Sahili: Tatlısu Köyünün kuzey doğusunda yer almaktadır. Yaklaşık 800 m uzunluğundadır. Her iki türde görülmektedir. 5- Ronnas Sahilleri: Karpaz yarımadasının kuzeyinde, Erenköy’ün 12 Km. Doğusunda yer alır. Kayalık alanlarla birbirinden ayrılan 7 koydan oluşmaktadır. Toplam sahil uzunluğu yaklaşık 2000 m. dir. Her iki türünde görüldüğü bu sahiller yoğunlukla Chelonia mydas türü deniz kaplumbağaları tarafından kullanılmaktadır. Tüm Akdeniz bölgesinin 3. önemli Chelonia mydas üreme alanıdır. Mutlak surette koruma altına alınması gerekmektedir. 6- Ay. Philion Sahili: Karpaz Yarımadasında Dipkarpaz köyünün 5 Km kuzeyinde yer almaktadır. Antik Karpasia yerleşim alanının limanı bu sahildedir. Yaklaşık 800 m uzunluğundadır. Ronnas Körfezinden sonra Kıbrıs’taki ikinci önemli Chelonia mydas türü deniz kaplumbağası üreme alanıdır. Koruma altına alınması gerekmektedir. 7- Altınkum Sahilleri: Karpaz yarımadasının güneyinde Dipkarpaz köyünden yaklaşık 15 Km uzaklıkta yer almaktadır. İki sahilden oluşmaktadır. Sahillerin toplam uzunluğu yaklaşık olarak 3700 m dir. Kıbrıs’ın doğal güzellik ve kumulların bulunması bakımından en güzel sahillerinden biridir. Her iki tür tarafından kullanılmaktadır. İkinci sahil önemli bir Chelonia mydas türü deniz kaplumbağası üreme alanıdır. 8- Dolphin Sahili: Dipkarpaz köyünün güneyinde yeralır. Yaklaşık 800 m uzunluğundadır. Yoğunlukla C. mydas türü kaplumbağalar tarafından kullanılır. 9- İkidere Sahili: Dipkarpaz köyünün güneyinde yer alır. 1200 m uzunluğunda bir sahildir. Her iki tür tarafından da kullanılır. 10- Beyza Sahili: Karpaz Yarımadasında Dipkarpaz köyünün 8 Km güneyinde yer almaktadır. Yaklaşık 800 m uzunluğundadır. Yoğunlukla Caretta caretta türü kaplumbağa görülmekle birlikte Chelonia mydas türü kaplumbağada görülmektedir. 11- Laden Sahili: Karpaz Yarımadasında Dipkarpaz köyünün 10 Km güneyinde yer almaktadır. 900 m uzunluğundadır. Her iki türde görülür. 12- Toxeutra Sahili: Baf'ın 15 km kuzeyinde yer alır. Yaklaşık 800 m uzunluğundadır. Her iki tür de üremek için bu sahili kullanmaktadır. 13-Lara sahili: Baf Kasabasının kuzey kısmında Akama bölgesinde yer almaktadır. Her iki türde bu sahillere yuva yapmaktadır. 14- Akdeniz Sahili: Kıbrıs’ın batısında Akdeniz köyünün 2 Km. Batısında yer alır.Yaklaşık 4300 m. uzunluğundadır. Yoğunlukla Chelonia mydas türü kaplumbağa görülmektedir. 15- Kormacit Sahili: Kormacit köyünün 3 Km. Batısında Güzelyurt Körfezinde yer almaktadır. Yaklaşık olarak 1800 m uzunluğundadır. Yoğunlukla Chelonia mydas türü kaplumbağa görülmektedir.

http://www.biyologlar.com/caretta-caretta-deniz-kaplumbagalarinin-ureme-alanlari


Mutasyon

Mutasyon, canlının genetik yapılarında meydana gelen değişmelerdir. Bireyin kalıtsal özelliklerinin ortaya çıkmasının sağlayan genetik şifre herhangi bir nedenden dolayı (X ışını, radyasyon, ultraviyole, bazı ilaç ve kimyasal maddeler, ani sıcaklık değişimleri ) bozulabilir. Bu durumda DNA’nın sentezlediği protein veya enzim bozulur. Böylece canlının, proteinden dolayı yapısı, enzimlerinden dolayı metabolizması değişebilir. Mutasyonlar spontan ya da uyarılmış olarak oluşabilir. Spontan mutasyonlar genellikle doğada kendiliğinden oluşan mutasyonlar olup bir bazın yer değiştirmesi şeklindedirler. Uyarılmış mutasyonlarda ise bir X ışını gibi yapay bir faktör bulunur. Bununla birlikte mutasyonun en önemli sonuçlarından biri, bir sonraki kuşağa farklı genetik özellikler aktarılmasına neden olmasıdır. Bu ise farklı fiziksel özelliklere sahip bireylerin üremesidir. Çekinik olan mutasyonlar ileriki döllerde ortaya çıkabilir. Dominant olanları fenotip yapıda hemen ortaya çıkabilir. Mutasyonun diğer bir sonucu da hücre bölünmesindeki kontrol mekanizmasını ortadan kaldırabilmesidir. Bunun bilinen en tehlikeli sonucu ise hücrenin kontrolsüz bölünmesi yani kanserdir. Mutasyon (değişim) Yeni döllere aktarılacak kalıtsal bilgide,genellikle fiziksel ya da kimyasal dış etkenlerin uyarısıyla,bazen de kendiliğinden ortaya çıkan değişiklik. Mutasyon, hücredeki kalıtsal bilgiyi taşıyan, çift nükleotid zincirinden oluşan, DNA (deoksiribo nükleik asit) molekülündeki GEN adı verilen ve belirli bir özelliği kodlayan bölümündeki değişiklikten kaynaklanır. Mutasyonlar, bir DNA zincirindeki bazın (A, T, G, C) başka bir bazla yer değiştirmesi sonucunda ortaya çıkabileceği gibi, zincire bir ya da daha çok bazın eklenmesi veya zincirdeki bazların eksilmesi sonucunda da ortaya çıkabilir. DNA zincirindeki tek bir baz çiftinin(A-T veya G-C) değişmesiyle oluşan mutasyonlara nokta mutasyonu(nokta değşinimi) denir. Bu tür mutasyonlar: Karşılıklı olan bir pürin-pirimidin (örn. A-T) çiftiyle başka bir pürin-pirimidin (örn. G-C) çiftinin yer değiştirmesiyle oluşabileceği gibi, bir pirimidin-pürin (örn. C-G) ile bir pürin-pirimidin (örn. G-C) bazının çaprazlama olarak yer değiştirmesiyle de oluşabilir. Bu tür mutasyonlar kendiliğinden oluşabileceği gibi, bazı bazların benzerleriyle yer değiştirmesiyle de ortaya çıkabilir. Nokta mutasyonları genellikle tek bir kodonu etkilediğinden çok büyük değişimlere yol açmaz. Örneğin: Mutasyona uğramış kodon aynı aminoasidi kodlamaya devam eder ya da proteinin işlevini değiştirmeyen başka bir aminoasit kodlanabilir. Ama bazı durumlarda, DNA molekülündeki tek bir nükleotidin değişmesi bile çok önemli sonuçlar doğurabilir. Örnek olarak orak hücreli kansızlık verilebilir. Bu hastalık kalıtsaldır. Eğer bu hastalık böyle bir nokta mutasyonu nedeniyle meydana geliyorsa ve eğer çocuk mutasyona uğramış geni iki ebeveyninden de alıyorsa bunun sonuçları kötü olabilir. Bir aminoasidi kodlayan bir kodonu hiçbir a.a’yı kodlamayan bir kodona, örneğin bir sonlama kodonuna (stop kodonu) dönüştüren mutasyonlara “Anlamsız Mutasyon” denir. Bu tür mutasyonlar, protein sentezinin normalden önce sonlanmasına, dolayısıyla genin biyolojik işlevini görememesine yol açar. Bir a.a.’yı kodlayan kodonun, başka bir a.a.’yı kodlayan kodona dönüşmesine ise “Yanlış Anlamlı Mutasyon” denir. Eksilme ya da eklenme mutasyonları, nokta mutasyonlarından çok daha önemli değişikliklerin sorumlusudur. DNA zincirinde bir ya da birden fazla bazın eksilmesi ya da eklenmesi, genellikle eklenme ya da eksilmenin olduğu noktadan başlayarak kod okuma çerçevesinin kaymasına yol açar. Bu yüzden gen yapısında önemli değişiklikler meydana getirir. Örneğin: TAG GGC ATA ACG ATT dizisinde, ilk kodonda oluşan bir mutasyonla bir A bazının eklendiği varsayılırsa, bu yeni dizi TAA GGG CAT AAC GAT T şeklinde okunmaya başlanacak ve bu farklı dizi, okuma çerçevesindeki kayma nedeniyle bambaşka bir aminoasidi kodlayacaktır.Birden fazla kodonda ortaya çıkan bu tür değişikliklerin daha önemli ve ciddi sonuçlar doğurması doğaldır. Mutasyona uğramış DNA dizileri de tıpkı normal DNA dizileri gibi eşlenir,çoğalır ve dölden döle normal diziler gibi aktarılır. Mutasyon geçirmiş kalıtsal bilgi ancak yeni bir mutasyonla eski durumuna dönebilir. Geri dönüşlü mutasyon denen ikinci mutasyon özgün genin yapısını onarır ve yeniden normal işlevini kazandırabilir; bazen de, ilk mutasyonun oluştuğu bölgeden başka bir bölgede ortaya çıkan baskılayıcı mutasyon denen ikinci bir mutasyonun ilk mutasyonun etkisini tamamen ya da bir ölçüde yok edebilir. Eşeyli olarak üreyen insanda ve diğer tüm üstün yapılı canlılarda mutasyonlar, oluştukları hücreleri cinsinden iki grupta incelenebilir. Eşey hücrelerinde oluşan mutasyonlara “Tohumsal Mutasyon”, bunların dışındaki tüm diğer hücrelerdeki mutasyonlara ise “Somatik Mutasyon” denir. Somatik mutasyonların en çarpıcı örneği mavi gözlü insanlarda gözlenebilir. Mavi göz, bir pigmentin eksikliğinden ileri gelen çekinik(resesif) bir karakterdir. Ortaya çıkabilmesi için hem anneden hem de babadan çekinik karakter genini (b) alması gerekir. Baskın karakter geninden (B) bir tane bile alan insanlar kahverengi gözlü (Bb) olurlar. Bazen ender olarak, mavi gözlü insanların -genelde bir- gözünde kahverengi bir bölge görülür. Bu özellik büyük olasılıkla, göz hücrelerinde oluşan ve b genini B’ye değiştiren bir somatik mutasyonla oluşur. Ancak bu tür mutasyonlar eşey hücrelerini etkilemediğinden kuşaklara aktarılamaz. Ama mavi gözlü iki insanın kahverengi gözlü çocuklarının olması ancak eşey hücrelerindeki bir mutasyon sonucunda ortaya çıkar. Özellikle tohumsal mutasyonlar, kalıtımın incelenmesinde ve insan evriminin gelecekteki yönünü belirleyen ipuçları olarak da incelenmeye değer olgulardır. Yeni oluşan mutasyonların çoğu doğal dengeyi bozduğu için zararlı, hatta kalıtsal hastalıkların birçoğunda olduğu gibi ölümcüldür. Bu zararlı genlerin toplumda yayılmasını önleyebilmek, ancak mutasyona uğramış kalıtsal bilgiyi taşıyan canlının üreme yeteneğinin azalmasına ya da yok olmasına bağlıdır. Mutasyonun gözlenebilen bir etki olmadan ortaya çıkması çok az gözlenen bir olgudur. Daha çok çevreden gelen kimyasal ya da fiziksel etkiler nedeniyle olur. Bir dış etkinin mutasyona yol açabilmesi (mutajen olması) için hücre içine girip etkinliğini gösterebilmesi gerekir. Örneğin Güneş’in morötesi ışınları, girim gücü düşük olduğu için yalnızca deri hücrelerinde somatik mutasyona yol açabilirken, girim gücü yüksek olan X ışınları ya da atom bombası ışımaları tohumsal mutasyona yol açabilen çok güçlü etkenlerdir. Bu tür mutasyonların bir çok örneği yakın zamanda Çernobil patlaması sonucunda çevredeki bir çok canlı türünde gözlenmiştir. Günümüzde bile bu patlama sonrası etrafa saçılan radyoaktif maddelerin neden olduğu somatik mutasyonların görünür sonuçları vardır. Halen Rusya ve Karadeniz Bölgesi’ndeki kanser oranları çok yüksektir.

http://www.biyologlar.com/mutasyon

Farklı Çeşitteki Patojenleri Tanıma Rehberi

Farklı Çeşitteki Patojenleri Tanıma Rehberi

Protozoa olan Giardia, giardiyaz adı verilen ishal hastalığına sebep olur. Giardia türleri serbest yaşayan (flamotin aracılığıyla) trofozitler ve yumurta şeklindeki kistler olarak bulunur.

http://www.biyologlar.com/farkli-cesitteki-patojenleri-tanima-rehberi

Ekolojik Kirlilik

En geniş anlamıyla çevre "ekosistemler" ya da "biyosfer" şeklinde açıklanabilir. Daha açık olarak çevre, insanı ve diğer canlı varlıkları doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen fiziksel, kimyasal, biyolojik ve toplumsal etmenlerin tümüdür.İnsanları çevre kirliliği konusunda duyarlı hale getirebilmek için 1997 yılı çevre yılı olarak kutlandı. Çevrenin doğal yapısını ve bileşiminin bozulmasını, değişmesini ve böylece insanların olumsuz yönde etkilenmesini çevre kirlenmesi olarak tanımlayabiliriz. Artık hepimizin bildiği gibi çevreden, içindeki varlıklara göre en çok yararlanan bizleriz. Çevreyi en çok kirleten yine bizleriz. Bu nedenle "Çevreyi kirletmek kendi varlığımızı yok etmeye çalışmaktır" denilebilir. Bilinçsiz kullanılan her şey gibi temiz ve sağlıklı tutulmayan çevre de bizlere zarar verir. Bu nedenle çevre denince aklımıza önce yaşama hakkı gelmelidir. İnsanın en temel hakkı olan yaşama hakkı, canlı ya da cansız tüm varlıkları sağlıklı, temiz ve güzel tutarak dünyanın ömrünü uzatmak, gelecek kuşaklara bırakılacak en değerli mirastır. 1970'li yıllardan sonra bilincine vardığımız çevre kirliliği dayanılmaz boyutlara ulaştı. Çünkü artık temiz hava soluyamaz olduk. Ruhsal rahatlamamızı sağlayacak yeşil alanlara hasret kalmaya başladık. Yüzmek için deniz kıyısında bile yüzme havuzlarına girmek zorunda kaldık.gürültüsüz ve sakin bir uyku uyuyamaz, midemiz bulanmadan bir akarsuya bakamaz olduk. Kısaca artık kirleteceğimiz çevre tükenmek üzeredir. 2000-3000 yıl önce bir doğa cenneti ve büyük bir kısmı otlaklarla kaplı olan Anadolu'yu günümüzde bu durumlara düşürdük. Doğada kirlenmeye neden olan etmenleri, doğal etmenler ve insan faaliyetleri ile oluşan etmenler olmak üzere iki grupta inceleyebiliriz. Doğal etmenler:depremler, volkanik patlamalar, seller gibi doğadan kaynaklanan etmenlerdir. İnsan faaliyetlerinden kaynaklanan etmenler ise aşağıdaki gibi sıralanabilir. Evler, iş yerleri ve taşıt araçlarında; petrol, kalitesiz kömür gibi fosil yakıtların aşırı ve bilinçsiz tüketilmesi. Sanayi atıkları ve evsel atıkların çevreye gelişigüzel bırakılması. Nükleer silahlar, nükleer reaktörler ve nükleer denemeler gibi etmenlerle radyasyon yayılması. Kimyasal ve biyolojik silahların kullanılması. Bilinçsiz ve gereksiz tarım ilaçları, böcek öldürücüler, soğutucu ve spreylerde zararlı gazlar üretilip kullanılması. Orman yangınları, ağaçların kesilmesi, bilinçsiz ve zamansız avlanmalardır. Yukarıda sayılan olumsuzlukların önlenmesiyle çevre kirliliği büyük ölçüde önlenebilir. Çevre bilimcilere göre genelde, aşağıda verilen iki çeşit kirlenme vardır. Birinci tip kirlenme; biyolojik olarak ya da kendi kendine zararsız hale dönüşebilen maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Hayvanların besin artıkları, dışkıları, ölüleri, bitki kalıntıları gibi maddeler birinci tip kirlenmeye neden olur. Kolayca ve kısa zamanda yok olan maddelerin meydana getirdiği kirliliğe geçici kirlilik de denir. İkinci tip kirlenme: biyolojik olarak veya kendi kendisine yok olmayan ya da çok uzun yıllarda yok olan maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Plastik, deterjan, tarım ilaçları, böcek öldürücüler (DDT gibi), radyasyon vb. maddeler ikinci tip kirlenmeye neden olur. Kalıcı kirlenme de denilen ikinci tip kirlenmeye neden olan maddeler bitki ve hayvanların vücutlarına katılır. Sonra besin zincirinin son halkasını oluşturan insana geçerek insanın yaşamını tehlikeye sokar. Örneğin; Marmara denizine sanayi atıkları ile cıva ve kadminyum iyonları bırakılmaktadır. Zararlı atıklar besin zincirinde alglere, balıklara ve sonunda insana geçerek önemli hastalıklara ve ani ölümlere neden olmaktadır. Köy gibi kırsal yaşama birliklerindeki insanlar genellikle büyük kentlerde yaşayan insanlardan daha sağlıklı ve daha uzun ömürlüdür. Çünkü kırsal ekosistemler, çevre kirliliği yönünden kentsel ekosistemlerden daha iyi durumdadır. Bunu bilen kent insanı fırsat buldukça, çevre kirliliği en az olan kırlara, köylere koşmaktadır. Günümüzde en yaygın olan kirlilik su, hava, toprak, ses ve radyasyon kirliliğidir. Yeryüzündeki içme ve kullanma suyunun miktarı sınırlıdır. Zamanla su kaynaklarının azalması, insan nüfusunun artması ve daha önemlisi, suların kirlenmesi yaşamı giderek zorlaştırmaktadır. Su kirliliğini oluşturan etmenlerin başında lağım sularıyla sanayi atık suları gelmektedir. Bunun yanında petrol atıkları, nükleer atıklar, katı sanayi ve ev atıkları da önemli kirleticilerdir. Bunlar deniz kenarındaki bitki ve alg gibi kaynakları yok etmektedir. Kirlenme sonucu denizlerde hayvan soyu tükenmeye başlamıştır. Örneğin; Marmara denizi, kirlilik nedeniyle balıkların yaşamasına uygun ortam olmaktan çıkmıştır. Karadeniz'deki kirlenme nedeniyle hamsi ve diğer balık türleri giderek azalmaktadır. İstakozların larva halindeyken temiz su bulamamaları nedeniyle nesilleri tükenmektedir. Nehir ve göllerimizde kirlilik nedeniyle canlılar tükenmek üzeredir. Yeni yeni kurulmaya başlanan arıtma tesisleri, lağım ve sanayi atık sularını hem kimyasal hem de biyolojik olarak temizlemektedir. Böylece hem sulama suyu gibi yeniden kullanılabilir su kazanılmakta hem de denizlerin kirlenmesi önlenmektedir. Bu nedenle sanayileşme mutlaka iş yerleri planlanırken arıtma tesisleri ile birlikte düşünülmelidir. Hava, içinde yaşadığımız gaz ortamı oluşturmanın yanında yaşam için temel bir gaz olan oksijeni tutar. Oksijen yanma olaylarını da sağlayan temel bir maddedir. Temiz hava olarak nitelendirilen atmosferin alt katmanı; azot, oksijen, karbondioksit ve çok az miktarda diğer gazlardan oluşur. Ayrıca atmosferin üst katmanında bir de ozon gazının (O3) oluşturduğu tabaka vardır. Ozon, güneşten gelen zararlı ışınların çoğunu yansıtıp bir kısmını tutarak yeryüzüne ulaşmasını engeller. Evler, iş yerleri, sanayi kuruluşları ve otomobillerin çevreye verdikleri gaz atıklar havanın bileşimini değiştirir. Havaya karışan zararlı maddelerin başlıcaları kükürt dioksit (SO3), karbon monoksit (CO), karbon dioksit (CO2), kurşun bileşikleri, karbon partikülleri (duman), toz vb. kirleticilerdir. Ayrıca deodorant, saç spreyleri ve böcel öldürücülerde kullanılan azot oksitleri, freon gazları ile süpersonik uçaklardan çıkan atıklar da havayı kirletir. Zararlı gazların (özellikle kükürt bileşikleri); yağmur, bulut, kar gibi ıslak ya da yarı ıslak maddelerle karışmaları sonucunda asit yağmurları oluşur. Asit yağmurları da bir yandan orman alanları vb. yeşil alanları yok etmekte bir yandan da suları kirletmektedir. Aşırı artan CO2, atmosferin üst katmanlarında birikerek ısının, atmosfer dışına çıkmasını engeller. Böylece yeryüzü giderek daha fazla ısınır. Bu da buzulların eriyerek denizlerin yükselmesine kıyıların sularla kaplanmasına neden olabilecektir. "Sera etkisi" denilen bu olay sonucu denizlerin 16 metre kadar yükselebileceği tahmin edilmektedir. Freon, kloroflorokarbon (CFC) gibi gazların etkisiyle ozon tabakası incelmektedir. Bunun sonunda güneşin zararlı ışınlarıyeryüzüne ulaşarak cilt kanseri gibi hastalıklara ve ölümlere neden olmaktadır. Sonuçta, biyosferin canlı kitlesini yok etme tehlikesi vardır. Büyük yangınlar da önemli ölçüde hava kirliliği yaratır. Örneğin; orman yangınları, körfez savaşında olduğu gibi petrol yangınları vb. Hava kirliliği aşağıda verilen uygulamalarla önlenebilir: Hava kirliliğinin en önemli nedenlerinden olan fosil yakıtlar olabildiğince az kullanılmalı. Bunun yerine doğalgaz, güneş enerjisi, jeotermal enerji vb. enerjilerin kullanımı yaygınlaştırılmalıdır. Karayolu taşımacılığı yerine demiryolu ve deniz taşımacılığına ağırlık verilmelidir. Büyük kentlerde toplu taşıma hizmetleri yaygınlaştırılmalıdır. Böylece, otomobil egzozlarının neden olduğu kirlilik azaltılabilir. Sanayi kuruluşlarının atıklarını havaya vermeleri önlenmelidir. Yeşil alanlar artırılmalı, orman yangınları önlenmelidir. Ozon tabakasına zarar veren maddeler kullanılmamalıdır. Canlılığın kaynağı sayılabilecek toprağın yapısına katılan ve doğal olmayan maddeler toprak kirliliğine neden olur. Böyle topraklarda bitkiler yetişmez ve toprağı havalandırarak yarar sağlayan solucan vb. hayvanlar yaşayamaz duruma gelir. Topraktan bitkilere geçen kirletici maddeler, besin zinciri yoluyla insana kadar ulaşır. Hastahane atıkları gibi mikroplu atıklar, hastalıkların yayılmasına neden olur. Toprak kirliliğine neden olan başlıca etmenler: Ev, iş yeri, hastahane ve sanayi atıkları. Radyoaktif atıklar. Hava kirliliği sonucu oluşan asit yağmurları. Gereksiz yere ve aşırı miktarda yapay gübre, tarım ilacı vb. kullanılması. Tarımda gereksiz ya da aşırı hormon kullanımı. Suların kirlenmesi. Su kirliliği toprak kirliliğine neden olurken, toprak kirliliği de özellikle yer altı sularının kirlenmesine neden olur. Toprak kirliliğinin önlenmesi için aşağıdaki uygulamalar yapılmalıdır. Verimli tarım topraklarında yerleşim ve sanayi alanları kurulmamalı, yeşil alanlar artırılmalıdır. Ev ve sanayi atıkları, toprağa zarar vermeyecek şekilde toplanıp depolanmalı ve toplanmalıdır. Yapay gübre ve tarım ilaçlarının kulanılmasında yanlış uygulamalar önlenmelidir. Nükleer enerji kullanımı bilinçli şekilde yapılamlıdır. Sanayileşme ve modern teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkan çevre sorunlarından biri de ses kirliliğidir. Gürültü de denilen ses kirliliği, istenmeyen ve dinleyene bir anlam ifade etmeyen sesler ya da insanı rahatsız eden düzensiz ve yüksek seslerdir. Ses kirliliğini yaratan önemli etmenler; Sanayileşme Plansız kentleşme Hızlı nüfus artışı Ekonomik yetersizlikler İnsanlara, gürültü ve gürültünün yaratacağı sonuçları konusunda yeterli ve etkili eğitimin verilmemiş olmasıdır. Ses kirliliği, insan üzerinde çok önemli olumsuz etkiler yaratır. Bu etkileri aşağıdaki gibi sıralayabiliriz. İşitme sistemine etkileri: Ses kirliliği işitme sistemi üzerinde, geçici ve kalıcı etkiler olmak üzere iki çeşit etki yapar. Ses kirliliğinin geçici etkisi, duyma yorulması olarak da bilinen işitme duyarlılığındaki geçici kayıplar şeklinde olur. Duyma yorulması düzelmeden tekrar gürültüden etkilenilmesi ve etkileşmenin çok fazla olması durumunda işitme kaybı kalıcı olur. Fizyolojik etkileri: İnsanlarda görülen stresin önemli bir kaynağı ses kirliliğidir. Ani olarak oluşan gürültü insanın kalp atışlarında (nabzında), kan basıncında (tansiyonunda), solunum hızında, metabolizmasında, görme olayında bozulmalar yaratır. Bunların sonucunda uykusuzluk, migren, ülser, kalp krizi gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar. Ancak en önemli olumsuzluk kulakta yaptığı tahribattır. Psikolojik etkileri: Belirli bir sınırı aşan gürültünün etkisinde kalan kişiler, sinirli, rahatsız ve tedirgin olmaktadır. Bu olumsuzluklar, gürültünün etkisi ortadan kalktıktan sonra da sürebilmektedir. İş yapabilme yeteneğine etkileri: Özellikle beklenmeyen zamanlarda ortaya çıkan ses kirliliği, iş veriminin düşmesi, kendini işine verememe ve hareketlerin engellenmesi şeklinde performansı düşürücü etkiler yapar. Gürültünün öğrenmeyi ve sağlıklı düşünmeyi de engellediği deneylerle saptanmıştır. Ülkemizde, insanları gürültünün zararlı etkilerinden korumak için gerekli önlemleri içeren ve çevre yasasına göre hazırlanmış olan "Gürültü kontrol yönetmeliği" uygulanmaktadır. Ancak yönetmeleğin hedeflerine ulaşabilmesi için insanların bu konuda eğitilmeleri ve bilinçlendirilmeleri gerekir. Ses kirliliğinin saptanmasında ses şiddetini ölçmek için birim olarak desibel (dB) kullanılır. İnsan için 35-65 dB sesler normaldir. 65-90 dB sesler, sürekli işitildiğinde zarar verebilecek kadar risklidir. 90 dB'in üzerindeki sesler tehlikelidir. Ses kirliliği aşağıdaki uygulamalarla önlenebilir: Otomobil kullanımını azaltacak önlemler alınmalıdır. Ev ve iş yerlerinde ses geçirmeyen camlar (ısıcam gibi) kullanılmalıdır. Eğlence yerleri vb. ortamlarda yüksek sesle müzik çalınması engellenmelidir. Gürültü yapan kuruluşlar, şehirlerin dışında kurulmalıdır. Radyoaktif element denilen bazı elementlerin atom çekirdeğinin kendiliğinden parçalanarak etrafa yaydığı alfa, beta ve gama gibi ışınlara radyasyon denir. Çevreye yayılan bu ışınlar, canlı hücreleri doğrudan etkileyerek mutasyon denilen genlerdeki bozulmaya neden olur. Çok yoğun olmayan radyasyon, canlının bazı özelliklerinin değişmesne neden olurken yoğun radyasyon, canlının ölümüne neden olabilir. Örneğin; 1945'te Japonya'ya atılan atom bombası, atıldıktan sonraki 7 gün içinde, vucutlarının tamamı 10 saniye radyasyon almış insanların % 90'ı hiç bir yara ve yanık izi olmadan öldü. 26 Nisan 1986'da Çernobil'deki nükleer kazanın; ani ölümler, gebe kadınlarda düşük olayları, kan kanseri, sakat doğumlar gibi olumsuz etkileri oldu. Bir çevredeki belli bir dozun üzerinde olan radyasyon, canlının vücut hücrelerini etkileyerek doku ve organlarda bozulmalara, anormalliklere, üreme hücrelerini etkileyerek doğacak yavrularda sakatlıklara neden olur. Uzun süre radyasyon etkisinde kalmanın yaratacağı sonuçlar aşağıdaki gibi sıralanabilir: Kanser oluşması, Ömrün kısalması (erken ölümler), Katarakt oluşması, Sakat ve ölü doğumlar şeklinde sıralanabilir Radyasyonun zararlı etkilerinden korunmak için, alınabilecek başlıca önlemler şunlardır: Özel giysiler (kurşun önlük, özel maske) kullanılmalıdır. Radyasyon kaynağından uzak durulmalı, en kısa sürede radyasyonlu ortam terk edilmelidir. Radyasyonlu cihazlarla yapılan teşhis ve tedaviye sık sık başvurulmamalıdır. Radyasyon, doğadaki radyoaktif maddelerden çok, bunların kullanıldığı ortam ve olaylardan çıkar. Bunlar; nükleer santraller, nükleer enerjiyle çalışan gemiler ve nükleer denemelerdir. Ayrıca teşhis ve tedavide kullanılan bazı cihazlar, tıbbi malzemelerin ve suların dezenfekte edilmesi için kullanılan araçlardan da radyasyon yayılmaktadır RADYASYON SES KİRLİLİĞİ TOPRAK KİRLİLİĞİ HAVA KİRLİLİĞİ SU KİRLİLİĞİ

http://www.biyologlar.com/ekolojik-kirlilik

Kan Parazitleri

Laboratuvarda kan örnekleri ile çalışırken genel temizlik ve güvenlik kurallarına uyulması gerekir. Böylece çevrenizi, çevrenizdeki diğer kişileri ve kendi sağlığınızı korumuş olursunuz. Koruyucu eldiven ve laboratuvar önlüğü giyiniz.  Eğer ellerinizde yada üzerinizde açık yara veya ezikler varsa mutlaka yara bandı vb. ile kapatın. İğne, lanset gibi maddeleri sadece bir kez kullanın ve kullanılmış malzemeleri uygun çöp kutusuna atın.  Çalışma tamamlandıktan sonra eldivenlerinizi çıkartın ve ellerinizi mutlaka yıkayın. Laboratuvarı temizleyin ve dekontaminasyon işlemlerini uygulayın. Örnek Toplama: Zamanlama: Örnekler uygun ortamlarda ve sağaltım (tedavi) öncesinde toplanmalıdır. Eğer malarya veya babesiadan şüpheleniliyor ise örnekler zaman geçirmeden incelenmelidir. Kanda parazit görülmesi (parazitemi) oranı parazit türüne göre dalgalanma gösterir. Bu nedenle birden fazla froti yapılması (8-12 saat ara ile 2-3 gün) tavsiye edilir. Microflaria enfeksiyonu (türe bağlı olarak) belirgin bir dalgalanma sergiler. Bu yüzden örnekleme zamanı çok önemlidir. Eğer mikroflariadan şüphe ediliyor ise örneklemenin aşağıdaki saatlerde yapılması uygundur. Loa loa–Öğlen (saat 10 ile 14 arası) Brugia or Wuchereria–Akşam saat 8 civarı (20.00) Mansonella–Günün herhangi bir saatinde. Örnek Tipi: Venöz kan örnekleri (venalardan alınan kan), teşhis amaçlı bir çok çalışma için uygundur (flariasis ve trypanosomiasis dahil). Ancak bazı enfeksiyonlarda örneğin malariada kan tüplerindeki antikoagulant (pıhtılaşma önleyici) maddeler parazitin morfolojisine ve boyanma özelliklerine olumsuz etkilerde bulunabilir. Bu problem, frotilerin (yayma) kan alınmasından sonra en kısa sürede yapılması ile bir miktar azaltılabilir. Bu gibi durumlarda kapillar kan örnegi (kulak yada kuyruk ucu, insanda parmak ucu) alınması tavsiye edilir. Kılcal (Capillary) Kan İncelemesi: 1. Temiz bir lam alınır ve bir kenarına hasta adı veya numarası, örnek tarih ve saati kaydedilir. (Kayıt cam kalemi ile yapılmalıdır. Normal permanent kalemler işlemler sırasında silinebilir). 2. Kan alınacak bölge Kulak ucu (kuyruk ucu veya parmak, bebeklerde topuk veya ayak baş parmağı) alkol ile temizlenir ve kuruması beklenir. 3. Kulak ucu çok küçük kesilerek (lancet ile delinerek) kanatılır. İlk damla kan alınır ve yayma yapılır. (Yayma için iki thick blood-kalın yayma- ve iki thin blood-ince yayma- yapılması tavsiye edilir). 4. Uygun boyamalarla boyanan örnekler mikroskopla incelenir (immersiyon). Venöz (Venous) Kan İncelemesi: 1. Kan alınacak tüp ve lam üzerine hasta kaydı yapılır. Lam alkol ile temizlenip kurutulur. 2. Kan alınacak bölge temizlenir, alkol ile silinip kuruması beklenir. 3. Uygun bir venadan kan alınır ve EDTA’lı tüplere konur. Yavaş hareketler ile kan iyice karıştırılır. (Diğer antikoagulanlarda kullanılabilir ancak EDTA tercih edilmektedir). 4. En az iki kalın ve iki ince yayma preperat kan alınmasından sonraki mümkün olan en kısa sürede hazırlanılmalıdır. 5. Uygun boyamalar ile boyanan örnek incelenir. Örneklerin Hazırlanıp İncelenmesi: Yayma Örneklerinin (froti) Hazırlanması: Yukarda da belirtildiği gibi, eğer venöz kan kullanılıyorsa frotiler kan alınmasından sonra en kısa sürede yapılmalıdır. Aksi taktirde antikoagulanların parazit morfolojilerini ve boyanma karakterlerini değiştirebileceği unutulmamalıdır. Kalın Yayma (Thick smears) Hazırlanması: Kalın yayma bir damla kanın mümkün olduğunca homojen olarak yayılması işlemidir. Dehemoglobinize olmuş (parçalanmış) alyuvarları incelemek için hazırlanır. Bu yöntem ile kan elemanları ve varsa parazitler ince yaymaya oranla daha fazla yoğunlaştırılmış olur. Bu yüzden kalın yayma, ince yaymaya oranla daha iyi teşhis imkanı sağlar ancak parazit morfolojileri en iyi olarak görünmezler. Pozitif örneklerde (özellikle malaria) tür tayini yapabilmek için ince yayma yapılması tavsiye edilir. Her hasta için en az iki preperat hazırlanılmalıdır. 1. Önceden temizlenmiş ve üzerine hasta kaydı yapılmış lam alınır. 2. Lam’ım ortasına bir damla kan konulur. 3. Bir başka temiz lam köşesi kullanılarak, dairesel hareketler ile kan yayılır (yaklaşık 1.5 cm çapında). 4. Örneğin istenilen kalınlıkta yayılıp yayaılmamış olduğu, altına konulan bir gazetedeki yazıların kısmen okunaklı olması ile kontrol edilebilir. 5. Preperat düz bir yere konarak kuruması beklenir (toz ve böceklerden uzak tutulmalıdır). Yeteri kadar kurumamış yada çok kalın hazırlanmış örnekler işlemler esnasında lamelden ayrılırlar. Oda ısısında yapılan kurutmalar bir kaç saat sürebilir. Minimum 30 dakikalık kurutma gereklidir bu şekilde hazırlanmış örnekler çok dikkatli olarak işlemlere tabi tutulmalıdır. Kurutma işlemi orta ısılı bir etüv yada kurutma dolaplarında yapılabilir. Aşırı sıcak ortamlar istenmez çünkü bu işlem ısı ile örnek tespiti (fiksasyon) yapılmasına yol açar. İnce Yayma (Thin smears)Hazırlanması: İnce yaymada kan gittikçe incelen bir kan katmanı oluşturur. Son kısmında alyuvarlar tek bir katman oluşturmalıdır yada birbirlerinden uzak konumlarda olmalıdır. Her hasta için en az iki örnek hazırlanılmalıdır. 1. Bir damla kan alınıp, lamın hasta kaydı yapılmış kenarından yaklaşık 1.5 cm uzağına konur. 2. İkinci bir lam kan damlasının önüne yaklaşık 45° açı ile konulur. 3. Lam hafif geri çekilerek damla ile temas ettirilir ve kanın lam temas yüzeyine yayılması beklenir. 4. Üstteki lam hızla ileri doğru itilerek kan olabildiğince ince yayılır. Kanın son kısımlarda çok ince yayılmış olmasına dikkat ediniz. Bu işlem uygun miktarda kan ve iyi bir yayma tekniği ile sağlanır. Aksi taktirde yayma istenilen kalitede olmaz. 5. Preperatın kurumasını sağlayın. 6. Preperatı saf (absolute) metanol içerisinde tespit edin 7. Fix the smears by dipping them in absolute methanol. Microfilariae Teşhisi İçin Örnek Hazırlama: A. Kapillar kan örneği alınır. B. Mikroflarialar perifer kanda yoğun olarak bulunurlar. Bu nedenle venöz kan bu tür incelemelerde tercih edilmezler. C. Mikroflaria kontrolü için venöz kan kullanılması gerekirse bu örnek mutlaka konsantre edilmelidir.Bu amaca yönelik çeşitli yöntemler mevcuttur. 1. Örnek modifiye Knott metadu ile konsantre edilir. 2. Filtrasyon Metodu. Bu yöntemde 5 µm çaplı gözenekleri olan filtreler kullanılır. Fitrede kanın şekilli elemanları ve organizmalar takılıp kalırlar. Filtredeki kan şekilli elemanları uygun maddeler ile parçalanır ve filtre üzerindeki organizmalar geri toplanıp lam üzerine yayılır ve incelenir (Bu amaca yönelik çeşitli teşhis kitleri mevcuttur. Ticari markalar olduğu için isimler ve kullanılan malzemeler burada işlenmemiştir) Kan Örneklerinin Nakli: Kan Yayma Örneklerinin Mikroskobik İncelemeler İçin Taşınması: 1. Üzerleri etiketlenmiş ve kurutulmuş yayma preperatlar (boyanmış yada boyanmamış) uygun lam kutularına yerleştirilir. Bu kutularda lamların birbirine temasını engelleyecek ara bölmeler olmalıdır. 2. Bu lam kutusunu sağlam ve arsında şok emici destekleri olan bir başka kutuya yerleştir. Bu sayede nakil sırasında kırılmalar engellenmiş olur. 3. Örnek ile ilgili bilgiler ve gönderen ile ilgili bilgiler detaylı olarak yazılıp kutuya yerleştirilir. 4. Uygun taşıma yolu ile istenilen yere gönderilir. Tam Kan Örneğinin Nakli: 1. Sızdırmaz steril bir kap (deney tüpü vs) içerisine antikoagulanlı kan konur ve etiketlenir. Bu örnek bir kutuya yerleştirilir ve etrafına, sızdırma durumunda kanın emilmesi için emici maddeler konulur. 2. Bu kutu içerisi şok emiciler ile desteklenmiş ikinci bir kutuya yerleştirilir. Örnek (kimden, ne için ve ne zaman alındığı gibi) ve gönderen ile ilgili detaylı bilgiler yazılıp kutuya yerleştirilir. 3. Hazırlanmış kutu veya kutular en kısa sürede (8-12 saat) ilgili laboratuvara ulaştırılmalıdır. Soğuk sistem taşıma gerekebilir. Bu durum ilgili laboratuvar ile görüşülmelidir. İlaç Testleri veya Moleküler Biyoloji Testleri İçin Örnek Nakli: 1. Yukardaki paketleme işlemleri aynen uygulanır. 2. Paket oda sıcaklığında nakledilir. Antikor veya İlaç Testleri İçin Serum (yada Plazma) Örneği Nakli: 1. Paketleme ve etiketleme işlemleri yukarıdaki örneklerde olduğu gibi yapılır. 2. Ek bilgiler yazılıp kutuya konur. 3. Örnek oda ısısında ancak mümkün olduğunca kısa sürede hedefe ulaşması sağlanır. 4. Not: Parazit izolasyon (ayrımı) ve teşhislerinde süre kritik öneme sahişptir. Antikor kökenli taramalarda süre daha az önemlidir. Boyama: Kan Frotilerinin Boyaması: Hazırlanan ikili örneklerden sadece bir set boyanır. İkinci set yedekte bekletilir. Bu durum eğer boyamalarda bir hata olursa, örnek kaybını engellemiş olur. Ayrıca herhangi bir teşhis olayında daha sonraki incelemeler için kaynak oluşturur. Giemsa Boyama: -Kan parazitlerinin aranmasında ve teşhisinde kullanılır. Basit Giemsa Boyama: 1. Preperat hazırlanıp havada kurutulur. 2. Absolute metanolde bir dakika tespit edilir. 3. Kurutulmuş preperat giemsa ile boyanır (30 dakika-Giemsa boyası 1:20 oranında distile suda sulandırılır). 4. Boyama sonrası preperat distile su ile durulanır (Su akar vaziyette olmalıdır). 5. Preperat kurutulup 100X’lük objektif ile incelenir. Not: Preperatlar saklanmak istenirse üzerlerindeki mineral yağ yıkanmalıdır. Yıkama için Ksilol (XYLOL) kullanılır. Preperat üzerine ksilol dökülüp yağı ertmesi bekletilir ve ksilol akıtılıp (işlem mineral yağ tamamen kaybolana kadar bir kaç kez tekrarlanabilir) kurutulur. Geliştirilmiş Giemsa Boyama: 1.Giemsa boyamada kullanılan solüsyonların hazırlanması. A. Stok Giemsa Buffer (100X, 0.67 M) Na2HPO4 59.24 gr NaH2PO4H2O 36.38 gr Deionized water 1000.00 ml B. Otoklav yada 0.2 µm çapında delikleri olan filtre kullanarak sterlizasyon yapılır. Bu şekilde hazırlanmış stok solüsyon oda ısısında bir yıl kullanılabilir. C. Giemsa Buffer, 0.0067M, pH 7.2 (Stok giemsa buffer 100kat sulandırılır) Stok Giemsa Buffer 10.0 ml Dİstile (yada deiyonize) su 990.0 ml Solüsyon da pH7.2 olmalıdır. Kullanmadan önce kontrol edilip ayarlanır. Oda ısısında bir ay dayanır. D. Triton X-100 (% 5) Deiyonize Su (56°C’ ye kadar ısıtılır) 95.0 ml Triton X- 100 5.0 ml Ilık su içerisine Triton X-100 yavaşça ilave edilirken dairesel hareketler ile karıştırılır. Triton X-10 E. Stok Giemsa Boyası: Giemsa boyası hazır olarak satın alınabilir. Aşağıdaki formül daha iyi sonuç verdiği ileri sürülmektedir. Cam Boncuk (3 mm çapında) 30.0 ml Absolute methanol, (asetonsuz) 270.0 ml Giemsa Boya (saf-toz) 3.0 gr Glycerol (Gliserol) 140.0 ml a.Yukarda sayılan maddeleri temiz kahve renkli bir şişe içerisine yerleştirin. Ağzını sıkıca kapatın. b. Şişeyi bir çalkalayıcıda her gün 30-60 dakika ve en az 14 gün boyunca çalkalayın. c. Şişeyi ağzı kapalı olarak nemden uzak olarak oda ısısında saklayınız. Oda ısısında stok bozulmadan kalır (Stok gimza boyası eskidikçe boyama kalitesi artacaktır). d. Kullanmadan önce çalkalayıp bir numara Whatman filtre kağıdında süzün. Bu solüsyondan çalışmak üzere Giemsa boyası hazırlayın. F. Gimsa Boya Hazırlanması (% 2.5) G. Her boyama için taze olarak hazırlanması tavsiye edilir. Bir günden fazla süre geçmiş Giemsa boyası boyamalarda kullanılmamalıdır. Giemsa buffer 39 ml Stok Giemsa Boyası 1 ml Triton X-100 (%5) 2 damla 2. Boyama: A. Bir şahle (boyama küveti) içerisine yukarda açıklandığı şekilde taze olarak Giemsa boyası hazırlayın B. İkinci bir şahleyi Giemsa buffer ile doldurun ve içerisine her 40 ml için iki damla Triton X-100 ekleyin. C. Preperatı Giemsa (% 2.5) ile 45-60 dakika süresince boyayınız. D. Preperatı çıkartıp Giemsa buffer içerisine batırarak (3-5 kez) durulayın. Kalın yayma preperatlarda dikkatli olunmalıdır. E. Preperatı dik olarak bir yere yerleştirip kurutun. Not:Daha yoğun hazırlanan(% 10) Giemsa boyalar ile daha kısa süre bekletilerek (10 dakika) boyama yapılabilir. Ancak bu durum hem daha fazla madde kullanımını gerektirir. Hem de boyama kalitesi çok iyi olmaya bilir. İyi bir boyama yapılmış olup olmadığını pozitif örnekler kullanarak kontrol edilmesi tavsiye edilir. Boyanmamış Yayma Preperatların Uzun Süreli Saklamalar İçin Hazırlanması: Her hangi bir amaç için yayma preperatlar daha sonra incelemek için saklanabilirler. Bu saklamalar, boyama yapılmış preperatlar için sadece kuru ve temiz bir kutuda ve bir birlerine temas etmeden gerçekleştirilebilir. Anacak bazı durumlarda preperatlar hiç bir işlem yapılmadan daha sonraki uygulamalar için saklanmak istenebilir. Bu preperatlar daha sonra istenilen yöntemle işlenip incelenebilirler. 1. Yayma preperat hazırlanır ve çabucak kuruması ağlanır. 2. Örnek absolute (% 100) methanol içerisinde tespit edilir ve kurutulur. 3. Bir lam kutusuna yerleştirilir ve etiketlenir (örnek ile bilgiler kaydedilir) 4. Kutu derin dondurucularda; -70°C yada daha soğuk bir dolapta istenilen süre kadar depolanır. 5. Kullanılacak olan örnekler dolaptan çıkartılır ve boyama işlemleri öncesinde kısa bir süre kurutulur. Isı farklılığından dolayı oluşan su damlacıkları buharlaştırılıp lam kurutulur. Daha sonra boyama işlemlerine geçilir. Microskobik Muayene Kalın Yayma Preperatların İncelenmesi: Alyuvarlar (eritrosit, red blood cell-RBC) parçalanmış (eritilip yok olmuş) ve varsa paraziter organizmalar daha yoğunlaştırılmış olduğundan kontrol ve teşhis çalışmaları için daha uygundur. Karışık (mix) enfeksiyonların teşhisinde de daha yararlıdır. 1. Bütün preperatı küçük büyütme altında inceleyin (10X yada 20X objektif). Böylece büyük parazitleri (mikroflaria gibi) daha kolay teşhis edilir. 2. Daha sonra, mineral yağ ve büyük büyütme (100X objektif) ile örneği tekrar inceleyin. Bu incelemede de küçük parazitler (theileria, babesia gibi) araması yapılır. Preperatta bol miktarda akyuvar (leukosit. white blood cell-WBC) görülecektir. 3. Eğer herhangi bir paraziter yapı görülür ise, o zaman ince yayma preperat incelenerek, tür tayini yapılır. 4. Eğer hiç parazit göremediniz ise; bu durum gerçekten parazit yokluğundan mı kaynaklanıyor, yoksa inceleme devam ettirilmeli midir sorularına araştırmanın hassasiyetine göre yada klinik tabloya göre karar verilir. Hassas durumlarda preperattan en az 100 (200-300) mikroskop sahası (akyuvarların bol görüldüğü) incelenmelidir ve birden fazla preperat incelemesi yapılmalıdır. İnce Yayma Preperatların İncelenmesi: İnce yayma preperatlar farklı amaçlar için kullanılabilir. 1- Tespit edilmiş olan bir parazitin tür tayini amacı ile kullanılabilir. 2- Kalın yaymaların kuruması beklenirken hızlı bir kontrol için kullanılabilir. 3- Yeterli kalın yayma preperat olmadığında kullanılabilir. İnce yaymalarda; eğer aynı örneğin kalın yayma incelemesi yapılmamış ise önce küçük büyütmeler (10x yada 20x objektifler) ile preperat taranmalıdır. Bu sayede mikroflaria benzeri parazitler aranmış olur. Daha sonra büyük büyütme ile (100x objektif) örnek taranır. Parazitlik Yoğunluğunun Tespiti: Bazı durumlarda parazitlik (parazitemi) yoğunluğunun tespiti klinik açıdan önemli bilgiler sağlayabileceği için gerekli olabilir. Bu durumda yoğunluk tespiti ya alyuvarlara yada akyuvarlara oranlanarak hesaplanmaya çalışılır. Alyuvar(RBC) Sayısına Göre Oranlama: Örnekteki 500 ila 2000 arasında alyuvar sayılır ve incelenir, bunlardan kaçtanesinin parazitli olduğu tespit edilir. Sonuç oranlanarak yüzde (%) cinsinden ifade edilir. Eğer parazitlik oranı yüksek ( > 10%) ise 500 alyuvar (RBC) saymak yeterlidir. Düşük oranlarda (<1%) 2000 yada daha fazla alyuvarı incelemek gereklidir. Parazitlik (parasitemia- %) = (parazitli RBC / toplam RBC) X 100 Akyuvar (WBC) Sayısına Göre Oranlama: Kalın yayma preperatlarında parazitler akyuvarlara oranlanırlar. Akyuvarlar ve parazitler sayılır. Bu sayıma 500 parazit veya 1000 akyuvar sayana kadar devam edilir. Hesaplama eğer kullanılan kan hacmi biliniyorsa bilinen hacim üzerinden hesaplanır. Hacim bilinmiyor ise, bir milimetreküp kanda 8000 akyuvar olduğu ortalamasına göre yapılır. Parazitler/milimetre küp (kan) = (parazitler/ WBC) X WBC sayısı (bir milimetre küp kanda yada < 8,000 akyuvarda> Florasanlı Boyalar ile Boyanmış Kan Parazitlerinin Teşhisi: Kan yayma preperatları, acridine orange ile (Kawamoto tekniği) boyanıp ya floresan mikroskop yada özel fitrelere sahip ışık mikroskoplar altında incelenir. Bu boyamada nükleer DNA yeşile boyanırlarken, stoplazmik RNA kırmızıya boyanır. Böylece parazitleri tanımak kolaylaşır. Bu yöntem özellikler malaria (sıtma) etkenlerinin teşhisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Afrika trypanosoma’sında da kullanılmıştır Quantitative Buffy Coat (QBC®; Becton Dickinson) metodu, Bu yöntemde kan örnekleri direk olarak içerisinde akridine orange ve antikoagulan bulunan, cam boncuklu tüplere alınır. Örnekler hematokrit santrifüjde, santrifüj edilip floresans mikroskopla incelenir. Parazitler (malaria-sıtma) granülosit katmanın altında bulunurlar. Bu yöntem diğer kan parazitleri içinde adapte edilmiştir. Antikor (Antibody)Tespiti: Parazit enfeksiyonları konakçıların dokularında yada konakçı atıklarında (dışkı-idrar gibi) görülerek teşhis edilirler. Ancak bu teşhis yöntemleri, derin dokular içerisine yerleşen bazı hastalıklarda yetersiz kalmaktadır (toxoplasmosis yada toxocariasis). Ayrıca cysticercosis ve echinococcosis gibi hastalıklarda örnek alınması, konakçının hayatını tehlikeye sokacağından tavsiye edilmezler. Bu gibi durumlarda, belirgin bir parazit ile enfekte olmuş konakçıda, antikor testlerinin uygulanması büyük avantaj ve kolaylık sağlar. Antikor testlerinde pozitif olarak teşhis edilen konakçının enfektemi olduğu yoksa daha önce geçirdiği bir hastalığın antikorlarını mı taşıyor olduğu ayırt edilmelidir. Parazit hastalıklarında antikor tespiti hastada belirgin olmayan bir zaman da hastalığın varlığını işaret eder. Ancak hastalığın hangi safhada olduğunu kesin olarak belirlemez. Yani antikor tespit edilen hastada, hastalık başlama, gelişme safhalarında olabileceği gibi geçmiş de olabilir. Hastalık geçirmiş olan canlıda antikor düzeyi yavaşça düşer ancak tedaviden sonra dahi antikor düzeyi altı aydan bir kaç yıla kadar değişen sürelerde belirgin düzeylerde kalabilir. Bu durumda incelenen parazitin antikor yoğunluğunun (titrasyonunun), hastalık süresince ve hastalıktan sonra hangi seviyelerde olduğu bilinmesi yararlı olur. Toxoplasma gondii enfeksiyonlarında, spesifik immunoglobulin M (IgM) ve immunoglobulin A (IgA) tespiti hastalık zamanı hakkında bazı bilgiler verebilir. Ancak diğer hastalıklar için tavsiye edilmemektedir. Eğer dışkı, idrar ve kan örneklerinde şüphelenilen parazit görülmemiş ise veya negatif çıkmış ise, parazite spesifik immunoglobulin G (IgG) antikor testi istenilebilir. Parazite-spesifik IgM, IgA, yada IgE teşhis için uygun değildir. Bu nedenle bu antikorların tespiti istenmemelidir. Parazit spesifik IgG negatifken, pozitif çıkan IgM, IgA, yada IgE düzeyleri yalancı pozitif olarak değerlendirilmelidir. Uygulanan testlerin spesifitesi (özel oluşu) ve sensitivitesi (hassasiyeti) sonuçlar üzerinde çok etkilidir. Parazitler, hayat siklusları içerisinde değişik evreler geçirirler. Bu nedenle antijenler, evrelerden sadece birine spesifik olabileceği gibi genel olarak parazite (tüm evrelerinde) spesifik de olabilir. Bu nedenle kullanılacak antijen ve antikor testleri çok iyi bir incelemenin (kaynak bilgiler ve deneyler) sonunda seçilmiş olmalıdır. Testte kullanılacak olan spesifik antijenin yada antikorun spesifite dereceleri çok iyi bilinmelidir. Yayınlanmış olan kitap yada makalelerde aynı konuyu inceleyenlerin mutlak bir birinin aynı olduğunu düşünmek hatalıdır. Hatta bu tür çalışmalar farklı bölgelerde, farklı solüsyonlar yada farklı araştırmacılarca yapılmış çalışmalar olarak, sonuçları kıyaslama açısından daha önemlidir. Örnek İhtiyaçları: Bütün parazit antikor teşhis testlerinde serum yada plazma kullanılabilir. Toxoascaris veya toxoplasmosis için göz yaşı akıntıları da, serum ile beraber antikor testleri için kullanılabilmektedir. Yine, merkezi sinir sistemi enfeksiyonlarında da (cysticercosis yada toxoplasmosis) serebrospinal (beyin-omurilik) sıvıları, serum eşliğinde incelemeye alınabilir. Bütün örnekler oda ısında nakledilebilirler. Bu incelemeler için akut fazdaki enfeksiyonlardan örnek istenilmez. Geçerli sonuçlar genellikle bir test sonucunda elde edilebilmektedir. Parazit enfeksiyonları hasta üzerinde fark edildikleri dönemde, incelenmeye alınırlar ki bu zaman enfeksiyonun akut safhası genellikle geçmiş olur.

http://www.biyologlar.com/kan-parazitleri

BİYOTEKNOLOJİK ÜRÜNLER, ORGANİK ÜRÜNLER VE ULUSLARARASI TİCARETTEKİ GELİŞMELER

Modern biyoteknoloji ifadesi, genel olarak, modern bilgi ve tekniklerin uygulanması ile yapılan, genetik mühendisliğine dayalı tekniklerle gerçekleştirilen biyoteknolojiyi tanımlamakta kullanılmaktadır. Günümüzde özellikle tarım ve eczacılık sanayi alanlarında, modern biyoteknoloji yöntemleri kullanılarak çeşitli özelliklere sahip yeni canlı türleri elde etmek mümkün hale gelmiş, bu şekilde üretilen tarım ürünleri ve bunları içeren işlenmiş ürünler ile eczacılık sanayi ürünleri uluslararası ticarete giderek artan oranda konu olmaya başlamıştır. Pahalı ve ileri teknoloji altyapısını gerektiren bu ürünler bünyelerinde birtakım riskleri de barındırmaktadırlar. Çeşitli çevrelerde, bu ürünlerin doğal canlı çeşitliliğine, insan sağlığına ve sosyo-ekonomik yapıya zarar verebileceği öngörüleri bulunmakta, ancak bu zararın boyutları tahmin edilememektedir. Bu nedenle bir çok ülke, bu alandaki ulusal politikalarını tespit ederek, anılan ürünlerin ticaretini, doğaya salımını ve kullanımını disiplin altına almışlardır. Organik ürün ifadesi, üründen çok ilgili ürünün üretim sürecini öne çıkaran bir anlam içermektedir. Uluslararası Gıda Kodeksi tanımına göre, organik tarım; “topraktaki biyolojik hareketi, biyolojik dönüşümü ve biyolojik çeşitliliği de içeren tarımsal eko sistem sağlığını artıran ve zenginleştiren bir üretim ve işletim sistemidir”. Organik tarım denildiğinde, sentetik girdilerin kullanımının yasaklandığı, toprağın doğal zenginliğini artıran bir ürün ekim sıralamasına göre üretimin esas alındığı, insan ve çevre sağlığı üzerinde zararlı etkileri olmayan doğal girdilerin kullanımının gerekli tutulduğu bir üretim süreci anlaşılmaktadır. Son zamanlarda, özellikle gelişmiş ülkelerde organik tarım ürünlerine yönelen talep gelişme yolundaki ülkeler için yeni ihracat olanakları ortaya çıkarmıştır. Buna bağlı olarak, belirli ülkelerdeki organik ürün üretimi ve ihracatında büyük bir gelişme kaydedilmiştir (Örneğin: AB’- deki bebek gıda sanayiinin talebini karşılamak üzere üretilen tropik meyveler, Güney Afrika pazarı için üretilen Zimbabwe baharatları, AB pazarı için altı Afrika ülkesinde üretilen pamuk, vs.). Bu açıklamalar ışığında, bu çalışmada genelde tarım ürünlerinin, özelde modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünler ve organik ürünlerin uluslararası ticaretinde kaydedilen gelişmeler; uygulanan çok taraflı ticaret kuralları; Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)’ nde tarım ürünleri ticaretini ilgilendiren yeni müzakere sürecinde bu ürünlerle ilgili olarak ortaya çıkabilecek gelişmeler ve bu ürünlere yönelik tüketici yaklaşımları konusuna yer verilmektedir. I. Küreselleşme, Dünya Ticaretindeki Gelişmeler, Biyoteknolojik ve Organik Ürünler: Dünya ticaret hacmindeki gelişmeler, uluslararası sermaye hareketlerindeki artış, çok uluslu şirketlerin gün geçtikçe daha fazla büyümesi ve güçlenmesi küreselleşmede etkili olan unsurlardır. Bu unsurlar aynı zamanda tarım ve gıda sektöründeki gelişmelerde ve teknolojik ilerlemelerde de etkili olmuştur. Küreselleşme ve iletişim olanaklarındaki gelişmeler dünya ticaretinde değişikliklere yol açmış, yeni ürünleri ve kavramları ortaya çıkarmıştır. Modern biyoteknolojideki gelişmelere bağlı olarak biyoteknolojik ürünlerin ve ayrıca, refah ve bilinçlenme düzeyindeki artışa bağlı olarak organik ürünlerin ticareti konusu gündeme gelmiştir. Uruguay Round çok taraflı ticaret müzakereleri sonucunda kabul edilen anlaşmaların 1995 yılında hayata geçmesiyle birlikte tarım sektörünün küresel ekonomiye entegrasyonu hızlanmış ve çok taraflı ticaret sisteminde tarım ürünleri ticaretine uygulanacak kurallar hükme bağlanmış; teknik engel ve sağlık önlemi olarak yapılacak uygulamalar belirli bir disiplin altına alınmış; fikri mülkiyet hakları alanında uygulanacak kurallar belirlenmiş; yeni bir kurumsal yapıyla etkin olarak çalışan bir uluslararası kuruluşa -Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)- hayat verilmiştir. Günümüzde, genel olarak, konvansiyonel ürünler olarak tanımlanan geleneksel ürünler ile modern biyoteknoloji yöntemleri kullanılarak üretilen genetik ürünler ve organik ürünlere uygulanan çok taraflı ticaret kuralları arasında farklılıklar bulunmamaktadır. Çok taraflı ticaret sisteminin bütün bu ürünler için geçerli olan en temel prensipleri; yerli ve yabancı ürünler arasında ayırım yapmamayı öngören milli muamele kuralı, bir ülke ürünlerine yönelik lehteki uygulamanın bütün diğer üye ülkelerin ürünlerine yönelik olması gerektiği konusundaki MFN kuralı ve ayrıca, dış ticaret uygulamalarında açıklığı öngören şeffalık kuralıdır. İlgili DTÖ Anlaşmalarına -Ticarette Teknik Engelller Anlaşması (TBT) Sağlık ve Bitki Sağlığı Önlemleri Anlaşması (SPS)- göre ticarette sağlık önlemi veya teknik önlem olarak yapılmasına izin verilen uygulamalarda, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünler için özel düzenlemelere yer verilmemiştir. Fakat, ilgili Anlaşmalara göre, bilimsel temellerinin olması ve uluslararası standartlara dayanması koşuluyla, bu ürünlerin dış ticaretinde teknik önlem veya sağlık önlemi alınması mümkün bulunmaktadır. Diğer taraftan, DTÖ Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları (TRIPS) Anlaşması, sanayide uygulanabilir olması ve bir yeniliği de beraberinde getirmesi koşuluyla teknolojik gelişmelerin patente bağlanabileceği hükmünü içermektedir. Bu kapsamda biyoteknolojik üretimdeki gelişmeler de patent konusu olabilmektedir. Modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünlerin ticaretinde uygulanacak kurallar konusu 1999 yılının başlarında DTÖ gündemine gelmiştir. Bu ürünlerin büyük bir ticari potansiyel olarak ortaya çıkması, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi kapsamında hazırlanan ve Cartagena’da yapılan Biyogüvenlik Protokolü taraflar toplantısının başarısızlıkla sonuçlanması ve bunu izleyen dönemde çeşitli DTÖ üyesi ülkelerin biyoteknolojik yöntemlerle üretilen çeşitli ürünlerin ticareti, üretimi ve kullanımında bu ürünleri doğal ürünlerden ayıran kontrol mekanizmalarını oluşturduklarına ilişkin (izin, risk değerlendirme veya etiketleme zorunluluğu) bildirimlerini DTÖ’ ne iletmeleri sonucunda konu özellikle tarımla bağlantılı olarak DTÖ gündemine girmiştir. DTÖ’nün Seattle Bakanlar Konferansı hazırlıkları sırasında ABD, Japonya ve Kanada gündeme getirdikleri bir öneri ile, genetik olarak değiştirilmiş mikroorganizmalardan üretilen ürünlerin ticaretindeki uygulamalar ve bunların ilgili DTÖ Anlaşmaları kapsamında incelenmesi amacıyla, bir çalışma grubu kurulmasını istemişlerdir. Dünya ticaretindeki diğer konuların yanısıra, tarım ürünleri ticaretinde de geniş kapsamlı yeni bir serbestleşme hareketini ve daha ileri bir entegrasyonu başlatması beklenen ve Millenium Round olarak tanımlanan ticaret müzakereleri; geçtiğimiz yıl Aralık ayında Seattle’da yapılan DTÖ’ nün III. Bakanlar Konferansında, gündemdeki konular üzerinde uzlaşmaya varılamaması nedeniyle başlatılamamıştır. Biyoteknolojik ürünler ve organik ürünlere uygulanacak kurallar konusu sadece DTÖ’ de değil, aynı zamanda farklı uluslararası kuruluşlarda da ele alınmaktadır. Temel gıda güvenliğini kontrol amacıyla uygulanacak genel standartları oluşturma görevi, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ile Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından, ortak gıda standart programını uygulamak üzere kurulan "Codex Allimentarious Commission"a verilmiştir. Bu kapsamda anılan Komisyon, biyoteknolojik yöntemlerle üretilen ürünler ve organik ürünler için uygulanacak temel gıda standart programlarını oluşturmaktadır. Konuyla ilgili diğer uluslararası kuruluşlar ise; Birleşmiş Milletler Sanayi Kalkınma Teşkilatı (UNIDO), Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Uluslararası Genetik Mühendisliği ve Biyoteknoloji Merkezi (ICGEB), Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD), Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (CBD), Uluslararası Hayvan Hastalıkları Ofisi (OIE), Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu (IFOAM)dır. II.Gelişme Yolundaki Ülkeler, Seattle Konferansı ve Biyoteknolojik Ürünlerin Ticareti: Dünya ticaretini yönlendiren kuralların belirlendiği tek uluslararası kuruluş olan DTÖ’ nün toplam 136 üyesinin %80’nden fazlası; gelişme yolundaki ülkeler, en az gelişmiş ülkeler ve pazar ekonomisine geçiş sürecini yaşayan ülkelerden oluşmaktadır. Günümüzde, çok taraflı ticaret kurallarının gelişmiş ülkelerin tekelinde şekillenmediğini belirtmek mümkündür. Dünya ticaretinde büyük beklentilere yol açan ancak, başarısızlıkla sonuçlanan Seattle Bakanlar Konferansı sırasında, gelişmiş ülkelerin dünya ticaretindeki gelişmeleri tek başlarına yönlendiremeyecekleri ve gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarını da dikkate almak zorunda oldukları anlaşılmıştır. Seattle görüşmelerinin yeni çok taraflı ticaret müzakerelerini başlatmaktaki başarısızlığının altında yatan en önemli iki nedenden birincisi, gündemdeki konular üzerinde, özellikle de çevre, sağlık, tarım, kültürel çeşitlilik, tekstil, fikri mülkiyet hakları, sosyal standartlar, rekabet gibi hassas konularda, gelişmiş ve gelişme yolundaki ülke çıkarları ve beklentileri arasında önemli farklılıkların bulunması ve her iki tarafın da taviz vermemesidir. İkinci neden ise, kamuoyu baskısıdır. Küreselleşmeyle birlikte birçok konunun birbiriyle bağlantılı olarak ele alınması gerekliliği ortaya çıkmış ve kamuoyu kendisini ilgilendiren alanlardaki gelişmelere karşı duyarlılığını sivil toplum kuruluşları kanalıyla, yoğun bir biçimde ortaya koymuştur. Gelişme yolundaki ülkelerin ve kamuoyunun, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünlerin ticaretiyle ilgili olarak, üzerinde önemle durdukları ve hassas oldukları konular şunlardır: Modern biyoteknolojinin tarım sektöründeki eski sorunlara yeni çözümler üreterek kırsal kalkınmaya katkı sağlayabileceği belirtilmektedir. Ancak, biyoteknolojik araştırma yöntemleri geleneksel yöntemlere göre daha pahalıdır ve daha zor uygulanabilmektedir. Bu nedenle araştırmalar az sayıdaki ülkede, belirli firmalar tarafından sürdürülmektedir. Geleneksel yöntemlere göre sürdürülebilir gıda üretimi iklim, toprak ve su koşullarına bağlıdır. Modern biyoteknolojik yöntemlerle yapılan üretimde bunlardan bağımsız olarak üretim yapabilme olanağı bulunmaktadır. Ancak bu tür bir üretimin biyolojik çeşitlilik, insan, hayvan ve bitki sağlığı üzerinde kısa, orta ve uzun dönemde oluşturabileceği olumsuzlukların bilinmesi ve önlenmesi gerekmektedir. Modern biyoteknoloji yöntemleriyle yapılacak üretimde, kullanılan teknolojinin ne kadarının dışarıdan ithal edileceği, ne kadarının içeride üretileceği önemlidir. Bu yöntemlere başvurulduğunda sadece ürünün alınması yeterli olmayacak, teknolojinin de alınması gerekecektir. Modern biyoteknoloji alanındaki pek çok yenilik patente bağlanmıştır. Patent uygulaması, teknolojiyi üretmeyen ancak kullanmak durumunda olan ülkeler açısından ağır bir bedel ödenmesi anlamına gelmektedir. Çok uluslu şirketlerin zengin biyolojik çeşitliliğe sahip gelişme yolundaki ülkelerdeki canlı türlerinin genetik materyallerini patente bağlamaları ve ticari ürün olarak kullanmalarının önüne geçilmesi gerekmektedir. III. DTÖ Tarım Müzakereleri ve Biyoteknolojik Ürünlerin Ticareti: Her nekadar, DTÖ Seattle Bakanlar Konferansı yeni ticaret müzakerelerini başlatmak konusunda başarısızlıkla sonuçlanmış ise de, bu durum DTÖ Tarım Anlaşması kapsamında yapılması gereken tarım müzakerelerinin başlatılmasına engel olamamıştır. DTÖ Tarım Komitesi’nin 23 Mart 2000 tarihinde başlayan toplantısında tarım ürünleri ticaretindeki çok taraflı ticaret müzakerelerinin başlatılmasına karar verilmiştir. Tarımdaki reform sürecinin devamı ile ilgili olarak, DTÖ Tarım Anlaşmasının 20. Maddesi kapsamında yapılması öngörülen ticaret müzakerelerinde: tarımsal desteklemelerde azaltma, tarımdaki korumaların azaltılması, doğrudan ticaretle ilgili olmayan konular (tarımın çok yönlülüğü), başlıkları altında; pazara girişin kolaylaştırılması, iç destekler ve ihracat desteklerinin azaltılması, “peace clause” olarak tanımlanan sulh hükmünün gözden geçirilmesi, tarımın çok yönlü etkilerinin tartışılması, gıda güvenliği ve kalitesi konularının ele alınması beklenmektedir. Müzakereler sırasında, gıda güvenliği ve tarım ürünleri ticaretindeki engellerin kaldırılması başlıkları altında, belirli ülkelerin, özellikle de ABD'nin, modern biyoteknoloji yöntemleri kullanılarak üretilen genetik ürünlerin ticaretini kolaylaştırmaya yönelik uluslararası çerçevenin oluşturulması konusunda ısrarlı davranmaları beklenmektedir. Bu doğrultuda, DTÖ’de, yeni tarım müzakereleri döneminde, üzerinde önemli pazarlıkların yapılabileceği alanlardan birinin modern biyoteknoloji ile üretilen tarım ürünlerinin ticaretinde uygulanacak kurallar olduğunu belirtmek yanlış olmayacaktır. IV.Tüketici Eğilimleri ve Organik Ürünlerin Ticareti: Son zamanlarda, özellikle gelişmiş ülkelerdeki tüketici talebi refah ve bilinçlenme düzeyindeki artışa, iletişim ve ulaşım olanaklarındaki gelişmeye bağlı olarak organik ürünlere yönelmektedir. Tarım ürünü üreticisi ve ihracatçısı bazı gelişmekte olan ülkeler, bu talebi karşılamak üzere, organik tarım ürünlerinin üretimi ve ticareti üzerine yoğunlaşmaktadırlar. Organik tarımın öneminin sürekli arttığını belirtmek mümkündür. Ancak, organik ürün ve pazarlarla ilgili araştırmalar sınırlı, geleceğe ilişkin tahminler ise yetersizdir. Diğer taraftan, Dünya ticaretinde, organik ürünlerin ticareti biyoteknolojik ürünlerin ticareti kadar hızla artmamaktadır. Organik tarım ürünlerine yönelen talep gelişme yolundaki ülkeler için yeni ihracat olanakları yaratmıştır. Ancak, organik tarım ürünlerinin, organik olmayan ürünlere göre daha pahalıya üretilmesi ve satılması; organik tarım işletmeciliğine geçişin belirli bir zamanı gerektirmesi; organik üretimin sertifikayla belgelenmek durumunda olması ve organik ürün ve pazarlarla ilgili araştırmaların sınırlı olması organik ürün ticaretinin yaygınlaşmasının önündeki en önemli nedenlerdir. 1997 yılı itibariyle dünyada 10.455 milyon dolar tutarında olduğu belirlenen organik ürün perakende satışlarının % 50'sinden fazlası Avrupa ülkelerinde gerçekleşmiştir. Avrupada en gelişmiş organik gıda ve içecek pazarına sahip olan ülkeler Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere'dir. 1997 yılındaki satışların yaklaşık % 40'ı ABD'de, %10'u ise Japonya'da yapılmıştır. V. Biyoteknolojik Ürünlerin Ticareti: Dünya ticaretinde biyoteknolojik ürünlerin pazar payı hızla artmaktadır. Bu yöntemle büyük ölçekli üretim yapılabilmesi ve ayrıca, biyoteknolojik ürünlerin üretilmesi için gerekli teknolojik gelişmenin patent haklarının saklı tutulabilmesi nedenleriyle ticari kazancın boyutları da hızla artmaktadır. Modern biyoteknoloji yöntemleriyle elde edilen ürünlerin yaklaşık %74'ü ABD'de, geriye kalanı ise Arjantin (%15); Kanada (%10); Avustralya, Meksika, İspanya, Fransa Güney Afrika ve Çin Halk Cumhuriyeti'nde (%1) üretilmektedir. Bugün için, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen yaklaşık 80 adet genetik ürünün uluslararası ticarete konu olduğu bilinmektedir. Yapılan araştırmalar, 1998 yılında biyoteknolojik yöntemlerle üretilen bitkilerin tüm satışlarının 1,5 milyar dolar civarında olduğunu, bu ürünlerin 1995-1998 dönemindeki satış gelirlerinin % 20 oranında arttığını göstermektedir. Bu trendin devam etmesi halinde, sözkonusu bitkilerin tüm satışlarının bu yıl 3 milyar dolara, 2005 yılında 8 milyar dolara, 2010 yılında ise 25 milyar dolara ulaşabileceği tahminleri yapılmaktadır. Biyoteknolojik ürünlerin tamamında, orta ve uzun dönemde, 100-150 milyar dolarlık potansiyel bir ticaret hacminden söz edilmektedir. VI. Tüketici Tercihleri ve Uluslararası Ticaret: Uluslararası ticareti yönlendiren unsurlardan biri tüketici tercihleridir. Tüketiciler bilimsel ve teknolojik gelişmeler karşısında daha bilinçli davranmak durumunda olan kesimdir. Bu kesim konuya sağlık, çevre ve etik kurallar olmak üzere üç farklı açıdan yaklaşmaktadır. Genel olarak tüketiciler, teknolojik gelişmelerin çok yönlü etkilerinin bulunduğunu ve bu etkilerin bazılarının olası riskleri de beraberinde getirdiğini bilirler ve kararlarını bilinçli olarak vermek isterler. Ayrıca, bunları bilimsel ve etik değerlendirmelerin gerektirdiği kritik kararlar olarak görürler. Yapılan araştırmalar, OECD ülkeleri arasında, Kuzey Amerika ülkeleri ile Avrupa ülkeleri arasında, biyoteknolojik ürünlere yaklaşım şeklinde önemli farklılıklar bulunduğunu ortaya koymaktadır. Bir kesim -Amerikalılar- gıda üretimi için modern biyoteknolojinin kullanımına olumlu yaklaşır ve modern biyoteknolojinin gıda üretimi açısından olduğu gibi, çevrenin de yararına olduğunu belirtirken, diğer kesim -Avrupalılar- bu düşüncenin aksine konuya şüpheyle yaklaşmaktadır. Amerika ve Avrupa ülkeleri arasındaki bu yaklaşım farklılığı mevzuat düzenlemelerine de yansımıştır. AB genetik olarak değiştirilmiş mikroorganizmalardan üretilen ürünlerin onaylanması konusunda ABD'den farklı bir süreç izlemekte ve uygulamaları "ihtiyatlılık" ilkesine dayanmaktadır. AB'nin Yeni Gıdalar Yasası, biyoteknolojik yöntemlerle üretilen ürünlerin etiketlenmesini gerektirmektedir. Biyoteknolojik ürünlerin ticaretinde uygulanacak kurallar konusunda, AB ile ABD arasında ciddi görüş farklılıkları bulunmaktadır. AB uluslararası kuruluşlardaki çalışmalarda, biyoteknolojik ürünlere yönelik etiket uygulamasının yaygınlaşması için çalışmaktadır. ABD ise, bu ürünlerin besin değeri, sağlık üzerine etkileri ve alerjik özellikleri bakımından incelendiğini ilgili kuruluşlar tarafından onaylanan genetik ürünlerin geleneksel benzerlerinden farklı bir sağlık riski taşımadığının kanıtlandığını belirtmekte, AB'yi ticarette korumacı uygulamalar yapmakla suçlamaktadır. Her iki taraf konuyu Transatlantik Ekonomik Ortaklığı, Transatlantik İş Diyaloğu ve OECD bünyesinde ve ayrıca, DTÖ tarım müzakereleri kapsamında görüşmektedir. Tüketiciler açısından esas olan kaygı, gıda üretiminde genetik biliminin kullanılmasının olası bilinmeyen riskleridir. Bu durum sağlık ve çevre açısından kabul edilebilir risk düzeyinin tanımlanmasını da güçleştirmektedir. Bu kaygılar tüketicileri, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünlerin etiketlenmesi veya bu ürünlerin orta ve uzun dönemli etkileri konusunda risk değerlendirmesinin yapılması yönünde talepte bulunmaya yönlendirmektedir. VII. Etiketleme Uygulaması ve Uluslararası Ticaret: Çoğu kez, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünler ile geleneksel yöntemlerle üretilen ürünleri birbirinden ayırt edebilmek mümkün değildir. Ancak, etkin pazar çözümlerine ulaşabilmek için, tüketicilerin aldıkları ürünle ilgili her türlü bilgiye ulaşabilmeleri gerekir. Bu doğrultuda etiketleme, uluslararası ticarette sıkça karşılaşılan ve tartışılan bir uygulamadır. Uluslararası ticarette önemli olan etiketleme uygulamasının ne şekilde yapılacağıdır. Uygulama gönüllü mü olmalıdır, yoksa zorunlu mu? Etikette ürünün içeriği mi tanımlamalıdır, yoksa üretim süreci mi? Etiketlerde yer verilecek bilginin kapsamı ne olmalıdır? Uluslararası ticarette yaygın olarak karşılaşılan uygulama, ürünün içeriğinin tanımlandığı etiket uygulamalarıdır. Genel olarak, üretim ve işleme yöntemleri (production and process methods) etiket programlarına konu olmamıştır. Genetik ürünlerin dış ticarete konu olmasıyla birlikte, OECD ve DTÖ'de, ticarette teknik engeller ve çevre ile bağlantılı ticaret önlemleri kapsamında, üretim ve işleme yöntemlerine ilişkin bilginin de etiketlemeye konu olabilmesi tartışılmaya başlanmıştır. Bu konu üzerinde henüz bir uzlaşmaya varılamamıştır. 1999 yılı içerisinde Japonya, Avustralya, Yeni Zelanda, AB, İsviçre, Norveç gibi ülkeler biyoteknolojik ürünlerle ilgili ulusal etiket programlarını devreye sokmuşlardır. Modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ve ayrıca, herhangi bir işlemden geçmeyen ürünlerde doğrudan etiketleme yapılabilmekte ancak, bunların işlenerek kullanılması durumunda etiketleme uygulamasında güçlük bulunmaktadır. Yapılan çeşitli araştırmalarda, bütün dünyada tüketiciye sunulan işlenmiş gıda maddelerinin yarısında modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen genetik ürünlerin bulunduğu tahminleri yapılmaktadır. Ürünün çiftlikten alınıp nihai ürün olarak tüketiciye sunulmasına kadar geçen her aşamada, kullanılan girdilerin tanımlanmasını gerektiren ve üretici ve tüketiciler için gıda zincirindeki bütün ürünleri izleyebilme olanağı veren bir yöntem olan ve organik ürünler için de uygulanabilen "identity preservation" sisteminin getirdiği yüksek maliyet nedeniyle biyoteknolojik yöntemler kullanılarak üretilen ürünlere uygulanmasında güçlük bulunmaktadır. Genel olarak, ürünün paketi ile ilgili olan etiketleme uygulaması, ürünün niteliğini ilgilendiren ve sağlık önlemi olarak uygulanan ürün standartlarına göre ticareti daha az bozucu uygulamalar olarak kabul edilmektedir. Ayrıca biyoteknolojik yöntemlerle üretilen ürünler için tüketicinin satın alma kararını olumsuz yönde etkileyen bu uygulama, organik ürünlerin ticaretinde teşvik edici bir etki yaratmaktadır. VIII. Türkiye'de, Biyoteknolojik Ürünlerin İthalatı, Organik Ürünlerin İhracatı: Ülkemiz İthalat Rejimi kapsamında kamu ahlakı, kamu düzeni ve kamu güvenliği ile insan, hayvan ve bitki sağlığının korunması veya sınai ve ticari mülkiyetin korunması amacıyla ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde önlem uygulanan ürünler kapsamı dışındaki tüm ürünlerin ithali serbesttir. Ayrıca, bütün tarım ve gıda maddelerinin ithalatında Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'ndan, eczacılık sanayi ürünlerinin ithalatında ise Sağlık Bakanlığı'ndan kontrol belgesi alınması gerekmektedir. Dış ticaretle ilgili veriler arasında, ülkemize modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen tarım ve gıda maddelerinin ithal edildiği yönünde bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak, önümüzdeki dönemde kaydedilecek gelişmelere bağlı olarak, bu konunun gündeme gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu nedenle, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünler için geçerli olacak çok taraflı ticaret kurallarının oluşturulmasından önce, bu alanı düzenleyen ulusal düzenlemelerin yapılmasında yarar bulunmaktadır. Ancak, ulusal düzenlemeler yapılırken, modern biyoteknoloji alanındaki gelişmelerin de düzenli bir şekilde izlenmesi ve bunun sonuçlarının ulusal düzenlemelere yansıtılması gerekmektedir. Bu kapsamda, çağdaş sistemlerde geçerli bir uygulama olan ve tüketicilere almak istedikleri ürünle ilgili her türlü bilgiye ulaşabilmeleri imkanını veren etiketleme uygulamasına geçilmesi etkin pazar çözümlerine ulaşabilmek bakımından yararlı olacaktır. Diğer taraftan, Türkiye'de 1997 yılı sonu itibariyle 18 000 hektar alanda organik tarım üretimi yapılmaktadır. 1998 yılı sonuna kadar bu miktarın % 25 oranında artması beklenmektedir. Türkiye'deki organik tarım üretimi ağırlıklı olarak ihracata yöneliktir ve en önemli ihracat pazarları AB ve ABD'dir. Tarım sektörünün geleceği ile ilgili stratejik değerlendirmeler kapsamında organik tarımın Türkiye'nin dış ticaretinde yeni açılımlar sağlayabilecek önemli bir üretim alanı olarak görülmesi mümkündür. Ancak, bu durumda organik tarım yöntemleriyle yapılacak üretimin gerektirdiği altyapının (bilgi, belgelendirme ve kurumsal yapı, vs.) oluşturulması ve desteklenmesi gerekmektedir. DTÖ'nde yeni başlayan tarım müzakereleri kapsamında bu konulara ilişkin olarak gündeme getirilen önerilerin dikkatle izlenmesi ve bu ürünlerin uluslararası ticaretinde uygulanacak prensipleri de içerebilecek yeni çok taraflı ticaret kurallarının ülkemiz şartları ve önceliklerine göre şekillendirilmesine çalışılmasında yarar görülmektedir. Kaynakça: DTÖ Belgeleri. OECD Belgeleri. FAO Belgeleri. Codex Allimentarious Commission Belgeleri. ITC, Organic Food and Beverages:World Supply and Major European Markets. Center For International Development at Harvard university (CID), Biotechnology in International Trade Gernot Brodnig; Weatherhead Center for International Affairs, Harvard University. DPT 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı, Biyoteknoloji ve Biyogüvenlik Özel İhtisas Komisyonu Taslak Raporu İGEME Dış Ticaret Bülteni- Şubat 2000.

http://www.biyologlar.com/biyoteknolojik-urunler-organik-urunler-ve-uluslararasi-ticaretteki-gelismeler

Embriyonik gelişim sırasında dokuların oluşmasında hangi olaylar etkilidir?

Birbiriyle iç içe gelişen üç temel olay yeni bireyin gelişmesini sağlar. Bu olaylar çoğalma (profirasyon)farklılaşma (diferansiyasyon) ve göç etme (migrasyon)dir. Bu üç temel olay sonucunda canlıda yaşam süreleri, çoğalma yeteneği, büyüklük, şekil ve işlevleri yönünden çok farklı hücre tipleri ortaya çıkar. Canlı organizmayı oluşturan hücrelerin yaşam sürelerinde ve çoğalmalarındaki çeşitlilik dikkat çekicidir. Örnek olarak, santral sinir sisteminin bazı hücreleri bir insan ömrü kadar uzun yaşayıp hiç bölünmezler. Mide-barsak kanalının bazı hücreleri ise kısa ömürlü olup bölünürler. Canlı vücudunda hücrelerin sadece gerektiğinde ve uygun yerde bölünmeleri, tam olarak çözümlenememiş olan, etkin kontrol mekanizmaları ile sağlanır.

http://www.biyologlar.com/embriyonik-gelisim-sirasinda-dokularin-olusmasinda-hangi-olaylar-etkilidir

Çevre Kanunu (Bölüm-1)

ÇEVRE KANUNU (1) (2) Kanun Numarası : 2872 Kabul Tarihi : 9/8/1983 Yayımlandığı R.Gazete : Tarih : 11/8/1983 Sayı : 18132 Yayımlandığı Düstur Tertip : 5 Cilt : 22 Sayfa : 499 BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Tanımlar ve İlkeler Amaç: Madde 1 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/1 md.) Bu Kanunun amacı, bütün canlıların ortak varlığı olan çevrenin, sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda korunmasını sağlamaktır. Tanımlar: Madde 2 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/2 md.) Bu Kanunda geçen terimlerden; Çevre: Canlıların yaşamları boyunca ilişkilerini sürdürdükleri ve karşılıklı olarak etkileşim içinde bulundukları biyolojik, fiziksel, sosyal, ekonomik ve kültürel ortamı, Çevre korunması: Çevresel değerlerin ve ekolojik dengenin tahribini, bozulmasını ve yok olmasını önlemeye, mevcut bozulmaları gidermeye, çevreyi iyileştirmeye ve geliştirmeye, çevre kirliliğini önlemeye yönelik çalışmaların bütününü, Çevre kirliliği: Çevrede meydana gelen ve canlıların sağlığını, çevresel değerleri ve ekolojik dengeyi bozabilecek her türlü olumsuz etkiyi, Sürdürülebilir çevre: Gelecek kuşakların ihtiyaç duyacağı kaynakların varlığını ve kalitesini tehlikeye atmadan, hem bugünün hem de gelecek kuşakların çevresini oluşturan tüm çevresel değerlerin her alanda (sosyal, ekonomik, fizikî vb.) ıslahı, korunması ve geliştirilmesi sürecini, Sürdürülebilir kalkınma: Bugünkü ve gelecek kuşakların, sağlıklı bir çevrede yaşamasını güvence altına alan çevresel, ekonomik ve sosyal hedefler arasında denge kurulması esasına dayalı kalkınma ve gelişmeyi, Alıcı ortam: Hava, su, toprak ortamları ile bu ortamlarla ilişkili ekosistemleri, Doğal varlık: Bütün bitki, hayvan, mikroorganizmalar ile bunların yaşama ortamlarını, Doğal kaynak: Hava, su, toprak ve doğada bulunan cansız varlıkları, (1)19/10/1989 tarih ve 383 sayılı KHK'nin 25 inci maddesi; bu Kanun ile Çevre Müsteşarlığına verilen yetkilerin, Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığına geçeceğini hüküm altına almıştır. (2)9/8/1991 tarih ve 443 sayılı KHK'nin geçici 1 inci maddesi ile çeşitli mevzuatta geçen "Çevre Müsteşarlığı" ve "Çevreden Sorumlu Devlet Bakanlığı" ibareleri "Çevre Bakanlığı", "Çevreden Sorumlu Devlet Bakanı" ve "Çevre Müsteşarı" ibareleri "Çevre Bakanı" olarak değiştirilmiştir. Kirleten: Faaliyetleri sırasında veya sonrasında doğrudan veya dolaylı olarak çevre kirliliğine, ekolojik dengenin ve çevrenin bozulmasına neden olan gerçek ve tüzel kişileri, Ekosistem: Canlıların kendi aralarında ve cansız çevreleriyle ilişkilerini bir düzen içinde yürüttükleri biyolojik, fiziksel ve kimyasal sistemi, Atıksu: Evsel, endüstriyel, tarımsal ve diğer kullanımlar sonucunda kirlenmiş veya özellikleri kısmen veya tamamen değişmiş suları, Atıksu altyapı tesisleri: Evsel ve/veya endüstriyel atıksuları toplayan kanalizasyon sistemi ile atıksuların arıtıldığı ve alıcı ortama verilmesinin sağlandığı sistem ve tesislerin tamamını, Arıtma tesisi: Her türlü faaliyet sonucu oluşan katı, sıvı ve gaz halindeki atıkların yönetmeliklerde belirlenen standartları sağlayacak şekilde arıtıldığı tesisleri, Ekolojik denge: İnsan ve diğer canlıların varlık ve gelişmelerini doğal yapılarına uygun bir şekilde sürdürebilmeleri için gerekli olan şartların bütününü, Sulak alan: Doğal veya yapay, devamlı veya geçici, suları durgun veya akıntılı, tatlı, acı veya tuzlu, denizlerin gelgit hareketlerinin çekilme devresinde altı metreyi geçmeyen derinlikleri kapsayan, başta su kuşları olmak üzere canlıların yaşama ortamı olarak önem taşıyan bütün sular, bataklık, sazlık ve turbiyeler ile bu alanların kıyı kenar çizgisinden itibaren kara tarafına doğru ekolojik açıdan sulak alan kalan yerleri, Biyolojik çeşitlilik: Ekosistemlerin, türlerin, genlerin ve bunlar arasındaki ilişkilerin tamamını, Atık: Herhangi bir faaliyet sonucunda oluşan, çevreye atılan veya bırakılan her türlü maddeyi, Katı atık: Üreticisi tarafından atılmak istenen ve toplumun huzuru ile özellikle çevrenin korunması bakımından, düzenli bir şekilde bertaraf edilmesi gereken katı atık maddeleri, Evsel katı atık: Tehlikeli ve zararlı atık kapsamına girmeyen konut, sanayi, işyeri, piknik alanları gibi yerlerden gelen katı atıkları, Tehlikeli atık: Fiziksel, kimyasal ve/veya biyolojik yönden olumsuz etki yaparak ekolojik denge ile insan ve diğer canlıların doğal yapılarının bozulmasına neden olan atıklar ve bu atıklarla kirlenmiş maddeleri, Tehlikeli kimyasallar: Fiziksel, kimyasal ve/veya biyolojik yönden olumsuz etki yaparak ekolojik denge ile insan ve diğer canlıların doğal yapılarının bozulmasına neden olan her türlü kimyasal madde ve ürünleri, Kirli balast: Duran veya seyir halindeki tankerden, gemiden veya diğer deniz araçlarından su üzerine bırakıldığında; su üstünde veya bitişik sahil hattında petrol, petrol türevi veya yağ izlerinin görülmesine neden olan veya su üstünde ya da su altında renk değişikliği oluşturan veya askıda katı madde/emülsiyon halinde maddelerin birikmesine yol açan balast suyunu, Çevresel etki değerlendirmesi: Gerçekleştirilmesi plânlanan projelerin çevreye olabilecek olumlu ve olumsuz etkilerinin belirlenmesinde, olumsuz yöndeki etkilerin önlenmesi ya da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi için alınacak önlemlerin, seçilen yer ile teknoloji alternatiflerinin belirlenerek değerlendirilmesinde ve projelerin uygulanmasının izlenmesi ve kontrolünde sürdürülecek çalışmaları, Proje tanıtım dosyası: Gerçekleşmesi plânlanan projenin yerini, özelliklerini, olası olumsuz etkilerini ve öngörülen önlemleri içeren, projeyi genel boyutları ile tanıtan bilgi ve belgeleri içeren dosyayı, Stratejik çevresel değerlendirme: Onaya tâbi plân ya da programın onayından önce plânlama veya programlama sürecinin başlangıcından itibaren, çevresel değerlerin plân ve programa entegre edilmesini sağlamak, plân ya da programın olası çevresel etkilerini en aza indirmek ve karar vericilere yardımcı olmak üzere katılımcı bir yaklaşımla sürdürülen ve yazılı bir raporu da içeren çevresel değerlendirme çalışmalarını, Çevre yönetimi: İdarî, teknik, hukukî, politik, ekonomik, sosyal ve kültürel araçları kullanarak doğal ve yapay çevre unsurlarının sürdürülebilir kullanımını ve gelişmesini sağlamak üzere yerel, bölgesel, ulusal ve küresel düzeyde belirlenen politika ve stratejilerin uygulanmasını, Çevre yönetim birimi/Çevre görevlisi: Bu Kanun ve Kanuna göre yürürlüğe konulan düzenlemeler uyarınca denetime tâbi tesislerin faaliyetlerinin mevzuata uygunluğunu, alınan tedbirlerin etkili olarak uygulanıp uygulanmadığını değerlendiren, tesis içi yıllık denetim programları düzenleyen birim ya da görevliyi, Çevre gönüllüsü: Bakanlıkça, uygun niteliklere sahip kişiler arasından seçilen ve bu Kanun ve Kanuna göre yürürlüğe konulan düzenlemelere aykırı faaliyetleri Bakanlığa iletmekle görevli ve yetkili kişiyi, Hassas alan: Ötrofikasyon riski yüksek olan ve Bakanlıkça belirlenecek kıyı ve iç su alanlarını, Çevreye ilişkin bilgi: Su, hava, toprak, bitki ve hayvan varlığı ile bunları olumsuz olarak etkileyen veya etkileme ihtimali bulunan faaliyetler ve alınan idarî ve teknik önlemlere ilişkin olarak mevcut bulunan her türlü yazılı, sözlü veya görüntülü bilgi veya veriyi, İş termin plânı: Atıksu ve evsel nitelikli katı atık kaynaklarının yönetmelikte belirtilen alıcı ortam deşarj standartlarını sağlamak için yapmaları gereken atıksu arıtma tesisi ve/veya kanalizasyon gibi altyapı tesisleri ile katı atık bertaraf tesislerinin gerçekleştirilmesi sürecinde yer alan yer seçimi, proje, ihale, inşaat, işletmeye alma gibi işlerin zamanlamasını gösteren plânı, Risk değerlendirmesi: Belirli kimyasal madde ya da maddelerin potansiyel tehlikelerinin belirlenmesi ve sonuçlarının hesaplanması yönünde kullanılan yöntemler bütününü, İyonlaştırıcı olmayan radyasyon: İyonlaşmaya neden olmayan elektromanyetik dalgaları, Elektromanyetik alan: Elektrik ve manyetik alan bileşenleri olan dalgaların oluşturduğu alanı, Koku: İnsanda koku alma duygusunu harekete geçiren ve kokunun algılanmasına neden olan uçucu maddelerin yarattığı etkiyi, Hava kalitesi: İnsan ve çevresi üzerine etki eden hava kirliliğinin göstergesi olan, çevre havasında mevcut hava kirleticilerin artan miktarıyla azalan kalitelerini, Bakanlık: Çevre ve Orman Bakanlığını, ifade eder. İlkeler: Madde 3 –(Değişik: 26/4/2006 – 5491/3 md.) Çevrenin korunmasına, iyileştirilmesine ve kirliliğinin önlenmesine ilişkin genel ilkeler şunlardır: a) Başta idare, meslek odaları, birlikler ve sivil toplum kuruluşları olmak üzere herkes, çevrenin korunması ve kirliliğin önlenmesi ile görevli olup bu konuda alınacak tedbirlere ve belirlenen esaslara uymakla yükümlüdürler. b) Çevrenin korunması, çevrenin bozulmasının önlenmesi ve kirliliğin giderilmesi alanlarındaki her türlü faaliyette; Bakanlık ve yerel yönetimler, gerekli hallerde meslek odaları, birlikler ve sivil toplum kuruluşları ile işbirliği yaparlar. c) Arazi ve kaynak kullanım kararlarını veren ve proje değerlendirmesi yapan yetkili kuruluşlar, karar alma süreçlerinde sürdürülebilir kalkınma ilkesini gözetirler. d) Yapılacak ekonomik faaliyetlerin faydası ile doğal kaynaklar üzerindeki etkisi sürdürülebilir kalkınma ilkesi çerçevesinde uzun dönemli olarak değerlendirilir. e) Çevre politikalarının oluşmasında katılım hakkı esastır. Bakanlık ve yerel yönetimler; meslek odaları, birlikler, sivil toplum kuruluşları ve vatandaşların çevre hakkını kullanacakları katılım ortamını yaratmakla yükümlüdür. f) Her türlü faaliyet sırasında doğal kaynakların ve enerjinin verimli bir şekilde kullanılması amacıyla atık oluşumunu kaynağında azaltan ve atıkların geri kazanılmasını sağlayan çevre ile uyumlu teknolojilerin kullanılması esastır. g) Kirlenme ve bozulmanın önlenmesi, sınırlandırılması, giderilmesi ve çevrenin iyileştirilmesi için yapılan harcamalar kirleten veya bozulmaya neden olan tarafından karşılanır. Kirletenin kirlenmeyi veya bozulmayı durdurmak, gidermek veya azaltmak için gerekli önlemleri almaması veya bu önlemlerin yetkili makamlarca doğrudan alınması nedeniyle kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılan gerekli harcamalar 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre kirletenden tahsil edilir. h) Çevrenin korunması, çevre kirliliğinin önlenmesi ve giderilmesi için uyulması zorunlu standartlar ile vergi, harç, katılma payı, yenilenebilir enerji kaynaklarının ve temiz teknolojilerin teşviki, emisyon ücreti ve kirletme bedeli alınması, karbon ticareti gibi piyasaya dayalı mekanizmalar ile ekonomik araçlar ve teşvikler kullanılır. ı) Bölgesel ve küresel çevre sorunlarının çözümüne yönelik olarak taraf olduğumuz uluslararası anlaşmalar sonucu ortaya çıkan ulusal hak ve yükümlülüklerin yerine getirilmesi için gerekli teknik, idarî, malî ve hukukî düzenlemeler Bakanlığın koordinasyonunda yapılır. Gerçek ve tüzel kişiler, bu düzenlemeler sonucu ortaya çıkabilecek maliyetleri karşılamakla yükümlüdür. j) Çevrenin korunması, çevre kirliliğinin önlenmesi ve çevre sorunlarının çözümüne yönelik gerekli teknik, idarî, malî ve hukukî düzenlemeler Bakanlığın koordinasyonunda yapılır. 2690 sayılı Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Kanunu kapsamındaki konular Türkiye Atom Enerjisi Kurumu tarafından yürütülür. İKİNCİ BÖLÜM Yüksek Çevre Kurulu ve Görevleri(1) Yüksek Çevre Kurulu(1) Madde 4 – (Mülga: 9/8/1991 - KHK - 443/43 md.; Yeniden düzenleme: 26/4/2006 – 5491/4 md.) Başbakanın başkanlığında, Başbakanın bulunmadığı zamanlarda Çevre ve Orman Bakanının başkanlığında, Başbakanın belirleyeceği sayıda bakan ile Bakanlık Müsteşarından oluşan Yüksek Çevre Kurulu kurulmuştur. Diğer bakanlar gündeme göre Kurul toplantılarına başkan tarafından çağrılabilir. Kurul yılda en az bir defa toplanır. Kurulun sekretarya hizmetleri Bakanlıkça yürütülür. Kurulun çalışmaları ile ilgili konularda ön hazırlık ve değerlendirme yapmak üzere, Bakanlık Müsteşarının başkanlığında ilgili bakanlık müsteşarları, diğer kurum ve kuruluşların en üst düzey yetkili amirlerinin katılımı ile toplantılar düzenlenir. Bu toplantılara gündeme göre ilgili kamu kurumu niteliğindeki kuruluşların birlik temsilcileri, meslek kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, yerel yönetim temsilcileri, üniversite temsilcileri ve bilimsel kuruluşların temsilcileri davet edilir. Kurulun çalışma usûl ve esasları ile diğer hususlar yönetmelikle belirlenir. Yüksek Çevre Kurulunun görevleri(1) Madde 5 – (Mülga: 13/3/1990 - KHK - 409/12 md.; Yeniden düzenleme: 26/4/2006 – 5491/5 md.) Yüksek Çevre Kurulunun görevleri şunlardır: a) Etkin bir çevre yönetiminin sağlanması için hedef, politika ve strateji belirlemek. b) Sürdürülebilir kalkınma ilkesi çerçevesinde ekonomik kararlara çevre boyutunun dahil edilmesine imkân veren hukukî ve idarî tedbirleri belirlemek. c) Birden fazla bakanlık ve kuruluşu ilgilendiren çevre konularına ilişkin uyuşmazlıklarda nihai kararı vermek. Madde 6 – 7 – (Mülga: 8/6/1984 - KHK 222/30 md.) ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Çevre Korunmasına İlişkin Önlemler ve Yasaklar Kirletme yasağı: Madde 8 – Her türlü atık ve artığı, çevreye zarar verecek şekilde, ilgili yönetmeliklerde belirlenen standartlara ve yöntemlere aykırı olarak doğrudan ve dolaylı biçimde alıcı ortama vermek, depolamak, taşımak, uzaklaştırmak ve benzeri faaliyetlerde bulunmak yasaktır. Kirlenme ihtimalinin bulunduğu durumlarda ilgililer kirlenmeyi önlemekle; kirlenmenin meydana geldiği hallerde kirleten, kirlenmeyi durdurmak, kirlenmenin etkilerini gidermek veya azaltmak için gerekli tedbirleri almakla yükümlüdürler. ______________________________ (1) 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanunun 4 üncü maddesiyle ikinci bölüm başlığı “Merkezi ve Mahalli İdari Bölümleri ve Görevleri”, 4 üncü madde başlığı “Merkez Çevre Kurulu” iken metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir. Çevrenin korunması(1) Madde 9 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/6 md.) Çevrenin korunması amacıyla; a) Doğal çevreyi oluşturan biyolojik çeşitlilik ile bu çeşitliliği barındıran ekosistemin korunması esastır. Biyolojik çeşitliliği koruma ve kullanım esasları, yerel yönetimlerin, üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının ve ilgili diğer kuruluşların görüşleri alınarak belirlenir. b) Ülke fizikî mekânında, sürdürülebilir kalkınma ilkesi doğrultusunda, koruma-kullanma dengesi gözetilerek kentsel ve kırsal nüfusun barınma, çalışma, dinlenme, ulaşım gibi ihtiyaçların karşılanması sonucu oluşabilecek çevre kirliliğini önlemek amacıyla nazım ve uygulama imar plânlarına esas teşkil etmek üzere bölge ve havza bazında 1/50.000-1/100.000 ölçekli çevre düzeni plânları Bakanlıkça yapılır, yaptırılır ve onaylanır. Bölge ve havza bazında çevre düzeni plânlarının yapılmasına ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. c) Ulusal mevzuat ve taraf olduğumuz uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınarak koruma statüsü kazandırılmış alanlar ve ekolojik değeri olan hassas alanların her tür ölçekteki plânlarda gösterilmesi zorunludur. Koruma statüsü kazandırılmış alanlar ve ekolojik değeri olan alanlar, plân kararı dışında kullanılamaz. d) Ülke ve dünya ölçeğinde ekolojik önemi olan, çevre kirlenmeleri ve bozulmalarına duyarlı toprak ve su alanlarını, biyolojik çeşitliliğin, doğal kaynakların ve bunlarla ilgili kültürel kaynakların gelecek kuşaklara ulaşmasını emniyet altına almak üzere gerekli düzenlemelerin yapılabilmesi amacıyla, Özel Çevre Koruma Bölgesi olarak tespit ve ilan etmeye, bu alanlarda uygulanacak koruma ve kullanma esasları ile plân ve projelerin hangi bakanlıkça hazırlanıp yürütüleceğini belirlemeye Bakanlar Kurulu yetkilidir. Bu bölgelere ilişkin plân ve projelerde; 3/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununun 9 uncu maddesi, 4/4/1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Kanununun plân onama yetkisini düzenleyen hükümleri, 21/7/1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 8 inci maddesinin tabiat varlıkları, doğal sit alanları ve bunların korunma alanlarının tespit ve tescili dışında kalan yetkileri düzenleyen hükümleri ile aynı Kanunun 17 nci maddesinin (a) bendi hükümleri uygulanmaz. e) Sulak alanların doğal yapılarının ve ekolojik dengelerinin korunması esastır. Sulak alanların doldurulması ve kurutulması yolu ile arazi kazanılamaz. Bu hükme aykırı olarak arazi kazanılması halinde söz konusu alan faaliyet sahibince eski haline getirilir. Sulak alanların korunması ve yönetimine ilişkin usûl ve esaslar ilgili kurum ve kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. f) Biyolojik çeşitliliğin sürdürülebilirliliğinin sağlanması bakımından nesli tehdit veya tehlike altında olanlar ile nadir bitki ve hayvan türlerinin korunması esas olup, mevzuata aykırı biçimde ticarete konu edilmeleri yasaktır. g) Doğal kaynakların ve varlıkların korunması, kirliliğinin ve tahribatının önlenmesi ve kalitesinin iyileştirilmesi için gerekli idarî, hukukî ve teknik esaslar Bakanlık tarafından belirlenir. h) Ülkenin deniz, yeraltı ve yerüstü su kaynaklarının ve su ürünleri istihsal alanlarının korunarak kullanılmasının sağlanması ve kirlenmeye karşı korunması esastır. Atıksu yönetimi ile ilgili politikaların oluşturulması ve koordinasyonunun sağlanması Bakanlığın sorumluluğundadır. Su ürünleri istihsal alanları ile ilgili alıcı ortam standartları Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca belirlenir. Denizlerde yapılacak balık çiftlikleri, hassas alan niteliğindeki kapalı koy ve körfezler ile doğal ve arkeolojik sit alanlarında kurulamaz. Alıcı su ortamlarına atıksu deşarjlarına ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. ı) Çevrenin korunması ve kamuoyunda çevre bilincinin geliştirilmesi amacıyla, okul öncesi eğitimden başlanarak Millî Eğitim Bakanlığına bağlı örgün eğitim kurumlarının öğretim programlarında çevre ile ilgili konulara yer verilmesi esastır. –––––––––––––––––––– (1) Bu madde başlığı “Çevre Korunması” iken, 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanunun 6 ncı maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir. Yaygın eğitime yönelik olarak, radyo ve televizyon programlarında da çevrenin önemine ve çevre bilincinin geliştirilmesine yönelik programlara yer verilmesi esastır. Türkiye Radyo - Televizyon Kurumu ile özel televizyon kanallarına ait televizyon programlarında ayda en az iki saat, özel radyo kanallarının programlarında ise ayda en az yarım saat eğitici yayınların yapılması zorunludur. Bu yayınların % 20’sinin izlenme ve dinlenme oranı en yüksek saatlerde yapılması esastır. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, görev alanına giren hususlarda bu maddenin takibi ile yükümlüdür. j) Çevre ile ilgili olarak toplanan her türlü kaynak ve gelir, tahsisi mahiyette olup, öncelikle çevrenin korunması, geliştirilmesi, ıslahı ve kirliliğin önlenmesi için kullanılır. Çevresel etki değerlendirilmesi: Madde 10 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/7 md.) Gerçekleştirmeyi plânladıkları faaliyetleri sonucu çevre sorunlarına yol açabilecek kurum, kuruluş ve işletmeler, Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporu veya proje tanıtım dosyası hazırlamakla yükümlüdürler. Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu Kararı veya Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir Kararı alınmadıkça bu projelerle ilgili onay, izin, teşvik, yapı ve kullanım ruhsatı verilemez; proje için yatırıma başlanamaz ve ihale edilemez. Petrol, jeotermal kaynaklar ve maden arama faaliyetleri, Çevresel Etki Değerlendirmesi kapsamı dışındadır. Çevresel Etki Değerlendirmesine tâbi projeler ve Stratejik Çevresel Değerlendirmeye tâbi plân ve programlar ve konuya ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmeliklerle belirlenir. İzin alma, arıtma ve bertaraf etme yükümlülüğü (1) Madde 11 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/8 md.) Üretim, tüketim ve hizmet faaliyetleri sonucunda oluşan atıklarını alıcı ortamlara doğrudan veya dolaylı vermeleri uygun görülmeyen tesis ve işletmeler ile yerleşim birimleri atıklarını yönetmeliklerde belirlenen standart ve yöntemlere uygun olarak arıtmak ve bertaraf etmekle veya ettirmekle ve öngörülen izinleri almakla yükümlüdürler. Birinci fıkrada belirtilen yükümlülüğü bulunan tesis ve işletmeler ile yerleşim birimlerine; 1) İnşaat ruhsatı aşamasında bu yükümlülüğünü yerine getireceğini gösterir proje ve belgeleri ilgili kuruma sunmadıkça inşaat ruhsatı verilmez. 2) İnşaatı bitmiş olanlardan, bu yükümlülüğü yerine getirmeyenlere işletme ruhsatı ve/veya yapı kullanma ruhsatı verilmez. 3) İnşaat ruhsatına, yapı kullanma veya işletme ruhsatını haiz olmakla birlikte arıtma ve bertaraf yükümlülüklerini yerine getirmemeleri halinde, verilmiş yapı kullanma izni veya işletme izni iptal edilir. Faaliyetlerinde değişiklik yapmayı ve/veya tesislerini büyütmeyi plânlayan gerçek ve tüzel kişiler yönetmelikle belirlenen usûl ve esaslar çerçevesinde atıklarını arıtma veya bertaraf etme yükümlülüğünü yerine getirmek zorundadırlar. Atıksuları toplayan kanalizasyon sistemi ile atıksuların arıtıldığı ve arıtılmış atıksuların bertarafının sağlandığı atıksu altyapı sistemlerinin kurulması, bakımı, onarımı, ıslahı ve işletilmesinden; büyükşehirlerde 20/11/1981 tarihli ve 2560 sayılı İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunla belirlenen kuruluşlar, belediye ve mücavir alan sınırları içinde belediyeler, bunların dışında iskâna konu her türlü kullanım alanında valiliğin denetiminde bu alanları kullananlar sorumludur. Serbest ve/veya endüstri bölgelerinde bölge müdürlükleri, kültür ve turizm koruma ve gelişme bölgelerinde, turizm merkezlerinde Kültür ve Turizm Bakanlığı veya yetkili kıldığı birimler, organize sanayi bölgelerinde organize sanayi bölgesi yönetimi, küçük sanayi sitelerinde kooperatif başkanlıkları, mevcut yerleşim alanlarından kopuk olarak münferit yapılmış tatil köyü, tatil sitesi, turizm tesis alanları vb. kullanım alanlarında ise site yönetimleri veya tesis işletmecileri atıksu altyapı sistemlerinin kurulması, bakımı, onarımı ve işletilmesinden sorumludurlar. ––––––––––––––––––––– (1) Bu madde başlığı "İşletme izni ve haber verme yükümlülüğü:” iken, 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanunun 8 inci maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir. Atıksu altyapı sistemlerini kullanan ve/veya kullanacaklar, bağlantı sistemlerinin olup olmadığına bakılmaksızın, arıtma sistemlerinden sorumlu yönetimlerin yapacağı her türlü yatırım, işletme, bakım, onarım, ıslah ve temizleme harcamalarının tamamına kirlilik yükü ve atıksu miktarı oranında katılmak zorundadırlar. Bu hizmetlerden yararlananlardan, belediye meclisince ve bu maddede sorumluluk verilen diğer idarelerce belirlenecek tarifeye göre atıksu toplama, arıtma ve bertaraf ücreti alınır. Bu fıkra uyarınca tahsil edilen ücretler, atıksu ile ilgili hizmetler dışında kullanılamaz. Atıksu toplama havzasının birden fazla belediye veya kurumun yetki sahasında olması halinde; atıksu arıtma tesisini işleten kurum, atıksu ile ilgili yatırım ve harcama giderlerini kirletenlerden kirlilik yükü ve atıksu miktarı nispetinde tahsil eder. Atık üreticileri uygun metot ve teknolojiler ile atıklarını en az düzeye düşürecek tedbirleri almak zorundadırlar. Atıkların üretiminin ve zararlarının önlenmesi veya azaltılması ile atıkların geri kazanılması ve geri kazanılabilen atıkların kaynağında ayrı toplanması esastır. Atık yönetim plânlarının hazırlanmasına ilişkin esaslar, Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Geri kazanım imkânı olmayan atıklar, yönetmeliklerle belirlenen uygun yöntemlerle bertaraf edilir. Büyükşehir belediyeleri ve belediyeler evsel katı atık bertaraf tesislerini kurmak, kurdurmak, işletmek veya işlettirmekle yükümlüdürler. Bu hizmetten yararlanan ve/veya yararlanacaklar, sorumlu yönetimlerin yapacağı yatırım, işletme, bakım, onarım ve ıslah harcamalarına katılmakla yükümlüdür. Bu hizmetten yararlananlardan, belediye meclisince belirlenecek tarifeye göre katı atık toplama, taşıma ve bertaraf ücreti alınır. Bu fıkra uyarınca tahsil edilen ücretler, katı atıkla ilgili hizmetler dışında kullanılamaz. Üretici, ithalatçı ve piyasaya sürenlerin sorumluluğu kapsamında yükümlülük getirilen üreticiler, ithalatçılar ve piyasaya sürenler, ürünlerinin faydalı kullanım ömrü sonucunda oluşan atıklarının toplanması, taşınması, geri kazanımı, geri dönüşümü ve bertaraf edilmelerine dair yükümlülüklerinin yerine getirilmesi ve bunlara yönelik gerekli harcamalarının karşılanması, eğitim faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi amacıyla Bakanlığın koordinasyonunda bir araya gelerek tüzel kişiliği haiz birlikler oluştururlar. Bu kapsamda yükümlülük getirilen kurum ve kuruluşların sorumluluklarının bu birliklere devrine ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmeliklerle belirlenir. Tehlikeli atık üreticileri, yönetmelikle belirlenecek esaslara göre atıklarını bertaraf etmek veya ettirmekle yükümlüdürler. Atık geri kazanım, geri dönüşüm ve bertaraf tesislerini kurmak ve işletmek isteyen gerçek ve/veya tüzel kişiler, yönetmelikle belirlenen esaslar doğrultusunda, ürün standardı, ürünlerinin satışa uygunluğu ve piyasadaki denetimi ile ilgili izni, ilgili kurumlardan almak kaydı ile Bakanlıktan lisans almakla yükümlüdür. Evsel atıklar hariç olmak üzere, atık taşıma ve/veya toplama işlerini yapan kurum veya kuruluşlar Bakanlıktan lisans almak zorundadır. Evsel atıkların taşıma ve toplama işlerini yapan kurum ve kuruluşlar Bakanlıkça kayıt altına alınır. Atıksu arıtımı, atık bertarafı ve atık geri kazanım tesisleri yapmak amacıyla belediyelerin hizmet birlikleri kurmaları halinde, bu hizmet birliklerine araştırma, etüt ve proje konularında Bakanlıkça teknik ve malî yardım yapılır. Tesis yapım projeleri ise bu Kanunun 18 inci maddesi çerçevesinde kredi veya yardım ile desteklenebilir. Kredi borcunun geri ödenmemesi durumunda 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre takip yapılır ve öncelikle 2380 sayılı Belediyelere ve İl Özel İdarelerine Genel Bütçe Vergi Gelirlerinden Pay Verilmesi Hakkında Kanunun ek 4 üncü maddesi hükümleri çerçevesinde ilgili belediyelerin İller Bankasındaki paylarından tahsil olunur. Arıtma ve bertaraf etme yükümlülüğüne tâbi tesis ve işletmeler ile yerleşim birimleri, bu yükümlülüğe istinaden kurulması zorunlu olan arıtma ve bertaraf sistemleri, atıksu arıtma ve ön arıtma sistemleri ile atıksu altyapı sistemlerinin kurulması, onarımı, ıslahı, işletilmesi ve harcamalara katkı paylarının belirlenmesi ile ilgili usûl ve esaslar Bakanlıkça yönetmeliklerle düzenlenir. Bu konuda diğer kanunlarla verilen yetkiler saklıdır. Bu Kanunun uygulanmasını sağlamak üzere alınması gereken izinler ve bu izinlerin tâbi olacağı usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmeliklerle belirlenir. Faaliyetleri nedeniyle çevreye olumsuz etkileri olabilecek kurum, kuruluş ve işletmeler tarafından, faaliyetlerine ilişkin olası bir kaza durumunda, kazanın çevreye olumsuz etkilerini kontrol altına almak ve azaltmak üzere uygulanacak acil durum plânları hazırlanması zorunludur. Buna ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Bu plânlar dikkate alınarak Bakanlığın koordinasyonunda ilgili kurum ve kuruluşlarca yerel, bölgesel ve ulusal acil durum plânları hazırlanır. Liman, tersane, gemi bakım-onarım, gemi söküm, marina gibi kıyı tesisleri; kendi tesislerinde ve gemi ve diğer deniz araçlarında oluşan petrollü, yağlı katı atıklar ve sintine, kirli balast, slaç, slop gibi sıvı atıklar ile evsel atıksu ve katı atıkların alınması, depolanması, taşınması ve bertarafı ile ilgili işlemleri ve tesisleri yapmak veya yaptırmakla yükümlüdürler. Buna ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Denetim, bilgi verme ve bildirim yükümlülüğü(1) Madde 12 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/9 md.) Bu Kanun hükümlerine uyulup uyulmadığını denetleme yetkisi Bakanlığa aittir. Gerektiğinde bu yetki, Bakanlıkça; il özel idarelerine, çevre denetim birimlerini kuran belediye başkanlıklarına, Denizcilik Müsteşarlığına, Sahil Güvenlik Komutanlığına, 13/10/1983 tarihli ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununa göre belirlenen denetleme görevlilerine veya Bakanlıkça uygun görülen diğer kurum ve kuruluşlara devredilir. Denetimler, Bakanlığın belirlediği denetim usûl ve esasları çerçevesinde yapılır. Askerî işyerleri, askerî bölgeler ve tatbikatların bu Kanun çerçevesindeki denetimi ve neticelerine ait işlemler; Genelkurmay Başkanlığı, Millî Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Bakanlık tarafından müştereken hazırlanacak yönetmeliğe göre yürütülür. İlgililer, Bakanlığın veya denetimle yetkili diğer mercilerin isteyecekleri bilgi ve belgeleri vermek, yetkililerin yaptıracakları analiz ve ölçümlerin giderlerini karşılamak, denetim esnasında her türlü kolaylığı göstermek zorundadırlar. İlgililer, çevre kirliliğine neden olabilecek faaliyetleri ile ilgili olarak, kullandıkları hammadde, yakıt, çıkardıkları ürün ve atıklar ile üretim şemalarını, acil durum plânlarını, izleme sistemleri ve kirlilik raporları ile diğer bilgi ve belgeleri talep edilmesi halinde Bakanlığa veya yetkili denetim birimine vermek zorundadırlar. Denetim, bilgi verme ve bildirim yükümlülüğüne ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Tehlikeli kimyasallar ve atıklar(2) Madde 13 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/10 md.) Tehlikeli kimyasalların belirlenmesi, üretimi, ithalatı, atık konumuna gelinceye kadar geçen süreçte kullanım alanları ve miktarları, etiketlenmesi, ambalajlanması, sınıflandırılması, depolanması, risk değerlendirilmesi, taşınması ile ihracatına ilişkin usûl ve esaslar ilgili kurum ve kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yönetmelik hükümlerine aykırı olarak piyasaya sürüldüğü tespit edilen tehlikeli kimyasallar ile bu kimyasalları içeren eşya, bunları satış ve kullanım amacıyla piyasaya süren kurum, kuruluş ve işletmelere toplattırılır ve imha ettirilir. Nakil ve imha için gereken masraflar ilgililerince karşılanır. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bu masraflar, ilgili kurum, kuruluş ve işletmelerden 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre tahsil edilir. Başbakanlık Dış Ticaret Müsteşarlığı bazı yakıtların, maddelerin, atıkların, tehlikeli kimyasallar ile bu kimyasalları içeren eşyaların ithalini, Bakanlığın görüşünü alarak yasaklayabilir veya kontrole tâbi tutabilir. Tehlikeli atıkların ithalatı yasaktır. Tehlikeli atıkların tanımı ile tehlikeli atıkların oluşum aşamasından itibaren toplanması, ayrılması, geçici ve ara depolanması, geri kazanılması, yeniden kullanılması, taşınması, bertarafı, bertaraf sonrası kontrolü, ihracatı, transit geçişi, ambalajlanması, etiketlenmesi, denetimi ve atık yönetim plânlarının hazırlanması ile ilgili usûl ve esaslar Bakanlıkça yayımlanacak yönetmelikle belirlenir. Tehlikeli kimyasalların üretimi, satışı, depolanması, kullanılması ve taşınması faaliyetleri ile tehlikeli atıkların toplanması, taşınması, geçici ve ara depolanması, geri kazanımı, yeniden kullanılması ve bertarafı faaliyetlerinde bulunanlar, bu Kanun ile getirilen yükümlülükler açısından müteselsilen sorumludurlar. Sorumlular bu Kanunda belirtilen meslekî faaliyetleri nedeniyle oluşacak bir kaza dolayısıyla üçüncü şahıslara verebilecekleri zararlara karşı tehlikeli kimyasal ve tehlikeli atık malî sorumluluk sigortası yaptırmak zorunda olup, faaliyetlerine başlamadan önce Bakanlıktan gerekli izni alırlar. Sigorta yaptırma zorunluluğuna uymayan kurum, kuruluş ve işletmelere bu faaliyetler için izin verilmez. –––––––––––––––––––– (1) Bu madde başlığı "Denetim" iken, 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanunun 9 uncu maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir. (2) Bu madde başlığı”Zararlı kimyasal maddeler:” iken, 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanunun 10 uncu maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir. Bu maddede öngörülen zorunlu malî sorumluluk sigortası, malî yeterliliklerine göre, Hazine Müsteşarlığınca belirlenen sigorta şirketleri tarafından ya da bağlı olduğu Bakanın onayı ile Hazine Müsteşarlığınca çıkarılacak bir yönetmelikle oluşturulacak bir havuz tarafından temin edilir. Havuzun yönetim ve işleyişi ile ilgili usûl ve esaslar da aynı yönetmelikle belirlenir. Havuz, sigorta ve/veya reasürans havuzu şeklinde oluşturulur. Kamu adına havuzda belirli bir payın korunmasına karar verilmesi hususunda Hazine Müsteşarlığının bağlı bulunduğu Bakan yetkilidir. Havuzun başlangıç giderleri için geri ödenmek üzere Hazine Müsteşarlığı bütçesinden avans kullandırılabilir. Havuzun yükümlülükleri; prim gelirleri ve bunların getirileri, piyasalardan sağlayacağı reasürans ve benzeri korumalar ve ödeme gücüyle sınırlıdır. Bakanlık, Hazine Müsteşarlığının uygun görüşünü almak kaydıyla, tehlikeli kimyasallar ve tehlikeli atıklarla ilgili faaliyetlerde bulunanların malî sorumluluk sigortası yaptırma zorunluluğunu, bu sigortaya ilişkin genel şartlar ile tarife ve talimatların yürürlüğe girmesinden itibaren en çok bir yıl ertelemeye yetkilidir. Her bir sorumlu tarafından yaptırılacak malî sorumluluk sigortasına ilişkin sigorta genel şartları Hazine Müsteşarlığınca onaylanır. Malî sorumluluk sigortası tarife ve talimatları Hazine Müsteşarlığının bağlı olduğu Bakan tarafından tespit edilir. Hazine Müsteşarlığının bağlı olduğu Bakan tarifeyi serbest bırakmaya yetkilidir. Gürültü: Madde 14 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/11 md.) Kişilerin huzur ve sükununu, beden ve ruh sağlığını bozacak şekilde ilgili yönetmeliklerle belirlenen standartlar üzerinde gürültü ve titreşim oluşturulması yasaktır. Ulaşım araçları, şantiye, fabrika, atölye, işyeri, eğlence yeri, hizmet binaları ve konutlardan kaynaklanan gürültü ve titreşimin yönetmeliklerle belirlenen standartlara indirilmesi için faaliyet sahipleri tarafından gerekli tedbirler alınır. Faaliyetlerin durdurulması: Madde 15 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/12 md.) Bu Kanun ve bu Kanun uyarınca yayımlanan yönetmeliklere aykırı davrananlara söz konusu aykırı faaliyeti düzeltmek üzere Bakanlıkça ya da 12 nci maddenin birinci fıkrası uyarınca denetim yetkisinin devredildiği kurum ve merciler tarafından bir defaya mahsus olmak üzere esasları yönetmelikle belirlenen ve bir yılı aşmamak üzere süre verilebilir. Faaliyet; süre verilmemesi halinde derhal, süre verilmesi durumunda, bu süre sonunda aykırılık düzeltilmez ise Bakanlıkça ya da 12 nci maddenin birinci fıkrası uyarınca denetim yetkisinin devredildiği kurum ve merciler tarafından kısmen veya tamamen, süreli veya süresiz olarak durdurulur. Çevre ve insan sağlığı yönünden tehlike yaratan faaliyetler süre verilmeksizin durdurulur. Çevresel Etki Değerlendirmesi incelemesi yapılmaksızın başlanan faaliyetler Bakanlıkça, proje tanıtım dosyası hazırlanmaksızın başlanan faaliyetler ise mahallin en büyük mülkî amiri tarafından süre verilmeksizin durdurulur. Süre verilmesi ve faaliyetin durdurulması, bu Kanunda öngörülen cezaların uygulanmasına engel teşkil etmez. Tehlikeli hallerde faaliyetin durdurulması: Madde 16 – (Mülga: 26/4/2006 – 5491/24 md.) DÖRDÜNCÜ BÖLÜM (1) Çevre Kirliliğini Önleme Fonu Fonun kurulması ve fondan yararlanma: Madde 17 – (Mülga: 21/2/2001 - 4629/6 md.) Çevre katkı payı alınması, diğer gelirler ve bütçe ödenekleri(2) Madde 18 – (Mülga: 21/2/2001 - 4629/6 md.; Yeniden düzenleme: 26/4/2006-5491/13 md.) Çevre kirliliğinin önlenmesi, çevrenin iyileştirilmesi ve çevre ile ilgili yatırımların desteklenmesi amacıyla; a) İthaline izin verilen kontrole tâbi yakıt ve atıkların CIF bedelinin yüzde biri ile hurdaların CIF bedelinin binde beşi oranında alınacak miktar, b) Büyükşehir belediyeleri su ve kanalizasyon idarelerince tahsil edilen su ve kullanılmış suları uzaklaştırma bedelinin yüzde biri, çevre katkı payı olarak tahsil edilir. Tahsil edilen bu tutarlar, ilgililerce en geç ertesi ayın onbeşine kadar ilgili mal saymanlıkları hesaplarına aktarılır ve bütçeye gelir kaydedilir. Ayrıca, yurt içi ve yurt dışından temin edilecek her türlü hibe, yardım ve bağışlar ile kredi anapara geri dönüşleri ve kredi faizleri de tahsil edilerek, Çevre ve Orman Bakanlığı Merkez Saymanlık Müdürlüğü hesabına yatırılır ve bütçeye gelir kaydedilir. Bu maddede sayılan gelirlerin tahsilatında 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri uygulanır. Bakanlar Kurulu (a) ve (b) bentlerinde yer alan oranları ayrı ayrı veya topluca sıfıra kadar indirmeye veya kanunî oranına kadar yükseltmeye yetkilidir. Atıksu arıtımı, atık bertarafı ve katı atık geri kazanım tesislerinin gözetim, fizibilite, etüt, proje ve inşaat işlerinin kredi veya yardım suretiyle desteklenmesi ile çevre düzeni plânlarının yapımı, hava, su ve toprak kalitesinin ölçüm ve izleme ağının oluşturulması, gürültünün önlenmesi ile ilgili etüt ve projelerin desteklenmesi, acil müdahale plânlarının hazırlanması, Çevresel Etki Değerlendirmesi faaliyetleri, havza koruma plânı çalışmaları, biyolojik çeşitliliğin korunması, çölleşme ve iklim değişikliği ile mücadele çalışmaları, stratejik çevresel değerlendirme, nesli tehlikede olan bitki ve hayvan türleri ile yaşama ortamlarının korunması, uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülüklerin karşılanması, çevre eğitimi ve yayını ile ilgili faaliyetler ve ihtisas komisyonları için yapılan harcamalar ile çevre kirliliğinin giderilmesi çalışmaları için Bakanlık bütçesine, yılı bütçe gelirleri içerisinde tahmin edilen yukarıdaki gelirler karşılığı ödenek öngörülür. Yukarıda sayılan gelirlerin tahsili ve bütçede öngörülen ödeneklerin kullanımı ile ilgili usûl ve esaslar, Maliye Bakanlığının uygun görüşü üzerine Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Fonun kullanılması: Madde 19 – (Mülga: 21/2/2001 - 4629/6 md.) –––––––––––––––––––– (1)“Dördüncü Bölüm” başlığı 21/2/2001 tarih ve 4629 sayılı Kanunun 6 ncı maddesiyle yürürlükten kaldırılmıştır. (2) Bu madde başlığı "Fonun gelirleri" iken, 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanunun 13 üncü maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.

http://www.biyologlar.com/cevre-kanunu-bolum-1

GENETİK KOPYALAMA

İşçilerin tulumları beyazdı; ellerinde soğuk, kadavra rengi kauçuk eldivenler vardı. Işık donuktu, ölüydü: Bir hayalet sanki!.. Yalnız mikroskopların sarı borularından zengin ve canlı bir öz akıyor, bir baştan bir başa uzanan çalışma masalarının üzerinde tatlı çizgiler yaratarak, parlatılmış tüpler boyunca tereyağ gibi yayılıyordu. "Bu da" dedi Müdür kapıyı açarak, "döllenme odası işte..." Doğal olarak, ilkin döllenmenin cerrahlığa dayanan başlangıcından söz etti, derken "Toplum uğruna seve seve katlanılan bir ameliyattır bu" dedi, "altı maaşlık ikramiyesi de caba... Bir yumurta bir oğulcuk, bir ergin; bu normal... Oysa, Bokanovskilenmiş bir yumurta tomurcuk açar, ürer bölünür. Eş ikizler yalnız insanların doğurduğu o eski zamanlardaki gibi yumurtanın bazen rastlantıyla bölünmesinden oluşan ikiz, üçüz parçaları değil, düzinelerle yirmişer, yirmişer." Müdür "yirmişer" diyerek sanki büyük bir bağışta bulunuyormuş gibi kollarını iki yana açtı; "yirmisi birden!.." Ama öğrencilerden biri bunun yararının ne olduğunu sormak gibi bir sersemlikte bulundu. "İlahi yavrucuğum!" Müdür olduğu yerde ona dönüvermişti. "Görmüyor musun? Görmüyor musun, kuzum?" Bir elini kaldırdı; heybetli bir duruşa geçmişti. "Bokanovski süreci toplumsal dengenin en başta gelen araçlarından biridir! Milyonlarca eş ikiz; toptan üretim ilkesinin sonunda biyolojiye uygulanmış olması..." YUKARIDAKİ PARÇA, Aldous Huxley’in 1930’larda yazdığı, geçtiğimiz ay bilim gündemini birdenbire fetheden "koyun kopyalama" deneyine değinen haberlerde sıkça gönderme yapılan, Brave New World (Cesur Yeni Dünya) romanının girişinden kısaltılarak alınmış bir bölüm. Huxley, olumsuz bir ütopya (distopya) niteliği taşıyan romanında, Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilon adlarıyla, kendi içinde genetik özdeşlerden oluşan beş farklı sınıfa bölünmüş bir toplum tablosu çiziyor. Özdeş vatandaşların üretildiği bu hayali "Bokanovski Süreci", çağdaş anlamıyla klonlama (veya genetik kopyalama) olmasa da, sürecin yolaçtığı etik (ahlaki) ve toplumbilimsel kaygılar, sekiz ay önce İskoçya’da gerçekleştirilen ve geçtiğimiz ay kamuoyuna duyurulan gelişmelerin doğurduklarına denk düşüyor. Şimdi herkesin tartıştığı, son gelişmelerin insanlık için daha insanca bir dönemin mi yoksa, hızla gerçeğe dönüşen korkunç bir distopyanın mı kapısını araladığı. Şubat ayının 22’sinden itibaren, İskoçya’nın Edinburg kentinde, biyoteknoloji alanında tuhaf bir gelişme kaydedildiği, "Dünyanın sonu", "Frankenstein" gibi ifadeleri de içeren dedikodularla birlikte etrafta konu olmaya başladı. Bilim çevreleri de basın da şaşkındı, çünkü, seçkin yazarların ve bazı bilim adamlarının birkaç gündür zaten haberdar oldukları ve konuyu "patlatmayı" bekledikleri bu gelişme, bir biçimde basına sızmış, dilden dile dolaşmaya başlamıştı bile. Normalde pek de ciddiye alınmayacak böyle bir "dedikodunun" bu denli yayılabilmesi, işin içine çeşitli dallarda makalelere yer veren saygın bilimsel dergi Nature’ın adının karışmasıyla olmuştu. Gerçekten de Nature, dedikodu niteliğini fersah fersah aşan bir bilimsel gelişmeyle ilgili bir makaleyi 27 Şubat’ta yayınlayacağını bilim yazarlarına duyurmuş ve bu tarihe kadar "ambargolu" olan bir basın bülteni dağıtmıştı. Batı ülkelerinde yazarlar normal olarak bu ambargolara uyar, hazırladıkları yazıları, ambargonun bittiği tarihte, aynı anda yayına verirler. Ancak, aralarında ünlü The Observer’ın da bulunduğu bazı dergi ve gazeteler ambargoyu çoktan delmiş, konuyu kamuoyuna duyurmuştu bile. Haberin, kaynağı olan Nature ve ambargoya saygı gösteren çoğu nitelikli dergi ve gazetede yer almaması da, dedikodu trafiğini artırmış, ortaya atılan spekülasyonlarla beklenenden fazla ilgi toplanabilmişti. Hatta, Mart ayının başlarında, koyun klonlama haberinin yarattığı ilgi ortamını değerlendirmek isteyen bazı haberciler, aynı yöntemle Oregon Primat Araştırmaları Merkezi’nde maymunların klonlandığını öne sürdüler. Oysa, Oregon’da gerçekleştirilen, embriyo hücrelerinin oldukça sıradan bir yöntemle çoğaltılmasıyla yapılmış bir deneydi. Klonlama, yetişkin bir canlıdan alınan herhangi bir somatik (bedene ait) hücrenin kullanılmasıyla canlının genetik ikizinin yaratılmasını açıklamakta. Kavramsal temelleri çoktandır hazır olan bu işlemin uygulamada gerçekleştirilemeyeceği düşünülüyordu. Edinburg’daki Roslin Enstitüsünden Dr. Wilmut ve ekibi bunu başarmış gibi görünüyor. "Ben bu filmi daha önce seyretmiştim!" diyenleri rahatlatmak için hemen belirtelim ki, aynı ekip 1995 yılında embriyo hücrelerini kullanarak yine ikiz koyunlar üretmiş ve bunu duyuran makaleyi yine Nature dergisinde yayımlatmıştı. Bu deney de basına yansımış, ancak, son gelişmeler kadar yankı uyandırmamıştı. Ne de olsa bu yöntem, döllenmiş yumurtanın kazayla bölünüp tek yumurta ikizlerine yol açtığı bildik süreçlerden farksızdı. Sıklıkla unutulduğu için tekrarlamakta yarar var ki, Wilmut’un son başarısının önemi, işe somatik bir hücrenin çekirdeğiyle başlamasında yatıyor. Bu başarının ortaklarını anarken PPL Tıbbi Araştırmalar şirketini de atlamamak gerek. Borsalarda tırmanışa geçen hisseleriyle gelişmenin meyvelerini şimdiden yemeye başlayan PPL, projenin hem amaçlarını belirleyerek hem de maddi olanakları yaratarak kuzu Dolly’nin varlığının temel sebebi olmuş. Dr. Wilmut’un gerçekleştirdiği başarı şöyle özetlenebilir: Yetişkin bir koyundan alınan somatik bir hücrenin çekirdeğini dahice bir yöntemle, başka bir koyuna ait, çekirdeği alınmış bir yumurtaya yerleştirmek ve bilinen "tüp bebek" yöntemiyle yeni bir koyuna yaşam vermek. Adını, ünlü şarkıcı Dolly Parton’dan alan kuzu Dolly, isim annesinin değilse de, DNA annesinin genetik ikizi. Dolly, sevimli görünüşüyle kamuoyunun sempatisini kazanmış ve tüm bu süreç ilginç bir bilimsel oyun olarak sunulmuşsa da gerçekte deney oldukça iyi belirlenmiş bilimsel ve maddi hedefleri olan, soğukkanlı bir süreç. Zaten Dolly’nin araştırmacılar arasındaki adı da en az varlığı kadar "soğukkanlıca" seçilmiş: 6LL3... PPL’in idari sorumlusu Dr. Ron James, şirket sırlarını kaybetme kaygısıyla maddi hedeflerini pek açığa vurmamakla birlikte, hemofili hastaları için koyunlara insan kanı pıhtılaşma faktörü ürettirmeyi de içeren pek çok önemli ticari hedefin ipuçlarını veriyor. PPL ve Roslin Enstitüsü’nün çalışmaları, geçmişi çok eskilere dayanan ve önemli gelişmelerin kaydedildiği bir alan olan transjenik (gen aktarılmasıyla ilgili) araştırmaların bir üst aşamaya, nükleer transfer (çekirdek aktarılması) evresine doğru ilerletilmesinden başka birşey değil. Yıllardır başarıyla sürdürülen transjenik çalışmalarda tek boynuzlu keçi, üç bacaklı tavuk gibi görünüşte çarpıcı, yararı kısıtlı çalışmaların yanı sıra, insan proteinlerinin hayvanlara ürettirilmesi gibi, modern tıp için çığır açıcı sayılabilecek başarılar kaydedildi. Son gelişmelere imzasını atan ekip, daha önce insan bünyesince üretilen molekülleri gen transferi yöntemiyle bir koyuna ürettirmeyi başarmıştı. Söz konusu deneyde gerek duyulan moleküllerin koyunun tüm hücrelerinde değil, sadece süt bezlerinde sentezlenmesinin sağlanması, koyunun "ilaç fabrikası" olarak değerlendirilmesini beraberinde getiriyordu. Dolly başarısının en önemli potansiyel yararı da bununla ilgili zaten. Gen transferi yöntemiyle, istediğiniz maddeyi sentezleyebilen bir canlıya sahip olduğunuzda, madde verimini artırmak üzere aynı süreci zaman ve para harcayarak yinelemeye çabalamak yerine elinizdeki canlının genetik ikizlerini yaratabilirseniz, ticari değer arz edebilecek miktarda ilaç hammaddesi üretimine geçebilirsiniz. Elinizde birkaç on tane genetik özdeş canlı biriktikten sonra, bu küçük sürüyü doğal yollardan üremeye bırakacak olursanız, hem "yatırımınız" kendi kendine büyüyecek, hem de genetik çeşitlilik yeniden oluşmaya başlayacağından, tek bir virüs tipinin tüm "fabrikayı" yok etmesinin önünü alacaksınız demektir. Biraz Ayrıntı İskoç ekibin gerçekleştirdiği klonlama deneyinin, dünyanın pek çok bölgesine dağılmış sayısız standart biyoteknoloji laboratuvarında "kolayca" gerçekleştirilebileceği söyleniyor. Yine de uygulanan yöntem, günlük gazetelerdeki basit şemalarda anlatıldığı kadar kolay ve hemen tekrarlanabilir türden değil. İskoç ekibin başarısı ve önceki sayısız benzeri çalışmanın başarısızlığı, Wilmut’un, verici koyundan alınan hücre çekirdeğiyle, kullanılan embriyonik hücrenin "frekanslarını" çok hassas biçimde çakıştırabilmesine dayanıyor. Bu yöntemle araştırmacılar, yetişkin çekirdeğin genetik saatini sıfırlamayı, tüm gelişim sürecini başa almayı becerebilmişler. Yöntemin ayrıntılarına girmeden önce bazı temel kavramlara açıklık getirmekte yarar var. Çoğu memeli canlı gibi insan bedeni de milyarlarca hücreden oluşuyor. Bu hücrelerin milyonlarcası her saniye bölünmeyi sürdürerek beden gelişimini devam ettiriyor ve yıpranmış hücreleri yeniliyor. Bu hücrelerin önemli kısmı bedenimizin belli başlı bölümlerini oluşturan "somatik hücreler." Tek istisna, üreme hücreleri. Eşeyli üreme, gametlerin (sperm ve yumurta) ortaya çıktığı "mayoz bölünme"yle başlıyor. Cinsel birleşme sonucunda, spermin yumurtayı döllemesiyle de yeni bir canlının ilk hücresi "zigot" oluşuyor. Bu noktadan sonra gelişmeye dönük hücre bölünmeleri, "mayoz" değil, "mitoz" yoluyla ilerliyor. Koyun ve insan hücrelerinin de dahil olduğu ökaryotik yani, çekirdeği olan hücreler, farklı gelişim evreleri içeren bir yaşam döngüsü geçiriyorlar. Bu döngüyü, hücrenin görece durağan olduğu "interfaz" ve belirgin biçimde bölünmenin gerçekleştiği mitoz evrelerine ayırmak mümkün. Hücre, yaşam döngüsünün yüzde doksan kadarını interfaz evresinde geçiriyor. Aslında, bu duraklama evresi göründüğü kadar sakin değil; hücre, tüm bileşenlerini DNA’yı sona bırakacak biçimde çoğaltarak, bölünmeye hazırlanıyor. Alt evreleri son derece iç içe girmiş olan interfaz evresini işlevsellik açısından G1, S ve G2 alt evrelerine ayırmak yerleşmiş bir gelenek. Yani, hücrenin yaşam döngüsü bu üç evre ve M (mitoz)’dan oluşuyor. G1 evresi, DNA dışındaki bileşenlerin çoğaldığı bir dinlenme dönemi. S, DNA’nın bölünmesiyle sonuçlanan bir geçiş evresi. G2 ise, iç gelişmenin tamamlanıp, hücrenin mitoz yoluyla bölünmeye hazırlandığı süreci içeriyor. Hücrelerin hangi evreyi ne kadar sürede tamamlayacakları bir biçimde programlanmış durumda. Belli bir organizmanın tüm hücreleri bu evreleri aynı sürede tamamlıyorlar. Yine de, ani çevresel koşul değişiklikleri hücreleri G1 evresinde kıstırabiliyor; sözgelimi, besleyici maddelerin miktarı birdenbire minimum düzeye düştüğünde. G1 evresinin belli bir aşamasında, öncesinde bu duraklamaya izin verilen sabit bir kritik noktası var. Bu kritik nokta aşılırsa, çevresel koşullar ne yönde olursa olsun, DNA replikasyonunun önü alınamıyor. İleride göreceğimiz gibi, bu noktanın denetim altında tutulabilmesi, Wilmut ve ekibinin başarılı bir klonlama gerçekleştirebilmelerinin altın anahtarı olmuştur. Bu noktada bir parantez açarak G1, S, G2 ve M evrelerinin denetim altına alınmasının, hücrenin yaşam döngüsünü olduğu kadar, hücrenin özelleşmesini, sözgelimi beyinden veya kas hücrelerinden hangisine dönüşeceğini de kontrol altına alabilmeyi, bir başka deyişle, hücrenin genetik saatini sıfırlamayı sağladığını ekleyelim. Wilmut ve ekibi Dolly’i klonlayıncaya kadar bu sürecin tersinmez olduğu, söz gelimi, bir defa kas hücresi olmaya karar vermiş bir hücrenin yeniden programlanamayacağı zannediliyordu. Peki Wilmut bunu nasıl başardı? Soruyu tersinden cevaplayacak olursak, diğerlerinin bunu başaramamalarının nedeninin, kullandıkları somatik hücrelerin çekirdeklerini S veya G2 evrelerindeki konakçı hücrelere yerleştirmeleri olduğunu söyleyebiliriz. Eski kuramsal bilgilere göre bu yöntemin işe yaraması gerekiyordu, çünkü çekirdeğin mitoza yaklaşmış olması avantaj olarak görülüyordu. Ancak bu denemelerde, işler bir türlü yolunda gitmedi. Kaynaştırmadan sonra, hücre fazladan bir parça daha mitoz geçiriyor ve yararsız, kopuk kromozom parçaları meydana geliyordu. Bu "korsan" genler, gelişimin normal seyrini sürdürmesi için ciddi bir engel oluşturuyordu. Dersini çok iyi çalışmış olan Wilmut, bu olumsuz deneyleri değerlendirerek hücreyi G1 evresinin kritik noktadan önceki duraksama döneminde, "G0 evresinde" kıstırmaya karar verdi. Verici koyundan alınan meme dokusu hücrelerini kültür ortamında gelişmeye bırakan Wilmut, hücrelerin geçirdiği evreleri sıkı gözetim altında tutarak bir hücreyi G0 evresinde kıstırıp bu haliyle durağanlığa bırakmayı başarmıştı. Bunun için, hücrenin besin ortamını neredeyse öldürme sınırına kadar geriletmiş, tüm süreci dondurarak bir anlamda genetik saati de sıfırlayabilmişti. Üstelik bu evre, kaynaştırılacağı yumurta hücresinin mayoz gelişim sırasında girdiği, bu işlem için en uygun olan metafaz-II evresiyle de mükemmel bir uyum içindeydi. İşlemin diğer kısımları yemek tariflerinde olduğu kadar sıradan ve kolay uygulanabilir nitelikte. G0 evresindeki çekirdek metafaz-II evresindeki yumurtayla kaynaştırılıp, normal besin koşulları ve hafif bir elektrik şoku etkisiyle olağan çoğalma sürecine yeniden sokulduğunda, her şey tüp bebek olarak bilinen, in vitro fertilizasyon sürecindeki işleyişe uygun hale geliyor. Zigot, anne koyunun rahmine yerleştiriliyor ve gerekli hormonlarla normal hamilelik süreci başlatılıyor. Wilmut ve ekibinin gerçekleştirdikleri hakkında bilinenler, yukarıda kaba hatlarıyla anlatılanlarla sınırlı. Sürecin duyurulmayan kritik bir evresi varsa, bu ticari bir sır olarak kalacağa benziyor. Ancak, herkesin olup bitenler hakkında aynı bilgilere sahip olması, deneyin başarısı konusunda kimsenin şüphe duymamasını gerektirmiyor. 277 denemeden sadece birinin başarılı olması başta olmak üzere, çoğu uzmanın takıldığı pek çok soru işareti var. Herşeyin ötesinde, herhangi bir olgunun bilimsel gelişme olarak kabul edilmesi için, sürecin yinelenebilirliğinin gösterilmesi gerekiyor. Bir embriyolog, Jonathan Slack, çok daha temel şüpheleri öne sürüyor: "Araştırmacılar, yumurta hücresindeki DNA’ları tümüyle temizleyememiş olabilirler. Dolayısıyla Dolly, sıradan bir koyun olabilir." Slack, alınan meme hücresinin henüz tamamen özelleşmemiş olabileceğini, böyle vakalara meme hücrelerinde, bedenin diğer kısımlarına göre daha sık rastlanılabildiğini de ekliyor. Zaten Wilmut da, bedenin diğer kısımlarından alınan hücrelerin aynı sonucu verebileceğinden bizzat şüpheli. Örneğin, büyük olasılıkla kas veya beyin hücrelerinin asla bu amaçla kullanılamayacaklarını belirtiyor. Üstüne üstlük, koyun bu deneylerde kullanılabilecek canlılar arasında biraz "ayrıcalıklı" bir örnek. Koyun embriyolarında hücresel özelleşme süreci zigot ancak 8-16 hücreye bölündükten sonra başlıyor. Geleneksel laboratuvar canlısı farelerde ise aynı süreç ilk bölünmeden itibaren gözlenebiliyor. İnsanlarda ise ikinci bölünmeden itibaren... Bu durum, aynı deneyin fare ve insanlarda asla başarılı olamaması olasılığını beraberinde getiriyor. Dile getirilen açık noktalardan biri de, hücrelerde DNA barındıran tek organelin çekirdek olmayışı. Kendi DNA’sına sahip organellerden mitokondrinin özellikle önem taşıdığı savlanıyor. Memeli hayvanlarda mitokondriyal DNA, embriyo gelişimi sırasında sadece anneden alınıyor. Her yumurta hücresi, farklı tipte DNA’lara sahip yüzlerce mitokondriyle donatılmış. Bu mitokondriler zigotun bölünmesinin ileri evrelerinde, embriyo hücrelerine dengeli bir biçimde dağılıyor; ancak, canlının daha ileri gelişim evrelerinde, bu denge belli tipteki DNA’lara doğru kayabiliyor. Parkinson, Alzheimer gibi hastalıkların temelinde bu mitokondriyal DNA kayması sürecinin etkileri var. Bu yüzden kimileri, sağlıklı bir kuzu olarak doğan Dolly’nin, zigot gelişimine müdahele edilmiş olması yüzünden sağlıksız bir koyun olarak yaşlanabileceğini öne sürüyorlar. Şimdilik Dolly’nin tek sağlıksız yönü, basına teşhir edilirken sabit tutulması amacıyla fazla beslenmesi yüzünden ortaya çıkan tombulluğu. Klonlamalı mı? Klonlamanın özellikle de insan klonlama konusunun etik boyutu kamuoyunca, günlük yaşamda kültürün, temel bilimsel birikimin, tarih, siyaset ve toplumbilimin en yaygın ve temel kavramlarıyla tartışılabilir nitelik kazanmıştır. Nükleer enerji kullanımı, hormon destekli tarım, ozon tabakasına zarar veren gazların üretimi gibi, farklı toplum kesimlerince kolayca anlaşılabilir ve tartışılabilir kabul edilen klonlama, şimdiden kamuoyunun gündeminde yerini aldı. Kamuoyunun, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin uygulanıp uygulanmaması konusunda birtakım ahlaki gerekçelerle ne şekilde ve ne ölçüde yaptırım uygulayabileceği tartışmalı olsa da, şu anda kamuoyunun isteksizliği klonlama çalışmalarının daha ileri aşamalara taşınmasına en güçlü engel olarak gösteriliyor. Oysa, "tüp bebek" diye bilinen in vitro fertilizasyonun, başlangıçtaki şiddetli tepkilerden sonra kolayca kabullenilmesi, işin içine "çocuk sahibi olma isteği ve hakkı" karıştığı durumlarda (aynı argüman klonlama konusunda da sıkça kullanılıyor) toplumun ne kadar kolay ikna olabileceğinin bir göstergesi. Bilimkurgu romanları ve filmlerinde kaba hatlarıyla çokça tartışılmış olan klonlama konusunda halihazırda belli belirsiz bir kamuoyu "oluşturulmuş" durumda. Şu anda sürmekte olan tartışmaların bilinen yanlışlara yeniden düşmemesi için birkaç temel olguya açıklık getirmek gerekiyor. Olası yanılgıların en sık rastlananı, klonlanmış bir canlının, (tartışmalara sıkça insan da dahil ediliyor) genin alındığı canlının fizyolojik özellikleri bir yana, kişilik özellikleri bakımından özdeşi olacağı kanısı. Kazanılmış özelliklerin kalıtsal yolla taşınabileceği yanılgısı, Philosophie Zooloique (Zoolojinin Felsefesi) adlı ünlü yapıtı 1809 yılında yayınlanmış olan, Fransız zoolog Jean Baptiste Lamarck’a dayanıyor. Lamarck’ın görüşlerinin takipçileri, insanların gözlemlenebilir kişilik özelliklerinin önemli ölçüde kalıtsal nitelik taşıdığını savlayarak, çevresel koşulların gelişim üzerindeki etkilerini neredeyse tamamen yadsıyorlardı. Oysa, genetik, evrim, psikoloji gibi alanların ortaya koyduğu çağdaş ölçütler, kazanılmış karakterlerin kalıtsal nitelik gösteremeyeceğini ortaya koyarak, kişilik oluşumunda çevresel etmenlerin güçlü bir paya sahip olduğunu kanıtlamıştır. Bu bağlamda, basında da yankı bulan "koyunlar zaten birbirlerine benzerler" esprisinin aslında ciddi bilimsel doğrulara işaret ettiğinin altını çizmek gerekiyor. Klonlanmış bir koyunun, genetik annesinin genetik ikizi olduğu ölçülerek gösterilebilir bir gerçektir. Oysa, gözlemlenebilir kişilik özellikleri oldukça kısıtlı olan koyunların birbirlerine benzemeleri kaçınılmazdır. Çok daha karmaşık bir organizma olan insanoğlu, sayısız gözlemlenebilir kişilik özelliği sayesinde, genetik ikizinden kolayca ayırt edilebilir. Tüm bunların ötesinde, klonlanmış bir insanın sadece kişilik bakımından değil, fizyolojik ve bedensel özellikleri bakımından da, genetik ikizinden farklı olacağını peşinen kabullenmek gerekiyor. Bir bebeğin biçimsel özelliklerinin ana rahminde geçirdiği gelişim süreci içerisinde tümüyle DNA’sı tarafından belirlendiği görüşü yaygın bir yanılgı. DNA molekülü, insan geometrisine dair tüm bilgileri en sadeleşmiş biçimiyle bile bütünüyle kapsayamayacak kadar küçük. Çoğu biçimsel özellik, akışkan dinamiği, organik kimya gibi alanlardaki temel evrensel yasaların kontrolünde meydana geliyor. Bu süreçte de, her zaman için rastlantı ve farklılaşmalara yeterince yer var. Bir genetik ikiz, kuramsal açıdan, eşine en fazla eş yumurta ikizlerinin birbirlerine benzedikleri kadar benzeyebilir. Uygulamada ise, benzerlik derecesi çok daha düşük olacaktır; aynı rahimde aynı anda gelişmediği, aynı fiziksel ve kültürel ortamda doğup büyüyemediği için... İşin bu boyutunu da göz önünde bulunduran Aldoux Huxley, romanında, Bokanovski Süreci’yle çoğaltılmış bebekleri, yetiştirme çiftliklerinde psikolojik koşullandırmaya tutma gereği duymuştu. Benzer biçimde, 1976’da yazdığı The Boys from Brazil romanında Adolf Hitler’den klonlanan genç Hitler’lerin öyküsünü kurgulayan Ira Levin, klonları, Adolf Hitler’in kişiliğinin geliştiği tüm olaylar zincirinin benzerine tabi tutma gereğini hissetmişti. Tüm bu "hal çarelerine" rağmen, kopya insanın genetik annesinden çoğu yönden farklı olması kaçınılmaz görünüyor. Diğer tüm koşullar denk olsa bile, kopya birey, aynı zamanda ikizi olan bir anneye sahip olmasından psikolojik bakımdan etkilenecektir. Sağduyumuz bize Hitler’i genlerinin değil, Weimar Cumhuriyeti sonrası sosyo-ekonomik koşulların ve genç Adolf’un kıstırıldığı maddi ve manevi bunalımların yarattığını öğretiyor. Tüm bunların ışığında, klonlama konusundaki popüler tartışmaları, tıkanıp kaldıkları, "beklenmedik bir ikize sahip olma" fobisinden kurtarılıp, daha gerçekçi zeminlere çekilmesi gerekiyor. Gen havuzunun (belli bir topluluktaki genetik çeşitlilik) daralması, hayvancılığın geleneksel yapısından koparılıp biyoteknoloji şirketlerinin güdümüne girmesi, yol açılabilecek genetik bozuklukların kontrolden çıkması, bu alanda çalışan bazı şirketlerin (söz gelimi PPL’in) tüm tekel karşıtı yasal önlemleri delerek ciddi ekonomik dengesizliklere yol açması gibi akla gelebilecek sayısız somut etik sorununun tartışılması gerekiyor. Yoksa, akademik organlardan dini cemaatlere kadar sayısız grup gelişmeleri "kitaba uydurma" çabasıyla, kısır tartışmalara girebilir. Örneğin, Budist bir araştırmacı, Dolly’nin eski yaşamında ne gibi bir kabahat işleyip de bu yaşama klonlanmış olarak gelmeyi hak ettiği üzerine kafa yoruyormuş. Aslında biyoteknolojik tekelcilik tehdidine, Cesur Yeni Dünya’da Aldous Huxley de işaret etmişti: "İç ve Dış Salgı Tröstü alanından hormon ve sütleriyle Fernham Royal’daki büyük fabrikaya hammadde sağlayan şu binlerce davarın böğürtüsü duyuluyordu..." İnsanoğlunun temel kaygıları, şimdilik bazı temel koşullarda klonlamayla çelişiyor gibi görülüyor: Bir çiftçi düşünün ki, kendisi için tüm evreni ifade eden kasabasında herkese hayranlıktan parmaklarını ısırtan bir danaya sahip olsun. Bu danayı klonlayıp tüm sürüsünü özdeş yapmayı ister miydi? Büyük olasılıkla biraz düşündükten sonra bundan vazgeçerdi. Danasının biricik oluşu ve genetik çeşitliliği sayesinde bu danaya yaşam veren sürüsünün daha da güzel bir dana doğurması olasılığı çok daha değerli. Ömrü boyunca aynı dananın ikizlerine sahip olmayı kabullenmiş bir çiftçinin komşusu her an elinde daha güzel bir danayı ipinden tutarak getirebilir. Özgür Kurtuluş Kaynaklar: Biospace Huxley A., Cesur Yeni Dünya, Çev: Gürol E., Güneş Yayınları, 1989 Nash M. J., "The Age of Cloning", Time, 10 Mart 1997 Roslin Enstitüsü Basın Bültenleri Star C., Taggart R., Biology: The Unitiy and Diversity of Life, 1989 Underwood A., "Little Lamb Who Made Thee", Newsweek, 10 Mart 1997 Wilmut I., Schnieke A. E., McWhir J., Kind A. J., Campbell K. H. S., "Viable Offspring Derived From Fetal and Adult Mammalian Cells", Nature, 27 Şubat 1997

http://www.biyologlar.com/genetik-kopyalama

Zehirli Balık Türleri

Zehirli Balık Türleri

Aslan balığı (Pterois), Hint Okyanusu ve Büyük Okyanus'un batı kısımlarında mercan kayalıklarda yaşayan zehirli deniz balıklarından oluşan bir cinstir. İnsanlar için tehlike teşkil ederler. Kıyıya yakın yerler ile 50 metre derinlik arasındaki kısımlarda yaşarlar.Yetişkinleri 40 cm uzunluğa değin erişebilirler. Gözlerinin üzerinde ve ağızlarının altında pervane benzeri pektoral yüzgeçlere iyedirler.Üst kısımlarında bulunan iğnelerin insan ile teması sonucunda birkaç gün süren yanma, terleme ve solunum zorluğu görülebilir, hatta ölüme bile neden olabilir.

http://www.biyologlar.com/zehirli-balik-turleri

Bitkilerde Virüs hastalıkları Tanımı ve Mücadelesi

Bitkilerde Virüs hastalıkları Tanımı ve Mücadelesi

Virüs, kelime olarak “Zehir” anlamına gelmektedir. 17. ve 18. yüzyılda yanlış olarak, sebebi bilinmeyen bütün hastalıklar için kullanılmıştır.

http://www.biyologlar.com/bitkilerde-virus-hastaliklari-tanimi-ve-mucadelesi

Hücre bölünme kontrolü bozulursa ne olur?

Hücre bölünme kontrolünün ortadan kalkması sonucunda ya kanserlerde olduğu gibi aşırı hücre çoğalması ve buna bağlı hızlı hücre ölümleri, ya da hücre bölünmesinin yavaşlamasına bağlı doku kayıpları görülecektir.Yetişkin bir insanda, kan hücreleri dışında yaklaşık 1013-14 kadar hücre bulunmaktadır. Sayıları oldukça fazla olan bu yapı birimlerinde büyüklük açısından farklar da gözlenir. Örnek olarak, insanın en büyük hücresi dişi yumurta hücresi (=ovum) olup 200 μ büyüklüğündedir. Beyincikte 4 μ büyüklüğünde hücrelere rastlanırken beyinde piramidal hücreler 150 μ'a varan büyüklüktedir. Bu örnekleri genişletebiliriz. Hücre büyüklüklerinin canlıların büyüklüğü ile ilgisi yoktur. Vücut büyüklüğü hücre sayısına bağlıdır. Örnek olarak; farenin karaciğer hücresi ile filin karaciğer hücresi hemen hemen aynı büyüklüktedir. Dış görünümleri incelendiğinde her hücrenin belirli bir biçimi, büyüklüğü ve ağırlığı tanımlanır. Hücrenin kimyasal birleşimi %75-80 su, %15 protein (yapı proteinleri, enzimlen, aminoasitler) %3 yağ ve %1 elektrolitlerden oluşmuştur. Hücrenin şekli sitoplazma akıcılığı, yüzey gerilimleri ve komşu hücrelerden gelen basınç etkisi ile değişmektedir. Hücrelerin erken gelişim dönemlerindeki şekli yuvarlaktır. Organizmada Şekil 2.2'de örneklerini gördüğünüz şekilde, yuvarlak şeklini koruyan hücreler olmakla beraber, yassı, prizmatik, armutsu, piramidal ve kübik şekilli hücreler de bulunmaktadır. İnsan vücudunda 200 çeşidin üzerinde hücre tipi vardır. Bunlar epitel dokusu, bağ dokusu, kas dokusu, kemik dokusu ve sinir dokusu gibi dokularda yer alırlar. Dokularda çeşitli hücre tiplerini birarada görmek de mümkündür.

http://www.biyologlar.com/hucre-bolunme-kontrolu-bozulursa-ne-olur

“İcat Çıkar, Sağlık Olsun!”

Türk Kardiyoloji Derneği tarafından, 17 Mayıs Dünya Hipertansiyon Günü nedeniyle düzenlenen, Novartis desteğiyle hayata geçirilen “Hipertansiyon Avcıları Yarışması” tanıtıldı. TKD Genel Sekreteri Prof. Dr. M. Kemal Erol, kalp krizi, felç, böbrek yetersizliği gibi çoğu kez geri dönüşü olmayan sonuçlara yol açabilen ve tüm dünyada ölüm nedenleri arasında birinci sırada yer alan hipertansiyonun, ülkemizde her 4 ölümden birinin nedeni olduğunu belirterek şunları söyledi: “Hipertansiyonun erken teşhisine ve kontrol altında tutulmasına dikkat çekmek üzere TKD tarafından 2006’dan beri Dünya Hipertansiyon Günü’nde çeşitli projeler gerçekleştiriliyor. Bu yıl da Dünya Hipertansiyon Günü aktiviteleri, “Hipertansiyon Avcıları” Yarışması çerçevesinde yürütülecek. TKD’nin başlattığı bu yarışma, hem hipertansiyon hastalarının tedavisinin daha iyi sağlanması hem de hasta yakınlarında kan basıncı kontrol bilinci gelişitirilmesi amacıyla düzenlenmiş “bir fikir ve icat projesi”. Yarışma tüm yaşlardan herkesin katılımına açık olmakla birlikte, ağırlıklı olarak gençlere sesleniyor. Sosyal medya üzerinden genel tanıtımları yapılacak olan ‘Hipertansiyon Avcıları Yarışması’nın sloganı ise ‘’İcat Çıkar, Sağlık Olsun!" Yarışma katılımcılarından, ailelerinde ve çevrelerinde bulunan hipertansiyon hastası yakınları için, doktorlarının önerdikleri tedavilerini düzenli olarak uygulamalarını sağlayacak icatlar / fikirler geliştirmeleri isteniyor. Yarışmaya çizim, fotoğraf, fotokolaj vb. uygulamalarla katılmak mümkün.” “Hipertansiyon Avcıları Yarışması’nda başvurular www.hipertansiyonavcilari.com adresinden kabul ediliyor. Yarışma jürisinde, Türk Kardiyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Ömer Kozan, Genel Sekreteri Prof. Dr. M. Kemal Erol, TKD Hipertansiyon Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Doğan Erdoğan, İrfan Sayar (Porof. Zihni Sinir), Endüstriyel Tasarımcı ve Eğitmen Hakan Gencol, Reklamcı/Kreatif Direktör Çağlar Gözüaçık ve Novartis Eğitim Müdürü Uzm. Dr. Çağlayan Aktaş yer alacak.” Jürinin değerlendirmesi sonucunda seçilecek olan ilk 20 eser www.hipertansiyonavcilari.com adresinde yayınlanarak halk oylamasına açılacak. Ödüller: • Birinciye Yeni iPad • İkinciye Playstation 3• Üçüncüye PSP Vita • Dördüncüye iPod Touch• Beşinciye iPod Classic Jüri değerlendirmesi için yarışmanın son katılım tarihi: 25 Kasım 2012” Hipertansiyonun bu kadar sık görülmesine, tanısının diğer hastalıklara göre daha kolay olmasına ve geniş tedavi seçeneklerine rağmen, hipertansif hastaların çoğunun kontrol altında tutulamadığını ifade eden TKD Genel Sekreteri Prof. Dr.  Erol, “Türkiye’de hipertansif tedavi alan 10 hastadan sadece 3’ünün kan basıncı kontrol altındadır. Oysa; kan basıncının kontrol altına alınmasının kalp ve damar hastalıklarının gelişme riskini önemli ölçüde azalttığı kanıtlanmıştır. Hipertansiyonun kontrol altına alınmasındaki en önemli engellerden biri, hastanın tedaviye uyumunun yetersiz olması, doktoru tarafından verilen tedaviyi düzenli uygulamamasıdır. Yapılan araştırmalarda, hipertansiyon tedavisi verilen 5 hastadan sadece birinin ilaçlarını tedaviden yarar sağlayacak şekilde düzenli olarak kullandığı belirlenmiştir. Ancak hipertansiyon ömür boyu tedavi gerektiren kronik bir hastalıktır. Hipertansiyon tedavisinin düzenli olmaması, kan basıncının kontrol altına alınamamasına neden olarak, kalp krizi ve felç geçirme riskini artırır. Türk Kardiyoloji Derneği olarak sürdürdüğümüz yoğun halk kampanyalarında özellikle hipertansiyona yakalanmamak için uygulanması gereken sağlıklı yaşam tarzı önerilerine dikkat çektik. Bunun sonucunda ülkemizde kan basıncı kontrol altında tutulan hasta sayısı son yıllarda yüzde 50 artmıştır” diye konuştu. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/icat-cikar-saglik-olsun

Tarayıcı Elektron Mikroskobu

STM olarak isimlendirilen Taramalı Elektron Mikroskobu ;1- Mekanik Kaba Yaklaşım2- Piezzo ince Yaklaşım3- Piezzo XYZ Tarama4- Amplifier Sinyal Kuvvetlendirici5- Piezzo Sürücü6- 1 Kanal 24 Bit ADC ADS-XXX Analog Dijital Konvertor7- Kontrol YazılımıÜnitelerinden oluşmaktadır.1- Mekanik Kaba Yaklaşım Sistemi.Örnekteki tünelleme akımını yakalabilmek için, mekanik kaba yaklaşım mekanizması tasarlanmıştır. Mekanizmada EPSON 1170fX matrix printerden sokulen 200 adımlı step motor kullanılmıştır. Örnek uzerine 0.01 mm Hassasiyetinde yaklasmak Bu sayede mümkün olmuştur. 2 - Piezzo ince Yaklaşım Sistemi.Mikron Yaklaşım olarak isimlendirilen sistem, disk piezzo kullanılarak sadece z ekseninde tunelleme akimini yakalayabilmek icin kullanılan sistemdir. 3 - Piezzo XYZ TaramaSistemdeki örnek taramasını, xyz eksenlerinde nanometre boyutlarında tarama islenimi gerçekleştiren sistemdir. Tarama işlemi çelik metal boru içinde, havası alınmış ortamda gerçekleşir. 4 -Amplifier Sinyal KuvvetlendiriciElde edilen tünelleme akımı, nano amper seviyesinde oldugu için, Sinyal kuvvetlendirici ile 1000 ile 100 000 kat arasında kuvvetlendirildikten sonra, ADC kartının okuyabilecegi sinyale donusturulur. 5 -Piezzo SürücüEPiezzo XYZ tarayıcı sistemin istenen koordinatlarda tarama yapmasını saglamak için, +/- 30 Volt arasinda 12 bit cozunuklukte calisan DAC sistem ile tarama islemi gercekletirilir. 3 ADET DAC serisi entegre ve LF serisi opamp bu is için kullanılır. 6 -1 Kanal 24 Bit ADC ADS-XXX Analog Dijital KonvertorTarama işlemi sonucunda alınan akımların Digital çevirme işleminden sonra USB aracılığıyla PC ye aktarılmasını saglayan sistemdir. sistem 0-5 volt aralığında 24 bitlik bir örnekleme yaparak çalışır.. Sistemde ADS-XXX entegresi kullanılmıştır. Her datanın xyz koordinatıyla birlikte, Volt olarak ölçülen degeride PC de 19200 baud hizinda kayıt altına alinmaktadır.7 - Kontrol YazılımıSistemin çalışmasını ve dataların kayıt altına alınması saglayan PC programdır. Programlama dili olarak Visual Basic Kullanılmıştır. Kontrol yazılımı ile alınan datalar, Grafik işlem programı ile 3 boyutlu görüntüye dönüştürülmemtedir. Deneysel amaçlı geliştirilen sistemde, deneme amaçlı olarak bakır plaka üzerindeki 2 mikron kalinligindaki SDU Yazısı taranarak kalibre edilmeye çalışılmıştır. Çalışmalar Devam ediyor. Kaynak: sdu.edu.tr

http://www.biyologlar.com/tarayici-elektron-mikroskobu

Kan Parazitleri

Laboratuvarda kan örnekleri ile çalışırken genel temizlik ve güvenlik kurallarına uyulması gerekir. Böylece çevrenizi, çevrenizdeki diğer kişileri ve kendi sağlığınızı korumuş olursunuz.  Koruyucu eldiven ve laboratuvar önlüğü giyiniz.  Eğer ellerinizde yada üzerinizde açık yara veya ezikler varsa mutlaka yara bandı vb. ile kapatın.  İğne, lanset gibi maddeleri sadece bir kez kullanın ve kullanılmış malzemeleri uygun çöp kutusuna atın.  Çalışma tamamlandıktan sonra eldivenlerinizi çıkartın ve ellerinizi mutlaka yıkayın.  Laboratuvarı temizleyin ve dekontaminasyon işlemlerini uygulayın. Örnek Toplama: Zamanlama: Örnekler uygun ortamlarda ve sağaltım (tedavi) öncesinde toplanmalıdır. Eğer malarya veya babesiadan şüpheleniliyor ise örnekler zaman geçirmeden incelenmelidir. Kanda parazit görülmesi (parazitemi) oranı parazit türüne göre dalgalanma gösterir. Bu nedenle birden fazla froti yapılması (8-12 saat ara ile 2-3 gün) tavsiye edilir. Microflaria enfeksiyonu (türe bağlı olarak) belirgin bir dalgalanma sergiler. Bu yüzden örnekleme zamanı çok önemlidir. Eğer mikroflariadan şüphe ediliyor ise örneklemenin aşağıdaki saatlerde yapılması uygundur. Loa loa–Öğlen (saat 10 ile 14 arası) Brugia or Wuchereria–Akşam saat 8 civarı (20.00) Mansonella–Günün herhangi bir saatinde. Örnek Tipi: Venöz kan örnekleri (venalardan alınan kan), teşhis amaçlı bir çok çalışma için uygundur (flariasis ve trypanosomiasis dahil). Ancak bazı enfeksiyonlarda örneğin malariada kan tüplerindeki antikoagulant (pıhtılaşma önleyici) maddeler parazitin morfolojisine ve boyanma özelliklerine olumsuz etkilerde bulunabilir. Bu problem, frotilerin (yayma) kan alınmasından sonra en kısa sürede yapılması ile bir miktar azaltılabilir. Bu gibi durumlarda kapillar kan örnegi (kulak yada kuyruk ucu, insanda parmak ucu) alınması tavsiye edilir. Kılcal (Capillary) Kan İncelemesi: 1. Temiz bir lam alınır ve bir kenarına hasta adı veya numarası, örnek tarih ve saati kaydedilir. (Kayıt cam kalemi ile yapılmalıdır. Normal permanent kalemler işlemler sırasında silinebilir). 2. Kan alınacak bölge Kulak ucu (kuyruk ucu veya parmak, bebeklerde topuk veya ayak baş parmağı) alkol ile temizlenir ve kuruması beklenir. 3. Kulak ucu çok küçük kesilerek (lancet ile delinerek) kanatılır. İlk damla kan alınır ve yayma yapılır. (Yayma için iki thick blood-kalın yayma- ve iki thin blood-ince yayma- yapılması tavsiye edilir). 4. Uygun boyamalarla boyanan örnekler mikroskopla incelenir (immersiyon). Venöz (Venous) Kan İncelemesi: 1. Kan alınacak tüp ve lam üzerine hasta kaydı yapılır. Lam alkol ile temizlenip kurutulur. 2. Kan alınacak bölge temizlenir, alkol ile silinip kuruması beklenir. 3. Uygun bir venadan kan alınır ve EDTA’lı tüplere konur. Yavaş hareketler ile kan iyice karıştırılır. (Diğer antikoagulanlarda kullanılabilir ancak EDTA tercih edilmektedir). 4. En az iki kalın ve iki ince yayma preperat kan alınmasından sonraki mümkün olan en kısa sürede hazırlanılmalıdır. 5. Uygun boyamalar ile boyanan örnek incelenir. Örneklerin Hazırlanıp İncelenmesi: Yayma Örneklerinin (froti) Hazırlanması: Yukarda da belirtildiği gibi, eğer venöz kan kullanılıyorsa frotiler kan alınmasından sonra en kısa sürede yapılmalıdır. Aksi taktirde antikoagulanların parazit morfolojilerini ve boyanma karakterlerini değiştirebileceği unutulmamalıdır. Kalın Yayma (Thick smears) Hazırlanması: Kalın yayma bir damla kanın mümkün olduğunca homojen olarak yayılması işlemidir. Dehemoglobinize olmuş (parçalanmış) alyuvarları incelemek için hazırlanır. Bu yöntem ile kan elemanları ve varsa parazitler ince yaymaya oranla daha fazla yoğunlaştırılmış olur. Bu yüzden kalın yayma, ince yaymaya oranla daha iyi teşhis imkanı sağlar ancak parazit morfolojileri en iyi olarak görünmezler. Pozitif örneklerde (özellikle malaria) tür tayini yapabilmek için ince yayma yapılması tavsiye edilir. Her hasta için en az iki preperat hazırlanılmalıdır. 1. Önceden temizlenmiş ve üzerine hasta kaydı yapılmış lam alınır. 2. Lam’ım ortasına bir damla kan konulur. 3. Bir başka temiz lam köşesi kullanılarak, dairesel hareketler ile kan yayılır (yaklaşık 1.5 cm çapında). 4. Örneğin istenilen kalınlıkta yayılıp yayaılmamış olduğu, altına konulan bir gazetedeki yazıların kısmen okunaklı olması ile kontrol edilebilir. 5. Preperat düz bir yere konarak kuruması beklenir (toz ve böceklerden uzak tutulmalıdır). Yeteri kadar kurumamış yada çok kalın hazırlanmış örnekler işlemler esnasında lamelden ayrılırlar. Oda ısısında yapılan kurutmalar bir kaç saat sürebilir. Minimum 30 dakikalık kurutma gereklidir bu şekilde hazırlanmış örnekler çok dikkatli olarak işlemlere tabi tutulmalıdır. Kurutma işlemi orta ısılı bir etüv yada kurutma dolaplarında yapılabilir. Aşırı sıcak ortamlar istenmez çünkü bu işlem ısı ile örnek tespiti (fiksasyon) yapılmasına yol açar. İnce Yayma (Thin smears)Hazırlanması: İnce yaymada kan gittikçe incelen bir kan katmanı oluşturur. Son kısmında alyuvarlar tek bir katman oluşturmalıdır yada birbirlerinden uzak konumlarda olmalıdır. Her hasta için en az iki örnek hazırlanılmalıdır. 1. Bir damla kan alınıp, lamın hasta kaydı yapılmış kenarından yaklaşık 1.5 cm uzağına konur. 2. İkinci bir lam kan damlasının önüne yaklaşık 45° açı ile konulur. 3. Lam hafif geri çekilerek damla ile temas ettirilir ve kanın lam temas yüzeyine yayılması beklenir. 4. Üstteki lam hızla ileri doğru itilerek kan olabildiğince ince yayılır. Kanın son kısımlarda çok ince yayılmış olmasına dikkat ediniz. Bu işlem uygun miktarda kan ve iyi bir yayma tekniği ile sağlanır. Aksi taktirde yayma istenilen kalitede olmaz. 5. Preperatın kurumasını sağlayın. 6. Preperatı saf (absolute) metanol içerisinde tespit edin 7. Fix the smears by dipping them in absolute methanol. Microfilariae Teşhisi İçin Örnek Hazırlama: A. Kapillar kan örneği alınır. B. Mikroflarialar perifer kanda yoğun olarak bulunurlar. Bu nedenle venöz kan bu tür incelemelerde tercih edilmezler. C. Mikroflaria kontrolü için venöz kan kullanılması gerekirse bu örnek mutlaka konsantre edilmelidir. Bu amaca yönelik çeşitli yöntemler mevcuttur. 1. Örnek modifiye Knott metadu ile konsantre edilir. 2. Filtrasyon Metodu. Bu yöntemde 5 µm çaplı gözenekleri olan filtreler kullanılır. Fitrede kanın şekilli elemanları ve organizmalar takılıp kalırlar. Filtredeki kan şekilli elemanları uygun maddeler ile parçalanır ve filtre üzerindeki organizmalar geri toplanıp lam üzerine yayılır ve incelenir (Bu amaca yönelik çeşitli teşhis kitleri mevcuttur. Ticari markalar olduğu için isimler ve kullanılan malzemeler burada işlenmemiştir) Kan Örneklerinin Nakli: Kan Yayma Örneklerinin Mikroskobik İncelemeler İçin Taşınması: 1. Üzerleri etiketlenmiş ve kurutulmuş yayma preperatlar (boyanmış yada boyanmamış) uygun lam kutularına yerleştirilir. Bu kutularda lamların birbirine temasını engelleyecek ara bölmeler olmalıdır. 2. Bu lam kutusunu sağlam ve arsında şok emici destekleri olan bir başka kutuya yerleştir. Bu sayede nakil sırasında kırılmalar engellenmiş olur. 3. Örnek ile ilgili bilgiler ve gönderen ile ilgili bilgiler detaylı olarak yazılıp kutuya yerleştirilir. 4. Uygun taşıma yolu ile istenilen yere gönderilir. Tam Kan Örneğinin Nakli: 1. Sızdırmaz steril bir kap (deney tüpü vs) içerisine antikoagulanlı kan konur ve etiketlenir. Bu örnek bir kutuya yerleştirilir ve etrafına, sızdırma durumunda kanın emilmesi için emici maddeler konulur. 2. Bu kutu içerisi şok emiciler ile desteklenmiş ikinci bir kutuya yerleştirilir. Örnek (kimden, ne için ve ne zaman alındığı gibi) ve gönderen ile ilgili detaylı bilgiler yazılıp kutuya yerleştirilir. 3. Hazırlanmış kutu veya kutular en kısa sürede (8-12 saat) ilgili laboratuvara ulaştırılmalıdır. Soğuk sistem taşıma gerekebilir. Bu durum ilgili laboratuvar ile görüşülmelidir. İlaç Testleri veya Moleküler Biyoloji Testleri İçin Örnek Nakli: 1. Yukardaki paketleme işlemleri aynen uygulanır. 2. Paket oda sıcaklığında nakledilir. Antikor veya İlaç Testleri İçin Serum (yada Plazma) Örneği Nakli: 1. Paketleme ve etiketleme işlemleri yukarıdaki örneklerde olduğu gibi yapılır. 2. Ek bilgiler yazılıp kutuya konur. 3. Örnek oda ısısında ancak mümkün olduğunca kısa sürede hedefe ulaşması sağlanır. 4. Not: Parazit izolasyon (ayrımı) ve teşhislerinde süre kritik öneme sahişptir. Antikor kökenli taramalarda süre daha az önemlidir. Boyama: Kan Frotilerinin Boyaması: Hazırlanan ikili örneklerden sadece bir set boyanır. İkinci set yedekte bekletilir. Bu durum eğer boyamalarda bir hata olursa, örnek kaybını engellemiş olur. Ayrıca herhangi bir teşhis olayında daha sonraki incelemeler için kaynak oluşturur. Giemsa Boyama: -Kan parazitlerinin aranmasında ve teşhisinde kullanılır. Basit Giemsa Boyama: 1. Preperat hazırlanıp havada kurutulur. 2. Absolute metanolde bir dakika tespit edilir. 3. Kurutulmuş preperat giemsa ile boyanır (30 dakika-Giemsa boyası 1:20 oranında distile suda sulandırılır). 4. Boyama sonrası preperat distile su ile durulanır (Su akar vaziyette olmalıdır). 5. Preperat kurutulup 100X’lük objektif ile incelenir. Not: Preperatlar saklanmak istenirse üzerlerindeki mineral yağ yıkanmalıdır. Yıkama için Ksilol (XYLOL) kullanılır. Preperat üzerine ksilol dökülüp yağı ertmesi bekletilir ve ksilol akıtılıp (işlem mineral yağ tamamen kaybolana kadar bir kaç kez tekrarlanabilir) kurutulur. Geliştirilmiş Giemsa Boyama: 1.Giemsa boyamada kullanılan solüsyonların hazırlanması. A. Stok Giemsa Buffer (100X, 0.67 M) Na2HPO4 59.24 gr NaH2PO4H2O 36.38 gr Deionized water 1000.00 ml B. Otoklav yada 0.2 µm çapında delikleri olan filtre kullanarak sterlizasyon yapılır. Bu şekilde hazırlanmış stok solüsyon oda ısısında bir yıl kullanılabilir. C. Giemsa Buffer, 0.0067M, pH 7.2 (Stok giemsa buffer 100kat sulandırılır) Stok Giemsa Buffer 10.0 ml Dİstile (yada deiyonize) su 990.0 ml Solüsyon da pH7.2 olmalıdır. Kullanmadan önce kontrol edilip ayarlanır. Oda ısısında bir ay dayanır. D. Triton X-100 (% 5) Deiyonize Su (56°C’ ye kadar ısıtılır) 95.0 ml Triton X- 100 5.0 ml Ilık su içerisine Triton X-100 yavaşça ilave edilirken dairesel hareketler ile karıştırılır. Triton X-10 E. Stok Giemsa Boyası: Giemsa boyası hazır olarak satın alınabilir. Aşağıdaki formül daha iyi sonuç verdiği ileri sürülmektedir. Cam Boncuk (3 mm çapında) 30.0 ml Absolute methanol, (asetonsuz) 270.0 ml Giemsa Boya (saf-toz) 3.0 gr Glycerol (Gliserol) 140.0 ml a. Yukarda sayılan maddeleri temiz kahve renkli bir şişe içerisine yerleştirin. Ağzını sıkıca kapatın. b. Şişeyi bir çalkalayıcıda her gün 30-60 dakika ve en az 14 gün boyunca çalkalayın. c. Şişeyi ağzı kapalı olarak nemden uzak olarak oda ısısında saklayınız. Oda ısısında stok bozulmadan kalır (Stok gimza boyası eskidikçe boyama kalitesi artacaktır). d. Kullanmadan önce çalkalayıp bir numara Whatman filtre kağıdında süzün. Bu solüsyondan çalışmak üzere Giemsa boyası hazırlayın. F. Gimsa Boya Hazırlanması (% 2.5) G. Her boyama için taze olarak hazırlanması tavsiye edilir. Bir günden fazla süre geçmiş Giemsa boyası boyamalarda kullanılmamalıdır. Giemsa buffer 39 ml Stok Giemsa Boyası 1 ml Triton X-100 (%5) 2 damla 2. Boyama: A. Bir şahle (boyama küveti) içerisine yukarda açıklandığı şekilde taze olarak Giemsa boyası hazırlayın B. İkinci bir şahleyi Giemsa buffer ile doldurun ve içerisine her 40 ml için iki damla Triton X-100 ekleyin. C. Preperatı Giemsa (% 2.5) ile 45-60 dakika süresince boyayınız. D. Preperatı çıkartıp Giemsa buffer içerisine batırarak (3-5 kez) durulayın. Kalın yayma preperatlarda dikkatli olunmalıdır. E. Preperatı dik olarak bir yere yerleştirip kurutun. Notaha yoğun hazırlanan (% 10) Giemsa boyalar ile daha kısa süre bekletilerek (10 dakika) boyama yapılabilir. Ancak bu durum hem daha fazla madde kullanımını gerektirir. Hem de boyama kalitesi çok iyi olmaya bilir. İyi bir boyama yapılmış olup olmadığını pozitif örnekler kullanarak kontrol edilmesi tavsiye edilir. Boyanmamış Yayma Preperatların Uzun Süreli Saklamalar İçin Hazırlanması: Her hangi bir amaç için yayma preperatlar daha sonra incelemek için saklanabilirler. Bu saklamalar, boyama yapılmış preperatlar için sadece kuru ve temiz bir kutuda ve bir birlerine temas etmeden gerçekleştirilebilir. Anacak bazı durumlarda preperatlar hiç bir işlem yapılmadan daha sonraki uygulamalar için saklanmak istenebilir. Bu preperatlar daha sonra istenilen yöntemle işlenip incelenebilirler. 1. Yayma preperat hazırlanır ve çabucak kuruması ağlanır. 2. Örnek absolute (% 100) methanol içerisinde tespit edilir ve kurutulur. 3. Bir lam kutusuna yerleştirilir ve etiketlenir (örnek ile bilgiler kaydedilir) 4. Kutu derin dondurucularda; -70°C yada daha soğuk bir dolapta istenilen süre kadar depolanır. 5. Kullanılacak olan örnekler dolaptan çıkartılır ve boyama işlemleri öncesinde kısa bir süre kurutulur. Isı farklılığından dolayı oluşan su damlacıkları buharlaştırılıp lam kurutulur.Daha sonra boyama işlemlerine geçilir. Microskobik Muayene Kalın Yayma Preperatların İncelenmesi: Alyuvarlar (eritrosit, red blood cell-RBC) parçalanmış (eritilip yok olmuş) ve varsa paraziter organizmalar daha yoğunlaştırılmış olduğundan kontrol ve teşhis çalışmaları için daha uygundur. Karışık (mix) enfeksiyonların teşhisinde de daha yararlıdır. 1. Bütün preperatı küçük büyütme altında inceleyin (10X yada 20X objektif). Böylece büyük parazitleri (mikroflaria gibi) daha kolay teşhis edilir. 2. Daha sonra, mineral yağ ve büyük büyütme (100X objektif) ile örneği tekrar inceleyin. Bu incelemede de küçük parazitler (theileria, babesia gibi) araması yapılır. Preperatta bol miktarda akyuvar (leukosit. white blood cell-WBC) görülecektir. 3. Eğer herhangi bir paraziter yapı görülür ise, o zaman ince yayma preperat incelenerek, tür tayini yapılır. 4. Eğer hiç parazit göremediniz ise; bu durum gerçekten parazit yokluğundan mı kaynaklanıyor, yoksa inceleme devam ettirilmeli midir sorularına araştırmanın hassasiyetine göre yada klinik tabloya göre karar verilir. Hassas durumlarda preperattan en az 100 (200-300) mikroskop sahası (akyuvarların bol görüldüğü) incelenmelidir ve birden fazla preperat incelemesi yapılmalıdır. İnce Yayma Preperatların İncelenmesi: İnce yayma preperatlar farklı amaçlar için kullanılabilir. 1- Tespit edilmiş olan bir parazitin tür tayini amacı ile kullanılabilir. 2- Kalın yaymaların kuruması beklenirken hızlı bir kontrol için kullanılabilir. 3- Yeterli kalın yayma preperat olmadığında kullanılabilir. İnce yaymalarda; eğer aynı örneğin kalın yayma incelemesi yapılmamış ise önce küçük büyütmeler (10x yada 20x objektifler) ile preperat taranmalıdır. Bu sayede mikroflaria benzeri parazitler aranmış olur. Daha sonra büyük büyütme ile (100x objektif) örnek taranır. Parazitlik Yoğunluğunun Tespiti: Bazı durumlarda parazitlik (parazitemi) yoğunluğunun tespiti klinik açıdan önemli bilgiler sağlayabileceği için gerekli olabilir. Bu durumda yoğunluk tespiti ya alyuvarlara yada akyuvarlara oranlanarak hesaplanmaya çalışılır. Alyuvar(RBC) Sayısına Göre Oranlama: Örnekteki 500 ila 2000 arasında alyuvar sayılır ve incelenir, bunlardan kaçtanesinin parazitli olduğu tespit edilir. Sonuç oranlanarak yüzde (%) cinsinden ifade edilir. Eğer parazitlik oranı yüksek ( > 10%) ise 500 alyuvar (RBC) saymak yeterlidir. Düşük oranlarda (<1%) 2000 yada daha fazla alyuvarı incelemek gereklidir. Parazitlik (parasitemia- %) = (parazitli RBC / toplam RBC) X 100 Akyuvar (WBC) Sayısına Göre Oranlama: Kalın yayma preperatlarında parazitler akyuvarlara oranlanırlar. Akyuvarlar ve parazitler sayılır. Bu sayıma 500 parazit veya 1000 akyuvar sayana kadar devam edilir. Hesaplama eğer kullanılan kan hacmi biliniyorsa bilinen hacim üzerinden hesaplanır. Hacim bilinmiyor ise, bir milimetreküp kanda 8000 akyuvar olduğu ortalamasına göre yapılır. Parazitler/milimetre küp (kan) = (parazitler/ WBC) X WBC sayısı (bir milimetre küp kanda yada < 8,000 akyuvarda> Florasanlı Boyalar ile Boyanmış Kan Parazitlerinin Teşhisi: Kan yayma preperatları, acridine orange ile (Kawamoto tekniği) boyanıp ya floresan mikroskop yada özel fitrelere sahip ışık mikroskoplar altında incelenir. Bu boyamada nükleer DNA yeşile boyanırlarken, stoplazmik RNA kırmızıya boyanır. Böylece parazitleri tanımak kolaylaşır. Bu yöntem özellikler malaria (sıtma) etkenlerinin teşhisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Afrika trypanosoma’sında da kullanılmıştır Quantitative Buffy Coat (QBC®; Becton Dickinson) metodu, Bu yöntemde kan örnekleri direk olarak içerisinde akridine orange ve antikoagulan bulunan, cam boncuklu tüplere alınır. Örnekler hematokrit santrifüjde, santrifüj edilip floresans mikroskopla incelenir. Parazitler (malaria-sıtma) granülosit katmanın altında bulunurlar. Bu yöntem diğer kan parazitleri içinde adapte edilmiştir. Antikor (Antibody)Tespiti: Parazit enfeksiyonları konakçıların dokularında yada konakçı atıklarında (dışkı-idrar gibi) görülerek teşhis edilirler. Ancak bu teşhis yöntemleri, derin dokular içerisine yerleşen bazı hastalıklarda yetersiz kalmaktadır (toxoplasmosis yada toxocariasis). Ayrıca cysticercosis ve echinococcosis gibi hastalıklarda örnek alınması, konakçının hayatını tehlikeye sokacağından tavsiye edilmezler. Bu gibi durumlarda, belirgin bir parazit ile enfekte olmuş konakçıda, antikor testlerinin uygulanması büyük avantaj ve kolaylık sağlar. Antikor testlerinde pozitif olarak teşhis edilen konakçının enfektemi olduğu yoksa daha önce geçirdiği bir hastalığın antikorlarını mı taşıyor olduğu ayırt edilmelidir. Parazit hastalıklarında antikor tespiti hastada belirgin olmayan bir zaman da hastalığın varlığını işaret eder. Ancak hastalığın hangi safhada olduğunu kesin olarak belirlemez. Yani antikor tespit edilen hastada, hastalık başlama, gelişme safhalarında olabileceği gibi geçmiş de olabilir. Hastalık geçirmiş olan canlıda antikor düzeyi yavaşça düşer ancak tedaviden sonra dahi antikor düzeyi altı aydan bir kaç yıla kadar değişen sürelerde belirgin düzeylerde kalabilir. Bu durumda incelenen parazitin antikor yoğunluğunun (titrasyonunun), hastalık süresince ve hastalıktan sonra hangi seviyelerde olduğu bilinmesi yararlı olur. Toxoplasma gondii enfeksiyonlarında, spesifik immunoglobulin M (IgM) ve immunoglobulin A (IgA) tespiti hastalık zamanı hakkında bazı bilgiler verebilir. Ancak diğer hastalıklar için tavsiye edilmemektedir. Eğer dışkı, idrar ve kan örneklerinde şüphelenilen parazit görülmemiş ise veya negatif çıkmış ise, parazite spesifik immunoglobulin G (IgG) antikor testi istenilebilir. Parazite-spesifik IgM, IgA, yada IgE teşhis için uygun değildir. Bu nedenle bu antikorların tespiti istenmemelidir. Parazit spesifik IgG negatifken, pozitif çıkan IgM, IgA, yada IgE düzeyleri yalancı pozitif olarak değerlendirilmelidir. Uygulanan testlerin spesifitesi (özel oluşu) ve sensitivitesi (hassasiyeti) sonuçlar üzerinde çok etkilidir. Parazitler, hayat siklusları içerisinde değişik evreler geçirirler. Bu nedenle antijenler, evrelerden sadece birine spesifik olabileceği gibi genel olarak parazite (tüm evrelerinde) spesifik de olabilir. Bu nedenle kullanılacak antijen ve antikor testleri çok iyi bir incelemenin (kaynak bilgiler ve deneyler) sonunda seçilmiş olmalıdır. Testte kullanılacak olan spesifik antijenin yada antikorun spesifite dereceleri çok iyi bilinmelidir. Yayınlanmış olan kitap yada makalelerde aynı konuyu inceleyenlerin mutlak bir birinin aynı olduğunu düşünmek hatalıdır. Hatta bu tür çalışmalar farklı bölgelerde, farklı solüsyonlar yada farklı araştırmacılarca yapılmış çalışmalar olarak, sonuçları kıyaslama açısından daha önemlidir. Örnek İhtiyaçları: Bütün parazit antikor teşhis testlerinde serum yada plazma kullanılabilir. Toxoascaris veya toxoplasmosis için göz yaşı akıntıları da, serum ile beraber antikor testleri için kullanılabilmektedir. Yine, merkezi sinir sistemi enfeksiyonlarında da (cysticercosis yada toxoplasmosis) serebrospinal (beyin-omurilik) sıvıları, serum eşliğinde incelemeye alınabilir. Bütün örnekler oda ısında nakledilebilirler. Bu incelemeler için akut fazdaki enfeksiyonlardan örnek istenilmez. Geçerli sonuçlar genellikle bir test sonucunda elde edilebilmektedir. Parazit enfeksiyonları hasta üzerinde fark edildikleri dönemde, incelenmeye alınırlar ki bu zaman enfeksiyonun akut safhası genellikle geçmiş olur.

http://www.biyologlar.com/kan-parazitleri-1

Evrim Konusunda ilk Düşünceler

Dini Düşünceler: Düşünebilen insanin, dogadaki çeşitlenmeyi, canilar arasindaki benzerliklerin ve farkliliklarin derecesini gözledigi an evrim konusunda ilk düşünceler başlamiş demektir. İlk yaygın düşünceler, Asur ve Babil yazıtlarında; daha sonra bunlardan köken alan Ortadoğu kökenli dinlerde görülmüştür. Hemen hepsinde insanın özel olarak yaratıldığı ve evrende özel bir yere sahip olduğu vurgulanmış; türlerin değişmezliğine ve sabitliğine inanılmış ve diğer canlılar konusunda herhangi bir yoruma yer verilmemiştir. Bununla beraber Kuran’da yaratılışın kademeli olduğu vurgulanmıştır. Yalnız bir Türk din adamı, astronomu ve filozofu olan Hasankale’li İbrahim Hakkı(1703-1780), insanların değişik bitkilerden ve hayvanlardan köken aldığını belirtmiştir. 17. yüzyıla kadar, piskopos Ussher’in ve diğerlerinin savunduğu ‘türlerin olduğu gibi yaratıldığı ve değişmeden kaldığı fikri’ yani ‘Genesis’ geniş halk kitleleri tarafından benimsendi ve etkisini günümüze kadar sürdürdü. Ussher’e göre dünya İÖ 4040 yılında, Ekim ayının 4'ünde sabah saat 9.00'da yaratılmıştı. Bu düşünce Ussher tarafından İncil’e eklenmiştir. Daha sonra yine Hıristiyan din adamları olan Augustin (İS 354-430) ve Aquinas (İS 1225-1274) tarafından canlıların basit olarak tanrı tarafından yaratıldığı ve daha sonra değişerek çeşitlendiği savunulmuştu. Özellikle bizim toplumumuzda, birçok dini belgeden de anlaşilacagi gibi, Adem’in çamurdan yaratildigi, Havva’nin Adem’in kaburga kemiginden oluştugu ileri sürülerek, yaratilişin ilk olark inorganik kökenli oldugu ve daha sonra eşeylerin ortaya çiktigi savunulmuştur. Yunanlılardaki ve Ortaçağdaki Düşünceler: Yunan filozoflarından Empedocles, İÖ 500 yıllarında bitkilerin tomurcuklanma ile çeşitli hayvan kısımlarını, bu kısımların da birleşmesiyle hayvanların oluştuğunu savunmuştu. Thales(İÖ 624-548), Ege Denizindeki canlıları çalışmış ve denizlerin canlılığın anası olduğunu ileri sürmüştür. Aristo (İÖ 384-322) bitkiler ve hayvanlar konusunda oldukça geniş bilgiye sahipti. Onların doğruya yakın tanımlarını vermiş ve gelişmişliklerine göre sınıflandırmıştır. Canlıların metabiyolojik olarak değişerek birbirlerinden oluştuklarına ve her birinin tanrıların yeryüzündeki ilahi taslakları olduklarına inanmıştır. Daha sonra, canlıların kökenini Der Rerum Natura adlı şiirinde veren Lucretius (İÖ 99-55) u anmadan ortaçağa geçemeyeceğiz. Yeni Çağdaki ve Yakın Çağdaki düşünceler: Rönesans ile canlılar konusundaki bilgilerin, en önemlisi evrim konusundaki düşürnürlerin sayısı artmıştır. Hooke (1635-1703), Ray (1627-1705), Buffon ( 1707-1788) ve Erasmus Darwin (1731-1802) bu devrin en önemli evrimcileridir. Rönesanstan önce de bulunan hayvan kabuklarının, dişlerinin, kemiklerinin ve diğer parçalarının bugünkü canlıların benzer tarafları ve farkları saptanmıştır.Ayrıca yüksek dağların başında bulunan fosillerin, yaşayanlarla olan akrabaliklyarı gözlenmiştir. Bu gözlemlerin ışığı altında, her konuda çalışmış, düşünür ve sanatçı olan Leonardo da Vinci, canlıların tümünün bir defada yaratıldığını ve zamanla bazılarının ortadan kalktığını savunmuştur. Buna karşılık birçok doğa ibilimcisi, canlıların zaman zaman oluştuklarını doğal afetlerle tamamen ortadan kalktıklarını ve yeniden başka şekillerde yaratıldıklarını ileri sürmüştür. Bu şekilde farklı devirlerde 2arklı canlıların yaşaması kolaylıkla açıklanabiliyordu. Her doğal yıkımdan sonra, oluşan canlıların, organizasyon bakımından biraz daha gelişmiş olduklarına inanılıyordu. Bu kurama “Tufan Kuramı” denir. Bu yıkımın yedi defa olduğu varayılmıştır. Cuvier, 1812 yılında, fosiller üzerinde ünlü kitabını yanılayarak fosillerin, kesik, kesik değil, birbirlerinin devamı olacak şekilde olduklarını bilimsel olarak açıklamıştır. 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başlangıcında, üç İngiliz jeoloğun çalışmalarıyla katstrofizm kuramı yerine ‘Uniformizmi’ kuramı getirildi. Hutton 1785'te geçmişte de bugünkü gibi jeolojik kuvvetlerin rol oynadığını, yükselmelerin ve alçalmaların, keza erozyonlaların belki de daha kuvvetli olurak meydene galdiğini ve yüksek dağlarda bulunan fosilli tabakalar ile sediman (katman) tayinlerinin yaılabileceğini buldu. John Playfair’in yapıtı 1802'de yayınlandı. Üçüncü araştırıcı, Charles Lyell, bir çok jeolojik soruna çözüm getirmenin yanısıra, canlıların büyük afetlerle değil, çevre koşullarının uzun sürede etki etmesiyle değiştiğini savundu. Kitabının bir yerinde ‘geçmişteki güçler bugünkünden hiç de çok farklı değildi’ diye yazmıştır. Bu yaklaşım, Nuh Tufanı’nın gerçeküstü olduğunu savunuyordu. Lyell’in fikirleri C.Darwin’i büyük ölçüde etkilemiştir. Lamarck’ın Düşünceleri Organik evrimi konusunda ilk kapsamlı kuram 1809 yılında ‘Philosophie Zoologique’ adlı yapıtıyla, Fransız zooloğu Jean Baptiste Lamarck’a (1774-1829) aittir. Lamarck, zamanının meslektaşları gibi, tüm canlıların, gelişimlerini ve işlevlerini denetleyen bir canlılık gücüyle donatıldığına ve değişen çevre koşullarına karşı bir savaşım gücünün olmadığına inanıyordu. Kitabında, hayvanları, karmıaşıkyıklarına göre düzenlemeye çalışırken, yanlışlığı daha sonra kesin olarak saptanan bir varsayımı ileri sürdü: “ Eğer bir onrgan fazla kullanılıyorsa, o organ gelişmesini sürdürerek, daha etkin bir yapı kazanır”. Bu varsayıma ‘lamarkizm’ denir. Ayrıca canlının yaşamı boyunca kazanmış olduğu herhangi bir özelliğin, gelecek döllere geçtiğine de inanmıştı. Örneğin demircinin oğlunun kol kasları diğerlerine göre daha iyi gelişir. Zürafalırın atası kısa boyunlu olmalıran karşın, yaşadıkları ortamın bir zaman sonra kuraklaşarak, dibi çıplak ve çayırsız ağaçların bulunduğu ortama dönüşmesi sonucu, zürafalar ağaçların yapraklarıyla beslenmek zorunda kaylmışlar ve böylece boyunları dölden döle uzamıştır. Körfarelerin gözlerini, karıncaayısının dişlerini yitirmesini; su kuşlarının perde ayakları kazanmasını bu şekilrde açıklamıştır. Bu üaçıklamalar,kalıtımın yasaları ortaya çıkarılmadan önce, çok iyi bir açıklama şekli olarak benimsendi. Fakat kalıtım konusunda bilgiler gelişince, özellikle Weismann tarafından somatoplazma ile germplazma arasındaki kuramsal farklar bulununca, evrimsel değişmenin, vücut hücrelerinde olmadığı, sadece eşeysel hücrelerdeki kalıtsal materyalin etkisi ile yürütüldüğü anlaşıldı. Böylece Lamarck’ın varsayımı tümüyle geçerliliğini yitirdi. Çünkü bir birey gerçekte belirli ölçüde çevre koşullarına uyum yapar; fakat ölümüyle birlikte bu özellikler de yitirilir. Halbuki her döl uyumunu, doğduğu zaman taşıdığı kalıtım materyalinin izin verdiği ölçüler içerisinde yapabilir ve ancak bu özellikleri gelecek döllere verebilir. Buffon ve Erasmus Darwin de buna benzer fikirler ileri sürmüşler, fakat inandırıcı olamamışlardır. Charles Darwin ve Alfred Wallace’ın Görüşleri Charles Darwin (1809-1882), evrim bilimine iki önemli katkıda bulundu. Birincisi, organik evrim düşüncesini destekleyen zengin bir kanıtlar dizisini toplayarak ve derleyerek bilim dünyasına sundu. İkincisi, evrim mekanizmasının esasını oluşturan ‘Doğal Seçilim’ ya da diğer bir deyimle ‘Doğal Seçim’ kuramının ilkelerini ortaya çıkardı.Evrim Kuramı, bilimsel anlamda 19. yy kuramıdır; ama bu kuram 20. yy’da büyük bir kuram niteliğini aldı. Bu nedenle Darwin’ i biraz daha yakından tanımalıyız: Darwin, 1809'da İngitere’de doğdu. Babas, onun hekim olmasını istiyordu; 16 yaşında Edinburg Üniversitesi’ne gönderdi. Darwin, ilk olarak başladığı hekimlik eğitimini ve daha sonra başladığı hukuk eğitimini sıkıcı bularak her ikisini de bıraktı. Sonunda Cambridge Üniversitesi’ne bağlı Christ Kolejinde teoloji (= dinibilimler) öğrenimi yaptı. Fakat Edinburg’daki arkadaşlarının çoğu jeoloji ve zooloji ile ilgileniyordu. Cambridge’de kırkanatlıları toplayan bir grupla ilişki kurdu. Bu bilim çevresi içerisinde botanikçi John Henslow’ u tanıdı ve onun önerileri ile dünya çevresinde beş sene sürecek bir geziye katılmaya karar verdi. Beagle, 1831 yılında Devonport limanından denize açıldı. Lyell’in kitabını gezisi sırasında okudu ve dünya yüzünün devamlı değiştiğini savunan düşüncesinden çok etkilendi. Gemidekiler harita yaparken, Darwin de sürekli bitki, hayvan, fosil topluyor; jeoljik katmanları inceliyor; sayısız gözlem yapıyor ve dikkatlice notlar alıyordu. Gemi, ilk olarak Güney Amerika’nın doğu sahilleri boyunca güneye inip, daha sonra batı kıyılarından kuzeye doğru yol aldı. Bu arada Arjantin’in Pampas’larında soyu tükenmiş birçok hayvanın fosilini buldu ve yine jelojik aktmanlardaki fosillerin değişimine özellikle dikkat etti. Bu gözlemleriyle, her türün özel yaratıldığına ilişkin düşüncelere olan inancını yitirmeye başladı. Yine insan da dahil, çeşitli bitki ve hayvan türlerinin değişik ortamylara yaptıkları uyumları, bu arada yaşadığı bir deprem olayı ile yeryüzünün nasıl değişebileceğini gözledi. Beagle, 1835 yılında, Güney Amerika kıtasının batı kıyısına yaklaşık 1000 km kadar uzak olar Galapagos adalarına ulaştı. Bu adalarda yaptığı gözlemlerde, büyük bir olasılıkla aynı kökenden gelmiş birçok canlının coğrafik yalıtım nedeniyle, birbirlerinden nasıl farklılaştıklarını ve her canlının bulunduğu ortamdaki koşullara nasıl uyum yaptığını bizzat gözledi. Örneğin ispinoz kuşlarının, dev kaplumbağaların, dev kertenkelelerin, adalara ve her adanın değişik koşulları taşıyan bölgeliren göre çeşitlenmelerini, yapısal uyumlarını, varyasyonlarını ve sonuç olarak uyumsal açılımlarını gördü. Buradaki bitkilerin ve hayvanların hemen hepsi, Amerika kıtasının güney sahillerindeki bitki e hayvan türlerine benzerlik gösteriyor; ama onlardan özellikle uzaklığı oranında farklılaşmalar gösteriyordu. Daha sonra araştirmalarina Pasifik Adalarindan, Yeni Zelanda’da, Avusturalya’da ve Güney Afrika Kiyilarinda devam etti. Tüm bu araştirma süreci içerisinde evrimsel uyumu destekleyecek kanitlari titizlikle topladi.1836 yilinda Ingiltere’ye ulaşti. Darwin, ileri süreceği fikrin yankı uyandıracağını, dolaysıyla yeterince kanıt toplaması gerekeceğini biliyordu. Kanıtlar evrimsel dallanmayı göstermekle birlikte, bunun nasıl olduğunu açıklamaya yetmiyordu. İngiltere’ye varışından itibaren 20 yıl boyunca biyolojinin çeşitli kollarındaki gelişmeleri de dikkatlice inceleyerek, gözlemlerini ve notlarını biraraya getirip doğal seçilim konusundaki düşüncesini ana hatlarıyla hazırladı. 1857 yılında düşüncelerini kabataslak arkadaşlarının görüşüne sundu. Bu sırada kendisi gibi, Malthus’un bilimse serisini okuyarak ve yine sekiz yıl Malaya’da ve Doğu Hindistan’da dört yıl Amazon ormanlarında bitkiler ve hayvanlar üzerinde gözlemler yaparak, bitkilerin ve hayvanların dallanmalarındaki ve yayılışlarındaki özelikleri görmüş ve doğal seçilim ilkesine ulaşmış, bir doğa bilimcisi olan Alfred Russel Wallace’ın hazırlamış olduğu bilimsel kitabın taslağını aldı. Wallace, Darwin’e yazdığı mektupta eğer çalışmasını ilginç bulursa, onu, Linnean Society kurumuna sunmasını diliyordu. Çalışmasının adı “ Orjinal Tipten Belirsiz Olarak Ayrılan Varyetelerin Eğilimi ” idi. Darwin’in yıllarını vererek bulduğu sonuç, yani canlıların yavaş yavaş değişmesine ilişkin görüş, Wallace’ın çalışmalarında yer almaktaydı. Durum, Darwin için üzücüydü. Fakat arkadaşlarının büyük baskısıyla, kendi çalışmasını, Wallace’ınkiyle birlikte basılmak üzere 1 Temmuz 1858'de Linnean Society’ye teslim etti Basılmadan duyulan bu düşünceler 24 Kasım 1859'da “Doğal Seçilim ya da Yaşam Savaşında Başarılı Irkların Korunmasıyla Türlerin Kökeni” kısaltılmış adıyla Türlerin Kökeni yayınlandı. İlk gün kitapların hepsi satıldı. Herkes, organik evrim konusunda yeni düşünceler getiren bu kitabı okumak istiyordu. Özünde organik evrimin benimsenmesi için zemin hazırladı. Çünkü jeolojide, paleontolojide, embriyolojide, karşılaştırmalı anatomide birçok aşama yapılmış ve birden yaratılmanın olanaksızlığı ortaya konmuştu. Darwin, uysal bir adam olduğundan, bir tepki yaratmamak için, eserinin son kısmını tanrısal bir yaratılış fikrini benimsediğini yazarak bitirmişti. Buna rağmen, başta din adamları ve bazı bilim adamları dini inançlara karşı geliniyor diye bu çalışmaya karşı büyük bir tepki başlattılar. Hatta eseriyle Darwin’e çok büyük yardımlarda bulunan Lyell ve gezisi sırasında geminin kaptanlığını yapan Fitzroy , bu karşı akımın öncüleri oldular. Bu arada Huxley, çok etkin bir şekilde Darwin’e destek oldu. Darwin, çalışmalarına devam etti, birinci eserinde değinmediği insanın evrimiyle ilgili düşüncelerini İnsanın Oluşumu ve Eşeye Bağlı Seçilim adlı eseriyle yayımladı. Bu eserde insanın daha önceki inançlarda benimsenen özel yaratılışı ve yeri reddeliyor, diğer memelilerin yapısal ve fizyolojik özelliklerine sahip olduğu ve iyne diğer çcanlılar gibi aynı evrimsel yasalara bağlıolduğu savunuluyordu. Ayrıca eşeyseyl seçmenin, türlerin oluşumundaki önemi belirtiliyordu. Darwin’in “İnsanın Oluşumu ” adlı eseri, başlangıçta birçok tepkiye neden olduysa da, zamanla, biyolojideki yeni gelişmeler ve bulgular, özellikle kalıtım konusundaki bilgilerin birdikmesi, Darwin’in görüşünün ana hatlarıyla doğru olduğunu kanıtlamıştır. Doğal Seçilim Kuramının Ana Hatları (Darwin- Wallace Temellerini atmıştı) Bu kuram, ana hatlarıyla iki gerçeği, üç varsayımı ortaya çıkarmıştır. Gerçekler şunlar: 1. Tüm canlılar, ortamdaki sayılarını koruyacak matematiksel oranların üzerinde çoğalma eğilimindedir. Elemine edilen bireylerle bu fazlalık azaltılır ve popülasyonların dengede kalması sağlanır. Doğal koşullar sabit kaldıkça bu denge korunur. 2. Bir türe ait popülasyondaki bireylerin kalıtsal özelliği birbirinden farklıdır. Yani canlı popülasyonlarınnın hepsi varyasyon gösterir. Darwin ve Wallace, bunun nedenini tam anlayamadılar ve varyasyonların canlıların iç özelliği olduğunu varsaydılar. Bugün bu varyasyonların mutasyonlarla oluştuğu bilinmektedir. Varsayımlar: 1. Ayakta kalan bireylerin sayısı, başlangıçta meydana gelenlerden çok daha az olduğuna göre, ayakta kalabilmek için canlılar arasında karşılıklı, besin, yer vs için, saöaşım, ayrıca sıcaklık, soğukluk, nem vs. gibi doğal koşullara karşı bir mücadele vardır. Bu savaşım ve mücadele bir ölüm kalım kavgasıdır. Gerek besin ve yer gereksinmesi aynı olan canlı türleri arasında ve gerekse normalden daha fazla sayıda bireyle temsil edilen popülasyonlardaki aynı türe bağlı bireyler arasında, yani doymuş popülasyonlarda bir yaşam kavgası vardır. Bu görüş ilk defa Malthus tarafından ortaya atılmıştır’Yaşamak İçin Savaş”. 2. İyi uyum yapacak özellikleri (= varyasyonları) taşıyan bireyler, yaşam kavgasında, bu özellikleri taşıayan bireylere karşı daha etkili bir savaşım gücü göstereceğinden, ayakta kalır, gösteremeylenler ise yok olur. Böylece bulunduğu bireye o koşullara en iyi uyum yapabilecek yeteneği veren özellikler, gelecek döllere kalıtılmış olur. Bu varsayımın anahtar cümleciği “Biyolojik olarak En İyi Uyum Yapan Ayakta Kalır”dır. 3. Bir bölgedeki koşullar digerlerinden farkli oldugundan, özelliklerin seçimi de her bölgede, koşullara göre farkli olur. Çevrede meydana gelecek yeni degişiklikler, tekar yeni uyumlarin meydana gelmesini saglar. Birçok döl boyunca meydana gelecek bu tipp uyumlar, daha dogrusu dogal seçilim, bir zaman sonra, atasindan tamamen degişik yeni bireyler toplulugunun ortaya çikmasini saglar’Uyumsal Açilim’. Farklilaşmanin derecesi, eskiyle yeni popülasyondaki bireyler bir araya getirildiginde çiftleşmeyecek, çiftleşse dahi verimli döller meydana getiremeyecek düzeye ulaşmişsa, artik bu iki popülasyon iki farkli tür olarak degerlendirilir. Bir ata popülsayondaki bir kisim bireyler, taşidiklari varyasyon yetenekleriyle herhangi yeni bir ortama uyum yaparken, diger bir kismi da taşidigi farkli varyasyonlar nedeniyle daha degişik bir ortama uyum yapabilir. Böylece uyumsal açilim ortaya çikar. Bununla beraber, bitkiler ve hayvanlar, yaşam kavgasinda, bulundugu koşullarda, yarari ya da zarari olmayan diger birçok varyasyonu da meydana getirebilir ve onlari daha sonraki döllere aktarabilir. Darwin’in kuramı o karar akla yatkın ve o kadar kuvvetli kanıtlarla desteklendi ki, birçok biyolog onu hemen kabul etti. Daha önceki varsayımlar, yararsız organların ve yapıların neden meydana geldiğini bir türlü açıklığa kavuşturamamıştı.Bugün, türler arasında görülen birçok farkın, yaşam savaşında hiç de önemli olmadığı bilinmektedir.Fakat bu küçük farkları oluşturan genlerdeki herhangibir değişiklik, yaşam savaşında büyük değerleri taşıyan fizyolojik ve yapısal değişikliklerin oluşmasına neden olabilir. Uyumsal etkinliği olmayan birçok özelliği oluşturan genler, kromozomlar içinde yaşamsal öneme sahip özellikleri oluşturan genlerle bağlantı halinde olabilir. Bu durumda bu varyasyonlar elenmeden gelecek döllere aktarılabilir. Bu uyumsal etkinliği olmayan genler, bir popülasyon içerisinde gelecekteki değişikliklerde kullanılmak üzere ya da genetiksel sürüklenmelerde kullanılmak üzere fikse edilmiş olarak bulunur. Evrim Kuramına Bilimsel İtirazlar Belki insanlık tarihinin ilk dönemlerinden beri uygulanmakta olan öğretim ve eğitim yöntemleri, belki dini inançların etkisi, belki de insanın doğal yapısı, insanın yeniliklere karşı itirazcı olmasına neden olmuştur. Bu direniş, en fazla da eksik kanıtlarla desteklenmekte olan Evrim Kuramı’na yapılmıştı ve yapılmaktadır. Özellikle dogmatik düşünceye yatkın olanlar, bu karşı koymada en önemli tarafı oluşturur. Bununla birlikte son zamanlarda, birçok aydın din bilimcisi de olmak üzere, iyi eğitim görmüş toplumların büyük bir kısmı Evrim Kuramı’na sahip çıkmaktadır. Evrim Kuramı’na, Darwin’den beri bilimsel karşı koymalar da olmuştur. Özellikle varyasyonların zamanla popülasyonlardan kaybolacağı inancı yaygındı. Çünkü bir varyasyona sahip bir birey, aynı özellikli bireyle çifleşmediği takdirde, bu varyasyonun o popülasyondan yitirileceği düşünülmüştü. Popülasyon genetiğinde, çekinik özelliklerin, yitirilmeden kalıtıldığı bulununca, itirazların geçerliliği de tümüyle kaybolmuş oldu. Darwin, Pangeneze, yani anadan ve babadan gelen özelliklerin, bir çeşit karışmak suretiyle yavrulara geçtiğine inanarak hataya düşmüşü. Eğer kalıtsal işleyiş böyle olsaydı, iyi özelliklerin yoğunluğu gittikçe azalacaktı ve zamanla kaybolacaktı. Halbuki, bugün, özelliklerin sıvı gibi değil, gen denen kalıtsal birimlerle kalıtıldığı bilinmektedir. İkinci önemli karşıkoyma, bu kadar karmaşık yapıya sahip canlıların, doğal seçimle oluşamayacağıydı. Çünkü bir canlının, hatta bir organın oluşması, çok küçük olasılıkların biraraya gelmesiyle mümkündü. Fakat cınlıların oluşmasından bugünekadar geçen uzun süre ve her bireyde muhtemelen ortaya çıkan küçük değişikliklerin, yani nokta mutasyonların, zamanla gen havuzunda birikmesi, sonuçta büyük değişikliklere neden olabileceği hesaplanınca, bu karşı koymalar da kısmen zayıflamıştır. Üçüncü bir karşikoymaya yanit vermek oldukça zordur. Karmaşik bir organ yarar saglasa da birden bire nasil oluşabilir? Örnegin omurglilarda, gözün bir çok kisimdan meydana geldigi bilinmektedir. Yalniz başina bir kismin, hehangi bir işlevi olamaz. Tümü bir araya geldigi zaman görme olayi saglanabilir. O zaman degişik kisimlarin ya ayni zamanda birden meydana geldigini varsaymak gerekiyor- bu popülasyon genetegi açisindan olanaksizdir- ya da yavaş gelşitigini herhangi bir şekilde açiklamak gerekiyor. Bir parçanin gelişmesinden sonra digerin gelişebilecegini savunmak anlamsizdir; çünkü hepsi birlikte gelişmezse, ilk gelişen kisim, işlevsiz olacagi için körelir ya da artik organ olarak ortadan zamanla kalkar. Bununla birlikte, bu teip organlarin da nokta mutasyonlarin birikmesiyle, ilkelden gelişmişe dogru evrimleştigine ilişkin bazi kanitlar vardir. Evrim Kuram’nda dördünrcü karanlık nokta, fosillerdeki eksikliktir. Örneğin balıklardan amfibilere, amfibilerden sürüngenlere, sürüngenlerden memelilere geçişi gösteren bazı fosiller bulunmakla birlikte(bazıları canlı olarak günümüzde hala yaşamaktadır), tüm ayrıntıyı verebilecek ya da akrabalık ilişkilerini kuşkusuz şekilde aydınlatabilecek, seri halindeki fosil dizileri ne yazık ki bazı gruplarda bulunanamımıştır. Bununla birlikte zamanla bulunan yeni fosiller, Evrim Kuramı’ndaki açıklıkları kapatmaktadır. Anorganik Evrim Bulutsuz bir yaz gecesi gökyüzüne bakan her insan, içinde yaşadigi evrenin nasil oluştugunu, onun sonsuzlugunu, içinde başka canlilarin, belki de düşünebilir canlilarin bulunabilecegini ya da sinirli oldugunu, özellikle o sinirin ötesinde neler olabelecegini, dünyadakilerden başka canli olmadigini, kapatilmiş oldugu evrensel yalnizligi ve karantinayi düşününce irkilir.Bu duygu coşkularimizin kaynagi, inançlarimizin temeli ve çok defa teslimiyetimizin nedeni olmuştur. Ilkçaglardan beri evrenin yapisi üzerinde varsayimlar ileriye sürülmüş ve çok defa da bu görüşler, belirli çevrelerce politik basiki araci olarak kullanilmiştir. Yüzyilimizin oyldukça güvenilir ölçümlerinin ve gözlemlerinin ışığı altında ortaya atılan Anorganik Evrim Kuramı’nı incelemeden, evrenin oluşumu konusundaki düşüncelerin tarihsel gelişimine kısaca bir göz atalım. Gerek ilkçağlarda, gerekse ortaçağda, evrenin merkezinin dünya olduğu ve dünyanın da sabit durduğu savunulmuş, diğer tüm gök cisimlerinin Dünya’nın ektrafını saran evrensel kürenin kabuğu üzerinde çakılı olduğu varsayılmıştır. Bu zarfın ötesi, Tanrısal gök olarak tanımlanmıştır. Bruno’ya kadar hemen tüm görüşler, evrenin sınırlı boyutlar içerisinde olduğu şeklindeydi. İlk -ve ortaçağın değişik bir çok toplumunda tanrı kavramının gök cisimler ile özdeşleştirildiği görülmektedir. Gökyüzünün mekaniği konusunda ilk ciddi gözlemler, Asurd, Babil, Mısır kültürlerinde yapılmış, bazı evrensel ölçümler ve ilkeler bulunmuştur.Fakat yaratılışı konusundaki düşünceler çoğunlukla din adamlarının tekeline bırakılmıştır. İlk defa Giordano Bruno, yıldızların da bizim Güneş sistemimiz gibi, gökte asılı olarak durduğunu ve evrenin sonsuz olduğunu zamanın din adamlarına ve filozoflarına karşı savundu. Çünkü Bruno’ya göre, evren, tanrının kendisiydi ve onu sınırlı düşühmek Tanrı kavramına aykırı düşmekteydi. Düşünüclerinden dolayı 17 Şubat 1600 yılında, Roma’da, halkın gözü önünde yakıldı. Immanuel Kant, Bruno’dan 150 yıl sonra, evreni Tanrının yarattığını savunarak, onun sonsuz büyük olması gerekeceğini, pozitif bir kanıta dayanmadan ileri sürdü. Daha sonra Olbers, gökyüzünün, geceleri neden karanlık olduğunu merak etti. Çünkü ışık veren gökkcisimlerinin, ana hatlarıyla evrende homojen bir dağılım gösterdiği bilinmekteydi. Fiziki yasalarından bilindiği kadarıyla, bir kaynaktan gelen ışık şiddeti uzaklığın karisi ile aazalmaktaydı.Fakat buna karşın küresel bir şekilde, hacim, yanrıçapın, yani uzaklığın küpüyle artmaktaydı. Dolaysıyla dühnyaya ışık gönderen kaynakların ışık şiddeti, uzamklıklarının karesi oranında çoğalmaktaydı. Bu durumda, evrenin çapının büyüklüğü oranında, dünyaya gelen ışık miktarı fazla olmalıydı.Halbuki geceleri karanlıktır, yani dünyanın gökyüzünü aydınlatacak kadar ışık gelmemektedir. Öyleyse evrenin boyutları sınırlı olmalıydı. Olbers’in bizzat kendisi, bu inanılmazı sınırlı evren tanımını ortadan kalrdırmak için, ışık kaynaklarının gittikçe azaldığını varsaymıştır. Yüzyılımızda, ünlü fizikçi Einstein, evren konusunda hesaplarını yaparken, onun sabit boyutlar içerisinde çıktığını gördü. Sonuç kendisine dahi inanılmız geldi. Bu nedenle sonucu değiştirmek için, denklemlerine, yanlışlığı sonradan saptanan, doğal kuvvetler dediği, bir takım kozmik terimler ekledi. Hubble, 1926 yılında, çıplak gözle görülmeyen; ama fotoğraf camında iz bırakan, bizden çok uzak birtakım spiral nebulalar saptadı. Spiral nebulaların, uzun dalgalı ışık (kırmızı ışık) çıkardıkları 1912 yılından beri bilinmekteydi. Hubble, 1929 yılında, bu nebulalaların ışığının kırmızıya kaymasını, Doppler etkisi ile açıklayarak, ünlü kuramını ortaya attı. Yani tüm nebulalar bizden ve muhtemelen birbirlerinden büyük hızlarla uzaklaşmaktaydı, yani evren her saniye yapısını değiştirmekte, genişlemekydi. Böylece dünyaya gönderdikleri ışığın frekansında, kaynağın hızla uzaklaşmasından domlayı, azalma, yani ışığın döküldüğü yerde, ışığın kırmızıya kaydığı gözlenmekteydi Işık kaynakları gözlenen yere doğru hızla yaklaşsaydı, ışıklarının maviye kaydığı, yani gözlem yerine ulaşan ışığın frekansında artma görülecekti. Bu cisimlerin hızı bizden uzaklaştıkça artmaktaydı.Gözlenebilen en uzaktaki gök cisimleri (dünyadan 8 milyar ışıkı yılı uzakta ve 240. 000 km/s hıza sahip) birkaç yıml içerisinde tamamen kayboluyor, yerlerini kuvvetli radyo dalgaları veren kuasarlara bırakıyorlardı Kuasarların nasıl birg ök cismi oldukları tam olarak bilinmemektedir. Birçok astrofizikçi, cisimlerin kuasarlara dönüştüğü bu bölgeleri, evrenin kıyıları olarak tanımlamada fikir birliği etmektedir. Hubble’ın bu bulgularını duyan Einstein, daha önce denklemlerine eklediği kozmik terimleri ve ilave sayıları sessizce geri çekti. Çünkü, onlarsız yaptığı tüm işlemler hemen henmen doğruydu. Böylece evrenin büyüklüğünün sonlu, yapısının değişken olduğu kesin olarak kanıtlanmaktaydı. Evren patlarcasına genişliyor, buna bağlı olarak birim hacimdeki madde miktarı, yani yoğunluk azalıyordu. Bu genişlemenin bir başlangıcı olmalıydı. (Demirsoy, Ali, Yaşamin Temel Kurallari Cilt-1, Kisim-1, Onbirinci Baski, Ankara 1998, s:543-555) Evrim Kuramında Bir Paradoks İngliz bilim adamı Charles Darwin (1809-1882) ve Alfred Russel Wallace (1823-1913) gerek yaptıkları seyahatler sonucunda elde etmiş oldukları coğrafik deller gerekse mevcut karşılaştırmalı anatomi çalışmalarıyla emriyoloji bilgilerini kullanmak suretiyle ve de Malthus’un da etkisiyle, şekkillendirdikleri evrim kuramında canlıların yaşamlaranı sürdürebilmelerinde iki gücün etkin olduğunu belirlemişlerdir. Bunlardan birisi doğal eleme gücüdür; canlı bu güç sayesinde çevre şartlarına uyum göstererek yaşamını devam ettirebilme şansına sahip olabilir; kendine nisbetle şartlara uyum göstermeyenler yaşamlarını sürdüremezler, yok olurlar. Uyum gösterenler ise çevre şartlarına uygun olarak değişim gösterirler. Böylece, meydana gelen değişimler sonucunda yeni türler ortaya çıkar. Ancak, canlılarda bir ikinci güç daha vardır; o da ataya dönüş gücüdür (atavizm). Canlı ne kadar asıl tipinden uzaklaşmış olursa olsun, atalarına dönüş meyli taşır ve dolaysıyla söz konusu dönüşü yapabilir. Bunun tipik örneğini Darwin, güvercinlerde göstermiştir. Evcilleştirilmiş güvercinlerin yabanıl kaya güvercinlerine dönüş göstermesi gibi. Evrim kuramını desteklemek üzere, bu iki güce ek olarak, Darwin ve Wallace ‘koruyucu benzerlik’ ten söz ederler. Buna göre canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için doğal çevre şartlarına uyarlar; örneğin çölde yaşayan canlıların renkleri sarı tonlarındadır; ormanda yaşayan hayvanların renkleri çok parlaktır; kutuplardaki hayvanlar için ise aynı şekilde, çevreye uyum göstermiştir; genellikle beyaz renktedir. Buna paralel olmak üzere, hayvanların kendilerini korumak için bazı başka korunma yollarını da denedikleri görülmüştür. Bazı hayvanlar, sansarlar gibi, kötü koku salar ya da seslerini daha güçlü hayvanlara benzeterek düşmanlarına karşı kendilerini korur. Koruyucu benzerlik, aslında evrim kuramıyla garip bir şekilde zıt düşmektedir. Çünkü eğer canlı, mimikri, yani daha güçlüyü taklit etme şeklinde bir kuruyucu benzerlik gücüne sahipse, o takdirde, nisbeten kuvvetli olan canlılara karşı koruyucu bir silah geliştirmiş olur ve her ne kadar evrim kuramına göre, yaşamını sürdürebilmek için güçlü olması gerekiyorsa da, taklit kaabiliyeti sayesinde, zayıf olsa da, yaşamını sürdürebilme şansına sahip olur. Doğabilimler yapmış oldukları araştırmalarla, doğada birçok mimikri belirlemeyi başarmışlardır. (Esin Kahya, AÜ DTCF Felsefe Bölümü, Bilim ve Teknik, Mayıs 1995, 330. sayı) Bilgi Çocuklarımızın yüzüne aynaya bakar gibi bakıyoruz. Onlar bizim yeniden dirilişimizdir. Kendileri tıpkı bize benzer yapabilmeleri çin hücrelerinde bulunan, bizim fiziksel yapımızı belirleyen bilgiyi, onlara sperm ve yumurta olarak veriyoruz. Bu bilgi bizim geleceğe armağanımızdır. Hücre yapımı için gerekli bilgi; harita, plan veya taslak niteliğindedir. Bir rehber, bir kitap, bir broşür gibi de denebilir. Bu rehber çok özel bir yaratmayı gerçekleştirecek olan aracının veya makinenin, canlı üretme makinesinin “anlayacağı” eksiksiz bir bilgi anahtarı olmalıdır. Genler Genetek bilimi, her canlının özelliklerinin (örneğin göz rengi) kalıtımla geçtiğini, yani yavruda hassas bir şekilde yeniden ortaya çıktığını göstermişttir. Kişisel özelliklerini düzenleyen bilgi, “genler” denilen özel varlıklarla nesilden nesile geçer. Her belirgin kalıtımsal özelliğin ayrı bir geni daha vardır. Genetik biliminin kurucusu Gregor Mendel 1860'larda, genlerin kalıtımla gerçek şeyler gibi; sulandırılmadan, bölünmeden, karışmadan aktarıldığını açığa çıkardı. Öyleyse genler, her biri (s:19) organizmanın belirli bir özelliğini içeren, kalıtımla yavruya aktarılabilen küçük bilgi paketleridir diyebiliriz. 1920'lerde büyük genetikçi Thomas Hunt Morgan, genlerin hücrei içindeki yerlerini buldu. Bütün hücrelerde, çekirdek dedğimiz kapalı bir kap vardır. Hücre bölünüp iki hücre haline gelirken, ilk önce bu çekirdeğin bölündüğü, dolaysıyla hücre içinde önemli bir rolü olduğu daha önce de biliniyordu. Yani, tek hücrenin servetini yeni hücrelere eşit bölüştürme işlemi, çekirdekte başlıyordu. Dahası; mikroskop, çekirdeğin içinde kromozom denilen iplik gibi yapıları açığa çıkardı. Bu yapılar, çekirdeki bölünmeden kendilerini bir kat artırıyorlar ve her kromozom dizini, bir yeni “yavru” hücrenin içine yerleşiyordu. Bu düzenleme yüzünden, koromozomların genlerin yuvaları olmalarından kuşkulanıyorlardı. Morgan, adi meyve sineklerini deney hayvanı olarak kullanarak bunun gerçekten de doğru olduğunu, bir dizi ince deneyle kanıtladı. Bu işi tamamlandığında, genlerin kromozom ipliklerinin etrafında top top sarılmış oldukları artık biliniyordu. Genler Neden Yapılmışlardır? Kromozomlar (genler) neden yapılmışlardı? Biyolojide kuşkusuz çok önemli bir yeri olan Oswald Avery’nin deneyleri bu soruya çok açik ve parlak bir yanit getirdi. Çalişmalari, şimdi “moleküler biyoloji” dedigimiz modern çagi açti. 1940'larin başinda Avery, iki tarafli zatürreye (akciger iltihasbi) neden olan bakteriyle ugraşiyordu (penisilin bulunmadan önce, en büyük ölüm nedenlerinden biriyldi bu hastalik). Yaptigi deneylerde açiklayamadigi şaşirtici sonuçlar buldu. (s:20) Ölü zatürre bakterileri, kötü niteliklerini, zatürre yapmayan türden canli bakterilere geçirebiliyorlardi. Bu, tehlikeli ölü bakterilerin, canli ve zararsiz bakterileri tehlikeli hale getirebilmeleri demekti.Bu nitlik bir defa geçirilince artik kalici oluyor ve bir zamanlar iyi huylu olan bakterilerin gelecek kuşaklarina kalitimla geçiyordu. Hastaliga neden olabilme kapasitesi bir veya bir grup özellekten kaynaklanir. Bu özellikler, genler tarafindan kontrol edilir ve kalitimla geçirilirler. Avery, ölü baterilerin parçalandiklarini, vücutlarinin bilgi taşiyan kimyasal maddeler çikardigini, canli baketirelirn de bulari besin olarak kullandiklarini düşündü. Yani genler, canli bakterilere girip onlarin kalitimlarini belirtiyorlardi. Avery ve arkadaşlari, bu gene benzer maddeyi kesin olarak belirlemek üzere çalişmaya başladilar. İnsan, Tıp bilimi için, genlerin kimyasal özelliklerinin bulunmasından daha önemli bir problem olabileceğini düşünüemez. Ancak bu kesinlikle insanlar, hatta hayvanlar üzerinde de incelenebilecek bir problem değildi. Neyse ki zatürre yapan bakteriler, Avery’e uygun bir sistem getirdiler. Bu iyi ve değerli bir model-deney sistemi örneği oluşturuyordu. Aslında, bütün genetik bilgi birikimi, 100 yıl önce Gregor Mendel’le başlangıcından bugünkü araştırmalara kadar, büyük ölçüde basit deney modellerine dayanır. Bezelyeler, meyve sinektleri, ekmek küfü ve bakteriler... Avery’nin üzerinde çalıştığı bakteriler geretik olarak birbirinin tıpkısıydı. Başka cinslerle karışmamış, safkan bakterilerdi bunlar. Hızla üreyebiliyorlardı öyle ki kalıtım özelliklerini birçok kuşağın üzerinde izlemek olanaklıydı. Zatürreye neden olma yetenekleri, farelere verilerek kolayca ölçülebiliyordu. Avery’nin yaptığı önemli deneyleden biri, probleme açık bir yanıt getirdi. Ölü bakterilerden dağılan bir molekül karışımını aldı ve içine DNA’yı “bozan” bir enzim ekledi. DNA’nın bozulması, karışımın zararsız bakterileri zararlı bakteriye çevirebilme yeteneğine bir son verdi. Buna ek bir deneyle Avery ve arkadaşlari, zararsiz bakterileri hastalik yapan bakteriye çeviren maddenin “deoksiribonükleik asit” veya DNA oldugunu kanitladilar. DNA: Deoksiribonükleik Asit Aslında, DNA’yı Avery bulmadı. Bu işi, Avery’den altmış yıl önce Friedrich Miescher adında bir araştırmacı yapmıştı. O ve onu izleyen bilim adamları bu konuda bir sürü kimyasal bilgi toplamışlardı. DNA’nın zinci şeklinde birbirine bağlı, büyük miktarlarda fosforik asit içeren “nükleotid” denilen moleküllerden oluştuğu biliniyordu. Bunlar, o zamana kadar hücrede bilinen en büyük moleküllerdi. Avery, DNA’nın kalıtımın temel maddesi olduğunu gösterdi. Başka ir deyişle “bir şeyi kalıtımla geçirmek demek, bir parça DNA aktarmak demektir”. Genler DNA’dır. Bilgi DNA’dır ve DNA bilgidir. Avery’nin ispatından beri, DNA konusunda bilinenler öyle şaşırtıcı bir hızla arttı ki, 1960'larda (s: 22) artık bilginin DNA’da nasıl kodlandığını bu bilginin nasıl hücre maddesine dönüştüğü ve DNA’nın gelecek kuşakla paylaşılmak üzere nasıl kopya edildiğini biliyorduk. Bu zorlu yarışa bir çok bilim adamı katıldı; ama James Watson ve Francis Crick ’in DNA’nın doğru yapısının ikili sarmal, yani içiçe dönen iki zincir olduğunu düşünüp bulmaları en büyük aşamalardan biridir. Öyleyse işte DNA’nin temel özelliklerine bakalim: 1.Molekül zincir şeklindedir( Degişik basit molekül çeşitlerinin birbirine eklenmesinden oluşmuş zincir şeklindeki madde) 2.Olağanüstü uzun ve son derece incedir.Hücrenin çekirdeği 100 kere büyütülseyydi aşağı yukarı iğne ucu büyüklüğünde olacaktı, yani gözün ancak seçebileceği kadar. İte bu küçücük çekirdek içinde katlanmış durumda bulunan DNA açılırsa, boyu, bir futbol sahasının boyu kadar olur. 3. Zincirde dört çeşit halka vardir (nükleotid denilen moleküller). Isimleri adenilik asit, guanilik asit, sitidilik asit ve timidilik asit; kisaltmalari A. G, C ve T. 4. Bu dört tür halkanın bağlanma biçimi, adi bir zincirin halkaları gibi birbirinin aynıdır. 5. Halkaların şaşmaz bir düzeni vardır, bu kitaptaki harflerin düzeni gibi. Bundan sonra, zincirler üzerine söyleyecek çok şeyimiz olacak. Bir zinciri her resimleyişimizde, buradaki beş biçimden hangisi en uygun, en açiklayicisiysa onu kullanacagiz. Kuşkusuz, gerçek zincirlr bizim resimlerde gösterdiklerimizden çok daha uzundur. DNA = Dil = Bilgi Şimdi dört çeşit halkasi olan bir zincirimiz olsa ve bunun yeni bir bireyin oluşmasi için gerekli bütün bilgiyi içerdigini bilsek, bu sirrin halkalarin siralanmasinda veya düzenininde yattigi sonucunu çikarmamiz gerekir. Zincirin bu kadar çok anlam taşimasinin başka bir açiklamasi olamaz. Bilgi, böylece harita veya plan olmak yerine, düz bir yüzey üzerinde iki boyutlu bir şeye, daha dogrusu tek boyutlu “yazili” talimat dizinine dönüşür. Burada dille-benzetme (analoji) yapilabilir.DNA alfabesinin dört harfi var, ama bunlarla yazilabelecek mesajlarin sayisi sonsuzdur. Tipki iki harfli Mors alfabesiyle (nokta-çizgi) söylenebileceklerin sinir olmadigi gibi. Kitaplardaki harfler kağıt üzerindeki yerlerine göre diziler halinde bağlanmışlardır. DNA içindeki dört nükleotid halkası ise gerçek kimyasal bağlarla dizi halinde bağlanmıştır. Belli bir organizma içindeki toplam DNA’da bir kitap gibi düşünülebilir.(s:24) Bu kitapta, bütün harfler, deyimler, cümleler ve paragfraflar bir zincir oluşturacak biçimde birbirine eklidir. Organizmanın bütün bölümleri ve bütün işlevleri böylece tanımlanır. Bu organizmanın özdeş bir ikizi varsa, o da aynı DNA’ları içerir, aynı kitaptan bir tane daha diye düşünülebilir; ne bir harf, ne bir sözcük farklıdır ikisi arasında. Aynı türün başka bir organizması da, gramerda sık sık ve göze çarpıcı farklar olduğu halde, benzer bir kitabı oluşturur. Değişik türlerin kitapları, içlerinde bir sürü benzer cümleler de olsa oldukça değişik öyküler anlatırlar. Yukarıdaki benzetmede zincirin parçaları olan genler, aşağı yukarı cümlelerin krşılığıdırlar. Bir gen, organizmanın belirli bir yapısını oluşturan veya işlevini gören bir harf (nükleotid) dizidir. Genler, çok uzun bir DNA molekülünde arka arkaya eklenmiş cümleler gibidirler. Bir İnsan Oluşması İçin Ne kadar Bilgi Gerekli? Bilginin ne olduğunu gördükten sonra isterseniz, canlıları oluşturmak için ne kadar bilgi gerektiği üzerine kabaca bir fikir edinelim: 1. Bir bakteri, canlı yaratıkların en basitlerindendir, 2 000 civarında geni vardır. Her gen 100 civarında harf (halka) içerir. Buna göre, bir bakterinin DNA’sı en azından iki milyon harf uzunluğunda olmalıdır. 2. İnsanın, bakteriden 500 kat fazla geni vardır.Öyleyse DNA en azından bir milyar harf uzunluğundadır. 3. Bir bakterinin DNA’sı bu hebsaba göre, her biri 100.000 kelimelik 20 ortaama uzunlukta romana, insanın ki ise bu romanlardan 10.000 tanesine eşittir! Dilden Maddeye DNA dilinin anlamı, belirli bir canlı organizmayı tanımlamasındadır. Başka bir deyişle genler, maddenin, yaşamın gerçek özünün, gerçek canlı unsurun yaratılması için gerekli bilgiyi verirler. DNA dili fizik olarak yaşamaya, nefes almaya, hareket etmeye, et üretmeye nasıl çevrilebiliyor? Bu soruyu yanıtlamadan önce, nelerden yapılmış olduğumuzu bilmemiz gerekir. Proteinler Bu konu zor görünebilir ama aslında öyle değil. Bizi oluşturan en önemli malzeme proteindir denilebilir. Diğer yapı maddelerimiz (su, tuzlar, vitaminler, metaller, karbohidratlar, yağlar vb.) proteinlere destek olmak üzere bulunurlar. Proteinler yalnızca kütlemizin (suyu saymazsak) çoğnu oluşturmakla kalmayıp, aynı zamanda vücut ısımızı, hareketlerimizi ayarlarlar, düşüncelerimizin ve duygularımızın da temelini oluştururlar. Kısacası bizi oluşturan ve yaptığımız her şey proteinlere dayanır. Örneğin, kendimi gözlüyorum: bütün kütlesi proteindir; ne görüyorsam (kürkü, gözleri, hareket etmesi bile) proteindir. İçindeki her şyey de proteindir. Ayrıca kendime çok özel bir kişilik veren herşey de özel proteinlerle belirlenmiştir. DNA’nın yönlendirilmesiyle yapılan proteinler birey olmanın, tek olmanın, bütün türlerin fiziksel temelidir. Metal, otomobil için neyse, protein bizim için odur. Otomobilde başka malzemeler de vardır; ama yapıyı ve işlevi sağlayan en önemli eleman metaldir. Hem görünüşü, hem de işleme yeteneğini belirler. Bir arabanın diğerinden farkını; biçimini, niteliği ve metal kısımların durumu belirler.(s:26) Şimdi, yeni bir soru ve başka bir ayrintili inceleme için haziriz. Proteinler neden yapilmişlardir? İşte özelliklerinin listesi: 1. Zincir moleküldürler. 2. Uzundurlar ama DNA kadar değil. 3. Yirmi çeşit protein halkasi vardir. Bunalara amino asitler denir. 4. Yirmi birimin de bağlantı biçimi tamamen aynıdır. 5.Yirmi birimin veya halkanın düzeni veya diziliş sırası hassas ve kesindir. Bu düzen, hangi protein olduğunu ve sonuçta işlevinin ne olduğunu belirler. Amino asitler, isimlerinin ilk üç harfi eklenmiş zincir halkalariyla gösterilirler. Yirmi amino asit şunlardir: fenilalanin, leusin, izoleusin, metyonin, valin, serine, prolin, treoinin, alanin, tirosin,histidin, glutamin, asparajin, lisin, aspartik asit,glutamik asit, sistein, triptofan,arjinin,glisin. Çeviri Bu beş özelligin DNA zincirininkine ne kadar benzedigini gördünüz. Halkalari özel bir düzende olan zincirler, protein alfabesinde yirmi çeşit harften oluşuyor;DNA alfabesinde ise dört harf var. DNA bilgisinin protein maddesine dönüşmesinin aslinda dildeki gibi bir çeviri işlemi oldugu hemen (s: 27) görülebilir. Dört harfli bir alfabedeki harf dizisinden, yirmi harfli bir alfabenin harf dizisine geçilmektedir. Mors dilinden (iki harfli nokta-çizgi alfabesinden) Ingilizce gibi yirmisekiz harfli alfabesi olan bir dile çeviri yapmaya da benzetilebilir bu. Bütün olan biten aslında bu kadar.Hücerelerin protein zincirleri içinde binlerce çok ufak, son derece basit çeviri makinesi var. Bunlara “ribosomlar” deniyor. Şu şekilde çalışırlar: Önce DNA bilgisinin bir bölümü, bir gen, bir enzim (bu işlemin hızlanmasına yardım eden bir protein) tarafından kopye ediliyor. Mesajcı RNA (mesajcıribonükleik asit) dernilen bu gen kopyası da bir zincirdir. RNA molekülleri,DNA moleküllerinin hemen hemen aynı zincir moleküllerdir; ama onlar kadar uzun değildirler. Bir DNA molekülü bir çok geni içerir, bir mesajcı RNA molekülü ise yalnızca bir tek genin kopyasıdır. Bu RNA moleküllerine “mesajcı” denir, çünkü genin mesajının, ribosomlar yolu ile DNA’nın hücredeki yeri olan çekirdekten proteinlerin yapıldıkları hücrenin çekirdek dışındaki kısmına (stoplazma) taşırlar.(s:28) Gen kopyası mesajcı RNA bir ucunu ribosoma bağlar, Ribosom okuyucudur;mesajcı RNA’nın içindeki nükleotidlerin (harflerin) dizilişini okur; ama bildiğimiz anlamlı bir sözcük çıkarmak yerine protein çıkarır. Bu şu şekilde gerçekleşir: Özel enzimler amino asitleri “transfer” RNA (tRNA) denilen küçük bir RNA molekülüne bağlarlar. Yirmi amino asitin her biri özel RNA molekülüne bağlanır. Amino asite bağlanmış tRNA’lar kendilerini ribosoma yöneltirler. Ribosom, gerekli tRNA’yı (bağlı amino asitlerle birlikte) o anda mesajcı RNA’dan okuduğu deyimlere uygun olarak seçer. Yani eğere ribosom mesajcıdan ala amino asitini (alanin) belirleyen bir grup nükleotid mesajını okumuşsa, bu amino asitin (Hayatın Kökleri, s:29) bağlı olduğu gruba uygun nükleotidleri olan bir tRNA seçer. Mesajcı nükleotidin, belli bir amino asite uygunluğu, nükleotidlerin doğal uygunluk ilişkisine dayanır.Mesajcı üzerindeki her nükleotid dizisi, transfer RNA üzerindeki uygun nükleotid dizisiyle mükemmel bir şekilde eşleşir. Her yeni aminoasit ve onun tRNA’sı ribosoma gelip uygun biçimde yerleştikçe, amino asit kendisenden önce ribosoma gelmiş olan amino asitle kimyasay olarak birleşir. Böylece, halkalar sırayla birer birer bağlanır. Ribosom mesajı okudukça protein zincirinin boyu durmadan inin okunma ıbitince, bütühn protein halkası serbest bırakılır. Böylece yeni bir protein doğmuş olur. Bir genboyu DNA’nın içindeki nükleotid dizilişi, bir protein içindeki amino asit dizisini tam olarak belirler. Bir gen, bir protein. Bir gen; bir protein kavramı bizim proteinlerin nasıl oluştuğunu öğrenmemizden çok uzun zaman önce bulunmuştu.1930'larda ekmek küfü üzerine bir dizi parlak deney yapan biyokimyacı George Beadle, bir teks gen içindeki değişikyiklerin, bir tek proteinde bozulmaya yol açtığını göstermişti.Buna dayanılarak yapılan çcalışmalar bakteri kullanılarak ilerletildi ve genişletildi. Bu büyük çalışma ve burada anlatacağımız niceleri, herman Müller’in 1920'lerdeki DNA’daki değişmelerin (mutasyon), istenildiğinde canlı sistemleri x-ışınlarına tutarak sağlanabaleceğini gösteren önemli buluşu olmasaydı başarılamazdı. DNA, bir hücrdede bulunan değişik p;roteinler kadar gen içerir (bakteride 2000; insanda 200.000). Protein yapan makinenin bu çeviri işlemindeki şaşmayan hatasizligi,kuşkusuz dikkate deger. bir hücrenin yaşamasi için gerekli binlerce proteinin üretilmesinde ancak bir-iki yanlişligüa yer olabilir. Insanlarin yahptigi hiçbir makine, bunun gibi 200 romana eşdeger bir yaziyi bu kadar az yanlişla yazamaz. t-RNA’nın Bulunması Hocam Paul Zamecnik ve ben, 1956'da transfer RNA’yı birlikte bulduk ve neye yaradığını açıkladık. Zamecnik daha önce ribosomların, üzerinde proteinlerin biraraya getirildiği strüktürler olduğunu göstermişti.Ben de bu tarihten bir yıl önce amino asitlerin özel bir dizi enzimle aktif hale getireilebildiğini (yani diğer amino asitlerle reaksiyona hazırlandığını) kanıtlamıştım (bu dördüncü bölümde anlatılıyor). Ama arada eksik bir şey vardı: amino asitlerin bağlanabileceği ve onlara (Hayatın kökleri, s: 31), mesajcı RNA’ların gösterdiği yerlere yerleştirilmelerini sağlayan kimliği kazandıracak bir şey. Paul Zamecnikle birlikte, hücreler içinde amino asitlere önemli bir yatkılnığı olan, yani onlarla olağandışı bir sıklıkla bağlanabilen küçük RNA molekülleri olduğunu gördük. Proteinin yapılışnıda ki eksik olan halkayı bulduğumuzu hemen anladık. Bir sürü yoğun ve zevkli deneyden sonra, ondan sonraki yılın sonlarına doğru,tRNA’nın protein yapımına katılım yönteminin size daha önce açıkladığım oldukça tam bir resimini elde ettik. Zincirlerden Üç Boyutlu Varlıklara Buraya kadar öykü yeterince doyurucu; canlı mekanizmalar, zincirleri dil olarak kullanırlar. Plandan bitmiş üretime geçmek, basit bir çeviri işidir. Ama hala aşmamız gereken bir engelimiz var. Çeviri bir simgeyi başka bir simgeye, tek boyutu tek boyuta, bir zinciri başka bir zincire, nükleotitleri amino asitlere dönüştürülüyor. Zincirden “maddeye” nasıl varabiliriz? Protein moleküllerinin görevlerini yerine getirmelerine, dokunabildiğimiz, kavrayabildiğimiz şeylere, tohumlara, çiceklere, kurbağalara, size, bana bir boyuttan üç boyuta sıçramak zorundayız demek ki. Yanıt, protein zincirleri içindeki halkaların yani aminoasitlerin özelliğinde yatıyor. Protein molekülleri, zincir oldukları halde asılnrad (fiziki olarak) gerçek zincirlerde olduğu gibi üç boyutlu yapılardır. Proteinin yirmi değişik amino asiti, etkisiz simgeler değildirler. Herbirinin kendine özgü kimyasal özellikleri vardır. Bazıları zincirdeki ikiz eşleriyle kimyasal bağlar yapmayı yeğlerken, bazıları daha çok asit, bazıları da alkali özelliğini gösterir. Kimi suyu aramak eğilimindeyken, kimi de sudan kaçar. bazıları öyle biçimlendirilmişlerdir ki zinciri bükebilirler. (s: 32). Birkaç tanesinin de bir proteinin yalnızca bir tek işe yaramasına katkıda bulunacak özel marfetleri vardır.Bu amino asitler zincirdeki yerlerine göre zincirin son biçimini belirler. Zincirler tamamlandıkları zaman, bir çeşit ip yumağı oluşturmak için kendi kendilerine içiçe dolanıp katlanırlar. çözülmüş zincirdeki amino asitlerin “sırası”, molekülün katlanmak için hazır olduğu zaman nasıl davranacağını, ne yapacağını “şaşmaz” bir şekilde belirler. katlanma biçimi de protein molekülünün şeklini, özelliklerini, işlevini belirler. Kas proteinler için, bir gen, protein yapar makinelere son bitmiş biçiminde katlanabeilecek ve komşu liflerin üzerinedn kayabilecek çok uzun bir protein zinciri yapmasini emreder. Böylece kisalabilen uzun lifler oluşur. kan hücrelerindeki oksijen taşiyan protein zinciri hemoglobin, özel bir üç boyutlu katlahnma biçimine sahiptir. Böylece yalnizca kendisine özgü bir yolla oksijeni tutma ve serbest birakma işlevini yerine getirebilir. Sonuç olarak herbirini siralanişi, genler içindeki nükleotidlerin siralanişiyla belirlenmiş binlerce protein zinciri, özel biçimlerde katlanip, özel işlevler elde ederler. Düzen Yaratmak, Çoğu Kez Zincir Yapmaktır Birinci bölümde düzen konusunda söylediklerimizi hatırlayın: Yaşam, sürekli düzensizliğe giden bir evrende düzene yönelik çalışır.Şimdi bunun ne demek olduğunu çok daha açıkça görebiliriz. Canlı olmak, daha önceden şaşmaz bir kesinlikle tanımlanmış bir düzenle, halkaları zincire eklemektir. Düzen bir defa kurulunca, son biçimin ve işlevin elde edilmesi hemen hemen kendiliğinden gelir diye düşünülebilir. İsterseniz, bir parçayı bir başka parçanın önüne koymak (Hayatın Kökleri, s: 33) kendiliğinden sonuca götürüyor diye düşünebilirz bu düzeni. Zayıf Kimyasal Bağlantıların Önemi Hücrelerin önemli molekülleri yani DNA,RNA ve proteinler üzerine yapılan bir çalışmadan çok ilginç bir genelleme ortaya çıkmıştır. Aslında “zayıf” kimyasal bağlantılar, yaşam için son derece önemil işlevler taşırlar.Güçlü bağlantılar (sağlam kovalent bağlar), amino asitleri protein içinde birbirine bağlayanlar cinsinden veya RNA ve DNA içinde nükleotidleri bağlayanlar cinsinden olanlardır.Bunlar zincirin her halkasında komşuyu sıkıca tutarlar. Zayıf bağlantılar ise bütün büyük zincirlerde katlanma noktalarını belirleyen ve molekülün biçimini sağlayanlardır. DNA’da iki zinciri,çift sarmalı oluşturmak iççin birarada tutan nükleotidler arasında zayıf halkalar vardır. Bunlar ileride göreceğimiz gibi RNA üretiminde çok greklidirler. Proteinin içinde,onu işlevine uygun katlanmış biçimlerde tutan amini asitler arasındaki bağalantılar da zayıftır. Ribosomlar üzerinde yeni protein yapımında,transfer RNA üzerinde tamamlayıcı biçimdeki nükleotidlere uydurarak,tam yerlerini “bulurlar”. Bu önemli bağlantıların özelliği,zayı oluşları yüzünden çok kısa sürmeleridir. Görevlerini yaparlar ve sonra kolayca çözülüp yeniden kullanılabilirler. Hayatla İçli Dışlı Cansız Varlıklar: Virüsler Virüsler ya da DNA’lı ya da RNA’lı proteinden yapılmışlardır. Yani ya DNA ya da RNA biçiminde bilgiyi içerirler ve protein biçiminde birşyelerin yerine geçebilen bir kimlikleri vardır. Ama yardımcısız kendi kendilerine üreyemezler. Yardım (s:34) canlı hücereler tarafından sağlanır. Virüsün proteinleri,onun bir hücre bulup içine girmesine yol açar. Virüs, orada kandini üretecek makinaları;hücrenin makinalarının bulur. Üreme işini tamamladıktan sonra kendisi ve yeni virüsler,aynı tatsız işi başka hücrelerde yinelemek üzere o hücreden çıkarlar.Bu olaylar sırasında virüs,”ev sahibi” hücreyi öldürebilir,ona zarar verebilir,değiştirebilir veya hiçbir şey yapmaz;bu virüsün ve hücrenin cinsinei bağlıdır. Bir virüsün hücrede neden olabileceği önemli bir değişiklik de onu kansere dönüştürmesidir. Bu esrarlı olay, 8. Bölümde göreceğimiz gibi en son kanser araştırmalarındaki yoğun çabaların temelinde yatlmaktadır. Hücrelerden daha basit oldukları halde,virüslerin daha ilkel olmadıklarını sanıyoruz. çok uzak geçmişte bir zaman, normal hücerelerine parçalarıyken kopup kendi asalak “yaşama” biçimlerini kurmuş olmaları mümkün görünüyor. Virüslerin bağımsız olarak üreme yetenekleri olmadığı için kendi başlarına canlı olduklarını düşünemiyoruz. Ölümlülük ve Ölümsüzlük Şimdi,bir bireyin yaratilmasinin bir dizi yazili talimat gerektirdigini biliyoruz. Bunlar milyonlarca yildir dikkate deger bir baglilikla tekrar tekrar kopye edilmişlerdir; ama her birey yalnizca birkaç on yil içinde yaşar ve ölür. O zaman bu talimatlarin ölümsüz olup olmadiklarini sorabiliriz. En azindan bir biyolog için her hangi bir şey ne kadar ölümsüz olabilirse,genetik bilgi de o kadar ölümsüzdür diyebiliriz. Aslinda ölümlü her birey,gelecek kuşaklara geçirilecek tarifnamenin geçici koruyucusudur;sopanin DNA oldugu bir bayrak yarişinda koşucu... Bir birey yaşaminin,ancak atalarindan çocuklarina geçirdigi bilgi kadar önemi (Hayatin Kökleri, s:35) vardir. Bazi güveler agizsiz dogarlar ve dogduklari andan başlayarak açiliktan ölüme mahkimdurlar. Tek işlevleri,çiftleşip daha çabuk yumurtlayarak güve bilgisini gelecek kuşaga geçirmektedir. Eğer DNA ölümlünün ölümsüzlüğü ise,insanları inatçı merakı,daha ötesini de sormadan edemez;Bütün bunlar nasıl başladı?(Hayatın Kökleri, s:19-36). Başlangiç Hangisi önce geldi, tavuk mu yumurta mı? Bu çok duyulmuş bir sorudur ama yanıtlanamaz. Yanıtlanamamasının sebebi “tavuk yumurtadan, yumurta tavuktan vs.” diye zaman içinde bitmez tükenmez bir geriye doğru sayış gerektrmesi değil, bu şekilde geriye giderken biriken küçük değişikliklerle tavuğun tavukluktan,yumurtanın da yumurta olmaktan çıkmasıdır.Tavuğun bir milyar yıl gerilere giden soy ağacını incelersek;tüylü arkadaşımızı,hayal gücümüzü ne ölçüde zorlarsak zorlayalım adına “tavuk” diyemeyeceğimiz atalara bağlayan bir değişimle karşılaşırız. Benim tahminim, bir milyar yıl önceki tavuk atasının her halde,toplu iğne başından küçük ve okyanusta yaşayan bir yaratık olduğu. Kendi soyumuzu gerilere doğru izlersek,yine buna benzer bir sonuçlar karşılaşırız. Ne kadar geriye gidebiliriz? Bir başlangiç oldugunu düşünmemiz gerek. Bundan önçeki bölümde sözü edilen,DNA’nin ölümsüzlügünü benzetmesine şimdi daha iyi bir perspektiften bakmaliyiz.Dünyamizin şimdiki canli biçimlerini dogracak tüm bilgiyi taşiyan bu kocaman moleküllerin,çok uzak bir geçmiş zamanda, alçakgönüllü bir başlangiçlari olmasi gerek. (s: 37) En iyi tahminlere göre yaşam; bundan üç milyar yil önceki Dünya'da başladi.Üç milyar yil önce Dünya'miz iki milyar yaşindaydive canlilari barindiracak kadar sogumay başlamişti.Son derece küçük ve oldukça basit deniz yaratiklarinin iki milyar yildan daha eski fosilleri var. Bu fosilleşmiş yaratiklarin atalari herhalde daha da küçüktü.. En ilkel canli biçimi, belki de bugün bolca bulunan basit tek hücreli canlilara hiç benzemeyen bir tek-hücreydi. Öyleyse bizim yoğunlaşacağmız soru şu: bir hücre,yaşamaya ilk olarak nasıl başlamış olabilir, bu aşama nasıl mümkün olabilir? Soru”hücre nasıl yaşamaya başladı?” değil;bu hiçbir zaman yanıtlanayacak bir sorudur. Çünkü bu olaya tanıklık edecek kimse yoktu o zaman; ama yaşamın nasıl oluşabileceğini sormak hakkımızdır. Akıllıca tahminler ve olasilıkıları gösteren deneyler yapabiliriz. Gerekli Maddeler Jeologların, paleontologların, fizikçilerin,biyologların çalışmalarına dayanarak,dünyanın üç milyar yıl öncesi nasıl bir yer olabileceği konusunda oldukça iyi bir fikrimiz var. Bilim kurgu kitapları ve filmelri olayı çok canlı ve belki de doğru resimliyorlar;lav ve kayalardan oluşmuş,gri, tümüyle kısır,hiç yeşili olmayan manzaralar,patlayan yanardağlar,sivri dağ tepeleri,buharlaşan denizler,alçak bulutlar,arada çakan şimşeklerle gürültüyyle parçalanan ve sürekli yağan yağmurlar. Herhangi bir canlı tarafından görülmemiş ve duyulmamış olaylar. Kuşkusuz bu, sizin ve benim için çok sefil bir ortam olurdu. ÜAma yaşamın başlangıcı için iyi bir düzendi. Herşeyi harekete geçirmek için gerekenler şunlardı: 1. Ilık bir ortam 2. Çok miktarda su(s:38) 3. Gerekli atomların kaynakları/karbon,hidrojen,oksijen,nitrojen ve fosfor) 4. Enerji kaynağı. Su ve ısı, sorun değildi. Dünya soğurken, milyonlarca yıllık yağmur okyanusları doldurmuş hala sıcak olan Dünya bu okyanusyarı ısıtmıştı. Şimşekler bol bol enerji sağlıyorlardı. Bulutlar aralandığı sıralarda da Güneş’ten ulraviyole ışınları geliyordu(Bu ışınlar o zaman şimdi olduklarından çok daha güçlüydüler, çünkü atmosferimizi sarran ozon tabakası henüz oluşmamıştı. Ozon, yeryüzünde bitki yaşamının sonucu olarak yavaş yavaş birikmiş bir oksjijen tabakasıdır. Bu tabaka ultraviyole ışınlarını geçirmez). Bu koşullar;kuşkusuz başlangiçta,en basit birimlerin,bilgi zincirlerinin (DNA) ve hücre maddesi zincirlerinin (protein) oluşmasi için yeterince basitti. Ama zincirlerimiz olmadan önce halkalarimizin olmasi gerekir. Önce DNA nükleotidleri ve proteinlerin amino asitleri oluşmalidir. Bildigimiz gibi, bu halkalar ufak moleküllerdir. Bunlar, karbon, hidrojen,oksijen,nitrojen ve fosfor elementlerinin kimyasal olarak baglanip düzenlenmeleriyle oluşurlar. Basit Moleküllerin Doğuşu Öyleyse işte senaryomuz: Deniz suyunda erimiş karbon,hidrojen,oksijen,nitrojen ve fosfor içeren basit bileşikler, ultraviyole işinlari ve şimşeklerle sürekli bombardiman edilmiyorlar. Bu arada bir kismi kalici ve dengede olan,degişik kombinasyonlara da zorlaniyorlar. İşlem yüz milyonlarca yıl boyunca sürerken,denz, elemanlarının değişik kombinasyonları yönünden giderek zenginleşiyor. Yeni moleküller,bu arada nükleotidler ve amino asitler birikiyor. Sonunda denizin son derece bol ve bütün yeni molekül(s:39) çeşitlerini içeren koyu bir çorbaya dönüştüğüü bir zaman geliyor. Zamanın Önemi Sözkonusu süreçte zamanın önemini kavramak için biraz duralım. Zaman ne kadar uzun olursa bir şeylerin olması da o kadar olasıdır. Kimyasal tepkimeler için de bu doğrudur. Zaman sınırlaması olmazsa,yeterince uzun süre beklenirse en olanaksız tepkimeler gerçekleşebilir. Eğer bu tepkimelerin ürettikleri bileşikler kalıcı (dengeli) iseler, deniz suyunun nisbeten değişmez maddeleri haline geleceklerdir. İçinde canlı Olmadığı için Çorba Varlığını sürdürebilir Şimdidenizin çorba gibi olma düşüncesi size aşiri görünebilir. Bunun bugünkü deneylerimizle karşilaştiralabilecek hiçbir yani yoktur. Böyle zengin bir oluşumun birikmesi,canlilar onu hemen yiyip biterecegi çin bugün belik de olanaksizdir. Bakteriler ve diger açgözlü yaratiklar şimdi çok kalabaliklar ve ne zaman iyi bir besin kaynagi belirse,hemen onu tüketiyorlar. Kaynak kuruyana kadar üreyip sayilarini arttiriyorlar. Görüyorsunuz ki eskiden yaşam olmadiggi için okyanuslar çorba gibi olabilirdi. Eski Olayların Laboratuvardaki Benzerleri Aslında,anlattıklarımız hiçbir zaman kanıtlanamayacak bir hipotez. Yine de biz,laboratuvarda bunların olabileceğini gösterebiliriz,Eskiden olduğu öne sürülen koşulların laboratuvarda istenen tepkiyi sağlaması kuşkusuz olanaklıdır. Üç milyar yıl önce denizde bulunduğu (s: 40) düşünülen basit bileşikler bir cam kapta suda eritilebilirler. Kap, şimşekylerin enerji katkısını sağlamak üzere bir elektrik kaynağına bağlanır. Ssitemin bütün parçaları hiçbir canlı hücre olmadığından emin olabilmemiz için önceden sterilize edilir. sonra kaptakilerin bir süre pişmesi için elektrik verilmeye başlanabilir. sonunda kap açılıp içindekiler incelenir. Bu deneyin yapılmış olduğunu ve sonucun tümüyle inandırıcı olduğunu sevinerek söyleyebilirim. Hem nükleotidler hem amino asitler beş elementten bu şekilde oluşturulabildiler. yani yaşam zincirlerinin halkaları, deniz benzeri bir ortamda şimşikleri enerji kaynağı olarak kullanılmasıyla üretildi. Zincir Moleküllerinin Doğuşu Bundan sonraki adım,açıkça görülüyor ki halkaları,DNA gibi ve protein gibi zincirler oluşturmak için birleştirmektir.İlkel koşulların laboratuvarda yapılmış benzerlerinin,halkaların oluşumu aşamasını sağlamasına bakarak,çalışma ilerletilirse halkaların zincir biçiminde eklenebileceğini de düşünmek akla yakındır. Nitekim kısa zincirlerin oluştuğunu gröüyoruz. Basit kimyalarıyla bugünün DNA’larına ve proteinlerine benziyorlar. Yined hatırlayalım, bu deneyler yalnızca oylabileceğini gösterir, ne olduğunu değil. Durum, Thor Heyerdahl’ın Polinezya Adaları halkının Güney amerika’dan batıya yelken açarak, şimdiki yurtlarını buldukları savını kanıtlamaya çalışırken kaşılaştığından farklı değil. sal üzerinde aynı yolculuğu başarıyla yaparak,yalnızca polinezyalıların gerçekten bu yolculuğu yaptığını kanıtlamış olmadı, benzer taşıt kullanan herhangi birinin de aynı işi yapabileceğini gösterdi(s:41) Bir Hücreye Doğru Bu noktadan sonra,hücdreyi daha çok tanımak için beş önemli adıma daha göz atabiliriz. Hücrenin ikiye bölünmesi DNA’nın ikiye bölünmesi Zarlar Çift zincirli DNA Yapısal proteinler Enzimler tek zinciril DNA Proteinler Yağlar Nükleotidler Aminoasitler karbon, hidrojen,oksijen, azot(nitrojen) ve fosfor 1. Enzimlerin ortaya çıkması Enziler, hücre içindeki bütün kimyasal tepkimeleri hızlandıracak özel protein molekülleridir. Bugün canlı hücre;herbiri kenid özel işini yapan, besin maddelerini parçalayan,besinden enerji üreten, basit moleküllerden zincir yapımını kolaylaştıran ve sayısız başka işler yapan binlece enzim içerir. Olayların denizdeki başlangıt çağlarında yavaş gelişimleri, ancak enzimlerle hızlandırılabilirdi, İlk enzimler, raslatısal olaramk birbiren eklenmiş kısa aminoasit zincirleri olsa gerek. Tekrar tekrar “deneme-yanılma”yla bu kombinasyonların bazıları; birtakım reaksiyonları hızlandırabilecek,yalnız kenidlerine özgü bir yeteneği elde etmiş olmalılar.(s: 42) 2. DNA’nın çift Kat oluşu. Okyanuslar boyunca DNA zincirinin rasgele eklenen nükleotidlerle yavaş yavaş uzamasini gözünüzün önüne getirmeye çaliştiginzda baszi anlamli diziler oluşcaktir.Burada “anlamli”, birkaç yeni ilkel proteini yapmak için gereken bilgiyi içermek olarak kullanilmiştir. Bunladan bazilari, yararli enzimler veya önemli yapilarin parçalari olacktir. Basit bir çift kat halinde birleşme bunu sagladi. birbiren sarilmiş ipliklerin zarar görmesi,ayri ayri tek başlarini olduklari zamandan daha az olasiydi.Dahasi, çift kat olmak,DNA’nin üremesi için gereklidir. 3. DNA’nın Çoğalması Bu, çift sarmal DNA zincirindeki her ipliğin,kendisini tıpatıp bir kopyasını yapması,sonuçta ikinçci bir çift sarmalın(s:43) oluşması demektir. son erece basit ve zarif olan bubişlem,bir halatın çözülüp ayrılışı gibi iki zincirin birbirinden ayrılmasıyla baş

http://www.biyologlar.com/evrim-konusunda-ilk-dusunceler

Toprağın Mineral Madde Verimliliği

Toprakta bitkilerin gereksinim duyduğu maddeler de toprak suyu gibi değişik formlarda bulunur ve bu formların bazıları bitkilerin yararlanmasına uygun, diğerleri ise yararsızdır. Bu değişik formların bir kısmı arasında dinamik ilişkiler olması bitkilerin sürekli besin sağlayabilmesine olanak verir. Topraktaki su iyi bir çözücü olduğundan serbest haldeki, çözünür iyonik mineral maddelerin çözünmesini sağlar ve bitkilerin en kolay şekilde besin elementi sağlayabildiği toprak çözeltisini oluşturur. Bu çözeltideki iyonların bitki köklerince tüketilmesi ile doğan kimyasal potansiyel ile çözelti toprak taneciklerinden ve toprak organik maddesinden çözünebilir iyon çeker. Yukarıda bitki hücreleri için anlatılmış olan ve canlılık olayları ile doğrudan ilgili olmayan pasif kuvvetlerin etkili olduğu mekanizmalar ile toprak çözeltisi ve toprak tanecikleri arasında dinamik dengeler kurulur. Bu dengeler toprak çözeltisinin bileşimini belirler. Toprak çözeltisinin iyonik maddelerce zenginliği çözeltinin elektriksel iletkenliği ile ölçülür. Canlı materyalden farklı olarak toprağın pH değeri geniş bir aralıkta değişir. Canlıların solunumla çıkan CO2 in suda çözünmesi ile oluşan bikarbonat (HCO3 - ) ve sembolik olarak sentezlenen organik asitlerden bazik karakterli  hidroksitlerine kadar açılım gösteren maddeler yanında red-oks tepkimeleri ve özellikle amfoter karakterli proteinler arasındaki dengelerle sağladıkları aktif tamponlama kapasitesi ürünü olan fizyolojik pH aralığı toprak için söz konusu değildir. Toprağın pH değerinin farklılığı ise toprak çözeltisindeki mineral elementi kompozisyonunda büyük değişikliklere yol açar. Çünkü maddelerin iyonlaşarak çözünmeleri yanında iyon değişimi olayları pHa bağlıdır. Asidik ve alkali veya nötr topraklar için seçicilik bitki türlerinin farklı yayılışlar göstermesine neden olan çok önemli bir etmendir. Bunun da nedeni bu farklı toprak tiplerinin bitkilere sağladığı besim elementi kompozisyonunun da çok farklı oluşudur. Toprağın tamponlama kapasitesi, yani pH değişimlerine karşı direnme gücü toprak taneciklerinde ve bitki artıklarının bozunması ile oluşmuş olan toprak organik maddesi, humusda adsorbe edilmiş olan iyon kapasitesi ve bileşimi ile iyon değişimine girebilen iyon miktarı ve bileşimine bağlıdır. Bu ilişkiler toprak çözeltisinin aktüel pH değeri, çözünmüş besin elementi yanında depo pH değeri ve değiştirilebilir katyon kapasitesi (CEC) ile belirtilir. Genelde K+, Na+, Ca++ ve Mg++ un mek.gr. olarak çözünür tuzları haline geçirilmesi için gereken H3O derişimi veya tersi olarak belirtilir ve 20-200 mek=mg H+/kg. toprak aralığında değişir. Toprak mineral maddesinde ortalama %70-80 oranında silis, %10-15 alümina, %5 kadar demir oksitler, % 2 civarında potasyum oksit, %1 kadar kalsiyum oksit ile aynı oranlarda mağnezyum oksit bulunur ve diğer tüm element oksit ve tuz formları ancak %3 oranı civarındadır. Yani temel olarak toprak silikatlar ile oksitler ve organik maddeden oluşur, su e haa içerir. Toprak azotlu mineral içermez, çünkü bu inorganik azot tuzları yüksek sıcaklıklarda durağan yapılı değildir ve mağma soğurken gazlaşmışlardır. Bundan dolayı atmosferin %78i azot gazıdır. Toprakta azot organik maddede bulunur. Bu nedenle de uzun süre bitki örtüsüz kalan ve mikroflorası zayıflamış topraklar azotça fakirleşir. Toprağın azotça zenginliği humus adı verilen, nemli ortamda mikrobiyolojik aktivite ile bozunmuş organik madde miktarına bağlıdır. Humus mineral partiküllerini çevirerek örter ve koyu kahve rengini renk verir. Bunun en tipik örneği kahverengi orman toprağıdır. Humus kolloidaldir, oluşumu gereği toprağın en üst tabakasında, toprağın A horizonunda yığılır. Bunun altındaki B tabakası genelde killi, Al silikatlarınca zengin tabakadır. Bu en ince tanecikli Al silikat mineralleri tabakası da kolloidal özelliği nedeniyle su adsorbe ederek şişme özelliğine sahiptir. Al silikatların zamanla bozunma eğilimleri farklıdır, bu nedenle toprak yaşlandıkça B tabakasında bozunmaya daha dayanıklı olan Al silikatlar kalır, bozunanlar daha alt tabakalara iner. Çünkü A tabakası güneş, rüzgar ve yağış ile donma ve çözülmenin etkilerine açıktır. Sonuç olarak toprak yaşlanması üst tabakada dirençli ve toprak çözeltisine yeni mineral madde sağlama kapasitesi düşük tabaka oluşmasına neden olur. Çok yaşlı topraklarda killerin büyük kısmı süzülen su ve yerçekimi etkisiyle B tabakasına toplanır ve A - B horizonları farklılaşır. Erozyona uğramadan çok yaşlanan topraklarda B horizonu da aynı şekilde fakirleşir. Erozyon ile üst tabakaları sürüklenen topraklar organik madde ve kilce fakirleştiğinden verimliliğini kaybeder. Eğimli yerlerde bitki artıklarının ve organik maddelerin sürüklenmesi sonucu aynı anakayadan oluşan topraklar düz arazidekinden farklı yapıda olur. Toprakların temel karakteristikleri oluşum kaynağı olan anakayanın özelliklerine bağlıdır. Anakayanın jeolojik devirlerdeki temel özellikleri ve parçalanma eğilimleri, topografya, etkisinde kaldıkları iklim koşulları gibi etkenlere göre mineralojik ve kimyasal özellikleri farklılık gösterdiğinden üzerlerinde oluşan topraklar da çok farklı olur. Ayrıca anakayanın su altında kalması ile üzerinde sedimanter kayaç oluşması gibi ikincil gelişmeler etkili olur. İklim de aynı anakayadan oluşan topraklar arasında farklılıklara neden olan önemli etkenlerdendir. Sonuç olarak toprak anakaya, topoğrafya, iklim ve bitki örtüsü ile süreç, tarihçenin ürünüdür. Bu 5 değişkenin 10(5) farklı tip oluşturması mümkündür. Temel kimyasal yapıları ise alüminyum ve demir silikatlar, yani Si, Al ve Fe ile Oksijenin ana elementleri olması, önemli miktarlarda Ca, Mg ve K ile Na içermeleri nedeniyle benzerdir. Bu katyonlar topraktaki silikat ve karbonatların bozunması ürünüdürler, toprak organikmaddesine bağlanmadıklarından anak iyondeğişimi dengesine girdikleri oranda toprakta tutunabilir, aksi halde yıkanarak derinliklere doğru süzülürler. Esas makroelementlerin diğer grubu olan azot, fosfor ve sülfür ise organik maddeyle yakın ilişkili olan elementlerdir ve organik madde bozulumu ile toprağa karışırlar. Fe ve Al gibi polivalentlerin iki değerlikleri hidroksille ve ancak bir değerlikleri diğer bir anyonla birleşir. Fosfatın -1, 2 veya üç değerlikli formlarının birbirine oranı ise toprak pHdeğerine bağlıdır. Topraklar içerdikleri kum, silt, kil ve organik madde oranlarına göre tekstür sınıflandırması sisteminde kum, kil ve silt üçgenine yerleştirilen organik maddeli kum, kumlu organik madde gibi sınıflara ayırılır. Bu sınıflandırma elek analizine, yani tanecik boyutlarına göre oranlamaya dayanır. Killer, kolloidal düzeye kadar çok ince taneciklere kadar ayrışmış toprak mineralleri karışımıdır. Bu incelme mineral kristallerinin parçalanmasına kadar ilerlemiş olduğundan anyonik ve katyonik bileşikler içerirlerse de çok büyük oranda - yükler hakimdir ve bu nedenle killi toprakların CEC değeri yüksektir. Bu kapasitenin hidroksonyum veya Ca, Mg, K veya Na tarafından doyurulması toprağın depo pH değerini belirler. Topraktaki K kaynağı genellikle Al silikatları olan biyotit, muskovit gibi minerallerdir ve depo K oranı yüksektir. Fakat bitkilere yarayışlı K oranı düşük olduğu gibi bunun bir kısmı da az yarayışlıdır. Çünkü K lu silikatların bozunma ürünlerindeki K tuzları büyük oranda kolay çözünüp suyla yıkanır maddelerdir ve toprak CEC inin büyük kısmı H+, Na+, Ca++ ve Mg+ tarafından kullanılır. Çünkü K+ un su zarfı / iyonik çekim kuvveti oranı diğerlerinden büyüktür ve tipik olarak kapasitenin %5 ini kullanabilir, diğer kısmını Ca >% 60, H >%20, Mg>%10 oranında paylaşır. Bu üç K fazı arasında kinetik bir denge vardır ve tipik oranları >%90 depo, % 1 - 2 tam yarayışlı çözünür K fazı, aradaki fark da değiştirilebilir fazdır. Bu fazlar arası dengeler de organik madde ve kil, mineralojik bozunum düzeyi, K ile değişim kapasitesi rekabeti gösteren katyonlar, toprak nemi gibi etmenlere bağlıdır. K+ su sferi genelde birçok killerin kristalografik kafes yapısına uyumlu olduğundan adsorpsiyonu ve iyon değişim kapasitesine girmesi kolay olmakta ve bu sayede bitkilere sağlanması süreklilik kazanmaktadır. Ancak kaolen gibi su alarak şişme özelliği düşük olan bazı killer ile uyuşmadığından toprakların K değişim kapasitesi farklı olmaktadır. Önemli bir etmen de toprak pH sıdır, asitleşme H3O rekabeti ile, alkalileşme ise su sferi küçük ve iyonik kuvveti daha çok olan Ca+2 rekabeti ile K bağlama kapasitesini azaltır, bu nedenle tipik olarak pH 5.5 - 8.5 aralığında değişebilir K oranı artar. K+ bağlayan killerin tutma kapasitesi için benzeri özelliklere sahip amonyum da rekabet eder. Ayrıca toprağın donması ve çözülmesi, ıslanıp kuruması olaylarının tekrarı da değişim kapasitesini arttırırken çözünmüş K miktarını azaltır. Yağış bitki örtüsü zayıf toprakta K yıkanması ile kaybına neden olur ve bu nedenle seyrek, düzensiz ve şiddetli yağış alan bölgelerde bitki örtüsünün giderek daha da zayıflamasına neden olur. Bitki örtüsü yeterli olan yörelerde de otlatma, hasat gibi olayların tekrarı aynı şekilde etkili olur. Çünkü, ancak derindeki yıkanmış K kapasitesini kullanabileek derin köklü bitkiler ve taban suyuna kadar inen K un yüzeydeki buharlaşmanın emme kuvveti ile dipten K çekmesi dışında toprakta N gibi K döngüsü yoktur. Kum oranı yüksek ve kili az topraklar su tutma kapasitesi ve mineral verimliliği düşük topraklardır. Havalanmaları iyidir ve suyu kolay alırlar. Bu nedenle de organik maddeleri yüksek verimli topraktırlar. Killi topraklar iyi tekstürlü topraklardır, iyon değişim kapasiteleri yüksektir, yalnız yaşlandıkça bu kapasiteleri azalır, toprak çözeltisiyle birlikte iyonları alt tabakalara doğru yıkanarak (leaching) kil dağılımı A zonunda %10, B zonunda %50 oranına kadar çarpılabilir. Nemli ılıman bölgelerde verimlilikleri yüksektir, ancak derindeki kil tabakası şiddetli yağışlarda taşmaya da neden olabilir. Kurak ve sıcak bölgelerde ise az killi topraklar daha yüksek verim sağlar, çünkü üst tabakadaki kilin tuttuğu su buharlaşarak kaybolur ve bitki köklerine ulaşamaz. Buralarda ancak saçak köklü ve yüzeye yakın kök sistemi olan bitki türleri yaşamlarını sürdürebilir. Böyle ortamlarda kilin aşağı tabakalar indiği yaşlı topraklar daha yüksek verimlilik sağlar. Yaşlı topraklarda C horizonunda biriken kum e siltin bozunarak kile dönüşmesi de görülür. Kum, kil ve organik madde dengesi iyi olan ve derin üst tabaka yeterli su tutma ve iyon değişimi, düşük buharlaşma ve yüksek su geçirgenliği (permeabilitesi) ile ideal üst horizon tabakasıdır. B tabakasında yeterli kil bulunursa süzülen su da bitkilerce kullanılabilir ve buharlaşma halinde de yukarıya yönelerek su deposu oluşturur. Yeterince killi topraklar topaklanarak ideal strüktür sağlarlar, kumlu veya siltli ve organik maddeli olanlar ise masif yapılar oluşturur ki bunların porozitesi çok düşüktür. Toprak taneciklerinin agregalar halinde topaklanması, fungus ve aktinomiset miselleri, kolloidal kil taneciklerinin katyonları ile organik maddelerin anyonları veya kil anyonları ile organik anyonların mineral katyon kelatları halinde birleşmesi gibi mekanizmalarla olur. Organik madde en üst tabakanın % 1 - 6 sını, ortalama olarak %3 ünü oluşturur. Kuru ağırlık olarak %20 civarında organik madde içeren topraklara organik, diğerlerine mineral toprak adı verilir. Organik madde bitki ve hayvan artıkları, bozunma ürünleri ve canlı eya ölü mikroorganizmaları içerir. Organik madde azot kaynağıdır ve özellikle humus su tutma kapasitesini, iyon dezorpsiyonu ve değişimi kapasitesini arttırarak bitkilerin büyüyüp, gelişme şansını arttırır. Kimyasal ve biyolojik ayrışma ve dönüşümler sonucunda kolloidal, gri - kahverengi - mor - siyah renk aralığında ve ortalama olarak % 60 C, % 6 N ile P ve S içeren humus meydana gelir. Bakteriler, fungi ve protozoa ile mikro artropod, solucan gibi canlıların etkinlik ürünü olarak meydana gelir. Bol miktarda polimerleşmiş organik asitleri içerir. Humik asit adı verilen bu yapı jel halinde, kil tanecikleri arasında çimento oluşturarak sağlam bir su ve iyon tutucu yapı meydana getirir. Renk polimerleşmenin ilerlemesi ile koyulaşır. Humuslaşma bitki artıkları, mikro populasyonların etkinlik oranları ve ortam şartları ile toprağın mineralojik yapısına göre farklılıklar gösterir ve buna göre gerek humus tipleri, gerekse topraklar sınıflandırılır. Örneğin mor tip humus asidiktir ve özellikle soğuk bölgelerdeki iğne yapraklı ormanlarında görülür, fulvik asit denen az polimerleşmiş humik asit podzoller adı verilen toprakları oluşturur. Humus tipi podzollerin kil oranını değiştirmesine göre de alt toprak tiplerini ortaya çıkartır. Canlı artıklarında C/N oranının düşük oluşu mikrobiyal aktiviteyi arttırarak bozunmayı hızlandırır. C mikroorganizmalar tarafından kullanıldıktan sonra CO2 olarak salındığından zamanla toprak organik maddesindeki C/N oranı düşer e bu oran 1/17 oranına geldiğinde mikroflora azotu kendi metabolizması için kullanamaz hale gelerek NH3 halinde salgılar ve toprak organik maddesi bozunması bu iki gazın çıkışı ile sürer. Oran 1/11 civarına indiğinde de organik madde bozunması dengeye yaklaşır ve yavaşlar. Kayaçlarda azotlu mineral bulunmaması, mağmanın soğuması sırasında azotun gaz halinde atmosfere geçmesi nedeniyle yeryüzündeki tüm azot canlılar tarafından fikse edilmiş olan azottur. Havadaki azot kozmik ışınlar ve yıldırım düşmesi gibi enerji sağlayan olaylarla toprakta fikse edilebilirse de bu önemsiz düzeydedir. Havadaki azotun fikse edilmesini, bitkiler tarafından kullanılır hale getirilmesinde rol alan mikroorganizmalar Azotobacter, Beijerinckia, Clostridium, Nitrobacter, Nitrosomonas ile bitkilerle ortak yaşayan Rhizobium ve Spirillium bakterileridir. Rhizobium Leguminosae ve Mimosoidae familyaları cins ve türleri bitkilerin köklerinde ortak yaşayarak azot fikse eden nodüller oluşturduğundan, Spirillium ise Graminae türleri simbiyontu olarak diğer serbest yaşayan cinslerden farklıdır. Azotobacter hava azotu fiksasyonunda rol alan ototroflar arasındaki en önemli gruptur ve tümü toprak organik maddesinde C/N oranı yüksek olduğunda çoğalıp etkili olmaya başlarlar. Serbest azot termodinamik açıdan çok kararlı bir molekül olduğundan tepkimeye sokulması için çok enerji gerekir. Bu açıdan azot fikse eden bakterilerin canlılığın sürmesindeki rolü fotosentetik canlılar kadar önemlidir. Tipik olarak toprak üst tabakasında %3 - 5 oranında olan organik maddede %5 civarında azot bulunur. Oran bunun altına doğru azaldıkça bu bakteri grubunun etkinliği artar. Karbohidratları kullanarak havanın azotunu amonyak ve nitrata çevirirler. Ortalama olarak 1 ton topraktaki 100 kg. karbohidratı uygun nem ve sıcaklıkta 20 günde tüketirler, arazi koşullarında ise 1 dönümde ancak 10 - 15 kg. azotlu biyomas oluştururlar. Fakat ortamda diğer mikroorganizmalarca sağlanan inorganik azot bileşikleri varsa tercih ederler. Mavi - yeşil alglerden Anabaena, Nostoc cinsleri de havanın azotunu fikse edebilen canlılardır. Bakterilerle funguslar arasında bulunan aktinomisetler gene kalsiyumca zengin ve otların hakim olduğu topraklarda bulunur, funguslar ise asidik topraklara dayanıklıdır ve orman topraklarında boldurlar, bakterilerden daha az sayıda olmakla birlikte toplam kütleleri daha yüksektir. Toprakta mikrobiyolojik aktivite artışına paralel olarak onlarla beslenen protozoa da artarsa toprak organik madde artışına önemli katkıda bulunur. Topraktaki amonyak ve amonyumu nitrata oksitleyen ototrofik nitrifikasyon bakterileri çevrimi nemli ve sıcak, iyi havalanan toprakta en etkin olarak yürüten aerobik canlılardır. Enerjiyi canlı artıklarından, azotu havadan sağlayan bakteriler yanında Leguminosae ve Mimosoidae türlerinin kök nodüllerinde yaşayan ve enerji ile karbon gereksinimini bitkiden sağlayan bakteriler de vardır. Nitrifikasyon yüksek sıcaklıklarda solunumun artışı sonucu fosfor dekompozisyonunun da maksimum olmasını sağlar. Genellikle kalsiyum gereksinimleri yüksek olduğundan hafif alkali topraklarda gelişirler. Nemli, sıcak ve iyi havalanan hafif alkali topraklarda 1 gr. toprakta yoğunlukları 1 milyar bakteri / 1 gr. toprağa kadar yükselebilir. Amonyaklaşma canlı artıklarının anaerobik ortamda mikrobiyal bozunma ürünüdür ve havaya karışır veya amonyum hidroksit halinde çözünür, ya da oksitlenerek fikse edilir. Nitrobacteriaceae familyasından Nitrosomonas, Nitrosospira, Nitrosococcus ve Nitrosolobus nitrozobakterileri amonyağı nitritlere yükseltger. Bitki ve hayvanlar için toksik olan nitritler ise özellikle Nitrobacter ve Nitrospina, Nitrococcus tarafından nitratlara yükseltgenir. Organik maddenin bozunması sırasında proteinlerin azotu amonyak haline açığa çıkarsa da suyla hemen oluşturduğu amonyum hidroksit bakterilerce oksitlenerek nitrata dönüştürüldüğünde çözünürlüğü yüksek tuzlar yapar. Cinsler arasında amonyum ve nitrat alım oranları açısından farklılıklar görülür, örneğin bazı Graminae cinsleri özellikle ilk büyüme ve gelişme dönemlerinde amonyumu daha etkili kullanırken pamukta durum tersinedir. Azotobacter, Clostrodium, Nitrosomonas ve Nitrobacter havanın azotunun amonyağa ve daha sonra da oluşan amonyum hidroksitin nitröz asidi üzerinden nitrik aside oksidasyonunu sağlar, son ürün olarak ta CaNO3 başta olmak üzere tuzlar oluşur, bitkilerce alınarak kullanılır. Rhizobium ise legümler ve Mimosoidae türleri ile diğer bazı odunlu cinslerinin köklerinde oluşturdukları nodüllerde azot fiksasyonu yaparlar ve özellikle nötr-hafif asidik, yeterli P, Ca, Mo içeren topraklarda etkilidirler. Azotobacter alkali, Clostrodium ise asidik topraklarda daha etkindir. Azotobacter C/N oranı 33 den büyük ve P, Ca, Fe ve Mo elementleri yeterli topraklarda yeterli etkinlik gösterebilir. Toprakta azot iz miktarlardaki N2O, NOx ve daha yüksek olabilen NH3 gazları, NH4+, NO2- , NO3- iyonlarının asit ve özellikle tuzları halinde bulunur. Tuzlar bitkilerce alınamazsa kolayca yıkanarak alt horizonlara iner. Bu nedenle erozyon toprağın azotça fakirleşmesine neden olur. Günümüzde artan hava kirliliği nedeniyle atmosferde biriken NOx gazlarının yağışla toprağa inmesi sonucu oluşan azotlu asitler ve toprakta dönüştükleri tuzları bitkilere önemli oranda azot kaynağı sağlayabilmektedir. Öte yandan azotlu gübrelerin kullanımı da kirletii azotlu gazların oluşumu ile hava kirliliğine, yıkanan nitrit ve nitratlarla da toprak ve su kirliliğine katkı yapmaktadır. Nemli koşullarda organik maddece zengin ve fakir topraklar arasında da CO2 ve NH3 çıkışı toplamı arasında 1/11 gibi büyük bir fark vardır. Toprağın alt horizonlarında ise C/N oranı 6/1e kadar düşebilmektedir. Toprak organik maddesindeki proteinler ve peptidlerin bozunması ile amino gruplarını içeren maddelerin bir karışımı oluşur. Bu aminasyon ürünleri mikrobiyolojik aktivite sonucu su ile birleşerek amonyağa dönüşür. Amonifikasyon sonrası açığa çıkan amonyağın bir kısmı ototrof nitrifikasyon bakterilerince nitrite yükseltgenir. Bu bakteriler enerji kaynağı olarak inorganik tuzları, C kaynağı olarak da CO2 i kullanırlar. Amonyağı oksijenle birleştirerek nitritlere dönüştürürken hidroksonyum açığa çıkışı olur ve bakteriler enerji elde ederler. Nitritlerin oksijenle nitratlara yükseltgenmesi de eksotermiktir. Oksijen gereksinimi nedeniyle bakteryel etkinlik iyi havalanan, kaba tekstürlü topraklarda artar ve toprak organik maddesinin pH değeri biraz düşer. N2 + 10 H3O + 8 e- ® 2 NH4 + 3O2 ® 2 NO2- + 2 H2O + 4 H3O+ + E ® 2 NO3- + E nitrojenazlar Özellikle anaerobik koşullarda organik biyoması sübstrat olarak kullanan ve elektron kaynağı olarak Mo, Fe veya Cu, V içeren nitrit redüktaz etkisiyle denitrifikasyon sonucu serbest N2 çıkışı azot çevrimini tamamlar. Anaerob koşullar N2 benzeri koordinasyon molekülü olan O2 in rekabetini engeller, aerobik koşullarda ise heme proteinleri gibi Fe li O2 akseptörleri ile bakteri rekabeti önler. Amonyak ve nitrat bitkiler tarafından alınarak organik azot bileşiklerine çevirilebilen azot formlarıdır. Amonyum ise killerce değişebilir ve sabitleşmiş şekilde adsorbe edilir ve çözeltiye geçen oranı düşüktür. Köklerce özellikle iyon değişimi ile alınır. Killerin mineralojik bileşimlerine göre amonyum değiştirme ve fikse etme oranları değişir. Fiksasyon oranı arttıkça mikrobiyolojik veya bitkilerce kullanılabilir oran uzun vadeli olarak düşer. Topraktaki tipik yararlı/ toplam azot oranı %2, organik maddece zengin üst katmanda fikse azot ise %7dir. Derinlere doğru fikse azot oranı %60 a kadar artar. Bu nedenle toprak ıslahı için derin köklü ve azot fikse edebilen nodüllere sahip bitki dikiminden yararlanılır. Bitkiler genelde nitratın birkaç ppm düzeyindeki miktarlarından yararlanabilir. Çünkü daha yüksek miktarları toksiktir. Ancak kumul bitkileri organik maddesiz ortamda normal gelişimlerini gösterebilir. Organik madde bozulumu moleküler düzeye kadar sürdüğünden iyon bağlama kapasiteleri yüksektir. Özellikle linyin gibi dayanıklı moleküller CE depo kapasitesini arttırırlar. 1 gr. toprak organik maddesinin CEC değeri 1 gr. kilinkinden daha yüksek olduğundan en verimli topraklar orman topraklarıdır. Organik maddede de CEC > AECdir, çünkü reaktiv grupların çoğunluğunu karboksiller oluşturur. Sülfür bakterileri de topraktaki S formu dönüşümlerinde çok önemli yer tutar. Topraktaki pirit (-2 değerlikli iyonik FeS2 ) veya FeS, CuS, CuFeS2 içeren mineralleri ve elementel S ü, CO2 i redükte ederek elde ettikleri elektronlarla suda sülfürik asit olarak çözünen SO3 e oksitleyen Thiobacillus türleri gibi kemoototroflar ağır toksisitesi ve düşük pH a dayanıklılıkları ile dikkat çekicidirler. Topraktaki S kaynakları iklim bölgelerinde farklılık gösterir. Nemli iklimlerde özellikle pirit- FeS2, jips - CaSO4 mineralleri halinde bulunur ve tipik olarak %0.01 - 0.15 oranında toplam S ile 50 - 500 ppm çözünür sülfat sağlar. Kurak ve yarı-kurak bölgelerde ise toplam miktarının çoğunu çözünür toprak alkali sülfatları oluşturursa da toplam S %80 -90 oranında organik maddede bulunur. Sülfat killerce, özellikle Al ve Fe oksitleri tarafından AEC çerçevesinde depo olarak tutulabilmektedir. Organik maddedeki biyolojik S büyük oranda proteinlerdeki -S-H ve S-S bağları ile bağlı olan, az bir kısmı ise çözünür sülfat tuzlarından oluşur. Aerobik koşullarda sülfat mikroorganizmalar ve bitkilerce alınır veya yıkanarak derinlere inerken proteinlerdeki sülfürün bir kısmı oksitlenir, diğer kısmı ise önce redüklenerek hidrojen sülfür gazına dönüşür. S ancak mikrobiyolojik canlıların O2 ile H2S ü tersinir bir tepkimeyle oksitleyerek sülfata dönüştürmesiyle yararlı hale geçebilir. Bu arada toprak asitleşirse de fosfatdan farklı olarak toprak kolloidlerince adsorplanabildiğinden toprağın organik ve kil kolloid miktarı artışı asitleşmeyi azaltır. Topraktaki S yıkanma ve bitkisel tüketime ek olarak erozyon etkisiyle tükenebilir. Özellikle bazı türler çok S kullanırlar ve toprağı fakirleştirirler, hava kirliliği ve asit yağmurları ise toprağa S sağlar. Topraktaki S genelde %0.05 civarındadır ve üst tabakada 500 kg/dönüm kadar bulunur.

http://www.biyologlar.com/topragin-mineral-madde-verimliligi

Kene İle Bulaşan Hastalıklar

ÖZET Parazitlerin neden olduğu hastalıklar önemli sağlık problemidir. Endoparazit ve ektoparaziter hastalıklar mevcuttur. Kenelerle bulaşan hastalıklar en sık görülen vektör kaynaklı hastalıklardır. Keneler bakteri, virüs spiroket, protozoa, nematod ve toksinler gibi patojenleri yayabilir ve böylece ektoparaziter kaynaklı hastalıklara sebep olurlar. Ülkemizde keneler için iklim koşulları, bitki örtüsü ve yüzey şekli bakımından uygun koşullar vardır. Bu makalemizde kenelerle bulaşan hastalıkları özetlemeye çalıştık. SUMMARY Paraziter diseases are important medical problems.There are endoparasitic and ectoparasitic diseases. Tick-borne diseases are the most common vector-borne illnesses. Ticks can spread bacteria, viruses, spiroketia, protozoa, nemadot and toxins and by so they made ectoparasitic diseases. Our country has suitable conditions to continue biologic activity of ticks acording to seasons, plants and surface forms. In this article we have tried to summary tick-borne diseases. İrfan Nuhoğlu1, Murat Aydın1, Süleyman Türedi2, Abdülkadir Gündüz2, Murat Topbaş3 1KTÜ Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, 2Acil Tıp Anabilim Dalı, 3Halk Sağlığı AD, Trabzon. Anahtar Kelimeler: Kene, Kırım- Kongo Kanamalı Ateşi, Lyme Hastalığı. Key words: Tick, Crimean-Congo Haemorhagic Fever, Lyme disease. Sorumlu yazar/ Corresponding author: İrfan Nuhoğlu, KTÜ Tıp Fakültesi İç Hastalıkları AD, Trabzon irfannuhoglu@hotmail.com GİRİŞ Parazitlere bağlı hastalıklar günümüzde önemli sağlık problemlerindendir. Bu durum endoparazitlerden kaynaklanabileceği gibi; kene gibi ektoparazitlerden de kaynaklanır (1). Keneler tüm dünya üzerindeki memeli, kuş ve sürüngenlerden kan emen eksternal parazitlerdir (2). Keneler Araknidea sınıfına ait artropodlardan olup balıklar dışındaki tüm omurgalıların kanlarıyla beslenebilirler. Dünya üzerinde omurgalıları etkileyen 899 adet kene türü mevcuttur. Bunların 185’i Argasidae, 713’ü İxodidae, 1 tanesi ise Nuttalliellidae soyuna bağlıdır (5,6). Bakteri, spiroket, rickettsia, protozoa, virüs, nematod ve toksinler gibi birçok farklı patojeni taşıyabilir ve yayabilirler (3). Tıbbi ve ekonomik önemleri insanlara ve hayvanlara hastalık bulaştırabilme kabiliyetlerinin olduğunun fark edilmesiyle anlaşılmıştır. İnsanlar üzerinde oluşturdukları önemli sağlık sorunları yanında çiftlik hayvanları üzerinde büyük ekonomik kayıplara neden olabilirler. Türkiye; iklimi, yüzey şekli ve bitki örtüsü bakımından, kenelerin biyolojik aktivitelerini sürdürmeleri için uygun koşullara sahip bir ülkedir (7-9). Günümüze kadar kullanılan hiçbir mücadele yöntemi, tam bir kene eradikasyonu sağlayamamıştır. Bugünkü bilgiler ışığında kene eradikasyonunun neredeyse imkânsız olduğu kabul edilmektedir. KIRIM KONGO KANAMALI ATEŞİ (KKKA) KKKA Afrika’nın bazı bölgelerinde, Asya, Doğu Avrupa ve Orta Doğu’da görülen ölümcül bir viral enfeksiyondur (10,11). Bildirilmiş mortalite oranı % 3-30 olan bu hastalığa neden olan virüs Bünyavirüs ailesinden Nairo virüs genusuna bağlı olup; insanda ciddi hastalığa neden olur (11-12). Tıbbi olarak önemi kene ile taşınan virüsler arasında en yaygın coğrafi dağılıma sahip olmasıdır(13). Hastalık ilk kez 12.yy’da bugünkü Tacikistan topraklarında hemorajik bir sendrom olarak tanımlanmıştır (10). KKKA ile kenelerin ilişkisi ilk defa 1944-45 yıllarında Kırım’da hasat toplayan çiftçilere yardım eden 200 Sovyet askerinde hastalığın oluşması ve etkenin kenelerden izole edilmesi sonucunda gösterildi (10,11). Virüsün yaşam çevrimi ‘kene-omurgalı-kene’ şeklinde olup; hayvanlarda hastalık yaptığına dair bir delil yoktur (11). Virüsler Hyalomma genusu keneleri ile taşınır. TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) 462 Resim 1. Türkiye’de Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Vakalarının Dağılımı Enfekte anneden yumurtaya transovarial; larvanymph- erişkin şeklinde transstadial olarak geçiş gösterirler. Virüsün Avrupa’daki ana taşıyıcısı Akdeniz hyalomması olarak bilinen H.marginatum marginatum’dur (10,11). Komşu bazı ülkelerde 1970’lerden beri epidemiler bildirilmesine rağmen Türkiye’de virüsle enfekte vakalar ilk kez 2002 yılında bildirilmiştir. 2002-2005 yılları arasında Sağlık Bakanlığı’na 500 vaka bildirilmiş ve bunların 26’sı (% 5,2) ölmüştür (Resim 1) (13-16). Türkiye’de ki salgında vakaların % 90’ı çiftçilerdi (13,14). İnsan vücudu; enfekte kenelerin ısırması ile veya hasta olan bir kişiyle enfeksiyonun akut fazı sırasında temas ettikten sonra enfekte olabilir. Ayrıca içinde virüs bulunan kan ve dokularla temastan sonra geçiş olabilir. Hastalığın ortaya çıktığı insan vücudu virüsün bilinen tek konağıdır (17). Hastalığın seyrinde 4 faz vardır: 1. İnkübasyon fazı kene ısırığını takiben 3-7 gündür (18). Bu dönemde herhangi bulgu vermez. Türkiye’de 5,5 gün olan bu fazın süresi viral doz ve bulaşma yoluna bağlıdır (12). 2. Prehemorajik faz; ani yükselen ve 39-41 derece arasında seyreden ateşle karakterizedir. Ateş 4-5 gün sebat eder(10). Baş ve kas ağrısı, baş dönmesi, ishal, burun akıntısı ve kusma olabilir (19).Yüz boyun ve göğüste hiperemi, skleral konjesyon, konjuktivit görülebilir. 1-7 gün sürebilen bu fazın ortalama süresi 3 gündür(10). 3. Hemorajik faz; genellikle 2-3 gün gibi kısa sürer. Genellikle hastalığın 3-5. günlerinde başlar ve hızlı bir seyir gösterir. Bu dönemin ateşle herhangi bir ilişkisi yoktur (10). Hemoraji peteşiden başlayarak, müköz membran ve derideki büyük hematomlara kadar ilerleyebilir. Diğer bölgelerden kanamalar vajen, diş eti ve serebral kanamaları içerir(20). En sık kanayan bölgeler ise burun, GİS (hematemez, melena ve intraabdominal), genital (menometroraji), idrar (hematüri) ve solunum yollarıdır. Türkiye’de vakaların % 20-40’ında hepatomegali; % 14-23’ünde ise splenomegali bulunur (15). 4. Konvalesan faz hastalık başlamasıyla beraber 10-20 gün içinde başlar. Bu dönemde değişken nabız, taşikardi, komplet saç kaybı, polinörit, solunum zorluğu, kserostomi, görme azlığı, işitme kaybı, hafıza kaybı olabilir(10). Tanıda trombositopeni, lökopeni, AST-ALT-LDHCKP düzeylerinde artış, PT ve aPTT sürelerinde uzama, fibrinojen düzeyinde azalma ve fibrin yıkım ürünlerinde artma görülebilir. CBC ve Biyokimyasal testler 5-9 günde normal seviyelerine inerler (21). Virüs izolasyonu 2-5 günde sağlanabilir ama hücre kültürleri sensitiviteden yoksundur ve genellikle hastalığın ilk 5 gününde karşılaşılan yüksek viremi ilişkisini gösterir (22). KKKA virüs enfeksiyonunun hızlı laboratuar teşhisi için seçilecek metot Revers Transkriptaz PCR’dir. Bu yöntem hızlı, yüksek sensitif ve yüksek spesifiktir (23). Hastalık ortaya çıktıktan sonra ilk 7 gün içinde İg M ve İg G TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) antikorları serolojik olarak ELİSA ve İmmünfloresan yöntemi ile tespit edilebilir(24). Tedavinin temeli; trombosit, TDP ve eritrosit ile yapılan destekleyici tedaviye dayanır. Hastada potansiyel kanama alanları tespit edilmeli ve bulaştırma riski için koruyucu önlemler alınmalıdır. Sıvı elektrolit dengesine dikkat edilmelidir. Etki mekanizması açık olmamakla beraber Ribavirin tavsiye edilen antiviral ajandır. Bu ilacın akut respiratuar sendrom tedavisinde kullanımına bağlı hemolitik anemi, hipokalsemi ve hipomagnezemi yan etkileri bildirilmiştir (25,26). ROCKY DAĞLARI BENEKLİ ATEŞİ (RDBA) Amerikan Köpek Kenesi (Dermecentor variabilis) ile taşınan bakteriyel (Ricketsia ricketsii) bir enfeksiyondur (27). Kan damarlarının endoteliyal ve düz kas hücrelerini etkileyen küçük, pleomorfik,zorunlu hücre içi parazitidir. Hastalık Amerika’nın kuzeybatısında ilk kez 19.yy ın sonlarında tanımlanmıştır. Hastalık etkeni ajan ise 1900’lü yılların başlarında Howard Ricketts tarafından tanımlanmıştır (28). İnsandan insana geçiş tanımlanmamıştır (29). Hastalık kuzey, orta ve güney Amerika da endemiktir. İsmine rağmen yıllık vakaların sadece % 2’si Rocky dağları bölgesinde görülür (27). 5-9 yaşlarındaki çocuklar ve 60 yaşın üstündeki erişkinler olmak üzere iki tepesi olan bimodal yaş dağılımına sahiptir. 1998 yılında 365 vaka bildirilmiştir (29). Çoğu vaka 1 Mayıs-31 Temmuz arasında bildirilir ki bu dönem köpek kenesi populasyonunun en yüksek seviyede olduğu dönemdir. Hastalık çoğunlukla vahşi hayvan ve kenelerin birlikte bulundukları alanlarda ortaya çıkar. İmmatür evrelerde keneler tarla faresi gibi küçük kemirgenler üzerinde; erişkin olanlar ise insan ve köpek gibi daha büyük canlılar üzerinde yaşarlar (27). Ricketsia ile enfekte olan hastalar genellikle ısırık sonrasındaki 5-10 günlük bir inkübasyon periyodunu takiben hastalık ortaya çıktıktan sonraki ilk hafta içinde doktora başvururlar (30). Hastalık; ateş, bulantı, kusma, iştahsızlık, baş ve kas ağrısını içeren başlangıç belirtileri verir (27,31). Ateşin 2-5’ inci gününde önkol, el ve ayak bileği üzerinde küçük, düz, pembe ve kaşıntısız noktalar şeklinde benekli bir döküntü gelişir (30,31). Bu benekler üzerlerine basınç uygulandığında solarlar. Hastalığa ait bu karakteristik döküntü genellikle 6. güne kadar ortaya çıkmaz ve hastaların % 35-65 inde görülür (31,32). Döküntü genç hastalarda yaşlılara göre daha erken gelişir (30). Döküntü daha sonra avuç içi ve ayakaltı dâhil vücudun geri kalan bölümlerine yayılır (27). Bu durum ise hastaların % 50-80’ inde ve ancak geç evrelerde görülebilir. Hastaların % 10-15’ inde ise hiçbir zaman döküntü gelişmez (30,31). Temel laboratuar testlerinde normal veya hafifçe baskılanmış WBC, trombositopeni, yükselmiş karaciğer transaminazları ve hiponatremi bulunur. BOS incelendiğinde monosit hâkimiyeti olan bir beyaz küre artışı tespit edilir (31,32). Hastalığın ensefalit, non kardiyojenik pulmoner ödem, ARDS, kardiyak aritmiler, koagülopati, GİS kanaması ve deri nekrozunu da içeren major komplikasyonları vardır. Eğer tedavi edilmezse 8-15 gün içerisinde ölüm gerçekleşebilir. Mortalite oranı tedavi edilmemiş vakalarda % 25; tedavi edilmiş vakalarda % 5 olarak rapor edilmiştir (28). Tanı öykü ve fizik muayeneye dayanır. Eğer döküntü mevcut ise rickettsial organizma deriden yapılan biyopsideki vasküler endotel içinde direk immünofloresan veya immünoperoksidaz boyama yöntemiyle tespit edilebilir (31,33). Ama bu yöntem çok sık kullanılmamaktadır (34). Seroloji tanıyı destekleyebilir ancak bu da hastalığın ortaya çıkışından 7-10 gün sonra pozitifleşir (31). Mümkün olan en kısa sürede antibiyotik tedavine başlamak önemlidir (27,35). Tetrasiklin ve kloramfenikol tedavide etkindir. Bazı hastalarda doksisiklin birinci tercihtir. Tedavi en az 5-7 gün devam etmeli veya hasta en az iki gün afebril olana kadar sürmelidir (31,36). Ölümlerin çoğu medikal tedavideki gecikme nedeniyledir. Hastalık erken fark edilip tedavi edilirse hızlı bir düzelme gösterir (27). LYME HASTALIĞI Kalp, eklem ve sinir sistemini de içeren; ciddi problemler oluşturabilen Lyme hastalığı siyah bacaklı olarak adlandırılan geyik kenesi (İxodes scapularis) ile taşınan bir bakteriyel hastalıktır (27). Sıcaklık 35 Fahrenheit üzerinde olduğu sürece tüm yıl boyunca aktif kalabilirler. Zirve aktivite ayları nymphler için Mayıs-Haziran; erişkinler için ise Ekim-Kasım aylarıdır. Borelia burgdorferi adlı spiroketin neden olduğu Lyme hastalığı hem ABD de hem de dünyada kene ile taşınan en yaygın hastalıktır (28,35,36). Birleşik devletlerde ilk kez 1975 yılında Connecticut’ta bulunan Lyme bölgesinde çok fazla sayıda çocukta görülen artrit vakaları sonucunda bildirildi (26). Borelia hastalığa neden olan ajan olarak 1980’li yılların başlarında izole edilebilmiştir (33). Hastalığın 15 yaş gençlerde ve 29 yaşlarda olan iki tepeli bimodal bir yaş dağılımı vardır ve birçok vaka Mayıs-Eylül döneminde meydana gelir. ABD’de TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) 464 1999 yılında hastalık kontrol ve korunma merkezine (CDC) 16273 vaka rapor edilmiştir (37). ABD’de ki araştırmalar kenelerin Lyme hastalığını nymph evresinde beslenmenin 2 ya da daha sonraki günlerinde naklettiklerini göstermiştir (26). Bu evrede 2 mm den küçük olduklarından sıklıkla fark edilmezler; beslenmek ve enfeksiyonu yaymak için fazla zamanları vardır. Erişkin keneler ise daha büyük olduklarından fark edilmeleri ve vücuttan uzaklaştırılmaları daha kolaydır. Kene uygun teknikle erken dönemde çıkarılırsa enfeksiyonu yayma şansı çok azdır (26). Lyme hastalığının 3 evresi bunlunur: 1. Erken lokalize evrede; kene ısırığını takiben günler içinde (7-14 gün) hastaların % 60-80 inde Eritema Cronicum Migrans adı verilen kırmızı, yavaşça genişleyen boğa gözü şeklinde döküntü meydana gelir (34,30). Isırık etrafında küçük, kırmızı bir papül olarak başlar; günler içerisinde merkezden dışa doğru genişler. Lezyonun merkezinde hiperemik, deriden kabarık bir beneklenme kalabilir ve ortalama çapı 16 cm olan lezyonun çapı bazı vakalarda 70cm’ye kadar ulaşabilir. Döküntü ile beraber yorgunluk, kas ağrısı, eklem ve baş ağrısı, ateş ve üşümeyi içeren sistemik semptomlar olabilir. Fizik muayenede boyun sertliği, bölgesel adenopati ve ısırık bölgesinden bağımsız bölgelerde, primer lezyondan daha küçük sekonder deri lezyonları görülebilir. Eğer tedavi edilmezse genellikle birkaç haftadan daha uzun bir sürede kendiliğinden iyileşir (34,35). 2. Hastalığın erken dissemine formu kene ısırığını takiben günler-aylar içinde birçok sistemi de içeren semptomlarla ortaya çıkar. Birçok hasta kene tarafından ısırılıp ısırılmadığını hatırlamaz. Hastalarda eritema kronikum migrans olmayabilir. Lenfositik menenjit, sıklıkla Bell palsi gibi kraniyel sinir palsileri, azalmış duyu, güçsüzlük ve refleks yokluğunu da içeren nörolojik semptomlar olabilir (5- 2). Kardiyak semptomlar çoğunlukla erkeklerde olur, bitkinlik ve çarpıntı şeklinde ortaya çıkar. Çeşitli derecede atriyoventriküler bloklar ve orta derecede peri/miyokardit olabilir. Artrit genelde geç ortaya çıkar ama bu evrede de görülebilir. Bölgesel veya jeneralize adenopati, konjonktivit, iritis, hepatit ve mikroskopik hematüri veya proteinüri görülebilir (32,34,35) 3. Hastalığın geç evresi sıklıkla kronik artritle karakterizedir. Bu durum tedavi edilmemiş eritema migransı olan hastaların yaklaşık % 10 unda meydana gelir. Büyük eklemleri özellikle de diz eklemini içeren mono veya asimetrik oligoartriküler artrit olarak tanımlanmıştır. Nörolojik sistem subakut ensefalopati, aksonal polinöropati ve lökoensefalopati şeklinde etkilenebilir. Geç bulgular genelde birkaç yıl içinde spontan olarak iyileşir (30,32). Teşhis edilmesi zor bir hastalıktır (38).Tanı, öykü ve fizik muayeneye dayanır. Rutin laboratuar testleri tanıda rolü azdır. Seroloji testleri tanıyı doğrular ancak hastalığın ortaya çıkmasından 4-6 hafta sonrasına kadar tanı değerleri yoktur (30). ELİSA testi % 89 sensitif, % 72 spesifiktir. Pozitif test sonuçları Western Blot ile desteklenmelidir. PCR özellikle etkilenmiş eklemlerden alınan eklem sıvılarında yararlıdır (40). Eğer nörolojik bulgular varsa BOS’tan çalışma yapılabilir. Sinoviyal sıvı artritin ayırıcı tanısını yapmak için alınır. Organizmanın doku ve vücut sıvılarından izolasyonu çok zordur (31). Hastalığın sahip olduğu ciddi sekel potansiyeli nedeniyle erken tanı ve tedavi önem taşır. Ciddi vakalarda parenteral antibiyotikler gerekir. Erken dönemde yakalanırsa oral antibiyotiklerle tedavi edilebilir(26). Amoksisilin ve doksisiklin 2-3 hafta süre ile tedavide tercih edilir. Komplike olmayan vakalarda tedavi en az 14-21 gün; ciddi veya komplike vakalarda 30 gündür (41). Hastalık nadir görülür ama oldukça fatal seyreder (30). 1998 yılında Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi hastalıktan korunma da kullanılmak üzere ilk kez bir aşıya onay verdi. Rekombinant OspA (LYMErix) aşısı üzerindeki iki çalışma aşının semptomatik enfeksiyondan korunmada % 76-92 arasında etkili olduğunu göstermiştir. Aşı keneye maruziyet açısından yüksek veya orta riskli kişilere önerilmiş, düşük riskli veya risksiz olan kişilere, 15 yaşından gençlere, 70 yaşını geçmiş yaşlılara ve yeterli çalışma olmamasından dolayı hamilelere önerilmemektedir (42). ERLİKİYOZ Hastalık küçük, gram-negatif, pleomorfik, zorunlu hücre içi bir organizma olan Ehrlichia tarafından oluşturulur. ABD’ de Ehrlichia chaffeensis ve Ehrlichia ewingii’ nin neden olduğu İnsan Monositik Erlikiyozu (İME) ve henüz isimlendirilmemiş bir ehrlichia türünün, muhtemel Ehrlichia phagocytophila/Ehrlichia equi’nin neden olduğu İnsan Granülositik Erlikiyozu (İGE) olmak üzere iki farklı formu vardır (43). Ehrlichia chaffeensis yıldız kenesi olan Amblyomma americanum tarafından taşınır. Beyaz kuyruklu geyik bu kenenin tek major konağıdır ve tek doğal rezervuardır (35). Hastalık ilk kez 1935 yılında bir grup araştırma köpeğinde tespit edildi. 1986 yılında insanda tanımlandı. Dünya çapında yaygın bir hastalık TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) olmasına rağmen vakaların çoğu ABD’ de bildirilmektedir. Her iki türün de çoğu vakası Nisan- Eylül döneminde görülür. Vakaların % 75’ten fazlası erkeklerde görülür ve yaşlılar daha sık etkilenir. Klinik her iki türde de birbirine benzer. Hastalar kene ısırığı sonrası 7-10 günlük bir inkübasyon periyodunu takiben hastalanmanın ilk haftası içinde sağlık kuruluşuna başvururlar. Belirtiler ateş, baş ağrısı, kırgınlık ve kas ağrısıdır. Buna ek olarak bulantı, kusma, ishal, öksürük, eklem ağrısı, konfüzyon ve vucutta döküntü olabilir (35). Döküntü; İME olan erişkin hastaların yarısından biraz azında; İGE olan erişkin hastaların ise % 10’ undan biraz azında görülür. Bununla beraber enfekte çocuk hastaların % 60’ında döküntü görülmeyebilir. Döküntü gövdeyi içerir ama elleri ve ayakları tutmaz ve ısırık bölgesiyle ilişkili değildir. Maküler, papüler, retiküler, makülopapüler veya peteşiyel şekillerde olabilir. İGE de respiratuar veya renal yetersizlik, fırsatçı enfeksiyonlar veya hemoraji(DİC) gibi komplikasyonlar çok sık görülür (29). Laboratuar bulguları ise lökopeni, trombositopeni ve artmış karaciğer transaminazlarından oluşur. İGE de orta derecede bir anemi; hem İGE hem de İME de artmış ESR, BUN, kreatinin; İME de ise yükselmiş protein düzeyi ve lenfositik pleositozu olan BOS bulunabilir (44). Tanı öykü, fizik muayene ve laboratuar bulgularına dayanır. Seroloji tanıyı destekler ancak 1-2 haftada pozitifleşir. PCR da tanıyı destekler ancak akut safhada yapılmalıdır. Kültürler yararlı değildir. Tanıdaki temel metot konvelasan evredeki serokonversiyonun tespitidir. Tedavide tercih edilecek ilaç Doksisiklin’dir. Alternatif olarak kloramfenikol ve rifampin kullanılabilir. Tedavi süresi en az iki hafta olmalıdır. Tedavi edilmediği zaman tüm hasta grubunun % 50 sine varan bir oranda hospitalizasyon gerektiren ciddi bir hastalık oluşabilir. Uzamış ateş, böbrek yetersizliği, DİC, ARDS, meningoensefalit, nöbet veya koma şeklinde ciddi manifestasyonlar olabilir. Öngörülen mortalite oranı % 2-3 dür ve E.chaffeensis tarafından oluşturulan enfeksiyon diğer erlikiyoz türlerinden daha ciddidir (35). TULAREMİ Tularemi; küçük, gram negatif, hareketsiz bir kokobasil olan Francisella tularensis tarafından oluşturulan enfeksiyöz bir hastalıktır. Hastalık aynı zaman da Tavşan ateşi olarakta bilinir. İnsanlara sindirim, inokülasyon, inhalasyon ve kontaminasyon yollarıyla bulaşabilir. Amerika ‘da vakaların yarısından fazlasında kene ısırığı sorumludur (31). Her yıl bu ülkede 150-300 arasında vaka rapor edilir. Hastalık erkeklerde sık görülür. Özellikle kış aylarında avcılıkla uğraşanların derilerideki küçük lezyonların avlanan enfekte tavşanla teması ile bulaşır. Yaz ve sonbahar mevsimlerinde zirve yapar (45). İyi pişmemiş enfekte etler ve kontamine sular da bulaşma nedenidir. İnkübasyon periyodu ortalama 3-5 gündür. Birçok hastada ateş, üşüme, baş ağrısı, kırgınlık, anoreksi, yorgunluk, öksürük, kas ağrısı, göğüste rahatsızlık hissi, kusma, karın ağrısı ve ishali de içeren generalize semptomlar bulunur. Bunlara ek olarak hasta 6 farklı klasik modelden biriyle gelebilir: 1. Ülseroglandüler model: en sık görülen ve en kolay fark edilendir. Hastalar içerdiği lenf bezlerine drene olan bölgedeki ağrılı deri ülseriyle beraber olan, lokalize, hassas lenfadenopatilerden sikayetçidirler. En sık tutulan lenf bezleri çocuklarda servikal ve oksipital; erişkinlerde inguinal bölgede olanlardır. 2. Glandüler tip ise ülseroglandüler tip ile benzerdir ama bunda deri ülseri yoktur. 3. Oküloglandüler tipte organizmalar konjonktivaya yerleşmişlerdir. Vakaların % 90’ında tek taraflı tutulum olur. Fotofobi ve artmış lakrimasyonu içeren erken belirtiler vardır. Geç dönemde hastalarda göz kapağı ödemi, skleral enjeksiyonu olan ağrılı konjonktivit, kemozis ve küçük yeşil konjonktival ülser veya papül gelişir. Priaurikülar, submandibular ve servikal bezler sıklıkla tutulur. 4. Faringeal tipte ise organizmalar orofarinkse yerleşmişlerdir. Ciddi boğaz ağrısı bulunur. Fizik muayenede eksudatif farenjit veya tonsilit; servikal, preparotit veya retrofarengeal lanfadenopati bulunabilir. 5. Tifoid model ise herhangi bir lenfadenopati ile ilişkili değildir. Diğer tiplerde belirtilen genel semptomlara ek olarak burada sulu ishal vardır. 6. Pnömonik tip ise akut respiratuar bir hastalık olarak ortaya çıkar. Belirtiler ateş, minimal balgamlı veya balgamsız öksürük, substernal göğüs hassasiyeti ve plörotik göğüs ağrısından oluşur. Radyografilerde lobar, apikal veya miliyer infiltrasyonlar, hiler adenopati ve plevral efüzyon bulunabilir (45). Tanı; hikâye ve fizik muayeneye dayanır. Laboratuar testleri genellikle spesifik değildir. WBC ve ESR düzeyleri normal yâda hafif yüksektir. Organizma kültürde üretilebilir ama bu yöntem laboratuar çalışanlarına bulaşma riskinden dolayı sıklıkla kullanılan bir yöntem değildir. Göğüs radyografilerinde oval opasite, hiler adenopati ve plevral efüzyon triadından oluşan bulgular olabilir. Seroloji yaklaşık iki haftalık bir süre içinde tanıyı destekler (31). TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) 466 www.korhek.org Hastada menenjit düşünülmüyorsa streptomisin ilk seçilecek ilaçtır. Alternatif olarak gentamisin, tetrasiklin, kloramfenikol ve florokinolonlar düşünülebilir. Tedavi 7-14 gün sürmelidir. Korunmada canlı aşı mevcuttur ve laboratuar çalışanları ve patojene tekrarlayan maruziyeti olan kişilere uygulanabilir. BABESİYOZ Hastalık etkeni eritrositleri enfekte eden ve hemolizlerine neden olan Babesia genusuna ait protozoal bir parazit olan Babesia divergens veya Babesia microti’ dir. Hastalık geçişi İxodes kenelerinin farklı türleri ile olur. Etken geyik kenesi ile taşınır (46). Hastaların % 5 kadarında fulminan seyrederek hospitalizasyon veya ölümle sonuçlanan bir tablo oluşturur. Özellikle splenektomi yapılmış hastalarda ciddi hastalık tablosu oluşturur. Tripanozoma’dan sonra memelilere kan yoluyla bulaşan en sık ikinci parazittir (47). Semptomlar diğer kene ile geçen hastalıklara benzer ve inokülasyondan bir hafta sonra başlayan influenza benzeri belirtiler verir. Ateş, terleme, kas ağrısı ve baş ağrısı görülür. Hemolitik anemi, hemoglobinüri, böbrek yetersizliği yapabilir. Enfeksiyon genç erişkinlerde yıllarca asemptomatik olarak kalabilir (46). Nadir de olsa oftalmik tutulum olabilir. Hastada ateş, hemolitik anemi ve uygun temas öyküsü varsa babesiyoz düşünülebilir. Tanı kan yaymalarda protozoanın tespitine dayanır. Karakteristik olarak Malta Haçı görünümü vardır. Serolojik testler ve PCR yardımcı yöntemleridir. Orta derecedeki vakalar semptomatik tedavi gerektirir. Persistan yüksek ateş, progresif anemi, yükselen parasitemi olan ciddi vakalarda Kinin+Klindamisin veya Atovaquon+Azitromisin en az 7-10 gün boyunca kullanılmalıdır. Yüksek parasitemisi olan ciddi hastalarda exchange transfüzyon yapılabilir (46). KOLORADO KENE ATEŞİ Hastalık bir ağaç kenesi olan D.andersoni tarafından nakledilen RNA orbivirus tarafından oluşturulur. Çoğunlukla Amrikadaki Rocky dağları bölgesinde her yıl 200-300 arasında vaka tespit edilir. İmmün yetmezliği olan ve splenektomi geçirmiş olan hastalar ciddi komplikasyonlar açısından risk altındadır (46). İnokülasyondan sonra bir hafta içinde influenza benzeri semptomlar başlar. Hastaların üçte birinde boğaz ağrısı bulunur. En önemli özelliği; menenjit, döküntü ve konjuktivit ile ilişkili olan bifazik ateştir. Hastalık genellikle 7-10 gün arasında sonlanır. Tanı genellikle immünfloresan boyama ile konur. Bununla beraber lökopeni ve trombositopeni bulunabilir. Spesifik bir tedavi yoktur. Destek tedavisi verilir. Belirtiler ortaya çıkmışsa diğer kene geçişli hastalıkları kapsayan ampirik olarak tetrasiklin, doksisiklin veya kloramfenikol kullanılabilir. DÖNEK ATEŞ Hastalığa Borrelia genusundan bir spiroket neden olur. Ornithodoros genus keneler esas vektördür. Tipik olarak hastalık sporadiktir (48). Ortalama inokülasyon periyodu bir haftadır. İnfluenza benzeri semptomlar, artralji, bulantı ve kusma olur. Genellikle 40 derecenin üzerinde, düzensiz ve bazen deliryumla ilişkili ateş olabilir. Hastaların çoğunda splenomegali bulunur. Meningeal bulgular olabilir. Epistaksis hemoptizi, iridosiklit, koma, kraniyel sinir palsi, pnomonit, miyokardit ve dalak rüptürünü içeren komplikasyonlar olabilir. Tanı; kan, kemik iliğinde ve ateş epizotu sırasında BOS’da spiroketin tespitiyle konulabilir. Lökosit sayısı normal veya orta derecede artmıştır. Trombositopeni tespit edilebilir. Tedavide 5-10 gün boyunca doksisiklin tercih edilir. Alternatif olarak eritromisin kullanılabilir. Eğer ilaçlar geç febril evrede verilirse Jarisch- Herxheimer reaksiyonu meydana gelebilir. Antibiyotik tedavisinin öncesi ve sonrasındaki 2 saatlik periyotlarda asetaminofen uygulanması reaksiyonun ciddiyetini azaltabilir. KOMBİNE ENFEKSİYONLAR Aynı kene birden fazla enfeksiyöz patojende taşıyabilir. Bundan dolayı bir ısırıkla birden fazla hastalığı bulaştırabilir. Örneğin İ.scapularis; erlikiyoz, lyme hastalığı ve babesiyozu bulaştırabilir. Lyme hastalığı bulunanların % 23’ünde babesiyoz; % 10-30 unda erlikiyoz bulunur. Kombine enfeksiyonların daha ciddi semptomlar oluşturacağı akılda bulundurulmalıdır. KAYNAKLAR 1. Rajput ZI, Hu S, Chen W, Arıjo AG, Xiao C. Importance of ticks and their chemical and immunological control livestock. Journal of Zhejiang University. 2006; 7(11): 912-921. TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) www.korhek.org 467 2 Furman DP, Loomis EC. The ticks of California (Ascari: Ixodida). University of California Publications. Bulletin of the California Insect Survey. 1984; 25: 1-239. 3. Edlow JA, Danzl D, Halamka J, Pollack VC. Tick- Borne Diseases. www.eMedicine.com. 4. Snelson JT. Animal ectoparasites and disease vector causing major reduction in world food supplies. FAO Plant Prodection Bulleton. 1975; 13: 103-114. 5. Barker SC, Murrell A. Systematics and evolution of ticks with alist of valid genus and species names. Parasitology. 2004; 129(7):15-36. 6. Klompen JSH, Black WC, Keirans JE, Oliver JH. Evolition of tiks. Annu Rev Entomol. 1996; 41(1): 141-161. 7. Güler S, 198. Ankara ve civarındaki koyun ve keçilerde kış ixodidaeleri üzerine araştırmalar. U. Ü. Vet. Fak. Derg. 1 :54-55. 8. Güler S, Özer E, Erdoğmş SZ, Köroğlu E, Bektaş İ. Malatya ve bazı Güneydoğu Anadolu illerinde sığır, koyun ve keçilerde bulunan kene türleri. Doğa-Tr. J. Of Veterinary and animal Science. 1993; 17: 229-231. 9. Karaer Z, Yukarı BA, Aydın L. Türkiye keneleri ve vektörlükleri. Parazitolojide Andropod Hastalıkları ve Vektörler. İzmir, Türkiye. Parazitoloji Derneği Yayın No: 13, 1997, p. 363-434. 10. Hoogstraal H. The epidemiologymof tick borne Crimean-Congo hemorrhagic fever in Asia, europe and Africa. J Med Entomol 1979; 15: 307- 417. 11. Watts DM, Ksiazek TG, Linthicum KJ, Hoogstraal H. Crimean-Congo hemorrhagic fever. In:Monath TP, ed. The arboviruses: epidemiology and ecology, volume 2. Boca Raton, FL, USA:CRC Pres, 1988, p. 177-260. 12. Ergönül O, Celikbaş A, Dokuzoğuz B, Eren S, Baykam N, Esener H. The characteristicks of Crimean-Congo hemorhagic fever in a recent outbreak in Turkey and the impact of oral ribavirin therapy. Clin Infect Dis. 2004; 39: 285-89. 13. Ergönül Ö. Crimean-Congo haemorrhagic fever. The Lancet. 2006; 6: 203-214. 14. Kartı SS, Odabaşı S, Korten V, et al. Crimean- Congo hemorrhagic fever in Turkey. Emerg Infect Dis. 2004; 19: 1379-84. 15. Ozkurt Z, Kiki I, Erol S, et al. Crimean-Congo hemorrhagic fever in Eastern Turkey: clinical features, risk factors and efficacy of ribavirin therapy. J Infect. 2006; 52: 207-15. 16. Türkiye’de KKKA yayılım haritası. www.tvhb.org.tr 17. Whitehause CA. Crimean-Congo hemorrhagic fever. Antivir Res 2004; 64: 145-60. 18. Swanepoel R, Gill DE, Shepherd AJ, et al. The clinical pathology of Crimean-Congo hemorrhagic fever. Rev Infect Dis. 1989; 11: 794-800. 19. Smego RA, Sarwari AR, Siddiqui AR. Crimean- Congo hemorrhagic fever: Prevention and control limitations in a resource poor country. Clin Infect Dis. 2004; 38: 1731-35. 20. Swanepoel R, Shepherd AJ, Leman PA, et al. Epidemiologic and clinical features of Crimean- Congo hemorrhagic fever in southern Africa. Am J Trop Med Hyg. 1987;36: 120-32. 21. Ergönül O, Celikbaş A, Baykam N, Eren S, Esener H, Dokuzoğuz B. Analysis of the mortality among the patients with Crimean-Congo hemorrhagic fever virus infection. Clin Microbiol Infect (in press). 22. Burt FJ, Leman PA, Abott JC, Swanepoel R. Serodiagnosis of Crimean-Congo haemorhagic fever. Epidemiol Infect. 1994;113: 551-62. 23. Schwarz TF, Nsanze H, Longson M, et al. Polymerase chain reaction for diagnosis and identification of distinct variants of Crimean- Congo hemorrhagic fever virus in the United Arab Emirates. Am J Trop Med Hyg. 1996; 55: 190-96. 24. Ahephered AJ, Swanepoel R, Leman PA. Antibody response in Crimean-Congo hemorrhagic fever. Rev Infect Dis. 1989; 11: 801- 806. 25. Knowles SR, Phillips EJ, Dresser I, Matukas I. Common adverse events associated with the use of ribavirin for severe acte respiratory syndrome in Canada. Clin Infect Dis. 2003; 37: 1139-42. 26. Chiou HE, LiuCI, Buttrey MJ, et al. Advere effects of ribavirin and outcome in severe acute respiratory syndrome: experience in two medical centers. Chest. 2005; 128: 263-72. 27. Ticks. www.co.franklin.oh 28. Walker DH, Raoult D. Rickettsia rickettsii and other spotted fever group rickettsiae (Rocky Mountain spotted fever and other spotted fevers). In: Mandel GL, Douglas RG, Bennett JE Dolin R, eds. Mandell, Douglas and Bennett’s Principles and practice of infectious diseases. 5th ed. Philadelphia. Churchill Livingstone, 2000, p. 2393-402. 29. Walker DH. Tick-transmitted infectious diseases in the United States. Annu Rev public Health 1998; 19: 237-69. 30. Tick information. www.cdc.gov. 31. Spach DH, Liles WC, Campbell GL, Quick RE, Anderson DE Jr, Fritsche TR: Tick-borne diseases in the United States. N Engl J Med. 1993; 329: 936-47. 32. Thorner AR, Walker DH, Petri WA Jr. Rocky mountain spotted fever. Clin Ifect Dis. 1998; 27: 1353-60. TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) 468 www.korhek.org 33. Steeve AC. Lyme borreliosis. In: Kasper DL, Harrison TR: Harrison’s Manual of medicine.16th ed. New York: McGraw-Hill, 2005, p. 995-9. 34. Tick-borne diseases. www.aafp.org. 35. Centers for Disease Control and Prevention. Rocky Mountain spotted fever. Accessed online April 11 2005. at: www.cdc.gov. 36. Taege AJ. Tick trouble: overview of tick-borne diseases. Cleve Clin J Med. 2000; 67: 245-9. 37. Ticks. www.health.nsw.gov.au. 38. Centers for disease control and prevention. Lyme disease-United States, 1999. MMWR morb Mortal Wkly Rep. 2001; 50: 181-85. 39. Steere AC, Bartenhagen NH, Craft JE, Hutchinson GJ, Newman JH, Rahn DW, et al. The early clinical manifestation of Lyme disease. Ann Intern Med. 1983; 99: 76-82. 40. Beers MH, Berkow R. The Merck manual of diagnosis and therapy. 17th ed. Merck Research Laboratories. Whitehause Station, n.J, 1999. 41. Treatment of Lyme disease. Med Lett Drugs Ther. 2000; 42: 37-9. 42. Deborah SF. Prevent Tick bites: Prevent Lyme Disease. Rutgers Coperative extensions. 1992, FS637. 43. Belman AL. Tick-borne diseases. Semin Pediatr Neurol. 1999; 6: 249-66. 44. Fritz CL, Glaser CA. Erlichsis. Infect Dis Clin North Am. 1998; 12: 123-36. 45. Cox SK, Everett ED. Tularemia, an analysis of 25 cases. Mo Med 1981; 78: 70-4. 46. Bratton RL; Corey GR. Tick-Borne Diseases. www.aafp.org. 47. Kjemtrup AM, Conrad PA. Human babesiosis: an emerging tick-borne disease. Int J Parasitology. 2000; 30: 1323-1337. Kaynak:TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) Konu İle İlgili PDF formatını buradan indire bilirsiniz http://www.korhek.org/khb/khb_007_05-461.pdf

http://www.biyologlar.com/kene-ile-bulasan-hastaliklar

Keneler Hakkında Bilgi

Keneler Keneler zorunlu kan emici artropodlar olup, Dünya’nın her bölgesinde gözlenmektedirler. Ülkemizde halk arasında kene, sakırga, yavsı, kerni gibi isimlerle bilinmektedirler. Kenelerin sistematikteki yeri ve önemli türlerin isimleri aşağıda verilmiştir. Anaç: ARTHROPODA Anaç bölümü : CHELICERATA Sınıf altı: Acarina (Acari) Dizi: Metastigmata Aile: İxodidae Soy: İxodes Tür: İxodes ricinus Soy:Hyalomma Tür: Hyalomma anatolicum anatolicum Tür: Hyalomma anatolicum excavatum Tür: Hyalomma detritum Tür: Hyalomma marginatum marginatum Tür: Hyalomma marginatum rufipes Tür: Hyalomma marginatum turanicum Tür: Hyalomma aegyptium Soy: Amblyomma (Türkiye’de yok) Tür: Amblyomma variegatum Soy: Haemaphysalis Tür: Haemaphysalis parva Tür: Haemaphysalis sulcata Tür: Haemaphysalis punctata Tür: Haemaphysalis inermis Soy: Dermacentor Tür: Dermacentor marginatus Tür: Dermacentor niveus Soy: Boophilus Tür: Boophilus annulatus calcaratus Soy: Rhipicephalus Tür: Rhipicephalus sanguineus Tür: Rhipicephalus bursa Tür: Rhipicephalus turanicus Tür: Rhipicephalus appendiculatus (Türkiye’de yok) Aile:Argasidae Soy: Ornithodorus Tür: Ornithodorus lahorensis Soy: Argas Tür: Argas reflexus Tür: Argas persicus Soy: Otobius Tür: Otobius megnini Günümüzde Argasidae ve Ixodidae ailelerine bağlı 850 türü bilinmektedir. Amblyomma soyu dışındaki soylara bağlı birçok kene türü, Türkiye’de yaygın olarak bulunmaktadır. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Genel Morfolojik ve Biyolojik Özellikler Keneler morfolojik olarak diğer artropodlardan farklı olup, vücütları tek bir parçadan oluşmuştur. Vücudun ön tarafında ağız organelleri yer almktadır. 1.Aile: İxodidae (şekil 1) İxodidae ailesindeki türlere sert kene, mera kenesi veya yaz kenesi denir. Bu ailede bulunan türlerde caput, thorax ve abdomen tamamen birbirleriyle birleşmiştir. Olgunlarında ve nimflerinde 4 çift ayak , larvalarında ise 3 çift ayak vardır. Nimflerinde genital organlar henüz oluşmamıştır. Dorsalden bakılınca ağız organelleri görülebilir. Ağız organellerinin oturduğu kısıma basis caputili denir. Ağız organellerinin arkasında dişilerde vücudun önünde ve üst kısmında okul önlüğü yakası şeklinde kitini bir organ teşekkül ederki buna scutun denir. Erkeklerde bu oluşum dorsalde tüm vücudu kaplar, buna conscutum denir. Bu bakımdan erkekler kan emdiği zaman vücutlarında değişiklik olmaz. Buna karşılık dişiler kan emip doyunca normal büyüklüğünün 10 katı kadar genişleyebilir. Ağız organelleri 1 çift chelicer, chelicer kılıfı ve hipostom denilen delmeye ve kan emmeye yarayan organelden oluşur. Bu organellere rostellum denir. Rostellumun iki yanında bir çift palp bulunur. Ayrıca kenelerin dorsal kısmında, tür tayininde önemi olan, çukurluklar, feston, cervical oluklar ve noktalamalar bulunur. Ventralde ise anüs ile ikinci çift coxalar hizasında genital delik bulunur. Bu yüzde dişilerde anal oluk, erkeklerde ise kitini plaklar yer alır. Yine ventralde 4’üncü coxanın arkasında bir çift stigma bulunur. Ayaklarının sonunda bir çift tırnak ve tırnakların ventral yüzeyinde ise tutunmaya yarayan zar şeklinde pulvillum adı verilen organel vardır. (Argasidae’lerde bu organel yoktur). Önde birinci çift ayakta tarsuslar üzerinde Haller organeli denen bir çukurluk yer almıştır. Bu yapı duyu organelidir. Dişi kenelerde ovaryum ile barsak irtibat halindedir. Bu yüzden bazı keneler kan emerken parazitleri sindirim sisteminden ovaryumlarına geçirirler. Bu parazitler ovaryumdan yumurtaya geçerek, yumurtadan çıkan larvaları enfekte ederler. Bu larvalar kan emerken parazitleri de hayvanlara taşırlar (transovaryal nakil). Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Biyoloji Keneler kan emerek beslenir, ancak bu diğer kan emen artropodlardan farklıdır. Keneler konakların tutunup ağız organellerini deri içine sokarlar ve burada sabitlenip doyana kadar aynı yerden kan emerler. Argasidaeler çok kısa sürelerde çok miktarda kan emip doydukları halde, Ixodidae ailesindeki kenelerin doyması için birkaç gün ile birkaç hafta arasında süre gerekmekte, hata bu süre içinde bazı Ixodidae türleri gömlek değiştirip diğer gelişme dönemlerine geçmektedirler. İxodidae türleri, genellikle ilkbahar ve sonbahar mevsimleri arasında aktiftirler. Bunlar evcil hayvanların kulak kepçesi içinde ve dışında, boyun altında, karın, anal ve perianal bölgeler ile sırt ve kuyruk üzerinde bulunurlar. Dişi keneler, erkeklerden daha fazla kan emerler. Hayatları boyunca geçirdikleri her dönemde (larva-nimf-olgun ) mutlaka kan emmek zorundadırlar. Erkek ve dişiler kan emme esnasında çiftleşirler. Ovipardırlar. Dişi keneler yumurtalarını taş, toprak ve merada yaprakların altına, toplu ve birbirine yapışık şekilde bırakırlar.Yumurtlama süresi ve miktarı, dişi kenenin az veya çok kan emmesine ve diğer dış faktörlere bağlı olarak değişir. Ayrıca türlere göre de yumurta sayısı değişiklik gösterir. Ortalama 3.000-15.000 arasında yumurta yumurtlarlar. Dişiler yumurtladıktan sonra ölürler. (Argasidae türleri ölmez). Yumurtadan çıkan larvalar 3 çift bacaklıdır. Birinci çift ayak tarsuslarında bulunan Haller organı konak bulmaya yarar. Türlere göre farklı sürelerde konaklardan kan emerler ve kan emdikten sonra yine değişen sürede gömlek değiştirirerek. 4 çift ayaklı nimf olurlar. Nimflerde larvalar gibi henüz genital organlar gelişmemiştir. Aç olan nimfler kan emer doyar ve gömlek değiştirdikten sonra aç olgun hale gelir. Erkek ve dişi olgun keneler kan emerken çiftleşir ve doyduktan sonra dişi toprağa düşer ve yumurtlar. Bu siklus böyle devam eder. Biyolojik gelişmeye göre konak değiştirmeleri esas alınarak İxodidae ailesine bağlı türler 3 grupta toplanır. a-Bir konaklı kene: Merada yumurtadan çıkan larvalar konak hayvana hücum eder, ondan kan emip doyduktan sonra konak üzerinde gömlek değiştirip nimf olur. Aç nimf kan emip doydukyan sonra konak üzerinde gömlek değiştirir. Ortaya çıkan aç olgun kenenin erkek ve dişisi kan emdikten sonra çiftleşir, dişiler konak hayvanı terkedip toprağa düşer yumurtlar ve ölür. Yani larva-nimf ve olgun safhalar bir hayvanda geçer. Örneğin, Boophilus annulatus. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com b-İki konaklı kene: İki konaklı kenelerde, larva ve nimf dönemini bir konakda geçirir, nimfler kan emip doyduktan sonra konak hayvanı terkederler. Meskende veya merada gömlek değiştirip aç olgun hale gelirler. Aç olgun keneler ikinci bir hayvana hücum ederek ondan kan emer, çiftleşir ve doyar. Daha sonra dişi kene toprağa düşer, yumurtlar ve ölür. Yani larva-nimf bir hayvanda, olgunu ise başka bir hayvanda geçer. Örneğin, Hyalomma türleri ve Rhipicephalus bursa. c-Üç konaklı kene: Üç konaklı kenede larva bir hayvandan kan emip doyar ve toprağa düşer.Toprakta gömlek değiştirip aç nimf olur.Aç nimf’ler ikinci bir hayvana hücum ederler. Ondan kan emip doyduktan sonra toprağa düşerler ve gömlek değiştirip aç olgun kene haline gelirler. Aç olgun keneler üçüncü bir hayvana hücum eder, kan emer ve çiftleşirler. Doyduktan sonra dişiler konak hayvanı terkedip toprakta yumurtlar ve ölürler. Yani bu kene türleri, larva, nimf ve olgun dönemlerinde ayrı ayrı veya aynı hayvana 3 kez gelmek suretiyle kan emer, gömlek değiştirme dönemlerini ise toprakta geçirirler. Dişiler yine yumurtalarını tprağa bırakırlar. Örneğin, İxodes ricinus, Dermacentor marginatus ve Haemophysalis punctata. İxodidae ailesine bağlı soylar, kenelerin ağız organellerinin uzun yada kısa olmasına göre birbirinden ayırtedilebilir. Ayrıca anal oluğun anüsü önden ve arkadan çevirmesi de soy ayrımında kullanılır. Buna göre İxodidae ailelerinde 7 soy vardır (Şekil 2). Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Şekil 2. Ixodidae ailesinde bulunan soyların ayırım anahtarı. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Şelil 2. Ixodidae ailesindeki soyların ayırım anahtarı Anal oluk anusun önünde Soy: BOOPHILUS Soy: RHIPICEPHALUS Soy: DERMACENTOR Soy: ANOCENTOR 7 feston 11 feston Feston var, anal oluk belirgin, Coxa I’de derin yarık var Feston yok, anal oluk belirsiz, Coxa I bütün Basis capituli altıgen şeklinde Basis capituli dikdörtgen şeklinde Soy: HAEMAPHYSALIS II. Palp eklemi laterale çıkıntı yapar II. Palp eklemi düz Soy: AMBLYOMMA Soy: HYALOMMA Ağız organelleri Basis capituliden çok daha uzun, II. Palp ekleminin boyu eninden daha fazla Ağız organelleri Basis capituli ile yakın uzunlukta, II. Palp ekleminin eni ile boyu birbirine yakın Soy: IXODES Anal oluk anusun arkasında Capitulum terminalde yerleşmiş, üstten bakıldığında görülür, Scutum var Capitulum ventralde yerleşmiş, üstten görülmez, Scutum yok Argasidae Ixodidae Basis capituli II. Palp segmenti Basis capituli II. Palp segmenti Anal oluk Anus Ağız organelleri uzun olanlar Soy: İxodes Sadece bu soyda anal oluk anüsü önden çevirir. Ayak çiftleri öne yakındır. Göz yoktur. Türkiye’de tek türü bulunur. Tür: İxodes ricinus Soy:Hyalomma Palplerin ikinci ekleminin boyu eninin 2 katıdır.Bacakları uzun yapılıdır (Şekil 3). Göz vardır. Bu soya bağlı 5 tür Türkiye’de bulunmaktadır. Tür: Hyalomma anatolicum anatolicum Tür: Hyalomma anatolicum excavatum Tür: Hyalomma detritum Tür: Hyalomma marginatum marginatum Tür: Hyalomma marginatum rufipes Tür: Hyalomma marginatum turanicum Tür: Hyalomma aegyptium Şekil 3. Hyalomma sp. (erkek) Soy: Amblyomma Bu soya bağlı türler Afrika keneleridir. Ağız organelleri çok uzundur. Scutum üzerinde renkli alanlar mevcuttur.Göz vardır. Bir tür Türkiye’de Suriye sınırında bir vakada bildirilmişse de, ülkemizde olmadığı kabul edilmekltedir. Ağız organelleri kısa olanlar Soy: Haemophysalis Palplerin ikinci eklemi bazis caputuliyi yanlardan aşar. Göz yoktur. Daha çok Sonbahar ve Kış aylarında görülür. Bu soya bağlı 4 tür Türkiye’de bulumaktadır Tür: Haemophysalis parva Tür: Haemophysalis sulcata Tür: Haemophysalis punctata Tür: Haemophysalis inermis Soy: Dermacentor Bazis caputuli ağız organellerini yanlardan aşmıştır. Göz vardır. Scutum üzeri gri, açık kahverengi ve beyaz renklerde nakışlıdır. Daha çok Sonbahar aylarında aktiftirler ve konak hayvanların koyruk uçların bulunurlar. Türkiye’de 2 türü yaygındır. Tür: Dermacentor marginatus Tür: Dermacentor niveus Soy: Boophilus Ağız organelleri çok kısa olup, coxa 1’de yarık yoktur. Göz vardır. Türkiye’de bir türü bulunur. Tür: Boophilus annulatus calcaratus Soy: Rhipicephalus Coxa 1’de derin bir yarık olmasıyla Boophilus türlerinden ayrılır.Göz vardır. Bu soya bağlı 3 tür Türkiye’de yaygındır. Tür: Rhipicephalus sanguineus Tür: Rhipicephalus bursa Tür: Rhipicephalus turanicus Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Keneler, insan ve hayvan hastalıklarının naklinde rol oynayan en önemli vektörlerdendir ve diğer artropod gruplarının aksine bir çok çok farklı yapıdaki enfeksiyöz etkenleri (bakteri, virus, parazit, mantar) taşıyabilme yeteneğine sahiptirler. Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi ve Keneler KKKA ile kenelerin ilişkisi ilk defa 1944-45 yıllarında Kırım’da hasat toplayan çiftçilere yardım eden askerlerde hastalığın oluşması ve etkenin kenelerden izole edilmesi sonucunda önem kazanmıştır. Ixodidae ve Argasidae ailesine bağlı 31 kene türünün virusun vektörü olabileceği bildirilmesine rağmen, bunların tümünün vektör potansiyeli gösterilememiştir. Kenenin tam anlamı ile vektör kabul edilebilmesi için, etken izolasyonu dışında, kenenin virusu duyarlı hayvanlara aktarabilme ve viremik hayvanlardan alabilme yeteneğinin de olması gerekmektedir. Bu kriterler yukarıda bildirilen 29 türden sadece bazılarında gözlenebilmiştir. Bunun yanında bazı türler virusu hem transovarial hem de transtadial olarak taşırken bazıları sadece transtadial olarak taşıyabilmektedir. Günümüzde hastalığın başlıca vektörlerinin Hyalomma marginatum marginatum, H.m.rufipes ve H.anatolicum anatolicum olduğu kabul edilmektedir. Ancak, Hyalomma türlerinin olmadığı bazı ülkelerde etkenin Ixodes ricinus, Dermacentor spp., Rhipicephalus spp. ve Boophilus annulatus gibi kenelerden izole edilmiş olması, diğer kenelerin de vektörlük potansiyelinin düşünülmesi gerektiğini göstermektedir. H.a.anatolicum ve H.m.marginatum genellikle iki konutlu gelişim gösterirler. H.a.anatolicum’un, gerek larva ve nimfleri, gerekse erişkinleri genellikle evcil ruminantları (özellikle sığırları) tercih etmesine karşı, H.m.marginatumun’un genç gelişme dönemleri (larva ve nimf) çoğunlukla küçük hayvanları (tavşan, kirpi, kanatlılar, fare, yabani memeliler) ve az olarak da büyük memeliler ve insanı tercih etmekte, erişkinleri ise ağırlıklı olarak evcil memeliler (sığır, at, koun, keçi, köpek) ve az olarak da küçük memeliler (tavşan, kirpi) ile insanı tercih etmektedir (Şekil 4). Göç eden kuşlar bu kenenin bölgeler arasında yayılışından büyük ölçüde sorumludur. H.marginatum, Güney Avrupa, Kuzey Afrika, Anadolu, Kafkaslar ve Eski Sovyet Cumhuriyet’lerini içine alan geniş bir yayılış alanına sahiptir. Bu keneler Şubat ile Aralık ayları arasında hayvanlar üzerinde görülebilse de, erişkinler Mart-Ağustos, larva ve nimfler ise Haziran-Kasım dönemlerinde aktif olarak kan emerler. Kışı, genellikle doymuş nimf veya aç erişkin şeklinde, ahırlardaki duvar çatlaklarında veya meralardaki (yarı-ormanlık alanlarda) kemirici yuvaları, toprak içinde veya ağaç kovuklarında geçirirler. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Şekil 4. Hyalomma m.marginatum’un yaşam döngüsü. (Konak hayvanların büyüklükleri kenenin tercih sırasına göre orantılanmıştır). Kenelerle Mücadele Günümüze kadar kullanılan hiç bir mücadele yöntemi (bir kaç sınırlı alan hariç), tam bir kene eradikasyonu sağlayamamıştır. Hali hazırda kene eradikasyonunun neredeyse olanaksız olduğu kabul edilmektedir. Yapılan çalışmalar 2 temele dayanmaktadır: I. Kenelerle nakledilen hastalıkların ortadan kaldırılması veya azaltılması (aşı çalışmaları vs) II. İnsan ve hayvanlardan kan emen kenelerin sayısını düşük maliyetlerle kabul edilebilir sınırlara indirilmesi a. Akarisid kullanımı Kenelerle mücadele genellikle konak hayvanların ve çevrenin düzenli aralıklarla akarisid ilaçlarla ilaçlanması esasına dayanmaktadır. Bu konu üzerinde çok uzun yıllar boyunca durulmuş olmasına rağmen, bir türlü istenen düzeyde başarı sağlanamamıştır. Her ne kadar akarisid kullanımı gerekli olsa da, bu oldukça zahmetli ve masraflıdır. Kaldı ki, büyük çapta programlı uygulamaların yapılması oldukça zordur. Akarisid ile kene konrolünün başlıca 7 zorluğu vardır 1. Kenelerin yoğun biçimde tarım ve orman alanları içinde yayılmış olması, çevreye zarar verecek düzeyde akarisid kullanımını gerektirmektedir. 2. Akarisilerin kenelerin konakları üzerinde tutundukları bölgelere ulaşabilmesi ancak konağın tüm vüudunun yıkanmasını gerektirmektedir 3. Konak üzerinde bulunmadıkları süre içinde keneler akarisid ilaçların ulaşamayacağı yerlerde saklanmaktadır. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com 4. Kenelerin yüksek orandaki üreme yeteneği (3000-7000 yumurta) ilaçlamaların düzenli bir sıklıkta yapılmasını gerektirmktedir. 5. Kenelerin uygun olmayan çevre koşullarında çok uzun süreler boyunca canlı kalabilmeleri. 6. Kenelerin konak seçiminde çok alternatifinin olması 7. Akarisid direncinin oluşması b- Kenelerin yaşam alanlarının değişrtirilmesi 1- Herbisidal ilaç kullanımı 2- Arazi yakma 3- Arazinin sürülmesi 4- Kuru yaprak tabakasının hatta orman taban örtüsünün kaldırılması Ancak, bu gibi önlemlerin uygulanması sonucunda kene populasyonunda sağlanan azalma, kenelerin yok edilmesinden çok, konak hayvanların bu gibi elverişsiz hale gelmiş ortamlardan uzaklanmasına bağlanmaktadır c- Konak hayvanların ortadan kaldırılması Bu yöntem özellikle dar bölgelerde kısıtlı konak kullanan keneler için kullanılsa da (Amblyomma americanum’un eradikasyonu için belli bölgelerde geyik populasyonunu ortadan kaldırmak), bu yöntem çok miktarda konak alternatifi olan keneler için uygun değildir. d- Biyolojik kontrol Kenelerin doğal düşmanlarının ortama salınması üzerinde çalışmalar olsa da, çok pratik değeri yoktur e-Kendi kendini ilaçlama Bu yöntem özellikle yaban hayvanları üzerindeki keneleri de etkilediğinden oldukça umut vericidir. Hayvanların ilgisini çekecek çeşitli obejelerin (yemlik, içinde yem bulunan plastik boru, ilaçlı pamuk) üzerine uzun etkili akarisid salınımını sağlayan düzenekler kurularak hayvanların kendi kendilerini ilaçlaması sağlanmaktadır. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com

http://www.biyologlar.com/keneler-hakkinda-bilgi

PH-Tuzluluk- Kireç ve Bitkiler için Önemi

Toprak Reaksiyonu (pH) Nedir? Toprak pH'sı, bir toprak çözeltisindeki asitliği veya alkaliliği tanımlayan bir ölçüdür. Asitliğin miktarı öncelikle H+ ve OH ֿ iyonlarının konsantrasyonlarına bağlıdır. Toprak daha fazla asidik olurken H+ iyonları konsantrasyonu artar, bunun sonucunda pH azalır. pH=7'de H+ ve OH ֿ iyonlarının konsantrasyonları birbirine eşittir. Toprak pH'sı doğrudan ve/veya dolaylı olarak toprak içerisinde meydana gelen birçok fiziksel, kimyasal ve biyolojik olayı etkiler. Toprak reaksiyonu ile toprak canlıları arasında sıkı bir ilişki mevcuttur; örneğin mantarlar 4-5, bakteriler ise 6-8 pH derecelerinde daha etkindir. Ayrıca pH derecesi, toprakta mevcut bitki besin maddelerinin bitki için yarayışlılığında önemli rol oynamaktadır. Örneğin; azot, fosfor ve potasyumun bitkiler tarafından alımı açısından en uygun değerler 6,5-7,5 arasıdır. Fosfor, 6.0'dan düşük pH değerlerinde Al ve Fe ile, 7,5'den büyük değerlerde ise Ca ile bağlanır. Bu nedenle bitkiler tarafından alınması zorlaşmaktadır. 5,0'dan küçük değerlerde, Al ve Mn bitkiler için toksik etki yapmaktadır. 7,5 den büyük değerlerde ise; Fe, Cu, Zn, Mn gibi mikro elementler çözünemez forma geçtiğinden, bitkiler için yarayışlılığı yüksek oranda azalmaktadır. Kısacası toprak tepkimesi; pedogenetik bakımdan, toprak oluşumu ve gelişimi; ekolojik açıdan da besin maddeleri ekonomisi üzerinde önemli rollere sahiptir Yukarıda aktarılmaya çalışılan nedenlerden dolayı toprak pH'sının bilinmesi ve düzenlenmesi, bitki beslenmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Genellikle alkali karakterli topraklarda; ortamdaki H+ iyonları konsantrasyonunu arttırmak ve/veya mevcut H+ iyonlarını aktif hale geçirmek için, toprağa toz kükürt ve organik madde ya da jips uygulaması yapılır. Toprak tepkimesinin düşük olduğu durumlarda ise, kireçleme yapmakta yarar vardır (Bkz. Kireç) Tuzluluk Toprak tuzluluğu kavramı, birim hacımdaki toprakta bulunan çözünebilir tuzların miktarını belirtir. Genellikle Cl ֿ ve SO4 ֿֿ anyonlarının iki değerlikli katyonlarla, özellikle Ca++, Toprağın tuz içeriği laboratuvar koşullarında, elektriki geçirgenlik ölçüm cihazıyla belirlenir ve elde edilen verilerin değerlendirmesi aşağıdaki sınıflandırmaya göre yapılır. Tuzluluğa yol açan etmenler; anamateryal, topoğrafya, kapalı havzalar, iklim, taban suyu ve hatalı sulama ve gübrelemedir. Ayrıca tuz içeriği yüksek olan sulama suyu da zaman içerisinde, toprakta tuz birikimine yol açabilir. Tuzluluğun meydana getirdiği zarar, bilhassa yıllık yağışın düşük olduğu kurak bölge topraklarında daha fazladır. Doğal koşullardaki tuz birikimi iki şekilde meydana gelir. Bunlardan Birincisi, yağış sularının, geçtiği yerlerdeki çözünebilir tuzları eriterek birikme havzalarına taşıması; diğeri ise, yüksek sıcaklık altında, toprak suyunun buharlaşıp kapillarite ile yüzeye çıkması ve yükselirken beraberinde tuzları da yüzeye taşıyarak burada biriktirmesidir. Tuzlu topraklar iki şekilde meydana gelmektedir. Bunlardan Birincisi, sularla taşınan çözünmüş tuzların toplama havzalarında çökelmesiyle; diğeri ise, denizlerden arta kalan sedimentlerin etkisiyle oluşan tuzlu topraklardır Ağaç ve çalıların en iyi yetiştikleri toprak tuzluluk sınırı 2,0 mmhos/cm'nin altındadır. Tüm ağaçlar toprakta bulunan yüksek orandaki tuzdan zarar görür. Çünkü tuzluluk, toprakların stürüktürünü olumsuz yönde etkiler. Ayrıca toprak suyunun ozmotik potansiyelini arttırarak bitki köklerinin su alımını engeller. Bunların dışında çözünebilir tuzların yapısında, yüksek oranda bulunan sodyum, klor ve bor gibi bazı elementler bitkiler için toksik etki (zehir etkisi) gösterir. Tuzluluğa yol açan etmenler; anamateryal, topoğrafya, kapalı havzalar, iklim, taban suyu ve hatalı sulama ve gübrelemedir. Ayrıca tuz içeriği yüksek olan sulama suyu da zaman içerisinde, toprakta tuz birikimine yol açabilir. Tuzluluğun meydana getirdiği zarar, bilhassa yıllık yağışın düşük olduğu kurak bölge topraklarında daha fazladır. Doğal koşullardaki tuz birikimi iki şekilde meydana gelir. Bunlardan Birincisi, yağış sularının, geçtiği yerlerdeki çözünebilir tuzları eriterek birikme havzalarına taşıması; diğeri ise, yüksek sıcaklık altında, toprak suyunun buharlaşıp kapillarite ile yüzeye çıkması ve yükselirken beraberinde tuzları da yüzeye taşıyarak burada biriktirmesidir. Tuzlu topraklar iki şekilde meydana gelmektedir. Bunlardan Birincisi, sularla taşınan çözünmüş tuzların toplama havzalarında çökelmesiyle; diğeri ise, denizlerden arta kalan sedimentlerin etkisiyle oluşan tuzlu topraklardır Ağaç ve çalıların en iyi yetiştikleri toprak tuzluluk sınırı 2,0 mmhos/cm'nin altındadır. Tüm ağaçlar toprakta bulunan yüksek orandaki tuzdan zarar görür. Çünkü tuzluluk, toprakların stürüktürünü olumsuz yönde etkiler. Ayrıca toprak suyunun ozmotik potansiyelini arttırarak bitki köklerinin su alımını engeller. Bunların dışında çözünebilir tuzların yapısında, yüksek oranda bulunan sodyum, klor ve bor gibi bazı elementler bitkiler için toksik etki (zehir etkisi) gösterir. KİREÇ Topraktaki kireç miktarı bitkiler için önemlidir. Temel kireç bileşikleri; kalsiyum ile magnezyum karbonatlar ve dolomittir. Laboratuvar koşullarında, karbonat miktarı nicel olarak belirlenerek % toplam CaCO3 miktarı cinsinden ifade edilir. Toprak kireç içeriği sınıflaması genel olarak aşağıdaki gibi yapılmaktadır Kireç miktarının artmasıyla birlikte toprak pH'sı da yükselir. Kireç oranı yüksek olan topraklarda, pH 8,5'e kadar Ca++ katyonu başat durumdadır. Toprakta Ca++ katyonu konsantrasyonu yükseldikçe ortamdaki alınabilir fosfor ve demir iyonları kalsiyum ile çözünemez formda bileşikler oluşturur. Yüksek kireç içeriğine sahip topraklarda, bitkilerde kireç klorozu olarak adlandırılan ve demir noksanlığından kaynaklanan sararmalar meydana gelir Kireç miktarının yüksek olması kadar, çok düşük olması da bitki beslenmesi açısından sakıncalıdır. Çünkü kalsiyum bitki hücre duvarlarının yapısında yer almaktadır. Ayrıca topraktaki kalsiyum karbonat; toprak kırıntılılığını, biyolojik aktiviteyi arttır ve toprak profilinin yıkanmasını güçleştirir. Bu nedenlerden dolayı kireç miktarı çok düşük olan topraklarda kireçleme yapılması gerekir. Kireçleme materyali olarak CaO, CaOH2, CaCO3 ve dolomit kullanılmaktadır BU ÖLÇÜTLERİN ARAZİDEKİ UYGULAMALARI pH ve Tuzluluk Ölçümü Ön etüd çalışmalarında, pH ve tuzluluk ölçümü için arazi kitleri yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak, bu kitlerle yapılan ölçümler yaklaşık olarak sonuç vermektedir. İdeal sonuçların elde edilebilmesi ise laboratuvar analizleriyle mümkündür .Cep ph-metre ve kondüktometreleriyle 1:1 vb. oranlarda toprak-saf su karışımların pH ve elektriki geçirgenliği ölçülebilir. Ayrıca özel olarak hazırlanmış "indikatör çözeltileri veya kağıtları"ndan da yararlanılabilir. Kitlerin üzerinde ya da kullanma kılavuzunda verilen sınıflandırma bilgileri veyahut renk skalaları ile değerlendirm yapılır. Kireç Ölçümü Arazide topraktaki kireç miktarının belirlenmesi için genellikle 1/10 seyreltik HCl kullanılır. Bir saat camı üzerine alınan ince toprak örneği üzerine 5-6 damla asit damlatılır. Meydana gelen kabarmanın şiddetine ve süresine göre toprağın kireç içeriği kabaca aşağıdaki tablodan belirlenir. TOPRAĞIN pH, TUZ, KİREÇ DURUMU ve TÜR SEÇİMİ Tür seçimi konusunda; toprağın pH'sı, tuzluluğu ve kireç miktarı mutlaka göz önünde bulundurulması gereken önemli ölçütlerdir. Ancak Bitkilerin yaşamında tüm ekolojik faktörler birbirleriyle sıkı bir ilişki içerisinde bulunmakta ve her biri önem taşımaktadır. Bu nedenle bir toprağın pH, tuzluluk ve kireç miktarı değerleri irdelenirken değerlendirme, mutlak surette diğer ekolojik faktörler ve toprak özellikleri de göz önünde bulundurularak yapılmalıdır Toprak pH'sı, tuzluluğu ve kireç miktarı bakımından türlerin isteklerinin belirlenmesi amacıyla pek çok bilimsel çalışma gerçekleştirilmiştir. Ancak elde edilen araştırma sonuçları, çalışmanın yapıldığı yörenin içinde bulunduğu ekolojik koşullar için geçerlidir. Bu nedenle literatür incelemelerinden elde edilen bilgilerin, söz konusu ekolojik şartlarda ya da benzeri koşullar altında geçerli olabileceğini kesinlikle unutmamak ve buna göre değerlendirme yapmak gerekir. Ayrıca ön etüd çalışmalarında, incelemesi yapılan sahadaki birtakım özelliklere dikkat etmek suretiyle toprağın pH, tuzluluk ve kireç miktarı ile ilgili bazı fikirler edinmek mümkündür. Örneğin orman altındaki diri örtü pH'ye daha duyarlı olduğundan, bitki örtüsüne bakılarak da pH konusunda bir yargıya varılabilir. Örneğin, karaçam sahalarında bu türe eşlik eden defne yapraklı laden (Cistus laurufolius) ile kızılçam sahalarında bulunan diğer laden türü (Cistus creticus), birer müşir (indikatör) bitki niteliğindedir. Tuzlu toprakların olduğu sahalarda, ılgın (tamariks) gibi halofit yani tuzcul Bitkilerin dışında başka türlere rastlamak mümkün değildir. Ancak Halepçamı, okaliptus, iğde, palmiye ve hurma gibi bazı türlerin tuza dayanıklılığının diğer türlere göre daha fazla olduğu bilinmektedir. Nusret DİRENÇ( Ziraat Mühendisi ) Dr. Rabia ŞİŞANECİ ( Ziraat Mühendisi )

http://www.biyologlar.com/ph-tuzluluk-kirec-ve-bitkiler-icin-onemi

Fenotip Nedir ?

Fenotip ya da Dışyapı, genetik (genotip) ve çevresel etkenlerin yarattığı özelliklerin canlının dış görünüşündeki yansıması Fenotip çoğunlukla genler tarafından belirlenir ancak bazı koşullarda diğer etkenler, fenotipin genotipe yüzde yüz uymasını engelleyebilir Bu duruma hipomorfizm denir Fenotip, zaman içinde değişebilir Birden çok genle kontrol edilen özelliklerin fenotipleri de karmaşıklık gösterir Genlerin durumuna göre çeşitlilik gösteren fenotip sınıflarına pleitropik fenotipler denir Biyolojik sınıflandırmanın ilkel aşamasında kullanılan sınıflandırma yöntemi, canlıların görünüşleri; yani fenotipleri üzerine kurulmuştu Ancak genetik biliminin gelişmesi sonucunda moleküler düzeyde sınıflandırmaya geçilmiştir Ortak fenotipe sahip canlılar, her zaman evrimsel olarak ortak atadan gelmezler Yakınsak evrim, fenotiplerin birbirlerine benzemesini doğurabilir Modern genetik terminolojisinde, herhangi bir mutasyonun yarattığı degişime de mutant fenotip denmektedir

http://www.biyologlar.com/fenotip-nedir-

HAYVANLARI KORUMA KANUNU

Kanun No. 5199 Kabul Tarihi : 24.6.2004 BİRİNCİ KISIM Genel Hükümler BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Tanımlar ve İlkeler Amaç MADDE 1. - Bu Kanunun amacı; hayvanların rahat yaşamlarını ve hayvanlara iyi ve uygun muamele edilmesini temin etmek, hayvanların acı, ıstırap ve eziyet çekmelerine karşı en iyi şekilde korunmalarını, her türlü mağduriyetlerinin önlenmesini sağlamaktır. Kapsam MADDE 2. - Bu Kanun, amaç maddesi doğrultusunda yapılacak düzenlemeleri, alınacak önlemleri, sağlanacak eşgüdümü, denetim, sınırlama ve yükümlülükler ile tâbi olunacak cezaî hükümleri kapsar. Tanımlar MADDE 3. - Bu Kanunda geçen terimlerden; a)Yaşama ortamı: Bir hayvanın veya hayvan topluluğunun doğal olarak yaşadığı yeri, b) Etoloji: Bir hayvan türünün doğuştan gelen, kendine özgü davranışlarını inceleyen bilim dalını, c) Ekosistem: Canlıların kendi aralarında ve cansız çevreleriyle ilişkilerini bir düzen içinde yürüttükleri biyolojik, fiziksel ve kimyasal sistemi, d) Tür: Birbirleriyle çiftleşebilen ve üreme yeteneğine sahip verimli döller verebilen populasyonları, e) Evcil hayvan: İnsan tarafından kültüre alınmış ve eğitilmiş hayvanları, f) Sahipsiz hayvan: Barınacak yeri olmayan veya sahibinin ya da koruyucusunun ev ve arazisinin sınırları dışında bulunan ve herhangi bir sahip veya koruyucunun kontrolü ya da doğrudan denetimi altında bulunmayan evcil hayvanları, g) Güçten düşmüş hayvan: Bulaşıcı ve salgın hayvan hastalıkları haricinde yaşlanma, sakatlanma, yaralanma ve hastalanma gibi çeşitli nedenlerle fizikî olarak iş yapabilme yeteneğini kaybetmiş binek ve yük hayvanlarını, h)Yabani hayvan: Doğada serbest yaşayan evcilleştirilmemiş ve kültüre alınmamış omurgalı ve omurgasız hayvanları, ı) Ev ve süs hayvanı: İnsan tarafından özellikle evde, işyerlerinde ya da arazisinde özel zevk ve refakat amacıyla muhafaza edilen veya edilmesi tasarlanan bakımı ve sorumluluğu sahiplerince üstlenilen her türlü hayvanı, j) Kontrollü hayvan: Bir kişi, kuruluş, kurum ya da tüzel kişilik tarafından sahiplenilen, bakımı, aşıları, periyodik sağlık kontrolleri yapılan işaretlenmiş kayıt altındaki ev ve süs hayvanlarını, k) Hayvan bakımevi: Hayvanların rehabilite edileceği bir tesisi, l) Deney: Herhangi bir hayvanın acı, eziyet, üzüntü veya uzun süreli hasara neden olacak deneysel ya da diğer bilimsel amaçlarla kullanılmasını, m) Deney hayvanı: Deneyde kullanılan ya da kullanılacak olan hayvanı, n) Kesim hayvanı: Gıda amaçlı kesimi yapılan hayvanları, o) Bakanlık: Çevre ve Orman Bakanlığını, İfade eder. İlkeler MADDE 4. - Hayvanların korunmasına ve rahat yaşamalarına ilişkin temel ilkeler şunlardır: a) Bütün hayvanlar eşit doğar ve bu Kanun hükümleri çerçevesinde yaşama hakkına sahiptir. b) Evcil hayvanlar, türüne özgü hayat şartları içinde yaşama özgürlüğüne sahiptir. Sahipsiz hayvanların da, sahipli hayvanlar gibi yaşamları desteklenmelidir. c) Hayvanların korunması, gözetilmesi, bakımı ve kötü muamelelerden uzak tutulması için gerekli önlemler alınmalıdır. d) Hiçbir maddî kazanç ve menfaat amacı gütmeksizin, sadece insanî ve vicdanî sorumluluklarla, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanlara bakan veya bakmak isteyen ve bu Kanunda öngörülen koşulları taşıyan gerçek ve tüzel kişilerin teşviki ve bu kapsamda eşgüdüm sağlanması esastır. e) Nesli yok olma tehlikesi altında bulunan tür ve bunların yaşama ortamlarının korunması esastır. f) Yabani hayvanların yaşama ortamlarından koparılmaması, doğada serbestçe yaşayan bir hayvanın yakalanıp özgürlükten yoksun bırakılmaması esastır. g) Hayvanların korunması ve rahat yaşamalarının sağlanmasında; insanlarla diğer hayvanların hijyen, sağlık ve güvenlikleri de dikkate alınmalıdır. h) Hayvanların türüne özgü şartlarda bakılması, beslenmesi, barındırılma ve taşınması esastır. ı) Hayvanları taşıyan ve taşıtanlar onları türüne ve özelliğine uygun ortam ve şartlarda taşımalı, taşıma sırasında beslemeli ve bakımını yapmalıdırlar. j) Yerel yönetimlerin, gönüllü kuruluşlarla işbirliği içerisinde, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması için hayvan bakımevleri ve hastaneler kurarak onların bakımlarını ve tedavilerini sağlamaları ve eğitim çalışmaları yapmaları esastır. k) Kontrolsüz üremeyi önlemek amacıyla, toplu yaşanan yerlerde beslenen ve barındırılan kedi ve köpeklerin sahiplerince kısırlaştırılması esastır. Bununla birlikte, söz konusu hayvanlarını yavrulatmak isteyenler, doğacak yavruları belediyece kayıt altına aldırarak bakmakla ve/veya dağıtımını yapmakla yükümlüdür. İKİNCİ KISIM Koruma Tedbirleri BİRİNCİ BÖLÜM Hayvanların Sahiplenilmesi, Bakımı ve Korunması Hayvanların sahiplenilmesi ve bakımı MADDE 5. - Bir hayvanı, bakımının gerektirdiği yaygın eğitim programına katılarak sahiplenen veya ona bakan kişi, hayvanı barındırmak, hayvanın türüne ve üreme yöntemine uygun olan etolojik ihtiyaçlarını temin etmek, sağlığına dikkat etmek, insan, hayvan ve çevre sağlığı açısından gerekli tüm önlemleri almakla yükümlüdür. Hayvan sahipleri, sahip oldukları hayvanlardan kaynaklanan çevre kirliliğini ve insanlara verilebilecek zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirleri almakla yükümlü olup; zamanında ve yeterli seviyede tedbir alınmamasından kaynaklanan zararları tazmin etmek zorundadırlar. Ev ve süs hayvanı satan kişiler, bu hayvanların bakımı ve korunması ile ilgili olarak yerel yönetimler tarafından düzenlenen eğitim programlarına katılarak sertifika almakla yükümlüdürler. Ev ve süs hayvanı ve kontrollü hayvanları bulundurma ve sahiplenme şartları, hayvan bakımı konularında verilecek eğitim ile ilgili usul ve esaslar ile sahiplenilerek bakılan hayvanların çevreye verecekleri zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile eşgüdüm sağlanmak suretiyle, İçişleri Bakanlığı ve ilgili kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Ticarî amaç güdülmeden bilhassa ev ve bahçesi içerisinde bakılan ev ve süs hayvanları sahiplerinin borcundan dolayı haczedilemezler. Ev ve süs hayvanlarının üretimini ve ticaretini yapanlar, hayvanları sahiplenen ve onu üretmek için seçenler annenin ve yavrularının sağlığını tehlikeye atmamak için gerekli anatomik, fizyolojik ve davranış karakteristikleri ile ilgili önlemleri almakla yükümlüdür. Ev ve süs hayvanları ile kontrollü hayvanlardan, doğal yaşama ortamlarına tekrar uyum sağlayamayacak durumda olanlar terk edilemez; beslenemeyeceği ve iklimine uyum sağlayamayacağı ortama bırakılamaz. Ancak, yeniden sahiplendirme yapılabilir ya da hayvan bakımevlerine teslim edilebilir. Sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması MADDE 6. - Sahipsiz ya da güçten düşmüş hayvanların, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı Zabıtası Kanununda öngörülen durumlar dışında öldürülmeleri yasaktır. Güçten düşmüş hayvanlar ticarî ve gösteri amaçlı veya herhangi bir şekilde binicilik ve taşımacılık amacıyla çalıştırılamaz. Sahipsiz hayvanların korunması, bakılması ve gözetimi için yürürlükteki mevzuat hükümleri çerçevesinde, yerel yönetimler yetki ve sorumluluklarına ilişkin düzenlemeler ile çevreye olabilecek olumsuz etkilerini gidermeye yönelik tedbirler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı ile eşgüdüm sağlanarak, diğer ilgili kuruluşların da görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların en hızlı şekilde yerel yönetimlerce kurulan veya izin verilen hayvan bakımevlerine götürülmesi zorunludur. Bu hayvanların öncelikle söz konusu merkezlerde oluşturulacak müşahede yerlerinde tutulması sağlanır. Müşahede yerlerinde kısırlaştırılan, aşılanan ve rehabilite edilen hayvanların kaydedildikten sonra öncelikle alındıkları ortama bırakılmaları esastır. Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların toplatılması ve hayvan bakımevlerinin çalışma usul ve esasları, ilgili kurum ve kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Hayvan bakımevleri ve hastanelerin kurulması amacıyla Hazineye ait araziler öncelikle tahsis edilir. Amacı dışında kullanıldığı tespit edilen arazilerin tahsisi iptal edilir. Hiçbir kazanç ve menfaat sağlamamak kaydıyla sadece insanî ve vicdanî amaçlarla sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanlara bakan veya bakmak isteyen ve bu Kanunda öngörülen şartları taşıyan gerçek ve tüzel kişilere; belediyeler, orman idareleri, Maliye Bakanlığı, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından, mülkiyeti idarelerde kalmak koşuluyla arazi ve buna ait binalar ve demirbaşlar tahsis edilebilir. Tahsis edilen arazilerin üzerinde amaca uygun tesisler ilgili Bakanlığın/İdarenin izni ile yapılır. İKİNCİ BÖLÜM Hayvanlara Müdahaleler Cerrahi müdahaleler MADDE 7. - Hayvanlara tıbbî ve cerrahi müdahaleler sadece veteriner hekimler tarafından yapılır. Kontrolsüz üremenin önlenmesi için, hayvanlara acı vermeden kısırlaştırma müdahaleleri yapılır. Yasak müdahaleler MADDE 8. - Bir hayvan neslini yok edecek her türlü müdahale yasaktır. Hayvanların, yaşadıkları sürece, tıbbî amaçlar dışında organ veya dokularının tümü ya da bir bölümü çıkarılıp alınamaz veya tahrip edilemez. Ev ve süs hayvanının dış görünüşünü değiştirmeye yönelik veya diğer tedavi edici olmayan kuyruk ve kulak kesilmesi, ses tellerinin alınması ve tırnak ve dişlerinin sökülmesine yönelik cerrahi müdahale yapılması yasaktır. Ancak bu yasaklamalara; bir veteriner hekimin, veteriner hekimliği uygulamaları ile ilgili tıbbî sebepler veya özel bir hayvanın yararı için gerektiğinde tedavi edici olmayan müdahaleyi gerekli görmesi veya üremenin önlenmesi durumlarında izin verilebilir. Bir hayvana tıbbî amaçlar dışında, onun türüne ve etolojik özelliklerine aykırı hale getirecek şekilde ve dozda hormon ve ilaç vermek, çeşitli maddelerle doping yapmak, hayvanların türlerine has davranış ve fizikî özelliklerini yapay yöntemlerle değiştirmek yasaktır. Hayvan deneyleri MADDE 9. - Hayvanlar, bilimsel olmayan teşhis, tedavi ve deneylerde kullanılamazlar. Tıbbî ve bilimsel deneylerin uygulanması ve deneylerin hayvanları koruyacak şekilde yapılması ve deneylerde kullanılacak hayvanların uygun biçimde bakılması ve barındırılması esastır. Başkaca bir seçenek olmaması halinde, hayvanlar bilimsel çalışmalarda deney hayvanı olarak kullanılabilir. Hayvan deneyi yapan kurum ve kuruluşlarda bu deneylerin yapılmasına kendi bünyelerinde kurulmuş ve kurulacak etik kurullar yoluyla izin verilir. Etik kurulların kuruluşu, çalışma usul ve esasları, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığının ve ilgili kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Deney hayvanlarının yetiştirilmesi, beslenmesi, barındırılması, bakılması, deney hayvanı besleyen, tedarik eden ve kullanıcı işletmelerin tescil edilmesi, çalışan personelin nitelikleri, tutulacak kayıtlar, ne tür hayvanların yetiştirileceği ve deney hayvanı besleyen, tedarik eden ve kullanıcı işletmelerin uyacağı esaslar Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Hayvanların Ticareti ve Eğitilmesi Hayvanların ticareti MADDE 10. - Satılırken; hayvanların sağlıklarının iyi, barındırıldıkları yerin temiz ve sağlık şartlarına uygun olması zorunludur. Çiftlik hayvanlarının bakımı, beslenmesi, nakliyesi ve kesimi esnasında hayvanların refahı ve güvenliğinin sağlanması hususundaki düzenlemeler Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yabani hayvanların ticaretine ilişkin düzenlemeler Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Ev ve süs hayvanlarının üretimini ve ticaretini yapanlar, annenin ve yavrularının sağlığını tehlikeye atmamak için gerekli anatomik, fizyolojik ve davranış karakteristikleri ile ilgili önlemleri almakla yükümlüdür. Hayvanların ticarî amaçla film çekimi ve reklam için kullanılması ile ilgili hususlar izne tâbidir. Bu izne ait usul ve esaslar ilgili kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Bir hayvan; acı, ıstırap ya da zarar görecek şekilde, film çekimi, gösteri, reklam ve benzeri işler için kullanılamaz. Deney hayvanlarının ithalat ve ihracatı izne tâbidir. Bu izin, Bakanlığın görüşü alınarak Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca verilir. Hasta, sakat ve yaşlı durumda bulunan veya iyileşemeyecek derecede ağrısı veya acısı olan bir hayvanı usulüne uygun kesmek ya da ağrısız öldürme amacından başka bir amaçla birine devretmek, satmak veya almak yasaktır. Eğitim MADDE 11. - Hayvanlar, doğal kapasitesini veya gücünü aşacak şekilde veya yaralanmasına, gereksiz acı çekmesine, kötü alışkanlıklara özendirilmesine neden olacak yöntemlerle eğitilemez. Hayvanları başka bir canlı hayvanla dövüştürmek yasaktır. Folklorik amaca yönelik, şiddet içermeyen geleneksel gösteriler, Bakanlığın uygun görüşü alınarak il hayvanları koruma kurullarından izin alınmak suretiyle düzenlenebilir. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Hayvanların Kesimi, Öldürülmesi ve Yasaklar Hayvanların kesimi MADDE 12. - Hayvanların kesilmesi; dini kuralların gerektirdiği özel koşullar dikkate alınarak hayvanı korkutmadan, ürkütmeden, en az acı verecek şekilde, hijyenik kurallara uyularak ve usulüne uygun olarak bir anda yapılır. Hayvanların kesiminin ehliyetli kişilerce yapılması sağlanır. Dini amaçla kurban kesmek isteyenlerin kurbanlarını dini hükümlere, sağlık şartlarına, çevre temizliğine uygun olarak, hayvana en az acı verecek şekilde bir anda kesimi, kesim yerleri, ehliyetli kesim yapacak kişiler ve ilgili diğer hususlar Bakanlık, kurum ve kuruluşların görüşü alınarak, Diyanet İşleri Başkanlığının bağlı olduğu Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Hayvanların öldürülmesi MADDE 13. - Kanunî istisnalar ile tıbbî ve bilimsel gerekçeler ve gıda amaçlı olmayan, insan ve çevre sağlığına yönelen önlenemez tehditler bulunan acil durumlar dışında yavrulama, gebelik ve süt anneliği dönemlerinde hayvanlar öldürülemez. Öldürme işleminden sorumlu kişi ve kuruluşlar, hayvanın kesin olarak öldüğünden emin olunduktan sonra, hayvanın ölüsünü usulüne uygun olarak bertaraf etmek veya ettirmekle yükümlüdürler. Öldürme esas ve usulleri Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yasaklar MADDE 14. - Hayvanlarla ilgili yasaklar şunlardır: a) Hayvanlara kasıtlı olarak kötü davranmak, acımasız ve zalimce işlem yapmak, dövmek, aç ve susuz bırakmak, aşırı soğuğa ve sıcağa maruz bırakmak, bakımlarını ihmal etmek, fiziksel ve psikolojik acı çektirmek. b) Hayvanları, gücünü aştığı açıkça görülen fiillere zorlamak. c) Hayvan bakımı eğitimi almamış kişilerce ev ve süs hayvanı satmak. d) Ev ve süs hayvanlarını onaltı yaşından küçüklere satmak. e) Hayvanların kesin olarak öldüğü anlaşılmadan, vücutlarına müdahalelerde bulunmak. f) Kesim hayvanları ve 4915 sayılı Kanun çerçevesinde avlanmasına ve özel üretim çiftliklerinde kesim hayvanı olarak üretimine izin verilen av hayvanları ile ticarete konu yabani hayvanlar dışındaki hayvanları, et ihtiyacı amacıyla kesip ya da öldürüp piyasaya sürmek. g) Kesim için yetiştirilmiş hayvanlar dışındaki hayvanları ödül, ikramiye ya da prim olarak dağıtmak. h) Tıbbî gerekçeler hariç hayvanlara ya da onların ana karnındaki yavrularına veya havyar üretimi hariç yumurtalarına zarar verebilecek sunî müdahaleler yapmak, yabancı maddeler vermek. ı) Hayvanları hasta, gebelik süresinin 2/3’ünü tamamlamış gebe ve yeni ana iken çalıştırmak, uygun olmayan koşullarda barındırmak. j) Hayvanlarla cinsel ilişkide bulunmak, işkence yapmak. k) Sağlık nedenleri ile gerekli olmadıkça bir hayvana zor kullanarak yem yedirmek, acı, ıstırap ya da zarar veren yiyecekler ile alkollü içki, sigara, uyuşturucu ve bunun gibi bağımlılık yapan yiyecek veya içecekler vermek. l) Pitbull Terrier, Japanese Tosa gibi tehlike arz eden hayvanları üretmek; sahiplendirilmesini, ülkemize girişini, satışını ve reklamını yapmak; takas etmek, sergilemek ve hediye etmek. ÜÇÜNCÜ KISIM Hayvan Koruma Yönetimi BİRİNCİ BÖLÜM Mahallî Hayvan Koruma Kurulları Teşkilât, Görev ve Sorumluluklar İl hayvanları koruma kurulu MADDE 15. - Her ilde il hayvanları koruma kurulu, valinin başkanlığında, sadece hayvanların korunması ve mevcut sorunlar ile çözümlerine yönelik olmak üzere toplanır. Bu toplantılara; a) Büyükşehir belediyesi olan illerde büyükşehir belediye başkanları, büyükşehire bağlı ilçe belediye başkanları, büyükşehir olmayan illerde belediye başkanları, b) İl çevre ve orman müdürü, c) İl tarım müdürü, d) İl sağlık müdürü, e) İl millî eğitim müdürü, f) İl müftüsü, g) Belediyelerin veteriner işleri müdürü, h) Veteriner fakülteleri olan yerlerde fakülte temsilcisi, ı) Münhasıran hayvanları koruma ile ilgili faaliyet gösteren gönüllü kuruluşlardan valilik takdiri ile seçilecek en çok iki temsilci, j) İl veya bölge veteriner hekimler odasından bir temsilci, Katılır. Kurul başkanı gerekli gördüğü durumlarda konuyla ilgili olarak diğer kurum ve kuruluşlardan yetkili isteyebilir. İl hayvan koruma kurulu sekretaryasını, il çevre ve orman müdürlüğü yürütür. Kurul, çalışmalarının sonucunu, önemli politika, strateji, uygulama, inceleme ve görüşleri Bakanlığa bildirir. İllerde temsilciliği bulunmayan kuruluş var ise il hayvan koruma kurulları diğer üyelerden oluşur. Kurul, kurul başkanı tarafından toplantıya çağrılır. İl hayvan koruma kurulunun çalışma esas ve usulleri Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. İl hayvanları koruma kurulunun görevleri MADDE 16. - Hayvanları koruma kurulu münhasıran hayvanların korunması, sorunların tespiti ve çözümlerini karara bağlamak üzere; av ve yaban hayvanlarının ve yaşama alanlarının korunması ve avcılığın düzenlenmesi hususlarında alınmış olan Merkez Av Komisyonu kararlarını göz önünde bulundurarak; a) Hayvanların korunması ve kullanılmasında onların yasal temsilciliği niteliği ile bu Kanunda belirtilen görevleri yerine getirmek, b) İl sınırları içinde hayvanların korunmasına ilişkin sorunları belirleyip, koruma sorunlarının çözüm tekliflerini içeren yıllık, beş yıllık ve on yıllık plân ve projeler yapmak, yıllık hedef raporları hazırlayıp Bakanlığın uygun görüşüne sunmak, Bakanlığın olumlu görüşünü alarak hayvanların korunması amacıyla her türlü önlemi almak, c) Hazırlanan uygulama programlarının uygulanmasını sağlamak ve sonuçtan Bakanlığa bilgi vermek, d) Hayvanların korunması ile ilgili olarak çeşitli kişi, kurum ve kuruluşların il düzeyindeki faaliyetlerini izlemek, yönlendirmek ve bu konuda gerekli eşgüdümü sağlamak, e) İlde kurulacak olan hayvan bakımevleri ve hayvan hastanelerini desteklemek, geliştirmek ve gerekli önlemleri almak, f) Yerel hayvan koruma gönüllülerinin müracaatlarını değerlendirmek, g) Hayvan sevgisi, korunması ve yaşatılması ile ilgili eğitici faaliyetler düzenlemek, j) Bu Kanuna göre çıkarılacak mevzuatla verilecek görevleri yapmak, İle görevli ve yükümlüdür. İKİNCİ BÖLÜM Denetim ve Hayvan Koruma Gönüllüleri Denetim MADDE 17. - Bu Kanun hükümlerine uyulup uyulmadığını denetleme yetkisi Bakanlığa aittir. Gerektiğinde bu yetki Bakanlıkça mahallin en büyük mülkî amirine yetki devri suretiyle devredilebilir. Denetim elemanlarının nitelikleri ve denetime ilişkin usul ve esaslar ile kayıt ve izleme sistemi kurma, bildirim yükümlülüğü ile bunları verecekler hakkındaki usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yerel yönetimler, ev ve süs hayvanları ile sahipsiz hayvanların kayıt altına alınması ile ilgili işlemleri yapmakla yükümlüdürler. Yerel hayvan koruma görevlilerinin sorumlulukları MADDE 18. - Özellikle kedi ve köpekler gibi sahipsiz hayvanların kendi mekânlarında, bulundukları bölge ve mahallerde yaşamaları sorumluluğunu üstlenen gönüllü kişilere yerel hayvan koruma görevlisi adı verilir. Bu görevliler, hayvan koruma dernek ve vakıflarına üye ya da bu konuda faydalı hizmetler yapmış kişiler arasından il hayvan koruma kurulu tarafından her yıl için seçilir. Yerel hayvan koruma görevlileri görev anında belgelerini taşımak zorundadır ve bu belgelerin her yıl yenilenmesi gerekir. Olumsuz faaliyetleri tespit edilen kişilerin belgeleri iptal edilir. Yerel hayvan görevlilerinin görev ve sorumluluklarına, bu kişilere verilecek belgelere, bu belgelerin iptaline ve verilecek eğitime ilişkin usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yerel hayvan koruma görevlileri; bölge ve mahallerindeki, öncelikle köpekler ve kediler olmak üzere, sahipsiz hayvanların bakımları, aşılarının yapılması, aşılı hayvanların markalanması ve kayıtlarının tutulmasının sağlanması, kısırlaştırılması, saldırgan olanların eğitilmesi ve sahiplendirilmelerinin yapılması için yerel yönetimler tarafından kurulan hayvan bakımevlerine gönderilmesi gibi yapılan tüm faaliyetleri yerel yönetimler ile eşgüdümlü olarak yaparlar. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Hayvanların Korunmasının Desteklenmesi Mali destek MADDE 19. - Ev ve süs hayvanlarının korunması amacıyla bakımevleri ve hastaneler kurmak; buralarda bakım, rehabilitasyon, aşılama ve kısırlaştırma gibi faaliyetleri yürütmek için, başta yerel yönetimler olmak üzere diğer ilgili kurum ve kuruluşlara Bakanlıkça uygun görülen miktarlarda mali destek sağlanır. Bu amaçla Bakanlık bütçesine gerekli ödenek konulur. Bu ödeneğin kullanımına ilişkin esas ve usuller, Maliye Bakanlığının olumlu görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Diğer Hükümler Eğitici yayınlar MADDE 20. - Hayvanların korunması ve refahı amacıyla; yaygın ve örgün eğitime yönelik programların yapılması, radyo ve televizyon programlarında bu konuya yer verilmesi esastır. Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu ile özel televizyon kanallarına ait televizyon programlarında ayda en az iki saat, özel radyo kanallarının programlarında ise ayda en az yarım saat eğitici yayınların yapılması zorunludur. Bu yayınların % 20'sinin izlenme ve dinlenme oranı en yüksek saatlerde yapılması esastır. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu görev alanına giren hususlarda bu maddenin takibi ile yükümlüdür. Trafik kazaları MADDE 21. - Bir hayvana çarpan ve ona zarar veren sürücü, onu en yakın veteriner hekim ya da tedavi ünitesine götürmek veya götürülmesini sağlamak zorundadır. Hayvanat bahçeleri MADDE 22. - İşletme sahipleri ve belediyeler hayvanat bahçelerini, doğal yaşama ortamına en uygun şekilde tanzim etmekle ve ettirmekle yükümlüdürler. Hayvanat bahçelerinin kuruluşu ile çalışma usul ve esasları Tarım ve Köyişleri Bakanlığının görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yasak ve izinler MADDE 23. - Bu Kanun kapsamında olan ev ve süs hayvanlarının ticaretinin yapılması, ithalatı ve ihracatı ile her ne şekilde olursa olsun, ülkeden çıkarılması ve sokulması ile ilgili her türlü izin ve işlemlerde Bakanlığın görüşü alınmak kaydıyla Tarım ve Köyişleri Bakanlığı yetkilidir. Tarım ve Köyişleri Bakanlığının ilgili birimlerince, yıl içinde yapılan ithalat ve ihracat ile ilgili bilgiler Bakanlığa bildirilir. Koruma altına alma MADDE 24. - Bu Kanunun hayvanları korumaya yönelik hükümlerine aykırı hareket eden ve bu suretle bulundurduğu hayvanların bakımını ciddi şekilde ihmal eden ya da onlara ağrı, acı veya zarar veren kişilerin denetimle yetkili merci tarafından hayvan bulundurması yasaklanır ve hayvanlarına el konulur. Söz konusu hayvan yeniden sahiplendirilir ya da koruma altına alınır. DÖRDÜNCÜ KISIM Cezai Hükümler BİRİNCİ BÖLÜM İdari Para Cezası Verme Yetkisi, Cezalar, Ödeme Süresi, Tahsil ve İtiraz İdarî para cezası verme yetkisi MADDE 25. - Bu Kanunda öngörülen idarî para cezaları bu Kanunun 17 nci maddesinde belirtilen denetime yetkili merci tarafından verilir. İdari para cezalarına itiraz MADDE 26. - İdarî para cezalarına karşı cezanın tebliği tarihinden itibaren onbeş gün içinde idare mahkemesine dava açılabilir. Davanın açılmış olması idarece verilen cezanın yerine getirilmesini durdurmaz. Bu konuda idare mahkemelerinin verdiği kararlar kesindir. İdarî para cezalarının ödenme süresi ve tahsili MADDE 27. - İdarî para cezalarının ödenme süresi cezanın tebliği tarihinden itibaren otuz gündür. Ceza vermeye yetkili merciler tarafından, Bakanlıkça bastırılan ve dağıtılan makbuz karşılığında verilen para cezaları, ilgilileri tarafından mahallin en büyük mal memurluğuna yatırılır. Yatırılan paranın % 80'i ilgili belediyeye takip eden ay içinde aktarılır. Bu para, tahsisi mahiyette olup amacı dışında kullanılamaz. Bu Kanuna göre verilecek idarî para cezalarında kullanılacak makbuzların şekli, dağıtımı ve kontrolü ile ilgili esas ve usuller yönetmelikle belirlenir. Öngörülen süre içinde ödenmeyen para cezaları, gecikme zammı ile birlikte 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre tahsil edilir. Cezalar MADDE 28. - Bu Kanun hükümlerine aykırı davrananlara aşağıdaki cezalar verilir: a) 4 üncü maddenin (k) bendinin ikinci cümlesi hükmüne aykırı davrananlara, hayvan başına ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. b) 5 inci maddenin birinci, ikinci, üçüncü ve altıncı fıkralarında öngörülen hayvanların sahiplenilmesi ve bakımı ile ilgili yasaklara ve yükümlülüklere uymayan ve alınması gereken önlemleri almayanlara hayvan başına ellimilyon lira, yedinci fıkrasında öngörülen yükümlülük ve yasaklara uymayanlara hayvan başına yüzellimilyon lira idarî para cezası. c) 6 ncı maddenin birinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına beşyüzmilyon lira idarî para cezası. d) 7 nci maddede yazılan cerrahi amaçlı müdahaleler ile ilgili hükümlere aykırı davrananlara hayvan başına yüzellimilyon lira idarî para cezası. e) 8 inci maddenin birinci fıkrasında yazılı, bir hayvan neslini yok edecek müdahalede bulunanlara hayvan başına yedibuçukmilyar lira idarî para cezası; ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarına uymayanlara hayvan başına birmilyar lira idarî para cezası. f) 9 uncu maddede ve çıkarılacak yönetmeliklerinde belirtilen hususlara uymayanlara hayvan başına ikiyüzellimilyon lira; yetkisi olmadığı halde hayvan deneyi yapanlara hayvan başına birmilyar lira idarî para cezası. g) 10 uncu maddede belirtilen hayvan ticareti izni almayanlara ve bu konudaki yasaklara ve yönetmelik hükümlerine aykırı davrananlara ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası. h) 11 inci maddenin birinci fıkrasındaki eğitim ile ilgili yasaklara aykırı davrananlara birmilyarikiyüzellimilyon lira, ikinci fıkrasına aykırı davrananlara hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. ı) 12 nci maddenin birinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına beşyüzmilyon lira; ikinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. j) 13 üncü madde hükümlerine aykırı davrananlara, öldürülen hayvan başına beşyüzmilyon lira idarî para cezası, aykırı davranışların işletmelerce gösterilmesi halinde öldürülen hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. k) 14 üncü maddenin (a), (b), (c), (d), (e), (g), (h), (ı), (j) ve (k) bentlerine aykırı davrananlara ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası; (f) ve (l) bentlerine aykırı davrananlara hayvan başına ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası verilir, kesilmiş ve canlı hayvanlara el konulur. l) RTÜK’ün takibi sonucunda 20 nci maddeye aykırı hareket ettiği tespit edilen ulusal radyo ve televizyon kurum ve kuruluşlarına maddenin ihlal edildiği her ay için beşmilyar lira idarî para cezası. m) 21 inci maddeye aykırı hareket edenlere hayvan başına ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. n) 22 nci maddeye uymayanlara, hayvanat bahçelerinde kötü şartlarda barındırdıkları hayvan başına altıyüzmilyon lira idarî para cezası. o) 23 üncü maddeye aykırı hareket edenlere hayvan başına ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası. Bu maddenin (b) bendinde atıfta bulunulan 5 inci maddenin birinci, ikinci ve beşinci fıkraları ile (o) bendi dışında kalan fiillerin, veteriner hekim, veteriner sağlık teknisyeni, hayvan koruma gönüllüsü, hayvan koruma derneği üyeleri, hayvan koruma vakfı üyeleri, hayvan toplama, gözetim altına alma, bakma, koruma ile görevlendirilmiş olan kişilerce işlenmesi halinde verilecek ceza iki kat artırılarak uygulanır. Bu maddede yazılı idarî para cezaları, her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, o yıl için 4.1.1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca tespit ve ilân edilen yeniden değerleme oranında artırılarak uygulanır. BEŞİNCİ KISIM Çeşitli, Son ve Geçici Hükümler BİRİNCİ BÖLÜM Çeşitli Hükümler Birden fazla hükmün ihlâli MADDE 29. - Bu Kanunda suç olarak öngörülen fiiller başka kanunlara göre de suç ise, en ağır cezayı gerektiren kanun hükümleri uygulanır. Fiili ile bu Kanunun birden fazla hükmünü ihlal edenlere daha ağır olan ceza verilir. Fiillerin tekrarı MADDE 30. - Bu Kanunda, ceza hükmü altına alınmış fiillerin tekrarı halinde para cezaları bir kat, daha fazla tekrarı halinde üç kat artırılarak verilir. İKİNCİ BÖLÜM Son ve Geçici Hükümler Saklı hükümler MADDE 31. - 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu, 4631 sayılı Hayvan Islahı Kanunu ile 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu hükümleri saklıdır. GEÇİCİ MADDE 1. - Bu Kanunun 14 üncü maddesinin (l) bendinde belirtilen hayvanlardan, yurda bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce sokulmuş olanların sahipleri; üç ay içerisinde hayvan koruma kurullarına bildirimde bulunarak bunları kayıt altına aldırmak; altı ay içerisinde kısırlaştırarak kısırlaştırıldıklarına ilişkin belgeleri il hayvan koruma kurullarına teslim etmek zorundadırlar. GEÇİCİ MADDE 2. - Bu Kanun gereğince çıkarılması gerekli bulunan yönetmelikler, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde hazırlanır. Yürürlük MADDE 32. - Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme MADDE 33. - Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

http://www.biyologlar.com/hayvanlari-koruma-kanunu

Fotosentez

Dünya, canlı yaşamına en uygun olacak şekilde, özel olarak tasarlanmış bir gezegendir. Atmosferindeki gazların oranından, güneşe olan uzaklığına, dağların varlığından, suyun içilebilir olmasına, bitkilerin çeşitliliğinden yeryüzünün sıcaklığına kadar kurulmuş olan pek çok hassas denge sayesinde dünya yaşanabilir bir ortamdır. Yaşamı oluşturan öğelerin devamlılığının sağlanabilmesi için de hem fiziksel şartların hem de bazı biyokimyasal dengelerin korunması gereklidir. Örneğin nasıl ki canlıların yeryüzünde yaşamaları için yer çekimi kuvveti vazgeçilmez ise, bitkilerin ürettiği organik maddeler de yaşamın devamı için bir o kadar önemlidir. İşte bitkilerin bu organik maddeleri üretmek için gerçekleştirdikleri işlemlere, daha önce de belirttiğimiz gibi fotosentez denir. Bitkilerin kendi besinlerini kendilerinin üretmesi olarak da özetlenebilecek olan fotosentez işlemi, bunların diğer canlılardan ayrıcalıklı olmasını sağlar. Bu ayrıcalığı sağlayan, bitki hücresinde insan ve hayvan hücrelerinden farklı olarak güneş enerjisini direkt olarak kullanabilen yapılar bulunmasıdır. Bu yapıların yardımıyla, bitki hücreleri güneşten gelen enerjiyi insanlar ve hayvanlar tarafından besin yoluyla alınacak enerjiye çevirirler ve yine çok özel yollarla depolarlar. İşte bu şekilde fotosentez işlemi tamamlanmış olur. Gerçekte bütün bu işlemleri yapan, bitkinin tamamı değildir, yaprakları da değildir, hatta bitki hücresinin tamamı da değildir. Bu işlemleri bitki hücresinde yer alan ve bitkiye yeşil rengini veren "kloroplast" adı verilen organel gerçekleştirir. Kloroplastlar, milimetrenin binde biri kadar büyüklüktedir, bu yüzden yalnızca mikroskopla gözlemlenebilirler. Yine fotosentezde önemli bir rolü olan kloroplastın çeperi de, metrenin yüz milyonda biri kadar bir büyüklüktedir. Görüldüğü gibi rakamlar son derece küçüktür ve bütün işlemler bu mikroskobik ortamlarda gerçekleşir. Fotosentez olayındaki asıl hayret verici noktalardan biri de budur. SIR DOLU BİR FABRİKA: KLOROPLAST Kloroplastta fotosentezi gerçekleştirmek üzere hazırlanmış thylakoidler, iç zar ve dış zar, stromalar, enzimler, ribozom, RNA ve DNA gibi oluşumlar vardır. Bu oluşumlar hem yapısal hem de işlevsel olarak birbirlerine bağlıdırlar ve her birinin kendi bünyesinde gerçekleştirdiği son derece önemli işlemler vardır. Örneğin kloroplastın dış zarı, kloroplasta madde giriş-çıkışını kontrol eder. İç zar sistemi ise "thylakoid" olarak adlandırılan yapıları içermektedir. Disklere benzeyen thylakoid bölümünde pigment (klorofil) molekülleri ve fotosentez için gerekli olan bazı enzimler yer alır. Thylakoidler "grana" adı verilen kümeler meydana getirerek, güneş ışığının en fazla miktarda emilmesini sağlarlar. Bu da bitkinin daha fazla ışık alması ve daha fazla fotosentez yapabilmesi demektir. Bunlardan başka kloroplastlarda "stroma" adı verilen ve içinde DNA, RNA ve fotosentez için gerekli olan enzimleri barındıran bir de sıvı bulunur. Kloroplastlar sahip oldukları bu DNA ve ribozomlarla hem kendilerini çoğaltırlar, hem de bazı proteinlerin üretimini gerçekleştirirler. Fotosentezdeki başka bir önemli nokta da bütün bu işlemlerin çok kısa, hatta gözlemlenemeyecek kadar kısa bir süre içinde gerçekleşmesidir. Kloroplastların içinde bulunan binlerce "klorofil"in aynı anda ışığa tepki vermesi, saniyenin binde biri gibi inanılmayacak kadar kısa bir sürede gerçekleşir. Bilim adamları kloroplastların içinde gerçekleşen fotosentez olayını uzun bir kimyasal reaksiyon zinciri olarak tanımlarlarken, işte bu hız nedeniyle fotosentez zincirinin bazı halkalarında neler olduğunu anlayamamakta ve olanları hayranlıkla izlemektedirler. Anlaşılabilen en net nokta, fotosentezin iki aşamada meydana geldiğidir. Bu aşamalar "aydınlık evre" ve "karanlık evre" olarak adlandırılır. AYDINLIK EVRE Bitkilerin fotosentez işleminde kullanacakları tek enerji kaynağı olan güneş ışığı değişik renklerin birleşimidir ve bu renklerin enerji yükü birbirinden farklıdır. Güneş ışığındaki renklerin ayrıştırılması ile ortaya çıkan ve tayf adı verilen renk dizisinin bir ucunda kırmızı ve sarı tonları, öbür ucunda da mavi ve mor tonları bulunur. En çok enerji taşıyanlar tayfın iki ucundaki bu renklerdir. Bu enerji farkı bitkiler açısından çok önemlidir çünkü fotosentez yapabilmek için çok fazla enerjiye ihtiyaçları vardır. Bitkiler en çok enerji taşıyan bu renkleri hemen tanırlar ve fotosentez sırasında güneş ışınlarından tayfın iki ucundaki renkleri, daha doğrusu dalga boylarını soğururlar, yani emerler. Buna karşılık tayfın ortasında yer alan yeşil tonlardaki renklerin enerji yükü daha az olduğu için, yapraklar bu dalga boylarındaki ışınların pek azını soğurup büyük bölümünü yansıtırlar. Bunu da kloroplastların içinde bulunan klorofil pigmentleri sayesinde gerçekleştirirler. İşte yaprakların yeşil gözükmesinin nedeni de budur. Fotosentez işlemi bitkilerin yeşil görünmesine neden olan bu pigmentlerin güneş ışığını soğurmasından kaynaklanan hareketlenme ile başlar. Acaba klorofiller bu hareketlenme ile fotosentez işlemine nasıl başlamaktadırlar? Bu sorunun cevabının verilebilmesi için öncelikle kloroplastların içinde bulunan ve klorofilleri içinde barındıran Thylakoid'in yapısının incelenmesinde fayda vardır. "Klorofiller, "klorofil-a" ve "klorofil-b" olarak ikiye ayrılırlar. Bu iki çeşit klorofil güneş ışığını soğurduktan sonra elde ettikleri enerjiyi fotosentez işlemini başlatacak olan fotosistemler içinde toplarlar. Thaylakoid'in detaylı yapısının anlatıldığı resimde de görüldüğü gibi fotosistemler kısaca, thylakoid'in içinde yer alan bir grup klorofil olarak tanımlanabilir. Yeşil bitkilerin tamamına yakını bir fotosistem ile tek aşamalı fotosentez gerçekleştirirken, bitkilerin %3'ünde fotosentezin iki aşamalı olmasını sağlayacak iki farklı fotosistem bölgesi bulunur. "Fotosistem I", ve "Fotosistem II" olarak adlandırılan bu bölgelerde toplanan enerji daha sonra tek bir "klorofil-a" molekülüne transfer edilir. Böylece her iki fotosistemde de reaksiyon merkezleri oluşur. Işığın emilmesiyle elde edilen enerji, reaksiyon merkezlerindeki yüksek enerjili elektronların gönderilmesine, yani kaybedilmesine neden olur. Bu yüksek enerjili elektronlar daha sonraki aşamalarda suyun parçalanıp oksijenin elde edilmesi için kullanılır. Bu aşamada bir dizi elektron değiş tokuşu gerçekleşir. "Fotosistem I" tarafından verilen elektron, "Fotosistem II" den salınan elektron ile yer değiştirir. "Fotosistem II" tarafından bırakılan elektronlar da suyun bıraktığı elek-tronlarla yer değiştirir. Sonuç olarak su, oksijen, protonlar ve elektronlar olmak üzere ayrıştırılmış olur. Ortaya çıkan protonlar thylakoid'in iç kısmına taşınarak hidrojen taşıyıcı molekül olan NADP (nikotinamid adenin dinükliotid fosfat) ile birleşirler. Neticede NADPH molekülü ortaya çıkar. Suyun ayrışmasından sonra ortaya çıkan protonlardan bazıları ise thylakoid zarındaki enzim kompleksleri ile birleşerek ATP molekülünü (hücrenin işlemlerinde kullanacağı bir enerji paketçiği) meydana getirirler. Bütün bu işlemler sonucunda bitkilerin besin üretebilmesi için ihtiyaç duydukları enerji artık kullanılmaya hazır hale gelmiştir. Bir reaksiyonlar zinciri olarak özetlemeye çalıştığımız bu olaylar fotosentez işleminin sadece ilk yarısıdır. Bitkilerin besin üretebilmesi için enerji gereklidir. Bunun temin edilebilmesi için düzenlenmiş olan "özel yakıt üretim planı" sayesinde diğer işlemler de eksiksiz tamamlanır. KARANLIK EVRE Fotosentezin ikinci aşaması olan Karanlık Evre ya da Calvin Çevrimi olarak adlandırılan bu işlemler, kloroplastın "stroma" diye adlandırılan bölgelerinde gerçekleşir. Aydınlık evre sonucunda ortaya çıkan enerji yüklü ATP ve NADPH molekülleri, karanlık evrede kullanılan karbondioksiti, şeker ve nişasta gibi besin maddelerine dönüştürürler. Burada kısaca özetlenen bu reaksiyon zincirini kaba hatlarıyla anlayabilmek bilim adamlarının yüzyıllarını almıştır. Yeryüzünde başka hiçbir şekilde üretilemeyen karbonhidratlar ya da daha geniş anlamda organik maddeler milyonlarca yıldır bitkiler tarafından üretilmektedir. Üretilen bu maddeler diğer canlılar için en önemli besin kaynaklarındandır. Fotosentez reaksiyonları sırasında farklı özelliklere ve görevlere sahip enzimler ile diğer yapılar tam bir iş birliği içinde çalışırlar. Ne kadar gelişmiş bir teknik donanıma sahip olursa olsun dünya üzerindeki hiçbir laboratuvar, bitkilerin kapasitesiyle çalışamaz. Oysa bitkilerde bu işlemlerin tümü milimetrenin binde biri büyüklüğündeki bir organelde meydana gelmektedir. Şekilde görülen formülleri, sayısız çeşitlilikteki bitki hiç şaşırmadan, reaksiyon sırasını hiç bozmadan, fotosentezde kullanılan hammadde miktarlarında hiçbir karışıklık olmadan milyonlarca yıldır uygulamaktadır. Ayrıca fotosentez işlemi ile, hayvanların ve insanların enerji tüketimleri arasında da önemli bir bağlantı vardır. Aslında yukarıda anlatılan karmaşık işlemlerin özeti, bitkilerin fotosentez sonucu canlılar için mutlaka gerekli olan glukozu ve oksijeni meydana getirmeleridir. Bitkilerin ürettiği bu ürünler diğer canlılar tarafından besin olarak kullanılırlar. İşte bu besinler vasıtasıyla canlı hücrelerinde enerji üretilir ve bu enerji kullanılır. Bu sayede bütün canlılar güneşten gelen enerjiden faydalanmış olurlar. Canlılar fotosentez sonucu oluşan besinleri yaşamsal faaliyetlerini sürdürmek için kullanırlar. Bu faaliyetler sonucunda atık madde olarak atmosfere karbondioksit verirler. Ama bu karbondioksit hemen bitkiler tarafından yeniden fotosentez için kullanılır. Bu mükemmel çevirim böylelikle sürer gider. FOTOSENTEZ İÇİN GEREKLİ OLAN HER ŞEY GİBİ GÜNEŞ IŞIĞI DA ÖZEL OLARAK AYARLANMIŞTIR Bu kimyasal fabrikada her şey olup biterken, işlemler sırasında kullanılacak enerjinin özellikleri de ayrıca tespit edilmiştir. Fotosentez işlemi bu yönüyle incelendiğinde de, gerçekleşen işlemlerin ne kadar büyük bir hassasiyetle tasarlanmış olduğu görülecektir. Çünkü güneşten gelen ışığın enerjisinin özellikleri, tam olarak kloroplastın kimyasal tepkimeye girmesi için ihtiyaç duyduğu enerjiyi karşılamaktadır. Bu hassas dengenin tam anlaşılabilmesi için güneş ışığının fotosentez işlemindeki fonksiyonlarını ve önemini şöyle bir soruyla inceleyelim: Güneş'in ışığı fotosentez için özel olarak mı ayarlanmıştır? Yoksa bitkiler, gelen ışık ne olursa olsun, bu ışığı değerlendirip ona göre fotosentez yapabilecek bir esnekliğe mi sahiptirler? Bitkiler hücrelerindeki klorofil maddelerinin ışık enerjisine karşı duyarlı olmaları sayesinde fotosentez yapabilirler. Buradaki önemli nokta klorofil maddelerinin çok belirli bir dalga boyundaki ışınları kullanmalarıdır. Güneş tam da klorofilin kullandığı bu ışınları yayar. Yani güneş ışığı ile klorofil arasında tam anlamıyla bir uyum vardır Amerikalı astronom George Greenstein, The Symbiotic Universe adlı kitabında bu kusursuz uyum hakkında şunları yazmaktadır: Fotosentezi gerçekleştiren molekül, klorofildir... Fotosentez mekanizması, bir klorofil molekülünün Güneş ışığını absorbe etmesiyle başlar. Ama bunun gerçekleşebilmesi için, ışığın doğru renkte olması gerekir. Yanlış renkteki ışık, işe yaramayacaktır. Bu konuda örnek olarak televizyonu verebiliriz. Bir televizyonun, bir kanalın yayınını yakalayabilmesi için, doğru frekansa ayarlanmış olması gerekir. Kanalı başka bir frekansa ayarlayın, görüntü elde edemezsiniz. Aynı şey fotosentez için de geçerlidir. Güneş'i televizyon yayını yapan istasyon olarak kabul ederseniz, klorofil molekülünü de televizyona benzetebilirsiniz. Eğer bu molekül ve Güneş birbirlerine uyumlu olarak ayarlanmış olmasalar, fotosentez oluşmaz. Ve Güneş'e baktığımızda, ışınlarının renginin tam olması gerektiği gibi olduğunu görürüz. FOTOSENTEZİN SONUÇLARI Milimetrenin binde biri büyüklükte yani ancak elektron mikroskobuyla görülebilecek kadar küçük olan kloroplastlar sayesinde gerçekleştirilen fotosentezin sonuçları, yeryüzünde yaşayan tüm canlılar için çok önemlidir. Canlılar havadaki karbondioksitin ve havanın ısısının sürekli olarak artmasına neden olurlar. Her yıl insanların, hayvanların ve toprakta bulunan mikroorganizmaların yaptıkları solunum sonucunda yaklaşık 92 milyar ton ve bitkilerin solunumları sırasında da yaklaşık 37 milyar ton karbondioksit atmosfere karışır. Ayrıca fabrikalarda ve evlerde kaloriferler ya da soba kullanılarak tüketilen yakıtlar ile taşıtlarda kullanılan yakıtlardan atmosfere verilen karbondioksit miktarı da en az 18 milyar tonu bulmaktadır. Buna göre karalardaki karbondioksit dolaşımı sırasında atmosfere bir yılda toplam olarak yaklaşık 147 milyar ton karbondioksit verilmiş olur. Bu da bize doğadaki karbondioksit içeriğinin sürekli olarak artmakta olduğunu gösterir. Bu artış dengelenmediği takdirde ekolojik dengelerde bozulma meydana gelebilir. Örneğin atmosferdeki oksijen çok azalabilir, yeryüzünün ısısı artabilir, bunun sonucunda da buzullarda erime meydana gelebilir. Bundan dolayı da bazı bölgeler sular altında kalırken, diğer bölgelerde çölleşmeler meydana gelebilir. Bütün bunların bir sonucu olarak da yeryüzündeki canlıların yaşamı tehlikeye girebilir. Oysa durum böyle olmaz. Çünkü bitkilerin gerçekleştirdiği fotosentez işlemiyle oksijen sürekli olarak yeniden üretilir ve denge korunur. Yeryüzünün ısısı da sürekli değişmez. Çünkü yeşil bitkiler ısı dengesini de sağlarlar. Bir yıl içinde yeşil bitkiler tarafından temizleme amacıyla atmosferden alınan karbondioksit miktarı 129 milyar tonu bulur ki bu son derece önemli bir rakamdır. Atmosfere verilen karbondioksit miktarının da yaklaşık 147 milyar ton olduğunu söylemiştik. Karalardaki karbondioksit-oksijen dolaşımında görülen 18 milyar tonluk bu açık, okyanuslarda görülen farklı değerlerdeki karbondioksit-oksijen dolaşımıyla bir ölçüde azaltılabilmektedir. Yeryüzündeki canlı yaşamı için son derece hayati olan bu dengelerin devamlılığını sağlayan, bitkilerin yaptığı fotosentez işlemidir. Bitkiler fotosentez sayesinde atmosferdeki karbondioksidi ve ısıyı alarak besin üretirler, oksijen açığa çıkarırlar ve dengeyi sağlarlar. Atmosferdeki oksijen miktarının korunması için de başka bir doğal kaynak yoktur. Bu yüzden tüm canlı sistemlerdeki dengelerin korunması için bitkilerin varlığı şarttır. BİTKİLERDEKİ BESİNLER FOTOSENTEZ SONUCUNDA OLUŞUR Bu mükemmel sentezin hayati önem taşıyan bir diğer ürünü de canlıların besin kaynaklarıdır. Fotosentez sonucunda ortaya çıkan bu besin kaynakları "karbonhidratlar" olarak adlandırılır. Glukoz, nişasta, selüloz ve sakkaroz karbonhidratların en bilinenleri ve en hayati olanlarıdır. Fotosentez sonucunda üretilen bu maddeler hem bitkilerin kendileri, hem de diğer canlılar için çok önemlidir. Gerek hayvanlar gerekse insanlar, bitkilerin üretmiş olduğu bu besinleri tüketerek hayatlarını sürdürebilecek enerjiyi elde ederler. Hayvansal besinler de ancak bitkilerden elde edilen ürünler sayesinde var olabilmektedir. Buraya kadar bahsedilen olayların yaprakta değil de herhangi bir yerde gerçekleştiğini varsayarak düşünsek acaba aklınızda nasıl bir yer şekillenirdi? Havadan alınan karbondioksit ve su ile besin üretmeye yarayan aletlerin bulunduğu, üstelik de o sırada dışarıya verilmek üzere oksijen üretebilecek teknik özelliklere sahip makinaların var olduğu, bu arada ısı dengesini de ayarlayacak sistemlerin yer aldığı çok fonksiyonlu bir fabrika mı aklınıza gelirdi? Avuç içi kadar bir büyüklüğe sahip bir yerin aklınıza gelmeyeceği kesindir. Görüldüğü gibi ısıyı tutan, buharlaşmayı sağlayan, aynı zamanda da besin üreten ve su kaybını da engelleyen mükemmel mekanizmalara sahip olan yapraklar, tam bir tasarım harikasıdırlar. Bu saydığımız işlemlerin hepsi ayrı özellikte yapılarda değil, tek bir yaprakta (boyutu ne olursa olsun) hatta tek bir yaprağın tek bir hücresinde, üstelik de hepsi birarada olacak şekilde yürütülebilmektedir. Buraya kadar anlatılanlarda da görüldüğü gibi bitkilerin bütün fonksiyonları, asıl olarak canlılara fayda vermesi için nimet olarak yaratılmışlardır. Bu nimetlerin çoğu da insan için özel olarak tasarlanmıştır. Çevremize, yediklerimize bakarak düşünelim. Üzüm asmasının kupkuru sapına bakalım, incecik köklerine… En ufak bir çekme ile kolayca kopan bu kupkuru yapıdan elli altmış kilo üzüm çıkar. İnsana lezzet vermek için rengi, kokusu, tadı her şeyi özel olarak tasarlanmış sulu üzümler çıkar. Karpuzları düşünelim. Yine kuru topraktan çıkan bu sulu meyve insanın tam ihtiyaç duyacağı bir mevsimde, yani yazın gelişir. İlk ortaya çıktığı andan itibaren bir koku eksperi gibi hiç bozulma olmadan tutturulan o muhteşem kavun kokusunu ve o ünlü kavun lezzetini düşünelim. Diğer yandan ise, parfüm üretimi yapılan fabrikalarda bir kokunun ortaya çıkarılmasından o kokunun muhafazasına kadar gerçekleşen işlemleri düşünelim. Bu fabrikalarda elde edilen kaliteyi ve kavunun kokusundaki kaliteyi karşılaştıralım. İnsanlar koku üretimi yaparken sürekli kontrol yaparlar, meyvelerdeki kokunun tutturulması içinse herhangi bir kontrole ihtiyaç yoktur. İstisnasız dünyanın her yerinde kavunlar, karpuzlar, portakallar, limonlar, ananaslar, hindistan cevizleri hep aynı kokarlar, aynı eşsiz lezzete sahiptirler. Hiçbir zaman bir kavun karpuz gibi ya da bir mandalina çilek gibi kokmaz; hepsi aynı topraktan çıkmalarına rağmen kokuları birbiriyle karışmaz. Hepsi her zaman kendi orijinal kokusunu korur. Bir de bu meyvelerdeki yapıyı detaylı olarak inceleyelim. Karpuzların süngersi hücreleri çok yüksek miktarda su tutma kapasitesine sahiplerdir. Bu yüzden karpuzların çok büyük bir bölümü sudan oluşur. Ne var ki bu su, karpuzun herhangi bir yerinde toplanmaz, her tarafa eşit olacak şekilde dağılmıştır. Yer çekimi göz önüne alındığında, olması gereken, bu suyun karpuzun alt kısmında bir yerlerde toplanması, üstte ise etsi ve kuru bir yapının kalmasıdır. Oysa karpuzların hiçbirinde böyle bir şey olmaz. Su her zaman karpuzun içine eşit dağılır, üstelik şekeri, tadı ve kokusu da eşit olacak şekilde bu dağılım gerçekleşir.   Doğada meydana gelen ve canlılığın ışık ile iletişim gösteren en belirgin temel olaylarından biri "fotosentez" dir. Fotosentez ışık enerjisinin biyolojik olarak kimyasal enerjiye dönüşümü olayıdır. Enerji yönünden tüm canlı organizmalar kesinlikle fotosenteze bağımlıdır, çünkü gerekli besin maddelerinin ve hatta atmosferdeki oksijenin kökeni fotosentezdir. Canlı hücrelerin büyük bir çoğunluğu, basit bir algden, büyük ve karmaşık kara bitkilerine kadar fotosentez yaparlar. İnsan yaşadığı ortamda kendi gereksinmelerine göre bir çok değişiklikleri yapma yeteneğine sahip olmasına rağmen, tüm beslenme sorunu için tamamıyla diğer organizmalara bağlıdır. Bu besin piramidinin tabanını fotosentez yapan bitkiler oluşturur. Yediğimiz her şey, ya doğrudan doğruya bitkisel kökenli, ya da bu kökenden türemiş maddelerdir. Gerçekten fotosentez tek başına büyük bir olaydır. Her yıl dünyada 690 milyar ton karbon dioksit (CO2) ve 280 milyar ton su (H2 O) dan fotosentez yolu ile 500 milyar ton karbonhidrat üretilmekte ve 500 milyar ton oksijen atmosfere verilmektedir. Canlıların büyük bir çoğunluğu için oksijen, besin kadar önemlidir. Oksijen (O2) hayatsal olayların sürekliliği için gerekli olan, besinlerde depo edilmiş enerjiyi serbest hale getirir. Canlıların çoğu havadaki serbest oksijeni kullanır. Bir kısım organizmalar (bazı bir hücreliler, ilkel bitkiler, yassı ve yuvarlak parazit solucanlar) enerji elde etmek üzere çevrelerindeki eser miktarda oksijenden bile faydalanabilirler. Diğer bir kısım organizmalar ise serbest oksijen olmadan da enerji elde edebilirler (Anaerobik solunum). Fakat kompleks yapılı bitki ve hayvanlar, yaşamak için çok miktarda oksijen kullanmak zorundadırlar (Aerobik solunum). Öyleyse kompleks yapılı organizmaların canlılığının devamı ve yayılması oksijenin varlığına bağlıdır. Deney 1. Klorofil Elde Edilmesi Yeşil bitkilerin kloroplastlarında meydana gelen fotosentez de, havanın karbon dioksidi ve suyun varlığında karbonhidrat ve oksijen oluşturulmasıdır. Fotosentez olayını detaylı bir şekilde ortaya koymadan önce klorofil ile ilgili bazı deneyler gösterilecektir. Araç ve Gereçler: Isırgan otu (Urtica) yaprağı, kum, havan, kurutma kağıdı, tebeşir, benzen, alkol, su. Uygulama: Bir havan içine hücrelerin parçalanmasını kolaylaştırmak için kum ve alkol konulup ısırgan otunun yaprakları ilave edilerek iyice ezilir. Bunun sonucunda koyu yeşil boyalı bir eriyik elde edilir. Buna ham klorofil ekstresi adı verilir. Ham klorofil ekstresi hem klorofil, hem de diğer renk maddelerinden olan karotin ve ksantofil boyalı maddeleri de içermektedir. Bunları ayırmak için ekstre filitre kağıdından süzülür. Süzülen bu berrak ekstreden bir miktar alınarak bir deney tüpüne aktarılır. Tübün üzerine aynı miktarda benzen ile bir kaç damla su ilave ediler. Su ilave edilmesinin amacı alkol karışımının yoğunluğunu arttırıp, benzenin kolayca tübün üst kısmına çıkmasını sağlamaktır. Bir süre sonra tübün üst kısmında benzende eriyen klorofilin , alt kısmında ise alkolde kalan sarı renkli karotin ve ksantofil bulunur. Bu şekilde ayırmak, kaba bir yöntemdir. Bu ayrımı daha ayrıntılı bir biçimde gözleye bilmek için kağıt ve tebeşir yardımıyla basitçe yapılabilecek olan bazı uygulamaları örnek olarak verebiliriz. Bu uygulamada yukarıda adı geçen renkli maddeler molekül ağırlığı ve adsorbsiyon derecelerine göre ayrılırlar. Bir petri içine süzülmüş olan berrak klorofil ekstresinden bir miktar koyulur. İçerisine şerit şeklinde kesilerek hazırlanmış kurutma kağıdı ile tebeşir yerleştirilir. Bir süre sonra kağıdın ve tebeşirin üst kısımlarında sarı renkli karotin ve ksantofil, alt kısımda ise yeşil renkli klorofilin toplandığı görülür. Bu kademeli renk farkı adı geçen renk maddelerinin molekül ağırlıklarının ve adsorbsiyon derecelerinin farklı olmasında ileri gelir. Fotosentez Olayında Organik Madde Sentezlendiğinin Gösterilmesi Fotesentezde ışığın katalizörlüğü altında karbon dioksit ve suyun bitkiler tarafından birleştirilerek organik madde (glikoz) sentezlenmesidir. Bu maddeler ya olduğu gibi ya da uzun zincirler şeklinde paketlenerek nişasta şeklinde depolanırlar. Amacımız fotosentezin bir ürünü olan glikozun sentezlendiğini ortaya koymaktır. Araç ve Gereçler : Ebegümeci ve yaprağı iki renkli olan bir bitki yaprağı, siyah renkli kağıt, potasyum iyodür (KI), sıcak su. Uygulama : Yaprağı iki renkli olan bitkiyi alarak uzun bir müddet ışık altında tutunuz. Ebegümeci bitkisinin bir yaprağının yarısını siyah bir kağıt ile kapatarak diğer bitkiyle birlikte aynı sürede olmak şartıyla ışık altında bırakınız. Daha sonra bu bitkileri saplarından keserek kaynamakta olan suyun içerisinde hücrelerinin ölmesini ve çeperlerinin dağılmalarını sağlayınız. Bu iş için iki dakikalık bir süre yeterli olacaktır. Yapraklar yeşil rengini kaybedince potasyum iyodürle muamele ediniz. Işıkta kalmış yeşil renkli bölgelerin nişasta oluşumundan dolayı mavi bir renk aldığını, yeşil olmayan kısımların ise renk vermediğini göreceksiniz (Şekil 4. 3). Deney 3. Fotosentez İçin Karbondioksitin Varlığının Zorunlu Olduğunun Gösterilmesi Yeşil bir bitki oldukça yoğun olarak ışık altında bırakılsa bile, eğer ortamda karbon dioksit bulunmuyorsa bitki bir süre sonra sararmaya başladığı ve gelişiminin durduğu gözlenir. Bunu aşağıdaki gibi bir deneyle ispatlamak mümkündür. Araç ve Gereçler : Bir dal parçası, kavanoz, tüp, tıpa, potasyum hidroksit (KOH), su. Uygulama : Bir bitki dalı alınarak iki yaprağı içerisinde su ve potasyum hidroksit bulunduran bir tüple birlikte (tüpün ağzı açık durumda) geniş ağızlı bir şişe veya kavanoz içerisine bırakılır. Bir süre sonra dalın kavanoz içerisinde kalan kısmında yaprakların sararıp solduğu görülür. Bir müddet daha sonra ise yapraklar tamamen ölür. Buna neden olan faktör, büyük şişedeki karbon dioksitin potasyum hidroksit tarafından emilerek şişe içerisindeki yaprakların ışık ve suyu aldıkları halde karbon dioksit yetersizliğinden fotosentezi yapamamalarındandır. Böylece fotosentez için ortamda karbondioksite kesinlikle gereksinim duyulduğu ispatlanmış olur (Şekil 4. 4). Deney 4. Fotosentezi Etkileyen Faktörlerin Birlikte İncelenmesi Aynı canlı materyeli üzerinde, fotosentezi etkileyen faktörlerin birinin etkisini değiştirip (ışık, karbon dioksit, sıcaklık gibi) diğerlerininkinin sabit tutulması ile fotosentez hızında meydana gelen değişikliklerin incelenmesi ve bu faktörlerin etkilerinin karşılaştırılması şeklinde gösterilecektir. Araç ve Gereçler: Elodea bitkisi, beher, huni, ışık kaynağı, %4'lük potasyum bikarbonat (KHCO3), %1'lik KHCO3, termometre, ispirto ocağı, milimetrik kağıt. Uygulama: Bu deney için Elodea su bitkisi kullanılacaktır. Elodea bitkisi içi su dolu bir cam kaba alınır. Bitkinin üzeri çıkacak olan gaz kabarcıklarını toplayacak olan bir huniyle şekilde görüldüğü gibi kapatılır (Şekil 4. 5). Işık faktörünün etkisini ölçmek için önce normal ışıktaki kabarcık çıkışı tespit edilir. Bir lamba yardımıyla düzeneğe ışık verilir ve kabarcık çıkışı gözlenir. Fotosentez hızı ile aydınlatma şiddeti arasındaki ilişki grafikte gösterilir. Karbondioksit konsantrasyonunun etkisini inceleyebilmek için de başka bir kaba yine ortamı su ile hazırlanmış %4'lük KHCO3 çözeltisi konur. Yine bitki bu düzeneğin içine yerleştirilip bu konsantrasyondaki fotosentez hızı ölçülür. Aynı işlem %1'lik KHCO3 için tekrarlanır. KHCO3 konsantrasyonuna karşı kabarcık sayısındaki değişim grafiği çizilir. Sıcaklığın fotosentez üzerine etkisini ölçmek içinde aynı düzeneğin sıcaklığı ölçülür ve bu sıcaklıktaki kabarcık sayısı saptanır. Daha sonra sıcaklık ispirto ocağı yardımıyla arttırılır ve kabarcık sayısı belirlenir. Sıcaklık kabarcık çıkışı durana kadar arttırılır. Sıcaklık ile fotosentez ilişkisi bir grafikte gösterilir. Deney 5. Aerobik Solunum Bu deneyle karbonhidratların havadan alınan O2 ile CO2 ve H2 O ya kadar yıkılıp enerji açığa çıktığını göreceksiniz. Araç ve Gereçler: Çimlenmekte olan bezelye taneleri, balon joje, cam boru, beher, KOH, renkli bir sıvı. Uygulama: Bu deney için, CO2 tutma özelliğine sahip potasyum hidroksit (KOH) kristalleri pamuğa sarılarak çimlenmekte olan bezelye taneleri ile birlikte bir balon joje içine yerleştirilir. Daha sonra balon şekilde görüldüğü gibi bir ucu renkli sıvıya batırılmış kılcal boru ile birleştirilir. Bir süre sonra bezelyelerin solunum yapması sonucu O2 alınıp CO2 verilir. Dışarıya verilen bu CO2, KOH kristalleri tarafından tutulur ve azalan hacim kadar kılcal boruda sıvı yükselir. Deney 6. Anaerobik Solunum Havanın serbest oksijeni ile temas halinde olmayan bazı bitkiler, kendileri için gerekli olan enerjiyi, organik maddeleri enzimatik faaliyetlerle parçalayarak sağlarlar. Bu parçalanma sonucunda açığa çıkan gaz CO2 'tir. Araç ve Gereçler: Çimlenmekte olan nohut, deney tüpü, civa, beher. Uygulama: Çimlenmekte olan bir kaç nohut tanesini deney tüpünün içine yerleştirin. Sonra tüpü tamamıyla civa ile doldurun ve ters çevirerek yine civa dolu bir kabın içine batırın. Daha sonra cıva dolu kabın üzerine su ilave edin. Bir süre sonra tohumların anaerobik solunumu sonucu ortaya çıkan gaz tüpteki civayı aşağıya doğru ittiğini göreceksiniz (Şekil 4. 7). Bu da bize havadaki serbest oksijen yerine bitki dokularındaki bağlı oksijenin kullanıldığını gösterir. Deney 7. Fermantasyon Bazı organizmaların solunumu sonucunda substrat CO2 gibi çok basit bir ürüne kadar parçalanmaz. Solunum sonucunda daha kompleks bir madde açığa çıkar. Bu olaya fermantasyon denir. Araç ve Gereçler: %1 'lik glikoz çözeltisi, % 20 'lik Baryum hidroksit (Ba(OH)2), taze bira mayası, erlenmayer, cam boru, tıpa. Uygulama: Bir erlenin içine 200 cm3 %1 lik glikoz çözeltisi konulur. Daha sonra bu karışımın içine bir miktar taze bira mayası ilave edilir. Erlenin ağzı şekilde görüldüğü gibi cam boru takılmış tıpa ile kapatılır ve cam borunun diğer ucu yine tıpa ile kapatılmış % 20 'lik Ba(OH)2 çözeltisi içine batırılır. Ba(OH)2 içeren tüpte çökelmenin meydana gelmesi, olay sonucunda CO2 açığa çıktığını, alkol kokusu da fermentasyon sonucu alkolün meydana geldiğini gösterir Özet Doğada meydana gelen ve canlılığın ışık ile iletişim gösteren en belirgin temel olaylarından biri "fotosentez"dir. Fotosentez ışık enerjisinin biyolojik olarak kimyasal enerjiye dönüşümü olayıdır. Enerji yönünden tüm canlı organizmalar kesinlikle fotosenteze bağımlıdır, çünkü gerekli besin maddelerinin ve hatta atmosferdeki oksijenin kökeni fotosentezdir. Canlıların büyük bir çoğunluğu için oksijen, besin kadar önemlidir. Oksijen (O2) hayatsal olayların sürekliliği için gerekli olan, besinlerde depo edilmiş enerjiyi serbest hale getirir. Canlıların çoğu havadaki serbest oksijeni kullanır. Bir kısım organizmalar (bazı bir hücreliler, ilkel bitkiler, yassı ve yuvarlak parazit solucanlar) enerji elde etmek üzere çevrelerindeki eser miktarda oksijenden bile faydalanabilirler. Bu ünitede bitkilerde fotosentez olayını, fotosenteze etki eden faktörleri, oksijenli ve oksijensiz solunum olaylarını, fermantasyon olayının nasıl meydana geldiği bazı deneylerle gösterilmeye çalışılmıştır. Değerlendirme Soruları Aşağıdaki soruların yanıtlarını verilen seçenekler arasından bulunuz. 1. Fotosentez için aşağıdakilerden hangisi gerekli değildir? A. CO2 B. Işık C. Klorofil D. KOH E. H2O 2. Aşağıdaki bileşiklerden hangisi CO2 tutabilme özelliğine sahiptir? A. H2O B. KHCO3 C. BaCO3 D. NaOH E. KOH 3. Fermantasyon sonucu aşağıdaki maddelerden hangisi oluşur? A. Glikoz B. Karbonhidrat C. Alkol D. Oksijen E. Protein 4. Aerobik solunumda karbonhidratlar, aşağıdaki hangi maddenin yardımıyla en küçük yapı taşları ve enerjiye kadar parçalanırlar? A. O2 B. CO2 C. H2 O D. KOH E. NaOH 5. Aşagıdakilerden hangisi fotosentezin hızına etki etmez? A. CO2 B. Glikoz C. Sıcaklık D. Işık E. Klorofil Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar Ocakverdi, H., Konuk, M., (1989) Bitki Fizyolojisi Laboratuvar Kılavuzu, Selçuk Üniv. Eğitim Fak. Yay: 14, Konya. Önder, N. Yentür, S., (1991) Bitki Fizyolojisi Laboratuvar Kılavuzu, İstanbul. Üniv. Fen Fak.Yay. No: 220, İstanbul. Önder, N., (1985) Genel Bitki Fizyolojisi, İstanbul Üniv. Fen Fak. Yay. No: 189, İstanbul. Ayrıntılar ve şekiller için tıklayınız: http://www.aof.anadolu.edu.tr/kitap/IOLTP/2282/unite04.pdf

http://www.biyologlar.com/fotosentez

Tatlı Su Protozoonları ve Önemi

Protozoa tek hücreli, ökaryotik mikroorganizmalardır. Özellikle bakteri, tek hücreli alg ve diğer protistler üzerinden beslenirler. 80.000’in üzerinde protozoon türü tanımlanmıştır. Bunların yarıdan fazlası fosil, yaklaşık 10.000 kadarı da simbiyonttur [1]. Protozoon türleri uzun yıllar sadece insanlara verdikleri zarar düşünülerek, parazitolojik açıdan ele alınmış, serbest yaşayan protozoonlar ihmal edilmiştir. Gerçekte çok sayıda parazit protozoon olmasına rağmen, daha da fazla sayıda hem sucul hem de karasal habitatlarda yaşayan serbest protozoon türü bulunmaktadır. Serbest yaşayan protozoonların bulundukları ortamdaki önemlerinin anlaşılmasından sonra, araştırmacılar dikkatlerini tıbbi protozoolojiden, serbest yaşayan protozoonların ekolojisine çevirmişlerdir. Genel limnolojik çalışmalarda heterotrofik protozoa uzun bir süre dikkate alınmamıştır. Kesin olarak ortaya koymak güç olmakla birlikte, bu ihmalin sebebi, muhtemelen uzman eksikliği veya daha büyük olan metazoonlara göre preparasyon işlemlerinin zor ve zaman alıcı olması gösterilebilir [2]. Protozoonların mikrobiyal besin ağında ve organik kirlilik yükü yüksek suların arıtılmasında önemli rolleri bulunmaktadır. Bunların yanı sıra atık su arıtma sistemlerinin performans göstergesi ve doğal suların kirlilik ve ötrofikasyon indikatörü olarak da kullanılmaktadırlar [3-9]. Protozoon türlerinin planktonik besin ağının önemli bir parçası olduğu ve sucul habitatlarda toplam zooplankton biyoması içerisinde önemli bir yere sahip olduğunun anlaşılmasından sonra göl, gölet, akarsu, rezervuar, kaynak suları ve sulak alanlar gibi tatlı su ekosistemlerinde, protozoon biyomas ve tür çeşitliliğinde meydana gelen mevsimsel değişimler, komünite yapıları çeşitli çalışmalarda ele alınmıştır. Ülkemizde değişik ekosistemlerde bulunan farklı organizma gruplarına ait çalışmalarda büyük aşamalar kaydedilmiş olmasına karşın, protozoonlar ile ilgili çalışmalar yeterli ölçüde değildir. Türkiye tatlı su protozoonları ile ilgili bilgiler yeni, az ve eksiktir. Bu çalışmanın bu alanda yapılacak olan araştırmalara temel bilgi sağlaması beklenmektedir. Protısta Alemi ve Protozoonlar Önceleri tüm canlılar iki alemli sınıflandırma sistemi (Kingdom: Plantae, Kingdom: Animalia) içerisinde ya bitki ya da hayvan olarak kabul edilmişler ve protozoonlar hayvanlar alemine dahil edilmişlerdir. Uzun bir zamandır kullanılmakta olan Whittaker’in beş-alemli sınıflandırma sisteminde bitki, mantar ya da hayvan tanımına uymayan tüm ökaryotik hücre organizasyonu gösteren tek hücreli canlılar Protista alemini oluşturmaktadır. Moleküler tekniklerin gelişmesi sonucunda canlı türleri arasındaki filogenetik ilişkiler ortaya çıkarılmış ve üç domain (süperkingdom) sistemi (Bacteria-Archaea-Eukarya) bilim dünyasına girmiştir. Bu sınıflandırma sisteminde bütün ökaryotik canlılar üçüncü domain olan Eukarya’ya dahil edilmiş ve domain Eukarya dört aleme (Protista-Plantae-Fungi-Animalia) bölünmüştür. Son zamanlarda bilim adamları bugün yaşayan türler arasındaki filogenetik ilişkilere dayanan sekiz alemden (Archaebacteria-Eubacteria-Archaezoa-Protista-Chromista-Plantae-Fungi-Animalia) oluşan yeni bir sınıflandırma sistemini teklif etmişlerdir [10,11]. Archaezoa olarak sınıflandırılan bir hücreli organizmalar (Archaeamoebae-Metamonada-Microsporidia) gerçek bir çekirdeğe sahiptirler, ancak mitokondri, endoplazmik retikulum ve Golgi aygıtından yoksundurlar. Moleküler verilere göre, Archaezoa üyeleri en eski ökaryotik hücreler olup, anaerobik periyodda, Golgi ve endoplazmik retikulumun gelişimi ve mitokondriyal simbiyontların hücreye dahil olmasından önce, ökaryotik evrim hattından ayrılmışlardır. Kahverengi algler ile klorofil c içeren diğer tek hücreli ökaryotlar Chromista adı altında ayrı bir alem içerisinde toplanmış, geriye kalan bir hücreli ökaryotlar, Protista alemine dahil edilmişlerdir [10-13] . Protista üyeleri yapı ve işlev bakımından çok çeşitlidir ve sınıflandırılması güçlüklerle dolu bir geçmişe sahiptir. Bu alemin sınırı değişik sınıflandırmalar arasında büyük farklılıklar göstermektedir [12, 14-16]. Çoğunluğu tek hücreli ve mikroskobik ökaryot canlılar olmasına karşın, aynı zamanda daha basit çok hücrelileri ve hatta deniz yosunları gibi karmaşık yapılı iri organizmaları da kapsar. Bunları bir araya toplayan asıl faktör hayvan, mantar ya da gerçek bitki olmamalarıdır. Protista aleminin, geleneksel bir yaklaşımla hayvan benzeri (Mastigophora-Sarcodina-Ciliata), mantar benzeri (Sporozoa-Mycetozoa-Gymnomycota), bitki benzeri (Euglenoidea-Dinoflagellata) gruplar şeklinde düzenlenmesi kabul görmektedir. Hayvan benzeri bir hücreliler olarak “Protozoa”, evrimsel ya da sistematik bir anlam ifade etmediğinden, takson olarak kabul edilmez. Protozoa kavramı, fonksiyonel anlamda bir organizasyon düzeyini ifade etmek için kullanılır. Bu grubu oluşturan organizmalar, hayvanlarla aynı tip beslenme stratejisini kullanırlar. Hayvan benzeri bir hücreliler enerji ve besinlerini heterotrofi yoluyla (osmotrofi-fagotrofi) elde ederler. Çok sayıda flagellat miksotrofiktir ve her iki beslenme stratejisini de (heterotrofi-ototrofi) kullanırlar. Bir çok heterotrofik protozoa da sitoplazmalarında fotosentez yapabilen endosimbiyontlar içerirler. Protozoanın olağanüstü çeşitliliğini içeren bir sınıflandırma sistemi düzenlemek oldukça zordur. Finlay ve Esteban [17] belirleyici karakter olarak fagotrofinin önemini vurgulayarak, tatlı suda yaygın olarak bulunan serbest yaşayan protozoonları aşağıda belirtildiği gibi 16 şubeye ayırmışlardır. Bu sınıflandırmada protozoa kavramı, eski sınıflandırmalarda tanımlanan Kingdom Protozoa’yı ve geleneksel bir şekilde protozoon olarak kabul edilen ancak şimdi Archaezoa ve Chromista’ya (esas olarak fototrofik protistler ya da alglerdir) dahil edilen organizmaları içermektedir. ARCHAEAMOEBAE: Mitokondriden yoksun, tek-kamçılı ameboyit hücreler olup, “pelobiont”lar da denir (örneğin Mastigamoeba, Mastiginella, Pelomyxa). Kamçı Pelomyxa cinsinde güçlükle gözlenir, bu nedenle amip olarak da tanımlanmaktadır. Organik madde bakımından zengin, anoksik sedimentlerde yaygın olarak bulunurlar. Özel bir besin tercihleri yoktur; bakteri, alg, detritus vs. üzerinden beslenirler. METAMONADA: Mitokondriden yoksun anaerobik kamçılı protistlerdir. İki, dört, sekiz (ya da bazen daha fazla) kamçı taşırlar. Çoğunluğu endokommensal olmasına karşın, parazit türler ve serbest yaşayan diplomonad türleri de (örneğin Hexamita, Trepomonas) içerir. Organik olarak zengin, anoksik sedimentlerde yaygın olarak bulunurlar, bakteri üzerinden osmotrofik ve fagotrofik olarak beslenirler. PERCOLOZOA: Genellikle 1-4 (bazen daha fazla) arasında değişen kamçı taşıyan flagellatları (örneğin ameboyit olmayan dört kamçılı Percolomonas, çok kamçılı pseudosiliyatlar), geçici kamçılı safhaları bulunan ameboyit flagellatları (örneğin iki kamçılı Naeglaria, dört kamçılı Tetramitus), kamçılı safha bulunmayan ameboyit formları (örneğin Vahlkampfia) ve modifiye olmuş mitokondri (hidrogenozom) içeren anaerobik flagellatları (örneğin Psalteriomonas) içeren karışık bir gruptur. Bazıları fakültatif patojendirler. Tümü sedimentlerde yaşar ve esas olarak bakteri üzerinden beslenirler. PARABASALA: Çok sayıda kamçıya sahip hidrogenozom içeren anaerobik, heterotrofik flagellatlardır. Karakteristik olarak parabasal cisimcik (modifiye olmuş Golgi) içerirler. Muhtemelen Ditrichomonas, Pseudotrichomonas hariç, hemen hemen tümü endosimbiyotiktir. İyi bilinmemekle beraber, bakteri üzerinden beslendikleri tahmin edilmektedir. Bazı araştırıcılar Parabasala’yı Archaezoa alemine dahil ederler. EUGLENOZOA: Genellikle iki (nadiren daha fazla) kamçı taşıyan flagellatlardır. Kamçılardan biri ya da her ikisi de anteriyör bir çöküntüden çıkar. Çoğu fagotrofiktir (örneğin Rhyhchomonas, Bodo, Astasia, Paranema, Entosiphon, Anisonema). Fagotrofik türler esas olarak sedimentlerde yaşarlar ve buraya tutunmuş bakteriler ya da su sütununda asılı duran bakteriler üzerinden beslenirler. Entosiphon gibi daha büyük öglenoyitler büyük partiküllerle beslenirler. Kinetoplastid içeren biflagellat bodonidleri de içerir. Serbest yaşayanlara ilaveten simbiyotik olan üyeleri de vardır. Ichthyobodo necator tatlı su balıklarının solungaçlarında ektoparazit olarak yaşar. OPALOZOA: Çoğu biflagellat protistlerdir (Anisomonas, Apusomonas, Cercomonas, Heteromita). Esas olarak bakteri üzerinden beslenirler. Kathalepharis türleri planktonda küçük algler üzerinden, bazıları ise (örneğin Cercomonas) pseudopod oluşturarak bakteri üzerinden beslenirler. Cyathobodo kendini zemine tespit etmek için sap oluşturur. Bu takson endokommensal olarak yaşayan opalinidleri de kapsar. CHOANOZOA: Serbest yaşayan, tek kamçılı, renksiz flagellatlardır. Hücrelerin apikal yüzeyinde bulunan çok sayıda ince sitoplazmik uzantı, kamçının etrafında yaka benzeri bir yapı oluşturur. Çoğunlukla sesildirler. Soliter ya da koloniyal, çıplak ya da lorikalı olabilirler. Sadece fagotrofik formları içerir, tatlı sudaki süspanse bakteri ve diğer küçük partiküller üzerinden beslenirler (örneğin Codonosiga, Diploeca, Diplosigopsis, Monosiga, Sphaeroeca). DINOZOA: Ekolojik bakımdan önemli olan bir şubedir. Deniz ve tatlı sularda serbest, bir kısmı da diğer protistler veya metazoonlarda simbiyont olarak yaşayan, iki heterodinamik kamçı taşıyan flagellatlardır. Renksiz türler osmotrofiktirler, detritus ya da diğer protistler üzerinden beslenirler. Katadinium, Peridinium, Gymnodium ve Ceratium cinslerinde fagotrofik tatlı su türleri bulunur. CILIOPHORA: Protista içerisinde yer alan şubeler arasında en homojen gruplardan biridir. Nüklear dualizm (makro- ve mikronükleus) göstermeleri, hareket ve beslenme için sil veya bileşik sil yapıları (sir, membranel vs.) taşımaları, homothetogenik (enine) bölünmenin görülmesi (flagellatlarda symmetrogenik bölünme görülür) diagnostik özellikleridir. Bir çoğu kompleks ağız siliyatürüne sahiptir. Çoğu aerobiktir, anaerobik türlerde mitokondri yoktur ya da hidrogenozom bulunur. Siliyatlarda beslenme heterotrofiktir, fakat bazı türler fotosentetik algal protistler içerirler. Çoğunluğu serbest yaşar, çok sayıda türü kommensal veya nadiren de parazit olarak yaşayan simbiyontlardır. Ichthyopthyrius multifiliis balıklarda beyaz benek hastalığı etkenidir. Yumuşak zeminlerde geniş populasyonlar oluştururlar (örneğin Loxodes, Spirostomum, Caenomorpha, Aspidisca, Acineta, Nassula, Cyclidium, Vorticella, Frontonia, Paremecium, Prorodon, Lacrymaria, Actinobolina). Bir çok siliyat serbest, fakat bazı peritrich ve suktorlar sesil yaşarlar. Vorticella soliterdir, fakat Epistylis, Carchesium, Zoothamnium ve Operculaia koloniyaldir. Küçük türler bakteri üzerinden, büyük türler ise büyük tek hücreli algler, flamentöz siyanobakteri, diğer protozoonlar ve nadiren rotifer ve diğer mikrozooplankton üzerinden beslenirler. Halteria viridis gibi miksotrofik türlerin metalimniyonda aşırı çoğalması primer üretim bakımından önemli olabilir. RHIZOPODA: Beslenme ve hareket için pseudopod oluşturan, kamçısız amiplerdir. Yalancı ayaklar lobsu (lopopod), ipliksi (filopod) ya da ağsı (retikulopod) olabilir. Çıplak amipler lobsu (örneğin Amoeba, Acanthamoeba) ya da ipliksi (örneğin Vampyrella) yalancı ayaklara, kabuklu amipler ya lobsu (örneğin Arcella) ya da ipliksi (örneğin Euglypha) yalancı ayaklara sahiptirler. Foraminiferlerin (Granuloreticulosa) tümü hemen hemen denizeldir, kabuk yüzeyindeki deliklerden yalancı ayaklar ipliksi şekilde çıkarlar ve ağsı bir yapı şekillendirirler. Taksonun üyeleri esas olarak serbest yaşarlar, fakat endosimbiyont olarak yaşayanları da vardır (örneğin Entamoeba). Serbest yaşayanların tümü fagotrofik heterotroflardır. Alg, detritus, bakteri vs. üzerinden beslenirler. Vampyrella flamentöz yeşil algler üzerinde parazit yaşarlar. Bazı kabuklular planktoniktirler (örneğin Difflugia). HELIOZOA: Aksopodlu fagotrofik hücrelerdir. Sert, mikrotübüler aksonem içeren aksopodlar hücrenin etrafından ışınsal olarak çıkar. Güneş hayvancıkları da denir. Esas olarak tatlı sularda yaşarlar (örneğin Actinosphaerium, Actinophrys, Clathrulina). Bazıları denizeldir. Alg, protozoa ve rotiferler üzerinden beslenirler. Aksopodlar diffüzyonla beslenmede kullanılır. Esas olarak planktonik protistlerdir ve sap ya da aksopodlar aracılığı ile yüzeye tutunabilirler. BICOSOECA, DICTYOCHAE, PHAEOPHYTA, HAPTOMONADA ve CRYPTOMONADA : Kingdom Chromista’ya ait şubelerdir. Çoğunluğu fototrof olduğu halde, fagotrofik türler de içerirler. Tatlısu formlarında miksotrofi ve fagotrofi özellikle chrysomonadlarda yaygındır. Chrysomonadlar iki kamçılı, sesil ya da hareketli ve soliter ya da koloniyal olabilirler (örneğin Spumella, Uroglena, Dinobryon). Beslenme ile ilgili organelleri başta olmak üzere, protozoon morfolojisi ve fonksiyonel rolleri arasında yakın bir ilişki vardır. Bulundukları habitatlarda fonksiyonel rolleri dikkate alındığında, serbest protozoonlar siliyatlar, sarkodinler (kök bacaklılar) ve heterotrofik flagellatlar olmak üzere üç büyük gruba ayrılırlar. Fonksiyonel gruplar aynı yerde, bir arada yaşadıkları halde, besin yakalama mekanizmaları farklıdır. Flagellatlar genellikle 20μm’den, amipler 50 μm’den, siliyatlar 200 μm’den daha küçüktürler. Ancak bazı amip ve siliyatların büyüklükleri 2 mm’ye kadar ulaşabilir (örneğin Pelomyxa, Actinosphaerium, Stentor). Protozoonlar kendi büyüklüklerine uygun besini tercih ederek, mikrobiyal populasyonları kontrol altında tutarlar. Fonksiyonel özellikler dikkate alındığında, siliyatlar (besin yakalamada sil kullanırlar) yırtıcı beslenenler (örneğin Prorodon, Monodinium, Didinium, Dileptus, Chidonella, Nassula), süzerek beslenenler (Cyclidium, Colpidium, Vorticella, Aspidisca, Eupletes, Strombidium, Strobilidium) ve difüzyon ile beslenenler (Suctoria) olarak ayrılabilirler. Sarkodinler kendi içinde üç fonksiyonel gruba ayrılır: çıplak amipler, kabuklu amipler ve heliozoonlar. Bu protistler gruplara göre çeşitlilik gösteren pseudopodlarla, protistin büyüklüğüne uygun olarak alg yada bakteriler üzerinden, Pelomyxa türleri canlı olmayan organik partiküller üzerinden beslenirler. Heterotrofik flagellatlar diğer gruplara göre daha küçüktürler. Bu nedenle sucul ortamlarda, yüzey ve dipte önemli bakteri tüketicileridir. Yırtıcı beslenme (örneğin chrysomonadlar), süzerek beslenme (örneğin choanoflagellatlar) ve difüzyonla beslenme (örneğin Ciliophrys ve helioflagellatlar) bu grupta da görülür. Taksonomik gruplar ile fonksiyonel gruplar arasında yakın bir ilişki yoktur. Farklı türler, benzer ekolojik fonksiyonları olmasına karşın, farklı taksonomik gruplarda yer alabilirler. Heliozoonlar ve helioflagellatlar morfolojik olarak birbirlerine benzedikleri halde, farklı şubelerde yer alırlar. Bu iki şube benzer beslenme stratejisine sahiptirler. Benzer şekilde farklı beslenme stratejisi geliştiren bir hücrelilere çeşitli taksonomik gruplarda rastlanmaktadır. Örneğin değişik pek çok bir hücreli grubunda fotosentez yapan türler vardır. Bir grup fotosentez yapan türleri, heterotrofik türleri ve miksotrofik türleri içerebilir. Protist çeşitliliği ile ilgili iki farklı görüş bulunmaktadır. Mikrobiyal çeşitliliğin, makroskobik hayvan ve bitki çeşitliliği ile ayırt edici bazı özelliklere sahip olduğunu vurgulayan Finlay ve Esteban [17], tatlı su protozoon türlerinin az sayıda bireyle ya da kist olarak temsil edilse bile, tüm nemli habitatlarda her zaman bulunduklarını ve muhtemelen hiçbir zaman da yok olmadıklarını ifade etmişlerdir. Lokal olarak, birçok tür nadir ya da kriptiktir (gizli türler, kist halinde olanlar). Çevresel koşulların onların tercih ettikleri yönde gelişmesini beklerler. Uzun süre “aktif” durumdan çok “potansiyel” durumda kalırlar. Bundan dolayı aktif biyoçeşitlilikten çok, potansiyel biyoçeşitlilikten söz edilir. Boyutlarının küçük olması, dirençli kistler oluşturmaları ve bir yerden bir yere kolay bir şekilde taşınmalarından dolayı kozmopolit türler olarak kabul edilirler. Mikrobiyal ökaryot türlerin dağılışı nadir olarak coğrafik bariyerlerle sınırlanmıştır. Bu nedenle spesifik coğrafik dağılımları hakkında bilgi vermek oldukça zordur. Endemizm nadirdir,global tür çeşitliliği azdır ve en azından siliyatların çoğu halihazırda tanımlanmıştır [18-21]. Siliyat türlerinin çoğunun kozmopolit olduğu konusunda Finlay ve Fenchel’in görüşlerine katılan Foissner [22] önceki araştırıcıların aksine tür çeşitliliğinin çok fazla olduğunu, halen tanımlanmamış çok sayıda türün olduğunu, endemizmin yaygın olduğu ve spesifik coğrafik dağılış gösterdiklerini ileri sürmüştür. Yüksek yapılı hayvan ve bitkilerle karşılaştırıldığında, küçük oldukları ve yaşamlarının çoğunu kist safhasında geçirdikleri için protistleri tanımlamanın güç olduğunu ifade eden Foissner [23], sadece uygun koşullar oluştuğunda kistten çıktıklarını, birkaç tane her zaman mevcut ve sayısal olarak dominant tür tarafından gizlendiğini ve bu nedenle nadir türlerin gözden kaçırılabileceğini açıklamıştır.

http://www.biyologlar.com/tatli-su-protozoonlari-ve-onemi

Yapay Besi Yerleri

Yapay besiyerleri, sentetik ve nonsentetik. besiyerleri olarak ikiye ayrılır. I-Sentetik besiyerleri; Saf haldeki kimyasal maddelerin belirli oranlarda karıştırılmalarıyla hazırlanırlar. Yani yapısı tamamen bilinir. Bu çeşit besiyerlerine örnek olarak değiştirilmiş Koser' in sitratlı besiyeri verilebilir.Bu besiyeri 3 ml olarak tüplere dağıtılır. 100°C'de yarım saat veya 121°C'de 10 dk ısıtılarak sterilize edilir. Sentetik besiyerleri özellikle mikropların metabolizmalarını araştırmak ve biyolojik veya metabolizma artığı ürünleri saf olarak elde etmek için kullanılır. Sentetik bir besiyerine karbon kaynağı olarak yalnız sodyum sitrat konursa; bazı bakteriler bu maddeyi kullanırlar, ve besiyerinde ürerler. Kullanmayan bakteriler ise üremez. Deney için; bakterinin 24 saatlik jeloz kültüründen az miktarda alınarak Koser'in sitrat besiyerine ekilir 37°C'de 3-4 gün bekletilirse, üreme varlığında gözle görülür bir bulanıklık oluşur. Bu ise mikroorganizmanın karbon kaynağı olarak sodyurn sitratı kullandığını gösterir. II - Nonsentetik besiyerleri; Yapısı tam belli olmayan yapay besiyerleridir. En sık kullanılanların temeli "buyyon" denen peptonlu tuzlu etsuyudur. Pepton, ilk defa 1880'de Naegeli tarafından bakteri üretiminde kullanılmış ve o zamandan beri besiyerlerinin en önemli maddesi olmuştur. Peptonlar; yağsız et, karaciğer, kan, fibrin, kazein, soya fasülyesi gibi maddelerin pepsin, tripsin, papain, pankreatin gibi proteolitik enzimlerle hidrolizi sonucunda elde edilir. Böylece kolloidal haldeki proteinler suda eriyen ve pıhtılaşmayan bir hale gelirler. Peptonların içinde protein parçalanması ürünleri, proteozlar, triptofan, tirozin, sistin gibi aminoasitler, nikotinic asid, riboflavin gibi ısıya dayanıklı vitaminler (=Üreme faktörleri ), Na, K, P, CL, Ca, Mg, Cu, F'e, Zn, S gibi eser elementler vardır. Peptondaki Cu az miktarda olmalıdır, yoksa bakterilerin üremesine engel olur. Peptonların terkibi kullanılan maddelere enzime ve hazyrlanış tarzına göre değişmektedir. Peptonların içindeki maddelerden triptofanın önemi vardır. Bu madde bakterinin tanımlanmasında önemli olan indol teşkili için gereklidir. Pepton %5 kadar nem ihtiva eden sarı, granüllü bir tozdur. Ekseriya %1'lik çözeltisi hazırlanmakta ve pH=5-7 arasında tutulmaktadır. Pepsinle pepton hazırlanışı; Gerekli malzemeler: Sığır kıyması 1 kg Damıtık su 5 lt Kuru pepsin (1/500 titreli) 2 gr Kesif HCL 50 gr Yapılışı : Kıyma ve su karıştırılır, içine 50 ml suda erimiş pepsin ve NaCL katılır. 45-50°C'lik su banyosunda 10-24 saat tutulur. Sonra, 80°C'de 10 dk ısıtılıp süzgeç kağıdından süzülür. 100°C'de 1 saat buharla sterillenir ve böylece saklanır. Kullanılacağı zaman NaOH'le pH'ı 7.4-7.6'ya ayarlanır. Et suyu peptonun üretme gücünü artırmaktadır. Bu nedenle %1 peptonlu ve % 0,05 tuzlu etsuyundan ibaret olan buyyon daha sık kullanılmaktadır. %1 peptonlu ve %0.05 tuzlu et suyu'na buyyon, adi buyyon veya sadece etsuyu denmektedir. Bunun hazırlanışı şöyledir; Yeter büyüklükte bir kap içine bir kısım (1 kg) yağsız kıyma eti, iki kısım (2 1t) oranında su ekleyerek işleme başlanır. Şu basamaklar sırayla yapılır. Kıyma ile su iyice karıştırılır, serin bir yerde 2 saat bekletilir, Sonra bir saat yavaş yavaş karıştırılarak kaynatılır. Önce müslinden yapılmış bir bezden sonra süzgeç kağıdından süzülür. Süzüntüye eksilen su kadar damıtık su eklenir. Böylece açık sarı renkte et suyu hazırlanmış olur. Et suyunun reaksiyonu etteki laktik asid nedeniyle asittir. Etsuyuna %1 pepton ve %0,05 NaCL katılır. Isıtılır, karıştırarak eritilir. 0.l N sodyum karbonatla pH=7.2-7.4'e ayarlanır. Islak süzgeç kağıdından (Chardin tipi) sıcakken balonlara süzülür. Otoklavda l20°C'de 20 dk tutularak sterilize edilir. Elde edilen besiyeri buyyondur. Balonlara, şişelere veya tüplere dağıtılır. pH kontrolü ve gerekirse ayarı yapılır. Otoklavda 120°C'de 20 dk bırakılarak sterilize edilir.

http://www.biyologlar.com/yapay-besi-yerleri

Evrim Nedir

“Bilimler, düşündügümüzün tam tersi bir düzen içinde geliştiler. Bize en uzak olan şeylerin yasalari en önce bulundu, sonra yavaş yavaş daha yakinlara sira geldi: Ilkin gökler, arkadan yer, sonra hayvanlarla bitmkilerin yaşami, sonra insan gövedesi en sonra da (Yine de en yarim yamala) insan zihni. Bu durumun anlaşilamayaca bir yani yoktur... Yalniz teme doga yasalarinin bulunmasi degil, dünyanin uzun süreli gelişmesiyle ilgil ögretinin kurulmasi da gökbilimle başladi; ama bu ikinci öncekinden ayri bir konuya gezegenimizde yaşamin başlayip gelişmesi konusunua uygulaniyordu daha çok. Şimdi gözden geçirecegimiz evrim ögretisi gökbilimle başlamişsa da yerbilim ile biyoloji açilarindan daha büyük bir önem kazanmiş, ayrica Copernicus sisteminin zaferinden sonra gökbilimin karşisina dikilen daha rinegen tanribilimsel önyargilarla savaşmak zorunda kalmiştir. Modern kafanın, uzun süreli bir gelişme kavramının ne denli yeni olduğunu görmes güçtür; gerçekte de bütünüyle Newton’dan sonraki bir düyşüncedir bu. Kutsal Kitap ’a dayanan inanca göre evren altı günde yaratılmış, o zamandan beri, şimdi içinde bulanan bütün göklü yaratıklara, bütün phayvanlarla bitkilere, Büyük Sel’in yokettiği daha başka birçok canlııya yurtluk etmişti.Birçok tanrıbilimcinin söylediklerine, bütün Hıristiyanların inandıklarına göre Düşüşş zamanında evrene yasa olabilecek bir gelişme şöyle dursun, her türlü kötülüğün korkunç bir kaynaşması görülüyordu. Tanrı, Adem ile Havva’ya belli bir ağacın meyvesini yememesini söyledi; ama onlar dinlemeyip yediler.Bunun üzerine Tanrı , onların, kendi soylarından gelecekelerin bütünüyle birlikte ölümlü olmalarını, küçük bir azınlık bir yana, en uzak torunlarının bile cehennemde sonsuz ceza çekmelerini emretti; bu küçük azınlığın da neye göre seçileceği tartışmalıydı. Adem, günahı işler işlemez, hayvanlar birbirlerini avlamaya, dikenler göğermeye başlamış, birbirinden ayrı mevsimler ortaya çıkmış, toprak da lanetlenmiş, ağır bir emek karşılığı olmadıkça insanoğluna hiçbir şey vermemesi emredilmişti. İnsanlar öyelesine azalmışlardı ki, Tanrı, Nuh ile üç oğlu ve karılarından başka hepsini Büyük Sel’de boğmuştu. Bu cezadan sonra da uslandıkları sanılmıyordu; ama Tanrı, artık başka bir evrensel felaket göndermeyeceğine söz vermişti ancak arasıra yaptığı su basıknlarıyla, depremlerle yetiniyordu. Bilmeliyiz ki bütün bunlar ya doğrudan doğruya Kutsal Kitap ’ta yer alan, ya da Kutsal Kitap ’takilerden, tümdengelimden çıkarılan kesin gerçekler olarak benimseniyorlardı. Dünya’nın yaratılış yılı, Oluş (Genesis ) da adı anılan her atanın, en büyük oğlu doğduğunda kaç yaşında olduğunu söyleyen soy dizilerinden çıkarılabilir. Bu konularda,İ brani yazması ile Septuagint yazması (Tevrat’ın İÖ 270 yılında 70 kişi tarafından başlanılan Yunanca çevirisi) arasındaki ayrılıklardan ya da anlaşılma güçlüklerinden doğan karıştıtlıklar da ortaya çıkabilyordu; sonunda Protestanlar genel olarak başpiskopos Usher’in ileri sürdüğü İÖ 4004 yılını dünanın yaratılış yılı kabul ettiler. Cambridge Üniversitesi’nin Yardımcı Başkanı Dr. Lightfood yaratıtılış yılı konusunda bu bilgiyi benimsemiş, Oluş’un yakından incelenmesiyle daha başka bir çok konunun da büyük bir seçiklik kazanacağını düyşünmüştü; onun söylediğine göre insan 23 Ekim sabahı saat 9'da yaratılmıştır; ama bu da bir inanç sorunuydu;Oluş’tan çıkaracağınız birtakım kanıtlara dayanarak, Adem ile Havva’nın, 16 Ekim’de ya da 30 Ekim’de varedildiklerine inanmanızda, dinsiz sayılma sakıncası yoktur. Yaratılış gününün Cuma olduğu da biliniyordu tabi, çünkü Tanrı, Cumartesi günü dinlenmişti. Bilimin de bu dar sınırlar içinde kalması istenmiş, gördüğümüz evrenin 6000 yıllık değil çok daha yaşlı olduğunu düşünenler alay konusu olmuşlardır. Gerçi böyle kimseler artık yakılmıyor, hapsedilmiyorlardı; ama tanrıbilimciler bunlarını yaşamalaranı zehir etmek, öğretilerinin yayılmasına engel olmak için ellerinden geleni geri koymuyorlardı. Newton, Copernicus sistemi kabul edildikten sonra, dinsel inançları sarsacak bir şey yapmış olmuyordu. Kendisi de koyu bir Hıristiyan, Kutsal Kitap ’a inanan bir kimseydi. Onun evreni, içinde gelişmeler bulunmayan bir evren değildi, söylediklerinde bu konuya hiç rastlamıyoruz; ama herhalde bütün evrenin tek parçadan yaratıldığına inanıyordu. Gezegenlerin Güneşin çekiminden kurtulmalarını sağlayan teğetsel hızlarını açıklarken, hepsinin başlangıçta Tanrı eliyle boşluğa fırlatılmış olduklarının tasarlıyordu; bundan sonra olup bitenler de genel çekim yasasıyla açıklanıyordu. Newton’un, Bentley’e yazmış olduğu özel bir mektupta bütün evrenin Güneş sisteminin ilkel bir parçalanmasından doğmuş olabileceğini ileri sürdüğü doğrudur; ama topluluk karşısında ya da resmi olarak söylediklerine bakılırsa, Güneş ile gezegenlerin birdenbire yaratılmış olduklarını benimseyen, evrensel evrime hiçbir şey tanımayan bir düşünceden yana olduğu görülür. 18. yüzyılın özel inanç biçim Newton’dan alınmadır; buna göre evrenin ilk yaratıcısı olan Tanrı, temel yasalar da koymuş, yaptığı kurallarla da gelecekteki bütün olayları kendisinin bir daha araya girmesini gerektirmeyecek biçimde belirlemiştir. Koyu dinciler göre yasalarla açıklanamayacak durumlar da vardı: dinle ilgili mucizeler. Ama yaratancılara göre herşey doğal yasalarla yönetiliyordu. Pope’ un İnsan Üstüne Deneme iki görüşle de karşılaşırız. Bir parçada: Her şeye yeterli ilk güç, ayri ayri degil, genel yasalarla hareket eder, pek azdir bunun dişinda kalan. Ama dinsel bağın unutulduğu anlarda, hiçbir duruma ayrıcalık tanımaz: Doğa’nğın zincirinden hangi halkayı koparsanız, onuncu olsun, on birinci olsun fark etmez, kırılıverir zincir. Aşamalı sistemler, şaşkınlık veren o bütüne uyarak, hep birbirleri gibi yuvarlanıp giderlerken en küzük bir karışıklık koca bir sistemi yıkmakla kalmaz, bütünü de yıkar. Yer dengesini yitirir, fırlar yörengesinden; gezgenler, güneşler, yasasız koşarlar gökyüzünde; yönetici melekler göklerinden uğrarlar, varlık varlık üstüne dünya dünya üstüne yığılır; bütün temelleri göklerin eğilir merrkeze doğru. Doğa titrer tahtı önünde Tanrının! Yasaların Yetkisi sözünden, Kraliçe Anne zamanında olduğu gibi, politik durulma anlaşılıyor, devrimler çağının geçtiğine inanılıyordu. İnsanlar yeniden değişiklik istemeye başlayınca, doğal yasaların işlyeşi ikonusundaki görüşleri de kural olmaktan çıktı. Güneşin gelişimi konusunda ciddi bir bilimsel kuram koymaya girişen ilk kimse 1755 yilinda Göklerin Genel Doga Tarihi ile Kurami ya da Newton Ilkelerini Uygulayarak Evrenin Bütün Yapisinin Kuruluşu ve Mekaki Kynagi Üzerinde Araştirma adli kitabiyla Kant olmuştur. Bu kitap, kimi yönleriyle modern gökbilimin sonuçlarini önceden gören çok önemli bir yapittir. Çiplak gözle görülebilen bütün yildizlarin tek sisteme, Samanyolu’na bagli olduklarini söyleyerek başlar. Bütürn bu yildizlar hemen hemen bir düzlemde yer alirlar. Kant’a göre bunlar arasinda da tipki Güneşş sistemindekine benzer bir birlik göze çarpar. Olagaüstü bir düşsel karayişla Nebula’nin da sonsuz uzaklikta yildiz kümelerinden başka bir şey olmadigini söylemiştir; bugün de genellikle tutulan görüş budur. Nebula’nin, Samanyolu’nun, yildizlarin, gezegenlerin takimyildizlarinin gerçekte dağınık olan bir maddenin küme küme yoğunlaşmasından ortaya çıktıklarını ileri süren-yer yer, matematik kanıtlara dayanmamakla birlikte, daha sonraki buluşların eşiğine dayanmış- bir kuramı vardır. maddesel evrenin sınırsızlığına inanır, bunun Yaratıcı’nın sınırsızlığına yaraşacak tek görüş olduğunu söyler. Kant’ın düşüncesine göre karışıklıktan örgütlenmeye doğru aşamalı bir geçiş evrenin çekim merkezinden başlar, yavaş yavaş bu noktadan en uzak kesimlere değin yayılır; sonsuz bir uzayda olup biten sonsuz zaman isteyen bir işledir bu. Kant’ın yapıtının önemli yönlerinden birincisi maddesel evreni bir bütün, Samanayoluyla Nebula’nın da bu bütünün birimleri olarak düşünen görüş; ikincisi de uzaydaki hemen hemen anlaşılmaz bir madde dağılmasından doğan aşamalaı gelişim fikridir. Bu, birden yaratılma düşüncesi yerine evrimi koyan ilk adaımdır, böyle bir görüşün Dünya’yla değil de göklerle ilgili bir kuramla ortaya çıkmış olması da ilgi çekicidir. Türlü nedenlerden dolayı Kant’ın yapıtına ilgi azdı. (B.Russel, Din ile Bilim s: 35-39) Kitap yayımlandığı zaman Kant otuz bir yaşındaydı., büyük bir üne ulaşmış değildi daha. Bir matematikçi ya da fizikçi değil, filozoftu; kendi başına olan bir sistemin, durup dururken bir dönme kazanacağını tasarlaması, dinamik konusundaki yetersizliğini gösterir. Ayrıca, kuramı yer yer katıksız bir düştü; örneğin bir gezegen Güneşten ne denli uzaksa içinde yaşayanlar da o denli daha üstündür diye düşünüyordu; bu görüş insan soyu konusunda gösterdiği alçakgönülüllükle birlikte, bilimsel dayanaklardan yoksundur. Bu nedenlerden dolayı Laplace aynı konuda daha yetkili bir kuram ortaya koyuncaya dek Kant’ın yapıtı hemen hemen göze çarpmamıştır bile. Laplace’ın ünlü varsayımı ilk olarak, 1796'da Dünya Sisteminin Açıklaması adlı kitabın yayımlanmasıyla ortaya çıktı; Laplace, söylediklerinin çoğunun daha önce Kant tarafından söylenmiş oluduğunu bilmiyordu bile. Söylediğinin bir varsayımdan başka hiçbir şey olmadığına inanıyor; bunu “gözlem ya da hesap sonucu olmayan herşeydeki güvensizlik” diyen bir notla belirtiyordu; ama şimdi değişmiş olan bu varsalyım o zaman bütün bir yüzyıl boyunca düşünce alanına egemen oldu. Laplace’a göre Güneş sistemi ile gezeneler sistemi bu zamanlar çok geniş bir nebulaydı; bu nebula yavaş yavaş büzüldü. Büzülünce de daha hızlı dönmeye başladı; merkeçkaç gücü ile koparak uçan topraklar gezegen oldular; aynı işlemin tekrarlanmasıyla gezegenlerin uyduları ortaya çıktı. Laplace, Fransız Devrimi çağında yaşadığı için tam bir özgür düşünürdü. Yaratılışı bütünüyle yadsıyordu. Göklü bir hükümdara beslenen inancın yeryüzü hükümdarlarına da saygı uyandıracağına inanan Napoleon, Laplace’ın büyük yapıtı Celestial Mechanics ’de Tanrı adının neden hiç anılmadığını sorunca, büyük gökbilimci, “Efendimiz, o varsayımla işim yok benim ” diye karşılık vermişti. Tanrıbilimciler diş biliyorlardı tabii; ama Laplace’a olan öfkeleri, tanrıtanımazlık akımı ile devrim Fransa’sının türlü azgınlıkları karşısında duydukları korku yanında hiç kalıyordu. Hem o güne dek gökbilimcilere açtıkları her savaş boşuna çaba olmuştu. Yerbilimsel görüşün gelişmesi, bir bakima gökbilimdekinin tam tersi oldu. Gökbilimde göksel cizsimlerin degişmezi oldugu kanisi, yerini göksel cisimlerin aşamali bir gelişim geçirdiklerini söyleyen kurama birakti; ama yerbilimde, hizli, karmakarişik degişikliklerin geçirilmiş oldugu eski bir dönemin varligina inanilirken, bilim ilerledikçe, degişikliklerin her zaman için, uzun bir süreyi gerektirdikleri inanci yerleşti. Oysa daha önce, bütün dünya tarihini alti bin yila sigdirmak gerekiyordu. Tortul kayalardan, lav birikintilerinden elde edilen kanitlar incelenirken, bunlarin ilgili bulundugu felaketlerin eskiden çok yaygin olduklari tasarlaniyordu, çünkü sinirli bir zaman içinde olup bitmişti hepsi. Bilimsel gelişme yönünden yerbilimin gökbilimden ne denli geri kaldigi,Newton zamanindaki durumundan anlaşilabilir. 1695'te Woodward “yer kabugundaki bütün kalinti katmanlari birkaç ay içinde birikmiştir” diyordu. On dört yil önce (1681'de) sonralari Charterhouse’a başkanlik etmiş olan Thomas Burnet, Yer’in Aslini Şimdiye Dek Geçirmiş Oldugu ya da Her şey Bütünleniceye Dek Geçirecegi Degişiklikleri Açiklayan Kutsal Yer Kurami adili kitabini yayimlamişti. Büyük Sel’den önce Güneş yörengesi düzleminde bulunan Ekvator’un, selden sonra şimdiki egik duruma geldigine inaniyordu (Bu degişikligin Düşüş sirasinda oldugunu düşünen Milton’un görüşü tanribilimsel yönden daha dogrudur) Burnet’in düşüncesine göre, güneşin isisiyla yerkabugu çatlamiş, yeraltindaki sularin bu yariklardan fişkirmasiyla sel olmuştur. Ikinci bir felaketin, büyük selden bin yil sonra görüldügüne inaniyordu. Görüşlerini incelerken yine de dikkatli olmak gerekir, örnegin tanrisal cezaya inanmiyordu. Daha da kötsü, Düşüşü’ün ders alinacak bir öyküden başka bir şey olmadigin söylüyordu. Encylpaedia Britannicca’dan ögrendigimize göre, bu ininçlarindan dolayi “kral onu saray rahipliginden uzaklaştirmak zorunda kalmiştir”. Whiston 1696'da yayimladigi kitabinda Burnet’in Ekvator’la ilgili yanliş görüşüyle öbür yanlişlarindan kaçinmaya çalişmiştir. Bu kitabin yazilmasinda bir bakima 1680 kuyrukluyildizinin payi olmuştur; bu belki de Whiston’a, Büyük Sel’in de bir kuyruklu yildizdan ileri gelmiş olabilecegini düşündürmüştür. Bir noktada, Kutsal Kitap ’a bagliligin derecesi tartişma götürür; yaratiliştaki alti günün bildigimiz günlerden daha uzun olduklarini düşünüyordu. Woodward, Burnet ve Whiston’un, çağlarının öbür yerbilimcilerinden daha aşağı oldukları sanılmamalıdır. Tam tersine zamanlarını en iyi yerbilimcileriydiler; Whiston, Locke’un çok büyük övgülerine konu oluşturmuştur. 18. yy’da, hemen hemen her şeyin sudan geldigini söyleyen Neptün’cü okulla, her şeyi yanardaglarla depremlere baglayan Volakanci okul arasinda uzun bir çatişma görülür. Birinciler durmadan Büyük Sel’in kanitlarini topluyorlar, daglarin yüksek kesimlerinde bulunan taşil (fosil) kalintilara büyük bir önem yüklüyorlardi. Dinsel görüşe daha çok bagliydilar, bundan dolayi bu görüşün düşmanlari, bulununa taşillarin gerçek hayvan kalinilari olamayacagini söylemeye kalkiştilar. Voltaire aşiri şüpheyle davrandi bu konuda; bu taşillarin gerçekten yaşamiş hayvanlardan kalma olduklarını yadsımayacak duruma gelince, bunların dağlardan yolu geçen hacılarca atılmış, düşürülmüş olduklarını ileri sürdü. Bu örenkte, dogmatik özgür düşünce, bilime aykırılıkla dinsel düşünceden daha baskın çıkmıştır. Büyük doğacı Buffon, 1749'da yayımladığı Doğal Tarih adıl kitabında, Paris’teki Sorbonne Tanrıbilim Fakültesinin “Kilise öğretisine aykırı” olmakla suçlandırdığoı on dört önerme ileri sürdü. Bu önermelerden biri, yerbilimle ilgili olarak: “ Şimdi yeryüzünde bulunan dağlar, vadiler ikincil nedenlerden doğmuştur, aynı nedenler zamanla bütün kıtaları, tepeleri, vadileri yok ederek yerlerine yenilerini getireceklerdir” diyordu. Burada “ikincil nedenler” Tanrı’ın yaratıcı emirleri dışında kalan büün öbür nedenler anlamındadır; oysa 1749'da dinsel görüş, dağlarıyla, vadileriyle, denizlerinin, karalarının, dağılışıyla bütün dünyanın, şimdi gördüğümüz biçimde yaratılmış olduğuna inanmayı gerektiriyordu; yalnız bir mucize ile değişikliğe uğramış olan Lut Gölü bunun dışında sayılıyordu. Buffon, Sorbonne ile bir çatışmaya girişmenin iyi olmayacağını düşündü. Sözlerini geri alarak şu itirafı yayımlamak zorunda kaldı: “Kutsal Kitap ’a aykırı şeyler söylemek amacında olmadığımı; Kutsal Kutap’ta yaratışı konusunda söylenenlerin gerçekliğine, belirtilen sürelerin doğruluğuna bütün gücümle inandığımı; kitabımda, yerin oluşumu konusunda bütün söyledilerimden, genel olarak Musa’nın söyledikleriyle çelişebilecek bir şeyden vazgeçtiğimi açıklarım.” Burada açıkça görüldüğü gibi, tanrıbilimcilerin Galilei ile olan çatışmadan aldıkları ders gökbilim sınırları içinde kalmıştı. Yerbilim konusunda modern bir bilimsel görüş ortaya koyan ilk yazar, ilkin 1788'de, sonra daha genişleterek 1795'te yayimladigi Yer Kurami adli kitabi ile Hutton olmuştur.Söyledigine göre, geçmiş çaglarda yer yüzeyinin geçirmiş oldugu degişiklikler bugün de sürüp gitmekte olan nedenlerden ileri gelmişti, bu nedenlerin eski çaglarda şimdikinden daha etkili olduklarini düşünmek yersizdi.Bu, temel bakimdan saglam bir görüşse de, Hutton bu görüşün kimi yönlerini çok geliştirmiş, kimi yönleri üzerinde de geregi ölçüsünde durmamiştir. Deniz dibinde biriken tortulara bakarak, kitalarin ortadan kalkişini aşinmaya bagliyordu; ama yeni kitalarin ortaya çikişini,birden gelmiş büyük degişikliklerle açikliyordu. karalarin birden bire batmasini ya da yavaş bir süreyle yükselmesini, gerektigi ölçüde anlayamamiştir. Ama onun gününden beri bütün yerbilimciler, geçmişteki degişiklikleri yapan etkenlerin bugün kiyilarin yavaş yavaş degişmelerinde, dag yüksekliklerinin artip eksilmesinde, deniz dibinin yükselip alçalmasinda payi olan etkenlerden ayri olmadiklarini söyleyen yöntemi benimsemişlerdir. (B. Russel, Din ile Bilim s:40-43 ) İnsanların bu görüşü daha önce benimsememiş olmaları, yalnızca Musa’cı zaman bilgisi yüzündendir. Oluş’a bağlı kimseler, Hutton ile öğrencisi Playfair’e çok ağır saldırılarda bulunmuşlardır.Lyell “Din tutkusu Hutton öğretilerine karşı coşmuştu, bu çatışmada başvurulan hileler, aşırılıklar inanılacak gibi değildir, İngilliz halkının düşüncelerinin o zamanlar nasıl ateşli bir heyecanla kamçılandığını anımsayamayan okur bütün bunları anlayamaz.” diyor. “Fransa’da birtakım yazarlar yıllardır bütün güçleriyle Hıristiyan inancının temellerini çökertmeye çalışıyorlardı; bir yandan bu yazarların başarıları, bir yandan da Devrim’in sonuçları, en gözüpek kafaları uyandırmıştı; ama daha yüreksiz olanların kafalarında yenilik korkusu, korkunç bir düş gibi sürüp gidiyordu.” 1795 İngiltere’sinde hemen hemen bütün zenginler Kutsal Kutap’a karşıt her öğretiyi mallarına yönelmiş bir saldırı, bir giyotin tehditi olarak görüyorlardı. İngiliz düşüncesi yıllarca, Devrim’den önceki özgürlüğünden bile yoksun kaldı. Taşillarin soyu tükenmiş canlilara, yaşam biçimlerine birer kanit olduklari düşünülerek yerbilimin daha sonraki gelişimi biyolojininki ile karişti.Dünyanin ilkçaglari söz konusu olunca, yerbilim il e tanribilim alti “gün”ün alti “çag” sayilmasi gerektigini söyleyerek uzlaşiyorlardi. Ama canlilar konusunda tanribilimin ileri sürdügü bir sürü kesinlemeyi, bilimle uzlaştirmak gitgide daha güç bir iş oldu. Düşüş zamanina dek hayvanlardan hiçbiri öbürünü yememişti; şimdi varolan hayvanlar Nuh’un gemisine alinan hayvanlarin soyundandirlar(Dip not: Bu düşüncenin de güçlükleri yok degildi. St Augustine tanri’nin sinekleri yaratmasindaki nedeni bilmedigini söylmek zorunda kalmişti. Luther daha da ileri giderek, sineklerin, iyi kitaplar yazarken kendisini rahatsiz etsinler diye Şeytan tarafindan yaratildiklarini söylemiştir. Bu ikinci düşünce daha degerlidir kuşkusuz), şimdi soyu tükenmiş olanlar ise selde bogulmuşlardir. Yaratilan türler hiçbir degişiklige ugrayamazlardi; herbiri ayri bir yaratma eyleminin sonucuydu. Bu önermelerin herhangibiriyle ilgili bir soru sormak, tanribilimcileri öfkelendirmek demekti. Güçlükler Yeni Dünya’nın bulunmasıylla başlamıştı. Amerika, Ağrı Dağından çok uzakta bir ülkeydi; ama yine de aradaki ülkelerin hiçbirinde görülmeyen birçok hayvan yaşıyordu orada. Bu hayvanlar bunca uzak yoldan nasıl gelmişlerdi, üstelik, türlerinden bir tekini bile yolda bırakmamışlardı. Kimileri onları denizcilerin getirmiş olduklarını düşündüler ama kendisini Kızılderilileri dine sokmaya adayan, sonra kendi inancını da güç kurtarabilen sofu Jesuit Joseph Acosta böyle bir varsayımı şaşkınlıkla karşılamıştı. Kızılderililerin Doğal ve Töresel Tarihi (1590) adlı yapıtında bu sorunu çok olumlu bir biçimde tartışır der ki: “ İnsanların bunca uzak bir yolculukta, Peru’ya tilkiler götürmek için başlarını derde sokmuş olduklarını kim düşünüebilir, hele şimdiye dek gördüklerimin en pisi olan o ‘Acias’ türünü? Kaplanlar ya da aslanlar götürmüş olduklarını kim söyleyebilir? Böyle düşünenlere gülünse yeridir doğrusu. Bir fırtınayla ellerinde olmaksızın, bunca uzun, bilinmez bir yolculuğa sürüklenmiş olan insanlar kendi canlarının derdine düşmüşlerdir herhalde, yoksa başlarına gelenler yetmiyormuş gibi kurtlar, tilkiler götürmeye kalkışıp iki taşın arasında, bir de onları beslemekle uğraşmamışlardır. Bunun üzerine tanrıbilimciler pis Acias’la benzeri hayvanların Güneş etkisiyle kendiliklerinden, bataklıklardan türemiş olduklarına inandılar; ne yazık ki Nuh’un gemisinde bununla ilgili hiçbir ipucu yoktu. Ama başka çıkar yol da yoktu. Örneğin, adlarının da belirtildiği gibi, yerlerinden zor kımıldayan Sloth’lar (Sloth, Amerika’da yaşayan, ağır ağır yürür, ağaçlara tırmanır hayvanlar, Bu sözcük ayrıca tembellik anlamına da gelir.) nasıl Ağrı Dağı’ndan yola çıkıp hep birlikte Amerika’ya ulaşmış olabilirler? Başka bir güçlük de hayvanbilimin gelişmesiyle elde edilen, hayvan türlerinin sayisindan dogdu. Şimdi bu sayi iki imilyonu bulmuştu, her türden iki hayvanin gemiye alindigi göz önünde tutulunca, geminin biraz fazlaca kalabalik olabilecegi düşünüldü. Hem, Adem hepsine ayri ayri ad takmişti; bunca çok sayida hayvani adlandirmak yaşamin tam başlangicinda biraz agir bir iş olurdu. Avusturalya’nin bulunmasi yeni güçlükler çikardi. Neden bütün kangurular Torres Bozagi’ndan atlamişlar, geride bir çift bile kalmamişti? Biyoloji alanindaki gelişmeler yüzünden, Güneş’in etkisiyle batakliklardan bir çift kangurunun türemiş oldugunu düşünmek de pek güçtü artik; ama böyle bir kuram her zamankinden daha gerekliydi. Bu türden güçlükler, bütün 19. yy boyunca din adamlarının kafalarını oyaladı durdu. Örneğin, Tanrı’nın Zorunlu Varlığı ’nın yazarı William Gillespie’nin Hugh Miller ve Başkalarından Verilmiş Örneklerle Yerbilimcilerin Tanrıbilimi adlı kitapçığı okuyunuz Bir İskoç tanrıbilimcisinin yazdığı bu kitap 1859'da Darwin’in Türlerin Kökeni ile aynı yılda çıktı. Yerbilimcilerin korkunç önermeleri üzerinde durur, onyların “düşünülmesi bile korkunç günahların öncüleri” olduklarını söyler. Yazarın üzerinde durduğu ana sorun, Hugh Miller’in Kayaların Tanıklığı adlı kitabında ileri sürdüğü “insan ilk günahı işleyip acı çekmeye başlamadan önce de hayvanlar arasında şimdiki savaş vardı” düşüncesidir. Hugh Miller, insanın yaratılışından önce yaşayıp soyları tükenmiş hayvan türlerini birbirlerine karşı başvurdukları ölüm, işkence yollarını bütün korkulu yanlarıyla, canlı bir biçimde anlatır. Dine bağlı bir kimse olduğu için tanrı’nın günahsız yaratıklara neden böyle acı çektirdiğini bir türlü anlayamıyordu. Mr. Gillespie, kanıtlara gözlerini kapayarak, küçük hayvanların insanın ilk günahından dolayı acı çektiklerini, yine bundan dolayı öldüklerini söyleyen dinsel görüşü körükörüne savunuyor; Kutsal Kitap’tan aldığı “insanla geldi ölüm” sözleriyle, Adem’in elmayı yediği zamana değin hiçbir hayvanın ölmemiş olduğunu tanıtlamaya kalkışıyordu(Dip not: Bütün eski öğretilerin ortak görüşüydü bu. tıpkı bunun gibi Wesley, Düşüş’ten önce “Örümcek de sinek gibi dokuncasızdı, kan için pusuda beklemiyordu” der). Hugh Miller’in, soyu tükenmiş hayvanların boğuşmaları konusunda söylediklerini göstererek, İyiliksever bir Yaratıcı böyle canavarlar yaratmış olamaz diyordu. Bütün bunlara peki diyelim Ama daha aşırı düşünceleri pek gariptir. Herhalde yerbilimin kanıtlarını yadsımaya yeltenmiş, ama yiğitliği daha baskın çıkmıştır. Belki de vardı böyle canavarlar, ama onlar doğrudan doğruya Tanrı eliyle yaratılmamışlardır, diyordu. Başlangıçta iyi yaratıklardı, sonradan şeytan ayarttı onları; ya da belki Gadarene domuzu gibi, cinleri barındıran hayvan gövdeleriydi bunlar. Tevrat’ın, birçokları için sürçme-taşı olan Gadarene domuzu öyküsüne neden yer verdiği anlaşılır burda. Biyoloji alanında, dinsel görüşü kurtarmak için, Edmund Gosse’un babası, doğa bilgini Gosse garip bir yelteni gösterdi.Dünyanın eskiliği konusunda yerbilimcilerin ileri sürmüş oldukları bütün kanıtları kabul etti; ama Yaratılış sırasında herşeyin eskiymiş gibi yapılmış olduğunu ileri sürdü. Kuramının gerçek olmadığını tanıtlayacak, mantığa uygun bir yol yoktur. Tanrıbilimciler, Adem’le Havva’nın tıpkı doğumla dünyaya gelen insanlar gibi göbekleri olduğunu söylüyorlardı.(Belki de Gosse kitabına Omphalos adını bunun için vermiştir) Bunun gibi, öbür yaratılanla da eski bir biçimde yaratılmışlardı belki.Kayalar taşıl kanıtlarla doldurulmuş volkanların ya da tortul birikmelerin etkisine uğramış gibi yapılmış olabilirlerdi. Ama böyle olanaklar bir kez benimsendi mi, dünya şu zaman ya da bu zaman yaratılmıştır diye tartışmanın hiçbir anlamı kalmaz. Hepimiz anılarla, çoraplarımızda delikler, saçımız sakalımız uzamış bir halde bir halde beş dakika önce dünyaya gelmiş olabiliriz. Mantıkça olağan bu duruma, kimse inanamazdı; Gosse umduğunun tam tersine , din ile bilim arasında yaptığı, mantık yönünden eşsiz uzlaştırmaya, hiçmkmisenin inanmadığını gördü. Onun oüşüncelerini tanımayan tanrıbilimciler, daha önceki öfkelerinin çoğunu bırakıp azıyla durumlarını kurtarmaya çalıştılar. Bitkilerle hayvanların üreme, değişme yoluyla uzun süreli bir evrim geçirdiklerini söyleyen öğreti biyolojiye yerbilimden geldi daha çok; bu kuram üçe ayrılabilir..İlk gerçek,-ancak, uzak çağlarla ilgili bir gerçekten umulabilecek kesinlikte bir gerçek bu- küçük canlıların daha eski oldukları, daha karmaşık bir bir yapı taşıyan canlıların ise gelişmenin sonlarına doğru ortaya çıktıklarıdır. İkincisi, daha sonraki, çok daha üstün yapılı canlılar kendiliklerinden ortaya çıkmamışlar, bir değişmeler dizisinden geçerek daha önceki canlılardan türemişlerdir; biyolojide “evrim” ile söylenmek istenen budur. Üçüncüsü, bütünlükten uzak olkala birlikte, evrimin işleyişini, örneğin değişmenin belli canlıların yaşayıp öbürlerinin silinip gitmlerinin nedenlerini araştıran bir çalışma vardır. İşleyşişkonusunda daha birçok karanlık noktalar bulunmakla birlikte, evrim öğretisi bugün bütün evrence benimsenmiştir. Darwin’in başlıca tarihsel evrimi daha olağan gösteren bir işleyiş- doğal seçim- ileri sürmüş olmasıdır; ama ileri sürdüğü, kendisinden hemen sonra gelenlerce kolay benimsenmişse de, yirminci yüzyılın bilim adamlarına göre pek yetersizdir. Evrim öğrtisine önem veren ilk biyoloji bilgini Lamarck (1744-1829) oldu. Öğretileri kabul edilmedi, çünkü türlerin değişmezliği konusundaki önyargı geçerlikteydi daha, üstelik ileri sürdüğü değişim süreci de bilimsel kafaların benimseyebileceği gibi değildi. Bir hayvanın gövdesinde beliren yeni bir organın, duyulan yeni bir istekten ileri geldiğine inanıyor, tek örnekte görülen bu yeniliğin, sonra bütün soya geçtiğini düşünüyordu. İkinci varsayım olmadan, birincisi evrim için pek yetersiz bir açıklamaydı Birinci varsayımın, yeni türlerin gelişiminde önemli bir öğe olmayacağını söyleyen Darwin, kendi issteminde pek geniş bir yer tutmamasına karşın, ikinciyi benimsiyordu. Tek örneklerde ortaya çıkan değişikliklerin bütün bir soya geçktiğini söyleyen ikinci varsayıma Weissmann bütün gücüyle karşı koydu, bu çekişme bugün bile sürüp gitmektedir, ama elde edilen kanıtlar bir kaç ayırıcı durum dışında, soya geçen bütün yeni özeliklerin yumurta hücdresiyle ilgili değişiklikler olduğunu göstermektedir. Bu bakımdan Lamarck’ın evrimi işleyişi konusunda söyledikleri kabul edilemez. Lyell’in yeryuvarlağı ile yaşamın eskiliğini sağlam kanıtlarla savunan Yerbilimin (Jeolojinin) İlkeleri adlı kitabı 1839'da ilk baıldığı zaman dine bağlı kimseler arasında büyük bir yaygarayla karşılandı, oysa kitabın ilk basıkıılarında canlıların evrimi varbsayımını savunan çok şey yoktu. Lamarck’ın kuramlarını titizlikle eleştiriyor, bilimsel kanıtlara dayanarak çürütyordu. Darwin’in Türlerin Kökeni (1859) çıkışından sonra yaptığı yeni baskılarda ise evrim kuramını savunuyordu. Darwin’in kuramı, laisser-faire ekonomi düzeniyle işleyen bitki hayvan dünyasını da kavramaktaydı, Malthus nüfus kuramı da Darwin kuramına dayanıyordu. Bütün canlıların büyük bir hızla yayılmalarından dolayı, her kuşağın büyük çoğunluğunun daha çoğalma çağına varmadan ölmesi gerekmektedir. Dişi bir morina balığı yılda 9 milyon yumurta yumurtlar. Bu yumurtaların hepsinden yeni morina balıkları çıksa, birkaç yıla varmaz bütün deniz silme morinayla dolar, karalar yeni bir sele uğrardı. Fillerden başka, öbür hayvanların hepsinden daha yavaş artan insan topluluklarının da her yirmi beş yıl içinde iki kat olduklarıbilinmektedir. Bütün dünyadaki insanlar bu hızla çoğalsalar, önümüzdeki iki yüz yıl içinde insan sayısı beşyüzbin milyonu bulur. Oysa, hayvan-bitki topluluklarının gerçekte, bir kural gereği sayıca hep aynı düzeyde kaldıklarını görüyoruz; birçok dönemlerde insan toplulukları için de durum aynı olmuştur. Buradan çıkan sonuca göre bir türün, kendilerine üstünlük sağlayan bir yanlarıyla öbürlerinden ayrılan kimi üyelerinin, süreklilikleri daha olağandır. Ayrılan özellik sonradan kazanılma ise arkadan gelen kuşaklara geçmez ama doğuştansa yeni kuşaklarda, küçük bir oran da olsa bile izler bırakabilir.Lamarck zürafanın boyunun yüksek dallara ulaşabilme çabasından dolayı uzadığını, bu çabanın sonucunun da soydan soya geçtiğini düşünüyordu; Weismann’ın yaptığı değişikliklerle Darwinci görüş, zürafaların, uzun boyunluluğa doğuştan bir eğilim taşıdıklarını, böylece açlıktan ölebilme sakıncasından kurtulduklarını, bundan dolayı kendilerinden sonraya da yine uzun boyunlu, daha çok sayıda zürafa bıraktıklarını, kimilerini anne babalarından da daha uszun boyunlu olduklarını söylüyordu. Böylece zürafanın bu özelliği, daha çok uzamanın hiçbir yarar sağlamayacağı zamanına dek gitgide gelişecekti. Darwinin kuramı, nedenelri bilinmeyen tek tük değişikliklerin görülmesine dayanıyordu.Ele alınan herhangi bir çiftin bütün çocuklarının aynı olmadıkları bir gerçekti. Evcil hayvanlar yapay seçmeler sonucunda büyük bir değişikliğe uğruyorlardı: İnsanın aracılığı ile inekler daha çok süt vermeye başlıyor, yarış atları daha hızlı koşuyorlar, koyunlar daha çok yün veriyorlardı. Böyle olgular, seçmenin ne sonuçlar doğurabileceği konusunda Darwin’e en açık kanıtları sağlıyorlardı. Yetiştiricilerin bir balığı keseli bir hayvana, keseli bir hayvanı bir maymuna dönüştüremeyecekleri açıktır; ama bu gibi büyük değişikliklerin, yerbilimcilerin söylediği sayısız çağlar sonucunda ortaya çıkmaları olağan bir şeydir. Hem birçok durumlarda ataların ortaklığına kanıtlar da vardır.Taşıllar, geçmiş çağlarda şimdi çok yaygın olan türlerin karışımı hayvanların yaşadıklarını gösteriyorlar; Pterodaktil, örneğin, yarı kuş yarı sürüngendi. Döllenme konusunda çalışan bilginler, gelişme evreleri sırasında, kimi olgunlaşmamış hayvanlarda daha önceki biçimlerin yeniden ortaya çıktıklarını göstermişlerdir; belli bir dönemde bir memelide, iyice gelişmemiş balık solungaçları göze çarpar; bunlar bütünüyle yarasızdırlar, ancak soyla ilgili tarihsel değişikliklerin başlıca etkenlerinin evrim ile doğal seçme olduğunu göstermek için, türlü yollardan kanıtlar ileri sürüldü. Darwincilik, tanrıbilime Copernicus’culuktan geri kalmayan bir tokat oldu. Yalnızca Oluş’ta ileri sürülen ayrı ayrı yaratma eylemlerini, türlerin değişmezliklerini çürütmekle; yaşamın başlangıcından beri, dinsel görüşe taban tabana karşıt, usa sığmaz bir sürenin geçmiş olduğunu söylemekle; Tanrı’nın iyilikseverliği ile açıklanan, canlıların çevreye uyumunu, doğal seçmeye bağlamakla kalmıyor; hepsinden kötüsü, evrimciler insanın daha aşağı hayvan soylarından türediğini savunuyorlardı. Tanrıbilimcilerle öğrenimsiz kimseler, gerçekte kuramın bu noktasına takılıyorlardı. “Darwin insanın maymun soyundan geldiğini söylüyor!” diye bir yaygara koptu dünyada. Bir ara, kendisinin maymuna benzerliğinden dolayı böyle bir şeye inandığı söylendi( oysa benzemiyordu). Çocukken, öğretmenlerimden biri büyük bir ciddiyetle şu sözleri söylemişti bana: “Darwinci olursan acırım sana, bir kimse hem Darwinci hem Hıristiyan olamaz ” Bugün bile Tennessee’de evrim öğretisini yaymak yasalara aykırıdır, çünkü bu öğreti Tanrı Sözü’ne karşıt sayılmaktadır. Her zaman olduğu gibi tanrıbilimciler, yeni öğretinin doğuracağı sonuçları, bu öğretiyi savunanlardan daha çabuk kavradılar, ileri sürülen kanıtlara inanmakla birlikte dine bağlılıkla dirediler, önceki inançlarını ellerinden geldiğince korumaya çabaladılar.Özellikle 19. yy’da yeni öğreti, savunucularının düşüncesizliğinden dolayı büyük bir hız gösterdi, bu yüzden, daha ağır bir değişikliğe alışılmadan arkadan öbürü bastırdı.Bir yeniliğin bütün sonuçları bir arada ileri sürülürse, alışkanlıkların tepkisi öyle büyük olur ki bu tepkiyle yeniliğin bütünü birden terslenir; oysa her on ya da yirmi yılda bir atılacak yeni adımlarla, gelişme yolu boyunca büyük bir direnmeyle karşılaştırılmadan, alışkanlıklar yavaş yavaş uyutabilirdi. 19. yy’ın büyük adamları gerekliği sugötürmez bir devrimi başarıya ulaştırmak istiyorlardı ama kafaları ya da politikaları yönünden devrimci görünmüyorlardı Yenilikçilerin bu yolda davranışları 19. yy’ın önemli bir gelişme çağı olmasına yardım etti. Tanrıbilimciler yine de neyin olup bittiğini halktan daha iyi biliyorlardı. İnsanların ruhlarının ölümsüz olduğunu, maymunlarda ise böyle bir özelliğin bulunmadığını;İsa’nın maymunları değil insanları kurtarmak için öldüğünü; insanlarda tanrıca bir iyiyi kötüyü ayırt etme duygusu varken, maymunların yalnızca içgüdülerle hareket ettiklerini söylemeye başladılar.İnsanlar kavranamayacak ölçüde uzun süreli bir değişme sonunda maymundan türedilerse, tanrıbilimce önemli olan bu özellikleri ne zaman kazandılar ansızın? 1860'ta, Türlerin Kökeni ’nin yayımlanmasından bir yıl sonra, Bishop Wilberforce Darwinciliğe karşı gürleyerek bayrak açtı: “Bu doğal seçme ilkesi bütünüyle Tanrı Sözü’ne aykırıdır” Ama bütün parlak sözler bir işe yaramadı, Darwin’i başarıyla savunan Huxley bu sözleri herkesin anlayabileceği biçimde çürüttü. Artık kilisenin kızgınlığına kimse aldırmıyşordu., Chichester başpapazı bir ünversite vaazında: “İlk anne-babamızın yaratılış tarihini, anlamındaki bütün açıklığa karşın kabul etmeyip, yerine şu modern evrim düşünü koymak isteyenler isnoğlunun kurtuluşu konusundaki bütün düşünceleri çökertmlektedirler diyerek Oxford’u uyarmaya çalıştı; öte yandan Kutsal Kitap’ın öğretisine bağlı olmamakla birlikte dinsel görüşü destekleyen Carlyle, Darwin için “kirli bir dinin peygamberi” dedi, ama bunların hepsi etkisiz kaldı, hayvan-bitki türlerinin evrimi kısa zamanda biyoloji bilginlerinin de benimsedikleri bir öğreti oldu. Bilim çevreleri dışındaki laik Hıristiyanların tutumuna, Gladstone’un davranışı iyi bir örnektir. Bu özgür önder bütün çabalarına karşın, çağının özgür bir çağ olmasını önleyemedi.1864'te tanrısal adalete inanmadıklarından dolayı cezalandırılmaları istenen iki din adamıyla ilgili karar, Kral’ın Danışma Kurulu’nun yargıçları tarafından bozulunca, Gladstone öfkelenerek, böyle olursa “Hıristiyanlığa inanmak ya da inanmamak konusunda büyük bir umursamazlık”çıkar ortaya demişti. Darwin’in kuramı ilk basıldığında, yöneticiliğe alışmış bir kimsenin halden anlarlığıyla: “ ... evrim diye adlandırılan gerçek ile, Tanrı’nın yaratma işine son verilmiş; dünyayı değişmez yasalar uyarınca yönetmekten uzaklaştırılmıştır” demişti. Ama Darwin’e özel bir kızgınlığı yoktu. Yavaş yavaş tutumunu değiştirdi, 1877'de Darwin’le görüşmeye bile gitti, bütün görüşme sırasında da durmadan Bulgar zulmünden söz etti Ayrıldığında Darwin büyük bir saflıkla : “ Böyle büyük bir adamın beni görmeye gelmesi ne onur!” diyordu. Gladstone’da Darwin’le ilgili izlenim kalıp kalmadığı konusunda ise tarih bir şey söylemiyor. Günümüzde din, evrim öğretisine göre kendisine çekidüzen vermiş, yeni yeni düşünceler bile sürmüştür ortaya. “Çağlar içinden akıp gelen, büyüyen bir amaç vardır.” Evrim de Tanrı’nın kafasındaki bir düşüncenin çağlar boyunca açılmasıdır. Bütün bunlardan, Hugh Miller’i uzun uzun uğraştıran, hayvanların, birbirlerine korkunç boynuzlarla, can alıcı iğnelerle işkence ettikleri o çağlarda her şeye yeterli tanrının elini kolunu bağlayıp daha da çetin işkence yollarıyla gitgide daha artan zorbalığıyla, eninde sonunda insanoğlunun ortaya çıkmasını beklediği anlaşılıyordu. Büyük Yaratıcı, neden böyle birtakım işlemlere başvurdu da doğrudan doğruya gerçekleştirmedi isteğini, bunu söylemiyorlar modern tanrıbilimciler. Bu konudaki şüphelerimizi giderecek çok şey de söylemiyorlar. Alfabeyi öğrendikten sonra, elde ettiği şeyin bunca emeğe değmediğini düşünen bir çocuk gibi duyuyoruz kendimizi ister istemez. Ama bu bir beeni sorunudur ne de olsa. Evrim üzerine kurulmuş herhangi bir tanribilim ögretisine yöneltilebilecek daha agir bir itiraz vardir. Bin sekiz yüz altmiş, yetmiş siralarinda, evrimin geçen moda oldugu siralarda, gelişim, dünyanin bir yasasi sayiliyordu. Her yil daha zengin olmuyor muyduk, azalan vergilere karşin bütçemiz gitgide kabarmiyor muydu? Bizim kurdugumuz düzen dünyaya parmak isirtan bir düzen, parlamentomuz bütün yabanci aydinlarin öykündügü bir örnek degil miydi? Gelişimin hep böyle sürüp gideceginden şüphe den var miydi? Böyle bir dünyada evrim, günlük yaşamin bir genellemesinden başka bir şey degildi sanki. Ama zaman bile daha düşünceli olanlar, öbür yani görebiliyordu. Gelişim saglayan yasalar çöküşü de hazirlar. Bir gün Güneş soguyacak, yeryüzünde yaşam sona erecektir. Bütün bu hayvanlar, bitkiler tarihi, çok sicak çaglarla çok soguk çaglar arasinda bir geçiş dönemi olacaktir. Evrensel gelişim yasasi olmayacak, yalniz enerji dagilimi yüzünden dünyada hafifçe aşagiya egimli, yukari aşagi bir salinma görüleceketir. Bugünkü bilimin çok olagan saydigi, bizim umutlari kirilmiş kuşagimizin da kolayca inanacagi bir sondur bu. Şimdiki bilgimizle kavrayabildigimiz ölçüde evrimden, iyimser sonuçlara baglayabilecegimiz bir felsefe çikarilamaz. (B. Russel, Din ile Bilim s: 44-53) “1953'te, AmerikalıJ ames Watson ve İngiliz Francis Crick tarafından DNA’nın ikili sarmal yapısına, ardından, 60'lı yıllarda, genetik kodlama mekanizmasına ilişkin olağanüstü keşiflerden sonra, moleküler biyoloji yerinde saymıştı. Vaatlerini tutar gibi görünmüyordu. Öyle ki bakterilerin genomu (genetik programın bütünü) üzerindeki çalışmalardan hayvana ve a fortiori insana gidecek olan yol, geçit vermez görünüyordu. Bakteri genomonon işlevi hakkında çok şey bilinyordu; ama gelişmiş hayvanların DNA’sı ile çalışılmaya geçildiğinde bir bilmece silsilesiyle karşılaşıylıyordu. Genetiğin pratik uygulamalarının belirsiz bir geleceğe itelenmiş olmasından kaygı duyulabilirdi. Derken 70'lı yıllarda, Amerikalı araştırmacılardan oluşan küçük bir ekipten, hayvan ya da insan geninin bir bakteri aracılığıyla yeniden üretimine olanak sağlayan bir bilim kurgu tekniği çıkageldi. Bir geni ya da insan genomunun bir kısmını parçalara ayırıp sonra da bunu bir bakterini içine yerleştirmek mümkün oluyordu. Bakteri, birkaç saatte, içine yerleştirilmiş genin kopyasıyla birlikte, milyarlarca örnek halinde çoğalıyordu (bu işlem, genlerin klonajı diye adlandırılır). Ve bu milyarlarca bakteriden yola çıkarak, bir okadar sayıdaki gen saf halre eldeediliyordu. Araştirmacilar daha da iyisini başardilar: bir insan genini bir bakteri içinde klonlamayi başardiklari andan itibaren, o genin bakterinin içinde faaileyt göstermesini sagladilar, yani sonuçta, bakteriye, genin kodladigi proteini büyük miktarlarda üretebildiler. Aslinda, bakterideki bir genin açiga çikarilmasi çok özel koşullar gerektirir ve genellikle işlem çok hassastir. Böylece, istenen genlerin ve iyi belirlenmiş genom parçalarinin tükenmez mitarlarina ulaşilmasi, genetik araştirmasinda yepyeni ufuklar açiyordu. Ve tip alaninda dogrudan DNA üzerinde çalişilabilecegi düşüncesi dogmaya başliyordu. Bugün moleküler biyoloji diye kutsanana terim, sözü uzatmaktan başka bir terim degildir. Eger biyoloji moleküler degilse, o zaman başkaca nasil bir biyoloji olabilecegini sormak gerekir. Ama bu her zaman böyle degildi. 1940'li yillarda DNA molekülü keşfedildiginde, bazilari , başlangiçta, hiçbir işe yaramayan kimyasal bir maddenin söz konusu oldugunu düşündü! 1978'de Jean Dausset’in laboratuvari, DNA konusundaki çalişmaya henüz bütünüyle yabanciydi... Genetik etkenler (DNA’nın taşıdığı bilgiler), tıpkı otuz yıl önce Jean Dausset’nin yaptığı gibi hücreler, daha doğrusu hücre yüzeyleri incelenerek, hep dolaylı bir biçimde çözümlenirdi. Çok uzun bir süre bir antite olarak kalan genin kendisi üzerinde hiç çalışılmazdı. Yalnız şu da var: hiçbir şey, bir proteini çözümlemektendaha zor değildir. Gen, ince ve uzun bir iplikçikten başka bir şey değilken protein en sık olarak küresel bir biçimle karşımıza çıkar. Aslında, proteinin kendisi de bir iplikçiktir; ama az çok düzensiz bir küre biçimini alacak şekilde kıvrılmış ve yumaklaşmış bir iplikçik. Birbirine çok benzer yapıdaki iki alel (bir bakıma iki kardeş gen) ile kodlanmış iki proteni birbirinden ayırmak, özellikle nankör bir iş demektir. Buna karşilik, genetik dehanin en yeni araçlari yakindan bilindigi anda DNA molekülünü oluşturan kimyasal elementler zincirini okumanin da çok daha kolay oldugu ortaya çikiyordu. Çünkü DNA tipki manyetik bir bant gibi, çizgisel tarzda okunur... Proteinler üzerndeki araştirma, kazanilmiş bir alandi. Üstelik çok önemli bir alan. Birilerinin, bu alana incelemeyi sürdürmesi zorunluydu. Zaten bugün arayştirma teknikleri de daha etkin bir hale gelmişti. Proteinlerin yapi ve işlevlerini çözümlemeye olanak saglayan biyolojik araçlar, hele bir tümüyle yetkinleşsinler, yakin bir gelecekte, genetik işlemlerdeki patlamadan sonra proteinleri kullanma çalişmasindan da benzer bir patlamayla pekala karşilaşilabilirdi. Araştirmanin yollari da tipki yaşaminkiler gibi, çogu zaman gereginden fazla uzundur. DNA’ya duyulan hayranlık, onun olağanüstü bir kolaylıkla çözümlenebilmesinden kaynaklanır. Bir kez tekniklerde ustalaştınız mı, kolayca başarılı olursunuz.Her şeyin kökeni olarak görülen bu tanrısal moleküle dokununca, kendinizi sihirbaz sanırsınız. Gerçekte bu, ölü, haretesiz bir molekül, bir kayıt kütüğüdür. Protein ise tersine, olağanüstü duyarlı ve tepki veren canlı bir maddedir. Toprak ve taş için bitkiler ne ise DNA için de proteinler odur. toprağa temel atıp tuğlaları döşemek, yaşamın bahçesini ekip, bakımını yapmaktan daha kolaydır. (Daniel Cohen, Umudun Genleri, s: 25-29 )

http://www.biyologlar.com/evrim-nedir

KITALARIN VE KARA PARÇALARININ KONUMLANMASI İLE İLGİLİ GÖRÜŞ VE KURAMLAR

Mevcut hayvan yayılışının açıklanmasında Kararlılık, Köprüler ve Kıtaların kayma kuramı olmak üzere üç temel kuramdan yararlanılmıştır. Bunlar: 1. Kararlılık (Permanenz) Kuramı Dünyadaki kıtaların ve bununla ilgili olarak ana karaların ve deniz tabanlarının oluşumundan beri ufak abzı değişiklilikerin dışında durumunu ve konumunu koruduğu ve değişmediğini varsayılmıştır. Bu kuramın en önemli savunucularından olan Wallace (1876) zoocoğrafik yayılışın, göçler ve bugünkü kara ve su bağlantıları ile açıklamaya çalışır. Bu kurama destek veren Darlington (1957) geç ortaya çıkmış olan memeli hayvanların günümüzde bu yoları etkin biçimde kullandıklarını öne sürmüştür. 2. Kara Köprüleri Kuramı Bir çok canlı grubunun yayılışını bugünkü kıta konumlanması ile açıklamak oldukça zordur. Bu nedenle 1800 yılların başından itibaren kara köprülerinin kabul edilmesi eğilimi ortaya çıktı. Bu kurama göre; Dünyadaki büyük kıta ve kara parçaları arasındaki hayvan geçişinin dar bağlantılar, suların buz ve kar halinde yüksek dağ başlarına veya kutuplarda tutulması sonucunda deniz seviyesinin düşmesiyle oluşan kara köprüleri aracılığı ile gerçekleşmiş olduğunu ileri sürmektedir. Wallace bu kurama da destek vermiştir. Farbes (1846) İngiltere’nin ana kıta ile olan bir karasal bağlantı yoluyla faunalarının bezerliğini açıklamıştır. Hooker (1847) Avustralya ve Güney Amerika kıtaları arasındaki bağlantıyı, bir zamanlar var olduğu öne sürdüğü “ Transokyanusya” kara parçasına bağlamaktadır. Bununla ilgili çok sayıda kara köprüleri ile ilgili kuramlar ortaya konulmuştur. Çoğu bilim adamının vardığı önemli kurama göre, büyük kıtalar arasındaki geçiş, ya dar bağlantılarla ya da suların buz ve kar halinde yüksek dağların başına ve kutuplara yığılması sonucunda denizlerdeki su seviyesinin düşmesi ile oluşan kara köprüleri aracılığı ile sağlanmıştır. ( örneğin Bering boğazının Asya ile Kuzey Amerika arasındaki geçişi sağlaması gibi). Kara köprüleri ile İngiltere ile Avrupa, Asya ile Japonya arasındaki geçişler açıklanmıştır. Afrika ile Güney Amerika arasındaki köprü (Atlantis) bir varsayımdan öte geçmemiştir. Ana kıtalara yakın ve sığ sularda bulunan adalara geçişler, bu yaklaşımlarla kolay açıklanabilmektedir. Uçamayan kuşların kıtalardaki dağılımı kara köprüleri kuramlarına göre de tam açıklanamıyordu. Günümüzde yaşayan deve kuşlarının yapısal özellikleri, hepsinin ortak bir atadan türediğini göstermektedir. Bu kanatsız kuşların okyanuslardaki büyük mesafeleri aşması olanaksız görülmektedir. Kıtaların kayma kuramı bu soruna açıklık getirmiştir. Kara köprüleri kuramı bir açıdan da geçerli bir kuramdır. 2.1. Buzullaşmalar ve Kara Köprülerinin Oluşumu Buzul dönemlerinde, bugünkü buz birikiminin yaklaşık 3 katı daha fazla buz birikimi olmuştur. Buzla kaplı alanların miktarı, Antartika hariç, bugünkünün 13 katı daha fazlaydı. Buzulların ortalama kalınlığı yaklaşık 2 km civarındaydı. Kuzey yarımküre’deki buz miktarı , Güney Yarımküre’den kabaca iki kat fazlaydı Güneyde, buzullar Antartika kıtasının dışına taşmamıştı. Buna karşın Kuzey Amerika ve Avrasya’da, buzlar karalara büyük ölçüde yayılmıştı. İskandinavya’daki buzullar 48o enleme kadar inmişti. Kuzey Amerika’daki nemli iklim ve büyük miktardaki kar yağışı ise 37 o enleme kadar inmişti. Son buzul dönemindeki, buzulların yayılışı, hareketi ve konumlanması ayrıntılı olarak haritalanmıştır. Avrasyadaki buzlar bir çok yeri tamamen örtmüştü (İngiltere, Benelüks ve İskandinavya ülkeleri Almanya’nın önemli bir bölümü ve Sibirya gibi yerler buzlar altında kalmıştı). Buzulların yığılmasıyla birlikte, altlarında bulunan taşküre, dengeyi sağlayabilmek için, magmaya gömülmeye başlar ve buzul arası dönemlerde de tersi ortaya çıkar. Böylece kara parçaları bir duba gibi yükselir ve alçalır. Buzulların erimesiyle karaların yükselmesi yaklaşık 15 000 yıldan beri sürmektedir. Suların buz halinde kıtalara yığılması deniz seviyesinin düşmesine, erimesi ise yükselmesine neden olmuştur. Denizlerde yaşayan kabuklu hayvanların fosillerini kıyılardaki katmanlarda saptamak ve izlemek yoluyla su seviyesindeki değişmeler gözlemlenebilir. Genel bir kabul, buzul devirlerde, deniz düzeyinin bugünkünden 100-150 m’den daha fazla düştüğü yönündedir. Buzullar arası dönemlerde ise deniz düzeyi bugünkünden yaklaşık 20 m. daha fazla yükseldiği kabul edilmektedir. Böylece kara ve su köprülerinin oluşmasının yanı sıra, keza bitki ve hayvanlar için yaşam alanlarının genişlemesi veya kısıtlaması durumu ortaya çıkmıştır. Hem buzul arası dönemin sürmesi, hem de CO2 birikimi ile dünya atmosferinin normal seyrinden daha fazla ısınması, dünyadaki buzların erime sürecini hızlandırmıştır. Antartika ve Grönland’daki buzların erimesi, dünya denizlerinin 6 m. yükselmesine, bu da bir çok kıyı şeridi ile birlikte bugünkü liman şehirlerinin bir çoğunun su altında kalmasına neden olacaktır. Buzullaşma dönemine girseydik, deniz düzeyi en an 100 m düşeceği için, kıyılarda bir çok yeni toprak elde edilecekti. Buzul dönemlerinde bölgeler arasındaki sıcaklık farkları çok daha fazla olduğundan, meydana gelen rüzgarların miktarı, şiddeti ve yönleri bugünkülerden farklıydı. Pleistosen’de (kuaterner’in ilk dönemi, 1 milyon 800 bin yıl önce başlamış, 10 bin yıl öncesine kadar devam etmiş olan jeolojik bölüm) ortaya çıkan buzullaşmalar zoocoğrafya açısından oldukça önemlidir. Pleistosen’de belirgin olarak 4 buzul dönemi saptanmıştır. Her buzul döneminin arasında, sıcaklığın bugünkü gibi yüksek olduğu bir dönem vardır. Tropiklerde ve subtropiklerde kurak (arid) ve yağışlı (pluvial) iklimler birbirini izlemiştir. Zamanımız buzularası (interglasiyal) evredir. Pleistsende meydana gelen buzul dönemleri, dünyanın tümünü etkilemiştir. Tundra yapısında olan Holarktik bir çok canlı için yaşanamaz duruma gelmiştir. Tersiyer türlerinin bir kısmı tamamen ortadan kalkmış, bir kısmı güneye sığınmıştır. Doğu-Batı yönünde uzanan sıradağlar (Alpler, Toroslar, v.s), güneye olan göçü büyük ölçüde önlemiştir. Sonuç olarak Tersiyer’in tür zenginliği ortadan kalkmıştır. Bir çok tür refigiyum (=sığınak) denen uygun ortamlara sığınarak, tür ve alttür oluşumuna zemin hazırlamış ve buzularası dönemde bu refigiyumlar yeniden bir yayılma ya da gen merkezi olarak görev yapmıştır. Anadolu önemli bir refigiyum olarak buzul dönemleri sırasında hizmet vermiştir. Bu dönemde Avrupa’da Alp dağları ve diğer dağlar arasına sığınmış türlere arktik-alpin türler denir. Deniz canlıları da buzullardan etkilenmiştir (suların soğumasından dolayı). Akdeniz, bu dönemde sıcak seven türlerinin hemen hepsini yitirmiştir. Suların buz halinde karalara yığılası ile birbirine 100-150 m sığlıktaki denizlerle bağlanmış kara parçaları arasında kara köprüleri kurulmuş; kara canlıları için yeni yayılma yolları açılmış; fakat daha önce yalıtılmış olan bazı adalarda oluşmuş birçok tür de, ana kıtadan gelen yeni türlerle ortadan kaldırılmıştır. İç sular arasında da buzulların etkisiyle su köprüleri kurulmuştur. Buzul dönemlerinde güneye göç edenlerin bir kısmı, buzul arası dönemlerde tekrar kuzeye gelirken , bir kısmı da yüksek dağların başına çekilerek soğuk yerler aramıştır. Böylece yüksek dağların belirli yüksekliklerinde Arktik Relikt adı verilen bir çok canlı yerleşmiştir. Darwin bu konuda da araştırma yapmıştır. 2.2. Kara Köprüleri Canlıların yayılmasında önemli rol oynayan kara köprüleri iki şekilde oluşmuştur. Birincisi tektonik nedenlerle, yani kara parçalarının yükselmesi ile "Isostatic"; diğeri ise buzul devirlerde deniz düzeyinin düşmesi ile (bu sonuncular "Eustatic" diye adlandırılır) ortaya çıkar. BERİNG KANALI VE KÖPRÜSÜ Senozoyik'in sonlarına doğru Kuzey Amerika ile Avrasya arasında oluşmuş geniş bir kara köprüsüydü. Deniz seviyesinin 100 m. düşmesiyle yaklaşık Alaska'nın genişliğinde bir köprü oluşmuştur (HOPKİNS, 1967). İlave olarak iki kıta arasında Senozoyik boyunca, Miyosen'den sonra, kısa aralıklarla da olsa zaman zaman açılıp kapanan kıstaklar "İsthmus" oluşmuştu. Bu kıstaklar. Kuzey Yarımküre'de, geniş ölçüde buz kütlesi oluşmadan önce, büyük bir olasılıkla, yer hareketiyle oluşmuştu. Fakat esas fauna ve flora alışverişinin olduğu dönem, deniz düzeyinin, östatik (= eustatic= buzullaşma) nedenlerle düşmesi sonucu gerçekleşmiştir. Bu kara köprüsü yaklaşık 12.000 yıl açık kalmıştır. Bering Köprüsü, en azından Geç Pleistosen'de, boreal ormanlardan arınmış, yağış miktarı oransal olarak az olan, tundra ve çayırlık özelliğinde bir köprüydü. Böyle bir bitki örtüsü, ancak, steplerde ve tundralarda yaşamaya uyum yapmış memelilerin göçlerine olanak sağlamıştı. Bununla birlikte, birçok dönemde, iklim, büyük bir olasılıkla, bugünkü boreal iklimden fazla farklı değildi; çünkü Kuzey Pasifik akıntısı kısmen buraları ısıtıyordu. Buradaki iklim ve bitki örtüsü, her defasında, bir süzgeç gibi görev yaparak, ancak, bazı farklı hayvan türlerinin geçmesine izin vermiştir. Bu da Amerika ya da Asya kıtasında bulunan her hayvanın neden diğer kıtaya göç edemediğinin açık kanıtıdır. Bu geçişten en çok yararlananlar, boreal sıcaklıkta, birincil olarak otlayan (çayır, mera ve otlağa bağlı) hayvanlardır. İNGİLİZ KANALI Avrupa Kıtası'nı, Britanya Adaları'na bağlamıştır. Tabanı, Kuzey Denizi ile bağlantılıdır. Buzullaşma olduğu; fakat bizzat bu bölgeler buzullarla örtülmediği zaman, su düzeyinin düşmesiyle kara köprüsü oluşmuştur. İngiliz Kanalı, en azından onun dar bir kısmı. Pleistosen boyunca ya da büyük bir kısmında, hatta deniz düzeyinin yükseldiği buzularası dönemin bir kısmında, kıstak (köprü) özelliğini korumuştur. Bu değişim sırasında, birçok türün yanısıra, fil, gergedan, geyik ve su aygırınm geçtiğini kanıtlayan fosiller bulunmuştur. Bu kıstağın tamamen kapanması, M.Ö. 8000 yıllarında gerçekleşmiştir. İRLANDA KANALI Buzul dönemleri sırasında Weichsel Buzullaşması'na kadar, köprü özelliğini korumuştur. Memelilere dayalı kanıtlar bunu göstermektedir. Örneğin Weichsel Buzullaşması'yla ilişkili (ve daha sonraki dönemler için) hiçbir karasal memeli fosili İrlanda'da henüz bulunmamıştır. İngiltere ve İrlanda arasındaki dar köprü, M.Ö. 8000 yıllarında deniz düzeyinin yükselmesi ile (Flandrian Yükselmesi) kesilmiştir.

http://www.biyologlar.com/kitalarin-ve-kara-parcalarinin-konumlanmasi-ile-ilgili-gorus-ve-kuramlar

ÇEVRE KİRLENMESİ

ÇEVRE KİRLENMESİ

I – HAVA KİRLENMESİ a) İnsana ve Çevreye Etkisi b) Sonuçları (Asit Yağmurları)   Asit Yağmurlarının Toprağa Etkisi   Asit Yağmurlarının Sulara Etkisi   Asit Yağmurlarının Yapılara Etkisi   Asit Yağmurlarının Bitkilere Etkisi   Asit Yağmurlarının İnsan Sağlığına Etkisi c) Çeşitli Gazların İnsan ve Çevresine Etkisi   İnsan Sağlığına   Hayvan ve Bitkilere   İklime d) Ormanların ve Yeşil Alanların Çevre Kirliliğini Önlemeleri Yönünden İşlevleri   Fiziksel İşlevler   Fizyolojik İşlevler e) Ormanların Su ve Toprak Kirliliği Üzerine Etkileri II – SU KİRLENMESİ a) Kirlenmeye Yol Açan Kaynaklar 1 – Tarımsal Çalışmaların neden olduğu Kirlilik 2 – Endüstrinin Neden Olduğu Kirlilik 2.1.) Kimyasal Kirlilik 2.2.) Fiziksel Kirlilik 2.3.) Fizyolojik Kirlilik 2.4.) Biyolojik Kirlilik 2.5.) Radyoaktif Kirlilik 3 – Yerleşim Alanlarındaki Atıkların Neden Olduğu Kirlilik III – TOPRAK KİRLENMESİ 1 – Kentlerin Neden Olduğu Kirlilik 2 – Endüstrinin Neden Olduğu Kirlilik 3 – Toprak Uğraşlarının Neden Olduğu Kirlilik 4 – Toprak Kirliliğinin İnsan ve Çevresine Etkileri IV – DİĞER ETMENLER a) Gürültü Kirliliği   Gürültünün İnsan ve Çevresine Etkileri b) Radyasyon ÇEVRE KİRLENMESİ Her türlü madde ya da enerjinin (örn: ısı, ses...) doğal birikiminin çok üstündeki mik-tarlarda çevreye katılmasına çevre kirlenmesi denir. Kirlenme, kirleticilerin etkilediği ortamın niteliğine göre, hava, su, toprak kirlenmesi ve diğer etmenler olarak sınıflandırılır. İnsanın yaşamı sürekliliği için doğayı kullanması, do-ğayı değiştirmesi olağandır. Ancak bu kullanışta doğayı düşünmeksizin yalnızca insan açısın-dan ve tek yönlü yararlanma söz konusu olduğunda, umulan olumlu sonuçlar, bir süre sonra çözümü zor ve hatta olanaksız birçok karmaşık sorunlara neden olurlar. Bilimsel açıdan bakıldığında, bir ortamın fiziksel birleşiminde olmaması gereken şey “kir” dir. Yaşamın söz konusu olduğu her yerde muhakkak kir, yani artık madde bulunacak-tır. Fakat bu madde, oluştuğu ortam içinde belirli sınırlar altında kaldığı sürece doğal yapı bu artık maddeyi çözümlemekte ve sonuçta kirlenme çıplak gözle görülmemektedir. O halde ya-şamın getirdiği bir kirlenme hep olacaktır. Ama doğal denge bozulmadıkça, çevre ile etkileşen yaşam, kirlenmeden etkilenmeyecek ve dolayısıyla çevre kirlenmesi sorunu, doğal yapı içinde çözümlenecektir. HAVA KİRLİLİĞİ Erişkin bir insan, günde 2,5 kg kadar su ve 1,5 kg kadar besin almasına karşılık 15 kg kadar hava alır. O halde, insanın dışarıdan aldığı maddeler arasında hava, miktar bakımın-dan başta gelmektedir. Bir insan açlığa 60 gün, susuzluğa 6 gün dayanabildiği halde havasızlığa 6 dakika da-yanamaz. Barınak ve fabrika bacalarından çıkan dumanlar, otomobillerden çıkan eksoz gazları içinde bulunan ve canlılar için zararlı olan çeşitli maddelerin havaya karışması ve onun bileşimini bozması, 20. yüzyıl insanını hava kirliliği sorunu ile karşı karşıya bırakmıştır. Normal temiz bir hava içerisinde, % 78,9 hacim azot, % 20,95 hacim oksijen, %0,03 hacim karbondioksit, %0,93 hacim argon gazı bulunan fakat, duman toz tanecikleri, kükürt dioksit ve diğer gazlar bulunmayan ya da çok az bulunan hava demektir. Kirli hava ise fazla miktarda duman, kü-kürt di oksit, karbon mono oksit, azot oksit gibi gazları, ozon gibi oksidin maddeleri, kurşun, nikel gibi metalleri, lastik parçacıkları ve toz taneciklerini kapsayan ve fena kokan havadır. Diğer bir tanımla, hava kirliliği, atmosferde toz, gaz, duman, koku, su buharı şeklinde bulu-nabilecek kirleticilerin insan ve diğer canlılar ile eşyaya zarar verici miktara yükselmesi ola-rak ifade edilebilir. Metreküpü içinde 7 mikrogramdan fazla miktarda duman ve 100 – 150 mikrogramdan fazla SO2 gazı bulunması havanın kirliliği için bir ölçü olarak kabul edilmektedir. Özellikle duman ve SO2 gazının verilen bu miktarın üzerine çıkması, sağlık için zararlı bir ortamın meydana gelmesine neden olmaktadır. Hava kirliliğini oluşturan başlıca kaynaklar, endüstri merkezlerinden çıkan kirli dumanlar ve gazlar, kalorifer ve soba bacalarından dağılan isler ve dumanlarla motorlu taşıtların eksozlarından çıkan karbonmonoksit, kurşun, azot oksit gibi kimyasal maddelerdir. Bunlar-dan birkaçını tanıyalım: Karbon monoksit (CO): Havadan biraz daha hafif, renksiz, kokusuz, zehirli bir gazdır. Yanma sürecinde yakıttaki karbonun eksik yanma sonucunda tümüyle karbondioksite yük-seltgenmeyip bir bölümünün karbon monoksite dönüşmesiyle oluşur. Başlıca karbon monok-sit kaynağı içten yanmalı motorlardır. Katı ya da sıvı maddelerin parçacıkları, kurum ya da is biçiminde gözle görülebilen-lerden ancak elektron mikroskobuyla gözlenebilecek olanlara kadar değişen boyutlardadır. Çevreyi kirleten parçacıkların oluşumuna yol açan başlıca nedenler hareketsiz merkezlerde yakıt kullanımı ile sanayi etkinlikleridir; orman yangınları da küçük bir yüzde oluşturur. Kükürt oksitleri, kükürt içeren yakıtların yanmasıyla oluşan zehirli gazlardır. Her yıl açığa çıkan kükürt oksitlerin yaklaşık yüzde 60’ı kömürün yakılmasıyla oluşur. Kentsel böl-gelerde yoğunlaşmış olan akaryakıt kullanımı ve kükürtten yararlanan sanayi tesisleri de kü-kürt oksitlerinin oluşumuna yol açan önemli kaynaklardır. Hidrokarbonlar da, karbon monoksit gibi eksik yanan yakıtlardan kaynaklanır. Ama karbon monoksidin tersine, atmosferde normal olarak bulundukları yoğunlukta zehirli değil-lerdir. Bununla birlikte, fotokimyasal sise yol açtıklarından kirliliğin artmasında önemli rol oynarlar. Havadaki hidro karbonlar genellikle, çöp fırınları gibi büyük tesislerde atık madde-lerin yakılmasından, sanayide kullanılan çözücülerin buharlaşmasından ve odun ile kömürün yakılmasından kaynaklanır. Ama en önemli etken, buharlaşma yoluyla ve içten yanmalı mo-torların egzozundan havaya karışan benzindir. Bu yüzden havadaki hidrokarbonların yakla-şık yüzde 60’ı, çok sayıda motorlu taşıtın bulunduğu kentsel alanlarda yoğunlaşmıştır. Azot oksitleri, yakıtın çok yüksek sıcaklıkta yanmasıyla oluşur. Bu kirletici de gene motorlu taşıtlardan ve elektrik enerji santralleri ile sanayide kullanılan buhar kazanlarının yakım sistemlerinden kaynaklanır. Havada normal olarak eylemsiz halde bulunan azot, yan-ma sırasındaki yüksek sıcaklıkta oksijenle birleşir ve gaz halinde dışarı atıldığında çabuk so-ğursa, bu durumda kalır. Azot oksitleri, hidrokarbonlarla birleşerek fotokimyasal yükselt genleri oluştururlar. Bu yükselt genler de, havadaki katı ve sıvı parçacıklarla birleşerek hava kirliliğine yol açarlar. Fotokimyasal yükselt gen kirleticiler ozon, azot di oksit, aldehitler, akrolein ve peroksiaçillerdir. Kentsel bölgelerdeki hava kirliliğine yol açan bir başka önemli madde de kurşundur. Kurşun, sanayi tesislerinden, zararlı canlılarla mücadelede kullanılan kimyasal maddelerden, kömür ve çöp yakımından ve kurşunlu benzin kullanan otomobil motorlarından kaynaklana-rak havaya karışır. Kirleticiler dışında, bazı doğal etkenler de hava kirlenmesine yol açar. Güneş ışığındaki morötesi ışınlar, hidrokarbonlarla birleşerek fotokimyasal sis oluştururlar ve bu da sıcaklık terslenmesi dönemlerinde atmosfer durgunluğuna neden olur. Bu olay, sı-caklığın, yer yüzünde troposferin (alt atmosfer) içlerine doğru arttığı durumlarda görülür; olaya terslenme denmesinin nedeni de normal olarak sıcaklığın yükseklikle birlikte azalması-dır. Sıcaklık terslenmesi havanın yükselmesini engelleyerek kirletici içeren alt hava katmanı-nın asılı halde kalmasına yol açar. Havada önemli bir yanal hareket gerçekleşmediği sürece kirlilik kalıcı olur. İNSANA VE ÇEVREYE ETKİSİ Havada kirlenmeye yol açan maddelerin insanlar üzerinde çeşitli etkileri vardır. Ha-vadan solunan karbon monoksit, kandaki oksijenin yerini alarak vücuttaki hücrelere taşınan oksijen miktarının azalmasına yol açar. Kentlerin havasında bulunduğu miktarıyla karbon monoksit, zihinsel yetilerin gerilemesine ve en sağlıklı insanlarda bile tepkilerin ağırlaşmasına neden olur; bu da kent yaşamında görülen kazalarda önemli bir etkendir. Ayrıca kansızlık, kalp yetersizliği ve kan hastalıkları ile kronik akciğer rahatsızlıkları bulunan kişilerin sağlık durumu üzerinde daha da olumsuz etkilerde bulunur. Kükürt oksitleri, solunum borusunu ve akciğer dokularını etkileyerek, solunum siste-minde geçici ya da kalıcı rahatsızlıklara yol açabilir. Fotokimyasal yükselt genler göz rahat-sızlıklarına neden olur; ayrıca araştırmalar, azot oksitlerinin de insan sağlığına neden oldu-ğunu, özellikle çocuklarda gribe karşı direnci azalttığını ortaya koymuştur. Başka pek çok kirletici de, etkileri doğrudan ya da kısa sürede gözlenememesine kar-şın, halk sağlığı konusundaki kaygıların giderek çoğalmasına neden olmaktadır. Araştırma-lar, kentlerde yaşayan insanların vücudunda bulunan kurşun miktarının, vücudun kan üre-timini olumsuz yönde etkileyecek oranda olduğunu göstermektedir. Ama çevrede bulunan kurşunun insan sağlığına doğrudan mı zararlı olduğu, yoksa asıl tehlikenin gelecekte besin zincirinde ortaya çıkacak bir kurşun yoğunlaşmasına mı yattığı tartışması sonuçlanmış değil-dir. Hava kirliliği, insanların yanı sıra bitki yaşamı, yapılar ve çeşitli eşyalar üzerinde de son derece zararlı etkilerde bulunmaktadır. Pek çok büyük kentin çevresindeki bitki örtüsü hava kirliliği nedeniyle büyük ölçüde yok olmuştur. Ayrıca kentlerde kükürtlü kömür ve a-karyakıt kullanımı, buralardaki çelik ürünlerinin kırsal bölgelere oranla dört kat daha hızlı aşınmasına yol açmaktadır. Kükürt oksitleri de yapıların ve heykellerin aşınmasını hızlandı-rır; havadaki parçacıklar öteki kirleticilerin aşındırıcı etkisini arttırır; ozon ise, kauçuk ürün-lerinin daha çabuk parçalanmasına yol açar. Hava kirlenmesinden kaynaklanan ve 1980’lerin ortalarında gündeme gelen bir başka önemli tehlike de, atmosferin ozon tabakasının incelmesidir. Havalandırma sistemlerinde, spreylerde, otomobillerde ve buzdolaplarında kullanılan kloroflorokarbon kökenli kimyasal yapılarda maddelerin yol açtığı delinme, kutup bölgelerinde yoğunlaşmıştır. Yeryüzüne ula-şan morötesi ışınların zararlı etkilerini azaltan ozon katmanının delinmesi, bazı uzmanlara göre 20 – 30 yıl içinde etkisini gösterecek, yeryüzünde 40 milyon dolayında insanın cilt kanseri olmasına ve yalnızca ABD’de yaklaşık 800 bin kişinin ölümüne yol açacaktır. Bazı uzmanlar bu tahminlerde büyük yanılgı payının bulunduğunu öne sürmekle birlikte, ozon katmanının delinmesinin yeryüzü için büyük bir tehdit oluşturduğu üzerinde herkes aynı düşüncededir. HAVA KİRLİLİĞİNİN SONUÇLARI (ASİT YAĞMURLARI) Asit yağmurları, kendilerini çeşitli ortam ve canlılar üzerinde belli eder. ASİT YAĞMURLARIN TOPRAĞA ETKİSİ Asit yağmurlar, toprağın kimyasal yapısı ve biyolojik koşulları üzerinde etkide bulu-narak, bu topraklar üzerinde yetişen bitkilere zararlı olmaktadır. Toprağa erişen sülfürik asit, toprak çözeltisinin asitliğini yani aktif hidrojen iyonları-nın yoğunluğunu arttırmaktadır. Miktarı artan hidrojen iyonları, toprağın koloidal komp-leksleri olan kil mineralleri ve humus koloitleri tarafından tutulmakta olan başta Ca olmak üzere K, Mg ve Na gibi bitki besin elementlerinin yerine geçerek, bu elementlerin topraktan taban suyuna karışmak üzere yıkanmalarına neden olmaktadır. ASİT YAĞMURLARININ SULARA ETKİSİ Asit yağmurları, tatlı su göllerinde de asitliği arttırarak bu göllerde asitliğe duyarlı balık ve yumuşakçıların tür ve miktarının azalmasına etkili olmaktadır. Amerika Birleşik Devletlerinde bulunan 100 bin gölden yaklaşık 20 bininde ya hiç ba-lık kalmamış, ya da bu yönde olumsuz bir gelişme vardır. Halen birçok gölde aşırı asitliği gidermek üzere kalsiyum hidroksit püskürtülmektedir. İsveç’te bu amaçla her yıl 40 milyon dolar sarf edilmekte olduğu bilinmektedir. ASİT YAĞMURLARIN YAPILARA ETKİSİ Asit yağmurları maruz kalan özellikle kireç taşları, mermerden inşa edilen tarihi yapı-lar ve anıtlar orijinal durumlarını hızla kaybetmektedirler. Asit yağmurların binalarda meydana getirdiği diğer bir zarar da, binalarda çatı örtüsü olarak kullanılan çinko gibi metal levhalarda görülen yıpranmalardır. ASİT YAĞMURLARIN BİTKİLERE ETKİSİ Kükürt di oksit ve azot oksitler, stomlar yoluyla ibre ve yaprak dokularına girmekte, özellikle SO2 bir yönden oksijen alımını önlemekte, diğer yönden de bünyede H2SO4’e dönüşe-rek parçalama, yakma ya da kemirme etkisi yapmaktadır. Kükürt dioksitin yaprak ve ibre-lerde oluşturduğu sülfürik asidin sünger mezofil hücreleri içerisinde bulunan kloro – plastlardaki magnezyumu giderek kuruttuğu, klorofili ve plazmayı tahrip ettiği, dolayısıyla özümlemeyi engellediği, bunların sonuçta ölüme neden olduğu bilinmektedir. ASİT YAĞMURLARIN İNSAN SAĞLIĞINA ETKİSİ Asit yağmurları insan sağlığına olan etkileri kendini dolaylı şekilde belli eder. Asitleşen topraklardan kaynaklanan asitliği yükselmiş olan sular, mide asiditesini arttırarak mide ülse-rine neden olmakta, ayrıca asit yağmurlar topraktaki iyodu eriterek o topraklarda yetişen sebze ve meyvelerin ve içilen suların iyot miktarlarının düşmesini sonuçlandırarak bunları kullanan insanlarda troid bezi rahatsızlıkları (guatr) hastalığına neden olmaktadır. Asit yağmurlar, gazlar ve birlikte bulunan toksit metal iyonları ile insanlar ve hayvan-larda da zararlı olmaktadır. Havada dolaşan kuru kirleticiler be bunlar arasında sülfatlar, üst solunum yolu hastalıklarından kronik bronşit, astım ve anfizeme neden olmaktadır. ÇEŞİTLİ GAZLARIN İNSAN VE ÇEVRESİNE ETKİLERİ İNSAN SAĞLIĞINA ETKİLERİ Hava, yaşamın temel öğesi olduğuna göre, havadaki kirliliğin insan sağlığı yönünden önemi açıktır. Havanın taşıdığı karbon parçacıkları, ozon, karbon monoksit, kükürt dioksit, doyma-mış hidrokarbonlar, aldehitler ile kanserojen maddeler gibi kirleticiler insanların solunum yollarını etkileyerek normal mekanizmasını bozar; bronşlarda iltihaplara ve daralmalara neden olur. Bu değişmeler sonunda da, kronik bronşit ve anfizem meydana gelir. Araştırma-lar akciğer kanserinin meydana gelmesinde ve artmasında da hava kirliliğinin önemli bir ne-den olduğunu göstermektedir. Gaz ve buharlar içinde en tehlikelisi olan kükürt dioksit bilindiği gibi ev ve endüstri bacalarından ve bunlara oranla daha az olarak motorlu taşıtların bacalarından havaya karı-şır. Yapılan araştırmaların sonucuna göre, kükürt dioksitin bronşitten dolayı ölümleri arttırmak-ta olduğu saptanmış, atmosferde SO2 miktarının arttığı sisli havalarda kronik bronşitli bazı hastalarda nefes darlığının şiddetlendiği gözlenmiştir. Ayrıca kirlilik derecesinin yüksek ol-duğu zamanlarda bazı hastalıklara tutulmuş kişilerde ölümlerin bir hayli arttığı görülmüştür. Ozon gazı, ara madde olarak oluşur. Ozon, gözlerde ve bronşlarda iltihaplanma, akci-ğerlerde ödem yapar. Bazı durumlarda bellek zayıflığı yaptığı söylenmektedir. Milyonda bir kısım, göz ve akciğerlerde iltihaplanmaya neden olmaktadır. Nitrojen oksitler, SO2 gazından sonra en önemli hava kirleticisidirler. Kimyasal mad-delerin yapılması sırasında özellikle nitrik ve sülfürik asit ve naylon fabrikalarından, benzin, yağ, doğal gazların ve mazot yanması sonucu ve yine çeşitli petrol arıtma işlemlerinden sonra açığa çıkmaktadır. Dumanla ve sağlık arasında çok sıkı bir ilişki bulunduğunu herkes bilir. Duman, özel-likle sisle birlikte bulunacak olursa havada bulunan SO2 ile birlikte aerosol halinde hızla ya-yılmakta, sonuç olarak kısa veya uzun süreli dönemlerde duygulu olma haline, cinsiyete göre değişmek üzere özellikle bebek, çocuk ve yaşlı insanlarda, kalp, damar ve solunum yolu hasta-lıklarına yakalanmış olanlarda etkisini göstermektedir. Duruma göre farenjit, larenjit, solu-num güçlükleri, bronşit, kronik bronşit, astım ve anfizem meydana gelmektedir. Bu hastalık-lara tutulmuş olanlarda hastalığın şiddeti artmaktadır. Duman, güneşin özellikle ültraviyole ışınlarının yere inmesine engel olur. Bu şekilde havada bulunan mikrop ve virüslerin canlı kaldığı hatta antibiyotiklere karşı direnç kazana-cak şekilde fizyolojik değişikliklere uğradıkları bilinmektedir. Bunun sonucu olarak çocuk-larda raşitizm artmakta, kanda hemoglobin değeri ile birlikte renk indeksi ve B 1 vitamini azalmakta, alkali fosfatlarda yükselme ve proteinlerde değişme kemikleşmede gerileme gö-rülmektedir. Günümüzde kanserin oluşmasının nedeni kesinlik kazanmamış olmakla beraber, bazı etmenler vardır ki, bunları ortaya çıkarıcı ve kolaylaştırıcıdır. Bunlara, kanserojen maddeler denir. Kanserojen maddeler, insanların günlük yaşamını tehdit eder duruma gelmiştir. Kan-ser oluşmasında, kimyasal kanserojenler yüzde 80 oranında olup, yüksek düzeydedir. Bunla-rın büyük bir kısmı çevremizden, hava, besinler ve içecekler yoluyla vücuda alınmaktadır. Özellikle havadan alınan bu kanserojen maddeler şu şekilde sıralanabilir: is, katran, zift, as-falt, parafin gibi maddeler. HAYVAN VE BİTKİLERE ETKİLERİ İnsanlarda görülen hava kirliliği etkilerine, bir ölçüde hayvanlar da rastlamaktadır. İnsanlar ve hayvanlar dışında bitkilerde hava kirliliğinin etkileri ile karşı karşıyadırlar. Daha önce de işaret edildiği gibi, hava kirliliğini oluşturan gazlardan bazıları, özellikle SO2 gazı, bitkilerde fotosentez olayını yavaşlatmakta, bitkilerde oksidasyon işlemine engel olmakta, kloroplastlardaki magnezyumu kurutmaktadır. Flüoritler, bitkiler üzerinde toplanarak bunları kısmen kurutmakta, Aldehitler, bitki-lerde yaprakların stomaları etrafındaki hücrelerde tahribata neden olmaktadır. Ozon gazı, bitkiler üzerinde zehirli alanlar oluşturmakta, ağaçların zamanından öce yaprak dökmesine yol açmakta ve özellikle genç bitkileri etkilemektedir. Tüm bu olumsuz etkiler, özellikle kültür bitkilerinde bir ölçüde ürün azalmasına, geniş alanlar kaplayan orman vejetasyonunun kurumasına neden olmaktadır.   İKLİME ETKİLERİ Hava kirliliğinin değiştirdiği atmosfer koşulları, iklimi de etkilemektedir. Genel ola-rak, kentlerdeki ısı ortalamalarının kırsal alanlardan daha fazla olduğu görülmektedir. Ayrı-ca, meteorolojik ölçmeler, hava kirliliğinin arttığı, büyük kentlerde rüzgar hızının da düştü-ğünü göstermektedir. Rüzgarın ısıyı ve nemi etkilemesi nedeniyle, bu hız azalmasının önemi çok büyüktür. Hava kirliliği, ayrıca, büyük kentlerin yağış miktarlarının da artmasına neden olmaktadır. Havayı ısıtan enerji sonucu, mikroskobik maddelerin çokluğu bulutların oluşma-sını kolaylaştırdığından yağışlar artmaktadır. Diğer yönden hava kirliliği sonucu kentlerin üstünde oluşan tabaka, ültraviyole ışınlarının da önemli derece kaybına yol açmakta, bu ise gün ışığının azalması sonucu doğmaktadır. ORMAN VE YEŞİL ALANLARIN ÇEVRE KİRLİLİĞİNİ ÖNLEMELERİ YÖNÜNDEN İŞLEVLERİ Bir ormanın ekonomik yararları dışında fiziksel, fizyolojik bir takım işlevleri de bu-lunmaktadır. Yapılan çeşitli araştırmaların sonuçlarına göre bu işlevler aşağıdaki gibi özetle-nebilir:   FİZİKSEL İŞLEVLER: 1. Ormanlar rüzgarın hız ve yönünü önemli ölçüde değiştirir. Bu işlev, ormanın sıklılığına ve tepe kapalılığına göre değişir. 2. Ormanlar, fiziksel hava kirlenmesini oluşturan toza karşı filtre görevi yaparlar. 3. Ormanlar, park – bahçe ve benzeri bitki örtüsü, gürültüyü yansıtma ve absorbe etmek suretiyle azaltıcı bir etkiye sahiptirler. 4. Ormanların, radyoaktif hava kirlenmesine karşı koruyucu işlevleri vardır.   FİZYOLOJİK İŞLEVLER: 1. Ormanlar ve benzeri yeşil örtü, fotosentez olayı sonucu çok önemli ölçüde CO2 kullanarak atmosferdeki CO2 konsantrasyonunu etkiler. 2. Ormanlar ve yeşil alanlardan fotosentez reaksiyonu sonucu oksijen üretimi doğal olarak sağlanmakta, böylece doğal oksijen ve karbon dengesini koruyucu bir öğe olarak görev yapmaktadır. 3. Bir orman örtüsü altında topraktan sıcaklık etkisi ile fiziksel olarak meydana gelen bu-harlaşma, açık alanlara oranla önemli ölçüde azalmaktadır. 4. Orman vejetasyonu, serbest hava hareketlerini engelledikleri için bulundukları yerin hava ve toprak sıcaklıklarını etkilemektedir. Orman vejetasyonu tepe çatısına çarpan güneş ı-şınlarının bir kısmını yansıtıp bir kısmını absorbe edip bir kısmını da dağıttığından or-man içine daha az ışık girer. Bunun dışında gerek transprasyon, gerekse nem miktarı faz-la olan orman havasının ısıtılması için yüksek oranda enerji harcanır. Bu nedenlerle koyu gölgeli yerlerde yazın hava serin olur. Kışın ise ormanın tepe çatısı ve nemli havası ile ka-rasal radyasyona engel olduğundan, çıplak alanlara oranla daha sıcak olur. ORMANLARIN SU VE TOPRAK KİRLİLİĞİ ÜZERİNE ETKİLERİ Toprak ve buna bağlı olarak meydana gelen su kirliliğinin nedenleri arasında toprağa verilen gübreler ile toprak taneciklerinde tutulan pestisitler bulunur. Toprak yüzeyinde ölü veya diri örtünün bulunuşu yüzeysel akışı azaltır. Yüzeyden a-kan suyun hızını mekanik olarak engelleyerek toprağa sızması için zaman kazandırır. Böylece gübreleme için verilen kimyasal maddelerin ve zararlılara karşı kullanılan pestitlerin yüzeysel sularla akarsulara, göllere ve denizlere ulaşması engellenmiş olur. E-rozyon olayını durdurarak, barajların zamanla sedimentle dolması oranı da ortadan kal-kar. SU KİRLİLİĞİ Su, doğal durumunda pek çok çözünmüş madde, parçacık, canlı organizma içerir. Evlerde ve sanayide kullanılan suya çeşitli kimyasal maddeler de katılmıştır. Sulara karışan atıklar, çok çeşitlilik gösterse de, başlıca inorganik bileşenleri sodyum, potasyum, amonyum, kalsiyum, magnezyum, klorür, nitrat, bikarbonat, sülfat ve fosfattır. Zararlı organik bileşenler ise çok çeşitlidir ve tümü bilinmemektedir; buna karşılık belirlenmiş olanları, böcek ilaçları, deter-janlar,fenollü maddeler ve karboksilli asitlerdir. Kirlilik uzun vadede, sudaki canlıların ya-şamında ve dağılımında değişikliğe yol açar.; bazı balıkların sayısı azalırken, kirleticilere di-rençli başka canlılar sayıca artış gösterir. Su kirliliği ayrıca, göllerin yaşlanmasına ve kuru-masına yol açan ötrofikasyonu hızlandırır. Böylece suyun çeşitli amaçlarla insanlar tarafın-dan kullanılması da kısıtlanmış olur. Sanayi atıklarının, böcek ilaçlarının ve öteki zehirli madde atıklarının sudaki çözünmüş oksijeni tüketmesi, balıkların kitle halinde ölmesine ne-den olur. Organik ve ısıl atıklar gibi çeşitli kirleticilerin zararlı etkileri doğal süreçlerle ortadan kalkabilir ya da azalabilir. Sulardaki organik atıkların başlıca kaynağı kentlerdeki kanalizas-yon sistemleridir. Suda çok büyük miktarlarda yoğunlaşmadıkları sürece bu maddeler, bak-teriler ve öteki organizmalar tarafından kararlı inorganik maddelere dönüştürülebilir. Bu kendi kendini arıtma süreci sudaki oksijenin yardımıyla gerçekleşir. Ama eğer organik mad-de miktarı çok fazlaysa, yeterli oksijen olmadan arıtım kötü kokulara yol açabilir. Suda çözünen tuzlar, gazlar ve parçacık durumundaki maddeler ise bu yolla arıtıla-maz. Ayrıca, sanayiden kaynaklanan bu atıklarda kadmiyum, cıva ve kurşun gibi zehirli me-taller vardır. Bu maddelerin ne ölçüde zararlı olduğu bilinmemekle birlikte, büyük miktarda cıva içeren sulardan avlanan balık ve benzeri ürünleri yiyen kişilerde ölüm olayına ve sinir sisteminde kalıcı bozukluklara çok rastlanmıştır. Ayrıca sudaki asılı parçacıklar, öteki mad-deleri soğurarak bakteri gelişiminde ve başta DDT gibi böcek öldürücüler olmak üzere pek çok zararlı maddenin dip çamurlarında çökelmesine neden olur. KİRLENMEYE YOL AÇAN KAYNAKLAR Evlerden, ticaret ve sanayi kuruluşlarından kaynaklanan kanalizasyon atıkları, su kirlenme-sine yol açan başlıca etmenlerdendir. Genellikle kullanılan kanalizasyon sistemlerinde, atık sular yağmur suyundan ayrılamamaktadır. Bu yüzden toplam su miktarı sistemin kapasitesi-ni aştığında atık suların büyük bölümü doğrudan akarsulara boşalan kanallara akar. Büyük kentsel bölgelerde yağmur suyunu toplamak için ayrı sistemler ya da göletler yapılmasına yüksek maliyetler yüzünden başvurulamamakta, bu kirlenmesini ciddi biçimde etkilemekte-dir. Sudan yararlanan sanayi tesisleri de bir dizi değişik etkisi olan kirleticilerin sulara karışmasına yol açar. Sanayileşmenin hızla ilerlemesiyle, sanayi atıkları kanalizasyon atıkla-rını birkaç kat aşmıştır. Su kirliliğinde en önemli rolü oynayan sanayi dalları kağıt,kimya, petrol ve demir – çeliktir; enerji santralları da büyük miktarda atık ısının sulara karışmasına neden olur. Plastik üretiminde kullanılan polikloroditenil, insan,hayvan ve bitki yaşamı için büyük tehlike oluşturmaktadır. Bu madde canlı hücrelerde biriktiğinden ve besin zinciri için-de yoğunlaştığından, başlangıçta çok küçük miktarlarda bulunsa bile, besinler insanlarca kul-lanılmaya başlayana kadar tehlikeli miktarlara ulaşmış olur. Tarım ilaçları, böcek öldürücüler ve kimyasal gübreler de su kirlenmesinde önemli rol oyna-makla birlikte bu tarım atıklarının etkileri, kentler ile kentlerin çevresinde yoğunlaşmış yerle-şim birimlerinin atıkları ve sanayi atıkları kadar büyük boyutlarda değildir. Kentlerin dışın-da su kirlenmesine neden olan başka bir etken de, çoğunlukla bırakılmış madenlerdeki asitle-rin çevredeki akarsulara karışmasıdır. Atık ısı: Sanayi tesislerinde, atıkların taşınması gibi işlevlerin yanı sıra soğutma ama-cıyla da büyük miktarlarda su kullanılır. Bu tesislerin başında elektrik enerjisi santralları gelmektedir. Yoğunlaştırıcıların soğutulması için doğal bir kaynaktan alınan su, sıcaklığı 10 yaklaşık 7 C artmış olarak kaynağa geri boşaltılır. Nükleer santrallar, fosil yakıt kullanan aynı kapasitedeki santrallardan yaklaşık yüzde 50 daha çok su kullanır. Bu nedenle, enerji santrallarının soğutulması, çevre kirlenmesinde son derece önemli rol oynayan etkenlerden biridir. Isıl kirlenme, biyolojik ve kimyasal tepkimeleri hızlandırır ve çözünmüş oksijen mik-tarının hızla azalmasına yol açar. Su sıcaklığı, balıkların yaşamasına olanak vermeyecek dü-zeye yükselebilir; bu durum, zararlı alglerin gelişmesine de ortam hazırlayarak besleyici –madde atıkları , deterjan, kimyasal gübre ve insan atıkları gibi kirleticilerin etkisini çoğaltır. Sonuçta atık ısı, göllerdeki ötrofikasyonu hızlandırır. Su kirlenmesinin nedenleri üç gruba ayrılarak incelenebilir:   Tarımsal çalışmaların neden olduğu kirlilik Tarımsal çalışmaların gereği olarak bitki hastalıkları ile mücadele amacıyla uygulanan pestisidlerin, verimin arttırılması için toprağa verilen gübrelerin ve çeşitli kullanımlar altın-daki alanlardan oluşan yüzey akışı, erozyon ve toprağın sürülmesi sonucu oluşan katı ve sıvı atıkların neden olduğu kirliliğe tarımsal kirlilik denir. Tarımsal çalışmalarda daha fazla ürün elde etmek amacıyla arazilere uygulanan kimyasal gübrelerin neden olduğu kirlilikler vardır. Bunlar arasında en önemlileri ise azot ve fosforun doğal düzen içindeki dönüşümleri sonucunda kirlilik meydana gelmesidir. Kimyasal gübrelerin arazilere uygulanması ile verimde bir artış olacağı doğaldır. Ancak bu gübrelemenin, suların kirliliğine hangi oranda etkili olacağının da saptanması gerekir. Su kirliliğine neden olan bitki besin maddelerinden azot ve fosfor, tüm canlı varlıklar için belili miktarlarda gerekli ise da fazla miktarının çeşitli sakıncaları bulunmaktadır. Belli başlı etki-leri, akarsular ve göllerdeki ötrofikasyon olayına neden olmasıdır. Bunun yanında fazla mik-tarda azot nedeniyle, azot zehirlenmesinden ölen toplu balık gruplarına da rastlanmaktadır. Hayvansal artıkların yarattığı kirlilik ise, hayvancılıkla ilgili olarak ahır ve ağıllardan ya-ğışlarla yıkanan hayvan idrar ve dışkı artıklarının temizleme sularına, oradan yüzey sularına karışması ve ya hayvan gübresinin tarlalara serilmesinden sonra yağışlarla yıkanarak yüzey sularına karışması şeklinde oluşan bir kirlilik şeklidir.   Endüstrinin neden olduğu kirlilik Bugün bu konuda bilinen kirlilikler beş alt grupta toplanabilir. 1. Kimyasal Kirlilik Bu kirlilik, sularda organik ve inorganik maddelerin bulunmasıyla oluşur. En çok karşıla-şılan tipi ise, proteinler, yağlar, gıda maddeleri ve hidrokarbonlar nedeniyle oluşan organik kirlenmedir. Zamk ve jelatin üreten fabrikaların artıkları, mezbahaların artık sularında ol-dukça fazla miktarda protein bulunur. Kağıt ve tekstil fabrikalarının artıklarında ise fazla miktarda karbonhidrat bulunmaktadır. Sentetik deterjanlar da kimyasal kirliliğe neden olan maddeler arasındadır. Az miktarda bulunmaları halinde dahi sularda köpük meydana getirdiklerinden suyun havalanmasını ön-ler, arıtma sistemlerinin randımanına düşürürler. 2. Fiziksel Kirlilik Fiziksel kirlenme, suyun sıcaklık, renk, bulanıklık ve koku gibi fiziksel özelliklerine etki eden bir kirlilik tipidir. Termal kirlenme, fiziksel kirlenmenin diğer bir tipidir. Soğutma suyuna gereksinme du-yulan termal enerji üreten istasyonlarda ve endüstrideki soğutma işlemleri sonucunda ortaya çıkan sıcak suların, akarsu, göl ve körfezlere dökülmesi termal kirlenmeye neden olmaktadır. Alıcı suyun sıcaklığında meydana gelen artış,sudaki biyolojik faaliyeti durdurmakta, suyun oksijen miktarını düşürmekte, reaksiyonu değiştirerek bir kısım kimyasal maddelerin çökel-mesine ve bir kısım maddelerin açığa çıkmasına neden olarak sudaki canlılar üzerinde değişik etkiler yapmaktadır. 3. Fizyolojik Kirlilik Suyun tadını ve kokusunu etkileyen bir kirlilik tipidir. Gıda endüstrisi artıkları ile kent kullanma suyu artıkları azotlu maddelerce zengin olduğundan son derece kötü bir kokuya neden olurlar. Endüstri artık sularının demir, mangan, fenoller vb. kimyasal maddeler içe-renleri suya özel, hoş olmayan bir koku ve tad verirler. 4. Biyolojik Kirlilik Sularda patojenik bakteri, mantar, alg, patojenik protozoa vb. bulunması nedeniyle mey-dana gelen kirlilik tipi biyolojik kirlenmedir. Diğer bir deyişle, suların tifo, kolera, amipli di-zanteri vb. çeşitli hastalıkları yapan organizmalarla kirlenmesi olmaktadır. Endüstri artık maddelerinin ve özellikle kanalizasyon sularının herhangi bir arıtma işle-mine tutulmadan plajlara dökülmesi nedeniyle hastalık yapan maddeler çoğalmakta ve denize girenlerde başta kulak, burun, boğaz yanmaları; sinüzit, bağırsak hastalıkları karaciğer ra-hatsızlıkları ve tifoya neden olur. 5. Radyoaktif Kirlilik Atmosferdeki atom patlamalarının ve nükleer enerji santrallerinin neden olduğu kirlilik-tir. Atmosferdeki radyoaktif maddeler, yağışlarla yeryüzüne düşmekte, akarsulara karış-makta, bitkiler tarafından absorbe edilmekte, buradan ot yiyenlere oradan da et yiyenlere geçerek gıda zincirinin üst halkasını oluşturan insanlara ulaşmaktadır. Nükleer santrallerin artık maddeleri oldukça önemli çevre kirleticilerindendir. Bu atık-lardan deniz dibine depo edilenlerden meydana gelen sızıntılar, son yılların önemli deniz kir-leticisi olarak sayılmaktadır.   Yerleşim Alanlarındaki Artıkların Neden Olduğu Kirlilik Bu kirliliğin iki önemli kaynağı, kanalizasyon ve çöplerdir. Bulaşıcı hastalık tehlikesi, kentleri, kapalı kanalizasyon sistemine zorlarken, yine kentlerdeki su sistemleri ile kanalizas-yon arasında bir bağlantı göze çarpmaktadır. Kanalizasyon sistemine verilen pis suların bo-şaltılması genellikle akarsulara, göllere veya denizlere yapıldığından, kent artık suları, önemli bir kirlilik nedeni olmaktadır. Çeşitli şekillerde kirlenen karasal kaynaklı akar suların genellikle ulaştıkları en son nokta denizler ve okyanuslarıdır. Bu nedenle karasal kaynaklı akar suları kirleten kaynak ve işlev-ler denizleri de kirletiyor demektir. Bununla beraber denizlerin kirlenmesi olayını şöyle özet-leyebiliriz: 1. Denizlerin havadan kirlenmesi:   Hava taşıt araçlarının meydana getirdiği kirlenme   Endüstri ve yerleşim bölgelerinde oluşan hava kirliliğinin, kimyasal reaksiyonlar (asit yağmurlar) sonucu sudaki maddelerle birleşmesi 2. Denizlerin denizlerden kirlenmesi   Deniz trafiğinin meydana getirdiği kirlenme. Dünya denizlerinde deniz trafiğinin yoğun-laşmış olması, özellikle ham petrolün deniz yoluyla taşınması denizlerde önemli kirlenme-lere neden olmaktadır. Petrol yüklü tankerlerin herhangi bir nedenle kazaya uğraması so-nucu denize dökülen petrol, deniz eko sisteminde geniş çapta ve uzun süreli zararlar mey-dana getirmektedir. Şu yada bu şekilde denize dökülmüş petrol veya petrol artıklarının zararları başlıca üç grup altında toplanabilir: # Bir litre petrol artığı kırk bin litrelik deniz suyunda oksijeni yok ederek yaşamı ortadan kaldırabilir. # Suyun üzerini kaplayan yağ tabakası suyun buharlaşmasını engelleyerek bir ölçüde ya-ğışların azalmasına neden olmaktadır. # Suyun üzerindeki bu örtü güneş ışığının denizlerin derinliklerine ulaşmasını engelleye-rek oksijeni azaltmakta ve bu da canlıların yaşam olanağını azaltmaktadır. Benzer zararlara denize pasa kül, moloz, safra, yağ, çöp gibi maddeleri atan, tank yıka-yan yük, yolcu gemileri ve tankerler de neden olmaktadır. Deniz eko sisteminde ortaya çıkan dengesizlik üretimde kayıplar şeklinde kendini belli etmektedir. Bugüne kadar yapılmış ince-lemelerin sonuçları, petrol artıklarından en çok etkilenen toplulukların, yumurta, lavra ve genç fertlerden oluşan topluluklar olduğunu göstermiştir.   Limanlarda meydana gelen kirlilik.   Deniz dibi kaynaklarından petrolün çıkarılması sırasında meydana gelen sızıntı ve ka-çaklar.   Deniz ürünlerini elde etmede uygulanan yöntemler.   Denizlerde sürdürülen askeri faaliyetler ve savaş. 3. Denizlerin karalardan kirletilmesi:   Yerleşim yerlerinden denize dökülen kirlilik.   Çöpler.   Kullanılmış sular, kanalizasyon artık ve suları.   Endüstri kuruluşlarından denize atılan kirlilik.   Tarımdan gelen kirlilik.   Turizmin (örneğin yat turizminin) doğurduğu kirlilik. TOPRAK KİRLENMESİ Tarımsal ve mineral atıklar, yeryüzündeki toplam katı atıkların önemli bir bölümünü o-luşturmakla birlikte, kirletici olarak görece daha az zararlıdır. Bunun başlıca nedeni de, yer-leşim bölgelerinden ve sanayiden kaynaklanan atıklar gibi belli noktalarda yoğunlaşmış ol-mayıp daha geniş alanlara yayılmalarıdır. Katı atıklar: Hayvan dışkısı, mezbahalardan ve her türlü ekin biçme etkinliğinden gelen atıklar, toprak kirlenmesinin en önemli kaynağıdır. Sığır, domu, koyun ve tavuk gibi çiftlik hayvanları, toplam insan nüfusundan 1000 kat daha çok dışkı üretir. Geçmişte besin madde-leri, otlak ya da çiftlikteki hayvanların aracılığıyla yeniden toprağa dönerken, günümüzde kullanılan yenilikler bu atıkların belli alanlarda yoğunlaşmasına neden olmaktadır. Pek çok kimyasal madde içeren tarım ilaçlarının (örn. Böcek öldürücüler, ot öldürücüler, mantar ilaçları) su ve toprak kirlenmesinde önemli payı vardır. Bunlar, besin zincirinde daha ileri organizmalara geçtikçe, her aşamada giderek artan oranda yoğunlaşır ve giderek zinci-rin son halkasını oluşturan etçillere önemli zararlar verir. Yani zararlı kimyasal maddeler, basit organizmalarda çok küçük miktarlarda bulunur, bu organizmalar daha karmaşık orga-nizmalarca yendikçe yoğunlaşır; otçulları yiyen etçillere ulaştığında ise zararlı boyutlara varmıştır. Özellikle şahin, atmaca, kartal gibi yırtıcı kuşlarda ve pelikan, karabatak gibi ba-lıklarla beslenen kuşlarda zararlı ilaçlarının olumsuz etkileri gözlenmiştir. Hücrelerinde biri-ken DDT (Diklor difenil triklor) ve benzeri bileşikler bu canlıların üreme yeteneğini sınırla-maktadır. Örneğin dişilerin, üstünde kuluçkaya yatılamayacak biçimde yumuşak kabuklu ya da kabuksuz yumurta vermesi sonucunda, Avrupa, Japonya ve Kuzey Amerika’da bazı türle-rin sayısında önemli azalmalar olmuştur. Tarım ilaçlarının biyolojik etkileri üzerinde yapılan yeni araştırmalar, bu maddelerin za-rarlılar üzerindeki etkisinin giderek azaldığını ortaya çıkarmaktadır. Pek çok böcek türü bu maddelere bağışıklık kazanmış durumdadır; ayrıca, kalıtım yoluyla sonraki kuşakların zehir-li ilaçlara karşı direnci artmaktadır. Öte yandan bu kimyasal maddelerin sürekli olarak kul-lanılması, bazı bölgelerde de önceden bulunmayan zararlı topluluklarının türemesine yol aç-mıştır. Bunun başlıca nedeni, tarım ilaçlarının, otçul böcek nüfusunun denetim altında tutan etçil böcekleri yok etmesidir. Aşınma sonucu biriken tortullar, toprağın bozulmasına ve suların bulanıklaşmasına yol açan bir başka etmendir. Tortul üretimi, orman ve tarım alanlarının kötü kullanımından kaynaklanan ve giderek boyutları büyüyen bir sorundur. Madencilik ve inşaat etkinlikleri de bu alanda rol oynar. Mineral katı atıkların başlıca kaynağı, madencilik etkinlikleri ve ilgili sanayilerdir. Özel-likle açık kömür işletmeciliğinin yol açtığı kirlenme, akarsuları, ve akaçlama havzalarını etki-lediği gibi, toprağın da kıraçlaşmasına yol açmaktadır. Yerleşim bölgelerinden ve sanayi tesislerinden kaynaklanan katı atıklar arasında kağıt, besin maddeleri, metal, cam, tahta, plastik, kumaş, kauçuk ürünleri, deri ve çöp sayılabilir. Bu maddelerin bir bölümü açık çöp alanlarına boşaltılır, bir bölümü çöp çukurlarına atılıp üstü kapatılır, bir bölümü ise fırınlarda yakılarak yok edilir. geriye kalan küçük bir bölümü de rüzgarlarla taşınmaya ya da çürümeye bırakılır ya da başka biçimlerde değerlendirilir. Toprağı kirleten nedenleri şöyle özetleyebiliriz:   Kentlerin neden olduğu toprak kirliliği Kentleşmenin yoğun bulunduğu bölgelerde toprak niteliği hissedilir ölçüde bozulmakta-dır. Bunda arazinin kötü kullanılması kadar, inşaat tekniklerinin kirliliği, alt yapı yetersizlik-leri dolayısıyla kirli su ve kanalizasyonun toprağa karışması ve çöp birikmesinde rol oyna-maktadır. Ayrıca kent suyunun yetersizliği kirli suların pompalanmasında fazla yardımcı olmadığı için, daha kolay şekilde toprakta kalmaktadır. Kent çevresinde toprak kirliliğine yol açan en önemli nedenlerden birisi de fosseptik yöntemiyle kent artıklarının toprakta birikti-rilmesidir. Bu yolla yoğunlaşan kirlilik, toprağın daha derin tabakalarına sızarak yer altı su-larını da kirletmektedir. Çöp sorunu da aynı şekilde kirliliğe yol açmaktadır. Çöp yalnız toprak üzerinde kalan katı madde olarak değil, zamanla toprağa karışan bir kirlilik öğesidir. Kent çevresinde toprak kirliliğine yol açan diğer bir konu da hava kirliliğidir. Gerek ken-tin ısınması sırasında bacalardan çıkan zehirli gazlar, gerekse taşıtların egzoz gazları, yoğun-laşarak toprakla kaynaşmakta ve topraktaki canlı yaşamı öldürmektedir.   Endüstrinin meydana getirdiği toprak kirliliği Endüstri uğraşları sırasında meydana gelen su ve hava kirlilikleri kimyasal yollarla top-rağa karışma eğilimindedir. Bunun yanı sıra çeşitli endüstri artıklarının fabrikalar yöresinde ve ya daha açıkta bir yere yayılması alışıla gelmiş bir uygulamadır. Bazı endüstri kollarının, şeker endüstrisi gibi, toprağın üstüne atılan posa maddesi çok olmaktadır. Bazı uğraşlar, ba-kır gibi, önemli derecede kirleticiliğe sahiptir. Endüstrinin toprak kirlenmesine yol açan önemli bir kusuru da yer seçim kriterlerine uymakta özen göstermemesidir. Ele geçirilen herhangi bir arsa üzerine kurulan bir fabrika-nın kirlilik meydana getirmesi ve çevresindeki toprağın canlı yaşamını tahrip ederek verimini düşürmektedir.   Tarım uğraşlarının meydana getirdiği toprak kirliliği Yanlış toprak kullanımı, yanlış tarım yöntemleri veya yanlış ürün seçimi toprakta tahri-bat yapabilir. Ancak, genellikle tarım uğraşlarının oluşturduğu toprak kirliliğinden, tarım ilaçları ve gübreleme sonucu meydana gelen kirlilik anlaşılmaktadır. Toprağın böcek öldürücülerle veya ot öldürücülerle doğrudan doğruya ilaçlanması ya-nında, havadaki tozlara yapışarak toprağa karışanlar veya bitkilerin yapraklarında kalan miktarların yağmur ve sulama sularıyla yıkanması sonucunda toprağa karışanlar, toprağın kirlenmesine yol açmaktadır. Tarım ilaçlarının biyokimyasal özellikleri, topraktaki mikroorganizmaların ve diğer can-lıların yaşama ve büyüme fonksiyonlarını engellemektedir. Kalıcı ve birikici özellik taşıyan klorlanmış hidrokarbon pestisidler, toprakta mevcut toprak mikroorganizmalarını öldürebi-lir, geçici olarak miktarını azaltabilir veya toprak yapısında değişmelere neden olabilirler. Üretimi arttırmak amacıyla kullanılan yapay gübreler, çok görülen bir toprak kirlenme-sine neden olmaktadır. Bu gübreler içinde bazıları bitki besin maddelerinin tuzla tutulmasına bir neden olurken giderek toprakta tuzluluk sorununu yaratmaktadır. Toprak Kirliliğinin İnsan ve Çevresine Etkileri Toprak sorunları ve kirliliği insan yaşamına ve çevresine çok önlü olarak etkide bulun-maktadır. Bu etkiler başlıca beş ana başlık altında toplanabilir.   Erozyonun etkileri   Yaşlık ve çoraklığın etkileri   Taşlılık ve kayalığın etkileri   Gübre ve gübrelemenin etkileri   Tarım arazisi bozulmalarının etkileri Erozyonun etkileri, toprak kayıplarında artma, üretkenlik potansiyelinde azalma, bitki besin maddelerinin kaybı, ürünlerde nitelik düşüklüğü, su tutma kapasitesinde azalma, ve-rimli toprakların sedimentlerle örtülmesi, toprak yapısının bozulması, çeki gücüne duyulan gereksinmedeki artma, sel oyuntuları ile arazi kaybı, sedimantasyon, akarsu yataklarında ve rezervuarlarda kapasite ve depolama azalması, uygun su temini masraflarının artması, baraj ve sulama sistemlerinde yıpranma ve normal bakım masraflarının artması şeklinde kendini göstermektedir. Gübre ve gübrelemenin etkileri, toprağı tanımadan ve özelliklerini bilmeden yapılan güb-relemelerle, toprağın gereksinimi olmayan gübreyi toprağa uygulamakla kendisini belli eder. Yanlış cins ve aşırı miktarda kullanılan gübre, toprak ph’ nın normalden uzaklaşmasına, top-rak strüktürünün bozulmasına, mikroorganizma yaşamını olumsuz yönde etkilemesine neden olmaktadır. Gereğinden fazla kullanılan gübre, örneğin azotlu gübre kullanılması, topraktan yıkan-malara, içme suları ve akarsularda nitrat miktarının artmasına; aşırı ölçüde fosforlu gübre kullanılması içme suları ve akarsuların fosfor içeriğinin yükselmesine; yüksek düzeyde kulla-nılan nitrojenli gübreler, bitkilerde nitrozamin gibi kanserojen maddelerin oluşmasına yol açmaktadır. DİĞER ETMENLER GÜRÜLTÜ KİRLİLİĞİ Bilimsel yönden “düzensiz ses” olarak nitelendirilen gürültü, hoşa gitmeyen, rahatsız edi-ci duygular uyandıran bir akustik olgu veya beğenilmeyen, istenmeyen sesler topluluğu ola-rak tanımlanır. Gürültü, tüm dünyada özellikle büyük kentlerde hızla kentleşmenin, endüstrileşmenin, ulaşımın artan nüfusun vb. etkenlerin yarattığı önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmakta-dır. Örneğin ülkemizdeki büyük kentlerde son yıllarda artan kara trafiğinin gürültünün ne denli etkili olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Bunu gibi açık pazarlar, eğlence yerleri, çocuk parkı ve bahçeleri, endüstri kuruluşları, yapı ve yol yapım ve onarımları, hava ve deniz trafiği gibi gürültü kaynakları düşünüldüğünde, bunun da gerçekten önemli bir çevre kirliliği yarattığı söylenebilir. Gürültü düzeyleri “desibel” (dB) birimi ile değerlendirilir. Ses 35 – 40 desibele ulaştığın-da gürültü olarak değerlendirilmektedir. 100 dB’nin üzerindeki gürültüler çok şiddetli gürül-tüler olarak tanımlanır. Sokak gürültüleri 60 – 90 dB arasında, bazı zamanlar bunların dışın-da değerler gösterilebilir. Büro gürültüleri, ortalama 35 – 65 dB, eğer çok gürültülü çalışan makineler varsa 80 – 85 dB olabilir. Evlerde 40 – 50 dB fon gürültüsü düşünülebilir. Büyük kentlerde kent içi gürültüsü 103 dB’ e ulaşırken motosiklet gürültüsü 110 dB, hava kompres-yonu ile çalışan delici tabancalar 120 dB civarında gürültüye neden olurlar. Gürültünün İnsan ve Çevresine Etkileri Gürültünün de insan sağlığını en az hava ve su kirlenmesi kadar etkilediği saptanmıştır. Nabız ve soluma hızlarını arttırarak insanların fizyolojik durumunda değişikliklere yol aça-bildiği gibi, geçici ya da kalıcı işitme bozuklukları da yaratabilir. Gürültüden kaynaklanan işitme bozukluğu milyonlarca sanayi işçisini ve bazı askeri personeli tehdit etmektedir. Ayrıca gürültünün kalp krizine ve yüksek tansiyon, ülser gibi kronik rahatsızlıklara neden olduğu yolunda tıbbi bulgular vardır. Bununla beraber kulak çınlaması – sağırlık, kalp ritminin artması, kaslarda yorgunluk, iş ritminin artması, iş veriminde düşüş, salgı düzeni ve sindirim sisteminde bozukluk, dikkat dağılımı, uyku düzeninde aksaklıklar gibi durumlarda insana zarar verebilir. İnsan kulağı 165 dB şiddetindeki bir sese 0,003 saniye; 145 dB şiddetindeki bir sese ise 0,3 saniye süre ile kalıcı bir etki olmadan dayanabilmektedir. Bu şiddetteki seslerin uzun sürmesi için kulak zarı yırtılmaları, özengi kemiği çıkıkları, orta kulakta kanama, iç kulakta önemli arızalar ortaya çıkar. Sesin sürekli olması, kesikli olmasından daha tahrip edicidir. Günlük 8 saat çalışan kişinin bu süre içinde sürekli olarak çalışabileceği gürültü şiddeti 93 dB olursa günlük çalışma 4 saat, 96 olursa bu süre en fazla 2 saat olmalıdır. RADYASYON Çevreye zarar veren bir etken de radyasyondur. Düşük etkili, insan ürünü radyasyon X ışınlarından, radyoaktif maddelerden ve televizyon gibi elektronik aygıtlardan kaynaklanır. Tıpta kullanılan araçlardan kaynaklanan radyasyon, insan ürünü radyasyonun yüzde 94’ünü, ortalama bireyin aldığı toplam radyasyonun da yüzde 30’unu oluşturur. Yüksek doz-da radyasyonun lösemi ve öteki kanserlere, düşük düzeyde radyasyonun da kalıtsal hastalık-lara yol açtığı ortaya konmuştur. Atmosferde, uzayda ve su altında yapılan nükleer denemele-rin uluslar arası antlaşmalarla yasaklanması, 1960’lardan bu yana doğal çevredeki radyasyon düzeyinin azalmasını sağlamıştır. Doğal çevreye karışan radyoaktif atomların hemen hemen tümü nükleer santrallardan kaynaklanmaktadır. Açığa çıkan başlıca maddeler kripton – 85 ile trityum havaya ve su sis-temlerine karışır; ama bunlar, dünya nüfusunun aldığı radyasyon miktarını önemli ölçüde arttırmamaktır.

http://www.biyologlar.com/cevre-kirlenmesi

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0