Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 29 kayıt bulundu.

Rutin histopatolojik uygulamalar

Tespit (fiksasyon) Dokular insan vücudundan ayrıldıkları anda canlıdırlar ve taşıdıkları hastalığın (varsa) morfolojik bulgularını sergilerler. Tespit, dokuların o andaki görünümünün ısı, nem ve enzimlerin etkisiyle değişmesini, bozulmasını önlemek amacıyla yapılır. Tespit edilmeyen dokulardaki hücreler bir süre sonra bakterilerin ve içerdikleri sindirici enzimlerin etkisiyle otolize uğrar, morfolojik özelliklerini yitirir ve tanısal amaçlı incelemelerde kullanılamayacak duruma gelirler. Tespit işlemi için genellikle özel sıvılar kullanılır. Doku ve organlar kendi hacimlerinin 10-20 katı kadar tespit sıvısı içine bırakılırlar. Patolojide rutin amaçlar için en yaygın olarak kullanılan tespit sıvısı formalindir. Bu, seyreltik bir formaldehit (H-CHO) solüsyonudur. Tespit işlemi dokunun türü ve kalınlığına göre birkaç saat (karaciğer iğne biyopsisi) ile birkaç hafta (beyin) arasında değişen sürelerde olabilir. Yüzde seksenlik etil alkol, Bouin solüsyonu, Zenker solüsyonu, B5 solüsyonu, Carnoy solüsyonu ve glutaraldehit gibi başka tespit sıvıları da yeri geldikçe kullanılabilir. Sitolojik örneklerin havada kurutulmaları veya ısıtılmaları da tespit yöntemleri arasındadır. Bu tür tespit yöntemlerine daha çok hematolojik ve mikrobiyolojik boyalar kullanılacaksa başvurulur. Uygun formalin solüsyonunda bekletilen dokular aylar-yıllar sonra bile histopatolojik olarak rahatlıkla değerlendirilebilir. Takip (doku işleme) Tespitten sonraki aşamaların hemen hepsi otomatik makinelerde yapılabilir. İlk aşama, çoğunluğu sudan oluşan tespit sıvısının ve dokunun kendisinin başlangıçta içerdikleri suyun uzaklaştırılmasıdır (dehidratasyon). Bu, dokunun sertleşmesine yardım eder. Sert dokuların sonraki aşamalarda çok ince kesilebilmesi mümkün olur. (Bayat ekmekle taze ekmeğin kesilmeleri arasındaki fark gibi). Alkol, dokunun kırılganlığını artıran bir maddedir. Onun da ksilol yardımıyla ortamdan uzaklaştırılması gerekir. Daha sonra da, dokuda başlangıçta su içeren, sonra sırasıyla alkolle ve ksilolle infiltre olan aralıklara ısıtılarak sıvılaştırılmış parafinin girmesi sağlanır. Kullanılan parafin oda sıcaklığında katılaşır.Takibe alınan bütün örnekler numaralanır. Bu numaralar sonraki bütün aşamalarda dokuların konduğu kasetlerin üzerinde, bloklarda, preparatlarda ve raporlarda yer alır. Takip işlemleri, oda sıcaklığı ile 60 C arasındaki sıcaklıklarda yapılır. Negatif basınç (vakum) uygulanması ile, dokuların daha iyi ve daha kısa sürede işlenmeleri sağlanabilir. Ayrıca, özel mikrodalga fırınlar kullanılarak, normal olarak 8-16 saat süren bu işlemlerin süresini belirgin olarak kısaltmak ve 2 saatin altına indirmek mümkündür. Bloklama Parafinle infiltre edilmiş dokular, dikdörtgen prizma biçimindeki kalıplara konulur ve üzerlerine ısıtılmış parafinin dökülüp soğutulmasıyla bloklar elde edilir. Bu durumdaki dokuların çok ince kesilebilmeleri mümkün olur. Kesme Parafin bloklar; mikrotom adlı aygıt ile istenilen kalınlıkta (genellikle 4-5 mikron) kesilir, kesitler ılık su banyosuna, oradan da lamlar üzerine alınırlar. Bu kesitler önce ısıtılıp sonra bir solvent olan ksilole konularak deparafinize edilir, daha sonra da giderek daha sulu hale gelen alkollerden geçirilerek istenilen boyanın uygulanmasına geçilir. Boyama Rutin olarak kullanılan boya hematoksilen (mavi) ve eosindir (kırmızı). Kısaca "HE" veya "H&E" denilir. Bu yöntem ile, hücrelerin çekirdekleri mavi, sitoplazma olarak adlandırılan ve çekirdeği saran kısımları kırmızı-pembe boyanır. Çoğu hastalığın kesin teşhisi için bu yöntem ile boyanmış preparatların değerlendirilmesi yeterli olur. "Frozen section" ve intraoperatif konsültasyon Yukarıdaki rutin histopatolojik işlemlerin sağlıklı olarak yapılabilmesi için en az 10-15 saatlik bir süreye (mikrodalgalı yöntemler dışında) gereksinme vardır. Bu da, rutin patolojik incelemeye alınan bir örneğin tanısının en iyi olasılıkla ancak bir gün sonra verilebileceği anlamına gelir. Oysa, ameliyat sırasında hastada ameliyatın gidişini değiştirebilecek bir durumla karşılaşıldığında, dakikalar içinde verilecek bir tanıya gereksinme duyulabilir. Hastanın anestezi alma süresini uzatmamaya ve yeniden ameliyata alınmasına engel olmaya yönelik bir uygulama olarak "frozen section"a (dondurarak kesme) büyük hastanelerde sıkça başvurulur. Bu yöntem, dokuların istenilen incelikte kesilebilmeleri için dondurulmaları temeline dayanır. Özel bir aygıt (kriyostat) yardımıyla dokular -20 C sıcaklıkta kesilir ve hazırlanan kesitler hızlandırılmış yöntemle boyanırlar. Patolog, bu kesitleri inceleyerek vardığı sonucu ameliyatı yapan cerraha bildirir. Bütün bu işlemler, ameliyathaneye komşu bir patoloji bölümünde yapıldığında, 10-15 dakika kadar sürer. Bazı patoloji bölümlerinin ameliyathane içinde bu amaçla çalışan bir birimi bulunmaktadır. Dondurarak kesme yöntemiyle hazırlanan kesitlerin değerlendirilmesi güçtür ve bu işlem ancak deneyimli patologlar tarafından yapılabilir. Cerrahlar patologlardan "intraoperatif histolojik inceleme" istediklerinde, bu isteklerini mümkünse operasyondan önce, değilse operasyon sırasında ve hasta hakkındaki tüm önemli bilgileri sunarak iletmelidirler. İletişim eksikliği, intraoperatif histolojik incelemeden istenilen verimin alınmasını engeller ve bu uygulamanın hastaya zarar vermesine bile yol açabilir.Sitolojik yöntemler Dokuların insan vücudundan hiç can yakmadan alınması mümkün değil gibidir. Hastalar, seçme şansları olduğunda, tanılarının canları yakılmadan konulmasını tercih ederler. Gelişmiş ülkelerde hastaların bilinçlenmesine ve tıp teknolojisinin gelişmesine paralel olarak, doku almadan da morfolojik değerlendirme yapılabilmesini sağlayan yöntemler hızla yaygınlaşmaktadır. Romanyalı Dr. Aurel Babes tarafından 1927'de ilk kez bildirilen, 1950'lerde George Papanicolaou tarafından yaygınlaştırılan servikovaginal yayma yöntemiyle, rahim ağzından kendiliğinden dökülen hücrelerin morfolojik olarak incelenmesiyle, bir kanserin daha klinik bulgu vermeden yakalanabileceği ilk kez ve kesin olarak gösterilmiştir. Bu yöntemin uygulanması sayesinde, bugün kadınların serviks kanserinden ölmelerine seyrek rastlanmakta ve çoğu kanser daha oluşma aşamasındayken tam olarak çıkarılabilmektedir. Kapladıkları yüzeyden dökülen hücrelerin sitolojik olarak incelenmelerine 'eksfolyatif sitoloji' denilmektedir. (Servikovaginal yayma ve idrar sitolojisi gibi). Ayrıca, bu yöntemle birlikte veya ondan ayrı olarak, deri ve mukozayı kazıyarak hücre elde etmek mümkündür (kazıma yöntemi). Gittikçe yaygınlaşmakta olan 'aspirasyon sitolojisi' yöntemi ise, ulaşabileceği doku ve organların hemen hemen sınırsız olmasıyla diğer bütün sitolojik yöntemlerden ayrılmaktadır. Bu yöntemle, palpe edilebilen bütün organlardaki lezyonlara anesteziye ve özel aletlere gerek duyulmadan ince (dar çaplı) bir enjeksiyon iğnesiyle girilmekte ve aspire edilen hücreler lamlara yayılmaktadır. Derindeki organlara da ultrasound veya bilgisayarlı tomografi gibi görüntüleme yöntemleri eşliğinde girilebilmektedir. Elde edilen hücrelerin değerlendirilmesinde, her organ için ayrı bir bilgi birikimine ve deneyime gereksinme vardır. Bu nedenle, yöntemin yaygınlaşmasının önündeki en büyük engel, bu konuda yetişmiş patolog sayısının azlığıdır. Bir sitolojik incelemenin sonucu değişik koşullarda değişik anlamlar taşıyabileceği için, bu yöntemi uygulamak isteyen klinik doktorlarının patolog ile yakın ilişkide olmaları zorunludur. Dünyada ve ülkemizde pek çok birimde, yüzeysel lezyonların aspirasyonu da patolog tarafından yapılmaktadır. Bu yolla; örneklerin daha iyi alınması, gerekirse aspirasyonun hemen tekrarlanabilmesi ve tanının hem daha çabuk hem daha doğru konulması mümkün olmaktadır.

http://www.biyologlar.com/rutin-histopatolojik-uygulamalar

Patolojinin Tarihçesi

İlk çağlarda; hastalıkların tanrıların insanları cezalandırmak için kullandıkları bir araç olduğuna inanılıyordu. Her hastalık bir günahın, suçun cezasıydı. Bu inanç, din adamlarının etkinliğini ve gücünü de artırıyordu. Batı Anadolu ağırlıklı eski Yunan uygarlığında ve sonraları ibni Sina'nın yaklaşımlarında, hastalıklar ile tanrı(lar) arasındaki bağı koparma çabaları olmuştur. Atardamarlarda hava değil, kan bulunduğunun anlaşılması bile, insanlık tarihinin yakın dönemlerindedir (Galen, MS 200). Orta çağ boyunca Avrupa'da hastalıkların içsel ve dışsal nedenleri olduğu yönünde (ilahi olmayan) düşünceler ortaya atılmış ve böyle düşünenler genellikle bundan zarar görmüşlerdir! Rönesans ile birlikte, hastalıklar konusunda fiziksel neden-sonuç ilişkileri gündeme gelmiş, salgın hastalıklardan insandan insana geçen etkenlerin sorumlu olabileceği gibi görüşler "gözleme dayanarak" ortaya atılmıştır. Dolayısıyla, "gözlem"in hastalıkları anlama açısından önem kazanması ve bugün anladığımıza yakın anlamda patolojik incelemeler yapılması rönesans ile başlar. Eski Mısır uygarlığında da "haruspex" isimli saray görevlilerinin belli hayvanların organlarını kesip inceledikleri bilinmektedir. Özellikle karaciğerin kesit yüzünü değerlendiren "haruspex"leri ilk patologlar olarak görmek mümkün olabilir. Ancak, "haruspex"lerin (sözcük anlamı:kâhin)incelemeleri o karaciğerde ne olduğunu açıklamayı değil, uğruna bir hayvanın karaciğeri çıkarılan kişinin geleceğinin ne olduğunu tahmin etmeyi amaçlıyordu! Patologluk, bu falcılık yönünü zamanla kaybetmiştir!. Patolojinin büyükbabası olarak kabul edilebilecek kişi, Padua Üniversitesi anatomi profesörü Giovanni Battista Morgagni'dir (1682-1771 veya 1777). Morgagni'nin 1761'de yayımladığı kendi yaptığı 700 otopsiyi anlattığı kitabı bir dönüm noktasıdır. Bundan sonraki dönemde "etiyoloji", "lezyon" ve "semptom" arasında ilişki kurularak bugün bildiğimize yakın, tanrısal yönü olmayan, bir "hastalık" kavramı oluşmuştur. Bu dönemde Bichat, Laennec, Dupuytren, Hodgkin, Addison, Paget, Rokitansky gibi adları bugün de yaşayan hekimler, patoloji bilgisinin artmasına katkıda bulunmuşlardır. Giovanni Baptista Morgagni (1682-1771), Valsalva'nın öğrencisidir. İtalya'da Padua Üniversitesinde 50 yıldan uzun süre görev yapmış ünlü bir hekim olan Morgagni, 1761 yılında, 80 yaşındayken De Sedibus adlı kitabını yayımlamış ve burada 700'den fazla olguda klinik bulgular ile otopsi bulgularını karşılaştırmıştır. Tanımladıkları arasında; mitral darlığı, endokardit, angina pektoris, siroz, spina bifida, patent duktus arteriosus, foramen ovale bulunmaktadır. Kolposkobu bulan, parasentezi ilk gerçekleştiren hekimdir. İnsan ve hayvanların aynı mikroskobik yapıtaşlarından (hücrelerden) yapıldığını ilk kez söyleyen, histolojinin babası olarak kabul edilen Theodor Schwann (1810-1882) da böyledir. Patolojinin 1980'lere kadar kullanılmakta olan yaklaşımlarının hemen tümünün kaynağı olarak "hücresel patoloji"nin kurucusu Rudolph Ludwig Karl Virchow gösterilmektedir. Histopatolojik incelemeye dayanan bu yaklaşımda "hücre"; yaşamı, hastalıkları ve ölümü açıklamaya yönelik tüm çabaların odak noktasını oluşturur. Virchow, hastalıklı hücrelerin de sağlam hücrelerden oluştuğunu vurgulayan ilk bilim adamıdır. Rudolph Ludwig Karl Virchow (1821-1902), günümüzdeki anlamı ile patolojinin babası olarak kabul edilir. Mikroskobun hastalıkların tanısında etkin biçimde kullanımını savunmuştur. Döneminin pek çok ünlü hekimi (Rokitansky dahil), mikroskobik incelemenin önemine inanmıyor ve bu yaklaşımı küçümsüyorlardı. Virchow; tromboz, atrofi, hiperplazi ve iskemi terimlerini ilk kez kullanmış, pek çok hastalığı bu gün bildiğimiz biçimleriyle ilk kez tanımlamıştır. Yaşadığı dönem için devrim niteliğinde olan -hemen tümünde haklı olduğu zamanla anlaşılan- görüşleri nedeniyle zorluklarla karşılaşmıştır. Daha 30 yaşına gelmeden fibrinojen, lökositoz ve lökemiyi tanımlamış; yerel lezyonlara cerrahi girişim yapılmasının anlamsız olduğunu düşünenlere karşı çıkmıştır. İnfarktüs, amiloid, kalsifikasyon ilk kez Virchow tarafından doğru biçimde açıklanmıştır. Lösin ve tirozin amino asitleri Virchow tarafından tanımlanmıştır. Her hücrenin bir hücreden meydana gelmesi gerektiğini (omnis cellula a cellula) yüksek sesle ve inatla söyleyen ilk doktordur. (Bu görüş, o zamanlar çoğunluk tarafından gülünç bulunuyordu). Art arda verdiği 20 konferansın ardından 1858'de yayımlanan Fizyolojik ve Patolojik Histolojiye Dayanan Hücresel Patoloji kitabı, hastalıkların mikroskobik incelenmesi yaklaşımının temeli olarak kabul edilir. Anatomik patolojinin tıp fakültelerinde zorunlu bir ders olarak kabul edilmesi de Virchow sayesindedir. Politik radikalliği ile de bilinen Virchow'un 2000 kadar makalesi ve kitabı bulunmaktadır. Günümüzde, moleküler yöntemlerin gelişmesi ile bu tür yöntemler de patolojik incelemelerde gittikçe artan biçimde kullanılmaya başlanmıştır. Bunlar arasında, DNA başta olmak üzere, "genetik materyal" ile ilgili olanların önemi özellikle artmaktadır. Ülkemizde patoloji, Osmanlı döneminin tek tıp fakültesi olan askeri tıp fakültesinde (Gülhane) Alman bilim adamları tarafından ilk kez uygulanmıştır. Dolayısıyla, Patoloji Türkiye'ye Gülhane ile gelmiştir. İlk Türk patologlarının tümü askerdir. Ülkemizde patolojinin kısa bir tarihi bu konuda daha fazla bilgi edinmenizi sağlayabilir. Tıp eğitiminde patolojinin yeri Günümüzde tıp fakültesi düzeyindeki bütün okullarda patoloji en ağırlıklı derslerden biri olarak okutulmakta ve ders saati sayısının çokluğu açısından da pek çok kurumda ilk sırayı almaktadır. Bu dersler bir veya iki seneye yayılmaktadır. Gelişmiş ülkelerde de, yalnızca 'ders anlatma' yolu ile öğretim pek çok kurumda neredeyse tümüyle ortadan kalkmakta olmasına rağmen, öğrencinin başarısının değerlendirilmesinde patoloji bilgisinin ölçülmesi önemini korumaktadır. Patoloji öğretiminden beklenen; öğrencinin hastalıklı doku ve organları inceleyerek, neden (etiyoloji) ve sonuç (hastalık bulguları) arasındaki bağlantıları kavrayabilmesini sağlamaktır. Patoloji eğitimi, hastalıklar bilgisine görsel bir boyut kattığı için, öğrenilenlerin daha anlaşılır ve kalıcı olmasını sağlama açısından önemlidir. Bu yönleriyle patoloji, 'temel' bir tıp dalıdır. Patolojide öğrenilenler, hemen tüm klinik dallarda o dala özgü bilgilerin öğrenilmesini kolaylaştırır. Tıp pratiğinde patolojinin yeri ve patoloji uzmanının işlevleri Patolog, hemen yalnızca yataklı sağlık kurumlarında hizmet veren, hem cerrahi hem dahili bilim dalları ve servisler ile ilişkili bir uzmandır. Patolog, aşağıda ayrıntılı olarak sıralanan işlevleri yerine getirirken özel laboratuar yöntemlerinden sürekli olarak yararlanır; bu açıdan patoloji bir 'laboratuar' bilim dalı olarak görülebilir. Ülkemizdeki akademik uygulamalarda ise patoloji, 'cerrahi' bilim dalları arasında yer alır. Tıp Fakültelerinde Patoloji Anabilim Dalı, idari açıdan Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanlığı'na bağlıdır. Tanı: Patologdan en çok beklenen, hastalıklı olduğu düşünülen doku ve organları inceleyerek hastaya belli bir hastalık tanısı koyması veya konulmuş olan bir tanının doğruluğunu değerlendirmesidir. Doku ve organlar vücuttan değişik biçimlerde alınır ve patoloğun incelemesine sunulurlar. (Örnekler: Lenf düğümü biyopsisi ile lenfoma adlı kötü huylu tümörün tanısının konulması; endoskobik yolla alınmış bir mide biyopsisi örneğinde gastrit mi, peptik ülser mi, kanser mi bulunduğunun saptanması...) Tedavi: Patolog, koyduğu tanıyla tedavinin biçimini belirleyebilir.(Örnek: Lenf düğümü biyopsisinde tüberküloz tanısı anti tüberküloz ilaçların, lenfoma tanısı ise antineoplastik ilaçların kullanılacağını belirler). Gittikçe daha yaygınlaşan bir diğer işlev ise, dokuda tedavinin yol açtığı değişikliklerin incelenmesiyle tedavinin etkinlik derecesinin belirlenmesidir. Bu uygulama, hastalığın gidişi konusunda tahmin yapmaya da olanak verir. (Örnek: Kemoterapiden sonra osteosarkoma dokusunun tümüyle ortadan kalkmış olması hastanın kullanılmış olan ilaçlardan yararlandığını gösteren bir bulgudur). Transplantasyon uygulamalarının yaygınlaşmasıyla, patologların transplante edilecek organı transplantasyondan önce ve sonra incelemeleri istenmektedir. Bir organın transplantasyona uygun olup olmadığı hemen yalnızca patolojik inceleme ile belirlenebilir. Fonksiyonları bozulmaya yüz tutan transplante bir organdaki sorunlar da patolojik inceleme yapılmadan tam olarak anlaşılamaz. Bulunacak çözüm yolları patolojik inceleme ile belirlenir. Patologların hastaların tedavisindeki rolü, her zaman dolaylıdır. Tarama: Görülme sıklığı yüksek olan hastalıkların belirgin bozukluklara yol açmadan saptanabilmesi için, risk altındaki kişilerin olabildiğince kolay ve ucuz yollarla incelenmesi anlamında kullanılır. Patoloji pratiğinde bu, ya kendiliğinden dökülen veya küçük bir travmayla dökülmesi sağlanabilen hücrelerin (doku veya organ değil !) incelenmesiyle (sitolojik inceleme) yapılır. (Örnek: Yakınması olmayan orta yaşlı bir kadın hastada tarama amacıyla yapılan vaginal yaymada normal olmayan hücrelerin saptanması ve çok kötü gidişli olabilecek bir tümörün henüz gelişme sürecindeyken yok edilebilmesinin sağlanması). Öte yandan, sitolojik yöntemlerin önemli bir kısmı "tarama" değil "tanı" amaçlıdır. Bunların kullanım alanı hızla genişlemektedir. Dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi, ülkemizde de böyle sitolojik incelemeler patoloji uzmanları tarafından yapılmaktadır. Otopsi: Tıp eğitiminin en önemli öğelerinden biri olan otopsi, öğrencilere ve doktorlara derslerin ve kitapların sağlayabileceğinin çok ötesinde yarar sağlayan bir eğitim yöntemidir. Tıp teknolojisinin ve buna dayalı tanı/tedavi yöntemlerinin çok gelişmiş olduğu ülkelerde bile hastanede ölen hastaların otopsilerinde, hasta yaşarken tanısı konulamamış pek çok hastalık saptanmaktadır. Bunların bazıları, hastanın tedavi biçiminin değiştirilmesini gerektirebilecek niteliktedir. (Örnek: Metabolik hastalığı olduğu düşünülen bir olguda kötü huylu tümör saptanması). Kitap sayfalarında kalan veya ezberlenen bilgilerin morfolojik karşılıklarının görülmesi, edinilen bilgilerin özümlenmesini sağlamaktadır. Bu nedenle, bir doktorun otopsi eğitimi olmadan yetişmesi bağışlanamaz bir eksikliktir. Çoğu patoloji anabilim Dalında yılda 1-2 tıbbi otopsi bile yapılmamaktadır. Bu sayı kabul edilemeyecek kadar düşüktür. Patolojik yöntem ve yaklaşımlar Patolojinin bir tıp dalı olarak yöntemleri ve işleyişi diğer dallardan kısmen farklıdır. Klinik bir dal olmamasına rağmen, patoloji, çoğu kez klinik çalışmaların ya içinde yer alır veya çalışmalarından elde ettiği verilerle hastaların tanı ve tedavilerine doğrudan katkılarda bulunur. Patolojinin çalışma alanı hastalıklı organ ve dokuların incelenmesiyle sınırlı değildir. Deneysel, teorik ve teknik pek çok konuda patolojik çalışmalar yapılmaktadır. Patolojik inceleme ve çalışmalar ancak yeterli anatomi, histoloji ve fizyoloji bilgisine sahip kişilerce yürütülebilir. Patolog, ilgili uzmanların bulunabildiği akademik ortamlar dışında, çoğu kez bu konulardaki klinik soruları en kolay cevaplayabilecek kişi konumundadır. Bir hastanenin işleyişi içinde patoloji bölümünün katkısı; hastalardan tarama veya tanı amacıyla hücre/doku örneklerinin alınmasıyla veya organların çıkarılmasıyla başlar. Bu örneklerin önce dış görünümleri (makroskobi) değerlendirilir ve mikroskop altında incelenmesi gerekli görülen kısımlar seçilerek ayrılır. Patolojik incelemenin en kritik ve en çok deneyim gerektiren aşamasının bu olduğu kabul edilebilir. Patolojiyi en iyi yansıttığı düşünülen kısımlar örneklenip, çok ince (4-5 mikron kalınlıkta) kesitlerin alınabilmesine olanak verecek işlemlerden (doku takibi) geçirilir ve hazırlanan kesitler rutin olarak "hematoksilen-eosin" yöntemiyle boyanır. (Hücre çekirdekleri mavi, sitoplazmalar kırmızı boyanır). Daha sonra, bu boyanmış kesitlerin ışık mikroskobunda incelenmesiyle morfolojik bir değerlendirme yapılır. Bu değerlendirmenin birtakım kuralları olmakla birlikte, temelde, morfolojik incelemeler subjektiftir. Bu subjektifliğin asıl nedeni, canlı organizmaların özellikleri için 'normal'in kesin sınırlı olarak tanımlanamamasıdır. (Normal saç rengi nedir? Normal boy kaç santimetredir?) Dolayısıyla; belli bir organ veya hücrenin görünümünün normalden ne kadar sapmış olduğu sorusunun yanıtı, kaçınılmaz olarak kişisel ve subjektiftir. Patolojik incelemenin sonuçta subjektif olması, onun kuralları ve sistematiği olmasına engel değildir. Tıbbi bir değerlendirmenin işe yararlılığının ve güvenilirliğinin ölçüsü, hastanın tanı ve tedavisine yapılan katkıdır. Bir dokudaki bütün atomların adlarını ve miktarlarını objektif, bilimsel (ve pahalı!) yollarla saptamak mümkündür ancak, bunun bir lenfoma olgusunun tanı ve tedavisine katkısı yoktur! Subjektif morfolojik değerlendirme, patoloğun tanıya ulaşmada kullandığı yollardan yalnızca birisidir. Patolog, yeri geldiğinde biyokimyasal, farmakolojik, mikrobiyolojik, genetik, moleküler biyolojik verileri kullanabilir; özel yöntem ve düzeneklerin yardımıyla dokular üzerinde nitel (kalitatif ) veya nicel (kantitatif) incelemeler yapabilir. Bunlar arasında histokimya, immunohistokimya, in situ hibridizasyon, DNA sitometrisi, digital görüntü analizi gibi yöntemler sayılabilir. Bu yöntemlerin hemen tümü, GATA Patoloji Anabilim Dalı'nda da kullanılmaktadır. Ülkemizde patolojik değerlendirmelerin objektif, ölçülebilir, yinelenebilir biçimde yapılmasına olanak veren ilk Nicel Patoloji Laboratuvarı Gülhane'dedir. Patoloğun en sık kullandığı düzenek ışık mikroskobudur. Işık mikroskobu ile sağlanabilecek büyültme yaklaşık x 1000 ile sınırlıdır ve görünür ışığın dalga boyundan kaynaklanan bu sınırın teknolojik ilerleme ile aşılması mümkün değildir. Laser, X ışını, ultrasound kullanarak veya digital yöntemlerle değişik mikroskoplar yapılmakta ve bunların kendilerine özgü kullanım alanları bulunmaktadır. Günümüzde, tek tek atomların görüntülenmesine izin veren özel mikroskoplar (scanning tunneling microscope) bile geliştirilmiştir. 'Elektronmikroskop' ise, temel olarak "tarayıcı" (scanning) ve "geçişimsel" (transmission) adlı iki biçimde kullanılmaktadır. Bunların ilki, çok çarpıcı "üç boyutlu" görüntüler sağlayabilmesine rağmen, dar bir kullanım alanına sahiptir ve sık görülen hastalıkların tanısında hemen hemen hiç rolü yoktur. "Transmission" elektronmikroskopi ise daha çok araştırma amacıyla kullanılmakta, nadiren tanısal açıdan da gerekli olabilmektedir. Bu mikroskopların büyültme gücü ışık mikroskobundan yüzlerce kere fazladır. Ancak, büyültme ne kadar fazlaysa tanının o kadar kolay ve doğru olacağını düşünmek yanlış olur. Her inceleme yönteminin olduğu gibi, elektron mikroskobinin de kendine özgü bir kullanım alanı vardır. Önünüzdeki sayfayı okumak için bir dürbün veya teleskop kullanmaya çalışırsanız, elektron mikroskobunun ne zaman işe yarayabileceği konusunda sağlıklı bir görüşe ulaşabilirsiniz! Çok pahalı ve emek-yoğun olan elektronmikroskopla rın yerine (onlardan çok daha ucuz olmayan!) "lazer taramalı konfokal mikroskoplar" da kullanılmaya başlanmıştır. Işık kaynağı lazer olan bu mikroskoplarda büyültme elektronmikroskopla rdakine yakındır. Lazer taramalı konfokal mikroskopları özel yapan, kesit kalınlığından etkilenmemeleri, daha az emek-yoğun olmaları ve sağladıkları verilerin tümüyle digital olmasıdır. Bu sayede hiçbir boya maddesi kullanmadan hücre organellerini değişik renklerde göstermek ve üç boyutlu görüntüler elde etmek mümkün olmaktadır. Bu mikroskopların henüz rutin patolojik incelemede yeri yoktur. Patoloji; doku kültürü, in situ hibridizasyon, immunohistokimya, akım sitometrisi, digital görüntü analizi gibi daha pek çok yöntemi tanısal veya araştırma amaçlı olarak kullanır. Bunların kullanımı gittikçe artmakta ve patolojik incelemede morfolojinin rolü yıldan yıla azalmaktadır. Bu, Virchow ekolünün yerini artık moleküler yaklaşımların almakta olduğunun göstergesidir; buna göre, hastalıkların değerlendirileceği temel birimler artık "hücre altı" yapılardır... Patolog, yukarıdaki yöntemlerden biri veya birkaçı ile yaptığı incelemesinin sonunda bir rapor düzenler. Bu rapor yalnızca bir tanı içerebileceği gibi, bir ayırıcı tanı veya öneriler listesi biçiminde de olabilir. Patolog, tıbbi konsültasyon ve danışma mekanizmasının bir parçasıdır; bu nedenle, bir hasta ile ilgili düşüncesi sorulduğunda (kendisine organ veya doku örneği gönderildiğinde) bütün klinik bulgular ve değerlendirmelerden haberdar edilmelidir. Patologdan herhangi bir hastanın herhangi bir yerinden alınmış herhangi bir örneğe tanı koymasını istemek, bir doktorun ellerini, gözlerini bağlayıp kulaklarını tıkayarak bir hastaya tanı koymasını ve onu tedavi etmesini istemekten farksızdır. Patolojik incelemenin en çok bilinen yolu 'sorular zinciri'dir. Bu yol, özellikle patolojik inceleme yöntemleri konusunda kısıtlı bilgi ve deneyimi olanlar tarafından izlenir. Deneyim arttıkça, tanı adeta otomatikleşir ve tanılar milisaniyelerle belirtilen süreler içinde konulabilir. Sorular zincirine (basitleştirilmiş) bir örnek: Sıra Soru Karşılık 1 Bu bir lenf düğümü mü? Evet 2 Bu görünüm normal mi? Hayır 3 Burada olmaması gereken türde hücreler var mı? Hayır 4 Hücrelerin birbirine oranı değişmiş mi? Evet 5 Hücreler atipik mi? Evet 6 Bu bir lenfoma mı? Evet Yukarıdaki sıra ile yapılan bir akıl yürütme sonucunda ulaşılan tanı lenfoma olacaktır. Yukarıdaki tabloda anlatılan, öğrencilerin laboratuar çalışmaları sırasında inceleyecekleri bütün hematoksilen-eosin boyalı kesitler (preparatlar) karşısında izlemeleri gereken yoldur. Örnek: Bu appendiks vermiformis mi ? 'evet' ; mukozada ülserasyon var mı? 'evet' ; düz kas tabakasında nötrofil lökosit infiltrasyonu görülüyor mu? 'evet' ; tanı: akut appendisit. Deneyimli patologlar sorular zincirine ek olarak "patern (örnek, model, biçim) tanıma" yöntemini de (çoğu kez farkında olmadan) kullanırlar. Bu yöntem, patoloğun mikroskoptaki görüntü ile karşılaştığı anda lezyona tanı koyması biçiminde özetlenebilir. Saptanan görüntü ile o patoloğun daha önce karşılaştığı ve adını bildiği bir görüntü arasında yeterli derecede benzerlik varsa, bu süreç çok kısa süre içinde tanı ile sonlanır. "Cognitive" (bilişsel) psikolojinin alanına giren bu çok karmaşık ve ilgi çekici sürecin ayrıntıları bilinmemektedir. Rutin histopatolojik uygulamalar Tespit (fiksasyon) Dokular insan vücudundan ayrıldıkları anda canlıdırlar ve taşıdıkları hastalığın (varsa) morfolojik bulgularını sergilerler. Tespit, dokuların o andaki görünümünün ısı, nem ve enzimlerin etkisiyle değişmesini, bozulmasını önlemek amacıyla yapılır. Tespit edilmeyen dokulardaki hücreler bir süre sonra bakterilerin ve içerdikleri sindirici enzimlerin etkisiyle otolize uğrar, morfolojik özelliklerini yitirir ve tanısal amaçlı incelemelerde kullanılamayacak duruma gelirler. Tespit işlemi için genellikle özel sıvılar kullanılır. Doku ve organlar kendi hacimlerinin 10-20 katı kadar tespit sıvısı içine bırakılırlar. Patolojide rutin amaçlar için en yaygın olarak kullanılan tespit sıvısı formalindir. Bu, seyreltik bir formaldehit (H-CHO) solüsyonudur. Tespit işlemi dokunun türü ve kalınlığına göre birkaç saat (karaciğer iğne biyopsisi) ile birkaç hafta (beyin) arasında değişen sürelerde olabilir. Yüzde seksenlik etil alkol, Bouin solüsyonu, Zenker solüsyonu, B5 solüsyonu, Carnoy solüsyonu ve glutaraldehit gibi başka tespit sıvıları da yeri geldikçe kullanılabilir. Sitolojik örneklerin havada kurutulmaları veya ısıtılmaları da tespit yöntemleri arasındadır. Bu tür tespit yöntemlerine daha çok hematolojik ve mikrobiyolojik boyalar kullanılacaksa başvurulur. Takip (doku işleme) Tespitten sonraki aşamaların hemen hepsi otomatik makinelerde yapılabilir. İlk aşama, çoğunluğu sudan oluşan tespit sıvısının ve dokunun kendisinin başlangıçta içerdikleri suyun uzaklaştırılmasıdır (dehidratasyon). Bu, dokunun sertleşmesine yardım eder. Sert dokuların sonraki aşamalarda çok ince kesilebilmesi mümkün olur. (Bayat ekmekle taze ekmeğin kesilmeleri arasındaki fark gibi). Alkol, dokunun kırılganlığını artıran bir maddedir. Onun da ksilol yardımıyla ortamdan uzaklaştırılması gerekir. Daha sonra da, dokuda başlangıçta su içeren, sonra sırasıyla alkolle ve ksilolle infiltre olan aralıklara ısıtılarak sıvılaştırılmış parafinin girmesi sağlanır. Kullanılan parafin oda sıcaklığında katılaşır. Takibe alınan bütün örnekler numaralanır. Bu numaralar sonraki bütün aşamalarda dokuların üzerinde, bloklarda, preparatlarda ve raporlarda yer alır. Takip işlemleri, oda sıcaklığı ile 60 C arasındaki sıcaklıklarda yapılır. Negatif basınç (vakum) uygulanması ile, dokuların daha iyi ve daha kısa sürede işlenmeleri sağlanabilir. Ayrıca, özel mikrodalga fırınlar kullanılarak, normal olarak 8-16 saat süren bu işlemlerin süresini belirgin olarak kısaltmak ve 2 saatin altına indirmek mümkündür. Otomatik doku işleme aygıtlarında yaygın olarak uygulanmakta olan program şöyledir: Formalin (3 saat), alkoller (4 saat), aseton (30 dakika), ksilol (1,5 saat), parafin (2 saat). Program, akşam başlatılmakta; sabah, dokular bloklanmaya hazır olmaktaBloklama Parafinle infiltre edilmiş dokular, dikdörtgen prizma biçimindeki kalıplara konulur ve üzerlerine ısıtılmış parafinin dökülüp soğutulmasıyla bloklar elde edilir. Bu durumdaki dokuların çok ince kesilebilmeleri mümkün olu Kesme Parafin bloklar; "mikrotom" adlı aygıt ile istenilen kalınlıkta (genellikle 4-5 mikron) kesilir, kesitler ılık su banyosuna, oradan da lamlar üzerine alınırlar. Bu kesitler önce ısıtılıp sonra bir solvent olan ksilole konularak deparafinize edilir, daha sonra da giderek daha sulu hale gelen alkollerden geçirilerek hidrate edilir ve istenilen boyanın uygulanmasına geçilir. Sayfa başına dön! Boyama Rutin olarak kullanılan boya hematoksilen (mavi) ve eosindir (kırmızı). Kısaca "HE" veya "H&E" denilir. Otomatik boyama aygıtlarında yaygın olarak uygulanmakta olan program şöyledir: Ksiloller (6 dakika), alkoller (3 dakika), su (2 dakika), hematoksilen (6 dakika), su (1 dakika), asit-alkol (10 saniye), su (1 dakika), amonyak (5 saniye), su (1 dakika), eozin (45 saniye), su (1 dakika), alkoller (1 dakika), ksiloller (5 dakika). "Frozen section" ve intraoperatif konsültasyon Yukarıdaki rutin histopatolojik işlemlerin sağlıklı olarak yapılabilmesi için en az 10-15 saatlik bir süreye (mikrodalgalı yöntemler dışında) gereksinme vardır. Bu da, rutin patolojik incelemeye alınan bir örneğin tanısının en iyi olasılıkla ancak bir gün sonra verilebileceği anlamına gelir. Oysa, ameliyat sırasında hastada ameliyatın gidişini değiştirebilecek bir durumla karşılaşıldığında, dakikalar içinde verilecek bir tanıya gereksinme duyulabilir. Hastanın anestezi alma süresini uzatmamaya ve yeniden ameliyata alınmasına engel olmaya yönelik bir uygulama olarak "frozen section"a (dondurarak kesme) büyük hastanelerde sıkça başvurulur. Bu yöntem, dokuların istenilen incelikte kesilebilmeleri için dondurulmaları temeline dayanır. Özel bir aygıt ("cryotome") yardımıyla dokular -20 C sıcaklıkta kesilir ve hazırlanan kesitler hızlandırılmış yöntemle boyanırlar. Patolog, bu kesitleri inceleyerek vardığı sonucu ameliyatı yapan cerraha bildirir. Bütün bu işlemler, ameliyathaneye komşu bir patoloji bölümünde yapıldığında, 10-15 dakika kadar sürer. Bazı patoloji bölümlerinin ameliyathane içinde bu amaçla çalışan bir birimi bulunmaktadır. Dondurarak kesme yöntemiyle hazırlanan kesitlerin değerlendirilmesi güçtür ve bu işlem ancak deneyimli patologlar tarafından yapılabilir. Cerrahlar patologlardan "intraoperatif histolojik inceleme" istediklerinde, bu isteklerini mümkünse operasyondan önce, değilse operasyon sırasında ve hasta hakkındaki tüm önemli bilgileri sunarak iletmelidirler. İletişim eksikliği, intraoperatif histolojik incelemeden istenilen verimin alınmasını engeller ve bu uygulamanın hastaya zarar vermesine bile yol açabilir. Sitolojik yöntemler Dokuların insan vücudundan hiç can yakmadan alınması mümkün değil gibidir. Hastalar, seçme şansları olduğunda, tanılarının canları yakılmadan konulmasını tercih ederler. Gelişmiş ülkelerde hastaların bilinçlenmesine ve tıp teknolojisinin gelişmesine paralel olarak, doku almadan da morfolojik değerlendirme yapılabilmesini sağlayan yöntemler hızla yaygınlaşmaktadır. Romanyalı Dr. Aurel Babes tarafından 1927'de ilk kez bildirilen, 1950'lerde George Papanicolaou tarafından yaygınlaştırılan 'servikovaginal yayma' yöntemiyle, uterus boynundan (cervix uteri) kendiliğinden dökülen hücrelerin morfolojik olarak incelenmesiyle, bir kanserin daha klinik bulgu vermeden yakalanabileceği ilk kez ve kesin olarak gösterilmiştir. Bu yöntemin uygulanması sayesinde, bugün kadınların serviks kanserinden ölmelerine seyrek rastlanmakta ve çoğu kanser daha oluşma aşamasındayken tam olarak çıkarılabilmektedir. Kapladıkları yüzeyden dökülen hücrelerin sitolojik olarak incelenmelerine 'eksfolyatif sitoloji' denilmektedir. (Servikovaginal yayma ve idrar sitolojisi gibi). Ayrıca, bu yöntemle birlikte veya ondan ayrı olarak, deri ve mukozayı kazıyarak hücre elde etmek mümkündür (kazıma yöntemi). Gittikçe yaygınlaşmakta olan 'aspirasyon sitolojisi' yöntemi ise, ulaşabileceği doku ve organların hemen hemen sınırsız olmasıyla diğer bütün sitolojik yöntemlerden ayrılmaktadır. Bu yöntemle, palpe edilebilen bütün organlardaki lezyonlara anesteziye ve özel aletlere gerek duyulmadan ince (dar çaplı) bir enjeksiyon iğnesiyle girilmekte ve aspire edilen hücreler lamlara yayılmaktadır. Derindeki organlara da ultrasound veya bilgisayarlı tomografi gibi görüntüleme yöntemleri eşliğinde girilebilmektedir. Elde edilen hücrelerin değerlendirilmesinde, her organ için ayrı bir bilgi birikimine ve deneyime gereksinme vardır. Bu nedenle, yöntemin yaygınlaşmasının önündeki en büyük engel, bu konuda yetişmiş patolog sayısının azlığıdır. Bir sitolojik incelemenin sonucu değişik koşullarda değişik anlamlar taşıyabileceği için, bu yöntemi uygulamak isteyen klinik doktorlarının patolog ile yakın ilişkide olmaları zorunludur. Dünyada ve ülkemizde pek çok birimde, yüzeysel lezyonların aspirasyonu da patolog tarafından yapılmaktadır. Bu yolla; örneklerin daha iyi alınması, gerekirse aspirasyonun hemen tekrarlanabilmesi ve tanının hem daha çabuk hem daha doğru konulması mümkün olmaktadır. Otomatik boyama aygıtlarında yaygın olarak uygulanmakta olan program (Papanicolaou boyası) şöyledir: Hematoksilen (8 dakika), su (3 dakika), alkol (1 dakika), orange-G (5 dakika), su (1 dakika), alkol (15 saniye), EA-50 (5 dakika), su (2 dakika), alkoller (2 dakika), ksiloller (6 dakika). Sayfa başına dön! Sonuç Patoloji; anatomi ve fizyolojide öğrenilen bilgilere, hastalıklı organların çıplak gözle veya mikroskop altındaki anormal görünüşlerini ekleyerek hastalıkların daha kolay anlaşılmasını sağlar. Görünüşlerin karar vermeye çok yardımcı olduğu alanlarda, patolojik incelemenin tanıya ve uygun tedavi yönteminin belirlenmesine katkısı da çok büyüktür. Günümüzde, tümörlerin tanısı başta olmak üzere, pek çok hastalığın kesin tanısı için patolojik inceleme gereklidir.

http://www.biyologlar.com/patolojinin-tarihcesi

İnsan papilloma virüsü

İnsan papilloma virüsü, insan papilloma virüs ya da human papilloma virus (HPV veya İPV) papillomavirus ailesine mensup, deri ve mukozal yüzeylerdeki bazal epitelyal tabaka hücrelerini enfekte eden bir DNA virusu. 1970'li yıllarla beraber HPV ve kanser ilişkisi üzerinde çalışmalar başlamış ve pozitif bulgularla beraber günümüzde önemli bir bilgi birikimi elde edilmiştir[1]. Şimdiye dek 100'den fazla HPV tipi saptanmıştır[2]. HPV; serviks, penis, vulva, vajina, anüs, ağız, orafarinks ve diğer mukozal bölgeleri tutarak, bu bölgelerde kansere neden olabilmektedir[3]. Özellikle serviks kanseri olgularının neredeyse tümünde (%99,7) HPV DNA izole edilmektedir[4]. HPV enfeksiyonu her yaşta görülebilmektedir. Bununla beraber genç sağlıklı çocuklarda da görüldüğü çeşitli çalışmalarda kanıtlanmıştır[3]. HPV'nin ortalama görülme yaşı 52 olup 35-39 ve 60-64 yaşlarında olmak üzere iki ayrı dönemde pik yapar[1]. HPV virusu bütün dünyada yaygın olarak bulunmaktadır. Sosyokültürel ve ekonomik düzeyinden bağımsız olarak her kadın risk altındadır. Kadınların %70-80'i yaşamları boyunca en az bir kez HPV ile enfekte olduğu gösterilmiştir[5]. Başta servikal kanser ve öncü lezyonlar olmak üzere, diğer genital kanserler (vulva, vajina, penis, anüs), orofaringeal kanserler, genital siğiller, laringeal papillomatozis ve muhtemelen bazı deri kanserinde de etiyolojide rol oynamaktadır[5]. Virusun erkekte ve kadında kanser oluşumuna (penis, vulva, vajina, serviks, anüs, rektum) yol açan türleri arasında 16 ve 18 numaralı genotipleri serviks, vulva, vajina ve penis derisi kanserleri yönünden en fazla potansiyeli olan türlerdir[6]. Özellikle serviks kanseri olgularının neredeyse tümünde (%99,7) HPV DNA izole edilmektedir[4]. Halk arasında rahim ağzı kanseri olarak bilinen serviks kanseri; dünya üzerinde her 2 dakikada bir kadının ölümüne neden olan ve değişik ülkelerde yapılan çalışmalarda kadınlarda meme kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanserdir[5]. Bu da HPV enfeksiyonunun önemini göstermektedir. HPV'ye karşı son yıllarda geliştirilmiş olan HPV aşısı, kadınları hayat boyu bu enfeksiyondan koruyabilmektedir. Toplumda HPV'nin onkojenik türlerinin yaygınlığına bağlı olarak aşının HPV enfeksiyonlarını %65-76 oranında önlediği kanıtlanmıştır[6]. HPV 16 ve 18 suşlarına bağlı oluşan hastalıkları önlemede hem tip 6, tip 11, tip 16 ve tip 18 suşlarını içeren (quadrivalan) hem de tip 16 ve tip 18 suşlarını içeren (bivalan) aşının koruyuculuğu %90’ın üzerindedir. Bununla beraber quadrivalan aşının %100 etkin olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir[7]. Hastalıklardan korunma konusunda birincil korunma yaklaşımlarının daha başarılı ve daha doğru olduğu kabul edilmektedir. Enfeksiyona yakalanmayı önlemeyi amaçlayan birincil korunma yaklaşımlarına aşılama örnek verilebilir. Bu nedenle HPV aşısının geliştirilmesi çok önemlidir. Papillomavirus ailesinden olan HPV ikozhedral yapıda, zarfsız, 55 nm boyunda 72 kapsomerli bir virüstür. 100’den fazla tipi olan HPV’nin yaklaşık 40 tipinin mukozal, 60 tipinin ise kutanöz enfeksiyon yaptığı bilinmektedir. Mukozal enfeksiyon yapanlardan yüksek onkojenik potansiyele sahip olan 16 ve 18 suşlarının genital kansere yol açma oranı %70 iken, düşük onkojenik potansiyele sahip 6 ve 11’in genital siğile yol açma oranı %90 olarak bilinmektedir. Virüs genomunun onkojenik mekanizmadan sorumlu tutulan genleri E6 ve E7 olarak bilinmektedir. E6 geni p53'ü yıkarak, E7 ise Rb genini inaktive ederek servikal karsinogenezin gelişmesine neden olmaktadır. HPV enfeksiyonunun persistan olma riski yaşla beraber artmaktadır. HPV enfeksiyonu son derece yaygın bir enfeksiyondur. Amerika Birleşik Devletleri'nde her yıl yaklaşık 6.2 milyon yeni HPV enfeksiyonu ortaya çıktığı bilinmektedir. Amerika Birleşik Devletleri Hastalık Kontrol Merkezi (CDC) verilerine göre dünyada seksüel aktif kadın ve erkeklerin yaşam boyu HPV ile enfekte olma olasılığı en az %50 olarak bildirilmiştir, bununla beraber 50 yaşına varmış kadınların bu enfeksiyonu geçirmiş olma olasılığı en az %80'dir[7][8][9]. HPV enfeksiyonu her yaşta görülebilmektedir ve çeşitli araştırmalarda genç sağlıklı çocuklarda da görüldüğü kanıtlanmıştır[3]. HPV’nin ortalama görülme yaşı 52 olup 35-39 ve 60-64 yaşlarında olmak üzere iki ayrı dönemde pik yapmaktadır[1]. HPV virusu bütün dünyada yaygın olarak bulunmaktadır. Sosyokültürel ve ekonomik düzeyinden bağımsız olarak her kadın risk altındadır. Kadınların %70-80'i yaşamları boyunca en az bir kez HPV ile enfekte olur. Kondom ve bariyer önlemleri riski azalır, ancak tam olarak koruyucu değildir. Daha çok genç yetişkinlerde görülen bu hastalığın cinsel yaşam tarzında ortaya çıkan değişikliklere bağlı olarak son yıllarda arttığı görülmektedir[5]. HPV enfeksiyonu %14,8 oranında hiç cinsel ilişkiye girmemiş kadınlarda da görülebilir. Çocuklarda gerçekleşebilecek HPV transmisyonunun nedenleri arasında otoinokülasyon, kontamine objeler ve yüzeylerden indirekt olarak bulaşma, seksüel kötüye kullanım, vajinal doğum, süt verme, intrauterin hayatta asendan enfeksiyonlar, transplasental geçiş, semen yer almaktadır. 1970'li yıllarla beraber HPV üzerinde çalışmalar başlamış ve pozitif bulgularla beraber günümüzde önemli bir bilgi birikimi elde edilmiştir[1]. Başta servikal kanser ve öncü lezyonlar olmak üzere, diğer genital kanserler (vulva, vajina, penis, anüs), orofaringeal kanserler, genital siğiller, laringeal papillomatozis ve muhtemelen bazı deri kanserinde de etiyolojide rol oynamaktadır[5]. Virusun erkekte ve kadında kanser oluşumuna (penis, vulva, vajina iç yüzü, serviks, anüs, rektum) yol açan 40 türü vardır ve bunlar arasında 16 ve 18 numaralı genotipleri serviks, vulva, vajina ve penis derisi kanserleri yönünden en fazla potansiyeli olan türleridir[6]. Halk arasında rahim ağzı kanseri olarak bilinen serviks kanseri; dünya üzerinde her 2 dakikada bir kadının ölümüne neden olan ve değişik ülkelerde yapılan çalışmalarda kadınlarda meme kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanserdir[5]. Gelişmiş ülkelerde kadın kanserlerinin %3,6'sını, gelişmemiş ülkelerde kadın kanserlerinin %15'ini oluşturur. Ölüm sayılarının yaklaşık olgu sayılarının yarısına eşit olduğu kabul edilmektedir[5]. Tüm bu veriler serviks kanserinin önemini kanıtlamaktadır. Epidemiyolojik çalışmalar serviks kanseri için majör risk faktörünün HPV enfeksiyonu olduğunu göstermektedir. Serviks kanseri-HPV enfeksiyonu ilişkisi, akciğer kanseri-sigara ilişkisinden daha sıkı bir ilişkidir. Diğer taraftan HPV enfeksiyonu son derece yaygın bir enfeksiyondur. Amerika Birleşik Devletleri Hastalık Kontrol Merkezleri (CDC, Centers for Disease Control and Prevention) verilerine göre dünyada seksüel aktif kadın ve erkeklerin yaşam boyu HPV ile enfekte olma olasılığı en az %50 olarak bildirilmiştir. Serviks kanseri olgularının neredeyse tümünde (%99,7) HPV DNA izole edilir[4]. Bununla beraber serviksteki HPV enfeksiyonlarının çoğu asemptomatiktir ve saptanan enfeksiyonlarının %90'dan fazlası 2 yıl içeresinde kendiliğinden yok olabilmektedir[3]. Dolayısıyla serviks kanseri sıklığında azalma HPV enfeksiyonlarının tanınması, önlenmesi ve tedavi edilmesi yoluyla mümkün olabilir[4]. HPV aşısı 2006 yılında onaylanmış ve kullanıma sunulmuştur. HPV aşısının lisansı 9-26 yaşlar arasındaki genç kızlara ve kadınlara yapılmak üzere alınmıştır[6]. Günümüzde quadrivalan ve bivalan olmak üzere 2 çeşit HPV aşısı mevcuttur. Quadrivalan aşı HPV'nin 6, 11, 16, 18 suşlarına karşı; bivalan aşı ise 16 ve 18 suşlarına karşı yapılmıştır. Her iki aşının da adölesan dönemde uygulanması en yüksek immun yanıtı oluşturmaktadır. Özellikle 15 yaşından sonra aşıya verilen immun yanıt azalmaktadır. İleriki dönemdeki yanıtı da azaldığından erken dönemde aşılanmak hayati öneme sahiptir. Ayrıca bivalan aşı genç kızlara ek olarak erkeklere de uygulanabilmektedir[3]. Özellikle quadrivalan HPV aşısının 12-13 yaşlarındaki kız çocuklara yapılması amaçlanmaktadır[10]. HPV aşısı 3 doz olarak ve ikinci ile üçüncü dozlarının ilk dozdan 2 ve 6 ay sonra yapılması önerilir. 11-12 yaşındaki kızlara rutin yapılması önerilir. Aşı en erken 9 yaşında başlanabilir ve 13-26 yaşında aşılanmamış olanların aşılanması öngörülür[2]. Toplumda HPV'nin onkojenik türlerinin yaygınlığına bağlı olarak aşının HPV enfeksiyonlarını %65-76 oranında önlediği kanıtlanmıştır[6]. HPV 16 ve 18 suşlarına bağlı oluşan hastalıkları önlemede hem bivalan hem quadravalan aşının koruyuculuğu %90'ın üzerindedir. Bununla beraber quadrivalan aşının %100 etkin olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir[7]. Bucalovirus rekombinan teknolojisi kullanılarak geliştirilen GSK aşısının (Cervarix'in) faz 3 çalışmaları Kuzey Amerika, Latin Amerika, Avrupa ve Asya'da 18.000'in üstünde kadını kapsamıştır ve bu çalışmaların sonunda aşının yeni enfeksiyona karşı %92 ve persistan enfeksiyona karşı %100 koruyuculuğu olduğu saptanmıştır. Merck firması ise HPV tip 6, 11, 16 ve 18'e karşı aşı geliştirmiş (Gardasil) ve bu aşı ile 25.000 kadın aşılanarak persistan enfeksiyondan %100 korunabildiği gösterilmiştir[2]. Halen Amerikan İlaç Gıda Dairesi (FDA) ve Avrupa Komisyonu tip 6, tip 11, tip 16 ve tip 18 içeren insan papillomavirus aşısını servikal kanserlerin, yüksek dereceli servikal displazinin, prekanseröz servikal lezyonun, prekanseröz vulvar displastik lezyonların ve yaygın genital siğillerin (kondiloma akuminata) önlenmesi için onaylamıştır. Bu aşı 11-12 yaşlarında 3 doz olarak uygulanmaktadır. Günümüzde HPV tip 16 ve tip 18, içeren başka bir aşı onaylanmıştır. Profilaktik HPV aşılarının rutin servikal tarama ile birlikte HPV ile ilişkili morbidite ve mortalite üzerinde çarpıcı etkileri olacağı öngörülmektedir[2]. Virus her kadında enfeksiyon ve buna sekonder kansere neden olabildiğinden, HPV aşısı için bir risk grubu söz konusu değildir. Hedef 9-26 yaş grubundaki her kadının mümkünse ilk cinsel ilişkiden önce, değilse mümkün olan en kısa sürede aşılanmasıdır. Hepatit B aşısında risk grubu aşılaması ile hastalık insidansının azaltılamaması deneyimi de HPV aşısının yaygın kullanılması gereksinimini ortaya çıkarmaktadır.[5]. Öte yandan HPV enfeksiyonu erkeklerde de görüldüğünden, aşının yalnızca kız çocuklara yapılmasının yeterli olup olmayacağı, aynı yaş grubundaki erkeklerin de aşılanmasının gerekliliği tartışma konusudur[6]. Kaynaklar ^ a b c d Güner H, Taşkıran Ç. Epidemiology of cervical cancer and the role of human papilloma virus. Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Dergisi 2007; 4(1):11-19. ^ a b c d Salman N. İnsan papilloma virus aşısı. ANKEM Derg 2007;21(Ek 2):99-101. ^ a b c d e Cutts FT, Franceschi S, Goldie S, Castellsague X, de Sanjose S, Garnett G, Edmunds WJ, Claeys P, Goldenthal KL, Harper DM, Markowitz L. Human papillomavirus and HPV vaccines: a review. Bulletin of the world health organization 2007; 85:719-726. ^ a b c d Akhan SE. Ülkemizde servikal kanser epidemiyolojisi ve HPV serotipleri. ankem derg 2007; 21(ek 2):96-98. ^ a b c d e f g h Ceyhan M. İnsan papilloma virusu (HPV) aşısı uygulamasında ülkemizde mevcut problemler. ANKEM Derg 2007; 21(Ek 2):102-104. ^ a b c d e f Bilir N. Serviks kanseri kontrolü çalışmaları ve HPV aşısı. Halk sağlığı uzmanları derneği teknik raporları no: 03 / 2007. ^ a b c Ault KA. Epidemiology and natural history of human papillomavirus infections in the female genital tract. Hindawi publishing corporation İnfections disease in obstetrics and gynecology 2006; article id 40470:1-5. ^ Centers for Disease control and prevention. Genital HPV infection-CDC fact sheet. Centers for disease control and prevention. 2004. ^ Akhan SE. Ülkemizde servikal kanser epidemiyolojisi ve HPV serotipleri. ankem derg 2007; 21(ek 2):96-98. ^ Skinner SR, Garland SN, Stanley MA, Pitts M, Quinn MA. Human papillomavirus vaccination fort he prevention of cervical neoplasia: is it appropriate to vaccinate women older than 26? MJA 2008; 188 (4):238-242.

http://www.biyologlar.com/insan-papilloma-virusu

HÜCRE KÜLTÜRLERİNİN KORUNMASI SAKLANMASI VE TAŞINMASI

Hücre Kültürü yöntemleri-virüsün hücre kültüründe izole edilmesi İnfeksiyon hastalıklarının etkeni olan mikro-organizmaların, Beslenme ve üremeleri için gerekli temel maddelere Ve çevre faktörlerine gereksinimleri vardır. Zorunlu Parazit şeklinde yaşayan viruslar üreyebilmek için mutlaka Canlı ortama gereksinim duyarlar. Virusların etken olduğu hastalıkların erken ve doğru tanımlanması, Epidemiyoloji, prognoz ve halk sağlığı açısından Çok önemlidir. Bir çok virus hastalığında İnfeksiyon devam ettiği sürece etkenin izolasyonu ve Hastalığın kesin tanısı mümkündür. Fakat bu izolasyon Bakteri infeksiyonlarındaki kadar hızlı ve kolay değildir. Virus identifikasyonu ince bir teknik, yetişmiş personel ve Donanımlı bir laboratuvara gereksinim duyar ve bu zorlukları Nedeniyle bir çok ülkede referans laboratuvarları Tarafından yapılabilmektedir. Bu konuda uzmanlık öğrencilerine Eğitim verilmesi Klinik Mikrobiyoloji uzmanlık Eğitiminin önemli bir parçasıdır. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji AD’da uzmanlık Öğrencilerine bir aylık rotasyonlarla aşağıdaki eğitim Programı uygulanmakta ve geri bildirim alınmaktadır. Amaç Hücre kültürü laboratuvarında uygulanan standart yöntemler Konusunda bilgi ve beceri kazandırmak Öğrenim hedefleri 1. Hücre kültürü genel laboratuvar düzenini öğrenmek 2. Hücre üretme ortamı sıvılarını hazırlama, saklama Koşulları ve sterilizasyon yöntemlerini öğrenmek 3. Hücre stok açma/stoklama yöntemlerini öğrenmek 4. Hücre dizisi oluşturma ve bunu sürdürme konusunda Bilgi ve beceri kazandırmak 5. Rutin olarak kullanılan hücre dizilerini tanıma, ayırt Etme, hangi etkenler için hangi hücre dizisinin kullanılması Gerektiğini öğrenmek ve uygulamak 6. Ekim öncesi örneklere uygulanan işlemleri öğrenmek Ve uygulamak 7. Hücre dizilerine örneğin inokülasyonunda kullanılan Yöntemleri öğrenmek 8. Etkenin tanımlanmasına yönelik saptama yöntemleri Konusunda bilgi ve beceri kazanmak Teorik konular 1) Laboratuvar düzeni ve kullanılan araçlar Viroloji ve hücre kültürü laboratuvarı, işlemlerin ayrı oda Ve hava akımına sahip kabinlerde (Klass 2 kabin-pozitif Basınçlı HEPA filitreli) yapıldığı şekilde oluşturulmalıdır. Bakteri ve mantar kontaminasyonundan korunmak için Çalışma alanı, çalışılmadan önce ve sonra dezenfektan Ve UV ile temizlenmeli, diğer durumlarda temiz ve tozsuz Tutulmalıdır. Farklı hücre dizileri aynı anda işlenmemelidir. Hiçbir sıvı ağız ile pipetlenmemelidir. Flasklar kullanılmadan Önce %70’lik alkol ile silinmelidir. Olası bir Kontaminasyon durumunda erken farkına varmak için, Hücre üretme besiyerleri örnek ekilmediği sürece antibiyotiksiz Kullanılmalıdır. Mikroskoplar: Hücre kültürü laboratuvarında iki tip mikroskop Kullanılır. Flasklarda hücrelerin tek tabaka olup Olmadığı, shell-vial yüzeyinde yeterli hücre olup olmadığı Ve ekimlerden sonra sitopatik etkinin izlenmesi için “İnverted” mikroskop ve floresan antikor reaksiyonlarını İzlemek için floresan mikroskopu kullanılır. Su banyosu: Düzenli olarak temizlenmeli ve hücrelerin Kontamine olması önlenmelidir. Azot tankından çıkarılan Hücre stoklarının hızlı eritilmesinde ve FCS’nin inaktive Edilmesinde kullanılır. Santrifüjler: Shell-vial yönteminde, tüplere hasta örnekleri Ekilmesi amacıyla kullanılır. Ayrıca bazı hasta örneklerinin Bakteri ve epitel hücrelerinden arındırılmasında da Kullanılır. İnkübatör: Hücre kültürü ile ilgili tüm işlemlerde %5-10 CO2’li inkübatörler kullanılır. Düzenli olarak temizliğinin Yapılması kültürleri kontaminasyondan korur. 37° C ve %90-95 nemli ortam sağlanır. Güvenlik kabinleri: Kabinlerin biri “temiz” kavramlı işler (Hücre üretme ortamlarının hazırlanması, hücre pasajlanması, Stok açma ve hücre stoklama işlemleri) için diğeri “kirli” kavramlı işler (hasta örneklerinin hazırlanması, hücrelere ekimi ve virus tanımlamasında) için kullanılmalıdır. Buzdolabı ve dondurucular: Hücre üretme sıvıları 2-80C’lik soğutucularda, bazı tanımlama gereçleri, FCS, Lglutamin, antibiyotik solüsyonları vb. –20°C’de, hemen kullanılacak hücre stokları, hasta örnekleri, sulandırılmış monoklonal antikorlar vb –80°C’de, hücre ve virus stokları ise –196°C’de (azot tankı) saklanır. 2) Hücre üretme ortamı sıvılarını hazırlama, saklama koşulları ve sterilizasyon yöntemleri Hücre kültürlerinde, hücrelerin üremesi ve canlılıklarının devamı için çeşitli yöntem ve çözeltiler kullanılır. Bunların ortak özellikleri, vitaminler, amino-asitler, glikoz ve organik madeler eklenmiş tamponlu tuz çözeltileri içermeleridir. Hücreler özel besiyeri sıvısında süspansiyon haline getirildikten sonra çeşitli yöntemlerle tüplerde üretilir. Vücutta hücreler ve dokular devamlı olarak yıkım ürünlerini ortadan kaldırıp beslenmeyi sağlayan, dolaşan vücut sıvıları ile temas halindedirler. Bu sıvılar tüm bölümler için gerekli olan canlılığı, farklılaşmayı ve hücrelerin büyümesini sağlarlar. Buna benzer, canlı hücreler in-vitro olarak üretildiğinde kültür sıvısı, hücrelerin tüm beslenme gereksinimlerini karşılar. Virusların her birini değişik hücre dizileri kullanarak üretmek mümkündür. Virüs izolasyonunda kullanılan hücre dizilerinin idame ve üretilme sıvıları hücrenin özelliğine göre değişiklik gösterir. Genellikle hücre dizisinin alındığı ticari kuruluşlarda, hücre dizisi ile birlikte idame, üretme ve stoklama sıvılarının formülleri de bulunur. Yeni hücre dizisi açıldığında, pozitif kontroller ile viral izolasyon yapıp yapmadığı (endojen virüslerle kontaminasyon), kullanılan sıvıların üremeye engel olup olmadığı (toksisite testi), sterilizasyon kontrolü (bakteri ve mantarlar için) ve Mycoplasma cinsi bakteriler ile kontaminasyonu kontrolü yapılır. Bu kontroller yıl içinde düzenli aralıklarla tekrarlanır. 3) Hücre kültürü kavramı, hücre kökenleri, hücre dizisini stoklama, stok açma ve idame ettirme yöntemleri Hücre kültürü: Bu yöntemin temel ilkesi, canlı dokulardan alınan parçaların invitro koşullarda yaşama ve üremelerini sağlamaktır. Tüp, şişe gibi laboratuvar gereçlerinde uygun besleyici sıvıların içinde üretilerek kullanılan canlı dokulardır. Bu amaçla çeşitli canlıların – insan, maymun, tavşan, kobay, fare- çeşitli organları – böbrek, akciğer, tümör, amniyon zarları vb önce parçalanarak tek tek hücrelere ayrılırlar. Bu hücreler çeşitli tuzlar, tampon maddeleri, amino-asitler, vitaminler, dana veya at serumu içeren besleyici sıvılarda süspanse ederek steril tüp veya şişelere koyulur. Bu hücre süspansüyonu 36° C’de bekletildiğinde hücreler kabın çeperine yapışarak ürerler. Üreme sonucunda oluşan yapıya hücre kültürü denir. Çok çeşitli kaynaklardan sağlanan ve dokulardan elde edilen hücre kültürtürleri üç bölümde incelenir: 1) Primer (birincil) hücre kültürleri 2) Sekonder veya diploid hücre kültürleri 3) Sürekli veya heteroploid hücre kültürleri Primer hücre kültürü: Dokulardan tripsin ile ayrıştırılarak elde edilen hücrelerin in-vitro üretilmeleri ile elde edilen kültürlere denir. İn-vitro koşullarda pasajları kısıtlı olup, bir kaç pasajdan sonra üreyebilme yeteneklerini kaybederler. Örneğin: İnsan embiryonu böbreği (HEK), insan amniyonu (HAM), Rezüs maymun böbreği (RhMK), yeşil maymun böbreği (GMK), tavşan böbreği (RK). Sekonder hücre kültürü: Normal kromozom sayısına sahip diploid hücrelerden elde edilirler. En fazla 50 kez pasajları yapılabilir. Örneğin:WI-38, MRC-5 vb. Sürekli hücre kültürü: Teorik olarak sonsuz pasajları yapılabilir. Genellikle habis tümörlerden elde edilirler. Laboratuvar koşullarında değişime uğrarlar ve kromozom sayıları sabit değildir. Örneğin: İnsan larenks epidermoit karsinomu (Hep-2), insan nazofarenks karsinomu (KB), insan serviks karsinomu (HeLa), yeşil maymun böbreği (Vero). Bizim laboratuvarımızda sürekli hücre dizileri kullanılarak eğitim verilir. Hücre dizisi stok açma/stoklama: Hücre dizisini pasajlama ve stoklama sırasında hücrelerde bazı değişiklikler oluşabilir. Bu değişim; kültür ortamındaki değişikliklerden, hücreler içinde bir grubun aşırı çoğalmasından veya genomik değişikliklerden (spontan mutasyon) kaynaklanabilir. Bu olasılıkları en aza indirmek için; laboratuvar koşulları standardize edilmeli, saf ve klonu tanımlanmış hücreler seçilmeli ve stokta saklanan hücrelerin aralıklı olarak rutine sokulmaları gerekir. Hücre pasajlama işlemi flasklarda tek tabaka halinda bulunan hücre dizilerinin zarar verilmeden yüzeyden ısı ve tripsin yardımıyla kaldırılıp sıvı içinde süspanse ederek başka ortamlara aktarma prensibine dayanır. Aktarılan ortam (tüp, flask, shell vial vb) %5 CO2’li etüvde 37° C’de hücreler tam tabaka olana kadar inkübe edilir. Standardizasyon açısından her pasajlama işleminde hücre sayımı (Hücre süspansiyonunun konsantrasyonu hücreler optikolarak düz bir hazneye konularak mikroskop altında sayılır. Bu lingide incele infeksiyon.dergisi.org/pdf/pdf_INF_97.pdf

http://www.biyologlar.com/hucre-kulturlerinin-korunmasi-saklanmasi-ve-tasinmasi

HPV’nin Diğer Tehlikeleri

HPV’nin Diğer Tehlikeleri

Cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar Serviks kanserinden (rahim ağzı kanseri ) daha fazlasına yol açabilir. Bu enfeksiyonlardan biri de HPV dediğimiz, genital bölgede kondilom denilen siğillerin meydana gelmesine neden olan virüstür. HPV’nin serviks kanserine yol açtığını bilinen bir gerçektir. Fakat HPV sadece serviks kanserine yol açmaz. Başka tehlikeleri de vardır. Bir araştırmaya göre HPV’nin, yemek borusu kanserinin en sık görülen formu, özofagus skuamöz hücreli karsinom riskini artırdığı gözlenmiştir.Özofagus Skuamöz Hücreli Karsinom (OSCC) Nedir? OSCC, mideyi boğaza bağlayan yemek borusunu etkileyen bir kanser çeşididir. 2013 yılında ABD’de yaklaşık 17.990 kişi bu kanser yüzünden hayatını kaybetmiştir. OSCC’nin sigara, diyet, alkol gibi birçok farklı nedeni vardır. Yeni araştırmalar HPV virüsünün OSCC’ye neden olan büyük bir faktör olduğunu göstermektedir.HPV, OSCC kanserinde Nasıl Bir Rol Oynamaktadır?Oral seks, birçok kansere yol açan HPV virüsü kapmanıza neden olabilir. HPV kaptığınızda baş ve boyun kanserlerine yakalanma riskiniz artıyor.Korunma YollarıSadece cinsel beraberlik ile bulaşan bu virüs, tek partnerli kişilerde daha az görülmekle birlikte sürekli partner değiştiren kişiler daha fazla risk altındadır. Kondom kullanarak bir nebze önlem alınabilir. Fakat sadece kondom kullanmak yeterli değildir. Kişilerin 6 ay arayla doktor kontrolüne gitmeleri ve teşhis konduğu takdirde tedavi olmaları gerekiyor.Aşı İle Tedavisi Mümkün Mü?HPV aşısı serviks kanserine yol açan iki virüs tipine karşı koruma sağlayabiliyor. Aşı ile tamamen koruma olduğuna dair henüz net birşey olmamakla birlikte, bu konuda araştırmalar devam ediyor. HPV’nin yüzlerce çeşidi bulunmaktadır. HPV aşısı OSCC dahil olmak üzere diğer HPV ile ilişkili kanserlerin görülme riskini genel olarak azaltmaktadır. Yazar: Betül ŞahinKaynakça:http://blog.womenshealthmag.com/scoop/hpv-esophageal-cancer/http://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/hpvnin-diger-tehlikeleri

Streptococcus

Streptokoklar Gram pozitif, katalaz negatif, yuvarlak veya oval yapılı, 2 µm’ den daha küçük, hareketsiz, sporsuz, sıvı besiyerlerinde üretildiklerinde zincir oluşturmuş gibi peş peşe dizilen, fakültatif anaerop, glikozu heksozdifosfat yolu ile fermente ederek laktik asit oluşturan mikroorganizmalardır. Özellikle A gurubu streptokoklarda bulunan hiyolüronik asitten oluşan kapsül, mikroorganizma organizmadan yeni ayrıldığında ve zengin besiyerlerinde bulunduğunda açığa çıkar. Üretilme sırasında kapsül görülmez ve besiyeri içerisinde hiyolüronik asit maddesi dağılmış olarak bulunur. Lipoteichoic asitle kaplı tüyler yani pililer epitel hücrelerine yapışmada rol alırlar. pH 7,4 düzeyinde üremeyi severler. Ortamda % 10 CO2 bulunması üremeye ve hemolizin oluşturmaya olumlu etki yapar. Streptokoklar; doğada oldukça yaygın olup; vücudun normal florasında bulunabildikleri gibi saprofit olarak süt ve süt ürünleri gibi gıda maddelerinde de rastlanılırlar. Ayrıca patojen olanları insan ve hayvanların çeşitli enfeksiyonlarının etkeni olarak görülür. Streptokoklar ile ilgili olarak veteriner mikrobiyoloji bilgileri için burayı tıklayın.Streptococcus pneumoniae ise ayrı bir bölümde bulunmaktadır. Sınıflandırma Streptokokların sınıflandırılması çeşitli özelliklerine göre yapılır. Streptokoklardan gruplara özel ve polisakkarit yapısında C maddesi adı verilen antijenik bir madde elde edilmiştir. Birçok streptokok kökenlerinde bulunan bu C maddesinin gösterdiği antijenik özelliğine bakılarak hemolitik streptokoklar A, B, C, D, E, F, G, H, K, L, M, N, O, P, Q, R, S, T, U, V serolojik guruplara ayrılmıştır. 01. Hemolitik Özelliklerine Göre Brown tarafından yapılan sınıflandırma aşağıda verilmiştir. A) Beta Hemolitik Streptokoklar: Streptokoklar kanlı agar plaklarında üretildikleri zaman kolonilerinin etrafında eritrositlerin tam olarak eritilmesine bağlı olarak şeffaf zonlar oluşur. Bu tür hemolize beta hemoliz; bunu oluşturan streptokoklara da Beta Hemolitik Streptokoklar denir. Örneğin, Streptococcus pyogenes. B ) Alfa Hemolitik Streptokoklar: Kanlı agar plaklarında kolonilerin etrafında eritrositlerin tam olarak eritilmemesi sonucu yeşilimsi bir bölge oluşur. Bu tür hemolize alfa hemoliz bunu oluşturan streptokoklara da Alfa Hemolitik Streptokoklar denir. Örneğin, Viridans streptokoklar. C) Gama Hemolitik (Non Hemolitik) Streptokoklar: Kanlı agarda koloni etrafında herhangi bir hemoliz yapmayan streptokoklardır. 02. Antijenik Yapılarına Göre Lancefield tarafından yapılan sınıflamadır. Hücre duvarındaki C polisakkaridinin serolojik farklılıklar temeline dayanır. Streptokoklar A,B,C,D...V arasında sero gruplara ayrılmıştır. İnsanda sıklıkla A, B, C, D, ve G grupları bulunur. Ayrıca S. pyogenes ’de bulunan M, T ve R adlı yüzey antijenlerine göre de streptokoklar serotiplere ayrılmıştır. 03. Sherman Sınıflandırması Streptokoklar Sherman tarafından biyokimyasal yapılarına, üreme özelliğine, hemoliz özelliğine ve antijenik yapılarına göre: Piyojen ; Viridans ; Laktik ; Enterokoklar şeklinde sınıflandırılır. 04. Genişletilmiş (Jones) Sınıflandırma Jones tarafından yapılan genişletilmiş sınıflandırmaya göre streptokoklar aşağıdaki gibi ayrılır. Piyojenik Streptokoklar : S. pyogenes (A), S. agalactiae (B ), S. equi (C), S. spp. grup C, S. spp. grup G, S. spp. grup L, N, P, U, V, S. iniae, S. pneumoniae Oral Streptokoklar : S. salivarius (K, -), S. sanguis (H), S. milleri (C, F, G) (S. anginosus, S. constellatus, S. intermedius), S. mutans Enterokoklar (D) : S. faecalis (E. faecalis) (D), S. faecium (E. faecium) (D), S. avium (E. avium), S. gallinarum (E. gallinarum) Laktik streptokoklar : S. lactis, S. rafinolactis, Anaerop Streptokoklar : S. morbillorum,S. hansenii, S. pleomorphus, S. parvulus Diğer Streptokoklar : S. uberis, S. bovis (D), S. equinus (D), S. thermophilus Yeni türler: S. alactolyticus, S. cecorum, S. equi sbsp. zooepidemicus, S. arriae Laboratuvar Tanısı -İnceleme Maddesi : Streptokok enfeksiyonlarının çeşidine göre alınan maddeler değişir.Deri ve mukozadaki kapalı enfeksiyon yeri bir antiseptik ile temizlenir ve steril enjektörle ponksiyon yapılır ya da lezyon bistürüyle açılarak eküvyonla irin alınır. Boğaz ve püerperal bölgelere eküvyon sürtülerek örnek alınır. Septisemi, akut ve subakut bakteriyel endokarditlerde hemokültür için kan alınır. Menenjitlerde BOS incelenir. Örnekler hemen uygun besiyerlerine ekilmeyecekse, eküvyon steril bir tüp içerisinde kurumaya bırakılabilir çünkü streptokoklar kuruluğa dayanıklıdırlar fakat nemli ortam çabuk ölmelerine neden olur. -Alınan muayene maddelerinden temiz lamlar üzerine preparat yapılarak havada kurutulur. Hazırlanan preparatlar Gram boyası ile boyanır. Burada Gram pozitif kısa ya da uzun zincir yapmış ve çoğu kez ikişerli veya birkaç koktan ibaret zincir halindeki streptokoklar görülür. -Eküvyon ile alınan örnekler at veya koyun kanlı agar plaklarına tek koloni düşecek şekilde azaltma yöntemli ekim yapılarak 37 oC de 18 saat inkübe edilir ve hemoliz olup olmadığı incelenir. Çalkalama ekimi yapılarak hemoliz daha iyi görülebilir. Hemoliz anaerop koşullarda daha iyi oluşur. Bunun için ekim alanının ilk bölgesine ekim yapıldıktan sonra agarın kalınlığının 2/3’ü derinliğinde kesiler yapılır. -Hemokültür için kan 1/10 oranında sulanacak şekilde özel hemokültür besiyerine alınır. -Ekimler incelenerek streptokok kolonileri varlığı, hemoliz olup olmadığı tespit edilir. Hemoliz türüne bakılarak ve grupları ayırmada kullanılan yukarıdaki tablodaki testler yapılarak streptokokların grubu aşağıdaki şekilde tanımlanır. 04.01. Beta Hemolitik Streptokokların İdentifikasyonu Bacitracin (0.04 Ü/Disk) testi Duyarlı A Grubu Beta Hemolitik Streptokok Dirençli CAMP ve Hipurat deneyi Pozitif B Grubu Streptokok Negatif %40 Safrada üreme ve Eskulin testi Pozitif D Grubu Streptokok Negatif Diğer Streptokoklar A grubu beta hemolitik streptokokların laboratuvar tanısında bacitracin testi uygulanır. A grubu streptokokların, diğer streptokoklardan ayıran en önemli özelliği bacitracin’ e duyarlı olmasıdır. Beta hemolitik streptokok kolonisi alınır ve kanlı agara yoğun olarak ekilir. Bacitracin ve SXT diskleri uygulanır. Bacitracin Duyarlı, SXT Dirençli : A Grubu Beta Hemolitik Streptokok Bacitracin Dirençli, SXT Dirençli : B Grubu Beta Hemolitik Streptokok Bacitracin Dirençli, SXT Duyarlı : Diğer Streptokok Grupları -Alınan materyalden yapılan preparatlar fluoresanlanmış özel A grup bağışık serumu ile boyanıp fluoresan mikroskopta incelenebilir. -Hastalık materyalinden kanlı besiyerinde üretilmiş olan streptokok kolonilerinin çabuk identifikasyonları amacıyla çabuk mikro ve otomatik yöntemler uygulanabilir. - Çabuk tanı yöntemleri : Boğaz materyalinden A grubu ve serviks, uterus ve plasenta materyalinden B grubu streptokok antijenlerinin varlığı araştırılır. Bu amaçla; antijen ekstraksiyonu, lateks aglütinasyonu, ELIZA, ko-aglütinasyon, protein dot blot ve DNA probe testleri kullanır. - A grubu streptokok enfeksiyonlarının serolojik tanısı; serumdaki Anti Streptolysin O titresi (ASO) ölçülür. Post streptokoksik hastalıklarda devam eden bir streptokok enfeksiyonunun bulunup, bulunmadığı ve hastalığın düzeyi tespit edilir. ASO titresinin 200 ünitenin üzerine çıkması anlamlıdır. A grubu streptokok hastalıkları geçirenlerde ve akut romatizmal ateş geçirmekte olan; kimselerde ASO yanında antihiyalüronidaz, anti DNAse düzeyinde de artış görülebilir. 04.02. Alfa Hemolitik Streptokok İdentifikasyonu Optokin testi Duyarlı Streptokok pneumoniae Dirençli---- %40 safrada üreme ve Eskulini hidrolize etme Negatif Streptokok viridans Pozitif D Grubu Streptokok %6,5 NaCl de üreme Pozitif Enterokok Negatif Non Enterokok 04.03. Non Hemolitik Streptokok İdentifikasyonu %40 Safralı besiyerinde üreme ve Eskulini hidrolize etme testi Negatif Viridans veya B Grubu Streptokok Pozitif D Grubu Streptokok % 6,5 NaCl de üreme deneyi Negatif Non Enterokok Pozitif Enterokok Bağışıklık A grubu streptokok enfeksiyonlarında sadece tipe karşı bir bağışıklık oluşur. Anti M antikorlarına dayanan bağışıklık sonucunda hastalar enfekte oldukları A grubu streptokokun tipine karşı bağışıklanırlar. Fakat tipi farklı bir streptokok ile enfeksiyon yeniden meydana gelebilir. Buna karşın kızılda; kızıl geçirildikten sonra eritrojenik toksine karşı oluşan antitoksinler hastalığı geçirenleri eritrojenik toksinin etkilerine karşı korur. Eritrojenik toksinli başka bir streptokok ile enfekte olsalar bile bu defa kızıl döküntüsü oluşamaz hastalık basit bir anjin şeklinde görülür. Tedavi Streptokok enfeksiyonlarının tedavisi tamamen antibiyotiklere dayanır Epidemiyoloji ve Korunma İnsan A Grubu Beta Hemolitik Streptokokların yayılma kaynağıdır. Özellikle üst solunum yolları hastaları ve belirti vermeden streptokokları bulunduran kişiler (taşıyıcılar) enfeksiyonu yayıcılardır. Koruyucu önlemler; taşıyıcıların tedavi edilmesi, toplu yaşanılan yerlerde kişilerin gerekli hijyen koşullarına uyması ile sağlanır. Streptokok Türleri 01. A Grubu Streptokok ;Streptococcus pyogenes İnsanlarda en çok hastalık oluşturan streptokoklardır. Kanlı agarda küçük grimsi, hafif bulanık görünümünde, etraflarında geniş, tam hemoliz (beta hemoliz) zonlu koloniler oluşur. Hücresel yapı maddeleri; lipoteichoic acid, M proteini, kapsül polisakkaridi, streptokinaz, streptolizin, nukleazlar, hyalüronidaz, eritrojenik toksinler en sıklıkla rastlanılan maddelerdir. Ayrıca streptokoklar proteinaz, fosfataze, esteraz, amilaz, N-asetil glukoz-aminidaz, nörominidaz, lipoproteinaz, ribonükleaz, difosfopiridin nükleotidaz, esteraz gibi enzim özellikli maddeler de yaparlar. A grup streptokok enfeksiyonları olarak; yılancık (erizipel), sepsis, endokardit, loğusa ateşi (püerperal sepsis), toksik şok benzeri ateş, deri ve deri altı enfeksiyonları, streptokok anjini (farenjit), kızıl, akut romatizmal ateş, akut glomerilonefrit görülebilir. 02. B Grubu Streptokok ; Streptococcus agalactiae Streptococcus agalactiae adı verilen B grubu streptokoklar, streptokok genel özelliklerini gösterirler. Kanlı besiyerinde A grubu streptokoklardan daha büyük, morumsu renkte koloniler ve koloniler etrafında dar bir hemoliz yaparlar. % 5-15 ’inde hemoliz görülmez. B grubu streptokoklar insanların genital bölge ve bağırsak normal florasında, gebelerde, kreş personelinde, yeni doğanlarda özellikle göbek bağı ve çevresinde hastalık yapmaksızın bulunur. Enfeksiyonları; yeni doğanlarda, septisemi, pnömoni, osteomiyelit, artrit, menenjit görülebilir. Yetişkinlerde, endometrit, endokardit, piyelonefrit, pnömoni, sellülit, septik artrit, menenjit den sorumlu olabilir.Vajinalarında B grubu streptokok bulunan kadınların eşlerinin % 50' sinde üretrada görülür ve üretrit oluşabilir. 03. C Grubu Streptokoklar S. equisimilis, S. zooepidemicus, S. equi beta hemoliz yapan türler ve S. dysgalactiae gibi alfa hemolizli veya hemoliz yapmayan türlerden meydana gelir. Farenjit, tonsillit, septisemi, pnömoni, menenjit, osteomiyelit, artrit, endokardit gibi hastalıkların etkeni olarak görülebilir. 04. D Grubu Streptokoklar Mikroskobik görünümleri ikişerli diplokoklar ya da kısa zincirler şeklinde olabilir. Enterococcus faecalis, Enterococcus faecium ve Streptococcus durans Penisiline dirençlidirler. Alfa, beta ve gama hemolitik özellik gösterirler. Streptococcus bovis ve Streptococcus equinus Enterokok olmayan D grubu streptokoklardır. D grubu streptokoklar ve enterokoklar insan ve bazı hayvanların bağırsak, ağız ve bazen deri normal florasında bulunur ve uygun koşullarda insanlarda endokardit, idrar yolları enfeksiyonları, abse, kolesistit gibi çeşitli hastalıklara yol açabilirler. 05. Viridans Streptokoklar Viridans grubu (oral) streptokoklar insanda normal ağız florasının % 30-60 ini oluştururlar. Diş yüzeyi, diş eti aralıkları, diş kökü kanalı, damak, dil ve farinks mukozalarında bulunurlar. Enfeksiyon yapabilmeleri için, bulundukları yerden ayrılmaları ve organizmanın direncinin kırılması gerekir. Kanlı agarda alfa hemoliz yaparlar. Diş kökü enfeksiyonları, subakut bakteriyel endokardit, kronik akciğer, genital bölge, üriner enfeksiyonları, kolanjit, peritonit ve çeşitli abselerin etkeni olarak izole edilebilir. Diğer Streptokok Türleri 01. Aerococcus 1.0 - 2.0 µm çapında koklar, dörtlü gruplar oluştururlar. Gram pozitif ve mikroaerofildir. Katalaz negatif olup kanlı agarda yeşil hemoliz yaparlar. Aerococcus viridans genellikle saprofit bir bakteridir. Bazı endokardit vakalarından ve hastane ortamından izole edilmiştir. 02. Gemella Birbirlerine bakan yüzleri düz diplokok veya tek tek kok, bazen de kısa zincirler şeklinde görünürler. Gram pozitiftir. Kanlı agarda küçük beta hemolitik streptokok kolonilerine benzer koloni oluşturur. Bu cinste bulunan tek tür Gemella haemolysans ’dır. 03. Peptococcus Gram pozitif, anaerop, 0.3 - 1.3 µm çapında tek tek, ikişerli, tetrat ve kümeler şeklinde görünüm veren koklardır. Kanlı agardaki kolonileri 0.5 mm çapında yuvarlak, parlak, düzgün, hemoliz yapmayan siyah renklidir. Peptococcus niger vajinal bölgede ve göbek çukurunda normal flora elamanı olarak bulunur. 04. Peptostreptococcus Gram pozitif, ikişerli, tetrat şeklinde düzensiz kümeler, veya zincir görünümünde anaerop koklardır. Peptokokların ve peptostreptokokların izolasyonları oldukça güçtür. Özellikle hastalık materyalinden yapılan doğrudan boyalı preparatlarda Gram pozitif kokların görülmesine karşın aerop kültürlerde üreme olmaması ve anaerop kültürlerde şüpheli Gram pozitif kokların bulunması peptokok ve peptostreptokokların varlığını gösterir. Peptostreptoccus ’lar normal ve patolojik durumlarda kadın genital organlarından, puerperal sepsiste kandan, insan ve bazı hayvanların normal solunum. bağırsak, ağız florasından bazı piyojen enfeksiyonlardan, septik harp yaralarından, apandisitten izole edilebilir.

http://www.biyologlar.com/streptococcus

Mine (Enamel)

Dişin sadece taç kısmını çevreleyen mine, bağ dokusundan gelişen kemikten farklı olarak, oral kavitenin ektodermal kökenli yapılarının, mineralize olmasıyla meydana gelen vücudun en sert materyalidir. %96-98’i başlıca kalsiyum fosfat hidroksiapatit olmak üzere inorganik maddelerdir. Mine %1 oranında organik materyal içerir. Organik matriks kollajen içermez, enamelin olarak adlandırılan bir protein içerir. Enamelin, aspartik asit, serin, glisin, protein ve glutamik asit içerir. Matur enamel proteini muhtemelen daha büyük proteinlerin parçalanmasından oluşmuş küçük peptidler içerir. Aynı zamanda serbest şekerler, glikoproteinler ve fosfoproteinler de bulunabilir. Diş eti sınırının üstünde minenin görünen kısmı klinik taç adını alırken, diş eti sınırının altında kalan kısmına anatomik taç adı verilir. Mine kalınlığı tacın uç kısmında 2,5 mm’ye kadar artar. Mine tabakası, dişin sementomine bağlantı noktasında dişin boyun ya da serviksinde sonlanır. Dişin kökü de kemik benzeri bir materyal olan sementum ile sarılıdır. Minenin yapısal üniti olan mine prizmaları (rodlar), 4 mikron genişliğinde ve 8 mikron yüksekliğindedir ve bu prizmalar arasında interprizmatik maddeler bulunur. Rodlar ve interprizmatik maddeler bir organik matriks içerisinde yer alan kalsiyum hidroksiapatit kristallerinden oluşur. Tek bir ameloblast tarafından oluşturulan her bir prizma dentin yüzeyine perpendiküler düzenlenme gösterir ve destinoenamel bağlantı bölgesinden enamel yüzeyine kadar enamelin bütün kalınlığını kateder fakat düz şekilde seyretmez. Çapraz kesitlerinin yüksek büyütmelerinde anahtar deliği şekline sahip oldukları gözlenir. Mine rodlarının genişlemiş baş kısmı üstte yer alırken kuyruk kısmı diş kökü doğrultusunda aşağıda yerleşmiştir. Temel olarak çok kenarlı kabul edilirler. Ameloblastlar uzun, prizmatik şekilli hücrelerdir. Apeksleri (dentine doğru) Tomes’ın çıkıntıları şeklinde uzamıştır. Bu çıkıntılar rodları yapar, burada uzamış, mine apatit kristalleri yaygındır ve rodların uzun eksenlerine paralel olarak yerleşir. İnterprizmatik maddede kristaller esas olarak enamel yüzeyine perpendiküler yerleşirler. Minede dentin gibi ritmik şekilde oluşur ve taçın enine kesitlerinde konsantrik, paralel büyüme çizgileri görülür. Bunlara Retzius çizgileri denir. Primer dişlerin minelerinde de enine olarak hipomineralizasyon gözlenmiştir. Bu kısma neonatal hat denir, prenatal ve postnatal hayatta besin değişiminin işaretidir. Mine tam olarak şekillendiğinde, yüzeyindeki ameloblastlar 1 mikron kalınlığında bir membran oluşturur ve sonra da kaybolur. Bu membran mine cisimciğinden köken alan ve glikoproteinden oluşan ikinci bir membranla örtülüdür. Her iki membran da diş çıktığında aşamalı olarak aşınır. Dentinde görüldüğünün aksine, ameloblastlar dejenere olup kaybolduklarında yeni mine yapılmaz. Mine statik bir doku değildir, tükrük bezlerinden etkilenir. Tükrük içeriğindeki sindirim enzimleri, antikorlar ve çeşitli inorganik bileşikler (mineraller) dişeri etkiler. Olgun mine, az miktarda organik materyal içerir. Sertliğine rağmen bakterilerin ürettiği asitler tarafından mine yüzeyi dekalsifiye olabilir. Temelde dental aşınma ile başlar. Hidroksiapatit kompleksine florür eklenmesiyle minenin asit demineralizasyonuna direnci artar.

http://www.biyologlar.com/mine-enamel

Neisseria gonorrhoeae

Neisseria gonorrhoeae, insanlarda bel soğukluğu hastalığından sorumlu bakteridir. Neisseria çoğalmak için kompleks besiyerlerine ihtiyaç duymakta ve yağ asidi gibi etkenler üremesine ters etkide bulunmaktadır. Bu cocci grubu bakteriler çiftler halinde bulunurlar. Ortama, fiziksel ve kimyasal faktörlere karşı çok duyarlıdır.Bu yüzden çikolatalı agar gibi besiyerlerinde kültürü yapılabilir. Optimum çoğalma sıcaklığı 35 °C ve 37 °C arasıdır. N.gonorrhoeae'nın penisilinlere bağışıklık kazanmasından beri, tedavide genellikle seftriakson (3. nesil sefalosporin) kullanılmaktadır. Hastalıklar Gonorrhoeae, cinsel yolla bulaşan hastalıklar arasında en çok karşılaşılandır. Hastalık kadınlarda genellikle asemptomatiktir. N.gonorrhoeae vücutta genellikle üretra ve endoserviksin kolumnar epitelyumuna yerleşir. Genital olmayan bölgelerden rektum, orofarenks ve konjunktivaya yerleşebilir. N.Gonorrhoeae ile ilişkili diğer hastalıklar irinli konjunktiva, anorektal gonorrhoeae ve faranjit'tir.

http://www.biyologlar.com/neisseria-gonorrhoeae

İDRAR VE ÜREME SİSTEMİ

Embriyolojik ve fonksiyonel ortaklık (özellikle erkek idrar ve üreme organlarında) nedeniyle iki grup sistemi bu konu (İdrar ve üreme sistemi-Systema ürogenitale) içinde inceleyeceğiz. Systema ürogenitale’deki fonksiyonlardan biri idrarın yapılması ile iletilip dışarı atılmasıdır ki bu işi yapan organlara organa urinaria (İdrar organları-üriner organlar) denir. Üriner organlar birçok anatomist tarafından idrar sistemi (Systema renale) başlığı altında ele alınır. İdrar sistemi, idrar üreten bir çift böbrek ile üreterler, idrar kesesi ve uretra’dan oluşan iletici yollardan ibarettir. Üriner organların cerrahi hastalıkları üroloji, dahili hastalıkları ise nefroloji bilim dalı uzmanları tarafından değerlendirilip tedavi edilir. Systema ürogenitale’deki diğer fonksiyon üreme olup, bunu gerçekleştiren organlara organa genitalia (Üreme organları-genital organlar) denir. Üreme organları, üremede­ki iki cinsin (KADIN-ERKEK) fonksiyon farklılıklarına bağlı olarak iki gruptur. Kadın üreme organları, organa genitalia feminina, erkek üreme organları ise organa genitalia masculina olarak adlandırılır. Birçok anatomist, bu organ gruplarını da ayrı sistemler (Kadın üreme sistemi, Erkek üreme sistemi) şeklinde ele alırlar. İnsan neslinin sürekliliği, üreme fonksiyonu ile sağlanır. Bu fonksiyonu gerçekleştirmek amacı ile şekillenmiş olan üreme organları, üreme işinde erkek ve dişinin işlevlerine paralel olarak, şekil, konum ve yapı bakımından her iki cinste çok farklıdır. Kadının üremedeki rolü erkekten çok daha komplekstir. Neslin devamının sağlanmasında erkeğin rolü aktif olmakla beraber bu olaya gövdece katkısı çok kısa sürer ve sadece koitus ile sınırlıdır. Oysaki kadın, zigotun oluşumu için zorunlu olan ovumu üretmekle kalmaz, zigot’un iletimi, yuvalanması, embriyonal ve fötal yaşamın sürdürülmesi ve yavrunun doğurulması fonsiyonlarını-görevlerini de üstlenmiştir. Hatta bununla da kalmaz, doğumdan sonra da normal şartlarda yavrunun beslenmesi için gerekli sütü üretil; normal ruhsal gelişim için çok gerekli olan anne şefkatini verir. Toplumu oluşturan normal fertler, kromozomal, morfolojik ve psikolojik-davranışsal- olmak üzere üç düzeydede ERKEK veya KADIN konfügürasyonuna sahip olmak durumundadır. Cinsiyetin kromozomal olarak belirlenmesi döllenme (Fertilizasyo) esnasında gerçekleşir. Morfolojik karakterler, embriyonal yaşamın . 7.haftasından sonra ortaya çıkan gonadal farklılaşmalarla oluşmaya başlar, doğumdan sonra da devam eder. Cinsiyetin hormonal, fizyolojik ve davranışsal-psikolojik yönlerinin idaresi hipotalamus tarafından gerçekleştirilir. Erkekliğin bütün yönleri androloji, kadınlığın bütün yönleri jinekoloji bilimi çerçevesinde ele alınır. İDRAR SİSTEMİ GİRİŞ : İdrar sistemi (Systema renale, Organa urinaria)’nin asıl görevi, kanda erimiş halde bulunan mineraller (Na.K vb.) ile suyun atılım veya biriktirilmesinin selektif kontrolünü sağlayarak vücut iç ortamının dengesini (Homeostasis) korumaktır. Su ve mineral dengesine ilaveten, bir kısmı toksik olan (Örneğin üre vb.) metabolik artıklar da böbrekler yolu ile idrara geçirilerek vücut dışına atılır. Böbrekler, homeostatik ödevini filtrasyon (süzme), resorpsiyon (geri em­me) ve eksekresyon (salgılama, dışarı atma) fonksiyonları ile gerçekleştirir. İdrar sistemi, idrar üreten bir çift böbrek ile ureterler, idrar kesesi ve üretra’dan oluşan iletici yollardan ibarettir. 1.BÖBREKLER Böbrekler (Tekil L.ren . Gr.nephros), filtrasyon, resorpsiyon ve eksekresyon fonksiyonları ile günde kendilerine gelen 1700 L kandan 2 – 2.5 L idrar oluş­turduklarından “idrar üreten organ anlamında organa üropoetica olarak adlandırılır. Sağlı-sollu bir çift organ olan böbrekler.peritonun arkasında (Retroperitoneal konumda) olarak.omurganın iki yanında karın arka duvarına yaslanmış şekilde bulunurlar.Skeletotopik olarak.sağ böbrek T 12 – L 3. sol böbrek T 11 L2 düzeyinde yer alır. Böbrekler fasulyeye benzer şekildedirler. Her böbreğin ön ve arka iki yüzü, konveks bir dış kenarı ile konkav bir iç kenarı vardır. İç kenar (Margo medi ali s) ‘da böbreğe girip-çıkan oluşumlar için dikine bir yarık (Hilum renale) vardır. Hilum renale’den böbreğin içine doğru sinus renalis olarak adlandırılan bir boşluk uzanır. Hilum renaledeki yapılar, önden arkaya doğru V.renalis, a.renalis, pelvis renalis -> üreter şeklinde sıralanmıştır. Yetişkin bir kişide bir böbreğin ortalama ağırlığı 130-150 gr, boyutları ise 12x6x3 cm dir. Herbir böbrek, üç katmanlı bir destek ve örtü dokusu ile sarılmıştır: 1.Renal kapsül (Capsula fibrosa) olarak adlandırılan iç tabaka, sağ­lam, genişleme yeteneği az fibröz doku katmanıdır. 2.Perirenal yağ kapsülü (Capsula adiposa), orta katman olup böbreği darbelere karşı korur. 3.Perirenal fasya (Fascia renalis), en dış örtü olup, karın duvarındaki ekstraperitoneal yağ dokusunun yoğunlaşması ile oluştuğu kabül edilir.- Perirenal fasya .böbreğin normal pozisyonda durmasına yardım eder. Böbreğin arkasında, perirenal fasyanın dışında olarak, pararenal yağ kapsülü (Corpus adiposum pararenale) yer alır. Fascia renalis önden parietal periton ile sarılmıştır. .Böbreklerin yapısı : Böbreğe frontal bir kesi yapıldığında, içten dışa doğru üç farklı bölge ayırt edilir: Pelvis renalis, medulla renalis, cortex renalis. Pelvis renalis, tepesi hilum renale’den çıkmış, üreter’le uzanan, gövdesi sinus renalis içine oturmuş, kas ve zardan yapılı, huni şekilli bir bölümdür. Pel vis renalis, proksimalde büyük ve küçük kaliksler (Calix renalis majoris et minoris) şeklinde böbrek dokusu içine uzanır. Küçük ve büyük kaliksler, pel­vis renalis ve ureter arbor excretorius olarak adlandırılan (Yazarın adlandırması) BOŞALTIM AĞACINI oluştururlar. Böbrek kitlesinin yaklaşık 2/3unü kapsayan medulla renalis, 8-18 (Ortalama 12 adet) adet piramidal yapı içerir. Tabanları cortex renalis’e, tepe­leri küçük kalikslere oturan piramidal oluşumlara pyramis renalis (.Malpighi piramidleri) denir. Malpighi piramidleri, nefronun distal bomcukları ile toplayıcı borularını içerir. Piramidal borucuklar, içlerindeki filtre materyeldeki suyun geri emilimini (Reabsorpsiyon) sağlayarak idrarı konsantre ederler. Toplayıcı borular daha büyük olan due.papillaris (Bellini kanalı) ‘lere, duc.papillaris’ler de piramidlerin tepesindeki foramen papillarisler aracılığı ile küçük kalikslere açılırlar. Böbrek kitlesinin 1/3′ünü kapsayan dış katman (Cortex renalis), çok sayıda düz ve kıvrımlı borucuklar, kan damarları ve gözle de görülebilen siferik yapılar (Corpusculum renale) ‘dan oluşur. Korteksin böbrek kapsülüne yakın olan dış bölümüne zona externa {Regio corticalis peripherica).Malpighi piramidlerine yakın olan iç bölümüne de zona intema (Regio juxtamedullaris) denir. Malpighi piramidleri arasında da daha koyu renkte kortikal bir doku bulunur. Piramidleri birbirinden ayıran bu kolonlar columnae renales (Bertin kolonları) olarak adlandırılır. .Böbreklerin kanlanması : Böbrekler, vücudumuzdaki aynı boyuttaki herhangi bir organdan çok daha fazla kan alır. Bunun nedeni, böbreklerin, kanı zararlı artık maddelerden temizleyen temel organ olmalarıdır. Kalp atımının % 20-25′ini kullanan böbrekler, her dakikada 1.2 litre, günde yaklaşık 1700 litre kan alır. Kanımız, günde 340 kez böbreklerden geçerek zarar­lı artık maddelerden arındırılır. Bu işlem esnasında 1700 L kanın onda biri kadar (Yaklaşık 170 L) glomeruler filtrat, glomeruler filtratın % 1 kadar ( 1.7 L) idrar oluşur. Böbreğin arteryel kanlanması, aorta abdominalis’in en büyük çift dalı olan a.renalis ile sağlanır. Herbir renal arter.a.mesenterica superior’un hemen aşağı­sında olarak L 1 – L 2 düzeyinde aorta abdominalis’ten çıkar. Sağ renal arter daha uzundur. Hilum renale’ye ulaşan renal arter, ön ve arka diviziona, bu divizionlar da toplam 5 segmental dala ayrılır. Segmental dallar arasında beslenmeyi sağlayabilecek düzeyde anastomozlar olmadığından, bağlanmalarında segmental nekroz ortaya çıkar. Böbrek segmentlerine % 30-35 oranında aberrant (Normal dışı) segmental arterler gelir. Böbreğin venöz kanı. v.renalis aracılığı ile v.cava inferior’a direne olur. Böbreklerin innervasyonu plex.renalis ile sağlanır. Erkeklerde, bu pleksusa ait liflerle, testisten gelen sinirler arasında bağlantılar vardır. 2.ÜRETER Üreter’ler, idrarı pelvis renalis’ten vesica ürinaria (İdrar kesesi) ‘ya taşıyan, 25-30 cm uzunluğunda iki ince (Çapları 4-7 mm), muskuler borudur. M.psoas major’ların üzerine yaslanarak L 2 – L 5 omurlarının transvers çıkıntıları boyunca vertikal şekilde uzanan üreterler, iliak damarları (Vasa iliacae) çaprazlayıp pelvis boşluğuna girerler. Burada önce pelvis duvarında yollarına devam eden üreterler, daha sonra orta hatta yönelirler ve idrar kesesine girerler. Üreterler idrar kesesine girmeden önce, erkeklerde duc.deferens i kadınlarda ise a.uterinayı çaprazlar. Bu çaprazlar cerrahi öneme sahiptir. Gidişleri boyunca, üreterlerin abdominal,pelvik ve duvar içi olmak üzere üç bölümü ayırt edilir. .Abdominal bölüm (Pars abdominalis) : Üretero-pelvik birleşekten (Öreter’in başlangıcı) iliak damarları çaprazladığı yere kadar olan bölümdür. Retroperitoneal konumda yer alır. .Pelvik bölüm (Pars peluina) : Üreter’in, iliak damarları çaprazladığı yerden, idrar kesesine girdiği noktaya kadar olan bölümdür. .Duvar içi bölümü (Pars intramuralis) : Üreter’in, idrar kesesi duvarında yer alan 1.5-2cm ‘lik en kısa bölümüdür. Üreter’ler üç doğal darlığa sahiptir. Üst darlık, üretero-pelvik birleşekte, orta darlık iliak damarları çaprazladığı yerde, alt darlık ise pars intramuralis’tedir. Alt darlık üreter’in en dar yeri kabul edilir, taşlar en çok burada takılır. Üreter’in YAPISI : Üreter’in duvar vapısı, içi boşluklu organların prensip duvar yapısı şeklindedir. İç tabaka olan tunica mucosa çok katlı değişken epitel-urethelium’den yapılıdır; bez içermez. Orta tabaka-tunica muscularis, içte longitudinal, dışta sirküler olmak Üzere İki katmanlı bir düz kas tabakasıdır.(Alt 1/3 bölümünde ise ilave bir dış longitudinal kat­man vardır.)Tunica muscularis’teki periodik peristattik kasılmalar idrarın mesaneye iletil­mesine yardım eder. Dış tabaka olan tunica adventitia gevşek bağ dokusundan yapılıdır. 3.İDRAR TORBASI (Mesane): İdrar torbası (L.vcsica urinaria. Gr.sistis), üreterler yolu ile gelen idrarın belli bir süre bekletildiği, gerektiğinde ürethra’ya iletildiği. 300-500 ml hacimli (Zorlama ile yaklaşık 2 katına çıkarılabilir),içi boşluklu muskuler bir organdır. İdrar torbası, symphysis pubis’in arkasında, pelvis boşluğunun tabanında, böbrek ve üreterler gibi retroperitoneal konumda yer alır. Erkeklerde rectumun önünde, prostat’ın üzerinde, kadınlarda uterus ve vagina’nın önünde bulunur. .Mesane’nin 4 bölümü vardır : a.Apex vesicae: Mesane’nin sivri üst bölümü olup, doluluk oranına göre symphysis pubis veya karın ön duvarı ile komşuluk yapar. Apex’ten göbeğe kadar uzanan bağa lig.umbilicale medianum denir. b.Fundus vesicae: Mesanenin, arka-aşağıda kalan bölümü olup, sağ-sol ureter buraya açılır. İç yüzünde trigonum vesicae bulunur. c.Corpus vesicae : Apex ve fundus arasında kalan, mesanenin en büyük bölümüdür. d.Cervix vesicae : Mesane’nin en alt dar bölümü cervix (Mesane boynu) olup üretra ile uzanır. İdrar torbasının duvar yapısı : İdrar torbasının duvar yapısı da üriner yolların duvar yapısı gibi üç tabakalıdır. lçte tunica mucosa, ortada tunica muscularis, dışta tunica serosa (T.adventitia) bulunur. .Tunica mucosa: Kalınca bir değişken epitel tabakası olup, trigonum uesicae hariç diğer bölümlerde plikalar içerir. .Tunica muscularis: Üç katmanlı bir düz kas tabakasıdır .Topluca m.detrusor vesicae (L.detrudere=aşağı bastırmak, sıkmak) olarak adlandırılır. T.muscularis.içte ve dışta longitudinal, ortada sirküler seyirli kas liflerinden yapılmıştır. M. detrusor uesicae kasıldığında mesane hacmi azalır ve içindeki idrar üretraya gönderilir. Sirküler lifler, mesane boynunda iç üretra sifinkteri [M.sphincter uesicae veya m.sphincter urethrae internum)’ni oluşturur. .Tunica serosa : Sadece üst ve yan yüzler peritondan derive olan seroz bir tabaka ile, diğer bölümler ise gevşek bağ dokusundan oluşan t.adventi­tia ile sarılıdır. 4 ÜRETRA Üretra (Urethra), mesane’de toplanmış olan idrarı dışarı atmaya yarıyan, mukoza ile kaplı, kassal bir borudur. Kadında sadece idrarın geçtiği bu yol, erkekte aynı zamanda gerektiğinde ejekulat’ın atılması için de kullanılır. Üretranın iki deliği vardır. Mesanenin içine açılan deliğine ostium urethrae internum, dışarıya açılan deliğine ostium urethrae externum denir. Kadın ve erkek üretrası arasında şekil, büyüklük ve fonksiyonel yönden fark­lılıklar vardır. a.Kadın üretrası (Urethra feminina) :Mesane boynundan başlayıp, symphysis pubica’nın arka-aşağısından geçerek vulva’da sonlanan 3-4 cm uzunluğunda bir borudur. Kadın üretrasının, pelvik, membranöz ve perineal bölümleri vardır. b.Erkek üretrası (Urethra masculina) : Mesane boynundaki ostium urethrae internum ile glans penisin tepesindeki ostium urethrae exter­num arasında uzanan 20 cm uzunluğunda bir borudur. Erkek üretrası, hem üriner hem de genital bir yoldur. Yolu boyunca prostatik, membranöz ve spongiöz olmak üzere üç bölümü vardır. .Pars prostatica: Uretranın prostat bezi içinden geçen 3-4 cm’lik ilk bölümüdür. Due.ejeculatoriuslar ve prostat’ın boşaltma kanal­ları buraya açılır. .Pars membranacea: Uretranın, diaphragma ürogenitale’yi geçen en kısa ve en dar bölümüdür. Burada sphincter urethrae (İstemli çalışır) yer alır. .Pars spongiosa (On üretra) :Üretranm,corpus spongiosum penis içinde yer alan 15-16 cm lik en uzun bölümüdür.Penil üretra olarak ta adlandırılır. Gl.bulbourethralis’in boşaltma kanalı penil üretranın başlangıç bölümüne açılır. ………………………………………………………………………………………………………………………….. KADIN ÜREME SİSTEMİ GİRİŞ İnsan neslinin sürekliliği üreme fonksiyonu ile sağlanır. Bu fonksiyonu ger­çekleştirmek amacı ile şekillenmiş olan üreme organları, üreme işinde erkek ve dişinin işlevlerine paralel olarak şekil, konum ve yapı bakımından her iki cinste çok farklıdır. Kadının üremedeki rolü erkekten çok daha komplekstir. Neslin devamının sağlanmasında, erkeğin rolü aktif olmakla beraber bu olaya gövdece katkısı çok kısa sürer ve sadece koitus (Penisin vagina’ya sokulması) ile sınırlıdır. Oysaki kadın, zigot’un oluşumu için zorunlu olan ovum’u üretmekle kalmaz, zigot’un iletimi, yuvalanması. embriyonal ve fötal yaşamın sürdürülmesi ve yavrunun doğurulması fonksiyonlarını-görevlerini de üstlenmiştir. Hatta bununla da kalmaz, doğumdan sonra da normal şartlarda yavrunun beslenmesi için gerekli sütü üretir; normal ruhsal gelişim için gerekli olan anne şefkatini verir. Kadın üreme organları iki gruba ayrılarak incelenir : 1.Kadın iç üreme organları (Organa genitalia feminina interna): Ovariun tuba uterina, uterus, vagina. 2.Kadın dış üreme organları (Organa genitalia feminina externa): Vulva (Mons pubis, labia majora, labia minora, clitoris, bulbus vestibuli ve gll. vestibulares). A İç üreme organları: 1.OVARİUM (Yumurtalık) : Ovarium’lar, kadında temel üreme organları olup, küçük pelvis’in dışyan duvar­larındaki fossa ovarica’lara otururlar. Sağ-sol bir çift organ olan ovarium’lar erkekteki testis’lerin homoloğudurlar. Ovarium’lar, seksüel yönden olgun bir dişide, dişi üreme hücreleri olan ovum (Yumurta)’lar ile dişi seks hormonları olan östrojen ve progesteron’u üretirler. Herbir ovarium, grimsi pembe renkte, badem şeklinde, solid, nodüler yüzeyli 3x2x1 cm boyutlarında. 3-5 gr ağırlığındadırlar. Ovarium, bir periton plikası olan mesovarium aracılığı ile lig.latum uteri’nin arka yüzüne, lig.ovarii proprium aracılığı ile de tuba uterina’nın tutunma yerine yakın olarak uterus yan duvarına bağlanır. Mesovarium’un iki yaprağı arasında, hilum ovarii’ye ulaşan arter, ven ve lenfatikler ile sinirler bulunur. Ovarium, pelvik duvara lig.suspcnsorium ovarii “infundibulopelvik bağ” ile bağlanır. Ovarium’un serbest dış yüzü, peritonun mezotelium’u ile uzanan epithelium superficiale (Germinal tabaka) ile sarılmıştır. Bu örtünün altında, kompakt bir bağ dokusundan yapılı olan tunica albuginea bulunur .Tunica albuginea’nın altındaki ovarium dokusu, dışta cortex ovarii (Zona parenchymatosa), içte medulla ovarii (Zona vasculosa)’dan yapılıdır. Cortex ovarii’nin parankimatöz dokusu, gelişim ve dejenerasyonun çeşitli aşamalarındaki folliküllerden ibarettir. Folliküller, primordial, primer, sekonder ve tersiyer (Vesiculosusà Graaf follikülü) olmak üzere dört aşamada bulunurlar. Tersiyer follikülün ileri aşaması olgun follikül – Graaf follikülü olup ovulatio ile sonuçlanır. Ovulasyondan sonra, yırtılan Graaf follikülünün yerinde corpus luteum (Sarı cisim) oluşur. Corpus luteum, geçici bir endokrin bez niteliğindedir. 2.TUBA UTERİNA (Salpinks,Fallop borusu) : Tuba uterina’lar, uterus fundus’undan ovarium’lara doğru uzanan 10-12 cm uzunluğunda bir çift muskuler borudur. Sağ-sol herbir salpinks, lıg. latum uteri’nin üst kenarı boyunca, onun iki yaprağı arasında yer alır. Tuba uterina’nın ouarium’la direkt bağlantılı olmayan dışyan ucundaki, karın boşluğuna açılan deliğine osti­um abdominale tubae uterinae, uterus boşluğuna açılan deliğine de ostium uterinum tubae denir. Ovarium’dan ovulasyon (Yumurtlama) ile atılan ovum (Yumurta), ostium abdominale’den tuba uterina boşluğuna girer. Ovum.tuba uterina’nın peristaltik dalgalan ve mukozasındaki siliaların yardımı ile uterus lümenine doğru iletilir. Tarifsel amaçlar için, tuba uterina 4 bölüme ayrılır. a.Infundibülum : Ovarium tarafındaki, huni şeklinde olan 2 cm ‘lik bölüm. b.Ampulla : Tuba uterina’nın en uzun, ince duvarlı orta bölümü. c. İsthtnus : Uterus’a yakın, dar bölüm. d.Pars uterina (Pars Intramuralis): Tuba uterina’nın, uterus duvarı içinde kalan 1 cm uzunluktaki bölümü. .Tuba uterina’nın duvar yapısı, içi boşluklu organların duvar yapısına uyar. 3.UTERUS (Metra,Hystera, Ana rahimi): Uterus, pelvis boşluğunda, rektum ile mesane arasında yer alan, kalın duvarlı, içi boş, muskuler bir organdır. Önden arkaya basık, ters duran bir armut (veya bal ka­bağı şeklinde) ‘a benzeyen uterus’un üst bölümünün (Fundus) iki yanına tuba uterina’lar açılır; âlt bölümü (Cervix) ise vagina ile devam eder. Zigotla başlayan insan yaşamının ontogenetik evriminin geçtiği yer olan uterus, insan yavrusunun bu gelişim ve değişimi esnasındaki beslenmesi yanında doğumunu da sağlar. Doğurmamış yetişkin bir kadında, uterus’un uzunluğu 7,5 cm en geniş yerindeki genişliği 5 cm , ağırlığı ise 40-50 gr ‘dır. Tarifsel amaçlar için uterus 4 bölüme ayrılır: a.Fundus : Uterus’un üst bölümüdür. Salpinksler buraya tutunur. b.Corpus (Korpus) : Uterus kitlesinin yaklaşık 2/3′ünü kapsayan,fundus dışındaki geniş üst bölümüdür. c.İsthmus : Uterus korpusu ile boynu arasında kalan yaklaşık 1 cm ‘lik bölüm. d.Cervix (Serviks.Boyun) : Uterus kitlesinin 1/3 alt bölümüdür. Boyun bölümü içinde kalan uterus boşluğuna canalis cervicis (Servikal kanal) denir. Serviksin bir bölümü vagina içinde kalır (Portio vaginalis). UTERUSUN NORMAL DURUŞU : Küçük pelvis’in’ortasında, mesane ile rektum arasında duran uterus’un uzun ekseni axis pelvis’e uyar. Uterus’un, kadınların % 80′inde görülen bu normal duruşu “anteversiyon + antefleksiyon” terimleri ile belirtilir. Uterus’un normal pozisyonunu koruyan ve uterus’un yerinde durması­nı sağlayan yapılar şunlardır : Lig.latum uteri, lig.teres uteri, lig.cardinale (Lig.cervicale transversum.Mackenrodt bağı).lig.uterosacrale. UTERUS’UN YAPISI : İçi boşluklu bir organ olan uterus’un duvarı üç katmandan oluşmuştur. .Endometrium (Tunica mucosa) .Myometrium (T.muscularis) .Perimetrium (T.serosa) ENDOMETRIUM, tek katlı, kolumnar epitel ile basit tubuler bezler (Gll.uterinae) içeren lamina propria‘dan oluşur. Endometrium, menarş (Ilk ay hali) ile menapoz (Ay halinin sona’ ermesi). arası dönemde periodik değişiklikler gösterir. 28±4 günlük periodlarla gerçekleşen endometrial siklus. ouarium hormonları tarafından kontrol edilir. Herbir siklus (Menstrual siklus)’un sonunda parsiyel deskuamasyon ve kana­ma (Menses,katamenia,ay hali kanaması) meydana gelir. Dökülen endometrial dokular ve kan, 3-5 gün içinde vagina yolu ile atıldıktan sonra, endometrium kendini yenilemek üzere yeni bir siklusa başlar. Endometrium, menstrual siklustan etkilenme özelliğine göre iki taba­kaya ayrılır: Fonksiyonel tabaka, bazal tabaka, Fonksiyonel tabaka, menştrual siklus esnasında fonksiyonel ve yapısal değişiklikler (Yıkılma ve tekrar yenilenme) gösteren ince, yüzeyel tabakadır. Bazal tabaka ise daha kalın olup,menstrual siklus esnasında çok az değişiklikten sonra, fonksiyonel tabakayı yeniler. MYOMETRIUM: uterus duvarının en kalın tabakası olup düz kaslardan oluşmuştur. Myometrium’u oluşturan kas lifleri uzunlamasına,- sirküler ve diagonal şekilde seyrederler. Doğum esnasında gerekli motor güç myometrium tarafından yaratılır. Myometrium ayrıca orgazm esnasındada kasılır. PERİMETRİUM, peritonun visseral yaprağından ibaret bir tabakadır. Perimetrium, yanlarda lig.latum uteri (Mesometrium) olarak uzanır. 4.VAGİNA (Colpos,Hazne): Vagina (Gr.vagina=kılıf, Colpos=koy, girinti). yukarıda uterus boynu. aşağıda vulva arasında oblik olarak uzanan fibro-muskuler boru şeklinde bir organdır. Vagina, kadın cinsel temas organı olma yanında, doğum esnasında çocuğun geçtiği, menses (Ay hali kanaması) periodunda da ay hali kanının çıkışına olanak veren bir yol olarak fonksiyon görür. Uretra ve mesanenin arkasında, rektumun önünde yer alan vagina’nın uzunluğu 8-10 cm kadardır. Üst ucu ile uterus boynuna bağlanan vagina’nın duvarları ile uterus boynunun portio vaginalis i arasında 4 adet çıkmaz oluşur. Bunlardan en derin olanı arka fomiks (Pars posterior fornix vaginae)’tir. Aşağıda, vagina lümenini vagina girişi­ne (Vcstibulum vaginae) bağlayan açıklığa ostium vaginae denir. Ostium vaginae, kızlarda hymen (Kızlık zarı) ile kapatılmıştır. Hymen şekilleri ve üzerindeki delikler farklılıklar arzettiğinden hymen anularis, hymen semilunaris, hymen cribriformis vb.değişik isimler verilmiştir. Sosyal yönü, değişik ırk ve kültürlerde farklılıklar taşımakla beraber tıp ve biyolojik açıdan önemsiz olan hymen,ilk cinsel temas (Coitus pervaginalis) esnasında yırtılır. Normal durumdaki hymen için hymen imperforatus, yırtık hymen için de hymen perforatus terimleri kulla­nılır. Vagina ortamı asidik (pH=4-4,5)’tir. Bu ortam dışardan gelebilecek bakteriler için bir bariyer nitel iğin dedir. Spermler için de zararlı olan asidik ortam, cinsel temas esnasında atılan ejekulatın bazik salgıları ile nötralize edilir. B.Dış üreme organları : Kadın dış üreme organları vulva ortak adı ile anılır. Vulva kapsamına giren organlar perine (Apış arası) ‘de yer alırlar. Vulva aşağıdaki organları kapsar: a.Mons pubis (veneris) d.Vestibulum vaginae b.Labia majora pudendi e.Erektil organlar .Clitoris c.Labia minora pudendi .Bulbus vestibuli f.Eklenti bezler (Gll.vestibulares) a.Mons pubis :Mons pubis (L.mons=dağ,tepe). symphysis pubis’i saran derialtı yağ dokusunun fazlalaşması sonucu oluşmuş yuvarlakça bir kabarıklıktır. Puberte’den sonra mons pubis derisi dişiye özgü trianguler bir şekilde kıllanır. Buradaki kıllar pubes olarak adlandırılır. b.Labia majora pudendi (Büyük dudaklar) :Mons pubis’ten başlayıp. aşağıya ve arkaya doğru uzanan, iki genişlemiş plika şeklindedirler.- (Erkeklerdeki scrotum’a özdeştirler).Vulva’nın dış sınırını oluşturan büyük dudaklar, yağ dokusu. düz kas, yağ bezleri. areolar doku ve duysal reseptörler içerir. Mons pubis’teki derialtı yağ dokusu birer parmak gibi büyük dudaklar içine uzanır. Puberte’den sonra. büyük dudakların derisi de kıllanır. İki büyük dudak arasında rima pudendi (Pudendal cleft) olarak adlandınlan bir yarık bulunur. c.Labia minora pudendi (Küçük dudaklar) : Vagina girişinin iki yanında yer almış. iyi kanlanan. yumuşak birer deri plikası şeklindedirler. Her bir küçük dudak. elastik lifler ile birçok kan damarı içeren bir öz (Yağ dokusu içermez) ile bunu saran kılsız, ince, düz bir deriden ibarettir. Labia minora’lar önde preputium clitoridis ile uzanırlar. d.Vestibulum vaginae (Vagina girişi) : Küçük dudaklar arasında kalan boşluğa vestibulum vaginae denir. Ostium urethrae externum. ostium uaginae ve vestibuler bezlerin boşaltma kanalları buraya açılır. Seksüel uyarı sonucu, alkalin salgı yapan vestibuler bezler vestibulum vaginae’yi ıslatırlar. e.Erektil organlar : >Clitoris >Bulbus vestibuli .Clitoris: Clitoris, erkekteki penis in özdeşi olup vulva’nın üst ucunda, küçük dudakların birleşim yerinde yer alır. 2-2,5 cm uzunluğunda bir organ olan clitoris. penis’ten farklı olarak üretra ile delinmemiştir ve corpus spongiosum kitlesine sahip değildir. Birçok sinir sonlanmaları içeren clitoris. cinsel uyan sonucu kanla dolarak sertleşir (Ereksiyon). .Bulbus vestibuli :Vestibulum vaginae’nin iki yanında.m.bulbospon- giosus ‘un derininde yerleşmiş bir çift erektil doku kitlesi oluşumudur. Erkekteki bulbus penis ve corpus spongiosum penis’in özdeşidir. f.Eklenti bezler :Salgılarını vestibulum vaginae’ye akıtan iki grup bez bu başlık altında incelenir. Bu bezler, yaptıklan müköz salgı ile vagina girişini ıslatarak koitusun sağlıklı gerçekleşmesine imkan sağlarlar. a.Gl.vestibularis major (Bartholin bezi) : Sağlı sollu bir çift oval şekilli bez olup bulbus vestibuli’lerin arkasında yer alır. b.GU.vestibulares minores: Vestibulum vaginae mukozasında yer alan bu küçük bezler erkekteki prostat bezinin özdeşidirler. PERİNEUM (Perine, Apışarası): Küçük pelvis’in tabanını oluşturan yumuşak dokular ve taşıdığı yapılar, perine kapsamında incelenir. Apışarasında kalan. eşkenar dörtgen şeklindeki bu bölge (Regio perinealis) ‘in sınırları şu şekildedir: .ÖNDE symphysis pubica . YANLARDA sağ-sol tuber ischiadicum’lar . ARKADA coccyx’in tepesi. Eşkenar dörtgen şeklindeki perine, öğretim kolaylığı açısından, sağ-sol tuber ischiadicum’lardan geçirilen biişhiadik çizgi ile iki üçgen alana ayrılır. Ön üçgen ürogenital trigon (Trigonum ürogenitale,regio ürogenitalis), arka üçgen anal trigon (Trigonum anale,regio analis) olarak adlandırılır. Ürogenital frigonda dış genital organlar. anal trigonda ise canalis analis ve anüs yer alır. Perine derisinin derininde diaphragma pelvis ve diaphragma üroge­nitale olarak adlandırılan kas ve zardan yapılı iki duvar bulunur. ……………………………………………………………………………………………………………………………… ERKEK ÜREME SİSTEMİ GİRİŞ : Erkek üreme sistemini oluşturan erkek üreme organları (Organa genitalia masculina),cinse özgü hücrelerin (Spermatozoon) ve hormonların (Androjenler) oluşumunu sağlayan TESTİSLER ile GENITAL YOLLAR, EKLENTİ BEZLER ve CİNSEL BİRLEŞME ORGANI-PENİS’ten ibarettir. Erkeğin üremedeki sorumluluğu,- ürettiği spermatozoonları kadın üreme kanalına iletmek olduğundan, üremede erkek oldukça aktif olmak zorundadır. Kadın genital yollardan farklı olarak. erkek genital yolların son bölümü aynı zamanda idrarın dışa atılmasını da sağlar. Üreme organları, yerleşim yerlerine göre iç üreme organları ve dış üreme organları olarak iki gruba ayrılırlar. Erkek üreme organlarından testisler, üretraya kadar olan genital yollar ile eklenti bezler iç, penis ve taşıdığı genital+üriner yol dış genital organlar başlığı altında incelenir. A. İç üreme organları (Organa genitalia masculina interna): l.TESTİS (Orchis,Didymis,ERBEZİ): Testis’ler erkekte temel üreme organı olup, testis torbası (Scrotum) içinde yer alırlar. Oval şekilde, yanlardan basık, küçük bir kuş yumurtası büyüklüğünde (Herbiri 2,5x3x5 cm boyutlarında, 10-15 gr Ağırlığında) çift Organ olan testis’ler erkek üreme hücreleri olan spermatozoon’lar ile erkek seks hormonları olan androgenleri üretir. Erken fetal dönemde, karın boşluğunda böbreklere yakın olarak yer alan testisler, fetüs geliştikçe aşağıya doğru hareket ederek (Descensus) doğumdan hemen önce inguinal kanal aracılığı ile scrotum’a inerler. Testis’lerin normal fonksiyonlarını yapabilmeleri için, karın boşluğundan scrotum’a inmeleri zorun­ludur. Scrotum içinde yer alan herbir testis, tunica albuginea olarak adlandırılan kalın bir kapsül ile sarılıdır. Bu kapsül, arka kenarından testisin içine girerek mediastinum testis’ i oluşturur. Mediastinum testis, testise girip çıkan damarlar ile rete testise ait kanalcıkları içerdiği gibi gönderdiği bölmelerle de testis’i 250- 300 Iobçuğa böler. Herbir lobçukta 3-4 (Bazı yazarlara göre 1-4) tane olmak üzere tüm testis’te 1000 kadar seminifer kanalcık (Tubulus seminiferus) bulunur. Testis’in temel parankim yapısını oluşturan seminifer kanalcıklar spermatozoon’ların üretildiği yerlerdir. Testesteron vb. androgenler, seminifer borucuklar arasındaki gevşek bağ dokusu içinde yer alan interstisyel endokrin hücreler (Leydig hücreleri) tarafından yapılır. Seminifer kanalcıklar, mediastinum testis’e uzanarak burada birbirleri ile ağız­laşmalar oluştururlar. Mediastinum testis’teki bu kanalcık ağı rete testis olarak adlandırılır. Rete testise ulaşan spermatozoonlar, buradan çıkan 15-20 adet ductuli efferentes testis ile epididim’in kanal sistemine ulaştırılır. Testis’ler abdominal aorta’dan çıkan testiküler arterler ile kanlandırılır.Testis’lerin venöz kanı sağda v.cava inferior’a, solda v.renalis (—>V.cava inferior)’e dökülür. Testis’ler otonom sinirlerle innerve edilir. 2.EPİDİDİM (Epididymis) : Epididim (Gr. epi=üst , didymis=ikiz,testis),her bir testis’in arka-üst bölümü üzerinde yerleşmiş.5-6 cm uzunluğunda, üst bölümü geniş (Caput), aşağı bölümleri giderek daralan bir eklen tidir. Bir kanal sisteminden ibaret olan epididim, rete testis’ten ductuli efferentes testis’ler ile aldığı spermatozoonları duc.deferens (Vas deferens)’e iletme yanında. spermiumlar için bir olgunlaşma ve depolama yeri olarak ta görev yapar.5-6 cm uzunluktaki epididim içinde kesintisiz şekilde kıvrılmış olan epididim kanalı (Due.epididymis) gerçekte 5-7 m (Sindirim kanalının uzunluğu kadar) uzunluktadır. Epididim kanal sistemine kadar olan yollardaki spermiumlar oldukça hare­ketsiz oldukları halde, epididim kanalı içindeki asit ortamda 18-20 saat bekleyen spermiumlar ovum’u dölleyebilecek olgunluğa erışirler.Spermiumlann epididim kanalı içindeki olgunlaşma mekanizmaları tam olarak bilinmemektedir. 3.DUKTUS DEFERENS (Vas deferens,Sperma kanalı); Duktus deferens, epididimin kuyruk bölümünün ucundan başlayıp, epididim kanalının devamı şeklinde uzanan, kalın kassal bir borudur. Vas deferens 40-50 cm uzunluğunda olup. sadece spermiumlarm iletimiyle görevlidir. Önce scrotum içinde epididim’in iç yanında. testis’in arka kenarı boyunca yukarıya doğru seyreden vas deferens. daha sonra funiculus spermaticus içinde olarak inguinal kanalı geçer ve karın boşluğuna girer. Karın boşlu­ğuna girdikten sonra funiculus spermaticus oluşumlarından ayrılan duktus deferens, pelvis’in yan duvannda aşağıya-içyana doğru uzanır. Mesaneye ulaşmadan önce üreter’i çaprazlayıp rektum ile mesane arasına sokulur. Burada, prostad’ın tabanına doğru ilerliyen vas deferens, vesicula seminalis’in boşaltma kanalı ile birleşerek ejakulator kanalın (Ductus ejaculatorius) oluşumuna katılır. Vas deferens’in ejakulator kanal oluşumuna katılmadan önceki 5 cm ‘lik bölümü oldukça geniştir. Yaklaşık 1 cm kalınlıktaki bu genişlemiş bölüme ampulla denir. Prostat, koyu kırmızı renkte, oldukça sıkı dokulu. sert kıvamlı, kestane şeklinde bir bezdir. Bez dıştan ince, sağlam fibromuskuler bir kapsülle sarılmıştır. Kapsülün altındaki prostat dokusunda 40-50 adet tubuloalueoler bez bulunur. Bu bezler salgılarını üretranın prostatik bölümüne akıtırlar. Günde 0,5-2 ml prostat salgısı (Succus prostaticus) üretilir. Salgılanımı testesteron ile idare edilen succus prostaticus, süt gibi alkalik bir salgıdır. Meni hacminin % 20-30′unu prostat salgısı oluşturur. Salgının alkali karakteri, cinsel temas esnasında atıldığı vagina’daki asit ortamın nötralizasyonuna katkıda bulunur. Prostat bezinde 5 lob ayırt edilir. Lobus mcdius (Median lob). posteri­or, lateralis (iki lob) ve anterior olarak adlandırılan loblar içinde. median lob prostat hipertrofisi (BPH),posterior lob prostat kanserinin en çok kaynak­landığı bölümler olarak bilinir. Prostat hipertrofisi 50 yaşın üzerindeki erkek­lerde yaygın olarak görülür. BPH sonucu normalde 8-10 gr. olan prostat bezi 60-150 gr büyüklüğe erişir. lyi huylu bir büyüme olan BPH, üretranın prostatik bölümünü daralttığı gibi aşırı büyümelerde tümüyle tıkayabilir. c.Bulboüretral bez (Gl.bulboıırethralis): Cowper bezleri olarak ta adlandırılan gl.bulbourethralis’ler iki bez olup.prostat’ın aşağısında, membranöz üretranın iki yanında, ürogenital diafragma içinde yer alırlar. Herbiri bezelye büyüklüğünde (0.7-lcm çapında) olan bezler, şeffaf, albuminden zengin, alkali, mukoid karakterli salgılarını boşaltma kanalları ile üretraya akıtırlar. Testesteron kontrolü altındaki salgı .seksüel uyan ile üretraya boşalır. Taze iken kaygan, akıcı ve öze! kokulu olan bu salgı, üretranın kayganlaşması, üretra mukozasının idrarın irridatif etkisinden korunması ve meni içeriğine katkı gibi fonksiyonlara sahiptir. Cowper bezleri testesteron yokluğunda atrofiye olur. MENİ (Ejekulat,Semen) Orgazm esnasında urethra’nın dış deliği yolu ile dışarıya fışkırtılan karma salgı, meni (Ejakulat, semen, döl) olarak adlandırılır. Opak, beyazımsı olan bu salgı, 2-4 ml olup, testis, epididim, vezikula seminalis, prostat ve bulboüretral bezlerin salgılarının toplamıdır.% 90 ‘i su olan bu salgının içinde spermiumlar ile spermiumların metabolizmaları için gerekli olan mineral tuzlar, proteinler, serbest amino asitler, spermin, prostoglandinler ve bol miktarda früktoz bulunur. 2-4 ml lik meni içinde 300-400 milyon (60-100 milyon /ml) sperm bulunur. Hacim olarak spermiumlar ejakulatın % 1′ini oluştururlar. Ejakulatın % 60 70’i vezikula seminalis. % 20-30′u prostat salgısı tarafından yapılır. Erkek üreme sisteminde haftalarca yaşayabilen spermiumlar, kadın üreme sistemine atıldıklarında burada ancak 2-3 gün yaşayabilirler. Ejakülasyondan 2 saat sonraki örneklerde, spermlerin % 80′i hareketli oldukları halde 24 saat sonra sadece % 15 oranındaki spermde hareket vardır. Spermiumların hareketi ve morfolojik olarak normal olmaları, fonksiyonları-dölleme yetenekleri açısından önemlidir. Spermler, düşük ısıda saklanırlarsa, yaşamlarını ve fertilizasyon (Dölleme) özelliklerini korurlar. Menide sperm sayısının 1 ml ‘de 20 milyonun altına düşmesi (Oligospermi) durumunda, döllneme özelliği kaybolur. Ejakulatta 1 ml de 60-120 milyon sperm varsa normospermi, 20-40 milyon sperm varsa hipoozospermi 1-20 milyon sperm varsa oligospermi, 1 milyonun altında speım varsa azospermi terimi kullanılır. B.Dış üreme organları (Organa genitalia masculina externa): 1.PENİS Penis (Phallus.kamış), erkek cinsel birleşme ve idrar boşaltma organıdır. Özel yapısı nedeniyle çeşitli uyarılar sonucu sertleşip dikleşme gösteren penis, bu yeteneği ile cinsel birleşmeye imkan sağladığı gibi ejakulatın vagina’da uterus ağzının yakınlarına atılmasını mümkün kılar. Penis içinde yer alan üretra bölümü, gerektiğinde ejakulatın, gerektiğinde de mesanede biriken idrarın atıldığı bir ortak yol niteliğindedir. Penisin serbest bölümü (Pars libera) ve kök (Pars fixa) olmak üzere iki temel bölümü vardır. Serbest bölüm, istirahat halinde aşağıya doğru sarkık bir halde bulunduğundan pars pendula (L.sarkaç) olarakta adlandırılmıştır. Pars libera (=Pars pendula).yetişkin bir erkekte 8-10 cm uzunluğunda. 3 cm çapında olduğu halde, ereksiyon (Sertleşip dikleşme) esnasında, istirahat anı boyutlarının 1.5-2 katma ulaşır. Serbest bölümün konik şekildeki ucuna glans penis (Balanus) denir. Glans penis, sünnetsiz kişilerde sünnet derisi (Preputium penis) ile örtülmüştür. Penis kökü (Radix penis-Pars fixa), dışardan görülmeyen, penisin tutunup sabitliğini sağlayan bölümüdür. Penis, dışardan deri ve fasya ile sarılmış üç longitudinal erektil kitle (2 adet Corpora cavernosa 1 adet Corpus spongiosum) ‘dan yapılıdır. Erektil kitleler, kaverna olarak adlandırılan, içleri endotel ile kaplı boşluklar içeren süngerimsi bir dokudan yapılmıştır. Taktil veya mental erotik uyarılar sonucu kavernalar kanla dolduğundan ereksiyon gerçekleşir. Penis, a.pudenda internadan kaynak alan atardamarlarla kanlandırılır, Lenfası inguinal lenf düğümlerine akar. Somatik ve visseral innervasyonu n.pudendus yolu ile gerçekle­şir. Parasempatik uyarı kavernalara giren arterleri genişleterek, boşluklara daha fazla kan dolmasına, dolayısı ile ereksiyona neden olur. 2.SKROTUM (Scrotum,Testis yuvası) : Skrotum, perinede yer alan, içinde testis’ler i ve epididimler i barındıran kutaneoz fibromuskuler bir torbadır. Testislerin normal fonksiyon görebilmeleri için descensus ve scrotum içine yerleşmeleri zorunludur. Çünkü testislerin normal fonksiyon görebilmeleri için vücut ısısından daha düşük bir ısıya gereksinmeleri vardır, Scrotıım, yapısındaki özellikler (Derisinde bol miktarda ter bezleri, diğer katmanlarında kas lifleri-m.dartos, m.crcmaster vb.) ile düşük ısıyı (34-35 °) sağlar. Skrotum, kadınlardaki büyük dudaklara özdeştir.

http://www.biyologlar.com/idrar-ve-ureme-sistemi

KADIN ÜREME SİSTEMİ

İnsan neslinin sürekliliği üreme fonksiyonu ile sağlanır. Bu fonksiyonu ger­çekleştirmek amacı ile şekillenmiş olan üreme organları, üreme işinde erkek ve dişinin işlevlerine paralel olarak şekil, konum ve yapı bakımından her iki cinste çok farklıdır. Kadının üremedeki rolü erkekten çok daha komplekstir. Neslin devamının sağlanmasında, erkeğin rolü aktif olmakla beraber bu olaya gövdece katkısı çok kısa sürer ve sadece koitus (Penisin vagina’ya sokulması) ile sınırlıdır. Oysaki kadın, zigot’un oluşumu için zorunlu olan ovum’u üretmekle kalmaz, zigot’un iletimi, yuvalanması. embriyonal ve fötal yaşamın sürdürülmesi ve yavrunun doğurulması fonksiyonlarını-görevlerini de üstlenmiştir. Hatta bununla da kalmaz, doğumdan sonra da normal şartlarda yavrunun beslenmesi için gerekli sütü üretir; normal ruhsal gelişim için gerekli olan anne şefkatini verir. Kadın üreme organları iki gruba ayrılarak incelenir : 1.Kadın iç üreme organları (Organa genitalia feminina interna): Ovariun tuba uterina, uterus, vagina. 2.Kadın dış üreme organları (Organa genitalia feminina externa): Vulva (Mons pubis, labia majora, labia minora, clitoris, bulbus vestibuli ve gll. vestibulares). A İç üreme organları: 1.OVARİUM (Yumurtalık) : Ovarium’lar, kadında temel üreme organları olup, küçük pelvis’in dışyan duvar­larındaki fossa ovarica’lara otururlar. Sağ-sol bir çift organ olan ovarium’lar erkekteki testis’lerin homoloğudurlar. Ovarium’lar, seksüel yönden olgun bir dişide, dişi üreme hücreleri olan ovum (Yumurta)’lar ile dişi seks hormonları olan östrojen ve progesteron’u üretirler. Herbir ovarium, grimsi pembe renkte, badem şeklinde, solid, nodüler yüzeyli 3x2x1 cm boyutlarında. 3-5 gr ağırlığındadırlar. Ovarium, bir periton plikası olan mesovarium aracılığı ile lig.latum uteri’nin arka yüzüne, lig.ovarii proprium aracılığı ile de tuba uterina’nın tutunma yerine yakın olarak uterus yan duvarına bağlanır. Mesovarium’un iki yaprağı arasında, hilum ovarii’ye ulaşan arter, ven ve lenfatikler ile sinirler bulunur. Ovarium, pelvik duvara lig.suspcnsorium ovarii “infundibulopelvik bağ” ile bağlanır. Ovarium’un serbest dış yüzü, peritonun mezotelium’u ile uzanan epithelium superficiale (Germinal tabaka) ile sarılmıştır. Bu örtünün altında, kompakt bir bağ dokusundan yapılı olan tunica albuginea bulunur .Tunica albuginea’nın altındaki ovarium dokusu, dışta cortex ovarii (Zona parenchymatosa), içte medulla ovarii (Zona vasculosa)’dan yapılıdır. Cortex ovarii’nin parankimatöz dokusu, gelişim ve dejenerasyonun çeşitli aşamalarındaki folliküllerden ibarettir. Folliküller, primordial, primer, sekonder ve tersiyer (Vesiculosusà Graaf follikülü) olmak üzere dört aşamada bulunurlar. Tersiyer follikülün ileri aşaması olgun follikül – Graaf follikülü olup ovulatio ile sonuçlanır. Ovulasyondan sonra, yırtılan Graaf follikülünün yerinde corpus luteum (Sarı cisim) oluşur. Corpus luteum, geçici bir endokrin bez niteliğindedir. 2.TUBA UTERİNA (Salpinks,Fallop borusu) : Tuba uterina’lar, uterus fundus’undan ovarium’lara doğru uzanan 10-12 cm uzunluğunda bir çift muskuler borudur. Sağ-sol herbir salpinks, lıg. latum uteri’nin üst kenarı boyunca, onun iki yaprağı arasında yer alır. Tuba uterina’nın ouarium’la direkt bağlantılı olmayan dışyan ucundaki, karın boşluğuna açılan deliğine osti­um abdominale tubae uterinae, uterus boşluğuna açılan deliğine de ostium uterinum tubae denir. Ovarium’dan ovulasyon (Yumurtlama) ile atılan ovum (Yumurta), ostium abdominale’den tuba uterina boşluğuna girer. Ovum.tuba uterina’nın peristaltik dalgalan ve mukozasındaki siliaların yardımı ile uterus lümenine doğru iletilir. Tarifsel amaçlar için, tuba uterina 4 bölüme ayrılır. a.Infundibülum : Ovarium tarafındaki, huni şeklinde olan 2 cm ‘lik bölüm. b.Ampulla : Tuba uterina’nın en uzun, ince duvarlı orta bölümü. c. İsthtnus : Uterus’a yakın, dar bölüm. d.Pars uterina (Pars Intramuralis): Tuba uterina’nın, uterus duvarı içinde kalan 1 cm uzunluktaki bölümü. .Tuba uterina’nın duvar yapısı, içi boşluklu organların duvar yapısına uyar. 3.UTERUS (Metra,Hystera, Ana rahimi): Uterus, pelvis boşluğunda, rektum ile mesane arasında yer alan, kalın duvarlı, içi boş, muskuler bir organdır. Önden arkaya basık, ters duran bir armut (veya bal ka­bağı şeklinde) ‘a benzeyen uterus’un üst bölümünün (Fundus) iki yanına tuba uterina’lar açılır; âlt bölümü (Cervix) ise vagina ile devam eder. Zigotla başlayan insan yaşamının ontogenetik evriminin geçtiği yer olan uterus, insan yavrusunun bu gelişim ve değişimi esnasındaki beslenmesi yanında doğumunu da sağlar. Doğurmamış yetişkin bir kadında, uterus’un uzunluğu 7,5 cm en geniş yerindeki genişliği 5 cm , ağırlığı ise 40-50 gr ‘dır. Tarifsel amaçlar için uterus 4 bölüme ayrılır: a.Fundus : Uterus’un üst bölümüdür. Salpinksler buraya tutunur. b.Corpus (Korpus) : Uterus kitlesinin yaklaşık 2/3′ünü kapsayan,fundus dışındaki geniş üst bölümüdür. c.İsthmus : Uterus korpusu ile boynu arasında kalan yaklaşık 1 cm ‘lik bölüm. d.Cervix (Serviks.Boyun) : Uterus kitlesinin 1/3 alt bölümüdür. Boyun bölümü içinde kalan uterus boşluğuna canalis cervicis (Servikal kanal) denir. Serviksin bir bölümü vagina içinde kalır (Portio vaginalis). UTERUSUN NORMAL DURUŞU : Küçük pelvis’in’ortasında, mesane ile rektum arasında duran uterus’un uzun ekseni axis pelvis’e uyar. Uterus’un, kadınların % 80′inde görülen bu normal duruşu “anteversiyon + antefleksiyon” terimleri ile belirtilir. Uterus’un normal pozisyonunu koruyan ve uterus’un yerinde durması­nı sağlayan yapılar şunlardır : Lig.latum uteri, lig.teres uteri, lig.cardinale (Lig.cervicale transversum.Mackenrodt bağı).lig.uterosacrale. UTERUS’UN YAPISI : İçi boşluklu bir organ olan uterus’un duvarı üç katmandan oluşmuştur. .Endometrium (Tunica mucosa) .Myometrium (T.muscularis) .Perimetrium (T.serosa) ENDOMETRIUM, tek katlı, kolumnar epitel ile basit tubuler bezler (Gll.uterinae) içeren lamina propria‘dan oluşur. Endometrium, menarş (Ilk ay hali) ile menapoz (Ay halinin sona’ ermesi). arası dönemde periodik değişiklikler gösterir. 28±4 günlük periodlarla gerçekleşen endometrial siklus. ouarium hormonları tarafından kontrol edilir. Herbir siklus (Menstrual siklus)’un sonunda parsiyel deskuamasyon ve kana­ma (Menses,katamenia,ay hali kanaması) meydana gelir. Dökülen endometrial dokular ve kan, 3-5 gün içinde vagina yolu ile atıldıktan sonra, endometrium kendini yenilemek üzere yeni bir siklusa başlar. Endometrium, menstrual siklustan etkilenme özelliğine göre iki taba­kaya ayrılır: Fonksiyonel tabaka, bazal tabaka, Fonksiyonel tabaka, menştrual siklus esnasında fonksiyonel ve yapısal değişiklikler (Yıkılma ve tekrar yenilenme) gösteren ince, yüzeyel tabakadır. Bazal tabaka ise daha kalın olup,menstrual siklus esnasında çok az değişiklikten sonra, fonksiyonel tabakayı yeniler. MYOMETRIUM: uterus duvarının en kalın tabakası olup düz kaslardan oluşmuştur. Myometrium’u oluşturan kas lifleri uzunlamasına,- sirküler ve diagonal şekilde seyrederler. Doğum esnasında gerekli motor güç myometrium tarafından yaratılır. Myometrium ayrıca orgazm esnasındada kasılır. PERİMETRİUM, peritonun visseral yaprağından ibaret bir tabakadır. Perimetrium, yanlarda lig.latum uteri (Mesometrium) olarak uzanır. 4.VAGİNA (Colpos,Hazne): Vagina (Gr.vagina=kılıf, Colpos=koy, girinti). yukarıda uterus boynu. aşağıda vulva arasında oblik olarak uzanan fibro-muskuler boru şeklinde bir organdır. Vagina, kadın cinsel temas organı olma yanında, doğum esnasında çocuğun geçtiği, menses (Ay hali kanaması) periodunda da ay hali kanının çıkışına olanak veren bir yol olarak fonksiyon görür. Uretra ve mesanenin arkasında, rektumun önünde yer alan vagina’nın uzunluğu 8-10 cm kadardır. Üst ucu ile uterus boynuna bağlanan vagina’nın duvarları ile uterus boynunun portio vaginalis i arasında 4 adet çıkmaz oluşur. Bunlardan en derin olanı arka fomiks (Pars posterior fornix vaginae)’tir. Aşağıda, vagina lümenini vagina girişi­ne (Vcstibulum vaginae) bağlayan açıklığa ostium vaginae denir. Ostium vaginae, kızlarda hymen (Kızlık zarı) ile kapatılmıştır. Hymen şekilleri ve üzerindeki delikler farklılıklar arzettiğinden hymen anularis, hymen semilunaris, hymen cribriformis vb.değişik isimler verilmiştir. Sosyal yönü, değişik ırk ve kültürlerde farklılıklar taşımakla beraber tıp ve biyolojik açıdan önemsiz olan hymen,ilk cinsel temas (Coitus pervaginalis) esnasında yırtılır. Normal durumdaki hymen için hymen imperforatus, yırtık hymen için de hymen perforatus terimleri kulla­nılır. Vagina ortamı asidik (pH=4-4,5)’tir. Bu ortam dışardan gelebilecek bakteriler için bir bariyer nitel iğin dedir. Spermler için de zararlı olan asidik ortam, cinsel temas esnasında atılan ejekulatın bazik salgıları ile nötralize edilir. B.Dış üreme organları : Kadın dış üreme organları vulva ortak adı ile anılır. Vulva kapsamına giren organlar perine (Apış arası) ‘de yer alırlar. Vulva aşağıdaki organları kapsar: a.Mons pubis (veneris) d.Vestibulum vaginae b.Labia majora pudendi e.Erektil organlar .Clitoris c.Labia minora pudendi .Bulbus vestibuli f.Eklenti bezler (Gll.vestibulares) a.Mons pubis :Mons pubis (L.mons=dağ,tepe). symphysis pubis’i saran derialtı yağ dokusunun fazlalaşması sonucu oluşmuş yuvarlakça bir kabarıklıktır. Puberte’den sonra mons pubis derisi dişiye özgü trianguler bir şekilde kıllanır. Buradaki kıllar pubes olarak adlandırılır. b.Labia majora pudendi (Büyük dudaklar) :Mons pubis’ten başlayıp. aşağıya ve arkaya doğru uzanan, iki genişlemiş plika şeklindedirler.- (Erkeklerdeki scrotum’a özdeştirler).Vulva’nın dış sınırını oluşturan büyük dudaklar, yağ dokusu. düz kas, yağ bezleri. areolar doku ve duysal reseptörler içerir. Mons pubis’teki derialtı yağ dokusu birer parmak gibi büyük dudaklar içine uzanır. Puberte’den sonra. büyük dudakların derisi de kıllanır. İki büyük dudak arasında rima pudendi (Pudendal cleft) olarak adlandınlan bir yarık bulunur. c.Labia minora pudendi (Küçük dudaklar) : Vagina girişinin iki yanında yer almış. iyi kanlanan. yumuşak birer deri plikası şeklindedirler. Her bir küçük dudak. elastik lifler ile birçok kan damarı içeren bir öz (Yağ dokusu içermez) ile bunu saran kılsız, ince, düz bir deriden ibarettir. Labia minora’lar önde preputium clitoridis ile uzanırlar. d.Vestibulum vaginae (Vagina girişi) : Küçük dudaklar arasında kalan boşluğa vestibulum vaginae denir. Ostium urethrae externum. ostium uaginae ve vestibuler bezlerin boşaltma kanalları buraya açılır. Seksüel uyarı sonucu, alkalin salgı yapan vestibuler bezler vestibulum vaginae’yi ıslatırlar. e.Erektil organlar : >Clitoris >Bulbus vestibuli .Clitoris: Clitoris, erkekteki penis in özdeşi olup vulva’nın üst ucunda, küçük dudakların birleşim yerinde yer alır. 2-2,5 cm uzunluğunda bir organ olan clitoris. penis’ten farklı olarak üretra ile delinmemiştir ve corpus spongiosum kitlesine sahip değildir. Birçok sinir sonlanmaları içeren clitoris. cinsel uyan sonucu kanla dolarak sertleşir (Ereksiyon). .Bulbus vestibuli :Vestibulum vaginae’nin iki yanında.m.bulbospon- giosus ‘un derininde yerleşmiş bir çift erektil doku kitlesi oluşumudur. Erkekteki bulbus penis ve corpus spongiosum penis’in özdeşidir. f.Eklenti bezler :Salgılarını vestibulum vaginae’ye akıtan iki grup bez bu başlık altında incelenir. Bu bezler, yaptıklan müköz salgı ile vagina girişini ıslatarak koitusun sağlıklı gerçekleşmesine imkan sağlarlar. a.Gl.vestibularis major (Bartholin bezi) : Sağlı sollu bir çift oval şekilli bez olup bulbus vestibuli’lerin arkasında yer alır. b.GU.vestibulares minores: Vestibulum vaginae mukozasında yer alan bu küçük bezler erkekteki prostat bezinin özdeşidirler. PERİNEUM (Perine, Apışarası): Küçük pelvis’in tabanını oluşturan yumuşak dokular ve taşıdığı yapılar, perine kapsamında incelenir. Apışarasında kalan. eşkenar dörtgen şeklindeki bu bölge (Regio perinealis) ‘in sınırları şu şekildedir: .ÖNDE symphysis pubica . YANLARDA sağ-sol tuber ischiadicum’lar . ARKADA coccyx’in tepesi. Eşkenar dörtgen şeklindeki perine, öğretim kolaylığı açısından, sağ-sol tuber ischiadicum’lardan geçirilen biişhiadik çizgi ile iki üçgen alana ayrılır. Ön üçgen ürogenital trigon (Trigonum ürogenitale,regio ürogenitalis), arka üçgen anal trigon (Trigonum anale,regio analis) olarak adlandırılır. Ürogenital frigonda dış genital organlar. anal trigonda ise canalis analis ve anüs yer alır. Perine derisinin derininde diaphragma pelvis ve diaphragma üroge­nitale olarak adlandırılan kas ve zardan yapılı iki duvar bulunur.

http://www.biyologlar.com/kadin-ureme-sistemi

UTERUS (Metra,Hystera, Ana rahimi)

Uterus, pelvis boşluğunda, rektum ile mesane arasında yer alan, kalın duvarlı, içi boş, muskuler bir organdır. Önden arkaya basık, ters duran bir armut (veya bal ka­bağı şeklinde) ‘a benzeyen uterus’un üst bölümünün (Fundus) iki yanına tuba uterina’lar açılır; âlt bölümü (Cervix) ise vagina ile devam eder. Zigotla başlayan insan yaşamının ontogenetik evriminin geçtiği yer olan uterus, insan yavrusunun bu gelişim ve değişimi esnasındaki beslenmesi yanında doğumunu da sağlar. Doğurmamış yetişkin bir kadında, uterus’un uzunluğu 7,5 cm en geniş yerindeki genişliği 5 cm , ağırlığı ise 40-50 gr ‘dır. Tarifsel amaçlar için uterus 4 bölüme ayrılır: a.Fundus : Uterus’un üst bölümüdür. Salpinksler buraya tutunur. b.Corpus (Korpus) : Uterus kitlesinin yaklaşık 2/3′ünü kapsayan,fundus dışındaki geniş üst bölümüdür. c.İsthmus : Uterus korpusu ile boynu arasında kalan yaklaşık 1 cm ‘lik bölüm. d.Cervix (Serviks.Boyun) : Uterus kitlesinin 1/3 alt bölümüdür. Boyun bölümü içinde kalan uterus boşluğuna canalis cervicis (Servikal kanal) denir. Serviksin bir bölümü vagina içinde kalır (Portio vaginalis). UTERUSUN NORMAL DURUŞU : Küçük pelvis’in’ortasında, mesane ile rektum arasında duran uterus’un uzun ekseni axis pelvis’e uyar. Uterus’un, kadınların % 80′inde görülen bu normal duruşu “anteversiyon + antefleksiyon” terimleri ile belirtilir. Uterus’un normal pozisyonunu koruyan ve uterus’un yerinde durması­nı sağlayan yapılar şunlardır : Lig.latum uteri, lig.teres uteri, lig.cardinale (Lig.cervicale transversum.Mackenrodt bağı).lig.uterosacrale. UTERUS’UN YAPISI : İçi boşluklu bir organ olan uterus’un duvarı üç katmandan oluşmuştur. .Endometrium (Tunica mucosa) .Myometrium (T.muscularis) .Perimetrium (T.serosa) ENDOMETRIUM, tek katlı, kolumnar epitel ile basit tubuler bezler (Gll.uterinae) içeren lamina propria‘dan oluşur. Endometrium, menarş (Ilk ay hali) ile menapoz (Ay halinin sona’ ermesi). arası dönemde periodik değişiklikler gösterir. 28±4 günlük periodlarla gerçekleşen endometrial siklus. ouarium hormonları tarafından kontrol edilir. Herbir siklus (Menstrual siklus)’un sonunda parsiyel deskuamasyon ve kana­ma (Menses,katamenia,ay hali kanaması) meydana gelir. Dökülen endometrial dokular ve kan, 3-5 gün içinde vagina yolu ile atıldıktan sonra, endometrium kendini yenilemek üzere yeni bir siklusa başlar. Endometrium, menstrual siklustan etkilenme özelliğine göre iki taba­kaya ayrılır: Fonksiyonel tabaka, bazal tabaka, Fonksiyonel tabaka, menştrual siklus esnasında fonksiyonel ve yapısal değişiklikler (Yıkılma ve tekrar yenilenme) gösteren ince, yüzeyel tabakadır. Bazal tabaka ise daha kalın olup,menstrual siklus esnasında çok az değişiklikten sonra, fonksiyonel tabakayı yeniler. MYOMETRIUM: uterus duvarının en kalın tabakası olup düz kaslardan oluşmuştur. Myometrium’u oluşturan kas lifleri uzunlamasına,- sirküler ve diagonal şekilde seyrederler. Doğum esnasında gerekli motor güç myometrium tarafından yaratılır. Myometrium ayrıca orgazm esnasındada kasılır. PERİMETRİUM, peritonun visseral yaprağından ibaret bir tabakadır. Perimetrium, yanlarda lig.latum uteri (Mesometrium) olarak uzanır.

http://www.biyologlar.com/uterus-metrahystera-ana-rahimi

Endoservikal hücre nedir?

Kadın üreme sistemi pekçok değişik türde hücreden oluşmaktadır. Bu sistemin değişik bölgelerinde faklı yapı ve türde hücreler bulunur. Faklı hücre gruplarının değişik görev ve işlevleri vardır. Bazı hücreler salgı üretirken diğer hücre grupları altında yatan dokuyu dış etkenlere karşı koruma görevi üstlenir. Değişik hücre grupları birbirlerinden keskine yakın sınırlar ile ayrılırlar. Bu ayrımın en belirgin olduğu yerlerden birisi de rahim ağzıdır. Rahim ağzının dışını döşeyen hücreler skuamöz epitel (yassı) olarak adlandırılırken rahim ağzı kanalını döşeyen hücreler salgı üretme özelliğine sahip kolumnar (silindirik) hücreler olarak adlandırılırlar. Bu iki hücre grubunun birleştiği alan ise skuamokolumnar bileşke ya da transformasyon alanı ismini alır. Transformasyon alanı oldukça önemli bir bölgedir ve serviks kanserlerinin tamamı bu bölgeden başlar. Rahim ağzında yara nedir? Rahim ağzının dış yüzeyini oluşturan skuamöz hücrelerin kısmen ya da tamamen yokluğu servikal erozyon ya da halk arasında söylendiği şekli ile rahim ağzında yara olarak adlandırılır. Normalde olması gereken skuamöz epitelin yerini rahim ağzı kanalının (endoservikal kanal) içinden gelen kolumnar hücreler almıştır. Endoservikal kanalı oluşturan doku daha kırmızı ve hassas olduğundan ve muayenede yara ve iltihaplı bir doku şeklinde görüldüğünden erozyon ya da yara seklinde tanımlanmaktadır. Gerçekte ise bir doku kaybı yani yara olmayıp sadece faklı hücrelerin olmamaları gereken yerde bulunmaları söz konusudur. Günümüzde ise bu durumun yanlış anlaşılmalara neden olabilen erozyon (yara) yerine kırmızı plak şeklinde tercüme edebileceğimiz eritroplaki olarak tanımlanması önerilmektedir. Bu terimlerin dışında rahim ağzı kanalının dışa doğru dönmesi anlamına gelen ektropion ya da eversiyon terimleri de kullanılabilmektedir. Bu dokunun daha kırmızı görünmesinin nedeni dokuyu oluşturan hücre tabakasının yassı epitel gibi çok katlı olmamasıdır. Silindirik epitel daha ince tabakalardan oluştuğu için altta kalan kan damarları yüzeye daha yakın ve daha belirgindir. Doku daha kırılgan olduğundan kolayca kanayabilir ve enfeksiyonlara daha açıktır. Nedenleri nelerdir? Bu duruma yol açan nedenler tam olarak bilinmemektedir. Cinsel ilişki sırasında penisin yarattığı, ya da tampon vb kullanımının yol açtığı travmanın risk faktörü olduğu kabul edilir. Benzer şekilde bazı vajinal enfeksiyonlar ve sperm öldürücü ilaçlar, kremler ve prezervatif üzerindeki kimyasal maddeler de kırmızı plaklara neden olabilir. Bunlar dışında kadının hormonal durumu da endoservikal dokunun dışa dönmesine neden olabilir. Çocuklarda, hamile kadınlarda ve doğum kontrol hapı kullananlarda saptanması normaldir. Ancak pekçok kadında altta yatan herhangi bir neden ya da risk faktörü saptanamaz. Belirtileri Eritroplaki hastaların çok büyük bir kısmında hiçbir belirti vermez ve muayene sırasında rahim ağzı spekulum ile gözlenirken ya da rutin kontroller sırasında smear alınırken fark edilir. Bununla birlikte en sık karşılaşılan yakınma akıntıdır. Dışa doğru dönmüş hücreler salgı yapmaya devam ettiğinden vajinal akıntı olabilir. Bu akıntı kokusuz, şeffaf, beyaz ve sümüğümsü bir akıntı olabileceği gibi enfeksiyon varlığında iltihabi ve kötü kokulu da olabilir. Bir diğer bulgu anormal vajinal kanamalardır. Doku kırılgan olduğundan cinsel ilişki sırasında penisin teması ile küçük kanamalar olabilir. Bu kanamalar ilişki sonrası lekelenme ya da kanama şeklinde kendini gösterir ve postkoital kanama olarak adlandırılır. Eritroplaki varlığında ilişkiden ve adet kanamasından bağımsız lekelenmeler ve ara kanamalar da görülebilir. Tanı Eritroplakinin tanısı muayene ile konur. Muayene sırasında mutlaka smear testi yapılmalı ve kanser öncülü hücresel değişimlerin olmadığı gösterilmelidir. Şüpheli durumlarda mutlaka kolposkopi ve biopsi yapılmalıdır. Tedavi Bu durum çoğu zaman kendiliğinden iyileşir. Altta yatan enfeksiyon, travma, kimyasal madde gibi bir neden saptandığında bu durmunun giderilmesi lezyonun da tedavi edilmesini sağlar. Bir neden bulunamayan ve takiplerde kendiliğinden geçmeyen olgularda, hastanın kanama ve akıntı yakınmalarının yoğun olduğu durumlarda ise yakma (koterizasyon), dondurma (kriyoterapi) gibi yöntemler kullanılabilir. Kırmızı plak ya da halk arasında söylendiği şekliyle rahim ağzında yara kolay tedavi edilebilen ve tedaviye iyi yanıt veren bir durumdur.

http://www.biyologlar.com/endoservikal-hucre-nedir

HPV (Human Papilloma Virus) tarama + tiplendirme

Örnek Cinsi : Vajinal Sürüntü, Kondilom, Sperm, Postüretral Sürüntü Örnek Miktari : 2-3 ml Materyal Transportu: Materyal, tranport besiyerine konarak 24 saat içerisinde oda ısısında gönderilmelidir.Transport besiyeri yok ise; materyal, steril serum fizyolojik konmuş bir steril kap veya direk steril bir kap içerisinde gönderilmelidir. Metod : PCR ve Dizi Analizi Sonuçlanma süresi: Hergün / 15 gün Genel Bilgiler: HPV ya da diğer adı ile genital human papilloma virus cinsel yol ile bulaşan ve siğil şeklinde kitlelerin (kondilom) oluşumuna neden olan ve servikal kanserle ilişkili olduğu kesin olarak saptanmış bir virüstür. Dünyada kanserlerin görülme sıklığına göre 2. sırada yer almaktadır. HPV’nin neden olduğu hastalıklar arasında serviks, vulva, penis ve anüs, baş ve boyun kanserleri, anogenital siğiller vardır. Servikal kanser insidansı 100.000 kadında 1-50 arasında değişmektedir. Genel toplumda 20 milyondan fazla insanın bu hastalığı taşıdığı tahmin edilmektedir HPV' nin şu an bilinen ve sınıflanan 120' den fazla tipi tanımlanmıştır. En sık HPV tip 6 ve 11 genital siğillere neden olurken kadınlardaki rahim ağzı kanserine ise çoğunlukla tip 16 ve 18 neden olmaktadır. Vücutta görülen kondilomların ortadan kaldırılması, hastalığın bulaşması ve yayılmasına engel olur fakat daha sonra immun sistemin zayıflamasıyla tekrar ortaya çıkabilirler. Kadınlarda en sık rahim ağzı kanseri taraması günümüzde pap smear ile yapılmaktadır. PAP smearda HPV'ye bağlı olduğu düşünülen değişimler saptandığında aynı materyal içinde HPV' ye ait DNA incelemeleri yapılarak HPV varlığı ve hangi tip HPV bulunduğu saptanabilir. HPV DNA testi ile birlikte PAP SMEAR testinin birlikte uygulanması önemlidir. HPV Virüsü kendi içlerinde Yüksek, Düşük ve Diğer Risk Derecelendirmesi şeklinde ayrım göstermektedir. Yüksek Riskli Tipler : 16, 18, 31, 33, 35, 39, 45, 51, 52, 56, 58, 59, 68, 73, 82 Düşük Riskli Tipler : 6, 11, 40, 42, 44, 54, 61, 70, 72, 81 Olası Yüksek Riskli Tipler : 26, 53, 66

http://www.biyologlar.com/hpv-human-papilloma-virus-tarama-tiplendirme

Otopside dikkat edilmesi gereken noktalar

1. Otopsi öncesi ayrıntılı bilgi edinilmelidir. Adli tahkikat öğrenilmeli, tıbbi müdahale söz konusu ise tüm evrak ve grafiler incelenmeli, yakınlarından genel tıbbi öykü alınmalıdır. Otopsi öncesi bilgilenmenin çok değerli bilgiler sağlayarak yaklaşımda ve oluşacak kanaatte çok önemli olduğu unutulmamalıdır. Ancak, tanı ile girilen otopsilerde; peşin hükmün getirebileceği dar bakış ve yüzeyel yaklaşımın hatalara yol açacağı unutulmayarak standart teknik uygulanmalıdır. 2. Otopsi ortamı; kapalı, su ve ışık kaynağı, cesedin üzerine konacağı masayı içermelidir. Köy meydanı, dere yatağı gibi ortamlarda otopsi yapılması ölene saygısızlık, usulüne uygun otopsi yapılmasına engel olduğu gibi kendimiz ve çevremiz için ciddi enfeksiyon riski doğuracaktır. 3. Otopside görev alan kişiler enfeksiyon ve korunma konusunda bilgilendirilmiş olmalıdır. Otopsiye katılanların; otopsi önlüğü, maskesi, eldiveni, çizme ya da galoşu giyilmiş olmalıdır. Görevli olmayan kişilerin ortamda bulunmaması sağlanmalıdır. 4. Otopsi için gerekli malzemeler (fotoğraf makinası, diseksiyon makas ve bıçakları, testere, saklama kapları, formaldehit, ip, dezenfeksiyon malzemeleri, …) hazırlanmış olmalıdır. 5. Otopsi sonrası ortam ve kullanılan araç ve gereçlerin temizliği yapılmalıdır. Tekrar kullanılan giysilerin temizliğinin diğer giysiler ile birlikte yapılmamasına, atıklar konusunda hastane enfekte atık kurallarına dikkat edilmelidir. 6. Cesetler genelde çıplak olarak getirilmektedir. Ancak giysiler bulunduğunda; kimliklendirme, meydana gelen yaralanma hakkında bilgi, atış mesafesi, biyolojik lekeler konusunda bilgi sağlayacağı unutulmayarak incelendikten sonra mutlaka tutanakla Cumhuriyet Savcısına teslim edilmelidir. 7. Otopsilerin kayda alınması gerekmektedir. Kayıt altına alma, uygulamada fotoğraf çekimi şeklindedir. Cesedin genel görünümü ve lezyonlar fotoğraflanmalıdır. 8. Dış muayene; giysiler, tıbbi kimlik, postmortem değişiklikler, tanıtıcı özellikler (dişler, tatuajlar, skarlar, deformiteler, …), saptanan lezyonlar, tıbbi girişimler ve perine muayenesi başlıklarında yapılmalı ve raporda yer almalıdır. Saptanan lezyonlar; anatomik yer, boyut ve özellikleri içerecek şekilde olmalıdır. Lezyonlar tarif edilirken ihtiyaç duyulduğunda Latince kelimeler kullanılmalıdır. Ancak, hukukçuların da raporu okuduğu düşünülerek kolay anlaşılır olmasına dikkat edilmeli, Latince kullanılacağında, en azından göğüs sağda gibi bir girişle yara bölgesinin belirtilmesi uygun olacaktır. 9. İç muayenede; yapılan işlem, tüm sistem ve organlar tarif edilmeli, lezyon ya da patolojik gelişimler ayrıntılandırılmalı ve fotoğraflanmalıdır. 10. Düzenlenen raporda; özet şeklinde tıbbi ve adli tahkikat bilgisi yer almalıdır. 11. Otopsi yapılan her olguda; mutlaka toksikolojik incelemeye örnek alınmalı, tanının net olmadığı ya da desteklenmeye ihtiyaç duyulan olgularda histopatolojik incelemeye örnek alınmalıdır. Makroskobik değerlendirme sonrasında, açık bir tanıya ulaşılmış olsada, cezaevi-gözaltı ölümleri, malpraktis iddiaları gibi spekülasyonun olabileceği tüm olgularda histopatolojik inceleme istenmelidir. 12. Toksikolojik inceleme için; düz-kapaklı-koruyucu içeren (sitrat, EDTA, NaFl) bir tüp içinde 10 cc kan, steril kapaklı bir kap içinde idrar, %50 lik alkol içeren bir kapta mide ve barsaklar ile ayrı kapta her organı temsilen doku parçaları (yetişkinlerde ortalama 100 er gr, çocuklarda organların yarısı kadar) alınmalıdır. 13. Histopatolojik inceleme için; her organı temsilen, fiske olmasını sağlamak ve lezyonları atlamamak için 0.5-1 cm kalınlıkta alınan dilimler %10’luk formaldehit içinde gönderilmelidir. Beyinden corpora mamilla seviyesinden bir dilim, beyin sapının tamamı, akciğerlerden apeksten bazale hilustan geçen bir dilim, koroner arterlerden enine örnekler, kalpten 2 ve 4. dilim, karaciğer ve dalaktan kapsülü içeren herhangi bir dilim, böbreklerden pelvisten kortekse enine bir dilim, surrenallerin tamamı, pankreastan bir dilim, uterusun tüm katlarını içeren serviksi içeren bir dilim, overlerin yarısı, bebek ve yeni doğanlarda ek olarak; göbek kordonu, farenks ve larenksin bir yarısı, timisdan bir dilim örneklenmelidir. Ayrıca lezyon saptanan bölgeler örneklenmelidir. Elektrik çarpması düşünülen olgularda olduğu gibi örneklemeler sağlam doku ve lezyon düşünülen bölgeyi içerecek şekilde alınmalıdır. 14. Alınan örnekler kırılmayacak bir kaba, ağzı açılıp dökülmeyecek şekilde kapatılmalı, üzeri etiketlenerek olgu, tarih ve hangi organları içerdiği etiketlenmelidir. 15. Anal ve vajinal örneklemeler; hazır sürüntü çubukları ile yapılmalıdır. 16. Kimliği bilinmeyen ya da şüpheli olgularda, kimliklendirme için DNA çalışmaların ihtiyaç duyulabileceği düşünülerek örnekler alınmalıdır. EDTA’lı tüp içine 3 cc kan, 1-2 cc ile gazlı bez üzerine oluşturulan kan lekesi, diş örneği ve özellikle uzun kemiklerin korpusundan alınan parçalar üzerinde kolaylıkla çalışılmaktadır. Bu örnekler için ayrıca bir koruyucu madde kullanılmamaktadır. Ancak postada gecikilmemesi sağlanmalıdır. 17. Otopsinin; olay ortamından başlayıp tüm laboratuar çalışmalarını içerin bir süreç olduğu unutulmamalıdır. Eldeki veriler ile bir tanı verme telaşı içinde yanlış ve eksik bilgi verilmemelidir. Makroskobik inceleme ile pek çok olguda tanı verilemeyebileceği, hatta tüm laboratuvar incelemeleri sonucunda bile tanı konamayabileceği akılda tutulmalı, açık bir tanıya ulaşılamadığında tanının saptanamadığı belirtilmelidir. 18. Ateşli silah ya da alet kullanımı ile meydana gelen ölümlerde; dış muayenede her yaraya numara verilmeli, iç muayenede bu numara belirtilerek traje ve traje üzerinde meydana gelen yaralanma belirtilmeli, çıkış söz konusu ise numaralar ilişkilendirilmeli, vücutta kalan mermi çekirdekleri çıkarılarak hangi numaraya ait olduğu anlaşılacak şekilde ayrı zarflara konmalıdır. Raporun sonuç kısmı; ölüm nedeni, toplam giriş sayısı ve bunların hangilerinin öldürücü olduğu, atış mesafesi, giysili bölge ise giysilerin incelenmesinin önerilmesi, çıkan mermi çekirdeğinin Cumhuriyet Savcısına teslim edildiği, toksikolojik ve ihtiyaç duyulursa histopatolojik incelemeye örnek alındığını içermelidir. Histopatolojik incelemeye ihtiyaç duyulduğunda, tanı verilmeyerek incelemelerden sonra karar verilebileceği belirtilmelidir. Kaynaklar: 1. Grover M Hutchins ed. An Introduction to Autopsy Technique. CAP. USA. 2. Soysal Z, Çakalır C, eds. Adli Tıp. İstanbul, 1999 3. Talia Balı Aykan. Otopsi Tekniği ve Yardıncı Bilgiler. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Yayınları. İstanbul, 1986. 4. Talia Balı Aykan. Resimlerle Otopsi Tekniği. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Yayınları. İstanbul, 1986.

http://www.biyologlar.com/otopside-dikkat-edilmesi-gereken-noktalar

UTERUS (Metra,Hystera, Ana rahimi)

Uterus, pelvis boşluğunda, rektum ile mesane arasında yer alan, kalın duvarlı, içi boş, muskuler bir organdır. Önden arkaya basık, ters duran bir armut (veya bal ka­bağı şeklinde) ‘a benzeyen uterus’un üst bölümünün (Fundus) iki yanına tuba uterina’lar açılır; âlt bölümü (Cervix) ise vagina ile devam eder. Zigotla başlayan insan yaşamının ontogenetik evriminin geçtiği yer olan uterus, insan yavrusunun bu gelişim ve değişimi esnasındaki beslenmesi yanında doğumunu da sağlar. Doğurmamış yetişkin bir kadında, uterus’un uzunluğu 7,5 cm en geniş yerindeki genişliği 5 cm , ağırlığı ise 40-50 gr ‘dır. Tarifsel amaçlar için uterus 4 bölüme ayrılır: a.Fundus : Uterus’un üst bölümüdür. Salpinksler buraya tutunur. b.Corpus (Korpus) : Uterus kitlesinin yaklaşık 2/3’ünü kapsayan,fundus dışındaki geniş üst bölümüdür. c.İsthmus : Uterus korpusu ile boynu arasında kalan yaklaşık 1 cm ‘lik bölüm. d.Cervix (Serviks.Boyun) : Uterus kitlesinin 1/3 alt bölümüdür. Boyun bölümü içinde kalan uterus boşluğuna canalis cervicis (Servikal kanal) denir. Serviksin bir bölümü vagina içinde kalır (Portio vaginalis). UTERUSUN NORMAL DURUŞU : Küçük pelvis’in’ortasında, mesane ile rektum arasında duran uterus’un uzun ekseni axis pelvis’e uyar. Uterus’un, kadınların % 80’inde görülen bu normal duruşu “anteversiyon + antefleksiyon” terimleri ile belirtilir. Uterus’un normal pozisyonunu koruyan ve uterus’un yerinde durması­nı sağlayan yapılar şunlardır : Lig.latum uteri, lig.teres uteri, lig.cardinale (Lig.cervicale transversum.Mackenrodt bağı).lig.uterosacrale. UTERUS’UN YAPISI : İçi boşluklu bir organ olan uterus’un duvarı üç katmandan oluşmuştur. .Endometrium (Tunica mucosa) .Myometrium (T.muscularis) .Perimetrium (T.serosa) ENDOMETRIUM, tek katlı, kolumnar epitel ile basit tubuler bezler (Gll.uterinae) içeren lamina propria’dan oluşur. Endometrium, menarş (Ilk ay hali) ile menapoz (Ay halinin sona’ ermesi). arası dönemde periodik değişiklikler gösterir. 28±4 günlük periodlarla gerçekleşen endometrial siklus. ouarium hormonları tarafından kontrol edilir. Herbir siklus (Menstrual siklus)’un sonunda parsiyel deskuamasyon ve kana­ma (Menses,katamenia,ay hali kanaması) meydana gelir. Dökülen endometrial dokular ve kan, 3-5 gün içinde vagina yolu ile atıldıktan sonra, endometrium kendini yenilemek üzere yeni bir siklusa başlar. Endometrium, menstrual siklustan etkilenme özelliğine göre iki taba­kaya ayrılır: Fonksiyonel tabaka, bazal tabaka, Fonksiyonel tabaka, menştrual siklus esnasında fonksiyonel ve yapısal değişiklikler (Yıkılma ve tekrar yenilenme) gösteren ince, yüzeyel tabakadır. Bazal tabaka ise daha kalın olup,menstrual siklus esnasında çok az değişiklikten sonra, fonksiyonel tabakayı yeniler. MYOMETRIUM: uterus duvarının en kalın tabakası olup düz kaslardan oluşmuştur. Myometrium’u oluşturan kas lifleri uzunlamasına,- sirküler ve diagonal şekilde seyrederler. Doğum esnasında gerekli motor güç myometrium tarafından yaratılır. Myometrium ayrıca orgazm esnasındada kasılır. PERİMETRİUM, peritonun visseral yaprağından ibaret bir tabakadır. Perimetrium, yanlarda lig.latum uteri (Mesometrium) olarak uzanır.

http://www.biyologlar.com/uterus-metrahystera-ana-rahimi-1

Uterus - Rahim Nedir

Rahim veya Dölyatağı, memelilerde gebelik organı. Rahim, ucunda rahim ağzı (serviks) bulunan, yanlarda da boynuz şeklinde Fallop tüpleri yer alan, kasılma yeteneği güçlü kaslardan oluşan armut şeklinde bir yapıdır. Rahim içindeki boşlukta rahim iç tabakası (endometrium) yer alır. Dölyatağı, çeperleri kaslı içi oyuk bir organdır. Döllenmiş yumurtayı barındırmaya ve doğacak duruma gelince dışarı atmaya yarar. Dölyatağı, bağırsakların alt tarafında, göden bağırsağı ile sidik torbasının arasında, dölyolunun üstünde bulunur. Önden arkaya doğru yassı, 6-7 cm uzunluğunda kabataslak bir armut biçimindedir. Orta kısmının biraz altında "kıstak" denen bir boğumlanmayla iki kısma ayrılır. Alttaki kısma "boyun" denir, burası dölyoluna açılır. Daha büyük olan üst tarafı ise "gövde" adını alır. Buranın yukarı ve ön kısmı genellikle eğik durur. Üst kenarında, yani dibinde, her iki yanda değirmi bağ (tutunma organı) ile Fallop borusu yer alır. Fallop boruları, dölyatağı ile yumurtalıkları birleştirir. Dar bir oyuk şeklindeki dölyatağı boyun kısmındaki delikle dölyoluna açılır. Dölyatağının çeperi üç tabakadan oluşur: İnce zar, kalın kas ve mukoza kısımlarından oluşur. Rahim, gebe olunmayan dönemde mandalina büyüklüğünde sert bir yapıdır ve ağırlığı yaklaşık 60 gramdır. Gebelikte rahim yaklaşık 3 kilogramlık bir bebeği içinde taşıyacak şekilde büyür ve doğum eylemi başladığında güçlü kaslarının kasılmasıyla, rahimağzının da gevşeyerek açılmasıyla bebeğin doğması sağlanır. Rahmin bilinen tek işlevi doğmamış bebeğin gelişmesini sağlayacak ortamı oluşturmak, bebeği dıştan gelebilecek darbelerden korumak (bu işlevi amniyos sıvısıyla elele yürütür) ve doğum eyleminde kasılarak bebeği dış dünyaya çıkarmak için anne adayının ıkınmalarıyla birlikte gerekli itici gücü oluşturmaktır. Menopoza giren bir kadında rahimin görevi de tamamlanmıştır ve boyutları giderek ufalır.

http://www.biyologlar.com/uterus-rahim-nedir

Human Papilloma Virus

HPV, genital bölge ve mukoza enfeksiyonları yapan, "condyloma acuminatum" adı verilen siğil şeklinde lezyonların oluşumuna neden olan ve servikal kanserle ilişkili olduğu kesin olarak saptanmış bir virüstür. Yaklaşık 100 farklı genotipi bulunan bu virüs vücuda girdiğinde hücre içine yerleşmekte ve immün sistemin zayıfladığı dönemlerde ortaya çıkmaktadır. HPV Moleküler Genetiği Papovavirüs ailesinden olan HPV, 72 kapsomerli, 45-50 nm boyutlarında, ikosahedral simetri gösteren zarfsız bir virüstür. 6.500-8.000 baz çiftinden oluşan çift sarmal sirküler DNA içeren bir genom taşımaktadır E grubu ve L grubu olmak üzere 8 açık okuma çerçevesi (open reading frame) içermektedir. E grubu (E1, E2, E4, E5, E6, E7) erken (early) dönem, L grubu (L1 ve L2) ise geç (late) dönem fonksiyonlarını yansıtmaktadır (Tablo 1). Kanser gelişim sürecinde viral DNA konak hücre DNA'sına entegre olmaktadır. HPV Genotipleri ACS (American Cancer Society) 100'den fazla HPV tipi bulunduğunu bildirmektedir. 40'dan fazla HPV tipi genital bölge enfeksiyonlarına yol açmaktadır. Düşük riskli HPV tipleri (özellikle tip 6 ve 11) genital siğillere, yüksek riskli HPV tipleri ise (16, 18) servikal kansere sebep olmaktadır Prevelans Özellikle gelişmiş ülkelerde son derece yaygın bir virüs olan HPV ile tüm dünyada 630 milyon kişinin enfekte olduğu bildirilmektedir. Ülkemizde yapılan ve 2009 yılında yayınlanan 507 kadın gönüllünün tarandığı bir çalışmada katılımcıların %23’ünde HPV virüsü saptanmıştır. Yine aynı çalışmada servikal sitolojileri normal olarak tespit edilen katılımcıların %20’sinde HPV DNA pozitifliği belirlenmiştir.2 Kontaminasyon HPV cinsel yolla bulaşan bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte kontamine eşyalardan, genel tuvalet, duş gibi hijyenik olmayan ortamlardan bulaşabildiği ve doğum sırasında anneden bebeğe geçebildiği bildirilmektedir.3 Enfeksiyon Dönemleri a. Latent Dönem: Hastalığın sitolojik, kolposkopik ya da morfolojik hiçbir bulgusu bulunmamaktadır. Lezyonların ortaya çıkması için gerekli süre birkaç hafta ile aylar arasında değişebilmektedir. Bu dönemde sadece PCR teknikleri ile HPV DNA'sı saptanabilmektedir.4,5 b. Subklinik Dönem: HPV’ye bağlı mikroskobik hücresel değişikliklerin ya da kolposkopi gibi büyütme yöntemleri uygulanarak görülebilen lezyonların saptandığı dönemdir.4,5 c. Klinik Dönem: Genital kondilom, invaziv kanser gibi gözle görülen lezyonların olduğu dönemdir.4,5 Tanı Patolojik Yöntemler Pap Smear: Temel amacı serviks kanseri öncü lezyonlarını yakalamak olan bir tarama testidir. Materyal, patoloji uzmanı tarafından mikroskop altında incelenerek tanı konmaktadır (Şekil 2). Kolposkopi: Rahim ağzının kolposkop adı verilen bir alet yardımı ile gözlenmesi ve incelenmesidir. Kolposkop, normal jinekolojik muayene sırasında çıplak gözle izlenen serviksin daha büyük, net ve detaylı şekilde görülmesini sağlamaktadır Moleküler Yöntemler HPV DNA PCR: Virüs genetik materyalinin (latent dönem dahil) saptanması temeline dayanan bir analizdir. Yüksek riskli HPV varlığının CIN2/3+ tanısında sitolojiden daha duyarlı olduğu kabul edilmektedir. HPV DNA Genotipleme: HPV pozitif vakalarda virüs genotipinin belirlenmesine yönelik yapılan analizdir. Yapılan çalışmalarda servikal kanserlerin %97'sinde yüksek riskli HPV tipleri tespit edilmiştir. Bu nedenle HPV (+) vakalarda genotipin mutlaka saptanması gerekmektedir.6 Condyloma Akuminatum Genital bölge ve anüs etrafında saptanan, düşük virülanslı HPV genotiplerinin (6,11...) sebep olduğu karnıbahar görünümlü olabilen siğillerdir. Genellikle asemptomatik olarak seyreden siğiller çeşitli metotlarla fiziksel olarak yok edilebilmekte fakat vücutta virüs varlığı devam ettiği sürece immün sistemin zayıfladığı dönemlerde siğillerin tekrar etmesi engellenememektedir. Serviks Kanseri Serviks kanseri tüm dünyada kadınlarda en sık görülen 2. kanser kaynaklı ölüm nedeni olarak kabul edilmektedir. Erken tanı yöntemlerinin (tarama testleri) geliştirilmesi ve kullanılması ile başlangıç aşamasında tanımlanabilen ve etkili bir şekilde tedavi edilebilen bir hastalık haline gelmiştir. Erken teşhis ile prekanseröz lezyonlara gerekli müdahaleler yapılabilmekte ve invaziv kanser (CIN2/CIN3) gelişimi önlenebilmektedir. HPV ile oluşan persistan enfeksiyonlar sonrasında serviks kanseri gelişme riski, kanser epidemiyolojisinde şimdiye kadar belirlenmiş olan en güçlü nedensel ilişkidir. Dünya çapında yapılan klinik çalışmalarda, serviks kanseri olgularının neredeyse tümünün (%99.7) HPV’nin onkojen tiplerinden kaynaklandığı gösterilmiştir.7,8 HPV enfeksiyonları virüsün genotipine bağlı olarak rahim ağzını döşeyen skuamoz hücrelerde displaziye ve uzun dönemde serviks kanserine neden olabilmektedir (Şekil 5). Serviks kanseri; özellikle tarama testlerinin yaygın olarak kullanılamadığı ülkelerde halen önemini korumaktadır. Genellikle 40 yaş ve üstü kişilerde görülen bir hastalık olarak kabul edilmesine rağmen her yaşta ortaya çıkabilmektedir. Erken cinsel aktivite (<20 yaşından önce), çok eşli yaşam tarzı ve sigara kullanımı hastalığın gelişimi açısından en önemli risk faktörleri olarak öngörülmektedir.8,9 Rahim ağzında HPV kaynaklı lezyon saptanan hastaların bir kısmında 2 yıl içinde belirtilerin ortadan kalktığı bildirilmektedir. HPV klirensinin sağlanamadığı ve enfeksiyonun süreklilik kazandığı vakalar ise serviks kanseri açısından riskli grubu oluşturmaktadır.10 Pap Smear-HPV DNA PCR Karşılaştırılması Sitoloji bazlı tekniklerde duyarlılığın sınırlı oluşu servikal kanser taramalarında önemli bir problem oluşturmaktadır. Pap Smear analizi HPV varlığını kanıtlamakta yetersiz kalmaktadır. HPV-DNA PCR tekniği uygulandığında ise düşük düzey HPV pozitiflikleri de yakalanabilmekte ve latent enfeksiyonlar dahi saptanabilmektedir.11,12 Servikal smear testinin değerlendirilmesindeki teknik zorluklar nedeniyle optimal şartlarda bile tekrarlanabilirlik problemi bulunduğu bildirilmektedir. Amerika'da National Cancer Institute (NCI) ve üniversitelerde görevli sitoloji uzmanlarının katıldığı bir çalışmada tanısı kesinleşmiş çok sayıda Pap Smear preperatı değerlendirilmiş ve tekrarlanabilirlik sonuçları tablo 3'te belirtildiği gibi bulunmuştur (American Collage of Obstrecians and Gynecologists- ACOG Practice of Bulletin, 2005).10,13 2003 yılında FDA (American Food and Drug Administration) 30 yaş üstü kadınlarda yapılan kanser taramalarında HPV-DNA analizinin Pap Smear ile birlikte eş zamanlı kullanımını onaylamıştır. Ancak literatürde serviks kanseri araştırmasında primer tarama testi olarak kullanılmasının daha doğru olduğu ve zaman içerisinde tek tarama testi olarak kullanılacağı yönünde makaleler yayınlanmaya başlamıştır.13 Servikal kanser tarama testlerinde anormal sitoloji tespit edilen hastaların mutlaka HPV DNA testi ve genotiplemesi ile konfirme edilmeleri hastalığın kesin tanısı, prognozu ve tedavisi hakkında yol göstermektedir. Bu yaklaşımla hastalara gereksiz invazif girişimler önlenerek tanı ve tedavi maliyeti azaltılmış olacaktır.14 Gelecekte servikal kanser önleme programları dahilinde yalnızca HPV-DNA PCR testinin kullanılacağı ve servikal sitoloji tekniklerinin yüksek riskli HPV varlığı (+) saptanmış hastalarda kanserleşme sürecini takip etme amacıyla kullanılacağı ileri sürülmektedir.15 HPV ile ilgili son gelişmeler FDA 2006 Haziran ayında, genital siğil, prekanseröz lezyon ve servikal kanser oluşumunu engellediği belirtilen ilk aşı için onay vermiştir. Öncelikle 9-26 yaşları arasındaki kadınlarda uygulanabilen aşı sadece tip 6, 11, 16 ve 18'e karşı koruyabilmekte, daha önce HPV'nin bu tipleri ile enfekte olmuş kadınlarda ve diğer HPV tiplerine karşı koruma sağlayamamaktadır. Bu nedenle tarama testlerinin yapılması önerilmektedir (Şekil 7). 16 SIK SORULAN SORULAR 1. HPV bulaşması ile kanserleşme süresi arasında nasıl bir ilişki vardır? - HPV bulaşması sonrasında aylar içerisinde CIN ortaya çıkabilmektedir. - CIN3'ün invazif kansere dönüşümü ortalama 10 yıl (8.1- 12.6) sürmektedir. - Normale dönme, CIN1 vakalarının %60'ında, CIN2'lerin ise %40'ında görülmektedir. 2. HPV-DNA testi hangi durumlarda yapılmalıdır? - Pap Smear'de ASCUS/LSIL saptanması sonrasında kolposkopi endikasyonunun belirlenmesinde, - Tedavi sonrasında HPV pozitifliğinin takibinde, - Aktif cinsel yaşamın başlangıcından sonraki üçüncü yıldan itibaren tarama amaçlı olarak yapılmalı ve her üç yılda bir kez tekrarlanmalıdır (American Cancer Society, 2004). 3. HPV materyali (sürüntü) nasıl alınmalıdır? Smear fırçası servikse yerleştirilir ve saat yönünde 5-6 kez çevrilerek sürüntü alınır. Mümkün olduğunca fazla döküntü almaya çalışılmalıdır. Daha sonra smear çubuğunun fırçası özel solüsyonu içine bırakılmalı ve en kısa zamanda ilgili moleküler tanı merkezine gönderilmelidir. 4. HPV DNA testinin (-) prediktif değerinin % 99 olması ne anlam ifade eder? HPV DNA test sonucunun negatif (-) olması CIN2/CIN3 olasılığını %99 olasılıkla dışlamaktadır. Prekanseröz lezyon mevcudiyetinin değerlendirilmesinde ve kolposkopi endikasyonunun belirlenmesinde hekime önemli bilgiler sağlamaktadır. Sonucun negatif bulunması ya da düşük riskli tiplerin tespit edilmiş olması gereksiz pek çok işlem olasılığını ortadan kaldırmaktadır. 5. Pap Smear ve HPV-DNA testi negatif (-) olan kişi bir daha ne zaman tarama yaptırmalıdır? ACS (American Cancer Society) ve ASCCP (American Society for Colposcopy and Cervical Pathology)'nin ortak kararına göre 3 yılda bir Pap Smear ve HPV-DNA testinin tekrarlanması gerekli görülmektedir. 6. Pap Smear negatif (-) HPV DNA pozitif (+) ise ne yapılmalıdır? ACS ve ASCCP'ye göre 6 ay sonra Pap Smear ve HPV DNA testi tekrar edilmelidir. 7. Altı ay sonra yapılan HPV DNA testi tekrar pozitif (+) çıkarsa ne yapılmalıdır? ACS ve ASCCP'ye göre Pap Smear sonucunun negatif (-) olmasına rağmen HPV-DNA testinin pozitif (+) olması nedeniyle kolposkopiye gidilmelidir. 8. Pap Smear pozitif (+) ve HPV-DNA pozitif (+) ise ne yapılmalıdır? ACS ve ASCCP' ye göre direkt kolposkopi önerilmelidir. 9. HPV virüsünün diğer kanserlerle de ilişkisi var mıdır? HPV 16 yüksek riskli genotipinin anüs, vulva, vagina ve penis gibi diğer anogenital kanserlerle de ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca respiratuar ve gastrointestinal sistemlerde de HPV ile ilişkili bazı kanserler saptanmıştır. 10. Neden tarama testleri yaptırılmalıdır? Kanser kaynaklı kadın ölümlerinde 2. sırada bulunan serviks kanseri moleküler tanı metodları kullanılarak erken safhada yakalanabilmekdedir. DNA tabanlı testlerin kullanımı ile tarama testlerinde ciddi mesafeler alınmış durumdadır. Çok kolay uygulanabilen bu tekniklerin kullanımıyla düşük maliyetlerle ciddi koruyucu hekimlik hizmeti verilebilmekte ve erken teşhis hasta, hekim ve sağlık sistemi açısından önemli avantajlar sağlamaktadır. 11. Aşı hayat boyu koruma sağlar mı? Aşı uygulaması yapılmış kadınlarda da servikal kanser tarama programlarının hayat boyu devam ettirilmesi önerilmektedir.17 Referanslar 1. Berek J. Novak's Gynecology, 14th ed. Philedelphia, 2002: 16; 475-496 2. Polat Dursun, Süheyla S Senger, Hande Arslan, Esra Kuşçu and Ali Ayhan Human papillomavirus (HPV) prevalence and types among Turkish women at a gynecology outpatient unit. BMC Infectious Diseases 2009, 9:191 3. Cunningham G.F, William's Obstetrics 22nd ed. USA, 2005: 59; 1317-1319 4. The New England Journal of Medicine 2007 Oct 18;357(16):1650 5. The New England Journal of Medicine 2008 Feb 7;358(6):641 6. HPV Test is a Beter Long-Term Predictor of Cervikal Cell Abnormalities than Pap-Smear www.aacr.org (American Association for Cancer Research) 7. World Health Organization. Initative for Vaccine Research. Human papillomavirus. Daha fazla bilgi için: www.who.int/vaccine_research/diseases/vi...ancers/en/print.html. Accessed March 21,2006 8. Munoz N, Bosch FX, Sanjose S, et al. Epidemiologic classification of human papillomavirus type associated with cervical cancer. N Engl J Med 2003;348:518-27. 9. Pekin T. Servikal Epitelyumyal Lezyonların Tanı ve Tedavilerinde Pap-Smear ile HPV Testlerinin Kombinasyonunun Önemi. J. Gynocol Obst. 2002; 12: 203-207 10. American College of Obstetricians and Gynecologists. ACOG Practice Bulletin. Management of abnormal cervical cytology and histology. VOL. 106, NO. 3, SEPTEMBER 2005 11. Lagand R, Gray A, Wolstenholme J, Moss S. Lifetime Effects, Costs Effectiveness of Testing for HPV to Manage Low-Grade Cytological Abnormalites: Results of the NHS Pilot Studies. BMJ 2006; 14; 332 (7533): 79-85 12. Novaes LC, Novaes MR, Simoes A. Diagnosis of HPV PCR in Cases of divergence between Results of Hybrid Capture and Pap Cytology, Brazil J. Infec. Disease; 2006: 10 (3): 169-72 13. Wright TC. Cervikal Cancer Screening in the 21st Century; Is It Time to Retire the Pap Smear?, Clin. Obst. Gynecol. 2007; 50 (2): 313-23 14. Kim JJ, Wright TC, Goldie SJ. Cost-effectiveness of alternative triage strategies for atypical squamous cells of undetermined significance. JAMA 2002; 287: 2382-90 15. Speich N., Schmitt C., Bollmann R., Bollmann M. Human Papillomavirus (HPV) study of 2916 cytological samples by PCR and DNA sequencing: genotype spectrum of patients from the west German area. J Med Microbiol 2004;53(2):125-8 16. Macit Arvas, Altay Gezer, Onur Güralp, Genital HPV infeksiyonu ve koruyucu HPV aşıları, Türk Ped. Arş. 2008, 43:1-8. 17. HPV vaccine:new drug cervical cancer prevention: high hopes. Prescirire Int. 2007; 16 (89): 91-4

http://www.biyologlar.com/human-papilloma-virus

Gonore (Bel Soğukluğu) nedir?

Gonore (Bel Soğukluğu) nedir? Gonore cinsel yolla bulaşan yaygın hastalıklardan biridir. Etkeni Neisseria gonorrhoeae olup özellikle üreme sisteminin serviks (rahimağzı), rahim, tüpler ve üretra (idrar yolları) gibi sıcak ve nemli bölgelerinde kolayca çoğalabilmektedir. Ayrıca ağız, boğaz, göz ve anüs bölgelerinde de saptanabilmektedir.1 Gonore (Bel Soğukluğu) nasıl bulaşır? Gonore; penis, vajina, ağız ve anüs temasıyla bulaşabilmektedir. Bakterinin bulaşabilmesi için boşalma gerekmemektedir. Hastalığın anal veya oral yolla da bulaşabilmesi nedeniyle homoseksüel ilişkilerde de taşınması söz konusudur. Gonore hastaları partnerleri ile birlikte tedavi edilmezse hastalık tekrar bulaşabilmektedir. Ayrıca hastalık; hamile anneden çocuğa vajinal doğum sırasında geçebilmektedir. 1 Ek olarak, Neisseria gonorrhoeae’nin tuvalet kağıdında 3 saat, klozet kenarında ve havluda 24 saate yakın yaşayabildiği de bildirilmiştir.10 Gonorenin (Bel Soğukluğu) semptomları nelerdir? Erkek genital bölge enfeksiyonlarının yaklaşık %10’unda hiçbir belirti gözlenmemektedir.2 Ancak, bazı erkeklerde semptomlar, bulaşma sonrası 2-5 gün içinde belirgin hale gelebilirken bu süre 30 günü de bulabilmektedir. 1,2 Erkekler: •Bazı hastalarda semptom görülmemektedir. •İdrarda yanma •Penisten beyaz, sarı veya yeşil akıntı (Şekil 1) •Testislerin şişmesi ve ağrıması1,2 Kadınlar: •Çoğu hastada semptom görülmemektedir. •Şekil 2. Vajinal akıntıda artmaVajinal akıntıda artma (Şekil 2) •İdrarda yanma ve ağrı •Adet dönemleri arasında kanama1,2 Kadın genital bölge enfeksiyonlarının yaklaşık %50’sinde belirti gözlenmemekte veya hafif seyretmektedir.2 Semptomların gözlendiği vakalarda bile gonore belirgin olarak teşhis edilememektedir. Gonore taşıyan kadınlarda semptomlar gözlenmese de ciddi komplikasyon (yan etki) riskleri bulunmaktadır.1 Anal bölge enfeksiyonlarında semptom gözlenmeyebilmekte ya da anal kaşıntı, ağrı, kanama ve ağrılı bağırsak hareketleri gibi belirtiler ortaya çıkabilmektedir. Ayrıca boğaz bölgesindeki enfeksiyonlarda semptom gözlenmezken bazı vakalarda ağrı olabilmektedir.1 Gonore (Bel Soğukluğu) görülme sıklığı ne kadardır? Gonore ABD’de ikinci sıklıkta gözlenen cinsel yolla bulaşan bir hastalıktır. Ayrıca ABD’de 2007 yılında belirlenen vakaların 355.991’inde gonore saptanmasına karşın4 CDC (Center for Disease Control) bu sayının 700.000 civarında olduğunu tahmin etmektedir.1 İstanbul’da 1999 yılında, idrar yolu enfeksiyonu semptomları gösteren 192 erkek hastanın üzerinde yapılmış bir araştırmada; hastaların %9,4’ünde gonore saptanmıştır. Böylece gonorenin idrar yolu enfeksiyonlarında sıklıkla gözlenen bir organizma olduğu gösterilmiştir.3 Gonorenin (Bel Soğukluğu) tedavi edilmediğinde oluşturabileceği komplikasyonlar nelerdir? Tedavi edilmeyen gonore, kadınlarda ve erkeklerde çok ciddi sağlık problemlerine yol açabilmektedir. Kadınlarda genellikle pelvik inflamatuar hastalığa (PID) yol açmakta olup ABD’de her yıl 1 milyon PID hastası belirlenmektedir. PID; tüplere zarar veren, infertiliteye (kısırlık) veya dış gebeliğe neden olan bir hastalıktır. PID; çok hafif seyredebileceği gibi ateş ve karın ağrısı gibi ciddi semptomlara da neden olabilmektedir. PID rahim ağzından başlayarak, kadın genital organlarında enfeksiyona neden olmakta ve uzun dönemde kronik pelvik ağrıya dönüşmektedir.1 Erkeklerde ise gonore epididimitise neden olmaktadır. Epididimitis; spermleri testislerden üretraya (idrar kanalı) taşıyan epididimis adı verilen organın enfeksiyonu olup tedavi edilmediğinde kısırlığa yol açabilmektedir.1 Gonore kan veya eklemlere yayılabilmekte ve hayatı tehdit eden bir hastalık haline gelebilmektedir. Ayrıca gonore hastalığı, hastanın HIV ile infekte olma olasılığını arttırmaktadır. Gonore taşıyan hamile kadınlarda, doğum esnasında bebeğe bakteri bulaşabilmektedir. Bu durum bebekte; körlüğe, eklem veya kan enfeksiyonuna neden olabildiğinden enfeksiyon saptanan vakalarda tedaviye başlanarak komplikasyon riskinin azaltılması hedeflenmektedir.1 Gonore (Bel Soğukluğu) nasıl teşhis edilir? Serviks (rahim ağzı), üretra (idrar yolu), anüs veya boğaz bölgesinden alınan örneklerle çeşitli laboratuar testleri yapılmaktadır. Bu testlerden en yaygınları; kültür çalışması, mikroskopi, enzim immunoassay (ELIZA) ve polimeraz zincir reaksiyonu (PCR)’dur. Bu metodlar arasında PCR; gonorenin tespiti için en güvenilir (altın standard) metot olarak gösterilmektedir.2,5 Gonore (Bel Soğukluğu) tanısında moleküler analizin önemi nedir? Gonore varlığının erken teşhisi erken tedaviye ve oluşabilecek kısırlık gibi pekçok komplikasyonun önlenmesine olanak sağlamaktadır. Ayrıca, alınacak koruyucu önlemlerle hastalığın diğer bireylere yayılmasını engellemek mümkün olabilmektedir. . Söz konusu tanı metotları arasında PCR testi en yüksek duyarlılığa (%95-100) sahipken; klasik metotlarda bu oran %38-50 düzeylerindedir. Bu nedenle PCR metodu kullanılmadığında, gonore hastalarının yaklaşık %45’ine yanlış/yetersiz tanı konulması söz konusu olabilmektedir. Kadın ve erkeklerden; servikal (rahim ağzı) ve üretral (idrar yolu) bölgeden alınan örneklerin çalışıldığı bir araştırmada; PCR, mikroskopi ve kültür metotlarının karşılaştırması yapılmış ve alınan sonuçlar Tablo 1’de gösterilmiştir.5 Mikroskopi yöntemi: Genellikle gram boyamanın kullanıldığı mikroskopi yöntemi ucuz ve hızlı olması nedeniyle tercih edilmektedir.2,5 Mikroskopi yönteminin duyarlılığı; semptomatik gonokokal üretritte %95 civarındayken, asemptomatik gonokokal üretritte, servikal ve rektal infeksiyonlarda %50’ye kadar düşmektedir.8 Literatürde Mikroskopi yönteminin duyarlılılığının %38,5 civarında olduğu bilinmektedir.2,5 Ayrıca patojenik olmayan Neisseria türlerinin de bulunabilmesi nedeniyle tanının mikroskopik bulgularla sınırlandırılmaması önerilmektedir.9 Kültür yöntemi: Seçici kültür besiyerlerinin kullanıldığı kültür yöntemi, ucuz olması nedeniyle tercih edilmekle beraber; kontaminasyon probleminden dolayı, gonorenin çoğalmasında ve saptanmasında sorunlar yaşanmaktadır. Tablo 1’de gösterilen sonuçlar, duyarlılığı %34,6 olarak bildirilen kültür yönteminin hastalığı teşhis edilmesinde yetersiz kaldığını göstermektedr.2,5 ELIZA testi: ELIZA testi, ucuz olması nedeniyle tercih edilmektedir.6 Temelde test; vücudun gonoreye karşı ürettiği antikorların saptanması prensibi ile çalıştığından analizin yapılabilmesi için pencere dönemi denilen bir sürenin geçmesi gerekmektedir. Gonorenin inkübasyon periyodunun 2-30 gün olduğu düşünüldüğünde, hastalığın erken dönem tespiti için ELIZA testi uygun olmamaktadır.1 Ayrıca bu testin duyarlılığı üzerinde yapılan bir çalışmada, servikal gonore hastalarının %50’sini doğru belirleyebildiği ve %50’sine yalancı negatif sonuç verdiği bildirmiştir.6 N. Gonore DNA PCR: Teşhis için sadece gonorenin DNA’sını hedefleyen PCR metodu, Tablo 1’de de gösterildiği gibi en yüksek duyarlılığa (%100) sahip olup8 erken tanıya olanak sağlamaktadır.11 Bu nedenle PCR; gonorenin saptanması için en güvenilir (altın standard) metot olarak gösterilmekte5 ve tanın doğrulanması amacıyla da kullanılmaktadır.12 Gonorenin (Bel Soğukluğu) tedavisi var mıdır? Gonore hastası olduğunuz teşhis edildiğinde doktorunuz sizi antibiyotik tedavisine alacaktırAncak, tüm hastalıklarda olduğu gibi gonorenin de erken tanısı çok önemlidir. Geç dönemde teşhis edilen vakalarda hastalığın genital organlarda bıraktığı zarar geri döndürülememektedir.1 Tedavi için önerilen ilaçlar düzenli biçimde kullanılmalı ve enfeksiyon taşıyan partnerle tekrar cinsel ilişkiye girilmemelidir.1 Partnerinizin de en kısa zamanda test yaptırması ve hastalığın saptanması durumunda tedaviye başlanması gerekmektedir (son iki ay içesinde birlikte olduğunuz partner/ler ya da son cinsel ilişkinizin üzerinden 2 aydan fazla süre geçmiş ise son partner). Eğer partnerinizde gonore saptanırsa, vakit kaybetmeden yapılacak bir tedavi planlaması o kişide kısırlık gibi olumsuz riskleri azaltacak ve partnerinizle tekrar birlikte olursanız sizin yeniden enfekte olmanızı engelleyecektir (Tedavi edildikten sonra tekrar gonore bulaşması mümkündür, çünkü tedavi edilmiş olmanız bağışıklık kazandığınız anlamına gelmemektedir). Bel soğukluğundan korunmak tedavi olmaktan daha mantıklı bir yoldur ve enfeksiyonu tam olarak önlemenin tek yolu tek eşli yaşamdır. Eğer farklı bir partnerle birlikte olacaksanız kondom kullanmanız önerilmektedir. Gonoreden (Bel Soğukluğu) nasıl korunulur? Gonoreden korunmanın en kesin yolu olarak; şüpheli ilişkiden kaçınılması ve uzun dönemli, tek eşli cinsel ilişkilerin tercih edilmesi önerilmektedir. Erkeklerde ve kadınlarda kondom kullanımı, gonorenin bulaşma riskini düşürmektedir. Beklenmeyen yara, akıntı, idrar atımı esnasında yanma veya kaşıntı gibi genital semptomlar gözlendiğinde uzman bir hekime danışılması ve cinsel ilişkinin bırakılması önerilmektedir. Ayrıca gonore teşhisi konulmuş bir hasta; durumunu cinsel ilişkiye girdiği kişilerle paylaşmalı ve bu kişilere tedavi olmalarını önermelidir.1 Referanslar 1. Centers for Disease Control and Prevention (CDC). CDC Fact Sheet Gonorrhea. 2007. www.cdc.gov/std/gonorrhea/gonorrhea-fact-sheet.pdf 2. European (IUSTI/WHO) Guideline on the Diagnosis and Treatment of Gonorrhoea in Adults. International Journal of STD & AIDS 2009; 20: 453–457. 3. Agacfidan, A., Moncada J. et al. Prevalence of Chlamydia trachomatis and Neisseria gonorrhoeae in Turkey Among Men With Urethritis. Sex Transm. Dis. 2001; 28(11): 630. 4. Centers for Disease Control and Prevention, National Center for HIV/AIDS, Viral Hepatitis, STD, and TB Prevention, Division of STD Prevention. Sexually Transmitted Disease Surveillance 2007. www.cdc.gov/std/stats07/Surv2007FINAL.pdf 5. Shipitsyna E., Guschin A. et al. Comparison of microscopy, culture and in-house PCR and NASBA assays for diagnosis of Neisseria gonorrhoeae in Russia. APMIS. 2008; 116(2):133-8 6. Donders G. G. G., Gerven V. V. et al. Rapid Antigen Tests for Neisseria gonorrhoeae and Chlamydia trachomatis Are Not Accurate for Screening Women with Disturbed Vaginal Lacto bacillary Flora. Scand J Infect Dis. 1996; 28(6):559-62. 7. Centers for Disease Control and Prevention (CDC). Antimicrobial Resistance and Neisseria gonorrhoeae. www.cdc.gov/STD/gonorrhea/arg/revisedARfactsheet.pdf 8. Goldman L., Ausiello D. Cecil Medicine, 23rd edition. 2008. Sf 2218-2219 9. Petersen, EE. Obstetrik ve jinekolojik infeksiyonlar. 2008. Sf 138-139 10. Neinstein LS., Goldenring J. et al. Nonsexual transmission of sexually transmitted diseases: an infrequent occurrence. Pediatrics 1984; 74(1):67-76. 11. Bhalla P., Baveja UK. et al. Simultaneous detection of Neisseria gonorrhoeae and Chlamydia trachomatis by PCR in genitourinary specimens from men and women attending an STD clinic. J. Commun Dis. 2007; 39(1):1-6 12. Ağaçfidan A., Akın, L. Türkiye’de cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar (cybe) ve hiv/aids’in sürveyans sistemine ilişkin durum analizi. T.C.Sağlık Bakanlığı, Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü. 2007.

http://www.biyologlar.com/gonore-bel-soguklugu-nedir

Yaşlanmayı önleyen enzim

Uzun yaşamın sırrının, hücrelerin yaşlanmasını önleyen bir enzimin hiperaktif versiyonunda saklı olduğu görüşü ortaya atıldı. ABD'deki Albert Einstein College of Medicine'de görevli bilim adamları, 86 yaşındaki insanlarda ve çocuklarında DNA'yı koruyan telomerazın yüksek seviyelerde bulunduğunu belirttiler ve Aşkenaz Yahudilerinin uzun yaşamasını bu mutant gene sahip olmalarına bağladılar. Bilim adamlarının yaptığı araştırma çerçevesinde, 86 ve yukarı yaşlarda, genel anlamda sağlıklı Aşkenaz Yahudileri ile bu kişilerin çocukları olan 175 kişiden ve kontrol grubu olarak ortalama bir yaşam süresine sahip ebeveynlerin çocukları 93 kişiden alınan kan örnekleri incelendi. Araştırmada, neredeyse yüz yıl yaşayanlarda ve onların çocuklarında telomeraz seviyesinin kontrol grubundakilerinden daha yüksek seyrettiği, önemli ölçüde daha uzun telomeraza sahip oldukları ve bu özelliğin güçlü biçimde kalıtsal olduğu gözlendi. Neredeyse yüz yıl yaşayan deneklerin vücut kitle endekslerinin kontrol grubundakilerinden daha düşük ve iyi kolesterol seviyelerinin daha yüksek olduğu belirlendi. Bilim adamları, bu enzimi harekete geçirecek ilaçların üretilmesinin mümkün olabileceğini ifade ederken, hücrelere daha fazla bölünme fırsatı verilmesinin yıkıcı mutasyonların gelişmesi ve kansere neden olma olasılığını artırabileceği uyarısında bulundu ve bu konuda daha fazla araştırma yapılması gereğine işaret etti. Daha önce yapılan araştırmalar, uzun yaşayan Aşkenaz Yahudilerinin, yaşla bağlantılı kalp ve şeker hastalığı gibi hastalıklara genel olarak tutulmadıklarını göstermişti. TELOMERAZ Telomeraz, telomerleri sentezleyen ve koruyan bir ters transkriptaz enzim olarak biliniyor. Yapısında taşıdığı RNA'yı taslak olarak kullanarak her bölünmeyle kısalan telomer uçlarında tamiri sağlar ve telomerik DNA dizilerini doğrusal kromozomların uçlarına ilave eder. Her hücre bölünmesinde hücrenin telomerezlerinin boyu kısalır ve hücre ölmeye daha yatkın hale gelir.   Serbest Radikaller Ayşe Gümrükçüoğlu Danışman: M. Ali ONUR Arkadaşına Vücudumuzda kanser ve kalp gibi hastalıklar için bir savaş veriyoruz. Kontrol edilmesi gereken düşmanlardan biri de serbest radikaller. Serbest radikaller somatik hücrelere ve bağışıklık sistemine saldıran moleküllerdir. Antioksidanlar da bu serbest radikallerin etkilerini nötralize eden, kanser, kalp hastalıkları ve erken yaşlanmaya neden olacabilecek zincir reaksiyonlarını engelleyen moleküllerdir. Oksidasyona neden olan serbest radikaller temel olarak oksijen kaynaklı metabolitler, (süperoksit anyonları O2-, hidrojen peroksit H2O2, hidroksil radikali OH0) hipoklorik asit, kloraminmler, azot dioksit, ozon ve lipit peroksitlerdir. Bunlar organizmalar tarafından hücre içinde mitokandriyal solunum zincirinde, ya da hücre dışında, özellikle de fagositler tarafından oluşturulur. Serbest radikal oluşumuna sigara, hebisit ve pestisitler, çözücüler, petrokimya ürünleri, ilaçlar, güneş ışınları, X-ışınları, hatta yiyeceklerde bulunana bazı bileşikler neden our. Hatta ve hatta egzesizler de oksijen kullanımındaki artışla beraber serbest radikal oluşumuna neden olur. SERBEST RADİKALLER Kuantum kimyasına göre ancak iki elektron bir bağın yapısına girebilir. Ayrıca iki elekronun ters dönüş doğrultusunda olması gerekir. Yani yukarıya doğru dönen bir elektronun eşi aşağıya doğru dönen bir elektrondur. Elektron çiftleri oldukça kararlıdır ve insan vücudunun neredeyse tüm elektronları elektron çifti halinde bulunur. Bir bağ koptuğunda elektronlar ya birlikte kalır (ikisi de bir atoma katılır) ya da ayrılırlar (biri bir atoma, diğeri diğerine). Eğer birlikte kalırlarsa oluşan atom bir iyon olur, eğer ayrılırlarsa da serbest radikaller oluşur. Bu eşleşmemiş elektronlar yüksek enerjilidir ve eşleşmiş elektronları ayırıp işlerine engel olurlar. Bu işlem serbest radikalleri hem tehlikeli hem kullanışlı yapar. Serbest radikaller yaşam için gereklidir. Elektron taransferi enerji üretimi ve pek çok diğer metabolik işlevde temel oluşturur. Ama eğer zincir reaksiyonu kontrolsüz bir davranış gösterirse hücrede hasarlara neden olur. Bilim adamları 1954'lerden beri serbest radikallerin yaşlanma ve dejeneratif hastalıklara neden olduğunu bilmektedirler. Çoğu elektronlar çift halde bulunurken, serbest radikal bu elektronları birbirinden ayırarak reaksiyonu durdurur. Ama sonuçta serbest radikal kendine bir çift elektron alarak elektron çifti haline geçer, diğer elektron serbest radikal olur. Antioksidantlar ise serbest radikaller için kolay bir elektron hedefi oluşturur. Bağlanan serbest iki serbest radikali birleştirerek nötralize edebilme özelliğine sahip bir enzime (glutatyon peroksidaz, katalaz, süperoksit dismutaz...) taşınana kadar radikalle stabil bir yapı oluşturur. Eğer serbest radikaller nötralize edilmezlerse vücutta ciddi hasarlara neden olabilirler: -hücre membranı proteinlerini yıkarak hücreleri öldürmek, -membran lipit ve proteinlerini yok ederek hücre membranını sertleştirip hücre fonksiyonunu engellemek, -nuklear membranını yararak nukleustaki genetik materyale etki edip DNA'yı kırılma ve mutasyonlara açık hale getirmek, -bağışıklık sistemindeki hücreleri yok ederek bağışıklık sistemini zorlamak. Bu etkiler oksidatif stres olarak bilinen DNA mutasyonları, hücre ölümleri ve hastalıkları gibi hasarlara neden olur. Peki serbest radikaller bu hasarları nasıl verirler? Bu sorunun cevabı çok çeşitli mekanizmalara dayandırılabilmekle beraber en temel etkileri, lipit peroksidasyonu, proteinler arasında disülfit bağı oluşumu ve DNA hasarıdır. a) Membran Lipitlerinin Peroksidasyonu Bu, serbest radikaller hücrenin membranına saldırdıklarında gerçekleşir. Serbest radikaller, hücre membranının stabilizasyonunu ortadan kaldırarak, hızlı hücre ve doku bozulmalarına neden olurlar. b) Disülfit Bağı Oluşumu Glutatyon (GSH) gibi tiyollerin (R-SH) oksidasyonu tiyol ve oksijen radikallerinin oluşumuna neden olur. Her ne kadar hidroksil radikallerinden daha zayıf olsalar da tiyol radikalleri bazı biyolojik sorunlara neden olurlar. Bunlar sülfür merkezli radikallerdir (RSH) ve proteinlerdeki homolitik fisyon (sülfürlerin karşılıklı bağlanması) reaksiyonları disülfit bağını oluşturur. Bu da proteinlerin konfigürasyonlarını bozarak vücuttaki metabolik aktivitelerini engeller. c) DNA Hasarı Bir canlının elektromanyetik, ultraviyole ve X-ışınlarına maruz kaldığı sırada DNA, hidroksil radikallerinin de saldırısına uğrayabilir. Serbest radikal etkisiyle DNA'nın yapısının değişmesi mutasyonlara ve hatta canlının eşey hücrelerindeki mutasyona bağlı olarak döllerin ölmesine neden olur. Vücuttaki en temel serbest radikaller aşağıda verilmiştir: SÜPEROKSİT RADİKALLERİ Süperoksit radikalleri hücrede enerji metabolizmasında oksidasyon sırasında ya da oksidazlar gibi bazı enzimlerin aktivitesi sonucu oluşurlar. Aşağıdaki reaksiyonlar oluşumlarını açıklar: Süperoksit radikalleri süperoksit dismutaz adı verilen bir enzimle inaktive edilirler: Süperoksit radikali iki mekanizmayla çalışırlar. Bu fagositlarin bakterisit etkilerinin temel mekanizmasıdır. Aynı zamanda yangı reaksiyonlarında normal dokulara bile zarar verebilecek bir aracılardır. HİDROKSİL RADİKALLERİ Hidroksil radikalleri birkaç yolla oluşur. Suyun hidroliziyle ya da parçalanmasıyla hidrojen radikalleri ve hidroksil radikalleri oluşturabilir: Aynı zamanda hidrojen peroksit ve demirin birleşmesiyle oluşabilir (Fenton reaksiyonu): Diğeri de Haber-Weiss reaksiyonudur: Hidroksil radkilleri en reaktif serbest radikallerdir ve vücuttaki serbest radikal hasarının en önemli sorumlularıdır. NİTRİK OKSİT (NO•) Nitrik oksit hücresel patofizyolojide önemli bir rol oynayan çözünebilir, serbest radikal gazıdır. Vazodilatör mesajı endotelyumdan düz kasa taşıyan bir enerji aktarıcısı olarak, sentral ve periferal sinirsel aktarımda ve bağışıklıkta aktif rol alır. Sonuçta hücrede ve hücre dışında taşınan NO• miktarı çok hassastır. SERBEST RADİKALE BAĞLI HASTALIKLAR Serbest radikaller vücudun hastalıklara karşı direncini vücudu saran organizmaları yok ederek arttırır. Buna karşın fazla üretildiğinde vücuttaki bazı yerlerede hasara neden olarak hastalıklara yol açar. Serbest radikal reaksiyonlarının neden olduğu hastalıklarda giderek bir artış olmaktadır. Bu serbest radikal hastalıkları üç grupta toplanabilir: 1. genetiğe bağlı (Fanconi's anemia, bloom syndrome) 2. çevresel bileşenler (iş hastalıkları, zehirlenmeler, virus ve bakteriyal enfeksiyonlar) 3. hem genetik hem de çevresel (bronşial astım, diabetes mellitus, kanser, kardiovasküler hastalıklar ve diğerleri) Serbest radikal hastalıklarına birkaç örnek aşağıda verilmiştir: Yangı: Yangı sırasında serbest radikallerden çıkan oksijen, lökositler salınır. Bu işlem çoğunlukla koruyucu olmasına rağmen kontrosüz olursa zarar verir. Mikropların Öldürülmesi: Vücutta sayısı artan mikroplar, lökositlerin fagolizozomları tarafından öldürülüp sindirilirler. Bu sırada reaktif süperoksitler ve hidroksil radikalleri oksidatif reaksiyonlar sonucu oluşur. Bu işlemler milisaniye'lik kısa sürelerde olmasına rağmen kontrolsüz gerçekleştiklerinde toksik ve zarar vericidirler. Oksijen ve Diğer Gazların Toksisiteleri: Yüksek oksijen ve diğer gazlar maruz kalındığında canlılar için zararlı hatta bazı durumlarda öldürücüdür. Oksijenin hasara neden olan etkileri oksijen oluşturan serbest radikallerin ya da diğer serbest radikal ara ürünlerinin hücre membranı gibi hücresel komponentlerini okside etmesindendir. Yaşlanma: Denham Harman tarafından ortaya atılan serbest radikal teorisine göre normal yaşlanma, aerobik metabolizma sırasında oluşan serbest radikallerin dokularda birikmesi sonucu oluşan hasarlar nedeniyle olmaktadır. O halde dengeli bir beslenme, serbest radikal reaksiyonlarını minimumda tutmalıdır. Radyasyon: Canlı hücrelerin temel bileşeni olan su, iyonize radyasyona maruz bırakıldığında (x-ışını ya da gamma ışını gibi) hidroksil radikali oluşacaktır. Bu hidroksil radikalleri DNA ve hücre membranının hasarından sorumludurlar. Arterosklerozis: Düşük yoğunluklu lipoproteinlerin (LDL) peroksidasyonunun arterosklerozis hastalığına karıştığı bilinmektedir. Bu kan damarlarındaki daralma, arteriyel kan basıncının düşmesine ve hastalığın diğer belirtilerinin oluşmasına neden olur. DNA'ya Etkisi: hidojen peroksit oksidantlar arasında en belalısı kabul edilen bir maddedir ve hücrede pek çok bölgeyi hedef alarak bu bölgelere saldırarak hidroksil radikali oluşturur. DNA hidroksil radikallerinin oluşturduğu hasarlara karşı oldukça hassastır: hem DNA zincirinin kırılmasına hem de bazların hidroksilasyonuna neden olabilir. DNA zincirinin kopması bir DNA bağlayıcı protein olan poli(ADP)polimerazı aktif hale geçirir. Bu protein NAD'yi substrat alarak nuklear proteinlere bağlı ADP-riboz polimerleri oluşturur. Bu koşullarda NAD turnoverı azalır, bu da ATP sentezini mitokondriyal sentezi inaktive ederek etkiler. KORUNMA VE REGÜLASYON Serbest radikallerdeki aşırı yüklenme vücut için tehlike oluşturur. Ancak vücudun işlevlerini görebilmesi ve hastalıklardan korunabilmesi için de gereklidirler. Serbest radkiller vücutta çok hassas bir dengeyle kontrol edilmektedirler: Serbest Radikalleri Yok Eden Enzimler -süperoksit dismutaz: Hücre içinde mitokondride doğal olarak bulunan bir enzimdir. Süperoksit radikallerini daha az reaktif olan hidrojen peroksit formuna çevirirler. -katalaz: İnsan hücrelerindeki peroksizomlarda bulunur. Hidroksil radikallerinin oluşumunu önlemek için hidrojen peroksiti suya ayrıştırır. -glutatyon peroksidaz: Redükte glutatyonun (GSH) -SH grubundan, su oluşturmak için hidroksil radikali ya da hidrojen peroksitle birleşmek üzere hidrojen çıkartmasını sağlar. -Sülfhidril proteinleri ve diğer serum proteinleri: Organik peroksitleri ve hidroksil radikallerini zararsiz kimyasallara dönüştürürler. ANTİOKSİDANT MOLEKÜLLER Beta-karoten, askorbik asit ve alfa-tokoferol gibi antioksidantların serbest radikallerin neden olduğu oksidasyonları önlediğini vitro ve in vivo çalışmalarla gösterilmiştir. Bunların dışında taurin, bilirubin ve ürik asit de bilinen doğal antioksidanlardır. Sütte, karaciğerde ve böbrekte bulunurlar. Diğerleri gibi bunlar da serbest radikal oluşumunu önlerler. Yağda çözünen en önemli antioksidant E vitaminidir. C vitamini, elektron donörü gibi iş görerek, E vitamini radikalini tekrar redükleyerek E vitamini haline getirir. Vitamin A ve beta-karoten bazı durumlarda antioksidant gibi davranır. Ayrıca biyoflavonoitler de antioksidant özelliğe sahiptir. Koenzim Q bir fenoldür ve o da pek çok dokuda E vitamini gibi davranır. Lipoik asit ve glutatyon kükürt içerikli bileşiklerdir, hidrojen atomu donörü gibi davranarak fenoller gibi görev yaparlar. Tüm bunların yanında en önemli ve üzerlerinde en çok çalışılan antioksidant vitaminler vitamin E ve vitamin C'dir. Bu nedenle bunların üzerinde durulacaktır. ANTİOKSİDANT OLARAK VİTAMİN E Çoğunlukla hücre membranında bulunur ve eğer görevini yapmazsa serbest radikaller membrana, DNA'ya ve diğer hücre komponentlerini etkiler. E vitamini (alfa tokoferol) normal reprodüksiyon, kas işlevleri ve pek çok diğer vücut fonksiyonu için gereklidir. Şu sıralar E vitamininin kalp hastalıklarını azalttığı oldukça kuvvetli bir görüş oluşturmuştur. New England Journal of Medicine'da geçen yıl ardarda yayınlanan iki makale en az iki yıl süreyle günlük en az 100 IU E vitamini alan insanlarda kalp hastalığı oranının yarı yarıya azaldığı gösterilmiştir. Aslında antioksidant vitaminlerin kardiyovasküler hastalıklardan koruma özelliği son 20 yıldır büyük bir ilgi görmekteydi. 1970 ve 80'lerde yayınlanan temel bilim ve epidemiyolojik yayınlarda bazı antioksidant vitaminlerin kardiyovasküler hastalıkların engellenmesinde yardımcı olabileceği savunuluyordu. Örneğin, dietlerde bulunan antioksidantların (özellikle vitaminE ve beta-karoten) serbest radikal avcıları gibi davranarak, arterosklerozise neden olan etkenlerden LDL'lerin (düşük dansiteli lipoproteinler) oksidatif modifikasyonlarına olan hassasiyetini engelledikleri biliniyordu. Alfa tokoferol ve askorbik asit'in (vitamin C) sinerjistik olarak çalışıp lipozomal membranlar ve LDL'nin oksidasyonunu önlediği bulunmuştur. Askorbik asit sulu radikalleri yakalayıp sinerjistik olarak tokoferolden, radikalle reaksiyona girdiğinde oluşan tokoferoksil radikalini tokoferole rejenere eder. Tokoferol ve askorbik asit arasındaki sinerjistik etki LDL oksidasyonunda gösterilmiştir. C vitamininin tek başına uygulamasında in vitro LDL oksidasyonu azalması %15 bulunmuştur. Yalnız tokoferol ile yapılan çalışmada oksidasyondaki azalma %50, ikisinin de uygulanması sonucu LDL oksidasyonundaki azalma %78 bulunmuştur. Amerikada yapılan bir çalışmada meme kanseri oluşumu ve antioksidantlarla olan ilişkisi araştırılmıştır. Aileden gelen meme kanseri riski taşıyan kadınlarla yapılan çalışmada günlük fazla dozda E vitamini verilen deney grubunda meme kanseri riskinin azaldığı gösterilmiştir. Risk taşıyan kadınlarda verilen doza göre kanser oranının %99'a kadar düşürülebildiği, risk taşımayan kadınlarda ise meme kanseri görülme riskinin %30 azaltıldığı rapor edilmiştir. Vitamin E eksikliği kalp hastalıkları dışında pek çok diğer hastalıkalra da neden olabilmektedir: eritrositlerde bozukluk, erkek sıçanlarda kısırlık, yaşlanma, kolay bere oluşumu, egzema, premenstrual sendromlar, katarakt, sistik fibrozis... Ayrıca aşırı demir alımı E vitamini eksikliğine neden olur. Vitamin E faydalı bir antioksidant olduğu halde yan etkisi ve toksik özellikleri de vardır. Baş ağrısı, hipertansiyon yüksek trigliserit, mide bulantısı, ishal, gaz, taşikardi, bayılma... ANTİOKSİDANT OLARAK VİTAMİN C Yıllardan beri yapılan pek çok araştırma, C vitamininin etkili bir anti-kanser ajanı olduğunu bulmuştur. Çalışmalar C vitamininin antioksidant özelliğinin kanseri yenmede birkaç yolla olduğunu savunmaktadır. Lipitlerin peroksidasyonunu önleyerek dejenerasyon ve yaşlanma olaylarında etkilidir. Yetişkin insanlarla yapılan bir çalışma bir yıl süreyle günlük 400 mg C vitamininin serumdaki lipit peroksitleri azalttığını göstermiştir. Vitamin C aynı zamanda DNA'ya verilebilecek serbest radikal hasarlarını da engellemektedir. Gaby ve Singh'in birkaç çalışması vitamin C'nin genetik değişiklikleri ve kromozom bozulmalarını engellediğini göstermektedir. Çevrede etkisini gösteren pek çok kirlilik toksik, karsinojenik ve mutajenik etkilere neden olabilir. C vitamini bu zararlı etkileri karaciğerdeki detoksifiye edici enzimleri stimule ederek engelleyebilir. Bir başka çalışma da C vitamininin mutajenlerin oluşmasını engellediğini göstermektedir. C vitamini aynı zamanda immun sisteme kanser hücrelerini taramasında da yardımcı bir rol oynamaktadır. Son olarak C vitamini işlemden geçmiş yiyeceklerde sıkça bulunan nitratlardan nitrözamin oluşumunu engeller. Oluşan bir nitrözamin karsinojen bir maddeye dönüşebilir. Ama yapılan çalışmalar idrardaki nitrözaminin C vitamini tarafından anlamlı bir biçimde engellendiğini ortaya koymuştur. Üç hayvan çalışması nitratla oluşan kanserin engellenmesinde askorbik asidin önemli rol oynadığını göstermiştir. Üç deneyde de C vitamini verilen hayvanlarda tümör oluşumunun inhibe edildiği görülmüş. Bu noktada C vitamini alınımı ile kanser riskinin yakın bir ilişkisi olduğu açıktır. 1991'de American Journal of Clinical Nutrition C vitamininin kanserin farklı tipleri ile ilişkisi hakkında 46 çalışma yayınlamıştır. Bu çalışmalarda 33'ü C vitamini alınımı ile kanserin ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Yüksek C vitamini alınımı düşük C vitamini alınımının iki katı korunma sağlamıştır. Bu çalışmalarda çoğu yüksek dozajı 160 mg ya da fazlası, düşük dozajı genelde 70 mg altı olarak kabul etmişlerdir. Yazar Gladys Block'a göre en büyük etki esofagus, larinks, ağız ve pankreas kanserlerinde, bunları takiben mide, rektum, meme ve serviks kanserlerinde görülmektedir. C vitamininin akciğer kanseri üzerindeki etkisi daha düşük olduğu halde, bazı çalışmalar anlamlı koruyuyucu bir etki bulmuşlardır. Akciğer kanseri ile yapılan çalışmalar karışık bulgular içerdiği halde çalışmaların çoğu karotenoidlerle C vitamininin birlikte kullanıldığı durumlarda olumlu etki göstermiştir. C vitamininin vücuttaki en önemli görevi protein kollajen sentezidir. Aynı zamanda bu, diş, kemik, kıkırdak, deri deki fiberlerin oluşumunu sağlar. Ayrıca immun sistemde deönemli görevleri vardır. Eksikliği ikincil enfeksiyonlar, deri kuruması, diş dökülmesi, kanama, foliküler hiperkeratozis, kramplar, kas yorgunluğu... gibi pek çok soruna neden olur. Peki bu kadar yararları olan bu maddenin toksik etkileri yok mu? Sorusuna neredeyse yok denebilecek kadar az cevabı yerindedir. Bunlardan çoğu kusma, ishal, gaz... gibi askorbik asidin pH'sından kaynaklanan sorunlardır. Bu sorun asit düzenleyicileri ile giderilebilir. Bunun dışında böbrek taşına neden olabilir. Bazı kan testlerinde aşırı dozda C vitamini alınımı hatalı sonuç verebilir. Ayrıca demir emilimine etkisi nedeniyle vücutta demir birikimine neden olabilir. SONUÇ Sürekli gelişmekte olan teknoloji, oluşan çevre kirliliği, sigara, UV... ve pek çok diğer etken sürekli olarak çeşitli toksik maddelerle karşı karşıya kalmamıza neden olmaktadır. Bu etkiler kendini serbest radikal oluşumuyla gösterir. Tüm bu nedenlerden dolayı dış etkilerle oluşan hastalıklar artmakta, genetik hastalıkların da çevresel etkilerle daha çok belirginleşmesine neden olmaktadır. Bu hastalıklara çözüm getirmek öncelikle bu hastalıkların oluşumunu engellemekle gerçekleşebilir. Bunun için de ilaçlardan öte alınan besinler önem kazanmaktadır. Serbest radikallerin etkilerini önleyen ve dietimizde sıkça bulunması gereken C vitamini ve E vitamini kanser ve kalp hastalıkları gibi toplumda erken ölümlerin başlıca nedenleri olan hastalıkların oluşumunu önlemektedir. Besinlerin dışında dışarıdan yapılacak takviyelerin de yararlı olduğu yapılan doz tesbit çalışmalarıyla anlaşılmıştır. Ancak vücudun hassas dengesi alınacak aşırı dozlarla bozulabilmekte, bunun sınırının konabilmesi gerekmektedir. 1970'lerle vitaminlerin öneminin anlaşılması 1980'lerde bunun uç noktalara ulaşmasına neden olmuş, kanser ve kalp hastalıklarının tedavisivde çok yüksek dozlarda vitamin alınımı başlamış ve o zamana kadar bilinmeyen yan etkiler yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştır. Günümüzde ise uygulanmış çok aşırı dozların bir yerden sonra yararı olmadığı anlaşılmıştır. Bu hastalıkların aşılmasında antioksidant vitaminlerin etkilerinin büyük olduğu kesin olmakla beraber tek başına yüksek dozlarda vitamin almaktansa bu vitaminlerin ortak etkilerinin hastalıkların önlenmesinde daha etkili olduğu yapılmış olan pek çok çalışmayla tekrar tekrar gösterilmiştir. Bu nedenle serbest radikallerin neden olduğu hastalıkların önlenmesi ancak babaannelerimizin ağzından düşmeyen o "dengeli beslenme" ile olabilir.

http://www.biyologlar.com/yaslanmayi-onleyen-enzim

Kolposkopi Nedir ? Kolposkopi Kimlere ve Neden Yapılır?

Kolposkopi Nedir ? Kolposkopi Kimlere ve Neden Yapılır?

Serviks (rahim ağzı) kanseri erken tanısında kadınlarda, PAP smear testleri sık kullanılan bir yöntemdir.

http://www.biyologlar.com/kolposkopi-nedir-kolposkopi-kimlere-ve-neden-yapilir

Virüslerin hastalıklarındaki rolleri

Virüslerin hastalıklarındaki rolleri

Virüslerin neden olduğu yaygın insan hastalıklarının örnekleri arasında, soğuk algınlığı, grip, su çiçeği ve uçuk yaraları gibi hastalıkların yanı sıra ebola virüs hastalığı, AIDS, tavuk vebası (kuş gribi) ve SARS gibi pek çok ciddi hastalıklar da bulunmaktadır.

http://www.biyologlar.com/viruslerin-hastaliklarindaki-rolleri


<b class=red>Serviks</b> Kanseri (Rahim Ağzı Kanseri) <b class=red>Serviks</b> Kanseri (Rahim Ağzı Kanseri)

Serviks Kanseri (Rahim Ağzı Kanseri) Serviks Kanseri (Rahim Ağzı Kanseri)

Serviks kanseri önlenebilir bir hastalıktır. Smear/Pap-smear testiyle tarama sayesinde erken tanı ve etkin bir tedavi mümkündür.

http://www.biyologlar.com/serviks-kanseri-rahim-agzi-kanseri-serviks-kanseri-rahim-agzi-kanseri

Kanser Hücreleri Hakkında 10 Gerçek

Kanser Hücreleri Hakkında 10 Gerçek

Çağımızın hastalığı olan kanseri gerçekten tanıyor musunuz? Günümüzde artık her 10 kişiden 6’sı bu hastalığa yakalanıyor ve bu sayı her geçen yıl giderek artıyor. Peki bize bu kadar yakın olan hastalık hakkında ne biliyorsunuz?

http://www.biyologlar.com/kanser-hucreleri-hakkinda-10-gercek

Rahim Kanseri

Rahim Kanseri

Endometrium kanseri endometrium olarak isimlendirilen rahim iç zarının kanseridir. Rahim; alt kısımda vajinaya uzanan serviks (rahim ağzı) ve üst kısımda gövde olarak adlandırılan iki kısımdan oluşur.

http://www.biyologlar.com/rahim-kanseri

Chlamydia trachomatis Enfeksiyonları

Chlamydia trachomatis tanımlanmış 18 serovarı ile hayli çeşitli klinik tablolara neden olabilen bir patojendir. Hem neden olduğu CYBE‟ler hem de trahom ülkemizde bildirimi zorunlu hastalıklar arasında yer alır (1,2). Trahom, sıklıkla körlükle sonuçlanabilen bir hastalık olmakla birlikte ülkemizde artık neredeyse görülmemektedir. C. trachomatis‟in neden olduğu üretrit, epididimit, servisit, akut salpenjit gibi enfeksiyonlarının ise bakteriyel CYBE‟ler arasında ilk sırada olduğu tahmin edilmektedir. Kadınlarda PIH ve infertilitenin de önde gelen nedenleri arasındadır (3,4). Asemptomatik taşıyıcılığının yaygınlığı sorunu daha da ağırlaştırmaktadır. Kesin tanı ancak mikrobiyolojik inceleme ile mümkündür. Ancak -yalnızca ülkemizde değil, dünya genelinde de- tanıda ciddi bir yetersizlik vardır. C. trachomatis‟e bağlı CYBE‟lerin kontrolü ile ilgili çabalarda tanının daha fazla laboratuvarda konulabilir hale gelmesi, bu yüzden, önemli hedeflerden biridir (3).Chlamydia türleri zorunlu hücre içi parazitidirler. Çoğaltılmaları için, virüslerde olduğu gibi, ancak özel şartlara sahip laboratuvarlarda uygulanabilen hücre kültürü tekniklerinin kullanılması gerekir. Ancak günümüzde organizmanın antijenlerinin ya da nükleik asitlerinin gösterilmesine dayalı teknikler mevcuttur ve bu tekniklerin yaygınlaşması hedeflenebilir.Bu UMS belgesinde laboratuvarda C. trachomatis enfeksiyonlarının doğru ve güvenilir tanısı için güncel ve geçerli yaklaşım ve prosedürlerin verilmesi hedeflenmiştir.Chlamydiaceae ailesi içerisinde bugün için bilinen en yaygın insan patojenleri; Chlamydia trachomatis, Chlamydia pneumoniae ve Chlamydia psittaci‟dir.Klamidyalar, RNA ve DNA içeren zorunlu hücre içi bakterileridir. Hücre duvarı yapıları gram negatif bakterilere benzer, ancak lipopolisakkarit tabaka göreceli olarak düşük endotoksik aktiviteye sahiptir. Klamidyal majör dış membran proteini (MOMP), organizma dış membranının en önemli yapısal bileşenidir ve ompA geni tarafından kodlanır (5,7).Klamidyalar ikiye bölünerek ancak diğer bakterilerden farklı bir şekilde çoğalırlar. Küresel şekilli elementer cisim (EB), organizmanın ökaryotik hücreleri enfekte eden şeklidir ve hücre dışı ortamda çok kısa süre yaşayabilirler.Konak hücre içerisine giren EB‟ler metabolik olarak aktif retiküler cisime (RB) dönüşürler. RB‟ler vakuollerin içerisinde ikiye bölünerek çoğalmaya başlarlar ve sonunda karakteristik intrasitoplazmik inklüzyonları oluştururlar. Klamidyal döngünün son basamağında RB‟ler yeniden organize olarak EB‟lere dönüşür ve yüzlerce EB hücre dışına salınır; tüm döngü 48-72 saat sürer (6,7).C. trachomatis‟in laboratuvar tanısı için alınılacak örnek(ler)e, klinik tablo ve kullanılacak laboratuvar tekniğine göre karar verilir. C. trachomatis genital sistem enfeksiyonlarının tanısı için kadınlarda endoserviksten ve erkeklerde üretradan örnek alınır. C. trachomatis‟in NAAT ile tanısı için en iyi seçenek(ler) ise erkek hastada ilk akım idrarı ve kadın hastada vajen sürüntü örnekleridir. Duyarlılık ve özgüllük, serviks ve üretradan invaziv yöntemler ile alınan örnekler ile aynıdır. Ġlk akım idrarı ve vajen sürüntü örnekleri için kültür ve NAAT dışındaki teknikler (DFA, EIA ve NAH gibi) önerilmemektedir (7,8).Üst genital sistem enfeksiyonlarının laboratuvar tanısı için; fallop tüplerinden aspirasyon sıvısı ve endometriyal örnekler kullanılabilir. Trahom, inklüzyon konjonktiviti ve yeni doğan konjonktiviti için konjonktivadan örnek alınmalıdır. Yeni doğan pnömonisi için uygun örnek(ler); nazofarinks ve derin solunum yolu örnekleridir. Homoseksüel erkek hastaların tarama programlarında NAAT testleri için rektal ve faringeal örnekler önerilmektedir. LGV vakalarında; ülser sürüntüsü, bubo sıvısının aspirasyonu, rektal veya üretral eküvyonlar toplanabilir.C. trachomatis enfeksiyonlarının laboratuvar tanısında hücre kültürü yöntemi yüksek özgüllüğe sahip bir testtir ve „altın standart‟ olarak tanımlanır. Ancak, duyarlılığı görece düşük ve teknik olarak zor ve zaman alıcı bir yöntemdir. Örnek toplama, transport ve saklama süreçleri özel koşulları gerektirir. Günümüzde C.trachomatis enfeksiyonlarının laboratuvar tanısında kültür dışı pek çok yöntem geliştirilmiş ve başarıyla uygulanmaktadır. Bununla birlikte, antibiyotik duyarlılık testlerinin gerektiği durumlarda ve özgüllüğü sebebiyle cinsel istismar vakalarında / adli olgularda hücre kültürü önerilmektedir (6,7).NAAT‟ler genital C. trachomatis enfeksiyonlarının tanısında yüksek duyarlılık ve özgüllüğe sahip ve rutin uygulanan laboratuvar testleridir. NAAT testlerinin hastanın kendisi veya klinisyen tarafından alınan vajen sürüntüsü veya idrar örneklerine uygulanabilmesi bu testlere büyük avantaj sağlamaktadır. İnvaziv olmayan yöntem(ler) ile alınan örneklerde tanı imkanı sağlaması; belirtisiz bireylerin tarama programlarının yürütülmesini ve temaslı kişilerin örnek vermeyi kabulünü kolaylaştırmaktadır. ġüpheli cinsel istismar vakalarında idrarbörneklerine NAAT uygulaması ikinci bir doğrulama testi ile birlikte önerilmektedir.NAH testleri; endoservikal ve üretral sürüntü örnekleri için NAAT yapılamadığı veya ekonomik olmadığı durumlarda önerilmektedir. Genel olarak antijen saptama testleri ve kültürden daha duyarlı yöntemlerdir (5,7).Antijene özgül monoklonal antikorların kullanıma girmesi ile DFA ve EIA gibi antijen saptama tekniklerinin özgüllükleri artmıştır. DFA kısa sürede sonuç alınan, örnek sayısı az laboratuvarların tercih ettiği, ancak deneyimli personel tarafından uygulanması gereken testlerdir. NAAT testlerinin yapılamadığı veya ekonomik olmadığı durumlarda endoservikal ve üretral sürüntü örnekleri için kullanılabilir. C.trachomatis‟e rektal ve faringeal maruziyeti olan bireyler ve konjonktival örnekler için anti-MOMP DFA kitleri önerilebilir (5,7).Öte yandan, NAAT‟a kıyasla nispeten düşük duyarlılıkları nedeniyle EIA, DFA ve NAH tabanlı testlerin kullanımından giderek vazgeçilmektedir (7).Tekrarlanan tedavi başarısızlığı durumlarda, örnekler referans laboratuvara iletilmeli, kültürden izolasyon denenmelidir (7).Serolojik testler (kompleman fiksasyon, mikroimmün floresan, antikor EIA vb.) C.trachomatis‟in neden olduğu üretrit ve servisit gibi alt genital sistem enfeksiyonlarının tanısında ve asemptomatik bireylerde tarama amacıyla önerilen testler değildir. Çünkü bu yüzeysel enfeksiyonlar saptanabilir bir antikor yanıtı geliştiremezler (5,7). Serolojik testler, LGV şüpheli vakalarda, perihepatit olasılığında ve yenidoğan pnömonisinin tanısında önerilebilir.Chlamydia‟lar için antibiyotik duyarlılık testleri standardize edilememiştir ve invitro direnç ile hasta cevabı arasında uyumsuzluk vardır. Bu nedenle yalnızca bazı araştırma laboratuvarlarında uygulanmaktadır (7). Antibiyotik duyarlılık testi, artan konsantrasyonlarda antibiyotik içeren bir dizi besiyerinin kullanıldığı hücre serilerine mikroorganizmanın inokülasyonu ile yapılır. 48 saatlik inkübasyon sonrasında hücreler FITC ile işaretli anti-klamidyal antikor ile boyanır ve inklüzyon formasyonunu inhibe eden en düşük konsantrasyon minimal inhibitör konsantrasyon olarak rapor edilir. Kaynaklar 1 Bulaşıcı Hastalıklar Sürveyans ve Kontrol Esasları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik. Resmi Gazete; 02.04.2011 – 27893. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/04/20110402-3.htm (son erişim tarihi: 06.01.2014)2 Bulaşıcı Hastalıkların Ġhbarı ve Bildirim Sistemi, Standart Tanı, Sürveyans ve Laboratuvar Rehberi, Sağlık Bakanlığı Ankara. 2004. http://www.shsm.gov.tr/public/documents/legislation/bhkp/asi/bhibs/BulHastBilSistStanSurveLabReh.pdf (son erişim tarihi: 18.12.2013)3 WHO. Sexually transmitted infections (STIs). Fact sheet No: 110. Updated Nov 2013. http://www.who.int/mediacentre/factsheets/fs110/en/ (son erişim tarihi: 16.01.2014)4 Infertility Prevention Campaign. Summary of a Review of the Literature: Programs to Promote Chlamydia Screening. Prepared for CDC. Academy for Educational Develop. 2007. http://www.cdc.gov/std/HealthComm/ChlamydiaLitReview2008.pdf (son erişim tarihi: 16.01.2014)5 Winn WJ, Allen SD, Janda WM, Koneman EW, Procop GW, Schreckenberger PC, Woods GL (eds). Diagnosis of infections caused by viruses, Chlamydia, Rickettsia, and related organisms. Chapter 23. In: Koneman’s Color Atlas and Textbook of Diagnostic Microbiology. 6th ed., Lippincott Williams and Wilkins. Philadelphia PA. 2006, p.1403-66 Clarke L. Viruses and Chlamydiae: Isolation of Chlamydia spp in cell culture. In: Garcia LS, Isenberg HD (eds). Clinical Microbiology Prosedures Handbook. 3th ed., ASM Press, Washington D.C. 2010, p.10.67 Gaydos C, Essic A. Chlamydiaceae. In: Versalovic J, Carroll KC, Funke G, Jorgensen JH, Landry ML, Warnock DW (eds). Manual of Clinical Microbiology. 10th ed., ASM Press, Washington D.C. 2011, p. 986-10008 Leber AL, Exner M. Molecular diagnostics: Molecular methods for direct detection of microorganisms in clinical specimens. In: Garcia LS, Isenberg HD (eds). Clinical Microbiology Prosedures Handbook. 3th ed., ASM Press, Washington D.C. 2010, p.12.2 Ulusal Mikrobiyoloji Standartları Bakteriyoloji / Mikrobiyolojik Tanımlama / B-MT-16 / Sürüm: 1.1 / 01.01.2015

http://www.biyologlar.com/chlamydia-trachomatis-enfeksiyonlari

Neisseria gonorrhoeae Enfeksiyonu

Gonore, erkekte genellikle üretrit, prostatit, epididimit, üretral darlık gibi genitoüriner enfeksiyonlara yol açan, kadında çoğunlukla asemptomatik olsa da endoservisit, salpenjit, endometrit, tubo-ovaryan apse, dış gebelik, PIH gibi ciddi sorunlara yol açan, cinsel temasla bulaşan bir hastalıktır. Etkeni sadece insanlarda patojen olan Neisseria gonorrhoeae‟dir. Ayrıca cinsel davranışlara bağlı olarak farenjit, proktit ile de karşımıza çıkabilir. Gebelikte spontan düşük, erken membran rüptürü, prematüre doğum gibi komplikasyonlara; enfekte anneden doğan bebeklerde gonokokkal konjonktivite neden olabilir. Çocuklarda izole edilmesi cinsel istismar göstergesidir (1,2,3,4,5,6).Gonorenin kesin tanısı mikrobiyolojik inceleme ile konur. Laboratuvarda Gram boyama, kültür, hızlı antijen testleri, NAH testleri ve NAAT gibi yöntemlerden yararlanılabilirse de yöntemlerin hepsi tanıda aynı değere sahip değildir (1,3,5,6). Bu UMS belgesi, gonorenin kesin tanısı için geçerli yöntemlere dair prosedürleri kapsamaktadır. Belgenin amacı ise; hasta yönetiminde ve bildirime esas doğru ve güvenilir sonuçların elde edilebilmesi için, yöntemlerin seçiminde, tanıdaki yerlerinin değerlendirilmesinde ve doğru uygulanmalarında kullanılacak süreçleri vermektir.N.gonorrhoeae’nin neden olduğu gonore cinsel yolla bulaşan ve genellikle alt genital sistem olmak üzere çeşitli mukoz membranları tutan bir hastalıktır. Cinsel temasla bulaşan bakteriyel enfeksiyonlar arasında ikinci sıklıkla görülmektedir. Özellikle ergenlik ve genç erişkinlik döneminde görülür (1,2,3,5,6).Erkekte sıklıkla belirti verir ve en sık üretral akıntı ve dizüri şikayetine neden olur. Kadında vajinal akıntı, cinsel ilişki sonrası kanama görülse de %80 belirtisizdir. Erkekte genellikle üretrit, prostatit, epididimit gibi genitoüriner enfeksiyonlara ve üretral darlık, kısırlık gibi sonuçlara yol açar. Kadında endoservisit, salpenjit, endometrit, tubo-ovaryan apse, dış gebelik, kısırlık, PIH gibi ciddi sorunlara yol açabilir. Ayrıca erkeklerle cinsel ilişkide bulunan erkeklerde ve kadınlarda cinsel davranışlara bağlı olarak farenjit, proktit ile de karşımıza çıkabilir (1,2,3,5,6).Gonore, gebelikte spontan düşük, erken membran rüptürü, prematüre doğum gibi komplikasyonlara da neden olur. Erişkinde otoinokülasyon ile veya enfekte anneden doğan bebeklerde gonokokkal konjonktivit (oftalmia neonatorum) oluşabilir. Tarihte körlüklere neden olmuştur. Doğumda göze %0.5‟lik eritromisin içeren merhem sürülmesi doğumsal konjonktiviti önlemek için kullanılır (1,2,4,6).Mukozal enfeksiyonların %1‟inden azında immün kompleks oluşumuna bağlı yaygın gonokokkal enfeksiyon görülebilir. Septik artrit ve vaskülitik deri lezyonlarıyla ortaya çıkar. Çocuklarda gonore tespit edilmesi cinsel istismar göstergesidir, tanıda çok dikkatli olmak gerekir (1,5,6).N. gonorrhoeae gram negatif diplokoktur. Hareketsizdirler. Oksidaz ve katalaz pozitiftir. Karbonhidratlardan fermentasyonla değil oksidasyonla asit oluştururlar. Sadece glikoza etki eder. Güç üreyen bir bakteridir. Çikolata agar gibi zengin besiyerinde, nemli ve %3-7 CO2‟li ortamda 35-37°C‟de 48-72 saatte ürer (1,5,6).Dış ortam şartlarına son derece dayanıksız bir bakteri olan N. gonorrhoeae sadece insanda patojendir. Belirti vermese de bireyde N. gonorrhoeae saptanırsa, kesinlikle patojen kabul edilir (1,5,6).Gonorenin kesin tanısı mikrobiyolojik inceleme ile konur. Laboratuvarda Gram boyama, kültür, hızlı antijen testleri, NAH testleri ve NAAT gibi yöntemlerden yararlanılabilirse de yöntemlerin hepsi tanıda aynı değere sahip değildir. Ayrıca hasta başı hızlı testler de kullanıma girmiştir (6,7,8).Üretra erkeklerde primer enfeksiyon bölgesidir ve tanıda en sık kullanılan örnek üretral akıntıdır; ancak N. gonorrhoeae rektum, orofarinks, konjonktiva, epididim gibi bölgelerde de enfeksiyona neden olabildiği için klinisyen farklı örnekleri laboratuvara gönderebilir. Ġlk-akım idrar da değerli bir tanı örneğidir (4).Kadınlarda gonokok enfeksiyonun primer bölgesi ise endoservikstir; ancak organizma ayrıca üretra, rektum, orofarinks, konjonktiva ve Bartholin bezlerinin kanallarından elde edilebilir. Vajinal sürüntü kadınlardaki enfeksiyonun tanısı için geçerli bir örnek olarak kabul edilmemektedir ancak ergenlik öncesi kızların gonore tanısı için değerli bir örnek olabilir. Kadınlarda ilerleyen genital enfeksiyon pelvik inflamatuvar hastalığa (PIH) ve nadiren de perihepatite yol açabilir (4).Tanıda klinik örneklerden olabildiğince hem mikroskopik incelemeler hem de kültür yapılmalıdır.Üretral akıntıdan yapılan Gram boyamada bol PNL ve hücre içi gram negatif diplokokların görülmesi önemli bir bulgudur ve erkek olgularda kesin tanı koydurur. Kadınlarda endoservikal bölge florasının benzer bakterileri nedeniyle pozitif yaymalar olası tanı bulgusudur ve kültür ile doğrulanmalıdır (5,6).Kültürler çikolata agar ve seçici MTM gibi besiyerlerine ekilir, CO2‟li etüv veya mumlu jarda, 35°C‟de, 48-72 saat inkübe edilir. Besiyerlerinde üreyen gram negatif diplokoklar incelenir. Oksidaz pozitif ve süperokzol test pozitif olanlar kültür doğrulama testlerine (karbonhidratlara etki testleri ve Mueller Hinton agar gibi temel besiyerlerine ekim) alınır. N. gonorrhoeae temel besiyerlerinde üreyemez. Glikoza etki ederken, maltoz, sukroz, früktoz ve laktoza etkimez. Ayrıca gerekirse kromojenik enzim substrat testleri, DFA, NAH, NAAT, MALDI – TOF MS, DNA sekanslama gibi yöntemlerden biriyle daha doğrulama yapılır (1,5,6,8,9,10).N. gonorrhoeae‟nin laboratuvar incelemeleri kapsamında, rutinde, antibiyotik duyarlılık testi yapılmaz. Tedavide önceleri penisilin, tetrasiklin, spektinomisin ve kinolonlar kullanılırken, direnç gelişimi nedeniyle bugün sadece tek doz seftriakson ve sefiksim reçete edilmektedir. Hastaların cinsel partnerleri de tedavi edilmelidir (2). Tedaviye dirençli izolatlar için antibiyotik duyarlılık testleri genellikle yeterli imkanlara sahip üniversite veya eğitim araştırma hastaneleri tarafından yapılabilir (1,5,6,8).Kaynak:1 Elias J, Frosch M, Vogel U. Neisseria. In: Versalovic J (ed in chief). Manual of Clinical Microbiology. 10th ed., ASM Press, Washington D.C. 2011. p.559-5732 Workowski KA, Berman S. (CDC). Sexually transmitted diseases treatment guidelines, 2010. MMWR Recomm Rep 2010 Dec 17;59(RR-12):1-1103 Swaygard H, Sena AC, Cohen MS, et al. Diagnosis of gonococcal infections. UpToDate, Nov 2012. http://www.uptodate.com/contents/diagnosis-of-gonococcalinfections? source=search_result&search=neisseria+diagnosis&selectedTitle=71%7E150 (son erişim tarihi: 20.12.2013)4 Dunne WM. Neisseria gonorrhoeae cultures. In: Garcia LS (ed in chief). Clinical Microbiology Procedures Handbook. 3rd ed. ASM Press, Washington D.C. 2010, p. 3.9.3.1- 3.9.3.135 Forbes BA, Sahm DF, Weissfeld AS. Neisseria and Moraxella catarrhalis. In: Bailey & Scott’s Diagnostic Microbiology. 12th ed., Mosby Elsevier Press, St. Louis, MO. 2007, p. 447-4536 Winn Jr W, Allen S, Janda W, Konemann E, Procop G, Schreckenberger P, Woods G. Neisseria species and Moraxaella catarrhalis. In: Koneman’s Color Atlas and Textbook of Diagnostic Microbiology. 6th ed., Lippincott Williams and Wilkins; Philadelphia, PA: c2006, p.566-6227 Mayor MT, Roett MA, Uduhiri KA. Diagnosis and management of gonococcal infections. Am Fam Physician 2012;86(10):931-88 Health Protection Agency. Identification of Neisseria species. National Standart Method NSM BSOP ID6 Issuex. 2007. http://www.hpa-standartmethods.org.uk/pdf (son erişim tarihi: 18.12.2013)9 Leber AL. Amplification-based methods. In: Garcia LS (editor in chief). Clinical Microbiology Procedures Handbook. 3rd ed., ASM Press, Washington D.C. 2010, p. 12.2.3.1- 12.2.3.1110 Novak-Weekley S. Nucleic acid probe-based methods. In: Garcia LS (editor in chief). Clinical Microbiology Procedures Handbook. 3rd ed., ASM Press, Washington D.C. 2010, p. 12.2.2.1- 12.2.2.6Ulusal Mikrobiyoloji Standartları Sayfa 21 / 23 Bakteriyoloji / Mikrobiyolojik Tanımlama / B-MT-17 / Sürüm: 1.1 / 01.01.2015

http://www.biyologlar.com/neisseria-gonorrhoeae-enfeksiyonu

<b class=red>Serviks</b> Kanseri Hücrelerine İlaç Taşıyan Spermler

Serviks Kanseri Hücrelerine İlaç Taşıyan Spermler

Spermler artık kanser ilaçlarını hedefe ulaştırmak için de kullanılabilecek. Spermlerin bu yeni kullanım alanı oldukça umut verici olarak değerlendiriliyor.

http://www.biyologlar.com/serviks-kanseri-hucrelerine-ilac-tasiyan-spermler

Anti-Kanser Protein Olan ‘Parasporinler’

Anti-Kanser Protein Olan ‘Parasporinler’

1999 yılında Mizuki ve arkadaşları tarafından B. thuringiensis Cry proteinlerinin kapsamlı olarak taranması ile insektisit etkisinin dışında yeni bir biyolojik aktivite tanımlanmıştır.

http://www.biyologlar.com/anti-kanser-protein-olan-parasporinler

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0