Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 29 kayıt bulundu.

Büyük Beyaz Köpekbalığı - Carcharodon carharias

Büyük Beyaz Köpekbalığı Nedir? Büyük beyaz köpekbalığı,(Carcharodon carharias),genellikle soğuk kıyı sularında yaşayan,çok büyük ve hızlı yüzücü,yırtıcı bir balık türüdür.Hakkındaki ilk bilimsel araştırma,1554 yılında çıkardığı bir kitaptaki tanım ve çizimleriyle Rönesans dönemi araştırmacılarından Guillaume Rondelet’e aittir.1785’te Carolus Linnaeus çıkardığı katoloğunda (Systema Naturae),bu türü bilimsel olarak Carolus Linnaeus olarak isimlendirmiştir.Yüzyıllar boyu bu yanlış anlaşılmış balık ta Afrika’da yaşayan diğer yırtıcı kediler gibi,birazda popüler medya ve yanlış bilgilendirilen insanlar yardımıyla,bir korku kaynağı oluşturmuştur.Fakat biz burada bu köpekbalığının dünyasını inceleyip,denizler aleminde hakettiği rolü anlamaya çalışacağız. 2- İsimler ve Sınıflandırma Linnaeus’un sınıflandırma sistemi bütün türleri isim üzerinden adlandırır,genel ve spesifik olarak.Linnaeus’un kitabının onuncu baskısı,bilimsel isimler hakkında en eski yayın olarak seçilmiştir,dolayısıyla Squalus carharias büyük beyaz köpekbalığının kabul edilen en eski ismidir.Büyük beyaz köpekbalığı değişik bir genel isim altında olmalıydı,çünkü Linnaeus’tan sonraki bilim adamları farkattiler ki “Squalus” daha birçok değişik köpekbalığı temsil ediyordu.1833’te Sir Andrew Smith “Carcharodon” isminin genel (cenerik) isim olarak verilmesini önerdi,fakat Linnaeus’un verdiği spesifik ismin Sir Andrew’un verdiği genel isimle birlikte kabul edilmesi ancak 40 yıl sonra olabild Büyük beyaz köpekbalığı Lamnidae uskumru köpekbalıkları familyası grubunda yer alır.Bu familyada iki mako ve iki de porbeagle köpekbalığı türü olmak üzere dört tür daha yer alır.Bunların sadece biri shortfin mako,Güney Afrika açıklarında yaygındır.Büyük beyaz köpekbalığı için kullanılan lokal (yerel) isimler dil gruplarına göre değişiklik gösterir.Fakat ingilizce konuşulan ülkelerde “white shark (beyaz köpekbalığı) ismi yaygın olarak kullanılır.Daha az yaygın olarak ta daha eski bir kelime olan “man-eater”(insan yiyici) kelimesi kullanılır.Avustralya’da “white pointer”(beyaz değnek)kelimesi yaygındır.Daha az yaygın olarak ta “white death”(beyaz ölüm).Güney Afrika’da da bu terimler kullanılır,fakat “blue pointer”(mavi değnek) bazı büyük beyazların arkası mavimsi renkte olduğu için veya Britanya ordusundaki askerlere verilen eski bir takma isim olan “tommy” kelimesi de kullanılır.Afrikalıların kullandığı (witdoodshaai)kelimesi daha az kullanılan ingilizce isimlerin birinden gelmiştir. En çok aşina olduğumuz köpekbalıkları büyük beyaz köpekbalığı gibi,torpido benzeri ve diğer köpekbalıkları ile karşılaştırıldığında oldukça kalın,bir gövdeye sahiptir.Büyük beyaz köpekbalığının burnu kısa ve koniseldir.Gözler yuvarlak ve zifiri siyahtır.Dişler özellikle üst çenedekiler küçük testere dizilimsi keskin kenarlardan oluşan oldukça üçgensel bir yapıya sahiptir.İki metreden küçük olan bazı gençler(yetişkin olmayanlar) düz diş yüzeylerine(kenarlarına) sahip olabilirler.Beş solungaç yarığı(yırtmacı) uzundur ve hepsi göğüs yüzgeçlerinin önünde yer alır.Yetişkinlerdeki anal ve ikinci sırt yüzgeçleri neredeyse dikdörtgensel bir yapıya sahiptir ve çok küçüktür.Kuyruk yüzgeci hilal biçimindedir(üst ve alt uçlar yaklaşık olarak aynı büyüklüktedir).Kabaca göze ve pelvis yüzgecine doğru uzanan bir çizgi üzerinde yer alan vücudun üst kısmı siyahtan açık griye değişir.Bunun altında,gövde beyazdır.Taze yakalanmış olanları genellikle zamanla suyun dışında(havada)solan pirinç kaplama renginde bir parlaklık gösterirler.Göğüs yüzgecinin vücuda bağlandığı yerde genellikle siyah bir nokta mevcuttur. Shortfin mako köpekbalığı görünüş olarak büyük beyaz köpekbalığına benzer.Gövde üzerinde ve yanlardaki parlak mavi renkle diğerlerinden farklılık gösterir.(Gövde üzerinde ve yanlardaki parlak mavi ona ait belirgin bir özelliktir).Daha büyük gözleri vardır.Dişleri daha dar ve düz yüzeylidir.Büyüdüğünde 4 metreye kadar ul Şekil 2:177cm olgunlaşmış dişi(Kwazulu-Natal) WHITE SHARK Sistematik Order:Lamniformes Family:Laminidae Genus:Carcharodon Species:carharias 3-Yetişme Ortamı Büyük beyaz köpekbalığı en çok kıta Avrupası sularında görülen ılıman denizlerin yakın kıyı balığıdır.Tropikal kuşaktan tamamen kaçınmak(özellikle büyük olanları),fakat özellikle Orta Amerika,tropikal Güney Amerika ve merkezi Pasifik adaları gibi bazı bölgelerde çok sık ta görülmez.Issız sulardan gelen birçok rapor,bu türün geniş bir alana yayılabilme ve hatta okyanus havzalarını karşıdan karşıya geçebilme yeteneğinde olduğunu gösterir.Büyük beyaz köpekbalıkları çoğunlukla yakın yüzey(üst) sularda bulunurlar,özellikle avlanırken,fakat istisnai bir olayda bir büyük beyaz 1280 metre derinlikte bir oltaya takılmıştır. Büyük beyaz köpekbalığı açısından zengin olarak bilinen bölgeler, muhtemelen bu bölgelerde insanla8spor balıkçıları,denize girenler,akuba dalgıçları,sörfçüler gibi)daha fazla bir etkileşimi yansıtır.Bu bölgeler Kaliforniya,ABD’nin Orta-Atlantik Federe Devletleri,Güney Afrika ve Doğu Avustralya,Yeni Zelanda ve bazı Pasifik adaları gibi yerlerdir. 4-Beyaz Köpekbalığı Ekolojisi ve Korunması Yetenekli olduğu kadar etkileyici de olan beyaz köpekbalığı(diğer deniz canlılarından ayrı)bir ortamda kalamaz.O, karmaşık kuralları olan karşılıklı bir dayanışmanın hüküm sürdüğü deniz canlılarının gerekli bir üyesidir(parçasıdır). Kıyı şeridindeki bütün ekosistemler,güneşin ışık enerjisini yakalayıp,diğer canlıların kullanabileceği bir formda paketleyen fotosentetik organizmalarla başlar.Bu bitkiler çok geniş bir otçul tarafından yenir(bu bitkiler çok geniş bir otçul hayvan kitlesini besler).Bu otçul hayvanlar etçil hayvanlar tarafından yenir(bu otçul hayvanlar etçil hayvanları besler).Bu etçil hayvanlarda daha büyük etçil hayvanlara yem olur.Bu sayede,enerji,besin zincirinin daha uzak noktalarında yer alan,çok daha büyük hayvanlara iletilir(geçer). Enerji,bir beslenme seviyesinden,bir sonraki beslenme seviyesine geçerken,yaklaşık %90’ını kaybeder.Bu nedenle ,her beslenme seviyesi,bir alttaki beslenme seviyesinin ancak 1/10(onda biri)kadar canlı madde içerir.(Bir seviyedeki bütün canlı varlıkların toplam madde miktarı,bir alttaki seviyeye göre 10 kat daha azdır).En yukarıdaki beslenme seviyesinde büyük beyaz köpekbalığı gibi en zirvedeki yırtıcılar yer alır.sayısal olarak çok nadir olmalarına rağmen,bu en zirvedeki yırtıcılar,bütün ekosistemin üzerinde bulunan bir başlıktır.Nerdeyse okyanusta olup biten her şey büyük beyaz köpekbalığını beslemek içindir.Oldukça yakın geçmişe kadar,büyük beyaz köpekbalığının ne kadar yediği hakkında çok az fikir sahibi olduk.Son zamanlarda Kuzey Atlantik’in batısında yapılmış çok önemli bir deney,büyük beyaz köpekbalığının,keskin ısı farklarındaki ortamlarda yüzüşünden kaslarındaki ısı değişimini inceledi.Bu ölçümler temel alınarak yapılan ılımlı bir tahmine göre,45 kilogram balina yağı yemiş yaklaşık 5 metrelik bir büyük beyaz köpekbalığı,1.5 ay başka hiç bir şey yemeye ihtiyacı olmaksızın yaşayabilir.Ortalama bir kütle ve yağ içeriğine sahip olan bir Kuzey deniz Fili yavrusu temel alındığında,bir yavrunun bir büyük beyaz köpekbalığına 3 ay yeteceği tahmin edilmektedir. Sonuç olarak gözüküyor ki,büyük beyaz köpekbalığı çok az bir sıklıkta bu gibi deniz memelileri ile beslenme ihtiyacındadır ve muhtemelen deniz Fillerinin beyaz köpekbalıklarınca ölümü hastalıklar,boğulmalar ve kendi aralarındaki kavgalar gibi sebeplerdeki ölüm oranı oldukça düşüktür. Zirvede bir yırtıcı olmasına rağmen,beyaz köpekbalığının da korktuğu yırtıcılar mevcuttur.1997 yılında Farallon adası açıklarında,bir öldürülen balinanın(Orcinus orca) 10-12 foot(yaklaşık 3-3.5 metre)uzunluğundaki bir beyaz köpekbalığını öldürüp yemesi gözlenmiş ve filme alınmıştır.Bu saldırıdaki öldürülen balina belki kendi yavrularını koruyordu,belki de bu atak tamamen kendisiyle av konusunda rekabet halinde olan bir rakibi devre dışı bırakma vakası idi.Bu gibi aşırı derecede ilgi çeken bazı olayların olmasına rağmen,büyük beyaz köpekbalığını yiyen doğal yırtıcılar nadirdir.Bu güne kadar büyük beyazların en göze çarpan öldürücüleri insanlar olmuştur.Bu türün eti sıkı(sertçe),beyaz ve lezzetlidir.Belki de bundan daha önemlisi,büyük beyazın çenesi ve dişleri nadir bulunan bir ganimet ve hatıra eşyası olarak dünya çapında aşırı derecede gözdedir(değerlidir).Kaliforniya açıklarında her yıl 10-20 büyük beyaz öldürülür.Yakın geçmişte bu rakama erişmedeki pay,büyük ölçüde spor için balık avlayan Kaliforniyalılara ait olmuş çene ve dişleri tutup geri kalanı atmışlardır.Bu günlerde ise,büyük beyazların büyük çoğunluğu ticari balıkçılar tarafından yanlışlıkla tutulmaktadır.Bunların bir kısmı bilimsel araştırma kurumlarına bağışlanmakta,diğerleri de genellikle internet üzerinden açık arttırmayla satılmaktadır.1993’ün ekiminde,Kaliforniya büyük beyaz köpekbalığını korunması gereken canlı türlerine dahil eden ilk Amerikan federe devleti olmuştur.1994’ün ilk gününden itibaren bütün Amerika Birleşik Devletleri sularında büyük beyaz köpekbalığının ticari ve spor amaçlı avlanması yasaklanmıştır.Büyük beyaz köpekbalığının bir parçasını veya tümünü taşıyan herhangi bir gemi Amerika Birleşik Devletleri suları dışında yakalanmış büyük beyaz köpekbalığının bir parçasını veya tümünü taşıyan herhangi bir geminin,Kaliforniya limanına yanaşmasına izin verilmez.İzin verilen yegane yakalamalar,sınırlı sayıdaki ticari balıkların yanlışlıkla yakaladıkları ile bilimsel araştırma ve eğitim amaçlı yakalamalardır. En azından Kaliforniya suları sınırları içinde,büyük beyaz köpekbalığı kanun tarafından korunmaktadır.Fakat Pasifik kıyı şeridi boyunca uzanan diğer sularda,bu muhteşem köpekbalığı tehlikeleri göze almak zorundadır.Büyük beyaz köpekbalığının aşırı derecede sınırlı olan üreme kabiliyeti göz önüne alındığında,bir yok edilme oranı bile,bu türün soyunun tamamen tükenmesi sonucunu doğurması yüksek derecede olasıdır. Kişi,büyük beyaz köpekbalığını korumak için,çok sağlam delillere dayanan bütün tavrını oluşturabilir.Büyük beyaz köpekbalığının deniz ekosistemindeki rolünü tam olarak anlamamamıza rağmen,onun çevresel önemini örnek olarak verebiliriz.Bu hayvanı ahlaksal yükümlülüklerimizden dolayı korumamız gerektiğinden bahsedebiliriz,fakat daima ahlaksal aciliyetler ve öncelikler konusunda bir tartışma söz konusu olacaktır.Muhtemelen okuyucular,büyük beyaz köpekbalığının korunması için ileri sürülen aşağıdaki sade fikri en doyurucu bulacaklardır.Büyük beyaz köpekbalığı,dünyamıza zenginlik,ilgi çekici bir farklılık,efsaneler ve gizemler katan nadir bir yabani hayvandır. 5- Boyut ve Yaş Köpekbalıklarının yaşlanması basit bir proses değildir.Bunun ana sebepleri,büyümenin beslenmeyle olan ilgisi,coğrafi alanı ve bazı türlerdeki erkek ve dişi büyüme oranının,ki yaşla yavaşlar,değişiklik göstermesidir.Araştırmacılar,ağaç tabakalarında olduğu gibi,omurga kemiğindeki kireçlenme tabakasının büyük beyaz köpekbalığının yaşını yansıttığını gösterdiler.Bu temelde Doğu Pasifik büyük beyaz köpekbalıkları 13-14 yaşında 16 ft (4.75m)’ye ulaşırlarken,Kuzey Atlantik köpekbalıklarının aynı uzunluğa 20 yaşlarında ulaşabildiğini bulmuştur. Yeni doğmuş büyük beyaz köpekbalıklarının boyu 109-129cm civarındadır.Büyüklük ve cinsel olgunluk balıktan balığa değişkenlik gösterir.Erkekler yaklaşık 9 yaşlarında,3.5-4.5m boyutlarında olgunlaşır.Dişilerse 12-14 yaşlarında,4.5-6m civarlarındayken olgunlaşırlar.Görülmüş olan en büyüklerin (5m üzerinde)çoğu dişi olmasına rağmen,bugün hala erkeklerin dişilerden daha büyük bir maksimum boyuta ulaşıp ulaşmadığı bilinmiyor.Geçtiğimiz yıllarda birçok doğru olmayan maksimum boyutlar rapor edilmiştir,bir rapordaki on yıllar boyunca tartışılmış olan 36 feet(11m)’lik bir boyutun,aslında 16 feet olduğu fakat yazım hatasına maruz kaldığı düşünülmektedir.Son yıllarda yakalanan en büyük köpekbalığı ölçülmemiştir,fakat araştırmacıların biri Malta diğeri de South Avustralya’dan olan büyük beyaz köpekbalıklarının 7m’den büyük olduğu hakkında çok az şüpheleri vardır.Bu köpekbalıkları 30 yaşına yaklaşıyorlardı.Yakın zamanlarda Gans Bay’da yakalanmış ve Cape Town’daki shark Research Centre’de incelenmiş 6m’lik bir dişinin,bir omurga bandının bir yıla eşit olduğu varsayımıyla,yaklaşık 22 yaşında olduğu tahmin edilmiştir. 6-Üreme ve gelişim Büyük beyaz köpekbalığında döllenme dahilidir ve dişiler yavruları canlı olarak dünyaya getirirler(onlar ovovovipar’dır).Kur yapma davranışları “tam olarak”bilinmez,fakat bilim adamları yaralı bireylerin,erkek erkeğe olan saldırganlığın veya çiftleşmeden önceki erkeklerin dişileri hafifçe ısırmalarının sonucu olduğuna inanırlar.Embriyolar,kendi yumurtalarının bütün sarısını tükettikten sonra,ana içindeki yumurtadan hatta diğer embriyolarla beslenmeye başlar.Büyük beyaz köpekbalığının akrabalarında da görülen bu olayı “intrauterine cannibalism”(döl yatağı yamyamlığı) olarak adlandırılır.Yavrulu dişiler belgelenmemiştir,fakat diğer köpekbalıklarında olduğu gibi,büyük dişiler küçüklerden daha fazla yavru taşırlar.Bir Avustralya dişisi 11 yavruyla bulunmuştur.Gebelik süresinin kesin olarak bilinmemesine rağmen,büyük boyutta olan dişilerde yaklaşık 1 yıl veya daha fazla olduğu tahmin edilmektedir.Cape Town’daki Shark Research Centre(Köpekbalığı Araştırma Merkezi)’nde çalışan Dr. Leonardo Compago çok sayıda değişken ve bilinmeyeni de göz önünde bulundurarak,ortalama bir dişinin üreme potansiyelini izlemiştir.15 yaş ve 5 metrede olgunlaşan 30-31 yaşlarında 7.2m’lik maksimum boyuta ulaşan doğumdan sonraki bir yıllık dinlenme süresiyle birlikte her 3 yılda ortalama olarak 9 yavru doğuran ortalama bir dişinin,ölümünden önceki seneye kadar 45 yavru dünyaya getireceği tahmin edilmiştir.Bununla beraber,doğal ölümler,nispi sağlık ve çiftleşme mevcudiyeti gibi nedenlerle,dişilerin çoğu,özellikle insan etkisinin çok fazla olduğu bölgelerde,muhtemelen daha az yavru dünyaya getiriler. Bazı araştırmacılar büyük beyaz köpekbalıklarının,ılıman denizlerin kıyı sularında,kendi kendini soyutlamış yavrusunu beslemeyen dişiler tarafından dünyaya getirildiğine ve daha sonra büyüdükçe daha geniş sıcaklık ortamlarına adapte olduklarına inanırlar.Bu da büyük köpekbalıklarının açık okyanus alanlarına doğru açılmayı göze alabilmelerini sağlayan ve tropikal orta-okyanus adalarında görülmelerini açıklayan bir teoridir.Bilim adamları genç büyük beyaz köpekbalıklarının (iki yaş veya daha küçük) bilinen dağılımları ve büyüme tahminleri sonuçlarından yola çıkarak,su sıcaklıklarına karşı toleranslarının gelişimine kadar,coğrafi olarak dar sıcaklık değişimli alanların içine sınırlandırabileceklerine dikkat çekmişlerdir. 7-Yiyecek ve Beslenme Alışkanlıkları Büyükbeyaz köpekbalığının zirvede bir yırtıcı olduğu,denize çıkışı olmayan bölgelerde yaşayan insanlar arasında bile bilinir. Bu yaratığın sırf görünüşü , gücü ve korku veren çeneleri böyle bir gözlemi gerekli kılar. Fakat sürpriz bir şekilde, beyaz köpekbalıkları aynı zamanda leş ve çöp süpürücülerdir (yiyicileridir). Araştırmacılar şu aşağıdaki şeyleri mide içeriklerinde bulmuş ve kayıtlara geçirmişlerdir:Sardalya’dan mersin balığına kadar her çeşit ve büyüklükteki kemikli balıklar, diğer daha büyük köpekbalığı dahil kıkırdaklı balıklar, deniz kaplumbağaları, sümsük kuşu martı ve penguenler dahil çeşitli kuşlar, yunus, domuzbalığı, fok, ölü balina gibi deniz memelileri,abalon, diğer deniz salyangozları, kalamar,supya, denizyıldızı,yengeç dahil çeşitli omurgasızlar. Fok kolonilerinin bulunduğu alanlarda,3 m. ve daha büyük boyutlardaki büyük beyaz köpekbalıkları,çoğunlukla balıktan oluşan diyetlerini gözle görülür bir şekilde foklara doğru kaydırırlar.Jackass penguins zaman zaman ısırılmalarına rağmen çok nadiren büyük beyaz köpekbalığının midesinde görülmüştür.Özellikle önemli beslenme alanları Bird Island(Kuş Adası),Doğu Cape,Pyer ve Robben Adaları,Batı Cape gibi yerlerdir.Bununla beraber,büyük beyaz köpekbalığı,fokların bulunmadığı veya çok nadir olduğu tropikal alanlarda,kemikli balıkları diğer köpekbalıkları ve deniz memelileriyle çok rahat bir şekilde hayatta kalma yeteneğine haizdir.Şu noktaya dikkat etmekte yarar vardır ki,uzmanlaşmış bir yırtıcı,bir alanda bulabildiği bir tercihi başka bir alanda bulamayabilir,dolayısıyla büyük köpekbalıkları deniz içinde yüzen neredeyse her şeyi pusuya düşürme veya yakalama yeteneğine sahiptir. Büyük canlı fokların büyük beyaz köpekbalıklarının en zor avları arasında olduğu düşünülmektedir.Bu foklar,onları tamamen suyun dışına fırlatabilen, “ısır”ve “bırak” taktiğiyle,genellikle yüksek hızla ani bir hamleyle öldürürler.Bu eylem bilim adamlarınca savunarak öldürme olarak nitelendirilir,bir başka deyişle,köpekbalıkları bu sayede kendilerini,korku ve heyecan içindeki yaralı bir hayvanın diş ve pençelerinden korurlar.Güney Afrika açıklarında,penguenlerin bu şekilde defalarca havaya fırlatıldıkları görülmüştür.Bu davranış şekli,gerçek bir beslenme çeşidinin bir parçası olmasından çok,avıyla oynama veya avını test etme amacına yönelik olabilir.Yaralı,ölmek üzere olan av,köpekbalığı tarafından yeterince zayıf hale düşene kadar kuşatma altında tutulur ve en sonunda tüketilir. 8- Yaşayan(hala var olan)Fosil Akrabalar Yaşayan büyük beyaz köpekbalığı Carcharodon cinsi içinde sınıflandırılan beş türden biridir.Diğer dördünün nesli tükenmiştir.Şu andaki araştırmacılar inanırlar ki bugünkü büyük beyaz köpekbalığının en eski atası kabul edilen bir tür,Carcharodon landanensis,Paleocene çağında (65-57 milyon yıl önce) ortaya çıkmış ve yaklaşık aynı çağlarda bu kökten iki değişik grup(sülale,soy,nesil)oluşmuştur.Bugünkü yaşayn büyük beyazın da içinde bulunduğu birinci grup,göreceli olarak daha küçük olan C. landanensis(2-3m uzunluğundadır)ile bağlantısı (akrabalığı)olan orta dereceli fosil türlerine sahiptir.Ayrı bir cins olarak kabul edilen ikinci grup,Carcharocles,bazı araştırmacılara göre,izleri yaklaşık 50 milyon yıl öncelerine kadar gelen devasa akrabaları da kapsar.Bu kocaman köpek balıklarının evrimi vücut büyüklüğünün artmasıyla karakterize edilmiştir ve oldukça yakın zamanlara kadar yaşamış olabilir. Modern büyük beyaz köpekbalığı yaklaşık 20 milyon yıl önce Miyosen çağlarda evrim geçirmiştir(evrimleşerek bugünkü halini almıştır).Aynı zamanlarda,ikinci paralel gruptan (sülaleden) gelen (evrimleşmiş olan)Carcharodon megalodon ve C.angustidens isimlerini verdiğimiz çok daha büyük diğer iki kardeş tür dünya denizlerinde varlığını sürdürüyordu.Peru’da C. megalodon’a ait 17cm uzunluğunda dişler bulunmuştur.Bu bize gösterir ki,bu tür 13m veya daha büyük bir uzunluğa ve yaklaşık 20 ton ağırlığa erişmiştir.Bu dev yırtıcı,en azından büyük boyutta olanları muhtemelen çoğunlukla balinalarla beslenmiştir.Bazı araştırmacılar,balinaların evrimleşip,kutup sularında bol miktarda bulunan planktonlarla beslenmek için bu sulara doğru göç etme eğilimi göstermesinin bu köpekbalığı türünün neslinin tükenmesine neden olduğunu varsayalar.Bu dev köpekbalıklarının değişik sıcaklıklara adapte olamaması ve buzlu sulara göç eden balinaları takip edememesi,ana yiyecek kaynağını yılın büyük bir bölümü için kaybetmesi sonucunu doğurmuştur. Güney Afrika’da Carcharodon’un üç türünün fosilleşmiş dişleri bulunmuştur.Uloa yakınlarındaki KwaZulu-Natal’daki Miyosen tortusundan anlaşılmıştır ki modern büyük beyaz köpekbalığı C.angustidens’e ait olan fosil dişler 15 milyon yıllıktır.Daha büyük C.angustidens’lerin 15cm’yi bulan dişleri,Kwa-Zulu-Natal bölgesinde,Doğu Cape’deki Eocene yatağında ve Namibya’da bulunmuştur.Pürtüksüz dişlere sahip olan(Otodontidae familyası)Paleocene devasa köpekbalıklarına başka bir yakın grup ta Carcharodon türüyle paralel olarak evrime uğramış ve bugün hayatta olan porbeagle köpekbalıklarının (Lamna cinsi)oluşumuna yol açmıştır. 9- İnsana Karşı Saldırılar İnsanın en büyük korkularından biri,yabani bir hayvan tarafından canlı canlı yenmektir.Muhtemelen büyük beyaz köpekbalığı endişelerinin esrarı,büyük ölçüde onun uzun zamanlar boyunca sadece bu amaçla insanlara saldırması olmuştur. Rapor edilen büyük beyaz köpekbalığı saldırıları,öteki köpekbalığı saldırılarından daha fazladır.Bununla beraber rapor edilmiş bütün köpekbalığı saldırılarının %80’i büyük beyaz köpekbalıklarının nadir olduğu tropikal bölgelerde meydana gelmiştir.Bu bölgelerdeki ataklardan genellikle çekiç balıkları (bir tür köpekbalığı) ve requiem köpekbalığı sorumlu tutulmuştur.Gerçekten de Durban’daki Oceanographic Research Institute’un(Okyanus Araştırmaları Enstitusu)eski yöneticisi Dr.Davies daha1964’lerde Güney Afrika’da 7 tehlikeli türden bahsetmektedir.Bugün hala köpekbalığı saldırılarından daha fazla insan boğulmalar,arı sokmaları,şimşek çarpmaları veya yılan sokmaları gibi nedenlerle yaralanır veya ölür.Buna rağmen,büyük beyaz köpekbalıkları su içinde insan için tehlikelidir ve bazı bölgelerden diğer bazı bölgelere göre daha fazla saldırı olayı rapor edilmiştir. Amerikalı araştırmacılar 1926’dan 1991’e kadar bütün dünya çapında vuku bulmuş 115 büyük beyaz köpekbalığı saldırısı belgelemişlerdir.Güney Afrika açıklarında,altısı ölümle sonuçlanan,29 saldırı meydana gelmiştir.Güney Afrika’da 1940’tan bu yana toplam olarak 28’i ölümle sonuçlanan 89 köpekbalığı saldırısı rapor edildiği düşünüldüğünde,bu saldırıların bazılarının diğer türler tarafından yapıldığı sonucuna varılabilir. Niçin Büyük Beyaz Köpekbalıkları Tehlikelidir? Bazı popüler iddiaların tersine,biz karada yaşayanlar,okyanus ortamına doğal olarak uyamadığımız için bu büyük,hızlı,yırtıcılar insanları potansiyel av olarak görürler ve bu yüzden tehlikelidir.Aynı zamanda,sudaki, insanlara,takip edilip dışarıya atılması gereken bölgesel işgalciler olarak kabul ettikleri için de tepki gösterebilirler.Bu teori büyük beyaz köpekbalıklarını atfedilmiş,kurbanların hayatta kaldığı,tek ısırıklı saldırıları da muhtemelen açıklar.Özellikle geçmiş dönemde bir kısım film ve kitapta yapılan bazı sansasyonel köpekbalığı tasvirleri içimize korku salmak için çılgınca bir yok etme ve intikam alma karalılığı içinde olan nefret dolu canavarlar çizmiş ve onun doğal yırtıcı davranışlarını çarpıtmıştır.Hiçbir şey hakikatten öteye gidemez. 10- Denize Girenler,Sörfçüler ve Dalgıçlara Tavsiyeler Bütün önlemlere rağmen,olası bir saldırı durumunda bilinmesi gereken birkaç şey vardır. 1-En önemli şey kanı mümkün olduğunca çabuk durdurmaktır.Kol bacak gibi uzuvlardaki yaralarda çok ta fazla sıkı olmamasına dikkat ederek,sıkıca bir sargı sarılması kanı durdurmaya yardımcı olacaktır.Yumuşak ve esnek herhangi bir şeyi(kumaşı)sıkıştırıp bandaj olarak yara üzerine yerleştirin.Yaralıyı hareketsiz ve mümkün olduğunca sıcak tutun,küçük ve önemsiz bir yara gibi bile gözükse hemen tıbbi acil yardım çağırın. 2-Denize girenlerin veya sörfçülerin büyük ve önemli yaralanmalarında,yaralıyı kum üzerinde denize paralel bir şekilde yatırıp başa doğru kan akışını desteklemek için ayaklarını yukarıya kaldırın.Yaralıyı başı su tarafına gelecek şekilde yatırmayın.Gerekirse yaralının nefes almasına yardımcı olun. 3-Tıbbi yardımın gelmesini beklerken,yaralıyla rahatlatan bir edayla konuşarak onu sakin ve ayık tutun.Yaralıyı hastaneye yetiştirmek amacıyla sahilden uzağa veya bir araca taşımaya teşebbüs etmeyin.Bu yaralıyı şoka sokabilir. 4-Vücut iç sıcaklığını düşürüp yaralıyı şoka sokmasına yardım etme ihtimali olduğundan,hiçbir içecek özellikle alkollü içecek vermeyin.Yaralının dudaklarını ıslatmak amacıyla su kullanılabilir. 11- Kaynaklar: Weidnfield & Nicolson, London, 222pp. Cliff, G., S.F.J. Dudley & B. Davis. 1989. Sharks caught in the protective gill nets off Natal, South Africa. 2. The great white shark, Carcharodon carcharias. S. Afr. J. Mar. Sci., 8:131-144. Compagno, L.J.V. 1981. Legend versus reality: the Jaws image and shark diversity. Oceanus 24 (4); 5-16 -1984. Sharks of the World. FAO Species Catalogue, vol. 4,2 parts, Rome. -D.A. Ebert & M.J. Smale. 1989. Guide to the Sharks and Rays of Southern Africa. Struik Publishers, Cape Town, 160pp. Condon, T. (ed.). 1991. Great white Sharks - a Perspective. Underwater, no.17. Ihlane Publications, Durban: 1-130. Cousteau, J. -Y. & P. Coustea. 1970. The Shark: Splendid Savage of the Sea. Doubleday & Co., Garden City, 277 pp. Davies, D.H. 1964. About Sharks and Shark Attack. Shuter & Shooter, Pietermaritzburg, 237pp Ellis, R. & J.E. McCosker. 1991. Great White Shark. Stanford University Press, Harper Collins, New York, 270pp. Sibley, G. et al (eds.). 1985. Biology of the white shark. Mem. So. Calif. Acad. Sci. 9, 150pp Smith, M.M. & P.C. Heemstra (eds.). 1986. Smiths’s Sea Fishes. Macmillan South Africa, Johannesburg, 1047pp. Springer, V.G.& J.P Gold. 1989. Sharks in Questions. Smithsonian Institution Press, Washington, D.C., 187pp. Van der Elst, R. 1986. Sharks and Stingrays. Struik Publishers, Cape Town, 64 pp. Not:Alıntıdır ayrıca karakter sınırlaması olduğu için parça parça yollayabildim kusura bakmayın arkadaşlar

http://www.biyologlar.com/carcharodon-carhariasbuyuk-beyaz-kopekbaligi


Clues contained in ancient brain point to the origin of heads in early animals

Clues contained in ancient brain point to the origin of heads in early animals

A new study from the University of Cambridge has identified one of the oldest fossil brains ever discovered - more than 500 million years old - and used it to help determine how heads first evolved in early animals. The results, published today (7 May) in the journal Current Biology, identify a key point in the evolutionary transition from soft to hard bodies in early ancestors of arthropods, the group that contains modern insects, crustaceans and spiders. The study looked at two types of arthropod ancestors - a soft-bodied trilobite and a bizarre creature resembling a submarine. It found that a hard plate, called the anterior sclerite, and eye-like features at the front of their bodies were connected through nerve traces originating from the front part of the brain, which corresponds with how vision is controlled in modern arthropods. The new results also allowed new comparisons with anomalocaridids, a group of large swimming predators of the period, and found key similarities between the anterior sclerite and a plate on the top of the anomalocaridid head, suggesting that they had a common origin. Although it is widely agreed that anomalocaridids are early arthropod ancestors, their bodies are actually quite different. Thanks to the preserved brains in these fossils, it is now possible to recognise the anterior sclerite as a bridge between the head of anomalocaridids and that of more familiar jointed arthropods. "The anterior sclerite has been lost in modern arthropods, as it most likely fused with other parts of the head during the evolutionary history of the group," said Dr Javier Ortega-Hernández, a postdoctoral researcher from Cambridge's Department of Earth Sciences, who authored the study. "What we're seeing in these fossils is one of the major transitional steps between soft-bodied worm-like creatures and arthropods with hard exoskeletons and jointed limbs - this is a period of crucial transformation." Ortega-Hernández observed that bright spots at the front of the bodies, which are in fact simple photoreceptors, are embedded into the anterior sclerite. The photoreceptors are connected to the front part of the fossilised brain, very much like the arrangement in modern arthropods. In all likelihood these ancient brains processed information like in today's arthropods, and were crucial for interacting with the environment, detecting food, and escaping from predators. During the Cambrian Explosion, a period of rapid evolutionary innovation about 500 million years ago when most major animal groups emerge in the fossil record, arthropods with hard exoskeletons and jointed limbs first started to appear. Prior to this period, most animal life on Earth consisted of enigmatic soft-bodied creatures that resembled algae or jellyfish. These fossils, from the collections of the Royal Ontario Museum in Toronto and the Smithsonian Institution in Washington DC, originated from the Burgess Shale in Western Canada, one of the world's richest source of fossils from the period. Since brains and other soft tissues are essentially made of fatty-like substances, finding them as fossils is extremely rare, which makes understanding their evolutionary history difficult. Even in the Burgess Shale, one of the rare places on Earth where conditions are just right to enable exceptionally good preservation of Cambrian fossils, finding fossilised brain tissue is very uncommon. In fact, this is the most complete brain found in a fossil from the Burgess Shale, as earlier results have been less conclusive. "Heads have become more complex over time," said Ortega-Hernández, who is a Fellow of Emmanuel College. "But what we're seeing here is an answer to the question of how arthropods changed their bodies from soft to hard. It gives us an improved understanding of the origins and complex evolutionary history of this highly successful group." Source: University of Cambridge http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/clues-contained-in-ancient-brain-point-to-the-origin-of-heads-in-early-animals

'Golden jackals' of East Africa are actually 'golden wolves'

'Golden jackals' of East Africa are actually 'golden wolves'

Despite their remarkably similar appearance, the "golden jackals" of East Africa and Eurasia are actually two entirely different species. The discovery, based on DNA evidence and reported in the Cell Press journal Current Biology on July 30, increases the overall biodiversity of the Canidae--the group including dogs, wolves, foxes, and jackals--from 35 living species to 36. "This represents the first discovery of a 'new' canid species in Africa in over 150 years," says Klaus-Peter Koepfli of the Smithsonian Conservation Biology Institute in Washington, DC. The new study, led by Koepfli and Robert Wayne of the University of California, Los Angeles, was inspired by recent reports suggesting that the African golden jackal was actually a cryptic subspecies of gray wolf. Those studies were based on an analysis restricted to mitochondrial DNA, which is passed along via the maternal lineage. To expand the DNA evidence in the new study, Wayne retrieved DNA samples of golden jackals collected two decades ago in Kenya from his laboratory freezers. Koepfli and Wayne also established collaborations with colleagues, who provided them with samples from golden jackals in other parts of Africa and Eurasia. That genome-wide DNA evidence told a different story of the canids' evolutionary past. "To our surprise, the small, golden-like jackal from eastern African was actually a small variety of a new species, distinct from the gray wolf, that has a distribution across North and East Africa," Wayne says. The researchers have named this previously unrecognized species the African golden wolf. Koepfli and Wayne suspect that zoologists had mistaken African and Eurasian golden jackals for the same species because of a high degree of similarity in their skull and tooth morphology. However, the genetic data supports the idea that they are in fact two separate lineages that have been evolving independently for at least a million years. In fact, the new canid family tree suggests that these two lineages aren't even closely related. The African species is more closely related to the lineage leading to gray wolves and coyotes than jackals, which explains their new designation as African golden wolves. The findings come as a reminder that "even among well-known and widespread species such as golden jackals, there is the potential to discover hidden biodiversity," with the help of genomic evidence, Koepfli says. The researchers say they will continue to study the relationships among golden jackal and wolf lineages in Africa, Eurasia, and the Middle East. Source: Cell Press http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/golden-jackals-of-east-africa-are-actually-golden-wolves

Newly discovered fossil sea urchin is the oldest of its kind

Newly discovered fossil sea urchin is the oldest of its kind

Researchers have uncovered a fossil sea urchin that pushes back a fork in its family tree by 10 million years, according to a new study.

http://www.biyologlar.com/newly-discovered-fossil-sea-urchin-is-the-oldest-of-its-kind

Doğa ve Canlı Hayat İçin Doğa Tarihi Müzelerinin Önemi

Adından da anlaşılacağı gibi ‘doğa’ genel anlamda doğa tarihi müzelerinin temel konusudur. Bu anlamda doğal hayatın korunması ve sürdürülebilirliği noktasında doğa tarihi müzelerine çok iş düşer. Doğal hayatın ve canlılığın korunması ve sürdürülebilirliği ancak bilinçli bir toplum  oluşturma  ile sağlanabilir  ki  bilinçli  bir  toplum  oluşturmada  müzelerin  önemi büyüktür. Zira müzeler bilimsel bilgiler ışığında, insanları bilimin getirebileceği ağır anlam karmaşalarına sokmadan, yalın ve aydınlatıcı bir şekilde sıkmadan bilinçlendirebilen yerlerdir.Doğa tarihi müzeleri toplumun ‘canlı çevreyi’ tanımaları için en uygun ortamlardan birisidir, hatta bazı durumlarda en uygun ortamdır. Hayvanat bahçesi veya botanik parklar gibi yerler de bu amaca hizmet etseler de, doğa tarihi müzelerinin sağlayacağı bir canlılık çeşidini sağlayamazlar. Özellikle nesli tükenmiş canlılar söz konusu olduğunu doğa tarihi müzelerinin rolü çok daha önem kazanır. İçerdiği çeşitlilik ve fiziksel ortamın uygunluğu bakımından baktığımızda  hiçbir  kurum  veya  yapı,  canlılık  ve  doğal  hayat  konusunda  toplumu bilinçlendirmede doğa tarihi müzeleri kadar etkili olamaz. Doğa tarihi müzeleridünyanın geçirdiği jeolojik ve biyolojik değişimleri zaman uyumu içerisinde anlatarak insanlarındoğal hayatın oluşumu anlamasının sağlarlar. Yine aynı şekilde iklimsel değişimler, yer altı ve üstü kaynakları, biyoçeşitlilik ve ekoloji gibi doğal hayatın oluşması ve devamının sağlanmasını belirleyen  faktörlerin  de  toplum  tarafından  anlaşılması  doğa  tarihi  müzelerine  özgü faaliyetlerdendir. Çevreyi bilmeyen bir insanın çevrenin korunması anlamında da fikir sahibi olamayacağını düşündüğümüzde bu müzelerin önemi bir kez daha ortaya çıkar.Her ne kadar üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, devlet kurumları veya özel yapılanmalar da toplumu bu  konularda bilinçlendirmeye  çalışsalar  da, doğa  tarihi müzeleri  süreklilik bakımından diğerlerinden öne çıkar. Bu noktada müzeler sadece bir sergi veya bilimsel araştırma  merkezi  olarak  faaliyet  göstermekle  kalmayıp,  toplumu  bilinçlendirmedeki önemlerinin de bilinci ile yönetim prensiplerini belirlemelidirler. Dünyanın  önde  gelen  doğa  tarihi  müzelerine  baktığımızda  bilimsel  araştırmalarının ve bununla doğru orantılı olarak müzecilik faaliyetlerinin kapsamında biyolojik çeşitliliğin önemli bir  yeri  olduğunu görüyoruz.  Bu  çalışmalar  bölgesel  olduğu  gibi  genel  anlamda  da olabilmektedir. Örneğin; Smithsonian Ulusal Doğa Tarihi Müzesi Fransız Guyanası bölgesinde bir  koruma  programı başlatmış ve bu program çerçevesinde bölgenin biyolojik çeşitliliğinin belirlenmesi, anlaşılması ve korunması hedeflenmiştir. Bu proje bağlamında toplanılan tüm örnekler  sınıflandırılmış,  tanımlandırılmış  ve  etiketlendirilmişlerdir.  Daha  sonra  300  ün üzerinde bilim adamı ile işbirliği yapılarak bu bilimsel süreç pekiştirilmiş ve bilimsel makaleler hazırlanmıştır. Programın ilk ayağı olan bilimsel çalışma kısmı bittikten sonra asıl önemli olan kısım başlamaktadır. Program neticesinde elde edilen bilgiler toplumun anlayacağı düzeyde eğitim materyallerine dönüştürülmüş ve bölgedeki görevlilere ve öğrencilere bu konu ile ilgili eğitimler verilmiştir. Bu ve bunun gibi diğer programlarda, programın bilimsel kısmının önemi yadsınamaz. Ancak elde edilen bilimsel bilgileri uygulamaya dökemediğimiz takdirde bilimin önemi kalmaz. Bu noktada bilgiyi elde etmekten ziyade bilgiyi topluma anlatabilme gücü de ön plana çıkmaktadır. Bu da doğa tarihi müzelerinin önemli görevlerindendir. Amerikan Doğa Tarihi Müzesi bünyesinde bulunan Biyoçeşitlilik ve Koruma Merkezibölgesel değil dünya çapında bir çalışmayı hedef almıştır. Bu noktada amacını; değişik ekosistemlerde bilimsel araştırma yapmak, bilimsel çalışmaların koruma politikasına uygulanabilirliğini güçlendirmek, profesyonel, kurumsal ve toplumsal kapasiteyi arttırmak ve halkın biyolojik çeşitliliği ve onu korumanın önemini anlaması ve bu korumaya yardım etmesi konusunda müzenin çabalarının arttırmak olarak belirlenmiştir.Düzenledikleri çalışma grupları, konferanslar, sempozyumlar, halk  programları  ve  sergiler  ile  halkı  bilinçlendirmektedirler.Buradaki  maddelerden  de anlaşılacağı  üzere  Amerikan  Doğa  Tarihi  Müzesi  politikalarını  halkın  bilinçlendirilmesi üzerinde yoğunlaştırmıştır. Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere dünya çapında büyük doğa tarihi müzeleri, doğal hayatın  ve  canlılığın  korunması  ve  sürdürülebilirliği  konusunda  halkın  bilinçlendirilmesi açısından  kendilerine  düşen  görevi  anlamış  ve  müze  politikalarını  ve  programlarının belirlerken bu esasları da göz önünde bulundurmuşlardır.     Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek   Kaynaklar:   Birkx, J.H. (ed).2006. Encyclopedia of Anthropology. Sage Publications. Demirsoy, A. 2000. Kalıtım ve Evrim(11.baskı). Meteksan Matbaacılık. Günergün, F. 2010. Mektebi Tıbbıyei Şahane’nin 1870’li Yılların Başındaki Doğa Tarihi Koleksiyonu. Çeviri Yazı, Osmanlı Bilimi Araştrmaları338 Xl/ 1-2: 337 -344. Gürel, A.O. 2001. Doğa Bilimleri Tarihi. İmge Kitabevi. İslamoğlu, Y. 2012. Kemaliye ‘Prof. Dr. Ali DEMİRSOY Doğa Tarihi Müzesi’. Popüler Bilim. Haziran-Temmuz sayısı, 37-40.  Keleş, V. 2003. Modern Müzecilik ve Türk Müzeciliği. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cilt 2, Sayı 1-2. Millar, D., Millar, I, Millar, J. ve Millar, D. 200. The Cambridge Dictionary of Scientists(second edition). Cambridge University Press. http://www.amnh.org/ http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/ http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/ http://www.britannica.com/ http://www.childrensmuseum.org http://www.childrensmuseums.org http://www.hands-on-international.net http://icom.museum/ http://www.istanbul.edu.tr/eng/jeoloji/muze/M.htm http://www.jeoloji.itu.edu.tr/Icerik.aspx?sid=8819 http://kemaliyemyo.erzincan.edu.tr/40 http://www.kulturvarliklari.gov.tr http://www.mnhn.fr/ http://www.mnh.si.edu/ http://www.mta.gov.tr http://www.naturkundemuseum-berlin.de http://www.nhm.ac.uk http://www.nhm-wien.ac.at http://www.stratigraphy.com http://www.tabiattarihi.ege.edu.tr http://www.wikipedia.org/  

http://www.biyologlar.com/doga-ve-canli-hayat-icin-doga-tarihi-muzelerinin-onemi

Kuş Göcü Araştırmaları

Yüzyıllar boyu, doğa olayları arasında insanda en çok hayranlık uyandıranlardan birisi hiç şüphesiz kuş göçü olagelmiş. Kuşların sonbaharda ortadan kaybolup baharda tekrar ortaya çıkmalarının nedenlerini merak edenler birçok teoriler ortaya atmışlar. Bazıları, küçük kuşların havalar soğuduğunda çamurun içinde ya da küçük kovuklarda saklanarak kış uykusuna yattıklarını düşünmüş. Hatta Aristoteles başka bir teori daha ortaya atarak bahar aylarında Kızılgerdan olarak bilinen kuşun sonbaharda kızılkuyruğa dönüştüğünü ileri sürmüş! Kuşların göçüyle ilgili ilk araştırma çabasının Alman bir rahibe ait olduğu söylenir. Bir Kırlangıcın bacağına üzerinde "Kırlangıç, kışı nerede geçirirsin?" yazılı bir kağıt bağlayan rahip bir yıl sonra üzerinde "Asya`da, Petrus`un evinde" yazılı bir kağıtla aynı kırlangıcın geri döndüğüne tanık olur. Bu olaydan yaklaşık 750 yıl sonra, özellikle geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısından itibaren yoğunlaşan gözlemler, halkalama çalışmaları, radyo vericileri ve radar kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte kuş göçünün gizemi yavaş yavaş çözülmeye başlamış. Kuş göçü araştırmalarında kullanılan en yaygın yöntem bir teleskop ve dürbün yardımıyla tek ya da bir hat boyunca birçok noktadan yapılan yer gözlemleri. Bu yöntem özellikle coğrafi koşullar nedeniyle kuşların göç zamanı yoğunlaştıkları Boğaziçi gibi darboğazlarda, dağ geçitlerinde ya da kıyılarda oldukça verimli oluyor. Göç mevsimlerinde gerçekleştirilen günlük, düzenli gözlemlerle bir bölgeden geçen kuşların tür kompozisyonu, yoğunlukları ve göç takvimleri ortaya çıkarılabilir. Gözlemlerin özellikle hava ve ışık koşullarından çok fazla etkilenmesi bu yöntem kullanıldığı zaman özellikle dikkate alınmalı. Örneğin, yere yakın yüksekliklerde rüzgarın şiddeti çok daha düşüktür. Bu yüzden de kuşlar rüzgara karşı uçmak zorunda kaldıklarında yere yakın uçmayı tercih ederler ve böyle bir günde yüksek sayılarda kuş gözlemek mümkün olabilir. Aksi bir durumda, eğer kuşlar rüzgarı arkalarına alırlarsa bu avantajdan en iyi şekilde yararlanmak için yerden gözlemenin mümkün olmayacağı kadar yüksekten uçabilirler. Bu durumda da yoğun bir kuş göçü olmasına rağmen gözlem başarısızlıkla sonuçlanabilir. Ayrıca, gece göçmenlerini bu yöntemle araştırmak mümkün değil ve aslında kuşların büyük çoğunluğu gece göç eder. Diğer bir yöntem de 1951 yılında Lowery tarafından geliştirilmiş olan ay gözlemi. Bu yöntemde bir teleskop yardımıyla gece göç eden kuşların dolunay önünden geçen silüetleri gözlenir. Bu yöntemle gökyüzünde çok küçük bir alan taranabilmekte ve sadece dolunay zamanı ve bulutsuz havalarda olduğu varsayımı, kuşların uçuş yönünü belirlemekteki güçlükler ve de kalibrasyon sorunu bu yöntemin geçerliliğini zorluyor. Radyo ve uydu vericileri gibi çok daha gelişmiş yöntemler de göç araştırmalarında kullanılmakta. Radyo vericisi takılan kuşlar bir arabaya ya da uçağa yerleştirilen bir alıcı ile takip edilmekte ve göç davranışları ile ilgili çok detaylı bilgiler elde edilmekte. Radyo vericilerinin ağırlığı 0.5 gr.a kadar düştüğü için çok küçük kuşlara bile takılmaları mümkün. Uydu vericileri ise kuşların uçuş yükseklikleri, uçuş hızları ve bulundukları koordinatları cep telefonuna mesajla bile sürekli bildirecek kadar geliştirilmiş, ancak hem çok pahalı olmaları hem de ağırlıkları nedeniyle kullanım alanları oldukça kısıtlı. Genellikle yırtıcı kuşlar, leylekler, turnalar gibi büyük kuşlara uydu vericisi takılmakta. Özellikle İkinci Dünya Savaşı`yla birlikte radar teknolojisinde büyük gelişmeler kaydedilmiş ve radarlar göç araştırmalarında da kullanılmaya başlanmış. Radarlarla çok geniş alanlar taranabilmekte, çalışmalar hava ve ışık koşullarından etkilenmemekte. Bu yöntemle göç eden kuşların yoğunluğu, yönleri, hızları ve yükseklikleri tespit edilebilmekte. Günümüzün radarları 6.400 metre yükseklikteki kuşları fark edebilmekte ve martı büyüklüğündeki bir kuşu 80 kilometre mesafeden kaydedebilmekte. Bu yöntemle ilgili en büyük sorun ise göçmen kuşların tür düzeyinde tanımlanamaması. Radarda gözlenen kuşlar ancak büyüklüklerine göre ötücü, sukuşu, kıyıkuşu şeklinde gruplanabilmekte. Yine de radar çalışmaları kuşların denizler, çöller ve dağlar gibi ekolojik engelleri nasıl aştıkları, hava koşullarına göre nasıl davrandıkları ile ilgili çok önemli bilgiler elde edilmesini sağlamakta. Örneğin, kuşların uçuş yüksekliklerini değiştirerek rüzgardan en iyi şekilde yararlanmaya çalıştıkları radar gözlemleri ile anlaşılmış. Birçok kuş türünün göçe özgü ötüşleri vardır. Bu ötüşlerin kaydedilerek analiz edilmesi de araştırmalarda kullanılan bir diğer yöntem. Yeni bir yaklaşım da kuş tüylerinin kararlı izotop oranları açısından analiz edilmeleri. Bu yöntem, dünyada her farklı coğrafyanın (genellikle yağışlara bağlı olarak) kendine özgü izotop oranlarına sahip olmasına dayanmakta. Bu kararlı izotoplar besin ağı yoluyla kuşların dokularında da birikmekte. Kuşların tüylerindeki ya da tırnaklarındaki hidrojen, karbon veya azot izotop oranları, sadece bu dokular büyürken kuşun beslendiği yöreyi yansıtır. Bu nedenle, tüylerin izotop yapıları belirlenerek kuşların tüy değiştirme stratejilerine göre üredikleri, kışladıkları ya da konakladıkları alanların saptanması mümkün olmakta. Kuşların yön bulma yetenekleri ile ilgili çalışmalar da göç araştırmalarında geniş bir yer tutuyor. Halkalanan ve tekrar yakalanan bireyler sayesinde kuşların üreme, kışlama ve konaklama alanlarına bağlılıkları ve sonuç olarak yön bulma yetenekleri ölçülebilmekte. Bu amaçla gerçekleştirilen en yaygın araştırmalar, yer değiştirme deneyleri. Bu deneylerde hala yuvada yavruları olan erişkin kuşlar üreme alanlarından, güvercinler tüneklerinden ve göçmen kuşlar da göç rotalarından uzaklaştırılırlar ve daha sonra geri dönme başarıları ölçülür. İlk kez 1949 yılında Kramer tarafından kafesteki kuşların belirli bir yöne doğru göç aktivitesi gösterdiklerinin kanıtlanmasının ardından kafeslerdeki kuşların göç huzursuzluğunun ölçülmesi standart bir yöntem olarak yön bulma deneylerinde yerini aldı. Bu çalışmalar için çeşitli kafesler geliştirilmiş. İçinde tünekler olan ve elektrikli bir sayaç ile kuşların bu tüneklere zıplama miktarlarının ölçüldüğü kafesler (Kramer 1949, Sauer, 1957), yan duvarları eğimli olan ve kuş gitmek istediği yöne doğru bu duvarlar üzerine zıpladıkça daktilo kağıdı üzerinde bırakılan izlerin ölçüldüğü Emlen`in huni kafesleri (Emlen and Emlen, 1966) ve kuşun gagası ile kafesin etrafına sarılı şeffaf folyo üzerinde yaptığı izlerin gözle sayıldığı Busse`nin düz kafesleri (Busse 1995) yaygın olarak kullanılan kafesler. diğerlerinin aksine, arazi koşullarında ve hem gece, hem gündüz gerçekleştirilebiliyor olması Busse kafesleri ile çok fazla kuş ile deney yapılabilmesini ve büyük miktarlarda veri elde edilebilmesini sağlamaktadır. Bu yöntemde, halkalama çalışmaları sırasında yakalanan kuşlarla anında deney yapılabilmekte. Türkiye coğrafyasında kuş türlerinin yön tercihleri de halkalama istasyonlarımızda Busse kafesleri ile gerçekleştirilen deneylerle araştırılmakta. Geçtiğimiz on yıl içinde geliştirilen ve oryantasyonu aerodinamik ve fizyoloji ile bağdaştıran "Optimum Göç Teorisi", kuş göçü araştırmaları için başlıca kuramsal çerçeveyi oluştururken, bir yandan da genetik çalışmalar yaygınlaşıyor. Halkalama Çalışmaları Kuşların, halkalama lisansına sahip eğitimli araştırmacılar tarafından güvenli yöntemlerle yakalanmasını, bacaklarına halka takılmasını ve tür, yaş, cinsiyet gibi gerekli bilgilerin kaydedilmesinden sonra serbest bırakılmasını içeren işlemlerin tümüne birden "halkalama" adı veriliyor. Oldukça pahalı yöntemler olan radyo ve uydu vericileri hariç yukarıda bahsedilen hiçbir yöntemle göçmen kuşlar bireysel olarak izlenemiyor. Bu ancak halkalama çalışmaları ile mümkün. Halkaların üzerinde ülkelere özgü sabit bir adres ve her birey için farklı bir kod numarası olur. Kod numarası kuşların bireysel olarak tanınmasını, adresler ise tekrar yakalanan ya da ölü bulunan halkalı bir kuşun halkalanma bilgilerine ulaşılabilmesini sağlar. Bu adres sayesinde kuş ölü bulunduysa halkası, canlı olarak tekrar yakalandıysa da kuşla ilgili bilgiler halkalandığı merkeze ulaştırılır ve kuşun nerede, ne zaman halkalandığı öğrenilir. Bu yöntemle, temelde kuşların göçleri (kuş türlerinin göç stratejileri, konaklama, kışlama ve üreme alanları, göç takvimleri) ve populasyon dinamikleri (kaç yıl yaşadıkları, üreme başarıları, hayatta kalma başarıları, ilk üreme yaşları, kaç yaşına kadar üremeye devam ettikleri, genç bireylerin dağılma oranları) araştırılmakta. Özellikle 1970`li yıllardan sonra halkalama çalışmaları koruma çalışmalarına da büyük katkı sağlamaya başladı. Standart yöntemlerle yapılan çalışmalar sonucunda populasyonlardaki değişimler takip edilebilmekte ve türlerin korunmasına yönelik kararlar alınabilmekte. ABD ve Avrupa`da Operation Baltic, Constant Effort Sites (CES), Monitoring Avian Productivity and Survivorship (MAPS) gibi önemli projeler, standart yöntemler kullanılarak populasyonların takip edilmesi amacıyla gerçekleştiriliyor. Dünyada Kuş Halkalama Çalışmalarının Tarihçesi Halkalama çalışmalarının başlangıcı olarak Danimarkalı bir öğretmen olan Mortensen`in Sığırcık yavrularına alüminyum halkalar taktığı 1889 yılı kabul edilir. Kuşları ilk kez sistematik olarak halkalayan Mortensen, böylelikle günümüzde yüzün üzerinde istasyonda, binlerce lisanslı halkacı tarafından yaygın bir şekilde uygulanan standart halkalama çalışmalarının da öncüsü olmuş. Kuşlarla ve kuş göçüyle ilgili çok önemli bilgiler sağlayan sistematik halkalama çalışmaları öncesinde de kuşlar çeşitli nedenlerle halkalanmışlar. Kuşların ayağına metal bir halka takılmasıyla ilgili ilk kayıt 1595 yılında Fransa`sına ait. 4.Henry`nin halkalı Gökdoğan`larından (Falco peregrinus) biri kuş avı sırasında kaybolmuş ve 24 saat sonra Malta`da bulunmuş. Halkalı olduğu için saatte ortalama 90 km hızla Fransa`dan Malta`ya uçmuş olduğu anlaşılan bu birey böylelikle Gökdoğan`ların şaşırtıcı uçuş yeteneklerinin belki de ilk kanıtı olmuş. 1669 yılında ise Dük Ferdinand bir Gri Balıkçıl`ın (Ardea cinerea) bacağına gümüş halka takmış; 1728 yılında Dük`ün torunu tarafından tekrar bulunan bu Gri Balıkçıl`ın en az 60 yıl yaşadığı da böylelikle anlaşılmış. Almanya`da 1710 yılında bir atmacacı aynı ayağında birden fazla halka taşıyan bir Gri Balıkçıl yakalamış. Halkaların birçoğunun üzerinde herhangi bir bilgi olmadığından bu kuşun nerede ve kimler tarafından halkalandığı anlaşılamamışsa da halkalardan birinin Türkiye`de takılmış olabileceği düşünülüyor. Bu kuşların çoğu kuş göçü ve biyolojisiyle ilgili bilgi edinmekten çok daha farklı amaçlar için halkalanmışlar. Yabani kuşları gizemli göç davranışları ve biyolojileriyle ilgili bilgi edinmek amacıyla markalayan araştırmacılar ise halkalamanın asıl amacına yönelik ilk adımları atmışlar. Kuzey Amerika`da böylesi bir çabayı ilk kez gösteren ünlü doğabilimcisi ve ressam John James Audubon olmuştur. Audubon, 1803 yılında batağan yavrularının ayaklarına gümüş sicimler bağlamış ve böylelikle ertesi yıl iki yavrunun tekrar aynı yere geldiğini kanıtlamış. Ancak bugünkü halkalama çalışmalarının kurucusu, en başta da söz edildiği gibi Danimarkalı Hans Christian Cornelius Mortensen`dir. Viborg`ta öğretmenlik yapan Mortensen`in üzerinde bir adres ve seri numarası olan alüminyum halkayı 5 Haziran 1899 yılında bir Sığırcık yavrusuna takmasıyla sistematik halkalama çalışmaları da başlamış. Mortensen, standart bir şekilde halkalanan 165 Sığırcık yavrusuna tekrar rastlanılacağını umuyordu. Gerçekten de bir yıl içinde bu kuşlardan bazıları tekrar görüldü ve bu kayıtlar yayınlandı. Mortensen`in deneyi başarıyla sonuçlanmıştı ve bu başarıdan etkilenen birçok ülkede kuşlar halkalanmaya ve halkalama istasyonları kurulmaya başlandı. Kuzey Amerika`daki sistematik halkalama çalışmaları ise 1902 yılında Paul Bartsch tarafından gerçekleştirilmiş. Bartsch üzerinde "Smithsonian Enstitüsüne geri gönderin" yazılı halkalar kullanarak ilk kez bir tür gece balıkçılı halkalamış. Avrupa`da düzenli halkalama çalışmaları ise 1903 yılında Almanya`da (bugün Rusya sınırları içinde kalmış olan) ilk halkalama istasyonunun, Vogelwarte Rossiten`in kurulmasıyla başlamış. Almanya`nın ardından 1909 yılında bu kez İngiltere ve İrlanda`da halkalama çalışmaları yapan ornitoloji merkezleri kurulmuştur. Yine 1909`da Amerika`da Wisconsin Üniversitesi`nden Leon Cole, Amerika Kuş Halkalama Derneği`ni (American Bird Banding Association) kurmuş, 1910 yılında Çekoslovakya`da, 1911 yılında İsveç`te, 1912 yılında Finlandiya`da ve 1914 yılında da Norveç`te ilk kuş halkalama istasyonları çalışmalarına başlamış. 1916 yılındaki Göçmen Kuşlar Sözleşmesi`nin (Migratory Birds Convention) ardından 1920`de ABD`de ve 1923`te Kanada`da federal halkalama ofisleri kurulmuş. Göçmen kuşların sınır tanımıyor olması doğal olarak halkalama çalışmalarının da uluslararası işbirliği ile yürütülmesini gerekli kılıyor. Bu gereklilik doğrultusunda 1963 yılında Paris`te, birçok ulusal halkalama programının katılımıyla Avrupa Halkalama Birliği`nin (EURING) kurulmuş. 1966 yılında ise ulusal halkalama programları arasında bilgi alışverişini sağlayabilmek için geri bildirim verilerinde standart bir kodlama sistemi geliştirilmiş. Bu kod sistemi tüm ulusal halkalama merkezleri tarafından kullanılmakta. Türkiye`de Kuş Halkalama Çalışmaları Birçok kuş türü için çok önemli göç yolları üzerinde bulunmasına rağmen 2002 yılına kadar Türkiye`de düzenli ve kapsamlı halkalama çalışması gerçekleşmemişti. 1950-2000 yılları arasında Kızılırmak, Göksu ve Çukurova deltaları başta olmak üzere çeşitli bölgelerde çoğunlukla yabancı araştırmacılar tarafından kısa süreli, düzensiz çalışmalar yapılmış ve 166 türe ait 17.000`den fazla kuş halkalanmıştı. Ayrıca, 43 farklı ülkede halkalanıp hemen hemen tümü öldürüldükten ya da ölü bulunduktan sonra bildirilen 750`den fazla kuş ile ilgili kayıtlar var. Bu çalışmalarda araştırmacılar kendi ülkelerinin ulusal halkalarını kullanmışlar. Sadece, 1969 yılında Salih ve Belkıs Acar tarafından gerçekleştirilen çalışma için özel olarak üzerlerinde "Turkey" yazan halkalar yaptırılmış, ancak bu çaba da ulusal bir programa dönüşmemişti. Ulusal Halkalama Programı (UHP) Türkiye Ulusal Kuş Halkalama Programı (UHP), nihayet Kuş Araştırmaları Derneği`nin (KAD) girişimleri sonucunda, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü (MPG), Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ve KAD arasında imzalanan işbirliği protokolü ile Mart 2002 yılında başladı. Programın koordinatörlüğü KAD tarafından yürütülüyor. Halkalama çalışmaları, 2002 yılında Manyas Kuşcenneti (KAD-MPG), Cernek/Kızılırmak Deltası (Ondokuz Mayıs Üniversitesi), Titreyengöl/Manavgat (Avifaunichte Unterschungen, Alman bir ekip) ve ODTÜ (KAD-ODTÜ Biyoloji Bölümü) istasyonlarında gerçekleştirildi. 2003 yılında ise Akyatan (KAD-MPG) ve Dicle (Dicle Üniversitesi) istasyonları da pilot çalışmalarla programa dahil oldular. İki yıl içinde 6 istasyonda 110 türden 55.000`in üzerinde kuş halkalandı ve 15 farklı ülkede halkalanmış 46 kuş Türkiye`de kaydedildi. Türkiye`de halkalanmış 15 kuşla ilgili olarak da 6 ülkeden geri bildirim geldi. Uluslararası geri bildirimlerin yanısıra, sonbahar 2003 çalışmaları sırasında Cernek istasyonunda halkalanmış bir Yalıçapkını (Alcedo atthis) 3 gün sonra Akyatan istasyonunda Tüm bu çalışmalar sırasında, Türkiye için Kuzey Çıvgını (Phylloscopus borealis) için ilk kayıt olmak üzere nadir birçok tür için kayıtlar elde edildi. Renkli Halkalama Çalışmaları Martılar, leylekler ve yırtıcı kuşlar gibi büyük kuşlara renkli halkaların takıldığı çalışmalar da yapılmaktadır. Bir teleskop ya da dürbün yardımıyla hatta bazen çıplak gözle bile renkli halkalar üzerindeki harf ya da rakam kodları okunabilmektedir. Bu sayede, tekrar yakalanmalarına ya da ölü olarak bulunmalarına gerek kalmadan bu kuşların göçleriyle ilgili bilgilere ulaşılabilmektedir. Türkiye`de değişik araştırmacı kişi ve kurumların yürüttüğü renkli halkalama projeleri arasında, Fransa ile işbirliği halinde yürütülen Tepeli Pelikan (Pelecanus crispus) yavrularının halkalanmasını, Belçikalı, Hollandalı ve Fransız bilim adamlarının işbirliğiyle yapılan Akdeniz Martısı (Larus melanocephalus) yavrularının halkalanmasını, yine Fransa ile işbirliği halinde yürütülen Flamingo (Phoenicopterus ruber) yavrularının halkalanmasını ve 2003 yılında Kızılcahamam (Ankara) yakınındaki kolonide başlayan Leylek halkalamasını sayabiliriz. Eğitim Çalışmaları Halkacı olmak, günümüzde artık pek az örneği kalmış bir usta-çırak ilişkisi sonucunda gelişen, kuramsal bilginin yanı sıra kapsamlı bir deneyim edinmeyi ve bu birikimi düzenli olarak güncellemeyi gerekli kılan, çoğu kez de yaşam boyu bir tutkuya dönüşen bir süreç. Halkacı olmak, dünyanın neresinde olursa olsun o kişide olması gereken birikimin varlığını test eden bir lisans sürecini de içeriyor. Halkacının yetkinliğini bir lisansla belgeleme gereğinin temelde iki nedeni var: Kuşların canına ve sağlığına zarar gelmesini önlemek, Hatasız ve güvenilir veri toplayabilmek. İlk gerekçe, kuşların morfolojileri, fizyolojileri ve davranışları hakkında yeterli bilgiye sahip olmayı ve bu işi bilenlerin yanında olası sorunlar karşısında nasıl doğru hareket edileceğini öğrenmeyi gerektiriyor. İkinci gerekçe ise, doğru tanılar yapabilmeyi, referans kaynaklarını doğru kullanmayı ve genelde titiz çalışmanın önemini vurguluyor. Türkiye`de kuş göçlerine ve halkalama çalışmalarına yönelik ilgi ve bilginin arttırılması amacıyla KAD tarafından "Ulusal Halkalama Programı`nın Yaygınlaştırılması, Geliştirilmesi ve Tanıtımı" projesi hazırlandı ve proje UNDP GEF/SGP desteğiyle Aralık 2002`de başladı. Proje kapsamında 100 kişinin katılımıyla Ankara ve Manyas Kuşcenneti`nde "Halkalamaya Giriş Kursları" düzenlendi. Proje kapsamında çocuklarla eğitim çalışmaları gerçekleştiriliyor ve kısa bir belgesel film hazırlanıyor.

http://www.biyologlar.com/kus-gocu-arastirmalari

Bağışıklık Sistemimizi Neandertallere ve Denisovalılara Borçluyuz

Bağışıklık Sistemimizi Neandertallere ve Denisovalılara Borçluyuz

Neandertallerden ve Denisovalılardan bize miras kalan genler, birçok hastalıkla mücadele etmemize yardım etmiş olabilir. Yapılan yeni araştırmalar, erken insan türlerinin melezlenmesinin, hastalıklarla mücadelede bize önemli bir geni sağlamış olabileceğini gösteriyor.Bilim insanları bir zamanlar atalarımızın kuzenleriyle çiftleştiği düşüncesiyle alay ederken, son 6 yılda yapılan önemli genetik keşifler bunun doğru olduğunu gösteriyor. Üstelik sadece eski atalarımızın Neandertallerle çiftleştiği değil, bir de üçüncü bir insan türü Denisovalılarla da çiftleştiği muhtemel. Ayrıca bu sadece bir defaya mahsus bir şey değildi. Araştırmalar, atalarımızın bu insan türleriyle DNA’larının %1 ila %2’sine etki edecek kadar çiftleştiğini gösteriyor. Şimdi ise bilim insanları, aynı sonuçları gösteren iki araştırma üstünde çalışıyor. Sonuçlara göre, Neandertal ve Denisovalılardan kalan genler, bizim hastalıklara ve enfeksiyonlara karşı gelişen bağışıklık sistemimizde çok önemli bir rol oynadı.Max Planck Enstitüsü’nden Michael Dannemann: “DNA’mıza geçen Neandertal genleri, enfeksiyonlara ve öldürücü patojenlere karşı bağışıklık sistemimizde bir avantaj sağlamış olabilir.” dedi.Dannemann ve meslektaşları, bağışıklık sistemimizin binlerce yıl içinde nasıl değiştiğini görmek için modern insan ve erken Homo sapiens genlerini inceledi. Modern insanın genleri incelenirken, bağışıklık sistemine bağlı birçok Neandertal DNA’sı keşfedildi. Aynı zaman içinde, Paris’teki Pasteur Enstitüsü’nde yürütülen başka bir projede, Neandertal ve Denisovalı DNA’sı taranırken aynı sonuçlara rastlandı. Yapılan iki araştırma da geçtiğimiz hafta içinde American Journal of Human Genetics’te yayımlandı.Afrika’dan ayrılan küçük bir modern insan grubunun fazla genetik çeşitlilik taşıyamayacağını belirten Max Planck Enstitüsü’nden Janet Kelso; “Mutasyonlar sonucu adapte olabilirsiniz, fakat zaten orada bulunan yerli nüfusla çiftleşirseniz, bazı adaptasyonları bedava elde edebilirsiniz.” dedi.Araştırmalar modern insanın, Neandertallerle ve Denisovalılarla ne zaman etkileşime geçtiğine bağlı olarak üç dalgada üç gen aldığını gösteriyor. İkisi Neandertallerden biri ise Denisovalılardan.Atalarımızın bu genler sayesinde hastalıklarla ve enfeksiyonlarla daha kolay savaşması bir yana, bu genler aynı zamanda bir yan etkiye sahipti: Alerji. Söz konusu üç gen, atalarımıza patojenlerle savaşması için fazladan bir koruma sağlarken, aynı zamanda zararsız polen ve ota karşı da bir reaksiyon bıraktı. Maalesef bu gereksiz ve aşırı reaksiyon da nesilden nesile aktarıldı.smithsonianmag.comBy Erman Ertugrul http://arkeofili.com

http://www.biyologlar.com/bagisiklik-sistemimizi-neandertallere-ve-denisovalilara-borcluyuz

Paleo-illüstratör Todd Marshall

Paleo-illüstratör Todd Marshall

Todd S. Marshall 23 yılı aşkın süredir eğlence sektörü için fikir ve illüstrasyon yaratıcılığı yapıyor. Pek çok alanda uzmanlaşmış olan Marshall, yalnızca son 11 yıldır oyun sektöründe; Sunstorm'da baş sanatçı, Ubisoft'ta sanat direktörü ve Volition'da kıdemli konsept sanatçılığı rollerini üstlendi. Bu süreç boyunca Marshall, kendisini ve yeteneklerini daha iyi tanıyarak pek çok fikre hayat vermeyi başardı.   Son yıllarda oyun endüstrisinde oluşturduğu kimliğine ek olarak, Marshall dünyadaki paleo-illüstratörlüğünün öncülerinden sayılıyor. Dr. Paul Sereno ile birlikte yeni keşfedilmiş tarih öncesi hayvanların rekonstrüksiyonunu yaparak bilime ve sanata büyük katkıda bulunuyor. Marshall'ın çoklu ortamda hazırladığı eski yaşam çizimleri dünya çapındaki pek çok akademik bazlı bilimsel yayında, televizyon programlarında ve belgesellerde yer aldı. Eserleri Smithsonian ve Amerikan Doğal Tarih Müzesi gibi pek çok tabiat tarihi müzesi aracılığıyla dünya çapındaki ilgililerine sergilendi. Çalışmaları kendisine pek çok ödül de kazandırdı ve dünyaca tanınan National Geographic, Science Illustrated, Discovery ve Science dergilerinde yerini aldı. Marshall'ın zamanla artan popüleritesi onu pek çok bilimsel, destekleyici ve eğitici program için aranan sanatçı yaptı.  Marshall'ın bilim ve eğitimi destekleyici yönü “Keşif Projesi” (Project Exploration) adlı, çocukların bilimsel keşif ve yenilikçi eğitim imkanlarına ulaşmasını sağlayan gönüllü organizasyona verdiği destekle de öne çıkıyor. Todd Marshall eski zaman sanatçılığı alanında tanınmadan önce, Los Angeles'ta yeteneklerini geliştirebilmek adına yıllarca çalıştı. Bu süreçte Hollywood'un bazı elit klüpleri için motorsiklet tankları boyamaktan ünlü hard rock gruplarının albüm kapaklarının tasarımına kadar pek çok ve farklı işle uğraştı. Başarılarıyla bize de adını duyurmuş olan Todd Marshall'la paleo-illüstratörlük hakkında küçük bir röportaj yapma fırsatımız oldu. Eminim ki Marshall'ın tavsiyeleri ve içten önerileri eski zaman çizimine ilgi duyan ve duymayan herkesin ilgisini çekecek ve herkes için yararlı olacaktır. “Her sanatçı kendisine ve özel yeteneklerine inanmalıdır. Her zaman ısrarla uğraşın, özellikle de işler zorlaştığında. Hiçbir zaman kendinizden vazgeçmeyin ve kalbinizi dinleyin, nerede olursanız olun. Her zaman iyi bir insan olun ve başkalarının da öyle olduğunuzu görmesine izin verin. Sanat, sizin eşsizliğinizi başkalarıyla paylaşım biçiminiz ve yaşadığımız mükemmel dünyayı takdir edişinizdir.”   Sayın Marshall, biz sizi herşeyden önce bir plaeo-illüstratör olarak tanıyoruz ve en çok bu alandaki çalışmalarınızı biliyoruz. Siz de kendinizi bu şekilde mi adlandırıyorsunuz?   Kendimi, son 24 yıldır çalıştığım eğlence endüstrisinde sanat yönetmeni ve kıdemli konsept sanatçısı olarak da tanımlıyorum. Özellikle de dijital oyun endüstrisinde.   Açıkcası bilime, tarih öncesi canlılara, hayvan sistematiğine ve anatomisine olan tutkum benim ikinci uğraşımı oluşturuyor. Tarih öncesi canlılar ve yaşadıkları çevre hakkında çalışmak, bunları araştırmak ve ilgili çizimler yapmak için elimden geldiği kadar zaman ayırmayı seviyorum fakat bunu konsept sanatçılığı işimle dengelemem gerekiyor. Chicago Üniversitesi'nden Dr. Paul Sereno ile birlikte olan çalışmalarınızın size nasıl bir katkısı oldu? Hala Dr. Sereno ile birlikte çalışıyorum. Bu inanılmaz bir deneyim. Paul ve takımıyla çalışmak benim için bir rüyaydı. Bu durum, onun için, bilim için ve halk için kendimi ve sanatçılığımı hep daha iyi olmaya zorlamama neden oldu. Kendisiyle yeni keşfettikleri inanılmaz yeni hayvanların rekonstrüksiyonu için yakın bir çalışma içindeyiz. Bu inanılmaz ciddiye aldığım bir iş, en güncel bilimsel gelişmeleri de göz önünde bulundurarak yapabileceğimin en iyisini yapmaya çalışıyorum.  Paul ve birlikte çalıştığı grubun her üyesi inanılmaz yetenekli ve her biri yaptıkları şey için çok sıkı çalışıyorlar. Genellikle, yeni bir hayvanı halka veya bilime arz etmek yıllarını alıyor. İşimi, oluşum sürecininin işleyişindeki yerimi, yeni bir hayvanın rekonstrüksiyonundan aldığım hazzı çok seviyorum ama öte yandan da çok çalışma ve sorumluluk gerektiriyor. Bu çalışma pek çok açıdan daha iyi bir sanatçı olmamı sağladı. Bu denli yetenekli ve zeki insanlarla çalışabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. İllüstrasyonlarınız bilim dünyası için oldukça değerli. Bu sizin için yeterince tatmin edici mi? Teşekkür ederim, ne kadar hoş bir söylem. Bilime ufak bir açıdan dahi olsa katkı sağlayabilmek her zaman amacım oldu. Bilimin ve sanatın bir esin kaynağı olabilmesi, birlikte bir hikayeyi anlatabilmesi ve tanımlanmış temalara anlam kazandırabilmesi ne kadar da mükemmel bir şey. Bir eski zaman sanatçısı olarak amaçlarımdan birinin genç insanlara hayal güçlerini geliştirebilmeleri adına ilham verebilmek olduğuna inanıyorum; zihinlerini ateşlemeyi, doğamız ve onun inanılmaz geçmişi hakkındaki bilgiye yönelik bir açlık uyandırmayı amaçlıyorum. Ben pek çok kitaptan haklarında bilgi edindiğim pek çok eski zaman sanatçısından ilham aldım. Bugün aynı ilhamı ben de genç beyinlere verebilmek istiyorum. İyi bir illüstratör olmak isteyenlere tavsiyeleriniz var mı? Bu hep çok zor bir soru olmuştur. Bildiğiniz gibi herkes farklı altyapı ve deneyimlere sahiptir. Oldukça basite indirgersek iyi çalışılmış bilimsel süreç ve ilgi diyebilirim. İlgili konular paleontoloji, karşılaştırmalı omurgalı anatomisi, biyolojik sistemler, hayvan davranışları, doğal ekosistemler, yer bilimi, eski zaman botaniği, fosil oluşumu ve daha pek çoğu olabilir. Sanatsal kısmı içinse yeteneklerin gelişmesi için sürekli pratik yapmak gerekiyor. İkisinden bir harman ortaya çıkarıp sanat değeri olan bir şey yaratmalı ve bunu ulaşabildiğin her profesyonel alana yaymalısın. Çalışmaların ve portfolyonu yayınlayabilmek için bir internet sitesi yaratmalısın. Bilimsel toplantılara katılıp ilgili bilim insanlarıyla tanışmalısın. Konsept sanatçılığının meslek olarak dünyada ve ABD'de günümüzdeki yeri nedir? Konsept sanatçılığının öne çıkması gerçekten zor, size bu durumu tatlı bir hale sokup anlatmayacağım. İlgili şirketlerde iş imkanı çok az ve bu yüzden rekabet oldukça fazla. Mezun öğrenci sayısının artışıyla da bu rekabet katlanıyor. Son birkaç yıldır pek çok ülkede baş gösteren ekonomik sorunlar da konsept sanatçılığı dalındaki iş alanlarının azalmasına neden oldu. Maalesef, ekonomik zorluk süreçlerinde sanat, tasarruf yapılacak ilk alan olarak görülüyor. Sosyal ağlar üzerinden oynanan oyunlar oldukça hızlı gelişti ve daha ziyade resim taslaklarıyla ilgilenenler bu alandaki ilerleme sayesinde şanslı olanlardı. Fakat  gerçekçi karakterler ve çevreler yaratan sanatçılar şimdilerde zor durumda. AAA oyun stüdyoları beş yıl öncesine göre oldukça zor zamanlar geçiriyor. Türkiye ve Türk konsept sanatçıları hakkında bilginiz var mı? Evet, Türk komşularım var ve hepsi oldukça harika, sıcakkanlı, mağrur ve merhametli insanlar! Türkiye'nin derin ve büyüleyici bir tarihe sahip, harika insanlarla dolu güzel bir ülke olduğunu biliyorum. Genç insanların keşfetmesi için ne kadar da mükemmel bir birikim ve çevre! Genç bir sanatçı için gidip resmedebileceği pek çok yer olmalı. Maalesef tanıdığım bir Türk konsept sanatçısı yok. Eminim ki bir çok yetenekli Türk sanatçı vardır; onlarla tanışıp paylaşımda bulunmayı çok isterim. Dünyanın her yanındaki sanatçılar öznel yetilere, paylaşabilecekleri özel şeylere sahiptir. Hem de her biri. Hepsiyle tanışmak ayrı bir onurdur. Bu ne kadar da güzel bir armağan! Son olarak şunu eklemek istiyorum ki her sanatçı kendisine ve özel yeteneklerine inanmalıdır. Her zaman ısrarla uğraşın, özellikle de işler zorlaştığında. Hiçbir zaman kendinizden vazgeçmeyin ve kalbinizi dinleyin, nerede olursanız olun. Her zaman iyi bir insan olun, ve başkalarının da öyle olduğunuzu görmesine izin verin. Sanat, sizin eşsizliğinizi başkalarıyla paylaşım biçiminiz ve yaşadığımız mükemmel dünyayı takdir edişinizdir. Hepimiz için, tüm insanlar için barış, anlayış, bilgi ve sevgi diliyorum. Bana Türkiye'deki sizlere ulaşabilme imkanı sağladığınız için teşekkür ederim, teşekkürler Bilim.org! Gerçekten ve samimiyetle bu benim için bir onurdur! Teşekkür ederim… http://www.bilim.org  

http://www.biyologlar.com/paleo-illustrator-todd-marshall

Rejeneratif biyoloji ve tıp uygulamaları

Rejeneratif biyoloji ve tıp uygulamaları

Seden Bedir, Fatih KocabaşYeditepe Üniversitesi Rejeneratif Biyoloji Araştırma LaboratuvarıYaşamsal faaliyetlerini sürdürebilmesi için bakterilerden insanlara tüm canlılar bir ölçüde rejenerasyon (yenilenme) kabiliyetine sahipler. Hızla değişen ve yaşlanan dünyamızda, nakil için gittikçe artan organ ihtiyacını karşılamak amacıyla yeni ve farklı organ-doku yenilenme teknolojileri geliştirilmesi gerekmektedir. Önceki yazımızda bahsettiğimiz rejenerasyon mekanizmalarını kullanarak ihtiyacımız olan doku ve organı üretmek veya hasarlı dokuları kendilerini onarmaları için uyarmak, rejeneratif tıbbın temel amacıdır. Bu amaçla yapılan çalışmaların sonucunda yeni organ basım teknolojileri geliştirilmektedir. Ayrıca, son gelişmeler ilerde hasarlı doku ve organlarımızı, kendi hücrelerimizden üretebileceğimiz organlarla veya dokularla organ reddi ihtimalini yok ederek tamamlayabileceğimizi vaad etmektedir. Rejeneratif tıbbın amacıRejeneratif tıp, organ nakline ihtiyaç duyulmadan vücuttaki bozuklukları gidermek amacıyla yeni stratejiler geliştirmeyi amaçlar. Bazı hastalıklar dokulara o kadar büyük ölçüde zarar verir ki organ nakli gerçekleştirilmeden hastanın iyileşmesi mümkün olmamaktadır. Örneğin kalp hastalıkları, dünya nüfusunun çoğunu etkilemektedir ve genellikle kalp yetmezliğinde son çözüm kalp naklidir. Kalp naklinin yeterince riskli bir operasyon olmasıyla birlikte, iyileşme sürecinde hastanın vücudunun yeni organı reddetmeyeceği kesin değildir [1]. Ayrıca bazı kalp rahatsızlıklarında kapakçıklar hasar gördüğünde, kapakçık onarımı ya domuz kapakçığı eklemekle ya da mekanik bir cihaz yerleştirmeyle sağlanabilmektedir. Kapakçık onarımı sonrasında da komplikasyon ihtimali yüksektir. Ayrıca, mekanik cihazların etrafında kan pıhtılaşabileceğinden, hasta kan sulandırıcı ilaç kullanmak durumunda kalmaktadır. Bu gibi durumları azaltmak rejeneratif tıbbın amaçları arasındandır ve bunu gerçekleştirmek için birbirinden yeni uygulamalar geliştirilmektedir.Rejeneratif tıp yaklaşımı olarak doku mühendisliğiResim 1. Temel doku mühendisliği uygulaması (Kaynak)Resim 1. Temel doku mühendisliği uygulaması (Kaynak)Doku mühendisliği, temel olarak uygun biyomateryallerden ve kök hücrelerden nakillerde kullanmak için yapay doku ve organ üretilmesini amaçlayan, uygulamalı bir bilim dalıdır (Resim 1). Hücreler ve biyomalzemeler, doku mühendisliği uygulamalarında kullanılan temel yapı taşlarıdır. İskeletlerde kullanılan biyomalzemeler, doku mühendisliği uygulamarında çok önemli bir yer kaplar. Öncelikle doku üretmek için ilk adım olarak “iskelet” oluşturulur. İskelet uygun hücrelerle doldurulur ve istenilen dokuya benzer yapıların oluşumu için bu hücreler çeşitli yollarla uyarılır. Sonrasında hücrelerin 3 boyutlu bir iskelette ve uygun biyoreaktörde hücre farklılaşması ve doku gelişimi tamamlanır. İskelet, sağlıklı dokunun in vivo ortamda rejenerasyonuna yardımcı olmakla birlikte vücut içi (in vivo) ve vücut dışı (ex vivo) ortamda ekilen ve birbirleriyle bağlantısı olmayan hücrelerden doku oluşumuna da yardımcı olur. Bu sebeple uygun işlem için doğru iskelet yapısını seçmek doku mühendisliği çalışmalarında önemlidir. Uygun bir iskelet; biyolojik açıdan uyumlu ve kontrol edilebilir seviyede parçalanabilme özelliğine sahip olmalıdır. Parçalandığı zaman oluşan ürünler toksik olmamalıdır. Ayrıca, besin, oksijen ve atık madde transferini hızlı bir şekilde sağlamak amacıyla yüksek oranda porlu bir yapıya sahip olmalıdır. Bunun yanında, iskelet çevresel mekanik etkilere karşı da dayanıklı olması gerekmektedir.Hücreler, canlılık faaliyetlerini gösteren en küçük yapı birimi olduğundan üretilecek organın veya dokunun fonksiyonel olabilmesi için 3 boyutlu iskelete ekilecek hücreleri doğru bir şekilde belirlemek çok önemlidir. Doku mühendisliğinde kullanılan hücrelerin başında istenilen özelleşmiş dokuya farklılaşma ve sürekli bölünme yeteneği olan henüz farklılaşmamış kök hücreler gelir. Elde edilişlerine göre ana iki çeşit kök hücre vardır: embriyonun iç kütlesinden elde edilen sınırsız bölünme ve 3 germ tabakasına da vücut içinde (in vivo) ve vücut dışında (ex vivo) farklılaşma özelliğine sahip embriyonik kök hücreler (EKHler) ve dokularda ve organlarda hali hazırda bulunan ve bulunduğu bölgenin rejenerasyonundan sorumlu yetişkin kök hücreler, örneğin mezenkimal kök hücreler (MKHler) ve hematopoetik kök hücreler (HKHler).Gün geçtikçe artan organ ihtiyacı, doku mühendisliği uygulamalarına olan ihtiyacı dolayısıyla bu alandaki araştırmaları artırmıştır. Son zamanlarda doku mühendisliği bir birinden farklı sağlık sorunlarına yeni yaklaşımlar sunmuştur. Bunlar arasında 3 boyutlu yazıcıların geliştirilmesi, yapay mesane üretimi, yapay kulak ve trake üretimi çalışmaları verilebilir.Rejeneratif tıp alanında öncü çalışmalar3 Boyutlu BiyoyazıcılarResim 2. 3 boyutlu biyoyazıcı (Kaynak)Organ yetmezliği günümüzün, en büyük sorunlarından birisidir. Birçok hasta için tek tedavi, hasar gören doku ve organları için nakil listesinde kendilerine uyan doku veya organın belirmesini umutla beklemektir. Gelişen doku mühendisliği prosedürleri ve yapay organ teknolojileri, klasik organ naklindeki doku reddi ve benzeri sorunların da bir yandan çözüme ulaşmasını sağlamakta çığır açacak niteliktedir. Bu açıdan, 3 boyutlu yazıcılar, sanal olarak tasarlanan belgelerden 3 boyutlu katı objeler üretmeyi sağlayan, çok hızlı gelişen bir teknolojidir (Resim 2). Neredeyse bilimin her alanında kullanılan 3 boyutlu yazıcılar, 3 boyutlu biyoyazıcı olarak tıp alanında doku ve organ üretimini hedefleyen çalışmalarda öne çıkmıştır.Günümüze kadar 3 boyutlu yazıcılarda hasar gören dokulara ve organlara destek sağlamak amacıyla, kaybedilen veya zarar görmüş vücut parçalarının yerini doldurmak için 3 boyutlu yazıcıyla üretilmiş protezler ve materyaller başarıyla kullanılmıştır [3]. Bu işlemler sırasında örneğin vücutla istenmeyen tepkime vermeyen ve vücuda adapte olması kolay materyaller ve metaller kullanılmaktadır. Bununla birlikte 3 boyutlu yazıcılar, hastalıkların tanı ve tedavisine yardımcı olmak amacıyla da modelleme yaparken de sıkça kullanılan bir araçtır.3 boyutlu yazıcı teknolojisinde ürünün hangi materyalden elde etmek istiyorsak mürekkep olarak o materyali kullanırız. Amacımız 3 boyutlu biyoyazıcılarda doku ve organ üretmek olduğundan, mürekkebimiz hücrelerarası iskeleti oluşturan maddeler ve/veya fonksiyonel en küçük parçamız olan hücrelerimizdir. Mürekkep olarak hücrelerimizi kullanıp biyoyazıcılarda doku ve organ üretmeyi günümüz teknolojisi bir ölçüde başarmış durumda; bu duruma farklı metotlarla yapay kalp, trake ve mesane üretimi örnek verilebilir [4]. Asıl amaç ise organ ihtiyacını 3 boyutlu biyoyazıcılarla sağlayarak kendi hücrelerimizden, kendi kök hücrelerimizden organlar ve dokular üreterek doku reddi ihtimalini yok etmek.3 boyutlu biyoyazıcıyla organ üretirken uygulanması gereken adımlar şöyle sıralanabilir:◾İlk olarak 3 boyutlu biyoyazıcı kullanılarak organı oluşturacak yapı iskeleti oluşturulur.◾Yeni hücrelere farklılaşacak kök hücreler iskelet üzerinde dağıtılır.◾Organın şeklini alması için proteinler ve uyaranlar eklenir.◾Organın oluşması için gerekli ortam (37 °C, vücut sıcaklığı) sağlandıktan sonra kök hücrelerin ve iskeletin gerekli organa dönüşmesi beklenir.Yapay kulak kepçesi çalışmalarıResim 3. 3D biyoyazıcıyla üretilmiş yapay kulak kepçesi (Kaynak)2013’te Lawrance Bonassar ve bir grup bilim insanı, yapay kulak kepçesi üretmeyi başardı (Resim 3) [6]. 3 boyutlu biyoyazıcı kullanılarak uygulanan prosedürde ilk olarak kulağın anatomisi tespit edildi. Daha sonra, fareden elde edilen kollajenle ve inek kulağından elde edilen kıkırdak hücreleri uygun kalıba dökülerek hidrojel elde edildi. Bu yapıda kollajen, iskelet görevini üstlenirken, kıkırdak hücreleri de doku gelişimi görevini üstlendi. Kıkırdak doku, gelişmek için kan desteğine ihtiyaç duymadığından kan damarlarının 3 boyutlu biyoyazıcıda üretilmesine ihtiyaç duyulmadı. Bu durum kıkırdak hücrelerini yapay kulak üretimi için uygun bir mürekkep haline getirdi. Nakil öncesi kıkırdak hücrelerinin uygun bir şekilde gelişebilmesi için doğal ortama ihtiyaç duyduğundan biyoreaktör olarak fare vücudu kullanıldı. Böylece yapının bir canlı vücudunda sağlamlığı ve işlevselliği de test edildi. Tüm bu işlemler sonucunda yapay kulak kepçesi, başarıyla fonksiyonel yapay bir kulak kepçesine dönüştürüldü.Rejeneratif tıp uygulaması olarak yapay mesane üretimiResim 4. Yapay mesane (Kaynak)Diğer bir rejeneratif biyoloji ve tıp uygulaması bulan organımız olarak hastalık sonucunda alınması gereken mesanelerin yerine yapay biyouyumlu mesanelerin üretilmesi verilebilir. 2006’da ilk olarak Anthony Atala ve bir grup bilim insanı, 7 farklı spina bifida hastası çocuktan kendi mesane hücrelerinin bir kısmını alarak yapay mesane üretmeyi başardıklarını açıkladı (Resim 4) [8]. Üretilen bu mesane, ilk kez laboratuvar ortamında oluşturulan ve insanlara nakledilen komplike organ sayılabilir. Bu çalışmada kollajen ve poliglikolik asit iskeletlerinden oluşan yapay bir yapıya otogenik urotal ve düz kası hücreleri ekilmesi ile yapay mesane üretilmiştir. Sonuç olarak, nakil yapılan hastalarda nakil başarılı olup mesane fonksiyonu artmıştır ve organ üretiminde öncü bir çalışma olmuştur.Nefes borusuResim 5. Yapay nefes borusu (Kaynak)Solumun yolunda, özellikle nefes borusunda, hasar sonrası rejenerasyonun olmaması rejeneratif tıp yaklaşımlarının geliştirilmesini gerektirmektedir. Bunun için yapay nefes borusu üretimi çalışmaları yapılmaktadır. Bu ancak son zamanlarda başarılı bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Sentetik nefes borusu üretimi ve nakli ilk kez 2011’de uygulandı (Resim 5) [10]. Bu uygulamada 40 yaşın altındaki hastaya, son seviye nefes borusu kanseri teşhisi konmuştu ve bu hasta için kanserli nefes borusunun yerine sağlam nefes borusu nakli yaşamsal öneme sahip bir hale gelmişti. Organ beklemek için yeterli zaman olmadığı için beklemek yerine laboratuvar ortamında hasta için yeni bir yapay iskelet içeren nefes borusu üretildi ve sonrasında hastanın kök hücrelerinin gerekli hücrelere farklılaşması sağlandı. Aslında daha önce de yapay nefes boruları nakil için kullanılmıştı fakat o zaman nefes borusunun kıkırdak iskeleti doğal iskelet olarak kullanılmış, yani iskelet donör olarak elde edilmiş, nefes borusunun içindeki hücreler ise hastanın kemik iliğindeki kök hücrelerden farklılaştırılarak oluşturulmuştu. Yapay nefes borusu 12 saat süren bir operasyonun sonucunda Dr. Paolo Macchiarini tarafından hastaya nakledildi ve operasyon başarıyla sonuçlandı.Kaynaklar[1] Tissue Engineering. http://en.wikipedia.org/wiki/Tissue_engineering’ den alınmıştır.[2] 3D Printing – A Biological Revolution? http://rapidprototyping.blog.quickparts.com/2012/06/21/3d-printing-a-biological-revolution/’ den alınmıştır.[3] How 3D Printing Could End The Deadly Shortage Of Donor Organs? http://www.huffingtonpost.com/2015/03/01/3d-printed-organs-regenerative-medicine_n_6698606.html’ den alınmıştır.[4] 3D bioprinting of tissues and organs. http://www.nature.com/nbt/journal/v32/n8/full/nbt.2958.html’ den alınmıştır.[5] An Artificial Ear Built By a 3D Printer and Living Cartilage Cells. http://www.smithsonianmag.com/science-nature/an-artificial-ear-built-by-a-3d-printer-and-living-cartilage-cells-23720427/’ den alınmıştır.[6] Artificial Ear Grown in Lab: Scientists. http://www.telegraph.co.uk/news/health/news/9882919/Artificial-ear-grown-in-lab-scientists.html’ den alınmıştır.[7] Tony Atala (Artificial Bladder). http://openwetware.org/images/f/ff/Bladder.jpg’ den alınmıştır.[8]  Atala, A., Bauer, S. B., Soker, S., Yoo, J. J., & Retik, A. B. (2006). Tissue-engineered autologous bladders for patients needing cystoplasty. The Lancet, 367(9518), 1241-1246. [9] Man’s Life Saved With Artificial Trachea Using Stem Cells. http://www.lifenews.com/2012/01/16/mans-life-saved-with-artificial-trachea-using-stem-cells/’ den alınmıştır.[10] Cancer Patient Gets World’s First Artificial Trachea. http://healthland.time.com/2011/07/08/cancer-patient-gets-worlds-first-artificial-trachea/’ den alınmıştır.Kapak fotoğrafı: Steve Jurvetson, Flickr. Kimyasal olartak hücresizleştirilmiş, kök hücre ekimini bekleyen bir kalp. http://www.acikbilim.com/2015/08/dosyalar/rejeneratif-biyoloji-ve-tip-uygulamalari.html

http://www.biyologlar.com/rejeneratif-biyoloji-ve-tip-uygulamalari

Doğada Plastiğin Bozunması Ne Kadar Zaman Alır?

Doğada Plastiğin Bozunması Ne Kadar Zaman Alır?

Bir plastik su şişesini yere düşürdüğünüzde kırılmayacağını bilirsiniz.

http://www.biyologlar.com/dogada-plastigin-bozunmasi-ne-kadar-zaman-alir

Rejeneratif biyoloji ve tıp uygulamaları

Rejeneratif biyoloji ve tıp uygulamaları

Yaşamsal faaliyetlerini sürdürebilmesi için bakterilerden insanlara tüm canlılar bir ölçüde rejenerasyon (yenilenme) kabiliyetine sahipler.

http://www.biyologlar.com/rejeneratif-biyoloji-ve-tip-uygulamalari-1

Evrimin Oldukça Tuhaf Ve Eşsiz Canlıları

Evrimin Oldukça Tuhaf Ve Eşsiz Canlıları

Evrim, büyük bir çeşitlilik içeren ve büyük bir yelpazede olumsuz yaşam koşullarına ev sahipliği yapan gezegenimizde, her türe, kendi nişine ayrılması konusunda yardımcı olur. Ve bazen evrimleşen özellikler oldukça tuhaf görünür.

http://www.biyologlar.com/evrimin-oldukca-tuhaf-ve-essiz-canlilari

Hamamböceklerinin de kişilikleri var!

Hamamböceklerinin de kişilikleri var!

Kabul edelim ki, naçiz hamamböceği tatlı kişiliğinden çok bir hastalık taşıyıcı ya da haşarat olarak bilinir.

http://www.biyologlar.com/hamamboceklerinin-de-kisilikleri-var

Eşlerine Sadık Kalan Hayvanlar

Eşlerine Sadık Kalan Hayvanlar

İnsanlar kendilerini sadık bir tür olarak düşünmeyi sever, ancak gerçek sadakat söz konusu olduğunda, birçok hayvan bizlere bir ilişkinin nasıl daha iyi yürütüleceğine dair örnekler gösterir.

http://www.biyologlar.com/eslerine-sadik-kalan-hayvanlar

Dinozorların proteinleri günümüze kadar gelebilmiş mi!

Dinozorların proteinleri günümüze kadar gelebilmiş mi!

Görsel açıklaması: 195 milyon yıllık bu kaburga kemiğinin çatlaklarına yapışmış protein parçaları hâlâ korunuyor olabilir (Robert Reisz).

http://www.biyologlar.com/dinozorlarin-proteinleri-gunumuze-kadar-gelebilmis-mi

Akıllı telefonla sperm kalitesini ölçmek mümkün

Akıllı telefonla sperm kalitesini ölçmek mümkün

Yeni bir cihaz, erkeklerin sperm sayılarını evlerinde izlemelerine yardımcı oluyor.

http://www.biyologlar.com/akilli-telefonla-sperm-kalitesini-olcmek-mumkun


Bal Neden Asla Bozulmaz?

Bal Neden Asla Bozulmaz?

Asidikliği, içinde su olmaması ve hidrojen peroksit içermesi gibi çok sayıda etkenin uyum içindeki birlikteliği sonucunda, bu yapışkan lezzet bozulmadan kalabiliyor. Görsel Telif: Simun Ascic / ShutterStock.com

http://www.biyologlar.com/bal-neden-asla-bozulmaz

Filler (Elephantidae)

Filler (Elephantidae)

Fil, hortumlular takımının filgiller (Elephantidae) familyasını oluşturan memeli bir hayvandır. Geleneksel olarak Asya fili (Elephas maximus) ve Afrika fili (Loxodonta africana) olmak üzere iki türü tanınır;

http://www.biyologlar.com/filler-elephantidae

İklim Değişikliği, 2070 yılına kadar Dünyadaki Parazit Türlerinin Üçte Birini Yok Edebilir

İklim Değişikliği, 2070 yılına kadar Dünyadaki Parazit Türlerinin Üçte Birini Yok Edebilir

Bazı tahminlere göre, gezegendeki türlerin yüzde 75’i kaybolabilir. Zaten kurbağalar, deniz memelileri ve arılar gibi hayvanlar korkutucu oranlarda ölüyor. Pavel Krasensky/Shutterstock.com

http://www.biyologlar.com/iklim-degisikligi-2070-yilina-kadar-dunyadaki-parazit-turlerinin-ucte-birini-yok-edebilir

Mars yüzeyi mikrobiyal yaşam için fazla toksik olabilir

Mars yüzeyi mikrobiyal yaşam için fazla toksik olabilir

Mars yüzeyindeki perklorat bileşiği, morötesi ışınlarıyla birlikte Mars yüzeyini bakteriler için ölümcül bir hale getiriyor olabilir.

http://www.biyologlar.com/mars-yuzeyi-mikrobiyal-yasam-icin-fazla-toksik-olabilir

Dondurulan bedenler canlandı!

Dondurulan bedenler canlandı!

Bilim dünyasının yıllardır peşinden koştuğu ve dondurularak ölümsüzlük teorisi gerçekleşiyor gibi görünüyor. İşte heyecanlandıran çalışmanın detayları!

http://www.biyologlar.com/dondurulan-bedenler-canlandi

Biliminsanları hangi hayvanların genomlarını dizileyeceğine nasıl karar veriyor?

Biliminsanları hangi hayvanların genomlarını dizileyeceğine nasıl karar veriyor?

Görsel açıklaması: Kahverengi sıçan, dizilen birkaç yüz hayvan genomu arasındadır. Geriye sadece 8,7 milyon tür kaldı.

http://www.biyologlar.com/biliminsanlari-hangi-hayvanlarin-genomlarini-dizileyecegine-nasil-karar-veriyor

Hayvanlar Hakkında Yanlış Bildiğimiz 14 Efsane

Hayvanlar Hakkında Yanlış Bildiğimiz 14 Efsane

Hayvan krallığı, birbiri ardına önemli bir gerçeğe ev sahipliği yapıyor. (Ondrej Prosicky/Shutterstock.com)

http://www.biyologlar.com/hayvanlar-hakkinda-yanlis-bildigimiz-14-efsane

Deri Rengi Sanıldığı Kadar Ayrıştırıcı Değil: Antik Deri Rengi Genleri!

Deri Rengi Sanıldığı Kadar Ayrıştırıcı Değil: Antik Deri Rengi Genleri!

Tarih boyunca birçokları bilimi emellerine alet ederek biyolojik ırk kavramını insanları ayrıştırmak için kullanmaya çalıştı.

http://www.biyologlar.com/deri-rengi-sanildigi-kadar-ayristirici-degil-antik-deri-rengi-genleri

<b class=red>Smithsonian</b> Ulusal Doğa Tarihi Müzesi (<b class=red>Smithsonian</b> National Museum of Natural History)

Smithsonian Ulusal Doğa Tarihi Müzesi (Smithsonian National Museum of Natural History)

Washington’da bulunan bu müze dünyanın en çok ziyaretçi alan müzesidir. Diğer müzelere göre daha genç olan müze 1910 yılında açılmıştır.

http://www.biyologlar.com/smithsonian-ulusal-doga-tarihi-muzesi-smithsonian-national-museum-of-natural-history

Tazmanya kaplanın genomu soyunun tükenmesi hakkında ipucu veriyor.

Tazmanya kaplanın genomu soyunun tükenmesi hakkında ipucu veriyor.

Son esir alınan tazmanya kaplanlarından biri. 1900’lü yıllarda fotoğraflandı. Credit: Paul Popper/Popperfoto/Getty

http://www.biyologlar.com/tazmanya-kaplanin-tazmanya-canavari-genomu-soyunun-tukenmesi-hakkinda-ipucu-veriyor-

Gezegenimizin İlk Atmosferinin Oluşumunda Mantarlar Önemli Bir Role Sahipti

Gezegenimizin İlk Atmosferinin Oluşumunda Mantarlar Önemli Bir Role Sahipti

Günümüzde, hayvanlar ve bitkiler görsel olarak Dünya’ya hakim durumdalar. Bitkiler olmadan Dünya’da bizim ve diğer bütün canlıların yaşamına olanak sağlayan nefes alınabilir bir atmosfere sahip olamazdı. Görsel Telif: Nakornthai / Shutterstock

http://www.biyologlar.com/gezegenimizin-ilk-atmosferinin-olusumunda-mantarlar-onemli-bir-role-sahipti

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0