Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 92 kayıt bulundu.

Biyolojik Silahlar ve Biyosensörler

Bakterilerin bir kısmı görünmeyen dostlarımızdır; bazıları sindirim sistemimize yardım ederken, bazıları vücudumuzdaki zehirleri yok ederler. Kimi bakteriler ise bizleri hasta eder. Vücudumuzun içinde veya dışında yaşayan bu ilginç mahlukçuklar hayatımızın ayrılmaz parçalarıdır her hâlükârda. Ancak bir de ‘katil’ bakteriler var ki, zalim insanların ellerine geçtiklerinde biyolojik silah olarak kullanılabilirler. Biyolojik silahlar; insanları, hayvanları veya tarımsal ürünleri öldürücü veya ağır derecede hasta edici olan mikroorganizmalar ile, bunlardan üretilen zehirli maddelerdir. Hatta sadece hastalık ve ölüme yol açan mikropların kendileri değil; bunların taşıyıcıları da meselâ böcekler bu sınıfa dahildir. Biyolojik silahlar kitle imha silahları içindeki en problemli ve tehlikeli silahlardır. Nükleer veya kimyasal silahlardan çok daha fazla insanı hedef alırlar. Diğer silahlara göre maliyetlerinin düşük olması, rutin güvenlik sistemleriyle tesbit edilemiyor olmaları gibi değişik nedenlerle insanlık için ciddi tehdit unsurudurlar. Kimyasal silahların aksine hemen tesir etmezler. Yaklaşık 24-48 saatlik bir kerahet devresinden sonra tesirleri ciddi olarak görünür ve o zamana kadar da eğer mikrop kullanıldı ise çoğalarak etrafa yayılmaya devam ederler. Biyolojik silahlar kimyasal olanlara göre çok daha fazla öldürücüdür. Meselâ 10 gr. şarbon sporu, 1 ton sinir gazı Sarin’in öldürebileceği kadar insan öldürebilir. Biyolojik silah tehlikesine karşı yapılması gerekenler ise şöyle özetlenebilir: • Biyosensörler ile tehlikenin tesbiti ve tanımlanması. • Mikrobiyal zehirlere karşı antidotların hazırlanması. • Antibiyotik ve aşı geliştirilmesi. Bakteriler, virüsler ve toksinler biyolojik silah olarak kullanılabilirler ve hepsinin birbirinden farklı özellikleri vardır. Son yıllarda biyoteknolojik metodların hızla ilerlemesi bu bilgi ve teknolojilerin kötü amaçlara âlet edilme tehlikesini de beraberinde getirdi. Genetik mühendisliği çalışmalarındaki ilerlemeye paralel olarak biyolojik silahların etkisini artırıcı ve tesbit edilmelerini zorlaştırıcı gelişmeler ise, bu silahlara karşı yapılan savunmayı daha da güçleştirecektir. Genetik olarak dizayn edilmiş organizmalar, biyo-silah üretiminde kullanılabilir durumdalar ne yazık ki. Örneğin: • Mikroskobik toksin veya biyoregülator fabrikasına dönüştürülmüş mikroorganizmalar, • Antibiyotik, aşı gibi rutin kullanılan ilaçlara bağışıklık kazandırılmış organizmalar. • İmmunolojik profilleri değiştirilerek bilinen tesbit metodları ile tesbit edilemeyen organizmalar. • Antikor bazlı sensör sistemlerinin tesbitinden kaçabilecek organizmalar. Bilimi kötü ve vahşi amaçlarına alet etmeye çalışanlar biyolojik silahların etkisini artırıp tesbitini zorlaştırmaya çalışırken, bizlere de, biyolojik silahların zararlı tesirlerini gidermeye çalışmak ve onların üretiminde kullanılan maddelerin tesbitini kolaylaştıracak metodları bulmak düşüyor. Biyolojik silahlara karşı erken tesbit, uyarı ve tedavi metodlarının geliştirilmesi insanlık için bir zorunluluk haline gelmiş bulunuyor. Tehlikeli biyolojik maddelerin varlığının tesbitinde en önemli unsur biyosensörlerdir. Biyosensörler (biyo-alıcılar, biyolojik dedektörler) biyolojik materyallerin alıcılar ile tesbit edilip ölçülebilir sinyallere dönüştürüldüğü aletlerdir. Alıcılar tarafından tesbit edilen tanımanın sinyale dönüştürülmesinde kullanılan metodlara göre, bu biyosensörleri kabaca (1) optik sensörler ve (2) elektrokimyasal sensörler olarak iki gruba ayırabiliriz. Şu anda ticarî olarak piyasada olan kimyasal ve biyolojik analiz âletleri gözden geçirildiğinde, kimyasal dedektörlerin biyolojik olanlardan daha fazla gelişmiş oldukları görülecektir. Kimyasal dedektörler neredeyse saniyeler ve dakikalar içinde kimyasal maddeler hakkında bilgi verirlerken, biyolojik dedektörler için bu süre genellikle daha uzundur; çünkü daha kompleks ve yavaş çalışan mekanizmaları vardır. Problemlerden biri de, büyük ve ağır olmalarıdır. Bu sorunların çözülmesi gerekmektedir; çünkü artık, kimyasal silahların tesbitinde olduğu gibi, biyo-silahların tesbiti için de küçük boyuttaki robotlar ya da uçaklar kullanılmak istenmektedir. Son yıllarda optik sensörler biraz daha geliştirildi ve biyokimyacılar için çok önemli araçlar haline geldi. Sensörlerde kullanılan biyolojik materyalleri tanıma elementlerini genel olarak şöyle sıralayabiliriz: enzimler, mikroorganizmalar, bitkisel ve hayvansal dokular, antikorlar, reseptörler, nükleik asitler. Tesbit edilmesi gereken materyale ilgisi olan, bağlanabilecek olan alıcı element (veya elementler) biyosensör yüzeyine kimyasal metodlar ile sabitlenir, yani immobilize edilir. Daha sonra ortam içerisinde istenen molekül veya mikroorganizma olan çözelti ilave edildiğinde, alıcı ile bu biyolojik materyal birbirlerine bağlanırlar. Bu bağlanma ise kullanılan sensör cinsine göre elektrik veya optik metodlarla sinyale dönüştürülerek algılanır. Eğer ortamda istenen biyokimyasal yok ise, sinyal gönderilmez. Biyosensörlerin çalışma mekanizması biyolojik elementler arasındaki ilgiye dayanır. Meselâ, hücre içindeki pek çok hayatî faaliyette yer alan proteinler arasında anahtar-kilit ilişkisine benzer ilişkiler vardır. Hücre içindeki faaliyetler hep birbirine bağlanan veya bağlanamayan proteinlerin oluşturdukları biyokimyasal sinyaller ile devam eder. Meselâ, protein ailesinin üyelerinden olan antikorların vazifesi organizmaya giren yabancı molekülleri tesbit edip bunlara bağlanmaktır. Antikorlar vücudun savunma sisteminin en önemli elemanlarıdırlar. Aslında her birimiz mükemmel biyosensörler sahibi olarak yaratılmışız. Meselâ beş duyumuz—görme, işitme, dokunma, koklama, ve tat almamız—yine alıcılar tarafından hissedilen verilerin kimyasal ve elektriksel sinyallere dönüştürülüp, beynin değerlendirilmesine sunulmasıdır. Modern teknoloji biyosensörler ile bir ya da birkaç molekülü tanımaya, algılamaya çalışırken, sizlerin şu anda bir yandan gözleriniz dergiye bakıp her an sinyalleri beyne gönderiyor; diğer yandan kulağınız radyodan gelen hafif müziğin sinyallerini göndermekle meşgul; derginin sayfalarını hisseden parmaklarınız sinirlere uyarılar veriyorlar; burnunuz bardaktaki meyve çayını koklamak ve yine uyarıları beyne göndermekle meşgul; öteki yanda antikorlarınız yabancı madde avında ve buldukları anda gereken bilgileri beyne gönderip savunma mekanizmasını harekete geçirmeye çalışıyorlar. Ama bütün bunlar olurken siz “Ayy, şimdi benim beynim bu verilerin hangisini anlamaya yetişsin?” diye sızlanmak yerine, yazıda okuduklarınızı düşünmekle meşgulsünüz. Biyosensör çalışmalarında yaşanan zorluklar ve eksiklikler bize küçücük hücrelerden büyük organizmalara kadar canlıların muhteşem biyosensörler olarak yaratıldıklarını ve insanoğlunun teknoloji adına yaptığı herşeyin bu muhteşem mekanizmaları taklide çalışmaktan başka birşey olmadığını gösteriyor. Sadece biyo-silahların tesbitinde değil, aynı zamanda biyolojik mekanizmaların, proteinler arası ilişkilerin anlaşılmasında ve insan genom projesinin devamı olan proteomik çalışmalarında da biyosensörlerin büyük önemi vardır. İnsan genom projesi ve patojenik bakteri ve mikroorganizmaların genetik kodlarının ilaç geliştirme çabalari için belirlenmesi, bazı kötü niyetli insanların ilaç yerine zehir yapmasına da yardım etmektedir. Almanya, Fransa, Japonya, İngiltere, ABD, Rusya ve Irak’ın bu silahları üretmek için çalışma yaptıkları söylenmektedir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında biyo-silahlar kullanılmıştır. Hatta çok daha önceleri 1763’te İngilizler Kızılderililere çiçek hastalarının kullandıkları battaniyeleri vermiş ve bu hastalığa karşı bağışıklığı olmayan yerlilerin hasta olup ölmelerine sebep olmuşlardır. Görünen o ki, yıkma, yok etme ve zarar verme açısından insana kimse yetişemiyor. Eğer insan olma erdemleri ve Allah korkusu yok ise, insanoğlu en vahşi silahları bile kullanmaktan, insanları yok etmekten geri kalmayan, esfel-i sâfilîne lâyık varlıklara dönüşüyor. Bu tür insanların neden olabileceği biyolojik savaş/terör tehlikesine karşı uyanık olunması ve gereken erken uyarı, tesbit ve savunma sistemlerinin geliştirilmesine ülkemizde de çalışılması gerekmektedir.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-silahlar-ve-biyosensorler

Sibernetik Organizmalaştırdığımız Böcekler

Diğer bir adıyla sayborg böcekler, yani Robocop gibi böcekler. Vücutlarına eklenen teknolojik araçlarla normalinden daha gelişmiş yeteneklere sahip olan canlıların prototiplerini oluşturmak için kullanılan böcekleri inceleyeceğiz. Sibernetik organizma (cybernetic organism), kısaltılıp dilimize girmiş haliyle sayborg (cyborg) hem biyolojik hem de yapay (elektronik, mekanik veya robotik) parçalardan oluşmuş canlılara deniyor [1]. Sayborgların insan olması gibi bir anlayış hakim olmasına karşın, bu tarz bir kısıtlama kesinlikle yok. Mikro-organizmalar bile bu tanımlamaya dahildir. Zaten sibernetik organizma adının çağrıştırdığı gibi herhangi bir organizmaya uygulanabilir; yeter ki bu teknolojik ve yapay öğeler, bahsi geçen organizmanın değiştirilmemiş haline kıyasla daha yüksek seviyelerde özelliklere sahip olmasını sağlasın. Diğer taraftan bir elektromekanik sisteme veya bir robota eklenecek olan canlı organlar veya dokular da robotun sayborga dönmesine sebep olacaktır. Popüler kültürden örnekler vermek gerekirse, organik ve sentetik parçalardan oluşturulan Robocop, Star Trek’teki Borg Queen (Şekil 1) veya Battlestar Galactica’daki insan saylonlar (cylon) ve Terminatör’ler en akılda kalan sibernetik organizmalardır. Yeri gelmişken sıkça karıştırılan iki terim olan sayborg ve androidin ayrımını da yapalım. Android insan dış görünümünü andıran robotlara verilen isim. Farkettiğiniz üzere bir android aynı zamanda bir sayborg olabilir de (yukarıdaki örnekler), olmayabilir de (örn: ASIMO, bkz. Tekinsiz Vadi).Sayborgların sadece bilim kurgu öğeleri olduğunu zannetmeyin, bu paragrafın sonunda neredeyse hepimizin birer sayborg olduğuna ikna edeceğim belki de sizleri. Öncelikle tanımı gereği gündelik hayatlarımızda kullandığımız bazı elektronik fiziksel eklentiler, bizleri birer sayborga dönüştürüyor. Kalp pilleri, kohlear ve retinal implantlar, insülin pompaları bazı organlarımızın yerini alarak değiştirilmiş vücut organlarımız haline geliyor. Bu sebeple bir başka yazımızda işlediğimiz beyin-makine arayüzleri olarak kullanılan protez kollar ve bacaklar da bizleri birer sayborga dönüştürüyor. Hatta bazı filozoflar ve teorisyenler işi daha da ileri götürerek, kontak lensler ve işitme cihazlarını bile eksik olan biyolojik yetilerimizi güçlendirmeye yaradıkları için sibernetik güçlendirmeler olarak görüyor, ancak ben bu fikire kesinlikle katılmıyorum. Çünkü bu şekilde insanların kullandığı bütün aletleri listeye eklemek mümkün.Sayborg böcekler Şekil 2: Sayborg böceğin üstten ve yandan görünümleri Berkeley bilim insanları 2009 yılında bir böceğin uçma yetilerini kontrol edebildiklerini iddia ettiler (Şekil 2). Bir beyin-makine arayüzü olan ve sinirsel uyarım yapan bir implant sayesinde böceğin uçuşunu başlatıp, yönetip, durdurabildiklerini de aşağıdaki video aracıyla kanıtladılar. Hatta bazalar kasları uyararak böceği istedikleri yöne doğru döndürebildiler. Ama esas işin enteresan kısmı böceğin sadece gerektiği zaman istenilen yöne gitmesine izin veren implantın gömülme detayları (Şekil 2). Eğer böcek istenilen yöne doğru uçuyorsa, yönelim sinyali kesiliyor ve böcek kendini tekrar stabilize edip yoluna koyulmaya devam ediyor, ancak bu sefer bilim adamlarının istediği yöne doğru uçuyor. Aslında bir nevi kontrol edilebilir zombiye dönüşmüş durumda, çünkü bu mekanizma sadece böcek istenilen hareketleri yapmadığında devreye giriyor. Kalkış ve inişlerde böcek kendi karar verip hareketleri otonom olarak yönlendiriyor, çünkü bu tarz bir karmaşık bir bilgiyi böceğe gönderip böcek dinamiğini kontrol etmek oldukça meşakkatli bir iş.DARPA sibernetik böceklere yönelik her türlü araştırmayı destekliyor [2]. Gaz sensörleri, mikrofonlar ve video kameralarla donatmayı planladıkları böceklere utanmasalar bir de minik roketler takacaklarını söyleyecekler (tabii henüz onu söyleyemiyorlar.)         Bu projedeki esas zorluk henüz koza evresinde olan canlıların Mikro ElektroMekanik Sistem (MEMS) devrelerini içerilerine alarak büyümelerini sağlamak ve elektronik-biyonik hibrit böcekler üretmek. Böylece güve (Şekil 3) veya böcek büyüdüğü zaman içlerindeki elektronik devrelere kontrol komutları gönderilebilecek [3].             Şekil 4: Böceği koza evresindeyken beynine yerleştirilen bir implantla kontrol etmek mümkün. i) Koza evresi, ii) Erişkin evresi, Kaynak: Boyce Thompson EnstitüsüAynı takım bundan önce de aşağıda videosunu seyredebileceğiniz sayborg güvelerle çalışmıştı. Gaz sensörleri, düşük çözünürlüklü kameralar ve mikrofonları da kapsayan silikon zihin arayüzleri hayvanların koza evresindeyken beyinlerine yerleştirilebiliyor (Şekil 4). Bu şekilde güve büyüdüğünde arama-kurtarma ve gözetleme görevlerinde kullanılabiliyor. Bir işitme cihazı piliyle beslenen bu elektromekanik düzeneğe sahip güvelerle çalışmanın bir dezavantajı mevcut, o da güvelerin kısa ömürleri. Ayrıca farkettiğiniz üzere USB girişi bulunan bu güveler yukarıdaki böcekler gibi serbest değiller.     Enerji ihtiyacı nasıl karşılanıyor?Şekil 5: Bir bozuk para büyüklüğündeki böceğe takılmış yaylar sayesinde enerji üretmek mümkünSayborg böcekler uzunca bir zamandır kullanılıyor olsalar da, minicik cüsseleri onları tam olarak istenilen birer insansız hava taşıtına çevirmiyor. Bu böcekler (örn. gergedan böceği) genellikle sadece kendi ağırlığının %30’unu taşıyabiliyorlar ki bu da 2.5 grama tekabül eder. Böcekler kendi hayatta kalma enerjilerini kendileri üretiyor olsalar da, eğer bu böceğe kamera veya başka yükler takmak isterseniz, dışarıdan enerji üretmeniz gerekiyor. Eğer sabit bir pil eklerseniz de zaten pilden geriye yer kalmayacağı için yeni sensörler eklemek de imkansız hale geliyor. Az güç harcayan bir alıcı-verici kullandığınızı düşünseniz bile düzenli veri işleme ve aktarımı için yaklaşık 1 ile 100 miliwatt arası enerji gerektiriyor.Bu noktada bilim insanlarının uyguladığı iki adet yöntem var. Birincisi böceğin kendi kaynaklarından enerji elde etmek. Michigan ve Western Michigan Üniversitesi bilim insanları piezoelektrik maddeden yaptıkları bir enerji jeneratörünü, böceğin kanat çırpmasından elektriğe dönüştürecek bir sistem geliştirdiler (Şekil 5). Her kanada takılacak her bir yaydan, 100 mikrowatt (μW) enerji üretilebiliyor ki, böceği yönetmek için kullanılan ortalama 80μW’tan bile daha fazla [4]. Bu tarz bir enerji kaynağında karşılarına çıkabilecek tek sorun böceğin kendi enerjisini toplamak için bir meyve arası vermesi.İkincisi enerji sağlama yöntemi ise nükleer pil kullanmak. Cornell Üniversitesi araştırmacıları 12 yıllık yarı ömre sahip, radyoaktif nikel-63 (Ni-63) izotopu kullanarak enerji sağlanan bir mikro elektromekanik sistem (MEMS) radyo frekans alıcı-vericisi kullandılar. Bu sayede onlarca yıl kendi enerjisini kendi sağlayan bir böcek yaratmış oldular ( her ne kadar böceğin ömrü bu kadar olmasa da). Bu düzenek 10 mikrosaniyede bir, 5 miliwattlık ve 100 Megaherzlik radyo frekansı yayınlayabiliyor. Tabii ki gene Amerikan Savunma Bakanlığı İleri Araştırma Projeleri Ajansı (DARPA) sponsorluğunda yapılan bu projede kontrol devreli güveler ve böcekler kullanılmış.Peki radyoaktif enerji veri transferini sağlayacak enerjiye nasıl dönüştürülüyor? İzotoptan çıkan elektronlar, silikon ve piezoelektrik bir manivela (40 mikrometre kalınlığında ve 4-8 milimetre uzunluğunda) üzerinde negatif yük birikimine sebep oluyorlar [5]. Bu manivela görece daha pozitif olan Ni-63 tabakaya doğru yaklaşmaya ve bükülmeye başlıyor. Tam değeceği sırada, bu negatif yük, tabakaya zıplama yapıyor ve yükünden kurtulan manivela tekrar başlangıç pozisyonuna geri dönüyor. İşte hareket enerjisi de tam bu geri dönme hareketi sırasında elde ediliyor. Bu döngü, izotop tüm enerjisi tükenene kadar devam ediyor, yani yaklaşık 100 yıl kadar.Her bir zıplama hareketi yaklaşık 3 dakika alıyor. Bu da her 3 dakikada bir elektrik üretildiği ve veri transferi yapılabileceği anlamına geliyor. Eğer daha farklı zaman aralıkları hedefleniyorsa, biriken elektron sayısına göre ayarlanmış bir MEMS sistemine ihtiyaç var, ve bu rahatlıkla mümkün. Tüm bu düzeneğin büyüklüğü 1 santimetrekare alan kaplıyor.En önemli çekince, bu radyoaktif kaynaktan aynı zamanda beta yayılımı yapılıp yapılmadığı ve hayvanın ve üzerindeki mekanizmanın zarar görüp görmediği. Bilim adamları sadece 21 nanometre penetrasyon yapan bu nükleer kaynağın zararsız olduğu iddiasında.Sayborg Sinekler:Şekil 6: A) Yuların ucundaki sinek, B) Yuların bağlı olduğu düzeneğin etrafı LED ekranlarla çevrili, C) Sineğin kanat çırpışlarıyla hareket eden robot, D) Kamera düzeneğiETH Zürih Üniversitesi Robotik ve Akıllı Sistemler departmanında çalışan bilim insanları 2010 yılında meyve sinekleri üzerinde yaptıkları araştırmalar sonunda, odada bulunan engellerin etrafından uçurabildikleri bir sayborg sinek yaratmayı başardılar. Bunun için yarattıkları deney koşulları çok sıradışı (Şekil 6).Aldıkları bir sineği sabit bir yulara bağlayarak (Şekil 7), çevresine 360 derecelik bir LED ekran yerleştirilmek suretiyle farklı görüntülere maruz bıraktılar [6]. Bu görüntüler sineği sağ veya sol kanatlarını hızlı veya yavaş şekilde çırpmak için tahrik eden görüntülerdi. Yani sineğe bir nevi sanal gerçeklik yaşatıyorlardı. Bu esnada aynı ortamda bulunan bir kamera sistemi de sineğin kanat çırpma hareketlerini bir robotu kontrol etmek için gerekli komutlara çeviriyordu. Bilim insanları amaçlarının sineklerdeki temel uçuş kontrol mekanizmalarını anlayıp, daha iyi canlı-taklitçi robotlar yapmak olduğunu söylüyorlar.Şekil 7: Meyve sineğinin uçmaya çalışsa bile yerinden kıpırdayamayacak şekilde sabit kaldığı düzenekKamera düzeneği kanat çırpış frekansı, pozisyonu, fazı ve genliğini algılabilecek kalitede seçilmiş. Bu bilgiler bir algoritma sayesinde robotun hareketlerine çevrilmiş ve hareket eden robotun üzerinde bulunan kamera ve yakın mesafe sensörleri sayesinde ise tekrar sineğin çevresinde gördüğü LED ekrandaki hareket görüntülerine çevrilmiş. Benzer düzenekleri popüler sinemadaki Matrix ve özellikle de Avatar filmlerinden hatırlarsınız. Böylece sinek kendisi hareket ettiği için ve çevresi de hareket ettiği simülasyonunu gerçekleştirdiği için, gerçek dünyada ilerlediği izlenimine kapılıyor.Sonsözİstekleri dışında uçmak zorunda bırakılan, bir düzeneğe bağlanan veya radyoaktiviteye maruz kalan bu hayvancağızların, hem zihinsel olarak hem de fiziksel olarak birer zombiye döndükleri aşikar. Acaba bu tarz sorunları hedef alan ve bilimsel araştırma kisvesi altında da olsa hayvanlara eziyeti suç sayan bir sayborg etiğinin bilime sunulma vakti gelmedi mi [7]?Kaynaklar:[1] http://en.wikipedia.org/wiki/Cyborg[2] http://www.darpa.mil/MTO/Programs/himems/index.html[3] http://www.technologyreview.com/computing/22039/[4] http://spectrum.ieee.org/automaton/robotics/military-robots/micro-energy-harvesters-will-make-cyborg-insects-unstoppable[5] http://spectrum.ieee.org/semiconductors/devices/nuclearpowered-transponder-for-cyborg-insect[6] http://spectrum.ieee.org/automaton/robotics/artificial-intelligence/cyborg-fly-pilots-robot-through-obstacle-course[7] Kevin Warwick, Cyborg morals, cyborg values, cyborg ethics, Ethics and Information Technology, Volume 5, Number 3, 131-137, DOI: 10.1023/B:ETIN.0000006870.65865.cf Yazar : Gökhan İnce http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/sibernetik-organizmalastirdigimiz-bocekler.html Açık Bilim Haziran 2012

http://www.biyologlar.com/sibernetik-organizmalastirdigimiz-bocekler

Detecting HIV diagnostic antibodies with DNA nanomachines

Detecting HIV diagnostic antibodies with DNA nanomachines

New research may revolutionize the slow, cumbersome and expensive process of detecting the antibodies that can help with the diagnosis of infectious and auto-immune diseases such as rheumatoid arthritis and HIV. An international team of researchers have designed and synthetized a nanometer-scale DNA "machine" whose customized modifications enable it to recognize a specific target antibody. Their new approach, which they described this month in Angewandte Chemie, promises to support the development of rapid, low-cost antibody detection at the point-of-care, eliminating the treatment initiation delays and increasing healthcare costs associated with current techniques. The binding of the antibody to the DNA machine causes a structural change (or switch), which generates a light signal. The sensor does not need to be chemically activated and is rapid - acting within five minutes - enabling the targeted antibodies to be easily detected, even in complex clinical samples such as blood serum. "One of the advantages of our approach is that it is highly versatile," said Prof. Francesco Ricci, of the University of Rome, Tor Vergata, senior co-author of the study. "This DNA nanomachine can be in fact custom-modified so that it can detect a huge range of antibodies, this makes our platform adaptable for many different diseases". "Our modular platform provides significant advantages over existing methods for the detection of antibodies," added Prof. Vallée-Bélisle of the University of Montreal, the other senior co-author of the paper. "It is rapid, does not require reagent chemicals, and may prove to be useful in a range of different applications such as point-of-care diagnostics and bioimaging". "Another nice feature of our this platform is its low-cost," said Prof. Kevin Plaxco of the University of California, Santa Barbara. "The materials needed for one assay cost about 15 cents, making our approach very competitive in comparison with other quantitative approaches." "We are excited by these preliminary results, but we are looking forward to improve our sensing platform even more" said Simona Ranallo, a PhD student in the group of Prof. Ricci at the University of Rome and first-author of the paper. "For example, we could adapt our platform so that the signal of the nanoswitch may be read using a mobile phone. This will make our approach really available to anyone! We are working on this idea and we would like to start involving diagnostic companies." Source: University of Montreal http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/detecting-hiv-diagnostic-antibodies-with-dna-nanomachines

Nano-walkers take speedy leap forward with first rolling DNA-based motor

Nano-walkers take speedy leap forward with first rolling DNA-based motor

Physical chemists have devised a rolling DNA-based motor that's 1,000 times faster than any other synthetic DNA motor, giving it potential for real-world applications, such as disease diagnostics. Nature Nanotechnology is publishing the finding. "Unlike other synthetic DNA-based motors, which use legs to 'walk' like tiny robots, ours is the first rolling DNA motor, making it far faster and more robust," says Khalid Salaita, the Emory University chemist who led the research. "It's like the biological equivalent of the invention of the wheel for the field of DNA machines." The speed of the new DNA-based motor, which is powered by ribonuclease H, means a simple smart phone microscope can capture its motion through video. The researchers have filed an invention disclosure patent for the concept of using the particle motion of their rolling molecular motor as a sensor for everything from a single DNA mutation in a biological sample to heavy metals in water. "Our method offers a way of doing low-cost, low-tech diagnostics in settings with limited resources," Salaita says. The field of synthetic DNA-based motors, also known as nano-walkers, is about 15 years old. Researchers are striving to duplicate the action of nature's nano-walkers. Myosin, for example, are tiny biological mechanisms that "walk" on filaments to carry nutrients throughout the human body. "It's the ultimate in science fiction," Salaita says of the quest to create tiny robots, or nano-bots, that could be programmed to do your bidding. "People have dreamed of sending in nano-bots to deliver drugs or to repair problems in the human body." So far, however, mankind's efforts have fallen far short of nature's myosin, which speeds effortlessly about its biological errands. "The ability of myosin to convert chemical energy into mechanical energy is astounding," Salaita says. "They are the most efficient motors we know of today." Some synthetic nano-walkers move on two legs. They are essentially enzymes made of DNA, powered by the catalyst RNA. These nano-walkers tend to be extremely unstable, due to the high levels of Brownian motion at the nano-scale. Other versions with four, and even six, legs have proved more stable, but much slower. In fact, their pace is glacial: A four-legged DNA-based motor would need about 20 years to move one centimeter. Kevin Yehl, a post-doctoral fellow in the Salaita lab, had the idea of constructing a DNA-based motor using a micron-sized glass sphere. Hundreds of DNA strands, or "legs," are allowed to bind to the sphere. These DNA legs are placed on a glass slide coated with the reactant: RNA. The DNA legs are drawn to the RNA, but as soon as they set foot on it they destroy it through the activity of an enzyme called RNase H. As the legs bind and then release from the substrate, they guide the sphere along, allowing more of the DNA legs to keep binding and pulling. "It's called a burnt-bridge mechanism," Salaita explains. "Wherever the DNA legs step, they trample and destroy the reactant. They have to keep moving and step where they haven't stepped in order to find more reactant." The combination of the rolling motion, and the speed of the RNase H enzyme on a substrate, gives the new DNA motor its stability and speed. "Our DNA-based motor can travel one centimeter in seven days, instead of 20 years, making it 1,000 times faster than the older versions," Salaita says. "In fact, nature's myosin motors are only 10 times faster than ours, and it took them billions of years to evolve." The researchers demonstrated that their rolling motors can be used to detect a single DNA mutation by measuring particle displacement. They simply glued lenses from two inexpensive laser pointers to the camera of a smart phone to turn the phone into a microscope and capture videos of the particle motion. "Using a smart phone, we can get a readout for anything that's interfering with the enzyme-substrate reaction, because that will change the speed of the particle," Salaita says. "For instance, we can detect a single mutation in a DNA strand." This simple, low-tech method could come in handy for doing diagnostic sensing of biological samples in the field, or anywhere with limited resources. The proof that the motors roll came by accident, Salaita adds. During their experiments, two of the glass spheres occasionally became stuck together, or dimerized. Instead of making a wandering trail, they left a pair of straight, parallel tracks across the substrate, like a lawn mower cutting grass. "It's the first example of a synthetic molecular motor that goes in a straight line without a track or a magnetic field to guide it," Salaita says. In addition to Salaita and Yehl, the co-authors on the Nature Nanotechnology paper include Emory researchers Skanda Vivek, Yang Liu, Yun Zhang, Megzhen Fan, Eric Weeks and Andrew Mugler (who is now at Purdue University). Source: Emory Health Sciences http://www.biologynews.net/

http://www.biyologlar.com/nano-walkers-take-speedy-leap-forward-with-first-rolling-dna-based-motor

Mikrobiyal Biyoteknoloji Bölüm 4

MİKROBİYAL FİTAZLAR Tahıl ve baklagil tohumlarının olgunlaşması sırasında fitik asitin (myo-inositol-1,2,3,4,5,6-hexakis dihidrojen fosfat) önemli bir miktarı birikmekte olup (Honke ve ark. 1998) bu tohumların çoğunda ve yan ürünlerinde %1-2 fitik asit bulunmaktadır (Reddy ve ark. 1982). Fitik asit; tahıl, baklagil ve yağlı tohumlarda fosforun ana depo formudur. Kimyasal olarak tam tarifi myo-inositol 1,2,3,4,5,6-hekza-dihidrojen fosfat’tır (IUPAC-IUB 1977). Moleküler formülü ise C6H18O24P6’dır. Fitik asitin tuzları fitat olarak tanımlanır. Fitat, fitik asitin potasyum-magnezyum ve kalsiyum tuzlarının karışımıdır (Vohra ve Satyanarayana 2003) Fitaz (myo-inositol hexakisphosphate phosphohydrolase), fitik asiti (myo-inositol hekzafosfat), inorganik monofosfat, myo-inositol fosfat ve serbest myo-inositol’e hidrolize eden enzimdir (Kerovuo 2000). Bitkilerde, hayvansal dokularda ve çeşitli mikroorganizmalarda fitaz aktivitesinin olduğu bildirilmiştir (Miksch ve ark. 2002). Fitatı parçalayan enzimler IUPAC-IUB (International Union of Pure and Applied Chemistry and the International Union of Biochemistry) tarafından iki sınıfa ayrılmıştır: Fitatın D3 pozisyonundaki ortofosfatı uzaklaştıran 3-fitaz (myo-inositol-hekzakisfosfat 3-fosfohidrolaz, EC 3.1.3.8) ve myo-inositol halkasındaki L-6 (D-4) pozisyonundaki defosforilasyonu sağlayan 6-fitaz (myo-inositol-hekzakisfosfat 6-fosfohidrolaz, EC 3.1.3.26). Mikrobiyal fitazlar genellikle 3-fitaz sınıfında yer alırken bitkisel kökenli fitazlar 6-fitaz sınıfında yer almaktadır (Konietzny ve Greiner 2002). Fitaz parçalayan enzimlerle yem hammaddelerinde ve insanlar için hazırlanan gıdalardaki fitat içeriğini azaltmak amacıyla özellikle son yıllarda birçok çalışma yürütülmektedir. Fitatı parçalayan enzimler bitkisel materyalin besleyici değerini artırmak amacı ile tavsiye edilmektedir. Son yıllarda fitaz enzimlerinin özellikle entansif hayvan yetiştiriciliği yapılan alanlarda hayvan gübresiyle ortaya çıkan fosfor kirliliğini azaltmak amacıyla kullanımını da gündeme getirmiştir. Yapılan bir çok çalışmada fitatı parçalayan enzimlerin fitatdan fosfor kullanımını artırmakta olduğu ve çevrede ortofosfat birikimini önemli derecede azalttığı bildirilmiştir (Cromwell ve ark. 1995, Simons ve ark. 1990). Ayrıca bunların yanı sıra myo-inositol fosfatların hazırlanması, kağıt endüstrisi ve toprak iyileştirme alanlarında da fitaz enzimi kullanılmaktadır. Ayrıca son yıllarda biyoteknoloji alanındaki gelişmeler sonucunda heterolog mikrobiyal ekspresyon sistemleriyle büyük miktarlarda ve düşük maliyetli fitaz üretimi de mümkün olabilmektedir. Fitaz enzimi bitkilerde, mikroorganizmalarda ve bazı hayvansal dokularda bulunmasına rağmen yapılan son araştırmalar mikrobiyal fitazların biyoteknolojik uygulamalar için en ümit verici olduğunu göstermiştir (Pandey ve ark. 2001, Vohra ve Satyanarayana 2003). Bakteri, maya ve funguslardan fitaz enzimleri karakterize edilmiş olup, günümüzde ticari olarak üretimde toprak fungusu olan Aspergillus üzerinde durulmaktadır. Ancak substrat spesifitesi, proteolisise karşı direnç göstermesi ve katalitik aktivitesi gibi özelliklerinden dolayı bakteriyel fitazlar, fungal enzimlere alternatif oluşturabilmektedir (Konietzyn ve Greiner 2004). Bakteriyel fitazların ortalama olarak moleküler ağırlığı (40-55 kDa) glukolizasyon farkı olduğu için fungal fitazlardan (80-120 kDa) daha küçüktür (Choi ve ark. 2001, Golovan ve ark. 2000, Han ve Lei 1999, Kerovuo ve ark. 1998, Rodriguez ve ark. 2000a, Van Hartingveldt ve ark.1993). İzole edilen fitazların çoğunun pH optimumu 4.5-6.0 arasında yer almaktadır. Ancak Bacillus sp.’ye ait nötral veya alkali fitazlar da bulunmaktadır (Choi ve ark. 2001, Kim ve ark. 1998). A. niger fitazının (phyA) pH optimumu ise asidik sınırlarda olup 2.5 ve 5.5’dir. Bu iki sınır arasında aktivitede azalma meydana gelmektedir. Mikrobiyal fitazların çoğunun sıcaklık optimumu ise 45-60°C arasında yer almaktadır. Ancak Pasamontes ve ark. (1997a,b) A. fumigatus’a ait sıcaklığa dirençli fitazın 100°C’ye kadar olan sıcaklıklarda 20 dakikalık inkübasyonlarda sadece %10’luk kayıpla aktivitesini koruduğunu bildirmişlerdir. E. coli ve Citrobacter braakii fitazı, ticari olarak kullanılan Aspergillus niger fitazına kıyasla pepsin ve pankreatine daha dirençlidir (Kim ve ark. 2003; Rodriquez ve ark. 1999). Ayrıca C. braakii fitazı tripsine de dirençlidir (Rodriquez ve ark. 1999). E. coli fitazı, Bacillus fitazı ile karşılaştırıldığında, pankreatine benzer hassasiyetlik gösterirken pepsine karşı daha hassastır (Simon ve Igbasan 2002). E. coli ve C. braakii fitazları yem katkısı olarak uygun özelliklere sahiptirler. E. coli fitazı asidik koşullar altında yüksek bir pH stabilitesine sahip olup pH 2.0’de birkaç saat sonunda bile önemli bir aktivite kaybı göstermemektedir (Greiner ve ark. 1993). Fitaz Enziminin Uygulama Alanları 1-) Yem katkısı: Fitat, tohumların çimlenmesi sırasında enerji ve fosfor kaynağı olarak görev alsa da bağlı fosfor tek mideli hayvanlarca çok az miktarda kullanılabilmektedir. Bu nedenle inorganik fosfor yenilenemez ve pahalı bir mineral olup kanatlı, domuz ve balık rasyonlarında fosfor kaynağı olarak ilave edilmektedir (Lei ve Porres 2003). Fitat ve fitata bağlı fosfor tüm kanatlı rasyonlarında bulunmakta ve fitat fosforunun da kısmen kullanıldığı bilinmekteydi (Lowe ve ark. 1939). İlk olarak Warden ve Schaible (1962), broylerde, ekzogen olarak verilen fitazın, fitat fosforunun kullanımını ve kemikteki mineralizasyonu artırdığını bildirmişlerdir. Ancak bundan yaklaşık 30 yıl sonra, yem katkısı olarak, fitata bağlı fosforu serbest bırakacak ve fosfor atığını azaltacak Aspergillus niger fitazının ticari olarak kullanımı başlamıştır. Günümüzde tek mideli hayvanlarda yem katkısı olarak fitaz kullanımı oldukça yaygınlaşmış olup hatta nişasta tabiatında olmayan polisakkaritleri parçalayan enzimlerden daha fazla kullanılmaktadır (Bedford 2003). Geçtiğimiz 10 yıl içerisinde kanatlı ve domuz rasyonlarında mikrobiyal fitaz kullanımı ile bu konudaki bilimsel çalışmalar ve deneyimler artmakta ve yem katkısı yeni fitaz enzimleri araştırılmakta ve kullanılmaktadır. Bazı kanatlı yem maddelerindeki toplam fosfor, fitat fosforu ve toplam fosfordaki fitat fosfor oranları Çizelge 2’de verilmiştir. Ruminantlar ise, rumendeki mikrobiyal flora tarafından üretilen fitaz enzimi ile fitatı parçalayabilmektedirler (Yanke ve ark. 1998). Fitatın parçalanması ile açığa çıkan fosfor hem mikrobiyal flora hem de konakçı ruminant tarafından kullanılmaktadır. Birçok farklı kaynaktan elde edilen mikrobiyal fitaz ürünleri günümüzde ticari olarak kullanılmaktadır. Bunlar arasında yem katkısı olarak en yaygın olarak kullanılanları A. niger (3-fitaz), Peniophora lycii (6-fitaz) ve Escherichia coli (6-fitaz) fitazlarıdır. Kanatlı rasyonlarına fitaz, granül veya sıvı formda veya yüksek peletleme sıcaklığındaki (>80ºC) enzim denatürasyonu probleminden kaçınmak için peletleme sonrasında uygulanabilmektedir (Selle ve Ravindran 2006). Bitkisel fosfor kaynaklarındaki kullanılmayan fitat fosforu zaman içerisinde birikmekte ve entansif olarak hayvan yetiştirciliği yapılan alanlarda çevre kirliliğine neden olmaktadır. Topraktaki aşırı fosfor deniz ve göllere akmakta ve burada yaşayan canlılarda birikerek insanlarda da nerotoksik etki oluşturmaktadır (Lei ve Porres 2003). Su ürünleri üretiminde, soya küspesi ve diğer bitki kökenli küspeler kullanılarak birçok çalışma yürütülmüştür (Mwachireya ve ark. 1999). Pahalı protein kaynakları yerine daha düşük fiyatlı bitkisel protein kaynakları kullanıldığında masraflarda önemli derecelerde azalmaların olabildiği bildirilmektedir. Balık üretim masraflarının %70’ini yem giderleri oluşturmaktadır (Rumsey 1993). Kanatlı ve domuzlarda olduğu gibi balıklarda yem maddeleri içerisindeki fitin fosforundan yararlanacak sindirim enzimine sahip olmadığından suda fosfor birikimi meydana gelmektedir. Bu nedenle fitaz su ürünleri üretmede, hem düşük fiyatlı bitkisel kökenli maddelerin kullanımını artırmak hem de suda fosforu kabul edilebilir seviyede tutabilmek amaçları ile kullanılmaktadır. Balık beslemesinde, yüksek seviyelerde bitkisel kökenli maddeler içeren yemlerde fitaz enziminin kullanılması ile ilgili birçok çalışma yürütülmektedir (Robinson ve ark. 1996, Mwachireya ve ark. 1999). 2-) Gıda sanayi: Fitik asit tuzları olarak tanımlanan fitatlar, bitki tohumları ve danelerde fosfat ve inositolün başlıca depo formudur. Fitat bitki tohumlarının olgunlaşması sırasında oluşur ve olgun tohumlarda toplam fosfatın %60-90’nını oluşturur (Loewus 2002). Fitat bu nedenle bitkisel kökenli gıdaların başlıca bileşenidir. Bazı bitkisel kökenli gıdalardaki kuru maddedeki fitat miktarı Çizelge 3’de verilmiştir. Diyetlerdeki bitki kökenli gıdaların miktarına ve gıdaların işlenme derecelerine bağlı olarak günlük fitat tüketimi en fazla 4500 mg’a kadar yükselmelidir. Ortalama olarak vejetaryen diyetlerinde ve gelişmekte olan ülkelerde kırsal kesimlerde günlük fitat tüketimi yaklaşık 2000-2600 mg olup bu değer karışık diyetlerde 150-1400 mg’dır (Reddy 2002). Diyetlerde fitatın varlığı ile ilgilenilmesinin nedeni mineral alımındaki negatif etkisidir. Bu mineraller çinko, demir, kalsiyum, magnezyum, manganez ve bakırdır (Konietzny ve Greiner 2003, Lopez ve ark. 2002). Fizyolojik pH değerlerinde çözünmez mineral-fitat komplekslerinin oluşumu düşük mineral emiliminin temel nedeni olarak bildirilmektedir. Çünkü bu kompleksler aslında insan sindirim sisteminde absorbe olmamaktadır. Ayrıca sindirim sisteminin üst kısmında sınırlı miktarda mikrobiyal popülasyonun olması ve içsel fitatı hidrolize edici enzimlerin olmaması nedenleri ile ince bağırsakta, fitat çok sınırlı miktarda hidroliz olabilmektedir (Iqbal ve ark. 1994). Fitat, asidik ve alkali pH’da proteinlerle kompleks oluşturmaktadır (Cheryan 1980). Bu interaksiyon proteinin yapısında değişiklikler meydana getirmekte ve bunun sonucunda enzimatik aktivitede, proteinin çözünürlüğünde ve proteolitik parçalanmada azalmalar meydana gelebilmektedir. Fitaz enzimi yem katkısı olarak kullanılmasının yanı sıra gıda sanayinde de büyük bir potansiyele sahiptir. Ancak şimdiye kadar marketlerde fitaz enzimi kullanılmış gıdalar bulunmamaktaydı. Bu alandaki çalışmalar, gıda işlemede teknik geliştirmenin yanı sıra bitki kökenli gıdaların besleyici değerlerinin artırılması üzerine yoğunlaşmıştır. Fitat içeriği yüksek diyetler mineral maddelerin absorbsiyonunu oldukça azaltmakta (Konietzny ve Greiner 2003, Lopez ve ark. 2002) ve gıdaların işlenmeleri sırasında fitatın defosforilasyonu, sadece kısmen fosforile olmuş myo-inositol fosfat esterlerinin oluşmasına neden olmaktadır (Sandberg ve ark. 1999, Sandström ve Sandberg 1992, Han ve ark. 1994). Myo-inositol fosfat esterleri insanlar için önemli fizyolojik özelliklere sahiptir (Shears 1998). Bu nedenle fitaz enziminin gıda üretimi sırasında kullanılması ile fonksiyonel gıdaların üretilmesi mümkün olacak (Greiner ve ark. 2002) ve böylelikle fitaz enzimi ile biyokimyasal olarak aktif myo-inositol fosfat esterleri oluşacak ve insanlarda mineral maddelerin emilmesi de sağlanmış olacaktır. Gıda sanayinde gıdaların işlenmesi sırasında fitaz ilavesi ekmek yapımı (Haros ve ark. 2001), bitkisel protein izolatlarının üretimi (Fredrikson ve ark. 2001, Wang ve ark. 1999) ve tahıl kepeklerini parçalamada kullanılmaktadır (Kvist ve ark. 2005). Gıda işleme ve hazırlama sırasında, fitat genel olarak, bitkilerde ve mikroorganizmalarda doğal olarak bulunan fitazlarla tamamen hidrolize olmamaktadır. Özellikle demir olmak üzere minerallerin yararlanımını artırmak için fitat çok düşük düzeylere indirilmelidir (Hurrell 2003). Myo-İnositol fosfatların hazırlanması: Günümüzde, transmembran sinyalizasyonunda ve intraselülar kaynaklardan kalsiyumun hareketini sağlamada görev alan inositol fosfat ve fosfolipidlere olan ilginin artması, çeşitli inositol fosfatların hazırlanmasını gündeme getirmiştir (Billington 1993). S.cerevisiae fitazı kullanılarak fitik asitin enzimatik hidrolizi ile D-myo-inositol 1,2,6-trifosfat, D-myo-inositol 1,2,5-trifosfat, L-myo-inositol 1,3,4-trifosfat ve myo-inositol 1,2,3-trifosfatların hazırlandığı bildirilmiştir (Siren 1986a). Ayrıca E. coli fitazı kullanılarak inositol 1,2,3,4,5-pentakisfosfat, inositol 2,4,5-trifosfat ve inositol 2,5-bifosfat da hazırlanmaktadır (Greiner ve Konietzny 1996). İnositol fosfat türevleri enzim stabilizatörü (Siren 1986b), enzim inhibitörü, biyokimyasal ve metabolik araştırmalarda enzim substratı ve ilaç olarak da kullanılmaktadır (Laumen ve Ghisalba 1994). İnositol fosfat karışımları eklem iltihabı ve astım gibi solunum hastalıklarına karşı kullanıldığı ve spesifik inositol trifosfatların ağrı kesici olarak önerildiği de bildirilmiştir (Siren 1998). İnositol veya inositol fosfatların endüstriyel üretiminde, fitik asitten myo-inositol fosfat türevleri, serbest myo-inositoller ve inorganik fosfat eldesinde fitaz enzimi kullanımı önerilmektedir (Brocades 1991). Bu enzimatik hidrolizin avantajı fitaz enziminin spesifitesi ve reaksiyon koşullarına uygun olmasıdır. 3-) Kağıt endüstrisi: Kağıt endüstrisinde bitki fitik asitinin uzaklaştırılması oldukça önemlidir. Günümüzde termostabil fitazlar, kağıt hamuru ve kağıt yapma aşamalarında fitik asiti parçalamak amacıyla kullanılan biyolojik maddelerdir. Fitik asitin enzimatik olarak parçalanması sonucunda kanserojen veya toksik maddeler içeren ürünler oluşmaz. Bu nedenle kağıt endüstrisinde fitaz enzimlerinin kullanımı, daha temiz bir teknolojinin kullanılmış olması ve dolayısıyla çevreyi koruma açısından önem taşımaktadır (Liu ve ark. 1998). 4-) Toprak iyileştirme: Bazı alanlarda toprakta, fitik asit ve türevleri toplam organik fosforun %50’sini oluşturabilmektedir (Dalal 1978). Findenegg ve Nelemans (1993), mısır bitkisi için topraktaki fitik asitten fosforun kullanılabilmesinde fitazın etkisini araştırmışlardır. Toprağa fitaz ilave edildiğinde fitinin parçalanma oranının artmasına bağlı olarak büyümeyi uyardığını bildirmişlerdir. Bu çalışma bitkilerin köklerinde fitaz geninin ekspresyonu ile transgenik bitkilerle topraktaki fosforun kullanılabileceği düşüncesini ortaya çıkarmıştır (Day 1996). 5-) Biyoteknoloji : Geçtiğimiz 20 yıl içerisinde fitaz enzimi, besleme, çevre koruma ve biyoteknoloji alanlarındaki bilim adamlarının dikkatini çekmektedir. Fitazlar özellikle biyoteknolojik uygulamalarda (özellikle yem ve gıdalardaki fitat içeriğini azaltmada) büyük bir önem taşımaktadır (Lei ve Stahl 2001, Vohra ve Satyanarayana 2003). ANTİBİYOTİKLER Ticari olarak üretilen mikrobiyal ürünlerin içerisinde en önemlisi antibiyotiklerdir. Antibiyotikler mikroorganizmalar tarafından üretilen, diğer mikroorganizmaları öldüren veya büyümesini inhibe eden kimyasal maddelerdir. Antibiyotikler tipik sekonder metabolitlerdir. Ticari olarak faydalı antibiyotiklerin birçoğu filamentöz funguslar ile Bacteria’nın aktinomiset grubu tarafından üretilmektedir. Endüstriyel fermentasyonla büyük ölçekte üretilen en önemli antibiyotikler Çizelge1’de gösterilmiştir. Çizelge 1. Ticari olarak üretilen bazı antibiyotikler. Antibiyotik Üreten mikroorganizma* Basitrasin Sefalosporin Kloramfenikol Siklohekzimid Sikloserin Eritromisin Griseofulvin Kanamisin Linkomisin Neomisin Nistatin Penisilin Polimikzin B Streptomisin Tetrasiklin Bacillus licheniformis (EOB) Cephalosporium sp.(F) Kimyasal sentez (daha önce Streptomyces venezuela’ (A)dan mikrobiyal yolla üretilmekteydi) Streptomyces griseus (A) Streptomyces orchidaeus (A) Streptomyces erythreus (A) Penicillium griseofulvin (F) Streptomyces kanamyceticus (A) Streptomyces lincolnensis (A) Streptomyces fradiae (A) Streptomyces noursei (A) Penicillium chrysogenum (F) Bacillus polymyxa (EOB) Streptomyces griseus (A) Streptomyces rimosus (A) *EOB, endospor oluşturan bakteri; F, fungus; A, aktinomiset Günümüzde 8000’in üzerinde antibiyotik maddesi bilinmektedir ve her yıl yüzlercesi keşfedilmektedir. Daha fazla antibiyotik keşfedilmesi beklenmektedir mi, buna gerek var mıdır diye bazı sorular akla geldiğinde bunun cevabı evettir. Bu nedenle Streptomyces, Bacillus, Penicillium gibi birkaç genusa ait mikroorganizmaların çoğu antibiyotik üretip üretmedikleri açısından sürekli olarak incelenmektedir. Antibiyotikler konusunda araştırma yapan birçok araştırıcı, diğer mikroorganizma gruplarının da incelenmesi sonucunda birçok yeni antibiyotiğin keşfedileceğine inandıklarını belirtmektedir. Son yıllarda büyük ilerleme gösteren genetik mühendisliği tekniklerinin yeni antibiyotiklerin yapılmasına izin vereceği ve yeni ilaçlar için kompüter modellemesinin klasik eleme (screening) metotlarının er geç yerini alacağı düşünülmektedir. Fakat günümüzde bunlar henüz çok yaygın bir kullanıma sahip olmadığı için yeni antibiyotikler klasik yol olan “screening” yoluyla keşfedilmektedir. Screening yaklaşımında, çok sayıda muhtemelen antibiyotik üreticisi olan mikroorganizma izolatı doğadan saf kültürler halinde izole edilmektedir (Şekil 1-a) daha sonra bu izolatlar Staphylococcus aureus gibi bir test bakterisinin büyümesini inhibe eden diffüzlenebilen maddeler üretip üretmedikleri açısından test edilmektedir. Şekil 1-a’daki fotoğrafta görülen kolonilerin çoğu Streptomyces türlerine aittir ve antibiyotik üreten bazı kolonilerin etrafında indikatör organizmanın (Staphylococcus aureus) büyüyemediği inhibisyon zonları görülmektedir. Bu amaçla kullanılan test bakterileri çok çeşitli ve genellikle bakteriyal patojenlere yakın veya onları temsil eden türler olup çeşitli literatürlerde tip kültür numaralarıyla belirtilmektedir. Antibiyotik üretimi için yeni mikrobiyal izolatların test edilmesinde, “karşıt-çizgi metodu” (Şekil 1-b) yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir. Bu yöntemde Streptomyces gibi potansiyel üretici olduğu bilinen bir tür petrinin üçte birlik kısmını kaplayacak şekilde bir köşesine ekilir ve petri uygun sıcaklıkta inkübe edilir. İyi bir büyüme elde edildikten sonra sıvı besi yerinde geliştirilmiş olan test bakterileri Streptomyces hücre kütlesine dikey olacak şekilde çizilerek inkübasyona bırakılır. Şekil 1-b’deki fotoğrafta da görüldüğü gibi bazı test bakterilerinin Streptomyces hücre kütlesine yakın kısımlarda büyüyemediği görülmektedir. Bu Streptomyces’in test bakterilerinin büyümesini inhibe eden bir antibiyotik ürettiğini göstermektedir. Fotoğrafta (Şekil 1-b) görülen test organizmaları (soldan sağa): Escherichia coli, Bacillus subtilis, Staphylococcus aureus, Klebsiella pneumonia, Mycobacterium smegmatis’tir. Bu şekilde ekim yapılan izolatlardan antibiyotik üretimi belirlenenler daha sonra daha ileri denemelere alınarak antibiyotiğin yeni olup olmadığı bakımından test edilirler. Çoğu screening (eleme) programlarında elde edilen izolatların çoğu bilinen antibiyotikleri üretmektedir. Bu nedenle endüstriyel mikrobiyologların bilinen antibiyotik üreticilerini çok hızlı belirlemesi gerekmektedir böylece çalışmalarında hem zamanın hem de kaynakların boşa gitmesi önlenecektir. Bir organizmanın yeni bir antibiyotik ürettiği keşfedildiğinde bu antibiyotik yapısal analizler için yeterli miktarlarda üretilmelidir ve daha sonra enfekte olmuş hayvanlarda terapötik aktivite ve toksisite için test edilmelidir. Burada yeni antibiyotiğin selektif toksisiteye sahip olup olmadığı ortaya çıkmaktadır. Maalesef yeni bulunan antibiyotiklerin bir çoğu hayvan testlerini geçemezken sadece birkaç tanesi geçebilmektedir. Bu nedenle her yıl yüzlerce yeni antibiyotik bulunmasına karşılık bunların sadece birkaç tanesinin medikal kullanım için yararlı olduğu kanıtlanabilmekte ve ticari olarak üretilmektedir. VİTAMİNLER VE İLİŞKİLİ BİYOFAKTÖRLER Dengesiz beslenme ve besin işleme alışkanlıkları, gıda kıtlığı, açlıktan dolayı hayvan ve bitki orijinli vitaminlerden başka ekstra vitaminlere ihtiyaç duyulmaktadır. Vitaminlerin kullanım alanları gıda/yem sektörü, sağlık ve tıbbi alanlardır. Ekstra vitaminler günümüzde kimyasal veya biyoteknolojik olarak fermentasyon ya da biyodönüşüm prosesleriyle hazırlanmaktadır. Vitaminler ve diğer biyofaktörlerin çoğu kimyasal olarak veya ekstraksiyon işlemi ile üretilirken bazıları da hem kimyasal hem de mikrobiyal proseslerle üretilmektedir. Bunun yanı sıra vitamin B12 ve B13 gibi vitaminler ise sadece mikrobiyolojik yolla üretilmektedir. Aşırı miktarlarda vitamin üreten mikrobiyal suşların doğadan taranması ve bulunması veya bunların genetik mühendisliği yoluyla yapımı zordur, bunun yerine geliştirilmiş fermentasyon prosesleri ve immobilize biyokatalist biyodönüşümleri önem kazanmıştır. ENZİMLER Bütün organizmalar hücresel faaliyetlerini sürdürebilmek için küçük miktarlarda çok çeşitli enzimleri üretmektedir. Günümüze kadar tanımlanmış olan 3000’den fazla enzimin büyük bir çoğunluğu mezofilik organizmalardan izole edilmektedir. Buna karşılık bazı enzimler bazı organizmalar tarafından çok yüksek miktarlarda üretilmekte ve hücre içinde tutulmayarak hücre dışına salgılanmaktadır. Ekstraselüler enzimler olarak isimlendirilen bu enzimler selüloz, protein, nişasta, vb. gibi suda çözünmeyen polimerleri parçalama yeteneğindedir. Bu ekstraselüler enzimlerin bazıları gıda, tekstil ve ilaç endüstrilerinde kullanılmaktadır ve mikrobiyal sentez yoluyla büyük miktarlarda üretilmektedir. Son yıllarda enzim terminolojisinde ortaya çıkan yeni bir terim olan “ekstremozimler” ise ekstrem çevrelerde yaşayan prokaryotlardan elde edilen enzimleri ifade etmektedir. Ekstremozimler, ekstrem olarak yüksek sıcaklık, düşük sıcaklık, çok yüksek tuz, çok yüksek asit veya alkalin pH’larda yaşayan ve “ekstremofiller” olarak isimlendirilen mikroorganizmalar tarafından üretilmektedir. Bu enzimleri yüksek miktarlarda üreten mikrobiyal kaynakları doğadan izole etmek için çeşitli yöntemler kullanılmaktadır ve yeni mikrobiyal kaynakların araştırılması sürekli olarak devam eden bir iştir. Burada biyoçeşitlilik önemli bir konu olup farklı ve yabancı çevrelerden (ekstrem çevreler) izole edilen mikroorganizmalar önemli enzim kaynakları olarak düşünülmektedir. Ülkemiz en önemli ekstrem çevreler olan sıcak su kaynakları (kaplıcalar) açısından çok zengindir. Ayrıca soda gölleri, tuz gölleri, vb. ekstrem çevrelere de sahip olduğumuz göz önüne alınırsa, buralardaki biyoçeşitliliğin bir an önce belirlenerek ortaya konması ülkemiz açısından çok önemli bir konudur. Lipazlar bakteri, maya ve küfleri içeren mikrobiyal flora tarafından bol miktarda üretilmektedir. Lipazlar gıda endüstrisinde, biyomedikal uygulamalarda, biyosensörler ve pestisidlerin yapımında, deterjan ve deri sanayiinde, çevre yönetiminde, kozmetik ve parfüm sanayiinde uygulama alanları bulmaktadır. Endüstriyel olarak en yaygın kullanılan lipaz üreticisi mikroorganizmalar Candida spp., Pseudomonas spp., Rhizopus spp.’dir. Son yıllarda biyoteknoloji alanında lipazların kullanımında eksponansiyel bir artış gözlenmektedir. Bu nedenle lipazların aşırı üretimini sağlamak amacıyla yönlü mutasyonlar yardımıyla suş geliştirme çalışmalarına ağırlık verilmiştir. Endüstriyel olarak en fazla üretilen enzimlerden biri olan proteazlar ise ekmekçilikte, deterjan ve temizleme sanayiinde, biyomedikal uygulamalarda, gıda sanayiinde etlerin olgunlaştırılmasında, tabaklama sanayiinde, atık arıtımı ve kimyasal endüstride kullanılmaktadır. Son yıllarda alkalofilik mikroorganizmaların ürettiği ve aşırı alkali ortamlarda aktivite gösteren alkalin proteazlar endüstriyel olarak çok önem kazanmıştır.Şu anda alkalin proteazların ticari üretimi Bacillus licheniformis ve diğer alkalofilik Bacillus spp.’den yapılmaktadır. Bu enzimlerin üretimi için öncelikle ümit verici organizmaların seçilmesine olanak sağlayan farklı izolasyon yöntemlerinin belirlenmesi daha sonra endüstriyel suş geliştirilmesi için mutasyon ve/veya rekombinant DNA teknolojisinin kullanımı üzerinde yoğun çalışmalar sürdürülmektedir. α-amilaz, β-amilaz ve glukoamilaz gibi mikrobiyal amilazlar, enzimler arasında en önemlileri olup günümüzde biyoteknolojide oldukça büyük önem kazanmışlardır. Mikrobiyal amilazlar uygun preparasyonlarda hazırlandıktan sonra ilaç sanayiinde analitik kimya alanında, nişastanın sakkarofikasyonu, tekstil ve gıda sanayiinde, bira sanayii ve damıtma endüstrilerinde geniş bir uygulama alanına sahiptir. Hayvanlar ve bitkilerde de bulunmasına karşılık amilazlar en yaygın olarak mikroorganizmalarda bulunmaktadır. Amilazların ticari üretiminde birçok bakteri ve fungus türleri kullanılmaktadır. α-amilazın ticari üretiminde Bacillus türleri çok önemlidir. Ticari amilaz üreticisi suşların geliştirilmesinde gen klonlama yöntemleri kullanılmaktadır. Gen klonlmanın en temel amaçları; termostabil enzimlerin ifade edilmesi, yüksek enzim verimliliği ve iki enzimin aynı organizmada ifade edilmesinin sağlanmasıdır. AMİNOASİTLER Organizmaların primer metabolitleri arasında en önemlileri amino asitlerdir. 1950’lerin sonlarına doğru Corynebacterium glutamicum’un bazı suşlarının doğal olarak önemli miktarlarda L- glutamat sentezlediğinin bulunmasının ardından amino asit üreticisi mikroorganizmaların taranması ve ıslah edilmesi çalışmaları büyük hız kazanmıştır. O zamandan beri amino asit salgılama yeteneğinde olan bir çok organizma belirlenmiş ve bu konu endüstriyel mikrobiyolojinin önemli bir konusu olmuştur. Dünya çapında 1.5x106 ton amino asit üretimi gerçekleşmektedir. Amino asitler tıpta, gıda endüstrisinde katkı maddesi olarak, kimya endüstrisinde başlatıcı maddeler olarak kullanılmaktadır. En önemli ticari amino asit lezzet arttırıcı olarak monosodyum glutamat (MSG) formunda kullanılan Glutamik asittir. Diğer iki önemli amino asit diyet içecekler ve yiyeceklerde tatlandırıcı olarak kullanılan Aspartam’ın bileşenleri olan Aspartik asit ve Fenil alanindir. Bundan başka lisin, glutamin , arjinin, triptofan, treonin, izolösin ve histidin amino asitleri de ticari olarak mikrobiyolojik yolla üretilmektedir.Mikrobiyolojik üretim için Corynebacterium ve Brevibacterium türleri ile Escherichia coli en bilinen ticari türlerdir. Corynebacterium ve Brevibacterium türlerinde metabolizma nispeten basit olduğu için regülasyon sistemlerinin kolaylıkla değiştirilmesiyle, Enterobacteriaceae üyelerinde ise karmaşık rekombinant DNA tekniklerinin kullanımıyla verimli amino asit üreticileri elde edilebilmektedir. Kaynak: Doç. Dr. Rengin ELTEM /Ege Üniversitesi /Mühendislik Fakültesi Biyomühendislik Bölümü POLİMER ÜRETİMİ Modern biyoteknolojiyi komodite amaçlı ürünlerin üretiminde de kullanmak mümkündür. En çarpıcı örneklerden biri, mikroorganizmaları uygun ortamlarda besleyip polimer ürettirmektir. Birçok mikroorganizma besin kısıtlaması koşullarında, tepkisel olarak hücre içinde polimer biriktirir. (Şekil 3’de hücre içindeki beyaz dairesel şekilli olanlar). Bunlar bilimsel adıyla “polialkalonatlar”, “mikrobiyal poliesterler” dir. Polibuturat ve poli(buturat-valarat) teknolojik olarak üretilen mikrobiyal poliesterlerdir. Bunların işlenmesi biraz zor, komodite plastiklere göre biraz pahalı, ancak doğada parçalanabilen türden, dolayısıyla çevre dostu polimerlerdir. Bunlardan üretilen şampuan, parfüm, vb. şişeleri piyasaya sunulmuş durumdadır. Buradaki ilginç gelişme yine genetik modifiye mikroorganizmaların kullanımıdır. Bunlarda hücre içinde polimer birikimi kuru ağırlıkta %99’lara kadar çıkarılmıştır, dolayısıyla verim çok yüksektir. Bu yöntemle üretilen polimerlerin molekül ağırlıkları sentetik yollarla çıkılması çok yüksek değerlerdedir (20 milyon hatta daha fazla). Mikroorganizmalar ile polimer üretimi teknolojisini bitkilere de uygulamak mümkündür. Özellikle mısır’ın çok da değerli olmayan koçanında ve kabuğunda polimerler biriktirilebilir. Faj Yerdeğiştirme “phage display” Teknolojisi Alternatif yöntemlerden biri de genetik modifiye mikroorganizmaları kullanmaktır. Yaygın olarak E.Coli’nin kullanıldığı “faj yerdeğiştirme” (“phage display”) tekniği böyle bir yaklaşımdır. Burada, istenilen üretim bilgisini taşıyan DNA, B lenfositlerinden izole edilir ve bakteriye yerleştirilir. Daha sonra bakteri, filament fajlar (bir çeşit virüs) ile enfekte edilir. Fajlar, bakteri içinde, genellikle çok sayıda antibadi fragmanını da taşıyacak şekilde çoğalır. İstenilen fragmanı taşıyan fajlar, bir biyoafinite sistemi ile ayrılır ve bunlarla yine bakteriyi enfekte edilerek üretimi gerçekleştirilir. Elde edilen monoklonal antibadi fragmanları saflaştırılıp ya doğrudan yada bir antibadi gövdesine takılarak kullanılabilir. Bu teknikte kullanılan reaktörler, hibridoma teknolojisinde kullanılanlardan çok daha düşük fiyatlı ve iyi tanımlanmış klasik fermentörlerdir, dolayısıyla üretim ucuz ve kolaydır. Kaynak: www.biyomedtek.com/bmt-konular-no3.htm Hazırlayanlar: Enver Ersoy ANDEDEN&Ahmet TEZER

http://www.biyologlar.com/mikrobiyal-biyoteknoloji-bolum-4

Mikrobiyal Biyoteknoloji Bölüm 1

Biyoteknoloji Nedir ? - Biyolojik araç, sistem ve süreçlerin üretim ve hizmet endüstrilerine uygulanması - Endüstriyel uygulamalarda başarılı olabilmek için Biyokimya, Mikrobiyoloji ve Mühendislik bilimlerinin ortak kullanımı ile mikroorganizmaların, doku ve hücre kültürlerinin kapasitelerinin artırılması - Çeşitli yararlı maddelerin üretilmesi için biyolojik özellikleri kullanan bir teknoloji olması - Biyolojik araçlar tarafından üretilen materyallerin daha iyi ürün ve hizmet vermek üzere bilim ve mühendislik ilkelerinin uygulanması - Biyoteknoloji sadece teknik ve süreçlerin toplamına verilen bir addır. - Biyoteknoloji canlı organizmaları ve onların yapıtaşlarını tarım, gıda ve diğer endüstrilerde kullanan bir tekniktir. - Biyoteknoloji konu olarak “multidisipliner” yani bağımsız pek çok bilim dalını birarada barındırır. Eğer biyoteknoloji çalışması yapanları bir liste altında toplamak gerekirse Biyokimyacılar, Mikrobiyologlar,Genetikçiler, Moleküler biyologlar, Hücre biyologları, Botanikçiler, Ziraat mühendisleri, Virologlar, Analitik kimyacılar, Biyokimya mühendisleri, Kimya mühendisleri, Kontrol mühendisleri, Elektronik mühendisleri ve Bilgisayar mühendisleri bu liste içerisinde sayılabilir. BİYOTEKNOLOJİDE MİKROBİYAL SİSTEMLER 1-)Bakteriler ve Cyanobacteria (mavi-yeşil bakteriler) A-) Bakteriler: Toprak, hava, su, hayvan ve bitki yüzeylerinde bulunurlar. Bazıları hastalık etkeni olmakla beraber çoğu zararsız ve organik atıkların geri dönüşümü sırasındaki yararlı etkileri ve birçok faydalı ürünü üretmeleri nedeniyle biyoteknolojide oldukça önemli bir yere sahiptirler. Aynı genusa ait bazı türler endüstriyel açıdan faydalı özelliklere sahipken bazıları insanlar için zararlıdır. Örneğin Bacillus türleri toprakta yaşarlar ve aerop veya fakültatif anaerop metabolizmaya sahiptirler. § B. subtilis endüstride kullanılan amilaz enziminin kaynağıdır. § B. thruringiensis ise birçok bitki zararlısı böceğin patojenidir. Ve bu nedenle böceklere dirençli bitkilerin oluşturulmasında genetik mühendisliğinin önemli çalışma konularından birini oluşturur. § B.athracis ise insanlara patojen etkiye sahiptir ve şarbon hastalığının nedenidir. Prokaryotik biyolojik sistemler: § E.coli dışındaki diğer prokaryotlar § Acremonium chrysogenum § Bacillus brevis § Basillus subtilis, Basillus thuringiensis § Corynebacterium glutamicum § Erwinia herbicola § Peudomonas spp § Rhizobium spp § Streptomyces spp § Trichoderma resei § Xanthomonas campestris § Zymomonas mobilis Bu organizmalar iki grup altında toplanabilir. 1-) Özel bir fonksiyona sahip bir gen için konak olma. Ör: termofillerden izole edilen ve PCR teknolojisinde kullanılan ısıya dirençli DNA polimeraz enziminin E.coli’de klonlanması ve üretimin gerçekleşmesi. 2-)Belirli işleri çok daha etkin yapabilmek için genetik mühendisliği ile geliştirilme. Ör: Endüstriyel açıdan önemli amino asitlerin çok fazla üretilmesi için Corynebacterium glutamicum’un çeşitli türlerinin geliştirilmesi. 2-) Cyanobacteria (mavi-yeşil bakteriler): Mavi-yeşil bakteriler prokaryotlar sınıfına dahil olup fotosentez özelliğine sahiptir. Örnek olarak Anabaena cylindris, Nostok muskorum, Spirulina platensis türleri verilebilir. İlk kez varlıkları fosillerde saptanmıştır. Dünya oluşumunda belki de ilk canlı organizmalardır. Tatlı ve tuzlu suların yüzeylerinde bulunurlar. Karada ise ışığın ve nemin olduğu çamur ve kaya, tahta veya bazı canlı organizmaların yüzeylerinde bulunabilirler. Koyu yeşilimsi-mavi pigmentlerinden dolayı bu isimle adlandırılırlar. Sadece birkaç organizma atmosferik azotu amonyağa redüklemek yoluyla a.a. ve proteinleri üretmek üzere organik asitlere dönüştürülebilir. Azot fikse edebilen bakteriler gibi mavi-yeşil bakterilerde böyle bir yeteneğe sahiptir. Hücreler nitrogenaz enzimi ile bu reaksiyonu gerçekleştirirler. Bu enzim oksijen ile inaktive olur. Bu nedenle azot fikse eden hücrelerin içindeki koşullar anaerobik olmalıdır. Anabaena gibi bazı mavi-yeşil bakterler azot fiksasyonundan sorumlu heterosit adı verilen özel kalın duvarlı hücrelere sahiptirler Mavi-yeşil bakterilerin biyoteknolojik önemi: Mavi-yeşil bakteriler fotosentez yetenekleri, yüksek protein içerikleri ve basit besiyerlerinde hızlı çoğalmaları nedeniyle besin kaynağı olarak kullanım alanına sahiptir. Tek hücre proteini (THP) elde edilmesinde en çok denenen günümüzde insan ve hayvanların beslenmesinde geniş uygulama alanı olan mavi-yeşil bakteriler, diğer mikroorganizmalardan farklı olarak yeterli miktarda karbondioksit, belirli derecede aydınlatma, geniş üretim ortamı gibi özel koşullara gereksinim gösterirler. Sprilulina platensis Afrika ve güney Amerika’da ki sığ göllerde doğal olarak bulunur. Binlerce yıldan beri yöredeki insanlar tarafından toplanan bu algler kurutulduktan sonra besin kaynağı olarak çoğunlukla sos şeklinde veya çorba içinde kullanılmaktadır. Nostoc ise Peru ve Güney doğu Asya ‘da besin maddesi olarak kullanılan bir diğer siyanobakteridir. Gübre olarak kullanılmaları: Mavi-yeşil bakterilerin azot fiksasyon özelliği saptandıktan sonra kurutulmuş Tolypthrix tenuis pirinç tarlasına serpildiğinde azot fiksasyonunda ve verimde artış gözlenmiştir. M-Y bakterilerin Hindistan da pirinç tarlalarında gübre olarak kullanımıyla toprağın havalandırılması sonucunda su geçişi ve toprağın sıcaklığının daha homojen olması sağlanmaktadır. Azot fiksasyonu için M-Y bakterilerin Rhizobium’ların yerini almasının bazı avantajları vardır. Mavi-Yeşil bakteriler havadaki azotu amonyuma redüklerken fotosentez metabolik yolunu kullanırlar. Yani bir bitki ile simbiyotik bir yaşam ve enerji kaynağı olarak herhangi bir organik molekül ilavesi gerekmez. Tarımda azot fikse eden mavi-yeşil bakteriler organik gübre olarak kullanılabilir. Çin, Hindistan, Filipinler gibi pirinç tüketimi fazla olan bölgelerde büyük oranlarda ürerler. Pirincin büyüme sezonunun başında eğer suya siyanobakterlerin başlangıç kültürleri ekilirse pirinç veriminde %15-20 oranında artış olduğu bildirilmektedir. Mavi-Yeşil bakteriler antibiyotiklerin ve diğer biyolojik olarak aktif moleküllerin ticari boyutlardaki üretimi için büyük bir potansiyel oluştururlar. Çünkü Mavi-Yeşil bakteriler heterotrofturlar. Bu özellikleri de onların fermentasyon koşullarında üretilmelerine olanak sağlar. Henüz araştırma aşamasında olan Anacystis nidulans ile yapılan rekombinant DNA teknolojisi çalışmalarıyla nadir bileşiklerin üretiminde kullanımları amaçlanmaktadır. Araştırmalar Mavi-Yeşil bakterilerin güneş enerjisi dönüşüm sisteminde yer alması için devam etmektedir. Anabaena cylindrica heterocystleri vejatatif hücrelerde fotosentez yoluyla oluşturdukları oksijeni dışarı verirler. Azot yokluğunda ise heterositlerde nitrogenaz enzimi katalizörlüğünde elektronlar H+ iyonuna transfer edilerek Hidrojen gazı açığa çıkarırlar. Oksijen ve Hidrojen her ikisi de endüstride ihtiyaç duyulan gazlardır. Sonuç olarak; Fermentör koşullarında üreyebilirler, uzun süreli fizyolojik stabiliteye, basit besin gereksinimine, köpük oluşturmama özelliğine sahiptirler. Diğer alglerden farklı olarak azot fiksasyonu yapabilme farklılığına sahiptirler. Optimum sıcaklık 35oC dir. Karanlıkta veya gün ışığında heterotrofik olarak ürerler. 2-) MAYALAR: Tek hücreli tomurcuklanma veya bölünerek eşeysiz çoğalan ökaryotik mikroorganizmalardır. Mayaların tanımlanması maya biyoteknolojisi için oldukça önemlidir. Örneğin endüstriyel süreçlerde yabani ve kültüre edilmiş mayalar arasındaki farkı gösterebilmek esastır. Bira üretiminde üründe istenmeyen aroma oluşumuna neden olan yabani ırkın karışması veya ekmek mayası üretiminde şeker transport yeteneği daha fazla olan Candida utilis mayasının karışması ekmek mayası üretiminde kullanılan Saccharomyces cerevisiae mayasının üremesini engelleyecektir. Maya genuslarının ayrımında fizyolojik testlerle birlikte morfolojik testler de kullanılır. Günümüzde 700 civarında maya türü tanımlanmıştır. Fakat bu sayı maya çeşitliliğinde sadece çok küçük bir bölümü temsil etmektedir. Tanımlanmamış maya genus ve tür sayısı çok daha fazladır. Maya biyologları için maya çeşitliliğini tanımlamak kadar diğer önemli bir nokta özellikle biyoteknolojik öneme sahip türleri belirleyip saklamak ve koruyabilmektir. Moleküler biyoloji tekniklerinin yaklaşımıyla türler daha hızlı ve kolay bir şekilde karakterize edilebilmektedir. Günümüzde 6 mayanın genom projesi tamamlanmış ve işlevsel genomik çalışmaları ile genlerin işlevlerinin belirlenmesine devam edilmektedir. Maya hücreleri klorofil içermez ve zorunlu olarak kemoorganotrofiktirler. Üremek için organik karbona gerek duyarlar. Karbon metabolizmaları çok çeşitlidir. Örneğin basit şekerleri, polioller, organik ve yağ asitleri alifatik alkoller, hidrokarbonlar ve çeşitli heterosiklik ve polimerik bileşikleri karbon kaynağı olarak kullanabilirler. Bu özellikleri nedeniyle farklı habitatlar için özelleşmiş türler kolaylıkla saptanabilir. Mayalar toprak, hava ve sudan izole edilebilirler. Bazı mayalar ekstrem ortamlarda örneğin ozmofilik mayalar şeker bakımından zengin ortamlarda yaşayabilirler. Bu tür mayalar genellikle gıda bozucu olarak bilinir. Bunun dışında fırsatçı patojen olarak bazı maya türleride örneğin Candida albicans pek çok infeksiyondan sorumludur. Mayalar insanlar için; ekonomik, sosyal ve sağlık açısından oldukça önemli en eski evcilleştirilmiş organizmalardır. Alkollü içeçeklerin üretiminde, ekmek yapımında hamurun kabarması için binlerce yıl öncesinden beri kullanılmaktadırlar. Gerçekte bira yapımı belkide dünyanın ilk biyoteknolojisini temsil etmektedir. Günümüzde mayalar geleneksel gıda fermentasyonunun dışında çok çeşitli alanlarda da kullanılmaktadır. Özellikle genetik mühendisliğiyle geliştirilmiş mayalar hastalıkların önlenmesinde ve tedavisinde kullanılan pek çok farmasötik ajanın üretilmesinde yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Biyoteknolojik Öneme Sahip Bazı Mayalar - Axula adeninivorans: Nitrat ve aminleri asimile eder, 45 C üzerinde üreyebilir, pek çok hidrolaz salgılayabilir. - Candida türleri: C.albicans hidrokarbonlardan aminopenisillanik asit ve B6 vitamin üretimi, C.boidinii NAD, FAD metil ketonlar ve sitrik asit üretimi, C.famata riboflavin, C.maltosa biyokütle proteini için yağ asiti ve alkan kullanımı, C.tropicalis triptofan, C.pelliculosa selülozik materyalden biyokütle proteini, C.utilis, pek çok ürün eldesi, ksilozda üreyebilme, klonlama teknolojisinde kullanım, C.shehatae ksiloz fermentasyonu - Hansenula polymorpha: Heterolog gen anlatımı için kullanılabilen metilotrofik maya. - Kluyveromyces marxianus ve K.lactis: Laktoz ve polyfruktosanı fermente eder. Doğal kakao fermentayonu. Pek çok enzim için kaynak olabilir, klonlama teknolojisinde kullanılabilir. - Pachysolen tannophilus: Bitki lignoselülozik hidrolizatlarından kaynaklı pentoz şekerlerinin fermentasyonu. - Phaffia rhodozyma ve Pichia türleri: Gıda boyası olan astaksantin pigment üretimi. P.guilliermondii riboflavin sentezi ve hidrokarbonlardan biomas protein eldesi. P.methanolica etanol biosensörü olarak kullanılan alkol oksidaz üretimi.P.pastoris metanolden biomas protein eldesi, heterolog gen anlatımı ve insan terapötik proteinlerini üretebilen metilotrofik maya. - Rhodosporidium toruloides: Fenilketanüri tedavisinde kullanılan PAL enzim kaynağı. - Saccharomyces türleri: S.cerevisiae klasik gıda fermentasyonu. Bira, şarap, ekmek, rom, cin yapımı. Yakıt, alkol, gliserol, invertaz ve hayvan besini kaynağı.Rekombinant DNA teknolojisiyle sayısız protein üretimi. - Saccharomycopsis türleri: S.fibuligera amilolitik maya - Schizosaccharomyce pombe: Geleneksel Afrika alkollü bira yapımı. Şarapların deasidifikasyonu. Yüksek etanol ozmotik tolerans, biyokütle protein eldesi, heterolog gen anlatımı ve mutagenez testlerinde kullanım - Schwanniomyces türleri: S.castellii ve S.occidentalis amilolitik mayalar. Nişastanın ve inülinin etanole çevrimi ve heterolog gen anlatımında kullanılabilirler. - Trichosporon cutaneum: Fenol varlığına ilişkin bisensor olarak kullanılır. - Yarrowia lipolytica: Lipid ve hidrokarbonlardan biomas protein eldesi. Sitrik asit ve hücredışı enzim üretimi. Ø Zygosaccharomyces rouxii: Japon soya sosu karakteristik aromasını vermede kullanılan halofilik ve ozmotolerant maya türü. Alkollü içeçeklerin üretiminde mayalar Endüstriyel mayaların çoğu, özellikle de fermente içeçeklerin üretiminde kullanılanlar, genetik bakımından karmaşıktırlar ve stabil bir haploidi göstermezler. Örneğin bira yapımında kullanılan Sacchoromyces türleri poliploid veya anöpliod (diploid-heptaploid) ırklardır. Bu nedenle geliştirilmelerinde eşeyli üreme özelliklerinden yararlanılamaz. Bunun yerine klasik bira tadını veren organoleptik özellikleri iyi olan karakteristik fermentasyon yapan ırklardan doğal seçimle en iyi olan şeçilir. Bunun dışında endüstriyel mayaların geliştirilmesinde şüphesiz genetik mühendisliğinin önemi oldukça fazladır. Rekombinant DNA teknolojisi ile geliştirilen rekombinant mayalar tarafından üretilen biyolojik olarak aktif rekombinant proteinlerin veriminin arttırılmasında iki önemli yaklaşım vardır. Bunlar; moleküler genetik tekniklerin kullanımı ve fermentasyon teknolojisidir. Gıda tüzüğüne uygun olarak ekmek mayasının (glikoz baskısından kaçınmak ve hamurlaşmayı önlemek için) maltoz kullanım genleri değiştirilmiştir. Bira mayasında ise Maltodekstrinleri kısmi olarak parçalayan STA2 genini içeren plazmid bulunmaktadır. Genetik mühendisliği ile geliştirilmiş mayaların lignoselülozik (odunsu) atıkları substrat olarak kullanarak etanol üretmeleri yönünde yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Etanol dışında mayaların ürettiği diğer biyoalkoller; gliserol ( alkollü içecekler için aroma katıcı, nitrogliserin türevli patlatıcılar yapımında), ksilitol (şeker yerine diyabetik ürünlerin yapımında), sorbitol, arabinitol (düşük şeker içerikli gıdaların yapımında; ilaçların kaplanmasında yenilebilir kaplama maddesi olarak) Etanolün yenilenebilir kaynaklardan mayalar kullanarak üretilmesi tüm dünyanın ilgisini çeken konulardan biridir. İlk üretim 1930’larda başlamıştır fakat petrol fiyatları düşürülünce teknoloji bırakılmıştır. 1970’deki petrol krizi ile birlikte yeniden gündeme gelmiştir. Brezilya, şeker kamışını ve melası substrat olarak kullanarak ürettiği petrolü yakıt amaçlı kullanmaktadır. Brezilya’da otomobillerin çoğu alkol veya alkol+benzin karışımı (gasohol) ile çalışmaktadır. KÜFLER Küfler hifli mantarlardır. Birçok organizma ve gıda maddesi ( ekmek, meyve, sebze.. vb) üzerinde oluşturdukları pamuk görüntüsündeki doku nedeniyle mayalardan çok daha önce keşfedilmişlerdir. Küfler, endüstride birçok ürünün eldesinde, atıklardan değerli ürünlerin oluşturulmasında kullanılan farklılaşma göstermeyen ve klorofil içermeyen mikroorganizmalardır. Doğada ve toprakta yaygın olarak bulunan küflerden endüstriyel mikrobiyoloji alanında önem taşıyanlar mikroskobik olanlardır. Küflerin üredikleri ortama proteaz, lipaz, karbonanhidrazlar gibi litik enzimleri salgılamaları ve küflerin ürettikleri çeşitli metabolitlerin birçok alanda kullanılabilir olması bu organizmaların endüstrideki önemini oldukça artırmaktadır. Ayrıca insan, hayvan ve bitkiler için patojen olan türleride bulunmaktadır. Küflerin Biyolojisi: Bir küf, protoplazma iplikleri veya uzantıları olan hiflerden ve sporlardan oluşur. Hiflerin yaptığı yumağı misel adı verilir. Hifler, bölmeli hifler ve bölmesiz hifler olarak ikiye ayrılır. Bölmeli hifler bölmeler ile hücrelere ayrılırlar ve her hücrede bir veya iki hücre çekirdeği bulunur. • Bölmesiz hiflere sönositik hif adı da verilir. • Bölme içermezler ve çok çekirdeklidirler. • Üreme hifleri genellikle koloninin yüzeyinde bulunan ve üreyen hücreleri veya sporları taşıyan hiflerdir. • Hifsel üreme ortamın besin koşulları ile yakından ilgilidir. • Beslenme hifleri ise koloniye besin sağlayan hiflerdir. Beslenme hifleri sayesinde hücrenin bulunduğu noktadan uzakta olan substratlara ulaşmaları sağlanır. • Küflerin hücre duvarı glukan, kitosan ve kitin gibi farklı glukoz polimerlerinden yapılabilir.

http://www.biyologlar.com/mikrobiyal-biyoteknoloji-bolum-1

Legions of nanorobots target cancerous tumors with precision

Legions of nanorobots target cancerous tumors with precision

The legions of nanorobotic agents are actually composed of more than 100 million flagellated bacteria

http://www.biyologlar.com/legions-of-nanorobots-target-cancerous-tumors-with-precision

Deciphering the olfactory receptor code

Deciphering the olfactory receptor code

In animals, numerous behaviors are governed by the olfactory perception of their surrounding world. Whether originating in the nose of a mammal or the antennas of an insect, perception results from the combined activation of multiple receptors located in these organs. Identifying the full repertoire of receptors stimulated by a given odorant would represent a key step in deciphering the code that mediates these behaviors. To this end, a tool that provides a complete olfactory receptor signature corresponding to any specific smell was developed in the Faculties of Science and Medicine of the University of Geneva (UNIGE), Switzerland. Published in the journal Nature Neuroscience, this approach allows to identify thousands of chemosensory receptors, among which, potentially, those able to trigger predetermined behaviors in mammals or in insects, such as pests, disease vectors or parasites. If we know that mosquitoes track us down thanks to the carbon dioxide we reject, or that salmons find their native river by recognizing its olfactory signature, many of the receptors activated by these stimuli remain unidentified. This extends to the majority of odorants perceived by mammals, as well as pheromones, which trigger or inhibit a specific behavior. From human beings to flies, animals create an odorant representation of the world which surrounds them thanks to the selective and combined activation of receptors present in the sensory organs. The genes coding for these chemosensors, amounting to about 400 in humans and 1'100 in mice, constitute the largest and most diversified group of genes in mammals. How to take advantage of a discovery «The olfactory receptors' superfamily has been known for more than twenty years, but the identification of its members which are stimulated by a given odorant has been hampered by technical difficulties. Yet, this represents a key step in deciphering the rules governing chemoperception in animals, including those in human beings», says Ivan Rodriguez, professor at the Department of Genetics and Evolution of UNIGE. In collaboration with Alan Carleton, professor at the Faculty of Medicine, the team of the biologist took advantage of one of its discoveries to try to develop a tool which may serve this purpose. «We observed in mice, after an olfactory stimulation, a decrease in the transcription of genes encoding the receptors activated by the smell perceived», details Ivan Rodriguez. Countless applications The approach devised by the researchers actually provides a snapshot of the number and the identity of the receptors stimulated at a specific time in the olfactory neurons of the nose in response to an odorant. «This olfactory signature can also be established in Drosophila, from its antennas. This demonstrates the versatility of our approach and suggests that it could be used to identify populations of neurons active elsewhere than in the olfactory system, in other regions of the brain for instance», notes Daniel Rossier, co-first author of the study. This method allows to identify, in a few days only, thousands of receptors and, consequently, molecules which can activate or inhibit them. It represents an essential tool to unravel the logic of the chemosensory code across animal species. Its applications, countless, extend for example to the domain of chemicals able to trigger predetermined behaviors in mammals or in insects, such as pests, disease vectors or parasites. «Besides, it is not necessary to know the genome of the species studied, because only the gene transcripts, that is the RNA messengers, which are the gene 'prints', are analysed», explains Ivan Rodriguez. Source: Université de Genève http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/deciphering-the-olfactory-receptor-code

Tıbbi Atıklara Çözüm

Mikro dalgalar, buhar, sıcak hava ve gaz yıkayıcılar biyomedikal artıkları temizlemektedir. Çevre Koruma Kurumu'na göre Amerika Birleşik Devletleri'ndeki hastane ve klinikler her yıl 600.000 ila bir milyon ton atık üretmektedir ve bunun yüzde 15 kadarı potansiyel bir enfeksiyon tehlikesi içermektedir. Uzun yıllar boyunca, hastaneler tüm patojenlerin yok edilmesini sağlamak üzere kontamine şırıngalar, iğneler, kağıt, plastik, cam, bez ve insan dokularını ya sahada yakmış, ya da yakılmak üzere kendi alanlarının dışına göndermiştir. 1990 Tarihli Temiz Hava kanunu tarafından öngörülen - ancak üç sene önce yürürlüğe giren - tıbbi atık yakma emisyonlarına ilişkin yönetmelikler bu uygulamanın ekonomisini değiştirmiştir. ABD hastaneleri, anılan yönetmeliklerin şartlarını karşılamak üzere çöp fırınlarını, hidrojen klorit, sülfür dioksit, nitrojen oksit ve ağır metallerden kurşun, kadmiyum ve civanın arındırılmasını veya nötrleştirilmesini sağlayan pahalı gaz yıkayıcıları ile donatmak zorunda kalmıştır. Hastane ve tıp merkezlerinin büyük çoğunluğu, sahadaki çöp fırınlarının, başta mikro dalga sistemleri veya buhar otoklavları olmak üzere, alternatif atık arıtma teknolojileri ile değiştirilmesinin veya atıkların dezenfeksiyon teknolojileri ile donatılmış olan arıtma şirketlerine gönderilmesinin daha ekonomik olduğunu tespit etmişlerdir. West Caldwell, N.J.'deki Sanitec International Holding, alternatiflerin tıbbi atık çöp fırınlarında sebebiyet verdiği engellemeyi göstermektedir. Ticareti geliştirme müdürü Mark Taitz "Mikro dalga dezenfeksiyon sistemlerimizin yarısını hastanelere ve yarısını da atık arıtma firmalarına satmaktayız" demektedir. Sanitec dezenfeksiyon sistemi tüm hava şartlarına karşı dayanıklı bir çelik muhafaza içinde bulunmaktadır ve hastanenin elektrik ve su sistemlerine bağlıdır. Hastane çalışanları, toplanan atığı el arabaları ile otomasyonlu kaldırma ve yükleme sistemine getirmekte ve bu sistem el arabasını kaldırarak iç besleme hunisine boşaltmaktadır. Daha sonra huni kapatılarak parçalayıcı çalıştırılmaktadır. Parçalama işlemi atık hacmini yüzde 80 indirgemekte ve aynı oranda önemli olarak daha düşük sıcaklıklarda etkin şekilde arındırılabilecek daha düzenli bir atık akışı sağlayarak, sistemin topyekün güç tüketimi ile birlikte zararlı hava emisyonlarının serbest bırakılma potansiyelini asgari düzeye getirmektedir. PARÇALAMA İLE İLGİLİ ZORLUKLAR Tıbbi atıkların tanımı itibariyle heterojen bir karışım olması nedeniyle, tıbbi atık için parçalayıcı mekanizmasının tasarlanması lastik veya ağaç kütüklerini parçalayan bir mekanizmaya kıyasla daha zordur. Taintz "Sanitec sisteminin yumuşak bez örtüleri, önlük ve bandajları, kırılgan cam, plastik şırıngalar ve sert çelik iğne, bisturi ve kenetleri parçalamak zorundadır" açıklamasını yapmaktadır. "Önceleri başka imalatçılar tarafından imal edilen parçalayıcılara güvenmekteydik, ancak geçen sene tescilli bir parçalayıcıyı piyasaya sürdük. Bu, düzenlenmiş her tip hastane atığını, sıkı toleranslı bir elek içinden bir sonraki aşamaya geçmesini sağlamak üzere öğüten dişlilere sahip iki döner şafttan oluşmaktadır." Bir fan ile hava bir dizi filtre içinden, iç besleme hunisi üzerinden çekilmektedir. Yüksek yeterlilikte bir partiküllü hava veya HEPA ile filtrelenmekte ve bir karbon filtresi ile işlem sırasında koku kontrolü sağlanmakta ve zararlı emisyonların kaçması engellenmektedir. Paslanmaz çelik helezon konveyör ile parçalanmış atık, atığın nemlendirilmesi amacıyla saatte yaklaşık 8 galon suyu kullanan bir elektrikli buhar üretecinin içinden geçirilmektedir. Nemlendirilen atık daha sonra, Reggio Emilia, İtalya'da bulunan Alter tarafından imal edilen yarım düzine 1.400 watt mikro dalga birimi dizisinden geçmektedir. Mikro dalgalar, atık partikülleri içindeki su moleküllerini harekete geçirerek bir sürtünme yaratmakta ve atığın sıcaklığının 25 dakika süresince 205 ila 212 ¡F'ye yükseltilmesini sağlamaktadır. Yüksek sıcaklık ve rezidans süresi kombinasyonu patojenlerin imha edilmesi için yeterli olup bu işlem, hastane dezenfeksiyon sistemlerinin kontrolünde kanıtlanmış tekniklerin kullanıldığı düzenli nokta kontrolleri ile doğrulanmıştır. Taitz "3 m dahil olmak üzere şirketler tarafından yapılan, Bacillus subtilis bakteriyel sporları bulunan tüpler içeren küçük zarfları, zarfların buhar ve mikro dalga aşamalarından geçmesini sağlamak üzere, parçalayıcının mansabında olan bir besleme portundan sisteme besliyoruz." ifadesinde bulunmuştur. "Zarfları çıkarıp, tüpleri bakteryal büyüme açısından kontrol ediyoruz. Bakteryal sporların öldürülmesi hepatit veya tüberküloz gibi patojenlere göre daha zor olduğundan, herhangi bir bakteryal büyüme tespit edilmediğinde, bu komple bir patojen imhası anlamına gelmektedir." Belediye katı atık programındaki nihai konumuna bırakılmadan önce, ikinci bir helezoni konveyör ile arıtılan atık Sanitec biriminden alınarak standart bir atık kompaktörü veya bir atık kabına yerleştirilmektedir. İsteğe bağlı bir granülatör ile hastaneye atık hacmini daha da indirgeme imkanı sağlanmaktadır. Sanitec işleminin tamamı, atığın boşatılmadan önce dezenfeksiyonun tamamlanmasını sağlamak üzere rezidans süresi ve sıcaklık parametrelerini denetleyen bir bilgisayar programı ile donatılmış bir Bradley mikro işlemcisi tarafından denetlenmektedir. MERI’NİN KURULMASI Madison Wis'de bulunan Wisconsin Üniversitesi Hastane ve Klinikleri, Meteriter Hastanesi, Methodist Hastanesi ve St. Mary Hastanesi Tıp Merkezi' olmak üzere dört hastaneden oluşan bir grup, maliyetleri indirgemek amacıyla ortak bir tıbbi atık işlem tesisi oluşturmak üzere 1986 yılında güç birliği yapmışlardır. Son teknoloji çöp fırını ile donatılmış olan tesisin işletilmesi için hastaneler Madison Energy Recovery Inc. Şirketini (MERI) kurmuşlardır. 1994 yaşına geldiğinde, daha sıkı çevre yönetmelikleri çöp fırınının, maliyeti 500,000 Doları aşması muhtemel olan yeni kirlilik kontrol ekipmanı ile donatılması anlamına gelmiştir. Seçenekleri inceledikten sonra, MERI kurulu Sanitec dezenfeksiyon sistemini seçmiştir. MERI genel müdürü John Crha şu ifadede bulunmuştur "Sanitec sisteminin oldukça sessiz, temiz ve atık dezenfeksiyonu açısından oldukça yeterli olduğunu gördük." Sağlık bakım tesislerinin büyük çoğunluğu buna katılmaktadır ve günümüzde MERİ Sanitec sistemi, Janesville'deki Mercy Sağlık Sistemleri ve Fond du Lac'daki St. Agnes Hastanesi dahil olmak üzere eyalet çapında 12 ek hastane ve klinik tarafından üretilen, düzenlenmiş tıbbi atığın yılda 1,5 milyon libreden daha fazlasını arındırmaktadır. Her gün, özel olarak tahsis edilmiş olan MERI kamyonları 250 konumdan kırmızı torbalar veya plastik kaplar içinde paketlenmiş atıklar ile dolu plastik el arabalarını toplamaktadır. El arabalarının Sanitec sistemine boşaltılmasından sonra, hastanelere geri gönderilmeden önce bu el arabaları yıkanıp, temizlenerek dezenfekte edilmektedir Her el arabası, ilgili hastanenin faturalandırılmasında da kullanılan, işaretler ile işaretlenmiştir. İşlenmiş atıklar belediye katı atık depolama tesislerine gönderilmektedir. GEZİCİ TESİSLER Atığın bir dezenfeksiyon sahasına taşınması yerine, Charlotter, N C'de bulunan N.C SafeWest Inc. Şirketi, dört adet kamyon montajlı mobil birim ile Sanitec İşlemini kendi eyaleti ve Virginia'da hastanelere getirmektedir. Safe Waste'in Sanitec kamyonları Charlotte'daki Carolina Tıp Merkezi ve Fairfax, Va'daki Fairfax hastanesi dahil olmak üzere yaklaşık olarak 40 hastanenin atıklarını toplamakta ve her bir hastanenin kendi su ve güç bağlantılarını kullanarak bunları sahada işleme tabi tutmaktadır. Şirket doktor muayenehaneleri, taşra klinikleri, laboratuvarlar ve veteriner dahil olmak üzere 400'ü aşkın daha küçük tıbbi tesisin atığının arındırılmasında daha küçük kamyonetleri kullanmaktadır. Toplam olarak SafeWaste yılda 10 milyon libre potansiyel tehlikeli atığı arındırmaktadır. Sanitec hedefini, mikro dalga dezenfeksiyon sistemlerinin hastanelere ve atık arıtma şirketlerine satılmasına ilişkin olan geleneksel uygulamasının ötesinde belirlemiştir. Taitz, "Şimdi bizler Florence, Ky'deki Kentucky Sanitec ve Honolulu'daki Hawaii Sanitec gibi ortak girişimlerin kurulması ile kendi servis şirketlerimizi kurma konusunda odaklanmaktayız." diyerek söyle devam etmektedir: "Biz ortak girişime ekipmanlar temin ediyoruz ve gelirlere iştirak ediyoruz böylece, son kullanıcının sterilizasyon ekipmanına erişimini daha da genişletiyoruz. Tüm tıbbi atık üreticileri için gelecekte ulusal çapta bir arıtma yaratmayı ümit ediyoruz." Taitz ayrıca, Amerika Birleşik Devleti dışında da Sanitec sistemi için parlak bir gelecek görmektedir. "En büyük satış artışımız Brezilya, Japonya, Kore, Suudi Arabistan, Birleşik Kraliyet, Filipinler ve Kuveyt dahil olmak üzere uluslararası pazardadır." Hastane atığını arındırma sorunu sınır tanımamaktadır. Merkezi Valbonne'de bulunan Fransız Çevre ve Enerji Kontrol Kurumunun tıbbi atık departmanın sorumlu mühendisi olan Didier Gabarda Oliva'ya göre, 3,400 Fransız hastanesi ve kliniği yılda 700,000 metrik ton tıbbi atık üretmektedir. Fransa'da yaklaşık olarak 140,000 metrik ton kontamine hastane atığı yakılmaktadır ve ABD'de olduğu gibi burada da ağır metal partiküller ve bunların türevlerinin bir sağlık tehlikesi oluşturduğu yönünde haklı bir çevre endişesi mevcuttur. Yakma tesislerinin genellikle uzakta olması nedeniyle, biyomedikal atıkların yakılması Fransız hastaneleri açısından daha karmaşık bir işlemdir. Ülkenin tümünde sadece yaklaşık 50 hastanede yakma tesisleri işletilmekte ve buna ilaveten potansiyel olarak enfeksiyon riskli tıbbi atıkları yakma konusunda yetkili 24 adet saha dışı tesis bulunmaktadır. Burgundy, Franche-Comte, Picardy ve Poitou-Charentes gibi komple bölgelerin atıklarının yakılmak üzere önemli bir mesafeye sevk edilmesi gerekmektedir. Bu nedenlerle, Fransız şirketleri biyomedikal atıkların arındırılması için yakma içermeyen, özel teknikler geliştirmektedir. Oliva, "Söz konusu olan atığın mikrobiyal kontaminasyonun indirgenmesi ve fizyolojik nedenler ve emniyet unsurları için görünümünün değiştirilmesi ile ilgilidir." şeklinde açıklama yapmaktadır. Arıtılan atıklar mevcut atık depolama tesislerine ve ev atıklarını arıtan yakma tesislerine gönderilmektedir. PATOJENLERİN BUHARLA ARINDIRILMASI Fransız Sağlık ve Çevre Bakanlıkları potansiyel enfeksiyon riskli atıkların arındırılması konusunda, merkezi Roubaix'de bulunan Ecodas tarafından geliştirilen bir buhar sistemi de dahil olmak üzere çeşitli yakma içermeyen işlemi onaylamıştır. Oliva'ya göre, bu şirket alternatif biyomedikal atık arındırma işlemler konusunda lider sağlayıcıdır. Ecodas, tekstil endüstrisi için buharlı otoklavlar imalatına ilişkin 20 yıllık deneyimini, bir tıbbi atık arıtma sisteminin tasarımında kullanmıştır. Ecodas'ın idari müdürü Jaafar Squali, "Yenilik, bir yüksek kuvvetli öğütücünün güçlü bir sterilizör ile birleştirilmesinde yatmaktadır." ifadesini kullanmıştır. Ecodas arıtmanın birinci aşaması, kontamine atığın 20 döner bıçağa sahip bir öğütücüyü besleyen, hava geçirmez şekilde yalıtımlı bir bölmeye yüklenmesi ile başlatılmaktadır. Bu bıçaklar, bazen yanlışlıkla diğer klinik atıkları ile birlikte atılan paslanmaz çelik cerrahi cihazlarının parçalanmasını sağlayabilecek mukavemette bir alaşımdan imal edilmektedir. Öğütücü, sıkışmanın engellenmesi için belli aralıklarla rotasyonunu ters yöne çevirmektedir. Atık yükleri, otoklavı besleyen bir yükleme bölmesine boşaltılmaktadır. Otoklav içinde atık, atığın sterilizasyonu için 10 dakika süresince 280¡F sıcaklık ve beher inç için 55 libre basınçta buhara tabi tutulmaktadır. Sıcaklığın ayarlanması için atık içinde bulunan, otoklav merkezindeki bir sıcaklık mili tarafından bilgisayar kontrol sistemine sinyaller gönderilmektedir. Dezenfeksiyon tamamlandığında operatörler, işlenmiş atığın bir konteynıra boşaltılması için otoklavın alt kapağını açmaktadırlar. Tek bir yükün işlenmesi için gerekli olan işlem süresi yaklaşık bir saattir. Çeşitli atık hacimleri ve tesisat kurulumu için gerekli alana uyum sağlamak üzere Ecodas atık arıtma makinelerinin üç farklı sürümünü tasarlamıştır. TDS 300, 10 feet uzunluğunda olup saatte 35 ila 55 libre, TDS 1000 saatte 110 libre ve TDS 2000 ise saatte 132 libre işlem kapasitesine sahip bulunmaktadır. Fransa'da Ajaccio, Aurillac, Nevers ve Roubaix kamu hastaneleri atıklarını Ecodas otoklavları ile dezenfekte etmektedir. Danimarka Odense, İspanya Mayorka ve Macaristan Budapeşte'de bulunan hastanelerde aynı yöntemi kullanmaktadır. Ecodas sistemini kullanan arıtma şirketleri arasında Fransa'da Cosmolys ve Tecmed, Arjantin'de Tecsan, Brezilya'da Matmed ve Meksika'da Tremesa bulunmaktadır. SICAK HAVA SEÇENEĞİ En yeni klinik atık arıtma teknolojilerinden biri, parçalanmış hastane atıklarının dezenfekte edilmesinde sıcak havayı kullanmaktadır. Bu teknoloji, Dallas'tan KC MediWaste tarafından geliştirilerek pazarlanmaktadır. İlk MediWaste sistemi, geçen yaz, Teksas Laredo'da Sisters of Mercy Sağlık Sisteminde kurulmuştur. KC MediWaste şirket başkanı Keith Cox tarafından icat edilmiş olan kuru bir sterilizasyon sistemi ile Birleşik Kraliyet Reading'de bulunan Torftech Ltd.'nin ruhsatlı akışkan yataklı teknolojisini birleştirmektedir. Mercy Sağlık Sistemi yerel şebeke Merkezi ve Güney Batı Hizmetleri, yan kuruluşu Central Power & Light ve Palo Alto, Calif'de bulunan Elektrik Enerjisi Araştırma Kurumunun Sağlık Bakım Birimi tarafından sponsorluğu üstlenilen ortak bir projenin bölümü olarak Laredo hastanesinde kurulan ileri düzey, elektrik tabanlı teknolojilerden birini teşkil etmektedir. Bu teknolojiler, hastanelerin maliyetleri indirgemesine, işletme yeterliliklerini iyileştirmesine ve hasta hizmetlerini geliştirmesine yardımcı olacak şekilde tasarlanmıştır. Laredo tesisatının makina mühendisi ve proje mühendisi olan Sue Herbert, "İlk MediWaste sisteminin tasarlanmasında en zor olan husus, plastik atıklardan serbest bırakılabilecek olan uçucu organik bileşenleri engelleyecek kadar soğuk ancak atığın sterilizasyonu için yeterli sıcaklığa ulaştırılmasının sağlanması konusunda ortaya çıkmıştır." demiştir. "Hastane atık akışında bulunabilecek her şeyin numunelerini topladık ve en iyi ısı sıcaklığının tespit edilmesi için farklı plastik bileşenlerin flaş noktaları üzerinde çalışmalar yaptık." Mercy Sağlık Sistemi çalışanları MediWaste ünitesine atık malzemelerinin taşınmasında kapalı el arabaları kullanmaktadır. Her el arabası bir hidrolik kaldırma sistemi ile sistemin besleme hunisine boşaltılmaktadır. Dahili egzoz fanları, kokunun kontrol altında tutulması için MediWaste sistemi içinde ters basınç oluşturmaktadır. Birimin içinde ısıl işlemli paslanmaz çelikten mamul, yakın ara kilitlemeli dört şafttan oluşan bir parçalayıcı birimi bulunmaktadır. Parçalayıcı, atıkların işlemciye gitmeden önce öğütülmesini sağlamaktadır. Elektrikli rezistans ısıtıcıları ile 302¡F'ye ısıtılan hava sabit bıçaklı bir halka üzerinden yüksek hızla işlemci içine enjekte edilmektedir. Yer atığının işlemciye girmesi ile birlikte türbülanslı hava, siklonik bir karıştırma işlevi ve yüksek oranlarda ısı ve kütle transferi sağlayan bir akışkan yatak yaratmaktadır. Boşaltıma kapısının açılmasından önce, atık beş dakika kadar akışkanlı yatak içinde tutulmakta ve hacmin yüzde seksen oranında indirgenmesini sağlayan bir kompaktöre itilmektedir. Laredo hastanesi arındırılmış atığını bir konvansiyonel belediye atık depolama alanına göndermektedir. MediWaste sisteminden çıkan işlenmiş hava, atmosfere bırakılmadan önce üç aşamalı bir filtrasyondan geçmektedir. Önce iki fabrik ön filtre ile büyük partiküller ayrılmakta ve sonrasında yüksek yeterlikte partikül hava filtresi metal çerçeve içinde bulunan bir membran- ile daha küçük partiküller çıkarılmaktadır. Kömür filtreler ile hava akımındaki kokular giderilmektedir. Laredo'daki MediWaste sistemi, saatte 200 libreye kadar işlem yapabilecek kapasitededir ki, bu da günde üretilen 700 ila 800 libre arasındaki atığın arındırılması için fazlasıyla yeterlidir. Herbert, "Halen, saatte 1,000 libre malzeme dezenfekte edilebilecek bir üniteyi geliştirmekteyiz" demiştir. YAKMA İSTEĞİ Yakma alternatiflerinin popülerlik kazanıyor gibi görünmesine rağmen, klinik atıklarının çoğunun dezenfekte edilmesinde ve indirgenmesinde hala yakma kullanılmaktadır. Orlanda, FLA'daki Crawford Equipment and Engineering Co., saatte 20 ila 3,000 libre biyolojik tehlikeli atık işleme kapasitesine sahip tıbbi çöp fırınını tasarlayıp, pazarlamaktadır. Bu birimler, Temiz Hava Kanununun hükümlerinin karşılanmasını sağlamak üzere gaz yıkayıcılarla bağlantılı olacak şekilde tasarlanmaktadır. Crawford Equipment çöp fırınları tipik olarak doğal gaz ateşlidir ancak hali hazırda mevcut veya daha ekonomik olması halinde propan veya akaryakıt da kullanabilmektedir. Çöp fırınlarından her biri, yanmadan kaynaklanan yoğun sıcaklığa dayanacak şekilde refraktör kaplamalıdır. Hastane çalışanları atığı kırmızı torbalar veya plastik kaplar içinde ya el ile ya da hidrolik olarak, ana bölme kapısından yüklemektedir. Çalışanlar kapıyı kapatarak yakma işlemini başlatırlar. Önce, ana bölmeye paralel veya ana bölmenin altında bulunan ikincil bölme içindeki brülörler ateşlenir. Isı sonra, ana bölmenin sıcaklığının artırılması için refraktör malzeme üzerinden yayılır veya böylece artan oranda enerji tasarrufu sağlanır. Ana bölmede asgari 1.800¡F sıcaklık elde edildiğinde, atığın yakılması için bir sensör ana bölmenin brülörünü yakacaktır. Crawford Equipment Şirketi katı ve sıvı atık bertaraf sistemleri müdürü ve kimya mühendisi olan Luis Llorens "1.800¡ sıcaklık patojenlerini öldürüp, tüm organik atıkları oksidize ederek, bunları karbon dioksit ve su haline çevirmektedir" açıklamasını yapmaktadır. "Yanmadan kaynaklanan tüm duman ve kokular ikincil bölmeye aktarılmakta ve 1.800¡ ısı bunları yok edene kadar orada bir veya iki saniye tutulmaktadır." İkinci bölmeden gelen hava asitler ve kurşun, kadmiyum ve civa gibi ağır metallerden arındırılmak üzere, özel bir hava çıkışı üzerinden standart bir kirlilik kontrol sistemine yönlendirilmektedir. Sistem, baca gazları ile etkileşime girerek asit gaz emisyonlarının engellenmesi için su ve kaustik solüsyon gibi bir ayıraç ile püskürtme yapan ıslak gaz yıkayıcılarını kullanmaktadır. İlk hacminin yüzde doksanını aşacak şekilde tıbbi atık hacminin indirgenmesinin yanı sıra, Crawford çöp yakıcılarının ağırlığı da yüzde 95 ila yüzde 97 arasında indirgediği ve bunun da mikro dalga ve buhar otoklav sistemleri tarafında yapılamadığı Llorens tarafından bildirilmektedir. YİNE DE EN İYİ ÇÖZÜM Çöp fırını bölme duvarları tuğla, yalıtım, bir çelik kaplama ve ikinci bir dış çelik kaplamadan oluşmaktadır. Llorens, "Çöp fırınının dış duvarlarının soğuk tutulması için yan duvarların içinde fan ile hava dolaşımı sağlanmaktadır" ifadesinde bulunmuştur. Ek olarak Crawford, çöp fırınının refraktör kaplamalı bacasına bir hava akımının sağlanması için bir fan monte etmiştir. Bu, çöp fırınının daha temiz çalışmasına yardımcı olmakta ve gazların tam olarak yanmasının sağlanması için tutuşma sürelerini artıracak şekilde ikinci bölmede tutulmasını sağlamaktadır. Lorrens, "mikro dalga gibi başka, iyi tıbbi atık arıtma teknolojileri mevcuttur ancak yakma, doğru koşullar altında yine de en iyi seçenektir." demiştir. "Hastanenin seçimi topluluklarına ve ihtiyaçlarına bağlıdır." Örneğin, West Palm Beach, Fa'da bulunan Emekli İşleri Tıp Merkezi atıkları ile birlikte ve federal adli yetkililer tarafından el konan yasadışı uyuşturucu ve silahların işleme tabi tutulması için 1995'ten bu yana bir Crawford çöp fırınını kullanmaktadır. "West Palm Beach'te bulunan V.A. Tıp Merkezinin makina mühendisi ve tesisler yönetim şefi Wally Thompson, "Tüm malzemeleri sessiz ve etkin şekilde imha etmesi ve ön işlemli atığın yüzde 5 ila 10'u arasında ağırlıkta bir kül yaratması ve bunun da katı atık depolama alanlarında kullanılabilmesi nedeniyle Crawford çöp fırınını seçtik." demiştir. Crawford ünitesinin başarısının altında yatan anahtar, gaz yıkayıcısıdır. Saatte 500 libre atık işlem kapasitesine sahip bir çöp fırınının tasarımı konusunda. West palm Beach'deki V.A. temsilcileri Visalia, Calif'ten Emcotek ile birlikte çalışmıştır. Çöp fırınından 1.900 ila 2.100¡F sıcaklıkta çıkan sıcak gazlar Emcotek'in gaz yıkayıcısının ana söndürme tankına girmektedir. Püskürtme nozülleri, gazların yaklaşık olara 200¡F'ye soğutulması ve yakma sırasında üretilen hidroklorik asidin nötrleştirilmesi için su ve sodyum hidroksit püskürtmektedir. Gaz daha sonra püskürtme işleminin tekrarlandığı ikinci bir söndürme tankına girmekte ve böylece gazlar 120¡ ila 140¡F'ye soğutulmakta ve asitler daha fazla sodyum hidroksit ile tamponlanmaktadır. ASİT ATIĞIN NÖTRLEŞTİRİLMESİ Boru tesisat sistemi, bir programlanabilir lojik kontrolörüne (PLC) bağlı pH sondalarını içermektedir. PLC, asitli atıkların nötrleştirilmesi için gerekli olan sodyum hidroksit miktarını enjekte eden iki artı aktarma pompasını kontrol etmektedir. Söndürülmüş gazlar, radyal bir su perdesinin yaratılması için dönen bir disk merkezine bir dişli kutusu tarafından suyun pompalandığı rotari bir atomizör odasına girmektedir. Bu perde, partikülleri beher kuru standart kübik foot havayı yaklaşık 0.015 gram veya daha iyi bir değere indirgeyen, yüksek enerji ıslak gaz yıkayıcı işlevini görmektedir. Gaz akımının bacadan dışarıya bırakılmasından önce, çeşitli ağır metalleri ve partiküllü maddeleri taşıyabilecek olan fazla su damlaları bir buğu önleyici filtreler dizisi ile arındırılmaktadır. Emcotek gaz yıkayıcısı gaz akımından asitler, ağır metaller, dioksin ve çeşitli organik bileşenleri yüzde 95 ila 99 oranında arındırmaktadır. Gaz yıkayıcısının performansı tahliye bacası içinde bulunan çeşitli numunelendirme sondaları ile kontrol edilmektedir. Palm Beach Bölgesi'ndeki emisyon standartları nedeniyle V.A., ağır metallerin arındırılmasının optimize edilmesi için rotari atomizörü besleyen suyun sıcaklığını 80 veya 85¡F'ye indirgemek üzere bir titanyum ısı eşanjörünün eklenmesini Emcotek'ten istemiştir. Çevre şartnamelerine uygun birçok çöp fırınında olduğu üzere, West Palm Beach tesisi estetik hususlarını da dikkate almıştır. Thompson, "Ayrıca, zararsız ancak çirkin bir görünüme neden olan tüysü bulutun da ortadan kaldırılması için, soğuk gaz akımını yeniden ısıtmak üzere gaz yıkayıcı bacasına Emcotek tarafından bir titanyum buhar bobini ilave edilmesini sağladık." demiştir. Kaynak: Gen Bilim

http://www.biyologlar.com/tibbi-atiklara-cozum

T cells use 'handshakes' to sort friends from foes

T cells use 'handshakes' to sort friends from foes

T cells, the security guards of the immune system, use a kind of mechanical "handshake" to test whether a cell they encounter is a friend or foe, a new study finds.

http://www.biyologlar.com/t-cells-use-handshakes-to-sort-friends-from-foes

First gene linked to temperature sex switch

First gene linked to temperature sex switch

The sex of many reptile species is set by temperature. New research reported in the journal GENETICS identifies the first gene associated with temperature-dependent sex determination in any reptile.

http://www.biyologlar.com/first-gene-linked-to-temperature-sex-switch

Marine animals use new form of secret light communication

Marine animals use new form of secret light communication

Researchers from the Queensland Brain Institute at The University of Queensland have uncovered a new form of secret light communication used by marine animals. The findings may have applications in satellite remote sensing, biomedical imaging, cancer detection, and computer data storage. Dr Yakir Gagnon, Professor Justin Marshall and colleagues previously showed that mantis shrimp (Gonodactylaceus falcatus) can reflect and detect circular polarising light, an ability extremely rare in nature. Until now, no-one has known what they use it for. The new study shows the shrimp use circular polarisation as a means to covertly advertise their presence to aggressive competitors. "In birds, colour is what we're familiar with; in the ocean, reef fish display with colour. This is a form of communication we understand. What we're now discovering is there's a completely new language of communication," said Professor Marshall. Linear polarised light is seen only in one plane, whereas circular polarised light travels in a spiral - clockwise or anti-clockwise - direction. The team determined that mantis shrimp display circular polarised patterns on the body, particularly on the legs, head and heavily armoured tail; these are the regions most visible when when they curl up during conflict. "These shrimp live in holes in the reef," said Professor Marshall. "They like to hide away; they're secretive and don't like to be in the open." Researchers dropped a mantis shrimp into a tank with two burrows to hide in: one reflecting unpolarised light and the other, circular polarised light. The shrimp chose the unpolarised burrow 68% of the time - suggesting the circular polarised burrow was perceived as being occupied by another mantis shrimp. "If you essentially label holes with circular polarising light, by shining circular polarising light out of them, shrimps won't go near it," said Professor Marshall. "They know - or they think they know - there's another shrimp there. The findings may help doctors to better detect cancer. "Cancerous cells do not reflect polarised light, in particular circular polarising light, in the same way as healthy cells," said Professor Marshall. So cameras equipped with circular polarising sensors may detect cancel cells long before the human eye can see them. Another study involving Professor Marshall, published in the same edition of Current Biology, showed that linear polarised light is used as a form of communication by fiddler crabs. Fiddler crabs (Uca stenodactylus) live on mudflats, a very reflective environment, and they behave differently depending on the amount of polarisation reflected by objects, the researchers found. "It appears that fiddler crabs have evolved inbuilt sunglasses, in the same way as we use polarising sunglasses to reduce glare," Professor Marshall said. The crabs were able to detect and identify ground-base objects base on how much polarised light was reflected. They either moved forward in a mating stance, or retreated back into their holes, at varying speeds. "These animals are dealing in a currency of polarisation that is completely invisible to humans," Professor Marshall said. "It's all part of this new story on the language of polarisation." Both studies will be published in the print edition of Current Biology in December 2015. Source: University of Queensland http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/marine-animals-use-new-form-of-secret-light-communication

Heme, a poisonous nutrient, tracked by 'Green Lantern' sensor

Heme, a poisonous nutrient, tracked by 'Green Lantern' sensor

Tailor-made ratiometric sensors make baker's yeast cells light up green, as Georgia Tech scientists use it to track the movements of the essential toxin heme

http://www.biyologlar.com/heme-a-poisonous-nutrient-tracked-by-green-lantern-sensor

Ant antennae provide vital ID information: Study

Ant antennae provide vital ID information: Study

University of Melbourne scientists have shone a new light into the complexities of ant communication, with the discovery that ants not only pick up information through their antennae, but also use them to convey social signals. It is believed to be the first time antennae have been found to be a two-way communication device, rather than just a receptor. Biologists from the University's School of BioSciences analysed the behaviour and surface chemistry of hundreds of ants to examine how they interacted. The key focus was the use and function of cuticular hydrocarbons (CHCs) - a layer of waxy build-up that covers an ant's body and that of many other insects, such as bees, wasps, flies, and beetles. CHCs are a group of multi-purpose chemical compounds that not only protect animals from dehydration, but also form a crucial part of their communication toolbox. Ants use these chemicals to identify whether another is a friend or foe. According to the research, when the CHCs were removed from just the antennae of the ant, her opponents were no longer able to recognise her colony identity. This tells us that the CHCs on the antennae provide information about which nest they come from. "An ant's antennae are their chief sensory organs, but until now we never knew that they could also be used to send out information," PhD student Qike Wang said. Over 125 years ago, famed entomologist Auguste Forel removed the antennae of four species of ants entirely and put them together. Instead of fighting among themselves, they huddled unnaturally together entirely peacefully, Mr Wang said. "Forel's experiment told us about antennae being used to receive chemical signals, but our research suggests that they are also a source of chemical signals. "Like everyone else, we assumed that antennae were just receptors, but nature can still surprise us." Mr Wang and his co-authors also found that CHC profiles were different depending on where on the body they were. This contradicts the conventional wisdom that CHC profiles on different body parts of ants are the same. "Compared to visual or acoustic signals, we know rather less about chemical signals, and one reason might be that we are analyzing a mixture of different signals." "What we'd like to know is what more they might tell us." Source: University of Melbourne http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/ant-antennae-provide-vital-id-information-study

NIH-funded study reveals how differences in male and female brains emerge

NIH-funded study reveals how differences in male and female brains emerge

Nematode worms may not be from Mars or Venus, but they do have sex-specific circuits in their brains that cause the males and females to act differently.

http://www.biyologlar.com/nih-funded-study-reveals-how-differences-in-male-and-female-brains-emerge

Calcium channel blockers caught in the act at atomic level

Calcium channel blockers caught in the act at atomic level

Atomic resolution studies of two common calcium channel blockers, one that treats irregular heart beats, and another that controls high blood pressure and angina

http://www.biyologlar.com/calcium-channel-blockers-caught-in-the-act-at-atomic-level

Genome of bed bug decoded

Genome of bed bug decoded

These bloodsuckers originally parasitized bats.

http://www.biyologlar.com/genome-of-bed-bug-decoded

GLUKOZ (Açlık kan şekeri, AKŞ)

Normal Değer: Kord 45-96 mg/dl Prematüre 20-60 mg/dl 0-7 gün 40-60 mg/dl 7 gün-1 ay 40-80 mg/dl 2 ay-15 yaş 60-100 mg/dl 16-60 yaş 70-110 mg/dl >60 yaş 80-110 mg/dl Kullanımı: Karbonhidrat metabolizmasının değerlendirilmesinde kullanılır. Niçin Testi Yaptıracaksınız? Kan şekerinizin sağlıklı değer aralığı içinde olup olmadığını belirlemek, hiperglisemi , hipoglisemi, diyabet ve prediyabet araştırması yapmak, tanılarını koymak ve takipleri için bu test istenir. Ne Zaman Testi Yaptıracaksınız? Düzenli fizik muayenenin bir bölümü olarak, kan şekerinizin yüksek veya düşük olduğunu düşündüren belirtileriniz varsa, gebelik sırasında, diyabetikseniz hastalığınız sırasında günde birkaç kez kan şekeri düzeylerini izlemek için bu test yapılır. İdrar glukozu: Genellikle idrar tahlilinin bir bölümü olarak bu test istenir. Gerekli Numune Nedir? Bir kol damarınızdan alınan kan numunesi; hastanın kendi kendini kontrolü için deri delinerek alınan bir damla kan, bazen rastgele zamanda alınan idrar numunesi kullanılır. Bazı diyabet hastalarında, 5 dakikada bir kan şekerinizi ölçen ve karın derisi altına yerleştirilen küçük bir tel sensörden ibaret sürekli glukoz ölçen bir cihaz kullanılabilir. Test için Hazırlık Gerekir mi? Genellikle kan şekeri testi yaptırmadan 8 saat öncesine kadar aç kalmanız, hiçbir şey yememeniz, sudan başka bir şey içmemeniz önerilmektedir. Ancak diyabetlilerde, diyabeti en iyi kontrol altına almak için kan şekeri düzeyleri sıklıkla hem açken hem de öğünlerden sonra kontrol edilmektedir www.tahlil.com

http://www.biyologlar.com/glukoz-aclik-kan-sekeri-aks

In the ocean, clever camouflage beats super sight

In the ocean, clever camouflage beats super sight

Squinting won't help you spot the fish in this photo. These snub-nosed darts blend seamlessly into their watery surroundings with help from their silvery reflective skin.

http://www.biyologlar.com/in-the-ocean-clever-camouflage-beats-super-sight

Rektum Nedir? Anatomisi ve Fonksiyonu Nedir?

Rektum Nedir? Anatomisi ve Fonksiyonu Nedir?

Rektum, dışkının geçici bir süre depolanmasını sağlayan sindirim sisteminin alt parçasıdır. Bu makalede rektumun anatomisi ve fonksiyonu hakkında bazı bilgiler vereceğiz.Biliyor Muydunuz?Bağırsak hareketlerinin sıklığı konusunda hiç bir kural yoktur. Ancak, sağlıklı bir birey için sıklık haftada üç kez veya günde üç kez arasında değişmektedir.İnsan sindirim sistemi, sindirim sürecinden sorumludur. Sindirim sürecinin her biri son derece önemli olan bir çok aşamaları bulunmaktadır. Böyle önemli aşamalardan biri de vücuttan sindirilmemiş gıda ve atık ürünlerinin kaldırılmasını içeren aşamadır. İşte bu aşamada rektum devreye girmektedir. Rektum Nedir?Sindirim kanalının sigmoid fleksuradan anüse kadar olan parçasına rektum denilmektedir. Ayrıca anüste son bulan kalın bağırsağın son bölümü olarak da ifade edilebilir.Rektum Anatomisi:Sindirim sistemi ağızdan anüse kadar, uzunluğu yaklaşık 8.3 metre olan boru şeklinde bir yapıdır. Sindirim sisteminin son bölümü çekum, kolon, rektum, anüs bölümlerini içeren yaklaşık 1,8 metre uzunluğundaki kalın bağırsaktır. İnsanlarda rektum yaklaşık 10-12 cm arasında ortalama bir uzunluğa sahiptir. Yukarıda bahsedildiği gibi sigmoid kolonu anüse bağlamaktadır. Rektumun dış duvarı boylamasına kaslarla çevrelenmiştir. Pankreas, dalak, karaciğer gibi organların yanı sıra üreme organları ve idrar yolları rektuma yakın yer almaktadır. Bu nedenle kolorektal kanser (hem kolon hem de rektumu ilgilendiren kanser türü) gibi durumlar kalın bağırsağın dışına çıktığı takdirde komşu organları etkileyebilir.Rektumun Fonksiyonları:Rektumun fonksiyonu, dışkılamaya kadar dışkıyı geçici bir süre depolamaktır. Bir kişi bir yiyeceği ilk kez çiğnediği andan itibaren sindirim sürecinin bir parçası olarak, sırasıyla mide, ince bağırsak ve son olarak kalın bağırsaktan geçmelidir. Sindirim işlemi sırasında biriken sindirilmemiş gıda ve atık maddeler, dışkı maddesi şeklinde rektum içine doğru hareket eder. Bu dışkı maddesini toplamak ve dışkılama sürecine kadar geçici olarak saklamak rektumun fonksiyonudur. Böylece dışkı anüsten atılana kadar, rektum içinde saklanmaktadır.Rektum Nasıl Çalışır?Sindirilmemiş yiyecekler ve diğer artık maddeler dışkı formunda rektuma ulaşıp, rektumu doldurduğunda sensörler bu durumu beyine bildirir. Daha sonra beyin dışkılamanın uygun olup olmadığına karar verir. Sinyaller beyin ile birlikte, dışkı tahliyesi için, kişiyi hazır hale getirmek için karın duvarı kasları, anal kanal, göğüse gönderilir. Eğer beyin dışkılamanın mümkün olduğuna karar verirse, sfinkter gevşer ve rektum kasılır böylece dışkılama gerçekleşir. Eğer beyin dışkılama için uygun olmadığına karar verirse sfinkter kasılır, rektum dışkıyı daha uzun bir süre tutar ve bir süre için tuvalete gitme dürtüsünün uzaklaşmasını sağlar.Rektum ile ilişkili olabilen belirli hastalıklar veya sorunlar olduğunda rektal muayene teşhis için yapılabilir. Bu durumlar arasında erkeklerde prostat kanseri ve benign prostat hipertrofisi, fekal inkontinans ve basur bulunmaktadır. Kolonoskopi veya sigmoidoskopi rektumu görüntülemek için rehberli kamera kullanılan endoskopinin türleridir. Bu tetkikler gerekirse biyopsi almak için de kullanılabilmektedir ve kanser gibi hastalıkları teşhis etmek için de kullanılabilir. Örneğin rektal kanser endoskopi yardımı ile tespit edilebilmektedir.Vücut sıcaklığı rektumdan ölçülebilmektedir. Cıvalı termometre 3- 5 dakika boyunca, dijital termometre bip sesi gelene kadar vücutta tutulmalıdır. Normal rektum sıcaklığı genel olarak 36 ile 38 ° C arasında değişmektedir ve ağızdan ölçülen sıcaklıktan 0.5 °C, koltuk altından ölçülen sıcaklıktan 1 °C kadar daha yüksektir. Çocuk hekimleri bebeklerin ve küçük çocukların vücut sıcaklıklarının rektumdan ölçülmesi gerektiğini önermektedir. Bunun nedeni rektal sıcaklığın çekirdek vücut sıcaklığına en yakın olmasıdır ve küçük çocuklarda vücut sıcaklığının doğruluğu çok önemlidir. Oysaki son zamanlarda ortaya çıkan timpanik ve alın termometreleri kullanımlarının daha kolay olması sebebiyle aileler ve doktorlar tarafından daha sık kullanılmaya başlanmıştır ve rektumdan ateş ölçümünün önemi unutulmaya başlamıştır.Kaynakça: http://www.buzzle.com/articles/anatomy-and-function-of-the-rectum.html<br />http://en.wikipedia.org/wiki/RectumYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/rektum-nedir-anatomisi-ve-fonksiyonu-nedir

Klinik mikrobiyolojide kullanılan kültür yöntemlerini ile İn vitro kültür değerlendirmeleri kaç şekilde yapılmaktadır

Mikobakterilerin ikiye bölünmesi için gerekli süre 16-18 saat kadardır ve izole edilmeleri için besiyerlerinin uzun süre inkübe edilmesi gerekir.Zorunlu aerop olan mikobakterilerin bulunduğu ortamda oksijen miktarının azalması,üreme hızlarının da azalmasına neden olur.Uygun sıvı ve katı besiyerlerinde 7-21 gün gibi uzun bir sürede ürerler ve uygun üreme 35-37 °C’de sağlanır.Kültür süreleri ise 6-8 hafta kadardır. Mikobakterilerin izole edilmeleri ve çeşitli özelliklerinin incelenmesi amacıyla kullanılan konvansiyonel besiyerleri katı ve sıvı olmak üzere iki tiptir.Katı özellikteki besiyerlerini ise yumurta bazlı ve agar bazlı olmak üzere iki bölümde incelemek mümkündür.Tam yumurta yada yumurta sarısı içeren yumurta temelli besiyerleri arasında bugün en yaygın kullanılanı Löwenstein-Jensen (L-J) besiyeridir. Ancak Petragnani ve American Trudeau Society gibi besiyerleri de tercih edilebilir.Tipik koloni morfolojisi oluşturmaları ve daha bol üremeleri nedeniyle özellikle primer izolasyonda L-J besiyerinin kullanılması önerilir.Yumurta temelli besiyerlerinin opak görünümlü olmasına karşın,agar temelli besiyerleri şeffaftır.Bu nedenle,ekim yapılan besiyerleri 10-12 gün sonra mikroskop altında incelenirse ,oluşan kolonileri görmek mümkündür.Middlebrook 7H10 ve Middlebrook 7H11 en çok tercih edilen agar temelli besiyerleridir.Bunun yanısıra kontaminasyona neden olan mikroorganizmaların üremesini etkin bir şekilde engellemek amacıyla selektif besiyerleri olan,L-J Gruft,Mycobactosel LJ, Mitchison selektif 7H 11 de kullanılabilir. Primer izolasyonda besiyerlerinden en az birisinin selektif olması önerilir. Sıvı besiyerleri içinde yer alan Middlebrook 7H9 ve Dubos tween albumin, mikobakterilerin stok suşlarının subkültürlerinin yapılması,duyarlık deneyleri ve diğer in vitro deneylerde inokulum hazırlanması amacıyla kullanılır.Ayrıca bakteri sayısının az olduğu steril bölgelerden alınan klinik örneklerde,bakteriyi çoğaltmak ve dolayısıyla izolasyon şansını artırmak amacıyla da kullanılabilir.Middlebrook 7H9 sıvı besiyeri ,çoğu hızlı kültür sisteminde temel besiyeri olarak kullanılmaktadır. Günümüzde birçok laboratuvarda,konvansiyonel besiyerlerinin yanısıra tüberküloz etkeni bakterilerin izolasyon süresinin çok daha kısa ve izolasyon oranının çok daha yüksek olduğu hızlı kültür sistemleri rutin inceleme amacıyla kullanılmaktadır. Çoğunda sıvı besiyeri kullanılmakla birlikte,bifazik ve katı besiyerlerinin kullanıldığı sistemler de mevcuttur ve bu sistemlerde gaz basıncındaki değişiklikler,CO2 oluşumu ve oksijen kullanımı fluorometrik veya kolorimetrik olarak ölçülür. Primer izolasyonda sıvı besiyerlerine ilave olarak bir de katı besiyeri kullanılması Centers for Disease Control (CDC) tarafından önerilmiştir ve bu kombinasyonla mikobakterilerin izolasyon şansının arttığı bilinmektedir. Hızlı kültür sistemleri içinde yer alan yarı otomatize Bactec 460 TB (Becton Dickinson Diagnostic Instruments, Sparks,MD) sistemi, izolasyon, idantifikasyon ve duyarlılık deneylerinin uygulandığı bir sistem olarak uzun yıllardır başarı ile kullanılmaktadır.Sistemde izolasyonun yanısıra, Mycobacterium tuberculosis (M.tb.) kompleksi ile tüberküloz dışı mikobakterilerin (MOTT) ayrımı yapılabilmekte ve M.tb. kompleksi suşlarının primer antitüberküloz ilaçlara duyarlığı denenmektedir.Bactec 12B (Middlebrook 7H12) ve Bactec 13A (Middlebrook 7H13) olmak üzere iki tip besiyeri içeren bu sistem;besiyerlerinde bulunan C14 işaretli palmitik asitin kullanılması ve metabolizma sonucu oluşan 14 CO2 nin 0-999 sayısal değerleri arasında üreme indeksi(GI) olarak ölçülmesi prensibi ile çalışmaktadır.Ekim işleminden önce besiyerlerine polimiksin B,azlosilin, nalidiksik asit, trimetoprim ve amfoterisin B (PANTA) içeren antibiyotik karışımı ilave edilmelidir.Başarı ile kullanılmakla beraber,sistemde yeralan besiyerlerinin radyoaktif madde içermesi ve cihazdayapılan rutin kontroller sırasında meydana gelen çapraz kontaminasyon sorun oluşturmaktadır. Günümüzde alternatif izolasyon sistemlerinin geliştirilmesi için çalışmalar devam etmektedir.Myco-ESP(Extra Sensing Power)ΙΙ, (Trek Diagnostics,Inc. ,Westlake ,Ohio), MB/Bact T (Organon Teknika, Durham, NC) , Bactec 9000 MB (BD Biosciences,Sparks,MD) ve Bactec Mycobacterium Growth Indicator Tube (MGIT) 960 (BD Biosciences,Sparks,MD) mikobakterilerin tanısı için geliştirilmiş tam otomatize sistemlerdir.Sistemler arasında izolasyon oranı açısından önemli bir fark olmamakla birlikte,konvansiyonel katı besiyerlerine göre daha yüksek;Bactec 460 TB sistemine göre daha düşük oranda izolasyon sağladıkları bildirilmektedir.Mikobakterileri üretme süreleri açısından sistemler karşılaştırıldığında ,Bactec 460 TB sisteminin, ESP ΙΙ ve MB/BacT sistemlerine oranla daha avantajlı olduğu belirlenmiştir.Birçok çalışmada tam otomatize sistemlerde üretme süresi ortalama ≤ 14 gün olarak saptanmış ve en yüksek izolasyon oranının Bactec 460 TB ve katı besiyeri kombinasyonu ile sağlandığı bildirilmiştir.Kontaminasyon oranları açısından tam otomatize sistemler birbiri ile karşılaştırıldığında önemli bir fark bulunamamıştır ancak bu sistemlerde oran, Bactec 460 TB ve katı besiyerlerine göre daha yüksektir. Myco-ESP ΙΙ, selüloz sünger ve Middlebrook 7H9 sıvı besiyeri içeren bir sistemdir. Sistemde mikroorganizmaların üremesi sonucu oluşan gaz basıncındaki değişiklikler ölçülerek değerlendirme yapılır. Bilgisayar destekli bir sistemdir ve besiyerinde oluşan gaz basıncındaki değişiklik grafiksel olarak bilgisayarda görüntülenir. Besiyerlerine ekim yapılmadan önce, mikobakterilerin üremesini destekleyen oleik asit-albumin-dekstrozkatalaz (OADC) ve kontaminasyonu engellemek amacıyla antibiyotik karışımı ilave edilir. Sistem tüm klinik örnekler için uygundur. MB/Bac T, besiyerinin dip kısmında kolorimetrik bir sensor içeren ve oluşan CO2 düzeyini ölçerek üremeyi değerlendiren bir sistemdir. Bilgisayar desteği bulunan sistemde besiyerleri sürekli kontrol altındadır. Steril örnekler ekilmeden önce besiyerlerine reconstitution sıvısı ilave edilirken; steril olmayan örneklerin ekiminden önce antibiyotik karışımı ilave etmek gereklidir. Sistem kan dışındaki tüm örnekler için uygundur. Bactec 9000 MB, besiyerlerindeki oksijen kullanımının fluoresans ile belirlendiği bir sistemdir. Modifiye Middlebrook 7H9 sıvı besiyerlerine ekimden önce PANTA ilave edilir. Sistemde balgam ve diğer solunum yolu örnekleri için Myco/F sputa, kan ve diğer steril vücut bölgelerinden alınan örnekler için MycoF/lytic besiyeri kullanılır. Bactec MGIT 960 sisteminde kullanılan tüplerde, Middlebrook 7H9 sıvı besiyeri ve dip kısımlarında oksijene duyarlı rutenyum metal kompleksi içeren silikon bulunur. Klinik örnekler ekilmeden önce besiyerlerine OADC ve PANTA ilave edilir. Kullanılan besiyerlerinde herhangi bir üreme olmadığında oksijen varlığına bağlı olarak silokon tabakaya gönderilen UV ışınına karşı fluoresans oluşmazken; mikobakteri veya diğer mikroorganizmalar ürediğinde oksijenin kullanılması sonucunda UV ışınına karşı fluoresans oluşmakta ve oluşan fluoresans miktarı üreme indeksi olarak değerlendirilmektedir. Tam otomatize bir sistem olmakla birlikte, UV ışığı altında makroskobik olarak da değerlendirme yapılabildiğinden manuel olarak kullanılmaya da uygundur. Kan dışındaki diğer tüm klinik örnekler için kullanılabilmektedir. Fazla sayıda örneği aynı anda kontrol edebilen Bactec MGIT 960 ( 960 örnek), Bactec 9000 MB (240 örnek) , MB/BacT (240 örnek) ve ESP ΙΙ (128/256/384 örnek inceleyen üç farklı cihaz) genellikle yüksek kapasite ile çalışan laboratuvarlarda tercih edilmekle birlikte;daha düşük kapasite ile çalışan laboratuvarlar için Septi-Chec AFB (BD Biosciences, Sparks, MD), MGIT (BD Biosciences, Sparks, MD) ve MB Redox (Biotest Diagnostics Corp., Danville, NJ)gibi manuel sistemler önerilmektedir. Septi-Check AFB, sıvı (Middlebrook 7H9) ve üç tip katı (L-J, Middlebrook 7H11, çukulatamsı agar) besiyerinin kullanıldığı bifazik bir kültür sistemidir. Çukulatamsı agar kontaminasyonu belirlemek amacıyla kullanılır. Kültür işleminden önce besiyerine glukoz, gliserin, oleik asit, pridoksal HCI, katalaz, albumin, azlosilin, nalidiksik asit, trimetoprim, polimiksin B ve amfoterisin B içeren supleman ilave edilir. Klinik örneklerin ekiminden sonra besiyerleri ilk 24 saat ters olarak bekletilir ve süre sonunda dik konuma getirilir. Kültür süresince besiyerleri ara sıra hafifçe çalkalanarak sıvı besiyerinin katı besiyerlerine teması sağlanmalıdır. Sistem kan dışındaki tüm klinik örnekler için uygundur. Cihaz gerektirmeyen MB Redox sisteminde mikobakterilerin izolasyonu amacıyla antibiyotik karışımı ve renksiz tetrazolium tuzu içeren modifiye Kirchner besiyeri kullanılır. Tetrazolium tuzu mikobakterilerin redoks sistemi sayesinde, hücre yüzeyinde granüler formda biriken pembe, kırmızı ve menekşe renginde formazona indirgenir ve üreme sonucu oluşan mikrokoloniler renkli partiküller şeklinde makroskobik olarak görülebilir. Drancourt ve arkadaşları tarafından yapılan bir çalışmada, M.tuberculosis’in primer izolasyonunda %5 koyun kanlı agar kullanılabileceği de bildirilmiştir.

http://www.biyologlar.com/klinik-mikrobiyolojide-kullanilan-kultur-yontemlerini-ile-in-vitro-kultur-degerlendirmeleri-kac-sekilde-yapilmaktadir

Tad Tomurcukları

Tad duyusundan sorumlu olan tad tomurcukları sirkumvallat, foliate ve fungiform papillaların epiteli içerisinde ve bunların arasındaki yüzey epiteli içerisinde yerleşmişlerdir. Aynı zamanda damak (palate) ve epiglottiste de (küçük dil) birkaç tad tomurcuğu bulunmaktadır. Kesitlerde, düşük büyütmede koyu boyanan epitel içerisinde, soluk, fıçı şekilli cisimcikler olarak görülür. Tad tomucuğunun apeksinde epitel yüzeyine açılan küçük bir tad poru bulunmaktadır. Işık mikroskopide tad tomurcuğunda esas olarak 3 hücre tipi ayırtedilir; 1- Sustentakular (Destek) Hücreler: Tad tomurcuklarında nisbeten az sayıda bulunan hücrelerdir. İğ şeklinde olup açık renkte boyanan sferikal çekirdeğe sahiptir. Bu hücreler epitelin bazal laminasından tat poruna kadar uzanırlar. Esas tad hücrelerine desteklik eden bu hücreler tad tomurcuklarının duvarını oluşutururlar. Neuroepitelyal hücreler gibi apikal yüzeylerinde sıkı bağlantılar ve mikrovilluslar içermesine rağmen onlar gibi sinir hücreleriyle sinaps yapmazlar. Destek hücrelerinin yaşam süresi yaklaşık 10 gündür. Elektron mikroskopide sustentakular hücrelerin tad tomurcuklarının periferinde, tad tomurcuğunu çevre epitelinden ayırarak nöroepitelyal (gustatory) hücrelerin arasında yerleşmiş oldukları görülür. Bu destek hücreleri pek çok miktarda serbest ribozomların ve granüler endoplazmik retikulumun bulunmasından dolayı elektron dens görülür. Apikal mikrovilluslara sahiptir. 2- Neuroepitelyal Tad Hücreleri (Gustatory Hücreleri): Tad tomurcuklarında en fazla bulunan hücrelerdir. Her bir tad tomurcuğunda sayıları 10-14 arasında değişen nöroepitelyal tad hücresi bulunur. Sustentakular hücrelerin arasında yer alan bu hücreler daha açık boyanırlar. İnce, uzun şekilli olan bu hücrelerde merkezi bir çekirdek bulunur. Çekirdeğin bulunduğu merkezi sitoplazmaları genişlemiş olan bu hücrelerin her iki ucu incedir. Bazal laminadan tad poruna kadar uzanan bu hücrelerin serbest apikal yüzeyinde uzun mikrovilluslar veya tad kılları bulunur. Bu kıllar dış tad porlarının kavitesine doğru uzanır. Neuroepitelyal tad hücreleri apikal yüzeylerinde kendi gibi neuroepitelyal veya sustentakular hücrelerle sıkı bağlantılar kurar. Taban kısımlarında fasial (kranial sinir VII), glossofaringeal (kranial sinir IX) veya vagus (kranial sinir X) sinirlerinin afferent duyu nöronları ile sinaps yaparlar. Neuroepitelyal hücrelerin de yaşam süresi yaklaşık 10 gündür. Elektron mikroskopide iki tip nöroepitelyal hücre ayırt edilebilir. Her iki tip de soluk renkli olup sitoplazmalarında çok az granüler endoplazmik retikulum ve birkaç ribozom görülür. Bu hücreler hem primer ve hem de sekonder olmak üzere pek çok lizozomlar içerirler. Apikal mikrovillusları, destek hücrelerinin mikrovilluslarından daha kısadır. Hücreler afferent sinir terminalleri ile modifiye sinaptik temaslara sahiptir; Pre- ve post-sinaptik membranlar kalınlaşmıştır ve reseptör hücrelerde birkaç küçük sinaptik vesikül bulunur. Nöroepitelyal hücre tiplerinden biri aynı zamanda daha büyük, dens merkezli vesiküllere sahiptir; bu vesiküller muhtemelen kateşolaminleri içermektedir. Her iki hücre tipi de tad tomurcuklarında süratli hücre yenilenmesinin görülmesinden dolayı, reseptörlerin olgunlaşmasında değişik safhaları simgeleyebilirler. 3-Bazal Hücreler: Yukarıda belirtilen iki hücre tipinin yanında tad tomurcuklarında ayrıca küçük bazal hücreler görülür. Tad tomurcuğunun bazalinde, bazal laminaya yakın yerleşimli küçük hücrelerdir. Bunlar muhtemelen stem hücreler olup diğer hücre tiplerine dönüşmektedirler. Tad tomurcukları papillalar dışında, ayrıca glossofaringeal arkus, yumuşak damak, epiglottisin posterior yüzü ve farinksin posterior duvarından krikoid kıkırdak seviyesine kadar yer almaktadır. Tat, yiyecek ve içeceklerin içerdiği tastant (tat uyarıcı bileşikler) ile neuroepitelyal hücrelerin apikal yüzeylerin yer alan reseptörlerin etkileşimi sonucu alınan kimyasal bir duyudur. Dilde; tatlı, tuzlu, acı, ekşi ve umami (Japonca lezzetli) olmak üzere 5 temel tad duyusu ayırt edilir ve bölgesel olarak tad duyarlılığı farklıdır. Tastantların moleküler hareketi iyon kanallarının açılmasına (örneğin tuzlu ve ekşi), kapanmasına (örneğin tuzlu) neden olur veya G protein-reseptör çifti tat duyusuna (acı, tatlı, lezzetli) göre davranırlar. Acı, tatlı ve lezzetli reseptörlerinin aktive ettiği G protein-tat reseptör çifti, T1R ve T2R kemosensör reseptör ailesindendir. Acı tat, 30 farklı T2R kemosensör reseptörleri tarafından algılanır. Reseptörün tastant tarafından aktivasyonunundan sonra G proteini, intrasellüler inositol 1,4,5,-trifosfat (IP3) üretimini artıran fosfolipaz-C enzimini stimüle eder. İkinci mesajcı molekül olan IP3, Na+ girişini artıran tata özgü Na+ kanallarını aktive eder böylelikle nöroepitelyal hücrelerin depolarizasyonuna neden olur. Nöroepitelyal hücre plazma membranındaki depolarizasyon da voltaj bağımlı Ca+2 kanallarını açar. ekstrasellüler Ca+2 girişi (depolarizasyon sonucu) veya hücre içi depolardan Ca+2 salınımı (IP3 stimülasyonu sonucu) hücre içi Ca+2 seviyesini artırır. Hücre içi Ca+ artışı da gustatory afferent sinir lifleri boyunca impuls oluşturan nörotransmitterlerin salınımına neden olur. Tatlı tat reseptörleri de G protein-reseptör çiftidir. Acı tat reseptörlerinden farklı olarak 2 protein alt ünit T1R2 ve T1R3’e sahiptir. Tatlı tastantlar da reseptörlere bağlanarak acı tat reseprörleri ile aynı 2. mesajcı sistem kaskadını aktive eder. Lezzet tadı ise; L-glutamat, aspartat, gibi amino asit bileşiklerine bağlı olup, kuşkonmaz, domates, peynir ve ette bulunur. Tatlı tat reseptörleri gibi 2 alt ünit içerir. Biri tatlı tat reseptörlerinde de tanımlanan T1R3, diğeri de lezzete özgü olan T1R1’dir. Soya fasulyesi içeriğinde bulunan monosodyum glutamat gibi acı tat ile uyum sağlayan soslar da lezzet reseptörlerini uyarır. Sodyum iyonları ve hidrojen protonları sırasıyla tuzlu ve ekşi tattan sorumludur. Hem tuzlu hem de ekşi tatların sinyalizasyon mekanizması diğer sinyalizasyon mekanizmalarıyla benzerlik gösterir. Ekşi tat asidik bileşiklerin hidroliziyle oluşan H+ protonlarıyla meydana gelir. H+ primer olarak hücre membran depolarizasyonuna neden olan K+ kanallarını bloke eder. Buna ek olarak H+ protonları nöroepitelyal hücrelerde bulunan amilorid duyarlı Na+ kanalları ve tuzlu tat ile uyumlu PKD1L3 ve PKD2L1 adlı özel kanallarından girer. Reseptör hücreye H+ girişi voltaj duyarlı Ca+ kanallarını aktive eder. Ca+ girişi, sinaptik veziküllerin göçü ve füzyonu ile duyu sinir liflerine yapışarak aksiyon potansiyeli meydana getiren transmitter salınımını indükler. Tuz tadı sodyum iyonlarının tadından kaynaklanır. Na+ ekşi tat alımında olduğu gibi, özel amilorid duyarlı Na+ kanallar yoluyla neuroepitelyal hücrelere girer. Bu kanallar sinir ve kas hücrelerinde aksiyon potansiyeli oluşturan voltaj duyarlı Na+ kanallarından farklıdır. Reseptör, hücreye Na+ girişi ve membranda depolarizasyona neden olur ve voltaj duyarlı Na+ kanalları ve voltaj duyarlı Ca+ kanallarını aktive eder. Daha önce bahsedildiği gibi Ca+ girişi, sinaptik veziküller şeklinde nörotransmitter salınımına ve gustatory sinir liflerinin uyarılmasına neden olur. Genel olarak dil ucu tatlı duyularını alırken tuzlu ve ekşi duyularını posterolateral bölgeleri ayırt eder. Dilde sirkümvallat papillaların tad tomurcukları da acı ve lezzet duyularını algılar. Klasik dil haritası bu şekilde olmasına rağmen aslında dilin tamamı bu tatlara duyarlılık gösterir ancak bazı bölgeler bu tatlara daha fazla duyarlıdır. Dilin sinir kompleksi kranial sinirler ve otonomik sinir sisteminden oluşur. Dilin 2/3 lük anterior kısmının duyu inervasyonu, trigeminal sinirin mandibular dalı (kranial sinir V) tarafından sağlanır. Posterior 1/3 kısmın duyusu glossofaringeal sinir (kranial sinir IX) ve vagus siniri ile (kranial sinir X) alınır. Tat duyusu ise; sulkus terminalisin anterioründe fasial sinir (kranial sinir VII) ve sulkusun posterioründe glossofaringeal (kranial sinir IX) ve vagus sinirinin (kranial sinir X) bir dalı olan korda timpani ile alınır. Tad tomurcuklarına ulaşmadan önce bütün sinirler myelinini kaybeder ve topuz şeklinde genişlemeler yaparak sonlanır. Bütün hücre tiplerinin arasında seyreden, bu sinirler yalnızca gustatory hücreler ile sinaptik sonlanma yapar. Gustatory hücreler arasında ortaya çıkan sinir lifleri intra gemmal sinir lifleridir. Perigemmal sinir lifleri olan diğer bir kısmı da tad tomurcukların etrafında dallanırlar. Dilin kas yapısı hypoglossal sinirdeki motor lifler tarafından innerve edilir. Vasküler ve bezlerin inervasyonu da sempatik ve parasempatik sinirlerle gerçekleştirilir.

http://www.biyologlar.com/tad-tomurcuklari

Uyku Apne Sendromu Nedir?

Bulguları Nelerdir? Uyku Bozukluğu Neden Ciddi Bir Sağlık Sorunudur? Nasıl Tedavi Edilir? Polisomnografi (Uyku Testi) Nedir? Anlaşmalı Kurumlar Uyku Testi UYKU APNE SENDROMU NEDİR? Uykuda solunum durması en sık karşılaşılan uyku hastalıklarından biridir. Uyku sırasında üst solunum yollarında tıkanmalara bağlı gelişen solunum durmaları ve buna eşlik eden kan oksijen seviyesindeki düşüşler ile karakterizedir. Beyinde solunum merkezinin fonksiyon bozukluğu ve Üst hava yollarında tıkanıklığa yol açan oluşumlar bu hastalığın en önemli nedenleridir. BULGULARI NELERDİR? Gün boyu aşırı uykululuk hali, uyku sırasında horlama ve solunum durması başlıca belirtileridir. (Hasta bu durumun farkında değildir fakat eşi son derece farkındadır.) Horlama uyku bozukluğunun önemli bir habercisidir. Bu Hastalarda Aşağıdakilerden Bir veya Birkaçı Genellikle Mevcuttur. UYKU BOZUKLUĞU NEDEN CİDDİ BİR SAĞLIK SORUNUDUR? Bu hastalık, acil tıbbi müdahale gerektiren, son derece ciddi ancak yeterince önemsenmeyen, hayatı tehdit eden bir durumdur. Teşhis edilmemiş uykuda solunum durması; felç, iktidarsızlık, yüksek tansiyon, kalp krizi, kalp hastalığı ve kalp ritim bozukluklarına neden olur. Ayrıca bu durum trafik kazalarına, işteki verim kaybına ve kişiler arası ilişkilerde bozulmalara neden olup gündüz aşırı uykuluk hali yaratır. Bahsi geçen bu bulgular hafif, orta, ağır şiddette olabilir. NASIL TEDAVİ EDİLİR? Uyku apne sendromu bulgularına sahip olan kişiler mutlaka uyku laboratuarında bir gece geçirerek, polisomnografi yapılarak değerlendirilmelidir. Hastalık belirlendiği taktirde, hastalığın tedavisi uzman hekimin belirleyici ilaçlarla ve cerrahi tedavilerle mümkündür. UYKU TESTİ (POLİSOMNOGRAFİ) Polisomnografi denen uyku testi sırasında mümkün olduğunca evinizdeki ortama yakın şartlarda tüm gece boyunca uykunuz ve uykuda çeşitli vücut fonksiyonları uyku teknisyenlerince izlenerek kaydedilmektedir. Amaca yönelik olarak kaydedilen vücut fonksiyonlarının sayısı farklı olabilir.Standart olarak uyku dönemlerinin belirlenmesi için elektroensefalogram (EEG), elektrookülogram (EOG; göz küresi hareketleri), elektromiyogram(EMG; kas gerginliği) kayıtları; buruna takılan sensörlerle solunan havanın, göğüs ve karına takılan kemerlerle uykuda solunum hareketlerinin, parmağa takılan mandal şeklindeki bir algılayıcı ile oksijen düzeyinin ve kalşp ritminin, yatış pozisyonlarının kaydı yapılır. Ayrıca kalp ritmi ve gece boyu kan basıncı düzeyi kayıtları alınır. Tüm gece boyunca kaydedilen uyku paramtreleri ertesi gün uzman hekim tarafında değerlendirilir. Horlamanızın tehlikeli olup olmadığı, solunum durmalarının süresi, sıklığı ve bu sırada ortaya çıkan patolojik bulgular tespit edilir. Uyku testi, hastalığınızın şiddetini belirlemekte, tedavinizin nasıl yapılacağı konusunda hekime ön bilgi vermektedir. Obstrüktif uyku apne sendromu saptanan hastaların uyku testinin ardından KBB muayenesinden geçmeleri ve bazı solunum fonksiyon testlerinin yapılması da gerekebilmektedir. Hastanemizde uyku laboratuarında polisomnografi testi hafta içi her gün ve tercih eden hastalara da Cumartesi geceleri de yapılabilmektedir. UYKU TESTİ Aşağıdakilerden size uygun olan seçenekleri işaretleyiniz. Yüksek sesle horlama Dinlendirmeyen uyku Yüksek tansiyon Sinirlilik hali Depresyon Uykuda boğulma hissi Aşırı kiloluk Kişilik değişikliği Uykusuzluk Uykuda aşırı terleme Sık idrara kalkma Uykuya doyamama Sabah yataktan kalkmada güçlük Sabah baş ağrıları Sabah ağız kuruluğu Mide de ekşime, yanma Konsantrasyon güçlüğü Cinsel güçte zayıflama Hızlı kilo alımı Gündüz ayıklama hali

http://www.biyologlar.com/uyku-apne-sendromu-nedir

Kalp ve beyin kimliği!

Güvenlik amaçlı olarak kullanılan parmak izi, yüz taraması ve ses tanımaya ek olarak yakın bir gelecekte kalp ve beyin de kimlik tanımlamak için kullanılacak. Henüz ticari olarak piyasaya sürülmeyen proje bazı yerlerde test edildi. Proje, motorlu taşıt üreticisi bir firmada da denendi. Denemede, sensörler koltuğa oturan şoför değiştiği an uyarı verdi. Proje, otomobil hırsızlığına karşı yepyeni bir koruma yöntemi olarak da kullanılabilecek.

http://www.biyologlar.com/kalp-ve-beyin-kimligi

SCI - Expanded'de Yer Alan Zooloji Dergileri

CTA CHIROPTEROLOGICA CTA ETHOLOGICA ACTA THERIOLOGICA ACTA ZOOLOGICA ACTA ZOOLOGICA ACADEMIAE SCIENTIARUM HUNGARICAE AFRICAN JOURNAL OF HERPETOLOGY AFRICAN ZOOLOGY AMERICAN JOURNAL OF PRIMATOLOGY AMERICAN MALACOLOGICAL BULLETIN AMERICAN MUSEUM NOVITATES AMPHIBIA-REPTILIA ANIMAL BEHAVIOUR ANIMAL BIOLOGY ANIMAL COGNITION ANIMAL WELFARE ANNALES ZOOLOGICI ANNALES ZOOLOGICI FENNICI AUSTRALIAN JOURNAL OF ZOOLOGY BEHAVIORAL ECOLOGY BEHAVIORAL ECOLOGY AND SOCIOBIOLOGY BEHAVIOUR BEHAVIOURAL PROCESSES BELGIAN JOURNAL OF ZOOLOGY BIOACOUSTICS-THE INTERNATIONAL JOURNAL OF ANIMAL SOUND AND ITS RECORDING CALIFORNIA FISH AND GAME CANADIAN JOURNAL OF ZOOLOGY-REVUE CANADIENNE DE ZOOLOGIE CHELONIAN CONSERVATION AND BIOLOGY COMPARATIVE BIOCHEMISTRY AND PHYSIOLOGY A-MOLECULAR & INTEGRATIVE PHYSIOLOGY COMPARATIVE BIOCHEMISTRY AND PHYSIOLOGY B-BIOCHEMISTRY & MOLECULAR BIOLOGY COMPARATIVE BIOCHEMISTRY AND PHYSIOLOGY C-TOXICOLOGY & PHARMACOLOGY COMPARATIVE MEDICINE COMPARATIVE PARASITOLOGY CONTRIBUTIONS TO ZOOLOGY COPEIA CYBIUM DEVELOPMENTAL AND COMPARATIVE IMMUNOLOGY ETHOLOGY ETHOLOGY ECOLOGY & EVOLUTION EUROPEAN JOURNAL OF WILDLIFE RESEARCH EXPERIMENTAL ANIMALS FOLIA PRIMATOLOGICA FOLIA ZOOLOGICA FRONTIERS IN ZOOLOGY HELMINTHOLOGIA HERPETOLOGICA HERPETOLOGICAL JOURNAL HERPETOLOGICAL MONOGRAPHS HYSTRIX ICHTHYOLOGICAL EXPLORATION OF FRESHWATERS ICHTHYOLOGICAL RESEARCH IHERINGIA SERIE ZOOLOGIA INTEGRATIVE AND COMPARATIVE BIOLOGY INTERNATIONAL JOURNAL OF PRIMATOLOGY INVERTEBRATE BIOLOGY INVERTEBRATE REPRODUCTION & DEVELOPMENT INVERTEBRATE SYSTEMATICS ITALIAN JOURNAL OF ZOOLOGY JOURNAL OF ANIMAL ECOLOGY JOURNAL OF COMPARATIVE NEUROLOGY JOURNAL OF COMPARATIVE PHYSIOLOGY A-NEUROETHOLOGY SENSORY NEURAL AND BEHAVIORAL PHYSIOLOGY JOURNAL OF COMPARATIVE PHYSIOLOGY B-BIOCHEMICAL SYSTEMIC AND ENVIRONMENTALPHYSIOLOGY JOURNAL OF COMPARATIVE PSYCHOLOGY JOURNAL OF CONCHOLOGY JOURNAL OF ETHOLOGY JOURNAL OF EXPERIMENTAL PSYCHOLOGY-ANIMAL BEHAVIOR PROCESSES JOURNAL OF EXPERIMENTAL ZOOLOGY JOURNAL OF EXPERIMENTAL ZOOLOGY PART A-ECOLOGICAL GENETICS AND PHYSIOLOGY JOURNAL OF EXPERIMENTAL ZOOLOGY PART B-MOLECULAR AND DEVELOPMENTAL EVOLUTION JOURNAL OF ANIMAL ECOLOGY JOURNAL OF COMPARATIVE NEUROLOGY JOURNAL OF COMPARATIVE PHYSIOLOGY A-NEUROETHOLOGY SENSORY NEURAL AND BEHAVIORAL PHYSIOLOGY JOURNAL OF COMPARATIVE PHYSIOLOGY B-BIOCHEMICAL SYSTEMIC AND ENVIRONMENTALPHYSIOLOGY JOURNAL OF COMPARATIVE PSYCHOLOGY JOURNAL OF CONCHOLOGY JOURNAL OF ETHOLOGY JOURNAL OF EXPERIMENTAL PSYCHOLOGY-ANIMAL BEHAVIOR PROCESSES JOURNAL OF EXPERIMENTAL ZOOLOGY JOURNAL OF EXPERIMENTAL ZOOLOGY PART A-ECOLOGICAL GENETICS AND PHYSIOLOGY JOURNAL OF EXPERIMENTAL ZOOLOGY PART B-MOLECULAR AND DEVELOPMENTAL EVOLUTION JOURNAL OF HELMINTHOLOGY JOURNAL OF HERPETOLOGY JOURNAL OF INVERTEBRATE PATHOLOGY JOURNAL OF MAMMALIAN EVOLUTION JOURNAL OF MAMMALOGY JOURNAL OF MEDICAL PRIMATOLOGY JOURNAL OF MOLLUSCAN STUDIES JOURNAL OF NEMATOLOGY JOURNAL OF THE AMERICAN ASSOCIATION FOR LABORATORY ANIMAL SCIENCE JOURNAL OF THERMAL BIOLOGY JOURNAL OF WILDLIFE MANAGEMENT JOURNAL OF ZOOLOGICAL SYSTEMATICS AND EVOLUTIONARY RESEARCH JOURNAL OF ZOOLOGY LABORATORY ANIMALS LEARNING & BEHAVIOR MALACOLOGIA MAMMAL REVIEW MAMMALIA MAMMALIAN BIOLOGY MARINE MAMMAL SCIENCE MOLLUSCAN RESEARCH NAUTILUS NEMATOLOGY NEMATROPICA NEOTROPICAL ICHTHYOLOGY NEW ZEALAND JOURNAL OF ZOOLOGY NORTH-WESTERN JOURNAL OF ZOOLOGY PACIFIC SCIENCE PAKISTAN JOURNAL OF ZOOLOGY PHYSIOLOGICAL AND BIOCHEMICAL ZOOLOGY PRIMATES PROCEEDINGS OF THE ZOOLOGICAL SOCIETY OF LONDON PROCEEDINGS OF THE ZOOLOGICAL SOCIETY OF LONDON SERIES A-GENERAL AND EXPERIMENTAL PROCEEDINGS OF THE ZOOLOGICAL SOCIETY OF LONDON SERIES B-SYSTEMATIC AND MORPHOLOGICAL RAFFLES BULLETIN OF ZOOLOGY RECORDS OF THE AUSTRALIAN MUSEUM REPRODUCTION FERTILITY AND DEVELOPMENT REVISTA BRASILEIRA DE ZOOLOGIA REVUE SUISSE DE ZOOLOGIE RUSSIAN JOURNAL OF NEMATOLOGY SOUTH AFRICAN JOURNAL OF WILDLIFE RESEARCH STUDIES ON NEOTROPICAL FAUNA AND ENVIRONMENT TROPICAL ZOOLOGY TURKISH JOURNAL OF ZOOLOGY URSUS VELIGER VETERINARY AND COMPARATIVE ORTHOPAEDICS AND TRAUMATOLOGY WILDLIFE BIOLOGY WILDLIFE MONOGRAPHS WILDLIFE RESEARCH ZEITSCHRIFT FUR WISSENSCHAFTLICHE ZOOLOGIE ZOO BIOLOGY ZOOLOGICA SCRIPTA ZOOLOGICAL JOURNAL OF THE LINNEAN SOCIETY ZOOLOGICAL SCIENCE ZOOLOGICAL STUDIES ZOOLOGICHESKY ZHURNAL ZOOLOGISCHER ANZEIGER ZOOLOGISKA BIDRAG FRAN UPPSALA ZOOLOGY ZOOMORPHOLOGY ZOOSYSTEMA ZOOTAXA

http://www.biyologlar.com/sci-expandedde-yer-alan-zooloji-dergileri

Kelebeklerin Yaşam Döngüsü

Kelebeklerle ilgili en ilginç şeylerden biri de benzersiz yaşam döngüleridir. Bir kelebek ağır-hareketli, şişman bir tırtıldan, rengarenk kanatlı güzel bir uçan böceğe dönüşürken doğanın en olağanüstü olaylarından biri gerçekleşir. Bu başkalaşım başka bir çok böcekte de gerçekleştiği halde, kelebekteki kadar olağanüstü değildir. Kelebeğin başkalaşımı dört aşamada gerçekleşir. Her kelebeğin yaşamı yumurta olarak başlar. Çiftleşmeden sonra, dişi küçük yığınlar halinde seçtiği belli yaprakların üzerine yumurtlar (gerçekte yumurtaları yaprağa “yapıştırır”). Her tür kendine ait bitkiyi seçer ve her türün yumurtası birbirinden farklı şekle sahiptir. Bir çok türde, dişi yumurtlamadan hemen sonra ölür. Yumurta kırıldığında, içinden larva çıkar. Aslında, larva önce yumurtanın içini yiyerek kabuğa ulaşır, sonra da kabuğu yiyerek yumurtadan dışarıya çıkar. Gerçek bir yemek yeme makinesi olan bu tırtıl üzerinde bulunduğu yaprağı yer. Tırtılların bir hedefi vardır: Yiyebildiği kadar yemek Kısa yaşamları boyunca tırtıllar ağırlıklarının 20 katı kadar yemek yerler. Doğal olarak, bu kadar çok beslenen tırtıllar hızla büyür ve derileri aynı hızla genişleyemediği için parçalanır ve dökülür. Deri değiştirme olarak adlandırılan bu süreç, tırtıllar şişmanladıkça birkaç kez tekrarlanır İşte bu yavaş-hareketli evrelerinde tırtılların bir çoğu aç bir kuş tarafından yok edilir. Yine, bir çoğu renklerini çevreye uydurarak korunurlar. Bazı türlerin vücutlarındaki keskin dikenler veya dikenimsi tüyler yırtıcıları kendilerinden uzak tutar Bazı tırtılların derisi üzerinde bulunan dairesel lekeler tırıtılı olduğundan daha büyük göstererek yırtıcıları uzak tutar. Tırtıldan krisalize, krisalizden kelebeğe başkalaşım Tırtıl hayatta kalır ve tam büyüklüğe erişebilirse, kendini bir yaprağın sapına baş aşağıya asar Ardından, son kez deri değiştirir ve eski deri hemen sertleşerek krisaliz ismi verilen dayanıklı bir kabuk haline gelir Tırtıl krisalizin içerisinde pupaya dönüşür Tırtılın vücut parçaları, içinde bulunan özel, ön-programlanmış hücreleri besleyen kıvamlı bir sıvıya dönüşür Bu hücre yığınları, kanatlar, bacaklar ve göz gibi yeni bir yaratığın özelleşmiş vücut kısımlarını oluşturmaya başlar Bu süreç, oluşacak kelebek türüne göre günler, haftalar, hatta bazen aylar boyunca sürer Son aşama, başlangıçtaki tırtıl haline hiç benzemeyen kelebeğin krisaliz kabuğunu parçalayarak içinden çıkmasıdır Artık yumuşamış kabuktan çıkan kelebeğin kanatları henüz ıslak ve buruşuktur Kanatlar düzelinceye ve içleri kan ile doluncaya kadar kelebeğin beklemesi gerekmektedir Sürekli kanat çırparak kanatlarını güçlendiren kelebek artık uçmaya ve yeni bir yaşam döngüsüne baştan başlamak için eş aramaya hazırdır. Her erişkin kelebek, vücut sıcaklığını kontrol etmeye yarayan milyonlarca küçük pullarla kaplıdır Bu pullar, ayrıca, kolaylıkla döküldüklerinden kelebeğin yırtıcıdan kurtulmasına yararlar Kelebekler bu pullar sayesinde farklı ve güzel renklere sahiptirler Bir kelebeğin vücudu üç kısımdan oluşmaktadır: baş, göğüs (toraks) ve karın (abdomen) Kelebeğin başının üzerinde, nesneleri hissetmek ve koku almak amacıyla kullandığı iki uzun anten vardır Kelebeklerin iki büyük birleşik gözü vardır Yani her göz binlerce küçük gözün bir araya gelmesinden oluşmuştur Bu yapı, kelebeğin aynı anda her yönü görmesini sağlar Kelebeklerin bir de çiçekli bitkilerin ürettiği enerji-kaynağı şekerli nektarı emebilmelerini sağlayan, pipet gibi kullandıkları, probossis adı verilen ince uzun bir hortumları vardır     Kelebekler, pullu kanatlarıyla güzel görünümleri olan, uçabilen böceklerdir. Dünyada 20.000 kelebek ve 150.000 güve türünün olduğu bilinmektedir. Türkiye’de 360 civarında kelebek, 4000 civarında güve türü olduğu tesbid edilmiştir. Kelebekler ve güveler kanatları pullu olan tek böcek türüdür. Kelebekler çiçekten çiçeğe konarak çiçek tozlarını taşıyıp tozlaşmayı sağlarlar. Doğada besin zincirinin önemi bir halkası olan kelebekler, diğer böceklere, kuşlara, farelere, kurbağalara, kertenkelelere yem olurlar. Bütün böceklerde olduğu gibi kelebeklerin de altı eklemli bacağı, bir çift anteni vardır. Bileşik gözleri, dış kabukları ve üç bölümden oluşan vücudu (baş, göğüs, karın) ile omurgasız hayvanlar grubundandır. Kelebeğin vücudu küçük duyusal (sensörlü) kıllarla kaplıdır. Kelebeğin 4 kanadı ve 6 eklemli bacağı göğüs kısmına bağlıdır. Vücudun göğüs kısmı kanatları ve bacakları hareket ettirebilecek kaslardan oluşmuştur. Göğüs kısmındaki damarlar kanatları kanla besler. Kelebekler vücut sıcaklıkları düşük olduğunda uçamaz. Uçabilmek için vücut ısılarının 28 derecenin altına düşmemesi gerekmektedir. Serin havalarda kanatlarını güneşe doğru çevirerek güneşlenir ve ısınırılar. Kelebekler yaşlandıkça kanatlarının rengi solar, bakımsızlaşır ve kenarları yırtılır. Kelebeklerin cinslerine göre farklı uçma hızları vardır. En hızlıları saatte 50 km ye yakın hızla uçabilirler. Bazı kelebekler düzenli bir şekilde göç ederler. Göç bazen kıtalar arası mesafelere olur. Kanada’nın güneyinde yaşayan Monark kelebeği kış aylarında güney Amerika’ya göç eder. 5-6 hafta gibi kısacık ömrü olan bu kelebeğin bir yıl içinde 4 nesli oluşur. Dolayısıyla göçü gerçekleştiren 4. nesil sonbaharda, önceki nesillerden daha uzun (6 ay) yaşayarak sürüler halinde güneye göç eder ve bahar aylarında kuzeye geri dönerler. Turkiye’de Diken kelebeği (Cynthia cardui) ve Alıç kelebeği (Aporia crataegi) sürüler şeklinde kuzeyden güneye göç ederler. Kelebeklerin (ve güveler) yaşam döngüsü 4 aşamadan oluşur. Dişi ile erkek kelebek çiftleştikten sonra; 1. Yumurta Dönemi (Egg): Yaşam döngüsün ilk aşaması yumurtadır. Dişi kelebek yumurtalarını bir yaprağa bırakır. Yumurtaların büyüklüğü bir iğne başı kadardır. Dişi kelebeğin yumurtalarını bir yaprağa bırakma sebebi tırtılların sürekli yemeğe ihtiyaçları olmasındandır. Yumurtalar birkaç gün içinde kırılmaya başlar. 2. Tırtıl Dönemi (Larva): İkinci aşama tırtıl dönemidir. Yumurtalardan çıkan tırtıllar yaşamlarını yaprak yiyerek geçirirler. 12-14 gün içinde büyürler. Büyümeleri sırasında birkaç kez deri değiştirirler. 3. Krizalit Dönemi (Pupa): Üçüncü aşama krizalit dönemidir. Bu dönemde tırtılların derisi kalınlaşır. Tırtıl kendisini bir yaprağın sapına baş aşağı asarak krizalit (koza) denen bir kabuk oluşturur. Kelebek olmadan önceki bu üçüncü aşamayı bu kabuğun içinde geçirir. Bu aşama 1 hafta kadar sürer. 4. Kelebek Dönemi : Yaşam döngüsünün son aşamasında artık yetişkin bir kelebek olmuştur. Kelebek kozadan çıktığında nemli ve buruşuktur. Kozasından aşağı sarkık vaziyette durarak kanatlarına kan pompalar. Kuruyup uçabilmesi için iki saate ihtiyacı vardır.    

http://www.biyologlar.com/kelebeklerin-yasam-dongusu

DUYU ORGANLARI

İnsanlar daima değişen bir çevre içinde yaşarlar.çevredeki değişen her durum ,içinvücudun bütün sistemleri kendini ayarlamak zorunda kalır.yani vücut dışardan gelen bilgilerizamanında değerlendirerek bunlara anlamlı ve uyumlu cevaplar çıkarır .Bu açıdan baktığımızda insanı çevresiyle devamlı bilgi aliş verişi içinde görürüz.Dış ortamdan gelen bilgiler duyu organları yoluyla sinir sistemine taşınır.Duyu organları içide özelleşmiş hücre grupları olan RESEPTÖRLER yer alır.Bunlarortamda bulunan,çeşitli şekillerdeki enerjiyi duyu sinirlerinde aksiyon potansiyaline dönüştüren,elemanlara sahiptir. insanda üzerinde en çok durulan duyuorganları ve duyular GÖZ,KULAK,BURUN,DİL,ve DERİ dir.Bunların dışında,insanın daha başka duyumları alan reseptörlere ve özelleşmiş yapılara sahip olduğu da bilinmektedir. A)GÖZ VE GÖRME DUYUSU İnsanlarda göz,ışık alan ve bundan dolayı görme olayını gerçekleştiren çok özelleşmiş bir organdır.Göz görme işinde doğrudan görev alan kısımlarla,bunları koruyan yapılardan meydana gelmiştir.koruyucu yapılar KAŞLAR ,GÖZ KAPAKLARI,KİRPİKLER,GÖZYAŞI BEZLERİ,ile göz yuvarlığını göz çukuruna bağlayan ve hareketini sağlayan kaslardır.Göz kapakları göz yaşı bezlerinin çıkardığı sıvıyı kırpma hareketi ile gözün saydam tabakasına ya¤¤¤¤¤ bu tabakanın kurumasını engeller.Ayrıca kapanarak gözü korur. resim Gözün görmeyi sağlayan kısımları:RESEPTÖRLER;MERCEK;Ve Işık etkisiyle oluşan uyartıları (impulslar) Beyne ileten sinirlerden ibarettir. Göz yuvarlığı dıştan içe doğru:SERT TABAKA;DAMARLI TABAKA;AG TABAKA dır. 1-SERT TABAKA Göz yuvarlığını en dıştan saran,beyaz,sık telli bag dokudan yapılmış sert bir tabakadır.Bu tabaka,gözün iç kısmında bulunan daha nazik dokuları korur ve göz yuvarlagına dayanıklılık kazandırır. sert tabaka,göz yuvarlagını ön tarafında ve ortasında incelerek saydam bir yapı kazanır.ışığı geçiren saydam tabakaya "KORNEA" denir. 2-DAMAR TABAKA sert tabakanın altında yer alır.gözü besleyen kan damarları bakımından zengindir.Damar tabakanın iç yüzeyinde,siyh renk maddesi taşıyan hücrelerin meydana getirdigi bir tabaka bulunur.Bu tabaka fazla ısığı emerek göz yuvarlağının içini karanlık bir oda haline çevirir.Damar tabaka gözün ön kısmında kalınlaşarak merceği tutan askılarla,İRİS adı verilen renkli kısmı meydana getirir. İRİS,düz kaslarla donatılmış ve renk maddesi(pigment) yönünden zengin hücrelerle,dokulardan yapılmıştır.iris taşıdıgı renk maddesine göre kahve rengi,yeşil ve mavi renklerde olur. irisin ortasında,göz bebegi denilen ve göze ışıgın girmesini saglayan,küçük bir delik vardır.Göz bebegi iristeki kaslarla büyütülüp küçültülebilir. GÖZ MERCEGİ;irisin arkasında yer alır.İki taraflı dış bükey olan saydam bir yapıdır.Uzerı esnek saydam bır zarla ortülüdür. Mercek göz bebegınden gıren ısınları kırılarak AG tabaka uzerıne düşmesini saglar. Mercek, halka seklındekı mercek bagları ıle gözun kırpıksı cısmıne tutunur.Kır pıksı cısım ,sert tabaka ıle saydam tabakanın bırlesme bolgesıne yakın bır yere tutunan dıresel ve uzunlamasına kas lıflerınden meydana gelmiştir.Bunlara KIRPIKSI KASLAR denir. saydam tabaka ile mercek arasında kalan bosluga ON ODA adı verılır.Goz mercegı ıle iris arasında kalan kucuk bosluga ıse "ARKA ODA"adı verılır.Mercek le AG tabaka arasında kalan kısmı,camsı cısım denılen berrak ve jelatınımsı bır madde ile doludur. 3-AG TABAKA(RETINA) isiga duyarlı reseptor hucreler ile sınır hucrelerı ile dosenmiş karmasık bır yapıya sahıptır.Reseptor hucrelerde sinirler bu tabakaya AG gıbi yayıldıgı ıçın AG tabaka denmıştir. AG tabakadaki duyu sınırlerının aksonları goz yuvarlagının arka tarafında bır noktada bırleşerek goz sınırını meydana getırırler.optık sinirin goz,yuvarlagından çıktıgı bolgede reseptorler olmadıgı ve gorüntü meydana gelmedıgı ıçın KOR NOKTA adını alır. Saydam tabaka ile goz mercegınden gecen eksenın,gozün arka kutbunda retınayı kestıgı yerde çukurca bır bolge vardır."SARI BENEK"denılen bu kısımda ag tabaka oldukça incedir. GÖZ KUSURLARI: RENK KÖRLÜĞÜ:Renk görmeyi saglayan üç tip koniden bir veya ikisinin genetik bozukluk sonucu bulunmamasından ortaya çıkar.Goz yuvarlagı optık eksen dogrultusunda uzamışsa goruntu retinanın önünde teşekkül eder ve net goruntu elde edılemez buna MİYOPLUK denır.Bu kısıler ,yakını net gorduklerı halde uzagı goremezler.Göz yuvarlagı optık eksene dık olarak uzayıp şişkinleşirse goruntu retınanın gerısıne duşer ve net olmaz.Buna "hıpermetropluk"denır.Saydam tabaka ve mercegın yuzeyındekı kavıslenmede meydana gelen bozukluk "ASTIMATIZM"dır. B-KULAK VE İŞİTME DUYUSU İSİTME VE DENGE ORGANI KULAKYIR .Kulak dışı,orta ve iç kulak olmak uzere üç ana bolümde incelenır.Dış kulak,kıkırdaktan yapılmış kıvrımlı ve özel şekle sahıp ,bır kulak kepçesi ve kafatası kemıklerı arasında ilerleyen işitme kanalından meydana gelmiştir.Dış kulak yolunun çeperini saran epitel hücreleri,koyu sarı renkli bir madde salgılarlar.Bu madde kulak kiri olarak bilinir.Dış kulak yolu ile orta kulagın birleştigi yerde ,bağ dokusundan yapılmış ,ses dalgaları ile titreşebilecek incelikte ve gerginlikte bir KULAK ZARI bulunur. Orta kulak ,iki uçtan kapalı küçük bir odacık şeklindedir.Orta kulakta şekillerine göre adlandırılan ÇEKİÇ;ÖRS;ÜZENGİ kemikleri bulunur.Çekiç kemiği kulak, ORTA KULAK;"östaki borusu"adı verılen ince bir kanalla yutaga bağlanır.Östaki borusu kulak zarının her iki tarafındaki hava basıncını dengelemeye yarayan yardımcı bir yapıdır.İç kulak kendi aralarında bağlantılı olan labirent şeklindeki karmaşık kemik KANAL ve TORBALARDAN meydana gelmiştir.İç kulağın orta kulağa bağlandığı yere TULUMCUK denir.Bu kısma yarım daire kanalları bağlıdır.Tulumcuktan sonra gelen kısma KESECİK denir.Labirentin işitme ile ilgili kısmı salyangoz kabuğu gibi,bir eksen etrafında iki buçuk defa helezon şeklinde kıvrılmıştır.BU KISMADA SALYANGOZdenir. C-BURUN VE KOKU DUYUSU Koku alma organı burundur.Burun boşluğu iki delikle dışarı açılır,diğer taraftan da yutağa bağlanır.Mukus salgısı burun boşluğunun duvarlarını ve kılları nemli tutar.Böylece burundan giren kirli havanın hem temizlenmesi hem de kuru havanın nemlenmesi sağlanıp hava solunuma uygun hale getirilir. Her iki burun boşluğunun üst tarafında ,koku alma alanı olarak bilinen "SARI BÖLGE"bulunur.Bu bölgede koku reseptörleri vardır.Koku reseptörleri ,sadece mukus içinde eriyerek kendisiyle temas edebilen maddelerle uyarılabilirler.Koku verebilen kimyasallar maddeler,duyu hücrelerindeki çeşitli reseptör moleküllerle reaksiyona girerek hücre zarının geçirgenliğini değiştirir ve sinir impulslarını başlatır.Bu impulslar beyne taşınarak koku alır. D-DİL VE TAT ALMA DUYUSU Yediğimiz ve içtiğimiz çeşitli maddelerin tatlarını almamıza yardımcı olan "TAT TOMURCUKLARI"dil üzerinde ve damağın geri bölgesinde yerleşmişlerdir.Dilin üzeri epitel doku ile örtülüdür.Tat alma tomurcukları ,dil üzerindeki "PAPİLLA"denilen yapılarda bulunurlar.Papillalar MANTARSI;ÇANAKSI;İPLİKSİ şekillerde olur.Tat tomurcukları tat reseptörleri ve destek hücrelerinden meydana gelmiştir.İnsan tarafından ayırt edilen tatlar genel olarak TATLI;EKŞİ;ACI;ve TUZLUolmak üzere dört grıpta toplanır. İnsanların bir kısmı bazı maddelerin tatlarını alamazlar.Bu durum bir çeşit "TAT KÖRLÜĞÜ"olarak adlandırılabilir. E-DERİ VE MEKANİK DUYULAR İnsanda GÖRME İŞİTME KOKLAMA ve TAT ALMA duyularından başka DOKUNMA;BASINÇ;SICAKLIK VE AĞRI gibi bir çok duyularda vardır.Bunlara mekanik duyulardenir.İnsan derisinde bu duyuları alabilen birbirinden farklı yapı ve özellikte mekanik reseptörler bulunur.Mekanik reseptörlerin en önemlileri basınç duyusunu alan PACİNİcisimciğidir.Bu cisimcik derideki en büyük mekanik duyu reseptörüdür.Pacini cisimcikleri deri altında ,derin dokularda ve iç organların duvarlarında yer alır.En küçük basınç değişmelerini bile farketmemizi sağlarlar.Dokunma duyusunu alan reseptörler (merkel diskleri)de bulunur.Bunlar parmak uçları ve dudak gibi kısımlarda fazla sayıda bulunurlar.Bu yüzden parmak ucu ve dudaklar hassastır. Deride dermis tabakasında yer alan ve sıcaklık hissini ayırt eden mekanik reseptörler de bulunur.Sıcaklık ve soğukluk duyusunu alan reseptörler çabuk yorulurlar.Mesala ;bir elimizi sıcak diğerini soğuk suya sokar,bir süre sonra ikisini birden ılık suya batırısak soğuk sudan çıkan elimiz ,ılık suyu sıcak ,sıcak sudan çıkan elimiz ise soğuk hisseder. KIL KÖKÜ RESEPTÖRÜ: Kıl ile kıl uç oganı adı verilen kıl kökündeki sinir teli,bir tip dokunma reseptörüdür.Bir kılıfın hafif hareketi kıl kökünü saran sinir telini uyarır. SERBEST SİNİR UÇLARI En az özelleşmiş reseptörlerdir.Derinin her tarafında ve diğer dokularda bulunurlar.Ağrı duyusunu alırlar.Ağrı vücut için koruyucudurlar. Duyu organları (Organa sensoria), canlının kendi iç dünyasında ortaya çıkan değişiklikler ile yaşadığı ortamdaki çeşitli uyarılan (Fiziksel, kimyasal. me­kanik) alarak MSS’ne iletilmesini sağlayan organlardır. Bundan 2000 yıl önce Aristo’nun, dokunma, koku, tad, işitme ve görme olmak üzere 5 duyu tanım­lamasına karşın, bugün bunlara ilaveten basınç, ağrı. sıcak, soğuk, hareket, denge. açlık. tokluk vb. duyuların da varlığını biliyoruz. Bu duyuların alınmasını sağlayan organlar. reseptör adını verdiğimiz özel algılama ünitelerine sahiptir. Reseptörlerle alınan duyum. duysal sinirlerle MSS’nin ilgili alanlarına, Korteks serebrinin genel duyu. işitme, görme merkezleri, hipotalamus. beyin sapındaki solunum ve dolaşım merkezleri) iletilir. Herbir reseptör, uyaran cinsine bağlı olmaksızın tek bir yanıt doğu­rur. Örneğin göze vurulan yumruk. parlak ışıklar şeklinde yorumlanır; derideki ısı reseptörleri elektrostimülatörle uyarılırsa sıcaklık duyusu alınır. Her reseptör kendine gelen uyarıları, sinir impulsu-elektrik enerjisine dönüştüren biyolojik bir transdüserdir. Reseptörler, lokalizasyonlarına göre dört gruba ayrılırlar. Deride bulunan ve dış ortamdan gelen direkt uyarıları alan reseptörlere eksteroreseptör, vücut içinde bulunan kan basıncı, oksijen ve karbondioksit konsantrasyonu vb. algılayan reseptörlere interoreseptör, uzaktan gelen ses, görüntü ve koku duyularını alabilen reseptörlere telereseptör, eklemler, kaslar ve kulağın vestibüler bölümünde bulunan derin duyu reseptörlerine proprioreseptör denir. Algıladıkları uyarı tiplerine göre de reseptörler. termoreseptör, nosiseptör, kemoreseptör, fotoreseptör, mekanoreseptör ve baroreseptör olarak adlandırılırlar. Duyular, genel duyular ve özel duyular olarak iki grupta ele alınırlar. Dokunma, basınç, titreşim, sıcak-soğuk, stereognosis ve propriosepsiyon gibi duyular GENEL DUYU. Görme, işitme-denge, koku ve tad ÖZEL DUYULAR ola­rak adlandırılır. Propriosepsiyon dışındaki genel duyu reseptörleri deride de bulunurlar. Bu nedenle özel duyulara girmeden önce derinin yapısı, fonksiyonları ve eklentilerini inceliyeceğiz. DERİ VE EKLENTİLERİ Deri ile eklentileri olan kıllar, tırnaklar, deri bezleri ve deride bulunan genel duyu reseptörleri integumentum commune (L. integumentum=örtü) veya İNTEGUMENTER SİSTEM başlığı altında ele alınır. Deri ve eklentilerini ayrı ayrı inceliyeceğiz. a.DERİ (Cutis) : Deri, insan vücudunun en büyük organı olup, yaklaşık alanı 1,5 – 2 m2, ortalama kalınlığı 1-2 mm (Göz kapaklarının derisi 0,5 mm, sırtın üst bölüm derisi 5 mm kalınlığında) ‘dir. Vücudu, mekanik, osmotik, kimyasal, ışık ve termal zararlı etkenlere karşı koruyan deri, vücut ısısının düzenlenmesinde (Termoregülasyon) de rol oynar. Ultraviyole ışığının etkisi ile D vitamininin oluşumu deri sayesinde gerçekleşir. Deri, sahip olduğu ter ve yağ bezleri ile bir boşaltım organı olarak görev yaptığı gibi, taşıdığı çeşitli reseptörlerle de en geniş genel duyu organı konumundadır. Deri ve hastalıklarının ele alındığı tıp dalına dermatoloji (Gr.derma=deri,logia=bilim) denir. Deri, birbirinden oldukça farklı iki tabakadan yapılıdır. Ektodermden gelişen. çok katlı keratinleşmiş epitelden yapılı yüzeyel tabakaya epidermis denir. Mezodermal orijinli olan ve epidermisin altında yer almış tabakaya da dermis (Corium) denir. Epidermis : Derinin üst tabakası olup, çok katlı keratinleşmiş epitelden yapılıdır. Üzeri, gerek deri bezlerinin ürettiği ve gerekse keratinleşmiş hücrelerin oluşturduğu özel bir katmanla sarılmıştır. Bu katman, derinin kimyasal ve mekanik zararlara karşı korunmasına katkı sağladığı gibi, mikroplar için de bir bariyer oluşturur. Kan damarları içermeyen epidermis, dermis’teki damarlar­dan difüzyonla buraya ulaşan kanla beslenir. Vücutta epidermisin en kalın olduğu yerler avuç içi ve ayak tabanıdır. Epidermis 5 katmanlı bir yapıya sahiptir. Bunlardan en derinde yer alanı stratum basale (germinativum)’dur. Str.basale, derinin rengini veren bir kat­man (Çünkü melanosit hücrelerini içerir) olduğu gibi gerektiğinde epidermisin diğer katmanlarını da oluşturabilecek yetenektedir. Str. basale’nin uyarılma­sı, en yüzeyel katmanın incelmesi ile sağlanır. Dermis : Dermis, birbirine örülmüş kollojen ve elastik bağ dokusu liflerinden oluşmuş kalın bir tabakadır. Damar ve sinirlerden zengin olan dermis, birçok duysal sinir sonlanmaları (Reseptörlere girerler veya reseptör olarak fonksiyon görürler),deri bezleri ve kıl kökleri içerir.(Bu yapılar, derinin spesialize eklentileri başlığı altında ele alınacaktır). Hipodermis (Subkutis) : Derinin altında yer alan, gevşek, fibröz bağ dokusun­dan yapılmış, yağ hücrelerinden zengin bir tabakadır. Dermişten daha kalın olan bu tabakada, derialtı duysal sinirler, yüzeyel venler ve lenf damarları yer alır. Hipodermisin gevşek yapısı nedeniyle üzerindeki deri serbestçe hareket ettirilebilinir. Kadınlarda bu tabakada, erkeklere göre daha çok yağ doku bulunur. Özellikle meme, kalça ve karın bölgesinde biriken subkutan yağ dokusu, kadın vücudundaki karakteristik konturların oluşmasını sağlar. b DERİNİN ÖZEL EKLENTİLERİ. Bu başlık altında deri bezleri, kıllar, tırnaklar ve deri reseptörleri incelenir. Deri bezleri : Deride yağ ve ter bezleri (Gll.sebaceae et sudoriferae) olmak üzere iki cins bez bulunur. .Yağ bezleri (Gll.sebaceae) : Dermiste bulunan basit dallı bezler olup. salgılarını ya kıl folliküllerine veya direkt olarak deri yüzeyine akıtırlar. Yağ bezleri ayak tabanı ve avuç içi dışında tüm vücut derisinde bulunurlar. Yağ bezlerinin. özel kokulu salgısı sebum olarak adlandırılır. Sebum, deri yüzeyini yağlayarak bakteri ve mantarlara karşı bir bariyer teşkil eder. Yağ bezlerinin kronik iltihabına akne denir. Yağ bezlerinin salgılama fonksiyonu sıcaklık, cinsiyet hormonları ve yaş gibi faktörlerden etkilenir. Androjenler yağ bezlerinin çalışmasını uyarırlar. .Ter bezleri (Gll. sudoriferae) : Salgı gövdesi dermişin derinliklerinde veya hipodermiste yer alan ter bezlerinin ektin ve apokrin olmak üzere iki tipi vardır. Ekrin ter bezleri, küçük bezler olup dudak kenarları, tırnak yatakları,- vulvanın küçük dudakları ve glans penis dışında tüm vücut derisinde bulunurlar. Vücut ısısı yükseldiğinde ekrin bezler uyarılırlar ve bol salgı yaparlar; bu durum vücut ısısının düşmesine neden olur. Apokrin ter bezleri, koltuk altı, areola mammae, vulva’nın büyük dudakları, anal ve genital bölge derisinde bol bulunurlar. Apokrin ter bezleri streslere yanıt olarak salgı yaparlar. Karakteristik kokulan vardır.(Feromen). Kıllar (Pili) : Kıllar, memelilerin karakteristik oluşumlarından olup avuç içi, ayak tabanı, dudaklar, glans penis, meme başı ve vulva küçük dudakları hariç tüm vücutta bulunur­lar. Korumat duyu ve vücut ısısının regülasyonuna katkı gibi fonksiyonları vardır. Bir kılın deri içine girmiş bölümüne kıl kökü, deri dışında kalan bölümüne scapus pili (Kıl, kıl gövdesi) denir. Kıl kökünün en alt bölümü ve etrafı, yapılan bulbus pili olarak adlandırılır. Kılların büyümesi bulbus pili yolu ile gerçekleşir. Kıl kökünü saran bağ dokusu kılıfı (Foiliculus pili)’nın ortası hizasına. bir düz kas olan m.arrector pili tutunur. Sempatik sinirlerle innerve edilen bu kas, emosyon, soğuk vb. nedenlerle kasılarak kılı dikleştirir, deriyi özel şekle (Kaz derisi görünümü) sokar. Kılların insan vücudundaki dağılışları ile çeşitli bölgelerdeki özellikleri yaşa,- cinse ve ırka göre değişiklikler gösterir. Vücudun son-sabit kıllanmaya geçmesi pubete ile başlar ve 40-50 yaşlarına kadar devam eder. Seksüel hormonlardan etkilenmelerine göre insan kılları üç gruba ayrılırlar. 1. Her iki cinste iç salgılı bezlerin kontrolünde olan, puberte de meydana gelen kıllar (Hirci=Koltukaltı kıllan, pubes=pubis kılları,genital bölge kılları ile muhtemelen baş kılları-capilli=saçlar). 2. Erkeklerde androjenlerin etkisi altında olan kıllar (Öarba=sakal,-tra- gi=dışkulak yolu kılları, vibrissae=burun kılları, omuz, sırt, göğüs,-karın,- kol ve önkolun ekstensor yüz kıllan). 3. Seksüel hormonlarla İlgisi olmayan ve her iki cinste aynı şekilde görülen kıllar (Şupercili=kaşlar, cilla=kirpikler, ekstremite kıllarının bir bölümü). Tırnaklar (Ungues) Tırnaklar, el ve ayak parmaklarının son falankslarının uçlarının dorsal bölümlerinde bulunan, saçlara benzer şekilde epidermisin bir modifikasyonu olan, boynuzumsu (keratinöz), elastik oluşumlardır. Işığı geçirme özelliğindeki (Translucent) tırnaklar, alttaki vaskuler dokunun rengi nedeniyle pembe renkte görülürler. Bir plak şeklindeki tırnağın kalınlığı 0,5-0,7 mm kadardır. Büyümeleri hormonlar, beslenme koşullan ve hastalıklarla etkilenen tırnaklar normal koşullarda haftada 0,5-1 mm büyürler. Tırnağın kök ve gövde olmak üzere iki temel bölümü vardır. Tırnak kökü (Radix unguis) sinus unguis içinde yer alır. Tırnak gövdesi (Corpus Unguis) ve tırnak kökü, tırnak yatağı olarak adlandırılan alanda epidermisin str.germinativum’u üzerine oturur. Tırnak gövdesinin proksimal bölümünde, yarımay şeklin­de beyaz bir alan (Lunula) bulunur. Tırnak kökü ve lunula’nın altındaki tırnağın büyümesini sağlayan kalın hücre tabakasına matrix unguis denir. . DERİDE BULUNAN GENEL DUYU RESEPTÖRLERİ: Deride, derinin bir duyu organı olmasını sağlayan dokunma, ağrı, ısı, basınç ,ve titreşim duyularını alan reseptörler vardır. Bu reseptörler, kapsüllü ve kapsülsüz olmak üzere iki morfolojik tiptedirler. Bu reseptörlerden bazıları bir duyu için spesifik oldukları halde, bazı duyular birkaç reseptör tarafından da alınabilir. Ömeğin ağrı duyusu sadece serbest sinir sonlanmaları tarafından alınır. Dokunma duyusu ise kıl follikülü reseptörleri, Merkel diskleri. Meissner korpüskülü ve Ruffini korpüskülü tarafından alınır. Kapsülsüz ve kapsüllü reseptörleri ayrı ayrı inceliyeceğiz. KAPSÜLSÜZ RESEPTÖRLER -.Serbest sinir sonlanmaları, Merkel diskleri ve kıl follikülü reseptörleri kapsülsüz reseptörlerdir .Serbest sinir sonlanmaları: Ağrı, dokunma, basınç ve muhtemelen ısı duyusunu alırlar .Merkel diskleri (Meniscus tactus) :Saçsız deride ve kıl folliküllerinde bulu­nan basınç reseptörleridir. .Kıl follikülü reseptörleri: Tüm kıl follikülleri etrafında bir sinir ağı şeklinde yer alan dokunma reseptörleridirler. KAPSÜLLÜ RESEPTÖRLER: Meissner korpüskülü, Vater-Pacini cisimciği, Krau­se cisimciği, Ruffini korpüskülü derinin kapsüllü reseptörleridir. .Meissner korpüskülü (Corpusculum tactus) : Kılsız derinin (Avuç içi,ayak tabanı,dudaklar,dış denital organlar) dermal papillalarında bulunan dokunma ve iki nokta, taktil diskriminasyonu duyusunu alan reseptörlerdir. .Vater-Pacini cisimciği (Corpusculum lamellosum) : Dermıs, hipodermis ,bağ­lar, eklem kapsülü, periton ve dış genital organlarda bulunan titreşim ve hızlı mekanik değişimleri (Basınç, gerilme) alan reseptörlerdir. .Krause cisimciği (Corpusculum bulboidea) .Mukozalar ve derinin dermis tabakasında yer alan siferik şekilli soğuk ve basınç-dokunma duyusunu alan reseptörlerdir. .Ruffini korpüskülü : Krause cisimciği kategorisinde değerlendirilen bir reseptör olup sıcak ve muhtemelen dokunma, basınç ve gerilme duyusunu alır. Tablo. Genel duyulan alan deri reseptörleri STEREOGNOSİS: Stereognosis (Gr.stereos=kitle, üç boyutlu oluşum; gno- sis=bilme tanıma) dokunma duyusu yolu ile elimize aldığımız veya dukunduğumuz bir oluşumun bilinen şekil ve bazı niteliklerini tanıma yeteneğidir. Bu yetenek, da­ha önce görülüp-dokunulan ve beyinin duyu alanlarında hafızalanan bilgiler çerçevesinde gerçekleşir. Stereognosis, gözler kapalı iken iyi bilinen demir para, anahtar, tarak ve kalem gibi objelerin elle dokunulması ve tanınmasının istenmesi şeklinde muayene edilir. KOKU ORGANI (Organum olfactorium) Burun boşluğu mukozasındaki olfaktor (L.olere= kokmak, facere=yapmak) reseptör hücreleri içeren regio olfactoria KOKU ORGANI olarak fonksiyon görür. Buradaki olfaktor sinir hücreleri, atmosfer havasına karışmış koku partiküllerini algılayan kimoreseptör özelliğindedir. Koku organı, filogenetik olarak suda yaşıyan hayvanlardan ziyade karada yaşayan hayvanlarda gelişmiştir. İnsanlarda bu duyu, diğer omurgalılara göre daha az gelişmiştir. Örneğin köpekler insanlara göre 10 milyon kez daha kuvvetli koku duyarlar. KOKU MUKOZASININ YAPISI : Burun boşluğu üç farklı örtü ile kaplanmıştır. Koku mukozası T.mucosa olfactoria) burun üst konkasının yukarısında kalan özel bir mukozadır.Koku mukozasının en önemli özelliği olfaktor reseptör hüc­relerini içermesidir. Bu hücrelerin dendrit niteliğindeki silialarr mukozanın yüze­yine dönüktür. Mukozadaki destek hücreleri ve Bowman bezleri yaptıkları salgılarla mukoza yüzeyini ıslatırlar. Solunan havadaki koku partikülleri, mukoza salgısı içinde eridikten sonra .olfaktor reseptör hücreleri tarafından algılanırınsan koku mukozasında 25 milyon (Köpeklerde 220 milyon) olfaktor reseptör hücresi vardır. Olfaktor reseptör hücreleri, algıladıkları kokuyu sinir impulsion haline çevirerek, akson niteliğindeki merkezi uzantıları (Nn.olfactorii) ile MSS’ne (Bulbus olfactorius->Trac.olfactorius-»Koku beyni) iletirler. TAD ORGANI (Organum gustatorium) İnsanlarda, konuşma ve beslenme için vazgeçilmez bir organ olan dil, mukozasının içerdiği özel yapılardaki (Tad tomurcuğu) tad reseptörleri (Nörosensorial gustatorik hücreler) sayesinde tad organı olarak ta fonksiyon görür. Tad tomurcuk­ları (Caliculus gustatorius) dildeki papilla vallata (Herbirinde 90-250 adet) ve papilla fungiformis (Herbirinde 1-8 adet)’lerde yerleşmişlerdir. Dilde yaklaşık 10.000 adet tad tomurcuğu bulunur. Tad tomurcukları fıçı şeklinde yapılar olup, dil yüzeyine veya papilla vallataların etrafındaki aralığa bakan taraflarında birer tad delikleri (Porus gusta­torius) bulunur. Tadı algılacak, suda erimiş partiküller bu delik aracılığı ile tad tomurcuğunun içine girer. Tad tomurcukları, olfaktor mukozaya benzer şekilde tad reseptörleri niteliğindeki nöroepitelial tad hücrelerini içerir. Bu hücrelerin algıladığı tad duyumları n.lingualis (Chorda tympani bağlantısı ile duyu n.facialis’e aktarılır) ve n.glossopharyngeus yolu ile MSS’ne taşınır. Tad duyusu ile ilgili diğer bir kavram da lezzettir, Lezzet tad, koku, besinin ısısı, çiğneme anında çıkardığı ses ve görünümünün yarattığı ortak bir duyum­dur. Dilin farklı bölgeleri değişik tadları alır. Tatlı ve tuzlu dil ucunda, ekşi dil kenarlarında, acı ise dil köküne yakın bölümde algılanır. GÖRME ORGANI (Organum visuale Görme organı, sağ-sol göz çukurlarına (Orbita) yerleşmiş iki adet göz olup, görsel bir dünya ile bütünleşmemizi sağlar. Kameralı göz yapısındaki insan gözü (L.oculus, Gr.ophtalmus) , tüm vücuttaki reseptörlerin % 70′ini içeren özel bir görme tabakasına sahiptir. Bu tabaka (retina) daki nöronlar-görme reseptörleri nin algıladığı görüntüler, sinir impulsları halinde vücuttaki tüm afferent liflerin 1/3 u kadar sayıdaki lifin oluşturduğu n.opticus yolu ile MSS’ne iletilir. Gözümüze dış dünyadan birçok vizüal uyanlar gelmesine karşın, elektro manyetik spektrumun 1/70 ‘ine duyarlı olduğumuzdan ancak bir kısmını görebiliriz. Buna karşın böcekler daha kısa dalgalı UV (Ultraviyole) ve daha uzun dalgalı İR (infrared) ışık spektrumunu da görebilirler. Göz anatomisi, göz küresi (Bulbus oculi) ve gözün yardımcı organları (Organa oculi jaccessoria) olmak üzere iki ana başlık altında incelenir. a. Göz küresi (Bulbus oculi) : Göz küresi.orbita içinde yer alan, yaklaşık 2,5 cm çapında 10 gr ağırlığın­da .yuvarlak bir biyokameradır. İç boşluğu üç odacığa ayrılmış olan göz küresi üç tabakalı bir- duvar yapısına sahiptir. GÖZ KÜRESİNİN DUVAR YAPISI : Dıştan içe doğm fibröz,vasküler ve sensorial olmak üzere üç tabakadan yapılıdır. 1. Fibröz tabaka (Tunica fibrosa) :Bazı anatomistler tarafından destek tabaka olarak ta adlandırılmış olan dış tabaka, kalın Jibröz bağ dokusun­dan yapılıdır. Göz küresinin şeklinin korunmasını sağlayan fibröz taba­ka, ekstraokuler kaslar için de yapışma yeri ödevi görür. Fibröz tabakanın 5/6 arka bölümü opak beyaz olup sdera (Gr. skleı os=sert) ,1/6 ön bölümü ise şeffaf-saydam olup cornea (L.corneum-=boynuzumsu) olarak adlandırılır. Göze ışık kornea yolu ile girer. Korneanın kan ve lenf damarları yoktur, kırıcılığı 40 diyoptridir. 2. Vasküler tabaka (Tunica vasculosa) : Kan damarlarından ve pigment­ten zengin bir tabakadır. Yoğun pigment içeriği nedeniyle koyu kahve renginde olup, kendine ulaşan ışınları yansıtmayıp absorbe eder. Vasküler tabakanın, arkadan öne doğru choroidea, corpus ciliare ve iris olmak üzere üç bölümü vardır. Corpus ciliare, vasküler tabakanın öndeki, kalınca bölümü olup, yapısında otonom sinirlerin innerve ettiği düz kaslar vardır. Aynı zamanda göz merceği (Lens) ’de aşıcı bağlarla corpus ciliare’ye tutunur. İris ise, göz merceğinin önünde, kasılıp gevşeyen bir diyafragma gibi yer almış bir bölüm olup,yapısında m.sphincter et m.dilator pupillae olarak adlandırılan düz kaslar vardır. İris’in ortasındaki açıklığa pupilla (L.göz bebeği) denir. 3. Sensorial tabaka (Tunica sensoria) : Göz küresinin en iç tabakası olup retinal (L.rete=ağ) veya sinirsel tabaka olarak ta adlandırılır. Sensorial tabaka, çok nazik bir tabaka olup 130 milyon kadar fotoreseptör (Rod ve koni) ile çok sayıda nöron içerir. Sensorial tabakanın arkadaki en iyi gören alanına san leke (Macula lutea) denir. N.opticus’un retinayı terkett’ıği bölüm (Discus nervi optici) ışığa duyarsız olup kör nokta olarak adlandırılır. Lens : Pupilla’nın arkasında yer alan lens (Göz merceği) oldukça elastik, yaklaşık 1 cm çapında, bikonveks bir mercektir. Lens.asıcı bağlarla (Zona ciliaris, Lig.suspensoriun lentis) corpus ciliare’ye bağlanır. Corpus ciliare’nin yapısındaki düz kas liflerinin kasılıp gevşemeleri sonucu lensin kalınlığı-kırıcılığı değişir. Göz boşlukları (Camera oculi) : Gözün iç boşluğu, üç kameraya ayrılmıştır. Bunlardan iki tanesi (Camera anterior ve camera posterior) önde olup, corpus ciliaredeki bezler tarafından salgılanan humour aqueous ile doludur. Humour aqueous, ön ka­meradaki cornea ile iris arasında yer alan Schlemm kanalları yolu ile genel dolaşıma geçer. Göz içindeki üçüncü boşluk, en büyük kamera olup camera vitrea olarak adlandırılır. Göz içinin % 80’ini kapsayan camera vitrea, lensin arkasında olup, jelatinöz bir madde olan corpus vitreum ile doludur. b. Gözün yardımcı organları (Organa oculi accessoria) : Kaşlar.göz kapakları,kirpikler,konjunktiva,gözyaşı aparatı ile orbita içindeki ekstraokuler göz kaslan, gözün yardımcı organları olarak adlandınlırlar. 1. Kaş (Superciliurh) : Frontal kemikteki herbir arcus superciliaris’in üzerin­deki deride yer alan, kısa, yatık seyirli kıllara topluca supercilium (Kaş) denir. Açıklığı aşağıya bakan bir kavis şeklinde duran kaş, gözü yoğun güneş ışınlarından, alın tarafından gelen ter salgısı ve yabancı maddelerden korur. 2. Göz kapaklan (Palpebrae) : Herbir göz için alt ve üst iki tane olan göz kapakları, birer deri kıvrımı olup, açık olduklarında göz küresi etrafında önde badem şeklinde bir açıklık ortaya çıkarırlar. Kapatıldıklarında, alt ve üst göz kapaklan arasında horizontal bir yarık (Rima palpebrarum) meydana gelir. Göz kapakları, orbita’nın iç ve dış yanında birer açı ile birleşirler. Bu birleşme yer­lerine canthus (L.göz kapaklarının birleşme noktalan) veya commissura pal­pebrarum denir. Göz kapaklarının ön yüzü deri ile örtülü olduğu halde göz küresine temas eden arka yüzleri müköz bir örtü olan conjunctiva (Konjunktiva) ile kaplanmıştır. Göz kapaklarının iç dokusu, m.orbicularis oculi,tarsus olarak adlandırılan fibröz bağ dokusu.bunlar içindeki Meibom bezleri (Gll.tarsales) ile Moll ve Zeiss bezlerinden yapılıdır.Modifiye yağ bezleri olan Meibom bezleri, sebum olarak adlandırılan salgıları ile göz kapaklarının birbirine yapışmasını engellediği gibi konjunktival yüzden gözyaşının buharlaşmasını da engeller. Göz kapakları, göz yuvarlağının tozlar ve diğer zararlı dış objelere karşı korur. Ayrıca periodik açılıp-kapanma hareketleri ile glanduler salgıların göz küresi üzerinde dağılmasına, dolayısı ile konjunktival yüzlerin sürekli ıslak kalmasına neden olur. Uyku esnasında kapanan göz kapakları konjunktival yüzdeki salgıların buharlaşmasını önler. Göz kapaklarının serbest kenarlarında cilium-kirpikler bulunur. Üst göz kapağında 100-150, alt göz kapağında 75 kadar kirpik vardır. Üst göz kapağındaki kirpikler daha uzundur. 3. Konjunktiva (Conjunctiva) :Göz kapaklarının arka göz küresinin ön yüzünü örten konjunktiva, ince, şeffaf mukoz bir örtüdür. Konjunktiva.gll conjunctivales’leri içerir. Konjunktivanın göz kapaklarındaki bölümüne palpebral konjunktiva, göz küresini saran bölümüne bulber konjunktiva denir. Göz kapaklan kapatıldığından İt ve üst iki çıkmaz şeklindeki konjunktival aralık, konjunktival kese (Saccus conjunctivalis) haline gelir. 4. Gözyaşı aparatı (Apparatus lacrimalis) : Gözyaşının üretildiği, iletildiği ve dağıtıldığı sistem gözyaşı aparatı olarak adlandırılır. Bu aparat, gözyaşı bezi, gözyaşı kanalcıktan, gözyaşı kesesi ve nazolakrimal kanal dan oluşur. Gözyaşı bezi (Gl.lacrimalis) : Gözyaşı bezi, orbita’nın superolateral bölümünde yerleşmiş, badem içi büyüklüğünde bir bezdir. Gözyaşı (L. lacrima, Gr.dacryos) olarak adlandırılan salgısı 5-12 adet boşaltma kanal­cığı ile üst konjunktival keseciğe akıtılır. Gözyaşı buradan, hareket halindeki gözkapakları sayesinde tüm saccus conjunctivalis’e dağıtılır. Bir kısmı buharlaşır; diğer bir kısmı ise iç kantus yakınında bulunan gözyaşı pınarı ‘na (Lacus lacrimalis), oradan da atılım kanallarına (Gözyaşı kanalcıkları, gözyaşı kesesi, nazolakrimal kanal) geçer. Atılım kanalları :Göz kapaklarının iç kantusa yakın kenarında,- punçtum lacrimale olarak adlandırılan küçük delikler bulunur. Bu delik­ler atılım kanallarının başlangıcıdır. Buradan başlayan ve göz kapakları içinde ilerleyerek gözyaşı kesesine ulaşan kanalcıklara canaliculus lacrimalis superior/inferior (Alt ve üst gözyaşı kanalcıkları) denir. Gözyaşı kesesi (Saccus lacrimalis) ,burun boşluğunun alt meatusuna ulaşan nazolakrimal kanal ile uzanır. Gözyaşı, göz küresinin konjunktival yüzünü sürekli olarak nemlendirir ve temizler. Gözyaşı, taşıdığı antibakterial ve lizozimal enzimlerle, saccus conjunctivalis’e ulaşan bakterileri öldürür. Gözyaşı içeriğindeki besinleri ve suyu korneaya ulaştırır. 5. Ekstraokuler kaslar : Göz küresinin tüm yönlere hareketini sağlayan, çizgili kas yapısındaki 6 kas bu başlık altında incelenir. Ekstraokuler kasların 4′ü düz. 2′si oblik şehirlidir. Düz seyirli kaslar : .M.rectus superior, M.rectus inferior, M.rectus medialis, M.rectus lateralis Oblik seyirli kaslar : M.obliquus superior, M.obliquus inferior Bu altı kas dışında, üst göz kapağını yukarıya kaldıran bir kas daha vardır M.levator palpebrae s uperioris olarak adlandırılan bu kasın somatik ve otonom sinirlerle innerve edilen iki bölümü vardır. İŞİTME ve DENGE ORGANI (Organum vestibulocochleare) İşitme denge organı kısaca KULAK (L.auris, Gr.otos=kulak) olarak adlandırılır. Dış, orta ve iç olmak üzere üç bölümden oluşan kulak, merkez sinir sistemin­deki bağlantıları sayesinde SES ve YER ÇEKİMİ değişimlerini algılamada özelleşmiş, analitik kapasiteye sahip bir organımızdır. Kulakla ilgili hastalıklar, kulak- burun-boğaz bilim dalı (Otorinolaringoloji) hekimleri tarafından tedavi edilir. Dış, orta ve iç kulağı ayrı ayrı inceliyeceğiz. a. Dış kulak (Auris externa) : Dış kulak, sadece karada yaşıyan memelilere özgü bir yapı olup, sesin toplanması, arttırılması ve orta kulağa iletilmesinde rol oynar. Dış kulak kapsa­mında kulak kepçesi (Auricula), dış kulak yolu (Meatus acusticus externus) ve kulak zarı (Membrana tympani) incelenir. Kulak kepçesi (Auricula) : Embriyolojik olarak 6 adet mezenşimal şişkinlikten oluşmuş, deforme huni biçimli, tipik bir yapıdır. Bazı memeliler­de, uzun ve hareketli olan kulak kepçesi insanlarda küçük ve immobil (hareketsiz) bir hale gelmiştir. Kulak şekli ile girinti ve çıkıntılarının belirgin­liği, kişiden kişiye bazı farklılıklar gösterir. Kulak kepçesinin alt bölümündeki kıkırdak çatıdan yoksun parçaya kulak memesi (Lobulus auriculae) denir. Dışkulak yolu (Meatus acusticus externus) : Dış kulak yolu, kulak kepçe­sinin topladığı ses dalgalarını kulak zarına ileten S şeklinde bir borudur. Yetiş­kinde 3-4 cm uzunluktaki bu borunun kıkırdak ve kemik olmak üzere iki bölümü (Pars cartilaginea.pars ossea) vardır. Kıkırdak ve kemik bölümler arasında 40° ‘lik bir açının bulunması nedeniyle yolun yöneltisi düz değildir. Dış kulak yolunu örten deri, kulak kepçesini saran derinin devamı olup, deri altı dokusunda kulak kiri salgılayan bezler (Gll.ceruminosae, cerumen=kulak kiri) bulunur. Yolun kıkırdak bölümü derisinde tragi olarak adlandırılan kulak kılları vardır. Kulak zan (Membrana tympani) : Kulak zarı, dış kulak yolunun sonunda, dış kulak-orta kulak sınırında yer almış, ince, yarı saydam bir zardır. Canlı bir insanda inci gibi gri-parlak (Sedef rengi) görünümdedir. Kulak zarının gergin ve gevşek olmak üzere iki bölümü (Pars tensa, pars flaccida) vardır. Gergin bölüm, zarın büyük bir kısmını işgal eder. Kulak zarının ortasındaki çöküntülü yere umbo denir. Umbo, çekiç kemiğinin kulak zarına tutunan sapının (Manubrium) ucuna rastlar. Kulak zarı aydınlatılarak incelendiğinde umbo’dan başlayıp, öne-aşağıya doğru uzanan trianguler şekilde ışıklı bir alan görülür. Bu alana Politzer üçgeni (İşık refleks üçgeni) denir. Gevşek bölüm, kulak zarının üst kısmında dar bir alan işgal eder. b. Orta kulak (Auris media): Orta kulak, temporal kemik içinde yer alan, nazofarinksle bağlantılı havalı boşluklar, işitme kemikçikleri ve bunlara bağlanan kas-bağlardan ibaret bir bütündür. Bu boşluklar içinde en büyük olan ve işitme kemikçiklerini içinde taşıyan boşluk timpanik kavite (Cauitas tympanica) olduğundan, birçok anatomist tarafından orta kulak ile özdeş olarak kullanılır. Timpanik kavite ve bununla bağlantılı diğer boşlukların havalanması, nazofarinkse açılan tuba auditiva (Eustachi-Ostaki borusu) ile sağlanır. Timpanik kavite ve mastoid havalı boşlukları : Timpanik kavite, os temporale’nin petroz parçası içinde yer alan, irregüler şekilli 1 ml hacimli bir boşluktur. Kulak zarı düzeyine göre epitimpanum (L.tympanum=davul), mezotimpanum ve hipotimpanum olarak üç bölüme ayrılır. İşitme kemikçikleri zinciri esas timpanik boşluk olan mezotimpanumda bulunur. Timpanik kavitenin 6 duvarı vardır: .Üst duvar. teğmen tympani tarafından oluşturulur. İnce olan bu duvar, orta kulak iltihaplarının kafa boşluğuna yayılmasına imkan verebilir. .Alt duvar. bulbus v.jugularis intema ile timpanik boşluğu ayıran ince bir duvardır. .Ön duvar. a.carotis intema ile komşuluk yapan bu duvarın üst bölümünde iki kanala (Semicanalis m.tensoris tympani ve tuba auditiva) ait delikler bulunur. .Arka duvar, proc.mastoideus tarafında yer alan bu duvardaki aditus ad antrum, mastoid boşluklarla timpanik kavite arasındaki bağlantıyı sağlar. .Içyan duvar. orta kulak ile iç kulak arasında yer alan bir duvar olup, yuvarlak ve oval pencere (Fenestra cochleae-yuvarlak pencere. fenestra vestibuli-oval pencere) içerir. Duvarın ortasında. kohleanın ilk kıvrımı tarafından oluşturulan promontorium bulunur. .Dışyan duvar. kulak zarı tarafından oluşturulur. Mastoid boşlukların en büyüğü antrum mastoideum olup yeni doğanda dahi mevcuttur. Diğer mastoid boşluklar (Cellulae mastoideae) 2-4 yaşlarında oluşur. İşitme kemikçikleri (Ossicula auditus) :Timpanik boşluk içinde yer alan ve kulak zarından aldıkları ses titreşimlerini 15-20 kat artışla oval pencere (Fenestra vestibuli)’ye ileten .birbiri ile eklemleşmiş üç küçük kemikçik (Çekiç- malleus. örs-incus. özengi-stapes; MİS) ‘tir. •İşitme kemikçikleri ile igili kaslar : İşitme kemikçikleri ile ilgili iki kas vardır M.tensor tympani, m.stapedius. M.tensor tympani, uzun, silindir şekilde bir kas olup kulak zarını gerer. M.stapedius kasıldığında, özengi kemiğinin tabanını oval pencereden uzaklaştırır, M.tensor tympani ve m.stapedius, kemikçik zinciri ile kulak zarının normal tonusunu korurlar. iç kulağa ulaşacak aşırı uyarıları önlerler, ses ileti aparatında regülatör ödev görürler. c. İç kulak (Auris intema) : İç kulak, temporal kemiğin petroz parçası içine yerleşmiş, insan vücudunun en iyi korunmuş organıdır. Dış ve orta kulak sadece işitme ile ilgili oldukları halde, iç kulak hem işitme hem de denge duyusunun algılandığı yapıları taşır. Kemik ve membranöz karmaşık kanallar sistemi ile, bu kanal sisteminde bulunan perilenfa, endolenfa ve reseptör hücrelerinden oluşmuş olan iç kulak iki bölüme ayrılarak incelenir : Kemik labirint (Labyrinthus osseus) : Embriyolojik olarak, zar labirinti oluşturan kulak keseciğini (Vesicula otica) saran mezenşimal dokudan meydana gelen, kapsül niteliğinde bir yapıdır. Kemik labirintin iç yüzü ile zar labirint arasındaki aralık perilenfa ile doldurulmuştur. Kemik labirintin vestibulum, kemik yarım daire kanalları ve koklea olmak üzere üç bölümü vardır. Vestibulum, kemik labirintin merkezi bölümü olup, önde koklea, arkada kemik yarım daire kanalları ile devam eder. Vestibulum içinde zar labirintin denge ile ilgili yapılarından utriculus ve sacculus bulunur. Kemik yarım daire kanalları, ön,arka ve dışyan olmak üzere üç tanedir.Bu kanalların vestibulum’a bağlanan bir uçlarında birer şişkinlik (Ampulla) bulunur. Ön ve arka yarım daire kanallarının non-ampuller bacakları, ortak bir bacak (Crus commune) ile vestibulum a bağlandığı halde, dışyan kanalın non-ampuller bacağı tek başına vestibuluma bağlanır. Koklea (Cochlea-Salyangoz kabuk) iç kulağın işitme ile ilgili yapılarını taşıyan kemik bölümüdür. İkibuçuk defa bükülmüş bir salyangoz kabuğuna benzer. Koklea’da merkezi kemik yapı olan modiolus etrafında dolanan spiral kanal (Canalis spiralis cochleae) bulunur. Bu kanal ince bir kemik lamı ile (Lamina spiralis) iki skalaya (Scala tympani, scala vestibuli) ayrılır. Zar labirint (Labyrinthus membranaceus) : Zar labirint, kemik labirint içinde yer almış, kabaca onun şekline uyan, içi endolenfa ile dolu. ince, birbirleri ile bağlantılı bir kanal ve keseler sistemidir. İşitme-denge duyusunun algılandığı esas yapıları taşıyan zar labirintin iki bölümü vardır. Vestibüler labirint : Denge ile ilgili zar labirint bölümleri (Utri­culus, sacculus, due. semicirculares)’dir. .Koklear labirint: Zar labirintin işitme ile ilgili bölümü olup, koklea içinde uzanan duc.cochlearisten ibarettir. Due. cochlearis scala media olarak ta adlandırılır. Burada, mekanik ses uyarılarını,-elektrik impulsları haline getiren ‘reverce mierophene’niteliğinde Corti organı yer alır.

http://www.biyologlar.com/duyu-organlari-1

GÖRME ORGANI (Organum visuale)

Görme organı, sağ-sol göz çukurlarına (Orbita) yerleşmiş iki adet göz olup, görsel bir dünya ile bütünleşmemizi sağlar. Kameralı göz yapısındaki insan gözü (L.oculus, Gr.ophtalmus) , tüm vücuttaki reseptörlerin % 70′ini içeren özel bir görme tabakasına sahiptir. Bu tabaka (retina) daki nöronlar-görme reseptörleri nin algıladığı görüntüler, sinir impulsları halinde vücuttaki tüm afferent liflerin 1/3 u kadar sayıdaki lifin oluşturduğu n.opticus yolu ile MSS’ne iletilir. Gözümüze dış dünyadan birçok vizüal uyanlar gelmesine karşın, elektro manyetik spektrumun 1/70 ‘ine duyarlı olduğumuzdan ancak bir kısmını görebiliriz. Buna karşın böcekler daha kısa dalgalı UV (Ultraviyole) ve daha uzun dalgalı İR (infrared) ışık spektrumunu da görebilirler. Göz anatomisi, göz küresi (Bulbus oculi) ve gözün yardımcı organları (Organa oculi jaccessoria) olmak üzere iki ana başlık altında incelenir. a. Göz küresi (Bulbus oculi) : Göz küresi.orbita içinde yer alan, yaklaşık 2,5 cm çapında 10 gr ağırlığın­da .yuvarlak bir biyokameradır. İç boşluğu üç odacığa ayrılmış olan göz küresi üç tabakalı bir- duvar yapısına sahiptir. GÖZ KÜRESİNİN DUVAR YAPISI : Dıştan içe doğm fibröz,vasküler ve sensorial olmak üzere üç tabakadan yapılıdır. 1. Fibröz tabaka (Tunica fibrosa) :Bazı anatomistler tarafından destek tabaka olarak ta adlandırılmış olan dış tabaka, kalın Jibröz bağ dokusun­dan yapılıdır. Göz küresinin şeklinin korunmasını sağlayan fibröz taba­ka, ekstraokuler kaslar için de yapışma yeri ödevi görür. Fibröz tabakanın 5/6 arka bölümü opak beyaz olup sdera (Gr. skleı os=sert) ,1/6 ön bölümü ise şeffaf-saydam olup cornea (L.corneum-=boynuzumsu) olarak adlandırılır. Göze ışık kornea yolu ile girer. Korneanın kan ve lenf damarları yoktur, kırıcılığı 40 diyoptridir. 2. Vasküler tabaka (Tunica vasculosa) : Kan damarlarından ve pigment­ten zengin bir tabakadır. Yoğun pigment içeriği nedeniyle koyu kahve renginde olup, kendine ulaşan ışınları yansıtmayıp absorbe eder. Vasküler tabakanın, arkadan öne doğru choroidea, corpus ciliare ve iris olmak üzere üç bölümü vardır. Corpus ciliare, vasküler tabakanın öndeki, kalınca bölümü olup, yapısında otonom sinirlerin innerve ettiği düz kaslar vardır. Aynı zamanda göz merceği (Lens) ’de aşıcı bağlarla corpus ciliare’ye tutunur. İris ise, göz merceğinin önünde, kasılıp gevşeyen bir diyafragma gibi yer almış bir bölüm olup,yapısında m.sphincter et m.dilator pupillae olarak adlandırılan düz kaslar vardır. İris’in ortasındaki açıklığa pupilla (L.göz bebeği) denir. 3. Sensorial tabaka (Tunica sensoria) : Göz küresinin en iç tabakası olup retinal (L.rete=ağ) veya sinirsel tabaka olarak ta adlandırılır. Sensorial tabaka, çok nazik bir tabaka olup 130 milyon kadar fotoreseptör (Rod ve koni) ile çok sayıda nöron içerir. Sensorial tabakanın arkadaki en iyi gören alanına san leke (Macula lutea) denir. N.opticus’un retinayı terkett’ıği bölüm (Discus nervi optici) ışığa duyarsız olup kör nokta olarak adlandırılır. Lens : Pupilla’nın arkasında yer alan lens (Göz merceği) oldukça elastik, yaklaşık 1 cm çapında, bikonveks bir mercektir. Lens.asıcı bağlarla (Zona ciliaris, Lig.suspensoriun lentis) corpus ciliare’ye bağlanır. Corpus ciliare’nin yapısındaki düz kas liflerinin kasılıp gevşemeleri sonucu lensin kalınlığı-kırıcılığı değişir. Göz boşlukları (Camera oculi) : Gözün iç boşluğu, üç kameraya ayrılmıştır. Bunlardan iki tanesi (Camera anterior ve camera posterior) önde olup, corpus ciliaredeki bezler tarafından salgılanan humour aqueous ile doludur. Humour aqueous, ön ka­meradaki cornea ile iris arasında yer alan Schlemm kanalları yolu ile genel dolaşıma geçer. Göz içindeki üçüncü boşluk, en büyük kamera olup camera vitrea olarak adlandırılır. Göz içinin % 80’ini kapsayan camera vitrea, lensin arkasında olup, jelatinöz bir madde olan corpus vitreum ile doludur. b. Gözün yardımcı organları (Organa oculi accessoria) : Kaşlar.göz kapakları,kirpikler,konjunktiva,gözyaşı aparatı ile orbita içindeki ekstraokuler göz kaslan, gözün yardımcı organları olarak adlandınlırlar. 1. Kaş (Superciliurh) : Frontal kemikteki herbir arcus superciliaris’in üzerin­deki deride yer alan, kısa, yatık seyirli kıllara topluca supercilium (Kaş) denir. Açıklığı aşağıya bakan bir kavis şeklinde duran kaş, gözü yoğun güneş ışınlarından, alın tarafından gelen ter salgısı ve yabancı maddelerden korur. 2. Göz kapaklan (Palpebrae) : Herbir göz için alt ve üst iki tane olan göz kapakları, birer deri kıvrımı olup, açık olduklarında göz küresi etrafında önde badem şeklinde bir açıklık ortaya çıkarırlar. Kapatıldıklarında, alt ve üst göz kapaklan arasında horizontal bir yarık (Rima palpebrarum) meydana gelir. Göz kapakları, orbita’nın iç ve dış yanında birer açı ile birleşirler. Bu birleşme yer­lerine canthus (L.göz kapaklarının birleşme noktalan) veya commissura pal­pebrarum denir. Göz kapaklarının ön yüzü deri ile örtülü olduğu halde göz küresine temas eden arka yüzleri müköz bir örtü olan conjunctiva (Konjunktiva) ile kaplanmıştır. Göz kapaklarının iç dokusu, m.orbicularis oculi,tarsus olarak adlandırılan fibröz bağ dokusu.bunlar içindeki Meibom bezleri (Gll.tarsales) ile Moll ve Zeiss bezlerinden yapılıdır.Modifiye yağ bezleri olan Meibom bezleri, sebum olarak adlandırılan salgıları ile göz kapaklarının birbirine yapışmasını engellediği gibi konjunktival yüzden gözyaşının buharlaşmasını da engeller. Göz kapakları, göz yuvarlağının tozlar ve diğer zararlı dış objelere karşı korur. Ayrıca periodik açılıp-kapanma hareketleri ile glanduler salgıların göz küresi üzerinde dağılmasına, dolayısı ile konjunktival yüzlerin sürekli ıslak kalmasına neden olur. Uyku esnasında kapanan göz kapakları konjunktival yüzdeki salgıların buharlaşmasını önler. Göz kapaklarının serbest kenarlarında cilium-kirpikler bulunur. Üst göz kapağında 100-150, alt göz kapağında 75 kadar kirpik vardır. Üst göz kapağındaki kirpikler daha uzundur. 3. Konjunktiva (Conjunctiva) :Göz kapaklarının arka göz küresinin ön yüzünü örten konjunktiva, ince, şeffaf mukoz bir örtüdür. Konjunktiva.gll conjunctivales’leri içerir. Konjunktivanın göz kapaklarındaki bölümüne palpebral konjunktiva, göz küresini saran bölümüne bulber konjunktiva denir. Göz kapaklan kapatıldığından İt ve üst iki çıkmaz şeklindeki konjunktival aralık, konjunktival kese (Saccus conjunctivalis) haline gelir. 4. Gözyaşı aparatı (Apparatus lacrimalis) : Gözyaşının üretildiği, iletildiği ve dağıtıldığı sistem gözyaşı aparatı olarak adlandırılır. Bu aparat, gözyaşı bezi, gözyaşı kanalcıktan, gözyaşı kesesi ve nazolakrimal kanal dan oluşur. Gözyaşı bezi (Gl.lacrimalis) : Gözyaşı bezi, orbita’nın superolateral bölümünde yerleşmiş, badem içi büyüklüğünde bir bezdir. Gözyaşı (L. lacrima, Gr.dacryos) olarak adlandırılan salgısı 5-12 adet boşaltma kanal­cığı ile üst konjunktival keseciğe akıtılır. Gözyaşı buradan, hareket halindeki gözkapakları sayesinde tüm saccus conjunctivalis’e dağıtılır. Bir kısmı buharlaşır; diğer bir kısmı ise iç kantus yakınında bulunan gözyaşı pınarı ‘na (Lacus lacrimalis), oradan da atılım kanallarına (Gözyaşı kanalcıkları, gözyaşı kesesi, nazolakrimal kanal) geçer. Atılım kanalları :Göz kapaklarının iç kantusa yakın kenarında,- punçtum lacrimale olarak adlandırılan küçük delikler bulunur. Bu delik­ler atılım kanallarının başlangıcıdır. Buradan başlayan ve göz kapakları içinde ilerleyerek gözyaşı kesesine ulaşan kanalcıklara canaliculus lacrimalis superior/inferior (Alt ve üst gözyaşı kanalcıkları) denir. Gözyaşı kesesi (Saccus lacrimalis) ,burun boşluğunun alt meatusuna ulaşan nazolakrimal kanal ile uzanır. Gözyaşı, göz küresinin konjunktival yüzünü sürekli olarak nemlendirir ve temizler. Gözyaşı, taşıdığı antibakterial ve lizozimal enzimlerle, saccus conjunctivalis’e ulaşan bakterileri öldürür. Gözyaşı içeriğindeki besinleri ve suyu korneaya ulaştırır. 5. Ekstraokuler kaslar : Göz küresinin tüm yönlere hareketini sağlayan, çizgili kas yapısındaki 6 kas bu başlık altında incelenir. Ekstraokuler kasların 4′ü düz. 2′si oblik şehirlidir. Düz seyirli kaslar : .M.rectus superior, M.rectus inferior, M.rectus medialis, M.rectus lateralis Oblik seyirli kaslar : M.obliquus superior, M.obliquus inferior Bu altı kas dışında, üst göz kapağını yukarıya kaldıran bir kas daha vardır M.levator palpebrae s uperioris olarak adlandırılan bu kasın somatik ve otonom sinirlerle innerve edilen iki bölümü vardır.

http://www.biyologlar.com/gorme-organi-organum-visuale

PERİFERİK SİNİR SİSTEMİ

Sinir sistemi ayrılmaz bir bütün olmasına karşın, öğretim kolaylığı ve topografik ayırım ilkeleri çerçevesinde merkez sinir sistemi ve periferik sinir sistemi olarak iki bölüme ayrılır. MSS’ni oluşturan beyin ve omurilik dışında kalan sinir sistemi bölümü, periferik sinir sistemi (Systema nervosum peripheri cum.PSS.PNS) olarak ele alımır. Periferik sinir sistemi içinde incelenen sinirler. merkez sinir sistemi ile periferide bulunan vücut bölümleri ve organlar arasındaki bağlantıyı sağlarlar. Bu bağlantılar sayesinde vücuttaki birçok organ aynı amaç için uyumlu bir şekilde çalışırlar. Vücudun bir bütün olarak çalışıp hareket etmesinde somatik ve visseral iki alt sistem rol oynar. Dış ortam­dan gelen uyarılar ile istemli çalışan yapıları (Örneğin çizgili kaslar) idare eden sisteme SOMATİK SİSTEM , vücudun iç ortamından gelen uyarılar ile istemsiz çalışan yapıları idare eden sisteme de VİSSERAL-OTONOM SİSTEM denir. Bir periferik sinir tek tip liften (Duysal veya motor) oluşabildiği gibi karışık da olabilir. Periferden aldığı izlenimleri (Ağrı. ısı. ışık. ses vb.) merkez sinir sistemine taşıyan duyurucu sinirlere DUYSAL SİNİRLER (N.sensorialis),merkez sinir siste­minden aldığı emirleri. periferdeki effektör yapılara (Kas.bez vb.) taşıyan .çalıştı­rıcı sinirlere de MOTOR SİNİRLER (N. motorius. somatomotor veya visseromotor) denir. Ortak olarak motor ve duysal liflerden oluşmuş sinirlere ise KARMA SİNİR (N.mixtus) adı verilir. Periferik bir sinir. sadece somatik liflerden oluşabildiği gibi somatik+visseral liflerden de meydana gelebilir. 1.SOMATİK SİSTEM Dış ortamda meydana gelen çeşitli değişiklikleri (Isı. ışık. ses. basınç. konum vb.),merkez sinir sistemine bu değişikliklere karşı MSS’nin hazırladığı emirleri, ilgili yapılara (Kaslar vb.) taşıyan sinirler ve bunlarla ilgili reseptörler SOMATİK SİS­TEM içinde ele alınırlar. Bu başlık altında, beyine bağlanan 12 çift kranial sinir ile omuriliğe bağlanan 31 çift spinal sinir ve yaptıkları sinir ağları (Pleksus) incelenir.

http://www.biyologlar.com/periferik-sinir-sistemi

KRANİAL SİNİRLER (Nervi craniales)

Beyinin değişik bölümlerine bağlanan 12 çift sinir, nervi craniales (Kranial sinirler CN) olarak adlandırılır. Bu sinirler.kafatası tabanındaki deliklerden geçerek kafatasının içine girerler veya kafatasından dışarı çıkarlar (Kafatasını terketmeyen CN VIII bir istisnadır.) Adlandırılmaları.fonksiyonel ve morfolojik özellikleri dikkate alınarak, numaralanmaları’ ise beyine bağlanış sırasına göre (önden arkaya doğru) yapılmıştır. Oniki çift kranial sinirin, tipik kranial sinir niteliğinde olmayan ilk ikisi ön beyine,diğerleri (I11-X1I) ise beyin sapına bağlanır. III-XII.kranial sinirlere ait MOTOR ve DUYSAL çekirdeklerinin de beyin sapında bulunması.bu beyin bölü­münün klinik önemini bir kat daha arttırmıştır. Motor (efferent) lif taşıyan kranial sinirlerin,bu liflerinin orijini beyin sapındaki motor çekirdekler (Nuclei originis) ‘lerdeki nöroniardır. Bu çekirdekler, serebral korteks ve duyu organlarından gelen bilgilere bağlı olarak uyarılır. Nuclei originis’lerdeki nöronların aksonları motor karakterli kranial sinirleri oluştururlar. Motor (efferent) liflerin üç fonksiyonu vardır: l.İslelet kaslarını innerue ederler (GSE) 2.0tonomik ganglionlardaki nöronlarla sinaps yaparlar (GVE). Ganglionlardaki nöronların aksonları da bu bilgileri kalp, düz kaslar ve bezlere ulaştırırlar. 3.Yutak kavsi mezenşiminden orijin alan yutak, gırtlak ve mimik kaslara (SVE) giderler. Duysal (afferent) lif taşıyan kranial sinirlerin bu liflerinin orijini.beyin sapı dışındaki duysal ganglionlarda (örneğin; ganglion trigeminalş, ganglion superius vb.) yer alan nöroniardır. Bu ganglionlardaki nöronların periferik uzantıları, kranial sinirler yolu ile çevreye, merkezi uzantıları ise ilgili kranial sinirlerin kökleri içinde, beyin sapındaki DUYSAL ÇEKİRDEKLERE (Nuclei terminates) ulaşır. Duysal lifler GSA, GVA, SSA ve SVA duyulan taşırlar. Kranial sinirler, aşağıda belirtildiği şekilde romen rakamları ile numaralanırlar. 1.Nervi olfactorii (Koku sinirleri.Olfaktor sinirler) 2.Nervus opticus (Görme siniri,Optik sinir) III. N.oculomotorius (Göz hareketleri siniri. Okulomotor sinir) 1.N.trochlearis (Trohlear sinir) 2.N. trigeminus (Üçüz sinir. Trigeminal sinir) 3.N.abducens (Gözün uzaklaştırıcı siniri,Abdusens sinir) VII. N.facialis (Yüz siniri.Fasial sinir) VIII. N.vestibulocochlearis (Denge ve işitme siniri. Vestibulokohlear sinir) 1.N.glossopharyngeus (Dil-yutak siniri,Glossofaringeal sinir) 2.N.vagus (Serseri sinir,Vagal sinir) 3.N.accessorius (Eklenti sinir,Aksesuvar sinir) XII. N.hypoglossus (Dil altı siniri,Hipoglossal sinir) 1.Nn.olfactorii (Koku sinirleri): SVA bir duyu olan koku uyanlarını taşıyan .tümüyle duysal bir kranial sinirdir. Koku sinirlerinin orijini, burun boşlu­ğundaki koku mukozasında yer alan bipolar nöronlar (Olfaktorik reseptör hücreleri) ‘dır. Birer kemoreseptör olarak fonksiyon gören bu nöronların mer­kezi uzantıları, her burun boşluğunda 18-20 adet koku siniri oluştururlar.Bu sinirler.etmoid kemiğin lamina cribrosae’sindeki deliklerden geçerek bulbus olfactorius’a ulaşır. Bulbus olfactorius’taki nöronların aksonları, tractus olfactorius şeklinde primer olfaktor kortekse ulaşırlar. 2.N.opticus (Görme siniri): SSA bir duyu olan görme uyarılarını taşı­yan, tümüyle duysal bir kranial sinirdir. Herbir optik sinir orijinini gözün retina tabakasındaki multipolar nöro’nlardan alan yaklaşık 1 milyon aksondan oluşur. Retinadaki multipoler nöronlar,rod ve koniler (Jotosensitif hücreler), internöronlar ve bipolar nöronların oluşturduğu fonksiyonel halka ile karşılıklı ilişki halindedir. Herbir optik sinir, orbita içinde posteromedial bir yönelti ile ilerledikten sonra. canalis opticus yolu ile kafatası boşluğuna girer. Burada karşı eşi ile birle­şen iki n.opticus. chiasma opticum’u (Optik çapraz, Gr.chi= X) oluştururlar. Optik kiazmadâ. retinanın medial yarımından gelen lifler çaprazlaşarak, lateral yarımdan kaynak alan lifler ise çaprazlaşmadan kesintisiz bir şekilde ilerlerler. Kiazmadan sonra, optik sinir lifleri tractus öpticus’lan oluşturarak corpus geniculatum laterale ye (Çok az bir bölümü de colliculus superior ve pretektal çekirdeklere ulaşır) ulaşırlar. Corpus geniculatum laterale’deki nöronlarla sinaps yapan trac. opti­cus lifleri burada nöron değiştirirler. Corpus geniculatum laterale’deki nöronların aksonları radiatio optica olarak adlandırılan kalın bir demet şeklinde, oksipital lob korteksinde Brodman’ın 17.alanındaki (Temel görme merkezi) nöronlarda sonlanır. Çok az bir trac. opticus lifi de mesencephalon’daki colliculus superior ve pre­tektal çekirdeklere gider. Bu liflerin taşıdığı bilgiler, III.IV ve VI.kranial sinir çekirdeklerine ulaşarak biliçsiz vizüel reflekslerde (Göz hareketleri ve pupiller yanıtlar ortaya çıkar) etkili olurlar. III. N.Oculomotorius (Göz hareketleri siniri): GSE ve GVE lifler taşıyan motor bir sinirdir. M. obliquus superior ve m. rectus lateralis dışındaki ekstra-okuler göz kasları ile m.sphincter pupillae ve m.ciliaris’in sirküler lifleri n.oculomotorius tarafından innerve edilir. N.oculomotorius içindeki GSE (Somatomotor) liflerin kaynağı, mesencepha­lon’daki nuc.oculomotorius. GVE (Visseromotor parasempatik) liflerin kaynağı ise nuc. ocufomotorius’un yakınında konumlanmış nuc. oculomotorius accessorius (Edinger-Westphal çekirdeği) ‘taki nöronlardır. Sinir, fossa interpedincularis’ten beyin sapını terkederek fissura orbitalis superior yolu ile orbita’ya ulaşır. Burada r.superior ve r.inferior olarak iki dala ayrılır. 1.N.trochlearis (Trohlear sinir) :GSE liflerden oluşan motor bir sinirdir. Ekstraokuler göz kaslarından sadece m.obliquus superior’u innerve eder. N.trochlearis intraserebral çapraz yapması, beyin sapının dorsal yüzünden çıkması ve en ince kranial sinir olması gibi özellikleri ile diğer kranial sinirlerden ayrılır. N.trochlearis’i oluşturacak olan liflerin kaynağı, mesencephalon’daki nuc.trochlcaris ’te bulunan nöronlardır. Sinir. fissura orbitalis superior’dan Zinn halkası dışında olarak geçip orbitaya girer. 1.N.trigeminus (Üçüz sinir) :Kranial sinirlerin en büyüğü (En uzun değil) olan n.trigeminus, radix sensoria ve radix motoria olarak adlandırılan iki kök,4 merkezi çekirdek bir duysal ganglion ile üç büyük periferik dala (N.ophtalmicus, n.maxillaris ve n.mandibularis) sahiptir. Başın esas duysal siniri olan n.trigeminus, ağrı, ısı ve dokunma duyularını beyin sapına ulâştırır. Motor çekirdekten (Nuc.masticatorius) orijin alan lifleri çiğneme kaslarını innerve eder. N.trigeminus’un motor bölümü SVE, duysal bölümü ise GSA karakterdedir. N.trigeminus’un periferik dallan içinde seyreden duysalliflerin kaynağı gang­lion trigeminale (Gng.semilunare,Gasser ganglionu)’deki nöronlardır.Bu gangliondaki nöronların merkezi uzantıları, n.trigeminus’un duysal çekirdekterine ulaşır. 1.N.ophtalmicus (Oftalmik sinir): N.trigeminus’un, tümüyle duysal lifler­den oluşmuş en küçük dalıdır. Fissura orbitalis superior yolu ile orbita’ya giren oftalmik sinir. n.lacrimalis. n.frontalis ve n.nasoiacrimalis olarak üç dala ayrılır. Oftalmik sinir, gözyaşı bezi, konjunktiva, göz kapaklan, alın derisi ve burun mukozasından GSA duyular taşır. 2.N.maxillaris (Maksiller sinir) : N.trigeminus’un, tümüyle duysal liflerden oluşan bu dalı for. rotundum’dan geçerek kafatasının dışına çıkar. Maksiller sinir. yanak. üst dudak. üst çene dişleri. burun mukozası. damak ve bir kısım yutak mukozasının genel duyusunu sağlar. 3.N.mandibularis (Mandibular sinir) :GSA lifler yanında, n.trigeminus’un motor çekirdeğinden kaynak alan tüm SVE (Branchiomotor) lifleri de taşıyan n.mandibularis, trigeminal sinirin en kalın dalıdır. For.ovale’den ‘den geçerek kafatasını terkeden sinir, altçene diş ve diş etleri,temporal bölge derisi.alt dudak ve yüzün alt bölüm derisi, dilin 2/3 ön bölümü ve ağız tabanı mukozasının duyusu ile çiğneme kaslarını innerve eder. 4.N.Abducens (Abdusens siniri) :GSE liflerden oluşan motor karakterli bir sinirdir. Ekstraokuler kaslardan m.rectus lateralis’i innerve eder. Sinire orijin teşkil eden nöronlar, pons’un alt bölümünde yer alan nuc.nervi abducentis’te bulunur. Sinir, orta hatta yakın olarak pons-bulbus birleşeğinden (Sulcus bulbopontinus) beyin sapını terkeder. Fissura orbitalis superior’dan orbita’ya giren sinir m.rectus lateralis’e ulaşır. VII. N.facialis (Yüz siniri) -.Motor (SVE. GVE) ve duysal (SVA. GVA) liflerden oluşan karma bir sinir (N.mixtus) ‘dir. Motor liflerin kaynağı nuc.nervi facialis (SVE çekirdek) ve nuc.salivarius superior. nuc.lacrimalis’lerdeki nöronlardır. SVA. GSA ve GVA gibi duysal lifler ise ekstraserebral bir ganglion olan ganglion geniculideki nöronlardan orijin alırlar. Ganglion geniculi’deki nöronla­rın merkezi uzantıları nuc.solitarius ve nuc.spinalis nervi trigerninalis’e ulaşırlar. Sulcus bulbopontinus’tan beyin sapını terkeden n.facialis.meatus acusticus internus’un fundusunda canalis facialis’e girer. For.stylomastoideum’dan kafatası dışına çıkan sinir, ışınvari bir dallanma ile gl.parotidea’yı geçerek mimik kaslara ulaşır.(SVE lifler). N.facialis, yolu boyunca m.stapedius. m.digastricus’un venter posierıor’u ve m.stylohyoideus’a da SVE lifler verir. Sinirin GVE lifleri (Parasempatik lifler) n.petrosus major yolu ile ganglion pterygopalatinum’a, chorda tympani…..>n.lingualis yolu ile ganglion submandibulare’ye ulaşır. 1.facialis, dilin 2/3 ön bölümün den tad duyusu taşır. Tad duyusu taşıyacak olan sinir hücrelerinin gövdeleri ganglion geniculi’de bulunur. Bu hücrelerin merkezi uzantıları nuc.solitarius’a. periferik uzantıları ise chorda tympanic n.lingualis hiyerarşisi ile dile ulaşır. VIII. N.vestibulocochlearis (Denge ve işitme siniri) : Sadece SSA liflerden oluşmuş, duysal bir sinirdir. Kafatasından dışarı çıkmayan tek kranial sinir n.vestibulocochlearis’tir. N.vestibulocochlearis. biri işitme (N.cochlearis). diğeri denge (N. vestibula­ris) ile ilgili olan iki ayrı sinirden meydana gelir. Bu sinirler birer periferik ganglion (Ganglion vestibulare et cochleare) ile birer grup merkezi çekirdek (Nuclei vestibulares et cochleares) e sahiptir. Ganglion vestibularede bulunan nöronların periferik uzantıları, iç kulağın “kinetik labirint” olarak adlandırılan semisirküler kanalların ampuliasındaki crista ampullaris ler ile “statik labirint” olarak adlandırılan utriculus ve sacculus ‘ların macula utriculi et saccu/ilerindeki reseptör olarak fonksiyon gören tüy hücre­lerinde sonlanır. Merkezi uzantıları ise nuclei vestibulares’lere ulaşır. Ganglion cochleare (Ganglion spirale)’deki bipolar nöronların periferik uzantıları,”auditor transducer” niteliğindeki Corti organı’nın tüy hücrelerinde sonlanır. Merkezi uzantıları ise nuclei cochleares lere ulaşır. Buradan başlayan işitme ile ilgili lifler corpus trapezoideum-»emniscus acusticus (Lemniscus lateralis)->colIiculus inferior-»corpus geniculatum mediale->radiatio acustica hiyerarşisi ile gyms temporalis superior’daki içitme korteksi (Area 41,42)’ne gider. 1.N.glossopharyngeus (Dil-yutak siniri) : Kranial sinirlerin en küçüğü olup.karma (N.mixtus) bir sinirdir. Nuc.ambiquus ve nuc.salivarius inferior olarak iki motor (SVE.GVE) çekirdek ile ganglion superius et inferius olarak iki periferik ganglionu (SVA,GVA,GSA) vardır. Nuc.ambiquus’tan orijin alan iifleri, m.sfy/opharyngeus’u.nuc.salivarius infe- rior’dan orijin alan (GVE) lifleri ise gl.parotidea’yı innerve eder. Ganglion superius et inferius’taki nöronlann periferik uzantıları dilin 1/3 arka bölümünden tad ve genel duyu.yutağın üst bölümünden genel duyu.sinus caroticus ve glomus caroticum’dan GVA duyu (Baroreseptör ve kemoreseptör duyuları) alırlar. Bu nöronlann merkezi uzantıları.ortak bir çekirdek olan nuc.solitariusa ulaşır. 1.N.vagus (Serseri sinir): Kranial sinirlerin en uzunu ve en geniş dağılıma (Baş-boyun dışında da dağılıma sahiptir) sahip olanıdır. Beş fonksiyonel bölüme sahip karma bir sinirdir. Nuc.ambiquus ve nuc.dorsalis nervi vagi olarak iki motor (SVE.GVE) çekirdek ile ganglion superius et inferius olarak iki periferik ganglionu vardır. N.vagus. otonom sistemin en kuvvetli parasempatik siniri olma yanında sempatik sistemin de en önemli antagonist siniridir. N.vagus,8-10 kökle sulcus retroolivaris’ten med.oblongata’ya bağlanır.IX ve I. kranial sinirlerle beraber for.jugulareden geçerek kafatasını terkeder. Baş- boyun göğüs ve karında birçok yapıyı innerve eder. SVE karakterli bir çekirdek olan nuc.ambiquus’tan orijin alan lifler. yumuşak damak kaslarını (M.tensor veli palatini hariç), m.styiopharyngeus hariç yutak kaslarını ve tüm gırtlak kaslarını innerve eder.(Bu kaslar yutma ve konuşmada rol oynarlar). GVE karakterli bir çekirdek olan nuc.dorsalis nervi vagi’den orijin alan lifler. gırtlak ile tüm göğüs ve karın (Flex.coli sinistra’ya kadar olan sindirim kanalı) organlarının parasempatik innervasyonunu sağlar. N.vagus’un duysal lifleri.motor lifler tarafından innerve edilen yapılardan SVA.GVA ve GSA duyular taşır. 1.N.accessorius (Eklenti sinir) : Medulla oblongata ve üst med. spinalis’ten orijin alan motor bir sinirdir. Medulla oblongata’dan orijin alan bölümüne pars vagalis. med. spinalis’ten orijin alan bölümüne pars spinalis denir. Pars vagalis’in çekirdeği nuc.ambiquus. pars spinalis’in çekirdeği nuc.nervi accessorii’dir. İki kaynaktan orijin alan lifler. n.accessorius olarak for.jugulare’den geçerek kafata­sını terkeder. Pars vagalis lifleri,sinirden ayrılarak n.vagus’a katılırlar. Pars spinalis lifleri m.sternocleidomastoideus ve m.trapeziusu innerve ederler. XII. N.hypoglossus (Dilaltı siniri) : GSE (Motor) karakterli bir sinir olup. m.palatoglossus hariç ekstrinsik ve intrinsik tüm dil kaslarını innerve eder. N.hypoglossus’u oluşturan liflerin kaynağı nuc.nervi hypoglossi’deki nöronlardır. Sinir.- canalis hypoglossi’den geçerek kafatasını terkeder ve dil kaslarına ulaşır.

http://www.biyologlar.com/kranial-sinirler-nervi-craniales

DUYU ORGANLARIMIZ

Duyu organları (Organa sensoria), canlının kendi iç dünyasında ortaya çıkan değişiklikler ile yaşadığı ortamdaki çeşitli uyarılan (Fiziksel, kimyasal. me­kanik) alarak MSS’ne iletilmesini sağlayan organlardır. Bundan 2000 yıl önce Aristo’nun, dokunma, koku, tad, işitme ve görme olmak üzere 5 duyu tanım­lamasına karşın, bugün bunlara ilaveten basınç, ağrı. sıcak, soğuk, hareket, denge. açlık. tokluk vb. duyuların da varlığını biliyoruz. Bu duyuların alınmasını sağlayan organlar. reseptör adını verdiğimiz özel algılama ünitelerine sahiptir. Reseptörlerle alınan duyum. duysal sinirlerle MSS’nin ilgili alanlarına, Korteks serebrinin genel duyu. işitme, görme merkezleri, hipotalamus. beyin sapındaki solunum ve dolaşım merkezleri) iletilir. Herbir reseptör, uyaran cinsine bağlı olmaksızın tek bir yanıt doğu­rur. Örneğin göze vurulan yumruk. parlak ışıklar şeklinde yorumlanır; derideki ısı reseptörleri elektrostimülatörle uyarılırsa sıcaklık duyusu alınır. Her reseptör kendine gelen uyarıları, sinir impulsu-elektrik enerjisine dönüştüren biyolojik bir transdüserdir. Reseptörler, lokalizasyonlarına göre dört gruba ayrılırlar. Deride bulunan ve dış ortamdan gelen direkt uyarıları alan reseptörlere eksteroreseptör, vücut içinde bulunan kan basıncı, oksijen ve karbondioksit konsantrasyonu vb. algılayan reseptörlere interoreseptör, uzaktan gelen ses, görüntü ve koku duyularını alabilen reseptörlere telereseptör, eklemler, kaslar ve kulağın vestibüler bölümünde bulunan derin duyu reseptörlerine proprioreseptör denir. Algıladıkları uyarı tiplerine göre de reseptörler. termoreseptör, nosiseptör, kemoreseptör, fotoreseptör, mekanoreseptör ve baroreseptör olarak adlandırılırlar. Duyular, genel duyular ve özel duyular olarak iki grupta ele alınırlar. Dokunma, basınç, titreşim, sıcak-soğuk, stereognosis ve propriosepsiyon gibi duyular GENEL DUYU. Görme, işitme-denge, koku ve tad ÖZEL DUYULAR ola­rak adlandırılır. Propriosepsiyon dışındaki genel duyu reseptörleri deride de bulunurlar. Bu nedenle özel duyulara girmeden önce derinin yapısı, fonksiyonları ve eklentilerini inceliyeceğiz.

http://www.biyologlar.com/duyu-organlarimiz

TAD ORGANI (Organum gustatorium) DİL

İnsanlarda, konuşma ve beslenme için vazgeçilmez bir organ olan dil, mukozasının içerdiği özel yapılardaki (Tad tomurcuğu) tad reseptörleri (Nörosensorial gustatorik hücreler) sayesinde tad organı olarak ta fonksiyon görür. Tad tomurcuk­ları (Caliculus gustatorius) dildeki papilla vallata (Herbirinde 90-250 adet) ve papilla fungiformis (Herbirinde 1-8 adet)’lerde yerleşmişlerdir. Dilde yaklaşık 10.000 adet tad tomurcuğu bulunur. Tad tomurcukları fıçı şeklinde yapılar olup, dil yüzeyine veya papilla vallataların etrafındaki aralığa bakan taraflarında birer tad delikleri (Porus gusta­torius) bulunur. Tadı algılacak, suda erimiş partiküller bu delik aracılığı ile tad tomurcuğunun içine girer. Tad tomurcukları, olfaktor mukozaya benzer şekilde tad reseptörleri niteliğindeki nöroepitelial tad hücrelerini içerir. Bu hücrelerin algıladığı tad duyumları n.lingualis (Chorda tympani bağlantısı ile duyu n.facialis’e aktarılır) ve n.glossopharyngeus yolu ile MSS’ne taşınır. Tad duyusu ile ilgili diğer bir kavram da lezzettir, Lezzet tad, koku, besinin ısısı, çiğneme anında çıkardığı ses ve görünümünün yarattığı ortak bir duyum­dur. Dilin farklı bölgeleri değişik tadları alır. Tatlı ve tuzlu dil ucunda, ekşi dil kenarlarında, acı ise dil köküne yakın bölümde algılanır.

http://www.biyologlar.com/tad-organi-organum-gustatorium-dil

GÖRME ORGANI (Organum visuale) GÖZ

Görme organı, sağ-sol göz çukurlarına (Orbita) yerleşmiş iki adet göz olup, görsel bir dünya ile bütünleşmemizi sağlar. Kameralı göz yapısındaki insan gözü (L.oculus, Gr.ophtalmus) , tüm vücuttaki reseptörlerin % 70’ini içeren özel bir görme tabakasına sahiptir. Bu tabaka (retina) daki nöronlar-görme reseptörleri nin algıladığı görüntüler, sinir impulsları halinde vücuttaki tüm afferent liflerin 1/3 u kadar sayıdaki lifin oluşturduğu n.opticus yolu ile MSS’ne iletilir. Gözümüze dış dünyadan birçok vizüal uyanlar gelmesine karşın, elektro manyetik spektrumun 1/70 ‘ine duyarlı olduğumuzdan ancak bir kısmını görebiliriz. Buna karşın böcekler daha kısa dalgalı UV (Ultraviyole) ve daha uzun dalgalı İR (infrared) ışık spektrumunu da görebilirler. Göz anatomisi, göz küresi (Bulbus oculi) ve gözün yardımcı organları (Organa oculi jaccessoria) olmak üzere iki ana başlık altında incelenir. 1.Göz küresi (Bulbus oculi) : Göz küresi.orbita içinde yer alan, yaklaşık 2,5 cm çapında 10 gr ağırlığın­da .yuvarlak bir biyokameradır. İç boşluğu üç odacığa ayrılmış olan göz küresi üç tabakalı bir- duvar yapısına sahiptir. GÖZ KÜRESİNİN DUVAR YAPISI : Dıştan içe doğm fibröz,vasküler ve sensorial olmak üzere üç tabakadan yapılıdır. 1.Fibröz tabaka (Tunica fibrosa) :Bazı anatomistler tarafından destek tabaka olarak ta adlandırılmış olan dış tabaka, kalın Jibröz bağ dokusun­dan yapılıdır. Göz küresinin şeklinin korunmasını sağlayan fibröz taba­ka, ekstraokuler kaslar için de yapışma yeri ödevi görür. Fibröz tabakanın 5/6 arka bölümü opak beyaz olup sdera (Gr. skleı os=sert) ,1/6 ön bölümü ise şeffaf-saydam olup cornea (L.corneum-=boynuzumsu) olarak adlandırılır. Göze ışık kornea yolu ile girer. Korneanın kan ve lenf damarları yoktur, kırıcılığı 40 diyoptridir. 2.Vasküler tabaka (Tunica vasculosa) : Kan damarlarından ve pigment­ten zengin bir tabakadır. Yoğun pigment içeriği nedeniyle koyu kahve renginde olup, kendine ulaşan ışınları yansıtmayıp absorbe eder. Vasküler tabakanın, arkadan öne doğru choroidea, corpus ciliare ve iris olmak üzere üç bölümü vardır. Corpus ciliare, vasküler tabakanın öndeki, kalınca bölümü olup, yapısında otonom sinirlerin innerve ettiği düz kaslar vardır. Aynı zamanda göz merceği (Lens) ’de aşıcı bağlarla corpus ciliare’ye tutunur. İris ise, göz merceğinin önünde, kasılıp gevşeyen bir diyafragma gibi yer almış bir bölüm olup,yapısında m.sphincter et m.dilator pupillae olarak adlandırılan düz kaslar vardır. İris’in ortasındaki açıklığa pupilla (L.göz bebeği) denir. 3.Sensorial tabaka (Tunica sensoria) : Göz küresinin en iç tabakası olup retinal (L.rete=ağ) veya sinirsel tabaka olarak ta adlandırılır. Sensorial tabaka, çok nazik bir tabaka olup 130 milyon kadar fotoreseptör (Rod ve koni) ile çok sayıda nöron içerir. Sensorial tabakanın arkadaki en iyi gören alanına san leke (Macula lutea) denir. N.opticus’un retinayı terkett’ıği bölüm (Discus nervi optici) ışığa duyarsız olup kör nokta olarak adlandırılır. Lens : Pupilla’nın arkasında yer alan lens (Göz merceği) oldukça elastik, yaklaşık 1 cm çapında, bikonveks bir mercektir.Lens.asıcı bağlarla (Zona ciliaris, Lig.suspensoriun lentis) corpus ciliare’ye bağlanır. Corpus ciliare’nin yapısındaki düz kas liflerinin kasılıp gevşemeleri sonucu lensin kalınlığı-kırıcılığı değişir. Göz boşlukları (Camera oculi) :Gözün iç boşluğu, üç kameraya ayrılmıştır. Bunlardan iki tanesi (Camera anterior ve camera posterior) önde olup, corpus ciliaredeki bezler tarafından salgılanan humour aqueous ile doludur. Humour aqueous, ön ka­meradaki cornea ile iris arasında yer alan Schlemm kanalları yolu ile genel dolaşıma geçer. Göz içindeki üçüncü boşluk, en büyük kamera olup camera vitrea olarak adlandırılır. Göz içinin % 80’ini kapsayan camera vitrea, lensin arkasında olup, jelatinöz bir madde olan corpus vitreum ile doludur. 1.Gözün yardımcı organları (Organa oculi accessoria) : Kaşlar.göz kapakları,kirpikler,konjunktiva,gözyaşı aparatı ile orbita içindeki ekstraokuler göz kaslan, gözün yardımcı organları olarak adlandınlırlar. 1.Kaş (Superciliurh) : Frontal kemikteki herbir arcus superciliaris’in üzerin­deki deride yer alan, kısa, yatık seyirli kıllara topluca supercilium (Kaş) denir. Açıklığı aşağıya bakan bir kavis şeklinde duran kaş, gözü yoğun güneş ışınlarından, alın tarafından gelen ter salgısı ve yabancı maddelerden korur. 2.Göz kapaklan (Palpebrae) : Herbir göz için alt ve üst iki tane olan göz kapakları, birer deri kıvrımı olup, açık olduklarında göz küresi etrafında önde badem şeklinde bir açıklık ortaya çıkarırlar. Kapatıldıklarında, alt ve üst göz kapaklan arasında horizontal bir yarık (Rima palpebrarum) meydana gelir. Göz kapakları, orbita’nın iç ve dış yanında birer açı ile birleşirler. Bu birleşme yer­lerine canthus (L.göz kapaklarının birleşme noktalan) veya commissura pal­pebrarum denir. Göz kapaklarının ön yüzü deri ile örtülü olduğu halde göz küresine temas eden arka yüzleri müköz bir örtü olan conjunctiva (Konjunktiva) ile kaplanmıştır. Göz kapaklarının iç dokusu, m.orbicularis oculi,tarsus olarak adlandırılan fibröz bağ dokusu.bunlar içindeki Meibom bezleri (Gll.tarsales) ile Moll ve Zeiss bezlerinden yapılıdır.Modifiye yağ bezleri olan Meibom bezleri, sebum olarak adlandırılan salgıları ile göz kapaklarının birbirine yapışmasını engellediği gibi konjunktival yüzden gözyaşının buharlaşmasını da engeller. Göz kapakları, göz yuvarlağının tozlar ve diğer zararlı dış objelere karşı korur. Ayrıca periodik açılıp-kapanma hareketleri ile glanduler salgıların göz küresi üzerinde dağılmasına, dolayısı ile konjunktival yüzlerin sürekli ıslak kalmasına neden olur. Uyku esnasında kapanan göz kapakları konjunktival yüzdeki salgıların buharlaşmasını önler. Göz kapaklarının serbest kenarlarında cilium-kirpikler bulunur. Üst göz kapağında 100-150, alt göz kapağında 75 kadar kirpik vardır. Üst göz kapağındaki kirpikler daha uzundur. 3.Konjunktiva (Conjunctiva) :Göz kapaklarının arka göz küresinin ön yüzünü örten konjunktiva, ince, şeffaf mukoz bir örtüdür. Konjunktiva.gll conjunctivales’leri içerir. Konjunktivanın göz kapaklarındaki bölümüne palpebral konjunktiva, göz küresini saran bölümüne bulber konjunktiva denir. Göz kapaklan kapatıldığından İt ve üst iki çıkmaz şeklindeki konjunktival aralık, konjunktival kese (Saccus conjunctivalis) haline gelir. 4.Gözyaşı aparatı (Apparatus lacrimalis) : Gözyaşının üretildiği, iletildiği ve dağıtıldığı sistem gözyaşı aparatı olarak adlandırılır. Bu aparat, gözyaşı bezi, gözyaşı kanalcıktan, gözyaşı kesesi ve nazolakrimal kanal dan oluşur. Gözyaşı bezi (Gl.lacrimalis) : Gözyaşı bezi, orbita’nın superolateral bölümünde yerleşmiş, badem içi büyüklüğünde bir bezdir. Gözyaşı (L. lacrima, Gr.dacryos) olarak adlandırılan salgısı 5-12 adet boşaltma kanal­cığı ile üst konjunktival keseciğe akıtılır. Gözyaşı buradan, hareket halindeki gözkapakları sayesinde tüm saccus conjunctivalis’e dağıtılır. Bir kısmı buharlaşır; diğer bir kısmı ise iç kantus yakınında bulunan gözyaşı pınarı ‘na (Lacus lacrimalis), oradan da atılım kanallarına (Gözyaşı kanalcıkları, gözyaşı kesesi, nazolakrimal kanal) geçer. Atılım kanalları :Göz kapaklarının iç kantusa yakın kenarında,- punçtum lacrimale olarak adlandırılan küçük delikler bulunur. Bu delik­ler atılım kanallarının başlangıcıdır. Buradan başlayan ve göz kapakları içinde ilerleyerek gözyaşı kesesine ulaşan kanalcıklara canaliculus lacrimalis superior/inferior (Alt ve üst gözyaşı kanalcıkları) denir. Gözyaşı kesesi (Saccus lacrimalis) ,burun boşluğunun alt meatusuna ulaşan nazolakrimal kanal ile uzanır. Gözyaşı, göz küresinin konjunktival yüzünü sürekli olarak nemlendirir ve temizler. Gözyaşı, taşıdığı antibakterial ve lizozimal enzimlerle, saccus conjunctivalis’e ulaşan bakterileri öldürür. Gözyaşı içeriğindeki besinleri ve suyu korneaya ulaştırır. 5.Ekstraokuler kaslar : Göz küresinin tüm yönlere hareketini sağlayan, çizgili kas yapısındaki 6 kas bu başlık altında incelenir. Ekstraokuler kasların 4’ü düz. 2’si oblik şehirlidir. Düz seyirli kaslar : .M.rectus superior, M.rectus inferior, M.rectus medialis, M.rectus lateralis Oblik seyirli kaslar : M.obliquus superior, M.obliquus inferior Bu altı kas dışında, üst göz kapağını yukarıya kaldıran bir kas daha vardır M.levator palpebrae s uperioris olarak adlandırılan bu kasın somatik ve otonom sinirlerle innerve edilen iki bölümü vardır.

http://www.biyologlar.com/gorme-organi-organum-visuale-goz

PERİFERİK SİNİR SİSTEMİ

Sinir sistemi ayrılmaz bir bütün olmasına karşın, öğretim kolaylığı ve topografik ayırım ilkeleri çerçevesinde merkez sinir sistemi ve periferik sinir sistemi olarak iki bölüme ayrılır. MSS’ni oluşturan beyin ve omurilik dışında kalan sinir sistemi bölümü, periferik sinir sistemi (Systema nervosum peripheri cum.PSS.PNS) olarak ele alımır. Periferik sinir sistemi içinde incelenen sinirler. merkez sinir sistemi ile periferide bulunan vücut bölümleri ve organlar arasındaki bağlantıyı sağlarlar. Bu bağlantılar sayesinde vücuttaki birçok organ aynı amaç için uyumlu bir şekilde çalışırlar. Vücudun bir bütün olarak çalışıp hareket etmesinde somatik ve visseral iki alt sistem rol oynar. Dış ortam­dan gelen uyarılar ile istemli çalışan yapıları (Örneğin çizgili kaslar) idare eden sisteme SOMATİK SİSTEM , vücudun iç ortamından gelen uyarılar ile istemsiz çalışan yapıları idare eden sisteme de VİSSERAL-OTONOM SİSTEM denir. Bir periferik sinir tek tip liften (Duysal veya motor) oluşabildiği gibi karışık da olabilir. Periferden aldığı izlenimleri (Ağrı. ısı. ışık. ses vb.) merkez sinir sistemine taşıyan duyurucu sinirlere DUYSAL SİNİRLER (N.sensorialis),merkez sinir siste­minden aldığı emirleri. periferdeki effektör yapılara (Kas.bez vb.) taşıyan .çalıştı­rıcı sinirlere de MOTOR SİNİRLER (N. motorius. somatomotor veya visseromotor) denir. Ortak olarak motor ve duysal liflerden oluşmuş sinirlere ise KARMA SİNİR (N.mixtus) adı verilir. Periferik bir sinir. sadece somatik liflerden oluşabildiği gibi somatik+visseral liflerden de meydana gelebilir. a. SOMATİK SİSTEM Dış ortamda meydana gelen çeşitli değişiklikleri (Isı. ışık. ses. basınç. konum vb.),merkez sinir sistemine bu değişikliklere karşı MSS’nin hazırladığı emirleri, ilgili yapılara (Kaslar vb.) taşıyan sinirler ve bunlarla ilgili reseptörler SOMATİK SİS­TEM içinde ele alınırlar. Bu başlık altında, beyine bağlanan 12 çift kranial sinir ile omuriliğe bağlanan 31 çift spinal sinir ve yaptıkları sinir ağları (Pleksus) incelenir. KRANİAL SİNİRLER (Nervi craniales) GİRİŞ : Beyinin değişik bölümlerine bağlanan 12 çift sinir, nervi craniales (Kranial sinirler CN) olarak adlandırılır. Bu sinirler.kafatası tabanındaki deliklerden geçerek kafatasının içine girerler veya kafatasından dışarı çıkarlar (Kafatasını terketmeyen CN VIII bir istisnadır.) Adlandırılmaları.fonksiyonel ve morfolojik özellikleri dikkate alınarak, numaralanmaları’ ise beyine bağlanış sırasına göre (önden arkaya doğru) yapılmıştır. Oniki çift kranial sinirin, tipik kranial sinir niteliğinde olmayan ilk ikisi ön beyine,diğerleri (I11-X1I) ise beyin sapına bağlanır. III-XII.kranial sinirlere ait MOTOR ve DUYSAL çekirdeklerinin de beyin sapında bulunması.bu beyin bölü­münün klinik önemini bir kat daha arttırmıştır. Motor (efferent) lif taşıyan kranial sinirlerin,bu liflerinin orijini beyin sapındaki motor çekirdekler (Nuclei originis) ‘lerdeki nöroniardır. Bu çekirdekler, serebral korteks ve duyu organlarından gelen bilgilere bağlı olarak uyarılır. Nuclei originis’lerdeki nöronların aksonları motor karakterli kranial sinirleri oluştururlar. Motor (efferent) liflerin üç fonksiyonu vardır: l.İslelet kaslarını innerue ederler (GSE) 2.0tonomik ganglionlardaki nöronlarla sinaps yaparlar (GVE). Ganglionlardaki nöronların aksonları da bu bilgileri kalp, düz kaslar ve bezlere ulaştırırlar.(Şekil.45) 3.Yutak kavsi mezenşiminden orijin alan yutak, gırtlak ve mimik kaslara (SVE) giderler. Duysal (afferent) lif taşıyan kranial sinirlerin bu liflerinin orijini.beyin sapı dışındaki duysal ganglionlarda (örneğin; ganglion trigeminalş, ganglion superius vb.) yer alan nöroniardır. Bu ganglionlardaki nöronların periferik uzantıları, kranial sinirler yolu ile çevreye, merkezi uzantıları ise ilgili kranial sinirlerin kökleri içinde, beyin sapındaki DUYSAL ÇEKİRDEKLERE (Nuclei terminates) ulaşır. Duysal lifler GSA, GVA, SSA ve SVA duyulan taşırlar. Kranial sinirler, aşağıda belirtildiği şekilde romen rakamları ile numaralanırlar. I. Nervi olfactorii (Koku sinirleri.Olfaktor sinirler) II. Nervus opticus (Görme siniri,Optik sinir) III. N.oculomotorius (Göz hareketleri siniri. Okulomotor sinir) IV. N.trochlearis (Trohlear sinir) V. N. trigeminus (Üçüz sinir. Trigeminal sinir) VI. N.abducens (Gözün uzaklaştırıcı siniri,Abdusens sinir) VII. N.facialis (Yüz siniri.Fasial sinir) VIII. N.vestibulocochlearis (Denge ve işitme siniri. Vestibulokohlear sinir) IX. N.glossopharyngeus (Dil-yutak siniri,Glossofaringeal sinir) X. N.vagus (Serseri sinir,Vagal sinir) XI. N.accessorius (Eklenti sinir,Aksesuvar sinir) XII. N.hypoglossus (Dil altı siniri,Hipoglossal sinir) I. Nn.olfactorii (Koku sinirleri): SVA bir duyu olan koku uyanlarını taşıyan .tümüyle duysal bir kranial sinirdir. Koku sinirlerinin orijini, burun boşlu­ğundaki koku mukozasında yer alan bipolar nöronlar (Olfaktorik reseptör hücreleri) ‘dır. Birer kemoreseptör olarak fonksiyon gören bu nöronların mer­kezi uzantıları, her burun boşluğunda 18-20 adet koku siniri oluştururlar.Bu sinirler.etmoid kemiğin lamina cribrosae’sindeki deliklerden geçerek bulbus olfactorius’a ulaşır. Bulbus olfactorius’taki nöronların aksonları, tractus olfactorius şeklinde primer olfaktor kortekse ulaşırlar. II. N.opticus (Görme siniri): SSA bir duyu olan görme uyarılarını taşı­yan, tümüyle duysal bir kranial sinirdir. Herbir optik sinir orijinini gözün retina tabakasındaki multipolar nöro’nlardan alan yaklaşık 1 milyon aksondan oluşur. Retinadaki multipoler nöronlar,rod ve koniler (Jotosensitif hücreler), internöronlar ve bipolar nöronların oluşturduğu fonksiyonel halka ile karşılıklı ilişki halindedir. Herbir optik sinir, orbita içinde posteromedial bir yönelti ile ilerledikten sonra. canalis opticus yolu ile kafatası boşluğuna girer. Burada karşı eşi ile birle­şen iki n.opticus. chiasma opticum’u (Optik çapraz, Gr.chi= X) oluştururlar. Optik kiazmadâ. retinanın medial yarımından gelen lifler çaprazlaşarak, lateral yarımdan kaynak alan lifler ise çaprazlaşmadan kesintisiz bir şekilde ilerlerler. Kiazmadan sonra, optik sinir lifleri tractus öpticus’lan oluşturarak corpus geniculatum laterale ye (Çok az bir bölümü de colliculus superior ve pretektal çekirdeklere ulaşır) ulaşırlar. Corpus geniculatum laterale’deki nöronlarla sinaps yapan trac. opti­cus lifleri burada nöron değiştirirler. Corpus geniculatum laterale’deki nöronların aksonları radiatio optica olarak adlandırılan kalın bir demet şeklinde, oksipital lob korteksinde Brodman’ın 17.alanındaki (Temel görme merkezi) nöronlarda sonlanır. Çok az bir trac. opticus lifi de mesencephalon’daki colliculus superior ve pre­tektal çekirdeklere gider. Bu liflerin taşıdığı bilgiler, III.IV ve VI.kranial sinir çekirdeklerine ulaşarak biliçsiz vizüel reflekslerde (Göz hareketleri ve pupiller yanıtlar ortaya çıkar) etkili olurlar. III. N.Oculomotorius (Göz hareketleri siniri): GSE ve GVE lifler taşıyan motor bir sinirdir. M. obliquus superior ve m. rectus lateralis dışındaki ekstra-okuler göz kasları ile m.sphincter pupillae ve m.ciliaris’in sirküler lifleri n.oculomotorius tarafından innerve edilir. N.oculomotorius içindeki GSE (Somatomotor) liflerin kaynağı, mesencepha­lon’daki nuc.oculomotorius. GVE (Visseromotor parasempatik) liflerin kaynağı ise nuc. ocufomotorius’un yakınında konumlanmış nuc. oculomotorius accessorius (Edinger-Westphal çekirdeği) ‘taki nöronlardır. Sinir, fossa interpedincularis’ten beyin sapını terkederek fissura orbitalis superior yolu ile orbita’ya ulaşır. Burada r.superior ve r.inferior olarak iki dala ayrılır. IV. N.trochlearis (Trohlear sinir) :GSE liflerden oluşan motor bir sinirdir. Ekstraokuler göz kaslarından sadece m.obliquus superior’u innerve eder. N.trochlearis intraserebral çapraz yapması, beyin sapının dorsal yüzünden çıkması ve en ince kranial sinir olması gibi özellikleri ile diğer kranial sinirlerden ayrılır. N.trochlearis’i oluşturacak olan liflerin kaynağı, mesencephalon’daki nuc.trochlcaris ’te bulunan nöronlardır. Sinir. fissura orbitalis superior’dan Zinn halkası dışında olarak geçip orbitaya girer. V. N.trigeminus (Üçüz sinir) :Kranial sinirlerin en büyüğü (En uzun değil) olan n.trigeminus, radix sensoria ve radix motoria olarak adlandırılan iki kök,4 merkezi çekirdek bir duysal ganglion ile üç büyük periferik dala (N.ophtalmicus, n.maxillaris ve n.mandibularis) sahiptir. Başın esas duysal siniri olan n.trigeminus, ağrı, ısı ve dokunma duyularını beyin sapına ulâştırır. Motor çekirdekten (Nuc.masticatorius) orijin alan lifleri çiğneme kaslarını innerve eder. N.trigeminus’un motor bölümü SVE, duysal bölümü ise GSA karakterdedir. N.trigeminus’un periferik dallan içinde seyreden duysalliflerin kaynağı gang­lion trigeminale (Gng.semilunare,Gasser ganglionu)’deki nöronlardır.Bu gangliondaki nöronların merkezi uzantıları, n.trigeminus’un duysal çekirdekterine ulaşır. a. N.ophtalmicus (Oftalmik sinir): N.trigeminus’un, tümüyle duysal lifler­den oluşmuş en küçük dalıdır. Fissura orbitalis superior yolu ile orbita’ya giren oftalmik sinir. n.lacrimalis. n.frontalis ve n.nasoiacrimalis olarak üç dala ayrılır. Oftalmik sinir, gözyaşı bezi, konjunktiva, göz kapaklan, alın derisi ve burun mukozasından GSA duyular taşır. b. N.maxillaris (Maksiller sinir) : N.trigeminus’un, tümüyle duysal liflerden oluşan bu dalı for. rotundum’dan geçerek kafatasının dışına çıkar. Maksiller sinir. yanak. üst dudak. üst çene dişleri. burun mukozası. damak ve bir kısım yutak mukozasının genel duyusunu sağlar. c. N.mandibularis (Mandibular sinir) :GSA lifler yanında, n.trigeminus’un motor çekirdeğinden kaynak alan tüm SVE (Branchiomotor) lifleri de taşıyan n.mandibularis, trigeminal sinirin en kalın dalıdır. For.ovale’den ‘den geçerek kafatasını terkeden sinir, altçene diş ve diş etleri,temporal bölge derisi.alt dudak ve yüzün alt bölüm derisi, dilin 2/3 ön bölümü ve ağız tabanı mukozasının duyusu ile çiğneme kaslarını innerve eder. VI. N.Abducens (Abdusens siniri) :GSE liflerden oluşan motor karakterli bir sinirdir. Ekstraokuler kaslardan m.rectus lateralis’i innerve eder. Sinire orijin teşkil eden nöronlar, pons’un alt bölümünde yer alan nuc.nervi abducentis’te bulunur. Sinir, orta hatta yakın olarak pons-bulbus birleşeğinden (Sulcus bulbopontinus) beyin sapını terkeder. Fissura orbitalis superior’dan orbita’ya giren sinir m.rectus lateralis’e ulaşır. VII. N.facialis (Yüz siniri) -.Motor (SVE. GVE) ve duysal (SVA. GVA) liflerden oluşan karma bir sinir (N.mixtus) ‘dir. Motor liflerin kaynağı nuc.nervi facialis (SVE çekirdek) ve nuc.salivarius superior. nuc.lacrimalis’lerdeki nöronlardır. SVA. GSA ve GVA gibi duysal lifler ise ekstraserebral bir ganglion olan ganglion geniculideki nöronlardan orijin alırlar. Ganglion geniculi’deki nöronla­rın merkezi uzantıları nuc.solitarius ve nuc.spinalis nervi trigerninalis’e ulaşırlar. Sulcus bulbopontinus’tan beyin sapını terkeden n.facialis.meatus acusticus internus’un fundusunda canalis facialis’e girer. For.stylomastoideum’dan kafatası dışına çıkan sinir, ışınvari bir dallanma ile gl.parotidea’yı geçerek mimik kaslara ulaşır.(SVE lifler). N.facialis, yolu boyunca m.stapedius. m.digastricus’un venter posierıor’u ve m.stylohyoideus’a da SVE lifler verir. Sinirin GVE lifleri (Parasempatik lifler) n.petrosus major yolu ile ganglion pterygopalatinum’a, chorda tympani…..>n.lingualis yolu ile ganglion submandibulare’ye ulaşır. N. facialis, dilin 2/3 ön bölümün den tad duyusu taşır. Tad duyusu taşıyacak olan sinir hücrelerinin gövdeleri ganglion geniculi’de bulunur. Bu hücrelerin merkezi uzantıları nuc.solitarius’a. periferik uzantıları ise chorda tympanic n.lingualis hiyerarşisi ile dile ulaşır. VIII. N.vestibulocochlearis (Denge ve işitme siniri) : Sadece SSA liflerden oluşmuş, duysal bir sinirdir. Kafatasından dışarı çıkmayan tek kranial sinir n.vestibulocochlearis’tir. N.vestibulocochlearis. biri işitme (N.cochlearis). diğeri denge (N. vestibula­ris) ile ilgili olan iki ayrı sinirden meydana gelir. Bu sinirler birer periferik ganglion (Ganglion vestibulare et cochleare) ile birer grup merkezi çekirdek (Nuclei vestibulares et cochleares) e sahiptir. Ganglion vestibularede bulunan nöronların periferik uzantıları, iç kulağın “kinetik labirint” olarak adlandırılan semisirküler kanalların ampuliasındaki crista ampullaris ler ile “statik labirint” olarak adlandırılan utriculus ve sacculus ‘ların macula utriculi et saccu/ilerindeki reseptör olarak fonksiyon gören tüy hücre­lerinde sonlanır. Merkezi uzantıları ise nuclei vestibulares’lere ulaşır. Ganglion cochleare (Ganglion spirale)’deki bipolar nöronların periferik uzantıları,“auditor transducer” niteliğindeki Corti organı’nın tüy hücrelerinde sonlanır. Merkezi uzantıları ise nuclei cochleares lere ulaşır. Buradan başlayan işitme ile ilgili lifler corpus trapezoideum-»emniscus acusticus (Lemniscus lateralis)->colIiculus inferior-»corpus geniculatum mediale->radiatio acustica hiyerarşisi ile gyms temporalis superior’daki içitme korteksi (Area 41,42)’ne gider. IX. N.glossopharyngeus (Dil-yutak siniri) : Kranial sinirlerin en küçüğü olup.karma (N.mixtus) bir sinirdir. Nuc.ambiquus ve nuc.salivarius inferior olarak iki motor (SVE.GVE) çekirdek ile ganglion superius et inferius olarak iki periferik ganglionu (SVA,GVA,GSA) vardır. Nuc.ambiquus’tan orijin alan iifleri, m.sfy/opharyngeus’u.nuc.salivarius infe- rior’dan orijin alan (GVE) lifleri ise gl.parotidea’yı innerve eder. Ganglion superius et inferius’taki nöronlann periferik uzantıları dilin 1/3 arka bölümünden tad ve genel duyu.yutağın üst bölümünden genel duyu.sinus caroticus ve glomus caroticum’dan GVA duyu (Baroreseptör ve kemoreseptör duyuları) alırlar. Bu nöronlann merkezi uzantıları.ortak bir çekirdek olan nuc.solitariusa ulaşır. X. N.vagus (Serseri sinir): Kranial sinirlerin en uzunu ve en geniş dağılıma (Baş-boyun dışında da dağılıma sahiptir) sahip olanıdır. Beş fonksiyonel bölüme sahip karma bir sinirdir. Nuc.ambiquus ve nuc.dorsalis nervi vagi olarak iki motor (SVE.GVE) çekirdek ile ganglion superius et inferius olarak iki periferik ganglionu vardır. N.vagus. otonom sistemin en kuvvetli parasempatik siniri olma yanında sempatik sistemin de en önemli antagonist siniridir. N.vagus,8-10 kökle sulcus retroolivaris’ten med.oblongata’ya bağlanır.IX ve I. kranial sinirlerle beraber for.jugulareden geçerek kafatasını terkeder. Baş- boyun göğüs ve karında birçok yapıyı innerve eder. SVE karakterli bir çekirdek olan nuc.ambiquus’tan orijin alan lifler. yumuşak damak kaslarını (M.tensor veli palatini hariç), m.styiopharyngeus hariç yutak kaslarını ve tüm gırtlak kaslarını innerve eder.(Bu kaslar yutma ve konuşmada rol oynarlar). GVE karakterli bir çekirdek olan nuc.dorsalis nervi vagi’den orijin alan lifler. gırtlak ile tüm göğüs ve karın (Flex.coli sinistra’ya kadar olan sindirim kanalı) organlarının parasempatik innervasyonunu sağlar. N.vagus’un duysal lifleri.motor lifler tarafından innerve edilen yapılardan SVA.GVA ve GSA duyular taşır. XI. N.accessorius (Eklenti sinir) : Medulla oblongata ve üst med. spinalis’ten orijin alan motor bir sinirdir. Medulla oblongata’dan orijin alan bölümüne pars vagalis. med. spinalis’ten orijin alan bölümüne pars spinalis denir. Pars vagalis’in çekirdeği nuc.ambiquus. pars spinalis’in çekirdeği nuc.nervi accessorii’dir. İki kaynaktan orijin alan lifler. n.accessorius olarak for.jugulare’den geçerek kafata­sını terkeder. Pars vagalis lifleri,sinirden ayrılarak n.vagus’a katılırlar. Pars spinalis lifleri m.sternocleidomastoideus ve m.trapeziusu innerve ederler. XII. N.hypoglossus (Dilaltı siniri) : GSE (Motor) karakterli bir sinir olup. m.palatoglossus hariç ekstrinsik ve intrinsik tüm dil kaslarını innerve eder. N.hypoglossus’u oluşturan liflerin kaynağı nuc.nervi hypoglossi’deki nöronlardır. Sinir.- canalis hypoglossi’den geçerek kafatasını terkeder ve dil kaslarına ulaşır. SPİNAL SİNİRLER (Nervi spinales) GİRİŞ : Omuriliğin ön boynuzundaki nöronların aksonları ile spinal gangliondaki nöronlann periferik uzantıları, for.intervertebrale hizasında birleşerek spinal sinir’i (N.spinalis) oluştururlar. Ön boynuz hücrelerinin .aksonlarının vertebral kanal içinde kalan ve omurilik ile for. intervertebrale arasında uzanan bölümüne ön kök -motor kök (Radix anterior) , vertebral kanal içinde kalan ve for.inter­vertebrale ile omuriliğin arka boynuzu arasında uzanan,spinal ganglion nöronları­nın merkezi uzantılarının oluşturduğu yapıya arka kök-duysal kök (Radix posterior) denir.Motor ve duysal (+sempatik) liflerden oluşan spinal sinir, karma (N.mixtus) bir sinirdir. Herbir omurilik segmentinden birer çift olmak üzere, tüm omurilik boyunca toplam 31 çift spinal sinir çıkar.31 çift spinal sinirin, omurilik bölümlerine göre dağılımı şöyledir: .BOYUN 8 çift nervi cervicales .GÖĞÜS 12 çift nervi thoracici .BEL 5 çift nervi lumbales .SAKRAL 5 çift nervi sacrales .KOKSİGEAL 1 çift nervus coccygeus Foramen intervertebrale’den çıkan spinal sinir, ramus anterior ve ramus posterior olarak iki dala ayrılır. Her iki köktende lifler taşıyan bu dallardan, r.posterior daha incedir. R. posteri or 7a ra ait lifler,sırt derisi ve sırt kaslarının innervasyonunu sağlar. Ramus anterior’lardan kaynak alan lifler. gövdenin ön ve yan bölüm­leri ile ekstremitelerin innervasyonunu sağlarlar. Bunlardan ,göğüs spinal sinirlerinin ön dalları hariç, boy un, bel ve sakral lifler pleksuslar oluştururlar. Spinal sinirler ile sempatik zincir ganglionları arasındaki bağlantı rami communicantes ler ile sağlanır. Ramus alba ve ramus grisea olarak iki tip bağlayıcı dal vardır. Ramus alba, preganglioner sempatik liflerden yapılı olup spinal sinirin merkezi bölümüne bağlanır. Ramus grisea ise postganglioner sempatik lif demeti olup spinal sinirin periferik bölümüne bağlanır.(Böyiece spinal sinirin dağıldığı sahalardaki yapılara ulaşır). Bir periferik sinir (Spinal +kranial),en dışta epineurium olarak adlandırılan bir bağ doku kılıfı ile sarılmıştır. Bu kılıfın içinde,perineurium kılıfı ile sarılı birçok sinir lifi demetleri (Fasciculus) bulunur. Spinal sinir bu fasikuluslardan yapılmıştır. Fasikulusları da endoneurium ile sarılı sinir lifleri meydana getirir. Epineurium içinde, periferik siniri besleyen kan damarları ile lenf damarları bulunur. SPİNAL SİNİRLERİN YAPMIŞ OLDUĞU PLEKSUSLAR 1. Plexus cervicalis (Boyun pleksusu,Servikal pleksus) : Boyun pleksusu. ilk dört boyun spinal sinirinin ön dallarının birleşmesi ile oluşur.Plexus cervicalis,ilk dört boyun omuru hizasında. m.scalenus medius ile m.levator scapulae üzerinde.fascia prevertebralis ve m.sternocleidomastoideus ile örtülü olarak yer alır. Boyun pleksusunun dallan. deri, kas ve kranial sinirlerle bağlantı kuran dallar olmak üzere üç grupta ele alınır. Deri dalları : Boyun ön ve yan bölgelerindeki deri ile ense derisinin dışyan bölümünün duyusunu sağlar.Deri dallarının büyük bir bölümü,- scm’nin arka kenarının ortası hizasında yüzeyelleşirler (Punçtum nervosum).Deri dalları, n.occipitalis minor. n.auricularis magnus,- n.transversus colli ve nn.supraclaviculares’lerdir. Kas dalları : Prevertebral ve infrahiyoid (strap) kaslar ile diafragmayı innerve ederler.Strap kaslar.ansa cervicalis.diafragma n.phrenicus (C 3-4-5) tarafından innerve edilir. Boyun pleksusundan ayrılan bazı daHar, n.vagus.n.hypoglossus ve n.accessorius ile bağlantı kurar. 2. Plexus brachialis (Kol pleksusu.Brakial pleksus): Kol pleksusu.omuz kemeri ile serbest üsttaraf yapılarının innervasyonunu sağlayan bir sinir ağı olup son dört (C 5-8) boyun spinal sinirleri ile ilk göğüs (T 1) spinal sinirinin ön dalları tarafından oluşturulur. M.scalenus anterior et medius arasındaki aralıkta oluşmaya başlayan pleksus. aksilla’ya kadar uzanır. Plexus brachialis’e katılan C 5-8 – T 1 ön dalları önce truncus supe­rior,truncus medius ve truncus inferior olarak üç kütük oluşturur. Daha sonra bu kütüklerin ön ve arka divisionları üç fasikulus (Fasciculus lateralis,- fasciculus medialis,fasciculus posterior) meydana getirir. Brakial pleksusun birçok siniri bu fasikuluslardan çıkar. N.dorsalis scapulae,n.thoracicus longus (Bel siniri).n.subelavius ve n.suprascapularis truncus ve köklerden, nn.pectorales, n.musculocutaneus, n.medianus, n.cut.brachii medialis, n.cut. antebrachii medialis, n.ulnaris.n.axillaris, n.thoracodorsalis. n.subscapularis ve n.radialis fasikuluslardan çıkar. .N.thoracicus longus (C 5-6-7): M.serratus anterior’u innerve eder. .Nn.pectorales (C 5-T 1) .-M.pectorales major et minor’u innerve eder. .N.musculocutaneus (C 5-6-7) :Kas dalları m.coracobrachialis.m.brac- hialis ve m.biceps brachii’ye.deri dalları (N.cut.antebrachii lateralis) önkolun dışyan bölümü derisine ulaşır. N.ulnaris (C 7-T 1) : Fasikulus medialisin en büyük dalı olup, kolda a. brachialis’in içyanında ilerler. epicondylus medialis’in arkasından geçerek önkola girer. Burada m.flex.carpi ulrıaris ile m.flex. digitorum profundus’un ulnar yarımını innerve eder. R.dorsalis nervi ulnaris dalı el sırtı derisinin yarısını duyulandırır. Avuç içine giren r.profundus (uç dal)’u tüm interosseoz. III ve IV.Iumbrikaller ile hipotenar kasları innerve eder. N.medianus (C 5-T 1) :Kolda hiçbir dal vermeden ilerleyen sinir. m.flex.carpi ıılnaıis ve m.flex.digit. profıındus’tın ulnar varımı hariç önkolun tüm yüzeyel ve derin ön grup kaslarım innerve eder. Deri dalları avuç içinin 3,5 parmak düzeyi derisini duyulandırır. N.axillaris (N.circumflexus, C 5-6) :M.teres minor ve m.deltoideus u innerve eden somatomotor dallar yanmda. m.deltoideus üzerindeki deriyi innerve eden duysal dallar verir. N.radialis (C 5-T1) : Plexus brachialis’in’in en kalın siniri oiup,/ascf’culus posteriorun devamı şeklinde uzanır. N.radialis, kol ve önkolun ekstensor kasları ile bunları saran deriyi innerve eder. El sırtı derisinin de dış yarısın. radialis tarafından durulandırılır. 2. Plexus lumbalis (Bel pleksusu,Lumbal pleksus) : Lumbal pleksus, ilk üç lumbal (L l-2-3)’in ön dallan ile L 4un ön dalının büyük bir bölümü tarafından oluşturulur. Pleksus, karın arka duvarının iç yüzünde. lumbal omurların transvers çıkıntılarının önünde ve m.psoas ma­jörün arkasında yer alır. Lumbal pleksustan. karın ön ve yan duvarları. dış genital organlar ve uyluğun innervasyonunu sağlayan şu sinirler çıkar: N.iliohypogastricus, n.ilioinguinalis, n.cut.femoris lateralis, n.obturatorius. n.femoralis ve truncus lumbosacralis. .N.iliohypogastricus (T 12-L 1) :Gluteal bölge üst-dışyan bölümü ile m.rectus abdominis’in alt bölümü üzerindeki derinin duyusunu sağlar. .N.ilioinguinalis (L 1) :Uyluğun üst-dış bölümü derisi ile penis kökü ve scrotum’un üst bölümü derisi (Kadınlarda mons pııbis ve labium maius derisi) nin duyusunu sağlar. .N.genitofemoralis (L 1-2) -.M.cremaster’e somatomotor.scrotum ve uyluk ön-üst bölge derisine duysal dallar verir. .N.cut.femoris lateralis (L 2 3) Sadece duysal bir dal olup uyluk dışyan bölüm derisini duyulandırır. N.obturatorius (L 2-3-4) :Uyluk adduktor kasları ile uyluk içyan bölüm derisini innerve eder. .N.FEMORALİS (L 2-3-4) : Plexus lumbalis’in en kalın dalıdır. N. ilıopsoas ve diz ek’lemi ekstensor kaslarına motor, uyluk ön, bacak içyan bölge derisi ile diz eklemine duysal dallar verir. .Truncus lumbosacralis (L 4-5) :Aşağıya doğru inerek plex. sacralis oluşumuna katılır. 4. Plexus sacralis (Sakral pleksus): Sakral pleksus, truncus lumbosacralis ile S 1-2-3 spinal sinirlerin ön dallarının birleşmesi ile oluşmuştur. Pleksus, küçük pelvis’in posterolateral duvarın- da.m.piriformis’in önünde ve onunla sıkı komşu olarak,m.piriformis ve vasa iliaca internalar arasında pelvik subseroz fasya içinde yer alır. Pleksustan, komşu kaslara giden muskuler dallar dışında n.cut.femoris posterior,nervi glutei ve N.İSCHİADİCUS çıkar. N.İSCHİADİCUS (Siyatik sinir) : İnsan vücudunun en uzun ve en kalın siniri olup, plexus sacralis oluşumuna katılan tüm sinirlerden (L 4-5, S 1-2-3) lifler alır. Sinir, uyluğun arka 1/3 alt bölümünde fossa poplitea’ya ulaşmadan önce n.tibialis ve n.peroneus communis dallarına ayrılır. N. ischiadicus, hamstring kaslar ile bacak ve ayağın tüm kaslarının motor, bacağın dışyan ve arka.ayağın tüm bölümlerindeki derinin duysal innervasyonunu sağlar. 5. Plexus pudendalis (Pudendal pleksus) : Pudendal pleksus, S 2-3 un ön dallarından gelen bir kısım lif ile S4 un tüm lifleri tarafından oluştumlur.Bu pleksusun en önemli siniri n.pudendus’tur. N.pudendus’tan nn.rectales inferiores, nn.perineales ve n.dorsalis penis (Kadın­da n.dorsalis clitoridis) ayrılır. VİSSERAL SİSTEM OTONOM SİNİR SİSTEMİ GİRİŞ : Otonom sinir sistemi (Visseral veya vegetatif sinir sistemi) .vücudumuz­daki istek dışı çalışan iç organların çalışmalarını düzenleyen bir sistemdir. Birbiri ile antagonist çalışan, sempatik ve parasempatik olmak üzere iki temel bölümden oluşan bu sistem sayesinde, beslenme, solunum, boşaltım, kan dolaşı­mı. üreme ve adaptasyonel fonksiyonlar değişen çevre koşullarına rağmen düzenli bir şekilde gerçekleşirken .vücut iç ortamının belli sınırlardaki sabitliği (Homeostasis) de korunur. Otonom sinir sistemi bu fonksiyonlarını.her organ için düzenlenmiş bir çalışma düzeninden ziyade, iç organların ortak yapı planında yer alan, düz kaslar. kalp kası ve bezler (Glandulae) üzerindeki zıt etkileri ile gerçekleştirir. Somatik sistemdeki olaylar bilincimiz dahilinde meydana geldiği halde. visseral sistemdeki olaylar bilincimiz dışında oluşur. Visseral efferent (motor) sistem olarak ta adlandırılan otonom sistem’in iki bölümü vardır: a. Merkezi bölüm : Otonom sistemin çalışmalarını düzenleyen ve kontrol eden merkezlerden oluşur. MSS’nin her bölümünde yer alan bu merkezler. somatik sistemden tümüyle bağımsız değildir. Merkezlerin bir bölümü, periferik bölüm için çıkış yeri olarak fonksiyon görür. b. Periferik bölüm: Periferik sinir sistemi içinde değerlendirilen,sem­patik ve parasempatik olarak iki altbölümden oluşur. Merkezi çıkış yerlerine göre sempatik sistem torakolumbal sistem. parasempatik sistem kraniosakral sistem olarak ta adlandırılır. Otonom sinir sisteminin effektör komponenti (Visseromotor bölüm) .so­matik motor sistemden (Somatomotor bölüm) iki özelliği ile ayrıcalık gösterir: 1. Visseral efferent sistemin I.nöronlannın hücre gövdeleri de soma­tomotor I.nöronlar gibi MSS’de bulunmasına karşın, bu nöronların akson­ları MSS’den çıktıktan sonra somatomotor sistemin aksine (İnnerve edilecek kas ve organa değil) otonom bir gangliona girerler. 2. Visseral efferent sistemin II.nöronları MSS’nin dışında, vücut bölüm­lerinde veya innerve edilecek organın yakınında bulunurlar. Bu nöronlar,- otonom ganglion olarak şekillenmişlerdir. Otonom gangliondaki nö­ronların aksonları düz kas ve bez gibi hedef organa ulaşırlar. I. nöron preganglioner nöron .aksonuna neurofibra pregangüonica, II. nöron postganglioner nöron.aksonuna neurofibra postganglionica denir. Otonom sisteme ait tüm preganglioner liflerdeki impulsların geçişi.sinaptik bir transmitter olan asetilkolin (Ach) aracılığı ile sağlandığı halde,postganglioner liflerdeki impulslann geçişi sempatik ve parasempatik sistem de farklı transmitterlerle sağlanır. Uyarı iletimi, sempatik sistemde noradrenalin. parasempatik sistem de asetilkolin ile gerçekleştirilir. Bu nedenle sempatik sistemden adrenerjik sistem “.parasempatik sistemden “kolinerjik sistem ‘ olarak ta söz edilir. Sempatik sistemin etkilerini yaratan-arttıran ilaçlara-maddelere sempatomimetik. sempatik etkileri yok eden-azaltan ilaçlara da sempatolitik, parasempatik sistemin etkilerini yaratan-arttıran maddelere parasempatomimetik (kolinerjik).parasempatik etkileri yok eden-azaltan maddelere de parasempatolitik (antikolinerjik) droglar-ilaçlar denir. Otonom sistemin sempatik bölümü (Pars sympathetica).vücudun aktif döneminde dominant rolded’ır. EtkiIeri enerji harcanmasına (Ergotrop. katabolik) neden olur. Otonom sinir sisteminin parasempatik bölümü (Pars parasympathetica) ise vücudun dinlenme döneminde dominant roldedir. Etkileri enerji depolamaya (Trofotrop. anabolik) yöneliktir. Kısaca belirtmek gerekirse. sempatik sistem stres ve acil durumlarda güç artışına,parasempatik sistem ise metaboliz­maya. regenerasyon ve vücut rezervlerinin yapımına hizmet eder. Limbik ve endokrin sistemler ile sıkı ilişki halinde olan otonom sistem. psişik dünyamızdan etkilendiği gibi psikosomatik olayların da doğmasında önemli rol oynamaktadır. Otonom sistemin sempatik ve parasempatik bölümleri. organizma içinde karşılıklı dengeli bir titreşim içinde bulunurlar ve uyaranlara göre hangisinin gerilim durumunda değişme olursa .diğeri de otonom olarak buna uyan bir şekilde tonusunu değiştirerek dengeyi başka bir düzeyde yeniden sağlamaya çalışır. Otonom sinir sisteminin iki bölümünü ayrı ayrı ele alacağız. • PARS SYMPATHETICA (Sempatik bölüm, Sempatik sistem): Otonom sinir sisteminin periferik sempatik bölümü, omuriliğin torakal ve lumbal (T 1-12 L 1-2) bölümlerindeki çıkış merkezleri olan nuc.interme- diolateralis (întermediolateral çekirdek)’lerden orijin aldığı için TORAKO- LUMBAL SİSTEM olarak ta adlandırılır. Preganglioner nöron (I.nöron) niteliğindeki nuc.intermediolateralis nö­ronlarının aksonları radix anterior yolu ile spinal sinire katıiır. Bu aksonlar daha sonra ramus albus’u oluşturarak spinal sinirden sempatik zincir e ulaşırlar. Sempatik zincire ulaşan preganglioner liflerin sonlanışı üç ayrı şekilde gerçekleşir: l.Bazı lifler çıktıkları düzeydeki sempatik zincir ganglionu (II.nöron, post­ganglioner nöronlar burada bulunur.)’na girerek buradaki II.nöronlarla sinaps yaparlar. II. nöronların aksonları.oluşturdukları ramus griseus yolu ile tekrar spinal sinire katılırlar. 2.Sempatik zincire ulaşan bazı preganglioner lifler, kendi düzeyindeki’ sempatik ganglion nöronları ile sinaps yapmadan zincirde yukarıya veya aşağıya doğru seyrederek farklı düzeylerdeki sempatik ganglion nö­ronları (II.nöron) ile sinaps yaparlar. 3.Sempatik zincire ulaşan bazı preganglioner lifler, hiçbir düzeydeki sempatik zincir ganglionlarmda (Paravertebral ganglion) sinaps yapma­dan preganglioner özelliklerini koruyarak sempatik zinciri terkederler ve iç organların innervasyonu ile ilgili ganglion coeliacum, ganglion aorticorenale gibi “kollateral ganglionlar’(Prevertebral ganglion)’daki nöronlarla sinaps yaparlar. Preganglioner özelliklerini koruyarak sempatik zincirden ayrılan bu liflerin oluşturduğu sinirlere nervus splanchnicus denir. Sempatik zincir (Truncus sympatheticus dexter/sinister),sempatik sinir sisteminin, periferik bölümünün temel yapısı olup. omurganın iki yanında, kafa tabanından coccyx’e kadar uzanır.Sağ-sol iki zincir aşağıda coccyk’in hizasında birbirlerine yaklaşarak ganglion impar’da birleşirler. Herbir sempatik zincir,22-23 sempatik ganglion ile bunları birbirine bşğlayan interganglioner lif demetlerinden (Rami interganglionares) oluşmuştur. Paravertebral ganglionlar olarak ta adlandırılan sempatik zincir ganglionlarının, topografik bölümlerdeki sayıları şöyledir: Boyun 3,göğüs 10-11,lumbal 4-5,sakral 4. Sempatik bölüm içinde, paravertebral ganglionlardan başka, splanknik sinirlerin sinaps yaptığı, otonom pleksuslar içinde yer alan prevertebral gangli­onlar da vardır. . PARS PARASYMPATHETIC A (Parasempatik bölüm. Parasempatik sinir sistemi) : Otonom sinir sisteminin periferik parasempatik bölümü, beyin sapı ve sakral med.spinalis’teki çıkış merkezlerinde bulunan nöronlardan (I.nöron, preganglioner nöron) orijin aldığı için KRANİO-SAKRAL SİSTEM olarak ta adlandırılır. Parasempatik sistemin kranial alt bölümü, baş-boyun. göğüs ve birçok abdominal organın, sakral alt bölümü ise alt abdominal ve pelvik organların parasempatik innervasyonunu sağlar. Gövde duvarları ve ekstremitelerin parasempatik innervasyonu yoktur. Beyin sapında kranial alt bölüme ait 5 çıkış merkezi vardır.Bu merkezlerdeki nöronların (I.nöron.preganglioner nöron) aksonları, III.,VII.,IX. ve X.kranial sinirlerle beraber kafatasını terkederler. Bunlardan. nuc.oculomotorius acces­sorius (Edinger-Westphal çekirdeği) nöronlarının aksonlan n.oculomotorius (CN III),nuc.salivarius superior ve nuc.lacrimalis nöronlarının aksonlan n.facialis (CN VII).nuc.salivarius inferior nöronlannın aksonlan n.glossopharyngeus (CN IX) ve nuc.dorsalis nervi vagi nöronlarının aksonları n.vagus içinde seyrederler. Sakral alt bölüme ait çıkış merkezleri. med.spinalis’in S 2-3-4 segmentlerindeki nuclei parasympathetic) sacrales (Onuf çekirdekleri) ‘lerdedir. Bu çekirdeklerdeki nöronların aksonlan (Preganglioner lifler), önce S 2-3-4′ten kaynak alan spinal sinirlerin ön kökleri içinde.daha sonra nn.splanchnici pelvini (Nervi erigentes) olarak şekillenerek bağımsız seyrederler. N.oculomotorius içinde seyreden preganglioner parasempatik lifler.ganglion ciliare’deki nöronlarla sinaps yaparlar. Buradan çıkan postganglioner lifler ise m.sphincter pupillae (Pupilla’yı daraltır) ve m.ciliaris (Lens’in kalınlığını değiş­tirirce ulaşır. N.facialis içinde seyreden preganglioner parasempatik lifler, ganglion pterygopalatinum (<-Nuc.lacrimalis lifleri) ve ganglion submandibulare (<-Nuc.saiivarius superior lifleri)’ye ulaşır. Bu ganglionlardaki nöronlann aksonlarının oluşturduğu postganglioner lifler gl.lacrimalis ve gl.submandibularis et gl.sublingualis’i innerve ederler. N.glossopharyngeus içinde seyreden preganglioner parasempatik lifler.gang­lion oticum’a ulaşırlar. Ganglion oticum’dan çıkan postganglioner lifler ise gl.parotis’i innerve ederler. N.vagus içinde seyreden preganglioner parasempatik lifler innerve edilecek organların yakmlannda veya duvar yapılarında bulunan ganglia terminalia ‘lara ulaşır.Terminal ganglionlardan çıkan postganglioner lifler kalp,akciğerler,kan damarları,böbrekler,özofagus,mide,ince barsaklar ve kalın barsaklann ilk yansının parasempatik innervasyonunu sağlarlar. Sakral alt bölümden kaynak alan n.erigentes’ler (Preganglioner liflerden oluşmuştur)’de vagal lifler gibi terminal ganglionlardaki nöronlarla sinaps yapar.Terminal ganglionlardan çıkan postganglioner lifler kalın barsakların alt yansını. uterus (Kadında) ve diğer genital organlar. idrar kesesi sifinkterleri. üretra ve sifinkter ani intemus’u innerve ederler.

http://www.biyologlar.com/periferik-sinir-sistemi-1

Monoklonal Antibadiler

Başka bir örnek olarak monoklonal antibadi üretimi ele alınabilir. Antibadiler (antikor), vücudun immün sisteminin bir parçası olan B lenfositler tarafından gereksinim duyulduğunda üretilen ve vücuda giren yabancı maddeyi (antijen) tanıyarak immün sistemini harekete geçiren protein molekülleridir. Bu, son derece spesifik (hem de karmaşık), iyi bir anahtar kilit eşleşmesi gibidir. Tanıma sırasında yabancının birçok antijenik bölgesine karşı çok sayıda antibadinin bulunduğu poliklonal antibadilerin sentezi söz konusudur. Tanımanın çok spesifik olmasını sağlamak için, yalnız bir antijen ile etkileşen antibadiyi, yani monoklonal antibadi diğerlerinden ayrılmalıdır. Antibadiler, Y şeklinde moleküllerdir. Tanıma kabiliyetine sahip olan bölüm Y’nin iki ucundaki spesifik antijen bağlama bölgeleridir. Bu protein molekülleri antibadinin antijen tanıma özelliğini istenildiği gibi karşılamaktadır. Dolayısıyla yalnızca bu proteinleri üretmenin yeterli olacağı görüşü vardır. Antibadi-antijen etkileşimi uzun yıllardır medikal tanı amaçlı diagnostik test kitlerinin ve immunosensörlerin hazırlanmasında kullanılmaktadır. Yine bu etkileşmeye dayanan özellikle antibadilerin saflaştırılmasında kullanılan çok sayıda biyoafinite ayırım sistemi vardır. Monoklonal antibadilerin en önemli kullanım alanlarından biri de tedavi amaçlı (ilaç ve aşı üretimi) olandır. Kullanımları, organ naklinde reddi önlemeye yönelik uygulamalardan, kanser tedavisine kadar hızla yaygınlaşmaktadır. Antibadi parçalarını (“fragmanlarını”) aşı olarak kullanmak en önemli yaklaşımlardan biridir.

http://www.biyologlar.com/monoklonal-antibadiler

BİYOSENSÖRLER

Biyosensörler, biyolojik materyaller içeren ve/veya bunları çeşitli ortamlarda kalitatif ve/veya kantitatif tayin ve izlenmesinde kullanılan cihazlardır”. Biyosensörde en önemli nokta sistemde mutlaka bir biyolojik materyal kullanılıyor olmasıdır. Bu biyolojik materyaller kullanılarak, çok seçici, çok hassas, çoğu zaman da çok daha hızlı ölçüm yapmak mümkündür. Bir biyosensör, Şekil 1’de şematik olarak gösterildiği gibi şu üç temel bileşenden oluşur : (i) tanıyıcı bölüm; (ii) tanıyan ile tanınan arasındaki etkileşmeyi elektrik sinyaline çeviren “çevirici “ (“transducer“); ve (iii) elektronik bölüm. Tanıyıcı bölümde immobilize edilmiş ligandlar bulunmakta. Ligand herhangi bir kimyasal bileşik olabilir, ancak bu bir biyolojik materyal ise (örneğin bir enzim, bir antibadi/antijen, bir oligopeptid, bir oligonükleotid, bir mikrorganizma, veya bir hayvan/bitki hücresi/dokusu) bu sensör, bir biyosensör olur. Biyosensörün tanıyıcı tabakasına takılmış bulunan ligand (“tanıyan”) ile tayini gerçekleşecek olan analit (“tanınan”) arasında, sensör yüzeyinde bir etkileşme oluşur. Bu etkileşme, biyosensörlerde çoğu kez çok seçicidir. Etkileşmenin sonucunda oluşan değişiklik, örneğin, ortaya çıkan bir kimyasal madde veya başlangıçta ortamda bulunan ve etkileşme ile kaybolan bir kimyasal madde, örneğin, bir elektrokimyasal değişikliğe (elektriksel potansiyel veya akım değişimi gibi) neden olur veya olması için uygun önlem alınır. Alternatif olarak etkileşim sonucu ortaya ısı çıkar veya kaybolur; optik özellikler değişir; veya kütle değişimi gözlenir. Cihazdaki “çevirici” birimi bu değişimi algılar ve elektrik sinyaline çevirir, ki bu da elektronik bölüm tarafından değerlendirilir ve sayısal okunabilir verilere dönüştürülür. Enzim elektrodlarda enzim molekülleri ve substrat etkileşimi sonucunda ortamdan kaybolan veya oluşan bir ürün söz konusu olur Başka türlü bir etkileşim de, sensör yüzeyinde bulunan tanıyan ile ortamda bulunan tanınan moleküllerinin bağlanma şeklinde tepkimesi söz konusudur. Buna örnek olarak immunosensörlerdeki antibadi ile antijen ilişkisi verilebilir. Tanıyan olarak oligopeptidlerin kullanıldığı afinite sistemleri de geliştirilmiştir. Nükleik asit sensörlerinde DNA, RNA, bunların fragmanlarının veya bunları taşıyan moleküllerin (örneğin RNA zinciri bulunan enzimler, vb.) tayini yapılabilmektedir. Nükleik asit sensörleri tersinir hibridizasyon/dehibridizasyon mekanizması üzerine kurulur. Kullanılan biyolojik moleküllerin orijini olan mikroorganizmalar biyosensör yüzeylerinde tanıyıcı olarak kullanılmaya başlamıştır. İlk “mikrobiyal biyosensör” arjinin seçimli bir elektroddur. Burada tanıyan “Sterptococcus faecium” mikroorganizması, ortamdaki arjinini hücre içine alıp amonyak çıkacak şekilde etkileşir, oluşan amonyak, potansiyometrik esaslı bir amonyak elektrod ile ölçülür.

http://www.biyologlar.com/biyosensorler

BİYOÇİPLER

Hayvan ve bitki hücreleri de biyosensörlerde tanıyıcı olarak kullanılır. Bu konu için karaciğer hücreleri ideal hücrelerdir çünkü fonksiyonları birçok biyokimyasalı başka türlere çevirmektir. İlk uygulama bu hücrelerle, karaciğer dokusu arjinin tanısında kullanılmıştır. Sensör yüzeyine konulan karaciğer hücreleri arjinini önce ornitin ve üreye çevirip, üre üreaz ile amonyağa dönüştürür, bu da amonyak elektrodu ile ölçülür. Biyoçip teknolojisi ile binlerce gen analizi paralel olarak, etkin yüzey alanı yaklaşık birkaç cm 2 olan bir kredi kartı boyutlarında çip üzerinde yapılabilmektedir. Biyoçip teknolojisi elektronik endüstrisinde yıllardır kullanılan çiplerden esinlenerek geliştirilmiştir. Dolayısıyla hazırlanmasında kullanılan malzemeler ve teknikler benzerlik göstermektedir. Biyoçip teknolojisinin ilk ticari ürünü GeneChip ® ticari adlı Affymetrix firmasının (Santa Clara, ABD) Lipshutz ve arkadaşlarının çalışması üzerine kurulan bir DNA çipidir. Bugün yalnız Kuzey Amerika’da hem DNA hem de protein çipi üreten 20 nin üzerinde firma vardır. Çip malzemesi genellikle, elektronik çiplerde uzun yıllardır kullanılan silikondur. Ayrıca, cam, kuartz, plastik (naylon, polpropilen, polimetilmetakrilat, vb.) kullananlar da vardır. Çip yüzeyinde fonksiyonel grupların (OH, COOH, NH 2, SH, vb.) üzerinden prob moleküller yüzeye kovalent bağlarla sağlam olarak bağlanır. Bunların yaratılması için kimyasal (kimyasal ajanlarla etkileştirme) veya fiziksel (fonksiyonel gruplar taşıyan polimerik filmle kaplama veya örneğin plazma da kimyasal grup biriktirme) yöntemler kullanılmaktadır. Biyoçipin oluşturulması için, ikinci adım “prob” moleküllerin (DNA çiplerinde farklı dizilimlerde oligonükleotidler “oligolar”, protein çiplerinde farklı yapılarda polipeptidler, genellikle antibadiler, antibadi fragmanları veya farklı dizilimlerde oligopeptidler, peptidler) yüzeye yerleştirilmesidir. Bunun için çeşitli kimyasal ajanlar kullanılarak yüzeydeki fonksiyonel gruplar aktive edilir ve prob moleküllerinin kimyasal tepkimeyle yüzeye kovalent bağlanması sağlanır. Örneğin yüzeyde karboksilik asit (COOH) grupları varsa amino-oligolar (NH 2 takılmış) veya proteinler (NH 2 grupları taşıyor) yüzeye kovalent bağlarla bağlanabilir. Tiyol (SH)-oligoları alkilleme ajanları (örneğin iyodo asetamid veya maleimid kullanarak) yüzey amin gruplarına (NH 2) bağlamak mümkün dür. Burada dikkat edilecek en önemli husus, oligonükleotidleri yüzeye bir uçlarından bağlamaktır, yani yüzeyde dikey olarak durmalarıdır. Bu sekilde yüzeyde beklenen hibridizasyon olur. Çip yüzeyinde yüzlerce bölge (“spot”) vardır. Herbir spotda binlerce aynı tür prob oligo yerleşmiştir. Oligo türü yalnızca spottan spota değişmektedir. Bir DNA çipinde böyle bir yapıyı oluşturmak üzere başlıca üç teknik kullanılır. Birinci yöntem fotolitografi. Elektronik mikroçiplerin hazırlanmasında yaygın olarak kullanılan bir tekniktir. İkincisi mikrospotlama ve üçüncüsü ise ink jet yöntemidir. Prob oligoları taşıyan çipler hazırlandıktan sonra sıra ölçüm yapmaya gelir. Bunun için tanısı yapılacak olan DNA moleküllerini önce tek sarmal zincirler haline getirmek ve işaretlemek gerekir. Lazere duyarlı fluorasan etiketler (maddeler) kullanmak en yaygın uygulanan yaklaşımdır. Tanısı yapılacak olan etiketli DNA karışımını çip üzerine koyup hibridizasyon olmasını sağlayacak koşullar yaratılır. Bu DNA yüzeyde eşleniğini bulursa tam hibridizasyon olur. DNA çipleri ile “Genomics” kapsamındaki çalışmaların hemen hemen hepsini yapmak mümkündür. DNA’da genleri ve bunların dizilimleri bulunabilir. Özellikle kriminolojik çalışmalarda çok hızlı olarak DNA testi ile suçlu belirlemesi yapabilabilir. Hastalık durumunda ortaya çıkabilecek mutasyonları izleyip, hastalık tanısını koyup, gen ekspresyon profili zamanla nasıl değiştiğini bakıp hastalığın gelişmesi/gerilemesi izlenebilir. Yeni ilaç adaylarının olası toksik etkilerini çok hızlı bir şekilde izleyip eleminasyonu çok kolaylıkla yapılabilir. Potansiyal ilaçların farmakolojik etkilerin çip üzerinde bulunabilir. “Proteomics” kapsamındaki araştırmalarda kullanılmak üzere protein çipleri geliştirilmekte. Bu çipleri oluştururken prob (“ligand”) olarak yüzeye yerleştirilen proteinlerin üç boyutlu yapıları bozulmamalıdır ve aktif yüzeyi dışa gelecek şekilde bağlanmalıdır. Ayrıca artık proteinin tamamının ligand olarak kullanılması yerine bunun aktif bölgelerinin, yani oligopeptidlerin sentetik olarak yapılması (protein sentezleyici cihazlar kullanılarak) , peptid kütüphanelerinin oluşturulması ve protein çiplerinde kullanılması söz konusudur. Peptid kütüphaneleri “faj display tekniği” ile virüs-bakteri sistemlerini kullanarak da sentezlenebilmektedir. “Protoemics” çalışmaları için peptidleri dahi prob olarak değerlendirmek mümkündür.

http://www.biyologlar.com/biyocipler

Kronik İnflamasyon ile Göz Hücrelerinin Deriye Dönüşümü

Kronik İnflamasyon ile Göz Hücrelerinin Deriye Dönüşümü

EPFL (Ecole Polytechnique Fédérale de Lausanne – İsviçre)’den araştırmacılar kronik inflamasyon (iltihap, yangı) sebebiyle kök hücrelerin yeni (o bölge veya doku için) ve anormal hücre tiplerine dönüşebildiğini keşfetti. Metaplazi olarak bilinen bu fenomen, uzun süreli veya sürekli inflamasyon durumunda hastalık biçiminde kendini gösterebiliyor. Araştırma ile ortaya çıkan sonuçlar, daha yararlı ve verimli tedavi yöntemlerin geliştirilmesinin önünü açabilir.Kronik inflamasyon, bağışıklık sistemini uzun süreler boyunca ‘açık’ veya ‘aktif’ konumda tutabilir. Bunun sonucunda da kanserden anormal yara iyileşmelerine kadar sayısız hastalığa sebep olabilmektedir. EPFL’den bilim insanları da bu listeye yeni bir sorunu keşfederek ekleme yaptı : kronik inflamasyon hücre tipini değiştirebilir; bu araştırma için göz hücreleri deri hücrelerine dönüştü. Araştırma tüm ayrıntıları ile Nature Cell Biology’de yayımlandı.Birçok doku kendisi için bir kök hücre yatağı veya başka bir deyişle kaynağı bulundurur. Bu kök hücreler yeniden yapılanma, iyleşme, kendini iyileştirme gibi süreçlerde aktif olarak kullanılır. Bununla ilişkili olarak kronik inflamasyon durumunda ne olduğunu anlamak için EPFL’nin deneysel kanser araştırmaları merkezi olan enstitüsü Swiss Institute for Experimental Cancer Research (ISREC)’den Freddy Radtke önderliğindeki bir araştırma ekibi, farelerin korneasındaki kök hücreler üzerinde çalıştı. Bunun için de kronik inflamasyonu simüle edecek metotlar kullanılarak, flüoresan boyalar ile boyanan hücrelerden elde edilen verileri analiz edildi.Araştırmacılar, korneada kök hücrelerin yakın çevresinin (komşu doku parçaları ve hücrelerin) katılaşarak sertliğin arttığını keşfetti. Bunun sebebi ise hem bağışıklık hücrelerinin varlığı hem de hücrelerin birbirine tutunmalarını ve yapıları, organları oluşturmalarını sağlayan madde miktarının artışı olarak kaydedildi.Göz Hücreleri Deri Hücrelerine DönüşüyorKornea kök hücreleri, diğer birçok hücre tipi gibi çevrelerindeki dokunun veya diğer hücrelerin sertliğini algılayabilecek ve kendisini buna uygun şekilde adapte edebilmesini sağlayan sensörlere sahiptir. Lafın kısası, eğer sertlikte değişme olursa hücreler buna tepki verir. Korneada ise araştırmacıların bulgularına göre; hücrelerin çevresinde sertliğin seviyesi bu kök hücrelerin farklı ve hatta yanlış yönde farklılaşarak olmamaları gereken hücre tiplerine dönüşmelerine sebep oluyor : normalde hücrelerin genetik yazılımları onların hangi hücre grubunu oluşturacaklarını veya bireysel olarak hangi hücre tipine dönüşeceklerini belirler.Canlı yaşamındaki sınırsız sayıdaki eksik ve hatadan birisi olarak kök hücreler bu bölgede bölünerek kornea yerine deri hücrelerini oluşturuyorlar ve bu duruma maruz kalan farelerin kör olmasına sebep oluyor. İnsanlarda ise bu tip anormal doku değişimlerine ‘metaplazi’ denmektedir ve kronik inflamasyon ile ilişkilendirilmektedir. Radtke’nin açıklaması ise şöyle : “Çalışmamız, kronik inflamasyonun anormal kök hücre davranışlarını tetiklemesi ile ilgili önemli bir mekanizmayı ortaya çıkarıyor. Bu durum da kronik inflamasyon ile ilişkisi olan birçok hastalık açısından büyük tutarlılık gösteriyor. Yine buradan yola çıkarak yeni tedavi ve ilaçlar geliştirmek de mümkün.”Kaynak :  Craig S. Nowell, Pascal D. Odermatt, Luca Azzolin, Sylke Hohnel, Erwin F. Wagner, Georg E. Fantner, Matthias P. Lutolf, Yann Barrandon, Stefano Piccolo, Freddy Radtke. Chronic inflammation imposes aberrant cell fate in regenerating epithelia through mechanotransduction. Nature Cell Biology, 2015; DOI:10.1038/ncb3290Baran Bozdağ BilimFili.com "Kronik İnflamasyon ile Göz Hücrelerinin Deriye Dönüşümü"https://bilimfili.com/kronik-inflamasyon-ile-goz-hucreleri-deriye-donusuyor/

http://www.biyologlar.com/kronik-inflamasyon-ile-goz-hucrelerinin-deriye-donusumu

Talasemi , Akdeniz Ateşi

Beta Talasemi Tanı ve Tedavisinde Güncel Yaklaşımlar Transfüzyongereksinimi daha ılımlı olup, ilk transfüzyona üçyaşından sonra başlanır. Komplikasyonlar daha az sayıda ve daha ileri yaşta ortaya çıkar.Beta talasemi tanısı, klinik bulgular velaboratuvar verileri eşliğinde kolaylıklakonulabilir. Anemi, periferik yaymadamikrositoz, parçalanmış eritrositler ve eritroidöncüller olan normoblastların görülmesi, Hbelektroforezinde HbF’nin yüksek, HbA2’ninnormal, düşük ya da yüksek, HbA’nın düşük yada yok bulunması tanı koydurucudur. Genetikmutasyon araştırılması, bir sonraki bebeğinprenatal tanısında da gerekebileceğindenönemlidir.Talasemi tedavisi, belirli bazı koşullarıgerektirir. Bu (optimum tedavi) koşullar;poliklinik ve yataklı tedavi olanakları olan,izlemde sürekliliğin sağlanabildiği deneyimli birtalasemi merkezi ile bu konuya gönül vermişdeneyimli hekimler ve hemşirelerden oluşan birçalışma grubunu kapsar. Kan transfüzyonu ve şelasyon (demirbağlayıcı tedavi) homozigot talasemi tedavisinintemelidir. Her ikisinde de amaç; hastada normalfiziksel görünüm, büyüme ve cinsel gelişme,kaliteli bir psikososyal yaşam, vekomplikasyonların önlenmesi/ertelenmesinisağlamaktır. Kan transfüzyonu ile derin anemi düzeltilir,dokulara, işlevlerini sağlıklı sürdürebilmeleri içinyeterli oksijen sağlanmış olur. İdeal bir kantransfüzyonu; hastanın ABO ve Rh grupları(olanaklı ise subgrupları da) uygun, yedi gündenfazla beklmememiş, viral belirteçleri (HBV, HCV,HIV) çalışılmış, eritrosit süspansiyonukullanımıdır. Hastanın hemoglobin değeri; 9.5g/dl'nin altında, transfüzyon sonrası 13.5 g/dlüzerinde olmamalı, ortalama 10-12 g/dl'detutulmalıdır. Hastanın gereksinimine göre, 2-4hafta aralıklarla, 10-20 ml/kg ve 2-5 ml/kg/saathızında ve kesinlikle hastabaşı ya da laboratuvartipi lökosit filtreleri ile uygulanmalıdır. Kemik iliğitransplant adayı olan olgularda kana radyoaktifışınlama yapılmalıdır. Ayrıca, lökosit filtrelerikullanımına karşın transfüzyon reaksiyonlarıgözleniyor ve transfüzyon gereksinimi doğalseyrinin üzerine çıkıyor ise alloantikor (eritrositantijenlerine karşı antikor) oluşumu araştırılmalı,plazma proteinlerine karşı oluşabilen antikorlarnedeni ile alerjik reaksiyonların gelişmesihalinde, önce antihistaminik uygulanmalı, sonrakan transfüze edilmelidir. Yıllık toplam transfüzyon gereksinimi 225ml/kg’ın üzerinde olunca splenektomiendikasyonu vardır. Splenektomiden dört haftaönce, olgulara, Pnömokok, Meningokok veHemofilus influenza aşıları yapılmalı ve yaşamboyu sürecek Penisilin profilaksisi başlatılmalıdır. Şelasyon; desferrioksamin (DFO) adlı demirbağlayıcı ilacın, intravenöz ve subkutan yoldankullanımı ile yapılır. DFO bilinen en etkin demirşelatörüdür. Son yıllarda L1 adlı, ağız yolu ilekullanılan ikinci bir demir şelatörü de piyasayasürülmüştür. Bu ilacın DFO ile dönüşümlükullanımı çalışmaları sürmektedir. Ancak, henüzülkemizde yaygın değildir. DFO'ya 10-15 transfüzyon sonrası ve/ya daferritin’in 1000 ng/L’nin üzerine çıkması ilebaşlanır. Uygulama şekli; 25-40 mg/kg, haftada5-7 gün, Desferal pompası ile cilt altınadır.DFO'nun, demir ile birlikte, çinko gibi vücuttakidiğer mineralleri de bağlayarak atılmasınaneden olduğu, iskelet sistemini olumsuzetkileyebileceği, uygulama yerinde ciltreaksiyonları ve geri dönüşümlü sensorinöralişitme kaybı oluşturduğu gösterilmiştir. Bunedenle doz ayarlaması çok dikkatli yapılmalıdır. Talasemili olgularda, psikososyal yaşam veprognoz üzerindeki etkileri nedeni ilekomplikasyonların erken tanı ve tedavisi oldukçaönemlidir. Hormon bozuklukları yetersiz üretilenhormonun yerine konması ile tedavi edilir.Örneğin; hipotiroidide L- Tiroksin, büyümehormonu eksikliğinde büyüme hormonu,hipogonadizm için seks steroidleri, tip I diyabetiçin insülin tedavisi uygulanır. Kalp tutulumundaritm düzenleme ve yetmezlik destek tedavisi,karaciğer işlev bızukluğunda nedene bağlıtedavi (interferon, ribavirin ve yetmezliktedavisi), osteoporoz varlığında da kalsiyum , Dvitamini ve bifosfonat tedavileri uygulanır.Komplikasyonlu olgular kesinlikle bir hematolog,endokrinolog, kardiyolog ve psikoloğunbulunduğu merkezlerde değerlendirilmeli veizlenmelidir.Kemik iliği transplantasyonu halen tek küratiftedavi yöntemidir. Başarı oranı %58-91 arasındabildirilmektedir. Başarı Klas I olgularda (düzenlişelasyonun uygulandığı, karaciğer 3 cm'denküçük ve fibrozisi olmayan olgular) dahayüksektir. Kemik iliği transplantasyonunun HLAtam uyumlu kardeşten yapılması yeğlenir. Kökhücre kaynağı olarak kemik iliği, periferik kanve kord kanı kullanılabilir. Gen tedavisi, kesintedavi yöntemidir. Ancak henüz deneyselçalışmalar sonuçlanmamıştır. Sonuç olarak;düzenli transfüzyon, şelasyon ve tedaviye kesinuyum, talasemide tedavisinin temelini oluşturur.Talasemililerimiz için uzun ve nitelikli bir yaşamsağlamak ve ülkemize, talasemisiz, sağlıklınesiller kazandırmak için elbirliği ile çalışmalıyız.Kaynaklar:1- Nathan DG.Prospectives on tha-lassemia. Pediatrics1998;102: 281-3.2- Tadmuri GO,Başak AN. β-Thalassemia inTurkey; A review ofthe clinical,epidemiological,molecular andevolutionary aspects.Hemoglobin2001;25: 227-39.3- UlusalHemoglobinopatiKonseyi.Hemoglobinopati veTalasemi: Önlem-Tanı-Tedavi. Antalya.2002.4- Wonke B. Clinicalmanagement of βThalassemia major.Semin Hematol2001:38: 350-9.5- Yaprak I, TürkerM, Atabay B,Özerkan E, Can Ş, veark. Talasemi majordabüyüme ve endokrinkomplikasyonlar. SSKTepecik Hast Derg2002;12: 83-90. Beta-Talasemi majorlu hastalar›n tedavisinde son y›llarda sa¤lanan geliflmeler ile yaflam kalitesi yükselmifl, yaflam süresi uzam›flhatta hastal›ktan tamamen kurtulma flans› do¤mufltur. Tedavideki en önemli güncel geliflmeler; etkin flelasyon tedavisi için oral pre-paratlar›n gelifltirilmesi, do¤um öncesi tan› uygulamalar› ile yeni hasta bebeklerin do¤umunun önlenmesi ve bugün için tek kesin te-davi yöntemi olan hematopoetik kök hücre transplantasyonudur. Son 30 y›l içinde düzenli transfüzyon ve flelasyon tedavisi ile talasemi majorlu hastalar›n prognozunda belirgin iyileflme sa¤lan-m›flt›r. Parenteral desferroxamine (DFO) uygulamalar› ile demir birikimine ba¤l› geliflen organ hasar›n›n azalarak morbidite ve morta-litede belirgin düflme oldu¤u görülmüfltür. Bununla birlikte baz› nedenlerle DFO tedavisi yetersiz kalabilmektedir. Dünya üzerindekidüzenli transfüzyon alan 72.000 hastadan sadece 25.000 inin DFO kullanabildi¤i tahmin edilmektedir. DFO kullanan baz› hastalar isekullan›m güçlükleri veya istenmeyen yan etkiler nedeniyle tedaviyi etkin bir flekilde devam ettirememektedir. Bu nedenle son y›llar-da alternatif demir flelatatörlerinin gelifltirilmesi konusunda çal›flmalar yo¤unlaflt›r›lm›flt›r. Binden fazla sentetik, mikrobiyolojik ve bit-kisel kökenli preparat denenmifltir. Bunlardan biri olan deferiprone (DFP) 9 y›ldan beri Hindistanda, 5 y›ldan beri Avrupa ülkelerinde,yaklafl›k bir y›ldan beri de ülkemizde kullan›lmaktad›r. ‹deal bir demir ba¤lay›c›n›n flu özellikleri olmal›d›r :1. Demir iyonlar›na yüksek ve özgül afinite,2. Yüksek flelasyon etkinli¤i,3. Yavafl metabolizma h›z›,4. Hücre ve doku penetrasyonu,5. Demiri tekrar geri salmamas›,6. Az toksik etki,7. Negatif demir dengesi sa¤layabilmesi,8. Düflük fiyat, ekonomik olmas›,9. A¤›zdan kullan›labilmesi. DeferiproneDFP günümüzde klinik kullan›ma uygun olan tek oral yoldan aktif demir ba¤lay›c›d›r. ‹lk kez 1995 y›l›nda Hindistan’da, 1999 y›l›ndaAvrupa’da 2004 y›l›nda da Türkiye’de klinik kullan›m için ruhsat alm›flt›r. Bafllang›çta “DFO tedavisinin kontrendike oldu¤u veya DFOile ciddi toksisite gösteren olgularda” olan DFP kullan›lma endikasyonu günümüzde DFO tedavisinin yetersiz kald›¤› hastalar› kapsa-yacak flekilde geniflletilmifltir. Dünyada 50 den fazla ülkede kullan›lmaktad›r. Birçok klinik çal›flmada transfüzyona ba¤›ml› talasemimajorlu hastalarda uzun süreli DFP tedavisi ile serum ferritini ve karaci¤er demir konsantrasyonunun düflürülebilece¤i gösterilmifl-tir. Birkaç retrospektif çal›flmada ise DFP ile tedavi olan hastalarda DFO grubuna oranla kardiyak demir yükündeki azalma ve kardi-yak fonksiyonlarda düzelmenin daha bariz oldu¤u bildirilmifltir. Günümüzde oral DFP’nun kalp dokusuna geçiflinin daha iyi ve demiryükünün giderilmesinde daha etkili bir preparat oldu¤u kabul edilmektedir. Bu bulgular talasemili hastalar için çok önemlidir. Çünkütalasemi majorlu olgularda ölümlerin %71’i kardiyak komplikasyonlar sonucu oluflmaktad›r. Kalp yetmezli¤i gelifltikten sonra genel-likle prognoz kötüdür. Erken dönemde yo¤un flelasyon tedavisi ile kardiyak fonksiyonlar›n geri gelebilece¤i kabul edilmektedir. An-cak erken dönemde EKG, EKO gibi kardiyolojik incelemeler s›kl›kla normal bulundu¤u için tan› gecikmektedir. Deferipronun genel kul-lan›mda oral olarak 75 mg/kg/gün dozunda ve maksimum günlük doz 100 mg/kg olarak önerilmektedir. DFP’un en önemli yan etkisinötropeni (<1500 / mm3 (%6.5)), ve agranülositozdur (<500 / mm3 (%0.6)). Ayr›ca bafl a¤r›s›, bulant› kusma, artralji-artropati, karaci-¤er fonksiyonlar›nda bozulma ve çinko eksikli¤i görülebilmektedir. Ancak bu istenmeyen etkilerin genellikle tedaviyi kesmeye gerekduyulacak fliddette olmad›¤› bildirilmektedir. Kendi merkezimizde DFP tedavisi alan ve 8 ayd›r izlemde olan 58 talasemi majorlu has-tan›n üçünde GIS yan etkileri, ikisinde nötropeni di¤er ikisinde ise artrit bulgusu gözlenmifl ancak k›sa süreli tedavi kesilmesini taki-ben tekrar tedaviye devam edilmifltir.Kombine fielasyon TedavisiBirden fazla flelatör ajan kullan›lmas›n›n flelasyon tedavisine daha esnek bir yaklafl›m getirece¤i ve muhtemelen tedaviye uyumuart›rarak yaflam kalitesini yükseltece¤i kabul edilmektedir. Kombine flelasyonun birçok avantajlar› vard›r:1. Farkl› kimyasal özellikleri nedeniyle farkl› demir kompartmanlar›na geçifl ve farkl› demir ba¤lama kapasiteleri mümkün olabil-mektedir,2. Klinik çal›flmalar DFO ve DFP un sinerjik olduklar› ve beraber kullan›ld›klar›nda daha etkin sonuç al›nabilece¤ini göstermifltir. Buetki “shuttle” etkisi ile aç›klanmaktad›r: DFP lipofilik özelli¤i nedeniyle dokulara kolayca penetre olmakta demiri ba¤layarak kan do-lafl›m›nda bulunan DFO’e aktarmaktad›r. DFP tek bafl›na kullan›ld›¤›nda plazmada ba¤l› demir geçici olarak artmakta, DFO eklenme-si ile DFP ile ba¤l› olan demir DFO aktar›larak daha etkin bir flelasyon yap›labilmektedir. 3. Baz› flelatörlerin toksik etkileri doza ba¤›ml› oldu¤u için kombine tedavide daha düflük dozlar kullan›labilmesi tedavi toksisitesi-ni de düflürecektir.4. Dozun azalt›lmas› ve yan etkilerin azalmas› tedaviye uyumu artırır

http://www.biyologlar.com/talasemi-akdeniz-atesi

Gelişim Biyolojisi

Gelişim biyolojisi, canlıların büyüme ve gelişimlerini inceleyen bilim dalı. Modern gelişim biyolojisi, dokular, organlar ve sistemlerin oluşumunda rol alan hücrelerin gelişimini, değişimini, farklılaşımını ve şekil almasını (morfojenez) inceler. Embriyoloji, gelişim biyolojisinin bir alt birimidir ve tek hücrenin (genelde zigotun) oluşumundan embriyonik gelişim aşamasının sonuna kadarki gelişimi inceler ki serbest yaşam bazen embriyonik gelişimin tamamlanmasından da önce başlar. Bir başka alt dal ise evrimsel gelişim biyolojisidir. Bu dal 1990'larda moleküler gelişim biyolojisi ve evrimsel biyolojideki buluşların birleştirilmesi ve yeni bakış açılarının yaratılması ile ortaya çıkan bir sentezdir. Evrimsel gelişim biyolojisi canlıların evrimsel bağlamdaki organizmal formları ve çeşitliliğiyle ilgilenir. Gelişim Biyolojisi'nde kullanılan başlıca model organizmalar Omurgalılar Lancelet - Branchiostoma lanceolatum Zebra balığı - Danio rerio Medaka balığı - Oryzias latipes Fugu balığı - Takifugu rubripes Kurbağa - Xenopus laevis ve Xenopus tropicalis Tavuk - Gallus gallus Fare - Mus musculus Sıçan - Rattus norvegicus Tavşan - Oryctolagus cuniculus Omurgasızlar Deniz anası Solucanlar - Caenorhabditis elegans, Caenorhabditis pacificus Meyve sineği - Drosophila melanogaster Bitkiler Arabidopsis - Arabidopsis thaliana Mısır - Zea mays Buğday - Triticum aestivum Pirinç - Oryza sativa Gelişim biyolojisinin tarihine şöyle bir göz attığımızda ve üşenmeyip 17. yüzyılın sonlarına, yani üreme ile ilgili teorilerin ilk ortaya atıldığı dönemlere kadar gittiğimizde, Nicolas Hartsoeker isiminde, Danimarkalı bir matematikçi ve fizikçinin yaptığı çalışmalara rastlıyoruz. Hartsoeker geliştirdiği mikroskopla insan ve başka hayvan türlerinin spermlerini inceledi. Sonunda, her spermin içinde “animalcule”  adı verilen minyatür bir insan bulunduğu fikrini ortaya attı. Zaman içinde Hartsoeker’in bu “küçük adam”ı literatürde pekçokları tarafından “homunculus” olarak anılmaya başlandı. “Küçük adamın” anne karnında gelişip bebeğe dönüştüğünü iddia edenler Spermist adını aldılar. Neyse ki daha o zamanlar bile onlara karşı çıkan “yumurtacılar - ovistler” vardı. Fakat “homunculus” işi üzerinde biraz daha düşünenler, kavramın bir miktar karmaşık olduğunu nihayet farkettiler: Eğer spermin içindeki minyatür bir adamsa yani bir homunculussa, bu adamın da kendi spermleri, spermlerinin içinde başka homunculuslar, o homunculusların kendi spermleri vs… olmalıydı. Yani işin sonu -felsefedeki ismiyle- bir “reductio ad absurdum”a (reduction to the impossible – olmayana ergiye), sonsuza uzanan bir homunculus zincirine varıyordu. Aşağıda resmini gördüğünüz ve bilim merkezinin önünde bir örneği bulunan homunculus ise, daha farklı bir amaç için kullanılıyor. Bu acayip insan figürleri aslında vücudumuzun hangi bölgelerinin ne kadar duyarlı olduğunu ve beyin korteksinde (beyin kabuğu) kapladıkları alanın birbirine oranını gösteriyor. Örneğin ellerin bu kadar büyük olması, bu bölgenin kendisinden küçük bölgelere göre daha duyarlı olduğu anlamına geliyor. Bu bir “duyusal homunculus” (sensory homunculus). “Hareket homunculusu” (motor homunculus) olarak tanımlanan başka bir çeşidi de, benzer şekilde beyin korteksinde hareketle ilgili, hangi organın ne büyüklükte bir alanı kapladığını simgeliyor. Öte yandan homunculus kelimesinin ilk ortaya çıkışı çok daha eski tarihlerde simyacılarla olmuş. Kelimeyi ilk kullanan kişinin Paracelsus adında bir simyacı olduğu düşünülüyor. Bununla birlikte simya içinde de çeşitlilik gösteriyor homunculus kavramı. Benim rastladığım en ilginç örneklerden biri, mandrake adı verilen ve büyücülükte bolca kullanılan bir bitkinin kökünde “homunculus” bulunduğu inancı. Bu inanışın en yaygın versiyonuna bakılırsa, mandrake bitkisi, asılarak idam edilen bir erkeğin semeninin vücudun son kasılışlarıyla döküldüğü yerlerde yetişirmiş. Bu inanca, bitkinin köklerinin kimi zaman insana çok benzeyen bir şekle sahip olması sebep olmuş. Fakat iş bununla bitmiyor. Bu bitkinin kökü, bir cuma günü, gün ağarmadan önce siyah bir köpeğe bağlanarak topraktan çıkarılır, süt ve bal ile yıkanıp beslenirse (kimi “tariflerde” bunlara kan da ekleniyor), kökün, sahibini kötülüklerden koruyacak minyatür bir insana dönüşeceğine inanılıyormuş. Homunculus, bu tip hoş ayrıntılardan hoşlanan J. K. Rowling’in de gözünden kaçmamış: Harry Potter hayranları, serinin “Sırlar Odası” bölümündeki çığlık atan mandrake bitkilerini belki çoktan hatırlamışlardır bile. Örnekler bitmiyor… Bilim ve teknolojide, çalışan sistemler tanımlanırken, bu sistemlerin “içlerinde bulunan küçük bir insan tarafından çalıştırıldıkları” aksiyomu kabul ediliyormuş. Felsefede “homunculus uslamlama” adı verilen bir kavram var ve teorilerin eksik kaldıkları noktaları belirlemek için kullanılıyor. Homunculus uslamlamaya göre eğer bir teorinin “tam” olması için “küçük bir adama” ihtiyaç duyuluyorsa, o teori yanlıştır. Oldukça karmaşık duyuluyor değil mi? “Küçük adam” oldukça “büyük” işlere bulaşmış görünüyor. Burada yazıma son vermeden önce, kelimenin özellikle bilim, teknoloji ve felsefedeki kullanımları hakkında bilgisi olanları paylaşmaya davet etmek istiyorum.Animalcule kelimesini ilk kez kullanan kişi Hartsoeker değil, onunla aynı zamanlarda yaşamış ve kendi yaptığı mikroskopla mikroorganizmaları ilk kez gözlemlemiş olan Anton van Leeuwenhoek’tur. Ayrıca çok güvenilir bazı kaynaklar bile, Hartsoeker’in ya da Leeuwenhoek’un homunculus kelimesini spermin içindeki küçük adam için kullandığını belirtmektedir fakat bunun doğru olmadığını hemen belirteyim. Tarihte bir noktada ortaya çıkmış bu yanlış anlama, nesiller boyu hocaların öğrencilerini yanlış bilgilendirmelerine sebep olmuş. Sizler de şu an bunu deneyimlemiş bir örneğin satırlarını okumaktasınız Wikipedia ve hatta gelişim biyolojisi derslerinin Scott Gilbert tarafından yazılan en favori ders kitabı bile bu hataya düşmüş. Hatta kimi kaynaklar bu iki bilim insanının sperm içinde küçük bir adamın var olduğu iddiasında bile bulunmadıklarını vurguluyor. Fakat Leeuwenhoek’un ağzından çıkan cümleleri aktardıklarını iddia eden başka kaynaklar bunun tersini gösteriyor.

http://www.biyologlar.com/gelisim-biyolojisi

Talasemi

Beta Talasemi Tanı ve Tedavisinde Güncel Yaklaşımlar Transfüzyongereksinimi daha ılımlı olup, ilk transfüzyona üçyaşından sonra başlanır. Komplikasyonlar daha az sayıda ve daha ileri yaşta ortaya çıkar.Beta talasemi tanısı, klinik bulgular velaboratuvar verileri eşliğinde kolaylıklakonulabilir. Anemi, periferik yaymadamikrositoz, parçalanmış eritrositler ve eritroidöncüller olan normoblastların görülmesi, Hbelektroforezinde HbF’nin yüksek, HbA2’ninnormal, düşük ya da yüksek, HbA’nın düşük yada yok bulunması tanı koydurucudur. Genetikmutasyon araştırılması, bir sonraki bebeğinprenatal tanısında da gerekebileceğindenönemlidir.Talasemi tedavisi, belirli bazı koşullarıgerektirir. Bu (optimum tedavi) koşullar;poliklinik ve yataklı tedavi olanakları olan,izlemde sürekliliğin sağlanabildiği deneyimli birtalasemi merkezi ile bu konuya gönül vermişdeneyimli hekimler ve hemşirelerden oluşan birçalışma grubunu kapsar. Kan transfüzyonu ve şelasyon (demirbağlayıcı tedavi) homozigot talasemi tedavisinintemelidir. Her ikisinde de amaç; hastada normalfiziksel görünüm, büyüme ve cinsel gelişme,kaliteli bir psikososyal yaşam, vekomplikasyonların önlenmesi/ertelenmesinisağlamaktır. Kan transfüzyonu ile derin anemi düzeltilir,dokulara, işlevlerini sağlıklı sürdürebilmeleri içinyeterli oksijen sağlanmış olur. İdeal bir kantransfüzyonu; hastanın ABO ve Rh grupları(olanaklı ise subgrupları da) uygun, yedi gündenfazla beklmememiş, viral belirteçleri (HBV, HCV,HIV) çalışılmış, eritrosit süspansiyonukullanımıdır. Hastanın hemoglobin değeri; 9.5g/dl'nin altında, transfüzyon sonrası 13.5 g/dlüzerinde olmamalı, ortalama 10-12 g/dl'detutulmalıdır. Hastanın gereksinimine göre, 2-4hafta aralıklarla, 10-20 ml/kg ve 2-5 ml/kg/saathızında ve kesinlikle hastabaşı ya da laboratuvartipi lökosit filtreleri ile uygulanmalıdır. Kemik iliğitransplant adayı olan olgularda kana radyoaktifışınlama yapılmalıdır. Ayrıca, lökosit filtrelerikullanımına karşın transfüzyon reaksiyonlarıgözleniyor ve transfüzyon gereksinimi doğalseyrinin üzerine çıkıyor ise alloantikor (eritrositantijenlerine karşı antikor) oluşumu araştırılmalı,plazma proteinlerine karşı oluşabilen antikorlarnedeni ile alerjik reaksiyonların gelişmesihalinde, önce antihistaminik uygulanmalı, sonrakan transfüze edilmelidir. Yıllık toplam transfüzyon gereksinimi 225ml/kg’ın üzerinde olunca splenektomiendikasyonu vardır. Splenektomiden dört haftaönce, olgulara, Pnömokok, Meningokok veHemofilus influenza aşıları yapılmalı ve yaşamboyu sürecek Penisilin profilaksisi başlatılmalıdır. Şelasyon; desferrioksamin (DFO) adlı demirbağlayıcı ilacın, intravenöz ve subkutan yoldankullanımı ile yapılır. DFO bilinen en etkin demirşelatörüdür. Son yıllarda L1 adlı, ağız yolu ilekullanılan ikinci bir demir şelatörü de piyasayasürülmüştür. Bu ilacın DFO ile dönüşümlükullanımı çalışmaları sürmektedir. Ancak, henüzülkemizde yaygın değildir. DFO'ya 10-15 transfüzyon sonrası ve/ya daferritin’in 1000 ng/L’nin üzerine çıkması ilebaşlanır. Uygulama şekli; 25-40 mg/kg, haftada5-7 gün, Desferal pompası ile cilt altınadır.DFO'nun, demir ile birlikte, çinko gibi vücuttakidiğer mineralleri de bağlayarak atılmasınaneden olduğu, iskelet sistemini olumsuzetkileyebileceği, uygulama yerinde ciltreaksiyonları ve geri dönüşümlü sensorinöralişitme kaybı oluşturduğu gösterilmiştir. Bunedenle doz ayarlaması çok dikkatli yapılmalıdır. Talasemili olgularda, psikososyal yaşam veprognoz üzerindeki etkileri nedeni ilekomplikasyonların erken tanı ve tedavisi oldukçaönemlidir. Hormon bozuklukları yetersiz üretilenhormonun yerine konması ile tedavi edilir.Örneğin; hipotiroidide L- Tiroksin, büyümehormonu eksikliğinde büyüme hormonu,hipogonadizm için seks steroidleri, tip I diyabetiçin insülin tedavisi uygulanır. Kalp tutulumundaritm düzenleme ve yetmezlik destek tedavisi,karaciğer işlev bızukluğunda nedene bağlıtedavi (interferon, ribavirin ve yetmezliktedavisi), osteoporoz varlığında da kalsiyum , Dvitamini ve bifosfonat tedavileri uygulanır.Komplikasyonlu olgular kesinlikle bir hematolog,endokrinolog, kardiyolog ve psikoloğunbulunduğu merkezlerde değerlendirilmeli veizlenmelidir.Kemik iliği transplantasyonu halen tek küratiftedavi yöntemidir. Başarı oranı %58-91 arasındabildirilmektedir. Başarı Klas I olgularda (düzenlişelasyonun uygulandığı, karaciğer 3 cm'denküçük ve fibrozisi olmayan olgular) dahayüksektir. Kemik iliği transplantasyonunun HLAtam uyumlu kardeşten yapılması yeğlenir. Kökhücre kaynağı olarak kemik iliği, periferik kanve kord kanı kullanılabilir. Gen tedavisi, kesintedavi yöntemidir. Ancak henüz deneyselçalışmalar sonuçlanmamıştır. Sonuç olarak;düzenli transfüzyon, şelasyon ve tedaviye kesinuyum, talasemide tedavisinin temelini oluşturur.Talasemililerimiz için uzun ve nitelikli bir yaşamsağlamak ve ülkemize, talasemisiz, sağlıklınesiller kazandırmak için elbirliği ile çalışmalıyız.Kaynaklar:1- Nathan DG.Prospectives on tha-lassemia. Pediatrics1998;102: 281-3.2- Tadmuri GO,Başak AN. β-Thalassemia inTurkey; A review ofthe clinical,epidemiological,molecular andevolutionary aspects.Hemoglobin2001;25: 227-39.3- UlusalHemoglobinopatiKonseyi.Hemoglobinopati veTalasemi: Önlem-Tanı-Tedavi. Antalya.2002.4- Wonke B. Clinicalmanagement of βThalassemia major.Semin Hematol2001:38: 350-9.5- Yaprak I, TürkerM, Atabay B,Özerkan E, Can Ş, veark. Talasemi majordabüyüme ve endokrinkomplikasyonlar. SSKTepecik Hast Derg2002;12: 83-90. Beta-Talasemi majorlu hastalar›n tedavisinde son y›llarda sa¤lanan geliflmeler ile yaflam kalitesi yükselmifl, yaflam süresi uzam›flhatta hastal›ktan tamamen kurtulma flans› do¤mufltur. Tedavideki en önemli güncel geliflmeler; etkin flelasyon tedavisi için oral pre-paratlar›n gelifltirilmesi, do¤um öncesi tan› uygulamalar› ile yeni hasta bebeklerin do¤umunun önlenmesi ve bugün için tek kesin te-davi yöntemi olan hematopoetik kök hücre transplantasyonudur. Son 30 y›l içinde düzenli transfüzyon ve flelasyon tedavisi ile talasemi majorlu hastalar›n prognozunda belirgin iyileflme sa¤lan-m›flt›r. Parenteral desferroxamine (DFO) uygulamalar› ile demir birikimine ba¤l› geliflen organ hasar›n›n azalarak morbidite ve morta-litede belirgin düflme oldu¤u görülmüfltür. Bununla birlikte baz› nedenlerle DFO tedavisi yetersiz kalabilmektedir. Dünya üzerindekidüzenli transfüzyon alan 72.000 hastadan sadece 25.000 inin DFO kullanabildi¤i tahmin edilmektedir. DFO kullanan baz› hastalar isekullan›m güçlükleri veya istenmeyen yan etkiler nedeniyle tedaviyi etkin bir flekilde devam ettirememektedir. Bu nedenle son y›llar-da alternatif demir flelatatörlerinin gelifltirilmesi konusunda çal›flmalar yo¤unlaflt›r›lm›flt›r. Binden fazla sentetik, mikrobiyolojik ve bit-kisel kökenli preparat denenmifltir. Bunlardan biri olan deferiprone (DFP) 9 y›ldan beri Hindistanda, 5 y›ldan beri Avrupa ülkelerinde,yaklafl›k bir y›ldan beri de ülkemizde kullan›lmaktad›r. ‹deal bir demir ba¤lay›c›n›n flu özellikleri olmal›d›r :1. Demir iyonlar›na yüksek ve özgül afinite,2. Yüksek flelasyon etkinli¤i,3. Yavafl metabolizma h›z›,4. Hücre ve doku penetrasyonu,5. Demiri tekrar geri salmamas›,6. Az toksik etki,7. Negatif demir dengesi sa¤layabilmesi,8. Düflük fiyat, ekonomik olmas›,9. A¤›zdan kullan›labilmesi. DeferiproneDFP günümüzde klinik kullan›ma uygun olan tek oral yoldan aktif demir ba¤lay›c›d›r. ‹lk kez 1995 y›l›nda Hindistan’da, 1999 y›l›ndaAvrupa’da 2004 y›l›nda da Türkiye’de klinik kullan›m için ruhsat alm›flt›r. Bafllang›çta “DFO tedavisinin kontrendike oldu¤u veya DFOile ciddi toksisite gösteren olgularda” olan DFP kullan›lma endikasyonu günümüzde DFO tedavisinin yetersiz kald›¤› hastalar› kapsa-yacak flekilde geniflletilmifltir. Dünyada 50 den fazla ülkede kullan›lmaktad›r. Birçok klinik çal›flmada transfüzyona ba¤›ml› talasemimajorlu hastalarda uzun süreli DFP tedavisi ile serum ferritini ve karaci¤er demir konsantrasyonunun düflürülebilece¤i gösterilmifl-tir. Birkaç retrospektif çal›flmada ise DFP ile tedavi olan hastalarda DFO grubuna oranla kardiyak demir yükündeki azalma ve kardi-yak fonksiyonlarda düzelmenin daha bariz oldu¤u bildirilmifltir. Günümüzde oral DFP’nun kalp dokusuna geçiflinin daha iyi ve demiryükünün giderilmesinde daha etkili bir preparat oldu¤u kabul edilmektedir. Bu bulgular talasemili hastalar için çok önemlidir. Çünkütalasemi majorlu olgularda ölümlerin %71’i kardiyak komplikasyonlar sonucu oluflmaktad›r. Kalp yetmezli¤i gelifltikten sonra genel-likle prognoz kötüdür. Erken dönemde yo¤un flelasyon tedavisi ile kardiyak fonksiyonlar›n geri gelebilece¤i kabul edilmektedir. An-cak erken dönemde EKG, EKO gibi kardiyolojik incelemeler s›kl›kla normal bulundu¤u için tan› gecikmektedir. Deferipronun genel kul-lan›mda oral olarak 75 mg/kg/gün dozunda ve maksimum günlük doz 100 mg/kg olarak önerilmektedir. DFP’un en önemli yan etkisinötropeni (<1500 / mm3 (%6.5)), ve agranülositozdur (<500 / mm3 (%0.6)). Ayr›ca bafl a¤r›s›, bulant› kusma, artralji-artropati, karaci-¤er fonksiyonlar›nda bozulma ve çinko eksikli¤i görülebilmektedir. Ancak bu istenmeyen etkilerin genellikle tedaviyi kesmeye gerekduyulacak fliddette olmad›¤› bildirilmektedir. Kendi merkezimizde DFP tedavisi alan ve 8 ayd›r izlemde olan 58 talasemi majorlu has-tan›n üçünde GIS yan etkileri, ikisinde nötropeni di¤er ikisinde ise artrit bulgusu gözlenmifl ancak k›sa süreli tedavi kesilmesini taki-ben tekrar tedaviye devam edilmifltir.Kombine fielasyon TedavisiBirden fazla flelatör ajan kullan›lmas›n›n flelasyon tedavisine daha esnek bir yaklafl›m getirece¤i ve muhtemelen tedaviye uyumuart›rarak yaflam kalitesini yükseltece¤i kabul edilmektedir. Kombine flelasyonun birçok avantajlar› vard›r:1. Farkl› kimyasal özellikleri nedeniyle farkl› demir kompartmanlar›na geçifl ve farkl› demir ba¤lama kapasiteleri mümkün olabil-mektedir,2. Klinik çal›flmalar DFO ve DFP un sinerjik olduklar› ve beraber kullan›ld›klar›nda daha etkin sonuç al›nabilece¤ini göstermifltir. Buetki “shuttle” etkisi ile aç›klanmaktad›r: DFP lipofilik özelli¤i nedeniyle dokulara kolayca penetre olmakta demiri ba¤layarak kan do-lafl›m›nda bulunan DFO’e aktarmaktad›r. DFP tek bafl›na kullan›ld›¤›nda plazmada ba¤l› demir geçici olarak artmakta, DFO eklenme-si ile DFP ile ba¤l› olan demir DFO aktar›larak daha etkin bir flelasyon yap›labilmektedir. 3. Baz› flelatörlerin toksik etkileri doza ba¤›ml› oldu¤u için kombine tedavide daha düflük dozlar kullan›labilmesi tedavi toksisitesi-ni de düflürecektir.4. Dozun azalt›lmas› ve yan etkilerin azalmas› tedaviye uyumu artırır.

http://www.biyologlar.com/talasemi

Nanoteknoloji ve Nano Tıp

Nanoteknoloji ve Nano Tıp

Nanoteknoloji Nedir : Atomları ve molekülleri tek tek işleme ve yeniden düzenleme yoluyla kullanışlı,materyal,araç ve sitem yaratma sanatı ve bilimi.

http://www.biyologlar.com/nanoteknoloji-ve-nano-tip

Sinir Sistemi

1- Nöronlar Uyarılma , uyarıyı değerlendirme , uyarıyı taşıma (iletme) ve diğer hücreleri uyarma Yeteneği vardır. Sinir sisteminin esas hücreleridir. Uyarıyı alma : Kimyasal veya fiziksel etkilerle dendrıt , hücre gövdesi ve ranvier boğumlarından olur. Uyarıyı İletme (taşıma) : Elektriksel etkiyle gerçekleşir. Uyarma : Kimyasal olarak gerçekleşir. Morfolojilerine göre üçe ayrılır. 1-Uni polar (tek kutuplu) : Daha çok omurgasızlarda , omurgalılarda embriyonal gelişiminde görülür. 2-Bi polar (iki kutuplu) : Kulakta (korti organında) duyma , burunda koklama , retinada ve sinir merkezinde görülür. 3-Multi polar (çok kutuplu) : Sinir sisteminin çoğu hücreleri böyledir. - Uni polar ve bi polar nöronlar sensorik (duyu nöronu)karakterindedir. - Multi polar nöronlar ise ara ve motor nöronları karakterindedir. Görevlerine göre nöronlar üç çeşittir. 1-Duyu nöronları:Reseptörlerden aldığı uyarıları ara nöronlar taşıyan nöronlardır. 2-Ara nöronlar: Duyu nöronlarından aldıkları uyarıları değerlendirip ilgili davranışın oluşması için efektörle ilgili motor nöronlara aktaran ve M.S.S yi oluşturan nöronlardır 3-Motor nöronlar:Ara nöronlardan aldıkları uyarıları ilgili efektörlere taşıyan nöronlardır. 2-Nöroglia Hücreleri Nöronların beslenmesi . Artık maddelerin uzaklaştırılması . Nöronların izolasyonu ve İmpulsların düzenli iletimi . Nöronların desteklenmesi . Sistemin toksin ve mikro organizmalara karşı korunması . Dokusal dejenerasyonda dejenere olan bölgenin doldurulması ve yamanmasında . Merkezi sistemde nöronlarda miyelin kınını oluşturma (beyin ve omurilik ak maddesinde) rol oynar. 3-Schwann Hücreleri Periferik sinirlerde miyelin kınını oluşturmak. Miyelin sinirlerde aksonu kuşatmak. Periferik aksonların İşlevliliğinin devamını sağlarlar. Periferik sinirlerde aksonların yaşamı ve fonksiyonlarının devamı için zorunludur. Periferik sinirlerde aksonların regenerasyonunu sağlar. Nörilemmayı meydana getirir. , Miyelin Kını Aksonlarda izolasyonu sağlayarak uyartı iletim hızını arttırır. Miyelinsiz nöronlarda aksonlar schwann hücreleri ile örtülüdür. Nörona ait oluşum değildir. Ranvier boğumlarında bulunmaz. Merkezi sistemde glia hücreleri perifer sistemde schwann hücreleri oluşturur. Merkezi sinir sisteminin çoğu hücreleri ve otonom sisteminin postganglionik nöronları miyelinsizdir. Miyelin izolasyon görevi gördüğü için impulsun iletimi ranvier boğumları arasında sıçramalarla (Saltotorik) gerçekleşir ve ileti hızı artar. Nöronlarda enerji tasarrufu sağlar. Miyelin Kınını Taşıyan Yapılar 1-Somatik sinirler 2-merkezi sinir sisteminin bazı hücreleri 3-Otonom sistemin preganglionik nöronları İmpuls Oluşumu ve İletimi Sinir Hücresi Uyarıldığında (İmpuls oluştuğunda), O2 tüketimi artar. Glikoz tüketimi artar. CO2 artar. Isı artar. Na iyonları hücre içerisine alınır. ATP tüketimi artar. K iyonları hücre dışına çıkar. Uyarılan sinir hücresinde elektriksel polarizasyonda gerçekleşen değişimler: Sinir telinden geçen impuls sayısı 1-Uyartının kuvveti 2-Uyartının şiddeti 3-Uyartının tekrarlanma sıklığı 4-Uyartının süresine..................... bağlıdır İmpulsun hızı 1-Aksonun miyelinli olup olmaması (Miyelinli sinirlerde daha hızlı) 2-Ranvier boğum sayısı (Sayı azaldıkça hız artar) (Arasındaki mesafe arttıkça hız artar.) 3-Akson çapı (Çap büyüdükçe hız artar.) NOT : Ranvier boğumları arasındaki mesafenin uzaması iletimi hızlandırır. İmpulsların Özelliği ve Sonuçları (Etkileri) Eşik şiddeti altındaki uyarılar sinirde tepki oluşturmaz. Eşik şiddetindeki uyartı sinirde bir veya birkaç impuls oluşturur. Bu impulslar sinir boyunca ilerler. İmpulslar sinapsları geçse bile efektör yapıda tepki zayıf ve bölgesel olur. Eşik şiddetinden fazla uyarı sinirde İmpuls sayısının artmasına Sinapstan geçen impuls sayısının artmasına Tepkinin şiddetinin artmasına Daha fazla efektörle cevap verilmesine neden olur. Uyartının şiddeti impulsun hızını ve etkisini değiştirmez. Uyartının şiddeti oluşan impuls sayısıyla doğru orantılıdır. İmpuls sayısı uyartının şiddeti ve süresine bağlıdır. Uyartının şekli (Kimyasal veya Fiziksel) impuls özelliklerini etkilemez. İmpuls sinapslardan daha yavaş geçer.(Kimyasal yol) İmpulsların sinapslarda engellenmesi veya desteklenmesi (kolaylaştırılması) diğer sinapslarla salgılanan nörotransmiter maddeler veya kimyasal alıcılarla olur. Farklı resöpterlerden alınan farklı uyaranlar sinir hücrelerinde aynı mekanizma ile taşınır. Tepkinin Derecesinde Nöronların sayısı Dizilişleri İmpuls sayısı Uyartı süresi Nöronlar arasındaki bağlantı sayısı önemlidir. A-Difüz (Ağsı) Sinir Sistemi Hidralarda görülür. İlk özelleşmiş sinir sistemidir. İlk özelleşmiş hücreler (Nöronlar) bu sistemde görülür. Merkezileşme yoktur. Tek tip nöronlardan oluşur. Ancak getirici götürücü roller üstlenir. Nöronlar arası sinaps bölgesi bulunmaz., impuls hücreden hücreye fiziksel temas bölgelerinden geçer. İmpulslar hücreler arasında zayıflayarak taşınır. Uyartının şiddeti önemlidir. Zayıf uyarana lokal şiddetli uyarana genel tepki verirler. Anlamlı tepkiler yoktur. Değişik uyarana tek tip tepki verirler. Tepki tüm vücut a verilir. (Uzaklaşma , Trikositlerin açılması vb.) Nöronlarda impuls her yönde iletilir. (Uyartı vücudun her yönüne yayılır.) B-Radyal (Halkasal) Sinir Sistemi Medüzlerde görülür. Halkasal ve ışınsal olarak bağımsız organize olan iki sistemden oluşur. Ektodermal sistemle beslenme sağlanır. (Multipolar nöronlar.) Işınsal ve radyal sistemle ritmik hareket sağlanır. (Bipolar nöronlar.) İlk sinaps oluşumu bu canlılarda görülür ve iletim (impuls) tek yönde iletilir. Beslenme ve hareket birbirinden bağımsız şekilde gerçekleşebilir. Merkezi sinir sistemi bulunmaz. C-İp Merdiven Sinir Sistemi Planariyalardan itibaren tüm organizmalarda görülür. Organizmanın ventral (karın) bölgesinde yer alır. Sistem sağ ve sol iki sinir kordonu ve bunları enine bağlayan sinirlerden oluşur. Baş bölgesinde merkezi ganglion (beyin görevi görür) ve her halkada bir çift ganglion bulunur. (omurilik görevi görür.) Reseptör ve efektörler gelişkindir. Bu nedenle sinir sisteminde ilk kez nöronlar yapı ve işlevsel olarak duyu, ara ve motor nöronları şeklinde organize olmuşlardır. İlk merkezileşme bu sistemle başlar. İlk öğrenme bu sistemle başlar. İlk anlamlı tepkiler (uyarıya göre değişen) bu sistemle ortaya çıkar. Baş ganglion unun (beyin işlevli) diğer gangliyonlara (omurilik işlevli) baskınlığı omurgalıların beyninin omuriliğe baskınlığına göre daha azdır. Omurgalılarda Merkezi Sinir Sisteminin Karşılaştırılması Koklama lobu memelilere doğru beyindeki oranı küçülür. Orta beyin memelilere doğru beyimdeki oranı küçülür. Ön beyin memelilere doğru büyür. Arka beyin memelilere doğru büyür. Beyinin vücuda oranı memelilere doğru büyür. Ön beyin balıklarda tek diğer omurgalılarda iki parçadır. Ön beyin girintileri memelilerde görülür. Nasırlı cisim memelilerde görülür. Beyincik En gelişkin şeklini memelilerde almıştır. Beyin üçgeni sürüngen , kuş ve memelilerde görülür. Beyinciğin beyne oranı en fazla kuşlarda görülür. En fazla beyin kıvrımı insandadır. Beyinin; omuriliğe ve vücuda oranı en fazla insandadır. Memelilerde gelişkin ve kıvrımlı korteks görülür. A)Ön beyin : I-Uç beyin Koklama lobu ve beyin yarım kürelerinden oluşur. Beyin yarım küreleri Rolando yarığı ile önden arkaya doğru ayrılmıştır. Rolando yarığının önünde duyu arkasında ise motor merkezleri bulunur. Merkezlerin kapladığı alan kas faaliyeti ve duyusal yoğunlukla ilgilidir. Örn:El, dudak, yüz ile ilgili alanlar fazla, sırt, bel, kol ile ilgili alanlar azdır. Dış yüzeyine korteks denir ve (memelilerde görülür) Nöron övdelerinden oluşur. İç kısmı aksonlardan meydana gelir ve medulla adı verilir. Yarım kürelerin içinde 1. ve 2. karıncıklar bulunur. Yarım küreler beyin üçgeni ve nasırlı cisimle birbirine bağlantılıdır. Yarım küreler vücudu çapraz kontrol ederler. Bu bölgede görme, işitme, koklama, tadma, istemli hareketler,konuşma, yazma, anlama, zeka,hafıza gibi mental yetenekler bulunur. Beyin yarım küreleri çıkarılan canlı yaşar ancak;dış uyarılara tepkisiz,hafızasız ve iradesizdir. Düşünerek ve isteyerek yaptığımız her davranışın merkezi buradadır. Uyku halinde işlevsizdir. Not: Beyin yarım küresi çıkarılmış kuşlarda görülen sonuç: İtilirse yürür. Ağzına yiyecek konursa yer. Havaya atılırsa uçar. Önüne yiyecek konursa aç olsada yemez. II-Ara beyin Beyin yarım küreleri arasında yer alır. 3. karıncığın duvarlarından meydana gelir. Karıncığın yan duvarları thalamus, tabanı hipothalamus, tavanı ise epithalamus tur. a-Epithalamus: Bazı sürüngenlerde üçüncü gözü oluşturur. Kuş ve memelilerde salgı bezi olarak gelişir. b-Hipothalamus: Otomatlaşmış işlevleri yönetir. Evrimsel süreçte fazla değişmemiştir. Denetlemeyi sinirsel veya humoral gerçekleştirir. Denetlediği önemli işlevler: -Vücud ısısı-Su dengesi -İştah- Karbonhidrat metabolizması - yağ metabolizması -Uyku ve uyanıklık-Heyecan -Kızgınlık -Korku-Seksüel istek -İç salgı isteminin denetlenmesi Otonom sistemin denetlenmesinde rol oynar. c-Thalamus: Koklama hariç bütün duyuların toplandığı yerdir. Dokunma ,ısı ve acı ile ilgili duyular thalamus ta değerlendirilir. Gelen duyular iyi, kötü, hoş, güzel gibi özelliklerle değerlendirdikten sonra korteksteki ilgili merkeze iletilir. Korku, sevinç, tasa, üzüntü, ceza gibi hissi duyguları etkiler. Görsel yataklar olarakta adlandırılır. Orta beyin Ön ve arka beyin arsında pons un önünde bulunur. Görme ile ilgili refleks merkezlerini taşır.(Işık karşısında göz bebeklerinin hareketi.) İşitme ile ilgili refleks merkezlerini taşır.(Kulakların sesin geldiği yöne dönmesi.) C)Arka beyin a-Beyincik: İki yarı küreden oluşur. Yarı küreler pons la birbirine bağlıdır. Dışta boz madde içte ise ak madde vardır. Kuş ve memelilerde çok gelişmiştir. Vücudun dengesinin korunması ve kas tonusunun sağlanmasında rol oynar. Beyine gelen denge, işitme ve görme sinirleri beyincikle ilişkilidir. Beyinden çıkan hareket nöronları beyincikle ilişkilidir. Beyinciği çıkarılan canlılarda kas hareketleri olur ancak dengesizdir. b-Pons: Beyincik yarı kürelerinin bağlantısını sağlar. Beyinciği beynin diğer kısımları arasında bağlantısını sağlar. Kas tonusunun korunmasında rol oynar. c-Omurilik soğanı: Dışta ak içte boz madde bulunur Omurilikle beyinin diğer kısımları arasındaki sinirlerin çapraz yaparak geçişini sağlar. Çok önemli hayatsal olayların kontrolünü sağlar. Refleks merkezi gibi çalışır.- Çiğneme , - Yutma - Emme , - Öksürme , - Aksırma , - Hıçkırık , Kalp atışı , - Soluk alıp verme- Metabolizmanın düzenlenmesi , - Arterlerin daralıp genişlemesi , - Kan şekerinin ayarlanması - İdrar çıkarma Zarar görmesi veya darbe alması sonucu reflekslerin durması nedeni ile ölüm görülür. OMURİLİK Dışta ak madde , İçte boz madde vardır. Merkezinde omurilik kanalı bulunur. Refleks merkezi olarak iş görür. Otonom sisteme ait bazı refleksleri kontrol eder. Beyinin etkisi olmadan bazı refleksleri kontrol eder. Otomatlaşan bazı istemli hareketlerin kontrolünü yapar İlkel canlılardan gelişmişlere doğru beyinin omuriliğe oranı gittikçe artar. Örn:Önce beyinin kontrolünde yapılan dans etme, piyano çalma, örgü rme önce beyinin kontrolünde yapılır daha sonra alışkanlık haline gelerek omuriliğin kontrolüne geçer. Not:Embriyonik gelişimde ilk önce omurilik sonra beyin gelişir,hareket,beslenme,duyu önceleri omurilik tarafından yürütülür,davranışlar bilinçsizce sürdürülür. Beyin geliştikten sonra kontrol beyine geçer ve davranışlar bilinçli şekilde gerçekleştirilir. Çevresel sinir sistemi kısımları ve görevleri Beyin ve omurilik ile hedef organlar arasında bağlantı oluşturan sinirlerdir. 12 çift beyinden 31 çift omurilikten çıkar. Bunlar çevresel sinir sistemi oluştururlar ve iki kısımda incelenirler. A-Somatik sinir sistemi İstemli faaliyetlerin yürütülmesini sağlar. Beyin ve omurilikten çıkan sinir çiftleridir. Bunlar duyu ve motor nöronlarını taşırlar, bazı sinirlerde sadece motor bazısında sadece duyu bazısında ise karma nöronlar taşınır. Çapları büyüktür. Miyelin kını taşırlar. İletimleri hızlıdır. İşlevlerini kaybettiklerinde ilgili kaslar görevlerini yapamaz ve atrofiye uğrar.(Körelir.) Merkezi sinir sistemi ile hedef organ arasında tek nöron bulunur. İmpuls oluşumu ve engellenmesi merkezi sinir sistemi tarafından kontrol edilir. B-Otonom sinir sistemi İstem dışı çalışan yapı ve iç organların denetimini sağlarlar. Yalnız motor nöronlardan oluşur. Merkezi sinir sistemi ile hedef organ arasında ganglionlarla bağlantılı iki nöron görev alır. Preganglionik nöronlar miyelinli postganglionik nöronlar ise miyelinsizdir. Çapları küçüktür. İleti hızları azdır. İşlevlerini kaybettiklerinde hedef yapı çalışmasını durdurmaz ancak işlevlerin düzenlenmesinde bozukluklar görülür. İşlevlerini kaybettiklerinde hedef yapıda gerileme ve atrofi görülmez. Otonom sistem hedef yapıya sempatik ve parasempatik olmak üzere iki zıt özellikte sinir gönderir. İmpuls oluşumu ve engellenmesi hem merkezi sinir sisteminde hemde ara ganglionlarda gerçekleşir. Sempatik ve parasempatik sistemlerin özellikleri- karşılaştırılması 1-Sempatik nöronlar omuriliğin göğüs ve bel bölgesinden çıkar, *- parasempatik nöronlar ise beyin(Medulla oblangata) ve sağrı bölgesinden çıkar. 2-Sempatik sistemin ganglionları omuriliğin yanındadır. Preganglionik nöronlar kısa, postganglionik nöronlar ise uzundur. *-Parasempatik nöronların ganglionları hedef organın yanındadır.Preganglionik nöronlar uzun, postganglionik nöronlar ise kısadır. 3-Sempatik sistem organizmada zor duruma karşı korunma tedbirlerini harekete geçmesini sağlar. (Kızma, heyecan, korkum, vb.) -*Parasempatik sistem ise normal durumda vegetatif davranışların harekete geçmesini sağlar.(Beslenme, büyüme ve gelişme, üreme vb.) 4- Her ikiside koordineli çalışır. 5-Otonom sistem , hipothalamus, korteks, omurilik soğanı, pons gibi merkezlerden yönetilir. Notlar Belli merkezlerin dejenerasyonu ve buna bağlı olarak organizmada görülen davranış değişiklikleri: 1-İp merdiven sinir sistemine sahip canlılarda baş (baş ganglionu) kesilse dahi pek çok vegetatif davranışlar görülür.( Uçma, yürüme, iğne sokma,vb.) Bunun nedeni bu tür davranışların ara ganglionlardan yürütülmesidir. 2-Beyin yarım küreleri çıkarılmış kuşlarda , havaya atılırsa uçma, ağzına yiyecek konursa yeme, dala konma,itilince yürüme davranışı görülür. Ancak;hareketleri bilinçsizdir. Kendiliğinden uçamaz, önündeki yiyeceği yiyemez. 3-Omurilik soğanı kalmak şartı ile oluşturulan spinal canlılarda;kan basıncı,yutma, kusma, tükürük salgılama, dolaşım ve solunum refleksleri görülür .Omurilik soğanım kesilen canlılarda bu refleksler görülmez. 4-Omurgalılarda sempatik sistem dejenere olursa veya çıkarılırsa sistemler çalışmaya devam eder ancak çalışmaları düzensizdir. Refleks Reseptör, duyu nöronu, ara nöron, motor nöron ve efektör yapı tarafından oluşur. Reseptörle alınan uyarılar ilgili nöronlardan geçerek efektöre ulaşır ve ilgili tepki çok kısa sürede verilir. Refleksler iki gruba ayrılır: 1-Beyin ve omurilik köklerinde doğuştan var olan refleksler. Türe özgükarakterler içerir. - Kalp damar refleksi , Sindirim , solunum, boşaltımla ilgili refleksler ,Metabolizmanın düzenlenmesi , Vaziyet alma ve yer değiştirme refleksi. 2-Çalışma ve deneylerle kazanılan refleksler. a) Doğal kazanılan refleksler.(Uyaran etkisi ile gerçekleşen refleksler) b) Suni kazanılan refleksler.Uyaranı hatırlatan farklı uyaranlarla gerçekleşen refleksler) 1-Doğuştan var olan refleks:Ağıza alınan besinle. (Ağız, dil, damak) 2-Doğal kazanılmış refleks:Daha önce tadılan besinin görülmesi ile(Göz) 3-Suni kazanılmış refleks:Beslenmeyi hatırlatan zil sesi ile. (Kulak) 4-İlgili tepkinin oluşturmak: Tükürük salgısını oluşturmak. Refleks yayı Pavlov'un deneyi Önemli sinir yolları İmpulsların sinir sistemindeki hareketleri esnasında gerçekleşen engelleme ve kolaylaştırmalar özel tepki ve davranışların oluşumunda rol oynar.Sinir sisteminde görülen önemli sinir yolları bu kolaylaştırma ve engellemelerin gerçekleşmesinde rol oynayan oluşumlar olarak karşımıza çıkarlar. 1-Konvergent yol 2-Divergent yol 4-Çoğaltma zinciri 5-Kapalı Devre Kalp ve solunum uyarı gelir. Kalbin yapısındaki uyarı merkezini uyarır. Bu uyarı aynı nöronun uyaranı haline gelir. Çalışma ritmik olarak sürdürülür.Kalp masajı ve suni solunum un esasıdır. Duyu Organları Görme Gözde ışığı kıran yapılar; a-Kornea b-Göz merceği Gözde duyu hücreleri; a-Çubuk hücreleri -ışığı algılar b-Koni hücreleri-renk algılar (Mavi-yeşil-kırmızı) Işığın görme oluşuncaya kadar geçtiği yapılar:Kornea-Göz bebeği-Mercek-Camsı cisim-Retina(duyu hücreleri)-Duyu sinirleri-Orta beyin(optik kiyazma)-Beyin kabuğu(görme merkezi) Göz kusurları: İşitme Cisimlerden gelen titreşimlerin ses olarak algılanıncaya kadar takip ettiği yol :Kulak kepçesi-Dış kulak yolu-Kulak zarı-Çekiç,Öre,Özengi kemikleri-Oval pencere-kohlea-Korti organı(Duyu hücreleri)- Duyu sinirleri-Beyin(İşitme merkezi)

http://www.biyologlar.com/sinir-sistemi-4

Ampulex compressa paraziti hakkında bilgi

Kingdom: Animalia Phylum : Arthropoda Class : Insecta Order : Hymenoptera Suborder: Apocrita Superfamily: Apoidea Family : Ampulicidae Genus : Ampulex Species: Ampulex compressa (Fabricius, 1781) Erişkin bir ampulex compressa, her gün gördüğünüz yaban arılarından ayırt edilecek bir böcek değildir. Yalnız, dişisinin yumurtlama dönemi geldiğinde işler biraz tuhaflaşıyor. Dişi, yumurtalarını içine bırakacak zavallı bir hamamböceği buluyor ve hamamböceğine iki kusursuz iğne vuruyor: Karın - boyun bölgesine soktuğu ilk iğne ön ayakların bükülmesine yol açıyor. İlk sokmanın yarattığı kısa felç sürerken, arı, böceğin kafasına daha da ince ayarlı bir iğne yapma fırsatı buluyor. Arı, iğnesini böceğin kabuğunu geçip direkt olarak beynine saplıyor. İğnesinin yanlarındaki tüylü sensörleri kullanarak, bir cerrahın laparoskop yardımıyla apandisit bulması gibi beyinde istediği yeri buluyor. Kaçma refleksini tetiklediği düşünülen bölgeye ulaşana kadar iğnesini ileri geri oynatıyor ve kaçma refleksini yok edecek şekilde nöronları etkileyen bir zehir enjekte ediyor. Dışarıdan baktığımızda, olup bitenler gerçekdışı görünüyor. Arı, hamamböceğini felç etmiyor. Hatta aslında, böcek ön ayaklarını doğrultup yürümeye devam edebilecek durumda, ancak artık, kendi isteğiyle hareket edemiyor. Arı, hamamböceğinin antenlerinden birini TUTAR ve böceği YÖNLENDİRİR. Aynen tasmayla köpek gezdirir gibi! Zombi-hamamböceği efendisi nereye götürürse oraya sürünür, ki hedef nokta da kendi yuvasından başka bir yer değildir. Daha sonra arı çakıl taşlarıyla yuvanın kapısını kapatır ve tekrar hamamböceğine döner. Hamamböceği, arı karnına yumurtalarını bırakırken direnmez. Yumurta çatlar ve larva hamamböceğinin karnında açtığı delikten içeri girer. Hamamböceğinin içinde büyüyen larva, yaklaşık 8 gün boyunca evsahibinin organlarıyla beslenir ve artık kozasını örmeye hazırdır. Tabii ki bunu da hamamböceğinin güvenli kabuğunun içinde gerçekleştirir. 4 haftadan sonra artık erişkin bir arıdır. Kozasından ve hamamböceğinden dışarı çıkar.   Meyve bahçesine steril sinekle koruma Arının iğnesinde beyin dedektörü Ampulex compressa arısı ze hırlı ığnesının ucundakı beyın detektöru sayesınde kurbanı beynıne kesın bır şekılde ısabet ettırerek yumurtalarını engelsız olarak hamamboceğıne bırakıyor Israıllı bılım adamlarının bulgusu Scıence dergısınde yayımlandı BenGurıon Unı versıtesı'nden Ram Gal ve Frederic Lıbersat, Ampulex compressa arısının doğru sokma yerını ne şekılde bulduklarını ınceledıler Bu amaçla arılara ılk once beynı alınan bır hamamboceğı verıldı Normalde beyındekı doğru yerı bır dakıka ıçerısınde bulan arılar beynı olmayan hamamboceğınde \~ arayışlarını on dakıka kadar surdurdukten sonra zehrın sadece kuçuk bır kısmını salgılamışlar Araştırmacılar arıların kurbandakı bozukluğu herhangı bır şekılde anladıklarını sanıyorlar Bıyologlar bunun uzerıne arıyı elektron mıkroskobu altında ınceledıklerınde ığne ucunun yakınında mınık yapılar saptadılar Dıger boceklerde bılınenlere benzeyen bu duyu reseptorlerıyle arının beynı arasında doğrudan bır bağlantı bu lunmakta Araştırmacılar bu yuzden detektorler sayesınde soktukları hayvan hakkında bılgı edındıklerını tahmın edıyorlar Gal ve Lıbersat şımdı bu reseptörlerın hangı kımyasal madde veya mekanık uyarıya tepkı gosterdıklerını araştıracaklar Ampulex compressa, yavrularına her zaman taze hamamboceğı sunabılecek bır stratejıye sahıp ' Ilk sokuşu kurbanının bedenıne ısabet ettırdıkten sonra ıkıncı so kuşta sınır zehrınden oluşan bır karışımı doğrudan doğruya hamambö ceğının beynıne aşılıyor Bu zehırlı ıgne hamamboceğının kaçmasını onleyerek kendısını temızlemeye başlamasına neden ol makta Hamamboceğı bu şekılde uyuşturulduktan sonra an uygun bır yerdp yumurtalarını bırakıyor Kurban haftalarca baygın kaldıgı ıçın de an larvalarına canlı yem olarak sunulmakta Sterıl sıneklerle sırkesıneğının verdığı zararları onlemek ıs teyen Brezılyalı bılım adamları rontgen ışınlarıyla erkek sinekle rın ureme yetılerını köreltıyorlar Böylece sıneklpr çıftleşse bıle dışıler yavrulayamıyor Sao Paola Unıversıtesı'nden Alda Malavası'nın açıklamasına gore sterıl sı neklerın uretımıne Eylul ayında bilim dünyasından jgg£mW m muyorlar "Bu araştırma ılk kez onemlı bır etık sınırını aşıyor" dıye konuştu ornegın molekuler bıyolog Davıd Kıng 2001 yılında ınsan embrıyosunun araştırma amaçlı kopyalanmasının yasallaştırıldığı Ingılterede ınsan uretımı ıçın embriyo kopyalanmasına bugun de ızın verılmemekte •*« Japonlar uzayda yelken açtı Japon uzay ajansı JAXA başlanacak Kuzey Brezılya'dakı Juazeıro de Bahıa kentındekı uretım tesıslerı ıçın 3,5 mıtyon dolarlık yatırım yapıldı Malavası ılk aşamada hattada 200 mılyon sınek uretılıp meyve bahçelerıne salınacağını söyledı Brezılya'dakı meyve urecılerı sırkesıneğı yuzunden yılda 120 mılyon dolarlık zarara uğruyorlar Çunku meyve ve sebze depolarına saldıran sınekler urunlerın daha çabuk bo zulmalarına neden olmakta Sterıl sınek dunyanın dığer bolgelerınde de kullanılmakta Sterıl erkek sıneklerın çok fazla olması halınde dışı sınekler sadece kısırlaştırılmış sıneklerle çıftleştıklerı ıçın yenı sınekler uremıyor mılerı gelecekte bu tur yelkenlerle ışleyecek Bılım kurgu yazarları ve bılım adamları uzayda yolculuk edecek yelkenlı gemılerı aslında çok uzun bır sure öncesınde öncelemışlerdı Pazartesı orta Avrupa saatıne göre 615'te Japon uzay ıstasyonu Ucuhınoura'dan uzaya tırlatılan guneş yelkenlerıyle donatılı S310 roketı, turünun ılk orneğı ve araştırmacıların vızyonunu yaklaştırması açısından önem taşımakta Bılım adamları uzay gemılerının gelecekte guneş yelkenlerı sayesınde yakıtsız ışleyebıleceğıne ınanıyorlar Guneş yelkenı, ışığı yansıtan çok ınce folyodan oluşmakta Guneş ışığı kanada duştuğunde yelken ışık fotonlarıyla çalıştırılıyor ve hızlandırılması ıçın çok az enerjı gerekmekte Sonuçta uzayda hızlandırmayı frenleyecek surtunme yok denecek kadar azdır S310, fırlatılışından 100 sanıye sonra 122 km yukseklığe ulaştı ve yonca bıçımındekı yelkenını açtı ikıncı yelken ıse 169 km yukseklıkte açıldı Her ıkı yelken de daha sonra dunya atmosterıne gırınce yandı ve roket fır latılışından 400 sanıye sonra Pasıfıkeduştu Benzer bır tolyo modelını Ruslar beş yıl önce "Znamya Projesı" çerçevesınde Mır uzay ıstasyonundan uzaya fırlatmışlardı Ancak o zamanlar tolyo, dunyaya gundoğumundan önce guneş ışığı gondermek ıçın kullanılmıştı Oysa Japonların araştırması folyonun uzayda açılacak şekılde katlanıp rokete yerleştırılmesıne dayandığı ıçın çok daha buyuk bır önem taşımakta TRex, günde iki kilo alarak büyüyormuş Tyrannosaurus rex'ın ırı bedenı bılım adamlarını uzun bır suredır meşgul edıyordu Amerıkalı araştırmacılar şımdı hayvanın sadece bırkaç yıl ıçınde önemlı ölçude uzadığını buldular Yalnız ca dort yıl bıle çok şey ıfade edıyor TRex 14 18 yaşları arasında günde ıkı kılodan tazla alacak kadar hızlı buyumuş Florıda Devlet Unıversıtesı'nden Gregory Erıckson un konuyla ılgılı yazısı Nature dergısınde yayımlandı Bu yırtıcı surungenın dığer dınozorlardan neden daha buyuk olduğuyla ılgılı ıkı tez bulunuyordu bugune dek Bırıncısı dığerlerıne gore daha hızlı buyuduğune, ıkıncısı ıse daha uzun sure buyumeye devam ettığıne dayanıyordu 30 yıl kadar yaşayabılen TRex'ın ağırlığı 5 tonu aşıyordu Araştırmacılar hayvanın bu kadar çok nasıl buyuyebıldığını çözebılmek ıçın kemık tabakalarını ınce geçtığımız hafta pazartesı gunu (11 8 04) uzayda ıkı guneş yelkenlısı açmaya başardı Uzay ge İngiliz bilim adamları embriyo kopyalayacak Ingıltere'de ınsan embriyo su ılk kez araştırma amaçlı kopya lanabılecek Ureme ve Embrıyoloji Daıresı konuyla ılgılı ıznı açıkladı Nevvcastle Unıversıtesı bılım adamları kopyalanmış embrı yodan elde edeceklerı kok hucre lerle dıyabet Parkınson ve Alzhp ımprgıbı hastalıklara yonelık tedavı yontemlerını araştıracaklaı Embriyo uretımı ıçın Dolly'de kullanılan kopyalama teknıgınden yararlanılacak Eleştırmenler teda vı edıcı kopyalamayı da etık bul Astronomlar Mars'a giderken kış uykusuna yatacak Avmpa uzay ajansı, Saturn gıbı gezegenlerden dönüşte on yıllar boyu surecek yolculukların daha kolay atlatılması ıçın astro nomları kış uykusunda yolculuğa gönderecek Bu tür yapay dınlenme evresının olumlu yanı yolculukların daha kuçuk uzay gemılerı ve daha az yıyecekle gerçekleştırılecek olmasına dayanıyor ESA, 2030 yılına dek Mars'a ınsanlı uzay aracı göndermeyı planlıyor Esa uzmanı Mark Ayre Nature dergısıne ınsanların kış uykusuna yatırılmasının en erken on yıl ıçınde gerçekleşebıleceğını bıldırdıyse de şımdı çalışma arkadaşlarıyla bırlıkte bu tur bır projeyı bır an önce gerçekleştırmek ıçın çalışıyor ilk onerılerın onumuzdekı yıl sunulması beklenmekte Bugune değın en uygun madde olarak saptanan DADLE (DAla DLeuEnkephalın) atyona benzer ozellıkler taşımakta Madde, sıncaba aşılandığında yaz aylarında da kış uykusuna gırıyor ve deneyler ınsana aıt kultur hucrelerının de aynı maddeyle uyutulabıldığı ortaya çıktı Fakat Italyan ESA danışmanı Marco Bıggıogera (Pavıa Unıversıtesı) soz konusu maddemn şışman bodur lemur (Cheırogaleus medıus) uzerınde denenmesını one rıyor Madagaskar'da yaşayan bu hayvan turu kış uykusu çeken tek prımat turudur

http://www.biyologlar.com/ampulex-compressa-paraziti-hakkinda-bilgi

Lavanta Hakkında herşey

Alem:Plantae (Bitkiler) Bölüm:Magnoliophyta(Kapalı tohumlular) Sınıf:Magnoliopsida(İki çenekliler) Takım:Lamiales Familya:Lamiaceae(Ballıbabagiller) Cins:Lavandula TÜR ADLARI İngiliz lavantası (Lavandula angustifolia) Lavandula antineae Lavandula aristibracteata Lavandula atriplicifolia Lavandula bipinnata Lavandula bramwellii Lavandula buchii Lavandula canariensis Lavandula citriodora Lavandula coronopifolia Fransız lavantası (Lavandula dentata) Lavandula dhofarensis Lavandula erythraeae Lavandula galgalloensis Lavandula gibsonii Lavandula hasikensis Lavandula lanata Portekiz lavantası (Lavandula latifolia) Lavandula macra Lavandula mairei Lavandula maroccana Lavandula minutolii Lavandula multifida Lavandula nimmoi Lavandula pedunculata Eğrelti yapraklı lavanta (Lavandula pinnata) Lavandula pubescens Lavandula qishnensis Lavandula rejdalii Lavandula rotundifolia Lavandula saharica Lavandula samhanensis Lavandula setifera Lavandula somaliensis Lavandula sublepidota Lavandula subnuda Karabaş otu (Lavandula stoechas) Lavandula tenuisecta Lavandula viridis Atlas Okyanusu adalarından Akdeniz çevresi ülkelerine ve Hindistana kadar uzanan geniş bir alanda yetişen, lavanta cinsi üyeleri, çalı görünümlü, toplu başak biçiminde mavi, morumsu ya da kırmızı çiçekler açan bitkilerdir. Lavanta, dağlarda, 1000-1800 m arasında yüksekliklerde yetişir. Kurutularak dolaplara konan çiçekleri giysileri böceklerden korur. Yaklaşık 500 metrede yetişen İngiliz lavantası (Lavandula angustifolia) türünden boyacılıkta kullanılan esans elde edilir. Batı Anadolunun maki bölgelerinde yetişen karabaş otu (Lavandula stoechas) çiçeklerinden ağrı kesici, balgam söktürücü olarak yararlanılır Lavanta ballıbabagiller(Labiatae) familyasındadır. Türkiye'de Kuzeybatı-Batı ve Güneybatı Anadolu'da yetişir. Lavanta Haziran-Ağustos ayları arasında mavi veya mor renkli çiçekler açan, 20-60 cm boylarında, aromatik kokulu, çok yıllık, otsu veya çalımsı bitkiler. Daha çok deniz ikliminin bulunduğu batı bölgelerimizde yaygın olan lavantanın, Türkiye'de yetişen iki türü vardır. Bunlar, Lavandula stoechas ve L. angustifolia'dır. Ayrıca daha ziyade kültürü yapılan, İngiliz lavanta çiçeği (L. spica) olarak bilinen türü de bulunur. İngiliz lavanta çiçeği (L. spica): Haziran-ağustos ayları arasında mavi renkli çiçekler açan, 20-50 cm boylarında çok yıllık otsu bir bitki. Gövdeleri dik ve odunludur. Dallar, yalnız alt kısımlarında yaprak taşır. Yapraklar kısa saplı, dar ve uzunca, tüylü, beyazımsı-grimsi-yeşil renklerdedir. Çiçekler dalların ucunda, uzun saplar üzerinde toplanmışladır. Çiçekler küçük ve çok kısa saplıdır. Çanak ve taç yaprakları tüp şeklindedir. Meyveleri parlak siyah renklidir. Alternatif tedavilerde lavantanın çiçekleri kullanılır. Çiçekleri açmadan toplanır ve su buharı ile distile edilerek, hemen uçucu yağ elde edilir. Uçucu yağında organik asitler, pinen, kafur, camphen vs. gibi maddeler bulunur. Lavanta çiçeği, kuvvet verici, idrar söktürücü ve romatizmaya karşı çay halinde kullanılır. Çok iyi bir koku vericidir. Haricen yatıştırıcı olarak da kullanılır. Parfümeri sanayiinde kullanılan önemli bir bitkidir. Lavanta çiçeğinin bir türü olan Lavandula stoechas, Karabaş olarak bilinir.   Bitki özellikleri: Bir metreye kadar yükselebilen, çalı görünümlü, çok yıllık bir bitkidir. İnce uzun yaprakları gümüşi, çiçekleri ise menekşe renklidir. Çiçeklerin ferahlatıcı, hoş bir kokusu vardır. Bol güneşli tepelerde ve sırtlarda yetişir. Akdeniz ülkelerinde süs bitkisi olarak da yetiştirilir. Bileşim: Cineol, cumarin, linalool içerikli uçucu lavanta yağı, tanen, flavon. Toplama ve hazırlama: Drog olarak kullanılan çiçekler, temmuz-ağustos aylarında, henüz tomurcuk halinde iken toplanmalıdır. Saplarıyla birlikte toplanan çiçekler, demet halinde bağlanıp, gölge bir yere asılarak kurutulur. İyice kuruduktan sonra, çiçekler saptan ufalanarak ayrılır. Kullanım alanları ve biçimleri: Küçük keseler içinde aralarına yerleştirildiği çamaşırlara çok hoş, iç açıcı bir koku kazandırır. Uykusuzluk çekenler de, lavanta içerikli yastıklar kullanmayı denemelidirler. Yatıştırıcı etkinliği onun başlıca özelliğidir. Lavanta çayı, uykusuzluk ve sindirim sorunlarına karşı kullanılabilir. Merkezi sinir sistemini ve üst solunum sinir sistemini olumlu etkiler. İçerdiği tanen maddesinin de yardımıyla, mayalanma belirtileri veren ishallerde başarılıdır. Safrakesesi salgılarının arttırılmasında, az da olsa, olumlu etkisi vardır. Uykuya dalmayı kolaylaştıracak ve yorgun sinir sistemini yatıştıracak bitki çayı karışımlarında genellikle lavanta da kullanılır. Mide ve bağırsak rahatsızlıklarında yatıştırıcıdır. Lavanta çayı, kafaya kan hücumunda, migren ve baş ağrılarında kullanılabilir. Tüm bu rahatsızlıklara karşı, lavanta katkılı banyolar da rahatlık sağlayabilir. Lavanta yağı, iştah açıcı, sindirim sistemini uyarıcı ve yatıştırıcı olarak, biraz ılık suya 5-6 damla veya kesme şekere 3-4 damla damlatılarak kullanılır. Lavanta çayı: 1-2 çay kaşığı dolusu çiçek, 1 bardak kaynar suyla haşlanır, 8-10 dakika demlendikten sonra süzülür. Soğutmadan, biraz bal ile tatlandırılarak ve yudumlanarak içilir. Mide, bağırsak rahatsızlıklarında ve ishalde tatlandırılmaz. Şeker hastaları kesinlikle tatlandırmaz. Lavanta banyosu: 60-70 gr lavanta çiçeği, 2-3 litre suya eklenir, kaynama derecesine kadar ısıtılır, 10-15 dakika demlendikten sonra süzülür ve banyo suyuna eklenir. Banyo süresi 15-20 dakikadır. Bu banyolar özellikle, kan basıncı düşük olan kişileri rahatlatır, canlılık kazandırır. Sinirli kişiler, dengeleyici bir rahatlığa kavuşur. Yan etkiler: Lavanta çiçeğinin bilinen hiçbir yan etkisi yoktur. Ama lavanta yağının içten kullanımında dikkatli olunması gerekir. Fazla miktarda alındığında mide ve bağırsak mukozasını tahriş edebilir. lavantadaki etkin maddelerin karaciğer kanserine yol açan Hepatit B ve C virüsünü baskı altına aldığını belirtiyor Bitkilerle gelen sağlık dünyadaki yeni trend. ABD'de ve Batı'da bu konuda her gün yeni çalışmalar ortaya çıkıyor. Doğal ürünlere, doğal sebze ve bitkilere dönüş 21. yüzyılın en güçlü sağlık akımı olarak kendini gösteriyor. Türkiye birçok özel bitkinin anavatanı olan Anadolu üzerinde bulunmasına rağmen, doğal tedavi, bitkisel tedavi gibi yöntemlerle uğraşanların sayısı fazla değil. Üstelik bitkisel tedavi-otacı geleneğini yüzlerce yıl öncesinden günümüze taşıyan birçok kişi de yasal takibatlar sonucu bu işten uzaklaştı. Ancak, son dönemde özellikle Batı'dan gelen etkiler sonucu Türkiye'de bitkisel tedavi yeniden keşfedilmeye başlandı. Bu konuda çalışanlar ve araştıranlar hızla çoğalıyor. Tempo okurlarının yakından tanıdığı Prof. Dr. İbrahim Saraçoğlu Türkiye'de bitkisel tedavi ile uğraşan önemli isimlerden birisi. Halen çalışmalarını Antalya'da sürdüren Saraçoğlu, özellikle etkin maddeler üzerine araştırmalar yapıyor. Bunun sonucunda herkesin kendi evinde rahatça uygulayabileceği bitkisel kürler geliştiriyor. Saraçoğlu'nun 2002'de yayınladığı ve geçen yıl 2. baskısını yaptığı "Bitkilerdeki Sağlık Mucizesi" kitabı bu tür "bitkisel tedavi reçeteleri" ile dolu. Prof. Saraçoğlu aynı zamanda "prostat tedavisinde brokoli kullanımını" dünyaya ilk kez tanıtan ve uluslararası kabul gören isim olarak biliniyor. Saraçoğlu "lavantanın Hepatit B ve Hepatit C tedavisinde etkin bir çare" olduğunu öne sürüyor. Bunu lavantadaki etkin maddelere dayandırıyor. Lavanta Hepatit'i karaciğerden tamamen atamıyor, ancak yılda bir uygulanacak "lavanta kürü" ile hastalığı baskı altında tutabiliyor. Saraçoğlu'nun belirttiğine göre Lavanta kürünü uygulayanların karaciğer ölçümlerinde kısa sürede belirgin bir iyileşme gözleniyor. Saraçoğlu bu konudaki sorularımızı yanıtladı: Lavantanın Hepatit tedavisinde kullanılacağı noktasına nasıl geldiniz? Lavanta ile ilişkiyi nasıl buldunuz? Lavantayı ilk defa çocukluk yıllarımda tanıdım. Anneannemin elbise dolabının bir ayrıcalığı vardı. Özenle katlanmış giysilerinin arasında ince tülbentlere sarılmış, yapraklı lavanta çiçekleri bulunurdu. Onun elbise dolabının kokusu çok farklıydı. Giydiği elbiseleri de ilk bir iki gün yoğun bir biçimde lavanta kokardı. Bazı geceler anneannemin odasında yer yatağında yatardım. Onun odasında uyuduğum geceler, lavanta kokusunu yastık yüzlerinde de derin derin algılardım. Öylesine rahat uyurdum ki... Bir gün, bitkiler üzerine olan araştırma ve çalışmalarım beni lavanta bitkisiyle karşılaştırdı. Onu koklar koklamaz anneannem aklıma geldi. Huzurlu, rahat ve uzun uzun uyduğum geceleri anımsadım. Lavanta üzerine yaptığım çalışmalarımda ilk gördüğüm, içerdiği en az on dört tane sedatif (teskin edici, rahatlatıcı) özelliği olan etkin maddeyi içerdiği idi... O yıllarda, anneannemin odasında uyurken, neden bu denli rahat, sakin ve uzun uyuduğumun sebebini bulmuştum. Günümüzde, yeni yeni yayılmaya ve uygulama alanı bulmaya başlayan aroma terapisinde de kullanılan birçok bitkiden biri olan lavantanın kullanım sebeplerinden birinin de bu olduğunu zannediyorum. Lavantada ne gibi etkin maddeler var? Araştırmalarım sonucu bunları şöyle sıralayabilirim: p-cymene, alpha-pinene, cinnamaldehyde ve carvone lavantanın içerdiği sedatif özellikli etkin maddelerden bir kaç tanesi. Lavanta üzerine olan çalışmalarımı tam sonlandıracağım sırada, anneannemin, zaman zaman lavantayı demleyip çayını içtiğini de hatırladım. O yıllarda bunun nedenini sormak aklıma bile gelmezdi. Ancak, şu var ki lavanta çayı içmek sıra dışı bir şey... Nane, papatya, kuşburnu veya adaçayı gibi, bilinen ve demlenip içilen bir türden de değildi. Onun anısına, lavantanın içindeki hikmeti araştırmak için üzerinde tekrar çalışmaya başladım. Lavantanın içerdiği etkin maddelerin kendine özgü bir sistematiği olduğunu gördüm. Bu sistematiğin içerisinde gözlediğim, lavantanın tüm karaciğer metabolizmasını mucizevi bir şekilde düzenleyebileceği idi. Bu buluşumu hatırladığım her zaman o günkü gibi heyecanlanıyorum. Lavanta karaciğer rahatsızlıklarını mı düzenliyor? Karaciğer metabolizmasının sağlıksız çalışmasından dolayı yükselen enzim değerlerinin kısa zamanda kontrol altına alınmasında ve tekrar kısa zamanda normal değerlerine indirilmesinde lavanta kürü bulunmaz bir nimet... Özellikle Hepatit-B ve Hepatit-C virüslerinin aktive olabilmelerine karşı, karaciğer metabolizmasının sağlıklı çalışmasını ve güçlü kalmasını sağlayabiliyor. Böylece virüsler bastırılarak faaliyete geçmeleri önlenmiş olabiliyordu. Yani lavanta "koruyucu" fonksiyon mu görüyor? Sonuçta, lavanta kürünün, bu virüslerin karaciğer dokusunda kansere veya siroza dönüşme riskine karşı da mükemmel bir önleyici rolünün olabileceği gerçeğini de ortaya koyuyor. Karaciğer metabolizmasının düzenli çalışmasında lavantanın çiçeklerinde bulunan 1,8 cineole, delta-3-carene ve herniarin ağırlıklı olarak etkili olurken, yapraklarının içerdiği beta-pinene'de karaciğer enfeksiyonuna karşı adeta doğal bir antibiyotik olarak görev yapmaktadır. Lavantanın yapraklarında bulunan bornyi-acetate etkin maddesi de antiviral olarak görev yapmaktadır. Tabiat ana lavantaya öylesine cömert, öylesine seçici davranmışki, içerdiği etkin maddeler özenle bir araya toplanıp sanki, genel karaciğer şikayetlerde karşı özel olarak yaratılmış. Gerek çiçeklerinde gerekse de yapraklarında moleküler yapıları ve etkin özellikleri bakımından birbirlerinden tamamen farklı maddeler bulunmaktadır. Yukarıdaki tablodan bu maddelerin etkin özelliklerini görebilirsiniz. Peki her tür lavanta bu işe uygun mu, örneğin sokakta satılanlar? Bu amaçla kullanılacak olan lavantanın bir yıldan daha fazla beklememiş olmasına özen gösterilmeli. Aktarlardan alınacak olan lavantanın sadece çiçeklerinin değil eşit oranlarda yapraklarının da bulunması gerektiğine özen gösterilmeli. Aktarlarda lavanta yağı da satılmaktadır. Bu amaçla lavantanın yağı daha da etkili olur düşüncesiyle kesinlikle kullanılmamalı. Lavantada başka hangi etkin madde var? Hepatit-C nin sebep olabileceği karaciğer kanserine dönüşme riskini büyük bir ölçüde önleyen etkin maddelerden bir tanesi de lavantanın içerdiği ursolic acid fonksiyonel maddesidir. Yeri gelmişken önemli bir noktayı hatırlatmayı uygun buluyorum; hangi bitki olursa olsun, içerdiği önemli bir etkin madde tek başına veya saf halde istenilen ölçüde veya doğrultuda faydalı olmayabilir. Çünkü, o etkin maddenin metabolizmada arzu edilen başarıyı sağlayabilmesi için, bitkinin içerdiği diğer yardımcı etkin maddelere, medyatör maddelere ve birinci derecede fonksiyonel olan etkin maddenin işlevini artırabilmek için sekonder maddelere de ihtiyaç vardır. Uygulanan bitkisel yardımcı (destekleyici) tedavide sadece etkin maddeyi düşünmemek gerekir. Bu anlamda, kullanılan bitkiyi bir bütün olarak değerlendirmek gerekir.Önemli olan diğer bir hususda kullanılacak olan bitkinin hangi kısımlarının kullanılacağı, ne müddetle demleneceği, ne zaman ve nasıl içileceği ve ne kadar süreyle, hangi aralıklarla uygulanacağıdır. Lavanta kürü başka ne gibi rahatsızlıklara iyi gelebilir? Derideki bazı rahatsızlıkların nedeni karaciğerden kaynaklanmaktadır. Lavanta kürü aynı zamanda, halk arasında ala hastalığı olarak bilinen vitiligo, sedef ve deride ileri yaşlarda oluşan yaşlılık lekelerine karşı da önleyici rol oynamaktadır ve bu hastalıkların tedavisinde de önemli bir yardımcı ve destekleyicidir. Lavanta, saç dökülmesine karşı da çok etkili. Ancak, bu konudaki uygulama dıştan olup, hazırlanması farklıdır. Lavanta kürünü destekleyen başka beslenme tavsiyeleriniz neler? Lavanta kürünün başarı oranını çok daha fazla yükseltmek ve daha hızlı bir biçimde sonuca ulaşabilmek için beslenme şeklinize dikkat ederek bazı takviye uygulamalar yapabilirsiniz. İşte bunlardan bazıları: Her gün öğle yemeklerinden yarım saat önce hiçbir şey ilave etmeden tüketeceğiniz bir porsiyon preslenmiş çilek lapası, karaciğer yetmezliğine karşı önemli bir takviye oluşturur. Tüketeceğiniz çileklerin hormonsuz olmasına özen gösteriniz. Genel olarak, karaciğer metabolizmasının sağlıklı ve düzenli çalışmasında enginarın katkısı yabana atılmayacak kadar büyüktür. Haftada iki-üç defa bir porsiyon, az suda haşlanmış (dilimlenmiş olarak) enginar tüketin. Tuzlamayın ve porsiyon başına bir çorba kaşığından fazla sıvı yağ kullanmayın. Var ise, artakalan haşlama suyunu içiniz. Taze kayısının karaciğerin dostu olduğunu unutmayın. Buradan, lavanta kürünün başarılı olabilmesi için mutlaka yukarıda bahsetmiş olduğum beslenme şekline uymak şarttır diye bir sonuç çıkartmayınız. Beslenme şeklinin uygulanmasında karaciğerin yükü hafiflemekte ve karaciğer daha rahat çalışmaktadır. Sayın Saraçoğlu, bu kürü deneyenler ne gibi sonuç aldı? Sizin gözleminiz var mı? Gerek e posta gerek faks ile, interferon tedavisi gördüğü halde sonuç alamayan çeşitli hastalar bu kürü uygulayarak kısa zamanda çok başarılı sonuç aldıklarını belirtmişlerdir. 20 kadar vakada bu olumlu sonuç tespit edilmiştir. Bu hastalar, şüphesiz ki, bir hekim kontrolünde teşhisleri konulan hastalardır. Ve lavanta kürünü bir destekleyici, bir yardımcı tedavi olarak almışlardır. Prof. Dr. İbrahim Saraçoğlu kimdir? -1949 doğumlu aslen Safranbolulu -Kimya eğitiminden sonra Avusturya Graz Teknik Üniversitesinde doktora yaptı. -Aynı üniversitede Biyoteknoloji-Mikrobiyoloji kürsüsünde asistan olarak bulundu. -1985-86 yıllarında Çukurova Üniversitesi'nde çalıştı. 1987'de doçent 1994'te profesör oldu. -Türkiye'de lab'lı deterjana geçişin öncülüğünü yaptı. -Karl franzes Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalıştı. -AVL Araştırma Merkezi'nde Fizik ve Medikal Sensör bölümlerinde araştırmacı ve üst düey yönetici olarak görev yaptı. -Viyana Teknik Üniversitesi'nde misafir profesör olarak çalıştı. -Son yıllarda phyto-biyokimya ağırlıklı çalışan Saraçoğlu, bitkilerin insan sağlığı üzerindeki çalışma ve araştırmalrını aralıksız olarak sürdürüyor. ABD'de ve AB'de internet üzerindeki birçok sağlık sitesi "Prof. Saraçoğlu yöntemlerini" tüm dünyanın hizmetine sunuyor ve binlerce insan bu siteleri ziyaret ediyor. -Brokolinin prostat ve bph (benigne prostate hyperplazy) üzerine olan etkilerini ilk defa dünyaya tanıtan da Prof. Saraçoğlu'dur. -Kendisi halen Antalya'da yaşamakta ve çalışmalarını burada sürdürmektedir. Hepatit virüsün yol açtığı karaciğer iltihabı Hepatit B nedir? Karaciğerde hücrelerde hasara sebep olan, siroz ve kansere yol açabilen Hepatit B; cinsel temas, ısırık, bulaşıklı enjektör, iğne, dövme ve kulak delme aletleriyle geçer. Doğumda anneden bebeğe de bulaşır. Ortaya çıkma süresi 6-23 haftadır. Koyu renk idrar, açık renk büyük abdest, sarılık, yorgunluk, , ustura, berber makaslarını, diş fırçasını, ruju vb. kimseyle paylaşmamak gerekir. ateş gibi belirtileri olur. Bazen hiç belirtisi olmayabilir. Önlem için tıraş aletlerini, bıçaklarını Korunmasız cinsel ilişkinin riski de unutulmamalıdır. Hepatit C nedir? Hepatit C, kan ve kan ürünleriyle bulaşan bir virüs. Diğer yollarla bulaşması ise henüz kanıtlanmış değil. Cinsel temas sırasında bulaşma riski çok düşük. Kuluçka süresi 2 hafta ile 6 ay arasında. Hepatit C, bu virüse yakalanmış kişilerin % 30-90'ında kronikleşme, % 5-30'unda ise karaciğer sirozu ile kendini belli eder. Çeşitli kronik karaciğer hastalıklarında Hepatit C virüsünün rolü henüz açıklığa kavuşmamıştır. Birçok karaciğer sirozu tiplerinde Hepatit C virüsü gözlenmiştir. Hepatit C'nin henüz etkili bir tedavisi yok. Bir aşı üzerinöe ise hala çalışılıyor. Lavanta kürünün uygulanışı Bir tutam lavantayı 0.3 ml (yaklaşık bir buçuk su bardağı) suda dört dakika demleyiniz. Dört dakikadan daha fazla demlemeyiniz. Demleme süresi tamamlandıktan sonra, ılımasını beklemeden süzülmesi gerekir. Süzme işlemi tamamlandıktan sonra ılımasını bekleyiniz. On beş gün boyunca her gün, akşam yemeklerinden en az iki saat sonra bir çay bardağı dolusu içilmesi gerekir. Her defasında (her kullanımda) taze olarak hazırlanması şarttır. Bir gün önce arta kalan miktarı kullanmayınız. Kolay olsun diye bir kaç günlük hazırlayıp buzdolabında koruma altına almayınız. Hiç bir şekilde damak tadına uygun olsun diye içerisine şeker veya benzeri bir katkı ilave etmeyiniz. On beş günlük ilk kür tamamlandıktan sonra rahatsızlığın seyrine göre haftada üç-dört defa, akşam yerneklerinden en az iki saat sonra bir çay bardağı içilmeye devam edilir. Karaciğer metabolizması sağlıklı çalışmaya başladıktan sonra kür sonlandırılmış olur. Her sağlıklı insanın yılda bir defa on beş günlük lavanta kürünü uygulamasında çok büyük faydalar vardır. Değerli okuyucu hiç bir bitkisel kürü alışkanlık haline getirmeyiniz. Karaciğer yetmezliği şikayeti olanların, Hepatit-B veya Hepatit-C virüsü ile yaşamak zorunda olan insanların zaman zaman lavanta kürünü uygulamalarında çok büyük faydalar vardır. UYARI Buradaki bilgilerin herhangi bir hastalığı teşhis amacı kesinlikle yoktur. Eğer, bir rahatsızlığınız var ise, mutlaka bir hekime gidiniz. Buradaki bilgileri teşhis konulduktan sonra destekleyici veya yardımcı tedavi olarak yine hekiminize danışarak uygulayabilirsiniz.

http://www.biyologlar.com/lavanta-hakkinda-hersey

ÇEVRE MİKROBİYOLOJİSİ ÖĞRENCİ FİNAL SINAVI SORULARI

1- Hava mikroorganizmalarının sayım yöntemleri nelerdir? Birini açıklayınız.  Katı düşüş aygıtları ve sıvı düşüş aygıtları Katı düşüş aygıtları: Bir metal plakadaki dar yarık ve delikler aracılığıyla hava akıntısı hızlı bir şekilde çekilir. Havayla taşınan mikroorganizmalar delik aracılığıyla yüksek hızda geçerken metal plağın altında lokalize olmuş agar ortamının yüzeyine düşer ve yapışır. Agar ortamı inkübe edildiğinde organizmalar çoğalır ve daha sonra sayılabilen koloniler oluşur.  2- Beyaz çürüklük oluşturan mikroorganizmalara örnek veriniz. Hangi durumda beyaz çürüklük oluştuğunu yazınız.  Phaenarochaeta chrysospo, armillaria mellea. beyaz çürüklük oluşturan mikroorganizmalardır. Ligninin parçalanmasıyla beyaz çürüklük oluşur.  3-'Kommunitelerin daimi ve çok stabil olma eğilimindeki üyeleridir. Yoğun populasyon durumunda üreme için kaynakların küçük bir kısmını kullanarak kommunite içinde hayatta kalmayı başarırlar.' Bu tanıma uygun olan durum ve mikroorganizma aşağıdakilerden hangisidir?  a)r-stratejisti_spirillum b ) k-stratejisti_chlamydomonas c) r-stratejisti_chlamydomonas d) k-stratejisti_spirillum e) r-stratejisti_phacus  CEVAP: d  4- Habitat ek değişimlere uğradıkça sekonder istilacılar yer değiştirir. Süksesyon nispeten stabil bir populasyon topluluğu oluşturduğunda sonlanır ki bu durum ............................ olarak ifade edilir.  Klimaks Kommunite  5- Su ile kaplı sedimentlerde ve toprakta gelişen gövdeden köklere oksijen iletimi için gelişmiş adaptasyonlara sahiptirler. Fakat bu gibi anaeorobik çevrelerde kökler aynı zamanda sülfat redüksiyonu ile üretilen H2S ile nasıl başa çıkarlar?  Çeltik ve diğer suya batık bitkiler bu gibi anoksin çevrelerde Begiatoa ile mutualistik birliktelik sayesinde H2S'in toksik etkilerine karşı korunurlar.  6- Aşağıdakilerden hangisi karbonhidrat tipi çözücülerden değildir? A. Ectoine B. Gliserol C. Trehalose D. Bataine E. Sucrose  Cevap : B  7- Aşağıdakilerden hangisi işkembe klimaks kommunitesinde protein parçalayan bakteridir? A. Methanobacterium ruminantium B. Bacteroides ruminicola C. Veillonella alcalescens D. Selemonas ruminantium E. Polyplastron  Cevap : C  8- Tatlı su mikrororganizmalarının başlıca ekolojik fonksiyonları nelerdir? -ölü organik maddeleri ayrıştırarak birincil üretim için gerekli mineral besinlerin ortama kazandırılması-birincil üretime katkıda bulunmaları-diğer canlılara besin kaynağı olmaları-mineral madde dönüşüm aktivitelerinn gerçekleştirilmesi-organik maddeleri absorblamak sureti ile besin zincirine ,çözünmüş organik maddelerin yeniden kazandırılması (turnover)  9-Atmosfer habitatında daha çok hangi tip populasyonlara rastlanır? Nedenleriyle birlikte açıklayınız.  Atmosfer mikroorganizmalar için yüksek ışık yoğunlukları, ekstrem sıcaklık değişiklikleri,organik maddelerin düşük olması sebebiyle çok uygun bir habitat değildir. Ancak atmosfer içine sonradan dahil olmuş, geçici olan allokton populasyonlar daha sıklıkta yasam ortamında görülmektedir.  10- Atmosferde sporların yaşamını devam ettirebilmek için geliştirdiği çeşitli adaptasyonları açıklayınız.  Bazı sporlar uv ye karşı kendilerini koruyan pigmentlere sahiptir. Diğer bazı sporlar havasal transport sırasında kurumaya karşı kalın duvara sahiptirler.atmosfer içindeki lateral hareketin oluşumu için aerodinemik olarak uygun şekillere sahiptir.  11-Mikroorganizmalar toprak sutununa bakıldığında en yaygın olarak hangi katmanda bulunur nedenleriyle birlikte açıklayınız  Mikroorganizmalar toprakta esit yoğunlukta dağılmamıştır.organik madde bakımından zengin olan yüzey tabakalarında altta bulunan mineral topraktan daha fazla bulunmuştur.özellikle rizosferde daha sıklıkla bulunurlar.bu katmanda organik madde yoğunluğu fazlalığı ve daha çok havalanmış toprak olduğundan ziyadesiyle bu katmanda bulunurlar.  12-Akrabalarının aksine alkali çevrelerde yaşam süren, filum ismi “acidobacterium” olan,altıncı ve yeni fotosentetik mikroorganizma olarak bulunan organizmanın bilimsel adı nedir?  Chloracidobacterium thermophilum  13- Sıcaklığa bağlı olarak mikroorganizmaları tabakalara ayırınız her birine birer örnek yazınız.  Psikrofiller:Flavobakterium spesies  Mezofiller:Escherichia coli  Termofiller:Bacillus stearothermophilus  Hipertermofiller: Thermococcus celer  14-Psikrofilik yaşam için oluşturdukları moleküler adaptasyonlar nelerdir?  Mikroorganizmalar oluşturdukları enzimler soğukta optimal derecede işlev görür,aktif transportun bu sıcaklıkta gerçekleşmesi,doymamış ve kısa zincir uzunluklu yağ asitlerinin bulunması,bol çift bağ içeren uzun zincirli hidrokarbonlardan oluşmasıyla adaptasyon sağlarlar.  15-Quarum sensing,kooperasyon,epibiosis terimlerini açıklayınız.  Quarum sensing:sensör molekülleri aracılığıyla hücreler arası iletişim sağlanması durumudur.  Kooperasyon:populasyon içindeki pozitif etkileşimlere denir.  Epibiosis:biofilm içindeki populasyonlar hareket ederler böylece yüzeyi kolonize eden türlerde bir süksesyon gözlenir.süksesyon organik filmlerin adsorbsiyonuyla başlar ve bakterilerin gerçekleştirdiği yüzey kolonizasyonu ile yakından izlenir.bu işleve epibiosis denir.  16-Bitkisel patojenik fungal populasyonların bastırılmasında kullanılan sulu topraklarda yaşayan biotrofik mikroparazitler………………ve……………….. dir.  Verticillum ve Fusarium  17-Göl ve besin düzeyi düşük olan sucul çevrelerde bulunan saplı bakteri olarakta bilinen organizmanın adı nedir?  Caulobacter  18-Denizlerde yaşayan bazı önemli kemolitotrofik genuslar……………… , ………………..ve……………………… dir.  Nitrosoccocus , Nitrosomonas ve Nitrobacter’dir.  19- şağıdakilerden hangisi pektin sindiren bakteridir?  a)Lachnospira multiparus  b )Ruminobakter amylophilus  c)Succinomonas amylolytica  d)Fibrobacter succinogenes  e)Clostridium lochheadii  CEVAP: a  20- Perifiton nedir?Önemi nedir?  Aquatik sistemlerde algler,cyanobacterler,heterotrofik bakteriler ile denritial materyalin suya batık yüzeylerde bağlı biçimde oluşturdukları omurgasızlar,kurbağa tetarileri ve bazı balıklar için besin kaynağı oluşturan kompleks yapıya verilen ad.Su kalite çalışmalarında önemli olup,komminiteniin polutantlara verdiği cevaplar kommunitedeki fizyolojik seviye değişimlerinin sınırlarını belirleyen birtakım ölçümler ile saptanabilir.  21- Önemli kemolitotrofik bakterilerden olup deniz sularında azot siklusuna katılan bakteriler………………….. …………. gibi genusların üyeleridir.  Cevap:nitrosococcus,nitrosomonas,nitrospina,  nitrococcus,nitrobakter.  21- Deniz suyu biomasını oluşturan en büyük organizma aşağıdakilerden hangisidir?  a) Plankton b ) Pikoplankton c) Nanoplankton d) Nanofikoplankton  CEVAP: d

http://www.biyologlar.com/cevre-mikrobiyolojisi-ogrenci-final-sinavi-sorulari

Morfolojilerine göre neronlar kaça ayrılır

1-Uni polar (tek kutuplu) : Daha çok omurgasızlarda , omurgalılarda embriyonal gelişiminde görülür. 2-Bi polar (iki kutuplu) : Kulakta (korti organında) duyma , burunda koklama , retinada ve sinir merkezinde görülür. 3-Multi polar (çok kutuplu) : Sinir sisteminin çoğu hücreleri böyledir.- Uni polar ve bi polar nöronlar sensorik (duyu nöronu)karakterindedir.- Multi polar nöronlar ise ara ve motor nöronları karakterindedir.

http://www.biyologlar.com/morfolojilerine-gore-neronlar-kaca-ayrilir

Biyolojik Elementler Nelerdir. Biyolojik Silahlar ve Biyo<b class=red>sensör</b>ler

Biyolojik Elementler Nelerdir. Biyolojik Silahlar ve Biyosensörler

BAKTERİLERİN bir kısmı görünmeyen dostlarımızdır; bazıları sindirim sistemimize yardım ederken, bazıları vücudumuzdaki zehirleri yok ederler.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-elementler-nelerdir-biyolojik-silahlar-ve-biyosensorler

Grafenle DNA Dizileme

Grafenle DNA Dizileme

Kurşun kaleminizin kağıtta bıraktığı ize sebep olan madde grafittir. Grafit maddesi tabakalar halinde bulunmaktadır ve bu tabakalar, sınırsız sayıdaki birbirine bitişik aromatik halkadan oluşur. Farklı tabakalardaki karbon atomları arasında ise güçlü kuvvetlerden olan kovalent bağlar yerine tabakalar arasında tabakaların birbirine tutunmasını sağlayan zayıf kuvvetler bulunmakta.İşin ilginci grafitteki bu katmanların ayrılmasıyla “grafen” adı verilen yeni bir madde oluşmaktadır. Öyle ki evde kurşun kalem ile kağıt üzerine bir çizgi çektiğinizde, üst üste birçok grafen yaprağı elde etmiş olursunuz. Eğer bir silgi yardımı ile bu katmanları tek bir katman haline gelecek şekilde ayırabilirseniz, grafen elde edebilirsiniz. Yani grafen çok zor elde edilen bir madde değil.Dünyanın ilk iki boyutlu maddesi olan grafenin yapısı ise en az oluşumu kadar ilginç. Her grafen maddesi tek katmanlı karbon dizilerinden oluşur. Bu katmanlar bir araya geldiğinde ise belirttiğimiz gibi grafit oluşmaktadır. Son 50 yıldır teorik olarak incelenen grafenin keşfedilmesi bir hayli zaman almıştır. Grafen, 2004 yılına kadar fiziksel olarak keşfedilememişti. Yani çok yakın bir tarihe kadar bu önemli ve bir o kadarda ilginç olan maddeyi tam tanımlamamıştık. İngilizce’de “Graphite” ve “ene” kelimelerinden türetilen “graphene” terimi Türkçe’de grafen olarak karşılık bulmuştur. 2010 Nobel Fizik Ödülü, “iki-boyutlu grafen malzemesine ilişkin çığır açan deneyleri için” Andre Geim ve Konstantin Novoselov’a verilmişti.grafenGrafen, hem çok esnek ve hafif hem inanılmaz derecede ince hem de çelikten 100 kat daha güçlü. Şeffaf bir madde olan grafen ayrıca elektriği iletebilir ve kolayca mıknatıslanma özelliği kazanabilir. Bu mucize madde bilim kurgu gibi gelmekte fakat karbon elementinin alışılmadık ve ilgi çekici olan bu formu şu ana kadar süper iletkenlerden ampüllere hatta mikrofonlara kadar birçok yerde karşımıza çıkmaya başladı. Peki bu kadar önemli ve birçok özelliği bünyesinde barındıran bir madde neden genetik biliminde kullanılmasın ki?DNA zincirinde 4 çeşit baz bulunmaktadır; Adenin, Sitozin, Guanin ve Timin. Kimyasal yapılarından dolayı bu bazlardan Adenin Timin ile, Guanin de Sitozin ile bağ kurabilir. Bazların farklı bağlanma sıraları ise bizim genetik çeşitliliğimizi oluşturur. Dört nükleotidden oluşan kombinasyonun bir genin spesifik DNA dizisini oluşturduğunu biliyoruz. Yani genlerimizin özelliklerini ve gen olma durumunu bu nükleotidlerin rastgele dizilimi belirlemektedir. Bilim insanları da genetik yapıların ortaya çıkarılması için bazlardan oluşan DNA dizilerini dizileyerek haritalandırmaktadırlar. Gerçek zamanlı yüksek girdili DNA dizileme tekniği ise DNA dizilenmesinde büyük önem taşır. Bugün medikal tetkiklerin, hastalık araştırma çalışmalarının ve birçok biyolojik araştırmanın en temel enstrümanlarından birisi de DNA dizilemedir. Grafen ile bu tekniğin uygulanabilir olması, medikal ve klinik araştırmalarda ve testlerde adeta bir devrim niteliği taşımaktadır.DNA dizileme bugüne kıyasla ilkel sayılabilecek yöntemlerle 1970’lerin ortasında başlamış olup genetik biliminin gelişmesiyle çok hızlı bir değişim geçirmiş ve işlevsel yeteneğini geliştirmiştir. Ancak dizilemenin kolaylaştırılması ve maliyetinin düşürülmesi için çok fazla yol bulunamamıştır. Şu anda; nükleotidleri tanıma ve geri bildirim verme özelliği olan çok az madde, çözelti ve kimyasal biliniyor. Bahsettiğimiz grafen ise bu maddeler arasında en uygunudur diyebiliriz. Bunu söylerken ki temel dayanağımız ise; grafenin DNA’yı oluşturan dört nükleotidin (adenin, guanin, sitozin, timin) hepsini tanıma ve bunlara karşı farklı geribildirimlerde bulunma özelliği.Elektriksel olarak DNA dizileme işlemi için grafenin kullanılması; hızı, tek seferde dizileme yapılabilen DNA büyüklüğünü ve miktarını; güvenilirliği ve tutarlılığı artırarak hata payını minimize edecek; ayrıca bununla birlikte mevcut yöntemlere kıyasla çok daha hesaplı olacak. Yöntem, her nükleotidin grafen maddesinin elektronik yapısından ölçülebilir derecede farklı etkilenmesine dayanıyor. Tek bir DNA molekülü kolaylıkla grafen temelli elektrik sensörlerinin içerisinden (küçük delikler halinde kullanıldığında) geçebiliyor. Bu da gerçek zamanlı, yüksek girdili tek DNA molekülü dizilimi yapabilmeyi sağlıyor. Grafenin ile DNA dizilenmesine dair ilk deneyler, grafen temelli elektrik alan transistörleri ile alınan laboratuvar ortamı elektrik ölçüleri ve hafif x-ray spektroskobisi ile alınan fotoemisyon spektroskopisi ölçümlerini kombine etmek üzere tasarlandı. Deney ve ölçüm sonuçları ayrı ayrı bir araya getirildiğinde elde edilen bulgular tek molekül algılama işleminin başarılı olabileceğini gösterdi.Grafen, hayatımızın birçok alanını doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyecektir. Hayatımızı büyük ölçüde olumlu etkileyecek olan; başlı başına devrim niteliği taşıyan grafenin, bilimsel anlamda da çığır açıcı gelişmelere ortam hazırlayacağını öngörmek bu aşamada çokta yanlış olmayacaktır.Referanslar ve İleri Okuma •Nikolai Dontschuk, Alastair Stacey, Anton Tadich,Kevin J. Rietwyk, Alex Schenk, Mark T. Edmonds, Olga Shimoni, Chris I. Pakes, Steven Prawer & Jiri Cervenka, A graphene field-effect transistor as a molecule-specific probe of DNA nucleobases, Nature Communications, 24 Mart 2015•Adams, J. (2008) DNA sequencing technologies. Nature Education 1(1):193http://www.biyogaraj.com

http://www.biyologlar.com/grafenle-dna-dizileme

Bakterilerden Genomik Kaset

Bakterilerden Genomik Kaset

MIT (Massachussets Teknoloji Enstitüsü) mühendisleri E.Coli bakterisindeki genomu uzun vadeli depolama aygıtına çevirdi. Mühendisler biyoloji tabanlı bu depolama işleminin silinebilir ve kolay işlenebilir olmasını umut ediyor. Bununla birlikte çevre ve tıbbi izleme sensörleri gibi uygulamalar içinde bir umut var.Elektrik mühendisliği profesörü, bilgisayar uzmanı ve biyoloji mühendisi Timothy Lu, “Bilgiyi bu yolla çok uzun vadeli olarak saklayabilirsiniz” diyor. Bir an bu bakterilerin çevrenizde hatta bağırsaklarınızda yaşadığını düşünün. Bu bakterileri günlerce hatta aylarca dışarıya koyup sonra geri getirip nicel olarak ne olduğunu görebilirsiniz.Araştırmanın sahibi Lu, Science dergisinde 13 Kasım’da açıklanan yeni stratejiye göre, depolama için bellek sınırlarının bu mevcut yöntemle üstesinden gelineceğini açıkladı. Bu yeni yöntemle çok sayıda genomik düzenleyici elemanları sınırsız miktarda bilgi saklayabilir. Lu ve yüksek lisans öğrencisi Fahim Farzadfard, araştırma için analog hafızaya depolama için yeni bir sistem kurdular. “Neler ortaya çıkabilir? Ne kadara maruz kalabilir?” ya da “Ne kadar sürer?” gibi verileri elde etmek için bir genomik teyp tasarlayan araştırmacılar herhangi bir bakteriyel DNA dizisine yeni bilgiler yazıyorlar.İstikrarlı Bellek MIT mühendisleri E.Coli bakterisini biyoloji tabanlı bellek şeklinde programlayıp bilgileri burada saklamak için hücrelerde üretilen rekombinaz enzimiyle DNA’ya veya belirli bir dizi arasını hedefleyip buraya ekleyebilirsiniz. Ancak bu DNA sadece aktif varlığı önceden belirlenmiş moleküller ya da ışık başka bir tür etken girişiyle üretilebilir. Sonra DNA üretilir, önceden programlanmış genom DNA içerisine eklenir. Bu genom DNA’nın her yerinde olabilir. Dolayısıyla Genom bant kaydedici izlenir ve nerede olduğunun sinyali yazılır. Bu sürece bir kez maruz kalan bakteri belleğinde bilgileri ömür boyunca saklar ve nesilden nesile aktarılır. Bu saklanan bilgiyi almanın ve silmenin bir kaç farklı yolu vardır. Eğer DNA’ ya işlevsiz bir genom parçası takılırsa, bir hücrede saklanan bir bellek olup olmadığı bu şekilde ortaya çıkarılacaktır. Veya araştırmacılar bir genin hedef dizilerini değiştirirler.Bu araştırmada araştırmacılar hücre tarafından üretilen biyoloji tabanlı sinyal ve molekülleri tespit etmek için ışık, laktoz metabolit olarak adlandırılan IPTG ve bir antibiyotik türevi olan aTc elemanlarını kullandılar. Bilgileri silmek için aynı noktaya farklı bir DNA parçası eklemek şu anda çok verimli, ama üzerinde çalışılıyor. Kaliforniya Üniversitesi, San Diego’ da Yrd. Doç. Shawn Douglas diyor ki, “Bu çalışma çok heyecan verici çünkü bir çok yararlı yeteneği, tek bir sisteme entegre edebiliyorsunuz: uzun ömürlü, analog, paylaştırılmış genomik depolama, ile çeşitli okuma seçenekleri.” diyor. Büyük ölçüde artan toplam bilgi miktarını bütün bir bakteri nüfusu saklayabilir ve bunlardan geri alınabilir.Bakteriyel SensörlerBu aygıt çevre uygulamaları için kullanılabilir. Örneğin; okyanuslardaki karbondioksit seviyeleri, asitlik veya kirleticiler gibi etkenler izlenecektir. Buna ek olarak, bakteriler, birinin sindirim sistemini izleyerek diyet gibi konularda ya da bağırsaktaki bir hastalığı tespit etme gibi konularda bize yardımcı olabilir. Tabi ki bakteriler bu şekilde tasarlanabilirse.Lu, ”Bu bakteriler mühendislikte işimize yarayabilir. Özellikle biyolojik bilgisayarlar olarak. Karmaşık işlemlerin ve çok zor hesaplamaların yapılacağı bir aygıta dönüşebilir.” diyor. “Bir tüpün içine milyarlarca bakteri yerleştirerek belli depolama ve bilgi işlem gibi işlemlere başlayabiliriz. Bu bize büyük bir enerji tasarrufu getirecektir” diyor Lu. “Başka bir olası uygulama ise beyin hücrelerine yerleştirip belirli bir hastalığın olup olmadığını tespit etmek için kullanılabilir. Bu DNA’ da sakladığınız bilgilerin dönüşü olabilir. Yani bir şey hakkında yazıp sonrada bunları ayıklayabilirsiniz.” diyor Lu.Önemli Not: Bu makalenin ilk hali Gerçek Bilim’de yayınlanmıştır.Referanslar ve İleri Okuma•Massachusetts Institute of Technology. (2014, November 13). Bacteria become ‘genomic tape recorders’, recording chemical exposures in their DNA. ScienceDaily. Retrieved June 16, 2015 from www.sciencedaily.com/releases/2014/11/141113142006.htm•http://newsoffice.mit.edu/2014/bacteria-storage-device-memory-1113•Farzadfard, T. K. Lu. Genomically encoded analog memory with precise in vivo DNA writing in living cell populations. Science, 2014; 346 (6211): 1256272 DOI: 10.1126/science.1256272 http://www.biyogaraj.com

http://www.biyologlar.com/bakterilerden-genomik-kaset

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0