Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 26 kayıt bulundu.
Ok kurbağaları kendilerini nasıl zehirlemeden yaşarlar?  İşte evrimsel nedeni:

Ok kurbağaları kendilerini nasıl zehirlemeden yaşarlar? İşte evrimsel nedeni:

Zehirli kurbağalar sinir sistemleri yardımıyla toksinler üretirler. Bir ok kurbağasında bulunan zehir miktarı 150 insanı öldürebilecek güce sahiptir. Photo: Dirk Ercken/Shutterstock

http://www.biyologlar.com/ok-kurbagalari-kendilerini-nasil-zehirlemeden-yasarlar-iste-evrimsel-nedeni

EKOLOJİ VE BESİN ZİNCİRİ

EKOLOJİ VE BESİN ZİNCİRİ

Canlıların birbirleri ile ve çevreleri ile etkileşimini inceleyen bilim dalıdır. Ekolojiyi anlamak için madde ve canlı organizasyonunun bilinmesi gerekir. Madde organizasyonu: Atom – Molekül – Organel – Sitoplazma – Hücreler – Dokular – Organlar - Sistemler –Organizmalar - Populasyonlar – Komüniteler – Ekosistemler – Biyosfer- Dünya – Gezegenler – Solar sistemler – Galaksiler – Evren şeklindedir. Ekoloji ile ilgili önemli terimler: Biyosfer:Canlı yaşamına uygun ,okyanus derinlikleri ile atmosferin 10 000 m. yüksekliğine kadar olan tabakasıdır. Ekosistem:Komünitelerle cansız (Abiyotik) çevre koşullarının karşılıklı etkileşimleri. Biyotop:Canlıların yaşamlarını sürdürmek için uygun çevresel koşullara sahip coğrafi bölgedir. Komünite:Belirli yaşam alanına uyumlu populasyonlar topluluğudur. Populasyon:Belirli coğrafi sınırlar içinde yaşayan aynı türe ait bireyler topluluğudur. Habitat:Bir canlı türünün rahatça beslendiği,barındığı,ürediği yaşam alanına denir. Niş:Yaşam alanında kalıtsal özellikleri ile ilgili gerçekleştirdiği yaşamının devamına yönelik faaliyetlerin tümüdür Flora:Belirli bir bölgeye adapte olmuş ,o bölgede yaşamını sürdüren bitki topluluğudur. Fauna:Belirli bir bölgeye adapte olmuş ve o bölgede yaşamını sürdüren hayvan topluluğudur. Canlılar bulundukları yaşam ortamında canlı ve cansız faktörlerle etkileşim halindedirler. Canlıyı etkileyen: Biyotik faktörler: 1) Üreticiler 2) Tüketici 3)Ayrıştırıcılar Abiyotik faktörler: İkiye ayrılır. 1) İklimsel faktörler : a) Işık b) Isı c) Su 2) Toprak faktörler : a)Toprak yapısı b)Mineral ve tuzlar c)Toprak ph’ sı BİYOTİK FAKTÖRLER Üreticiler: Fotosentez ve kemosentez mekanizmaları ile inorganik maddelerden organik madde sentezleyebilen ototrof bakteriler,mavi yeşil algler,kloroplast taşıyan protistalar ve bitkilerdir. Enerji ve maddenin canlıların kullanabileceği hale dönüşümünü sağlayan canlılardır. Tüketiciler: İhtiyacı olan besinleri diğer canlılardan hazır olarak alan hayvanlar ,protistalar,parazit bitki ve mantarlar,hetotrof bakterilerdir. Tüketiciler üç grupta incelenir: 1- Bitkilerle beslenen: (1.Tükticiler) 2- Hayvanlarla beslenen(2.Tüketici) 3- Yırtıcılar: (3.Tüketiciler) Ayrıştırıcılar: Bitki,hayvan ölüsü ve artıklarını besin olarak kullanan saprofit bakteri ve mantarlardır. ABİYOTİK FAKTÖRLER 1-İklim faktörleri:Canlılar yaşamlarını sürdürürken güneş ışını,ısı,basınç,nem,hava hareketleri gibi iklim faktörlerden etkilenirler. A) Işık: a) Işığın kalitesi,şiddeti,süresi önemlidir b) Canlıların temel enerji kaynağıdır c) Fotosentez için gereklidir d) Bitkide çimlenme,büyüme,yönelme. klorofil sentezi için gereklidir e) Işık bitkilerin yaşam alanını belirler f) Hayvanlarda üreme,göç,pigmentasyon,bazı vitaminlerin sentezi ,sucul hayvanlarda solunum üzerine etkilidir b) Isı: Canlılarda yaşamsal olaylar belirli ısıda gerçekleşir. Yüksek ve düşük ısıda yaşamsal olaylar azalır hatta durur. Bitkilerde : a) Çimlenme b) Köklerle su alınımı c) Fotosentez Hayvanlarda : a) Üreme b) Gelişmenin devamı c) Değişken ısılı hayvanlarda (Omurgasızlar,Balıklar , Kurbağalar , Sürüngenler ) metabolizmanın devamı C) Su: a) Organik maddelerin sentezlenmesi b) Maddelerin çözülmesi ,emilmesi,taşınması c) Biyokimyasal olayların gerçekleşmesi d) Fazla ısının uzaklaştırılması e) Boşaltım maddelerinin dışa atılması f) Bitkilerde çimlenmenin gerçekleşmesi ,hayvanlarda embriyonun gelişmesi g) Bazı canlılar için yaşam ve hareket alanıdır Canlılar yaşadıkları ortam ve suya duydukları ihtiyaç farklıdır. Özel adaptasyonları ile en iyi uyumu yapmışlardır. Hayvanlarda: 1) Deride su kayıbını önleyen plaka,tüy ,kitin dış iskelet gibi yapıların oluşması. 2) Solunum yüzeyinin vücud içine alınması 3) Boşaltımla su kayıbını önleyen mekanizmaların gelişimi 4) Yaşam alanı olarak suya yakın çevrelerin seçilmesi Bitkilerde: 1) Su kayıbının sağlandığı stomaların;a)Açılıp kapanmasının kontrol edilebilmesi (Terlemenin fazla olduğu zamanlar ve suyun az olduğu zamanlar stomalar kapanır) 2) Köklerin suya yönelimi vardır 3) Kurak ortam bitkilerinde gövde ve yapraklar su kayıbını önleyecek değişikliklere sahiptir. Canlıların ihtiyacı olan suyu şu şekillerde karşılarlar: 1) Suyun doğrudan alınması.( Sindirim sistemi, kökler) 2) Deri ile su almak (Kurbağalar,Bazı omurgasızlar) 3) Besinlerin yapısındaki sudan karşılamak 4) Metabolik su kullanmak EKOLOJİK PİRAMİTLER Ekolojik piramitler ekosistemlerdeki komüniteyi oluşturan birey sayısı (Biyokütle) veya enerji dikkate alınıp hazırlanı Biyokütleye ve enerjiye dayanan piramitler · Piramidin tabanını üreticiler oluşturur · Tepe basamağı yırtıcılar oluşturur · 2. ve 3. basamağı tüketiciler oluşturur tüketiciler= a- Birincil tüketiciler (Herbivorlar) b- İkincil tüketiciler (Karnivorlar) c- Üçüncül tüketiciler (Karnivorlar) · Taban üreticilerden oluşur · Biyokütle tepeye doğru gittikçe her basamakta 10 kat azalır · Enerji tepeye doğru her basamakta 10 kat azalarak aktarılır · Biyolojik birikim (Kimyasal zehirler,radyoaktivite vb.) tepeye doğru gittikçe artar CANLILARDA BESLENME ŞEKİLLERİ A)Ototroflar: İhtiyacı olan organik besinleri kendileri sentezleyebilen canlılardır. Besin sentezlerken kullandıkları enerjinin şekline göre iki tip ototrof canlı vardır: a) Fotoototroflar: Klorofilleri sayesinde ışık enerjisi kullanarak organik besin sentezleyenler. Klorofilli bakteriler,Mavi-yeşil algler, Kloroplast taşıyan protistalar ve bitkiler bu gruptan canlılardır. b) Kemoototroflar: Kuvvetli oksidasyon enzimleri sayesinde oksitledikleri inorganik maddelerden (H,Fe,NH3,nitrit vb.) elde ettikleri kimyasal enerjiyi kullanan bakteriler bu gruptur. Hetotroflar: İhtiyacı olan organik besinleri diğer canlıların vücudundan karşılarlar. Besinlerini almaları bakımından üç gruba ayrılırlar. a) Holojoik beslenme: · Besinlerini katı parçalar halinde alırlar · Sindirim sistemleri ve enzimleri gelişkindir · Hareket sistemleri gelişkindir · Gelişkin duyulara sahiptirler Holojoik canlılar kullandıkları besinin özelliklerine göre sindirim sistemleri ve beslenme davranışlara sahiptir. 1) Herbivorlar: Bitkisel besinlerle beslenenler · Öğütücü dişler gelişkindir · Sindirim kanalları gelişkindir · Mide gelişkin ve bölmelidir · Bitkisel besinlerin besleyici değeri az olduğundan fazla besin alırlar · Beslenmeleri uzun sürer · Bitkisel besinlerden yararlanma azdır · Bazı gruplar sindirim sistemlerinde selüloz sindiren enzimlere sahip bakteri vb. canlılara simbiyoz yaşarlar. 2) Karnivorlar: Hayvansal besinlerle beslenenler · Parçalayıcı(Köpek) dişler gelişkindir · Sindirim kanalı kısadır · Hareket ve duyu sistemleri gelişkindir · Etin besleyici değeri fazla olduğundan beslenmeleri kısa sürer · Uzun süre aç kalabilirler 3) Omnivorlar:Hem hayvansal hemde bitkisel besinlerle beslenebilenler · Sindirim Özellikleri ile karnivorlara benzerler · Selüloz hariç diğer bitkisel besinlerden faydalanacak enzimlere sahiptirler · Tohum,meyve ve hücre öz suları bitkisel besinlerini oluşturur b) Saprofit beslenme · Sindirim sistemleri yoktur · Sindirim enzimleri vardır · Hücre dışı sindirim vardır · Ölü bitki ve hayvan artıkları üzerinden beslenir · Doğada madde döngüsü için önemli canlılardır · Bazı bakteriler ve mantarlar bu gruptandır · Üzerinde yaşadıkları canlıya zarar verirler c) Parazit beslenme Hayvansal parazitler endo ve ekto olmak üzere ikiye ayrılır -Ekto parazitler: · Sindirim sistemleri ve enzimleri vardır . · Hareket sistemleri ve duyuları gelişmiştir · Konakçının vücudu üzerinden besinlerini karşılarlar -Endo parazitler: · Sindirim sistemleri yoktur · Sindirim enzimleri yoktur · Üreme sistemleri hariç diğer sistemleri körelmiştir Parazit canlıların konağa olan bağımlılığı bakımından ikiye ayrılırlar: 1) Yarı parazitlik: Belirli besinler için konağa bağlanan canlılar Örnek:Ökseotu Fotosentez yapmalarına karşı su ve mineralleri başka bitkilerin iletim demetlerinden emeçleri ile alırlar 2) Tam parazitlik: Bütün besinlerini konakçıdan alan parazitlerdir Bu parazitlerde üreme hariç diğer sistemler körelmiştir Bazı özel parazitlik durumları: -Parazit-patojen:Konukçu canlıda hastalık ve ölümlere neden olurlar -Obligat parazitler:Yaşamsal evrelerinin çoğunu konukçu vücudunda geçirirler. Bazı yaşamsal olayları ancak konukçu vücudunda gerçekleştirebilir. C) Hem ototrof hem hetotrof beslenme: Bazı ototrof canlılar fotosentezle besinlerini üretebilirler ancak ihtiyaç duyduklarında diğer canlılarıda besin olarak kullanabilirler. Örnekler: a)Protistalarda EUGLENA · Tek hücreli · Hücre ağızlarından aldıkları besinlerle hetotrof beslenirle · İhtiyaç duyduklarında kloroplastları ile fotosentez yaparak ototrof beslenirler · Göz lekeleri bulunur · Hücre içi sindirim görülür Örnek: b)Bitkilerden Dionea,Drosera,Nephentes gibi insektivorlar · Kloroplastları vardır ve fotosentez yaparlar · Azotça fakir sulak topraklarda yaşarlar · Yaprakları metamorfozla böcek kapanı haline gelmiştir · Azot ihtiyaçlarını yaprakları ile yakaladıkları böcekleri, yapraklarında sindirerek sağlarlar · Hücre dışı sindirim görülür CANLILAR ARASINDAKİ BESLENME BAĞINTILARI Bazı canlı türleri yaşamsal olaylarını devam ettire bilmek için diğer canlılarla beraber yaşamak zorundadırlar. Canlılar beslenme, üreme,barınma,hareket,korunma gibi yaşamsal olaylarda başka canlılara ihtiyaç duyarlar. Bu ilişki yarar zarar ilişkisine göre üç şekilde gerçekleşir. 1) Kommensalizm: Birlikte yaşayan türlerden biri birliktelikten yarar sağlarken diğer tür yarar veya zarar görmez. 2) Mutualizm: Birlikte yaşayan iki ayrı türde birliktelikten yarar sağlarlar. 3) Parazitizm: Birlikte yaşayan iki ayrı tür bireylerinden biri bu durumdan faydalanırken diğeri bundan zarar görür. BESİN ZİNCİRİ VE BESİN PİRAMİTLERİ Besin zincirleri Doğada canlılar başka bir canlıyı besin olarak kullanırken kendileride başka canlıların besini olurlar. Canlıların birbirlerini tüketmelerine göre sıralanmaları ile oluşan zincire besin zinciri denir. Zincirin her halkası ayrı bir tür tarafından oluşturulur. Ancak hiçbir zaman doğada tek sıralı zincire rastlanmaz. Bir canlı besin olarak birden fazla türü besin olarak kullanırken kendiside birden çok türün besini olur. Bu durum zincirlerin birbirine karışıp beslenme ağları oluşturmasına neden olur. · Besin zincirleri ile canlılar arasında organik madde ve enerji akışı gerçekleşir. · Zincir ne kadar kısa ise madde ve enerji o kadar ekonomik kullanılır. · İlk halkada ototroflar bulunur · Son halkada 3.tüketiciler (Yırtıcılar) bulunur · Zincirdeki canlılar fonksiyonlarına göre üç tiptir 1) Üreticiler 2) Tüketiciler: a) Birincil tüketiciler (Herbivorlar) b) İkincil tüketiciler (Karnivorlar) c) Üçüncül tüketiciler (Karnivorlar) 3) Ayrıştırıcılar · Ayrıştırıcılar zincire her halkadan katılabilir · Her halkada önceki halkadan alınan organik madde ve enerjinin %90 ‘ı canlının yaşamsal olaylarında tüketilirken , canlı vücudunda saklı tutulan % 10 ‘u besini olduğu sonraki halkaya geçer. Bu duruma % 10 yasası denir. YAŞAM BİRLİKLERİ (KOMÜNİTELER) Sınırları belli bir coğrafi ortamda yaşayan tüm populasyonların oluşturduğu birliktir. Biyosferde iki tip yaşam birliği vardır. A-Kara yaşam birliği (Orman, Çayır, Step, Tundra, Çöl, Mağara. vb.) B-Su yaşam birlikleri (Deniz, Göl, Akarsu, Havuz, Bataklık, Pınar, vb.) Yaşama birliklerinin özellikleri: · Baskın türler vardır:Komünitede gerek sayısal gerekse yaşamsal aktiviteleri bakımından en çok rastlanan türdür. · Her yaşam birliği belirli iklimsel koşullara sahip ortamlara uyumlu türlerden oluşur: Ormanlarda topraktan ağacın tepesine kadar farklı şartlara sahip microklima katmanları ve bu katmanlarda şartlara uyumlu bitki ve hayvan türleri bulunur. · Yaşam birliklerinin sınırları vardır. Ancak bazı yaşam birlikleri içiçe olabilir. · Yaşam birliklerinde canlıların sayıları ile vücud büyüklükleri ters orantılıdır. · Yaşam birliğinin baskın türü biyotik ve abiyotik nedenlerle zamanla ortadan kalkabilir ve yerini başka bir tür alabilir .Bu olaya süksesyon denir. POPULASYONLAR Sınırlandırılmış coğrafik bölgede yaşayan aynı tür bireylerin oluşturduğu topluluktur.Populasyoınlar biyolojik birimdir. Populasyonlarda bir birey doğar, büyür ve ölür ancak populasyonlar varlığını sürdürür. Populasyonların incelenmesinin sağladığı faydalar şunlardır. · Canlı ile çevresi arasındaki ilişkileri anlamak · Doğadaki madde ve enerji akışını tanımak ,önemini kavramak · Yaşanabilir doğayı öğrenmek ,tanımak ve korumanın önemini kavramak · Canlıların genetik yapı ve evrimini öğrenmek POPULASYONLARIN ÖZELLİKLERİ 1) Populasyon büyüme şekilleri: Populasyona doğum ve içe göçle birey katılarak büyür. Ölüm ve dışa göçle bireyler azalarak küçülür. Eğer populasyonun bulunduğu alanda çevresel koşullar değişmeden kalıyorsa populasyonlarda birey sayısı dengeye ulaşır. Populasyonların gelişme,gerileme ve dengesi şu formülle hesaplanır. P=Populasyon büyüklüğündeki değişme A=Doğum + İçe göç (Birey sayısı artışı) B=Ölüm + Dışa göç (Birey sayısı azalması) KAYNAK: belgeci.com

http://www.biyologlar.com/ekoloji-ve-besin-zinciri

110 Soruda Yaratılış ve Evrim Tartışması

Evrim Teorisi ve Yaratılış inancı arasındaki ideolojik kavganın sorularına bu kitapta cevap bulabileceksiniz... Klavyenin tuşlarına saniyede bir defa rast gele basan birinin, yalnızca bir defa `evrim hipotezi` yazabilmesi için yaklaşık 317 milyar yıl uğraşması gerekir... ` diyor Prof. Dr. Arif Sarsılmaz ve bugüne dek bilimselliği tartışılan evrim karşıtı eserlerin tersine evrim dayatmasını bilimsel verilerle sorgulayarak bilime rağmen evrim teroisinin doğruluğunu savunmanın yobazca bir inanç dayatması olduğunu işaret ediyor. Bu kitap niçin yazıldı? Dünyadaki ilmî gelişmeleri yakından takip edenlerin bilebileceği gibi, evrim hipotezi karşısındaki düşünce ve akımlar, bilhassa son 20 yıldır giderek artan bir hızla yükseliştedir. ABD başta olmak üzere birçok ülkede ateist ve materyalist anlayışın elinde, biyolojik vasfından çok ideolojik bir hususiyet kazanan evrim düşüncesine karşı, seslerini yükseltmeye başlayan bilim adamları, vakıflar ve dernekler vasıtasıyla çeşitli yayınlar yapmaktadırlar. Materyalist ve pozitivist bir anlayışla dogma hâline getirilerek insanlara dayatılan evrim teorisinin en katı şekilde okutulduğu ülkemizde bu yüzden yıllarca mağdur edilen öğretim üyeleri tanıyorum. Derslerinde evrimi sorguladığı için meslekten atılanı biliyorum. Buna rağmen sanki mağdur edilenler kendileriymiş gibi `evrim daha fazla okutulsun` diye, yavuz hırsızın ev sahibini bastırmasına benzer şekilde imza kampanyası açanlara karşıbir şeyler söylemenin gerektiğini düşündüm. Otuz yıldan beri çeşitli vesilelerle yazmaya niyetlenip derlediğim notlarımı geniş bir kitap hâlinde sunma düşüncesindeydim. Ancak talebelerimden gelen aşırı talepler, bilhassa lise talebelerinin zaman zaman üniversiteye kadar gelerek sorular sormaları, çeşitli yerlerde konferans tarzında konuşma isteklerine yetişememem gibi unsurlar, bu şekilde bir soru-cevap tekniği ile temel bilgilerin acil olarak yazılması gerektiğini hissettirdi. Evrim hususunda kendi talebeliğimden beri yaşadığım gel-gitlerimin, `sıcak yarada kezzap, beyin zarında sülük` olduğu yıllarda, hakikate giden yolda elimden tutan, îmân-ı tahkiki ile müşerref olmamıza vesile olduğu gibi, her gün yeni bir güzellikle tabiat kitabına bakışımızı tashih eden Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi`nin devamlı olarak üzerinde durduğu bu mühim meselenin daha fazla sürüncemede kalmaması için derhal yazma faaliyetimi hızlandırdım. Bugüne kadar nasıl olsa piyasada bu konuda boşluk yok, birileri nasıl olsa yazıyorlar ve insanlara faydalı oluyorlar diye düşünüyordum. Ancak meslekten ve bizzat bu mevzuyu ders olarak okutmuş birinin yazacağı kitabın getireceği bakış açısının çok daha tesirli olacağını söyleyen arkadaşlarımın istişarî tekliflerine uyarak, yazdım. Biyolojinin temel taşı olarak görülen ve bir dünya görüşü olarak in¬sanlara dayatılan evrim konusunda yazılacak bir kitapta ister istemez bütün fen dallarından hatta sosyoloji ve ekonomi gibi sosyal dallardan bile bahsetmek mecburiyetinde kalmanız kaçınılmazdır. Çok geniş çaplı, bir kitabın ele alınması için birlikte çalıştığımız arkadaşların da kabulüyle daha fazla beklemeden acil olan kısmın hemen çıkarılması düşüncesi bu kitabı ortaya çıkardı. Bununla beraber farklı ilim dallarındaki arkadaşların ortak çalışması olarak sunulacak eser de inşallah tamamlanmak üzeredir. Kitapta ele alınan sorular, değişik zamanlarda karşı karşıya kaldığım hususlardır. Derslerimi hiçbir zaman tek taraflı vermedim ve talebelerimi notla korkutarak, onlara baskı ile hiçbir düşünceyi empoze etme yoluna gitmedim. Çünkü bu yolun çıkmaz olduğunu biliyordum. Ders esnasında şahsıma tevcih edilen sorular karşısında hep talebeliğim sırasında, evrim fırtınası olanca şiddetiyle eserken, sadece merak için sorduğumuz sâfiyâne sorularımızın bile `Sus! Böyle soru mu olur? Evrim artık kesin bir kanundur, ispatlanmıştır, hangi yobazdan öğrendiniz bu soruları?` denerek cevapsız bırakılduğı devirler aklıma gelmiştir. Benzer bir basitliği ve `bilim yobazlığını` kendime yediremediğim için ne kadar saçma olursa olsun talebelerimin sorularını dinledim ve bilebildiğim kadarıyla da cevap verdim. Fıtratımda olmadığı hâlde bu yolu gösteren Muhterem Hocamın hoşgörü telkinlerinin de hep faydasını gördüm. Neticesinde derslerimi dinleyen talebelerim arasındaki ateistler bile gelip takdir ettiler ve şer odaklarının hakkımda kurdukları tuzakları haber verdiler. Kandırdıkları ateist namzedi birkaç öğrenciye teyp verip dersime soktular; çünkü benim objektif bir ders anlattığıma inanmıyorlardı. Fakat bütün planları Allah`ın (c.c.) izniyle akim kaldı. Çünkü aleyhimde konuşacak talebe bulamadılar. Ancak isimsiz mektuplarla YÖK`e ihbarda bulundular. Bütün bunlar evrimin ne kadar ideolojik bir hâle geldiğinin apaçık bir göstergesi değil mi? İşte, bu yüzden kitabımın alt başlığını `Bitmeyen Bir İdeolojik Kavganın Hikâyesi` koydum. Bu kitapta yazılanlar da bu kavgayı bitiremeyecek, zaten bitmesini de beklememeli, ancak insanları yalan yanlış, dayatma ve korku ile sindirerek ateist bir ideolojiyi bilim adına eğitimin temeline koyma teşebbüslerine karşı da sessiz kalamazdım. Ülkemizde giderek güçlenme yoluna giren demokratik ortamın geliştirdiği akademik hürriyetler, zaman içinde her türlü felsefî ve ideolojik düşüncenin sorgulanmasını da gündeme getirecektir. Başta ABD olmak üzere birçok Batı ülkesinde ister `Evrim` başlığı altında, isterse `Biyoloji Felsefesi` adı altında, biyolojinin laboratuara girmeyen ve tekrarlanabilen deneylerle gösterilemeyen, spekülatif yorumlara da¬yanan iddialarının, giderek yaygınlaşan bir süreç içinde aklı selim sahibi ilim adamlarının tenkit sahasına girmemesi mümkün değildir. Aklını ve beş duyusunu kullanan, kalbinin ve vicdanının sesini duyabilen her ilim adamının kaçamayacağı bazı temel soruların artık ülkemizde de sorulması gerekmektedir. `Bu dünyaya nereden ve nasıl geldik, nereye gideceğiz?` sorusu herhâlde düşünen insanların en çok merak ettiği soruların başında gelir. Semavî dinlerin bildirdiği `Yaratılış` bilgileri dışında insanlığın bu sorusunun sadece birinci kısmına cevap olmak üzere ileri sürülmüş ve dünyayıen çok meşgul etmiş düşüncelerin başında da herhâlde `evrim` hipotezi ilk sırada gelir. Yukarıdaki sorular `düşünen insan` olmanın gereğidir. Bu soruların ortaya çıkmasına sebep, insandaki `merak hissi`dir. Bütün icat ve keşif¬lerin, arkasında yatan itici güç, merak hissinden kaynaklanan araştırma ve inceleme aşkıdır. İçinde bulunduğumuz dünyayı ve kâinatı bu merak hissiyle incelemeye koyulur, bilgiler toplar, bunları akıl ve mantık süz¬gecinden geçirerek değerlendiririz. Bu şekilde elde edilen bilgilerin bir kısmı bizim için çok mühim olmayan, hayatımızda müspet veya menfî bir tesiri görülmeyecek, sadece o mevzuda ihtisas yapanları alâkadar edecek mâlumâtlar olabilir. Mesela, radyo dalgalarının nasıl yayıldığı veya uydu antenlerinin nasıl çalıştığı, bir gıda mühendisi için çok önemli değildir. Aynışekilde bir elektronik mühendisi de gıdalarda üreyen bir bakterinin hangi toksinleri salgıladığını çok merak etmez, ancak gıda zehirlenmesine maruz kalırsa tedavi için hekime gider ve ilaçlarını alır. Ancak insan olan herkesi ilgilendiren, bu dünya`daki varlık sebebimiz, nasıl var olduğumuz ve gelecekte ne olacağımız gibi sorular hiçbir zaman gündemimizden düşmez. Değişik zamanlarda farklışekillerde hep karşımıza çıkan bu sorulara karşı verilen cevapları vicdanımızın derinliklerinden gelen çok kuvvetli bir merciye tasdik ettirerek, akıl ve kalb gibi bütün latifelerimizle bir itminan duygusu bekleriz. Vicdanımızla birlikte, aklımızıve mantığımızı kullanarak bütün bir ruh huzuruna kavuşmamız için yuka¬rıdaki soruların sorulması ve doyurucu cevaplar alınması gereklidir. Müsait vasatını bulamadığı için bu tip mevzulara uzak kalmış ve tahsil görmemiş birisi bu sorulara karşı çok fazla merak duymayabilir, büyük¬lerinden duydukları bilgiler kendisine yetecek kadar bir tatmin hissi hâsıl edebilir. İman ettiği kadar huzur bulur. Dininden şüphe etmez, Allah`ın (c.c.) her şeyi istediği gibi yaratıp yok edebileceğine iman eder ve rahat¬lar. Ancak dünyayı küçük bir köy hâline dönüştüren haberleşme vasıtaları, her türlü ilmî tartışmayı ve soruları en ücra köylere kadar yaygınlaştıran eğitim faaliyetleri, bu tip bir insana rastlama ihtimalimizi azaltmaktadır. Artık her türlü bilgi, yalan veya doğru, başta TV olmak üzere her türlü medya vasıtasıyla insanlara ulaşmaktadır. Tabii bu medya bombardımanıaltında bazı sorularımız cevaplanırken, çok hayatî olan ve dünya görüşü¬müzü şekillendirecek, temel düşünce dinamiklerimizle ilgili pek çok yanlışbilgi ve peşin hükümlü yorumlarla da kafalarımız karıştırılmakta, düşünce dünyalarımız altüst edilmektedir. Bütün dünyayı tesiri altına almış bu medya bombardımanının hasıl ettiği havayla birçok insanın zihin dünyası karışmış, temel inanç dinamikleri sarsılmıştır. Aldatıcı propagandalar tesiriyle zihinlerde oluşturulan `Din ve Bilim`in çatıştığı, insan dahil olmak üzere bütün varlıkların kendi kendine, tesadüfen oluştuğu ve evrimleştiği düşüncesi, dünyayı büyük bir çöküşün eşiğine getirmiştir. İnsanoğlunun dünyaya gelişiyle başlayan teizm-ateizm mücadelesinde `bilim ve teknoloji` gibi iki önemli silah, hâkim materyalist felsefî akımlar öncülüğünde, medyanın da desteği ile ateizm için kullanıl¬maktadır. Ateizmin en temel iddiaları olan maddecilik, tesadüf ve tabiat gibi kavramlar Antik Yunan`dan bugüne hiç değişmedi. Sadece `bilim` ile yaldızlanıp kılık değiştirilerek insanlar aldatılmakta, nesiller iman ve inanç boşluğuna atılmakta, neticede bütün bir cemiyet bu inanç bunalımlarıiçine girerek dünyayı felakete sürükleyecek bir sona doğru koşmaktadır. Biyolojik bir hipotez olduğu hâlde bugün tamamen bir dünya görüşü hâline getirilen ve inanmaları için kitlelere dayatılarak bütün bir toplumu sarsan `evrim düşüncesinin` ne kadar ilmî olup olmadığı, içindeki yalanlar ve gerçekler, yapılan çarpıtmalar ve taraflı yorumlar kitabımızda sırasıyla sorular hâlinde ele alınacaktır. Prof. Dr. Arif SARSILMAZ İŞTE KİTAPTA ELE ALINAN KONU BAŞLIKLARI • YARATILIŞ VE EVRİM TARTIŞMASI NİÇİN İMÂN-İNKÂR VEYA TEİZM-ATEİZM TARTIŞMASINA YOL AÇIYOR? • EVRİM BİR BİLİM Mİ, YOKSA BİR İNANÇ KONUSU MUDUR? • EVRİM BİR DİN GİBİİNANÇ MEVZUU İSE, BİLİM KİTAPLARINA NASIL GİRMİŞ VE NASIL SAVUNULMAKTADIR? • EVRİMİN BU DERECE ÖNE ÇIKARILMASINDA DARWİN`İN ROLÜ NE OLDU? • EVRİMİN TEMEL İDDİALARI NELERDİR? • EVRİM DÜŞÜNCESİ, YAPISI BAKIMINDAN BİR HİPOTEZ Mİ, BİR TEORİ Mİ, YOKSA İSPATLANMIŞ BİR KANUN MUDUR? • EVRİM `BİLİMSEL` BİR TEORİ MİDİR? • EVRİM, BİLİMSEL DEĞİLSE, YERYÜZÜNDEKİ HAYATI NASIL İZAH EDEBİLİRİZ? • HAYATIN ORTAYA ÇIKIŞINI İZAH İÇİN ORTAYA ATILAN BİRİNCİİDDİA HANGİSİDİR? • DARWİN`DEN ÖNCE EVRİM DÜŞÜNCESİNİ GÜNDEME GETİRENLERİN BAŞINDA LAMARCK GELİYOR. LAMARCK`IN DÜŞÜNCE ÇERÇEVESİNİ NEREYE KOYABİLİRİZ? • ÇIKIŞINDAN BUGÜNE KADAR EVRİM DÜŞÜNCESİ, TOPLUM KESİMLERİNDE KABUL GÖRMESİ VEYA KARŞI ÇIKILMASI AÇISINDAN HANGİ SAFHALARDAN GEÇMİŞTİR? • EVRİMİN OLDUĞUNU İDDİA EDENLERİN DAYANDIĞI BİYOLOJİK MEKANİZMALAR NELERDİR? • TABİİ SELEKSİYON`UN HAKİKATİ VE MÂHİYETİ NEDİR? • TABİİ SELEKSİYON DÜŞÜNCESİ DARWİN`DE NASIL DOĞMUŞ OLABİLİR? • BİR ORGANİZMADAKİ MİLYONLARCA GENDEN BAZISININ HUSUSİ OLARAK SEÇİLİP MUTASYONA MARUZ KALMASI MÜMKÜN OLABİLİR Mİ? • KALITIM DEDİĞİMİZ, BİYOLOJİK VE FİZİKÎ ÖZELLİKLERİN GENLER VASITASIYLA AKTARILMASI, EVRİME SEBEP OLABİLİR Mİ? • EVRİMCİLERCE ÇOK SIK KULLANILAN`MUTASYON` NEDİR? • MUTASYONLAR EVRİME SEBEP OLABİLİR Mİ? • BAZI MUTASYONLARIN FAYDALI VE EVRİME KATKISI OLABİLECEĞİ İDDİALARI NE DERECE DOĞRUDUR? • MUTASYONLA BAKTERİLER YENİ BİR CANLI TÜRÜNE Mİ DÖNÜŞÜYOR; YOKSA TÜR İÇİNDE YENİ IRKLAR MI MEYDANA GELİYOR? • MEYVE SİNEKLERİİLE YAPILAN DENEYLER HANGİ ÖLÇÜDE BAŞARILI OLMUŞTUR? • MAKROMUTASYONLARLA EVRİM MEYDANA GELEBİLİR Mİ? • DARWİN ZAMANINDA MUTASYONLAR BİLİNMEDİĞİNE GÖRE, TÜRLERDE DEĞİŞİKLİK ORTAYA ÇIKABİLECEĞİ DÜŞÜNCESİNİN SEBEBİ NE OLMUŞTUR? • TABİİ SELEKSİYONLA EVRİMİN İZAHINDA İLERİ SÜRÜLEN DELİLLER NE KADAR İNANDIRICIDIR? • TABİİ SELEKSİYON İLE `İNDİRGENEMEZ KOMPLEKSLİK` ANLAYIŞI TELİF EDİLEBİLİR Mİ? • TABİİ SELEKSİYONUN YARATILIŞ İNANCINA GÖRE YORUMU NASILDIR? • HAYATTA KALANLAR SAHİP OLDUKLARI DEĞİŞİK ÖZELLİKLERİYLE YENİ BİR TÜRE DÖNÜŞEMEZLER Mİ? • SELEKSİYONLA BİRLİKTE İŞ GÖRDÜĞÜ İLERİ SÜRÜLEN ADAPTASYONUN MÂHİYETİ NEDİR? • BİR CANLI GRUBUNUN BELLİ BİR FORMA SAHİP OLUŞU, ONUN DEĞİŞMEDİĞİNİGÖSTERİR Mİ? • BAZI CANLILARDA ZAYIFLARIN DA YAŞAMASINI VE FEDAKÂRLIK DAVRANIŞINI TABİİ SELEKSİYONLA NASIL İZAH EDERİZ? • BUGÜNKÜ GENETİK BİLGİLERİMİZ IŞIĞINDA TABİİ SELEKSİYON VE ADAPTASYO¬NUN EVRİMCİ YORUMU DIŞINDAKİ GERÇEK BİYOLOJİK DEĞERİ NEDİR? • ADAPTASYON VE TABİİ SELEKSİYON MEKANİZMALARI İLE BİRLİKTE İŞLEYEN İZOLASYONUN MAHİYETİ VE CANLILARIN DEĞİŞMESİNE KATKISI NEDİR? • DARWİN`İN İSPİNOZLARI EVRİME DELİL OLABİLİR Mİ? • BİYOLOJİK DEĞİŞMENİN SINIRLARI NEDİR? • MEKANİZMA OLARAK İLERİ SÜRÜLEN BİYOLOJİK PRENSİPLERLE BİR `EVRİM` OLMADIĞINA GÖRE`EVRİME DELİL` OLARAK GÖSTERİLENLER NEDİR? • EVRİMCİLERİN DELİL ADINA EN ÇOK KULLANDIKLARI HUSUSLAR FOSİLLER OLDUĞU İÇİN PALEONTOLOJİ BU HUSUSTA NE DİYOR? • BİRBİRİNDEN TÜREDİĞİİDDİA EDİLEN FARKLI GRUPLAR ARASINDA GEÇİŞ FOSİLLERİ BULUNDU MU? • GEÇMİŞ JEOLOJİK DÖNEMLERE AİT TABAKALARDA DEVAMLILIK VE TÜRLERİN ARDI ARDINA TÜREYİŞİ Mİ, YOKSA KESİKLİKLER VE ÇEŞİTLİ GRUPLARIN BİR ARADA ÂNİYARATILIŞI MI GÖZE ÇARPIYOR? • FOSİL KAYITLARI BİTKİLER HAKKINDA NE SÖYLÜYOR? • BALIKLARIN ORTAYA ÇIKIŞI VE AMFİBİLERLE ORTAK BİR ATADAN GELDİKLERİ HUSUSUNDA FOSİL KAYITLARI YETERLİ Mİ? • KARADAN SUYA VEYA SUDAN KARAYA GEÇİŞ MÜMKÜN MÜ? • KARA HAYATI İLE SU HAYATI ARASINDA GEÇİŞ TÜRLERİ NİÇİN MÜMKÜN OLMASIN? • OMURGASIZLARDAN OMURGALILARA GEÇİŞ MÜMKÜN MÜ? • SADECE KEMİKLERİN FOSİLİ BÜTÜN BİR BİYOLOJİYİİZAHA YETERLİ MİDİR? • FOSİLLERİN TEDRİCİ BİR ŞEKİLDE BİRBİRİNİ TAKİP ETTİĞİNİ SÖYLEYEBİLİR MİYİZ? • SÜRÜNGENLERLE KUŞLAR ARASINDA GEÇİŞ FOSİLİ OLARAK BAHSEDİLEN ARCHAEOPTERYX`İN DURUMU NEDİR? • BAZI FOSİLLERİN MEMELİİLE SÜRÜNGEN ARASI GEÇİŞ OLDUĞU SÖYLENTİSİGERÇEĞİ NE ÖLÇÜDE YANSITMAKTADIR? • ATIN KÖPEK BÜYÜKLÜĞÜNDE BİR HAYVANDAN EVRİMLEŞTİĞİ SÖYLENTİSİGERÇEĞİ NE ÖLÇÜDE YANSITMAKTADIR? • `SIÇRAMALI EVRİM` (PUNCTUATED EQUILIBRIUM) NE DEMEKTİR? • SIÇRAMALI EVRİMİN YANLIŞ OLDUĞUNU NASIL ANLATABİLİRİZ? • KLADİZM VE SIÇRAMALI EVRİM ANLAYIŞI NE GETİRMİŞTİR? • BU DURUMDA TÜRLERİN ÂNİDEN ORTAYA ÇIKIŞI GİBİ DÜŞÜNCEYE GELİNMİYOR MU? • `TÜRLERİN ÂNİDEN ORTAYA ÇIKIŞI` TEORİSİ MARKSİST BİR DÜŞÜNCENİN ÜRÜNÜ MÜ? • EVRİMİİSPAT İÇİN YAPILAN PALEONTOLOJİK ÇALIŞMALAR BİLİMİN ÖLÇÜLERİNE UYUYOR MU? • İNSAN MAYMUN ARASINDAKİ EVRİM TARTIŞMALARININ DURUMU NE GÖSTERİYOR? • HOMİNİD, PRİMAT, HOMO SAPIENES GİBİ TABİRLERİİNSAN İÇİN KULLANMAK NE DERECE DOĞRUDUR? • BİR HOMİNİD`İ DİĞER PRİMATLARDAN AYIRAN HUSUSİYETLER NELERDİR? • İNSANIN MUHAKKAK BİR MAYMUNLA AKRABA OLMASI PEŞİN FİKRİNDEN HAREKETLE YAPILAN YORUMLAR HADDİNİ AŞAN BİR GENELLEME OLMUYOR MU? • DÜNYA`NIN YAŞI EVRİM SÜREÇLERİYLE İNSAN GİBİ BİR TÜRÜN MEYDANA GELİŞİNE İMKÂN VERECEK KADAR UZUN MUDUR? • SIK SIK YENİİNSAN MAYMUN FOSİLLERİ BULUNDUĞU İDDİA EDİLİYOR, BU DURUM BİR KARIŞIKLIK MEYDANA GETİRMİYOR MU? • MOLEKÜLER BİYOLOJİ VE GENETİK NE DİYOR? • AKRABA OLDUĞU İDDİA EDİLEN CANLILAR ARASINDA KROMOZOM SAYISI VE DNA MİKTARLARI BAKIMINDAN BİR YAKINLIK VEYA BENZERLİK OLDUĞU, DOLAYISIYLA BİRBİRİNDEN TÜREYEBİLECEĞİİDDİASI DOĞRU MUDUR? • SON YILLARDA HURDA DNA`LAR VE PSEUDOGENLER(YALANCI GEN) GÜNDEME GELİYOR VE BUNLARIN GEÇMİŞ ATALARDAN KALAN, FAKAT KULLANILMAYAN DNA PARÇALARI OLDUĞUNDAN BAHSEDİLİYOR. BU HUSUSTAKİ BİLGİLER NE DERECE DOĞRUDUR? • CANLILARIN FARKLI ORGANLARININ, GENLERİNİN VEYA PROTEİNLERİNİN BİRBİRİNE BENZER OLMASI NE MÂNÂYA GELİYOR? BUNLAR, BÜTÜN CANLILARIN ORTAK BİR ATADAN GELDİĞİNİ SAVUNAN DARWİNİZM İÇİN BİR DELİL SAYILABİLİR Mİ? • OMURGALI EMBRİYOLARINDA SOLUNGAÇ YARIKLARININ BULUNDUĞU ÖNE SÜRÜLEREK İNSANIN SOYAĞACININ BAŞINDA BALIKLARIN OLDUĞU, DAHA SONRA DA, AMFİBİ, SÜRÜN-GEN VE KUŞ SAFHALARINDAN GEÇTİĞİMİZ İDDİASI NE KADAR DOĞRUDUR? • EMBRİYOLOJİK GELİŞME SIRASINDA MEVCUT BAZI ORGANLARIN KULLANILMADIĞI İÇİN KÖRELDİĞİİDDİALARI HAKKINDA NE DENİLEBİLİR? • KARŞILAŞTIRMALI ANATOMİDE, ATIN AYAĞI İLE İNSANIN AYAĞI, KUŞUN KANADI İLE YARASANIN KANADI VEYA YUNUS BALIĞININ YÜZGECİ HOMOLOG OLARAK BİRBİRİNDEN TÜREMİŞ BİÇİMDE ANLA¬TILIRKEN; BÖCEK KANADI BUNLARLA ANALOG ORGAN OLARAK ANLATILIYOR BU NE DEMEKTİR? • FOSİLLERİN YAŞ TAYİNLERİ HUSUSUNDA ZAMAN ZAMAN FARKLILIKLAR GÖRÜLMEKTEDİR. BUNUN SEBEPLERİ NELERDİR? • HANGİ YAŞ TAYİN METOTLARI VARDIR VE BUNLARIN GERÇEKLİKLERİ NE ÖLÇÜDE DOĞRUDUR? • DİĞER YAŞ TAYİN METOTLARINDAKİ EKSİKLİKLER NELERDİR? • KARBON -14 METODU İLE YAPILAN YAŞ TAYİNLERİ TAMAMEN YANLIŞ MIDIR, YOKSA ÇOK YAKIN TARİHLERİ BELİRLEMEK İÇİN DE KULLANILABİLİR Mİ? • KARBON -14 METODUYLA YAPILAN YAŞ TAYİNLERİ 50.000 YILDAN DAHA GEÇMİŞ DÖNEMLER İÇİN NE KADAR GÜVENİLİRDİR? BİZE GEÇMİŞLE İLGİLİ NE ÖLÇÜDE SIHHATLİ BİLGİ VERMEKTEDİR? • AĞAÇLARIN BÜYÜME HALKALARININ KARBON-14 METODUNU DESTEKLEDİĞİ İDDİASI NEREDEN KAYNAKLANMAKTADIR? • POZİTİF BİR BİLİM OLAN JEOLOJİ, KİMYA VEYA ASTROFİZİK GİBİ KONULAR¬DA ÇARPITMA VEYA SENARYOYA GÖRE ISMARLAMA YAŞ TAYİNLERİNASIL YAPILABİLİR? • DARWİNCİLER YERYÜZÜNDEKİ HAYATIN ORTAYA ÇIKIŞINI DEVAMLI VE KESİKSİZ BİR SÜREÇ OLARAK KABUL ETTİKLERİNDEN `TESADÜFEN` DE OLSA, YAVAŞ YAVAŞ BİR EVRİMLEŞMEYİMÜMKÜN GÖRÜYORLAR. YARATILIŞIN GERÇEKLEŞMESİNDE BİR DEVAMLILIK MI MEVCUT¬TUR? YOKSA KESİKLİKLER VE TOPLU YARATILIŞLAR MI GÖRÜLMEKTEDİR? • TOPLU YOK OLUŞLARIN OLDUĞUNU VE SEBEPLERİNİ GÖSTEREN BİLGİLER MEVCUT MU? • EVRİM HİPOTEZİ SADECE CANLILAR ÂLEMİNDE GEÇERLİ OLARAK GÖRÜLEN BİR DÜŞÜNCE MİDİR? • KÂİNAT TELAKKİSİİLE EVRİM DÜŞÜNCESİ ARASINDA BİR MÜNASEBET VAR MIDIR? • CANLILARIN YARATILMASINDAN ÖNCE CANSIZ TABİATIN BİR ORGANİK EVRİM GEÇİRDİĞİİDDİASININ İSPATI İÇİN UĞRAŞAN EVRİMCİLERİN, KÂİNATIN İLK YARATILMAYA BAŞLAMASINDAN İTİBAREN ORTAYA ÇIKAN BÜTÜN GELİŞMELERİİNCELEYİP HÜKÜM VERMELERİ GEREKMEZ Mİ? • `BİG-BANG` TEORİSİNİN YARATILIŞI DESTEKLEDİĞİ DÜŞÜNCESİNE NASIL VARIYORUZ? • İLK ATOM ÇEKİRDEĞİNİN YARATILIŞI VE ATOMUN DOĞUŞU HANGİ SAFHADA GERÇEKLEŞİYOR? • İLK ATOMLARIN YARATILMASINDAN SONRAKİ TAHMİNİ SÜREÇTE NELER OLDUĞU DÜŞÜNÜLÜYOR? • AMİNOASİT VE PROTEİN GİBİ HÜCREYE GÖRE ÇOK BASİT SAYILABİLECEK MOLEKÜLLER BİLE ŞUURSUZ VE AKILSIZ EVRİM MEKANİZMALARIYLA KENDİKENDİNE ORTAYA ÇIKAMAYACAĞINA GÖRE HÜCRENİN ALT BİRİMLERİ OLAN, ORGANELLER VE HÜCRE NASIL OLUŞABİLİR? • EVRİM TARTIŞMASININ TEMELİ AĞIRLIKLI OLARAK İHTİMAL VE TESADÜF KAVRAMLARI ETRAFINDA MI ŞEKİLLENİYOR? • ACABA MEVCUT CANLILARIN TESADÜFÎ MUTASYONLARLA DEĞİŞME İMKÂNI OLAMAZ MI? • DARWİNİZM`İ BİYOLOJİNİN REDDEDİLEMEZ BİR PARÇASI GİBİ GÖSTERME GAYRETLERİNİN SEBEBİ NEDİR? • DARWİNİZM`E KARŞI ÇIKIŞLAR KARŞISINDA, BU HİPOTEZİ SAVUNANLARIN DA BOŞ DURACAĞI DÜŞÜNÜLEBİLİR Mİ? NE GİBİ YENİ ÇIKIŞLAR YAPABİLİRLER VE KARŞILAŞABİLECEKLERİ EN BÜYÜK SIKINTILARI NELERDİR? • `DARWİNİZM`İ ÇÜRÜTÜYORSUNUZ FAKAT YERİNE BİR MODEL KOYMUYORSUNUZ. EVRİM, VAR OLUŞA DAİR ŞÖYLE VEYA BÖYLE BİR ŞEYLER SÖYLÜYOR; SİZ SADECE YIKIYOR FAKAT YARATILIŞ ADINA BİR MEKANİZMA TESİS ETMİYORSUNUZ!` ŞEKLİNDEKİ TENKİTLERE NASIL CEVAP VERİLEBİLİR? • EVRİME KARŞI ÇIKMA ANLAYIŞININ DÎNÎ KAYNAKLI OLDUĞU, İLMÎ ARAŞTIRMA¬LARDA VE MEDENİYETİN GELİŞMESİNDE ENGELLEYİCİ GÖRÜLDÜĞÜ, İNSANLARI TEMBELLİĞE İTTİĞİ GİBİİDDİALAR NE KADAR GEÇERLİDİR? • EVRİM - YARATILIŞ KAVGASI, İLK ÖNCE BATIDA MUKADDES KİTAP OLAN İNCİL İLE BİLİM ADAMLARI ARASINDA ÇIKMIŞTIR. İSLAM`IN BU AÇIDAN FARKLI YÖNLERİ VE VAAD ETTİKLERİ VAR MI? • BİLHASSA ABD`DE BİRÇOK ÖZEL VAKIF VE ARAŞTIRMA ENSTİTÜSÜNÜN EVRİM DÜŞÜNCE-SİNE KARŞI OLARAK ÇIKARDIĞI CİDDİ BOYUTLARA ULAŞAN BİLGİ VE BELGELER KARŞISIN¬DA DARWİNİZM İNANCI ŞU ANDA TARAFTAR MI TOPLUYOR, YOKSA TERK Mİ EDİLİYOR? • OBJEKTİF VEYA NÖTR OLMASI GEREKEN BİLİMİN ATEİZM İÇİN KULLANILDIĞINI, `YARATILIŞVE EVRİM` TARTIŞMALARININ ALTINDA, İDEOLOJİK VE FELSEFÎ BİR TABANA YASLANAN DÜNYA GÖRÜŞLERİ OLDUĞUNU ANLAMIŞ BULUNMAKTAYIZ. BUNUN YANINDA; ACABA`EVRİM HİPOTEZİ`NİN BİLİM VE DÜŞÜNCE TARİHİ BAKIMINDAN VEYA BİYOLOJİK PRENSİPLER AÇISINDAN BİR KATKISI VAR MIDIR? HİÇ FAYDASI OLMAMIŞTIR DENİLEBİLİR Mİ? • ÜNİVERSİTELERİN BİYOLOJİ BÖLÜMLERİNDE VE ORTA ÖĞRETİMDE EVRİM KONUSU HANGİ AĞIRLIKTA İŞLENMELİ, EVRİMDEN HİÇ Mİ BAHSEDİLMEMELİ? TÜRKİYE`DE BU HUSUSTA SIKINTILAR VAR MI, VARSA SEBEBLERİ NELERDİR VE NE ŞEKİLDE DÜZELTİLEBİLİR?  

http://www.biyologlar.com/110-soruda-yaratilis-ve-evrim-tartismasi

Medikal Biyolojiye Giriş

HÜCRE BİLİMİ En ilkel yapılı hücre prokaryotik hücredir.Nukleus zarı bulunmaz. DNA hücre sitoplazmasında bulunur.Organellere sahip değildir. Örnek bakteri hücresi verilebilir. İleri yapı göstaeren hücreler eukaryotik hücrelerdir.DNA materyali nukleus zarı ile çevrelenmiştir.Çok değişik organelleri mevcuttur. Örnek insan hücresi verilebilir. HÜCREYİ İNCELEME YÖNTEMLERİ DOKU KÜLTÜRLERİ VİTAL BOYAMA HÜCRE ORGANELLERİNİN AYRILMASI YÖNTEMİ TESPİT YÖNTEMİ HÜCRENİN GENEL ÖZELLİKLERİ Hücrenin Şekli: Yaptığı işe ve bulunduğu yere göre değişir. Hücrenin Büyüklüğü: Ortalama olarak 10 – 15 mikron arasında değişirler. Hücrenin mikroskobik yapısı: Hücre zarı ve protoplazma olarak iki ana bölümde incelenir. HÜCRE ZARI Hücre zarı hücreyi dış ortamdan ayırır ve hücreye belli bir şekil verir. Ayrıca besin maddelerinin hücre içine girmesini, metabolizma artıkları ve salgı maddelerinin hücre dışına çıkmasını sağlayarak hücre içeriğini düzenler. Biyolojik bütün zarlar ortak temel bir yapıya sahip olup çift katlı lipid yapısındadır. Bu çift katlı lipid tabakasında daima özel zar proteinleri bulunur. Hücre zarının iç yüzeyinde bulunan proteinler daha çok enzim görevi yaparken dış yüzeydekiler reseptör görevi yaparlar.Zarın protein bileşeni hücreye ıslanabilme ve esneme özelliği verir. Yanyana iki hücrenin zarları arasında bir aralık vardır.(100-200 Angstrom ) Hücre zarı permeabl İmpermeabl Semipermeabl olabilir. Hücre zarının rejenerasyon yeteneği vardır. HÜCRE ZARINDA SERBEST YÜZEY FARKLILAŞMALARI MİKROVİLLUSLAR TİTREK TÜYLER (CİLİA ) KAMÇI (FLAGELLUM ) HÜCRE ZARINDA YAN YÜZEY FARKLILAŞMALARI Terminal Tıkaç: Serbest yüzeyin hemen altında bulunur.Zarlar kaynaşır, aralık kalmaz. Desmosom: Zar kalınlaşmaz, sitoplazma yoğunlaşır, bölge disk şeklinde görülür. Sıvı rahat dolaşır. Gap Junction aralır. Fakat kapanmaz, sıvı geçer. PROTOPLAZMA Protoplazma, sitoplazma ve nukleus bölümlerini içeren bir kavramdır. Sitoplazma ve nukleus dış taraflarında bir zar sistemiyle sarılarak çevrelerinden ve birbirlerinden ayrılırlar. Protoplazma ,su, elektrolitler, karbonhidratlar, lipidler ve proteinlerden oluşur. SİTOPLAZMA Hücre zarı ile nukleus arasında yer alan akışkan kısımdır. Membrana yakın kısmına ektoplazma, iç kısmına endoplazma denir. Her hücrenin sitoplazması içinde ondan bir zar birimi ile ayrılmış ve çeşitli görevler yapmak üzere gelişmiş farklılaşmalar (ORGANEL ) vardır. Sitoplazma içindeki yağ damlacıkları, pigment granülleri, vitellus ve salgı damlaları gibi erimiş maddelere paraplazma veya inkluzyon denir. Eukaryotik hücrelerde membranın dış kısmında karbonhidratça zengin olan asimetrik kısma GLİKOKALİKS denir. Glikokaliks, hücreye antijen özelliği verir.Hücrelerin moleküler düzeyde birbirini tanımasını ve etkileşimini sağlar.Doku organ trasplantasyonunda hücreler bu sayede birbirlerini tanıyarak doku reddi olur. SİTOPLAZMADA BULUNAN BAŞLICA ORGANELLER ENDOPLAZMİK RETİCULUM E.R. üzerinde taşıdığı enzim ve ribozomlardan dolayı kimyasal olayların cereyan ettiği, oluşan maddelerin taşındığı ve sentezlenen maddelerin depo edilmesini sağlayan bir sitoplazma iskeletidir. E.R. İki tiptir. Granülsüz E.R.: Karaciğer paranşim hücrelerinde, yağlı maddelerin sentezini yapan yağ bezi hücrelerinde veya steroid hormon sentezleyen bazı endokrin bezlerde fazla bulunur. Granüllü E.R. E.R. Un başlıca görevi protein sentezi yapmak, sentezlenen proteinleri kanalcıkları ile hücrenin gerekli yerlerine veya hücre dışına taşımak veya sentezlenen maddeleri keseciklerinde depo etmektir. RİBOZOMLAR Ribozomlar hemen hemen eşit miktarda RNA ve proteinden oluşmuş, oval granüllerdir. Bakteriden yüksek organizasyonlu hayvan ve bitkilere kadar her tür hücrede bulunur. Görevleri protein sentezi yapmaktır. Memelilerde eritrosit ve trombositler , bitkilerden de bakteriler hariç bütün hayvan ve bitki hücrelerinde hücre membranının sitoplazma içinde devamı olan hücre zarı ile nukleus zarı arasında uzanan ince kanalcık ve keseciklerden yapılmış zar sistemine E.R. denir. GOLGİ CİSİMCİĞİ Işık mikroskobunda ancak özel boyama ile sitoplazma içinde; ağ, granül, iplik veya belirli şekilleri olmayan yapılar halinde görülürler Elektron mikroskobunda sitoplazma içinde, düz veya hafif konveks demetler halinde birbirine paralel sıralanmış, yassı kanal ve kesecikler halindedirler. Golgi elemanları E.R.a benzemekle beraber ribozomların olmayışı, küçük olmaları ve devamlı olmamaları nedeni ile E.R. dan ayrılır. İşlevlerine göre yeri ve morfolojisi değişir. Ör : Pankreasta salgı granülleri oluşmadan ağ şeklinde salgı granülleri oluşunca vakuol şeklinde görülür. KOH, protein ve lipid için geçici depodur İntersellüler salgı teşekkülüne yardım eder.(farede süt bezlerinde süt proteini oluşturur.) Golgide lipoprotein, bağ ve kıkırdak doku yapılır. Yağların sindirilmesinde rol oynar. Spermatidlerin spermatozoa haline geçmesinde rol oynar. Lizozomların teşekkülünde rol oynar. Glucosyl ve galactosyl transferaz enzimlerine sahiptir. Bu enzimler sayesinde kompleks KOH lar sentezlenir, proteinle birleşir ve glikoproteinler oluşur. LİZOZOM Küçük, yuvarlak organellerdir. Yapısı hücre zarı gibidir. Büyüklük bakımından mitokondriuma benzerlerse de sayıca onlardan azdır. Eritrositlerin dışında tüm hayvan hücrelerinde mevcuttur. En çok makrofaj, lökosit, karaciğer hücresi ve böbrek tubulus hücrelerinde bulunur. Bitki hücrelerinde bulunmazlar. Lizozomlar golgi elemanlarından veya E.R. dan meydana gelirler. İçlerinde sindirim enzimleri bulunur. Besin maddelerini, zararlı yabancı maddeleri, bakterileri sindirir. Hücredeki lizozom zarları herhangi bir nedenle parçalanırsa (şok, bakteriyel ve viral enfeksiyonlar, diğer bazı patolojik haller) İçlerindeki hidroliz enzimleri sitoplazmayı sindirerek hücrenin ölümüne sebep olur.Ör. Kronik romatoid artritis’de eklem aralığına boşalan lizozom enzimleri kıkırdağı harap eder. Hücre organellerinin yenilenmesinde rol oynar. Eskiyen organeller otoliz ile sindirilip yenileri yapılır. Lizozomlar fazla miktarda ortaya çıkan salgı granüllerini fagosite ederek salgı bezlerinin salgı çıkarmasında düzenleyici rol oynarlar. PEROKSİZOM Son yıllarda keşfedilen yuvarlak görünüşlü, tek bir zarla çevrili, yoğun matrix ihtiva eden küçücük cisimlerdir. Microbodies de denilen bu cisimcikler lizozomlara benzer enzimleri ve hidrojen peroksit metabolizmasıyla ilgili enzimleri taşırlar. Sayıları lizozomlardan azdır. Karaciğer, böbrek ve kalp hücrelerinde bol bulunurlar. Bazı protozoa ve bitki hücrelerinde de bulunurlar. Ömürleri kısa olup 3 – 4 gün kadardır. VAKUOL (KOFUL) Daha çok bitki hücrelerinde ve tekhücreli hayvanlarda rastlanır. Bazı çok hücreli hayvanlarda da rastlanır. Vakuoller hücre zarından, E.R. dan , golgi elemanlarından veya nukleus zarından meydana gelmiş içi sıvı dolu bir organeldir. Bazı tekhücreli hayvanlarda kofullar, hücrenin daimi organelidir (Paramecium’daki kontraktil kofullar.) Bazı canlılarda ise kofullar gerektiği zaman oluşur ve işi bitince kaybolurlar. (Besin kofulu yada pinositik koful ) Pinositoz ve fagositoz olayları amipten başka lökositlerde, böbrek hücrelerinde, kapiller çeper hücrelerinde, karaciğer hücrelerinde görülür. Besin kofulu sitostom ile alınan besinin etrafında da oluşur. İşi biten koful parçalanır. Kofullar sabit değildir. MİTOKONDRİUM Özel boyalarla boyandıktan sonra ışık mikroskobunda incelenen hücrelerde küreden, çubuğa kadar değişen şekillerde görülen yapılara mitokondrium adı verilir. Genellikle mitokondriumlar, hücrelerin metabolik faaliyetlerinin aktif olduğu kısımlarda toplanır. Elektron mikroskobu ile incelendiğinde mitokondriumların, iç içe iki zarla çevrili olduğu görülür. Mitokondriumun içi matrix adı verilen, küçük granüllü veya homojen bir sıvı ile doludur.Bu maddenin yoğunluğu zarlar arasında ve mitokondriumun içinde birbirinden farklıdır. Mitokondriumun dış zarı esnektir. Bu nedenle gerektiğinde genişleyip büzülerek mitokondriumun içine veya dışarıya bazı maddelerin geçmesine olanak sağlar. Mitokondriumun iç zarı , içeriye doğru krista denilen uzantılar yaparak iç yüzeyin genişlemesini sağlar. Mitokondriumların yapısında protein, yağ, DNA, RNA, solunum enzimleri ve vitaminler (A ,C ) bulunur. İçinde solunum enzimlerinin bulunuşu, bunların hücre solunumu yaptıkları kanısını vermektedir. Solunumda rol oynayan oksidasyon enzimleri mitokondriumun matrixi içinde ve fosfatlaştırıcı enzimler de zarları üzerinde bulunurlar. Mitokondriumları hücrenin solunum merkezi olarak düşünürsek, burada kullanılan yakıt maddeleri , besin olarak dışardan alınan protein, KOH ve yağlardır. Proteinler amino asitlere, KOH lar piruvik asite ve yağlar da yağ asitlerine parçalanarak mitokondrium zarlarından geçerek matrixe girerler. Matrixte , oksidasyon enzimleri bu asitlerin karbon atomlarını parçalayarak daha küçük moleküllere ayırırlar. ( oksidasyon ) Daha sonra bu ürünler, mitokondrinin zarlarına geçerek oradaki fosfatlaştırıcı enzimlerin etkisi ile, son ürün olan karbondioksit, su ve 38 ATP’ lik bir enerji meydana getirirler. Bu enerji , ısı enerjisi halinde olmayıp, kimyasal bağ enerjisi halinde ( ATP ) birikerek, gerektiğinde hücrenin ihtiyacı olan yere taşınır. SENTROZOM Bütün hayvan hücrelerinde ve bazı mantarlarda görülen sentrioller yüksek bitki hücrelerinde yoktur. Işık mikroskobunda çekirdek zarının dış tarafında açık renkli ve yuvarlak olarak görülen sitoplazma alanına sentrozom adı verilir. Sentrozomda iki kısım ayırt edilir.Bunlardan biri, sentrozomun merkezinde bulunan ve bir çift olan sentriol, diğeri sentriolleri çeviren, homojen bir tabaka halindeki sentrosferdir.Daima çift halde bulunan sentriollerden her biri, küçük bir silindir şeklindedir. Sentrioller uzun eksenlerinde birbirleriyle dik açı oluşturacak şekilde bulunurlar. Enine kesitte bir daire üzerinde dizilmiş 9 adet iplikten yapılmış görülür.Bu ipliklerin her biri üçer protein iplikçikten yapılmıştır. Bu iplikçiklerin birer tarafı kapalı olup, içleri sitoplazmik matrix ile doludur. Sentriollerin hücre bölünmesinde rolü vardır. Sperma kuyruklarında, cilium ve kamçıların enine kesitinde, sentriolun yapısına benzer bir yapı görülür, bu benzerlik cilium ve kamçıların sentriolden oluştukları kanısını vermektedir. Yüksek bitki hücresi, çizgili kas hücresi, protozoonların bazılarında, nöron gövdesinde ve olgun yumurta hücresinde bulunmaz. Mikrotübüller Hücrelerin çoğunda yaklaşık 250 Angstrom çapında, birkaç mikron uzunluğunda borucuklar bulunur ki bunlara mikrotübülü denir. İncecik tüp şeklindeki mikrotübüller genellikle demetler halinde bulunurlar. Yapıları sert olduğundan eğildikleri zaman kırılabilirler. Gerçek bir zar taşımazlar. Mikrotübüller spermium kuyruğunda ve ciliumların yapısında aksial filament halinde bulunurlar. Mikrotübüller hücrede sitoplazma iskeleti oluşturma görevi yaparlar.Hücreye veya bulunduğu organa sağlamlık kazandırırlar. Gerçek bir zar taşımazlar. Mikrotübüller spermium kuyruğunda ve ciliumların yapısında aksial filament halinde bulunurlar. Mikrotübüller hücrede sitoplazma iskeleti oluşturma görevi yaparlar.Hücreye veya bulunduğu organa sağlamlık kazandırırlar. Her kromozom bölünme sırasında son gideceği yere mikrotübül kümesine bağlanarak ulaşır. Mikrotübüller sentriollerin, bazal cisimlerin, cilium ve flagellerin yapımlarında kullanılırlar. Sinir hücresi aksonları içinde boylu boyunca uzanırlar ve hücre içi madde iletimini sağlarlar. NUCLEUS Bakteri ve viruslar hariç hemen hemen bütün hayvan ve bitki hücrelerinin birer nukleusu vardır. Memeli karaciğer hücreleri, böceklerin orta bağırsak hücreleri, testisdeki Leydig hücreleri ve bazı tek hücreliler iki nukleuslu, çizgili kas hücreleri ise çok nukleusludur. Çok nukleuslu hücrelere POLİKARYOTİK hücre adı verilir. Nukleus hücrenin morfolojik ve biyolojik yönden kontrol merkezidir.Bütün canlılık olaylarını yönettiği gibi canlının kalıtsal karakterlerinin dölden döle geçmesini de sağlar. Nukleus zarı ( Karyotheca ) Nukleus zarı çift katlıdır ve bu zar büyük bir olasılıkla E. R. dan oluşur. Dış zarın üzerinde ribozomlar vardır. İç zar ise düzdür. İç ve dış zarlar yer yer birleşerek bir açıklık meydana getirir. Bunlara por denir.Sentez olayları çok olan hücrelerin nukleus zarlarında por sayısı fazladır. Porlar nukleus ile sitoplazma arasında gerekli maddelerin geçişine olanak sağlar. Hücre bölünmesinde, patolojik hallerde, X ışınlarına maruz kalınca, uzun süren otoliz sonucu nukleus zarı ortadan kalkar. NUKLEOPLAZMA Nukleus zarı tarafından çevrilmiş olup kromatin ağı ve nukleolus dışında kalan sahayı doldurur. Nukleoplazma; RNA, büyük moleküllü proteinler, lipid ve inorganik tuzlar içerir. Nukleusun morfolojik görünümünde olan değişmeler klinikte önemlidir. Nukleolus Hücre nukleusu içinde belirli bir kromozomun belirli bir bölgesine bağlı olarak bulunan nukleolus yuvarlak ve oval bir yapı gösterir. Nukleolus bir zarla çevrilmiş olmadığından kolayca gözden kaybolabilir ve ayrı bir organel olarak kabul edilmez. Sayısı hücreden hücreye değişir, Nukleolus granüllü ve fibrilli bölgelerden oluşur. Her iki bölge de proteince zengin olup ayrıca nukleotid ve koenzim sentezi yapan enzimlerle RNA bulunur. Fakat DNA bulunmaz. Nukleustaki proteinler ya histon, protamin gibi bazik veya kromozamin gibi asit proteinlerdir. Hücre bölünmesinde önemli bir rolü vardır. Kromatin ağı ve kromozom İnterfazda hücrenin, nukleusu boyandığı zaman, nukleoplazma içinde iyi boyanmış uzun ağ veya yumak halinde iplikler görülür. Bunlara kromatin iplikleri veya kromonema denir. Bu iplikler üzerinde, daha kuvvetle boyanmış tanecikler dizilmiştir. Bunlara da kromatin taneleri veya kromomer denir. İnterfazdaki nukleusun içinde görülen bu iplikçikler, helezonları açılmış, uzamış ve dağınık durumda bulunan kromozomlardır. Hücre bölüneceği zaman bu iplikçikler, helezon yaparak kısalır ve kalınlaşırlar, böylece de kromozomları meydana getirirler. Bölünmekte olan bir hücrenin nukleusu boyandıktan sonra mikroskopta incelenirse belirli şekillerde ve koyu boyanmış yapılar görülür, bunlara kromozom adı verilir. Bir kromozomun şekli, kromozomun kollarını birleştiren boğumun yerine göre isimlendirilir. Bu boğuma sentromer (kinetokor ) veya primer boğum denir. Bu boğum küçük bir granül veya sentromeri kapsayan açık renkli bir alandır. Kromozomlar üzerinde sentromerden başka boğumlarda bulunabilir, bunlara sekonder boğum ve ayrılan kısma uydu veya satellit denir. Kromozom tipleri METASENTRİK KROMOZOM SUBMETASENTRİK KROMOZOM AKROSENTRİK KROMOZOM TELOSENTRİK KROMOZOM Bölünme anında kromozomlar kutuplara doğru çekilirken, sentromerlerinden iğ ipliklerine tutunurlar, Bu nedenle sentromeri herhangi bir nedenle tahrip olan veya bulunmayan bir kromozom bölünme olayına katılamadığından parçalanır. Her kromozomun kendine öz bir şekli vardır. Bu şekil canlının bütün hücrelerinde aynıdır. Bir türün kromozomunun şekli gibi sayısı da sabittir. Bir canlının bütün hücreleri aynı, yani biri anadan, diğeri babadan gelen aynı şekil ve büyüklükte ikişer takım kromozoma sahiptir. Buna diploit kromozom sayısı denir. Anadan ve babadan gelen eş kromozomların her birine de homolog kromozom adı verilir. Olgun üreme hücrelerinde ise kromozom sayısı vücut hücrelerinkinin yarısı kadardır.Burada homolog kromozomlardan her biri, başka hücreye geçtiğinden sayı yarıya inmiştir. Buna da haploit kromozom denir. Kromozomun şekli ve sayısı gibi büyüklüğü de değişmez. Aynı kromozom bir türün farklı bireylerinin vücut hücrelerinde daima aynı büyüklüktedir. Bir kromozomda her biri iki kromonema taşıyan iki kromatid bulunur. Kromonemanın üst üste katlanmasıyla veya nukleoproteinin o bölgede yogunlaşmasıyla kromomerler oluşur. Kromonema üzerinde kromomerlerin bulunduğu yerler genlerin yerleştiği bölgeler olarak kabul edilir. Bazik boyalarla boyanan bir kromozomun her yerinin aynı derecede boyanmadığı görülür. Kuvvetli boyanan bölgelere heterokromatik bölgeler denir.Bu bölgeler interfazda sıkı bir şekilde helezonlaşmış olup, içinde fazla miktarda DNA ve RNA bulunur. Daha az boyanan bölgelere ise ökromatik bölgeler denir. Bu bölgenin yapısında da histonlar ve DNA vardır. Hücrenin kimyasal yapısı İNORGANİK MADDELER 1- SU: Hayatsal faaliyetlerin sürdürülmesinde önemli rolü vardır Canlı türüne, hücrenin görevine, yaşlı ve genç olmasına göre hücrelerde değişik oranlarda bulunmaktadır.Genel olarak sitoplazmanın % 85-95 kadarı sudur. Embriyonal hücrelerde, genç ve aktif hücrelerde su oranı fazla, yaşlı hücrelerde azdır. Hücre protoplazmasında su serbest ve bağlı su olarak bulunur.Serbest su kan ve lenf sıvılarındaki sudur.Bağlı su ise ikiye ayrılır.Anyon ve katyonlara bağlı olarak bulunan su (Hidratasyon Suyu ) ve anyon ve katyonlara bağlı bulunan suyun dışındaki sudur (Moleküller Arası Su ). 2-ELEKTROLİTLER: C,H,O,N,K,Ca, Mg, Fe,S,P sitoplazmanın temel elementleridir. İlk dördü protoplazmada bulunan organik maddeler yönünden daha önemlidir.Mg ve Fe ise klorofil ve hemoglobin gibi yapıları oluşturma yönünden de temel element sayılırlar. Bu elementler hücredeki bileşikleri teşkil ederler.Özellikle temel elementlerin eksikliği halinde hücre fonksiyonlarını tam olarak sürdüremez. Bu elementler ayrıca protoplazmik aktiviteyi artırır, osmotik basıncı sağlar, asit-baz dengesini ayarlar, birçok enzimleri aktifleştirir ve bazı vitaminlerin terkibine girer. Canlı hücredeki inorganik maddeler asit baz ve tuzlardır.Fakat bunlar hücre suyu içinde erimiş yani iyonlaşmış olup elektrolitleri teşkil ederler. Bir solusyonda iyonların bulunuşu, solusyonun elektrik akımını geçirmesini sağlar. Böylece iyonlarına ayrılan ve dolayısıyla elektrik akımını ileten maddelere elektrolit (iletken) denir. ORGANİK MADDELER Hücre yapısında çeşitli organik maddeler mevcuttur. Karbonhidratlar: Enerji kaynağıdır. Bu enerji hücre çoğalması, büyümesi ve hareket yeteneği için gereklidir. Karbonhidratlar üç grupta toplanır. Monosakkaritler: Hidroliz sonucu daha küçük moleküllere ayrılamazlar. Triozlar Pentozlar Heksozlar ( Glukoz,Fruktoz, Galaktoz) Oligosakkaritler: 2,3,4,5,6 monosakkaritin aralarından birer mol su çıkmasıyla diğer bir deyişle glikozit bağları ile birbirine bağlanarak meydana getirdikleri bileşiklere oligosakkaritler denir. Disakkaritler( Sakkaroz, Maltoz, Laktoz) Trisakkaritler Polisakkaritler: Canlıda en önemli polisakkaritler heksozlardan yapılmış olanlar olup bitki hücresi çeperinde sellüloz, bitkide depo edilen nişasta ve hayvan hücrelerinde depo edilen glikojendir. Lipidler: Enerji kaynağı olarak ve hücre membranında yapı taşı olarak önemlidir. Lipidleri şöyle gruplandırabiliriz. Basit lipidler Bileşik lipidler( Fosfolipid, glikolipid) Diğer lipidler ( Steroid, kolesterol) Kolesterol Hayvansal hücre zarlarının yapısında, sinir dokusu ve diğer dokularda yapı maddesi olarak iş görür. Bitkisel dokularda bulunmaz. Kolesterol deri hücrelerinin zarlarında yağlarla birlikte birikerek derinin asitlere ve eritici maddelere karşı direncini arttırır, aynı zamanda derinin su kaybını önler. Omurgalılarda, besinlerle alınan veya organizmada sentez edilen kolesterol diğer steroid gruplarına çevrilmektedir. Bunlardan biri de safra tuzlarıdır. Safra tuzları karaciğerde yapılır ve safra kanalları yoluyla bagırsaklara iletilir, orada yağların sindirim ve absorbsiyonunda rol oynar. Bunun yanında kanda kolesterol oranının yükselmesi, arteriosclerozis denen damar sertliği meydana getirir.Bunda damarların iç yüzünde plaklar oluşarak damar çeperi daralır ve esnekliği kaybolur. PROTEİNLER: Basit proteinler:Bunlar sadece amino asitlerden ibarettir. Albuminler Globulinler Gluteninler Histonlar Protaminler Bileşik proteinler: Fosfoproteinler: (vitellin) Metalloproteinler:Bunlar proteine bağlı olarak Fe,Cu vb. ağır metalleri kapsayan bileşik proteinlerdir. (Hemoglobin , Hemosiyanin) Nukleoproteinler: Hücrede RNA ve DNA proteinle birleşmiş halde bulunur ki bunlara nukleoproteinler adı verilir. NUKLEİK ASİTLER: Nukleotid denen birimlerden oluşur. Baz + Şeker + Fosforik asit = Nukleotid Nukleotidler dehidrasyon senteziyle nukleik asitleri meydana getirirler. Böylece DNA ve RNA molekülleri oluşur. ENZİMLER: Hücrede meydana gelen sayısız biyokimyasal reaksiyonu katalizleyen ve canlı hücrede sentezlenen protein yapısındaki organik moleküllere enzim denir.Enzimler kimyasal katalizörler gibi görev yaparak reaksiyonu başlatır ve sonlandırır. Bazı enzimler sadece saf protein moleküllerinden yapılmıştır.Bunlara basit enzimler denir. (Pepsin, tripsin, kimotripsin) Diğer bazı enzimler ise protein yapılarına ilaveten aktivite gösterebilmek için kofaktör denen inorganik metal iyonları ve koenzim denen kompleks organik moleküllerle birlikte çalışırlar.Bu tip enzimlere de bileşik enzim denir. Enzim koenzim veya faktörü ile birlikte katalitik bakımdan tamamen aktif durumda ise bu haline holoenzim adı verilir.Bir holoenzimin koenzim veya kofaktöre ayrılıp inaktif hale gelen protein kısmına Apoenzim denir. VİTAMİNLER: Hücre metabolizması için gerekli olan, çok az miktarları ile büyüme, gelişme ve sıhhatli yaşama için gerekli organik maddelerdir.Vitaminler aynı zamanda hücrede geçen biyokimyasal olayları katalizleyen çoğu enzimlerin koenzim grubunu teşkil ederler. Bu nedenle avitaminozda reaksiyonlar gerçekleşmez ve canlı bunun eksikliğini duyar. Suda eriyen vitaminler: B ,C Yağda eriyen vitaminler: A,D,E,K HORMONLAR HÜCREDE PROTEİN SENTEZLENMESİ Protein sentezlenmesinde molekül ağırlıkları ve diğer bazı özellikleri farklı üç çeşit RNA görev yapar.Bunlardan biri elçi RNA dır. eRNA nukleusta DNA molekülünden aldığı genetik bilgiyi sitoplazmaya iletir.İkincisi ribozomal RNA dır.Protein sentezi ribozomun büyük bir kısmını oluşturan rRNA üzerinde gerçekleşir. Üçüncüsü taşıyıcı RNA dır. tRNA nın görevi bir polipeptid zinciri oluşurken sitoplazmadaki uygun amino asitleri alarak zincirdeki uygun yerlere yerleştirmektir. Her üç RNA da DNA tarafından sentezlenir. DNA çift dizi olmakla beraber bunlardan sadece biri genetik bilgiyi aktarır ve eRNA yı oluşturur, buna anlamlı dizi denir. Protein sentezi özetlenirse; Önce nukleusta çift diziden oluşan DNA molekülünün dizilerinden biri, sentezlenmesini istediği protein için gerekli nukleotitleri kapsayan kısmının kopyasını çıkararak, özel bir eRNA hazırlar.Hazırlanan bu eRNA nukleus zarının porundan çıkarak sitoplazmaya geçer ve ribozomla birleşir. Böylece ribozomlarda, DNA nın emrettiği proteini sentezlemek üzere özel bir eRNA kalıbı yerleşmiş olur.Daha sonra bu kalıp üzerindeki her kodona uygun antikodonlu tRNA lar sitoplazmadan uygun amino asitleri alarak ribozomdaki eRNA kalıbında yerine koyar. Böylece her ribozomda , DNA dan gelen şifreye uygun amino asitler yan yana peptid bağları ile bağlanarak istenen protein sentezlenmiş olur. Sentezlenen bu protein ribozomlardan ayrılarak gerekli yerlere taşınır, işi biten eRNA lar daha sonra parçalanır. HÜCRE BİLİMİ En ilkel yapılı hücre prokaryotik hücredir.Nukleus zarı bulunmaz. DNA hücre sitoplazmasında bulunur.Organellere sahip değildir. Örnek bakteri hücresi verilebilir. NUCLEUS Bakteri ve viruslar hariç hemen hemen bütün hayvan ve bitki hücrelerinin birer nukleusu vardır. Memeli karaciğer hücreleri, böceklerin orta bağırsak hücreleri, testisdeki Leydig hücreleri ve bazı tek hücreliler iki nukleuslu, çizgili kas hücreleri ise çok nukleusludur. Çok nukleuslu hücrelere POLİKARYOTİK hücre adı verilir. Nukleus hücrenin morfolojik ve biyolojik yönden kontrol merkezidir.Bütün canlılık olaylarını yönettiği gibi canlının kalıtsal karakterlerinin dölden döle geçmesini de sağlar. Nukleus zarı ( Karyotheca ) Nukleus zarı çift katlıdır ve bu zar büyük bir olasılıkla E. R. dan oluşur. Dış zarın üzerinde ribozomlar vardır. İç zar ise düzdür. İç ve dış zarlar yer yer birleşerek bir açıklık meydana getirir. Bunlara por denir.Sentez olayları çok olan hücrelerin nukleus zarlarında por sayısı fazladır. Porlar nukleus ile sitoplazma arasında gerekli maddelerin geçişine olanak sağlar. Hücre bölünmesinde, patolojik hallerde, X ışınlarına maruz kalınca, uzun süren otoliz sonucu nukleus zarı ortadan kalkar. NUKLEOPLAZMA Nukleus zarı tarafından çevrilmiş olup kromatin ağı ve nukleolus dışında kalan sahayı doldurur. Nukleoplazma; RNA, büyük moleküllü proteinler, lipid ve inorganik tuzlar içerir. Nukleusun morfolojik görünümünde olan değişmeler klinikte önemlidir. Nukleolus Hücre nukleusu içinde belirli bir kromozomun belirli bir bölgesine bağlı olarak bulunan nukleolus yuvarlak ve oval bir yapı gösterir. Nukleolus bir zarla çevrilmiş olmadığından kolayca gözden kaybolabilir ve ayrı bir organel olarak kabul edilmez. Sayısı hücreden hücreye değişir, Nukleolus granüllü ve fibrilli bölgelerden oluşur. Her iki bölge de proteince zengin olup ayrıca nukleotid ve koenzim sentezi yapan enzimlerle RNA bulunur. Fakat DNA bulunmaz. Nukleustaki proteinler ya histon, protamin gibi bazik veya kromozamin gibi asit proteinlerdir. Hücre bölünmesinde önemli bir rolü vardır. Kromatin ağı ve kromozom İnterfazda hücrenin, nukleusu boyandığı zaman, nukleoplazma içinde iyi boyanmış uzun ağ veya yumak halinde iplikler görülür. Bunlara kromatin iplikleri veya kromonema denir. Bu iplikler üzerinde, daha kuvvetle boyanmış tanecikler dizilmiştir. Bunlara da kromatin taneleri veya kromomer denir. İnterfazdaki nukleusun içinde görülen bu iplikçikler, helezonları açılmış, uzamış ve dağınık durumda bulunan kromozomlardır. Hücre bölüneceği zaman bu iplikçikler, helezon yaparak kısalır ve kalınlaşırlar, böylece de kromozomları meydana getirirler. Bölünmekte olan bir hücrenin nukleusu boyandıktan sonra mikroskopta incelenirse belirli şekillerde ve koyu boyanmış yapılar görülür, bunlara kromozom adı verilir. Bir kromozomun şekli, kromozomun kollarını birleştiren boğumun yerine göre isimlendirilir. Bu boğuma sentromer (kinetokor ) veya primer boğum denir. Bu boğum küçük bir granül veya sentromeri kapsayan açık renkli bir alandır. Kromozomlar üzerinde sentromerden başka boğumlarda bulunabilir, bunlara sekonder boğum ve ayrılan kısma uydu veya satellit denir. Kromozom tipleri METASENTRİK KROMOZOM SUBMETASENTRİK KROMOZOM AKROSENTRİK KROMOZOM TELOSENTRİK KROMOZOM Bölünme anında kromozomlar kutuplara doğru çekilirken, sentromerlerinden iğ ipliklerine tutunurlar, Bu nedenle sentromeri herhangi bir nedenle tahrip olan veya bulunmayan bir kromozom bölünme olayına katılamadığından parçalanır. Her kromozomun kendine öz bir şekli vardır. Bu şekil canlının bütün hücrelerinde aynıdır. Bir türün kromozomunun şekli gibi sayısı da sabittir. Bir canlının bütün hücreleri aynı, yani biri anadan, diğeri babadan gelen aynı şekil ve büyüklükte ikişer takım kromozoma sahiptir. Buna diploit kromozom sayısı denir. Anadan ve babadan gelen eş kromozomların her birine de homolog kromozom adı verilir. Olgun üreme hücrelerinde ise kromozom sayısı vücut hücrelerinkinin yarısı kadardır.Burada homolog kromozomlardan her biri, başka hücreye geçtiğinden sayı yarıya inmiştir. Buna da haploit kromozom denir. Kromozomun şekli ve sayısı gibi büyüklüğü de değişmez. Aynı kromozom bir türün farklı bireylerinin vücut hücrelerinde daima aynı büyüklüktedir. Bir kromozomda her biri iki kromonema taşıyan iki kromatid bulunur. Kromonemanın üst üste katlanmasıyla veya nukleoproteinin o bölgede yogunlaşmasıyla kromomerler oluşur. Kromonema üzerinde kromomerlerin bulunduğu yerler genlerin yerleştiği bölgeler olarak kabul edilir. Bazik boyalarla boyanan bir kromozomun her yerinin aynı derecede boyanmadığı görülür. Kuvvetli boyanan bölgelere heterokromatik bölgeler denir.Bu bölgeler interfazda sıkı bir şekilde helezonlaşmış olup, içinde fazla miktarda DNA ve RNA bulunur. Daha az boyanan bölgelere ise ökromatik bölgeler denir. Bu bölgenin yapısında da histonlar ve DNA vardır. Hücrenin kimyasal yapısı İNORGANİK MADDELER 1- SU: Hayatsal faaliyetlerin sürdürülmesinde önemli rolü vardır Canlı türüne, hücrenin görevine, yaşlı ve genç olmasına göre hücrelerde değişik oranlarda bulunmaktadır.Genel olarak sitoplazmanın % 85-95 kadarı sudur. Embriyonal hücrelerde, genç ve aktif hücrelerde su oranı fazla, yaşlı hücrelerde azdır. Hücre protoplazmasında su serbest ve bağlı su olarak bulunur.Serbest su kan ve lenf sıvılarındaki sudur.Bağlı su ise ikiye ayrılır.Anyon ve katyonlara bağlı olarak bulunan su (Hidratasyon Suyu ) ve anyon ve katyonlara bağlı bulunan suyun dışındaki sudur (Moleküller Arası Su ). 2-ELEKTROLİTLER: C,H,O,N,K,Ca, Mg, Fe,S,P sitoplazmanın temel elementleridir. İlk dördü protoplazmada bulunan organik maddeler yönünden daha önemlidir.Mg ve Fe ise klorofil ve hemoglobin gibi yapıları oluşturma yönünden de temel element sayılırlar. Bu elementler hücredeki bileşikleri teşkil ederler.Özellikle temel elementlerin eksikliği halinde hücre fonksiyonlarını tam olarak sürdüremez. Bu elementler ayrıca protoplazmik aktiviteyi artırır, osmotik basıncı sağlar, asit-baz dengesini ayarlar, birçok enzimleri aktifleştirir ve bazı vitaminlerin terkibine girer. Canlı hücredeki inorganik maddeler asit baz ve tuzlardır.Fakat bunlar hücre suyu içinde erimiş yani iyonlaşmış olup elektrolitleri teşkil ederler. Bir solusyonda iyonların bulunuşu, solusyonun elektrik akımını geçirmesini sağlar. Böylece iyonlarına ayrılan ve dolayısıyla elektrik akımını ileten maddelere elektrolit (iletken) denir. ORGANİK MADDELER Hücre yapısında çeşitli organik maddeler mevcuttur. Karbonhidratlar: Enerji kaynağıdır. Bu enerji hücre çoğalması, büyümesi ve hareket yeteneği için gereklidir. Karbonhidratlar üç grupta toplanır. Monosakkaritler: Hidroliz sonucu daha küçük moleküllere ayrılamazlar. Triozlar Pentozlar Heksozlar ( Glukoz,Fruktoz, Galaktoz) Oligosakkaritler: 2,3,4,5,6 monosakkaritin aralarından birer mol su çıkmasıyla diğer bir deyişle glikozit bağları ile birbirine bağlanarak meydana getirdikleri bileşiklere oligosakkaritler denir. Disakkaritler( Sakkaroz, Maltoz, Laktoz) Trisakkaritler Polisakkaritler: Canlıda en önemli polisakkaritler heksozlardan yapılmış olanlar olup bitki hücresi çeperinde sellüloz, bitkide depo edilen nişasta ve hayvan hücrelerinde depo edilen glikojendir. Lipidler: Enerji kaynağı olarak ve hücre membranında yapı taşı olarak önemlidir. Lipidleri şöyle gruplandırabiliriz. Basit lipidler Bileşik lipidler( Fosfolipid, glikolipid) Diğer lipidler ( Steroid, kolesterol) Kolesterol Hayvansal hücre zarlarının yapısında, sinir dokusu ve diğer dokularda yapı maddesi olarak iş görür. Bitkisel dokularda bulunmaz. Kolesterol deri hücrelerinin zarlarında yağlarla birlikte birikerek derinin asitlere ve eritici maddelere karşı direncini arttırır, aynı zamanda derinin su kaybını önler. Omurgalılarda, besinlerle alınan veya organizmada sentez edilen kolesterol diğer steroid gruplarına çevrilmektedir. Bunlardan biri de safra tuzlarıdır. Safra tuzları karaciğerde yapılır ve safra kanalları yoluyla bagırsaklara iletilir, orada yağların sindirim ve absorbsiyonunda rol oynar. Bunun yanında kanda kolesterol oranının yükselmesi, arteriosclerozis denen damar sertliği meydana getirir.Bunda damarların iç yüzünde plaklar oluşarak damar çeperi daralır ve esnekliği kaybolur. PROTEİNLER: Basit proteinler:Bunlar sadece amino asitlerden ibarettir. Albuminler Globulinler Gluteninler Histonlar Protaminler Bileşik proteinler: Fosfoproteinler: (vitellin) Metalloproteinler:Bunlar proteine bağlı olarak Fe,Cu vb. ağır metalleri kapsayan bileşik proteinlerdir. (Hemoglobin , Hemosiyanin) Nukleoproteinler: Hücrede RNA ve DNA proteinle birleşmiş halde bulunur ki bunlara nukleoproteinler adı verilir. NUKLEİK ASİTLER: Nukleotid denen birimlerden oluşur. Baz + Şeker + Fosforik asit = Nukleotid Nukleotidler dehidrasyon senteziyle nukleik asitleri meydana getirirler. Böylece DNA ve RNA molekülleri oluşur. ENZİMLER: Hücrede meydana gelen sayısız biyokimyasal reaksiyonu katalizleyen ve canlı hücrede sentezlenen protein yapısındaki organik moleküllere enzim denir.Enzimler kimyasal katalizörler gibi görev yaparak reaksiyonu başlatır ve sonlandırır. Bazı enzimler sadece saf protein moleküllerinden yapılmıştır.Bunlara basit enzimler denir. (Pepsin, tripsin, kimotripsin) Diğer bazı enzimler ise protein yapılarına ilaveten aktivite gösterebilmek için kofaktör denen inorganik metal iyonları ve koenzim denen kompleks organik moleküllerle birlikte çalışırlar.Bu tip enzimlere de bileşik enzim denir. Enzim koenzim veya faktörü ile birlikte katalitik bakımdan tamamen aktif durumda ise bu haline holoenzim adı verilir.Bir holoenzimin koenzim veya kofaktöre ayrılıp inaktif hale gelen protein kısmına Apoenzim denir. VİTAMİNLER: Hücre metabolizması için gerekli olan, çok az miktarları ile büyüme, gelişme ve sıhhatli yaşama için gerekli organik maddelerdir.Vitaminler aynı zamanda hücrede geçen biyokimyasal olayları katalizleyen çoğu enzimlerin koenzim grubunu teşkil ederler. Bu nedenle avitaminozda reaksiyonlar gerçekleşmez ve canlı bunun eksikliğini duyar. Suda eriyen vitaminler: B ,C Yağda eriyen vitaminler: A,D,E,K HORMONLAR HÜCREDE PROTEİN SENTEZLENMESİ Protein sentezlenmesinde molekül ağırlıkları ve diğer bazı özellikleri farklı üç çeşit RNA görev yapar.Bunlardan biri elçi RNA dır. eRNA nukleusta DNA molekülünden aldığı genetik bilgiyi sitoplazmaya iletir.İkincisi ribozomal RNA dır.Protein sentezi ribozomun büyük bir kısmını oluşturan rRNA üzerinde gerçekleşir. Üçüncüsü taşıyıcı RNA dır. tRNA nın görevi bir polipeptid zinciri oluşurken sitoplazmadaki uygun amino asitleri alarak zincirdeki uygun yerlere yerleştirmektir. Her üç RNA da DNA tarafından sentezlenir. DNA çift dizi olmakla beraber bunlardan sadece biri genetik bilgiyi aktarır ve eRNA yı oluşturur, buna anlamlı dizi denir. Protein sentezi özetlenirse; Önce nukleusta çift diziden oluşan DNA molekülünün dizilerinden biri, sentezlenmesini istediği protein için gerekli nukleotitleri kapsayan kısmının kopyasını çıkararak, özel bir eRNA hazırlar.Hazırlanan bu eRNA nukleus zarının porundan çıkarak sitoplazmaya geçer ve ribozomla birleşir. Böylece ribozomlarda, DNA nın emrettiği proteini sentezlemek üzere özel bir eRNA kalıbı yerleşmiş olur.Daha sonra bu kalıp üzerindeki her kodona uygun antikodonlu tRNA lar sitoplazmadan uygun amino asitleri alarak ribozomdaki eRNA kalıbında yerine koyar. Böylece her ribozomda , DNA dan gelen şifreye uygun amino asitler yan yana peptid bağları ile bağlanarak istenen protein sentezlenmiş olur. Sentezlenen bu protein ribozomlardan ayrılarak gerekli yerlere taşınır, işi biten eRNA lar daha sonra parçalanır. HÜCRENİN FİZİKSEL YAPISI DİFFUSİON: Sıvı veya gaz molekülleri taşıdıkları kinetik enerjiden dolayı, moleküllerinin yoğunluğuyla ilgili olarak çok yoğun bir ortamdan az yoğun ortama hareket ederler ki bu olaya diffüzyon denir. Her yöne doğru olan bu hareket iki ortam arasında yoğunluk farkı kalmayıncaya kadar devam eder. SOLUSYON: İki ayrı yapının birbiri içinde eriyerek oluşturdukları karışımlara denir.Solusyonlar birkaç tipte olur. 1- Hakiki veya gerçek solusyon: Suda dağılan partiküller 1 milimikrondan daha küçüktür ve su molekülleri tarafından taşınır. Saydam olan bu solusyonların suyu uçurulursa geride partiküller kristal halde kalır, o nedenle bunlara kristalloid de denir.Tuz gölünde tuzun oluşması gibi. Canlı sistemde çözücü moleküller sudur.Protoplazmada bulunan çözünmüş tuzlar, şekerler ve diğer maddeler hücreye belli bir yoğunluk ve osmotik basınç kazandırır. Bu sayede hücre bulunduğu ortamın yoğunluğuna göre çevresiyle alışveriş yapabilir.Hücre içinde bulunduğu üç solusyon tipine göre durumunu değiştirir. İzotonik solusyon: Hücre içi yoğunluğu ile hücrenin konulduğu ortamın yoğunluğu aynıdır. Bu yüzden hücrede bir değişiklik olmaz.İki tarafa eşit miktarda su molekülü geçer, vücut veya kan hücrelerinde büzülme veya gerginlik olmaz. Normalde vücuttaki hücrelerin hücre sıvısı ile kan plazması ve diğer vücut sıvıları izotoniktir.% 0.9 NaCl çözeltisi insan hücreleri ile izotoniktir. Buna fizyolojik eriyik denir. Hipotonik solusyon: Ortam sıvısı yoğunluğu, hücre sıvısınınkinden daha az olan solusyonlardır. Bu durumda hücre dışarıdan su alır.Eritrositler % 0.6 lık tuz solusyonuna konursa su alır ve sonunda giren suyun basıncına dayanamayan zar patlar(hemoliz). Hemoliz yolu ile içindeki maddeleri atılabilen yegane zar eritrositlerdir. Hipertonik solusyon: Bunda ortam sıvısı yoğunluğu, hücre sıvısından fazladır.Eritrositler böyle bir ortama konursa su kaybedip büzülürler. Aynı şekilde ellerimizi tuzlu suda bir müddet bekletirsek ellerimizin derisi buruşur. 2- Kolloid çözelti: Bunlarda partiküllerin büyüklükleri gerçek çözelti ile süspansiyon partikülleri arasındadır. (1-100 milimikron çaptadır.)Bunlar tabana çökmek için küçük, gerçek çözelti yapmak için büyüktür. Filtre edilemezler . Hakiki çözeltilerdeki gibi kristal teşkil etmezler. 3- Suspension: Eğer su içinde çözünen partiküller 100 milimikrondan büyük olursa bunlara süspansiyon denir.Süspansiyon birçok molekülün yanyana gelmesinden meydana gelir. CANLI SİSTEMDE VE HÜCREDE SIVILAR Semipermeabl olan hücre membranı bulunduğu ortamla veya komşu hücrelerle madde alışverişi yapar.İki komşu hücrenin membranları arasında 80 Angstrom kadar bir aralık bulunur.Bu aralığa hücreler arası alan (intersellüler alan), buradaki sıvıya da hücreler arası sıvı (intersellüler sıvı) ve doku sıvısı anlamında (interstisiel sıvı) denir. Damar içi sıvısına (plazma) intravasküler sıvı denir. İntravasküler sıvı ve intersellüler sıvının ortak adı da hücre dışı sıvıdır(extrasellüler sıvı). Böylece her ribozomda , DNA dan gelen şifreye uygun amino asitler yan yana peptid bağları ile bağlanarak istenen protein sentezlenmiş olur. Sentezlenen bu protein ribozomlardan ayrılarak gerekli yerlere taşınır, işi biten eRNA lar daha sonra parçalanır. HÜCRE BİLİMİ En ilkel yapılı hücre prokaryotik hücredir.Nukleus zarı bulunmaz. DNA hücre sitoplazmasında bulunur.Organellere sahip değildir. Örnek bakteri hücresi verilebilir. NUCLEUS Bakteri ve viruslar hariç hemen hemen bütün hayvan ve bitki hücrelerinin birer nukleusu vardır. Memeli karaciğer hücreleri, böceklerin orta bağırsak hücreleri, testisdeki Leydig hücreleri ve bazı tek hücreliler iki nukleuslu, çizgili kas hücreleri ise çok nukleusludur. Çok nukleuslu hücrelere POLİKARYOTİK hücre adı verilir. Nukleus hücrenin morfolojik ve biyolojik yönden kontrol merkezidir.Bütün canlılık olaylarını yönettiği gibi canlının kalıtsal karakterlerinin dölden döle geçmesini de sağlar. Nukleus zarı ( Karyotheca ) Nukleus zarı çift katlıdır ve bu zar büyük bir olasılıkla E. R. dan oluşur. Dış zarın üzerinde ribozomlar vardır. İç zar ise düzdür. İç ve dış zarlar yer yer birleşerek bir açıklık meydana getirir. Bunlara por denir.Sentez olayları çok olan hücrelerin nukleus zarlarında por sayısı fazladır. Porlar nukleus ile sitoplazma arasında gerekli maddelerin geçişine olanak sağlar. Hücre bölünmesinde, patolojik hallerde, X ışınlarına maruz kalınca, uzun süren otoliz sonucu nukleus zarı ortadan kalkar. NUKLEOPLAZMA Nukleus zarı tarafından çevrilmiş olup kromatin ağı ve nukleolus dışında kalan sahayı doldurur. Nukleoplazma; RNA, büyük moleküllü proteinler, lipid ve inorganik tuzlar içerir. Nukleusun morfolojik görünümünde olan değişmeler klinikte önemlidir. Nukleolus Hücre nukleusu içinde belirli bir kromozomun belirli bir bölgesine bağlı olarak bulunan nukleolus yuvarlak ve oval bir yapı gösterir. Nukleolus bir zarla çevrilmiş olmadığından kolayca gözden kaybolabilir ve ayrı bir organel olarak kabul edilmez. Sayısı hücreden hücreye değişir, Nukleolus granüllü ve fibrilli bölgelerden oluşur. Her iki bölge de proteince zengin olup ayrıca nukleotid ve koenzim sentezi yapan enzimlerle RNA bulunur. Fakat DNA bulunmaz. Nukleustaki proteinler ya histon, protamin gibi bazik veya kromozamin gibi asit proteinlerdir. Hücre bölünmesinde önemli bir rolü vardır. Kromatin ağı ve kromozom İnterfazda hücrenin, nukleusu boyandığı zaman, nukleoplazma içinde iyi boyanmış uzun ağ veya yumak halinde iplikler görülür. Bunlara kromatin iplikleri veya kromonema denir. Bu iplikler üzerinde, daha kuvvetle boyanmış tanecikler dizilmiştir. Bunlara da kromatin taneleri veya kromomer denir. İnterfazdaki nukleusun içinde görülen bu iplikçikler, helezonları açılmış, uzamış ve dağınık durumda bulunan kromozomlardır. Hücre bölüneceği zaman bu iplikçikler, helezon yaparak kısalır ve kalınlaşırlar, böylece de kromozomları meydana getirirler. Bölünmekte olan bir hücrenin nukleusu boyandıktan sonra mikroskopta incelenirse belirli şekillerde ve koyu boyanmış yapılar görülür, bunlara kromozom adı verilir. Bir kromozomun şekli, kromozomun kollarını birleştiren boğumun yerine göre isimlendirilir. Bu boğuma sentromer (kinetokor ) veya primer boğum denir. Bu boğum küçük bir granül veya sentromeri kapsayan açık renkli bir alandır. Kromozomlar üzerinde sentromerden başka boğumlarda bulunabilir, bunlara sekonder boğum ve ayrılan kısma uydu veya satellit denir. Kromozom tipleri METASENTRİK KROMOZOM SUBMETASENTRİK KROMOZOM AKROSENTRİK KROMOZOM TELOSENTRİK KROMOZOM Bölünme anında kromozomlar kutuplara doğru çekilirken, sentromerlerinden iğ ipliklerine tutunurlar, Bu nedenle sentromeri herhangi bir nedenle tahrip olan veya bulunmayan bir kromozom bölünme olayına katılamadığından parçalanır. Her kromozomun kendine öz bir şekli vardır. Bu şekil canlının bütün hücrelerinde aynıdır. Bir türün kromozomunun şekli gibi sayısı da sabittir. Bir canlının bütün hücreleri aynı, yani biri anadan, diğeri babadan gelen aynı şekil ve büyüklükte ikişer takım kromozoma sahiptir. Buna diploit kromozom sayısı denir. Anadan ve babadan gelen eş kromozomların her birine de homolog kromozom adı verilir. Olgun üreme hücrelerinde ise kromozom sayısı vücut hücrelerinkinin yarısı kadardır.Burada homolog kromozomlardan her biri, başka hücreye geçtiğinden sayı yarıya inmiştir. Buna da haploit kromozom denir. Kromozomun şekli ve sayısı gibi büyüklüğü de değişmez. Aynı kromozom bir türün farklı bireylerinin vücut hücrelerinde daima aynı büyüklüktedir. Bir kromozomda her biri iki kromonema taşıyan iki kromatid bulunur. Kromonemanın üst üste katlanmasıyla veya nukleoproteinin o bölgede yogunlaşmasıyla kromomerler oluşur. Kromonema üzerinde kromomerlerin bulunduğu yerler genlerin yerleştiği bölgeler olarak kabul edilir. Bazik boyalarla boyanan bir kromozomun her yerinin aynı derecede boyanmadığı görülür. Kuvvetli boyanan bölgelere heterokromatik bölgeler denir.Bu bölgeler interfazda sıkı bir şekilde helezonlaşmış olup, içinde fazla miktarda DNA ve RNA bulunur. Daha az boyanan bölgelere ise ökromatik bölgeler denir. Bu bölgenin yapısında da histonlar ve DNA vardır. Hücrenin kimyasal yapısı İNORGANİK MADDELER 1- SU: Hayatsal faaliyetlerin sürdürülmesinde önemli rolü vardır Canlı türüne, hücrenin görevine, yaşlı ve genç olmasına göre hücrelerde değişik oranlarda bulunmaktadır.Genel olarak sitoplazmanın % 85-95 kadarı sudur. Embriyonal hücrelerde, genç ve aktif hücrelerde su oranı fazla, yaşlı hücrelerde azdır. Hücre protoplazmasında su serbest ve bağlı su olarak bulunur.Serbest su kan ve lenf sıvılarındaki sudur.Bağlı su ise ikiye ayrılır.Anyon ve katyonlara bağlı olarak bulunan su (Hidratasyon Suyu ) ve anyon ve katyonlara bağlı bulunan suyun dışındaki sudur (Moleküller Arası Su ). 2-ELEKTROLİTLER: C,H,O,N,K,Ca, Mg, Fe,S,P sitoplazmanın temel elementleridir. İlk dördü protoplazmada bulunan organik maddeler yönünden daha önemlidir.Mg ve Fe ise klorofil ve hemoglobin gibi yapıları oluşturma yönünden de temel element sayılırlar. Bu elementler hücredeki bileşikleri teşkil ederler.Özellikle temel elementlerin eksikliği halinde hücre fonksiyonlarını tam olarak sürdüremez. Bu elementler ayrıca protoplazmik aktiviteyi artırır, osmotik basıncı sağlar, asit-baz dengesini ayarlar, birçok enzimleri aktifleştirir ve bazı vitaminlerin terkibine girer. Canlı hücredeki inorganik maddeler asit baz ve tuzlardır.Fakat bunlar hücre suyu içinde erimiş yani iyonlaşmış olup elektrolitleri teşkil ederler. Bir solusyonda iyonların bulunuşu, solusyonun elektrik akımını geçirmesini sağlar. Böylece iyonlarına ayrılan ve dolayısıyla elektrik akımını ileten maddelere elektrolit (iletken) denir. ORGANİK MADDELER Hücre yapısında çeşitli organik maddeler mevcuttur. Karbonhidratlar: Enerji kaynağıdır. Bu enerji hücre çoğalması, büyümesi ve hareket yeteneği için gereklidir. Karbonhidratlar üç grupta toplanır. Monosakkaritler: Hidroliz sonucu daha küçük moleküllere ayrılamazlar. Triozlar Pentozlar Heksozlar ( Glukoz,Fruktoz, Galaktoz) Oligosakkaritler: 2,3,4,5,6 monosakkaritin aralarından birer mol su çıkmasıyla diğer bir deyişle glikozit bağları ile birbirine bağlanarak meydana getirdikleri bileşiklere oligosakkaritler denir. Disakkaritler( Sakkaroz, Maltoz, Laktoz) Trisakkaritler Polisakkaritler: Canlıda en önemli polisakkaritler heksozlardan yapılmış olanlar olup bitki hücresi çeperinde sellüloz, bitkide depo edilen nişasta ve hayvan hücrelerinde depo edilen glikojendir. Lipidler: Enerji kaynağı olarak ve hücre membranında yapı taşı olarak önemlidir. Lipidleri şöyle gruplandırabiliriz. Basit lipidler Bileşik lipidler( Fosfolipid, glikolipid) Diğer lipidler ( Steroid, kolesterol) Kolesterol Hayvansal hücre zarlarının yapısında, sinir dokusu ve diğer dokularda yapı maddesi olarak iş görür. Bitkisel dokularda bulunmaz. Kolesterol deri hücrelerinin zarlarında yağlarla birlikte birikerek derinin asitlere ve eritici maddelere karşı direncini arttırır, aynı zamanda derinin su kaybını önler. Omurgalılarda, besinlerle alınan veya organizmada sentez edilen kolesterol diğer steroid gruplarına çevrilmektedir. Bunlardan biri de safra tuzlarıdır. Safra tuzları karaciğerde yapılır ve safra kanalları yoluyla bagırsaklara iletilir, orada yağların sindirim ve absorbsiyonunda rol oynar. Bunun yanında kanda kolesterol oranının yükselmesi, arteriosclerozis denen damar sertliği meydana getirir.Bunda damarların iç yüzünde plaklar oluşarak damar çeperi daralır ve esnekliği kaybolur. PROTEİNLER: Basit proteinler:Bunlar sadece amino asitlerden ibarettir. Albuminler Globulinler Gluteninler Histonlar Protaminler Bileşik proteinler: Fosfoproteinler: (vitellin) Metalloproteinler:Bunlar proteine bağlı olarak Fe,Cu vb. ağır metalleri kapsayan bileşik proteinlerdir. (Hemoglobin , Hemosiyanin) Nukleoproteinler: Hücrede RNA ve DNA proteinle birleşmiş halde bulunur ki bunlara nukleoproteinler adı verilir. NUKLEİK ASİTLER: Nukleotid denen birimlerden oluşur. Baz + Şeker + Fosforik asit = Nukleotid Nukleotidler dehidrasyon senteziyle nukleik asitleri meydana getirirler. Böylece DNA ve RNA molekülleri oluşur. ENZİMLER: Hücrede meydana gelen sayısız biyokimyasal reaksiyonu katalizleyen ve canlı hücrede sentezlenen protein yapısındaki organik moleküllere enzim denir.Enzimler kimyasal katalizörler gibi görev yaparak reaksiyonu başlatır ve sonlandırır. Bazı enzimler sadece saf protein moleküllerinden yapılmıştır.Bunlara basit enzimler denir. (Pepsin, tripsin, kimotripsin) Diğer bazı enzimler ise protein yapılarına ilaveten aktivite gösterebilmek için kofaktör denen inorganik metal iyonları ve koenzim denen kompleks organik moleküllerle birlikte çalışırlar.Bu tip enzimlere de bileşik enzim denir. Enzim koenzim veya faktörü ile birlikte katalitik bakımdan tamamen aktif durumda ise bu haline holoenzim adı verilir.Bir holoenzimin koenzim veya kofaktöre ayrılıp inaktif hale gelen protein kısmına Apoenzim denir. VİTAMİNLER: Hücre metabolizması için gerekli olan, çok az miktarları ile büyüme, gelişme ve sıhhatli yaşama için gerekli organik maddelerdir.Vitaminler aynı zamanda hücrede geçen biyokimyasal olayları katalizleyen çoğu enzimlerin koenzim grubunu teşkil ederler. Bu nedenle avitaminozda reaksiyonlar gerçekleşmez ve canlı bunun eksikliğini duyar. Suda eriyen vitaminler: B ,C Yağda eriyen vitaminler: A,D,E,K HORMONLAR HÜCREDE PROTEİN SENTEZLENMESİ Protein sentezlenmesinde molekül ağırlıkları ve diğer bazı özellikleri farklı üç çeşit RNA görev yapar.Bunlardan biri elçi RNA dır. eRNA nukleusta DNA molekülünden aldığı genetik bilgiyi sitoplazmaya iletir.İkincisi ribozomal RNA dır.Protein sentezi ribozomun büyük bir kısmını oluşturan rRNA üzerinde gerçekleşir. Üçüncüsü taşıyıcı RNA dır. tRNA nın görevi bir polipeptid zinciri oluşurken sitoplazmadaki uygun amino asitleri alarak zincirdeki uygun yerlere yerleştirmektir. Her üç RNA da DNA tarafından sentezlenir. DNA çift dizi olmakla beraber bunlardan sadece biri genetik bilgiyi aktarır ve eRNA yı oluşturur, buna anlamlı dizi denir. Protein sentezi özetlenirse; Önce nukleusta çift diziden oluşan DNA molekülünün dizilerinden biri, sentezlenmesini istediği protein için gerekli nukleotitleri kapsayan kısmının kopyasını çıkararak, özel bir eRNA hazırlar.Hazırlanan bu eRNA nukleus zarının porundan çıkarak sitoplazmaya geçer ve ribozomla birleşir. Böylece ribozomlarda, DNA nın emrettiği proteini sentezlemek üzere özel bir eRNA kalıbı yerleşmiş olur.Daha sonra bu kalıp üzerindeki her kodona uygun antikodonlu tRNA lar sitoplazmadan uygun amino asitleri alarak ribozomdaki eRNA kalıbında yerine koyar. Böylece her ribozomda , DNA dan gelen şifreye uygun amino asitler yan yana peptid bağları ile bağlanarak istenen protein sentezlenmiş olur. Sentezlenen bu protein ribozomlardan ayrılarak gerekli yerlere taşınır, işi biten eRNA lar daha sonra parçalanır. HÜCRENİN FİZİKSEL YAPISI DİFFUSİON: Sıvı veya gaz molekülleri taşıdıkları kinetik enerjiden dolayı, moleküllerinin yoğunluğuyla ilgili olarak çok yoğun bir ortamdan az yoğun ortama hareket ederler ki bu olaya diffüzyon denir. Her yöne doğru olan bu hareket iki ortam arasında yoğunluk farkı kalmayıncaya kadar devam eder. SOLUSYON: İki ayrı yapının birbiri içinde eriyerek oluşturdukları karışımlara denir.Solusyonlar birkaç tipte olur. 1- Hakiki veya gerçek solusyon: Suda dağılan partiküller 1 milimikrondan daha küçüktür ve su molekülleri tarafından taşınır. Saydam olan bu solusyonların suyu uçurulursa geride partiküller kristal halde kalır, o nedenle bunlara kristalloid de denir.Tuz gölünde tuzun oluşması gibi. Canlı sistemde çözücü moleküller sudur.Protoplazmada bulunan çözünmüş tuzlar, şekerler ve diğer maddeler hücreye belli bir yoğunluk ve osmotik basınç kazandırır. Bu sayede hücre bulunduğu ortamın yoğunluğuna göre çevresiyle alışveriş yapabilir.Hücre içinde bulunduğu üç solusyon tipine göre durumunu değiştirir. İzotonik solusyon: Hücre içi yoğunluğu ile hücrenin konulduğu ortamın yoğunluğu aynıdır. Bu yüzden hücrede bir değişiklik olmaz.İki tarafa eşit miktarda su molekülü geçer, vücut veya kan hücrelerinde büzülme veya gerginlik olmaz. Normalde vücuttaki hücrelerin hücre sıvısı ile kan plazması ve diğer vücut sıvıları izotoniktir.% 0.9 NaCl çözeltisi insan hücreleri ile izotoniktir. Buna fizyolojik eriyik denir. Hipotonik solusyon: Ortam sıvısı yoğunluğu, hücre sıvısınınkinden daha az olan solusyonlardır. Bu durumda hücre dışarıdan su alır.Eritrositler % 0.6 lık tuz solusyonuna konursa su alır ve sonunda giren suyun basıncına dayanamayan zar patlar(hemoliz). Hemoliz yolu ile içindeki maddeleri atılabilen yegane zar eritrositlerdir. Hipertonik solusyon: Bunda ortam sıvısı yoğunluğu, hücre sıvısından fazladır.Eritrositler böyle bir ortama konursa su kaybedip büzülürler. Aynı şekilde ellerimizi tuzlu suda bir müddet bekletirsek ellerimizin derisi buruşur. 2- Kolloid çözelti: Bunlarda partiküllerin büyüklükleri gerçek çözelti ile süspansiyon partikülleri arasındadır. (1-100 milimikron çaptadır.)Bunlar tabana çökmek için küçük, gerçek çözelti yapmak için büyüktür. Filtre edilemezler . Hakiki çözeltilerdeki gibi kristal teşkil etmezler. 3- Suspension: Eğer su içinde çözünen partiküller 100 milimikrondan büyük olursa bunlara süspansiyon denir.Süspansiyon birçok molekülün yanyana gelmesinden meydana gelir. CANLI SİSTEMDE VE HÜCREDE SIVILAR Semipermeabl olan hücre membranı bulunduğu ortamla veya komşu hücrelerle madde alışverişi yapar.İki komşu hücrenin membranları arasında 80 Angstrom kadar bir aralık bulunur.Bu aralığa hücreler arası alan (intersellüler alan), buradaki sıvıya da hücreler arası sıvı (intersellüler sıvı) ve doku sıvısı anlamında (interstisiel sıvı) denir. Damar içi sıvısına (plazma) intravasküler sıvı denir. İntravasküler sıvı ve intersellüler sıvının ortak adı da hücre dışı sıvıdır(extrasellüler sıvı). Hücre içi ve dışı sıvı bileşimlerinin organizma tarafından sabit tutulmasına HOMEOSTASİS denir.Homeostasisin aşırı değişimi hücreyi ölüme kadar götürebilir.Ör: kolerada barsaklardan çok aşırı su kaybı, suyla birlikte birçok elektrolitin de atılmasına neden olur.Eğer bunlar kısa sürede yerine konamazsa hasta ölür. HÜCRE BÖLÜNMESİ Amitosis Mitosis Meiosis AMİTOSİS BÖLÜNME Bu tip bölünme; açlık esnasında dejenere olan hücrelerde, yaşlı hücrelerde, süratle büyüyen hücrelerde ve memelilerin döl yatağı (uterus) epitel hücrelerinde görülür. Eşey hücrelerinde amitoza hiçbir zaman rastlanmaz. MİTOSİS BÖLÜNME HAZIRLIK EVRESİ (Metabolik faz) Kromozomların kendini eşlemesi Sentriollerin kendini eşlemesi İğ ve aster iplikleri için gerekli proteinlerin sentezlenmesi Enerji sağlanması DAĞILMA EVRESİ Profaz: Dağınık ve kromatit halindeki kromozomlar helezon yaparak kısalır ve kalınlaşır. Tomurcuklu sentrioller kutuplara itilirken iğ ve aster iplikleri oluşur. Nukleolus küçülerek kaybolur. Nukleus zarı erir. Kısalıp kalınlaşan kromozomlar hücrenin merkezinde toplanır. SOLUSYON: İki ayrı yapının birbiri içinde eriyerek oluşturdukları karışımlara denir.Solusyonlar birkaç tipte olur. 1- Hakiki veya gerçek solusyon: Suda dağılan partiküller 1 milimikrondan daha küçüktür ve su molekülleri tarafından taşınır. Saydam olan bu solusyonların suyu uçurulursa geride partiküller kristal halde kalır, o nedenle bunlara kristalloid de denir.Tuz gölünde tuzun oluşması gibi. Canlı sistemde çözücü moleküller sudur.Protoplazmada bulunan çözünmüş tuzlar, şekerler ve diğer maddeler hücreye belli bir yoğunluk ve osmotik basınç kazandırır. Bu sayede hücre bulunduğu ortamın yoğunluğuna göre çevresiyle alışveriş yapabilir.Hücre içinde bulunduğu üç solusyon tipine göre durumunu değiştirir. İzotonik solusyon: Hücre içi yoğunluğu ile hücrenin konulduğu ortamın yoğunluğu aynıdır. Bu yüzden hücrede bir değişiklik olmaz.İki tarafa eşit miktarda su molekülü geçer, vücut veya kan hücrelerinde büzülme veya gerginlik olmaz. Normalde vücuttaki hücrelerin hücre sıvısı ile kan plazması ve diğer vücut sıvıları izotoniktir.% 0.9 NaCl çözeltisi insan hücreleri ile izotoniktir. Buna fizyolojik eriyik denir. Hipotonik solusyon: Ortam sıvısı yoğunluğu, hücre sıvısınınkinden daha az olan solusyonlardır. Bu durumda hücre dışarıdan su alır.Eritrositler % 0.6 lık tuz solusyonuna konursa su alır ve sonunda giren suyun basıncına dayanamayan zar patlar(hemoliz). Hemoliz yolu ile içindeki maddeleri atılabilen yegane zar eritrositlerdir. Hipertonik solusyon: Bunda ortam sıvısı yoğunluğu, hücre sıvısından fazladır.Eritrositler böyle bir ortama konursa su kaybedip büzülürler. Aynı şekilde ellerimizi tuzlu suda bir müddet bekletirsek ellerimizin derisi buruşur. 2- Kolloid çözelti: Bunlarda partiküllerin büyüklükleri gerçek çözelti ile süspansiyon partikülleri arasındadır. (1-100 milimikron çaptadır.)Bunlar tabana çökmek için küçük, gerçek çözelti yapmak için büyüktür. Filtre edilemezler . Hakiki çözeltilerdeki gibi kristal teşkil etmezler. 3- Suspension: Eğer su içinde çözünen partiküller 100 milimikrondan büyük olursa bunlara süspansiyon denir.Süspansiyon birçok molekülün yanyana gelmesinden meydana gelir. CANLI SİSTEMDE VE HÜCREDE SIVILAR Semipermeabl olan hücre membranı bulunduğu ortamla veya komşu hücrelerle madde alışverişi yapar.İki komşu hücrenin membranları arasında 80 Angstrom kadar bir aralık bulunur.Bu aralığa hücreler arası alan (intersellüler alan), buradaki sıvıya da hücreler arası sıvı (intersellüler sıvı) ve doku sıvısı anlamında (interstisiel sıvı) denir. Damar içi sıvısına (plazma) intravasküler sıvı denir. İntravasküler sıvı ve intersellüler sıvının ortak adı da hücre dışı sıvıdır(extrasellüler sıvı). Hücre içi ve dışı sıvı bileşimlerinin organizma tarafından sabit tutulmasına HOMEOSTASİS denir.Homeostasisin aşırı değişimi hücreyi ölüme kadar götürebilir.Ör: kolerada barsaklardan çok aşırı su kaybı, suyla birlikte birçok elektrolitin de atılmasına neden olur.Eğer bunlar kısa sürede yerine konamazsa hasta ölür. MİTOSİS BÖLÜNME HAZIRLIK EVRESİ (Metabolik faz) Kromozomların kendini eşlemesi Sentriollerin kendini eşlemesi İğ ve aster iplikleri için gerekli proteinlerin sentezlenmesi Enerji sağlanması DAĞILMA EVRESİ Profaz: Dağınık ve kromatit halindeki kromozomlar helezon yaparak kısalır ve kalınlaşır. Tomurcuklu sentrioller kutuplara itilirken iğ ve aster iplikleri oluşur. Nukleolus küçülerek kaybolur. Nukleus zarı erir. Kısalıp kalınlaşan kromozomlar hücrenin merkezinde toplanır. Metafaz: Kromozomlar iğ ipliklerine dik olan metafaz düzleminde toplanırlar.Sentromerlerinden bükülürler. İki eş kromatitden oluşan her kromozomun sentromeri birbirinden ayrılır. İğ iplikleri sentromerlere bağlanır.Profazın 30-60 dakika sürmesine karşılık metafaz ancak 2-6 dakikadır. Anafaz: İğ ipliklerinin kasılması sonucu eş kromatitler bir sıçrama hareketiyle birbirlerinden uzaklaşmaya başlar. Ve artık kardeş kromozomlar olarak adlandırılırlar. 3-15 dakika süren anafaz kardeş kromozomlar kutuplara ulaşınca son bulur. Telofaz: Bu fazda profazın tamamen aksi yönde olaylar gelişir. Ayrı kutuplardaki kromatitler, sentriollerin etrafında toplanır. Helezonları çözülür. Sitoplazma tarafından kromozomların etrafında nukleus zarı oluşturulur. Nukleolus oluşur. Ve meydana gelen iki yavru nukleusta metabolik evre başlar. SİTOKİNEZ Sitoplazma hücre zarından içeriye doğru ve iğ ipliklerine dik bir yönde girinti yapmaya başlar.Karşılıklı gelişen bu girintiler, gittikçe derinleşerek sonuçta sitoplazmanın iki ayrı parçaya bölünmesini sağlar. Böylece tamamlanmış olan mitoz bölünme ile bir hücreden, ana hücre ile aynı sayıda kromozoma sahip iki yavru hücre meydana gelir. Bazen nukleus bölündüğü halde sitoplazma bölünmez ve iki nukleuslu bir hücre oluşur. (Sinsisyum) Çizgili kas dokusunda bu durum görülür. MEİOSİS BÖLÜNME Mayoza hazırlık evresi: Dağılma evresi: Birinci meiosis (Redüksiyon bölünme): - Birinci profaz : - Leptoten: Kromonema ipleri kısalıp kalınlaşmaya başlar. Nukleus zarı henüz mevcuttur. Kromozomlar belirir. -Zigoten: Homolog kromozomlar birbirlerini bularak birleşirler bu birleşme noktalarına sinapsis , görüntüye de bivalent denir. - Pakiten: 4 kromatitli görünen homolog kromozom çiftine tetrad adı verilir. - Diploten: Sinapsis yapan homolog kromozomlar birbirlerinden ayrılırken birkaç noktada birbirlerine dokunurlar ve bu değme noktaları yüzünden X haline benzer bir durum alırlar (Kiazma) . Bağlandıkları yerden kopan homolog kromozomların parçalarının yer değiştirmesine Crossing-over denir. - Diakinez: Parça değişen fakat materyali azalmayan kromozomlar birbirinden ayrılır, spiralleşip kalınlaşır,boyları kısalır ve koyu olarak boyanır.Çekirdekçik kaybolur, çekirdek zarı dağılır ve profaz sona erer. Birinci metafaz: Nukleus zarı erimiştir. Sentriol çiftleri kutuplara gider, iğ iplikleri meydana gelir. Tetratlar ekvatorial düzlemde sıralanır. Birinci anafaz: Homolog kromozomlar bölünmeden sentromerlerinden yakalanarak kutuplara çekilmeye başlarlar. Bu kromozom sayısını haploid duruma düşürür. Birinci telofaz:Kromozomlar interfazdaki durumlarına geçmeye başlar, çekirdek zarı belirginleşir fakat çekirdekçik oluşmaz. Hücre ikiye bölünerek erkekte secunder spermatosit, dişide secunder oosit ve primer kutup hücresi meydana gelir.Böylece haploid kromozomlu olarak birinci mayoz sona erer. İkinci meiosis: Arada bir interfaz evresi yoktur. Mitozun bütün safhaları yeniden tekrarlanır. İkinci profaz:Birinci bölünme sonucunda kendini eşlemiş olan sentrioller, kutuplara doğru giderken aralarında iğ ve hücre zarına doğru aster iplikleri

http://www.biyologlar.com/medikal-biyolojiye-giris

ÇEVRENİN CANLI VE CANSIZ ETMENLERİ

Cansız (abiyotik) etmenler: Işık:Canlılar için en önemli enerji kaynağı güneştir.Yeryüzüne inen enerji bitkiler tarafından fotosentez olayında kullanılır. Sıcaklık:Canlıların yeryüzüne dağılımını ve yoğunluğunu belirleyen önemli bir etkendir. İklim:Uzun zaman aralığı,içinde belirli bir bölgede egemen olan atmosfer koşullarına iklim denir. Toprak ve Minareler:Mineral tanecikleri ile humus karışarak toprağı meydana getirir.Rüzgar,sıcaklık ve suyun aşındırıcı etkileri dünyanın yüzeyini kaplayan kayaların zamanla parçalanması ,toprağı oluşturan mineral taneciklerinin ortaya çıkmasına neden olur. Su:Yeryüzünün 3/4’ü sularla kaplıdır.Atmosferde bulunan suyun yağmur, kar,dolu olarak yeryüzüne dönmesi yağış olarak tanımlanmaktadır. pH:Doğadaki sular asidik ve bazik(pH) özellikleri bakımından büyük farklılık gösterir.Ortamın pH derecesi organizmanın yaşamsal faaliyetini etkiler. Bol yağış alan bölgelerdeki topraklar, örneğin Karadeniz bölgesi toprakları oldukça asidiktir. Hayvanlar Vücut sıcaklığının Korunmasına göre; 1)Poikilotermal hayvanlar(Soğuk kanlı-Vücut ısısı değişken hayvanlar) Örnek:Balık,sürüngen,kurbağa poikilotermal hayvanlardır. 2)Homoitermal hayvanlar (Sıcak kanlılar-Sabit ısılılar) Canlı (biyotik) etmenler: Çevrenin canlı etmenleri görevlerine göre üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılar olmak üzere gruplandırılır. Canlılar arasında heterotrof ototrof ilişkisinden başka,belirli bazı yaşama ve beslenme biçimleri vardır. -Ototrof canlılar: Ototrof canlılar,kendi besinlerini kendi üretir.Bu nedenle ototrof canlılara Üreticiler de denir.Bunlar su,karbondioksit ve inorganik tuzlardan organik madde sentezler.Ototroflar ihtiyaç duydukları enerji göre sınıflandırılır. Fotosentetik ototroflar:Enerjiyi güneş ışığından sağlayan canlılardır.Yeşil bitkiler,bazı bakteriler ve mavi-yeşil algler fotosentetik ototrof organizmalardır. Kemosentetik ototroflar:Kendileri için gerekli olan enerjiyi bazı inorganik (NH3,H2S) oksidasyonundan sağlayan organizmalardır.Demir,nitrit,nitrat ve sülfür bakterileri gibi bazı bakteriler kemosentetik ototrof organizmalardır. -Hetetrof canlılar: Hetetrof organizmalar,besinlerini ortamdan hazır alır. Ototrof canlılar ve çürümüş organik maddeleri besin alarak kullanan hetetroflara,hazır beslendikleri için tüketiciler de denir.Hayvanların,mantarların ve bakterilerin çoğu hetetroftur.Hetetroflar beslenme özellikleri yönünden üçe ayrılır. Holozoik: Besinlerini katı parçacıklar halinde alanlar. Simbiyoz: Birlikte yaşayanlar. Saprofit: Çürükçül yaşayanlar. Holozoik beslenen hayvanlar kullandıkları besinlerin yapısına göre üç gruba ayrılır. Ot obur(Herbivor) Hayvanlar: Sadece otla beslenen hayvanlardır. Karada yaşayanlardan böcekler, kemirgen memeliler ve geviş getirenler; suda yaşayanlardan kabuklu ve yumuşakçalar herbivordur. Et obur(Karnivor) Hayvanlar: Sadece etle beslenen hayvanlardır.Aslan, kartal gibi yırtıcılar ve büyük yılanlar karnivordur. Hem ot obur hem ot obur (Omnivor) Hayvanlar: Hem otla,hem de etle beslenen canlılardır.İnsanların yanı sıra; ayı,domuz gibi canlılarda omnivordur. -Simbiyotik ilişkiler (Birlikte yaşama) İki veya daha fazla canlının birlikte yaşama şeklidir. Yararlı birlikleri ve zararlı birlikleri oluşturur.Birlikte yaşama üç grupta incelenir. Kommensalizm (Tek taraflı ortaklık):Birlikte yaşayan iki ortaktan biri yarar sağlarken,diğeri hiçbir yarar sağlamaz.Bu ilişki (+,0) ifadesiyle gösterilir. Örneğin ; Köpek balığına tutunarak onunla taşınan küçük bir balık (Echeneis),köpek balığına herhangi bir zarar vermeden yaşamını sürdürür.Köpek balığının yiyecek artıklarından beslenir.Kommensalizme okyanuslarda daha çok rastlanır. Midyenin kabuğuna tutunarak yaşayan Broyozoa,midyenin sağladığı su akıntısı ile gelen besinlerden yararlanır.Midyeye ne faydası nede zararı vardır. Mutualizm (İki taraflı ortaklık): Karşılıklı fayda esasına dayanan bir yaşama şeklidir.Bu ortaklıktan her iki türde faydalanır.Bu ilişki (+,+) ifadesiyle gösterilir.Mutualizm örnekleri ; Liken birliğini bir alg ile basit bir mantar meydana getirir. Alg bu birlik içerisinde üretici olarak görev yapar. Mantara ise,su ve mineral temin ederek algin fotosentez yapabilmesini sağlar ve sitemi korur. Besin, oksijen Liken =Su Yosunu + Mantarlar Su, mineral maddeler -İnsanın bağırsağında yaşayan bakteriler kendileri için yaşama, çoğalma ortamı bulurken, insan için K ve B vitaminlerini sentezler. -Geviş getiren hayvanların sindirim sisteminde bulunan bakteriler selüloz enzimi salgılayarak selülozun sindirilmesini sağlar. -Baklagil köklerindeki nodüllerde yaşayan Rhizobium adlı bakteri havanın serbest azotunu bağlar ve baklagilin bu azottan yararlanmasını sağlar. Bunun karşılığında bakteri baklagillerden besin elde eder. Protokooperasyon:Ayrıca birde protokooperasyon mevcutdur.Bur da canlılar birlikte yaşamak zorunda değillerdir.Bir araya geldiklerinde birbirlerinden istifade ederler.Örnek:Timsahın ağzından etleri temizleyen kuşlar. Parazitizm (Asalaklık) Bir canlının başka bir canlının içinde veya üzerinde yaşayarak besinini ondan elde etmesi şeklinde olur.Parazit canlı konaktan yarar sağlarken onun zararına iş görür.Bu ilişki (+,-) ifadesiyle gösterilir.Parazitin üzerinde yaşadığı canlıya konak canlı denir.İyi adaptasyon göstermiş bir parazit konağını öldürmemelidir.Parazit canlı yaşadığı yere göre ikiye ayrılır. Dış parazitler: Parazit olan canlının, konak canlının dış kısmına (Deri ya da solungaç) yapışarak ya da tutunarak yaşamasıdır.Dış parazitlerin özellikleri ; - Genellikle eklem bacaklılar grubundandır.(bit, pire, kene) - Sindirim sistemleri vardır. - Hücre dışı sindirim yaparlar. - Duyu ve hareket organelleri vardır. - Yumurta çoğalırlar, ayrı eşeylidirler. İç parazitler: Parazit canlının, konak canlının iç kısmında yaşamasıdır.İç parazitliğin özellikleri ; - Genellikle solucanlar şubesindedirler(Bağırsak kurtları, tenyalar).Hücre içerisinde (Plazmodyum) ya da kan içinde (Uyku hastalığını oluşturan bir hücreli) yaşayanlarda olabilir. - Sindirim organları yoktur. - Monomerleri tüm vücut yüzeyleri ile alırlar. - Duyu organları yoktur. - Hermafrodittir(Dişi veya erkek gamet aynı canlıda) “Bitkisel parazitler ikiye ayrılır. Yarı parazitler: Bazı bitkiler klorofil taşırlar ve fotosentez yaparlar. Ancak kök sistemleri gelişmediği için su ve mineral madde ihtiyaçlarını emeç adı verilen kökleriyle üzerinde yaşadıkları bitkinin odun borularından alırlar. Örnek; Ökse otu. Tam parazitler: Bazı bitkiler fotosentez yapamadıkları için bütün ihtiyaçlarını üzerinde yaşadıkları bitkiden sağlarlar.Klorofilleri yok veya indirgenmiştir.Kökleri (emeçleri) ile üzerinde yaşadığı bitkinin soymuk dokularından organik besin maddesi alırlar. Örneğin; küsküt otu(Çin sacı),canavar otu gibi. -Çürükçül (Saprofit) beslenme: Saprofit beslenen canlılar mayalar, küfler ve bazı bakteriler örnek verilebilir.Bu tür beslenen canlılara ayrıştırıcılar da denir.Bu organizmalarda enzim sistemi iyi gelişmiştir. Ayrıştırıcılar ölü bitki ve hayvan kalıntılarıyla, organik atıkların üzerine enzimler salgılayarak bu maddeleri parçalar ve kendileri için gerekli olan organik maddeyi bünyelerine alırlar.Ayrıştırıcıların yaptıkları bu beslenme şekline saprofit (Çürükçül) beslenme denir.Organik maddelerden inorganik madde üretirler.Mantarlar daha çok bitkileri,bakteriler ise hayvanları ayrıştırır. Saprofit, organik maddeleri inorganik maddelere dönüştürmeleriyle azot devrinde çok önemlidir.(Nitrifikasyon ,denitrifikasyon vb.) -Hem hetetrof , hem ototrof beslenme Azot bakımından fakir toraklarda yaşayan böcekçil bitkilerde bu beslenme şekli görülür.İbrik otu (Nephentes) ve sinek kapan (Dionea) gibi böcek yiyen bitkiler fotosentez yaparak kendi besinlerini üretir.Ayrıca büyümeleri için gerekli olan amino asitleri ve diğer azotlu bileşikleri yakaladıkları böcekleri sindirerek sağlar.Örnek:Böcekçil bitkiler,Öglena(Çepersiz protista örneğidir.Karanlıkta endositoz,ışıkta fotosentez),Likenler(Mantar hetetroftur, Alg ototrof) A.Madde ve Enerji akışında Üretici, Tüketici ve Ayrıştırıcı İlişkileri Canlıların hayatlarını devam ettirebilmeleri için üretici, tüketici ve ayrıştırıcı ilişkilerine ihtiyaçları vardır.Yeryüzünün ilk enerji kaynağı güneştir.Her ekosistemde üreticiler,güneş enerjisinin fotosentez yoluyla kimyasal enerjiye dönüştürür. Son tüketicilere doğru sürekli ve tek yönlü bir enerji akışı gerçekleşir. Enerjinin büyük bir bölümü, yaşamsal etkinlikler ve vücut ısısını sağlamak için kullanılır. Bu nedenle besin aktarımı sırasında, sistemde madde ve enerji kaybı olur. B.Besin Zinciri ve Enerji Piramidi Bir ekosistem içerisindeki canlıların tümü beslenme bakımından birlerine bağlıdır.Bir ekosistem de yer alan canlıların birbirlerine bağlı olarak beslenmelerine besin zinciri denir. Yalnız bitkilerle beslenen hayvanlara birincil tüketiciler denir.Birincil tüketicilerle beslenen hayvanlara ise ikincil tüketiciler,İkincil tüketicilerle beslenen hayvanlara da üçüncül tüketici denir.Ayrıştırıcılar ise ölü hayvan bitkilerin çürümesini ve içerdikleri minerallerin toprağa karışmasını sağlayan organizmalardır. Üreticiler, besin zincirinde birinci halkayı oluşturur.Bitkilerde depolanan enerjinin bir kısmı besin yolu ile ot oburlara iletilirken,bir kısmı ısı şeklinde çevreye ,bir kısmı da ayrıştırıcılara aktarılmaktadır.Ot oburlar aldıkları enerjiyi et oburlara aktarmaktadır.Görüldüğü gibi besin zincirindeki besinin bir kısmı enerji olarak kullanılırken bir kısmı da depolanmaktadır.Besin zincirleri bir araya gelerek daha karmaşık olan besin ağnı oluşturur. Besin zinciri karasal ortamlarda genellikle çiçekli bitkilerle başlarken su ortamında mikroskobik alglerle başlar. Enerji ,enerji pramidin de bir üst basamağa sadece besin yolu ile geçer.Zehirli maddelerin en fazla birikimi besin zincirinin en son halkasında bulunan canlılarda en fazla olur. Piramitin tabanından tepesine çıkıldıkça enerji düzeyi azalır.Ekosistemdeki genellikle bir canlıdaki enerjinin %10-20’si beslenme zinciri ile bir sonraki tüketiciye geçmektedir.Buna biyolojide ‘% 10 Yasası’ denir.Yaklaşık enerjinin % 90 kadarı canlıların hayatsal faaliyetleri için harcanarak kaybolmaktadır. Karalarda veya sularda birim alana düşe canlıların ağırlına Biyokütle denir. Buna göre doğada biyokütlesi en fazla olan tür bitkiler olduğu için piramidin ilk basamağında yer alır.Besin zincirinde biyokütle üst basamaklara gidildikçe azalır.Canlı sayısına,canlı ağırlığına yada enerjiye dayalı olarak çizilen bu piramite ‘ekolojik pramit’ denir Denizlerde bitki ve hayvan türleri genellikle güneş ışınlarının ulaşabildiği yüz metrelik derinlikte yaşar. Bitkisel planktonlar fotosentez ile ürettikleri besini ve oksijeni yine mikroskobik olan hayvansal planktonlar kullanırlar. Besin pramidin de tek yönlü enerji akışı vardır.Bir canlıdan diğerine aktarılan enerji geri dönmez. Populasyonda ki bireylerin vücut büyüklükleri artıkça sayıları azalır.

http://www.biyologlar.com/cevrenin-canli-ve-cansiz-etmenleri

Gen Klonlanmasında Rekombinant DNA Teknolojisi

Gen Klonlanmasında Rekombinant DNA Teknolojisi

Daha önceki bölümlerde aşamalarını anlattığım ve oluşturulan rDNA 'ların hücrelere aktarılması sırasında çeşitli yöntemler kullanılır. Rekombinant DNA moleküllerin hücreye aktarılması sırasında(bu hücreler konak hücrelerdir) rekombinant molekülün aktarılacağı organizmaya bağlı olarak çeşitli aktarım (transfer) yöntemleri mevcut olup, aktarım işlemi, "transformasyon" adını alır. Bu yöntemler; 1)Kimyasal teknikler(kalsiyum-fosfat transfeksiyonu) 2)Fiziksel teknikler(mikroenjeksiyon, elektroporasyon ve kimyasal porasyon,biyolistik) 3)Füzyon teknikleri 4)Viral teknikler olarak dört gruba ayrılır. AMAÇ?? istenilen genin, yeni hücreye girip, anlatım yapması!!! Kimyasal Tekniklerden, kalsiyum-fosfat transfeksiyonu; bu yöntem, istenilern geni ve ekspresyon için gerekli elementleri, konak hücre üstüne çöktürme yöntemidir.Plazmit DNA, kalsiyum-fosfat ile çöktürülüp, hedef hücrrnin bu yapıyı endositoz/fagositoz ile içine alması sağlanır.Böylece bu çözeltiyi sindirerek hücre içine alan hücreler, istenilen genin anlatımını gerçekleştirmiş olurlar.Genellikle bu gücrelerdeki plazmit vektörler çoğalmazlar, kalıcı olarak hücre içinde yar alırlar.Genelde seçilen genler, antibiyotiğe karşı direnç genleridir.Bu işlemde plazmit vektör çoğalması söz konusu olmadığından transformasyon değil, transfeksiyon denir.Çünkü transformasyon, hücrenin kontrolsüz büyümesi anlamına gelir. Fiziksel tekniklerden, mikroenjeksiyon; zahmetli fakat verimli bir tekniktir.DNA molekülü, mikroskop altında, çok ince uçlu pipet yardımıyla hücrenin sitoplazmasına veya çekirdeğine doğrudan aktarılır.Memeli hücre ve embriyolarında, bitki protoplast ve dokularında başarıyla uygulanmaktadır.Memeli hayvanların döllenmiş yumurtalarına, bu yolla gen aktarımı yapılarak, transgenik haycan elde edilmiş olunur.Bu işlem sonucunda çok sayıda hücre elde etmek mimkün değildir.Çünkü az sayıda DNA injekte edilebilinir. Fiziksel tekniklerden, elektroporasyon; membrana elektrik akımı verilerek, membranda küçük delikler açılması sağlanır.Bu delikler, nükleik asitlerin geçişine olanak sağlarlar.Bu delikler, her hücrede, farklı elektrik akım gücü ve farklı sürelerde elektrik akımı verilmesiyle gerçekleşir.Bu teknik, insan, bakteri, maya hücrelerinde gen aktarımı için kullanılmakadır. Fiziksel tekniklerden, biyolistik; bu yöntemde, küçük çaptaki metal partiküllerine sarılmış DNA molekülleri bulunur.Bu metal partikğlleri, altın ya da tungsten elementleri olabilir.Bir mikroprojektil denen bir nevi silaha benzeyen alet ile, bu metal partikülleine sarılı DNA 'lar hücreye bombardıman edilir.Böylelikle hücrenin içine giren bu yapılardan bazıları bu metal partüküllerinden ayrılır ve hücre genomu ile birleşir.Mitokontri ve kloroplast organellerinde kullanılan yegane yöntemdir.Ayrıca bitki hücrelerine gen transferi için de kullanılır. Füzyon teknikleri; iki hücrenin, genetik içeriğinin birleştirirlmesi işlermi olup, amaç iki ebeveyinin farklı özellliklerini taşıyan bir hibrit oluşturmaktır.İstenilen iki ebeveyn genlerini, hedef hücreye aktarılmak için iki farklı füzyon tekniği mevcuttur. a)istenilen genleri bazı taşıyıcılar ile( lipozom, eritrosit) hücreye aktarma yöntemi; bu yöntemde örneğin lipozomlar, duvarsız hücre ile etkileşirler ve lipozom içeriği, hücrenin içine aktarılır.Bu gen aktarımında, memeli hücresinin metafaz evresindeki kromozomlar, lipozomlara bağlanır ve kromozomların hücre içine girmesi sağlanır.Böylece oluşan hibrit hücreler, seçici ortamda üretilerek aktarılan gen yönünden incelenirler.Bu transfekte hücre genleri, DNA' da geçici olarak anlatılabilirler. b)İki farklı hücrenin birleştirilmesi tekniğidir.Monoklonal antikor eldesi için( hibridoma tekniği) kullanılan bir yöntemdir. Viral teknilkler; genetik materyali hücrelere aktarmak için virüslerden yararlanılır.Bu virüsler DNA/RNA genetik materyali taşıyan virüslerdir.Bu yöntemde bakterinin enfekte edilip öldürülmesi söz konusu değildir.Bakterinin genomuna giren, onunla birlikte anlatım yapan ve stabilitesinin korunmasını sağlayan vektör olarak kullanılan virüslerden üretilmiş vektörler "baculovirus" ya da "vaccine" viral vektörleri olabilir.Lambda vektörleri ve çeşitleri en sık kullanılan vektörlerdir. Hayvan hücrelerinde transformasyon(hayvan hücrelerine gen aktarımı); *Mikroenjeksiyon *embriyonik kök hücre *gen terapisi(temelinde, hasta kişinin genlerini, iyileştirici proteinler üretecek şekilde değiştirmek yatıyor)-retroviral transformasyon mikroenjeksiyon; verimli yumurtalar ayrılır ve DNA 'lar(somatik hücredeki DNA'lar)yumurta hücresinin pronüklousunun içine enjekte edilir.(yumurta hücresindeki çekirdek içeriği daha önce çıkarılmıştır)Hücre bölünmesi süresince, DNA, kromozomlara yerleşmiş olur.Enjekte edilmiş genler, sonucu elde edilen emriyo, taşıyıca anneye yani dişi konak canlıya enjekte edilir.Hamilelik dönemi oluşur ve devam eder.Sonunda, soyların, aktarılmış DNA 'ları barındırıp barındırmadığı tespit edilir.En iyi şartlarda, %1-5 arasında bir başarı elde edilir. Embriyonik kök hücre; embriyonik kök hücreler, blostosist dönemindeki hücrenin iç membranından alınan yapılardır.ESC(embriyonik kök hücre), DNA ile mikroenjeksiyona tabi tutulur.ESC, erken embriyo safhasındaki embriyoya injekte edilmiştir.Bu olay "kimera" yani hibrit embriyo olarak adlandırırlır.Transforme edilmiş hücrelerin, germ hücresine gelişmesi beklenir.Bir sonraki kuşaklar "kimera" söz konusu olduğu için (hibrit embriyo) tamamen transgenik soyları oluşturacaktır. Retroviral transformasyon; virüslerden yararlanılır ve virüslerin doğal olarak barındırdığı avantajlardan yararlanılır örneğin, her virüs kendine özgü, infekte edebileceği bir konak hücreye sahiptir.Modifiye edilmiş viral vektörler ile ilgili DNA'lara karşı görevlendirilirler. Bitki hücrelerinde transformasyon ( bitkilere gen aktarımı); *Agrobacterium aracılığı ile; bir toprak bakterisidir.DNA'yı bitkilere yapışarak, doğal olarak aktarır. *Biyolistik *Elektroporasyon *Mikroenjeksiyon Agrobacterium tumefaciens bakterisinin, bitki hücrelerini enfekte edip gebnetik materyalini bitkiye aktaran ve tümor oluşumunu sağlayan yani bitki hücreini enfekte etmesini sağlayan, dairesel plazmit yapısı "Ti plazmit".Ti plazmit, RNA bulundurmaz, GC içeriği %56 oranında olup, içeriğindeki genetik materyalin %81'i gen kodlar.Bu plazmit, transgenik bitki eldesi için önemli olmakla birlikte, dikodiledon bitkilere uygulanan bir işlemdir.Ti plazmit genel olarak bitki genomuna entegre olan bir ya da daha fazla TDNA bölgesi, bir vir bölgesi, bir replikasyon merkezi, konjugatif transferin gerçekleşmesini sağlayan bir bölge ve opin katabolizması için gerekli olan genleri içerirler . İkili vektörler;Vir bölgesi ve gen AYRI vektörler üzerindenir.TDNA kısmı çıkarılmıştır. ko-entegratif vektörler;Vir bölgesi ve gen aynı vektör üzerindedir.TDNA kısmı vektörün üzerindedir. Ti plazmit vektöründe; SOL sınır'a yakın ;selektif genler sol sınıra yakın klonlanır. SAĞ sınır'a yakın;istenilen gen, sağ sınıra yakın klonlanır. Enfekte işlemi; *Enfektif Ti plazmidi hazırdır. *T-DNA bölgesi VirD2' ye bağlı olarak(hareketi sağlar) ayrılır. *TDNA, proteinlerle kaplanır.(VirE2 mevcudiyetinde) *Bakteri T-DNA'sı, kanaldan bitki hücresine geçer. *T-DNA-protein kompleksi bitki sitoplazmasında ilerler *Bitki nükleusuna girerek genoma entegre olur. *Oksin, sitokinin ve opin hormonları sentezi ile hücre sayısında artış görülür.(tümör oluşması kontrolsüz hücre bölünmesidir) *Taç tümörü oluşumu ile süreç sonlanır. kaynak; vikipedi, Gene Cloning and DNA Analysis T.Brown

http://www.biyologlar.com/gen-klonlanmasinda-rekombinant-dna-teknolojisi

EKOLOJİ VE BESİN ZİNCİRİ

EKOLOJİ:Canlıların birbirleri ile ve çevreleri ile etkileşimini inceleyen bilim dalıdır. Ekolojiyi anlamak için madde ve canlı organizasyonunun bilinmesi gerekir. Madde organizasyonu: Atom – Molekül – Organel – Sitoplazma – Hücreler – Dokular – Organlar - Sistemler –Organizmalar - Populasyonlar – Komüniteler – Ekosistemler – Biyosfer- Dünya – Gezegenler – Solar sistemler – Galaksiler – Evren şeklindedir. Ekoloji ile ilgili önemli terimler: Biyosfer:Canlı yaşamına uygun ,okyanus derinlikleri ile atmosferin 10 000 m. yüksekliğine kadar olan tabakasıdır. Ekosistem:Komünitelerle cansız (Abiyotik) çevre koşullarının karşılıklı etkileşimleri. Biyotop:Canlıların yaşamlarını sürdürmek için uygun çevresel koşullara sahip coğrafi bölgedir. Komünite:Belirli yaşam alanına uyumlu populasyonlar topluluğudur. Populasyon:Belirli coğrafi sınırlar içinde yaşayan aynı türe ait bireyler topluluğudur. Habitat:Bir canlı türünün rahatça beslendiği,barındığı,ürediği yaşam alanına denir. Niş:Yaşam alanında kalıtsal özellikleri ile ilgili gerçekleştirdiği yaşamının devamına yönelik faaliyetlerin tümüdür. Flora:Belirli bir bölgeye adapte olmuş ,o bölgede yaşamını sürdüren bitki topluluğudur. Fauna:Belirli bir bölgeye adapte olmuş ve o bölgede yaşamını sürdüren hayvan topluluğudur. Canlılar bulundukları yaşam ortamında canlı ve cansız faktörlerle etkileşim halindedirler. Canlıyı etkileyen: Biyotik faktörler: 1) Üreticiler 2) Tüketici 3)Ayrıştırıcılar Abiyotik faktörler: İkiye ayrılır. 1) İklimsel faktörler : a) Işık b) Isı c) Su 2) Toprak faktörler : a)Toprak yapısı b)Mineral ve tuzlar c)Toprak ph’ sı BİYOTİK FAKTÖRLER Üreticiler: Fotosentez ve kemosentez mekanizmaları ile inorganik maddelerden organik madde sentezleyebilen ototrof bakteriler,mavi yeşil algler,kloroplast taşıyan protistalar ve bitkilerdir. Enerji ve maddenin canlıların kullanabileceği hale dönüşümünü sağlayan canlılardır. Tüketiciler: İhtiyacı olan besinleri diğer canlılardan hazır olarak alan hayvanlar ,protistalar,parazit bitki ve mantarlar,hetotrof bakterilerdir. Tüketiciler üç grupta incelenir: 1- Bitkilerle beslenen: (1.Tükticiler) 2- Hayvanlarla beslenen(2.Tüketici) 3- Yırtıcılar: (3.Tüketiciler) Ayrıştırıcılar: Bitki,hayvan ölüsü ve artıklarını besin olarak kullanan saprofit bakteri ve mantarlardır. ABİYOTİK FAKTÖRLER 1-İklim faktörleri:Canlılar yaşamlarını sürdürürken güneş ışını,ısı,basınç,nem,hava hareketleri gibi iklim faktörlerden etkilenirler. A) Işık: a) Işığın kalitesi,şiddeti,süresi önemlidir b) Canlıların temel enerji kaynağıdır c) Fotosentez için gereklidir d) Bitkide çimlenme,büyüme,yönelme. klorofil sentezi için gereklidir e) Işık bitkilerin yaşam alanını belirler f) Hayvanlarda üreme,göç,pigmentasyon,bazı vitaminlerin sentezi ,sucul hayvanlarda solunum üzerine etkilidir Isı: Canlılarda yaşamsal olaylar belirli ısıda gerçekleşir. Yüksek ve düşük ısıda yaşamsal olaylar azalır hatta durur. Bitkilerde : a) Çimlenme b) Köklerle su alınımı c) Fotosentez Hayvanlarda : a) Üreme b) Gelişmenin devamı c) Değişken ısılı hayvanlarda (Omurgasızlar,Balıklar , Kurbağalar , Sürüngenler ) metabolizmanın devamı C) Su: a) Organik maddelerin sentezlenmesi b) Maddelerin çözülmesi ,emilmesi,taşınması c) Biyokimyasal olayların gerçekleşmesi d) Fazla ısının uzaklaştırılması e) Boşaltım maddelerinin dışa atılması f) Bitkilerde çimlenmenin gerçekleşmesi ,hayvanlarda embriyonun gelişmesi g) Bazı canlılar için yaşam ve hareket alanıdır Canlılar yaşadıkları ortam ve suya duydukları ihtiyaç farklıdır. Özel adaptasyonları ile en iyi uyumu yapmışlardır. Hayvanlarda: 1) Deride su kayıbını önleyen plaka,tüy ,kitin dış iskelet gibi yapıların oluşması. 2) Solunum yüzeyinin vücud içine alınması 3) Boşaltımla su kayıbını önleyen mekanizmaların gelişimi 4) Yaşam alanı olarak suya yakın çevrelerin seçilmesi Bitkilerde: 1) Su kayıbının sağlandığı stomaların;a)Açılıp kapanmasının kontrol edilebilmesi (Terlemenin fazla olduğu zamanlar ve suyun az olduğu zamanlar stomalar kapanır) 2) Köklerin suya yönelimi vardır 3) Kurak ortam bitkilerinde gövde ve yapraklar su kayıbını önleyecek değişikliklere sahiptir. Canlıların ihtiyacı olan suyu şu şekillerde karşılarlar: 1) Suyun doğrudan alınması.( Sindirim sistemi, kökler) 2) Deri ile su almak (Kurbağalar,Bazı omurgasızlar) 3) Besinlerin yapısındaki sudan karşılamak 4) Metabolik su kullanmak EKOLOJİK PİRAMİTLER Ekolojik piramitler ekosistemlerdeki komüniteyi oluşturan birey sayısı (Biyokütle) veya enerji dikkate alınıp hazırlanır Biyokütleye ve enerjiye dayanan piramitler · Piramidin tabanını üreticiler oluşturur · Tepe basamağı yırtıcılar oluşturur · 2. ve 3. basamağı tüketiciler oluşturur tüketiciler= a- Birincil tüketiciler (Herbivorlar) b- İkincil tüketiciler (Karnivorlar) c- Üçüncül tüketiciler (Karnivorlar) · Taban üreticilerden oluşur · Biyokütle tepeye doğru gittikçe her basamakta 10 kat azalır · Enerji tepeye doğru her basamakta 10 kat azalarak aktarılır · Biyolojik birikim (Kimyasal zehirler,radyoaktivite vb.) tepeye doğru gittikçe artar CANLILARDA BESLENME ŞEKİLLERİ A)Ototroflar: İhtiyacı olan organik besinleri kendileri sentezleyebilen canlılardır. Besin sentezlerken kullandıkları enerjinin şekline göre iki tip ototrof canlı vardır: a) Fotoototroflar: Klorofilleri sayesinde ışık enerjisi kullanarak organik besin sentezleyenler. Klorofilli bakteriler,Mavi-yeşil algler, Kloroplast taşıyan protistalar ve bitkiler bu gruptan canlılardır. b) Kemoototroflar: Kuvvetli oksidasyon enzimleri sayesinde oksitledikleri inorganik maddelerden (H,Fe,NH3,nitrit vb.) elde ettikleri kimyasal enerjiyi kullanan bakteriler bu gruptur. Hetotroflar: İhtiyacı olan organik besinleri diğer canlıların vücudundan karşılarlar. Besinlerini almaları bakımından üç gruba ayrılırlar. a) Holojoik beslenme: · Besinlerini katı parçalar halinde alırlar · Sindirim sistemleri ve enzimleri gelişkindir · Hareket sistemleri gelişkindir · Gelişkin duyulara sahiptirler Holojoik canlılar kullandıkları besinin özelliklerine göre sindirim sistemleri ve beslenme davranışlara sahiptir. 1) Herbivorlar: Bitkisel besinlerle beslenenler · Öğütücü dişler gelişkindir · Sindirim kanalları gelişkindir · Mide gelişkin ve bölmelidir · Bitkisel besinlerin besleyici değeri az olduğundan fazla besin alırlar · Beslenmeleri uzun sürer · Bitkisel besinlerden yararlanma azdır · Bazı gruplar sindirim sistemlerinde selüloz sindiren enzimlere sahip bakteri vb. canlılara simbiyoz yaşarlar. 2) Karnivorlar: Hayvansal besinlerle beslenenler · Parçalayıcı(Köpek) dişler gelişkindir · Sindirim kanalı kısadır · Hareket ve duyu sistemleri gelişkindir · Etin besleyici değeri fazla olduğundan beslenmeleri kısa sürer · Uzun süre aç kalabilirler 3) Omnivorlar:Hem hayvansal hemde bitkisel besinlerle beslenebilenler · Sindirim Özellikleri ile karnivorlara benzerler · Selüloz hariç diğer bitkisel besinlerden faydalanacak enzimlere sahiptirler · Tohum,meyve ve hücre öz suları bitkisel besinlerini oluşturur b) Saprofit beslenme · Sindirim sistemleri yoktur · Sindirim enzimleri vardır · Hücre dışı sindirim vardır · Ölü bitki ve hayvan artıkları üzerinden beslenir · Doğada madde döngüsü için önemli canlılardır · Bazı bakteriler ve mantarlar bu gruptandır · Üzerinde yaşadıkları canlıya zarar verirler c) Parazit beslenme Hayvansal parazitler endo ve ekto olmak üzere ikiye ayrılır -Ekto parazitler: · Sindirim sistemleri ve enzimleri vardır . · Hareket sistemleri ve duyuları gelişmiştir · Konakçının vücudu üzerinden besinlerini karşılarlar -Endo parazitler: · Sindirim sistemleri yoktur · Sindirim enzimleri yoktur · Üreme sistemleri hariç diğer sistemleri körelmiştir Parazit canlıların konağa olan bağımlılığı bakımından ikiye ayrılırlar: 1) Yarı parazitlik: Belirli besinler için konağa bağlanan canlılar Örnek:Ökseotu Fotosentez yapmalarına karşı su ve mineralleri başka bitkilerin iletim demetlerinden emeçleri ile alırlar 2) Tam parazitlik: Bütün besinlerini konakçıdan alan parazitlerdir Bu parazitlerde üreme hariç diğer sistemler körelmiştir Bazı özel parazitlik durumları: -Parazit-patojen:Konukçu canlıda hastalık ve ölümlere neden olurlar -Obligat parazitler:Yaşamsal evrelerinin çoğunu konukçu vücudunda geçirirler. Bazı yaşamsal olayları ancak konukçu vücudunda gerçekleştirebilir. C) Hem ototrof hem hetotrof beslenme: Bazı ototrof canlılar fotosentezle besinlerini üretebilirler ancak ihtiyaç duyduklarında diğer canlılarıda besin olarak kullanabilirler. Örnekler: a)Protistalarda EUGLENA · Tek hücreli · Hücre ağızlarından aldıkları besinlerle hetotrof beslenirle · İhtiyaç duyduklarında kloroplastları ile fotosentez yaparak ototrof beslenirler · Göz lekeleri bulunur · Hücre içi sindirim görülür Örnek: b)Bitkilerden Dionea,Drosera,Nephentes gibi insektivorlar · Kloroplastları vardır ve fotosentez yaparlar · Azotça fakir sulak topraklarda yaşarlar · Yaprakları metamorfozla böcek kapanı haline gelmiştir · Azot ihtiyaçlarını yaprakları ile yakaladıkları böcekleri, yapraklarında sindirerek sağlarlar · Hücre dışı sindirim görülür CANLILAR ARASINDAKİ BESLENME BAĞINTILARI Bazı canlı türleri yaşamsal olaylarını devam ettire bilmek için diğer canlılarla beraber yaşamak zorundadırlar. Canlılar beslenme, üreme,barınma,hareket,korunma gibi yaşamsal olaylarda başka canlılara ihtiyaç duyarlar. Bu ilişki yarar zarar ilişkisine göre üç şekilde gerçekleşir. 1) Kommensalizm: Birlikte yaşayan türlerden biri birliktelikten yarar sağlarken diğer tür yarar veya zarar görmez. 2) Mutualizm: Birlikte yaşayan iki ayrı türde birliktelikten yarar sağlarlar. 3) Parazitizm: Birlikte yaşayan iki ayrı tür bireylerinden biri bu durumdan faydalanırken diğeri bundan zarar görür. BESİN ZİNCİRİ VE BESİN PİRAMİTLERİ Besin zincirleri Doğada canlılar başka bir canlıyı besin olarak kullanırken kendileride başka canlıların besini olurlar. Canlıların birbirlerini tüketmelerine göre sıralanmaları ile oluşan zincire besin zinciri denir. Zincirin her halkası ayrı bir tür tarafından oluşturulur. Ancak hiçbir zaman doğada tek sıralı zincire rastlanmaz. Bir canlı besin olarak birden fazla türü besin olarak kullanırken kendiside birden çok türün besini olur. Bu durum zincirlerin birbirine karışıp beslenme ağları oluşturmasına neden olur. · Besin zincirleri ile canlılar arasında organik madde ve enerji akışı gerçekleşir. · Zincir ne kadar kısa ise madde ve enerji o kadar ekonomik kullanılır. · İlk halkada ototroflar bulunur · Son halkada 3.tüketiciler (Yırtıcılar) bulunur · Zincirdeki canlılar fonksiyonlarına göre üç tiptir 1) Üreticiler 2) Tüketiciler: a) Birincil tüketiciler (Herbivorlar) b) İkincil tüketiciler (Karnivorlar) c) Üçüncül tüketiciler (Karnivorlar) 3) Ayrıştırıcılar · Ayrıştırıcılar zincire her halkadan katılabilir · Her halkada önceki halkadan alınan organik madde ve enerjinin %90 ‘ı canlının yaşamsal olaylarında tüketilirken , canlı vücudunda saklı tutulan % 10 ‘u besini olduğu sonraki halkaya geçer. Bu duruma % 10 yasası denir. YAŞAM BİRLİKLERİ (KOMÜNİTELER) Sınırları belli bir coğrafi ortamda yaşayan tüm populasyonların oluşturduğu birliktir. Biyosferde iki tip yaşam birliği vardır. A-Kara yaşam birliği (Orman, Çayır, Step, Tundra, Çöl, Mağara. vb.) B-Su yaşam birlikleri (Deniz, Göl, Akarsu, Havuz, Bataklık, Pınar, vb.) Yaşama birliklerinin özellikleri: · Baskın türler vardır:Komünitede gerek sayısal gerekse yaşamsal aktiviteleri bakımından en çok rastlanan türdür. · Her yaşam birliği belirli iklimsel koşullara sahip ortamlara uyumlu türlerden oluşur: Ormanlarda topraktan ağacın tepesine kadar farklı şartlara sahip microklima katmanları ve bu katmanlarda şartlara uyumlu bitki ve hayvan türleri bulunur. · Yaşam birliklerinin sınırları vardır. Ancak bazı yaşam birlikleri içiçe olabilir. · Yaşam birliklerinde canlıların sayıları ile vücud büyüklükleri ters orantılıdır. · Yaşam birliğinin baskın türü biyotik ve abiyotik nedenlerle zamanla ortadan kalkabilir ve yerini başka bir tür alabilir .Bu olaya süksesyon denir. POPULASYONLAR Sınırlandırılmış coğrafik bölgede yaşayan aynı tür bireylerin oluşturduğu topluluktur.Populasyoınlar biyolojik birimdir. Populasyonlarda bir birey doğar, büyür ve ölür ancak populasyonlar varlığını sürdürür. Populasyonların incelenmesinin sağladığı faydalar şunlardır. · Canlı ile çevresi arasındaki ilişkileri anlamak · Doğadaki madde ve enerji akışını tanımak ,önemini kavramak · Yaşanabilir doğayı öğrenmek ,tanımak ve korumanın önemini kavramak · Canlıların genetik yapı ve evrimini öğrenmek POPULASYONLARIN ÖZELLİKLERİ 1) Populasyon büyüme şekilleri: Populasyona doğum ve içe göçle birey katılarak büyür. Ölüm ve dışa göçle bireyler azalarak küçülür. Eğer populasyonun bulunduğu alanda çevresel koşullar değişmeden kalıyorsa populasyonlarda birey sayısı dengeye ulaşır. Populasyonların gelişme,gerileme ve dengesi şu formülle hesaplanır. P=Populasyon büyüklüğündeki değişme A=Doğum + İçe göç (Birey sayısı artışı) B=Ölüm + Dışa göç (Birey sayısı azalması)

http://www.biyologlar.com/ekoloji-ve-besin-zinciri-1

Simbiyoz nedir? Evrimsel açıdan bir önemi var mıdır?

Simbiyoz veya simbiyozis, “ortak yaşama” anlamındadır. Birden fazla canlı türünün, belirli koşullar altında bir arada yaşaması, simbiyozis olarak tanımlanır. Bir arada yaşayan bu türler, birbirlerinin varlığından yarar sağlarlar. Simbiyozis çeşitleri, 3 ana başlık altında toplanır: 1. Kommensalizm: Birlikte yaşayan iki türden birisi bu birlikten yarar sağlarken, diğerinin herhangi bir kazancı veya zararı yoktur. Bu birliktelikte türler birbirlerinden ayrı da yaşayabilirler. Buna en güzel örnek, köpekbalıklarının üzerinde yaşayan küçük balıklardır. Bu küçük balıklar köpekbalığının artıklarıyla yaşarken, köpekbalığı bu durumdan herhangi bir zarar görmez. 2. Protokooperasyon: Birlikte yaşayan her iki tür de bu birlikten fayda sağlar. Ancak bir önceki tip gibi bu birlikte de, türler ayrı ayrı yaşamaya devam edebilir. En klasik örnek, bir tür deniz yengeci (Pagurus) ile deniz gülünün (Actinia) ortaklığıdır. Burada yengeç, deniz gülünün yakıcı tentakülleri ile kendisine koruma sağlarken, deniz gülü de yengecin yakaladığı besinlerden faydalanır ve onunla birlikte hareket ederek yayılım yeteneğini arttırmış olur. 3. Mutualizm: Bir önceki tipten, bir arada yaşayan türlerin birbirlerine tamamen bağımlı oluşları ile ayrılır. Bağırsaklarımızda yaşayan simbiyont bakteriler, selülozu sindirerek ve vücudumuz için gerekli olan bazı vitaminleri sentezleyerek bize yarar sağlarlar. Bizler de onlara uygun ve korunaklı bir yaşama alanı sağlamış oluruz. Bu bakteriler olmaksızın selüloz sindirimin gerçekleştiremeyiz, onlar da vücudumuz dışında yaşamlarını sürdüremezler. Çiçeklerden polen sağlayan böceklerin tozlaşmaya yardımcı olması da, yine bir mutualizm örneğidir. Simbiyozis tiplerinde, ileri derecede uyum görülür. Türlerin yapılarında, dış görünüşlerinde ve davranışlarında, büyük değişiklikler ortaya çıkar. Yine simbiyozis sayesinde, birçok tür hayatta kalma şansını ve başarısını yükseltmiş olur. Bu da, seçilim hızını ve bu türlerin doğal seçilimdeki şansını artırır. Birlikte yaşayan türlerden birisi, bu birliktelikten zarar görüyorsa, bu durum da “parazitizm” olarak adlandırılır. Deniz Candaş

http://www.biyologlar.com/simbiyoz-nedir-evrimsel-acidan-bir-onemi-var-midir

ORGANİK MOLEKÜLLER

Karbonhidratlar,proteinler,yaglar ve vitaminlerdir.cansız ortamda bulunmayıp ancak canlıların vucudunda üretilirler(günümüzde teknolojinin gelişmesi ile bazı vitaminler fabrikalarda sentetik olarak üretile bilmektedir.)bütün organik besinlerin temel yapısını karbon atomları oluşturur.cogunda karbonun yanında oksijen ve hidrojen de bulunur.karbonhidrat,yag ve proteinler enerji elde edmek için kullanılabilir.hücre zorunlu kalmadıkca,proteinleri enerji kaynagı olarak kullanmaz çünkü proteinlerin esas görevi hücre dolasıyla canlı yapısına katılmak ve enzim olarak görev yapmaktır.bu 3 temel besinin enerji verimliligi farklıdır.1 gr karbonhidrat yakılınca 4,2 k.cal,1 gr protein yakılınca 4,3 k.cal ve 1 gr yag yakılınca 9,5 k.cal nerji acıga cıkarırlar.hücrelerde bu enerjinin bi kısmı ATP`nin baglarına aktarılırken bir kısmıda ısı olarak ortama verilir..böylecehem vucud ısısı oluştururlur hemde kimyasal reaksiyonlar için enerji saglanır. 1. KARBONHİDRATLAR Bütün hücrelerin en önemli enerji kaynagıdır.Genel formülleri(CH2O)n ile gösterilir.Bu formülde glikoz için "n" yerine 6 yazarsak.C6,H12,O6,,olur.solunum ürünleri H2O ve CO2 dir. karbonhidratlar,bitkilerin hüçre çeperinin yapısını oluşturarak,bütün canlı hüçrelerden zarın yapısına katılarak,DNA ve RNA da bulunarak yapısal fonksiyon da görürler.Yapısındaki şeker molekülünün sayısına göre üç çeşit karbonhidrat vardır. A. Monosakkaritler ( tek şekerler):Basit şekerler de denir.İçerdikleri karbon atomu sayısına göre,6 karbonlu olanlar(heksozlar);Glikoz,fruktoz ve galaktoz`dur. 5 karbonlu olanlar ise(pentozlar) Riboz ve deoksiribozdur.monosakkaritler,disakkarit ve polisakkalitlerin yapı taşı(monomeri)dırlar. Glikoz : serbest olarak bal,üzüm ve incirde bol bulunur.Bütün polisakkaritlerin yapısını oluşturur. Fruktoz:Bal ve olgun meyvelerde bol bulunur.Bunun için meyve şekeri denir. Galaktoz:süt ve süt ürünlerinden bol bulunur .süt şekeri denir .Bunun için hayvansal bir besin maddesidir. Riboz:RNA nın,ATP nin ve bazı enzimlerin yapısında bulunur.Deoksiriboz ise DNA nın yapısında bulunur. B.Disakkaritler:(çift şekerler):iki monosakkaritin birleşerek meydana getirdigi şekerlerdir.Bu birleşme sırasında su açıga çıkar.Bu tip reaksiyonlara dehidrasyon sentezi denir. Dehidrasyonun tersi olan su ile parçalanma reaksiyonlarına ise hidroliz denir.Disakkaritler ancak sindirildikten sonra hücre zarından geçebilirler. C.Polisakkaritler:(Çok şekerler):Çok sayıda glikozun glikozid bağlanması sonucu oluşurlar.yani glikozun dehidrasyon senteziyle oluşmuş polımerlerdir. Glikoz+Glikoz+.......+Glikoz___ polisakkarit+(n_1)H2O Hepsi ayı yapı maddesinden oluştuğu halde fiziksel ve kimyasal özellikleri farklıdır.Çünkü, glikoz moleküllerinin birbirine bağlanma biçimleri farklıdır. Nişasta Bitki hücrekerinde karbonhidratların depo şeklidir.Çok sayıda glikozdan meydana gelir.Hayvan hücrelerinde bulunmaz . Suda çok az erir. Bağırsak epitelinden doğrudan doğruya kana geçemezler.Hayvanların çoğu sindirerek enerji hammaddesi olarak kullanır . Selüloz: Bitki hücrelerinde hücre çeperinin yapısını oluşturur. selülozu oluşturan glikozlar birbirlerine ters bağlandıkları için memeli canlıların sindirim sistemlerinden salgılanan enzimlerle yapıtaşlarına ayrılmazlar . suda erimez. Bağırsak epitelinden doğrudan kana geçemez.Geviş getiren memelilerde ,bazı kuşlarda ve termitlerde (beyaz karıncalar)sindirilerek kullanılır.Ağaçların yapısının yaklaşık %50 si selülozdur. Glikojen:Hayvan, insan, mantar ve bakteri hücrelerinde bulunur ve hayvansal nişasta da denir .En fazla karaciğer ve kaslarda bulunur.Hayvanların en hızlı kullandığı yedek enerji deposudur.Suda çözünür. 2.YAĞLAR (Lipidler) Lipidler C,H,O atomlarından meydana gelir.Bazılarında fosfor ve azot gibi elementler de yer alabilir. Yapısındaki oksijen oranı şekerlerden azdır.Yapılarında yağ asitleri , gliserol ve başka bazı maddeler bulunur.Yağlar suda ya hiç çözünmez ya da çok az çözünürler.Aseton, eter, kloroform,benzen ve alkol gibi organik çözücülerde çözünürler. Hücrede enerji yapı maddesi olarak (hücrezarı)kullanılır.ayrıca deri altında ısı kaybının önlenmesinde ve hayvanlarda çeşitli organların dış kısmının korunmasında görevlidir.solunumla yakılmaları(oksidasyonları)sonucunda fazla miktarda metapolik su acıga cıkarırlar bunun için özellikle kış uykusuna yatan uzun süre göç eden ve suyun az oldugu ortamlarda yaşayan hayvanlarda iy ibir depo ve enerji ham maddesidirler. Aynı zamanda hafif oldugundan uçmada havyana avantaj saglarlar. Yagların yakımı ve kullanımı uzun sürdügünden hücrelerde enerji kaynagı olarak karbonhidratlardan sonra tercih edilirler.En önemli lipidler yağ asitleri, yağlar (nötr yağlar) fosfolipidler ve steroidlerdir. Yağ asitleri:en basit lipidler olup,uzun karbon zincirlerinden oluşurlar. Karbonlar arasındaki bütün bağlar tekli ise doymuş,çift bağ varsa doymamış yağ asitleri diye adlandırılırlar. Genellikle sıvı yağlar bitkisel kaynaklı olup.doymamiş yağ asitleri içerirler .katı yağlar ise genellikle hayvansal kaynaklı olup, doymuş yağ asitleri içerirler.Doymamış yağların yüksek sıcaklık ve basınçta hidrojenle doyurulmasından margarinler elde edilir. Steroidler: zarların yapısına katıldığı gibi vitamin ve hormon olarak da görev alırlar. Fosforlipitler: hücre zarının yapısına katılan ve fosfor içeren yağlardır. Nötral yağlar:yağların en önemli depo şeklidir.Bir gliserol molekülünün üç yağ asidine bağlanması sonucu oluşurlar. 3 Yağ asidi+1 Gliserol____Yağ+3H2O Yağ asitleri gliserol ile ester bağlarıyla bağlanır ve su açığa çıkarırlar (dehidrasyon sentezi) Bir gliserole bağlanan yağ asitleri aynı olabileceği gibi farklı da olabilir. Bundan dolayı yağların birçok türevi meydana gelmiştir. 3.PROTEİNLER: Proteinler hücrede ribozomlarda sentezlenir.Hücrenin en önemli organik bileşiklerindendir. yapısında karbon (C), Hidrojen (H),oksijen(O),azot(N) ve bazılarında bulunanek olarak kükürt (S) ve fofor (P) da bulunabilir.Protein moleküllerinin yapısına 20 çeşit amino asit bulunur. Herbir amino asitte amino grubuyla (HN2) karboksil (COOH) grubu aynıdır.Amino asitlerde radikal grubu (R)farklıdır.Dolayısıyla 20 çeşit amino asitte 20 farklı R grubu bulunur. İnsanlar bu amino asitlerden bir kısmını sentezlerken, bir kısmınıda hazır olarak alırlar.Diş ortamdan alınan amino asitlere temel amino asitler denir.Bir organizmanın kuru ağırlığının yaklaşık %50 sini proteinler meydana getirir. Diğer besin maddelerinden farklı bir özelliği sahip olup, hücrede DNA tarafından sentezlettirilen tek moleküldür.Protein molekülleri her canlı türüne hatta bireye özgü olup antijen özelliği gösterirler.Yani farklı özelliğe sahip bir canlıya aktarıldıklarında antikor oluşumuna neden olurlar.Günümüzde doku ve organ nakillerinin başarısızlıkta sonuçlanmasının nedeni proteinlerin bu özelliklerinden doleyıdır.Doku aktarımlarının başarıyla sonuçlanabilmesi için daha çok protein yapıları benzer kişiler seçilmektedir.Solunumla ancak zor durumlarda yakılırlar. solunum ürünü olarak H2O, üre,ürik asit,H2S, CO2 ve NH3 gibi artıklar oluştururlar. Bütün amino asitlerde karboksil ve amino grubu bulunduğu için proreinler ve amino asitler hem asit hem baz özelliği gösterirler.Proteinler n sayıda amino asitin peptit bağları ile birleşmesinden oluşurlar. A.asit+........+A.asit_____ protein (polipeptit) + (n_1) H2O Proteinlerdeki amino asitler birbirine bağlayan bağa peptid bağı denir . peptit bağı 1.amino asitin karboksil grubu ile 2.amino asitin amin grubu arasında meydana gelir ve bu sırada bir su açiğa çıkar. peptit bağlarının tümü aynıdır.Proteinlerin birbirinin farklı özellikte olması içerdikleri amino asitlerin sayısına , çeşidine, dizilişine ve amino asittin kullanılma miktarına bağlı olarak değişir. H H O H H O ' ' '' ' ' '' H---N----C---C (OH+H) N----C----C---OH Dipeptid+H2O ' ' R1 R2 Proteinler yapıcı ve onarıcı moleküllerdir.Az miktarda da enerji verici olarak kullanılırlar.Organizmalar ancak uzun süen bir açlıkta, proteinlerini solunumda fazlaca yıkmaya başlarlar.Bu durumda hücrelerin protein sentezi protein yıkımından sentezlemek zorundadır.Çünkü proteinlerdeki amino asit sırasını DNA belirler. Hücrede oluşan proteinlerin bir kısmı enzim,bir kısmı hormon. bir kısmı antikor,bir kısmı iseyapısal görevler yapmak üzere özelleşmişlerdir. yapısal proteinler hücreninçeşitli organellerinin yapısında da bulunur. Hücre zarının yapısında lipoprotein glikoprotein gibi farklı protein bileşikleri vardır. 4. VİTAMİNLER: Vücutta düzenleştirici fonksiyon görürler.Bazıları enzimlerin yapısına katılır. Sindirime uğramazlar.sindirim sisteminden doğrudan kana emilirler.Vücutta enerji verici olarak kullanılmazlar.Yeşil bitkiler ihtiyaç duyduklraı vitaminleri kendileri sentezlerler.İnsanlar ve hayvanlarda vitamin senteziçok azdır. Sadece bazı provitaminleri gerçek vitaminlere çevirebilirler.Örneğin deride D vitamini, kracigerde A vitaminin sentezlenmesı.Çoğu vitaminleri dışardan hazır almamız gerek. Vitaminlerin çok az miktarda bile etkili olurlar,eksikliklerinden çeşitli aksaklık ve hastalıklar ortaya çıkar.çogu zaman vitamin alınınca ilgili aksaklık geçer.Ancak gelişme dönemindeki aksamalar kalıcı sonuçlar dogurabilir. Vitamin adı Önledigi aksaklık A vitamini > Gece körlügü D vitamini > Raşitizm(kemiklerde bozukluk) E vitamini > Kısırlık ve üreme bozuklugu K vitamini > Kanın pıhtılaşmaması B vitamini > Beri beri kansızlık C vitamini > Skorbit(diş etlerinde kanama) Vitaminler suda ve yagda olmak üzere 2 ye ayrılır. A,D,E,K vitaminleri yagda çözülürler.Biraz daha uzun süre bozulmadan kalabilirler.Bunun için Karacigerde depolanırlar. B grubu vitaminleri ve C vitamini suda çözülür.uzun süre bozulmadan kalamazlar.Özellikle C vitamini taze alınmalıdır.Isıtmakla,bekletmekle,metallere temasla degerlerinden kaybederler.Depolanmazlar,fazlası atılır.

http://www.biyologlar.com/organik-molekuller

Canlılarda Enerji

Canlılarda Enerji

ADENOZİN TRİFOSFAT (ATP) Görevi: Hücrelerin tükettiği enerji çeşididir. 1 Yapısı : Adenin + Riboz + 3P ATP + 4 20 2 5 Karbonlu şeker Azotlu Baz Özellikleri: Hücre içinde üretilir.Hücre zarından geçmediği için dışarı çıkamaz.Suda çözündüğü için depolanamaz. ATP Üretim Yolları 1-Fotosentez: Işık enerjisi kullanılarak ATP üretir.(Fotofosforilasyon ) 2-Kemosentez: İnorganik maddeleri yakarak ATP üretir.(Kemofosforilasyon ) 3-Solunum: Organik maddeleri parçalayarak ATP üretir.(Oksidatiffosforil asyon) 4-Fermantasyon: Substrat düzeyinde fosforilasyon. Yukarıda ATP yi ve nasıl üretildiğini öğrendik. Şimdi canlılar için gerekli enerjiyi sağlayacak kimyasal tepkimeleri göreceğiz. SOLUNUM ÇEŞİTLERİ A-Hücre dışı solunum B-Hücre içi solunum a-Oksijenli solunum b-Oksijensiz solunum OKSİJENLİ SOLUNUM OKSİJENLİ SOLUNUM: Solunum;enerji verici besinlerin kimyasal bağlarında depolanmış enerjiden yararlanarak ATP sentezlenmesine denir. Eğer organik madde oksijen kullanılarak CO2 ve H2O’ya kadar parçalanırsa bu olaya oksijenli solunum denir. Kimyasal bağlardaki bu enerji, bağların açılmasıyla ortaya çıkarılır. Oksijenli solunum sonucunda 38 ATP’lik enerji üretilir. Mitekondrisi olan bütün hücreler oksijenli solunum yapar. İnsanın alyuvarları hariç bütün hücrelerinde mitekondri olduğuna göre, bütün hücrelerimizde oksijenli solunum yapılır diyebiliriz. Her canlı, her hücresinde, her an oksijenli solunum yapar.(Bakteri ve mavi – yeşil algler dışında ) Bitkiler de öteki canlılar gibi hücrelerinde her an oksijenli solunum yapar. Yani gündüz fotosentez, gece solunum yaptığı düşüncesi yanlıştır. Çünkü solunum hem gece, hem gündüz yapılır. Tüm bunlardan da anlayacağımız gibi fotosentez sonucu oluşan besin ve oksijen solunumda kullanılarak karbon dioksit ve suya dönüştürülür.Bunlarda tekrar fotosentezde kullanılır. BESİN + OKSİJEN mitekondri + SU + KARBONDİOKSİT + ENERJİ Enzim Kireç suyu kullanılarak ortamda karbondioksit olup olmadığı, solunum yapılıp yapılmadığı, oksijen kullanılıp kullanılmadığı anlaşılabilir. OKSİJENSİZ SOLUNUM (FERMANTASYON) Karbonhidratlardan, oksijen kullanılmadan ATP sentezlenmesidir. Fermantasyonda, karbonhidratlardan glikoz kullanılır. Eğer kullanılacak madde sakkaroz gibi bir disakkarit ise veya nişasta gibi bir polisakkarit ise, önce sindirilerek yapı taşı olan momosakkaritlere parçalanır. Oluşan fruktoz yady galaktoz gibi momosakkarit ise glikoza dönüştşrülüp kullanılır. Fermantasyon tüm canlılar tarafından kullanılır.Üstelik büyük bir bölümü, bütün canlılarda aynı biçimde yapılır.Ancak daha sonraki evreler farklı olduğundan farklı son ürünler oluşur. İNSAN VE HAYVANLARIN ÇİZGİLİ KASLARINDA YAPILAN FERMANTASYONUN SAN ÜRÜNÜ ‘LAKTİK ASİT’TİR C6H1206 2 C3H6O3 (LAKTİK ASİT) + 2ATP SİRKE BAKTERİSİNİN FERMANTASYONUNUN SONUCU ‘SİRKE ASİDİ’ C6H1206 2 CH3 –COOH+2CO2 +2ATP BİRA MAYASININ FERMANTASYON ÜRÜNÜ İSE ‘ETİL ALKOL’DÜR C6H1206 2C2H5 –OH + 2CO2 +2ATP FOTOSENTEZ Bitkiler besin yaparken havadan karbon dioksit alırlar ve oksijen verirler.Yapraklara yeşil rengi veren klorofil maddesi güneş enerjisini kullanarak karbon dioksit ve suyu oksijen ve basit şekerler dönüştürür. Basit şekerler bitki için gerekli besinlere değişirler,açığa çıkan oksijen ise havaya verilir.Bu besin yapımı işi fotosentez adını alır. Bitkiler, hayvanların tersine,besin aramaya gerek duymaz,besinlerini kendilerini üretirler.Beslenmenin yolu,bitkiye özgün yeşil rengi veren “klorofil” denilen yeşil boyarmaddeden geçer.Bitki,klorofil aracılığıyla,güneş enerjisini kimyasal enerjiye dönüştürür:bu kimyasal enerji de genellikle nişasta biçiminde saklanır ve gelişmek, büyümek için yakıt olarak kullanılır.Işık enerjisiyle,karbon dioksit ve su,zengin enerjili bir besin olan glikoza dönüşür.Yani fotosentez (ışılbireşim),ısı ve ışıkla gerçekleşir. Bitki yapraklarını oluşturan hücrelerin içinde,kloroplast” denilen,çok küçük yapılar vardır.Her hücrede kloroplast sayısı yüzden fazladır.Kloroplastların içindeki yeşil renkli boyarmadde klorofil , ışık yakalar.Kloroplastlar,gün eş ışınlarını panel gibi toplayıp,kolektör gibi enerjiye dönüştürerek,besin üretirler. Bitkiler de insanlar ve hayvanlar gibi yaşamak ve büyümek için havadan gazları,topraktan su ve tuzları,ve güneş ışığının enerjisini kullanırlar. Bazı bitkiler besinlerini yapamazlar,başka bitki ya da hayvanlardan elde ederler.Diğer canlıların besinlerini alan bu bitkilere asalak denir.Bazı bitkiler de ölü hayvan ve bitkilerin üzerinde yaşarlar,bunlar çürükçül bitkilerdir.Bazen iki cins bitki birbirlerine zarar vermeden bir arada yaşarlar.Bu birliğe,ortakyaşama denir. Bitkilerin bir grubunun beslenmesi çok ilginçtir.Etçil bitkiler de besin yapmak için gerekli bütün hammaddeler bulunmaz.Bunlar,böcekleri yakalayıp sindirerek kendilerinde eksik olan azotu sağlarlar. Yapraklar bitkinin besin oluşturan organlardır.Çeşitli hammaddeler burada besinlere dönüştürülürler. Yaprak damarları iletim borularıdır.Yaprakta oluşan besinleri götürür ve yaprağa bol su getirirler.Bu suyun bir kısmı besin yapımında (fotosentez) kullanılır,çoğu da terlemeyle havaya verilir. Yaprakların birçok yararları vardır.Birçok hayvanlar,yaprakları yer.İnsanlar da yapraklardan çeşitli şekillerde yararlanırlar. Fotosentez kısaca yeşil bitkilerin besinlerini yapma işlemidir. 6H2O +6CO2 +IŞIK C6H12O6 + 6O2

http://www.biyologlar.com/canlilarda-enerji

DNA ve Özellikleri Hakkında Kapsamlı Bilgi

Deoksiribonükleik asit veya kısaca DNA, tüm organizmalar ve bazı virüslerin canlılık işlevleri ve biyolojik gelişmeleri için gerekli olan genetik talimatları taşıyan bir nükleik asittir. DNA'nın başlıca rolü bilginin uzun süreli saklanmasıdır. Protein ve RNA gibi hücrenin diğer bileşenlerinin inşası için gerekli olan bilgileri içermesinden dolayı DNA; bir kalıp, şablon veya reçeteye benzetilir. Bu genetik bilgileri içeren DNA parçaları gen olarak adlandırılır. Ama başka DNA dizilerinin yapısal işlevleri vardır (kromozomların şeklini belirlemek gibi), diğerleri ise bu genetik bilginin ne şekilde (hangi hücrelerde, hangi şartlarda) kullanılacağının düzenlenmesine yararlar. Kimyasal olarak DNA, nükleotit olarak adlandırılan basit birimlerden oluşan iki uzun polimerden oluşur. Bu polimerlerin omurgaları, ester bağları ile birbirine bağlanmış şeker ve fosfat gruplarından meydana gelir. Bu iki iplik birbirlerine ters yönde uzanırlar. Her bir şeker grubuna baz olarak adlandırılan dört tip molekülden biri bağlıdır. DNA'nın omurgası boyunca bu bazların oluşturduğu dizi, genetik bilgiyi kodlar. Protein sentezi sırasında bu bilgi, genetik kod aracılığıyla okununca proteinlerin amino asit dizisini belirler. Bu süreç sırasında DNA'daki bilgi, DNA'ya benzer yapıya sahip başka bir nükleik asit olan RNA'ya kopyalanır. Bu işleme transkripsiyon denir. Hücrelerde DNA, kromozom olarak adlandırılan yapıların içinde yer alır. Hücre bölünmesinden evvel kromozomlar eşlenir, bu sırada DNA ikileşmesi gerçekleşir. Ökaryot canlılar (yani hayvan, bitki, mantar ve protistalar) DNA'larını hücre çekirdeği içinde bulundururken prokaryot canlılarda (yani bakteri ve arkelerde) DNA, hücre sitoplazmasında yer alır. Kromozomlarda bulunan kromatin proteinleri (histonlar gibi) DNA'yı sıkıştırıp organize ederler. Bu sıkışık yapılar DNA ile diğer proteinler arasındaki etkileşimleri düzenleyerek DNA'nın hangi kısımlarının okunacağını kontrol eder. Nükleotit olarak adlandırılan birimlerden oluşan bir polimerdir.[1][2] DNA zinciri 22 ila 26 Ångström arası (2,2-2,6 nanometre) genişliktedir, bir nükleotit birim 3,3 Å (0.33 nm) uzunluğundadır.[3] Her bir birim çok küçük olmasına rağmen, DNA polimerleri milyonlarca nükleotitten oluşan muazzam moleküllerdir. Örneğin, en büyük insan kromozomu olan 1 numaralı kromozom yaklaşık 220 milyon baz çifti uzunluğundadır.[4] Dna'nın yarısı dişi bireyden yarısı da erkek bireyden gelir. Canlılarda DNA genelde tek bir molekül değil, birbirine sıkıca sarılı bir çift molekülden oluşur.[5][6] Bu iki uzun iplik sarmaşık gibi birbirine sarılarak bir çift sarmal oluşturur. Nükleotit birimler bir şeker, bir fosfat ve bir bazdan oluşurlar. Şeker ve fosfat DNA molekülünün omurgasını oluşturur, baz ise çifte sarmaldaki öbür DNA ipliği ile etkileşir. Genel olarak bir şekere bağlı baza nükleozit, bir şeker ve bir veya daha çok fosfata bağlı baza ise nükleotit denir. Birden çok nükleotidin birbirine bağlı haline polinükleotit denir.[7] DNA ipliğinin omurgası almaşıklı şeker ve fosfat artıklarından oluşur.[8] DNA'da bulunan şeker 2-deoksiribozdur, bu bir pentozdur (beş karbonlu şekerdir). Bitişik iki şekerden birinin 3 numaralı karbonu ile öbürünün 5 numaralı karbon atomu arasındaki fosfat grubu, bir fosfodiester bağı oluşturarak şekerleri birbirine bağlar. Fosfodiester bağın asimetrik olması nedeniyle DNA ipliğinin bir yönü vardır. Çifte sarmalda bir iplikteki nükleotitlerin birbirine bağlanma yönü, öbür ipliktekilerin yönünün tersidir. DNA ipliklerinin bu düzenine antiparalel denir. DNA ipliklerin asimetrik olan uçları 5' (beş üssü) ve 3' (üç üssü) olarak adlandırılır, 5' uç bir fosfat grubu, 3' uç ise bir hidroksil grubu taşır. DNA ve RNA arasındaki başlıca farklardan biri, içerdikleri şekerdir, RNA'da 2-deoksiriboz yerine başka bir pentoz şeker olan riboz bulunur.[6] Çift sarmalı iki ipliğe bağlı bazlar arasındaki hidrojen bağları DNA'yı stabilize eder. DNA'a bulunan dört baz, adenin (A olarak kısaltılır), sitozin (C), guanin (G) ve timin (T) olarak adlandırılır. Bu dört baz şeker-fosfata bağlanarak bir nükleotit oluşturur, örneğin "adenozin monofosfat" bir nükleotittir. Bazlar iki tip olarak sınıflandırılırlar: adenin ve guanin, pürin türevleridir, bunlar beş ve altı üyeli halkaların kaynaşmasından oluşmuş heterosiklik bileşiklerdir; sitozin ve timin ise pirimidin türevleridir, bunlar altı üyeli bir halkadan oluşur. Bir diğer baz olan urasil (U), sitozinin yıkımı sonucu seyrek olarak DNA'da bulunabilir. Kimyasal olarak DNA'ya benzeyen RNA'da timin yerine urasil bulunur. Oyuklar İki sarmal iplik DNA omurgasını oluşturur. Bu iplikler araındaki boşluklar takip edilerek iki tane hayali boşluk veya oyuk daha bulunabilir. Bu oyular baz çiftlerine bitişiktir ve onlara bağlanmak için bir yer olşuturabilirler. Bu oyuklar birbirlerinin tam karşısında olmadıkları için büyüklükleri aynı değildir. Bunlardan büyük oyuk (majör oyuk) olarak adlandırılanı 22 Å genişliğinde, küçük (minör) oyuk ise 12 Å genişliğindedir.[9] Küçük oyuğun darlığı nedeniyle bazların kenarlarına erişmek büyük oluktan daha kolaydır. Bu nedenle, DNA'daki belli baz dizilerine bağlanan, transkripsiyon faktörü gibi proteinler büyük oyuktan bazların kenarlarına temas ederler.[10] Hücredeki DNA'nın bazı bölgelerinde bu durum farklı olabilir (aşağıda "Alternatif çifte sarmal yapılar" bölüne bakınız) ama oralarda dahi, eğer DNA normal B biçimini alacak şekilde burulsaydı görülecek büyüklük farklılıklarına göre adlandırılır. Baz eşleşmesi DNA'nın bir ipliğindeki bir baz tipi, öbür iplikten tek bir baz tipi ile bağ kurar. Buna tümleyici (komplemanter) baz eşleşmesi denir: pürinler pirimidinler ile hidrojen bağı kurar, A yalnızca T'ye bağlanır, C'de yalnızca G'ye bağlanır. Çift sarmalda karşıdan karşıya birine bağlı iki baza bir baz çifti denir. Çift sarmalı kararlı kılan ayrıca hidrofobik etki ve pi istiflenmesi vardır, bunlar DNA dizisisinden bağımsızdır.[11] Hidrojen bağları kovalent bağlardan daha zayıf olduklarından kolayca kopup tekrar oluşabilirler. Dolayısıyla DNA zincirinin iki ipliği bir fermuar gibi kolayca birbirinden ayrılabilir, ya mekanik güç ile veya yüksek sıcaklıkta.[12] Komplementerliğin bir sonucu olarak bir DNA sarmalındaki iki iplikli dizideki tüm bilgi ipliklerin her birinde kopyalanmış durumdadır, bu da DNA kopyalanması için esas bir özelliktir. Aslında komplementer baz çiftleri arasındaki spesifik ve tersinir etkileşimler DNA'nın canlılardaki işlevleri için şarttır.[1] İki tip baz çifti farklı sayıda hidrojen bağları oluşturur, AT'nin iki hidrojen bağı, GC'nin üç hidrojen bağı vardır (bakınız şekil). Dolayısıyla GC çiftleri AT baz çiftlerinden daha güçlüdür. Dolayısyla iki DNA ipliğinin birbirine bağlanma gücünü belirleyen, hem DNA çift sarmalının uzunluğu hem de onu oluşturan GC baz çiftlerinin yüzde oranıdır. Yüksek oranda GC'li uzun DNA'ların iplikleri birbirine daha sıkı bağlıdır, AT oranı yüksek kısa sarmalların iplikleri ise birbiriyle daha zayıf etkileşirler.[13] Biyolojide, DNA çifte sarmalının kolay ayrılması gereken bölgelerinde AT oranı yüksek olur, örneğin bazı promotörlerde bulunan TATAAT Pribnow kutusu.[14] Laboratuvarda bu etkileşimin gücünü ölçmek için hidrojen bağlarını koparmak için gerekli sıcaklık, ergime sıcaklığı belirlenir (bu, Tm sıcaklığı olarak da adlandırılır). DNA çifte sarmalındaki tüm baz çiftleri eridikten sonra iplikler ayrışır ve çözeltide iki bağımsız molekül olarak varlığını sürdürür. Bu iki tek iplikli DNA molekülün tek bir biçimi yoktur, ama bazı biçimler diğerlerinden daha kararlıdır.[15] Anlam ve ters anlam Bir DNA dizisi, eğer ondan protein sentezlemeye yarayan mesajcı RNA kopyası ile aynı diziye sahipse, "anlamlı" olduğu söylenir.[16] Öbür iplikteki diziye "ters anlamlı" dizi denir. Aynı DNA ipliğinin farklı bölgelerinde anlamlı ve ters anlamlı diziler bulunabilir, yani her iki iplikte hem anlamlı hem anlamsız diziler bulunur. Hem prokaryot ve ökaryotlarda ters anlamlı, yani protein üretimine yaramayan, RNA'nın üretildiği olur, bu RNA'ların işlevi hâlen tam bilinmemektedir.[17] Bir görüşe göre ters anlamlı RNA, RNA-RNA baz eşleşmesi yoluyla gen ifadesinin düzenlenmesine yaramaktadır.[18] Bazı DNA dizilerinde anlam ve ters anlam kavramları birbirine karışır, çünkü bazen genler birbiriye örtüşebilir.[19] Böyle durumlarda bazı DNA dizileri çifte görev yapar, bir iplik boyunca okununca bir protein kodlar, öbür iplik boyunca okununca ikinci bir protein kodlar. Bakterilerde bu tür gen örtüşmeleri gen transkripsiyonunun düzenlenmesi ile ilişkili olduğuna dair bulgular vardır,[20] virüslerde ise, genlerin örtüşmesi küçük bir viral genoma daha çok bilginin sığmasını sağlar.[21] Süper burulma Süper burulma (İngilizce supercoiling) tabir edilen bir süreç ile DNA bir halat gibi burulabilir. "Gevşek" halinde DNA'daki bir iplik, her 10,4 baz çiftinde bir, çift sarmalın ekseni etrafında bir tam dönüş yapar. Ama, eğer DNA burulursa iplikler daha sıkı veya daha gevşek sarılı olabilirler.[22] Eğer DNA sarmalı sarılma yönünde burulursa buna pozitif süperburulma denir ve bazlar birbirlerine daha sıkı şekilde tutunurlar. Eğer ters yönde burulursa DNA, buna negatif süperburulma denir ve bazlar birbirlerinden daha kolay ayrışırlar. Doğadaki çoğu DNA molekülü az derecede negatif süper burguludur, bundan topoizomeraz adlı enzimler sorumludur.[23] Bu enzimlerin bir işlevi transkripsiyon ve DNA ikileşmesi gibi süreçler sırasında DNA ipliklerine etki eden burulmayı bertaraf etmektir.[24] Alternatif çifte sarmal yapılar DNA'nın çeşitli biçimleri (konformasyonları) mevcuttur.[8] Ancak, canlılarda sadece A-DNA, B-DNA, ve Z-DNA gözlemlenmiştir. DNA'nın hangi biçimi aldığı DNA dizisine, süperburulmanın yönü ve miktarına, bazlardaki kimyasal değişimlere, ve çözeltinin özelliklerine (metal iyonu ve poliamin konsantrasyonu gibi) bağlıdır.[25] Bu üç biçimden yukarıda betimlenmiş olan "B" biçimi, hücrelerdebulunan şartlar altında en sık görülenidir.[26] B biçimine kıyasla DNA'nın A biçimi daha geniş bir sarmaldır, küçük oluk daha geniş ve sığ, büyük oluk da daha dar ve derindir. A biçimli nükleik asitler, fizyolojik olmayan şartlarda, suyunu kaybetmiş DNA örneklerinde görülür, hücre içinde ise DNA ve RNA ipliklerinin birbirine sarılmasından oluşan karma (hibrit) eşleşmelerde, ayrıca bazı enzim-DNA komplekslerinde meydana gelebilir.[27][28] Metilasyonla kimyasal değişime uğrayan DNA parçaları daha büyük biçimsel değişiklik gösterip Z biçimini alabilirler. Bu durumda iplikler sarmal ekseni etrafında dönerek sol elli bir spiral oluşturur, bu daha yaygın olan B biçimimdekinin tersi yöndedir.[29] Bu sıra dışı yapılar Z-DNA bağlayıcı proteinler tarafından tanınır ve transkripsiyon kontrolü ile ilişkili olduğu sanılmaktadır.[30] Dörtlü yapılar Doğrusal kromozomların uçlarında telomer olarak adlandırılan özelleşmiş bölgeler bulunur. Bu bölgelerin ana fonksiyonu kromozom uçlarının telomeraz adlı enzim aracılığıyla kopyalanmasını sağlamaktır. DNA'yı normalde kopyalayan enzimler kromozomların en uç kısımların kopyalayamadığı için bu kopyalama telomeraz aracılığıyla yapılır.[32] Bu özelleşmiş kromozom başlıkları ayrıca DNA'nın uçlarını korurlar ve hücredeki DNA tamir sistemlerinin bunları tamir edilmesi gereken hasar olarak algılanmasını engeller.[33] İnsan hücrelerinde telomerler genelde TTAGGG dizisinin birkaç bin kere tekrarından oluşan tek iplikli DNA uzantılarıdır.[34] Bu guanin zengini diziler normal DNA'daki baz çiftleri yerine, dört bazlı birimlerden meydana gelmiş istiflenme kümeleri ile kromozom uçlarını stabilize ederler. Burada dört guanin bazı yassı bir tabaka oluştururlar, bunlar da birbiri üzerine istiflenerek kararlı bir G-dörtlüsü (G-quadruplex) yapısı oluştururlar.[35] Bu yapıların stabilizasyonu, bazların kenarları arasındaki hidrojen bağları ve her dört bazlı birimin ortasında yer alan bir metal iyonun şelasyonu ile gerçekleşir.[36] Bu G-dörtlüleri başka yollardan da oluşabilir: tek bir ipliğin birkaç kere katlanması ile bu dörtlü birim oluşabilir, veya ikiden fazla farklı paralel ipliğin her birinin ortak yapıya bir baz temin etmesi ile de bu dört baz bir araya gelebilir. Bu istiflenmiş yapıların aynı sıra, telomerler ayrıca telomer ilmiği (T-ilmiği; İngilizce: telomere loops veya T-loops) adlı yapılar oluştururlar. Bunlarda tek iplikli DNA, telomer bağlanıcı proteinler tarafından stabilize edilmiş bir halka olarak kıvrılır.[37] Bir T-ilmiğinin en ucundaki tek iplikli DNA, çift iplikli bir DNA bölgesine bağlıdır. Bu birleşme noktasında tek iplikli telomer DNA'sı, çift iplikli DNA'nın çifte sarmalını bozup iki sarmaldan biri ile baz eşleşmesi yapar. Bu üç sarmallı yapıya yer değişim halkası (İngilizce displacement loop veya D-loop) denir.[35] Baz değişimleri Kromatin adı verilen bir yapı içinde DNA'nın paketlenmesi ile kromozomlar meydana gelir. Bu paketlenme gen ifadesine etki eder. Baz değişimi (modifikasyonu) bu paketlenmeyle ilişkilidir, öyle ki gen ifadesinin az olduğu veya hiç olmadığı yerlerde sitozin bazları yüksek derecede metilasyona uğramıştır. Örneğin, sitozin metilasyonu ile 5-metilsitozin meydana gelir, bu X kromozomu inaktivasyonu için önemlidir.[38] Ortalama metilasyon düzeyi canlıdan canlıya farkeder: solucan Caenorhabditis elegans'da sitozin metilasyonu olmaz, buna karşın omurgalı DNA'sının %1'e ulaşan kadarı 5-metilsitozin içerebilir.[39] 5-metilsitozinin önemli bir baz olmasına rağmen, onun deaminasyonu sonucu bir timin bazı oluşur, bu yüzden metillenmiş sitozinler mutasyona eğilimlidirler.[40] Diğer baz modifikasyonarı arasında bakterilerde görülen adenin metilasyonu ve kinetoplastitlerde urasilin glikozilasyonu sonunda meydana gelen "J-bazı" sayılabilir.[41][42] DNA hasarı DNA çeşitli farklı mutajenler tarafından hasara uğrayabilir, bunun sonucunda DNA dizisi değişebilir. Mutajenler arasında başlıca, yükseltgen (oksitleyici) etmenler, alkilleyici etmenler ve yüksek enerjili elektomanyetik ışınlar (morötesi ışık ve X ışınları gibi) sayılabilir. DNA'da meydana gelen hasarın tipi mutagenin tipine bağlıdır. Örneğin, mor ötesi ışık timin ikilileri (timin dimerleri) oluşturarak DNA'ya hasar verir.[44] Buna karşın, serbest radikaller veya hidrojen peroksit gibi yükseltgen etmenler çeşitli farklı türden hasar oluşturabilirler, baz değişimi (özellikle guanozin) ve iki iplikli kırılmalar gibi.[45] Her bir insan hücresinde günde 500 baz yükseltgeyici zarar görür.[46][47] Bu yükseltgeyici hasarlardan en zararlısı çift zincirli kırılmalardır, çünkü bunların onarımı zordur, bunlar DNA dizilerinde noktasal mutasyonlara, insersiyonlara ve delesyonlara ayrıca kromozomal translokasyonlara yol açabilirler.[48] Çoğu mutajen, iki baz çifti arasındaki boşluğa girer, buna enterkalasyon denir. Çoğu enterkalatörler aromatik ve düzlemsel moleküllerdir, bunlara örnek olarak etidyum bromür, daunomisin ve doksorubisin sayılabilir. Bir enterkalatörün iki baz çifti arasına girebilmesi için bunların arasının açılması, bunun olabilesi için de DNA sarmalının normalin aksi yönde burularak gevşemesi gerekir. Bunlar olunca transkripsiyon ve DNA ikilenmesi engellenir, zehirlenme ve mutasyonlar meydana gelir. Bu yüzden DNA enterkalatörleri çoğunlukla kanserojendir, bunların iyi bilinen örnekleri olarak benzopiren diol epoksit, akridin türevleri aflatoksin ve etidyum bromür sayılabilir.[49][50][51] Tüm bunlara rağmen, DNA transkripsiyonuna engel olma özelliklerinden dolayı bu toksinler aynı zamanda hızla büyüyen kanser hücrelerini engellemek amacıyla kemoterapide kullanılırlar.[52] Biyolojik işlevleri DNA, ökaryotlarda doğrusal kromozomlar, prokaryotlarda ise dairesel kromozomlar içinde bulunur. Bir hücredeki kromozomlar kümesine onun genomu denir; insan genomu 46 kromozom içinde yer alan yaklaşık 3 milyar baz çiftinden oluşur.[53] Protein ve diğer işlevsel RNA molekülleri kodlayan bilgi, gen adı verilen DNA parçalarının dizisinde yer alır. Genlerdeki genetik bilginin aktarılması baz eşleşmesi ile gerçekleşir. Örneğin, transkripsiyon sırasında bir DNA dizisinin ona komplementer bir RNA dizisi olarak kopyalanması, DNA ile doğru RNA nükleotitler arasındaki çekim ile mümkün olur. Protein çevrimi (translasyon) denen süreç sırasında bu RNA dizisine kaşılık gelen bir protein sentezlenirken, RNA nükleotitleri arasında gene baz eşleşmesi olur. Bir diğer önemli biyolojik süreç, hücredeki genetik bilginin kopyalanması olan DNA ikilenmesidir. Bu işlevlerin ayrıntıları başka maddelerde işlenmiştir; burada DNA ile genomun fonksiyonlarını yerine getiren diğer moleküller arasındaki etkileşimler ele alınmıştır. Genler ve genomlar Genomu oluşturan DNA ökaryotlarda hücre çekirdeğinde, ayrıca az miktarda mitokondrilerde bulunur. Prokaryotlardaki DNA, sitoplazma içinde yer alan, düzensiz şekilli nükleoit denen cismin içindedir.[54] Genom tarafından kodlanan bilgi genlerde yer alır, bir canlı birey tarafından taşınan bu bilginin tamamına onun genotipi denir. Gen kalıtımsal bir birimdir ve organizmanın belli bir özelliğini belirleyen bir DNA dizisi ile tanımlanır. Ayrıca, bu DNA bölgesinin transkripsiyonunu düzenleyen diziler (promotör ve hızlandırıcılar gibi) de vardır. Çoğu biyolojik türde genomdaki dizilerin ancak ufak bir bölümü protein kodlar. Örneğin insan genomunun ancak %1'i protein eksonları kodlar, buna karşın insan DNA'sının %50'si protein kodlamayan, kendini tekrar eden dizilerden oluşur.[55] Ökaryot genomlarında bu kadar çok protein kodlamayan DNA'nın bulunması ve türlerin genom büyüklüğündeki ("C-değeri"ndeki) büyük farklılıkların nedeni henüz anlaşılamamıştır ve "C değeri muamması" olarak bilinir.[56] Ancak, protein kodlamayan (non-coding) DNA dizileri gene de işlevsel kodlamayan RNA molekülleri kodlamaktadır, bunlar da gen ifadesinin düzenlenmesinde rol oynarlar.[57] Bazı kodlamayan DNA dizileri kromozomlar için yapısal rol oynarlar. Telomer ve sentromerler tipik olarak çok az sayıda gen içerir, ama kromozomların işlev ve stabilitesi için önemlidir.[33][59] İnsanlarda bulunan kodlamayan DNA'ların önemli bir türü psödogenlerdir, bunlar mutasyon sonucu çalışmaz hale gelmiş genlerin kopyalarıdır.[60] Bu DNA dizileri genelde birer moleküler fosilden ibarettir ama bazen yeni genlerin oluşumuna ham madde olabilirler, gen ikilenmesi ve ıraksak evrim süreçleri sonucu.[61] Transkripsiyon ve çevrim Genler, işlevsel moleküller kodlayan DNA dizileridir, bunlar canlının fenotipini belirler. Protein kodlayan genler durumunda DNA dizisi bir mesajcı RNA dizisini tanımlar, bu da bir veya birkaç proteinin dizisini belirler. Genlerdeki DNA dizisi ile proteinlerdeki amino asit dizisi arasındaki ilişki, biyolojik çevrim (translasyon) kuralları tarafından belirlenir, bunlar topluca genetik kod ile özetlenir. Genetik kod, üç nükleotitlik dizilere karşılık gelen, üç harfli 'kelimelerden' oluşur (örneğin, ACT, CAG, TTT), bu üçlüler kodon olarak adlandırılır. Transkripsiyonda, protein kodlayan bir genin kodonları önce RNA polimeraz tarafından bir mesajcı RNA şeklinde kopyalanır. Bu RNA kopya, ardından bir ribozom tarafından deşifre edilir; ribozom, mesajcı RNA ile amino asit taşıyan taşıyıcı RNA'lar arasında baz eşlemesi yaparak onu okur. Dört bazın 3'lü kombinasyonları olabildiği için 64 olası kodon vardır (43 kombinasyon). Bunlar yirmi standart amino asidi kodlarlar, böylece çoğu amino asite birden çok kodon düşer. Ayrıca, protein kodlayıcı bölgenin sonuna işaret eden üç tane de 'stop' veya anlamsız (nonsense) kodon vardır, bunlar TAA, TGA ve TAG kodonlarıdır. İkileşme Canlıların çoğalması ve (çok hücreli canlıların) büyümesi için hücre bölünmesi gereklidir. Ancak bir hücre bölünürken DNA'sını da kopyalamak zorundadır ki iki yavru hücre ana hücredeki genetik bilginin aynısına sahip olsunlar. DNA'nın iki iplikli yapısı DNA ikileşmesi (DNA duplikasyonu) için basit bir mekanizma sağlar. İki iplik ayrışırlar, sonra her bir iplikteki dizinin komplementer dizisi DNA polimeraz adlı bir enzim tarafından imal edilir. Bu enzim, tümleyici ipliği sentezlemek için gereken her bazın doğru olanını baz eşleşmesi yoluyla seçer ve onu uzamakta olan ipliğe ekler. DNA polimeraz bir DNA ipliğini ancak 5' - 3' yönünde uzatabildiği için, bir çifte sarmalın antiparalel ipliklerininin kopyalanması için farklı mekanizmalar mevcuttur.[62] Böylece, eski iplikteki baz, yeni ipliğe eklenen bazları belirler, sonunda hücre DNA'sının mükemmel bir kopyasını elde eder. Proteinler ile etkileşim DNA'nın tüm işlevleri onun proteinlerle olan etkileşimine bağlıdır. Bu protein etkileşimlerinin bazıları özgül-dışıdır (non-spesifiktir), bazılarında ise protein ancak belli bir DNA dizisine bağlanabilir. Enzimler de DNA'ya bağlanabilir ve bunlar arasında DNA baz disini transkripsiyon ve DNA ikilemesi için kopyalayan polimerazlar özellikle çok önemlidir. DNA'ya bağlanıcı proteinler DNA'ya bağlanan yapısal proteinler, non-spesifik DNA-protein etkileşimlerinin iyi anlaşılmış örneklerindendir. Kromozomlarda bulunan DNA, yapısal proteinlerle beraber kompleksler oluşturur. Bu proteinler DNA'yı kromatin adlı kompakt yapı içinde organize ederler. Ökaryotlarda kromatinin oluşmasında DNA'nın histon adlı küçük, bazik proteinlere bağlanması önemli bir rol oynar; prokaryotlarda ise çeşitli başka protein türleri DNA'ya bağlanır.[63][64] Histonlar, nükleozom adlı disk şeklinde bir kompleks oluştururlar, çift iplikli DNA buna sarılarak iki kere bunun etrafında döner. Histonların bazik kalıntıları ile DNA'nın şeker-fosfat omurgasındaki asidik fosfatlar arasındaki iyonik bağlar, non-spesifik bir etkileşim oluşturur, baz dizisinden büyük ölçüde bağımsızdırlar.[65] Bu bazik amino asitlerin kimyasal değişimleri arasında metilasyon, fosforilasyon, ve asetilasyon sayılabilir.[66] Bu kimyasal değişimler, DNA'nın histonlarla etkileşimini etkiler, bunun sonucunda DNA'ya transkripsyon faktörlerinin erişimi ve transkripsiyon hızı değişir.[67] Kromatinde bulunan diğer non-spesifik DNA'ya bağlanıcı proteinler arasında bulunan yüksek hareketli grup proteinleri (ing. high-mobility group proteins) bükülmüş veya distorte olmuş DNA'ya bağlanır.[68] Bu proteinler, bitişik nükleozom gruplarını bükerek daha büyük ölçekli yapılar oluşturarlar ve kromozomları meydana getirirler.[69] DNA'ya bağlanıcı proteinler arasında bulunan başlıca bir protein grubu, tek iplikli DNA'ya bağlanıcı proteinlerdir (bunlar tek iplikli DNA bağlayıcı protein olarak da adlandırılırlar). İnsanda replikasyon protein A bu protein ailesinin en iyi anlaşılmış üyesi sayılır, bu protein, cifte sarmalın ayrıştığı durumlarda, örneğin DNA ikileşmesi, rekombinasyon ve DNA tamirinde işlev görür.[70] Bu proteinler tek iplikli DNA'yı kararlı kılar, onun sap-ilmik (stem-loop) oluşturmasına veya nükleazlar tarafında yıkımına engel olurlar. Yukarıda değinilen proteinlerden farklı olarak başka proteinler belli DNA dizilerine bağlanacak şekilde evrimleşmişlerdir. Bunların en iyi araştırılmış olanları transkripsiyon faktörleridir, bular transkripsiyonu düzenleyen proteinlerdir. Her transkripsiyon faktörü belli bir DNA diziler kümesine bağlanır ve bu dizilere yakın protörleri olan genlerin transkripsiyonu etkinleştirir veya engeller. Transkripsiyon faktörleri bunu iki farklı yoldan gerçekletirir. Birincisi, transkripsiyondan sorumlu olan RNA polimeraz bağlanırlar, bunu ya doğrudan ya da aracı proteinlerle yaparlar, bunun sonucunda polimeraz promotöre yakın bir konuma yerleştitilmiş olur ve transkripsiyona başlaması mümkün hale gelir.[72] Bir diğer yolda ise, transkripsiyon faktörleri promotörde yer alan histonları kimyasal değişime uğratan enzimlere bağlanırlar; bunun sonucunda polimerazın DNA'ya erişimi değişir.[73] Bu DNA bağlanma dizileri bir canlının genomunun her tarafında bulunabileceği için, bir transkripsiyon faktörünün etkinliğinde meydan gelen değişiklikler binlerce gene etki edebilir.[74] Dolayısıyla bu proteinler çoklukla, çevresel değişiklikler, hücresel başkalaşım ve gelişimi kontrol eden süreçlerle ilişkili olan sinyal iletim süreçlerinin hedefidirler. Bu transkripsiyon faktörlerinin DNA ile etkileşimindeki spesifisite, proteinin DNA bazlarının kenarları ile yaptığı temaslardan kaynaklanmaktadır, bu sayede bu proteinler DNA'nın dizisini "okurlar". Bazlarla olan bu etkileşimlerin çoğu, bu bazlara kolaylıkla erişilebilen büyük olukta meydan gelir.[75] DNA değiştirici enzimler Nükleazlar DNA iplikleri kesen enzimlerdir, fosfodiester bağlarının hidrolizini katalizlerler. DNA ipliklerinin uçlarındaki nükleotitleri hidrolizleyen nükleazlare eksonükleaz denir, ipliklerin iç kısımlarındaki bağları hidrolizleyenlere ise endonükleaz. Moleküler biyolojide en sık kullanılan endonükleazlar restriksiyon endonükleazlarıdır, bunlar DNA'yı belli dizilerde keserler. Örneğin soldaki resimde görülen EcoRV enzimi 6 bazlı 5'-GAT|ATC-3' dizisini tanır ve dik çizgi ile gösterilen noktada onu keser. Doğada bu enzimler, restriksiyon modifikasyon sisteminin bir parçası olarak, bakterileri fajlara karşı korumaya yararlar, hücrenin içine giren faj DNA'sını sindirerek.[77] Teknolojide bu enzimler moleküler klonlama ve DNA parmakizlemesi için kullanılır. DNA ligaz enzimleri kesilmiş veya kırık DNA ipliklerini birleştirir.[78] Ligazlar özellikle gecikmeli iplik DNA ikileşmesinde önemli bir rol oynarlar, çünkü replikasyon çatalında meydana gelen kısa DNA parçalarını birleştirirler. Ayrıca DNA tamiri ve genetik rekombinasyonda kullanılırlar. Topoizomeraz ve helikazlar[değiştir | kaynağı değiştir] Topoizomerazlar hem nükleaz hem de ligaz etkinliğine sahiptir. Bu proteinler DNA'daki süperburulma derecesini değiştirirler. Bu enzimlerin bazıları DNA sarmalının bir ipliğini kesip bunun öbürü etrafında dönmesini sağlar, sonra da DNA'daki kesiği tekrar birleştirir.[23] Bu enzimlerin diğerleri ise DNA sarmalının bir ipliğini kesip öbür ipliğin bu kesiğin içinden kesmesini sağlarlar, sonra kesiği tekrar birleştirirler.[79] Topoizomerazlar DNA'yla ilgili pek çok süreçte yer alırlar, DNA ikileşmesi ve transkripsiyonu gibi.[24] Helikazlar moleküler motor özellikli proteinlerdir. Nükleozit trifosfatlarda, özellikle ATP'de taşınan kimyasal enerjiyi kullanıp bazlar arasındaki hidrojen bağlarını kırarlar ve DNA çifte sarmalını ters yönde burarak onu tek iplikler halinde açarlar.[80] Bu enzimler DNA bazlarına erişmeye gerek duyan enzimlerin bulunduğu süreçlerde gereklidir. Polimerazlar[değiştir | kaynağı değiştir] Nükleik asit polimerazları, nükleozit trifosfatlardan polinükleotit zincirler sentezleyen enzimlerdir. Ürettikleri ürünler var olan polinükleotit zincirlerinin (bunlara kalıp denir) kopyalarıdır. Bu enzimler, bir DNA zincirindeki en son nükleotitin 3' hidroksil grubuna yeni bir nükleotit ekleyerek çalışır. Dolayısıyla tüm polimerazlar 5' - 3' doğrultusunda ilerler.[81] Bu enzimlerin aktif bölgesinde, gelen nükleozit trifosfat kalıp ile baz eşleşmesi yapar; bu sayede polimeraz, kalıba komplementer bir ipliği doğru bir şekilde sentezleyebilir. Polimerazlar kullandıkları kalıbın tipine göre sınıflandırılır. DNA ikileşmesinde, DNA-bağımlısı DNA polimeraz, bir DNA dizisinin kopyasını yapar. Bu süreçte hata olmaması hayatî önem taşıdığı için bu tip polimerazlarının çoğunda prova okuma aktivitesi bulunur. Bunlarda, sentez reaksiyonunda meydana gelen ender hatalar, baz eşleşmesinin doğru olmamasıyla anlaşılır. Eğer bir uyumsuzluk algılanırsa, 3'-5' yönünde çalışan bir eksonükleaz aktivitesi etkinleştirilir ve hatalı baz çıkartılır.[82] Çoğu canlıda DNA polimerazlar replizom olarak adlandırılan ve yardımcı altbirimler (DNA kıskacı ve helikazlar gibi) içeren büyük bir kompleks içinde yer alır.[83] RNA-bağımlısı DNA polimerazlar RNA ipliğinde bulunan diziyi DNA olarak kopyalayan özel bir polimeraz sınıfıdır. Ters transkiptazlar bu sınıfa dahildir, bunlar viral enzimler olup hücrelerin retrovirüsler tarafından enfeksiyonunda yer alırlar. Telomerazlar da bu sınıfa dahildir, bunlar da telomerlerin ikilenmesi için gereklidir.[32][84] Telomerazı diğer bu tip enzimlerden farklı kılan bir özelliği, kullandığı RNA kalbın kendi yapısının bir parçası olmasıdır.[33] Transkripsiyon, DNA-bağımlısı RNA polimeraz tarafından gerçekleştirilir, bu enzim DNA ipliğindeki diziyi RNA olarak kopyalar. Bir genin transkripsiyonu için RNA polimeraz, DNA üzerinde promotör adlı bir bölgeye bağlanır ve DNA ipliklerini ayrıştırır. Sonra genin dizisini bir RNA zinciri olarak kopyalar, ta ki terminatör (sonlayıcı, İng. 'terminator') adlı bir DNA bölgesine gelip orada durup DNA'dan kopana kadar. DNA bağımlı DNA polimeraz da olduğu gibi, RNA polimeraz II (ökaryotlardaki çoğu genin transkripsiyonun yapan enzim) de çeşitli düzenleyici ve yardımcı proteinlerden oluşmuş büyük bir protein kompleksinin parçası olarak çalışır.[85] Genetik Rekombinasyon Bir DNA sarmalı genelde başka DNA parçaları ile etkileşmez, ve hatta insan hücrelerinde farklı kromozomlar çekirdekte farklı bölgelerde yer alırlar.[87] Farklı kromozomların fiziksel olarak bu şekilde ayrı tutulması DNA'nın kararlı bir bilgi deposu olarak işlev görmesinde önemli bir rol oynar. Kromozomların birbiriyle etkileştiği zamanlar sadece rekombinasyona girdikleri krosover sırasındadır. Krosover sırasında iki DNA sarmalı kesilir, bir bölüm yer değiştirir ve kesik uçlar birleşir. Rekombinasyon sayesinde kromozomlar arasında genetik bilgi takası olur ve yeni gen kombinasyonları meydan gelir, bunun doğal seleksiyonun verimini artırdığı ve yeni proteinlerin hızlı evrimleşmesinde önemli olduğu düşünülmektedir.[88] Genetik rekombinasyon DNA tamiriyle de ilişkilidir, özellikle çift iplikli kırılmalara hücrenin tepkisinde.[89] Kromozom sarılmasının en yaygın şekli homolog rekombinasyondur, bunda iki kromozom birbirine çok benzer dizilere sahiptir. Non-homolog rekombinasyon hücreye zarar verici olabilir çünkü kromozomal translokasyon ve genetik anormalliklere yol açabilir. Rekombinasyon tepkimesi rekombinaz olarak adlandırılan enzimler (örneğin RAD51) tarafından katalizlenir.[90] Rekombinasyonun ilk adımı çift iplikli bir kesik oluşturulmasıdır, bu ya bir endonükleaz ya da DNA hasarı sonucunda meydana gelir.[91] Rekombinaz tarafından kısmen katalizlenen bir dizi adım sonucunda iki sarmal en az bir Holliday bağlantısı tarafından birleştirilir: her sarmalın bir ipliği, öbür sarmalda ona komplementer olan öbür iplik ile kaynaşır. Holliday bağlantısı, tetrahedral bir yapıdır, bu şekilde birleşmiş iki kromozomda bir ipliğin bir diğeriyle yer değiştirmesiyle bu yapı kromozomlar boyunca ilerler. Rekombinasyon tepkimesi, bağlantının kesilmesi ve serbest kalan DNA uçlarının tekrar birleşmesi ile son bulur.[92] DNA metabolizmasının evrimi DNA'da bulunan genetik bilgi tüm modern canlıların işlev görmesine, yani büyümesi ve çoğalmasına olanak sağlar. Ancak, 4 milyar yıldır sürmekte olan yaşamın tarihçesi boyunca DNA'nın bu işlevi yerine getirdiği belli değildir, yaşamın en eski biçimlerinin kullanmış olduğu kalıtsal malzemenin RNA olduğu öne sürülmüştür.[81][93] RNA, hem genetik bilgi aktarma hem de ribozimlerin parçası olarak katalizör özelliğine sahip olmasından dolayı ilk hücrelerin metabolizmasında merkezî bir rol oynamış olabilir.[94] Nükleik asitlerin hem kalıtımda hem de katalizde rol oynadığı bu eski RNA dünyası, günümüz genetik kodunun dört nükleotit bazından oluşmuş şekilde evrimleşmesine etki etmiş olabilir. Bunun nedeni, bir canlıdaki bazların sayısının azlığının replikasyon verimini artıracağı ama bazların çokluğunun ise ribozimlerin katalitik verimini artıracağı, bu iki zıt etki ile kalıtsal bilgiyi kodlayan baz sayısının dört olarak dengelenmiş olabileceği öne sürülmüştür.[95] Ne var ki, eski genetik sistemler hakkında doğrudan delil mevcut değildir, çünkü çoğu fosillerden DNA elde edilmesi mümkün değildir. Bunun nedeni, çevre etkilerine maruz kalan DNA'nın bir milyon yıldan az süre dayanması ve çözelti içinde zamanla küçük parçalara yıkımıdır.[96] Eski DNA'nın izole edilmiş olduğuna dair iddialar vardır, özellikle 250 milyon evvelden kalma bir tuz kristalı içinde canlı kalmış bir bakterinin izole edildiği iddia edilmiştir[97] ama bu iddialar tartışmalıdır.[98][99] Kaynak: ^ a b Alberts, Bruce; Alexander Johnson, Julian Lewis, Martin Raff, Keith Roberts, and Peter Walters (2002). Molecular Biology of the Cell; Fourth Edition. New York and London: Garland Science. ISBN 0-8153-3218-1. 2.^ Butler, John M. (2001). Forensic DNA Typing. Elsevier. ISBN 978-0-12-147951-0.pp. 14–15. 3.^ Mandelkern M, Elias J, Eden D, Crothers D (1981). "The dimensions of DNA in solution". J Mol Biol 152 (1): 153–61. doi:10.1016/0022-2836(81)90099-1. PMID 7338906. 4.^ Gregory S, et al. (2006). "The DNA sequence and biological annotation of human chromosome 1". Nature 441 (7091): 315–21. doi:10.1038/nature04727. PMID 16710414. 5.^ Watson J, Crick F (1953). "Molecular structure of nucleic acids; a structure for deoxyribose nucleic acid". Nature 171 (4356): 737–8. doi:10.1038/171737a0. PMID 13054692. 6.^ a b Berg J., Tymoczko J. and Stryer L. (2002) Biochemistry. W. H. Freeman and Company ISBN 0-7167-4955-6 7.^ Abbreviations and Symbols for Nucleic Acids, Polynucleotides and their Constituents IUPAC-IUB Commission on Biochemical Nomenclature (CBN), Accessed 03 Jan 2006 8.^ a b Ghosh A, Bansal M (2003). "A glossary of DNA structures from A to Z". Acta Crystallogr D Biol Crystallogr 59 (Pt 4): 620–6. doi:10.1107/S0907444903003251. PMID 12657780. 9.^ Wing R, Drew H, Takano T, Broka C, Tanaka S., Itakura K, Dickerson R (1980). "Crystal structure analysis of a complete turn of B-DNA". Nature 287 (5784): 755–8. doi:10.1038/287755a0. PMID 7432492. 10.^ Pabo C, Sauer R (1984). "Protein-DNA recognition". Annu Rev Biochem 53: 293–321. doi:10.1146/annurev.bi.53.070184.001453. PMID 6236744. 11.^ Ponnuswamy P, Gromiha M (1994). "On the conformational stability of oligonucleotide duplexes and tRNA molecules". J Theor Biol 169 (4): 419–32. doi:10.1006/jtbi.1994.1163. PMID 7526075. 12.^ Clausen-Schaumann H, Rief M, Tolksdorf C, Gaub H (2000). "Mechanical stability of single DNA molecules". Biophys J 78 (4): 1997–2007. PMID 10733978. 13.^ Chalikian T, Völker J, Plum G, Breslauer K (1999). "A more unified picture for the thermodynamics of nucleic acid duplex melting: a characterization by calorimetric and volumetric techniques". Proc Natl Acad Sci USA 96 (14): 7853–8. doi:10.1073/pnas.96.14.7853. PMID 10393911. 14.^ deHaseth P, Helmann J (1995). "Open complex formation by Escherichia coli RNA polymerase: the mechanism of polymerase-induced strand separation of double helical DNA". Mol Microbiol 16 (5): 817–24. doi:10.1111/j.1365-2958.1995.tb02309.x. PMID 7476180. 15.^ Isaksson J, Acharya S, Barman J, Cheruku P, Chattopadhyaya J (2004). "Single-stranded adenine-rich DNA and RNA retain structural characteristics of their respective double-stranded conformations and show directional differences in stacking pattern". Biochemistry 43 (51): 15996–6010. doi:10.1021/bi048221v. PMID 15609994. 16.^ Designation of the two strands of DNA JCBN/NC-IUB Newsletter 1989, Accessed 07 May 2008 17.^ Hüttenhofer A, Schattner P, Polacek N (2005). "Non-coding RNAs: hope or hype?". Trends Genet 21 (5): 289–97. doi:10.1016/j.tig.2005.03.007. PMID 15851066. 18.^ Munroe S (2004). "Diversity of antisense regulation in eukaryotes: multiple mechanisms, emerging patterns". J Cell Biochem 93 (4): 664–71. doi:10.1002/jcb.20252. PMID 15389973. 19.^ Makalowska I, Lin C, Makalowski W (2005). "Overlapping genes in vertebrate genomes". Comput Biol Chem 29 (1): 1–12. doi:10.1016/j.compbiolchem.2004.12.006. PMID 15680581. 20.^ Johnson Z, Chisholm S (2004). "Properties of overlapping genes are conserved across microbial genomes". Genome Res 14 (11): 2268–72. doi:10.1101/gr.2433104. PMID 15520290. 21.^ Lamb R, Horvath C (1991). "Diversity of coding strategies in influenza viruses". Trends Genet 7 (8): 261–6. PMID 1771674. 22.^ Benham C, Mielke S (2005). "DNA mechanics". Annu Rev Biomed Eng 7: 21–53. doi:10.1146/annurev.bioeng.6.062403.132016. PMID 16004565. 23.^ a b Champoux J (2001). "DNA topoisomerases: structure, function, and mechanism". Annu Rev Biochem 70: 369–413. doi:10.1146/annurev.biochem.70.1.369. PMID 11395412. 24.^ a b Wang J (2002). "Cellular roles of DNA topoisomerases: a molecular perspective". Nat Rev Mol Cell Biol 3 (6): 430–40. doi:10.1038/nrm831. PMID 12042765. 25.^ Basu H, Feuerstein B, Zarling D, Shafer R, Marton L (1988). "Recognition of Z-RNA and Z-DNA determinants by polyamines in solution: experimental and theoretical studies". J Biomol Struct Dyn 6 (2): 299–309. PMID 2482766. 26.^ Leslie AG, Arnott S, Chandrasekaran R, Ratliff RL (1980). "Polymorphism of DNA double helices". J. Mol. Biol. 143 (1): 49–72. doi:10.1016/0022-2836(80)90124-2. PMID 7441761. 27.^ Wahl M, Sundaralingam M (1997). "Crystal structures of A-DNA duplexes". Biopolymers 44 (1): 45–63. doi:10.1002/(SICI)1097-0282(1997)44:1. PMID 9097733. 28.^ Lu XJ, Shakked Z, Olson WK (2000). "A-form conformational motifs in ligand-bound DNA structures". J. Mol. Biol. 300 (4): 819–40. doi:10.1006/jmbi.2000.3690. PMID 10891271. 29.^ Rothenburg S, Koch-Nolte F, Haag F (2001). "DNA methylation and Z-DNA formation as mediators of quantitative differences in the expression of alleles". Immunol Rev 184: 286–98. doi:10.1034/j.1600-065x.2001.1840125.x. PMID 12086319. 30.^ Oh D, Kim Y, Rich A (2002). "Z-DNA-binding proteins can act as potent effectors of gene expression in vivo". Proc. Natl. Acad. Sci. U.S.A. 99 (26): 16666–71. doi:10.1073/pnas.262672699. PMID 12486233. 31.^ Created from NDB UD0017 koordinatlarından üretilmiştir 32.^ a b Greider C, Blackburn E (1985). "Identification of a specific telomere terminal transferase activity in Tetrahymena extracts". Cell 43 (2 Pt 1): 405–13. doi:10.1016/0092-8674(85)90170-9. PMID 3907856. 33.^ a b c Nugent C, Lundblad V (1998). "The telomerase reverse transcriptase: components and regulation". Genes Dev 12 (8): 1073–85. doi:10.1101/gad.12.8.1073. PMID 9553037. 34.^ Wright W, Tesmer V, Huffman K, Levene S, Shay J (1997). "Normal human chromosomes have long G-rich telomeric overhangs at one end". Genes Dev 11 (21): 2801–9. doi:10.1101/gad.11.21.2801. PMID 9353250. 35.^ a b Burge S, Parkinson G, Hazel P, Todd A, Neidle S (2006). "Quadruplex DNA: sequence, topology and structure". Nucleic Acids Res 34 (19): 5402–15. doi:10.1093/nar/gkl655. PMID 17012276. 36.^ Parkinson G, Lee M, Neidle S (2002). "Crystal structure of parallel quadruplexes from human telomeric DNA". Nature 417 (6891): 876–80. doi:10.1038/nature755. PMID 12050675. 37.^ Griffith J, Comeau L, Rosenfield S, Stansel R, Bianchi A, Moss H, de Lange T (1999). "Mammalian telomeres end in a large duplex loop". Cell 97 (4): 503–14. doi:10.1016/S0092-8674(00)80760-6. PMID 10338214. 38.^ Klose R, Bird A (2006). "Genomic DNA methylation: the mark and its mediators". Trends Biochem Sci 31 (2): 89–97. doi:10.1016/j.tibs.2005.12.008. PMID 16403636. 39.^ Bird A (2002). "DNA methylation patterns and epigenetic memory". Genes Dev 16 (1): 6–21. doi:10.1101/gad.947102. PMID 11782440. 40.^ Walsh C, Xu G (2006). "Cytosine methylation and DNA repair". Curr Top Microbiol Immunol 301: 283–315. doi:10.1007/3-540-31390-7_11. PMID 16570853. 41.^ Ratel D, Ravanat J, Berger F, Wion D (2006). "N6-methyladenine: the other methylated base of DNA". Bioessays 28 (3): 309–15. doi:10.1002/bies.20342. PMID 16479578. 42.^ Gommers-Ampt J, Van Leeuwen F, de Beer A, Vliegenthart J, Dizdaroglu M, Kowalak J, Crain P, Borst P (1993). "beta-D-glucosyl-hydroxymethyluracil: a novel modified base present in the DNA of the parasitic protozoan T. brucei". Cell 75 (6): 1129–36. doi:10.1016/0092-8674(93)90322-H. PMID 8261512. 43.^ PDB 1JDG koordinatlarından üretilmiştir 44.^ Douki T, Reynaud-Angelin A, Cadet J, Sage E (2003). "Bipyrimidine photoproducts rather than oxidative lesions are the main type of DNA damage involved in the genotoxic effect of solar UVA radiation". Biochemistry 42 (30): 9221–6. doi:10.1021/bi034593c. PMID 12885257. 45.^ Cadet J, Delatour T, Douki T, Gasparutto D, Pouget J, Ravanat J, Sauvaigo S (1999). "Hydroxyl radicals and DNA base damage". Mutat Res 424 (1–2): 9–21. PMID 10064846. 46.^ Shigenaga M, Gimeno C, Ames B (1989). "Urinary 8-hydroxy-2′-deoxyguanosine as a biological marker of in vivo oxidative DNA damage". Proc Natl Acad Sci USA 86 (24): 9697–701. doi:10.1073/pnas.86.24.9697. PMID 2602371. 47.^ Cathcart R, Schwiers E, Saul R, Ames B (1984). "Thymine glycol and thymidine glycol in human and rat urine: a possible assay for oxidative DNA damage". Proc Natl Acad Sci USA 81 (18): 5633–7. doi:10.1073/pnas.81.18.5633. PMID 6592579. 48.^ Valerie K, Povirk L (2003). "Regulation and mechanisms of mammalian double-strand break repair". Oncogene 22 (37): 5792–812. doi:10.1038/sj.onc.1206679. PMID 12947387. 49.^ Ferguson L, Denny W (1991). "The genetic toxicology of acridines". Mutat Res 258 (2): 123–60. PMID 1881402. 50.^ Jeffrey A (1985). "DNA modification by chemical carcinogens". Pharmacol Ther 28 (2): 237–72. doi:10.1016/0163-7258(85)90013-0. PMID 3936066. 51.^ Stephens T, Bunde C, Fillmore B (2000). "Mechanism of action in thalidomide teratogenesis". Biochem Pharmacol 59 (12): 1489–99. doi:10.1016/S0006-2952(99)00388-3. PMID 10799645. 52.^ Braña M, Cacho M, Gradillas A, de Pascual-Teresa B, Ramos A (2001). "Intercalators as anticancer drugs". Curr Pharm Des 7 (17): 1745–80. doi:10.2174/1381612013397113. PMID 11562309. 53.^ Venter J, et al. (2001). "The sequence of the human genome". Science 291 (5507): 1304–51. doi:10.1126/science.1058040. PMID 11181995. 54.^ Thanbichler M, Wang S, Shapiro L (2005). "The bacterial nucleoid: a highly organized and dynamic structure". J Cell Biochem 96 (3): 506–21. doi:10.1002/jcb.20519. PMID 15988757. 55.^ Wolfsberg T, McEntyre J, Schuler G (2001). "Guide to the draft human genome". Nature 409 (6822): 824–6. doi:10.1038/35057000. PMID 11236998. 56.^ Gregory T (2005). "The C-value enigma in plants and animals: a review of parallels and an appeal for partnership". Ann Bot (Lond) 95 (1): 133–46. doi:10.1093/aob/mci009. PMID 15596463. 57.^ The ENCODE Project Consortium (2007). "Identification and analysis of functional elements in 1% of the human genome by the ENCODE pilot project". Nature 447 (7146): 799–816. doi:10.1038/nature05874. 58.^ PDB 1MSW koordinatlarından üretilmiştir 59.^ Pidoux A, Allshire R (2005). "The role of heterochromatin in centromere function". Philos Trans R Soc Lond B Biol Sci 360 (1455): 569–79. doi:10.1098/rstb.2004.1611. PMID 15905142. 60.^ Harrison P, Hegyi H, Balasubramanian S, Luscombe N, Bertone P, Echols N, Johnson T, Gerstein M (2002). "Molecular fossils in the human genome: identification and analysis of the pseudogenes in chromosomes 21 and 22". Genome Res 12 (2): 272–80. doi:10.1101/gr.207102. PMID 11827946. 61.^ Harrison P, Gerstein M (2002). "Studying genomes through the aeons: protein families, pseudogenes and proteome evolution". J Mol Biol 318 (5): 1155–74. doi:10.1016/S0022-2836(02)00109-2. PMID 12083509. 62.^ Albà M (2001). "Replicative DNA polymerases". Genome Biol 2 (1): REVIEWS3002. doi:10.1186/gb-2001-2-1-reviews3002. PMID 11178285. 63.^ Sandman K, Pereira S, Reeve J (1998). "Diversity of prokaryotic chromosomal proteins and the origin of the nucleosome". Cell Mol Life Sci 54 (12): 1350–64. doi:10.1007/s000180050259. PMID 9893710. 64.^ Dame RT (2005). "The role of nucleoid-associated proteins in the organization and compaction of bacterial chromatin". Mol. Microbiol. 56 (4): 858–70. doi:10.1111/j.1365-2958.2005.04598.x. PMID 15853876. 65.^ Luger K, Mäder A, Richmond R, Sargent D, Richmond T (1997). "Crystal structure of the nucleosome core particle at 2.8 A resolution". Nature 389 (6648): 251–60. doi:10.1038/38444. PMID 9305837. 66.^ Jenuwein T, Allis C (2001). "Translating the histone code". Science 293 (5532): 1074–80. doi:10.1126/science.1063127. PMID 11498575. 67.^ Ito T. "Nucleosome assembly and remodelling". Curr Top Microbiol Immunol 274: 1–22. PMID 12596902. 68.^ Thomas J (2001). "HMG1 and 2: architectural DNA-binding proteins". Biochem Soc Trans 29 (Pt 4): 395–401. doi:10.1042/BST0290395. PMID 11497996. 69.^ Grosschedl R, Giese K, Pagel J (1994). "HMG domain proteins: architectural elements in the assembly of nucleoprotein structures". Trends Genet 10 (3): 94–100. doi:10.1016/0168-9525(94)90232-1. PMID 8178371. 70.^ Iftode C, Daniely Y, Borowiec J (1999). "Replication protein A (RPA): the eukaryotic SSB". Crit Rev Biochem Mol Biol 34 (3): 141–80. doi:10.1080/10409239991209255. PMID 10473346. 71.^ PDB 1LMB koordinatlarından üretilmiştir 72.^ Myers L, Kornberg R (2000). "Mediator of transcriptional regulation". Annu Rev Biochem 69: 729–49. doi:10.1146/annurev.biochem.69.1.729. PMID 10966474. 73.^ Spiegelman B, Heinrich R (2004). "Biological control through regulated transcriptional coactivators". Cell 119 (2): 157–67. doi:10.1016/j.cell.2004.09.037. PMID 15479634. 74.^ Li Z, Van Calcar S, Qu C, Cavenee W, Zhang M, Ren B (2003). "A global transcriptional regulatory role for c-Myc in Burkitt's lymphoma cells". Proc Natl Acad Sci USA 100 (14): 8164–9. doi:10.1073/pnas.1332764100. PMID 12808131. 75.^ Pabo C, Sauer R (1984). "Protein-DNA recognition". Annu Rev Biochem 53: 293–321. doi:10.1146/annurev.bi.53.070184.001453. PMID 6236744. 76.^ PDB 1RVA koordinatlarından yaratılmıştır 77.^ Bickle T, Krüger D (1993). "Biology of DNA restriction". Microbiol Rev 57 (2): 434–50. PMID 8336674. 78.^ Doherty A, Suh S (2000). "Structural and mechanistic conservation in DNA ligases". Nucleic Acids Res 28 (21): 4051–8. doi:10.1093/nar/28.21.4051. PMID 11058099. 79.^ Schoeffler A, Berger J (2005). "Recent advances in understanding structure-function relationships in the type II topoisomerase mechanism". Biochem Soc Trans 33 (Pt 6): 1465–70. doi:10.1042/BST20051465. PMID 16246147. 80.^ Tuteja N, Tuteja R (2004). "Unraveling DNA helicases. Motif, structure, mechanism and function". Eur J Biochem 271 (10): 1849–63. doi:10.1111/j.1432-1033.2004.04094.x. PMID 15128295. 81.^ a b Joyce C, Steitz T (1995). "Polymerase structures and function: variations on a theme?". J Bacteriol 177 (22): 6321–9. PMID 7592405. 82.^ Hubscher U, Maga G, Spadari S (2002). "Eukaryotic DNA polymerases". Annu Rev Biochem 71: 133–63. doi:10.1146/annurev.biochem.71.090501.150041. PMID 12045093. 83.^ Johnson A, O'Donnell M (2005). "Cellular DNA replicases: components and dynamics at the replication fork". Annu Rev Biochem 74: 283–315. doi:10.1146/annurev.biochem.73.011303.073859. PMID 15952889. 84.^ Tarrago-Litvak L, Andréola M, Nevinsky G, Sarih-Cottin L, Litvak S (1994). "The reverse transcriptase of HIV-1: from enzymology to therapeutic intervention". FASEB J 8 (8): 497–503. PMID 7514143. 85.^ Martinez E (2002). "Multi-protein complexes in eukaryotic gene transcription". Plant Mol Biol 50 (6): 925–47. doi:10.1023/A:1021258713850. PMID 12516863. 86.^ PDB 1M6G kordinatlarından üretilmiştir 87.^ Cremer T, Cremer C (2001). "Chromosome territories, nuclear architecture and gene regulation in mammalian cells". Nat Rev Genet 2 (4): 292–301. doi:10.1038/35066075. PMID 11283701. 88.^ Pál C, Papp B, Lercher M (2006). "An integrated view of protein evolution". Nat Rev Genet 7 (5): 337–48. doi:10.1038/nrg1838. PMID 16619049. 89.^ O'Driscoll M, Jeggo P (2006). "The role of double-strand break repair - insights from human genetics". Nat Rev Genet 7 (1): 45–54. doi:10.1038/nrg1746. PMID 16369571. 90.^ Vispé S, Defais M (1997). "Mammalian Rad51 protein: a RecA homologue with pleiotropic functions". Biochimie 79 (9-10): 587–92. doi:10.1016/S0300-9084(97)82007-X. PMID 9466696. 91.^ Neale MJ, Keeney S (2006). "Clarifying the mechanics of DNA strand exchange in meiotic recombination". Nature 442 (7099): 153–8. doi:10.1038/nature04885. PMID 16838012. 92.^ Dickman M, Ingleston S, Sedelnikova S, Rafferty J, Lloyd R, Grasby J, Hornby D (2002). "The RuvABC resolvasome". Eur J Biochem 269 (22): 5492–501. doi:10.1046/j.1432-1033.2002.03250.x. PMID 12423347. 93.^ Orgel L. "Prebiotic chemistry and the origin of the RNA world". Crit Rev Biochem Mol Biol 39 (2): 99–123. doi:10.1080/10409230490460765. PMID 15217990. 94.^ Davenport R (2001). "Ribozymes. Making copies in the RNA world". Science 292 (5520): 1278. doi:10.1126/science.292.5520.1278a. PMID 11360970. 95.^ Szathmáry E (1992). "What is the optimum size for the genetic alphabet?". Proc Natl Acad Sci USA 89 (7): 2614–8. doi:10.1073/pnas.89.7.2614. PMID 1372984. 96.^ Lindahl T (1993). "Instability and decay of the primary structure of DNA". Nature 362 (6422): 709–15. doi:10.1038/362709a0. PMID 8469282. 97.^ Vreeland R, Rosenzweig W, Powers D (2000). "Isolation of a 250 million-year-old halotolerant bacterium from a primary salt crystal". Nature 407 (6806): 897–900. doi:10.1038/35038060. PMID 11057666. 98.^ Hebsgaard M, Phillips M, Willerslev E (2005). "Geologically ancient DNA: fact or artefact?". Trends Microbiol 13 (5): 212–20. doi:10.1016/j.tim.2005.03.010. PMID 15866038. 99.^ Nickle D, Learn G, Rain M, Mullins J, Mittler J (2002). "Curiously modern DNA for a "250 million-year-old" bacterium". J Mol Evol 54 (1): 134–7. doi:10.1007/s00239-001-0025-x. PMID 11734907.

http://www.biyologlar.com/dna-ve-ozellikleri-hakkinda-kapsamli-bilgi

Canlılarda Beslenme Şekilleri

A)Ototroflar: İhtiyacı olan organik besinleri kendileri sentezleyebilen canlılardır. Besin sentezlerken kullandıkları enerjinin şekline göre iki tip ototrof canlı vardır: a) Fotoototroflar: Klorofilleri sayesinde ışık enerjisi kullanarak organik besin sentezleyenler. Klorofilli bakteriler,Mavi-yeşil algler, Kloroplast taşıyan protistalar ve bitkiler bu gruptan canlılardır. b) Kemoototroflar: Kuvvetli oksidasyon enzimleri sayesinde oksitledikleri inorganik maddelerden (H,Fe,NH3,nitrit vb.) elde ettikleri kimyasal enerjiyi kullanan bakteriler bu gruptur. B ) Hetotroflar: İhtiyacı olan organik besinleri diğer canlıların vücudundan karşılarlar. Besinlerini almaları bakımından üç gruba ayrılırlar. a) Holojoik beslenme: · Besinlerini katı parçalar halinde alırlar · Sindirim sistemleri ve enzimleri gelişkindir · Hareket sistemleri gelişkindir · Gelişkin duyulara sahiptirler Holojoik canlılar kullandıkları besinin özelliklerine göre sindirim sistemleri ve beslenme davranışlara sahiptir. 1) Herbivorlar: Bitkisel besinlerle beslenenler · Öğütücü dişler gelişkindir · Sindirim kanalları gelişkindir · Mide gelişkin ve bölmelidir · Bitkisel besinlerin besleyici değeri az olduğundan fazla besin alırlar · Beslenmeleri uzun sürer · Bitkisel besinlerden yararlanma azdır · Bazı gruplar sindirim sistemlerinde selüloz sindiren enzimlere sahip bakteri vb. canlılara simbiyoz yaşarlar. 2) Karnivorlar: Hayvansal besinlerle beslenenler · Parçalayıcı(Köpek) dişler gelişkindir · Sindirim kanalı kısadır · Hareket ve duyu sistemleri gelişkindir · Etin besleyici değeri fazla olduğundan beslenmeleri kısa sürer · Uzun süre aç kalabilirler 3) Omnivorlar:Hem hayvansal hemde bitkisel besinlerle beslenebilenler · Sindirim Özellikleri ile karnivorlara benzerler · Selüloz hariç diğer bitkisel besinlerden faydalanacak enzimlere sahiptirler · Tohum,meyve ve hücre öz suları bitkisel besinlerini oluşturur b) Saprofit beslenme · Sindirim sistemleri yoktur · Sindirim enzimleri vardır · Hücre dışı sindirim vardır · Ölü bitki ve hayvan artıkları üzerinden beslenir · Doğada madde döngüsü için önemli canlılardır · Bazı bakteriler ve mantarlar bu gruptandır · Üzerinde yaşadıkları canlıya zarar verirler c) Parazit beslenme Hayvansal parazitler endo ve ekto olmak üzere ikiye ayrılır -Ekto parazitler: · Sindirim sistemleri ve enzimleri vardır . · Hareket sistemleri ve duyuları gelişmiştir · Konakçının vücudu üzerinden besinlerini karşılarlar -Endo parazitler: · Sindirim sistemleri yoktur · Sindirim enzimleri yoktur · Üreme sistemleri hariç diğer sistemleri körelmiştir Parazit canlıların konağa olan bağımlılığı bakımından ikiye ayrılırlar: 1) Yarı parazitlik: Belirli besinler için konağa bağlanan canlılar Örnek:Ökseotu Fotosentez yapmalarına karşı su ve mineralleri başka bitkilerin iletim demetlerinden emeçleri ile alırlar 2) Tam parazitlik: Bütün besinlerini konakçıdan alan parazitlerdir Bu parazitlerde üreme hariç diğer sistemler körelmiştir Bazı özel parazitlik durumları: -Parazit-patojen:Konukçu canlıda hastalık ve ölümlere neden olurlar -Obligat parazitler:Yaşamsal evrelerinin çoğunu konukçu vücudunda geçirirler. Bazı yaşamsal olayları ancak konukçu vücudunda gerçekleştirebilir. C) Hem ototrof hem hetotrof beslenme: Bazı ototrof canlılar fotosentezle besinlerini üretebilirler ancak ihtiyaç duyduklarında diğer canlılarıda besin olarak kullanabilirler. Örnekler: a)Protistalarda EUGLENA · Tek hücreli · Hücre ağızlarından aldıkları besinlerle hetotrof beslenirle · İhtiyaç duyduklarında kloroplastları ile fotosentez yaparak ototrof beslenirler · Göz lekeleri bulunur · Hücre içi sindirim görülür Örnek: b)Bitkilerden Dionea, Drosera, Nephentes gibi insektivorlar · Kloroplastları vardır ve fotosentez yaparlar · Azotça fakir sulak topraklarda yaşarlar · Yaprakları metamorfozla böcek kapanı haline gelmiştir · Azot ihtiyaçlarını yaprakları ile yakaladıkları böcekleri, yapraklarında sindirerek sağlarlar · Hücre dışı sindirim görülür

http://www.biyologlar.com/canlilarda-beslenme-sekilleri

Beslenme türleri, canlılarda beslenme çeşitleri nelerdir?

A)Ototroflar: İhtiyacı olan organik gıdaları kendileri sentezleyebilen canlılardır. Gıda sentezlerken kullandıkları enerjinin şekline nazaran iki tip ototrof canlı vardır: a) Fotoototroflar: Klorofilleri yardımıyla ışık enerjisi kullanarak organik gıda sentezleyenler. Klorofilli bakteriler,Mavi-yeşil algler, Kloroplast taşıyan protistalar ve bitkiler bu gruptan canlılardır. b) Kemoototroflar: Güçlü oksidasyon enzimleri yardımıyla oksitledikleri inorganik maddelerden (H,Fe,NH3,nitrit vb.) elde ettikleri kimyasal enerjiyi kullanan bakteriler bu gruptur. B ) Hetotroflar: İhtiyacı olan organik gıdaları öteki canlıların vücudundan karşılarlar. Besinlerini almaları bakımından üç gruba ayrılırlar. a) Holozoik beslenme: • Besinlerini katı parçalar halinde alırlar • Sindirim sistemleri ve enzimleri gelişkindir • Hareket sistemleri gelişkindir • Gelişkin duyulara sahiptirler Holozoik canlılar kullandıkları besinin özelliklerine bakılırsa sindirim sistemleri ve beslenme davranışlara haizdir. 1) Herbivorlar: Bitkisel besinlerle beslenenler • Öğütücü dişler gelişkindir • Sindirim kanalları gelişkindir • Mide gelişkin ve bölmelidir • Bitkisel besinlerin besleyici kıymeti azca olduğundan fazla gıda alırlar • Beslenmeleri uzun sürer • Bitkisel gıdalardan yararlanma azdır • Bazı gruplar sindirim sistemlerinde selüloz sindiren enzimlere haiz bakteri vb. canlılara simbiyoz yaşarlar. 2) Karnivorlar: Hayvansal besinlerle beslenenler • Parçalayıcı(Köpek) dişler gelişkindir • Sindirim kanalı kısadır • Hareket ve duyu sistemleri gelişkindir • Etin besleyici kıymeti fazla olduğundan beslenmeleri kısa sürer • Uzun süre aç kalabilirler 3) Omnivorlar: Hem hayvansal hem de bitkisel besinlerle beslenebilenler • Sindirim Özellikleri ile karnivorlara benzerler • Selüloz hariç öteki bitkisel gıdalardan faydalanacak enzimlere sahiptirler • Tohum,meyve ve hücre öz suları bitkisel besinlerini oluşturur b) Saprofit beslenme • Sindirim sistemleri yoktur • Sindirim enzimleri vardır • Hücre dışı sindirim vardır • Ölü nebat ve hayvan artıkları üstünden beslenir • Doğada madde döngüsü için mühim canlılardır • Bazı bakteriler ve mantarlar bu gruptandır • Üstünde yaşadıkları canlıya zarar verirler c) Parazit beslenme Hayvansal parazitler endo ve ekto olmak suretiyle ikiye ayrılır -Ekto parazitler: • Sindirim sistemleri ve enzimleri vardır . • Hareket sistemleri ve duyuları gelişmiştir • Konakçının vücudu üstünden besinlerini karşılarlar -Endo parazitler: • Sindirim sistemleri yoktur • Sindirim enzimleri yoktur • Üreme sistemleri hariç öteki sistemleri körelmiştir Parazit canlıların konağa olan bağımlılığı bakımından ikiye ayrılırlar: 1) Yarı parazitlik: Belirli besinler için konağa bağlanan canlılar Örnek:Ökseotu Fotosentez yapmalarına karşı su ve mineralleri başka bitkilerin iletim demetlerinden emeçleri ile alırlar 2) Tam parazitlik: Tüm besinlerini konakçıdan alan parazitlerdir Bu parazitlerde üreme hariç öteki sistemler körelmiştir Bazı hususi parazitlik durumları: -Parazit-patojen: Konukçu canlıda hastalık ve ölümlere niçin olurlar -Obligat parazitler: Yaşamsal evrelerinin çoğunu konukçu vücudunda geçirirler. Bazı yaşamsal vakaları sadece konukçu vücudunda gerçekleştirebilir. C) Hem ototrof hem hetotrof beslenme: Bazı ototrof canlılar fotosentezle besinlerini üretebilirler sadece gereksinim duyduklarında öteki canlıları da gıda olarak kullanabilirler. Örnekler: a)Protistalarda EUGLENA • Tek hücreli • Hücre ağızlarından aldıkları besinlerle hetotrof beslenirle • İhtiyaç duyduklarında kloroplastları ile fotosentez yaparak ototrof beslenirler • Göz lekeleri bulunur • Hücre içi sindirim görülür Örnek: b)Bitkilerden Dionea,Drosera,Nephentes şeklinde insektivorlar • Kloroplastları vardır ve fotosentez yaparlar • Azotça yoksul sulak topraklarda yaşarlar • Yaprakları metamorfozla böcek kapanı haline gelmiştir • Azot gereksinimlerini yaprakları ile yakaladıkları böcekleri, yapraklarında sindirerek sağlarlar • Hücre dışı sindirim görülür CANLILAR ARASINDAKİ BESLENME BAĞINTILARI Bazı canlı türleri yaşamsal vakalarını devam ettire bilmek için öteki canlılarla birlikte yaşamak zorundadırlar. Canlılar beslenme, üreme, barınma, hareket, korunma benzer biçimde yaşamsal vakalarda başka canlılara gereksinim duyarlar. Bu ilişki yarar zarar ilişkisine gore üç şekilde gerçekleşir. 1) Kommensalizm: Beraber yaşayan türlerden biri beraberlikten yarar sağlarken öteki tür yarar yada zarar görmez. 2) Mutualizm: Beraber yaşayan iki ayrı türde beraberlikten yarar sağlarlar. 3) Parazitizm: Beraber yaşayan iki ayrı tür bireylerinden biri bu durumdan faydalanırken diğeri bundan zarar görür. BESİN ZİNCİRİ VE BESİN PİRAMİTLERİ Gıda zincirleri Doğada canlılar başka bir canlıyı gıda olarak kullanırken kendileri de başka canlıların besini olurlar. Canlıların birbirlerini tüketmelerine nazaran sıralanmaları ile oluşan zincire gıda zinciri denir. Zincirin her halkası ayrı bir tür tarafınca oluşturulur. Sadece hiçbir vakit doğada tek sıralı zincire rastlanmaz. Bir canlı gıda olarak birden fazla türü gıda olarak kullanırken kendiside birden fazlaca türün besini olur. Bu durum zincirlerin birbirine karışıp beslenme ağları oluşturmasına niçin olur. • Gıda zincirleri ile canlılar içinde organik madde ve enerji akışı gerçekleşir. • Zincir ne kadar kısa ise madde ve enerji o denli ekonomik kullanılır. • İlk halkada ototroflar bulunur • Son halkada 3.tüketiciler (Yırtıcılar) bulunur • Zincirdeki canlılar fonksiyonlarına gore üç tiptir 1) Üreticiler 2) Tüketiciler: a) Birincil tüketiciler (Herbivorlar) b) İkincil tüketiciler (Karnivorlar) c) Üçüncül tüketiciler (Karnivorlar) 3) Ayrıştırıcılar • Ayrıştırıcılar zincire her halkadan katılabilir • Her halkada önceki halkadan alınan organik madde ve enerjinin %90 ‘ı canlının yaşamsal vakalarında tüketilirken , canlı vücudunda saklı tutulan % 10 ‘u besini olduğu sonraki halkaya geçer. Bu duruma % 10 yasası denir.

http://www.biyologlar.com/beslenme-turleri-canlilarda-beslenme-cesitleri-nelerdir

Hayvanlar (Animalia)

Hayvan, canlılar dünyasının ökaryotlar (Eukaryota) üst âlemindeki hayvanlar (Animalia) âleminde sınıflanan canlıların ortak adıdır. "Hayvan" sözcüğü, günlük kullanımda esasen insan dışı nefes alan ve hareket eden şeyleri ifade etmek için kullanılırsa da biyolojik bağlamda insanı da içerir. Hayvanlar âleminin bilimsel ve Latince adı olan "Animalia" terimi ise yine Latince olan ve "yaşayan" ya da "ruh" anlamına gelen animadan türetilmiş animal sözcüğünün çoğuludur. Hayvanlar âlemini tanımlayan bir başka Latince bilimsel terim de Metazoa'dır. Genellikle çevrelerine uyum sağlayan ve diğer canlılarla beslenen çokhücreliler alemidir. Vücutları, embriyonun bazı metamorfozlar geçirmesiyle gelişir. Ökaryotik çok hücreli organizmalardır. Besinlerini genel olarak sindirerek alırlar. Hayvanların birçoğu hareketlidir ve bitkilerde tipik olan kalın hücre duvarları genellikle yoktur. Embriyonik gelişim esnasında büyük ölçülerde hücresel göçler ve doku organizasyonları görülür. Üremeleri primer (birincil) olarak seksüeldir; diploit kromozom taşıyan dişi ve erkekler mayozla haploit kromozomlu gametleri, bunlarda birleşerek diploid zigotu oluşturur. 1,5 milyondan fazla yaşayan türü tanımlanmıştır, fakat gerçek miktarın bazılarına göre 20 milyon, bazılarına göre de 50 milyondan fazla olduğu sanılmaktadır. Karakteristikleri Hayvanları diğer canlılardan ayıran birçok karakteristik farklar vardır. Hayvanlar ökaryotiktir ve çoğunlukla çok hücrelidirler. Bu onları bakteriler ve protozoalardan ayırır. Heterotrof (dışbeslenen), kendi besinlerini üretememeleri onları bitkiler ve alglerden ayırır. Sert bir hücre duvarlarının olmayışı da onları bitkiler, algler ve mantarlardan ayırır. Hayvanlar bazı hayat evreleri hariç hareketlidirler. Birçok hayvan türü embriyo evresinde Blastula evresinden geçer ki bu hayvanlara özgü bir evredir. Üreme ve gelişme Hemen hemen tüm hayvanlar çiftleşerek ürerler. Yetişkinler diploid ya da polidiploidtir. Her birinin kendine has üreme hücresi vardır. Birçok hayvan çiftleşerek üremeye yatkındır. Birçok hayvan güneş ışığı enerjisini dolaylı yollardan kullanarak gelişir, büyür. Hayvanların aksine bitkiler bu ışığı [Fotosentez] ile doğrudan basit şekerler üretmek için kullanır. Bitkiler, havadan aldığı karbon dioksit (CO2) ve topraktan aldığı su (H2O) moleküllerini ışık enerjisini kullanarak kimsayal bir reaksiyon sonucu Glikoz şekeri (C6H12O6) dönüştürür ve son olarak açığa Oksijen çıkar (O2). Elde edilen bu şeker daha sonra bitkinin büyümesi için kullanılır. Hayvanlar bu bitkileri yediklerinde ya da bu bitkileri yiyen hayvanları yediklerinde bitkilerin içinde bulunan şekeri almış olurlar. Hayvanların üç üreme şekli vardır: İç üreme ve iç gelişme: Bu üreme ve gelişme şekli spermin yumurtaya girerek döllenmesi sonucu ve embiriyonun anne karnında gelişmesiyle oluşur. Memelilerde görülür. İç üreme ve dış gelişme: Bu üreme ve gelişme şekli spermin yumurtaya girerek döllenip yumurtayla birlikte embiriyonun dışarı çıkarak dışarda gelişmesi sonucu oluşur. Kurbağalar ve balıklar hariç yumurtayla çoğalan hayvanlarda görülür. Dış üreme ve dış gelişme: Annenin döllenmemiş yumurtayı bıraktıktan sonra babanın o yumurtaları döllemesiyle embriyonun oluşup vücut dışında gelişmesiyle gerçekleşir. Kurbağalarda ve balıklarda görülür. Basit sınıflandırma Agnotozoa - Basit hayvanlar Omurgasızlar Parazoa - Gerçek dokusu olmayanlar Placozoa Porifera - Süngerler Eumetazoa - Gerçek dokusu olanlar Radiata - Radial simetrili canlılar Bilateria - Bilateral simetrili canlılar Omurgalılar Acrania - Kafatassızlar Hemichordata - Yarı sırtipliler Urochordata (Tunicata) - Tulumlular Cephalochordata - Başı kordalılar Craniata - Gerçek kafataslılar Agnatha - Çenesizler Gnathostomata - Gerçek çeneliler Pisces - Balıklar Tetrapoda - Dört üyeliler Amphibia - İki yaşamlılar Reptilia - Sürüngenler Aves - Kuşlar Mammalia - Memeliler

http://www.biyologlar.com/hayvanlar-animalia

EKOLOJİ VE BESİN ZİNCİRİ

EKOLOJİ:Canlıların birbirleri ile ve çevreleri ile etkileşimini inceleyen bilim dalıdır. Ekolojiyi anlamak için madde ve canlı organizasyonunun bilinmesi gerekir. Madde organizasyonu: Atom – Molekül – Organel – Sitoplazma – Hücreler – Dokular – Organlar - Sistemler –Organizmalar - Populasyonlar – Komüniteler – Ekosistemler – Biyosfer- Dünya – Gezegenler – Solar sistemler – Galaksiler – Evren şeklindedir. Ekoloji ile ilgili önemli terimler: Biyosfer:Canlı yaşamına uygun ,okyanus derinlikleri ile atmosferin 10 000 m. yüksekliğine kadar olan tabakasıdır. Ekosistem:Komünitelerle cansız (Abiyotik) çevre koşullarının karşılıklı etkileşimleri. Biyotop:Canlıların yaşamlarını sürdürmek için uygun çevresel koşullara sahip coğrafi bölgedir. Komünite:Belirli yaşam alanına uyumlu populasyonlar topluluğudur. Populasyon:Belirli coğrafi sınırlar içinde yaşayan aynı türe ait bireyler topluluğudur. Habitat:Bir canlı türünün rahatça beslendiği,barındığı,ürediği yaşam alanına denir. Niş:Yaşam alanında kalıtsal özellikleri ile ilgili gerçekleştirdiği yaşamının devamına yönelik faaliyetlerin tümüdür. Flora:Belirli bir bölgeye adapte olmuş ,o bölgede yaşamını sürdüren bitki topluluğudur. Fauna:Belirli bir bölgeye adapte olmuş ve o bölgede yaşamını sürdüren hayvan topluluğudur. Canlılar bulundukları yaşam ortamında canlı ve cansız faktörlerle etkileşim halindedirler. Canlıyı etkileyen: Biyotik faktörler: 1) Üreticiler 2) Tüketici 3)Ayrıştırıcılar Abiyotik faktörler: İkiye ayrılır. 1) İklimsel faktörler : a) Işık b) Isı c) Su 2) Toprak faktörler : a)Toprak yapısı b)Mineral ve tuzlar c)Toprak ph’ sıBİYOTİK FAKTÖRLER Üreticiler: Fotosentez ve kemosentez mekanizmaları ile inorganik maddelerden organik madde sentezleyebilen ototrof bakteriler,mavi yeşil algler,kloroplast taşıyan protistalar ve bitkilerdir. Enerji ve maddenin canlıların kullanabileceği hale dönüşümünü sağlayan canlılardır. Tüketiciler: İhtiyacı olan besinleri diğer canlılardan hazır olarak alan hayvanlar ,protistalar,parazit bitki ve mantarlar,hetotrof bakterilerdir. Tüketiciler üç grupta incelenir: 1- Bitkilerle beslenen: (1.Tükticiler) 2- Hayvanlarla beslenen(2.Tüketici) 3- Yırtıcılar: (3.Tüketiciler) Ayrıştırıcılar: Bitki,hayvan ölüsü ve artıklarını besin olarak kullanan saprofit bakteri ve mantarlardır. ABİYOTİK FAKTÖRLER 1-İklim faktörleri:Canlılar yaşamlarını sürdürürken güneş ışını,ısı,basınç,nem,hava hareketleri gibi iklim faktörlerden etkilenirler. A) Işık: a) Işığın kalitesi,şiddeti,süresi önemlidir b) Canlıların temel enerji kaynağıdır c) Fotosentez için gereklidir d) Bitkide çimlenme,büyüme,yönelme. klorofil sentezi için gereklidir e) Işık bitkilerin yaşam alanını belirler f) Hayvanlarda üreme,göç,pigmentasyon,bazı vitaminlerin sentezi ,sucul hayvanlarda solunum üzerine etkilidir Isı: Canlılarda yaşamsal olaylar belirli ısıda gerçekleşir. Yüksek ve düşük ısıda yaşamsal olaylar azalır hatta durur. Bitkilerde : a) Çimlenme b) Köklerle su alınımı c) Fotosentez Hayvanlarda : a) Üreme b) Gelişmenin devamıc) Değişken ısılı hayvanlarda (Omurgasızlar,Balıklar , Kurbağalar , Sürüngenler ) metabolizmanın devamıC) Su: a) Organik maddelerin sentezlenmesi b) Maddelerin çözülmesi ,emilmesi,taşınmasıc) Biyokimyasal olayların gerçekleşmesi d) Fazla ısının uzaklaştırılmasıe) Boşaltım maddelerinin dışa atılmasıf) Bitkilerde çimlenmenin gerçekleşmesi ,hayvanlarda embriyonun gelişmesi g) Bazı canlılar için yaşam ve hareket alanıdır Canlılar yaşadıkları ortam ve suya duydukları ihtiyaç farklıdır. Özel adaptasyonları ile en iyi uyumu yapmışlardır. Hayvanlarda: 1) Deride su kayıbını önleyen plaka,tüy ,kitin dış iskelet gibi yapıların oluşması.2) Solunum yüzeyinin vücud içine alınması3) Boşaltımla su kayıbını önleyen mekanizmaların gelişimi 4) Yaşam alanı olarak suya yakın çevrelerin seçilmesi Bitkilerde: 1) Su kayıbının sağlandığı stomaların;a)Açılıp kapanmasının kontrol edilebilmesi (Terlemenin fazla olduğu zamanlar ve suyun az olduğu zamanlar stomalar kapanır) 2) Köklerin suya yönelimi vardır 3) Kurak ortam bitkilerinde gövde ve yapraklar su kayıbını önleyecek değişikliklere sahiptir. Canlıların ihtiyacı olan suyu şu şekillerde karşılarlar: 1) Suyun doğrudan alınması.( Sindirim sistemi, kökler) 2) Deri ile su almak (Kurbağalar,Bazı omurgasızlar) 3) Besinlerin yapısındaki sudan karşılamak 4) Metabolik su kullanmak EKOLOJİK PİRAMİTLER Ekolojik piramitler ekosistemlerdeki komüniteyi oluşturan birey sayısı (Biyokütle) veya enerji dikkate alınıp hazırlanır Biyokütleye ve enerjiye dayanan piramitler · Piramidin tabanını üreticiler oluşturur · Tepe basamağı yırtıcılar oluşturur · 2. ve 3. basamağı tüketiciler oluşturur tüketiciler= a- Birincil tüketiciler (Herbivorlar) b- İkincil tüketiciler (Karnivorlar) c- Üçüncül tüketiciler (Karnivorlar) · Taban üreticilerden oluşur · Biyokütle tepeye doğru gittikçe her basamakta 10 kat azalır · Enerji tepeye doğru her basamakta 10 kat azalarak aktarılır · Biyolojik birikim (Kimyasal zehirler,radyoaktivite vb.) tepeye doğru gittikçe artar CANLILARDA BESLENME ŞEKİLLERİA)Ototroflar: İhtiyacı olan organik besinleri kendileri sentezleyebilen canlılardır. Besin sentezlerken kullandıkları enerjinin şekline göre iki tip ototrof canlı vardır: a) Fotoototroflar: Klorofilleri sayesinde ışık enerjisi kullanarak organik besin sentezleyenler. Klorofilli bakteriler,Mavi-yeşil algler, Kloroplast taşıyan protistalar ve bitkiler bu gruptan canlılardır. b) Kemoototroflar: Kuvvetli oksidasyon enzimleri sayesinde oksitledikleri inorganik maddelerden (H,Fe,NH3,nitrit vb.) elde ettikleri kimyasal enerjiyi kullanan bakteriler bu gruptur. Hetotroflar: İhtiyacı olan organik besinleri diğer canlıların vücudundan karşılarlar. Besinlerini almaları bakımından üç gruba ayrılırlar. a) Holojoik beslenme: · Besinlerini katı parçalar halinde alırlar · Sindirim sistemleri ve enzimleri gelişkindir · Hareket sistemleri gelişkindir · Gelişkin duyulara sahiptirler Holojoik canlılar kullandıkları besinin özelliklerine göre sindirim sistemleri ve beslenme davranışlara sahiptir. 1) Herbivorlar: Bitkisel besinlerle beslenenler · Öğütücü dişler gelişkindir · Sindirim kanalları gelişkindir · Mide gelişkin ve bölmelidir · Bitkisel besinlerin besleyici değeri az olduğundan fazla besin alırlar · Beslenmeleri uzun sürer · Bitkisel besinlerden yararlanma azdır · Bazı gruplar sindirim sistemlerinde selüloz sindiren enzimlere sahip bakteri vb. canlılara simbiyoz yaşarlar. 2) Karnivorlar: Hayvansal besinlerle beslenenler · Parçalayıcı(Köpek) dişler gelişkindir · Sindirim kanalı kısadır · Hareket ve duyu sistemleri gelişkindir · Etin besleyici değeri fazla olduğundan beslenmeleri kısa sürer · Uzun süre aç kalabilirler 3) Omnivorlar:Hem hayvansal hemde bitkisel besinlerle beslenebilenler · Sindirim Özellikleri ile karnivorlara benzerler · Selüloz hariç diğer bitkisel besinlerden faydalanacak enzimlere sahiptirler · Tohum,meyve ve hücre öz suları bitkisel besinlerini oluşturur b) Saprofit beslenme · Sindirim sistemleri yoktur · Sindirim enzimleri vardır · Hücre dışı sindirim vardır · Ölü bitki ve hayvan artıkları üzerinden beslenir · Doğada madde döngüsü için önemli canlılardır · Bazı bakteriler ve mantarlar bu gruptandır · Üzerinde yaşadıkları canlıya zarar verirler c) Parazit beslenme Hayvansal parazitler endo ve ekto olmak üzere ikiye ayrılır -Ekto parazitler: · Sindirim sistemleri ve enzimleri vardır . · Hareket sistemleri ve duyuları gelişmiştir · Konakçının vücudu üzerinden besinlerini karşılarlar -Endo parazitler: · Sindirim sistemleri yoktur · Sindirim enzimleri yoktur · Üreme sistemleri hariç diğer sistemleri körelmiştir Parazit canlıların konağa olan bağımlılığı bakımından ikiye ayrılırlar: 1) Yarı parazitlik: Belirli besinler için konağa bağlanan canlılar Örnek:Ökseotu Fotosentez yapmalarına karşı su ve mineralleri başka bitkilerin iletim demetlerinden emeçleri ile alırlar 2) Tam parazitlik: Bütün besinlerini konakçıdan alan parazitlerdir Bu parazitlerde üreme hariç diğer sistemler körelmiştir Bazı özel parazitlik durumları:-Parazit-patojen:Konukçu canlıda hastalık ve ölümlere neden olurlar-Obligat parazitler:Yaşamsal evrelerinin çoğunu konukçu vücudunda geçirirler. Bazı yaşamsal olayları ancak konukçu vücudunda gerçekleştirebilir. C) Hem ototrof hem hetotrof beslenme: Bazı ototrof canlılar fotosentezle besinlerini üretebilirler ancak ihtiyaç duyduklarında diğer canlılarıda besin olarak kullanabilirler. Örnekler: a)Protistalarda EUGLENA · Tek hücreli · Hücre ağızlarından aldıkları besinlerle hetotrof beslenirle · İhtiyaç duyduklarında kloroplastları ile fotosentez yaparak ototrof beslenirler · Göz lekeleri bulunur · Hücre içi sindirim görülür Örnek: b)Bitkilerden Dionea,Drosera,Nephentes gibi insektivorlar · Kloroplastları vardır ve fotosentez yaparlar · Azotça fakir sulak topraklarda yaşarlar · Yaprakları metamorfozla böcek kapanı haline gelmiştir · Azot ihtiyaçlarını yaprakları ile yakaladıkları böcekleri, yapraklarında sindirerek sağlarlar · Hücre dışı sindirim görülür CANLILAR ARASINDAKİ BESLENME BAĞINTILARI Bazı canlı türleri yaşamsal olaylarını devam ettire bilmek için diğer canlılarla beraber yaşamak zorundadırlar. Canlılar beslenme, üreme,barınma,hareket,korunma gibi yaşamsal olaylarda başka canlılara ihtiyaç duyarlar. Bu ilişki yarar zarar ilişkisine göre üç şekilde gerçekleşir. 1) Kommensalizm: Birlikte yaşayan türlerden biri birliktelikten yarar sağlarken diğer tür yarar veya zarar görmez. 2) Mutualizm: Birlikte yaşayan iki ayrı türde birliktelikten yarar sağlarlar. 3) Parazitizm: Birlikte yaşayan iki ayrı tür bireylerinden biri bu durumdan faydalanırken diğeri bundan zarar görür. BESİN ZİNCİRİ VE BESİN PİRAMİTLERİBesin zincirleri Doğada canlılar başka bir canlıyı besin olarak kullanırken kendileride başka canlıların besini olurlar. Canlıların birbirlerini tüketmelerine göre sıralanmaları ile oluşan zincire besin zinciri denir. Zincirin her halkası ayrı bir tür tarafından oluşturulur. Ancak hiçbir zaman doğada tek sıralı zincire rastlanmaz. Bir canlı besin olarak birden fazla türü besin olarak kullanırken kendiside birden çok türün besini olur. Bu durum zincirlerin birbirine karışıp beslenme ağları oluşturmasına neden olur. · Besin zincirleri ile canlılar arasında organik madde ve enerji akışı gerçekleşir. · Zincir ne kadar kısa ise madde ve enerji o kadar ekonomik kullanılır. · İlk halkada ototroflar bulunur · Son halkada 3.tüketiciler (Yırtıcılar) bulunur · Zincirdeki canlılar fonksiyonlarına göre üç tiptir 1) Üreticiler 2) Tüketiciler: a) Birincil tüketiciler (Herbivorlar) b) İkincil tüketiciler (Karnivorlar) c) Üçüncül tüketiciler (Karnivorlar) 3) Ayrıştırıcılar · Ayrıştırıcılar zincire her halkadan katılabilir · Her halkada önceki halkadan alınan organik madde ve enerjinin %90 ‘ı canlının yaşamsal olaylarında tüketilirken , canlı vücudunda saklı tutulan % 10 ‘u besini olduğu sonraki halkaya geçer. Bu duruma % 10 yasası denir. YAŞAM BİRLİKLERİ (KOMÜNİTELER) Sınırları belli bir coğrafi ortamda yaşayan tüm populasyonların oluşturduğu birliktir. Biyosferde iki tip yaşam birliği vardır. A-Kara yaşam birliği (Orman, Çayır, Step, Tundra, Çöl, Mağara. vb.) B-Su yaşam birlikleri (Deniz, Göl, Akarsu, Havuz, Bataklık, Pınar, vb.) Yaşama birliklerinin özellikleri: · Baskın türler vardır:Komünitede gerek sayısal gerekse yaşamsal aktiviteleri bakımından en çok rastlanan türdür. · Her yaşam birliği belirli iklimsel koşullara sahip ortamlara uyumlu türlerden oluşur: Ormanlarda topraktan ağacın tepesine kadar farklı şartlara sahip microklima katmanları ve bu katmanlarda şartlara uyumlu bitki ve hayvan türleri bulunur. · Yaşam birliklerinin sınırları vardır. Ancak bazı yaşam birlikleri içiçe olabilir. · Yaşam birliklerinde canlıların sayıları ile vücud büyüklükleri ters orantılıdır. · Yaşam birliğinin baskın türü biyotik ve abiyotik nedenlerle zamanla ortadan kalkabilir ve yerini başka bir tür alabilir .Bu olaya süksesyon denir. POPULASYONLAR Sınırlandırılmış coğrafik bölgede yaşayan aynı tür bireylerin oluşturduğu topluluktur.Populasyoınlar biyolojik birimdir. Populasyonlarda bir birey doğar, büyür ve ölür ancak populasyonlar varlığını sürdürür. Populasyonların incelenmesinin sağladığı faydalar şunlardır. · Canlı ile çevresi arasındaki ilişkileri anlamak · Doğadaki madde ve enerji akışını tanımak ,önemini kavramak · Yaşanabilir doğayı öğrenmek ,tanımak ve korumanın önemini kavramak · Canlıların genetik yapı ve evrimini öğrenmek POPULASYONLARIN ÖZELLİKLERİ1) Populasyon büyüme şekilleri: Populasyona doğum ve içe göçle birey katılarak büyür. Ölüm ve dışa göçle bireyler azalarak küçülür. Eğer populasyonun bulunduğu alanda çevresel koşullar değişmeden kalıyorsa populasyonlarda birey sayısı dengeye ulaşır. Populasyonların gelişme,gerileme ve dengesi şu formülle hesaplanır. P=Populasyon büyüklüğündeki değişme A=Doğum + İçe göç (Birey sayısı artışı)B=Ölüm + Dışa göç (Birey sayısı azalması)

http://www.biyologlar.com/ekoloji-ve-besin-zinciri-2

Hücre Hakkında Bilgi Verebilirmisiniz.

Bütün canlılar hücresel yapıdadır. Ancak virüsler hücresel yapıda olmayan canlılar olarak kabul edilir. Canlılar, ancak solunum, boşaltım, üreme, vs. gibi belirli özelliklere sahip olmakla cansızlardan ayırt edilebilir. Bu özelliklere, canlıların ortak özellikleri denir. Bir zarla çevrili çekirdek taşıyan hücrelere ökaryot, belirgin bir çekirdeği ve zarlı organelleri bulunmayan hücrelere de prokaryot hücre denir. Ökaryot hücreler zar, sitoplazma ve çekirdek olmak üzere üç ana bölümden meydana gelmiştir. 1. Hücre Zarı Hücreyi dış ortamdan ayıran, madde geçişini sağlayan ve şeklini belirleyen çok ince bir yapıdır. Zarın Yapısı: Yapısında yaklaşık olarak % 65 proteinler, % 33 lipidler ve % 2 kadar da karbonhidrat bulunur. Bazı proteinlerin arasında por isimli delikler bulunur. Zardaki protein ve yağ molekülleri sürekli hareket halinde bulundukları için buna, "akıcı mozaik zar modeli" denir. Bitki hücrelerinde, hücre zarının dış kısmında selüloz maddesinin birikmesiyle hücre çeperi denilen cansız ve kalın bir tabaka daha bulunur. Turgor basıncının oluşmasına neden olur. Çeperin üzerindeki delikler zardakilerden daha büyük olup, geçit adını alır. Çeper cansız olduğundan geçitlerden sığabilen her türlü maddeyi geçirebilir. Bunun için tam geçirgen denir. Prokaryot hücrelerde de (bakteri ve mavi-yeşil alglerde) çeper vardır. Ancak yapısı selüloz değildir. 2. Sitoplazma Çeşitli hücresel yapılar (organeller) ve hücre sıvısının (plazmanın) bulunduğu bölümdür. Hücrede birçok hayatsal olaylar burada gerçekleşir. Jelatinimsi ve kolloidal bir kütledir. Plazmanın içinde su, proteinler, yağlar, karbonhidratlar, tuzlar, vitaminler, hormonlar ve çeşitli iyonlar bulunur. Hücre Organelleri a. Endoplazmik Retikulum (E.R) : Hücre zarından çekirdek zarına kadar uzanan zarlı kanallar sisteminden oluşur. Besin maddelerinin taşınmasından, artık maddelerin atılmasından ve bazı besinlerin depolanmasından sorumludur. Zarları üzerinde ribozom varsa Granüllü E.R, yoksa Granülsüz E.R adını alır. b. Golgi Cisimciği : Endoplazmik retikulumdan meydana gelir. Salgı maddelerinin paketlenmesini ve salgı yapılmasını ve bazı sentez olaylarını sağlar. c. Lizozom : Golgiden meydana gelir. Tek katlı zarla çevrili olup, içerisindeki sindirim enzimleri ile hücre içi sindirimini sağlar. Zarlı yapısı yırtılacak olursa hücre kendini sindirip yok eder. Bu olaya “otoliz” denir. d. Ribozom: Yapısı protein ve RNA dan oluşur. Her hücre kendine özgü proteinlerini ribozomlarda sentezler. Zarla çevrili değildir ve iki alt birimden oluşur. Yoğun protein sentezi sırasında sitoplazmada yan yana gelerek zincir şeklindeki “polizom”ları oluştururlar. e. Mitokondri: Çift zarlıdır. İç zarının kıvrımlarına “krista”, zarların arasını ve içini dolduran sıvıya “matrix” denir. Oksijenli solunum yaparak hücrenin enerji (ATP) ihtiyacını karşılar. Kendisine ait DNA, RNA, ETS ve ribozomları vardır. Bölünerek çoğalabilir. f. Sentrozom: Sadece insan ve hayvan hücrelerinde bulunur. Birbirine dik iki sentriolden oluşur. Hücre bölünmesi sırasında kendini eşleyerek zıt kutuplara çekilir. Kromozomların kutuplara çekilmesini sağlayan iğ ipliklerininin tutunma yeridir. g. Plastitler: Sadece bitkisel hücrelerde bulunurlar. Üç çeşidi bulunmakta olup, birbirlerine dönüşebilirler. Kloroplast: Fotosentezinyapıldığı organellerdir. Kendine ait DNA, RNA, ETS ve ribozomları vardır. Çift katlı zardan oluşur. Mitokondri gibi bölünerek çoğalabilir. İç zarın uzantıları olan kıvrımlara grana, içerisini dolduran sıvıya ise stroma denir. Granalar içinde bitkiye yeşil rengini veren ve fotosentez için gerekli ışığı soğuran (emen) “klorofil” pigmentleri bulunur. Kromoplast: Bitkilerde meyve ve çiçeklere özel renklerini verirler. Likopin (kırmızı), ksantofil (sarı) ve karoten (turuncu) olmak üzere üç çeşittirler. Lökoplast: Renksizdirler. Genelde kök, gövde ve tohumda yoğun olarak bulunurlar. Nişasta ve diğer maddelerin depolanmasını sağlarlar. h. Koful (Vakuol): Endoplazmik retikulumdan, golgiden, hücre zarından ve çekirdek zarından meydana gelebilirler. Kofullar bazı artıkların ve suyun depolanmasını ve bitkilerde turgor basıncının ayarlanmasını sağlarlar. ı. Hücre Zarı Oluşumları : Özellikle emme görevi olan hücrelerde hücre zarı bir miktar sitoplazmayla dışa doğru uzantılar yaparak hücre yüzeyinin büyümesini sağlar. Bunlara “mikrovillus” denir. 3. Çekirdek (Nükleus) Hücrenin yönetim, üreme ve kalıtım merkezidir. Dinlenme halindeki hücrede dört bölümde incelenebilir. a. Çekirdek Zarı: Bu zar endoplazmik retikulumun devamı gibidir. Arasında porlar (delik) bulunur. Yapısı sitoplazmik zara benzer. Porları daha büyük ve zarı iki katlıdır. b. Çekirdek Özsuyu: Homojen görünümlü olup içinde çekirdekçik ve kromatin iplikler (DNA lar) bulunur. c. Çekirdekçik (Nukleolus): RNA ve bazı proteinlerden oluşmuştur. d. Kromozom: Hücre çekirdeğinin temel yapısı kromatindir. Çünkü hücrenin kalıtsal materyalidir. Kromozomlar, DNA ve proteinlerden oluşmuştur. Bölünme zamanı kromatin iplikler kısalıp kalınlaşarak kromozomları oluştururlar. Normal vücut hücreleri ana ve babadan gelen birer takım kromozomu taşır. Bu tip hücrelere diploid hücreler denir ve (2n) ile gösterilir. Eşey hücreleri ve bazı basit yapılı canlılar yaşamları boyunca kromozom takımının yarısını taşırlar. Bu tip hücrelere ise monoploid denir ve (n) ile gösterilir.   Hücre zarının özellikleri ve görevleri Hücreyi çepe çevre kuşatır Yağ-protein ve karbonhidrattan oluşur.Temel yapı yağdır. Hücreye şekil verir Hücreyi dış etkilerden korur Bazı organelleri oluşumunda rol alır(E.R.,Golgi, vb.) Madde alış verişini kontrol eder Hücrelerin birbirini ve kimyasalları tanımasını sağlar. Çok hücrelilerde hücrelerin birbirine bağlanmasını sağlar Not:Hücre ve organel zarlarında özel enzimler,pigmentler,elektron taşıma sistemi ve taşıyıcı proteinler yer alır. Hücrelerin yaşamlarının devamı bulundukları ortamdan ihtiyaç duydukları maddeleri alması ve bu ortama metabolik artıklarını vermesine bağlıdır. Maddelerin sitoplazmik ortam ile dış ortam arasında alış verişinde hücre zarı engelini aşmak gerekir . Hücre zarları seçici geçirgendirler . (Organel zarları da ( E.R. , Golgi , Lizozom , Mitekondri , Kloroplast vb.) seçici geçirgendir.) Bitki , mantar ve bakterilerde ayrıca çeper ve kapsül engeli de bulunur. Hücre Zarına Bağlı Oluşumlar A-Hücre Çeperi Hücre zarı dışında cansız yapıdır. Temel yapı selüloz olup değişik bitkilerde lignin , suberin , pektin de birikebilir. Az esnek ve dayanıklıdır. Turgor oluşumuna neden olur. Hücreye şekil vererek dış etkilere karşı korur. Yüksek bitkilerde geçitler bulundurur. Bitki , mantar ve bakterilerde bulunur. Pinositoz ve fagositoza engeldir. Bitkilerde destek oluşumunu sağlayan en önemli yapıdır Hücre bölünmesinden sonra frogmaplastın gelişmesiyle oluşur. Geçirgendir. Bitki , mantar ve bakterilerde bulunur. B-Glikokaliks Hayvansal hücrelerde bulunur. Hücre zarının dış kısmında bulunan karbonhidratlarca oluşturulur. Pinositoz ve fagositoza engel değildir. Hücrelerin birbirini ve salgıları tanımasını sağlar. Virüs reseptörleri olarak iş görür Bu yapılarda meydana gelen anormallikler kanserleşmeye neden olur. Hücreye antijen özellik kazandırır.Kalıtımın kontrolü altındadır Örn: Kan grupları Oluşumunda golgi etkendir C-Kapsül Bakterilerde bulunur. Peptidoglikan yapıdadır Bakteriyi olumsuz koşullara karşı korur. Bakterilerin tutunma kapasitesini arttırır. Virüslerin girişini , pinositoz ve fagositozu engeller. ORGANELLER 1-Endoplazmik Retikulum : Nukleus zarı , golgi ve salgı kofulları oluşumunda rol oynar. Hücre bölünmesinde ortadan kalkar bölünme sonunda tekrar oluşur. Hücrede asidik ve bazik tepkimeleri birbirinden ayırır. Taşıdığı ribozomlarla enzimatik salgıların oluşumunda rol oynar. Hücre zarı ile nukleus zarı arasında tek katlı zardan oluşmuş tüplü lamelli yapıdır. İyon depolanmasında rol oynar. Yağ özellikteki salgıların üretildiği yerdir. Madde ve iyonların hücre içinde taşınımında rol oynar. Prokaryot , yumurta , embriyonik ve alyuvar hücrelerinde bulunmaz. Granüllü ve granülsüz olarak iki çeşittir. A:Granülsüz E.R. : *Üzerlerinde ribozom taşımazlar. *Protein olmayan salgıların üretiminde rol oynar. *Karaciğer , ovaryum , testis , böbrek üstü bezlerinde çok bulunur. B:Granüllü E.R. : *Üzerlerinde ribozom taşırlar. *Nukleus yakınında bulunur. *Proteinsel ve enzimatik salgıların üretilmesinde rol oynar. *Protein sentezi hızlı olan hücrelerde çok bulunur. 2- Peroksizom : Tek katlı zardan oluşurlar. Protista , mantar , bitki ve hayvan hücrelerinde bulunur. Özellikle karaciğer , kas , böbrek hücrelerinde bulunur. İçlerinde katalaz enzimi taşırlar. Katalaz Enzimi : Hücrede metabolizma sonucu oluşan zehir etkili H2O2 ‘ yi H2O ve O2 ‘ye çevirir. 3-Golgi Aygıtı : Olgunlaşmış eritrosit ve sperm hücreleri ile prokaryot hücrelerde bulunmaz. Tek katlı zardan oluşmuş yassı keseler şeklindedir. Tomurcuklanma ile içleri salgılarla , enzimlerle dolu keseler oluşturur. E.R.’ larda üretilen salgıların depolanması ve paketlenmesinde rol oynar. Selüloz , nişasta , glikojen ,glikoprotein,lipoprotein sentezinde rol oynar. Hücre zarı yapısına katılan protein ve yağlara karbonhidrat eklenmesinde rol oynar. Salgı yapan hücrelerle çok gelişmiştir. (Tükürük , mukus bezleri vb.) Bitki hücresinde fragmoplast , hayvan hücresinde glikokaliks oluşumunda rol oynar. Lizozomların oluşumunda rol oynar. 4- Lizozom : Tek katlı zardan oluşmuş kese şeklindedir. İçlerinde kuvvetli sindirim enzimleri taşırlar. Pinositoz , fagositoz yapan hücrelerde çok bulunur. Alyuvarlarda bulunmaz. Dışarıdan hücreye alınan besinlerin sindirimini sağlar. Hücrede işlevini kaybetmiş organel ve yapıların sindirimini sağlar. Dışarıdan hücreye giren bakteri ve toksinleri sindirerek etkisiz hale getirir. Spermin yumurtayı döllemesinde rol oynar. Döllenmenin oluşumunu sağlar. Hücre ölümünde hücre içeriğini sindirerek çürümeyi hızlandırır. (Otoliz) Bazı canlılarda başkalaşımda rol oynar. (Kurbağada larval organların yok olması) 5-Ribozom : Yapısında r-RNA ve protein bulunur. Nukleus ta meydana gelir. Hücrede protein sentezini gerçekleştirir. Protein sentezi fazla olan hücrelerde çok bulunur. Bağımsız metabolizmaya sahip bütün hücrelerde görülür. Olgun alyuvarlarda bulunmaz. Sitoplazma , E.R. zarında , nukleus zarı , mitekondri ve kloroplastlarda bulunur. Sitoplazmada serbest olan ribozom larda yapısal proteinler üretilir. Zar sistemine bağlı ribozomlar da enzimatik proteinler üretilir. Prokaryot ve eukaryot hücrelerin ortak organelidir. 6-Sentrozom : Dokuz adet ipliksi proteinin silindirik organizasyonuyla oluşur. İki sentroil den oluşur. Silindirik protein ipliklerin ortasında kendine özgü matrix vardır. Nukleus yakınında bulunur. Sil ve kamçı oluşumu ve hareketinde rol oynar. Bazı protista , ilkel bitkiler ve hayvansal hücrelerde bulunur. Yumurta ve alyuvar hücrelerinde bulunmaz. Hücre bölünmeden önce kendini eşler. Yapısında DNA olduğu varsayılmaktadır. Zigot sentrozomu sperm hücresinden alır. hücreden hücreye kalıtlanır 7- Mitokondri : İki katlı zardan meydana gelmiştir. Dış zar düz , iç zar kıvrımlıdır. İç zar kıvrımlarına krista denir. Üzerinde solunum enzimleri taşır. O2 ‘ li solunum yapan bütün eukaryotik hücrelerde bulunur. Alyuvarlarda bulunmaz. Enerji ihtiyacı fazla olan hücrelerde sayısı fazladır. (Karaciğer , kas sinir , böbrek h.) İç zarın içi matrixle doludur. Matrixle DNA , RNA , ribozom özel proteinler bulunur. Mitokondri de solunumla üretilen ATP hücrenin bütün yaşamsal olaylarında kullanılır. Mitokondri ler bölünmez tomurcuklanma ile çoğalırlar. Döllenme sonunda oluşan zigotta yumurtaya ait mitokondri ler bulunur. (Eşeyli üreyen canlılarda mitokondri ler anneden alınmıştır. Sentrozom ise babadan alınmıştır.) Mitokondri zarları ileri derecede seçici geçirgen zardır. NOT: O2’li solunum yapan bakterilerde mitokondri yerine mesezom bulunur. NOT : O2’ solunum Enzim C6H12O6 + 6 O2 6CO2 + 6H2O + 38ATP 9-Plastidler : A) Kloroplast: İki katlı zardan oluşmuştur. Bazı protista ve bitkilerde bulunur. İç zar içinde özel plazma olan stroma ve üzerinde klorofil bulunan granumlar bulunur. Stromada kendine özgü DNA , RNA , ribozom , protein ve mineraller bulunur. Protoplastlardan veya leucoplastlardan gelişir. Hücrede bölünerek sayısını artırabilir. Işık enerjisini ATP enerjisine çevirerek organik madde sentezi gerçekleştirir. (Üretilen ATP hücredeki diğer yaşamsal olaylarda kullanılmaz.) Bitkinin toprak üstü ışık olan genç kısımlarda bulunur. İşlevlerini kaybedince kromoplasta dönüşür. Bitkilerde fotosentez gerçekleştiren organeldir. B-Kromoplast : Bitkinin toprak altı ve toprak üstü kısımlarında bulunabilir. Fotosenteze yardımcıdırlar. Vitamin sentezinde rol oynarlar. Likopin (kırmızı) , karoten (turuncu) , ksantofil (sarı) ,rengi oluşturan pigment taşırlar. Meyve , çiçek ve yapraklarda renk oluşumunu sağlarlar. Üremeyi kolaylaştırır. C-Leukoplast : Işık almayan toprak altı depo yapılarda bulunur. Renksizdirler. Işık alınca kloroplasta dönüşürler. Fotosentezde oluşan glikozun nişasta halinde depolanmasını sağlarlar. 10 Kofullar : Hücre zarı , E.R. ve golgi den meydana gelirler. Tek katlı zara sahiptirler. İçlerinde su , tuz , alkoloid , karbonhidrat ve diğer organik molekül bulundururlar. Kofullar sahip oldukları içerikle osmoz olayında etkili olurlar. Yaptıkları işe göre 4 (dört) çeşit koful vardır. A-Besin Sindirim Kofulu Bazı protista ve akyuvarlarda görülür. Endositoz la besin alınmasıyla oluşur. Koful içeriği lizozom enzimleriyle sindirilir. Sindirim artıkları eksositozla dışa atılır. B-Boşaltım Kofulu Tatlı sularda yaşayan tek hücrelilerde görülür. Hücreye giren fazla suyu dışa atarak hücreyi hemolizden korur. C-Salgı Kofulu Golgi tarafından oluşturulur. İçinde özel salgı maddeleri taşır. Salgı yapan hücrelerde çok gelişmiştir. D-Depo Kofulu Bitki hücrelerinde oldukça büyüktür. Bitkilerde koful zarına tonoplast denir. Su , hava ve artıkların depolanmasında rol oynar. Genç hücrelerde küçük , yaşlı hücrelerde büyüktür.

http://www.biyologlar.com/hucre-hakkinda-bilgi-verebilirmisiniz-

Böcek kapan bitkilerin mekanizması nedir

Afrikanın balta girmemiş tropik ormanlarında biraz gezintiye çıkarsanız, başınızın derde gireceği ilk canlılar böcek ve yırtıcı hayvanlardan çok sarılıcı ve dikenli bitkiler olurdu.Bazı bitkiler vardır ki insan derisi ile temas ettiği vakit çok acı verir.Örnegin ısırgan otu gibi.Veya kuvvetlice su püskürten bitkilerede rastlamışsınızdır. Tabii tüm bu bitkiler insanlar için hayati bir tehlike arz etmesede, böcek ve sinekler için tam bir kabus gibidir. Bu bölümde böcekleri kurnaz bir şekilde tuzaklarına düşürüp sindirerek hayatını sürdüren böcekçil yani "İncestivor" bitkilere deyineceğiz. Böcekçil bitkilerin en önemli özelliği aktif olarak hareket edebilmeleridir.Aslında doğadaki tüm bitkiler hareket ederler.Mesela bir ayçiçeği fidesini güneşe karşı bırakırsanız çiçek derhal güneşe doğru yönelmeye başlar.Fakat böcekçil bitkilerden bazıları çok aktif olarak hareket ederlerki bu hareketleri çok kısa bir zaman zarfında meydana gelir. Bu çiçekler sahip oldukları mükemmel fizyolojik özellikleri sayesinde hareket çabukluluğunun verdiği avantajla böcekleri tuzaklarına düşürüp hapsedebilirler. Söz konusu bitkilerden en meşhuru, sizinde yakından tanıdığınız "Kapan yaprak" isimli bitkidir. Yaprakların hareket mekanizması ise oldukca iyi düşünülmüş birer "yastık" sistemi ile çalışmaktadır.Yastık sistemi temel olarak "su alma su verme" prensibine göre çalışır. Bunu bir örnekle açıklayalım Şişkin bir hava yastığımız olsun ve biz bu hava yastığının üzerine bir tahta tabla koyalım.Ve daha sonra bu hava yastığını aniden söndürerek inmesini sağlayalım.Tabii yastık söndükçe üzerindeki tahta tablada büyük bir süratle Yere doğru inmeye başlayacaktır. İşte bitkinin kullandığı yöntemde tıpkı bunun gibidir.Yaprakların tabanlarında bulunan özelleşmiş hücreler çok fazla su içerirler.Bitkiye dışarıdan bir mudahelede bulunulunca, bitki, derhal yaprak tabanındaki özelleşmis hücrelere impuls (uyarı) yollayarak hücrelerin içindeki fazla miktardaki suyu süratle boşaltmasını sağlar. Örnegimizdeki tahta tablamız, bitkideki kapan yaprakları temsil etmektedir.Tahta tabla nasıl ki yere doğru yaklaşarak kapanmaya başlıyorsa bitkinin yapraklarıda aynı şekilde birbirlerine doğru hareket ederek kapanmaya başlar Bitkinin yaprak tabanındaki hücrelerin fazla su alması olayına " Turgor ", hücrelerin suyunu kaybederek büzülme olayına ise " Plazmoliz " denir.Yaprakların tabanındaki hücreler turgor, yani fazla su almış vaziyetteyken üzerindeki yapraklar açık konumdadır.Fakat hücreler büyük bir süratle sahip oldukları fazla suyu boşaltınca yani plazmoliz durumuna geçince yapraklar kapanır.Tabii bu kapanma işlemi bir kaç saniye içinde meydana gelince, yaprak içerisindeki böceğin kaçmasına pek bir fırsat kalmaz. Yandaki şekilde, yaprak civarlarında gezinmekte olan bir böceği yakalamış kapan yaprak görülüyor. Yaprakların uçlarındaki dikenlere dikkat ederseniz, tıpkı bir dişli çark gibi birbirlerinin içerisine giriyor. Ve o kadar intizamlı dizilmişlerdir ki yapraklar kapandıklarında birbirlerini engelleyecek şekilde çarpışmazlar.Bitkinin böyle bir yapıya sahip olmasının nedeni, tuzağına düşürdüğü böceğin kaçmaması içindir. Fakat buna rağmen bazı ufak böcekler kapan yaprakların kapanmasına ramak kala kaçarak kurtulabilmektedir. Bitkilerin böcekleri kapan yapraklarının arasına sıkıştırması ise 2 hamlede gerçekleşir. İlk hamlede böcek, bitkinin yapraklarının arasında dolaşmaya başlayınca farkında olmadan yaprak içerisindeki hassas reseptörlere dokunur.Bu reseptörler, tıpkı bir insanın eline batan iğneyi hissetmesi gibi böceğin ayaklarının dokunmasıyla impuls yani elektriksel bir uyarı doğururlar. Elektriksel uyarılar bir yol boyunca yaprak tabanındaki hücrelere kadar gider ve bu hücrelerin zarlarında elektriksel bir gradiyent meydana getirir.Bu elektriksel degişiklik içi fazla miktarda suyla dolu olan şişkin hücrelerin zarlarının suya çok fazla geçirgen olmasına sebep olur. Hücrenin zarı suya çok fazla geçirgen hale gelince hücre süratle su kaybetmeye başlar.Hücreler su kaybettikçe tıpkı bir yay gibi üzerlerine baskı yapan yapraklarda birbirlerine doğru yaklaşmaya başlarlar.Bu işlemin gerçekleşmesi 2-3 saniye sürer. İkinci hamle ise yaprakların tam olarak kapanması durumudur.İlk hamlede yapraklar arası azda olsa biraz mesafe kalmasına ragmen ikinci hamlede yapraklar tamamen kapanır. Bu işlemin tamamlanması ise 10-15 saniyeyi bulur.Tabii bu andan sonra böceğin yapabileceği pek birsey kalmaz. Bitki böceği kapanına kıstırdıktan sonra derhal enzim üretmeye başlar.Bu enzimleri üreten hücreler ise yaprağın iç tarafında yani böceğin bulunduğu bölgededir.Enzimler asit tabiatlıdır ve böceğin 2 veya 3 gün içerisinde sindirilmesini sağlarlar.Bir kapan yaprak en fazla 5-6 kere çalışabilir.Fonksiyonunu yitiren yaprakların yerini ise yeni çıkan genç yapraklar alır. İnsanın aklına, bir bitkinin bu kadar detaylı düşünülmüş mükemmel bir sisteme nasıl sahip olduğu sorusu gelmektdir.Elbetteki bitkinin bu sistemi planlaması ve uygulamaya koyabilmesi mümkün değildir.Varolan mekanizmalar bir akıllı tasarımcının ürünüdür kuşkusuz. Doğada buna benzer bir çok insectivor (böcekçil) bitki mevcuttur ve aralarında hayli ilginç tuzak sistemlerine sahip bitkilerde vardır.Böcekçil bitkilerden en çok tanınanlarından diğer bir tanesi ise, yaprakları sürahiye benzer çukur bir yapı şeklinde özelleşmiş bir bitkidir. Bu bitki, yüksek ve ağaçlık bölgelerde yaşamakta, yine böcek ve sineklerle beslenmektedir.Asağıda bu bitkiye ait güzel bir resim görülüyor. Şekildeki bitkinin yaprakları tıpkı bir vazo şekline dönüşmüştür.Fakat vazo şeklindeki yaprağın hemen üstünde başka bir yaprak görülüyor.Bu yaprak ise böceklere kurulan tuzağın kalbini oluşturmaktadır. Bitki daha bir yavruyken küçük yapılara sahip bu her iki yaprakta, olgunluğa eriştiğinde çok büyük bir cüsseye sahip olurlar. Üstteki yaprak böceklerin üzerinde dolaştığı yapraktır.Bu yapraklar genelde alımlı renklere sahip olup böcekleri üzerine çeker.Böcek, üstteki yaprağın civarlarında dolaşmaya başladığında eğer yaprağın alt yüzüne gelirse yer çekiminin etkisiyle sürahi şeklindeki yaprağın içerisine düşer. Fakat bir böcek, ayağından salgıladığı yapışkan maddeler sayesinde ters duvarda bile yürüyebilirken niçin bu yaprağın alt yüzeyine geldiğinde tutunamayıp düşmektedir ? Böceğin yaprağa tutunamayıp düşmesi, bitkinin üstteki yaprağının salgıladığı kaygan bir sıvıdan dolayıdır. Bu sıvı protein bir yapıda olup kaygan bir tabiattadır.Burada şaşırtıcı olan şey, bitkinin bir böceğin ayağından yapışkan bir sıvı salgılandığını nereden bildiğidir.Dahası böceğin kayıp düşmesi için bu mukemmel kaygan sıvıyı bitkinin, en uygun bölgesinde üretemeye nasıl karar verdiğidir. Bu elbette bir bitkiden beklenemeyecek bir davranıştır.Bitkinin yaptığı kusursuz hesaplar, emeklerinide boşa çıkarmamaktadır. Bitkinin alt tarafında bulunan surahi şeklindeki yaprak ise tabanı kapalı bir kap gibidir ve içerisinde su ve sindirici enzimler bulunur.Bir böcek veya bir sinek bu sürahinin içine düştükten sonra birdaha yukarı çıkamaz.Sineklerin ıslanan kanatları buna izin vermedigi gibi, sürahi yaprağın kenarlarından salınan diğer kaygan tabiattaki kimyasallar ile böcek ve diğer haşerelerin yukarı tırmanması engellenir. İçeri düşen bir böcek bir kaç gün içerisinde salgılanan enzimler vasıtasıyla sindirilerek besin ihtiyacı karşılanır. Tropik ormanlarda yaşayan bu tür bitkilerden bazıları o kadar büyüktür ki içerisine düşen küçük bir fındık faresinin bile boğulmasına neden olabilir.Tabii aynı zamanda farenin sindirilmesinede. Şekilde sürahi bitkilerinin başka bir türünü görmektesiniz. Bu bitki yukarıdaki örnekten farklı olarak bir çift dikene sahiptir. Bu dikensi yapıların içerisinden ince bir kanal geçer.Bu kanaldan ise yine kaygan tabiatta bir sıvı salgılanır.Sıvı damlasını nektar zannedip içmek için gelen arı ve sinekler, sivri uca tutunmaya çalışır fakat çoğu zaman başaramazlar. Dikene tutunamayan böcek asağı enzim havuzunun içine duşer ve bitki icin ziyafet başlar. Resimdede gördüğünüz gibi bitkinin yaprakları oldukça alımlı kırmızı bir renge boyanmıştır.Ayrıca vazo yaprağın ağız kenarlarının ne kadar parlak olduğuna dikkat ediniz.Bu bölgelerdende böceklerin tırmanmasını engellemek için bol miktarda kaygan kimyasallar salgılanır. Her canlıda olduğu gibi doğadaki böcekçil bitkilerde üstün bir tasarım ürünü olup herbiri yaşamı için gerekli tüm fonksiyonları yerine getirecek mükemmel tuzak mekanzimalarına sahiptirler. Diğer bir böcekçil bitkide böcekleri kandırma yoluna giderek avlanmaktadır. Bu bitki sahip olduğu eşsiz görünümüyle, özellike arıları üstüne çekmeyi başarır.Bitkinin şekli yıldıza benzer ve her kolundan sürekli olarak bir tür yapışkan sıvı salgılanır.Bitki, bu yapışkan sıvıyı yapraklarında öyle bir üretirki, sıvı damlacıkları ard arda dizilerek lezzetli bir nektar görünümü verir. Gördüğünüz gibi oldukça çekici bir görünüme sahip olan bitki, bu haliyle arı ve sinekleri üzerine çekmeyi başarır. Bitkiye yakından bakan bir insan bile yapraklardaki sıvının nektar olduğunu zannedebilir.Arı ve sinekler çiçek üzerine konarak sıvıyı emmeye kalkışınca kondukları yere çivilenmiş gibi sabitlenirler.Çünki bu sıvı çok kuvvetli bir yapıştırıcı özelliğe sahiptir. Bundan sonrası ise bitki için çok zor değildir.Tek yapması gereken şey, ışınsal olarak dizilmiş yapraklarını kapayarak böceğin üstünü örtmektir.Bu mekanizma yukarıda anlattığımız " turgor-plazmoliz " basınç kuvvetleri ile çalışır.Böceğin üzeri örtülür örtülmez enzimler devreye girerek böceği sindirmeye başlar. Aşağıdaki animasyonda bitkinin bir böceği nasıl tuzağına düşürdüğü gösterilmiştir. Bitkilerin böcekleri yakalayarak sindirmelerindeki temel amaç, kendi bünyelerinde düşük miktarda bulunan azotun böceklerde fazla olmasındandır. Bitki böceği sindirerek hem azot ihtiyacını hemde diğer mineral ve protein gereksinimini karşılar. Tabii bir bitkinin böcek ve sineklerde bol miktarda azot bulunduğunu bilmesi ve buna göre hareket etmesi yine DNA da programlanmış bilgiler vasıtasıyla gerçekleşir.Mesela yapışkan maddeleri üreten hücrelerin DNA larında özel enzimler üretilir ve bu enzimlerin girdiği bir takım karmaşık reaksiyon sonucunda yapışkan maddeler husule gelir. Diyebiliriz ki doğadaki tüm bitkiler harikulade formüllerle mucizevi kimyasallar üreten birer biyokimya fabrikası gibidir.Bu sıvılarla anlaşırlar, bu sıvılarla beslenirler ve yine bu sıvılarla kendilerini korurlar.Kısacası bitkiler kendi başlarına birer mucizedirler. Bu tip bitkiler elbette yukarıdaki gibi tek tür degillerdir.Doğada buna benzer avlanma teknikleri olan bir çok bitki vardır.Asağıdaki resimlerde yapışkan sıvı salgılayarak avlanan bazı bitki tipleri görülmektedir. Bu bitkilerden soldakinin yaprakları, yukarıdaki bitkinin yaprakları gibi içe dogru kapanırken, sağdaki bitkinin yaprakları ise tıpkı bir "rulo" gibi en uç noktadan yaprağın sapına kadar, kıvrılmaya başlar.Böyle bir tuzağa yakalanan bir böceğin kurtulma şansı yoktur. Birde bitkinin salgıladığı yapışkan sıvı damlacıklarına daha yakından bakalım. Yapışkan damlacıklara yukarıdan bakıldığı için salgılamayı yapan kırmızı hücreler bariz olarak görunmektedir. Salgı yapan hücrelerin DNA sında çok özel bir bilgi saklıdır.Bu bilgi ile hücre, üzerinde ne kadar salgı maddesi biriktireceğini çok mükemmel bir şekilde hesaplamıştır.Hücreler, yapışkan salgıyı ürettikçe, bu salgı üzerlerinde birikmeye başlar.Fakat salgı seviyesi öyle bir noktaya gelirki bu noktadan sonra hücreler salgılama işlemini durdururlar. Eğer hücre bu noktadan sonra salgılama yapmaya devam etseydi hem fazla yapışkan maddeyi israf etmiş olacaktı, hemde salgının büyük bölümü yerçekiminin etkisiyle yaprakların üzerlerinden başka yerlere akıp gidecekti. KAPANLARIN ÇALIŞMA SİSTEMİ: Kapanların her iki tarafında da iç kısımlarda insan vücudundaki sinir uçları gibi çok hassas olan üçer tane kılcal tetik mekanizması bulunur. Böcek ya da sineklerin bu kılcal mekanizmaya birkaç saniye ara ile çift taraflı dokunması veya temas etmesi kapan mekanizmasının çalışması için fazlasıyla yeterlidir. Bu sistemin yağmur damlaları gibi yanıltıcı darbeler ile kapanların boşuna kapanmalarını önlemek için olduğu kabul edilmektedir. Avın yakalanmasından sonra ,eğer uygun bir av ise av hareket ettikçe kapanların her iki tarafı da birbirine daha sıkı kenetlenir ve sindirim için gerekli olan sıvı salgılanmaya başlar. Sindirme işlemi birkaç gün kadar sürecektir. Bu işlem sonucunda kapanların içindeki hücre tabakası büyümeye başlayacak ve bu işlem sonrası da kapanda yaklaşık % 25 lik bir büyüme sağlanacaktır. Bu yüzden bitkinin enerjisinin büyük bir bölümünü kapanma ve sindirim için harcaması bitkiyi güçsüz bırakacağından aşırı beslenmesi doğru değildir. Her kapanın yaşam süresi 6-7 kez açılıp kapanma ile sınırlıdır. Bu göz önünde bulundurulacak olursa kapanları gereksiz şekilde (şov amaçlı) kullanmamak gerekir.   Bataklık ve asitli gibi besinden yoksun topraklarda yetişen bu bitkiler, zamanla besinleri toprak dışından temin etmek üzere evrime uğramışlardır. Bunun için oldukça dahiane böcek yakalama yöntemleri geliştirmişlerdir. Bu metodlar genelde aktif kapan ve pasif kapan olarak ikiye ayrılır. Aktif kapana en iyi örnek Venüs Sinek Kapanı'dır (Dionea muscipula). Bu bitkinin kapan şeklinde yaprağı içine bir böcek girdiği zaman, kapan aniden kapanarak içindeki böceği hazmetmeye başlar. Böcek bir hafta içinde tamamen sindirilerek bitkinin besin ihtiyacı karşılanır. Böceğin bitkinin kapanına cezbedilmesi için bitki aromalı bir nektar salgılar. Bu nektara kanan böcekler kapanın içine girdiklerinde kapan saniyenin otuzda biri bir hızla kapanarak böceği hapseder. Daha sonra bitki böceği hazmetmeye başlar ve bir hafta sonra geride böceğin sadece artıkları kalır. Venüs Kapanının kapan mekanizması çizimini altta görebilirsiniz. İkinci kapan türü de pasif kapanlardır. Bu gruba giren bitki gruplarına Sarracenia, Drosera, Nepenthes, Heliamphora, Pinguicula ve Drosaphyllum örnek gösterilebilir. Pasif kapanların iki ana türü mevcuttur. Bunların en ilginçlerinden biri eski sinek kağıtları gibi yapraklarında yapışkan bir sıvı üreten bitkilerdir. Bu bitkilerin yaprakları şekerli ve yapışkan damlacıklar üretirler. Bu damlacıkları yemek için konan böcek yaprağa yapışır ve kurtulamaz. Daha sonra yaprak böceğin etrafını sararak böceği hazmeder. Bu tür bitkilere en iyi örnek Drosera'lardır. Drosera yaprakları avını sararak hazmettiği için hem aktif hem de pasif kapan özelliklerine sahiptir. Diğer ve daha yaygın bir pasif kapan türü de sürahi kapan denilen türdüu. Bu tür bitkilerde (Nepenthes, Sarracenia ve Heliamphora) bitkinin birçok sürahi şeklinde kapanı vardır. Bu kapanların içi sindirim enzimleri içeren su ile doludur. Kapanın etrafında salgılanan aromalı sıvıya kanan böcekler, daha çok bu cazip yemden yemek için yavaş yavaş kapanın içine doğru ilerlerler. Ancak kapanın içinde bulunan kıllar aşağı doğru uzadığından böcek kapana girer ama bir daha geri çıkamaz. Nihayet enzimli suda boğularak bitkiye yem olur. Bu türe bağlı bazı cinslerin, özellikle Nepenthes'lerin bazen fare veya kuş kadar büyük avlar yakaladığı ve hazmettiği bilinmektedir. Altta böyle iki Nepenthes türü görülmekte.  

http://www.biyologlar.com/bocek-kapan-bitkilerin-mekanizmasi-nedir

Canlıların Temel Bileşenleri Nelerdir

Tüm diğer maddeler gibi canlılarda temelde kimyasal sistemlerdir. Bu kimyasal sistemler diğerlerin farklı olarak özel bir organizasyona sahiptir. Canlılar kimyasal kompozisyonları farklı da olsa, tüm canlılarda ortak olarak bulunan kimyasal maddeler mevcuttur. İnorganik Besinler 1. Su: Su dünyada bilinen tüm yaşamın sürekliliğinde büyük rol oynayan renksiz, tatsız ve kokusuz bir maddedir. Suyun kimyasal özellikleri dünya üzerindeki canlı yaşamının sürekliliğinde büyük rol oynar. • Su iyi bilinen bir çözücü olmasından dolayı özel bir maddedir. Aslında birçok madde su içinde, diğer sıvılar içinde çözündüğünden daha iyi çözünür. Bu suyun polar bir molekül olmasından kaynaklanır. Yüklü gruplar içeren hemen tüm maddeler bu nedenle su içinde çözünme eğilimindedir. Bu da hücre içi metabolik reaksiyonların devam edebilmesinin en önemli sebeplerinden birisidir. • Pek çok maddenin organizmaya alınabilmesi suda çözünebilmesine bağlıdır. Örneğin, solunum için gerekli olan O2’nin vücuda alınabilmesi için suda çözünmesi gerekir. Bu nedenle tüm solunum yüzeyleri nemlidir. • Bilinen tüm sıvılar ısıları düştükçe hacim kaybeder. Hacim azalınca yoğunluk artar ve böylece soğuk olan kısımlar daha ağır hale gelir. Bu yüzden maddelerin katı halleri, sıvı hallerine göre daha ağırdır. Ama suyun hacmi, bilinen tüm sıvıların aksine, belirli bir sıcaklığa (+ 4°C'ye) düşene kadar azalır, daha sonra tekrar artmaya başlar. Donduğunda ise hacmi sıvı hale göre daha fazladır. (Bu durumu basit bir deneyle gözlemlemek mümkündür. Plastik yada cam bir şişeyi ağzına kadar su ile doldurup ağzı açık şekilde dondurunuz. Son durum sizi gerçekten şaşırtacak.) Bu nedenle suyun katı hali, sıvı halinden daha hafiftir. Bu yüzden buz, suyun dibine batmayıp su üstünde yüzer. Suyun bu özelliği yaşamın kış aylarında yada her zaman soğuk olan bölgelerde sudaki yaşamın devam etmesine olanak tanır. Deniz, nehir ve göllerin üst kısmı donar, buz üst kısımda kaldığı için su içindeki canlılar yaşamlarını sürdürmeye devam edebilirler. • Suyun ısıyı iletebilme yeteneği bilinen diğer herhangi bir sıvıdan en az dört kat daha yüksektir. Buzun ve karın ise ısı iletkenlikleri düşüktür. Buz, havadaki soğuğu, altındaki su tabakasına çok az iletir. Böylece dışarıdaki hava -50°C'yi bulsa bile, denizin üstündeki buz tabakası 1-2 metreyi geçmez. Foklar, penguenler ve diğer kutup hayvanları, bu sayede denizin üstündeki buzu delip alttaki suya ulaşabilirler. • Suyun ısı tutma kapasitesinin diğer sıvılara göre çok yüksektir. Bu durum denizlerin karalara göre daha geç ısınıp daha geç soğumalarını sağlar. Bu nedenle gece-gündüz arasındaki sıcaklık kurak ortamlarda 40 - 50 °C'ye kadar çıkarken, denizlerde en fazla birkaç derecelik bir sıcaklık farkı olur. • Su, hücre metabolizmasının temelinde yer alan biyolojik katalizörlerin, yani enzimlerin çalışması içinde olmazsa olmaz bileşenlerdendir. Hücre içinde su konsantrasyonunun % 15'in altına düştüğü durumlarda enzimlerin çalışmadığı kabul edilir. •Bu özelliklerinin yanı sıra, suyun kimyasal yapısı gereği su moleküllerin diğer moleküllerle ve kendi aralarındaki etkileşimleri de suya canlı yaşamı açısından önem katar. Kimyasal olarak bir maddenin kendi molekülleri arasında ilişki kurması kohezyon, yabancı moleküllerle ilişki kurması adhezyon olarak adlandırılır. Suyun kohezyon ve adhezyon yetenekleri, suyun belirli kılcal yapılar içinde kopmadan yükselmesine ve taşınmasına yardımcı olur. Bu da bitkilerin karada yaşamlarını sürdürmeleri açısından önem arz eder. Vücudunuzun günlük kaybettiği su ihtiyacını karşılamak için günde 6-8 bardak su içmeniz gerekir. Vücut ağırlığının yüzdesi olarak su kaybının sonuçları şöyle sıralanabilir: %1: Susuzluk hissi, ısı düzeninin bozulması, performans azalması %2: Isı artması, artan susuzluk hissi %3: vücut ısı düzenin iyice bozulması, aşırı susuzluk hissi, %4: fiziksel performansın %20-30 düşmesi %5: Baş ağrısı, yorgunluk %6: Halsizlik, titreme %7: Fiziksel aktivite sürerse bayılma %10: Bilinç kaybı %11: Olası ölüm 2. Elektrolitler: Asitler, bazlar ve tuzlar su içinde iyonlaşır. Saf su içinde iyon barındırmadığından elektriği iletmez. Ancak içinde iyonlaşabilen bir madde çözündüğünde elektrik açısından iletken özellik kazanır. Böyle maddelere elektrolit adı verilir. Asitler: Suda çözündüklerinde hidrojen iyonu (H+) konsantrasyonunu artıran maddelerdir. Vücutta görevli inorganik asitlerin (HCl gibi) yanı sıra organik asitler de bulunur. Asitli bileşikler turnusol kağıdını maviden kırmızıya dönüştürürler. Bazlar: Suda çözündüklerinde hidroksil iyonu (OH–) konsantrasyonunu artıran maddelerdir. Vücutta görevli inorganik bazların yanı sıra organik bazlar da bulunabilir. Turnusol kağıdını kırmızıdan maviye çevirirler. Asit – Baz Dengesi: Herhangi bir çözeltinin H iyonu derişimi o ortamının asitliğinin veya bazlığının bir ölçüsüdür. H iyonu derişiminin negatif logaritması pH olarak adlandırılır, ortamların asitlik ve bazlık değerlerini göstermekte kullanılır. pH, 0 ile 14 arasında bir değer alır. Orta nokta olan 7 nötr, 0-7 aralığı asidik, 7-14 aralığı ise baziktir. Biyokimyasal tepkimeleri gerçekleştiren enzimlerin çalışmasını asit ve bazlar etkilediği için, hücre içi ve hücre dışı sıvıların asit – baz dengesi son derece önemlidir. Tuzlar: Asit ve bazların kimyasal tepkimeye girmesiyle oluşan bileşiklerdir. Minerallerin pek çoğu vücuda tuzlar halinde alınır (yemeklerde kullandığımız sofra tuzu gibi). 3. Mineraller: Doğada ve canlı vücudunda genellikle tuz halinde bulundukları için bu maddelere madensel tuzlar da denir. Tuz formunda bulunabilecekleri gibi organik bileşiklere bağlı olarak da bulunabilirler. Minerallerin vücutta, kemik ve dişlerin yapısına katılma, vücut sıvılarının ozmotik basıncını ayarlama, vitamin, hormon ve enzimlerin yapısına katılma, kas kasılması ve sinir impulslarının iletimi gibi görevleri vardır. Organik Besinler Kimyada organik madde kavramı, içlerinde karbon - hidrojen bağları bulunduran maddeleri tanımlamaktadır. Canlıların yapısında yer alan temel organik bileşikler karbon ve hidrojene ek olarak oksijen de bulundururlar. Organik bileşenlerden karbonhidratlar, yağlar ve proteinler hem yapı maddesi hem de enerji verici olarak kullanılırlar. Vitaminler düzenleyici ve nükleik asitler ise (DNA ve RNA) yönetici moleküllerdir. İnorganik maddeler bir araya gelerek daha kompleks maddeler oluşturma eğiliminde değildir. Ancak canlılar organik moleküllerden, istediklerinde parçalayabi-lecekleri, daha büyük ve karmaşık moleküller oluşturur. Organik moleküllerin oluşturduğu bu büyük moleküllere polimer, polimeri meydana getiren yapıtaşlarına ise monomer adı verilir. Polimer oluşumu sırasında monomerler arasında kurulan bağ başına bir molekül su çıktığından bu sentez şekli dehidrasyon sentezi adını alır. Bu olayın tersi yani polimerin monomerlerine yıkımı ise bu bağların enzimler tarafından su katılarak yıkılmasıdır ki bu olaya “su ile parçalama” anlamında hidroliz denir. Bir canlının kendisi tarafından oluşturulan her tür polimer yine o canlı tarafından yıkılabilir. Canlılar tarafından üretilen her tür polimerin yeniden kullanılabilmesi için sindirilmesi yani hidroliz ile monomerlerine ayrılması gereklidir. Dehidrasyon Sentezi n (monomer) > polimer + (n-1) H2O Hidroliz polimer + (n-1) H2O > n (monomer) Karbonhidratlar Monomeri: Monosakkaritler Monomerler arası bağ: Glikozit Karbonhidratlar içerdikleri şeker sayısına göre monosakkaritler, disakkaritler ve polisakkaritler olmak üzere üç grupta toplanır. a. Monosakkaritler (Tek Şekerler): Temel karbonhidratlardır. Yapılarında bulunan karbon atomlarının sayısına göre isimlendirilirler. 3C’lu Monosakkaritler – Triozlar PGAL (fosfogliseraldehit) ve PGA (fosfogliserik asit) en iyi bilinen ileride işlevleri açıklanacak triozlardandır. 5C’lu Monosakkaritler – Pentozlar • Riboz: ATP ve RNA moleküllerinin oluşumunda görev alan monosakkarit çeşididir. • Deoksiriboz: Riboz molekülü ile karşılaştırıldığında bir oksijen atomu ek******. Adı da buradan gelir. DNA molekülünün oluşumunda görev alır. 6C’lu Monosakkaritler – Heksozlar Glikoz, fruktoz ve galaktoz olmak üzere üç tipi bulunur. Her üç molekülün de kapalı formülü aynıdır (C6H12O6). Ancak molekülü oluşturan atomların farklı bağlanması bu molekülleri farklı kılar. • Glikoz: Evrensel şeker molekülüdür. Yani tüm canlılar tarafından kullanılabilir. Ototrof canlılar tarafından inorganik maddelerden sentezlenir ve heterotrof canlılar beslenme sırasında bu molekülü ototroflardan alırlar. İnsan kanında bulunan şeker de glikozdur. Bu nedenle çoğu zaman kan şekeri olarak da adlandırılır. Beslenme sırasında besinlerle alınan diğer şeker molekülleri fruktoz ve galaktoz karaciğer tarafından glikoza dönüştürülerek vücudun kullanımına sunulur. • Fruktoz: Bitkiler tarafından üretilen 6C’lu monosakkarittir. Meyve şekeri olarak da bilinir. • Galaktoz: Memeli hayvanların süt salgısında bulunan laktozun temel şekerlerinden birisidir. b. Disakkaritler (Çift Şekerler): İki monosakkaritin enzimler aracılığıyla oluşturduğu daha büyük şekerlerdir. Bu birleşmede oluşan bağ glikozit olup tüm dehidrasyon sentezlerinde olduğu gibi burada da bağ başına bir su molekülü açığa çıkar. Biyolojik olarak yalnız 6C’lu monosakkaritlerin disakkarit formu bulunur. Yine disakkaritlerin oluşumunda iki şekerden birisi mutlaka glikoz olmalıdır. Glikoz + Glikoz > Maltoz + 1 molekül H2O Glikoz + Fruktoz > Sakkaroz + 1 molekül H2O Glikoz + Galaktoz > Laktoz + 1 molekül H2O Bu şekerler monosakkaritlere nazaran daha az tatlıdır. Maltoz ve Sakaroz (Sükroz da denir.) yalnız bitkilerde sentezlenirken Laktoz (Süt Şekeri) yalnız hayvansal kaynaklıdır. Hayvanlar tarafından besinlerle alınan maltoz ve sakkaroz hidroliz edilerek yani sindirilerek monomerlerine ayrıştırılır, oluşan monomerler de glikoza çevrilerek kullanılır. c. Polisakkaritler (Büyük Şekerler): Çok sayıda glikoz molekülünün dehidrasyon sentezi ile bir araya getirilmesi ile oluşan kompleks şekerlerdir. Diğer bir deyişle polisakkaritler glikoz polimerleridir. Tüm polisakkaritler glikozdan üretilir ancak glikoz moleküllerinin farklı şekillerde bağlanmasıyla farklı polisakkaritler oluşur. Polisakkarit molekülleri sentezlenirken çok yüksek sayılarda glikoz tüketildiği için, polisakkarit sentez sırasında ortamın ozmotik basıncı dolayısıyla su tutma kapasitesi düşer. Hidroliz sırasında ise tersi olur. Çok sayıda glikoz açığa çıktığı için ortam ozmotik basıncı dolayısıyla su çekme gücü artar. Canlılar glikoz polimerlerini yani polisakkaritleri iki farklı amaç için oluştururlar: 1. Depo İçin • Nişasta • Glikojen 2. Yapı İçin • Selüloz • Kitin Nişasta: Bitkiler tarafından glikozun depo edilmesi amacıyla üretilen polisakkarittir. Fotosentezin gerçekleştiği yerlerde üretilen glikozun fazlası, depo edileceği doku ve organlara taşınır. Bitkisel hücrelerde bulunan lökoplast organeli tarafından glikozlar nişastaya çevrilerek depolanır. Herhangi bir besinde nişasta bulunup bulunmadığı besine iyot çözeltisi damlatılarak anlaşılabilir. Nişasta iyot ile mavi-mor renk verir. Glikojen: Bakteriler, mantarlar ve hayvanlar tarafından glikozun depo edilmesi için üretilen polisakkarit şeklidir. Hayvan nişastası olarak da adlandırılan bu molekül suda çözünebilir. Glikojen insanlarda kan yoluyla vücuda dağıtılır. Glikozun fazlası karaciğer ve kasta glikojene çevrilir. Vücudun glikoza ihtiyaç duyması durumunda karaciğerde glikojen sindirilerek glikozlar kan yoluyla hücrelere gönderilir. Kas tarafında depolanmış olan glikojen artık diğer vücut hücreleri için kullanılamaz. Selüloz: Bitkilerde hücre çeperi selüloz adı verilen polisakkaritten sentezlenir. Hücrelerin temel yapı maddelerinden birisi olan selüloz elbetteki suda çözünmez. Hayvanlar tarafından bitkilerden veya hayvanlardan elde edilen polimerlerin kullanılabilmesi sindirim sistemi tarafından bunların hidroliz edilmesi ile sağlanır. Omurgalı canlılarda depo polisakkaritler olan nişasta ve glikojen için sindirim enzimleri bulunurken selülozun sindirimi için gerekli enzim bulunmaz. Otçul beslenen canlılar selülozu bağırsaklarında yaşayan bakteriler yardımıyla kullanabilir. Bu bakteriler selülozu sindirerek glikozlara ayırırlar ve hayvan bu glikozları kullanır. İnsanlarda ise bu bakteriler de bulunmaz. Besinlerle elde edilen selüloz sindirilmeden dışkı ile dışarı atılır. Selüloz bağırsakların çalışmasını teşvik edici niteliktedir. Yağlar (Lipidler) Monomer: Yağ asitleri ve Gliserol Monomerler arası bağ: Ester Yağlar C, H ve O elementlerine ek olarak bileşimlerinde P ve N da taşıyabilir. Gliserol + 3 Yağ Asidi > Nötr Yağ + 3H2O Kimyasal olarak bir alkol (burada gliserol) ile bir asit arasında kurulan bağa ester bağı adı verilir. Bu nedenle nötr yağ oluşumunu sağlayan dehidrasyon sentezi esterleşme olarak da adlandırılır. Nötr yağlar canlıların temel depo maddeleridir. Öyle ki karbonhidratların fazlası da yağ şeklinde depo edilir. Doğada bir çok farklı yağ bulunur. Yağları birbirinden farklı kılan şey yağ sentezinde kullanılan asitlerin farklı oluşudur. Yağ asitleri bir karboksil ( - COOH) grubu ile sonlanan uzun hidrokarbon zincirleridir. Zinciri oluşturan karbon sayısı değiştikçe yağ asidinin özellikleri de değişir. Karbon atomu kimyasal olarak dört bağ yapar. Yağ asitlerini oluşturan karbonlar birbirleri ile bağlanırken karbonun eksik kalan bağları H ile tamamlanır. Tüm karbonları H ile doyurulmuş olan yağ asitleri doymuş yağ asitleri, bunlardan sentezlenen yağlar ise doymuş yağlar olarak adlandırılır. Doymuş yağlar hayvansal kaynaklı olup oda sıcaklığında katıdır. Karbonları eksik sayıda H taşıyan yağ asitleri (ki eksik bağlar karbonların kendi aralarında yaptıkları ikinci bir bağ ile tamamlanır.) hidrojene doymadıkları için doymamış yağ asitleri, bunlardan elde edilen yağlar ise doymamış yağlar olarak adlandırılır. Doymamış yağlar bitkisel kaynaklı olup oda sıcaklığında sıvıdır. Nötr yağlarda bulunan üç yağ asidinden birisinin yerine bir fosfat grubu bağlanarak fosfolipitler, karbonhidrat bağlanarak glikolipitler elde edilir. Fosfolipitler özellikle (hücre zarı gibi) biyolojik zarların temel yapıtaşları olmaları açısından önemlidir. Gliserol ve yağ asidi monomerlerinden oluşmayan ancak kimyasal olarak lipitler sınıfında yer alan diğer bir grup steroitlerdir. Bunlardan kolesterol hücre zarının yapısına katılırken diğer bazı hormonlar steroit yapıdadır. Yağların Özellikleri • Suda çözünmezler. Aseton, eter ve kloroform gibi organik çözücülerde çözünebilirler. • Yapıcı ve onarıcı ve (steroitlerden dolayı) düzenleyicidirler. • Organların çevresinde ve deri altında depolanabilirler. Böylece organlar korunur ve deri altı yağ tabakası ısı yalıtımı sağlar. • Karbonhidratlardan sonra enerji verici olarak kullanılırlar. O2’li solunumda yıkımları hem çok enerji verir, hem de çok metabolik su oluşturur. Bu nedenle göçmen kuşlar göçten önce, kış uykusuna yatan canlılar yatmadan önce yağ depolarlar. Bir çöl hayvanı olan devede bolca bulunan depo yağ, gerektiğinde yıkılarak metabolik su oluşturulur. • Bazı vitaminleri çözerek depolanabilmesini sağlar. Proteinler Monomer: Aminoasitler (20 çeşit) Monomerler arası bağ adı: peptit Canlılarda en çok bulunan organik moleküllerdir. Yapısal ve işlevsel fonksiyonlarının yanı sıra zorunlu durumlarda enerji hammaddesi olarak da kullanılabilirler. Yapıları aminoasit adı verilen monomerlerden oluşur. Doğada proteinlerin yapısına katılan 20 çeşit aminoasit bulunur. Tüm aminoasitlerde merkezi bir karbon atomuna bağlı bir amin (-NH2) grubu, bir karboksil (-COOH) grubu ve üçüncü bir grup (R ile gösterilir) bulunur. Aminoasitlerin birbirlerinden farklı olması aminoasitten aminoasite farklı olan bu R grupları sayesinde sağlanır. Bu monomerlerin isimleri de taşıdıkları amin ve asidik özellikteki karboksil grubundan kaynaklanır. Amin grubunun bazik özelliği, karboksil grubunun asidik özelliği nedeniyle aslında aminoasitler amfoter maddeler olarak düşünülebilir. Ancak R grubunun varlığı aminoasitleri kimyasal olarak üç gruba ayırmamıza sebep olur: 1. Asidik aminoasitler 2. Bazik aminoasitler 3. Nötr aminoasitler Aminoasitler dehidrasyon sentezi sırasında bağlanırken birinin amin grubu ile diğerinin karboksil grubu arasında bağ kurulur ve bu bağa peptit bağı adı verilir. Bu nedenle protein sentezlenmesi olayına bazen peptitleşme de denilir. Üç aminoasitin birleşmesiyle tripeptit, daha fazla sayıda aminoasitin birleşmesiyle de pepton (küçük proteinler) ve polipeptit (protein) molekülleri oluşur. Proteinlerin yapısını oluşturan aminoasitlerin tüm çeşitleri üretici (bitkiler) canlılarca sentezlenebilir. Ancak bazı tüketici canlılar, 20 çeşit aminoasitin bir kısmını üretebilirken bir kısmını üretemezler. Bu canlılar üretemedikleri aminoasitleri besinler yoluyla dışarıdan hazır olarak almak zorundadır. Tüketici bazı canlıların üretemediği ve dışarıdan hazır olarak almak zorunda olduğu bu aminoasitlere, zorunlu (esansiyel = temel) aminoasitler denir. Diğer organik moleküllerden farklı olarak protein molekülleri sadece monomerlerin bir araya getirilmesi ile üretilmezler. Proteini oluşturan her bir aminoasitin 1. sayı 2. sıra ve 3. çeşiti DNA adı verilen özel bir molekül tarafından belirlenir. Her canlının DNA’sı kendisine özgüdür. Bu anlamda DNA’ları benzer canlıların proteinleri de benzer olur. Bunun tersi de doğrudur. Yakın akraba olan bireylerde DNA benzerliğinin fazla olması, bu bireylerde protein benzerliğinin de fazla olduğunu gösterir. Bu nedenle doku ve organ nakillerinde yakın akrabalar tercih edilir. Proteinlerin organizmadaki fonksiyonları şöyle sıralanabilir: • Proteinler yapıya katılarak hücrenin kuru ağırlığının büyük bir kısmını oluştururlar. • Hücrede metabolik tepkimelerin gerçekleşmesini sağlayan enzimler protein yapıdadır. •Hücre zarı üzerindeki reseptör ve taşıyıcı yapılar proteinlerden oluşur. • Hormonların bir bölümü basit peptit ve protein yapıdadır. • Vücuda giren yabancı maddelere karşı, savunma hücrelerince (örneğin akyuvar) üretilip salgılanan antikorlar proteindir. • Zorunlu durumlarda enerji eldesinde kullanılırlar. • Kanın osmotik basıncı bazı proteinler tarafından sağlanır. Protein eksikliği canlılarda: • Yaralanan kısımların onarılamaması • Büyümede yavaşlama • Savunma sisteminin zayıflaması • Zihinsel gelişmenin yavaşlaması • Vücutta ödem oluşumu • Vücut metabolizmasının yavaşlaması • Kansızlık gibi sorunlara neden olur. Enzimler Kimyasal reaksiyonlar ister enerji verici (endergonik), ister enerji alıcı (egzergonik) karakterde olsunlar, reaksiyona girecek olan maddelerin belirli bir enerji düzeyine kadar aktifleştirilmeleri gerekir. Yine buna ek olarak kimyasal reaksiyonların yüksek basınç yada yüksek sıcaklık gibi özel şartlara gereksinim duyabilir. Kimyasal reaksiyonların daha ılımlı koşullarda ve daha hızlı gerçekleşmesini sağlayan maddelere katalizör adı verilir. Katalizörler; - Reaksiyonlar için gerekli aktivasyon enerjisini düşürür. - Reaksiyonları hızlandırır. - Reaksiyonları başlatmaz. - Reaksiyonlara enerji vermez. - Reaksiyondan çıkacak ürünlerin çeşidini değiştirmez. - Reaksiyondan etkilenmez, dolayısıyla tekrar tekrar kullanılabilirler. Biyolojik dünyada canlıların hücre içi organik katalizörleri enzimlerdir. Enzimler hücrede katalizleme işi yürüten işlevsek proteinlerdir. Dolayısıyla katalizörlerin yukarıda sayılan özellikleri enzimler için de geçerlidir. Canlı sistemin katalizörü olan enzimler, tepkimelerin aktivasyon enerjisini düşürürler ve böylece tepkimeleri hızlandırırlar Sadece proteinden oluşan (üreaz ve pepsin gibi) enzimlere basit enzim denir. Pek çok enzim aktifleşmek için bir yardımcı kısma ihtiyaç duyar. Bu tip enzimlere de bileşik enzim (holoenzim) denir. Bileşik enzimlerin protein kısmına apoenzim, yardımcı kısmına ko–kısım (koenzim veya kofaktör) denir. Apoenzim (protein kısım), enzimin hangi maddeye (substrat) etki edeceğini belirler. Ko–kısım ise tepkimeyi bizzat gerçekleştirir. Ko–kısım apoenzimle birleşip ayrılabilir. Ko–kısım bir vitamin ise koenzim, mineral bir madde (Fe, Mg vs) ise kofaktör ismini alır. Enzimin etki ettiği maddeye substrat denir. Enzimlerin substrat ile tepkimeye girdiği bölümüne aktif bölge denir. Enzimlerin Görev ve Özellikleri: •Enzimler substratlarına özgündür. Enzim ile substrat arasında yüzey uygunluğu vardır (Anahtar – kilit uyumu). •Enzimler tepkimeleri başlatmazlar. Substratları aktive etmezler. Bu nedenle tepkimelere girdikleri gibi çıkarlar. •Bazı enzimler tepkimeleri çift yönlü gerçekleştirebilir. Bu tür tepkimelere tersinir tepkime denir. •Enzimler substratlarına dış yüzeyinden başlayarak etki ederler. Substratın yüzey genişliği arttıkça enzimsel tepkimenin hızı da artar. Besin maddelerini dişler yardımıyla mekanik olarak sindirmemizin nedeni enzimlerin etki yüzeylerini arttırmaktır. •Uygun ortamlarda hücre dışında da çalışabilirler. •Tekrar tekrar kullanılabilirler. •Takım halinde çalışabilirler. Yani bir enzimin gerçekleştirdiği tepkimenin son ürünü diğer bir enzimin substratı olabilir. Enzimatik tepkimelerde oluşan son ürün yeterli seviyeye ulaştığında tepkimeye giren enzim üzerine inhibitör etki yaparak tepkimenin durmasına neden olur. Böylece tepkime ile oluşan son ürünün ortamda birikmesi engellenir. Bu durum geri bildirim (feed – back) olarak tanımlanır. •Genelde enzimler etki ettikleri substratlarının arkasına – az eki getirilerek isimlendirilir (Maltaz, Sükraz, Üreaz gibi). •Bir enzimin sentezi için DNA’da bulunan belli bir nükleotid bölümü (Gen) şifre vererek enzim sentezini gerçekleştirir. Buna bir gen – bir enzim hipotezi denir. Gende meydana gelebilecek bir mutasyon istenilen enzimin sentezini engeller veya hatalı enzim sentezlenir. Bu durumda tepkime gerçekleşmez, substrat da ürüne dönüşemez. Enzimatik Tepkimeleri Etkileyen Faktörler: Enzimatik tepkimelerin hızını etkileyen (olumlu ya da olumsuz) faktörler vardır. Bu faktörler sıcaklık, su, pH, kimyasal maddeler ve enzim – substrat derişimi olabilir. 1. Sıcaklık: Enzimler protein yapıda olduklarından belli bir sıcaklık aralığında çalışırlar. Bir enzimin maksimum hızda çalıştığı sıcaklık optimum (ideal) sıcaklıktır. Bu ideal sıcaklıktan uzaklaştıkça, (sıcaklık artsa da azalsa da) reaksiyon yavaşlar. Optimum sıcaklık aralığı canlıdan canlıya farklılık gösterebilir. Örneğin, insan vücudundaki enzimler için optimum sıcaklık aralığı 36,5 °C ile 37°C arasıdır. Optimum sıcaklığın üzerinde genellikle 58 – 60 0C’de yapıları bozulur. Ortam eski haline döndürülse bile enzimler yapıları bozulduğu için çalışmaz. Düşük sıcaklıkta enzimlerin yapısı bozulmaz. Ancak istenilen ölçüde işlev de yapamazlar. 2. Su: Enzimlerin işlerliği, suda çözünmelerine bağlı olarak gerçekleşir. Genellikle % 15 su oranının altında enzimler işlev yapamaz. Tohumun su olmadan çimlenememesi bu duruma en güzel örnektir. 3. pH: Her enzimin maksimum düzeyde etkinlik gösterdiği optimum bir pH aralığı vardır. Optimum değerin üstünde ya da altındaki pH’larda enzimler yavaş çalışır. Yanda verilen grafikte, mide enzimleri için optimum pH = 2, hücre içi enzimleri için 7,4 ve ince bağırsaktaki bir enzim için optimum pH = 8,5 tir. 4. Kimyasal Maddelerin Etkisi: Bazı kimyasal maddeler enzimlerin çalışmalarını ızlandırıken bazıları yavaşlatır. Enzimleri hızlandıran maddelere aktivatör yavaşlatıcı maddelere inhibitör denir. 5. Enzim / Substrat Derişimi: a. Enzim Yoğunluğu: Yeterli miktarda substratın bulunduğu ortama enzim ilavesi tepkimenin hızını arttırır. Ancak bazı durumlarda oluşan son ürün miktarının artışı enzim üzerine inhibitör etki yapabilir. Bu durumda tepkimenin hızı da düşer. b. Substrat Yoğunluğu: Enzim miktarının sabit olduğu bir ortama substrat ilavesi tepkime hızını arttırır. Enzimin substrata doymasıyla tepkime hızı sabitlenir. 6. Substrat Yüzeyi: Enzim miktarının yeterli olduğu durumda, substrat yüzeyinin arttırılması tepkimenin hızını arttırır. Nükleik Asitler (Yönetici Moleküller) İlk olarak çekirdekte bulundukları ve asidik özellikte oldukları için çekirdek asitleri anlamında nükleik asitler olarak adlandırılmışlardır. Tüm canlı hücrelerde bulunması zorunlu bu maddeler nükleotid adı verilen monomerlerden oluşur. Bir nükleotidin yapısal olarak azotlu bir baz, 5 karbonlu bir şeker ve fosfattan oluşur. Canlılarda nükleotidler iki farklı 5 karbonlu şeker taşır; • Eğer nükleotid 5’lu şeker olarak riboz taşıyorsa ribonükleotid, • Eğer nükleotid 5C’lu şeker olarak deoksiriboz taşıyorsa deoksiribonükleotid olarak adlandırılır. Çok sayıda ribonükleotidin dehidrasyon sentezinde bir araya getirilmesi ile RiboNükleik Asit (RNA), Çok sayıda deoksiribonükleotidin dehidrasyon sentezinde bir araya getirilmesi ile DeoksiriboNükleik Asit (DNA) oluşur. Bu iki nükleik asitin temel farkları monomerlerinin içerdiği şeker türü olsa da aralarında başka farklar da bulunur. RNA azotlu baz olarak Adenin, Guanin, Sitozin ve Urasil içerirken DNA Adenin, Guanin, Sitozin ve Timine sahiptir. Adenin ve Guanin bazları kimyasal olarak iki halkalı moleküller olup pürin bazları şeklinde adlandırılırlar. Sitozin, Urasil ve Timin ise tek halkalı bazlar olup pirimidin bazları olarak adlandırılır. Nükleik asitlerin monomerleri nükleotidler birbirlerine bağlanırken birinin şekeri ile diğerinin fosfatı arasında bağ kurulur. Arada oluşan bağ fosfodiester bağı olarak adlandırılır. RNA molekülü tek zincirli bir moleküldür. Ancak DNA’da her zaman adeninin timinle, guaninin sitozinle eşleştiği iki uzun zincir bulunur. DNA molekülünde ipliklerden birisi baz eşleşmesi kuralına göre diğerinden sentezlenir. Bu iki iplik bazlar arasında kurulan hidrojen bağları ile bir arada tutulur. Adenin ile timin bazları arasında iki hidrojen bağı, guanin ile sitozin arasında da üç hidrojen bağı bulunur. Buna göre bir DNA molekülünde bir adeninin karşısına her zaman bir timin, bir guaninin karşısına her zaman bir sitozin gelmektedir. Böylece DNA’daki adenin sayısı timin sayısına, guanin sayısı da sitozin sayısına eşit olur. RNA tek iplikli olduğu için bu molekülde böyle bir eşitlikten bahsedilemez. Vitaminler Büyüme, gelişme ve metabolizmanın devamı için gerekli basit organik moleküllerdir. Diğer organik moleküllerden iki temel farkları vardır: 1. Asla enerji verici olarak kullanılmazlar. Düzenleyicidirler. 2. Polimer formları yoktur, hepsi monomerdir. Dolayısıyla hidroliz edilmezler yani sindirilmezler. Vitaminler enzimlerin yapısına katılır ve dolayısıyla metabolizmanın düzenlenmesinde görev alırlar. Kimyasal özelliklerine göre iki gruba ayrılırlar: 1. Suda Çözünenler Suda çözündüklerinden depolanamazlar. Günlük alınmaları gerekir. Fazlası su ile vücuttan atılır. B vitamini: Beriberi hastalığı C vitamini: Skorbit A vitamini: Gece körlüğü 2. Yağda Çözünenler Yağda çözündükleri için yağ dokuda depolanırlar. Depolandıklarından eksiklikleri hemen hissedilmez. A vitamini: Gece körlüğü D vitamini: Raşitizm E vitamini: Kısırlık K vitamini: Kan Pıhtılaşmama Vitaminlerin görev ve özellikleri: •Yüksek sıcaklık ve ışıkta çok çabuk bozulurlar. Bu nedenle taze tüketilmeleri gerekir. •B ve C vitaminleri depolanamadıkları için günlük olarak alınmalıdır. •Bir vitaminin eksikliği başka bir vitamin tarafında giderilemez. •Eksiklikleri gibi fazla olmaları da zararlıdır.

http://www.biyologlar.com/canlilarin-temel-bilesenleri-nelerdir

Kromatografi nedir

Kromatografi, bir karışımın bileşenlerini, bunlara seçimsel ilgi gösteren iki ya da daha çok evreden sistemler arasında farklı göçlerine bakarak tanımak, gerektiğinde niceliklerini belirlemek amacıyla yapılan ve ayırma işlemine dayanan analitik yöntemdir. Kromatografi terimi başlangıçta, örneğin bitkisel pigmentlerde olduğu gibi cisimleri renklerine göre ayırma oluşmuş işleminden kaynaklandı, ama zamanla uygulama alanı oldukça genişledi.Kromatografi günümüzde son derece duyarlı ve etkin bir ayırma yöntemi olarak kabul edilmektedir. Duruma göre iki temel mekanizma uygulanır; Bileşikler ya iki sıvı evre arasında paylaşılır(bu durumda dağılım ya da paylaşım kromatografisinden söz edilir) Hareket halindeki bileşikler durağan katı bir evre yüzeyine bağlanır(bağlar yüzeysel ve fiziksel bir nitelik taşıdığında yüzde tutma kromatografisinden[tersinir bağ, bileşiğin bütünlüğünün korunması], buna karşılık hareketli ve yüzde tutulan bileşikler arasında gerçek kimyasal bağlar oluştuğunda iyon değişimi kromatografisinden söz edilir). Kimyasal ve fiziksel özellikleri birbirine çok yakın olan bileşiklerden oluşan karışımları damıtma ve ayrımsal kristallendirme ile birbirinden ayırmak zor olabilir. Bu tür maddeler için çeşitli kromatografi yöntemleri kullanılarak başarılı ayrımlar yapılabilir. Kromatografi, bir karışımın gözenekli bir ortamda, hareketli bir çözücü etkisiyle, karışım bileşenlerinin farklı harkeketleri sonucu birbirinden ayrılması olgusuna dayanır. Hareket eden faza hareketli faz, bahsedilen gözenekli ortama ise adsorban veya sabit faz denir. Kromatografi olayında adsorpsiyon, dağılma ve değiştirme kuvvetleri rol oynar. Bu kuvvetlere göre de farklı kromatografik yöntemler farklı gruplarda toplanırlar. Kromatografi Türleri 1.Adsorpsiyon Kromatografisi(Moleküllerin katı bir yüzeye yapışması, tek molekül tabakasından oluşan bir yüzey tabakasının oluşması) 1.Sıvı - Katı : Kolon ve İnce Tabaka Kromatografisi 2.Gaz - Katı : Gaz Kromatografisi 2.Dağılma Kromatografisi 1.Sıvı - Sıvı : Kolon ve Kağıt Kromatografisi 2.Gaz - Sıvı : Kolon ve Gaz Kromatografisi 3.İyon Değiştirme Kromatografisi otoanalizör Otoanalizör, kabaca numune ve reaktifleri uygun ölçülerde alıp karıştıran, belirli süre ve ısıda inkübe eden, gerekli sürelerde optik okumaları yapıp sonunda ilgili analiz sonucunu hesaplanmış olarak kullanıcıya sunan cihazdır. Kısaca, otomatik bir spektrofotometredir. - Spektrofotometrenin çalışma prensibi; bir çözelti içindeki madde miktarının çözeltiden geçen veya çözeltinin tuttuğu ışık miktarından faydalanılarak ölçülmesi esasına dayanır. - Fotometreler, Lambert-Beer yasasına göre çalışmaktadır. - Lambert beer kanununa göre; Bir çözeltiden geçen ışık miktarı, ışığın çözelti içinde kat ettiği yol ve çözelti konsantrasyonu ile logaritmik olarak ters orantılı, emilen ışık miktarı ile doğru orantılıdır. -- Herhangi bir çözeltiye gönderilen bir ışığın çözelti tarafından tutulmasına absorbsiyon (emilim-soğurma) denir. - Ölçülen maddenin konsantrasyonu ile absorbans değeri arasında doğrusal bir ilişki vardır. - Bir maddenin spektrofotometrik tayininin yapılabilmesi için ya o maddenin kendisi yada girdiği reaksiyon sonucu oluşan ürün spesifik bir ışık absorbansı göstermelidir. - Fotometrik ölçüm için; kör, standart ve numune tüpleri hazırlanır. - Kör çözeltisi olarak distile su veya reaktifin kendisi kullanılır. - Standart; Aranan maddenin bilinen konsantrasyondaki çözeltisidir. - Numune; ıçindeki madde miktarını tayin etmek istediğimiz çözeltidir. Otoanalizörlerin önemli özellikleri ve otoanalizör seçiminde dikkat edilmesi gereken hususlar 1- Cihazlar açık, yarıaçık ve kapalı olmak üzere üç şekilde üretilebilir. Bu durum, herhangi bir kitin cihazda çalışılabilmesine imkan verecek şekilde ilgili parametrelerin cihaza girilip girilmemesi ile ilgilidir. Açık sistemler bu işe uygundur ve kullanıcı istediği marka kiti kullanabilir. Kapalı sistemlerde bu bilgiler üretim aşamasında belirli bir marka kit için yüklenmiştir. Kullanım sırasında bu bilgilere müdahale mümkün değildir. Dolayısıyla, kullanıcı sadece üretici firmanın kitini kullanmak zorundadır. . Yarı açık sistemlerde ise belli sayıda kanal kullanıcının tercihine bırakılmış, geri kalanlar değiştirilemez şekilde belirli bir kite programlanmıştır. Buna göre herhangi bir kite bağımlı olmayan tam açık sistemler tercih edilmelidir. 2- Cihazlar test veya hasta bazında olmak üzere iki şekilde çalışmaktadır: Test bazlı cihazlar yüklenmiş numunelerden istenen testleri belirli bir test sırasıyla yapar. Örneğin, önce numunelerden glukoz çalışılır, sonra üre vs. çalışılıp tüm testler bittikten sonra her hastanın sonuçları bir araya getirilip rapor elde edilir. Acil çalışmalar için pek uygun değildir. Hasta (numune) bazlı cihazlar ise bir numunenin tüm testlerini çalıştıktan sonra bir sonraki numuneye geçerler. Acil çalışmaya uygun olup, günümüzde tercih edilen sistemlerdir. 3- Bir otoanalizörün birim zamanda yapmış olduğu test sayısı önemlidir. Burada önemli olan husus cihazların teorik ve pratikteki hızlarının genelde farklı olduğunun unutulmamasıdır. Bu farklılık cihazın bazı teknik özelliklerinden kaynaklanır. Doğru karar için pratikteki hızın bilinmesi şarttır. Yeni geliştirilen bazı cihazların hızı test sayısı değil numune sayısına göredir. 4- Numune ve reaktifin karıştırılıp reaksiyonun gerçekleştiği reaksiyon küvetleri, bazı cihazlarda disposable bazılarında ise tekrar kullanılabilir özelliktedir. Tekrar kullanılanların bir kısmı kullanıcı tarafından yıkanıp temizlenir, bir kısmı ise cihaz tarafından otomatik olarak yıkanır. Disposable küvetler hassasiyet açısından iyi olmakla beraber maliyetleri çok yüksektir. Bu yüzden bu tip cihazlar pek tercih edilmez. En iyisi küvetlerin cihaz tarafından otomatik olarak yıkanıp yeniden kullanılmasıdır. Otoanalizördede kullanılabilir dalga boyu sayısı genelde sabit olup, üretici firma tarafından belirlenmiştir. Kullanılabilir dalga boyu ne kadar çok ise o kadar iyi olur. 5- Otoanalizörler komplike cihazlar olduğundan bunların çoğunda sarf malzemesi ve sık değiştirilmesi gereken parçalar fazlaca bulunur. Bu tür sarflar işletim maliyetini artırdığından cihaz seçiminde dikkate alınmalı, sarfı en az olan cihazlar tercih edilmelidir. 6- Rutin laboratuvarda acil bir numunenin sonucunun olabildiğince erken çıkması istenir. Böyle durumlarda problem yaşanmaması için otoanalizör, normal çalışma prosedürünü etkilemeden bu numuneyi kabul edip diğerlerinden önce çalışabilmelidir. 7- Otoanalizörlerde serum ve reaktifleri pipetleyen proplar bazılarında bir bazılarında iki adet olup iki proplu cihazlar tercih edilirler. Pipetleme işlemi sırasında numune ve reaktifler arasında bulaşmaya engel olmak için probun her pipetleme öncesi ve sonrası yıkanması veya probun iç ve dış yüzeyinin hidrofobik inert bir madde ile kaplı olması gerekir. 8- Cihazın bir seferde yapabildiği test çeşidi dikkate alınması gereken bir faktördür. Bu sayı laboratuvarın rutin yaptığı test sayısından az olduğu durumda çalışma hızını düşürücü bir etki yapar. 9- Otoanalizörlere bağlanan bilgisayar vasıtası ile çıkan tahlil sonuçlarına çeşitli müdahaleler yapılabilmeli, istenen özellikte tahlil raporları düzenlenebilmelidir. Raporlara hasta ile ilgili her çeşit bilgi (adı, soyadı, yaşı, cinsiyeti, gebelik durumu v.s.) servisi, ön tanısı, yaşa ve cinsiyete göre normal değerler detaylı bir şekilde yazılabilmelidir. Ayrıca kalite kontrol programları vasıtası ile cihazın test sonuç kalitesi hakkında da bilgi edinilmelidir. 10- Deney sırasında herhangi bir sebeple tekrar çalışılması gereken bir testin tekrarı kolaylıkla yapılabilmeli, cihaza verilecek bir tekrar komutu bu iş için yeterli olmalıdır. 11- Kullanılan reaktif ve serum miktarları mümkün olabilen en düşük seviyede olmalıdır. Böylece maliyet önemli oranda azaltılmış olur. 12- Cihaz üzerinde reaktiflerin bulunduğu yerin ısısı önemlidir. Test reaktiflerin bir kısmının +4 °Cr17;de saklanması gerekirken bir kısmının da oda ısısında bulunması gerekir. Bu sebeple cihazda reaktifler için hem soğutuculu hem de oda ısısında bölmeler bulunması tercih edilir. 13- Na ve Kr17;un otoanalizde yapılabilir olması tercih edilir. Bu amaçla bazı otoanalizörlerde iyon selektif analizörler de bulunur. 14- Numune ve reaktif proplarında seviye dedektörü bulunmalı ve gerektiğinde herhangi bir serumu otomatik olarak seyreltebilmelidir. 15- Çok sayıda hasta sonucunu hafızasında saklayabilmeli ve her çeşit bilgisayara kolaylıkla bağlanabilmelidir. Otokataliz Otokatalizi kimyasal anlamda, bir tepkime sonucunda oluşan bir ürünün kendi oluşum hızını katalizör görevi yaparak arttırması diye tanımlayabiliriz. Böylece oluşan ürünün derişimi arttıkça tepkime hızı da artar; yalnız tepkimeye girenlerin derişimlerinin azalmasıyla ürünün katalitik etkisinden hangisinin baskın geleceğini önceden kestirmek biraz zor gibi görünüyor. Aslında otokatalizi kimya dışında da tanımlamak mümkün..Resmi tanım şöyle: Bir özelliğin, olayın veya nesnenin gerçekleşme olasılığının, o özelliğin, olayın veya nesnenin sayısının bir fonksiyonu olarak arttığı işlem (process)dir. Bir örnek vermek gerekirse, mesela toplumun çok küçük bir kesiminde başlayan bir hareketin -mesela bir ara yaygın olan şu, kızların dar pantolonların paçalarını kıvırması gibi- diğer kesimler tarafından görülerek bunun çok büyük bir hızla yaygınlaşması gibi bir şey.. Gelelim yine kimyaya...Tanıdığımız tepkimeler arasından otokatalize verebileceğim en iyi örnek klasik permanganatın okzalik asitle tepkimesidir. Herhalde çoğu kişi bu ünlü titrasyonu yapmıştır ömründe bir kez..Permangatın titrant olarak kullanıldığı bu titrasyonun başlarında tepkime hızı çok düşüktür -zaten titrasyon ısıtılarak yapılır-, her damladan sonra epey bir çalkalamak gerekir; fakat tepkime biraz ilerlediğinde artık permanganatın pembemsi-morumsu renginin daha kolay gittiğini görürsünüz, işte bunun sebebi oluşan Mn2+ iyonunun otokatalitik etkisidir. Otokatalize biyokimyadan verilebilecek bir örnek ribozim denen moleküllerdir. Proteinlerden başka RNA moleküllerinin de enzim görevi yapabildiğini daha önce söylemiştik; işte bu RNA moleküllerine ribozim denir ve bunların ilkel dünya koşullarında kendilerinin kopyalanması sırasında katalitik (yani otokatalitik) etki gösterdiği söyleniyor. Burada ilginç olan şey kalıp molekülün (template), katalizörün ve ürünün aynı olduğu (bir tek tepkimeye girenler (substrate) farklıdır: ribonükleotidler) bir tepkimeyle karşı karşıya olmamız. Son olarak, otokatalizin çok önemli rol oynadığı bir başka olay, simetrinin kendiliğinden bozulması (spontaneous symmetry breaking) denilen, benim de çok yakınen ilgilendiğim bir işlemdir. Bu, 1953'te Bristol Üniversitesi'nden Sir Frederick Charles Frank tarafından, bir sistemin istemli bir şekilde simetrik bir durumdan asimetriğe gidişini, başka bir deyişle simetrik (mirror-symmetric) bir tepkimeden bir enantiomerin nasıl diğerinden daha fazla oluşabileceğini açıklamak için öne sürülmüş bir mekanizmadır. Burada bunun ayrıntılarına girip sizi sıkmaya hiç niyetim yok fakat çok yakın bir zamanda karşınıza başka bir yazı olarak çıkacaktır.. Otofaji - Hücresel Geri Dönüşüm Biz, bu boyutta "geri dönüşüm" mekanizması ile tüketim yoluna girmiş olan cam, kağıt ve plastikleri tekrar üretim yoluna sokarak hammadde ihtiyacını azaltmış oluyoruz. Bu mekanizmayı hücresel boyutta ise "otofaji" sisteminde görüyoruz. Bizden farklı olarak bildiğimiz kadarıyla hücre burada israf etmeyeyim, hammadde ihtiyacımı azaltayım diye düşünüp kendini bu yola sürekli sokmuyor. O daha çok hammadde bulamadığında koruma mekanizması olarak ya da kendini yenileme amacıyla bu yolu tercih ediyor. Otofajinin (autophagy) köklerine bakarsak; latincede auto: kendi phagy: yemek anlamlarına geliyor. Yani otofaji için hücrenin kendi kendisini yemesi olayı diyebiliriz. Ancak bu yemede hücre tamamen kendini sindirmiyor, sadece bir kısmını sindirerek zor koşullar altında ayakta kalmaya çalışıyor ya da kendini yenilemiş oluyor. Bir bakıma hücre, otofaji ile stresli bir ortamda kendi kendine yetmeye çalışıyor. Stresli bir ortam derken bilebildiğimiz kadarıyla hücreler sınava girmiyor ya da rapor yetiştirmek zorunda oldukları bir patronları yok. (Ancak henüz kanıtlanamadığı için kesin yoktur diyemiyoruz.) Yine bilebildiğimiz kadarıyla genellikle hücreyi strese sokan durum; besin azlığı ya da kimyasal bir tehdit oluyor. Şimdi böyle uzakta durmayıp biraz hücre ile empati kurmaya çalışalım... Hücre açlık çektiğinde kendi proteinlerini üretmek, kendisindeki bilgiyi açığa çıkarmak için gerekli olan aminoasitlerini bulmakta ve enerji üretmekte zorluk çekecektir. Her şey planladığımız gibi gitmediğinde nasıl biz strese giriyorsak, aynı şekilde hücre de işler planladığı gibi gitmediğinde, gerekli olan proteinlerini üretemediğinde ya da proteinlerinin, DNA'sının yapısını bozan kimyasallara maruz kaldığında planladığı faaliyetler engellenmiş olacak ve bu durum hücre için stres yaratacaktır. (Ya da belki de hücrenin stres çektiği yok, biz "empati" kurmamız sebebiyle bu şekilde anlayıp bu şekilde dile getiriyoruz...) Bu gibi durumlarda hücre "Ben bu strese dayanamam öleyim" demiyor. A planını uygulayamayan hücre diğer planlarına geçiyor ve stratejiler üretmeye başlıyor.. İşte bu stratejilerden biri; "Fazlaca mitokondrim var. Zaten hepsine enerji üretmeleri için besin yetiştiremiyorum, birazını sindirsem bu beni bir süre idare eder. Hem birkaçını elersem onları sindirerek kendime bir süre yetecek kadar besin de elde ederim... " diye düşünerek bu stratejiyi uygulamak üzere mitokondrinin etrafını saracak zarı oluşturan proteinler bir araya gelmeye başlıyor ve zar oluşturuluyor. Figür 1: Otofaji çeşitleri, otofajik keseciklerin oluşumu ve lizozoma katılması. (1) Figür 1'de sol üstte görüldüğü gibi hücre organelleri ya da büyük proteinlerin etrafını zarla çeviriyor ve bunlar kesecikler halinde hücre içinde sindirimden sorumlu lizozomun yapısına katılıyorlar. Daha sonra lizozomdaki sindirim enzimleriyle sindirilerek küçük parçalara ayrılıyorlar. Aminoasitleri de içerisinde bulunan bu küçük parçalar yeni protein yapımına katılmak üzere tekrar hücre içine salınıyorlar. Açlığın ilk saatlerinde aktifleştirilen ve büyük proteinlerin ya da organellerin sindirildiği mekanizmaya "makrootofaji" (makroautophagy) denirken mitokondrinin sindirildiği mekanizmaya özel olarak "mitofaji" (mitophagy) denmiştir. Otofajinin bir diğer çeşidi olan mikrootofajide (microphagy) ise oluşan kesecikler in yapısına direk lizozon enzimleri katılır ve bu kesecikler lizozom görevi görürler; yani makrootofajideki gibi lizozomun yapısına katılmazlar. Şaperon aracılıklı otofajide ise proteinler kesecikler oluşmadan direk lizozom içerisine alınırlar. Şimdiye kadar olan bulgular şaperon ile lizozom içine alınan proteinlerin belli bir dizilimi içerdiğini göstermiştir. Bu çeşit otofajinin önemi şudur; hücre açlık çektiğinde makrootofaji ile bir süre kendisini idare eder ancak bu mekanizmayı durdurmazsa apoptoz yoluna girerek kendini sindirmiş olur. Bu sebeple genellikle hücrelerin belli bir süre sonra otofajiyi durdurduğu görülmüştür. Durdurduktan sonra ise aminoasit ihtiyacını şaperon aracılıklı otofaji mekanizmasıyla karşılamaya çalışır. Açlık durumunda hücrede aktive edilen mekanizma olarak keşfedilen otofajiye ilgi arttıkça bu konudaki bulgular da artmıştır. Otofajinin aslında sadece açlık durumunda ortaya çıkmadığı, özellikle bölünemeyen hücrelerde (beyin hücreleri gibi) bir yenilenme mekanizması olarak ya da hücre farklılaşması, yaşlanma, bağışıklık sisteminin düzenlenmesi gibi mekanizmalarda da işlev gördüğü bulunmuştur. Örneğin bölünüp, yenilenemeyen beyin hücreleri yirmi beş günde bir bu mekanizma ile enerji üretim merkezi olan mitokondrilerini yenilemektedirler. (4) Bu bilgiler ile buz dağının görünen kısmının bir ucuna şöyle ufak bir göz atmış olduk... Biz şu kadarcık kısmı için bu kadar kelime harcadık; o kim bilir bu sürede kaç kere kendini gösterdi hücrelerimizde... Kaynaklar 1- Cuervo AM, Autophagy: many paths to the same end. J. Mol. Cell Biochem. Mol Cell Biochem. 2004 Aug;263(1-2):55-72. 2- Jaeger PA, Wyss-Coray T. All-you-can-eat: autophagy in neurodegeneration and neuroprotection. Mol Neurodegener. 2009. Apr 6;4:16 3 - Öz Arslan D., Korkmaz G., Gözüaçık D., Otofaji: Bir hücresel stres yanıtı ve ölüm mekanizması . Acıbadem Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi, 2011 October; 2(4): 184-94. Review acibadem.dergisi.org/pdf/pdf_AUD_97.pdf 4 - Kim I, Lemasters JJ. Mitochondrial degradation by autophagy (mitophagy) in GFP-LC3 transgenic hepatocytes during nutrient deprivation. Am J Physiol Cell Physiol 300: C308–C317, 2011. IMMÜNELEKTROFOREZ Vücudumuzda immünglobulinler veya humoral antikorlar yabanci antijenleri tanir ve onlari yikacak mekanizmalari baslatir. Immunglobulinler B lenfositlerden kaynaklanan plazma hücreleri tarafindan sentezlenip, salgilanirlar. Tüm immunglobulin molekülleri iki es agir (H) ve iki es hafif (L) zincirden yapilan temel bir birimden olusur. Dört zincirin herbirinin sabit (Fc) kismi ile degisken (Fab) kismi vardir. Immunglobulin G, M, A, D ve E olmak üzere bes temel sinifi vardir. Görevleri, toksinlerin nötralizasyonu, fagositoz veya kompleman kaskadini baslatarak enfeksiyöz ajanin yok edilmesi veya ortamdan uzaklastirilmasidir. Immunglobulinlerin artmis düzeyleri 1- Poliklonal (antikorlarin yaygin karisimi) 2- Monoklonal (tek bir plazma hücresi veya B lenfosit tarafindan üretilen tek bir sinif, alt sinif) 3- Oligoklonal (farkli özelliklerde çok az - birkaç “monoklonal” protein olabilir. Poliklonal artislar tekrarlayan veya kronik infeksiyonlar, romatoid artrit veya SLE gibi otoimmun hastaliklar, karaciger hastaliklari veya parazit enfeksiyonlarinda serum protein elektroforezinde yaygin bir bant olusur. Tek bir klonun benign veya malign proliferasyonu yani bir monoklonal antikorun yüksek konsantrasyonun protein elektroforezinde tek, keskin bir bant olusturur. Multipl myeloma, waldenström makroglobulinemisinde oldugu gibi tek bir klon malign sekilde çogalarak elektroforezde dar, keskin ayri bir pik olusturur. Bu anormal bantlari tanimlamak için immünofiksasyon teknigi uygulanir. Flow Sitometri Sitometri hücrelerin veya biyolojk partüküllerin fiziksel veya kimyasal karakterlerinin ölçülmesidir. Bu ölçümler, süspansiyon içindeki hücrelerin ölçüm yapacak olan aparattan birer birer geçmesi ile yapılır. Destilasyon Nedir? Biyolojiy deneyleri ve Kimya biliminde kullanılmakta olan destilasyon kavramının diğer bir adı ise damıtma’dır. Su buharı, vakum, normal, kuru ve fraksiyonlu olmak üzere 5 farklı çeşidi bulunan damıtma bir işlemdir. Bu işlemin gerçekleşebilmesi için en az iki farklı bileşenin meydana getirmiş olduğu bir karışım gerekir. Destilasyon işlemi sırasında bu karışım ilk önce ısıtılır. Daha sonra karışımda buhar ya da sıvı faz oluşumu görülmektedir. Sıvı ve buhar faz oluşumunun ardından uçucu özelliği ve bileşen içeriği daha fazla olan karışımlar elde edilir. Damıtma işlemi bu şekilde gerçekleşmektedir. Destilasyon işlemi sırasında oluşan buhar fazda uçucu özelliği çok daha fazla olan ilk bileşen, sıvı fazda ise kaynama noktası daha yüksek olan ikinci bileşen zenginleşmektedir. Yani damıtma işlemlerinde buhar faz ve sıvı faz olarak kullanılır. Bu fazların kullanımıyla birlikte destilasyonda daha zengin içeriğe sahip olan karışımların elde edilmesi mümkün olur. Destilasyon işleminin gerçekleşmesi için gerekli olan bir diğer nokta ise işlemde kullanılacak bileşenlerin uçucu yapıda olması gerekliliğidir. Bu işlem için uçucu özellik gerekli bir özelliktir. Ancak bu durumda destilasyon işleminde yüksek miktarda olan ayrıştırma yapılabilmektedir. Bileşenlerin uçucu olması bunu mümkün kılar. Damıtma işleminde bileşim olarak iki farklı maddeden meydana gelen sıvı karışımların dışında daha fazla bileşenden oluşan sıvı karışımlar da ayrıştırılabilmektedir. Yalnız bu durumlarda ayrıştırma aşamalı işlem sayesinde gerçekleşir. Bileşenler bu şekilde birbirinden ayrılırlar. Destilasyonda sıvı ile buhar denge konumunda olur ve böylece buhar faz sıvı fazdan farklı bir bileşime sahip olur. Eğer bu durumun tersi olarak buhar faz ile sıvı faz bileşimleri aynı oranda olularsa destilasyon işlemi gerçekleşemez. Kimya biliminde kullanılmakta olan damıtma, genellikle organik yapıda olan bileşik maddelerin birbirinden ayrılmasında kullanılır. Bu işlem esnasında kaynama noktasına tam olarak ulaşmış olan bir sıvıya daha fazla ısı enerjisi verilmiş olunur ve böylece sıvının buhar haline dönüştürülmesi sağlanır. İşlem sırasında sıvı tamamen gaz hale dönüşene kadar, sıvıya verilen ısı değiştirilmez ve hep aynı oranda kalır. Bu özellik destilasyon işleminde buhar basıncı birbirinden farklı olan sıvı maddeleri birbirinden ayırmak için kullanılır. 3474_des2Destilasyon işlemlerinde farklı uygulamalar uygulanabilmektedir. Bu uygulamalar, isim olarak kesilerek ya da sürekli besleme akımına göre çoklu veya ikili sistemli gibi uygulamalardır. Bu farklı uygulamalar aynı zamanda destilasyon işlemini de farklı çeşitlere ayırır. Damıtılmak istenen karışımın içerisinde bulunan bileşen sayısına göre birden fazla işlem uygulanır. Böylece destilasyon işlemi daha kompleks bir yapıya bürünmektedir. Besleme akımın destilasyon işleminde kullanılırsa bu işlem” ekstratif” ya da “azeotropik” isimleriyle tanımlanır. Yine bu türde karışımı meydana getiren bileşen maddelerde bulunan kolon yapıları farklı uygulamalara neden olur. Bu uygulamalar dolgulu ya da raflı kolon uygulamalarıdır. Eğer karışımda bulunan sıvıların kaynama noktaları birbirine yakın bir noktada ise ve de bu sıvıların yüksek sıcaklıklarda yapıları bozulmuyorsa böyle karışımların ayrıştırma işlemine normal destilasyon adı verilmektedir. Birbirinden ayrıştırılmak istenen karışımın içindeki sıvı maddeler, kaynama noktalarının altında derecelerde bozulabiliyorsa bu tür karışımların ayrıştırılmasında vakumlu destilasyon işlemi kullanılır. Yine az miktarlarda olan ve özellik olarak suda çözünemeyen sıvılardan meydana gelmiş olan karışımlar, su buharlı destilasyon işlemiyle birbirinden ayrılmaktadır. Katı halde bulunan maddelerin yüksek sıcaklık sayesinde parçalanması işlemi ise, kuru destilasyon ismini almaktadır.

http://www.biyologlar.com/kromatografi-nedir

Vitellus Kesesi

Bazı omurgalı embriyolarında sindirim sisteminin dışarıya doğru cep biçimindeki çıkıntısı. Yumurta sarısı etrafında gelişir ve onu sindirerek organizmanın yararlanacağı duruma getirir.

http://www.biyologlar.com/vitellus-kesesi

Hayvanlar Alemi

HayvanlarHayvan, canlılar dünyasının ökaryotlar (Eukaryota) üst âlemindeki hayvanlar (Animalia) âleminde sınıflanan canlıların ortak adıdır. "Hayvan" sözcüğü, günlük kullanımda esasen insan dışı hayvanları ifade etmek için kullanılırsa da biyolojik bağlamda insanı da içerir. Hayvanlar âleminin bilimsel ve Latince adı olan "Animalia" terimi ise yine Latince olan ve "yaşayan" ya da "ruh" anlamına gelen animadan türetilmiş animal sözcüğünün çoğuludur. Hayvanlar âlemini tanımlayan bir başka Latince bilimsel terim de Metazoa'dır. Genellikle çevrelerine uyum sağlayan ve diğer canlılarla beslenen çokhücreliler alemidir. Vücutları, embriyonun bazı metamorfozlar geçirmesiyle gelişir. Ökaryotik çok hücreli organizmalardır. Besinlerini genel olarak sindirerek alırlar. Hayvanların birçoğu hareketlidir ve bitkilerde tipik olan kalın hücre duvarları genellikle yoktur. Embriyonik gelişim esnasında büyük ölçülerde hücresel göçler ve doku organizasyonları görülür. Üremeleri primer (birincil) olarak seksüeldir; diploit kromozom taşıyan dişi ve erkekler mayozla haploit kromozomlu gametleri, bunlarda birleşerek diploid zigotu oluşturur. 1,5 milyondan fazla yaşayan türü tanımlanmıştır, fakat gerçek miktarın bazılarına göre 20 milyon, bazılarına göre de 50 milyondan fazla olduğu sanılmaktadır.Tarihçeİnsanoğlunun isim kullanmaya başlaması sistematiğin başlangıç noktası olarak kabul edilir. MÖ 383-322 yıllarında Aristo "hayvanlar yaşam şekillerine, hareketlerine, vücut yapılarına, alışkanlıklarına göre sınıflandırılabilir" diyerek bu bilimin temelini oluşturur. Bu düşünce 2000 yıl sürmüştür. 1627-1705 yıllarında John Ray sınıflandırmada doğal sistemi ileri sürmüştür. Linne yazdığı Systema Natura adlı kitabıyla zoolojik nomenklatürün başlangıcını oluşturmuştur. Linne'nin çalışmaları birçok sistematikçiyi etkilemiş, hatta bir sonraki yüzyıla da damgasını vurmuştur. Bu nedenle Linne taksonominin babası olarak kabul edilmiştir. 100 yıl sonra Charles Darwin evrim teorisi ile tüm çalışmaları etkilemiştir. 1866'da Haeckel'in filogenetik ağaç sistemi sistematikçilere yararlı oluştur. Bu dönem taksonominin en önemli periyodu olmuştur. Hergün yeni cinsler, takımlar ortaya çıkmıştır. Daha sonraki yıllarda sadece türler düzeyinde alışmalar yapılmıştır. Mendel kanunlarının bulunmasıyla önce genetiğin, sonra populasyon genetiğinin gelişimi gerçekleşmiş, günümüzde sistematik çalışmalarda moleküler düzeye inilmiştir. Günümüzde tanımlanmış ve sınıflandırılmış 1.350.000 tür olduğu bilinmektedir. Bunların 1.300.000'ini omurgasızlar oluşturmaktadır. İnek kalan fosillerle birlikte 65.000 tür Chordata şubesinde incelenmektedir. Günümüzde yaşayan yaklaşık 43.000 kordalı bulunmaktadır. Bunun 42.000'i Vertebrata'ya, 1000 kadarı da ilkel kordalılara aittir.Üreme ve gelişme Hemen hemen tüm hayvanlar çiftleşerek ürerler.Yetişkinler diploid ya da polidiploiddir. Herbirinin kendine has üreme hücresi vardır. Bir çok hayvan çiftleşerek üremeye yatkındır. Bir çok hayvan güneş ışığı enerjisini dolaylı yollardan kullanarak gelişir, büyür. Hayvanların aksine bitkiler bu ışığı [Fotosentez] ile doğrudan basit şekerler üretmek için kullanır. Bitkiler, havadan aldığı karbon dioksit (CO2) ve topraktan aldığı su (H2O) moleküllerini ışık enerjisini kullanarak kimsayal bir rekasiyon sonucu Glikoz şekeri (C6H12O6) dönüştürür ve son olarak açığa Oksijen çıkar (O2). Elde edilen bu bu şeker daha sonra bitkinin büyümesi için kullanılır. Hayvanlar bu bitkileri yediklerinde ya da bu bu bitkileri yiyen hayvanları yediklerinde bitkilerin içinde bulunan şekeri almış olurlar.Basit sınıflandırma Agnotozoa - Basit hayvanlar Omurgasızlar Parazoa - Gerçek dokusu olmayanlar Placozoa Porifera - Süngerler Eumetazoa - Gerçek dokusu olanlar Radiata - Radial simetrili canlılar Bilateria - Bilateral simetrili canlılar Omurgalılar Acrania - Kafatassızlar Hemichordata - Yarı sırtipliler Urochordata (Tunicata) - Tulumlular Cephalochordata - Başı kordalılar Craniata - Gerçek kafataslılar Agnatha - Çenesizler Gnathostomata - Gerçek çeneliler Pisces - Balıklar Tetrapoda - Dört üyeliler Amphibia - İki yaşamlılar Reptilia - Sürüngenler Aves - Kuşlar Mammalia - Memeliler

http://www.biyologlar.com/hayvanlar-alemi

Canlılarda beslenme şekilleri

A)Ototroflar: İhtiyacı olan organik besinleri kendileri sentezleyebilen canlılardır. Besin sentezlerken kullandıkları enerjinin şekline göre iki tip ototrof canlı vardır: a) Fotoototroflar: Klorofilleri sayesinde ışık enerjisi kullanarak organik besin sentezleyenler. Klorofilli bakteriler,Mavi-yeşil algler, Kloroplast taşıyan protistalar ve bitkiler bu gruptan canlılardır. b) Kemoototroflar: Kuvvetli oksidasyon enzimleri sayesinde oksitledikleri inorganik maddelerden (H,Fe,NH3,nitrit vb.) elde ettikleri kimyasal enerjiyi kullanan bakteriler bu gruptur. B) Hetotroflar: İhtiyacı olan organik besinleri diğer canlıların vücudundan karşılarlar. Besinlerini almaları bakımından üç gruba ayrılırlar. a) Holojoik beslenme: · Besinlerini katı parçalar halinde alırlar · Sindirim sistemleri ve enzimleri gelişkindir · Hareket sistemleri gelişkindir · Gelişkin duyulara sahiptirler Holojoik canlılar kullandıkları besinin özelliklerine göre sindirim sistemleri ve beslenme davranışlara sahiptir.   1) Herbivorlar: Bitkisel besinlerle beslenenler · Öğütücü dişler gelişkindir · Sindirim kanalları gelişkindir · Mide gelişkin ve bölmelidir · Bitkisel besinlerin besleyici değeri az olduğundan fazla besin alırlar · Beslenmeleri uzun sürer · Bitkisel besinlerden yararlanma azdır · Bazı gruplar sindirim sistemlerinde selüloz sindiren enzimlere sahip bakteri vb. canlılara simbiyoz yaşarlar.   2) Karnivorlar: Hayvansal besinlerle beslenenler · Parçalayıcı(Köpek) dişler gelişkindir · Sindirim kanalı kısadır · Hareket ve duyu sistemleri gelişkindir · Etin besleyici değeri fazla olduğundan beslenmeleri kısa sürer · Uzun süre aç kalabilirler   3) Omnivorlar:Hem hayvansal hemde bitkisel besinlerle beslenebilenler · Sindirim Özellikleri ile karnivorlara benzerler · Selüloz hariç diğer bitkisel besinlerden faydalanacak enzimlere sahiptirler · Tohum,meyve ve hücre öz suları bitkisel besinlerini oluşturur   b) Saprofit beslenme · Sindirim sistemleri yoktur · Sindirim enzimleri vardır · Hücre dışı sindirim vardır · Ölü bitki ve hayvan artıkları üzerinden beslenir · Doğada madde döngüsü için önemli canlılardır · Bazı bakteriler ve mantarlar bu gruptandır · Üzerinde yaşadıkları canlıya zarar verirler c) Parazit beslenme Hayvansal parazitler endo ve ekto olmak üzere ikiye ayrılır -Ekto parazitler: · Sindirim sistemleri ve enzimleri vardır . · Hareket sistemleri ve duyuları gelişmiştir · Konakçının vücudu üzerinden besinlerini karşılarlar -Endo parazitler: · Sindirim sistemleri yoktur · Sindirim enzimleri yoktur · Üreme sistemleri hariç diğer sistemleri körelmiştir Parazit canlıların konağa olan bağımlılığı bakımından ikiye ayrılırlar: 1) Yarı parazitlik: Belirli besinler için konağa bağlanan canlılar Örnek:Ökseotu Fotosentez yapmalarına karşı su ve mineralleri başka bitkilerin iletim demetlerinden emeçleri ile alırlar 2) Tam parazitlik: Bütün besinlerini konakçıdan alan parazitlerdir Bu parazitlerde üreme hariç diğer sistemler körelmiştir Bazı özel parazitlik durumları: -Parazit-patojen:Konukçu canlıda hastalık ve ölümlere neden olurlar -Obligat parazitler:Yaşamsal evrelerinin çoğunu konukçu vücudunda geçirirler. Bazı yaşamsal olayları ancak konukçu vücudunda gerçekleştirebilir. C) Hem ototrof hem hetotrof beslenme: Bazı ototrof canlılar fotosentezle besinlerini üretebilirler ancak ihtiyaç duyduklarında diğer canlılarıda besin olarak kullanabilirler. Örnekler: a)Protistalarda EUGLENA · Tek hücreli · Hücre ağızlarından aldıkları besinlerle hetotrof beslenirle · İhtiyaç duyduklarında kloroplastları ile fotosentez yaparak ototrof beslenirler · Göz lekeleri bulunur · Hücre içi sindirim görülür Örnek: b)Bitkilerden Dionea,Drosera,Nephentes gibi insektivorlar · Kloroplastları vardır ve fotosentez yaparlar · Azotça fakir sulak topraklarda yaşarlar · Yaprakları metamorfozla böcek kapanı haline gelmiştir · Azot ihtiyaçlarını yaprakları ile yakaladıkları böcekleri, yapraklarında sindirerek sağlarlar · Hücre dışı sindirim görülür

http://www.biyologlar.com/canlilarda-beslenme-sekilleri-1

Et Yiyen(Etobur) Bitkiler

Et Yiyen(Etobur) Bitkiler

Elleri, kolları ya da ağızları olmadan böcek yakalayabilen veya etçil bir beslenme hayatı süren canlılar gerçekten var mıdır?

http://www.biyologlar.com/et-yiyenetobur-bitkiler

Bitki Beslenmesinde Azotun Özel Durumu

Bitki Beslenmesinde Azotun Özel Durumu

Bitki beslenmesinde azot elementinin ayrı bir önemi vardır. Çünkü azot bitkilerin bü-yümesini ve kültür bitkilerinin verimliliğini çoğunlukla sınırlayan bir elementtir.

http://www.biyologlar.com/bitki-beslenmesinde-azotun-ozel-durumu

DNA değiştirici enzimler nelerdir ?

DNA değiştirici enzimler nelerdir ?

Nükleaz ve ligazlar Nükleazlar DNA iplikleri kesen enzimlerdir, fosfodiester bağlarının hidrolizini katalizlerler. DNA ipliklerinin uçlarındaki nükleotitleri hidrolizleyen nükleazlare eksonükleaz denir, ipliklerin iç kısımlarındaki bağları hidrolizleyenlere ise endonükleaz. Moleküler biyolojide en sık kullanılan endonükleazlar restriksiyon endonükleazlarıdır, bunlar DNA'yı belli dizilerde keserler. Örneğin soldaki resimde görülen EcoRV enzimi 6 bazlı 5'-GAT|ATC-3' dizisini tanır ve dik çizgi ile gösterilen noktada onu keser. Doğada bu enzimler, restriksiyon modifikasyon sisteminin bir parçası olarak, bakterileri fajlara karşı korumaya yararlar, hücrenin içine giren faj DNA'sını sindirerek. Teknolojide bu enzimler moleküler klonlama ve DNA parmakizlemesi için kullanılır. DNA ligaz enzimleri kesilmiş veya kırık DNA ipliklerini birleştirir. Ligazlar özellikle gecikmeli iplik DNA ikileşmesinde önemli bir rol oynarlar, çünkü replikasyon çatalında meydana gelen kısa DNA parçalarını birleştirirler. Ayrıca DNA tamiri ve genetik rekombinasyonda kullanılırlar. Topoizomeraz ve helikazlar Topoizomerazlar hem nükleaz hem de ligaz etkinliğine sahiptir. Bu proteinler DNA'daki süperburulma derecesini değiştirirler. Bu enzimlerin bazıları DNA sarmalının bir ipliğini kesip bunun öbürü etrafında dönmesini sağlar, sonra da DNA'daki kesiği tekrar birleştirir. Bu enzimlerin diğerleri ise DNA sarmalının bir ipliğini kesip öbür ipliğin bu kesiğin içinden kesmesini sağlarlar, sonra kesiği tekrar birleştirirler. Topoizomerazlar DNA'yla ilgili pek çok süreçte yer alırlar, DNA ikileşmesi ve transkripsiyonu gibi. Helikazlar moleküler motor özellikli proteinlerdir. Nükleozit trifosfatlarda, özellikle ATP'de taşınan kimyasal enerjiyi kullanıp bazlar arasındaki hidrojen bağlarını kırarlar ve DNA çifte sarmalını ters yönde burarak onu tek iplikler halinde açarlar. Bu enzimler DNA bazlarına erişmeye gerek duyan enzimlerin bulunduğu süreçlerde gereklidir. Polimerazlar Nükleik asit polimerazları, nükleozit trifosfatlardan polinükleotit zincirler sentezleyen enzimlerdir. Ürettikleri ürünler var olan polinükleotit zincirlerinin (bunlara kalıp denir) kopyalarıdır. Bu enzimler, bir DNA zincirindeki en son nükleotitin 3' hidroksil grubuna yeni bir nükleotit ekleyerek çalışır. Dolayısıyla tüm polimerazlar 5' - 3' doğrultusunda ilerler. Bu enzimlerin aktif bölgesinde, gelen nükleozit trifosfat kalıp ile baz eşleşmesi yapar; bu sayede polimeraz, kalıba komplementer bir ipliği doğru bir şekilde sentezleyebilir. Polimerazlar kullandıkları kalıbın tipine göre sınıflandırılır. DNA ikileşmesinde, DNA-bağımlısı DNA polimeraz, bir DNA dizisinin kopyasını yapar. Bu süreçte hata olmaması hayatî önem taşıdığı için bu tip polimerazlarının çoğunda prova okuma aktivitesi bulunur. Bunlarda, sentez reaksiyonunda meydana gelen ender hatalar, baz eşleşmesinin doğru olmamasıyla anlaşılır. Eğer bir uyumsuzluk algılanırsa, 3'-5' yönünde çalışan bir eksonükleaz aktivitesi etkinleştirilir ve hatalı baz çıkartılır. Çoğu canlıda DNA polimerazlar replizom olarak adlandırılan ve yardımcı alt birimler (DNA kıskacı ve helikazlar gibi) içeren büyük bir kompleks içinde yer alır. RNA-bağımlısı DNA polimerazlar RNA ipliğinde bulunan diziyi DNA olarak kopyalayan özel bir polimeraz sınıfıdır. Ters transkiptazlar bu sınıfa dahildir, bunlar viral enzimler olup hücrelerin retrovirüsler tarafından enfeksiyonunda yer alırlar. Telomerazlar da bu sınıfa dahildir, bunlar da telomerlerin ikilenmesi için gereklidir. Telomerazı diğer bu tip enzimlerden farklı kılan bir özelliği, kullandığı RNA kalbın kendi yapısının bir parçası olmasıdır. Transkripsiyon, DNA-bağımlısı RNA polimeraz tarafından gerçekleştirilir, bu enzim DNA ipliğindeki diziyi RNA olarak kopyalar. Bir genin transkripsiyonu için RNA polimeraz, DNA üzerinde promotör adlı bir bölgeye bağlanır ve DNA ipliklerini ayrıştırır. Sonra genin dizisini bir RNA zinciri olarak kopyalar, ta ki terminatör (sonlayıcı, İng. 'terminator') adlı bir DNA bölgesine gelip orada durup DNA'dan kopana kadar. DNA bağımlı DNA polimeraz da olduğu gibi, RNA polimeraz II (ökaryotlardaki çoğu genin transkripsiyonun yapan enzim) de çeşitli düzenleyici ve yardımcı proteinlerden oluşmuş büyük bir protein kompleksinin parçası olarak çalışır. Fotograf: By The original uploader was Zephyris at İngilizce Wikipedia - Transferred from en.wikipedia to Commons., CC BY-SA 3.0, Link

http://www.biyologlar.com/dna-degistirici-enzimler-nelerdir-

Toksik Metalleri <b class=red>Sindirerek</b> Küçük Altın Külçeleri Üreten Bakteri: C. metallidurans

Toksik Metalleri Sindirerek Küçük Altın Külçeleri Üreten Bakteri: C. metallidurans

Bakır ve altın gibi ağır metaller, eğer yüksek derişimde alınırlarsa, birçok canlı için zehirlidir. Fakat bu durum, ağır metallerden oluşan bir bileşikten değerli eser elementleri kendini zehirlemeden çıkarabilen bakteri C. metallidurans için geçerli değil.

http://www.biyologlar.com/toksik-metalleri-sindirerek-kucuk-altin-kulceleri-ureten-bakteri-c-metallidurans

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0