Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 138 kayıt bulundu.

BİYOLOJİK TÜR KAVRAMININ UYGULANMASINDAKİ GÜÇLÜKLER

Biyolojik tür kavramının doğal taksonlara uygulanmasında bazı zorlukların ortaya çıkması gerçegi bu kavramın geçersiz olduğu anlamına gelmez. Bu durum Simpson (1961: 150) ve Mayr (1963: 21-22) tarafından gösterilmiştir. Genel olarak kabul edilen pek çok kavram belli durumlar veya spesifik örneklere uygulandığında benzer zorluklara sebep olmuşlardır. Örneğin bir ağaç kavramı yayılan juniperler, cüce söğütler, dev kaktüsler ve strangler fig’lerin mevcudiyetiyle geçersiz kılınmamıştır. Bir kavram ve onun özel bir duruma uygulanması arasında net bir ayrım yapılmalıdır. Biyolojik tür kavramının uygulanmasındaki daha ciddi problemler yetersiz bilgi, tek ebeveynli üreme ve evrimsel olarak orta durumluluk durumlarından kaynaklanmaktadır. Yetersiz Bilgi Bireysel varyasyonlar bütün çeşitleriyle belli bir morfotipin ayrı bir tür mü ya da değişken bir populasyon içinde sadece bir fenon mu olduğu hakkında şüphelere yol açar. Eşeysel dimorfizm, yaş farklılıkları, polimorfizm ve diğer varyasyon tipleri bir tabiat tarihi çalışması veya populasyon analizleri sırasında bireysel varyasyonlar olarak ortaya konulabilir. Normal olarak korunmuş örneklerle çalışan neontologlar da fenonları (morfotipler) tür olarak vermek zorunda olan paleontologların karşılaştığı aynı problemle karşılaşır. Tek Ebeveynli Üreme Pek çok organizmadaki üreme sistemleri, yeni bir bireyin oluşturulması sürecinde ebeveyn bireyler arasında genetik materyalin zorunlu bir rekombinasyonu prensibine dayanır. Kendini dölleyen hermafroditlik ve diger automixis, partenogenez, gynogenesis ve vejetatif üreme (bölünmüş parçaların gelişimi) tipleri tek ebeveynli üremenin bazı tipleridir. Bu durum aşağı omurgasızlarda nadir değildir, Partenogenez hatta böcekler arasında ve aşağı omurgalılardan sürüngenlere kadar bile vardır. Evrimsel biyolojide belirlendiği gibi, bir populasyon kendi içinde üreyen bir gruptur. Bu tanımlamaya göre eşeysiz bir biyolojik populasyon aksine bir durumdur. Buna rağmen populasyon kelimesi içinde eşeysiz olmanın aksine olmadığı bir kombinasyonu da kapsayan diğer kullanımlara da sahiptir. Kendi içinde üreme hayvanlarda conspesific’liğin en son testi olduğu ve bu kriter sadece eşeyli üreyen populasyonlarda geçerli olduğu için tek ebeveynli üreyen organizma taksonlarında kategorik sıranın belirlenmesi zordur. Taksonomist klonlar, saf hatlar, biotipler ve böyle organizmaların bu şekilde devam eden zincir veya stoklarını nasıl değerlendirecektir ? Bu şekildeki tek ebeveynli soylar zaman zaman agamospecies, binomlar veya paraspecies olarak tanımlanmaktadır. Hangi tanımlama seçilirse seçilsin bu şekildeki mevcudiyetlerin biyolojik türlerin bölümleri olmadığı hatta oldukça farklı olduğu bilinmelidir. Ghiselin (1987) tür teriminin eşeysiz klon gruplarına uygulanmasının uygunluğunu oldukça güzel bir şekilde sorgulamıştır. Özellikle afidler, gal waspları (Cynipidae), Daphnia (Crustacea), rotiferler, digenetik trematodlar gibi bazı hayvan gruplarında eşeyli ve partenogenetik jenerasyonlar arasında düzenli bir dölamaşı görülebilir. Bu gibi durumlarda jenerasyonlardan hiç birisi ayrı bir biyolojik tür statüsü kazanmaz, nomenklatürel tanımda olduğu gibi geçici klonlara bu statü verilmez. Ancak özellikle afidlerde partenogenetik jenerasyonlar bazen tekrar eşeyselliğe dönmekte başarısız olmakta ve partenogenez sürekli hale gelmektedir. Bu jenerasyonlar eşeysel ırklardan konak bitki tercihleri veya renk genleri bakımından farklı hale geldiklerinde bu partenogenetik taksonların farklı türler olarak isimlendirilebileceği önerisinin ciddi biçimde gözden geçirilmesi gerekmektedir. Sürekli olarak tek ebeveynli üreyen hatlar durumunda morfolojik farklılığın derecesi temelinde bunlara tür statüsünün verilmesi geleneklere uygundur. Tek ebeveynli üreyen organizma çeşitleri arasında genellikle iyi belirlenmiş morfolojik kesintiler vardır. Bu kesintiler açık bir şekilde eşeysiz klonlarda görülen çeşitli mutanlar arasında doğal seleksiyonla üretilmiştir. Bu şekildeki kesintilerin mevcudiyeti ve morfolojik farklılıkların miktarının tek ebeveynli üreyen tipler arasında tür sınırlarını çizmek için kullanılması geleneklere uygundur. Eşeysel organizmalarda tür tanımlanması sadece analojiye değil ayrıca diğer benzer gruplardan bir kesintiyle ayrılan her morfolojik grubun kendine ait bir ekolojik nişi işgal etmesine dayanır; yani her grup kendi evrimsel rolünü oynar. Bdelloid rotiferler gibi hepsi zorunlu olarak partenogenezle üreyen gruplarda tanımlanmış biyolojik türler için belli bir biyolojik anlamın delilleri vardır. Tamamen partenogenetik üreyen ve muhtemelen dallanıp ayrılmış olan biparental türlerin bilinmediği, ve içinde iyi biyolojik türler kadar farklı olan bir grup olan örnekler bilinmektedir. Nomenklatürel tanımlama böyle durumlarda maruz görülmüştür. Çeşitli crustaceanlarda (ör. Artemia salina L.) olduğu gibi bir “tür” içinde üreme izolasyonuna sahip çesitli kromozomal tipler bulunduğunda bunları nomenkletürel olarak tanımlamak uygun olabilir. Bunlar geleneksel olarak ırklar olarak tanımlanmasına rağmen üreme bakımından izole olmuş kromozomal populasyonları (mikro) species olarak tanımlamak daha mantıklıdır. Erkek eşeyin bulunmadığı veya fonksiyonsuz olduğu yaklaşık 1000 hayvan türü bilinmektedir. Bu şekildeki komple-dişi türler partenogenezin bu tipi için olan kullanılan özel bir terim olan thelytoky ile ürerler. Mayotik mekanizmalara dayanarak bu gibi türlerde homozigotluk veya heterozigutluğa doğru bir eğilim vardır. Homozigotluk üreten tip nadirdir, ancak birkaç böcek grubuyla sınırlıdır ve zaman zaman normal olarak iki eşeyli üreyen sibling türler bu thelytokous türlerle yan yana bulunmaktadır. Heterozigotluk oluşturan pek çok thelytoky durumunun, türler arası bir hibrit olarak ortaya çıkan bir bireyde partenogenez (thelytoky) için oluşan bir değişiklikten kaynaklandığı ani türleşmenin bir ürünü olarak görülmektedir. Bu kategorideki mevcut türler nispeten yakın zamandaki türleşme olaylarının sonucu olarak görülmektedir, bu kısa zaman taksonomik zorluklar oluşturmak için yeterli bireysel varyasyonları biriktirmek için yeterli zaman sağlayamamıştır. Belirtilen bu durum güney ABD ve Meksika’da bulunan hep-dişi bir kertenkele cinsi olan Cnemidophorus için de geçerlidir. Salamander ve balıklardaki bilinen thelytoky durumları çekirgelerde görülen bir durumda olduğu gibi hibridizasyonun bir sonucudur. Bazı özel durumlarda (ör. Rana esculenta, Poeciliopsis) mayoz boyunca erkek kromozomları yoktur ve ebeveyn türlerden (gynogenesis, veya pseudogamy) birinin erkek tarafından döllenmesi ile gelişen zigotun genotipine erkeklerin katkı sağlamamasına rağmen yumurtanın gelişimini uyarmak için gerekmektedir. Hayvanların iki uzak türü arasındaki hibridizasyon açık şekilde her zaman total sterilite veya eşeysel üremenin bozulmasıyla sonuçlanır. Sikluslu partenogenetik gruplarda bazı türlerde eşeyli üreme sürekli olarak yok olabilir. Bunun konak türdeki bir anahtar ile düzenlendiği durumlarda (bazı afidlerde oldugu gibi) tür statüsü hakkında bazı şüpheler oluşur. Hermafroditler çoğu zaman eşeyli ürer, yani yumurtanın döllenmesi farklı bir bireyin spermatozoası ile yapılır. Ancak bazı türler tamamen kendi kendini döller (automixis). Bu durum Foltz et al. (1982)’ın bazı salyangoz türlerinde buldugu gibi homozigotluğu artırır. Evrimsel Orta Durumluluk Populasyonlar arasındaki üreme ayrılığı olarak belirtildiği gibi tür ancak lokal bir faunanın boyutsuz durumunda komple klasik ayrılıkta mevcuttur. Uzay (enlem ve boylam) ve zaman boyutunda uzanan tür taksonlarından bahsedildiğinde, safha yeni başlayan bir türleşme için oluşturulur. Populasyonlar ayrı türler haline gelme aşamasındaki bu durumlarda bulunabilir. Bu durumdaki populasyonlar ayrı bir türün bazı özelliklerini kazanmış, bazılarını da kazanamamıştır. Ayrılma aşamasının hangi safhasında ayrılan populasyonlar bir tür olarak adlandırılır? Morfolojik ayrılığın kazanılması üreme izolasyonunun kazanılmasıyla yakından ilişkili değilse bir karar vermek özellikle zordur. Bir taksonomistin karsılaştığı ve evrimsel olarak orta durumlu olmaktan kaynaklanan çesitli zorluklar aşagıdaki gibi özetlenebilir. 1- Üreme izolasyonun eşdeger morfolojik değişim olmadan kazanılması: Morfolojik farklılığı olmayan (veya çok az olan), ancak üreme bakımından izole olmuş türler sibling türler olarak adlandırılır. 2- Üreme izolasyonu olmaksızın güçlü morfolojik farklılıkların kazanılması: Bazı hayvan ve bitki cinsleri temas kurdukları bölgelerde tesadüfi olarak kendi arasında üreyen ancak morfolojik olarak oldukça farklı populasyonlara sahiptir. Böyle durumlarda morfolojik olarak farklı her populasyonun tipolojik bir çözüm olarak ayrı türler olarak tanımlanması açıkça uygun değildir. Bunun tersi olarak iki türü arasındaki üreme izolasyonun ara sıra bozulduğu cinsler vardır. Böyle türleri conspesific olarak değerlendirmek zıt ekstremlere götürebilir. Morfolojik farklılık ve üreme izolasyonun aynı zamana rastlamadığı durumlarda genelleştirilmiş bir çözüm yoktur. Burada bir uzmana tek öneri türler biyolojik olarak anlamlı doğal mevcudiyetler oluşturduğu bir durumda türleri sınırlandırmasıdır. 3- İzolasyon mekanizmalarının ara sıra bozulması (hibridizasyon): İyi türler arasında bile üreme izolasyonu ara sıra bozulabilir. Bu durum çoğunlukla sadece steril veya düşük yaşama şansına sahip tesadüfi hibritlerin üretilmesine yol açar ve taksonomik bir probleme yol açmaz. Daha nadir olarak izolasyonun tamamen lokal bir bozulması söz konusudur ve bu durum geniş ölçüde hibrit swarmların ve az çok tamamıyla introgression üretilmesiyle sonuçlanır. Hibrit bireyler, hibrit yapıları keşfedilmeden önce bazen tür olarak tanımlanırlar. Bu isimler, hibrit durumları belirlenince geçerliliklerini yitirir. Sadece populasyonlar taksonlar olarak tanınır ve hibritler populasyon degildir. Bütün populasyonların bir hibridizasyonun sonucunda oluştuğu durumlar taksonomik olarak oldukça zordur. Orijinleri hibridizasyona dayanan çeşitli doğal populasyon tipleri bilinmektedir. a- Hibrit swarmlar: Belli türlerde pek çok simpatrik alanda devam ettirilen üreme izolasyonu lokal olarak bozulabilir, bu durum lokalize olmuş hibrit swarmların üretilmesiyle sonuçlanır. Böyle durumlarda ebeveyn türlerin tür statülerinin korunması önerilir. Meksika’da yasayan Pipilo erythrophthalmus ve P. occi türleri bu duruma örnek olarak verilebilir. Üreme izolasyonunun bu şekilde lokal bir bozulmasından kaynaklanan hibrit populasyonlara her hangi bir taksonomik tanımlama verilmemiştir. Sadece olabilecek bir istisnada üreme izolasyonu öyle bütün bir şekilde kırılabilir ki iki ebeveyn tür tek bir tür halinde birleşebilir. Taksonomik literatür bu durumu yorumlayan çok sayıda durum içerir, ancak bu durumu eksiksiz bir şekilde ortaya koyan tek bir analiz yoktur. b- Hibridizasyonla olusturulan partenogenetik türler: A ebeveyn türünden 1 kromozom takımı ve B ebeveyn tününden 1 kromozom takımına sahip bir bireyin üretilmesiyle sonuçlanan hibridizasyon, kromozom setinin allotetraploidi şeklinde tam olarak ikiye katlanmasına yol açar. Bitkilerde böyle bireyler derhal kendi kendini dölleyen hatta çapraz dölleme yapan allotetraploid bir tür oluşturur. Hayvanlarda çapraz döllenmenin olması neredeyse tamamen zorunludur, yeni bir allotetraploid ancak partenogeneze yol açarak kendini devam ettirebilir (thelytoky). Bu şekildeki hibrit türler genellikle morfolojik olarak iyi bir şekilde karakterize edilirler ve bunların orijin tarzı keşfedildikten sonra bile genellikle geçerli türler olarak tanımlanırlar. Daha kompleks durumlar kısmi partenogenezde ortaya çıkar; oligoketler, planarialar, buğday bitleri, güveler (Solenobia), diğer böcekler, bitler ve kabuklularda görüldüğü gibi bazen triploidi veya daha yüksek poliploidi ile kombine olur. Burada tek bir “türde” iki eşeyli diploidler, thelytokous diploidler ve thelytokous poliploid “ırklar” bulunabilir. Bu ırkların morfolojik olarak ayrılamamakla birlikte üreme bakımından izole olmuşlardır. Bu thelytokous ırklardan çoğu hibridizasyonun ürünüymüş gibi görünmezler. 4- Semispecies ve allospecies: Coğrafik izolatlar zaman zaman tür ve alttür arasındaki bir ara statüdedir. Bazı kriterler tabanında bunlar tür olarak değerlendirilebilir; diğer kriterler temelinde ise değerlendirilemez. Taksonomist tarafından bu şekildeki şüpheli populasyonların yakın olarak ilişkili oldukları türün alttürü olarak değerlendirilmesi genellikle daha uygundur. Diger bazı durumlarda böyle izolatlar açıkça tür seviyesine ulaşır ancak bir üsttürün üyeleri olarak kalırlar. Böyle populasyonlar allospecies olarak dizayn edilebilir. Dairesel çakışmalar ve sınır boyu çakışması durumları evrimsel olarak orta durumluluğun diğer örnekleridir. Sonuçlanan taksonların sıralanması metoduna, evrimsel olarak orta durumluluğun derecesi ve uygunluğu temelinde durumdan duruma karar verilmelidir. Tür ve alttür arasındaki taksonlar genellikle semispecies olarak nitelenir.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-tur-kavraminin-uygulanmasindaki-guclukler

Bakteriyofaj Nedir ?

Bakteri yiyen canlı bakterilerin büyümesine engel olan onları eriten ve ancak elektron mikroskopla görülebilen bir ültravirüs. Süzgeçlerden geçen ve kültürden kültüre nakledilmesi mümkün olan bu ultra- virüs bakteri kolonilerinde görülebilen değişiklikler yapabilmekte ve bakteri hücrelerini hiç bir artık bırakmadan eritebilmektedir. bakteriyofajlar ın bilhassa zararlı bakterilerden meydana gelen çeşitli salgınlarda bakterileri yok etmek suretiyle önemli rolleri vardır Synechococcus bakterisinin fajı S-PM2 elektron mikroskobu fotoğrafı Bakteriyofaj bakteri ve Yunanca phagein yemek fiilinden tÜretme bakterileri enfekte eden bir virüstür. Terim genelde kısaltılmış hali olan faj olarak kullanılır. Ökaryotları hayvan bitki ve mantarları enfekte eden virüsler gibi fajlarda da büyük bir yapısal ve işlevsel çeşitl ilik vardır. Tipik olarak proteinden oluşan bir kabuk ve içinde yer alan genetik malzemeden oluşurlar. Genetik malzeme dna veya RNA olabilir ama genelde 5 – 500 kilo baz çifti uzunluğunda çift sarmallı dnadan oluşur. Bakteriyofajlar genelde 20 ila 200 nm arası büyüklükte olurlar. Fajlar her yerde mecutturlar ve bakterilerin yaşadığı ortamlarda örneğin Toprakta veya hayvan bağırsaklarında bulunabilirler. Faj ve diğer virüslerin en yoğun doğal kaynaklarından biri deniz suyudur. Deniz yüzeyinde mililitrede 109 etkin faj taneciği virion bulunmuştur ve deniz bakterilerinin %70i fajlar tarafından enfekte olmuş olabilirler Tarihçe 1913te Britan yalı bakteriyolog Frederick Twort bakterileri enfekte edip öldüren bir etmen keşfetmiş ama konuyu daha fazla ta kip etmemiştir. Fransız-Kanadalı mikrobiyolog Felix dHérelle 3 eylül 1917de dizanteri basilinin düşmanının görünmez bir mikrobunu keşfettiğini açıklayıp ona bakteryofaj adını verdi Çoğalması bakteriyofajların, litik veya lizogenik hayat döngüleri olabilir bazılarında her ikisi de olur. T4 fajı gibi öldürücü fajlarda görülen litik döngüde virionun çoğalmasının hemen ardından konak hücre parçalanır ve ölür. Hücre ölür ölmez virionların kendilerine yeni bir konak bulmaları gerekir. Lizo genik döngü buna tezat olarak konak hücrenin parçalanmasına neden olmaz. Lizogenik olabilen fajlara ılımlı fajlar temperate phage denir. Viral genom konak genoma dahil olur ve oldukça zararsız bir şekilde onunla beraber eşlenir. Konak hücrenin sağlığı yerinde olduğu sürece Virüs sessiz bir şekilde varlığını sürdürür ama konağın şartları bozulursa örneğin besin kaynaklarının tükenmesi durumunda endojen fajlar profaj olarak adlandırılırlar etkinleşirler. Bir çoğalma süreci başlar sonucunda konak hücre parçalanır. ilginç bir şekilde lizogenik döngü konak hücrenin çoğalmasına izin verdiği için hücrenin yavrularında da virüs varlığını devam ettirir. Bazen profajlar inaktif oldukları dönemde bakteri genomuna yeni işlevler kazandırarak konak bakteriye fayda sağlarlar bu olguya lizogenik dönüşüm lysogenic conversion denir. Bunun iyi bilinen bir örneği Vibrio cholera nın zararsız bir suşunun bir faj tarafından enfekte edilerek kolera hastalığı etmenine dönüşümüdür. Bağlanma ve giriş T4 bakteriyofajının yapısı. 1. baş 2. Kuyruk 3. Nükleik asit 4. Kapsit 5. Yaka 6. Kın 7. Kuyruk lifleri 8. Ekserler 9. Taban plakası.Konak hücreye girmek için bakteryofajlar bakterinin yüzeyindeki öz gül reseptörlere bağlanırlar bunlar arasında lipoPolisakkaritler teikoik asitler proteinler sayılabilir. Bu nedenle bir bakteryofaj ancak bağlanabileceği reseptörler taşıyan bakterileri enfekte edebilirler. Faj virionları kendiliklerinde hareket etmediklerinden dolayı kendi reseptörleriyle solüsyondayken rassal olarak buluş up bağlanırlar. Karmaşık bakteryofajlar örneğin T-çift fajları genetik malzemelerini hücrenin içine enjekte etmek için şırınga benzeri bir hareket kullanırlar. Uygun reseptörle temas kurduktan sonra kuyruk lifleri taban plakasını hücre yüzeyine yaklaştırırlar. iyice bağlandıktan sonra kuyruk büzülür bu da genetik malzemenin dışarı itilmesine neden olur. Bazı fajlar nükleik asiti hücre zarından içeri iter bazıları hücre yüzeyine birakır. Başka yöntemlerle genetik malzemlerini içeri sokan bakterifajlar da vardır. protein ve Nükleik asit sentezi Kısa süre bazen Dakikalar içinde bakteri ribozomları viral mrnanın Proteine çevirimine translasyonuna başlarlar. RNA-fajlarında RNA-replikaz bu sürecin başlarında sentezlenir. Erken sentezlenen proteinler ve virionla gelen bazı proteinler bakterinin RNA polimerazını modifiye edip onun viral mrnayı tercihen çevirmesine neden olabilirler. Konağın kendi Protein ve nükleik asit sentezi de bozularak viral ürünlerin sentezine yönlendirilir. Bu ürünler ya hücreyi parçlamaya yarayacaklaklar ya yeni virionların oluşmasına yardımcı olacaklar veya yeni virionları oluşturacalardır. Virion oluşumu T4 fajları durumunda yeni fajların inşası özel yardımcı molekülleri gerektiren karmaşık bir süreçtir. Önce taban plakası oluşur kuyruk onun üzerinde büyür. kafa kapsidi ayrı olarak oluşup kendiliğinden kuyruk ile birleşir. Henüz bilinmeyen bir şekilde dna kafanın içine sıkı bir şekilde yerini alır. Bütün süreç yaklaşık 15 dakika alır. Virionların salınımı Fajlar ya hücre parçalanması lizis veya salgılanma yoluyla salınırlar. T4 fajları durumunda hücre içine girmelerinden 20 Dakikadan biraz sonra hücre parçalanması yoluyla sayıları 300ü bulabilen faj salınır. Bunun gerçekleşmesi hücre duvarındaki peptidoglikanı parçalayan endolizin adlı enzim sayesinde olur Bazı virüler ise parazite dönüşüp konak hücrenin sürekli olarak yeni virüs tanecikleri salgılamasına neden olabilirler. Yeni virionlar hücre zarından tomurcuklanarak koparlar beraberlerinde hücre zarının bir kısmını da götüren bu fajlar örtülü virüse olarak ortama salınırlar. Salınan virionların her biri yeni bir bakteriyi enfekte edebilir. Faj terapisi Bir bakteriyi enfekte etmek üzere ona bağlanmakta olan bakterilerin şematik gösterimiKeşiflerinin ardında fajlar anti-bakteriyel etmen olarak denenmişlerdir. Ancak antibiyotikler keşfedilince bunların fajlardan daha kullanışlı oldukları görülmüştür ve Batıda faj tedavisi üzerine yapılan araştırmalar bırakılmıştır. Bun karşın Sovyetler Birliğinde 1940lardan beri antibiyotiklere alternatif olarak kullanımı devam etmiştir. Bakteri suşlarında doğal seleksiyon yoluyla antibiyotik direncinin oluşması bazı tıbbi araştırmacıları faj tedavisini antibiyotik tedavisine bir alternatif olarak tekrar değerlendirmeye sevketmiştir. Antibiyotiklerden farklı olarak fajlar milyonlarca yıldır süregeldiği gibi bakterilerle beraber evrimleştikleri için sürekli bir direncin oluşma olasılığı yok sayılabilir. Ayrıca etkili bir faj özgül bakterisini tamamen bitene kadar enfekte etmeye devam edecektir. Belli bir faj genelde ancak belli bir bakteri tipini enfekte edebildiği için ki bu birkaç bakteri türü olabileceği gibi bir türün sadece bazı alt türleri de olabilir bakteri tipinin doğru tanımlandığından emin olmak gerekebilir bu da 24 saat sürebilir. Faj terapisinin bir diğer avantajı başka bakterilere zarar gelmeyeceğinden dar spektrumlu antibiyotik terapisine benzemesidir. Ancak sıkça olduğu gibi birden fazla bakterinin beraberce neden oldukları enfeksiyonlarda bu bir dezavantaj oluşturabilir. Bakteryofajların bir diğer sorunu vücudun bağışıklık sisteminin saldırısına uğramalarıdır. Fajlar enfeksiyonla doğrudan temas durumunda etki gösterirler onun için açık bir yaraya uygulanmaları en iyi Sonuç doğurur. Sistemik enfeksiyonlarda bu pratik olarak mümkün değildir. Sovyetler birliğinde diğer tedavilerin çalışmadığı durumlarda gözlenen başarılı sonuçlara rağmen çoğu araştırmacı faj terapisinin tibbi bir geçerliliğe ulaşacağına şüphe ile bakmaktadır. Faj tedavisinin etkinliğini belirlemek için büyük ölçekli klink testler yapılmamıştır ama antibiyotik dirençli bakteri türlerinin çoğalmasından dolayı bu konuda araştırmalar sürmektedir. Ağustos 2006da ABD gıda ve ilaç idaresi Food and Drug Administration bazı etlerde Listeria monocytogenes bakterisinin öldürülmesi için bakteryofaj kullanımını onaylamıştır.  

http://www.biyologlar.com/bakteriyofaj-nedir-

Türkiye Biyogüvenlik Protokolü

Türkiye´de biyogüvenlikle ilgili bir protokol Çevre Bakanlığı tarafından yürürlüğe konmuştur. Bu protokolün tanımlamaları ve düzenlemeleri şunlardır: Türkiye Biyogüvenlik Protokolü Modern biyoteknoloji rekombinant DNA nükleik asitlerin hücre veya organellere doğrudan enjeksiyonu farklı taksonomik gruplar arasında uygulanan hücre füzyonu gibi doğal fizyolojik üreme- çoğalma ve rekombinasyon engellerini ortadan kaldıran ve klasik ıslah ve seleksiyon yöntemlerince kullanılmayan in vitro nükleik asit tekniklerinin tamamı olarak tanımlanmaktadır. Modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilen organizmalara Genetik Yapısı Değiştilmiş Organizmalar (GDO) veya uluslararası kullanımı ile Living Modified Organism (Değiştirilmiş Canlı Organizmalar) adı verilmektedir. Modern Biyoteknolojik yöntemlerle kendi türü haricinde bir türden gen aktarılarak belirli özellikleri değiştirilmiş bitki hayvan ya da mikro-organizmalara Transgenik de denilmektedir. Modern biyoteknoloji ile: Doğal olmayan rekombinasyonlar yaratılır Yeni veya yabancı genler veya DNA dizinleri önceden planlanamayan lokasyonlara yerleştirilir. Gen aktarımı için etken genetik parazitler taşıyıcı (vektör) olarak kullanılır: vektörler en etken genetik parazitlerden çıkartılmış genetik element ve sıraların mozaiğidir hareketli genetik elementler taşırlar; özel olarak türlerin bariyerlerini kırmak üzere yapılmışlardır konukçu aralığı geniştir; yeni veya mevcutu artıran halk sağlığı ve çevresel problemler yaratabilecek direnç genleri bu günkü kullanımı ile antibiyotik ve herbisitdirenç genleri taşırlar. Modern biyoteknolojinin temel işlevi türlerin tür olma özelliğini korumak için binlerce yılda oluşturduğu üreme-çoğalma engellerini kırmak böylece farklı türler hatta canlı familyaları arasında gen aktarımı yapmaktır. Bu işlem sonucu doğada doğaya ve kendi türüne yabancı yeni çeşitler üremeye-çoğalmaya başlayacaktır. Genetik yapısı değiştirilmiş canlıların ve ¤¤¤¤bolik ürünlerinin kısa ve uzun vadede ekosistem süreçleri ve işlevleri üzerinde nasıl bir etki yapacağı henüz bilinmemektedir. Bu belirsizlik nedeniyle konu 1992 yılında yapılan Rio Konferansında dikkate alınmış ve Rio Konferansının çıktılarından birisi olan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinde hem ulusal önlemler almak hem de uluslararası bağlayıcılığı olan bir protokol hazırlama ihtiyacını değerlendirmek anlamında yer almıştır. Modern biyoteknoloji yeni ve doğal olmayan canlı çeşitlerinin ortaya çıkması ile sonuçlanmaktadır. Bu sonuç dünyada biyoteknolojide güvenlik tedbirlerinin geliştirilmesini gerektirmiş ve modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş olan genetik yapısı değiştirilmiş organizmaların insan sağlığı ve biyolojik çeşitlilik üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilerin belirlenmesi sürecini (risk değerlendirme) ve belirlenen risklerin meydana gelme olasılığının ortadan kaldırılması veya meydana gelme durumunda oluşacak zararların kontrol altında tutulması için (risk yönetimi) alınan tedbirleri ifade eden biyogüvenlik terimi güncel hale gelmiştir. Biyoteknoloji uygulamalarında teknolojinin kullanımı sonuç ürün ve ürünün kullanım amacı ile yeri farklı riskler oluşturduğundan ayrı tedbirler gerektirmektedir. Bu nedenle biyogüvenlik laboratuar ve sera çalışmaları; gıda güvenliği ve çevreye salım durumları için ayrı düzenlemeleri içermektedir. Konunun küresel ölçüdeki önemi nedeniyle BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesine ek Biyogüvenlik Protokolü 24 Mayıs 2000 tarihinde taraf ülkelerin imzasına açılmıştır. Protokol transgenik canlıların biyolojik çeşitlilik üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilerin önlenmesini amaçlamaktadır. Protokolün yürürlüğe girmesi ile herhangi bir transgenik canlı çevreye salımı gerçekleştirilmeden önce tam bir risk değerlendirmeye alınacak ve bir başka ülkeye üretim ve doğrudan çevreye salım amacıyla ihrac edilmeden önce ithalatçı ülkenin önceden onayı alınacaktır. Tüketim veya işleme amacıyla ihracı yapılacak olan transgenik canlılar ve ürünleri hakkında ise takas mekanizması vasıtasıyla önceden bilgilendirme sağlanacaktır. Protokole taraf olan her ülke kendi iç mevzuatında transgenik canlıların kontrolü için gerekli yasal kurumsal ve idari tedbirleri almak ve idame ettirmekle yükümlüdür. Transgenik canlılardan kaynaklanacak zararların telafisi konusunda uluslararası bir sistem kurulması ve bu canlıların ve ürünlerinin etiketlenmesine ilişkin standartların oluşturulması Protokolün yürürlüğe girmesinden sonra yapılacak olan Taraflar Toplantısına bırakılmıştır. Protokolün yürürlüğe girmesi biyogüvenlik alanında küresel seviyede yaşanan hukuki boşluğu doldurmakla birlikte transgenik canlılardan ve ürünlerinden kaynaklanacak çevresel ve ticari sorunların önlenmesi ulusal seviyede alınacak kurumsal tedbirlere ve ulusal seviyede risk değerlendirme ve risk yönetimi için teknik kapasitesinin oluşturulmasına bağlıdır. Türkiye´de Durum Türkiye´de Transgenik Bitkilerle ilgili mevzuat hazırlığı çalışmalarını Tarım ve Köyişleri Bakanlığı 31 Mart-1 Nisan 1998 tarihlerinde Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğünde “Transgenik Bitkiler ve Güvenlik Önlemleri” konusunda ilgili araştırma kuruluşları ve Genel Müdürlükler ile Üniversitelerden temsilcilerin katılımıyla yapılan bir toplantı ile başlatmıştır. Belirlenen ana esaslar çerçevesinde teknik uygulamalara temel teşkil edecek görüş ve raporlar oluşturulmuştur. Bu kapsamda konu “1. Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri; 2. Transgenik Kültür Bitkilerinin Tescili; 3. Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmaların (GDO) Üretilmesi Pazara Sürülmesi ve Gıda Olarak Kullanımı” olarak üç kısma ayrılmıştır. Bunlardan “Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri Hakkında Talimat” Makamın 14.5.1998 gün ve TGD/TOH-032 sayılı Makam Olur’u ile yürürlüğe konulmuştur. "Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri" ile ilgili talimatın aksayan yönlerinin düzeltilmesi amacıyla adı geçen talimatta yapılan değişiklikler 25.03.1999 tarihli Makam Olur'u ile yürürlüğe girmiştir. Belirtilen geçici düzenleme çerçevesinde Türkiye´de resmi yollardan genetik yapısı değiştirilmiş canlıların üretim amacıyla girişi önlenmiş durumdadır. Talimat gereği genetik yapısı değiştirilmiş bir tarım çeşidinin Türkiye´ye ithal edilmesinden önce alan denemesine alınması gerekmektedir. Ancak her genetik yapısı değiştirilmiş tohumun da alan denmesine alınması söz konusu değildir. Alan denemesine alınabilmesi için transgenik tohumun geliştirildiği ülkede ve biyogüvenlik düzenlemeleri olan ülkelerde kayıtlı olması ve 5 yıldır üretiliyor ve tüketiliyor olması şartı aranmaktadır. Böylece hiç denenmemiş risk değerlendirmesi daha önce yapılmamış bir transgenik canlının Türkiye´de denenmesi yani Türkiye´nin deneme tahtası olarak kullanılması önlenmektedir. Bu tedbirler acil olarak alınmış tedbirlerdir. Orta ve uzun vadede ülkemizin daha kapsamlı tedbirler alması ve risk değerlendirme-risk yönetimi sistemleri kurması gerekmektedir. Biyogüvenlik Protokolü Hükümetimiz adına Çevre Bakanı Fevzi AYTEKİN tarafından 24 Mayıs 2000 tarihinde imzalanmıştır. Protokole taraf olma çalışmaları devam etmektedir. Protokolün uygulanması ve ülkemizin genetik kaynaklarının zarar görmemesi için biyogüvenlik sisteminin kurulması doğrultusunda insan kaynağı ve teknik altyapı oluşturulması gerekmektedir. Bu kapsamda kaçak girişlerin önlenmesi için gümrük kontrollerinde yeni bir yapılanmaya da ihtiyaç duyulmaktadır. Protokolün Amacı Çevre ve Kalkınma Hakkındaki Rio Deklarasyonunun 15 numaralı prensibinde yer alan ön tedbirci yaklaşıma uygun olarak bu Protokolün amacı insan sağlığı üzerindeki riskler göz önünde bulundurularak ve özellikle sınır ötesi hareketler üzerinde odaklanarak biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilecek ve modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş olan değiştirilmiş canlı organizmaların güvenli nakli muamelesi ve kullanımı alanında yeterli bir koruma düzeyinin sağlanmasına katkıda bulunmaktır. Protokol ön tedbirlilik prensibine dayanmakta riskleri önceden belirlemeye ve önlem almaya yönelik bir sistem içermektedir. Hükümler GDO nun doğaya veya insan sağlığına olabilecek olumsuz etkileri konusunda bilimsel verilerin yetersiz olması veya belirsizlik içermesi durumunda veriler tamamlanıncaya ve belirsizlik giderilinceye kadar söz konusu GDO nun doğayla etkileşime girmesine izin verilmemesinden yanadır. Doğayla etkileşim protokolün kapsamını ve uygulama şeklini belirlemekte temel kriterdir. Tüm GDO lar yaşamsal aktivitelerinden dolayı doğanın biyotik ve abiyotik bileşenleri ile etkileşime girebilir bunedenle Protokol doğal üreme-çoğalma engellerini aşarak elde edilmiş tüm canlıları yani tüm GDO ları kapsamaktadır. Yani protokolün öngördüğü risk değerlendirme risk yönetimi bilgi alışverişi kaza ve acil durum tedbirleri kaçak sınıraşan hareketlere karşı önlemler sosyo-ekonomik yapının karar sürecinde dikkate alınması ve halkın bilgilendirilmesi maddelerinden oluşan genel tedbirler tüm GDO lar için geçerlidir. Genel tedbirler ulusal seviyede yapılacak düzenlemelere dayanmaktadır. Protokolün öngördüğü ve uluslararası seviyede düzenleme gerektiren temel mekanizmalar ise takas mekanizması ön bildirim anlaşması ve dokümantasyon sistemleridir. Bu mekanizmalar uygulamada doğayla etkileşim kriterine dayanarak GDO ları kasıtlı olarak çevreye salımı gerçekleşek olan ve kasıtsız olarak çevreye salınabilecek olan GDO lar şeklinde ayırmaktadır. Kasıtsız çevreye salım kapsamında gıda yem ve işleme amaçlı GDO lar transit geçişler ve kapalı kullanıma tabi GDO lar ayrı ayrı ele alınmaktadır. Kasıtlı çevreye salımı yani açık ve geniş alanlarda üretimi söz konusu olan GDO lar Ön Bildirim Anlaşması na tabidir. Ön Bildirim Anlaşması işlemi gereğince ihracatçı taraf ithalatçı tarafa Protokolün Ek-I de belirtilen bilgileri içeren bir bildirimde bulunacaktır. İthalatçı ülkenin yetkili mercii bildirimi aldığında uygulayacağı karar sürecini yani bildirimdeki bilgilerin yeterliliğine ve sınıraşan hareketin hangi şartlar altında başlayabileceğine dair bilgileri belirterek bir ön cevap verecektir. İthalatçı ülke GDO nun ithalatı konusunda karar vermeden önce GDO yu Protokol Ek-III de belirlenen metodoloji doğrultusunda vaka vaka (case by case) risk değerlendirmeye alacaktır. Aksi ithalatçı ülke tarafından belirtilmediği sürece GDO nun sınıraşan hareketi ithalatçı ülkenin yazılı izni alınmadan başlamayacaktır. GDO nun taşınması sırasında eşlik eden belgelerde GDO olduğu açıkça belirtilecek GDO nun kimliği özellikleri güvenli muamele depolama taşıma ve kullanım şartları ihracatçının irtibat bilgileri hareketin protokole uygun olarak gerçekleştiğine dair deklerasyon bulunacaktır. Gıda yem ve işleme amaçlı GDO lar için uygulanacak işlemler 11. madde ile belirlenmiştir. Buna göre her bir taraf ülke dahilde doğrudan gıda veya yem veya işleme amacıyla kullanımını ve pazara sürülmesini onayladığı bir GDO ile ilgili olarak 15 gün içinde protokol Ek-II de belirtilen bilgileri içeren bildirimini takas mekanizması vasıtasıyla tüm taraf ülkelere yapacaktır. Yine takas mekanizması vasıtasıyla her bir taraf ülke gıda yem ve işleme amaçlı GDO lar için öngördüğü ulusal yasa ve işlemlerini diğer ülkelere bildirecektir. Böylece her ülke uluslararası pazara sürülmeden önce gıda yem veya işleme amacıyla kullanımı onaylanmış yeni bir GDO dan haberdar olacak ve iç mevzuatını harekete geçirecektir. Bu tür GDO lara eşlik eden belgelerde GDO içerebilir ibaresi açıkça konacak ve kullanım amacının çevreye salımı içermediği belirtilecektir. Transit geçişteki GDO lar için protokol yine uygulanacak işlemi ulusal sistemlere bırakmıştır. Aksi o ülke tarafından belirtilmediği sürece transit geçişteki GDO lar ön bildirim anlaşmasına tabi değildir. Ülkeler bu konudaki düzenlemelerini takas mekanizması vasıtasıyla diğer ülkelere bildirecektir. Kapalı kullanıma tabi GDO lar da ön bildirim anlaşmasına tabi değildir. Her ülke kapalı kullanım şartlarını ve standartlarını kendisi belirleyecek ve takas mekanizmasına bildirecektir. Bu kapsamdaki GDO lara eşlik eden belgelerde GDO olduğu açıkça belirtilecek güvenli taşıma depolama kullanma bilgileri bulunacaktır. İşleme tabi tutularak yaşamsal aktivitesini yitirmiş olan ancak yeniden çoğalabilir nitelikte genetik materyal içeren GDO ürünlerinin doğaya kontrolsüz olarak salımını önlemek üzere protokol gereği yapılan bildirimlerin bu tür GDO ürünlerine ilişkin bilgileri ve ürünün kullanım amacını içermesi öngörülmektedir. GDO nun risk değerlendirmesi yapılırken de GDO nun ürünleri dikkate alınacaktır. GDO ürünlerine ilişkin bilgiler takas mekanizması vasıtasıyla diğer ülkelere bildirilecektir. Protokolün temel hükümlerinden birisini oluşturan risk değerlendirme GDO nun olası potansiyel alıcı çevrede vaka vaka yeni genotipik ve fenotipik özelliklerinin belirlenmesi olumsuz etkilerinin ortaya çıkma olasılığının ve gerçekleşmesi halinde ortaya çıkacak sonuçların değerlendirilmesi sebep olduğu genel riskin tahmin edilmesi sebep olduğu riskin kabul edilebilirliğinin ve yönetilmesine ilişkin stratejilerin belirlenmesi alıcı çevre içerisinde gözlenmesi yoluyla bilgi eksikliklerinin ve belirsizliklerin giderilmesi amaçlarını taşımaktadır. Tüm işlemler tamamlanıp GDO piyasaya sürüldükten sonra da olabilecek olumsuzlukların önceden belirlenmesi amacıyla risk yönetimi öngörülmektedir. Risk yönetimi GDO nun bulunduğu çevrede izlenmesi esasına dayanmaktadır. Protokol 50. ülkenin onay belgesi BM Sekreteryasına ulaştıktan sonra 90. günde dünyada yürürlüğe girecektir. Protokol yürürlüğe girinceye kadar protokolün temel mekanizmalarının alt yapısı oluşturulacaktır. Bu kapsamda takas mekanizmasının kurulması gelişmekte olan ülkelerde protokolün uygulanması için gereken teknik kapasitenin oluşturulması ve ulusal yasal düzenlemelerin yapılması öncelik taşımaktadır. Protokol yürürlüğe girdikten sonra ise belgeleme ve etiketleme standartları protokole uygunluk şartları sorumluluk ve telafi mekanizması Protokol taraflarınca belirlenecektir.

http://www.biyologlar.com/turkiye-biyoguvenlik-protokolu

110 Soruda Yaratılış ve Evrim Tartışması

Evrim Teorisi ve Yaratılış inancı arasındaki ideolojik kavganın sorularına bu kitapta cevap bulabileceksiniz... Klavyenin tuşlarına saniyede bir defa rast gele basan birinin, yalnızca bir defa `evrim hipotezi` yazabilmesi için yaklaşık 317 milyar yıl uğraşması gerekir... ` diyor Prof. Dr. Arif Sarsılmaz ve bugüne dek bilimselliği tartışılan evrim karşıtı eserlerin tersine evrim dayatmasını bilimsel verilerle sorgulayarak bilime rağmen evrim teroisinin doğruluğunu savunmanın yobazca bir inanç dayatması olduğunu işaret ediyor. Bu kitap niçin yazıldı? Dünyadaki ilmî gelişmeleri yakından takip edenlerin bilebileceği gibi, evrim hipotezi karşısındaki düşünce ve akımlar, bilhassa son 20 yıldır giderek artan bir hızla yükseliştedir. ABD başta olmak üzere birçok ülkede ateist ve materyalist anlayışın elinde, biyolojik vasfından çok ideolojik bir hususiyet kazanan evrim düşüncesine karşı, seslerini yükseltmeye başlayan bilim adamları, vakıflar ve dernekler vasıtasıyla çeşitli yayınlar yapmaktadırlar. Materyalist ve pozitivist bir anlayışla dogma hâline getirilerek insanlara dayatılan evrim teorisinin en katı şekilde okutulduğu ülkemizde bu yüzden yıllarca mağdur edilen öğretim üyeleri tanıyorum. Derslerinde evrimi sorguladığı için meslekten atılanı biliyorum. Buna rağmen sanki mağdur edilenler kendileriymiş gibi `evrim daha fazla okutulsun` diye, yavuz hırsızın ev sahibini bastırmasına benzer şekilde imza kampanyası açanlara karşıbir şeyler söylemenin gerektiğini düşündüm. Otuz yıldan beri çeşitli vesilelerle yazmaya niyetlenip derlediğim notlarımı geniş bir kitap hâlinde sunma düşüncesindeydim. Ancak talebelerimden gelen aşırı talepler, bilhassa lise talebelerinin zaman zaman üniversiteye kadar gelerek sorular sormaları, çeşitli yerlerde konferans tarzında konuşma isteklerine yetişememem gibi unsurlar, bu şekilde bir soru-cevap tekniği ile temel bilgilerin acil olarak yazılması gerektiğini hissettirdi. Evrim hususunda kendi talebeliğimden beri yaşadığım gel-gitlerimin, `sıcak yarada kezzap, beyin zarında sülük` olduğu yıllarda, hakikate giden yolda elimden tutan, îmân-ı tahkiki ile müşerref olmamıza vesile olduğu gibi, her gün yeni bir güzellikle tabiat kitabına bakışımızı tashih eden Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi`nin devamlı olarak üzerinde durduğu bu mühim meselenin daha fazla sürüncemede kalmaması için derhal yazma faaliyetimi hızlandırdım. Bugüne kadar nasıl olsa piyasada bu konuda boşluk yok, birileri nasıl olsa yazıyorlar ve insanlara faydalı oluyorlar diye düşünüyordum. Ancak meslekten ve bizzat bu mevzuyu ders olarak okutmuş birinin yazacağı kitabın getireceği bakış açısının çok daha tesirli olacağını söyleyen arkadaşlarımın istişarî tekliflerine uyarak, yazdım. Biyolojinin temel taşı olarak görülen ve bir dünya görüşü olarak in¬sanlara dayatılan evrim konusunda yazılacak bir kitapta ister istemez bütün fen dallarından hatta sosyoloji ve ekonomi gibi sosyal dallardan bile bahsetmek mecburiyetinde kalmanız kaçınılmazdır. Çok geniş çaplı, bir kitabın ele alınması için birlikte çalıştığımız arkadaşların da kabulüyle daha fazla beklemeden acil olan kısmın hemen çıkarılması düşüncesi bu kitabı ortaya çıkardı. Bununla beraber farklı ilim dallarındaki arkadaşların ortak çalışması olarak sunulacak eser de inşallah tamamlanmak üzeredir. Kitapta ele alınan sorular, değişik zamanlarda karşı karşıya kaldığım hususlardır. Derslerimi hiçbir zaman tek taraflı vermedim ve talebelerimi notla korkutarak, onlara baskı ile hiçbir düşünceyi empoze etme yoluna gitmedim. Çünkü bu yolun çıkmaz olduğunu biliyordum. Ders esnasında şahsıma tevcih edilen sorular karşısında hep talebeliğim sırasında, evrim fırtınası olanca şiddetiyle eserken, sadece merak için sorduğumuz sâfiyâne sorularımızın bile `Sus! Böyle soru mu olur? Evrim artık kesin bir kanundur, ispatlanmıştır, hangi yobazdan öğrendiniz bu soruları?` denerek cevapsız bırakılduğı devirler aklıma gelmiştir. Benzer bir basitliği ve `bilim yobazlığını` kendime yediremediğim için ne kadar saçma olursa olsun talebelerimin sorularını dinledim ve bilebildiğim kadarıyla da cevap verdim. Fıtratımda olmadığı hâlde bu yolu gösteren Muhterem Hocamın hoşgörü telkinlerinin de hep faydasını gördüm. Neticesinde derslerimi dinleyen talebelerim arasındaki ateistler bile gelip takdir ettiler ve şer odaklarının hakkımda kurdukları tuzakları haber verdiler. Kandırdıkları ateist namzedi birkaç öğrenciye teyp verip dersime soktular; çünkü benim objektif bir ders anlattığıma inanmıyorlardı. Fakat bütün planları Allah`ın (c.c.) izniyle akim kaldı. Çünkü aleyhimde konuşacak talebe bulamadılar. Ancak isimsiz mektuplarla YÖK`e ihbarda bulundular. Bütün bunlar evrimin ne kadar ideolojik bir hâle geldiğinin apaçık bir göstergesi değil mi? İşte, bu yüzden kitabımın alt başlığını `Bitmeyen Bir İdeolojik Kavganın Hikâyesi` koydum. Bu kitapta yazılanlar da bu kavgayı bitiremeyecek, zaten bitmesini de beklememeli, ancak insanları yalan yanlış, dayatma ve korku ile sindirerek ateist bir ideolojiyi bilim adına eğitimin temeline koyma teşebbüslerine karşı da sessiz kalamazdım. Ülkemizde giderek güçlenme yoluna giren demokratik ortamın geliştirdiği akademik hürriyetler, zaman içinde her türlü felsefî ve ideolojik düşüncenin sorgulanmasını da gündeme getirecektir. Başta ABD olmak üzere birçok Batı ülkesinde ister `Evrim` başlığı altında, isterse `Biyoloji Felsefesi` adı altında, biyolojinin laboratuara girmeyen ve tekrarlanabilen deneylerle gösterilemeyen, spekülatif yorumlara da¬yanan iddialarının, giderek yaygınlaşan bir süreç içinde aklı selim sahibi ilim adamlarının tenkit sahasına girmemesi mümkün değildir. Aklını ve beş duyusunu kullanan, kalbinin ve vicdanının sesini duyabilen her ilim adamının kaçamayacağı bazı temel soruların artık ülkemizde de sorulması gerekmektedir. `Bu dünyaya nereden ve nasıl geldik, nereye gideceğiz?` sorusu herhâlde düşünen insanların en çok merak ettiği soruların başında gelir. Semavî dinlerin bildirdiği `Yaratılış` bilgileri dışında insanlığın bu sorusunun sadece birinci kısmına cevap olmak üzere ileri sürülmüş ve dünyayıen çok meşgul etmiş düşüncelerin başında da herhâlde `evrim` hipotezi ilk sırada gelir. Yukarıdaki sorular `düşünen insan` olmanın gereğidir. Bu soruların ortaya çıkmasına sebep, insandaki `merak hissi`dir. Bütün icat ve keşif¬lerin, arkasında yatan itici güç, merak hissinden kaynaklanan araştırma ve inceleme aşkıdır. İçinde bulunduğumuz dünyayı ve kâinatı bu merak hissiyle incelemeye koyulur, bilgiler toplar, bunları akıl ve mantık süz¬gecinden geçirerek değerlendiririz. Bu şekilde elde edilen bilgilerin bir kısmı bizim için çok mühim olmayan, hayatımızda müspet veya menfî bir tesiri görülmeyecek, sadece o mevzuda ihtisas yapanları alâkadar edecek mâlumâtlar olabilir. Mesela, radyo dalgalarının nasıl yayıldığı veya uydu antenlerinin nasıl çalıştığı, bir gıda mühendisi için çok önemli değildir. Aynışekilde bir elektronik mühendisi de gıdalarda üreyen bir bakterinin hangi toksinleri salgıladığını çok merak etmez, ancak gıda zehirlenmesine maruz kalırsa tedavi için hekime gider ve ilaçlarını alır. Ancak insan olan herkesi ilgilendiren, bu dünya`daki varlık sebebimiz, nasıl var olduğumuz ve gelecekte ne olacağımız gibi sorular hiçbir zaman gündemimizden düşmez. Değişik zamanlarda farklışekillerde hep karşımıza çıkan bu sorulara karşı verilen cevapları vicdanımızın derinliklerinden gelen çok kuvvetli bir merciye tasdik ettirerek, akıl ve kalb gibi bütün latifelerimizle bir itminan duygusu bekleriz. Vicdanımızla birlikte, aklımızıve mantığımızı kullanarak bütün bir ruh huzuruna kavuşmamız için yuka¬rıdaki soruların sorulması ve doyurucu cevaplar alınması gereklidir. Müsait vasatını bulamadığı için bu tip mevzulara uzak kalmış ve tahsil görmemiş birisi bu sorulara karşı çok fazla merak duymayabilir, büyük¬lerinden duydukları bilgiler kendisine yetecek kadar bir tatmin hissi hâsıl edebilir. İman ettiği kadar huzur bulur. Dininden şüphe etmez, Allah`ın (c.c.) her şeyi istediği gibi yaratıp yok edebileceğine iman eder ve rahat¬lar. Ancak dünyayı küçük bir köy hâline dönüştüren haberleşme vasıtaları, her türlü ilmî tartışmayı ve soruları en ücra köylere kadar yaygınlaştıran eğitim faaliyetleri, bu tip bir insana rastlama ihtimalimizi azaltmaktadır. Artık her türlü bilgi, yalan veya doğru, başta TV olmak üzere her türlü medya vasıtasıyla insanlara ulaşmaktadır. Tabii bu medya bombardımanıaltında bazı sorularımız cevaplanırken, çok hayatî olan ve dünya görüşü¬müzü şekillendirecek, temel düşünce dinamiklerimizle ilgili pek çok yanlışbilgi ve peşin hükümlü yorumlarla da kafalarımız karıştırılmakta, düşünce dünyalarımız altüst edilmektedir. Bütün dünyayı tesiri altına almış bu medya bombardımanının hasıl ettiği havayla birçok insanın zihin dünyası karışmış, temel inanç dinamikleri sarsılmıştır. Aldatıcı propagandalar tesiriyle zihinlerde oluşturulan `Din ve Bilim`in çatıştığı, insan dahil olmak üzere bütün varlıkların kendi kendine, tesadüfen oluştuğu ve evrimleştiği düşüncesi, dünyayı büyük bir çöküşün eşiğine getirmiştir. İnsanoğlunun dünyaya gelişiyle başlayan teizm-ateizm mücadelesinde `bilim ve teknoloji` gibi iki önemli silah, hâkim materyalist felsefî akımlar öncülüğünde, medyanın da desteği ile ateizm için kullanıl¬maktadır. Ateizmin en temel iddiaları olan maddecilik, tesadüf ve tabiat gibi kavramlar Antik Yunan`dan bugüne hiç değişmedi. Sadece `bilim` ile yaldızlanıp kılık değiştirilerek insanlar aldatılmakta, nesiller iman ve inanç boşluğuna atılmakta, neticede bütün bir cemiyet bu inanç bunalımlarıiçine girerek dünyayı felakete sürükleyecek bir sona doğru koşmaktadır. Biyolojik bir hipotez olduğu hâlde bugün tamamen bir dünya görüşü hâline getirilen ve inanmaları için kitlelere dayatılarak bütün bir toplumu sarsan `evrim düşüncesinin` ne kadar ilmî olup olmadığı, içindeki yalanlar ve gerçekler, yapılan çarpıtmalar ve taraflı yorumlar kitabımızda sırasıyla sorular hâlinde ele alınacaktır. Prof. Dr. Arif SARSILMAZ İŞTE KİTAPTA ELE ALINAN KONU BAŞLIKLARI • YARATILIŞ VE EVRİM TARTIŞMASI NİÇİN İMÂN-İNKÂR VEYA TEİZM-ATEİZM TARTIŞMASINA YOL AÇIYOR? • EVRİM BİR BİLİM Mİ, YOKSA BİR İNANÇ KONUSU MUDUR? • EVRİM BİR DİN GİBİİNANÇ MEVZUU İSE, BİLİM KİTAPLARINA NASIL GİRMİŞ VE NASIL SAVUNULMAKTADIR? • EVRİMİN BU DERECE ÖNE ÇIKARILMASINDA DARWİN`İN ROLÜ NE OLDU? • EVRİMİN TEMEL İDDİALARI NELERDİR? • EVRİM DÜŞÜNCESİ, YAPISI BAKIMINDAN BİR HİPOTEZ Mİ, BİR TEORİ Mİ, YOKSA İSPATLANMIŞ BİR KANUN MUDUR? • EVRİM `BİLİMSEL` BİR TEORİ MİDİR? • EVRİM, BİLİMSEL DEĞİLSE, YERYÜZÜNDEKİ HAYATI NASIL İZAH EDEBİLİRİZ? • HAYATIN ORTAYA ÇIKIŞINI İZAH İÇİN ORTAYA ATILAN BİRİNCİİDDİA HANGİSİDİR? • DARWİN`DEN ÖNCE EVRİM DÜŞÜNCESİNİ GÜNDEME GETİRENLERİN BAŞINDA LAMARCK GELİYOR. LAMARCK`IN DÜŞÜNCE ÇERÇEVESİNİ NEREYE KOYABİLİRİZ? • ÇIKIŞINDAN BUGÜNE KADAR EVRİM DÜŞÜNCESİ, TOPLUM KESİMLERİNDE KABUL GÖRMESİ VEYA KARŞI ÇIKILMASI AÇISINDAN HANGİ SAFHALARDAN GEÇMİŞTİR? • EVRİMİN OLDUĞUNU İDDİA EDENLERİN DAYANDIĞI BİYOLOJİK MEKANİZMALAR NELERDİR? • TABİİ SELEKSİYON`UN HAKİKATİ VE MÂHİYETİ NEDİR? • TABİİ SELEKSİYON DÜŞÜNCESİ DARWİN`DE NASIL DOĞMUŞ OLABİLİR? • BİR ORGANİZMADAKİ MİLYONLARCA GENDEN BAZISININ HUSUSİ OLARAK SEÇİLİP MUTASYONA MARUZ KALMASI MÜMKÜN OLABİLİR Mİ? • KALITIM DEDİĞİMİZ, BİYOLOJİK VE FİZİKÎ ÖZELLİKLERİN GENLER VASITASIYLA AKTARILMASI, EVRİME SEBEP OLABİLİR Mİ? • EVRİMCİLERCE ÇOK SIK KULLANILAN`MUTASYON` NEDİR? • MUTASYONLAR EVRİME SEBEP OLABİLİR Mİ? • BAZI MUTASYONLARIN FAYDALI VE EVRİME KATKISI OLABİLECEĞİ İDDİALARI NE DERECE DOĞRUDUR? • MUTASYONLA BAKTERİLER YENİ BİR CANLI TÜRÜNE Mİ DÖNÜŞÜYOR; YOKSA TÜR İÇİNDE YENİ IRKLAR MI MEYDANA GELİYOR? • MEYVE SİNEKLERİİLE YAPILAN DENEYLER HANGİ ÖLÇÜDE BAŞARILI OLMUŞTUR? • MAKROMUTASYONLARLA EVRİM MEYDANA GELEBİLİR Mİ? • DARWİN ZAMANINDA MUTASYONLAR BİLİNMEDİĞİNE GÖRE, TÜRLERDE DEĞİŞİKLİK ORTAYA ÇIKABİLECEĞİ DÜŞÜNCESİNİN SEBEBİ NE OLMUŞTUR? • TABİİ SELEKSİYONLA EVRİMİN İZAHINDA İLERİ SÜRÜLEN DELİLLER NE KADAR İNANDIRICIDIR? • TABİİ SELEKSİYON İLE `İNDİRGENEMEZ KOMPLEKSLİK` ANLAYIŞI TELİF EDİLEBİLİR Mİ? • TABİİ SELEKSİYONUN YARATILIŞ İNANCINA GÖRE YORUMU NASILDIR? • HAYATTA KALANLAR SAHİP OLDUKLARI DEĞİŞİK ÖZELLİKLERİYLE YENİ BİR TÜRE DÖNÜŞEMEZLER Mİ? • SELEKSİYONLA BİRLİKTE İŞ GÖRDÜĞÜ İLERİ SÜRÜLEN ADAPTASYONUN MÂHİYETİ NEDİR? • BİR CANLI GRUBUNUN BELLİ BİR FORMA SAHİP OLUŞU, ONUN DEĞİŞMEDİĞİNİGÖSTERİR Mİ? • BAZI CANLILARDA ZAYIFLARIN DA YAŞAMASINI VE FEDAKÂRLIK DAVRANIŞINI TABİİ SELEKSİYONLA NASIL İZAH EDERİZ? • BUGÜNKÜ GENETİK BİLGİLERİMİZ IŞIĞINDA TABİİ SELEKSİYON VE ADAPTASYO¬NUN EVRİMCİ YORUMU DIŞINDAKİ GERÇEK BİYOLOJİK DEĞERİ NEDİR? • ADAPTASYON VE TABİİ SELEKSİYON MEKANİZMALARI İLE BİRLİKTE İŞLEYEN İZOLASYONUN MAHİYETİ VE CANLILARIN DEĞİŞMESİNE KATKISI NEDİR? • DARWİN`İN İSPİNOZLARI EVRİME DELİL OLABİLİR Mİ? • BİYOLOJİK DEĞİŞMENİN SINIRLARI NEDİR? • MEKANİZMA OLARAK İLERİ SÜRÜLEN BİYOLOJİK PRENSİPLERLE BİR `EVRİM` OLMADIĞINA GÖRE`EVRİME DELİL` OLARAK GÖSTERİLENLER NEDİR? • EVRİMCİLERİN DELİL ADINA EN ÇOK KULLANDIKLARI HUSUSLAR FOSİLLER OLDUĞU İÇİN PALEONTOLOJİ BU HUSUSTA NE DİYOR? • BİRBİRİNDEN TÜREDİĞİİDDİA EDİLEN FARKLI GRUPLAR ARASINDA GEÇİŞ FOSİLLERİ BULUNDU MU? • GEÇMİŞ JEOLOJİK DÖNEMLERE AİT TABAKALARDA DEVAMLILIK VE TÜRLERİN ARDI ARDINA TÜREYİŞİ Mİ, YOKSA KESİKLİKLER VE ÇEŞİTLİ GRUPLARIN BİR ARADA ÂNİYARATILIŞI MI GÖZE ÇARPIYOR? • FOSİL KAYITLARI BİTKİLER HAKKINDA NE SÖYLÜYOR? • BALIKLARIN ORTAYA ÇIKIŞI VE AMFİBİLERLE ORTAK BİR ATADAN GELDİKLERİ HUSUSUNDA FOSİL KAYITLARI YETERLİ Mİ? • KARADAN SUYA VEYA SUDAN KARAYA GEÇİŞ MÜMKÜN MÜ? • KARA HAYATI İLE SU HAYATI ARASINDA GEÇİŞ TÜRLERİ NİÇİN MÜMKÜN OLMASIN? • OMURGASIZLARDAN OMURGALILARA GEÇİŞ MÜMKÜN MÜ? • SADECE KEMİKLERİN FOSİLİ BÜTÜN BİR BİYOLOJİYİİZAHA YETERLİ MİDİR? • FOSİLLERİN TEDRİCİ BİR ŞEKİLDE BİRBİRİNİ TAKİP ETTİĞİNİ SÖYLEYEBİLİR MİYİZ? • SÜRÜNGENLERLE KUŞLAR ARASINDA GEÇİŞ FOSİLİ OLARAK BAHSEDİLEN ARCHAEOPTERYX`İN DURUMU NEDİR? • BAZI FOSİLLERİN MEMELİİLE SÜRÜNGEN ARASI GEÇİŞ OLDUĞU SÖYLENTİSİGERÇEĞİ NE ÖLÇÜDE YANSITMAKTADIR? • ATIN KÖPEK BÜYÜKLÜĞÜNDE BİR HAYVANDAN EVRİMLEŞTİĞİ SÖYLENTİSİGERÇEĞİ NE ÖLÇÜDE YANSITMAKTADIR? • `SIÇRAMALI EVRİM` (PUNCTUATED EQUILIBRIUM) NE DEMEKTİR? • SIÇRAMALI EVRİMİN YANLIŞ OLDUĞUNU NASIL ANLATABİLİRİZ? • KLADİZM VE SIÇRAMALI EVRİM ANLAYIŞI NE GETİRMİŞTİR? • BU DURUMDA TÜRLERİN ÂNİDEN ORTAYA ÇIKIŞI GİBİ DÜŞÜNCEYE GELİNMİYOR MU? • `TÜRLERİN ÂNİDEN ORTAYA ÇIKIŞI` TEORİSİ MARKSİST BİR DÜŞÜNCENİN ÜRÜNÜ MÜ? • EVRİMİİSPAT İÇİN YAPILAN PALEONTOLOJİK ÇALIŞMALAR BİLİMİN ÖLÇÜLERİNE UYUYOR MU? • İNSAN MAYMUN ARASINDAKİ EVRİM TARTIŞMALARININ DURUMU NE GÖSTERİYOR? • HOMİNİD, PRİMAT, HOMO SAPIENES GİBİ TABİRLERİİNSAN İÇİN KULLANMAK NE DERECE DOĞRUDUR? • BİR HOMİNİD`İ DİĞER PRİMATLARDAN AYIRAN HUSUSİYETLER NELERDİR? • İNSANIN MUHAKKAK BİR MAYMUNLA AKRABA OLMASI PEŞİN FİKRİNDEN HAREKETLE YAPILAN YORUMLAR HADDİNİ AŞAN BİR GENELLEME OLMUYOR MU? • DÜNYA`NIN YAŞI EVRİM SÜREÇLERİYLE İNSAN GİBİ BİR TÜRÜN MEYDANA GELİŞİNE İMKÂN VERECEK KADAR UZUN MUDUR? • SIK SIK YENİİNSAN MAYMUN FOSİLLERİ BULUNDUĞU İDDİA EDİLİYOR, BU DURUM BİR KARIŞIKLIK MEYDANA GETİRMİYOR MU? • MOLEKÜLER BİYOLOJİ VE GENETİK NE DİYOR? • AKRABA OLDUĞU İDDİA EDİLEN CANLILAR ARASINDA KROMOZOM SAYISI VE DNA MİKTARLARI BAKIMINDAN BİR YAKINLIK VEYA BENZERLİK OLDUĞU, DOLAYISIYLA BİRBİRİNDEN TÜREYEBİLECEĞİİDDİASI DOĞRU MUDUR? • SON YILLARDA HURDA DNA`LAR VE PSEUDOGENLER(YALANCI GEN) GÜNDEME GELİYOR VE BUNLARIN GEÇMİŞ ATALARDAN KALAN, FAKAT KULLANILMAYAN DNA PARÇALARI OLDUĞUNDAN BAHSEDİLİYOR. BU HUSUSTAKİ BİLGİLER NE DERECE DOĞRUDUR? • CANLILARIN FARKLI ORGANLARININ, GENLERİNİN VEYA PROTEİNLERİNİN BİRBİRİNE BENZER OLMASI NE MÂNÂYA GELİYOR? BUNLAR, BÜTÜN CANLILARIN ORTAK BİR ATADAN GELDİĞİNİ SAVUNAN DARWİNİZM İÇİN BİR DELİL SAYILABİLİR Mİ? • OMURGALI EMBRİYOLARINDA SOLUNGAÇ YARIKLARININ BULUNDUĞU ÖNE SÜRÜLEREK İNSANIN SOYAĞACININ BAŞINDA BALIKLARIN OLDUĞU, DAHA SONRA DA, AMFİBİ, SÜRÜN-GEN VE KUŞ SAFHALARINDAN GEÇTİĞİMİZ İDDİASI NE KADAR DOĞRUDUR? • EMBRİYOLOJİK GELİŞME SIRASINDA MEVCUT BAZI ORGANLARIN KULLANILMADIĞI İÇİN KÖRELDİĞİİDDİALARI HAKKINDA NE DENİLEBİLİR? • KARŞILAŞTIRMALI ANATOMİDE, ATIN AYAĞI İLE İNSANIN AYAĞI, KUŞUN KANADI İLE YARASANIN KANADI VEYA YUNUS BALIĞININ YÜZGECİ HOMOLOG OLARAK BİRBİRİNDEN TÜREMİŞ BİÇİMDE ANLA¬TILIRKEN; BÖCEK KANADI BUNLARLA ANALOG ORGAN OLARAK ANLATILIYOR BU NE DEMEKTİR? • FOSİLLERİN YAŞ TAYİNLERİ HUSUSUNDA ZAMAN ZAMAN FARKLILIKLAR GÖRÜLMEKTEDİR. BUNUN SEBEPLERİ NELERDİR? • HANGİ YAŞ TAYİN METOTLARI VARDIR VE BUNLARIN GERÇEKLİKLERİ NE ÖLÇÜDE DOĞRUDUR? • DİĞER YAŞ TAYİN METOTLARINDAKİ EKSİKLİKLER NELERDİR? • KARBON -14 METODU İLE YAPILAN YAŞ TAYİNLERİ TAMAMEN YANLIŞ MIDIR, YOKSA ÇOK YAKIN TARİHLERİ BELİRLEMEK İÇİN DE KULLANILABİLİR Mİ? • KARBON -14 METODUYLA YAPILAN YAŞ TAYİNLERİ 50.000 YILDAN DAHA GEÇMİŞ DÖNEMLER İÇİN NE KADAR GÜVENİLİRDİR? BİZE GEÇMİŞLE İLGİLİ NE ÖLÇÜDE SIHHATLİ BİLGİ VERMEKTEDİR? • AĞAÇLARIN BÜYÜME HALKALARININ KARBON-14 METODUNU DESTEKLEDİĞİ İDDİASI NEREDEN KAYNAKLANMAKTADIR? • POZİTİF BİR BİLİM OLAN JEOLOJİ, KİMYA VEYA ASTROFİZİK GİBİ KONULAR¬DA ÇARPITMA VEYA SENARYOYA GÖRE ISMARLAMA YAŞ TAYİNLERİNASIL YAPILABİLİR? • DARWİNCİLER YERYÜZÜNDEKİ HAYATIN ORTAYA ÇIKIŞINI DEVAMLI VE KESİKSİZ BİR SÜREÇ OLARAK KABUL ETTİKLERİNDEN `TESADÜFEN` DE OLSA, YAVAŞ YAVAŞ BİR EVRİMLEŞMEYİMÜMKÜN GÖRÜYORLAR. YARATILIŞIN GERÇEKLEŞMESİNDE BİR DEVAMLILIK MI MEVCUT¬TUR? YOKSA KESİKLİKLER VE TOPLU YARATILIŞLAR MI GÖRÜLMEKTEDİR? • TOPLU YOK OLUŞLARIN OLDUĞUNU VE SEBEPLERİNİ GÖSTEREN BİLGİLER MEVCUT MU? • EVRİM HİPOTEZİ SADECE CANLILAR ÂLEMİNDE GEÇERLİ OLARAK GÖRÜLEN BİR DÜŞÜNCE MİDİR? • KÂİNAT TELAKKİSİİLE EVRİM DÜŞÜNCESİ ARASINDA BİR MÜNASEBET VAR MIDIR? • CANLILARIN YARATILMASINDAN ÖNCE CANSIZ TABİATIN BİR ORGANİK EVRİM GEÇİRDİĞİİDDİASININ İSPATI İÇİN UĞRAŞAN EVRİMCİLERİN, KÂİNATIN İLK YARATILMAYA BAŞLAMASINDAN İTİBAREN ORTAYA ÇIKAN BÜTÜN GELİŞMELERİİNCELEYİP HÜKÜM VERMELERİ GEREKMEZ Mİ? • `BİG-BANG` TEORİSİNİN YARATILIŞI DESTEKLEDİĞİ DÜŞÜNCESİNE NASIL VARIYORUZ? • İLK ATOM ÇEKİRDEĞİNİN YARATILIŞI VE ATOMUN DOĞUŞU HANGİ SAFHADA GERÇEKLEŞİYOR? • İLK ATOMLARIN YARATILMASINDAN SONRAKİ TAHMİNİ SÜREÇTE NELER OLDUĞU DÜŞÜNÜLÜYOR? • AMİNOASİT VE PROTEİN GİBİ HÜCREYE GÖRE ÇOK BASİT SAYILABİLECEK MOLEKÜLLER BİLE ŞUURSUZ VE AKILSIZ EVRİM MEKANİZMALARIYLA KENDİKENDİNE ORTAYA ÇIKAMAYACAĞINA GÖRE HÜCRENİN ALT BİRİMLERİ OLAN, ORGANELLER VE HÜCRE NASIL OLUŞABİLİR? • EVRİM TARTIŞMASININ TEMELİ AĞIRLIKLI OLARAK İHTİMAL VE TESADÜF KAVRAMLARI ETRAFINDA MI ŞEKİLLENİYOR? • ACABA MEVCUT CANLILARIN TESADÜFÎ MUTASYONLARLA DEĞİŞME İMKÂNI OLAMAZ MI? • DARWİNİZM`İ BİYOLOJİNİN REDDEDİLEMEZ BİR PARÇASI GİBİ GÖSTERME GAYRETLERİNİN SEBEBİ NEDİR? • DARWİNİZM`E KARŞI ÇIKIŞLAR KARŞISINDA, BU HİPOTEZİ SAVUNANLARIN DA BOŞ DURACAĞI DÜŞÜNÜLEBİLİR Mİ? NE GİBİ YENİ ÇIKIŞLAR YAPABİLİRLER VE KARŞILAŞABİLECEKLERİ EN BÜYÜK SIKINTILARI NELERDİR? • `DARWİNİZM`İ ÇÜRÜTÜYORSUNUZ FAKAT YERİNE BİR MODEL KOYMUYORSUNUZ. EVRİM, VAR OLUŞA DAİR ŞÖYLE VEYA BÖYLE BİR ŞEYLER SÖYLÜYOR; SİZ SADECE YIKIYOR FAKAT YARATILIŞ ADINA BİR MEKANİZMA TESİS ETMİYORSUNUZ!` ŞEKLİNDEKİ TENKİTLERE NASIL CEVAP VERİLEBİLİR? • EVRİME KARŞI ÇIKMA ANLAYIŞININ DÎNÎ KAYNAKLI OLDUĞU, İLMÎ ARAŞTIRMA¬LARDA VE MEDENİYETİN GELİŞMESİNDE ENGELLEYİCİ GÖRÜLDÜĞÜ, İNSANLARI TEMBELLİĞE İTTİĞİ GİBİİDDİALAR NE KADAR GEÇERLİDİR? • EVRİM - YARATILIŞ KAVGASI, İLK ÖNCE BATIDA MUKADDES KİTAP OLAN İNCİL İLE BİLİM ADAMLARI ARASINDA ÇIKMIŞTIR. İSLAM`IN BU AÇIDAN FARKLI YÖNLERİ VE VAAD ETTİKLERİ VAR MI? • BİLHASSA ABD`DE BİRÇOK ÖZEL VAKIF VE ARAŞTIRMA ENSTİTÜSÜNÜN EVRİM DÜŞÜNCE-SİNE KARŞI OLARAK ÇIKARDIĞI CİDDİ BOYUTLARA ULAŞAN BİLGİ VE BELGELER KARŞISIN¬DA DARWİNİZM İNANCI ŞU ANDA TARAFTAR MI TOPLUYOR, YOKSA TERK Mİ EDİLİYOR? • OBJEKTİF VEYA NÖTR OLMASI GEREKEN BİLİMİN ATEİZM İÇİN KULLANILDIĞINI, `YARATILIŞVE EVRİM` TARTIŞMALARININ ALTINDA, İDEOLOJİK VE FELSEFÎ BİR TABANA YASLANAN DÜNYA GÖRÜŞLERİ OLDUĞUNU ANLAMIŞ BULUNMAKTAYIZ. BUNUN YANINDA; ACABA`EVRİM HİPOTEZİ`NİN BİLİM VE DÜŞÜNCE TARİHİ BAKIMINDAN VEYA BİYOLOJİK PRENSİPLER AÇISINDAN BİR KATKISI VAR MIDIR? HİÇ FAYDASI OLMAMIŞTIR DENİLEBİLİR Mİ? • ÜNİVERSİTELERİN BİYOLOJİ BÖLÜMLERİNDE VE ORTA ÖĞRETİMDE EVRİM KONUSU HANGİ AĞIRLIKTA İŞLENMELİ, EVRİMDEN HİÇ Mİ BAHSEDİLMEMELİ? TÜRKİYE`DE BU HUSUSTA SIKINTILAR VAR MI, VARSA SEBEBLERİ NELERDİR VE NE ŞEKİLDE DÜZELTİLEBİLİR?  

http://www.biyologlar.com/110-soruda-yaratilis-ve-evrim-tartismasi

Evrimleşmeyi Sağlayan Düzenekler

Doğal Seçilim Bir populasyon, kalıtsal yapısı farklı olan birçok bireyden oluşur. Ayrıca, meydana gelen mutasyonlarla, populasyondaki gen havuzuna (türün üreme yeteneğine sahip tüm bireylerinin oluşturduğu genler) yeni özellikler verebilecek genler eklenir. Bunun yanısıra mayoz sırasında oluşan Krossing-Over'lar (Mayoz bölünmede gen parça değişimi) ve rekombinasyonlar, yeni özellikler taşıyan bireylerin ortaya çıkmasını sağlar. İşte bu bireylerin taşıdıkları yeni özellikler (yani genler) nedeniyle, çevre koşullarına daha iyi uyum yapabilme yeteneği kazanmaları, onların, doğal seçilimden kurtulma oranlarını verir. Yalnız çevre koşulları her yerde ve her zaman (özellikle jeolojik devirleri düşünürsek) aynı değildir. Bunun anlamı ise şudur: Belirli özellikleri taşıyan bireyler, belirli çevre koşullarına sahip herhangi bir ortamda, en başarılı tipleri oluşturmalarına karşın, birinci ortamdakinden farklı çevre koşulları gösteren başka bir ortamda, ya da zamanla çevre koşullarının değiştiği bulundukları ortamda, uyum yeteneklerini ya tamamen ya da kısmen yitirirler. Bu ise onların yaşamsal işlevlerinde güçlüklere (döllenmelerinde, embriyonik gelişmelerinde, erginliğe kadar ulaşmalarında, üremelerinde, besin bulmalarında, korunmalarında vs.) neden olur. Böylece erginliğe ulaşanlarının, ulaşsalar dahi fazla miktarda yavru verenlerinin, verseler dahi bu yavruların ayakta kalanlarının sayısında büyük düşmeler görülür. Bu çevre koşulları belirli bir süre (genellikle uzun bir süre) etkilerini sürdürürse, belirli özelliklere (gen yapısına) ahip bireyler devamlı ayıklanacak ve taşıdıkları genlerin gen havuzundan eksilmesiyle, gen frekanslarında (bir özelliğin, bireylerde ortaya çıkış sıklığı) değişmeler ortaya çıkacaktır. Bu seçilim, çoğunluk döller boyunca sürer. Bir zaman sonra da bu gen bileşimindeki bireyler topluluğu tamamen ortadan kalkmış olur. (jeolojik devirlerdeki birçok canlının çevre koşulları nedeniyle soyunun tükenmesi) Buna karşın, başlangıçtaki populasyonlarda bu çevre koşullarına uyum yapabilecek özelliklere (gen bileşimlerine) sahip bireyler korunduğu için sayıları ve dolayısıyla taşıdıkları genlerin frekansı gen havuzunda sürekli artar. Böylece, bir zaman sonra, yeni mutasyonların ve rekombinasyonların meydana gelip, uygun olanlarının ayıklanmasıyla da, başlangıçtaki populasyona benzemeyen, tamamen ya da kısmen değişmiş populasyonlar ortaya çıkar. Burada dikkat edilecek husus, bireylerin ayakta kalmalarının yalnız başına evrimsel olarak birşey ifade etmemesidir. Eğer taşıdıkları genler, gelecek döllere başarılı bir şekilde aktarılamıyorsa, diğer tüm özellikleri bakımından başarılı olsalarda, evrimsel olarak bu niteliklere sahip bireyler başarısız sayılırlar. Örneğin, kusursuz fiziksel bir yapıya sahip herhangi bir erkek, kısırsa ya da çiftleşme için yeterli değilse, ölümüyle birlikte taşıdığı genler de ortadan kalkar ve evrimsel gelişmeye herhangi bir katkısı olmaz. Ya da güçlü ve sağlıklı bir dişi, yavrularına bakma içgüdüsünden yoksunsa, ya da yumurta meydana getirme gücü az ise, populasyonda önemli bir gen frekansı değişikliğine neden olamayacağı için, evrimsel olarak başarılı nitelendirilemez. Demek ki doğal seçilimde başarılı olabilmek için, çevre koşullarına diğerlerinden daha iyi uyum yapmanın yanısra, daha fazla sayıda yumurta ya da yavru meydana getirmek gerekir. Doğal Seçilim çevre koşullarına bağımlı olarak farklı şekillerde meydana gelir; 1.Yönlendirilmiş seçilim 2.Dengelenmiş Seçilim 3.Dallanan Seçilim Yönlendirilmiş Seçilim Doğal seçilimin en iyi bilinen ve en yaygın şeklidir. Özel koşulları olan bir çevreye uzun bir süre içerisinde uyum yapan canlılarda görülür. Genellikle çevre koşullarının büyük ölçüde değişmesiyle ya da koşulları farklı olan bir çevreye göçle ortaya çıkar. Populasyondaki özellikler bireylerin o çevrenin koşullarına uyum yapabileceği şekilde seçilir. Örneğin nemli bir çevre gittikçe kuraklaşıyorsa, doğal seçilim, en az su kullanarak yaşamını sürdüren canlıların yararına olacaktır. Populasyondaki bireylerin bir kısmı daha önce mutasyonlarla bu özelliği kazanmışlarsa, bu bireylerin daha fazla yaşamaları, daha çok döl vermeleri, yani genlerini daha büyük ölçüde populasyonun gen havuzuna sokmaları sağlanır. Bu arada ilgili özelliği saptayan genlerde meydana gelebilecek mutasyonlardan, yeni koşullara daha iyi uyum sağlayabilecekler seçileceğinden, canlının belirli bir özelliğe doğru yönlendirildiği görülür. Bu, doğal seçilimin en önemli özelliğinden biridir. Her çeşit özelliği meydana getirebilecek birçok mutasyon oluşmasına karşın, çevre koşullarının etkisi ile, doğal seçilim, başarılı mutasyonları yaşattığı için, sanki mutasyonların belirli bir amaca ve yöne doğru meydana geldiği izlenimi yaratılır. Yukarıda verdiğimiz örnekte, uyum, suyu artırımlı kullanan boşaltım organlarından, suyu en idareli kullanan böbrek şekline doğru gelişmeyi sağlayacak genler yararına bir seçilim olacaktır. Su buharlaşmasını önleyen deri ve post yapısı, kumda kolaylıkla yürümeyi sağlayan genişlemiş ayak tabanı vs. doğal seçilimle bu değişime eşlik eden diğer özelliklerdir. Önemli olan, evrimde bir özelliğin ilkel de olsa başlangıçta bir defa ortaya çıkmasıdır; geliştirilmesi, mutasyon-doğal seçilim düzeneği ile zamanla sağlanır. Bu konudaki en ilginç örnek, bir zamanlar ingiltere'de fabrika dumanlarının yoğun olarak bulunduğu bir bölgede yaşayan kelebeklerde (Biston betularia) meydana gelmesi evrimsel değişmedir. Sanayi devriminden önce hemen hemen beyaz renkli olan bu kelebekler (o devirden kalma kolleksiyonlardan anlaşıldığı kadarıyla), ağaçların gövdelerine yapışmış beyaz likenler üzerinde yaşıyorlardı. Böylece avcıları tarafından görülmekten kurtulmuş oluyorlardı. Sanayi devrimiyle birlikte, fabrika bacalarından çıkan siyah renkli kurum vs. bu likenleri koyulaştırınca, açık renkli kelebekler çok belirgin olarak görülür duruma geçmiştir. Bunların üzerinde beslenen avcılar, özellikle kuşlar, bunları kolayca avlamaya başlamıştır. Buna karşın sanayi devriminden önce de bu türün populasyonunda çok az sayıda bulunan koyu renkli bireyler bu renk uyumundan büyük yarar sağlamıştır. Bir zaman sonra populasyonun büyük bir kısmı koyu renkli kelebeklerden oluşmuştur. ''Sanayi Melanizmi''. Günümüzde alınan önlemler sayesinde, çevre temizlenince, beyaz renkli olanların sayısı tekrar artmaya başlamıştır. Yönlendirilmiş doğal seçilime, diğer bir ismiyle ''Orthogenezis'' e en iyi örneklerden biri de atın evrimidir. birçok yan dal (cins ve tür düzeyinde) ortama daha az uyum yaptığı için ortadan kalkmış, bugünkü Equus'u yapacak kol başarılı uyumu ile günümüze kadar gelmiştir. Birçok durumda, bazı yapıların gelişmesindeki yönlendirme, yararlı noktadan öteye geçebilir. Örneğin İrlanda geyiğinin boynuzları, kama dişli kaplanın üst kesici dişleri o kadar fazla büyümüştür ki, bir zaman sonra bu türlerin ortadan kalkmalarına neden olmuştur. işte, çok defa bir canlının organları arasında belirli bir oranın bulunması, bu seçilimle düzenlenir ve buna ''Allometrik İlişki'' denir. Yani organlar arasındaki oran her türde kendine özgü ölçüler içinde bulunur. Bu özellikler, daha doğrusu oranlar, sistematikte(Canlıların Sınıflandırılması) ölçü olarak alınır. Yapay Seçme ile çok kuvvetli bir yönlendirme sağlanabilir. islah edilmiş birçok hayvan ırkında bunu açıkça görmek mümkündür. İnsanların gereksinmeleri için yararlı özellikleri bakımından sürekli olarak seçilen bu hayvanlar, bir zaman sonra doğada serbest yaşayamayacak duruma gelmiştir. Nitekim sütü ve eti için ıslah edilen birçok inek ve koyun türü, yumurtası için ıslah edilen birçok tavuk türü, süs hayvanı olarak ıslah edilen birçok kuş, köpek, kedi vs. türü, artık bugün doğada serbest olarak yaşayamayacak kadar değişikliğe uğramıştır. Son zamanlarda tıp bilimindeki gelişmeler ile, normal olarak doğada yaşayamayacak eksiklikler ile doğan birçok birey, yaşatılabilmekte ve üremesi sağlanmaktadır. Böylece taşıdıkları kalıtsal yapı, insan gen havuzuna eklenmektedir. Dolayısıyla bozuk özellikler meydana getirecek genlerin frekansı gittikçe artmaktadır. Örneğin, eskiden, kalp kapakçıkları bozuk, gözleri aşırı miyop ya da hipermetrop olan, gece körlüğü olan, D vitaminini sentezlemede ya da hücre içine alma yeteneğini yitirmiş olan, kan şekerini düzenleyemeyen (şeker hastası), mikroplara direnci olmayan, kanama hastalığı olan; yarık damaklı, kapalı anüslü, delik kalpli ve diğer bazı kusurlarla doğan bireylerin yaşama şansı hemen hemen yoktu. Modern tıp bunların yaşamasını ve üremesini sağlamıştır. Dolayısıyla insan gen havuzu doğal seçilimin etkisinden büyük ölçüde kurtulmayı başarmıştır. Bu da gen havuzunun, dolayısıyla bu gen havuzuna ait bireylerin bir zaman sonra doğada serbest yaşayamayacak kadar değişmesi demektir. Nitekim 10-15bin yıldan beri uygulanan koruma önlemleri, bizi, zaten doğanın seçici etkisinden kısmen kurtarmıştır. Son zamanlardaki tıbbi önlemler ise bu etkiyi çok daha büyük ölçüde azaltmaktadır. Böylece doğal seçilimin en önemli görevlerinden bir olan ''Gen havuzunun yeni mutasyonların etkisinden büyük ölçüde korunmasının sağlanması ve mutasyonların gen havuzunda yayılmalarının önlenmesi, dolayısıyla gen havuzunun dengelenmesi ve kararlı hale geçmesi, insan gen havuzu için yitirilmeye başlanmıştır.'' Dengelenmiş Seçilim Eğer bir populasyon çevre koşulları bakımından uzun süre dengeli olan bir ortamda bulunuyorsa, çok etkili, kararlı ve dengeli bir gen havuzu oluşur. Böylece, dengeli seçilim, var olan gen havuzunun yapısını devam ettirir ve meydana gelebilecek sapmalardan korur. Örneğin, keseliayılar (Opossum) 60 milyon, akrepler (Scorpion) 350 milyon yıldan beri gen havuzlarını hemen hemen sabit tutmuşlardır. Çünkü bulundukları çevrelere her zaman başarılı uyum yapmışlardır. Dengeli seçilimde, üstteki ve alttaki değerleri (aşırı özellikleri) taşıyan bireyler sürekli elendiği için, populasyon dengedeymiş gibi gözükür, Örneğin, bebeklerde kafatasının, dolayısıyla beynin ve keza vücudun büyüklüğü dengeli seçilimin etkisi altındadır. Belirli bir kafatası ve vücut büyüklüğünün üstünde olanlar, doğum sırasında ananın çatı kemiğinden geçemedikleri için elenirler; çok küçük olanları da uyum yeteneklerini yitirdikleri için elenirler. Böylece, örneğin bebeklerde beyin ve vücut büyüklüğü belirli sınırların içinde kalır. Keza serçelerde de kanat uzunluğu/ vücut ağırlığı oranı, belirli bir sayının altında ve üstünde olanlar yönünde seçilime uğradığı saptanmıştır. Bu nedenle serçelerin belirli bir büyüklükte kalmaları sağlanır. Birçok hayvan grubu için (özellikle vücutlarının ve organlarının büyüklükleri için) bu işleyiş geçerlidir. Bu nedenle bazı hayvan gruplarının kalıtsal olarak neden büyük, bazılarının neden küçük olduğu kısmen açıklanabilir. Doğal seçilim, etkisini üç farklı şekilde gösterir: Koşullara uyum gösteren fenotipler kararlı kalır (dengelenmiş seçilim), değişik uyuma sahip olanlar arasında sadece başarılı olanlar seçilir (yönlendirilmiş seçilim); değişik uyuma sahip olanlar arasında, iki ya da daha fazla başarılı fenotip seçilir (dallanan seçilim). Dallanan Seçilim Dengeli seçilimin tersi olan bir durumu açıklar. Bir populasyonda farklı özellikli bireylerin ya da grupların her biri, farklı çevre koşulları nedeniyle ayrı ayrı korunabilir. Böylece aynı kökten, bir zaman sonra, iki ya da daha fazla sayıda birbirinden farklılaşmış canlı gurubu oluşur (ırk--alttür--tür--vs.). Özellikle bir populasyon çok geniş bir alana yayılmışsa ve yayıldığı alanda değişik çevre koşullarını içeren bir çok yaşam ortamı (niş) varsa, yaşam ortamlarındaki çevre koşulları, kendi doğal seçilimlerini ayrı ayrı göstereceği için, bir zaman sonra birbirinden belirli ölçülerde farklılaşmış kümeler, daha sonra da türler ortaya çıkacaktır. Bu şekilde bir seçilim ''Uyumsal Açılımı'' meydana getirecektir. Dallanan seçilim, keza benzer özellikli bireylerin, çiftleşmek için birbirini tercih etmesiyle de ortaya çıkar. Bunun tipik örneğini insanlarda verebiliriz. Yapısal olarak farklı birçok insan ırkı biraraya getirildiğinde, bireyler genellikle kendi ırkından olanlarla evlenmeyi tercih ederler (hatta dil, din, kültür benzerliği ve parasal bakımdan zenginlik bu seçimi daha da kuvvetlendirir.) Üreme Yeteneğine Ve Eeşemlerin Özelliğine Göre Seçilim Populasyonlarda, bireyler arasında şansa dayanmayan çiftleşmelerin ve farklı üreme yeteneklerinin oluşması HARDY - WEINBERG Eşitliğine ters düşen bir durumu ifade eder. Bu özellikleri taşıyan bir populasyonda HARDY - WEINBERG Eşitliği uygula¬namaz. Bireylerin çiftleşmek için birbirlerini rastgele seçmelerinden ziyade, özel nite¬liklerine göre seçmeleri, bir zaman sonra, bu özellikler bakımından köken aldıkları ana populasyondan çok daha kuvvetli olan yeni populasyonların ortaya çıkmasına neden olur. Bu özel seçilim, yaşam kavgasında daha yetenekli olan (beslenmede, korunmada, gizlenmede, yavrularına bakmada vs.) populasyonların ortaya çıkmasını sağlayabilir. Eşemlerin Arasındaki Yapısal Farkların Oluşumu: Dişiler genellikle yavrula¬rını meydana getirecek, koruyacak ve belirli bir evreye kadar besleyebilecek şekilde özellik kazanmıştır. Özellikle memelilerde tam olarak belirlenemeyen bir nedenle dişiler başlangıçta çiftleşmeden kaçıyormuş gibi davranırlar. Dişilerin kuvvetli olduğu bir toplumda çitfleşme çok zor olacağından, seçilim, memelilerde, kuvvetli erkekler yönünden olmuştur. Bugün birçok canlı grubunda, özellikle yaşamları boyunca bir¬kaç defa çiftleşenlerde (insan da dahil), erkekler, dişileri çiftleşmeye zorlar; çok defa da bunun için kuvvet kullanır. Bu nedenle erkekler dişilerinden daha büyük vücut yapısına sahip olur. Buna karşın, yaşamları boyunca bir defa çiftleşenlerde ya da çift¬leştikten sonra erkeği besin maddesi olarak dişileri tarafından yenen gruplarda (pey¬gamberdevelerinde ve örümceklerde olduğu gibi), erkek, çok daha küçüktür. Çünkü seçilim vücut yapısı büyük dişiler, vücut yapısı küçük erkekler yönünde olur. İkincil eşeysel özellikler, çoğunluk eşey hormonları tarafından meydana getirilir (bu nedenle ikincil eşeysel özellikler, bireylerde eşey hormonlarının üretilmeye başla¬masından sonra belirgin olarak ortaya çıkar). Eşeysel gücün bir çeşit simgesi olan bu özellikler, eşemler tarafından sürekli olarak seçilince, özellikler gittikçe kuvvetlenir. Bu nedenle özellikle erkeklerde, yaşam savaşında zararlı olabilecek kadar büyük boy¬nuz (birçok geyikte, keçide vs.'de), büyük kuyruk (tavuskuşunda ve cennetkuşların¬da vs.), hemen göze çarpacak parlak renklenmeler (birçok kuşta, memelide); dişiler¬de, süt meydana getirmek için çok büyük olmasına gerek olmadığı halde dişiliğin simgesi olan büyük meme bu şekilde gelişmiştir. Birçok canlı grubunda bu arzu farklı şekilde geliştiği için, farklı yapılar ortaya çıkmıştır. Örneğin birbirine çok yakın adalar¬da yaşayan Japon ırkı ile Ainu ırkı arasında vücut kılı yönünden büyük farklar vardır. Ainu kadınları çiftleşmek için kıllı erkekleri, buna karşın Japon kadınları kılsız erkek¬leri tercih ettikleri için, Ainu ırkı dünyanın en kıllı, Japon ırkı ise en kılsız erkeklerine sahip olmuştur. Çünkü eşeysel seçim zıt özelliklerin tercihi şeklinde olmuştur. Keza siyah ırklar kalın dudağı, beyaz ırklar ince dudağı daha çekici bulduğu için, seçilim bugünkü siyah ırkıarın kalın dudaklı, beyaz ırkıarın ise ince dudaklı olmasını sağlaya¬cak şekilde olmuştur. Bu arada eşemlerin birbirlerini karşılıklı uyarabileceği birtakım davranış şekilleri (kur, dans, gösteri vs.) gelişmiştir. Özellikle bu davranışları en iyi şekilde yapan erkekler, dişileri tarafından tercih edilir. Davranışların değişmesini sağlayacak etkili bir mutasyon, çok defa, meydana geldiği bireyin eş bulamamasına neden olacağı için, populasyondan elenir. Bu davranış şekillerine, yine genellikle ve çoğunluk erkeklerde eşeysel çiftleşmeden belirli bir süre önce, vücuttaki renklerin değişmesi, özellikle parlaklaşması (kuşları ve memelileri anımsayınız!), değişik kokuların ve fero¬menlerin salgılanması (tekelerin zaman zaman çok keskin olarak koktuğunu anımsa¬yınız!) eşlik eder. Parlak renkler ve keskin kokular dişiyi daha etkili bir şekilde uyara¬cağı için seçim bu özelliklerin kuvvetlendirilmesi yönünde olmuştur. Işte, DARWIN, dişinin erkeği, erkeğin dişiyi uyarabildiği bu özelliklerin seçimine Eşeysel Seçilim = Seksüel seleksiyon ismini verdi. Erkeklerin, erkekliklerini simgeleyen özelliklerine göre seçilimleri, onların, bu özellikleri bakımından, yaşam savaşında etkinlik kazandırmasa dahi kuvvetlenme¬sine neden olmuştur. Nitekim erkeklerin çok daha renkli olması bu nedene dayanır. Ayrıca kuşlarda kuluçkaya yatan dişiler üstten belirgin olarak görünmesin diye, çoğunluk yaşadığı ortamın rengine uyum yapmıştır. Yalnız erkekleri kuluçkaya yatan bir kuş türünde, bu durum tersinedir; bunlarda dişiler parlak renkli, erkekler toprak rengindedir. En güçlü erkeğin, dişileri dölleyebilmesini sağlamak için, evrimsel olarak bir yarışma oluşmuştur ''Erkek Kavgaları'', Bu nedenle geyiklerde, dağ keçilerinde vs.'de kuvvetli boynuz oluşumları meydana gelmiştir. Seçilim her zaman saldırgan ve kuvvetli erkekler yönünde olur. Dişiler, kavgaya katılmadığı için, boynuzları küçük kalmıştır. Çünkü büyük boynuz yönünden herhangi bir seçilim baskısı yoktur. Daha önce öğrendiğimiz gibi bir özelliğin gelişebilmesi için seçilim baskısının sürekli etki etmesi gerekir. Bu arada, güçlerine göre, erkeklerin belirli alanları etkinlikleri altına alma eğilimleri; bir territoryum davranış zincirinin oluşmasına neden olmuştur. Tüm bu eşeysel seçilim etkileri, dişiler ve erkekler arasında belirgin bir yapı ve davranış farklılaşmasına neden olmuştur. Bu farklılaşmaya ''Eşeysel Farklılaşma = Seksüel Dimorfizm" denir. Üreme Yeteneğinin Evrimsel Değişimdeki Etkisi: Daha önce de değindiği¬miz gibi bir bireyin yaşamını başarılı olarak sürdürmesi evrimsel olarak fazla birşey ifade etmez. Önemli olan bu süre içerisinde fazla döl meydana getirmek suretiyle, gen bavuzuna, gen sokabilmesidir. Bir birey ne kadar uzun yaşarsa yaşasın, döl Meydana getirmemişse, evrimsel açıdan hiçbir öneme sahip değildir. Bu nedenle bu bireylerin ölümü 'Genetik Ölüm' olarak adlandırlır. Canlıların çok büyük bir kısmında, canlılığın mayasını oluşturan eşeysel hücre¬lerdeki DNA'nın taşınması, bireylere verilmiş bir görevdir. Tek bir üreme dönemi olan canlılarda, döllenmeden hemen sonra erkekler (birgünsineklerini hatırlayınız!), yumurta bıraktıktan ya da yavru doğurduktan sonra da dişiler ölür. Birçok üreme dönemi olan canlılarda, her iki eşemin de ömrü uzamıştır. Bu sonucu grupta, erkek¬ler, çoğunlukla döllenme sonrası yavru bakımında belirli görevler yüklenmiştir (hatta denizatlarında döllenmiş yumurtayı ortamdan özel keselerine alan erkekler hamile olur). Hemen hemen tüm canlı gruplarında ve ilkel insan topluluklarında, bireyin ya¬şı, eşeysel etkinliğinin süresine denktir. Yalnız gelişmiş insan toplumlarında, kazanıl¬mış deneyimlerin genç kuşaklara aktarılması için, yaşlılar özenle korunur; bu nedenle ömür uzunluğu, eşeysel aktiflik dönemini oldukça aşmıştır. Evrimsel gelişmede en önemli değişim, gen havuzundaki gen frekansının değişimidir. Gen frekansı ise birey sayısıyla saptanır. Bu durumda bir populasyonda, üreyebilecek evreye kadar başarıyla gelişebilen yavruları en çok sayıda meydana getiren bireylerin gen bileşimi bir zaman sonra gen havuzuna egemen olur. Buna 'Farklı Üreme Yeteneği' denir. Farklı üreme yeteneği, meydana getirilen gamet (genellikle yumurta) sayısı de¬ğildir; üreyebilecek olgunluğa ulaşan yayruların sayısıdır. Değişik gametlerin birleş¬mesiyle, gen bileşimi bakımından, daha iyi embriyolojik gelişim (embriyo, larva, pup vs.) yapabilen, daha başarılı uyum sağlayabilen yavruların seçimi yapılır. Bu nedenle fazla sayıda yumurta meydana getiren canlılarda, bu seçilim, çok sayıdaki zigot ara¬sından yapılacağı için, başlangıçta başarılı bir seçim olacaktır ve ayrıca fazla sayıda embriyo ya da yavru ile yaşam kavgasına gireceği için, sonuçta büyük sayılardaki yu¬murtadan, belirli bir sayıda erginleşmiş yavru ortaya çıkabilecektir. Örneğin alabalık¬larda meydana getirilen 1.000.000 yumurtadan, en fazla 20'sinin üreyebilecek yaşa ulaştığı bilinmektedir. Çok yumurta oluşturan canlılarda, yumurtanın korunmuş yer¬lere bırakılması ve embriyoya ya da yavrulara bakım gelişmemiştir (birçok balıkta, parazitte, amfibide, sürüngende vs. 'de). Bu nedenle büyük kayıplar verirler. Halbuki yumurtaya, embriyoya ve yavruya bakımın gelişmesi oranında, yumurta sayısında azalma görülür. Bu sayı, gelişmiş memelilerde bire düşmüştür. Çünkü özenli bir ba¬kımla yavruların olgunluğa ulaşma olasılığı çok yükseltilmiştir. Memelilerde ve kuş¬larda, yavru ve yumurta sayısı optimal sayıda tutulur. Fazla yumurtanın kuluçkada embriyonik olarak gelişmesi ve gelişse de yavruların ana tarafından beslenmesi zor olur. Bu nedenle yumurta sayısı sabit sınırlar içerisinde kalacak şekilde evrimsel seçi¬lim olmuştur. Bunun yanısıra bir canlının diğer yırtıcı hayvanlar tarafından sürekli yenmesi (bunlarda fazla yumurta meydana getirilir) ya da düşmanlarının az olması (bunlarda az yumurta meydana getirilir) yumurta sayısını saptayan faktörlerden biri¬dir. Yalıtımın (=İzolosayonun) Evrimsel Gelişimdeki Etkisi Türlerin oluşumunda, yalıtım, kural olarak, zorunludur. Çünkü gen akımı devam eden populasyonlarda, tür düzeyinde farklılaşma oluşamaz. Bir populasyon, belirli bir süre, birbirlerinden coğrafik olarak yalıtılmış alt populasyonlara bölünürse, bir zaman sonra kendi aralarında çiftleşme yeteneklerini yitirerek, yeni tür özelliği ka¬zanmaya başlarlar. Bu süre içerisinde oluşacak çiftleşme davranışlarındaki farklılaş¬malar, yalıtımı çok daha etkili duruma getirecektir. Kalıtsal yapı açısından birleşme ve döl meydana getirme yeteneklerini koruyan birçok populasyon, sadece çiftleşme davranışlarında meydana gelen farklılaşmadan dolayı, yeni tür özelliği kazanmıştır. Üreme yalıtımının kökeninde, çok defa, en azından başlangıç evrelerinde, coğrafik bir yalıtım vardır. Fakat konunun daha iyi anlaşılabilmesi için üreme yalıtımını ayrı bir başlık altında inceleyeceğiz. Populasyonlar arasında çiftleşmeyi ve verimli döller meydana getirmeyi önleyen her etkileşme 'Yalıtım = izolasyon Mekanizması' denir. Coğrafik YaIıtım (= Allopatrik YaIıtım) Eğer bir populasyon coğrafik olarak iki ya da daha fazla bölgeye yayılırsa, ev¬rimsel güçler (her bölgede farklı olacağı için) yavaş yavaş etki ederek, populasyonlar arasındaki farkın gittikçe artmasına (Coğrafik Irklar) neden olacaktır. Bu kalıtsal farklılaşma, populasyonlar arasında gen akışını önleyecek düzeye geldiği zaman, bir zamanların ata türü iki ya da daha fazla türe ayrılmış olur Allopatrik yalıtım ile tür oluşumu. Eğer bir populasyonun bir parçası coğrafik olarak yalıtılırsa, değişik evrimsel güçler yavaş yavaş bu yalıtılmış populasyonu (keza ana populasyonu) değiştirmeye başlar ve bir zaman sonra her iki populasyon aralarında verimli,döl meydana getiremeyecek kadar farklılaşırlar. Karalar, özellikle çöller, tuz bileşimi ve derişimi farklı sular, buz setleri su hay¬vanları için; denizler, nehirler, yüksek dağlar, büyük sıcaklık farkları, buzlar, kara hayvanları için yalıtım nedenleridir. En iyi coğrafik yalıtım adalarda görülür. Çok yakın bölgelerde yaşayan bazı akraba hayvan gruplarında da bu yalıtım görülebilir. Örneğin suda yaşayan bazı türlerin çok yakın akrabaları, su kenarlarındaki yaprakların altlarında bulunan nemli yerlerde; keza iki yakın akraba populasyondan biri toprak diğeri ağaçlar üzerinde yaşayabilir (Ekolojik Yalıtım). Bu populasyonların birbirleriyle teması çok az olacağından ve her birine farklı evrimsel güçler etki edece¬ğinden, bir zaman sonra aralarında daha büyük farklılaşmalar meydana gelir. Anadolu'daki Pamphaginae'lerin Evrimsel Durumu: Coğrafik yalıtıma en iyi örneklerden biri Anadolu'nun yüksek dağlarında yaşayan, kanatsız, hantal yapılı, kışı çoğunluk 3. ve 4. nimf evrelerinde geçiren bir çekirge grubudur. Özünde, bu hay¬vanlar, soğuk iklimlerde yaşayan bir kökenden gelmedir. Buzul devrinde, kuzeydeki buzullardan kaçarak Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden Anadolu'ya girmişlerdir. Bu sı¬rada Anadolu'nun iç kısmında Batı Anadoluyla Doğu Anadolu'yu birbirinden ayıran büyük bir tatlısu gölü bulunuyordu. Her iki bölge arasındaki karasal, bağlantı, yalnız, bugünkü Sinop ve Toros kara köprüleriyle sağlanıyordu. Dolayısıyla Kafkaslar'dan gelenler ancak Doğu Anadolu'ya, Balkanlar'dan gelenler ise ancak Batı Anadolu'ya yayıımıştı. Çünkü Anadolu o devirde kısmen soğumuş ve bu hayvanların yaşayabil¬mesi için uygun bir ortam oluşturmuştu. Bir zaman sonra dünya buzul arası devreye girince, buzullar kuzeye doğru çekilmeye ve dolayısıyla Anadolu da ısınmaya başla¬mıştı. Bu arada Anadolu kara parçası, erezyon sonucu yırtılmaya, dağlar yükselmeye ve bu arada soğuğa alışık bu çekirge grubu, daha soğuk olan yüksek dağların başına doğru çekilmeye başlamıştı. Uzun yıllardır bu dağların başında (genellikle 1500 - 2000 metrenin üzerinde) yaşamlarını sürdürmektedirler. Kanatları olmadığı için uçamazlar; dolayısıyla aktif yayılımları yoktur. Hantal ve iri vücutlu olduklarından rüzgar vs. ile pasif olarak da yayılamamaktadırlar. Belirli bir sıcaklığın üstündeki böl¬gelerde (zonlarda) yaşayamadıklarından, yüksek yerlerden vadilere inerek, diğer dağsilsilelerine de geçemezler. Yüksek dağlarda yaşadıklarından, aşağıya göre daha yoğun morötesi ve diğer kısa dalgalı ışınların etkisi altında kalmışlardır; bu nedenle mutasyon oranı (özellikle kromozom değişmeleri) yükselmiştir. Dolayısıyla evrimsel bir gelişim ve doğal seçilim için bol miktarda ham madde oluşmuştur. Çok yakın mesafelerde dahi meydana gelen bu mutlak ya da kısmi yalıtım, bir zamanlar Ana¬dolu'ya bir ya da birkaç türü olarak giren bu hayvanların 50'de fazla türe, bir o kadar alttüre ayrılmasına neden olmuştur. Bir dağdaki populasyon dahi, kendi aralarında oldukça belirgin olarak birbirlerinden ayrılabilen demelere bölünür. Çünkü yukarıda anlattığımız yalıtım koşulları, bir dağ üzerinde dahi farklı olarak etki etmektedir. Coğrafik uzaklık ile farklılaşmanın derecesi arasında doğru orantı vardır. Birbir¬lerinden uzak olan populasyonlar daha fazla farklılaşmalar gösterir. Bu çekirge gru¬bunun Hakkari'den Edirne'ye kadar adım adım değiştiğini izlemek mümkündür. Batı Anadolu'da yaşayanlar çok gelişmiş timpanik zara (işitme zarına) ve sırt kısmında tarağa sahiptir; doğudakilerde bu zar ve tarak görülmez. Toros ve Sinop bölgelerinde bu özellikleri karışık olarak taşıyan bireyler bulunur. Coğrafik yalıtım populasyonlar arasındaki kalıtsal yalıtımı ve üreme davranışla¬rındaki yalıtımı tam sağlayamamışsa (populasyonlar arasında kısırlık tam oluşmamış¬sa) , bir zaman sonra biraraya gelen bu populasyonlarda, aralarındaki gen akımından dolayı, tekrar bir karışma ve bir çeşit homojenleşme oluşabilir. insan ırkıarı sürekli; ama belirli ölçülerde birbirleriyle temasta bulunduğu için, aralarındaki gen akımı tü¬müyle kesilmemiş, dolayısıyla melezlenme kısırlığı oluşmamış ve böylece ayrı tür özellikleri kazanamamıştır. Bununla beraber gen akımının sınırlı olması ırk özellikleri¬nin kısmen korunmasını sağlamıştır. Her türlü yalıtım mekanizmasında, ilk olarak demelerin, daha sonra alttürlerin, sonunda da türlerin meydana geldiğini unutmamak gerekir. Aynı kökten gelen; fakat farklı yaşam bölgelerine yayılan tüm hayvan gruplarında bu kademeleşme görülür. Ayrıca tüm coğrafik yalıtımları kalıtsal bir yalıtımın izlediği akıldan çıkarılmamalıdır... Üreme işlevlerinde Yalıtım (= Simpatrik Yalıtım) Yalıtımın en önemli faktörlerinden biri de, genellikle belirli bir süre coğrafik yalı¬tımın etkisi altında kalan populasyonlardaki bireylerin üreme davranışlarında ortaya çıkan değişikliklerdir. Bu farklılaşmaların oluşumunda da mutasyonlar ve doğal seçi¬lim etkilidir. Yalnız, üreme işlevlerindeki yalıtımın, coğrafik yalıtımdan farkı, ilke ola¬rak, farklılaşmanın sadece üreme işlevlerinde olması, kalıtsal yapıyı tümüyle kapsa¬mamasıdır. Deneysel olarak döllendirildiklerinde yavru meydana getirebilirler. Çünkü kalıtsal yapı tümüyle farklılaşmamıştır. Coğrafik yalıtım ise hem kalıtsal yapının hem davranışların farklılaşmasını hem de üreme işlevlerinin yalıtımını kapsar. Eşeysel çekim azalınca ya da yok olunca, gen akışı da duracağı için, iki populas¬yon birbirinden farklılaşmaya başlar. Böylece ilk olarak hemen hemen birbirine ben¬zeyen; fakat üreme davranışlarıyla birbirinden ayrılan 'İkiz Türler' meydana gelir. Bir zaman sonra mutasyon - seçilim etkileşimiyle, yapısal değişimi de kapsayan kalıtsal farklılıklar ortaya çıkar. Üreme yalıtımı gelişimin çeşitli kademelerinde olabilir. Bun¬lar; Üreme Davranışlarının Farklılaşması: Birbirlerine çok yakın bölgelerde yaşayan populasyonlarda, mutasyonlarla ortaya çıkan davranış farklılaşmalarıdır. Koku ve ses çıkarmada, keza üreme hareketlerinde meydana gelecek çok küçük farklılaşmalar, bireylerin birbirlerini çekmelerini, dolayısıyla döllemeyi önler. Daha sonra, bu popu¬lasyonlar bir araya gelseler de, davranış farklarından dolayı çiftleşemezler. Üreme Dönemlerinin Farklılaşması: iki populasyon arasında üreme dönemlerinin farklılaşması da kesin bir yalıtıma götürür. Örneğin bir populasyon ilkbaharda öbürüsü yazın eşeysel gamet meydana getiriyorsa, bunların birbirlerini döllemeleri olanaksızlaşır. Üreme Organlarının Farklılaşması: Özellikle böceklerde ve ilkel bazı çok hücreIilerde, erkek ve dişi çiftleşme organları, kilit anahtar gibi birbirine uyar. Meydana gelecek küçük bir değişiklik döllenmeyi önler. Gamet Yalıtımı: Bazı türlerin yumurtaları, kendi türünün bazen de yakın akraba türlerin spermalarını çeken, fertilizin denen bir madde salgılar. Bu fertilizinin farkIılaşması gamet yalıtımına götürür. Melez Yalıtım: Eğer tüm bu kademeye kadar farklılaşma olmamışsa, yumurt ve sperma, zigotu meydana getirir. Fakat bu sefer bazı genlerin uyuşmazlığı, embriyonun herhangi bir kademesinde anormalliklere, ya da uygun olmayan organların ortaya çıkmasına neden olur (örneğin küçük kalp gibi). Embriyo gelişip ergin meydana gelirse, bu sefer, kalıtsal yapılarındaki farklılanmalar nedeniyle erginin eşeysel hücrelerinde, yaşayabilir gametler oluşamayabilir (katırı anımsayınız!). Genlerin kromozomlar üzerindeki dizilişleri farklı olduğu için, sinaps (gen alışveriş yapıları) yapamazlar ya da kromozom sayıları farklı olduğu için dengeli bir kromozom dağılımını sağlayamazlar.. Kalıtsal Sürüklenme Küçük populasyonlarda eşlerin seçimi ve çiftleşme, büyük ölçüde şansa daya¬nır. Böylece gen havuzlarındaki denge, doğal seçilimden ziyade, şansla meydana ge¬len olaylarla değişir. İşte küçük populasyonlarda, şansa bağlı olarak meydana gelen üreme olaylarının evrimsel gelişmelerdeki etkisi, SEWALL WRIGHT tarafmdan 'Genetik Drift = Kahtsal Sürüklenme' olarak adlandırılmıştır. Küçük populasyonlarda, ben¬zer bireyler kendi aralarında çiftleştikleri için, allel genlerden birçoğunun, doğal seçi¬limden ziyade, şansla, heterozigot(karma) halden homozigot(saf) hale geçme eğilimleri vardır. Bu arılaşma, belirli zararlı ya da yararlı özelliklerin fenotipte kendilerini göstermeleri¬ne ve bir zaman sonra da doğal seçilimle o populasyondan elenmelerine ya da korun¬malarına neden olabilir. Bu homozigotlaşma, birçok türde, uyumsal değer gösterme¬mesine karşın, birçok anormal ve anlaşılmaz yapıların nasıl kazanıldığını açıklayabilir. Genetik sürüklenme, HARDY -WEINBERG eşitliğine aykırı bir durumu (HARDY ¬WEINBERG eşitliğinde homozigotların oranı sabitti) yani, homozigot birey sayısının de¬ğişimini ifade eder. Evrimleşmede ne ölçüde önemli rol oynadığı, birçok bilim adamı arasında hala tartışmalıdır. Bununla beraber birçok bitki ve hayvan grubunun, doğa¬da, kalıtsal sürüklenme ile, yani şansa bağlı olaylarla çeşitlendiği ve geliştiği bilin¬mektedir. Öyleki, evrimsel çizgi boyunca, özel koşullara uyum yapmak için izlenen birçok yol, şansa bağlı olarak seçilmiştir. Her kademesinde çatallaşan bir yol gibi. In¬san oluşuncaya kadar, sayısız çatallanmış yoldan şansa bağlı olarak geçilmiş ve bu¬güne gelinmiştir. Koşullar tamamen aynı olsa da, başlangıçtan, hatta bir primat evre¬sinden, tekrar bugünkü insana benzer bir canlının gelişmesi, kural olarak olanaksız¬dır. Çünkü her çatallanmış kavşakta, insana götüren yolun, doğrulukla tekrar seçilmesi çok az bir olasılıkla olabilir. Bunun için çok tipik birkaç örnek verelim: a) Birçok bitki, geçmişte, gerekli olmadığı için petallerini yitirmiştir (örneğin böcekler yerine rüzgarla tozlaşmaya başladıkları için). Bir zaman sonra tekrar bö¬ceklerle tozlaşma zorunluluğunu duyunca, petallerini aynı şekilde oluşturamamış, bunun yerine, üreme zamanlarında çiçeklerine yakın yapraklarını renklendirecek özellikleri kazanmıştır (Atatürk Çiçeğinin kırmızı yapraklarımanımsayınız!). b) Birincil su hayvanları (balık gibi) oldukça etkin bir solunumu yürütebilecek solungaç sistemlerini, karmaşık bir yol izleyerek geliştirmiştir. Kara yaşamına uyum yaptıktan sonra, bir kısım canlı, tekrar suya dönmüştür (balinalar, yunuslar vs.); fa¬kat hiçbiri, embriyonik gelişimlerinde kalıntı halinde solungaç yapısını gösterdikleri halde, tekrar solungaç yapısını geliştirememiştir. Hemen hepsi yine akciğeriyle so¬lunuma devam eder. Fakat bunun yanısıra oksijeni uzun süre tutabilecek ya da depo¬layabilecek yapıları geliştirmişlerdir. Keza hiçbiri balıklardaki gibi yanlardan basılmış kuyruk yüzgecini geliştirememiş; bunun yerine üstten basık kuyruk yüzgeçlerini ge¬liştirebilmişlerdir. Evrimde bir yapının tekrar ortaya çıkma olasılığı yok denecek kadar azdır. Örneğin balıkların kuyruk yüzgeci yanlardan basılmıştır. Kara yaşamından tekrar su yaşamına dönmüş hayvanlar (şekilde yunus) ancak üstten basık kuyruk yüzgecini geliştirebilmişlerdir (Kosswig'den) Ön bacakları kürek şekline dönüşmüştür; fakat hiçbir zaman balık yüzgeçlerine benzemez. Çünkü evrimsel olarak bir kere yitirilen bir yapı¬mn tekrar kazanılması hemen hemen olanaksızdır. ya da çok küçük olasılıklarla tekrar¬lanabilir. Burada yönlendirici unsur çevre koşullarının farklılığı değil, şansa bağlı seçi¬limlerin etkisidir. Mutasyonların bir kısmı dönüşlüdür. (Geri Mutasyonlar); bununla beraber ev¬rimsel gelişmeler geriye dönük değildir (Dollo Yasası). Örneğin bir kuşun, tekrar sü¬rüngene; bir balinanın karada yaşayan atasına dönüşmesi; parazitlerin serbest yaşa¬ması; atın tekrar beş parmaklı olması olanaksızdır. Çünkü gerekli tüm geri mutasyon¬ların şansa bağlı olarak elde edilmesi, olasılık açısından hemen hemen sıfırdır. Keza aynı nedenle, körelmiş organların ve yapıların da tekrar işlev görebilecek eski halleri¬ne dönmesi olanaksızdır. Kalıtsal Sürüklenmenin işleyişi Eğer bir populasyon HARDY - WEİNBERG eşitliğini gösteremeyecek kadar küçük¬se, ya da köken aldığı populasyondan küçük gruplar halinde ayrılmışsa, şansa bağlı döllenmeler sonucu bir zaman sonra köken aldığı populasyonun yapısından belirgin olarak farklılaşır. Kalıtsal sürüklenmeyi sağlayan olayları kısaca görelim. Göç ya da Sürüklenme: Oldukça büyük olan bir populasyondan, küçük bir grup koparak ayrılırsa, bu küçük grubun ileride meydana getireceği yeni populasyo¬nun gen havuzu köken aldığı populasyonunkinden farklı olur. Çünkü bu küçük grup ayrılırken bu grubun gen havuzu, ana populasyonun gen havuzundan belirli bir fark¬lılık gösterir. Örneğin Anadolu'da yaşayan insanlarda mavi göz geni frekansının orta¬lama % 10 olduğunu varsayalım. Mavi göz geni frekansı % 30 olan bir ailenin ya da aşiretin Anadolu'dan Mısır'a göç ettiğini ve orada yıllarca kendi içerisinde çoğaldığını düşünelim. Bir zaman sonra oluşacak bu yeni populasyonda mavi göz geninin fre¬kansı % 30 olmakla ana populasyondan farklılık gösterecektir. Çünkü başlangıç gen frekansı farklıdır. Özellikle insan populasyonlarında bu sürüklenmeler çok görülür. Çünkü göç eden toplumlar uzun yıllar kendi içlerinde evlendikleri için, başlangıçta taşıdıkları gen bileşimlerini koruma ve yaygınlaştırma eğilimi gösterirler. Bir zaman sonra içine göç ettikleri toplumlarla karışmaya, başlangıçta taşıdıkları gen bileşimIe¬rini yitirmeye ve belirli bir derecede göç ettikleri toplumun gen bileşimini değiştirme¬ye başlarlar. Anadolu'ya büyük ve küçük birçok göçün olduğu ve bunların uzun yıllar kendi içlerinde evlendikieri bilinmektedir. Bu nedenle insan toplumuna ilişkin kalıtsal sürüklenmenin en iyi örneklerini Anadolu'da görmek mümkündür. Keza adalara göç etmiş insanlarda da bu kalıtsal sürüklenmeler çok belirgin olarak görülür. Kan grup¬ları üzerinde doğal seçilimin çok büyük etkisi olmadığından, göç eden toplulukların kan grupları incelenmekle koptukları populasyonlar tahmin edilebilir. Eğer bir populasyon sürekli olarak genişliyorsa, bir zaman sonra populasyonun kenarındaki gen bileşimleri, merkezdekilerden daha farklı olmaya başlar ve bu fark gittikçe artabilir. Birçok canlı grubu, küçük populasyonlar halinde yeni ortamları işgal ederek, ana populasyona bağımlı olmadan çoğalabilir ve yeni özellikli populasyonlar oluştu¬rabilir. Küçük populasyonların kendi içinde çiftleşmesiyle meydana gelen evrimsel değişiklikler, doğal seçilimden ziyade şansa dayanır.Bir populasyondan bir parça koptuğunda, o parça, populasyonun gen ortala¬masına etki edecek bir miktar geni de beraberinde götürmüşse, ana populasyonun gen bileşimi bir miktar bozulabilir (ana populasyon çok büyük olmamak koşuluyla). Örneğin demin verdiğimiz misalde, % 30'luk mavi gen göçü, ana populasyonun ortalamasının (% 10) bir miktardüşmesine neden olabilir. Bu nedenle, bir populas¬yondan dışa göç de HARDY - WEiNBERG eşitliğini bozabilir. Afetlerin ve Sığınmaların Etkinliği: Herhangi bir zamanda meydana gelecek bir afet, populasyonun büyük bir kısmını ortadan kaldırabilir ve arta kalan pek az bir kısmından sonunda yeniden bir toplum oluşabilir. Fakat arta kalan küçük parça, eğer önceki toplumun tam özelliğini taşımayan bir gen havuzuna sahipse, yeni meydana gelen toplumun yapısı öncekinden çok farklı olur. Özellikle yangın, fırtına, su bas¬kını, deprem, hatta savaş, bu yeni özellikleri ortaya çıkarabilir. Sığınma: Çoğunlukla kışı saklanarak geçiren canlılarda, bir sonraki yazda yine küçük populasyonların etkisi görülür. Örneğin soğuk bir kış, saklanan bireylerin büyük bir kısmını yok ederken, iyi saklanmış küçük bir grup, bu yıkımdan kurtulur ve ger havuzunu, yazın oluşacak tüm populasyona verir. Bazı böceklerde, bazı özelliklerin en azından bazı yıllarda neden yaygın olduğu bu yolla açıklanabilir. Diğer Sürüklenme Şekilleri Doğal seçilimde ve uyumda başarılı olmasa dahi bazı özelliklerin dölden döle aktarılma olasılığı vardır. Bunu sağlayan kalıtsal mekanizmalar şunlardır. Pleiotropik Sürüklenme (= Özellik Sürüklenmesi): Doğal seçilim, genelolarak tek bir genin fenotipi üzerinde değil, tüm genomun fenotipi üzerinde etkisini gösterir.(yani tek bir geni seçmekten çok o geni bulunduran DNA'yı -yani bireyi- seçer) Bu nedenle bazı özellikler uyumsal değer göstermemesine ve yarar sağla¬mamasına karşın yine de varlığını devam ettirir. Çünkü bu özellikler, bireye çok yarar sağlayan özelliklerle birlikte aynı bireyde bulunur. Yararlı özellikler seçilirken, zararı olanlar da beraberce kalıtılır. Bu tip özelliklerin sürüklenmesinde pleiotropi çok önemlidir. Bilindiği gibi bir gen birden fazla özelliği denetliyorsa, pleiotropik etki gösteriyor demektir. Özelliğin biri canlıya yarar sağlıyorsa ve canlının uyum yeteneğini artırıyorsa, sürekli seçilir, buna bağlı olarak yararsız ve uyum yeteneği olmayan özellik de kalıtılır. Örneğin kır¬mızı renkli soğan insanlar tarafından tercih edilmez ve dikilirken ayıklanır. Fakat kırmızı rengi meydana getiren gen, aynı zamanda mantarlara karşı fungusit bir madde de salgıladığı için, bulunduğu bireylere yaşamsal uyum yeteneği verir; bu nedenle, kırmızı renkli soğanlar, beyaz renkli soğanların arasında varlığını sürekli koruyabilir. Gen Sürüklenmesi (= Kalıp İlkesi): Birçok gen yakınlıklarından dolayı bera¬berce kalıtılma eğilimi gösterir. iki gen birbirine çok yakın ise, parça değişimiyle bir¬birlerinden çok zor ayrılırlar. Işte bu genlerden biri yararlı, diğeri zararlı özellik sağlar¬sa ve yararlı genin özelliği, zararlı genin özelliğinden çok daha fazla öneme sahipse, zararlı özellik meydana getiren gen de yararlı özellik meydana getiren genle birlikte sürekli kalıtılır ve korunur. Buna 'Kalıp İlkesi' denir. Prof.Dr.Ali Demirsoy Kaynak: www.istanbul.edu.tr

http://www.biyologlar.com/evrimlesmeyi-saglayan-duzenekler

Biyoteknolojinin Tarımda Kullanılması ( Avantajları ve dezavantajları )

Biyoteknoloji özel bir kullanıma yönelik olarak ürün veya işlemleri dönüştürmek veya meydana getirmek için biyolojik sistem ve canlı organizmaları veya türevlerini kullanan teknolojik uygulamalardır. Geleneksel veya modern olmak üzere 2' ye ayrılır. Geleneksel biyoteknoloji; şarap yada peynir yapımındaki maya kullanımı, bazı deterjanlarda enzim kullanımı ve bazı antibiyotiklerin üretimi gibi canlı organizmaların yapılarının değiştirilmeden kullanıldığı teknolojilerdir Modern biyoteknoloji ise rekombinant DNA, nükleik asitlerin hücre veya organellere doğrudan enfeksiyonu, farklı taksonomik gruplar arasında uygulanan hücre füzyonu gibi doğal fizyolojik üreme, çoğalma ve rekombinasyon engellerini ortadan kaldıran ve klasik ıslah ve seleksiyon yöntemlerince kullanılmayan invitro nükleikasit tekniklerinin tamamı olarak adlandırılır. Modern biyoteknoloji 1970' li yıllardan başlayarak klasik ıslah yöntemleriyle, doğal üreme-çoğalma süreçleriyle elde edilemeyen değişikliklerin yapılmasını sağlamıştır. Modern biyoteknoloji teknikleri kullanılarak elde edilen organizmalara genetik yapısı değiştirilmiş organzimalar, gen transferiyle belirli özellikleri değiştirmiş bitki, hayvan yada mikroorganizmalara transgenik denir. Modern biyoteknoloji tıpta gen tedavilerinden, tarımda daha dayanıklı ve verimli ürünlerce, tekstil ve kozmetik sanayine kadar çok geniş bir yelpazede kullanılmaktadır. Modern biyoteknoloji özellikle bitkisel çalışmalarda rutin olarak kullanılabilir hale gelmiş hatta modern biyoteknolojinin son aşaması olan doğrudan gen transferi tekniğide kullanılmaya başlanmıştır. Gen transferi çalışmalarının basamakları sırasıyla, istenen genlerin bulunması, karakterize edilmesi, izolasyonu ve hedef organizmaya aktarılmasıdır. Yakın zamana kadar gen aktarımında kullanılan en önemli vektörler konakçı hücreye girme yolunu kendisi bulan genetik yapısı değiştirilmiş bakteri ve virüslerdi. Bunların herbiri bazı avantaj ve dezavantajlara sahip. Çünkü virüsler her zaman eklenmiş genin yanında kendi genlerinde bir kısmını etkili hale getirler ve bu durum konak hücrede istenmeyen sonuçlara neden olabilir. Bu yüzden bazı metotlar geliştirilmiştir. Bu metotlardan bazıları ağır metal tuzları kullanarak mikro enjeksiyon, organizmada belli bir hücre tipi tarafından alınacak şekilde yapılmış ince yağ kapsüllerinde taşınma, gun bombardment; bu teknikte ilgili genlerin üzerleri altın partikülleriyle kaplanır. Sonra bu yüklenmiş genler "gene-gun" denilen bir aletle bitki hücresine gönderilir. Burda önemli olan kriter, seçilen hücrenin veya dokunun transformasyona veya sonra tüm bitkide rejenerasyona neden olmalıdır. Diğer bir gen transfer tekniğinde gelişmiş bir bakteri olan Agrobacterium tumafaciens kullanılır. Bu bakterinin doğal bir özelliği tümörlü bazı bitkilere plosmid nakletmesidir (T-DNA). Virulant bakterinin bitki genomuyla birleşmesiyle transformasyon sonuçlanır. Bitki genomunda tümöre neden olan genlerle plosmidler yer değiştirir. Modern biyoteknoloji en geniş kullanım alanını tarımda bulmuştur. Bitkilerde bu metodlardan en çok bakteriler, virüsler ve gunbombardment kullanılır. Tarımsal biyoteknolojide başşlıca 2 amaçtan birincisi daha yüksek kalitede, daha sağlıklı ve besleyici değeri yüksek gıdalar üreterek özellikle tedavide kullanılacak gıdaların üretimiyle ilaç masraflarını minimuma indirmektir. Diğer amaç ise ülkelerin artan nüfusu için satın alabilecekleri temel gıdaların üretimi artırmaktır. (8) TARIMSAL BİYOTEKNOLOJİ UYGULAMALARI ve AMAÇLARI Ticari olarak en çok üretimi yapılan Bacillus thuringiensisden gen aktarılan transgenik, zararlılara dayanıkılı bitkiler; sap ve koçan kurduna dayanıklı mısır, yeşil ve pembe kurda dayanıklı pamuk, patates böceğine dayanıklı patates olup ayçiçeği, buğday ve domateste de bu tarz çalışmalar sürmektedir. Herbisitlere dayanıklılık kazandırılan ve ticari üretime sokulan soya, pamuk, mısır ve çeltiği yanı sıra buğday ve şeker pancarında da yakın gelecekte benzer özellikle kazandırılacaktır. Hastalık ve zararlılara dayanıklılığın aktarılmasıyla hem ilaçlama maliyetleri azaltılır hemde bitki strese girmeyeceği için verimde bir artış sağlanır. Herbisitlere dayanıklılığın kazandırılmasıyla tüm yabancı otlar ölürken bitki canlı kalır. Böylece masraflar düşerken verimde de bir artış sağlanır. Tarımsal biyoteknolojinin uygulamalarıyla yüksek oleik asit düşük linolenik asit içerikli soya, ayçiçeği, yer fıstığı çeşitleriyle, sabun ve detrjan yapımı için daha ucuz ham madde sağlayan kolza çeşidi üretime kazandırılmıştır. Sebze ve meyvelerde etilen sentezinin bloke edilmesiyle olgunlaşmanın geciktirilmesi dolayısıyla raf ömrünün uzatılması domateste başarılmıştır. Çilek, kiraz, muz ve ananasta bu tarz çalışmalar sürmektedir. Kaliteye yönelik bir diğer uygulamada ise aromanın arttırılması için kuru madde içeriği yüksek domates elde edilmiştir. Besin değeri yüksek gıda üretimi amacıyla yapılan biyoteknolojik çalışmalarda ise A vitamini ve demir içeriği yüksek çeltik çeşidi, protein içeriği yüksek tatlı patates, antioksidont içeriği yüksek sebze ve meyveler elde edilecektir. Ayrıca yakın gelecekte bitkilerde immunoglobulinlerin üretimi gerçekleşebilecektir. Biyolojik olarak parçalanabilir sentetik plastik üretimi mısır ve kolzoda çalışılmaktadır. Bioreaktör bitkilerin üretimide bu alandaki son gelişmelerden birisini oluşturmaktadır. Diğer taraftan transgenik ürünler kendi türlerine ait olmayan genleri de taşıdıkları için bazı risklerde söz konusudur. Transgenik ürünlerin üzerinde risk oluşturma ihtimali bulunan başlıca alanlar insan ve hayvan sağlığı, biyolojik çeşitlilik, çevre ve sosyo-ekonomik yapıdır. Uygulanan biyoteknolojik yöntemlerle bitkisel ürünlere aktarılan genler bitki, bakteri ve virüs kaynaklıdır. Gen aktarımı veya değişikliğe uğratılması sırasında işaretliyici olarak antibiyotik, herbisit, dayanıklılık genleri kullanılır. Gen aktarımı ile birlikte diğer organizmalardan hastalık ve alerji yapacak özelliklerin taşınması ihtimali transgenik ürünlerin birincil ve ikincil metabolik ürünleri içinde istenmeyen biyokimyasal ürünler bulunması ihtimalini ortaya çıkarır. Ayrıca antibiyotik dayanıklılık genlerinin insan yada hayvan bünyesine geçmesi nedeniyle dayanıklılık oluşması, transfer edilen genlerin insan bünyesindeki bakterilerle birleşme ihtimali, virüs kaynaklı genlerin dayanıklılık genini diğer virüslere transfer etme ihtimali insan ve hayvan sağlığı açısından önemli risklerdendir. Bitkilere aktarılan yeni özellikler, salıverildikleri çevrede bitki sosyolojisinin bozulmasına, doğal türlerde genetik çeşitliliğin kaybına, ekosistemdeki tür dağılımının ve dengenin bozularak genetik kaynakları oluşturan yabani türlerin doğal evoluasyonlarında sapmalara sebep olabilir. Eğer yabani otlara dayanıklılık geni, transgenik bitkinin yabani türlerine geçerse, bu türlerle yapılacak mücadelenin zorluğu açıktır. Ayrıca herbisitlere dayanıklı hale getirilmiş transgenik çeşitlerin üretildiği bir alanda bir yıl sonra kendi gelen bitkiler, o yıl ki diğer bir ürün için yabancı olacak ve herbisitlerle mücadeleleride güç olacaktır. Aktarılan yeni özelliklerden veya kullanılan teknolojide taşıyıcı olan veya değiştirilerek çevreye bırakılan mikroorganizmaların toprak mikroorganizma yapısına etkiside tereddüt yaratır. Eğer geliştirilen mikroorganizmalar çevreye hakim olursa doğal ortam bozulur. Çevreye ve biyo çeşitliliğe olabilecek bir diğer etkide tek yönlü kimyasal kullanılmasından dolayı tek yönlü evoluasyonun teşvik edilmesidir. Böylece ortamda tek yönlü bir flora meydana gelecek ve yine çevrede bir dengesizlik meydana gelecektir. Ekonomik olarakta transgenik tohumlar normal tohumlardan daha pahallıdır ve bu ürünler çoğunlukla tozlaşan hibrit türlerdir. Yani her yıl tohum yenilemesi gerekir. Yüksek fiyat nedeniyle tohumluk alımını uzun süre devam ettiremeyen küçük çiftler bu durumdan zarar görecektir. Diğer bir husuta transgenik ürünlerin tüketiciler tarafından tercihi ve kabul edilmesidir. Yani tüketicinin ne yediğini bilmesi ve ona göre tercihi yapabilmesi için bu ürünlerin etiketlendirilmeleri gerekir.(8) Sonuç olarak transgenik ürünlerin avantaj ve dezavantajları arasında bir oran kurmalı ve gerçekten tarımsal bir soruna çözüm olup olmadığı araştırılmalı ve ülkenin sosyo-ekonomik yapısı göz önüne alınarak, 21. yüzyılda 6 milyarın üzerine çıkacak dünya nüfusunun beslenmesi için tarımsal biyoteknoloji yegane çözüm olarak görülmektedir. Ancak bu alanda, çevremize ve gelecek nesillere etkileri, olabilecek risklerin minimuma indirilmesi ve bunun için gerekli önlemler alınması gerekir. REFERANSLAR: 1. Prof. Dr. F.V. Sukon Biyomühendisliğe Giriş Ders Notları 2. Doç. V. Eser, S. İbiş, N.Sönmez 4. Tüketici Konseyi Toplantısı Tarım Bakanlığı Araştırması 3. T.M. Klein, R. Arentzen, P. A. Lewis and S. Fitzpatrick-McElligott, Transformation of microbes, plants and animals by particle bombardment.Bio/Technoloy 10 ( 1992 ), pp. 286–291. Abstract-EMBASE Abstract-MEDLİNE Abstract-BIOTECHNOBASE 4. M. D. Chilton, M. H. Drummond, D. J. Merlo, D. Sciaky, A. L. Montoya, M. P. Gordon and E. W. Nester, Stable incorporation of plasmid DNA into higher plant cells: the molecular basis of crown gall tumorigenesis. Cell 11 ( 1977 ), pp. 263–271. Abstract-MEDLİNE Abstract-EMBASE 5. P.Zambryski, H. Joss, C. Gentello, J. Leemans, M. Van Montagu and J. Schell, Ti plasmid vector for the introduction of DNA into plant cells without alterationof their normal regeneration capacity. EMBO J. 2 (1983 ), pp. 2146–2150 6. Bevan, Agrobacterium vectors for plant transformation. Nucl.Acids Res. 12 ( 1984 ), pp. 8711–8721. 7. J. Schell, Transgenic plants as tooks to study the molecular organization of plant genes. Science 237 ( 1987 ), pp. 1176–1183 8. Dr. S. Kefi Tarımsal Araştırmalar Hazırlayan: Berna OLTULU   Danışman: Sacide PEHLİVAN

http://www.biyologlar.com/biyoteknolojinin-tarimda-kullanilmasi-avantajlari-ve-dezavantajlari-

Bilimin doğuşunu ve fizik kimya biyoloji matematik olarak temel biirmler haline dönüşmesini tarihsel boyutta açıklayınız

Ortaçağ sonlarında özellikle İtalya'da, zamanın siyasal istemleri teknolojiye yeni bir önem kazandırdı. Böylece askeri ve sivil mühendislik mesleği doğdu. Leonardo da Vinci bu mühendislerin en ünlüsüydü. Dahi bir ressam olarak insan anatomisini yakından inceledi ve resimlerine gerçeğe çok benzeyen biçimler aktardı. Bir heykelci olarak, zor metal döküm tekniklerini başardı. Sahne yapıtlarının yapımcı ve yönetmeni olarak, özel efektler sağlamak amacıyla karmaşık makineler geliştirdi. Askeri mühendis olarak bir kentin surlarından aşırılan havan topu mermisinin yörüngesini gözleyerek bu yörüngenin Aristoteles'in öne sürdüğü gibi iki doğrudan (eğimli bir çıkış ve ardından düşey düşüş) oluşmadığını belirledi. Leonardo ve arkadaşları doğayı gerçekten bilmek istiyorlardı. Gerçek deneyimin yerini hiçbir kitap tutamazdı ve hiçbir kitap olgular üzerinde egemenlik kuramazdı. Gerçi antik felsefenin nüfuzu kolayca kırılamayacak kadar sağlamdı, ama sağlıklı bir kuşkuculuk da gelişmeye başlamıştı. Eski otoritelerin gördüğü geleneksel kabule inen ilk önemli darbe, 15. yüzyıl sonunda Yenidünya'nın bulunuşu oldu. Büyük astronom ve coğrafyacı Ptolemaios, Avrupa, Afrika ve Asya olarak yalnızca üç kıtanın var olduğunu öne sürmüştü. Aziz Augusti-nus ve Hıristiyan bilginleri de bu görüşü benimsemişlerdi. Yoksa dünyanın öteki tarafındaki insanların baş aşağı yürümeleri gerekirdi. Yenidünya'nın bulunuşu, matematik çalışmalarını da hızlandırdı. Zenginlik ve ün arayışı denizciliğin gerçek bir bilime dönüşmesine yol açtı. Rönesans'ta canlanan düşünsel etkinlikler, antik bilgilerin tümüyle gözden geçirilmesine olanak sağladı. Ortaçağ düşüncesinin temelini oluşturan Aristoteles'in yapıtlarına Platon'un ve Galenos'un yapıtlarının çevirileri ve daha da önemlisi Arkhimedes'in, kuramsal fiziğin geleneksel felsefenin dışında nasıl oluşturulabileceğini gösteren yapıtları eklendi. Rönesans biliminin yönünü belirleyen antik yapıtların başında, Musa'nın çağdaşı olduğu kabul edilen efsanevi rahip, peygamber ve bilge Hermes Trismegistos'a dayandırılan Hermetika gelir. Hermetika yaratılış konusunda insana geleneksel metinlere göre çok daha önemli bir rol veriyordu. Tann insanı kendi suretinde yaratmıştı. Bir yaratıcı olarak ve yaratma sürecinde insan Tann'yı taklit ediyordu. Bunun için de doğanın gizlerini bilmek zorundaydı. Yakma, damıtma ve öbür simya işlemleriyle doğa işkenceden geçirilerek gizleri elde ediliyordu. Başarının ödülü, sıkıntı ve hastalıklardan kurtuluşun yanı sıra sonsuz yaşam ve gençlik olacaktı. Bu düşünce, insanın bilim ve teknoloji aracılığıyla doğaya boyun eğdirebileceği görüşüne yol açtı. Modern bilime temel oluşturan bu görüşün yalnızca Batı'da egemen olduğunu vurgulamak yerinde olur. Doğadan yararlanma konusunda yüzyıllarca geride bulunan Batı'nın Doğu'yu geçmesinde bu yaklaşımın önemli rolü olsa gerektir. Hermetika, aydınlanma ve ışık kaynağı olan Güneş üzerine coşkulu bölümler içerir. Hem Platon'un, hem de Hermetika'mn çevirmeni Floransalı Marsilio Ficino, 15. yüzyılda Güneş üzerine yazdığı incelemede adeta putperestçe hayranlığa varan bir üslup kullanmıştı. 16. yüzyılın başlarında bir Polonyalı öğrenci, İtalya'daki gezisi sırasında bu düşüncelerden etkilendi. Ülkesine döndükten sonra Ptolemaios'un astronomi sistemi üzerinde çalışmaya başladı. Görevli bulunduğu kilisenin yardımıyla, kilisenin gereksinim duyduğu Paskalya ve öteki yortuların tam günlerinin saptanması gibi önemli hesapların yapılmasında kullanılan astronomi gözlem aygıtlarını geliştirmeye koyuldu. Bu genç öğrencinin adı Mikoiaj Kopernik'tir. Fiziğin doğuşu: Yaklaşık yarım milyon yıl önce ilk insanlar, elde yapılmış yalın araçlar kullanıyor ve ateşi biliyorlardı. Bundan 20 000 yıl önce yaşayan Taş devri insanı, mağara duvarlarına resimler yapabiliyor, ok ve yay kullanabiliyordu (günümüzde bile, hâlâ Taş devri teknolojisiyle yaşamını sürdüren topluluklara Taşlanmaktadır). Günümüzden 10 000 yıl önce insanlar, toprağı işlemeye başlamışlardı. Bilimin ilk temel işaretleri ise, bundan 5 000 yıl Önce Babil'de ortaya çıkmaya başladı. Ancak Ortaçağ teknolojisi. Roma teknolojisinden pek farklı değildi; hattâ Romalıların su sistemleri daha iyiydi. Günümüzdeki anlamıyla bilim, XVII. yüzyılda ortaya çıktı. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda endüstri devrimi gerçekleştirildi. XX. yüzyılda ise fizik, günlük yaşamda büyük bir yer tutmaya başladı. Günümüzde, bu bilim dalına dayanmayan bir yaşam düşünülemez. Klasik fiziğin temelleri, XVII. yüzyılda, GALİLEİ, KEPLER, BÖYLE, NEWTON, HOOKE, HUYGENS, GUERİCKE, TORRİCELLİ gibi bilginler tarafından atıldı. Günümüzdeki uygarlık düzeyi varlığını, bu temellere borçludur. XVII. yüzyılda, aynı zamanda, felsefe ile fiziğin birbirinden ayrılması da gerçekleşti. XVIII. yüzyıldan önce fiziğe, «doğal felsefe Bilimsel yöntem: Bilimsel yöntem, gerçeğin ortaya çıkarılmasını sağlayan «yanılmaz Neden-sonuç ilişkisi, çağımızda çok açık görünmesine karşılık, her zaman kabul edilmemiştir. Eskiden doğal olayların açıklanması, tanrıya bağlanmaktaydı. Günümüzde fizik, anlayış düzeyimizi biraz daha derine götürmeye ve olayların altında yatan gerçek nedenleri ortaya çıkarmaya çalışmaktadır. Çevrelerindeki olayları kaydeden ilk insanlar İ.Ö. 3000 yıllarında yaşayan Babillilerdi (Mezopotamya). Yazıyı bilen bu insanlar, gökcisimlerinin hareketlerini kataloglara geçirdiler. Aynı dönemde Kuzeybatı Avrupa'da yaşayanlar ise, yazıyı bilmemelerine karşılık, taşları kullanarak, gökcisimlerinin hareketlerini toprak üstünde belirtmeye çalıştılar. Babillilerin ve eski Mısırlıların tuttuğu kayıtlar, Yunanlıların eline geçti. Yunanlılar bunları yeniden düzenleme çabalarına girişti. Mekanik ve statikte bazı ilkol kavramlar (ARKHİMEDES'in banyo deneyi ve kaldıraç yasaları gibi) ortaya kondu. Yunanlıların en büyük katkısı, fiziğin gelişmesinde önemli payı bulunan bazı MATEMATİK ilkelerini bulmalarıdır. İ.S. III. yüzyılda Diophantos bazı fizik temellerini ortaya koymuştur, ama fiziğin bugünkü dayanağını oluşturan cebir daha sonra geliştirilmiştir. Bilimin geliştirilmesi, Yunanlılardan sonra Araplar tarafından yürütüldü. Bazı yeni buluşlar, sözgelimi İbni Heysem'in OPTİK konusuna ve matematik simgelere ilişkin düşünceleri, önceleri İtalya, daha sonra da Kuzey Avrupa'da ortaya çıkan bilimsel anlayışın ilk kıvılcımı oldu. Matematiğin Tarihi Gelişimi Ortaçağ İslâm Dünyası'nda başta aritmetik olmak üzere, matematiğin geometri, cebir ve trigonometri gibi dallarına önemli katkılarda bulunan matematikçiler yetişmiştir. Ancak bu dönemde gerçekleşen gelişmelerden en önemlisi, geleneksel Ebced Rakamları'nın yerine Hintlilerden öğrenilen Hint Rakamları'nın kullanılmaya başlanmasıdır. Konumsal Hint rakamları, 8. yüzyılda İslâm Dünyası'na girmiş ve hesaplama işlemini kolaylaştırdığı için matematik alanında büyük bir atılımın gerçekleştirilmesine neden olmuştur. Daha önce Arap alfabesinin harflerinden oluşan harf rakam sistemi kullanılıyordu ve bu sistemde sayılar, sabit değerler alan harflerle gösteriliyordu. Örneğin için a harfi, 10 için y harfi ve 100 içinse k harfi kullanılıyordu ve dolayısıyla sistem konumsal değildi. Böyle bir rakam sistemi ile işlem yapmak son derece güçtü. Erken tarihlerden itibaren ticaretle uğraşanların ve aritmetikçilerin kullanmaya başladıkları Hint Rakamları'nın üstünlüğü derhal farkedilmiş ve yaygın biçimde kabul görmüştü. Bu rakamlar daha sonra Batı'ya geçerek Roma Rakamları'nın yerini alacaktır. Cebir bilimi İslâm Dünyası matematikçilerinin elinde bağımsız bir disiplin kimliği kazanmış ve özellikle Hârizmî, Ebu Kâmil, Kerecî ve Ömer el-Hayyâm gibi matematikçilerin yazmış oldukları yapıtlar, Batı'yı büyük ölçüde etkilemiştir. İslâm Dünyası'nda büyük ilgi gören ve geliştirilen bilimlerden birisi olan astronomi alanındaki araştırmalara yardımcı olmak üzere trigonometri alanında da seçkin çalışmalar yapılmıştır. Bu konudaki en önemli katkı, açı hesaplarında kirişler yerine sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjant gibi trigonometrik fonksiyonların kullanılmış olmasıdır. Yeniçağ Bu dönem diğer alanlarda olduğu gibi matematik alanında da yeniden bir uyanışın gerçekleştiği ve özellikle trigonometri ve cebir alanlarında önemli çalışmaların yapıldığı bir dönemdir. Trigonometri, Regiomontanus, daha sonra da Rhaeticus ve Bartholomaeus Pitiscus`un çabalarıyla ve cebir ise Scipione del Ferro, Nicola Tartaglia, Geronimo Cardano ve Lodovice Ferrari tarafından yeniden hayata döndürülmüştür. Yapılan çalışmalar sonucunda geliştirilen işlem simgeleri, şu anda bizim kullandıklarımıza benzer denklemlerin ortaya çıkmasına olanak vermiş ve böylelikle, denklem kuramı biçimlenmeye başlamıştır. Rönesans matematiği özellikle Raffaello Bombelli, François Viète ve Simon Stevin ile doruk noktasına ulaşmıştır. 1585 yılında, Stevin, aşağı yukarı Takîyüddîn ile aynı anda ondalık kesirleri kullanmıştır. Bu dönemde çağdaş matematiğin temelleri atılmış ve Pierre de Fermat sayılar kuramını, Pascal olasılık kuramını, Leibniz ve Newton ise diferansiyel ve integral hesabı kurmuşlardır. Yakınçağ Bu dönemde Euler ve Lagrange, integral ve diferansiyel hesabına ilişkin 17. yüzyılda başlayan çalışmaları sürdürmüş ve bu çalışmaların gök mekaniğine uygulanması sonucunda fizik ve astronomi alanlarında büyük bir atılım gerçekleştirilmiştir. Mesela Lagrange, Üç Cisim Problemi'nin ilk özel çözümlerini vermiştir. Bu dönemde matematiğe daha sağlam bir temel oluşturmaya yönelik felsefi ağırlıklı çalışmalar genişleyerek devam etmiştir. Russell, Poincaré, Hilbert ve Brouwer gibi matematikçiler, bu konudaki görüşleriyle katkıda bulunmuşlardır. Russell, matematik ile mantığın özdeş olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır. Matematiğin, sayı gibi kavramlarını, toplama ve çıkarma gibi işlemlerini, küme, değilleme, veya, ise gibi mantık terimleriyle ve matematiği ise "p ise q" biçimindeki önermeler kümesiyle tanımlamıştır. Hilbert'e göre ise, matematik soyut nesneleri konu alan simgesel bir sistemdir; mantığa indirgenerek değil, simgesel aksiyomatik bir yapıya dönüştürülerek temellendirilmelidir. Sezgici olan Brouwer de matematiğin temeline, kavramlara somut içerik sağlayan sezgiyi koyar; çünkü matematik bir teori olmaktan çok zihinsel bir faaliyettir. Poincaré'ye göre de matematiğin temelinde sezgi vardır ve matematik kavramlarının tanımlanmaya elverişli olması gerekir. Yine bu dönemin en orijinal matematikçileri olarak Dedekind ve Cantor sayılabilir. Dedekind, erken tarihlerden itibaren irrasyonel sayılarla ilgilenmeye başlamış, rasyonel sayılar alanının sürekli reel sayılar biçimine genişletilebileceğini görmüştür. Cantor ise, bugünkü kümeler kuramının kurucusudur. Kimya'nın Tarihsel Gelişimi Kimya sözcüğünün ( Eski Mısır dilinde "kara" ya da "Kara Ülke" ) sözcüğünden türediği sanılmaktadır Bir başka sav da khemeia (Eski Yunanca khyma: "¤¤¤¤l dökümü) sözcüğünden türediğidir Kimyanın kökenleri felsefe, simya, ¤¤¤¤lürji ve tıp gibi çok çeşitli alanlara dayanır Ama kimya ancak 17 yüzyılda mekanikçi felsefenin kurulmasıyla ayrı bir bilim olarak ortaya çıkmıştır Mezopotamyalılar, Çinliler, Mısırlılar ve Yunanlılar çok eski çağlardan beri bitkilerden boyarmadde elde etmeyi, dokumaları boyamayı, deri sepilemeyi, üzümden şarap, arpadan bira hazırlamayı, sabun üretimini, cam kaplar yapmayı biliyorlardı Eski çağlarda kimya sanatsal bir üretimdi Daha sonra Antik Çağın deneyciliği, Yunan doğa felsefesi, Rönesans simyası, tıp kimyası gelişti 18 yüzyılda kuramsal ve uygulamalı kimya, 19 yüzyılda organoteknik ve fizikokimya, 20 yüzyılda ise radyokimya, biyokimya ve kuvantum kimyası gibi yeni dallar ortaya çıktı Ünlü kimya tarihçisi Hermann Kopp, İS 300- 1600 arasını, soy (asal) olmayan ¤¤¤¤lleri soy ¤¤¤¤llere dönüştürecek filozof taşının ve insan ömrünü sonsuzlaştıracak yaşam iksirinin arandığı simya çağı; 1600- 1700 arasını ilaçların hazırlandığı iyatrokimya (tıp kimyası) çağı; 1700- 1800 arasını, yanma sürecinin araştırıldığı filojiston kimyası çağı; bundan sonraki dönemi ise nicel kimya çağı olarak adlandırmıştır 16- 18 yüzyıllar arasındaki dönem yeniçağ kimyası olarak da tanımlanır Kimyanın kökeninin, yaklaşık olarak Hıristiyanlık çağının başlarında Mısır'ın İskenderiye kentinde biçimlenmeye başladığı kabul edilir Eski Mısır'ın ¤¤¤¤lürji, boya ve cam yapımı gibi üretim zanaatları ile eski Yunan felsefesi İskenderiye'de bir araya gelerek kaynaşmış ve İS 400'lerde uygulamalı kimya bilgisi gelişmeye başlamıştır Justus von Liebig'e göre simyacılar önemli aygıt ve yöntemler bulmuşlar, sülfürik asit, hidroklorik asit, nitrik asit, amonyak, alkaliler, sayısız ¤¤¤¤l bileşikleri, şarap ruhu (alkol), eter, fosfor ve Berlin mavisi gibi çok çeşitli maddeleri kullanmışlardır Hıristiyanlığın ilk yüzyılında Yahudi Maria olarak bilinen bir kadın simyacı çeşitli türde fırınlar, ısıtma ve damıtma düzenekleri geliştirmiş, simyacı Kleopatra ise altın yapımı konusunda bir kitap yazmıştır Maria'nın buluşu olan su banyosu günümüzde de "benmari" adı altında kullanılmaktadır 350- 420 arasında İskenderiye'de yaşayan Zosimos, simya öğretisinin en önemli temsilcisidir ve 28 ciltlik bir simya ansiklopedisi yazmıştır Roma İmparatorluğu ve Bizans İmparatorluğu'nda, daha sonra da İslam ülkelerinde kimya tekniğinde büyük ilerlemeler olmuş ve Aristoteles'in bütün maddelerin sonuçta dört öğeden (toprak, su, hava, ateş) oluştuğu ve bunların birbirine dönüştüğü biçimindeki kuramı İskenderiyeli ve daha sonra da Cabir, İbn Hayyan, Ebubekir el-Razi ve İbn Sina gibi Arap simyacılar tarafından geliştirilmiştir İbn Sina özellikle dönüşümle ilgilenmiş ve el-Fennü'l-Harmis nün Tabiiyat adlı kitabının mineralojiyle ilgili bölümünde mineralleri taşlar, ateşte eriyen maddeler, kükürtler ve tuzlar olarak dört gruba ayırmıştır İbn Sina madde ve biçimin bir birlik olduğunu, doğa olaylarının açıklanmasında doğaüstü ve maddesel olmayan güçlerin etkisinin olmadığını söylemiş, kuramsal düşünceyi ve kavram üretmeyi öne çıkarmıştır Rönesans döneminde geçmiş yılların getirdiği kimya bilgisinin birikimiyle, tıp ve kimyasal üretim alanlarında uygulamalı kimya ortaya çıktı Bu dönemde eczacılıkta inorganik tedavi maddelerinin kimyasal yöntemlerle elde edilmesine "kemiatri" (kimyasal tedavi) adı verildi Kemiatrinin kimya temeline dayalı ilaç üretimi biçimindeki pratik amacının yanı sıra, hastalıklar ve madde alışverişi olaylarının kimyasal yorumu gibi kuramsal bir amacı da vardı Bu kuramsal amaçla ilgili yönelime iyatrokimya denir Günümüzde kemiatrinin karşılığı farmasötik kimya ve kuramsal biyokimyadır İyatrokimyanın öncüsü olan İsviçreli hekim Paracelsus'a ( 1493- 1541) göre tuz, kükürt ve cıva, var olan bütün cisimlerin temel yapıtaşı olan beden, can ve ruhun karşılığıydı Bu üçlü arasında denge bozulduğunda hastalık başlıyordu Paracelsus midenin bir kimya laboratuvan olduğunu, özsuların yoğunlaşmasıyla hastalıkların ortaya çıktığını ve bu durumun ilaçla giderilebileceğini savundu ve farmakolojide kimyasal maddelerden yararlanılması yolunda çaba harcadı Johann Baptist van Helmontx(1580-1644) ve Johann Rudolph Glauber (1604-68), Rönesans kimyasının temsilcileridir Suyun temel element olduğuna inanan van Helmont'un en önemli çalışmaları çeşitli süreçlerle gaz üretimini ilk kez açıkça gerçekleştirmesi ve deneylerinde teraziyi kullanarak kimyasal çalışmalara nicel özellik kazandırmasıdır Glauber'in en büyük başarısı ise, yemeklik tuzu sülfürik asitle parçalayarak tuz asidi (hidroklorik asit) ve sodyum sülfat elde etmesidir Sodyum sülfat dekahidrat günümüzde de onun adıyla Glauber tuzu olarak bilinir Glauber ayrıca ilk kez ¤¤¤¤llerin tuz asidi içinde çözünmesiyle ¤¤¤¤l klorürlerin oluşacağını gösterdi Simya 16 ve 17 yüzyıllarda Avrupa'da derebeyi saraylarında giderek yayıldı ve bu durum, bilimsel kimya gelişene ve elementlerin birbirine dönüştüğü inancının sarsılmaya başlamasına değin sürdü 17 yüzyılda kimyanın sanat ya da bilim olup olmadığı çok tartışıldı Bu yüzyılda, çağdaş anlatımla, uygulamalı ve kuramsal kimya ayırımı vardı Kemiatri, ¤¤¤¤lürji kimyası, madencilik ve demircilik kimyası uygulamalı kimyanın içinde yer alıyordu Kuramsal kimya ise betimlenebilen "tüm doğa bilimleri" anlamına gelen physica'nın içindeydi Yeniçağdaki oluşum deneyimden (experientia) deneye {experimentum) doğru oldu ve deneyin doğa araştırmasındaki bilimsel önemi kabul edildi Kimya zamanla simyadan ayrıldı ve eski çağların gizemli görüşlerinden uygulamalı kimyaya geçildi Eski kimyada madde ve bileşikler yalnızca beklenen son ürün açısından önemliydi Çeşitli reçeteler ise beklenen sonuca götüren bir araçtı Eski düşünce ve bilgilerin doğruluk ya da yanlışlıklarının denetlenmesi ancak kimyasal tepkimelerin gözlenmesi ve tepkime sürecinin incelenmesiyle olanaklıydı Mekanikçi felsefe ile kimyanın etkileşimine en iyi örnek Robert Boyle'un çalışması oldu İngiliz bilim adamı Robert Boyle 1661'de yayımladığı The Sceptical Chymist (Kuşkucu Kimyacı) adlı yapıtıyla Aristotelesçi görüşleri çürüttü Böyle, kimyasal elementleri maddenin parçalanmayan yapıtaşları olarak açıkça tanımladı, ilk kez kimyasal bileşikler ile basit karışımlar arasında ayrım yaptı, kimyasal birleşmelerde özelliklerin tümüyle değiştiğini, basit karışımlarda ise böyle değişimlerin olmadığını söyledi; gazlar üzerinde yürüttüğü deneylerde gazların basıncı ile hacimleri arasındaki bağıntıyı belirleyen yasayı buldu ve ilk kez elementlerin ve bileşiklerin doğru tanımını yaptı Böyle ayrıca havanın yanma olaylarındaki rolünü keşfetti ve havanın tartılabilir bir madde olduğunu söyledi 18 yüzyılda kimyanın temel sorunu yanma olayının (ateş ruhlarının işlevlerinin) açığa kavuşturulması oldu 17 yüzyıl ortalarına doğru maddedeki elementlerden birinin yanmaya neden olduğu ileri sürülmüş ama bu sav, ateşin maddesel bir cisim olamayacağı gerekçesiyle ünlü simyacı van Helmont tarafından reddedilmişti Alman simyacı Johann Joachim Becher (1635-82) bu öneriyi daha sonra 1669'da yeniden gözden geçirdi ve terra pinguis olarak adlandırılan ateş elementinin yanma sırasında kaçıp giden bir nesne olduğunu varsaydı Becher'in öğrencisi ve Berlinli bir hekim olan Georg Ernst Stahl ( 1660- 1734) bu nesneye "flojiston" adını verdi Yanma olayına yanlış da olsa ilk kez bir bilimsel açıklama getiren flojiston kuramına göre yanıcı maddeler, yanıcı olmayan bir kısım ile flojistondan oluşur Buna göre ¤¤¤¤l oksitler birer element, ¤¤¤¤ller ise kil (¤¤¤¤l oksit) ile flojistondan oluşan birer bileşik maddedir ¤¤¤¤l yandığında eksi kütleli "plan flojiston bir ruh gibi ayrılır ve elementin külü (¤¤¤¤l oksit) açığa çıkar Küle yeniden flojiston verildiğinde de yeniden ¤¤¤¤l oluşur Örneğin çinko oksit flojistonca zengin olan kömürle ya da hidrojen gazıyla ısıtıldığında yeniden çinko oluşur ve hafifler Bir yüzyıl boyunca kimyaya egemen olan bu kuram element kavramına uygun olmamakla birlikte kimyanın bilimsel gelişmesinde çok büyük rol oynadı Cavendish, Priestley ve Scheele ise çalışmalarında karbon dioksit, oksijen, klor, ¤¤¤¤n (bataklık gazı) ve hidrojen gazlarını ayrı gazlar olarak tanımladılar Cavendish ayrıca gazları yoğunluklarına göre ayırdı İlk kez suyun bir element olmayıp oksijen ile hidrojenin bir bileşiği olduğunu kanıtladı Bu çalışmaların da yardımıyla flojiston kuramı yıkıldı Aynı zamanda bir fizikçi olan Antoine-Laurent Lavoisier ( 1743-94) kimyanın babası sayılır Lavoisier ¤¤¤¤l oksitlerinin daha önce Priestley ve Scheele'nin keşfettiği oksijen ile ¤¤¤¤llerin yaptığı bileşikler olduğunu kanıtladı, yanma ve oksitlenme olaylarının günümüzde de geçerli olan açıklamasını yaparak kimyada yeni bir çığır açtı Kapalı kaplarda yaptığı deneylerde, kimyasal tepkimeler sırasında kütlenin değişmediğini saptayarak 1787'de kütlenin korunumu yasasını ortaya koydu Kimya'daki devrim yalnızca kavramlarda değil yöntemlerde de gerçekleşti Ağırlıksal yöntemler duyarlı çözümler yapmayı olanaklı kıldı ve kütlenin korunumu yasasıyla nicel kimya dönemi başladı Lavoisier'den sonra 1798'de Alman kimyacı Richter birleşme ağırlıkları yasasını, 1799'da gene Alman kimyacı Proust sabit oranlar yasasını ve 1803'te ingiltere'den John Dalton katlı oranlar yasasını geliştirdi Gay-Lussac da Alexander von Humboldt'un yardımıyla öbür gazlarla tepkimeye giren bir gazın her zaman belirli hacim oranlarıyla birleştiğini buldu İtalyan fizikçi Amedeo Avogadro 1811'de, gaz halindeki pek çok elementin birer atomlu değil, ikişer atomlu oldukları ve aynı koşullar altında bulunan gazların eşit hacimlerinde eşit sayıda molekül bulunacağı varsayımını geliştirdi Avogadro'nun bu varsayımını 50 yıl sonra, 1860'ta Stanislao Cannizzaro yasa düzeyine çıkardı 19 yüzyılın başlarında ingiliz kimyacı Humphry Davy ve öteki bilim adamları, volta pillerinden sağladıkları güçlü elektrik akımlarını bileşiklerin çözümlenmesi ve yeni elementlerin bulunması çalışmalarına uyguladılar Bunun sonucunda kimyasal kuvvetlerin elektriksel olduğu ve örneğin aynı elektrik yüklü iki hidrojen atomunun birbirini iteceği ve Avogadro varsayımına göre birleşerek çok atomlu molekülü oluşturmayacağı ortaya çıktı 1859'da Alman fizikçi Gustav Kirchhoff ve kimyacı Robert Bunsen'in bulduğu tayf çözümleme tekniğinin yardımıyla da o güne değin bilinen elementlerin sayısı 63'ü buldu Elementlerin atom ağırlıkları ile fiziksel ve kimyasal özellikleri arasındaki bağıntıyı bulan Rus kimyacı Dimitriy İvanoviç Mende-leyev 1871'de ilk kez kimyasal elementlerin periyodik yasasını açıkladı Mendeleyev'e göre hidrojenin dışındaki elementler artan atom ağırlıklarına göre bir sırayla düzenlendiğinde, bunlann fiziksel ve kimyasal özellikleri de bu sıraya göre düzgün bir değişim gösteriyordu Ama bu düzgün gidiş kesintilerle birkaç sıra halindeydi ve bu sıralara periyot adı verildi Mendeleyev'in tablosunda atom ağırlığı daha büyük olan bazı elementlerin ön sıralarda yer alması atom ağırlıklarının ölçüt alınamayacağını gösterdi İngiliz fizikçi HG Moseley 1913'te X ışınımı yardımıyla elementlerin atom numaralarını saptadığında bu sıralamada atom numaralarının temel alınması gerçeği ortaya çıktı Bundan sonra Mendeleyev'in tablosundaki boş olan yerler yeni keşfedilen elementlerle dolmaya başladı Wilhelm Röntgen'in 1895'te X ışınımını bulmasından hemen sonra Henri Becquerel 1896'da, uranyumdaki doğal radyoaktifliği keşfetti ve 1900'de fizikçi Max Planck kuvantum kuramını ortaya attı Rutherford 19J9'da havadaki azotu, radyum preparat-lanndan salınan alfa taneciklerinin yardımıyla oksijene ve hidrojene dönüştürerek ilk yapay element dönüşümünü gerçekleştirdi August Kekule'nin 1865'te kurduğu yapı kuramının genişletilmesi sonucunda, bire-şimleme (sentez) ve ayrıştırma yoluyla pek çok yeni madde elde edilebildi Bu kurama göre atomlar değerliklerine karşılık gelecek biçimde bileşikler halinde birleşirler ve her atomun belirli bir değerliği vardır Kekule' nin bu açıklamalarından sonra kimyasal bileşikler yeni bir biçimde değerlendirilmeye başladı Örneğin su (H2O) H-O-H, karbon dioksit (CO2) O-C-O, biçiminde gösterildi Bu gösterimden bireşimleme kimyası çok yararlandı Kekule ayrıca moleküllerin farklı özelliklerinin atomların birbiriyle yaptığı farklı bağlarla belirlendiğini kanıtladı ve kapalı formülü C6Ü6 olan benzenin halka biçiminde birleşmiş bir yapısı olduğunu çözdü Yapı kuramına dayanarak varlığı düşünülen bileşiklerin bireşimsel olarak üretilebilmesine yönelik özel yöntemler geliştirildi; yapısı bilinmeyen doğal ya da yapay bileşiklerin iç yapılarını çözmek amacıyla da tam tersi bir yol izlenerek bunların yapılan sistemli bir biçimde ve aşamalı olarak parçalanarak bulundu Kekule'nin buluşu aromatik karbon kimyasının hızla gelişmesini olanaklı kıldı F Wöhler, siyanür bileşikleriyle çalışırken üreyle formülü aynı olan amonyum siyanatı bireşimledi Biri mineral, öbürü hayvansal kökenli olan her iki ürün de aynı elementlerin aynı sayıdaki atomlarından oluşuyordu Bu buluşla izomerleşme olgusu ortaya çıktı ve inorganik kimya ile organik kimya arasındaki farklılık ortadan kalktı Kimya alanındaki çalışmalar sonraları maddelerin tepkime biçimleri, ısı etkisi, çözeltiler, kristallenme ve elektrolizle ilgili konulara yöneldi ve galvanizleme konularındaki gelişmelerden fiziksel kimya (fizikokimya) doğdu Bu arada M Berthelot termokimyanın temellerini attı Raoult, W Ostwald, van't Hoff, J W Gibbs, Le Chatelier ve S Arrhenius fiziksel kimyanın gelişmesinde önemli rol oynadılar İtalyan bilim adamı Alessandro Volta'nın 1800'de iki ¤¤¤¤l levha arasına nemli bez ya da tuz çözeltisi koyarak elektrik akımı elde etmesi kimyada önemli gelişmelere neden oldu Humphry Davy 1807'de özel olarak geliştirdiği Volta pilini kullanarak erimiş külden elektrik akımı geçirdi ve bu yolla önce potasyum adını verdiği elementi, sonra da sodadan sodyum elementini ayırmayı başardı Bu da elektrokimya dalında önemli adımlar atılmasını olanaklı kıldı Çağdaş bilimin gelişmesiyle Sanayi Devrimi arasında yakın bir ilgi olduğu düşünülmekle birlikte, Sanayi Devrimi'nin anayurdu olan İngiltere'de bile bilimsel buluşların dokuma ve ¤¤¤¤lürji sanayisini doğrudan etkilediğini göstermek zordur, 18 yüzyılda bilim dikkatli bir gözlem ve deneyciliğin sanayide üretimi önemli ölçüde iyileştirebileceğini gösterdi Ama ancak 19 yüzyılın ikinci yansından başlayarak bilim sanayiye önemli katkıda bulunmaya başladı; kimya bilimi anilin boyalar gibi yeni maddelerin üretilmesini olanaklı kıldı ve boyarmadde ile ilaç sanayisi hızla gelişen ilk kimya sanayisi oldu 20 yüzyılda madencilik, ¤¤¤¤lürji, petrol, dokuma, lastik, inşaat, gübre ve gıda maddeleriyle doğrudan ilişkisi olan kimya sanayisi elektrikten sonra bilimin uygulamaya geçirildiği sanayiler arasında ikinci sırayı aldı Yalnızca kimyanın değil, fiziğin de kimya sanayisine girmesiyle laboratuvarda elde edilen sonuçlann doğrudan uygulamaya sokulduğu kimya fabrikaları kurulmaya başladı Bu süreçlerin denetlenmesinde çeşitli aygıtlara gerek duyulduğundan fiziksel kimyacılar ve fizikçiler kimya sanayisinde etkin olmaya başladı ve böylece kimya mühendisliği mesleği doğdu. Biyolojinin Tarihsel Gelişimi Biyoloji bilimi, insanın kendini ve çevresindeki canlıları tanıma merakından doğmuştur İlk insanlar çevrelerinde yaşayan sığır , geyik ve mamut gibi hayvanların resimlerini mağara duvarlarına çizerek bunları incelemeye başlamışlardır. Antik çağdan günümüze kadar biyoloji bilimindeki gelişmeleri, ilgili bilim adamlarıyla aşağıdaki gibi özetleyebiliriz: Thales (Tales) (M.Ö. VII. yy .) İlk biyolojik yorumları yapmıştır. Aristo (M.Ö. 384-322) Canlılar dünyasını inceleyen ve ‘’bilimsel doğa tarihi’nin kurucusu olan ilk bilim adamıdır. Aristo, bir bilim adamında bulunması gereken iki önemli özelliğe, yani iyi gözlem yapabilme ve bunlardan doğru sonuçlar çıkarabilme yeteneğine sahiptir .Çalışmalarını ‘’Hayvanların Tarihi, Hayvan nesli üzerine'’ ve ‘’Hayvan Vücutlarının Kısımları Üzerine'’ adlı kitaplarında toplamıştır. Aristo, canlıların oluşumlarını ‘’kendiliğinden oluş (abiyogenez)'’ hipotezi ile açıklamış, ayrıca ilk sınıflandırmayı da yapmıştır. Galen (M.Ö. 131-201) Canlı organlarını inceleyerek fizyoloji biliminin doğmasını sağlamıştır . Galileo (Galile) 1610 yılında ilk mikroskobu bulduğu samlmaktadır. Mikroskobun keşfi biyolojik çalışmalara büyük ivme kazandırmıştır . Robert Hooke (Rabırt Huk) 1665 yılında mikroskop ile mantar kesitini inceleyerek ilk hücre ( cellula )yi tanımlamıştır. Leeuwenhoek (Lövenhuk) 1675 yılında geliştirdiği mikroskop ile ilk bir hücrelileri (bakterileri) göstermiştir. Carolus Linnaeus (Karl Linne) 1707-1778 yıllarında ilk sınıflandırmayı yapmıştır. Schleiden (Şlayden) 1838′de bitki hücreleri üzerinde çalışmalar yapmıştır. Schwann (Şivan) 1839′da hayvan hücresini bitki hücresiyle karşılaştırdı.Schleiden ve Schwann’ın hücre teorisinin ortaya konulmasında katkıları olmuştur. Charles Darwin (Çarls Darvin) 1859 yılında ‘’Türlerin Kökeni'’ adlı yayınlayarak ‘’doğal seleksiyon’ yoluyla türlerin evrimini ortaya koymuştur. Pasteur (Pastör) (1882-1895) Biyogenez hipotezini kanıtladı. Mikroskobik canlıların fermantasyona (mayalanma) neden olduğunu tespit etti. Aynca kuduz aşısının bulunmasını sağladı . Gregor Mendel (1822-1884): Kilisesinin bahçesinde yetiştirdiği bezelyelerde yaptığı deneyler sonucunda kalıtsal özelliklerin dölden döle geçişi ile ilgili önemli sonuçlar elde etmiştir. Mendel bu çalışmalarıyla genetik bilimin kurucusu olmuştur . Miescher (Mişer) 1868′de nükleik asitleri bulmuştur. Beijrinck (Bayerink) 1899′da tütün yapraklarında görülen tütün mozaik hastalığını incelemiştir. Virüslerin keşfine katkıda bulunmuştur . Wilhelm Röntgen (Vilhem Röntgen) 1895 yılında tıpta kullanılan röntgen ışınlarını bulmuştur . Sutton (Sattın) 1903 yılında kalıtımın kromozom kuramını yani genlerin kromozomlar üzerinde bulunduğunu açıklamıştır . Wilhelm Roux (Vilhem Ru) (1850-1924) Embriyolojinin kurucusu olmuştur. Otto Mayerhof (Otto Mayerhof) 1922′de kastaki enerji dönüşümlerini inceleyerek Nobel tıp ödülünü almıştır. Sir Alexender Fleming (Sör Aleksendır Fleming) 1927′de penisilini bularak bakteriyal enfeksiyonlara karşı etkin mücadeleyi sağlamıştır . E.A.F Ruska 1931 yı1ında elektron mikroskobunu bulmuştur. James Watson (Ceyms Vatsın), Francis Crick (Fransis Krik) 1953 yı1ında DNA molekül modelini ortaya koymuşlardır .İkili sarmal modeli günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Steven Howel (Stivın Havıl) 1986 yı1ında ateş böceklerinin ışık saçmasını sağlayan geni ayırarak tütün bitkisine aktarmış, tütün bitkisinin de ışık saçmasını sağlamıştır. İşte bu olay gen naklinin başlangıcı olmuştur. Wilmut (Vilmut) 1997 yı1ında bir koyundan alınan vücut hücresinin çekirdeğini, başka bir koyuna ait çekirdeği çıkarılan yumurta hücresine aktararak genetik ikiz elde etmiştir . Tüm bu çalışmalar biyolojiyi 21. yüzyılın en önemli bilim dallarından biri yapmıştır Biyoloji ile ilgili bazı bilgilerin tarih öncesinde ortaya çıkmış olduğunu arkeolojik veriler ortaya koymuştur. Cilalı Taş Devri'nde, çeşitli insan toplulukları tarımı ve bitkilerin tıp alanında kullanımını geliştirmişler, sözgelimi eski Mısırlılar, bazı otları ilaç olarak ve ölülerin mumyalanmasında kullanmışlardır. Bununla birlikte bir bilim dalı olarak biyolojinin gelişimi, eski Yunan döneminde ortaya çıkmıştır. Tıbbın kurucusu sayılan Hipokrates, insan biyolojisinin ayrı bir bölüm olarak gelişmesine büyük katkıda bulunmuştur. Biyolojinin temel gereçleri olan gözlem yapma ve problem belirleyerek çözüme ulaştırmayı kurumlaştıran Aristoteles'tir. Aristoteles'in özellikle üremeye ilişkin gözlemleri ve canlıların sınıflandırılması sistemiyle ilgili görüşleri önemlidir. Biyoloji incelemelerinde öncülük daha sonra Roma'ya ve İskenderiye'ye geçmiş, M.Ö. II. yy. ile M.S. II. yy'a kadar incelemeler özelikle tarım ve tıp çevresinde odaklanmıştır. Ortaçağ'da ise, biyoloji incelemesinde islâm bilginleri öne geçmişler ve eski Yunan metinlerinden öğrendikleri bilgileri geliştirerek, özellikle tıp bilimine büyük katkıda bulunmuşlardır. Rönesans'la birlikte Avrupa'da, özellikle de İtalya, Fransa ve İspanya'da biyoloji araştırmaları hızla gelişmiş, XV. ve XVI. yy'larda Leonardo da Vinci ve Micheangelo, güzel sanatlarda kusursuzluğa erişme çabaları içinde, son derece usta birer anatomi bilgini haline gelmişlerdir. Bu arada Andreas Vesalius, öğretim gereci olarak ölülerin kesilip incelenmesinden yararlanma uygulamasını başlatmış, ölüler üstünde kesip biçmelere dayalı ilk anatomi kitabıyla anatomi ve tıp araştırmalarında bir devrim gerçekleştirmiştir. XVII. yy'da William Harvey insanda dolaşım sistemine ilişkin çalışmaları başlatmıştır. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda ise biyoloji bilimi önemli bir ilerleme kaydetmiştir.Bu dönemde yapılan çalışmalar aşağıdaki gibi özetlenebilir: Jean-Baptiste Lamarck omurgasız canlıların sınıflandırılmasının detaylı çalışmasına başladı. 1802 Modern anlamda "Biyoloji" terimi, birbirlerinden bağımsız olarak Gottfried Reinhold Treviranus ve Lamarck tarafından kullanıldı. 1817 Pierre-Joseph Pelletier ile Joseph-Bienaime Caventou klorofili elde ettiler. 1828 Friedrich Woehler, organik bir bileşiğin ilk sentezi olan ürenin sentezini gerçekleştirdi. 1838 Matthias Schleiden tüm bitki dokularının hücrelerden oluştuğunu keşfetti. 1839 Theodor Schwann tüm hayvan dokularının hücrelerden oluştuğunu keşfetti. 1856 Louis Pasteur mikroorganizmaların fermentasyonda etkili olduklarını vurguladı. 1869 Friedrich Miescher hücrelerin çekirdeğinde bulunan nükleik asitleri keşfetti. 1902 Walter S. Sutton ve Theodor Boveri mayoz bölünme sırasında kromozomların hareketlerinin Mendel'in kalıtım birimleriyle paralellik gösterdiğini saptayıp, bu birimlerin kromozomlarda bulunduğunu ileri sürdü. 1906 Mikhail Tsvett organik bileşiklerin ayrıştırılması için kromatografi tekniğini keşfetti. 1907 Ivan Pavlov sindirim fizyolojisi ve eğitim psikolojisi bakımından büyük önem taşıyan salya akıtan köpeklerle klasik koşullanma deneyini tamamladı. 1907 Emil Fischer yapay olarak peptid amino asit zincirlerinin sentezini gerçekleştirdi ve bu şekilde proteinlerde bulunan amino asitlerin birbirleriyle amino grubu - asit grubu bağlarla bağlandıklarını gösterdi. 1909 Wilhelm Ludwig Johannsen kalıtsal birimler için ilk kez "gen" terimini kullandı. 1926 James Sumner üreaz enziminin bir protein olduğunu gösterdi. 1929 Phoebus Levene nükleik asitlerdeki deoksiriboz şekerini keşfetti. 1929 Edward Doisy and Adolf Butenandt birbirlerinden bağımsız olarak östrojen hormonunu keşfettiler. 1930 John Northrop pepsin enziminin bir protein olduğunu gösterdi. 1931 Adolf Butenandt androsteronu keşfetti. 1932 Hans Krebs üre siklusunu keşfetti. 1932 Tadeus Reichstein yapay olarak gerçekleştirilen ilk vitamin sentezi olan Vitamin C'nin sentezini başardı. 1935 Wendell Stanley tütün mozaik virüsünü kristalize etti. 1944 Oswald Avery pnömokok bakterilerde DNA'nın genetik şifreyi taşıdığını gösterdi. 1944 Robert Woodward ve William von Eggers Doering kinini sentezlemeyi başardı 1948 Erwin Chargaff DNA'daki guanin birimlerinin sayısının sitozin birimlerine ve adenin birimlerinin sayısının timin birimlerine eşit olduğunu gösterdi. 1951 Robert Woodward kolesterol ve kortizonun sentezini gerçekleştirdi. 1951 Fred Sanger, Hans Tuppy, ve Ted Thompson insulin amino asit diziliminin kromatografik analizini tamamladı. 1953 James Watson ve Francis Crick DNA'nın çift sarmal yapıda olduğunu ortaya koydu. 1953 Max Perutz ve John Kendrew X-ray kırınım çalışmalarıyla hemoglobinin yapısını belirledi. 1955 Severo Ochoa RNA polimeraz enzimlerini keşfetti. 1955 Arthur Kornberg DNA polimeraz enzimlerini keşfetti. 1960 Robert Woodward klorofil sentezini gerçekleştirmeyi başardı. 1967 John Gurden nükleer transplantasyonu kullanarak bir kurbağayı klonlamayı başarıp, bir omurgalı canlıyı klonlayan ilk bilim adamı olarak tarihe geçti. 1970 Hamilton Smith ve Daniel Nathans DNA restriksiyon enzimlerini keşfetti. 1970 Howard Temin ve David Baltimore birbirinden bağımsız olarak revers transkriptaz enzimlerini keşfetti. 1972 Robert Woodward B-12 vitamininin sentezini gerçekleştirdi. 1977 Fred Sanger ve Alan Coulson dideoksinükleotidleri ve jel elektroforezini kullanımını içeren hızlı bir gen dizisi belirleme tekniğini bilimin hizmetine sundu. 1978 Fred Sanger PhiX174 virüsüne ait 5,386 bazlık dizilimi ortaya koydu ki bu tüm genom dizilimi gerçekleştirilen ilk canlıydı. 1983 Kary Mullis polimeraz zincir reaksiyonunu keşfetti. 1984 Alex Jeffreys bir genetik parmak izi metodu geliştirdi. 1985 Harry Kroto, J.R. Heath, S.C. O'Brien, R.F. Curl ve Richard Smalley Karbon-60 Buckminster-fulleren molekülünün olağanüstü stabilitesini keşfettiler ve yapısını açığa çıkardılar. 1985 Wolfgang Kratschmer, Lowell Lamb, Konstantinos Fostiropoulos ve Donald Huffman Buckminster-fulleren'in benzende çözülebilirliğinden dolayı isten ayrılabildiğini keşfettiler. 1990 ve 2000’li yıllarda yapılan biyolojik çalışmaların çoğu genetik kopyalamalar üzerine oldu.Bu durum da XXI.yüzyılın genetik bilimi üzerine kurulacağı işaretlerini veriyor.

http://www.biyologlar.com/bilimin-dogusunu-ve-fizik-kimya-biyoloji-matematik-olarak-temel-biirmler-haline-donusmesini-tarihsel-boyutta-aciklayiniz

ENDEMİZM

Bir bitkinin yayılış aşanına o bitkinin “areali” denir. Yayılış alanı geniş olan bitkiye “Kozmopolit”, dar olana yani yer yüzünün belirli ve dar bir bölgesinde doğal olarak yetişen bitkiye de “Endemik” bitki denir. Endemik Yunanca Endos-yerlikelimesinden gelir. Buna göre Endemizm: Bir bitki, türünün dar bir bölgede sınırlanmış halde bulunmasıdır. Yani bu deyim, belirli bir bölgeye veya ülkeye özgü bitki taksonu (Subsp. Species, Genus, Familya gibi) için kullanılır. Bir bitkinin ülkemiz için endemik olduğu söylendiğinde, bitki ister dar bir bölgede, ister Türkiye’nin büyük bir kesiminde yayılmış olsun, söz konusu endemik takson ülkemiz sınırları içerisinde düşünülmelidir. Yayılış alanı Türkiye’nin dışına taşmayan bitkiler endemik olarak anılmalıdır. Bir endemik bitkinin yayılış alanının genişliği değişik büyüklüklerde olabilir. Örneğin, Lysimachia minoricensis (Primulaceae) yalnızca Minorka adasında birkaç m2 lik bir alanı kaplar. Buna karşılık yurdumuz için endemik olan bir takson ise km2 lerce yer kaplayabilir. Fakat bir kıta için endemik türler olamaz. Çünkü endemikler bir kıtanın her yerinde yayılış göstermeyip, kıta içerisindeki bir dağ, dağ sırası veya herhangi bir bölgede bulunurlar. Ayrıca bir kıtanın veya bölgenin ancak belli kesimleri endemizm açısından ilginç olabilir. Örneğin Yeryüzünde Afrika’nın güneyi (Kap bölgesi), Hawai Adaları, Madagaskar, yurdumuzda ise Güneybatı Anadolu, Toroslar, Tuz Gölü çevresi, Çankırı ve Sivas yöreleri endemik türler yönünden zengin olan yerlerdir. Endemizm, floristik bölgeleri tanımak ve o yerin floristik özelliklerini tayin etmek açısından oldukça önemli bir kriterdir. Belli bir floristik bölgeye has endemikler bir araya gelerek floristik bölge sınırını oluştururlar. Endemizm Çeşitleri Endemik bitkiler başlıca iki grup altında incelenebilir. 1.Paleoendemikler (Relikt, Konservatif endemikler) 2.Neoendemikler (Mikro, Progresif endemikler) 1. Paleoendemikler: Bu tür bitkiler jeolojik devirlerde geniş yayılma göstermiş ve bir değişime uğramadan günümüze kadar gelmiş ancak bugün yayılış alanları oldukça daralmış ve sınırlanmış olan endemiklerdir. Eskiden tüm Kuzey yarımkürede yayılış gösteren ancak günümüzde sadece Kuzey Amerika’nın batı kesimlerinde yetişen Sequoia (Mamut ağacı) türleri, III. zamanda geniş bir areale sahip olan bugün ise sadece Çin’nin dağlık kesimlerine sıkışıp kalan Ginko biloba bitkisi paleoendemiklere örnek olarak gösterilebilir. Ayrıca ülkemizde Muğla çevresinde bulunan Liquidambar orientalis bitkisi de Tersiyerde Avrupa ve Asya’nın geniş bir bölümünde yayılış göstermiş bu tip bir endemiktir. 2. Neoendemikler: Evrim sonucu meydana gelmiş, yani değişime uğramış kökeni eskilere dayanmayan endemik bitkilerdir. Çoğunlukla tür ve tür altı taksonları içerirler ve birbirlerinden çok az farklarla ayrılırlar. bu nedenle bunlara Mikroendemikler de denir. Centaurea karduchorum, C. hakkariensis, Alyssum filiforme ülkemize has neoendemik bitkilerdir. Bitkiler genetik yada coğrafi bir engel tarafından birbirlerinden ayrıldıklarında yeni formlar meydana gelir. Yeni bitki formlarının oluşumunda başlıca şu faktörler rol oynamaktadır. •Mutasyonlar •Genetik rekombinasyonlar •Doğal seleksiyon •Coğrafi yada genetik izolasyonlar Türkiye’de Endemizm Coğrafi konumu, iklim ve toprak faktörlerinin farklılığı ve üç fitocoğrafik bölgenin birleşme noktasında bulunması gibi nedenlerle zengin bir bitki örtüsüne sahip olan yurdumuz, 9000 civarındaki eğrelti ve tohumlu bitki türü içermesinden dolayı da dünyanın zengin floraya sahip ülkeleri arasındadır. Avrupa kıtası florasının 12000’e yakın tür içerdiği düşünülürse, yurdumuzun flora zenginliği daha iyi anlaşılacaktır. Türkiye florası tür zenginliği yanında çok sayıda endemik taksonu içermesi ile de ilginçtir. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yetişen endemik türler toplamı 2750 kadar iken bu sayı Türkiye’de 3000 civarındadır. Endemik bitkilerin yurdumuzda dağılışı: Yurdumuz endemik bitkileri tek tek ele alındığında bunlardan 1700 kadarının ülkemiz coğrafik bölgelerinden yalnız birine özgü oldukları saptanmıştır. buna göre: Güney Anadolu’da 631 tür Doğu Anadolu’da 371 tür Orta Anadolu’da 253 tür Karadeniz’de 203 tür Ege’de 147 tür Marmara’da 67 tür Güneydoğu Anadolu’da 33 tür Bunların dışındaki endemik türler birden fazla bölgemizde yayılış göstermektedir. Floramızda endemik türler yönünden zengin başlıca familyalar ve içerdikleri tür sayıları aşağıda belirtilmiştir. Familya Adı Endemik Tür Sayısı Compositae 430 Fabaceae 375 Scrophulariaceae 241 Labiatae 240 Cruciferae 194 Caryophyllaceae 187 Liliaceae 118 Umbelliferae 117 Boraginaceae 108 Rubiaceae 74 Endemik bitkiler ile ilgili veriler daha ayrıntılı incelendiğinde, yurdumuzdaki bazı yöreler ile dağ silsilelerinin endemik türlerce zengin olduğu ortaya çıkmaktadır. Amanos Dağları ile Ilgaz Dağları, dağ silsileleri arasında ön sırayı almaktadırlar. Ege Bölgesinin güney ucu ile Akdeniz’in batısı, Taşeli platosu, özellikle Ermenek-Mut-Gülnar çevreleri, Boklar Dağları ile Aladağlar ve Antitoroslar yurdumuzun güneyindeki önemli endemik merkezleridir. Kuzeyde ise Kaz Dağı, Uludağ, Gümüşhane çevreleri, Artvin-Rize çevreleri, endemizm açısından önemli yörelerimizdir. Sivas-Darende-Gürün ve Çankırı civarındaki jipsli arazilerde de bu yörelere has çok sayıda endemik tür yetişmektedir. Doğu Anadolu’daki önemli yöreler ise Munzur Dağları ile Van-Bitlis-Hakkari çevreleridir. Bitki Coğrafyası Bölgelerindeki Endemizm Durumu 1. Mediterranean (Akdeniz) fitocoğrafik bölge: Bu bölge 3 kısımda incelenir. --Batı Anadolu ve Doğu Ege Adaları .Malope anatolica .Linum aretioides .Eryngium thorifolium --Toroslar .Dorystoechas hastata .Globularia davisiana .Ballotaq cristata --Amanos Dağları .Ajuga postii .Origanum amanum .Helleborus vesicarius 2. Irano-Turanian fitocoğrafik bölge: İç Anadolu platosunun hemen tamamını kaplayan bu bölge, kuzeyde Euro-Siberian, batı ve güneyde ise Akdeniz flora bölgesiyle çevrilidir. Bu bölgedeki önemli endemizm merkezleri ve endemik türeler aşağıdaki gibidir. --Erzincan, Erzurum yöresi yüksek dağları .Delphinium albiflorum --Vangölü çevresi yüksek dağları .Trifolium longidentatum --Mezopotamya ovasının kuzeyi .Papaver clavatum --Vangölü çevresi yüksek dağları .Trifolium longidentatum --Tuz gölü çevresi .Consolida stenocarpa --Çankırı ve Sivas yörelerinin jipsli sahaları .Salvia vermifolia 3. Euro-Siberian fitocoğrafik bölgesi: Bu bölge yaprak döken ve yüksek iğne yapraklı ormanlardan meydana gelir. Ordu ilinin doğusunda yağış ve nem artar. Ordu yakınlarındaki Melet nehrinin doğusunda Kafkasya türleri ve endemik türler aniden artar. Bu bölüme “Colchis bölümü” denir. Endemikler Batı ve Orta Karadeniz’de Doğu Karadeniz’e göre daha az bulunurlar. Bu bölüme de “Öksin bölümü” denir. --Colchis bölümü .Medicaryon orientale --Öksin bölümü .Allium olympica Ülkemizin ana fitocoğrafik bölgeleri dışında kalan ara bölgeleri endemik tür yönünden zengindir. Endemik bitkiler özellikle bu sahalar içinde ortaya çıkmıştır. Bu geçiş alanlarındaki türler, tolerans sınırında bulunurlar. Farklı iklim ve toprak koşulları altında farklı vejetasyonla rekabet ederler. Göçün sebep olduğu bu koşullar altında seleksiyon baskısı yeni çevreye adapte olan ekotipik varyeteler ortaya çıkarır. Farklı floraların karşılaştığı yerlerde hibritleşme ve hibrit dölün stabilizasyonu da vardır. Çoğu, bu saydığımız bölgelerde ve bir kısmı da diğer yörelerde olmak üzere, Türkiye’de toplam 3000 civarında tohumlu bitki türü endemiktir. Türkiye’de bugüne dek bilinen kadarıyla yaklaşık 9000 kadar doğal eğrelti ve tohumlu bitki türü vardır. Bunların yaklaşık % 30’u ülkemiz için endemiktir.

http://www.biyologlar.com/endemizm

Bir Zamanlar Hatalı Tasarımlar Hikayesi Vardı

Richard Dawkins günümüz dünyasının en bilinen evrimci biyologlarından biridir. Oxford Üniversitesi'nde zooloji profesörü olan Dawkins'i ünlü yapan etken ise, zooloji alanındaki çalışmaları değil, Darwinizm'i ve ateizmi savunmakta gösterdiği ısrarcılıktır. Ateist Richard Dawkins, 1986'da yayınlanan "Kör Saatçi" adlı kitabında doğadaki sözde "hatalı tasarım"lardan söz etmişti. Dawkins'in bu argümanının cehalete dayandığı sonradan ortaya çıktı. Dawkins'in 1986'da The Blind Watchmaker adlı bir kitabı yayınlandı. "Kör Saatçi" anlamına gelen bu başlık altında, Dawkins, okurlarını, canlılardaki karmaşık tasarımların aslında bilinçsiz doğal seleksiyon mekanizmasının bir ürünü olduğuna ikna etmeye çalışır. Bu ikna çabası çoğu yerde spekülasyonlara, hatalı benzetmelere ve yanlış hesaplara dayalıdır ve bu da şimdiye kadar çeşitli bilim adamları ve yazarlar tarafından detaylı biçimde ortaya konmuştur.66 Dawkins'in iddialarından biri ise, "hatalı tasarımlar" argümanıdır. Dawkins, canlılardaki bazı yapıların verimsiz ve dolayısıyla hatalı tasarımlara sahip olduğunu savunmakta ve bunların bilinçli bir tasarımla yaratıldıklarını inkar ederek, böyle olsa daha farklı olacaklarını ileri sürmektedir. Bu konuda verdiği en belirgin örnek ise, insan dahil tüm omurgalı canlıların gözünde yer alan "ters-çevrilmiş retina"dır. Ters-çevrilmiş retina kavramı, omurgalı gözünün retinasındaki "fotoreseptör" (ışık algılayıcı) hücrelerin, gözün ön tarafına, yani ışığa doğru değil de gözün arka tarafına bakacak şekilde yerleştirilmiş olmalarını ifade eder. Bu hücrelerin ışık algılayan yüzeyleri arka tarafa bakmakta, bu hücrelerden çıkan sinirler ise, ışıkla hücreler arasında bir katman oluşturmaktadır. Bu sinirler gözün belirli bir noktasında toplanır ve oradaki bir kanaldan dışarı çıkarlar. Bu kanal üzerinde fotoreseptör hücre olmadığı için de, bu noktada görüntü algılanmaz. "Kör nokta", işte bu noktadır. Darwinistler, bu "ters çevrilmişlik" durumunu ve bunun oluşturduğu kör noktayı kendilerince malzeme edinmişler, bunun bir "tasarım hatası" olduğunu ileri sürmüşler ve dolayısıyla aslında ortada bir "tasarım" bulunmadığını, gözün doğal seleksiyonla ortaya çıktığını ve bu gibi garipliklerin beklenmesi gerektiğini iddia etmişlerdir. Richard Dawkins, başta da belirttiğimiz gibi, bu argümanı seslendiren en bilinen kişidir. Dawkins, The Blindwatchmaker'da şöyle yazmıştır: Her mühendis, fotohücrelerin ışığa doğru yöneltilmesi, kablolarının da arkaya, beyin tarafına doğru uzanması gerektiğini kabul edecektir. Fotohücrelerin ışıktan uzağa doğru bakmaları ve kablolarının ışığa en yakın durumda olmalarını gerektiren bir tasarımı yanlış bulacaktır. Ama tüm omurgalı gözlerinde tam olarak bu yaşanmaktadır.67 Okurlarının bir kısmı Dawkins'in bu argümanından etkilenmiş, gözde "hata" olduğunu ve bunun gözün tasarlandığı (yaratıldığı) görüşüne karşı büyük bir kanıt oluşturduğunu sanmış olabilirler. Biyoloji Profesörü Michael Denton Oysa Dawkins ve ona inananlar yanılmışlardır. Yanılgının nedeni, Dawkins'in gözün anatomisi ve fizyolojisi hakkındaki cehaletidir. Bu konuyu detaylı biçimde gözler önüne seren bilim adamı, Darwinizm'in günümüzdeki en önde gelen eleştirmenlerinden biri olan, Otago Üniversitesi'nden moleküler biyoloji profesörü Michael Denton'dır. Denton, Origins&Design dergisinde yayınlanan "The Inverted Retina: Maladaptation or Pre-adaptation?" (Ters Çevrilmiş Retina: Hatalı Adaptasyon mu, Önceden Belirlenmiş Bir Adaptasyon mu?) başlıklı bilimsel makalesinde, Dawkins'in "hatalı tasarım" olarak gösterdiği "ters çevrilmiş retina"nın, aslında omurgalı gözü için olabilecek en verimli tasarım olduğunu anlatır. Denton, bunu şöyle özetlemektedir: Omurgalı retinasındaki fotoreseptör hücrelerin çok yüksek enerji ihtiyaçlarını düşündüğümüzde, omurgalı gözünün şaşırtıcı ters çevrilmiş tasarımının, teleolojiye (tasarıma) yönelik bir meydan okuyuş olmadığı, aksine yüksek omurgalıların çok aktif olan fotoreseptör hücrelerine çok yüksek miktarlarda oksijen ve besin sağlayan çok özel bir çözüm olduğu ortaya çıkmaktadır.68 Profesör Denton'ın üzerinde durduğu, Dawkins'in ise farkında bile olmadığı bu gerçeği anlamak için, öncelikle retinadaki fotoreseptör hücrelerin ne denli yüksek bir enerji ve oksijen ihtiyacı içinde olduklarını belirlemek gerekir. Söz konusu hücreler, biz gözümüzü açık tutup ışık gördüğümüz sürece, her saniye, her salise, çok karmaşık kimyasal reaksiyonlara sahne olurlar. Işığın en küçük parçacıkları olan fotonlar, bu hücreler tarafından algılanır. Bu algılama, fotonun başlattığı karmaşık bir kimyasal reaksiyon sayesinde olur ve her an yeniden tekrarlanır. Bu işlem o kadar karmaşık ve hızlıdır ki, Denton'ın ifadesiyle, "fotoreseptör tabaka, bilinen tüm dokular içinde en büyük metabolik hızlara sahiptir."69 1) Kornea, ışığın odaklanmasına yardımcı olur. 2) Retina, görüntüyü sinir sinyallerine dönüştürür. 3) Göz boşluğundaki damarlar retinayı besler. 4) Işık gözbebeğinin karanlık açıklığından içeri girer. 5) İris kasları, ne kadar ışık alınacağını kontrol eder. 6) Sclera, göz yuvarlağını kaplayan sert beyaz yapıdır. 7) Mercek, görüntüyü odaklar. 8) Optik sinirler gözü beyne bağlar. Allah'ın üstün yaratmasının tecellilerinden olan göz, olabilecek en verimli şekilde çalışabileceği bir tasarıma sahiptir. Kuşkusuz, retina hücreleri bu yüksek metabolizmayı ayakta tutabilmek için çok yüksek miktarda enerjiye ihtiyaç duyarlar. İnsan retinası hücrelerinin oksijen ihtiyacı, böbrek hücrelerinin ihtiyacının iki katı, beyindeki serebral korteks katmanındaki hücrelerin üç katı ve kalp kasını oluşturan hücrelerin ihtiyacının altı katıdır. Dahası bu karşılaştırmalar tüm retina tabakası esas alınarak yapılmıştır; bu tabakanın yarısından azını oluşturan fotoreseptör hücrelerin enerji ihtiyacı ise tabakanın genelinden daha da yüksektir. G. L. Walls The Vertebrate Eye (Omurgalı Gözü) adlı ansiklopedik kitabında, bu hücrelerin besin ve oksijene "ihtiraslı" şekilde ihtiyaç duyduklarını yazar.70 Peki görmemizi sağlayan bu hücrelerin olağanüstü derecede yüksek besin ve oksijen ihtiyacı nasıl karşılanmaktadır? Elbette ki, tüm vücutta olduğu gibi, kan yoluyla... Peki kan nereden gelmektedir? İşte "ters çevrilmiş retina"nın neden çok ideal bir tasarım olduğu, bu noktada ortaya çıkar. Gözün retina tabakasının hemen arkasında, bu tabakayı adeta bir ağ gibi saran, çok özel bir damar dokusu vardır. Denton, bu konuda şunları yazmaktadır: Fotoreseptörlerin abartılı metabolik açlığını giderecek oksijen ve besinler, "choriocapillaris" denen çok özel bir kılcal damar yatağı tarafından sağlanmaktadır. Bu, geniş ve düzleştirilmiş kılcal damarların birleşerek oluşturduğu ve hemen fotoreseptörlerin arkasına yerleştirilmiş zengin bir damar tabakasıdır. Bu tabaka ile fotoreseptörler arasında sadece hücre duvarları ve bir de "Bruch zarı" denen özel bir zar vardır; ki bunlar sadece fotoreseptör hücrelerin ihtiyaç duydukları metabolitlerin ve besinlerin geçmesine izin veren son derece seçici bir sınır oluştururlar. Buradaki kılcal damarların çapı 18-50 mikron arasında değişir ki, bu da standart damarlardan çok daha geniş bir boyuttur. Bu özgün damar kanalları ağı, fotoreseptör tabakasını bol miktarda kanla beslemek için adapte edilmiş olduğunu gösteren bütün işaretleri taşımaktadır.71 Prof. James T. McIlwain, An Introduction to the Biology of Vision (Görmenin Biyolojisine Giriş) adlı kitabında, "fotoreseptörlerin büyük metalobik ihtiyaçları nedeniyle" gözde "koroidi kana 'boğma' yönünde bir strateji olduğunu, böylece gerekli enerji arzında hiçbir sorun olmamasının sağlandığını" yazar.72 İşte fotoreseptör hücreler bu nedenle "ters çevrilmiş" durumdadırlar. Ortada bir "strateji" vardır. Retinanın ters çevrilmiş yapısı, Dawkins'in sandığı gibi bir "hata" değil, belirli bir amaca yönelik bilinçli bir "tasarım"dır. Denton, ilgili makalesinde retinanın başka türlü tasarlanmasının mümkün olup olmadığını da incelemektedir. Vardığı sonuç ise bunun mümkün olmadığıdır. Retinanın Dawkins'in kendince önerdiği gibi "düz" olması, yani fotoreseptör hücrelerin ışığa doğru bakması durumunda, bu hücreler onları beslemekte görevli olan damar tabakasından uzaklaşacaklar ve ihtiyaç duydukları besin ve oksijenden büyük ölçüde mahrum kalacaklardır. Damarların retina tabakasının içine uzatılması da bir "çözüm" değildir, çünkü bu pek çok kör nokta oluşturarak gözün görme yeteneğini büyük ölçüde azaltacaktır. Denton şu yorumu yapar: Omurgalı retinasının tasarımı ne kadar derinlemesine incelenirse, sahip olduğu her özelliğin gerekli olduğu o kadar ortaya çıkmaktadır. Olabilecek en yüksek çözünürlüklü görüşe ve en yüksek muhtemel hassasiyete sahip olacak bir gözü ilk baştan tasarlamaya kalkarsak, omurgalı gözünü aynen baştan inşa etmek durumunda kalırız- ters çevrilmiş retinasıyla birlikte... 73 Kısacası Dawkins'in ve diğer evrimcilerin "gözdeki hata" argümanı, cehaletten kaynaklanan bir argümandır. Canlılığın detaylarının daha yüksek bilgiyle -ve bilinçle- incelenmesi sonucunda da çürümüştür. Aslında Darwinizm'in tarihinde daha pek çok "cehaletten kaynaklanan argüman" vardır. Tüm "körelmiş organlar" hikayesi böyledir. Körelmiş Organlar Hikayesi Apendiksini veya kuyruk sokumunun birer "körelmiş organ" olduğu, bunların daha önceki hayali "evrimsel atalarda" önemli işlevler üstlenmelerine rağmen, zaman içinde fonksiyonlarını yitirdikleri şeklinde bir hikaye duydunuz mu? Muhtemelen duymuşsunuzdur. Pek çok insan da duymuştur. Çünkü söz konusu "körelmiş organlar" hikayesi, Darwin'den bu yana evrimcilerin en çok rağbet ettikleri propaganda malzemesidir. Hikaye, Darwin'le başlamıştı. Darwin, Türlerin Kökeni'nde "fonksiyonlarını yitirmiş ve fonksiyonları azalmış" organlardan söz etmişti. "Rudimentary" (ilkel) kelimesiyle tanımladığı bu organları bir kelimenin içinde yazılan, ama okunmadığı için etkisi olmayan harflere benzetmişti.74 19. yüzyılın ilkel bilim düzeyi içinde, apendiks işlevsiz ve dolayısıyla "körelmiş" bir organ sanılmıştı. Ama bu Darwinizm'in diğer iddiaları gibi, o dönemin ilkel bilim düzeyinden güç bulan bir hurafeydi. Bilim ilerledikçe, Darwin'in ve onu izleyenlerin "körelmiş" saydıkları bu organların gerçekte önemli fonksiyonlara sahip oldukları yavaş yavaş ortaya çıktı. "Fonksiyonsuz" denen organlar, aslında "fonksiyonu henüz tespit edilememiş" organlardı. Fonksiyonları tespit edildikçe, evrimciler tarafından sayılan uzun "körelmiş organlar" listesi de giderek küçüldü. Alman anatomist R. Wiedersheim tarafından 1895 yılında ortaya atılan "körelmiş insan organları" listesi, apendiks, kuyruk sokumu kemiği gibi yaklaşık 100 organı içeriyordu. (Apendiks (ya da apandis), toplumda 'apandisit' olarak bilinen organdır. Yanlış kullanım sonucu dilimizde bu organı tanımlamak için kullanılan 'apandisit' gerçekte bu organın enfeksiyona uğramasına verilen addır.)75 Bilim ilerledikçe, Wiedersheim'ın listesindeki organların hepsinin vücutta çok önemli işlevlere sahip oldukları ortaya çıktı. Örneğin "körelmiş organ" sayılan apendiksin, gerçekte vücuda giren mikroplara karşı mücadele eden lenf sisteminin bir parçası olduğu belirlendi. Bu gerçek, "Examples of Bad Design Gone Bad" (Kötü Tasarım Örnekleri Kötü Çıktı) başlıklı bir makalede, çeşitli temel anatomi kaynaklarına referans verilerek şöyle açıklanıyor: Apendiksin mikroskobik düzeyde incelenmesi, bunun oldukça önemli oranda lenf dokusu içerdiğini göstermektedir. Benzer lenf dokusu birikimleri (ki bunlara GALT, yani sindirim sistemiyle ilişkili lenf dokuları denir) bağırsak sisteminin diğer alanlarında da görülür. Bunlar, vücudun yutulan maddelerdeki yabancı antijenleri tanıma yeteneğiyle ilgilidirler. Benim kendi araştırmam, özellikle, bağırsağın bağışıklık fonksiyonları üzerine yoğunlaşmıştır. Tavşanlarda yapılan deneyler yeni doğan bireylerde apendiksin ameliyat edilmesinin mukozal bağışıklık gelişimine zarar verdiğini göstermiştir. Tavşan apandiksi üzerine yapılan morfolojik ve fonksiyonel çalışmalar ise, apandiksin, memelilerdeki hava keseciklerine denk olduğunu göstermektedir. Bu kesecikler, kuşlardaki sıvısal bağışıklığın gelişiminde kritik bir rol oynamaktadır. Tavşan ve insan apandiksinin mikroskobik ve mikrobağışıksal benzerlikleri, insandaki apandiksin tavşandakine benzer bir görevi olduğunu göstermektedir. İnsan apandiksi özellikle yaşamın erken dönemlerinde çok önemlidir, çünkü doğumdan kısa bir süre sonra büyük gelişim geçirmekte, sonra yaş ilerledikçe gerilemektedir, ta ki sindirim sistemi organlarına, ince bağırsaktaki peyer plakları gibi diğer bazı kısımlarına benzeyene kadar. Bu yeni çalışmalar, insan apandiksinin, bir zamanlar iddia edildiği gibi zamanla küçülmüş ve faydasını kaybetmiş bir organ olmadığını göstermektedir.76 Kısacası tüm zamanların en ünlü "körelmiş organı" olarak öne sürülen apendiksin körelmiş sanılmasının nedeni, Darwin ve taraftarlarının dönemin ilkel bilim düzeyine dayanan dogmatizmleriydi. Dönemin ilkel mikroskopları altında apendiksin lenf dokusu gözükmüyordu; onlar da yapısını anlayamadıkları dokuyu kendi teorileri gereğince "fonksiyonsuz" saymışlar ve körelmiş organlar listesine dahil etmişlerdi. Darwinizm, bir kez daha, 19. yüzyılın ilkel bilim düzeyinden güç bulmuştu. Bu durum sadece apendiks için değil, tüm diğer sözde körelmiş organlar için geçerliydi. Wiedersheim'ın "körelmiş organlar" listesinde yer alan bademciklerin de ilerleyen yıllarda boğazı, özellikle erişkin yaşlara kadar, enfeksiyonlara karşı korumada önemli rol oynadığı keşfedildi. Omuriliğin sonunu oluşturan kuyruk sokumunun ise, leğen kemiğinin çevresindeki kemiklere destek sağladığı, bu nedenle, kuyruk sokumu kemiği olmadan rahatça oturabilmenin mümkün olmadığı anlaşıldı. Ayrıca bu kemiğin pelvis bölgesindeki organların ve buradaki çeşitli kasların da tutunma noktası olduğu belirlendi. İlerleyen yıllarda yine "körelmiş organlar"dan sayılan timüs bezinin T hücrelerini harekete geçirerek vücudun savunma sistemini aktif hale getirdiği; pineal bezin, lüteinik hormonu baskılayan melatonin gibi önemli hormonların üretilmesinden sorumlu olduğu keşfedildi. Tiroid bezinin bebeklerde ve çocuklarda dengeli bir vücut gelişimini sağladığı ve metabolizma ve vücut aktivitesinin düzenlenmesinde rol oynadığı saptandı. Pitüiter bezin de tiroid, böbrek üstü, üreme bezleri gibi birçok hormon bezinin doğru çalışmasını ve iskelet gelişimini kontrol ettiği ortaya çıktı. Darwin tarafından "körelmiş organ" olarak nitelendirilen gözdeki yarım ay şeklindeki çıkıntının ise gözün temizlenmesi ve nemlendirilmesi işine yaradığı anlaşıldı. Günümüzde, geçtiğimiz on yıllar içinde ileri sürülen "körelmiş organlar"ın hepsinin aslında belirli fonksiyonlar üstlendiği tespit edilmiş durumdadır. Dr. Jerry Bergman ve Dr. George Howe tarafından kaleme alınan 'Vestigial Organs' Are Fully Functional ('Körelmiş Organlar' Tümüyle Fonksiyonel) adlı çalışmada, bu gerçek detaylarıyla ortaya konmaktadır. Nitekim pek çok evrimci de "körelmiş organlar" hikayesinin cehaletten kaynaklanan bir argüman olduğunu kabul etmiş durumdadır. Evrimci biyolog S. R. Scadding Evolutionary Theory (Evrimsel Teori) dergisinde yazdığı "Körelmiş Organlar Evrime Delil Oluşturur mu?" başlıklı makalesinde bu gerçeği şöyle ifade eder: (Biyoloji hakkındaki) bilgimiz arttıkça, körelmiş organlar listesi de giderek küçüldü... Bir organın işlevsiz olduğunu tespit etmek mümkün olmadığına ve zaten körelmiş organlar iddiası bilimsel bir özellik taşımadığına göre, "körelmiş organlar"ın evrim teorisi lehinde herhangi bir kanıt oluşturamayacağı sonucuna varıyorum.77 Evrimcilerin bu sonuca varmaları bir buçuk asır kadar uzun bir zaman sürmüş olsa da, sonuçta Darwinizm'in bir hurafesi daha tarihe karışmıştır. Panda'nın Baş Parmağı Stephen Jay Gould Bu bölümün başında Richard Dawkins'in "gözdeki hatalı tasarım" iddiasının geçersizliğini incelemiştik. Dawkins kadar ünlü bir diğer evrimci ise Stephen Jay Gould'dur. Harvard Üniversitesi paleontoloğu olan Gould, 2002 yılındaki ölümüne kadar, ABD'nin en önde gelen evrimcilerinden biri olmuştur. Ve Gould'un da aynı Dawkins'in retina örneği gibi, bir "hatalı tasarım" örneği vardır: Pandanın baş parmağı. Pandanın elinde, insan elinde olduğu gibi, dört parmaktan ayrı duran ve böylece cisimleri tutmayı kolaylaştıran ayrı bir baş parmak yoktur. Hayvanın beş parmağı da yanyana uzanır. Ama bu beş paralel parmağının dışında, bileğinden çıkan "radyal susamsı kemik" (radial sesamoid bone) olarak isimlendirilen bir kemik çıkıntısı daha bulunmaktadır. Bunu kimi zaman bir parmak gibi kullandığı için, biyologlar buna "pandanın baş parmağı" adını vermişlerdir. Gould'un iddiası ise, pandanın elinin bu yapısıyla verimsiz olduğu, eğer burada bilinçli bir tasarım olduğu gerçeği kabul edilse, bu tasarımın pandaya "düzgün bir baş parmak" kazandırmasının bekleneceği şeklinde özetlenebilir. Bu iddiayı o kadar önemsemiştir ki, iddia 1980 yılında yayınlanan kitabının ismini oluşturmuştur: The Panda's Thumb (Pandanın Baş Parmağı) Oysa Gould'un "hatalı tasarım" iddiası da, Dawkins'inki gibi yanlıştır. Gould, 1980'de yayınlanan "Pandanın Baş Parmağı" adlı kitabında bu canlının el yapısının "hatalı tasarım" olduğunu öne sürmüştü. Ama yeni bilimsel araştırmalar, bu iddiayı geçersiz kıldı ve pandanın bu özelliğinin önemli bir tasarım olduğunu ortaya koydu. Gould'un hatası, pandanın baş parmağını, insan eli gibi düşünmesi ve fonksiyonelliğini insan eliyle kıyaslamasıdır. Paul Nelson, bu konuda şu yorumu yapar: Pandanın baş parmağı bazı işler için -örneğin klavye kullanmak gibi- optimal (ideal) olmasa da, kendi üstlendiği işlev için, yani bambu soymak için son derece uygun gözükmektedir.78 The Giant Pandas of Wolong (Wolong'un Dev Pandaları) adlı bilimsel inceleme kitabının yazarları ise, şu yorumu yaparlar: Panda, birinci parmağının çıktığı tüysüz yüzeyi ile sahte baş parmağını aynen bir maşa gibi kullanarak, bambu kamışlarını büyük bir hassasiyetle tutabilmektedir... Pandanın yaprak yemesini izlerken... tutma kabiliyeti karşısında hepimiz etkilendik. Önayaklar ve ağız büyük bir uyum içinde çalışmakta ve ona büyük bir hareket ekonomisi kazandırmaktadır.79 1999 yılında Nature dergisinde yayınlanan bir inceleme, pandanın baş parmağının hayvanın doğal ortamı açısından son derece verimli olduğunu göstermiştir. Dört Japon araştırmacının ortak yürüttükleri çalışma, "kompüterize tomografi" ve "manyetik rezonans resimlendirmesi" teknikleri ile yürütülmüş ve sonuçta pandanın baş parmağının "memeliler arasında bulunan en olağanüstü yönlendirme tekniklerinden biri" olduğu sonucuna varılmıştır.80 " Role of the giant panda's 'pseudo-thumb'" (Büyük Pandanın "Sahte Baş Parmağının Rolü") başlıklı makale, şu yorumla bitmektedir: Büyük pandanın elinin, daha önceki morfolojik modellerde ileri sürüldüğünden çok daha rafine bir tutma mekanizması olduğunu göstermiş bulunuyoruz.81 Kısacası, son 150 yıl içinde evrimciler tarafından ortaya atılan tüm "körelmiş organ" veya "hatalı tasarım" iddiaları, sözü edilen biyolojik yapıların daha yakından incelenmesi sonucunda boşa çıkmıştır. Evrimciler doğadaki hiçbir biyolojik yapının kökenini açıklayamaz iken, bu yapıların gerçek açıklaması olan "bilinçli tasarım"a karşı öne sürdükleri itirazlar da çürümüştür. Bu nedenle diyebiliriz ki; bir zamanlar Darwinizm vardı. Bu teori, canlıların "hatalı" veya "körelmiş" organlarla dolu olduğunu iddia ediyordu. Bugün ise bu teori çürümüştür. PandanınParmağıMükemmel Bir Tasarımdır Evrimciler yaratılışı inkar etmek için doğada kusur ve uyumsuzluk ararlar. S. J. Gould'un pandaların baş parmakları ile ilgili iddiası buna bir örnektir. Oysa Gould yanılmaktadır. Çünkü bu kemiksi parmak Gould'un zannettiği gibi bir kusur değildir. Aksine hareketi kolaylaştırır ve tendonların yırtılmasını engelleyici etkiye sahiptir. 1999 yılında Nature dergisinde yayınlanan bir inceleme, pandanın baş parmağının hayvanın doğal ortamı açısından son derece verimli olduğunu göstermektedir. Dört Japon araştırmacının ortak sürdürdükleri çalışma, "kompüterize tomografi" ve "manyetik rezonans resimlendirmesi" teknikleri ile yürütülmüş ve sonuçta pandanın baş parmağının "memeliler arasında bulunan en olağanüstü yönlendirme tekniklerinden biri" olduğu sonucuna varılmıştır. (Endo, H., Yamagiwa, D., Hayashi, Y. H., Koie, H., Yamaya, Y., and Kimura, J. 1999. Nature 397: 309-310) Yukarıda, çalışmayı yürüten uzmanların pandanın el yapısı ile ilgili yaptıkları bilgisayar çizimi yer alıyor.

http://www.biyologlar.com/bir-zamanlar-hatali-tasarimlar-hikayesi-vardi

Bir Zamanlar Türlerin Kökeni "Türleşme" Sanılıyordu

Darwinizm'e olan ısrarlı bağlılığı ile tanınan New Scientist dergisinin 14 Haziran 2003 tarihli sayısında "Yeni Türler Nasıl Oluşur?" (How Are New Species Formed?) başlıklı bilimsel bir makale vardı. Yazarı George Turner şu önemli "itiraf"ta bulunuyordu: Çok değil yakın zaman önce, türlerin nasıl oluştuğunu bildiğimizi sanıyorduk. İşlemin hemen her zaman popülasyonların tamamen izole olmalarıyla başladığına inanıyorduk. Genellikle popülasyonun ciddi bir "genetik darboğaz"dan geçmesinden sonra meydana geliyordu; (örneğin) hamile bir dişinin uzak bir adaya sürüklenmesinden ve onun yavrularının birbirleri ile çiftleşmesinden sonra olabileceği gibi. Bu "kurucu etki"nin güzelliği, laboratuvarda test edilebilir olmasıydı. Gerçekte, açıkçası tutmadı. Biyologların tüm çabalarına rağmen, hiç kimse, kurucu bir popülasyondan yeni bir tür yaratmanın yanına bile yaklaşamadı. Dahası, bildiğimiz kadarıyla, insanların az sayılarda organizmayı yabancı ortamlara salmaları sonucunda hiçbir yeni tür oluşmadı.103 Aslında bu yeni bir itiraf değildir. Darwin'den bu yana geçen bir buçuk yüzyıl içinde, onun ileri sürdüğü gibi bir "türleşme" hiçbir zaman gözlenmemiş, "türlerin kökeni"ne tatmin edici bir açıklama getirilememiştir. Bunu açıklamak için Darwin'in nasıl bir "türleşme" öngördüğünü anlatmakta yarar vardır. Darwin'in teorisinin dayandığı "gözlem"lerin türü, hayvan popülasyonlarındaki bazı değişimlerdi. Bunların bazıları hayvan yetiştiricilerinin çalışmalarıydı. Cins köpekler, inekler veya güvercinler yetiştiren bu kişiler, popülasyon içinde belirli bir özelliği baskın olan (örneğin iyi koşan köpekleri, iyi süt veren inekleri veya "zeki" güvercinleri) seçip birbirleriyle çiftleştirerek, birkaç nesil içinde bu seçtikleri özelliklere yüksek oranlarda sahip olan popülasyonlar oluşturuyorlardı. Normal ineklerden, çok daha fazla süt veren inekler türetiyorlardı. Bu "sınırlı değişim", Darwin'e doğada daimi bir değişim olduğunu ve bunun uzun zamana yayıldığında sınırsız bir değişim (yani evrim) meydana getireceğini düşündürttü. Darwin'in aynı konudaki ikinci gözlemi ise, Galapagos Adaları'nda gördüğü farklı ispinoz türleriydi. Bu ispinozların, ana karadakilerden farklı gaga yapılarına sahip olduklarını belirlemişti. Yani aynı popülasyonun içinde uzun gagalı, kısa gagalı, kıvrık gagalı, düz gagalı ispinozlar türemişlerdi ve bunlar da kendi içlerinde çiftleştikleri için ayrı türler haline gelmişlerdi. Darwin tüm bu "değişim" olgularını biraraya getirdiğinde, doğada "sınırsız değişim" yaşandığını, yepyeni türlerin, sınıfların, takımların ortaya çıkması için sadece "uzun zaman" gerektiğini düşündü. Ancak Darwin yanılmaktaydı. Belirli bir özelliği baskın olan canlıları seçip birbirleriyle çiftleştirerek sadece kendi türlerinin daha iyisi, daha güçlüsü canlılar yetiştirilmiş olur. Yoksa bu yöntemle bir başka canlıyı oluşturmak mümkün değildir. Örneğin bu şekilde bir kediden bir at, bir ceylandan zürafa oluşturulamaz ya da bir armuttan bir erik oluşturulamaz. Karpuz her zaman karpuzdur, şeftaliler muza ya da karanfiller güllere dönüşemez. Kısacası herhangi bir türden hiçbir şartta bir başka tür meydana gelmez. Darwin'in bu konuda nasıl yanıldığını ilerleyen sayfalarda detaylıca açıklayacağız. Ama bundan önce konuyu bir örnekle açıklamak yararlı olabilir. Birisinin size şöyle bir "argüman" sunduğunu düşünün: "Ben çok iyi bir okçuyumdur. Yayımdan fırlayan ok, saatte 300 kilometre hızla ilerler. Bu sayededir ki, İstanbul'daki evimden fırlattığım oklar, 1 saat 25 dakika sonra Ankara'nın merkezine varıyor." Bu argümanı çürük ve saçma kılan nokta, okun fırlama hızının sürekli sabit olarak devam edeceğinin varsayılmasıdır. Bir ok saatte 300 kilometre hızla atılabilir, ama birkaç saniye sonra havanın sürtünmesinin ve yerçekiminin etkisiyle bu sürat hızla azalır ve ok yere düşer. İlk anda bir "ilerleme" vardır, ama bunun "sınırsız ilerleme" sağlayıp, oku Ankara'ya kadar götürecegini düşünmek büyük bir yanılgıdır. Darwin de benzer bir yanılgıya düşmüştür. "Biyolojik Değişimin Doğal Sınırları" Darwin doğada gözlemlediği değişimin sınırsız olduğunu varsaymıştı. Eğer inekler, köpekler veya güvercinler sadece birkaç nesilde bile değişim gösterebiliyorlarsa, yeterince uzun zaman verildiğinde herşeye dönüşebilirler, diye düşünmüştü. Ancak aradan geçen 140 yıl içindeki binlerce farklı deney, deneyim ve gözlem, bu varsayımın tamamen yanlış olduğunu ortaya çıkardı. Loren Eisley Bitkiler ve hayvanlar üzerinde 20. yüzyıl boyunca yapılan tüm yetiştirme çalışmaları, türlerin doğal "çeşitlenme" süreciyle asla aşamayacakları sınırlar olduğunu göstermiştir. Bu alandaki en ünlü isimlerden biri olan Luther Burbank, türler içindeki değişimi sınırlayan görünmez bir kanunun olduğu görüşündedir: Tecrübelerimden biliyorum ki, bir buçuk ile altı santimetre arasında bir erik yetiştirebilirim. Ama itiraf edeyim ki, bir bezelye kadar küçük veya bir greyfurt kadar büyük erik elde etme çabası başarıyla sonuçlanmayacaktır… Kısacası, muhtemel sanılan gelişmelerin sınırları vardır ve bu sınırlar bir kanuna tabidir… Bu, ilk hale yani ortalama (vasat) boyuta dönme kanunudur… Geniş çaplı deneyler daha önceden gözlemle tahmin ettiğimiz sonuçları onaylayan bilimsel deliller ortaya koymuştur. Yani bitkiler ve hayvanlar sonraki nesillerde vasat boyutlarına veya yapılarına geri dönmeye eğilimlidirler… Kısacası, tüm canlıları belirli bir sınırda bulunmaya zorlayan bir çekim kuvveti vardır.104 Günümüzde halen bazı yapay genetik düzenlemelerle hayvanların ya da tarım ürünlerinin biyolojik yapılarında bazı değişiklikler yapılabilmektedir. Daha güçlü kaslı, atlar ya da daha büyük lahanalar elde edilebilmektedir. Ama Darwin'in bunlardan yola çıkarak yaptığı çıkarımların yanlış olduğu artık açıkça ortadadır. Dünyanın önde gelen antropologlarından Loren Eisley bunu şöyle açıklar: Atların veya lahanaların kalitelerini yükseltmek için yapılan üretim şekli, sonsuz bir biyolojik değişime, yani evrime giden bir yol değildir. Bu tür yapay üretimlerin evrime kanıt olarak kullanılması gerçekten tuhaf bir durumdur.105 Florida Üniversitesi'nde hayvan bilimci olan Edward S. Deevy de, doğadaki değişimin bir sınırı olduğunu şöyle belirtir: "Buğday yine buğdaydır, greyfurt değildir; domuzlara kanat takamayız, tavuklara silindir şeklinde yumurta yumurtlatamayız."106 Ernst Mayr Meyve sinekleri üzerinde yapılan deneylerde de yine "genetik sınır" duvarına çarpılmıştır. Bu deneylerin hepsinde meyve sineği belli oranlarda değişime uğramış, ama belli sınırların ötesinde bir değişim gözlemlenememiştir. Neo-Darwinizm'in bilinen isimlerinden biri olan Ernst Mayr, meyve sineği ile yapılan iki deneyle ilgili olarak şunları aktarır: Birinci deneyde sineğin kıllarının azaltılması, ikinci deneyde ise artırılması hedeflenmişti. Ortalama 36 olan kıl sayısını 30 kuşak sonra 25'e kadar düşürmek mümkün oldu. Ama daha sonra kısırlık meydana geldi ve o seriden elde edilen sinekler nesil üretemez oldular. İkinci deneyde ise kıl sayısı 36'dan 56'ya çıkarıldı; bu defa da yine ilk deneyde olduğu gibi kısırlık baş gösterdi.107 Mayr yapılan bu deneylerden sonra şu sonucu çıkarmıştır: Belli ki seleksiyonla gerçekleştirilen zorlayıcı ıslahlar, genetik çeşitliliğin kökünü kurutmaktadır… Tek taraflı seleksiyon, genel uyumda (çevreye uyumda) bir düşüşe neden olmaktadır. Bu da, neredeyse her üretim deneyinin baş belasıdır.108 Bu konuyu ele alan en önemli kaynaklardan biri, biyoloji profesörü Lane P. Lester'ın ve moleküler biyolog Raymond G. Bohlin'in birlikte kaleme aldıkları Natural Limits to Biological Change (Biyolojik Değişimin Doğal Sınırları) adlı kitaptır. Lester ve Bohlin, kitabın girişinde şöyle yazmaktadırlar: Yaşayan organizmaların popülasyonlarının, belirli bir zaman dilimi içinde anatomi, fizyoloji, genetik yapı vs. açısından değişim gösterdikleri, tartışılmayan bir gerçektir. Geriye kalan zor mesele, şu sorunun cevabıdır: Ne kadar değişim mümkündür ve bu değişimler hangi mekanizma ile oluşur? Bitki ve hayvan yetiştiricileri, canlıların değiştirilebilirliği konusunda etkileyici örnekleri biraraya getirebilirler. Ama bir yetiştirici işe köpekle başladığında sonuçta yine köpek elde etmektedir, farklı ve garip görünümlü bir köpek bile olsa bu, sonuçta köpektir. Meyve sineği meyve sineği olarak kalmakta, güller gül olarak kalmaktadır.109 Yazarlar kitaplarında bu konuyu bilimsel gözlem ve deneylere bakarak araştırırlar. Vardıkları iki temel sonuç vardır: 1) Canlıların genlerine bir dış müdahale olmadıkça, yeni genetik bilgi edinmeleri mümkün değildir. Bu nedenle, genlere bir müdahale olmadıkça, doğada asla yeni biyolojik bilgi ortaya çıkmaz. Yani yeni canlı kategorileri, yeni organlar, yeni yapılar doğmaz. Doğal yollarla sadece belirli bir tür içinde "genetik varyasyon" oluşur. Bunlar da kısa boylu, uzun boylu, az tüylü, çok tüylü köpek cinsleri ortaya çıkması gibi "sınırlı değişim"lerdir. İsterse milyarlarca yıl geçsin, bu değişimlerin yeni canlı türleri ve daha üst kategoriler (sınıflar, aileler, takımlar, filumlar) oluşturması imkansızdır. 2) Doğada canlıların genlerine dış müdahale, sadece mutasyonlar yoluyla olur. Ama mutasyonlar da, hiçbir zaman, "yapıcı" etki sağlamazlar. Yeni genetik bilgi oluşturmazlar; etkileri sadece genetik bilgiyi tahrip etmektir. Dolayısıyla; Darwin'in sandığı gibi, doğal seleksiyon yoluyla "türlerin kökeni"nin açıklanması imkansızdır. Köpekleri ne kadar "seleksiyona" tabi tutarsak tutalım hep köpek olarak kaldıklarına göre, onların geçmişte aslında balık veya bakteri olduklarını iddia etmenin hiçbir mantığı yoktur. Peki "genlere dış müdahale" seçeneği, yani mutasyonlar dikkate alınırsa? Darwinist teori 1930'lardan bu yana bu seçeneğe bel bağlamaktadır ve bu nedenle de teorinin adı neo-Darwinizm olarak değişmiştir. Ne var ki mutasyonlar da teoriyi kurtaramamaktadır. Bu önemli konuyu, ayrıca incelemek yerinde olacaktır. Galapagos'taki Değişim Nereye Kadar? Darwin'in Galapagos adalarında gördüğü farklı ispinozlar da bir varyasyon örneğidir ve diğerlerinde olduğu gibi kesinlikle evrime bir delil oluşturmazlar. Son yıllarda yapılan gözlemler, ispinozlarda Darwin'in teorisinin öngördüğü gibi sınırsız bir değişim yaşanmadığını ortaya koymuştur. Dahası, Darwin'in 14 ayrı tür olarak belirlediği farklı ispinoz tiplerinin çoğu, aslında birbirleri ile çiftleşebilen, yani aynı türün üyeleri olan varyasyonlardır. Bilimsel gözlemler, hemen her evrimci kaynakta anlatılan "ispinoz gagaları" örneğinin, gerçekte bir "varyasyon" örneği olduğunu, yani evrim teorisine delil oluşturmadığını göstermektedir. Galapagos Adaları'na "Darwinistik evrimin kanıtlarını bulmak" için giden ve adalardaki ispinoz türlerini uzun yıllar boyunca gözlemleyen Peter ve Rosemary Grant'in ünlü çalışmaları, adada bir "evrim" yaşanmadığını belgelemekten başka bir sonuç vermemiştir.110 Mutasyonlar Ne İşe Yarar? Genetik bilgi son derece komplekstir. Hem genlerde saklanan bilginin kendisi komplekstir, hem de bu bilgiyi kodlayan, okuyan ve buna göre üretim yapan moleküler makineler... Bu sisteme isabet edecek olan rastlantısal bir etki, yani bir kaza, hiçbir şekilde genetik bilgi artışı sağlamaz. şeklinde anlatalım. Dört kanatlı mutant meyve sineklerinin ekstra kanatları, uçuş kaslarından yoksundur; bu nedenle gelişim değil sakatlık örneğidirler. Mutasyon, bilgisayar yazılımı ile uğraşan bir programcının klavyesinin üzerine rastgele bir kitap düşmesi ve bu kitabın bazı tuşlara çarparak yazılımın içine rastgele harfler ve rakamlar eklemesi gibi bir şeydir. Böyle bir kaza nasıl bilgisayar yazılımını geliştirmez, aksine bozarsa, mutasyonlar da insanın genetik kodunu bozarlar. Lester ve Bohlin'in Natural Limits to Biological Change (Biyolojik Değişimin Doğal Sınırları) adlı kitaplarında belirttikleri gibi; "mutasyonlar DNA replikasyonunun hassas mekanizmasında meydana gelen hatalardır" ve dolayısıyla "mutasyonlar, aynen genetik varyasyon ve rekombinasyon gibi kendi başlarına büyük evrimsel değişim meydana getiremezler."111 Mantıksal olarak beklenebilecek olan bu sonuç, 20. yüzyıl boyunca yapılan tüm deney ve gözlemler tarafından da doğrulanmıştır. Hiçbir canlıda genetik bilgisini geliştirerek köklü bir değişim meydana getiren bir mutasyon gözlemlenmemiştir. Bu nedenle Fransız Bilimler Akademisi Eski Başkanı Pierre-Paul Grassé, evrim teorisini kabul etmesine rağmen, mutasyonların "yalnızca kalıtsal değişkenler olduğunu, merkez noktaya bağlı olarak sağa sola hareket eden bir sarkaç pozisyonunda olduklarını, ama hiçbir zaman evrimsel etkisi olan bir sonuç olmadıklarını… sadece daha önceden var olanı bir çeşit değişime uğrattıklarını"112 söyler. Dr. Grassé evrim konusundaki problemin "bazı çağdaş biyologların mutasyonu görür görmez evrimden bahsetmeye başlamalarından kaynaklandığını" söyler. Ona göre bu kanı "gerçeklerle uyuşmaz; çünkü ne kadar çok sayıda olurlarsa olsunlar, mutasyonlar herhangi bir evrim meydana getirmezler."113 Canlıların yapılarına, özelliklerine ait her türlü bilginin şifreli olarak saklı bulunduğu genler, mutasyonlar sonucunda bozulmaya uğrarlar; dolayısıyla canlıların varoluşlarında herhangi bir katkılarının olması söz konusu değildir. Mutasyonun tahrip edici, bozucu etkileri yandaki resimde açıkça görülmektedir. Türlerin mutasyonlarla yeni genetik bilgi kazanamayacakları konusunda verilebilecek en güzel örnek meyve sinekleri ile ilgilidir. Meyve sinekleri üzerinde yapılan mutasyonlar, doğadaki canlılara değişimin değil, bir dengenin hakim olduğunu göstermiştir. Meyve sineği gebelik süresi çok kısa (12 gün) olduğu için uzun yıllardır mutasyon deneylerinin gözde deneği olmuştur. Bu deneylerde sineğin mutasyon oranını 15.000 kez artırmak için röntgen ışınları kullanılmıştır. Bilim adamları meyve sineğinin doğal şartlar altında milyonlarca yılda maruz kalacağı mutasyon sayısını kısa bir süre içinde gerçekleştirerek gözlemleyebilmişlerdir. Bu kadar hızlı mutasyonlardan sonra elde edilen hiçbir yeni tür yoktur. Bilim adamları yine meyve sineğinden başka bir şey elde edememişlerdir. Meyve sineklerindeki sözde "faydalı mutasyon"lara örnek verilen klasik vaka, dört kanatlı mutantlardır. Meyve sinekleri normalde iki kanatlıdır, ancak bazı mutantların dört kanada sahip olduğu gözlemlenmiştir. Darwinist literatür bu örneği "gelişim" olarak sunar. Oysa Jonathan Wells'in Evrimin İkonları adlı kitabında detaylı olarak açıkladığı gibi, bu çok yanlış bir yorumdur. Söz konusu ekstra kanatlar uçuş kaslarından yoksundur ve dolayısıyla mutant sineklere avantaj değil dezavantaj getirmektedirler. Nitekim bu mutantların hiçbiri laboratuvar dışında yaşamamıştır.114 Tüm bunlara rağmen evrimciler nadir de olsa "faydalı mutasyonlar" yaşandığını ve bunların doğal seleksiyon tarafından seçildiğini ve böylece yeni biyolojik yapıların ortaya çıktığını ileri sürerler. Oysa burada çok önemli bir yanılgı vardır. Bir mutasyon kesinlikle "genetik bilgi artışı" meydana getirmez ve dolayısıyla evrim sağlamaz. Lester ve Bohlin bu konuyu şöyle açıklarlar: (Mutasyonlar)... zaten var olanı modifiye ederler, çoğunlukla anlamsız ve yok edici bir şekilde. Bu, faydalı mutasyonların hiçbir zaman var olmadığı anlamına gelmez; pek muhtemel olmasa da, yine de oluşabilirler. Faydalı bir mutasyon, basitçe, bu mutasyona sahip olanların, kendi soylarını daha sonraki nesillere mutasyona sahip olmayanlardan daha çok aktarmalarını sağlayandır... Ama bu mutasyonların bir organizmayı bir diğerine dönüştürmekle hiçbir ilgisi yoktur... Bu açıdan Darwin Maderia'da yaşayan kanatsız böceklere dikkat çekmiştir. Rüzgarlı bir adada yaşayan böcekler için, kanatlar kesin bir dezavantaj olabilir. Uçuşun kaybolmasına neden olan mutasyonlar ise kesinlikle yararlı olacaktır. Aynı durum görme yeteneği olmayan mağara balıkları için geçerlidir. Gözler yaralanmaya çok açıktır ve tamamen karanlık bir ortamda yaşayan canlılar, gözlerini yok ederek yaralanma ihtimallerini sıfıra indiren bir mutasyondan fayda göreceklerdir. Bu mutasyonlar etkili ve yararlı bir değişim oluştursalar da, önemli olan bir nokta vardır ki, bunlar her zaman bir kayıp meydana getirmektedirler, kazanç değil. Hiçbir zaman, daha önceden gözlere veya kanatlara sahip olmayan türlerde bunların üretildiğini gözlemlemiyoruz.115 Dolayısıyla yazarların vardıkları sonuç şudur: "Toplamda, mutasyonlar daimi bir genetik bozulma ve dejenerasyon nedeni olarak işlev görürler." Etkileri hep "genetik bilgi kaybı" olan mutasyonların, doğadaki milyonlarca farklı canlı türünün olağanüstü derecede kompleks genetik kodlarını ürettiklerine inanmak ise, klavyelerin üzerlerine düşen kitapların, milyonlarca ansiklopedi yazdığına inanmak gibidir. Yani saçmadır, akıl dışıdır. Paris Üniversitesi Tıp Fakültesinde bölüm başkanlığı yapan ve bilime katkıları nedeniyle Bronz Yıldız Madalya ve Croix de Guerre Şeref Nişanı'na layık görülen Dr. Merle d'Aubigne, bu konuda şu önemli yorumu yapar: Kişisel olarak ben, yaşam koşullarındaki değişikliklere bağlı olarak gerçekleşen mutasyonun beynin, ciğerlerin, kalbin, böbreklerin hatta eklem ve kasların karmaşık ve rasyonel düzenini açıklayabileceği fikrini tatmin edici bulmuyorum. Akıl sahibi ya da düzenleyici bir güç olduğu fikrinden nasıl kaçınılabilir ki? 116 Kısacası mutasyonlar da Darwin'in meselesine, yani "türlerin kökeni"ne bir açıklama getirmemektedir. Avusturyalı evrimci biyolog Gerhard Müller bu çözümsüz durumu, "yeni morfolojik karakterlerin kökeni, çağdaş sentetik (neo-Darwinist) teori tarafından hala açıklanabilmiş değildir" şeklinde ifade etmektedir. Neo-Darwinizm'in öne sürülen iki mekanizmasının, yani doğal seleksiyon ve mutasyonun canlıların kökenini açıklaması mümkün değildir. Çünkü doğal seleksiyon genetik bilgi üretmez; sadece var olan bilgiyi seçer. Mutasyonlar da genetik bilgi üretmez; bu bilgiyi en iyi ihtimalle etkilemez, çoğu zaman tahrip ederler. Genetik bilginin -ve dolayısıyla yaşamın- kökeninin bu bilinçsiz doğa mekanizmaları olmadığı açıktır. Bu köken, Dr. Merle d'Aubigne'nin de ifade ettiği gibi, "akıl sahibi ya da düzenleyici bir güç"tür. Bu güç sonsuz akıl, ilim ve kudret sahibi Yüce Allah'tır. Allah Kuran'da şöyle buyurmaktadır: Yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O'dur; bu O'na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en Yüce misal O'nundur. O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Rum Suresi, 27) Darwinizm, bu gerçeği inkar etmeye çalışmış, ama başaramamış köhne bir teori olarak tarihe geçecektir. "İşte Öylesine Hikayeler"in Sonu Darwin, "türlerin kökeni"ni ele almaya çalışmasına rağmen, açıklayamadı. Türlerin kökeni Darwinizm açısından çözümsüzdür. Buraya kadar evrim teorisinin türlerin kökenini açıklama çabasının tamamen çıkmazda olduğunu inceledik. Bu çıkmaz son yıllarda evrimciler tarafından da açıklıkla itiraf edilmektedir. Evrimci biyologlar, Gilbert, Opitz ve Raff, Developmental Biology dergisinde yayınlanan 1996 tarihli bir makalelerinde, "türlerin kökeni, yani Darwin'in problemi, çözümsüz kalmaya devam etmektedir" diyerek durumu özetlerler.117 Ama kamuoyu bu durumdan pek haberdar edilmez. Darwinist sistem, sokaktaki insanın "türlerin kökeninin Darwinizm açısından çözümsüz kaldığını" bilmesini tercih etmez. Bunun yerine, medya ve ders kitapları gibi kanallar aracılığıyla, insanlara evrim masalları anlatılır. Bilim dünyasında "işte öylesine hikayeler" (just-so stories) denen bu masallar, evrim teorisine inanan pek çok insanın da başta gelen motivasyon kaynağıdır. Bu "işte öylesine hikayeler"in çok ünlülerinden birini özetle anlatalım. Hemen her evrimci kaynakta ufak tefek farklılıklarla rastlayabileceğiniz bu hikaye, insanın nasıl olup da "ayağa kalktığı" ile ilgilidir: İnsanların ataları olan insanımsı maymunlar, Afrika'nın ormanlarında, ağaçlarda yaşıyorlardı. İskeletleri eğikti, elleri ve ayakları ağaçları tutmaya uygundu. Sonra bir zaman Afrika'da ormanlık alanlar azaldı ve insanımsılar savanlara doğru göç ettiler. Savanlarda yüksek otların arasında etrafı görebilmek için dik durmak, yani ayağa kalkmak gerekiyordu. Böylece atalarımız ayağa kalktılar, dik yürümeye başladılar. Elleri ise boşta kaldı. Bunun sonucunda ellerini kullanmaya başladılar. Ellerini alet yapımında kullandıkça, zekaları da gelişti. Böylece insan oldular. Bu gibi hikayelere evrimci gazetelerde ve dergilerde sıkça rastlayabilirsiniz. Evrim teorisine inanan ve konu hakkında bilgisiz ya da yüzeysel bilgiye sahip muhabirler, bu hikayeleri okuyucularına sözde bilimsel birer gerçek gibi anlatmayı adeta kendilerine görev edinmişledir. Oysa giderek daha fazla bilim adamı bu hikayelerin hiçbir bilimsel değer taşımadığını kabul ve ilan etmektedir. Londra'daki İngiliz Doğa Tarihi Müzesi'nde uzun yıllar üst düzey paleontolog olarak çalışan Dr. Collin Patterson, şöyle yazmıştır: Bir formun bir diğerine nasıl dönüştüğüne dair hikayeler yazmak ve bu dönüşümün aşamalarının doğal seleksiyon tarafından nasıl seçildiğine dair nedenler bulmak kolaydır. Ama bu hikayeler bilimin bir parçası değildir, çünkü onları test etmenin hiçbir yöntemi yoktur.118 Evrimci paleontolog T. S. Kemp ise, 1999 basımı Fossils and Evolution (Fosiller ve Evrim) adlı kitabında "işte öylesine hikayeler"in bilimsel değersizliğini "kuşların evrimi" konusunda yazılmış olanlarını ele alarak şöyle açıklar: Kuşların kökeni hakkında bir senaryo, Geç Jurasik döneminde, küçük, hafif iki ayaklı dinozorlar üzerinde, gittikçe daha arboreal (ağaçlarda yaşamaya yönelik) bir adaptasyonu kayıran bir seleksiyon olduğu şeklindedir. Ağaçlarda yaşamak, onların yırtıcılardan kaçma yeteneklerini artırmış ve yeni besin kaynakları bulmalarını sağlamıştır. İlave seleksiyon baskıları sırasıyla sıçramayı, süzülmeyi ve sonuçta daldan dala ve ağaçtan ağaca güçlü şekilde uçmayı zorlamıştır. Bu ara formlar, onların yaşadıkları ekolojik koşullar ve maruz kaldıkları selektif güçler hakkındaki varsayımların hiçbiri ampirik (bulgusal) olarak test edilemez. Sonuç şudur ki bu evrimsel senaryo, eleştirel olarak ifade edersek, bir "işte öylesine hikaye"dir.119 Patterson'ın veya Kemp'in ifade ettiği husus, yani söz konusu "işte öylesine hikayeler"in test edilemeyecekleri ve dolayısıyla bilimsel bir değer taşımadıkları, meselenin bir yönüdür. İkinci ve belki de daha da önemli yönü ise, bu hikayelerin aynı zamanda gerçekleşmesi imkansız saçmalıklar oluşudur. Yani bu hikayeler bilimsel olmayışlarının ötesinde, zaten mümkün de değildirler. Bunu açıklamak için, yine insanın evrimi konusunda az önce aktardığımız "ayağa kalkan insanımsılar" hikayesini ele alalım. Bundan 150 yıl önce Jean Baptiste Lamarck, döneminin geri kalmış bilim düzeyiyle böyle bir hikaye öne sürmüştür. Oysa modern genetik göstermiştir ki, yaşam sırasında kazanılan özellik sonraki nesle aktarılmaz. Bunun üstteki hikayeyle ilgisi şudur: Hikayede, insanın sözde atalarının, yaşam sırasında kazandıkları özelliklerle evrimleştikleri varsayımı egemendir. İnsanların "otlar arasında etrafı görebilmek için ayağa kalktıkları ve elleri boşta olduğu için bunları kullandıkları ve böylece zekalarının geliştiği iddia edilmektedir. Bu, tamamen bilim ve akıldışı bir iddiadır. Böyle bir olay hiç yaşanmamıştır. Ayrıca bir canlının dik durmaya çalışarak veya el aletleri kullanarak birtakım özellikler elde etmesi mümkün değildir. Elde ettiğini kabul etsek bile (ki bu bilimsel olarak imkansızdır), bu özellikleri sonraki nesle aktarması mümkün değildir. Dolayısıyla bir maymun kendini zorlayarak iskeletini "dikleştirse" bile, bu özellik sonraki nesle geçmez ve dolayısıyla bir "evrim" gerçekleşmez. Peki nasıl olmaktadır da bir yüzyılı aşkın bir süredir çürümüş olan Lamarckist mantıklar hala topluma empoze edilmeye çalışılmaktadır? Lamarck'ın yanlış tezi bilimsel olarak çürütülmüştür ancak buna rağmen hala kitlelerin zihnine işlenmeye çalışılmaktadır. Evrimciler, bu "işte öylesine hikayeler"in, yaşanan asıl biyolojik evrim sürecinin bir özeti olduğunu söylerler. Onlara göre "ihtiyaçlar evrim doğurmaz"; ama "ihtiyaçlar doğal seleksiyonu belirli bir yönde yönlendirir, bu da o yönde sonuç veren mutasyonları seçtirir." Yani, "insanımsılar ayağa kalktı" dediklerinde, aslında "insanımsıların ayağa kalkması avantajlı olacaktı, işte tam bu dönemde onlara isabet eden bir mutasyon iskeletlerini dikleştirdi, dikleşenler de doğal seçilimle seçildi" demiş olurlar. Bir başka deyişle, "işte öylesine hikayeler"de, hikayenin mutasyonla ilgili kısmının bilimsel açıklaması tamamen göz ardı edilmektedir. Çünkü bu kısım ele alınıp incelendiğinde, ortaya bilimsellikten uzak batıl bir inanç çıkacaktır. Evrimcilerin mutasyonla ilgili "işte öylesine hikayeleri"nde bir canlı neye ihtiyaç duyuyorsa, hangi durum onu daha "avantajlı" hale getiriyorsa, o ihtiyacını karşılayacak, o durumu sağlayacak bir mutasyonun mutlaka meydana geleceği varsayılmaktadır. Üstelik bugüne kadar genetik bilgiyi geliştiren tek bir mutasyon bile gözlemlenmemişken... Bu senaryoya inanmak, canlılara, her ihtiyaç duydukları şeyi sağlayan sihirli bir değneğe inanmak gibi bir şeydir. Batıl inançtır. Bu çok önemli gerçeği teşhis edenlerden biri, evrim teorisine prensipte inanmasına rağmen Darwinizm'e şiddetle karşı çıkan, Fransız Bilimler Akademisi'nin eski başkanı olan ünlü Fransız zoolog Pierre Grassé'dir. Grassé mutasyonlar hakkındaki garip Darwinist inancı şöyle tarif etmektedir: Mutasyonların havyanların ve bitkilerin ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladığına inanmak, gerçekten çok zordur. Ama Darwinizm bundan fazlasını da ister: Tek bir bitki, tek bir hayvan, binlerce ve binlerce tam olması gerektiği şekilde faydalı tesadüflere maruz kalmalıdır. Yani mucizeler sıradan bir kural haline gelmeli, inanılmaz derecede düşük olasılıklara sahip olaylar kolaylıkla gerçekleşmelidir. Hayal kurmayı yasaklayan bir kanun yoktur, ama bilim bu işin içine dahil edilmemelidir.120 Kısacası Darwinizm hayal kurmaktır. Bilimle ilgisi yoktur. Tüm dünyaya bilimsel gerçekler gibi anlatılan "işte öylesine hikayeler"in ise, en ufak bir bilimsel dayanağı bulunmamaktadır. Tüm bu hikayelerin ortak özelliği, canlıların belirli bir ihtiyacının tanımlanması ve sonra da bu ihtiyacın mutasyonlar tarafından karşılanmış olduğunun varsayılmasıdır. Söz konusu ihtiyaç evrimciler tarafından "evrimsel baskı" olarak nitelenir. (Örneğin savanların yüksek otları arasında ayağa kalkma ihtiyacı, "evrimsel bir baskı"dır.) "Gerekli mutasyonların kullanıma hazır olduğunu varsaymak" ise, sadece Darwinizm'e körü körüne inanmakla mümkün olabilir. Böylesine körü körüne bir dogmatizme kapılmayan herkes, "işte öylesine hikayeler"in bilimle ilgisi olmayan uydurmalar olduğunu görecektir. Nitekim "işte öylesine hikayeler"in içyüzünü artık evrimci bilim adamları da yüksek sesle ifade etmeye başlamış durumdalar. Bunun yeni bir örneği, New York Times'da yayınlanan tipik bir "işte öylesine hikaye" üzerine Amerikan Doğa Tarihi Müzesi Antropoloji bölümü başkanı Ian Tattersall'un yaptığı yorum oldu. New York Times'da yayınlanan haberde, "İnsanlar evrim sürecinde neden tüylerini yitirdiler?" diye soruluyor ve buna dair anlatılan çeşitli avantajlılık senaryoları aktarılıyordu. Tattersall ise şöyle diyordu: "Tüy kaybının avantajlarına dair her türden fikir mevcut, ama bunların tümü 'işte öylesine hikayeler'."121 Mutasyon ürünü olan sakat eller. Ünlü Nature dergisinin bilim editörü ve evrim konusundaki pek çok makale ve kitabın yazarı Henry Gee, bir evrimci olmasına rağmen, bir organın kökenini onun yararlarından bahsederek açıklamaya çalışmanın ne kadar yanlış olduğunu 1999 basımı kitabında şöyle açıklıyordu: ... Burunlarımız gözlük taşımak için yapılmıştır, dolayısıyla gözlüklerimiz vardır. Evet, evrimci biyologlar herhangi bir yapıyı onun mevcut yararından söz ederek açıklamaya çalıştıklarında bu mantığı kullanmış oluyorlar. Oysa söz konusu mevcut yarar, bize o yapının nasıl evrildiği hatta o yapının evrimsel tarihinin onun şeklini ve özelliklerini etkileyip etkilemediği konusunda hiçbir şey söylemez.122 Bu açıklamalar çok önemlidir. Çünkü muhtemelen bundan sonra da başta bir kısım medya olmak üzere evrimci kaynaklarda "işte öylesine hikayeler"e rastlayabilirsiniz. Bunların hiçbir kanıtı olmayan içi boş masallar olduğuna dikkat etmek gerekir. Bu hikayelerin oluşturulmasında hep aynı yöntem izlenir. Önce bir canlıya ait bir özelliğin avantajlı yönü veya yönleri tarif edilir. Sonra bu avantajın nasıl evrimleşmiş olabileceğine dair bir senaryo uydurulur. Elbette bu şekilde üretilecek evrimci tezlerin pratikte bir sınırı yoktur. "Filin hortumu yerden yiyecek toplamada avantaj sağlar o halde filin hortumu yerden yiyecek toplamak için evrimleşmiştir" veya "zürafanın boynu yüksekteki dallara ulaşmasını mümkün kılar o halde zürafanın boynu yüksekteki yapraklara uzanmak için evrimleşmiştir" gibi… Bunlara inanmak, doğada canlıların her ihtiyacını karşılayan bir "sihirli evrim değneği" olduğuna inanmaktır. Yani hurafeye inanmaktır. Bu hurafenin içyüzü ise her geçen gün biraz daha ortaya çıkmaktadır. Bölüm başından bu yana incelediklerimize bakarak diyebiliriz ki; "Türlerin Kökeni"nin rastlantısal bir evrim süreci olduğu iddiası, Darwin'in 19. yüzyılın ilkel bilim düzeyi içinde yaptığı yanlış çıkarımların bir sonucudur. 20. yüzyıl boyunca yapılan tüm gözlem ve deneyler, doğada yeni türler ve daha üst kategoriler üreten bir mekanizma olmadığını göstermiştir. Bilim, Darwinist yanılgıyı yıkmıştır. Ve türlerin gerçek kökeninin "bilinçli tasarım" (yani yaratılış) olduğu, tüm canlıları üstün ilim sahibi Yüce Allah'ın yarattığı gerçeği açığa çıkmıştır.

http://www.biyologlar.com/bir-zamanlar-turlerin-kokeni-turlesme-saniliyordu

EVRİM KURAMI ve TEORİLERİ 1

Evrim kuramının özü maymun sorunu mudur? Darwin,maymundan geldiğimizi mi söyledi? Maymundan geliyor olmakla kurttan geliyor olmak neyi fark ettirir? Darwin,Evrim kuramını hangi araştırmalar sonucu ortaya koydu? Doğal seçilim nedir? Yaşamın ortaya çıkışında rastlantının rolü var mıdır? Bugün yaşamın nasıl oluştuğu konusunda sağlam bir kurama sahip miyiz? Yaratılış kuramları ile Evrim kuramının farkı nedir?Erzurumlu İbrahim Hakkı,Darvin’den yüz yıl önce maymundan geldiğimizi nasıl söyledi? İslam toplumlarındaki bilimin parlak yüzyılları olan 8. ve 12. yy'larda evrim kuramının pırıltılarını savunan İslam bilgeleri var mıdır? Evrim kuramını reddetmek,bizlere Türkiye'mize neler kaybettirir? Zümrütten Akisler : Charles Darvin’den bilimsel düşünme dersleri... A. M. C. Şen gör 27 Aralık 1831'de Majestelerinin Gemisi Beagle, dünyanın etrafını dolaşmak üzere İngiltere'nin Plymouth limanından demir aldığı zaman yolcuları arasında bulunan "geminin doğa bilimcisi" Charles Darwin henüz 22 yaşında, teşebbüs ettiği tıp ve ilâhiyat eğitimlerinin her ikisinde de pek bir varlık gösterememiş, yaşamında tutacağı yol pek de belli olmayan gencecik bir adamdı. Gitmesine baştan razı olmayan babasına gemide harçlığından fazlasını harcayabilirse iki misli akıllı sayılacağını söylediğinde, yetenekli ve deneyimli taşra doktoru Robert Darwin oğluna gülümseyerek "ama herkes bana senin çok akıllı olduğunu söylüyor!" cevabını vermişti. "Herkes" haklı çıktı. Bu gencecik adam, 1837'de İngiltere'ye geri geldiğinde birinci sınıf bir doğa bilimci olup çıkmıştı. Evrim kuramı onun bilimin kalıcı hazinelerine kattığı tek mücevher değildir. Pasifik Okyanusunda yol alırken karşılaşılan sayısız atoller (dairemsi mercan adaları) genç adamın dikkatini çekmişti. Bu garip yapılar nasıl oluşuyordu? Mercanların küçük hayvancıklar oldukları, yaşayabilmek için mutlaka güneş ışığına ihtiyaçları olduğu, bu nedenle de yaklaşık 200 metrenin altında yaşayamayacakları biliniyordu. Atollerin dairesel şekilleri, bunların deniz altı yanardağlarının kraterlerinin kenarlarında büyümüş mercan kolonileri olduğu fikrini doğurmuştu. Geminin küpeştesinden yanindan geçtikleri atollerin ve içlerindeki turkuvaz la günlerin doyulmaz güzelliklerinin büyüsü içinde Darwin, bu teoriyi düşünüyordu: Her bir atol, bir krater! Iyi de niçin tüm kraterler "tesadüfen hep deniz seviyesinden yalnizca iki yüz metre derinlikteki alan içinde bulunsunlar?" Haydi diyelim ki deniz dibinin engebelerinden ötürü bu böyle olsun. Peki, ya set resifleri denilen ortada bir kara parçasini çevreleyen atol benzeri mercanlar? Ya saçak resifleri adi verilen ortadaki bir karaya dogrudan bagli gelişenler? Hele set resiflerinin açiklanmasi için herkesin kabul ettigi kurama göre ortadaki karanin etrafinda bir de krater bulunmasi geregi? Ya Avustralya'nin tüm kuzeydogu sahili boyunca uzanan o binlerce kilometrelik dev set resifi? Onun da mi krateri var? Bazilari mercanlarin sualti dag zirvelerinde oluştugunu savunuyor bu tür dümdüz mercan setlerini veya atol siralarini görünce: O dag siralarinin tepeleri hep ayni seviyede miydi? Nerede böyle bir dag silsilesi görülmüş ki? Kafasında bu sorular uçuşan genç, diyor ki, atollerin hepsinin deniz seviyesinde bulundukları açık, daha yukarı tırmanmıyorlar. Bazı yerlerde yükselmiş resifler var: Onlardaki mercanlar ölmüş. Bugünkü dairesel mercan adalarında deniz dış kısımda hızla derinleşiyor, atol lagünleri ise hep sığ. Diyelim ki bunlar tepe yükseklikleri çeşitli olabilen bir dağ silsilesinin yavaş yavaş deniz dibine çökmesiyle oluşmuş olsunlar. O zaman ne olacak? Denizin içine dalan tepenin çevresine önce saçak resifleri oluşacak; tepenin çökmesi devam ettikçe bunlar sırayla önce set sonra da tepe tamamen sular altında kalınca atol resiflerine dönüşecekler. Çökme ne kadar devam ederse etsin, resif yalnız 200 metre derinlikte yaşayabildiğine göre her mercan nesli bu derinliğin altına çöken ve ölenlerin kalıntıları üzerinde yaşamağa ve kireçtaşından iskeletlerini yapmağa devam edeceklerdir. Bu yeni teoriyi geliştiren genç, hemen önüne haritalari aliyor. Bir de bakiyor ki atollerin oldugu yani kendi kuramina göre çökme olan yerlerde faal volkanlar yok denecek kadar az, halbuki daha önce gördügü, Güney Amerika Andlari gibi yükselen yerlerde yanardagdan geçilmiyor. Hemen bir yükselen ve alçalan alanlar haritasi hazirliyor ve yanardaglarin dagilimiyla birlikte bunlarin yer kabugunun dinamizmine işaret ettigini vurguluyor. Darvin’in mercan adalarinin köken ve gelişimleri hakkindaki kurami 1960'li yillarda gelişen levha tektonigi kuramiyla yepyeni ve büyük bir destek daha kazandi. Birkaç gözlem ve bunlarin çok siki bir mantiksal analizinden türeyen bu kuram Darvin’e "bütün imkânsiz şiklari temizlersen, geriye kalan ne derece olanaksiz gibi görünse de dogrudur" diye ifade edilebilecek olan "dişlama kurali"ni ilham etmişti. Ama yillar sonra kendisinin deniz taraçalari diye yorumladigi Glen Roy 'un "paralel yollari" denen taraçalarinin aslinda buzul gölleri tarafindan oluşturuldugunu Agassiz kanitlayinca, Darwin bilimde "dişlama ilkesine" de güvenmenin dogru olmadigini anladi ve bunu açik kalplilikle itiraf etti: "Insan dogada hiç kimsenin o ana kadar görmedigi süreçlerin olabilecegini asla unutmamali." İşte biyolojik evrim kuramı, böyle deneyimli bir düşünce ustasının, gelmiş geçmiş en büyük doğa bilimcilerden biri olmakla kalmayıp, aynı zamanda büyük de bir bilim felsefecisi olan bir kişinin ürünüdür. Darvin’in düşünce berraklığını ben geçmişte düşüncesini yakından tanıdığımı sandığım yalnız iki insanda bulabildim: Al bert Einstein ve Mustafa Kemâl. (Cumhuriyet Bilim Teknik, 9 Aralık 2000) İnsanlar ve Hayvanlar: Konuşma ve Düşünce “ Platon, diyaloglarından birinde, Protagoras' ın ağzına, insanın kökeni üzerine bir masal verir: İnsanlar, canlı yaratıklar, tanrılarca ateşten ve topraktan yapılmışlardı. Yaratıldıktan sonra, Prometheus ve erkek kardeşi Epimetheus, her tür, kendini savunacak araca sahip olabilsin diye, tırnak, kanat ya da yer altında barınaklar vererek kendi yeteneklerini bağışladı onlara. Soğuğa karşı korunmak için hayvan kürklerine, derilerine sardı onları; bazılarına, diğerlerinin doğal avı olma yazgısını verdi, ama aynı zamanda onları son derece doğurgan yaparak yaşamı sürdürmelerini sağladı. Bütün bunlar, kardeşinin yönetimi altında Epimetheus tarafından yapıldı, ama görevinin sonunda farkına vardı ki, eldeki bütün yetenekleri istemeyerek (hayvanlara) bağışlamış, insanlara hiçbir şey kalmamıştı. Prometheus da insanı yok olup gitmekten korumak için ateşi verdi ona… Bu örnekte,insan ateşi Prometheus’tan ya da başka bir tanrıdan hediye olarak almamıştır kendi us gücüyle kendi içi bulmuştur onu. Yunanlıların kendi de biliyordu bunu çünkü Prometheus figürünü insan zekasının bir simgesi olarak yorumluyorlardı. Ayrıca zekanın bir başka yetenekten,aynı zamanda özellikle insanın konuşma yeteneğinden ayrılmaz olduğunu da biliyorlardı. İnsan,logosa sahip olmakla hayvanlardan ayrılır;ustur bu, anlayıştır ve konuşmadır. Onu yaratıkların efendisi,doğanın sahibi,kartaldan daha hızlı,aslandan daha güçlü yapan da budur. Nasıl elde etti bunu? Mitin verdiği yanıta göre,öteki hayvanların sahip olduğu saldırı ya da savunmaya yarayan bedensel gelişmelerde yetersiz olduğu için elde etti onu. Bunlar olmayınca,yok olup gitme tehlikesiyle yüz yüze geldi ve böylece,görüldüğü gibi onları geliştirmeye zorlandı. Bu mitin özü bilimsel bir hakikat tır. Genel olarak hayvansal yaşamin çeşitli biçimleri dogal ayiklanmayla çok uzun bir süre içinde evrimleşmiştir; bu yolla, kendilerini az ya da çok başariyla farkli ortamlara ve birbiri ardindan gelen ortam degişikliklerine uydurarak farklilaşmişlardir. Iklim koşullari yeryüzünün farkli yerlerinde farkli olmakla kalmayip,her yerde, bir takim daha küçük ya da daha büyük degişikliklere de ugramiştir. Çevre degiştigi için hiçbir hayvan türü hiçbir zaman çevresine tam olarak uyamaz;kendisini belli bir dönemin koşullarina kusursuz bir biçimde uydurmuş olan bir tür, daha az özelleşmiş diger türler artar ve çogalirken,ayni nedenle bir süre sonra güçsüz duruma gelebilir. İnsan, hayvanların en yüksek sınıfı olan kendisinden başka insansıları ve maymunları da içine alan primatlardan biridir. Diğer memeli sınıfları,kedi ve köpeği içine alan etoburlarla,at ve sığırı içine alan toynaklılardır. (G. Thomson, İlk Filozoflar s: 25-27) Atalarımız İnsanın, hatta bütün yaşamın köklerini nasıl biliyoruz? Alan Moorehead, Charles Darvin’in 1835'te HMS Beagle ile yaptığı uzun yolculuk sırasında evrimle ilgili kuramının ın ilk tohumlarının kafasında belirlediği yer olan Galapagos Adaları'nı ziyaretini sürükleyici bir dille anlatır: Pasifik’teki bütün tropik adalar arasında Tahiti’den sonra en ünlüsü Galápagos adalarıydı Ancak bu adalarda insanı beğenebileceği pek bir şey yoktu. Tahiti takımadası gibi bereketli ve güzel olmadıkları gibi,denizde izlenen alışılmış yolların da çok dışındaydı. Adaların ünü tek bir şeyden kaynaklanıyordu; dünyadaki öteki adalardan farklı olarak son derece ilginçtirler. Beagle için çok uzun bir yolculukta sığınılacak limanlardan biriydi yalnızca, ama Darwin için bundan daha fazlaydı;çünkü burası,onun yaşamın evrimiyle ilgili taşladığ ğı yerlerdi. Kendi sözleriyle “Burada,gizemler gizemi o büyük olgunun,bu dünyada yeni varlıkların ortaya çıkışının gizine zamanda ve uzamda daha yaklaştığımızı hissediyoruz.” Fakat Beagle’ın mürettebatı için adalar daha çok bir cehennemi andırıyordu. Gemi, takımadanın en doğusunda yer olan Chatham Adası’na yaklaşırken,kıvrılıp bükülerek çevreyi kaplayan korkunç lavlardan oluşmuş,taşlaşıp kalan fırtınalı bir denizi andıran bir kıyı gördüler. Hemen hemen yeşil tek bir şey bile yoktu;iskelete benzeyen zayıf çalılar adeta yıldırımla kavrulmuş gibiydiler ve ufalanmış kayalar üzerinde tembel tembel iğrenç kertenkeleler yürüyordu.Kaararan sıkıntılı gök havada asılı duruyor,baca şapkaları gibi dikilmiş küçük volkanik koni ormanı Darvin’e doğup büyüdüğü Staffordshire’daki dökümhaneleri anımsatıyordu. Havada bir yanık kokucusu bile vardı. Beagle’ın kaptanı Robert Fitzroy’un yorumu “Cehenneme yaraşır bir kıyı” biçiminde oldu. Beagle, bir aydan uzun bir sare Galapagos’ta dolaşip ilginç bir noktaya her ulaştiginda bir kayik dolusu adami keşif yapmalari için birakti. Bizi ilgilendiren grup James Adasi’nda karaya birakilan gruptur. Darwin burada iki subay ve iki gemiciyle birlikte,yanlarinda bir çadir ve erzak,karaşa ayak basti, Fitzroy da bir haftadan sonra geri gelip onlari aylaşa söz verdi. Deniz kertenkeleleri açık kocaman ağızları,boyunlarında keseleri ve uzun düz kuyruklarıyla yaklaşık bir metrelik minik birer ejder olup çıkmışlardı; Darwin onlara “karanlığın minik şeytanları” diyordu. binlercesi bira araya toplanmıştı ve gittiği her yerde önünden kaçışıyorlardı. Üzerinde yaşadıkları ürkütücü kaya kayalardan bile daha karaydılar. Sahildeki öteki yaratıkların da farklı tuhaflıkları vardı: Uçamayan karabataklar,ikisi de soğuk deniz yaratığı olan ve hiç tahmin edilemeyeceği halde burada tropik sularda yaşayan penguenler ve ayı balıkları,bir de kertenkelededir üzerinde kene avlayan bir kızıl yengeç. Adanın iç kısımlarında yürüyen Darwin, dağınık bir öbek kaktüsün arasına vardı; burada da iki koca kaplumbağa karınını doyurmaktaydı. küp gibi sağırdılar,ancak burunlarının dibine kadar yaklaşınca onu 1farkettiler. sonra da yüksek sesle tıslayıp boyunlarını içeri çektiler. Bu hayvanlar o denli büyük ve ağırdılar ki yerlerinden kaldırmak ya da yana çevirmek olanaksızdı-bir insan ağırlığını da hiç zorlanmadan taşıyabiliyorlardı.(s: 138) Kaplumbağalar daha yukarıdaki bir tatlı su kaynağına yöneldiler; birçok yönden gelene geniş patikalar tam orada kesişiyordu. Darwin, çok geçmemişti ki kendini iki sıralı garip bir geçit töreninin ortasında buldu. Bütün hayvanlar ağır ağır ilerliyor,arada bir yol boyunca rastladıkları kaktüsleri yemek için yürüyüşlerine ara veriyorlardı. Bu geçit töreni bütün gün ve gece devam etti durdu. sanki çok uzun çağlardır sürüp gidiyordu. Bu dev hayvanlar çok savunmasızdılar. Balina avcıları gemilerine erzak sağlamak içir bir kerede yüze yakınını alıp götürüyordu. Darvin’in kendisi de bunların yavru olanlarından üçünü yakalıd, sonrada da Beagle’a yükleyip canlı canlı İngiltere’ye kadar götürdü. Doğal tehlikeler de onları bekliyordu. Yavru kaplumbağalar daha yumurtadan çıkar çıkmaz leş yiyici bir tür şahinin saldırısan uğruyorlardı. Buradaki başka garip yaratik da kara iguanalariydi. Bunlar hemen hemen deniz iguanalari kadar-bunlarin 1.5 metre olanlari hiç de az degildi- iri, onlardan biraz daha çirkindi. Bütün sirtlarin kaplayan dikenleri,sanki üzerlerine yapişmiş gibi görünen portakal rengi ve tugla kirmizisi ibikleri vardi. karinlarini,daha etli parçalara ulaşmak için çok yükseklere tirmanarak,yaklaşik 9 metre boyundaki kaktüs agaçlari üzerinde doyuruyorlardi;çogu zaman da kurt gibi aç görünüyorlardi. Darwin bir gün onlarin bir öbegin üzerine bir dal firlattiginda bir kemik çevresinde dalaşan köpekler gibi dala saldirmişlardi. Yuvalari o kadar çoktu ki yürürken Darvin’in ayagi sürekli birine giriyordu. Topragi bir ön bir art pençelerini kullanarak şaşirtici bir hizla kazabiliyorlardi. Keskin dişleri ve tehdit kar bir havalari vardi;ama hiç de isiracakmiş gibi görünmüyorlardi. “aslinda yumuşak ve uyuşuk canavarlardi” kuyruklariyla karinlarini yerde sürükleyerek yavaş yavaş yürüyorlardi ve sik sik kisa bir tavşan uykusu için duruyorlardi. Bir keresinde Darwin onlardan birini topragi kazip tamamen altina girene kadar bekledi, sonra da kuyrugundan tutup çekti. kizmaktan çok şaşiran hayvan birden döndü ve “Kuyrugumu neden çektin?” der gibi öfkeyle Darvin’e bakti. Ama saldirmadi. Darwin,James Adası’nda,hepsi de eşsiz,26 kara-kuşu türü saydı. “Çok nadir olduklarını tahmin ettiğim kuşları da dikkatle inceledim” diye yazdı[eski hocası] John Henslow’a.İnanılmaz ölçüde uysaldılar. Darvin’i büyük ve zararsız başka bir hayvan olarak gördüler ve yanlarından her geçtiğinde çalıların içerisinde kımıldamadan oturdular. Darwin,Charles adasında bir pınarın başına elinde bir değnek oturmuş, su içmeye gelen güvercinlerle ispinozları avlayan bir çocuk gördü; çocuk öğle yemeklerini bu basit yöntemle çıkarma alışkanlığındaydı. Kuşlar hiç de yaşadıkları tehlikenin farkında görünmüyorlardı. “Yerli sakinler çevreye yeni gelen bir yabancının beceri ya da gücüne alışana kadar, yeni gelen bu yırtıcı hayvanın çevrede çok büyük bir tahribat yaratacağı sonucuna varabiliriz” diye yazdı Darwin. Büyülü bir hafta böyle geçti; Darvin’in kavanozları bitkilerle, deniz kabuklarıyla, böceklerle, kertenkelelerle ve yılanlarla doldu. Herhalde cennet bahçesi böyle olamazdı;yine de adada “bir zamandışılık ve bir masumluk” vardı. Doğa büyük bir denge içindeydi;orada bulunan tek davetsiz misafir insandı. Bir gün tam bir daire oluşturan bir krater gölünün etrafında yürüyüşe çıktılar. Göl yaklaşık bir metre derinliğindeydi ve parlak beyaz bir tuz tabanın üzerinde kımıltısız uzanıyordu. kenarlarında pırıl pırıl yeşil bir perçem oluşmuştu. Bu doğa harikası yerde alina avına çıkmış bir geminin isyancı tayfaları kısa bir süre önce kaptanlarını öldürmüştü. Ölen adamın kafatası hala toprağın üzerinde duruyordu. Beagle orada Darvin’in arzuladığı kadar çok kalmadı. “Bir bölgede en ilgi çekici şeyin n olduğunu bulur bulmaz oradan aceleyle ayrılmak çoğu yolcunun yazgısıdır.” Geminin arka tarafında topladığı örnekleri seçip ayırmaya başladığında,birden, çok önemli bir şey dikkatini çekti: Çoğu yalnız bu adalarda bulunan,başka hiçbir yerde bulunmayan eşsiz türlerdi bunlar ve bu, bitkiler için olduğu kadar sürüngenler,kuşlar,balıklar kabuklular ve böcekler için de doğruydu. Güney Amerika’da karşılaşılan türlere benzedikleri doğruydu;ama aynı zamanda çok da farklılardı. “En çarpıcı olanı” diye yazdı (s:140) dana sonra Darwin, “bir yandan yeni kuşlarla,yeni sürüngenlerle,yeni kabuklularla,yeni böceklerle,yeni bitkilerle, bir yandan da kuşların ses tonları,tüy renklerinin tonları gibi ufak tefek sayısız yapı özelliğiyle kuşatılmış olmak;hem patagonya’nın ılıman ovalarını hem de Kuzey Şile’nin kavurucu çöllerini çok hatırlatan yerlere sahip olmak.” Başka bir keşfi daha oldu: Birçok ada birbirinden yalnizca 50-60 mil uzakliktaydi;ama türler adadan adaya bile farklilik gösteriyordu. Bu, ilk kez çeşitli adalarda vurulmuş alayci-ardiçkuşlarini karşilaştirirken dikkatini çekti,daha sonra da takimadanin vali yardimciligini yapan Bay lawson bir kaplumbaganin kabuguna bakinca onun hangi adadan geldigini bilebilecegini söyledi .. Küçük ispinozlarda bu çok daha belirgindi. İspinozlar sönük görünüşlü,kulağa hoş gelmeyen kötü ötüşleri olan kuşlardı; hepsi kısa kuyrukluydu;çatılı yuvalar yapıyorlar, bir kerede pembe benekli dört yumurtanın üstüne kuluçkaya yatıyorlardı. tüylerini rengi belli ölçülerde değişiklik gösteriyordu.: Yaşadıkları adaya göre lav karası ile yeşil arasında değişiyordu (Bu denli donuk görünümlü olan yalnız ispinozlar değildi;sarı göğüslü çıt kuşu ile kızıl sorguçlu sinekçil dışında kuşların hiçbirinde tropik bölgelerin o bilinen parlak renkleri yoktu.). Ama Darvin’i en çok şaşırtan şey ispinozların farklı türlerinin sayısı ve gagalardaki çeşitlilikti. İspinozlar bir adada fındıkları ve tohumları kırmak için güçlü ve kalın gagalar geliştirmişlerdi;bir başkasında gaga böcek yakalamasını sağlamak için küçüktü;yine bir başkasında meyve ve çiçeklerle beslenmeye uygun bir hale gelmişti. Hatta bir kaktüs iğnesiyle deliğindeki kurdu çıkarmayı öğrenmiş bir kuş bile vardı. Belli ki ispinozlar farkı adalarda farklı yiyecekler buldular ve birbirini izleyen kuşaklar boyunca kendilerini buna uyarladılar. kendi aralarında başka kuşlarla karşılaştırıldığında bu kadar çok farklılaşmaları,bu kuşların ilkin Galapagos adalarında ortaya çıktıklarını düşündürdü., Bir dönem, büyük bir olasılıkla oldukça uzun bir dönem, belki yiyecek ve yurt konusunda hiç rakipleri olmadı, bu da onların(s:141) başka türlü olsaydı onlara kapalı olacak yönlerde evrimleşmelerine izin verdi. Örneğin ispinozlar olağan koşullarda,ortalıkta zaten etkili ağaçkakanlar dolaştığı için türler gibi ağaçkakan yönünde evrime uğramazlar; sonra küçük bir ağaçkakanı Galapagos’a yerleşmiş olsaydı büyük bir olasılıkla ağaçkakan ispinozu hiç evrimleşmezdi. Aynı şekilde,fındık yiyen ispinozlar,böcek yiyen ispinozlar ve meyve ve çiçekle beslenen ispinozlar kendi tarzlarını geliştirmeleri için kendi hallerinde bırakılmışlardı. Yalıtım yeni türlerin kaynağı olmuştu. Burada büyük bir ilke gizliydi. Doğal olarak Darwin onun bütün sonuçlarını birden kavramadı. Günlükçünü yayımlanan ilk basıksında ispinozlardan çok az söz etti;ama çeşitliklileri ve uğradıkları değişiklikler daha sonra doğal seçme ile ilgili kuramının büyük kanıtları oldu. Fakat o zamana kadar olağanüstü ve tedirgin edici bir buluşun kıyısında olduğunu anlamadı. Bu noktaya gelene kadar,değişikliğe uğramayan türlerin yaratıldığı yollu geçerli inanca asla açık açık karşı çıkmadı,ama bu konuda gizli bir takım kuşkularının olması da pek ala olasıdır. Fakat burada,Galapagos’ta,farklı adalarda farklı alaycı kuş,kaplumbağa ve ispinoz biçimleriyle,aynı türün farklı biçimleriyle karşı karşıya gelince,çağının en temel kuramlarını sorgulamak zorunda kaldı. Aslında iş bu kadarla da kalmıyordu;şimdi kafasını kurcalayan fikirlerin doğru olduğu kanıtlanırsa,Yeryüzü’nde yaşamın kaynağı ile ilgili olarak kabul edilen bütün kuramlar yeniden gözden geçirilmek zorunda kalınacak,Tekvinin -Adem ile Havva ve Tufanla ilgili öykülerin-kendisinin de bir boş inançtan başka bir şey olamadigi gösterilmiş olacakti. Bir şeyler kanitlamak için yapilacak araştirmalar ile soruşturmalar yillarca sürebilirdi;ama en azindan kuramsal olarak yap-bozun bütün parçalardi yerli yerine konmuş görünüyordu. Düşüncelerini geçici ve varsiyyimsal olarak bile Fitzoy’a kabul ettiremedi. Iki adamin daha sonraki yazişmalarina bakarak aralarindaki tartişmayi yeniden canlandirmak,Galapagos’tan uzaklaşirken kah dar kamaralarinda ,kah (s: 142) gecenin ayazinda kiç güvertesinde, büyük bir anatla birbirlerini ikna etmeye çalişan genç insanlara özgü bir güçle savlarini ileri sürüşlerini gözümüzün önüne getirmek olanakli. Darvin’in savı ana hatlarıyla şuydu: Bildiğimiz dünya tek bir anda birden yaratılmadı;son derece ilkel bir şeyden yola çıkarak evrimleşti ve hala değişmekte. Bu adalar olup bitenlerle ilgili harika bir örnekti. Çok yakın zamanlarda volkanik bir patlama sonucunda denizin üzerinde belirdiler. İlk zamanlarda üzerinde hiçbir yaşam yoktu. Bir süre sonra kuşlar geldi. Gübrelerinde bulunan, hatta büyük bir olasılıkla da ayaklarındaki çamura yapışmış tohumlara toprağa bıraktılar. Deniz suyuna dayanıklı başka tohumlar da Güney Amerika anakarasından yüzerek geldi. Yüzen kütklerin ilk kertenkeleleri buralara kadar taşımış olması olasıdır. Kaplumbağalar denizin kendisinden gelip kara kaplumbağalarını geliştirmiş olabilirler. her tür geldikten sonra kendisini adada bulunan yiyeceğe-bitkilere ve hayvansal yaşama- uyarladı. Bunu yapamayanlar ile kendilerini öteki türlere karşı koruyamayanların ise soyları tükendi. kemikleri daha önce Patagonya’da bulunan dev yaratıklara olan da buydu;düşmanlarının saldırısına uğradılar ve ortadan kalktılar. Her yaşayan şey bu süreçten geçmiştir. İnsan,çok ilkel, hatta maymundan bile çok daha ilkel bir yaratık olduğu zamanlarda bile rakiplerinden daha hünerli ve daha saldırgan olduğu için, yaşamını devam ettirip büyük bir başarı kazandı. Aslında Yeryüzündeki bütün yaşam biçimlerinin tek bir ortak atadan çıkmış olması da olasıdır. Fitzroy, bütün bunların, Kutsal Kitapla tam bir çelişki içinde oldukları için,kafir saçmalıkları olduğunu düşünmüş olmalı. İnasan. orada kesin bir biçimde belirtildiği gibi, Tanrının kendi suretinde, mükemmel olarak yaratıldı; her tür, hayvanlar kadar bitkiler de ayır ayrı yaratıldı ve hiç değişmedi. Bazılar ı yok olup gitti, hepsi o kadar. Hatta Fitzroy,ispinozların gagaları sorununu kendi kuramlarının destekçisi yapacak kadar ileri gitti: “Bu, her yaratılmış şeyin amaçlandığı yere uyum sağlamasını sağlayan Sonsuz Bilgelik’in o hayranlık uyandırıcı işlerinden biriymiş gibi görünüyor.” Fitzroy’un Kutsal Kitapla uyumlu düşünceleri yolculuk süresince gittikçe daha da katilaşti. O, anlamaya çalişmamiz gereken kimi şeler olduguna inaniyordu;evrenin ilk kaynagi, bütün bilimsel araştirmalarin erişimi dişinda bulunmasi gereken bir giz olarak kalmaliydi. Fakat Darwin çoktandir bunu kabul etmekten çok uzakti; Kutsal Kitap’a takilip kalamazdi,onun ötesine geçmek zorundaydi. Uygar insan bütün sorularin en can alicisini-"biz nereden geldik?” sorusunu- sormaya, soruşturmalarini kendisini götürdügü yere kadar götürmeye devam etmekle yükümlüydü. Bu tartışmaya bir son vermek mümkün olmayacaktı. Tartışma, biri bilimsel ve araştırmalara açık, öteki dinsel ve tutucu, karşıt iki görüşün 25 yıl sonra Oxford’da yapılan o sert toplantıdaki çatışmasının bir ön hazırlığıydı.” Ne var ki bir grup insan, yani Kilise, Darvin’in kuramına şiddetle karşı çıktı. Darvin’in Türlerin Kökeni adlı kitabının yayımlanması bilim ile din arasında sert bir tartışmaya yol açtı. Darvin’in çekingenliği kendisinin bu tartışmada yer almasını engelledi;ama evrimle ilgili kavgacı savunmalarıyla “Darwin’in Buldoğu” lakabını alan dostu Thomas Huxley’in sözünü sakınmak gibi bir özelliği yoktu. Huxley ile Piskopos Wilberforce arasındaki kavga, Ronald Clark’in Darwin biyografisinde şöyle anlatılır: “Britanya İleri Araştırmalar Kurumu’nun 1860 yazında Oxford’da yaptığı yıllık toplantıda[ Darwin’in kuramı konusundaki] kuşkular boşlukta kaldı. Kurum üyeleri 19. yy bilim tarihinin en parlak sahnelerinden birine tanık olacaklardı. Bu, Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce ile Thomas Huxley’in bir tartışma sırasında karşılıklı atışmalarından oluşan bir sahneydi. Çağının öteki kilise adamları gibi Wilberforce da bilimsel bakımdan tam bir karacahildi.(s: 144). Tartışma beklendiği için salon tıka basa doluydu. Wilberforce’un, Huxley’in de daha sonra yazacağı gibi “birinci sınıf bir tartışmacı” olmak gibi bir ünü vardı: “kartlarını uygun oynasaydı evrim kuramını yeterince savunma şansımız pek olmazdı.” Wilberforce, akıcı ve süslü bir konuşmayla, kendisini yenilgiye uğratmak üzere olduğunu belirttiği Huxley’e övgüler düzdü. Ardından ona döndü ve “soyunun büyük annesi mi yoksa büyük babası tarafından mı maymundan geldiğini” öğrenmek istedi. Huxley rakibine döndü ve haykırdı: “Tanrı onu ellerime teslim etti.” “Eğer” dedi [kürsüden], “bana bir büyük baba olarak zavallı bir maymunu mu yoksa doğanın büyük bir yetenek ve güç bahşedip bunlarla donattığı;ama bu yetenekleriyle gücünü yalnızca birtakım eğelnceli sözleri ağırbaşlı bilimsel bir tartışma gibi sunmak amacıyla kullanan bir insanı mı yeğlersin? diye soracak olsalar, hiç duraksamadan tercihimin maymundan yana olduğunu söylerdim.” Huxley bildiği en güçlü darbeyle karşılık vermişti.Bir piskoposu küçük düşürmek,bundan bir ya da birkaç yüzyıl önce pek rastlanır bir şey değildi;hele halkın önünde, kendi piskoposluk bölgesinde küçük düşürmek neredeyse hiç görülmemişti. Dinleyiciler arasında oranın ileri gelenlerinden bir hanım şok geçirip bayıldı Dinleyicilerin çoğu alkışladı. Fakat Robert Fitzroy oturduğu yerden kalktı ve otuz yıl önce Darwin’le gemide yaptığı bir tartışmayı hatırlattı. Kutsal Kitap’ı Huxley’e salladı ve süslü sözlerle bütün doğruların kaynağının bu kitap olduğunu söyledi.” Bu öykünün birinci elden bir anlatımı yoktur. Harvardlı biyolog Stephen Jay Gould diyaloğun çoğu bölümünü yaklaşık 20 yıl sonra Huxley’in kendisinin uydurduğu inancındadır. Fakat bu konuşmalardan kimsenin bir kuşkusu olmadığı yollu bir dip notu da vardır. Huxley Wilberforce’a duyduğu nefreti 1873'e, Piskopos atından düşüp kafasını bir taşa çarparak öldüğü yıla dek sürdü. “Kafası” dedi Huxley bunun öğrenince kıs kıs gülerek “gerçeğe bir kez daha tosladı;ama bu kez sonuç ölümcül oldu." (Adrian Berry, Bilimin Arka Yüzü, TÜBİTAK yay, s: 137-146) İnsan:Bir Geçiş Hayvanı Bir geçiş “hayvani” olmak! Degil bir hayvan, bir geçiş hayvani olak bile anilmak incitici duygular uyandiriyor! Yeniden hayvan sinifina sokulmak beni de rahatsiz ediyor; ama inanin bizimde herhangi bir hayvandan çok fazla farkimiz hem var, hem yok. Sinirlenmeyin. Açıklayacağım.“Beş milyar yıl önce Güneş, ilk kez dönmeye başladığında, mürekkep karası bir siyaha gömülü Güneş Sistemi bir ışık seline boğuldu. Güneş sisteminin iç kısımlarındaki ilk gezgenler,Güneş’in patlarcasına tutuşmasından sonra bile fırlayıp gitmeyen maddelerden kaya ve metal karışımı ilk bulutunu küçük birimlerinden oluştu. Bu gezgenler oluşurken isi yaydilar.Iç kisimlarindaki hapsedilmiş gazlar kurtuldu ve sertleşip atmosferi oluşturdu. Gezgenlerin yüzeyleri erimişti ve volkanlar oldukça çoktu. İlk dönemlerin atmosferi, bol bulunan atomlardan oluşmuştu ve hidrojen bakımından zengindi. Erken dönem atmosferine düşen Güneş ışığı, molekülleri uyararak bunların hızlanıp; çarpışmalarına yol açtı,sonuçta daha büyümk moleküller ortaya çıktı. Kimya ve fiziğin değişez kanunları uyarınca bu moleküller birbirleriyle etkileşti,okyanuslara düştü ve gelişerek daha büyük moleküllere dönüştü. kendilerini oluşturan ilk atomlardan çok daha karmaşık moleküller oluşmuştu;ancak hala bir insanın algılayabileceğinden çok küçük,mikroskopik boyutlardaydılar.(s:15) Bu moleküller, bizim de yapıtaşlarımızdır: Kalıtımsal biliyi taşıyan nükleik isatlerin ve hücrenin görevini sürdürmesini sağlayan proteinlerin birimleri, dünya’nın erken devirlerindeki atmosfer ve okyanuslardan üretildi. Günümüzde o ilkel koşulları yeniden yaratarak, bu molekülleri denesel olarak ortaya çıkarabiliyoruz. Sonunda, milyarlarca yıl önce,belirgin bir yeteneği olan molekül oluştu. çevredeki sularda bulunan molekülleri kullanarak kendisinin bir kopyasını üretebilecek yetenekteydi. Bu moleküler sistemin sahip olduğu yönergeler dizisi,moleküler kod sayesinde, büyük bir mkolekülü oluşturan yapı taşlarının dizilişi bilinebilir. Kazayla dilişte bir hata oluşursa,kopya da aynı olmayacaktır. Böyle, replikasyon, mutasyon ve mutasyonlarının replikasyonu( yeniden üretemi) yeteneğine sahip moleküler sistemlere “canlı” diyebiliriz. Bu moleküller topluluğu, doğal seleksiyona açıktır. Daha hızlı türeyen ya da çevresindeki yapıtaşlarını daha uygun bir şekilde kullanabilen moleküller rakiplerinden daha etkin türediler ve sonunda baskın nitelik kazandılar. Ancak koşullar degişmeye başladi. Hidrojen çok hafif oldugu için uzaya kaçti Yapitşalarinin oluşumu yavaşladi. Daha önce rahatça temin edilen gida maddeleri bulunmaz oldu. Moleküler Cennet Bahçesi’nde hayat tükeniyordu. Sadece çevresindekileri degiştirebilen,basitten karmaşik moleküllere geçişi saglayan moleküler mekanizmayı yeterli kullanabilen molekül toplulukları yaşama devam etti. çevresi zarlarla çevrili,ortamdan kendini soyutlayabilmiş,ilk dönemlerin saflığını sürdürebilen moleküller avantajlıydı. Böylece ilk hücreler oluştu. Yapıtaşları artık kolay bulunamadından organizmalar bunları üretmek zorunda kaldı. Bunun sonucu bitkiler oluştu. bitkelir hava, su Güneş ışığı ve minerallere alarak karmaşık moleküler yapıtaşları (s: 16) oluşturur. İnsanlar gibi hayavanlar da bitkiler üzerinde parazit yaşam sürdüler. İklim koşullarının değişmesi ve rekabet nedeniyle çeşitli organizmalar daha da uzmanlaşmaya,işylevlerini geliştirmeye ve biçim değiştiremeye zonrlandı. Zeingin bitki ve hayvan türleri Dünya’yı kaplamaya başladı. Yaşam, okyanusta başlamıştı. Oysa şimdi toprak ve havayı da içeriyordu. Günümüzde,Everest’in tepebsinden denizlerin derinliklerine kadar her yerde yaşayan organizmalar var. sıcak,yoğun sülfürik asit çözeltilerinde ve Antartika’nın kuru vadilerinde organizmalar yaşıyor. tek bir tuz kristaline emdirilmiş suda organizmelar yaşam sürdürebiliyor. =Özgün çevresine hassasiyetle bağlı ve uyarlanmış yaşam biçimyleri gelişti. Ancak çevre koşulları değişmişti.Organizmalar aşırı özelleşmişti,bunlar öldüler. Daha az uyarlanmış ancak daha genele özelliklere sahip olanlar da vardı. değişen koşullara,iklim farklarına rağmen bu organizmalar hayatta kalabildi. Dünya tarihinde, yok olan organizma cinslerinin sayısı bugün canıl olanlarndan çok daha fazladır. Evrimin sırrı, zaman ve ölümdür. Adaptasyonların içinde faydalı olanlardan birisi de zekadır. çevreyi kontrol etme eğilimi şeklinde,zeka, en basit organizmada bile görülebilir. kontrol eğilimi yeni nesillere kalıtım ile aktarıldı: Yuva yapma, düşmekten,yılanlardan veya karanlıktan korkma,kışın güneye uçma gibi bilgiler nesilden nesile nükleik asitlerle taşındı. Anca zeka tek bireyin ömrü içerisinde uyarlanmış bilgileri öğrenmesini gerektirir. dünyadaki organizmalarınbir kısmı zekaya sahiptir, yunuslar ve maymunlar gibi. Fakat zeka en fazla İnsan adlı organizmada belirgindir. İnsan, adaptasyon için gerekli olan bilgileri kitaplar ve eğitim yoluyla da öğrenir. İnsanı bugünkü durumuna Dünya’da kontrolü elinde tutan organizma haline getiren en önemli etken öğrenme yeteneğidir.(s:17) Biz, 4.5 milyar yıl süren rastlantısal, yavaş bir biyolojik evrimin ürünüyüz. Evrimin artık durmuş olduğunu düşünmek için hiç bir neden yoktur. İnsan, bir geçiş hayvanıdır. Yaratılışın doruğu değildir. Dünya ve Güneş’i daha milyarlanca yil yaşayacagi tahmin ediliyor. Insanin gelecekteki gelişimi kontrol altinda biyolojik çevre,genetik mühendislik ve organizmalar ile zeki makeneler arasinda yakin ilişkinin ortak ürünü olabilir. Ancak bu gelecekteki evrimi kimse şimdiden kesinlikle bilemez. Her şeye karşin duragan kalamayacagimiz açiktir. Bildiğimiz kadarıyla, tarihimizin ilk dönemlerinde, on ya da otuz kişiyi geçmeyen ve grup bireylerinin hepsinin arasında kan bağı olan kabileler halinde yaşıyorduk. Zaman ilerledikçe, daha büyük hayvanları ve daha geniş sürülüre avlayabilmek, tarım yapabilmek, şehirler kurabilmek için gittikçe büyüyen gruhplar içinde yaşamaya başladık. Dünyanın yaratıylışından 4.5 milyar yıl ve insanın ortaya çıkışından milyonlarca yıl sonra, bugün, millet dediğimiz grupların içinde yaşayoruz (ancak en tehlikeli politik sorunlardan birçoğu hala etnek çatışmalardan kaynaklanıyor). İnsanların bağlılığının sadece milletine ,dinine,ırkına ya da ekonomik grubuna değil ama tüm insanlığa olacağı devrin yakın olduğunu söyleyenler var. Yani on bin kilometre uzakta farklı cinsiyet, ırk,din ya da politik eğilimde olan birinin çıkarı,bizi komşumuza ya da kardeşimize bir iyilik yapılmış gibi sevindirecek. Eğilim bu yöndedir fakat tehlikeli şekilde yavaştır. Yukarıda sözeü edilen tutuma ulaşmadan zekamızın ürünü teknolojik güçler türümüzü yok etmemeli. İnsanı, daha fazla nükleik asit türetmek için nükleik asitlerden kurulmuş bir makinaya benzetebiliriz. En güçlü dürtülerimiz,en asil girişimlerimiz, en zorlayıcı (s: 18) gereksinmelerimiz ve sınırsız arzularımız aslında genetik materyalimizde kodlanmış bilgilerin sonucudur. Bir yerde nükleik astlerimizin geçici ve hareketli deposuyuz. Bu neden yüzünden insancıllığımızı-iyiyi, doğruyu ve güzeli aramayı- inkar edemeyiz. Ancak nereye gittiğimizi bilmek için nereden geldiğimizi anlamamız gerekir. kuşku yoktur ki yüzbinlerce yil önce avci-toplayiciyken taşidigimiz içgüdü mekanizmamiz biraz degişmiştir. Toplumumuz, o günlerden bu yana dev adimlarla gelişmiştir. Içgüdülerimiz bazi şeyleri kalitim-dişi ögrenmeyle edindigimiz bilgiler, başka şeyleri yapmamizi söylüyor,sonuçta çatişma doguyor. Bir dönem sonra tüm insanlara karşi ayni özeleştirici duygulari besliyor duruma gelebilmemiz bile ideal olmayacak. Eger tüm insanlari dünyanin 4.5 milyar yillik tarih ortak ürünü olarak görebileceksek, neden ayni tarihi paylaşan diger organizmalara da ayni özeleştirici duygulari beslemeyelim. Yeryüzünde bulunan organizmalardan çok azini gözetiriz-köpekler,kediler,sigirlar gibi- çünkü bu canlilar bize faydalidir ya da dalkavukluk yaparlar. Ancak örümcekler, kertenkeleler, baliklar, ayçiçekleri de eşit derecede kardeşlerimizdir. Bence tümünün yaşadigi özeleştirici duygu yoksunlugunun nedeni kalitimdir. Bir karinca sürüsü diger bir karinca grubu ile öldüresiye savaşabilir. Insanlik tarihi deri rengi farki, inanç degişiklikleri,giyim ya sac modeli ayircaliklari gibi ufak degişiklikler nedeniyle çikmiş savaşlar,baskinlar ve cinayetlerle doludur. Bize oldukça benzeyen ama ufak farkları-örneğin üç gözü ya da burnunda ve alnında mavi tüyleri-bulunan bir yaratık yakınlık duygularımızı hemen frenler. bu tür duygular bir zamanlar küçük kabilemizi düşmanlar ve komşular arasinda koruyabilmek için gerekli uyarlanmiş degerler olabilirdi. Ancak şimdi az gelişmişlik örnegidir ve tehlikelidir.(s:19) Artık yalnızca tüm insanlara değil bütün canlılara saygı duyma devri gelmiştir. Nasıl bir başyapıt heykele ya da zarif bir şekilde donatılmış makinalara hayranlık ve saygı duyuyorsak.. Ancak elbette, bizim yaşamımızı tehdit eden şeyleri görmezlikten gelemeyiz. Tetanoz basiline saygı göstermek için gövdemizi ona kültür yeri olarak sunamayız. Ancak, bu organizmanını biyokimyasının gezegenimizin tarihinin derinlerine uzandığını hatırlayabiliriz. Bizim serbestçe solduğumuz oksijen,tetanoz basilini zehirler. Dünyanın ilk dönemindeki oksijensiz ve hidrojence zengin atmosferin altında bizler yokken tetanoz basili yaşıyordu. Yaşamin tüm örneklerine saygi Dünyadaki dinlerin birkaçinda örnegin Hindu dininin bir kolunda ("Jain’ler) vardir. Vejeteryanlar da buna benzer br duygu taşirlar. Ama bitkileri öldürmek hayvanlari öldürmekten niye daha iyidir? İnsan, yaşayabilmek için diğer canlıları öldürmek zorundadır. Fakat buna karşılık, başka organizmaları yaşatarak doğada bir denge sağlayibiliriz .Örneğin, ormanları zenginleştirebiliriz;endüstireylm ya da ticari değeri olduğu sanılan fokların ve balinaların katledilmesini önleyebiliriz;yararlı olmayan hayvanların avlanmasını yasaklayabilir;doğayı tüm canlılar için daha yaşanabilir duruma getirebiliriz. (Carl Sagan, Kozmik Bağlantı(1975), e yay: s: 15 -20, 1986) En Az İki Bin Yıllık Yanlış Eskiden insanlar, evrenin merkezi olarak Dünyayı düşünüyordu. Sağduyu Ay ve Güneş’in Dünya çevresinde döndüğün gösteriyordu. Peki canlı varlıkların yapısı neydi? 1828 yılında Alman kimyacı F. Wöhler’in idrarda bulunan üreyi, anorganik bir madedler yoluyla elde etmesi, insanoğlunun düşüncesinde yeni aydınlıkların ilk habercisiydi. Çünkü Tanrı’nın emrindeki doğa laboratuvarının ürettiği şeyi insanolğlunu emrindeki laboratuvarın da üretebileciği anlaşılmıştı! Bu sezgi, insanoğlunun dine karşı duyduğu bilimsel şüphenin en büyük kanıtı oldu aslında. Canlılar dünyasına bakarsanız, benzer olanlarla birlikte birbiriyle hiç ilgisi olmayan görüntülerdeki canlıları görürsünüz. Tilkiyle yılanın ne gibi ortak bir geçmişi olabilir? Dinlerin yaratılış kuramları, birkaç bin yıldan öteye gitmez. Darwin ise tüm canlı organizmaların, çok geniş bir zaman sürecinde ortak bir kökenden ortaya çıkarak geliştiğini önesürdü.

http://www.biyologlar.com/evrim-kurami-ve-teorileri-1

Hayatin Başlangici İle İlgili Görüşler

1 Abiyogenez (Kendiliğinden Oluşum) :  Canlı cansız maddelerden kendiliğinden oluşmuştur fikrini savunurBu görüşü Aristo ileri sürmüştür * Canlı , cansızdan birden bire oluşur * Oluşan canlı , basit veya evrimleşmiş olabilir * Canlının , cansızdan oluşması süreklidir 2 Biyogenez (Moleküler Yaradılış) : Bir canlının yalnız kendine benzer başka bir canlıdan oluşabileceği görüşüdür Biyogenez 1862 de Louis Pasteur ’un yaptığı deneylerle kabul edilmiştirGünümüzde de geçerlidir Pasteur , yaptığı bir dizi kontrollü deneyle canlı , cansızdan oluşur görüşünü yıkmıştır Bu iki görüş ilk canlılığın nasıl başladığına yanıt aramaz 1Panspermia Hipotezi : Dünyadaki hayatın uzaydan yeryüzüne gelen spor ve tohumlarla başladığını öne sürerHayatın yani canlılığın gezegenlerde nasıl başladığını açıklayamaz 2 Ototrof Hipotezi : Bu hipoteze göre ilk oluşan canlılar ototrofturlarOtotroflar fotosentez , kemosentezle kendi besinini kendi yapanlardır Yani ilk canlının kompleks yapıda olduğu savunmaktadır Evrim teorisi , heterotrof hipotezi ile çelişir 3 Heterotrof Hipotezi : *İlk organizmaların kendi besinini hazır olarak aldıklarını iddia eder *Canlı , cansızdan uzun süren bir evrim sonucu oluşmuştur *Oluşan canlı basit yapılıdır *Canlı , cansız maddeden bir kez oluşurSonraki canlılar bu canlıdan ortaya çıkar *Bu hipotez canlı oluşumunu Dünyanın oluşumunu paralel olarak izah eder *Heterotrof hipotezi evrim teorisine dayanır *Heterotrof hipotezi ile abiyogenez cansızdan , canlı oluşmuştur fikrini savunurlar Hipotezin şematik izahı : İnorganik moleküller (H2O , NH3 , CH4 , H2 ) [ İlkel atmosferde varolduğu kabul edilen gazlar] Sıcaklık ve UV ışınlar Basit organik moleküller ( Aminoasitler vb ) Sıcaklık Kompleks organik moleküller ( Protein , yağ , karbonhidrat ) Koaservat (Bir sıvı içerisinde bir arada duran protein , enzim ve benzeri maddelerden oluşan kümeler) Nükleoprotein yapılar ve ilkel heterotrof canlı oluşur İlk canlının oluşumunu formülleştirirsek: Deney var Deney var Deney var Basit gazlar Aminoasit Protein Koeservat Miller Fox Oparin Koeservatların Özellikleri: 1) Dış ortamdan ayıran zarları vardır 2) Büyüme ve çoğalma yetenekleri vardır 3) PH değişimlerine karşı dayanıksızdırlar Ancak dayanıklı olarak evrimleşerek hayatın öncüsü olan organik molekül kümesini oluşturmuştur 4) Brown ( titreme , sigillenme) hareketi gösterirler 5) Hücresel zar yapma ve büyük molekülleri sentezlemek için gerekli enerjiyi organik moleküllerin bağlarındaki kimyasal enerjiden sağlar Heteretrof hipotezini destekleyen varsayımlar 1) İlkel atmosfer bugünkünden farklı yapıda idi 2) İlk canlı oluşmadan önce organik moleküller oluşmuştur 3) İlk organik moleküller ilkel atmosferdeki gazlardan yapılırlar 4) İlkel canlı cansız maddelerin uzun süren kimyasal evrimi ile oluşur basit yapılıdır , hazır besinle beslenir , oksijensiz solunum yapar 5) Fotosentezin evrimi ile ilkel atmosferin yapısı değişmiştir Atmosfere oksijen girmiştir 6) oksijenli solunum fotosentezden sonra evrimleşmiştir Hipotez iki yönden önemlidir 1Evrimci bir anlayışa sahiptir 2Miller bu konuda başarılı deneyler yapmıştırFakat deneyde kullanılan gazların ilk atmosferde varolduğunun ispatlanması söz konusu değildirUzun sürede oluştuğu belirtilen maddelerin , Miller deneyinde bir hafta gibi kısa bir zamanda oluşturulması bu hipoteze karşı tenkitlere yol açmıştır Evrim Teorisi: Evrim , canlı ve cansızların uzun bir süreç içinde geçirdiği ve geçirmekte olduğu değişiklikleri açıklar İlkeler : 1Bütün canlılar aynı kökenden evrimleşmiştir 2canlılar arasında hem ortak , hem farklı özellikler bulunur 3Canlılar arasında devamlı varyasyonlar (değişim,farklılık) meydana gelir 4Tür sayısı devamlı artar , sabit değildir 5Günümüzde de canlılar arası değişiklikler ve tür oluşumu sürmektedir Kimyasal evrim: CH4 UVışınlar-Şimşek-Yıldırım Aasit Protein NH2 Yağmur - Isı Yağ asitleri Karbonhidrat H2 Gliserin Yağ Koaservat H2O (O2 yok) Monosakkaritler Vitamin Nucleotidler Nucleik asitler Biyolojik evrim: Koaservat Heterotrof Ototrof (O2 siz solunum) (Klorofil gelişti) (Madde ve O2 sentezlendi) (O2 li solunum başladı) Lamark’ın Evrim Görüşü: 1-Kullanma – Kullanmama:Vücudun kullanılan organları gelişirKullanılmayanlar ise körelir 2-Kazanılan özelliklerin Kalıtımı:Kullanma veya kullanmama ile kazanılan özellikler yeni nesillere aktarılır Eleştirisi: *-Kullanılan karakterler gelişir *-Kazanılan karakterler sadece bireye özgüdür *-Kazanılan karakterler kalıtsal değildir *-Kazanılan karakterler kalıtsal sınırlar içindedir *-Kazanılan karakterler modifikasyondur Modifikasyon:Çevresel faktörlerin etkisi ile genlerin işleyişinin değişmesi ile oluşan ve kalıtsal olmayan değişmelerdir Darvin’in Evrim Görüşü: 1-Canlılar geometrik dizi olarak artış gösterir 2-Populasyonlardaki birey sayısı belli sınırlar içinde kalır 3-Aynı tür bireyleri arasında kalıtsal çeşitlilik(varyasyonlar) vardır A)Çevresel varyasyonlar: Modifikasyon B)Kalıtsal varyasyonlar: Kalıtsal varyasyonlar üç temel şekilde ortaya çıkar: *-Üreme hücrelerindeki mutasyon *-Üreme hücrelerinde görülen krossing-over ve homolog kromozomların dağılımı *-Döllenmenin şansa bağlılığı 4-Canlılar arasında çevresel koşullar için yaşam kavgası vardır 5-Çevreye uyum (Adaptasyon) sağlayanlar hayatta kalır ve üreyerek yeni nesillerinde kendi özelliklerini taşımalarına neden olurlar Uyum sağlayamayanlar ise elenerek (Doğal seleksiyon) taşıdıkları türe özgü zayıf kalıtsal özelliklerininde ortadan kalkmasına neden olurlar 6-Farklı çevrelerde farklı şekillerde adaptasyon yetenekleri kazanan bireyler yeni türlere dönüşürler Darvin’in evrim teorisinin dayandığı görüşler: 1) Bütün organizmalar geometrik bir oranda artıma eğilimlidir 2) Bir türün her dölündeki birey sayısı hemen hemen değişmez 3) O halde yaşamak için bir mücadele olmalıdır 4) Her türün bireyleri arasında değişiklikler ( kalıtsal olabilir ) vardır 5) Bazı değişiklikler özel bir çevredeki organizmaların çevreye uyumlarını ve sayıca çoğalma şanslarını arttırır Yaşayan organizmalar kalıtsal değişikliklerini oğul döllere geçirirler 6) Zamanla büyük farklar meydana gelerek eski türlerden yeni türler ortaya çıkar Evrim olayının özeti : Mutasyon Kalıtsal varyasyon Doğal seleksiyon Adaptasyon Evrim Eşeyli üreme Adaptasyon:Canlıların üreme , yaşama şanslarını artıran ortama uyum sağlayan özelliklerinin tümüdür Not:Adaptasyonlar kazanılmış kalıtsal özelliklerinin çevresel koşulların değişmesi ile ortaya çıkar Mutasyon:Canlının üreme hücrelerindeki genlerde gerçekleşen ve kalıtsal olan değişmelerdir Sonuç: *-Evrimin ham maddesi kalıtsal varyasyonlardır *-Evrimin mekanizması doğal seleksiyondur *-Doğal seleksiyonlar sonunda adaptasyonlar ortaya çıkar Evrimin gelişim zinciri 1-Üreme hücrelerinde 2-Mayoz 3-Döllenme mutasyon bölünme Varyasyonlar Doğal seleksiyon Adaptasyon Evrim Populasyon Dengesini Bozan Etmenler Hardy-weinberg prensibi populasyon dengede kaldığı sü4rece geçerlidirfakat populasyon daki genlerin frekansı uzun süre dengede kalamazGenlerin frekansının değişmesine mutasyon , seleksiyon , göçler , izolasyon ve rasgele olmayan evlilikler neden olur 1- Göçler : Göç komşu iki populasyon arasındaki gen akışı olarak tanımlanabilir 2- İzolasyon ( Ayrılma – Tecrit) : Büyük populasyon lar çeşitli nedenlerle (dağ , deniz, ve çöl oluşumu ile veya kıtaların kayması ile) küçük populasyon lara bölünebilirler 3- Mutasyon : Mutasyonlar genetik farklılık meydana getirmelerinden dolayı populasyon larda gen frekanslarının değişmesine yol açan en önemli faktörlerin başında gelir 4- Doğal seleksiyon (Seçilim) : çeşitlilik gösteren bir populasyon da , belli özellikler yönüyle üstün ve zayıf olan fertler bulunur Doğal seleksiyon zayıf olanları ortadan kaldırır 5- Genetik sürüklenme : Doğal şartlarda yaşayan , özellikle küçük populasyon larda nesilden nesile veya yıldan yıla gen ve birey oranlarının yapay bir etki olmadan rasgele değişmesine genetik sürüklenme denir 6- Eş seçimi : Bireylerin çiftleşmek için birbirlerini rasgele seçmeleri yerine özel niteliklerine göre seçmeleri zamanla farklı özelliklerin çıkmasına neden olur Kalıtsal Materyalin Değişmesi - Tüm canlılarda ortak olan özellikler - Canlıyı diğer türlerden ayıran türe özgü özelikler - Canlıyı türün diğer bireylerinden ayıran bireysel özellikler olmak üzere üç grupta toplanabilir Bu özelliklerin oluşması ve yeni döllere taşınması DNA ların üzerinde bulunan genlerle olur Normalde DNA lar kendilerini hatasız eşler Genler ve kalıtsal bilgi değişmez Ancak bazı durumlarda yanlışlıklar olabilir Bunlar : - DNA ya fazladan bir yada birkaç nükleotid çifti eklenebilir - DNA dan bazı nükleotid çiftleri kopup ayrılabilir - DNA molekülündeki baz çiftleri karşılıklı yer değiştirebilir Örneğin A-T çifti T-A çiftine dönüşebilir - Bir nükleotidin karşısına kendi eşi olmayan başka bir nükleotid bağlanabilir Örneğin sitozin nükleotidin karşısına guanin nükleotid bağlanması gerekirken timin yada adenin nükleotid bağlanabilir - Kromozomlardan parça kopabilir yada kromozomlara parça eklenebilir Canlıların genetik bilgilerindeki kalıcı olan bu tip değişmelere mutasyon (değişim) denir Mutasyonlar sonunda canlıda ortaya çıkacak değişmeleri 2 grupta inceleyebiliriz 1- Canlıların bazı özellikleri yerine yeni özellikler oluşabilir 2- Mutasyon, canlıların belirli bir çevrede yaşama ve üreme şansını arttıran özellikler kazandırabilir Bunun tersine canlıların yaşama ve üreme şansını ortadan kaldırabilir Not:Bazen bir gen farklı mutasyonlara uğrayarak çok sayıda alel meydana getirebilir Örneğin kedilerde kıl renginin çeşitli olmasını sağlayan çok sayıda aleller mutasyonla oluşmuştur Canlıların çok farklı özelliklere sahip olmasının yani genetik çeşitliliğin nedeni bir canlıda çok sayıda geninin bulunmasıdır Bir gendeki mutasyon olasılığının düşük olmasına karşın bir canlıda çok sayıda gen bulunduğundan canlıdaki toplam mutasyon olasılığı artar

http://www.biyologlar.com/hayatin-baslangici-ile-ilgili-gorusler

Akıllı Tasarım: Bilim mi Din mi?

Akıllı Tasarım (AT) hareketinin neyi savunduğunu, hangi iddialarda bulunduğuna geçmeden önce bu hareketin kökenleri, nasıl ve ne zaman ortaya çıktığıyla ilgili biraz bilgi vermek istiyorum. Akıllı Tasarım hareketi, merkezi ABD’de Washington eyaletinin Seattle şehrinde bulunan DI (Discovery Institute yani Keşif Enstitüsü)’nin CSC (Center for Science and Culture yani Bilim ve Kültür Merkezi) bölümünü tarafından ortaya koyulmuştur. DI, 1990 yılında Hristiyanlığı savunma amacıyla, kâr amacı gütmeyen bir düşünce (think tank) kuruluşu olarak kurulmuştur. CSC bölümü ise 1996 yılında Akıllı Tasarım hareketiyle ilgili araştırmalar yapmak ve yayılmasını sağlamak amacıyla kurulmuştur. CSC’nin kısa ve uzun dönemli planlarını ve hedeflerini anlatan Kama Belgesi (Wedge Document)’nde Kama Stratejisi anlatılıyor. Bu belgede temel hedef olarak şu iki madde yer alıyor:Türkçe’ye çevirmek gerekirse aşağı yukarı amaçlarını şöyle ifade edebiliriz: To defeat scientific materialism and its destructive moral, cultural and political legacies. To replace materialistic explanations with the theistic understanding that nature and human beings are created by God. Türkçe’ye çevirmek gerekirse aşağı yukarı amaçlarını şöyle ifade edebiliriz: Bilimsel materyalizmi ve yıkıcı manevi, kültürel ve politik mirasını yenilgiye uğratmak Materyalist açıklamaları, doğanın ve insanların Tanrı tarafından yaratıldığı teistik (tanrısal) anlayışı ile değiştirmek. Ayrıca bu belgede temel hedeflerin dışında 5 yıllık ve 20 yıllık hedefler de koyulmaktadır. Bunların arasında Akıllı Tasarımın; “bilim dünyasında baskın olarak kabul gören bir teori haline getirilmesi”, “dini, manevi, kültürel ve politik hayatın içine iyice işlemesi” gibi bazı hedefler de mevcut. Daha ayrıntılı bilgi isteyenler bu Kama Belgesine buradan ulaşabilir. Bu arada bu stratejinin adının neden “kama” olduğunu merak edenler olabilir. Kama belgesinde bu şöyle açıklanıyor: “Materyalist bilimi dev bir ağaç kabul edersek stratejimiz bir kama gibi görev görmesi için tasarlandı. Bir kama görece küçük olmasına rağmen, en zayıf noktasına vurulduğunda bir ağaç gövdesini ikiye ayırabilir.” Bu strateji belgesi DI’nın temel amacının bilimde hakim olduğunu söyledikleri materyalist bakış açısının yok edilmesi ve yerini dinsel, tanrısal bir bakış açısının alması olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Burada materyalist bakış açısı olarak gördükleri şey aslında doğada olmuş veya olmakta olan olayların doğal sebepleri olması gerektiği görüşüdür. Bu görüşün yerine doğal olaylara doğaüstü açıklamalar getirilmesini yani ‘tanrı’ kavramının bilimin içine girmesini istiyorlar. Yani kısaca DI’nın temel amacı evrenin ve canlıların tamamının tanrı tarafından aniden yaratıldığı fikrinin bilim tarafından kabul edilmesidir. Bu fikilerin lise ve üniversitelerde öğretilmesi de bu hareketin en önemli ve kritik amaçlarından biridir. Ama önlerinde Birleşik Devletler Anayasa Mahkemesi’nin 1987 yılında yaratılış bilimine (creation science) karşı aldığı “belli bir dini inancı empoze etmeye yönelik eğitim yapılamaz” kararı bir engel teşkil etmektedir. Bu sebeple Akıllı Tasarım hareketini anlatırken ‘tanrı’ kelimesini kullanmamaya özen gösteriyorlar. İşte zaten bu sebeple hareketin adı ‘Akıllı Tasarım’dır. Bu tasarımı yapan şeye de ‘Akıllı Tasarımcı’ diyorlar ve bu tasarımcının tanrı olmak zorunda olmadığını söyleyerek yaratılışçılıktan farklı bilimsel bir hareket olduklarını göstermeye çalışıyorlar. Bu sayede Akıllı Tasarımın ortaokul, lise ve üniversitelerde öğrencilere anlatılmasını sağlamaya çalışıyorlar. Of Pandas and People (Pandalar ve İnsanlar) İşte bu noktada sahneye “Of Pandas and People” kitabı çıkıyor. Bu kitap ilk baskısı 1989, ikinci baskısı ise 1993 yılında yapılmış, okullarda biyoloji ders kitabı olarak okutulmak için yazılmış bir kitaptır. Kitabın içinde akıllı tasarım düşünceleri anlatılıyor. Canlıların bir anda bugünkü halleri ile ortaya çıktıkları ve akıllı bir tasarımcı tarafından tasarlandıkları anlatılıyor. 15 yıl boyunca bu kitabın okutulduğu birçok eyaletteki okullarda tartışmalar oldu. Bazıları bu kitabın okutulmasını kabul ederken bazıları tepkiler nedeniyle bu kitabı değiştirdiler. Bu tepkilerin en büyüğü ise 2004 yılında Pennsylvania eyaletindeki Dover kasabasında bölge okul kurulunun “Of Pandas and People” kitabını referans kitap olarak onaylaması ve 9. sınıftaki öğrencilere okutmasıyla ortaya çıktı. Başını Tammy Kitzmiller’in çektiği 11 ebeveyn okul aleyhine dava açtı. Dava 26 Eylül 2005′te başladı. Davaya 2002 yılında George W. Bush (bilindiği gibi kendisi önemli bir AT destekleyicisidir) tarafından görevlendirilmiş olan Yargıç John E. Jones baktı. Davada 21 gün boyunca iki tarafın tanıkları da dinlendi (davadaki tüm ifadelere buradan ulaşabilirsiniz). Dava sırasında ilginç bazı şeyler ortaya çıktı. “Of Pandas and People” kitabınının basılmadan önceki taslakları davada delil olarak sunuldu. Kitabın önceki taslak versiyonlarının adları şöyle: Creation Biology (1983) Biology and Creation (1986) Biology and Origin (1987) Of Pandas and People (1987, yaratılışçı versiyonu) Of Pandas and People (1987, akıllı tasarım versiyonu) Tüm bu kitaplar incelendiğinde çok ilginç bir şekilde ‘yaratılış’ ile ‘akıllı tasarım’, ‘akıllı yaratıcı’ ile ‘akıllı tasarımcı’, ‘yaratma’ ile ‘tasarlama’ kelimelerinin yer değiştirdiği görülüyor. En son basılan versiyonların ise tüm ‘yaratma’, ‘yaratıcı’ gibi direk olarak dini çağrıştıran kelimeler ‘tasarlama’ kelimesi ve türevleriyle değiştirilmiş olarak karşımıza çıkıyor (bununla ilgili dokümanlara buradan ve buradan ulaşabilirsiniz). Henüz davanın sonucu belli olmadan 8 Kasım’da Dover okul kurulu seçimi yapıldı ve AT yanlıları kurula seçilemedi. Böylece kuruldaki 9 kişiden tamamı AT yanlısı olan 8′i değişti. Daha sonra 20 Aralık 2005′te Yargıç Jones kararını 139 sayfalık oldukça ayrıntılı bir metin olarak açıkladı (açıklamanın tam metnine buradan ulaşabilirsiniz). Yargıç Jones’un kararındaki bazı önemli noktalar şöyle özetlenebilir (aşağıdakiler tam çeviri değildir): Savunma tanıklarının itirazlarına rağmen AT dini bir argüman olarak tanımlanıyor. Davadaki kanıtlar AT’nin yaratılışçılığın soyundan olduğunu göstermektedir. Davada elde edilen kanıtlar ezici bir şekilde AT’nin dini bir görüş, yaratılışçılığın yeniden etiketlenmiş hali olduğu ama bilimsel bir teori olmadığını göstermektedir. AT’nin bilim olup olmadığı sorusuyla da ilgilendik ve bilim olmadığı, kendini yaratılışçı yani dini seleflerinden ayıramadığı sonucuna vardık. Akıllı Tasarımın Temel Argümanları Neler? Aslında yukardaki bölüm tahminimden çok uzun sürdü. Zor da olsa AT’nin argümanlarına gelebildik. Bu bölümde AT’nin başka bir savunucusu olan Intelligent Design Network yönetim kurulu üyelerinden Mustafa Akyol’un sitesinde yazmış olduğu bir yazıdan alıntılar yaparak AT’nin argümanlarını anlatmaya çalışacağım: [...] Pek çok bilim adamı, canlılığın sadece bu gibi amaçsız ve bilinçsiz faktörlerin ürünü olamayacağını, hayatın kökeninde “tasarlayıcı bir aklın” olduğunu savunuyorlar. Bu anlayış son yıllarda yeni bir teoriyi de beraberinde getirdi: “Akıllı Tasarım” (Intelligent Design) teorisi. Time dergisinin 12 Ağustos 2005 sayısının da kapak konusunu oluşturan teori, halen ABD’de ateşli bir tartışmanın odak noktası. Bilim dünyasında Akıllı Tasarım’ı kabul edenlerin sayısı artarken, bazı eyatler de teoriyi ders kitaplarına Darwinizm’in alternatifi olarak koymayı tartışıyorlar. Bu teori, 1990′lı yıllarda bir grup Amerikalı bilim adamı tarafından ortaya atıldı. Teorinin ilk büyük çıkışı, Pennsylvania’daki Lehigh Üniversitesi’nden biyokimya profesörü Michael J. Behe’nin “Darwin’in Kara Kutusu: Evrime Karşı Biyokimyasal Başkaldırı” adlı kitabı oldu. Behe, kitabında canlı hücresinin Darwin zamanında içeriği bilinmeyen bir “kara kutu” olduğunu, hücrenin detayları anlaşıldığında ise, burada çok kompleks bir “tasarım” bulunduğunun ortaya çıktığını anlatıyordu. Behe’ye göre, canlılardaki kompleks sistemlerin doğal seleksiyon ve mutasyonla, yani bilinçsiz mekanizmalarla ortaya çıkması imkansızdı ve bu durum hücrenin “bilinçli bir şekilde tasarlandığını” gösteriyordu. [...] Akıllı tasarım teorisini savunanların en çok vurgu yaptıkları kavramlardan biri, “indirgenemez komplekslik” (irreducible complexity). [...] Darwinizm canlıların kökenini iki bilinçsiz doğa mekanizması ile açıklıyor: Doğal seleksiyon ve rastlantısal değişiklikler (yani mutasyonlar). Darwinist teoriye göre, bu iki mekanizma, canlı hücresinin kompleks yapısını, kompleks canlıların vücut sistemlerini, gözleri, kulakları, kanatları, akciğerleri, yarasaların sonarını ve daha milyonlarca karmaşık tasarımlı sistemi meydana getirmiş durumda. Ancak son derece kompleks yapılara sahip olan bu sistemler, nasıl olur da iki bilinçsiz doğal etkenin ürünü sayılabilir? İşte bu noktada Darwinizm’in başvurduğu kavram, “indirgenebilirlik” kavramı. Teori, sözkonusu sistemlerin çok daha basit hale indirgenebileceklerini ve sonra da kademe kademe gelişmiş olabilecekleri iddia ediyor. [...] Ancak Akıllı Tasarım teorisyenleri, bu klasik hikayede çok önemli bir yanılgı olduğunu savunuyorlar. Dikkat edilirse, Darwinist teori, bir noktadan bir başka noktaya (örneğin kanatsız canlıdan kanatlı canlıya) doğru giden aşamaların hepsinin tek tek “avantajlı” olmasını öngörüyor. A’dan Z’ye doğru gidecek bir evrim sürecinde, B, C, D… U, Ü, V ve Y gibi tüm “ara” kademelerin canlıya mutlaka avantaj sağlaması gerekiyor. Doğal seleksiyon ve mutasyonun bilinçli bir şekilde önceden hedef belirlemeleri mümkün olmadığına göre, tüm teori canlı sistemlerinin avantajlı küçük kademelere “indirgenebileceği” varsayımına dayanıyor. İşte Darwin bu nedenle “eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır” demişti. Akıllı Tasarım teorisyenleri, işte bu noktayı vurguluyorlar ve 20. yüzyıl biliminin, Darwin zamanında yeterince bilinmeyen pek çok “indirgenemez kompleks” yapı ortaya çıkardığını belirtiyorlar. Michael Behe’nin kitabında indirgenemez kompleks sistemlere verdiği ilginç örneklerden biri, bakteri kamçısı. “Kamçı” olarak Türkçe’ye çevrilen “flagella” isimli organ, bazı bakteriler tarafından sıvı bir ortamda hareket edebilmek için kullanılır. Organ, bakterinin hücre zarına tutturulmuştur ve canlı ritmik bir biçimde dalgalandırdığı bu kamçıyı bir palet gibi kullanarak dilediği yön ve hızda yüzebilir. [...] Bakteri kamçısını kitabında detaylı olarak anlatan Michael J. Behe, sadece bu kompleks yapısının dahi, evrimi “yıkmak” için yeterli olduğunu savunmaktadır.(4) Çünkü kamçı hiç bir şekilde basite indirgenemeyecek bir yapıdadır. Kamçıyı oluşturan moleküler parçaların tek bir tanesi bile olmasa, kamçı çalışmaz ve dolayısıyla bakteriye hiç bir faydası olmaz. Bakteri kamçısının ilk var olduğu andan itibaren eksiksiz olması gerekmektedir. Bu gerçek karşısında evrim teorisinin “kademe kademe gelişim” modeli anlamsızlaşmaktadır. [...] Peki bir yapının tasarım ürünü olduğu nasıl anlaşılıyor? William Dembski The Design Inference: Eliminating Chance through Small Probabilities (Dizayn Çıkarımı: Küçük Olasılıklar Yoluyla Şans Faktörünü Elimine Etmek) adlı kitabında bu soruyu cevaplıyor.(8) Dembski’ye göre, doğada var olup da doğal faktörlerle ortaya çıkma olasılığı aşırı derecede küçük olan yapılar, bilinçli bir tasarımın bilimsel kanıtını oluşturuyor. Örneğin fonksiyonel bir protein molekülünün, doğadaki 20 farklı aminoasitin rastlantısal biraraya gelmesiyle oluşma ihtimali, matematikte “imkansız”ın başladığı nokta sayılan 10 üzeri 50′de 1′den bile çok çok daha (trilyarlar kere trilyarlarca kat) küçük. Bu durum, proteinin rastlantısal bir sürecin ürünü olmadığını, “tasarlanmış” bir yapı olduğunu gösteriyor. Daha kolay anlaşılır bir örnek ise şöyle: Balta girmemiş bir ormanda bir heykele rastlarsanız, bundan çıkardığınız sonuç ne olur? Doğal faktörlerin bu heykeli oluşturmuş olmaları ihtimali çok çok küçük olduğu (yani böyle bir alternatif “imkansız” olduğu) için, heykelin tasarlanmış olduğu sonucuna varırsınız. Akıllı Tasarım teorisyenleri, canlıların kompleks mekanizmalarının, bir ormanda bulunan heykelden çok daha açık birer “tasarım kanıtı” olduğunu savunuyorlar. İşte AT argümanlarını yukardaki gibi özetlemek mümkün. Bu argümanlar bilim dünyasında çok önemli eleştiriler almaktadır. Özellikle Michael Behe’nin indirgenemez kompleks olduğunu iddia ettiği yapıların aslında Behe’nin tanımladığı şekilde indirgenemez kompleks olmadıkları iddia ediliyor. İndirgenemez komplekslik ve indirgenemez kompleks olduğu iddia edilen bazı yapıların evrimi ile ilgili ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler için bazı linkler vermek istiyorum: Bunlar şimdiye kadar yapılmış eleştirilerin ve verilen bilimsel yanıtların sadece ufak bir bölümü. Elbette AT savunucularının da bunlara verdikleri cevaplar ve dönüşünde aldıkları cevaplar var. İnternette bunların hepsine ulaşmak mümkün. Ama eğer bu yazıları ve bunlara verilen cevapları incelerseniz aslında karşı cevapların pek de içi dolu şeyler olmadığını görürsünüz. Irreducible Complexity Demystified, Pete Dunkelberg The Flagellum Unspun - The Collapse of “Irreducible Complexity”, Kenneth R. Miller Answering the Biochemical Argument from Design, Kenneth R. Miller A Biochemist’s Response to “The Biochemical Challenge to Evolution”, David Ussery Evolution in (Brownian) space: a model for the origin of the bacterial flagellum, Nicholas J. Matzke Evolution of the Bacterial Flagella, Ian Musgrave The Evolution of Vertebrate Blood Clotting, Kenneth R. Miller Darwin v. Intelligent Design (Again), H. Allen Orr Bunların dışında genel olarak AT düşüncesini eleştiren yazıları incelemek isteyenler olabilir, onlar için de bazı linkler vermek istiyorum: Akıllı Tasarım, N. Emrah Aydınonat Design Yes, Intelligent No, Massimo Pigliucci Neither Intelligent nor Designed, Bruce and Frances Martin No Free Lunch: Why Specified Complexity Cannot Be Purchased without Intelligence, H. Allen Orr Bunlar şimdiye kadar yapılmış eleştirilerin ve verilen bilimsel yanıtların sadece ufak bir bölümü. Elbette AT savunucularının da bunlara verdikleri cevaplar ve dönüşünde aldıkları cevaplar var. İnternette bunların hepsine ulaşmak mümkün. Ama eğer bu yazıları ve bunlara verilen cevapları incelerseniz aslında karşı cevapların pek de içi dolu şeyler olmadığını görürsünüz. Akıllı Tasarımı savunmak için ortaya koyulan argümanlara baktığımızda hep Darwinizme karşı eleştiri olduğunu görüyoruz. Yani sanki sadece Darwin’in ortaya koyduğu düşünceleri çürütebilmek için argüman üretiliyormuş gibi görünüyor. Bu özelliğiyle AT, Darwinizme karşı bir negatif argüman olarak karşımıza çıkıyor. Yani yaşamın veya canlı türlerinin nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışmaktan çok Darwinizme dayalı evrimin yanlışlığını göstermeye çalışma amaçlı ortaya çıkmış gibi gözüküyor. Aslında canlıların nasıl ortaya çıktığı, tüm canlı türlerinin nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışmak yerine çok karmaşık oldukları için ancak tasarlanmış olabileceklerini ve bu tasarım işini de akıllı tasarımcının yaptığını iddia ediyor. Ama bu tasarımcının tasarlama işini nasıl, ne zaman, niçin yaptığıyla ilgili hiçbir şey söylemiyor. Sadece canlılığın ve canlı türlerinin doğal olaylarla yani hiçbir doğaüstü gücün etkisi olmaksızın oluşamayacağını iddia ediyor. Ayrıca bu akıllı tasarımcının kim veya ne olduğuyla ilgili de hiçbir tez ileri sürmüyor. Ama hepimiz AT’yi savunan herkesin akıllı tasarımcı olarak “Tanrı”yı düşündüğünü biliyoruz. Kısaca şunu söyleyebilirim: Akıllı Tasarım “neo-yaratılışçılık”tır. Yani yaratılışçılığın evrim geçirmiş halidir diyebiliriz. Mevcut çevre koşullarında “Tanrı yarattı” argümanı ile bilimsel platformda yaşayamayan yaratılışçılık yıllar içinde evrim geçirerek “akıllı tasarımcı tasarladı” argümanı ile karşımıza çıkmaya başladı. Ama buna rağmen, yazımın ortalarında anlatmış olduğum Pennsylvania’daki davada, dini görüşlere dayandığı gerekçesiyle yenilgi almış olması pek de başarılı olmadıklarını gösteriyor diye düşünüyorum. Ama bu konu burda kapanacak gibi durmuyor çünkü AT savunucuları pes edecek gibi gözükmüyor. Belki de bu hareket de evrim geçirerek yeni argümanlar üretir ve kendini geliştirir kim bilir. Herşeyi zaman gösterektir. İzleyelim ve görelim.

http://www.biyologlar.com/akilli-tasarim-bilim-mi-din-mi

Parazit çeşitleri

Daha çok bilgi için: Parazitik ikizler ve Parazitik yapışık ikizler Parazitler host üzerindeki etkileşimlerine göre sınıflandırılırlar. Ciddi olanlarına köpeklerdeki kalp kurdu örnek verilebilir. Konağın dış yüzeyinde yaşayanlar Dış parazitler (örnek Akarlar) ve içinde yaşayanlar İç parazitler (tüm Parazitik kurtlar). Bazen taşıyıcı olan Ara konaklar üçüncül bir parazit veya hastalığı bulaştırabilirler. Hücreler içi parazitlere örnek çeşitli mikroplar olabilir. Saz ardıçkuşu tarafından büyütülen bir Ağaçkakan.Sıradışı parazitizme karıncayı yavaş yavaş içten yiyen Ophiocordyceps unilateralis olarak bilinen bir mantar verilebilir. Bu noktadan sonra mantar karıncanın beynine yerleşmeye başladığında bir çeşit zombiye dönüşen karınca mantarın yönlendirmesine göre yürümeye başlıyor. Özellikle Tayland’ın bazı bölümlerinde görülen bu mantar türünün ele geçirdiği karıncalar daima ormanların içlerine doğru yürüdükten sonra yerden yaklaşık 25 cm yukarıdaki mantarın üremesine elverişli yapraklara dişleri ile tutunup hareketsiz kalıyorlar. Bundan sonra mantar kurbanına başka parazitlerin de bulaşmasını engellemek için karıncanın etrafında bir koza örüyor ve ziyafetine devam ediyor. Mantarın karınca'nın beynini nasıl kontrol edebildiği ve en son olarak karıncanın çenesini kapalı tutan kasları yemesi ise bilim adamlarını şaşırtan bir detaydır. Kleptoparazitizm bir canlının diğer bir canlının av veya gıdalarından faydalanmasıdır, bu tür parazitime örnek olarak bitki bitinden çıkan şekerli salgıları sağmak için onları kültive eden karıncalar verilebilir aynı zamanda bu davranışa yakın bulunan Sosyal parazitlere diğer kuşları yavrularının babysitterliğe manupule ederek yetiştiren, yumurtasını bıraktığı genç kuluçkalı yuvada bakıcı konağı yumurta ve yavrularıyla ilgilenilmeyince bir ya da iki yumurtasını yuvadan atan bazende yıkarak zarar veren kuş, balık, böcek çeşitlerinin dahil olduğu Kuluçka parazitizmi 'örnek verilebilir. İşgal, mafya, savaş ve evrim senaryolarına konu olmuş bir parazitoloji çeşitidir. Eklembacaklı konağı yumurtalarını suya bırakacağı zaman boğulmaya teşvik ederek intihar ettiren Kılımsısolucanlar ya da Aykılı adı verilen Nematorpha türü ise söylentilerin aksine insanda yaşamaz. Tıp ve Alternatif Tıp'ta Çin aktarları parazitik solucanları afrodizyak, görmeyi artırmak vb faydaları için kullanmışlardır. Sosyo ekonomik düzeyi düşük kişilerde gelişmiş ülkelere göre özellikle kanser, enflamatuar bağırsak hastalıkları, kireçlenme gibi rahatsızlıkların daha az görülmesi Amerikalı bazı profesorlerin dikkatini çekmiş risk altındaki kişilere solucan yumurtaları verilmesi ile deneylere başlanmıştır. Bu araştırmalar tartışma aşamasında ve kansere yakalanmamış hastalar için geçerlidir. Östrojen salınımı azaltan kist hidatikin meme kanseri riskini düşürerek, erken alındığında bulunduğu bölgedeki kanser oluşumları'da tartışılmıştır. Bazı formuna önem veren balet, aktrist gibi sanatçılar tenya yumurtası yutarak obeziteye karşı sağlıklı olduğunu düşündükleri yöntemleri uygulamıştır. Bazı balık türleri sedefli, funguslu cilt hastalıklarında ve sülük çeşitleri kirli kanın temizlenmesinde, adi sinek kurtçuklarıda gangrenli ve toksik dokuları temizlemesinde kullanılmıştır, Bazı kuş türleri tüylerinin arasına yerleştirdikleri canlı karıncalar yardımıyla temizlenir. Adi sineğin larvasında bulunan toksinden bilimadamları güçlü yeni bir antibiyotik üzerine çalışmalarını sürdürmektedir bu yine hayvanseverlerinde tepkisine yol açmıştır. Bazı kuş türleri timsahın diş aralarındaki artıklarla beslenirken timsah ağzını açık bırakmaktadır. Bazı ufak balık türleri köpekbalıklarının üzerine yapışarak atık derilerdeki bakteri oluşumunu engellemektedir, köpekbalığı ve timsah gibi vahşi türlerin kendilerininde bu yaratıklara nezaketli davranmaları doğal seleksiyonda dayanışma olabileceği gibi zayıf bir bünye yada aç yeni bir parazit için yukarıda sayılan dostluklar her koşulda geçerli olmayabilir.

http://www.biyologlar.com/parazit-cesitleri

Evrimin Ana Hatları

Evrim konusu evrim derslerinde ayrıntılı olarak incelenecektir. Burada önemli olan evrim-sınıflandırma ilişkileridir. Evrimin hangi konuları sistematik için mutlaka ge­reklidir. Önemli olan bunları ayıklamaktır. Günümüzde gördüğümüz tüm organizmaların historik geçmişi incelendiğinde ve gidilebildiği kadar eskiye gidildiğinde giderek en basit organizmalara yaklaşıldığı görülmektedir Evrim süreci olarak bilinen bu kavram kısaca “yaşam formlarının basitten gelişmişe dönüşümü” olarak betimlenebilir Ya da yükseğe gelişme de denilebilir. Evrim hem genetik hem de biyolojik nedenleri bünyesinde barındırır. Genetik olanlar türün varyasyonu ile ilgilidir. Aynı türün bireyleri arasında benzerlikler olduğu gibi, bunları birbirinden ayıran değişiklikler de görülmektedir. Bu değişikliklerin bazıları sadece o birey için geçerlidir. Onun ölümü ile de önemi kalmaz Bu tip değişikliklere modifikasyon denir. Oysa bazı değişiklikler dölden döle devam eder Bu tip kalıtsal olan değişikliklere de varyasyon denir. Böyle bir değişiklik için kalıtsal yapının değiş­mesi gerekir. Bu da ya kromozomun yapısında ve sayısında meydana gelen değişikliklerle, -ki buna mutasyon denir-, ya da genlerin yemden kombinasyonu ile (rekombinasyon), ya da crossing-over, konjugasyon, transdüksiyon ve transformasyon gibi olaylarla olur. Evrimin ham maddesi olan seleksiyon populasyon içinde kendine en uygun varyantların dışında kalanların ayıklanmasını yapar. Darwin bunu doğal seçme ile açıklamıştır. Ona göre populasyonların ayakta kalması, varolmak için sava­şım ile olasıdır. Bunun da yolu en iyi uyum yapmaktan geçer. Buradan hemen şu so­nucu çıkarmamak gerekir. Yaşam savaşını kazanan güçlüdür sözcüğü ile kuvvetli eş anlamlı değildir. Güç kuşkusuz üstün olmak için gereklidir, ama her zaman her yerde değil. Kendisi için çok önemli bir düşmanın (avcının) yaklaştığını algılayabilmek ve ona göre önlemini alabilmek, avcı ile karşı karşıya kalarak onunla savaşmaktan daha önemli bir güçtür Bunun gibi çevreye iyi uyum yapmış olmak ta aynı anlama gelir. Dünyada aktüel canlıların hiçbirinin bir işe yaramadığı, bu ne için var diyebilecek bir durum yoktur. Her canlı doğa tarafından seçilmiştir ve orada hem kendisi, hem de diğer canlılar için vardır, bugün önemi bilinmese bile bir gün o da anlaşılacaktır. Bunun için pis diye örneğin bir karasinek populasyonunu bile ortadan kaldırmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Nesli korunacak canlılarda güzel çirkin aranmamalıdır. Çünkü hepsi doğanın çocuklarıdır ve hiçbir ebeveyn çocuklarında sevgi ayırımı yapmaz. Evrim basamakları, kalıtsal variyabilite ile doğal seçilimin karşılıklı etkileşimi­nin sonunda ortaya çıkar. Ancak bu süreç hiçbir şekilde lineer (doğrusal) olarak devam etmez. Uygun varyantların çıkması durumunda gerekli bir düzenleme yapılır ve ondan sonra süreç kaldığı yerden belki de başka bir yöne kayarak devam eder. Yönlendiril­miş seçme dediğimiz bu olayda özel bir çevreye sürekli olarak uyum yapılması söz konusudur. Bu olay da çoğu kez çevre koşullarında ya da çevrenin değiştirilmesinde önemli bir değişikliğin ortaya çıkması ile gerçekleşir Kurak olmayan bir çevre kuraklaşırsa, burada az su kullanan canlıların yaşama devam edebilecekleri gerçeği ortadadır. Bazı canlılarda böylesi beklenmeyen durum değişikliklerine karşı, önceden kalıtsal olarak yetenekler vardır. Ancak böyle koşullar ortaya çıkmadığı sürece, bu özelliğin kullanılmasına da gerek kalmaz. Bundan şu sonucu çıkarmak gerek: Yönlendirilmiş doğal seçmeye orthogenez denir. Buna en güzel örnek atın evriminde görülür. Atın vücudu küçük ve yere 3 parmakla basarken, evrim vücudun büyümesi, parmak sayısının da azalması (tek, 3. ncü parmak) şeklinde yönlendirilmiş­tir. Örnekleri çoğaltmak olasıdır. Total olarak ele aldığımızda evrim süreci, yönlendirilmiş seçim güçlerince kontrol edilir ama evrim süreci seçimi yönlendirmez. Bu, sonunda çevreye adaptasyonu getirir Bunun anlamı, canlının ekolojik faktörlerin tümüne uyumudur Oysa bu koşullar sürekli değildir Gece-gündüz, mevsimler arasındaki farklar, aynı ortamda yaşayan diğer canlılar ve diğer etkenler bu değişime neden olurlar. Biyotop dediğimiz bu yaşam alanını paylaşan canlılar oradaki aynı koşullara öylesine adapte olurlar ki aralarında uyumsal benzerlikler ortaya çıkar. Bu benzerlikler öylesine fazlalaşır ki sanki iki farklı tür akrabaymış gibi görünür ve doğal sınıflandırmada sorun yaratır (konvergensi hatırlayınız). Morfolojik açıdan ele aldığımızda gelişmişliği, hücrenin tek hücreli halinden çok hücreliliğe geçişinde meydana gelen değişiklikler ve bunun sonucu hücrenin ve kısımlarının entegrasyonunun sürekli bir şekilde artması şeklinde yorumlayabiliriz. Organizma ne kadar daha fazla komplike olursa, onu meydana getiren parçaların onunla bütünleşmesi de o denli daha fazla olur. O halde sınıflandırma yaparken gelişmişliğin ölçütü olarak organizmayı meydana getiren parçaların onunla bütünleşmesini baz alabiliriz. Biyolojik açıdan gelişmişlik tüm organizmanın total yeteneklerinin yükselmesi olarak kabul edilir Bu da organizmanın sinir sisteminin, duyu organlarının hareket organlarının metabolizmasının vb. birçok sisteminin giderek gelişmesi anlamını verir. Bunun için yapı elementlerinin yapısal değişiklik geçirmesi gerekir. Bu da onlara yeni yetenekler kazandırır. Eklembacaklıların baş oluşumunu buna güzel bir örnek olarak verebiliriz. Bunlarda baş önceleri basit ve birbirine benzer, ancak daha sonra gelen gövdeninkilerden farklı olan segmentlerden oluşmuştur (Bu konuya daha sonra değinilecektir). Bu segmentlerin en öndekilerinin bir fonksiyon ünitesi olarak birleşmesi, her hangi bir yetenek artışına ya da üstünlüğüne neden olmaz. Bunun için her birinin ayrı ayrı segment olarak ele alınması, bu olay ne kadar fazla olursa bu da o eklembacaklının daha çok gelişmiş olmasına bağlanabilir Bir hayvan türünün filogenezini ele aldığımızda, dünya üzerinde görülmeye başladığından bu güne kadar geçirdiği evrimin hızının, başka türlere benzemediği görülür. Bu nedenle her hayvan türünün evrim hızı farklıdır. Çoğu hayvan dünyaya gelmiş ve bu gün için yok olmuştur. Ancak bazılarının çok eskilerden beri dünyada var oldukları görülmektedir. Örneğin akrep ve toprak solucanı silur devrinden beri (yakla­şık 400 milyon yıl) varlıklarını sürdürmektedirler. Bunun anlamı bu hayvanlarda evrim hızı yavaştır. Çeşitli kaynaklar farklı farklı rakamlar vermekle birlikte kainatın oluşumunun 10 milyar yıl olduğu çok taraftar bulmaktadır. Güneş sistemi, ay ve diğer planetler için biçilen yaş 4,6 milyar yıl. İlk prokaryotların dünyada 3,2 milyar yıldan beri görülmeye başladığı kabul edilir. Eukaryotların ortaya çıkması için oldukça uzun bir zaman geçmiştir ve ilk eukaryotlara da 1,7 milyar yıl öncesinden beri rastlanılmaktadır. ilk çok hücreli algler 800-700 milyon yıl, ilk çok hücreli omurgasız hayvan 650-600 milyon yıldan beri dünyamızı şereflendirmişlerdir. ilk organizasyon basamağı için oldukça uzun bir süre daha geçmiştir. Tüm bunlar, evrim sürecinin basitten gelişmişe doğru olduğunu göstermektedir. Günümüze kadar birçok hayvanın yok olduğunun biraz önce sözünü etmiştik. Bazı araştırıcılar bu gün için bilinen yaklaşık 2 milyon türe karşılık dünyadan 100 milyon hayvan türünün gelip geçtiğini savunurlar. Bu sayıyı bir milyar yıl içine bölüştür­düğümüzde bir milyon yıl için sayının çok fazla olmadığı görülür. Çeşitli jeolojik zamanlarda ortaya çıkıp yok olmuş birçok hayvan fosili bilinmesine karşın belki de daha çoğunun bilinmediği ya da fosilinin bulunamadığı ya da olmadığı fikri de azım- sanmamalıdır. Yukarıda sözü edilen evrim hızı yavaş formlara karşı evrim hızı yüksek olan lurmların daha fazla sayıda olmaları beklenir. Bunlar günümüzde de söylendiği gibi hızlı yaşadı, çabuk öldü düşüncesine uyabilecekleri gibi belki de uzun yıllar dünyamızda konuk olarak kalabilmişlerdir.

http://www.biyologlar.com/evrimin-ana-hatlari

Dünya’da Organik Yaşamın Başlangıcı

Unlu bilim dergisi SCIENCE, 25 Haziran 1999 tarihli sayisini, “Evrim Kuramina ve Evrim Kuraminin Gercekligine” ayirdi (1). Bu sayi icin giris yazisi yazan unlu evrimci Stephen Jay Gould soyle demekte: “Evrim bir gercektir ve ancak gercek bizi bagimsizliga kavusturabilir!” ve Gould eklemekte, “Darwin’in ilk teorileri aciklandigi zaman, aristokrat bir soylu ‘Darwin’in soylediklerinin dogru olmadigini umalim; ama tutun ki dogru, o zaman tum dunyaya yayilmamasi icin dua edelim!’ demisti; ne yazik ki, 21. Yuzyila girerken, bu sahisin soyledikleri cikti: Evrim Kurami dogru, ama dunyanin cogunlugu, en azindan ABD ulusunun buyuk kismi tarafindan bilinmiyor ” (2). Gercekten de, 21. Yuzyila girerken, Evrim Kuraminin gercekligi hakkinda onca yayin yapilmasina, onca kanit bulunmasina karsin, bilim insanlari ile halk arasinda Evrim Kuramini degerlendiris acisindan ucurumlar mevcut. Bu konudaki en buyuk zorluk, oncelikle, Evrim Kurami ile ilgili bazi biyolojik, kimyasal, fizyolojik, paleontolojik bilgilerin anlasilabilmesi icin yogun bir bilim egitimine, detayli anlasilmis bazi kavramlara gereksinim duyulmasi. Ikinci onemli zorluk ise, Evrim Kuramini aciklarken ifade edilen bazi kavramlarin (ornegin milyon yillarda gelisen evrim, dogal seleksiyon, biyokimyasal protobiogenesis vb) gunluk hayatin mantigi ve yasantisi acisindan pek de kolay anlasilamamasi. Bu konuda Amerikan Ulusal Bilimler Akademisinin (National Academy of Sciences) son yayinladigi halk kitabi “Science and Creationism” (Bilim ve Yaratiliscilik), bu konudaki en yetkili agiz tarafindan son noktayi koyuyor ve Evrim Kuraminin bir gercek oldugunu savunuyor (3, 4). Turkiye’de de “Islamci Bilimsel Yaratiliscilarin aktivitelerine ” karsi TUBA ve bir grup bilim insani da bazi aciklamalar yapmisti (5, 6, 7). ABD’de ve diger Hristiyan ulkelerde oldugu gibi, Turkiye’de de ortaya cikan “Bilimsel Yaratiliscilik” akimlari, bilim ile yaratilisciligi birbirine bagdastirmaya calisiyordu (8); ustelik Evrim Kuramini savunan bilim insanlarina karsi dev bir karalama kampanyasina giriserek, bilim insanlarini sindirmeyi amacliyordu. Bu konuda yazdigim yazilar nedeniyle ben de, diger bilim insanlari gibi buyuk saldirilara maruz kaldim (4, 9, 10). Turk bilim insanlari olarak, gerek halki gerekse diger bilim insanlarini ve aydinlari bu konuda bilgilendirmek konusunda cok ciddi sorumluluklar tasidigimiza inaniyorum. Bu sorumluluklardan birisi, “kendini bilimsel elit zumreolarak gorup, bilimsel yaratiliscilari yanit verilmeyecek kadar kucumsemek yerine”, onlari iddia ettikleri her hipotezde curutmek ve yapmakta olduklari carpitmalari ve bilimsel sahtekarliklari, halkin onunde anlasilir bir dille ve bilimsel kaynaklarla yuzlerine vurmak! Dunya’da yasamin baslamasi ile ilgili en onemli sorulardan ve problemlerden birisi, primordial (ilk) kosullarda canlilarin ana yapi taslari olan organik molekullerin nasil meydana gelebilecekleri konusuydu. Bilimsel yaratiliscilarin hipotezlerine gore, tum organik madde ve biyolojik yasam bir anda, dogaustu bir gucun “OL!” demesiyle belirli bir hedefe ve cok akilli bir dizayna gore yaratildi. Bilim ise bu konuda farkli bir goruse sahip, ozellikle son yillarda yapilan calismalar dunya’da ilk organik maddenin olusumu konusunda yeni bir bakis acisi getirdi (11, 12, 13, 14, 15). STANLEY MILLER DENEYINDEN GUNUMUZE Dunya’da yasamin baslamasi icin, yasamin temel taslari olan organik maddelerin, amino asitlerin ve DNA ile RNA’nin yapisinda var olan nukleik asitlerin bir sekilde dunya ortaminda (okyanuslarda, gollerde, sicak su kaynaklarinin aktigi yerlerde) bol miktarda var olmasi gerekmekteydi. Bu konuda dogru fikir yurutebilmek icin, 4.5 milyar yil once soguyarak, var olan dunya gezegeninin atmosferi ve icerdigi elementler konusunda dogru tahmin yapmak gerekliydi. Bu konudaki ilk tahminleri Oparin (16 ), Haldane (17), Urey (18) yapmislardi. Onlara gore ilk dunya atmosferi metan (CH4 ), amonyak (NH3), su buhari (H2O) ve molekuler hidrojenden (H2) olusmaktaydi. Ilk atmosferde oksijen (O2) bulunmadigi pek cok arastirici tarafindan fikir birligi ile kabul edilmistir. Ama en onemli sorun dunyanin genclik gunlerine ait bilgi alinamamasidir. Bilinen en yasli kayalar olan Gronland’daki Isua kayalari bile 3.8 milyar yil yasindadir. Yaklasik 700 milyon yil- 1 milyar yillik doneme ait hic bir iz, kanit ve bilgi yoktur; bu da ilk atmosfer veya ortam konusunda tahmin yapmayi cok guclestirmektedir. Tahminler, olasi modellere gore yapilmaktadirlar ve spekulasyonlardan ibarettirler. William Rubey (19 ), Holland (20 ), Walker (24) ve Kasting’e (25) gore ise, baslangicta cok az miktarda amonyak mevcuttu; atmosferde baslica karbon dioksit (CO2), nitrojen (N2), su buhari (H2O), biraz da karbon monoksit (CO) ve hidrojen gazi (H2) vardi. Son yillarda bu gorusun bilim ortamlarina hakim olmasina ragmen, kimse 4 milyar yil oncesine gidip, ortamda amonyak olup, olmadigini gozlemlememistir. Ayrica, uzaydan her yil 40 000 ton toz yeryuzune dusmektedir, gerek bu tozda, gerekse uzaydan gelen meteoritlerde HCN (hidrojen siyanit), CO2, Formaldehid, CO (karbon monoksit), amino asitler ve organik maddeler bulunmustur; gunde uzaydan dunyaya 1999 verilerine gore dokulen tozla birlikte 30 ton organik madde dusmektedir (13, 21, 22, 23). Dunya kosullarinda amonyakin ve organik madde sentezinin cok az olmasi durumunda bile organik maddeleri olusturan bilesenlerin ve bizzat organik maddelerin uzaydan yeterli miktarda gelme olasiliklari her zaman vardir. Ilk atmosfer kosullarinda hemen hemen hic oksijen olmadigi hesaba katilirsa, organik maddenin”yaratilmadan” dunya ortaminda ilk gazlar ve cozunmus iyonlardan sentezlenmesi de mumkundur. Oksijensiz donem 2-2.5 milyar yil kadar surmus, siyanobakterilerin atmosfere verdikleri oksijen sayesinde atmosferde ilk dunya canlilari icin bir zehir olan oksijen miktari mavi gezegende artmistir (9). Chicago Universitesinde, Harold Urey’in ogrencisi Stanley Miller 1953′te dunyayi yerinden sarsan unlu deneyini gerceklestirdi 26. Urey’in varsayimina uyan (metan, amonyak, hidrojen ve su) gaz kosullarinda, 150-200 bin voltluk akimi gazlarin bulundugu ozel aparattaki karisimdan gecirdi, sonuc cok sasirticiydi pek cok temel organik madde bu enerjinin verdigi etki sonucunda gazlari bir reaksiyonla birlestirmis, Glisin, Alanin, Aspartik asit, Glutamik asit (bu dordu temel amino asitler), Formik asit, Asetik asit, Propionik asit, Ure, laktik asit, ve diger yag asitlerini olusturmustu (26, 27). Deney Pavlovskaia ve Peynskii tarafindan Rusya’da; Heyns, Walter, Meyer tarafindan Almanya’da; Abelson tarafindan ABD’de, cok farkli bilesikler ve gaz ortamlarinda tekrarlandi; oksidasyonun engellendigi ve metan, amonyak ve su buharinin oldugu kosullarda hep amino asitler ve organik maddeler olustu (28); Gabel ve Ponnamperuma, cok farkli enerji ortamlarinda (isi, radyasyon, lineer akseleratorden cikan parcaciklar, mikrodalgalar vb) benzer sonuclar buldular, ayrica bazi seker molekullerini de primordial ortamda sentezlemeyi basardilar (28). Genetik materyeli tasiyan DNA ve RNA’nin temel taslari olan nukleik asitlerin bazilari da ilk atmosfer sartlarinin farkli bicimlerde ele alindigi kosullarda kimyasal olarak sentezlendi ve nukleik asitlerin temel yapi taslarinin primordial ortamda yeterli temel madde ve enerji sonucunda kendiliginden olusabilecegi gosterildi (9, 11, 12, 13, 14, 28, 29, 30). Yaratiliscilar, ilk dunya kosullarinda amonyak olmadigini, Miller’in ise soguk tuzak denilen bir yontemle amino asitleri elde ettigini, Miller’in kosullarinin bilincli olarak cok yapay hazirlandigini ve sonuclarin bilimsel bir sahtekarlik oldugunu soylemektedirler. Oncelikle Miller’in duzenegi tabii ki yapaydir; ama biyokimya’da yapay olmayan kosullarda kontrollu deney yapilamaz ki; soguk tuzak denilen ve reaksiyon urunlerini sogutan bir duzenek kullanilmis olabilir; ama doga’da bunun bir benzerinin var olmadigini soylemek, ustelik de 3.5-4.5 milyar yil oncesinde gelisen olaylardan cok emin ifadelerle bahsetmek ancak, Yaratiliscilar gibi bilimi ayaklar altina alan, cikaracaklari sonuclara onceden fikse olmus insanlarda gorulebilen bir dusunce hatasidir. Ornegin okyanuslarin tabanlarindaki sicak su kaynaklarinin birden soguyarak okyanusa karismasi bahsedilen “soguk tuzagi” dogal kosullarda olusturabilir; dogadaki bugun tahmin edilemeyen pek cok yapi bunu meydana getirebilir. Nitekim, sadece sicak su kaynaklarinda mevcut bu isinin bile sig okyanus sahillerinde suda cozunmus amonyum (NH4), metan (CH4), karbon dioksiti (CO2) (veya su yuzeyindeki atmosferdeki gazlari da katarak) reaksiyona sokabilecegini gosterir. Organik maddelerin ve ilk yasamin denizlerdeki, gollerdeki, volkanik ortamlardaki sicak su kaynaklarinin bulundugu yerde olustugu konusunda pek cok fikir de ortaya surulmustur (12, 21, 30 ). Ortamda amonyakin cok az olmasi kosullarini Miller tekrar irdelemistir (21). Primordial kosullarda, atmosferin redukleyici (elektron kazandirma) ozellikte oldugu dusunulmektedir, ama kesinlesmis bir bulgu yoktur. Atmosferde varolan amonyak’in bir kisminin amonyum (NH4 ) iyonu olarak okyanuslarda cozunecegi bilinmektedir (29); atmosferde cok az miktarda amonyak olmasi kosullarinda bile, su ortamlarinda ya da sicak su kaynaklarinin oldugu, okyanusun sig ve atmosferle bulustugu sahillerde amonyum iyonu, atmosferde cok az miktarda bulunan amonyak, metan gazi ve karbon dioksitle reaksiyona girecek ve organik bilesikleri olusturacaktir (21) . Miller, eser miktarda amonyakin bulundugu ortamlarda yaptigi deneylerde bile organik maddelerin ve amino asitlerin sentezlenebildigini gormustur (21). Yaratiliscilarin baska bir iddiasi, Miller deneyinde sag elli (D-dextro izomeri) ve sol elli (L-levo izomeri) amino asitlerin esit miktarlarda sentezlendigi, halbuki yasamda gorulen 20 cesit amino asitin tumunun sol elli oldugu, oyleyse organik maddenin ve canli yasamin belli bir amacla ve dizaynla yaratilmis olmasi gerektigidir. Oncelikle, 1993′te Arizona State Universitesinden John R. Cronin uzaydan gelen meteoritlerde ve donmus tozda daha fazla L-aminoasitlerine rastlandigini ispatlamistir 13; bu, dunyada varolan ve amino asitlerle reaksiyona giren maddelerin zamanla sol elli amino asitleri tercih etmesini saglayabilir (13). Ikincisi, molekuler yapilardaki zayif kuvvet(weak force) birbirinin ayna goruntusu olan molekullerde (yani izomerlerde) farklidir. Bu bir molekul icin cok ufak bir farktir, ama molekuller bir araya gelince etki buyur. Yani bir molekulun reaksiyona girerken veya suda cozunmus bulunurken icinde bulunan molekuler bag yapma yetenekleri ve belli bir konfigurasyonda dururken gereksimleri olan enerji onlarin doga tarafindan secilmelerini saglamaktadir. Doga tasarruf etmekten yanadir ve genelde en az enerji formunu tercih eder; L ve D formlari arasindaki enerji farki cok az da olsa, yapilan hesaplara gore en az enerji ile durabilen izomer, yaklasik 100 bin yilda dogada % 98 olasilikla baskin bulunan izomer formunu olusturacaktir (31). Ucuncu ve guclu bir olasilik, primordial kosullarda, su anda bilmedigimiz ve ilk dunya kosullarinda var olan ve sol elli amino asitlere baglanamayan bir X maddesinin ozellikle D-(sag elli) amino asitlerle birleserek kelat (cozunmeyen bilesik) olusturmasi ve onlari gol veya okyanus dibine cokertmesidir. Bu ise sol elli amino asitlerin bir anda dogal seleksiyonla artmasini ve dogada daha fazla kullanilabilir hale gelmesini cok kolay saglayabilir. Fakat kimse 4 milyar yil onceye gitmemistir; o gunden bu gune de tek iz kalmamistir; bilimsel yaratiliscilar ne soylerlerse soylesinler, 4 milyar yil onceye ait kesin kanitlarla Evrimcilerin karsisina gelmeden Evrimcilerin hic bir soyledigini curutmus sayilamazlar; ustelik, bilimsel yaratiliscilarin buyuk bir cogunlugu, binlerce kanita ragmen, dunyanin 4.5 milyar yasinda degil, cok daha genc olduguna inanmaktadir (10 bin yil gibi)… Son bulgular, pek cok organik maddenin uzaydan gelen tozda, meteorlarda bulundugunu ispatlamistir. Dunya’da okyanuslarda ve atmosferde amonyum, metan, karbon dioksit, amonyak’tan sentezlenebilen organik maddenin, uzaydan da gelebilecegi NASA’nin arastirmalarinin kesin bir sonucudur (13). Eger gunde 30 ton organik madde uzaydan dusen tozla dunyaya karismaktaysa (kuyruklu yildizlarla, meteorlarla gelenleri saymiyoruz) yilda, (10 4) ton (10000 ton) cesitli organik madde dunyada okyanuslara karisir. Bu ilk bir milyar yil icin 10 9 x 10 4= 1013 ton (10′un yaninda 13 sifir) ya da 10 000 000 000 000 ton organik madde eder. Bu miktarda organik madde, dunyada girdikleri reaksiyonlar da isin icine katilirsa, kesinlikle ilk yasamin tohumlarini atabilir. Halley, Hale-Bopp, Hyakutake isimli kuyruklu yildizlarda pek cok organik madde oldugu kanitlanmistir (13). Bir kuyruklu yildiz, gunes sisteminin sicak bolgelerinden gecerken, bir kismi erir, gaz ve toz olarak dunyanin (veya basak gezegenlerin) cekimine kapilip, zamanla dunyaya duser. NASA’daki bilim adamlari, ER2 tipi ucakla, yaklasik 62 000 feet yukseklikte bu tozlari toplayabilmektedirler. Scott Sandford, bu partikulleri analiz ettiginde % 50′den fazla organik kokenli karbona rastlamistir (13). Meteoritlerde ise, ketonlara, nukleobazlara, quinonlara (klorofil benzeri yapilarda yer alir), karboksilik asitlere, ve 70 farkli cesit amino asite rastlanmistir. Dunya’daki yasantida kullanilan amino asit sayisi ise sadece 20′dir, yani uzay bize ihtiyacimiz olandan cok daha fazlasini hediye etmektedir ! (13) DUNYADA ORGANIK YASAMIN BASLAMASI / UZAYDAN GELEN ORGANIK MADDE Son bulgular, pek cok organik maddenin uzaydan gelen tozda, meteorlarda bulundugunu ispatlamistir. Dunya’da okyanuslarda ve atmosferde amonyum, metan, karbon dioksit, amonyak’tan sentezlenebilen organik maddenin, uzaydan da gelebilecegi NASA’nin arastirmalarinin kesin bir sonucudur (13). Eger gunde 30 ton organik madde uzaydan dusen tozla dunyaya karismaktaysa (kuyruklu yildizlarla, meteorlarla gelenleri saymiyoruz) yilda, (10 4) ton (10000 ton) cesitli organik madde dunyada okyanuslara karisir. Bu ilk bir milyar yil icin 10 9 x 10 4= 10 13 ton (10′un yaninda 13 sifir) ya da 10 000 000 000 000 ton organik madde eder. Bu miktarda organik madde, dunyada girdikleri reaksiyonlar da isin icine katilirsa, kesinlikle ilk yasamin tohumlarini atabilir. Halley, Hale-Bopp, Hyakutake isimli kuyruklu yildizlarda pek cok organik madde oldugu kanitlanmistir 13. Bir kuyruklu yildiz, gunes sisteminin sicak bolgelerinden gecerken, bir kismi erir, gaz ve toz olarak dunyanin (veya basak gezegenlerin) cekimine kapilip, zamanla dunyaya duser. NASA’daki bilim adamlari, ER2 tipi ucakla, yaklasik 62 000 feet yukseklikte bu tozlari toplayabilmektedirler. Scott Sandford, bu partikulleri analiz ettiginde % 50′den fazla organik kokenli karbona rastlamistir (13). Meteoritlerde ise, ketonlara, nukleobazlara, quinonlara (klorofil benzeri yapilarda yer alir), karboksilik asitlere, ve 70 farkli cesit amino asite rastlanmistir. Dunya’daki yasantida kullanilan amino asit sayisi ise sadece 20′dir, yani uzay bize ihtiyacimiz olandan cok daha fazlasini hediye etmektedir ! (13) Daha ilginc bir bulgu ise Louis Allomandola’nin uzay kosullarinin simulasyonunu yaptigi deneylerden gelmistir (13, Bununla ilgili Scientific American’daki Temmuz 1999, resimleri kullanabilirsiniz). Bu deneyler cok dusuk isilarda ve sicakliklarda, ultraviyole radyasyonunun kimyasal baglari yikabilecegini; hatta icinde donmus metanol ve amonyak (uzayda bulundugu oranda) bulunan buzlasmis toz kitlelerinde, ultraviyole isinlarinin ketonlari, nitrilleri, eterleri, alkolleri, hatta heksametilentetramini (HMT) olusturabilecegini gostermistir. HMT asidik ve ilik ortamda amino asitleri olusturur. Bu deneyler son yillarda gerek NASA, gerekse universitelerdeki bilim insanlari tarafindan tekrarlanmis benzer sonuclar bulunmustur (13). Bu su demektir: uzayda donmus buz kitleleri olarak seyahat eden molekuller statik degillerdir; uzaydaki farkli isinlarin ve ultraviyole enerjisinin etkisiyle surekli iclerindeki kimyasal yapi degisime ugramaktadir, bu degisim, ozellikle daha yuksek isili, isinli ve enerjili gunes sistemi bolgelerine girince artmaktadir. Yani gerek uzaya dagilan tozlar, gerek meteorlar, iclerinde dunya gibi uygun kosullara sahip gezegene ulasinca yasamin temel taslarini olusturacak tum bilesenleri, organik maddeleri fazlasiyla tasimaktadirlar. Ustelik 4.5 milyar yillik dunya tarihini, kolay anlayabilmek icin, 1 saatlik bir zaman dilimi olarak alirsaniz, doga ilk 55 dakikayi, bu temel yapi taslarini ve tek hucreli yasami olusturmak icin harcamis, geri kalan bes dakikada da diger tum bitkileri, cok hucreli organizmalari meydana getirmistir. SONUC: Dunya’da organik yasamin baslamasi icin, buyuk olasilikla temel yapi taslari hem uzaydan gelmis hem de milyarlarca yilda, uzaydan gelenlerin de etkisiyle dunyada okyanuslarda, sicak su kaynaklarinin okyanusa karistigi yerlerde, batakliklarda, volkanik yapilarin okyanusla birlestigi yerlerde vb. ortamdaki serbest enerji sayesinde sentezlenmislerdir. Amino asitler, nukleik asitlerin yogunlastigi ortamlarda thermal proteinler ve RNA, oto-katalitik RNA buyuk olasilikla ilk genetik bilginin sekillenmesinde rol oynamislardir (11, 12, 14, 30) . Burada su temel unsurlar unutulmamalidir: 1. Bahsedilen sureler insan zekasinin kavrayabilecegi surelerin cok otesindedir. Bahsedilen sureler, milyon degil, milyar yillardir. Dort milyar yil, 50 yillik bir insan jenerasyonu goz onune alinirsa yaklasik 80-100 milyon jenerasyon demektir. Homo sapiensinortaya cikisindan beri ise sadece yaklasik 500 jenerasyon gecmisti. 2. Dogada kararli yapilarin olusmasi cok zordur. Belki bir tek kararli yapinin olusmasina karsi, binlerce katrilyon kararsiz yapi bozunup gitmektedir; biz bilgiyi bu gune kadar gelebilen kararli yapidan alabilmekteyiz; kararli yapilarin gelismesini saglayan reaksiyon ve biyolojik olay sayisi ise neredeyse sonsuzdur . Dr. Umit Sayın Cumhuriyet Bilim ve Teknik Dergisi Kaynakça: 1) Science, 25 Haziran, 1999, 284 (5423):2045-2220. 2) Ibid., pp: 2087. 3) NAS, “Science and Creationism: A view from the National Academy of Sciences”, 1999, National Academy Press. 4) Umit Sayin, “ABD’de Bilimsel Yaratiliscilibgin Coküsü”, Bilim ve Ütopya, Aralik 1998. 5) TUBA bülteni, 10:2, 1998. Ayrica TUBA’nin web sayfasina (www.tuba.org.tr) bakabilirsiniz. 6) “Kamoyuna Duyuru” (Birinci Bildiri), Cumhuriyet Bilim ve Teknik, 7 Kasim 1998. 7) “Bilime Gerici Saldiri” (Ikinci Bildiri), Cumhuriyet Bilim ve Teknik, 30 Ocak 1999. 8 ) Harun Yahya, “Evrim Aldatmacasi”, Vural Yayincilik, 1997. 9) Ümit Sayin, “Yaratilmayis: Yasam Nasil Basladi”, Bilim ve Ütopya, Ekim 1998. 10) Ümit Sayin, “Uctu Uctu Dinozor Uctu”, Bilim ve Utopya Kasim 1998. 11) Albert Eschenmoser, “Chemical Ethiology of Nucleic Acid Structure”, Science, 25 Haziran, 1999, 284 (5423):2118-2123. 12) Andre Brack, editor, “The Molecular Origins of Life”, Cambridge University Press, 1998. 13) Max P. Berstein, Scott A. Sandford, Louis J. Allamandola, ” Life’s Far-Flung Raw Materials”Scientific American, Temmuz 1999, 281:42-49. 14) Leslie E. Orgel, “The Origin of Life on Earth”, Scientific American, Ekim 1994, 271:76-83. 15) Gerald F. Joyce, “Directed Molecular Evolution” Scientific American, Aralik 1992, 267:90-97. 16) A.I. Oparin, “Origin of Life”, Mc Millen, New York.1938 17) J.B.S. Haldane. “Origin of life”, Rationalist Annual, 1929 18) H.C. Urey. “On the early chemical history of the earth and the origin of life”, Proc. Natl. Acad. Sci., 1952. 19) W.W. Rubey, “Development of the hydrosphere and atmosphere, with specail reference to probable composition of the early atmosphere”. In Crust of the Earth, ed. A. Poldervaart HDpp:631-650,1955. 20) H.D. Holland, “The chemical evolution of the atmosphere and oceans”. Princeton University Press, 1984. 21) Stanley Miller, ” The Endogenous Synthesis of Organic Compounds”, [ Andre Brack, editor, "The Molecular Origins of Life", Cambridge University Press, 1998.] isimli kitapta. sayfa: 59-85 22) C.F. Cyba, C. Sagan, ” Endogenous production , exogenous delivery and impact-shock synthesis of organic molecules: an inventry for the origins of life”, Nature, 355:125-132, 1992. 23) C.F. Cyba, P.J. Thomas, L., L. Brookshaw, and C. Sagan. ” Cometary delivery of organic molecules to the early Earth”, Science, 249:366-373, 1990 24) J.C.G. Walker , “Evolution of atmosphere”, Macmillen: New york, 1977 25) J.F. Kasting. ” Earth early atmosphere” Science, 259:920-926, 1993.. 26) S.L. Miller, “Production of amino acids under possible primitive Earth conditions” Science, 117:528-529, 1953. 27) S.L. Miller, and H. C. Urey, “Organic compound synthesis on the primitive Earth”, Science, 130:245-251, 1959. 28) Cyril Ponnamperuma, “The Origins of Life”, Thames and Hudson, 1972. 29) J.L. Bada and S.L. Miller, “Ammonium ion concentration in the primitive ocean” Science, 159:423-425, 1968. 30) Richard Montanesky, “The Rise of Life on Earth”, National Geographic, Mart 1998. S: 54-81. 31) Ian Stewart, “Nature’s Numbers”, Basic Books, New York, 1995. www.uzelgi.com

http://www.biyologlar.com/dunyada-organik-yasamin-baslangici

Bir balığın ve kurbağanın cinsiyetini hangi özelliklerine bakarak nasıl anlayabiliriz?

Türkiye’de göl, dere, çay, nehir gibi iç sularda ve bazı nemli ortamlarda yaşayan pek çok kurbağa türü bulunmaktadır. Kurbağaların hemen hepsi üreme zamanlarında suya bağımlı olup, hayatlarının diğer zamanlarında karada yaşamaktadırlar. Kurbağalar, ilkbahar ve yaz aylarında sulara yumurta bırakır. Yumurtaların bırakıldığı bazı su ortamlarının yaz aylarında kuruması sebebiyle kurbağa yumurta ve larvaları olumsuz şekilde etkilenmekte ve hatta büyük bir kısmı ölmektedir. Buna rağmen ülkemizde doğal ortamlarda yetişen kurbağaların toplanarak yapılan üretim miktarları aşağıdaki gibidir. Amerika Birleşik Devletleri ve Uzak Doğu Ülkelerinde semi-intensif şekilde kurbağa üretimi yapılmakta olup, henüz ülkemizde doğadan toplamanın dışında üretim yapılmamaktadır. BİYOLOJİSİ Kurbağaların Türkiye’de 11 türü bulunmakta, bunlardan bazıları; Rana, Hyla, Bufo, Pelabotes, Bombina ve Palodytes tir. Bu türler içerisinde ekonomik değeri olan ve ihracaatı yapılan Rana cinsinin ülkemizde 5 türü yaşamaktadır. Kurbağalar, omurgalılar hayvanlar grubuna girip, bu hayvanlar arasındaki yerlerini şu şekilde belirlemek mümkündür: Şube (Phylum) : Chordata Alt-Şube (Subphylum) : Vertebrata Sınıf (Classis) : Amphibia Takım (Ordo) : Anura Aile (Familia) : Ranidae Cins (Genus) : Rana Tür (Species) : Rana ridibunda (Ova K.) Rana dalmatına (Çevik K.) Rana macrocnemis (Uludağ K.) Rana cameranoi (Şerit K.) Rana holtzi (Toros K.) ÜREMELERİ Kurbağaların cinsi olgunluğa gelmeleri dişilerde 1-2, erkeklerde 3-4 yaşları sonunda ulaşırlar. Eşeysel olgunluğa ulaşan kurbağalar üreme zamanı geldiğinde suya girerler ve larva safhalarının sonuna kadar da suda kalırlar. Daha sonraları kurbağalar karasal yaşama geçerler. Erkek kurbağaların vücut yapıları dişilerden oldukça iri (büyük) olduğundan ayırt etmek zor değildir. Erkeklerin kulak zarı daha büyük ve gözler daha iridir. Erkeklerin gırtlakları parlak sarı renkli dişilerinki ise beyaz ve kahverengi beneklidir. Yetişkin erkek kurbağalar üreme mevsiminde bazı sesler çıkartırlar ses çıkartma üreme zamanları Şubat ayı sonu ile Ağustos ayı sonuna kadar devam etmektedir ve bu sayede erkekler kolayca ayırt edilir. Kurbağalarda gerçek bir çiftleşme yoktur. Bunun için bu çiftleşmeye kucaklaşma (amplexus) denilmektedir. Kurbağaların çiftleşmeleri genelde geceleri olur ve senede 3-4 dönem yumurtlama olmaktadır. Her dönemde 5.000-10.000 adet arasında yumurta bırakmaktadırlar. Kurbağalar ayrı eşeylidirler. Erkek ve dişi üreme organları ayrı fertte bulunur. Erkeklerdeki testislerde olgunlaşan spermatozoonlar bir kanal ile böbreklere oradanda dışarıya atılırlar. Testisler üzerinde sarı renkli bir çift yağ cisimciği vardır. Bunlar kurbağaların kış uykularında beslenmelerini sağlar. Dişi kurbağalarda bir çift ovaryum bulunur. Ovaryumların büyüklükleri yaşa ve mevsime göre değişiklik göstermektedir. Ovaryumların üzerinde erkeklerde olduğu gibi bir çift yağ cisimciği bulunur. Bu yağ cisimleri kış aylarında dişi kurbağanın kış uykusunda beslenmesini sağlar. Yumurta ve Larvalar Ovaryumda olgunlaşan yumurtalar vücut boşluğuna dökülürler. Buradan yumurta kanalına geçer oradan uterusa ve daha sonra kloak yoluyla dışarıya atılırlar. Yumurta , yumurtlama borusundan geçerken etrafı jelatin bir kılıfla sarılır. Yumurta suya düşünce bir kılıf şiştikten sonraki halidir. Bu jelatin madde yapışkan olduğunda yumurtalar bir grup teşkil eder. Jelatin içindeki embriyo geliºerek larva meydana gelir. Bu larvalar kılftan hareketli bir halde çıkar ve serbest yüzmeye başlar. Bunlara iribaş veya tetar denir. İribaşların ilk safhasında dış solungaçlar gelişir ve solunumu bunlarla yapar. Kurbağa yumurtaları küreseldir. Yumurta çapı 7-10mm civarındadır. Bir dişi kurbağa ortalama olarak 9.000 yumurta yumurtlamaktadır. Yaşlı kurbağalar 12.000 adete kadar da yumurtlayabilirler. Yumurtalar yaklaşık 3 gün içerisinde açılır. 1-1.5 ay sonra iç solungaçlarla yüzgeçler gelişir. İribaşlar 2-2.5 aylık olunca arka bacaklar, 4 aylık olunca ön bacaklar gelişir. 6-6.5 aylık olunca metamorfoz (başkalaşım) geçirerek kuyruk, solungaç ve solungaç yarıkları tamamiyle yok olur. Yerine alkciğerler gelişir ve böylece kurbağalar karasal yaşama başlarlar. Bu safhada kurbağalar herbivordur (bitkiyle beslenirler). Kurbağalarda başkalaşım sonucu şekil değiştirme kuyruğun tamamen yok olmasıdır. Şekil değiştirmede önemli olan su ısısıdır. Su ısısı 16 C0 nin altına düştüğü zaman yavrular şekil değiştirmeyi yapamazlar. Bunun için yavrular güneş ışığında belirli zamanlarda tutularak şekil değiştirmelerine yardımcı olunmalıdır. Eğer yavrular şekil değiştirmeyi gerçekleştiremezlerse ölüm kaçınılmaz olur. Beslenmelerİ Ergin kurbağalar (Anura) yalnız canlı ve hareketli böcek, solucan ve küçük yumuşakçalarla beslenirler. Sucul formlardan büyük formda olanları küçük balık ve kuş gibi hayvanlarla da geçinebilirler. Hatta bazı türler kendi larvalarını da yiyebilirler (kanibalizm). Kuyruksuz kurbağada (Anura’da) olduğu gibi dil öne doğru fırlatılarak dilin yapışkan uçları ile avlarının yakalanmasını sağlar. Bir çok su kurbağasında (Ranidae) ava nişan alınarak dil fırlatılır. Kuyruksuz kurbağa larvaları ise sudaki alglerle ve ölü hayvan kırıntılarıyla geçinirler. Çünkü bunların ağızları büyük besinleri yutmaya elverişli değildir. Larvalar ile erginler birbirlerine rakip olmamak için aynı tür besinlerle beslenmezler. Besinleri protein açısından oldukça zengindir. Soğuk kanlı hayvanlar olduklarından vücütlarında çok fazla miktarda yağ ve glikojen depo etmeye gerek duymazlar. Çünkü bunların metabolizması oldukça düşük düzeydedir.Uygun sıcaklıklarda ve besin sunumunda kurbağalar çok miktarda besin alabilme yeteneğindedirler. Bunun yanısıra bir aydan fazla açlığa dayanabilirler. Yumurtadan çıkan yavrularda başın altında vitellüs (besin) kesesi vardır. Yavrular ilk bir hafta bu besinleri kullanırlar. Besin kesesi kullanımı bittikten sonra (asorbe olduktan sonra) dışarıdan besin almak zorundadırlar. Soğuk kanlı olmaları ve ince olan derileriyle fazla miktarda su kaybettiklerinden , aşırı sıcaklık ve kuraklığa karşı dayanıklı değillerdir. Sucul iki yaşamlılar kış uykusu için göl ve nehirlerin donmayan dip kısımlarına çekilirler. DüşmanlarI Kurbağa larvaları Rhynchota (Hortumlular), Coleoptera (Kin kanatlılar) gibi sucul böcekler tarafından yenir. Aynı zamanda Odonata (Tayyare böcekleri) larvalarıda genç evrelerinde kurbağa larvaları ile beslenmektedir. Lucilia adı verilen bir sinek yumurtalarını Bufo ve Rana türleri üzerine bırakır. Birkaç gün içinde çıkan larvalar bu kurbağalarda doku bozuklukları, daha sonrada ölümler meydana getirirler. Kurbağa Kültürü Diğer su canlılarında ( balıklar, kabuklular v.s.) olduğu gibi kurbağalarında suni üretiminde son yıllarda büyük başarı sağlanmıştır. Kurbağa kültüründe kullanılan yetiştirme havuzları ve özellikleri şu şekildedir. Yetİştİrme HavuzlarI Kurbağa yetiştirciliğinde kullanılan havuzların her birinin alanı değişik olabileceği gibi 50-60m2 olanlar tavsiye edilir. Bir kurbağa yetiştirme çiftliğinin kurulması için toplam 5-6 bin m2’lik bir alan yeterlidir. Böyle bir çiftlikte 5 çeşit havuz yapılması gerekmektedir. Bu havuzlar; · Yumurtlama havuzları · Kuluçka havuzları · Yavru ( iribaş ) havuzları · Genç yavru havuzları · Yetişkin havuzları Yumurtlama Havuzları Genel olarak bu havuzlar 10-15m2 arasında değişen büyüklüklerde yapılmaktadır. Bu havuzlar toprak olduğu için, etrafına ağaçlar ve yüksek bitkiler dikilmek suretiyle tabi bir ortam şekli yaratılmalıdır. Havuzların derinliği değişik olmakla birlikte herbir havuzda 1/3’lük kısmının derinliği 10cm. olmalıdır. Yumurtlama havuzlarına konacak anaç seçiminde kuvvetli olanlar seçilir ve bir erkeğe 3 yada 4 dişi gelecek şekilde seçilmeli ve yumurtlama havuzlarına bırakılırlar ve bekletilirler. Bu sırada havuzlarda bulunan anaçlar rahatsız edilmemelidirler. Kuluçka Havuzları Anaç havuzlarından elde edilen yumurtalar geniş bir kepçe yardımıyla toplanır ve bu yumurtaların %10-15’inden iribaş elde edilir. Yumurtaları havuzlara aktarılmasından sonra su hiç karıştırılmamalıdır. Yumurtaların açılmasında su, ısı ve zaman önemli bir faktördür. Yumurtalar 24-27Co arasında 72 saatte açılırlar. Bu devrede havuzlara suyun giriş- çıkışı sağlanmalıdır. Kuluçka havuzları betondan inşaa edilmelidir ve havuzlar 40 cm. derinlikte olmalıdır. Havuzlarda bu devrede su akımı önemlidir. Bu nedenle havuzların su giriş ve çıkışı uygun şekilde yapılmalıdır. Larva (İribaş) Havuzları Yumurtadan çıkan larvalar bir hafta boyunca besin kesesini kullanırlar, daha sonra dışarıdan besin almak zorundadırlar. Bu aşamada yumurta sarısı ile beslenmeleri gerekir. İribaş yavruları ilk ay içerisinde balık ve yer fıstığı unu daha sonra tatlı patates unu, pirinç kepeği, mutfak artıkları ve değersiz yiyeceklerle beslenirler. Yiyecekler su yüzeyinde yüzecek şekilde altları delik kaplarla verilmelidir. Günde iki öğün yem verilmelidir. Çıkan yumurtalardan yaklaşık %10-15’inden iribaş elde edilir. Yumurtalar geniş bir kepçe ile su içinde alınarak kuluçka havuzlarına konulurlar. Yumurtalar havuza nakledilikten sonra havuzlar hiç karıştırılmamalıdır. Yumurtaların açılmasında su ısısı ve zaman önemli bir faktördür. Yumurtalar 24-27C0 arasında 72 saatte açılırlar. Bu devrede havuzlara suyun giriş çıkışı sağlanmalıdır. Kuluçka havuzlarının; derinliği 30-40 cm. arasında ve zeminleri çamur olmalıdır. Böylece havuzların su ısısının sabit tutulması ile yavruların büyüme güvenliği sağlanmış olur. Larva havuzların dikdörtgen şeklinde olması tavsiye edilir. Uygulamada 1m2 ye 1.000 adet olacak şekilde kurbağa larvaları larva havuzlarına konulur. Eğer akarsuya larvalar konulacak ise m2ye 2.000 adet yavru konulmalıdır. Bu arada yavruları boylama eleklerinden geçirerek sınıflandırma yapılır ve ayrı havuzlara koymak gerekir. Genç Yavru Havuzları Genç yavru havuzlarının su derinliği 15-35 cm. arasında olmalı ve her bir havuzun 1/4 kadarlık kısmı sudan daha yüksekte olmalıdır. Yani yavrular gerektiğinde çıkabilmeleri için havuzda susuz bir sahaya gereksinimleri vardır. Yavrular bu havuzlara ancak 3. Aylarını doldurduktan sonra nakledilmelidirler. Genç havuzlarının 1 m2sine 100-120 arasında yavru konulmalıdır. Fakat yavrular 6-7 cm uzunluğunda iseler bu sayı 60-80 arasında olmalıdır.Bütün yavrulara şekil değiştirene kadar yem verilmez. Şekil değiştiren kurbağalar arasında yine bir seleksiyon uygulanır ve aynı büyüklükte olanlar seçilerek aynı havuzlara bırakılırlar. Bu işlem yavrular büyüyünceye kadar devam eder. Şekil bozukluğu gösterenler ve kuyruk atamayanlar ortamdan uzaklaştırılır.Çünkü kanibalizm olayı meydana gelir. Havuza bırakılan genç yavrulara toprak solucanları, sinek larvaları, küçük balıklar, küçük karidesler ile diğer canlı hayvansal besinler verilmelidir. Sinek larvalarının havuzların içinde çoğalmaları için balık artıkları konmalıdır. Çünkü bu artıklar sinekleri cezbeder ve sinek yumurtalarının çoğalmaları için uygun ortam sağlanmış olur. Buda ucuz bir şekilde yavruların ihtiyacının karşılanması demektir. Hava sıcaklığı 20-26 C0 olduğu zaman daha fazla besin verilmelidir ve verilen besin miktarı yüksek ve düşük ısıda azaltılmalıdır. Ortalama verilen besin miktarı %10 kadar olmalıdır. Günde iki defa beleme yapılmalıdır. Besinin kurbağalara eşit olarak verilmesi gerekir bunun içinde yem toprak yüzeyine dağıtılmalıdır. Daha sonra yem küçük tepsilere konulur, tepsinin yarısına toprak solucanı, kurtçuk diğer yarısına da küçük balık, karides, v.s. konur. Tepsi kısmen suya batırılır. Bu işlemde amaç kurbağaların doğadan yem yeme alışkanlığını geliştirebilmelerini sağlamaktır. Bu arada ölen kurbağalar ortamdan uzaklaştırılmalıdır. Yavrular doğal besinlerden alabilecekleri zamana kadar bu iºleme devam edilir. Yetişkin Havuzları Yetişkin kurbağa havuzları genç yavru havuzlarına benzer. Yalnız havuzlardaki su derinliği 30 ile 40 cm. de devamlı korunmalıdır. Bu havuzlarda genç yavru havuzlarındaki gibi kara kısmı yoktur. Yalnız bunun yerine yüzen yem platformları yapılmalıdır. Havuzların etrafı kurbağaların kaçmamaları düşmanları tarafından yenmemeleri için çitle çevrilmelidir. Bu çitler naylondon olabileceği gibi ağaç veya demirden de olabilir. Havuzun yüzeyi de yine böyle bir çitle kaplanmalıdır. Kurbağalar üçüncü aylarını doldurduktan sonra yetişkin havuzlarına nakledilirler. Yetişkin havuzlarında bazen larva veya genç yavrular bulunabilir. Bunları bir-iki haftada bir seçerek havuzdan ayırmak gerekir. Bu havuzların 1 m2sine 12 cm. boyundakilerden 50 adet, 15 cm. boyundakilerden 20-30 adet hesabıyla konulmalıdır. Yetişkin kurbağaların maliyetini düşürmek için iri salyangozların eti kıyılarak yem haline getirilerek verilmelidir. Kurbağalar soğuk kanlı hayvanlar oldukları için kış uykusuna yatarlar. Isı çok düştüğü zaman aktiviteleri ve beslenmeleri durma noktasına gelir, ısı yükseldiğinde ise tekrar aktif hale geçip yem alabilmektedirler. Isının fazla düşmediği kış aylarında bütün yıl beslenebilirler. Kurbağalar şekil değiştirmeyi (metamorfoz) tamamladıktan aşağı yukarı 7-8 ay sonra pazar ağırlığına ulaşırlar. PAZARLAMA Kurbağaların normal pazarlama ağırlığı 150-220 gr arasında değişmektedir. Kurbağalar bu ağırlığa 8-10ay gibi kısa bir sürede ulaşabilmektedir. Bu ağırlık ideal satış ağırlığıdır. Türkiye’de doğal ortamdan toplanan kurbağaların ihracaatı yapıldığı için standart bir ağırlık yoktur. Canlı, donmuş bacak, taze bacak ve konserve şeklinde ihracattaları yapılmaktadır. Türkiye’nin ihracaatının %80’ ini canlı ve donmuş bacak şeklindeki kurbağalar teşkil etmektedir. Konserve şeklindeki ihracaat toplam ihracaatın çok az bir kısmını oluşturur. AVLANMALARI Kurbağaların doğadan toplanmalarında çeşitli kepçeler kullanılmaktadır. Şekil- Kurbağalar avlanma zamanlarında suya bağımlı oldukları için, kullanılan kepçelerin sudan etkilenmeyen ve suyu geçiren ince ağlardan yapılmalıdır. Bunun için ergin kurbağa avlanma kepçesi daha uzun ve büyüktür. İstenilen uzunluğa getirilebilen bir seyyar sap vardır.Larvalar için kullanılan kepçeler daha küçük ve göz açıklıkları daha sıktır. Kurbağalar ellede yakalanabilir Bunun için gece tercih edilir. Işığının kuvvetli olması sonucu kurbağalar ışık etrafında toplanırlar rahatlıkla yakalanırlar.Yalnız derileri kısmen zehirli olduğundan, elle temastan sonra, göz ve dudak gibi ince derili ve nemli kısımlara, suyla yıkamadan ellerin sürülmemesi gerekir. TAŞINMALARI Canlı olarak taşınmaları kısa mesafelerdeki nakilleri naylon torba, çuval bez çanta ve buna benzer bir kap içinde yapılabilir. Uzak mesafelerdeki nakiller ise gemi ambarlarında, kara taşımacılığında frigo-frig tırlarda ısı yalıtımı olan kutular içine konulmalı ve bunlarla nakledilmelidir. Nakil esnasında ortamın serin ve nemli olmasına dikkat edilmelidir. LİTERATÜR 1. BAŞOĞLU, M.- ÖZETİ,N. 1973 Türkiye Amfibileri (The Amphibians of Turkey) E.Ü.fen Fakültesi Kitaplar Servisi No 50 2. TOLUNAY, A.M. Özel Zooloji 3. GÖKALP.N 1980 Kurbağaların Biyolojik Özellikleri ve suni üretimleri Su ürünleri Bölge Müdürlüğü 4. DEMİRSOY A. Yaşamın Temel Kuralları 5. KURU M. Omurgalılar Zooljisi

http://www.biyologlar.com/bir-baligin-ve-kurbaganin-cinsiyetini-hangi-ozelliklerine-bakarak-nasil-anlayabiliriz

Darwin’in Evrim ile ilgili görüşleri

Darwin,türlerin birbirlerinden neden farklılık gösterdiğini,nasıl değiştiğini, bu farklılıkların oluşumunda nelerin etkili olduğunu doğal seleksiyon hipotezi ile açıklamıştır. Seleksiyon,gen frekansının değişmesinde bir etkendir. Gen frekansı:Bir populasyonun bütün genlerine gen havuzu denir.Bu gen havuzunda bir genin bulunma sıklığı(%’de oranı) o genin frekensını belirler. Örneğin:Hemofili hastalarının toplumda yaşama ve çocuk sahibi olma ihtimalleri azdır.Hemefoli geni seleksiyona uğrar.Ancak hemefili alelerinin frekansı hiçbir zaman sıfır olmaz. İzolasyon:En önemli izolasyon coğrafik izolasyondur.Sonuçta bu ayrılan populasyonlar birbiri ile çiftleşemeyecek hale gelir. Kalıtsal varyasyona sahip olan bireylerden ortam şartlarına uyanlar yaşar, ürer ve kalıtsal özelliklerini döllerine geçirir,diğerleri elenir.Buna doğal seleksiyon denir. Evrim zinciri ; Mutasyon ve Eşeyli üreme Kalıtsal varyasyon Doğal seleksiyon Adaptasyon Evrim Burada mutasyon ve eşeyli üreme evrimin nedenidir. Varyasyon:Her türün çeşitli fertleri arasında görülen değişiklikler veya farklılıklardır.Örnek:Eskimo ile zençi. Adaptasyon:Canlıların,belirli bir çevreye uyumlarını,yaşamalarını ve üreme şanslarını artıran kalıtsal özelliklerine uyumsal özellikler:bu olaya da adaptasyon (uyum) denir.Örnek,kutuplardaki ayıların beyaz renkli olması gibi. a.Çevresel Varyasyon(Modifikasyon) Dış etkilerle meydana gelen kalıtsal olmayan değişmelerdir.Vücut hücrelerinde görülür. b.Kalıtsal varyasyon İki şekilde görülür. 1-Eşeyli üreme: a.Krossing-over:Eşey hücrelerinin oluşumu sırasında kromozomlar arasında parça değişikliği. b.Mayoz bölünme:Eşey hücrelerinin meydana geldiği bölünme. c.Döllenme:Erkek ve dişi üreme hücrelerinin birleşmesi. 2-Mutasyon: Genlerde(DNA) meydana gelen kimyasal değişikliklerdir.Üreme hücrelerinde meydana gelen mutasyonlar kalıtsaldır.Buda evrim için önemlidir. Mutasyonu hızlandırıcı etmenler ışınlar,soğuk-sıcak farkları,kimyasal maddeler,pH değişimleridir.

http://www.biyologlar.com/darwinin-evrim-ile-ilgili-gorusleri

Bitki Doku Kültürü

Bitki doku kültürü; aseptik şartlarda, yapay bir besin ortamında, bütün bir bitki, hücre (meristematik hücreler, süspansiyon veya kallus hücreleri), doku (çeşitli bitki kısımları=eksplant) veya organ (apikal meristem, kök vb.) gibi bitki kısımlarından yeni doku, bitki veya bitkisel ürünlerin (metabolitler gibi) üretilmesidir.Yeni çeşit geliştirmek ve mevcut çeşitlerde genetik varyabilite oluşturmak doku kültürünün temel amaçları arasında sayılabilir. Bu nedenle bitki doku kültürleri genetiksel iyileştirme çalışmalarında önemli bir rol oynamaktadır. Ayrıca kaybolmakta olan türlerin korunmasında ve çoğaltılması zor olan türlerin üretiminde, çeşitli doku kültürü yöntemleri rutin olarak uygulanmaktadır (Babaoğlu ve ark., 2001-Bitki Biyoteknolojisi Cilt I-Doku Kültürü ve Uygulamaları- Bölüm 1. Temel Laboratuvar Teknikleri). Bitki doku kültürü işlemlerinde ve genetik iyileştirmelerde kullanılan temel sistem bitki rejenerasyonu yani bitkinin hücre, doku ve organlarından klonlanmasıdır. Bitki rejenerasyonu, kültürü yapılan hücrelerin özellikleri itibariyle üç kısımda incelenebilir; 1) organize olmuş meristematik hücreleri ihtiva eden somatik dokulardan rejenerasyon, 2) meristematik olmayan somatik hücrelerden rejenerasyon ve 3) mayoz bölünme geçirmiş gametik hücrelerden rejenerasyon. Birinci tip rejenerasyonda uç ve yan meristemlerden bitkiler çoğaltılır. Buna meristem kültürü yoluyla klonal çoğaltım denilir. Elde edilen hücreler tamamen donör (verici) bitkiye benzerler. İkinci tip rejenerasyon; doğrudan bir bitki parçasının (eksplant denilir) kesilmiş yüzeylerindeki belirli somatik hücrelerin bir kısmının genellikle besin ortamına ilave edilen bitki büyüme düzenleyicilerinin (özellikle oksin ve sitokininler) etkisiyle bölünerek ve organize olarak, organları ve daha sonra da bitkiyi (direkt organogenesis) veya bir somatik hücrenin sürekli bölünerek embriyo ve daha sonra da tam bir bitkiyi oluşturması (direkt somatik embriyogenesis) şeklinde olabilir. Ayrıca her iki durum, belirli bir kallus, proto-kallus veya hücre süspansiyonu oluşumu devresinden sonra da ortaya çıkabilir (indirekt rejenerasyon). Ortaya çıkan bitkilerde bazı kalıtsal veya geçici varyasyonlar oluşabilir. Son olarak normal kromozom sayısının yarısını ihtiva eden hücrelerden de direkt veya dolaylı yollarla bitki rejenerasyonu olabilir. Bu durumda donör bitkinin kromozom sayısının yarısına sahip, genellikle steril olan haploid bitkiler elde edilebilir. Bu bitkicik, doku veya hücrelerde kromozom katlaması yoluyla fertil (dihaploid veya katlanmış haploid) bitkiler elde edilir. Bitki doku kültürlerinin bitki ıslahındaki uygulama alanları Türler arası melezlemelerden sonra embriyo kültürü: Zigot oluşumundan sonra ortaya çıkan (post-zigotik) uyuşmazlıklar in vivo melezlemelerde embriyo oluşumunu veya oluşan embriyoların yaşamalarını engellemektedir. Bu embriyolar özel besin ortamlarında doku kültürü ile geliştirilmekte ve yeni melez bitkiler elde edilebilmektedir. Bu tekniğe embriyo kurtarma tekniği denilmektedir (bkz. Bitki Biyoteknolojisi Cilt I, Bölüm 10). Haploid bitki üretiminde anter (polen) ve yumurtalık (ovül) kültürü: Özellikle kendine döllenen bitkilerde yapılan klasik bitki ıslahı melezlemeleri sonrası, hatların saflaştırılması (homozigotlaşması) uzun zaman almaktadır. Mayoz bölünme geçirmiş haploid sayıda kromozoma sahip hücrelerde (polen/mikrospor veya megaspor) veya bu hücreleri ihtiva eden bitki kısımlarının (anter veya yumurtalık) doku kültürü yoluyla elde edilen hücrelerinde veya rejenerantlarında yapılan kromozom katlanması sonucu %100 homozigot bitkiler elde edilebilmektedir. Bu tekniğe in vitro haploidi tekniği denir (Maheswari ve ark., 1995) (bkz. Bitki Biyoteknolojisi Cilt I, Bölüm 5). Somaklonal varyasyon: Kallus oluşturan veya totipotent olup yeni bitkiler meydana getirebilen hücreler uzun süreli kültürlerde veya kısa süreli de olsa yüksek bitki büyüme düzenleyicileri içeren ortamlarda bu yeteneklerini (kompotens) yitirebilmektedirler. Bu hücrelerden oluşan yeni bitkilerde gen veya kromozom bozuklukları sonucu kalıtsal ve fenotipik varyasyonlar (somaklonal varyasyon) ortaya çıkmaktadır. Bu varyasyonlar, yeni çeşit geliştirme ve iyileştirmelerde ıslahçılar tarafından kullanılmaktadır (Chrispeels ve Sadava, 1994). Somaklonal varyasyon sonucu ortaya çıkan değişiklikler arasında, bazı pigmentlerin yapısındaki farklılaşmalar sonucu çiçek renginin, yaprak ve çiçek morfolojisinin, tohum veriminin, bitki canlılığı ve iriliğinin, uçucu yağ kompozisyonu ve hastalıklara tolerans veya dayanıklılığın değişmesi sayılabilir (Brown ve Thorpe, 1995) (bkz. Bitki Biyoteknolojisi Cilt I, Bölüm 11). İn vitro seleksiyon: Tek hücre seviyesinde; tuz, herbisitler, patojenler vb. faktörlere karşı dayanıklılığa göre yapılan seleksiyonlar sonucu, bu hücrelerden elde edilen bitkilerde ilgili faktörlere dayanıklı veya toleranslı bitkiler ortaya çıkabilir. Bu tekniğe in vitro seleksiyon denilmektedir. İn vitro döllenme: Bazı durumlarda (özellikle dış ortama alıştırılamayan bitkilerden tohum almak için) doku kültürü ile elde edilen bitkiler laboratuvar şartlarında tozlaştırılmaktadır. Fakat bu uygulama çok sınırlı kalmıştır. İn vitro germplazm muhafazası: Totipotent hücrelerin in vitro kültürü, kallus veya süspansiyon hücreleri şeklinde uzun süreli olarak veya belirli aralıklarla yeniden oluşturularak saklanabilir ve ihtiyaç duyulduğunda bu hücrelerden yeni bitkiler oluşturulabilir. Alternatif olarak ilgili hücreler, meristemler veya elde edilen minyatür bitkiler düşük sıcaklıkta (4 0C), çok az besin maddesine ve alana ihtiyaç göstererek aseptik şartlarda saklanabilir (1-4 yıl). Benzer şekilde çok düşük sıcaklıklarda –196 0C), sıvı azot içinde doku ve hücreler hızlı bir şekilde dondurulup saklanabilirler. Bu doku kültürü teknikleri in vitro germplazm muhafazasında önemlidir ve gen ve tohum bankalarına alternatif oluşturmaktadır (Brown ve Thorpe, 1995) (bkz. Bitki Biyoteknolojisi Cilt I, Bölüm 9). Somatik hücre melezlemesi (protoplast füzyonu): Protoplast füzyonu ve somatik melezleme, pre-zigotik eşeysel uyuşmazlıklar nedeniyle, klasik melezleme ile elde edilemeyen hibritlerin elde edilmesinde kimyasal ve fiziksel metotlar kullanılarak uygulanan bir tekniktir. Elde edilen somatik melez hücreden (heterokaryon), kallus oluşumu ve bitki rejenerasyonu yoluyla yeni bitkilerin elde edilmesi sistemin en önemli ve en gerekli parçasıdır. Bu işlem genel anlamda genetik kopyalamadır ve bitkilerde yaklaşık 30 yıldan beri uygulanmakta olup en başarılı örneği tütün bitkisinde görülmüştür (Ochatt ve Power, 1992) (bkz. Bitki Biyoteknolojisi Cilt I, Bölüm 4). Gen transferi: Doku kültürlerinin bitkileri iyileştirmede en önemli ve yaygın olarak kullanılan uygulamalarından birisi de, gen veya genlerin bitkilere aktarılmasıdır. Bunun için mutlaka tekrarlanabilir bir hücre-bitki rejenerasyonu (organogenesis ve somatik embriyogenesis) sistemine ihtiyaç vardır (bkz. Bitki Biyoteknolojisi Cilt I, Bölüm 2, 3 ve 4). Bitki doku kültürünün ticari ve ıslah dışı uygulamaları Hastalıksız bitki elde edilmesinde meristem kültürü: Tüm apikal meristem veya buradan alınan küçük embriyonik parçalar kültüre alınarak uygulanan tekniğe meristem kültürü denir. Çok az miktarlarda bitki büyüme düzenleyicileri ilave edildiğinde uç ve yan meristemlerden birçok yeni bitkicikler elde edilebilmektedir. Bu metotla elde edilen bitkiler her bakımdan birbirinin benzeridirler (bkz. Bitki Biyoteknolojisi Cilt I, Bölüm 6). Mikroçoğaltım: Organize meristemlerden, henüz olgunlaşmamış veya olgunlaşmasını tamamlamış somatik hücrelerden direkt (organogenesis veya somatik embriyogenesis) veya indirekt (kallus, protoplast vb.) yollarla bitkilerin çoğaltılması ve köklendirilmesi işlemine genel olarak mikroçoğaltım denilmektedir. ABD'de doku kültürünün ticari uygulaması 1970' de başlamış (orkidelerde ve süs bitkilerinde) ve bu yolla elde edilen ürünlerin pazar değeri bu gün yılda 15 milyar dolara ulaşmıştır. Daha az sürgün elde edilmesine rağmen uç ve yan meristemlerden kitle çoğaltım ticari olarak diğerlerinden daha fazla kullanılan bir metottur (Brown ve Thorpe, 1995) (bkz. Bitki Biyoteknolojisi Cilt I, Bölüm 8). Aşağıda bir videoda ticari doku kültürü üretim laboratuvarından görüntüler vardır. Benzer konularda diğer videolar da görülebilir. Tüm çalışmalar steril şartlarda laminar hava akışlı kabin içinde yapılmaktadır. Sentetik tohum üretimi (somatik embriyolar): Somatik embriyoların çeşitli metotlarla kaplanması sonucu sentetik (yapay) tohumlar elde edilmektedir. Sentetik tohumların, hibritlerin somatik çoğaltımında, erkısır ve ebeveyn hatların muhafazasında ve odunsu bitkilerin elit genotiplerinin elde tutulmasında kullanımı konusunda oldukça fazla çalışma yapılmaktadır. Sekonder metabolit üretimi (kallus-hücre süspansiyonları): İn vitro hücre kültürleri sekonder metabolit üretiminde de önemli bir kaynak olarak görülmektedir. Bitki sekonder metabolitleri, bitki büyüme ve gelişmesinde doğrudan kullanılmayan maddelerdir. Işık mikroskobu ile görülebilen sekonder metabolitlerin (tanenler, antosiyaninler, karetenoitler) yanında UV ışığı ile görülebilenleri (alkaloitler) de vardır. Son yıllarda sekonder metabolit üretimi için ot verimi yüksek, çok yıllık, geniş adaptasyon kabiliyetine sahip ve azotlu gübre kullanımı oldukça az olan yonca, alternatif bir bitki olarak gösterilmektedir. İlgili enzim alındıktan sonra yoncanın geriye kalan kısmı ot olarak kullanılabilir (Austin, 1997) (bkz. Bitki Biyoteknolojisi Cilt I, Bölüm 7). Kimeralar: Doku kültüründe, özellikle süs bitkilerinde üzerinde önemle durulan konulardan birisi de kimeralardır. Kimerik bitkiler; farklı türlerin protoplastlarının karışık kültürü ve bitki rejenerasyonu, mutasyon uygulamaları sonucu bitki rejenerasyonu çalışmaları, apikal meristemle ilgili yapılan mikro-cerrahi çalışmaları ve gen transferi yapılması sırasında, bir bitkiyi oluşturan bütün hücrelerin ilgili gen veya genleri taşımaması durumlarında (özellikle partikül bombardımanı metodu ve apikal meristemler kullanıldığında) elde edilebilmektedir. Bitki doku kültürlerinin temel araştırmalardaki uygulamaları Doku kültürü, protoplast izolasyonu ve füzyonu, hücre, doku ve bitki beslenmesi, sitogenetik çalışmalar, morfogenesis çalışmaları ve biyolojik azot fiksasyonu gibi temel araştırmalarda da kullanılmaktadır. Bu tür araştırmalar genellikle sistem geliştirmede faydalı olmaktadır. Doku Kültüründe Temel Teknikler Doku kültürü işlemleri bir çok aşamadan oluşmaktadır. Bunlar: 1) Uygun bir laboratuvar düzeninin kurulması, 2) Kullanılacak bitki parçalarının (eksplant) ve besin ortamlarının seçimi, hazırlanması ve sterilizasyonu, 3) Kallus ve hücre süspansiyonlarının oluşturulması, 4) Kallus veya hücre süspansiyonlarından veya doğrudan somatik veya gametik hücrelerden bitki rejenerasyonunun uyarılması (organogenesis, somatik embriyogenesis veya meristem çoğaltımı yoluyla), 5) Oluşan sürgünlerin çoğaltılması ve boylarının uzatılması, somatik embriyoların olgunlaştırılması, 6) Uzayan sürgünlerin köklendirilmesi, 7) Köklenen bitkilerin dış ortama alıştırılması (aklimatizasyon). Bunlar arasında en önemlisi, uygun laboratuvar imkanlarının sağlanmasıdır. Doku Kültüründe en önemli konu steril işlemleri yapabilecek bazı temel alet ve ekipmanlara veya iyi bir laboratuvara sahip olmak gerekmektedir. Doku kültüründe en temel konular bitki parçaları ve kullanılacak alet ekipmanların iyice temizlenmesi (sterilizasyon), besin ortamlarının hazırlanması ve kültüre alınacak yerin belirlenmesidir.

http://www.biyologlar.com/bitki-doku-kulturu-3

Evrimin genel ilkeleri

-Evrimleşme bireylerde değil populasyonlar da olur. -Evrimin nedeni mutasyon ve eşeyli üremedir. -Evrimin mekanizması doğal seleksiyondur. -Evrimleşme bazı jeolojik devirlerde daha hızlı olmuştur.Zamanımız dada devam etmektedir. -Evrimleşme farklı hayvan grupları arasında farklı hızda yürütülür.Genel bir ilke olarak herhangi bir populasyonun evrimleşme hızı yeni tür oluşturulurken fazladır.Çevresine uyum yaptıktan sonra adım adım düşer. -Yeni türler gelişmiş özelleşmiş canlılardan değil,daha basit daha az özelleşmiş canlılardan ürer. -Evrimleşme her zaman basit den gelişmişe doğru yürütülemez. -Tür sayısı sabit olmayıp giderek artmaktadır. -Tüm canlılar ortak bir atadan oluşmuştur Daralan evrim İki veya daha fazla sayıda kökten gelen yani evrim bakımından akraba olmayan hayvan grupları başlangıçta birbirlerinden farklı yapıda oldukları halde, birbirlerine benzeyen ortamlarda yaşadıklarında ve ortamlarında adapte olduklarında zamanla birbirlerine benzeyen analog yapı kazanırlar. Örnek:Denizlerde yaşayan köpekbalığı ve yunusların fosiform olması gibi. Açılan evrim Aynı kökenden gelen türlerin farklı ortamlarda kazandığı fizyolojik ve yapısal özellikleri birbirinden ayrı olan bir çok yeni canlı türünün ortaya çıkmasına neden olur.Buna açılan evrim(uyumsal açılım) denir.Yeni ortama uygun yapılar kazanmasına da yapısal uyum denir. Örnek:Galapagos adalarında yaşayan ispinoz kuşları.

http://www.biyologlar.com/evrimin-genel-ilkeleri

Balıkların Morfolojik yapısı

Genel olarak bir balığın tarifi suda yaşayan, pullar ve yüzgeçlerle donatılmış başı ve kuyruyğu bulunan bir hayvandır diye yapılır. Bununla beraber genelde vücut şeklî bakımından "hiçbir Hayvanda bulunmayan ve çok değişken çeşitlilik gösteren balıkları, böylesine kısa bir tarif içine sıkıştırarak tanımlamak her halde mümkün değildir. Zira, bir Sazan balığı (Cyprinidae) ; bir yayın balığı (Siluri-dae, Clariidae) ; bir Yılan balığı (Anguillidae] ve bir Vatoz balığı (Rajiidai) hiçbir zaman birbirlerine benzemedikleri gibi, bir deniz ejderi denen ve onun yakın bir akrabası denizatı (Hippocampus] ; deniz iğnesi denilen (Sjngnathidae) formlar bir balığı andırmazlar. Bunun dışında, özellikle denizlerde, pelajik formların yanında, zemin balıkları ve derin deniz balıkları birbirleriyle karşılaştırıldıklarında, bu farklılıkları daha da belirli bir şekilde görmek mümkündür. Şu halde, farklı ortamlarda, böylesine değişken şekiller oluşturan bu yaratıkları, topyekün birkaç satır içinde tarif etmek gerçekten güçtür. Zira doğa, canlıların yaradılışında ve onların bulundukları çevreye uyum gösterir bir düzeyde oluşmasında etkilerini öylesine gösterirki, bu yönde en güçlü bir insan muhayyilesi bile onunla başedemez. O halele ne yapmalı, bir balığın vücut şekli ile üç buut (dimansiyon) arasındaki ilişkileri araştırmakla işe başlayabiliriz. Balıkların yapısında; uzunluk, yükseklik ve genişlik boyutları (dimansiyonları) yaşadıkları çevreye uygun olarak çok değişir, örneğin; Bir Yılan balığı kendisini düşmanlarından koruma ve avları olacak balıkları gözaltında tutarak onlan kolaylıkla yakalayabilmek için denizlerde kayaların kovuklarına arka arka girerek, önünden geçmesi muhtemel avlarını gözaltında tutar ve onlan kolayca avlarlar. Tatlısularda da aynı davranış hakim olup, nehir ve göllerin çevre duvarları içindeki oyuk ve deliklere arka arka girerek önlerinden geçen küçük balık ve kurbağaları kolaylıkla avlarlar. Bunun için de böyle bir ortama uyma zorunda bulunduklarından şekilleri de bu davranışlarına en uygun olduğu sanılan yılanvari bir gelişme göstermiş, olmalıdır. Bazı balıklar sırt-karın istikametinde basık ve lateralden yassılaşmış bir şekil almışlardır. Örneğin denizlerde yaşayan Vatoz baliği gibi. Vatoz balığı sırt-karın istikametinde yapyassı bir şekil almış olup, kuyruğunun ortalarına rastlayan yerde, yukarı doğru dikey olarak duran bir zehir iğnesi taşır. Bu balık istirahat halinde iken zeminde özellikle plaj bölgelerinde veya daha derince sularda kum altında 5-10 cm derinlikte yatar. Üzerine basılırsa veya bir düşmanı ile karşılaşırsa kuyruğundaki zehir dikeni ile karşı koyar. O halda bu balık da avını kum altında yatarak beklediği için vücut şekli'de böyle bir habitata uygun olarak gelişmiş olur. Hepimizin bildiği gibi, pelajik balıkların bir çoğu fusiform (iğ şekli) bir şekil almışlardır. Bunlara örnek olarak Ton balığı, Palamut, Torik balık'ları, Uskumru ve Kalyozlar gösterilebilir. Böyle balıklar yaşamlarını yüksek su içinde rahatlıkla sürdürebilirler. Süratli hareket etme yetenekleri bulunduğu için avlarını kolaylıkla yakalarlar. Kuşkusuz, bu arada balıkların baş ve kuyruk yapıları da hareket yetenekleri ile orantılı ve ortama en iyi bir uyum sağlayabilecek şekilde gelişme gösterir. Bundan başka, aynı amaç doğrultusunda gözlerin büyüklüğü ve operkulumun (Solungaç kapağı), ağız ve burun yapısının şekil ve büyüklükleri de bu ortama uyma ve böyle bir ortamda esas amacına ulaşma doğrultusunda (av bulma ve yakalama) gelişme gösterecektir. Balıklarda yüzgeçlerin durumu, pulların yapısı, dağılışı ve büyüklükleri de duyulan gereksinime cevap verebilecek şekilde ve uygun oranda gelişir. Bu nedenle, bazı balıklarda pul da bulunmayabilir, örneğin, Yayın balığı (Silurus glanis}. Nihayet, balıkların çok değişken renklerinin de yaşamlarını kolaylaştırmada önemli bir faktör olduğu söylenebilir. Bu renkler bazen avlarını yakalamada onlara büyük bir kolaylık sağladığı gibi, bazen da düşmanlarını korkutmaya yararlar. 1.2.2. Balıklarda Vücut Şekilleri [Konu Başlığı] [Önceki Konu] [Sonraki Konu] Balıkların vücutları, genel olarak su içersinde yüzmeye uyum sağlayan, sudaki hareketini kolayca ve fazla enerji harcamadan yapabilmesi için direnci en aza (minimuma') indiren şekiller almışlardır. Bu vücut şekilleri herbir türe ve ırka göre değişiklikler gösterdiği gibi, farklı biotoplarda yaşayan aynı türün bireyleri ile erkek-dişi bireyleri arasında da değişiklikler gösterebilirler. Tatlısu balıklarında ençok görülen vücut şekilleri şunlardır A- Dorso-Ventral Yassılaşmış Olanlar : Bu tipte vücut, dorsalden ve ventralden oldukça basılarak tıpkı bir; yaprak şeklini almıştır. Böyle vücutlu formlar nadir olup, bizim sularımızda sadece vatoz balıklarında görülmektedir. B- Yanlamasına Yassılaşmış Olanlar : Bu tipte vücut yanlardan iyice basılmış olup, yükseklik artmış, genişlik ise daralmıştır. Bazı formlarda yassılaşma derecesi çok daha artarak vücut adeta bir disk şeklini almış ve yükseklik aşağı yukarı vücut uzunluğuna erişmiştir. Örneğin, memleketimizde mümessili bulunmayan Eupomotis cinsinde vücut şekli böyledir. Buna karşın bazı formlarda yanlardan yassılaşma daha az olup, vücut oval bir görünüş kazanmıştır ve daima boyu, yüksekliğinden daha fazladır. Tatlısu balıklarımızın çoğunda bu şekil hakim olup; örneğin, Sazan balığı (Cyprinus carpio), Kızılgöz (Rutilus rutilus), Acı balık (Rhodeus cericeus), Yassıkızılkanat (Blicca bjorkna), Çiçek balığı (Abramis brama) gibi türlerde görülmektedir. C- Konik Şekilli Olanlar : Bazı balık türlerinde baş kısmı diğer vücut kısımlarına nazaran anormal şekilde büyüyerek önden arkaya doğru gidildikçe incelen bir görünüş hasıl olmuştur. Bu türlü vücut şekli pek yaygın olmayıp sadece Dere Kayası {Cottus gobio) türünde görülür. D- İğ Şeklinde Olanlar ; Bu tür vücut yapısını, bilhassa fazla hareketli olan balık türlerinde görmek mümkündür. Böyle formlarda vücut adeta bir torpile benzer. Örneğin, Turna balığı (Esox lucius) ve Alabalıkta (Salmo trulta). E- Yılan Şeklinde Olanlar : Burada vücut adeta yılankavi bir görünüş kazanmış olup, genellikle ön kısmı silindirik, arka ucu ise, hafifçe yanlardan basıktır. Bu tip vücut şekli de Yılan balıklarında (Angilla anguilla) ve (Mastacembelus simack} türlerinde görülür. F- Vücutları iğne Şeklinde Olanlar : Bazı formlarda vücut uzun şekilde olup, özellikle kuyruk tarafı adeta bir iğne şeklinde sivrileşmiş-tir. Vücut şekli böyle olan balıklar nadir durumda olup, tatlısularımızda sadece Deniz iğnelerinde (Syngnathus cinsinde) görülmektedir. Vücut şekilleri seleksiyonla birçok değişimlere uğrayabilir. Örneğin, Sazan'ın farklı ırklarında değişik vücut şekilleri görülebilir. Genellikle yabani formlarında vücut boyu yüksekliğine oranla, daha fazla olduğu halde, Aynalı sazan denilen ırkında vücut yüksekliği daha da artarak tombul bir görünüş kazanmıştır. Bazı türlerin vücut şekli üzerinde, ortamın da etkileri olmuştur. Örneğin, Alabalıkların göllerde yaşayan formlarında vücut torpil şeklinden ziyade oval şekil kazanmıştır. Çok küçük su birikintilerinde yaşayan Turna balıklarında ise, kısa boylu cüce formlar meydana gelmiştir. Bazı türlerde ise, morfolojik görünüş bakımından erkek ve dişiler arasında farklar vardır, örneğin, Gökkuşağı Alabalığında erkek, dişiye nazaran daha kısa ve şişman olduğu halde; Turna balığında bunun aksi durum mevcuttur. Yani erkekler dişilere nazaran daha uzun ve zayıf görünüşlüdür. Buna benzer şekilde bazı balıklarda eşeysel farklılıklar da mevcuttur örneğin, Sivrisinek biyolojik mücadelesinde kullanılan Gambusia'da eşeysel farklılıklar görülür. Bunların erkek bireyleri dişilere nazaran oldukça cüce yapıda ve Anal yüzgeçlerinde gonopodium denilen kopulasyon organı olarak kullanılan bir kısım bulunmaktadır. Halbuki dişileri daha büyük cesametli ve şişman karınlı olup, Anal yüzgeçleri de normal durumdadır. Bir diğer durum Blennius'larda. görülmektedir. Bu formlarda sadece erkeklerin gözleri üzerinde ibik denilen uzantılar vardır. Dişilerde ise bu durum bariz değildir. Genel olarak balıkların erkek ve dişileri arasında görülen bu türlü morfolojik farklılıklar «Eşeysel Dimorfizm» olarak isimlendirilmektedir. Bazı balık türleri hayatlarının bazı dönemlerinde birbirlerinden tamamen farklı görünüşte olan vücut şekilleri içerirler. Yani böyle balıklarda juvenil form ve adult form olmak üzere iki değişik form vardır. Bu da muhtemelen onların metamorfozlarının çok uzun sürmesinden ileri gelmektedir, örneğin, Pleuronectes ve Anguilla cinslerinde durum böyledir. Yumurtadan yeni çıkmış olan bir Pisi balığı yavrusu yassılaşmış değildir. Pelâjik karakterli ve bilâteral simetrilidir. Ancak 10 mm. boya ulaştıktan sonra bir torsiyon sonucunda larva büyük bir değişikliğe uğrar ve sonunda gözler üst tarafa geçer, asimetrik durum meydana gelir ve pelâjik hayattan bentik hayata döner. Yılan balıklarında ise, yumurtadan yeni çıkmış olan larvalar adeta yassı bir zakkum veya zeytin ağacı yaprağı şeklindedir ve pelâjik olarak yüzerler. Bu durum çok uzun bir zaman sürer ve nihayet 3 yıl sonra, 60-80 mm. boya erişen larvalar metamorfoz geçirerek yükseklik ve boylarından bir miktar kaybederek silindirik bir durum kazanırlar ve pelâjik yaşamdan bentik yaşama geçerler. Bu nedenlerle balıkları vücut şekilleri yönünden sınıflandırırken bu iki balığın sadece ergin haldeki formları dikkate alınmıştır.

http://www.biyologlar.com/baliklarin-morfolojik-yapisi

Bakteriyofaj Nedir

Bakteriyofaj (bakteri ve Yunanca phagein, ‘yemek’ fiilinden türetme), bakterileri enfekte eden bir virüstür. Terim genelde kısaltılmış hali olan faj olarak kullanılır. Ökaryotları (hayvan, bitki ve mantarları) enfekte eden virüsler gibi fajlarda da büyük bir yapısal ve işlevsel çeşitlilik vardır. Tipik olarak proteinden oluşan bir kabuk ve içinde yer alan genetik malzemeden oluşurlar. Genetik malzeme DNA veya RNA olabilir, ama genelde 5 - 500 kilo baz çifti uzunluğunda çift sarmallı DNA’dan oluşur. Bakteriyofajlar genelde 20 ila 200 nm arası büyüklükte olurlar. Fajlar her yerde mecutturlar ve bakterilerin yaşadığı ortamlarda, örneğin toprakta veya hayvan bağırsaklarında bulunabilirler. Faj ve diğer virüslerin en yoğun doğal kaynaklarından biri deniz suyudur. Deniz yüzeyinde mililitrede 109 etkin faj taneciği (virion) bulunmuştur ve deniz bakterilerinin %70′i fajlar tarafından enfekte olmuş olabilirler. Tarihçe 1913′te Britanyalı bakteriyolog Frederick Twort bakterileri enfekte edip öldüren bir etmen keşfetmiş ama konuyu daha fazla takip etmemiştir. Fransız-Kanadalı mikrobiyolog Felix d’Hérelle 3 Eylül 1917′de “dizanteri basilinin düşmanının, görünmez bir mikrobunu” keşfettiğini açıklayıp ona bakteryofaj edını verdi. Çoğalması Bakteriyofajların litik veya lizogenik hayat döngüleri olabilir, bazılarında her ikisi de olur. T4 fajı gibi öldürücü fajlarda görülen litik döngüde virionun çoğalmasının hemen ardından konak hücre parçalanır ve ölür. Hücre ölür ölmez virionların kendilerine yeni bir konak bulmaları gerekir. Lizogenik döngü, buna tezat olarak, konak hücrenin parçalanmasına neden olmaz. Lizogenik olabilen fajlara ılımlı fajlar (temperate phage) denir. Viral genom konak genoma dahil olur ve oldukça zararsız bir şekilde onunla beraber eşlenir. Konak hücrenin sağlığı yerinde olduğu sürece Virüs sessiz bir şekilde varlığını sürdürür, ama konağın şartları bozulursa, örneğin besin kaynaklarının tükenmesi durumunda, endojen fajlar (profaj olarak adlandırılırlar) etkinleşirler. Bir çoğalma süreci başlar, sonucunda konak hücre parçalanır. İlginç bir şekilde lizogenik döngü konak hücrenin çoğalmasına izin verdiği için hücrenin yavrularında da virüs varlığını devam ettirir. Bazen profajlar inaktif oldukları dönemde bakteri genomuna yeni işlevler kazandırarak konak bakteriye fayda sağlarlar, bu olguya lizogenik dönüşüm (lysogenic conversion) denir. Bunun iyi bilinen bir örneği Vibrio cholera ‘nın zararsız bir suşunun bir faj tarafından enfekte edilerek kolera hastalığı etmenine dönüşümüdür. Bağlanma ve Giriş Renklendirilmiş bir elektron mikrografında yanyana dizilmiş bakteriyofajlar Konak hücreye girmek için bakteryofajlar bakterinin yüzeyindeki özgül reseptörlere bağlanırlar, bunlar arasında lipopolisakkaritler, teikoik asitler, proteinler sayılabilir. Bu nedenle bir bakteryofaj ancak bağlanabileceği reseptörler taşıyan bakterileri enfekte edebilirler. Faj virionları kendiliklerinde hareket etmediklerinden dolayı kendi reseptörleriyle solüsyondayken rassal olarak buluşup bağlanırlar. Karmaşık bakteryofajlar, örneğin T-çift fajları, genetik malzemelerini hücrenin içine enjekte etmek için şırınga benzeri bir hareket kullanırlar. Uygun reseptörle temas kurduktan sonra kuyruk lifleri taban plakasını hücre yüzeyine yaklaştırırlar. İyice bağlandıktan sonra, kuyruk büzülür, bu da genetik malzemenin dışarı itilmesine neden olur. Bazı fajlar nükleik asiti hücre zarından içeri iter, bazıları hücre yüzeyine birakır. Başka yöntemlerle genetik malzemlerini içeri sokan bakterifajlar da vardır. Protein ve Nükleik Asit Sentezi Kısa süre, bazen dakikalar içinde, bakteri ribozomları viral mRNA’nın proteine çevirimine (translasyonuna) başlarlar. RNA-fajlarında RNA-replikaz bu sürecin başlarında sentezlenir. Erken sentezlenen proteinler ve virionla gelen bazı proteinler bakterinin RNA polimerazını modifiye edip onun viral mRNA’yı tercihen çevirmesine neden olabilirler. Konağın kendi protein ve nükleik asit sentezi de bozularak viral ürünlerin sentezine yönlendirilir. Bu ürünler ya hücreyi parçlamaya yarayacaklaklar, ya yeni virionların oluşmasına yardımcı olacaklar veya yeni virionları oluşturacalardır. Virion Oluşumu T4 fajları durumunda yeni fajların inşası özel yardımcı molekülleri gerektiren karmaşık bir süreçtir. Önce taban plakası oluşur, kuyruk onun üzerinde büyür. Kafa kapsidi, ayrı olarak oluşup kendiliğinden kuyruk ile birleşir. Henüz bilinmeyen bir şekilde DNA kafanın içine sıkı bir şekilde yerini alır. Bütün süreç yaklaşık 15 dakika alır. Virionların Salınımı Fajlar ya hücre parçalanması (lizis) veya salgılanma yoluyla salınırlar. T4 fajları durumunda, hücre içine girmelerinden 20 dakikadan biraz sonra hücre parçalanması yoluyla sayıları 300′ü bulabilen faj salınır. Bunun gerçekleşmesi, hücre duvarındaki peptidoglikanı parçalayan endolizin adlı enzim sayesinde olur. Bazı virüler ise parazite dönüşüp konak hücrenin sürekli olarak yeni virüs tanecikleri salgılamasına neden olabilirler. Yeni virionlar hücre zarından tomurcuklanarak koparlar, beraberlerinde hücre zarının bir kısmını da götüren bu fajlar örtülü virüse olarak ortama salınırlar. Salınan virionların her biri yeni bir bakteriyi enfekte edebilir. Faj Terapisi Bir bakteriyi enfekte etmek üzere ona bağlanmakta olan bakterilerin şematik gösterimi Keşiflerinin ardında fajlar anti-bakteriyel etmen olarak denenmişlerdir. Ancak antibiyotikler keşfedilince bunların fajlardan daha kullanışlı oldukları görülmüştür ve Batı’da faj tedavisi üzerine yapılan araştırmalar bırakılmıştır. Bun karşın Sovyetler Birliği’nde 1940′lardan beri antibiyotiklere alternatif olarak kullanımı devam etmiştir. Bakteri suşlarında doğal seleksiyon yoluyla antibiyotik direncinin oluşması bazı tıbbi araştırmacıları faj tedavisini antibiyotik tedavisine bir alternatif olarak tekrar değerlendirmeye sevketmiştir. Antibiyotiklerden farklı olarak fajlar, milyonlarca yıldır süregeldiği gibi, bakterilerle beraber evrimleştikleri için, sürekli bir direncin oluşma olasılığı yok sayılabilir. Ayrıca, etkili bir faj, özgül bakterisini tamamen bitene kadar enfekte etmeye devam edecektir. Belli bir faj genelde ancak belli bir bakteri tipini enfekte edebildiği için, ki bu birkaç bakteri türü olabileceği gibi bir türün sadece bazı alt türleri de olabilir, bakteri tipinin doğru tanımlandığından emin olmak gerekebilir, bu da 24 saat sürebilir. Faj terapisinin bir diğer avantajı başka bakterilere zarar gelmeyeceğinden dar spektrumlu antibiyotik terapisine benzemesidir. Ancak, sıkça olduğu gibi, birden fazla bakterinin beraberce neden oldukları enfeksiyonlarda bu bir dezavantaj oluşturabilir. Bakteryofajların bir diğer sorunu vücudun bağışıklık sisteminin saldırısına uğramalarıdır. Fajlar enfeksiyonla doğrudan temas durumunda etki gösterirler, onun için açık bir yaraya uygulanmaları en iyi sonuç doğurur. Sistemik enfeksiyonlarda bu pratik olarak mümkün değildir. Sovyetler birliğinde diğer tedavilerin çalışmadığı durumlarda gözlenen başarılı sonuçlara rağmen çoğu araştırmacı faj terapisinin tibbi bir geçerliliğe ulaşacağına şüphe ile bakmaktadır. Faj tedavisinin etkinliğini belirlemek için büyük ölçekli klink testler yapılmamıştır ama antibiyotik dirençli bakteri türlerinin çoğalmasından dolayı bu konuda araştırmalar sürmektedir. Ağustos 2006′da ABD Gıda ve İlaç İdaresi (Food and Drug Admnistration) bazı etlerde Listeria monocytogenes bakterisinin öldürülmesi için bakteryofaj kullanımını onaylamıştır. Model Bakteriyofajlar Aşağıda ayrıntılı olarak üzerinde çalışılmış olan bakteryofajların bir listesi bulunmaktadır: * λ faj * T4 fajı * T7 fajı * R17 fajı * M13 fajı * MS2 fajı * P1 fajı * P2 fajı * N4 fajı * Φ6 fajı * Ф29 fajı

http://www.biyologlar.com/bakteriyofaj-nedir

EKOLOJİ

Canlıların çevreyle ve birbiriyle olan ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır.Çevre ise bir canlının yaşaması ve neslini sürdürebilmesi için uygun ortamdır.Yandaki şekle baktığımız zaman canlının metabolizma iklimden ağır gelirse canlı adapte olmuş anlamına gelir.Eğer tam tersi gerçekleşirse bu sefer seleksiyon olur.Bireysel baktığımız zaman canlı yaşlandığı için daima iklim galip gelecektir.Tüm canlılar ortamın müşterek etkisi altında belli bir yaşam düzeyi kurarlar.Ancak bu düzenin sürekliliği canlıların ortam arasındaki enerji alış verişindeki dengeye bağlıdır. Yeryüzünün biyosfer kısmı,enlem dereceleri,topografya ve komşu ekosistemlerin etkisiyle sayısız farklı koşullara sahip ortamlar içermektedir: • Yeryüzünün biyosfer kısmı demek yer yüzünün üst katlara doğru olan atmosfer katlarında bulunan kısmıdır(Hava Canlıların solunumuna uygun gaz karışımı ihtiva eder.). • Enlem dereceleri,ekvatordan uzaklaştıkça iklimde hareketlenme ve biyosfer sınırında azalma olur. Böylece enlem dereceleri uzun mesafelerde daha belirgin iklim değişikliklerine neden olur. • Topografya,arazini morfolojik yapısı olarak tanımlanır. • Komşu ekosistemler:Örneğin Antakya Samandağ’ından gelen nemli hava ile Suriye’den gelen çöl havasının etkisi altındadır. NOT1 Ekolojik dengeyi en çok etkileyen pasif yayılmadır.Çünkü gittikleri yerde başarısız olsalar bile oradaki toprak için organik madde kaynağı olurlar. NOT2 Canlılar besin ve iklim faktörlerinden en çok iklim ağır basar NOT3 Canlılar bir ortama giderek konut (eukos) edinir.En iyi ortam ise ekosistemdir. Yaşam ortamlarının kurulabilmesi için: 1) Ortamın mevcut koşulları ve canlıların etkinlikleri a) Canlıların yayılma yeteneği (Yanardağ örneğinde olduğu gibi yanardağ tüm adayı yok eder.Buna rağmen bir süre sonra bitkiler tekrar büyür.Kuşlar göç eder ve yerleşip ortam yaparlar.Yani tüm canlılar bir yolunu bulup yayılmayı başarırlar.) b) Canlıların ekolojik istekleri (Yıl 12 ay ve de 4 mevsim var.İlk anda yerleştiği zaman iklim uygun olabilir.Fakat canlı için olumsuz koşullarda yaşanabilir.Yani her canlının kendine göre bir ekolojik isteği vardır.Kutup ayısı kutuplarda yaşar.Ekvatora getirdiğimizde ise ölür.Ekvatorda yaşayan bir canlıda kutuplarda ölür.) c) Ortamın ekolojik koşulları (Canlı ani değişimlere karşı dayanıklı olmalı.d maddesiyle alakalı) d) Canlıların töleransı (Doğanın bir kanunudur ki o ekolojik tölerası yüksek olan canlı nesiller boyu canlılığını sürdürür.) e) Canlıların rekabet güçlülüğü (Canlılar yaşadıkları habitatta diğer canlılarla daima rekabet halindedir.Yani güçlü olan daima yaşar.Rekabet yoksa orada daima bir denge vardır.) 2) Canlıların coğrafik ya da lokal dağılışları: Not Çevre,canlıların yaşayabildiği ortamdır.Çevre müsaade ederse yaşam oluşur. Ekolojik benzerlikleri aynı olan canlılar makroklimatik bölgelere yerleşir.Sıcaklık değişimine toleransı az olan canlılar makroklimatik bölgenin mikroklimatik yerlerinde lokal dağılış yaparlar.Bu mikroklimalar makroklimaların olumsuz etkilerini en aza indirir. 3) Canlıların yayıldığı ortamdaki varlığı,miktarı ve dinanizminde görülen değişimler:Canlıların yayılışı aktif ve pasif olmak üzere iki çeşittir.Dinanizmde daima değişme gözlenir.Dinanizm değiştikçe canlının töleransına göre yani metabolizmasından taviz vererek canlılığına devam eder.(Töleransı çok olan canlı rekabete az girer.Oysa töleransı az olan hayatta kalabilmek için rekabete girer. 4) Biyosferdeki cemiyetler arasındaki spesifik ilişkiler:Biyosfer ekosistemler topluluğudur.Çünkü canlıların ekolojik istekleri farklıdır.Ekolojik istek ise önce sıcaklığa sonrada besine bağlıdır.Sıcaklık olmayınca besin yakılamıyor ve de fizyolojik açlık yaşanıyor. 5) Canlıların ortamlarına olan adaptasyonu:Bu iki şekilde yapılmakatadır.canlı önce kendi morfolojisini değiştirir sonra da fizyolojik değişiklik yapar.Morfolojik olarak ilk yaptığı iş kutikulanın kalınlığını değiştirmek;sonra ise mum tabakası,stoma sayısı,tüy,su varsa suyu depolama ve en son olarak da en büyük töleransını kullanarak boyda kısaltma yapar.Buraya kadar olanları otsu bitkiler içindir.Odunsu bitkiler boy kısalması yerine hücre öz suyunu soğuksa katılaştırır,sıcaksa iyi akışkan hale getirir. 6) Ortamın doğal koşullarına göre canlıların davranışı,uyumsal sorunlar ve yetenekleri:Bu konu için atmosfer olayları çok önem taşımaktadır.Hava olaylarına karşı canlılar kendilerini nasıl ayarlayacağını bilmektedir.Bunu nedeni ise havdaki manyetik dalgalanmalardır. 7) Ekosistemlerdeki populasyonların dinamiği:ileriye doğru gelişimler daima dinanizmdir.Populasyonlar ise ekosistemlerin parçalarıdır. 8) Biyosferdeki ekosistemler ve genel biyosönoz(Flora + Fauna):Biyosferi insan olarak kabul edersek ekosistemler insanın hücreleri olarak tanımlayabiliriz.Bir bölgede yaşan bitki türlerinin sayısına flora,bu türlerden birinde yaşayan hayvan türlerinin sayısına ise fauna ismi verilmektedir. 9) Doğanın genel madde ve enerji alış verişinin durumu: Doğanın her zaman aynı enerjiyi verebilmesi için canlılarla iyi beslenmelidir.İklimdeki olumsuzluklar canlıları öldürmekte ve de bunlar doğanın beslenmesi için gerekli kimyasalları içermektedir. 10) Doğada ortaya çıkan çevre sorunları ve nedenleri: Sorunu insan yaratır. Gibi önemli konular ekolojinin araştırma alnına dahildir.Çünkü ekoloji mevcudiyet koşullarını bilimi olup,olayları nedenleriyle ortaya koyar. Yukarıdaki biyosfer basamaklarını diğer bilim dalarlıda araştırır.Çünkü her basamakta birden çok bilim dalını ilgilendiren konular vardır.Ancak her bilim bu faktörleri kendi yönünden ele alır.Örneğin yaşam ortamında en önemli etken güneş ve ışıktır.Çünkü genel bir etkiye sahiptir.Böylece her şeyden önce ortamın ısınmasına bağlıdır.Oysa aynı ışık bitki fizyolojisi için ayrı,fizik için ayrı,hayvanlar için ayrı bir anlama gelmektedir. Ekolojide temel birim ekosistemdir.Ekosistemler dünyada tüm canlıları ve cansızları içerdiğine göre ekoloji diğer bilimleri de kapsar.Ama önce onlara yön verir sonrada faydalanır(canlıların rejenere olmasının doğadaki karşılığı tampondur).Böylece başta biyoloji olmak üzere tüm bilimlerin felsefesi olan ekoloji tam bir ahlak bilimidir.Çünkü ekonomiyle aynı kökten gelen eko- kelimesi canlılar arasındaki olumlu ilişkilerin sınırlarını da çizmektedir.Ekolojiyi ilk tanımlayan Alman Biyolog Ernst Haeckel ekolojiyi doğanın ekonomisini inceleyen bilim dalı olarak tanımlamıştır.Çünkü ekosistem dengesi hiç bozulmayan bir dengedir.Ancak tüm ortamlarda dengenin bozulmaması için ekonomik kullanılması zorunludur.Yani doğru davranış için gerekli icraat olan yaşadığı ortamda ürettiği kadar tüketmek ve ürettiğinden fazla ürememek şeklindeki ahlakî davranışa riayet etmelidir.Böyle olduğunda populasyonun sosyobiyolojik kavramınada ters düşmez. Görülüyor ki ekolojik araştırmaların ağırlığını biyolojik veriler oluşturuyor.Çünkü ekosistemler canlılar tarafından kurulmuş denge ortamıdır.Buradaki canlı-çevre ilişkilerine ekonomi en önemli faktör durumundadır.Ekonomi üretimin düşmesi ve mevcudu kullanmasındaki hızın aynı paralelliği göstermemesi üzerine gündeme gelmiştir.Bir ekolog ekolojiyi “toplumlar bilimi veya yaşam birlikleri bilimi,, şeklinde tanımlarken bir başkası “hayvanların ekonomisi ve sosyolojisi ile uğraşan bilimsel doğa tarihi,, şeklinde tanımlar.Aslında ekolojide ekonominin ilk defa gündeme gelmesine neden olan insan değildir.Bazen diğer canlılarında ekosistemi israf ettikleri dönemlerde vardır.Özellikle birkaç yıl optimum süren iklim koşulları,bilhassa yağışlar birden bire kuraklığa geçince optimum dönemde olan nüfusa yeterli besini sağlayamadığı zaman sıkıntı görülür.Ancak bu durum hayvanların yanlış düşünmelerinden değil düşünememelerinden kaynaklanır.Asıl sıkıntı insan faktöründen kaynaklanan kıtlık döneminden kaynaklanır.Çünkü insanın ekosistemi tahribi hem sürekli hem de besin-birey ilişkisini doğanın düzenlemesine izin vermemektedir.Bu da doğanın tampon gücünün çalışmasına asla müsaade etmemektedir. Ekosistemlerin boyutları verimine(prodüktivite),verimine önce içerdiği canlı türüne,dolayısıyla sayısına göre değişirken;bunlarda ortamın ekolojik koşullarına göre değişir.Çünkü ekosistemdeki madde akışı ve enerji döngüsünü sağlayan bunlardır.Görülüyor ki kaynaklardaki artış ve fiziksel çevreye endekslidir.Ancak insan hariç diğer canlılardaki kontrolsüz nüfus artışı uzun dönemde ekosisteme daima yararlıdır.Çünkü talep-arz dengesi bozulunca sitemdeki enerji döngüsü yeterli olmaz.Bu kez zayıflar selekte olarak organik madde şeklinde fiziksel ortama tekrar iade edilir.Böylece ekosistemde besin kadar birey dengesinin yeniden kurulmasına olanak sağladığı için en önemli katkıyı yapmış sayılır.Bu döngü habitatın daha da zenginleşerek ileride barınacak nüfusun artmasına neden olacaktır.İşte habitatların kazanç ve kaybının(girdi-çıktı) oranına göre ortamlara yerleşen canlılar bu ortamların genel faktörlerinin müşterek etkisi altında yaşam düzeni kurarlar.Ancak yaşam düzeninin kurulması ve devamlılığı;ortam koşullarının her hangi bir canlının isteğine uygun olmasına,değişen koşullara karşı değişebilmesine ve diğer canlılarla uyumlu ilişkisine bağlıdır.Bir ekosistemin ya da her hangi bir ortamın bitki ve hayvanlar arasındaki tüm ilişkile habitat,niş ve besin zinciri paylaşımı olup belli bir sürede mutlaka dengeye ulaşacaktır.Denge ve dengeyi kuran tek etken rekabettir.Habitat,ekolojik koşulları ve canlı sistemi Tüm faktörleri ile kendine özel olan sınırları belli ekosistemlerdir(Habitat geneldir).Her ekosistemin bir büyüklüğü vardır.Büyüklüğün sınırlarını tayin eden önce fiziksel ortamın ekolojik koşulları sonrada canlıların ekolojik istekleridir.Böylece besin zincirinin ilk halkaları olan bitkiler ortama yerleşir.Buradaki tüm yerleşmiş canlılar buranın tüm ekolojik koşullarını kaybetmiş ve her biri kendine bir yer edinmiştir. İşte beslenme,üreme ve barınma gibi biyolojik ihtiyaçların karşılandığı,bu sınırları belli olan ortamdaki özel yerine niş denir.Buna göre aynı ekolojik koşulları taşıyan sınırları belli olan bu ekosisteme habitat bitkilerin kökleriyle bağlandığı habitat kısmı ve hayvanların yapmış olduğu yuvalar niştir.Niş edinme tüm canlılarda öncelikle habitattın iklim koşulları sonrada bitkilerde kök ve ışık rekabetiyle,hayvanlarda da av sayısına göre belirlenir.Eğer bu düzen kurulmazsa ortam ekosistem olmaz.Ama yinede bir çevredir.Çünkü çevrenin enerjiye ihtiyacı olmayabilir.Fakat ekosistem çarkı enerji ile dönen bir sistem çarkıdır.O halde her ekosistem bir çevre,her çevre bir ekosistem değildir. Ekosistemlerle çevre daima etkileşim halinde olmasına rağmen,genelde ekosistemler çevrenin etkisi altındadır(Çevreyi iklim etkiler-Dünya’nın %20’si ekosistemdir).Ayrıca gezegenler arasındaki çekim kuvvetleri de önemli derecede manyetik enerji oluşturarak çeşitli tıbbî ekolojik olaylara yol açmaktadır.Çünkü bu olaylar hava yoluyla meydana geldiği için bazen ekosistemleri de etkisi altına alan belli ölçülerde insan dahil bütün canlılar üzerinde fizyolojik,anatomik,morfolojik ve patolojik gibi önemli derecede biyolojik baskılar yaratmaktadır.Örneğin,muhtelif özellikteki hava kütlelerinin etkisiyle zihni durgunluk(manyetik dalgalanma),atalet(yorgunluk) hissi,migren,el ve ayak şişmeleri,kapillar rezistans değişimi,sıkıntı ve sinirlilik halleri,yara yeri sızlaması,infaktüs vakalarının frekansı,romatizmal hastalıkların şiddeti,astım,aşırı güneşe ve neme doymuş havanın etkisi,fön karakterindeki rüzgarların yol açtığı ruhi bunalım,belli meteorolojik koşullara göre oluşan sisin etkisi oldukça büyüktür.Yine hızla yükselmenin ve alçalmanın önemli fizyolojik sonuçları vardır. Büyük bölümü iklimsel olmak üzere atmosferin bu değişken olaylarına karşı canlılarda da uyum yönünde çeşitli değişmeler olur.Uyumsal değişiklerin tümü metabolizma yoluyla gerçekleşir. Örneğin,bitkilerde hücre öz suyu yoğunluğu tamamen başta sıcaklık olmak üzere iklime bağlıdır(Soğuk bölgelerde hücre öz suyu yoğun korteks ince,sıcak bitkilerde tam tersi)İletim borularının faaliyeti yapraklanma ve çiçeklenme döneminin gecikmelerinin ve dökülme zamanındaki değişiklikler(İklimdeki dalgalanmalar),renk maddesindeki düzensizlik ve parazitlere karşı dirençsizlik gibi önemli biyolojik yetersizlikler olmaktadır.Çünkü bunlar tamamen ekolojik tölerans sınırları içerisinde meydana geldiği için metabolik taviz bu olaylara karşı dezavantajdır(Ama bu tavizi verecek metabolizma var ya da yoktur.Tepki türe göre değişir).Bitkiler düşük metabolizma ile uyumlu olacak şekilde uzun süreli ekstrem koşullarda yaprakların azalması(odunsu bitkilerde tomurcuk var otsularda yok), küçülmesi (Uzun dönemde tomurcuklardaki besinlerin azalması),üzerilerinin kütinleşmesi ve tüylenmesi,köklerin mantarla kaplanması gibi olaylar morfolojik düzenlemeye gidebilirler.Hayvanlar ise yuva yapma,yuvalarının yerini değiştirme,beslenme ritmini değiştirme değişik davranışlar olarak gösterilebilir.Ancak hava olaylarını durumuna göre bazı kuşlarda, özellikle yağmur ve doludan önce telaşlı uçma veya yuvalarına zamansız gelme gibi iç güdüsel davranışlar gözlemlenir. NOT Ekosistemler çevrenin ve iklim olaylarını baskısı altındadır.İklim ve su canlıları direkt olarak etkilemektedir.—Bitki yapraklarını oluşturduğu zaman kısa zamanlı adaptasyonu kloroplastları çoğaltır ya da azaltır. Bilhassa belli meteorolojik olaylardan bitkilerin etkilemesi daha belirgindir.Bitkilerin habitat ve nişi sabittir.Dünyada bütün canlılar ekolojik tolerans kullanır.Toleransın amacı aynı olmasına rağmen yeri,zamanı ve biyolojik yönü farklı olabilir.Fakat her durumda metabolik taviz olduğuna göre her canlının da bu doğrultuda habitat ve niş seçme zorunluluğu vardır.Örneğin toleransı en düşük olan endemikler (rekabeti yüksek) olup belli mikroklimaların dışarısına çıkamazlar.Bu durum belki de bitki ve hayvanlardan çok mikrobiyal canlılarda görülür.Örneğin Vibrio cholerae virüsü sadece Hindistan’da 500 m rakımın altıdaki sıcak ve yağışlı bataklıklarda bulunur.Yine kuduz virüsü ve burusellanın Kuzeydoğu Anadolu Bölgesinde bulunmayışı gibi ekolojik koşulların değişimini tolare edemeyecek ortamlarda yayılamazlar.

http://www.biyologlar.com/ekoloji-1

Sinerjetik Sistem ve Evrim

19.yy bilimi mekanik ve determinist bir dünya görüşüne sahipti..Kainattaki çokluklar birbirinden bağımsızdırlar,ayrı ayrı parçalardır..iletişim kuramazlar..birbirlerinden milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki galaksilerin aralarında hiçbir bağ yoktur..Olayların sebepleri mutlak olarak beklenen sonuçları verir..sebep-sonuç ilişkisi arasında nedensellik bağı vardır,olasılıklardan bahsedilmez..Bu bilim anlayışının hakim olduğu dönemde gelişen Darwinist evrim teorisi de birbirinden haberi olmayan şuursuz varlıklar olan atom çorbasından yani kaostan oluşan düzenin ancak rastgele olabileceğini düşünmüştür.Şuursuz,bilinçsiz varlıkların oluşturduğu biyolojik mekanizmalar bir bilgi ürünü olarak düşünülemezdi.Hücrenin işletim sistemi hakkındaki bilgilerde oldukça basitti günümüze göre. Doğal seleksiyon ve mutasyonun evrimsel mekanizmalar olarak ileri sürülmesi genetik devrimi ve kuantum fiziğindeki gelişmelerden önce yani 21.yy biliminden önceki teoriler olarak bakılmalıdır.Varoluşu anlamak için sadece biyoloji değil birçok bilim dalının sentezi gerekmektedir.Bilimdeki son gelişmelerle beraber,Sinerjetik Sistem evrime bilgi-bilinç merkezli yaklaşmaktadır..Evrimi yönlendiren mekanizmada ana unsurlar doğal seleksiyon ve rastgele mutasyonlar değil,hücresel bilinçtir..Öncelikle bilgi kavramı üzerinde duralım ve buradan evrim modeline geçelim.. BİLGİ KAVRAMI: Gel-git olayını örnek olarak alalım… Ayın dünya etrafında dönmesine uygun olarak, denizlerdeki sular, ayın bulunduğu tarafa doğru kayarak, dünyanın o tarafında yükselip "gel" olayını başlatırken, doğal olarak, dünyanın Ay'a uzak tarafındaki denizlerdeki su seviyesi düşer ve "git" olayı oluşur. Hele Güneş ve Ay aynı hizaya gelip, çekim kuvvetleri bir-birlerine eklenince, bu "gel-git" oranı daha da artar. Denizlerdeki su zerrecikleri, ayın veya güneşin ne kadar kütlesi olduğunu, ne kadar uzakta olduklarını nasıl biliyorlar ve yukarıdaki formüle yerleştirerek (bizlerin karmaşık matematiksel işlemlerle zar-zor yapabildiğimiz dereceden çok daha) hassas olarak bu karmaşık hesaplamaları yapıp, ona göre kendilerine bir yön belirliyorlar? Akılları bu işlere yetmeyenler hemen kestirmeden gidip, "Bu Allah'ın işidir" veya "Bu doğanın bir işidir" deyip, işin içinden çıkarlar. Ama asıl sorun işte bu ya: "Allah (veya doğa) olayları nasıl etkileyip-yönlendiriyor? Allah'ı (veya doğayı) nasıl anlayıp-yorumlamalıyız?" Doğa ve dünyanın sürekli değişim-dönüşüm içinde olması sonucu ortaya çıkan “değişim-dönüşümler” göstergesine zaman denir; yani zaman her şeyde var olan bir sürekli-değişim-dönüşümlülüğün sonucudur. Bizim yaşadığımız evrensel sistem sürekli bir genişleme içinde olduğundan, fizik ilkeleri gereği, enerji ve momentin evrensel ölçekte sabit tutulması gerekliliği karşısında, tüm varlıklar, enerji yoğunluğu gittikçe azalan ortamlarda yaşamak (veya bulunmak) durumuyla karşı karşıyadırlar. Bu durumda, tüm varlıklar, sürekli değişim-dönüşüm içindeki bu sisteme uyum sağlayabilmek için, çevrelerindeki değişim-dönüşümleri algılayıp, yapılarında da bunlara uygun değişim-dönüşümlere giderler. Her hangi bir şeyin yapılabilmesi, “bilgi” ile olası olduğundan, her varlık, belli bir “bilgi” oluşturur ve bu bilgiye göre davranır. Bilgi, var olan şeyleri ve bunlara ait özellikleri gözlemleyip, bu şeylerden ve özelliklerinden yararlanarak daha ekonomik bir yapısallaşmaya gitmektir. Bu temel tanımdan sonra, “bilgi” dediğimiz şeyin nasıl oluşturulduğunu inceleyelim. Çevresini gözlemleyen bir insanın gözleri ağaçları görür; ağaç, beyindeki hücrelerce şöyle bir görüntüyü simgeleyen biyo-fiziko-kimyasal bir sinyale dönüştürülür. Beyindeki hücrelerce bu sinyal oluşturulduğunda, “ağaç” hatırlanır veya düşünülmüş olur. Ağacın parçalarına ayrılması ile oluşan tahta veya kalas gibi kısımlar da yine benzer şekilde sinyallere dönüştürülerek beyindeki bilgi deposuna yüklenirler. Benzer şekilde, doğada gözlenen tüm nesneler (toprak, su, taş, taşın parçaları olan mineraller, bitki ve hayvan türleri, vs.) birer sinyal olarak beyinde depolanırlar ve gereksinim duyulduğunda hatırlanıp, işleme konulurlar. Toprağın suyla karıştırılmasından oluşan ve istenilen formda kurutulduğunda kerpiç gibi sert bir yapı taşına dönüşen nesne “kerpiç” olarak ayrı bir kavram, ayrı bir madde olarak depolanır. Kerpiç ve ağaç parçalarının kombinasyonundan oluşan “ev” kavramı ayrı bir sinyal olarak depolanır. Beyindeki hücreler, gece-gündüz sürekli beyindeki bu bilgileri kullanarak doğa ve dünyadaki değişim-dönüşümlere karşı yeni çözümler oluşturma çabasındadırlar. Bunun için geceleri rüyalar şeklinde senaryolar oluşturulurken, gündüzleri somut deneyler, ve tasarımlar yapılır Kerpiç, ev, tahta gibi kavramlar sadece bu nesneleri gözlemleyip, bunları tanımlayıcı sinyaller oluşturabilen hücre-şirketleri (örn. insan) için vardırlar. Yani bu tür kavramlar hücreler arası bağlantılar ve etkileşimlerle oluşturulurlar. Tek bir hücre için kerpiç veya ağaç gibi kavramlar yoktur. Tek bir hücre için, başka hücreler ve onların yaptıkları vardır; her gün karşı-karşıya oldukları, şeker, su, her türlü mineral, her türlü protein, amino-asit, tüm kimyasal elementler, vs. gibi mikro ölçekli varlıklar ve bu varlıkları simgeleyen sinyaller onların bilgi-depolarında vardır. Dolayısıyla, yiyip-içtiğimiz her türlü besin, hücrelerimiz tarafından bu mikro-boyutlu parçalarına ayrılarak tek tek algılanıp, gerekli analiz ve sentezler yapılır ve sindirim denilen işlem gerçekleşir! Anlaşılacağı üzere, hücrenin ufku küçüktür; hücreler-şirketinin (insanın veya başka bir hayvanın) ufku genişlemiştir. Görüldüğü üzere, biz insanların gerçekleştirdiği tüm eylemler, gerçekte beden içindeki hücrelerce yapılıyor. Bizler sadece onların belli işlemleri gerçekleştirebilmek için oluşturdukları birer aygıtız. Bedenlerimizin tasarımcıları da, tamircileri de hücrelerimizdir. Kısacası, bedenimiz ve canımız tamamen onlarındır. Bir yerimiz yaralandığında, yarayı onlar kapatmaya başlarlar; bedenimize bir zararlı mikrop girdiğinde, o zararlı mikropla savaşacak “askerleri” de onlar yetiştirirler, oluşacak “ordunun sayısını” da onlar ayarlarlar; deniz kenarındaki evimizden kalkıp, 2-3 bin metrelik bir yaylada yaşamaya başladığımızda, o yükseklikte oksijen oranını azaldığını algılayıp, bu az yoğunluktaki oksijenden gerektiği kadarını taşımak için gerekli oksijen taşıyıcı (alyuvar) sayısını artıran da yine hücrelerimizdir; uzayda bir uydu içinde yaşamaya başlayan bir bedende, gravite kuvvetinin azalması nedeniyle, her zıplayışta 3-5 m. yükselip, kafası tavana çarpan insanlarda, gravite kuvvetinin azaldığını algılayıp, bu kadar yükselmeyi gerektirecek kas hücrelerine gerek olmadığı kararını alan ve fazla kas hücrelerinin intihar etmelerini sağlayanlar da yine hücrelerimizin taa kendileridir!!! Bir darbeyle beynimizdeki hücreler arası bağlantıların hasar görmesi durumunda, bilincimiz kaybolur; soğukta donmaya başladığımızda, tüm hareket yeteneklerimizin yavaş yavaş kaybolması, en sonunda düşünce bile üretemez duruma gelip, tüm bilincimizi ve hareketliliğimizi kaybetmemiz de hücreler arası bağlantıların donmasının bir sonucudur. Beynimizde bir tümör (ur) büyür ve bu ur çevresine baskı yapıp, hücreler arası bağlantıları zedelerse, bağlantıları zedelenen hücrelerin kontrolünde olan organlarımız felç olmuş olurlar. Sindirim sistemindeki hücreler boş kaldıklarında, şirket merkezine sinyal gönderince, beden yemek peşinde koşmaya başlar; seks organlarındaki hücrelerde üretilen ve depolanan "nesli devam ettirme bilgisi" sinyalleri şirket merkezine ulaşınca, "mart kedisi" gibi dolaşmaya başlanır; vs. Sözün kısası, biz insanlar, tamamen hücrelerimizin güdümünde birer vasıtayız! Bilgi Oluşumuyla Örgütlenme Arası İlişki Şimdi bu "bilgi" dediğimiz kavramın nasıl bir şey olduğuna bakalım. Malum, doğa ve dünya sürekli değişim içinde olduğuna (yani zaman denilen olgu ortadan kaldırılamadığına) göre, bu "bilgi" olgusunun bu değişimlerle ilişkisi nasıl? Bakınız, günümüzde sivil-toplum örgütleri denilen guruplaşmalar ortaya çıkmakta ve insanlar “tepeden bir otoriteden (liderden, vs.)” emir almadan, tamamen kendi kişisel iç dürtüleriyle bir araya gelip, toplumsal hayat sistemlerinin rayına oturtulması için neler yapılması gerekliliği konusunda çözümler ortaya koymaya çalışıyorlar; yani “bilgi oluşturuyorlar” Hücrelerimiz de bizlerin bedenleri olan “hücre-şirketlerini” aynen böyle oluşturmuşlardır; ve doğadaki bu şekilde, içten dışa doğru gelişen, küçüklerin-büyükleri oluşturma sistemine “sinerjetik sistem” denilmektedir. Bu sistemin fiziksel ve matematiksel temelleri synergetic-fizik dalında “information & self-organization” olarak ortaya konulmuştur. “Bilgi”siz hiçbir yapılamamakta, oluşturulamamaktadır, çünkü, bilgi varlıkları birleştiren “bağlayıcı” unsurdur. "Bilgi"nin öğeleri yönlendirici kuvvet oluşturmasını bir örnekle gösterelim: "Şu (...) meşhur kişi pazar günü saat 14de Trabzon-Atapark'da olacak." şeklinde bir bilgi yayıldığını düşünelim. Kafasında o kişi hakkında bir bilgi bulunan ve o kişiye güvenen tüm insanlar o gün o saatte, o meydanda toplanmaya başlar! Maddelerin bir araya gelerek çeşitli bileşikler, çeşitli kümeleşmeler oluşturulması da aynen böyle olmaktadır. Bilgiyi ortaya atan kişi dünyanın bir ucunda, öğelerin birleşmesi ise dünyanın öteki ucundaki bir noktada olabilir! İşte bu durum, atom-altı-parçacıkların "nonlocality" özelliğinden kaynaklanır. Her öğe kendine has bir "bilgi" ile donatılmıştır ve bu bilgi, o maddeye has bir elektro-manyetik dalga olarak ondan çevresine yayılır. Maddenin en temel parçacıkları simetrik yapıdadırlar ve karşılıklı olarak birbirlerini tamamlarlar; yani aralarında alıcı-verici, amaç-hedef ilişkisi vardır. Onlardaki bu temel özellik, onların entegrasyonundan oluşan tüm daha büyük öğeler için de geçerlidir ve bu şekilde proton-elktron, anyon-katyon, erkek-dişi gibi tüm sistemler arasında sinyal alış-verişleri gerçekleşmeye başlar ve tüm maddeler birbirleriyle belli bir oranda karşılıklı olarak etkileşirler. Aynı tür bilgi-dalgaları, o tür bilgi-çipine sahip tüm öğelerde aynı anda aynı etkiyi yapar ve öğeler ortak davranışa girerler. Fizikçilerin "bosons" dedikleri kuvvet iletici öğeler de aynen böyle tanımlanmaktadırlar. Bilginin “bağlayıcılık-birleştiricilik” işlevinin sağlanabilmesi, bileşenlerin hepsinde aynı türde bilginin yerleşik olmasına bağlıdır; yoksa öğeler birbirlerine yapışamazlar. (Aynı türde olan canlıların birbirleriyle eşleşip, yeni bir canlı ortaya koyabildikleri; ama farklı tür veya cinslere ait canlıların döllenmelerinin ise asla yeni bir canlı oluşumuna olanak sağlayamadıkları olgusu, bileşenlerdeki bilgilerin birbirleriyle uyumlu olmamasındandır.) Dolayısıyla, insanlar karşılıklı olarak birbirleriyle anlaşıp-uzlaşıp doğru bir toplumsal sistem oluşturamıyorlarsa, bunun iki nedeni vardır: 1- Bilgiler birbirinden farklıdır; 2- Bilgiler doğal sisteme uygun değildir, yani negatif-bilgi söz konusudur.

http://www.biyologlar.com/sinerjetik-sistem-ve-evrim

SİNERJETİK SİSTEMDE EVRİMİN TANIMI

Evrim, Hücre Bilincinin, Değişen Doğa Koşullarının Farkına Varıp, Kendilerini Yeniden Dizayn Etmeleri Olgusudur. Zaman, değişim ve dönüşümün göstergesi; hayat da zamanın bir dilimi olduğundan, bir insan olarak bizlerin hayatının da bu değişim-dönüşüm sisteminin (yani evrimin) bir adımı olması zaten beklenen bir durumdur. Tüm duygu, düşünce ve davranışlarımız, bu değişim ve dönüşüm sistemi çerçevesinde, enerjinin bir şekilden diğerine dönüşümünden başka bir şey değildirler. Bir şeye üzüldüğümüz veya bir şeye sevindiğimizde, bedenimiz içindeki bir çeşit kimyasal madde bir başka türde bir kimyasal bileşime dönüşür ve bu şekilde bizlerin duyguları oluşmuş olur. Bu nedenle evrim tüm hayat olaylarında mevcuttur. HÜCRE BİLİNCİ KAVRAMI.. rastgele mutasyon ve doğal seleksiyon yerine hücre bilinci kavramıyla evrime bakmak ne demektir? evrimle kastettiğimiz nedir,önce bunun bir tanımını verelim; Evrim;hücre bilincinin,değişen doğa koşullarının farkına varıp,kendilerini yeniden dizayn etmeleri olgusudur. çevremizde gördüğümüz,ev,araba vs..gibi varlıklar nasıl planlanıp yapılmışsa,ağaç,kuş,insan gibi varlıkları planlayıp yapanda hücrelerdir. madde-enerji-mekan üçlüsü arasındaki ilişki doğadaki değişim-dönüşümün yani evrimin sebebidir. Newton mekaniği çağında yaşamadığımız için daha gelişmiş bir mantıkla kuantum mekaniğine göre yaşamın kökenine ve evrime bakmamız gerekiyor.. Kuantuma göre madde ve enerji birbirine dönüşen yapılardır ve bu dönüşümler sırasında kapladıkları mekanda değişir.. 5 duyumuzla çokluklar alemi olarak kavradığımız dünyamızdaki nesnelere dev bir elektron mikroskobuyla bakınca tek tek varlıklar değil,hepsinin atomlardan oluştuğunu görürüz..bir atom deniziyle karşılaşırız..daha derine inildikçe de gözlemlenebilen madde(elektron,proton,nötron,kuark vs..) kaybolup Tek bir enerji okyanusuyla karşılaşılır.. aslolan bu enerjidir.. 1)tesbit edilen en küçük parçacıklar olan atom-altı parçacıklar çok yoğun enerji ortamlarında yaşarlar. 2)ortamdaki enerji yoğunluğu azalınca bu parçacıklar birbirleriyle kombinasyona girerek proton,nötron gibi atom çekirdeğini oluşturular.. 3)ortamdaki enerji yoğunluğu biraz daha azalırsa bu parçalar elektronlarla etkileşime girip demir,bakır,carbon,azot,oksijen vs.gibi temel kimyasal elementleri oluşturular. 4)enerji yoğunluğu daha da azalınca,temel elementlerin bileşimlerinden su,metan,karbondioksit,amonyak ve bunların etkileşimlerinden de adenin,timin,kuanin,sitozin ve bunların kombinasyonundan aminoasitler,yağlar vs.oluşur. böylece tek bir çeşit enerjiden madde çeşitliliği ve dolayısıyla enerji çeşitliliği oluştu. enerji,maddeleri bir arada tutan güçtür ve değişik enerji bağlantıları vardır.Gezegenleri,yıldızların etrafında tutan,elektronları çekirdek etrafında döndüren hep enerji bağıdır. canlı varlıkların yapısındaki en önemli enerji bağı da 'bilgi-bilinç'tir.Bu enerji bağlanmasının bir sonucu olarak hücreler hangi ortamda ,nasıl konumlanacaklarını,ne kadar kol veya bacak yapacaklarını vs. bilirler. Maddeleri bağlayan enerji asla sabit durmaz Bir yandan küçük parçacıkları bağlayıp büyük moleküller oluştururken,bir yandan da büyük molekülleri parçalar.. KAYNAK:http://suledeniz.blogcu.com

http://www.biyologlar.com/sinerjetik-sistemde-evrimin-tanimi

Bakteriyofajlar Hakkınmda Bilgi

Bakteriyofaj (bakteri ve Yunanca phagein, ‘yemek’ fiilinden türetme), bakterileri enfekte eden bir virüstür. Terim genelde kısaltılmış hali olan faj olarak kullanılır. Ökaryotları (hayvan, bitki ve mantarları) enfekte eden virüsler gibi fajlarda da büyük bir yapısal ve işlevsel çeşitlilik vardır. Tipik olarak proteinden oluşan bir kabuk ve içinde yer alan genetik malzemeden oluşurlar. Genetik malzeme DNA veya RNA olabilir, ama genelde 5 - 500 kilo baz çifti uzunluğunda çift sarmallı DNA’dan oluşur. Bakteriyofajlar genelde 20 ila 200 nm arası büyüklükte olurlar. Fajlar her yerde mecutturlar ve bakterilerin yaşadığı ortamlarda, örneğin toprakta veya hayvan bağırsaklarında bulunabilirler. Faj ve diğer virüslerin en yoğun doğal kaynaklarından biri deniz suyudur. Deniz yüzeyinde mililitrede 109 etkin faj taneciği (virion) bulunmuştur ve deniz bakterilerinin %70′i fajlar tarafından enfekte olmuş olabilirler. Tarihçe 1913′te Britanyalı bakteriyolog Frederick Twort bakterileri enfekte edip öldüren bir etmen keşfetmiş ama konuyu daha fazla takip etmemiştir. Fransız-Kanadalı mikrobiyolog Felix d’Hérelle 3 Eylül 1917′de “dizanteri basilinin düşmanının, görünmez bir mikrobunu” keşfettiğini açıklayıp ona bakteryofaj edını verdi. Çoğalması Bakteriyofajların litik veya lizogenik hayat döngüleri olabilir, bazılarında her ikisi de olur. T4 fajı gibi öldürücü fajlarda görülen litik döngüde virionun çoğalmasının hemen ardından konak hücre parçalanır ve ölür. Hücre ölür ölmez virionların kendilerine yeni bir konak bulmaları gerekir. Lizogenik döngü, buna tezat olarak, konak hücrenin parçalanmasına neden olmaz. Lizogenik olabilen fajlara ılımlı fajlar (temperate phage) denir. Viral genom konak genoma dahil olur ve oldukça zararsız bir şekilde onunla beraber eşlenir. Konak hücrenin sağlığı yerinde olduğu sürece Virüs sessiz bir şekilde varlığını sürdürür, ama konağın şartları bozulursa, örneğin besin kaynaklarının tükenmesi durumunda, endojen fajlar (profaj olarak adlandırılırlar) etkinleşirler. Bir çoğalma süreci başlar, sonucunda konak hücre parçalanır. İlginç bir şekilde lizogenik döngü konak hücrenin çoğalmasına izin verdiği için hücrenin yavrularında da virüs varlığını devam ettirir. Bazen profajlar inaktif oldukları dönemde bakteri genomuna yeni işlevler kazandırarak konak bakteriye fayda sağlarlar, bu olguya lizogenik dönüşüm (lysogenic conversion) denir. Bunun iyi bilinen bir örneği Vibrio cholera ‘nın zararsız bir suşunun bir faj tarafından enfekte edilerek kolera hastalığı etmenine dönüşümüdür. Bağlanma ve Giriş Renklendirilmiş bir elektron mikrografında yanyana dizilmiş bakteriyofajlar Konak hücreye girmek için bakteryofajlar bakterinin yüzeyindeki özgül reseptörlere bağlanırlar, bunlar arasında lipopolisakkaritler, teikoik asitler, proteinler sayılabilir. Bu nedenle bir bakteryofaj ancak bağlanabileceği reseptörler taşıyan bakterileri enfekte edebilirler. Faj virionları kendiliklerinde hareket etmediklerinden dolayı kendi reseptörleriyle solüsyondayken rassal olarak buluşup bağlanırlar. Karmaşık bakteryofajlar, örneğin T-çift fajları, genetik malzemelerini hücrenin içine enjekte etmek için şırınga benzeri bir hareket kullanırlar. Uygun reseptörle temas kurduktan sonra kuyruk lifleri taban plakasını hücre yüzeyine yaklaştırırlar. İyice bağlandıktan sonra, kuyruk büzülür, bu da genetik malzemenin dışarı itilmesine neden olur. Bazı fajlar nükleik asiti hücre zarından içeri iter, bazıları hücre yüzeyine birakır. Başka yöntemlerle genetik malzemlerini içeri sokan bakterifajlar da vardır. Protein ve Nükleik Asit Sentezi Kısa süre, bazen dakikalar içinde, bakteri ribozomları viral mRNA’nın proteine çevirimine (translasyonuna) başlarlar. RNA-fajlarında RNA-replikaz bu sürecin başlarında sentezlenir. Erken sentezlenen proteinler ve virionla gelen bazı proteinler bakterinin RNA polimerazını modifiye edip onun viral mRNA’yı tercihen çevirmesine neden olabilirler. Protein ve Nükleik asit sentezi Kısa süre, bazen dakikalar içinde, bakteri ribozomları viral mRNA'nın proteine çevirimine (translasyonuna) başlarlar. RNA-fajlarında RNA-replikaz bu sürecin başlarında sentezlenir. Erken sentezlenen proteinler ve virionla gelen bazı proteinler bakterinin RNA polimerazını modifiye edip onun viral mRNA'yı tercihen çevirmesine neden olabilirler. Konağın kendi protein ve nükleik asit sentezi de bozularak viral ürünlerin sentezine yönlendirilir. Bu ürünler ya hücreyi parçlamaya yarayacaklaklar, ya yeni virionların oluşmasına yardımcı olacaklar veya yeni virionları oluşturacalardır. Virion oluşumu T4 fajları durumunda yeni fajların inşası özel yardımcı molekülleri gerektiren karmaşık bir süreçtir. Önce taban plakası oluşur, kuyruk onun üzerinde büyür. Kafa kapsidi, ayrı olarak oluşup kendiliğinden kuyruk ile birleşir. Henüz bilinmeyen bir şekilde DNA kafanın içine sıkı bir şekilde yerini alır. Bütün süreç yaklaşık 15 dakika alır. Virionların salınımı Fajlar ya hücre parçalanması (lizis) veya salgılanma yoluyla salınırlar. T4 fajları durumunda, hücre içine girmelerinden 20 dakikadan biraz sonra hücre parçalanması yoluyla sayıları 300'ü bulabilen faj salınır. Bunun gerçekleşmesi, hücre duvarındaki peptidoglikanı parçalayan endolizin adlı enzim sayesinde olur. Bazı virüler ise parazite dönüşüp konak hücrenin sürekli olarak yeni virüs tanecikleri salgılamasına neden olabilirler. Yeni virionlar hücre zarından tomurcuklanarak koparlar, beraberlerinde hücre zarının bir kısmını da götüren bu fajlar örtülü virüse olarak ortama salınırlar. Salınan virionların her biri yeni bir bakteriyi enfekte edebilir. Faj terapisi Keşiflerinin ardında fajlar anti-bakteriyel etmen olarak denenmişlerdir. Ancak antibiyotikler keşfedilince bunların fajlardan daha kullanışlı oldukları görülmüştür ve Batı'da faj tedavisi üzerine yapılan araştırmalar bırakılmıştır. Bun karşın Sovyetler Birliği'nde 1940'lardan beri antibiyotiklere alternatif olarak kullanımı devam etmiştir. Bakteri suşlarında doğal seleksiyon yoluyla antibiyotik direncinin oluşması bazı tıbbi araştırmacıları faj tedavisini antibiyotik tedavisine bir alternatif olarak tekrar değerlendirmeye sevketmiştir. Antibiyotiklerden farklı olarak fajlar, milyonlarca yıldır süregeldiği gibi, bakterilerle beraber evrimleştikleri için, sürekli bir direncin oluşma olasılığı yok sayılabilir. Ayrıca, etkili bir faj, özgül bakterisini tamamen bitene kadar enfekte etmeye devam edecektir. Belli bir faj genelde ancak belli bir bakteri tipini enfekte edebildiği için, ki bu birkaç bakteri türü olabileceği gibi bir türün sadece bazı alt türleri de olabilir, bakteri tipinin doğru tanımlandığından emin olmak gerekebilir, bu da 24 saat sürebilir. Faj terapisinin bir diğer avantajı başka bakterilere zarar gelmeyeceğinden dar spektrumlu antibiyotik terapisine benzemesidir. Ancak, sıkça olduğu gibi, birden fazla bakterinin beraberce neden oldukları enfeksiyonlarda bu bir dezavantaj oluşturabilir. Bakteryofajların bir diğer sorunu vücudun bağışıklık sisteminin saldırısına uğramalarıdır. Fajlar enfeksiyonla doğrudan temas durumunda etki gösterirler, onun için açık bir yaraya uygulanmaları en iyi sonuç doğurur. Sistemik enfeksiyonlarda bu pratik olarak mümkün değildir. Sovyetler birliğinde diğer tedavilerin çalışmadığı durumlarda gözlenen başarılı sonuçlara rağmen çoğu araştırmacı faj terapisinin tibbi bir geçerliliğe ulaşacağına şüphe ile bakmaktadır. Faj tedavisinin etkinliğini belirlemek için büyük ölçekli klink testler yapılmamıştır ama antibiyotik dirençli bakteri türlerinin çoğalmasından dolayı bu konuda araştırmalar sürmektedir. Ağustos 2006'da ABD Gıda ve İlaç İdaresi (Food and Drug Admnistration) bazı etlerde Listeria monocytogenes bakterisinin öldürülmesi için bakteryofaj kullanımını onaylamıştır

http://www.biyologlar.com/bakteriyofajlar-hakkinmda-bilgi

Faj terapisi nedir

Keşiflerinin ardında fajlar anti-bakteriyel etmen olarak denenmişlerdir. Ancak antibiyotikler keşfedilince bunların fajlardan daha kullanışlı oldukları görülmüştür ve Batı'da faj tedavisi üzerine yapılan araştırmalar bırakılmıştır. Bun karşın Sovyetler Birliği'nde 1940'lardan beri antibiyotiklere alternatif olarak kullanımı devam etmiştir. Bakteri suşlarında doğal seleksiyon yoluyla antibiyotik direncinin oluşması bazı tıbbi araştırmacıları faj tedavisini antibiyotik tedavisine bir alternatif olarak tekrar değerlendirmeye sevketmiştir. Antibiyotiklerden farklı olarak fajlar, milyonlarca yıldır süregeldiği gibi, bakterilerle beraber evrimleştikleri için, sürekli bir direncin oluşma olasılığı yok sayılabilir. Ayrıca, etkili bir faj, özgül bakterisini tamamen bitene kadar enfekte etmeye devam edecektir. Belli bir faj genelde ancak belli bir bakteri tipini enfekte edebildiği için, ki bu birkaç bakteri türü olabileceği gibi bir türün sadece bazı alt türleri de olabilir, bakteri tipinin doğru tanımlandığından emin olmak gerekebilir, bu da 24 saat sürebilir. Faj terapisinin bir diğer avantajı başka bakterilere zarar gelmeyeceğinden dar spektrumlu antibiyotik terapisine benzemesidir. Ancak, sıkça olduğu gibi, birden fazla bakterinin beraberce neden oldukları enfeksiyonlarda bu bir dezavantaj oluşturabilir. Bakteryofajların bir diğer sorunu vücudun bağışıklık sisteminin saldırısına uğramalarıdır. Fajlar enfeksiyonla doğrudan temas durumunda etki gösterirler, onun için açık bir yaraya uygulanmaları en iyi sonuç doğurur. Sistemik enfeksiyonlarda bu pratik olarak mümkün değildir. Sovyetler birliğinde diğer tedavilerin çalışmadığı durumlarda gözlenen başarılı sonuçlara rağmen çoğu araştırmacı faj terapisinin tibbi bir geçerliliğe ulaşacağına şüphe ile bakmaktadır. Faj tedavisinin etkinliğini belirlemek için büyük ölçekli klink testler yapılmamıştır ama antibiyotik dirençli bakteri türlerinin çoğalmasından dolayı bu konuda araştırmalar sürmektedir. Ağustos 2006'da ABD Gıda ve İlaç İdaresi (Food and Drug Admnistration) bazı etlerde Listeria monocytogenes bakterisinin öldürülmesi için bakteryofaj kullanımını onaylamıştır.

http://www.biyologlar.com/faj-terapisi-nedir

Endemizm Çeşitleri

Bir bitkinin yayılış aşanına o bitkinin “areali” denir. Yayılış alanı geniş olan bitkiye “Kozmopolit”, dar olana yani yer yüzünün belirli ve dar bir bölgesinde doğal olarak yetişen bitkiye de “Endemik” bitki denir. Endemik Yunanca Endos-yerlikelimesinden gelir. Buna göre Endemizm: Bir bitki, türünün dar bir bölgede sınırlanmış halde bulunmasıdır. Yani bu deyim, belirli bir bölgeye veya ülkeye özgü bitki taksonu (Subsp. Species, Genus, Familya gibi) için kullanılır. Bir bitkinin ülkemiz için endemik olduğu söylendiğinde, bitki ister dar bir bölgede, ister Türkiye’nin büyük bir kesiminde yayılmış olsun, söz konusu endemik takson ülkemiz sınırları içerisinde düşünülmelidir. Yayılış alanı Türkiye’nin dışına taşmayan bitkiler endemik olarak anılmalıdır. Bir endemik bitkinin yayılış alanının genişliği değişik büyüklüklerde olabilir. Örneğin, Lysimachia minoricensis (Primulaceae) yalnızca Minorka adasında birkaç m2 lik bir alanı kaplar. Buna karşılık yurdumuz için endemik olan bir takson ise km2 lerce yer kaplayabilir. Fakat bir kıta için endemik türler olamaz. Çünkü endemikler bir kıtanın her yerinde yayılış göstermeyip, kıta içerisindeki bir dağ, dağ sırası veya herhangi bir bölgede bulunurlar. Ayrıca bir kıtanın veya bölgenin ancak belli kesimleri endemizm açısından ilginç olabilir. Örneğin Yeryüzünde Afrika’nın güneyi (Kap bölgesi), Hawai Adaları, Madagaskar, yurdumuzda ise Güneybatı Anadolu, Toroslar, Tuz Gölü çevresi, Çankırı ve Sivas yöreleri endemik türler yönünden zengin olan yerlerdir. Endemizm, floristik bölgeleri tanımak ve o yerin floristik özelliklerini tayin etmek açısından oldukça önemli bir kriterdir. Belli bir floristik bölgeye has endemikler bir araya gelerek floristik bölge sınırını oluştururlar. Endemizm Çeşitleri Endemik bitkiler başlıca iki grup altında incelenebilir. 1.Paleoendemikler (Relikt, Konservatif endemikler) 2.Neoendemikler (Mikro, Progresif endemikler) 1. Paleoendemikler: Bu tür bitkiler jeolojik devirlerde geniş yayılma göstermiş ve bir değişime uğramadan günümüze kadar gelmiş ancak bugün yayılış alanları oldukça daralmış ve sınırlanmış olan endemiklerdir. Eskiden tüm Kuzey yarımkürede yayılış gösteren ancak günümüzde sadece Kuzey Amerika’nın batı kesimlerinde yetişen Sequoia (Mamut ağacı) türleri, III. zamanda geniş bir areale sahip olan bugün ise sadece Çin’nin dağlık kesimlerine sıkışıp kalan Ginko biloba bitkisi paleoendemiklere örnek olarak gösterilebilir. Ayrıca ülkemizde Muğla çevresinde bulunan Liquidambar orientalis bitkisi de Tersiyerde Avrupa ve Asya’nın geniş bir bölümünde yayılış göstermiş bu tip bir endemiktir. 2. Neoendemikler: Evrim sonucu meydana gelmiş, yani değişime uğramış kökeni eskilere dayanmayan endemik bitkilerdir. Çoğunlukla tür ve tür altı taksonları içerirler ve birbirlerinden çok az farklarla ayrılırlar. bu nedenle bunlara Mikroendemikler de denir. Centaurea karduchorum, C. hakkariensis, Alyssum filiforme ülkemize has neoendemik bitkilerdir. Bitkiler genetik yada coğrafi bir engel tarafından birbirlerinden ayrıldıklarında yeni formlar meydana gelir. Yeni bitki formlarının oluşumunda başlıca şu faktörler rol oynamaktadır. ·Mutasyonlar ·Genetik rekombinasyonlar ·Doğal seleksiyon ·Coğrafi yada genetik izolasyonlar

http://www.biyologlar.com/endemizm-cesitleri

Genetik Kodun Evrimi

Bir dağın yamacında beyaz taşlarla 'Vatanımızı koruyalım' sözlerinin yazılı olduğunu ve karayolu üzerinde seyreden araçlardaki insanların da bu yazıyı gördüğünü farz edelim. Hiç kimse bu şekilde bir dizilimin yer sarsıntıları ve fiziksel parçalanmanın etkisiyle yuvarlanarak, tesadüflerle meydana geldiğini düşünmeyecektir. Çünkü burada kayalar, kendi doğalarında bulunmayan bir mesaj iletmektedirler. Ve bu mesaj, alfabenin harfleri kullanılarak kodlanmıştır. Buradaki kodlama, belli sembollerin (alfabenin harflerinin) bilgi taşıyacak şekilde eşleştirilmesi yoluyla yapılmıştır. Bir kod ise bir zihnin ürünüdür. Alman Federal Fizik ve Teknoloji Enstitüsü'nün yöneticisi Prof. Dr. Werner Gitt, bu gerçek hakkında şunları söyler: "Bir kodlama sistemi, her zaman için zihinsel bir sürecin ürünüdür. Bir noktaya dikkat edilmelidir; madde bir bilgi kodu üretemez. Bütün deneyimler, bilginin ortaya çıkması için, özgür iradesini, yargısını ve yaratıcılığını kullanan bir aklın var olduğunu göstermektedir... Maddenin bilgi ortaya çıkarabilmesini sağlayacak hiçbir bilinen doğa kanunu, fiziksel süreç ya da maddesel olay yoktur... Bilginin madde içinde kendi kendine ortaya çıkmasını sağlayacak hiçbir doğa kanunu ve fiziksel süreç yoktur." (Werner Gitt, In the Beginning Was Information, CLV, Bielefeld, Germany, s. 107,) Nitekim mantıklı bir cümle şeklinde bir araya gelmiş olan taşları gören insanlar bu durumda bilinçli sebeplerin, örneğin civardaki bir askeri birliğin, zihinlerindeki düşünceyi kayalara bir kod yoluyla uyguladıklarını anlayacaklardır. Şimdi bu taşları zihninizde milyonlarca kez küçültün ve moleküler ebatta hücrelerinizin çekirdeğinde dizili olduğunu ve 'genetik kod' sayesinde size ait özelliklerin bilgisini sakladığını düşünün. Genetik kod da, kaya örneğinde olduğu gibi, doğada bulunan oluşumları, nükleotid ismi verilen molekülleri sembol olarak kullanır. Ve kayaların taşıdığı mesaj, kayaların kendisinden kaynaklanmadığı gibi, genetik bilgi de bu moleküllerin kendisinden veya herhangi bir doğa kuvvetinden kaynaklanmamaktadır. Dolayısıyla genetik kodun, maddeci bir bakış açısıyla hiçbir açıklaması bulunmamaktadır. Yazar Dean Overman bu konuda şunları söylemiştir: "Genetik kodun içerdiği bilgi, tüm bilgi veya mesajlarda olduğu gibi, maddeden yapılmış değildir. Anlam, kodun sembolleri veya alfabesinden kaynaklanan bir özellik değildir. Genetik koddaki mesaj veya anlam, madde-dışıdır ve fiziksel veya kimyasal özelliklere indirgenemez, 'materyalizm koddaki anlamı açıklamaz'". (Dean L. Overman, A Case Against Accident and Self-Organization Rowman & Littlefield Publishers, 1997) Genetik kodun tesadüfi oluşumlar arasından amaçsız bir süreçte seçilmiş olma ihtimali yoktur. Önde gelen bilgi teorisyeni ve biyofizikçi Hubert Yockey, en küçük genomda yaşamın mümkün olması için gerekli bilgi içeriğinin miktarını ölçmüş ve bunun rastlantısal olarak ortaya çıkma ihtimalinin 10186,000'de bir ihtimal olduğunu ortaya koymuştur. (Hubert Yockey, Calculating Evolution, Vol. 3 No. l, Cosmic Pursuit , 2003, s. 28) Yockey, genetik kodun rastlantısal olarak ortaya çıkması için ise doğal seleksiyonun, evrensel koda ulaşmadan önce, 1.40 x 1070 farklı genetik kod keşfetmesi gerektiğini hesaplamıştır. Gerçekleşme ihtimali 1050'de birden küçük olan olaylar, evrenin neresinde olursa olsunlar imkansız kabul edilirler. (Emil Borel, Elements of the Theory of Probability, Prentice Hall, Eaglewood Cliffs, New Jersey, 1965) Buraya kadar anlatılanları özetleyecek olursak, genetik kod; 1) Maddeci bir yaklaşımla açıklanamamaktadır, 2) Tesadüfleri kesin olarak reddetmektedir, Bilgisayar teknolojisinden çok daha üstün bir yapı ortaya koymaktadır. Genetik kodla ilgili olarak maddeci bir yaklaşımla açıklanması mümkün olmayan bir dördüncü konu vardır ki, evrimcilere tam bir açmaz oluşturmaktadır. DNA, yalnız protein yapısındaki birtakım enzimlerin yardımı ile eşlenebilir. Ama bu enzimlerin sentezi de ancak DNA'daki bilgiler doğrultusunda gerçekleşir. Birbirine bağımlı olduklarından, eşlemenin meydana gelebilmesi için ikisinin de aynı anda var olmaları gerekir. Hayatın kökeni araştırmalarının tanınmış bir ismi olan John Horgan bu ikilemi şöyle açıklar: "DNA; yeni DNA üretmek de dahil olmak üzere yaptığı işi, katalitik proteinlerin ve enzimlerin yardımı olmadan yapamaz. Kısacası DNA olmadan proteinler var olmaz, ama DNA da proteinlerin olmadığı durumda oluşmaz." (John Horgan, "In the Beginning", Scientific American, cilt 264, Şubat 1991, s. 119) Tanınmış evrimci Dr. Leslie Orgel ise, 1994 tarihli bir makalesinde aynı gerçek karşısında şöyle demektedir: "Son derece kompleks yapılara sahip olan proteinlerin ve nükleik asitlerin (RNA ve DNA) aynı yerde ve aynı zamanda rastlantısal olarak oluşmaları aşırı derecede ihtimal dışıdır. Ama bunların birisi olmadan diğerini elde etmek de mümkün değildir. Dolayısıyla insan, yaşamın kimyasal yollarla ortaya çıkmasının asla mümkün olmadığı sonucuna varmak zorunda kalmaktadır." (Leslie E. Orgel, "The Origin of Life on Earth", Scientific American, cilt 271, Ekim 1994, s. 78) Evrimciler, genetik kodla ilgili gerçekler karşısında her yönden kuşatılmış durumdadırlar. Nature dergisinin 20 yıl boyunca editörlüğünü yapmış olan Sir John Maddox, genetik kodun kökeni konusundaki çaresizliklerini şu sözlerle ortaya koymuştur: "Genetik kodun kökeninin, yaşamın kendisinin kökeni kadar belirsiz olması can sıkıcıdır." ('The Genesis Code by Numbers,' Nature , 367:111, Ocak 1994) Oysa elbette, genetik kodun kökeni gerçekte belirsiz değil aksine çok açıktır. Genleri yaratan, onlara bilgiler kodlayan, onları sürekli olarak Kendi kontrolünde tutan Yüce Allah'tır. Bu gerçeğe her ne pahasına olursa olsun zihinlerini kapatan evrimciler, içine düştükleri durumu kendileri oluşturmaktadırlar. Kayaların yuvarlanıp, tesadüflerin eseri olarak cümleler yazabileceğine, kağıdın üzerine rastgele dökülen mürekkebin bir kitap oluşturabileceğine inanmaya denk bir düşünceyi her durumda savunma zorunluluğu onları son derece zor, açıklamasız ve sonuçsuz bir durum içine sokmaktadır. Oysa insan, evrimci ön yargıları bir kenara bıraktığında genetik kod ile açıkça anlaşılan en büyük gerçeği; Allah'ın varlığını ve büyüklüğünü derhal görecektir. Ciltlerce ansiklopedik bilginin gözle görülmeyecek kadar küçük bir alanda saklanması, hücrede 'okunması', 'tercüme edilmesi', şuursuz moleküllerin tesadüflerin eseri olarak başlatıp yönetebileceği bir sistem değildir. Yüce Allah genetik kodu sonsuz ilmi ile var etmiştir. Allah... O'ndan başka İlah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun Katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255) Genetik kod hücrede nasıl yorumlanır? Genetik kod, hücredeki bilginin kodlanmasında kullanılan kuralları ifade eder ve protein sentezinde kullanılır. Proteinler, hücrenin faaliyetlerinde çok çeşitli görevler üstlenen moleküllerdir. Bunlar, amino asit adı verilen moleküllerin uç uca eklenmesiyle meydana gelen zincirlerdir. Bedenimizdeki aminoasitler yirmi çeşittir. Amino asitlerin uç uca eklenerek meydana getirdiği proteinlerin sayısı on binleri bulur. Proteinler, kendilerini meydana getiren aminoasitlerin niteliğine göre üç boyutta özel şekiller alarak katlanırlar. Proteinin formu, işlevi açısından kritik derecede önemlidir. Proteinin yapısında meydana gelecek bir bozukluk, ilgili olduğu moleküllere bağlanamamasına yol açar. Bunun sonucunda ise organizmanın yaşamında aksaklıklar hatta ölümcül sonuçlar ortaya çıkabilmektedir. Hücrelerimizdeki on binlerce proteinin bilgisi, DNA molekülünde saklanır. DNA molekülü, birbirine sarılmış iki iplikçikten meydana gelir. Bu iplikçikler arasında ve basamaklar halinde nükleotidler yer alır. Bu nükleotidler dört çeşittir ve isimlerinin baş harflerine göre A, T, G ve C ile gösterilir. Bir insan DNA'sında yaklaşık 3.1 milyar nükleotid art arda sıralanır. Bunlar aynı zamanda hücrede sentezlenen proteinlerin bilgisini saklayan 'kimyasal harfler'dir. Bu harfler, her biri bir proteinin bilgisini saklayacak şekilde gruplanmıştır. Bu gruplara "gen" ismi verilir. Bir gen, 50 ila 2000 nükleotidden meydana gelebilir. Genleri meydana getiren harfler ayrıca üçerli üçerli kodonları meydana getirirler. Bir benzetme yapılacak olursa kodonlar kelimeler, genler ise cümleler gibidir. Protein sentezi için hücrenin çekirdeğinde bulunan DNA'daki bilginin kopyalanması ve protein sentezi yapılan organele (ribozom) taşınması gerekmektedir. Bu işlem hücresel makineler sayesinde gerçekleşir. Bu sırada genetik kod sayesinde DNA'daki bilgi 'okunur ve tercüme edilir.' Hücredeki protein sentezi iki ayrı 'alfabe' kullanılarak gerçekleştirilir. Bunlardan ilki, DNA'nın alfabesidir. Proteinin bilgisi, DNA'da A, T, G, C ile gösterilen kimyasal harflerle kodlanır. Diğer lisanın harfleri ise, proteinleri meydana getiren amino asitlerdir. Bir proteinin bilgisini saklayan bir genin üzerindeki bilgi, transkripsiyon ismi verilen bir işlemle DNA molekülü üzerinden kopyalanır. Ve mRNA (mesajcı RNA) molekülü ile hücrenin ribozom isimli organeline taşınır. mRNA üzerindeki harfler ribozomda üçer üçer, bir diğer deyişle kodon kodon okunur. Bu sırada tRNA (transfer RNA) molekülü, her bir kodonun karşılığı olan aminoasiti protein zincirine eklenmek üzere getirir. Kodonlar okundukça amino asitlerin getirilip eklenmesi devam eder ve sonuçta ilgili protein üretilmiş olur. Bu, aynı zamanda bir tercüme işlemidir. Kodonların her birinin karşılığında ilgili amino asit yerleştirilmekte, bir diğer deyişle DNA diliyle yazılı bilgi bu defa amino asitler kullanılarak protein diliyle yazılmaktadır. Kaynak: evrimteorisi.com

http://www.biyologlar.com/genetik-kodun-evrimi

Türkiye’de Endemizm

Coğrafi konumu, iklim ve toprak faktörlerinin farklılığı ve üç fitocoğrafik bölgenin birleşme noktasında bulunması gibi nedenlerle zengin bir bitki örtüsüne sahip olan yurdumuz, 9000 civarındaki eğrelti ve tohumlu bitki türü içermesinden dolayı da dünyanın zengin floraya sahip ülkeleri arasındadır. Avrupa kıtası florasının 12000’e yakın tür içerdiği düşünülürse, yurdumuzun flora zenginliği daha iyi anlaşılacaktır. Türkiye florası tür zenginliği yanında çok sayıda endemik taksonu içermesi ile de ilginçtir. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yetişen endemik türler toplamı 2750 kadar iken bu sayı Türkiye’de 3000 civarındadır. Endemik bitkilerin yurdumuzda dağılışı: Yurdumuz endemik bitkileri tek tek ele alındığında bunlardan 1700 kadarının ülkemiz coğrafik bölgelerinden yalnız birine özgü oldukları saptanmıştır. buna göre: Güney Anadolu’da 631 tür Doğu Anadolu’da 371 tür Orta Anadolu’da 253 tür Karadeniz’de 203 tür Ege’de 147 tür Marmara’da 67 tür Güneydoğu Anadolu’da 33 tür Bunların dışındaki endemik türler birden fazla bölgemizde yayılış göstermektedir. Floramızda endemik türler yönünden zengin başlıca familyalar ve içerdikleri tür sayıları aşağıda belirtilmiştir. Familya Adı Endemik Tür Sayısı Compositae 430 Fabaceae 375 Scrophulariaceae 241 Labiatae 240 Cruciferae 194 Caryophyllaceae 187 Liliaceae 118 Umbelliferae 117 Boraginaceae 108 Rubiaceae 74 Endemik bitkiler ile ilgili veriler daha ayrıntılı incelendiğinde, yurdumuzdaki bazı yöreler ile dağ silsilelerinin endemik türlerce zengin olduğu ortaya çıkmaktadır. Amanos Dağları ile Ilgaz Dağları, dağ silsileleri arasında ön sırayı almaktadırlar. Ege Bölgesinin güney ucu ile Akdeniz’in batısı, Taşeli platosu, özellikle Ermenek-Mut-Gülnar çevreleri, Boklar Dağları ile Aladağlar ve Antitoroslar yurdumuzun güneyindeki önemli endemik merkezleridir. Kuzeyde ise Kaz Dağı, Uludağ, Gümüşhane çevreleri, Artvin-Rize çevreleri, endemizm açısından önemli yörelerimizdir. Sivas-Darende-Gürün ve Çankırı civarındaki jipsli arazilerde de bu yörelere has çok sayıda endemik tür yetişmektedir. Doğu Anadolu’daki önemli yöreler ise Munzur Dağları ile Van-Bitlis-Hakkari çevreleridir. Bitki Coğrafyası Bölgelerindeki Endemizm Durumu 1. Mediterranean (Akdeniz) fitocoğrafik bölge: Bu bölge 3 kısımda incelenir. Batı Anadolu ve Doğu Ege Adaları Malope anatolica Linum aretioides Eryngium thorifolium Toroslar Dorystoechas hastata Globularia davisiana Ballotaq cristata Amanos Dağları Ajuga postii Origanum amanum Helleborus vesicarius 2. Irano-Turanian fitocoğrafik bölge: İç Anadolu platosunun hemen tamamını kaplayan bu bölge, kuzeyde Euro-Siberian, batı ve güneyde ise Akdeniz flora bölgesiyle çevrilidir. Bu bölgedeki önemli endemizm merkezleri ve endemik türeler aşağıdaki gibidir. Erzincan, Erzurum yöresi yüksek dağları Delphinium albiflorum Vangölü çevresi yüksek dağları Trifolium longidentatum Mezopotamya ovasının kuzeyi Papaver clavatum Vangölü çevresi yüksek dağları Trifolium longidentatum Tuz gölü çevresi Consolida stenocarpa Çankırı ve Sivas yörelerinin jipsli sahaları Salvia vermifolia 3. Euro-Siberian fitocoğrafik bölgesi: Bu bölge yaprak döken ve yüksek iğne yapraklı ormanlardan meydana gelir. Ordu ilinin doğusunda yağış ve nem artar. Ordu yakınlarındaki Melet nehrinin doğusunda Kafkasya türleri ve endemik türler aniden artar. Bu bölüme “Colchis bölümü” denir. Endemikler Batı ve Orta Karadeniz’de Doğu Karadeniz’e göre daha az bulunurlar. Bu bölüme de “Öksin bölümü” denir. Colchis bölümü Medicaryon orientale Öksin bölümü Allium olympica Ülkemizin ana fitocoğrafik bölgeleri dışında kalan ara bölgeleri endemik tür yönünden zengindir. Endemik bitkiler özellikle bu sahalar içinde ortaya çıkmıştır. Bu geçiş alanlarındaki türler, tolerans sınırında bulunurlar. Farklı iklim ve toprak koşulları altında farklı vejetasyonla rekabet ederler. Göçün sebep olduğu bu koşullar altında seleksiyon baskısı yeni çevreye adapte olan ekotipik varyeteler ortaya çıkarır. Farklı floraların karşılaştığı yerlerde hibritleşme ve hibrit dölün stabilizasyonu da vardır. Çoğu, bu saydığımız bölgelerde ve bir kısmı da diğer yörelerde olmak üzere, Türkiye’de toplam 3000 civarında tohumlu bitki türü endemiktir. Türkiye’de bugüne dek bilinen kadarıyla yaklaşık 9000 kadar doğal eğrelti ve tohumlu bitki türü vardır. Bunların yaklaşık % 30’u ülkemiz için endemiktir.

http://www.biyologlar.com/turkiyede-endemizm

Darwin’in evrim ile ilgili görüşleri

Charles DARWIN (1809 - 1882), evrim bilimine iki önemli katkida bulundu. Bi¬rincisi organik evrim düsüncesini destek¬leyen zengin bir kanitlar dizisini toplaya¬rak ve derleyerek bilim dünyasina sundu. Ikincisi evrim mekanizasinin esasini olus¬turan "Dogal Seçilim" ya da diger bir de¬yimle "Dogal Seleksiyon" kuraminin il¬kelerini ortaya koymasidir. Charles Darwin, türlerin zaman içinde gös¬terdigi degismeler üzerine, uzun yillar süren gözlemler yapmistir. Özellikle Galapagos adalarinda yaptigi gözlemlerde, büyük olasilikla ayni kökten gelmis birçok canli¬nin cografik yalitim nedeniyle, birbirinden nasil farklilastiklarini ve her canlinin bu¬lundugu ortamdaki kosullara nasil uyum yaptigini gözledi. Örnegin, Geospizinae alt familyasindan olan ispinoz kuslarinin, dev kaplumbagalarin, iguana denen dev kerten¬kelelerin, adalara ve her adanin degisik ko¬sullar tasiyan bölgelerine göre çesitlenme¬lerini, yapisal uyumlarini, varyasyonlarini ve sonuç olarak uyumsal açilimini gördü. Alfret Russell Wallace ve Darwin tarafin¬dan ortaya atilan dogal seleksiyon kavrami, bugün benimsenen evrim teorisinin temeli¬ni olusturur. Bu kuram ana hatlariyla iki gerçegi ve üç varsayimi ortaya çikarmistir. Gerçekler: 1. Tüm canlilar, ortamdaki sayilarini koruyacak ma¬tematiksel oranlarin üzerinde çogalma egiliminde¬dirler. Elenen bireylerle bu fazlalik azaltilir ve populasyonlarin dengede kalmasi saglanir. Dogal kosullar sabit kaldikça bu denge korunur. 2. Bir türe ait populasyondaki bireylerin kalitsal özelligi birbirinden farklidir. Yani canli populasyonlarinin hepsi varyasyon gösterir. Darwin ve Wallace, bunun nedenini tam olarak anlayamadi¬lar ve varyasyonlarin canlilarin iç özelligi oldugu¬nu varsaydilar. Bugün bu varyasyonlarin mutasyonlarla olustugu bilinmektedir. Varsayimlar: 1. Yasamini sürdüren bireylerin sayisi, baslangiçta meydana gelen bireylerden çok daha az olduguna göre, ayakta kalabilmek için canlilar arasinda karsi¬likli, besin, yer v.s. için, savas, ayrica sicaklik, so¬gukluk, nem vs. gibi dogal kosullara karsi bir mücadele vardir. Bu savasim ve mücadele bir ölüm ka¬lim kavgasidir. Gerek besin ve yer gereksinmesi ayni olan canli türleri arasinda ve gerekse normalden daha fazla sayida bireyle temsil edilen populasyonlardaki ayni türe bagli bireyler arasinda, yani doy¬mus populasyonlarda bir yasam kavgasi vardir. Bu görüs ilk defa Malthus tarafindan ortaya atilmistir. 2. Iyi uyum yapacak özellikleri tasiyan bireyler, ya¬sam kavgasinda, bu özellikleri tasimayan bireyle¬re karsi daha etkili bir savasim gücü gösterecegin¬den, ayakta kalir, gösteremeyenler ise yok olur (Dogal seleksiyon). Böylece bulundugu bireye o kosullara en iyi uyum yapabilecek yetenegi veren özellikler, gelecek döllere aktarilmis olur. Bir bas¬ka ifade ile dogal seleksiyon sonucu yasama sansi kazanan bireyler, tasidiklari özellikleri bir sonraki döle aktarir. 3. Bir bölgedeki kosullar digerinden farkli oldugun¬dan, özelliklerin seçilimi de her bölgede, kosulla¬ra göre farkli olur. Yani dogal seleksiyon farkli çevrelerde farkli isler. Çünkü özelliklerin seçilimi, çevrenin kosullarina bagli olarak farklilik göstere¬cektir. Çevrede meydana gelecek yeni degisiklik¬ler, tekrar yeni uyumlarin meydana gelmesini sag¬lar. Birçok döl boyunca meydana gelecek bu tip uyumlar, daha dogrusu dogal seçilim, bir süre son¬ra, atasindan tamamen degisik yeni bireyler toplu¬lugunun ortaya çikmasini saglar. Buna "uyumsal açilim" denir. Farklilasmanin derecesi, eski ve ye¬ni populasyonlardaki bireyler bir araya getirildi¬ginde çiftlesemeyecek, çiftlesse dahi verimli döl¬ler meydana getiremeyecek düzeye ulasmissa, ar¬tik bu iki populasyon iki farkli tür olarak degerlen¬dirilir. Bir ata populasyondaki bir kisim bireyler, tasidiklari varyasyon yetenekleri ile herhangi yeni bir ortama uyum saglarken, diger bir kismi da tasi¬digi farkli varyasyonlar nedeni ile daha degisik bir ortama uyum saglayabilir. Böylece uyumsal açilim ortaya çikar. NOT: Dogal seleksiyonun farkli çevrelerde, farkli isle¬mesi farkli çevrelerde bulunan ayni türün bireylerinde, farkli özelliklerin kazanilmasina neden olur. Böylece her döl bulundugu çevreye uyum saglamis olur. Ayni türden olan, ancak farkli çevrelere adaptasyon saglamis bireyler, özelliklerini dölden döle aktardikça aralarindaki farklar giderek artar. Bunun sonucu farkli türler olusur.

http://www.biyologlar.com/darwinin-evrim-ile-ilgili-gorusleri-1

Lamarck’ın (1744-1829) “Evrim Teorisi”

Lamarck’ın (1744-1829) “Evrim Teorisi”denince akla gelen ile günümüzde Evrim Teorisi denilince anlaşılan arasında çok ciddi farklar vardır. Fakat, türlerin birbirlerinden değişerek oluştuklarını söyleyen detaylı bir biyolojik teoriyi ilk olarak ortaya koyma ayrıcalığı Lamarck’a aittir. O, uzun yıllar Linnaeus’u takip ederek türlerin sabitliği fikrini savundu. Ancak 56 yaşına geldiğinde (1800) evrimci fikirleri savunmaya başladı ve 1809’da, 65 yaşında, en ünlü eseri Hayvan bilimsel Felsefe’yi (Philosophie Zoologique) yazdı. Lamarck, evrim sürecinin yavaş aşamalar ile gerçekleştiğini ve birçok nesil geçtikten sonra yepyeni bir türün oluştuğunu söyledi. Evrim, ufak aşamaların zaman boyutu içerisinde birbirine eklenmesiyle gerçekleşen dikey bir aşamaydı ve bu yüzden hissedilemiyordu.Çok uzun bir zaman süreci canlıların kompleks ve mükemmel yapısının ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Fosiller üzerinde çalışmalar arttıkça birçok türün yok olduğu anlaşıldı. Linnaeus’un etkisinde olan 18. yüzyılda bu sonuç kabul edilemezdi; çünkü, Linnaeus’un yaklaşımının da etkisiyle türlerin yok olması Tanrı’nın hikmetine aykırı bulunuyordu. Lamarck da türlerin yok olmasını Tanrı’nın iyilikseverliğine ve hikmetine aykırı bulduğu için kabul etmedi. Lamarck’ın çözüm önerisi mevcut türlerin, yok olan türlerin evrimleşmiş hali olduğunu savunmaktı. Böylece yok olduğu söylenen türler, evrimleşmiş yeni türler olarak varlıklarını sürdürdükleri için yok olmamış oluyorlardı. Görüldüğü gibi Lamarck’ın sisteminde “Evrim Teorisi”, Tanrı’nın hikmeti ile özdeşleştirilmişti. Burada, türlerin yok olmasının Tanrı’nın hikmetine bu kadar aykırı görülmesinin sebeplerinin ne olduğu düşünülebilir. Birinci sebebin, canlıların varlığının sadece insanlara hizmet olduğunun zannedilmesi yanılgısı olduğunu söyleyebiliriz; yok olan türlerin insanlara bir yararı olamayacağına göre, bu türlerin varlığı Tanrı’nın hikmetine aykırı bulunuyordu. Burada, Tanrı’nın hikmetinin, herşeyin sadece insan için yaratılması ile özdeşleştirilmesi hatasına düşüldüğü açıktır. Evrensel oluşumları sırf insana hizmet gayesi ile sınırlamak Tanrısal hikmeti sınırlamak değil midir? İkinci sebep, Aristo’dan beri gelen varlık skalası fikri idi. Eğer bazı türler yok olmuşsa varlık skalasında eksiklikler olacağı ve bunun Tanrı’nın mükemmel yaratışı ile uyuşmayacağı düşünülüyordu. Bu kurguda zihinsel kurgu ile önce doğadaki ontolojik yapının karıştırıldığı, daha sonra zihinsel kurgu ile Tanrısal hikmetin özdeşleştirilmesi yanlışlığının, doğadaki canlıların bu kurguya uymadığı bazı türlerin yok olduğunun keşfedilmesiyle ortaya çıktığında, Tanrısal hikmette bir eksiklik olduğu kuşkusuna götürdüğü anlaşılmaktadır. Sonradan birçoklarının farkedeceği gibi Tanrısal hikmet ile türlerin yok olması arasında bir zıtlık bulmak suni bir sorundur. Tanrı’nın yaratışındaki hikmetleri, insana hizmet veya insanın gözlemi ile sınırlamaktan doğan hatalar yanlış yargılara yol açmıştır. Lamarck bu suni soruna çare bulduğunu düşünüyordu. Onun çağındaki ünlü muhalifi Cuvier (1768-1833), anatomi ve fosil-biliminde kendi döneminin en yetkin isimlerinden biriydi ve Lamarck’ı, varlık merdivenlerinde ilerleme olduğunu söyleyen fikirlerinden dolayı eleştirdi. Canlılar dünyasında hiyerarşik bir skala olmadığını, canlılar dünyasının en aşağıdan en yukarıya dizilmeye uygun olmayacak kadar çok değişik olduğunu söyledi. Cuvier’in çağdaşları, onun “Lamarck’ın Evrim Teorisi”ni geçersiz kıldığını düşündüler.Cuvier, Lamarck’ın, yeryüzünün, ufak ve yavaş değişimleri adım adım geçirdiğini düşünmesine karşılık, yeryüzünün büyük değişimler (katastrofik) geçirdiğini savundu ve türlerin yok olması ile yeni yaratılışları bu değişimlere (Nuh tufanı gibi) bağladı. Mısır’daki mumyalanmış hayvanlar ile günümüz hayvanlarının aynı olmasını, türlerin sabitliğine ve evrimleşmenin, türlerin yok olmasını, önleyecek bir mekanizma olamayacağına karşı delil olarak kullandı. Lamarck, canlılara içkin olan ve onları kompleksliğe götüren bir eğilim olduğunu ve bunun, Yaratıcı’nın canlılara bahşettiği bir unsur olduğunu söyledi.Başta, en basit canlılar “kendiliğinden türeme” yoluyla oluşuyordu ve daha sonra en kompleks canlılar baştaki bu “kendiliğinden türeyen” canlılardan evrimleşiyordu. İnsan en yüksek mükemmelliği temsil ettiği için, canlılar insana yaklaştıkları ölçüde mükemmeldi.İnsan evrimin en son ürünüydü ve maymunumsu canlılardan evrimleşmişti. Böylelikle Lamarck, Darwin’den önce maymunumsu canlılardan insanın evrimleştiğini açıkça söyledi. Descartes ve Buffon gibi Fransız düşüncesinde etkin olan ve insan ile hayvanlar arasına geniş bir uçurum koyan düşünürlere karşı Lamarck, insan ile hayvanları evrimsel bir şemada birleştirdi. Lamarck’ın Evrim Teorisi’nin günümüzde algılanan şekliyle Evrim Teorisi’nden önemli farklarından biri, onun bütün türler için “ortak bir ata”yı savunmamış olmasıdır. Buffon “kökensel türler” in diğer türler için “ortak bir ata” olduğunu savunmuş, fakat evrim fikrini reddettiği için tüm türler için “ortak bir atayı” reddetmiştir. Lamarck ise, kendiliğinden türeyen ilk basit canlı formlarından kompleks canlıların farklı evrimsel çizgilerde oluşumunu öngördüğü için “ortak bir ata” fikrine tamamen yabancıydı. Lamarck, çevredeki yavaş değişikliklerin canlılarda yeni ihtiyaçlar doğurduğunu, bu ihtiyaçlar neticesinde canlıların hareketlerinin vücudunda değişiklikler oluşturduğunu ve bu değişikliklerin sonraki nesillere aktarıldığını söyledi. Kullanılan organlar sinirsel sıvıdan daha çok faydalanıp gelişiyor, buna karşın kullanılmayan organlar köreliyordu. Bilinen en ünlü örneğe göre zürafaların boyunları yüksek dallardaki yaprakları yiyebilmek için uğraşmaları sonucunda uzamıştır ve bu özellik sonraki nesillere aktarılıp türün özelliği olmuştur. Lamarck’ın bu yaklaşımı türlerin oluşumunu doğal seleksiyon temelinde açıklayan Darwin’inkinden farklıdır. Örneğin Darwinci tarzda uzun boyunlu zürafaları açıklamaya kalkan biri; önce kısa boyunlu zürafaların olduğunu, bazı uzun boyunlu varyasyonlar oluşuverdiğini ve bu uzun boyunlu zürafaların daha iyi beslenebilmelerinden dolayı, yani daha avantajlı olmalarından dolayı yaşadıkları, kısa boyunlu olanların ise doğal seleksiyon neticesinde yok olduklarını söyler. Lamarck’ın anlatımında çevresel değişiklikler öncedir, bunlar canlıdaki değişime sebep olur. Darwin’de ise rastgele varyasyonlar önce vardır, doğanın düzenleyici etkisi olan doğal seleksiyon sonra devreye girer. Mendel’in ve Weismann’ın çalışmaları, Lamarck’ın Evrim Teorisi’nin kalbi olan sonradan kazanılan özelliklerin aktarılması fikrinin yanlışlığını gösterdi. Weismann ünlü deneyinde, farelerin kuyruklarını kesti ve birçok nesilde devam ettiği bu uygulamanın farelerde hiçbir değişikliğe sebep olmadığını gösterdi. Lamarckçılar’ın sonradan kazanılan özelliklerin aktarılabildiğini göstermek için yaptıkları tüm deneyler sonuç vermedi. Genetik biliminin ve embriyolojinin bilinen tüm çalışmaları çevresel faktörlerin, üreme hücrelerindeki genetik koda etki etmeyeceğini ve embriyonun bu genetik koda göre gelişeceğini göstermiştir. Binlerce yıldır sünnet olan Yahudiler’in çocuklarının sünnetsiz doğması ve eskiden beri ayaklarını özel ayakkabılarla sıkan Çinli kadınların çocuklarının normal ayakla doğması da Lamarckçı kalıtım modelini yanlışlamaktadır. Darwin, sonradan kazanılan özelliklerin aktarılabileceğini düşünüyordu, ama bu, onun teorisinde, Lamarck’ta olduğu kadar önemli değildi. Ama Yeni-Darwinizm’in -günümüzde Evrim Teorisi ve Darwinizm ile anlaşılan odur- en önemli özelliği, sonradan kazanılan özelliklerin aktarılmadığı bir evrim modelini savunmasıdır. Darwin, Lamarck’tan 50 yıl sonra “Türlerin Kökeni” isimli eserini (1859) yazdıktan sonra Lamarkçılık, yepyeni formatlarla savunulmaya devam etti. Ancak 20. yüzyılın ilk yarısında genetikteki ilerlemeler Yeni-Lamarkçılığın ilerlemesini durdurdu. Darwin’in doğal seleksiyon fikrini rastgele, kör bir mekanizmaymış gibi savunanlara karşı Lamarckçılık, canlının çevresel faktörlere tepki verdiğini ve kendine içkin özelliklerle evrildiğini savunuyordu ki bu daha ümitvar bir yaklaşımdı. Hayat, doğanın içinde cevap veren aktif bir unsurdu, çevresel faktörlere karşı pasif bir konumda değildi. Bazı Marksistler, Evrim Teorisi’ni birçok yönden destekleseler de, “doğal seleksiyon” fikrini kapitalizme yakın buluyorlar ve güçlünün ayakta kalmasını söyleyen bu fikre karşı Lamarck’ı destekleyebiliyorlardı. Bu da, ileride göreceğimiz bilimsel yaklaşımın siyasal ideolojiden ve sosyolojik ortamdan bağımsız değerlendirilemeyeceğinin, sosyolojik unsurların bilimsel çalışmanın yapıldığı paradigmayı etkilediğinin sayısız örneklerinden biridir. Lamarckçı kalıtımın delilden yoksunluğuna rağmen uzun süre savunulmasının en önemli nedenlerinden biri, ilerleyen bölümlerde görüleceği gibi “doğal seleksiyon” fikrinin karşılaştığı güçlüklerden kaçınarak Evrim Teorisi’ni savunmak içindir. Bergson ve Spencer gibi ünlü felsefeciler; George Bernard Shaw gibi ünlü bir edebiyatçı; Carl von Nageli, Baldwin, Agassiz, Morgan, Eimer, Cope gibi ünlü bilim adamları ve düşünürler ile daha birçok etkili isim Lamarckçılıktan derinden etkilenmiştir. Spencer, sonradan kazanılan özellikler eğer Lamarck’ın dediği gibi aktarılamıyorsa evrimin doğru olamayacağını söyledi. Birçok düşünür, genel Darwinci yorumlara nispeten Lamarckçılığı yaratılış ve tasarım fikirlerine daha uygun bulmuşlardır; bu da bazı düşünürlerin Lamarckçılıktan daha fazla etkilenmesinin önemli nedenlerinden biridir. Kaynak: kursunkalem.com

http://www.biyologlar.com/lamarckin-1744-1829-evrim-teorisi

Asalak veya parazit nedir

Asalak ya da parazit, bir canlıya bağımlı olarak yaşayabilen ve üzerinde yaşadığı canlıya zarar verebilen organizmalardır. Bu canlılardan kimileri mikroskobik boyutlardan erginlikte çok büyük boyutlara ulaşabilecek değişimlere sahip olabilirler. Bir asalak üzerinde yaşadığı canlının besinine ortak olarak yaşamını sürdürür. Besine ortak olması ise üzerinde yaşadığı canlının zayıf düşmesine ve hastalanmasına neden olur. Günümüzde bilinen birçok hastalık asalaklar neticesinde meydana gelir. Asalakların en bilinenlerinden birisi ise kedi, köpek ve sığırlarda yaşayan şerittir. Şerit başlangıçta kistle kaplı bir yumurta halinde iken konak canlının sindirim sistemine geldiği zaman sahip olduğu kisti kırarak erginleşmeye başlar ve hayvanın bağırsağına yerleşir. Benzeri durumlar genellikle ya konağın zarar görmesi ya da bağışıklık sisteminin uyum göstermesi ile sonuçlanır. Kimi kurt türleri nadiren de olsa beyin ve karaciğer gibi organlara zarar verebilmektedir. Gezici bir asalak olan askaris yoğun vakalarda çok yaygın olmasa da kazara akciğere girerek çıkamayabilir veya karaciğerde apseye neden olabilir. Ölümcül durumlar genelde hatalı konaklarda görülmektedir, örneğin beyaz kuyruklu geyiğin beyninde yaşayabilen Parelaphostrongylus isimli asalak mus'larda sık sık fatal nörolojik vakalarla sonuçlanmaktadır. Asalaklar host üzerindeki etkileşimlerine göre sınıflandırılırlar. Ciddi olanlarına köpeklerdeki kalp kurdu örnek verilebilir. Ektoparazitizm Bir canlı diğer bir canlının dış kısmına (deri ve solungaç) yapışarak veya tutunarak yaşıyorsa Ektoparazitizm denir. Bulundukları yere kendilerini bağlamak için özel organlar (vantuz, salgı bezleri vs.) oluşmuştur. Genellikle vücut sıvısıyla ve özellikle kanla beslenirler. Bir kısmı deriyi delerek galariler açmak suretiyle beslenir. Bunlar ektoparazitlerin doku asalaklığına geçiş gösterenleridir. Endoparazitizm Endoparazitizm, bir canlı diğer canlının iç kısmında yaşaması durumudur. Bu asalaklık hücre içerisinde oluyorsa, örneğin sıtmanın nedeni Plazmodyum (alyuvar içinde bir asalak) ve kala-azar hastalığın nedeni Leishmania (akyuvar içinde asalaktır)'da olduğu gibi, bunlara hücre asalakları; eğer hücre arasında yaşıyorlarsa hücre arası ya da doku asalakları; örneğin kaslarda bulunan ergin Trichinella, örneğin deri altında bulunan Filaria medinensis gibi; eğer kan içerisinde yaşıyorsa kan asalakları denir. Bazı parazitler gelişimlerini bir konakta gerşekleştirir, bunlara monoksen parazitler denir, bazıları ise birden çok konağa ihtiyaç duyarlar, bunlara da heteroksen parazitler adı verilir. Asalakların, ergin halde bulundukları konaga birinci konak ya da ana konak denir. Larva halini geçirdiği konağa veya konaklara ikinci, üçüncü,... konaklar ya da ara konak denir. Çoğunluk konaklara özelleşme görülür. Hayvanların büyük bir kısmı, genellikle böcekler, değişik bitki türleri üzerindeki dokuları yemek ya da özsuyunu emmek suretiyle endoparazitizm yaparlar. Diğer Konağın dış yüzeyinde yaşayanlar dış asalaklar (örnek akarlar) ve içinde yaşayanlar iç asalaklar (tüm asalak kurtlar). Kimileyin taşıyıcı olan ara konaklar üçüncül bir asalak veya hastalığı bulaştırabilirler. Hücreler içi asalaklara örnek çeşitli mikroplar olabilir. Sıradışı asalaklığa karıncayı yavaş yavaş içten yiyen Ophiocordyceps unilateralis olarak bilinen bir mantar verilebilir. Bu noktadan sonra mantar karıncanın beynine yerleşmeye başladığında bir çeşit zombiye dönüşen karınca mantarın yönlendirmesine göre yürümeye başlar. Özellikle Tayland’ın kimi bölgelerinde görülen bu mantar türünün ele geçirdiği karıncalar daima ormanların içlerine doğru yürüdükten sonra yerden yaklaşık 25 cm yukarıdaki mantarın üremesine elverişli yapraklara dişleri ile tutunup hareketsiz kalırlar. Bundan sonra mantar kurbanına başka asalakların de bulaşmasını engellemek için karıncanın dolayında bir koza örüyor ve ziyafetine devam ediyor. Mantarın karıncanın beynini nasıl kontrol edebildiği ve en son olarak karıncanın çenesini kapalı tutan kasları yemesi ise bilim adamlarını şaşırtan bir ayrıntıdır. Kleptoparazitizm bir canlının diğer bir canlının av veya gıdalarından faydalanmasıdır, bu tür asalaklığa örnek olarak bitki bitinden çıkan şekerli salgıları sağmak için onları kültive eden karıncalar verilebilir. Bu davranışa yakın bulunan sosyal asalaklara diğer kuşları yavrularının babysitterliğine manuple ederek dönüştüren, yumurtasını bıraktığı genç kuluçkalı yuvada yumurta ve yavrularıyla ilgilenilmeyince konağın bir ya da iki yumurtasını yuvadan atan, kimileyin de yıkarak zarar veren kuş, balık, böcek çeşitlerinin dahil olduğu kuluçka asalaklığı örnek verilebilir. İşgal, mafya, savaş ve evrim senaryolarına konu olmuş bir parazitoloji çeşididir. Eklembacaklı konağı yumurtalarını suya bırakacağı zaman boğulmaya teşvik ederek intihar ettiren Kılımsısolucanlar ya da Aykılı adı verilen Nematorpha türü ise söylentilerin aksine insanda yaşamaz. Tıp ve Alternatif Tıp'ta Çin aktarları asalak solucanları afrodizyak, görmeyi artırmak vb. faydaları için kullanmışlardır. Sosyo ekonomik düzeyi düşük kişilerde gelişmiş ülkelere göre özellikle kanser, enflamatuar bağırsak hastalıkları, kireçlenme gibi rahatsızlıkların daha az görülmesi Amerikalı kimi araştırmacıların dikkatini çekmiş risk altındaki kişilere solucan yumurtaları verilmesi ile deneylere başlanmıştır. Bu araştırmalar tartışma aşamasında ve kansere yakalanmamış hastalar için geçerlidir. Östrojen salınımı azaltan kist hidatik'in meme kanseri riskini düşürerek, erken alındığında bulunduğu bölgedeki kanser oluşumları da tartışılmıştır. Kimi formuna önem veren balet, aktris gibi sanatçılar tenya yumurtası yutarak obeziteye karşı sağlıklı olduğunu düşündükleri yöntemleri uygulamıştır. Kimi balık türleri sedefli, funguslu cilt hastalıklarında ve sülük çeşitleri kirli kanın temizlenmesinde, adi sinek kurtçukları da ölü dokuların temizlemesinde kullanılmıştır. Doğada Kimi kuş türleri tüylerinin arasına yerleştirdikleri canlı karıncalar yardımıyla temizlenir. Adi sineğin larvasında bulunan zehirden bilimciler güçlü yeni bir antibiyotik üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Kimi kuş türleri timsahın diş aralarındaki artıklarla beslenirken timsah ağzını açık bırakmaktadır. Kimi ufak balık türleri köpekbalıklarının üzerine yapışarak atık derilerdeki bakteri oluşumunu engellemektedir, köpekbalığı ve timsah gibi vahşi türlerin kendilerinin de bu yaratıklara nezaketli davranmaları doğal seleksiyonda dayanışma olabileceği gibi zayıf bir bünye ya da aç yeni bir asalak için yukarıda sayılan dostluklar her koşulda geçerli olmayabilir. Ekosistemdeki Rolleri Doğadaki diğer dominant türlerin rekabetini azaltarak türlerin varolmasını sağlarlar. Besin zincirinde hem av hem avcı konumundadırlar. Pek çoğu yaşam döngüsünü sürdürebilmek için birden çok hosta ihtiyaç duyar ve ekosistemin sağlıklı kalmasını sağlarlar.

http://www.biyologlar.com/asalak-veya-parazit-nedir

CANLILARIN EVRİMİ İLE İLGİLİ GÖRÜŞLER

A- Lamark’in Evrim Görüsü: 1-Kullanma – Kullanmama:Vücudun kullanilan organlari gelisir.Kullanilmayanlar ise körelir. 2-Kazanilan özelliklerin Kalitimi:Kullanma veya kullanmama ile kazanilan özellikler yeni nesillere aktarilir. Elestirisi: *-Kullanilan karakterler gelisir *-Kazanilan karakterler sadece bireye özgüdür *-Kazanilan karakterler kalitsal degildir *-Kazanilan karakterler kalitsal sinirlar içindedir *-Kazanilan karakterler modifikasyondur Modifikasyon:Çevresel faktörlerin etkisi ile genlerin isleyisinin degismesi ile olusan ve kalitsal olmayan degismelerdir B-Darvin’in Evrim Görüsü: 1-Canlilar geometrik dizi olarak artis gösterir 2-Populasyonlardaki birey sayisi belli sinirlar içinde kalir 3-Ayni tür bireyleri arasinda kalitsal çesitlilik(varyasyonlar) vardir A)Çevresel varyasyonlar: Modifikasyon B)Kalitsal varyasyonlar: Kalitsal varyasyonlar üç temel sekilde ortaya çikar: *-Üreme hücrelerindeki mutasyon *-Üreme hücrelerinde görülen krossing-over ve homolog kromozomlarin dagilimi *-Döllenmenin sansa bagliligi 4-Canlilar arasinda çevresel kosullar için yasam kavgasi vardir 5-Çevreye uyum (Adaptasyon) saglayanlar hayatta kalir ve üreyerek yeni nesillerinde kendi özelliklerini tasimalarina neden olurlar. Uyum saglayamayanlar ise elenerek (Dogal seleksiyon) tasidiklari türe özgü zayif kalitsal özelliklerininde ortadan kalkmasina neden olurlar. 6-Farkli çevrelerde farkli sekillerde adaptasyon yetenekleri kazanan bireyler yeni türlere dönüsürler Darvin’in evrim teorisinin dayandigi görüsler: 1) Bütün organizmalar geometrik bir oranda artima egilimlidir. 2) Bir türün her dölündeki birey sayisi hemen hemen degismez. 3) O halde yasamak için bir mücadele olmalidir. 4) Her türün bireyleri arasinda degisiklikler ( kalitsal olabilir ) vardir. 5) Bazi degisiklikler özel bir çevredeki organizmalarin çevreye uyumlarini ve sayica çogalma sanslarini arttirir. Yasayan organizmalar kalitsal degisikliklerini ogul döllere geçirirler. 6) Zamanla büyük farklar meydana gelerek eski türlerden yeni türler ortaya çikar. Evrim olayinin özeti : Mutasyon Kalitsal varyasyon Dogal seleksiyon Adaptasyon Evrim Eseyli üreme Adaptasyon:Canlilarin üreme , yasama sanslarini artiran ortama uyum saglayan özelliklerinin tümüdür. Not:Adaptasyonlar kazanilmis kalitsal özelliklerinin çevresel kosullarin degismesi ile ortaya çikar Mutasyon:Canlinin üreme hücrelerindeki genlerde gerçeklesen ve kalitsal olan degismelerdir. Sonuç: *-Evrimin ham maddesi kalitsal varyasyonlardir *-Evrimin mekanizmasi dogal seleksiyondur *-Dogal seleksiyonlar sonunda adaptasyonlar ortaya çikar Evrimin gelisim zinciri 1-Üreme hücrelerinde 2-Mayoz 3-Döllenme mutasyon bölünme Varyasyonlar Dogal seleksiyon Adaptasyon Evrim Populasyon Dengesini Bozan Etmenler Hardy-weinberg prensibi populasyon dengede kaldigi sü4rece geçerlidir.fakat populasyon daki genlerin frekansi uzun süre dengede kalamaz.Genlerin frekansinin degismesine mutasyon , seleksiyon , göçler , izolasyon ve rasgele olmayan evlilikler neden olur. 1- Göçler : Göç komsu iki populasyon arasindaki gen akisi olarak tanimlanabilir. 2- Izolasyon ( Ayrilma – Tecrit) : Büyük populasyon lar çesitli nedenlerle (dag , deniz, ve çöl olusumu ile veya kitalarin kaymasi ile) küçük populasyon lara bölünebilirler. 3- Mutasyon : Mutasyonlar genetik farklilik meydana getirmelerinden dolayi populasyon larda gen frekanslarinin degismesine yol açan en önemli faktörlerin basinda gelir. 4- Dogal seleksiyon (Seçilim) : çesitlilik gösteren bir populasyon da , belli özellikler yönüyle üstün ve zayif olan fertler bulunur. Dogal seleksiyon zayif olanlari ortadan kaldirir. 5- Genetik sürüklenme : Dogal sartlarda yasayan , özellikle küçük populasyon larda nesilden nesile veya yildan yila gen ve birey oranlarinin yapay bir etki olmadan rasgele degismesine genetik sürüklenme denir. 6- Es seçimi : Bireylerin çiftlesmek için birbirlerini rasgele seçmeleri yerine özel niteliklerine göre seçmeleri zamanla farkli özelliklerin çikmasina neden olur. Kalitsal Materyalin Degismesi - Tüm canlilarda ortak olan özellikler. - Canliyi diger türlerden ayiran türe özgü özelikler. - Canliyi türün diger bireylerinden ayiran bireysel özellikler olmak üzere üç grupta toplanabilir. Bu özelliklerin olusmasi ve yeni döllere tasinmasi DNA larin üzerinde bulunan genlerle olur. Normalde DNA lar kendilerini hatasiz esler. Genler ve kalitsal bilgi degismez. Ancak bazi durumlarda yanlisliklar olabilir. Bunlar : - DNA ya fazladan bir yada birkaç nükleotid çifti eklenebilir. - DNA dan bazi nükleotid çiftleri kopup ayrilabilir. - DNA molekülündeki baz çiftleri karsilikli yer degistirebilir. Örnegin A-T çifti T-A çiftine dönüsebilir. - Bir nükleotidin karsisina kendi esi olmayan baska bir nükleotid baglanabilir.. Örnegin sitozin nükleotidin karsisina guanin nükleotid baglanmasi gerekirken timin yada adenin nükleotid baglanabilir. - Kromozomlardan parça kopabilir yada kromozomlara parça eklenebilir. Canlilarin genetik bilgilerindeki kalici olan bu tip degismelere mutasyon (degisim) denir. Mutasyonlar sonunda canlida ortaya çikacak degismeleri 2 grupta inceleyebiliriz. 1- Canlilarin bazi özellikleri yerine yeni özellikler olusabilir. 2- Mutasyon, canlilarin belirli bir çevrede yasama ve üreme sansini arttiran özellikler kazandirabilir. Bunun tersine canlilarin yasama ve üreme sansini ortadan kaldirabilir. Not:Bazen bir gen farkli mutasyonlara ugrayarak çok sayida alel meydana getirebilir. Örnegin kedilerde kil renginin çesitli olmasini saglayan çok sayida aleller mutasyonla olusmustur. Canlilarin çok farkli özelliklere sahip olmasinin yani genetik çesitliligin nedeni bir canlida çok sayida geninin bulunmasidir. Bir gendeki mutasyon olasiliginin düsük olmasina karsin bir canlida çok sayida gen bulundugundan canlidaki toplam mutasyon olasiligi artar.

http://www.biyologlar.com/canlilarin-evrimi-ile-ilgili-gorusler

Populasyon Dengesini Bozan Etmenler

Hardy-weinberg prensibi populasyon dengede kaldigi sü4rece geçerlidir.fakat populasyon daki genlerin frekansi uzun süre dengede kalamaz.Genlerin frekansinin degismesine mutasyon , seleksiyon , göçler , izolasyon ve rasgele olmayan evlilikler neden olur. 1- Göçler : Göç komsu iki populasyon arasindaki gen akisi olarak tanimlanabilir. 2- Izolasyon ( Ayrilma – Tecrit) : Büyük populasyon lar çesitli nedenlerle (dag , deniz, ve çöl olusumu ile veya kitalarin kaymasi ile) küçük populasyon lara bölünebilirler. 3- Mutasyon : Mutasyonlar genetik farklilik meydana getirmelerinden dolayi populasyon larda gen frekanslarinin degismesine yol açan en önemli faktörlerin basinda gelir. 4- Dogal seleksiyon (Seçilim) : çesitlilik gösteren bir populasyon da , belli özellikler yönüyle üstün ve zayif olan fertler bulunur. Dogal seleksiyon zayif olanlari ortadan kaldirir. 5- Genetik sürüklenme : Dogal sartlarda yasayan , özellikle küçük populasyon larda nesilden nesile veya yildan yila gen ve birey oranlarinin yapay bir etki olmadan rasgele degismesine genetik sürüklenme denir. 6- Es seçimi : Bireylerin çiftlesmek için birbirlerini rasgele seçmeleri yerine özel niteliklerine göre seçmeleri zamanla farkli özelliklerin çikmasina neden olur. Kalitsal Materyalin Degismesi - Tüm canlilarda ortak olan özellikler. - Canliyi diger türlerden ayiran türe özgü özelikler. - Canliyi türün diger bireylerinden ayiran bireysel özellikler olmak üzere üç grupta toplanabilir. Bu özelliklerin olusmasi ve yeni döllere tasinmasi DNA larin üzerinde bulunan genlerle olur. Normalde DNA lar kendilerini hatasiz esler. Genler ve kalitsal bilgi degismez. Ancak bazi durumlarda yanlisliklar olabilir. Bunlar : - DNA ya fazladan bir yada birkaç nükleotid çifti eklenebilir. - DNA dan bazi nükleotid çiftleri kopup ayrilabilir. - DNA molekülündeki baz çiftleri karsilikli yer degistirebilir. Örnegin A-T çifti T-A çiftine dönüsebilir. - Bir nükleotidin karsisina kendi esi olmayan baska bir nükleotid baglanabilir.. Örnegin sitozin nükleotidin karsisina guanin nükleotid baglanmasi gerekirken timin yada adenin nükleotid baglanabilir. - Kromozomlardan parça kopabilir yada kromozomlara parça eklenebilir. Canlilarin genetik bilgilerindeki kalici olan bu tip degismelere mutasyon (degisim) denir. Mutasyonlar sonunda canlida ortaya çikacak degismeleri 2 grupta inceleyebiliriz. 1- Canlilarin bazi özellikleri yerine yeni özellikler olusabilir. 2- Mutasyon, canlilarin belirli bir çevrede yasama ve üreme sansini arttiran özellikler kazandirabilir. Bunun tersine canlilarin yasama ve üreme sansini ortadan kaldirabilir. Not:Bazen bir gen farkli mutasyonlara ugrayarak çok sayida alel meydana getirebilir. Örnegin kedilerde kil renginin çesitli olmasini saglayan çok sayida aleller mutasyonla olusmustur. Canlilarin çok farkli özelliklere sahip olmasinin yani genetik çesitliligin nedeni bir canlida çok sayida geninin bulunmasidir. Bir gendeki mutasyon olasiliginin düsük olmasina karsin bir canlida çok sayida gen bulundugundan canlidaki toplam mutasyon olasiligi artar.

http://www.biyologlar.com/populasyon-dengesini-bozan-etmenler

Ototrof canlıların Işık enerjisini kimyasal enerjiye nasıl dönüştürdüklerini tüm basamaklarıyla açıklayınız.

Ototrof canlıların Işık enerjisini kimyasal enerjiye nasıl dönüştürdüklerini tüm basamaklarıyla açıklayınız.

Bitkiler ve algler günes ışığını kullanarak besinlerini kendileri üretir. Kendi besinlerini kendi sentezleyen, su (H2O), karbondioksit (CO2) ve inorganik tuzlardan organik maddeyi oluşturan, enerjiyi bu organik bileşiklerde depolayan canlılardır. Kendi içinde: Fotosentetik ototroflar. (Fototroflar) Biyokimyasal olaylar için gereksinim duydukları enerjiyi güneş ışınlarından, fotosentezle sağlayan canlılardır. Örn : Yeşil ve mor bakteriler. Kemosentetik ototroflar. (Kemotroflar) Kendileri için gerekli olan enerjiyi amonyak (NH3),hidrojensülfür (H2S) gibi belli organik maddeleri oksitleyerek, kimyasal yoldan, kemosentezle sağlayan canlılardır. Örn : Nitrit,nitrat ve demir bakterileri. Fotosentez, bitkilerde ışık enerjisi kullanılarak organik bileşiklerin üretilmesidir. Yeryüzündeki her canlı, metabolizma etkinlikleri için gerekli olan enerjiyi temelde üç yoldan sağlar. Fotosentetik organizmalar, ışık enerjisinden yararlanarak enerjiyi depolarlar ve organik bileşikler üretebilirler. İlk kez 1771 yılında Joseph Priestley, bitkiler tarafından dışarı verilen oksijenin hayvanlar tarafından kirletilen havayı temizlediği fikrini ortaya atmıştır. Daha sonra 1779'da Jan Ingenhousz havanın temizlenmesinin yeşil bitkiler tarafından ışıkta yapıldığını açıklamıştır. 1804 yılında De Saussure fotosentez esnasında eşit hacimde CO2 ve O2 alış verişi olduğu, buna benzer eşit hacimde bir gaz alış verişinin solunum esnasında da meydana geldiğini ileri sürmüştür. Yirminci yüzyılın başlarında tek hücreli yeşil su yosunlarında (Chlorella vulgaris) fotosentezle ilgili araştırmalar Warburg tarafından yapılmıştır. Genel Fotosentez denklemi: nCO2 + 2nH2O + Işık enerjisi → (CH2O)n + nO2 + nH2O Ancak heksoz şekerleri ve nişasta ana ürünler olduğundan, genelde aşağıdaki spesifik (basit) denklem fotosentezin ifadesinde kullanılır: 6CO2 + 12H2O + Işık enerjisi → C6H12O6 + 6O2 + 6H2O + 673 Kalori Havadaki karbondioksit güneş enerjisi kullanılarak, nişasta ve diğer yüksek enerjili karbonhidratlara dönüştürülür. Karbon kullanıldıktan sonra ortaya çıkan oksijen ise havaya bırakılır. Bitki daha sonra besine ihtiyaç duyduğunda bu karbonhidratlarda depoladığı enerjiyi kullanır. Bu bitkilerle beslenen canlılar da bitkide bulunan karbonhidratlardan enerji ihtiyaçlarını karşılarlar. Fotosentez olayının meydana gelebilmesi için gerekli olan maddeler, ışık, klorofil, karbondioksittir. Yeşil bitkilerin havadan aldıkları CO2 yi topraktan aldıkları su ile birleştirip glikoz yapmaları ve oksijen vermeleri olayına fotosentez denir. Olay sadece klorofilli hücrelerde ve ışıklı ortamlarda gerçekleşir. FOTOSENTEZ REAKSİYONLARI ve AŞAMALARI Bu reaksiyonlar iki kademeden oluşur. Birinci kademede ışık kullanılarak, ikinci kademe için gerekli olan ATP ve NADPH2 ler üretilir. 1. Işıklı Devre Reaksiyonları Bu devre kloroplastın zar katmanları içinde yani granalar’da gerçekleşir. Işık mutlaka gereklidir ve iki şekilde meydana gelir. Devirli fotofosforilasyonda; sadece 2 ATP sentezlenir. Herhangi bir madde tüketimi görülmez. Elektronlar aynı klorofile geri döner. Devirsiz fotofosforilasyonda; hem klorofil-a hem de klorofil-b görev yapar. H2O parçalanır (fotoliz olayı). Devirsiz fotofosforilasyonda bir defa elektronların aktarılması sonucunda 1 ATP, 2 NADPH2 ve 1 O2 molekülü oluşur. 2. Karanlık Devre Işığın kullanılmadığı, enzimatik reaksiyonlar evresidir. Bundan dolayı karanlık devre denir. Ama olayları yine ışıklı ortamda olur. Çünkü ışıklı devreye bağlıdır. Kloroplastın sıvı kısmında gerçekleşen bir karbon döngüsüdür. Işıklı devreden getirilen hidrojenlerle CO2 indirgenir ve organik bileşikler sentezlenir. Gerekli aktivasyon enerjisi ise, yine ışıklı devreden gelen ATP lerle sağlanır. Karanlık devre reaksiyonlarında mutlaka CO2 gerekli olup, bu safha sıcaklık değişmelerine karşı hassastır. Çünkü enzimler katalizör olarak görev yapar. Bir molekül glikozun sentezlenebilmesi için 6 molekül CO2 nin tutulması gerekir. 1 CO2 için 3 ATP ve 2 NADPH2 gerekli olduğuna göre; 1 glikoz için 18 ATP ve 12 NADPH2 gerekir. Bunun için ise, ışıklı devre olaylarının 6 defa tekrarlanması gerekir. FOTOSENTEZ HIZINI ETKİLEYEN FAKTÖRLER 1. Dış Faktörler a. Işık Şiddeti : Karanlık ortamda bitki klorofil taşısa bile fotosentez yapamaz. Işık seven bitkilerin fotosentezi ışık şiddeti arttıkça artar, gölge bitkilerinde de ışık şiddeti arttıkça fotosentez hızı biraz artar, ancak ışık bitkilerine oranla artış daha azdır. b. Işığın Dalga Boyu : Beyaz ışık birden fazla ışığın birleşmesi sonucunda oluşur. Bitkiler ışığın bazı dalga boylarını emerken (soğururken) bazılarını yansıtırlar. Fotosentezde en çok kırmızı ve mor ışık, en az ise yeşil ışık soğrulur. Tüm diğer mücevher ve takı fırsatları için tıklayın ! c. Ortamın Sıcaklığı : Fotosentez enzimler sayesinde gerçekleştirilir. Proteinler ısıdan etkilenirler. Bundan dolayı fotosentez sıcaklıktan enzimler gibi etkilenir. d. CO2 Yoğunluğu : Bitkilerde CO2 yi devreye sokan fotosentez enzimleridir. Enzimlerin hız kapasitesi sabittir. Bundan dolayı CO2 miktarı arttıkça fotosentez hızı artar, fakat belli bir noktadan sonra sabit kalır. e. Mineral Tuzlar Mg : Klorofilin yapısında olduğundan dolayı çok fazla olması fotosentezi hızlandırır. P ve Ca : Enzimleri aktive ettiklerinden dolayı bunların artması fotosentezi hızlandırır. Fe : ETS elemanlarının yapısına girdiğinden ve klorofil sentezinin ara reaksiyonlarında kullanıldığından dolayı demirin çok olması fotosentezi hızlandırır. Ayrıca; amino asit, vitamin ve organik baz gibi moleküllerin sentezinde mineraller harcandığı için, yetersiz mineral ortamında bitki gelişmesi yavaşlar. 2. Kalıtsal Faktörler Bitkinin yaprak genişliği ve kalınlığı, yaprak sayısı, stomaların sayısı ve sıklığı, kutikula tabakasının kalınlığı, sitoplazmanın su miktarı, kloroplast sayısı ve enzimatik etkenlerdir. KEMOSENTEZ Bazı bakterilerin klorofil gibi yapıları bulunmadığından güneş enerjisinden faydalanamazlar. Dışarıdan organik besin de almazlar. Bu organizmalar yaşadıkları ortamdaki inorganik maddeleri oksitleyerek enerji kazanırlar. NH3 + O2 ® NO2(Nitrit) + H2O + K.cal. (Enerji Eldesi) Bu enerjiyi su ve karbondioksitin birleştirilmesinde kullanır, kendilerine lazım olan organik besin maddelerini yaparlar veya doğrudan ATP sentezlerler. İşte kimyasal enerjiden faydalanarak organik besinler yapılması olayına kemosentez adı verilir. Her türün oksitlediği madde farklı olabilir. Buna göre bakteri isimleri oluşturulmuştur. En çok oksitlenen maddeler, NH3, S, H2S, NO2, N2 dir. H2O + CO2 + K.cal. ® Glikoz + O2 (Besin Sentezi) ADP + Pi + K.cal. ® ATP + H2O (Kemosentetik Fosf.) Bu tür bakteriler yaşadıkları ekosisteme oksijen bakımından katkıda bulunmazlar. Çünkü ürettikleri kadarını tüketirler. Fotosentez Enerji Dönüşümleri (Fotosentez-Solunum) Organik evrim teorisine göre ilkel atmosferde yer alan CO2, H2O, H2,NH3,CH4, vb. gibi moleküller şimşek,yıldırım ve u.v ışınların etkisiyle basit organik moleküller haline dönüştü. (Atmosferde oksijen yoktu.) Şimşek+Yıldırım CO2+H2O+H2+NH3+CH4 Basit organik moleküller O2’siz atmosfer Oluşan organik maddeler yağmur suları ile karaya taşınıp , ısı ve u.v etkisiyle karmaşık kompleks moleküller haline dönüştüler. (Karada) ısı+U.V Basit organik moleküller Karmaşık organik maddeler. O2’siz atmosfer Yer kabuğunda oluşan komplex maddeler yağmur suları ile denizlere taşındı. Denizlerde u.v etkisiyle komplex moleküllerden sayısız ve karmaşık reaksiyonlarla ilk canlılığın temeli atıldı ve ilkel hücreler (Koaservat) oluştu. (Denizlerde) ısı+U.V+Enzimsel maddeler Komplex organik maddeler İlkel hücre (Koaservat) O2’siz ortam İlk canlı oksijensiz ortamda oluşmuştur. İhtiyaç duyulan organik maddeler cansız ortamda inorganik koşullarda sentezlenmekte ve bol miktarda bulunmaktadır. İlkel hücre ihtiyacı olan enerjiyi ortamdaki organik moleküllerden oksijensiz solunumla elde etmekteydi. Bu mekanizma günümüze kadar gelmiştir.(Fermantasyon) İlkel hücre Organik madde Basit organik ve inorganik madde+Enerji Enzim Not:Bu yöntemle elde edilen enerji ilkel hücreler için yeterlidir.İlkel hücrelerden bazıları sahip olduğu enzimlerle kendi organik maddelerini inorganik maddelerden üretebilme yeteneğine sahip oldular. Bunun en ilkel şekli kemosentezdi zamanla fotosentez gelişti. İleri hücre formları İnorganik maddeler Organik maddeler Kemosentez ve Fotosentez Fotosentezin ortaya çıkışıyla: 1-O2 üretimi sağlanarak ozon (O3) oluşumu gerçekleşmiştir. Ozon U.V ışınlar atmosferin üst katmanlarında tutmuş, böylece canlılar önce deniz (su) yüzeyine sonra karaya çıkışını sağlamıştır. 2-O2 üretimi ile O2 li solunumum başlamasına olanak tanımış , enerji üretiminin artması ile canlıların fizyolojik karakterlerinde artmaya ,özelliklerinin çeşitlenmesine, sayılarının ve çeşitlerinin artmasına neden olmuştur. 3-Oksijenin yüksek oksidasyon yeteneği nedeni ile; O2 yi etkisizleştirip kullanımını sağlayan enzim taşımayan canlıların hızla azalmasını ,O2 yi kullanabilen canlıların ise hızla çoğalarak sayılarının artmasını sağlayan doğal seleksiyonu başlatmıştır. 4-O2 nin üretimi ile inorganik ortamdaki organik madde üretimi engellenmiş , fotosentez canlılar için en önemli organik madde üretim mekanizması olmuştur. Not: Fotosentezden önce (ozon oluşmadan) organik madde sentezi için gerekli enerji u.v , şimşek , yıldırımlarla gerçekleşirken , fotosentezde madde sentezi için gerekli enerji güneşin görünür ışınları (450-760n.m) ile gerçekleşir .Ozon bu ışınların geçişine engel değildir. Not: Bugün yaşayan bütün canlılar (Kemosentetik ler hariç) ihtiyaç duydukları organik besini ve oksijeni fotosentezden karşılarlar. Ortamda, aşağıdaki yapılardan biri varsa, fotosentez gerçekleşir. Klorofil-Kloroplast-Özümlem parankiması-Parankima dokusu-Yaprak-Bitki Fotosentezin özgün olayları ■6CO2 + 6H2O (Işık/Klorofil) C6H12O6 + 6O2 ■Kloroplastta gerçekleşir. ■Fotosentetik ototroflarda görülür. ■Hammaddeler CO2 ve H2O dur.(Bakterilerde H ve H2S kullanılır) ■Ürünler glikoz ve O2 dir.(Bakterilerde O2 yerine S oluşur) ■Işıkta gerçekleşir. ■Anabolik reaksiyonlarıdır. ■Hidrojen akseptörü NADP dir ■İnorganik madde organik maddeye dönüşür. ■Işık enerjisi kimyasal bağ Enerjisine dönüşür ■Fotofosforilasyon la ATP sentezi yapılır. ■Klorofil ve su elektron kaynağıdır.(Bakterilerde H ve H2S, elektron ve H kaynağı olarak rol alır) ■Elektronların son alıcısı klorofil ve NADP dir. ■Canlıda ağırlık artışı olur. ■Sentezlenen ilk ürünler karbonhidratlardır. Bakteriyel fotosentezin özellikleri ■Sitoplazmada gerçekleşir ■Klorofiller sitoplazmik zar katlanmaları olan tilakoidlerde yer alır ■H ve elektron kaynağı olarak H2 veya H2S kullanılır ■Işık gereklidir ■Yan ürün olarak O2 oluşmaz ■Anaerobiktirler Protista ve bitkilerde gerçekleşen fotosentezin özellikleri ■Kloroplastlarda gerçekleşir ■Klorofiller kloroplastlardaki granalarda yer alır ■H ve elektron kaynağı H2O dur ■Yan ürün olarak O2 oluşur ■Işık gereklidir Fotosentezin evreleri: A-Işık evresi reaksiyonları a-Devirli fotofosforilasyon: Özellikleri: ■Işık varlığında gerçekleşir ■Granalarda gerçekleşir ■Enzim görev almaz ■Elektron kaynağı klorofildir ■ e.t.s ye aktarılan her elektrona karşılık 1 ATP sentezi gerçekleşir ■Klorofilden e.t.s ye aktarılan elektronlar yine aynı klorofil tarafından tutulurlar ■Bu seride sadece karanlık evrede kullanılmak üzere ATP sentezi gerçekleşir b-Devirsiz fotofosforilasyon: Özellikleri: ■Işık varlığında gerçekleşir ■Granalarda gerçekleşir ■Enzim görev almaz ■Elektron kaynağı PS1,PS2 ve H2O dur ■İki, pigment sistemi görev alır ■Suyun iyonizasyonu ve O2 nın oluşumu bu döngüde gerçekleşir ■Karanlık evrede kullanılacak ATP ve CO2 nin redüklenmesinde kullanılacak H ler bu evrede üretilir. (ATP ve NADPH2 ler üretilir) ■Ps1 ve Ps2 nin dört kez indirgenme - yükseltgenme olayına karşılık sistemde 3 ATP,2 NADPH2 ve 1 O2 sentezlenir Genellemeler: -Işık evresi reaksiyonlarında ihtiyaç duyulanlar: 1-Işık 2-ADP+Pi 3-NADP 4-Klorofil 5-H2O 6-e.t.s -Işık evresi reaksiyonlarında açığa çıkanlar: 1-ATP 2-HADPH2 3-O2 B-Karanlık evre reaksiyonları: Özellikleri: ■Kloroplastlarda stroma da meydana gelir ■Enzimler rol alır ■Isı,Ph,Substrat miktarı,İnhibitör ve aktivatörlerden etkilenirler ■CO2 nin kullanıldığı evredir ■1 CO2 için bu evrede ışık evrelerinde üretilen 3 ATP ve 2 NADPH2 kullanılır(1 glikoza karşılık 18 ATP ve 12 NADPH2 kullanılır) ■ e.t.s rol almaz ■CO2 yakalayıcısı olarak Ribuloz difosfat (Pi-5C-Pi) rol alır ■Işığa ihtiyaç duyulmaz ■Glikoz,sukroz,nişasta,a.asit,gliserol vb. organik maddelerin üretildiği evredir Fotosentezin şematize edilmesi Fotosentez reaksiyonlarında elde edilen ürünlerdeki C,H ve O kaynakları aşağıdaki gibidir. 6CO2 + 6H2O C6H12O6 + 6O2 CO2: Glikozdaki C ve O kaynağıdır H2O: Glikozdaki H ve serbest kalan O2 kaynağıdır Fotosentezle ilgili grafik ve deneyler Fotosentez: Fotosentez reaksiyon hızını etkileyen faktörler: 1-Işık 2-Klorofil 3-CO2 4-H2O 5-Isı 1-Işık faktörü ■Temel enerji kaynağıdır. ■Işık evresinde rol oynar. ■Dalga boyu ve şiddeti önemlidir. a) Işığın dalga boyu:Fotosentez dalga boyunun 400-750 nm olduğu aralıkta gerçekleşir. Klorofil tarafından mor ışık daha fazla soğurulur ancak fotosentezin reaksiyon hızı kırmızı ışıkta fazla yeşil ışıkta en az değerdedir PS1,PS2 yükseltgenmesinde ve H2O nun iyonizasyonunda farklı dalga boylarında ışığa ihtiyaç olduğu için fotosentezin hızı beyaz ışıkta daha fazladır. b) Işığın şiddeti: Belirli bir ışık şiddetine kadar reaksiyon hızı artar. Ancak ışık şiddeti güneş(ışık) ve gölge bitkilerinde fotosentez reaksiyon hızı üzerine etkisi farklıdır Not:Işığın fotosentez için gerekli enerji kaynağı olmakla beraber klorofilin sentezi içinde ışığa ihtiyaç vardır. Mg Öncül madde Porfirin Mg-porfirin (Karanlıkta gerçekleşir.) ( Fe , Enzim ) MG-porfirin Öncül-klorofil Klorofil Işık Klorofil sentezi (Kısaca) Enzim / Işık ( C , H , O , N ) + Mg 1 mol Klorofil Fe katalizör 2-CO2 faktörü ■Karanlık evre reaksiyonlarında görev alır. ■Glikozun yapısına katılır. Atmosferde % 0,03 oranında bulunan karbondioksit % 0,3 ‘e kadar artırınca reaksiyon hızı artar CO2 nin miktarını daha fazla artırmak reaksiyonu hızlandırmaz. 3-Isı faktörü ■Karanlık evre reaksiyonlarında etkendir. ■Optimal ısı 35 derecedir. (Türe göre değişir.) ■Fotosentezin enzimatik reaksiyonlardan olması nedeniyle ısıya karşı duyarlıdır. 4-Su faktörü ■Güneşten gelen fazla ısının terleme ile uzaklaştırılmasında görev alır. ■Karbondioksitin redüklenmesinde kullanılan H lerin kaynağıdır. ■Atmosferin O2 kaynağıdır. ■Devirsiz fotofosforilasyon da kullanılır. ■Enzimatik reaksiyonların gerçekleşmesi için gerekli ortamı oluşturur. Not:Fotosentez reaksiyonlarında etken olan faktörler için minimum yasası geçerlidir. Buna göre reaksiyon hızı faktörlerden en zayıfı tarafından belirlenir. A-Etken madde miktarı – reaksiyon hızı arasındaki ilişki. ■H2O-CO2 Reaksiyon hızını belirleyen ortamda en az bulunan faktördür. ■Işık şiddeti-CO2 Yukarıdaki grafiğe göre reaksiyon hızını belirleyen faktör ortam ışık şiddetidir ■Işık şiddeti-Isı Not:Fotosentezde açığa çıkan yan ürünler H2O O2 H2S S H2 Yan ürün yok Elektron ve H kaynağı Ortama verilen yan ürün CO2 yakalayıcılar KOH , NaOH , Ba(OH)2 , Ca(OH)2 Fotosentezin Hızı a)Kütle artışı b)Oluşan O2 miktarı c)Kullanılan CO2 miktarı ile ölçülür. Fotosentezde e. t.s (enerji seviyelerine göre.) 1-Ferrodoksin 2-Plastokinon (Flavoproteinler) 3-Sitokrom Bu sistem elemanları belirli enerji düzeyindeki elektronları yakalar ve enerji seviyelerini düşürerek bir sonraki elemana aktarırlar.Bu esnada serbest kalan enerji ile sistemde ADP+Pi nin ATP ye dönüşümü sağlanır Fotosentez Şartları ■CO2 ve H2O gerekir ■O2 açığa çıkar ( H2O kullanılırsa ) ■Işık karşısında olur ■Klorofilli hücrelerde gerçekleşir ■Nişasta meydana gelir DENEY 1 :Fotosentezde CO2 gerekliliği Yukarıdaki kurulu düzende sods ilave ediliyor. (soda içinde CO2 var.) CO2 eklenince gaz çıkışı fazlalaşıyor. Çıkan gaz O2 dir. Aynı deney şayet kaynatılmış soğutulmuş suda yapılırsa gaz çıkışı gözlenmez eğer suyuniçine CO2 içeren su ilave edilirse gaz çıkışı artar Sonuç: CO2 fotosentez için gereklidi DENEY 2 :Fotosentezde CO2 gerekliliği Bu deneyde kavanozun içindeki kısım lügolle boyanmaz. Nedeni CO2 ten yoksun olup fotosentez yapamamasıdır. Sonuç: fotosentez için CO2 gereklidir DENEY 3 :Fotosentezde ışık şiddetinin etkisi Bu deneyden ; fotosentez için ışığın gerekli olduğunu çıkarıyoruz. Işık miktarı arttıkça çıkan kabarcık miktarı artar. Bu artış belli bir seviyeyekadar olur. Çünkü bu olay yapraktaki enzim miktarı ve klorofil miktarı ile de ilgilidir. Sonuç:Işık şiddetinin artışı belli oranda fotosentezin hızını artırır. DENEY 4 :Fotosentezde CO2 kullanılır O2 açığa çıkar Bu deney düzeneğini düzenli kurarsak bir süre sonra bitki ölür.Çünkü giden havaya CO2 ve O2 vardır.O2 gerekli değildir.Fotosentez sonucu elde edilen O2 miktarı kullanılandan fazladır.Fakat giren havadaki CO2 ve solunumla ortaya çıkan CO2 ortamda bulunan KOH ve Ba(OH)2 tarafından yok edildiği için fotosentez yapılamaz. DENEY 5:Fotosentezde O2 açığa çıkar Deney tüpü içinde birikerek kibrit alevinde parlayan gaz O2 olduğu anlaşılır DENEY 6:Fotosentezde klorofil gerekliliği Sardunya yaprağı 7-8 saat gün ışığı aldıktan sonra klorofilleri saydamlaştırılarak lügolle boyandığında sadece önceden yeşil olan kısımlarının mavi-mor renge boyandığı görülür.Klorofil taşıyan yeşil bölgelerde gerçekleşen fotosentezle nişasta sentezlenmiştir DENEY 7:Fotosentez için ışık gereklidir Saksı çiçeğinin bir yaprağının yarısı ışık geçirmeyen nesne ile kapatılarak 7-8 saat ışıkta tutulur daha sonra bitkiden kesilerek saydamlaştırılır ve üzerine lügol dökülür renk değişimi gözlenir. Sonuçta açık kalan bölgenin mavi-mor renge boyandığını kapalı kısmın ise boyanmadığını görürüz DENEY 8:Fotosentezde organik madde (Nişasta) sentezlenir Saksı çiçeğinin bir yaprağının yarısı ışık geçirmeyen nesne ile kapatılarak 7-8 saat ışıkta tutulur daha sonra bitkiden kesilerek saydamlaştırılır ve üzerine lügol dökülür renk değişimi gözlenir. Sonuçta açık kalan bölgenin fotosentez sonunda nişasta sentezlediği için mavi-mor renge boyandığını kapalı kısmın ise boyanmadığını görürüz bu durum burada fotosentez gerçekleşmediği ve nişasta sentezlenmediğini gösterir.

http://www.biyologlar.com/ototrof-canlilarin-isik-enerjisini-kimyasal-enerjiye-nasil-donusturduklerini-tum-basamaklariyla-aciklayiniz-

Apoptozis ve kaspazlar

Apoptozis, organizma tarafından düzenlenen enerji bağımlı hücre ölümüdür. Programlı hücre ölümü olarak da adlandırılan bu süreç, doku homeostazının korunmasında kritik bir role sahip olduğu gibi, fetal gelişim ve erişkin dokulardaki pekçok fizyolojik olayda da önemli rollere sahiptir. Apoptozis terimi ilk kez 1972 yılında Kerr ve arkadaşları tarafından kullanılmıştır (1). Kerr, fizyolojik olarak ölen hücrelerin çekirdeklerinde yoğunlaşmış kromatin parçalarını gözlemlemiş ve organellerin iyi korunduğunu fark ederek bu olayı büzüşme nekrozu olarak adlandırmıştır. Apoptosis terimi köken olarak "ayrı düşmek" anlamına gelmektedir (1). ve hücre kaybını belirtmek amacı ile kullanılmıştır. Apoptotik ölüm sinyali alan hücrenin kromatini yoğunlaşmaya başlar. Benzer şekilde sitoplazma da yoğunlaşmaya ve hücrenin boyutları küçülmeye başlamıştır. Bir süre sonra hücre apoptotik cisimcik denilen daha küçük parçalara bölünür. Bu parçacıkların en büyük özelliği, fragmente olmuş nükleusların ve parçalanan hücreye ait tüm yapıların plazma membranı ile kaplanarak immün sistemi enflamasyon yönünde uyarmamasıdır. Apoptotik cisimcikler, yüzeylerinde yeni sinyal yapıları ortaya çıkarır ve bu sinyalin uyarısı ile yandaki hücre tarafından fagosite edilerek ortadan kaldırılır (2,3). Apoptozis normal gelişimsel süreç içerisinde pek çok fizyolojik olayda görev alır. Embriyogenesis (4,6), normal menstruel siklusda endometrial hücrelerinin yıkımı (5), barsak kripta epitelleri gibi sürekli çoğalan hücre gruplarında hücre sayısının dengelenmesi (6), timusun gelişimi sırasında otoreaktif T hücrelerinin ortadan kaldırılması (6), bunlardan sadece birkaçıdır. Apoptotik hücre ölümü regülasyonundaki defektler hücre birikiminin olduğu kanser, restenoz gibi hastalıklara yol açabildiği gibi, hücre yıkımının arttığı otoimmün rahatsızlıklar, nörodejeneratif hastalıklar, Alzheimer gibi rahatsızlıklara da yol açabilmektedir (7,8 ). Son yıllarda yürütülen araştırmalar neticesinde, apoptosisten sorumlu moleküler mekanizmalar açıklığa kavuşmuştur. Bu çalışmalar sonucunda, kaspaz adı verilen, intrasellüler proteazların; apoptosisin gerek direkt, gerekse indirekt morfolojik ve biokimyasal değişikliklerinden sorumlu olduğu ortaya konulmuştur. Kaspazların apoptozla ilk ilişkisi bir nematod olan Caenorhabditis Elegans'ın genetik analizi sırasında ortaya çıkmıştır (9). Kaspazlar apoptotik hücre ölümü esnasında önemli rol oynayan multigen ailesinden oluşan sistein-proteaz grubu enzimlerdir. Kelime olarak "Cysteine Aspartate Specific ProteASEs- CASPASE" olarak türetilmiştir. Öncelikle inaktif proteinler olarak sentezlenen bu enzimler çeşitli yollarla aktive edilmelerinin ardından hücresel hedeflerdeki tetrapeptit motifleri tanır ve substratı, bir aspartat rezidüsünün karboksil tarafından ayırır. Hücre ölümü sırasında meydana gelen pek çok sellüler ve morfolojik değişimler, bu enzimlerin rol oynadığı birtakım süreçler neticesinde gelişir (10). Kaspaz-1, kaspaz ailesinin prototipidir ve önceleri prointerlökin-1-beta'nın biyolojik aktif formuna dönüşümünden sorumlu, ICE (interlökin-1-beta dönüştürücü enzim) olarak da adlandırılan, bir sistein proteaz olarak tanımlanmıştır (11,12). Daha sonraları ise ICE'nin diğer sistein-proteazlardan farklı olarak amid bağının N-terminalindeki p1 pozisyonu olarak bilinen ucunda aspartik asitin mutlak gerekliliğini gerektiren farklı bir sistein-proteaz olduğu keşfedilmiştir. ICE'nin inflamasyondaki rolü geniş bir şekilde aydınlatılırken bir taraftan da hücre ölümünden sorumlu genetik yoldaki rolü ortaya konmuştur (13). Bir nematod olan Caenorhabditis elegans'ın üzerinde yapılan bu çalışmada, hücre ölümü sırasında görev alan genetik yolda ced-3 isimli bir genin kodladığı proteinin hermafroditin gelişimi esnasındaki tüm programlı hücre ölümlerinden sorumlu olduğu görülmüştür. Daha sonraları ise ced-3'ün memelilerdeki ICE'nin bir homoloğu olduğu gözlenmiştir (14,15). Tüm bu bilgilerin ışığında apoptotik hücre ölümleri esnasında meydana gelen özellikli proteolizler ve bu yıkımlar sonucu oluşan biyokimyasal olaylar aydınlatılmaya çalışılmıştır. Memelilerde en az 14 kaspaz tanımlanmıştır (16). Filogenetik analiz sonucunda gen ailesinin ICE (kaspaz-1) ile ilişkili ve ced-3 benzeri olmak üzere iki subgrubu olduğu görülür. Proenzimlerin kısa (kaspaz 3,6,7) veya uzun prodomain barındırmalarına göre de kaspazları daha alt gruplara ayırmak mümkündür. Alternatif olarak bu proteazlar, substrat spesifitelerine göre de gruplandırılabilir (17,18). Günümüzdeki modern yaklaşım ise proteazları üç gruba ayırmaktadırlar (10). (şekil-1). Şekil 1: Proteolitik aktivitelerine göre kaspazlar Grup 1 : Sitokin matürasyonuna aracılık edenler (caspase-1, 4, 5, 13) - ICE ailesi, Grup 2 : Apoptotik hücre ölümü sürecinde efektör görevi üstlenenler (kaspaz-2, 3, 7) - ced 3 ailesi, Grup 3 : Apoptotik hücre ölümünde aktivatörler (kaspaz-6, 8, 9, 10) - ced 3 ailesi (14). Kaspazlar tetrapeptit motiflerini aminoasit spesifitelerine göre tanır ve p4 pozisyonundaki aminoasitlere göre üç spesifik gruba ayrılır. Grup 1 kaspazlar (kaspaz-1, 4, 5, 13) P4 pozisyonunda hidrofobik aminoasitleri tanırlar ve sitokinlerin maturasyonuna aracılık ederler. Grup 2 kaspazların yeğledikleri ayırma noktası hücre ölümü sırasındaki pek çok proteinlerde gözlenir ve bununla ilintili olarak da grup 2 kaspazlar (kaspaz-2, 3, 7) apoptosisin major efektörleri olarak bilinirler. Grup 3 kaspazlar (kaspaz-6, 8, 9, 10) ise P4 pozisyonunda alifatik aminoasitleri tanır ve grup 2 kaspazların aktivasyonunda görev alır (şekil 2). Kaspazlara ek olarak bir serin proteaz olan granzim-B gibi başka proteazlar da kaspaz aktivasyonunda görev alarak ve bazen de kaspazların yerine fonksiyon görerek apoptotik hücre ölümüne katkıda bulunur (şekil 2). Bu sıralanmanın istisnaları da mevcuttur. Örneğin kaspaz-2 kendiliğinden aktive olabilir. Kaspaz-6 efektör proteaz olarak görev alabilir (10). Kaspazlar inaktif üç parçalı proenzimler olarak sentez edilirler. Aktivasyonları sırasında aspartat (P1) - X (P2) bağının ayrılması ile proenzimden, küçük ve büyük subüniteleri içeren aktif enzim oluşur. Ayrılma noktasında aspartatın bulunması kaspazın oto-aktif ya da aktive edilebilir olmasıyla uyumludur. Ayrılma işleminden sonra 2 büyük ve 2 küçük alt üniteden oluşan tetramer yapısına sahip kaspaz yapısı izlenir (şekil 3). Şekil 3: Kaspaz X-ışını kristal yapılanması. Kaspazların tetramer yapısı 2 adet büyük (dışta) ve 2 adet küçük alt üniteden (içte) oluşmuştur. Bu şekilde kaspaz-3 ve onun inhibitörü Ac-DEVD-CHO (sarı) görülmektedir (24). Kaspaz aracılı apoptozisin aktivasyonunda üç ayrı yolun varlığı bilinmektedir; 1. Mitokondri/Sitokrom-C aracılı apoptozis 2. Hücre yüzey reseptörleri aracılığı ile tetiklenen apoptozis 3. Endoplazmik retikulum aracılı apoptozis 1. Mitokondri/Sitokrom-C aracılı Apoptozis: Hücresel stres durumunda mitokondriden, sitokrom c ve apoptotik proteaz aktive edici faktör (Apaf-1) salınarak dATP kofaktörlüğünde prokaspaz-9 molekülüne bağlanır (şekil 4). Bu yolla aktive olan kaspaz-9, prokaspaz-3'ü aktive eden kaskadı başlatır ve devamında sitoplazmada yapısal poteinlerin sindirimi, kromozomal DNA'nın degradasyonu ve hücrenin fagositozu sağlanır (19,20,21). Şekil 4: Sitokrom c ve Apaf-1 aracılı apoptozis Apaf-1 molekülündeki konformasyonel değişiklikler apoptozom oluşumuna ve apoptozisin aktivasyonuna neden olur. Apoptozomun oluşum ve fonksiyon görmesi ise mitokondrial ve sitozolik faktörler tarafından düzenlenir (22). 2. Hücre yüzey reseptörleri aracılığı ile tetiklenen apoptozis: Fas-ligand (Fas-L) ve Tumor necrosis factor (TNF) gibi moleküllerin, hücre yüzeyindeki Fas ve TNF reseptörlerine bağlanmasıyla sitoplazmaya Kaspaz-8'i aktive eden sinyaller yayılır. Kimyasal, fiziksel ya da viral enfeksiyonlarla hasar görmüş hücrelerde, interlökin-1 (IL-1) gibi pro-enflamatuar sitokinlerin etkisi ile hücre yüzey Fas ekspresyonu başlar. Bu süreç Fas antijeninin up-regülasyonu olarak adlandırılır. Bu süreç sırasında sitotoksik T hücreleri de Fas-L yapımı için uyarılırlar ve Fas- FasL bağlanması ile prokaspaz 8 ve 2'nin aktivasyonu sağlanır (23). Böylece hücrenin apoptozise gitmesi indüklenmiş olur (24). Fas-Fas-L etkileşimi FADD (Fas bağımlı ölüm domain proteini) aracılığıyla olur (25) (şekil 5). Bir yandan da, ilk kez granülositlerde keşfedildiği için Granülosit-enzim kelimelerini birleştirerek ifade edilen Granzim B (GrB ), sitotoksik T hücrelerinden salgılanarak GrB reseptörlerine bağlanır. GrB bir serin proteaz enzimidir. Sitoplazma içine alınan GrB, kaspas kaskadı üzerinden apoptozisi başlatır (26,27,28,29). 3. Endoplazmik retikulum aracılı apoptozis: Endoplazmik retikulum (ER), hücre içi kalsiyum dengesi, sentezi ve membran proteinlerinin katlanmasını içeren birçok süreçte kritik öneme sahiptir. Hücre içi kalsiyum seviyeleri yükseldiğinde ER membranında lokalize olan prokaspaz-12 aktifleşir ve sitoplazmaya yönelir. Kaspaz-9 ile karşılıklı olarak etkileşerek kaspaz kaskadını aktive eder (30,31). Kaspasların etkilediği hedef noktalar; DNA hasarının tamirinden sorumlu Poli ADP Riboz Polimeraz (PARP) (9,32), DNA-bağımlı protein kinaz (DNA-PK) (33,34), nükleus membranının integritesini sağlayan laminler (35) ve UlRNP (9), DNA'nın parçalanmasına yol açan nükleazları inhibe eden DNA fragmentasyon faktörü (DFF 45) adlı protein (36), hücre içi kolesterol homeostazisinden sorumlu bir integral protein olan Sterol Düzenleyici Element Bağlayıcı Protein (SREBP-1) (16-37), bir tümör supresör gen olan retinoblastom geni ve hücre iskelet proteinlerinden Fodrin (23) olarak özetlenebilir. Apoptozisi saptamak icin çok çeşitli yöntemler geliştirilmiştir. 1972 yılında, apoptozis terimi ilk kez kullanıldığında hücrenin morfolojik görünümüne göre karar verilmişti. Günümüzde ise morfolojik değerlendirmenin yanı sıra, apoptozise özgü olduğu bilinen bazı aktivasyonların (örn, aktif kaspaz-3 tayini) moleküler düzeyde belirlenmesiyle de apoptosiz saptanabilmektedir. Bu yöntemler şu şekilde sıralanabilir (38): I. Morfolojik görüntüleme yöntemleri 1. Işık Mikroskobu • Hematoksilen Boyama • Giemsa Boyama 2. Floresan Mikroskobu / Lazerli Konfokal Mikroskop 3. Elektron Mikroskobu 4. Faz Kontrast Mikroskobu II. İmmunohistokimyasal yöntemler 1. Anneksin V Yöntemi 2. Tunnel Yöntemi 3. M30 Yöntemi 4. Kaspaz 3 Yöntemi III. Biyokimyasal yöntemler 1. Agaroz Jel Elektroforezi 2. Western Blot 3. Flow Sitometri III. İmmunolojik yöntemler 1. Elisa 2. Flourimetrik Yöntem IV. Moleküler Biyoloji yöntemleri (DNA Microarrays) Günümüzde pekçok çalışmada bu yöntemlerden bir veya birkaçından birlikte faydalanıldığı ve gerek çeşitli çevresel toksinlerin gerekse birtakım hastalıkların dokulardaki etkisini göstermek amacıyla kullanıldığını görmekteyiz. KAYNAKLAR 1. Kerr J.F., Wyllie A.H, Currie A.R. Apoptosis: a basic biological phenomenon with wide ranging implications in tissue kinetics. Br J Cancer 1972; 26 (4): 239-245. 2. Lipponen P, Aaltomaa S, Kosma VM, Syrjänen K. Apoptosis in breast cancer as related to histopathological characteristics and prognosis. Eur J Cancer. 1994; 30A(14): 2068-73. 3. Wyllie AH, Kerr JF, Currie AR. Cell death: the significance of apoptosis. Int Rev Cytol. 1980;68:251-306. 4. Majno G, Joris I. Apoptosis, oncosis, and necrosis. An overview of cell death. Am J Pathol. 1995 Jan;146(1):3-15 5. Hopwood D, Levison DA. Atrophy and apoptosis in the cyclical human endometrium. Pathol. 1976 Jul;119(3):159-66. 6. Cohen JJ. Apoptosis: mechanisms of life and death in the immune system. J Allergy Clin Immunol. 1999 Apr;103(4):548-54. 7. Kiess W, Gallaher B. Hormonal control of programmed cell death/apoptosis. Eur J Endocrinol. 1998 May;138(5):482 - 91. 8. Hetts SW. To die or not to die: an overview of apoptosis and its role in disease. JAMA. 1998 Jan 28;279(4):300-7. 9. Nicholson DW, Thornberry NA. Caspases: killer proteases. Trends Biochem Sci. 1997 Aug; 22(8):299-306. 10. Nicholson DW. Caspase structure, proteolytic substrates, and function during apoptotic cell death. Cell Death Differ 1999; 6:1028-1042. 11. Thornberry NA, Bull HG, Calaycay JR, Chapman KT, Howard AD, Kostura MJ, et al. A novel heterodimeric cysteine protease is required for interleukin-1 beta processing in monocytes. Nature 1992; 356: 768 - 774. 12. Cerretti DP, Kozlosky CJ, Mosley B, Nelson N, Van Ness K, Greenstreet TA, et al. Molecular cloning of the interleukin1 beta converting enzyme. Science 1992; 256: 97 - 100. 13. Ellis RE, Yuan JY and Horvitz HR. Mechanisms and functions of cell death. Annu. Rev. Cell. Biol. 1991; 7: 663 - 698 14. Xue D, Shaham S and Horvitz HR. The Caenorhabditis elegans celldeath protein CED-3 is a cysteine protease with substrate specificities similar to those of the human CPP32 protease. Genes. Dev. 1996; 10: 1073 - 1083 15. Yuan J, Shaham S, Ledoux S, Ellis HM and Horvitz HR. The C. elegans cell death gene ced-3 encodes a protein similar to mammalian interleukin-1 beta-converting enzyme. Cell 1993; 75: 641 - 652 16. Alnemri ES, Livingston DJ, Nicholson DW, Salvesen G, Thornberry NA,Wong WWand et al. Human ICE/CED-3 protease nomenclature. Cell 1996; 87 (2): 171 17. Thornberry NA, Rano TA, Peterson EP, Rasper DM, Timkey T, Garcia-CalvoM, et al. A combinatorial approach defines specificities of members of the caspase family and granzyme B. Functional relationships established for key mediators of apoptosis. J. Biol. Chem. 1997; 272: 17907 - 17911. 18. Rano TA., Timkey T., Peterson EP., Rotonda J., Nicholson DW., Becker JW., et al. A combinatorial approach for determining protease specificities: application to interleukin-1beta converting enzyme (ICE). Chem. Biol. 1997; 4: 149 - 155. 19. Hu Y M, Benedict M A, Ding L Y. Role of cytochrome c and dATP/ATP hydrolysis in Apaf-I-mediatcd caspase-9 activation and apoptosis. EMBO J. 18: 3586- 3595, 1999. 20. Krajewski S, Krajewska M, Ellerby L M, Welsh K, Xie Z, Deveraux Q L, Salvesen G S, Bredesen D E, Rosenthal R E, Fiskum G, Reed J C: Release of caspase-9 from mitochondria during neuronal apoptosis and cerebral ischemia. Proc Natl Acad Sci, USA 96: 5752-5757, 1999. 21. Li P, Nijhawan D, Budihardjo I, Srinivasula SM, Ahmad M, Alnemri ES et al. Cytochrome c and dATP-dependent formation of Apaf-1/caspase-9 complex initiates an apoptotic protease cascade. Cell 1997; 91: 479 - 489 22. Cozzolino M, Ferraro E, Ferri A, Rigamonti D, Quondamatteo F, Ding H, Xu ZS, Ferrari F, Angelini DF, Rotilio G, Cattaneo E, Carrì MT, Cecconi F. Apoptosome inactivation rescues proneural and neural cells from neurodegeneration. Cell Death Differ. 2004 Nov;11(11):1179-91. 23. Nagata S, Golstein P. The Fas death factor. Science. 1995; 267:1449-56. 24. Grell M, Krammer PH, Scheurich P. Segregation of APO- 1/Fas antigen- and tumor necrosis factor receptor-mediated apoptosis. Eur J Immunol. 1994 Oct; 24(10): 2563-6. 25. Bhojani MS., Chen G., Ross BD., Beer DG., Rehemtulla A. Nuclear localized phosphorylated FADD induces cell proliferation and is associated with aggressive lung cancer. Cell Cycle. 2005 Nov;4(11): 1478-81. Epub 2005 Nov 20. 26. Srinivasula SM., Ahmad M., Fernandes-Alnemri T., Litwack G., Alnemri ES. Molecular ordering of the Fas-apoptotic pathway: the Fas/APO-1 protease Mch5 is a CrmA-inhibitable protease that activates multiple Ced-3/ICE-like cysteine proteases. Proc Natl Acad Sci USA. 1996; 93:14486-91. 27. Darmon AJ., Nicholson DW. ,Bleackley RC. Activation of the apoptotic protease CPP32 by cytotoxic T-cell-derived granzyme B. Nature 1995; 377: 446 - 448. 28. Martin SJ., Amarante-Mendes GP., Shi L., Chuang TH., Casiano CA., O'Brien GA., et al. The cytotoxic cell protease granzyme B initiates apoptosis in a cell- free system by proteolytic processing and activation of the ICE/CED-3family protease, CPP32, via a novel two-step mechanism. EMBO J. 1996; 15: 2407-2416. 29. Andrade F., Roy S., Nicholson D., Thornberry N., Rosen A., Casciola-Rosen L. Granzyme B directly and efficiently cleaves several downstream caspase substrates: implications for CTL-induced apoptosis. Immunity 1998; 8: 451-460. 30. Nakamura K, Bossy-Wetzel E, Burns K, Fadel MP., Lozyk M. et al. Changes in endoplasmic reticulum luminal environment affect cell sensitivity to apoptosis. J Cell Biol 2000; 150: 731-740. 31. Rao RV., Hermel E., Castro-Obregon S., del Rio G., Ellerby LM. et al. Coupling endoplasmic reticulum stress to the cell death program: mechanism of caspase activation. J Biol Chem 2001; 276: 869-874. 32. Hirata H., Takahashi A., Kobayashi S., Yonehara S., Sawai H., Okazaki T. et al. Caspases are activated in a branched protease cascade and control distinct downstream processes in Fas-induced apoptosis. J Exp Med. 1998;187:587-600. 33. Casciola-Rosen L, Nicholson DW, Chong T, Rowan KR, Thornberry NA, Miller DK, et al. Apopain/CPP32 cleaves proteins that are essential for cellular repair: a fundamental principle of apoptotic death. J Exp Med. 1996 May 1;183(5):1957-64. 34. Song Q., Lees-Miller SP., Kumar S., Zhang Z., Chan DW., Smith GC. DNA-dependent protein kinase catalytic subunit: a target for an ICE-like protease in apoptosis. EMBO J. 1996;15:3238-3246. 35. Liu X, Kim CN, Yang J, Jemmerson R, Wang X. Induction of apoptotic program in cell-free extracts: requirement for dATP and cytochrome c. Cell. 1996; 86:147-157. 36. Chen WJ, Huang YT, Wu ML, Huang TC, Ho CT, Pan MH. Induction of apoptosis by vitamin D2, ergocalciferol, via reactive oxygen species generation, glutathione depletion, and caspase activation in human leukemia Cells. J Agric Food Chem. 2008 May 14;56(9):2996-3005. Epub 2008 Apr 37. Zou H, Henzel WJ, Liu X, Lutscha A, Wang X. Apaf-1, a human protein hoınologous to C.elegans CED-4, participates in cytochrome c-dependent activation of caspase-3. Celi. 1997;90:405-13. 38. Ulukaya E. Apoptozis ders notları. Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi, Biyokimya Anabilim Dalı 2003;15-26. Yazışma Adresi: Dr. K. Beril YÜKSEL Dr. Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Hamamönü / ANKARA Tel: 0 312 310 31 00 e-mail: berilyu@hotmail.com Bu metin dergi.ztb.gov.tr adresinden alınmıştır.   Yüksek organizmalarda hücre ölümü iki farklı mekanizma ile gerçekleşir. Klasik hücre ölümü nekroz olarak adlandırılır.Şiddetli bir travma, zararlı bir uyarı ile meydana gelir. Genellikle gruplar halinde hücreleri etkiler.Morfolojik olarak ER, mitokondride dilatasyon, plazma membranının iyon transportunun bozulması,hücrelerin şişmesi ve lizisi tipiktir.Nükleer kromatin flokulasyonu, DNAnın nonspesifik klavajı, hücrelerin parçalanması ile hücre içeriği ve lizozomal enzimler eksrasellüler ortama dökülür.Bu enzimlerde komşu hücre ve dokuları zedeleyerek inflamatuar yanıta yol açar. Hücre ölümünün diğer şekli Apoptosis genellikle tek tek hücreleri etkiler.Birçok fizyolojik ve patolojik koşulda ortaya çıkar ve genellikle inflamatuar yanıt söz konusu değildir. Müllerian kanalın ve interdigital perdelerin regresyonu, B ve T hücrelerin negatif seleksiyonu, self antijenleri tanıyan immunkompetan hücrelerin delesyonu, hormon bağımlı dokuların, hormon yokluğunda involusyonu gibi birçok fizyolojik olayda rol alır. Apoptosis, hücrelerin öldürülmesinde fizyolojik bir süreçtir.Çok hücreli organizmaların gelişimi, işlevselliğinde çok önemlidir. Bu hücre ölümünün kontrolündeki anormallikler : --Kanser --Otoimmun Hastalıklar --Dejeneratif Hastalıklar oluşumuna neden olur Organizmanın bütünlüğü ve homeostazisi, hücre çoğalması ve farklılaşması yanısıra, hücre ölümü ile sağlanabilir. Apoptosis sinyallenmesi ya hücre içinden gelen tetikleyici olaylar yada ölüm reseptörlerinin ligasyonu gibi hücre dışındaki olaylarla olur.Tüm apoptosis sinyalleyici yollar, proteinleri aspartat rezidülerine bölen, sistein proteazlar (Kaspazlar) ile olan ortak hücre yıkımı işleminde birleşir.Doku transglutaminaz aktivitesi ise proteinlerin çapraz bağlanmasına yol açarak intrasellüler yapıların ekstraselüler alana dökülmesine engel olur. Ölü hücrelerin yıkımı ve uzaklaştırılması, komşu hücrelerin fagozitozu ile olur. Apoptosisdeki Morfolojik Değişiklikler: Elektron mikroskobunda apoptosis esnasında; -Kromatin kondansasyonu -Stoplazmik büzülme -Plazma membran kabarması Apoptosis erken safhasında ER, mitokondri, golgide gözlenebilir değişiklikler olmadığı gösterilmiş olmakla beraber son zamanlarda, mitokondri dış membranında şişme, mitokondrial membran aralıgında sitokrom c ve bir oksidoredüktaz ile ilişkili flavoprotein olan Apopitos İndükleyici Faktör salınımı olduğu bildirilmiştir. Apoptosis esnasındaki moleküler degişiklikler arasında ; -DNA ayrılması -İç ve dış plazma membran yaprakları arasında PS dağılımının randomizasyonu vardır. Bu değişiklikler; -DNA kırılmasında,nukleotitlerin terminal deoksinükleotidil transferaz yolu ile belirlenmesi, -PS in annexin ile boyanması , -Subdiploid DNA içeriği olan hücrenin, DNA ekleyen boyalar ile belirlenmesi ile gösterilebilir. Apoptosisdeki Major Oyuncular: 1-Kaspazlar 2-Kaspazların başlatıcı etkinliğini kontrol eden Adaptor Proteinler 3-TNF-R 4-Bcl-2 proteinleri KASPAZLAR: İnisiatör K. Efektör K. Cytokin Maturasyon Ced-3 C-3 C-1 C-13 C-2 C-6 C-4 C-14 C-9 C-7 C-5 C-10 C-11 C-8 C-12 Bir grup sistein proteaz enzimidir. Apoptosis için gereklidir. Kaynağına yada ölüm uyaranına bakılmaksızın apoptosise giden tüm hücrelerde sistein proteaz aktivitesi tespit edilir. Basulovirus protein P35, tüm kaspazların potent inhibitörüdür. Kaspazlar, apoptosisin son devresindeki hücresel substratların degradasyonundan sorumlu olduğu gibi apoptosisin başlatılmasında da kritik önemi vardır.Memelilerde en az 14 kaspaz vardır.Bunlar tetrapeptit motifleri tanır ve substratı, bir aspartat rezidüsünün karboksil tarafından ayırır. Kaspazlar, düşük intrensik etkinlik gösteren zimojenler olarak sentezlenir.Aktif enzim, 20kD luk subünite ilaveten 10kD luk subünit bulunan bir heterotetramerdir. Kaspaz 8 ve Kaspaz 9, baslatıcı kaspazlardır ve efektör kaspazların aktivasyonunu başlatır.Bazı kaspazlar ise self processingdir. Efektör kaspazlar;-DNA onarım enzimleri -Lamin -Gelsolin -MDM2(P53inhibitörü) -Protein Kinaz Cd , gibi yaşamsal proteinleri ayırmakta ve inaktive etmektedir.Kaspaz yollu proteoliz ile aktive olan enzimlerde vardır.Kaspaz yolu ile aktifleşen DNAase (CAD) normalde bir inhibitöre İCAD(DNA fragmantasyon faktör) a bağlanarak inaktive olmaktadır.Apoptosis esnasında İCAD kaspazlar tarafından ayrılmakta ve bu durum karekteristik internükleozomal DNA ayrılması oluşturur. Aktif endonükleazın salınmasına yol açar. - ADAPTÖR PROTEİNLER: Adaptor proteinler: Apaf-1 Ced-4 RAIDD FADD/MORT1 RIP FLIP1 -Hücre ölüm efektörleri, -Hücre ölüm regülatörleri, -Ölüm reseptörleri, -Bcl-2 gen ailesi , arasındaki bağlantıyı kurarlar. Kaspazlar, TNF-Rleri ve Adaptör Proteinler arasındaki bağlantılar, ölümsahası(DD), ölüm effektör sahası(DED) ve Kaspaz Toplama sahası(CARD) olarak bilinen alanlar arasındaki homotipik etkilesimler yolu ile sağlanmaktadır. DD içeren bir TNF-R üyesinin adaptör proteini çapraz bağlanmasından sonra TNF-R’nin DD ile adaptör proteinin DD i arasındaki homotipik etkileşimler, kaspaz agregasyonuna ve aktivasyonuna izin verir. Kaspaz toplanması ve birikimi adaptör proteinlerde bulunan başka bir alan olan DED yolu ile de olur. DEDler FADD ve Kaspas 8 de de vardır. Bu nedenle CD95in çapraz bağlanması prokaspaz 8, agregasyonu ve FADD yolu ile aktiflenmesi sonucunu doğurabilir. DR --FADD--Kaspas 8, sinyallenmesi , FLİP molekülleri ile bloke edilebilir. FLİP molekülleri prokaspaz 8 in toplanması ve aktiflenmesini önlemektedir. FLİP in, FLİPL ve FLİPS şekilleri vardır. FLİPL daha yaygındır ve prokaspaz 8 e çok benzer.FLİPS ise sadece iki DED içerir. Bütün kaspazlar TNF-R çapraz bağlanma yolu ile aktive olmadığı gibi bütün başlatıcı kaspazlar DED içermezler. Memeli prokaspaz 9 ve prokaspaz 2 ve C.elegans Ced-3 ü aynı zamanda kendi spesifik adaptörü olan Apaf-1 ve Ced-4 te bulunan CARD ler içerir. Kaspaz 8, CD95 yoluyla aktive olurken, Kaspaz 9 Apaf-1 ile aktive olur ve Bcl-2 proapopitotik üyeleri ile kontrol edilir. TNF-R AİLESİ: TNF-R1 CD95 DR3 CAR1 DR4 DR5 NGFRp75 TNF-R üyelerinin pleotropik etkisi vardır. Hücre tipine ve aldığı sinyallere göre proliferasyon ,canlı kalma, farklılaşma yada ölümü tetikleyebilir. Bu reseptörler, TNF ligant ailesine ait ligantlar tarafından aktive edilir. Bu bağlar memrana bağlanmış trimerler olarak sentezlenir, sinyalleme için çok miktarda çapraz bağlanma gerekir. TRAİL/APO-21(TNF ile ilgili apoptosis başlatıcı ligant), Apoptosisi transforme hücrelerde başlatır ve diğer ligantlara kıyasla dokularda daha yaygındır. TRAİL in 4 reseptörü tanımlanmıştır: DR4 , DR5 , DCR1 ,DCR2 . Fakat sadece DR4 ,DR5 apoptosisi başlatır. Diğerleri, intrasellüler ve transmemran bölgeleri yada DD bölgeleri içermediginden apoptosisi başlatamazlar. Bu reseptörler tuzak vazifesi görür. Akciğer ve kolon kanserinde Fasl (DCR3) ye karşı bir tuzak reseptörün çok fazla olduğu gösterilmiştir. Spesifik kaspaz inhibitörleri ve kaspaz eksikliği olan mice’ların fibroblastlarında yapılan deneylerde, kaspaz 8 in , DR4 , DR5 ve DR3 ile oluşan apoptosis için şart olduğunu göstermiştir. BcL-2 ÜYELERİ: Antiapoptotik Proapoptotik Bcl-2 Bax Bcl-xl Bod Boo Bcl-xs Bcl-w Bid A1 Bim Mcl-1 Blk Bak Antiapoptotik Bcl-2 üyeleri, a.a sıraları en az üç dört bölgede benzerlik gösterir. Bcl-2 ye benzerlik gösterirler. Proapoptotik Bcl-2 lerin hepsinde BH3 bölgesi vardır. Antiapoptotiklerde bu bölge yoktur. Bcl-2 proteinlerinin, transmembran bir C terminali vardır. Bu alan nükleer membran, mitekondri dış membranı, ER membrannın sitozolik tarafında yer alır. Bunlar etkileşim bölgeleridir. Bu bölgeler bazılarında sabit iken bazılarında degişebilir. Örneğin, Bax sitozolik bir proteindir, apoptosisde mitokondrial membrana redistribsiyonu olur. Antiapoptotik Bcl-2 üyeleri kaspaz aktivasyonunu önleyerek antiapoptotik etki gösterirler. Proapoptotik Bcl-2ler sinyalleri adaptör proteinlerde yoğunlaştırır, adaptör proteinler ölüm teşvik edici protein kompleksi Apoptosom un tam bileşimidir. Memelilerde,efektör kaspazlarin aktivasyonu iki farklı mekanizma ile olur; 1-Hücre içinde stresle ortaya çıkan sinyallerle başlar. -Timosit ve embriyonik fibroblastlarda, -DNA hasarında, -Steroid,Strausporin tedavisinde, -Büyüme faktörü yoksunluğunda, oluşan apoptosisler genelde böyledir. Burada Apaf-1 ve Kaspaz 9, Kaspaz 3, gereklidir. Bcl-2 antiapoptotik proteinleriyle bloke edilir. Bu ölümler ihmal ölümleri olarak bilinir. 2-Apoptotik sinyallerle, CD95 ve TNF-R yoluyla apoptosis. FADD ve Kaspaz 8 gereklidir. Bcl-2 apoptotik proteinlerle bloke edilemez. Özellikle lenfositlerdeki apoptosis bu yolla olur. Aynı hücrede TNF-R ve Bcl-2 tarafından kontrol edilen yolların aynı anda bulundugu gösterilmiştir ve muhtemelen aralarında bir bağlantı olduğu tespit edilmiştir. Hücre extraktları ile yapılan çalışmalar, Holocytochrom c, dATP, ATP nin Apaf-1 ile olan Kaspaz 9 aktivasyonunu ilerlettiğini göstrmiştir. Ek larak, Holocytochrom c nin, apoptos altındaki hücrelerde mitekondriden stoplazmaya göç ettiği gösterilmiştir. Apoptosis boyunca hücre ölümü bir çok dokuda, hücre diferansiasyonunun farklı aşamasında meydana gelebilir. Apoptosisdeki anormallikler hastalıkların oluşumunda rol alabilir. Antiapoptotik Bcl-2 ekspresyonu fazla olan miceların tümörogenezise eğilimli olduğu gösterilmiştir. Tek başına Bcl-2 daha az onkojendir fakat l-myc ve pim 1 ile sinerjik etki gösterir. Bcl-2 fazla ekspresyonu neoplastik transformasyonda hücrelerin yaşam süresini uzatmada rol alır ve onkojenik kazanılmış mutasyonları kolaylaştırır. Bcl-2 proapoptotik üyeleri tümör supressör gibi görev yapar. Kemoteropatikler ve radyasyon terapisi tm hücrelerinin apoptosisini teşvik eder. Çalışmalar Kaspaz 8 ve Kaspaz 1 dışındaki kaspazların ilaçla teşvik edilmiş apoptosis için esansiyel uyaranlar olduğunu göstermiştir. Kaspaz 8 i olmayan mice ların kemoterapiye ve radyoterapiye daha duyarlı olduğu Kaspaz 9 u olmayanların da yüksek derecede dirençli olduğu gösterilmiştir. Hücrelerin uygunsuz hayatta kalışları sadece tümörogenezis için geçerli değildir. Bağışıklık sistemi yanıtı hızlı hücre proliferasyonu ile karekterize edilir. Anormal şekilde uzatılmış aktive lenfosit yaşamı, etkin lenfokin üretimi ve bulundukları ortama korkunç zararları ile sonuçlanır. Transgenik mice’ların B lenfositlerinde Bcl-2 nin fazla ekspresyonu veya Bim in olmaması, uzamış humoral yanıt ve plazma hücrelerinin patolojik birikimine yol açar(SLE). Apoptosis viruslara ve intersellüler diğer patojenlere karşı savunma mekanizması olarak kullanılır. Bu patojenlerin bir çoğu yaşadıkları hücre ölümüne karşı engelleyici mekanizmalar geliştirmişlerdir. Örn:Adenovirus Protein E1B55 viral replikasyonu sağlarken, hücreninde apoptosisini aktive eder. Bu Apoptosis de iki Adenovirus proteini E1B55(P53homoloğu), E1B19 (Bcl homoloğu) ile bloke edilebilir. Bcl –2 homologlarına ilaveten virusler daha değişik inhibitörler kazanmıştır. Adenovirus---E3-14.7 Kaspaz 8 i inhibe eder. Compox V.---Crm-A Kaspaz 1 ve 8 inhibe eder. İL-1,İNFg,İNFb üretimini inhibe eder.CD95, TNF-R1 tarafından saglanan apoptosisi engeller. Pox V.---TNF-R homologlarını kodlar , TNF ve lenfotoksinlerin yaptığı olayları nötralize eder. Basulovirus ---P35 , bütün kaspazları inhibe eder. Herpes V.8---Bcl-2 homoloğu ORF-16 ve vFLİP ORF-71(prokaspaz 8 inhibisyonu). Bircok virus hem Bcl-2 hem de reseptör aracılı apoptosisi engelleyebilir.

http://www.biyologlar.com/apoptozis-ve-kaspazlar

Mikro Evolüsyon ve Yeni Türlerin Teşekkülü

1- Mikro evolüsyon Popülasyonlarda tabii seleksiyonla hasıl olduğu kabul edilen mikro evolüsyonlar, yani küçük değişiklikler, “külli bir evolüsyonun göstergesi” olarak ele alınırlar. Serçelerdeki mortalite, kelebeklerde endüstri melenizmi, bakteri ve böceklerin bazı ilaçlara dayanıklılığı bu misallerden ba­zılarıdır. 1.1- Serçelerde Mortalite Ekstrem tabiat şartlarının canlılar üzerindeki etkisini tespit etmek maksadıyla 1898 yılında serçeler üzerinde bir araştırma yapılmıştır. Şid­detli kış şartlarından donmuş 136 serçe laboratuvara getirilmiş. Bun­lardan 72’si canlanmış, 64’ü ölmüştür. 136 serçenin toplam boyları, gaga, baş, humerus, femur, baş genişliği, göğüs kemiği, omurga uzunluğu öl­çülüp tartılmıştır. İnceleme, hayatta kalan kuşlardaki değerlerin or­talamaya daha yakın olduğunu, ölenlerde ise bundan fazla saptığını gös­termiştir. Bu şekilde ekstrem ölçülere sahip serçelerin ölmesi, stabilize edici seleksiyona misal olarak verilir. 1.2- Kelebeklerde Endüstri Melenizmi Kelebeklerde endsütri melenizmi Şekil 1. Çevre kirliliği, koyu renkli formların artmasını sağlar. Avrupa ve özellikle İngiltere’de endüstri sahalarında 1850’li yıllarda görülen kelebek popülasyonlarındaki renk de­ğişikliği, “gözlenebilen ev­rime en iyi örnek” olarak kabul edilir1. Endüstri melenizmi (endüstri etkilerinden dolayı hasıl olan renk değişiklikleri)’ne misal olarak güve (Biston be­tu­la­ria) ele alınır. Beyaz olan bu formun üyesi, siyah nokta ve şeritlerle kaplıdır. Melanik veya koyu renkli olanları ise B. car­bo­naria formudur. Endüstri inkılabının, yani hava kirliliğinin ortaya çıkmasından önce, 1850’li yıllarda, İn­giltere’deki ağaç gövdeleri parlak renkliydi. Gündüzleri bu ağaçların gövdeleri üzerine güve bırakıldı. Normal veya açık renkli varyeteler böyle bir zemin üzerinde göze batmıyordu. Hâlbuki renkliler, kuşlar tarafından daha kolay görülmekteydi (Şekil 1). Ne­ticede bu renkli varyeteyi kuşlar daha büyük bir oranda toplayarak, böyle yüzeylerde bu varyetenin azalmasına sebep oldular. Ağaçların gövdesi, hava kirliliğinden dolayı gittikçe karardı ve nihayet 1895’te Manc­hester’ın yakın çevresinde yüzde 95 nispetinde renkli varyete (B. carbonaria) görüldü. Bu değişme, renkli formun siyahlaşmış ağaçların yüzeyinde fazla göze çarpmamasından kaynaklanıyordu. Beyaz renkli varyete ise, bu zeminde kolayca görülüyordu. Aslında bu yeni bir olay değildi. Bu­rada hava kirliliğinin meydana getirdiği değişme, daha önce fazla mik­tarda mevcut beyaz formun tabii düşmanlar tarafından görülme şansını artırdı. Neticede bu formda bir azalma, renkli olanlarda ise artma mey­dana geldi. Burada dikkati çeken husus, sözü edilen güvelerde, evrimle il­gili hiçbir değişmenin meydana gelmediğidir. Bu güveler aynı şekil ve yapılarıyla günümüzde mevcuttur2. 1.3- Bakterilerin Antibiyotiklere Dayanıklılığı Bazı mikroorganizmalarda antibiyotiklere karşı dayanıklılık mey­dana gelmesi sebebiyle, antibiyotiklerin etki derecesi büyük ölçüde azal­mıştır. Dayanıklı mikroorganizmalar labo­ra­tuvar kültürlerinde elde edi­lebilir. Litresinde 25 miligram Streptomisin bulunan besin ortamında Escherichia coli’nin gelişmesi durur. Bununla beraber, böyle bir besin ortamına milyonlarca bakteri ilave edilerek yetiştirilecek olursa, bun­lardan biri veya birkaçı yaşayıp çoğalmaya devam eder ve daha yüksek dozlardaki Streptomisine dahi dayanıklılık gösterir. Dene­ree’e göre E. coli’de Streptomisine dayanmayı sağlayan mu­tas­yon oranı on milyonda birdir. Bu­rada mutasyon, ortamda Streptomisi­nin bulunmasıyla teşvik edil­memiştir. Streptomisin burada ancak bir seçme unsurudur. 1.4- Böceklerin Bazı İlaçlara Dayanıklılığı Böcek öldürücü ilaçlardan birisi de DDT (Dichloro-Diphenyl­ Trichlorethone)’dir. Bu ilaç, çok çeşitli türden böcekleri, küçük dozlar hâlinde verildiği hâlde öldürebilmektedir. 1950’li yıllarda kara sineğe (Musca domestica) karşı DDT kullanıldı. Başlangıçta bunların yüzde 90’ının öldüğü tespit edildi. Geriye kalan canlılar üretilince üçüncü kuşakta DDT’­ye dayanıklı fertler elde edildi. Kara sinekten başka, birçok siv­risinek türü, hamam böcekleri, insan bitleri ve tahtakurularının DDT’ye dayanıklı olduğu bilinmektedir. DDT’ye dayanıklı olma, bak­terilerin Streptomisine karşı dayanıklılıklarına benzer bir şekilde, tek gen mutasyonu tarafından hasıl edilmiş olabilir. Ya da normal olarak popülasyonda bulunan çeşitli genlerin kombinasyonuyla ortaya çıkabilir. Hasıl olan dayanıklı tipler, az veya çok duyarlı genotiplerin bir karışımından ibarettir. Dolayısıyla, ilaçlara dayanma derecesi, kuşaktan ku­şağa büyük ölçüde değişebilir. Böcek veya sineklerin ilaca dayanması, ilaç dozuyla doğru orantılıdır. Burada doz miktarını tayin edecek olan, o organizmanın sahip olduğu tolerans derecesidir. Bu tolerans sınırı da o canlının genetik potansiyeline bağlıdır. Normalde bu gen potansiyelinin tayin ettiği sınır, mutasyon ve genetik kombinasyonlarla belli oranda ge­nişleyebilir. Ancak verilen ilaç dozlarında bu sınır da aşılacak olursa, o canlı türünün bütün fertleri ortadan kalkacaktır. Burada dikkati çeken bir başka husus da, herhangi bir ilaca maruz kalan bir organizmada hasıl olacak değişikliğin o canlının temel yapıları ve gen potansiyel sınırları içinde kalmış olmasıdır. 1.5- Suni Seleksiyon Suni seleksiyon ve yetiştirme vasıtasıyla ıslah edilmiş bitki ve hayvanlar, bazıları tarafından evrime delil olarak ileri sürülür. Suni seleksiyonun mekanizması, hiçbir değişmenin mümkün ol­madığı bir sınıra hızlı bir şekilde ulaşmayı sağlamaktır. Meselâ şeker pan­carının şeker muhtevasını artırmak üzere Fransa’da 1800 yıllarında de­nemelere başlandı ve yüzde 6 civarında bir verim sağlandı. 1878’de bu verim yüzde 17’ye çıkartıldı. Ancak bundan sonraki seleksiyonla şeker miktarı oranında bir artış sağlanamadı. Suni seleksiyon ve yetiştirmeyle meyve sineklerindeki göğüs kıllarının sayısını azaltma denendi. Yirminci nesle kadar, her nesilde ortalama kıl sayısı gittikçe azaldı. Yirminci nesilden sonra ortalama kıl sayısı sabit kaldı. Sınıra ulaşıldığından artık selek­siyonun bir etkisi olmuyordu3. Benzer denemeler, daha çok yumurta elde etmek için tavuklarda, daha fazla süt üretmek için ineklerde ve daha bol protein ihtiva etmesi için tahıllar üzerinde yapılmaktadır. Bütün bu ıslah çalışmalarında elde edilen belirli melezlerin hayat süreleri kısadır. Yani bunların dayanık­lılığı azdır. Islah edilmiş bitki ve hayvanlar, orijinalleri veya yabani tip­leriyle rekabet edemezler4. Bu deneyler, mümkün olan en kısa zamanda maksimum değişme (varyasyon)’nin, insan müdahalesiyle bile ula­şılabilen farklılığın son derece sınırlı olduğunu gösterir2. 2- Yeni Türlerin Teşekkülü ve İzolasyon Genel manasıyla, belirli bir genetik potansiyele sahip olan ve kendi aralarında üreyerek verimli döller hasıl edebilen fertlerin teşkil ettiği popülasyona “tür” adı verilir. Türün tarifi böyle olmakla beraber, bi­yologların kendi aralarında da ortak bir tür tanımı mevcut değildir. Tür­lerin meydana gelişi ve “tür” kavramı konusunda birbirinden ayrı beş görüş vardır. Her bir görüşün de kuvvetli savunucuları bulunmaktadır. Hatta bazen birbirine yakın özelliklerin tür karakteri olarak alınması, me­lezlemeler sonucunda ortak hususiyetlere sahip fertler hasıl etmektedir. Bu yapıdaki organizmaların farklı araştırıcılar tarafından değişik tür veya tür altı birimlere dâhil edildiği, özellikle sistematik botanik sahasında sıkça görülen bir husustur. Hayvanlar âleminde de, izolasyondan dolayı birbirinden ayrı kalan aynı türün fertleri, kendi içinde gen rekombi­­nas­yon­larıyla kısmen değişik formlar hâline gelmekte, bunlar da “yeni tür veya ırk” olarak adlandırılabilmektedir. Ekolojik, fiz­yolojik, coğrafik vs. gibi engellerden dolayı çiftleşebilen gruplar arasında, çiftleşme imkânının ortadan kalkması ve grupların karakter bakımından birbirlerinden uzaklaşması olayına “izo­lasyon” denir. Canlı toplulukları arasında melezleşmeyi önleyen her çeşit mekanizmaya da “izolasyon mekanizması” adı verilir. Bu mekanizmalar birkaç grup altında toplanabilir. 2.1- Coğrafik veya Uzaklık İzolasyonu Birbirinden çok uzak yerlerde yaşayan ve coğrafik bakımdan ara­larında engeller olan popülasyonların erkek ve dişileri bir araya ge­lemedikleri için her bir grup, ayrı bir bölgede kendi içinde üreyerek fark­lılaşabilir. 2.2- Ekolojik İzolasyon Aynı coğrafik bölgede, fakat değişik ortamlarda yaşayan or­ganizmalar arasında gen alış verişi genellikle olmaz. Meselâ Drosophila melanogaster insanların yakınında, D. quinaria ormanın rutubetli yer­lerinde ve D. palusturic bataklıklarda çürüyen maddeler üzerinde bu­lunur. Bunlar geliştikleri ortamın dışına nakledilirlerse ölürler. Bitki türlerinden bazıları da çok sınırlı ekolojik engellerle bir­birlerinden izole olmuşlardır. Bu sebepten herhangi bir şekilde ortaya çıkan ekolojik izolasyon sebebiyle popülasyonlar arasında çiftleşme olsa bile hibritlerin yaşama şansı azdır. 2.3- Mevsimlere Bağlı İzolasyon Bazı böcek fertlerinin erginliğe ulaşması değişik zamanlardadır. O yüzden bunların arasında bir melezleşme görülmez. Meselâ Melitaea ne­umoegeni kelebeği mart ayında, Melitaea wrightii kelebeği ise nisan-haziran aylarında uçtuğu için aralarında melezleşmeler olmaz. 2.4- Seksüel İzolasyon Erkek ve dişi fertlerin birbirlerini tanımalarında ve birbirleriyle eşleşmelerinde rol oynayan her çeşit mekanizma bu gruba dâhil edilir. Bunlar: 2.4.1- Kimyevi seksüel izolasyon mekanizmaları Kelebeklerin dişi fertleri, zaman zaman koku neşreder. Bu koku her türde ayrıdır. Bir kafes içine konulmuş, başka başka türlerden bir erkek ve bir dişi kelebek çiftleşemez. Fakat kafesin yanına, kafesteki er­keğin dişisi getirilirse, onun çıkardığı koku erkek kelebeği uyartır. Bu sa­yede iki ayrı tür arasında bir çaprazlama olur. 2.4.2- Görmeye bağlı izolasyon Özellikle kuşlarda ve memeli hayvanlarda görme organı eşlerin bir­birini tanımasında önemli rol oynar. Yurdumuzda yaşayan iki ateş bö­ceğinden biri uzun, diğeri kısa ışık çıkarır. Bir yerdeki erkek böcek, di­şisinin çıkardığı ışını fark ederek onu bulur. Kısrak ile merkebin melezleştirilmesinde gözlerin bağlanması, çaprazlaşmayı ko­laylaştırır. 2.4.3- Sese bağlı izolasyon Çekirgeler ve sivrisinekler gibi hayvanların farklı türleri, çıkardıkları seslerle birbirlerini tanımaktadırlar. 2.4.4- Davranışa bağlı izolasyon Bazı hayvanlar çiftleşmeden önce dans hareketleri yaparlar. Özellikle erkeklerin yaptığı bu hareketler, türler arasında farklıdır ve dişi bu hareketlere göre davranır. Bazı hayvanlarda dokunma, yuva yapma ve yu­vaya davet bakımından türler arasında farklılıklar vardır. 2.5- Gametik İzolasyon Üreme hücrelerinin birleşebilmeleri bazı etkilere bağlıdır. Erkek ve dişi üreme hücrelerinin her ikisi de birtakım salgılar çıkarırlar. Bu sal­gılar arasında hassas bir denge vardır. Böylece bir yumurta hücresi ile bir sperma tozunun döllenmesi sağlanır. Gerek üreme hücrelerinin ge­rekse uterustaki salgıların türler arasında değişiklik gösterdiği, dolayısıyla farklı türlere ait yumurta hücrelerinin döllenmediği bilinmektedir. 2.6- Melezlerin Yaşamayışı Türler arası melezler umumiyetle ergin fert hâline gelemez, ge­lişmenin bir devresinde ölür. Meselâ Drosophila simulans erkeği, D. melanogaster’in dişisiyle çaprazlanırsa, erkek yavrular gelişmeden ölür­ler. Dişiler de kısırdır. Bazı tür çaprazlamalarının melezleri büyür, fakat döllenebilecek yumurta veya dölleyebilecek sperm hasıl edemezler. Yani kısırdırlar. Katır buna misal teşkil eder. Prof.Dr. Adem Tatlı Kaynaklar: 1. Burton, M. and Burton, R eds. The In­ternational Wildlife Encyclopedi. Marshall Ca. Corp.New York. 1970, p.2706. 2. Gish, D.T. Evolution: The Fossils Say No! 1981. Terc. Â. Tatlı, Fosiller ve Evrim. Cihan Yayınları, İs­tanbul. 1984. 3. Tinkle,W.J. Heredity. Thomas Press.Houston. 1967, s.55. 4. Falconer, D.S. Introduction to Quantitative Ge­netics. Ronald Press. 1960, p.186

http://www.biyologlar.com/mikro-evolusyon-ve-yeni-turlerin-tesekkulu

İnsanlarda Mutasyon ve Doğal Seçme

İnsanlar daha basit canlı biçimlerinden, mutasyon ve cinsel karışımla evrimleştiler; tıpkı bakteri ve pervanelerde olduğu gibi. Şimdi bile işleyen olgunun bazı yönlerini görebiliriz İnsanlarda bazı mutasyonlar, bedende önemli bir işlevi olan bir proteinin neden olduğu bir hastalık biçiminde ortaya çıkabiliyor. Proteinin işlevim yerine başaramaması bir hastalık nedeni olabiliyor. Bugün bu nedenle oluştuğu bilinen bir sürü genetik hastalık var; her birinde değişik bir protein, çoğunlukla bir enzim iyi işlemiyor. Daha önce sözü geçen orak gözeli kansızlık (bölüm V) örnek gösterilebilir. Burada DNA’daki bir mutasyonel değişim, değişik hemoglobin moleküllerinin üretimine yol açıyor. Değişmiş hemoglobin molekülleri, içinde taşındıkları kırmızı kan hücrelerinin (alyuvarların) biçimini değiştirip hastalığa neden oluyorlar. Bu hastalık üzerine söyleyecek iyi şeyler pek yok. Ancak, Afrika’da sıtmanın yaygın olduğu yerlerde yaşayan orak gözeli kansızlık kurbanları, hastalıkları sayesinde sıtmaya karşı korunmuş durumdalar! Sıtmaya, alyuvarlara yerleşip hastalık yapan bir asalak neden olur. Bu asalaklar, orak biçimli hücrelerden hoşlanmazlar, onun yerine daha sağlıklı kurbanları yeğlerler. Orak gözeli kansızlık ve sıtma arasındaki bu ilişki, yine değişen organizma (bu örnekte insan) ve çevresi arasındaki ilişkinin belirgin bir örneğini gösteriyor. Orak gözeli kansızlık hastalarının evrimsel dezavantajları olsa da, bir sıtma ülkesinde sıtma yüzünden daha çok hasta olanlara göre avantajlı durumda sayılabilirler. Türlerin Çeşitliliği Nereye baksak bir canlı türünü, yaşamını sürdürebilmek için çok yoğun şekilde uğraşırken bulabiliriz. Bir avuç toprakta veya suda, her yükseklikte ve derinlikte, sıcak su kaynaklarında veya donmuş tundralarda, okyanusta veya havada, kupkuru çölde veya muson ormanlarında; evrim, akla gelebilecek (hatta gelemeyecek) her canlı türüne bir yer bulmuş görünür. Duyuların her biçimi, yemek, hareket, iletişim, sevmek, dövüşmek, korumak, üremek, bunların hepsi evrimin hizmetindedir. Ve bugün yeryüzünde gördüklerimiz daha önce yaşayıp tümüyle yok olmuş canlı yaratıkların çeşitliliğinin yalnızca ufacık bir bölümüdür. Hep bildiğimiz o koca dinozor iskeletleri, binlerce milyon yıl sürmüş doğum - yaşam - yenilme - yok olma çemberinde eriyip gitmiş türlerden bize kalan anıtlardır. Değişme ve doğal seçme bütün bu karmaşıklığı ve çeşitliliği açıklayabilir mi? Her şeyin nasıl geliştiği ayrıntılı olarak bilemeyiz, yalnızca prensip olarak değişme ve doğal seçme arasındaki bu karşılıklı etkileşimin durmadan genişleyen karmaşıklığa yol açabileceğini gördüğümüzü söyleyebiliriz. Organizmalara fazladan yaşamı sürdürebilme kapasitesi sağlayan değişmeler, yaşama şansını artırırlar. Yeterli zaman oldukça her şey denenecektir. Yalnız bir şeyden emin olabiliriz, iki veya üç milyar yıl önce yaşayıp geleceği görmeye çalışsaydık, herhalde olacakları önceden bilemezdik; kimse, insanları veya diğer canlı türlerini gözünün önüne getiremezdi. Neden? Çünkü, evrimde her adım rastlantıya dayanan bir olaydır, bu nedenle önceden bilinemez. İnsanlar dahil bütün canlı yaratıklar, son derece rastlantısal olayların ürünüdür. Denilebilir ki insanlar olarak bugün kendimizi tanıdığımız biçimimiz son derece ender bir rastlantıdır! Başka bir deyişle evrim, aynı koşullarla aynı yeryüzünde yemden başlasaydı insanların yeniden oluşmaları şansı, sonsuz küçüklükte olacaktı. Bu olgulara bağlı olarak ve aynı akıl yürütme temelinde, denebilir ki evrende bir yerlerde bize benzeyen yaratıkların varolması olasılığı çok küçüktür. Evrende yaşam olasılığı büyük ama bizimkine benzer bir yaşam olasılığı çok küçük. Değişme ve doğal seleksiyonun, insan varlığını açıklamak için “yeterli” olduğunu bitiriyoruz. Bilim her zaman yeterli ve basit açıklamaları sever.

http://www.biyologlar.com/insanlarda-mutasyon-ve-dogal-secme

İnsanlarda Mutasyon ve Doğal Seçme

İnsanlar daha basit canlı biçimlerinden, mutasyon ve cinsel karışımla evrimleştiler; tıpkı bakteri ve pervanelerde olduğu gibi. Şimdi bile işleyen olgunun bazı yönlerini görebiliriz İnsanlarda bazı mutasyonlar, bedende önemli bir işlevi olan bir proteinin neden olduğu bir hastalık biçiminde ortaya çıkabiliyor. Proteinin işlevim yerine başaramaması bir hastalık nedeni olabiliyor. Bugün bu nedenle oluştuğu bilinen bir sürü genetik hastalık var; her birinde değişik bir protein, çoğunlukla bir enzim iyi işlemiyor. Daha önce sözü geçen orak gözeli kansızlık (bölüm V) örnek gösterilebilir. Burada DNA’daki bir mutasyonel değişim, değişik hemoglobin moleküllerinin üretimine yol açıyor. Değişmiş hemoglobin molekülleri, içinde taşındıkları kırmızı kan hücrelerinin (alyuvarların) biçimini değiştirip hastalığa neden oluyorlar. Bu hastalık üzerine söyleyecek iyi şeyler pek yok. Ancak, Afrika’da sıtmanın yaygın olduğu yerlerde yaşayan orak gözeli kansızlık kurbanları, hastalıkları sayesinde sıtmaya karşı korunmuş durumdalar! Sıtmaya, alyuvarlara yerleşip hastalık yapan bir asalak neden olur. Bu asalaklar, orak biçimli hücrelerden hoşlanmazlar, onun yerine daha sağlıklı kurbanları yeğlerler. Orak gözeli kansızlık ve sıtma arasındaki bu ilişki, yine değişen organizma (bu örnekte insan) ve çevresi arasındaki ilişkinin belirgin bir örneğini gösteriyor. Orak gözeli kansızlık hastalarının evrimsel dezavantajları olsa da, bir sıtma ülkesinde sıtma yüzünden daha çok hasta olanlara göre avantajlı durumda sayılabilirler. Türlerin Çeşitliliği Nereye baksak bir canlı türünü, yaşamını sürdürebilmek için çok yoğun şekilde uğraşırken bulabiliriz. Bir avuç toprakta veya suda, her yükseklikte ve derinlikte, sıcak su kaynaklarında veya donmuş tundralarda, okyanusta veya havada, kupkuru çölde veya muson ormanlarında; evrim, akla gelebilecek (hatta gelemeyecek) her canlı türüne bir yer bulmuş görünür. Duyuların her biçimi, yemek, hareket, iletişim, sevmek, dövüşmek, korumak, üremek, bunların hepsi evrimin hizmetindedir. Ve bugün yeryüzünde gördüklerimiz daha önce yaşayıp tümüyle yok olmuş canlı yaratıkların çeşitliliğinin yalnızca ufacık bir bölümüdür. Hep bildiğimiz o koca dinozor iskeletleri, binlerce milyon yıl sürmüş doğum - yaşam - yenilme - yok olma çemberinde eriyip gitmiş türlerden bize kalan anıtlardır. Değişme ve doğal seçme bütün bu karmaşıklığı ve çeşitliliği açıklayabilir mi? Her şeyin nasıl geliştiği ayrıntılı olarak bilemeyiz, yalnızca prensip olarak değişme ve doğal seçme arasındaki bu karşılıklı etkileşimin durmadan genişleyen karmaşıklığa yol açabileceğini gördüğümüzü söyleyebiliriz. Organizmalara fazladan yaşamı sürdürebilme kapasitesi sağlayan değişmeler, yaşama şansını artırırlar. Yeterli zaman oldukça her şey denenecektir. Yalnız bir şeyden emin olabiliriz, iki veya üç milyar yıl önce yaşayıp geleceği görmeye çalışsaydık, herhalde olacakları önceden bilemezdik; kimse, insanları veya diğer canlı türlerini gözünün önüne getiremezdi. Neden? Çünkü, evrimde her adım rastlantıya dayanan bir olaydır, bu nedenle önceden bilinemez. İnsanlar dahil bütün canlı yaratıklar, son derece rastlantısal olayların ürünüdür. Denilebilir ki insanlar olarak bugün kendimizi tanıdığımız biçimimiz son derece ender bir rastlantıdır! Başka bir deyişle evrim, aynı koşullarla aynı yeryüzünde yemden başlasaydı insanların yeniden oluşmaları şansı, sonsuz küçüklükte olacaktı. Bu olgulara bağlı olarak ve aynı akıl yürütme temelinde, denebilir ki evrende bir yerlerde bize benzeyen yaratıkların varolması olasılığı çok küçüktür. Evrende yaşam olasılığı büyük ama bizimkine benzer bir yaşam olasılığı çok küçük. Değişme ve doğal seleksiyonun, insan varlığını açıklamak için “yeterli” olduğunu bitiriyoruz. Bilim her zaman yeterli ve basit açıklamaları sever.

http://www.biyologlar.com/insanlarda-mutasyon-ve-dogal-secme-1

İnfeksiyonun Mekanizması

Doğada çok yaygın olarak bulunan mikroorganizmalardan ancak çok az bir bölümü insan ve hayvanlar için hastalık yapıcı niteliktedirler (patojenik mikroorganizmalar). Geri kalan büyük bir bölümü ise infeksiyon veya hastalık oluşturamamaktadırlar (apatojenik mikroorganizmalar). Ancak, genellikle hastalık oluşturmadığı bilinen bazı etkenler de, fazla stres nedeniyle konakçının direncinin kırıldığı hallerde veya bazı özel durumlarda, (immun yetmezlik hastalıklarında, immun supresif bireylerde, gizli infeksiyona sahip olanlarda, vs) vücutta ürüyerek ve yayılarak infeksiyonlara ve hastalıklara yol açabilmektedirler (fakültatif patojenler veya oportünist mikroplar). Bunları, yutak, larinks, sindirim, solunum ve ürogenital sistem de, deri ve mukozalarda bulunan mikroorganizmalar örnek olarak gösterilebilir. Bu etkenler, aynı zamanda, bu sistemlerin ve bölgelerin mikroflorasını da oluşturmaktadırlar. Bunların aksine, bazı mikropların patojenitesi (hastalık yapma yeteneği) pasajlarla, mutasyonlarla, doğal seleksiyonlarla veya özel işlemlerle (biyoteknolojik yöntemlerle) azaltılabilmekte ve değiştirilebilmektedir (attenüasyon). İnfeksiyonlar, genellikle, konakçı ile patojenik mikroorganizmaların (patojenler) karşılıklı interaksiyonu sonu ortaya çıkarlar. Eğer bir vücuda patojenik bir mikroorganizma girmiş, lokalize olmuş ve üremişse, o bireyde infeksiyon var demektir. Ancak, bu canlıda her zaman, genel veya özel klinik belirtiler gözlemlenmeyebilir. Eğer, klinik semptomlar ortaya çıkmışsa, o zaman infeksiyona bağlı hastalık meydana gelmiş olur (infeksiyon hastalığı). Mikroorganizmalardan ileri gelen hastalıklara, aynı zamanda, infeksiyöz hastalıklar adı da verilmektedir. Vücudun dış veya iç yüzeyleriyle temasa gelen patojenik etkenler, kendilerinde bulunan çeşitli adhesyon molekülleri ile konakçı hücre yüzeylerinde ki özel reseptörlere (glikoprotein, lipoprotein, glikolipid, vs.) bağlanırlar. Mikroplar, ya sadece yüzeylerde yerleşerek bozukluklar meydana getirebilecekleri gibi (lokalize infeksiyonlar), yüzeylerden daha derinlere, buralardan da kan veya lenf yolu ile bütün vücuda (veya afinitesi olan doku veya organlara) yayılabilir ve tehlikeli infeksiyonlara yol açabilirler (sistemik veya generalize infeksiyonlar). Bazen infeksiyon bir organa (barsak, akciğer, beyin, vs) yerleşmiş de olabilir. Patojenik bir ajan vücuda girdikten hastalık belirtilerinin ortaya çıkıncaya kadar geçen süre (inkubasyon periodu, kuluçka süresi), bazen, çok kısa (birkaç gün), bazen de 1-2 hafta veya daha uzun (aylar, yıllar) olabilir. Bu durum, giren mikroorganizmanın virulensi, miktarı, giriş yolu, yayılış tarzı, konacının duyarlılığı ile çevre koşulları yakından ilişkilidir. Mikroorganizma çok virulent ve yeterli miktarda da vücuda girerse, duyarlı konakcıda inkubasyon süresi kısa olabilir ve hastalık belirtileri (özellikle, genel belirtiler) bir kaç gün içinde ortaya çıkabilir. Böyle hastalıklar, aynı zamanda, kısa seyirli olur (3-6 gün) ve canlının hayatını tehlikeye koyabilir (perakut infeksiyonlar). Perakut seyirli olgulara, genellikle, septisemik infeksiyonlar hallerinde, mikroorganizmaların kana geçmesi, kanda üremesi ve kan yolu ile bütün vücuda yayılması sonunda rastlanılır. Mikroorganizmaların zayıf virulensli ve aynı zamanda az sayıda ve vücudun direnci de orta derecede olduğu durumlarda inkubasyon periodu uzun olduğu gibi, meydana gelen infeksiyon da kronik bir seyir izleyebilir (kronik infeksiyonlar). Perakut ve kronik seyirli infeksiyonlar arasında akut ve subakut seyirli olgulara da rastlanabilir. Perakut seyirli infeksiyonlar, çok kısa süre içinde geliştiklerinden ve aynı zamanda yine kısa sürede sonlandığından, spesifik klinik belirtilerin ortaya çıkması için yeterli bir zamana sahip değildirler. Ancak, genel (belirtiler) arazlar (durgunluk, iştahsızlık, ateş, baş ağrısı, titreme, terleme, bazen ishal vs) görülebilir. Bunlar da hastalığı çoğu zaman tam belirleyemediği için teşhis koymak da oldukça zordur. Bu dönem, aynı zamanda, immun sistemin uyarılması için de yetersiz olduğundan spesifik antikorlar da ya hiç sen¤¤¤lenemez veya oluşsalar da, çoğu zaman, kullanılan serolojik tekniklerle ortaya konulamazlar. Vücutta bir infeksiyonun oluşabilmesinde, mikroorganizmaların virulensleri yanı sıra, belli bir miktardan aşağı olmayan dozda girmesi de gereklidir (minimal infektif doz, MİD). Bu doz, aynı zamanda, %100 infeksiyon oluşturabilecek en az miktarı da ifade eder. Eğer ölümler oluşuyorsa, minimal letal doz (MLD) olarak tanımlanır. Mikroorganizmalar minimal infektif veya minimal letal dozun altında girerlerse infeksiyonlar veya ölümler %100 olarak gerçekleşemez. Bazen, bir hastalık ajanı tarafından başlatılan infeksiyona, sonradan diğer mikroorganizma (lar) da katılabilirler. Böyle durumlarda, hastalığın klinik seyri, semptomlar, prognoz, teşhis ve sağaltımı da değişebilir (sekonder infeksiyonlar). Böyle durumlarda, ikinci etken (sekonder ajan) hakim duruma gelebilir, esas infeksiyonu başlatan primer etken baskılanabilir ve izolasyonu çok zor veya imkansız bir hal alır. Eğer, infeksiyon ilerlemeye devam ederse hayatı tehlikeye sokacak bir sona ulaşabilir. Kesin teşhis de yapılamadığı için, uygun bir sağaltım kürü uygulanamaz. Bazen de infeksiyonun başlaması için bir tür mikroorganizma yeterli olamamakta, birden fazla diğer etkenlerin işbirliği ve sinerjik etkisiyle infeksiyon oluşturulabilmektedir (koinfeksiyon, ortak infeksiyon). İnfeksiyonun bu iki türü, miks infeksiyonlar olarak tanımlanırlar. Koinfeksiyonlar da, aynen sekonder infeksiyonlarda olduğu gibi, bir çok yönü ile teşhiste zorluklar yaratırlar. İnfeksiyonların hepsi, mikroorganizmaların bizzat kendileri tarafından meydana getirilmezler. Toksijenik özellikte olanların salgıladıkları ekzotoksinler ve Gram negatiflerinin endotoksinleri de toksemik infeksiyonlara (toksemi, intoksikasyonlar) yol açarlar ve hatta ölümlere de neden olurlar. Potent ekzotoksinler, ya sporlu bakteriler (C. botulinum, C. tetani, B. anthracis, vs) veya sporsuz bakteriler (C. diphtheriae, stafilokok, vs) ile bazı mantarlar (A. flavus, vs) tarafından sen¤¤¤lenirler. bakteri toksinleri çok iyi antijeniteye sahip olmalarına karşın mikotoksinlerin antikor sen¤¤¤ini uyarma etkinlikleri zayıftır. Bazı infeksiyonlarda, klinik belirtiler ve ortaya çıkan hastalıklar tespit edilemeyebilir görülmeyebilir (subklinik infeksiyonlar, gizli infeksiyonlar). Bazı viral infeksiyonlarda, virus hücrelerde üremelerine ve dışarı çıkmalarına karşın, hücrelerde dejenerasyonlar (CPE, cytopathic effect) oluşturmazlar. Hücreler hem virus üretmelerine ve hücreler de üremelerine devam ederler (persistent infeksiyonlar). Böyle durumlarda klinik belirtiler çok zayıf veya belli-belirsizdir. Bazı durumlarda da virus hücrenin çekirdeği ile birleşir ve onun bir devamı haline gelir, onunla birlikte replike olarak kardeş hücrelere transfer edilir (latent infeksiyon). Böyle infeksiyonlarda da semptomlar meydana gelmez. Bir çok, bakteriyel ve viral kronik infeksiyonlarda da klinik arazlar gözle görülemez ve çoğu zaman da gözden kaçabilir. Bunlarda da klinik belirtiler hastalığı tanımlayacak derecede değildir. İnfeksiyon ajanlarının bir kısmı, vücutta, bazı doku ve/veya organlara karşı özel bir afinitesi bulunmaktadır. Beyin, akciğer, karaciğer, barsaklar, deri, kan dokusu, vs. en fazla hedef teşkil eden organları oluşturmaktadırlar. Örn, kuduz ve menenjitte beyin;kolera ve stafilokokkal enterotoksinlerde barsaklar; S. pneumonia ve K. pneumonia da akciğerler ve N. gonorrhoeae ve bazı mycoplasmalar da da ürogenital sistem hedef organlar arasındadır. İnfeksiyonların ve/veya hastalıkların meydana gelebilmesi için başlıca 3 önemli faktörün işbirliğine gereksinim bulunmaktadır. 1) Mikroorganizmalara ait faktörler 2) Konakçıya ait faktörler 3) Çevresel faktörler 2. Mikroorganizmalara Ait Faktörler İnfeksiyonların oluşmasında mikroorganizmalara ait olan faktörler oldukça önemlidirler. Bu faktörlerden bir veya birkaçı bir arada etkilediklerinde infeksiyonun ilk adımı atılmış veya başlangıcı hazırlanmış olur. Bunlar hakkında aşağıda kısa ve özlü bilgiler verilmektedir. 2.01. Virulens Faktörleri Patojenik mikroorganizmaların (infeksiyon veya hastalık yapma yeteneğine sahip ajanlar, patojenler), insan ve hayvanlarda hastalık yapma şiddetleri, dereceleri veya güçleri oldukça değişiklik göstermektedir (virulens). Duyarlı bireylerde, aynı patojenik etken, bazılarında zayıf ve diğerlerinde de orta veya tehlikeli infeksiyonlara yol açabilir. Bu durum konakçının kondisyon ve konstitüsyonuna bağlı olduğu kadar, mikroorganizmaların virulensi ile de yakından ilişkilidir. Virulens, bakterilerde bir çok faktör tarafından tayin edilmekte ve desteklenmektedir (infektivite+invaziflik+patojenite). Bazı mikroorganizmalar, gerek in vitro ve gerekse in vivo olarak üretildiklerinde birçok türde toksin ve toksik maddeler sen¤¤¤ler. Bunların konakçıyı hastalandırmada etkinlikleri oldukça fazladır. Bu substansların büyük bir bölümü ekstrasellüler bir karakter gösterir. Diğer bir ifade ile, bunlar bakteri hücresinden dışarı çıkarlar (ekzotoksinler). Diğer bir bölümü de yapısal bir özellik taşır ve ancak hücreler eridiklerinde ortama geçerler (endotoksinler). Toksin sen¤¤¤leme yeteneği toksijenite olarak tanımlanmaktadır. Bunlar, hep birlikte etkenlerin patojenik potansiyelini (mikropların hastalık yapma kabiliyetlerini, patojenite) oluştururlar. Etkenlerin vücuda girdikten sonra bir hastalık odağı oluşturabilme yeteneği de infektivitelerini ortaya koyar. Eğer, etken bitişik dokulara veya vücuda yayılma özelliği de (invazyon kabiliyeti) gösteriyorsa infeksiyonlar daha kısa sürede gelişir ve ortaya çıkarlar. 1) Ekzotoksinler: Bu tür toksinler, protein karakterinde, genellikle, ısıya duyarlı ve eriyebilir substanslar olup toksijenik mikroorganizmalar tarafından sen¤¤¤lenirler. Ekzotoksinler, in vivo ve in vitro koşullarda salgılanabilirler. Ekzotoksin sen¤¤¤leyebilen bir çok aerobik, anaerobik, sporlu veya sporsuz bakteriler ve mantarlar bulunmaktadır. B. anthracis, E. coli, C. diphtheriae, S. dysenteriae, S. aureus, V. cholerae, C. botulinum, C. tetani, C. perfringens, A. flavus vs. bunlardan bazılarıdır. Ekzotoksinler ve endotoksinler canlılarda toksemik infeksiyonlara (intoksikasyon, toksemi) neden olurlar. Toksinler, miktarlarına ve etkinliklerine göre canlılarda sadece infeksiyonlara değil aynı zamanda ölümlere de yol açabilirler. Şimdiye dek en etkili bakteriyel toksinler arasında C. botulinum ’un ekzotoksini bildirilmiştir. C. botulinum A ’nın fare için 1 MLD’u (minimum letal doz) 2. 5x10-5 mcg (pürifiye toksin); C. tetani ’nin toksini fare için 1 MLD’u 4x10-5 mcg; difteri toksini kobay için 1 MLD’u 6x10-2 mcg ve S. aureus ’un alfa toksininin tavşan için 1 MLD’u 5 mcg kadar olduğu belirtilmiştir. Ekzotoksinlerin bazı özellikleri kısaca şöyledir: a) Ekzotoksinler, bazı mikroorganizmalarda (B. anthracis, C. tetani) plasmidler; C. diphtheriae ve C. botulinum ’da bakteriyofaj (profaj) ve bazılarında da genomik DNA (kromozom) tarafından spesifiye edilirler. Eğer plasmid veya fajlar bakterilerden çıkarlarsa veya çıkarılırsa, mikroorganizmalar atoksijenik veya apatojenik hale dönüşürler. b) Ekzotoksinler, protein karakterinde olup genellikle ısıya (60-80°C) duyarlıdırlar (termolabil, TL). Buna karşın, S. aureus ’un ve E. coli ‘nin enterotoksinleri, bu derecelerin üstündeki ısıya (100° C) direnç gösterirler (termostabil, TS). c) Ekzotoksinlerin çok az miktarları bile, duyarlı konakcıda hastalık yapıcı güce sahiptirler. Belli bir inkubasyon süresinden sonra, duyarlı deneme hayvanlarında, toksinin etki mekanizmasına göre, spesifik hastalık belirtileri ile karakterize olan intoksikasyonlar meydana gelir. d) Ekzotosinler, aynı zamanda, immunojeniktirler. Vücutta spesifik antikor sen¤¤¤ini uyarırlar (antitoksik antikorlar, antitoksinler). Bu antikorlar in vivo veya in vitro koşullarda toksini nötralize ederek hastalık yapma kabiliyetini giderirler. e) Bazı fiziksel (ısı) ve kimyasal maddeler (formaldehit, iodine, vs) toksini inaktive ederek hastalık oluşturma yeteneğini ortadan kaldırırlar ve toksoid hale gelmesine neden olurlar. Toksoidlerin, hastalık oluşturma güçleri olmamasına karşın, canlılara verildiklerinde antikor sen¤¤¤ini uyarabilirler. Bu nedenle de immunojeniteleri bulunmaktadır ve aşı olarak kullanılırlar. Ekzotoksinler, vücutta etkiledikleri doku ve/veya organlara göre de birkaç kategoriye ayrılmaktadırlar. Nörotoksinler (C. botulinum, C. tetani, S. aureus), Enterotoksinler (S.aureus, E. coli, V. cholerae, S. dysenteriae, C. perfringens, Klebsiella sp, vs) ve Sitotoksinler (bir çok mikroorganizma tarafından sen¤¤¤lenen, hemolizin, leukosidin, dermonekrotoksin, hepatotoksin, vs) gibi. Ancak, bir mikroorganizma birden fazla türde toksin sen¤¤¤lediği gibi, bir toksin birkaç doku veya organa da etkileyebilmektedir. Bu nedenle, bu temel sınıflama zamanla ve gerekli durumlarda değişebilmektedir. Ekzotoksinler birbirlerinden ayrı karakterde ve etkinlikte olmasına karşın bazıları yapı bakımından benzerlik gösterirler. Bu benzerlik, genellikle, “A-B modeli“ olarak tanımlanmaktadır. Bu model aynı zamanda strüktürel dimerik model olarak ta bilinmektedir. Buna göre, bazı toksinler iki alt üniteden oluşmaktadırlar. Bunlardan biri, enzimatik bir özelliğe sahip ve konakçı hücrelerinde toksik etki meydana getiren A fragmenti ve diğeri de, toksinin konakçı hücre yüzeyindeki spesifik reseptörlere bağlanmasını sağlayan B fragmentidir. İzole edilen A alt ünitenin toksik etkisi olmasına karşın hücrelere bağlanma yeteneği bulunmamaktadır. B alt ünitesi ise, hücrelere bağlanabilir, ancak nontoksiktir ve biyolojik olarak inaktiftir. Toksin molekülünün hücre içine girmesinde başlıca iki mekanizma önerilmektedir. Bunlardan biri, toksinin B alt ünitesi, hücre yüzeyindeki spesifik reseptörlere bağlanır. Hücre yüzeyinde bir erime meydana gelerek oluşan spesifik kanallardan, A fragmenti içeri girerek sitoplasmaya ulaşır. B fragmenti ise dışarıda kalır. Diğer görüş ise, toksinin B alt ünitesi hücreye bağlandıktan sonra tüm molekül (A ve B fragmentleri) endositozis ile internalize edilir. Bu tarz giriş bir bakıma pinositozise de benzemektedir. Bu ikinci mekanizmada, tüm molekül vesiküller içinde toplanır ve sonra, B alt ünitesi, A’dan ayrılarak, hücre yüzeyine çıkarılır. A alt ünitesi ise sitoplasmaya girer ve buradan hedef bölgeye giderek etkinliğini gösterir. Her iki mekanizma ile de olsa, önemli olan A fraksiyonunun sitoplasmaya ulaşmasıdır. Burada toksinler moleküler düzeyde başlıca 3 tür etki gösterirler. 1) Hücrelerde protein sen¤¤¤inin inhibisyonu, 2) Sinir snaps fonksiyonunun bozulması, 3) Sitoplasmik membranın parçalanması ve membran transport sisteminin bozulması. Aşağıda bazı önemli A-B modeli, ekzotoksinler ve etki mekanizmaları hakkında kısa özlü bilgiler verilmektedir. Difteri toksini: Bu potent ekzotoksin (MA:62000 A ve 38000 B ), C. diphtheriae ’de bulunan profaj (beta fajı) tarafından spesifiye edilir. Toksin (A-B modeli), hücre içine girdikten sonra A fragmenti hedef bölge olan ribosomlara ve özellikle, zincir uzamasında önemli fonksiyona sahip olan EF2 (elongation factor 2) ile bağlanarak polipeptid zincirinin uzamasını önler ve böylece protein sen¤¤¤ine mani olur. Difteri toksinine karşı oluşan antitoksinler toksini nötralize ederek etkinliğini ortadan kaldırabilir. Eğer hücrelere bağlanma meydana gelmişse nötralizasyon meydana gelememektedir. Toksinin B fraksiyonu hücre yüzeyindeki gangliosid Gml’e bağlanmadan önce antitoksin verilirse, bu alt ünite nötralize edilebilir ve böylece toksinin bağlanması önlenir. Sağaltımda da bu durum dikkate alınarak, mümkün olduğunca erken antitoksik serum verilmesine gayret edilir. Botulinum toksini: C. botulinum tipleri tarafından 7 ayrı tarzda etkinliğe sahip ve hepsinin de konakçı spesifitesi olan ekzotoksinler sen¤¤¤lenir. Bunlardan A, B, E ve F toksinlerine insanlar, C ve D’ye de sığırlar duyarlıdırlar. Bunlardan, C. botulinum C toksini, bakteriyofaj (profaj) tarafından spesifiye edilir. Bu toksinlerin hepsi değişik şiddette paraliz oluştururlar. Toksin, sinirlerle kasların birleştiği bölgelerde, sinirlerden gelen sinyallerin kaslara ulaştıran, kasların kontraksiyonlarında çok önemli rolleri bulunan ve sinir hücrelerince sen¤¤¤lenen asetil kolinin üretimini engellerler. Böylece, sinyaller kaslara ulaşamayınca gerekli reaksiyonları ve kontraksiyonları yapamazlar ve paraliz meydana gelir. Toksin daha ziyade, nöromuskuler bölgeye yakın olan aksonlara bağlanarak bu bölgedeki hücrelerde asetil kolin sen¤¤¤ini önler. Oluşan paraliz göğüs kasları ve diyaframa kadar uzanırsa solunum yetersizliği sonu ölümler meydana gelir. Botulinum ekzotoksini A ve B modeline uyar. Tetanoz toksini: Vücut yüzeyinde bulunan derin kontamine ve içinde yabancı cisim bulunan yaralarda anaerobik koşullarda üreyen C. tetani tarafından sen¤¤¤lenen ekzotoksin bir plasmid tarafından spesifiye edilir. Toksinin başlıca iki etkili komponenti bulunmaktadır. Bunlardan biri sinirlere tesir ederek spasm meydana getirir (tetanospasmin). Diğeri ise alyuvarları parçalayan tetanolizindir. Yaralarda üreyen C. tetani ’nin sen¤¤¤lediği ekzotoksin beyne ulaşınca, hücrelerde, bir amino asit olan glycine sen¤¤¤ine mani olur. Bu durum, vücutta birbirlerine zıt fonksiyonda olan kasların aynı anda kontraksiyonlarına yol açar. Böylece tetanoz spazmları meydana gelir. Bu kasılmalar o kadar şiddetli olur ki kaslar yırtılabilir ve bazen de kemikler kırılabilir. Kas kontraksiyonlarının kontrol edilememesi solunum bozukluklarına da yol açar. Sinire etkileyen toksin, tek bir polipeptid molekül olup 150000 molekül ağırlığına sahiptir. İlk sen¤¤¤lendiğinde inaktif olan molekül, proteolitik enzimlerle iki fraksiyona ayrılır (biri, H zinciri, MA; 100000, ve diğeri L zinciri, MA 50000). Bu iki fraksiyon bir veya iki disulfid bağla birleşmişlerdir. Toksin A-B modeline uyar. Kolera toksini: V. cholerae tarafından sen¤¤¤lenen bu enterotoksinin A fraksiyonu tek molekül olmasına karşın, B fraksiyonu ise 5 molekül halindedir. Toksinin B komponenti barsak epitel hücrelerinin yüzeyindeki gangliosid Gml ile bağlandıktan sonra, A alt bölümü sitoplasmaya girer ve burada ayrışarak A1 formuna dönüşür. Bu fraksiyon hücrelerde adenylate cyclase enzimini aktivitesini kontrol eden regulatör proteinin fonksiyonunu bozarak etkisiz hale getirir ve adenylate cyclase devamlı aktivite gösterir. Fazla sen¤¤¤lenen bu madde, ATP’nin fazla miktarda cyclic AMP (c AMP) haline dönüşmesine neden olur. Bu madde (cAMP) de, barsak epitel hücrelerinden fazla miktarda sıvı ve elektrolitin lumene geçmesine yol açar. Sıvının önemli bir bölümü kandan geldiği için, sıvı ile birlikte bikarbonatın kandan dışarı çıkmasına ve kanın pH’sının düşmesine ve buna bağlı olarak ta asidozun şekillenmesine yol açar. Bu durum ölümlere neden olabilir. Ayrıca, kanın yoğunluğu artar ve dolaşım bozukluğu meydana gelir. Hipovolemik şok ve dolaşım bozukluğu nedeniyle hastanın hayatı tehlikeye girer. Toksin A-B modeline uyar. Anthraks toksini: İnsan ve hayvanlarda hastalık oluşturan ve B. anthracis tarafından sen¤¤¤lenen ekzotoksin, plasmid orijinlidir. Toksin protein karakterinde ve zayıf antijenik olup başlıca 3 kısımdan oluşmaktadır (protektif antijen (PA), ödem faktörü (EF) ve letal faktör (LF). Bu üç toksin geni, pX01 plasmidi tarafından kodlanır. Bunlardan, PA 735 amino asit, LF 776 aa ve EF ise 767 aa 'ten oluşmaktadır. Toksin, kan damarlarının permeabilitesini bozarak hemorajilere neden olur. Bu 3 fraksiyon tek başına tam etkili olmayıp en azından iki tanesi (PA + LF) birlikte letal etki gösterir. Toksin, A ve B modeline uyar. B.anthracis 'te bulunan ikinci bir plasmid, (pX02, 60 MDa) kapsül formasyonunun kodlarına sahiptir. 2) Süperantijenler: Süperantijenler, şimdiye kadar tanımlanan immunojenlerden çok daha az yoğunlukta bile (pikomolar düzeyde) T hücrelerini uyarabilme yeteneğine sahip T hücre mitojenleridir. Stafilokok, streptokok, P. aeruginosa ve M. arthritis tarafından sen¤¤¤lenen bazı ekzotoksinler bu grup substanslar içinde kabul edilmektedirler. Bu antijenlerin (süper antijenler), diğer antijenlerden olan önemli farkları, APC (antijen sunan hücreler) tarafından işlenmeden, MHC II molekülü ile birlikte APC 'lerin yüzeylerine çıkarılır ve buradan T hücrelerine (T4 veya T8) sunulur. T hücrelerinin yüzeylerinde bulunan TCR (T hücre reseptörünün beta zincirinin variable bölgesi (VB ) ile direkt bağlantı kurarak birleşirler. Böylece, T4 hücreleri çok kuvvetli olarak uyarılır ve aynı zamanda çeşitli sitokin sen¤¤¤lemeye başlarlar. Süperantijenler orijinlerine göre başlıca 4 kategoriye ayrılmaktadırlar. Bunlar hakkında gerekli bilgiler “Mikrobial antijenler" bölümünde verilmiştir. 3) Endotoksinler: Endotoksinler, Gram negatif bakterilerinin hücre duvarının (dış membranının) Lipopolisakkarid (LPS) karakterindeki yapısal bir komponentidir. LPS, başlıca 3 kısımdan oluşmaktadır.Bunlardan biri, lipid porsiyonu (lipid A) toksik bir karakter taşır. Buna, merkez polisakkaridleri ile O spesifik karbonhidratlar (0 antijeni) bağlanmıştır. LPS, yapısal bir özellik taşıdığından ekzotoksinler gibi dışarı salgılanamazlar. Ancak, bunlar bakteriler lize oldukları zaman ortama geçerler. LPS'ler endotoksin olarak ta bilinirler. Lipid A'nın aktivitesinde, komplementin alternatif yoldan aktivasyonunun ve sitokin sen¤¤¤inin uyarılmasının rolü oldukça fazladır. Endotoksinlerin bazı özellikleri aşağıda kısaca belirtilmiştir. a) Deneme hayvanlarında toksik etki (letal etki) meydana getirebilmeleri için yüksek dozlarda (ekzotoksinlere oranla) verilmesi gerekir. b) Termostabil bir özelliktedirler ve antijeniteleri de zayıftır. c) Vücuda fazla miktarda verildiğinde, nonspesifik klinik belirtiler meydana getirirler (ateş, septik şok, zafiyet, diare, kan koagulasyonu, intestinal hemorajiler, yangısal reaksiyonlar ve fibrinolizis). d) Endotoksinlerin hücre veya dokulara karşı spesifik afiniteleri zayıftır. e) Toksoid hale dönüştürülemezler. f) Endotoksinler, lipopolisakkarid karakterindedirler. g) Vücuda girdiklerinde belli bir inkubasyon süresine sahip değildirler. Gram negatif mikroorganizmaların hepsi aynı kimyasal yapıda LPS oluşturamazlar. Aralarında farklar bulunmaktadır. Örn, bazılarında 0 spesifik karbonhidratlar kısa ve aynı zamanda değişik yapıda bulunur. Bazılarında da (spriroketalarda) dış membranında, LPS yanı sıra lipoproteinde vardır. Endotoksinlerin vücutta oluşturdukları bazı önemli bozukluklar şöyledir. Ateş (pirojenite): Vücutta, endotoksinlerin etkisi ile kan leukositlerinden (özellikle, makrofajlardan) sen¤¤¤lenen ve salgılanan endojenik pirojenler (Örn, İL-1, İL-6, TNF, vs), vücut ısısını kontrol eden beyin hipotalamusuna etkilemesi ve uyarması sonu ateş yükselmesi meydana gelir. Septik şok: Septik şok, vücutta organlarda meydana gelen fonksiyonel bozukluklarla karakterize olan kompleks bir olgudur. Eğer, Gram negatif bakteriler fazla miktarda kanda bulunursa veya damar içi endotoksinler şırınga edilirse tehlikeli septik şok oluşabilir (kan basıncı düşer, nabız zayıflar, solunumda azalma, yüksek dozlar kan dolaşımında bozukluklar, kollaps ve ölümlere yol açar). Kanda değişiklikler: Endotoksinler deneme hayvanlarına verilince, geçici bir süre için kan leukositlerinde azalma (leukopenia) ve sonra artmalar meydana gelir. Endotoksinler trombositleri zedeleyerek intravasküler kan pıhtılaşmasına yol açarlar. Ayrıca, endotoksinler damar permeabilitesini de artırarak hemorajilere sebep olurlar. Endotoksinler, kanda inaktif bir durumda bulunan Hageman faktörü-XII (kan pıhtılaşma faktörü-XII)nü de stimule ederler. LPS'ler leukositleri ve makrofajları uyararak İL-1, İL-6, İL-8, TNF-alfa, İFN, vs gibi sitokinlerin sen¤¤¤lerine de yol açarlar. 2.02. Diğer Virulens Faktörleri Bu başlık altında toplanan virulens faktörleri de, genellikle, ekstrasellüler niteliktedirler. Bunlar mikroorganizmaların yayılma kabiliyetlerine (invazif özellik) ve hastalık oluşturmalarına yardımcı olurlar. Ekzotoksinler kadar potent olmamakla beraber bazıları oldukça önemli ve ekindirler. Çoğu, enzim niteliğindedir. Bu faktörlerden önemli bazıları aşağıda bildirilmiştir. Hemolizinler: Bir çok Gram pozitif ve negatif mikroorganizma tarafından sen¤¤¤lenen bu toksik substansların alyuvarları parçalama özelliği bulunmaktadır. Hemolizinler alyuvarların membranında zedelenmeler yaparak hemoglobinin dışarı çıkmasına yol açarlar. Protein karakterinde, termolabil ve antijenik bir özellik gösteren ekstrasellüler streptokokkal hemolizinler oksijene olan duyarlılıklarına göre iki kısma ayrılmaktadırlar. Bunlardan Streptolizin O (SLO), oksijene karşı duyarlıdır ve okside olarak tahrip olur. Bu nedenle de anaerobik koşullarda üretilen S. pyogenes suşlarında koloni etrafında beta-hemoliz oluştururlar. Diğeri ise, Streptolizin S (SLS), oksijenden etkilenmez ve aerobik koşullarda üreyen S. pyogenes kolonilerinin etrafında beta-hemoliz alanı görülebilir. SLS, aynı zamanda hücrelere bağımlı durumdadır ve lökosidin etkisine de sahiptir. Eğer mikroorganizma fagosite edilirse, makrofajları veya PNL'leri öldürebilir. Hemolizin oluşturma yeteneği pasajlarla azalır ve kaybolabilir. Hemolizinler protein karakterinde olduklarından da antijeniktirler. S. pyogenes dışında bir çok Gram pozitif streptokok, stafilokok, klostridium ve Gram negatif (E. coli, P. aeruginosa, vs) bakteriler, kanlı agar üzerinde koloni etrafında alfa veya beta hemoliz alanları oluşturan koloniler meydana getirirler. Mikroorganizmaların hemolitik aktiviteleri, kullanılan kan türüne, agarın kalınlığına, ve aynı zamanda kültür koşullarına göre değişebilir. Bazıları, alfa hemoliz (koloni etrafında tam açılma yok, yeşilimsi görünüm) bir kısmı ise tam hemoliz (beta hemoliz) oluşturabilirler. Hyaluronidase (yayılma faktörü): Bazı mikroorganizmalar (streptokok, stafilokok, C. perfringens, vs) tarafından sen¤¤¤lenen bu enzim, bağdokuda bulunan ve sement vazifesi gören hyaluronik asidi hidrolize ederek ayrıştırır ve mikroorganizmaların dokularda kolayca yayılmasını sağlar. Bu enzim, indüklenebilen bir özellik taşıdığından, ancak ortamda hyaluronik asit varsa sen¤¤¤lenir. Streptokoklarda bulunan kapsülün bileşiminde de hyaluronik asit bulunmaktadır. Hyaluronik asit mukopolisakkarid yapısında olup antijenik bir özelliğe sahiptir. Streptokinase (fibrinolizin): Bu substans daha ziyade grup A, C ve G streptokoklar ile stafilokoklar (stafilokinase) tarafından sen¤¤¤lenir. Streptokinase, kan plasminogenini plasmine çevirir. Bu ürün de (plasmin) bir protease olup kan pıhtısı fibrini eritir. Kan pıhtısı eriyince, mikroorganizmalar daha kolay yayılma olanağı bulurlar. Koagulase: S. aureus, koagulase olarak adlandırılan enzim sen¤¤¤ler ve bu enzim plazmadaki aktivatöre etkileyerek koagulasyon meydana getirir. Reaksiyonda, kanda bulunan fibrinogeni, erimez (insoluble) fibrin haline dönüştürür (koagulasyon). Fibrin, aynı zamanda, mikroorganizmaların etrafını sararak fagositozdan ve diğer zararlı etkilerden korur. Koagulase enzimi termostabil ve antijeniktir. S. aureus 'ların patojenite kriterlerinin belirlenmesinde dikkate alınmaktadır. Ancak, koagulase sen¤¤¤lemeyen mutant patojenik S. aureus 'ların bulunması, patojenite tayininde bu faktörün tek olarak kriter alınamayacağını da ortaya koymaktadır. Leukosidinler: Bu substanslar, genellikle, streptokok, stafilokok ve pnömokoklar tarafından sen¤¤¤lenmektedir. Etkinlikleri daha ziyade fagositik hücrelerden olan makrofajlar ve polimorfnukleer lökositler üzerine olmaktadır. Mikroorganizmalar fagosite olduktan sonra, bunlara ait leukosidinler, hücre sitoplasmasında, içlerinde değişik karakterde hidrolizan enzimler bulunan granülleri parçalayarak internal degranülasyona yol açarlar. Bu substansların sitosola geçmesi fagositik hücrelerin çeşitli ve önemli fonksiyonlarını bozar ve aynı zamanda ölümlerine de neden olur. Bu durum, bir bakıma fagositik hücrelerin infeksiyonu niteliğini taşır. Leukosidinler antijeniktirler ve kendilerine karşı antikor sen¤¤¤ini uyarırlar. Deoksiribonuklease (DNase): Bu enzim, S. aureus, S. pyogenes, C. perfringens ve diğer bazı etkenler tarafından sen¤¤¤lenir. Zedelenmiş dokularda bulunan hücrelerin DNA (deoksiribonukleik asit) 'sını eriterek tahrip eder. Böylece, patojenler daha kolaylıkla yayılma olanağı bulurlar. Yaralarda bulunan ve yapısının büyük bir bölümünü ölmüş fagositik hücreler oluşturan irindeki hücre DNA'ları eridiğinden içlerinde bulunan mikroorganizmalar daha kolayca ve serbest hareket edebilmektedirler. Lesitinase: Daha ziyade, Clostridium spp'ler tarafından sen¤¤¤lenen bu enzim, hücre plazma membranında bulunan lesitini ayrıştırarak membranın bütünlüğünü ve fonksiyonunu bozar. Böylece hücreler tahrip olur ve patojenlerin etkinliği de artar. Kollagenase: Bazı Clostridium spp'ler tarafından sen¤¤¤lenen bu enzim de kas, kıkırdak ve kemiklerde bulunan kollageni ayrıştırma yeteneğine sahiptir. Patojenlerin invazyon kabiliyetini arttırır. Mikrobial demir kelatörleri: Demir bir çok aerobik ve aerotolerant mikroorganizmaların yaşamaları ve çoğalmaları için çok gerekli bir elementtir. Ayrıca, demir içeren bazı enzimlerin (sitokrom, katalase) sen¤¤¤leri için de demire gereksinim vardır. E. coli 'de de demir bağlayan protein (enterochelin) bulunmaktadır. Bu protein polimerize ferrik demiri solubulize ederek hücre içine girmesine yardımcı olur. Demir bağlayan proteinlere bakterilerde siderofor adı da verilmektedir. Konakçı serumunda bulunan transferrin, süt, sıvı ve mukozalarda bulunan laktoferrin demir içeren birer protein olarak bilinmektedir. Ayrıca, kanda da hemin bulunmaktadır. Ortamlarda demirin bulunması bakterilerin üremesi ve toksin sen¤¤¤leri üzerine olumlu etkide bulunur. Difteri, tetanoz, C. perfringens, vs etkenlerin toksini için demir gereklidir. Hidrojen peroksit (H2O2): Bazı mikoplasmalar ve ureaplasmalar, genellikle, ürogenital sistem mukozalarına yerleşme eğilimi gösterirler. Çoğaldıktan sonra burada hidrojen peroksit ve amonyak (NH3) oluştururlar. Bu maddelerin böbrek ve ürogenital sistem epitel hücrelerinde birikmesi zararlı ve zedeleyici etkiye sahiptir. 2.03. Membran Parçalanmasına Neden Olan Toksinler Listeriolizin: İnsan ve hayvanlarda hastalık oluşturan L. monocytogenes, uygun ortamlarda üretildiklerinde, hücrelerin sitoplasmik membranlarında porlar açan ve böylece hücrelerin permeabilitesini bozarak parçalanmasına neden olan listeriolizin adı verilen toksik maddeyi sen¤¤¤ler. Bu substans, aynı zamanda pore forming cytotoxin (delik açan sitotoksin) olarak ta bilinmektedir. Fosfolipase: C. perfringens tarafından sen¤¤¤lenen ve alfa-toksin olarak ta tanımlanan bu sitotoksin, fosfolipase karakterinde olup hücre membranındaki lesitini hidrolize ederek erimesine ve hücrelerin parçalanmasına neden olmaktadır. 2.04. Antifagositik Faktörler Kapsül: Bazı Gram negatif ve pozitif mikroorganizmaların etrafında hem virulensin artmasında, bakterinin korunmasında ve hem de fagositozun önlenmesinde etkili olan kapsül bulunmaktadır. Örn. B. anthracis 'in etrafında protein (D-glutamik asit polimeri) karakterinde ve plasmid tarafından spesifiye edilen zayıf antijeniteye sahip bir kapsül bulunur. C. perfringens, P. multocidae, S. pneumoniae, K. pneumoniae, H. influenzae, N. meningitidis, vs. etrafında polisakkarid yapısında kapsül bulunur. Kapsül, aynı zamanda, bakteriyi, fajların lizisinden de korur. B. anthracis 'in kapsülü in vivo koşullarda meydana gelir. Kültür ortamlarında pasajı yapıldığında kapsül kaybolabilir. Ancak, serumlu ve CO2 'li besi yerlerinde kapsül formasyonu tekrar meydana gelebilir. Kapsülsüz etkenin hastalık yapma yeteneği de kaybolur. Kapsül aynı zamanda komplementin aktivitesini azaltır ve fagositoza de mani olur. Bazı mikroorganizmaların etrafında bulunan mukoid tabakasının aynı zamanda üredikleri ortama da yayılabilen mukoid maddesinin de antifagositik etkisi bulunmaktadır. Hücre duvarı antijenleri: Hidrofobik yüzeye sahip olan Gram negatif bakteriler, hidrofiliklerden daha fazla, fagositoza dirençlidirler. Streptokoklarda bulunan M proteininin antifagositik aktivitesi (aynı zamanda adherens faktörüdür) vardır. S. aureus 'ların Protein A fraksiyonu, immunglobulinlerin Fc porsiyonu ile bağlanır. Eğer böyle bir antikor, fagositik hücrelerin yüzeylerindeki Fc reseptörleriyle birleşince antifagositik etki meydana getirir. Teikoik asitinin de antifagositik aktivitesi olduğu açıklanmıştır. Böylece mikroorganizmalar fagositozdan korunurlar. 2.05. Adherens Faktörleri Mikrobial infeksiyonların çoğu, genellikle, konakçının solunum, sindirim ve ürogenital sistemlerine ait mukozal membranlarının yüzeylerinden başlar. Bu yüzeylerde oluşan makroskobik veya mikroskobik porantreler patojenik mikroorganizmaların kolayca girmesine, yerleşmesine, üremesine ve vücuda yayılarak infeksiyonlar oluşturmalarına yardımcı olurlar. Ancak, yüzeylerinde böyle hazır giriş kapıları bulunmayan, sağlam hücrelere de etkenler girebilirler. Mikroorganizmalar kendilerinde bulunan adhezyon molekülleri yardımı ile hücrelerin yüzeylerindeki spesifik reseptörlere bağlanarak tutunur ve kolonize olabilirler, daha derinlere ulaşabilir ve vücuda yayılabilirler. Bu adhezyon faktörlerinden bazıları aşağıda bildirilmiştir. Hemaglutinin: Daha ziyade virusların yüzeyinde bulunan hücrelere tutunmada yardımcı olan ve aynı zamanda, eritrositlere de bağlanarak aglütinasyon (hemaglutinasyon) meydana getiren glikoprotein karakterinde moleküllerdir (peplomer). Fimbrial ve afimbrial adhezinler: Bazı bakterilerde bulunan fimbriaların (Tip-I pilus) distal uçlarında bulunan özel adhezyon proteinleri (adhezinler, fimbrial adhezinler) veya bakterilerin hücre duvarlarında lokalize olmuş spesifik adhezyon molekülleri (afimbrial adhezinler), konakçı hücre yüzeyindeki spesifik reseptörlerle (adhezin/reseptör) interaksiyona girebilir ve bunun sonunda mikroorganizmalar hücre yüzeyine bağlanabilir ve kolonize olabilirler. Bazı bakterilerde bulunan çeşitli adhezinler başlıca iki grup içinde toplanabilirler. 1- Gram negatif mikroorganizmalarda adhezinler a- Fimbrial adhezinler: E. coli (FimH, PapG, SfaS, PrsG), H. influenzae (HifE), K. pneumoniae (MrkD). Bu fimbrial adhezinler, hücre yüzeyinde bulunan, glikolipid, galaktoz, mannoz, sialogangliosid-GMI ve tip V kollagan reseptörleriyle interaksiyona girerler. b- Afimbrial adhezinler: B. pertussis (PHA, Pertactin), H. influenzae (HMV 1/HMV 2, Hia), H. pylori (Leb-bağlayan adhezin). Bu tür adhezinler de, S'li oligosakkarid, integrin, insan epitel hücreleri, fucosile Leb-histokan grubu) reseptörleriyle ilişki kurarlar. 2- Gram pozitif mikroorganizmalarda adhezinler Bunlar daha ziyade afimbrial özellikte olup bağlandıkları reseptörlerin karakterlerine göre gruplara ayrılırlar. a- Antijen I-II grubu: S. mutans (SpaP, Pl, PAc), S. gordonii (SspA, SspB ), S. sobrinus (SpaA, PAg). Bunlar, genellikle, salivar glikoproteinlere ve actinomyces reseptörlerine bağlanırlar. b- Lral grubu: S. parasanguis (FimA), S. pneumoniae (PsaA), S. gordonii (ScaA), S. sanguis (SsaB ), E. faecalis (EfaA). Bu gruptaki adhezinler (S. pneumoniae ve E. faecalis hariç), salivar glikoproteinlerine, fibrin ve actinomyces reseptörlerine bağlanırlar. c- S.gordonii (CshA, CshB ), S. aureus (FnbA, FnbB ), S. pyogenes (SfbI, protein F). Bu adhezinler de hücre yüzeyindeki fibronectin ve actinomyces reseptörleri ile ilişki kurarlar. d- S.pneumoniae (CbpA, SpsA, PbcA, PspC). Bu etkene ait çeşitli adhezinler de, sitokinle aktive olmuş epitelyal ve endotelyal hücreler ve İgA ile ilişki kurarlar. Yukarıda da görüldüğü gibi, bir tür mikroorganizma üzerinde hem fimbrial ve hem de afimbrial adhezinler bulunabiliyor. Ayrıca, farklı mikroorganizmalar farklı karakterdeki reseptörle bağlanabiliyor (veya tersi de olabilmektedir). Mikroorganizmaların sağ tarafındaki parantez içindeki kodlar, adhezin moleküllerini ifade etmektedir. Adhezinlerin bağlandıkları reseptörler de farklı karakter (genellikle) taşımakta ve hiç bir zaman bütün adhezinlerin, yukarıda belirtilen reseptörlerin hepsine bağlanabilir özellikleri yoktur. Diğer bir ifade ile adhezinlerle reseptörler arasında spesifik bir ilişki bulunur. Bakterilerin hücrelere kolonize olmalarını önlemek için, adhezinler ile reseptörler arasındaki ilişkiyi kesmek gerekir. Bu amaçla, adhezinlerle hazırlanan aşıların vücuda verilmesi halinde gerek kanda ve gerekse mukozal yüzeylerde spesifik antikorların varlığı ortaya konulmuş ve bunların, adhezinlerle birleşerek, reseptörlerle interaksiyona girmesinin önlendiği açıklanmıştır. Örn. uropatojenik E. coli 'ye ait FimH adhezinine karşı elde edilen anti adhezin antikorların, farelerde, çok olumlu sonuçlar verdiği bildirilmiştir. Mukoid salgı: Bazı mikroorganizmaların etrafında bulunan amorf bir özellik gösteren mukoid salgı antijenik bir maddedir. Fagositoza mani olur. Glikoprotein veya mukopolisakkarid yapısındadır. S katmanı: Bazı mikroorganizmalarda bulunan ve yüzeylere bakterilerin bağlanmasını kolaylaştıran maddelerdir. Teikoik asit ve lipoteikoik asit: Gram pozitif mikroorganizmaların hücre duvarında bulunan bu maddeler de, yüzeyde yerleştikleri için, adhesyon molekülleri gibi görev yapmaktadırlar. M proteini: S. pyogenes 'lerin hücre duvarındaki M proteini aynı zaman adherens faktörü olarak ta etkindir. 2.06. Mikroorganizmaların Vücuda Adaptasyonları Patojenik etkenler, çeşitli yollardan vücuda girdikten sonra, kendilerini çok değişik olarak buldukları bu yeni ortam koşullarına (ısı, pH, osmotik basınç, oksijen, gıda maddeleri, humoral, sellüler, fiziksel, kimyasal ve biyolojik anti mikrobial, diğer faktörler, vs) adapte etmeye çalışırlar. Bu faktörlerin büyük bir kısmı mikroorganizmaların yerleşme, kolonizasyon ve yayılmasına uygun olmamasına karşın, bazıları da destekleyici bir özellik taşımaktadır. Mikroorganizmaların bu kadar çok ve farklı olumsuz koşullara karşı kendini koruyabilmesi, savunabilmesi ve vücutta yerleşebilmesi için, bu yaşam savaşından galip çıkması (diğer bir ifade ile bu yeni ortama adaptasyon için mücadele vermesi ve bundan da başarılı olması) gerekmektedir. Eğer canlı kalabilirse, o zaman mikroorganizma, kendisinin, konakçının ve diğer faktörlerin etkinlik derecesine göre, yerleşebilir, ürer ve vücuda yayılarak infeksiyonlara ve hastalıklara yol açabilir. İşte, bu süreç, bir adaptasyon dönemidir ve infeksiyon için de ilk adımı oluşturur. Mikroorganizmaların, adaptasyon periodunu aşabilmesinde, genlerinde meydana gelebilecek reorganizasyonların önemli bir rolü bulunmaktadır. Bu genetik düzenleme için bazı mikroorganizmalar yeterli bir zamana sahip olmamasına karşın, bir kısmı da bu süreyi elde edebilir. Bu nedenle de hastalık ajanların bir çoğu vücutta yerleşme fırsatı bulamadan, başta, humoral ve sellüler faktörler olmak üzere diğer savunma faktörlerinin etkisi altında üremeleri sınırlandırılır ve öldürülürler. Bu adaptasyon periodunda, mikroorganizmalarda bulunan virulens faktörlerini kodlayan genlerin önemi oldukça fazladır. Bu period içinde genlerde bir reorganizasyonun meydana gelmesi gerekir ve bu sayede adaptasyon çok daha kolaylaşır ve canlı kalma süreleri de artar. Bu sürenin uzun veya kısa olmasında, bulunduğu ortamın sağladığı olanaklar (çevresel sinyaller, fiziksel ve kimyasal faktörler-Ca, Fe, vs) oldukça fazla etkilidirler. Bu ajanların indükleyici etkileri ile, virulens faktörlerinin kısa bir süre içinde ekspresyonuna yardımcı olurlar. Ancak, bu çevresel sinyaller ve bunların etkinlik dereceleri, mikroorganizmalara göre değişebilmektedir. Besi yerlerinde yavaş üreme gösteren mikroorganizmalar (veya generasyon süresi uzun olanlar) uzun bir adaptasyon dönemi geçirmiş olanlardır. Bu süre de kendini iyi reorganize edenler, üremenin latent periodunu geçerek üreme dönemine ve böylece daha hızlı çoğalmaya başlarlar. Eğer, mikroorganizmaların latent dönemi (adaptasyon dönemi) çok kısa sürmüşse, o zaman, etkenler çok daha hızlı çoğalabilir ve kısa bir sürede üreme dönemine geçerler. Latent periodun uzun veya kısalığı, mikroorganizmaların yeni girdikleri ortamının koşulları ile çok yakından ilgili olduğu kadar mikropların reorganizasyonu ile de alakadardır. Vücuda giren mikroorganizmaların genetik düzeydeki reorganizasyon ve regulasyon mekanizmaları oldukça önemlidir ve bunlar birkaç tarzda gerçekleştirebilmektedir. 1) gen reorganizasyonları (gen amplifikasyonu, genlerin yer değiştirmeleri, rekombinasyonlar, ve bunun gibi genetik düzeydeki değişiklikler). 2) Bazı özel genlerden yapılan transkript (mRNA) sayısının arttırılması, 3) Her transkriptten elde edilecek özel ürün (protein) miktarının artırılması, 4) Bazı silent genlerin indüklenerek stimule edilmesi ve böylece aktif gen haline getirilmesi, 5) Virulens faktörlerini kodlayan genlerin ve diğer önemli genlerin aktive edilmesi, Genetik yönden reorganizasyonda, çevresel faktörlerin uyarıcı etkileri yanı sıra, bakterilerde bulunan plasmidlerin, fajların, profajların İS-elementleri, Transposonların aktivitelerinin de rolleri oldukça fazladır. Bunların yanı sıra, kromozomun replikasyonu sırasında, yan yana gelen iki DNA iplikçiğinde homolog bölgeler arasında çok azda olsa, homolog rekombinasyonların meydana gelebileceğini belirten araştırıcılar bulunmaktadır. Yukarıdaki ekstrakromozomal genetik elementler, hem kendi aralarında ve hem de bakteri kromozomu ile çeşitli tarzda rekombinasyonlar meydana getirerek kromozoma integre olabilirler. Bazı bakterilerde virulens faktörlerinin bir kısmı plasmidler tarafından kodlanmasına karşın (Örn, B. anthracis ve C. tetani 'nin toksin sen¤¤¤i), bir kısım bakteride de faj tarafından spesifiye edilir (C. diphtheriae ve C. botulinum toksin geni). E. coli başta olmak üzere, bir çok Gram pozitif ve Gram negatif mikroorganizmalarda virulens faktörlerinin en önemlilerinden birisi olan pilusların ve diğer virulens faktörlerinin bazıları yine plasmid, Transposon, ve fajlar tarafından kodlanmaktadırlar. Promotorların kuvvetinin artırılması transkript ve gen ürününün de artmasına yol açar. Bu nedenle kuvvetli promotorlardan rekombinant DNA teknolojisinde fazla yararlanılır. RNA veya DNA polimerase genlerindeki mutasyonlar da replikasyona ve genlerin ekspresyonlarına olumsuz yönde etkilerler. Ayrıca, virulens genlerinin ekspresyonuna, promotor bölgesinde oluşan mutasyonlar da tesir ederler. 2.07. Mikroorganizmaların Giriş Yolları ve Miktarı 1) Mikropların vücuda girmesi: Mikroorganizmaların hastalık yapabilmesindeki ilk basamak, vücuda girmekle başlar. Bunun için bazı giriş kapılarına (porantre) ihtiyaç vardır. Vücutta bulunan en önemli giriş kapıları ağız, yutak ve sindirim sistemi, burun, larinks ve trachea ve akciğerler, genital organlar, göz konjunktivası ve deridir. Salmonella, shigella, vibriolar, brusella ve tüberküloz etkenleri sindirim sisteminden girerek; Corynebacterium diphtheriae insanlarda boğazda yerleşerek toksin meydana getirir ve bu zehir vücuda yayılarak hastalık yapar. Hayvanlarda septisemik hemorajik karakterde seyreden pastörellozisin etkeni ekseriya yutak ve larinkste yerleşmiştir. Bünyede bir zayıflamanın olduğu hallerde hastalık meydana getirirler. Tüberküloz ve anthraks etkenleri solunum yolu ile bulaştıkları gibi deriden de geçebilir. Deriden, ayrıca, leptospira, brusella, anaeroblar, anthraks mikroorganizmaları da girebilirler. Çiftleşme ile, genital yolla, sifilis, N. gonorrhoea, brusella ve C. fetus bulaşabilir. Göz yolu ile leptospiralar, listerialar ve diğer mikroorganizmalar girerek hastalık yapabilirler. Yukarıda yapılan ayrım kesin bir durum göstermez. Yani bir mikrop birçok yollardan vücuda girerek hastalık yapabilir. Örn, brusella sindirim, deri ve çiftleşme ile; tüberküloz, deri, sindirim ve solunum; antraks basilleri deri, sindirim ve solunum yolu ile bulaşabilir. Çeşitli yollardan infeksiyon meydana getirebilen mikroorganizmaların yaptığı hastalığın klinik tablosu girdiği yere göre değişebilir. Örn, B. anthracis sporları solunum yolu ile alınmışsa, akciğer antraksı, deriden alınmışsa girdiği yerde püstül ve ödem (kasap çıbanı), tüberküloz mikrobu deriden girerse deri tüberkülozu, barsaktan girerse barsak ve solunum yolu ile alınırsa akciğer tüberkülozunu meydana getirir. C. tetani, deride bulunan derin ve kirli yaralarda yerleşerek ürer ve toksin meydana getirir. Bu toksin kana karışarak hastalık yapar. Botulismde ise, toksin ihtiva eden gıdaların alınması sonu barsak yolu ile zehirlenme olur. Mantarların çoğu da, deri, solunum ve sindirim sisteminden girerek mikozeslere neden olurlar. Mikroorganizmaların hastalık yapabilmeleri için, bunların uygun yolla girmeleri de gereklidir. Örn, S. typhi sindirim yolu ile alınırsa vücudu istila edebilir ve hastalık meydana getirebilir. Deriden girerse çok nadiren vücuda yayılabilir. Buna karşın grup A hemolitik streptokoklar deriden girerek yayılma kabiliyetine sahiptirler: F. tularensis, derideki yaralardan girerse lenf yumrularında lokalize olur. Kana geçip istila edemez. Bu durumda ölüm oranı %5 kadardır. Halbuki, aynı etken sokucu sinek veya keneler aracılığı ile dokulara kadar iletilirse septisemi meydana getirir ve %95 ölüme sebep olabilir. Aynı şekilde, tetanoz toksinleri sindirim sisteminden girerse hastalandıramaz. Neisseria gonorrhoea ağızdan bulaşamaz. Beyin, damar ve periton içine verilen mikroorganizmalar, diğer yollardan, daha çabuk hastalık meydana getirirler. Vücudu mikroplardan koruyan sistemlerden biri de deri ve mukozaların mikroplar üzerine olan inhibitör ve öldürücü etkileri çok önemlidir. Deri dokusu salgılarıyla birçok mikroorganizmaların ölmesine sebep olmasına rağmen, derideki kıl ve yağ folliküllerinden ve çok küçük yaralardan mikroplar girerek infeksiyonlar yapabilirler (S. aureus, streptokoklar ve korinebakteriler, leptospiralar, vs.). Solunum ve genital organlarda bulunan mukus salgılayan hücreler de mikropların mukoza hücrelerine yerleşmesine mani olur. Bazı mikroplar lizozim enziminin etkisiyle öldürebilirler. Fakat, buna rağmen yine buralardan mikroplar girebilirler. Göz yaşının da aynı şekilde, mikroplar üzerine olumsuz etkisi vardır. Fakat, göz konjonktivası yolu ile de mikroplar hastalık yapabilirler. Mide asiditesi bazı salmonellaları inhibe eder. Fakat, bu asiditenin bozulduğu zamanlarda mikroplar mideyi kolayca geçebilirler. Bazı mikroplar normal deri ve mukozadan geçemezler. Ancak, deride ve mukozada meydana gelecek çok ufak mikroskobik yaralar mikropların giriş kapısı vazifesini görürler. Deri üzerinde sokucu insektlerin açtığı yaralardan mikroplar kolayca girebilirler. Su ile fazla yumuşamış deriden leptospiralar ve brucellalar kolaylıkla geçebilirler. 2- Mikrobun dozu (miktarı): Vücuda porantrelerden giren mikroorganizmalar, bir infeksiyonu başlatabilecek miktarda, olmalıdırlar (MİD minimum infektif doz). Bu limitin altında girenler, vücudun hücresel ve humoral savunma sistemleri ile kolayca yok edilirler. Mikrop sayısı ne kadar fazla olursa, konakçının hastalanma şansı o derece artar. Hastalık yapma veya başlatma limiti mikropların virulensine ve konakçının duyarlılığına göre de değişir. Virulensi fazla olan mikroorganizmalar çok hassas konakçıya az sayıda girseler bile, bir infeksiyonu başlatabilirler. Pasteurella multocidae için güvercinler, antraks basilleri için fareler örnek verilebilir. Mikroplar girdiği yerde yerleşmesine, üremesine ve buradan çeşitli yollarla (kan, lenf ve sinir sistemi) dokulara yayılmasına invazyon kabiliyeti adı verilir. Enterobakterilerin invazyon kabiliyeti, fazladır. Buna karşılık, deride yerleşen streptokok veya stafilokoklar, genellikle, burada lokalize olurlar. Bazen bitişik dokulara yayılırlar. 3. Konakçıya Ait Faktörler 3.01. Bağışıklık Mikroorganizmalar ne kadar virulent olurlarsa olsunlar konakçı duyarlı değilse ve savunma mekanizmaları tarafından önleniyorsa infeksiyon meydana gelemez. Konakçının direncine etkileyen bir çok faktörler vardır. Bunlar yerine göre işbirliği içinde, konakçıyı korumaya çalışırlar. Ancak, bu savunma mekanizmaları bazen yetersiz kalmakta ve canlılar hastalanmaktadırlar. Bir hastalıktan iyileşen şahsın, aynı infeksiyona, genellikle, ikinci kez yakalanmadığı veya en azından, uzun bir süre direnç gösterdiği eskiden beri bilinmektedir. On birinci asırda Çinliler, çiçek hastalığı geçirenlerin hayat boyu bu infeksiyona tutulmadıklarını bilmekteydiler. Bu nedenle, iyileşmiş kişilerin, hastalarla ilgilenmelerinin ve onlara yardım etmelerinin bir sakınca yaratmayacağını belirtmektedirler. Bu görüşler hastalıkların nedeni üzerinde durulmaksızın ve bilinmeksizin, Edward Jenner’e kadar muhafaza edilmiştir. Bağışıklığın kurucusu olarak kabul edilen bu bilim adamı, sığır çiçeği alan bir şahsın, insan çiçeğine karşı bağışık olacağını ve hastalanmayacağını deneysel olarak göstermiş ve böylece aşılama ile immunitenin elde edilebileceğini kanıtlamıştır (1798). Bağışıklık genel anlamda, vücuda giren veya verilen yabancı substanslara (mikroorganizma, toksin, toksoid, protein, polisakkarid, kompleks yapıdaki moleküller, vs.) karşı vücudun bütün genel ve özel savunma mekanizmaları ile karşı koyması, direnç göstermesi, kendini koruması ve zararlı maddeyi elimine etmesi olarak tanımlanabilir. Bağışıklık, bu genel tarifi içinde vücutta, birbirlerini tamamlayan ve çok yakın ilişkide bulunan başlıca iki temel korunma mekanizması tarafından sağlanmaktadır. DoğaI Bağışıklık 1)Genetik faktörler 2)Fizyolojik faktörler 3)Primer savunma mekanizması 4)Sekonder savunma mekanizması Edinsel Bağışıklık 1)Aktif bağışıklık a)Doğal aktif bağışıklık b) Suni aktif bağışıklık 2) Pasif bağışıklık a)Doğal pasif bağışıklık b) Suni pasif bağışıklık 3) Adoptif bağışıklık 3.02. Doğal Direnç (Yapısal direnç, Kalıtsal direnç, Nonspesifik direnç, Doğal Bağışıklık) Canlıların yapısal (anatomik, fizyolojik, fiziksel, kimyasal, vs) ve kalıtsal karakterleri ile ilişkili olarak, dışardan giren patojenik, apatojenik etkenlere ve diğer substanslara yönelik olarak genel savunma mekanizması yardımı ile karşı koyması ve kendini koruması doğal direnç (doğal bağışıklık) kapsamı içinde bulunmaktadır. Genetik olarak kontrol edilen ve kalıtımla nesillere aktarılabilen bu tür direnci, ayrıca, destekleyen ve yardımcı olan bir çok sekonder faktörler de vardır. Doğal dirençte etkinliği olan başlıca faktörler aşağıda gösterilmiştir. Genetik Faktörler Doğal direnci oluşturan faktörlerin başında genetik nitelikte olanları bulunmaktadır. Yavrulara kalıtsal olarak aktarılan bu karakter türler, ırklar ve bireyler arasında bazı değişiklikler göstermektedir. 1) Türlere ait direnç: İnsanlarda rastlanılan kızıl, kızamık, boğmaca, kolera, kabakulak, tifo, gibi bir kısım hastalığa ait bakteriyel ve viral etkenler hayvanlarda hastalık oluşturmazlar. Kanatlıların bir çok viral hastalığı da (AE, LL, Marek, IB, ILT, EDS, gibi) insan ve diğer memeli hayvanlarda bozukluklar meydana getirmezler. Hayvan türleri arasında da türlere özgü hastalıklar vardır. Şöyle ki, At vebası hastalığı tek tırnaklılarda, sığır vebası hastalığı da çift tırnaklılarda görülür. 2) Irklara (soy) ait direnç: Aynı tür içinde bazı ırklar (soylar), türün, genelde duyarlı bulunduğu infeksiyonlara, değişik derecede hassasiyet gösterirler. Örn, koyunlar, genel olarak, B. anthracis ’e duyarlıdırlar. Ancak, Cezayir koyunları, bu infeksiyona daha fazla doğal bir direnç gösterir ve hastalığı almazlar. Merinos koyunları, Piroplasmosis ve deri hastalıklarına daha fazla yakalanırlar. İnsanlar arasında, Negrolar Tüberkulozis ve mantar hastalıklarına, Anglosaksonlar solunum sistemi infeksiyonlarına daha duyarlıdırlar. Tavuk yumurta lizozimi, strain B10 farelerinde supresyon oluşturmasına karşın, B10 A ırklarında ise antikor sen¤¤¤ini uyarmaktadır. Poli-L-lizin, strain 2 kobaylarda hücresel bir yanıt meydana getirmesine karşın, strain 13’lerde hiç bir immunolojik cevap oluşturmamaktadır. Leghorn ırkı yumurtacı tavuklar, S. gallinarum infeksiyonlarına dirençli oldukları halde, Newhampshireler ise çok duyarlıdırlar. 3) Bireylere ait direnç: Bireyler arasında da hastalıklara yakalanma yönünden bazı farklar vardır. Ancak, bu durum genetik faktörler kadar, diğer nedenlerin etkisi (şahısların konstitüsyonel özellikleri yanı sıra, kondisyonel durumları, beslenme, kendini koruma ve diğer faktörler) altında da oluşmaktadır. İnsanlar arasında bir hastalığa (Örn, Grip), erken veya geç yakalananlar, hiç hastalanmayanlar, çok hafif veya çok şiddetli geçirenler bulunmaktadır. Hayvanlar için de benzer durumlar vardır. 4)Hücrelere ait direnç: Canlılar arasında türlere ve ırklara ait dirençte, hücrelerin yüzeyindeki özel reseptörlerin rolleri fazladır. Eğer, hastalık, ajanları, hücrelere kendinin bağlanmasına yardımcı olan reseptörleri bulamazsa tutunamaz, kolonize olamaz ve üreyemezler. Bunun sonunda da hastalık oluşturamazlar. Bir vücutta bazı doku ve organlar, mikroorganizmalarını yerleşmesine çok daha fazla duyarlı olabilmektedir. Fizyolojik Faktörler Doğal direnci destekleyen yan faktörler arasında bazı fizyolojik özellikler de bulunmaktadır. Bunlar da, 1) Vücut ısısı: Normal koşullarda, ısısı yüksek (41-42°C) olan kanatlıların hastalıkları (bakteriyel veya viral), ısısı 37-38°C arası olan memelilerde görülmemektedir. Bunun tersi de mümkündür. Ancak, kanatlılar normal koşullarda B. anthracis ’ten ileri gelen infeksiyonlara yakalanmamalarına karşın, bu hayvanların tüyleri yolunduktan sonra belli bir süre 37°C de tutulurlarsa deneysel olarak infekte olabilirler. Soğuk kanlılardan olan balıkların ve diğer hayvanların hastalıkları da, sıcak kanlılara bulaşmamaktadır. 2) Yaş durumu: Yeni doğanlar ile çok yaşlılar, immun sistem fonksiyonlarının yeterince aktif olmamaları ve hücresel aktivite noksanlığı nedenleriyle, gençlere veya erginlere oranla, bir çok infeksiyonlara daha duyarlıdırlar. Ancak, maternal antikorlar yeni doğanlarda önemli koruyucu etkiye sahiptir. Bazı hastalıklar da gençler arasında, erginlerden daha fazladır. 3) Hormonlar: Hormonları normal çalışan bireyler, hastalıklara daha dirençli olmasına karşın, hormonal bozukluk hallerinde vücut duyarlı hale gelmektedir. Ayrıca, hormon tedavileri de, doz ve süre iyi ayarlanmazsa, vücut direncinde azalmalara yol açmaktadırlar. 4) Beslenme: Yeni doğanlar için çok gerekli olan kolostrum ve spesifik antikorlar yanı sıra vitamin, karbonhidrat, yağ, protein, mineraller ve bazı sitokinler (TNF-a, TGF-b, IL-1b, vs) yönünden oldukça zengindir. Bu nedenle, neonatallar için çok gerekli bir besini oluşturur ve hayatın ilk günlerinde çeşitli bakteriyel, viral ve mantar infeksiyonlarına karşı koruma sağladığı gibi direnci de arttırır. Dengeli beslenmenin çeşitli infeksiyonlara karşı korumada çok önemli rolü vardır. Yetersiz gıda ve iyi beslenememe vücudun direncini zayıflattığı gibi antikor yapımına da olumsuz yönde etkiler. 5) Diğer fizyolojik faktörler: Öksürük, tıksırık, barsak peristaltiği, urinasyon, defekasyon, burun akıntısı, deskuamasyon, solunum sistemindeki siliar aktivite vs. gibi fizyolojik olgular mikroorganizmaların dışarı atılmasında önemli rollere sahiptirler. Primer Savunma Mekanizması Bir çok önemli ve nonspesifik komponentin işbirliği ile gerçekleştirilen bu savunma sisteminin, dışardan girebilecek her türlü hastalık yapıcı ajanlara karşı vücudu korumada önemli rolü vardır. Konakçı duyarlı, çevresel koşullar uygun ve mikroorganizmalar da virulent olsalar bile, yine bu sistem bütün elementleri ile direnç göstererek etkenlerin girmesine, kolonize olmasına ve yayılmasına mani olmaya çalışır. Primer savunma mekanizması, genelde, vücut yüzeyinde ve mukoz membranlarda aktivite gösterdiğinden, buna aynı zamanda tam karşılığı olmasa bile, dış savunma sistemi de denilmektedir. Bu savunmada rolleri olan başlıca faktörler aşağıda bildirilmiştir. 1) Tüyler: Hayvanların derisi üzerinde bulunan yapağı, tüy, yün veya kıl örtüsü bir çok tehlikeli mikroorganizmanın vücuda girmesine mani olduğu gibi, derinin yaralanmasına ve bütünlüğünün bozulmasına da karşı koymaktadır. Bu örtü, ayrıca, deri ve vücudu, aşırı soğuk ve sıcaktan, mekanik, fiziksel, kimyasal diğer faktörlerin zararlı etkisinde de korumaktadır. 2) Deri: Sağlam derinin epitel örtüsü mikroorganizmaların girişini önleyen önemli ve iyi bir bariyerdir. Bu epitel katmanının yaralanmaması ve bütünlüğünün bozulmaması gereklidir. Birçok patojenik mikroorganizma sağlam deriden geçememektedir. Ancak, bazıları (leptospiralar, brucellalar, vs) su ile yumuşamış sağlam deriden girerek infeksiyon meydana getirebilmektedir. Deride oluşan her türlü mikroskobik veya makroskobik lezyonlar mikroplar için uygun birer porantredirler. Fakat, her mikroorganizmanın infeksiyon oluşturabilmesi için virulensi yanı sıra, vücuda uygun bir yoldan ve yeterli miktarda da girmesi gerekmektedir. Örn, Mycobacterium tuberculosis ve B. anthracis insanlara deriden girerse, burada lokalize olabilir ve generalizasyon meydana gelmeyebilir. Stafilokok ve streptokoklar için de benzer durum söz konusudur. Deride bulunan ter ve yağ bezlerinin salgıları, bir çok patojenik mikroorganizmanın deride lokalize olmasına ve deriden içeri girmesine mani olurlar. Bu salgılar, mikroorganizmalar üzerine inhibitör veya öldürücü etkiye sahiptirler.Yağ bezi salgısının içinde bulunan doymamış uzun zincirli yağ asitleri (oleik asit gibi) hem deri yüzey pH’sını (3.5-5.5) düşürür ve hem de mikroplar üzerine antibakteriyel bir etki yapar. Sebumda bulunan kaproik ve kaprilik asitler bakterisidal bir etkiye sahiptirler. Terdeki laktik asit ve lizozim de benzer tarzda etkide bulunurlar. Terin içinde bulunan tuz konsantrasyonu da yüzeyde yüksek bir ozmotik basınç meydana getirir. Deri üzerindeki yerleşik mikrofloranın antagonist etkisi birçok patojenik etkenin kolonize olmasını önler. Deride komensal olarak bulunan C. acnea ’nin, özellikle S. aureus ve S. pyogenes gibi mikroorganizmalar üzerine bakteriostatik etkisi vardır. Deskuamasyon da deri üzerinde yerleşik mikroorganizmanın bir kısmının atılmasında büyük bir etkinlik gösterir. Derinin yıkanması veya dezenfekte edilmesi, folliküllere ve yağ bezlerine kadar girmiş olan etkenleri tam olarak elimine edemez. Derinin yukarıda belirtilen koruyucu etkinliği yanı sıra, immunolojik yönden de savunmaya katkısı olmaktadır. Özellikle, antijen işleyen ve sunan dendritik karakterdeki makrofajların (Langerhans hücreleri), T-hücrelerine (Th-lenfositleri) antijen sunmada ve salgıladıkları İL-1 ile de B- ve T- hücrelerini uyarmada önemli rolleri bulunmaktadır. 3) Mukoz membranlar ve salgıları: Sağlam mukozal yüzeyler, genellikle, bazı mikroorganizmalar için uygun giriş kapıları olarak düşünülmemektedir. Mikroorganizmaların içeri girmeleri için, önce mukus bariyerini geçmesi ve sonra da epitel hücrelere temas ederek onlara tutunması gerekmektedir. Eğer mukozal yüzeylerde, çeşitli nedenlerden ileri gelen porantreler varsa, mikropların girişi çok daha kolay olur. Vücutta bazı bölgelerdeki mukoz membranlar (ağız, yemek borusu, mide) çok katlı epitel hücrelerden oluştuğundan hastalık ajanlarına girişlerine karşı daha fazla direnç gösterirler. Solunum, sindirim ve ürogenital sistemlerin mukozaları üzerinde mukoid salgı daha fazla bulunmaktadır. Bunların koruyucu etkisi oldukça fazladır. Mukoz membranların yüzeyini örten mukoid tabaka (Mukus, MA: 530000) ve bunun devamlı hareket halinde olması mikropların hücrelerle direk temasını zorlaştırır. Birbirlerine disülfid bağlarla birleşmiş bir glikoprotein yapısında olan mukus, ayrıca, siliar aktivite nedeniyle de bir hareket hali gösterir. Ancak, piluslara sahip olan etkenler ile hareketli patojenik mikroorganizmalar bu mukoid tabakayı bazı noktalardan kolayca geçerek epitel hücrelerine ulaşabilirler. Ayrıca, mukoid katmanın zayıf olduğu yerler de bulunduğundan, buralardan hareketli veya hareketsiz bir çok mikroorganizma epitel hücrelerine tutunabilirler. Bu salgı tabakasının içinde bulunan bazı antibakteriyel substanslar (lizozim, sİgA, enzimler, mikrobial flora, fibronektin, vs) birçok etkenin kolonize olmasını önleyecek bir karakter gösterir. Bu aktivitede sİgA’ların özel bir yeri ve önemi vardır. Bazı mikroorganizmalar (N. meningitidis, N. gonorrhoea, H. influenzae, S. pneumonia, vs) salgıladıkları bazı maddelerle (sİgA protease), özellikle, sİgAl’in yapısını bozarak etkisiz hale getirir. Bu enzim, immunglobulini Fab- ve Fc-porsiyonlarına ayırır. Bazı bakteriler de (Bacterioides asaccharolyticus, B. melaninogeniscus) sİgAl, sİgA2 ve İgG yi ayrıştıracak enzim sen¤¤¤lerler. Barsaklarda yerleşik bulunan anaerobik mikroorganizmalardan kaynaklanan yağ asitleri, bazı salmonella ve shigella türlerinin üremelerini inhibe ettiği belirtilmiştir. Glisin ve taurin bileşikleri halinde sen¤¤¤lenen safra tuzlarının, barsakta anaerobik mikroorganizmalar tarafından kompleks safra kompozitlerine dönüştürülmesi, Bacteroides fragilis ve C. perfringens, laktobasil ve enterobakterilerin üzerine inhibitör etkisi bulunmaktadır. 4) Mikrofloranın etkinliği: Vücutta mukozal yüzeylerden (solunum sistemi, sindirim sistemi, ürogenital sistemlerin mukozaları ve göz konjunktivası yerleşik olarak bulunan ve bu yüzeylere daimi mikroflorasını oluşturan çeşitli tür ve sayıda mikroorganizmalar bulunmaktadır. Bunlar birbirleriyle kompetasyon (rekabet) halinde yaşayarak bir denge kurmuşlardır. Bu duyarlı denge, mikroorganizmaların salgıladıkları çeşitli türden antimikrobial substanslarla (bakteriyolisinler, lizozim, diğer enzimler, sIgA'lar, yağ asitleri, safra tuzları, vs) birbirlerinin üremelerinin belli limitler içinde kalmasını sağlarlar. Ayrıca dışardan gelen patojenik ve apatojenik etkenlerin de yerleşmesine mani olurlar. Bu dengenin bozulduğu durumlarda bazıları üreyerek konakçısını hastalandırabilirler.

http://www.biyologlar.com/infeksiyonun-mekanizmasi

Antijen – Antikor ve İmmünbiyoloji

Kızamık tipik bir çocuk hastalığıdır. Bu hastalık bir virüs tarafından öksürükle taşınır. Virüs vücut hücrelerini enfekte edip onları tahrip eder. Vücut sıcaklığının artıp deride kırmızı lekelerin görülmesi, hastalığın semptomudur. Birkaç gün sonra ateş düşer ve semptomlar kaybolur. Virüs, bakteri ve mantarlar, organizmaları sürekli olarak tehdit eder. Aşağı or-ganizasyonlu hayvanlar, yiyici hücrelerin Fagositoz özellikleri ile mikroplan yok eder. Yüksek organizasyonlu hayvanlar yiyici hücrelerin yanında, bir IMMUN SİS­TEM’o sahiptir. İmmunbiyolojik olan koruyucu reaksiyonların hepsine İMMUN CEVABI denir. Antijenler İmmun sistemimiz, hastalık yapıcısını üst yüzeyinden anlar. Bakteri membran-ları veya virüs örtülerindeki polisakkarid veya proteinler vücut tarafından yabancı madde olarak hemen tanınır. Savunma reaksiyonunu aktive eden böyle makromole-küllere ANTİJEN denir. Antijen olarak tüm virüs veya bakteriler etki yapmayıp, sadece belli makromo-leküller ve özellikle bu makromoleküllerin küçük bir bölgesindeki antijen determi­nantı denilen kısımları etkindir. Çok sayıda ve farklı antijen determinantına sahip makromoleküllere POLİVALENT denir. Antikorlar Kızamık geçiren biri yaşam boyu bu hastalığa karşı bağışıklık (=immunite) ka­zanır. Bu immunite diğer hastalıkları içine almaz. İmmunitenin, yaklaşık yüz yıldan beri, hastalık sırasında vücudun ürettiği özel protein maddelerine dayandığı bilinir. Bu proteinlere ANTİKOR adı verilir Bunlar plazmada çözünür veya lenfositlerin üst yüzeyine bağlanır. Antikor oluşumunu laboratuvarda deneysel olarak kanıtlayabiliriz. Bunun için fare vücuduna yabancı olan bir protein, yani bir antijen madde enjekte edilir. Bu iş­lemden birkaç hafta sonra, fareden kan alınarak, kan hücre ve fibrin maddeleri ayrılır. Geride kalan serum, antijen çözeltisinin başka bir kısmına konur. Böylece plazmada­ki antikor sayesinde antijen maddesinde belli bir topaklaşma izlenir. Eğer plazma elektroforezle ayrılırsa çeşitli protein fraksiyonu elde edilir. Antikor GAMMA GLO-BULİN FRAKSİYONU’nda bulunur ve IMMUNGLOBULİN (=Ig) adını alır. Antikorların çoğu “Y” şeklinde bir protein molekülüdür. Bunlar birbirlerinin benzeri olan iki protein zincirinden oluşur. Bunlardan kısa olan ikiliye L-zinciri, uzun olan ikiliye H-zinciri denir. Bunları DİSÜLFİD köprüleri birarada tutar. Kızamığa karşı devreye giren antikorlar, diğer antikorlardan kısa olan iki dallı açı kollarının ucundaki küçük bölümlerin varlığı ile ayrılır. Molekülün bu bölümü­ne DEĞİŞKEN KISIM denir. SABİT KISIM’laı ise tüm antikorlarda aynıdı Antijen-Antikor Reaksiyonu Antikorun değişken kısımları ‘Anahtar ve Kilit” kuramı uyarınca antijen deter­minantı ile uyumludur. Bir virüsün üst yüzey proteinleri, uygun antikorlar tarafından kuşatılır. Bunun sonucunda virüs hücreye giremez ve zararsız hale getirilir. Bir anti­kor her iki bağlantı noktası ile iki virüs veya bakteri arasında birikebilir. Böylece ağlı bileşikler oluşur. Onları da yiyici hücreler fagositozla yok eder Antikorların Çeşitliliği Organizmamız sadece hastalık yapanlara karşı antikor oluşturmaz. Doğada ol­mayan, yani sentetik proteinler gibi antijenlere karşı da, antikor üretilir. Organizma milyonlarca çeşit antijene karşı antikor oluşturabilir. Antikorların bu çeşitliliği nasıl açıklanabilir? Antikorlar bir çeşit protein olup her birinin oluşumundan belli bir gen sorum­ludur. Buna göre olası antikorlar için milyonlarca genin var olması gerekir. Bu ise mümkün değildir. Bu yüzden bir antikor molekülünün sentezine, çok sayıda gen bölümü katılır. Her gen bölümü, proteinin kısa bir molekül kısmını üretir. Antiko­run değişken bölümlerinde bu kısımlar rastlantı yöntemine göre düzenlenir. Bu çok yönlü kombinasyon imkanı nedeniyle 10 milyondan daha fazla çeşitli antikor bir araya gelir. Herhangi bir enfeksiyonda bu çok çeşitli antikor içerisinden antijenin ya­pısı ile uyum gösteren biri seçilir ve üretilir. Bu nasıl olaylanır? 1960 yılında antikorların B-lenfosit’lerden oluştuğu anlaşıldı. Her lenfosit ya­pısı farklı bir antikor üretir. Antikorlar önce serbest bırakılmayıp, lenfosit üst yü­zeyine bağlı kalır. Bir enfeksiyon sırasında, milyonlarca B-lenfositinden, antikor ya­pısının antijene uygun olanı seçilir. Bunlar yapısal olarak aynı ve özel antikor üretir. Bu mekanizmaya KLONAL SELEKSİYON denir. AKYUVARLARIN FAGOSİTİK ÖZELLİĞİ Yiyici hücreler, vücuda girmiş hastalık yapıcı bakterileri yok eder, ama vücut­taki hücrelere dokunmaz. Yabancı ve yabancı olmayan yapıların ayırtedilmesi, yiyici hücrelerin yüzeyindeki proteinler yardımı ile olur. Bu tanıyıcı yapılarla bakteriler saptanır ve daha sonra bunlar SPESİFİK OLMAYAN FAGOSITOZ’la. yok edilir.

http://www.biyologlar.com/antijen-antikor-ve-immunbiyoloji

EVRİMİN MEYDANA GELMESİNDE ROLÜ OLAN FAKTÖRLER

1- Ortam Koşulları Canlılar, yer ve onu çevreleyen atmosferin “biyosfer” olarak tanımlanan dar bir kalınlığında yaşarlar. Toprakta tüm canlılık, ağaç köklerinin ulaşabildiği derinliğe kadar uzanır. Biyosfer içinde yaşam, belli başlı deniz, tatlı su, ve kara ortamlarında yer almaktadır. Hava, kaldırma kuvvetinin zayıflığı nedeniyle sürekli kullanılan bir yaşam ortamı olmamıştır. Bu ortamlar içinde, canlılığın gelişmesi için en uygun olanın, deniz ortamı olduğu düşünülmektedir. Denizler, yeterli kaldırma kuvveti ile canlılara sağladığı kolaylık yanında; ozmotik basınç farkından doğan olumsuzluğun tatlı suya göre daha az olduğu; sıcaklık, ışık ve elementlerin dağılımı gibi fiziksel ve kimyasal koşulların, kara ortamına göre tekdüze (homojen) olduğu bir ortamdır. Kara ortamı, fiziksel ve kimyasal koşullar bakımından yıllık, mevsimlik, günlük ve saatlik değişiklikler gösteren bir ortamdır. Kara ortamında, zamansal ve coğrafik boyutlarda karşılaşılan farklı koşullar (heterojenite) nedeniyle ortaya çıkan ekosistem (= Yerin bir bölgesinde canlı ve cansız varlıkların birlikte oluşturdukları ekolojik birlik) çeşitliliği, tatlı su ve deniz ortamlarına göre çok daha fazladır. Kara ortamına uymuş (adaptasyon) canlıların tür sayısının su ortamına uymuş canlılardan fazla olmasının başlıca nedeni, karasal ekosistemlerin çeşitliliğinin fazla oluşudur. Yaşam ortamlarında, basınç, sıcaklık, ışık, nem, O2, CO2, tuzluluk derecesi, H konsantrasyonu, besinsel elementler, organik ve toksik maddeler bilinen belli başlı çevresel değişkenlerdir. Tür (=Morfolojik olarak yeterli ölçüde biribirlerine benzeyen ve kendilerine benzer yavrular meydana getiren canlılar) düzeyinde ve hatta bireysel olarak her canlı için, bu değişkenlerin bulunabileceği en düşük (minimum); en yüksek (maksimum) ve en uygun (optimum) değerleri vardır. Canlılar için bulundukları ortam koşullarında meydana gelen değişiklikler yaşamsal öneme sahiptir. Örneğin, tam başkalaşım (holometaboli) geçirerek erginleşen ve sonunda bir kelebek olan Şpek Böceği (Bombyx mori) nin gelişimi, bütünüyle çevresel koşulların kontrolu altındadır. Yumurtalar, Dut Ağacının yapraklanmasına sebep olan çevresel koşullara (özellikle sıcaklığa) bağlı olarak açılarak kurtcuk (larva)lar meydana gelirler. Kurtcuklar beslenme konusunda Dut yapraklarına öylesine bağımlıdırlar ki, bulamadıkları durumda başka bitkilerin yaprakları üzerinde beslenemediklerinden ölürler (monofag canlı). Çünkü, Dut yaprağının kimyasal kompozisyonu, Şpek Böceği kurtcuklarının bu yaprakları ısırması, hatta yutması için özel bileşikler içermektedir. Canlılar, bir ekosistem içinde rastgele bulunmak yerine, Şpek Böceği-Dut Ağacı örneğinde olduğu gibi, bir ilişkiye dayalı olarak bir arada bulunurlar. Ekosistem içinde, aralarında kurdukları karşılıklı ilişkilere dayalı olarak bir arada bulunan populasyon (=Belli bir bölgede yaşayan aynı türden canlılar) ların meydana getirdiği topluluk (community), adeta bir canlı gibi değişen çevresel koşullara uymaya çalışır. Bunu yaparken, bazı populasyonlarını kaybedebileceği gibi çevresel koşulların yeni kompozisyonuna uyum sağlayan yeni populasyonları da üretebilir. Hatta, bir türe ait eski ve yeni populasyonlar arasındaki fark tür düzeyinde olabilir. Bu ortam şartlarının neden olduğu bir türleşme ya da evrimleşmedir. 2- Eşeyli Üreme Eşeysiz üreme canlılar arasında görülen ilkel bir üreme şeklidir. Eşeysiz üremenin bilinen 3 şekli, spor oluşturma (bazı bakteriler ve mantarlarda), tomurcuklanma ( örneğin Chlorohydra viridissima da) ve ikiye bölünme ( örneğin Amip gibi) dir. Bu şekilde üreyen canlılar, genotipik olarak kendilerini kopyalarlar ve populasyonu meydana getiren fertler, kalıtsal özellikleri bakımından biribirlerinin aynıdır. Tomurcuklanma ve spor oluşturma şekillerinde canlının bir bölümü veya oluşturduğu sporlar sonraki dölü meydana getirdiği halde; ikiye bölünerek üreme şeklinde canlının tamamı bölünmeye uğradığı için, bu çoğalma şeklinin eşeysiz üremenin en ilkel şekli olduğu düşünülmektedir. Ancak, konumuz açısından önemli olan, eşeysiz çoğalmanın bütün örneklerinde meydana gelen fertlerin genotipik olarak aynı özelliklere sahip olmasıdır. Buna karşın, eşeyli üreme genotipik olarak farklı kompozisyona sahip olan fertler arasında (erkek ve dişi) gen alış-verişini sağlayan bir çoğalma şeklidir. Bu çerçevede, erkek ve dişi fertler tarafından meydana getirilen ve her biri farklı dizilişte ve haploid sayıda (bir organizmayı oluşturan somatik hücrelerin sahip oldukları kromozom sayısı “2n” nın yarısı olan “n” sayıda) kromozoma sahip olan eşey hücreleri (sırasıyla sperm ve yumurta) birleşerek yavru hücre (zigot = iki gametin birleşmesinden meydana gelen, “2n” kromozoma sahip diploid hücre) yi meydana getirirler. Burada evrim açısından önemli olan, farklı genetik kompozisyona sahip olan fertlerin meydana getirdikleri ve bu kompozisyonun yarısına sahip olan eşey hücrelerinin birleşmesinden yeni ve orijinal bir genotipin meydana gelmesidir. Örnekle açıklamak gerekirse, diploid kromozom sayısı 6 olan bir canlının kromozomlarından 3 ü babadan, 3 ü anneden gelmektedir. Dolayısıyla bu canlı 23 = 8 farklı kromozom kombinasyonunda gamet meydana getirebilmektedir. Zigotun meydana gelebilmesi için gerekli olan karşı cins de 8 farklı kromozom kombinasyonunda gamet oluşturabilmektedir. Böylece, erkek ve dişi gametlerin birleşmesi durumunda, meydana gelebilecek farklı kromozom kombinasyonuna sahip fertlerin sayısı 8 X 8 = 64 dür. Bu canlının insan (2n = 46) olduğu düşünülürse, erkek ve dişilerde farklı kromozom kompozisyonundaki gametlerin sayısı 223 olduğundan bu gametlerin birleşmesiyle meydana gelebilecek farklı kromozom kompozisyonunda fert sayısı 223 X 223 = 246  70 tirilyondur. Bu örnek, aynı zamanda tek yumurta ikizleri dışında, kardeşlerin neden biribirlerine benzemediklerini açıklar. Eşeyli çoğalmada canlılar gen alış-verişini, sperm ve yumurta hücrelerinin oluşumu sırasında geçirdikleri mayoz bölünmesi (redüksiyon bölünmesi) nin "diploten / profaz" evresinde karşılıklı gelen ana ve babaya ait kromozomlar arasındaki parça değişimi (crossing-over) ile sağlarlar. Böylece, erkek ve dişi eşeylerin gonad hücreleri arka arkaya geçirdikleri bir mayoz ve bir mitoz bölünmesi sonunda 4 spermatozoon ve l yumurta hücresi meydana getirirler Her canlı, üyesi olduğu tür için özel olan sayıda kromozoma sahiptir. Örneğin insanda bu sayı 46 dır. Mayoz bölünmesi, eşey hücrelerinin kromozom sayılarını yarıya indirerek, bunların birleşmesinden meydana gelen döllenmiş yumurta (zigot) da kromozom sayısının tür için karakteristik olan sayıda kalmasını sağlayan bir bölünmedir. Bu özelliği ile mayoz bölünme, örneğin insanda kromozom sayısının ardışık her dölde 46, 92, 184,... şeklinde artmasını önlemektedir. Mayoz bölünmenin, birbirinden kesin sınırlarla ayrılamayan dört evresinden ilki olan Profaz evresinde sırasıyla, kromozomlar iplik şeklinde görünür hale gelirler (Leptoten); anne ve babadan gelen homolog kromozomlar fermuar kapanması gibi, bir ucdan başlayarak boydan boya karşılıklı gelirler (Zigoten); "sinapsis" olarak tanımlanan bu işlem sonunda "bivalent" adı verilen kromozom çiftleri oluşur. Bivalenti oluşturan kromozomlar kısalıp kalınlaşırken kromatidlerine ayrılırlar (Pakiten). Bivalenti oluşturan kromozomlar kısalıp kalınlaşma sırasında biribirleri üzerine öylesine burulup bükülürler ki, homolog kromozomların kromatidleri arasında kesişmeler meydana gelir (Diploten). Kesişme noktaları (chiasma) nda meydana gelen kopmalara bağlı olarak, homolog kromozomların kardeş olmayan kromatidleri arasında genlerin karşılıklı olarak değiştirilmesiyle anne ve babadan gelen kalıtım materyali karışmış olur (crossing-over). Böylece, anne ve babanın sahip oldukları karakter çeşitliliği içinden farklı gen kompozisyona sahip yeni gametler; ya da çevresel koşullara karşı alternatif zigot oluşturacak farklı gametler meydana gelmiş olur (Diakinez). Çekirdek zarının yok olmaya başlamasıyla mayoz profazı sona ermiş olur. Metafazda, sentromerler hücrenin iki ayrı kutbunda yerlerini alırlar. Sentromerler arasında iğ iplikleri oluşur. Bivalentler iğ iplikleri üzerinde, sentromerleri ekvatoryal düzleme eşit uzaklıkta olacak şekilde dizildikten sonra, kromozomlar fermuar şeklinde biribirlerinden ayrılmaya başlarken kesişme noktaları uçlara kayar (terminalizasyon). Anafazda, homolog kromozom çiftleri biribirlerinden tamamen ayrılarak karşılıklı kutuplarda toplanırlar. Telofazda, Şğ iplikleri yok olurken bivalentlerin yarımları etrafında çekirdek zarları oluşmaya başlar. Mayoz bölünmede yukarıdaki şekilde tanımlanan evrelerin süreleri farklıdır. Bundan sonra, anne ve babanın kromozom sayısının yarısına (insanda n=23) sahip olan 2 erkek ve 1 dişi eşey hücresi, yukarıda da belirtildiği gibi, geçirdikleri mitoza benzeyen ikinci bir bölünmeyle 4 spermatozoon ve 1 yumurta hücresi meydana getirirler. Bu şekilde oluşan her gamet ve onların birleşmesinden meydana gelen her fert, ortam koşullarına uyma açısından ait olduğu türün yeni bir şansıdır. Buna karşın eşeysiz üremeyle çoğalan bir populasyon değişen ortam koşullarına uyma konusunda, farklı genotipe sahip bireyleri bulunmadığından yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Nitekim, tür sayıları karşılaştırılırsa, eşeyli çoğalan türlerin sayısı, daha yakın bir geçmişe sahip olmalarına rağmen eşeysiz çoğalan türlerin sayısından daha fazladır. Örneğin, herhangi bir kelebek populasyonu laboratuvar koşullarında yetiştirilmek istenirse, bireyler laboratuvarda yetiştirme kafesleri içinde kendi aralarında döllenmek zorunda kalacaklarından, bir süre sonra populasyon içinde heterozigot (homolog kromozomlarda belli bir karakter üzerinde etkili olan karşılıklı genlerin farklı yönde etkiye sahip olması) fertlerin sayısı azalacak ve populasyon küçülecektir. Bunu önlemek için, başka laboratuvarlardan getirilen fertlerin populasyona karıştırılması gerekecektir. Nitekim, heterozigot fertlerden oluşan populasyonların bulundukları ortamdaki büyüme yeteneklerinin homozigot (homolog kromozomlarda belli bir karakter üzerinde etkili olan karşılıklı genlerin aynı yönde etkiye sahip olması) fertlerden oluşan populasyonlardan fazla olduğu bilinmektedir. Şnsan populasyonlarında da yaşanan buna benzer olaylar vardır. Ekonomik veya kültürel gerekçelerle kendi içinde kız alıp-veren bir populasyonda görülen küçülme veya zayıflığın nedeni, populasyon içinde homozigotluğun artmasına karşın, heterozigotluğun azalmasıdır. 3- Bireysel Değişiklikler (Varyasyon) Türler arasındaki farklar dışında, aynı tür içinde veya aynı ana ve babadan meydana gelmiş fertler arasında çeşitli karakterler (morfolojik, fizyolojik ve karşı eylem) bakımından görülen farklara bireysel değişiklik (varyasyon) denir. Aynı türden bireylerin, saç, deri ve göz renginde olduğu kadar boy uzunluğu ve şişmanlık, hatta zorluklara karşı dayanma gücü gibi karakterleri arasındaki farklar; tek yumurta ikizleri arasında en az olmak üzere, karşılaştırılan örnekler arasındaki akrabalık derecesinin azalmasıyla ters orantılı olarak artar. Yapılan çalışmalar, bu karakterlerde meydana gelen değişikliklere, canlıyı oluşturan tüm karakterleri kontrol eden ve dölden döle aktarılmasını sağlayan kalıtsal nitelikli iç faktörler(genotip) ile canlının içinde yaşadığı ve fiziksel, kimyasal, biyolojik özellikleri bulunan dış faktörler (çevresel) in neden olduğunu göstermiştir. Ana çizgileriyle nasıl işlediği aşağıda anlatılan, bu iç ve dış faktörlerin birlikte etkisi altında meydana gelen canlıya fenotip denir. A- Genotipik değişiklikler (Mutasyonlar) Bir populasyonun herhangi bir dölünde görülen değişikliğin sonraki döllerde de görülmesine kalıtsal (genotipik) değişiklik, bu değişikliği meydana getiren kromozomlardaki yapısal ve sayısal değişikliklere de Mutasyon denir. Mutasyonlar organizmanın eşey hücrelerinde veya somatik hücrelerinde meydana gelebilir. Eşeyli çoğalan canlılarda, eşey hücrelerinde meydana gelen mutasyonların kalıtsal niteliği olmasına karşın, somatik hücrelerde meydana gelen mutasyonların ilgili hücre, doku veya organizmada meydana getirdiği değişiklikler (kanserleşme gibi) dışında kalıtsal bir etkisi bulunmamaktadır. Örneğin, siyah gözlü bir Sirke Sineği (Drosophila sp.) populasyonunda nadiren 1-2 tane kırmızı gözlü sinek ortaya çıkabilir. Bunların kendi aralarında çaprazlanmasıyla, populasyon içinde kırmızı gözlü fertlerin sayısı artar. Hatta, nesiller sonra populasyon tamamen kırmızı gözlü bireylerden oluşabilir. Böylece, bu populasyonun tamamı kalıtsal bir değişikliğe uğramıştır. Bir kural olmamakla birlikte kalıtsal değişiklikler derecelenme göstermezler. Örneğin, siyah ve kırmızı gözlü sinekler arasında kahverengi gözlü fertlere rastlanmaz. Ancak, ortaya çıkması çok sayıdaki genin işleyişine bağlı olan karakterlerde derecelenme görülebilmektedir. Genlerin mutasyona uğrama dereceleri farklıdır. Örneğin, Drosophila sp. de göz renginde değişikliğe neden olan mutasyon kolay meydana gelmesine ve sık görülmesine karşın, metabolik işlemleri kontrol eden genlerde mutasyon ender olarak meydana gelmektedir. Canlılar arasında mutasyona uğrama sıklığı bakımından da fark bulunmaktadır. Bu oran, bakterilerde 1.10-7; Meyve Sineğinde 1.10-5 hücre ve insanda 1.10-4 hücre düzeyindedir. Mutasyonlar, crossing-over dışında, kromozomlarda oluşan sayısal ve yapısal değişiklikler ile genlerin moleküler yapısında meydana gelen değişiklikleri kapsar. Bunlardan, kromozomların gen sırasında meydana gelen yapısal değişiklikler ve genlerdeki moleküler değişikliklerin mutasyon etkisinin, kromozom sayısında meydana gelen değişikliklere oranla yüksek olduğu, gen fizyolojisi alanında yapılan çalışmalarla ortaya konmuştur. a) Defisiyens ve Delesyon: Kromozomdan parça eksilmesi durumunda yapılan adlandırmadır. Kromozomun ucundan parça eksilmesi “Defisiyens”, uçlar arasında bir bölgeden parça eksilmesi “Delesyon” olarak adlandırılmaktadır. Şekil 2a da kromozomda meydana gelen iki kırılma sonunda kırıklar arasındaki parçanın kaybına neden olan mutasyon (delesyon) görülmektedir. b) Duplikasyon: Homolog kromozomlar arasında parça değişmesi sonunda, kromozomlardan birinde bir bölümün tekrarlanmasıdır. Şekil 2a da homolog Kromozomlardan birinde oluşan iki kırıkdan sonra ortaya çıkan asentrik parçanın, homolog kromozomların diğerinde oluşan bir kırığa yerleşmesi sonunda mutasyona uğramış, eksik ve tekrarlı parçalara sahip yeni homolog kromozom çifti görülmektedir. c) Şnversiyon: Kromozomdan kopan bir parçanın 1800 dönerek eski yerine ters olarak yerleşmesidir. yapışan parçanın sentromerli olması durumunda “perisentrik inversiyon”; sentromersiz olması durumunda “parasentrik inversiyon” olarak tanımlanır. d) Translokasyon: Homolog olmayan kromozomlar arasında, kromozom parçalarının tek yönlü (basit) veya çift yönlü (resiprokal) olarak yer değiştirmesidir. Herhangi bir canlıda, bir karakterin genotipik özelliklerini belirleyen nükleotid grubu “gen” olarak isimlendirilmektedir. Bu tanıma göre, bir canlıya ait herhangi bir karakter çok sayıda nükleotid‟in kontrolu altında meydana gelmektedir. Dolayısıyla, bir geni meydana getiren nükleotid‟lerden birine ait baz‟da (adenin, guanin, timin veya sitozin) meydana gelen herhangi bir kimyasal değişiklik gen mutasyonu olarak adlandırılmaktadır (Şekil 2b). Bu şekildeki bir değişikliğe, radyomimetik madde veya mutagen olarak isimlendirilen; X ,  ve ultraviyole ışınları gibi değişik dalga boyunda radyasyonlar veya hardal gazı ve kolşisin gibi kimyasallar sebep olmaktadır. Gen mutasyonuyla, genellikle baskın (dominant) genler çekinik (resesif) gen haline gelirler ve canlı için çoğu kez zararlı olurlar. Zararlı gene sahip olan fert, var olan koşullar içinde çoğalamadan ölür ve söz konusu gen, populasyonun gen havuzunu terkeder. Bir başka durumda, mutant gen var olan çevresel koşullara karşı etkisiz (nötr) kalmasına rağmen, zamanla değişen ortam koşullarında fenotipe bir avantaj sağlayabilir ve doğal seçimle bu genin populasyonun gen havuzu içindeki sıklığı artar. B- Fenotipik değişiklikler (Modifikasyonlar) Herhangi bir karakter için kalıtsal olarak biribirinin aynı olan canlılarda ortam etkisine bağlı olarak meydana gelen değişiklikler fenotipe özgü olduklarından “fenotipik değişiklik” veya “modifikasyon” olarak adlandırılır. Kalıtsal bir temele dayanmadığı için evrim üzerine bir etkisi bulunmamasına rağmen bir değişiklik (varyasyon) olması nedeniyle, genotipik değişikliklerden farkının belirtilmesi için üzerinde durulacaktır. Bilindiği gibi, tek yumurta ikizleri kalıtsal özellikleri bakımından biribirlerinin aynıdır. Şkizler bebeklik döneminde anneleri tarafından bile zor ayırd edilmelerine rağmen, ilerleyen yaşlarıyla birlikte elde ettikleri fırsatlar ve bulundukları ortamların farklılığına bağlı olarak, morfolojik ve psikolojik özellikleri bakımından ayırd edilmeye başlarlar. Şleri yaşlarda ekonomik, sosyal, kültürel ve morfolojik özellikleri bakımından biribirinden farklı iki ayrı fenotip meydana gelir. Bir arı kovanında hepsi dişi olmakla birlikte kraliçe ve işçiler arasındaki fark da çevresel koşullara bağlı olarak meydana gelmektedir. Döllenmemiş yumurtalardan erkek arılar, döllenmiş yumurtalardan kraliçe veya işçi arılar meydana gelmektedir. Döllenmiş yumurtalardan çıkacak bireylerin kraliçe ya da işçi olmaları yumurtaların bırakıldıkları petek gözünün niteliklerine bağlıdır. Sıradan gözlere bırakılan yumurtalardan işçi arılar meydana gelirken; Niteliği diğerlerinden farklı olan ve işçi arılar tarafından farklı bir ihtimam gösterilen petek gözüne bırakılan yumurtadan kraliçe meydana gelir. Bu örnekte, bireyler arasında kalıtsal farklılık bulunmamasına rağmen, beslenme şekline (çevresel koşullar) bağlı olarak arılar arasında bir kast farkı meydana gelmiştir. Fenotipik değişiklikler derecelenme de gösterebilirler. Örneğin, kendi çiçek tozu ile döllenen bir Fasulye bitkisinde, aynı bakla içindeki dane (tohum) ler büyüklüklerini belirleyen genotipleri bakımından aynıdır. Ancak, her dane gelişmesi için gerekli olan hacim, su, besin ve ışık miktarı gibi çevresel faktörlere farklı derecelerde sahip olduklarından büyüklükleri farklı olmaktadır. Burada önemli olan, bir bakla içindeki danelerin en büyüğü ve en küçüğü arasında daha küçük, daha büyük gibi ara dereceler göstermeleridir. Bir canlıda, erken gelişim evrelerinde çevresel bir etkiye bağlı olarak meydana gelen ve kalıtsal değişikliklere benzeyen fakat, dölden döle geçmeyen değişikliklere “fenokopi” denir. Örneğin, uterusda, embriyonik gelişimin radyasyona daha duyarlı olduğu evrelerde iyonizan radyasyona maruz kalan memeli embriyolarında sonradan görülen anormallikler; bireyin yaşaması ve verimliliği (fertilitesine) üzerinde etkili değil ise, bu anormalliklerin yavrulara taşınmadığı görülür. Yani, etki kalıtsal (genotipik) değil fenotipiktir. Tarım, hayvancılık ve insan sağlığı amacıyla zararlı böceklere karşı yürütülen mücadele yöntemlerinden biri de “radyasyonla kısırlaştırılmış fertlerin salıverilmesi” yöntemidir. Bir Pamuk zararlısı olan Spodoptera littoralis kelebeğinin kısırlık dozunun araştırılmasında; 40 Gy  radyasyonuna (60Co) maruz bırakılan yumurta, larva ve pupalar erginleştikten sonra bireyler arasında nadiren de olsa görülen kanat büküklüğü anormalliğinin kelebeklerin daha sonraki döllerine taşınmadığı, yani radyasyona bağlı olarak meydana gelen değişikliğin fenokopi kapsamında olduğu görülmüştür. 4- Doğal ayıklanma Genotipik olarak biribirinin aynı olan tek yumurta ikizleri dışında, eşeyli çoğalan tüm canlılar biribirlerinden farklıdır. Aralarında, besin, yaşama alanı, barınak ve eş bulma gibi gereksinimler için bir rekabet vardır. Rekabete, parazit ve yırtıcıların baskısına karşı avantaj sağlayan genotipik özelliklere sahip organizmaların hayatta kalmalarına ve kendilerinden sonraki nesilleri meydana getirmek üzere çoğalmalarına karşın; benzer özelliklere sahip olmayanların ölmesine veya üreyememesine sebep olarak, populasyonun gen kompozizyonunun zaman içinde, gereksinimlere uygun olarak değişmesine neden olan biyolojik işlem “doğal ayıklanma” olarak tanımlanabilir. Doğa, koşullarına uygun olan değişiklikleri koruma, elverişsiz olan değişiklikleri uzaklaştırma eğilimindedir. Doğal ayıklanma, Darwin‟in teorisinde yer verdiği, evrime yol açan başlıca mekanizmadır. Doğal ayıklanma sonunda hayatta kalanların üreme (özellikle eşeyli üreme) üzerindeki baskısıyla, populasyona avantaj sağlayan değişiklikler (mutasyonlar); gelecek döllere geçer ve populasyonun gen havuzunda zaman içinde birikerek sonunda populasyonun değişmesine yol açarlar. Bu evrimsel bir değişmedir. Doğal ayıklanma olayını anlatabilmek için, bu konuda klasikleşmiş bir örneği kullanmak yararlı olacaktır. Endüstrileşmeye bağlı olarak gece kelebeklerinde meydana gelen renk değişikliğini izlediği bir çalışmasında Kettlewell, 1848 yılında önemli derecede endüstrileşmiş bir şehir olan Manchester de normal olarak açık renkli, benekli kelebeklerden oluşan Biston betularia populasyonu içinde 1 adet siyah renkli mutant kelebek buldu. Aynı populasyon üzerinde 1895 yılında yaptığı gözlemde ise kelebeklerin %99 unun siyah renkli olduğunu gördü. Aradan geçen zaman içinde, mutant form populasyon içinde normal formun yerini almıştı. Normalde açık renkli olan kelebeklerin, sanayiden kaynaklanan kurumla kararmış olan ağaç kabukları üzerinde avcı kuşlar tarafından kolayca farkedilerek avlanmalarına karşın, koyu renkli kelebekler ortama uyduklarından sağ kalabilmişlerdir. Kettlewell, mutant genin tekrar sayısındaki artışa doğal seçimin sebep olduğunu göstermek için, 1957 yılında, etiketlediği koyu ve açık renkli B. betularia bireylerini Manchester de kuşların bol bulunduğu bir alana ve Dorset'deki bir ormana salıverdi. Bir süre sonra, yakalanan etiketli bireylerden siyah renklilerin Manchester de; normal renklilerin Dorset de yaşayabildiklerini belirledi. Buna göre, kuvvetli bir olasılıkla B. betularia nın siyah mutantları 1848 yılından önce de meydana geliyordu, fakat hava kirliliği olmadığından, açık renkli likenlerle örtülü ağaçlar üzerinde koyu renkli mutantlar avcı kuşlar tarafından kolayca farkedildiklerinden, populasyon içindeki koyu renk geni avcı kuşların baskısı altında bulunuyordu. Ancak, sanayi devriminden sonra likenlerin yok olmasıyla, koyu renkli ağaç kabuğu üzerinde görünür hale gelen açık renkli kelebekler avcı kuşlar tarafından avlandıklarından bu kez populasyon içindeki açık renk geni avcıların baskısı altında kalmıştır Doğal ayıklanma, bir dölden sonrakine geçen genlerin tekrar sayısında meydana getirdiği değişiklikle, belli genlerin farklı derecede dölden döle geçmesine yardım ederek türleşmeyi sağlar. Böylece, süregelen çevresel koşullar içinde en etkili gen birliklerinin oluşmasına yardım eder ve fenotipde çevresel uyumla ilgili değişiklikleri meydana getirir. Populasyon içinde, aile dışı (genotipik olarak uzak) bireyler arasında meydana gelen birleşmelere (outbreeding) bağlı olarak heterozigotluk; aile içi (genotipik olarak yakın) bireyler arasında meydana gelen birleşmelere (inbreeding) bağlı olarak homozigotluk gelişir. Bilindiği gibi, homozigotluk fenotipde çekinik genlerin karşılıklı gelme şansını artıran ve populasyon içinde genotipik çeşitliliği azaltan; heterozigotluk ise bunun tersine, fenotipde çekinik ve dominant genlerin karşılıklı gelme şansını artıran ve çevresel koşullara karşı daha dayanıklı bir populasyon meydana getirmek üzere genotipik çeşitliliği artıran bir olgudur. Çevresel koşullar, doğal seçim mekanizmasıyla populasyonu isteği doğrultusunda değişmeye zorlar. Populasyonun gen havuzu içinde çevresel koşullar için elverişli genotipler doğal seçimle belirlenir ve gen havuzunda tutulur. Bu işlem sürecinde, çevresel koşullara rağmen populasyonda Resim 1. Biston betularia nın açık ve koyu renkli fertleri solda likenle kaplı bir ağaç gövdesi, sağda yalın ağaç kabuğu üzerinde. zayıflığa neden olan genler populasyonun gen havuzundan uzaklaşır. Yani, doğal seçim sonunda genotipik çeşitliliğin bir bölümü kaybedilir. Bu arada, çevresel koşullara karşı populasyonu avantajlı veya dezavantajlı kılmayan genler (nötr genler), genellikle gen havuzundaki varlıklarını sürdürürler. Çevresel koşullar değişmediği sürece populasyon için bir sorun yoktur. Ancak, bir değişme söz konusu olduğunda, populasyonun hayatta kalabilmesi sahip olduğu alternatif genlerin fazlalığına bağlıdır. O zamana kadar çekinik veya nötr durumda kalmış olan genlerin sayısı, populasyonun yeni koşullara uyma konusunda sahip olduğu yaşamsal alternatiflerdir. Doğada kendiliğinden meydana gelen ve çevre koşullarına daha iyi uyum sağlayan fertlerin seçiminden başka, yarış atları ve daha verimli bitkiler elde etmek gibi ekonomik amaçlara yönelik olarak insan eliyle yürütülen “yapay seçim” çalışmaları da bulunmaktadır. Bilimsel deneylerde kullanılmak üzere istenen niteliklere sahip yavruların kendi aralarında ve ana-babalarıyla çiftleştirilmesiyle, istenen özellikleri verecek genler bakımından homozigot fertler elde edilir. Yapay seçimin en ileri ürünü “arı döl” (inbred ırk) dür. Kendileşme sonunda oluşan homozigotluk, genellikle bulunduğu canlının yaşama yeteneğini azaltmaktadır. Bu şekilde elde edilen populasyonun fertleri dayanıksızdırlar ve özenli bakıma muhtaçtırlar. Doğal seçime benzer sonuçlar veren, fakat oluşumu farklı olan bir başka olay "genetik sürüklenme" (genetik drift) dir. Genellikle küçük ve ayrı kalmış populasyonlar için önemli olan bu olay, gen tekrar sayılarının doğal seçim yerine tesadüfe bağlı olarak değişmesidir. Doğal seçim bakımından bireye avantaj sağlamayan ve kan gruplarını veren genlerin populasyon içindeki tekrar sayıları üzerinde, genetik sürüklenmenin belirleyici olduğu ileri sürülmektedir. Örneğin, koyu renkli kurbağalardan oluşan bir populasyon içinde ortaya çıkan açık renkli iki kurbağa, karayolunu geçerken kaza sonucu ezilip ölseler ve bu kurbağalar evvelce ürememiş olsalar, populasyonun, bu kurbağaların sahip oldukları açık renk genini kaybetmesi tamamen tesadüfe bağlı olarak meydana gelmiştir ve doğal seçimle bir ilgisi yoktur. Ancak, bir populasyonda oluşan herhangi bir değişiklik, doğal seçim ve genetik sürüklenmenin ortak etkisi altında meydana gelmektedir. 5- Uyum (Adaptasyon) Yerin biyosfer kalınlığı içinde, canlıların morfolojik ve fizyolojik bakımdan uyabilecekleri çok çeşitli ortamlar bulunmaktadır. Bir populasyon, bir organizma veya genel olarak bir canlı organizasyonun içinde bulunduğu koşullara uygun olarak değişmesi “uyum” olarak tanımlanır. Uyum, bir ölçüde ferdi yeteneğe bağlı olarak ve bir ölçüde de genetik bakımdan heterojen olan populasyonlarda, B. betularia örneğinde olduğu gibi, doğal seleksiyona bağlı olarak meydana gelmektedir. Bir populasyonun fertleri, bulundukları ortamın koşullarında meydana gelen değişiklik sonunda, özel koşullara sahip olan farklı ekosistem ya da biyomlara göç edebilirler. Göç eden populasyonlar, sahip oldukları gen havuzu içindeki çeşitliliğe bağlı olarak, meydana getirdikleri çeşitli gen kompozisyonlarına sahip bireyler arasından yeni koşullara uygun genotiplerle bulundukları ortama uyarlar. Bu şekilde farklı ortam koşulları için meydana gelen genotipik uyumlar, canlılarda büyük bir çeşitliliğin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Başlangıçda aynı türe ait olan fertlerin dağılarak farklı ortamlarda, farklı ekolojik koşullara uymuş “ekotip” ler meydana getirmesine neden olan evrimsel değişme “adaptif radyasyon” olarak tanımlanır. Doğadaki bitki ve hayvan türleri, genellikle kendileşme yerine eşeysel yolla çoğalırlar. Ayrı eşeyli bir türün farklı populasyonlarına ait fertleri arasında gerçekleşen çiftleşmeler populasyonların gen havuzu içindeki gen çeşitliliğini artırmaktadır. Bir populasyonun gen havuzunda sahip olduğu gen çeşitliliği ne kadar fazla ise, değişen ortam koşullarına dayanabilen fertler üretme ve dolayısıyla populasyonun varlığını sürdürebilme şansı o kadar fazladır. Canlılar arasında genotipik uyumun çeşitli şekillerine rastlanmaktadır. Örneğin, Şsveç‟in kuzeyindeki dağlık bölgelerden getirilen Solidago virgaurea bitkisinin, güneydeki deneme bahçelerine ekildikten sonra da, buradaki türdeşlerine göre boylarının kısa kalması ve erken çiçek açması bir genotipik uyumdur. Kuzeyde yazlar kısa olduğundan, bitkinin soyunu devam ettirebilmesi için çiçeklenme, tohum tutma ve tohumlarının olgunlaşması süratli olmak zorundadır. Bitki başardığı genotipik uyumla bu koşullara dayanabilmiştir. Ancak söz konusu uyum genotipik olduğundan, kuzeyde kazandığı özelliklerini yaz mevsimi uzun süren güneydeki tarlalarda değiştirmemiştir. Afrika‟da yaşaşan yerli insanların derilerinin koyu renkli olması da genotipik bir uyum örneğidir. Bu insanların derilerinde yaygın olarak bulunan melanin pigmenti, derinin daha alt tabakalarında bulunan hassas hücreleri kuvvetli güneş ışınlarının zararlı etkisinden korur. Ancak bu örnekteki uyum da genotipik olduğundan, Afrika yerlilerinin daha az güneşli kuzey ülkelerine gitmesi onların deri renginde bir değişikliğe neden olmaz. Böcekler, canlılar aleminde tür çeşitliliği en fazla olan sınıftır. Böylesine zengin tür çeşitliliğine sahip oluşları, çok çeşitli ortam koşullarına uymak zorunda kalmış ve bunu başarmış olmaları ile açıklanabilir. Diğer nedenler, yaşam süreleri kısa olduğu için birim zaman diliminde çok sayıda döl vermeleri ve her defasında çok sayıda yavru meydana getirebilmeleridir. Bilinen canlı türlerinin yarıdan fazlasını kapsayan (yaklaşık 750 000 tür) böcekler sınıfında, 3 çift yürüme bacağına sahip olmaları, her bacağın 5 segmentten (koksa, trohanter, femur, tibia, tarsus) yapılmış olması gibi ortak özellikler yanında; türler arasında, yaşadıkları ortamın gereklerine ve beslenme şekillerine göre önemli farklar da vardır. Örneğin, bal arısı (Apis mellifica) nın son ayak segmentinde pürüzlü yüzeylerde tutunabilmesi için kitin bir çengel, düz yüzeylerde tutunabilmesi için çengelin hemen arkasında “arolium” denen bir yapışma tabanı bulunur. Buna karşın, dana burnunda (Gryllotalpha gryllotalpha) ön bacaklar kazmaya uygun şekle dönmüştür. Böceklerin ağız parçaları esas olarak, 1 çift mandibul, 1 çift maksil ve labiumdan ibarettir. Ancak, çeşitli gruplarda beslenme şekillerine uygun olarak, örneğin hamam böceğinde (Periplaneta americana) çiğneyici, bal arısında (Apis mellifica) yalayıcı – emici, kelebeklerde (Lepidoptera takımı) emici ve sivri sineklerde (Culex pipiens) sokucu – emici işlevi yerine getirecek şekilde değişmiştir (Şekil 3). Aralarındaki işlevsel farka rağmen bu organların embriyonik gelişimleri arasında görülen benzerlik “homologi tarzı benzerlik” tanımlanmaktadır. Bu karşılaştırma yöntemi, “analogi tarzı benzerlikler” ile birlikte “Evrimin Kanıtları – Morfolojiden sağlanan kanıtlar” başlığı altında tartışılacaktır. Uyum, bazı canlılarda bir korunma mekanizması olarak gelişmiştir. Ağaç kurbağası (Hyla spp.) yeşil rengi ile ağaçlar üzerinde, tarla kuşları kanat ve kuyruk desenleriyle bulundukları zemin üzerinde, pisi balığı değişik zeminlere uygun olarak rengini değiştirerek, gece kelebekleri kanat desenleriyle gündüz üzerine kondukları ağaçlar üzerinde, avcıları tarafından farkedilemezler. Özellikle böcekler arasında görülen ve “mimikri” olarak adlandırılan korunma amaçlı bir başka uyum şeklinde, canlılar renk, şekil ve hareketleriyle kendilerini zehirli hayvanlara benzeterek, yırtıcı hayvanları, özellikle kuşları korkutarak korunmaya çalışırlar. 6- Ayrı kalma (izolasyon) mekanizmaları Belli bir coğrafik bölgeyi kullanan aynı türden canlılara “populasyon” adı verilir. Aşağıda anlatılan doğal engeller nedeniyle, bir populasyonu meydana getiren bireyler kendi aralarında çiftleşerek, fertil bireyler meydana getirme olanağını kaybedebilirler. Böylece, söz konusu engel öncesinde, aynı gen havuzunu kullanan populasyon yerine; engel sonrasında farklı gen havuzlarına sahip birden fazla populasyon meydana gelebilir. Sonuçda, biribirinden ayrı kalan populasyonlar, içinde bulundukları koşullara uygun şekilde değişerek kendi gen havuzlarını oluştururlar. Bu gen havuzu, engel öncesindeki gen havuzunun ve/veya engelden sonra meydana gelen diğer populasyonların gen havuzunun kompozisyonlarından farklı olabilir. Alt tür, ırk veya ekotip olarak tanımlanan ilk farklılıklar; populasyonların gen havuzu kompozisyonlarının giderek farklılaşması sonunda, kendi aralarında çaprazlanamayan yeni türlerin ortaya çıkmasına neden olabilir. a) Coğrafik ayrı kalma Başlangıçda aynı populasyona ait olan bireylerin; yüksek sıradağ, nehir, biribiriyle ilişkisini kaybetmiş göller ve denizlerle ayrılmış kara parçaları gibi engellerle, farklı ortamları kullanan populasyonlara bölünmeleri Örneğin, Şsviçre, Şskandinavya ve Şngiltere göllerinde, tatlı su balıklarından Salvelinus genusunun farklı tür ve ırklarına rastlanması; başlangıçda aynı türe ait olan bireylerin coğrafik bir engele bağlı olarak biribirlerinden ayrı kalarak gen alış verişinde bulunamamaları ve farklı ortamlarda hayatta kalmak için değişerek farklı populasyonları, giderek farklı ırkları ve farklı türleri meydana getirdikleri şeklinde açıklanmaktadır. Orta Anadoluda dişli sazan olarak bilinen Cyprinodontidae familyasından Aphanius anatolias Leidonfrost, 1921 (Kosswigichthys asquamatus Sözer, 1942) türünün, Gölcük Gölü (Isparta), Burdur Gölü (Burdur), Acı Göl (Afyon) ve Hazar Gölünde (Elazığ) bulunduğu bilinirken bu cins içinde Aphanius burduricus Akşıray, 1948 olarak tanımlanan türün endemik olarak Burdur Gölünde bulunduğu bilinmektedir. Bu türün, yukarıdaki örnekde olduğu gibi bir taraftan bulunduğu ortamın koşullarına uyarken, diğer taraftan ana populasyon ile gen alış verişinin son bulması sonucunda giderek farklılaştığı düşünülmektedir. Güney Amerikada Ekvador kıyılarından 600 mil uzakta bulunan Galapagos adalarında yaşayan Fringillidae familyasından Geospiza türlerinin Güney Amerika ana karasında yaşayanlardan farklı olmasını Darwin; volkanik olan bu adaların ana karadan uzakta meydana gelmiş olmasına rağmen bu adalara ulaşan Geospiza türünün ana kara ile arasında gen alış verişinin son bulması ve adalarda yaşayan Geospiza türlerinin, bulundukları koşullara uygun gen çeşitliliğine sahip populasyonlar meydana getirmesi sonunda, giderek farklılaşan populasyonların farklı türlere dönüştüklerini savunmuştur. Coğrafik ayrı kalma sonunda ortaya çıkan türleşmeye bir başka örnek Limantria dispar kelebeğinde görülmektedir. Yaprağını döken ağaçların, özellikle meşe ağacının zararlısı olan L. dispar Avrupanın batısından Japonyaya kadar geniş bir alanda dağılmıştır. Bu türün biribirine yakın olan populasyonları (örneğin, Anadolu ne Şran yarımadası populasyonları) kendi aralarında fertil yavrular meydana getirirlerken, Avrupa ve Japon adalarında yaşayan populasyonların kendi aralarında çiftleşemedikleri ve bazı morfolojik farklarla biribirlerinden ayrıldıkları bildirilmektedir. Bu durum, gen alış verişini engelleyecek şekildeki bir coğrafik uzaklığın türleşmeye neden olabileceğini göstermektedir. Coğrafik ayrı kalma sonunda ortaya çıkan türleşme “allopatrik” türleşme olarak da adlandırılmaktadır. Benzer bir ayrı kalma şekli, Avrupa ve Asyada yaygın olarak bulunan Parus major adlı kuş türünde görülmüştür. Bu türün doğuya yayılan iki kolundan biri Himalaya dağlarının kuzeyinden, diğeri güneyinden geçerek Çin‟e ulaşmıştır. Şki göç yolu üzerindeki kuşlar arasında çiftleşmenin başarılamaması, aralarında çiftleşme açısından bazı engellerin meydana geldiğini göstermektedir. b) Ekolojik ayrı kalma Aynı coğrafik bölge içinde farklı ortam koşullarına uymuş olan populasyonlar arasında ekolojik nedenlerle ayrı kalma söz konusu olabilmektedir. Coğrafik ayrı kalmada olduğu gibi, ekolojik ayrı kalmada da, populasyonlar bulundukları ortamların farklı oluşu nedeniyle bir araya gelemezler ve gen alış verişinde bulunamazlar. Örneğin, Afrika da yaşayan Anopheles cinsi sivrisineklerden A. melas türü yumurtalarını tuzlu sulara bırakırken, A. gambiae tatlı su birikintilerine bırakmaktadır. Kuzey Amerikada yaşayan Peromyscus cinsi sıçanlardan P. maniculatus bairdii nin göl kenarındaki kumluklarda, P. maniculatus gracilis in ormanlarda yaşadığı bildirilmektedir. Aynı coğrafik bölge içinde farklı habitatlara uymuş canlılara bir başka örnek, Drosophila cinsidir. D. quinaria orman içi nemli alanlardaki meyvalar üzerinde; D. palustris bataklıklarda çürüyen bitkiler üzerinde; D. transversa ise yıllık bitkilerin bulunduğu kuru alanlarda mantarlar üzerinde beslenirler. Bu örneklerde adı geçen tür ve alt türlerin “adaptif radyasyon” sonunda; yumurta bırakma, yaşam alanı seçme ve beslenme gibi konularda yaptıkları tercihlerle, belli ekolojik nişlere uyum sağladıkları ve aralarında buna bağlı olarak gen alış verişi kesildiğinden ayrı kaldıkları ileri sürülmektedir. “Simpatrik” türleşme olarak da bilinen bu ekolojik ayrı kalma şekli ile ilgili olarak; Bursa, Uludağda yaşayan Kınkanatlılar üzerinde yapılan bir çalışmada, dağın farklı yüksekliklerinde Carabus cinsinin farklı alt türlerine rastlandığı bildirilmiştir. Türleşme olasılığı bulunan bu alt türlerin meydana geliş nedeni, yüksekliğe bağlı olarak değişen çevresel koşullardır veya farklı alt türlere ait canlıların, bulundukları yüksekliğe ve bununla değişen çevre sıcaklığına bağlı olarak üreme dönemlerinin farklı zamanlarda olması ve bu nedenle aralarında gen alış verişinin kesilmiş olamasıdır. c) Cinsel ayrı kalma Pek çok türün erkek ve dişi eşeyleri arasında, birleşme öncesinde gerçekleştirdikleri davet ve beğeni davranışları vardır. Biribirinden ayrılma sürecindeki populasyonlar, aynı zaman ve yerde bulunmalarına rağmen, birleşme yönündeki istek ve kabullerini doğru değerlendiremedikleri için birleşemezler. Duyu organlarıyla algılanan bu durum “cinsel ayrı kalma” olarak isimlendirilir. Örneğin, Şpek böceği Bombtx mori nin dişileri tarafından abdomenindeki salgı bezlerinden salgılanan feromon, ancak bu türün erkekleri tarafından antenlerindeki koku alma organlarıyla tanınır ve birbirinden uzakta olan erkeğin dişiyi bulmasını sağlar. Hatta, farklı türün dişilerine sürülen bu feromonla, Bombyx mori erkeklerini farklı türden bir dişiyle birleşme konusunda kandırmanın mümkün olduğu bilinmektedir. Feromonların güçlü etkisinden tarımsal mücadelede de yararlanılmakta ve bir zararlı böceğe ait bireyler türe özgü feromonların kullanıldığı koku tuzaklarıyla toplanmakta ve zararlı populasyonun üremesi kontrol altına alınabilmektedir. Görmeye bağlı olarak, bazı türlerde karşı cinsin görünüşü ve karşı cins tarafından algılanan davranışları birleşmenin gerçekleşebilmesi için gereklidir. Örneğin, Equus caballarus (kısrak) ile Equus asinus somaliensis (eşek) arasında normal koşullarda güçlükle gerçekleşen birleşme, gözlerin bağlanması durumunda kolaylaşmaktadır. Kadife kelebeği olarak bilinen Eumenis semele nin erkekleri, cinsel isteklerini göstermek için, önlerinden geçen türdeş dişileri izlediği gibi, başka böcekleri ve yere düşen yaprakları bile izlerler. Bu davranışın bir cinsel davet olduğunu ancak türdeşi bir dişi algılayabilir ve birleşmek için yere konar. Cinsel ayrı kalma ve bundan sonra anlatılacak olan ayrı kalma şekilleri, morfoloyik yapıları biribirine benzeyen türlere ait fertlerin aynı yer ve zamanda bir arada bulunmaları nedeniyle bir çeşit davranış kompleksine dönüşebilir. Onlarca yıl eskiye ait bir bilgi olarak, Şznik ve Küçükçekmece gölleri ile Kağıthanede yaşadığı bildirilen üç dikenli balık, Gasterosteus aculeatus erkeği, üreme mevsimleri olan Nisan ve Haziran ayları arasında, bitki kök ve liflerini, böbrekleri tarafından salgılanan yapışkan iplikle tutturarak meydana getirdiği ceviz veya yumruk büyüklüğündeki yuvayı su dibine veya bitkiler arasına kurar. Bu dönemde erkeğin dorsali mavi-yeşil, abdomen ve operkulumu kiraz kırmızısı rengindedir. Bu görünümdeki erkeğin kurduğu yuvaya dişi tarafından 80-100 yumurta bırakılır ve yumurtalar erkek tarafından korunur. Bu örnekte olduğu gibi, dişinin yumurta bırakması için erkekten beklenenler, adeta bir görünüş ve davranışlar kompozisyonudur. Kuşlarda ve böceklerde görülen ileri derecede renklenme ve kuşlarda görülen çok çeşitli ötme şekillerinin, birer ayrı kalma mekanizması olarak geliştiği düşünülmektedir. Örneğin, Danaburnunun farklı alt türlerinden Nemobius fasciatus fasciatus, N. f. socius ve N. f. linnulus erkek ve dişilerinin kendi alt türlerine ait sesleri tanıyarak uyarıldıkları bildirilmiştir. Türleşme sonunda cinsel ayrı kalmaya neden olan mekanizmalar, daha belirginleşir ve küçük bir ayrıntıda yapılacak yanlışlık karşı cins tarafından farklı şekilde değerlendirilir ve ferdin hayatına mal olabilir. Örümceklerde birleşme öncesi davranışlar arasında, erkek örümceğin dişi önünde yaptığı dans hareketleri önemli bir yer tutar. Türe özgü olan dans veya benzeri hareketlerde yapılan yanlışlık erkeğin ölümüne neden olabilmektedir. d) Mekanik ayrı kalma Hayvanlar aleminde tür sayısı en fazla olan canlılar böceklerdir ve biyosferin hemen her yerinde bulunurlar. Bu yaygınlık ve çeşitlilik aynı zaman ve yerde birden fazla tür ve alt türün bulunmasına neden olur. Buna bağlı olarak, ayrı kalma mekanizmaları ve özellikle mekanik ayrı kalmanın böcekler arasında çok geliştiği düşünülmektedir. Hatta, aynı türe ait erkek ve dişilerin dış genital organlarının bir anahtar-kilit uyumu sergilediği görülmektedir. Bu anlatılanlardan anlaşılacağı gibi, mekanik ayrı kalma; biribirine yakın türler ve hatta aynı cinsin türleri arasında, dış ve/veya iç genital organlar arasındaki fark nedeniyle, verimli bir birleşmenin gerçekleşemeyişini tanımlar. e) Gametik ayrı kalma İç ve dış döllenme yapan hayvanlarda, spermatozoonlar karşı eşeyin genital organlarına veya ortama bırakıldıktan sonra; sperm ve yumurta hücrelerinin birleşmesine herhangi bir şekilde engel olan mekanizmalar “gametik ayrı kalma” olarak adlandırılmaktadır. Gametler düzeyinde; Yumurta hücresi tarafından salınan ve “ginogamon” adı verilen kimyasal madde, kendi türünden bireylere ait spermatozoonları uyararak kendine çeker, yabancı bir türe ait spermatozoonları ise aglutine eder. Spermatozoonlar tarafından salınan ve “androgamon” adı verilen kimyasal madde ise, yumurta hücresi tarafından salınan ve yabancı spermatozoonları aglutine eden ginogamonların bu etkisini durdurmaya çalışır. Ayrıca, yumurtayı dölleyebilmek için yumurta zarını eritir. Görüldüğü gibi gamonların etkileri türe özeldir. Ancak, olgunlaşmamış yumurta ve spermlere ait gamonların aynı kalitede olmadıkları bilinmektedir. Fizyolojik olarak, dişi genital organların durumu spermatozoonların hareketi, canlı kalabilme ve yumurtaya ulaşma gibi özellikleri üzerinde etkilidir. Örneğin, spermlerin hareketi üzerinde etkili olan vajina ve uterus ortamının pH ve ozmolarite değerleri türe özgü değişiklikler gösterebilmektedir. Bağışıklık bakımından, genel olarak, bir organizmaya giren yabancı madde organizma tarafından red edilir veya zararsız hale getirilir. Bu yabancı madde, elimize batan bir kıymık gibi çevresinde oluşturulan iltahapla dışarı atılır veya midyenin içine giren kum tanesinin etrafını sedefle sarması gibi zararsız hale getirir. Benzer şekilde, yabancı bir türe ait olan spermatozoonlar dişinin genital organı için yabancı bir maddedir ve yabancılığın derecesine göre dişi genital sisteminin koruma mekanizması uyarılabilir. Örneğin, Drosophila türleri arasında yapılan çaprazlamada, yabancı spermatozoonların uterusda şişmeye neden olarak yumurtalara ulaşamadıkları görülmüştür. Gen alış verişi sona ermiş olan populasyonlar arasında görülen bu ayrı kalma mekanizmaları aslında, türlerin biribirleriyle karışmasını önleyen mekanizmalardır. Buraya kadar anlatılan ayrı kalma mekanizmalarına rağmen, farklı türlere ait spermatozoon ve yumurta hücrelerinin birleşerek zigotun meydana geldiği durumlarda; türlerin karışmalarını önlemek üzere “melezlerin erken ölümü” ve “melezlerin kısır oluşu” gibi iki mekanizma daha bulunmaktadır. f) Melezlerin erken ölümü Zigotu meydana getiren türler arasındaki akrabalık derecesi ile zigotun erken ölümü arasında ters bir ilişki bulunmaktadır. Tür veya alt tür düzeyinde yakın olan canlılar arasında meydana gelen zigotun ölümü geç evrelerde; Takım veya aile düzeyinde farklı olan canlılar arasında meydana gelen zigotun ölümü erken evrelerde görülmektedir. Örneğin, Triton polmatus dişisi ile T. cristatus erkeği arasındaki çaprazlamadan meydana gelen melezler fertil hale gelmeden ölmelerine karşın; Echinodermata ve Mollusca gibi uzak gruplara ait canlılar arasında yapılan çaprazlama sonucunda meydana gelen zigotun, ilk segmentasyon bölünmesinde babadan ve anneden gelen kromozomlarını kaybettikleri bildirilmektedir. Bazı çaprazlamalardan meydana gelen melezler arasında sadece erkek veya dişi bireylerin yaşadıkları görülmüştür. Örneğin, Drosophila melanogaster dişisi ile D. simulans erkeği arasında yapılan çaprazlamadan kısır dişiler meydana gelmekte, erkekler ölmektedir. Bu, nadir olmayan ve gen akışını azaltan bir olay olması bakımından ayrı kalmaya hizmet eden önemli bir mekanizmadır. g) Melezlerin kısır oluşu Farklı türler ve biribirinden ayrı kalarak farklılaşmış populasyonlar arasında görülen bir diğer ayrı kalma mekanizması, meydana gelen melezlerin kısır olması şeklindedir. Melez, kural olarak, genotipleri biribirinin aynı olmayan ana babanın birleşmesinden meydana gelen yavrulara verilen isimdir. Geniş manada ve bu tanıma göre, homozigot olan populasyonlar dışında kalan bütün canlılar melezdir. Ancak bu başlık altında konu edilen, bir türün farklı iki alt türüne veya iki türe ait organizmalar arasında meydana gelen yavrulardır. Bu konuda en çok bilinen örnek, Equus caballarus dişisi (kısrak) ile eşek, Equus asinus somaliensis erkeği arasındaki çaprazlamadan meydana gelen “katır” ile, Equus caballarus erkeği (aygır) ile Equus asinus somaliensis dişisi arasındaki çaprazlamadan meydana gelen “bardo” dur. Katır nadiren fertil olmakla birlikte, katır ve bardo kendi aralarında kısırdırlar. Genel olarak kısırlığın nedeni çok çeşitli olmakla birlikte, genital organların (testis ve yumurtalık) körelmiş olması veya mayozda karşılıklı gelen homolog kromozomların, aralarındaki benzemezliğe bağlı olarak eşleşememesi başlıca kısırlık nedenleridir. Eşleşememeye neden olan benzemezlik, katırın gonatlarında I. Mayoz bölünmenin zigoten evresinde allel genlerin farklı kromozomlarda yer almalarından kaynaklanmaktadır. Fertil melez oluşumu balıklar arasında da görülen bir olaydır. Genellikle yapay veya koşulları bozulmuş ortamlarda ve ebeveyn türlerin çok yakın akraba olduğu durumlarda; yani adaptif radyasyon sonunda ortaya çıkan ekotipler veya ayrı kalma mekanizmaları gelişmekte ve henüz tamamlanmamış olan yakın akraba populasyonlar arasında meydana gelmektedir. Bir ölçüye kadar biribirlerinden ayrı kalmış populasyonlar arasında meydana gelen melezler; sağlıksız oluşları ve kendi aralarında veya ebeveynleriyle birleştirilmeleri sonunda elde edilen yavru veriminin melez olmayanlardan az olması nedeniyle populasyondan elenirler. Laboratuvar koşullarında meydana getirilen canlı melezler, doğal olarak asla meydana gelmezler.

http://www.biyologlar.com/evrimin-meydana-gelmesinde-rolu-olan-faktorler

ALABALIK BİYOLOJİSİ ve YETİŞTİRME TEKNİKLERİ

A.Ü. Ziraat Fakültesi Su Ürünleri Bölümü. 06110 ANKARA Yaşam ortamı bakımından berrak, temiz, serin ve oksijen yönünden zengin suları tercih eden alabalık halkımız tarafından özel likle etinin lezzetli oluşuyla anımsanan balıklar arasında bulunmaktadır. Alabalık türleri sistematikte Salmonidae familyasında yer alırlar. Morfolojik bakımdan yağ yüzgeci ile karakterizedirler. Salmonidae familyasında ekonomik yetiştiricilik ve doğal suların balıklandırılması için önem arz eden çeşitli alabalıklar üç cinsin türleridir. Bu cinsler : a- Salmo b- Salvelinus c- Oncorhynchus Dünya genelinde ençok tanınan alabalık türleri aşağıda gösterilmiştir (Bruno ve Poppe 1996). - Salmo salar Linnaeus (Atlantik Salmonu) - Salmo trutta f.trutta Linnaeus (Deniz alabalığı) - Salmo trutta f.fario Linnaeus (Dere alabalığı) - Oncorhynchus mykiss Walbaum (Gökkuşağı alabalığı) - Salvelinus fontinalis Mitchill (Kaynak alabalığı) - Salvelinus alpinus Linnaeus (Alp alabalığı) - Salhvelinus namaycush Walbaum (Göl alabalığı) Ülkemizin yerel alabalık alt türleri ise şöyle sıralanabilir (Çelikkale 1994). - Salmo trutta macrostigma Dumeril (Anadolu Dağ alabalığı) - Salmo trutta abanticus Tortonese (Abant alabalığı) - Salmo trutta caspius Kessler ( Aras alabalığı) - Salmo trutta labrax Pallas (Karadeniz alabalığı) - Salmo trutta f.lacustris Linnaeus (Göl alabalığı) Yukarıda belirtilen alabalık türleri içerisinde yetiştiriciliği en yaygın olanı Kuzey Amerika kökenli Gökkuşağı alabalığı olmuştur. Gökkuşağı alabalığı ile Kaynak alabalığı hemen hemen aynı yıllarda yaklaşık 120 yıl önce Kuzey Amerika’dan Avrupa’ya getirilmelerine karşın kültür koşullarına uygun niteliklerinden dolayı Gökkuşağı alabalığı yetiştiriciliği hızlı bir artış göstermiş ve günümüzde bir endüstri haline gelmiştir. Gökkuşağı alabalığının yetiştiriciliğe uygun özel likleri aşağıdaki başlıklar halinde belirtilebilir (Steffens 1981). - Gökkuşağı alabalığının çevre koşullarına çok iyi uyum göstermesi yanında özel likle yüksek sıcaklıklara oransal olarak dayanıklı olması, - Aktif yem alması nedeniyle yemlenmesinin kolay olması ve yemi değerlendirmesinin daha iyi olması yönünden iyi bir büyüme göstermesi, - Daha yüksek ilkbahar sıcaklığında dere alabalığı ve kaynak alabalığı gibi diğer alabalık türlerine göre daha kısa süreli kuluçka dönemine sahip olması. Gökkuşağı alabalığının Türkiye’de yetiştiriciliği ise 1970’li yıllarda kamu ve özel girişimciler tarafından başlatılmıştır. Dünya genelindeki kültür balıkçılığının gelişimine koşut olarak ülkemizde de özel likle üstün yetiştirme avantajları nedeniyle Gökkuşağı alabalığı üretimi büyük aşamalar katetmiştir. Önceleri küçük işletmeler tarafından gerçekleştirilen Gökkuşağı alabalığı üretimi, 1990’lı yıllardan itibaren entegre üretim tesislerine dönüşmüştür. Hatta günümüzde ülkemiz Gökkuşağı alabalığı üreticileri Avrupa’ya füme halinde işlenmiş ürün ihraç eder duruma erişmişlerdir. SU KOŞULLARI Alabalık yetiştiriciliğinde kullanılacak su kaynağının orijini ve kalitesinin yüksek nitelikte olması arzulanan bir olgudur. Kaynak Tipleri Alabalık yetiştiriciliğinde yararlanılan su kaynaklarının başlıcaları şunlardır (Leitritz 1974). - Kaynaksuları - Dere veya ırmak suları - Göl veya gölet suları - Yeraltı suları Kaynak Suları Kaynak suları genellikle yerkürenin yüzeysel yada derin katlarından çıkmalarına bağlı olarak kaliteleri farklılık gösterir. Yaklaşık 40 m gibi yüzlek katlardan çıkan kaynak sularının miktar ve kalitesi yağmur ve kuraklığa bağlı olarak değişkenlik gösterir. Fakat oksijen düzeyleri yüksek, CO2 miktarları düşük, su sıcaklığı ise 6-12 oC arasındadır. Yer kabuğunun 1000 m ve daha derin tabakalarından köken alan kaynak sularının miktar ve kalitesi aynı, fakat ekseriya oksijen miktarları litrede 4 mg’ın altında, CO2 düzeyleri ise litrede 50 ppm’in üzerinde, su sıcaklığı ise 8-10 oC seviyesindedir. Dere veya Irmak Suları Irmak veya derelerin kaynaktan ilk birkaç yüz metrelik kesimlerinin su kalitesi aynı ve kirlenmemiştir. Orta ve alt kesimleri ise tarım, gübreleme, endüstri ve evsel atıkların etkisi altındadır. Fakat dere ve ırmakların su kalitesindeki belirtilen bu olumsuzluklara karşın, su miktarları çok fazladır. Kaliteli bir kaynaktan köken alan dere veya ırmak gibi akarsular litrede 8 mg’ın altında CO2’e sahip olmakla birlikte, sıcaklıkları yıl bazında 6-12 oC arasında oldukça değişkendir. Göl veya Gölet Suları Bu tip suların kalitesi de endüstriyel ve tarımsal faaliyetlerin etkisiyle mevsimsel olarak farklılık gösterir. Göl suları da yüksek düzeyde oksijen ve düşük miktarda CO2 içermeleriyle tanınırlar. Fakat 10 m den daha derin göllerde yaz aylarında su kütlesinin yüzey kesimlerinde su sıcaklığı 20 oC’a yükselebilir, yüzeyin yaklaşık 4 m altında ise 15-16 oC sıcaklıkta su bulunur. Yeraltı Suları Genelde kaynak veya iyi kalitede dere suyuna yakın kalitede sulardır. En büyük avantajları daima aynı miktar ve kalitede olmalarıdır. Fakat yerüstüne çıkarmada ekseriya yüksek düzeyde enerji giderine gereksinim duyulur. Ayrıca oksijen yönünden zenginleştirmeye de gereksinim vardır. Su Kalitesi Alabalık yetiştiriciliğinde ideali, yetiştirme ortamındaki balıklara düzenli bir şekilde daima aynı kalitede su temin etmektir. Aynı zamanda su miktarı ile kalite arasındaki sıkı ilişki de gözardı edilmemelidir. Bu bakımdan su miktarındaki ani değişimlerin suyun mevcut kalite değerlerini olumsuz veya olumlu yönde etkileyebileceği unutulmamalıdır. Alabalık yetiştiriciliğinde su kalitesine ilişkin suda incelenmesi gereken çeşitli parametrelerin sınır değerleri Tablo 1’de gösterilmiştir (Lindhorst-Emme 1990). Kuluçka Evinde Su Kriterleri Döllenmiş yumurtaların kuluçkasının gerçekleştirileceği kuluçka evine verilecek suyun kalitesine daha fazla özen göstermenin yararları yadsınamaz. Alabalık yumurtalarının kuluçkası ve larvaların gereksinimi için mümkün olduğu kadar temiz ve kirlenmemiş su kullanılmalıdır. Bu bakımdan kuluçka evine verilen suyun önceden filtre edilmesinde fayda vardır. Kuluçka evinin büyüklüğü döllenmiş yumurta miktarı ve kullanılan kuluçka gereçlerinin tipine bağlıdır. Orta büyüklükte bir kuluçka evinin su gereksinimi saniyede 3-5 litredir. Kuluçka evinde kullanılacak suya ilişkin uygun değerler Tablo 2’de gösterilmiştir (Lindhorst-Emme 1990). Su Miktarı ile Balık Üretimi İlişkisi Balık üretim miktarını, su kalitesi ile birlikte temel olarak suyun miktarı yani debisi etkilemektedir. Fakat bunlarla birlikte balık üretim miktarında yetiştirme sistemi ve kullanılan teknik donanımlarda etkilidir. Örneğin 1000 m2 havuz yüzlemi için saniyede 8 litre kaynak veya iyi kalitede dere suyuna gereksinim vardır. Bu örnekte teknik donanımlardan yararlanmaksızın 400-500 kg alabalık üretilebilir. Fakat ilave olarak havalandırma gibi ilave tekniklerden yararlanıldığında ise yılda 1500-2000 kg alabalık üretmek mümkün olabilir. 1000 m2’den büyük ve 3 m’den derin havuzlarda, küçük havuzlara oranla daha az suya gereksinim vardır. Böyle havuzlarda rüzgarın etkisiyle suyun kalitesi olumlu etkilenebilirse de işçilik yönünden büyük havuzlarda çok büyük güçlüklerle karşılaşılır. Diğer yandan akarsu kanallarında yetiştiricilikte geleneksel havuz yetiştiriciliğine göre 10-20 misli daha fazla suya gereksinim vardır. Yani 1000 m2 yüzleminde akarsu kanalında alabalık yetiştiriciliği için saniyede 80-160 litre suya ihtiyaç vardır. Alabalık üretiminde işletme tiplerine göre stoklama miktarları Tablo 3’de görülmektedir (Lindhorst-Emme 1990). Alabalık üretiminde ana ilke kullanılan suyun miktar ve kalitesinin esas alınarak üretim miktarının saptanmasıdır. Buradan yola çıkılarak önceleri havuzlarda su değişiminin günde 3-5 defa gerçekleşmesiyle saniyede 1 litre suyla yılda 50-75 kg mutfaklık balık üretilebileceği şeklindeydi. Fakat günümüzde yaygın kanı saniyede 1 litre suyla 100-150 kg sofralık balık üretilmesine dönüşmüştür (Bohl 1982). Günümüzde balık üretim miktarı genellikle m3’de kg olarak ifade edilmektedir. Havuzlarda değişimin günde 3-5 defa gerçekleşmesiyle 3-5 kg/m3 balık üretilebilir. Daha yoğun üretimde bu miktar 1 m3 suda 10 kg’a yükselmektedir. 0,30-0,50 m derinlikteki havuzlarda suyun saatte 3 defa değişimiyle m2’de 20 kg (=40-60 kg/m3) balık üretilebilmiştir. Hatta Fransa’nın Brötanya yöresinde havalandırmalı havuzlarda m3’de 100 kg balık üretimi gerçekleştirildiği bildirilmiştir (Bohl 1982). Benzer üretim miktarlarına su değişiminin saatte 5-10 defa gerçekleştirildiği tanklarda m3’de 50-100 kg’la ulaşılmıştır (Steffens 1981). Alabalık üretiminde su miktarı kadar kullanılan suyun sıcaklığı ve yetiştirme ortamına stoklanan bireylerin ortalama canlı ağırlığının dikkate alınması gerekmektedir. Bu faktörlerin dikkate alınmasıyla saniyede 1 litre su girişiyle yoğun üretim koşullarında üretilebilecek balık miktarları Tablo 4’de sunulmuştur (Steffens 1981). Belirli bir miktar su ile üretilebilecek balık miktarının saptanmasında yararlanılan bir diğer kriter suyun oksijen içeriğidir. Buradaki birinci temel ilke toplam 1 kg alabalığın 1 saatte tükettiği oksijenin esas alınmasıdır. Bu yöntemde 50 g’dan küçük balıkların toplam 1 kg’nın 1 saatte 500-600 mg oksijen tükettiği, 50 g’dan daha büyük balıkların ise toplam 1 kg’nın 1 saatte 400-500 mg oksijen tükettiklerinin dikkate alınmasıdır. Ayrıca kullanılan suyun havuzlardan çıkışta litrede 6 mg oksijen içermesi zorunludur. Havuzlara giren suyun içerdiği oksijen ile çıkış suyunun kapsadığı oksijen arasındaki miktar balıkların tüketebileceği kullanılabilir oksijeni ifade eder. Bu veriler esas alınarak (Steffens 1981), Örneğin havuzlara girişte litrede 11 mg oksijen içeren debisi saniyede 100 litre olan bir su kaynağı ile 50 g’dan küçük balıklar stoklandığında üretilebilecek sofralık balık miktarını hesaplamak gerekirse, Oksijenden yola çıkılarak üretilecek balık miktarını hesaplamada ikinci temel ilke 1 kg yemin balık tarafından tüketilmesinde harcanan oksijenin esas alınmasıdır. Bu tip hesaplamada yararlanılan formül aşağıda gösterilmiştir (Bohl 1982). d = debi = litre/sn 2= Beslenme fizyolojisi bakımından saptanmış katsayı Bu formüle göre havuzlara girişte litrede 11 mg oksijen içeren debisi saniyede 100 litre olan bir su kaynağı ile, günde %2 oranında yemlemeyle üretilebilecek balık miktarını saptamak gerekirse, Balıklar, günde canlı ağırlıklarının %2’si oranında yemlendiğine göre; Buraya kadar belirtilen veriler doğrultusunda saniyede 1 litre suyla genel olarak 100-200 kg pazarlık balık üretilebileceğini belirtebiliriz. DAMIZLIK BALIKLAR Damızlık populasyonu işletmenin sofralık balık üretiminin %1’i kadar yeterlidir. Yani 400 ton üretim kapasiteli bir işletmede 1 ton damızlık balık bulundurulacak demektir. Damızlık balıklar günlük su değişiminin defalarca olacağı kaliteli suyun verildiği havuzlara m2’ye 1-2 kg stok yoğunluğunda yerleştirilir. Erkek / dişi oranı 1: 5 ila 1 : 8 olmalıdır. Genellikle erkekler 2, dişiler ise 3 yılda cinsel olgunluğa ulaşır. İşletmenin yumurta üretim kapasitesini saptamada kg dişi başına 2000 Adet yumurta hesaplanır. Damızlığa ayrılacak bireylerin seçimi ön büyütme döneminden başlayarak gerçekleştirilmelidir. Ayrılan balıkların yetiştirilmesine devam edilerek populasyon içersinden damızlık balık ayrımında belirgin özel likler aranmalıdır. Bu nitelikler: - Hızlı büyümeyle birlikte yemi iyi değerlendirme, - Hastalıklara karşı dayanıklılık, - Düzgün ve uyumlu vücut formu, - Yüksek üreme verimi (Sayıca fazla ve çapı büyük yumurta, kaliteli sperma vb.) - Cinsi olgunluğa geç ulaşma. Yukarıdaki özel likler dikkate alınarak seçilen damızlık balıklar, damızlık havuzlarında kaliteli pelet yem yanında taze balık, karides gibi yaş yemle de beslenmelidir. Damızlık balıkları yemlemede aşırıya kaçılmamalıdır. Damızlıklar yılda yaklaşık 0,5 kg artış göstermelidir. Yoğun yemleme gonad ürünlerinden özel likle yumurtalarda yağ dejenerasyonuna neden olabilir (Bohl 1982). Damızlıkların Verimi Üç yaşındaki damızlık balıkların ortalama ağırlıkları 1-2 kg arasındadır. Dişi balıklar 6. yaşına kadar birbirini takip eden 4 üreme peryodunda kullanılır. Çünkü canlı ağırlık artışıyla birlikte damızlık balıkların kg vücut ağırlığına düşen yumurta miktarı azalır. Örneğin 6 yaşındaki balıklarda bu miktar kg canlı ağırlık için 1200 adet yumurtanın altına iner. Fakat çapı daha büyük yumurtalardan satış avantajı daha fazla olan canlılıkta larva elde edilir. Bu nedenle 4-5 yaşındaki dişiler her yönüyle büyük ekonomik değere sahiptir. Yapılan araştırmalar 3 yaşlı erkeklerin spermasının hiçbir zaman 4-5 yaşlı erkeklerin spermasının kalitesine ulaşamadığını göstermiştir. Fakat 3 yaşlı erkeklerin sperması miktar bakımından daha fazladır. Bu bakımdan yetiştiriciler damızlık balık giderini de dikkate alarak 3 yaşındaki erkekleri tercih ederler (Lindhorst-Emme 1990). Dişi damızlıkların yumurta verim özel liklerine ilişkin temel bilgiler aşağıdaki şekilde sıralanabilir (Steffens 1981). - Damızlık balıktan elde edilen toplam yumurta miktarı balık büyüdükçe artış gösterir. Örneğin 3 yaşında 750 g ağırlıkta balıktan 1800 adet yumurta elde edilirken; 4 yaşında 1300 g ağırlıkta balıktan 2500 adet yumurta alınır. - Balık büyüklüğü arttıkça kg vücut ağırlığına düşen oransal yumurta miktarı azalır. Örneğin 3 yaşında 750 g ağırlıktaki balıkta kg canlı ağırlığa düşen yumurta sayısı 2400 adet olurken; 4 yaşlı 1300 g ağırlıkta balığın kg canlı ağırlığa düşen yumurta sayısı ise 2000 adettir. - Yumurta sayısı, yemin miktar ve kalitesiyle etkilenebilir. - Yumurta sayısının bireylerde farklılığında genetik koşulların etkisi çok büyüktür. - Yaşlı ve büyük balıklar genç ve küçük balıklara oranla daha büyük yumurta geliştirirler ve bu suretle daha kuvvetli larva oluşumunu sağlarlar. Örneğin 178 g ağırlıkta 2 yaşlı balıkta yumurta çapı 3,9 mm olurken, 2700 g ağırlıkta 7 yaşlı balığın yumurtasının çapı ise 5,7 mm dir. Özgün bir çalışma sonucunda elde edilen damızlık dişilerin yumurta verimleri ve erkek damızlıkların sperma (süt) miktarlarına ilişkin veriler Tablo 5’de gösterilmiştir (Lindhorst-Emme 1990). Damızlıkların Cinsiyet Ayrımı Gökkuşağı alabalıkları kökenlerine göre yılın farklı dönemlerinde yumurtlama olgunluğuna erişirler. Yılın erken döneminde yumurtlayanlar Temmuz/Ağustos, Orta dönemdekiler Kasım/Aralık, geç dönemdekiler Mart/Nisan’da üremeye hazırdırlar. Damızlık balıklar üreme sezonundan 4 hafta önce cinsiyet ve yaşlarına göre ayrılmalıdır. Bu ayrım işleminde erkek ve dişi balığın vücut yapısına bakılır. Dişilerde karın daha şişkindir. Cinsiyet deliği etrafı kırmızı renkte görünümdedir. Üreme zamanı erkeklerde alt çene öne doğru uzamış ve bir kanca şeklinde yukarı kıvrılmıştır. Erkeklerde vücut daha yassıdır. Özellikle erkekler üreme zamanı yaklaştığında yanal çizgi boyunca daha koyu ve parlak kırmızı bir şerit taşırlar (Ekingen 1975,Özdemir 1994). SAĞIM VE YUMURTALARIN DÖLLENMESİ Balık üretiminde damızlık balıklara üreticiler eliyle hafif bir masaj uygulanarak dişi balıklardan yumurta ve erkek balıklardan süt (spermatozoa içeren beyazımsı renkte sıvı) alım işlemi sağım olarak adlandırılır. Sağım döneminden 2-3 hafta önce damızlıklara verilen yem miktarı azaltılır. Damızlık balıklarda sağıma hazırlığa yönelik son kontrollerin yapılmasından sonra, yani sağımın bir hafta öncesinde ise yemleme tamamen kesilir. Yumurtlama olgunluğuna ulaşmayan damızlıklar ise bir hafta boyunca canlı ağırlıklarının %0,5’i gibi düşük oranda yemlenir (Greenberg 1969, Wiesner 1968). Sağımda damızlıklara zarar vermemek, işlemi çabuk ve seri olarak gerçekleştirmek ile sağımı yürüten kişinin fazla güç sarfetmeden, çok sayıda damızlık balığı sağabilmesi için damızlıklara narkoz uygulanabilir. Damızlık balıkları bayıltmada anestezik olarak sıkça kullanılan preparatlar (Atay 1987, Bohl 1982). - MS-222 (Tricainemethansulphonat) - Trichlormethylpropanol (TCMP) - Quinaldin (2 Methylchinolin) Belirtilen anesteziklerden suda kolay eriyen MS-222 1:20.000-1:30.000 (1 g+ 20-30 lt su) konsantrasyonlarında kullanılır. Balıklar sağımdan birkaç dakika önce anestezik madde bulanan suya yerleştirilirler. Sağım işlemi bittikten sonra balıklar tekrar oksijen yönünden zengin temiz suya bırakılırlar ve burada 2-3 dakika içinde normale dönerler. Alabalık üretiminde sağımın ana kuralı işlemin kuru koşullarda gerçekleştirilmesidir. Çünkü yumurtanın su ile teması halinde spermanın yumurtaya giriş kapıcığı olan mikropil 1-2 dakika içersinde kapanır. Ayrıca erkek balıktan elde edilen sütün içerdiği spermatozoa’lar suda yaklaşık 1 dakika kadar yaşabilirler. Bu nedenlerle sağımda damızlık balıkların bir bez yada en iyisi havlu ile kurulanmasıdır. Alabalık sağımında dikkat edilmesi gereken bir diğer konu balıkların uygun sağım zamanının saptanmasıdır. Tam olgunluğa ulaşmış dişi alabalık sudan çıkarılıp kuyruğu aşağı gelecek şekilde tutulduğunda yumurtalar kendiliğinden akmaya başlar (Baran 1977, Erençin 1977). Genellikle sağımda balığın sırtının sağan kişiye dönük olması geleneksel tutuş şeklidir. Damızlık balıkların sağımı balığın boyutuna göre tek veya iki kişi tarafından gerçekleştirilir. Birkaç dişinin yumurtası küçük hacimli plastik kaba sağılır ve bu yumurtaların üzerine de birden fazla erkeğin sütü sağılır. Dişi balıklar yılda bir defa sağıldıkları halde, erkekler 15 gün ara ile birkaç defa sağılabilirler (Brown ve Gratzek 1980). Plastik bir küvete sağlan yumurta-süt karışımı elle veya plastik bir kaşıkla karıştırılır. Daha sonra bu karışım üzerine bir miktar temiz su ilave edilir. Yaklaşık 5 dakikada döllenen yumurtaların bir küvet içerisinde 30-45 dakika süreyle su alıp şişme işleminin tamamlanması beklenir. Bu evrenin sonunda yumurtalar birkaç defa temiz su ile yıkanarak kuluçka gereklerine yerleştirilir (Atay 1980). Kuluçka Balık üretiminde döllenmiş yumurtalardan embriyonal evrelerin (Morula, Blastula ve Gastrula) gelişimiyle yumurtadan larva çıkışının tamamlanmasına kadar geçen süreç kuluçka (Incubation) işlemi olarak adlandırılır. Gökkuşağı alabalığının döllenmiş yumurtalarının kuluçkası için uygun su sıcaklığı 7-10 oC arasındadır. Yumurtalardan larva çıkış süresi gün-derece olarak ifade edilir. Gün-derece; günlük ortalama su sıcaklıklarının toplamı olarak larva çıkış süresinin belirtilmesidir. Örneğin 10 oC su sıcaklığında larvalar 30 günde yumurtadan çıktığında, gün derece 300’dür. Buna göre döllenmiş yumurtalardan kaç gün sonra larva çıkabileceğinin gün-derece olarak göstergeleri farklı alabalık türlerine göre Tablo 6’da sunulmuştur (Bohl 1982). Kuluçka döneminde 10 oC su sıcaklığında gökkuşağı alabalığının döllenmiş yumurtalarından 32 ila 36 gün sonra vitellus keseli (yedek besin keseli) larvalar çıkar. Larvaların çıkışında su sıcaklığı ile birlikte kalıtsal etki ve damızlıkların yaşı yanında, suyun oksijen içeriği ve ışık yoğunluğu gibi çevresel faktörlerde etkilidir. Alabalık yumurtaları embriyonal gelişme sürecinde ışık etkisine karşı aşırı duyarlıdırlar. Bu bakımdan direkt güneş ışığından korunmaları gerekir. Kaliteli damızlıklardan elde edilen yumurtaların optimum koşullarda kuluçkasında kayıp oranı yaklaşık %10-20 olabilir. Büyük işletmelerde bu oran %20-30’u aşmamalıdır (Bohl 1982, Steffens 1981). Kuluçka Süresinde Koruyucu Önlemler Döllenmiş yumurtaların kuluçka döneminde su sıcaklığı, oksijen miktarı, suyun temizliği, ışık gibi faktörlere özen göstermekle beraber, ölü yumurtaların ayaklanması da çok önemlidir. Çünkü ölen yumurtalarda saprolegnia sp. mantarları kısa sürede infeksiyona neden olur ve sağlıklı yumurtalara bulaşarak onların da ölmelerine neden olurlar. Bu hastalık odağı ölü yumurtalar, sağlıklı yumurtaları zedelemeden cımbız (yumuşak ahşap materyalden özel imal edilenler tercih edilmelidir), özel pens yada maşalar, tıpta kullanılan lastik puarların ucuna 15-20 cm boyunda cam boru takılarak hazırlanan özel pipetler, ölü yumurtaların sifon edilmesi, tuz eriyiği (%10, 7’lik tuz eriyiğinde-960 g NaCl/8 lt su-ölü yumurtalar 3 dakikada dibe çökerler) ve fotosel sistemi ile çalışan elektrikli seçicilerden yararlanılarak ayıklanabilir. Fakat yinede fazla işçilik gerektirmesine rağmen en iyi sonuçlar elle temizlemeyle elde edilmektedir. Ölü yumurtaların canlı yumurtalardan ayrımında hangi yöntem tercih edilirse edilsin, bu işlem yumurtaların göz lekeli döneminde gerçekleştirilmelidir. Döllenmiş yumurtalar göz lekeli döneme 200-220 gün-derece sonra ulaşırlar. Gözlekeli dönemde yumurtaların mekanik işlemlere duyarlılıkları azalır. Fakat döllenmeden yaklaşık 8 saat geçtikten sonrası ile göz lekesi oluşana kadar ki dönemde ise yumurtalar fevkalade duyarlıdırlar. Kuluçka döneminde mantarlaşmaya karşı koruyucu olarak kimyasal maddelerle yumurtaları ilaçlamak faydalı olmaktadır. Bu amaçla kullanılan kimyasal maddeler Tablo 7’de belirtilmiştir (Steffens 1981). Bu maddelerin tamamı kuluçka sisteminin giriş suyuna ilave edilirler. Koşullara göre belirtilen tedavi 2 günde bir veya daha fazla süre arayla da uygulanabilir. Kuluçka döneminde yumurtalara saprolegnia infeksiyonuna karşı en yaygın kullanılan kimyasal madde Malachit yeşilidir. Çoğunlukla oxalat formu, kristalize veya sıvı konsantrasyonu kullanılmaktadır. Maalesef günümüzde henüz Malachit yeşilinin yerini alacak zararsız ve aynı değerde bir kimyasal madde bulunamamıştır. Bu dezenfeksiyon maddesinin son on yıldan beri yoğun şekilde kanser etkisinden bahsedilmekte ve kullanılırken özenli davranılması gerektiği belirtilmiştir. Özellikle pazarlık balık üretiminde kullanımı yasaklanmıştır. Çünkü balığın etinde insan sağlığı için zararsız düzeye inene kadar 108 gün geçmesi gerekmektedir. Bu nedenle Almanya’da Malachit yeşilinin satışı 1988 yılı sonundan itibaren veteriner hekim reçetesine bağlanmıştır. Ayrıca kullanımı da yumurta ve larva dönemi ile 6 cm boyunda yavru balıklarla sınırlandırılmıştır (Baur ve Rapp 1988, Lindhorst-Emme 1990, Schlotfeldt ve Alderman 1995). Balık yumurtalarının yüzeylerinde infeksiyon etkenlerinin bulunabildiği ve böylece hastalıkların yayılmasında rol oynadıkları bilinmektedir. Bu nedenle işletmelerin yumurta satışlarında, yumurtaların taşınmasından önce dezenfeksiyon işlemini uyguladıklarını garanti etmeleri istenmektedir. Bu hedefe yönelik olarak iyot preparatlarıyla banyo işlemine tabi tutulan yumurtaların, bu işlemin uygulanmadığı yumurtalara oranla daha az mantarlaştıkları bildirilmiştir (Bohl 1982). İyot içeren dezenfeksiyon maddesi olarak yaklaşık %1 aktif iyot kapsayan Actomar K30 önerilmektedir. Alabalık yumurtalarının bu maddeyle dezenfeksiyonu için ideal iki dönem vardır. Birinci uygulama zamanı döllenmeden 10 saat sonra yeşil yumurta dönemi, daha da iyi olan 2.ci dönem ise yumurtaların gözlekeli devresidir. Belirtilen dezenfeksiyon işlemi için 1 litre suya 15 ml Actomar K30 ilave edilir ve yumurtalara banyo uygulanır. Actomar K30 ile hazırlanan banyo solüsyonunun etkinliği rengi ile anlaşılır. Kullanılan eriyiğin rengi kahverengiden-sarıya kadar kullanılabilirliğini gösterir. Açık sarı renk oluştuğunda ise etkinliği garanti edilemez, hatta bazen tamamen etkisizdir (Baur ve Rapp 1988, Bohl 1982, Schlotfeldt ve Alderman 1995). Kuluçka Tipleri Alabalık üretim tesislerinde yaygın olarak kullanılan kuluçka tipleri ve temel nitelikleri Tablo 8’de belirtilmiştir. Tablo 8. Kuluçka tipleri Kuluçka gereci Su gereksinimi Kapasite Kuluçka kanalı 15-25 lt/dak. 100.000 Adet yumurta Zuger şişesi 1,5-3 lt/dak. 30-50.000 Adet yumurta Kuluçka dolabı 1,2-2 lt/dak. 100.000 Adet yumurta Kuluçka kanalları En eski ve halen günümüzde de yaygın olarak kullanılan kuluçka gereçleridir. Birkaç metre uzunluğunda kanal ve içerisine konulan özellikle tabanları gözenekli materyalden yapılan, yumurta yerleştirilen tablalardan (Kasetlerden) oluşur. Tablalar arasında kanalda enine bölmeler vardır. Bu sistemde su tablaya alttan girer ve yumurtaların oksijenini sağladıktan sonra üstten çıkar. Kuluçka kanallarının boyları farklı olmakla birlikte 2-3 m uzunluk tercih edilmektedir. Yumurta tablaları ise 45x45 cm boyutunda kare şeklindedir. Yumurta tablalarının tabanı için 1,5 mm çapında yuvarlak delikleri olan alüminyum materyal kullanılması daha uygundur. Yumurta tablaları kuluçka kanallarına üst üste değil, birbiri ardı sıra konulmalıdır. Kuluçka kanallarına 4-7 adet yumurta kaseti yerleştirilir. Bu kasetlere suyun kalitesine göre kuluçka için yumurtalar tek kat konulduğunda 5000 adet, çift kat konulursa 10.000 adet yumurta bırakılır. Kuluçka kanallarının herbirisine kuluçkanın ilk günlerinde 15 lt/dak. su girişi sağlanırken, bu miktar yumurtalardan larva çıkışına yakın 25 lt/dak düzeyine yükseltilir (Bohl 1982, Çelikkale 1994, Lindhorst-Emme 1990, Steffens 1981). Bu tip kuluçkalıklar alt kısımları huni şeklinde olan, ilk kullanan kişinin ismine atfen zuger şişesi olarak adlandırılan ve genellikle 6,5-8 lt kapasiteli gereçlerdir. Daha az yer kaplayan, daha az suya gereksinim duyan ve kurulmaları kolay olan bu gereçlerin, kapasiteleri 30.000 ile 50.000 adet yumurtadır. Taban kısımları açık olan ve ters yerleştirilen bu şişelerin, huninin alt kesimi gibi daraltılmış boğaz kısmından verilen su girişinin basıncının yumurtalara zarar vermemesi için, ağız kısmına 3 cm yüksekliğinde cam boncuklardan (yaklaşık 6 mm çapında veya aynı büyüklükte çakıl taşları) oluşan bir katman yerleştirilir. Normal boyutta bir zuger şişesi için 1,5-3 lt/dak. su gereklidir. İki zuger şişesi için 0,25 x 0,50 m, çift sıralı 8 zuger şişesi için ise 0,50 x 1.00 cm’lik alana gereksinim vardır. 8-10 zuger şişesine yerleştirilen yumurta miktarı, kanal sistemi kuluçkalıklarda 36 adet kuluçka kanalına konulan yumurta miktarına eşdeğerdedir. Belirtilen miktarda kuluçka kanalı için, kuluçka evinde 35 m2 yer ayırmak gerekir. Ayrıca zuger şişeleri fiyat bakımından da daha uygundur (Bohl 1982). Kuluçka dolaplarının kullanımı son yıllarda özel likle büyük kapasiteli işletmelerde hızla artmaktadır. Buna neden olarak çok az alana gereksinim duymaları, kaliteli, fakat az miktarda su kullanımı ve işçilik giderinden tasarruf gösterilebilir. Kuluçka dolapları damlalıklı ve vertikal akışlı dolaplar olmak üzere iki tiptir. Damlalıklı dolaplarda yumurtaların larva çıkışından kısa süre önce dışarı alınarak kuluçka kanallarında tablalara yerleştirilmesi zorunludur (Ekingen 1975). İkinci tipte ise larvalar yemleme dönemi öncesine (serbest yüzme) kadar dolabın tepsilerinde tutulabilmektedir. Bunlar Veco (İSVİÇRE)-Dolapları olarak adlandırılırlar. Bu dolapların yumurta tablaları tepsi şeklinde daireseldir. Her dolapta 10 tepsi bulunur. Her tepsi şeklindeki yumurta tablasına 10.000 adet yumurta konur. Bu dolapların su girişi üsttendir, önce birinci tepsiye su dolar, daha sonra ikinci vd. ne devam eder. Bu dolaplarda 100.000 adet yumurta için 1,2-2,0 lt/dak. su yeterli olmaktadır (Bohl 1982). Kuluçka döneminin sona erdiği günlerde 25-35 gün-derecede yada bir başka ifadeyle 10 oC su sıcaklığında 2,5 günde yumurtaların tamamından larva çıkışı tamamlanır. Bu arada ortamdaki yumurta kabukları sifonlanarak günde iki defa yumurta tablalarının delikleri tıkanmaması için ayıklanmalıdır. Yumurtadan çıkan larvalara Vitellus keseli larva denilir. Bunlar besin kesesi olarak da adlandırılan keselerini su sıcaklığına göre 12-17 günde tüketirler. Bu dönemde larvaların barındırıldığı gereçlerden en azından her iki gündebir beyaz renkli ölü yumurtalar yada ölen keseli larvalar vaya deforme ve anomalili larvalar sifonlanarak uzaklaştırılmalıdır. Belirtilen temizlik işlemi yapılmadığı durumda hızlı bir şekilde mantar enfeksiyonu ile karşılaşılır (Lindhorst-Emme 1990) Larvaların serbest yüzme dönemine ulaşmaları, besin keselerinin çoğunu tüketmeleri, larvaların yemlenmeye başlanmaları için önemli göstergelerdir. Vitellus keseli larvaların %10’u yem alma gücüne ulaştığında yada besin keselerinin 2/3’lük kısmını tükettiklerinde ve serbest yüzmeye başladıklarında yemlenmeye başlanmalıdır. Larvalar belirtilen evreye ulaştıklarında, kuluçka kanallarında yumurta tablaları arasındaki bölmeler kaldırılır, tablalarda bulunan larvalar yavaş bir şekilde kanallara stoklanırlar (Bohl 1982, Çelikkale 1994, Igler 1990, Steffens 1981). Serbest yüzme devresine ulaşmış ve suda aktif hareket eden larvaların bakım ve beslenmelerine özen gösterilerek ortalama 1 g canlı ağırlığa kadar yetiştirilmeleri genel olarak “ön büyütme” olarak tanımlanır. Bu devre 60-80 günde tamamlanır. Bu dönemde yetiştirme ortamı olarak daha ziyade büyütme kanalları kullanılır. Ayrıca ön büyütme dönemi kuluçka evinde tank yada kanallarda gerçekleştirilir. Su değişimi, stok yoğunluğuna ve su kalitesine bağlı olarak 4-8 kez/saat, olmalıdır. Belirtilen koşullarda stok yoğunluğu 100.000 larva/m3 sudur. Larvaların yemlenmesine her 30-60 dakikada bir günde 12 saat devam edilir. Bu dönemde kayıp oranı yaklaşık %30-35’dir. Optimum üretim koşullarında hasatta üretim hedefi en azından 1 g bireysel ağırlıkta m3’de toplam 25 kg veya 25.000 ön büyütülmüş yavru olmalıdır (Steffens 1981). Ön büyütme döneminde larvaların yetiştirilmesinde aşağıdaki önlemlerin alınmasında fayda vardır (Çelikkale 1994). - Kaliteli su temini, - Direkt güneş ışığından korumayla birlikte dolaylı aydınlık sağlama, - Yavruların köşelerde veya belli noktalarda birikmelerinin önlenmesi, - Yemlemenin sık olarak yapılması, fakat her defasında azar azar verilmesi ve yem artıkları ile dışkıların sürekli temizlenmesi gibi konularda özen gösterilmelidir. Alabalık larvalarının ön büyütülmesinde genellikle 3-4 m uzunluk ve 40-80 cm genişlikte kanallar kullanılmaktadır. Genelde betonarme inşa edilirlerse de, hijyenik açıdan polyester kanallar tercih edilmelidir. Populasyonun stok yoğunluğu, kullanılan suyun miktar ve kalitesine bağlıdır. Bu kanallarda su değişiminin optimum düzeyi saatte 4-8 defa olmalıdır. Derinlikleri 30-80 cm olan bu kanallarda su yüksekliği balık boyutuna koşut olarak yükseltilir. Örneğin 3,60 m uzunluk, 40 cm genişlik, 17 cm su derinliğinde kanala yaklaşık 30.000 adet gökkuşağı alabalığı larvası, yani 122.000 larva/m3 stoklanarak yemlenebilir. Yemleme dönemindeki larvalarda genellikle 100.000 adet/m3, yani 100 adet/lt stok miktarları uygulanır. Belirtilen stok miktarları uygulandığında kanallarda saatte 4-8 defa su değişimi için 1-2 lt/sn/m3 su gereklidir. Bu koşullar altında, 8-10 oC’lik su sıcaklığında 8 günlük yemleme sonunda stokta 50.000 yavru/m3, 15 günlük yemlemeden sonra ise 20.000-30.000 yavru/m3 şeklinde seyreltme yapılır (Bohl 1982). Kapasitesi 2-4 m3, genelde polyester olan, fakat beton yada eternitten de imal edilen kanal tipi tanklarda iyi düzeyde oksijen içeren suyla 30.000-60.000 adet larva 6-8 hafta beslenir. Bu tanklara su girişi 20-40 lt/dak./m3 su, olmalıdır. Stok yoğunluğu 8-12 adet larva/lt. Bu tanklarda taban eğimi %1,5-2 olduğunda iyi temizlenme olanağı yaratır (Lindhorst-Emme 1990). Bu tanklarda üst kısımdan basınçla geren su, tank içindeki suyu dairevi bir hareket halinde tutar. Dolayısıyla bu tankların her tarafında oksijen hemen hemen aynı düzeydedir. Bu tanklarda su çıkışı tabanın ortasındadır. Su çıkış kısmı üzerine 15-20 cm çapında 3,5-4,0 mm göz açıklığında, paslanmaz metalden yapılmış bir süzgeç yerleştirilir. Tankın alt kısmına yerleşmiş olan su çıkış borusu hareketli bir dirsekle dış kısmından yükselmektedir. Bu hareketli dirseklerle tank içindeki su seviyesi kolayca ayarlanabilmektedir. Diğer taraftan tankın tabanında orta su çıkış kısmına doğru yaklaşık %5 meyil vardır. 2 m çapında ve yaklaşık Fingerling (Parmak Büyüklüğünde Balık) Yetiştiriciliği Parmak büyüklüğünde yavru balık üretiminde stok materyali olarak ön büyütmesi yapılan genellikle en azdan 0,5-1 g bireysel ağırlıkta ve 4-5 cm boyunda yavrular kullanılır. Eğer ön büyütmesi yapılan yavruların stoklandığı havuzlarda ve kullanılan suda dönme hastalığına neden olan parazitin (Myxosoma cerebralis) sporları varsa, yavruların boyu en azından 6-7 cm olmalıdır. Çünkü belirtilen büyüklükteki yavruların omur ve kafa kemiklerinin kıkırdak kısımları oldukça dayanıklılık kazanmıştır ve deforme olmaz hale gelmiştir (Bohl 1982). Parmak büyüklüğünde yavru balıkların yetiştiriciliği yapılan bütün üretim donanımlarının, yavru balıklar stoklanmadan önce hijyenik yönden önlemlerinin alınması zorunludur. Bu önlemlerin başında dezefenksiyon gelir. Dezenfeksiyon etkisi sıcaklığa bağlıdır. Genel bir kural olarak, dezenfeksiyon maddesinin etkisi için 20 oC’da 30 dakika, 12 oC’da 1 saat, 4 oC’da 2,5 saat süre gereklidir. Dezenfeksiyon maddesi olarak genellikle formaldehyd (Ticari adı Formol) tercih edilir. Konsantrasyon olarak %5’lik eriyik (5 kısım Formol + 32 kısım su) önerilmektedir. Metal olmayan materyaller için NaOH (Sodyum hidroksit) %2 oranında, yani 20 g NaOH (Sud kostik) 1 litre suya ilave edilerek kullanılmaktadır (Bohl 1982, Baur ve Rapp 1988). Beton kanallarda finrgerling yetiştiriciliği Mevcut kapasiteyi daha iyi değerlendirmek için, 7-10 m uzunluk, 0.80-1 m genişlik ve 0,80-1 m derinlikte beton kanallar parmak büyüklüğünde yavru üretiminde kullanılmaktadır. Su koşullarına ve her 10 dakikada su değişiminin gerçekleşmesine bağlı olarak stok yoğunluğu 2000-5000 adet ön büyütülmüş yavru/m3 tercih edilir. Bu durumda hasatta elde edilen ürün 50 kg/m3 olur ve yavru balıkların bireysel ağırlıkları 10-15 g yada 30 g’a ulaşabilir. Bu tip yetiştiricilikte yavruların defalarca yemlenmesi çok zaman alırsada, aynı zamanda günde iki defa temizlik yapılmalıdır (Bohl 1982). Yavru yetiştirme kanallarının 8-10 m uzunluk ve 1-2 m genişlikte olanları fingerling üretimi için esas yönünden uygundur. Bu kanallarda su değişimi en azından 5-20 dakika sürede gerçekleşmelidir. Kanalların savaklarında 3,5 mm çapında delikli materyal kullanılmalıdır. Su değişimine göre stok yoğunluğu 2000-5000 adet/m3, yavru yada daha yüksek olabilir. Hasatta balık büyüklüğü ve su koşullarına göre 50 kg/m3 veya özel likle daha iyi koşullarda 100 kg/m3, ürün elde edilebilir (Steffens 1981). Havuzlarda fingerling yetiştiriciliği Parmak büyüklüğünde yavru balık yetiştiriciliği uygun koşullarda havuzlarda da yapılabilir. Bu havuzların betonarme yapılması daha uygundur. Dikdörtgen konumdaki havuzların genişlik/uzunluk oranları yaklaşık ¼-1/6 olmalıdır. Bu havuzlarda kullanılan suyun kalite ve miktarına bağlı olarak stok yoğunluğu 60-100 adet ön büyütülmüş yavru/m3 (ortalama 1 m derinlikte) şeklinde düzenlenir. Bu tip üretimde 50.000 adet fingerling yetiştiriciliği için yaklaşık 10 lt/sn suya gereksinim vardır. Ayrıca hafif asidik karakterde 3-5 lt/sn suyla, örneğin 450 m2 yüzleminde ve 1,5-2,3 m derinlikte havuzda ek havalandırma koşullarında 60.000-80.000 adet yavru ortalama 12-15 cm (2-3 kg/m2) boya kadar üretilir (Bohl 1982). Ağ kafeslerde fingerling yetiştiriciliği Ağ kafeslerde parmak büyüklüğünde yavru yetiştiriciliği pazarlık boyutta (sofralık) balık yetiştiriciliği kadar uygun değildir. Bunun en büyük nedeni fingerling yetiştirilecek kafeslerde ağ göz açıklığının küçük olma zorunluluğudur. Çünkü ağın gözleri küçüldükçe ağlar daha çabuk tıkanır ve böylece su değişimi engellenir. Ayrıca kafeslere stoklanacak yavru balıkların genellikle ön beslemesi yapılmış ortalama 1 g ağırlıkta olmaları nedeniyle, kafesten kaçmamaları için 4 mm göz açıklığında ağlar gereklidir (Beueridge 1987). Belirtilen sorunlar dikkate alınarak ağ kafeslere stoklanacak yavruların en az 2 g ağırlıkta ve ağ göz açıklığının 6 mm olması daha uygundur. Ağ kafeslerde parmak büyüklüğünde yavru yetiştiriciliğinde stok yoğunluğu 300-500 adet/m3, yavru önerilmektedir. Bu tip yetiştiricilikte uygun su koşullarında yavru balıklar 8-10 cm boy yada 50 g ağırlığa kadar büyütülebilirler. Yalnız yavru balıklar büyüdükçe 1 cm balık boyu için 1 mm ağ göz açıklığı temel alınarak kafesin ağ torbası periyodik olarak yenilenmelidir (Kieckhäfer 1983, Steffens 1981). Pazarlık (Sofralık) Alabalık Yetiştiriciliği Yavruların fingerling (Parmak büyüklüğünde balık) üretiminde amaç, 140-150 günlük yemleme döneminde yavruları en azından ortalama 10 g bireysel ağırlığa ulaştırmaktır. Fakat daha iyisi 30 g bireysel ağırlığın üstüne çıkmak olmalıdır (Steffens 1981). Pazarlık alabalık üretiminde genel olarak sofralık balık büyüklüğü 250-330 g/adet (4 yada 3 adet/kg) olarak kabul edilmektedir. Mutfaklık balık yetiştiriciliğinde havuz, kanal ve kafes sistemleri kullanılır (Bohl 1982, Çelikkale 1994, Steffens 1981). Havuzlarda sofralık alabalık üretimi Bu havuzların ölçüleri, kullanılan suyun miktarı ve kalitesi ile havuz yapılan arazinin topoğrafik durumu ve toprak yapısına göre büyük değişiklik gösterir. Havuzların beton yapılmasında zorunluluk yoktur. Toprak yapısı killi ve suyu tutma özel liğinde ise havuzların kullanımı, beton havuzlara bakarak daha fazla işçilik gerektirirse de, sabit yatarım gideri daha azdır. Beton havuzlarda dezenfeksiyon ile bakım daha kolay, yemleme ve balıkların kontrolü daha iyi, fakat yapım gideri ise yüksektir (Atay 1995, Çelikkale 1994, Emre ve Kürüm 1998). Pazarlık alabalık besiciliğinin gerçekleştirildiği havuzların boyutları, genellikle 20-50 m uzunluk, 4-12 m genişlik ve en fazla 1.20 m derinlikte olmalıdır. Uygun stok yoğunluğu su değişimine ve kalitesine göre saptanır. Ayrıca yemleme, havuz hijyeni, teknik donanım kullanımı (Örneğin havalandırma gibi), üretim süresi gibi faktörlerde stok miktarını saptamada dikkate alınmalıdır (Lindhorst-Emme 1990, Steffens 1981). Optimum yetiştirme koşulları ve tam değerli pelet yem kullanımı ile gökkuşağı alabalığı yetiştiriciliğinde 8 aylık üretim sürecinde tüketim ağırlığına ulaşılabileceği beklenmelidir (Bohl 1982). Sofralık balık üretim miktarı genellikle kg/m3 olarak ifade edilir. Örneğin havuzlarda su değişimi günde 3-5 defa gerçekleştiğinde 3-5 kg/m3, balık üretilebilir. Yarı yoğun üretim koşullarında ise bu miktar 10 kg/m3’e yükselir. Derinliği 30-50 cm olan havuzlarda su değişiminin saatte 3 defa gerçekleştiği durumda 20 kg/m2 (=40-60 kg/m3) balık üretilir (Bohl 1982). Havuzlara verilen su miktarı esas alınarak da stok miktarı hesaplanabilir. Buna göre iyi kalitede 1 lt/sn’lik su girişine göre hasatta 100-150 kg sofralık balık üretileceği hedefine yönelik stoklama yapılır. Pazarlık alabalık büyüklüğü 200-250 g baz alınarak, 1 lt/sn debi için 400-600 adet fingerling stoklanır (Çelikale 1994). Kanallarda sofralık alabalık üretimi Derinlikleri 50-65 cm, genişlikleri bir kaç metre olan, betondan yapılan, uzunlukları birkaç yüz metre, su değişiminin saatte 2-3 defa gerçekleştiği üretim tesisleridir. Taban eğimi 30 m’de 10-20 cm dir. Birkaç yüzmetre uzunluğundaki bu kanallar ızgaralarla yaklaşık 30 m’lik bölümlere ayrılır. Üretim kapasiteleri genellikle 24-32 kg/m3’dür (Steffens 1981). Bu kanal tipi havuzlar, mekanik yemlemeye hastalıklarla savaşa ve otomatik seleksiyona uygun balık üretim tesisleridir (Atay 1995). Yavru balıkların pazarlık boyuta kadar büyütülmesinde suyun akış hızı 1,5-3 cm/sn olmalıdır. Benzer veriler Amerikan kaynaklarına (Westers’e göre) tablo 9’da belirtilmiştir (Bohl 1982). Bir hektar yüzleminde kanal tipi havuzlarda 1000 lt/sn su ile 100 ton alabalık üretilir. Bu hesaplama havuzlarda yarı intensif yetiştiricilik yöntemindeki 100 kg balık/lt/sn su ile hesaplanan geleneksel eski üretim miktarına eşdeğerdir (Bohl 1982). Kafeslerde sofralık alabalık üretimi Ağ kafeslerde yetiştiricilik göller, baraj gölleri, göletler, kum-çakıl göletleri, akarsu gölcükleri ve büyükçe yapılmış sulama kanallarında, belirli çerçevelere takılmış ağ kafesler içinde, balıkların kontrol altında büyütülmeleridir. Ülkemizde denizlerimizde ağ kafeslerde çipura ve levrek yetiştiriciliğine koşut olarak, son yıllarda kamunun da yönlendirmesiyle özel girişimciler tarafından tatlısu kaynaklarımızda da ağ kafeslerde alabalık yetiştiriciliği hızla yaygınlaşmaya başlamıştır (Atay 1994). Kafeslerde alabalık yetiştiriciliğinde öncelikli olarak su koşullarının uygun olması gerekir. Buna ilişkin koşullar Tablo 10’da özetlenmiştir. (Ruhdel 1977). Tablo 10. Ağ kafeslerde alabalık yetiştiriciliğinde su koşulları Nitelik Miktar Su sıcaklığı 20 oC’nin altında Oksijen 6 mg/lt’nin üzerinde (sabahları) PH 8’in altında NH4 0,5 mg/lt’nin altında Zehirli madde Olmamalı Su derinliği 4 m’nin üzerinde Oksijen tüketimi 600 g/ton/saat Kafesin yerleştirildiği ortamın tabanı ile kafesin ağ torbasının alt kısmı arasında en az 1 m aralık olmalıdır. Kafesin ağ torbası su ortamında geometrik şeklini tam olarak koruyamayacağından hacminin yaklaşık %15’i kaybolur. Kafesler uzun süre aynı yerde konuşlandırıldıklarında gölün yada göletin su kalitesini etkilerler. Sığ göllerde her üretim peryodunda kafeslerin yeri değiştirilmelidir. 10 m’den derin göllerde ise yer değiştirmeye gereksinim yoktur. Ağ kafeslerin büyüklükleri çok farklı olmakla birlikte 5 m x 5 m x 5 m boyutları en çok kullanılanıdır. Ağ kafesin göz açıklığı balığın boyunun 1/10’u olmalıdır. Ağ göz açıklığının bir başka ifadeyle pratikte 1 cm alabalık boyu için 1 mm ağ göz açıklığı esas alınır. Ağ kafeslere en azından ortalama 40 g ağırlıkta yavru balıklar stoklanır. Yılın Mart ayında stoklanan yavrular Haziran ayı ortalarında, Eylül ayında stoklanan balıklar Aralık ayında hasat edilirler (Bohl 1982, Kieckhäfer 1983, Ruhdel 1977). Normal su koşulları altında ağ kafeslerde stok yoğunluğu 50-100 adet ortalama 40 g ağırlıkta yavru balık/m3 olarak planlanır. Bu durumda hasatta üretim miktarı 20-30 kg/m3 olarak gerçekleşir. Örneğin Orta Avrupa göl ve baraj göllerinde ağ kafeslerde yetiştiricilikte ağ göz açıklığı 14 mm olarak düzenlenir. Stok yoğunluğu olarak 90 adet 40 g ağırlıkta yavru/m3 esas alınır. Bu koşullarda 100 ton alabalık üretimi için 4x3x3 m boyutlarında yaklaşık 180 kafese gereksinim vardır. Uygun koşullar altında stok yoğunluğu 100 adet fingerling/m3, olarak uygulanabilir (Steffens 1981). Ağ kafeslerde yetiştiricilikte 17-20 oC su sıcaklığında, gökkuşağı alabalıklarında ortalama 35 g ağırlıkta stoklanan yavrular yüksek büyüme oranıyla 300 g ağırlığa ulaşmışlardır. Bu durumda 2,5 ayda 265 g ağırlık artışı sağlanmış, yani yavrular günde 3,5 g büyümüşlerdir (Bohl 1982). Ağ kafeslerde yetiştiricilikte ortalama 50 g’lık balıkların, 90-100 yemleme gününde 250 g olan sofralık büyüklüğe ulaştırmak hedeflenmelidir. Bu hedefe yönelik olarak 20 m3’lük kapasiteli ağ kafese 500-1800 adet yavru balık yeterlidir. 20 m3 kapasiteli ağ kafeslere 700 adetten az balık stoklandığında, 1000 veya 1200 adet balık stoklamaya oranla büyüme daha yavaş olmuştur. Fakat 20 m3 kapasiteli ağ kafeslere 1200 adetten fazla balığın stoklanması da önerilmemektedir. Belirtilen maksimum stok yoğunluğu esas alındığında 1200 x 250 g= 300 kg balık üretilir. Aynı koşullarda bir sezon daha üretim yapıldığında 300 x 2= 600 kg yıl sürecinde alabalık üretimi gerçekleştirilir. Göllerde ağ kafeslerde yılda 600 kg sofralık alabalık üretildiğinde ortama balıklar tarafından bırakılan dışkı 1 hektar havuz yüzleminin kendini temizleme gücünü etkilemez (Kieckhäfer 1983). Ağ kafeslerde alabalık yetiştiriciliğinde Kieckhäfer’e (1983) göre m3’e ortalama 50 g ağırlıkta yavrulardan 60 adetten fazla stoklanmamalıdır. Bu stoklama miktarı uygulandığında ise 250 g sofralık balık bireysel hasat ağırlığına göre 15 kg balık/m3 ürün elde edilir. Fakat literatür verilerine (Mann 1974, Falk 1968) göre 20-30 kg/m3, mutfaklık alabalığı ağ kafeslerde üretmek olasıdır (Kieckhäfer 1983). Ağ kafeslerde gökkuşağı alabalığı yetiştiriciliği deniz ortamında da gerçekleştirilebilir (Atay 1994). Çünkü gökkuşağı alabalıklarının tuz konsantrasyonuna toleransları balıklar büyüdükçe artmaktadır. Yavru balıkların ağırlıkları 50 grama ulaştığında %0 12-15 tuz konsantrasyonunda, %0 0-1’lik konsantrasyona oranla büyümeleri %70 daha iyi olmaktadır. Parmak büyüklüğünde yavru balıklar sofralık balık büyüklüğüne kadar ‰30 tuzlulukta ve bununda üstünde konsantrasyonda deniz suyunda beslenebilirler (Steffens 1981). ALABALIKLARIN BOYLANMASI Alabalıkların sınıflandırılması yada boylarına göre ayrılması özenle uygulanması gereken bir işlemdir. Çünkü alabalıkların karnivor karakterde olmaları nedeniyle, balıklar arasındaki büyüklük farkı aşırı boyutlara ulaştığında, büyük bireylerin küçükleri yemeleri (Kannibalizm) olgusuyla karşılaşılır. Bu sakıncanın yanında verilen yem büyük balıklar tarafından alınır ve küçük balıklar ise yetersiz düzeyde beslenirler. Böylece yem dağılımının dengesiz olması bakımından büyük balıklar ile küçük balıklar arasındaki büyüklük farkı giderek artar. Sonuçta birim canlı ağırlık artışı için tüketilen yem miktarı (yem değerlendirme değeri) artar, bir başka tanımla yem değerlendirme oranı (FQ yada FCR= Food Conversation Rate) olumsuz yönde etkilenir (Vollmann-Schipper 1975). Alabalık üretiminde yavru balıkların boylarına göre ilk seleksiyonu, larvaların 6-8 hafta beslenmesinden sonra, yani ön büyütme dönemi sonunda yavruların yaklaşık 1 g ağırlığa ulaştığında gerçekleştirilmelidir. Bu işlemin uygulanmasında sabit yada ayarlı ayırma kutuları kullanılır. Belirtilen gereçler daha çok miktarı az ve boyu küçük yavruların sınıflandırmasında kullanılır. Eğer iyi bir gelişme elde etmek, kanibalizme engel olmak ve aynı büyüklükte balık elde etmek isteniyorsa seleksiyon yapmak zorunludur. Bütün balıklar aynı büyüklükte olurlarsa, günlük yem gereksinimi daha doğru ve havuzun toplam kapasitesi daha kolay tahmin edilir (Atay 1995, Bohl 1982). Hem yavru balıklar hem de daha büyük balıkları sınıflandırmada ise ızgaraları ayarlanabilen, havuzlara ve kanallara monte edilebilen boylama sistemleri kullanılabilmektedir. Bu sistemin ızgara aralığını 1,6-21 mm arasında ayarlamak mümkündür (Atay 1995). Ayrıca alabalıkları aynı anda ikiden fazla boya ayırmak için su püskürtme ve titreşim esasına göre çalışan sınıflandırma makinalarından da yararlanılabilir. Belirtilen boylama gereçlerinden farklı olarak kapasitesi büyük üretim tesislerinde ise; ayırmayı hızlandırmak, zaman ve işçilikten tasarruf etmek için; üretim tesisi dışında kurulan, su akıntısı verilebilen ve balıkları yakalama sırasında boylama yapabilen sistemlerin kullanılması önerilmektedir (Vollmann-Schipper 1975, Igler 1990). Yavru Alabalıkların Sınıflandırılması Alabalıkların boylanmasının pratikte iki önemli yararı vardır. Bunlar: 1- Farklı boyuttaki balıkların ayrılmasıyla kannibalizm önlenir. 2- Özellikle yavru balıklar satış için sınıflandırılmış olur. Yavru balık üreticileri yavru balıkları satış için pratikte 6 sınıfa ayırmaktadırlar. Bu sınıflar ve balık boyutları Tablo 11’de sunulmuştur (Lindhorst-Emme 1990). ALABALIKLARIN YEMLENMESİ Gökkuşağı alabalıklarının yemlenmesinde öncelikli olarak aşağıdaki faktörler dikkate alınmalıdır (Ruhdel 1977). a- Su sıcaklığı b- Suyun oksijen içeriği c- Suyun alkalinitesi d- Stok yoğunluğu Yemin İçeriği Gökkuşağı alabalığının yetiştiriciliği için optimum su sıcaklığı 15-20 oC olmasına karşın, yemlemeye uygun su sıcaklığı ise 14-16 oC’dır. Gökkuşağı alabalıklarının larva yeminde %40, yavru yeminde %30 ve sofralık balıkların yeminde ise %30 protein bulunması genel kullanım oranlarıdır. Bu oranlar larva yeminde %50’ye, mutfaklık balık beslenmesinde %46’ya kadar yükseltilebilmektedir. Yemleme metodu, su ve işletme koşullarına göre seçilir. Alabalık yemlerinde yağ içeriği başlangıçta %4-5 oranında önerilmektedir. Rasyonda protein miktarının yüksekliği ile birlikte yağ oranı %8’e kadar artırıldığında, yem değerlendirme ve balığın et kalitesi iyileşir. Alabalık pelet yemlerinde %8-12 oranında yağ ve %42-50 oranında protein üst sınır olarak kabul edilmektedir (Ruhdel 1977). Avrupa’da tanınmış bazı firmaların ürettikleri alabalık ticari besi yemlerinin içerikleri Tablo 14’de gösterilmiştir (Lindhorst-Emme 1990). Yem Tüketimi Dağılımı Alabalık üretim tesislerinde yem tüketimi işletme giderleri içerisinde yaklaşık %50-60 oranıyla en büyük payı oluşturur, İşletme giderinin yaklaşık 2/3’ünü oluşturan yemin yıl sürecinde kullanımının üretim dönemlerine göre dağılımı Tablo 15’de görülmektedir (Lindhorst-Emme 1990). Tablo 15’de görülen dönemlerden kuluçka evinde larvaların yemlenmesi günde 8-12 defa yapılmalıdır. Yem balıklara su yüzeyine serpilerek verilmelidir. Larva besiciliği döneminde 2000 adet larva için yem gereksinimi ilk bir ay yaklaşık 1 kg, ikinci ay ise 2 kg olarak hesaplanmalıdır (Bohl 1982). Daha sonraki dönemlerden yavru yetiştiriciliğinde yemleme sıklığı günde 3-4 defa, pazarlık balık besiciliğinde ise günde 2 defa olmalıdır. Balıklara haftada bir gün yemleme yapılmamalıdır (Ruhdel 1977). Yemin Boyutu Alabalıkların yemlenmesinde özel likle larva ve yavru dönemlerinde yemin boyutunun balıkların ağız açıklığına uygunluğu çok önemlidir. Bu konuya ilişkin veriler Tablo 16’de gösterilmiştir (Lindhorst-Emme 1990). Yemleme ve Su Sıcaklığı Alabalık besiciliğinin bütün evrelerinde su sıcaklığının etkisi yadsınamaz. Çünkü su sıcaklığı en başta suyun oksijen yönünden doymuşluğunu etkilemekle birlikte, aynı zamanda balıkların metabolizma hızına da tesir etmektedir. Yavru yetiştiriciliğinin ilk haftalarındaki yemlemede, su sıcaklığının etkisine ilişkin özgün örnek Tablo 17’de görülmektedir (Lindhorst-Emme 1990). Tablo 17’deki verilerin elde edilmesinde 4 m3 hacminde kanal tipi küvetlerde, yetiştirme için ideal su sıcaklığı olan 15 oC’da başlangıçta 100.000 adet olan stok yoğunluğu, 5. haftadan itibaren 60.000 adete indirgenmiştir. Yemleme Zamanı Ön büyütmesi yapılmış yavruların ilkbahar yaz döneminde, parmak boyunda yavru balık boyutuna kadar beslenmesinde, günlük yemleme öğünleri aşağıdaki gibi olmalıdır. 1. Yemleme 07.00-08.000 saatlerinde 2. Yemleme 11.00-12.00 saatlerinde 3. Yemleme 14.00-15.00 sularında Sonbahar döneminde fingerling dönemine ulaşan yavru balıklar ise aşağıda gösterilen saatlerde günde iki defa yemlenirler. 1. Yemleme 08.00-09.00 2. Yemleme 13.00-14.00 Yemleme (Besi) süresi Alabalık yetiştiriciliğinde bir diğer önemli konu yavru balıkların ne kadar süre beslenerek pazara sunulabileceğidir. Bu konu tamamen su ve yemleme koşullarıyla balığın kalıtımsal kökenli büyüme performansına bağlı bir durum olanak kabul edilse de, Tablo 18’de normal koşullarda gerçekleşmesi olası besi süreleri verilmiştir (Lindhorst-Emme 1990). Yem Değerlendirme Oranı Balık yetiştiriciliğinin verimliliğinin ölçütü olarak birim balık üretimi için harcanan yem miktarı kullanılmaktadır. Çünkü balık üretiminde girdilerin büyük çoğunluğunu yavru, işçilik ve yem giderleri oluşturmaktadır. Bu üç gider içerisinde de en büyük paya yem sahiptir. Belirli koşullar altında farklı kalitede 3 çeşit yemle yürütülen gökkuşağı alabalığı besiciliğine ilişkin veriler Tablo 19’da görülmektedir (Lindhorst-Emme 1990). Tablo 19’da görülen veriler irdelendiğinde birim balık üretimi için harcanan yem, yani yem değerlendirme oranı kadar, yemin fiatınında çok önemli olduğu anlaşılmaktadır. Yemleme Oranı Alabalık üretiminde başarılı besiciliğin temelini balıkları canlı ağırlıklarının %’si olarak doğru oranda yemlemek oluşturur. Yemleme oranını saptamada stok miktarı, su kalitesi ve miktarıyla birlikte, yetiştirme ortamında su değişimi gibi bir çok faktör dikkate alınabilir. Fakat balıklara günlük olarak verilecek yem miktarını saptarken iki ana ilke unutulmamalıdır. Bu iki ilke (Igler 1990): 1- Balıkların yem alımı su sıcaklığına bağlıdır. 2- Balıklar büyüdükçe yem gereksinimi oransal olarak düşer. Su sıcaklığı baz alınarak alabalık populasyonuna canlı ağırlıklarının %’si olarak günlük verilecek yem miktarı Tablo 20’den yararlanarak saptanır (Kieckhäfer 1983). Alabalıkların beslenmesinde günlük olarak verilecek yem miktarını tespit etmede, yine su sıcaklığının esas alındığı, fakat balıkların ortalama bireysel ağırlık ve boylarına göre gruplandırıldığı ve pratikte uygulanan yemleme oranları Tablo 21’de gösterilmiştir (Igler 1990). Alabalık Yemleme Yöntemleri En eski yemleme şekli olan elle yemleme halen kullanılan bir yöntemdir. Bu yöntemle yemlemede, balıklar özenle yavaş bir şekilde yemlenmeyi gerektirdiği için işçilik giderini artırır. Alabalık yetiştiriciliğinde büyük kapasiteli işletmelerde ve işçilik ücretinin yüksek olduğu ülkelerde yaygın olarak otomatik yemlikler kullanılmaktadır. Yem otomatları içerisinde en çok kullanılanlar, sarkaçlı yemlikler, yürüyen band sistemi ile çalışan yemlikler ve hava basınçlı yem otomatlarıdır (Çelikkale 1994). Sarkaçlı yemliklerde bir yem deposu, yemin düşmesini ayarlayan bir mantar, mantara takılan ve su içerisine uzayan bir çubuk bulunur. Balık havuzda yüzerken çubuğa dokunduğunda belli miktar yem suya dökülür. Bu sistemi balık 1-2 günde öğrenebilmektedir (Kieckhäfer 1983). Band sistemi yemliklerde, saat benzeri mekanizma yardımıyla yürüyen band üzerine yem konur. Band ilerledikçe yada döndükçe bandın yanlarından suya yem dökülür. Bu bandlar çalar saatlerin belirli zamana ayarlanarak kurulmasına benzer şekilde çalışırlar ve belirli zaman aralıklarıyla yavru yada özel likle larva yetiştirme kanallarına düzenli bir şekilde yem bırakırlar (Bohl 1982). Hava basınçlı yemliklerde, yem deposu havuz kenarındaki plastik bir boru üzerine yerleştirilmiştir. Yem deposu boru içine yem dökülecek şekilde boruya bağlıdır. Bir kompresör yardımıyla borunun, bir kenarından belli sürelerde hava basılır ve boru içine dökülmüş olan yem havuza fışkırtılır. Her havuz başına yerleştirilen bu sisteme merkezden otomatik olarak kumanda edilir (Lindhorst-Emme 1990). ALABALIKLARIN TAŞINMASI Alabalıkların yavru ve sofralık boyutlarında canlı olarak taşıma kaplarına konulmazdan önce uyulması gereken ilkeler aşağıda 4 madde halinde belirtilebilir. 1- Alabalıkların havuzlardan hasat sonrasında aşırı stresli oldukları bilinmeli, 2- Balıkların solungaçları temiz olmalı, 3- Balıklara havuzun taban yapısının kokusu sinmiş olabilir. Özellikle havuzlarda bulunan alg, çamur ve balçık vd. leri direkt olarak balığın etini etkiler. 4- Balıkların sindirim sistemi boş olmalıdır. Çünkü taşıma sırasındaki stresin etkisiyle balıkların barsak içeriğinin taşıma suyuna boşaltılmasıyla oluşacak bulanıklık taşımada büyük sorunlar yaratır (Lindhorst-Emme 1990). Alabalıkların taşıma sürecinde en büyük gereksinimleri oksijendir. Fakat diğer taraftan suyun oksijen içeriğinin su sıcaklığına göre değişken olduğu bilinen bir olgudur. Farklı su sıcaklıklarında oksijen doymuşluğu ve alabalıkların belirli süreçte tükettikleri oksijen Tablo 22’de özetlenmiştir (Koch et.al. 1976). Alabalıkların canlı olarak taşıması aşamasında taşıma gereçlerindeki balıkların oksijen gereksinimleri, oksijen tüplerinden yararlanarak taşıma suyuna oksijen verilerek karşılanır. Piyasada satılan oksijen tüplerinin özel likleri Tablo 23’de gösterilmiştir (Lindhorst-Emme 1990). Alabalıkların farklı büyüklük dönemlerinde taşınmalarında belirli sürede gereksinim duyulan oksijen miktarları Tablo 24’de görülmektedir (Lindhorst-Emme 1990). Alabalıkların canlı olarak taşınmaları öncesi havuz yada yavru yetiştirme kanal veya tanklarından yakalanmalarında ve taşıma kaplarına stoklanmalarında yararlanılan kepçelerde kullanılan ağ materyalin iplik kalınlığı ve ağ göz açıklıkları Tablo 25’de gösterildiği gibi olmalıdır (Lindhorst-Emme 1990). Yavru Balıkların Taşınması Alabalık yavruları özel likle küçük dönemlerinde plastik torbalarda oksijen ilave edilerek taşınırlar. Plastik torbalar 50 cm genişlik ve 1.20 m yükseklik boyutlarında dayanıklı materyalden üretilmiş olmalıdır. Plastik torbaların 1/3’üne temiz, soğuk su konur; 2/3’üne ise saf, gaz formunda oksijen doldurulur. Bu torbalarla 10-15 lt su içerisinde, 4-6 hafta yemlenmiş 1000 adedi 400-700 g olan 2000-3000 adet yavru emniyetli bir şekilde taşınabilir. Fakat yavruların taşınma ortamının su sıcaklığının, bulundukları havuz suyu sıcaklığı ile aynı olması zorunludur. Dayanıklı plastikten üretilen torbalarla 15-20 lt su hacminde 12-15 cm boyda olan 100 adet, toplam 2,5-3 kg yavru balığın taşınması mümkündür (Lindhorst-Emme 1990). Alabalık yavruları oksijen yönünden zenginleştirilmiş taşıma kaplarında (tanklarında) da taşınabilir. Bu tip taşımada 30-40 lt su hacminde 8000-10.000 adet yem alma yeteneğinde yavru taşınması mümkündür. Bu yavruların 1000 adedi toplam 120-160 g ağırlıktadır. Aynı koşullarda 3-4 hafta yemlenmiş 1000 adedi 400-700 g ağırlıkta olanların ise 4000-5000 adedi taşınabilir. Alabalık yavrularının yukarıda belirtilen ağırlıkta olanlar için bu koşullar altında taşınma süresi 1-2 saattir. Daha uzun süreli taşımalarda taşınacak yavru balık miktarı %10-20 oranında azaltılmalıdır. Taşıma tanklarının kapasitesi 100 lt olduğunda, 10-12 kg ön büyütmesi yapılmış yavru veya 15-20 kg parmak büyüklüğünde balık (Fingerling) taşınabilir. Sofralık Balıkların Taşınması Sofralık alabalıklar plastik torbalarda 15-20 lt su hacminde 250 g bireysel ağırlıkta 20 adet, yani toplam 5 kg ağırlığa kadar taşınabilir. Sofralık alabalıkların tanklarda taşınmasında 100 lt su hacminde 20-25 kg stok miktarı esas alınır. Daha fazla miktarda pazarlık balık taşımada ise kasalarına tank monte edilen kamyon, kamyonet ve ağır vasıtalardan yararlanır. Bu araçlarla taşımada araçta bulunan oksijen tüplerinden taşıma tanklarına düzenli bir şekilde oksijen verilir. Bu tip endüstriyel şekilde pazara alabalık sunmada 500 lt suda 75 kg yada 100 lt su içinde 150 kg alabalık taşınır. Belirtilen kapasitede tanklardan araçların çekiş gücüne göre bir adet yada birden fazla tank konabilir. Tam donanımla tankların monte edildiği ağır vasıtalarla oksijen miktarına bağlı olarak 4000 km yada daha fazla uzaklıklara 50-60 saat sürede sorunsuz olarak mutfaklık alabalık taşıyabilmek olasıdır (Lindhorst-Emme 1990). Çekici güçleri 1,5 ton ile 32 ton arasında değişen taşıma vasıtaları ile pazarlık balık taşınabildiği gibi küçük yavruları (larva) ve büyükçe yavruları (Fingerling) da taşımak olanak içerisindedir. Fakat 500 lt’de 75 kg, 1000 lt’de 150 kg, olarak belirtilen sofralık alabalık miktarlarını, larvalar için 2/3 ve parmak büyüklüğünde yavrularda ise 1/3 oranında azaltmak gereklidir. Ayrıca bu miktarlarda balıkların kondisyonu, taşıma süresi ve su sıcaklığına bağlı olarak değişiklik yapmak gerekebileceği de unutulmamalıdır. Alabalık Yumurtalarının Taşınması Gökkuşağı alabalığının yetiştiriciliğin dünya genelinde yayılmasında, döllenmiş yumurtalarının uygun koşullarda sorunsuz bir şekilde kıtalararasında kolayca taşınabilmesinin önemi yadsınamaz. Gökkuşağı alabalığının yumurtalarının döllenmesinden sonra 24-36 saat içerisinde daha çok kısa mesafelerde işletmeler arası taşındığı bilinmektedir. Bu sürede yumurtalar henüz duyarlı döneme ulaşmamışlardır. Fakat gökkuşağı alabalığı yumurtaları en emin bir şekilde göz lekesi oluştuktan sonra en uzak  Doç.Dr.Fikri AYDIN

http://www.biyologlar.com/alabalik-biyolojisi-ve-yetistirme-teknikleri

KURBAĞA BİYOLOJİSİ VE YETİŞTİRME TEKNİKLERİ

Türkiye’de göl, dere, çay, nehir gibi iç sularda ve bazı nemli ortamlarda yaşayan pek çok kurbağa türü bulunmaktadır. Kurbağaların hemen hepsi üreme zamanlarında suya bağımlı olup, hayatlarının diğer zamanlarında karada yaşamaktadırlar. Kurbağalar, ilkbahar ve yaz aylarında sulara yumurta bırakır. Yumurtaların bırakıldığı bazı su ortamlarının yaz aylarında kuruması sebebiyle kurbağa yumurta ve larvaları olumsuz şekilde etkilenmekte ve hatta büyük bir kısmı ölmektedir. Buna rağmen ülkemizde doğal ortamlarda yetişen kurbağaların toplanarak yapılan üretim miktarları aşağıdaki gibidir. Amerika Birleşik Devletleri ve Uzak Doğu Ülkelerinde semi-intensif şekilde kurbağa üretimi yapılmakta olup, henüz ülkemizde doğadan toplamanın dışında üretim yapılmamaktadır. BİYOLOJİSİ Kurbağaların Türkiye’de 11 türü bulunmakta, bunlardan bazıları; Rana, Hyla, Bufo, Pelabotes, Bombina ve Palodytes tir. Bu türler içerisinde ekonomik değeri olan ve ihracaatı yapılan Rana cinsinin ülkemizde 5 türü yaşamaktadır. Kurbağalar, omurgalılar hayvanlar grubuna girip, bu hayvanlar arasındaki yerlerini şu şekilde belirlemek mümkündür: Şube (Phylum) : Chordata Alt-Şube (Subphylum) : Vertebrata Sınıf (Classis) : Amphibia Takım (Ordo) : Anura Aile (Familia) : Ranidae Cins (Genus) : Rana Tür (Species) : Rana ridibunda (Ova K.) Rana dalmatına (Çevik K.) Rana macrocnemis (Uludağ K.) Rana cameranoi (Şerit K.) Rana holtzi (Toros K.) ÜREMELERİ Kurbağaların cinsi olgunluğa gelmeleri dişilerde 1-2, erkeklerde 3-4 yaşları sonunda ulaşırlar. Eşeysel olgunluğa ulaşan kurbağalar üreme zamanı geldiğinde suya girerler ve larva safhalarının sonuna kadar da suda kalırlar. Daha sonraları kurbağalar karasal yaşama geçerler. Erkek kurbağaların vücut yapıları dişilerden oldukça iri (büyük) olduğundan ayırt etmek zor değildir. Erkeklerin kulak zarı daha büyük ve gözler daha iridir. Erkeklerin gırtlakları parlak sarı renkli dişilerinki ise beyaz ve kahverengi beneklidir. Yetişkin erkek kurbağalar üreme mevsiminde bazı sesler çıkartırlar ses çıkartma üreme zamanları Şubat ayı sonu ile Ağustos ayı sonuna kadar devam etmektedir ve bu sayede erkekler kolayca ayırt edilir. Kurbağalarda gerçek bir çiftleşme yoktur. Bunun için bu çiftleşmeye kucaklaşma (amplexus) denilmektedir. Kurbağaların çiftleşmeleri genelde geceleri olur ve senede 3-4 dönem yumurtlama olmaktadır. Her dönemde 5.000-10.000 adet arasında yumurta bırakmaktadırlar. Kurbağalar ayrı eşeylidirler. Erkek ve dişi üreme organları ayrı fertte bulunur. Erkeklerdeki testislerde olgunlaşan spermatozoonlar bir kanal ile böbreklere oradanda dışarıya atılırlar. Testisler üzerinde sarı renkli bir çift yağ cisimciği vardır. Bunlar kurbağaların kış uykularında beslenmelerini sağlar. Dişi kurbağalarda bir çift ovaryum bulunur. Ovaryumların büyüklükleri yaşa ve mevsime göre değişiklik göstermektedir. Ovaryumların üzerinde erkeklerde olduğu gibi bir çift yağ cisimciği bulunur. Bu yağ cisimleri kış aylarında dişi kurbağanın kış uykusunda beslenmesini sağlar. Yumurta ve Larvalar Ovaryumda olgunlaşan yumurtalar vücut boşluğuna dökülürler. Buradan yumurta kanalına geçer oradan uterusa ve daha sonra kloak yoluyla dışarıya atılırlar. Yumurta , yumurtlama borusundan geçerken etrafı jelatin bir kılıfla sarılır. Yumurta suya düşünce bir kılıf şiştikten sonraki halidir. Bu jelatin madde yapışkan olduğunda yumurtalar bir grup teşkil eder. Jelatin içindeki embriyo geliºerek larva meydana gelir. Bu larvalar kılftan hareketli bir halde çıkar ve serbest yüzmeye başlar. Bunlara iribaş veya tetar denir. İribaşların ilk safhasında dış solungaçlar gelişir ve solunumu bunlarla yapar. Kurbağa yumurtaları küreseldir. Yumurta çapı 7-10mm civarındadır. Bir dişi kurbağa ortalama olarak 9.000 yumurta yumurtlamaktadır. Yaşlı kurbağalar 12.000 adete kadar da yumurtlayabilirler. Yumurtalar yaklaşık 3 gün içerisinde açılır. 1-1.5 ay sonra iç solungaçlarla yüzgeçler gelişir. İribaşlar 2-2.5 aylık olunca arka bacaklar, 4 aylık olunca ön bacaklar gelişir. 6-6.5 aylık olunca metamorfoz (başkalaşım) geçirerek kuyruk, solungaç ve solungaç yarıkları tamamiyle yok olur. Yerine alkciğerler gelişir ve böylece kurbağalar karasal yaşama başlarlar. Bu safhada kurbağalar herbivordur (bitkiyle beslenirler). Kurbağalarda başkalaşım sonucu şekil değiştirme kuyruğun tamamen yok olmasıdır. Şekil değiştirmede önemli olan su ısısıdır. Su ısısı 16 C0 nin altına düştüğü zaman yavrular şekil değiştirmeyi yapamazlar. Bunun için yavrular güneş ışığında belirli zamanlarda tutularak şekil değiştirmelerine yardımcı olunmalıdır. Eğer yavrular şekil değiştirmeyi gerçekleştiremezlerse ölüm kaçınılmaz olur. Beslenmelerİ Ergin kurbağalar (Anura) yalnız canlı ve hareketli böcek, solucan ve küçük yumuşakçalarla beslenirler. Sucul formlardan büyük formda olanları küçük balık ve kuş gibi hayvanlarla da geçinebilirler. Hatta bazı türler kendi larvalarını da yiyebilirler (kanibalizm). Kuyruksuz kurbağada (Anura’da) olduğu gibi dil öne doğru fırlatılarak dilin yapışkan uçları ile avlarının yakalanmasını sağlar. Bir çok su kurbağasında (Ranidae) ava nişan alınarak dil fırlatılır. Kuyruksuz kurbağa larvaları ise sudaki alglerle ve ölü hayvan kırıntılarıyla geçinirler. Çünkü bunların ağızları büyük besinleri yutmaya elverişli değildir. Larvalar ile erginler birbirlerine rakip olmamak için aynı tür besinlerle beslenmezler. Besinleri protein açısından oldukça zengindir. Soğuk kanlı hayvanlar olduklarından vücütlarında çok fazla miktarda yağ ve glikojen depo etmeye gerek duymazlar. Çünkü bunların metabolizması oldukça düşük düzeydedir.Uygun sıcaklıklarda ve besin sunumunda kurbağalar çok miktarda besin alabilme yeteneğindedirler. Bunun yanısıra bir aydan fazla açlığa dayanabilirler. Yumurtadan çıkan yavrularda başın altında vitellüs (besin) kesesi vardır. Yavrular ilk bir hafta bu besinleri kullanırlar. Besin kesesi kullanımı bittikten sonra (asorbe olduktan sonra) dışarıdan besin almak zorundadırlar. Soğuk kanlı olmaları ve ince olan derileriyle fazla miktarda su kaybettiklerinden , aşırı sıcaklık ve kuraklığa karşı dayanıklı değillerdir. Sucul iki yaşamlılar kış uykusu için göl ve nehirlerin donmayan dip kısımlarına çekilirler. DüşmanlarI Kurbağa larvaları Rhynchota (Hortumlular), Coleoptera (Kin kanatlılar) gibi sucul böcekler tarafından yenir. Aynı zamanda Odonata (Tayyare böcekleri) larvalarıda genç evrelerinde kurbağa larvaları ile beslenmektedir. Lucilia adı verilen bir sinek yumurtalarını Bufo ve Rana türleri üzerine bırakır. Birkaç gün içinde çıkan larvalar bu kurbağalarda doku bozuklukları, daha sonrada ölümler meydana getirirler. Kurbağa Kültürü Diğer su canlılarında ( balıklar, kabuklular v.s.) olduğu gibi kurbağalarında suni üretiminde son yıllarda büyük başarı sağlanmıştır. Kurbağa kültüründe kullanılan yetiştirme havuzları ve özellikleri şu şekildedir. Yetİştİrme HavuzlarI Kurbağa yetiştirciliğinde kullanılan havuzların her birinin alanı değişik olabileceği gibi 50-60m2 olanlar tavsiye edilir. Bir kurbağa yetiştirme çiftliğinin kurulması için toplam 5-6 bin m2’lik bir alan yeterlidir. Böyle bir çiftlikte 5 çeşit havuz yapılması gerekmektedir. Bu havuzlar; · Yumurtlama havuzları · Kuluçka havuzları · Yavru ( iribaş ) havuzları · Genç yavru havuzları · Yetişkin havuzları Yumurtlama Havuzları Genel olarak bu havuzlar 10-15m2 arasında değişen büyüklüklerde yapılmaktadır. Bu havuzlar toprak olduğu için, etrafına ağaçlar ve yüksek bitkiler dikilmek suretiyle tabi bir ortam şekli yaratılmalıdır. Havuzların derinliği değişik olmakla birlikte herbir havuzda 1/3’lük kısmının derinliği 10cm. olmalıdır. Yumurtlama havuzlarına konacak anaç seçiminde kuvvetli olanlar seçilir ve bir erkeğe 3 yada 4 dişi gelecek şekilde seçilmeli ve yumurtlama havuzlarına bırakılırlar ve bekletilirler. Bu sırada havuzlarda bulunan anaçlar rahatsız edilmemelidirler. Kuluçka Havuzları Anaç havuzlarından elde edilen yumurtalar geniş bir kepçe yardımıyla toplanır ve bu yumurtaların %10-15’inden iribaş elde edilir. Yumurtaları havuzlara aktarılmasından sonra su hiç karıştırılmamalıdır. Yumurtaların açılmasında su, ısı ve zaman önemli bir faktördür. Yumurtalar 24-27Co arasında 72 saatte açılırlar. Bu devrede havuzlara suyun giriş- çıkışı sağlanmalıdır. Kuluçka havuzları betondan inşaa edilmelidir ve havuzlar 40 cm. derinlikte olmalıdır. Havuzlarda bu devrede su akımı önemlidir. Bu nedenle havuzların su giriş ve çıkışı uygun şekilde yapılmalıdır. Larva (İribaş) Havuzları Yumurtadan çıkan larvalar bir hafta boyunca besin kesesini kullanırlar, daha sonra dışarıdan besin almak zorundadırlar. Bu aşamada yumurta sarısı ile beslenmeleri gerekir. İribaş yavruları ilk ay içerisinde balık ve yer fıstığı unu daha sonra tatlı patates unu, pirinç kepeği, mutfak artıkları ve değersiz yiyeceklerle beslenirler. Yiyecekler su yüzeyinde yüzecek şekilde altları delik kaplarla verilmelidir. Günde iki öğün yem verilmelidir. Çıkan yumurtalardan yaklaşık %10-15’inden iribaş elde edilir. Yumurtalar geniş bir kepçe ile su içinde alınarak kuluçka havuzlarına konulurlar. Yumurtalar havuza nakledilikten sonra havuzlar hiç karıştırılmamalıdır. Yumurtaların açılmasında su ısısı ve zaman önemli bir faktördür. Yumurtalar 24-27C0 arasında 72 saatte açılırlar. Bu devrede havuzlara suyun giriş çıkışı sağlanmalıdır. Kuluçka havuzlarının; derinliği 30-40 cm. arasında ve zeminleri çamur olmalıdır. Böylece havuzların su ısısının sabit tutulması ile yavruların büyüme güvenliği sağlanmış olur. Larva havuzların dikdörtgen şeklinde olması tavsiye edilir. Uygulamada 1m2 ye 1.000 adet olacak şekilde kurbağa larvaları larva havuzlarına konulur. Eğer akarsuya larvalar konulacak ise m2ye 2.000 adet yavru konulmalıdır. Bu arada yavruları boylama eleklerinden geçirerek sınıflandırma yapılır ve ayrı havuzlara koymak gerekir. Genç Yavru Havuzları Genç yavru havuzlarının su derinliği 15-35 cm. arasında olmalı ve her bir havuzun 1/4 kadarlık kısmı sudan daha yüksekte olmalıdır. Yani yavrular gerektiğinde çıkabilmeleri için havuzda susuz bir sahaya gereksinimleri vardır. Yavrular bu havuzlara ancak 3. Aylarını doldurduktan sonra nakledilmelidirler. Genç havuzlarının 1 m2sine 100-120 arasında yavru konulmalıdır. Fakat yavrular 6-7 cm uzunluğunda iseler bu sayı 60-80 arasında olmalıdır.Bütün yavrulara şekil değiştirene kadar yem verilmez. Şekil değiştiren kurbağalar arasında yine bir seleksiyon uygulanır ve aynı büyüklükte olanlar seçilerek aynı havuzlara bırakılırlar. Bu işlem yavrular büyüyünceye kadar devam eder. Şekil bozukluğu gösterenler ve kuyruk atamayanlar ortamdan uzaklaştırılır.Çünkü kanibalizm olayı meydana gelir. Havuza bırakılan genç yavrulara toprak solucanları, sinek larvaları, küçük balıklar, küçük karidesler ile diğer canlı hayvansal besinler verilmelidir. Sinek larvalarının havuzların içinde çoğalmaları için balık artıkları konmalıdır. Çünkü bu artıklar sinekleri cezbeder ve sinek yumurtalarının çoğalmaları için uygun ortam sağlanmış olur. Buda ucuz bir şekilde yavruların ihtiyacının karşılanması demektir. Hava sıcaklığı 20-26 C0 olduğu zaman daha fazla besin verilmelidir ve verilen besin miktarı yüksek ve düşük ısıda azaltılmalıdır. Ortalama verilen besin miktarı %10 kadar olmalıdır. Günde iki defa beleme yapılmalıdır. Besinin kurbağalara eşit olarak verilmesi gerekir bunun içinde yem toprak yüzeyine dağıtılmalıdır. Daha sonra yem küçük tepsilere konulur, tepsinin yarısına toprak solucanı, kurtçuk diğer yarısına da küçük balık, karides, v.s. konur. Tepsi kısmen suya batırılır. Bu işlemde amaç kurbağaların doğadan yem yeme alışkanlığını geliştirebilmelerini sağlamaktır. Bu arada ölen kurbağalar ortamdan uzaklaştırılmalıdır. Yavrular doğal besinlerden alabilecekleri zamana kadar bu iºleme devam edilir. Yetişkin Havuzları Yetişkin kurbağa havuzları genç yavru havuzlarına benzer. Yalnız havuzlardaki su derinliği 30 ile 40 cm. de devamlı korunmalıdır. Bu havuzlarda genç yavru havuzlarındaki gibi kara kısmı yoktur. Yalnız bunun yerine yüzen yem platformları yapılmalıdır. Havuzların etrafı kurbağaların kaçmamaları düşmanları tarafından yenmemeleri için çitle çevrilmelidir. Bu çitler naylondon olabileceği gibi ağaç veya demirden de olabilir. Havuzun yüzeyi de yine böyle bir çitle kaplanmalıdır. Kurbağalar üçüncü aylarını doldurduktan sonra yetişkin havuzlarına nakledilirler. Yetişkin havuzlarında bazen larva veya genç yavrular bulunabilir. Bunları bir-iki haftada bir seçerek havuzdan ayırmak gerekir. Bu havuzların 1 m2sine 12 cm. boyundakilerden 50 adet, 15 cm. boyundakilerden 20-30 adet hesabıyla konulmalıdır. Yetişkin kurbağaların maliyetini düşürmek için iri salyangozların eti kıyılarak yem haline getirilerek verilmelidir. Kurbağalar soğuk kanlı hayvanlar oldukları için kış uykusuna yatarlar. Isı çok düştüğü zaman aktiviteleri ve beslenmeleri durma noktasına gelir, ısı yükseldiğinde ise tekrar aktif hale geçip yem alabilmektedirler. Isının fazla düşmediği kış aylarında bütün yıl beslenebilirler. Kurbağalar şekil değiştirmeyi (metamorfoz) tamamladıktan aşağı yukarı 7-8 ay sonra pazar ağırlığına ulaşırlar. PAZARLAMA Kurbağaların normal pazarlama ağırlığı 150-220 gr arasında değişmektedir. Kurbağalar bu ağırlığa 8-10ay gibi kısa bir sürede ulaşabilmektedir. Bu ağırlık ideal satış ağırlığıdır. Türkiye’de doğal ortamdan toplanan kurbağaların ihracaatı yapıldığı için standart bir ağırlık yoktur. Canlı, donmuş bacak, taze bacak ve konserve şeklinde ihracattaları yapılmaktadır. Türkiye’nin ihracaatının %80’ ini canlı ve donmuş bacak şeklindeki kurbağalar teşkil etmektedir. Konserve şeklindeki ihracaat toplam ihracaatın çok az bir kısmını oluşturur. AVLANMALARI Kurbağaların doğadan toplanmalarında çeşitli kepçeler kullanılmaktadır. Şekil- Kurbağalar avlanma zamanlarında suya bağımlı oldukları için, kullanılan kepçelerin sudan etkilenmeyen ve suyu geçiren ince ağlardan yapılmalıdır. Bunun için ergin kurbağa avlanma kepçesi daha uzun ve büyüktür. İstenilen uzunluğa getirilebilen bir seyyar sap vardır.Larvalar için kullanılan kepçeler daha küçük ve göz açıklıkları daha sıktır. Kurbağalar ellede yakalanabilir Bunun için gece tercih edilir. Işığının kuvvetli olması sonucu kurbağalar ışık etrafında toplanırlar rahatlıkla yakalanırlar.Yalnız derileri kısmen zehirli olduğundan, elle temastan sonra, göz ve dudak gibi ince derili ve nemli kısımlara, suyla yıkamadan ellerin sürülmemesi gerekir. TAŞINMALARI Canlı olarak taşınmaları kısa mesafelerdeki nakilleri naylon torba, çuval bez çanta ve buna benzer bir kap içinde yapılabilir. Uzak mesafelerdeki nakiller ise gemi ambarlarında, kara taşımacılığında frigo-frig tırlarda ısı yalıtımı olan kutular içine konulmalı ve bunlarla nakledilmelidir. Nakil esnasında ortamın serin ve nemli olmasına dikkat edilmelidir. LİTERATÜR 1. BAŞOĞLU, M.- ÖZETİ,N. 1973 Türkiye Amfibileri (The Amphibians of Turkey) E.Ü.fen Fakültesi Kitaplar Servisi No 50 2. TOLUNAY, A.M. Özel Zooloji 3. GÖKALP.N 1980 Kurbağaların Biyolojik Özellikleri ve suni üretimleri Su ürünleri Bölge Müdürlüğü 4. DEMİRSOY A. Yaşamın Temel Kuralları 5. KURU M. Omurgalılar Zooljisi Su Ürün. Müh. M. Suat İNAN Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, TÜGEM

http://www.biyologlar.com/kurbaga-biyolojisi-ve-yetistirme-teknikleri

İSTİRİDYE BİYOLOJİSİ VE YETİŞTİRME TEKNİKLERİ

Aynur LÖK - Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi, Yetiştiricilik Bölümü Bornova-izmir Mollusca bireylerinin tüketimi insanoğlunun tarihi ile yakından ilgilidir. Bugün arkeolojik verilerden de anlaşılacağı gibi, deniz kıyısında yerleşim alanları oluşturmuş insanların balık avlamadan önce bu sabit canlıları tükettikleri bilinmektedir. Mağaralarda çok miktarda yenmiş midye ve istridye kabukları bulunmuş; ve bunların bir kısmından kolye yapılmışlardır. Doğal ortamlardan toplanarak tüketim ilk günden bu güne kadar gelmektedir. İlk kültür çalışmaları 17. yüzyılda Japonlar tarafından ele alınmıştır. Bambu kamışları dikerek istridyelerin bunların üzerine tutunmasını sağlayarak yetiştirmişlerdir. Yine bambu kamışlarından sal yaparak denizde sadece dikey değil yatay olarak da yetiştiriciliği başlatmışlardır. Bu dönemde yavruların çoğu doğadan toplanmaktadır. İnsan kontrolü altında ilk yavru üretimi 1879 yılında ele alınmıştır. 1920’de ise kültüre alınacak boya kadar yetiştirilmişlerdir. Bugün birçok ülke yarı kontrollü olarak dipte, kazıklarda, halatlarda, rafta ve sallarda yetiştiricilik yaparken, tam kontrollü olarak yumurtadan pazar boyuna kadar istiridye üretimini de başarılı bir şekilde yapmaktadırlar. Istiridye yetiştiriciliğinde söz sahibi olan ülkelerin birkaçını ve yetiştirdikleri türleri sıralayacak olursak şöyledir; Japonya Crassostrea gigas Fransa Ostrea edulis, Crassostrea angulata, C. gigas Amerika Crassostrea virginica Portekiz Crassostrea angulata Filipinler Crassostrea eradelis Avustralya Crassostrea commercialis Ingiltere Ostrea edulis İnsan gıdası olarak yararlanılan kabuklu su canlıları görüldüğü gibi dış ülkelerde önemli bir yer tutmaktadır. Ülkemizde ise kabuklu deniz canlılarının tüketimi sadece deniz kıyısı olan bölgelerde yaygındır. Kıyı harici şehirlerimizde bu kabuklu canlıların pazarlandığını görmek sanırız pek mümkün değildir. Bu kabuklu su canlıları son yıllarda ülkemizde tanınmaya başlanmıştır. Ülkemizde tüketiminin pek fazla olmamasına rağmen dış talebin yüksek olaması nedeni ile bazı ihracatçılar bu canlıları doğadan toplatarak Italya, Ispanya, Yunanistan gibi ülkelere pazarlanmaktadır(Alpbaz, 1993). İstridyenin Sistematikdeki Yeri Phylum: Mollusca Classis: Bivalvia (Lamelibranchiata) Ordo: Filibranchiata Familia: Ostreidae Genus: Ostrea (Linne, 1758) Species : Ostrea edulis (Linne) Ostrea lurida (Carpenter) Ostrea angasi (Sowerby) Ostrea chilensis (Philippi) Genus: Crassostrea (Sacco, 1897) Species: Crassostrea gigas (Thunberg) Crassostrea virginica (Glein) Crassostrea angulata (Lamarck) Crassostrea rhizophorae (Guilding) Crassostrea madrasensis (Preston) Ülkemiz sularını temsil eden tek tür Ostrea edulis’tir. Marmara Denizi, Ege Denizi, Akdeniz ve Karadeniz’in Istanbul Boğazı ile birleştiği noktada görülmektedir. -Genus: Crassostrea (Sacco, 1897) Olgun istiridyelerde kabuklar karınlı ve uzundur. CaCo3’ın depolanması nedeniyle kabuklar yapraksı görünümdedir, ve sol kapağın karınlı alanı içerideki canlının gelişmesine imkan verir. Sağ kapakçık tamamen düzdür. C. gigas’ta süslü yapıda kapak mevcuttur. Ovipardırlar ve büyük üreme kabiliyetine sahiptirler. Intertidal zonda yaşarlar. Tuzluluk değişimlerine dayanıklı olduklarından acı sularda kolonize olabilirler. C. gigas Pasifik Okyanusu kökenlidir. Ayrıca S.S.C.B.’nin Vladivostok Denizi’nde, Sacolin Adası’nda, Japonya’da lokal 2 ırkı vardır. Iwata bölgesinde, Hiroşima’da, Kore’de, Kuzey Amerika’da (Alaska’dan, Kalifornya’ya kadar) yayılım gösterir(Korringa, 1976a). Bazı araştırıcılar C. gigas ve C. angulata’nın aynı tür olduğunu belirtirler. Portekiz türünün C. gigas’tan türediğini, 15-17. yüzyıla kadar ticaret seferleri yapan tahta gemilere yapışarak Avrupa’ya gelip yerleştiklerini söylemektedirler. Bununla birlikte bu iki türün farklı özellikler gösterdiği belirlenmiştir. Bunlar; solunum metabolizması, küçük zerrecikleri tutma özelliği, büyüme kabiliyeti, üreme şekilleri, farklı hastalıklar karşısındaki durum fizyolojik olarak her iki ırkın az da olsa farklılık gösterdiği tespit edilmiştir. -Genus: Ostrea (Linne, 1758) Kabuk oval şekilli olup, belirsiz kanca burunlu (gagalı), yaprak şeklinde, sarımsı kahverengi renge sahiptir. Sol kabuk hafif küp, sağ kabuk yassı görünümdedir. En önemli türü O.edulis olup max. 12cm, genellikle 6-7cm uzunluğunda olurlar. Yetişkin türlerde bireyin şekli yuvarlaktır. Sınırlı bir üreme vardır ve larvipardır. Tuzlu sularda yaşayıp bulanıklılığa karşı toleransı azdır. Doğal ve kültür yatakları daima denizin içerisinde olmalıdır(Infralittoral zon). Bu daha çok Kuzey Avrupa türü olup Norveç’ten Fransa’ya kadar (Ingiltere, Almanya, Hollanda, Irlanda ve diğer ülkeler) uzanır. Daha güneyde Ispanya kıyıları ile Fas’ın güney ucuna kadar yayılmışlardır(Korringa, 1976b). Akdeniz’de Fransa, Italya, Sicilya’dan Karadeniz’e kadar uzanır. Ülkemizde sahil ötesi kumlu, çamurlu veya kayalık bölgelerde yaşarlar. 2-İSTRİDYENİN BİYOLOJİSİ Morfolojik olarak Ostrea edulis dairesel şekilli iki kabuktan meydana gelmiştir.Her iki kabuk dorsal kenarlarından boynuza benzeyen ligamentlerle birbirine bağlanmıştır. Ligamentin esnekliği kabukların açık durmasını sağlar. Bu, hasta yada ölü istridyenin karakteristik bir özelliğidir. Açılmış kabukların canlılığı herbiri ayrı fonksiyona sahip olan iki kısma ayrılmış adductor kası tarafından kontrol edilir. Adduktor kası merkezdedir ve her iki kabuğa sıkıca yapışmış durumdadır. Vücut kısmı addüktör kası ile mafsal arasında uzanır. Kalp, bağırsak, böbrek, mide bu bölümdedir. Gonadlar da buradadır. Üreme zamanında gonadlar tüm yüzeyi kaplayarak krem beyaz görünüm alırlar. Manto, vücut kısmının her iki yanını kaplayan düz bir dokudur ve kabuk kenarı boyunca sabit olarak uzanır. Manto kenarlarında bulunan materyalin ilavesi sonucu kenar kısmında kabuk oldukça gelişmiştir. İstridye kabuklarının %95’den fazlası kalsiyum karbonattır. Manto vücudun iki yanında kabukla vücut arasında bir örtü gibi bağ dokuya asılıdır. Bu nedenle bir ada gibidir. Mantonu uçları üç yaprak şeklindedir. Bunlardan iki sıra kabuk üretiminde görev alırlar, içteki ve en geniş olanı vücut ile kabuk arasında perde görevi yapar. Mantonun öbür ucundaki yapraklar ayrı ayrı veya birlikte hareket ederek suyun manto içine akışını kontrol eder, bu durumda kabuklar yuva gibidir. Manto bölgesine giriş manto uçlarının birleşmesi ile sınırlandırılır. Küçük organizmaların girmesine ve suyun atılmasına olanak verir. İstiridye solungaçları vücudun 2/3’ünü sarar. Belli aralıklar ile birbirine bağlanmış küçük filamentlerden oluşur. Su, manto boşluğundaki su alma bölümünden filamentler üzerinde bulunan kırbaç biçimindeki sayısız sillerin hareketi ile su tüplerine hareket eder. Bunlar sadece suyun hareketini sağlamaz, aynı zamanda istiridyenin besinin oluşturan küçük parçaları da sudan filtre eder. Bu süzülen su, solungaç tüplerine geçer ve oradan su verme bölümüne, en sonunda manto boşluğundan dışarı atılır. Solungaçlar dört adet yarı ay şeklinde tabakalardan ibarettir. Manto uçlarının birleşmesi, manto kısmını manto odası ve solungaçları içeren geniş bir oda küçük bir boşaltım odası olmak üzere ikiye ayırır. Ayrıca bir boşaltım kanalı içerir. Bu manto ile vücudun sağ yanı arasında bulunur ve istiridyelerin özellikle çamurlu ortamda yaşamasına yardımcı olur(Walne, 1974). Solungaçlar basit bir süzgeç mekanizması değildir. Aynı zamanda komplex bir ayırma aygıtı gibi olup, uygun gıdanın yeterli miktarda ayırım ve değerlendirilmesini yapar. Gıdasını teşkil edecekler ağıza, diğerleri atık bölgeye liflerin yardımı ile yollanır. Çok iri olanlar mantonun altına düşürülür (Walne, 1974). Kabuklularda solungaç yapısı birbirlerine benzemesine karşın farklılık filamentlerin bağlantı şeklinde olup, Mytilus edulis’te filamentler arası organik bağlara rastlanmaz. Fakat istiridyelerde bu olay yukarıda görüldüğü gibi bulunmaktadır. Örneğin akivadeslerde bu filament bağlantılarının derecesi istiridyelerde bulunanlardan çok daha yüksektir. İstiridyenin sağ kabuğu düzdür ve larva metamorfoza ulaştığında kendini sol kabuk üzerinde zemine tespit eder. Uygun koşullarda istiridyeler bütün gün boyunca kabuklarını açıp su içerisindeki planktonları ve zerrecikler halindeki organik maddeleri, hatta su içerisindeki mineraller maddeleri bile süzerek gıda olarak kullanırlar(Claus, 1981). Böylece su içerisindeki organik maddeleri ete çeviren canlılar olarak önem kazanırlar. Su akımının esas rolü şüphesiz ki beslenme üzerinedir. Fakat bunun yanında su, sindirim sisteminde ve böbreklerde oluşan atıkları uzaklaştırmaya yarar ve ayrıca canlıya O2 sağlar. İstiridyelerin filtrasyon hızını sıcaklık, suyun debisi ve partikül konsantrasyonu etki eder. 3-İSTİRİDYELERDE ÜREME İstridyeler eşeyli üreme gösterirler. Üreme organları erkek ve dişi gametleri oluşturur. Bunların üreme mevsimi ilkbahar sonu ile sonbahar arasında olup havaların ısınmasıyla başlar, soğumaya başlaması ile sona erer. Her iki seksdeki gonadlar birçok hayvanda bulunan ile karşılaştırıldığında basit yapıdadır. Sindirim sistemi üzerinde yerleşmiş durumdadır. Avrupa istiridyesi, Ostrea edulis, olgun durumda iken gonadlar 2 veya 3mm kalınlığında bir tabaka biçimindedir. Seksler arasındaki farklılık yumurta ve sperm varlığından hariç dış görünüşten belli olamaz. 3.1 İstiridyelerin Gonad Gelişim Safhaları İstiridyelerin gonad safhalarını belirlemek için alınan histolojik örneklerde gonad aşamaları beş grup altında değerlendirilmektedir(Cole 1942; Brausseau, 1995; Garcia-Dominguez ve ark., 1996, Yolkolu, 2000). Bu gruplar: Safha 0 Dinlenme Safha 1 Ilk Gametogenesis Safha 2 Olgunlaşmaya başlama Safha 3 Döl atımına hazır Safha 4 Kısmı olarak döl atımı olarak sınıflandırılır. 3.1.1 Dinlenme safhası Bu safhada olan bireylerde istiridyelerin cinsiyetinin belirlenmesi açısından histolojik olarak herhangi bir ip ucu yoktur. Ortamda cinsiyeti belirleyici olan germ(cinsiyet) hücreleri bulunmamaktadır. 3.1.1.1 Testis Safha 1: Ilk gametogenesis safhasındadır. Bu özellikte olan örneklerde foliküler küçüktür, yuvarlak veya oval şekillidir. Bağ dokusunun kapladığı alan geniştir. Spermatagonialar bir arada ve koyu renklidir. Safha 2:Foliküller oldukça büyümüştür. Bağ dokusunun kapladığı alan iyice azalmıştır. Spermatozoalar merkeze doğru yönelmiştir ve kırmızı şeritler halinde kuyruklar belirgindir. Safha 3: Istiridyelerin döl atımına hazır olduğu safhadır. Foliküller şişip birleşmiş ve çoğunluğu tamamen spermatazoa ile doludur ve kuyrukları kırmızı renktedir ve açıkca belirgindir. Maturasyon ile incelmeye başlamış olan folikül duvarlarının iç kısmına doğru spermatositler ve spermatidler sıralandırılmışlardır. Serbest spermatazoalar follikül lümellerine tamamen yerleşmişlerdir. Çok sayıda hareketli spermatazoa görülmektedir. Bağ dokusu alanı azalmıştır. Safha 4:Foliküller tamamen boşalmış ve dinlenme safhasına geçilmiştir. Bu da ortamda inaktif olan spermatagoniumlardan anlaşılmaktadır. Foliküller arası bağ dokusu iyice gelişmiştir. 3.1.1.2 Ovaryum Safha 1: Foliküller başlangıçta küçük, boş ve belirgin değildir. Folikül duvarları, gelişen oositler ve kök hücreleri ile belirginleşmiştir. Oogonia ve primer oositler küçüktür ve yumurta sarısı yoktur. Bu aşamadaki primer oositlerin çekirdeği büyüktür ve belirgindir. Sık demetler şeklinde folikül duvarına doğru yapışma olmaktadır. Oogenesis ilerlemektedir. Birkaç büyük oositin uzamaya başlaması ile genç oositler bölünmektedir. Safha 2: Oositler, lumenlere doğru genişlemiş ve yığılmaya başlamıştır. Sekonder oositler yoğun miktarda görülmektedir. Primer oosit ve serbest oosit birkaç tanedir. Bu serbest oositler, lümel merkezinde görülmektedir. Hala folikül duvarları ile bağlantılı olan uzamış oositler ile hemen hemen olgunlaşmış olan oositler yoğun olarak bulunmaktadır. Oositler konik ve oval şekildedirler. Bağ dokusunun alanı iyice azalmıştır. Safha 3: Birleşmiş foliküller, bir çekirdekçiği ve çekirdeğinin gözüktüğü polygonal şekilli, tamamen serbest olan oositler ile doludur. Sekonder oosit bir kaç tanedir. Safha 4: Oositler olgunlaşmış atıma hazır hale gelmişlerdir. Bağ dokusu tekrar belirginleşmeye başlamıştır. Ayrıca oositlerin şekli hekzogenal hale gelmiştir. Bazı boşalmış ve yıkıma uğramış foliküller bulunmaktadır. Avrupa istiridyesi, Ostrea edulis sukseksif hermafroditizm gösterir. Seksüel olgunluğa ilk ulaştığı zaman gonad normal olarak bir erkek gibi gelişir ve sperm verir. Gonad spermi bıraktıktan sonra dişi safhasına geçer ve sperm yerine yumurta üretir. Bu düzenli bir şekilde tüm yaşamı boyunca devam eder. Erkek tarafından dışarı bırakılan spermalar dişi tarafından su alma kanalı ile alınarak yumurtalar dişinin içinde döllenir. Döllenmiş yumurtalar 8-10 gün kadar dişinin palial boşluğunda kuluçkalandıktan sonra dışarıya serbest yüzen veliger larva durumunda bırakılırlar(Alpbaz ve Hindioğlu, 1991). Avrupa istiridyesinin döl verimi üzerine sıcaklığın, besinin, büyüklüğün ve yaşın etkisi büyüktür Avrupa istiridyesinin larva boyu 150-190µm büyüklüktedir. 120-130µm büyüklükte larvalar görülse de, yetiştiricilikte büyük larvalar alınır. Küçük larvalar elenir. Böylece daha dayanıklı ve sağlıklı bireyler elde edilebilir. Suya bırakılan veliger larvaları velumları sayesinde hareket ederler. Besin olarak fitoplanton tüketirler. 10-15 gün pelajikte yaşamlarını sürdüren larvalar 290-300µm ve bazen de 360µm büyüklükte iken zemine inerek, hayatlarının geri kalan kısmını sürdürecekleri sert bir substratuma kendilerini tespit ederler. Larvanın kuru ağırlığı hareketli dönemi boyunca 1µg’dan 4µg’a çıkar. Bunun %75-80’i kabuk ağırlığıdır. Yeni bırakılmış bir larvanın kuru ağırlığının %14’ü glikojen, %15,5-22,5’i yağdır. Crassostrea genusuna ait istiridyeler ise 100 milyonun üzerinde yumurta dökebilmektedirler. Bu yumurtaların hepsi aynı zamanda değil, üreme dönemi boyunca bırakılırlar. Crassostrea gigas’da ise dişi birey yumurtalarını deniz suyuna bırakır ve erkek bireyin bıraktığı spermalar ile su içinde döllenme olur. Yumurtalar yaklaşık 50µm büyüklükte olup çok küçüktürler. Yumurtalar ovaryumda iken armut şeklindedir. Ovaryumdan bırakılıp su ortamında döllendikten sonra spiral şekil alır. Birinci ve ikinci polar vücut görünerek yarılma devam eder. Gelişme, morula, blastula ve gastrula safhalarına doğru ilerler. Veliger safhada larvanın velumu ortaya çıkar ve aktif hareket etmeye başlar. Daha sonra D şekilli larvaya dönüşür. Larvada umbo oluştuğunda umbo safhasındadır ve kabuk uzunluğu 0,2mm’ye ulaştığında metamorfoz başlar(Bardach ve ark., 1972). Larva metamorfoz aşamasına geldiğinde anacına benzer bir hal alır. Her iki genusda da benzer belirti olan göz noktası ve ayağın görülmesi metamorfozun en önemli işaretidir. Zemine inen larvada velum kaybolur ve yüzme hareketi ayak ile sürünme hareketine dönüşür. Uygun substrat bulduğunda kendini sol kabuğundan salgıladığı özel bir salgı ile oraya yapıştırarak sesil hayatı başlamış olur. Hareket kabiliyeti artık bitmiştir. 4-İSTİRİDYE YETİŞTİRİCİLİĞİ İstiridye kültüründe yavru bireyler ya kuluçkahanelerde üretilerek ya da doğal alanlardan toplanarak elde edilmektedir. Kuluçkahaneden yavru üretimi gerçekleştirilirse, genetik seleksiyonlar yapılarak hızlı büyüyen, zor şartlara karşı dayanıklı, et verimi fazla, hastalıklara karşı dayanıklı bireylerin elde edilmesi söz konusu olabilmektedir(Rodriguez ve Frias, 1992). Doğal ortamdan toplanan yavrularda ise böyle bir seleksiyon şansı yoktur. 4.1. Kuluçkahaneden Yavru Temini Bu kültür yönteminde kıyısal alanda bir kuçkahane binasının olması gerekmektedir. Bir istiridye kuluçkahanesinde filtre odası, fitoplankton üretim birimi, anaç, larva ve yavru üretim birimi olmalıdır. 4.1.1. Deniz Suyu İstiridye kültüründe suyun filtrasyonu önemli bir konudur. Anaç ve yavru biriminde kullanılan suyun 40-60µm’lik kum filtrelerinden geçmesi yeterli olurken, fitoplankton ve larva üretiminde kullanılacak suyun 20, 10, 5, 1µm’lik kartuj filtrelerinden geçerek partiküllerden ve suda bulunabilecek diğer organizmalardan ayrılması gerekmektedir. Bazı üreticiler deniz suyu ile gelebilecek bazı organizmaların istiridye larvaları tarafından besin olarak değerlendirilebileceğini düşünerek kaba bir filtrasyon yapmaktadırlar. Fakat üretimi riske atmamak için iyi bir filtrasyon ve sterilizasyon önemlidir. Suyun iyi filtre edilmiş olması U.V. ışınları ile yapılacak sterilizasyon etkisini arttırmaktadır. 4.2. Anaç Özellikleri Genellikle istiridye anaçları üretim zamanında doğal stok alanlarından döl almak amacıyla kuluçkahaneye getirilir ve döl alma işlemi tamamlandıktan sonra tekrar denize bırakılırlar. Bu anaçlar hızlı büyüyen, zor şartlara karşı dayanıklı, et oluşturma kapasitesi yüksek, düzgün kabuk şekilli gibi özelliklere sahip istiridye stoklarından seçilmasi tercih edilir. 4.2.1. Anaç istiridyelerden döl alım yöntemleri Olgun istiridyelerden yumurta ve larva elde etmek için birkaç yöntem vardır. İstiridyenin yumurta ve larvalarını ortama normal olarak kendi isteği ile bırakması haricinde yumurtlamayı uyarıcı şok yöntemler de uygulanır. Bu şok yöntemler şöyledir; Termik şok: Şok yöntemlerin en çok kullanılanıdır. Olgun istiridyelerin ani olarak sıcak sudan soğuk suya, soğuk sudan sıcak suya bırakılması ile olur (Field, 1922). Bu işlem birkaç defa tekrarlanır ve istiridyenin larva bırakması beklenir. Kimyasal şok: İstiridyelerin manto boşluğuna 2cc, 0.5 mollük KCL solüsyonu enjekte etmek sureti ile yapılmaktadır. (Bayne; 1965) Elektrik şok: İstiridyelere düşük voltta elektrik verilmek sureti ile uygulanır (Iwata, 1950; Sugiura, 1962). Mekanik şok: İstiridyelerin adduktor kasına enjektör iğnesi ile dokunularak uyarı yapılmaktadır (Loosanoff ve Davis, 1963). Diğer Yöntemler Diseksiyon yöntemi Olgun İstiridyelerin kapama kasları kesilerek gonadlardaki yumurta veya spermler C.gigas’ta alınırken, O. edulis’te palial boşluktaki larvalar alınabilir. Sperm solusyonu Yumurtlamayı uyarmak için suya sperm solüsyonu verildiğinde de istiridyeler bir süre sonra yumurta bırakmış olur. Bu amaçla şok uygulamalar sonrasında elde edilecek fazla sperm solusyonu kullanılabilir. Şok yönetemlerin uygulanmasından yaklaşık 30dk sonra istiridyeler döllerini su ortamına dökerler. Eğer istiridyeler döllerini bırakmaya hazır değiller ise şok yöntemler ile başarılı bir sonuç elde edilemez. İstiridyeler bilindiği gibi yaz aylarını üreme için kullanılır. Kışın ise doğada üreme görülmez. Laboratuvarda uygun koşullar yaratılarak kış aylarında da istiridye üretimi yapılabilir. Bunun için doğal ortamdan alınan istiridyeler 10°C sıcaklıktaki suya bırakılırlar. Ortama alışan damızlıkların tutulduğu havuzdaki su sıcaklığı tedrici olarak 18°C’ye veya biraz daha yüksek sıcaklığa çıkartılır. Bu sıcaklıkta istiridyeler 2-4 hafta tutulur. Bu süre üretim mevsimine bağlı olarak değişir. İstiridyeler bu süre içerisinde gonadlarını olgunlaştırırlar ve sıcaklık 20°C’ye ulaştığında döllerini dökerler. Bu işleme gonad olgunlaştırarak döllerin alınması işlemi denilir. Burada kullanılan anaçlar genellikle genetik olarak istenilen özelliklere sahip özel anaçlardır. 4.3. Larva Kültürü Yumurta veya larvalar anaç biriminde elde edildikten sonra larva birimine alınırlar. Burada 50lt’den 2tona kadar silindir-konik polyester tanklar kullanılabilmektedir. Tank hacmi üretim kapasitesine ve üreticinin tercihine bağlı olarak değişir. Bu tankların alt kısmında bir su çıkış vanası olur. Tanklar 40watt’lık floresan lambalar altına yerleştirilir. Tuzluluğu ‰33-35 ve sıcaklığı 20-22 °C olan iyi filtre edilip sterilize edilmiş deniz suyu doldurulur. Bu tanklara başlangıçta veliger larvaları 10 adet/ml’yi geçmeyecek şekilde stoklanır. Larvalar büyüdükçe stoklama yoğunluğu 3-5adet/ml’ye indirilir. Tankların temizliği gün aşırı yapılır. Tank suyu tamamen süzülerek larvalar yıkanır ve temiz su ile doldurulmuş yeni tanka aktarılırlar. Bu temizlik işlemi larva kültür boyunca devam eder. Veliger safhasında 170-190µm büyüklükte olan larvalar metamorfoza yakın gözlenmiş safhada iken 240-350µm boya ulaşırlar. 4.3.1 Fitoplankton Üretimi Kuluçkahanede bulunan anaç, larva ve yavru istiridyelerin besinleri bu birimde üretilerek temin edilir. Larva beslemede açıklanan Wells-glancy veya Milford yöntemine göre kültür gerçekleştirilmektedir 4.3.1.1 Wells-glancy yöntemi Wells-glancy yönteminde deniz suyu sadece kum filtresinden geçirilir ve sera ortamındaki büyük hacimli tanklara(20-30 tonluk) gönderilir. Tanklara deniz suyu ile gelen fitoplankton hücrelerinin artmasına izin verecek nutriyent karışımı verilir. Bu tank suyu 5-6 gün içinde kahverengi veya yeşil renk aldığında doğrudan larva tanklarında besleme amaçlı kullanılır. Bu yöntemin dezavantajı deniz suyu iyi filtre edilmediği için zararlı fitoplanktonlar türleri de kısa sürede çoğalarak istiridye larvalarına zarar verebilir. Suyla birlikte gelen zooplanktonlar hem larvalara predatör olarak zarar verdiği gibi bazıları da ortamda çoğalan besine ortak olur. Deniz suyu sterilize edilmediği için hastalıklara neden olabilecek mikroorganizma bulaşması da söz konusu olabilir. Böyle bir kültür yönteminde larva yetiştirciliği riske atılmış olmaktadır. Bu yönteme dayalı yapılan fitoplankton kültürü daha çok yavru veya anaç beslemede kullanılabilir. Wells-glancy yöntemi fitoplankton üretim masrafını çok azalttığı için tercih edilmektedir(Bardach ve ark., 1972). 4.3.1.2. Milford yöntemi Milford yönteminde ise alg hücreleri tek tek ayrı tüplerde ve saf kültür olarak inkübatörde muhafaza edilir. Larva kültürüne başlamadan önce bu hücreler steril şartlar altında arttırılmaya başlar. Kültür suyu 0.45µm göz açıklığındaki Milipore filtreden süzüldükten sonra otoklavda sterilize edilir. Kültür hacmi 6lt’yi geçtiğinde suyun filtrasyonu 1µm’lik kartuj filtrelerde, sterilizaysonu ise U.V. lambalarından yararlanarak yapılır. Böylece larva beslemede istenilen hücrelerin kültürü ayrı tanklarda yapılmış olur. Kültür biriminin iyi bir fitoplankton artışı sağlanması için 18-22°C arasında olması sağlanır. Şeffaf polyester tanklar veya naylon torbalarda(50-500lt hacimli) kültür gerçekleştirilir(Bardach ve ark., 1972). 4.3.2 Larva Besleme Milford yöntemine göre kültüre alınan fitoplankton hücrelerinden larvalara ilk olarak Isochrysis galbana ve Monochrysis lutheri besin olarak verilir. Larvalar büyüdükçe Tetraselmis suecica, Dunaliella tertiolecta, Chaetoceras calcitrans gibi besinler kullanılmaktadır. Genellikle tek tür beslemesinden ziyade karışık türler ile besleme iyi sonuç vermektedir. Isochrysis galbana, Monochrysis lutheri 100 000 hücre/ml, Tetraselmis suecica, Dunaliella tertiolecta 50 000-80 000 hücre/ml larva tankında olacak şekilde besleme yapılır. Karışık besleme başlangıçta %50 Monochrysis lutheri ve %50 Isochrysis galbana, larva metamorfoza yaklaştığında ise %20-30 Tetraselmis suecica ile karışık besleme yapılır. Beslemede kullanılacak fitoplankton hücrelerinin canlı olmasına dikkat edilir. Bu nedenle logaritmik artış fazında iken fitoplankton hasat edilerek larvalara verilir. Chlorella sp., ve Phaedactylun tricornutum besleyici değeri düşükolduğu için kullanılması tercih edilmez. Ayrıca Chlorella sp kalın hücre duvarına sahip olmaları nedeniyle larvalar tarafından sindirilememekte ve metabolik artıkları istiridye larvaları için toksik etkiye neden olmaktadır. Bu sebeplerden dolayı kabuklu larva kültüründe besin olarak kullanılmazlar(De Pauw, 1981). Son yıllarda kurutulmuş alg tozlarının kullanılması ile kuluçkahaneler fitoplankton üretim birimlerini küçültmüşler veya tamamen kaldırmışlardır. İhtiyaç duydukları kadar toz fitoplanktonu satın alarak larva beslemede kullanmaktadırlar(De Pauw, 1981). Metamorfoz Larva kültüründe metamorfoz dönemi en önemli dönemlerden biridir. Larvaların günlük sayımları ve ölçümleri alınırken göz ve ayak noktasının oluşumu çok iyi takip edilmelidir. Bu dönemde larvalar zemine iner ve kendilerine uygun gördüklere yerlere yapışırlar. Larva kontrolü iyi yapılmadığı taktirde larvalar tank çeperlerine yapışırlar ve buralardan çıkarılmaları çok zor olur. Böylece bir larva üretim dönemi başarısızlıkla bitmiş olur. Metamorfoz aşamasına gelen larvalar ya ayrı tanlara alınırlar ya da bulundukları tanklar içersine yapışma işlemi başlamadan önce çeşitli kollektör malzemeleri bırakılarak larvaların bunların üzerine yapışması sağlanır. Burada kullanılan kollektör malzemesi larvanın en çok tercih ettiği materyal olan istiridye kabuklarıdır. Bir ip üzerine 3-4 cm aralıklar ile dizilen istiridye kabukları larva tanklarının içerisine tank dibine değecek boyda hazırlanarak sık bir sekilde tank yüzeyinden aşağı doğru sarkıtılırlar. 3-5 gün içinde larvalar bu kabuklar üzerine tutunarak metamorfozlarını tamamlamış olurlar. Bu yeni tutunmuş istiridye yavrularına “spat” adı verilir. Yeni tutunmuş bir spat 1,2-5,7mg canlı ağırlığa sahiptir. Bu spatlar 10-11 hafta sonra 220-500mg canlı ağırlığa ulaşır. Yavrular kollektörler vasıtası ile yetiştirme alanlarına taşınarak uygun sistemlerde büyümeye alınırlar(Utting, 1988). Eğer spatlar tek tek herhangi bir yüzeye yapışık istenmiyorsa, metamorfoz aşamasında iken su sikülasyonunun olduğu spat tanklarına alınırlar. Bu tanklar. 50cm genişliğinde, 30cm derinliğinde olup 2m uzunluğundadır. Tankların içine derinliği 10-15cm olan altı plankton bezi ile çevrelenmiş tepsiler tabanları dibe değmeyecek şekilde yerleştirilir. Tanka su girişi herbir tepsinin üstünden olurken su çıkışı ana tankın sifon çıkışından olmaktadır. Başlangıçta tepsilerin plankton bezi büyüklüğü 150µm’dir. Bu sistemin esas özelliği larvalar bu tepsilere yerleştirilmeden önce kum haline getirilmiş istiridye ve midye kabuklarının tepsi tabanındaki plankton bezini örtecek şekilde yayılmasıdır. Plankton bezi başlangıç boyunun larva boyuna göre çok küçük olmasının nedeni de bu kabukların tepsiden akıp gitmesini engellemek içindir. Kabuk tozu serpilen tepsilere larvalar bırakılır ve 3-5 gün içinde larvalar bu kabuk tozlarına yapışırlar. Zaman içinde spat istiridyeler büyüdükçe kabuk tozları görünmez, spatlar gözle rahatlıkla görünür hale gelirler. Spat büyüklüğüne paralel olarak tepsinin plankton bezi göz açıklığı arttırılır. Spatların 2-3mm boya kadar bu sistemlerde kalabilmektedir. Bu aşamada verilen deniz suyu sadece kaba filtreden geçmektedir ve besin olarak da diatom ağırlıklı besleme yapılmaktadır. Kuluçkahanelerde yapılan larva çalışmaları sırasında metamorfoz aşamasına yaklaşan istiridye larvalarının tutunmasını uyarmak ve hızlandırmak için bazı neuroaktif bileşikler kullanılmaktadır (Shau-Hwaitan ve Wong, 1995). Bazı araştırıcılar bu amaçla sıcaklığı arttırırken bazıları da tank suyuna kabuklu glikojeni, potasyum klorür veya bakır klorür solusyonu kullanırlar(Nell ve Holliday, 1986).. Bu bileşikler larvalarda göz noktası ve ayak oluştuktan sonra kullanılarak larvaların hemen hepsinin aynı anda metamorfozu tamamlaması sağlanmış olur. Kuluçkahanede 3-4mm boya ulaşana kadar spat istiridyeler tuttulur. Bu aşamadan sonra deniz alanında hazırlanmış olan uygun sistemlere taşınarak yetiştiriciliğe devam edilir. 4.4. Doğal Ortamdan Yavru Temini İstiridyelerin yavruları doğal ortamdan ya dreçler ile avlanarak toplanırlar ya da istiridye yataklarının olduğu alanlara üreme dönemlerinde bırakılan çeşitli malzemelerden hazırlanmış kollektörler ile toplanırlar. İstiridyeler biyolojik yapılarından dolayı tutunmak için özellikle kendi anaç kabuklarına benzer materyalleri tercih etmektedirler. Eğer ortamda kabuk yoksa, spatlar buldukları sert substrata kendini yapıştırırlar(Pascual ve Zampatti 1995). Birçok ülkede, yarı kontrollü yetiştiricilik çalışmalarında, spat istiridyelerin toplanmasında, geleneksel yöntemlerin yanında geliştirilmiş yeni malzemelerden hazırlanan kollektörler de kullanılmaktadır. 4.4.1 Kollektör Tipleri Spat toplamada kullanılacak kollektör tipi önemlidir. Şimdiye kadar birçok materyal ve dizayn kullanılmıştır. Fakat bunlardan hiçbiri için her yerde ve her tür için çok iyi sonuç veren sistem denilemez. Bir tür için iyi olan kollektör diğer bir tür için arzu edilen sonucu vermeyebilir(Bardach ve ark., 1972). Uzak doğuda mangrov (Rhizophora sp., Avicennia sp.) bitkilerinin kökleri ile başlayan spat toplama işlemi günümüzde kiremit, çeşitli mollusk kabukları(midye, istiridye, tarak gibi), ahşap, PVC, metal materyallerin kullanımına kadar uzanmaktadır. (Burrell, 1980; Heral, 1990). 4.4.1.1 Kabuk kollektörler Japonya’dan Amerika’ya kadar çok yaygın bir kullanım alanına sahiptir. Bir ucu sivri olan özel çekiçlerle delinen kabuklar, 2 m. uzunluğundaki galvaniz tele dizilmektedir. Teldeki kabuk sayısı 80 ila 100 arasında değişmektedir. Kabuklar arasında mesafe bırakabilmek için önceleri bambu kamışlar kullanılmaktaydı, ancak maliyet ve geri dönüşüm açısından daha karlı olan plastik tüpler son yıllarda tercih edilmektedir. Kabukların bol olduğu bölgelerde ise herhangi bir mesafe bırakmadan ip veya galveniz tel üzerine üst üste gelecek şekilde kabuklar dizilerek kollektörler hazırlanmaktadır (Korringa, 1976a-b; Haven ve ark., 1987; Mann ve ark., 1990). Fransa’da Ostrea edulis spatlarının toplanmasında kabuk kollektörler içerisinde en iyi sonucu midye kabukları vermektedir. Bu kabuklar ince uzun ağ fileler içerisine yerleştirilmekte ve daha önceden hazırlanmış olan metal çerçeveler üzerine bağlanarak deniz tabanına bırakılmaktadır. Bunlar daha çok gel-git’in olmadığı derin sulara yerleştirmektedir (Heral, 1990). Hazırlanan tüm kabuk kollektör çeşitleri raf veya sallardan sarkıtılarak denize bırakılırlar. Bir çok kuluçkahanede, çeşitli kabuklular kırılıp toz haline getirildikten sonra metamorfoz aşamasına gelmiş larvaların yerleştirildiği tavaların tabanına serilmekte ve larvaların bu kabuk tozlarına tutunması sağlanmaktadır. Bu istiridye yavrularının tek tek elde edilmesi amacıyla da avantajlı bir yöntemdir. Bu şekilde elde edilen spat istiridyeler torbalara yerleştirilip kültür sistemlerine yerleştirlmektedir(Pascual ve Zampatti, 1995). 4.4.2 Kiremitler Kollektör olarak kullanılan kremitler, yaklaşık olarak yarı silindirik şekildedir. 33cm uzunluğunda, 15cm genişliğinde ve ortalama 5cm yüksekliğindedirler. Bu kiremitlerden birinin ortalama ağırlığı 900gr’dır. Kiremitler 10’luk gruplar halinde bir araya getirilirler ve Bouquets olarak adllandırılırlar. Bu onluk grupların oluşturulması için kısa kenarından 7,5cm uzaklıkta iki delik açılmaktadır. 110cm uzunluğunda 1,5mm kalınlığında galvanizli tel ile köşeler kesişecek şekilde birbirine bağlanmaktadır. Daha sonra kirece batırılıp kuruyuncaya kadar bekletilmektedir Kiremit kollektörlerde, kireç solusyonunun kullanılması ile spatlar kiremitler üzerinden rahatlıkla çıkarılmaktadır(Walne, 1974; Korringa, 1976a-b; Heral, 1990). Hollanda’da S-tipi kiremitler istiridye yavrusu toplamak için daha uygun olduğu bildirilmektedir (Dutch Tipi). Burada kullanılan kiremitlerin kuru ağırlıkları 2kg’dır. Ancak deniz suyu içindeki ağırlıkları ortalama 2,5kg. cıvarındadır. 35x23cm boyutlarında ve 13mm kalınlığındadırlar. Bu kiremitler de kreç ile kaplandıktan sonra denize bırakılmaktadırlar (Korringa,1976b). Gerek Crassostrea gerekse Ostrea türleri için gel-git’in olduğu alanlarda yaygın olarak kullanılan kremit kollektörler zemine yerleştirilmektedir. Kollektörlerin bırakılacağı alanlar daha önceden deniz yıldızları ve yengeçlerden temizlenerek kollektör veriminin olumsuz etkilenmesi önlenmiş olur. 4.4.3. Plastik malzemeler Günümüzde geleneksel olarak kullanılan bir çok materyalin yanında kolay şekil verilebilen plastik malzemeler de kullanılmaktadır. Bu malzemelerin maliyeti diğer kollektörlere göre daha yüksek olmasına karşın, tekrar kullanılması nedeni ile tercih edilmektedir. PVC çubuklar, yarı silindir plastik kollektörler, plastik levhalar ve fileler en çok kullanılan plastik materyal tipleridir(Korringa, 1976a-b). Dayanıklı ve hafifitirler., spat hasatı pratiktir. 4.4.4. Bambu kamışı ve ahşap materyaller Özellikle Filipinler’de Crassostrea eradelie için kullanılan bir kollektördür. Hazırlanışı basit olduğu için Filipin’li üreticiler tarafından özellikle tercih edilmektedir. Bu bambu kamışlar 5-10cm çapında ve sağlam olanları tercih edilmektedir. Bambu kamışları kesildikten sonra güneşte kurutulmakta ve eğer kalın bambu kamışları varsa bunlar da ikiye ayrılarak kullanılmaktadır. Daha önceleri bu ülkede istiridye kabukları yaygın olarak kollektör yapımında kullanılmasına karşın, bambu kamışlarının iyi bir spat toplayıcı olmasının belirlenmesinden sonra istiridye kabuklarının kullanımı azalmaya başlamıştır. Kullanılan bu kamışlar intertidal alanlara 0,3-0,7m aralıklar ile yanyana dikilmektedir. Her bir bambu sırası arasında bir küçük tekne gezebilecek kadar mesafe bırakılmaktadır. Bambu kamışlarının sıralar halinde kullanımının dışında kamışların bir araya getirilmesi ile ızgaralar hazırlanmıştır. Hazırlanan bu ızgaralar deniz dibine dik olacak şekilde ve özellikle gel-git alanlarına yerleştirilmektedir (Bardach ve ark., 1972). 4.4.5. Ahşap ızgaralar Avusturalya’da Crassostrea commercialis ‘in spatlarını toplamada tahta ızgaralardan yararlanılır. 2m uzunluğundaki ve 22-25mm2 yüzey alanına sahip olan bu çıtalar belli aralıklar ile kafes şeklinde çakılarak ızgaralar oluşturulur. Bunlar zeminden 1-1,3m yukarıdaki raflara üst üste gelecek şekilde yerleştirilerek tren yoluna benzer uzun hatlar oluşturulur. Her bir sıra arasında tekne girecek kadar mesafe bırakılır(Kesteven, 1941). Pek yaygın olmamakla birlikte, ahşap kaplamalar güneş altında kurutulup spral şekline getirilerek, spat toplama için kullanılmaktadır (Quayle,1969). 4.4.6 Kayrak taşı Kayrak taşı, özellikle Fransa’da kullanılan materyaldir. İnce kare parçalar halinde kesilen taşlar bir çelik tel üzerine araları 4-5cm mesafe ile dizilirler. Tel üzerindeki taş adeti 15 ila 20 adet arasındadır. Bu şekilde hazırlanan kollektörler gel-git etkisinde olan raf sistemlerinin üzerine yerleştirilerek kullanılmaktadır. Bu taşlar aynı zamanda ince uzun dirtdörtgen şeritler halinde de değerlendirilebilmektedir. Hazırlanan dirtdörtgen plakalar aralarında 5-6cm’lik mesafe ile yan yana gelecek şekilde birleştirilirler ve raflar üzerine bırakılırlar(Berthome ve ark., 1984). 4.4.7 Spat toplamada kullanılan diğer malzemeler İngiltere’nin bazı bölgelerinde kullanılan, ince bir beton tabakası ile kaplanmış yumurta kolileri Karasal hayvanların kümesi olarak kullanılan küçük tel kafesler, Seramikten hazırlanmış, çatı kremitlerine benzer yarı silindirik yapılar, Plastik ile kaplanmış tel ızgaralar, Çimentolu alçı taşı, İnce dilimler halinde kesilmiş lastik parçaları çeşitli dizaynlarda hazırlanarak kollektör olarak kullanılmaktadır((Bardach ve ark., 1972; Mann ve ark., 1990; Soniat ve ark., 1991; Lök ve Yolkolu, 1999). Günümüze kadar birçok kollektör materyali ve dizaynı denenmiş olmasına karşın genel olarak en iyi kollektör şudur demek yanlış olur. Bir tür veya bölge için iyi olan bir kollektör, diğer bir tür ve bölge için arzu edilen sonucu vermeyebilir. Bir yörede kullanılacak olan kollektörün seçiminde dikkat edilecek belli başlı özellikler vardır. Bu özelliklerin başında istiridyenin türü gelmektedir ki, yetiştiriciliği yapılacak olan türün özellikle hangi materyallere tutunduğunu belirlemek gerekmektedir. Kullanılacak olan kollektör tipinin ekonomik açıdan maliyetinin düşük olması ve tekrar kullanılabilirliğinin olabilmesi yada dayanıklılığının uzun vadeli olması tercih sebebini oluşturmaktadır. Yine seçilen kollektör tipinin o yörede bol miktarda olması aranılan özellikler arasındadır. Larvalar yapışmak için temiz, sert yüzeyleri tercih eder. Kollektörler yapışkan, kaygan veya düz zeminli olmamalıdır. Kaba yüzeyler larvalar tarafından daha çok tercih edilmektedir. Kollektör rengi önemsizdir. Kollektörler batabilme özelliğine sahip olmasına karşın hafif olmalı, larvaların hareketine izin verecek kadar kollektörler arasında su hareketi olmalıdır. Kollektörler ile yavru toplama işlemine başlamadan önce, o bölgede mevcut olan istiridye yatakları ve bu istiridyelerin üreme zamanlarının çok iyi belirlenmesi gerekmektedir. Bu amaçla araştırıcılar bölgede plankton çekimi yapıp istiridye larvalarının bolluğunu ve yaşını takip ederek en uygun zamanı bildirirler. Bazı bölgelerde ise üreticiler geçmiş yılların tecrübesine göre kollektörlerini denize bırakırlar. Eğer kollektörler denize çok erken bırakılırlarsa çok fazla sayıda balanus veya diğer arzu edilmeyen fouling organizmalar kollektörlere yapışır ve spat toplama başarısını olumsuz etkiler. Kollektörlerin bırakılacağı alanlarda yapılacak ön çalışmalar ile en iyi kollektör tipi ve en uygun spat toplama zamanı tespit edilir(Mori, 1987). Larva toplama zamanı araştırma istasyonları tarafından belirlenir ve ilgilenen üreticilere ilan edilir. Yeni yapışan larva 0.3mm büyüklüğündedir. Yaklaşık bir ay sonra 1-1.5cm olur. Bu boydan sonra kollektörden ayrılarak büyütme alanlarına transfer edilirler. Bazı yetiştiriciler kollektör tipleri uygun ise spatları ayırmadan ya aynı alanda ya da gelişmenin daha iyi olacağı başka bir alana taşıyarak uygun kültür sistemlerine yerleştirilerek büyümeye alınırlar. 5- YETİŞTİRİCİLİK YÖNTEMLERİ Gerek kuluçkahaneden elde edilen ve gerekse doğal alanlardan toplanan yavru istiridyeler, pazar boyuna kadar büyütülecekleri yetiştirme alanlarına yerleştirilirler. Yetiştirme alanlarının seçiminde aşağıdaki konulara dikkat edilmelidir: a) İstiridyenin büyümesine izin verecek uygun su koşullarına(sıcaklık, tuzluluk) sahip olmalıdır. b)Evsel ve endüstriyel bir atık girdisi olmamalıdır. c)Plankton açısından zengin olmalıdır. d) Toksik plankton patlaması olmamalıdır. e)Suda belli bir su akıntısı olmalı, durgun su olmamalıdır f)Denizyolu ulaşımı üzerinde olmamalıdır. 5.1 Dip Kültürü Gel-git etkisindeki kıyı alanlarında uygulanana en eski kültür yöntemidir. İplere dizilmiş olan kabuk kollektörler spatlar tutunduktan sonra iplerden çıkarılarak spatlar ile birlikte deniz tabanına bırakılırlar. Bu genç bireyler 22 ay bu alanda kalırlar. Bir yaz sezonunun geçmesi et dolgunluğu için yeterli olmaktadır. İstiridyeler sonbaharda hasat edilirler. Hasat işlemi elle veya dreçler ile yapılır. Toplanan istiridyeler basınçlı su ile yıkanarak temizlenir ve pazara sunulurlar. Bu dip kültür sistemi zemine hazırlanan raylı sistemler ile biraz daha geliştirilmiştir. Raylı sistemlere istiridye büyüklüğüne uygun göz açıklığına sahip kasalar yerleştirilir. Kasaların üstü ağ fileler ile örtülür. Böylece sular yükseldiğinde kasa içersindeki istiridyelere bazı organizmaların zararı olmayacaktır. Ayrıca kasalara yerleştirilen istiridyeler zemine direk temastan kurtulmuş olmaktadırlar. Böylece istiridye üstünde çamur birikerek boğulma riski de azaltılmış olmaktadır(Iversen, 1976). 5.2.Sehpalarda kültür Dip kültüründe zararlı organizmalar ve istiridyeler üzerinde çamur birikmesi verimin düşük olmasına neden olmaktadır. Bu nedenle üreticiler ilk zeminden uzak kültür yöntemi olarak sehpa sistemini uygulamaya başlamışlardır. Gelgitin fazla olduğu yerlerde zeminden 30cm yukarıda ve 2m uzunlukta olacak şekilde metal çubuklardan 30-40cm genişliğinde sehpalar yapılmaktadır. Bu sehpalar üzerine kollktörlerden temizlenen veya kuluçkahanelerden alınan spatlar plastik torbalar içersine konarak yerleştirilir. Plastik gözenekli torbalar sehpalara her iki ucundan metel maşalar ile sabitlenirler. İstiridyeler büyüdükçe torbaların göz açıklığı da büyültülür. 2-2,5 yıl sonra istiridyeler hasat edilir. Bu sistemin en önemli sorunu torbalar üzerinde makro alg birikiminin fazla olması ve gözenekleri kapatmasıdır. Torbalar sık sık kontrol edilmeli ve fazla alg birikimi temizlenmelidir. Temizleme işleminde algin tamamı alınmaz. Kalan algler torba üzerinde sular çekildiğinde gölgeleme yaptığı için istiridyelerin sıcaklıktan etkilenmesini azaltır(Bardach, ve ark., 1972). 5.3.Raf Kültürü Raf kültürü ile istiridye yetiştiriciliği hem horizontal, hem de vertikal alanda yapılır hale gelmiştir. Gelgit etkisinin az olduğu deniz derinliği 1.5-2m’den 5-6m’ye kadar olan kıyısal alanlarda raf kültürü uygulanmaktadır. Bazı üreticile gelgit etkisindeki alanlarda da uygulamaya almaktadır. Bambu kamışlar aralarında 2-3m mesafe olacak şekilde 2 ila 5m derinliklerdeki suların bulunduğu yerlere çakılırlar. Diğer bambular ise denize dik çakılan kazıkların üstlerine yatay olarak olarak bağlanırlar. Bu rafların dizaynı uzun ikili sıralar halinde olabileceği gibi 10x10m ebatlarında da yapılabilir. Bu durumda bambu sıraları arasındaki mesafeler 50-60cm olacak şekilde ayarlanır. İstiridye spatlanın tutunduğu kollektörler yatay bambu kamışlarının üzerinden 40-50cm aralıklar ile sarkıtılarak spatların büyümesine izin verilir. Bu sistemde kollektör uçlarının deniz tabanına değmemesine dikkat edilir. Böylece zararlı organizmalardan kollektörler uzak tutulmuş olur. Raf sisteminde bambu kamışı dışında dayanıklı ahşap materyaller ve deniz suyuna dayanıklı metal konstrüksiyon da kullanılmaktadır(Korringa, 1976a-b). 5.4 Sal Kültürü Sallarda yetiştiricilik genellikle iç denizlerde uygulanır. Salların inşasında tropik kuşakta 10-15cm çaplı bambular veya sedir ağacı kullanılmaktadır. Birbirine 30 veya 60cm aralıkla monte edilirler. Salların ebadı, 9x5,4m dir. Bu büyüklükdeki bir sal, 500-600 adet istiridye kollektörü(spatlı) taşır. Salların yüzdürülmesinde tercihen dayanıklı plastik variller (50 galonluk), fıçılar veya yüzdürücüler (stypor) kullanılır. Sallar 5-10m aralıklarla birbirlerine bağlanır. Bir ünite yaklaşık 10 saldan teşekküldür. Salların büyüklükleri ve sayıları değişiklik gösterebilir(Bardach, ve ark., 1972; Burrell, 1980). Sallar genellikle bambulardan yapılır. Plastik borularda bu amaçla kullanılabilir (PVC sulama boruları). Bu tür malzemenin esneme payı fazladır. Elemanlar 8 numara telle bağlanır. Salların sabitlenmesi için (deniz demiri) çapalar kullanılır, diğer bir yöntem ise, biri 3 tonluk, diğeri 5 tonluk iki beton bloğun yardımı ile sabitlemektir. Sert havalarda salı sürükleyen dalgalar güçlü ise, 3 tonluk bloğu oynatırlar. 5 tonluk bloğu oynatmaya çalışırken dalga aralarında 3 tonluk blok boşu alarak dibe çöker ve salın sürüklenmesini önler. Çapalı sabitlemede çapayı bırakmak ve ipin kopması çok görülmüştür. Bir salın ömrü 5 yıldan fazla olabilmektedir. Sal kültürü ile 25mm büyüklüğündeki bir istiridye 9 ay içinde pazar büyüklüğüne ulaşabilmektedir. Bu sistem ile su alanında hem horizantal, hem de vertikal olarak yararlanma söz konusudur. Dipte yapılan bir kültür ile karşılaştırıldığında verim en az%50 artmaktadır. 5.5. Halatlarda Kültür Aralarında 3-6m mesafe ile bir kalın halat üzerine sabitlenmiş yüzdürücülerden oluşur. Yüzdürücü olarak 30-40 lt hacimli plastik bidonlardan yararlanılır. Bu sistem tek halat ile hazırlanabileceği gibi arasında 30-40cm mesafe olacak şekilde çift halat olarak da hazırlanabilir. Uzunluğu 60-75m arasında değişir. Her hattın ucunda duruma göre 1-3 arası çapa bulunur ve deniz dbine sabitlenir. Her ünitede 10-12 yüzdürücü vardır.Yüzdürücülere bağlı olan ana halat bedene spatlar tutunmuş kabuk kollektörler asılabileceği gibi, içinde istiridye olan ağ fileler de asılabilir. İstiridye kollektörleri veya fileleri 30cm aralıkla asılırlar. Sahilden uzak derin sularda kurulabilir ve zor hava şartlarına karşı dayanıklıdır. Sistemin yıpranma ömrü diğer sistemlere göre daha uzundur. Planktonnun daha az olduğu derin, sahilden uzak sularda kurulması tercih edilen bir sistem olduğundan spatların Pazar boyuna ulaşması 2 yılı geçebilir(Bardach, ve ark., 1972; Iversen, 1976; Burrell, 1980). 5.6 Kafes Kültürü Kollektörler ile toplanıp bir yıl sonra seyreltilen istiridyelerden güzel şekilli olanlar seçilirler. Tel çerçeveli ızgara şeklindeki kafeslere herbirinin ayrı ayrı konabileceği bölmelere istiridyeler yerleştirilir, sal veya halat sistemlerinden asılır. Yaklaşık 6-8 ay sonra 10-20 cm uzunluğa ve 10-30 gr et ağırlığına ulaşır. Bu yöntem daha çok istiridyeler pazara çiğ olarak sunulacağı durumlarda uygulanır. Izgara sistemi nedeni ile sıkışan istiridyelerde kabuk şekli düzgün olarak büyüme gerçekleştiğinden tüketici tarafında tercih edilmektedir. Sal veya halat kültür alanlarındaki yerleşim akıntı, tuzluluk, besin ve yerel balıkçılık aktivitelerine bağlı olarak ayarlanmalıdır. Yoğun istiridye ölümleri kıyısal ve acı sularda yapılan kültür alanlarında ve doğal stoklarda görülmektedir. Bu ölümlerin başlıca nedenleri; -yetersiz beslenme -aşırı yağmurlar ve seller nedeni ile oluşan ekstrem tuzluluk ve sıcaklık değerleri, -predatörlerin aşırı üreyip yayılması, -çamur birikimi, -düşük oksijen seviyeleri, -yoğun stoklamalar -hastalıklardır. Bunlara ilaveten yaz aylarında seksüel olgunlaşma ve yumurtlama esnasında da anaç istiridyelerde yoğun ölümler görülmektedir. 6-Zararlı Organizmalar İstridye doğal ortamda iken suda mevcut olan diğer canlılar tarafından da bazı etkilere maruz kalmaktadır. Bu etkilerin başında onları besin olarak kullananlar, yaşadıkları ortama ve besine ortak olanlar, üzerinde yaşayarak direk ve indirek etki edenler veya kabuklarını delip içine girerek yaşamlarını istiridye içinde geçirenler gelmektedir. Kabuklu yetiştiricileri bu zararlıları bilip önlem almak zorundadırlar. Bu zararlıları predatörler(bazı balık türleri, yengeçler, istiridye matkabı, deniz yıldızı, ahtopot ve deniz kuşları (Haemotopus ostrolegus), rakip canlılar ve fouling, boring organizmalar olarak sınıflandırmak mümkündür(Korringa,1976a-b, Spencer, 1990; Lök ve Köse, 1999). Bunların dışında kabuklularda toksik madde birikimlerine neden olan Gonyaulax sp., Dinophysis sp. gibi fitoplanton türlerinin olduğu alanlardan istiridye hasatı yapılmamalı veya toksik etkisi geçene kadar beklenmelidir. Toksik fitoplankton patlamaları sonucunda toplanıp tüketilen istiridye, midye gibi kabuklu su canlıları bünyelerinde biriktirdikleri toksite nedeni ile insanlarda ölümlere kadar varan sonuçlar ile karşılaşılabilmektedir(Hindioğlu, 1998). 7- SONUÇ İstiridye kültürü Romalılar zanında başlamış ve günümüze kadar birçok kültür yöntemi ve sistemi geliştirilmiştir. Kültür uygulamaları ülkelere, istiridye türüne ve üreticinin tercihine göre değişiklik göstermektedir. Üreticiler kendi ülke şartları için en uygun sistemi geliştirmişler ve halen daha başarılı sonuçlar alma yönünde çalışmalar devam etmektedir. Ülkemizde ise istiridye kültürünün başlatılması hem ekonomik sonuçları hem de uygun deniz alanlarının değerlendirimesi açısından önemli olacaktır. KAYNAKLAR Alpbaz, A., 1993. Kabuklu ve eklembacaklılar yetiştiriciliği. E.Ü. Su ürünleri Fakültesi yayınları No. 26, s. 82-130. Bardach, J. E., Ryther, J.H., McLarney, W. O., 1972. Oyster culture. Aquaculture, The Farming and Husbandry of Freshwater and Marine Organisms :. pp. 674-742. Bayne, B. L., 1965. Growth and delay of metamorphosis of the larvae of Mytilus edulis(L.) Ophelia, Vol:2, No:1, Denmark. Berthome, J.P., Prou, J., Razet, D. & Garnier, J., 1984. Premiere approche d’unemethode d’estimation previsionelle de la production potentielle d’huitre creuse C.gigas d’elavage. Haliotis 14 39-38. Brausseau, D. J.,1995. Gametogenesis and spawning in intertidal oysters (Crassostrea virginica) from Westrn Long Island Sound. Journal of Shellfish Research. Vol.14, No.2 pp.483-487. Burrell, Jr.V.G., 1980. Oyster culture. In: Huner,J.V., ve Brown E.E.(eds), Crustacean and Mollusk Aquaculture in the United States. pp. 235-305. Claus, C., 1981. Trends in nursery rearing of Bivalve Molluscs. In:Claus, C., De Pauw, N., Jaspers, E.(eds) Nursery Culturing of Bivalve Molluscs European Mariculture Society Specıal Publication. No.7 pp.1-33. Cole, H. A., 1942.Primary sex phase in Ostrea edulis. Quart. J. Micros. Sci., 83. pp. 317-356. De Pauw, N., 1981. Use and Production of Microalgae as Food for Nursery Bivalves. In:Claus, C., De Pauw, N., Jaspers, E.(eds). Nursery Culturing of Bivalve Molluscs European Mariculture Society Specıal Publication. No.7 pp.35-69. Field, I. A., 1922. Biology and Economic Value of the Sea Mussel Mytilus edulis. Bull. U. S. Bur. of Fisheries, Vol: 38, pp. 127-259, Washıngton. Garcia-Dominguez F., Ceballos-Vazquez , P. B., Qezada A.T. 1996. Spawning cycle of the pearl oyster, Pinctada mazatlanica (Hanley, 1856) (Pteriidae) at Isla Espirito Santo, Baja California Sur, Mexico. Journal of Shellfish Research, Vol.15, No.2. pp.293-303. Haywood, E. L., Soniat, T. M.1992. The use of cement-stabilizied gypsum as cultch for the Eastern oyster, Crassostrea virginica (Glein, 1791). J Shellfish Res.vol.11, No.2 pp. 417-419. Haven, D. S., Zeigler, J. M., Dealteris, J. T., Whitcomb, J. P., 1987. Comparative Attachment, Growth and Mortalities of Oyster (Crassostrea virginica) Spat on Slate and Oyster Shell In The James River, Virginia. Journal of Shellfish Research , Vol:6, No:2, pp. 45-48. Heral, M.,1990. Traditional oyster culture in France. In: Barnabe, G. (ed.), Aquaculture Vol.1, pp. 342-387. Hindioğlu, A., Alpbaz, A., 1991. İstiridye (Ostrea edulis, L.1758) larvası üretimi üzerine araştırmala. Eğitiminin 10.yılında Su Ürünleri Sempozyumu, sayfa: 578-589. Hindioğlu, A., Serdar, S., Yolkolu, S., 1998. Kabuklularda (Bivalve-Mollusk) algal biotoksin ve insan üzerindeki etkileri. Özhan, E. (ed.) Türkiye’ nin Kıyı ve Deniz Alanları II. Ulusal Konferansı,Türkiye Kıyıları 98 Bildiriler Kitabı,22-25 Eylül 1998.ODTÜ Ankara pp.173-187. Iversen, E.S., 1976. Farming the edge of the sea, pp.134-158. Surrey England. Iwata , K. S., 1950. Spawing Mytilus edulis discharge by electirical stimulation. Bull. Jap. Soc. Scic. Fish. 15, pp.443-446. Loosanoff, V.L., Davis, H.C., 1963. Rearing Molluscs. Advances in Marine Biology. Vol. I, pp. 14-106. Academic Press, London. Lök, A., Yolkolu, S., 1999. İstiridye yavrularının (spat) toplanmasında kullanılan kollektör tipleri. Sualtı Bilim Teknolojisi Toplantısı Bildiriler Kitabı SBT-99. s.109-114. Lök, A., Köse, A., 1999. İstiridye kültüründe karşılaşılan zararlı organizmalar. Sualtı Bilim Teknolojisi Toplantısı Bildiriler Kitabı SBT-99. s.114-119. Mann, R.; Barber, B.J.; Whitcomb, J. P., Walker, K. S., 1990. Settlement of oysters, C. virginica (Glein, 1791), on oyster shell, expanded shale and tire chips in the James River, Virginia. J Shellfish Res, vol. 9, No.1 pp.173-175. Mori, K., 1987. Managed coastal water for oyster culture in Japan. In: Michael, R. G.(eds.).Ecosystems of the World 29 Managed Aquatic Ecosystems pp.125-143. Nell, A. J., Holliday J. E., 1986. Effects of potassium and copper on the settling rate of Sydney rock oyster (Saccostrea commercialis) larvae. Aquaculture, 58 pp.263-267. Kesteven, G.L., 1941. The biology and cultivation of oysters in Australia. CSIRO, Divisionof Fisheries. Report 5, pp.1-32. Korringa, P., 1976a. Farming the cupped oysters of the genus Crassostrea P.219. Elsevıer Scientific Publishing Company-Newyork Korringa, P.,1976b. Farming the flat oysters of the genus Ostrea P.231 Elsevier Scientific Publishing Company-Newyork. Pascual, M.S., Zampatti, E.A., 1995. Evidence of a Chemically mediated adult-larval interaction triggering settlement in Ostrea puclchana: applications in hatchery production-Aquaculture133, pp.33-34 Rodriguez J., Frias, J. A., 1992. Tropical mangrove oyster production from hatchery-raised seed in Cuba. Journal of Shellfish Research, vol. 11, No.2, pp.455-460. Quayle,D. B., 1969. Pacific oyster culture in British Columbia. Fisheriesresearch Board of Canada Biological Station, Nanaimo, B.C. pp. 57-65. Shau-Hwaitan ve Tat-meng Wong, 1995. Introduction of settlement and Metamorphosis in The Tropical Oyster, Crassostrea belcheri (Sowerby), byNeuroactive Compounds, Journal of Shellfish Research, vol. 14 pp.435-438. Soniat, T. M., R. C. Bioadhurst III & E.L. Haywood III. 1991.Alternatives to clamshell as cultch for oysters, and the use of gypsum for the production of cultchless oyster. J Shellfish Res. 10:405-410. Spencer, B.E., 1990. Cultivation of Pacific oysters. Ministry of Agriculture, Fisheries and Food Directorate of Fisheries Research. No: 63, p.47. Sugiura, Y., 1962. Electirical induction of spawing in two marine invertebrates (Urechis unucintus and hermahproditic Mytilus edulis). Biol. Bull. Woods Hole Cilt:123, pp.203-206. Utting, S.D., 1988. The growth and survival of hatchery-reared Ostrea edulis L. spat in relation to environmental conditions at the on-growing site.Aquaculture,69:27-38. Walne, P. R., 1974. Culture of Bivalve Mollusch 50 years experience at Conwy.Fishing News Books Ltd. Farnham, Surrey England. Yolkolu, S., 2000. İstiridye (Ostrea edulis)’nin gonad gelişimi ve cinsiyet oranı üzerine bir araştırma. E.Ü. Su Ürünleri Fakültesi. Yüksek Lisans Tezi, p.69.

http://www.biyologlar.com/istiridye-biyolojisi-ve-yetistirme-teknikleri

Charles Darwin’in Evrim Teorisi ile Yaratılışçıların “Akıllı Tasarım” Kuramları Arasındaki Kavga

YARATILIŞÇILAR Milyarlarca çeşit canlının birbirinden türemediğini, hepsinin değişik zamanlarda ayrı ayrı yaratıldıklarını ve hiç değişmediklerini iddia ediyorlar. Bu akıl dışı iddia ortaçağdan beri çeşitli dinlerin empoze ettiği yaratılış dogmasıdır. Bunun dini propağanda olduğunu gizlemek için yıllar önce Amerika’da AKILLI TASARIM diye bir görüş ortaya atıldı, bilimsel bir teori olduğu iddia edildi. Başrolde Mikrobiyolog Michael Behe var. Darwin’in Kara Kutusu ve Evrimin Kenarı adlı yazdığı iki kitabında Behe, Evrim teorisinin yanlış olduğunu, evrim sonucu oluşamayacak kadar komplike organizmalar ve organlar olduğunu iddia etti. Michael Behe evrimin geliştiremeyeceği kadar komplike mikroorganizma örneği olarak bakteriyel flagella ‘yı organ olarak memeli hayvanların ve insanların gözünü gösterdi. Buna “indirgenemeyecek komplikasyon” ( irreducible complexity) adını verdi. Yaratılışçılara göre bu organizmaları ve insan gözünü ancak bir AKILLI TASARIMCI aniden yaratmıştır. Behe’nin bu iddiasının yanlış olduğunu çeşitli evrimciler gösterdiler. Bunların başında Richard Dawkins adlı mikrobiyolog, “ The Blind Watchmaker “ ( Kör Saat Yapımcısı) adlı kitabında ve belgesel filminde evrimin oluşturamayacağı iddia edilen hem komplike mikroorganizmaların hem gözün ilkel canlılardan beri aşama aşama evrim sonucu nasıl geliştiğini detaylı bir şekilde anlatıyor. Hatta bugün bile gözün tarihsel gelişimindeki çeşitli halleri çeşitli canlılarda var. Biz insanlarda ve bazı hayvanlarda gözün en gelişmiş hali varken bizim kadar görmeye ihtiyacı olmayan diğer canlılarda daha ilkel hali ve bazı solucanlarda gözün en ilkel hali olan ışığa duyarlı hücreler var. Yani yaratılışçıların evrim teorisini çürütmek için kanıt olarak gösterdikleri göz evrim sonucu gelişemeyecek kadar komplike bir organdır iddiasının yanlış olduğu ispatlanıyor. Richard Dawkins’in ateist olması evrim hakkında verdiği bilgilerin yanlış olduğunu göstermez. Yaratılışçıların en büyük yalan ve saptırmalarından biri evrim teorisinin canlıların oluşumunu tesadüflerle açıkladığıdır. Evrim teorisi evrimin hiçbir aşamasını tesadüfi olaylara bağlamaz, sebeplerle açıklar. Burda evrim teorisinin detaylarını anlatmaya kalkarsam konu çok uzar ama dayandığı temel doğal seleksiyon yoluyla en kuvvetli türlerin hayatta kalıp nesillerini devam ettirmeleri ve doğal koşullarla etkileşerek şekil hatta tür değişimine uğramalarıdır. Bunun için fosil ispatına gerek olmayıp DNA testleri ile bu görüş desteklenmektedir. Evrimin hiçbir aşamasında bir “ Akıllı Tasarımcı”nın müdahelesine ve türleri ayrı ayrı yaratmasına gerek yoktur. Yaratılışçılar birkaç yıl önce Amerika’da dini propağandalarını ortaokul ve liselerde Fen Müfredatına sokabilmek için Akıllı Tasarım’ın bir bilimsel teori olduğunu iddia ettiler. Bu şekilde Amerikan Anayasasındaki eğitimde laiklik ilkesinin arkasından dolanmaya çalıştılar. Veli ve öğretmenlerin açtıkları davalar sonunda mahkemeler Akıllı Tasarımın bir bilimsel teori olmadığına karar verip Fen müfredatına girmesini engellediler. Aslında Akıllı Tasarım bilim maskesi arkasına gizlenmiş bir dini dogmadır. Şimdi aynı oyun Türkiye’de oynanıyor. Çocuklarımız yaratılışla ilgili dini görüşleri öğrenmesinler mi ? Öğrensinler ama din derslerinde öğrensinler. Dini görüşlerin Fen müfredatı içinde yeri yoktur. Gerçi yaratılışçılar kendilerine yaratılışçı demiyor dinden bahsetmiyor, Akıllı Tasarımın bilim olduğunu iddia ediyorlar ama bu iddiaları Amerika’da mahkemelerden döndü. Türkiye’de ise Akıllı Tasarım adını da kullanmıyor “ bilim” diyorlar. Evrim teorisinin de bilim olduğunu kabul etmiyorlar. Aslında bal gibi üstü örtülü bir şekilde dini dogmayı fen eğitimine sokmaya çalışıyorlar. 20inci yüzyılın başından beri süren bu kavganın temelinde Tanrı konusu var. Evrim teorisinin doğru veya yanlış olması Allah’ın olmadığını veya olduğunu ispatlamaz. Evrimciler arasında evrim teorisini bu şekilde kullananan Richard Dawkins gibi ateistler var. Ama bu onların kendi görüşü. Charles Darwin 1859 da Türlerin Kökenini yayınladığında amacı hiçbir şekilde tanrının olmadığını ispatlamak değildi. Ben yaratıcı bir zeka yani Allah’ın olabileceğine de olmayabileceğine de inanıyorum ancak çeşitli dinlerin empoze ettiği dogma tanrının varlığının ispatını yanlış kanıtlara dayandırıyor. Bunladan bir tanesi : “ mademki milyonlarca tür canlı var, bunları bir yaratan olmalı, bu da tanrının olduğunu ispatlıyor”. Evrim teorisi canlıların bir yaratan müdahelesi olmadan birbirlerinden 1 milyar yıldır devam eden evrim sonucunda nasıl oluştuklarını açıklayınca dini dogmanın tanrının varlığını dayandırdığı bu kanıt elinden gidiyor. Bu durumda dini dogma kendisini savunmak için evrim teorisine saldırıya geçiyor ve Akıllı Tasarım görüşünü ortaya atıyor. Rasih Bensan 22 Ekim 2012

http://www.biyologlar.com/charles-darwinin-evrim-teorisi-ile-yaratiliscilarin-akilli-tasarim-kuramlari-arasindaki-kavga

Darwin’in evrim teorisine alternatif çıkmadı

Yaşamın nasıl ortaya çıktığı hala tartışılan bir konu. Ancak bilim adamı Darwin’in onlarca yıldır tartışılan Evrim Teorisi, bilimsel kabul görmeyen yaradılışçılık teorilerinin yanında alternatifsiz konumunu sürdürüyor. İngiliz bilim adamı Charles Darwinİngiliz bilim adamı Charles Darwin Eski Ahit, ‘Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı’ der. İnsanlar, yüzyıllar boyunca, canlıların oluşumunu açıklamak için, İncil’de geçen ‘Yaratılış Teorisi’ne başvurmuşlardı. Bunun yanısıra Kur’an-ı Kerim’de de yine Allah’ın tartışmasız bir şekilde kainatı, insanları ve diğer varlıkları yaratan tek güç olduğu belirtiliyor. Bunun karşısındaysa Charles Darwin’in ‘Türlerin Kökeni’ kitabında ortaya attığı ‘Evrim Teorisi’ yer alıyor. Modern doğa bilimlerinin şu anki şeklini almasına öncülük eden kişi olarak kabul edilen Charles Darwin’in doğumunun 200′üncü yıl dönümü bu yıl tüm dünyada özel etkinliklerle kutlanıyor. Bu konuda araştırmalar yapan Konstanz Üniversitesi Evrim Biyolojisi Profesörü Axel Meyer’le yapılan söyleşiyi sunuyoruz. - Darwin’in doğumunun 200′üncü yıldönümü sizce gerçekten kutlanması gereken bir gün mü? Meyer: Evet, elbette. Dün derste bir parti düzenledik. Ve bu özel anı pasta ve şampanyayla kutladık. - Modern bir doğa bilimci olarak, bugün sizce Darwin ve onun Evrim Teorisi nasıl bir öneme sahip? Charles Darwin'in Evrim Teorisi hala tartışılıyorCharles Darwin’in “Evrim Teorisi” hala tartışılıyor Meyer: Bu teori, modern evrim biyolojisinin temelini oluşturuyor. Darwin’in bundan 150 yıl önce, bugün neler olacağını tahmin etmesi mümkün değildi. Ancak yine de yazdıkları, evrimin işleyişinin temel mekanizmasını içeriyor. - Darwin’in yeniçağın en önemli bilim adamlarından biri olduğunu savunanlar var. Bu yargıya katılıyor musunuz? Meyer: Kesinlikle. Sahip olduğu popülerlik ancak Freud veya Einstein ile karşılaştırılabilir. - Sayın Meyer, daha önce İncil’de geçen “Yaratılış Teorisi” insanın oluşumunu temellendirmek için kullanılıyordu. Darwin bundan 150 yıl önce teorisini ortaya koyarken ne gibi zorluklarla yüz yüze geldi. Meyer: Görüşlerinin din ve insanın anlamıyla ilgili çekeceği tepkileri tahmin etmesi, kitabını yayımlamak için neden bu kadar beklediği konusuna bir miktar açıklık getirebilir. Eşinin koyu bir dindar olması gibi bir takım ailevi nedenler de söz konusu. - Darwin bilinçli olarak ilk hücrenin, ilk canlının nasıl ortaya çıktığı konusuna açıklık getirmemiş. Meyer: Bu konuda çok fazla bir şey söylememiş. Yaşamın nasıl ortaya çıktığı, hala çok tartışılan bir konu… Bir kez canlılar oluştuktan sonra, tüm bilim adamları Darwin’in açıklamış olduğu türlerin dönüşümü ve doğal seleksiyon yoluyla, şu anki karmaşıklık ve çeşitliliğe kavuşulduğu konusunda birleşiyorlar. - Darwin, doğa bilimlerinin kendilerine, evrim teorisi sonrasında net bir sınır çizeceklerini, kendilerini din bilimden ve inançtan tamamen ayıracaklarını tahmin ediyor muydu? Darwin, çok sayıda kitabın yanı sıra yaklaşık 7 bin 500 mektup kaleme aldıDarwin, çok sayıda kitabın yanı sıra yaklaşık 7 bin 500 mektup kaleme aldı Meyer: Bu yanıtlaması zor bir soru. Darwin biricik kızını kaybettikten sonra, tanrıya inanmaktan vazgeçmiş. Belki de bu, kitabını yayımlamayı geciktirmesindeki bir diğer nedendi. Sanırım bu olaydan sonra, kendisinin agnostik olduğunu söylemiş. Ancak tanrı inancı ile dünyaya bilimsel açıdan bakmak arasında aşılamaz bir aykırılık olduğunu düşünüyor muydu, emin değilim. - Peki, semavî dinlere inanan biri de aynı zamanda “evrimci” olabilir mi? Meyer: Kişisel görüşüme göre hayır. Bence birbirleriyle çelişiyorlar. Bir yandan evrim biyoloğu olup diğer yandan dindar olmak pek alışılageldik bir durum değil. - Darwin’in evrim teorisine karşı ortaya atılmış bilimsel bir alternatif var mı? Meyer: Hayır yok. Yeni yaratılışçılık veya yaratılışçılık teorileri var ancak bunlar bilimsel olarak kabul gören teoriler değil. Darwin’in evrimle ilgili görüşlerine bilimsel bir alternatif oluşturmuyorlar. - İnsanın maymundan türediği tezine sizin yaklaşımınız nasıl? Meyer: İnsan maymundan geliyor derken bahsedilen, primatlarla aynı soydan geldiğimiz. Bazı evrim biyologları, tüm farklılıklarına rağmen insanı varoluşun tepe noktası olarak değil, sadece var olan başka bir tür olarak görürler. Darwin devrim yaratacak keşfini, ispinozgiller familyasına ait küçük kuşlara borçluyduDarwin devrim yaratacak keşfini, ispinozgiller familyasına ait küçük kuşlara borçluydu - Darwin’in bundan 150 yıl önce ortaya attığı görüşleri hala sağlam bilimsel bir temele dayanıyor mu, yoksa yeni araştırmalar sayesinde durum değişti mi? Meyer: Darwin bazı şeyleri anlamamış ya da yanlış anlamış. Örneğin Alfred Wegener, kıtaların kayması kuramını, Darwin’in evrim teorisinden çok sonra ortaya attı. Bu yüzden Darwin’in, türlerin kıtalar üzerindeki coğrafi olarak yayılması ile ilgili bazı görüşleri yanlış. Bu gayet doğal… Genin ve genetiğin henüz keşfedilmediği bir çağda yaşıyordu. O zamanlar ne Mendel yasaları, ne molekülerbiyoloji ne de genomik vardı. Ancak bu yeni disiplinler evrim biyolojisine, Darvin’in evrim teorisini destekleyen açılımlar getirdi. - Sayın Meyer, bilindiği gibi “çevrenin değişen koşullarına uyum sağlamak için türler değişiyor ve yeni türler oluşuyor fikri” evrim teorisinin çekirdeğini oluşturuyor. Küresel ısınmayla ilgili olarak da Charles Darwin’in evrimle ilgili fikirlerini göz önünde bulundurabilir miyiz? Meyer: Bu ne açıdan baktığınıza bağlı… Bu bir yandan belli canlılar için bir doğal seleksiyon nedeni. Ancak diğer yandan iklim değişikliği, insanın dünyayı değiştirmesi yüzünden ortaya çıkan bir durum… Asya’daki veya Güney Amerika’daki dev yağmur ormanlarının nasıl katledildiğini düşünün. Canlıların yaşam alanlarına verilen zarar, tüm dünya tarihinde belki de ancak dördüncü veya beşinci kez bu kadar şiddetli bir şekilde türlerin yok oluşuna sebep oluyor. - Yani evrim değişen çevre koşullarına rağmen devam eden bir süreç… Meyer: Elbette. Ancak bir hızlanma söz konusu. Kürsel ısınmayı tetiklediğimiz için değişim daha çabuk olacak. Dünyanın soğuduğu ve ısındığı jeolojik devirler daha önce de yaşandı. Sadece o zaman hızlandırıcı olarak insan faktörü ortada yoktu. Söyleşi: Stefan Heinlein/ Çeviren: Banu Ertek Editör: Nihat Halıcı Evrimsel biyolog Axel Meyer Kaynak: Deutsche Welle

http://www.biyologlar.com/darwinin-evrim-teorisine-alternatif-cikmadi

Charles Darwin Balinaların Ayılardan Evrimleştiğini Gerçekten İddia Etti mi?

Ayıların balinalara evrildiği konusunda Darwin’ “Türlerin Kökeni” kitabının ilk sayısında tam olarak şöyle demiştir: “In North America the black bear was seen . . . swimming for hours with widely open mouth, thus catching, like a whale, insects in the water. Even in so extreme a case as this, if the supply of insects were constant, and if better adapted competitors did not already exist in the country, I can see no difficulty in a race of bears being rendered, by natural selection, more and more aquatic in their structure and habits, with larger and larger mouths, till a creature was produced as monstrous as a whale.“ Bunun Türkçe çevirisi şu şekildedir: “Kuzey Amerika’da siyah ayı, tıpkı balinalar gibi, ağzı açık bir şekilde suda böcek yakalayabilmek için saatlerce yüzerken görülmüştür. Bu her ne kadar çok uç bir izah olsa da, eğer sürekli olarak böcek sağlanırsa ve eğer iyi adapte olmuş rakipler ülkede henüz ortaya çıkmamışsa, ayı ırkının, doğal seleksiyon ile, yapılarında ve alışkanlıklarında fazla, daha da fazla suda yaşar hale gelerek değişime uğramalarında bir zorluk göremiyorum. Gitgide genişleyen, daha da genişleyen ağızlarıyla, ta ki bir balina kadar dev bir yaratık haline gelinceye kadar.” (Türlerin Kökeni, 1. baskı, 6. bölüm, s. 184) Şimdi yukarıdaki anlatımda da görüldüğü gibi Charles Darwin doğrudan balinaların ayılardan türediğini iddia etmiyor. Çoğu yaratılışçılar tarafından çarpıtılan ya da seve seve yanlış anlaşılan bu ifadede Darwin tarafından iddia edilen şey, ayıların balinalardan türedikleri değil, aksine bir ayının ağzının, gerekli ortam şartları oluştuğunda, doğal seçilim yoluyla balina ağzı gibi devasa bir boyuta ulaşabileceğidir. Yani ayıların evrimine dair geleceğe yönelik hipotetik bir düşünce bu. Dikkat edilirse balina gibi devasa bir yaratık diyor, yani balinanın kendisine değil balina büyüklüğünde bir yaratığa dönüşebilir diyor. Yaratılışçılar tarafından ısrarla yanlış anlaşıldığı ve çarpıtıldığı için yukarıdaki ifadesini kitabının diğer baskılarında kullanmayan Charles Darwin yazdığı başka bir mektupta, ayıların ağız yapısının ve büyüklüğünün gerekli ortam şartları oluştuğunda değişebileceğini düşündüğünü buna rağmen tekrar belirtmiştir. “Bir ayının ağzının, değişen alışkanlıklarına uygun gelecek derecede genişlemesinde hiçbir zorluk olmadığı konusunda hala ısrar ediyorum.” (More Letters of Charles Darwin, Francis Darwin, 1903, s. 162)

http://www.biyologlar.com/charles-darwin-balinalarin-ayilardan-evrimlestigini-gercekten-iddia-etti-mi

Evrim Teorisi ile İlgili 5 Soru 5 Yanıt

Charles Darwin’in meşhur “Türlerin Kökeni” isimli yapıtının yayınlanmasının üzerinden bir buçuk yüzyıl geçti. Bu süre içinde evrim kuramı sürekli sorgulandı. Darwin genetik ve moleküler biyoloji konusunda hiçbir şey bilmemesine rağmen modern biyoloji bu büyük bilim adamının şaşırtıcı fikirlerini hep doğruladı. Ne var ki bugün evrim biyolojisinin hâlâ yanıtlayamadığı sorular var. Saygın bilim dergisi New Scientist bunların içinden önemli bulduğu 5 tanesini seçerek, en son bulguların ışığı altında uzmanlardan bunları yanıtlamasını istedi. Aşağıda bu sorulara 5 bilim adamının verdiği yanıtları kısaltılmış şekliyle bulacaksınız. 1.Soru Yaşam nasıl başladı? Bu soruyu Glaskow’daki Scottish Üniversities Çevre Araştırmaları Merkezi’nden Michael Russell yanıtladı. 4 milyar sene önce, nükleer ve yerçekimsel enerji Dünya’nın içini kavururken, dışı asteroid darbeleri altında delik deşik olmuştu. Doğal olarak bu ortamda canlıların yaşaması olası değildi. Her şeye rağmen hayat başladı. Pek çok bilim adamı ”vivosentrik” bir yaklaşımla bu olağanüstü olaya açıklık getirmek istediler. Bu yaklaşımın amacı, bugünün hayat şekillerinden başlayıp, aşama aşama geriye doğru giderek organik yapı malzemelerinin kökenini bulmaktı. Bana kalırsa bu yaklaşım başarısızla sonuçlanmaya mahkumdu, çünkü bu bakış açısı ilk Dünya’nın jeokimyasını dikkate almaz ve yaşamın ortaya çıkış nedenini gözardı eder. Şikago Üniversitesi’nden Stanley Miller ‘ın proteinlerin yapı taşı olarak bilinen amino asitleri yaratmasının üzerinden 50 sene geçti. Metan, hidrojen ve amonyağı, kapalı bir cam gereç içinde ısıtan Miller, daha sonra karışımı elektrik kıvılcımı ile hareketlendirdi. Bu deneysel çalışma, kavurucu bir Dünya’da yaşamın bir yıldırım düşmesi ve morötesi radyasyonla başlamış olabileceğiiddiasını doğrulayan bir kanıt olarak ele alındı. Ancak bugün insanlar proteinlerin ilk başta varolduğuna inanmıyor. Bugün geçerli olan düşünceye göre hayat bir RNA dünyasında başladı. Ve bu dünyada RNA’ların sadece bilgi taşıyıcı olarak değil, ilk denizlerdeki organik bileşimlerden yararlanarak, yaşamın reaksiyonlarını katalize eden ilkel enzimler olarak davrandığı düşünülüyor. Ne var ki okyanusların, hayat için gerekli olan organik molekül konsantrasyonunu sağlamış olma olasılığı çok düşük. Kuramcılar bu soruna çözüm oluşturabilecek değişik düşünceler ortaya atıyor. Bazıları yaşamın kuru bir kara parçasında, -dönemsel olarak buharlaşan bir gölette- başlamış olabileceğini ileri sürerken, başkaları okyanusların donup, gerekli molekül konsantrasyonunun artakalan sıvıda birikmiş olabileceğini ileri sürüyor. Diğer bilim adamları, metabolizmanın bir kil ya da pirit yüzeyinde iki boyutlu başlama olasılığından söz ediyor ve bu iki boyutluluğun lipidlerin hücre zarı olarak kendilerini örgütleyinceye kadar sürdüğüne inanılıyor. İddialar bunlarla sınırlı değil. Uzayın dört bir yanında yaşayan organik moleküller hayatı başlatmış olabilir. Bunlar göktaşlarının üzerinde Dünya’ya inmiş, okyanus yüzeylerinde birikerek, organik reaksiyonların meydana geldiği küçük kesecikler oluşturmuş olabilir. İnandırıcı değil Ben bu kuramların hiçbirini inandırıcı bulmuyorum. Benim görüşüme göre yaşamın kökeni biyolojik değil, jeolojik. Evrim ağacını köklerine doğru irdelemek yerine, kökten başlayarak yukarı doğru çıkmakta fayda var. Bu arada ilk Dünya’nın jeolojik yapısını hesaba katmak gerekiyor. Evrenimizde, yapılar eldeki malzeme ile inşa edilir. Bu süreçte enerji bir düzeyden diğerine geçiş sırasında azalırken, entropi (herhangi bir sistemin evrenle beraber düzensizlik ve etkisizliğe doğru olan eğilimi) çoğalır. Dolayısıyla yaşamın kökenlerini ortaya çıkartma çabalarımızda, ilk Dünya’yı oluşturan malzemenin ve enerjinin yaşam-benzeri bir yapıyı oluşturmak için nasıl biraraya geldiğini sormamız gerekir; hangi termodinamik ve kimyasal reaksiyonların söz konusu olduğunu, atık ve aşırı ısıdan nasıl kurtulduğumuzu öğrenmemiz gerekir. Özetle, yanıt bulmamız gereken soru şu: Kendi kendini düzenleyen elektrokimyasal bir aracın, birkaç milivoltluk bir enerjiyle, redoks reaksiyonlarından yararlanarak, aynı anda çoğalarak ve dışkı atarak nasıl varolduğunu çözmemiz gerekir. Başlangıç noktası İlk Dünya yaşamın başlangıç noktası olarak iki adet saha adayı sunuyor. Biri okyanus sırtlarındaki asidik pınarların içindeki mineral tortul birikimleri; diğeri deniz tabanındaki alkalin sızıntıları. Bu iki tip pınar daha soğuk, karbonik okyanus tabanına sürekli olarak malzeme ve enerji taşır. Ayrıca bu iki ortam da bugün bile canlı organizmaların yaşamasına uygun alanlardır. Ama bana göre pek çok nedene bağlı olarak okyanus sızıntıları yaşamın başlangıç noktası olmaya daha yatkın. Bir kere bu okyanus sızıntıları dayanılabilir bir sıcaklık olan 75 derecedir. Oysa asidik pınarlarda sıcaklık 350 dereceye kadar çıkar ve burada organik moleküller yaşayamaz. Ayrıca alkalin sızıntılar organik moleküllerin eriyebilirliklerine uygundur. Ve alkalin sızıntıların asidik okyanus sularıyla birleştiği noktada daha çok enerji bulunur. Çünkü denizden gelen protonlar, sızıntıdaki elektronları güçlendirir. Sonuçta toplamda ortaya yarım voltluk akım çıkar. Bu da metabolizma için yeterlidir. Yaşam eski alkalin sızıntılarda başladıysa neye benziyor olabilir? Bana kalırsa bu ilk şekil hareketsiz demir sülfid bölmeleri şeklindeydi. Bunlar yarı geçirgen, yarı iletken olmakla birlikte, reaksiyonları katalize edebilecek özellikteydi. Ayrıca demir sülfid zarlar organik zarların öncüsü, atası olabilir. Daha da önemlisi bunlar moleküler yapı bloklarını biraya getirmiş olabilir. Dolayısıyla yaşamın kimyasal reaksiyonlarının olması için ideal bir ortam oluşturuyordu. Bu demir sülfid bölmelerinin içinde hidrojen, amonyak ve siyanür kaynayıp durur. Bunların birarada reaksiyona girmesi için gerekli olan enerji, derece derece değişen elektronlardan sağlanır. Sonuçta şeker, ribonükleik asitler ve amino asitler oluşur. Eğer demir sülfid bölmeler Dünya’da hayatı başlatacak yapı taşlarının biraya gelmesi için yeterli ortamı sağladıysa, evrendeki herhangi bir gezegende nemli, kayalık ve güneşin aydınlattığı ortamlarda aynı rolü oynamıştır. Dolayısıyla sıvı suyun bulunduğu her yerde hayat oluşabilir. 2. Soru Mutasyonlar evrimi nasıl gerçekleştirdi? Bu soruyu University College London’dan Andrew Pomiankowski yanıtladı. Genetik mutasyonlar evrimin hammaddesidir. Ama hangi tip mutasyonların önemli olduğunu belirtmek gerekir. Eskiden beri biyologlar genlerdeki değişiklikler üzerinde durmayı seçim eder. Bu da protein kodlarının DNA dizilimidir. Son yıllarda kabul gören görüş şudur: Mutasyon sonucunda, amino asit dizilimi biraz değişik proteinler oluşur. Proteinler organizmaya hayatta kalma avantajı sağlar. Ne var ki pek çok gen diziliminin değişimi milyonlarca senede ama gerçekleşir. Bu yavaşlıkta seyreden bir değişim, morfolojik ve davranışsal evrimi yaratmış olabilir mi? Ben ve benim gibi gelişim biyologları en son yıllarda buna alternatif oluşturan bir görüş ortaya attı. Bu görüşe göre evrim konusunda en önemli rolü oynayan unsur, DNA’nın gen ifadesini düzenleyen bölgesindeki mutasyonlardır. Aykırı yollar var Son 10 senede bu konuda gerçekleştirilen en önemli keşif, değişik hayvan grupları arasındaki ortak gelişim genetik yollarıdır. Klasik örnek ”Hox” genleridir. Hox genleri sorumludur. Bunlar ilkin meyve sineklerinde keşfedildi. Ama balıklarda, kurbağalarda ve insanlarda da aynı gen bulundu. Bu organizmalarda vücut şekli değişik olmakla birlikte, Hox geninin dizilimi birbirinin aynısıdır. Daha da önemlisi, Hox genlerinin uzak türler arasında değiş tokuş edilmesidir. Bundan da şu sonuç çıkıyor: Evrim, aslında genleri korumaya alıyor. Ama aralarındaki etkileşimle oynayarak meyve sineklerinden insanlara dek çok değişik türlerin oluşumunu hazırlıyor. Gen ifadesini denetim eden sistemlerin biri ”cis-regülasyonudur”. Cis-regülasyonu, transkripsiyon faktörleri olarak bilinen proteinlerin, DNA’nın “promoter bölgeleri”ndeki genlerine bağlanmasıdır. Her promoter’ın çoklu bağlanma siteleri vardır. Transkripsiyon faktör bağlama, genleri açık ya da kapalı konuma getirir. Bunun sonucunda gen ifadesi gelişim sırasında denetim edilir. Ayrıca transkripsiyon faktör bağlama, organizmanın aynı genlere sahip olmakla beraber değişik şekillere dönüşmesine izin verir. Sonuçta ortaya az değişik proteinler çıkar. Sözgelimi embriyo evresinden yetişkine dönüşmek ya da dişi/erkek form değişikliği gibi. Şimdi artık, cis-regülasyon’un gelişim için çok önemli olduğu biliyoruz. Son yıllara kadar genlerin birbiriyle nasıl iletişim kurduğunu bilmiyorduk. Ama en son araştırmalar genler arasındaki iletişim ağını yavaş yavaş aydınlatıyor. Bu bilgilerin ışığı altında mutasyonların şekil ve işlev açısından ne biçimde uyum sağladını anlayabiliyoruz. Ama bu konuda temkinli davranmakta yarar var. Tüm bilim dallarında yeni bulguları abartma eğilimi vardır. Gen ağlarındaki evrimsel değişikliklerin, morfolojik evrimi tetikleyen en önemli güç olduğu iddialarını değerlendirirken kuşku payı bırakmakta yarar var. Kuşkusuz, genlerin iç mutasyonlarının ve yeni gen mutasyonlarının evrim konusunda çok önemli rol oynadığını biliyoruz. Ayrıca bundan böyle gen dizilimi konusundaki fonksiyonel değişiklikleri izleyebiliyoruz. 3. Soru Yeni türler nasıl oluştu? Bu soruyu İngiltere’deki Hull Üniversitesi’nden George Turner yanıtladı: Son günlere kadar türlerin nasıl oluştuğunu bildiğimizi sanıyorduk. Bu sürecin popülasyonların tecrit edilmesiyle oluştuğu inancı yaygındı. Popülasyonlar ciddi bir ”gen darboğazı”ndan geçerse çeşitlenme başlıyordu. Sözgelimi hamile bir dişi, uzak ve izole bir adaya gider ve doğan çocuklar birbirleriyle çiftleşirse yeni bir tür doğabilir. “Kurucu etkisi” adı verilen bu modelin güzelliği laboratuvarda test edilebilme olasılığıydı. Ne var ki gerçek yaşamda bunu kimse başaramadı. Evrim biyologlarının çabalarına rağmen, kimse kurucu popülasyondan yeni bir tür yaratmayı başaramadı. Dahası, bildiğim kadarıyla, küçük organizmaların yabancı ortamlara bırakılması sonucu yeni türler oluşmadı. Son günlerde çabalar başka bir yöne yoğunlaştı. Biyologlar çeşitliliğin coğrafi tecritten kaynaklandığına inansa da bu bağlamda “şans” ve küçük popülasyon kavramları geçerliliğini yitirdi. Artık biyologlar, türleri hızlı bir biçimde değiştiren aykırı yolları incelemeyi seçim ediyor. Etkili olan belli başlı güçler ekolojik seleksiyon (Değişen çevre koşullarına uyum çabaları sonucunda ortaya yeni türler çıkar) ve seksüel seleksiyondur (Değişen cinsel tercihler popülasyonda değişiklik yaratır). İşte en kritik soru bu iki gücün önemi üzerine yoğunlaşıyor. Ekolojik seleksiyona en güzel örnek ”paralel çeşitlenme” olgusudur. Burada aynı türler, birbirinden bağımsız şekilde, benzer çevresel koşullara tepki olarak, değişik mekânlarda ortaya çıkar. Buna en iyi örnek Kanada göllerinde yaşayan dikenli balıktır (gasterostus). Kanada’daki göllerde iki çeşit dikenli balık bulunur. Biri dipteki yiyeceklerle beslenirken, diğeri planktonlarla beslenir. Mitokondriyal DNA’larının (mtDNA) incelenmesi sonucu bu iki türün paralel çeşitlenme sonucu ortaya çıktığı anlaşıldı. Bu bulgular, “simpatrik çeşitlenme” denilen yeni bir oluşumu da ortaya çıkarttı. Burada çeşitlenme coğrafi tecride bağlı değildir; melezleşme söz konusudur. Tecrit çeşitlenmesini savunanlar bu görüşe karşı çıksalar da mtDNA çalışmaları simpatrik çeşitlenmeyi destekliyor. Bazı biyologlar melezleştirme sürecinin yeni türlerin oluşumunda önemli bir rol oynadığını düşünüyor. Kuram olarak, bir türün paralel evrim sonucu mu, seksüel seleksiyon sonucu mu yoksa melezleştirme sonucu mu ortaya çıktığını ”çeşitlenme genleri” ne bakarak test edebiliriz. Çeşitlenme genleri, değişik organizmaları birbiriyle karıştırarak üretme olasılığını ortadan kaldırır. Her gün yeni bir genom diziliminin çözümlendiği en son dönemlerde, biyologlar bir gün bu tür genleri keşfedeceklerini umuyor. Ayrıca genlerin ifade farklılıklarının daha çok incelenmesi sonucu çeşitlenmeyi daha iyi anlayabileceğiz. Bana kalırsa çeşitlenme nedenlerini araştırırken en uygun yöntem Mendel tipi çapraz eşleştirmedir. Dolayısıyla çeşitlenmenin tek bir genden mi yoksa bir çift genden mi -erkeğin kur yapması ve dişinin bu sinyale yanıt vermesi gibi- kaynaklandığı netlik kazanabilir. Pek çok bilim adamı bu yöntemin genel tabloyu açıklamakta yetersiz kalacağını iddia etse de, çeşitlenmesini yeni tamamlayan türleri incelemenin en doğru yöntem olduğunu düşünüyorum. 4. Soru Evrim tahmin edilebilir mi? Bu soruyu Oxford Üniversitesi’nde ve Yeni Zelanda’daki Auckland Üniversitesi’nde çalışan Paul Rainey yanıtladı: Son yıllarda yitirdiğimiz Stephen Jay Gould ‘a göre evrim, gelişigüzel ve seçici güçlerin sürekli olarak birbirleriyle etkileşimi sonucu ortaya çıkar. Gelişigüzel unsurların (mutasyon, rekombinasyon ve göç) ve stokastik unsurların (hedefe ulaşmak için uygun olasılıkları seçme işlemi-eş bulma olasılığı gibi) varlığı, evrimin tekrarlanamadığını, tahmin edilemediğini, hatta hiçbir kuralın geçerli olmadığını ortaya koyar. Ancak, Darwin’in net bir biçimde belirttiği gibi, beklenmedik bir olay ile doğal seleksiyon yan yana, beraber etkili olabilirler. Aslında Darwin’in doğal seleksiyon kuramının öngörüsü şudur: Organizmalar çevrelerine uyum sağlar. Olasılık çerçevesi En önemlisi, Darwin’in kuramına dayanarak yapılan bütün tahminler olasılık çerçevesi içinde ele alınır. Bu bağlamda spesifik bir olaya karşı bütün olasılıkları öngörmek gerekir. Burada en önemli sıkıntı, bütün olasılıkların hiçbir zaman hesaba katılamamasıdır. Bugünün evrim biyologları “yasaları” fizik bilimindeki yasalar gibi ele almasalar da -Darwin ve başka 19.Yüzyıl biyologlarının yaptığı gibi- evrimle ilgili kimi temel kuralların varolduğuna dair somut kanıtlar elde ediyor. Evrimsel değişikliklerin mekanizması daha iyi anlaşıldıkça, kimi sonuçların olası başka sonuçlardan daha olası olduğu görülüyor. Tarihsel olasılıklara bir göz attığımızda, Gould’un iddiasına kesin bir yanıt getirmek olası değil. Ama işe başlarken, biyolojik sistemlerin temel yapıları hakkında elde ettiğimiz bilgilerin ışığı altında, evrimin nereye varacağına dair tahminlerde bulunabiliriz. Şimdiden organizmaların çevrelerine nasıl uyum sağlayacağına dair öngörülerde bulunabiliyoruz. Dolayısıyla gelecekte olası değişikliklere dair kantitatif (nicel) tahminlerde bulunmak da olası olabilir. 5. Soru Tanrı’nın evrimle ilgisi ne? Bu soruyu İngiltere’deki Liverpool Üniversitesi’nden Robin Dunbar yanıtılyor: Pek çok insan, bu konuda meşhur bilim felsefecisi Karl Popper ile aynı fikirdedir. Popper’a göre din metafiziğin dünyasına aittir; bilimsel sorgulamaya tabi tutulamaz. Biyologların çoğu bu görüşe katılarak Tanrı konusunu tartışmaların dışında tutar. Ancak din ve tanrıların kişi davranışı üzerinde çok büyük etkisinin olduğunu yadsımak da doğru değildir. İşte bu sebeple ben ve benim gibi düşünen biyologlar, dinlerin niçin varolduğunu ve kişi evriminin hangi noktasında devreye girdiğini araştırmaya başladık. İnsanlar hayvan standartlarına göre çok tuhaf bir özellik sergiler. Bu özellik içinde bulunduğumuz topluluğun isteklerini kabullenme konusunda gösterdiğimiz olağaüstü arzu, hatta bu yolda canımızı bile vermeye hazır durumda olmamızdır. Bu düzeyde bir özveri başarının anahtarıdır. İnsanlar, kollektif çözümlerden yola çıkarak kendi küçük dünyalarıyla sınırlı kişisel sorularına yanıt getirmeye çabalarlar. Bu çözümün yararlı olabilmesi için kişiler kısa vadeli kişisel çıkarlarını uzun vadeli kazançlarıyla değiş tokuş etmeyi öğrenmek zorundadır. Ve gruba uyum sağlama özelliği bizi başka bir tehlikeyle karşı karşıya bırakır. Bu tehlike, topluma ait olma özelliğinden yararlanıp, bunun bedelini ödemek istemeyen parazitlerdir. Tabi ki bu asalakları durdurmanın yolları vardır. Biri, yasalar yardımıyla denetleme, ikincisi toplumsal terbiye kurallarıdır. Ama bu iki yöntem de bir yere kadar yararlıdır: “Benim yaptıklarımı senin onaylayıp onaylamaman beni ilgilendirmez. Ben kazancıma bakarım” şeklinde düşünenlere bu iki yöntem etkili olmaz. İşte bu noktada din devreye girer; kontrolumuzun dışında kimi güçlerin müdahale etme olasılığı insanlarda tedirginlik yaratır. Dinin yarattığı ceza sistemi herhangi bir sivil kuruluşun uygulayacağı cezadan daha ağırdır. Ama bu sistemin çalışması, insanların doğaüstü bir dünyanın varlığına inanmasına bağlıdır. İşte bu aşamada türümüze özgü olan bir özellik önem kazanır. Bu, kişi beynini okuma yeteneğidir. Buna “Aklın teorisi” diyebiliriz. Bu kuramı şu cümleyle açıklayabiliriz: “Senin ve benim ahlaklı davranma arzusu duyduğumu bilen doğaüstü bir varlığın varolduğunu sandığına inanıyorum.” Bu düşünca tarzı, dini doğaüstü kişisel inançların ötesine geçirerek, herkesin paylaştığı toplumsal bir fenomen haline getirdi. Beynimiz tanrıları ve dinleri yaratmamıza izin veriyor. Ama bu, büyük beyinlerin tesadüfen ortaya çıkarttığı bir yetenek midir? Yoksa uyum kaygısı sonucu mu ortaya çıkmıştır? Benim çalışmalarımdan çıkarttığım sonuçlara göre insanların da dahil olduğu primatlarda neokorteksin hacmi -özellikle frontal lob- doğrudan grubun büyüklüğne ve sosyal yeteneklere bağlı olarak değişir. Başka bir deyişle, beynin boyutlarının evrimi, geniş grupların içinde istikrarı sürdürebilecek sosyal yeteneğe bağlı olarak gelişir. Söz konusu insanlar olduğu zaman, bu toplumsal uyum çabalarına din de dahildir. Dinin büyük ölçüde zihinsel güce gereksinim duyduğu gerçeğinden hareketle, dinin ne zaman evrimleştiğini sorabiliriz. Dinsel inançları destekleyecek zihinsel gelişime, evrimsel tarihimizin en son dönemlerinde eriştiğimizi söyleyebiliriz. Dinin, yarım milyon sene ilkin Homo sapiens’in ortaya çıkışından ilkin başlaması olanaksız görünüyor. Bu tarih büyük bir olasılıkla modern insanın 200.000 sene ilkin ortaya çıkışına denk gelebilir. Aynı dönem lisanın da ortaya çıkışına rastlıyor. Kaldı ki dinin varlığı büyük ölçüde lisana bağlıdır. Tabi ki din ödül kavramını da beraberinde getirir. Dini yasaklar toplum krallarına uyumu sağlamakla birlikte, dinsel faaliyetler grubun bir parçası olma duygusunu da yaratır. Son yıllarda sinirbilim beyindeki “Tanrı-noktası”nın yerini buldu. Bu bölge varlığımızın uzamdaki yeri ile ilgili duyulardan ve “evrenle tek vücut olma” duygusundan da sorumlu. Fakat gruba bağlılığı pekiştiren ön önemli araç endorfinler. Bu beyin salgısı, vücut stres altında olduğu zaman salgılanır. Pek çok dinsel törende dövünme, dans ve ilahilerden oluşan uzun ayinler sonucunda endorfinin salgılanması tesadüf değildir. Endorfinlerin uyuşturucu etkisi insanlarda rahatlama ve aynı deneyimi paylaşan grup bireyleriyle yakınlaşma duygusu uyandırır. Dolayısıyla dinler, asalakların toplumsal yaşamın bütün avantajlarından hiçbir bedel ödemeden yararlanmasını önlemek için büyük beyinler tarafından yaratılmıştır. Ama dinsel faaliyetler, doğal dünyanın acımasızlığına karşı toplumsal dayanışmayı artıran yararlı etkinliklerdir. Kaynak: “EVRİM ile ilgili 5 soru 5 yanıt”, Cumhuriyet Bilim Teknik, 5.7.2003, New Scientist’ten Reyhan Oksay çevirisi, 14 Haziran 2003 Bilim Bilmek

http://www.biyologlar.com/evrim-teorisi-ile-ilgili-5-soru-5-yanit

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0