Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 44 kayıt bulundu.
Bitkilerde Virüs hastalıkları Tanımı ve Mücadelesi

Bitkilerde Virüs hastalıkları Tanımı ve Mücadelesi

Virüs, kelime olarak “Zehir” anlamına gelmektedir. 17. ve 18. yüzyılda yanlış olarak, sebebi bilinmeyen bütün hastalıklar için kullanılmıştır.

http://www.biyologlar.com/bitkilerde-virus-hastaliklari-tanimi-ve-mucadelesi

Evrim Nedir

“Bilimler, düşündügümüzün tam tersi bir düzen içinde geliştiler. Bize en uzak olan şeylerin yasalari en önce bulundu, sonra yavaş yavaş daha yakinlara sira geldi: Ilkin gökler, arkadan yer, sonra hayvanlarla bitmkilerin yaşami, sonra insan gövedesi en sonra da (Yine de en yarim yamala) insan zihni. Bu durumun anlaşilamayaca bir yani yoktur... Yalniz teme doga yasalarinin bulunmasi degil, dünyanin uzun süreli gelişmesiyle ilgil ögretinin kurulmasi da gökbilimle başladi; ama bu ikinci öncekinden ayri bir konuya gezegenimizde yaşamin başlayip gelişmesi konusunua uygulaniyordu daha çok. Şimdi gözden geçirecegimiz evrim ögretisi gökbilimle başlamişsa da yerbilim ile biyoloji açilarindan daha büyük bir önem kazanmiş, ayrica Copernicus sisteminin zaferinden sonra gökbilimin karşisina dikilen daha rinegen tanribilimsel önyargilarla savaşmak zorunda kalmiştir. Modern kafanın, uzun süreli bir gelişme kavramının ne denli yeni olduğunu görmes güçtür; gerçekte de bütünüyle Newton’dan sonraki bir düyşüncedir bu. Kutsal Kitap ’a dayanan inanca göre evren altı günde yaratılmış, o zamandan beri, şimdi içinde bulanan bütün göklü yaratıklara, bütün phayvanlarla bitkilere, Büyük Sel’in yokettiği daha başka birçok canlııya yurtluk etmişti.Birçok tanrıbilimcinin söylediklerine, bütün Hıristiyanların inandıklarına göre Düşüşş zamanında evrene yasa olabilecek bir gelişme şöyle dursun, her türlü kötülüğün korkunç bir kaynaşması görülüyordu. Tanrı, Adem ile Havva’ya belli bir ağacın meyvesini yememesini söyledi; ama onlar dinlemeyip yediler.Bunun üzerine Tanrı , onların, kendi soylarından gelecekelerin bütünüyle birlikte ölümlü olmalarını, küçük bir azınlık bir yana, en uzak torunlarının bile cehennemde sonsuz ceza çekmelerini emretti; bu küçük azınlığın da neye göre seçileceği tartışmalıydı. Adem, günahı işler işlemez, hayvanlar birbirlerini avlamaya, dikenler göğermeye başlamış, birbirinden ayrı mevsimler ortaya çıkmış, toprak da lanetlenmiş, ağır bir emek karşılığı olmadıkça insanoğluna hiçbir şey vermemesi emredilmişti. İnsanlar öyelesine azalmışlardı ki, Tanrı, Nuh ile üç oğlu ve karılarından başka hepsini Büyük Sel’de boğmuştu. Bu cezadan sonra da uslandıkları sanılmıyordu; ama Tanrı, artık başka bir evrensel felaket göndermeyeceğine söz vermişti ancak arasıra yaptığı su basıknlarıyla, depremlerle yetiniyordu. Bilmeliyiz ki bütün bunlar ya doğrudan doğruya Kutsal Kitap ’ta yer alan, ya da Kutsal Kitap ’takilerden, tümdengelimden çıkarılan kesin gerçekler olarak benimseniyorlardı. Dünya’nın yaratılış yılı, Oluş (Genesis ) da adı anılan her atanın, en büyük oğlu doğduğunda kaç yaşında olduğunu söyleyen soy dizilerinden çıkarılabilir. Bu konularda,İ brani yazması ile Septuagint yazması (Tevrat’ın İÖ 270 yılında 70 kişi tarafından başlanılan Yunanca çevirisi) arasındaki ayrılıklardan ya da anlaşılma güçlüklerinden doğan karıştıtlıklar da ortaya çıkabilyordu; sonunda Protestanlar genel olarak başpiskopos Usher’in ileri sürdüğü İÖ 4004 yılını dünanın yaratılış yılı kabul ettiler. Cambridge Üniversitesi’nin Yardımcı Başkanı Dr. Lightfood yaratıtılış yılı konusunda bu bilgiyi benimsemiş, Oluş’un yakından incelenmesiyle daha başka bir çok konunun da büyük bir seçiklik kazanacağını düyşünmüştü; onun söylediğine göre insan 23 Ekim sabahı saat 9'da yaratılmıştır; ama bu da bir inanç sorunuydu;Oluş’tan çıkaracağınız birtakım kanıtlara dayanarak, Adem ile Havva’nın, 16 Ekim’de ya da 30 Ekim’de varedildiklerine inanmanızda, dinsiz sayılma sakıncası yoktur. Yaratılış gününün Cuma olduğu da biliniyordu tabi, çünkü Tanrı, Cumartesi günü dinlenmişti. Bilimin de bu dar sınırlar içinde kalması istenmiş, gördüğümüz evrenin 6000 yıllık değil çok daha yaşlı olduğunu düşünenler alay konusu olmuşlardır. Gerçi böyle kimseler artık yakılmıyor, hapsedilmiyorlardı; ama tanrıbilimciler bunlarını yaşamalaranı zehir etmek, öğretilerinin yayılmasına engel olmak için ellerinden geleni geri koymuyorlardı. Newton, Copernicus sistemi kabul edildikten sonra, dinsel inançları sarsacak bir şey yapmış olmuyordu. Kendisi de koyu bir Hıristiyan, Kutsal Kitap ’a inanan bir kimseydi. Onun evreni, içinde gelişmeler bulunmayan bir evren değildi, söylediklerinde bu konuya hiç rastlamıyoruz; ama herhalde bütün evrenin tek parçadan yaratıldığına inanıyordu. Gezegenlerin Güneşin çekiminden kurtulmalarını sağlayan teğetsel hızlarını açıklarken, hepsinin başlangıçta Tanrı eliyle boşluğa fırlatılmış olduklarının tasarlıyordu; bundan sonra olup bitenler de genel çekim yasasıyla açıklanıyordu. Newton’un, Bentley’e yazmış olduğu özel bir mektupta bütün evrenin Güneş sisteminin ilkel bir parçalanmasından doğmuş olabileceğini ileri sürdüğü doğrudur; ama topluluk karşısında ya da resmi olarak söylediklerine bakılırsa, Güneş ile gezegenlerin birdenbire yaratılmış olduklarını benimseyen, evrensel evrime hiçbir şey tanımayan bir düşünceden yana olduğu görülür. 18. yüzyılın özel inanç biçim Newton’dan alınmadır; buna göre evrenin ilk yaratıcısı olan Tanrı, temel yasalar da koymuş, yaptığı kurallarla da gelecekteki bütün olayları kendisinin bir daha araya girmesini gerektirmeyecek biçimde belirlemiştir. Koyu dinciler göre yasalarla açıklanamayacak durumlar da vardı: dinle ilgili mucizeler. Ama yaratancılara göre herşey doğal yasalarla yönetiliyordu. Pope’ un İnsan Üstüne Deneme iki görüşle de karşılaşırız. Bir parçada: Her şeye yeterli ilk güç, ayri ayri degil, genel yasalarla hareket eder, pek azdir bunun dişinda kalan. Ama dinsel bağın unutulduğu anlarda, hiçbir duruma ayrıcalık tanımaz: Doğa’nğın zincirinden hangi halkayı koparsanız, onuncu olsun, on birinci olsun fark etmez, kırılıverir zincir. Aşamalı sistemler, şaşkınlık veren o bütüne uyarak, hep birbirleri gibi yuvarlanıp giderlerken en küzük bir karışıklık koca bir sistemi yıkmakla kalmaz, bütünü de yıkar. Yer dengesini yitirir, fırlar yörengesinden; gezgenler, güneşler, yasasız koşarlar gökyüzünde; yönetici melekler göklerinden uğrarlar, varlık varlık üstüne dünya dünya üstüne yığılır; bütün temelleri göklerin eğilir merrkeze doğru. Doğa titrer tahtı önünde Tanrının! Yasaların Yetkisi sözünden, Kraliçe Anne zamanında olduğu gibi, politik durulma anlaşılıyor, devrimler çağının geçtiğine inanılıyordu. İnsanlar yeniden değişiklik istemeye başlayınca, doğal yasaların işlyeşi ikonusundaki görüşleri de kural olmaktan çıktı. Güneşin gelişimi konusunda ciddi bir bilimsel kuram koymaya girişen ilk kimse 1755 yilinda Göklerin Genel Doga Tarihi ile Kurami ya da Newton Ilkelerini Uygulayarak Evrenin Bütün Yapisinin Kuruluşu ve Mekaki Kynagi Üzerinde Araştirma adli kitabiyla Kant olmuştur. Bu kitap, kimi yönleriyle modern gökbilimin sonuçlarini önceden gören çok önemli bir yapittir. Çiplak gözle görülebilen bütün yildizlarin tek sisteme, Samanyolu’na bagli olduklarini söyleyerek başlar. Bütürn bu yildizlar hemen hemen bir düzlemde yer alirlar. Kant’a göre bunlar arasinda da tipki Güneşş sistemindekine benzer bir birlik göze çarpar. Olagaüstü bir düşsel karayişla Nebula’nin da sonsuz uzaklikta yildiz kümelerinden başka bir şey olmadigini söylemiştir; bugün de genellikle tutulan görüş budur. Nebula’nin, Samanyolu’nun, yildizlarin, gezegenlerin takimyildizlarinin gerçekte dağınık olan bir maddenin küme küme yoğunlaşmasından ortaya çıktıklarını ileri süren-yer yer, matematik kanıtlara dayanmamakla birlikte, daha sonraki buluşların eşiğine dayanmış- bir kuramı vardır. maddesel evrenin sınırsızlığına inanır, bunun Yaratıcı’nın sınırsızlığına yaraşacak tek görüş olduğunu söyler. Kant’ın düşüncesine göre karışıklıktan örgütlenmeye doğru aşamalı bir geçiş evrenin çekim merkezinden başlar, yavaş yavaş bu noktadan en uzak kesimlere değin yayılır; sonsuz bir uzayda olup biten sonsuz zaman isteyen bir işledir bu. Kant’ın yapıtının önemli yönlerinden birincisi maddesel evreni bir bütün, Samanayoluyla Nebula’nın da bu bütünün birimleri olarak düşünen görüş; ikincisi de uzaydaki hemen hemen anlaşılmaz bir madde dağılmasından doğan aşamalaı gelişim fikridir. Bu, birden yaratılma düşüncesi yerine evrimi koyan ilk adaımdır, böyle bir görüşün Dünya’yla değil de göklerle ilgili bir kuramla ortaya çıkmış olması da ilgi çekicidir. Türlü nedenlerden dolayı Kant’ın yapıtına ilgi azdı. (B.Russel, Din ile Bilim s: 35-39) Kitap yayımlandığı zaman Kant otuz bir yaşındaydı., büyük bir üne ulaşmış değildi daha. Bir matematikçi ya da fizikçi değil, filozoftu; kendi başına olan bir sistemin, durup dururken bir dönme kazanacağını tasarlaması, dinamik konusundaki yetersizliğini gösterir. Ayrıca, kuramı yer yer katıksız bir düştü; örneğin bir gezegen Güneşten ne denli uzaksa içinde yaşayanlar da o denli daha üstündür diye düşünüyordu; bu görüş insan soyu konusunda gösterdiği alçakgönülüllükle birlikte, bilimsel dayanaklardan yoksundur. Bu nedenlerden dolayı Laplace aynı konuda daha yetkili bir kuram ortaya koyuncaya dek Kant’ın yapıtı hemen hemen göze çarpmamıştır bile. Laplace’ın ünlü varsayımı ilk olarak, 1796'da Dünya Sisteminin Açıklaması adlı kitabın yayımlanmasıyla ortaya çıktı; Laplace, söylediklerinin çoğunun daha önce Kant tarafından söylenmiş oluduğunu bilmiyordu bile. Söylediğinin bir varsayımdan başka hiçbir şey olmadığına inanıyor; bunu “gözlem ya da hesap sonucu olmayan herşeydeki güvensizlik” diyen bir notla belirtiyordu; ama şimdi değişmiş olan bu varsalyım o zaman bütün bir yüzyıl boyunca düşünce alanına egemen oldu. Laplace’a göre Güneş sistemi ile gezeneler sistemi bu zamanlar çok geniş bir nebulaydı; bu nebula yavaş yavaş büzüldü. Büzülünce de daha hızlı dönmeye başladı; merkeçkaç gücü ile koparak uçan topraklar gezegen oldular; aynı işlemin tekrarlanmasıyla gezegenlerin uyduları ortaya çıktı. Laplace, Fransız Devrimi çağında yaşadığı için tam bir özgür düşünürdü. Yaratılışı bütünüyle yadsıyordu. Göklü bir hükümdara beslenen inancın yeryüzü hükümdarlarına da saygı uyandıracağına inanan Napoleon, Laplace’ın büyük yapıtı Celestial Mechanics ’de Tanrı adının neden hiç anılmadığını sorunca, büyük gökbilimci, “Efendimiz, o varsayımla işim yok benim ” diye karşılık vermişti. Tanrıbilimciler diş biliyorlardı tabii; ama Laplace’a olan öfkeleri, tanrıtanımazlık akımı ile devrim Fransa’sının türlü azgınlıkları karşısında duydukları korku yanında hiç kalıyordu. Hem o güne dek gökbilimcilere açtıkları her savaş boşuna çaba olmuştu. Yerbilimsel görüşün gelişmesi, bir bakima gökbilimdekinin tam tersi oldu. Gökbilimde göksel cizsimlerin degişmezi oldugu kanisi, yerini göksel cisimlerin aşamali bir gelişim geçirdiklerini söyleyen kurama birakti; ama yerbilimde, hizli, karmakarişik degişikliklerin geçirilmiş oldugu eski bir dönemin varligina inanilirken, bilim ilerledikçe, degişikliklerin her zaman için, uzun bir süreyi gerektirdikleri inanci yerleşti. Oysa daha önce, bütün dünya tarihini alti bin yila sigdirmak gerekiyordu. Tortul kayalardan, lav birikintilerinden elde edilen kanitlar incelenirken, bunlarin ilgili bulundugu felaketlerin eskiden çok yaygin olduklari tasarlaniyordu, çünkü sinirli bir zaman içinde olup bitmişti hepsi. Bilimsel gelişme yönünden yerbilimin gökbilimden ne denli geri kaldigi,Newton zamanindaki durumundan anlaşilabilir. 1695'te Woodward “yer kabugundaki bütün kalinti katmanlari birkaç ay içinde birikmiştir” diyordu. On dört yil önce (1681'de) sonralari Charterhouse’a başkanlik etmiş olan Thomas Burnet, Yer’in Aslini Şimdiye Dek Geçirmiş Oldugu ya da Her şey Bütünleniceye Dek Geçirecegi Degişiklikleri Açiklayan Kutsal Yer Kurami adili kitabini yayimlamişti. Büyük Sel’den önce Güneş yörengesi düzleminde bulunan Ekvator’un, selden sonra şimdiki egik duruma geldigine inaniyordu (Bu degişikligin Düşüş sirasinda oldugunu düşünen Milton’un görüşü tanribilimsel yönden daha dogrudur) Burnet’in düşüncesine göre, güneşin isisiyla yerkabugu çatlamiş, yeraltindaki sularin bu yariklardan fişkirmasiyla sel olmuştur. Ikinci bir felaketin, büyük selden bin yil sonra görüldügüne inaniyordu. Görüşlerini incelerken yine de dikkatli olmak gerekir, örnegin tanrisal cezaya inanmiyordu. Daha da kötsü, Düşüşü’ün ders alinacak bir öyküden başka bir şey olmadigin söylüyordu. Encylpaedia Britannicca’dan ögrendigimize göre, bu ininçlarindan dolayi “kral onu saray rahipliginden uzaklaştirmak zorunda kalmiştir”. Whiston 1696'da yayimladigi kitabinda Burnet’in Ekvator’la ilgili yanliş görüşüyle öbür yanlişlarindan kaçinmaya çalişmiştir. Bu kitabin yazilmasinda bir bakima 1680 kuyrukluyildizinin payi olmuştur; bu belki de Whiston’a, Büyük Sel’in de bir kuyruklu yildizdan ileri gelmiş olabilecegini düşündürmüştür. Bir noktada, Kutsal Kitap ’a bagliligin derecesi tartişma götürür; yaratiliştaki alti günün bildigimiz günlerden daha uzun olduklarini düşünüyordu. Woodward, Burnet ve Whiston’un, çağlarının öbür yerbilimcilerinden daha aşağı oldukları sanılmamalıdır. Tam tersine zamanlarını en iyi yerbilimcileriydiler; Whiston, Locke’un çok büyük övgülerine konu oluşturmuştur. 18. yy’da, hemen hemen her şeyin sudan geldigini söyleyen Neptün’cü okulla, her şeyi yanardaglarla depremlere baglayan Volakanci okul arasinda uzun bir çatişma görülür. Birinciler durmadan Büyük Sel’in kanitlarini topluyorlar, daglarin yüksek kesimlerinde bulunan taşil (fosil) kalintilara büyük bir önem yüklüyorlardi. Dinsel görüşe daha çok bagliydilar, bundan dolayi bu görüşün düşmanlari, bulununa taşillarin gerçek hayvan kalinilari olamayacagini söylemeye kalkiştilar. Voltaire aşiri şüpheyle davrandi bu konuda; bu taşillarin gerçekten yaşamiş hayvanlardan kalma olduklarını yadsımayacak duruma gelince, bunların dağlardan yolu geçen hacılarca atılmış, düşürülmüş olduklarını ileri sürdü. Bu örenkte, dogmatik özgür düşünce, bilime aykırılıkla dinsel düşünceden daha baskın çıkmıştır. Büyük doğacı Buffon, 1749'da yayımladığı Doğal Tarih adıl kitabında, Paris’teki Sorbonne Tanrıbilim Fakültesinin “Kilise öğretisine aykırı” olmakla suçlandırdığoı on dört önerme ileri sürdü. Bu önermelerden biri, yerbilimle ilgili olarak: “ Şimdi yeryüzünde bulunan dağlar, vadiler ikincil nedenlerden doğmuştur, aynı nedenler zamanla bütün kıtaları, tepeleri, vadileri yok ederek yerlerine yenilerini getireceklerdir” diyordu. Burada “ikincil nedenler” Tanrı’ın yaratıcı emirleri dışında kalan büün öbür nedenler anlamındadır; oysa 1749'da dinsel görüş, dağlarıyla, vadileriyle, denizlerinin, karalarının, dağılışıyla bütün dünyanın, şimdi gördüğümüz biçimde yaratılmış olduğuna inanmayı gerektiriyordu; yalnız bir mucize ile değişikliğe uğramış olan Lut Gölü bunun dışında sayılıyordu. Buffon, Sorbonne ile bir çatışmaya girişmenin iyi olmayacağını düşündü. Sözlerini geri alarak şu itirafı yayımlamak zorunda kaldı: “Kutsal Kitap ’a aykırı şeyler söylemek amacında olmadığımı; Kutsal Kutap’ta yaratışı konusunda söylenenlerin gerçekliğine, belirtilen sürelerin doğruluğuna bütün gücümle inandığımı; kitabımda, yerin oluşumu konusunda bütün söyledilerimden, genel olarak Musa’nın söyledikleriyle çelişebilecek bir şeyden vazgeçtiğimi açıklarım.” Burada açıkça görüldüğü gibi, tanrıbilimcilerin Galilei ile olan çatışmadan aldıkları ders gökbilim sınırları içinde kalmıştı. Yerbilim konusunda modern bir bilimsel görüş ortaya koyan ilk yazar, ilkin 1788'de, sonra daha genişleterek 1795'te yayimladigi Yer Kurami adli kitabi ile Hutton olmuştur.Söyledigine göre, geçmiş çaglarda yer yüzeyinin geçirmiş oldugu degişiklikler bugün de sürüp gitmekte olan nedenlerden ileri gelmişti, bu nedenlerin eski çaglarda şimdikinden daha etkili olduklarini düşünmek yersizdi.Bu, temel bakimdan saglam bir görüşse de, Hutton bu görüşün kimi yönlerini çok geliştirmiş, kimi yönleri üzerinde de geregi ölçüsünde durmamiştir. Deniz dibinde biriken tortulara bakarak, kitalarin ortadan kalkişini aşinmaya bagliyordu; ama yeni kitalarin ortaya çikişini,birden gelmiş büyük degişikliklerle açikliyordu. karalarin birden bire batmasini ya da yavaş bir süreyle yükselmesini, gerektigi ölçüde anlayamamiştir. Ama onun gününden beri bütün yerbilimciler, geçmişteki degişiklikleri yapan etkenlerin bugün kiyilarin yavaş yavaş degişmelerinde, dag yüksekliklerinin artip eksilmesinde, deniz dibinin yükselip alçalmasinda payi olan etkenlerden ayri olmadiklarini söyleyen yöntemi benimsemişlerdir. (B. Russel, Din ile Bilim s:40-43 ) İnsanların bu görüşü daha önce benimsememiş olmaları, yalnızca Musa’cı zaman bilgisi yüzündendir. Oluş’a bağlı kimseler, Hutton ile öğrencisi Playfair’e çok ağır saldırılarda bulunmuşlardır.Lyell “Din tutkusu Hutton öğretilerine karşı coşmuştu, bu çatışmada başvurulan hileler, aşırılıklar inanılacak gibi değildir, İngilliz halkının düşüncelerinin o zamanlar nasıl ateşli bir heyecanla kamçılandığını anımsayamayan okur bütün bunları anlayamaz.” diyor. “Fransa’da birtakım yazarlar yıllardır bütün güçleriyle Hıristiyan inancının temellerini çökertmeye çalışıyorlardı; bir yandan bu yazarların başarıları, bir yandan da Devrim’in sonuçları, en gözüpek kafaları uyandırmıştı; ama daha yüreksiz olanların kafalarında yenilik korkusu, korkunç bir düş gibi sürüp gidiyordu.” 1795 İngiltere’sinde hemen hemen bütün zenginler Kutsal Kutap’a karşıt her öğretiyi mallarına yönelmiş bir saldırı, bir giyotin tehditi olarak görüyorlardı. İngiliz düşüncesi yıllarca, Devrim’den önceki özgürlüğünden bile yoksun kaldı. Taşillarin soyu tükenmiş canlilara, yaşam biçimlerine birer kanit olduklari düşünülerek yerbilimin daha sonraki gelişimi biyolojininki ile karişti.Dünyanin ilkçaglari söz konusu olunca, yerbilim il e tanribilim alti “gün”ün alti “çag” sayilmasi gerektigini söyleyerek uzlaşiyorlardi. Ama canlilar konusunda tanribilimin ileri sürdügü bir sürü kesinlemeyi, bilimle uzlaştirmak gitgide daha güç bir iş oldu. Düşüş zamanina dek hayvanlardan hiçbiri öbürünü yememişti; şimdi varolan hayvanlar Nuh’un gemisine alinan hayvanlarin soyundandirlar(Dip not: Bu düşüncenin de güçlükleri yok degildi. St Augustine tanri’nin sinekleri yaratmasindaki nedeni bilmedigini söylmek zorunda kalmişti. Luther daha da ileri giderek, sineklerin, iyi kitaplar yazarken kendisini rahatsiz etsinler diye Şeytan tarafindan yaratildiklarini söylemiştir. Bu ikinci düşünce daha degerlidir kuşkusuz), şimdi soyu tükenmiş olanlar ise selde bogulmuşlardir. Yaratilan türler hiçbir degişiklige ugrayamazlardi; herbiri ayri bir yaratma eyleminin sonucuydu. Bu önermelerin herhangibiriyle ilgili bir soru sormak, tanribilimcileri öfkelendirmek demekti. Güçlükler Yeni Dünya’nın bulunmasıylla başlamıştı. Amerika, Ağrı Dağından çok uzakta bir ülkeydi; ama yine de aradaki ülkelerin hiçbirinde görülmeyen birçok hayvan yaşıyordu orada. Bu hayvanlar bunca uzak yoldan nasıl gelmişlerdi, üstelik, türlerinden bir tekini bile yolda bırakmamışlardı. Kimileri onları denizcilerin getirmiş olduklarını düşündüler ama kendisini Kızılderilileri dine sokmaya adayan, sonra kendi inancını da güç kurtarabilen sofu Jesuit Joseph Acosta böyle bir varsayımı şaşkınlıkla karşılamıştı. Kızılderililerin Doğal ve Töresel Tarihi (1590) adlı yapıtında bu sorunu çok olumlu bir biçimde tartışır der ki: “ İnsanların bunca uzak bir yolculukta, Peru’ya tilkiler götürmek için başlarını derde sokmuş olduklarını kim düşünüebilir, hele şimdiye dek gördüklerimin en pisi olan o ‘Acias’ türünü? Kaplanlar ya da aslanlar götürmüş olduklarını kim söyleyebilir? Böyle düşünenlere gülünse yeridir doğrusu. Bir fırtınayla ellerinde olmaksızın, bunca uzun, bilinmez bir yolculuğa sürüklenmiş olan insanlar kendi canlarının derdine düşmüşlerdir herhalde, yoksa başlarına gelenler yetmiyormuş gibi kurtlar, tilkiler götürmeye kalkışıp iki taşın arasında, bir de onları beslemekle uğraşmamışlardır. Bunun üzerine tanrıbilimciler pis Acias’la benzeri hayvanların Güneş etkisiyle kendiliklerinden, bataklıklardan türemiş olduklarına inandılar; ne yazık ki Nuh’un gemisinde bununla ilgili hiçbir ipucu yoktu. Ama başka çıkar yol da yoktu. Örneğin, adlarının da belirtildiği gibi, yerlerinden zor kımıldayan Sloth’lar (Sloth, Amerika’da yaşayan, ağır ağır yürür, ağaçlara tırmanır hayvanlar, Bu sözcük ayrıca tembellik anlamına da gelir.) nasıl Ağrı Dağı’ndan yola çıkıp hep birlikte Amerika’ya ulaşmış olabilirler? Başka bir güçlük de hayvanbilimin gelişmesiyle elde edilen, hayvan türlerinin sayisindan dogdu. Şimdi bu sayi iki imilyonu bulmuştu, her türden iki hayvanin gemiye alindigi göz önünde tutulunca, geminin biraz fazlaca kalabalik olabilecegi düşünüldü. Hem, Adem hepsine ayri ayri ad takmişti; bunca çok sayida hayvani adlandirmak yaşamin tam başlangicinda biraz agir bir iş olurdu. Avusturalya’nin bulunmasi yeni güçlükler çikardi. Neden bütün kangurular Torres Bozagi’ndan atlamişlar, geride bir çift bile kalmamişti? Biyoloji alanindaki gelişmeler yüzünden, Güneş’in etkisiyle batakliklardan bir çift kangurunun türemiş oldugunu düşünmek de pek güçtü artik; ama böyle bir kuram her zamankinden daha gerekliydi. Bu türden güçlükler, bütün 19. yy boyunca din adamlarının kafalarını oyaladı durdu. Örneğin, Tanrı’nın Zorunlu Varlığı ’nın yazarı William Gillespie’nin Hugh Miller ve Başkalarından Verilmiş Örneklerle Yerbilimcilerin Tanrıbilimi adlı kitapçığı okuyunuz Bir İskoç tanrıbilimcisinin yazdığı bu kitap 1859'da Darwin’in Türlerin Kökeni ile aynı yılda çıktı. Yerbilimcilerin korkunç önermeleri üzerinde durur, onyların “düşünülmesi bile korkunç günahların öncüleri” olduklarını söyler. Yazarın üzerinde durduğu ana sorun, Hugh Miller’in Kayaların Tanıklığı adlı kitabında ileri sürdüğü “insan ilk günahı işleyip acı çekmeye başlamadan önce de hayvanlar arasında şimdiki savaş vardı” düşüncesidir. Hugh Miller, insanın yaratılışından önce yaşayıp soyları tükenmiş hayvan türlerini birbirlerine karşı başvurdukları ölüm, işkence yollarını bütün korkulu yanlarıyla, canlı bir biçimde anlatır. Dine bağlı bir kimse olduğu için tanrı’nın günahsız yaratıklara neden böyle acı çektirdiğini bir türlü anlayamıyordu. Mr. Gillespie, kanıtlara gözlerini kapayarak, küçük hayvanların insanın ilk günahından dolayı acı çektiklerini, yine bundan dolayı öldüklerini söyleyen dinsel görüşü körükörüne savunuyor; Kutsal Kitap’tan aldığı “insanla geldi ölüm” sözleriyle, Adem’in elmayı yediği zamana değin hiçbir hayvanın ölmemiş olduğunu tanıtlamaya kalkışıyordu(Dip not: Bütün eski öğretilerin ortak görüşüydü bu. tıpkı bunun gibi Wesley, Düşüş’ten önce “Örümcek de sinek gibi dokuncasızdı, kan için pusuda beklemiyordu” der). Hugh Miller’in, soyu tükenmiş hayvanların boğuşmaları konusunda söylediklerini göstererek, İyiliksever bir Yaratıcı böyle canavarlar yaratmış olamaz diyordu. Bütün bunlara peki diyelim Ama daha aşırı düşünceleri pek gariptir. Herhalde yerbilimin kanıtlarını yadsımaya yeltenmiş, ama yiğitliği daha baskın çıkmıştır. Belki de vardı böyle canavarlar, ama onlar doğrudan doğruya Tanrı eliyle yaratılmamışlardır, diyordu. Başlangıçta iyi yaratıklardı, sonradan şeytan ayarttı onları; ya da belki Gadarene domuzu gibi, cinleri barındıran hayvan gövdeleriydi bunlar. Tevrat’ın, birçokları için sürçme-taşı olan Gadarene domuzu öyküsüne neden yer verdiği anlaşılır burda. Biyoloji alanında, dinsel görüşü kurtarmak için, Edmund Gosse’un babası, doğa bilgini Gosse garip bir yelteni gösterdi.Dünyanın eskiliği konusunda yerbilimcilerin ileri sürmüş oldukları bütün kanıtları kabul etti; ama Yaratılış sırasında herşeyin eskiymiş gibi yapılmış olduğunu ileri sürdü. Kuramının gerçek olmadığını tanıtlayacak, mantığa uygun bir yol yoktur. Tanrıbilimciler, Adem’le Havva’nın tıpkı doğumla dünyaya gelen insanlar gibi göbekleri olduğunu söylüyorlardı.(Belki de Gosse kitabına Omphalos adını bunun için vermiştir) Bunun gibi, öbür yaratılanla da eski bir biçimde yaratılmışlardı belki.Kayalar taşıl kanıtlarla doldurulmuş volkanların ya da tortul birikmelerin etkisine uğramış gibi yapılmış olabilirlerdi. Ama böyle olanaklar bir kez benimsendi mi, dünya şu zaman ya da bu zaman yaratılmıştır diye tartışmanın hiçbir anlamı kalmaz. Hepimiz anılarla, çoraplarımızda delikler, saçımız sakalımız uzamış bir halde bir halde beş dakika önce dünyaya gelmiş olabiliriz. Mantıkça olağan bu duruma, kimse inanamazdı; Gosse umduğunun tam tersine , din ile bilim arasında yaptığı, mantık yönünden eşsiz uzlaştırmaya, hiçmkmisenin inanmadığını gördü. Onun oüşüncelerini tanımayan tanrıbilimciler, daha önceki öfkelerinin çoğunu bırakıp azıyla durumlarını kurtarmaya çalıştılar. Bitkilerle hayvanların üreme, değişme yoluyla uzun süreli bir evrim geçirdiklerini söyleyen öğreti biyolojiye yerbilimden geldi daha çok; bu kuram üçe ayrılabilir..İlk gerçek,-ancak, uzak çağlarla ilgili bir gerçekten umulabilecek kesinlikte bir gerçek bu- küçük canlıların daha eski oldukları, daha karmaşık bir bir yapı taşıyan canlıların ise gelişmenin sonlarına doğru ortaya çıktıklarıdır. İkincisi, daha sonraki, çok daha üstün yapılı canlılar kendiliklerinden ortaya çıkmamışlar, bir değişmeler dizisinden geçerek daha önceki canlılardan türemişlerdir; biyolojide “evrim” ile söylenmek istenen budur. Üçüncüsü, bütünlükten uzak olkala birlikte, evrimin işleyişini, örneğin değişmenin belli canlıların yaşayıp öbürlerinin silinip gitmlerinin nedenlerini araştıran bir çalışma vardır. İşleyşişkonusunda daha birçok karanlık noktalar bulunmakla birlikte, evrim öğretisi bugün bütün evrence benimsenmiştir. Darwin’in başlıca tarihsel evrimi daha olağan gösteren bir işleyiş- doğal seçim- ileri sürmüş olmasıdır; ama ileri sürdüğü, kendisinden hemen sonra gelenlerce kolay benimsenmişse de, yirminci yüzyılın bilim adamlarına göre pek yetersizdir. Evrim öğrtisine önem veren ilk biyoloji bilgini Lamarck (1744-1829) oldu. Öğretileri kabul edilmedi, çünkü türlerin değişmezliği konusundaki önyargı geçerlikteydi daha, üstelik ileri sürdüğü değişim süreci de bilimsel kafaların benimseyebileceği gibi değildi. Bir hayvanın gövdesinde beliren yeni bir organın, duyulan yeni bir istekten ileri geldiğine inanıyor, tek örnekte görülen bu yeniliğin, sonra bütün soya geçtiğini düşünüyordu. İkinci varsayım olmadan, birincisi evrim için pek yetersiz bir açıklamaydı Birinci varsayımın, yeni türlerin gelişiminde önemli bir öğe olmayacağını söyleyen Darwin, kendi issteminde pek geniş bir yer tutmamasına karşın, ikinciyi benimsiyordu. Tek örneklerde ortaya çıkan değişikliklerin bütün bir soya geçktiğini söyleyen ikinci varsayıma Weissmann bütün gücüyle karşı koydu, bu çekişme bugün bile sürüp gitmektedir, ama elde edilen kanıtlar bir kaç ayırıcı durum dışında, soya geçen bütün yeni özeliklerin yumurta hücdresiyle ilgili değişiklikler olduğunu göstermektedir. Bu bakımdan Lamarck’ın evrimi işleyişi konusunda söyledikleri kabul edilemez. Lyell’in yeryuvarlağı ile yaşamın eskiliğini sağlam kanıtlarla savunan Yerbilimin (Jeolojinin) İlkeleri adlı kitabı 1839'da ilk baıldığı zaman dine bağlı kimseler arasında büyük bir yaygarayla karşılandı, oysa kitabın ilk basıkıılarında canlıların evrimi varbsayımını savunan çok şey yoktu. Lamarck’ın kuramlarını titizlikle eleştiriyor, bilimsel kanıtlara dayanarak çürütyordu. Darwin’in Türlerin Kökeni (1859) çıkışından sonra yaptığı yeni baskılarda ise evrim kuramını savunuyordu. Darwin’in kuramı, laisser-faire ekonomi düzeniyle işleyen bitki hayvan dünyasını da kavramaktaydı, Malthus nüfus kuramı da Darwin kuramına dayanıyordu. Bütün canlıların büyük bir hızla yayılmalarından dolayı, her kuşağın büyük çoğunluğunun daha çoğalma çağına varmadan ölmesi gerekmektedir. Dişi bir morina balığı yılda 9 milyon yumurta yumurtlar. Bu yumurtaların hepsinden yeni morina balıkları çıksa, birkaç yıla varmaz bütün deniz silme morinayla dolar, karalar yeni bir sele uğrardı. Fillerden başka, öbür hayvanların hepsinden daha yavaş artan insan topluluklarının da her yirmi beş yıl içinde iki kat olduklarıbilinmektedir. Bütün dünyadaki insanlar bu hızla çoğalsalar, önümüzdeki iki yüz yıl içinde insan sayısı beşyüzbin milyonu bulur. Oysa, hayvan-bitki topluluklarının gerçekte, bir kural gereği sayıca hep aynı düzeyde kaldıklarını görüyoruz; birçok dönemlerde insan toplulukları için de durum aynı olmuştur. Buradan çıkan sonuca göre bir türün, kendilerine üstünlük sağlayan bir yanlarıyla öbürlerinden ayrılan kimi üyelerinin, süreklilikleri daha olağandır. Ayrılan özellik sonradan kazanılma ise arkadan gelen kuşaklara geçmez ama doğuştansa yeni kuşaklarda, küçük bir oran da olsa bile izler bırakabilir.Lamarck zürafanın boyunun yüksek dallara ulaşabilme çabasından dolayı uzadığını, bu çabanın sonucunun da soydan soya geçtiğini düşünüyordu; Weismann’ın yaptığı değişikliklerle Darwinci görüş, zürafaların, uzun boyunluluğa doğuştan bir eğilim taşıdıklarını, böylece açlıktan ölebilme sakıncasından kurtulduklarını, bundan dolayı kendilerinden sonraya da yine uzun boyunlu, daha çok sayıda zürafa bıraktıklarını, kimilerini anne babalarından da daha uszun boyunlu olduklarını söylüyordu. Böylece zürafanın bu özelliği, daha çok uzamanın hiçbir yarar sağlamayacağı zamanına dek gitgide gelişecekti. Darwinin kuramı, nedenelri bilinmeyen tek tük değişikliklerin görülmesine dayanıyordu.Ele alınan herhangi bir çiftin bütün çocuklarının aynı olmadıkları bir gerçekti. Evcil hayvanlar yapay seçmeler sonucunda büyük bir değişikliğe uğruyorlardı: İnsanın aracılığı ile inekler daha çok süt vermeye başlıyor, yarış atları daha hızlı koşuyorlar, koyunlar daha çok yün veriyorlardı. Böyle olgular, seçmenin ne sonuçlar doğurabileceği konusunda Darwin’e en açık kanıtları sağlıyorlardı. Yetiştiricilerin bir balığı keseli bir hayvana, keseli bir hayvanı bir maymuna dönüştüremeyecekleri açıktır; ama bu gibi büyük değişikliklerin, yerbilimcilerin söylediği sayısız çağlar sonucunda ortaya çıkmaları olağan bir şeydir. Hem birçok durumlarda ataların ortaklığına kanıtlar da vardır.Taşıllar, geçmiş çağlarda şimdi çok yaygın olan türlerin karışımı hayvanların yaşadıklarını gösteriyorlar; Pterodaktil, örneğin, yarı kuş yarı sürüngendi. Döllenme konusunda çalışan bilginler, gelişme evreleri sırasında, kimi olgunlaşmamış hayvanlarda daha önceki biçimlerin yeniden ortaya çıktıklarını göstermişlerdir; belli bir dönemde bir memelide, iyice gelişmemiş balık solungaçları göze çarpar; bunlar bütünüyle yarasızdırlar, ancak soyla ilgili tarihsel değişikliklerin başlıca etkenlerinin evrim ile doğal seçme olduğunu göstermek için, türlü yollardan kanıtlar ileri sürüldü. Darwincilik, tanrıbilime Copernicus’culuktan geri kalmayan bir tokat oldu. Yalnızca Oluş’ta ileri sürülen ayrı ayrı yaratma eylemlerini, türlerin değişmezliklerini çürütmekle; yaşamın başlangıcından beri, dinsel görüşe taban tabana karşıt, usa sığmaz bir sürenin geçmiş olduğunu söylemekle; Tanrı’nın iyilikseverliği ile açıklanan, canlıların çevreye uyumunu, doğal seçmeye bağlamakla kalmıyor; hepsinden kötüsü, evrimciler insanın daha aşağı hayvan soylarından türediğini savunuyorlardı. Tanrıbilimcilerle öğrenimsiz kimseler, gerçekte kuramın bu noktasına takılıyorlardı. “Darwin insanın maymun soyundan geldiğini söylüyor!” diye bir yaygara koptu dünyada. Bir ara, kendisinin maymuna benzerliğinden dolayı böyle bir şeye inandığı söylendi( oysa benzemiyordu). Çocukken, öğretmenlerimden biri büyük bir ciddiyetle şu sözleri söylemişti bana: “Darwinci olursan acırım sana, bir kimse hem Darwinci hem Hıristiyan olamaz ” Bugün bile Tennessee’de evrim öğretisini yaymak yasalara aykırıdır, çünkü bu öğreti Tanrı Sözü’ne karşıt sayılmaktadır. Her zaman olduğu gibi tanrıbilimciler, yeni öğretinin doğuracağı sonuçları, bu öğretiyi savunanlardan daha çabuk kavradılar, ileri sürülen kanıtlara inanmakla birlikte dine bağlılıkla dirediler, önceki inançlarını ellerinden geldiğince korumaya çabaladılar.Özellikle 19. yy’da yeni öğreti, savunucularının düşüncesizliğinden dolayı büyük bir hız gösterdi, bu yüzden, daha ağır bir değişikliğe alışılmadan arkadan öbürü bastırdı.Bir yeniliğin bütün sonuçları bir arada ileri sürülürse, alışkanlıkların tepkisi öyle büyük olur ki bu tepkiyle yeniliğin bütünü birden terslenir; oysa her on ya da yirmi yılda bir atılacak yeni adımlarla, gelişme yolu boyunca büyük bir direnmeyle karşılaştırılmadan, alışkanlıklar yavaş yavaş uyutabilirdi. 19. yy’ın büyük adamları gerekliği sugötürmez bir devrimi başarıya ulaştırmak istiyorlardı ama kafaları ya da politikaları yönünden devrimci görünmüyorlardı Yenilikçilerin bu yolda davranışları 19. yy’ın önemli bir gelişme çağı olmasına yardım etti. Tanrıbilimciler yine de neyin olup bittiğini halktan daha iyi biliyorlardı. İnsanların ruhlarının ölümsüz olduğunu, maymunlarda ise böyle bir özelliğin bulunmadığını;İsa’nın maymunları değil insanları kurtarmak için öldüğünü; insanlarda tanrıca bir iyiyi kötüyü ayırt etme duygusu varken, maymunların yalnızca içgüdülerle hareket ettiklerini söylemeye başladılar.İnsanlar kavranamayacak ölçüde uzun süreli bir değişme sonunda maymundan türedilerse, tanrıbilimce önemli olan bu özellikleri ne zaman kazandılar ansızın? 1860'ta, Türlerin Kökeni ’nin yayımlanmasından bir yıl sonra, Bishop Wilberforce Darwinciliğe karşı gürleyerek bayrak açtı: “Bu doğal seçme ilkesi bütünüyle Tanrı Sözü’ne aykırıdır” Ama bütün parlak sözler bir işe yaramadı, Darwin’i başarıyla savunan Huxley bu sözleri herkesin anlayabileceği biçimde çürüttü. Artık kilisenin kızgınlığına kimse aldırmıyşordu., Chichester başpapazı bir ünversite vaazında: “İlk anne-babamızın yaratılış tarihini, anlamındaki bütün açıklığa karşın kabul etmeyip, yerine şu modern evrim düşünü koymak isteyenler isnoğlunun kurtuluşu konusundaki bütün düşünceleri çökertmlektedirler diyerek Oxford’u uyarmaya çalıştı; öte yandan Kutsal Kitap’ın öğretisine bağlı olmamakla birlikte dinsel görüşü destekleyen Carlyle, Darwin için “kirli bir dinin peygamberi” dedi, ama bunların hepsi etkisiz kaldı, hayvan-bitki türlerinin evrimi kısa zamanda biyoloji bilginlerinin de benimsedikleri bir öğreti oldu. Bilim çevreleri dışındaki laik Hıristiyanların tutumuna, Gladstone’un davranışı iyi bir örnektir. Bu özgür önder bütün çabalarına karşın, çağının özgür bir çağ olmasını önleyemedi.1864'te tanrısal adalete inanmadıklarından dolayı cezalandırılmaları istenen iki din adamıyla ilgili karar, Kral’ın Danışma Kurulu’nun yargıçları tarafından bozulunca, Gladstone öfkelenerek, böyle olursa “Hıristiyanlığa inanmak ya da inanmamak konusunda büyük bir umursamazlık”çıkar ortaya demişti. Darwin’in kuramı ilk basıldığında, yöneticiliğe alışmış bir kimsenin halden anlarlığıyla: “ ... evrim diye adlandırılan gerçek ile, Tanrı’nın yaratma işine son verilmiş; dünyayı değişmez yasalar uyarınca yönetmekten uzaklaştırılmıştır” demişti. Ama Darwin’e özel bir kızgınlığı yoktu. Yavaş yavaş tutumunu değiştirdi, 1877'de Darwin’le görüşmeye bile gitti, bütün görüşme sırasında da durmadan Bulgar zulmünden söz etti Ayrıldığında Darwin büyük bir saflıkla : “ Böyle büyük bir adamın beni görmeye gelmesi ne onur!” diyordu. Gladstone’da Darwin’le ilgili izlenim kalıp kalmadığı konusunda ise tarih bir şey söylemiyor. Günümüzde din, evrim öğretisine göre kendisine çekidüzen vermiş, yeni yeni düşünceler bile sürmüştür ortaya. “Çağlar içinden akıp gelen, büyüyen bir amaç vardır.” Evrim de Tanrı’nın kafasındaki bir düşüncenin çağlar boyunca açılmasıdır. Bütün bunlardan, Hugh Miller’i uzun uzun uğraştıran, hayvanların, birbirlerine korkunç boynuzlarla, can alıcı iğnelerle işkence ettikleri o çağlarda her şeye yeterli tanrının elini kolunu bağlayıp daha da çetin işkence yollarıyla gitgide daha artan zorbalığıyla, eninde sonunda insanoğlunun ortaya çıkmasını beklediği anlaşılıyordu. Büyük Yaratıcı, neden böyle birtakım işlemlere başvurdu da doğrudan doğruya gerçekleştirmedi isteğini, bunu söylemiyorlar modern tanrıbilimciler. Bu konudaki şüphelerimizi giderecek çok şey de söylemiyorlar. Alfabeyi öğrendikten sonra, elde ettiği şeyin bunca emeğe değmediğini düşünen bir çocuk gibi duyuyoruz kendimizi ister istemez. Ama bu bir beeni sorunudur ne de olsa. Evrim üzerine kurulmuş herhangi bir tanribilim ögretisine yöneltilebilecek daha agir bir itiraz vardir. Bin sekiz yüz altmiş, yetmiş siralarinda, evrimin geçen moda oldugu siralarda, gelişim, dünyanin bir yasasi sayiliyordu. Her yil daha zengin olmuyor muyduk, azalan vergilere karşin bütçemiz gitgide kabarmiyor muydu? Bizim kurdugumuz düzen dünyaya parmak isirtan bir düzen, parlamentomuz bütün yabanci aydinlarin öykündügü bir örnek degil miydi? Gelişimin hep böyle sürüp gideceginden şüphe den var miydi? Böyle bir dünyada evrim, günlük yaşamin bir genellemesinden başka bir şey degildi sanki. Ama zaman bile daha düşünceli olanlar, öbür yani görebiliyordu. Gelişim saglayan yasalar çöküşü de hazirlar. Bir gün Güneş soguyacak, yeryüzünde yaşam sona erecektir. Bütün bu hayvanlar, bitkiler tarihi, çok sicak çaglarla çok soguk çaglar arasinda bir geçiş dönemi olacaktir. Evrensel gelişim yasasi olmayacak, yalniz enerji dagilimi yüzünden dünyada hafifçe aşagiya egimli, yukari aşagi bir salinma görüleceketir. Bugünkü bilimin çok olagan saydigi, bizim umutlari kirilmiş kuşagimizin da kolayca inanacagi bir sondur bu. Şimdiki bilgimizle kavrayabildigimiz ölçüde evrimden, iyimser sonuçlara baglayabilecegimiz bir felsefe çikarilamaz. (B. Russel, Din ile Bilim s: 44-53) “1953'te, AmerikalıJ ames Watson ve İngiliz Francis Crick tarafından DNA’nın ikili sarmal yapısına, ardından, 60'lı yıllarda, genetik kodlama mekanizmasına ilişkin olağanüstü keşiflerden sonra, moleküler biyoloji yerinde saymıştı. Vaatlerini tutar gibi görünmüyordu. Öyle ki bakterilerin genomu (genetik programın bütünü) üzerindeki çalışmalardan hayvana ve a fortiori insana gidecek olan yol, geçit vermez görünüyordu. Bakteri genomonon işlevi hakkında çok şey bilinyordu; ama gelişmiş hayvanların DNA’sı ile çalışılmaya geçildiğinde bir bilmece silsilesiyle karşılaşıylıyordu. Genetiğin pratik uygulamalarının belirsiz bir geleceğe itelenmiş olmasından kaygı duyulabilirdi. Derken 70'lı yıllarda, Amerikalı araştırmacılardan oluşan küçük bir ekipten, hayvan ya da insan geninin bir bakteri aracılığıyla yeniden üretimine olanak sağlayan bir bilim kurgu tekniği çıkageldi. Bir geni ya da insan genomunun bir kısmını parçalara ayırıp sonra da bunu bir bakterini içine yerleştirmek mümkün oluyordu. Bakteri, birkaç saatte, içine yerleştirilmiş genin kopyasıyla birlikte, milyarlarca örnek halinde çoğalıyordu (bu işlem, genlerin klonajı diye adlandırılır). Ve bu milyarlarca bakteriden yola çıkarak, bir okadar sayıdaki gen saf halre eldeediliyordu. Araştirmacilar daha da iyisini başardilar: bir insan genini bir bakteri içinde klonlamayi başardiklari andan itibaren, o genin bakterinin içinde faaileyt göstermesini sagladilar, yani sonuçta, bakteriye, genin kodladigi proteini büyük miktarlarda üretebildiler. Aslinda, bakterideki bir genin açiga çikarilmasi çok özel koşullar gerektirir ve genellikle işlem çok hassastir. Böylece, istenen genlerin ve iyi belirlenmiş genom parçalarinin tükenmez mitarlarina ulaşilmasi, genetik araştirmasinda yepyeni ufuklar açiyordu. Ve tip alaninda dogrudan DNA üzerinde çalişilabilecegi düşüncesi dogmaya başliyordu. Bugün moleküler biyoloji diye kutsanana terim, sözü uzatmaktan başka bir terim degildir. Eger biyoloji moleküler degilse, o zaman başkaca nasil bir biyoloji olabilecegini sormak gerekir. Ama bu her zaman böyle degildi. 1940'li yillarda DNA molekülü keşfedildiginde, bazilari , başlangiçta, hiçbir işe yaramayan kimyasal bir maddenin söz konusu oldugunu düşündü! 1978'de Jean Dausset’in laboratuvari, DNA konusundaki çalişmaya henüz bütünüyle yabanciydi... Genetik etkenler (DNA’nın taşıdığı bilgiler), tıpkı otuz yıl önce Jean Dausset’nin yaptığı gibi hücreler, daha doğrusu hücre yüzeyleri incelenerek, hep dolaylı bir biçimde çözümlenirdi. Çok uzun bir süre bir antite olarak kalan genin kendisi üzerinde hiç çalışılmazdı. Yalnız şu da var: hiçbir şey, bir proteini çözümlemektendaha zor değildir. Gen, ince ve uzun bir iplikçikten başka bir şey değilken protein en sık olarak küresel bir biçimle karşımıza çıkar. Aslında, proteinin kendisi de bir iplikçiktir; ama az çok düzensiz bir küre biçimini alacak şekilde kıvrılmış ve yumaklaşmış bir iplikçik. Birbirine çok benzer yapıdaki iki alel (bir bakıma iki kardeş gen) ile kodlanmış iki proteni birbirinden ayırmak, özellikle nankör bir iş demektir. Buna karşilik, genetik dehanin en yeni araçlari yakindan bilindigi anda DNA molekülünü oluşturan kimyasal elementler zincirini okumanin da çok daha kolay oldugu ortaya çikiyordu. Çünkü DNA tipki manyetik bir bant gibi, çizgisel tarzda okunur... Proteinler üzerndeki araştirma, kazanilmiş bir alandi. Üstelik çok önemli bir alan. Birilerinin, bu alana incelemeyi sürdürmesi zorunluydu. Zaten bugün arayştirma teknikleri de daha etkin bir hale gelmişti. Proteinlerin yapi ve işlevlerini çözümlemeye olanak saglayan biyolojik araçlar, hele bir tümüyle yetkinleşsinler, yakin bir gelecekte, genetik işlemlerdeki patlamadan sonra proteinleri kullanma çalişmasindan da benzer bir patlamayla pekala karşilaşilabilirdi. Araştirmanin yollari da tipki yaşaminkiler gibi, çogu zaman gereginden fazla uzundur. DNA’ya duyulan hayranlık, onun olağanüstü bir kolaylıkla çözümlenebilmesinden kaynaklanır. Bir kez tekniklerde ustalaştınız mı, kolayca başarılı olursunuz.Her şeyin kökeni olarak görülen bu tanrısal moleküle dokununca, kendinizi sihirbaz sanırsınız. Gerçekte bu, ölü, haretesiz bir molekül, bir kayıt kütüğüdür. Protein ise tersine, olağanüstü duyarlı ve tepki veren canlı bir maddedir. Toprak ve taş için bitkiler ne ise DNA için de proteinler odur. toprağa temel atıp tuğlaları döşemek, yaşamın bahçesini ekip, bakımını yapmaktan daha kolaydır. (Daniel Cohen, Umudun Genleri, s: 25-29 )

http://www.biyologlar.com/evrim-nedir

B5 Vitamini

B5 VİTAMİNİ: Pantotenik Asit Pantotenik Asit olarak da adlandırılan B5 vitamini hem hayvansal hem de bitkisel kaynaklarda bulunabildiğinden Yunanca "heryer" anlamına gelen "pantos" sözcüğünden kökenini almıştır. Vücutta depolanmayan ve suda eriyen bir vitamindir. Yararları: Depresyonla savaşmakta olan faydasının yanı sıra mide bağırsak sisteminin normal çalışmasına yardımcı olur; kolesterol, D vitamini, kırmızı kan hücreleri ve antikorların üretimi için gereklidir. Normal büyüme ve gelişmeyi destekler. Yiyeceklerin enerjiye dönüştürülmesine yardım eder. Birçok vücut materyalinin sentezine yardımcı olur. Böbrek üstü bezinin fonksiyonunu destekler, enerji metabolizmasında gereklidir. Çeşitli böbrek üstü bezi hormonları, steroidler ve kortizonun oluşumunda hayati rol oynadığı için antistres vitamini olarak da tanımlanır. Ayrıca şunlara iyi gelir: yara iyileşmesi, stress, depresyon, alerji, alkolizm, karaciğer sirozu, kabızlık, yorgunluk, mide ülserleri, osteoartrit, romatoid artrit vs… Hangi besinlerde bulunur? Dana eti, karaciğer, balık, tavuk, yumurta, peynir, fasulye, tüm tahıllar, hububatlar, karnabahar, bezelye, avakado, patates, mısır, kuru yemişler de bolca bulunur. Eksikliği nelere yol açar? Doğrudan B5 vitamini eksikliğine bağlı insanlarda oluşan hiçbir hastalık belirtilmemiştir. Bunun sebebi her türlü besinde bolca bulunmasıdır. Ancak B5 vitamini eksikliğine bağlı bazı belirtilerin oluşabileceği kanıtlanmasa da varsayılmaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır: sinir harabiyetleri, solunum problemleri, cilt problemleri, artrit, alerji, doğumsal bozukluklar, zihinsel yorgunluk, baş ağrısı, uyku bozukluğu, kas spazmları, kramplar.

http://www.biyologlar.com/b5-vitamini

Şark Çıbanı

Dünya üzerinde coğrafi dağılım gösteren hastalıklardandır. Tatarcık aracılığı ile bulaşır. Etken :Leishmania tropica adı verilen bir protozoondur. İki farklı formu vardır. İnsanda hareketsiz formu ile hastalık yapar. Ancak vektörü olan tatacıklarda kamçı ile hareket eden formu gelişir. Epidemiyoloji :Leishmania türleri ile 3 tip hastalık oluşabilir. Bunlar iç organ tutulumları ile seyreden kala-azar, deriyi tutan şark çıbanı ve mukozaları tutan mukokutanöz hastalıktır. Vektörü tatarcık olan bir zoonozdur. Dünyada 82 ülkede görülmektedir. 350 milyon kişi hastalığın riski altındadır. DSÖ 12 milyon hastaolduğunu, her yıl bu sayıya 600 000 kişinin eklendiğini ve her yıl 75 000 kişinin bu hastalıklara bağlı öldüğünü tahmin etmektedir. Hastalık mesleklerden kaynaklanan riskler nedeniyle daha çok erkeklerin hastalığıdır. Vektör :Hastalığı bulaştıran tatarcıklar gün boyu inaktif kalırlar ve geceleri hareket ederek insanlara hastalığı bulaştırırlar. Hastalık diğer memeli konaklarda hastalık oluşturmazken insanlar ve köpekler hastalığa yakalandıklarında klinik bulgular ortaya çıkar. Yıl çıbanı, Halep çıbanı, Bağdat çıbanı, Diyarbakır çıbanı, Antep çıbanı gibi adlarla da anılan ve dünyâda belirli iklim bölgelerinde görülen bir hastalık. Akdeniz ve Ortadoğu’da sık olan Şark çıbanına yurdumuzda da Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde oldukça çok rastlanmasına rağmen Orta Anadolu’da tek tük bulunmaktadır. Hastalığın âmili “leishmania tropica” adlı bir parazittir. Doğrudan doğruya veya phlebotomus (tatarcık) denilen ara hayvanları vâsıtasıyla bulaşır. Karasineklerin de bulaştırmada rolleri olduğu kabul edilir. Milletlerarası tıp dilinde cilt leishmaniasis’i olarak bilinir. Parazit, vücûda girdikten 15 gün ilâ 16 ay sonra girdiği yerde birkaç milimetre çapında pembe bir leke meydana getirir. Gün geçtikçe daha da belirgin hâle gelen leke 5. günde sertleşir ve kabarık bir hâl alır. Zamanla rengi koyulaşır, kararır. Hastalık bu şekilde bir yıl kadar devam ettikten sonra iz bırakarak kaybolabildiği gibi bâzan da açılarak yara hâlini alabilir. Yaranın kabuğu kaldırıldığında altında birtakım çıkıntılar görülür ki, buna “çivi belirtisi” denir. Böyle durumlarda da hastalık birkaç yıl sonra iz bırakarak iyileşir. Ancak, vücut mukâvemetinin çok kırıldığı durumlarda yıllarca sürebilir. Hastalık alın, burun, çene, yanaklar, boyun ve kol gibi açık bölgelerde daha çok yerleşir. Bir defâ geçiren hayat boyu bir daha geçirmez. Tedâvisinde, yara içine emetin, atebrin şırıngaları faydalı olup, ilk defâ Hulusi Behçet tarafından uygulanmıştır. Antimon bileşikleri, Amfoterisin B, Neostibosan gibi ilâçların damar veya kas yoluyla vücûda verilmesi de oldukça faydalıdır. Antibiyotik ve Sulfonamidler yara yerine yerleşen bakteri infeksiyonlarının tedâvisinde kullanılır. Yara kabukları temizlenmeli, pansuman edilmeli ve temiz gazlı bezle kapatılmalıdır. Korunma: Korunmada en önemli husus tatarcık sinekleriyle savaşmaktır. Hastalığın çok görüldüğü yerlerde, çıbanın yüzde çıkmasını önlemek için bilhassa kız çocuklarında, çıbanlı birinin yarasından alınan sıvının vücûdun görülmeyen bir yerinde aşılanması eskiden yapılan bir âdetti. Çevre sağlığı ve tıbbî tedâvi kuruluşlarının yaygınlaşmasıyla bu uygulamalar artık yapılmamaktadır. Kaynak: saglikbilgisi.com

http://www.biyologlar.com/sark-cibani

HIV Virüsü ( Human Immunodeficiency Virus )

HIV Virüsü ( Human Immunodeficiency Virus )

HIV (İngilizce: Human Immunodeficiency Virus / İnsan Bağışıklık Yetmezlik Virüsü), AIDS'e yol açan virüs. HIV virüsü, bağışıklık sistemine zarar vererek hastalığa neden olur. Vücudu mikroplardan koruyan bağışıklık sistemi çalışmadığında, mikroplar daha kolay hastalığa neden olabilir. Kanında HIV virüsü bulunmayan kişiler HIV negatif kişilerdir. Kanında HIV virüsü bulunan kişilere "HIV pozitif" veya "HIV enfeksiyonlu" denir. Bu kişiler aynı zamanda kanında antikor bulunan anlamında sero (anti-HIV, veya bilinen ismiyle ELISA testi) pozitif kişilerdir. Ancak ilk bulaşma döneminde seronegatif kişiler aynı zamanda enfeksiyon taşıyan kişiler olabilirler. AIDS AIDS (Acquired Immune Deficiency Syndrome, Sonradan Edinilen Bağışıklık Sistemi Bozukluğu) anlamına gelir. Sonradan Edinilen ifadesi hastalığın irsi olmadığını anlamına gelmektedir. Bağışıklık Sistemi Yetersizliği ifadesi ise vücudun bağışıklık sisteminin çökmesi anlamına gelmektedir. Sendrom kelimesi ise bir başka hastalıkla bağlantısı olabilecek çeşitli hastalıklar anlamına gelmektedir. Bir HIV taşıyıcısı hastaymış gibi görünmeyebilir veya taşıyıcı kişi kendini hasta hissetmeyebilir, HIV virüsü taşıdığını bile bilmeyebilir. Çünkü, HIV taşıyıcılarında semptomların ortaya çıkmasına ve ölüme yol açan şey HIV virüsünün kendisi değil, vücudun bağışıklık sisteminin çökmesiyle tamamen savunmasız kaldığı diğer enfeksiyonlardır. Virüsün yapısı Virüs tek sarmallı RNA yı çevreleyen p24 proteinlerinden oluşan kapsit, bunun dışında küçük bir matriksi çevreleyen kılıftan oluşur. Kılıfta virüsün antijenik yapısını belirleyen glikoproteinler bulunur. HIV virüsünün üç glikoproteini vardır. Bunlar: gp160: Proteaz enzimi ile alt üniteleri olan gp120 ve gp41'e bölünerek iki ayrı glikoprotein oluşur. Bu proteinler virüsün membranında bulunurlar. gp41: HIV'in yaşamasını sağlar. gp120: HIV'in DNA'ya girmesini sağlar. LEDGF: HIV'in DNA'ya nasıl gireceğini belirler. Kronoloji İlk defa Leopoldville, Belçika Kongo'sunda yaşamış bir kişiden 1959 alınan kanda tespit edildi. O tarihten beri dolapta saklanan kanın, 1998'de geliştirilen HIV testi ile hastalığı taşıdığı onaylandı. Dünyayı dolaşmış, 1961'de Batı Afrika'da uzun yolculuk yapmis Norveçli bir gemici bağışıklık yetersizligi ile 1966 öldü. Karısı ve kızı da ertesi yıl aynı sebeple öldü. Danimarkalı bir cerrah olan Dr. Grethe Rath, Zaire'de bir seri enfeksiyon ve ender görülen Pneumocystis carinii pnömonisi ile öldü. 1979-1981 arası, normalde çok ender görülen, 12 Kaposi Sarkomu'dan vakası tespit edildi. 1981'de Kaliforniya Üniversitesi'nde Pneumocystis carinii tanısı tedavi edilen bir eşcinsel hastada CD4 T hücrelerinin (yardımcı T hücreleri) eksikliği tespit edildi. 1982'de CDC hastalığa AIDS ismini verdi. 1983'te daha sonra HIV ismi verilecek olan retrovirüsten kaynakladığı bulundu. 1984'te HIV için ELISA testi geliştirildi. Bulaşma yolları ve önlemler HIV virüsü bulaşabilmesi için, virüsün dış ortam koşullarında bozulmayacağı kadar kısa bir süre içinde bir kişiden diğerine nakledilmesi gerekir. Bu da virüsün diğer vücut sıvılarının içinde bir kişiden diğerine iletilmesi ile gerçekleşebilir. HIV virüsü cinsel ilişki, direk kan teması, organ nakilleri ve anneden bebeğine olmak üzere dört yolla bulaşır. Cinsel ilişki HIV vücuda HIV virüsü taşıyan birisinin kanı, spermi, vajinal akıntıları veya diğer vücut sıvıları transferi yoluyla bulaşır. Bu durum; vajinal, anal veya oral seks sırasında gerçekleşebildiği transferi ile de bulaşıcılık olacağı anlamına gelir (parenteral yol). Lateksten yapılmış bir prezervatif kullanarak HIV virüsünden korunulabilir. Doğum kontrol hapları ve lateks olmayan prezervatifler, HIV virüsünden koruma sağlayamaz. HIV virüsü hem bir erkekten hem de bir kadından bulaşabilir. Herhangi bir cinsel hastalık, HIV virüsünün bulaşma ihtimalini daha yükseltir. HIV virüsünün iki tipi mevcuttur. Tip II de kadından erkeğe bulaşma ihtimali, Tip I de ise erkekden kadına bulaşma ihtimali daha yüksektir. Afrikada 2 nci tip Avrupa ve Amerika'da ise 1 nci tip daha sık görülür. Damardan uyuşturucu madde kullanımı HIV virüsü taşıyan birisiyle kontamine bir iğne paylaşılırsa, virüs bulaşabilir. (Bu intravenöz (damardan) uyuşturucu bağımlıları arasında HIV'in en önemli bulaşma yoludur.) Dövme ve vücuda piercing yaptırma işlemlerinde kullanılan iğneler, kontamine ise HIV bulaşabilir... Organ, kan ve kan ürünleri nakli Gerekli araştırma testleri yapılmamış organ, kan ve kan ürünleri nakli yoluyla da HIV virüsü bulaşabilir. Bu durumun engellenmesi için her türlü organ, doku, kan ve kan ürünleri nakli öncesi nakle engel hastalıklar yönünden alınan materyaller kabul eden merkezler tarafından dikkatle kontrol edilir. Araştırma testlerinin pencere döneminde bulunan hastalarda yalancı negatif sonuç vermesi halinde, bulaşma gerçekleşebilir. HIV testleri HIV vücuda girdiğinden itibaren, vücutta bununla savaşmak için özel antikorlar oluşur. Kandaki bu antikorların ELISA testi (indirekt tanı methodu) veya direkt virüsün proteinlerini tespit eden PCR testi (Direkt Tanı Metodu) gibi tarama yöntemleriyle saptanma çalışmalarıdır. Anti-HIV antikorların ELISA yöntemiyle ölçülebilecek düzeye ulaşması için en az 3 aylık bir süreye (pencere dönemi) ihtiyaç vardır. Bu nedenle test, bulaşma olduktan 3 ay sonra yapılmalıdır. PCR yönteminde ise bu süre 3 haftaya kadar düşmüştür. Anti-HIV testinin pozitif olması, kanda HIV virüsüne karşı antikorların olduğunu gösterir. Ancak anti-HIV testinin yalancı pozitif çıkma ihtimali de vardır. Bu nedenle, kişinin HIV pozitif olduğunun söylenebilmesi için, Western blot testi denen doğrulama testinin de yapılıp sonucunun pozitif olması gerekmektedir. Anti-HIV testi, üniversite hastanelerinin mikrobiyoloji laboratuvarlarında, sigorta ve devlet hastanelerinin laboratuvarlarında ve özel laboratuvarlarda yaptırabilir. Son zamanlarda HIV virüsünün kandaki varlığının direkt kantlanması PCR (polymerase chain reaction = polimeraz zincir reaksiyonu) yöntemi ile de yapılabilmektedir. Pencere dönemi Pencere dönemi ile ilgili belirsizlikleri gidermek için bazı açıklamalar yapılmalıdır; zira "Üç Ay" ifadesi, HIV virüsüne maruz kalmış her bünyenin 'üçüncü ayda' antikor üreteceği gibi yaygın bir yanılgıya yol açmaktadır. Halbuki pencere döneminin kişiden kişiye değişiklik gösterdiğini vurgulamak gerekir. "Üç Aylık" süre, uluslararası sağlık kuruluşlarının tüm bünyesel farklılıkları da kapsayacak şekilde belirlediği 'maksimum' süredir. Yani bu, HIV ile enfekte olmuş yüz kişiden varsayalım ki %45'inin, 35. günde; %25'inin 50. günde; %15'inin 65. günde; %10'unun 75. günde; %5'inin de 90. günde yeterli antikor seviyesine ulaşacağı anlamına gelir (Oranlar tamamen kurgusaldır). O halde belirlenmiş olan "üç ay" sınırı, 'en geç antikor üreten bünyeyi' de hesaba katarak düşünülmüş 'maksimum' sınırdır. CDC (Center of Disease Control -USA) gibi bazı büyük sağlık örgütleri, testin altıncı ayda tekrarlanması gerektiğini savunmaktadır. Antikor oluşturma (serokonversiyon) süreci üç ayı geçen çok nadir bazı vakalar rapor edilmişse de bunlar o kadar nadirdir ki, tıp makalelerine konu olur. Birçok sağlık örgütü eğer çok kesin bir risk yoksa, 'altıncı ay' testini gereksiz bulmakta ve CDC'yi tutucu olmakla eleştirmektedir. Bazı kuruluşların 'pencere dönemi' ile ilgili olarak verdikleri süreler, "Üçüncü Ay"ın maksimum sınır olarak düşünülmesi gerektiğini kanıtlamaktadır: New York Sağlık Müdürlüğü’nün hazırladığı broşüre göre "New York’ta kullanılan HIV antikor testlerinde, enfekte olmuş insanların neredeyse tümü bir ayda pozitif çıkmaktadır. Hatta bunların çoğunluğu, daha bile kısa surede pozitif sonuc vermektedir." Kaliforniya AIDS Merkezi'nin 1998'de yayınladığı rehber %96'dan daha fazla sayıda insanın, 2 ile 12 hafta arasında pozitif sonucu eline alacağını söylüyor. Çok nadir bazı durumlarda, bunun altı aya uzayabileceği belirtiliyor. AIDS Sağlık Projesi (ABD) danışmanları, ortalama süreyi 25 gün olarak veriyorlar. AIDS Update 98 adlı broşür, "Çoğu örnekte, HIV antikorları 6 ile 8. haftada görünür hale gelirler" demektedir. Bu konuda son derece zengin bir arşivi olan HIVinsite web sitesi, süreyi 6-12 hafta olarak belirliyor. Amerikan Seattle & King County Kamu Sağlığı Sitesi, şöyle diyor: “Çoğu insan, saptanabilir antikor düzeyine 4-6 hafta içinde gelir. Bazı insanların daha uzun sürebilir; ama neredeyse %99'u üç ay içinde antikor üretmiş olur. Üç ayı gecen serokonversiyon olayları çok çok nadirdir.” AIDS servislerinde ve laboratuvarlarında calışan doktor ve virologlarin (Dr. Sindy Paul, Evan M Cadoff, Eugene Martin) yazdığı, "Rapid Diagnostic Testing for HIV – Clinical Implications" (Business Briefing: Clinical Virology & Infectious Disease, 2004) adli makalede, pencere dönemi 30-60 gün olarak veriliyor. San Fransisko AIDS Derneği, şöyle demektedir: "Üç aylık pencere dönemi, insanların tümü için normal süredir. Bu insanların çoğu, üç ile dört hafta içinde saptanabilir düzeyde antikor üretir. çok, çok nadir durumlarda, bir insanin antikor üretmesi altı ayı bulabilir." Kızılay, antikorların tespit edilme suresini 2-6 hafta olarak veriyor. Kızılhac, antikorlarin tespit edilme süresini en geç 70 gün olarak veriyor. Amerikan Kamu Sağlığı Kurumu'nun Test Kılavuzunda, 1985-90 yılları arasında kullanılan antikor testinin pencere döneminin ortalama 45 gün olduğu söyleniyor. Fakat günümüzdeki testlerin, bunu 20 gün daha düşürerek, 25 güne indirdiği belirtiliyor. BERNARD WEBER, EL HADJI MBARGANE FALL; ANNEMARIE BERGER ve HANS WILHELM DOERR'in birlikte yazdıkları makalede, pencere dönemi ortalama 10.2 ile 27.4 güne kadardır şeklinde belirtiliyor. Tedavi HIV/AIDS'in tedavisinde olumlu gelişmeler vardır. Günümüze kadar bulunan ilaçlardan farklı etki mekanizmalarında olanların ikisinin ya da üçünün birlikte kullanımıyla HIV pozitif kişilerin kaliteli ve uzun bir yaşam sürebilmeleri sağlanmaktadır. Tedavi doktor kontrolünde ve kesintisiz olarak yaşam boyu sürdürülmelidir. Bu ilaçlar çok pahalıdır. Ancak, şu anda Türkiye'de saptanmış Aids hasta sayısının az olması da önemli faktör olmalı ki; Bağkur, SSK, Emekli sandığı, Yeşil Kart gibi Sigortalar aylık masrafın 1000-1500 USD olduğu ilaç maliyetlerini karşılamaktadır. Aids şüphesi olanlar derhal ELISA testi yapmalıdırlar ki uzun süreli hayat sürme imkânını yakalayabilsinler, her hastalıkta olduğu gibi bu hastalıkta da erken tanının faydası çok büyüktür. HIV virüsünü kapmak her şeyin sonu değildir, isteyen hastalar Aids Savaş Derneğinden psikolojik destek de alabilirler. Korunma Spermdeki ve vajina salgısındaki HIV, dış ortamda birkaç saatte, kuru ortamda ise yarım saatte ölür. HIV kurumuş kanda da kısa zamanda ölür. Hastanın ya da seropozitif kan, sperm veya vajina salgısının bulaştığı eşyadaki HIV'in öldürülmesi: Eşyayı birkaç dakika kaynatarak ya da 60 C°'de 30 dakika ısıtarak virus öldürülür.Sulandırılmış çamaşır suyu temas ettiği HIV'i 10 dakika içinde öldürür. Sodyumhipoklorid, çamaşır suyunda bulunan etkili maddedir, içinde klor vardır. Çamaşır suyu şişesinin üzerindeki tarifeye göre (genellikle 10 kez) sulandırılarak kullanılır. Sulandırılan çamaşır suyunda klor kokusu bulunmalıdır. Çamaşır suyu kullanılacağı zaman sulandırılmalıdır, durmakla bozulur. Çamaşır suyu madensel eşyaya zarar verir. Ultraviyole ile ışınlama (mavi ışık) HIV'in yok edilmesi için önerilmeyen bir yöntemdir. Ultraviyole ışını doğrudan temas ettiği yüzeydeki mikropları öldürür. Cismin altında kalan mikropları öldürmez. Deri HIV'den nasıl arındırılır? Su ve sabunla iyice yıkama ile (en az 15 saniye) bütün mikroplar gibi HIV de deriden uzaklaştırılabilir. Yıkandıktan sonra derinin alkol ile temizlenmesi uygun olabilir. Yaralanma durumunda yara yeri, önce sabun ve su ile iyice yıkanmalı, ardından tentürdiyot veya betadin gibi bir antiseptik ile temizlenmelidir. Ortaya Çıkışı AIDS hastalığının Afrika’da maymunlardan insanlara geçtiği düşünülüyor. Bu virüsün orta Afrika’da şempanze avlayan insanlara bu esnada aldıkları yaralar vasıtasıyla veya sonrasında şempanze etiyle temas ettiklerinde geçmiş olabileceği iddia edilmekte.

http://www.biyologlar.com/hiv-virusu-human-immunodeficiency-virus-

HIV testleri

HIV vücuda girdiğinden itibaren, vücutta bununla savaşmak için özel antikorlar oluşur. Kandaki bu antikorların ELISA testi (indirekt tanı methodu) veya direkt virüsün proteinlerini tespit eden PCR testi (Direkt Tanı Metodu) gibi tarama yöntemleriyle saptanma çalışmalarıdır. Anti-HIV antikorların ELISA yöntemiyle ölçülebilecek düzeye ulaşması için en az 3 aylık bir süreye (pencere dönemi) ihtiyaç vardır. Bu nedenle test, bulaşma olduktan 3 ay sonra yapılmalıdır. PCR yönteminde ise bu süre 3 haftaya kadar düşmüştür. Anti-HIV testinin pozitif olması, kanda HIV virüsüne karşı antikorların olduğunu gösterir. Ancak anti-HIV testinin yalancı pozitif çıkma ihtimali de vardır. Bu nedenle, kişinin HIV pozitif olduğunun söylenebilmesi için, Western blot testi denen doğrulama testinin de yapılıp sonucunun pozitif olması gerekmektedir. Anti-HIV testi, üniversite hastanelerinin mikrobiyoloji laboratuvarlarında, sigorta ve devlet hastanelerinin laboratuvarlarında ve özel laboratuvarlarda yaptırabilir. Son zamanlarda HIV virüsünün kandaki varlığının direkt kantlanması PCR (polymerase chain reaction = polimeraz zincir reaksiyonu) yöntemi ile de yapılabilmektedir.

http://www.biyologlar.com/hiv-testleri

Evrimin Ana Hatları

Evrim konusu evrim derslerinde ayrıntılı olarak incelenecektir. Burada önemli olan evrim-sınıflandırma ilişkileridir. Evrimin hangi konuları sistematik için mutlaka ge­reklidir. Önemli olan bunları ayıklamaktır. Günümüzde gördüğümüz tüm organizmaların historik geçmişi incelendiğinde ve gidilebildiği kadar eskiye gidildiğinde giderek en basit organizmalara yaklaşıldığı görülmektedir Evrim süreci olarak bilinen bu kavram kısaca “yaşam formlarının basitten gelişmişe dönüşümü” olarak betimlenebilir Ya da yükseğe gelişme de denilebilir. Evrim hem genetik hem de biyolojik nedenleri bünyesinde barındırır. Genetik olanlar türün varyasyonu ile ilgilidir. Aynı türün bireyleri arasında benzerlikler olduğu gibi, bunları birbirinden ayıran değişiklikler de görülmektedir. Bu değişikliklerin bazıları sadece o birey için geçerlidir. Onun ölümü ile de önemi kalmaz Bu tip değişikliklere modifikasyon denir. Oysa bazı değişiklikler dölden döle devam eder Bu tip kalıtsal olan değişikliklere de varyasyon denir. Böyle bir değişiklik için kalıtsal yapının değiş­mesi gerekir. Bu da ya kromozomun yapısında ve sayısında meydana gelen değişikliklerle, -ki buna mutasyon denir-, ya da genlerin yemden kombinasyonu ile (rekombinasyon), ya da crossing-over, konjugasyon, transdüksiyon ve transformasyon gibi olaylarla olur. Evrimin ham maddesi olan seleksiyon populasyon içinde kendine en uygun varyantların dışında kalanların ayıklanmasını yapar. Darwin bunu doğal seçme ile açıklamıştır. Ona göre populasyonların ayakta kalması, varolmak için sava­şım ile olasıdır. Bunun da yolu en iyi uyum yapmaktan geçer. Buradan hemen şu so­nucu çıkarmamak gerekir. Yaşam savaşını kazanan güçlüdür sözcüğü ile kuvvetli eş anlamlı değildir. Güç kuşkusuz üstün olmak için gereklidir, ama her zaman her yerde değil. Kendisi için çok önemli bir düşmanın (avcının) yaklaştığını algılayabilmek ve ona göre önlemini alabilmek, avcı ile karşı karşıya kalarak onunla savaşmaktan daha önemli bir güçtür Bunun gibi çevreye iyi uyum yapmış olmak ta aynı anlama gelir. Dünyada aktüel canlıların hiçbirinin bir işe yaramadığı, bu ne için var diyebilecek bir durum yoktur. Her canlı doğa tarafından seçilmiştir ve orada hem kendisi, hem de diğer canlılar için vardır, bugün önemi bilinmese bile bir gün o da anlaşılacaktır. Bunun için pis diye örneğin bir karasinek populasyonunu bile ortadan kaldırmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Nesli korunacak canlılarda güzel çirkin aranmamalıdır. Çünkü hepsi doğanın çocuklarıdır ve hiçbir ebeveyn çocuklarında sevgi ayırımı yapmaz. Evrim basamakları, kalıtsal variyabilite ile doğal seçilimin karşılıklı etkileşimi­nin sonunda ortaya çıkar. Ancak bu süreç hiçbir şekilde lineer (doğrusal) olarak devam etmez. Uygun varyantların çıkması durumunda gerekli bir düzenleme yapılır ve ondan sonra süreç kaldığı yerden belki de başka bir yöne kayarak devam eder. Yönlendiril­miş seçme dediğimiz bu olayda özel bir çevreye sürekli olarak uyum yapılması söz konusudur. Bu olay da çoğu kez çevre koşullarında ya da çevrenin değiştirilmesinde önemli bir değişikliğin ortaya çıkması ile gerçekleşir Kurak olmayan bir çevre kuraklaşırsa, burada az su kullanan canlıların yaşama devam edebilecekleri gerçeği ortadadır. Bazı canlılarda böylesi beklenmeyen durum değişikliklerine karşı, önceden kalıtsal olarak yetenekler vardır. Ancak böyle koşullar ortaya çıkmadığı sürece, bu özelliğin kullanılmasına da gerek kalmaz. Bundan şu sonucu çıkarmak gerek: Yönlendirilmiş doğal seçmeye orthogenez denir. Buna en güzel örnek atın evriminde görülür. Atın vücudu küçük ve yere 3 parmakla basarken, evrim vücudun büyümesi, parmak sayısının da azalması (tek, 3. ncü parmak) şeklinde yönlendirilmiş­tir. Örnekleri çoğaltmak olasıdır. Total olarak ele aldığımızda evrim süreci, yönlendirilmiş seçim güçlerince kontrol edilir ama evrim süreci seçimi yönlendirmez. Bu, sonunda çevreye adaptasyonu getirir Bunun anlamı, canlının ekolojik faktörlerin tümüne uyumudur Oysa bu koşullar sürekli değildir Gece-gündüz, mevsimler arasındaki farklar, aynı ortamda yaşayan diğer canlılar ve diğer etkenler bu değişime neden olurlar. Biyotop dediğimiz bu yaşam alanını paylaşan canlılar oradaki aynı koşullara öylesine adapte olurlar ki aralarında uyumsal benzerlikler ortaya çıkar. Bu benzerlikler öylesine fazlalaşır ki sanki iki farklı tür akrabaymış gibi görünür ve doğal sınıflandırmada sorun yaratır (konvergensi hatırlayınız). Morfolojik açıdan ele aldığımızda gelişmişliği, hücrenin tek hücreli halinden çok hücreliliğe geçişinde meydana gelen değişiklikler ve bunun sonucu hücrenin ve kısımlarının entegrasyonunun sürekli bir şekilde artması şeklinde yorumlayabiliriz. Organizma ne kadar daha fazla komplike olursa, onu meydana getiren parçaların onunla bütünleşmesi de o denli daha fazla olur. O halde sınıflandırma yaparken gelişmişliğin ölçütü olarak organizmayı meydana getiren parçaların onunla bütünleşmesini baz alabiliriz. Biyolojik açıdan gelişmişlik tüm organizmanın total yeteneklerinin yükselmesi olarak kabul edilir Bu da organizmanın sinir sisteminin, duyu organlarının hareket organlarının metabolizmasının vb. birçok sisteminin giderek gelişmesi anlamını verir. Bunun için yapı elementlerinin yapısal değişiklik geçirmesi gerekir. Bu da onlara yeni yetenekler kazandırır. Eklembacaklıların baş oluşumunu buna güzel bir örnek olarak verebiliriz. Bunlarda baş önceleri basit ve birbirine benzer, ancak daha sonra gelen gövdeninkilerden farklı olan segmentlerden oluşmuştur (Bu konuya daha sonra değinilecektir). Bu segmentlerin en öndekilerinin bir fonksiyon ünitesi olarak birleşmesi, her hangi bir yetenek artışına ya da üstünlüğüne neden olmaz. Bunun için her birinin ayrı ayrı segment olarak ele alınması, bu olay ne kadar fazla olursa bu da o eklembacaklının daha çok gelişmiş olmasına bağlanabilir Bir hayvan türünün filogenezini ele aldığımızda, dünya üzerinde görülmeye başladığından bu güne kadar geçirdiği evrimin hızının, başka türlere benzemediği görülür. Bu nedenle her hayvan türünün evrim hızı farklıdır. Çoğu hayvan dünyaya gelmiş ve bu gün için yok olmuştur. Ancak bazılarının çok eskilerden beri dünyada var oldukları görülmektedir. Örneğin akrep ve toprak solucanı silur devrinden beri (yakla­şık 400 milyon yıl) varlıklarını sürdürmektedirler. Bunun anlamı bu hayvanlarda evrim hızı yavaştır. Çeşitli kaynaklar farklı farklı rakamlar vermekle birlikte kainatın oluşumunun 10 milyar yıl olduğu çok taraftar bulmaktadır. Güneş sistemi, ay ve diğer planetler için biçilen yaş 4,6 milyar yıl. İlk prokaryotların dünyada 3,2 milyar yıldan beri görülmeye başladığı kabul edilir. Eukaryotların ortaya çıkması için oldukça uzun bir zaman geçmiştir ve ilk eukaryotlara da 1,7 milyar yıl öncesinden beri rastlanılmaktadır. ilk çok hücreli algler 800-700 milyon yıl, ilk çok hücreli omurgasız hayvan 650-600 milyon yıldan beri dünyamızı şereflendirmişlerdir. ilk organizasyon basamağı için oldukça uzun bir süre daha geçmiştir. Tüm bunlar, evrim sürecinin basitten gelişmişe doğru olduğunu göstermektedir. Günümüze kadar birçok hayvanın yok olduğunun biraz önce sözünü etmiştik. Bazı araştırıcılar bu gün için bilinen yaklaşık 2 milyon türe karşılık dünyadan 100 milyon hayvan türünün gelip geçtiğini savunurlar. Bu sayıyı bir milyar yıl içine bölüştür­düğümüzde bir milyon yıl için sayının çok fazla olmadığı görülür. Çeşitli jeolojik zamanlarda ortaya çıkıp yok olmuş birçok hayvan fosili bilinmesine karşın belki de daha çoğunun bilinmediği ya da fosilinin bulunamadığı ya da olmadığı fikri de azım- sanmamalıdır. Yukarıda sözü edilen evrim hızı yavaş formlara karşı evrim hızı yüksek olan lurmların daha fazla sayıda olmaları beklenir. Bunlar günümüzde de söylendiği gibi hızlı yaşadı, çabuk öldü düşüncesine uyabilecekleri gibi belki de uzun yıllar dünyamızda konuk olarak kalabilmişlerdir.

http://www.biyologlar.com/evrimin-ana-hatlari

Uluslararası Müzeler Konseyi(Icom)

Konsey1946 yılında Paris’te farklı müzelerden uzmanlar tarafından kuruldu ve başkanlığa Chauncey  Hamlin  getirildi.  Hemen  ertesi  yıl  ise  Meksika’da  ilk  genel  kurullarının gerçekleştirdiler. 1965 yılına kadar geçen süreçte büyümeye başlayan konsey bu süreçte yedi konferans gerçekleştirdi. Bu konferanslarında ele alınan üç temel madde; müzelerin eğitici rolleri, sergiler ve kültürel maddelerin uluslararası dolaşımı ile bu maddelerinkorunmasıydı. Konsey70li yıllarında sonlarında gelişmekte olan ülkelerde de faaliyet göstermeye başladı. 1977 yılında Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde müzeciliğin gelişmesine yardım etme ve müze uzmanları yetiştirme kararı alındı. Bu yıldan 1986 yılına kadar geçen süreçte konsey 2  temel  madde üzerinde yoğunlaştı. Bunlar; müzelerin toplumların gelişmesine olan katkıları politikasının sonuca varması ve müzecilik için mesleki ahlak kurallarının belirlenmesiydi. 90 lı yılların sonunda  kültürel  maddeleri  yasadışı  yollardan  ele  geçirilmesi  ve  kaçırılmasına  karşı çalışmalar başlatıldı. Konseyinmerkezi Paris’te olup 14 farklı ülkeden toplam 16 komite üyesinden oluşan bir heyet tarafından yönetilmektedir. Her sene genel kurul yapılırken, üç senede bir de müze uzmanlarının katılımı ile büyük bir konferans düzenlenir.Konsey birçok farklı disiplinde uzmanın bir arada çalıştığı 31 uluslararası komite ile çalışmalar yapar.Bu komiteler  ile  birlikte konseyin amacı; soyut  ve somut kültürel varlıkları korumak, müzecilik standartlarını  belirlemek,  bilimsel  bilgiyi  yaymak, kültürel  maddelerin  kaçakçılığı  ile savaşmak, diğer  birlikler  ile  işbirliği  yapmak  ve konsey üyeleri  için  geliştirici  tavsiyeler hazırlamaktır.  Ayrıca birliğe bağlı 117 ulusal komite de kendi bölgeleri ile ilgili çalışmalar yürütürler.Bu komiteler ayrıca birliğin strateji planlarını da hazırlarlar. Örneğin birliğin 2011 -2013 yılları için hazırladığı plana göre birliğin hedefleri; konsey üyeleri için üyelik değerini ve şeffaflığını arttırmak, kültürel miras ve müze uzmanlıkları geliştirmek, kültürel miras alanında birliğin  liderliğini  güçlendirmek ve  bu  stratejik  planın  hayata  geçirilmesini  sağlayacak kaynakları bulmak ve yönetmek olarak belirlenmiştir.Konsey1986 yılında müzecilik mesleği için ahlak kuralları belirlemiş ve 2004 bunlar günün şartlarına göre gözden geçirilerek düzenlenmiştir.Bu kurallar üye müzelerin uygulaması gereken minimum standartları belirlemiştir. Bunlar:1.Müzeler insanlığın kültürel ve doğal mirasını korur, yorumlarve tanıtımını yapar2.Müzeler koleksiyonları toplumun yararı ve gelişmesi için muhafaza ederler3.Müzeler birincil kanıtları bilgi elde etmek ve bilgiyi arttırmak için korur4.Müzeler doğal ve kültürel mirasın değerlendirilmesi, anlaşılması ve yönetilmesini sağlayacak imkânlar sağlarlar5.Müzeler kaynaklarından diğer kamu hizmetlerin yararlanmasıiçin imkânlar sağlarlar6.Müzeler koleksiyonlarının kökeni olan ve hizmet ettikleri toplumlar ile yakın bir işbirliği içinde olurlar7.Müzeler yasal çerçeve içinde çalışırlar8.Müzeler profesyonelce yönetilirlerBirliğin üye sayısı yaklaşık 30.000 olup birliğe üye müze sayısı 20.000 civarındadır. İngilizce, İspanyolca ve Fransızca birliğin resmi dilleri olarak kabul edilmiştir.Ayrıca 18 Mayıs her sene müzeler günü olarak kutlanmaktadır.Türkiye’de bu konseye üye olarak bir ulusal komite oluşturmuştur. Bu komitenin yönetmeliği ‘Milletler  arası  Müzeler  Konseyi  (ICOM)  Türkiye  Milli  Komitesi  Yönetmeliği’  olarak hazırlanmış ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın 26.10.1970 tarih ve 7349 sayılı yazısı uyarınca 16.11.1970 yılında bakanlar kurulu tarafından onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Burada önce çıkan maddelere baktığımızda; 4. madde müzeyi ‘Kültür eserlerini koruyan ve bu eserleri etüd, eğitim ve bedii zevki yükseltme amacıyla toplu halde teşhir eden kamu yararına çalışan, sanata, ilme, sağlığa, teknolojiye, ait koleksiyonları bulunan müesseselere müze adı verilir’ şeklinde  tanımlamıştır.  5.  madde  müzenin  kapsamını;  ‘Daimi  teşhir  bölümü  bulunan kütüp haneler ve arşiv merkezleri resmi şekilde halkın ziyaretine açık bulunan tarihi anıtlar tarihi anıtlara ait binaların kısım ve müştemilatı, tarihi, arkeolojik tabii önemi haiz mevkiler ve parklar, nebabat ve hayvanat bahçeleri, akvaryumlar ve benzeri teşekküller bu tarife girer’ şeklide açıklamıştır. 6. maddede amaçlar; (1) Türkiye müzelerini ve müzecilik mesleğini milletlerarası seviyeye yükseltmek ve temsil etmek,(2) Müzeleri ve müzecilik mesleğini korumak ve geliştirmek ve (3) Toplum hizmetine, bilgilerin yayılmasına ve milletlerarası karşılıklı  münasebetlerin  gelişmesine faydalı  olmak ‘ şeklinde belirtilmiştir. 6.  maddede belirtilen amaçların gerçekleştirilmesi için izlenecek yol ise 7. maddede; ’(1) ICOM Türkiye Milli Komitesi, Milletlerarası Müzeler Konseyi (ICOM) ve bu konseye bağlı Milli Komiteler ve ihtisas teşekkülleri ile temas ve münasebetler kurar, imkânlarına göre onlarla işbirliği yapar, (2) Türkiye’deki her çeşit müze faaliyetlerini dışarıdaki milli komitelere aksettirir ve çeşitli müze mensuplarının yabancı ülkelerdeki müzelerde yetişmeleri için imkanlar arar.  ICOM  ve ona  bağlı  milli  komiteler  arasında  mesleki  eleman  ve  teknik  malzeme  bakımlarından ihtiyaçlara uygun gelişmeyi sağlamak üzere karşılıklı tedbirler alınır. Bu alanda girişilecek her türlü işbirliği hususundaki teşebbüslerin gerçekleşmesine çalışır ve (3) Müze ve müzecilikle ilgili yayınlar yapar’ şeklinde kararlaştırılmıştır.   Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek   Kaynaklar:   Birkx, J.H. (ed).2006. Encyclopedia of Anthropology. Sage Publications. Demirsoy, A. 2000. Kalıtım ve Evrim(11.baskı). Meteksan Matbaacılık. Günergün, F. 2010. Mektebi Tıbbıyei Şahane’nin 1870’li Yılların Başındaki Doğa Tarihi Koleksiyonu. Çeviri Yazı, Osmanlı Bilimi Araştrmaları338 Xl/ 1-2: 337 -344. Gürel, A.O. 2001. Doğa Bilimleri Tarihi. İmge Kitabevi. İslamoğlu, Y. 2012. Kemaliye ‘Prof. Dr. Ali DEMİRSOY Doğa Tarihi Müzesi’. Popüler Bilim. Haziran-Temmuz sayısı, 37-40.  Keleş, V. 2003. Modern Müzecilik ve Türk Müzeciliği. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cilt 2, Sayı 1-2. Millar, D., Millar, I, Millar, J. ve Millar, D. 200. The Cambridge Dictionary of Scientists(second edition). Cambridge University Press. http://www.amnh.org/ http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/ http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/ http://www.britannica.com/ http://www.childrensmuseum.org http://www.childrensmuseums.org http://www.hands-on-international.net http://icom.museum/ http://www.istanbul.edu.tr/eng/jeoloji/muze/M.htm http://www.jeoloji.itu.edu.tr/Icerik.aspx?sid=8819 http://kemaliyemyo.erzincan.edu.tr/40 http://www.kulturvarliklari.gov.tr http://www.mnhn.fr/ http://www.mnh.si.edu/ http://www.mta.gov.tr http://www.naturkundemuseum-berlin.de http://www.nhm.ac.uk http://www.nhm-wien.ac.at http://www.stratigraphy.com http://www.tabiattarihi.ege.edu.tr http://www.wikipedia.org/  

http://www.biyologlar.com/uluslararasi-muzeler-konseyiicom

ÇEÇE SİNEĞİ (Glossinidae) ve Uyku Hastalığı

Çeçesineği Alm. Tsetsefliege (f), Fr. Mouche (f), tse-tse, İng. Tse-tse fly. Familyası: Karasinekgiller (Muscidae). Yaşadığı yerler: Afrika’nın tropikal bölgelerinde, özellikle Kongo’da akarsu kıyılarında. Özellikleri: İki kanatlıdır. Koyu renkli olup, karasinekten biraz iridir. Delici emici ağız tipine sahiptir. Duyu organları tüylüdür. Kan emerek beslenir. Birçok hastalık mikrobunun taşıyıcısıdır. Ömrü: Erginleri 60-70 gün yaşar. Çeşitleri: 21 türü bilinir. “G. palpalis” türü uyku hastalığı, “G. morsitans” türü nagana hastalığı mikrobunu taşır. Böcekler sınıfının iki kanatlılar (Diptera) takımından Çeçesineğigiller (Glassininae) alt ailesi cinslerine verilen isim. İnsandan, at, sığır gibi evcil ve yabani hayvanlardan kan emer. Yalnız Afrika’nın sıcak, rutubetli ve gölgeli bölgelerinde görülür. “Güney ve Afrika böceği” de denir. Emilen kanın pıhtılışmaması için tükürük salgılarken bir hücreli bazı hastalık amillerini aşıladığından tehlikelidir. Konmuş durumda kanatlarının birbiri üstünde katlanması tipik özelliğidir. “G. palpalis” çeşidi, insanlarda uyku hastalığına sebeb olan “Trypanosoma gambiense”yi aşılar. “G.morsitans” türü ise nagana hastalığı parazitini (T. brucei) at ve sığırlara aşılar. Her iki hastalığın da öldürücü etkisi vardır. Dişi sinekler vücutlarının içinde gelişen larvaları tek tek doğurur. Doğan kurtçukları hemen toprak altına gömerler. Gömülen larvalar birkaç saat içinde pupa’ya dönüşür. Altı hafta zarfında pupa’dan kanatlı ergin bir sinek olarak çıkar. Erginler 60-70 gün yaşar. Ömürlerinde 12 döl verir. Bugün laboratuvarlarda yarı kısırlaştırılan çeçe sineklerini normalleriyle eşleştirerek nesilleri kurutulmaya çalışılmaktadır. Yangın ve ilaçlamalar da nesillerini hayli azaltmıştır. Kaynak: Rehber Ansiklopedisi 1 santimden biraz iri sineklerdir. Koyu renk tonları, grimsi esmer ile koyu sarımsı - esmer arasında oynar. Yatay ve zayıf hortumlarından ve sırtlarından makas gibi caprazlanmış kanatlarından derhal tanınırlar. Kafaları geniş, torakstan az daha dardır. Bir çift iri petek gözleri vardır. Erkekler, dişilerden ancak cinsiyet organlarından ayırt edilirler. Çeçe sinekleri yalnız Afrika'da bulunurlar. Orta Afrika'nın geniş bir alanında insanlarla evcil ve yabani hayvanların ölümüne sebep olduklarından, «Glossinidae» ailesi bütün kitaplarda yer alır. Çeçe sinekleri'nin çok garip bir üreme usulleri vardır. Döllenen dişi, rahminin içinde gelişen ve özel bir salgıyle beslenen bir tek yumuşak, hacimli ve beyazımsı larva doğurur. Anne bunu doğurmak için, kumlu bir alanda bir bitki dibi veya devrilmiş bir ağaç altı arar. Larva doğduktan sonra beslenmeyerek derhal toprağın içine girer ve birkaç saatin içinde küçük bir fıçı biçiminde, siyahımsı bir pupa olur. Çeçe sineği altı hafta sonra pupanın içinden çıkar. Her iki eşey de kan emicidir. Çeçe sinekleri'nin birçoğu, insanların ölümüne sebep olan Afrika uyku hastalığının amilleri tripanozoma'ların ileticisidir. Ufak,fakat tehlikeli bir aile: «Glossinidae» ailesi çok ufaktır. Yirmi bir türün hepsi «Glossina» grubundandır. Bu türler üç gruptur: Adını «Glossina fusca» türünden alan «fusca» grubundan on tür vardır. Bunların, Afrika uyku hastalığını bulaştırıcı rolleri yoktur. Adını «Glossina palpalis» ten alan «palpalis» grubunda beş tür bulunur. Bu grubun üyeleri, Gambiya uyku hastalığının âmili «Trypanosoma gambiense» yi insanlara, suma hastalığına sebep olan «Trypanosoma uniforme» yi koyunlarla keçilere, «Trypanosoma vivax» ı ise sığırlarla atlara bulaştırırlar. Adını ««Glossina morsitans» tan alan «morsitans» grubunda altı tür vardır. Bu çeçe sinekleri, Rodezya uyku hastalığı'mn âmili «Trypanosoma rhodesiense'yi insanlara, öldürücü nagana hastalığının âmili «Trypanosoma brucei» yi sığırlarla atlara, suma hastalığına sebep olan «Trypanosoma caprae» yi sığırlara ve otlayan yabani hayvanlara, «Trypanosoma suis» i ise domuzlara bulaştırırlar. Kaynak: www.hayvanansiklopedisi.com Uyku hastalığı Uyku hastalığıİnsanın kanında Trypanozoma Gambiense ve Trypanozoma Rhodesiense türlerinin parazitlenmesiyle meydana gelen bir hastalık. Hastalığın yayılması ve bulaşması Tse-Tse sineği vasıtasıyla olur. Akut ve müzmin olarak ilerleyebilir. Akut halde yüksek ateş, adenit, deride kırmızı döküntüler ve geçici ödemler olur; müzmin halde ise parazit beyne yerleştiğinden meningo-ensefalit, meningo-miyelit sonucu sinir dokusunun hücre yıkımıyla şuurunun kaybolması ve ilerleyen koma ile ölüm meydana gelir. Belirtileri: Uyku hastalığı düzensiz ateş, özellikle boyun arka hattındaki lenf bezlerinde şişme, deride kırmızı döküntüler ve ağrılı lokalize ödemle karakterizedir. Titreme, başağrısı, havale geçirme gibi merkezi sinir sistemi belirtileri daha sonra gelişir ve koma ile ölüme götürür. Trypanozoma Rhodesiense ile olan hastalık diğer tipe göre daha ciddi ve öldürücü seyreder. Teşhis: Hastalığın teşhisi tripanozomların görülmesine bağlıdır. Hastalığın erken devresinde parazitler periferik kandan yapılan yaymada veya büyümüş lenf bezinden alınan sıvıda görülürler. Hastalığın ilerlemiş safhasında parazit sadece beyin omurilik sıvısında bulunur. Korunma: Uyku hastalığına karşı korunmada aşağıdaki metodlar vardır: a) Bulaşma kaynağı olan enfekte kişileri tarama muayeneleriyle ortaya çıkararak tedavi etmek. b) Trypanozoma Rhodesiense'de enfeksiyonunun tabiat nidalitesini sürdüren yabani hayvanlarla savaşmak. c) Tripanozomların vektörleri olan Tse-Tse sinekleriyle kalıcı insektisidler vasıtasıyla geniş ölçüde ve sürekli olarak savaşmak. d) İnsanlarda koruyucu olarak ilaç uygulamak (Kemoterapi). Tedavi: Gambiense tipinde erken safhada pentamidin kullanılabilir. Pentamidin 10 gün süreyle 4 mgr/kg/gün olarak adeleye zerk edilir. Rhodesiense tipindeki hastalıkta ise erken safhada Suramin damar içine tatbik edilir. Melarsoprol diğer ilaçlara göre çok toksiktir, fakat her iki tip hastalığa da bütün safhalarda etkilidir. Hastada hafif veya orta derecede sinir tutulması olduğunda bu ilaç 2-3 gün müddetle 3,6 mgr/kg/gün damar içine verilir. Bu ilacın meydana getirdiği arsenik zehirlenmesi neticesi sindirim sisteminde, böbreklerde ve sinir sisteminde çeşitli arızalar olabilir. Kaynak: Rehber Ansiklopedisi

http://www.biyologlar.com/cece-sinegi-glossinidae-ve-uyku-hastaligi


Kanser tedavisinde immün yanıtı tetikleyen yeni bir aşı!

Kanser tedavisinde immün yanıtı tetikleyen yeni bir aşı!

Gene Therapy dergisinin yeni sayısında yayımlanan bir araştırmaya göre, hücreler ve vücudun bağışıklık sistemi arasındaki iletişimden sorumlu belirli bir protein ve reseptör üreten tümörleri hedefleyen bir aşının, kanserle savaşmak için immün yanıtı başlatabileceği ileri sürüldü. Son yıllarda çok sayıda antitümör aşısı, tedavi başarısını iyileştirmek için, tümör antijenlerine karşı immün yanıta neden olmada umut vaat ediyor.Cincinnati Kanser Merkezi ve UC Kanser Enstitüsü’nden araştırmacılar, hücreler ve vücudun bağışıklık sistemi arasındaki iletişimden sorumlu belirli bir protein ve reseptör üreten tümörleri hedefleyen bir aşının, kanserle savaşta immün yanıtı başlatabileceğini ve kanser tedavisinde önemli bir gelişme sağlayabileceğini ileri sürdüler.Çalışmadan elde edilen verilerin antitümör aşılarının tümör antijenlerine karşı immün yanıtı tetikleme konusunda yeni bilgiler sunduğunu söyleyen Enstitünün Kapsamlı Akciğer Kanser Programı yöneticisi ve çalışmanın baş yazarı Prof. Dr. John Morris,“Yakın zamanda, insanlardaki İnterlökin-15 (IL-15), cilt kanserinin bir tipi olan melanomlu hastalar ve renal kanser hastalarının tedavisi için klinik çalışmalara girdi. Bu çalışmada, IL-15 ve IL-15R-alfa olarak adlandırılan IL-15’in hücre yüzey reseptörünü üretentümörleri hedefleyen bir aşılamanın etkililiğini ve tümör antijenlerine karşı immün yanıtı regüle etme ve artırma yeteneklerini inceledik. Hem IL-15 hem de reseptörü IL-15R?’nin varlığının, hücre-yüzey proteininin üretimini ve IL-15’in salınmasını artırdığını ve dolayısıyla tümör hücrelerini çoğalmaktan alı koyduğunu gösterdik” diyor.Araştırmacılar, meme (TS/A) ve prostat (TRAMP-C2) kanser hücrelerini hedeflemek için bütün bir hücre aşısı geliştirmek amacıyla, IL-15 kullandı. Sonuçlar, aşı verildikten sonra tümör hücrelerinin büyümeyi durdurduğunu ve bu faydalı etkilerin aşı hücreleri tarafından IL-15R ortaklaşa üretildiği zaman daha fazla arttığını gösterdi.IL-15 ve IL-15 Rüreten modifiye tümör hücreleriyle aşılamanın hayvan modellerinde tümör büyümesini yavaşlattığını ve sağkalımı artırdığını söyleyen Prof. Dr. Morris, şu bilgileri paylaşıyor: “Dahası, immün yanıtı kontrol eden hücreler (CD8+ T-hücreleri ve NK hücreleri) bu tümörlerde, gerçek bir immün yanıt kanıtı gösterdi. IL-15, immün yanıtı artırabilen, güçlü bir pro-inflamatuar proteindir.Bulgularımız, tümör hücrelerini IL-15 ve IL-15R üretmek için genetik olarak değiştirmenin bu tümör hücrelerinde bulunan tümör antijenlerine karşı immün yanıta neden olduğu ve immün yanıtı artırdığını ve bu antijenleri hedefleyen bir aşı olarak kullanılabileceğini göstermektedir.Ek olarak, bu IL-15 ve IL-15R üreten genetik olarak modifiye tümör hücrelerinin anti-kanser yanıtlarına neden olup olmadığını belirlemek için insanlardaki kanser klinik çalışmalarında bir aşıyı araştırmaya başlamak için gerekli kanıtı sağlamaktadır.”Kaynak: Vaccination with tumor cells expressing IL-15 and IL-15R? İnhibits murine breast and prostate cancer. J C Morris, C A Ramlogan-Steel, P Yu, B A Black, P Mannan, J P Allison, T A Waldmann, J C Steel. Gene Therapy, 2014; DOI: 10.1038/gt.2014.10Makalenin tam metnine aşağıdaki linkten ulaşılabilmektedir:http://www.nature.com/gt/journal/v21/n4/full/gt201410a.htmlAbstract A number of antitumor vaccines have recently shown promise in upregulating immune responses against tumor antigens and improving patient survival. In this study, we examine the effectiveness of vaccination using interleukin (IL)-15-expressing tumor cells and also examine their ability to upregulate immune responses to tumor antigens. We demonstrated that the coexpression of IL-15 with its receptor, IL-15Rα, increased the cell-surface expression and secretion of IL-15. We show that a gene transfer approach using recombinant adenovirus to express IL-15 and IL-15Rα in murine TRAMP-C2 prostate or TS/A breast tumors induced antitumor immune responses. From this, we developed a vaccine platform, consisting of TRAMP-C2 prostate cancer cells or TS/A breast cancer cells coexpressing IL-15 and IL-15Rα that inhibited tumor formation when mice were challenged with tumor. Inhibition of tumor growth led to improved survival when compared with animals receiving cells expressing IL-15 alone or unmodified tumor cells. Animals vaccinated with tumor cells coexpressing IL-15 and IL-15Rα showed greater tumor infiltration with CD8+ T and natural killer (NK) cells, as well as increased antitumor CD8+ T-cell responses. Vaccination with IL-15/IL-15Rα-modified TS/A breast cancer cells provided a survival advantage to mice challenged with unrelated murine TUBO breast cancer cells, indicating the potential for allogeneic IL-15/IL-15Rα-expressing vaccines.http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/kanser-tedavisinde-immun-yaniti-tetikleyen-yeni-bir-asi

Sosis Ve Kanser ilişkisi

Sosis Ve Kanser ilişkisi

Çocukluğumda sosisli sandviçe bayılırdık! Okuldan sonra sadece mikrodalgaya atılıp sandviçin arasına biraz sos koyarak hazırlanan ve hazırlaması gerçekten çok pratik ve çabuk bir yiyecektir. Ayrıca gerçekten de lezzetlidir!Tabii pikniklerde de mangalların vazgeçilmezidir. Evet, sosis bu kadar lezzetli bir üründür. Fakat madalyonun diğer yüzünü bilmek de çok önemli. Sağlık boyutunu!Amerika’’da bir gazetede yayınlanan bir makalede, kanser araştırma enstitüsünde yapılan bir araştırma da ayda 12’’den fazla sosisli sandviç tüketen çocuklarda lösemiye yakalanma riski 9 kat daha fazla olduğu bildirilmiştir. Kanserden korunma ve kanser sebeplerini araştıran aynı enstitüde ayrıca; haftada en az 1 sosisli sandviç tüketen annelerin ve anne hamile kalmadan önce sosisli sandviç tüketen babaların çocuklarında beyin tümörü oluşma riskinin iki kat arttığı bildirilmiştir.Peter ve arkadaşları; tüketilen bazı gıdalarla lösemi arasındaki bağlantıyı araştırmışlar ve 10 yaşındaki çocuklarda sosisi sıklıkla tüketen çocuklarda lösemiye yakalanma risklerinin arttığını belirlemişlerdir.Ayrıca yukarıda da belirttiğim gibi sosis tüketen hamile kadınların çocuklarında ve haftada 1 yada daha fazla sosis tüketen çocuklarda beyin tümörü riskinin iki kat arttığı belirlenmiştir.•Sosisler Kansere Nasıl Sebep Olur?Sosilerde bulunan Nitrit ve Nitrat katkıları sosis ve salam gibi işlenmiş et ürünlerinde etteki pembe rengin stabilitesini sağlamak için konulmaktadır. Ayrıca botulinum bakterisinin gelişmesini engelleyerek botulizmle savaşmaktadır. Ancak mevzuatta belirlenen limitler aşıldığında gıda ürününde ve vücuda alındığında kanserojenik bileşenlere dönüşmektedir. Pişirme işlemi boyunca nitritler, ette doğal olarak bulunan aminlerle birleşerek karsinojenik N-nitrozo bileşenleri oluştururlar. Ayrıca pişirme prosesinin yanında nitrit ve aminlerin midede de N-nitrozo bileşenlere dönüşebildiği düşünülmektedir. Bu bileşenlerin karsinojen olduğu ve ağız boşluğu, mesane, yemek borusu, yutak, mide ve beyin kanseri ile ilişkili olduğu bilinmektedir.•Bazı Yeşil Bitkilerde De Nitrit Bulunmaktadır. Peki Onlar Da Kanseri Tetikler Mi?Özellikle ıspanak, kereviz ve marul gibi pek çok yeşil yapraklı sebzede de nitrit bulunduğu bilinmektedir. Fakat buna rağmen bu bitkiler tüketildiğinde tam tersine kanser riskini ve etkilerini azaltmaktadırlar. Bu nasıl mümkün olabilmektedir? Bu durum şöyle açıklanabilir; nitritler, N-nitrozo amin formuna sadece ette doğal olarak bulunan aminlerle reaksiyona girdiğinde dönüşürler. Ayrıca sebzelerde bulunan C ve D vitaminleri N-nitrozoamin formlarının inhibisyonuna yardımcı olmaktadırlar. Sonuç olarak doğal olarak nitrit içeren sebzeler tamamen sağlıklıdır ve tüketildiklerinde kanser riskini azaltmaktadırlar.•Nitrit İçeren Başka Gıda Ürünleri De Bulunmakta Mı?Kürlenmiş bütün etler, balık, kırmızı et vb. nitrit içermektedir.•Bütün Sosisler Nitrit İçermekte Midir?Hayır. Bütün sosisler nitrit içermek. Gelişen soğutma teknolojileriyle birlikte nitrit katkı maddesinin ilavesi artık mikrobiyel gelişimi önlemek için kullanılmamaktadır. Mikrobiyel gelişim, artık farklı soğutma teknikleri ile önlenebilmektedir. Günümüzde sosiste nitrit katkısının sebebi ette tazeliğin sembolü olan pembe rengin stabilitesini sağlamak içindir. Nitrit içermeyen sosisler, lezzet olarak nitrit içeren sosislerle tamamen aynıdır. Yalnızca renkleri pembe değil, kahverengiye dönüktür rengi yüzünden tercih edilmemekte ve tüketicinin pembe renkli sosislere yönelmesine neden olmaktadır. Ancak pembe renkli albenili ve göze hoş gelen bu sosislerin aslında sağlığımızı nasıl tehlikeye attığını bilen biri artık bu sosisleri tüketmeyecektir. Çünkü artık bilinçli tüketici bilir ki nitrit içermeyen kahverengi sosisler pişirme sırasında çok daha güvenli ve sağlıklıdır.Yapmanız Gerekenler 1. Nitrit içeren sosisleri artık satın almayın. Bu özellikle küçük çocuklar ve hamile kadınlar için çok önemlidir. 2. Gittiğiniz markete özellikle nitrit içermeyen sosis varmı diye sorun -ya da kahverengi sosis olup olmadığını sorun- eğer yoksa satın almayın.Kaynakça: Kaynaklar: 1, Peters J, et al ” Processed meats and risk of childhood leukemia (California, USA)” Cancer Causes & Control 5: 195-202, 1994. 2 Sarasua S, Savitz D. ” Cured and broiled meat consumption in relation to childhood cancer: Denver, Colorado (United States),” Cancer Causes & Control 5:141-8, 1994. 3 Bunin GR, et al. “Maternal diet and risk of astrocytic glioma in children: a report from the children’s cancer group (United States and Canada),” Cancer Causes & Control 5:177-87, 1994. 4. Lijinsky W, Epstein, S. “Nitrosamines as environmental carcinogens,” Nature 225 (5227): 2112, 1970.Yazar: Buket Sağbasan http://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/sosis-ve-kanser-iliskisi

Eşeyli Üreme (Seks), Evrimi Nasıl Yönlendiriyor?

Aşırı süslü özellikler ve sadece bir cinsiyette görülen ilginç davranışlar evrim kuramına aykırı mı? Mücadeleyi kazanan veya en güzel görünüşü sergileyen erkeklerin daha fazla eşi olacağı doğru mu? Erkekler arası rekabet ve dişilerin eş tercihi nasıl evrimleşti? Eşeyli üreme de nereden çıktı? Erkek ve dişinin farklı çiftleşme stratejileri. Neden hep dişi seçiyor? Dişi aslında neyi seçiyor ve nasıl seçiyor? Ne olacak bu erkeğin hali?! Okuyacağınız makale, Jerry A. Coyne’ın “Why evolution is true?” (Evrim neden doğru?) adlı kitabının (Oxford University Press, 2009) “How sex drives evolution?” adlı bölümünün çevirisidir. Arabaşlıkları biz koyduk. Bütün görüntüsüyle, vücudunun arkasında tam bir zaferle yelpaze gibi açılan üzerinde bir sürü gözbebeği bulunan parlak mavi-yeşil kuyruğuyla erkek bir tavus kuşundan daha göz kamaştırıcı çok az hayvan vardır doğada. Darwinizmi her yönden çiğniyormuş gibi görünür, onu güzel yapan bütün özellikleri aynı zamanda hayatta kalması açısından uyumsuzdur. O uzun kuyruk uçuş sırasında aerodinamik sorunlar yaratır, tavus kuşunun uçabilmek uğruna verdiği mücadeleye tanık olanlar bunu bilir. Bu, kuşların geceleri ağaçlardaki tüneklerine çıkmalarını ve yırtıcılardan kaçmalarını zorlaştırır; özellikle de nemli bir kuyruğun sürüklenmek zorunda kaldığı muson yağmurları sırasında. Parıldayan renkler de, özellikle kısa kuyruklu ve ölü yeşilimsi bir kahverengi ile kendilerini kamufle eden dişilerle karşılaştırıldığında yırtıcıları kendisine daha fazla çeker. Ve çok fazla metabolik enerji her yıl yeniden büyümesi gereken bu kuyruğa harcanır. Darwin’i şaşırtan görüntü ve davranışlar Tavus kuşunun tüyleri sadece amaçsız görünmekle kalmaz, aynı zamanda bir engeldir. Bu nasıl bir adaptasyon olabilir? Ve bu tüylere sahip bireyler daha fazla gen aktarabiliyorsa, tahmin edileceği gibi giysi doğal seçilimle evriliyorsa, neden dişiler de aynı şekilde göz kamaştırıcı olmuyor? Darwin, 1860’da Amerikalı bir biyolog olan Asa Gray’e yazdığı bir mektubunda bu sorulardan yakınıyordu: “Gözle ilgili düşüncenin beni dondurduğu anı hatırlarım, fakat bu şikâyet halinin üstesinden geldim ve şimdi yapıya dair önemsiz şeyler beni rahatsız hissettiriyor. Tavus kuşunun kuyruğundaki bir tüyün manzarası ise her ona baktığımda beni hasta ediyor!” Tavus kuşunun kuyruğu gibi muammalar çoktur. Soyu tükenmiş İrlanda elkini ele alalım (aslında ne İrlandalı ne de elk olduğu için bir isim hatası. Bu zamana kadar tanımlanmış en büyük geyiktir ve Avrasya civarında yaşamıştır). Bu türün erkekleri sadece on bin yıl kadar önce yok olmuş ve bir uçtan diğer uca 12 fitten (1 fit yaklaşık 0,3 m, 12 fit = 3,6 m) geniş olan büyük bir çift boynuzun sahibidir! Birlikte 90 pound (1 pound yaklaşık 453,6 gram, 90 pound = 40,8 kg) ağırlığında olan bu boynuzlar önemsiz 5 pound ağırlığındaki bir kafatasının üzerinde durur. Neden olacağı gerilimi bir düşünün. Bütün gün kafanızın üstünde genç bir insanı taşıyarak yürümek gibidir. Ve tavus kuşunun kuyruğu gibi bu boynuzlar da her yıl oyuklarından yeniden doğmak zorundadır. Aşırı süslü özelliklerin yanında, sadece bir cinsiyette görülen ilginç davranışlar da vardır. Orta Amerika’nın erkek tungara kurbağaları şişirebildikleri ses keselerini her gece uzun bir serenat yapmak için kullanır. Bu şarkılar dişilerin dikkatini çeker; fakat şarkı söylemeyen dişilerdense söyleyen erkeklerle beslenen yarasa ve kan emici sineklerin de dikkatini çeker. Avustralya’da erkek çardak kuşları çubuklardan, türüne göre tüneller, mantarlar veya tentelere benzeyen büyük ve biçimsiz “çardaklar” inşa eder. Bunlar dekoratif şeylerle süslenmiştir: çiçekler, yılan kabukları, kabuksuz meyveler, tohum zarfları ve eğer insanlara yakınsa teneke kutular, cam parçaları ve folyo ile. Bu çardakların yapılması saatler hatta bazen günler alır (bazıları enine 10 fit, uzunluğuna 5 fit boyutlarında olabilir), fakat yine de yuva olarak kullanılmazlar. Neden erkekler bütün bu zorluklara katlanır? Eşeysel dimorfizm Biz Darwin gibi, bu özelliklerin hayatta kalma olasılığını azalttığını sadece tahmin etmek zorunda değiliz. Dönemimizdeki bilim insanları bunların nelere mal olabileceğini göstermiştir. Kırmızı gerdanlı çardak kuşu erkeği parlak siyahtır, derin bir boyun ve kafa yaması ile gösteriş yapar ve gayet uzun kuyruk tüyleriyle yüklüdür, bu tüyler neredeyse boyunun iki katı uzunluğundadır. Erkek çardak kuşunu arkasında çırpınan kuyruğuyla havada mücadele ederek uçarken gören biri bu kuyruğun ne işe yaradığını anlamakta zorlanır. İsveç Göteborg Üniversitesi’nden Sarah Pryke ve Steffan Andersson Güney Afrika’da bir grup erkek yakaladılar ve birinci grubun kuyruklarını bir inç kadar ikinci grubun ise dört inç kadar kısalttılar. Üreme mevsiminden sonra yeniden yakaladıklarında, kısa kuyruklu olanlara oranla uzun kuyruklu erkeklerin daha fazla kilo kaybetmiş olduğunu gördüler. Açıkçası, bu uzamış kuyruklar büyük handikaptır. Canlı renkler de öyledir ve bu da gerdanlıklı kertenkelelerde yapılan daha zekice bir deneyle gösterilmiştir. Amerika’nın batısında yaşayan bir fit uzunluğundaki bu kertenkelenin erkek ve dişileri birbirinden çok farklı görünür. Erkek turkuaz renkli vücudu, sarı kafası, siyah boyun halkası ve siyah-beyaz benekleri ile gösteriş yapar; dişilerin rengi ise gri-kahverengi arasıdır ve az beneklidirler. Oklahoma Devlet Üniversitesi’nden Jerry Husak ve arkadaşları, erkeklerin parlak renginin yırtıcıları daha çok çektiği hipotezini sınamak için çöle erkek ve dişi kertenkelelere benzeyen boyanmış kilden modeller yerleştirdiler. Yumuşak kil bu modelleri gerçek hayvanlarla karıştıran herhangi bir yırtıcının bıraktığı ısırık izlerini saklıyordu. Sadece bir hafta sonra kırk parlak erkek modelden otuz beşinde çoğunlukla yılan ve kuş ısırıkları görüldü; kırk ölü renkli dişi modelden ise hiçbiri ısırılmamıştı. Bir türün erkek ve dişileri arasında görülen bu farklı özellikler, örneğin kuyruk, renk ve şarkı, “eşeysel dimorfizm” olarak adlandırılır, bu terim Yunanca “iki form” anlamına gelir. Biyologlar, erkeklerin eşeysel dimorfik özelliklerinin, zamanı ve enerjiyi boşa harcadığı ve hayatta kalma oranını düşürdüğü için evrim teorisini ihlal ettiğini gösterdiler. Renkli erkek lepistesler, daha sade olan dişilerden daha sıklıkla yem olmaktadır. Bir Akdeniz kuşu olan siyah kuyrukkakan erkeği, iki haftadan fazla bir süre çakılların arasında kendi ağırlığının elli kat fazlasını biriktirerek farklı bölgelerde büyük taş yığınları kurar. Çalı tavuğu erkeği, çayırda kabarıp sönerek ve iki büyük ses kesesinden yüksek sesler çıkartarak süslü görüntüler sergiler. (1) Bu muziplikler bir kuş için büyük enerji tüketimi anlamına gelir: bir günlük görüntü, kalori açısından bir muz dilimine denk enerji yakar. Eğer bu özellikler için seçilim söz konusuysa -karmaşıklıkları göz önünde bulundurulduğunda olmalıdır da- bunun nasıl gerçekleştiğini açıklamamız gerekir. Darwin’in anahtarı: eşeysel seçilim Darwin’den önce eşeysel dimorfizm bir sırdı. Bugün de olduğu gibi yaratılışçılar, doğaüstü bir tasarımcının, hayatta kalmayı tehlikeye sokan bu vasıfları neden sadece bir cinsiyette yarattığını açıklayamıyorlardı. Doğanın çeşitliliğini en güzel şekilde açıklayan Darwin de bu yararsız özelliklerin nasıl evrildiğini anlayamamaktan dolayı kaygılıydı. Sonunda bunun açıklanması için gerekli anahtarı keşfetti: Eğer bir türün erkekleri ile dişileri arasında özellik farkları varsa, ayrıntılı davranışlar, yapılar ve süsler neredeyse sadece erkeklerle sınırlıdır. Artık bu masraflı özelliklerin nasıl evrildiğini tahmin edebilirsiniz. Seçilimin değerinin gerçek anlamda hayatta kalma olmadığını, başarılı üreme olduğunu hatırlayın. Süslü bir kuyruk ve baştan çıkarıcı bir şarkı hayatta kalmanıza yardım etmez, fakat döl bırakabilme şansınızı artırır, bu da söz konusu göz alıcı özelliklerin ve davranışların ortaya çıkmasına neden olan şeydir. Darwin bu takasın ilk farkına varan kişidir ve eşeysel dimorfik vasıflardan sorumlu seçilim türüne eşeysel seçilim adını vermiştir. Eşeysel seçilim, basitçe, bir bireyin eş bulması olasılığını artıran seçilimdir. Yani doğal seçilimin bir alt kümesidir, fakat çalıştığı biricik yol açısından ve ürettiği uyumlu olmayan adaptasyonlardan dolayı kendine has bir bölümde anlatılması gerekir. Eşeysel olarak seçilmiş özellikler, erkeğin azalan yaşama şansını üremesinde bir artış ile dengelemekten fazlasını yapıyorsa evrim geçirir. Whydah ispinozları uzun kuyruklarıyla yırtıcılardan çok iyi kaçamazlar, fakat dişileri eş olarak uzun kuyruklu olanları tercih eder. Daha uzun boynuzlu geyikler hayatta kalmak için metabolik bir sorumlulukla savaşırlar, fakat belki de karşılaşmaları sıklıkla kazanmaları daha fazla döl bırakabilmelerini sağlar. Eşeyli seçilim iki şekilde olur. Birincisi, dev boynuzlu İrlanda elkleri örneğinde görüldüğü gibi, dişilere giden yolda erkekler arasında doğrudan rekabettir. Whydah ispinozlarının uzun kuyruğunun türemesine neden olan diğeri ise, olası erkekler arasında seçim yaparken görülen dişi titizliğidir. Erkek erkeğe rekabet (veya Darwin’in hırçın terminolojisinde “Mücadele Yasası”) anlaması en kolay olanıdır. Darwin’in söylediği gibi “neredeyse bütün hayvanların erkekleri arasında dişinin mülkiyeti için bir mücadele vardır.” Bir türün erkekleri doğrudan savaştığında, geyiğin boynuz çarpıştırması, geyik böceğinin boynuzunu saplaması, sap gözlü sineğin kafasını toslaması veya iri fil ayıbalığının kanlı savaşlarında olduğu gibi, rakiplerini defederek dişilerine kavuşurlar. Seçilim, hayatta kalma oranını düşürmeyi dengelemekten daha büyük oranda eş bulma şansını artıran bu gibi zaferleri sağlayan özellikleri destekler. Canlı renkler, süsler, çardaklar ve çiftleşme görüntüleri ise ikinci eşeysel seçilim türüyle yani eş tercihiyle şekillenir. Öyle görünüyor ki, dişilerin gözünde bütün erkekler aynı değildir. Bazı erkek özelliklerini ve davranışlarını diğerlerinden daha etkileyici bulurlar, bu sayede popülasyonda bu özellikleri üreten genler birikir. Bu senaryoda erkekler arası bir rekabet elemanı da vardır, fakat bu dolaylıdır: kazanan erkekler en yüksek sese, en parlak renklere, en cazip feromonlara, en seksi görünüşlere ve daha birçok şeye sahiptir. Erkek-erkeğe rekabetin tersine burada kazanan, dişi tarafından belirlenir. Erkekler arasında doğrudan rekabet Mücadeleyi kazanan, çok süslü olan veya en güzel görünüşü sergileyen erkeklerin daha fazla eşi olacağı doğru mudur? Eğer öyle değilse eşeysel seçilim teorisi hepten çöker. Aslında kanıtlar hem güçlü hem tutarlı bir şekilde teoriyi destekler. Mücadelelerle başlayalım. Kuzey Amerika’nın Pasifik kıyısındaki kuzeyli fil ayıbalığı, boyutları açısından sıra dışı bir eşeysel dimorfizm gösterir. Dişiler yaklaşık 10 fit uzunluğunda ve 1500 pound ağırlığındayken erkeklerin uzunluğu neredeyse iki katıdır ve ağırlıkları da 6000 pounda kadar varabilir ki bu bir Volkswagen’den büyük ve iki katından daha ağır demektir. Bunlar poligamiktir de, yani çiftleşme dönemi boyunca erkekler birden fazla dişi ile eşleşir. Erkeklerin yaklaşık üçte biri eşleştikleri dişilerden oluşan haremlerini savunurlar (bir erkeğin 100 kadar eşi olabilir!), geri kalan erkekler ise bekârlıktan yana kara talihlerini yaşar. Çiftleşme piyangosunun kime vuracağı dişiler daha sahile çıkmadan önce erkekler arasındaki vahşi savaşla belirlenir. Bu savaşlar kocaman vücutlarını birbirine vuran büyük boğalarınki gibi kanlı olur, dişleriyle derin boyun yaraları açarlar ve en büyük erkeklerin en üste yerleştiği bir baskınlık hiyerarşisi ortaya çıkar. Dişiler vardığında baskın erkekler onları haremlerine doğru sürükler ve yaklaşan rakiplerini kovar. Verili bir yıl içerisinde çoğu bebek sadece birkaç büyük erkek tarafından yapılmış olur. Bu, erkeklerin rekabetidir; saf ve basit, ödül de üremedir. Bu çiftleşme sistemi ele alındığında eşeysel seçilimin büyük ve cani erkeklerin evrimini teşvik ettiğini görmek kolaydır: büyük erkekler genlerini yeni jenerasyona aktarabilir, küçükler yapamaz (dövüşmek zorunda olmayan dişiler, tahminen optimum üreme ağırlıklarına yakındır). Vücut büyüklüğündeki eşeysel dimorfizm, biz de dahil birçok türde erkeklerin dişilere ulaşmak için giriştiği rekabetten kaynaklanıyor olabilir. Erkek kuşlar çoğunlukla, sahip oldukları arazi üzerinde şiddetle rekabet ederler. Birçok türde, erkekler dişilerini sadece, yuva yapmak için uygun, güzel yeşillikleri olan bir toprak parçasını kontrol altında tutarak etkiler. Erkekler bu parçaya sahip olduklarında, görsel ve ses öğeleriyle veya alanlarına tecavüz eden erkeklere doğrudan saldırarak onu savunurlar. Bize zevk veren kuş şarkılarının pek çoğu aslında diğer erkeklere uzak durmalarını söyleyen tehditlerdir. Kuzey Amerika’nın kırmızı kanatlı karatavuğu genellikle açık habitatlardaki tatlı su bataklığı gibi bölgeleri savunur. Fil ayıbalıkları gibi bunlar da poligamiktir, bazı erkekler kendi bölgelerinde barınan neredeyse elli kadar dişiyle eşleşebilir. Diğer pek çok erkek ise “oltacı” diye adlandırılır ve eşleşmeden yaşarlar. Oltacılar ele geçirilmiş bölgelerdeki erkekleri oyalayıp uzak tutarak dişilerle sinsice eşleşmek için sürekli buraları işgal etmeye çalışırlar. Erkekler zamanlarının dörtte birini tetikte durup kendi bölgelerini korumaya çalışmakla geçirirler. Kırmızı kanat erkekleri doğrudan devriye gezmenin yanı sıra karmaşık şarkılar söyleyerek ve omuzlarında parlak kırmızı bir apoletle soylarına has süslerini tehdit gösterisine çevirerek savunma yaparlar (Dişiler kahverengidir, bazen küçük iz gibi bir apoletleri olur). Apoletler dişileri etkilemek için değildir, gerçekte bölgeyi ele geçirmek için düelloya gelen diğer erkekleri tehdit etmek için kullanılır. Araştırmacılar, siyaha boyayarak apoletlerini yok ettikleri erkeklerin yüzde 70 oranında bölgelerini kaybettiğini gördüler; fakat apoletleri şeffaf bir çözücü ile boyanan erkeklerin sadece yüzde 10’u kaybetmişti. Apoletler belki de zorla girenleri uzak tutmak için, o bölgede yaşandığını gösteren bir işarettir. Şarkı da önemlidir. Şarkı söyleme yeteneğini geçici olarak kaybetmiş, susturulmuş erkekler de bölgelerini kaybediyordu. Kısacası karatavuklarda şarkı ve tüyler bir erkeğin daha fazla eş edinmesine yardımcı olur. Yukarıda anlatılan çalışmalarda ve diğer başka birçok çalışmada araştırmacılar, daha ayrıntılı özelliklere sahip erkeklerin dölde daha büyük bir netice elde etmesinde, eşeyli seçilimin rol oynadığını gösterdiler. Bu sonuç basit görünmektedir, fakat meraklı biyologların yüzlerce saatlik sabırlı saha çalışmaları sonucunda ortaya çıkmıştır. Parıltılı bir laboratuarda DNA’nın dizi analizini yapmak daha ihtişamlı görünebilir ama bir bilim insanının seçilimin doğada nasıl işlediğini göstermesinin tek yolu sahada kirlenmekten geçer. Çiftleşme sonrası rekabet örnekleri Eşeysel seçilim sadece eşeye etkimekle bitmez: erkekler çiftleşmeden sonra da rekabete devam eder. Birçok türde dişiler kısa bir süre içerisinde birden fazla erkekle çiftleşebilir. Bir erkek bir dişiyi dölledikten sonra, aynı dişiyi diğer erkeklerin döllemesini ve babalık hakkını elinden almasını nasıl engelleyebilir? Bu çiftleşme sonrası rekabet eşeysel seçilim tarafından inşa edilmiş en merak uyandırıcı özelliklerden bazılarını ortaya çıkarmıştır. Bazen erkek çiftleşmeden sonra etrafta başıboş gezer, dişisini bu şekilde diğer taliplerden korur. Birbirine yapışmış bir çift yusufçuk görürseniz bilin ki erkek dişiyi dölledikten sonra fiziksel olarak diğer erkeklere kapatarak korumaya alıyordur. Bir Orta Amerika kırkayağı en olağanüstü şekilde eşini korumaya geçer: bir dişiyi dölledikten sonra, onu birkaç gün boyunca taşır ve bu şekilde yumurtalarına herhangi bir rakibin sahip çıkmasını engeller. Bazen bu engelleme kimyasallar yoluyla yapılır. Bazı yılanların ve kemirgenlerin menisi çiftleşmeden sonra dişinin üreme yolunu geçici olarak tıkayan kimyasallar içerir, yani diğer erkeklere karşı barikat kurar. Benim de çalıştığım sirke sineği grubunda ise erkek dişiye bir anti-afrodizyak enjekte eder, semenindeki bu kimyasal birkaç gün boyunca dişiyi yeniden çiftleşmeye isteksiz hale getirir. Erkekler babalıklarını korumak için çok çeşitli savunma silahları kullanırlar. Fakat çok daha sinsi de olabilirler, birçoğu ilk çiftleşen erkeğin spermlerinden kurtulabilecek ve yerine kendilerininkini koyabilecek hücum silahı taşır. Bunlar arasında en zekice araçlardan biri bazı kızböceklerinin “penis kepçesi”dir. Erkek önceden çiftleşmiş bir dişiyle çiftleştiğinde, penisi üzerinde arka tarafa bakan iğnelerini kullanarak daha önceden çiftleşen erkeğin spermlerini dışarı atar. Ancak dişi spermlerden arındırıldıktan sonra kendi spermlerinin transferine başlar. Drosophila’da (Drosophila melanogaster sirke sineğinin tür ismidir), kendi laboratuarımda erkek menisinin daha önceden çiftleşen erkeğin spermlerini pasifleştiren bir madde bulduk. Dişilerin eş tercihi Eşeysel seçilimin ikinci formu olan eş tercihine gelelim. Erkek-erkeğe rekabetle karşılaştırıldığında bu sürecin nasıl işlediğine dair çok daha az bilgimiz var. Çünkü boynuzların ve diğer silahların önemi, renkler, tüyler ve görünüşün öneminden çok daha açıktır. Eş tercihinin nasıl evrimleştiğini ortaya çıkarmak için Darwin’i bu kadar sinirlendiren belalı tavus kuşu kuyruğuyla başlayalım. Tavus kuşundaki eş tercihi üzerine çalışmaların çoğu, İngiltere Bedfordshire’daki Whipsnade Parkı’nda serbest-değişen bir popülasyonu çalışan Marion Petrie ve arkadaşları tarafından gerçekleştirildi. Bu türün erkekleri toplu halde görünebilecekleri ve bu sayede dişiye karşılaştırma olanağı sağlayan bölgelerde, leklerde (Lek, erkek hayvanların kur yapmak ve kendisini göstermek için toplanması hali) toplanır. Bütün erkekler leklere katılmaz, ancak bir dişi kazanabilecek olanlar katılır. On tane kur yapan erkek üzerinde yapılan gözlemsel bir çalışmada erkeklerin kuyruk tüylerindeki göz beneği sayıları ve başarılı oldukları çiftleşme sayıları arasında bir bağıntı bulundu: 160 göz beneği olan en ayrıntılı erkek, bütün eşleşmelerin yüzde 36’sını topladı. Bu, dişilerin daha ayrıntılı kuyrukları tercih ettiğini tahmin ettirir, fakat kanıtlamaz. Erkeğin kur yapmasında bazı diğer yönlerinin de –örneğin görünüşündeki zindelik- dişi tarafından seçiliyor olması muhtemeldir ve bu, tüylerle bağıntılı görünmektedir. Bunu hariç tutmak gerekirse, bazı deneysel düzenlemeler yapılabilir: tavus kuşunun kuyruğundaki benek sayısını değiştirin ve bunun eş bulma yeteneğini etkileyip etkilemediğine bakın. Dikkate değer bu tip bir deney Darwin’in rakibi Alfred Russel Wallace tarafından 1869’da düzenlendi. Bu iki bilim adamı birçok konuda, özellikle de doğal seçilimde birbirini onaylamış olsa da konu eşeysel seçilime geldiğinde ayrıştılar. Erkek-erkeğe rekabet iki adam için de sorun değildi, fakat Wallace dişi tercihi olasılığını uygun görmüyordu. Yine de bu konuda açık ufuklu davrandı ve bunun nasıl deneneceğini önerirken kendi zamanının ötesine geçti: “Süslü olanın kendisi tarafından oynanması gereken bölüm çok küçüktür, hatta süslünün az da olsa üstünlüğünün genellikle eşin tercihini belirleyeceği kanıtlansa bile. Nitekim kanıtlanmadı. Yine de bu, deneye imkân veren bir sorundur ve ben de bazı Zooloji Toplulukları veya araca sahip herhangi bir insanın bu çalışmaları denemesini öneririm. Her biri dişi kuşlara erişebildiği bilinen, aynı yaşta bir düzine erkek kuş seçilmelidir, örneğin evcil kümes hayvanları, yaygın sülünler veya altın sülünler. Bunların yarısının bir veya iki kuyruk tüyü kesilmeli veya boyun tüyleri doğadaki çeşitliliği taklit eden bir fark oluşturmaya yetecek fakat kuşu biçimsizleştirmeyecek şekilde biraz kısaltılmalıdır ve sonra dişi kuşların bu eksikliği fark edip etmediği ve daha az süslü erkekleri eşit bir şekilde reddedip etmedikleri gözlemlenmeli. Bu deneyler, dikkatlice planlanır ve birkaç sezon için mantıklı bir şekilde çeşitlendirilirse, bu ilgi çekici soruya dair en değerli açıklamaları sağlayacaktır.” Aslında bir yüzyıl sonrasına kadar bu tip deneyler yapılmadı. Fakat şimdi sonuçları elimizde ve buna göre dişi tercihi yaygın. Bir deneylerinde Marion Petrie ve Tim Halliday, bir grup tavus kuşundaki her erkeğin kuyruğundan yirmi göz bebeğini kestiler ve yakalanan fakat tüyleri kesilmeyen bir kontrol grubuyla çiftleşme başarılarını karşılaştırdılar. Tabii sonraki üreme mevsiminde süsleri alınmış erkeklerin her biri kontrol erkeklerinden ortalama 2,5 daha az çiftleşme gerçekleştirebildi. Bu deney, dişilerin süsleri azaltılmamış erkekleri tercih ettiğini gösterir. Fakat ideal olan, deneyin bir de tersinden tekrarlanmasıdır: kuyrukları daha ayrıntılı hale getirin ve bunun çiftleşme başarısını artırıp artırmadığına bakın. Böyle bir deneyi tavus kuşlarında yapmak zor olsa da, İsveçli biyolog Malte Andersson tarafından Afrika’da yerel uzun kuyruklu Whydah ispinozları üzerinde denendi. Bu eşeysel dimorfik türlerde erkeklerin kuyruğu yaklaşık 20 inç (1 inç yaklaşık 2,5 cm, 20 inç = 50 cm), dişilerin ise 3 inç uzunluğundadır. Andersson uzun erkek kuyruklarının bir parçasını alıp bunları normal kuyruklara yapıştırarak aşırı derecede kısa kuyruklu (6 inç), normal “kontrol” kuyruklu (bir parça kesilmiş ve sonra geri yapıştırılmıştır) ve uzun kuyruklu (30 inç) erkekler üretti. Tahmin edileceği gibi, kısa kuyruklu erkekler normallerle karşılaştırıldığında bölgesinde barınan daha az dişiyi elde edebilmiştir. Fakat suni bir şekilde kuyrukları uzatılmış olan erkekler çiftleşmede çok büyük bir artış elde etmiş, neredeyse normal erkeklerin iki katı kadar dişiyi etkilemişlerdir. Buradan bir soru ortaya çıkar. Eğer 30 inç uzunluğunda kuyruğu olan erkekler daha fazla dişi tarafından tercih ediliyorsa, neden Whydah ispinozları ilk başta bu uzunlukta bir kuyruğa evrilmedi. Cevabı bilmiyoruz, fakat bu uzunlukta kuyruğun eş bulma yeteneğini artırmasından daha büyük oranda ömrü kısaltıyor olması muhtemeldir. Yirmi inç belki de ömrü boyunca verebileceği ortalama üreme sayısının en yüksek olduğu uzunluktur. Peki, erkek çalı tavukları yeşilliklerdeki çetin maskaralıklarından ne kazanıyor? Burada da yanıt: eş. Tavus kuşları gibi, erkek çalı tavuğu da denetlemeye çıkmış dişilere toplu halde göründükleri lekler yapar. Sadece günde 800 kere “kasılarak yürüyen” en kuvvetli erkeğin dişileri kazanabildiği gösterilmiştir; geri kalan çoğunluk ise çiftleşemeden yürümeye devam eder. Eşeysel seçilim diğer yandan çardak kuşlarının mimari başarılarını da açıklar. Türden türe değişen çardak dekorasyonlarının pek çok çeşidinin çiftleşme başarısıyla bağlantılı olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Örneğin saten çardak kuşları çardaklarına daha fazla mavi tüy koyduklarında daha fazla çiftleşebilir. Benekli çardak kuşlarında en büyük başarı yeşil solanum meyveleri (yabani domatesle akraba bir tür) gösterildiğinde elde edilmektedir. Cambridge Üniversitesi’nden Joah Madden benekli çardak kuşlarının çardaklarından dekorasyonları çaldı ve erkeklere altmış objelik bir seçenek sundu. Tabii bunlar çardaklarını yine en çok solanum meyveleri ile dekore ettiler, bu meyveleri çardağın göze çarpan yerlerine koydular. Kuşlar üzerine eğiliyorum çünkü biyologlar eşey tercihinin en kolay bu grupta çalışılabildiğini görmüşler. Kuşlar gün içerisinde aktiftir ve gözlemlenmesi kolaydır, fakat diğer hayvanlarda eşey tercihinin çalışıldığı pek çok örnek de vardır. Dişi tungara kurbağaları en karmaşık sesleri çıkaran erkeklerle çiftleşmeyi tercih eder. Dişi lepistesler daha uzun kuyruğu ve daha renkli benekleri olan erkekleri sever. Dişi örümcekler ve balıklar genellikle daha büyük olan erkeği seçer. Malte Andersson Eşeysel Seçilim adlı kapsamlı kitabında, 186 türde 232 deneyin erkek özelliklerinin büyük bir kısmının çiftleşme başarısıyla bağlantılı olduğunu ve bu deneylerin büyük çoğunluğunun dişi tercihi gösterdiğini anlatmaktadır. Kısacası dişi tercihinin birçok eşeysel dimorfizmin evrimini yönlendirdiğinden şüphemiz yok. Yani Darwin haklıydı. Fakat biz iki önemli soruyu atladık: erkekler kur yapmak veya onlar için savaşmak zorundayken neden dişiler seçme işlemini yapmak zorunda kalıyor? Ve neden her zaman dişiler seçiyor? Bu sorulara yanıt verebilmek için organizmaların neden eşeyli olmayı benimsediklerini anlamamız gerekir. Neden eşeyli üreme? Eşeyin neden evrimleştiği evrimde hâlâ en muammalı sorudur. Genlerinin sadece yarısına sahip yumurta veya spermler oluşturarak eşeyli üreyen herhangi bir birey eşeysiz üreyen diğer bir bireye göre yeni jenerasyona yüzde 50 oranında genetik harcama yapar. Şu şekilde düşünelim. İnsanlarda, normal formu eşeyli üremeye yarayan, mutant formu ise dişilerin döllenme gerekmeden yumurta üretmesini sağlayan partenogenez ile üremesine yardımcı olan bir gen hayal edin (Bazı hayvanlar gerçekten bu şekilde ürer: yaprak bitleri, balık ve kertenkelelerde görülmektedir). İlk mutant kadının sadece kızları olacaktır ve bu kızlar da kendi kendilerine başka kızlar doğurabilecektir. Mutant olmayanlarda ise eşeyli üreyen kadınlar erkeklerle çiftleşecektir ve yarısı erkek yarısı dişi olan döller verecektir. Dişi havuzu sadece kız çocuğu üreten mutantlarla dolacağı için popülasyondaki kadın oranı çabucak yüzde 50’nin üzerine çıkacaktır. Sonunda bütün dişiler eşeysiz üreyen annelerden doğmuş olacaktır. Erkekler gereksiz hale gelecek ve ortadan kaybolacaktır: hiçbir mutant kadın onlarla çiftleşme ihtiyacı duymaz ve bütün dişiler sadece daha fazla dişi doğuracaklar. Partenogenez için gereken gen eşeyli üreme için gereken geni yenmiş olur. “Eşeysiz” genin kendisini, her jenerasyonda, “eşeyli” genin yaptığının iki katı kadar üreteceği teorik olarak gösterilebilir. Biyologlar bu duruma “eşeyin iki katı masrafı” derler. Sonuçta, doğal seçilim etkisinde partenogenez için olan genler çok hızlı bir şekilde yayılır ve eşeyli üremeyi eler. Fakat bu gerçekleşmedi. Dünya’daki türlerin büyük çoğunluğu eşeyli ürer ve üremenin bu türü bir milyar yıldır sürüyor. (2) Peki eşeyin masraflı olması neden partenogenezle yer değiştirmesine neden olmadı? Eşeyin, masrafından daha ağır evrimsel bir avantajı olmalı. Henüz o avantajın ne olduğunu ortaya çıkaramamış olsak da, teorilerde bir noksanlık hissedilmemektedir. Asıl anahtar, eşeyli üreme sırasında genlerin rasgele karışması ve bu sayede dölde yeni gen kombinasyonları ortaya çıkarmasıdır. Bir bireyde birçok elverişli geni bir araya getirirsek eşey, çevrenin sürekli değişen manzarasıyla baş edebilmek için evrimi hızlanmaya zorlar, parazitlerin evrimleşen savunma mekanizmalarımıza karşı durabilmek için acımasız bir şekilde evrim geçirmesi buna örnektir. Veya belki de eşey, tamamen avantajsız bir bireyde, bir araya getirmek suretiyle türdeki bütün kötü genleri yok edebilir. Bilim insanları hâlâ, eşeyi, iki kat masraflı olmasına karşın daha önemli hale getiren bir avantajı olup olmadığını sorguluyor. Eşey evrildiğinde ister istemez bunu eşeyli üreme de takip edecektir, bunun için iki şeyi daha açıklamamız gerekir. İlki; döl oluşturmak için çiftleşmek ve genlerini bir araya getirmek zorunda olan neden sadece iki cinsiyet var (neden üç veya daha fazla değil)? Ve ikincisi; neden iki eşeyin farklı sayı ve büyüklükte gametleri (erkekler pek çok küçük sperm oluşturur, dişiler ise daha az ama daha büyük yumurtalar) var? Eşey sayısına dair soru bizi oyalamaması gereken karmaşık teorik bir sorundur; fakat teorinin, iki eşeyin, üç veya daha fazla eşeyli çiftleşme sistemlerinin evrimsel olarak yerini alacağını gösterdiğini aklımızdan çıkarmayalım. İki eşey en sağlam ve kararlı stratejidir. İki eşeyin gametlerinin neden farklı sayı ve boyutlarda olduğu teorisi de aynı şekilde karmaşıktır. Bu durum muhtemelen iki eşeyin de aynı büyüklükte gametler ürettiği daha önceki eşeyli üreyen türlerden evrilmiştir. Teorisyenler doğal seçilimin, bu atasal durumun bir eşeyin (“erkek” diye adlandırdığımız) çok sayıda küçük gametler (sperm veya polen) oluşturması ve diğerinin (“dişi”) ise daha az ama büyük gametler (yumurta) oluşturması durumuna geçişini elverişli kıldığını inandırıcı bir şekilde gösterdiler. Erkek ve dişinin farklı çiftleşme stratejileri Eşeysel seçilimin aşamasını belirleyen gamet boyutundaki asimetri, aynı zamanda iki eşeyin farklı çiftleşme stratejileri evrimleştirmesine de neden olmuştur. Erkekleri ele alalım. Bir erkek çok miktarda sperm üretebilir ve büyük olasılıkla çok miktarda dölün babası olur; bu etkileyebileceği dişi sayısıyla ve spermlerinin rekabet yeteneği ile sınırlıdır. Dişiler için ise durum farklıdır. Yumurtalar masraflıdır, sayıca sınırlıdır ve eğer bir dişi kısa bir süre içerisinde pek çok kez çiftleşirse bu onun döl sayısını artırmada çok az etkili olur. Bu fark çok açık bir şekilde, bir insan dişisi ile erkeğinin ebeveyni olduğu kayıtlı çocuk sayısına bakarak görülebilir. Bir kadının hayatı boyunca üretebileceği maksimum çocuk sayısını tahmin etmeye kalkarsanız muhtemelen 15 civarında dersiniz. Bir daha düşünün. Guinness Rekorlar Kitabı’ndaki resmi rakam 69’dur, on sekizinci yüzyılda yaşayan bir Rus köylüsünün rekorudur. 1725 ile 1745 arasındaki 27 hamilelikten 16 ikiz, 7 üçüz ve 4 adet dördüz doğmuştur (Muhtemelen fizyolojik veya genetik olarak çoklu doğuma yatkınlığı vardı). Birileri bu çalışan kadın için ağlar, fakat bu rekor bir erkek tarafından, Marokko İmparatoru Mulai İsmail (1646-1727) tarafından, kırılmıştır. İsmail Guinness’te “en az 342 kız ve 525 erkeğin babası” olarak ve “1721’de 700 erkek toruna sahip” olarak kaydedilmiştir. Bu uç örneklerde bile erkekler dişileri 10 katından fazla geçmektedir. Erkekler ve dişiler arasındaki evrimsel fark, farklı yatırımdan gelir. Erkekler için çiftleşmek ucuzdur; dişiler için masraflıdır. Erkekler için bir çiftleşme sadece az miktarda sperme mal olur, dişiler için çok daha fazlasını ifade eder: büyük, besin dolu yumurtaların üretimi ve çoğunlukla çok miktarda enerji ve zaman kaybı. Memeli türlerinin yüzde 90’dan fazlasında, bir erkeğin döle yaptığı tek yatırım spermidir, dişi ise bütün bakımı üstlenir. Dişi ve erkeklerin olası eş ve döl sayıları arasındaki bu asimetri eş seçme zamanı geldiğinde çelişen ilgilere neden olur. Erkeklerin, standardın altında bir dişi (diyelim ki zayıf veya hasta biri) seçtiklerinde kaybedecekleri şey azdır, çünkü kolaylıkla tekrar ve defalarca eşleşebilirler. Bu durumda seçilim bir erkeği gelişigüzel yapan, neredeyse her dişiyle durmaksızın eşleşmeye çalışan genlerini öne çıkarır. Dişiler farklıdır. Yumurtalarına ve döllerine çok yatırım yaptıkları için en iyi taktikleri gelişigüzel olmak değil titiz olmaktır. Dişiler sınırlı sayıda yumurtalarını dölleyecek en iyi baba olanağını seçmek için her fırsatı hesaba katmalıdır. Bu nedenle potansiyel erkekleri çok yakından incelerler. Genellikle bunun anlamı, erkeklerin dişiler için rekabet etmesi gerektiğidir. Erkekler gelişigüzel, dişiler nazlıdır. Bir erkeğin hayatı, sürekli eş için hemcinsleriyle yarışan yıkıcı bir anlaşmazlık ile geçer. Standart erkekler eşleşemezken, iyi erkekler, hem daha etkileyici hem de daha vahşi olanlar, çoğunlukla çok sayıda eşi güvenceye alacaktır (tahminen daha fazla dişi tarafından da tercih edilecektir). Diğer yandan, neredeyse her dişi sonunda bir eş bulacaktır. Her erkek onlar için rekabet ettiğinden, dişilerin eşleşme başarısının dağılımı daha dengeli olacaktır. Biyologlar bu farkı, eşleşme başarısındaki varyansın erkekler için dişiler için olduğundan daha yüksek olması gerektiğini söyleyerek açıklarlar. Peki, öyle midir? Evet, genellikle böyle bir fark görürüz. Örneğin kırmızı geyik erkekleri arasında, hayatları boyunca kaç döl bıraktıklarına dair çeşitlilik dişilerinkinin 3 kat fazlasıdır. Uyumsuzluk fil ayıbalıkları için çok daha büyüktür, çünkü bunlardaki dişilerin yarısından fazlasıyla karşılaştırılırsa, bütün erkeklerin yüzde 10’u üreme sezonları boyunca hiç döl bırakamaz. (3) Erkek ve dişilerin olası döl sayıları arasındaki fark erkek-erkeğe rekabetin ve dişi tercihinin evrimleşmesine neden olmuştur. Erkekler sınırlı sayıdaki yumurtaları döllemek için rekabet etmek zorundadır. Buna “muharebe yasası” diyoruz: erkekler arasında genlerini gelecek jenerasyonlara aktarmak için doğrudan rekabet. Bu nedenledir ki erkekler renklidir veya “beni seç, beni seç!” demenin bir yolu olan görüntüleri, çiftleşme şarkıları, çardakları vardır. Ve sonunda yine de erkeklerde uzun kuyrukların, daha vahşi görüntülerin ve daha yüksek sesli şarkıların evrimini sürükleyen dişinin tercihleridir. Anlattığım senaryo bir genellemedir ve bazı istisnalar vardır. Bazı türler monogamiktir, erkek de dişi de yavruların bakımını üstlenir. Erkekler, daha fazla eş aramak için döllerini bıraktıklarından daha fazla döle çocukların bakımına yardım ederek sahip oluyorsa, evrim monogamiyi elverişli kılar. Örneğin birçok kuşta, iki tam-zamanlı ebeveyne ihtiyaç duyulur: biri yem aramaya gittiğinde diğeri yumurtaları sıcak tutar. Fakat monogamik türler vahşi doğada tahmin edildiği kadar da çok değildir. Örneğin bütün memeli türlerinin sadece yüzde 2’si bu tür eşleşme sistemine sahiptir. ‘Yalancı’ monogami örnekleri Eşeysel dimorfizmi birçok “sosyal monogamik” türde de görürüz. Bunlarda erkekler ve dişiler çift oluşturur ve yavruları birlikte yetiştirirler. Erkekler dişiler için rekabet etmiyorsa neden parlak renkler ve süsler evrimleştirmiş olabilir? Aslında bu çelişki de eşeysel seçilim teorisini destekler. Bu durumlarda, öyle görünüyor ki, dış görünüş aldatıcıdır. Türler sosyal yönden monogamiktir, fakat gerçek monogamik değildir. Chicago’daki okul arkadaşım Stephen Pruett-Jones’un çalıştığı Avustralyalı görkemli çalıkuşu bu türlerden biridir. Bu tür ilk bakışta monogaminin kusursuz örneği zannedilir. Erkek ve dişiler bütün erişkin yaşamlarını genellikle sosyal olarak birbirine bağlı geçirirler, arazilerini birlikte korur ve yavrularına birlikte bakarlar. Yine de tüylerinde eşeysel dimorfizm gösterirler: erkekler muhteşem yanardöner mavi ve siyahlıdır, dişiler ise ölü grimsi kahve renklidir. Neden? Çünkü “zina” yaygındır. Çiftleşme zamanı geldiğinde, dişiler kendi “sosyal eşleri”nden çok diğer erkeklerle eşleşir (Bu DNA babalık testi ile kanıtlanmıştır). Erkekler de aktif bir şekilde “ekstra çift” eşleşmeler arayarak ve dişilere asılarak aynı oyunu oynarlar, fakat üreme kapasitesi açısından dişilerden çok daha farklıdırlar. Bu zina dolu eşleşmelerle birlikte eşeysel seçilim cinsiyetler arasındaki renk farklılıklarının evrimleşmesini sağlamıştır. Söz konusu çalıkuşu bu davranışı gösteren tek tür değildir. Bütün kuş türlerinin yüzde 90’ı sosyal monogamik olsa da bu türlerin dörtte üçündeki erkekler ve dişiler kendi sosyal partnerleri haricinde bireylerle de eşleşir. Eşeysel seçilim teorisi test edilebilir tahminlerde bulunur. Eğer sadece bir eşeyin parlak tüyleri, boynuzları varsa, güçlü çiftleşme görüntüleri sergiliyorsa veya dişileri cezbetmek için göz kamaştırıcı yapılar inşa ediyorsa bahse girebilirsiniz ki bunlar çiftleşmek için diğer üyelerle rekabet eden eşeylerdendir. Gösteriş veya davranışta daha az eşeysel dimorfizm gösteren türler daha monogamik olmalıdır: eğer erkekler ve dişiler çift oluşturur ve eşlerinden ayrılmazsa eşeysel bir rekabet yoktur ve tabii ki eşeysel seçilim de yoktur. Aslında biyologlar eşleşme sistemi ile eşeysel dimorfizm arasında güçlü bir bağıntı görür. Boyutta, renk veya davranıştaki olağandışı dimorfizmler cennet kuşları veya fil ayıbalıkları gibi erkeklerin dişiler için rekabet ettiği ve sadece birkaç erkeğin eşlerin çoğuna sahip olduğu türlerde görülür. Erkeklerle dişilerin benzer görüldüğü türler, örneğin kazlar, penguenler, güvercin ve papağanlar, gerçek monogamik olma eğilimindedir, yani hayvanlardaki sadakatin örneğini teşkil ederler. Sadece eşeysel seçilim düşüncesi tarafından öngörüldüğü fakat herhangi bir yaratılışçı alternatif tarafından öngörülemediği için bu bağıntı evrim teorisinin bir başka zaferidir. Evrim yoksa neden renk ile çiftleşme sistemleri arasında bir bağıntı olsun ki? Aslında bir tavus kuşu tüyü gördüğünde hasta olması gerekenler yaratılışçılardır, evrimciler değil. (4) Az da olsa bazen roller değişir Şimdiye kadar eşeysel seçilimde önüne gelenle çiftleşen eşeyi erkek, titiz olanı ise dişi olarak tanımladık. Fakat bazen, ender de olsa, tersi doğrudur. Ve bu davranışlar eşeyler arasında değiş tokuş edildiğinde dimorfizmin yönü de değişir. Bu dönüşü en cazip balıklarda, denizatında ve yakın akrabası olan yılaniğnesinde görürüz. Bazı türlerde dişilerdense erkekler hamile kalır. Bu nasıl olabilir? Dişi yumurtayı üretse bile, bir erkek onları dölledikten sonra karnında veya kuyruğundaki özelleşmiş bir kuluçka kesesine yerleştirir ve çatlayana kadar taşır. Erkekler bir seferde sadece bir kuluçka taşır ve “gebelik” dönemleri bir dişinin taze bir parti yumurta üretmesinden uzun sürer. Dolayısıyla erkekler çocuk yetiştirmeye dişilerden daha fazla yatırım yapar. Döllenmemiş yumurta taşıyan dişi sayısı erkeklerin onları kabul edebileceğinden fazla olduğu için de dişiler nadir bulunan “hamile olmayan” erkekler için rekabet etmek zorundadır. Burada, üreme stratejisindeki erkek-dişi farkı tersine dönmüştür. Ve eşeysel seçilim teorisine göre tahmin edebileceğiniz gibi, parlak renkler ve süslerle dekore edilmiş olanlar bu kez dişilerdir, erkekler ise daha sönüktür. Avrupa ve Kuzey Amerika’da yaşayan zarif üç sahil kuşu türü olan deniz çulluklarında bu durum geçerlidir. Bunlar birkaç poliandri (bir dişi ve çok erkek) çiftleşme sistemi örneğinden biridir. Erkek deniz çullukları çocuk bakımından tamamen sorumludur, yuvayı kurar ve dişi diğer erkeklerle çiftleşmek için gittiğinde kuluçkayı besler. Yani erkeğin döle yaptığı yatırım dişininkinden daha büyüktür ve dişiler çocuklarına bakacak erkekler için rekabet eder. Ve tabii ki her üç türde de dişilerin renkleri erkeklerden çok daha parlaktır. Denizatları, yılaniğneleri ve deniz çullukları genel yasaya uymayan istisnalardır. Eşeysel dimorfizmin evrimsel açıklaması doğruysa, “ters” dekorasyonlar da beklediğimiz gibidir; fakat türler özel olarak yaratılmışsa aynı sonucu bekleyemeyiz. Dişi neyi seçiyor, nasıl seçiyor? Dişilerin seçici taraf olduğu “normal” eş seçimine dönelim. Bir erkeği seçerken gerçekten ne arıyorlar? Bu soru evrim biyolojisinde ünlü bir tartışmayı canlandırmıştır. Daha önce de gördüğümüz gibi Alfred Russel Wallace bile dişilerin seçici olduğu konusunda şüpheliydi (ve sonuçta hatalıydı). Teorisi dişilerin yırtıcılardan saklanmaya ihtiyacı olduğu için erkeklerden daha az renkli olduğu, erkeklerin parlak renklerinin ve süslerinin ise fizyolojilerinin yan ürünü olduğuydu. Fakat erkeklerin neden saklanmak zorunda olmadığına dair hiçbir açıklama yapmadı. Darwin’in teorisi ise biraz daha iyiydi. Erkek seslerinin, renklerinin ve süslerinin dişi tercihi ile evrildiğini güçlü bir şekilde hissetmişti. Dişiler neye dayanarak seçim yapıyordu? Yanıtı şaşırtıcıydı: saf estetik. Darwin dişilerin, aslen cazip görmüyorlarsa bu özenli şarkılar veya uzun kuyruklar gibi şeyleri seçmeleri için bir neden bulamıyordu. Eşeysel seçilim konusunda çığır açan çalışması İnsanın Türeyişi ve Eşeye Bağlı Seçilim (1871), dişi hayvanların erkeklerin türlü özellikleri karşısında nasıl “büyülendiklerini” ve nasıl “kur yapıldığını” anlatan ilginç antropomorfik açıklamalarla doludur. Wallace’ın da not ettiği gibi, hâlâ bir sorun vardı. Hayvanlar, özellikle de arı ve sinekler gibi basit olanlar, bizim gibi bir estetik duygusuna sahip miydi? Darwin bunun üzerine bahse girdi: “Avustralya’nın çardak kuşlarında olduğu gibi, kuşların parlak ve güzel objeleri takdir ettiğine dair bazı pozitif kanıtlarımız olsa da, şarkının gücünü kesinlikle takdir ediyor da olsalar, yine de birçok dişi kuşun ve memelinin, eşeysel seçilime dayandığını söylediğimiz süsleri takdir etmek gibi başarılı bir tat alma duyusuna sahip olmasının hayrete şayan olduğunu kabul ediyorum. Ve bu özellikle de sürüngenler, balık ve böcekler için çok daha hayret vericidir. Fakat aşağı canlıların aklına dair çok az şey biliyoruz.” Bütün yanıtları bilmese de bu Darwin’in doğruya Wallace’tan daha yakın olduğunu gösterir. Evet, dişiler seçim yapar ve bu seçimler eşeysel dimorfizmi açıklıyor gibi görünmektedir. Fakat dişi tercihinin basitçe estetiğe dayandırılması bir anlam ifade etmiyor. Yeni Gine cennet kuşları gibi yakın akraba türlerin erkekleri çok çeşitli tüylere ve eşleşme davranışına sahiptir. Bir türe güzel gelen şey onun en yakın akrabalarına güzel gelen şeyden çok mu farklıdır? Aslında, artık dişi tercihlerinin kendi başlarına uyumsal olduğuna dair çok kanıtımız var. Bazı erkeklerin seçilmesi dişilerin genlerini yaymasına yardım eder. Tercihler Darwin’in öne sürdüğü gibi her zaman rasgele ve doğuştan gelen tat almayla ilgili değildir, birçok durumda muhtemelen seçilimle evrimleşmiştir. Bir dişi belirli bir erkeği seçerek ne kazanır? Bunun iki yanıtı vardır. Dişi, yavru bakımı boyunca daha fazla ve sağlıklı yavrular üretmesine yardım edecek erkeği seçerek doğrudan yarar sağlayabilir. Veya diğer erkeklerden daha iyi genlere (sonraki jenerasyonda döllerine avantaj sağlayacak olan genler) sahip olan erkeği seçerek dolaylı yoldan yarar sağlayabilir. Her iki yoldan da dişi tercihlerinin evrimi doğal seçilim tarafından elverişli kılınacaktır. Doğrudan yararları ele alalım. Bir dişiye daha iyi bölgeleri sahiplenen bir erkekle çiftleşmesini söyleyen bir gen, döllerinin daha iyi beslenmesine veya daha güzel yuvalar edinmesine yardımcı olur. İyi bölgelerde yetiştirilmemiş gençlere oranla daha iyi yaşayacak ve üreyeceklerdir. Bu şu anlama gelir; genç popülasyonu kendinden önceki jenerasyonun sahip olduğundan daha yüksek oranda “tercih geni”ne sahip dişiler içerecektir. Jenerasyonlar geçtikçe ve evrim devam ettikçe her dişi sonunda tercih genine sahip olacaktır. Hatta daha iyi bölgelerin tercihini artıran başka mutasyonlar varsa bunların da frekansı artacaktır. Zamanla daha iyi bölgelere sahip erkeklerin tercih edilmesi çok daha güçlü olmaya doğru evrilecektir. Ve bu bölgeler için daha güçlü rekabet eden erkeklerin seçilmesiyle sonuçlanacaktır. Dişi tercihi arazi için erkekler arası rekabetle birlikte evrimleşir. Seçici dişilere dolaylı yarar sağlayan genler de yayılacaktır. Kendisini bir hastalığa karşı diğerlerinden daha dirençli yapan gene sahip bir erkek hayal edin. Bu tür bir erkekle çiftleşen dişi hastalığa karşı daha dirençli döller üretecektir. Bu erkeği seçmek ona evrimsel bir yarar sağlar. Şimdi de bu daha sağlıklı erkekleri dişinin eş olarak belirlemesine yardımcı olan bir gen hayal edin. Eğer dişi böyle bir erkekle çiftleşirse, bu çiftleşme iki geni de (hem hastalığa karşı direnç geni hem de hastalığa karşı dayanıklıları tercih etme geni) içeren kız ve erkek çocukları meydana getirecektir. Her jenerasyonda, daha iyi üreyen ve hastalığa karşı en dirençli bireyler, aynı zamanda dişilere en dirençli erkekleri seçmesini söyleyen geni de taşıyacaktır. Bu direnç genlerinin doğal seçilimle yayılması gibi, dişi tercihi için olan genler de bunların sırtında ilerleyecektir. Bu yolla hem dişi tercihi hem de hastalığa karşı direnç bir tür içerisinde artacaktır. Bu iki senaryo da dişilerin neden bazı erkekleri tercih ettiğini açıklar, fakat parlak renkler veya özenli tüyler gibi erkeklerin belirli özelliklerini neden tercih ettiğini açıklamaz. Bu muhtemelen, belirli özellikler dişiye o erkeğin daha büyük doğrudan veya dolaylı yararlar saplayacağını söylediği için gerçekleşmektedir. Dişi tercihine dair bazı örneklere bakalım. Kuzey Amerika’nın ev ispinozu renkleri açısından eşeysel dimorfiktir: dişiler kahverengiyken erkeklerin kafasında ve göğsünde parlak renkler vardır. Erkekler bölgelerini savunmaz ama yavru bakımını üstlenir. Michigan Üniversitesi’nden Geoff Hill yerel bir tür içinde erkeklerin renklerinin açık sarıdan portakala veya parlak kırmızıya kadar değişkenlik gösterdiğini buldu. Rengin üreme başarısını etkileyip etkilemediğini görmek amacıyla saç boyası kullanarak erkekleri daha parlak veya soluk yaptı. Ve tabii ki parlak olanlar soluk renklilerden daha başarılı bir şekilde eş buldu. Ve üzerinde oynanmamış erkekler açısından, dişiler solgun renkli erkeklerin yuvasını parlak olanlarınkine oranla daha fazla terk etti. Dişi ispinozlar neden daha parlak erkekleri tercih ediyor? Hill, aynı popülasyonda parlak erkeklerin yavrularını solgunlardan daha fazla beslediğini gösterdi. Yani dişiler daha parlak erkekleri seçmekle, döllerinin daha iyi beslenmesi şeklinde doğrudan bir yarar sağlıyordu (Daha solgun erkeklerle eşleşen dişiler yavruları yeteri kadar beslenmediği için yuvalarını terk etmiş olabilir). Peki, neden daha parlak erkekler daha fazla besin getirir? Muhtemelen parlaklık genel bir sağlık belirtisi olduğu için. Erkek ispinozların kırmızı rengi, yedikleri tohumlardaki karoten maddesinden gelir – bu maddeleri kendileri üretemezler. Yani daha parlak renkliler daha iyi beslenmiştir ve muhtemelen genel anlamda daha sağlıklıdır. Dişiler parlak renkli erkekleri, renk onlara “aile ambarını en iyi stoklayacak erkek benim” dediği için bunları seçiyor gibiler. Dişilere daha parlak erkekleri seçmesinde yardımcı olan herhangi bir gen o dişilere doğrudan yarar sağlar ve böylece seçilim bu tercihi artıracaktır. Ve buradaki tercihle, tohumları parlak tüylere çevirebilen her erkek aynı zamanda avantajlı olacaktır çünkü daha fazla eşi güvenceye alacaktır. Zamanla eşeysel seçilim bir erkeğin kırmızı rengini abartacaktır. Dişiler ise solgun kalacaktır çünkü parlak olmaktan kazanacakları hiçbir şey yok; hatta yırtıcılara daha çekici gelmekten yakınabilirler. Sağlıklı ve güçlü bir erkek seçmenin başka doğrudan yararları da vardır. Erkekler, dişiye, çocuğuna veya her ikisine de aktarabilecekleri parazit veya hastalıklara sahip olabilir ve bu tip erkeklerden kaçınmak bir dişinin yararınadır. Bir erkeğin rengi, tüyleri ve davranışı hastalıklı veya zararlı olup olmadığına dair ipucu sağlayabilir: sadece sağlıklı erkekler yüksek sesle şarkı söyleyebilir, güçlü bir duruş sergileyebilir veya parlak, yakışıklı tüyler çıkartabilir. Mesela eğer bir türün erkekleri normalde parlak maviyse, soluk mavi bir erkekle çiftleşmekten kaçınmak en iyisidir. Evrim teorisi dişilerin, erkeğin iyi baba olacağını gösteren herhangi bir özelliği seçeceğini gösterir. Tek gereken bu özellik için tercihi artıran bazı genlerin olması ve o özelliğin anlatımındaki çeşitliliğin erkeğin durumu hakkında ipucu vermesidir. Gerisi kendiliğinden gelir. Çalı tavuğunda, parazit bitler erkeğin ses kesesinde kan benekleri oluşturur, bu özellik leklerde kasılarak yürürken kabarık, yarı saydam bir kese gibi durur. Ses keselerine suni yolla kan benekleri boyanmış erkekler kayda değer şekilde az eş edinebilir: bu benekler dişiye erkeğin hastalıklı ve muhtemelen kötü baba olduğuna dair tüyo verir. Seçilim sadece dişinin beneksiz keseleri tercih etmesini sağlayan genleri elverişli kılmayacaktır, aynı zamanda bu durumu belli eden erkek özelliğini sağlayanları da elverişli kılacaktır. Erkeğin ses kesesi daha da büyüyecektir ve dişinin pürüzsüz ses kesesi tercihi artacaktır. Bu, erkeklerde abartılı özelliklerin evrimine neden olabilir, örneğin saçma bir şekilde uzun olan Whydah ispinozu kuyruğu gibi. Bütün bu süreç, erkek özelliğinin daha fazla arttığında yaşamını tehlikeye düşürecek kadar abartılı hale geldiği an, yani döl üretiminin net sayısı kötü etkilendiği an sona erer. Peki, dolaylı yarar sağlayan dişi tercihlerinde durum nasıldır? Bu yararlardan en aleni olanı bir erkeğin döllerine sürekli verdiği şey, yani genleridir. Ve bir erkeğin sağlıklı olduğunu gösteren özellikler aynı zamanda genetik yönden iyi özellikler taşıdığını da gösterebilir. Daha parlak renkli, daha uzun kuyruklu veya daha yüksek sesli erkekler, rakiplerinden daha iyi yaşamalarına ve üremelerine olanak sağlayan genlere sahip olduğu için bu özellikleri gösteriyor olabilir. Bu, aynı şekilde, özenli çardaklar üretme yeteneğine sahip olan veya büyük taş yığınları oluşturabilen erkekler için de geçerli olabilir. Bir erkeğin daha iyi yaşama yeteneği veya daha fazla üreme yeteneği sağlayan genleri olduğunu gösteren pek çok özellik hayal edebilirsiniz. Evrim teorisi bu durumlarda üç tür genin frekansının birlikte artacağını söyler: bir erkeğin iyi genlere sahip olduğunu yansıtan “gösterge” özellik genleri, bir dişinin bu gösterge özellikleri tercih etmesini sağlayan genler ve son olarak varlığı gösterge sayesinde yansıtılan “iyi” genler. Bu karmaşık bir senaryodur, fakat çoğu evrim biyoloğu bunu, ayrıntılı erkek özellikleri ve davranışları için en iyi açıklama olarak görür. Fakat “iyi genler” modelinin gerçekten doğru olup olmadığını nasıl test edebiliriz? Dişiler doğrudan mı yoksa dolaylı yararları mı arar? Bir dişi daha az güçlü veya daha az gösterişli bir erkeği geri çevirebilir, fakat bu o erkeğin zayıf genetik yapısını değil de enfeksiyon veya yetersiz beslenme gibi sadece çevresel etkilerle oluşmuş bir halsizliği gösteriyor olabilir. Bu karmaşıklıklar herhangi verili bir koşulda eşeysel seçilimin nedenlerini ortaya çıkarmayı zorlaştırır. Belki de iyi genler modelinin en başarılı sınaması Missouri Üniversitesi’nden Allison Welch ve arkadaşları tarafından gri ağaç kurbağası üzerinde yapılmıştır. Erkek kurbağalar, ABD’nin güneyinde yaz gecelerinin simgesi olan yüksek sesler çıkararak dişileri etkiler. Yakalanan kurbağalarla yapılan çalışmalar dişilerin daha uzun naralar atan erkekleri tercih ettiğini göstermiştir. Bu erkeklerin daha iyi genlere sahip olup olmadığını test etmek için araştırmacılar farklı dişilerden yumurtaları bölüp her dişinin yumurtasının bir yarısını in vitro uzun naralı erkeklerden aldıkları spermlerle, diğer yarısını ise kısa naralı erkeklerden aldıkları spermlerle döllediler. Bu çaprazlamalardan çıkan iri başlar olgunlaşıncaya kadar beklendi. Uzun naralıların dölleri iribaş halindeyken daha hızlı büyüdü ve daha iyi yaşadı, metamorfozda (iri başların kurbağaya dönüştüğü süreç) daha büyüktü ve metamorfozdan sonra da daha hızlı büyüdü… Jerry A. Coyne

http://www.biyologlar.com/eseyli-ureme-seks-evrimi-nasil-yonlendiriyor

Antibiyotik Nedir Antibiyotik Etkileri Nelerdir

Antibiyotik, herhangi bir mikroorganizma tarafından, başka bir mikroorganizmayı öldürmek veya çoğalmasını durdurmak için üretilen her türlü madde. Antibiyotik üretimi, onu üreten mikroorganizma için selektif bir avantaj sağlar. Örnek olarak, Penicillium tarafından üretilen antibiyotikler, doğada rekabet halinde olduğu diğer mikroorganizmaların büyümesini önleyerek Penicillium'a rekabette önemli bir avantaj sağlar. Etkileri Antibiyotiklerin iki çeşidi vardır; biyosidal, mikroorganizmaları öldüren antibiyotikler ve biyostatik, mikroorganizmaların büyümesini ve çoğalmasını (üremesini) önleyen antibiyotikler. Her ne kadar "sadece" mikroorganizmaların (çoğunlukla bakteriler, ve bazı fungi) ürettiklerine "antibiyotik" tanımı verilebilse de, bugün "antibiyotik" terimi patojenlere zarar veren her türlü kimyasal için kullanılmaya başlanmıştır. Bu yüzden, mikroorganizmalar, hayvanlar ve bitkiler tarafından doğal olarak üretilen bu tür kimyasallara "antibiyotik" demekteyiz. Aynı zamanda, doğal olarak üretilen birçok antibiyotik madde suni yollardan daha etkili olmaları için modifiye edilmektedir. Örnek vermek gerekirse, doğal olarak üretilen penisilinler bugün kimyasal olarak modifiye edilerek daha etkili olmaları sağlanıyor. Bir başka örnekte, kloramfenikol isimli antibiyotiktir. Eskiden tamamiyle doğal yollardan elde edilen bu antibiyotik bugün tamamiyle sentetiktir. Etki mekanizmaları Antibiyotikler etkili oldukları mikropların metabolik işlemlerine müdahale ederek çalışırlar. Antibiyotikler müdahale ettikleri metabolik işlemlere göre spesifiktir. Bu metabolik işlemlere örnek olarak; protein sentezi, hücre çeperi sentezi, nükleik asit sentezi veya hücre zarı fonksiyonlarını verebiliriz. Penisilin, vankomisin, florokinolon ve sefalosporin gibi antibiyotikler bugün en çok kullanılan antibiyotiklerdendir. Bu antibiyotiklerin hepsi bakterilerin hücre çeperlerini zayıflatırlar. Bakterilerin hücre çeperleri uzun peptidoglikan zincirlerinden oluşur. Antibiyotikler bu molekülleri bir arada tutan peptit bağlantılarının sentezini önlerler. Böylece hücre çeperleri zayıflar ve bakteri patlar (lizis). Peptidoglikandan oluşan hücre çeperleri sadece bakterilerde bulunur, hayvan hücre çeperi bulunmazken bitki hücrelerinde selülozdan oluşan hücre çeperleri bulunur. Böylece, antibiyotikler sadece bakterilere zarar verirler. Streptomisin, eritromisin, tetrasiklin ve kloramfenikol gibi antibiyotikler ise ya protein sentezini önlerler ya da anormal proteinlerin sentezlenmesine yol açarlar. Antibiyotikler bunları bakterilerin ribozomlarına -daha doğrusu ribozomal RNA'nın alt birimlerine bağlanmak suretiyle- bağlanarak yaparlar. Bakteri ribozomları ökaryotik ribozomlardan (insan ribozomları gibi) daha küçük oldukları için, bu tür antibiyotikler sadece bakterileri etkiler. Böylece bakterilerin saldırdığı canlıya zarar vermezler. Rifampisin ve antrasiklin gibi antibiyotikler ise nükleik asit sentezine müdahale ederler. Antrasiklinler bunu DNA replikasyonunu önleyerek yaparken, rifampisin bakteriyel transkripsiyonu önler. Bazı antibiyotikler ise patojenleri hücre zarlarına müdahale ederek yok ederler. Hücre zarına yapılan müdahaleler, hücre zarının yapısını değiştirerek onun birçok özelliğini de kaybetmesine yol açar. Bu hücre sitoplazmasının hücre dışına akması gibi hücrenin yıkımıyla sonuçlanacak olaylara yol açabilir. Seçicilik - Selektivite Bugün, bakteriyel hastalıklarla savaşmakta kullanılan antibiyotikler selektif yani seçicidirler. Buna karşın doğada seçici olmayan birçok antibiyotik de bulunur. Seçici antibiyotikler, işleyişleri (mekanizmaları) dolayısıyla sadece bakteri (mikrop) hücrelerine zarar veren antibiyotiklerdir. Yukarıda verilen antibiyotik tiplerinin hepsi seçicidir. Seçici olmayan antibiyotikler ise mikroba zarar verirken, mesela, insanın vücut hücrelerine de zarar verebilirler. Aynı zamanda antibiyotiklerin yan etkileri de olabilir, bir hastalığı iyileştirirken başka sorunlara yol açabilirler. Direnç Bilinçsiz ve aşırı antibiyotik kullanımı bakterilerin kullanılan antibiyotiğe karşı direnç kazanmasına neden olabilir. Eğer mikroplar bir antibiyotiğe karşı direnç kazanırlarsa, artık o antibiyotiğin o mikroba karşı etkisi olmaz. Bu nedenle her bakteriye uygun olan antibiyotik kullanılmalıdır. Hastalığa neden olan etkenin bulunması ve bu etkene etkili olacak antibiyotiği bulmak için bir Kültür-Antibiyogram Testi denen laboratuvar testi yapılır. Sadece etkin olduğu mikroplara karşı kullanılmalıdırlar. Grip, nezle gibi virüslerin neden olduğu hastalıklara karşı etkili değillerdir. Ateş düşürücü ya da ağrı kesici etkileri yoktur. Antibiyotikler mutlaka doktor tavsiyesiyle ve reçetesine uygun olarak kullanılmalıdırlar. Bilmeden kullanılan antibiyotikler hastalığı iyileştirmezler, vücuda zarar da verebilirler.

http://www.biyologlar.com/antibiyotik-nedir-antibiyotik-etkileri-nelerdir

KEDİLERİN ANATOMİK YAPISI

Memeliler sınıfından Carnivorlar (etçil) takımından Felidea ailesinden Felis Catus linnaeus olarak tanımlanabilir. Kedigiller 4 cins olarak sınıflandırır. Felis (evkedisi) Panthera (aslan, kaplan, puma, jaguar) Neofelis (çinçilla) Acinomyx (çita) Ayrıca, Felis silvestris (vahşi kedi) olarakta bilinen kediler, aslan, kaplan, puma, vaşak, leopar ve çitanın yer aldığı Felidea ailesinin üyesidir. Bu ailede yer alan tüm türlerde dişiler ve erkekler birbirlerine benzer görünümdedir. Sadece aslanların erkeklerinde, dişilerden farklı olarak yele bulunur. Beslenmeleri etçil şekilde olan Felidea ailesinin tümünde ortak olan diğer önemli bir özellik koku ve görme duyularının iyi gelişmiş olmasıdır. Dişilerinde ve erkeklerinde bulunan anal bezler, yaşam alanını işaretlemeye ve eş bulmaya yarar. Denge duyuları çok iyi gelişmiştir. 500 adet kas bulunan vücutları oldukça esnektir ve çok kıvrak hareket etme yeteneğine sahiptirler. Kediler boyut olarak birbirlerinden farklı olabilir. Ancak köpeklerde olduğu gibi farklı biçimlerde değillerdir. Köpeğin evrim sürecinde melezlemelerle pek çok farklı özellik taşıyan köpek ırkları geliştirilmiş olmasına karşın kediler görünüm olarak farklılaşmamıştır. Farklar sadece ağırlık olarak yani boyut olarak, tüy yapısı ve rengi gibi özelliklerinde olmuştur. Genel olarak tüm kedilerde tüy renkleri oldukça farklıdır. Tek renkli, iki renkli veya üç renkli olabilen kedilerin tüy uzunlukları ve tüy yapısı da birbirinden farklı olabilir. Gözler oval, badem veya yuvarlak şekildedir. Kedilerin göz rengi genetik yapıyla ilgilidir tüy renklerine göre değişir. Örneğin noktalı kediler daima mavi göz rengine sahiptir, beyaz kediler ise genellikle yeşil, mavi, altın ve bakır renkte gözlere sahiptir. Ayrıca iki gözün birbirinden farklı renklerde olmasıda beyaz renkli kedilerde görülen bir özelliktir. Kedilerin pupilla şekilleri de farklılık gösterebilir. Düz bir çizgi, eliptik veya yuvarlak şekilde olabilir. Bu şekiller genellikle içinde bulunduğu ruh halini yansıtır. Yuvarlak ve geniş bir pupilla donuk bakışı ifade eder ve şokta olduğunun göstergesidir. Ayrıca spesifik ırk özelliği olarak yavru iken farklı bir göz rengi olmasına karşın yetişkin halinde göz rengi değişebilen ırklar da vardır. Vücutları baş, gövde ve eklenti organları olan bacaklar ve kuyruk şeklinde bölümlendirilir. İskelet sistemleri tüm kedi ırklarında aynıdır. Oldukça esnek, narin ve çevik olan vücutlarında 230 adet kemik bulunur. Kemikler ince yapılıdır. Kulak kanalı düzdür ve iç, orta ve dış kulak olarak üç bölümden oluşur. Kulak kepçesi değişik şekil ve büyüklükte olabilir. Yeni doğan yavrularda kulak kanalı 9-10 günlük olduğunda açılır. Burunları çok farklılık göstermez ancak Persian gibi basık burunlu veya Sphynx gibi uzun burunlu ırklarda vardır. Aşırı gelişmiş koku alma yeteneğine sahip olan kedilerin burunlarında yaklaşık 60-80 milyon adet koku alma hücresi vardır. Kediler doğduklarında 26 diş ile doğarlar ve erişkin olduklarında diş sayısı 30’a tamamlanır. Gövde göğüs ve karın boşluğu olarak iki kısımdan oluşur. Kalp göğüs boşluğunda yer alır. Göğüs boşluğunda yer alan bir diğer organ loblu bir yapısı olan akciğerlerdir. Akciğerleri sağ ve solda 13’er adet olan kaburga kemikleri çevrelemiştir. Karaciğer de çok loblu bir yapıdadır ve karın boşluğunda yer alır. Diyaframanın hemen gerisinde ve midenin ön tarafında olacak şekilde yerleşmiştir. Karın duvarına yaslanmış olarak yatay bir yerleşimi olmakla bereber, büyük bölümü sağ tarafa doğrudur. Mide, ağız ile başlayan ve tüm vücut boyunca uzanarak anüste sonlanan sindirim sisteminin göğüsten karın boşluğuna geçtiği bölgede yer alır. Tek bölmeli bir yapıdadır. Memeliler sınıfının plasentalılar grubundan olan kedilerde yumurtlama çiftleşmeden sonra şekillenir. Gebelik süreleri ortalama 60-65 gün olan kediler yaklaşık 9 aylık olduğunda seksüel olgunluğa erişirler. Akciğerin içindeki tüpler oksijenin tüm akciğere dağılmasını sağlar. Akciğerler kedinin her iki tarafında ve diyaframın tam üstünde yer alır. Diyafram kedinin soluk alma hızını kontrol eder. Soluk borusu bir anlamda akciğerlerin havalandırma sistemi olarak kabul edilebilir. Dışarı atılması gereken kirli hava ve alınması gereken temiz hava diyaframın kontrolünde soluk borusu aracılığıyla taşınır. Solonum sitemini oluşturan organlar bir çok kedi hastalığının da hedefidirler. Kedi bıyığı (ya da latince adıyla vibrissae) kalın kedi tüyünden iki üç kat kalındır. Burun bölgesinde üst dudağın yanlarından çıkan bıyıklar yine kedi tüyüne kıyasla üç kat daha derine gömülüdürler. Kökleri sinir sistemi ile ilinti halindedir. Bıyıklar tarafından algılanan bir hareket hemen köklerden sinirlere ve oradan beyine iletilerek alınacak aksiyon konusunda bilgilendirme ve uyarı işlevi görür. Kediler bir şey içerken dillerini inanılmaz bir hızla kullanırlar. Dil hızla suya dalar ve çıkar. Bir anlamda fillerin su içmesine benzer. Ağız suya değdirilmez, su dil aracılığıyla (fillerde hortum) ağza taşınır. Kedilerin dili zımpara gibidir. Üzerinde onlarca küçük odacık vardır ve su içme sırasında bu odacıklar su havuzcuklarına dönüşür. Suya dalan dilin üzerindeki odacıklar su ile dolar ve taşımada dökülmemesi için dil ağza doğru bükülür. Dil aynı zamanda lapa yiyeceklerin yenmesinde de aynı işlevi görür. Bir kedinin kalbi dakikada 100 ila 200 kere atar. Kalp kapakçıkları hızla açılıp kapanır. Bu sırada eşit ölçüde kan kalbe alınır ve kalpten damarlara pompalanır. Bu sırada kandaki karbondioksit temizlenerek kana oksijen verilmesi sağlanır. Kalp bu anlamda solunum sistemi ile işbirliği içinde çalışır. Kalp sol ve sağ bölüm olmak üzere iki parçadan oluşur ve her iki bölüm de aynı hızla çalışır. Doğumdan sonra 6 ay içinde dişler yenilenir. Kedilerin damakta 2 kedi dişi, 6 ön-diş, 6 ön-azı diş ve 2 azı diş bulunur (16 diş damakta). Çenede ise 2 küçük kedi dişi, 6 küçük ön-diş, 4 küçük ön-azı diş ve 2 küçük azı diş vardır (14 diş çenede). Ön dişler yiyeceği kavramada, köpek dişleri ise hem yiyeceği kavramada hem de savunmada kullanılır. Kedi dişleri, kedinin dişleri arasında en duyarlı olanıdır. Kedi beyni 20 ile 30 gram arasındadır. Ama diğer memelilerle kıyaslandığında beyni bedenine göre en büyük olan memelidir. Beynin büyüklüğü ile zeka arasında bir bağlantı olsa da –örneğin suya dalabilen kuşların beyni diğer kuşlara göre yaptıkları eylemin karmaşıklığı sebebi ile daha büyüktür- beynin büyüklüğü ile zeka arasında her zaman için birebir ilinti kurmak doğru değildir. Sözgelimi kediler, kendilerinden çok daha iri olan aslanlarla kıyaslandığında daha zekidirler. Öte yandan kedigil ailesindeki canlıların beyin yapısı inanılmaz derecede benzerlik gösterir. Kediler mükemmel bir kulağa sahiptirler. Hani şu bestecilerin “müzik kulağı var” dedikleri türden işittiklerini tek tek ayrıştırıp değerlendirebilirler. İşitme kediler için hem güvenlikleri (tehlikeden kaçma anının tespiti) hem de avlanmaları (besin olacak canlının yerinin tespiti) için önemlidir. Kediler insanlardan da köpeklerden de daha iyi işitirler. İnsanlar 20 Hz’e kadar sesleri işitirken köpekler 40 Hz'e kadar sesleri işitir. Ama kediler için bu sınır 60 Hz’dir. Bu metrelerce uzaktaki bir böceğin yürüyüşünün ya da saklanan bir farenin soluğunun duyulmasıdır. Patiler kediler için hareketin ve dengenin temelidir. Tırmanmak, kazmak, savunmak, savaşmak ve spreylemek (cinsel sıvı atımı) için patilere ihtiyacı vardır. Bir kedinin patisi ayağının en son kemiğine bağlıdır. Pençeler esnek ve dönebilirdir. Böylelikle en iyi tırmalama açısını rahatlıkla yakalarlar. Pençeler protein ve keratin dolu bir deri ile çevrilidir. “Kedi Gözü” deyimlere geçecek ve çeşitli adlandırmalara girecek kadar hayranlık uyandırır. Kediler gözleri ve görme yetenekleri ile ayırt edilirler. Bir kedinin gözü doğumdan 7 ila 10 gün sonra açılır. İki ay içinde de gerçek rengini alır.

http://www.biyologlar.com/kedilerin-anatomik-yapisi

Balıkların Evrimi

Omurgalı hayvanların ve balıkların evrimiyle ilgili ilk önemli sonuçlara ulaşmış olsak ta hala birçok yönüyle bilim adamları tarafından yeterli derecede anlaşılamamıştır. İlk omurgalı hayvanların 550 milyon yıl önce ortaya çıktığı genel olarak kabul edilmiştir. Çok uzaktan atamız olan bu hayvanlar bugün bildiğimiz kadarıyla balıklara göre son derece farklıydı. Çenesiz balıklar anlamına gelen ‘Agnatha’ diye isimlendirildiler. Bugün yaşayan ve hala bazı türleri var olan bu balıkların çeneleri yoktur. Bu nedenle bu grubun bir parçası olarak kabul edilirler. Agnatha, bütün soyu tükenmiş ve hala yaşayan bütün çenesiz balıkları kapsamaktadır. Çenesiz balıklar, ağızlarında kemik olmayan ve modern omurgalılar gibi ısıramayan balıklardır. Fakat ağızları olan ve beslenen balıklardır. Üstelik en eski çenesiz balıklarda rejenerasyon yeteneği olan ve bazı türlerde bir tane beyin, iki veya daha fazla göz ve hayatlarını direkt etkileyen kalıcı bir notokorda bulunan başları vardı. Modern çenesiz balıklar gibi dişleri ve pelvik yüzgeçleri yoktu. İlk çağda omurgasız hayvanlar denizlere hakimdi. (PALEOZOİK DÖNEM 570-245 MYÖ) Birçok türle ortaya çıkan ve farklı alt türlerin bir numarası olmasından dolayı çenesiz balıklar (AGNATHA) ve ataları önemli gruplardı. Birçok çenesiz balık, balık asalağı ve bofa balığına benzeyen küçük kurtçuklar gibi hayvanlardır. Diğer çenesiz balıklar kemik plakların bilinmeyen bir değişimiyle evrim geçirmişlerdir. Plaklar onları zırh gibi korumaktadır. Ve boyları 1,5 metreye ulaşmaktadır. Fosil balık asalağı ve Bofa balığı 350 milyon yıl önce bulunmasına rağmen bilim adamları Conodotlardan önce evrim geçirdiklerine inanıyor. Eski çenesiz balıklar arasında en iyi bilinenler Ostracodermlerdir. Dıştaki zırhlarından dolayı böyle isimlendirilmişlerdir. Bunlar en eski Conodontialardır. Conodontialar küçük ve genelde 7 cm’ den daha az uzunluktadır. İç iskelete sahip olmamalarına rağmen ağız halkası üzerinde dişleri, bir tane dili ve bir tanede kaudal yüzgeçleri vardır. Yaklaşık 515 milyon yıl önce ilk olarak fosil kayıtlarda ortaya çıkmışlardır ve yaklaşık 205 milyon yıl önce ortadan kaybolmuşlardır. Çenesiz balıkların iki diğer grubu kısa bir süre göründü. Arandaspida yaklaşık 495 MYÖ ve Astraspida yaklaşık 450 MYÖ. Her iki grupta geniş baş kalkanları vardı. Kaudal yüzgeç sanılan yüzgeçler yoktu ve 440 MYÖ yok oldular. Az bilinen dört adet çenesiz balık grupları tipik Ostacoderm formlarına sahiptiler. Bunların en eskileri Pteraspidomorphan’ın sonuncusu Heterostraci idi. İki iyi gözlü balıklardı, başlarının üzerinde de ağır zırh ve ağızlarını öne ilerletmek ve işaretlemek için bir gagaları vardı. Tek bir omurgası vardı. Cephalaspidomorpha, Pteraspidomorpha’nın yerini aldı. Bunlardan ilk olarak Anaspida ve Galeaspida evrim geçirmiştir. Bunları izleyen yakın zamanda Osteostraci evrim geçirmiştir. Bu hayvanlar kemik plaklardan dolayı fosil kayıtlarda iyi bilinirler. Kemik plaklar balıkların başlarını korurlar veya Anaspida’da, pul gibi küçük plakları vardı (Anaspid demek koruması, kalkanı yok demektir.)Bu gruplar 430-425 MYÖ ortaya çıktılar ve 360 MYÖ ise soyları tükendi. Anaspidler yan tarafın aksine karın solungaç açıklıkları olan ilk balıktı. Anaspidlerin oldukça aktif balıklar olduğuna inanılırdı. Oysa Heterostraci ve Galeaspida yavaş hareket eden, dip kısımlarda yaşayan ve çamurdan çürümüş bitki ve hayvan materyalleri emdiğine inanılan hayvanlardı. Çenesiz balıklar içerisinde loblu kuyruk yüzgeçleri olan tek türlerdir. Loblu kuyruk yüzgeçleri modern balıklarda daha çok ortaktır. Bazı kanıtlarda çenesiz balıklar hemen hemen 360 MYÖ’ e kadar çevrede iken ve dahi yaklaşık 210 MYÖ’ e kadar Conodontia (çeneli balıklar) neticede dünya sularında onların yerini aldılar ve sonra MYÖ 425’te görünmesiyle omurgalıların ölümü artmaya başladı. Hareketin ortaya çıkışında çenelerle desteklenmiş iskelet, modern balıkların ve insanlığın evriminde önemli bir adımdır. Çeneliler için iskelet, birinci solungaç yayının modifikasyonundan gelmiştir. Süzme, emme ve törpülemenin aksine ısırma kabiliyeti balıkların olduğu yerde bulunan yiyeceklerde fazlaca artmıştır. Bu olduğunda yaklaşık aynı zamanda çiftleşme yüzgeçleri .(neticede bizim kollarımız ve ayaklarımız olan) evrim geçirdi. Yüzgeçler balıkların yukarıya ve ileriye doğru hareket etmelerini sağlarlar. Bu, yüzme fiziğinde önemli bir durumdur. En eski çeneli balıklar Placoderm ve Acanthodii olarak isimlendirildiler ve fosil kayıtlarda ilk olarak 435 Milyon Yıl Önce göründüler. Placoderm deri plakalı demektir ve Placodermlerim çoğu, başlarının üzerinde amour (?) plaka ve kemikli pullara sahiptir. Placodermler yalnızca çekici değiller çünkü çift yüzgeçleri, çeneleri ve buna ek olarak İlkel yüzme keseleri evrim geçirmiştir. İlkel yüzme keseleri Osteichtyes’te akciğer olmuş ve omurgalıların yaşamasına izin verir. Ayrıca denizlerden ayrılmalarına ve karada yaşamalarını da sağlar. Placodermler gerekli olan bütün şeylere sahip olan önemli bir gruptu.360 Milyon Yıl Önce soyları tükenmesine rağmen, ağır zırhlarını kaybetmediler. Çoğu Placoderm’in zırhla kaplanmış büyük başları ve forebodies (?) vardı. Bilim adamları 9 sıra Placoderm’i yeniden düzenledi. Ve bunların en iyi bilinenleri Arthrodira ve Antiarchi idi. Antiarchi’nin boyu 15-40 cm’e kadar uzanabilmektedir ve dip kısımda bulunduğuna inanılmaktadır. Zayıf çeneleri ve zırhla örtülmüş uzun pektoral yüzgeçleri vardı. Arthrodira tatlı sularda ilk evrim geçiren ve çokça büyük olan bir gruptur. Dinicthyes ve Titanicthyes gibi bazı türlerde boy 9 metreye kadar ulaşmaktadır. Gemuendima spp. gibi torpil benzeri türlerde içermektedir. Antiarchi zırhla örtülmüş kafaları vardır. Acanthodii temel olarak köpekbalığı benzeri balıklardı ve kemik plakları vardı. Fakat zırhlı ağır başları yoktu. Bu nedenden dolayı daha fazla manevra yapabilirler ve hızlı hareket edebilirler. Bilinen birçok türü küçüktü. Lateral gözleri, çenelerinde büyük dişleri ve dorso-lateral belkemikleri vardı. Kemiksi balıklardı ve daha çok tatlı sularda yaşayan türleri saptanmıştı. Acanthodii Placodermler’den daha uzun olduğu için önemliydi ve fosil kayıtlarda 275 MYÖ’ den 175 MYÖ’ e kadar kaldı. Yaklaşık 20 milyon yıl sonra, şimdi soyu tükenmiş, modern balıkların ataları olan iki grubun ilk görünüşleri fosil kayıtlara 210 MYÖ girdi. Chondrichtyes ve Osteichtyes’lerin her ikisi de aynı zamanda farklı atalardan evrim geçirmiştir. Chondrichtyes köpek balıkları ve vatozlardır. Bu iki alt sınıf yaklaşık 30 milyon yıl önce evrim geçirdi. Elasmobranchii Holocephali’yi izledi. Bu iki grup denizlerimizde gelişen ve hala var olan gruplardır. Eski üyelerinden temel planda az da olsa sıkça değişim göstermektedir. Üçüncü altsınıf Cladoselarchii, geniş köpekbalığı benzeri hayvanlardır ve az da olsa Holocephali’den sonra görünmüştür. Fakat kısa bir süre hayatta kaldıktan ve görünmeye başladıktan 15 milyon yıl sonra fosil kayıtlarda ortadan kayboldular. Balıkların en önemli grupları modern denizlerimize hakim olan ve akşam yemeklerimizi oluşturan Osteichtyes idi.(kemikli balıklar).Görünen ilk kemikli balıklar Chondrostei idi. Chondrostei 410 MYÖ ortaya çıkmış ve günümüzde hâlen varlığını korumaktadır. Onlar ortaya çıktıktan sonra yaklaşık 407 MYÖ Dipnoi (akciğerli balıklar) ve sonra Actinistia,Osteolepiformes ve Panderichyida 460 MYÖ ortaya çıkmıştır. Bu grubun son iki tanesinin, günümüzde, yaklaşık 250 MYÖ soyu tükenmiştir. Modern balıkların çoğunluğu Neopterygii grubundadır. Yaklaşık 250 MYÖ fosil kayıtlarda sadece son Permian’da içinde, son gelenler olmalarına rağmen Neopterygii’ nin Chondrostei’nin atalarından evrim geçirdiğine inanılır. Hâlbuki ortaya çıkmalarından beri çok önemli oldular ve bugün bilinen balıkların çoğu bu gruptadır. BALIKLARDA ELEKTRİK DUYULARI Sinir uyarıları, elektrik uyarıları ve su, özellikle suyun içerdiği çözünmüş mineraller iyi bir elektrik iletkenidir. Bunun anlamı suda yaşayan bir hayvan her zaman bir kası elektrik sinyalleri yaymak için kullanır. Bunların sinyalleri keşfedip birçok balık türünü öğrenmek sürpriz olmayabilir. Elektrik duyuları olan bir balık avının yerini saptayabilir ve keşfedebilir. Bunu suyun akışına ters doğrultuda kendini gizleyerek yapar. Av parçaları hareket edemiyorsa kumun veya çamurun içine kendini gömer. Torpil balıkları elektrik duyularını gömülmüş avını keşfetmek için kullanırlar. Elektriksel duyulu balıklar yırtıcı hayvanların yaklaşmasını da keşfederler. Çoğu elektrik duyulu türlerin algılayıcıları Teleostlarda dış oyuk organlar ve Elasmobranch’larda lorenzini ampülleri olarak isimlendirilirler. Bu algılayıcılar hayvanların başında, vücutlarına saçılmış ve yan çizgi boyunca yerleşebilmektedir. Algılayıcılar elektrik iletken jel kanallarından oluşur. Ve bu kanallar çukur olarak isimlendirilen belli noktaların suya açılmasıyla oluşur. Balıkların kendi hareket doğrultusunda oluşturulan zayıf elektrik alanı, dünyanın elektrik alanı sayesinde belirlediği bilinmektedir. Bu olay göç yapan türler tarafından apaçık bir şekilde kullanılır. Elektriksel uyartıları hissedebilen fakat kendi özel alanlarını oluşturamayan diğer hayvan türleri şunlardır: köpekbalıkları, torpil balıkları, tırpana balıkları, kedi balıkları, paddlefish. Evrimde diğer bir adım ise nesneleri keşfetmek amacıyla özel bir elektrik alan oluşturmaktır. Balıklar anlamlı bir şekilde ideal elektriğin fazlasını deşarj etmektedir. Dışarıya verilen bu elektrik yaşayan nesneler tarafından hissedilmektedir. Sadece yaşayan organizmalar tarafından değil, organizmaların etrafındaki bütün dünya tarafından hissedilir. Bu torpil balıklarının iki ailesinde ve Teleostlar’ın 10 ailesinde olmuştur. En iyi bilinen elektrikli balıklar, Afrika’nın Elektrikli Kedi Balıkları (Gymnarchus niloticus ) ve Güney Amerika’nın Elektrikli Yılanbalığı (Electrophorus electricus) diğer ilginç olanlar daha az güçlü ise de hala daha varlıklarını korumaktadırlar. Bu balığın etrafında bir elektrik alanını yaratan ve elektrik uyarıları yayan elektrik oluşturma hücreleri vardır. Bu alana dokunan her şey balığın elektrik alanından aldığı geri besleme şeklini değiştirir. Böylece balık, görme, ses, koku veya dokunuşta bağlı olmayan dünyasının bir şeklini arttırabilir. Çamurlu suda yaşarsanız, bu kadar yetenek çok faydalıdır. Birçok elektriksel Teleost’un yaptığı gibi. Birçok elektrikli balık gece hareketlidir. Üstelik bu balıklar, kontrol edebilir ve onların dünya şeklini geliştirmesi için kendi elektrik alanını değiştirebilir, veya başka bir elektrik gücüyle hassas balığın algısını değiştirebilir. Algılama amacıyla birçok balığın oluşturduğu elektrik alan bir elektrik deşarjı olarak su içindeki çevrelerine serbest bırakılırlar. Böyle yaparak hem avcılarını caydırırlar hem de onların kendi avlarını sersemletebilir. Bütünüyle kaslı hareket olarak elektrik uyarılarını oluştur. Hareket dünyadaki bir balığın elektrik şeklini çarpıtabilir. Bu nedenden dolayı birçok balık yavaş hareket etmeye ve vücutlarını düz tutmaya eğilimlidir. Yüzmek için sadece uzamış dorsal yüzgeçlerini kullanırlar. Çoğu balık, özellikle elektriksel olarak güçlü türler, elektrik alanını, elektriksel deşarjın zamanlanmış uyarılarının bir sonucu olarak üretirler. Fakat elektrik bakımından zayıf birkaç balık, elektrik alanı üretmek için devamlı bir dalga kullanırlar. Çoğu tür, özellikle en güçlü olanlar, elektrik alanlarını sürdürmek ve özel sebepler için güçlü atışları veya patlamaları kurtarmak amacıyla göreli zayıf deşarjlar üretirler. Elektrik üreten hücreler , ‘Electrocytes’ diye isimlendirilirler. Her bir electrocyte sadece çok küçük bir elektrik üretir. Geniş voltaj üretmek için bir balık bir bataryada bulunan birçok hücreye sahip ve aynı zamanda deşarj edilebilir olması gerekir. Bu Electrocyteler deniz türlerinde genel olarak başta, tatlı sulardaki türlerde kuyrukta bulunur. Balıklar elektrik alanlarını bireysel sıklıkta üretirler. Aynı türün iki balığı karşılaştığında bu balıklar benzer sıklıklarda elektrik alanı kullanırlar. Sıklıklarını, daha az benzer yapmak ve diğer balıkların ürettiği sıkışık algılardan kaçınmak için değiştirirler. Diğer türlerin dişi ve erkekleri her bir sıkışmadan kaçınmak ve potansiyel eşleri fark etmeye yardım etmek için farklı sıklıktaki alanları kullanırlar. Apteronotus leptorhynchus’ta dişiler, 600-800 Hertz arasındaki sıklıkları kullanırken, erkekler, 800-1050 Hertz arasındaki sıklıkları kullanırlar. Bütün balıklar, eşit potansiyel farkın elektrik deşarjlarını üretemezler. Çok fazla üretim elemanı taşımak ekolojik yönden pahalıdır. Şüphesiz ki şampiyon 600 volttan fazla potansiyel bir fark oluşturabilen elektrikli yılanbalığıdır. (Electrophorus electricus). Elektrikli kedibalığı (Gymnarchus niloticus), yaklaşık 300-350 volt oluşturabilir. Birçok elektrikli balık 8-40 volt arasında kısıtlı olmasına rağmen, bir torpil balığı yaklaşık 220 volt ve bazı kurbağabalıkları 50 volt üretebilir. İki büyük elektrik balığı, Güney Amerika Elektrikli Yılanbalığı ve Afrika Elektrikli Kedibalığı özellikle elektrikli balıkların zayıf ve küçük olanlarını avlanırlar. Elektrik alanlarını, varlıklarının avları tarafından bilinmemesi için yok ederler. Ve sonra küçük türler yakına geldiği zaman birden büyük bir öldürücü deşarj bırakırlar. Küçük ve zayıf türler elektrik alanını atlatmak, bazı yırtıcı hayvanlardan saklanmak veya farklı bir yolda olmak için gözetleme yaparlar. Bir elektrik deşarjının voltajı kaynağından uzağa gittikçe hızlıca azalır. Elektrokasyon 1 ve 2 metre arasındaki türler için bir alanda çalışan yakın bir saha hissidir. Sonunda daha öncede dediğim gibi, farklı bir iletkenlikle bir balığın elektrik alanının içindeki herhangi bir şey, balık tarafından kurulan ve böylece balığın etrafındaki potansiyel alanı değiştiren elektrik akış desenini bozacaktır. Bu devamlı değişiklikleri keşfetmek, onun etrafındaki fiziksel dünyayı haritaya dökmeye izin verir. Bilginin bu akışının anlam ifade etmesi için tabiki bir balığın yeteneği, onun beyin boyutunda bağlı bir karmaşıklıktır. Mormyrids, büyük beyinlerinden dolayı iyi bilinirler ve vücut-ağırlık oranı diğer birçok balıktan daha yüksektir, gerçekte bir insan olabilirler. Bu, daha yüksek zekâyla eşit sayar mı? Cevabı eve gibi görünebilir. Akvaryumcular Nil havzasındaki Mormyridsleri uzun zamandan beri bilmektedirler ve Amazon nehri havzasındaki Gynotidslerden daha karışık sinyaller kullanırlar ve oynamayı severler. Gynotidler akvaryumlarındayken, akvaryumun dışındaki nesnelere oyunlar yaptıkları ve burunlarıyla onları etrafında taşıdıkları için iyi bilinirler. Üstelik bilim adamları laboratuarda oyunlar öğretmek için uzun düşünülmüş en eski balık Mormyridslerdir. Neşe ve öğrenmenin her ikisi de, zekânın işaretleridir. Kaynak: www.balikcilar.net/showthread.php?t=12942     Sudan karaya çıkarak ya-şamlarının bir bölümünü karada geçirmeye başlayan ilk omurgalılardır. Bu nedenle, balıklar ile sürüngenler arasında bir geçiş basamağı sayılan bu yarı su, yarı kara hayvanlarının Yunanca’dan türetilen adı da “iki yaşayışlılar” anlamına gelir. Amfibyumları öbür kara hayvanlarından ayıran başlıca özellikler, çok sayıda salgıbeziyle beslenen derilerinin kaygan ve gözenekli, yumurtalarının ise balıklarınki gibi kat kat jelatinimsi kılıflarla korunmuş olmasıdır. Amfibyumlar sınıfının (Amphibia) bugüne kadar soyunu sürdürebilmiş olan üyeleri üç büyük grupta toplanır. En kalabalık grubu oluşturan kara ve su kurbağalarının kuyruksuz, kısa bir gövdesi ve sıçramaya uyarlanmış uzun arka bacakları vardır. İkinci gruptaki semenderler (çöreller) ise kuyrukludur ve kısa bacakları sıçramaya değil yürümeye elverişlidir. Buna karşılık aynı gruptaki sirenlerin yalnızca iki ön bacağı olduğundan gövdelerinin arka bölümünü ve kuyruklarını sürüyerek yer değiştirirler. Üçüncü grubu oluşturan ayaksız kertenkeleler ise hiç bacakları olmayan ve suda ya da toprağın altına gömülerek yaşayan, solucana benzer hayvanlardır. Kurbağaların yaklaşık 1.900, semenderlerin 300, sirenlerin 3, ayaksız kertenkelelerin de 160 kadar türü saptanmıştır. Yaklaşık 300 milyon yıl öncesinden kalma bazı fosillerin amfibyum iskeleti olduğu konusunda bütün bilim adamları birleşiyorlar. Bu hayvanlara ait olduğu sanılan fosilleşmiş izler ise çok daha eski tarihlere uzanır. Amfibyumlar, günümüzden 370 milyon yıl önce, Cros-sopterygii adı altında sınıflandırılan ve hem akciğerleri, hem de saçak gibi yüzgeçleri olan balıklardan türemiştir. Sudan Karaya Geçiş Sudaki yaşamdan kara yaşamına geçişte en önemli adım akciğerlerin ve bacakların gelişmesi olarak görülür. Oysa derinin bu yeni ortama uyum sağlayabilmek üzere geçirdiği değişiklikler belki çok daha çarpıcıdır. Artık suyun dışında yaşayacak olan hayvan her şeyden önce vücudundaki su dengesini korumak zorundadır. Bu yüzden amfibyumlarda önce vücuttaki suyun hızla buharlaşarak uçup gitmesini önleyecek sert bir dış deri oluştu. İç deride ise sürekli sıvı salgılayarak vücudu nemli tutan salgı bezleri gelişti. Ayrıca hayvanın derisiyle solunum yapabilmesi için içderideki kan damarlarının sayısı arttı. Kafatası balıklara özgü biçimini yitirerek basık ve yassı duruma geldi; çene kemikleri de doğrudan kafatasına bağlandı. Hayvanın burundan soluk alıp verebilmesi için burun kanalları genişledi. Büyük olasılıkla böcekleri yakalayabilmesi için dili uzayıp büyüdü. Başın gerisindeki ilk iki omur değişikliğe uğrayarak bir boyun bölgesi oluşturdu; böylece hayvan başını gövdesinden bağımsız olarak hareket ettirmeye başladı. Bugünkü amfibyumlardan birçoğunun larvaları (yavruları) da erişkine dönüşürken buna benzer başkalaşma evrelerinden geçer. Fosil amfibyumların bilinen en küçük örneği ancak 2,5 cm uzunluğundadır; buna karşılık birçoğunun uzunluğu 2,5 metreyi aşar. Tarihöncesi çağlardan kalma en iri amfibyum fosilinde yalnızca kafatasının uzunluğu 1 metreye yakındır. Çağımızda yaşayan amfibyumlar ise genellikle atalarından daha küçük yapılıdır. İçlerinde en irisi, Japonya’da yaşayan ve uzunluğu 1,5 metreyi geçen dev semenderdir (Andrias japonicus). Amfibyumların hemen hepsi sulak ve nemli yerlerde yaşar. Bütün yeryüzüne dağılmış olan kurbağalara Alaska ve İsveç gibi en uzak kuzey ülkelerinde bile rastlanırken, ayaksız kertenkelelerin dağılımı yalnızca tropik bölgelerle sınırlıdır; semenderler ise daha çok ılıman bölgelerde yaşar. Özellikleri ve Davranışları Amfibyumların çoğu gündüzleri saklanıp, hava kararınca yiyecek aramaya çıkan gece hay-vanlarıdır. Soğukkanlıdırlar, yani vücut sıcak-lıkları bulunduktan ortamın sıcaklığına uygun olarak değişir. Düşmanlarından korunmak için gizlenmeyi seçerler; çevredeki doğa ile aynı renkte olmaları gizlenmelerini çok kolaylaştırır. Tek savunma araçları ise derilerinden salgıladıktan yakıcı ve zehirli maddelerdir. Gırtlaktan gerçek anlamda ses çıkarabilen ilk hayvanlar belki de kurbağalardı. Durmadan vıraklayan kurbağalara karşılık ayaksız kertenkele, siren ve semenderler genellikle sessiz hayvanlardır. ' Amfibyumlar en çok böcek, örümcek ve solucan gibi omurgasız hayvanlarla beslenir. İri kurbağaların ayrıca küçük kemiricileri ve kendinden küçük kurbağalan da yediği olur. Amfibyumlar zararlı böcekleri yok ettikleri için insana yararlı hayvanlardır. Birçok ülkede tarım zararlılarıyla savaşmak için özellikle deniz kurbağasından (Bufo marinus) yararlanılır. Ne var ki, son derece obur olan bu hayvan yalnız böcekleri değil küçük kurbağalan da tüketerek zamanla çevredeki doğal yaşama daha büyük zarar verebilir. Yaşam Çevrimi Kurbağalar yumurtalarını genellikle su bitkilerinin arasına bırakır. Bitkinin yapraklarına ya da dallarına yapışıp kalan yumurtalardan, iribaş ya da tetari denen, kocaman başlı, uzun kuyruklu ve bacakları olmayan, yavrular çıkar. Bu yavrular tıpkı balıklar gibi solungaçlarıyla sudan oksijen alır ve daha çok bitkiyle beslenir. İri yumurtalarını karadaki çamurların arasına bırakan bazı türlerde ise yumurtadan çıkan larvalar iribaş değil, erişkin kurbağanın küçük bir kopyasıdır. Kurbağaların döktüğü yumurta sayısı, biraz da dişinin boyutlarına bağlı olarak türden türe çok değişir, örneğin Küba’da yaşayan Sminthillus cinsinden küçük kurbağaların dişisi tek bir yumurta bırakırken, öküz kurbağası gibi iri türlerde bu sayı 20 bini bulur. Afrika’da yaşayan Nectophrynoides cinsinden küçük kurbağaların larvası gelişmesini annesinin vücudunda tamamlamış olarak çıkar. Oysa birçok türün dişisi ya da erkeği yav-rularını gelişinceye kadar sırtında, hatta sırt derisinin altındaki keselerde taşır. İribaşların erişkin bir kurbağaya dönüşmesi genellikle birkaç ay, öküz kurbağasında ise iki yıl kadar Kurbağa yumurtalarının suya ya da çamura bırakıldıktan sonra döllenmesine karşılık, semenderlerin çoğunda yumurtalar dişinin vücudunda döllenir. Yumurtaları kurbağalarınkine benzer, ama sayıca daha azdır. Bazı türler döllenmiş yumurtalarını suya döker ve yumurtadan çıkan iribaşlar gelişmesini suda tamamlar. Buna karşılık birçok semender türü yumurtalarını karaya bırakır ve yavrular bütün yaşam çevrimini karada geçirir. Avrupa semenderleri ile akciğersiz mağara semenderinde ise yumurtalar dişinin vücudunda açılır ve yavrular larva olarak doğar. Amfibyumların doğadaki yaşam süresi kesin olarak bilinmiyorsa da, insan eliyle bakılan dev semenderin 55 yıl, Bombina cinsinden kızılca kurbağanın ise 29 yıl yaşadığı gözlenmiştir.

http://www.biyologlar.com/baliklarin-evrimi

YANGIN KORUMA ORGANİZASYONU VE YANGINLARLA SAVAŞ

Ülkemizde gerek orman koruma gerekse yangın önleme ve yangınla savaş görevleri Orman Bakanlığı bünyesinde merkez ve taşra teşkilatı olarak örgütlenmiştir. Bu itibarla gerek orman koruma ve gerekse yangın önleme ve savaş görevleri merkezde Orman Bakanlığı bünyesinde bulunan Orman Genel Müdürlüğü Orman Koruma ve Yangınla Mücadele Dairesi Başkanlığı, taşrada ise Orman Genel Müdürlüğü’ne bağlı orman bölge ve işletme müdürlükleri ile işletme şeflikleri tarafından yürütülmektedir. Buraya kadar yapılan açıklamalardan anlaşılacağı üzere Türkiye’de yangın koruma ve savaş organizasyonu başta Orman Bakanlığı olmak üzere Orman Genel Müdürlüğü’nün sorumluluğu altında örgütlenmiş bulunmaktadır. Orman yangınlarının ülkemizdeki seyri incelendiğinde; Orman Genel Müdürlüğü gerek ormanı yangından korumak ve gerekse orman yangınlarıyla daha etkili bir şekilde savaşmak amacıyla aşağıda kısaca ana başlıklar altında açıklayacağımız çalışmaları her geçen gün olanakları ölçüsünde geliştirmeye çalışmaktadır. Hemen hemen bu faaliyetlerin tamamı Ülkemizdeki Yangın Koruma ve Savaş Organizasyonu ile ilgilidir. Bu çalışmaların ormanlarımızı yangından korumadaki fonksiyonları son derece önem taşımaktadır. . Eğitim: Türkiye'de hangi nedenle olursa olsun orman yangınları insan unsurundan, kaynaklandığına göre öncelikle insanın eğitimi şarttır. Ormanın yangından korunmasında gerek halkın eğitimi gerekse hizmet içi eğitimin önemi büyüktür. Halkın eğitimi konusunda radyo, televizyon, video, sinema gibi kitle iletişim araçlarından yararlanmak, hizmet içi eğitimde ise arazi bilgisi, harita uygulaması, transport sistemi, haberleşme ve yangın davranışı gibi konularda teknolojik yenilikleri de dikkate almak suretiyle teknik eleman, yangın işçileri mükellef ve askerlerin eğitilmeleri gerekir. Orman Yolları, Yangın Emniyet Yol ve Şeritleri: Orman yangınlarıyla savaşta yol şebekesinin önemi büyüktür. Bugüne değin yasal zorunluluğa rağmen, planlanmış fakat büyük bir bölümü çeşitli sebeplerle inşa edilememiş olan orman yolları ile yangın emniyet yol ve şeritlerinin öncelik1e yangına hassas yörelerden (Akdeniz, Ege, Marmara) başlanarak bitirilmesi gerekir. Gözetim: Ormanda çıkan bir yangın görülmeden ve yeri saptanmadan hiçbir söndürme faaliyetine geçilemez. Bu nedenle, yangının saptanması, yangın söndürme işlerinin ilk basamağını meydana getirir. Yangının çıkar çıkmaz görülmesinde sabit gözetleme noktaları (kule ve kulübeler), havadan gözetleme, gezici gözeticiler, yerel halkın ve diğer kaynakların yardımlarından yararlanılmaktadır. Haberleşme: Orman yangınına müdahalenin ilk şartı yangının görülmesi olduğu gibi, en önemli olanı da yangın ihbarının ilgili birimlere en erken ve sağlıklı bir şekilde yapılmasıdır. Bu nedenle haberleşme yangına müdahalenin temelini teşkil etmekle birlikte yanan alan miktarında önemli rol oynar. Yangın Ekipleri ve Ekip Binaları: Orman yangınlarıyla savaşta ilk müdahale ve hazır kuvvet ekipleri söz konusudur. OGM’ce 27 orman bölge müdürlüğü, 241 orman işletme müdürlüğü ile bunlara bağlı orman işletme şefliklerinde yangın sezonundan önce yeterli miktarda planlanmak suretiyle yangın söndürücüler işlendirilmektedir. Ayrıca sağlıklı ve iyi bir hizmetin görülebilmesi için ilk müdahale ve hazır kuvvet ekip binalarına da ihtiyaç vardır. Silvikültürel Önlemler: Hem yangının çıkmaması, hem de çıkan bir yangında yanıcı maddenin varlığı nedeniyle meydana gelecek tehlikeleri azaltmak için meşcerelerin kurulması, bakımı ve işletilmesinde silvikültürel tedbirlere uyulması gereklidir. Genel olarak orman yangınları bakımından alınması zorunlu olan silvikültürel önlemler karışık meşcereler yetiştirmek, ormanı bakımlı bulundurmak ve temiz bir işletmecilik uygulamaktır. Bu nedenle silvikültürün orman yangınlarının önlenmesi bakımından öngördüğü tedbirler, bilhassa yangınların büyük zarar yaptığı bölgelerde titizlikle uygulanmalıdır. Su, Gölet ve Havuzlar: Bugün Türkiye'de orman yangınlarını söndürmede “su”dan yararlanmak zorunlu hale gelmiştir. İstenen zaman ve yerde uygun miktarda kullanıldığında çıkan bütün orman yangınlarına karşı su ile savaşılabilir. Bu sebeple mevcut göl ve su kaynakları yanında yapılacak bir planlama ile ormanın belirli yerlerine göletler yapmak gerekmektedir. Ülkemizde bol miktarda bulunan suyu özellikle yangınlar açısından tehlike arz eden kurak mıntıkalarda her zaman sağlamak mümkün değildir. Sabit ve Mobil Meteoroloji İstasyonları: Günümüzde yangın meteoroloji istasyonları hizmet amaçlarına göre sabit ve mobil istasyonlar olmak üzere iki ana grupta toplanmaktadır. Bunlardan sabit istasyonlar yangın çıkmadan önce yangın tehlike tahmini amacına yönelik verileri, mobil istasyonlar ise yangın çıktığı zaman ve devamı süresince yangının davranış şeklinin belirlenmesinde ihtiyaç duyulan verileri sağlamak üzere kurulmuşlardır. Özellikle büyük yangınlarla savaşta yararlanılmak üzere mobil meteoroloji istasyonlarına mutlak surette ihtiyaç vardır. Uçak ve Helikopter Kullanımı: Ülkemiz ormanlarında orman yangınlarıyla havadan savaş aşamasına geçilmiştir. Uçakların çıkan tüm yangınlarda kullanılamayacağı dikkate alındığında, yalnızca uçakların yangın söndürme çalışmalarında kullanılması başarı sağlamaya yetmeyebilir. Bu itibarla orman yangınlarıyla yerden ve havadan yapılan savaşta etkili bir koordinasyonun varlığı son derece önemlidir. Ülkemizde 1985 yılından itibaren yerden uygulanan söndürme yöntemlerine havadan uygulanan söndürme yöntemlerinin katılımıyla orman yangınları bakımından hassas olan Çanakkale ve İzmir orman bölge müdürlüklerinde keşif ve söndürme çalışmalarında uçaklar kullanılmaya başlanmıştır. Bugün itibariyle özellikle orman yangınları bakımından son derece hassas olan Antalya, Çanakkale, İzmir, Muğla, Mersin, Adana vb. orman bölge müdürlüklerinde özellikle helikopterler keşif ve söndürme çalışmalarında kullanılmaktadır. Yangın Söndürme El Aletleri: Orman yangınlarının söndürülmesinde çok çeşitli el aletlerinden yararlanılır. Orman yangınlarıyla savaşta hâkim görüş modern, motorize ve güçlü araç ve gerecin kullanımı doğrultusunda ise de, arazi şartlarının motorlu araç ve gerecin kullanımını güçleştirdiği durumlarda el aletlerine gereksinme vardır. Orman yangınlarının söndürülmesinde balta, kürek, testere, tırmık, gürebi, kazma, şaplak, çapa, baltalı kazma, tahra, çapalı kazma ve tırmıklı çapa gibi basit veya gelişmiş çeşitli el aletleri kullanılır. Bu aletler her yangında mutlaka yeter sayıda bulundurulmak zorundadır. Motorlu Araçlar: Orman yangınlarıyla savaşta el aletleri yanında çok çeşitli üstünlükleri olan motorlu araç ve gereçler de kullanılmaktadır. Bu araçların hemen tamamı son zamanlarda orman yangınlarının söndürülmesinde devreye sokulmuş durumdadır. Bu araçlar arasında motorlu testere, motorlu pompa, pulluk, traktör, greyder, buldozer, arasöz, kamyon, kamyonet vb. sayılabilir. Orman yangınlarıyla savaşta etkili ve güçlü oldukları gibi, süratli olmaları, az sayıda personele gereksinim göstermeleri ve yaptıkları işin maliyetinin daha düşük olması yanında, yangınlarla savaşı profesyonel bir meslek haline getirmeleri motorlu araçların üstünlükleri arasında sayılabilir. l2. Kimyasal Maddeler ve Koruyucu Elbiseler: Orman yangınlarıyla savaşta gerek kimyasal maddelerin kullanımı ve gerekse yangın söndürücülerin teçhizatı önemli bir yer tutar. Dünyanın hemen her ülkesinde çıkan çeşitli yangınları söndürmede yıllardan beri kullanılan suyun sıcaklık, oksijen ve yanıcı maddeye olan olumlu etkileri ile büyük miktarlarda kullanılma gereğini dikkate alan araştırıcılar bina, sanayi dalları ve askeri yangınlarda başarı ile kullanılan kimyasal maddeleri (mono amonyum fosfat, diamonyum fosfat, amonyum sülfat, sodyum kalsiyum borat ) orman yangınlarında da denemişler ve bunların bazılarında olumlu sonuçlar almışlardır. Günümüzde orman yangınlarının söndürülmesinde kimyasal maddelere büyük önem verilmekte ve bunlar üzerindeki çalışmalar yoğunlaştırılmaktadır. Orman yangınlarıyla savaşta bilgili deneyimli ve tam teçhizatlı elemanların önemi büyüktür. Çünkü bu kişiler her an can güvenliği yönünden tehlike ile karşı karşıyadırlar. Bu nedenle adı geçen yangın personelinin sağlık, beslenme, bedensel, yeterlilik kazandırılması ve teknik konularda güvenliklerinin sağlanması yanında giyim- kuşamlarının da güvenli olması gerekir.

http://www.biyologlar.com/yangin-koruma-organizasyonu-ve-yanginlarla-savas

Türklerin Genetik Haritası

Türklerin Genetik Haritası

Türklerin Genetik Haritası, Türk Geni, Türkiye Türkleri ve Türk Devletlerinin gen havuzları, genetik bütünlükleri ve toplumsal dokusu üzerine araştırma notları.Türklerin Genetik kökenleri ve gen bütünlüğü meselesi son 50 yıldır süregelen tartışma konusu olmuş, bu hususta ortaya atılan bilimsel bulgular kimi zaman politik, kimi zaman yanlı kimi zaman ise doğru ve rasyonel yorumlanamadığı için bazı tereddütleri beraberinde getirmiştir. Bu doğrultuda Türklerin ve Türkleri ortaya çıkartan çekirdek insan topluluklarının binlerce yıl geriye giden tarih serüvenleri içerisinde sahip oldukları özerklik ve müstakilliği inceleyip kültürel, genetik ve sosyopolitik açıdan incelemek ve anlaşılır bir dilde özetlemek gerekmektedir. Kozmopolit ve Mozaik TartışmalarıSon 50 yıldır süre gelen politik tartışmalarda sıkça telaffuz edilen ve Türkiye Cumhuriyeti içerisinde yaşayan toplumlara atfedilen kozmopolitlik ve mozaik kavramları, toplumsal kesimde kimi tereddütler ortaya çıkartmış, bu ifadeler aidiyet kavramı ve milli bütünlük gibi konularda duygusal tepkilere ve reaksiyonlara yol açmıştır. Çoğunlukla konunun karekökünü teşkil eden bilimsel ve tarihsel bulgular bakımından yeterli derinliğe sahip olmayan ve yüzeysel olmaktan öteye gidemeyen bu yorumlar toplum nezdinde mahsurlu düşüncelere yol açmaktadır.  Söz konusu ifadelerden biri olan Kozmopolit kavramı, kozmo yani evren, polit yani vatandaş kavramlarının bir araya gelmesiyle oluşur. En anlaşılır ifadesiyle Dünya Vatandaşlığı şeklinde tercüme edilebilir. Mozaik ise farklı renklerdeki parçaların bir araya gelmesiyle ortaya çıkan görsel bir sanat ürünüdür. Her iki ifadede esasında Türk Toplumunun melez, karışık ve etnik anlamda çeşitlilik ihtiva eden bir yapıya sahip olduğu düşüncesini ortaya atan hümanist ya da hümanist görünen söylemlerdir.  Peki gerçekten öylemidir? Bu kanıya nasıl varıldığını ve bu kanıya varanlar tarafından ortaya atılan bulguları tahlil ettiğimizde pek çok yanılgı ile karşılaşıyoruz. Bu yanılgıya malzeme olan bazı tespitler şunlardır;- Bölgesel toplumlar arası kültürel farklılıklar- Şive, aksan ve dil farklılıkları- Gen araştırmaları- İdeolojik ayrılıklar ve aidiyet duygusu Tüm bu tespitler tarihsel derinlik ve bilimsel gerçeklik ışığında tetkik edildiğinde ortaya çıkan yanılgıları ortadan kaldırmakta, her birinin yanlış algı, eksik bilgi ve kusurlu yönlendirmelerden kaynaklandığını ortaya çıkartmaktadır.  Bir toplumun genetik ya da kültürel bütünlüğünü tetkik ederken öncelikle Irk olarak ifade edilen genetik toplumsal dokunun ortaya çıktığı süreçleri, ortaya çıkan toplumların millet haline gelmesi ve aidiyet duygusu ile hareket etmeye başlamasını, bu noktadan sonra ise farklı Irk, Millet ve Toplumların nasıl bir araya gelerek çeşitlilik kazandıklarını incelememiz gerekiyor. Genlerin ve Temel Irkların Ortaya ÇıkışıTürkler de tıptı diğer tüm milletler gibi insanoğlunun on binlerce yıllık tarihsel serüvenleri neticesinde ortaya çıkmıştır. Ancak 90 bin yıl geriye gittiğimiz zaman tek bir ırk ve tek bir millet ile karşılaşırız. İlk İnsan Adem'in en yakın torunları olan bu millet aynı dili konuşur, aynı alışkanlıklarla yaşarlardı. Genetik bakımdan birbirinin kopyası olan ve sayıları birkaç bini geçmeyen bu az sayıdaki insandan oluşan temel Irk nasıl oldu da ayrışarak birbirlerinden ayrı birer Irk, birer millet haline geldiler? İşte bu sorunun cevabı bugünkü anlamıyla Irkların, Milletlerin ve Toplumların nasıl ayrıştığını, nasıl birbirlerinden farklı genetik yapılara sahip olduğunu anlamamıza yardımcı olacak. İnsanoğlu M.ö. 70 Bin'li yıllarda Afrika'dan Arap yarımadasına geçerek Dünya'ya yayılmaya başladılar. Başlangıçta birbirlerine çok benzeyen bu insanlar, yaşam imkanları son derece kısıtlı olan Afrika'dan geniş yaşam alanlarına ulaşabilecekleri Asya'ya ulaştıklarında birbirlerinden ayrı yönlere doğru göç etmeye başladılar. Yaşamsal imkanların daha geniş olduğu bu yeni coğrafya İnsanoğlunun hızla çoğalmasına olanak tanıdı. Sayıları birkaç bini geçmeyen İnsanoğlu önce onbinler, sonra yüzbinlere ulaşan nüfuslara sahip hale geldiler. Onbinlerce yıl süren bu göç dalgaları neticesinde Doğu Asya, Avusturalya, Mezopotamya, Arap Yarımadası ve Kuzey Kutbuna kadar ulaşan insan toplulukları binlerce yıl süren göç dalgaları ile ulaştıkları bu coğrafyalarda farkında olmadan genetik mutasyonlara maruz kaldılar. Farkında olamadılar çünkü ten renklerindeki fark edilemeyecek nispetteki bir değişim bile yüzlerce yıl sürdü. Bunun yanında anne ve babadan çocuklarına geçen kromozomlar, milyonda bir gibi nadir bir olasılığın insan sayısının artmasına bağlı olarak daha sık gerçekleşebilmesini söz konusu hale getirdi. Örneğin 1.000 kişilik bir toplumda, 1 milyonda bir gerçekleşmesi söz konusu olan bir olasılık takriben 1000 nesil sonra yani 60.000 yıl içerisinde mümkün olabilirdi. Ancak insan sayısı artınca bu olasılığın gerçekleşme olasılığının süresi daha da kısaldı. Sayıları On binlerle ifade edilmeye başlayan insanoğlunun anneden-babadan çocuklarına kopyalanan kromozomların mutasyona uğrama olasılığı 1.000 yıl gibi bir süreye kadar geriledi.  Sayıları artan ve geniş coğrafi olanaklardan istifade ederek birbirlerinden bağımsız bölgelere göç etme inisiyatifini gösteren bu toplumlar, M.ö. 70.000'li yıllarda başlayan göç serüvenleri neticesinde 40.000 yıl içerisinde buzul çağının etkisinin azalması ile neredeyse tüm Asya ve Doğu Avrupa'ya yayılmış duruma gelmişlerdi. İçinde bulunduğu toplumdan kopan herhangi bir kol, birkaç bin yıl içinde genetik mutasyonlara uğrayıp bu mutasyonu, diğer toplumlardan izole olmuş bir kitle içerisinde yayınca birbirlerinden kopan ve münasebet kurmayan toplumlar arasında farklılıklar ortaya çıkmaya başladı. Kuzey bölgelerine yerleşen toplumlar, yaşadıkları mutasyonlarla çekik gözlü, beyaz tenli ve kalın kemikli bir yapıya dönüşerek bu özelliklerini izole olarak yaşadıkları binlerce yıl boyunca kendi toplumları içerisinde kopyaladılar ve binlerce yıl görüşmedikleri uzak akrabalarından farklı bir genetik yapıya sahip hale geldiler. Benzer şeklide Akdeniz kıyılarına, Uzak Doğu Asya'ya ve Avustralya'ya ulaşan ve burada kendi içlerinde yaşadıkları mutasyonlarla diğer uzak akrabalarından farklı hale geldiler.  Görüldüğü üzere Irk kavramı genetik mutasyonlardan ve bu mutasyonların diğer toplumlardan izole olarak yaşanıp özümsenmesinden ibarettir. Söz konusu genetik farklılıkların ortaya çıkması ve korunması ise tamamen sosyal faktörlere bağlıdır. Coğrafi olarak birbirlerinden uzak bölgelere göç eden bu toplumlar, binlerce yıl içerisinde ayrışmış, henüz atlar evcilleştirilmediği için ancak mecbur kaldıklarında yaşadıkları bölgeyi değiştirmeye teşebbüs etmişlerdir.  Buzul çağının etkisini giderek azaltması ile sayıları çoğalan toplumlar, göç etmeyi de tercih etmeyerek bulundukları bölgelerde uzun süre yaşamışlardır. Henüz devletlerin, orduların ve savaşların olmadığı bu ilkel ve karanlık tarihi dönemler Irkların oluşumlarına müsait bir zemin hazırlamıştır. Ancak zamanla insanoğlunun yeteneklerini geliştirmesi ve kalabalıklaşması, ve elbette buzul çağının etkilerinin tamamen ortadan kalkması ile onbinlerce yıl boyunca birbirlerinden ayrışan ve çoğu zaman münasebet kurmayan bu toplumlar karanlık tarihin son evrelerinde (M.ö. 10.000) birbirleri ile münasebet kurmak zorunda kalacak, kaynaşacak, melezleşecek ve bugün düşündüğümüz haliyle ilk Milletleri meydana getireceklerdir. İnsanlık tarihi boyunca yaşanan genetik mutasyonlar gen bilimi tarafından kodlanmış ve coğrafi tespitlere dayanan genetik bir harita oluşturabilmiştir. Bu mutasyonların tespit edildiği tarihler ve gerçekleştiği coğrafyalar şu şekildedir;Gen Kodu (Gerçekleştiği Tarih (Milattan Önce), Gerçekleştiği Coğrafya)•A İlk İnsan Orta Afrika•B 50 Bin Güney Afrika•CT 50 Bin Doğu Afrika•D 50 Bin Taylant Bölgesi•E 50 Bin Kuzey Afrika•E1B1A 20 Bin Batı Afrika•E1B1B 20 Bin Mısır•C 50 Bin Arap Yarımadası•F 45 Bin Orta Doğu•G 20 Bin Kafkaslar•H 30 Bin Hindistan•I 25 Bin Ortadoğu•J 30 Bin Ortadoğu•K 40 Bin Güney Asya•L 30 Bin Ortadoğu•M 10 Bin Papua Yeni Gine •N 10 Bin Kuzey Moğolistan•O 35 Bin Doğu Asya•O3 35 Bin Doğu Asya•P 35 Bin Orta Asya•Q 20 Bin Sibirya•Q1A3A 10 Bin Kuzey Amerika•R 30 Bin Altay•R1A 10 Bin Hazar Bölgesi•R1B 25 Bin Hazar Bölgesi•S 10 Bin Ortadoğu•T 10 Bin Ortadoğu Gen bilimi, genetik mutasyonların M.ö. 10.000'li yıllara kadar devam ettiğini takip etmiştir. Ancak bu tarihten sonra genetik bir mutasyona rastlanmamıştır. Çok ilginçtir ki insanoğlunun sayıları arttıkça genetik mutasyon olasılığı artmış olmasına rağmen M.ö. 10.000'li yıllardan itibaren sayıları çok daha hızlı artmaya başlayan insanoğlu genetik mutasyonlarla karşılaşmamıştır.Gen Kavramının Ortadan Kalkmasıİnsanoğlu, M.ö. 70.000'li yıllarda Afrika'dan çıkıp Dünya'ya yayılmaya başladıktan itibaren geçen 60.000 yıl sürecinde 51 kez genetik mutasyona uğradı. Bu mutasyonların 27'si Erkek genlerinde 24'ü Kadın genlerinde ortaya çıktı. Bu mutasyonların yaşandığı coğrafyalardaki insanlar, diğer toplumlarla münasebet kuramadıkları için izole olarak yaşadılar ve genetik olarak birbirlerinde farklı kalabildiler. Ancak buzul çağının sona ermesi ve yerkürenin hızla ısınması ile İnsanoğlu süratle çoğalmaya ve yaşadıkları coğrafyalardan taşmaya başladılar. Artan nüfus elbette insanoğlunun yeteneklerinin gelişmesine ve daha iyi bir yaşam isteme dürtülerinin artmasına yol açtı. Bu insani beklentiler ilk milletleri ve ilk medeniyetleri ortaya çıkarttı. M.Ö. 10.000'li yıllarda ilk Medeniyetlerin ortaya çıkması, 60.000 yıl boyunca süre gelen yaşam şeklini kökünden değiştirdi. Bu tarihe kadar sayıları onbinleri geçmeyen ve diğer coğrafyalardaki insanlar ile münasebet kuramayan insanoğlu, hızla çoğalarak göç yolları aramaya, daha müreffeh yaşam alanları bulmak için yola çıkmaya başladılar. Bu göç hareketleri neticesinde sadece birkaç bin yıl içerisinde büyük medeniyetler kurmaya, krallıklar kurup kanlı savaşlara girişerek hakimiyet alanlarını genişletme çabası içerisine girmeye başladılar. İnsanoğlunun yayılma ve sahip olma dürtüsü neticesinde Dünya artık eskisi gibi bir yer olmaktan çıkmıştır. Bu tarihe kadar binlerce yıl boyunca birbirlerinden kopuk ve izole yaşayan toplumlar adım adım karşı karşıya gelmeye, ittifak kurmaya ve kaynaşmaya başladılar.  M.ö. 10.000'li yıllar henüz hiçbir milletin söz konusu olmadığı, hiçbir ırk ya da hiçbir toplumun kendisine bir isim vermediği, yalnızca hayatta kalabilme mücadelesinin yaşandığı bir dönem olmuştu. Ancak bu tarihten sonra toplumlar yaşadıkları bölgelere ve toplumlarına isimler vermeye başladılar. Hayatta kalmak dışında bazı dürtüler ortaya çıktı ve eğlenmek, savaşmak, saygınlık, v.b. insani faktörler kendisini göstermeye başladı. Evet, insanoğlu kalabalık kitleler halinde ve organize olarak hareket etmeye başlamışlardı. Hatta kendi toplumlarına isim vermeyi, hakimiyet alanlarını çizmeyi bile akıl edebilmişlerdi. Ancak Ilk Irkları ve ilk Milletleri meydana getiren bu büyük ayrışma çok büyük bir kaynaşmayı da beraberinde getirdi. İnsanoğlu artık kısıtlı sayıda topluluklar halinde izole olarak yaşamaktan vazgeçmiş, atı evcilleştirerek hareket kabiliyetini geliştirmiş ve onbinlerce yıl boyunca görüşmedikleri uzak akrabalarıyla tanışmaya başlamışlardı. Bu tarihlerde ne Irkçılık, ne de Milliyetçilik kavramları ortada yoktu. İnsanoğlu daha iyi yaşayabilmek için kalabalıklaşmak ve ortak hareket etmek zorundaydılar.  Ortaya çıkan bu sosyal keşmekeş, 60.000 yıl süren genetik ayrışmayı yaprakların üzerine vuran bir rüzgar gibi savurarak harmanladı. Ve bu harmanlanma medeniyetlerin henüz kurulmaya başladığı en yakın tarih öncesi devirde gerçekleşti. Bu keşmekeşin en yoğun yaşandığı bölge ise Mezopotamya ve Anadolu oldu.İlk Genetik Kaynaşma ve İlk MilletKaranlık tarihin sis perdelerini aralayabildiğimiz bir dönemde gerçekleşen ilk genetik kaynaşma tarihçilerin Amerindler olarak adlandırdığı, genetik kodu Q olan ve 70 Bin yıl önce Afrika'dan çıkıp Kuzey Asya'ya göç eden müstakil bir kavim ile genetik mutasyonlarla teni tamamen beyaza dönüşen, genetik kodu R olan ve tarihçilerin Kafkasoid olarak adlandırdığı bir kavim arasında gerçekleşti. Kuzey Doğu Hazar bölgesinde, M.ö. 8.000'li yıllarda bir araya gelen bu iki toplum kaynaşarak karanlık tarihin en güçlü ve ulaşılabilen en kesin kültürü olan Anav kültürünü meydana getirdiler.  Görüldüğü gibi tarihin ilk medeniyeti, ilk toplumu yani kendisine isim verebilmiş olmaları hasebiyle ilk Irk'ı genetik bir melezleşme ile ortaya çıkmıştır. Bu genetik kaynaşma, elbette bir tesadüf değil kaçınılmaz bir tezahür olarak karşımıza çıkar. Zira ilk müstakil toplumdan (Anav) sonra birkaç bin yıl sonra ilk medeniyet ve ilk devlet ortaya çıkacaktır. Sümerler, Anav insanlarının M.ö. 8.000'li yıllarda ortaya çıkmasından yaklaşık 4 bin yıl sonra yine bizzat Anav insanları tarafından Mezopotamya'da kuruldu (M.ö. 4.000). Tarihin ilk devleti ve ilk medeniyeti olarak kabul edilen Sümerler, çevresindeki pek çok toplum ve medeniyete de ilham kaynağı oldular.  Sümer döneminden sonra yer küre, insanoğlu tarafından cehenneme dönüştürülmeye başlamıştı. İlk medeniyeti ve ilk milleti meydana getiren Sümerlerin açtığı çığır, bulunduğu coğrafyada hızla itibar gördü. Sümerlerin birleşerek bir kral önderliğinde hareket etmeleri, liderleri tarafından yönetilen bir toplumu tek bir güç haline getirmeleri bölgede yaşayan diğer toplumları da medeniyet kurmaya teşvik etti. Önce Hurriler, ardından Semitikler tek bir liderin etrafında toplanarak bugünkü anlamıyla, ilkel bile olsa bir Ülke haline geldiler. Ve yerküre ilk medeniyet savaşlarına tanıklık etmeye başladı. Mezopotamya'da kurulan ilk model Medeniyetler, kaçınılmaz olarak rekabet etmeye, savaşmaya ve birbirlerini yok etmeye başladılar. Sümer devletinin kurulduğu tarihten sonra geçen 2000 yıl bölgedeki demografik yapıyı kökünden değiştirdi. Sümer devleti yıkıldı, Semitikler güçlenerek büyük bir krallık kurdular, Hurriler, Hattiler ve akabinde Hititler Mezopotamya, Anadolu ve Orta Doğu'yu sadece coğrafi olarak değil demografik olarak da paylaşmaya başladılar.  Burada en dikkat çekici husus şudur ki; M.ö. 2.000'li yıllarda nüfus bakımından en kalabalık coğrafya Anadolu-Mezopotamya-Orta Doğu hattıydı. Üstelik Afrika'dan başlayan göç hareketleri ile Dünya'ya yayılan insanoğlu, 60 Bin yıl boyunca uğradıkları mutasyonlarla farklılaşmış ancak büyük kitleler halinde tekrar Mezopotamya merkezinde bir araya gelmişlerdi. R Irkı (Beyaz Irk), büyük ölçekte Altay Dağlarından çıkarak Kızılderililerin atası olan Q Irkı (Amerindler) ile kaynaşarak Mezopotamya'ya inmişlerdi. En az 20 Bin yıl boyunca birbirleri ile münasebet kurmayan J Irkı (Semitikler), R ve Q ırklarının melezi Asyalı bir toplum ile savaşarak Mezopotamya'da aynı coğrafyayı bölüştüler.  M.ö. 2.000'li yıllarda yaşanan ilk siyasi ve demografik kaynaşma ile 60 Bin yıl boyunca genetik olarak ayrışan üç büyük Irkı melezleştirmeye yetmişti. Üstelik bu tarihten sonra siyasi ve demografik gelişmeler daha da artacak, çok daha geniş coğrafyalara yayılarak Mezopotamya'da yaşananlar kendisini tekrar edecektir.  Mezopotamya'dan hemen sonra Anadolu'ya yayılan medeniyetler çatışması Hattiler ve Hititler, Kuzey Afrika'ya yayılan medeniyetler çatışması ise Semitikler ve Mısırlılar arasında yaşanacaktır. Benzeri demografik kaynaşmalar Uzak Asya'da, Avrupa Steplerinde, hatta Kuzey Kutbu ve Amerika'da bile az ya da çok gerçekleşecek, biyolojik olarak erkeklerde sadece 27 gen tipine ayrılan insanoğlu, gerek kaynaşarak, gerek ayrışarak yüzlerce etnisiteyi ve milleti meydana getireceklerdir.Irk - Gen - Millet OlgusuGenetik biliminin sunduğu bilgileri, tarih bilinin sunduğu bulgular ışığında incelediğimizde açıkça görmekteyiz ki; bugünkü anlamı ile Irk kavramı Gen kavramı ile eşdeğer değildir. Gen kavramı, insanoğlunun 70 Bin yıl boyunca yaşadığı biyolojik değişiklikleri ifade eden bir kavram iken, Irk kavramı, toplumların genetik farklılıkları gözetmeksizin bir araya gelerek kendilerine müstakil bir yapı inşa etmelerini ifade etmektedir. Elbette Irkların varlıkları, bünyesindeki toplumların genetik geçmişi ile takip edilebilmekte ve bilimsel bir bulgu olarak mülahaza edilebilmektedir. Ancak İnsanların 70 bin yıl boyunca farkında olmadan yaşadıkları biyolojik değişimler demografik hareketler, göçler, savaşlar ve siyasi çalkantılar ile diğer gen grubuna ait toplumlarla akrabalık bağları geliştirmiştir. Örnek verecek olursak, genetik olarak izole kalan çok az sayıda toplum vardır. Bunlardan biri Batı Afrika yerlileri, bir diğeri ise Aborjinlerdir. Gen kodu B olan Batı Afrika Yerlileri, coğrafi bakımdan siyasi çalkantılara maruz kalmamış, 70 bin yıl boyunca aynı bölgede yaşayarak biyolojik mutasyona uğrayan diğer toplumlarla münasebet kurmadıkları için genetik olarak bir akrabalık bağı kurmamıştır. Aynı şekilde Avustralya yerlileri olan Aborjinler, ilkel yaşamlarını halen devam ettirmişler, bu bölgeye nüfuz etmeye çalışan toplumlarla münasebet kurmadıkları için genetik bakımdan başkalaşmamışlardır. Oysa Asya ve Avrupa coğrafyaları yaşadığı demografik gelişmeler neticesinde birbirleriyle sıkça akrabalık bağları kurmuş ve adeta birer gen havuzu oluşturmuşlardır. Üstelik bu gen havuzları, iletişim ve ulaşım araçlarının yüksek imkanlara ulaşması ile kaynaşmaya fevkalade müsait durumdadır. Son 100 yıllık dilimi dikkate alacak olursak, özellikle Asya ve Avrupa coğrafyalarında savaşın hızının azalması ve sınırların kati çizgilerle çizilerek toplumların kültürel olarak izole olması hasebiyle genetik alışveriş oldukça azalmıştır.  Tüm bu tespitler bizi şu sonuca ulaştırmaktadır; Irk, Gen ve Millet kavramları birbirlerinden çok ayrı anlamlar taşımaktadır. Gen, insanoğlunun 70 bin yıllık tarih serüveni içerisinde yaşadığı biyolojik mutasyonları ifade eden bir kavramdır. Irk kavramı ise tarihsel süreçler içerisinde birleşen ve kaynaşan toplumların kendilerini devam ettirebilme yeteneği, yani akrabalık bağının birbirini takip etmesidir. Millet kavramı ise bir insan topluluğunun aynı paydada buluşarak, aynı siyasi otorite etrafında birleşmelerini ifade eder.  Örneklendirerek açıklayacak olursak, Türk Geni ifadesi bize Türk Irkını meydana getiren toplumun 70 Bin yıl önceye dayanan insanlık tarihinde hangi biyolojik mutasyonları geçirmiş insanlarla akraba oluştuğunu ifade eder. Unutmamak gerekir ki hiçbir Irk, tek başına bir genetik kökenden meydana gelemez. Türk Irkı ifadesi ise binlerce yıl boyunca bir arada yaşayan ve kendisine Türk diyen toplumlarla aramızdaki akrabalık bağını ifade eder.Türklerin Gen ve Irk HaritasıGünümüzde tam anlamıyla bağımsız 6 büyük Türk Devleti bulunur (Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan). Bunların yanında özerk yapıya sahip yarı bağımsız 15 Cumhuriyet bulunmaktadır (Sincan, Altay, Balkar, Başkurtistan, Çuvaşistan, Dağıstan, Gagavuzya, Kırım, Hakasya, Karaçay, Karakalpakistan, Tataristan, Tuva, Yakutistan). Tüm bu devletlerin coğrafi sınırlarını bir araya getirdiğimizde karşımıza Asya'nın üçte birini oluşturan muazzam bir harita çıkacaktır. Buna paralel olarak nüfuslarını da birleştirirsek Dünya'nın en kalabalık 2. Toplumu karşımıza çıkar. Peki böylesi geniş bir coğrafyaya yayılan bir toplumun genetik ve biyolojik geçmişini araştırmak istersek nelerle karşılaşırız?  1950'lerden ortaya çıkan ve günümüze kadar gelişerek ve ivme kazanan gen bilimi, insanoğlunun 70 Bin yıl önce yaşayan insanlarla akrabalık bağlarını ortaya koyabilecek seviyeye gelmiştir. Bu noktadan hareketle toplumların hangi genetik toplulukların bir araya gelmesi ile müstakil bir yapıya kavuştuğunu takip edebiliyoruz. Örnek verecek olursak; Yukarıdaki tablo bize pek çok bulgu ve ipucu sunmaktadır. DNA ve Gen araştırmaları alanında bir otorite haline gelen FamlyTreeDNA projesi ile yaklaşık 700.000 insan üzerinde (2014 verilerine göre) Gen araştırması yapılmış, bu araştırmalar neticesinde insanların 70 bin yıl önceki ataları tespit edilebilmiştir. Böylelikle hangi ülkede, yüzde kaç oranında hangi ana etnik gruplardan insanların yaşadığı ana hatları ile ortaya çıkmıştır.  Bu tabloda görüldüğü üzere Türkiye Türklerinin nüfusunun yaklaşık %40'ı İç Asya, %40'ı Ortadoğu, %12'si Fars, %6'sı Güney Asya kökenli olduğu tespit edilmiştir. Elbette bu rakamlar 70 Milyonluk bir toplumun genetik kökenlerini kesin olarak ortaya çıkartmak için yeterli sayılmayacaktır. Zira bu araştırma 1000 kişinin altındaki denek ile hazırlanmıştır. Bunun yanında sosyal ve coğrafik bakımdan bir etnik kökenin diğerinden daha hızlı üremesi ve çoğalması da geriye dönük tespitleri güçleştirebilmektedir. Ancak bilimsel bakımdan en güçlü referans her halükarda gen araştırmaları olacaktır. Tabloda R, C, I, N, P ve Q olarak belirtilen genetik kodlar İç Asya'da yaşamış olan toplumların geçmişte yaşadığı genetik mutasyonları temsil eder. Söz konusu genetik koda sahip insanlar İç Asya'da bir gen havuzu meydana getirmişler ve Türklerin ataları bu coğrafyada yaşamışlardır.  K ve L olarak belirtilen genetik kodları Güney Asya (Hindistan, Pakistan, V.b.) toplumlarına ait genetik bütünlüğü ifade eder. Her coğrafyada azınlık durumunda olan bu kodlar Asya'dan Mezopotamya'ya göç eden Türkler tarafından sürüklenmiştir.  J, E ve F olarak belirtilen kodlar ise Arap Yarımadası ve Ortadoğu'nun kadim toplumu olan Semitik toplumları (Araplar, Yahudiler, Ermeniler, v.b.) arasında sıklıkla görülmektedir. DE ve G genetik kodları ise günümüzde yalnızca Farsi, İrani kavimlerde görünmekte olan oldukça eski ve özerkliğini yitirmiş bir toplumun genetiğini teşkil eder.  Peki bu bilgi ve bulgular bize neyi anlatıyor? Parçaları bir araya getirince taşlar yerine oturuyor ve Türklerin Anadolu'ya gelmeden önceki ve sonraki genetik kaynaşmalarını gün yüzüne çıkartıyor.  Türk toplumlarının içerisinde en yoğun asimilasyona uğradığı düşünülen Türkiye Türklerinin gen istatistikleri ile İç Asya'da yaşayan ve gen havuzunun dış etkilerden daha az etkilendiği düşünülen Türk Devletlerinin gen istatistiklerini karşılaştırdığımızda şu sonuçlara varıyoruz;İlk Göçler ve İlk Genetik AlışverişlerAçıkça görünmektedir ki gen havuzumuzun baş rol oyuncuları İç Asya kökenli genlerden oluşmaktadır. İç Asya'dan 4. yüzyıldan itibaren batıya göç etmeye başlayan, 9 Yüzyıldan itibaren Orta Doğulu kavimlerle münasebet kuran ve 10. Yüzyıldan sonra Orta Doğu - Anadolu hattını ana vatanı haline getiren Türk toplumları, Asya'dan yola çıktıkları dönemde sahip oldukları gen bütünlüğünün en az %40'ını korumuşlardır. Dikkat edilecek olursa Türk'lerin İç Asya'dan çıkışlarından günümüze tam 16 yüzyıl geçmiştir. Bu süreç pek çok toplumu asimile olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakır. Zira herhangi bir toplum, zayıflamaya başladığı zaman kendisinden büyük toplumlar tarafından hem toplumsal hem kültürel olarak kuşatılır, tebaa haline getirilir ve güç dengeleri içerisindeki rolünü kaybeder. Oysa İç Asyalı Türkler bu konuda çok başarılı olmuşlardır. Savaşçı kimlikleri ile hakimiyet altına girmeyi kabul etmeyen, girseler bile mutlaka tekrar özgürleşmenin bir yolunu bulan bu savaşçı kavim, kimliklerini yitirmemiş hatta sayıca azınlık durumuna düştükleri dönemlerde bile kendisinden sayıca üstün olan toplumları hakimiyeti altına alarak yeniden dirilmişlerdir (Bkz. JuanJuanlar, Gazneliler, Memlükler, v.b.).İç Asyalı Türkler, 3. yüzyılda Büyük Hun devletinin tüm ardılları ile birlikte yıkılması ve Çin hakimiyetine girmesi ile İç Asya'dan Batıya doğru ilk göç hareketlerine başlamışlardı. Önceleri ana yurtlarını terk etmek istemeyen bu savaşçı kavim, Çin Hanlığının baskısına karşı koyamayınca bir kısmı Çin'in tebaası haline gelse de büyük kitlelerle Batı'ya doğru göç hareketlerine girişmişlerdi. Büyük kitlelerle gerçekleşen bu göç hareketleri 5. yüzyıldan itibaren filiz vermeye başlamış, önce Attila Avrupa sınırlarına dayanmış, ardından Eftalitler Orta Doğu'da muazzam bir güç durumuna gelmişlerdi. Yeni taşındıkları coğrafyalarda azınlık durumunda olmalarına rağmen Liderlik ve savaşçılık vasıfları ile çevresindeki toplumların saygısını kazanarak liderliklerini üstlenmişlerdi. Yani asimile olmamış, sayıca azınlık durumunda olsalar bile çevresindeki kalabalık kitleleri asimile etmişlerdi.  Atilla, Batı'da hükmettiği devleti ile dünyanın en büyük gücü haline gelmiş olan Roma İmparatorluğunu dize getirirken ordusunda yalnızca Türk süvarileri bulunmuyordu. Uzun yıllardır Romalıların başına bela olan Barbar Cermenler (Almanların Ataları) Atilla'ya boyun eğmiş ve onun liderliğini kabul etmiş, Hazardan Avrupa steplerine ilerlerken istila güzergahı üzerinde bulunan ve kendilerini korumaktan daha öteye gidemeyen irili ufaklı savaşçı kabileleri kendisine bağlayarak hem Türklerden hem Avrupalı savaşçılardan muazzam bir ordu kurmuştu. Bugün bu devlet halen ayakta olsaydı muhtemelen gen havuzundaki İç Asyalı gen unsurları %40'ı geçemeyecekti. Aynı şekilde Atilla'nın ayağa kaldırdığı Avrupa Hun Devletinden 30 yıl sonra kurulan Ak Hun Devleti, Aksuvar Kağan tarafından 430 Yılında bağımsızlığını ilan ettiğinde bulundukları Orta Doğu coğrafyasında kendisine tebaa haline getirdiği pek çok Semitik kavim bulunuyordu. Devletçilik ve liderlik vasıfları ile bölgesindeki küçük güçleri bir araya getiren ve büyük bir güç haline gelen Ak Hun İmparatorluğu, tıpkı batı kardeşi Avrupa Hun İmparatorluğu gibi asli unsuru İç Asyalı Türklerden oluşmakla birlikte bünyesine kattığı yerel ve komşu güçlerle kaynaşmış ve gen alışverişinde bulunmuştu. İç Asya'dan kopup gelen Türklerin göç serüvenleri daha ilk yüzyıllardan itibaren genetik kaynaşmalara sahne olmuş, böylece Türkler bölgenin yerel halkı içerisinde yerini almıştı. Bu durumu asimilasyon ya da kozmopolitik bir tezahür olarak düşünmek tarihi yorumlayamamak olacaktır. Zira tüm bu siyasi gelişmeler içerisinde Türkler her zaman baş rolü oynamış, kurulan tüm devletler Türk Devlet Töresi ve toplumu Türk Kültürü ile varlıklarını sürdürmüşlerdir. Buna asimilasyon değil ancak genişleme ve yayılma politikası denilebilir. Yeni Yurt Orta Doğuİç Asya'dan kopan ve batıya göç eden Türk kitlelerinin 4. yüzyılda başlayan göç serüvenleri 9. yüzyıldan itibaren hız kazanmaya başladı. Aslında 9. yüzyıl Dünyasının en parlak yükselişi yine İç Asya'da yaşanıyordu. 6. Yüzyılda Batı Asya'da yükselen Avrupa ve Ak Hun İmparatorlukları yıkılıp tarihten silinirken aynı tarihlerde İç Asya'da yeniden bir Türk Dirilişi ortaya çıktı. İç Asyalı Türkler 3 asır süren esaretin zincirlerini kırarak yeniden bağımsızlığına kavuştular ve 2 bin yıllık ana yurtları olan bu bölgede Büyük Göktürk İmparatorluğunun temellerini attılar (552). Türkler, esaret altında yaşadıkları 3 asır boyunca bulundukları coğrafyadaki büyük güç olan Çin'in tebaası durumundaydılar. Ancak yalnız değillerdi. Hun Türkleri döneminden bu yana hem kadim düşmanları hem de kadim müttefikleri olan Moğollar da Çin esareti altında yaşıyorlardı. Hun Devleti döneminde Türk - Moğol ilişkilerinin hem kültürel hem de siyasi münasebetleri esaret altında yaşayan bu iki toplumun kaynaşması için yeterli zemini oluşturmuştu. Aslında müstakil bir toplum olan Moğollar, eski güçlerini kaybettikten sonra asimile olma tehlikesiyle karşı karşıya gelmişlerdi. Zira Hun ardılları olan Türkler Çin'in en batısında bulunuyorlardı ve bu tehdide Moğollar kadar maruz kalmıyorlardı. Oysa Moğollar, Çin hanlığının kuzey hudutlarında yaşadıkları için Çin'in asimilasyon politikalarına daha yoğun biçimde etkileniyorlardı. Bu durum Göktürk Devletinin kurulması ile Moğollar için bir çıkış yolu olmuştur. Çin asimilasyonlarından kaçmak için Göktürk Devletine sığınan Moğollar, müttefik arayışı içerisine girmiş olan Türkler için potansiyel dost haline gelmişlerdi. Böylece Türkler, ana yurtlarında yeni bir gen alışverişinde daha bulundular. Moğol coğrafyasından kaçarak Göktürk Devletine tabi olan moğollar, zamanla Türkleştiler ve Türklerin İç Asya'daki gen havuzu içerisinde yerlerini aldılar. Elbette bu kaynaşma Avrupa ve Ak Hun Devletlerinde olduğu kadar yoğun biçimde gerçekleşmedi. En iyimser tahminlere göre bile Türkleşen Moğolların sayısı Göktürk nüfusunun %10'unu geçmeyecektir.  4. yüzyılda batıya doğru başlayan göç dalgaları ile batılı kavimleri kendisine bağlayan Avrupa Hun ve Ak Hun Devletleri, yıkıldıktan sonra bölgenin demografik yapısı içerisinde yerlerini almış, asimile ettikleri coğrafyada yaşayarak 3 asır boyunca bölge halklarıyla kaynaşmışlardı. İç Asya'da ise Türkler Göktürk Devleti ile yeniden dirilmiş ve Moğollarla küçükte olsa bir gen alışverişi içerisinde bulunmuşlardı. İç Asya'da ve Batı Asya'da yaşanan bu gelişmeler Türk Tarihinin altın devrinin temellerini teşkil ettiler. Göktürk Devleti 650 yılında tamamen yıkılmış, 680 yılında 2. Göktürk Devleti olarak yeniden kurulmuştu. İkinci Göktürk Devletinin kurulduğu dönemde Batıda 3 asır boyunca inzivaya çekilen Ak Hun ardılları küllerinden yeniden doğdular. 630 yılında kurulan Bulgar Devleti İtil bölgesinde güçlenmişti. Hazar Bölgesindeki Türkler ise Hazar Devletini kurmuş, bölgenin en önemli güç unsuru haline gelmeye başlamışlardı. Batıda Hazar Devleti, Doğuda İkinci Göktürk İmparatorluğu halinde yaşayan Türkler giderek güçleniyorlardı. Türklerin devlet kurma becerileri bu tarihlerde kendisini göstermeye başladı. Hazarlar batıda güçleniyor, doğuda ise İkinci Göktürk Devletinin zayıflaması ve yıkılması ile birlikte Türkeşler, Uygurlar, Karluklar peş peşe bağımsızlıklarını ilan ediyorlardı. 9. Yüzyılın sonlarına doğru devam eden bu süreç Karahanlılar döneminde daha büyük bir güç unsuru haline geldiler.  Karahanlılar Devleti, İç Asya'da bağımsızlık ve güç arayışı içerisine giren Türk Toplumlarını tek bir merkezi idare altına almayı başardı. Hun İmparatorluğu döneminden bu yana kurulan en büyük Türk Devleti olan Karahanlılar, önce Karluk boylarını, ardından Uygur ve bölgede yaşayan diğer irili ufaklı Türk boylarını bünyesine kattı. Elde ettiği güç ile sınırlarını Batıya doğru genişleten Karahanlılar, Orta Doğu'ya doğru ilerleyişini sürdürerek hem İç Asya'daki Çin tehdidinden uzaklaştılar hem de çok daha verimli olan Batı Asya'yı ana yurt haline getirdiler.  Karahanlıların 10. Yüzyılın ilk çeyreğinde İslamiyeti kabul etmesi ile Türk Tarihinin seyir haritası da değişti. Satuk Buğra Han döneminde (924-955) Müslümanlığa geçen ve İslamiyeti devlet dini olarak kabul eden Karahanlılar, artık yeni komşuları olan Sasaniler ve Araplar ile münasebet kurmaya başladılar. Türklerin Karahanlılar dönemindeki toplumsal komşuluk ilişkileri, Hunlar ve Göktürkler döneminde olduğundan çok da farklı gerçekleşmedi. İslamiyetin kabulü ile yeni dostlar ve yeni düşmanlar kazanan Karahanlılar, genetik anlamda itibar edilebilir bir gen alışverişi içerisine girmediler. Ancak yeni yurtları, Türklerin alışageldiği geleneklerin dışında yönetilmekteydi. İslamiyetin kabulü ile birlikte Türklerin devlet yönetimi de bazı değişikliklere uğradı. Karahanlılar Devleti döneminde kurulan Gazneliler ve Selçuklular Türk Coğrafyasının hudutlarını Orta Doğu ve Anadolu'ya kadar genişlettiler. Bu bölgenin kadim toplumları olan Semitik kavimler, İslamiyetin toplum nezdinde yerleşmesi ile birlikte bir bakıma bölgesel özerklik sistemi olan Emirlik ile idare edilmekteydi. Emirler, bir bölgenin özerk valileri gibi davranırlardı. Bir merkeze bağlıydılar ancak kendilerine bağlı birer orduları ve çoğu zaman kendi vergi kuralları bulunurdu. Her Emir, kendi bölgesinin en üst amiri konumundaydı ve güçler ayrılığı gibi bir kavram olmadığı için bölgesel krallıklar gibi idare edilirdi. Merkezi idare ile bağları ise ordu gönderme ve vergi ödemekten öteye geçmezdi. Bu idare biçimi, ister istemez Türklerin yönetim biçimi içerisinde de yerini aldı. Karahanlılar döneminde benimsenmeyen bu yönetim biçimi, Gazne Devleti ve Selçuklu Devletinin temel idare biçimi haline gelmişti. Fethedilen bir vilayete bir Emir atanır, bu Emir bölgenin askeri ve idari anlamda tek olarak atanırdı. Emirler merkezi hükümdara bağlıydılar ancak elde ettikleri güç bu bağın kopması için fazlasıyla elverişliydi.  Emirlik sisteminin genetik alışverişlere fazlasıyla müsait olduğunu söylememiz yanlış olmaz. Zira Emirler, kendi toplumlarını yönettikleri için bir savaşın kaybedilmesi ya da kazanılması durumunda Emirliğe bağlı olan toplumlar yerlerini değiştirmezler. Yalnızca bir hükümdarın idaresinden çıkar diğer hükümdarın idaresine geçerlerdi. Hatta bir hükümdarın emrinde olan Emir mağlup olduğunda yeni hükümdarına boyun eğerek makamını koruyabilirdi. Böylece tebaa daha kolay hakimiyet altına alınır ve saygı duydukları Emir tarafından kontrol edilebilirdi.  Emirlik sistemi ile birlikte toplumsal münasebetler ve genetik alışverişlerin gerçekleşmesinin ilk emarelerini Gazne Devleti döneminde görebiliriz. Fars kökenli olan Samaninin yıkılması ile Horasan bölgesindeki Türklerden oluşan bir orduyu komuta eden Alptegin, devlet içerisindeki karışıklıktan istifade ederek baş kaldırdı ve emrindeki askerlerle birlikte Gazne'de bağımsızlığını ilan etti (962). Alptegin Han'ın kurduğu devlet, Samani devletinde olduğu gibi Emirliklerle idare ediliyordu. Alptegin Han'da kurduğu devletini aynı sistem ile yönetmiş, Güney Asya'da güçlenerek bölgesinde önemli bir güç haline gelmişti. Gazne Devleti kurulduğunda yalnızca ordusu ve hükümdarı Türk iken, çevresindeki Hintli ve Semitik toplumlara baş eğdirerek farklı etnik unsurları bir araya getiren bir devlet haline geldi. Gazne Devletinin güçlenmesinden sonra Türk Boylarınında itaat etmesi ile birlikte Türkler, Semitik Kavimler ve Hintlilerden oluşan bir sosyal yapıya sahip hale gelmişti. Hakimiyeti altındaki bölgeleri Emirlik sistemi ile yönetmesi neticesinde de bu kaynaşma daha da yoğunlaştı. 11. Yüzyıla geldiğimizde Türklerin İç Asya'dan başlayan yolculuğu Doğu Avrupa, İç Asya ve Güney Asya'ya kadar ulaşmıştı. Türkler, tüm bu coğrafyalarda azınlık değil asli yönetici unsur olarak rol almışlar, kendilerine bağladıkları diğer etnik unsurları Türk devlet töresi ve Türk Kültürü ile yönetmişlerdi. Bu siyasi ve toplumsal tezahürler neticesinde Türklerin gen havuzu irili ufaklı katılımlarla daima zenginleşti. Çevresindeki toplumları bünyesine katarak kendi kültürünü kabul ettirdi ve toplumunun bir parçası haline getirdi. Son Yurt Anadolu4. Yüzyılda başlayan, 10. yüzyılda ivme kazanan ve 11. yüzyılda zirve noktasına ulaşan Coğrafya değişiklikleri Selçuklu Devleti döneminde son raddesine geldi. İç Asya'dan başlayan göçler önce Avrupa'ya ulaştı. Sonra İç Asya ve Güney Asya'ya. Bölgesel dengelerin yerine oturması ve siyasi çalkantıların azalması ile sınırların kesin çizgilerle belirlenmesi gen alışverişindeki hareketliliğinde yavaşlamasına neden oldu. Asli müstakil unsur olan Hun Türklerinin Karahanlılar ve Gazneliler döneminde yaşadıkları toplumsal münasebetler neticesinde bu toplumların ardılı olan Selçukluların demografik yapısı İç Asya'dakine nispeten bir miktar değişikliğe uğramıştı. Önce Göktürkler döneminde Moğollar ile kaynaşarak Moğol geni olan (C) yi gen havuzu içerisine katmış, ardından Ortadoğu ve Güney Asya'nın gen havuzu içinde olan (K ve L) genleri ile bir miktar kaynaşmıştı. İç Asyalı Türklerin Moğol ve Güney Asyalı genleriyle tanışmalarından sonra taşındıkları yeni coğrafyaya ayak uydurmaları da gen alışverişlerini beraberinde getirdi. Gazne Devletini zayıflatan, Karahanlılar Devletinin yıkılmasından sonra ile döneminin en güçlü Türk Devleti olan Selçuklular, diğer Türk Devletlerine nispeten sınırlarını Anadoluya çok daha fazla yaklaştırmıştı. Hazar Çevresinde büyüyen ve güçlenen Selçuklu Devleti, Karahanlılar ve Gazne Devletlerinin zayıflaması ile Türk Boylarının göçleri ile giderek güçlendiler. Oğuz Türklerinin ardılları olan Selçuklular, Türk Töresini diğer Türk Devletlerinden daha güçlü taşımış, aynı şekilde İslamiyete de diğer Türk Devletlerinden daha yüksek bağlılık sergilemişlerdi. Bu bakımdan yalnızca Türklerin değil Abbasilerin zayıflaması ile Arap Dünyasının da itibarını kazanmışlardı. Tüm Bunların yanında, Selçuklular, sınırlarını giderek daha güneye ve daha batıya doğru genişletiyor, İran coğrafyasını hakimiyeti altına alıyordu. Bu durum, iki temel etnik unsur olan Semitikler ve Farsilerle yoğun münasebetleri de beraberinde getirdi.  Selçuklu Devleti, 1071'de Roma İmparatorluğuna karşı kazandığı büyük zafer ile İslam Dünyasının yeni lideri haline gelmişti. Sürekli birbiriyle savaşan ve zayıflayan Orta Doğu toplumları, mezhep çatışmaları ve hakimiyet kavgalarıyla hem İslam Ordularını zayıflatmış hem de bölgede büyük ve güçlü bir unsurun hakimiyet sağlamasına engel olmuştu. Bu durumu Selçuklu Devleti değiştirdi. Sultan Alparslan döneminde Roma'ya karşı kazanılan zafer neticesinde Abbasi Halifesi Hutbeyi Selçuklu Sultanı adına okutunca Selçukluların misyonu büyük ölçüde değişti. Artık İslam Dünyası Selçuklu Sultanını İslam Ordularının komutanı olarak görmeye başlamıştı. Buna paralel olarak da Selçuklu Sultanları, Abbasi halifesini tehdit eden tüm ayrılıkçı hareketlere karşı hilafet makamını koruyor, Orta Doğunun tüm güç dengelerini kontrol ediyordu. Arap Emirlikleri Selçuklu Ordularının emrine verilmeye başlanınca toplumsal kaynaşma daha da ivme kazandı. Selçukluların toplumsal münasebetleri yalnızca Semitik kavimlerle gerçekleşmedi. Aynı zamanda toprakları üzerinde hüküm sürdüğü Farslar, Emirlikler halinde Selçuklu Hükümdarına bağlı durumdaydı. Bununla birlikte İç Asya'dan kopan ve Selçuklu Devletine bağlılığını bildiren Türk Boyları da İran Coğrafyası içerisine yerleşmeye başlamışlardı. Selçuklu Toprakları yoğunlukla Farsların (İraniler) yaşadığı, Türk Boylarının yoğun göçlerle yerleştiği, Arap toplumların ise siyasi ve ekonomik faktörlerle Selçuklu toprakları içerisinde rahatça dolaşabilmeye başladığı bir demografiye sahip duruma gelmişti. Bu durum genetik alışverişleri de kaçınılmaz hale getirdi. Türk toplumu İç Asya, Doğu Avrupa ve Güney Asya'da olduğundan daha yoğun şekilde gen alışverişi ile karşılaştı. Göktürk döneminde aldığı İç Asyalı genlerle önce Gazne Devleti döneminde Moğol geni C'yi bünyesine kattı, ardından Gazne Devleti döneminde K ve L genleri ile münasebet kurdu. Ardından Selçuklu Devleti döneminde Orta Doğu'ya girerek hem Semitik genleri olan E, F ve J ile kaynaştı hem de hakimiyet sürdüğü İran coğrafyasının eski ev sahipleri olan G ve DE ile yoğun bir münasebet kurdu. Böylelikle önce Moğollar, sonra Güney Asyalılar, ardından Farsiler ve beraberinde Semitikler ile kaynaştılar. Üstelik bu münasebetler 16 yüzyıl önce başlayıp son 3 asır boyunca istikrarlı bir şekilde devam etti.  Selçuklular döneminde başlayan toplumsal münasebetler Osmanlı Devleti döneminde yavaşlasa da sona ermedi. Daha az savaş ve yerleşik hayata geçme konusundaki başarı toplumsal alışverişin hızını azalttı. Osmanlı Devleti döneminde toplumun önceki devirlere göre daha huzurlu yaşaması göçleri ve demografik gelişmeleri yavaşlattı. 6 Yüzyıl boyunca devam eden Osmanlı Devleti dönemi, bölgedeki toplumların tek bir merkez altında yaşaması, aynı kültürü benimsemesi ve aynı dili konuşması için fazlasıyla yeterli bir süreç oldu. Bunun yanında Osmanlı Devleti döneminde, Doğu Avrupa ve Balkanlarda yaşayan ve buraya 4. Yüzyıllarda yerleşerek zamanla bölgedeki etnik unsurlarla genetik alışverişlerde bulunan Türklerde gen havuzu içerisine karışınca günümüz Türkiye Türklerinin genetik haritası son halini almış oldu. Elbette bu süreç Cumhuriyet döneminde sınırların kesin çizgilerle çizilerek sınır geçişlerinin vizeye tabi tutulması ile dış etkilerden neredeyse tamamen izole hale geldi.Genetik Haritanın TahliliTürkiye Türklerinin, İç Asya'dan 16. asır önce başlayan yolculukları esnasında yaşadıkları demografik gelişmeler, genetik alışverişler ve kültürel evrilmeler neticesinde ortaya çıkan gen haritasını tahlil ettiğimizde şu sonuçlara varıyoruz; 16 yüzyıl boyunca yaşanan süreçler neticesinde İç Asya kökenli genler %40 oranında korunmuş, Farsi toplumlardan %12', Semitik kavimler %40', Güney Asyalı kavimlerden %6, 16 Yüzyıl önce Avrupa'ya yerleşen Türkler vasıtasıyla da %1-2'lik bir gen katılımı gerçekleşmiştir.  Elbette bu veriler yalnızca gen katılımını göstermeyecektir. Zira toplumsal etkileşimler neticesinde gerçekleşen gen katılımı, benzer şekilde Türk toplumlarının diğer Orta Doğu kavimlerinin gen havuzuna da tesir etmiştir. Örneğin bugün İran Devleti içerisinde yaşayan toplumların gen havuzunda İç Ayalı gen katılımı %29 olmuştur. Bu rakam Irak için %24, Suriye için %30 civarındadır. Bugün Orta Doğu'daki ülkelerin nüfuslarında %30 gibi önemli bir oranda Asyalı Genleri mevcuttur, ki bu gen katılımı İç Asya'dan Anadolu'ya göç ederken arkamızda bıraktığımız genetik parçalardır.  Verileri doğru değerlendirebilmek için kıyas yapmak faydalı olacaktır. Türkiye Türklerinin demografik yapısını, daha az demografik etkiye maruz kaldığı düşünülen Türk Devletleri ile kıyasladığımızda ortaya çıkan rakamlara dikkat çekmek gerekir. Örnek verecek olursak, Kazakistan %90 oranında İç Asyalı genlere sahiptir. Ancak bu %90'lık oranın %35'i Moğol geni olan C'den oluşur. Açıkça görünmektedir ki Kazakların gen havuzu, 13. yüzyılda yaşanan Moğol istilaları neticesinde yoğun şekilde Moğol genleri ile kaynaşmıştır. Moğol genlerini çıkarttığımız zaman Hun Ardıllarına ait olan genetik unsurların oranı %55'lere düşecektir. Türkiye Türklerinin genetik havuzundaki Moğol geninin oranı ise yalnızca %1.3 dür. Anlaşılmaktadır ki bu %1.3'lük oran Göktürk Devleti döneminden bugüne kadar olan süreçte genetik miras olarak süre gelmiştir. Benzeri kıyaslamaları diğer Türk Devletleri ile yaptığımızda da aynı sonuca ulaşırız. Toplumsal gen havuzu içerisindeki %40'lık asli unsur oranını, söz konusu toplumun asimile olduğu ya da kozmopolit haline geldiği şeklinde yorumlayamayız. Zira bu oran bir toplumun, bünyesine kattığı toplumları aynı milli ve kültürel pota içerisine dahil etmesi için fazlasıyla yeterlidir. Özellikle azınlık olacak kadar zayıf bir kitle ile bünyesinde barındığı toplumun liderliğini üstlenecek güçlü kültürel ve idari yapıya sahip olan Türkler söz konusu olunca bu oran olması gerekenin çok üzerinde bir rakam olarak karşımıza çıkar.  Kıyaslayacak olursak, genetik Irkçılık ve Ari Irk gibi kavramlar konusunda en iddialı toplumlardan olan Ruslar ve Almanlarda bile belli bir etnik grubun oranı %43 ile %55 arasındadır. Yani rahatlıkla diyebiliriz ki eğer Türkiye Türkleri melez bir toplumsa ya da saf bir ırk değil ise, günümüzde Dünya'da varlığını sürdürebilen hiçbir ülke saf ya da melez olmayan birer Irk olamaz. Bilimsel çerçeveyi referans alırsak şunu da belirtmek gerekir ki genetik ırkçılık, matematiksel olarak sıfıra eşittir. Zira tüm Irklar, geriye doğru takip edildiğinde tek bir ana Irka yani A haplogrubuna ulaşacaktır. Genetik faktörün referans alınabileceği tek nokta, bir etnik unsurun bir toplum içerisinde ne kadar uzun süre var olduğu ve buna bağlı olarak o toplum içerisindeki aidiyet ruhunun ne denli olgunlaştığıdır. Türkiye'nin demografik yapısı içerisine dahil olan en yeni etnik unsur bile en az 8 asır önce gen havuzuna ve toplum-kültür potası içerisine dahil olmuştur. Bu süre, etnisitenin toplumsal çerçevedeki önemini ortadan kaldırmak için fazlasıyla http://www.turktarihim.com

http://www.biyologlar.com/turklerin-genetik-haritasi

Sepsis Nedir ? Sepsis Neden Ölümcül Bir Hastalıktır ?

Sepsis Nedir ? Sepsis Neden Ölümcül Bir Hastalıktır ?

Sepsis vücudun bir enfeksiyona karşı gösterdiği, sistemik organaları da etkisi altına alan kompleks bir hastalıktır. Vücudun enfeksiyona verdiği yanıtta enfeksiyon bölgesi hedeflenir ancak sepsiste, immün sistem enfeksiyonla savaşmak için zincir şeklinde kombine bir reaksiyon başlatır. Vücudun yanıtı, enfeksiyon bölgesinde lokalize olmak yerine tüm vücutta sistemik belirtilerin oluşmasına neden olur. Bu sistemik cevabı müteakip ise, sepsisli hastada genelde ateş, normalden hızlı kalp atımı ve normalden hızlı nefes alma gibi belirtiler görülür. Sepsisli hastaların çoğu zaman kanında bakteri, mantar gibi mikroorganizmalar bulunur.Bu durum halk arasında kan zehirlenmesi olarak da adlandırılır. Sepsis tanısında en önemli tahlil kan kültürü testidir.Bu bakteriyolojik analiz ile kanda bulunna mikroorganizmaların tanısı koyulur ve bu etkenlere göre tedavi planlanır. Sepsisli hastalarda, enfeksiyona verilen yanıt kontrolden çıkarsa, vücudun dengesi bozulabilir.Sistemik reaksiyon sonucu bir veya daha fazla hayati organ hasar görebilir.Bu organların başlıcaları, kalp, akciğerler, böbrekler veya karaciğerdir. Oluşan bu sistemik yanıt veya enfeksiyona verilen “aşırı-reaksiyon” sonucunda oluşan organ hasarına ağır sepsis adı verilir.Bu durum hayati yönden çok tehlikeli sonuçlar doğurabilmektedir. Sepsis uygun şartlarda çok hızlı bir şekilde, bazen birkaç saat içinde ağır sepsise dönüşebilir. Ağır sepsis gelişen hastaların neredeyse yarısı, enfeksiyon sonrası meydana gelen sistemik bozukluklar nedeniyle hayatlarını kaybedebilmektedir. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/sepsis-nedir-sepsis-neden-olumcul-bir-hastaliktir-

Uyku hastalığı

Uyku hastalığıİnsanın kanında Trypanozoma Gambiense ve Trypanozoma Rhodesiense türlerinin parazitlenmesiyle meydana gelen bir hastalık. Hastalığın yayılması ve bulaşması Tse-Tse sineği vasıtasıyla olur. Akut ve müzmin olarak ilerleyebilir. Akut halde yüksek ateş, adenit, deride kırmızı döküntüler ve geçici ödemler olur; müzmin halde ise parazit beyne yerleştiğinden meningo-ensefalit, meningo-miyelit sonucu sinir dokusunun hücre yıkımıyla şuurunun kaybolması ve ilerleyen koma ile ölüm meydana gelir. Belirtileri: Uyku hastalığı düzensiz ateş, özellikle boyun arka hattındaki lenf bezlerinde şişme, deride kırmızı döküntüler ve ağrılı lokalize ödemle karakterizedir. Titreme, başağrısı, havale geçirme gibi merkezi sinir sistemi belirtileri daha sonra gelişir ve koma ile ölüme götürür. Trypanozoma Rhodesiense ile olan hastalık diğer tipe göre daha ciddi ve öldürücü seyreder. Teşhis: Hastalığın teşhisi tripanozomların görülmesine bağlıdır. Hastalığın erken devresinde parazitler periferik kandan yapılan yaymada veya büyümüş lenf bezinden alınan sıvıda görülürler. Hastalığın ilerlemiş safhasında parazit sadece beyin omurilik sıvısında bulunur. Korunma: Uyku hastalığına karşı korunmada aşağıdaki metodlar vardır: a) Bulaşma kaynağı olan enfekte kişileri tarama muayeneleriyle ortaya çıkararak tedavi etmek. b) Trypanozoma Rhodesiense'de enfeksiyonunun tabiat nidalitesini sürdüren yabani hayvanlarla savaşmak. c) Tripanozomların vektörleri olan Tse-Tse sinekleriyle kalıcı insektisidler vasıtasıyla geniş ölçüde ve sürekli olarak savaşmak. d) İnsanlarda koruyucu olarak ilaç uygulamak (Kemoterapi). Tedavi: Gambiense tipinde erken safhada pentamidin kullanılabilir. Pentamidin 10 gün süreyle 4 mgr/kg/gün olarak adeleye zerk edilir. Rhodesiense tipindeki hastalıkta ise erken safhada Suramin damar içine tatbik edilir. Melarsoprol diğer ilaçlara göre çok toksiktir, fakat her iki tip hastalığa da bütün safhalarda etkilidir. Hastada hafif veya orta derecede sinir tutulması olduğunda bu ilaç 2-3 gün müddetle 3,6 mgr/kg/gün damar içine verilir. Bu ilacın meydana getirdiği arsenik zehirlenmesi neticesi sindirim sisteminde, böbreklerde ve sinir sisteminde çeşitli arızalar olabilir.

http://www.biyologlar.com/uyku-hastaligi

AIDS Belirtileri ve HIV Testi

HIV’in Özellikleri Nelerdir? Hiv VirüsüHIV retrovirüs ailesinde yer alan bir RNA virüsüdür. Bu virüs enfekte olmuş kişilerde en fazla lökositlerde (özellikle CD4+ T hücrelerinde), vücut salgılarında, az olarak da beyin ve bağırsak hücrelerinde bulunmaktadır. İnsanda hücresel bağışıklıktan sorumlu olan CD4+ T hücrelerinin ölümüne neden olarak hastalık yapmaktadır. HIV’in Tipleri Nelerdir? HIV1 ve HIV2 olmak üzere bilinen iki tipi bulunmaktadır. HIV1(HIV) genellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa’da, HIV2 ise Batı Afrika ülkelerinde yaygın olarak bulunmaktadır. Tip 1 ve Tip 2 suşlarının birçok biyolojik karakterinin benzer olmasına rağmen serolojik ve moleküler yapılarının birbirinden farklı olduğu saptanmıştır. Ayrıca HIV2’nin seksüel yolla ve doğum esnasında anneden bebeğe bulaşma oranının HIV1’den daha az olduğu belirlenmiştir. HIV’in İnsidansı Ne kadardır? HIV Virüsünün insidansıBirleşmiş Milletler HIV/AIDS Ortak Programı (UNAIDS) 2009 yılı raporuna göre; •Dünya'da 33,3 milyon erişkin HIV taşıyıcısı bulunduğu, •Yılda 2,6 milyon kişi HIV'e yakalandığı, •Yılda 1,8 milyon kişinin AIDS nedeni ile öldüğü, •Günde 7000'den fazla kişinin HIV ile enfekte olduğu bildirilmiştir. Ülkemizde de HIV/AIDS hastalığı konusunda tanı alan HIV/AIDS vaka sayısında göreceli bir artış görülmektedir. Sağlık Bakanlığına 2010 yılı Haziran ayı itibarı ile toplam 4.177 HIV(+) kişi bildirimi yapılmış olup vakaların %70'ini erkekler oluşturmaktadır. Enfeksiyondan en çok 25–39 yaş arasındaki bireyler etkilenmiştir. Bildirimi yapılan HIV(+) vakalarının %17,6'sını yabancı uyruklu kişiler oluşturmaktadır. Türkiye'de HIV/AIDS olgu sayılarının artma nedenleri şöyle sıralanabilir; •Ülke nüfusunun genç olması, •Cinsel yolla bulaşan hastalıklar konusunda bilgilerin kısıtlı olması, •Turizm sektörünün ülkemizde ve tüm dünyada giderek gelişmesi: Ülkemize her geçen gün daha fazla sayıda turist gelmekte ve ülkemizden de yurtdışına çıkışlar giderek artmaktadır. •Damar içi madde kullanımının giderek artması: HIV/AIDS bulaş yolları arasında damar içi madde kullananlar ikinci sırayı oluşturmaktadır. HIV’in Bulaşma Yolları Nelerdir? HIV Bulaşma YollarıHIV üç yolla bulaşabilmektedir; 1. Cinsel İlişki: Tüm bulaşmaların % 80-85’i bu yolla olmaktadır. •Korunmasız cinsel ilişki •Oral, vajinal, anal cinsel temas 2. Kan Yoluyla Bulaşma: Tüm bulaşmaların % 10-15’i bu yolla olmaktadır. •Kan veya kan ürünlerinin transfüzyonu (nakli) •İğne batması ve açık yaradan HIV ile temas •İntravenöz (damar içi) ilaç kullanıcıları arasında iğne paylaşımı 3. Perinatal Geçiş (Anneden bebeğine): Tüm bulaşmaların % 3-5’i bu yolla olmaktadır. •Hasta veya taşıyıcı anneden bebeğe anne karnında ya da doğumda •Hasta veya taşıyıcı anneden bebeğine emzirmeyle HIV Hangi Durumlarda BulaşmazHIV Hangi Durumlarda Bulaşmaz? •Aynı ortamı paylaşma ve soluma, •El sıkışma, sağlam deriye dokunma, okşama, kucaklama, sosyal öpüşme, •Tükürük, gözyaşı, ter, aksırık, öksürük, idrar, dışkı, •Yiyecekler, içecekler, çatal, kaşık, bardak, tabak, telefon, •Tuvalet, duş, musluk, yüzme havuzu, deniz, sauna, hamam, •Sivrisinek ve diğer böceklerin sokması, kedi, köpek ve diğer hayvanlarla yaşamak gibi durumlar HIV'in bulaşmasına neden olmaz. HIV Pozitif/Negatif Ne Demektir? Kanında HIV virüsü bulunan kişilere "HIV Pozitif (HIV(+))" bulunmayan kişilere ise "HIV Negatif (HIV(-))" denir. HIV Virüsünden Nasıl Korunulur? •HIV her türlü cinsel ilişki ile bulaşabilmektedir. Bu nedenle, cinsel ilişkiesnasında mutlaka koruyucu kılıf (kondom, prezervatif) kullanılması gerekmektedir. Kurduğunuz ilişkinin tehlikeli olmayacağını düşünseniz bile, prezervatif kullanmayı ihmal etmemek HIV gibi birçok cinsel yolla bulaşan hastalığı önleyebilmektedir. Çoğu insan HIV’in hayat kadınlarında, uyuşturucu kullananlarda, eşcinsellerde bulunduğu ve kendisine bulaşmayacağı kanısındadır. Ancak, AIDS belirli bir sosyal grubun hastalığı değildir. Hastalık etkeni olan HIV; cins, ırk, renk, din, yaş farkı gözetmeden herkese bulaşabilmektedir. HIV Pozitif - Negatif Ne Demektir •Kan naklinde AIDS testi yapılmamış kan asla kullanılmamalıdır. Test sonucu negatif olan kan kullanılmalıdır. •Kullanılmış ve dezenfekte edilmemiş şırınga, iğne ve cerrahi aletler, diş hekimliği aletleri, dövme, piercing, manikür, pedikür aletleri, akupunktur iğneleri, jilet ve makas kesinlikle kullanılmamalı ve kullanılmasına izin verilmemelidir. •HIV pozitif kişi, test sonucunu öğrendikten sonra kesinlikle kan bağışında bulunmamalıdır. •HIV'li sperm sıvısı, genital sıvı ve kan bulaşmış alet ve eşyanın yaralı dokuya teması ile de HIV'in bulaşabileceği unutulmamalı, açık yaralar bantla kapatılmalıdır. HIV Virüsüyle İlgili Laboratuvar Testleri Nelerdir? HIV virüsünü saptamaya yönelik laboratuvar testleri virüsün vücuda giriş zamanına göre değişiklik göstermektedir. Bu testler aşağıdaki gibi sıralanmaktadır; • 1. HIV PCR (viral DNA/RNA) (9-11 günden sonra) • 2. p24 antijen testi (3 hafta-3 aylık dönem arasında) • 3. ELISA (Anti-HIV) testi (3-6 aydan sonra) HIV PCR Testi Nedir? Ne zaman Yapılmalıdır? HIV PCR Testi Ne ZamanHIV PCR testi, virüs genetik materyalinin PCR tekniği ile çoğaltılarak ölçülecek ve tanımlanabilecek duruma getirilmesidir. Enfekte olmuş bir kişinin kanında virüs bulunmasına rağmen erken dönemde virüse karşı antikor oluşmamaktadır. Bu nedenle PCR testi erken evrede HIV virüsünün kanda tespitinde kullanılmaktadır. Şüpheli temastan 9-11 gün sonra HIV PCR testi ile virüs varlığı saptanabilmektedir. PCR testinin virüsü saptama duyarlılığı 28. günden itibaren ~%98-100 olarak belirtilmektedir. HIV PCR Testini Kimler Yaptırabilir? HIV şüphesi taşıyan herkes tarafından yaptırılabilir. Özellikle şüpheli ilişkiden sonra ve yenidoğanlarda HIV araştırmasının PCR tekniği ile yapılması gerektiği vurgulanmaktadır. PCR testi ayrıca HIV pozitif kişilerde virüs miktarının ölçülmesi ve AIDS hastalarının tedaviye verdikleri yanıtın takibinde de kullanılmaktadır. Günümüzde Hepatit B, Hepatit C gibi kan yoluyla bulaşan ve diğer birçok enfeksiyonun tanısında PCR tekniği altın standart olarak kabul edilmektedir. P24 Antijen Testi Nedir? Ne Zaman Yapılmalıdır? P24, HIV virüsüne özgü viral bir proteindir. Bu proteinin vücutta saptanması virüs varlığını göstermektedir. Testin virüs bulaşmasından sonra geçen 21. günden 90. güne kadar yapılması uygun bulunmaktadır ELISA (Anti-HIV) Testi Nedir? Ne Zaman Yapılmalıdır? ELISA Anti-HIV HIV virüsü ile enfekte kişilerin savunma sisteminde bu virüsle savaşmak için HIV’e karşı özel antikorlar oluşur. Kandaki bu antikorların ELISA yöntemiyle saptanmasına Anti-HIV testi denir. HIV antikorlarının ELISA yöntemiyle ölçülebilecek düzeye ulaşması için 3 aylık bir süre (pencere dönemi) geçmesi gerekmektedir. Bu nedenle test, bulaşma gerçekleştikten 3 ay sonra yapılmalıdır. Anti-HIV test sonucunun pozitif olması kanda HIV virüsüne karşı antikorların oluştuğunu gösterir. Bu nedenle Anti-HIV testinin pozitif (seropozitif) olduğunu söyleyebilmemiz için Westernblot testi adı verilen doğrulama testinin de yapılıp sonucunun pozitif bulunması gerekmektedir. Erken HIV virüsü Tespitinin Önemi Nedir? Erken HIV virüsü TespitiHIV ile enfekte olmuş bir kişi ilk aşamada diğer birçok hastalığa benzer belirtiler göstermekle beraber AIDS hastalığının belirtilerini göstermemektedir. Ancak, kişi bu dönemde aktif olarak başkalarına virüs bulaştırabilmektedir. Korunmasız cinsel ilişki ile bulaşan HIV virüsü yine korunmasız ilişkilerin devam etmesiyle zincirleme olarak birçok insana bulaşabilmektedir. Virüsle mücadele etmek için en zamanın, enfeksiyonun ilk başladığı dönem olduğu belirtilmektedir. Teşhis veya tedavideki gecikme; •Virüsün kendisini yenilemesi •Mutasyonlar oluşturması •Bağışıklık sisteminde yayılması •CD4 hücrelerine zarar vermesi için virüse fırsat tanımaktadır. Dolayısıyla, erken teşhis ve tedavi, virüsün yeniden oluşmasını önleyerek direnç geliştirme ihtimalini azaltmaktadır. Bağışıklık sistemi, hastalığın başlangıç aşamalarında genellikle sağlıklı durumdadır. Bu durum, anti-HIV ilaç tedavisinin daha etkili olmasını sağlamaktadır. Ayrıca, erken tedavi , virüsün, tedaviye dirençli olabilen birçok mutasyonu geliştirme olasılığını azaltmaktadır. Bu iki fikir, (etkili ilaç tedavisinin kullanılması ve tedaviye erken başlanması) anti-HIV tedavisiyle ilgili “sıkı vur, erken vur” olarak ifade edilebilecek popüler ekolün temelini oluşturmaktadır. HIV Danışmanlığı •HIV DanışmanlığıTest sonucunun ne anlama geldiğini iyi bilmek ve ona göre tedbir almak gerekli olduğundan HIV testi öncesi danışmanlık alınmalıdır. •Pozitif sonuç kişinin AIDS olduğu anlamına gelmemektedir ancak kişinin virüsle karşılaştığı ve virüsü taşıdığını göstermektedir. •Negatif sonuç ise virüsle karşılaşılmadığı anlamına gelmemektedir. Çünkü virüsün saptanabilmesi için belirli bir zaman dilimine gereksinim vardır. •WHO sağlık örgütü; test sonuçları negatif bulunan kişilerin de şüpheli ilişkiden 6 ay sonra testi tekrar ettirmelerini önermektedir. AIDS Nedir? Edinsel İmmün Yetmezlik Sendromu olarak da bilinen AIDS; HIV’in neden olduğu bağışıklık sistemini etkileyen bulaşıcı bir hastalıktır. AIDS’in Belirtileri Nelerdir? HIV bulaştıktan sonra, AIDS hastalığı belirtileri kişinin yaşam koşullarına ve vücut direncine göre 3-15 yıl ya da daha uzun bir süre sonra ortaya çıkmaktadır. Enfeksiyon belirtileri aşağıdaki gibidir. •Belirli bir nedene bağlı olmaksızın haftalarca süren derin bitkinlik •2 ay içerisinde %10’dan fazla tanımlanamayan kilo kaybı •Birkaç haftadan fazla süren ve sebebi açıklanamayan ateş, titreme ve gece terlemeleri •İlk bakışta çürüğe benzeyen, ancak kaybolmayan, ağrısız, vücudun her yerinde bulunabilen düzgün, sert ve gittikçe büyüyen pembe-kızıl renkli lekeler •Belirgin bir sebebi olmayan ve iki haftadan uzun süren koltuk altı ve boyun lenf bezlerinde şişlik •Solunum güçlüğü ve kuru öksürük •Ağızda devamlı beyaz lekeler bulunması, uçuklar •Kronik diyare AIDS’in Klinik Seyri Nasıldır? 1. Akut Retroviral Sendrom (Erken Dönem Belirtileri) HIV bulaşmasından 1-6 hafta sonra hastaların önemli bir kısmı non-spesifik ateşli bir hastalık geçirmektedir. Bu tablo geçici ve birkaç hafta içerisinde kendiliğinden iyileşen bir enfeksiyon şeklindedir. Hastalarda; • Ateş • Halsizlik, yorgunluk • Döküntüler • Baş ağrısı • Farenjit • Diyare saptanabilmektedir. 2. Asemptomatik Dönem (Semptomsuz Dönem) Serokonversiyon (antikor oluşumu) döneminden sonra enfekte kişiler asemptomatik döneme girerler. Bu dönemde kişilerde hiçbir belirti gözlenmemesine rağmen bulaştırıcıdırlar. Asemptomatik dönem 6.5-13 yıl (ortalama 8-10 yıl) sürmektedir. Ancak vakaların %20-30'u ortalama 1.5-5 yıl içerisinde bir sonraki döneme geçebilmektedir. Bu süreyi virüsün alınma yolu, virülansı (hastalık yapma yeteneği) ve hastanın yaşı gibi faktörler etkilemektedir. Transfüzyon (kan veya bir kan ürününün doğrudan bireyin dolaşım sistemine verilmesi) yolu ile bulaşmalarda virüs miktarı daha fazla olduğundan süre 6 yıl olmakta, virüsü cinsel temasla alan homoseksüel erkeklerde ise bu süre 10-12 yıla kadar uzamaktadır. 3. Semptomatik Evre (Geç Dönem Belirtileri) Herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir, ancak genellikle 8 yıl kadar sonra gözlenmektedir. Bu dönemde çoğunlukla hayatı tehdit edici olmamakla birlikte tüberküloz (verem), lokal fungal enfeksiyonlar (bölgesel mantar enfeksiyonu), lenfoma (lenf kanserleri) gözlenebilmektedir. Hastalıgın İlerleyisini Etkileyen Faktörler Nelerdir? •Cinsiyet, •Hastalığın edinilme yolu, •Alınan HIV virüsünün miktarı, •Virüs ‘ün hastalık yapma yeteneği, •Bireyin genetik yapısı, •Tıbbi girişimler olarak belirtilmektedir. AIDS’in tedavisi var mıdır? AIDS in tedavisi var mıdırAIDS’in tedavisinde olumlu gelişmeler bulunmaktadır. HIV virüsüne karşı etkili oldukları bilinen antiretroviral ilaçlar üretilmiştir. Farklı etki mekanizmasına sahip antiretroviral ilaçların ikisinin ya da üçünün bir arada kullanımı ile başarılı bir tedavinin yapılacağı belirtilmektedir. AIDS tedavisi doktor kontrolünde ve kesintisiz sürdürülmelidir. Bağışıklık sisteminin zayıflamasından dolayı AIDS dışında enfeksiyonlar gelişmekte olup bu enfeksiyonların çoğunu tedavi etmek mümkün olmaktadır. AIDS’den korunmak için bugüne kadar kullanılabilecek her hangi bir aşı geliştirilememiştir. AIDS Tedavisinin Hedefi Nedir? Tedavi olmayan HIV pozitif bir kişi, kanının her mililitresinde binlerce, hatta milyonlarca virüs barındırabilmektedir. Tedavinin ana amacı: •Kandaki virüs miktarının azaltılarak en alt düzeye indirilmesi ve yok edilmesi, •Bağışıklık sisteminin korunması, •HIV enfeksiyonunun etkilerinin azaltılması, •Yaşam kalitesinin artırılması, •AIDS kaynaklı ölüm oranının azaltılmasıdır. HIV’in kandaki miktarını en aza indirgemek için anti-retroviral ilaçlar kullanılmaktadır.CD4 sayınız ne olursa olsun, enfeksiyon saptandıktan sonra en kısa sürede tedaviye başlanılması önerilmektedir. Bununla birlikte tedavi gören bazı hastalarda virüsün genetik yapısında oluşan mutasyonlardan dolayı tedaviye yanıt gerçekleşememektedir. Bu nedenle HIV tedavisine başlamadan önce uygun anti retroviral’in belirlenebilmesi için HIV ilaç direnci (anti-retroviral direnç) testlerinin uygulanması önerilmektedir. HIV İlaç Direnci Testi Nedir? Enfekte bireylerde, anti-retroviral (ARV) ilaçlara dirençli olabilen virüslerdeki bir ya da daha fazla mutasyonun belirlenmesinde kullanılan testlerdir. HIV ilaç direnç testi ne zaman istenir? HIV ile enfekte olduğunuz belirlendiğinde tedaviye başlanmadan önce ya da viral yük değerlerinin tedavi sırasında düzeyli bir şekilde yükseldiği saptandığında istenilebilmektedir. HIV Direnç Testi Ne ise Yarar? Test sonucunda HIV’e karşı kullanılabilecek herhangi bir anti retrovirale direç oluşturan mutasyonun saptanması hastaya yönelik etkili bir tedavinin uygulanmasına olanak sağlamaktadır.

http://www.biyologlar.com/aids-belirtileri-ve-hiv-testi

Parazit Eklembacaklıların (Arhropoda) taşıyıcılığını yaptığı hastalık etkenlerini yazınız.

SITMA Sıtma, anofel ya da sıtma sivrisineği olarak bilinen Anopheles cinsi sivrisi­neklerinin taşıdığı bulaşıcı bir hastalıktır. Hastalıkta yinelenen nöbetler görülür. Düzenli aralıklarla başlayan ve genellik­le titreme-ateş-terleme evrelerinden ge­çen nöbetler hastalığın tipik özelliğidir. Sıtma ulusal ve uluslararası sağlık örgüt­leri için hâlâ önemli bir sorundur. NEDENLERİ Sıtmanın etkeni protozoonlar olarak bili­nen tekhücreliler grubundan Plasmodi­um cinsi asalaklardır. Asalağın üreme çevrimi iki ayrı konakta tamamlanır, in­san ya da başka bir omurgalı konakta eşeysiz olarak çoğalan sıtma etkeni, da­ha sonra Anopheles cinsi sivrisineklerin içinde eşeyli olarak üreyip omurgalı bir konakta yeniden hastalık yaratabilecek duruma gelir. İnsanda hastalığa yol” açan dört Plas-modium türü vardır: Bunlardan Pîasmo-dıum vivax, nöbetleri genellikle 48 saatte bir gelen tersiyana sıtmasının; Plasmodi­um malariae, nöbetleri 72 saatte bir ge­len kuartana sıtmasının; Plasmodium falciparum, nöbetleri 36-48 saatte bir ge­len, beyin sıtması ve karasu humması denen ölümcül biçimleriyle çok ağır bir gelişme gösterebilen, kötü huylu tersiya­na sıtması ya da öbür adıyla falciparum sıtmasının; Plasmodium ovale ise nöbet­leri 48-50 satte bir gelen iyi huylu tersi­yana sıtmasının etkenidir. Sivrisinek sokmasıyla vücuda giren asalak, karaciğere yerleşerek çoğalmaya başlar. Bu asalaklar daha sonra dolaşıma katılıp alyuvarlara girer ve çoğalmayı sürdürür. Alyuvar asalakla dolduğunda parçalanır. Kana yayılan asalaklar başka alyuvarlara girer. İnsan vücudunda ger­çekleşen bu çoğalma süreci asalağın eşeysiz üreme evresini oluşturur. Birkaç kuşak sonra bazı asalaklar eşey hücresi (gamet) üretecek biçimde değişikliğe uğrar. Bölünerek çoğalama-yan ve alyuvarlar içinde uzun süre varlı­ğını sürdürebilen bu hücrelere gametosit denir. Sivrisinek kan emerken bu hasta­lık etkenini içeren alyuvarları da sindi­rim sistemine alır. Sivrisineğin midesin­de etkinleşen erkek ve dişi gametositler arasında döllenme sonucu zigot oluşur. Bu eşeysel üreme evresinde zigot ooki-nete dönüşür. Anofelin mide duvarını geçen ookiııetler epitel ve kas katmanla­rı arasında kapsülle sarılarak ookist adıyla tanınan birer kist biçimini ahr. Bu kistlerden daha sonra sporozoit denen binlerce asalak çıkar. Sporozoiüer sivri­sineğin tükürük bezlerine ulaşır ve ısırık yoluyla yeni bir kişiye aktarılır. Böylece asalağın eşeysiz üreme evresi başlar. Alyuvarlarda gerçekleşen eşeysiz üreme evresinin süresi Plasmodium türüne göre değişir. Ateş nöbetleri bu üre­me çevrimiyle ilgilidir. Asalakların kana dağılmasıyla sıtma nöbeti görülür. ENFEKSİYON KAYNAKLARI Kanında asalağın gametosit biçimini ta­şıyan hastalar sıtmanın enfeksiyon kay­nağım,oluşturur. İnsanlarda akut, kronik ya da belirti vermeden gizli biçimlerde görülebilen enfeksiyon, anofeller aracılı­ğıyla bulaşır. YAYILIMI Sıtma daha çok tropik ve ılıman bölge­lerde yaygındır. Günümüzde başarılı bir mücadele sonucu birçok ülke sıtmadan arınmıştır. Ama Orta ve Güney Ameri­ka’da, Afrika ülkelerinde, Akdeniz ülke­leri ve Ortadoğu’da, Afganistan, Pakis­tan ve Hindistan’da, Japonya dışındaki Uzakdoğu ülkelerinde sıtmaya yaygın biçimde rastlanmaktadır. Türkiye’de son yıllarda, hemen yalnız P. vivax türünün etken olduğu tersiyana sıtması görülmek­tedir. Bu, aynı zamanda bütün dünyada en çok görülen sıtma türüdür. Falcipa­rum sıtması genellikle tropik bölgelerle sınırlıdır ve en tehlikeli sıtma türünü oluşturur. Yakmdoğuda ve Balkanlar’da,bu arada Türkiye’de de görülmüştür. Ku­artana sıtması ılıman ve astropik bölge­lerde yaygındır. Ender rastlanan iyi huy­lu tersiyana sıtması ise Afrika’nın doğu­sunda ve Güney Amerika’da dar bir yayı-hm gösterir. BELİRTİLERİ Sıtma sivrisineğinin sokması ve ilk belir­tilerin ortaya çıkması arasında geçen ku­luçka süresi, kuartana sıtması dışında 10-14 gün dolayındadır. Kuartana sıtmasın­da ise 18 günden başlayarak çok daha uzun bir süreye yayılabilir. Sıtmanın en tipik belirtisi yol açtığı nöbetler sırasında üşüme ve ateş basma duyumunun birbiri­ni izlemesidir. Bu nöbetler ilk birkaç günden sonra, asalakların alyuvarlardan kana yayılmasıyla eşzamanlı olarak ger­çekleştiğinden düzerdi aralıklarla ortaya çıkar. Nöbetler sırasında bir-iki saat sü­ren üşüme ve titreme evresinin ardından ateş hızla 40°C-41°C’ye kadar yükselir; 3-4 saat sonra yaygın terlemeyle birlikte hızla düşer. Tersiyana sıtmasında nöbet­ler günaşırı gelir. Ama yeni asalak ku­şaklarının dönüşümlü olarak 24 saat arayla kana yayılması durumunda her gün ateş nöbeti görülür (çift tersiyana). Kuartana sıtmasında nöbetler iki gün arayla gelir. Kanda iki asalak kuşağının bulunduğu durumlarda iki gün süren ateş nöbetini ateşsiz bir gün izler (çift kuarta­na). Üreme evresini ayrı zamanlarda ta­mamlayan üç kuşağın bulunduğu durum­larda ise her gün nöbet görülür. Tedavi edilmezse kısa sürede ölüme yol açan falciparum sıtmasında ise nöbet süreleri ve araları daha düzensizdir. Hastanın ge­nel durumu hızla bozulur. Aralarında yinelemeyen ve kompli-kasyonlara yol açmayan falciparum sıt­masının da bulunduğu bütün sıtma olgu­ları tedavi edilmeseler bile, asalağın türü­ne bağh olarak değişen bir süreden sonra geriler. Bunun başta gelen nedeni enfek­siyona karşı bağışıklığın gelişmesidir. Sıtma bölgelerinde yaşayan kişilerde yeni enfeksiyonlar görülebilir. Bu kişi­lerde kansızlık, dalak ve karaciğer büyü­mesi, aşırı kilo kaybı ortaya çıkar (sıtma kaşeksisi). Belirli coğrafi bölgelerde sıt­ma enfeksiyonunun sürmesi yalnızca sivrisineklerin varlığıyla açıklanamaz. Hastalığın doğal kaynağı olan insanların bir bölgede yaygın biçimde bulunması, sıtmanın yerleşik hastalık biçiminde or­taya çıkmasında en az anofeller kadar belirleyicidir. * HASTALIĞIN ÖZEL KLİNİK BİÇİMLERİ Hastalık asalak türüne ve bulaşma, biçi­mine göre değişen klinik belirtiler verir. Zehirli sıtma. Çok ağır seyreden ve ikincil hastalıklara yol açan sıtma tipleri için kullanılan ortak bir addır. Ama bu tür ağır sonuçlan doğuran sıt­ma etkeni hemen her zaman Plasmodi­um falciparum ‘dur. Nöbetler birbirine eklenerek süreklilik kazanır. Alkolizm, beslenme eksikliği, aşın yorgunluk, güneş çarpması gibi etkenler hastalığın zehirli sıtmaya dönüşmesini kolaylaştı­rır. Bu durum beyin sıtması, tifomsu sıtma ve karasu humması gibi, belirti­lere göre adlandırılan, çeşitli tiplere ay­rılır. Beyin sıtması sürekli baş ağrısıyla kendini belli eder. Tedavi edilmezse bilinç kaybı, kasılma nöbetleri gibi merkez sinir sistemi hastalıklarını dü­şündüren çeşitli belirtiler ortaya çıkar. Çok geçmeden ölümle sonuçlanan de­rin koma durumu görülür. Tifomsu sıt­mada tifoyu taklit eden belirtilere rast­lanır. Karasu hummasında böbrek yet­mezliği sonucu Önce kırmızı olan idrar, daha sonra siyaha döner. İdrann bütü­nüyle kesilmesi hastalığın kötüleştiğini gösteren bir belirtidir. Filariasis veya Fil hastalığı Filariasis veya Fil hastalığı kıla benzer yuvarlak solucanların neden oldugu bulaşıcı bir tropik hastaliktir. Bu hastaliga yol actigi bilinen insanlari son konak olarak kullanan 9 yuvarlak solucan turu vardir. Yerlesme bolgelerine gore 3 gruba ayrilirlar: Lenf Filariasisi: Wuchereria bancrofti, Brugia malayi, Brugia timori solucanlari tarafindan olusturulur. Lenf sistemine, lenf dugumlerine yerlesir ve kronik durumlarda Fil hastaligina yol acarlar. Deri Filariasisi: Loa loa (Afrika goz solucani), Mansonella streptocerca, Onchocerca volvulus, Dracunculus medinensis (Gine kurdu) tarafindan olusturulur. Cildin yag katmanina yerlesir. Kasik Filariasisi: Mansonella perstans, Mansonella ozzardi tarafindan olusturulur. Karinda kasik bosluguna yerlesir. Butun bu vakalarda hastalik kan emen bocekler (sinek veya sivrisinek) veya Dracunculus medisensis'te Copepod crustaceans tarafindan bulastirilir. Bu hastalıkların ana taşıyıcıları (vektörleri); ülkemizde pek sık karşılaşmadığımız ve daha çok tropik ve subtropik iklim kuşağındaki ülkelerde görülen, Aedes cooki, Aedes fijiensis, Aedes horrensces, Aedes kochi, Aedes marshallensis, Aedes polynesiensis, Aedes pseudoscutellaris, Aedes rotumae, Aedes tabu, Aedes upolenis, Ochlerotatus oceanicus, Ochlerotatus samoanus, Ochlerotatus tutuilae, Ochlerotatus vigilax, An punctulatus complex, Anopheles farauti, Culex quinquefasciatus ve Mansonia uniformis cinsi sivrisineklerdir. Insanlarda gorulen yuvarlak solucanlarin genelde 5 safhadan olusan karmasik bir yasam sureci vardir: Disi ve erkek solucanlarin ciftlesmesinden sonra, disi binlerce mikro-solucan dogurur. Mikro-solucanlar gecici konak olan bir bocek tarafindan alinirlar. Gecici konakta ilk kan emme sirasinda kabuk degistirerek bulasici hale gelirler. Ikinci kan emme sirasinda bocek bulasici larvayi cilde zerk eder. Bulastiktan yaklasik 2 yil kadar sonra larvalar deri degistirerek yetiskin solucanlar haline gelirler. Belirtiler En onemli belirti ciltte ve cildin altindaki dokularda kalinlasmadir (Fillesme). Fillesme ya da doku buyumeleri buralara yerlesen solucanlarin yuzbinlerce kez uremesi ve olen solucanlarin damarlara yigilmasi sonucu olusur. Degisik solucanlar vucutta degisik yerleri etkilerler. Ornegin Wuchereria bancrofti bacaklar, kollar, vulva ve gogusleri etkiledigi halde Brugia timori cinsel organlara dokunmaz. Onchocerca volvulus gozlere yerlesir ve korluge yol acar. Korlugun dunyadaki en yaygin 2. sebebidir. 2. grup solucanlar deri dokuntulerine artoroza, deride renk degisikliklerine yol acar. 3. grup solucanlar, karin bosluguna yerlesir ve burada agrilara yol acar. Tedavi Hastalardaki yetiskin solucanlari oldurmek icin albendazole ve ivermectin kullanilir. Dietilkarbamazin (DEC) ve albendazole de etkilidir. 2003 yilinda, yaygin bir antibiyotik olan doxycyclinein da Fil hastaligi tedavisinde kullanilabilecegi bildirilmistir. SARIHUMMA HASTALIĞI Sarı hummaya Flaviviridae ailesinden pozitif iplikçikli tek dizili bir RNA virüsü olan arbovirus sebep olur. Enfeksiyon hastalıklı eklem bacaklının tükürüğünde bulunan virüsü deri yoluyla bırakması sonucunda başlar. Bu sivri sinekler Afrika'da Aedes simpsaloni, A. africanus, ve A. aegypti, Güney Amerika'da Haemagogus cinsi ve Fransa'da Sabethes cinsini kapsar. Enfeksiyondan sonra virüs ilk önce yerel olarak çoğalır bunu takiben bağışıklık sistemi yoluyla vücudun kalanına yayılır. Tanım: Sarı humma kanamalarla seyreden ve son derece öldürücü bir viral hastalıktır. Etken: Küçük bir RNA virusudur. Isı ve dezenfektanlara dayanıksızdır. Sarı humma virusu maymun, fare, kobay ve sivrisineklerde kolayca ürer. Vektör: Aedes aegyoti cinsi sivrisineklerle bulaşan viral bir hastalıktır. Sivrisinek viremi halindeki bir kimseyi ısırarak enfekte olur ve sağlam canlıları ısırarak onlara bulaştırır. Epidemiyoloji: Dünyada sık olduğu yerler tropikal Afrika ve Amazon bölgeleridir. Orta Doğuda ve ülkemizde de A. aegypti cinsi sivrisinekler görülmektedir. Yapılan şiddetli sivrisinek savaşı ile şehir veya insan topluluğu tipi sarı humma ortadan kalkmıştır. Fakat bugün hala tropikal Afrika ve Güney Amerika'nın bazı yerlerinde endemik odaklar halinde bulunmaktadır. Klinik: Kuluçka devri bir haftadan kısadır. Ateş, baş ağrısı, sırt ağrısı, kusma ile başlar. Hastalık ilerledikçe kanamalar görülmeye başlar. Midedeki kanamalardan kusma siyah renklidir. Diş eti kanamaları, kanlı idrar, melena, uterus kanamaları da görülür. Hastalık komaya kadar ilerleyerek %20-50 ölümle sonuçlanır. Tanı: Hastalığın görülebildiği bölgelere gitmiş olmak uyarıcıdır. Tedavi: Özel bir tedavisi yoktur. İyi bir bakım, parenteral yoldan gerekli solüsyonlar ve bazen kortikosteroitler verilebilir Korunma: Aşı canlı virus aşısıdır. Aşı tek doz yapılır. 10 gün sonra bağışıklık başlar. 10 yıl süreyle korur. Sarı humma aşı belgesi dünyanın bazı bölgelerine giderken ibraz edilmesi zorunlu bir belgedir. Hastalığın olduğu bölgeye gitmeden 10 gün önce aşılanmalıdır. KIRIM-KONGO KANAMALI ATEŞİ Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi Nedir? Kırım-Kongo Hemorajik Ateş (KKHA),keneler tarafından taşınan Nairovirüs isimli bir mikrobiyal etken tarafından neden olunan ateş, cilt içi ve diğer alanlarda kanama gibi bulgular ile seyreden hayvan kaynaklı bir enfeksiyondur. Son yıllarda tedavide görülen gelişmelere rağmen, bu enfeksiyonlarda ölüm oranları hala yüksektir. Keneler Nasıl Tanınır ve Nerelerde Bulunur? Keneler otlaklar, çalılıklar ve kırsal alanlarda yaşayan küçük oval şekillidir. 6-8 bacaklı, uçamayan, sıçrayamayan hayvanlardır. Hayvan ve insanların kanlarını emerek beslenirler ve bu sayede hastalıkları insanlara bulaştırabilirler. Ülkemiz kenelerin yaşamaları için coğrafi açıdan oldukça uygun bir yapıya sahiptir. Türlere göre değişmekle beraber kenelerin, küçük kemiricilerden, yaban hayvanlarından evcil memeli hayvanlara ve kuşlara (özellikle devekuşları) kadar geniş bir konakçı spektrumları mevcuttur. Kimler Risk Altındadır? Hastalık genellikle meslek hastalığı şeklinde karşımıza çıkar. Tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar Veterinerler Kasaplar Mezbaha çalışanları Sağlık personeli özellikle risk gurubudur. Kamp ve piknik yapanlar, askerler ve korunmasız olarak yeşil alanlarda bulunanlar da risk altındadır. Henüz ergin olmamış Hylomma soyuna ait keneler, küçük omurgalılardan kan emerken virüsleri alır, gelişme evrelerinde muhafaza eder; ergin kene olduğunda da hayvanlardan ve insanlardan kan emerken bulaştırır. Kuluçka Süresi Ne Kadardır? Kene tarafından ısırılma ile virüsün alınmasını takiben kuluçka süresi genellikle 1-3 gündür; bu süre en fazla 9 gün olabilmektedir. Enfekte kan, ifrazat veya diğer dokulara doğrudan temas sonucu bulaşmalarda bu süre 5-6 gün, en fazla ise 13 gün olabilmektedir. Belirtileri Nelerdir? Ateş Kırıklık Baş ağrısı Halsizlik Kanama pıhtılaşma mekanizmalarının bozulması sonucu; - Yüz ve göğüste kırmızı döküntüler ve gözlerde kızarıklık, - Gövde, kol ve bacaklarda morluklar - Burun kanaması, dışkıda ve idrarda kan görülür - Ölüm karaciğer, böbrek ve akciğer yetmezlikleri nedeni ile olmaktadır. Kırım-Kongo Kanamalı Ateşinin Tanısı Nasıl Konulur? Kanda virüse karşı oluşan antikorların taranması tanı için en sık kullanılan yöntemdir. Bu göstergeler hastalığın başlangıcından sonra 6. günden itibaren belirlenebilir. Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi Nasıl Kontrol Edilir ve Nasıl Korunulur? Hastalığın bulaşmasında keneler önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle kene mücadelesi önemlidir fakat oldukça da zordur. 1. İnsanlar kenelerden uzak tutulabilir ise bulaş önlenebilir. Bu nedenle de mümkün olduğu kadar kenelerin bulunduğu alanlardan kaçınmak gerekir. 2. Kenelerin yoğun olabileceği çalı, çırpı ve gür ot bulunan alanlardan uzak durulmalı, bu gibi alanlara çıplak ayak yada kısa giysiler ile gidilmemelidir. 3. Bu alanlara av yada görev gereği gidenlerin lastik çizme giymeleri, pantolonlarının paçalarını çorap içine almaları, 4. Görevi nedeni ile risk grubunda yer alan kişilerin hayvan ve hasta insanların kan ve vücut sıvılarından korunmak için mutlaka eldiven, önlük, gözlük, maske v.b. giymeleri gerekmektedir. 5. Gerek insanları gerekse hayvanları kenelerden korumak için haşere kovucu ilaçlar (repellent) olarak bilinen böcek kaçıranlar dikkatli bir şekilde kullanılabilir. (Bunlar sıvı, losyon, krem, katı yağ veya aerosol şeklinde hazırlanan maddeler olup, cilde sürülerek veya elbiselere emdirilerek uygulanabilmektedir.) 6. Haşere kovucular hayvanların baş veya bacaklarına da uygulanabilir; ayrıca bu maddelerin emdirildiği plâstik şeritler, hayvanların kulaklarına veya boynuzlarına takılabilir. 7. Kenelerin bulunduğu alanlara gidildiği zaman vücut belli aralıklarla kene için taranmalıdır. 8. Vücuda yapışmış keneler uygun bir şekilde kene ezilmeden, ağızdan veya başından tutularak bir cımbız veya pens yardımıyla çıkartılır. Isırılan yer alkolle temizlenmelidir. Mümkünse kenenin tanı için alkolde saklanması uygun olur. (detaylı bilgi için http:/kidshealth.org/parent/general/body/tick_removal.html) 9. Diğer canlılara ve çevreye zarar vermeden, haşere ilacı (insektisit) ile uygulamanın uygun görüldüğü durumlarda çevre ilaçlanması yapılabilinir. Kırım-Kongo Kanamalı Ateşinin Tedavisi Nedir? Hastalığın kesin bir tedavisi bulunmamaktadır. Hastaya destek tedavisi yapılmalıdır. Konuyu Hazırlayan: Dr. Alp Akay - Dr. Selcan Başak Soyluoğlu Kaynaklar: www.saglik.gov.tr www.tvhb.org.tr/ www.who.int/mediacentre/factsheets/fs208/en/ www.cdc.gov/ncidod/dvrd/spb/mnpages/dispages/cchf.htm www.medicine.ankara.edu.tr/fakulte/files/20054_9 www.hssgm.gov.tr www.cumhuriyet.edu.tr Uyku hastalığı ÇEÇE SİNEKLERİ 1 santimden biraz iri sineklerdir. Koyu renk tonları, grimsi esmer ile koyu sarımsı - esmer arasında oynar. Yatay ve zayıf hortumlarından ve sırtlarından makas gibi caprazlanmış kanatlarından derhal tanınırlar. Kafaları geniş, torakstan az daha dardır. Bir çift iri petek gözleri vardır. Erkekler, dişilerden ancak cinsiyet organlarından ayırt edilirler. Çeçe sinekleri yalnız Afrika'da bulunurlar. Orta Afrika'nın geniş bir alanında insanlarla evcil ve yabani hayvanların ölümüne sebep olduklarından, «Glossinidae» ailesi bütün kitaplarda yer alır. Çeçe sinekleri'nin çok garip bir üreme usulleri vardır. Döllenen dişi, rahminin içinde gelişen ve özel bir salgıyle beslenen bir tek yumuşak, hacimli ve beyazımsı larva doğurur. Anne bunu doğurmak için, kumlu bir alanda bir bitki dibi veya devrilmiş bir ağaç altı arar. Larva doğduktan sonra beslenmeyerek derhal toprağın içine girer ve birkaç saatin içinde küçük bir fıçı biçiminde, siyahımsı bir pupa olur. Çeçe sineği altı hafta sonra pupanın içinden çıkar. Her iki eşey de kan emicidir. Çeçe sinekleri'nin birçoğu, insanların ölümüne sebep olan Afrika uyku hastalığının amilleri tripanozoma'ların ileticisidir. Ufak, fakat tehlikeli bir aile: «Glossinidae» ailesi çok ufaktır. Yirmi bir türün hepsi «Glossina» grubundandır. Bu türler üç gruptur: Adını «Glossina fusca» türünden alan «fusca» grubundan on tür vardır. Bunların, Afrika uyku hastalığını bulaştırıcı rolleri yoktur. Adını «Glossina palpalis» ten alan «palpalis» grubunda beş tür bulunur. Bu grubun üyeleri, Gambiya uyku hastalığının âmili «Trypanosoma gambiense» yi insanlara, suma hastalığına sebep olan «Trypanosoma uniforme» yi koyunlarla keçilere, «Trypanosoma vivax» ı ise sığırlarla atlara bulaştırırlar. Adını ««Glossina morsitans» tan alan «morsitans» grubunda altı tür vardır. Bu çeçe sinekleri, Rodezya uyku hastalığı'mn âmili «Trypanosoma rhodesiense'yi insanlara, öldürücü nagana hastalığının âmili «Trypanosoma brucei» yi sığırlarla atlara, suma hastalığına sebep olan «Trypanosoma caprae» yi sığırlara ve otlayan yabani hayvanlara, «Trypanosoma suis» i ise domuzlara bulaştırırlar. Hastalığı İnsanın kanında Trypanozoma Gambiense ve Trypanozoma Rhodesiense türlerinin parazitlenmesiyle meydana gelen bir hastalık. Hastalığın yayılması ve bulaşması Tse-Tse sineği vasıtasıyla olur. Akut ve müzmin olarak ilerleyebilir. Akut halde yüksek ateş, adenit, deride kırmızı döküntüler ve geçici ödemler olur; müzmin halde ise parazit beyne yerleştiğinden meningo-ensefalit, meningo-miyelit sonucu sinir dokusunun hücre yıkımıyla şuurunun kaybolması ve ilerleyen koma ile ölüm meydana gelir. Belirtileri: Uyku hastalığı düzensiz ateş, özellikle boyun arka hattındaki lenf bezlerinde şişme, deride kırmızı döküntüler ve ağrılı lokalize ödemle karakterizedir. Titreme, başağrısı, havale geçirme gibi merkezi sinir sistemi belirtileri daha sonra gelişir ve koma ile ölüme götürür. Trypanozoma Rhodesiense ile olan hastalık diğer tipe göre daha ciddi ve öldürücü seyreder. Teşhis: Hastalığın teşhisi tripanozomların görülmesine bağlıdır. Hastalığın erken devresinde parazitler periferik kandan yapılan yaymada veya büyümüş lenf bezinden alınan sıvıda görülürler. Hastalığın ilerlemiş safhasında parazit sadece beyin omurilik sıvısında bulunur. Korunma: Uyku hastalığına karşı korunmada aşağıdaki metodlar vardır: a) Bulaşma kaynağı olan enfekte kişileri tarama muayeneleriyle ortaya çıkararak tedavi etmek. b) Trypanozoma Rhodesiense'de enfeksiyonunun tabiat nidalitesini sürdüren yabani hayvanlarla savaşmak. c) Tripanozomların vektörleri olan Tse-Tse sinekleriyle kalıcı insektisidler vasıtasıyla geniş ölçüde ve sürekli olarak savaşmak. d) İnsanlarda koruyucu olarak ilaç uygulamak (Kemoterapi). Tedavi: Gambiense tipinde erken safhada pentamidin kullanılabilir. Pentamidin 10 gün süreyle 4 mgr/kg/gün olarak adeleye zerk edilir. Rhodesiense tipindeki hastalıkta ise erken safhada Suramin damar içine tatbik edilir. Melarsoprol diğer ilaçlara göre çok toksiktir, fakat her iki tip hastalığa da bütün safhalarda etkilidir. Hastada hafif veya orta derecede sinir tutulması olduğunda bu ilaç 2-3 gün müddetle 3,6 mgr/kg/gün damar içine verilir. Bu ilacın meydana getirdiği arsenik zehirlenmesi neticesi sindirim sisteminde, böbreklerde ve sinir sisteminde çeşitli arızalar olabilir. Leishmaniasis Leishmaniasis cins '' Leishmania'' ait protozoan parazitlerin neden olduğu bir hastalıktır ve kum fly (Alt familya Phlebotominae) belirli türlerin lokma tarafından iletilir. İki cins aktarmak '' Leishmania'' insanlara: Yeni Dünya ve eski dünya '' Phlebotomus'' '' Lutzomyia''. Hastalığın çoğu form yalnızca hayvanları (Zoonoz) bulaşan, ama bazı insanlar arasında yayılabilir. İnsan enfeksiyonu yaklaşık 21 memeliler bulaştırmak 30 tür tarafından kaynaklanır. Bunlar '' l. donovani' kompleksi ile üç tür içerir ('' l. donovani, l. Infantum'' ve '' l. chagasi'); 3 ana türler ile '' l. mexicana'' Kompleksi ('' l. mexicana, l. amazonensis'' ve '' l. venezuelensis'); '' l. tropica; l. büyük; l. aethiopica '; ve dört ana türleri ('' l. (v.) braziliensis, l. (v.) guyanensis, l. (v.) panamensis'' ve '' l. (v.) peruviana'') ile subgenus '' Viannia''. Farklı türlerin morphologically ayırt edilemez, ama onlar isoenzyme analizi, dna dizi analizi veya monoklonal antikorlar farklılaşmış. Kutanöz leishmaniasis leishmaniasis en yaygın şeklidir. Viseral leishmaniasis, hangi hayati organlara parazitler geçirdikten şiddetli bir formdur. Leishmaniasis sınıflandırma Leishmaniasis aşağıdaki türlere bölünebilir: Kutanöz leishmaniasis Mukokutanöz leishmaniasis Viseral leishmaniasis Post-Kala-Azar dermal leishmaniasis Viscerotropic leishmaniasis Leishmaniasis belirtileri Leishmaniasis belirtileri olan ay sonra etkilenen kişi kum sinekleri tarafından ısırıldı hafta patlak deride yaralar vardır. Olabilmesi için diğer sonuçları her yerde birkaç aydan yıl enfeksiyon sonra ateş arasında dalak ve karaciğer ve kansızlık zarar için apaçık. Tıp alanında leishmaniasis karaciğer bile büyük hale gelebilir bir belirgin ölçüde genişlemiş dalak ünlü nedenlerinden biridir. Leishmaniasis dört ana biçimi vardır: Viseral leishmaniasis – en ciddi formu ve potansiyel olarak ölümcül eğer tedavi edilmezse. Kutanöz leishmaniasis – Boğaz bir yıl birkaç ay içinde iyileşmek, ısırık sitesinde neden olan en yaygın biçimi nahoş görünümlü bir iz bırakarak. Bu formu diğer üç biçimlerden birini devam edebileceği. Diffüz Kutanöz leishmaniasis-bu form, cüzzam benzer yaygın deri lezyonlari üretir ve özellikle tedavi etmek zordur. Mukokutanöz leishmaniasis – başlar ile olan (özellikle) burun ve ağız neden doku hasarı yayılan deride ülserler Leishmaniasis mekanizması Leishmaniasis kadın phlebotomine sandflies lokma tarafından iletilir. Sandflies Enfektif aşaması, metacyclic promastigotes, kan yemek sırasında enjekte. Yara ponksiyon ulaşmak metacyclic promastigotes phagocytized makrofajlar tarafından ve amastigotes dönüştürmek. Amastigotes enfekte hücrelerde çarpın ve hangi '' Leishmania'' türler dahil olduğu kısmen bağlı olarak farklı dokularda etkiler. Bu farklı doku özelliklerine leishmaniasis çeşitli şekillerde farklı klinik belirtileri neden. Ne zaman amastigotes ile enfekte makrofajlar Station Sandflies virüslü bir ana bilgisayar üzerindeki kan yemek sırasında bulaşabilir. Sandfly's midgut içine promastigotes, çarpma, metacyclic promastigotes ayırmak ve hortum geçirmek parazitler ayırt etmek. Leishmaniasis patojen '' Leishmania'' ile enfeksiyon nedeniyle oluşur. Üç '' Leishmania'' türü ('l. büyük '', '' l. Infantum'' ve '' l. braziliensis'') genleri sıralı ve bu parazit biyolojisi hakkında çok bilgi sağlamıştır. Örneğin şimdi '' Leishmania içinde '' protein kodlayıcı genlerin büyük polisistronik birimi olarak head-to-head veya kuyruk kuyruklu bir biçimde düzenlenir ki anlaşılmaktadır; RNA polimeraz II uzun polisistronik iletileri tanımlı rna pol II Organizatör yokluğunda ökaryotlardaki; ve '' Leishmania'' ortamındaki değişiklikler gen ifadesinin Yönetmeliği göre benzersiz özelliklere sahiptir. Bu çalışmalar yeni bilgiden acilen gerekli ilaçlar için yeni hedefler belirlemek ve aşıların geliştirilmesine yardım yardımcı olabilir. Leishmaniasis önleme Şu anda hiçbir aşı rutin kullanımı vardır. Ancak, '' Leishmania' genom dizisini aşı adayları zengin kaynağı sağlamıştır. Genom tabanlı yaklaşımlar kullanılan ekrana Roman aşı adayları. Bir çalışmada 100 rasgele seçilen genler dna aşıları karşı fareler '' l. büyük '' enfeksiyon olarak tarandı. On dört Roman reproducibly koruyucu aşı adayları belirlendi. Ayrı bir çalışmada iki adımlı prosedür t hücresel antijenlere tanımlamak için kullanılır. Altı benzersiz klonlar tespit: Glutamin sentetaz, geçici endoplazmik retikulum ATPaz, uzama faktörünü 1gamma, kinesin k-39, tekrarlayan proteini A2 ve varsayımsal bir depolanmış protein. Bu iki çalışmalarda belirlenen 20 antijenleri daha fazla aşı geliştirme için değerlendirmeye alınır. Leishmaniasis tedavi Antimon (olgusu antimonials olarak bilinir), meglumine antimoniate ('Glucantime') ve sodyum stibogluconate ('Pentostam') içeren iki ortak tedaviler vardır. Bu tamamen bu ilaçların parazit karşı nasıl hareket anlaşılır değil; onlar kendi enerji üretim veya trypanothione metabolizma bozabilir. Ne yazık ki, dünyanın birçok bölgelerinde, parazit dirençli antimon ve visseral veya Mukokutanöz leishmaniasis olmuştur ama direnç seviyesinin türler göre değişir. Amfoterisin (AmBisome) şimdi seçim tedavisi ise; viseral leishmaniasis ('' Leishmania donovani'') tedavisi için bazı durumlarda onun hatası Sudan'da bildirdi, ancak bu parazit yerine HIV veya tüberküloz direnci ile ana faktörler co-infection gibi ilgili olabilir. Miltefosine (Impavido), visseral ve Kutanöz leishmaniasis için yeni bir ilaç olduğunu. Faz III klinik miltefosine tedavi oranı % 95 olduğunu; Etiyopya çalışmalarda da Afrika'da etkili olduğunu gösteriyor. Leishmaniasis ile coinfected HIV immunosuppressed insanlar dirençli durumlarda bile bu yeni tedavi için 2/3 kişi cevap verdi göstermiştir. Klinik Kolombiya Kutanöz leishmaniasis için yüksek bir etkinlik gösterdi. Mukokutanöz durumlarda, L.brasiliensis göre neden daha başka ilaçlar etkili olduğu göstermiştir. Miltefosine onayı Hint düzenleyici otoriteleri tarafından 2002'de ve Almanya'da 2004 yılında aldı. 2005 Yılında Kolombiya Kutanöz leishmaniasis için ilk onay aldı. Miltefosine da şu anda araştırıldı Mukokutanöz leishmaniasis, Kolombiya, '' Leishmania braziliensis'' neden olduğu için tedavi olarak (More, '' et al.'', 2003). Ekim 2006'da yetim uyuşturucu durumu ABD Gıda ve ilaç Yönetimi'nden aldı. Uyuşturucu genellikle diğer ilaçların daha iyi tolere. Sindirim bozukluğu tedavisinin etkinliğini etkilemez 1-2 gün içinde ana yan etkileri vardır. Sözlü bir formülasyon kullanılabildiğinden, gider ve hospitalizasyonda rahatsızlık kaçınılması, da cazip bir alternatif yapar. OneWorld Health Enstitüsü leishmaniasis hangi sonuçlarla sahipsiz bir uyuşturucu olarak onay yol açtı, tedavisi için ilaç paromomisin yeniden girmesini. İhmal edilen hastalıklar girişimi için ilaçlar da etkin olarak Roman therapeutics ara kolaylaştırılması. Bir tedavi ile paromomisin yaklaşık 10 $ mal olacak. İlaç, ilk olarak 1960'larda tespit vardı ancak hastalık çoğunlukla fakir insanları etkileyen bu karlı olmaz çünkü terk edilmişti. Hint hükümeti Insurance paromomisin Ağustos 2006'da onayladı. Paromomisin 21 günlük elbette kesin bir çare üreten > viseral leishmaniasis hastaların % 90. Uyuşturucu dayanıklı leishmaniasis parazit öldürmek için vücudun kendi bağışıklık sistemini uyarmak hedefleyen immünoterapi (aşı ve parazit antijenleri plus bir adjuvan) yanıt vermeyebilir. Birkaç olası aşılar, Dünya Sağlık Örgütü baskısı altında geliştirilmekte olan ama hiçbiri kullanılabilir. Swiss Federal Institute of Technology (eth) Zürih Organik Kimya Laboratuvarı ekibi '' Leishmania büyük '' parazit genomu, muhtemelen patojen ama değil insanlar tarafından kullanılan proteinlerin tanımlanması için izin sıralı karbonhidrat tabanlı bir aşı tasarlamak çalışıyoruz; Bu proteinler, ilaç tedavileri için potansiyel hedefleridir. Bileşik vasicine (peganine), bulunan bitki '' Peganum harmala'', '' in vitro'' '' Leishmania donovani'', viseral leishmaniasis hastalığının promastigote sahne karşı test edilmiştir. Bu bileşik apoptosis in '' Leishmania'' promastigotes ikna gösterildi. "Peganine hidroklorür dihydrate, yanında olmak güvenli, l. donovani üzerinden mitokondrial transmembran potansiyel kaybı safhalarında apoptosis teşvik bulundu." '' Peganum harmala'' içinde bulundu başka bir alkaloid harmine ".. ecause Intracellular parazitler de gibi non - hepatotoxic ve non - nefrotoksik doğa, veziküler formlarına harmine yok içinde onun sezilebilir etkinliğinin insanlarda klinik uygulama için kabul." HIV proteaz inhibitörleri, Kanada ve Hindistan iki '' in vitro'' çalışmalarda Leishmania türlerin karşı aktif olması için bulunmuştur. Çalışmada Leishmania parazitler Intracellular büyüme nelfinavir ve ritonavir insan monosit hücre satır ve ayrıca insan birincil monosit türetilen makrofajlar tarafından kontrollü bildirdi. Leishmaniasis Epidemiyoloji Leishmaniasis birçok tropikal ve subtropikal ülkede bulaşabilir ve yaklaşık 88 ülkede bölümlerinde bulundu. Yaklaşık 350 milyon kişi bu alanlarda yaşıyor. İçinde leishmaniasis yağmur ormanları arasından Orta ve Güney Amerika için Batı Asya ve Ortadoğu çölleri bulunan ayarları. Bu kadar 12 milyon kişi 1.5–2 milyon yeni vaka ile her yıl dünya çapında etkiler. Viseral leishmaniasis şeklinde, her yıl 500.000 yeni vakalar ve 60.000 ölümler tahmini bir insidansı vardır. Hindistan, Bangladeş, Nepal, Sudan ve Brezilya viseral leishmaniasis olgunun dünyanın yüzde 90'ından daha vardır. Leishmaniasis aracılığıyla çok Güney Teksas Amerika Kuzey Arjantin Uruguay veya Şili olsa bulunur ve son zamanlarda Kuzey Teksas yayıldığı için gösterilen. 2004 Sırasında bazı 3.400 birlikleri ülkede (özellikle çevresinde Meta ve Guaviare bölümler), güneyinde yakınındaki ormanlarda çalışan Kolombiyalı ordudan Leishmaniasis ile enfekte hesaplanır. Görünüşe göre etkilenen askerlerin birçoğu resmen sağlanan böcek kovucu, onun iddia edilen rahatsız edici koku nedeniyle did değil kullanma o bir faktör oldu. Bu hastalığın yaklaşık 13.000 durumlarda tüm Kolombiya 2004 boyunca kaydedildi ve askerler arasında hastalığın yaklaşık 360 yeni örnekleri Şubat 2005'te bildirmişti tahmin edilmektedir. Hastalık across much of Asia, gerçi Güneydoğu Asya ve Ortadoğu'da görülürler. Afganistan içinde leishmaniasis sık kabil - kısmen kötü Sanitasyon ve kum sinekleri, parazit yayılan olumlu buldukları bir ortam sağlayan sokaklarda toplanmamış yaptı atıkları nedeniyle oluşur. Enfekte kişi sayısı en az 200.000 tahmini Kabil ve üç diğer şehirler (Herat, Kandahar ve Mazar-ı-Sharif) yaklaşık 70.000 daha fazla olabilir, kim 2002'den rakamlara göre. Özellikle Doğu Afrika ve Kuzey, ev sahipliği Leishamaniasis durumda. Hastalığın Güney Avrupa'ya yayılıyor ama Avustralya ya Oceania bulunamadı. Leishmaniasis çoğunlukla gelişmekte olan dünyanın bir hastalıktır ve nadiren dışındaki durumlarda çoğunlukla nereye asker uzağa--dan ev ülkelerini konuşlu örnekleri az sayıda gelişmiş dünyada bilinir. Leishmaniasis viseral leishmaniasis gibi 1990 Körfez Savaşından beri Suudi Arabistan ve Irak'ta konuşlu ABD askerleri tarafından bildirilmiştir. Eylül 2005'te hastalığın Mazari Şerif, Afganistan'da konuşlu ve daha sonra tedavi için repatriated en az dört Hollandalı Deniz Piyadeleri tarafından sözleşmeli. Leishmaniasis geçmişi Göze çarpan lezyonlar Kutanöz leishmaniasis (cl) benzer açıklamaları keşfetti tabletler Kral Ashurbanipal dan 7 yüzyıl m.ö., Tarih bazıları daha önceki metinlere 2500 m.ö. 1500'den itibaren elde edilmiş. Avicenna 10th yüzyıl Reklamda da dahil olmak üzere Müslüman hekimler ne Balkh Boğaz denilen detaylı açıklamalar verdi. 1756 Alexander Russell, bir Türk hasta inceledikten sonra bir hastalığın klinik en ayrıntılı açıklamasını verdi. Hekimler de Hindistan Kala-azar (telaffuz '' kālā āzār'', '' siyah ateş '', '' kālā'' anlamı siyah ve '' āzār'' anlamını ateş ya da hastalık Urduca ve Hintçe Hindustani ifadesinin) olarak tarif olur. Yeni Dünya gelince, Ekvador ve Peru pre-Inca sarayın deri lezyonlari ve ilk yy uzanan deforme yüzleri tasvir eden hastalık Kutanöz şeklinde bir kanıtı bulundu. 15th and 16th century texts İnka döneminden ve İspanyol colonials "Vadisi hastalık", "Andean hastalık" ya da "beyaz cüzzam cl. Peter Borovsky, Taşkent'de çalışan Rus askeri cerrah, yerel olarak bilinen 'Sart Boğaz '' olarak ve 1898'de oryantal Boğaz etiyolojisi içine araştırma yaptı olması muhtemel olan" sorumlu ajan ilk ayrıntılı açıklaması Yayınlandı söz, parazit'ın ilişkisi ana dokulara doğru açıklanan ve doğru Protozoa için anılacaktır. Çünkü onun sonuçları were published in Russian bir günlükte düşük dolaşımı ile ancak, onun önceliği Uluslararası yaşamı boyunca kabul edildi değil. 1901 Yılında, "dum-dum ateş" ölen hasta dalak alınan smear bazı organizmalarda Leishman tespit (Calcutta yakın bir bölgesine Dum Dum'dir) ve 1903 yılında Yüzbaşı Charles Donovan (1863–1951) onlara yeni organizmalar olarak açıklanmıştır. Sonunda Ronald Ross hastalığı olan bağlantının kurulmuş ve organizmanın '' Leishmania donovani'' adlı. Hastalık Müttefik askerleri, İkinci Dünya Savaşı sırasında Sicilya'da mücadele için büyük bir sorun, ve Leonard Goodwin tarafından araştırma Pentostam etkili bir tedavi olduğunu gösterdi sonra oldu. LEKELİHUMMA-EPİDEMİK TİFÜS Lekeli-hummanın etkeni olan “Riketsia provazeki”, bitler aracılığıyla insanlara bulaşır. Lekelihumma başağrısı, ateş yükselmesiyle başlayıp deride yaygın dökmelere yol açan, yaklaşık iki hafta süren, oldukça önemli bir bulaşıcı hastalıktır. Lekelihumma tarih boyunca büyük insan kitlelerinin ölümüne yol açmıştır. Mikrobun asıl giriş kapısı deridir. Bulaşma infekte bitlerin kan emme sırasında deriye pisliyerek riketsiaları ısırık yarasına bulaştırması ile olur. Bunun yanı sıra solunum yolları ve gözden de girebilir. Etken, girdiği bölgede kılcal damarların iç yüzünü örten endotel hücrelerinin içinde parazitlenir. Bir süre burada çoğaldıktan sonra endotel hücrelerini parçalayarak, kan dolaşımına katılır ve böylece bütün vücuda yayılır. Bu yayılma sırasında daha çok merkezi sinir sistemi, kalp kası, böbreküstü bezi ve testislerdeki küçük damarların, ayrıca da kılcal damarların endotel hücrelerinin içine girerek buralarda ikinci parazitlenme odaklarını oluşturur. Bu organlardaki damarların da endotel hücrelerini bir süre sonra parçalayarak bu parçaların damar boşluğuna dökülmesine, onların tıkanmalarına neden olurlar. Hastalığın kuluçka süresi yaklaşık 10-14 gündür. Hastalık belirtileri genellikle ani olarak başlar. Ancak, halsizlik, baş ağrısı, zayıflama, hafif bir ateş yükselmesi gibi ön belirtiler de bulunabilir. Hastalığın ilk belirtileri baş ağrısı, ürperme, iştahsızlık, bacak ve sırt kaslarında ağrı biçiminde olur. Ateş yükselmesi hasta iyileşince -ye ya da ölünceye dek varlığını sürdürür. Hastalığın 4-6. günlerinde göğüs yanlarında pembe renkte deri dökmesi lekeleri belirir. Bunlar 1-2 gün içinde tüm vücuda yayılırlar, ancak iz bırakmadan kaybolurlar. Hastalığın gününde yüksek ateşle birlikte nabız yükselmesi saptanır. Hasta ışıktan rahatsız olur (fotofobi) gözleri sulanır, yüzü kızarır. Kalbin kasılma ritminde bozukluklar ayak parmaklarında kulak ve burun ucunda yada topukta nekrozlar gelişebilir. Vakaların yaklaşık % 50’sinde dalak büyümesine (hepatomegali} rastlanabilir. Böbrek yetmezliğinin gelişmesi de oldukça sık rastlanan bir bulgudur. Bu durumda hastada eğer oligüri ve üremi gelişiyorsa, durum tehlikelidir. Lekeli hummada merkezi sinir sistemi bozukluklarına da sık rastlanır. İlk haftalarda hastalar huzursuz ve hırçındırlar. Uykusuzluk çekerler. Genellikle bilinç bulanıktır. Hasta konuşma ve işitme güçlükleri içindedir. Hastalığın en tehlikeli dönemi 2. ve 3. haftalardır. Bu dönemde hasta ileri derecede halsizleşmiştir. Başkasının yardımı olmadan yatakta oturamaz, yiyip içemez. Hastanın bilinci tam kapanabilir, sağırlaşabilir ve hatta komaya girebilir. Hastalarda bazen kuru bir ‘öksürük gelişebilir. Kan basıncı (tansiyon) sürekli olarak düşüktür. Hasta bu dönemi de atlatırsa iyileşmeye başlar. Yaşlılarda ölüm oranı daha yüksektir (% 40 kadar]. Hasta 2-3 aylık bir süre içinde iyileşir. Hastalık hiçbir iz bırakmayabilir. Lekelihumma tedavisinde kullanılan ilaçlar “Klortetrasiklin”, “Kloramfenikol” ve “Oksitet-rasiklin” antibiyotikleridir. Hastanın yüksek kalorili ve vitaminli sıvı besinlerle beslenmesi gerekir. Bunun dışında uygulanacak tedaviler hastada gelişen bozukluklara göre ayarlanır. Kişilerin temizlik kurallarına uyarak bitlenmekten kaçınmaları hastalığın bulaşmasına karşı alınabilecek en iyi önlemlerden biridir.

http://www.biyologlar.com/parazit-eklembacaklilarin-arhropoda-tasiyiciligini-yaptigi-hastalik-etkenlerini-yaziniz-

Enflamasyon Nedir ?

Enflamasyon, inflamasyon, yangı veya iltihaplanma, canlı dokunun her türlü canlı, cansız yabancı etkene veya içsel/dışsal doku hasarına verdiği sellüler (hücresel), humoral (sıvısal) ve vasküler (damarsal) bir seri vital yanıttır. Yangı normalde patolojik bir durum olmasına karşın, yangısal reaksiyon fizyolojik olarak vücudun gösterdiği bir tepkidir. Halk arasında iltihap tabiri yangı için kullanılmasına rağmen sık sık apseler için de iltihap denmesinden dolayı yangı terimini kullanmak daha yerinde olacaktır. Hücre dejenerasyonu ile birlikte yangı konusu, hastalıkların patolojik temelini oluşturmaktadır. Bir çok hastalığın seyri sırasında yangısal bir takım reaksiyonlar meydana gelmektedir. Bunlar başlıca enfeksiyöz hastalıklar ve yangısal idiopatik otoimmun hastalıklardır. Tarih boyunca bu olgular farklı şekillerde yorumlanmış, bir çok hastalık için tanrının gazabı veya bazı dengelerin bozulması sonucu (örneğin Ying ve Yang) meydana geldiği sanılmıştır. Bugün bilindiği üzere enfeksiyöz hastalıklarda veya söz konusu diğer sebeplerin bir sonucu olarak bağışıklık sistemi tarafından yangı ve yangısal reaksiyonlar indüklenmektedir. Bu sebeple yangı konusu oldukça derin ve immunoloji disiplini çerçevesinde incelenmesi gereken bir konudur. Otoimmun hastalıklarda etkenin bilinmemesinden dolayı bu gibi olguların genetik bazı defektler veya özel genler aracılığıyla gerçekleşmesinin yanında henüz bilinmeyen bir takım virusların da sebep olabileceği düşünülmektedir. Yangının tarihsel gelişimi incelenecek olursa en eski veriler antik çağa kadar dayanır. Bu dönemin hekimleri yangıyı ciddi derecede tanıyor ve tanımlıyorlardı. Bilinen en eski tıbbi kitap -Mısırlılar tarafından kaleme alınmıştır- Edwin Smith papirüsü; organizmanın yaraya verdiği tepkiye şemet adını vermişti. Bu papirüsün ortaya çıkmasından yaklaşık 1000 yıl sonra Yunan hekim Hipokrat yangı için kabaca "yanan şey" anlamına gelen flegmon terimini kullanmıştır. Milattan sonra 1. yüzyılda yine Romalı yazar Cornelius Celcus yangının bugün bile kabul görmüş tanımını yapmıştır; Rubor et tumor cum, calore et dolore, yani ateş ve ağrının eşlik ettiği kızarıklık ve şişkinlik.[1] Milattan sonra 400-500 yılları döneminde Hipokrat'a ait literatürlerde "yangı" terimi geçmemekte ancak yangının karakteristik özellikleri ve temel özellikleri bilinmekteydi. Hipokrat, yaşamı, ışık vererek, ısıtarak kendi benliğini tüketen bir lambaya benzetmekteydi. Vücudun sıcaklığının lokal olarak ve sınırlı bir şekilde yükselmesine inflamasyon denirken, bütün vücutta meydana gelen bir sıcaklık artışı febris (ateş) olarak tanımlanmıştır. Modern anlamdaki çalışmalar ise 1860'lara dayanır. Bu dönemde patolog Julius Cohnheim canlı kurbağaların dilleri üzerine kostik (yakıcı, dağlayıcı) nitelikte maddeler vermiş ve meydana gelen değişimleri mikroskopik olarak incelemiştir. Yangının tipik beş belirtisi vardır.[2] Bunlar: Kızarıklık (Rubor): Yangılı alanda bir çok medyatörün etkisi sonucu damar geçirgenliği (vasküler permeabilite) ve damar genişliği arttığı (vazodilatasyon) için bölge daha fazla aktif olarak kanlanır, yani hiperemiktir. Rubor, yangının erken evresi ve hafif seyreden reaksiyonlarda, alerjilerde oldukça tipiktir.[3] Isı artışı (Calor): Damar genişlemesi (vazodilatasyon) sebebiyle bölgeye daha fazla kan akımı olacaktır. Daha fazla kan akımı ile bölgedeki sürtünme artacağından dolayı bölgede ısı artışı olur. Çünkü kan aynı zamanda organizmada ısıl dengede son derece öneme sahiptir. Akut yangının en önemli bulgusu calordur. Şişkinlik (Tumor): Damar geçirgenliği (permeabilite) artması sonucu bölgeye kan plazması sızar ve bu da bölgede şişkinliğe neden olur (ödem). Ancak şişkinliğin tek sebebi ödem değildir. Proliferatif karakterde yangılarda meydana gelen granülomlar veya hiperplaziler, fibrotik değişiklikler de söz konusu şişliğe neden olabilir. Dışarıdan görülebilen oluşumlarda yangısal reaksiyonlarda şişkinlik ön plandadır. Vücudun daha iç kısımlarında bulunan organ ve dokularda; örneğin bir akciğerde bu şişkinliği dış bakıda gözlemlemek olanaksızdır. Zira bu organda meydana gelen örneğin akut bir pnömoni, akciğerlerden köpüklü sıvı gelmesine veya patolojik akciğer seslerinin duyulmasına neden olur. Ağrı (Dolor): Bölgedeki sinirler sürekli ağrı uyarımına neden olur. Ağrının şekillenmesindeki en önemli iki sebep; yangıyı tetikleyici prostaglandinlerin organizmada ağrı oluşumunda rol alması ve yangısal ödemden kaynaklanan sinir uçlarına basıdır. Kronik duruma geçen yangılarda dolor, zamanla arka planda kalmaya başlar. Ancak romatoid artrit gibi bozukluklar ne kadar kronik seyretse de böyle olaylarda ağrı ön plana çıkar. Kapsanan organlarda disfonksiyon yani işlev bozukluğu (Functio laesa): Doğal olarak yangılı organ işlevlerini yerine tam olarak getiremez.[4] Functio laesa tanımını inflamasyona Rudolf Virchow dahil etmiştir. Bu beş nitelikten ilk dördü antik zamanlardan beri bilinmektedir ve Celsus'a [5]; functio laesa ise yangı tanımına 1858'de Rudolf Virchow tarafından eklenmiştir.[2] Yangı vücudun savunma sisteminin bir sonucu olarak gelişir ve organizmayı korumaya yöneliktir. Fakat yangı oluşması her zaman istenmez. Örneğin beyinde veya kalpte oluşabilecek bir yangı hayatı tehdit edebilir. Bu sebeple yangıyı önleyici ilaçlar kullanılabilir (Antiinflamatuar droglar). Yangının çok çeşitli sebepleri vardır. Bunlar infeksiyöz etkenler, mikroorganizmalar oldukları gibi parazitler veya cansız cisimler (kıymık, silika vb) de olabilirler. Travmalar, kontüzyonlar (ezilmeler), kesikler de yangı ile sonuçlanır. Yangıya ilişkin bir önemli özellik, yangının daima interstisiyumda gerçekleşmesidir. Parankimatöz yangı olmaz, ancak yangının etkileri parankim dokuda görülebilir.[6] Bunların dışında yangılar akut (birkaç günden bir haftaya kadar gelişen) olabildikleri gibi kronik (uzun süreli) de olabilirler. Yangının organizmada üç temel amacı vardır. Bunlar, hastalık etkenini yok etmek, etkenleri yok edemiyorsa vücuttan ayrı tutmak (demarkasyon) ve hasarlı dokuları ortadan kaldırmaktır. Örneğin nekrotik dokularda, nekrozun yayılmasını ve bu ölü dokuların intoksik etkisini engellemek amacıya nekrotik saha yangısal bir kuşakla, yani demarkasyon bölgesi ile sınırlandırılmaya çalışılır. Yangının temel 4 amacı şunlardır: 1.Vücuda yabancı olan ve patojen nitelikte olan tüm etkenleri yok etmek. 2.Yok edilemeyen etkenleri sınırlandırarak vücuttan ayrı tutmaya çalışmak. 3.Yara iyileşmesinin sağlanması için gerekli uyarım ve biyoaktivite. 4.Nekroz ve gangrenin sınırlandırılması. Yangının başlıca sebepleri aşağıda sıralanmıştır: 1.Canlı etkenler: Yangıya sebep olan en önemli etken mikroorganizmalardır. Bakteri, virus, riketsiya, mantar, protozoon, ve helmintler bu gruba girer. Bu gibi etkenler sahip oldukları antijenler ve yüzey reseptörleri aracılığıyla nötrofilik kemotaksise neden olurlar ve sonuçta yangı gelişir. Yangısal değişikliğin karakterini özellikle canlı etkenler belirler. Bir çok mikroorganizma özellikle de bakteriler (örneğin Streptokoklar, Pseudomonaslar) irin oluşumuna neden olurlar. Yangı normal olarak doğal bağışıklık sisteminin bir unsurudur. Canlı etkenlerin sebep olduğu yangıların birincil amacı etkeni yok etmektir. Bu başarılamazsa organizma bu etkenleri sınırlandırarak veya baskılayarak vücuttan uzak tutmaya çalışır. Bu da başarısız olursa enfeksiyon ve genel sistemik olaylar (örneğin toksemi veya septisemi gibi) meydana gelir. 2.Fiziksel etkenler: Mekanik travmalar (kesici ve delici cisimler, vurma, çarpma gibi darbeler vs.) sıcak ve soğuk etkiler, elektrik, ultraviyole ışınlar, iyonizasyon yapan ışınlar, çeşitli yabancı cisimler (silika, asbest, kıymık, tel vb.). Bu tür etkilerde yangısal reaksiyon klasik olarak oluşur. Organizmaya yabancı bir durum gelişmiştir ve şekillenen yangı adeta standart bir cevaptır.Fiziksel etkiler asepsi-antisepsi özelliğine göre iki şekildedir.Bunlardan biri şirurjikal; yani cerrahi travmaya bağlı gelişen yangısal reaksiyondur. Bu tür olgular steril kabul edilirler. Ancak steril olmayan tüm fiziksel etkilerden ileri gelen sıyrık, kesi, abrazyon, laserasyon gibi olaylar septiktir ve enfekte nitelik taşırlar. Ancak laserasyonlar kas veya tendo gibi dokuda aşırı bir gerilme kaynaklı ise şekillenen yangı aseptik karakterde olur. 3.Kimyasal nedenler: Asitler, alkaliler, dezenfektanlar, ağır metal bileşikleri (örneğin sublime), organizmada fazlaca oluşan metabolizma ürünler; örneğin üremi gibi vücutta fazla miktarda üre birikmesi. Bir başka örnek ise idrar kesesi yırtılması ve buna bağlı ortaya çıkan peritonitis'tir. İdrarın asit pH'sının etkisi olarak peritonda yangısal reaksiyon meydana gelir ve aseptiktir. Endojen ve eksojen toksinler ve bazı ilaçlar yangıya neden olan önemli sebeplerdendir. Genellikle neden oldukları doku yıkımı, dejenerasyon; immun yanıt şeklinde yangı oluşumuna neden olur ki söz konusu doku hasarı sınırlandırılsın. Ahırda yaşayan hayvanlarda en büyük kimyasal sorun üre-amonyaktır. Bu madde solunum yoluyla alındığı taktirde solunum yollarını ciddi şekilde irkilti eder. Asit maddeler hızla doku yıkımına neden olduklarından yangısal yanıt hızlı gelişir. 4.İmmunolojik reaksiyona neden olan maddeler: Yabancı proteinler (örneğin katgüt dikiş ipliği), hipersensibilite yaratan eksojen ve endojen kaynaklı maddeleri transplantasyon'da doku ve organ reddi, immunkompleksler. Gerek homoiyoplastik, gerek heteroplastik olsun; tüm doku/organ nakilleri immun yanıta neden olur. Vücudun bir başka yerinden alınmış dahi olsa yabancı doku daima yabancıdır ve şekillenen immun yanıt da bir çeşit yangıdır. 5.Anoksemi ve nekroz: Dokulara gelen kanın azalması veya kesilmesi bu bölgenin çevresinde yangısal reaksiyon oluşur ve bu nekrozun yayılmasını önler (demarkasyon). Örneğin infarktuslar çevresinde yangılı alan (demarkasyon zonu) görülebilir. 6.İdiopatik (sebebi bilinmeyen) yangılar: Bazı yangısal hastalıkların sebebi tam olarak ortaya konulamamıştır. Örneğin SLE veya Sarkoidozis gibi hastalıklarda yangısal reaksiyonlara neyin neden olduğu tam olarak ortaya konulamamıştır. 7.Doku hasarı ve iyileşme: Doku hasarının beraberinde gelişen tüm iyileşmeler birer yangısal prosestir.Örneğin bir ameliyat sonrası kesi atılan dokuların iyileşmesi yangısal bir süreci de beraberinde getirir. 8.Kontakt yangı: Vücudun bir bölümündeki yangı sık sık yakın dokulara sirayet eder. Bu en çok idrar yolu ve üst solunum yolları enfeksiyonlarında görülür. Patogenezi ve Yangı Hücreleri Yangıya ilişkin vasküler değişiklikleri ilk defa Cohnheim incelemiştir. Daha sonraları Lewis, damarlardaki çap değişikliklerini üçlü yanıt deneyi ile açıklamıştır. Bu deneyde Lewis bir cetvelin ince kenarı ile deriye vurmuş ve olayları şöyle incelemiştir: 1.Önce kapillarlarda daralma olur ve bölge solar. Fakat 30-60 saniye içinde çizgi halinde kırmızılık belirir. Bu kırmızılık kapillar ve venüllerin genişlemesi sonucudur ve birinci yanıt olarak bilinir. 2.1-3 dakika içinde kırmızı alan genişler. İlk oluşan kırmızı alan etrafında düzensiz kırmızı ikinci bir çeper meydana gelir. Bu da ikinci yanıttır. Bu esnada bölgede sıcaklık artar. Kapillar ve venül genişlemesine arteriel genişleme eşlik eder. 3.Birkaç dakika ile 40 dakika arasındaki sürede o bölgede şişme ile beraber solma görülür (üçüncü yanıt). Bu şişlik ve solgunluk damarlardan sıvı çıkmasına yani ödeme bağlıdır. Nötrofiller yangı sinyallerini takiben şu aşamaları izlerler: Emigrasyon: Normal kan dolaşımında lökositler merkezde, eritrositler lökositlerin etrafında kuşak şeklinde ve en dışta (damar duvarına en yakın) trombositler ile plazma konuşlanır. Yangısal uyarımın alındığı ilk andan itibaren nötrofiller merkezden perifere doğru göçe başlar. Bu olay emigrasyondur ve takibinde derhal marginasyon gerçekleşir. Marginasyon: Emigrasyona uğrayan nötrofillerin, merkezden uzaklaşarak damar duvarına yaklaşmış olması durumudur. Adherens: Marjine olan nötrofiller, damar endoteli ile yüzey molekülleri aracılığıyla (ICAM-1,2 ve VCAM-1,2 gibi) etkileşime girmesi olayına adherens denir. Diapedezis: Psödopodlara (yalancı ayak) sahip nötrofillerin aynı zamanda damar endotellerini enzimatik olarak yıkımlayarak damar dışına çıkması olayıdır. İmmun sistem hücreleri yangının patogenezinde önemli rol oynar. Yangının ilk evrelerinde damarlardaki normal akımın seyri değişir. Normal kan akımında damar lumeninin en iç yüzünde lökositler, bunların etrafında eritrositler, daha dışarıda trombositler ve damar lumenine en yakın olarak da plazma yer alır. Herhangi bir sebeple yangı reaksiyonu başlarsa öncelikle devreye giren histamin, prostoglandin, kinin-bradikinin ve diğer yangı stimule edici (proinflamatuvar) ajanlarca damar geçirgenliği artar ve yangısal ortamda lökositlerin (özellikle monositer makrofajlar ve nötrofiller) daha uygun hareket etmeleri için uygun ortamı hazırlamak üzere plazma eksudasyonu (ödem) gerçekleşir.Yangısal ödem daima hücre göçünden önce olur. Daha sonra damarlardaki normal akım bozulur ve en içteki lökositler damar lumenine yaklaşmaya başlar (marginasyon). Bunun ardından damar lumenine gelen lökositler geçirgenliği artmış damar duvarından yalancı ayaklar (pseudopodlar) vasıtasıyla ve salgıladıkları bazı litik enzimler (özellikle nötral ve asit proteazlar) aracılığı ile damar dışına sızarlar (lökodiapedesis). Artık yangı başlamış ve vücut düşmanla savaşmak için gerekli hazırlıklarını yapmıştır. Nötrofiller Yangının başlarında en öncü hücreler nötrofillerdir. Nötrofillerin bu özelliğinin kemotaksis'e olan duyarlılığının neden olduğu sanılmaktadır. Bu duyarlılıkta özellikle hücre membranı yüzeyinde bulunan komplemen proteinlerin türü ve yoğunluğu önem taşır. Akut yangısal olaylar veya bakteriyel enfeksiyonlar nötrofil yapımını ve yangısal infiltrasyonunu artırır.[7] Viruslara karşı gelişen immun yanıttan nötrofiller değil lenfositler sorumludur. Ancak bunun istisnaları vardır.(Örneğin FIP hastalığı). Nötrofillerden üretilen proteazlar, proteinleri ve hücre zarlarını tahrip eder ve komplemanların proteolitik aktivasyonundan, koagulasyondan (çökelme, pıhtılaşma) ve kinin kaskadından sorumludur. Kinin-bradikinin; tıpkı histamin benzeri bir etki göstererek yangısal reaksiyonu indükler.[8] Kemik iliğinde kök hücreye kök hücre faktörü, interleukin IL)-3, IL-6, IL-11, granulosit koloni uyarıcı faktör (G-CSF)gibi büyüme faktörleri ve sitokinlerin etkisi ile progenitor hücreler granülositler şeklinde olgunlaşır ve çoğalır.[9] Yangısal reaksiyonlar ve enfeksiyonlara bağlı olarak gelişen nötrofili, kemik iliği depo havuzundan nötrofil salınması sebebiyle ortaya çıkar.[10] Dolaşımdan nötrofil salınmasının azalmasına bağlı olarak, CR3 reseptörü olan CD11b/CD18 eksikliğine bağlı nötrofili gelişebilir. Bu durum Lökosit adhezyon eksikliği olarak bilinir ve nötrofiller kapiller endotele yapışmaz. Bundan dolayı enfeksiyon ortaya çıktığında yangı bölgesine ulaşamazlar.[11][12] Nötrofillerin yangısal yanıtta sahip oldukları önem son derece büyüktür. Bunun en önemli sebeplerinden biri de sahip oldukları granüler yapıların immunolojik özelliğidir. Primer granüller; Myeloperoksidaz, defensin [13], katepsin-G, Proteinaz 3, Lizozim, Azurosidin, gibi enzimlere sahiptir. Bunlar mikrobiyal yıkımı sağlar.[13] Sekonder granüller; Lizozim, laktoferrin, kollajenaz, sitokrom b558, alkalin fosfataz ve plazminojen gibi enzimler esahip olup migrasyon ile mikrobiyal yıkımı sağlar. Tersiyer granüller; Jelatinaz, lizozim, asetil transferaz, asit fosfataz, sitokrom b558, nramp-1 gibi moleküllere sahiptir. Bunlar da damar dışına göçten sorumludur. Sekretorik veziküller; Alkalin fosfataz, sitokrom b558, plazma proteinleri gibi bileşenleri içerir. Sekretorik veziküller adhezyondan sorumludur. Cathepsin-G, defensin ve myeloperoksidaz gibi enzimler güçlü oksidatif ve proteolitik etki göstererek fagosite edilmiş yabancı materyali veya etkeni yıkımlayan protein yapısında enzimlerdir. Cathepsin-G, Serin endopeptidaz benzeri aktivite gösterir.[14] Bunun yanı sıra heparini bağlar.[15] Cathepsin-G'nin organizmadaki asıl önemli fonksiyonları ise proteinlerin yıkımlanması, mantarlara karşı bağışıklık yanıtı ve nötrofil aracılı gram negatif bakteri yıkımıdır.[16][16] Lenfositler Bağışıklık sisteminin temel hücre gruplarından olan lenfositler kandaki çekirdekli hücrelerin (granülositler) yaklaşık olarak %25’ini oluştururlar. CD4+ T lenfositler MHC Sınıf II aracılığı ile antijen tanırken, CD8+ hücreler MHC Sınıf I aracılığı ile antijen tanımaktadırlar. Lenfositlerin bir çok alt tipi vardır. Bunlar; CD4+ helper, CD8+ sitotoksik, Treg hücreler, B hücreler, Doğal öldürücü hücreler ve NKT hücrelerdir.[17] İkili boyamada oldukça büyük çekirdeğe sahip bir lenfosit görülmekte. Yangısal CD4+ T Hücreleri: CD4+ T yardımcı hücreleri öncelikle timusta naif T hücresi olarak oluşmakta ve dolaşıma verilmektedir. Bunu izleyen süreçte bu hücreler antijenlerle karşılaştıktan sonra uygun sitokin ortamı etkisiyle belli T hücre guruplarına farklılaşmaktadırlar. Olgunlaşmış T hücreleri kendi reseptörlerine uygun yapıda olan antijeni, antijen taşıyan antijen sunucu hücrenin MHC molekülü üzerinde algılar; CD3 ve CD28 kostimülasyonu da sağlandığında ve yine ortamda IFN-Υ veya IL-12 sitokini baskın ise Th1 hücresi olarak farklılaşırlar.[18] Antijenleri tanıdığı vakit, saldırı emri alan TH1 hücreleri, IFN-Υ ve TNF sitokinlerini sentezler. Bu sitokinlerin, daha doğrusu CD4+ T Hücrelerinin temel fonksiyonu makrofaj aktivasyonudur. Seçilmiş TH1 hücreleri de sitotoksisiteye neden olabilir.[19] M Hücreleri Luminal yüzeyden aldıkları antijenleri dar yapıdaki sitoplazmalarından geçirmek suretiyle parçalı olan bazal membranından bağ dokuda bulunan lenfositlere ileterek IgA yapımını indükler.[20] Makrofaj Nötrofillerden başka en önemli yangı hücrelerinden biri de makrofajlardır. Makrofajlar, dolaşımdaki monositlerin farklılaşmasıyla gelişirler. Granülasyon dokusu oluşumunun başlamasında ve gelişiminde oldukça önemli rol oynarlar. Diğer makrofaj kaynağı ise dokulardaki makrofajlar yani histiyosit lerdir. Makrofajlar her ne kadar enfeksiyon etkenlerini fagositoz ve yok etme amacıyla görev alsa da bazı yüksek virulansa sahip hastalık etkenleri; örneğin Mycobacterium tuberculosis dolaşıma geçirerek tüm vücuda da yayabilir.Bu yüzden gerek yangıda, gerek bir hastalığın patogenezisinde oldukça önemlidirler. Makrofajlar ayrıca vazoaktif medyatörler (damar geçirgenliğini artırıcı), proteaz gibi enzimler, kemotaktik ve büyüme faktörleri gibi biyolojik olarak aktif maddeleri de üretirler. Granülasyon dokusu oluşacağı zaman veya fibrozis gibi bir nedbeleşme olaylarında bölgede yeni oluşacak kan damarları, fibroblast göçü yine makrofajların sorumluluğunda gerçekleşir.[21][22] Bunların dışında yangıların karakteristiğine göre bölgeye bir çok hücre de gelebilir. Bunların başında B ve T lenfositler yer alır. Lenfositler genellikle kronik yangılarda sayıca üstün oldukları gibi viral bir infeksiyona bağlı yangı oluşmuşsa yine sayıca üstün hücre olurlar. Şayet yangının karakteri allerjik veya parazitik ise bu defa sayıca üstün hücreler eozinofiller olurlar. Bu duruma allerjen maddelerin antikorlarla oluşturdukları kompleksler ve yine antijenin türünden dolayı üretilen ECF (Eosinophilic chemotactic factor) aracı olmaktadır. Bir başka önemli yangı hücresi ise fibroblastlardır. Aslında fibroblastların yangı bölgesinde olmasının en önemli nedeni makrofajların salgıladığı büyüme faktörleridir. Bunun sonucu olarak bağ doku ve fibrin oluşumu ile karakterize fibrozis meydana gelir. Bu durum akciğer gibi bir organda olmuş ise adı karnifikasyon olur. Pneumoconiosis ve benzeri olaylarında yangı sonucu bağ doku oluşumu görülür. Fibroblastlar proliferatif karakterde reaksiyonların ve doku kayıplarının giderildiği olayların baş aktörleridir. Bazı yangılarda teşhiste de rol oynayan spesifik hücreler bulunur. Bunlar dev hücreleri olarak adlandırılır. Bilinen dev hücreler; Langhans dev hücresi, Sternberg dev hücresi, Epulis dev hücresi, yabancı cisim dev hücresi, tümör dev hücresi, sinsityal hücrelerdir. Epulis dev hücresi dışındaki dev hücreler makrofaj veya epiteloid hücrelerden köken alırlar. Sinsityal hücrelerin oluşum mekanizması oldukça ilginçtir. Viral enfeksiyonların önemli bir mikroskopik bulgusu olan bu dev hücrelerin oluşumu, patojen virusun enfekte ettiği hücreyi terk etmeden çoğalmasını sağlar. Üretilen fizyon proteinleri hücreleri bir araya çekerek öncelikle sinsityum oluşumu sağlar. Yangı mediatörleri Bir yangısal reaksiyonda belirli süreçleri tetikleyen kimyasal maddelerdir. Kompleks olmayan bir inflamasyonda bu maddeler birbirlerini karşılıklı olarak aktive ederler veya baskılarlar; böylece,inflamasyondaki bireysel adımlar koordineli bir defansif (savunmacı) reaksiyon oluştururlar. Bunlar (kininlerde olduğu gibi) ölü dokulardan elde edilebilir ya da canlı dokulardan oluşturulabilir. Hücrelerden elde edilen mediatörler: Bunlar ya bunları aktive biçimde salgılayan belirli hücreler içinde depolanmış mediatörlerdir ya da hücreler tarafından özellikle sentezlenen mediatörlerdir. Histamin mast hücre ve bazofil granüllerinde depolanır. Bu inflamasyonun alerjik formlarında kilit bir rol oynar. Histamin; Antijen-antikor kompleksleri tarafından salgılanır ve hücrelerin membrana bağlı IgM molekülleri tarafından önceden duyarlılığı gerektirir.Serotonin trombositlerden ve ince bağırsaktaki enretokromoffin hücrelerden gelir. Etkileri histamininkine benzer. Damar geçirgenliğinde artışa neden olur. ICAM-3: İnterselüler adhezyon molekülü-3 olarak da bilinir.Lökositlerin hücre yüzeyinde bulunan bu molekül, antijen sunan hücreler ile T-lenfositlerin etkileşiminde son derece önemli rol oynar. Bu etkileşim, hem ICAM-1, ICAM-2 ve ICAM-3'ün LFA-1 molekülleri ile etkileşime girmesi hem de T hücre yüzeyinde bulunan CD2 molekülü ve APC'nin sunduğu LFA-3'ün etkileşime girmesi sayesinde gerçekleşir.[23] Sitokinler'in (lenfokinlerin) rolleri Sitokinler (lenfokinler) hücresel düzenleyici proteinlerdir. Çeşitli uyarılara karsı cevap olarak özel hücreler (T Lenfositler) tarafından salgılanır ve hedeflenen hücrelerin davranışını etkilerler. Belli bir sitokin çeşitli hücreler tarafından farklı dokularda salgılanır ancak aynı benzeri biyolojik etkinliği gösterir. Sitokinlerin etkileri sistemik veya lokaldir.[24] Lenfosit kaynaklı sitokinler; IL-2, IL-4, IL-5, IL-12, IL-15, TGF-β (transforming growth factor). IL-10 ve TGF-β immun yanıtı azaltırken, IL-2, IL-4 lenfosit gelişimini indüklemer. Yangısal olaylarda genel olarak stimulan (proinflamatuvar) veya depresif (antiinflamatuvar) etki gösterirler. Sitokinlerin temel görevleri arasında makrofajlarda kemotaksisinin başlatılması, damar permeabilitesinde (geçirgenlik) artış ve immunite (bağışıklık) sayılabilir. Makrofaj/monosit kaynaklı sitokinler ise (monokin); IL-1α ve β, TNF-α'dır. Bazı sitokinler tedavi amacıyla ilaç olarak kullanılmaktadır; IFN’ların kanser (IFN-α), hepatitis (IFN-α), kronik granülomatoz hastalık (IFN-γ) ve multipl skleroz (IFN-β) ve IL-2’nin renal kanser ve melanoma tedavisinde yer edinmiştir. Th2 hücreleri(Tip-2 Yardımcı T Lenfosit), bağışıklık sisteminde T-hücre reseptörleri aracılığıyla hem allerjen peptitleri doğrudan tanıyan hem de interlöykinlerin (IL) salınımı sağlayan tek hücre sistemidir ve bu da alerjik yangıda IgE antikoru üreten B hücreleri (IL-4, IL-13), mast hücreleri (IL-4, IL-10), ve eozinofil'ler (IL-5) ile ilişkisini ortaya koyar.Lökosit kemotaksis'i ve kemokinezis'ini etkileyen sitokinler arasında; IL-8, eotaksin ve makrofaj enflamatuvar protein-1α bulunmaktadır.[25] Sitokinleri iki başlık altında toplanabilir. Bunlar doğal immun yanıtı regüle edenler ve edinsel immun yanıtı regüle edenlerdir. Doğal immun yanıtı regüle eden sitokinler Bunlar makrofaj ve diğer mononükleer fagositlerden salınırlar. Bunların dışında T Lenfosit, NK (Natural Killer, Doğal Katil) hücreleri, endotel hücreleri ve mukozal epitel hücrelerince de salınabilirler. Doğal bağışıklık gelişmesinde önemli rol oynayan; IL-1, TNF-α, IL-6, özel olmayan yangısal cevabı başlatır; IFN tip 1 ise antiviral etkilidir.[26] TNF (Tümör Nekrozis Faktör),Gram negatif bakterilere ve diğer infeksiyöz mikroplara akut yangısal yanıtın düzenleyicileridir. TNF’ye TNF-α adı da verilir ve böylece TNF-β (lenfotoksin)’den ayrılır. Nötrofil ve monositleri uyararak infeksiyon bölgesine toplamak ve aktive ederek mikropların ortadan kaldırılmasını sağlar. Endotelyal hücreleri ve makrofajları kemokin salmak üzere uyarır. Mononüklear fagositlerden IL-1 salınımını uyarır. IL-1’nin, TNF’ye benzer bir rolü vardır. Bazı hücre tiplerinde (örneğin virus ile infekte veya tümöral hücreler) apoptozis'i indükler. TNF, hipotalamus üzerine etki ederek vücut sıcaklığının artışına, dolayısıyla ateşe neden olur. Bu nedenle endojen pirojen olarak bilinir. TNF’ye (ve IL-1’e) yanıt olarak gelişen ateş oluşumu, sitokinle uyarılan hipotalamik hücrelerden salınan prostoglandinler aracılığıyla (PG) düzenlenir. Örneğin Aspirin PG sentezini inhibe ederek TNF ve IL-1’in bu etkisini bloke ederek ateşi düşürür. Hepatositleri bazı serum proteinlerinin (örneğin serum amiloid A ve fibrinojen) sentezi için uyarır. TNF’nin uzamış üretimi, kas ve yağ dokusu hücrelerinin zayıflamasına neden olur. Bu zayıflama, TNF aracılığı ile iştahsızlıktan ve lipoprotein lipazın azalan sentezinden kaynaklanır. TNF miktarı aşırı arttığında miyokardiyal kasılabilirlik ve damar düz kas tonusu inhibe olur. Bu durumda, kan basıncı düşer. Dolaşımda fazla TNF olması kan glukoz düzeyinin azalması gibi metabolik bozukluklara neden olur. TNF trombomodulin (trombin reseptörü-pıhtılaşma inhibitörü) ekspresyonunu inhibe ederek tromboz oluşumuna neden olur. Interlöykin-1 (IL-1) Makrofajlardan salınan İnterlökin 1(IL-1), araşidonat kaskadını aktive eder, platelet aktivating faktör(PAF) oluşturur ve kinin sistemini aktive eder. Akut yangısal reaksiyonları destekler. Karaciğerden akut faz proteinlerinin salınımını artırır. Skatriks (nedbe) için gerekli olan kollagen ve kollagenaz aktiviteyi uyarır. Interlöykin-12 (IL-12) İntrasellüler etkenlere karşı gelişen erken primitif immun yanıttan sorumludur. Hücresel immunitenin tetikleyicisidir. T lenfosit ve NK'lerden Interferon-φ (IFN-Gama) sentezini uyarır. Interlöykin-6 (IL-6), IL-1'in ilk iki etkisine ek olarak B lenfosit proliferasyonunu uyarır ve nötrofil sayısında artışı destekler. Interlöykin-10 (IL-10), Aktif makrofaj ve dendritik hücreleri ile IL-12'nin etkinliğini baskılar. Bu özelliğinden dolayı antiinflamatuvar'dır. Edinsel immun yanıtı regüle eden sitokinler Interlöykin-2 (IL-2), NK ve lenfositler için gelişim faktörüdür. Diğer sitokinlerin sentezisi uyardığı gibi B lenfositlerden antikor salınımını artırır. Antijenle uyarılan T lenfositler için bir büyüme faktörüdür ve antijenle etkileştikten sonra T hücrelerinin çoğalmasından (klonal ekspansiyon) sorumludur. Interlöykin-4 (IL-4), NK hücreleri, CD4+ TH1 hücreler ve CD8+ T hücreler tarafında üretilir. Helmint ve artropod infeksiyonlarından kaynaklanan yangısal reaksiyonlarda, Immunglobulin-E (IgE) aktivasyonunu artırır. IL-4, IFN-Gama antagonistidir.Kısmen antiviral aktiviteye de sahiptir. Interlöykin-5 (IL-5), IL-4 ile ortak göreve sahip olan bu sitokin eozinofil aktivasyonunu tetikler. IFN-Gama, Makrofaj aktivasyonunun en önemli sitokinlerinden biridir. Lenfotoksin (LT), T lenfositlerinden ve diğer hücrelerden üretilir. %30 oranında makrofaj kaynaklı TNF ile homoloji gösterir ve benzer fonksiyonlara sahiptir. Bu nedenle LT, TNF-β olarak adlandırılır. Endotel hücreleri ve nötrofilleri aktive eder, bu nedenle akut inflamatör yanıtın bir mediatörü olarak görev yapar. Bu biyolojik etkinliği TNF’ninkine benzer. Interlöykin-13 (IL-13), makrofajlar gibi lenfoid olmayan hücreler üzerine etki eder ancak T ve B lenfositlere etkisi IL-4 kadar değildir. Major etkisi makrofajların aktivitesini inhibe etmektir ve IFN-gama’ya antagonisttir. Akciğer epitelyal hücrelerde mukus üretimini arttırır. Araşidonik asit metabolitleri Prostaglandinler ve lökotriyenler AA metabolizması sonucu açığa çıkan ürünler bir çok biyolojik olayları etkiler. Her hücre yaralanması, fosfalipaz A 2 yi aktive ederek araşidonik asit gibi 20 karbonlu poliansature yağ asitleri oluşturur. Bu olaylardan biri de yangıdır. AA poliansature bir yağ asididir ve hücre zarındaki fosfolipid'lerde önemli miktarlarda bulunur.İnflamatuvar etkinlik ya da C5a gibi kimyasal mediatörler aracılığıyla sellüler fosfolipaz aktivasyonu sonucu membran fosfolipid'lerinden açığa çıkar.Yangısal reaksiyon esnasında, nötrofil lizozomlarının, fosfolipaz'ların önemli düzeyde kaynağı olduğunu sanılmaktadır.Lökotriyenler özellikle allerjik reaksiyonlarda indükleyici görev görür. Reaksiyon başladıktan sonra AA metabolizması iki temel yoldan birini seçer.Bunlar; Siklooksijenaz yolu Lipooksijenaz yolu'dur. Lipooksijenaz lökotrienleri oluşturmak üzere parçalar(LT). Siklooksijenaz ise nonsterodial antiinflamatuar ajanlar tarafından inhibe edilebilen bir süreçte prostoglandinleri(birçok hücrede bulunan) oluşturur. Prostosiklin kapiller endotel ve vasküler duvar, tromboksan trombositler tarafından oluşturulur. Prostaglandinin etkileri: Yaygın vazodilatasyon. Ağrı reseptörlerinin uyarılması. Ateş yükselmesidir. Lökotienlerin etkileri: Nötrofilik ve eozinofilik granüllerin kemokinleri ve kemotaksisi. Vazokonstriksiyon. Bronkonstriksiyondur. Antiinflamatuvar etkinlik Antiinflamatuvar etki yangısal reaksiyonu diğer mediatörlerin aksine baskılar. Vücutta doğal antiinflamatuvar mediatörler olduğu gibi dışardan alınan bir çok etken maddenin de antiinflamatuvar etkisi vardır. Bir çok antiinflamatuvar mediatör etkisini prostaglandin sentezini inhibe ederek gösterir. Arachidonik asit üzerinden siklooksijenaz yolunun blokajı ve lipooksijenaz yolunun blokajı temel mekanizmalardan biridir. Doğal antiinflamatuvarlar Bunlar vücut tarafından üretilen mediatörlerdir. En bilinen antiinflamatuvar mediatörler başlıca kortizon ve diğer glikokortikoid'lerdir. Nonsteroid (yapay) antiinflamatuvarlar Kısaca NSAID olarak bilinirler. Bunların bir çoğunun analjezik ve antipiretik etkileri vardır. Yani hem ağrı kesici hem de ateş düşürücü etkilere sahiptirler. Ağrı kesici etkileri de prostoglandin sentezinin inhibisyonunun bir sonucudur. En bilinen NSAID'ler metamizol, diklofenak, naproksen sodyum ve ketoprofen türevi bileşiklerdir. Çoğu NSAİİler siklooksijenaz yolunu non-selektif olarak inhibe ederek etkirler. Siklooksijenaz-1 (COX-1) ve siklooksijenaz-2 (COX-2) izoenzimlerinin her ikisini de inhibe ederler. Siklooksijenaz araşidonik asitten tromboksan ve prostaglandin yapımında katalizör görevi görür. Prostaglandinler inflamasyon oluşum sürecinde diğer görevli maddelerle birlikte iletim molekülü olarak rol oynar.Bu etki mekanizması John Vane tarafından ortaya çıkarıldı ve bilim adamı bu şekilde Nobel ödülü sahibi oldu. Fibronektin faktörü Fibronektinler 450.000 Dalton boyutunda, genellikle dimerik yapıdaki glikoproteinlerdir. Hem plazmada çözünür formda (plazma fibronektin), hem de hücre dışı alanda çözünmez formda (sellüler fibronektin) bulunurlar[27]. Fibronektin opsonik aktivitesi nedeniyle retiküloendotelial sistemde(RES) ve pıhtı stabilizasyonunda rol oynar. Diğer fonksiyonlarının yanında hücre adhezyonu, migrasyonu, büyüme ve farklılaşmada görev alırlar. Başlıca üretim yerleri karaciğer hücreleri, endotelyal hücreler ve fibroblastlardır.[28][29][30] Yara iyileşmesi birbiriyle kompleks oluşturmuş dört fazda incelenebilir. Bunlar; koagülasyon, inflamasyon, granülasyon dokusu oluşumu ve matriks formasyonu-yeniden yapılanmadır. Fibronektin'in bu fazların hepsinde fonksiyon gördüğü bilinmektedir.[31] Yangının iyileşme sürecinde gelişen granülasyon dokusunun oluşumunda fibronektin olmazsa olmaz denilebilecek derece roller üstlenir.[32] Fibronektin, kuvvetli opsonik bir alfa-2-glikoproteindir. Aynı zamanda kanı pıhtılaşmasında primer tıkaç oluşması için gerekli hücre göçünden sorumlu mediatörleri de üretir.[33] Akut faz proteinleri Yangısal alanda nötrofil gibi granulositler ve mononüklear hücrelerin aktive edilmesiyle birlikte TNF-alfa ve İnterlökin-6 gibi proinflamatör (yangıyı tetikleyici) sitokinlerin salınımı ile birlikte akut faz proteinleri (APP) olarak bilinen glikoproteinlerin karaciğerden üretimini destekler.[34] Bunun dışında akut faz proteinlerinin üretimi için gerekli uyarımlar İnterlökin-1 tarafından da stimule edilir. Günümüzde akut faz proteinleri lökositozis ve/veya nötrofili gibi geleneksel hematolojik değerlendirmelerde kullanılan yangısal parametrelere göre daha duyarlı oldukları tespit edildiği için yangısal reaksiyonların belirlenmesinde daha etkili ve hassas bir yöntem olmuştur.[35] C-Reaktif Protein (CRP):Yangının yanı sıra enfeksiyon ve travmanın sebep olduğu doku hasarını takiben, yangısal bir olaylar zincirinde üretilen akut faz proteinlerden biri de CRP'dir.[36][37][38] Yapılan bir çok çalışmada CRP'nin yangısal cevabı takiben 24 saat içinde artış gösterdiği ve yangısal uyarımların bitiminden itibaren yavaşça azaldığı gözlenmiştir.[39][40] CRP seviyesinin gastrointestinal sistemdeki mukozal hasarının da tespitinde belirteç olarak kullanılması söz konusudur.[41] Diğer önemli akut faz proteinleri: Serum Amiloid (A-SAA): A-SAA, yangının akut fazında üretilir. Safra için üretilen kolesterolün taşınımı, yangısal alana immun sistem hücrelerinin göçü ve ekstraselüler matrikse enzimlerin girişini sağlar. Amiloidozis, romatoid artrit ve aterosklerozis gibi yaygın, kronik inflamatuvar hastalıklardan sorumlu olduğu düşünülmektedir.[42] Farelerde üç izoformu bildirilmiştir. Bunlar; SAA-1, SAA-2 ve SAA-3'tür. Yangı boyunca SAA-1 ve SAA-2 karaciğerden üretilirken, SAA-3 ise farklı dokulardan üretilmektedir. SAA-1 ve SAA-2 genlerinin kontrolü ise sitokinlerden IL-1, IL-6 ve TNF-α'dır.[43] Haptoglobin (Hp): Oksidatif aktivite sonucu ertirositlerden plazmaya salınan serbest hemoglobini bağlar, hasara uğrayan böbreklerden ileri gelen demir kaybını önler.[44] Alfa-1Asid Glikoprotein (AGP) Seruloplazmin (Cp) Fibrinojen (Fb) Adezyon, migrasyon ve diapedezde görevli yüzey molekülleri Bunlar başlıca Hücre aracılı bağlanma reseptörleri ve Soluabl (çözülebilir) yüzey molekülleri olmak üzere iki temel sınıfa ayrılır. Hücre aracılı bağlanma reseptörleri: Toll Benzeri Reseptörler: Bakteriyel lipopolisakkaritler, peptidoglikanlar, viral nükleik asitler ve bazı parazitlerin yüzey molekülleri ile etkileşime girmeyi sağlayan bu moleküller başlıca plazma membranı, dendritik hücrelerin endozomal membranı (hücre içi uyarım), fagositler, B hücreleri ve diğer bir çok hücre yüzeyinde bulunur. İmmun sistem hücrelerini uyararak yangının başlamasını sağlarlar. NOD Benzeri Reseptör: Bakteriyel hücre duvarı, flagellin, muramyl dipeptid ve hasara uğrayan hücrelerin metabolitleri ile bağlanır. Başlıca fagositlerin sitoplazmalarında bulunur. RIG Benzeri Reseptör Viral RNA ile etkileşime girer. NOD benzeri reseptörlerde olduğu gibi fagosit sitoplazmasında bulunurlar. RIG-1 ve MDA-5 bu reseptörlere başlıca örnektir. C Tipi Lektin Bağlayıcı Reseptör Bakteriyel hücre duvarı yüzeyinde bulunan mannoz ve fruktozun yanı sıra mantar hücre duvarında bulunan glukanlar ile reaksiyona girer. Fagositlerin plazma membranında bulunur. Komplement sistemin aktivasyonundan sorumludur. Bu moleküllere örnek olarak Mannoz reseptörü, Trombomodulin ve Dektin verilebilir. Soluabl yüzey molekülleri: Pentraksinler: Mikrobiyal fosforil kolin ve fosfatidil etanolamin gibi moleküllerle etkileşime girerler. Plazmada bulunurlar. Örneğin, C-Reaktif Protein. Kolektinler: Mikrobiyal yapı ürünleri ile etkileşime girerler. Mannoz bağlayıcı lektin ve Surfaktan proteinleri SP-A, SP-D gibi proteinlerdir. Başlıca plazma ve alveollerde bulunurlar. Selektinler: CD62 molekülü olarak da adlandırılmaktadır. Selektinler, tek zincirli transmembran glikoproteinleridir. Hücre adezyonlarından sorumludurlar.[3] Endotelyal hücrelerde E-selektin, lökositlerde L-selektin, plateletler ve endotel hücrelerinde ise P-selektin konuşlanmıştır. Komplement: Mikrobiyal yüzey molekülleri ile etkileşime girer. En önemli iki örneği Komplement 3 ve 5'tir. Başlıca plazmada bulunurlar. Nitrik oksit ve reaktif yanıt Nitrik oksit organizmada bir çok role sahip özel bir biyolojik moleküldür. Makrofajlarca fagosite edilmiş, sindirilmiş mikroorganizmalara karşı oldukça güçlü bir yanıt gösterir.[45] Hücre içi sinyal iletiminde de bazı fonksiyonları vardır. Nitrik oksit kısa süreli ve güçlü bir reaktif etkiye sahiptir. Böylece fagosite edilen mikroorganizmaların yıkımlanmasını sağlar. Nitrik oksitin bunların yanında ayrıca nörotransmitter bir maddedir ve dolaşımda stabilizasyonu sağlar. Nitrik oksitin tepkimeye girmesiyle bakterilerin sitrik asit siklusu engellenir. Bunun yanında viral replikasyonu, yani virusların hücre içinde üremesini, çoğalmasını da engeller. Çeşitleri Yangılar akut ve kronik olmalarının yanında eksudasyonlarına göre de bir çok şekilde sınıflandırılabilir. Bunlar eksudatif, alteratif ve proliferatif yangılardır. Akut yangı Akut yangılar hızlı bir şekilde başlar ve kısa sürede şekillenir (bir kaç saat ile bir gün arasında). Hızlıca oluştukları için yangılı alana sayıca hakim hücreler nötrofil lökositlerdir. Bunun yanında makrofajlar da sıkça görülür. Sayıca az da olsa lenfositler görülebilir. Kronik yangı Kronik yangılar uzun sürede (3-4 hafta ve daha fazla) gelişirler. Akut yangılara nispeten ağrı duyusu daha azdır. Mikroskopik incelemede yangılı alanda sayıca lenfositlerin üstün olduğu görülür. Genellikle bu tür yangılarda fibrinleşme görülür. Bunun yanında akut yangılar zamanla kronik hale de gelebilirler. Eksudatif yangı Eksudatif yangılar, yangının bir semptomu olan tumor ile karakterizedir. Yani bu tip yangılar sıvı eksudasyonu ile kendilerini belli ederler. Bundan başka genel olarak yangıların ilk evreleri de eksudatif yangı kabul edilir. Eksudatif yangılar yangı içeriğine ve eksudatın yoğunluğuna göre sınıflandırılabilir: Seröz yangılar. Bunlar en hafif yangısal reaksiyonlardır. En tipik örnekleri allerjik reaksiyonlar, böcek-sinek ısırmaları ve 1. derece yanıklar (combulsio eritematosa)'dır.Şekillenen eksudat, transudata oldukça yakın kıvamdadır.Bu tür yangısal reaksiyonlar hemen hemen tamamen rezolüsyona uğrarlar.İyileşme süreçleri kısadır.Belirgin bir eksudasyondan başka herhangi bir reaksiyon görülmez.Yangısal hiperemi ve sıcaklık artışının ardından tıpkı birer vezikül görünümünü alırlar. Fibrinli (fibrinöz) yangılar. Genellikle serozalarda veya mukozalarda oluşurlar. Eğer seroz zarlar arasında oluşursa adhezyon'lara (yapışma, sineşi) neden olabilir. Fibrinli yangılar sıklıkla fibrin ağı, nötrofiller ve ölü mikroorganizmalardan oluşan bir koleksiyonla örtülür. Bu yapıya pseudomembran adı verilir. Bir pseudomembranın yapısını nötrofil, ölü mikroorganizmalar ve fibrin parçaları içerir. Pseudomembran, altında bulunan bağ doku ile ilişki halinde değildir ve bulunduğu yerden kolaylıkla ayrılır. Bazen pseudomembranlar altlarında bulunan bağ doku ile sıkı bir organizasyona girebilirler ki bu durumda Difterik/difteroid pseudomembran adını alırlar. Pseudomembran oluşumundaki en önemli sebep yangısal bölgenin sürekli temasa maruz kalmasıdır. Örneğin ağız mukozası, sindirim kanalı mukozası sürekli içerik ile temasa maruz kaldığı için bir bakıma koruyucu mekanizma olarak pseudomembran oluşur. Kataral (serö-müköz) yangılar. Bunlar daha çok sindirim ve solunum sistemi kanallarında rastlanır.Yoğun bir eksudasyon ön plandadır. En güzel örneği enteritis catarrhalis'tir. Gastrointestinal yangısal olaylar belirgin bir ishal ile karakterizedir. Eksudat, seröz yangıya göre daha yoğundur. Akut gelişen olgularda bol miktarda nötrofil ve plazma içerir. Olay kronikleştikçe içerik daha da yoğunlaşmakla beraber lenfoplazmositik hücreler artış gösterir. Eksudat bağ doku elemanları içermeye başlar. Purulent (irinli, suppuratif) yangılar. Ölü ve canlı nötrofiller ile enfeksiyon etkenlerinin (ki söz konusu bakterilerdir) oluşturduğu asit pH'da bir yangı ürünüdür irin. Bunların en önemli komplikasyonu, irinin kana karışarak tüm vücuda yayılması, yani piyemi'dir. İrinli yangıların en önemli kaynağı piyojen mikroorganizmalardır. Bunun yanında terpentin, kroton yağı gibi yüksek derece irkiltici maddeler aseptik irin denilen yapının oluşmasına neden olur.İrinli yangılar genellikle bağ dokudan organize olmuş bir kapsül aracılığıya sınırlandırılarak apseleri oluşturur. Asit pH'ya sahip irin daima fistülleşme eğilimi gösterir. Yani bir bölgeden oluşan kanal (fistül) yardımı ile dışarı açılır. Apseye neden olan etkenlerin arasında anaerob veya mikroaerofilik streptococ'lar, bacteriodes gibi diğer anaeroblar, staphylococcus'lar, actinomyces, nocardia yer alır. Mantarların da apse yapabildiği sanılmaktadır. İçi boşlukluk organlarda irin birikebilir. Bu olaya empiyem denir. Örneğin sinusitis purulenta, sinus empiyemidir. Yine piyometra, uterus empiyemi'dir. Hemorajik yangılar. Bunlar genellikle virulensi yüksek mikroorganizmalardan ileri gelen infeksiyonların seyri sırasında ortaya çıkar.Yangısal reaksiyon çok şiddetli olduğu için artan kapiller permeabilite eritrositlerin de damar dışına sızmasına neden olur.Diapedezin bir kanama şekillenir. Bunun yanında bazı toksinler de damar geçirgenliğini aşırı derecede artırabilir veya pıhtılaşma faktörlerinin bir ya da birkaçını engelleyerek kanama eğilimini artırır. Yangısal yanıt ile birlikte kan sızması da söz konusudur. Kanamanın bir başka sebebi de şiddetli doku yıkımı ve buna bağlı gelişen kapiller hasardır. Fazla miktarda üretilen opsonin ve komplementlerin damar geçirgenliği artırması kanamalara neden olur. Alteratif (nekrotik) yangı Alteratif (nekrotik) yangı, doku kaybının ön planda olduğu yangı türüdür. Genellikle spesifik mikroorganizmalardan (özellikle Necrobacillus ve Fuscobacterium necrophorium) ileri gelir. Yangılı alanda ülserleşme de dikkati çeker. Alteratif yangılar yüzeyde veya mukozalarda oluşabilir. Sonucunda bölgede nedbe dokusu (skatix, scar) oluşabileceği gibi kavernler veya daha kötü bir sonuç olan nekroz oluşur. Proliferatif yangı Proliferatif yangılarda sonuç olarak rezolüsyon genellikle oluşmamıştır ve etkenler fibröz kapsüllerle sınırlandırılır. İşte bu kapsüller granülomlardır. Bu yüzden bu tür yangılara özel bir adlandırma olarak graülomatöz yangı da denir. Yangılı alanda yeni oluşan kapiller damarlar, bağ dokusu hücreleri ve iplikçikleri, lökositler, histiyositler ve dev hücreleri görülür. Örneğin sığırlarda çene dokusunda üreyen Actinomyces bovis'ten ileri gelen Actinomikozis bir çeşit granülamatöz yangıdır. Yabancı cisimlere karşı şekillenen yangısal reaksiyonlar da granülom oluşumları ile karakterizedir. Bunun dışında tüberküloz, paratüberküloz ve Lupus erythematosusSLE de granülomatöz yangılara en tipik örnekleri oluşturular. İrin içeren granülomlar, piyogranülom adını alır. Parazit kistleri, bazen larvaları da granülomlar içerisine hapsedilmeye çalışılır. Bunun en tipik örneği Echinococcus kistleridir. Herhangi bir etkinin sonunda iyileşme aşamasında da yangısal olaylar gelişir. Bölgeye nötrofil, makrofaj ve mononükleer hücrelerden ve kan damarlarından zengin granülasyon dokusu şekillenir. Bu da bir çeşit granülomdur. İsimlendirme Organlarda ve dokularda yangısal reaksiyonlar isimlendirilirken genel bir kural olarak -itis eki kullanılır. Beşeri hekimlikte sıklıkla isimlendirme kısaca yapılır, yani -it eki getirilir. Ancak bazı oluşumların yangıları isimlendirilirken bu sözü edilen ekler kullanılamaz. Bu durumda o yapıya özel yangı terimi kullanılır. Yangısal hücre infiltrasyonunun bulunduğu yere veya organdaki konumuna göre de yangılar isimlendirilirken belirli hususlara dikkat edilir. Örneğin tek başına pneumoni akciğerlerde alveolerde eksudat birikmesi ile karakterize bir tabloyu alveolitis ifade eder. Organın interstisiyumunda şekillenen yangılar ifade edilirken daima interstisiyel ibaresi belirtilir.Örneğin interstisiyel pneumoni, böbrek korteksine ilişkin yangıda nefritis, glomerullerde yangısal hücre infiltrasonu için glomerulonefritis veya böbrek medullasını da içine alıyorsa piyelonefritis gibi. Bunların bazı örnekleri aşağıda verilmiştir: Mide (Ventriculus, gaster): Gastritis (Gastrit) Karaciğer (Hepar): Hepatitis (Hepatit) Bağırsaklar: Enteritis (Enterit) Yumurta kanalı (Oviduct, salphinx, tuba uterina): Salpingitis (Salpingit) Sinus: Sinusitis (Sinuzit) Yutak (Pharynx): Pharyngitis (Farenjit) Kör Bağırsak (Caecum): Tiflitis (Tiflit) Böbrek (Ren): Nephritis (Nefrit) Yumuşak Damak (Palatum molle): Angina (Anjin) Sert Damak (Palatum durum): Palatitis (Palatit) Bademcik (Tonsilla): Tonsillitis (Tonsillit) Akciğer (Pulmo): Pneumonia (Pnömoni) Diyafram (Diaphragma): Phrenitis (Frenit) Yangının Klinik Patolojisi Organlarda yangısal değişikliklere bağlı olarak sözkonusu organ ve ona ilişkin sistemlerde bir takım aksaklıklar ve buna bağlı olarak gelişen klinik bulgularda söz edilmesi olasıdır. Organizmada meydana gelen yangısal değişiklikleri laboratuvar analizleri ile belirlemek klinik patoloji bakımından önem taşır. Akut yangısal olgularda kan nötrofil sayısı artarken (nötrofili), kronik olgularda lenfosit sayısında artış lenfositoz göze çarpar. Bununla birlikte yangısal reaksiyonlarda serum bakır düzeyinde artış gözlemlenmiştir. Yangısal reaksiyonun şekillendiği bölge hastalığın seyri veya ölümcül olup olmaması ile yakından ilgilidir. Beyin ve beyin zarlarının yangılarının ölüm riski son derece yüksektir. Bir periton yangısı büyük oranda ölümle sonuçlanır. İç organlarda şekillenen yangılar, organın da fonksiyonuna göre sistemik, görevsel veya bölgesel klinik belirtilerle ortaya çıkar. Yangısal reaksiyonlar sırasında açığa çıkan sitokinlerin aynı zamanda sistemik etkilerinin de göz önünde bulundurulması gerekir. Örneğin interlökin-1 vücut sıcaklığında artış, iştah azalması gibi sistemik etkilere de neden olmaktadır. Benzeri etkiler yine interlökin-1,6 ve TNF-alfa gibi sitokinlerin karaciğerden akut faz proteinlerinin üretimini indüklemesi sonucu sistemik etkileri meydana getirmektedir. Yangıya ilişkin 5. temel semptom; yani functio laesa, söz konusu organdaki fonksiyon bozuklarından bahseder. Karaciğere ait yangısal olgular: sarılık, hemoglobinuri, kusma gibi semptomlarla kendini belli eder. Hücre içi ATP konsantrasyonu, NAD/NADH2 oranı yükselir. Hücre membran geçirgenliği artar ve mitokondriyal, sitoplazmik ve lizozomal enzimlerin aktivitesinden dolayı metabolizma ürünleri ve potasyum kaybı görülür. Hasara uğray Yine organın bulunduğu bölgenin elle muayenesinde ağrıya yanıt alınır. Akut gelişen hepatit ve karaciğer an hepatositlerden açığa çıkan serbest karaciğer enzimleri; özellikle ALT(Alanin aminotransferaz), AST(Aspartat aminotransferaz) ve ALP(Alkalen fosfataz) kanda yüksek değerde görülür. Özellikle AST'nin yüksek çıkması karaciğerde akut hasarın habercisidir. yetmezliklerine sıklıkla ensefalopati de eşlik eder. Ensefalopati'nin sebebi karaciğerin fonksiyon gösteremeyerek portal ven'den gelen Amonyağı, üreye çevirememesi ve bundan dolayı bu maddenin beyin dokusuna zarar vermesidir. Kronik inflamasyonlardan farklı olarak akut olaylar genellikle geri dönüşümlüdür. Yavaş gelişen ve uzun vadede seyreden hepatitis'ler fibrozis oluşumuna neden olur. En kötü sonuç ise karaciğer sirozudur. Solunum sisteminde gelişen yangılar: Güç solunum, bazen hipoksi, öksürük gibi semptomlarla seyreder. Herhangi bir yolla solunum yollarına ulaşabilen infeksiyöz ya da non infeksiyöz etkenler gerek üst solunum yolu infeksiyonları (ÜSYE), gerek alt solunum yolları infeksiyonları (bronchitis, pneumoni gibi) meydana getirir. Yabancı cisimlerin aspirasyonu (solunum yollarına kaçması) Gangrenli pneumoni denilen ciddi bir olguya neden olur. İnfeksiyöz etkenler ise salgıladıkları toksinler vb ürünlerle akciğerlerde harabiyete neden olurlar. Pneumoni'lerin en tipik bulgusu yangısal eksudasyona bağlı balgam üretimi (viral infeksiyonlarda görülmez) ve soluma güçlükleridir. Üriner sisteme ait yangısal reaksiyonlar: disüri, anüri, hematüri, hemoglobinüri gibi semptomlarla seyreder. Yangının bulunduğu bölgeye göre de klinik belirtilerim şiddeti farklılık gösterir. Örneğin bir nefrit olayları lokalden ziyade sistemik etkilere(üremi, hiperkalemi, metabolik asidozis gibi) sahiptir. Alt üriner sistem yollarında ise daha çok hematüri ve disüri klinik bulgulardır. Eklemlerde şekillenen yangısal olaylar; örneğin arthritis yürüyüş bozuklukları, topallama gibi belirtiler gösterir. İlerleyen olaylar eklemlerde post distrofik kireçlenmeye veya ankiloz denilen hareketsiz pozisyon almasına neden olur. Bu olay yangının kronikleşmesi ve fibröz dokunun aşırı oranda üremesinden dolayıdır. Sindirim sisteminde gelişen yangılar: En temel semptomu ishaldir.Bunun nedeni sindirim kanalı duvarında gelişen eksudasyon ve epitel hücre yıkımıdır. Ancak her ishal görülen durum bir enteritis olgusuna işaret etmez.Zira ishale sebep olan ve yangısal nitelikte olmayan bir çok sebep vardır ve göz önünde bulundurulmalıdır. Merkezi sinir sisteminin yangısal reaksiyonları: Prognoz(hastalığın gidişatı) açısından sıkıntılı, hatta olumsuzdur. Çünkü bu dokuların rejenerasyon yeteneği yok kabul edilir ve geri dönüşü olmayan hasarlar meydana gelir. MSS yangısal olayları daha dramatik klinik bulgularla seyreder. Örneğin ataksi, titremeler, vücut sıcaklığında ciddi derecede artış gibi. Beyin omurilik sıvısında yangısal hücre elemanları görülür. Ancak yangı, diğer yangısal olmayan bazı semptomlarla veya bozukluklarla karıştırılabilir.Bunların ayrımı yapmak tanı ve uygulanacak tedavi açısından önemlidir.Yangısal değişiklikler başlıca şu olgularla karıştırılabilir: Tümör Hematom Fıtık Kalsinozis Exostoz Zira bunların yangısal oluşumlardan ayrımını yapmak mümkündür. Yangısal Bozukluklarla Seyreden Hastalıklar Çoğunluğu otoimmun bilinen hastalıklar güzel örnek teşkil eder. Bunların mekanizmaları büyük oranda bilinmekle birlikte çoğunun sebebi bilinmemekte ancak genetik faktörler olduğu düşünülmektedir. Özel hastalıkların yanında Tip-3 aşırı duyarlılık reaksiyonları da örnek teşkil eder. Kaynaklar 1.Veteriner Genel Patoloji - H. ERER, M.Münir KIRAN, M.Kemal ÇİFTÇİ 2.Temel Patoloji (Basic Pathology). Kumar, Kotran, Robbins 3.Veteriner Genel Cerrahi, E.SAMSAR, F. AKIN 4.Biyokimya, Prof. Dr. N. BAYŞU, Prof. Dr. N. Bayşu SÖZBİLİR. s-584 5.Gillis S, Williams DE. 1998: Cytokine therapy: lessons learned and future challenges. Current Opinion in Immunology 10,501-3. 6.Essential Immunology , Roitt, Delves, 2001 7.Immunology, Roitt, Brostoff, Male, 1996 8.Cellular and Molecular Immunology, Abbas, Lichtman, 2005 9.Immunology 5th ed. Goldsby RA, Kindt, TJ, Osborne BA, Kuby J. 2002 10.Color Atlas of Pathology (Thieme). 11.Color Atlas of Immunology (Thieme). 12.Veteriner Farmakoloji. Ed: Prof. Dr. S. KAYA 13.Rasyonel Tedavi Yönünden Tıbbi Farmakoloji. Prof.Dr. S.Oğuz Kayaalp 14.Biochemistry Microbiology Pathology Pharmacology. Francis J. CHLAPOWSKI 15.Muir's Textbook Of Pathology. J. R. ANDERSON 16.Robbins Review of Pathology. Klatt - Kumar 17.General Pathology. Martin Gwent LEWIS, Thomas K. BARTON 18.www.saglikbilimi.com 19.Harrison's Principle of Internal Medicine. 5th edition

http://www.biyologlar.com/enflamasyon-nedir-

Trypanosoma,Leismania ve Plasmodium'un yaptığı hastalıklar,hayat döngüleri,vektörler ve tedavileri hakkında bilgi

Trypanosoma Alem:Protista Şube:Euglenozoa Sınıf:Kinetoplastea Takım:Trypanosomatida Familya:Trypanosomatidae Cins:Trypanosoma Tür:T. brucei Alttürler T. b. brucei T. b. gambiense T. b. rhodesiense Protozoa altalemine ait olan bu parazit, vızırvızık sineğinin sokmasıyla bulaşarak, "uyku hastalığına" yol açmaz. Kana yerleşir, ateş, eklem ağrısı ve baş ağrısı yapar. Sinir sistemine zarar verirse, ölümcül "uyku dönemi" başlar. İlaçla tedavi edilmez ancak, yeterlidir. Yaşam döngüsünün bir bölümünü vızırvızık sineğinde, diğer bölümünü, memelilerdeda geçirir.Bazıları ölür. Uyku Hastalığı Belirtileri: Hastalığın uzun süren gizli bir dönemi vardır. Erken dönemde vücut ısısı dönümlü olarak yükselir, dalak ve lenf bezleri şişer, bacaklarda şişme görülür. Bu be­lirtiler yaklaşık üç yıl kadar sürer. Bu dönemden sonra has­tada titreme nöbetleri başlar. Yüz ifadesi anlamsızdır, konuş­mada yavaşlama belirtileri baş gösterir. Daha sonra hasta gi­derek hareketsizleşir. Genel bir halsizlik durumu vardır. iştah hiç yoktur ve hasta giderek zayıflar. Vücut ısısı normalin çok altına düşer. Ölümden kısa süre önce hasta artık yerinden hiç kalkamaz ve sürekli uyku halinde komaya girer. Biyolojik nakil gösterenler(Vektör Sinekte Gelişme ve Çoğalma gerçekleşir) Salivarian(Ön Durak-Ağız organelleri ile konaktan kan emme esnasında Hem etkeni verir(Metasiklik Trypomastigot Form/Metatrypanosom) ve alır(amastigot form) Vektörleri:Glossinalardır. Trypanosoma brucei brucei(Birçok türde hastalık yapar) Nagana Hastalığı Trypanosoma brucei rhodiense(İnsanlarda) Uyku Hastalığı Trypanosoma brucei gambiense(İnsanlarda) Uyku Hastalığı Trypanosoma congolense(Equidae/Tek tırnaklılar) Paranagana(Hayvanların Naganası) Trypanosoma vivax(Equidae ve Ruminant/Gevişenler) Souma Hastalığı -T.vivax yine Glossina tarafınadan Mekanikde Nakledilir(Salt nakil) Trypanosoma equiperdum(Equidae) Konaksız bulaşır.Çiftleşme(Coitus yolu)ile bulaşır. Hastalığı Dourin/Atların Frengisi olarak adlandırılır. Stercoraria(Arka Durak-Parazit Vektörün son barsak kesminde bulunur, vektör beslendikten sonra hemen oraya dışkılar ve etken(Metatrypanosom)in deri sıyrığından girişi(kaşınma,yalnışlıkla yeme gibi) içeri girer ve yine etken(Trypomastigot ya da Amastigot) vektörün beslenişi esnasında kan ile alınır. Vektörleri:Triotoma,Rhodnius cinsi uçan tahta kuruları ile Tabamus(At sineği) cinsi sineklerdir. Trypanosoma equinum(Equidae)-Tabamus cinsi sineklerle bulaşır. Hastalığı: Mal de Caderes/Sağrı Hastalığı Trypanosoma cruzi(İnsan)-Uçan Tahtakuruları(G. Amerika)ile bulaşır. Hastalığı:Chagas (Charles Robert Darwin, G.Amerikada bu hastalığa yakalanmıştı) Trypanosoma theileri(Sığır)-Tabanus ve Haemotopota cinsi sinekler ile bulaşır. Hastalığı:Trypanosomiasis Trypanosoma melophagium(Koyun)-Melophaginus ovinus ile bulaşır. Hastalığı:Trypanosomiasis Trypanosoma rangeli(Kedi,Köpek ve İnsan)-Reduvidae(Uçan Tahtakuruları. Hastalığı:Trypanosomiasis Trypanosoma lewisi(Ratlarda) Xenopsylla cinsi pireler ile bulaşır. Hastalığı:Trypanosomiasis Bu tip hastalıklar akut seyirlidir ve tanı ve tedavi aşamalarına gelmeden insan ya da hayvanları öldürebilir.Bir çoğu zoonotik karekterdedir. Uyku hastalığına Çeçesineği Alm. Tsetsefliege (f), Fr. Mouche (f), tse-tse, İng. Tse-tse fly. Familyası: Karasinekgiller (Muscidae). Yaşadığı yerler: Afrika’nın tropikal bölgelerinde, özellikle Kongo’da akarsu kıyılarında. Özellikleri: İki kanatlıdır. Koyu renkli olup, karasinekten biraz iridir. Delici emici ağız tipine sahiptir. Duyu organları tüylüdür. Kan emerek beslenir. Birçok hastalık mikrobunun taşıyıcısıdır. Ömrü: Erginleri 60-70 gün yaşar. Çeşitleri: 21 türü bilinir. “G. palpalis” türü uyku hastalığı, “G. morsitans” türü nagana hastalığı mikrobunu taşır. Böcekler sınıfının iki kanatlılar (Diptera) takımından Çeçesineğigiller (Glassininae) alt ailesi cinslerine verilen isim. İnsandan, at, sığır gibi evcil ve yabani hayvanlardan kan emer. Yalnız Afrika’nın sıcak, rutubetli ve gölgeli bölgelerinde görülür. “Güney ve Afrika böceği” de denir. Emilen kanın pıhtılışmaması için tükürük salgılarken bir hücreli bazı hastalık amillerini aşıladığından tehlikelidir. Konmuş durumda kanatlarının birbiri üstünde katlanması tipik özelliğidir. “G. palpalis” çeşidi, insanlarda uyku hastalığına sebeb olan “Trypanosoma gambiense”yi aşılar. “G.morsitans” türü ise nagana hastalığı parazitini (T. brucei) at ve sığırlara aşılar. Her iki hastalığın da öldürücü etkisi vardır. Dişi sinekler vücutlarının içinde gelişen larvaları tek tek doğurur. Doğan kurtçukları hemen toprak altına gömerler. Gömülen larvalar birkaç saat içinde pupa’ya dönüşür. Altı hafta zarfında pupa’dan kanatlı ergin bir sinek olarak çıkar. Erginler 60-70 gün yaşar. Ömürlerinde 12 döl verir. Bugün laboratuvarlarda yarı kısırlaştırılan çeçe sineklerini normalleriyle eşleştirerek nesilleri kurutulmaya çalışılmaktadır. Yangın ve ilaçlamalar da nesillerini hayli azaltmıştır. Kaynak: Rehber Ansiklopedisi 1 santimden biraz iri sineklerdir. Koyu renk tonları, grimsi esmer ile koyu sarımsı - esmer arasında oynar. Yatay ve zayıf hortumlarından ve sırtlarından makas gibi caprazlanmış kanatlarından derhal tanınırlar. Kafaları geniş, torakstan az daha dardır. Bir çift iri petek gözleri vardır. Erkekler, dişilerden ancak cinsiyet organlarından ayırt edilirler. Çeçe sinekleri yalnız Afrika'da bulunurlar. Orta Afrika'nın geniş bir alanında insanlarla evcil ve yabani hayvanların ölümüne sebep olduklarından, «Glossinidae» ailesi bütün kitaplarda yer alır. Çeçe sinekleri'nin çok garip bir üreme usulleri vardır. Döllenen dişi, rahminin içinde gelişen ve özel bir salgıyle beslenen bir tek yumuşak, hacimli ve beyazımsı larva doğurur. Anne bunu doğurmak için, kumlu bir alanda bir bitki dibi veya devrilmiş bir ağaç altı arar. Larva doğduktan sonra beslenmeyerek derhal toprağın içine girer ve birkaç saatin içinde küçük bir fıçı biçiminde, siyahımsı bir pupa olur. Çeçe sineği altı hafta sonra pupanın içinden çıkar. Her iki eşey de kan emicidir. Çeçe sinekleri'nin birçoğu, insanların ölümüne sebep olan Afrika uyku hastalığının amilleri tripanozoma'ların ileticisidir. Ufak,fakat tehlikeli bir aile: «Glossinidae» ailesi çok ufaktır. Yirmi bir türün hepsi «Glossina» grubundandır. Bu türler üç gruptur: Adını «Glossina fusca» türünden alan «fusca» grubundan on tür vardır. Bunların, Afrika uyku hastalığını bulaştırıcı rolleri yoktur. Adını «Glossina palpalis» ten alan «palpalis» grubunda beş tür bulunur. Bu grubun üyeleri, Gambiya uyku hastalığının âmili «Trypanosoma gambiense» yi insanlara, suma hastalığına sebep olan «Trypanosoma uniforme» yi koyunlarla keçilere, «Trypanosoma vivax» ı ise sığırlarla atlara bulaştırırlar. Adını ««Glossina morsitans» tan alan «morsitans» grubunda altı tür vardır. Bu çeçe sinekleri, Rodezya uyku hastalığı'mn âmili «Trypanosoma rhodesiense'yi insanlara, öldürücü nagana hastalığının âmili «Trypanosoma brucei» yi sığırlarla atlara, suma hastalığına sebep olan «Trypanosoma caprae» yi sığırlara ve otlayan yabani hayvanlara, «Trypanosoma suis» i ise domuzlara bulaştırırlar. Kaynak: www.hayvanansiklopedisi.com Uyku hastalığı Uyku hastalığıİnsanın kanında Trypanozoma Gambiense ve Trypanozoma Rhodesiense türlerinin parazitlenmesiyle meydana gelen bir hastalık. Hastalığın yayılması ve bulaşması Tse-Tse sineği vasıtasıyla olur. Akut ve müzmin olarak ilerleyebilir. Akut halde yüksek ateş, adenit, deride kırmızı döküntüler ve geçici ödemler olur; müzmin halde ise parazit beyne yerleştiğinden meningo-ensefalit, meningo-miyelit sonucu sinir dokusunun hücre yıkımıyla şuurunun kaybolması ve ilerleyen koma ile ölüm meydana gelir. Belirtileri: Uyku hastalığı düzensiz ateş, özellikle boyun arka hattındaki lenf bezlerinde şişme, deride kırmızı döküntüler ve ağrılı lokalize ödemle karakterizedir. Titreme, başağrısı, havale geçirme gibi merkezi sinir sistemi belirtileri daha sonra gelişir ve koma ile ölüme götürür. Trypanozoma Rhodesiense ile olan hastalık diğer tipe göre daha ciddi ve öldürücü seyreder. Teşhis: Hastalığın teşhisi tripanozomların görülmesine bağlıdır. Hastalığın erken devresinde parazitler periferik kandan yapılan yaymada veya büyümüş lenf bezinden alınan sıvıda görülürler. Hastalığın ilerlemiş safhasında parazit sadece beyin omurilik sıvısında bulunur. Korunma: Uyku hastalığına karşı korunmada aşağıdaki metodlar vardır: a) Bulaşma kaynağı olan enfekte kişileri tarama muayeneleriyle ortaya çıkararak tedavi etmek. b) Trypanozoma Rhodesiense'de enfeksiyonunun tabiat nidalitesini sürdüren yabani hayvanlarla savaşmak. c) Tripanozomların vektörleri olan Tse-Tse sinekleriyle kalıcı insektisidler vasıtasıyla geniş ölçüde ve sürekli olarak savaşmak. d) İnsanlarda koruyucu olarak ilaç uygulamak (Kemoterapi). Tedavi: Gambiense tipinde erken safhada pentamidin kullanılabilir. Pentamidin 10 gün süreyle 4 mgr/kg/gün olarak adeleye zerk edilir. Rhodesiense tipindeki hastalıkta ise erken safhada Suramin damar içine tatbik edilir. Melarsoprol diğer ilaçlara göre çok toksiktir, fakat her iki tip hastalığa da bütün safhalarda etkilidir. Hastada hafif veya orta derecede sinir tutulması olduğunda bu ilaç 2-3 gün müddetle 3,6 mgr/kg/gün damar içine verilir. Bu ilacın meydana getirdiği arsenik zehirlenmesi neticesi sindirim sisteminde, böbreklerde ve sinir sisteminde çeşitli arızalar olabilir. Kaynak: Rehber Ansiklopedisi Leismania Şube:Euglenozoa Sınıf:Kinetoplastea Takım:Trypanosomatida Tür L. aethiopica L. amazonensis L. arabica L. archibaldi (disputed species) L. aristedesi L. (Viannia) braziliensis L. chagasi (syn. L. infantum) L. (Viannia) colombiensis L. deanei L. donovani L. enriettii L. equatorensis L. forattinii L. garnhami L. gerbili L. (Viannia) guyanensis L. herreri L. hertigi L. infantum L. killicki L. (Viannia) lainsoni L. major L. mexicana L. (Viannia) naiffi L. (Viannia) panamensis L. (Viannia) peruviana L. (Viannia) pifanoi L. (Viannia) shawi L. tarentolae L. tropica L. turanica L. venezuelensis Leishmania Knemitoblastida Takımından Trypanosomatina Alttakımı ve Trypanosomatidae Ailesindendir.(Burada Trypanosoma Cinsi ile beraberdir.) Vektörleri:Lutzomyia(Amerika Kıtası) ve Phelebotomus(Asya-Afrika-Avrupada bulunur,Tatarcık diyede bilinir.)-Promastigot(14-20x1,5-3,5mikrometre uzun mekik tarzıdır.Ayrıca bu form Çoğaltma Kültürlerinde de görülebilinir) Formda bulunur. Konakları:Memeliler ve Sürüngenlerdir - Makrofajlar içinde Amastigot(2-5mikrometre) Formdadır. Temelde 2 tip Hastalıktan sorumludur.(Alt hastalıklarda var,Mukozal Leishmaniosis gibi). Türkiyede L. donovani donovani ve L.donovani infantum(özellikle) Visceral Leishmaniosis(VL-İç Organ Leishmaniosis,görece daha tehlikeli) etkenidir..Özellikle Ege,Akdeniz ve Trakyada bulunur.(Köpeklerde ve insanlarda olabilir-zoonozdur.) L. tropica Cutanos Leishmaniasis(Deri Leishmaniasisi) etkenidir.Özellikle Güneydoğu Anadoluda bulunur.Şark Çıbanı diyede bilinir. Bunun dışında Amerikan Leishmaniosis etkenleri(L. donovani chagas,L. braziliense....vb.) görece Eski dünya Leishmaniosis etkenlerine göre tehlikelidir.Bu bölgelere ziyaret edecek insanların mutlaka koruyucu tedavileri yaptırmaları ve bu sineklere dikkat etmeleri gerekir.Bu sadece Leishmania için değil Trypanosoma,Babesia... vb. etkenler içinde geçerlidir.Bu etkenler öldürücüdürler. Leishmaniosis Leishmaniosis, Leishmania türleri tarafından birçok omurgalı konakta görülen, vektör tatarcıklar tarafından nakledilen zoonoz karakterli protozoer bir hastalıktır. Doğada kertenkelelerde ve memelilerde görülen hastalığın insan dışında en yaygın görüldüğü memeli köpeklerdir. Köpekler, klinik olarak hastalığa yakalanmalarının yanı sıra insanlar başta olmak üzere diğer memeliler için hastalığın rezervuarı olması açısından da önem taşımaktadır. Hastalık köpeklerde ölüme kadar giden ciddi problemlere yol açmaktadır. Leishmania türlerinde, tek kamçılı olma özelliği taşıyan, Trypanasomatidae ailesi içinde yer alan öteki türler gibi yapısal değişiklikler yanında biçimsel değişiklikler de meydana gelir. Gelişimleri sırasında, promastigot ve amastigot olmak üzere iki ayrı morfolojik form gösterirler. Bunun yanında, iki form arasında paramastigot form adı verilen bir geçiş formundan da söz edilmektedir. Bunlardan, omurgalı konağın makrofaj hücreleri içinde görülen amastigot formu, hareketsiz 2x5 μ büyüklüğünde oval yapıdadır. Giemsa ile yapılan boyamalarda, ortada koyu mora boyanan bir çekirdeği, azure ile boyanan mor çubuk şeklinde kinetoplastı görülebilir. Vektör tatarcıkların sindirim sisteminde görülen promastigot formu ise parazitin tek kamçılı halidir. Bu formda vücut 20 μ’a kadar ulaşır.Boyanma özellikleri amastigot formu ile aynıdır. Hayat Döngüsü Leishmania türlerinin hayat siklusu Phlebotominae vektörle, vertebralı konak arasında birbirini takip eden düzenli bir döngüyü içerir . Heteroxene gelişim gösteren etkenin vektörlüğünü Phlebotomus ve Lutzomyia soyundaki tatarcıklar yapmaktadır.Parazitler, enfekte vektör tatarcıklar tarafından kan emme sırasında konakçıya verilir ve konakçının makrofaj ve makrofaj benzeri hücrelerine invaginasyonla girerek, parazitofor vakuol içinde gelişmeye başlarlar.Etken, tatarcıkların sindirim kanalının farklı kısımlarında birkaç morfolojik form göstermektedir. Bu durum, sindirim kanalının değişik kısımlarındaki farklı koşullara parazitin uyum sağlamasına bağlanmaktadır. Bu şekilde enfekte olan konaktan, vektör kan emme esnasında makrofajlarla birlikte amasigotları da alır. Makrofajların tatarcığın midesinde parçalanması ile serbest kalan amastigotlar boylarının uzaması ve kamçı gelişimi ile promastigotlara dönüşür. Promastigotlar bölünerek çoğalırlar ve ön mideye oradan da özefagusa geçerler. Özefagustaki promastigotlar enfektif yapıya sahiptirler ve uzun kamçılarının bulunması, arka uçlarının sivri ve dar olması ile diğer promastigot formlardan ayrılırlar. Promastigotların tatarcıkların ağız organeline gelmesiyle döngü tamamlanır. Köpeklerde Leishmaniosis Köpek leishmaniosisi 5 aylıktan 13 yaşına kadar olan birçok ırkta tespit edilmiştir. Hastalıkta, deri ve iç organ lezyonlarına bağlı semptomlar birlikte görülmektedir. Deride görülen lezyonlar tipiktir ve dermisteki Leishmania amastigotlarına karşı gelişen hücresel immun yanıtın dermisin anatomik yapısında meydana getirdiği değişiklikler sonucunda ortaya çıkar. Hiperkeratoz, deride zayıflık, elastikiyet kaybı, kuruma, sertleşme, depigmentasyon, kepekli dermatitis yaygın deri belirtileridir. Kulak çevresinde, periorbital bölgede, burun ve ağız kısmında parazitin irritasyonuyla meydana gelen epidermal hiperplaziler yanında derinin bütünlüğünün bozulmasıyla, çok sayıda, açık lezyon, yüzeysel ve düzensiz eksülserasyonlar oluşur. Genellikle başta, kulakların sınırında, burunda, gözlerde, bacakların eklem yerlerinde özellikle de bilek-metatarsus ve tarsusmetatarsus eklemlerinde görülen ülserler yuvarlak şekilli, düzgün sınırlı ve derindir. Genelde dorsal, skapular, torasik ve femoral bölgede bulunan, 3-15 mm. büyüklüğündeki nodüller çok miktarda Leishmania amasigotu içerir ve bu nodüller de ülserleşebilir. Parazitlerin kıl folliküllerine yerleşmesine bağlı olarak, kılların parlaklığını ve canlılığını kaybetmesiyle, başta göz çevresinde olmak üzere, burun çevresinde, kulaklarda, boyunda, toraksta, eklemlerin çıkıntılı yerlerinde ve kuyrukta görülen alopesili alanlar daha sonraları tüm vücuda yayılırlar. Bu özelliği ile uyuz hastalığı ile karıştırılabilmektedir. Hastalık sırasında, tırnaklarda da çeşitli lezyonlar meydana gelmektedir. Parazitin tırnağın matriksine yerleşmesi ve tırnaktaki sürekli büyüme sonucunda, güçlü kıvrımlarla karakterize oncogryposis meydana gelir. Bu durum tırnakların normal kullanımını engeller. Bunun yanında interdigital bölgede yangı ve ayak yastıklarında hiperkeratoz sebebiyle artan duyarlılık gözlenir. Deri lezyonları yanında, en sık rastlanan visceral beliriti, kilo kaybı ve aktivite azalmasıdır. Böbrekte nefritis ve glomerulonefritisle ortaya çıkan böbrek yetmezliğine bağlı olarak anoreksi, polyuri, polydipsi, kusma, dorsolumbar bölgede kifozis ve palpasyonda ağrı gözlenir. Artralji, nöralji, polyartiritis, interdigital dermatitis ve yarıklara bağlı olarak, hasta güçlükle yürümektedir). Konjuktival membranlarda, kırmızı renkli, mukopurulent ve purulent eksudatla karakterize konjuktivitis vardır. Keratitise bağlı olarak korneada, mavi rekte bulutlanma, pupillar deformasyon ve ülser meydana gelir. Nasal mukozada, trombositopeniye ve ülserlere bağlı olarak burun kanaması gözlenir. Bukkal mukozada, dudakların iç kısımlarında, yanaklarda ülserasyonlar görülür. Popliteal ve preskapular lenf yumrularında görülen adenopatiler köpek leishmaniosis’inin erken belirtilerindendir. Sonraları submaksillar ve retrofarengeal lenf yumrularına da yayılır. Nodüllerin palpasyonunda şişlik, sertlik ve ağrı gözlenir). Patogenez Tatarcıklar ile taşınarak bulaştırılan parazitlerin kandan temizlenmesi, retiküloendotelial sistem (RES) hücreleri tarafından yapılır. Bu mücadele sırasında RES hücreleri çoğalıp büyürler ve sonuçta, her organ retiküloendotelial elemanlardan zenginliği oranında, patolojik değişikliğe uğrar. Bu nedenle hastalığı karakterize eden en önemli değişiklikler, dalak, karaciğer, kemik iliği ve lenf yumrularında görülür. Buna bağlı olarak RES hücrelerinden zengin lenf yumrularında adenopatiler, kemik iliğinin sıvılaşarak hemorajik hal alması, dalak ve karaciğerdeki hipertrofiler yaygın görülen patolojik bulgulardır.Bunun yanında; gözde keratitis, hemorajik keratokonjuktivitis, immun kompleks birikimine bağlı üveitis, böbreklerde tubuler nekroz ve membranoproliferatif glomerulonefritis, akciğerlerde konjesyon, çeşitli organlara ait damarlarda yangı ve yangılı damarların yırtılmasına bağlı kanamalar sonucu şekillenen iskemik lezyonlar ayrıca hipokampusta aktif nörofaji gibi patolojik lezyonlar da görülmektedir. Plasmodium Alem:Protista Şube:Apicomplexa Sınıf:Aconoidasida Takım:Haemosporida Familya:Plasmodiidae Cins:Plasmodium Tür:P. falciparum Binominal adı;Plasmodium falciparum (Welch, 1897) Plasmodium falciparum, Plasmodiidae familyasına ait bir tek hücreli türü. Protozoa'dandır. Bir sivrisinek(anopheles maculopensis)anofel türünün dişisinin sokmasıyla bulaşarak "sıtma" hastalığına neden olur. Karaciğere yerleşerek çoğalır.Kan yoluyla bulaşan bir hastalıktır.Sporları, alyuvarlara girerek zarar verir. Kansızlık ve ateş yapar. İlaçla tedavi edilir. Asalaktır. Sporla çoğalır. Yaşam döngüsünün bir bölümünü sivrisinekte, diğer bölümünü omurgalılarda geçirir.en ağır sıtma sebebidir iran ve hindistan bölgesi özellikle indus ırmağı etrafında endemiktir bu bölgelere yapılan ucak seferleriyle avrupaya tasınmıstır Sıtma Nedir ? Sıtma; bilinen geçmişi Mısır ve Çin kayıtlarına göre M.Ö. 2700’lü yıllara kadar uzanan tropik ve subtropik bölgelerde yaygın görülen, zorunlu hücre içi yerleşim gösteren farklı Plasmodium türleri tarafından oluşturulan, parazit türüne göre değişen ateş nöbetleri ile seyreden, anemi ve splenomegali gibi belirtilere sebep olup insan hayatını tehdit edebilen paraziter bir enfeksiyon hastalığıdır. Tüm dünyada “malaria” olarak bilinen sıtma hastalığının insanda hastalık yapan etkenleri Plasmodium vivax, P.falciparum, P.malariae, P.ovale ve son zamanlarda özellikle Güneydoğu Asya ülkelerinden bildirilen olgular ile P. knowlesi türleridir. Sıtma nasıl bulaşır? Sıtma genellikle enfekte dişi Anopheles cinsi sivrisineklerin insanı sokmasıyla bulaşır. Daha az sıklıkla görülen bulaş şekilleri; insana enfekte kanın verilmesi, kontamine iğnelerin kullanımı, organ transplantasyonu ve enfekte anneden gebelik süresince fetusa etkenin geçmesi iledir. Sıtma parazitinin yaşam döngüsü Sıtma hastalığının dünyadaki yaygınlığı nedir? Sıtma tüm dünyada yaygın bir paraziter enfeksiyon olup dünyada 3,3milyar insan sıtmanın bulaşma riskinin olduğu bölgelerde yaşamaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) yayınlarına göre; 2010 yılında %81’i Afrika’da, %13’ü Güney Doğu Asya’da ve %5’i Doğu Akdeniz Bölgesinde olmak üzere toplam 216.000.000 sıtma vakası saptanmış, %91’i Afrika Bölgesinde, %6’sı Güney Doğu Asya Bölgesinde ve %3’ü Doğu Akdeniz Bölgesi ülkelerinde olmak üzere toplam 655.000 sıtma kaynaklı ölüm kaydedilmiştir. Sıtma hastalığının ülkemizdeki yaygınlığı nedir? İnsanlık tarihinin en eski zamanlarından bu yana bilinen sıtma hastalığı Anadolu’nun tarihi boyunca en önemli hastalıklarından biri olmuştur. Mezopotamya, Eti ve Yunan uygarlıklarının çökmesine neden olan en önemli etkenlerden biri sıtma olarak kabul edilmektedir. Osmanlı İmparatorluğunun son dönemi ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusu sıtma nedeniyle büyük kayıplara uğramıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında orduda yapılan kan muayenelerine göre %50 oranında sıtma vakası görülmüştür. 1917-1925 yılları arasında Türkiye nüfusunun yoğun olduğu 3 büyük ilinde İstanbul’da %80, İzmir’de %72, Ankara’da %90 a varan yoğunlukta sıtma vakalarına rastlanmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra sıtmayla mücadeleye büyük önem verilmiş kanda parazit saptanan hastaları tedavi ederek, Anofellerin insanlardan kan emmesini önleyerek ve vektörle savaşarak 3 temel alanda sıtma ile savaşa başlanılmıştır. Sıtmalı hastaların saptanması 1940 yılına kadar dalak büyüklüğünün ve kan preparatlarının değerlendirilmesine dayandırılmıştır. Bu şekilde saptanan sıtmalılar tedaviye alınırken diğer yandan da bataklıkların kurutulmasına çalışılmıştır. 2 Eylül 1925 tarihinde Ankara da toplanan I. Ulusal Tıp Kongresi’nin ana konusu sıtma olmuştur. 13 Mayıs 1926 da 839 Sayılı Sıtma ile Savaş Kanunu, TBMM tarafından kabul edilmiştir. Bu dönemde çalışmaların yoğunluğu, sivrisineklerin yok edilmesi ve gerekli muayenelerin yapılarak sıtmanın izlenmesi konularına yönelmiştir. 1945 yılında, 4707 Sayılı Olağanüstü Sıtma Savaş Kanunu, 1946 yılında 4871 Sayılı Sıtma Savaş Kanunu çıkarılmış ve büyük miktarda araç- gereç ve personel takviyesi ile sıtmayı ülkeden yok etmek hedef alınmıştır. Sıtmalı hastaların tedavisi için, Kinin ve Atebrin gibi tedavi ilaçlarının ve benzeri gamet öldürücü ilaçların kullanılması vaka sayılarını oldukça düşürmüştür. Ayrıca II. Dünya Savaşı yıllarında sıtma ile mücadelede ergin sivrisinek savaşına dönülmüş ve 1948’de “DDT” kullanımına başlanmıştır. 1955 yılında DSÖ nün düzenlediği toplantıda Dünyadan sıtmanın eradike edilmesi karara bağlanmış ve bu karar gereğince yurdumuzda da “Sıtma Eradikasyon Programı”na geçilmiştir. Bu çalışmaların sonucu olarak 1956 yılında sıtma insidansı %0,8’e düşürülmüştür. Türkiye başarılı bir eradikasyon programı uygulayan ülkeler arasındadır. Ancak, 1970 yılında 1263 olan sıtma vaka sayısı ile ulaşılan başarılı sonuç sürdürülememiştir. 1970 li yılların ortalarında Çukurova’da çalışan mevsimlik işçilerin başka bölgelere gitmesi ile sıtma tüm ülkeye yayılmış ve 1977 -1978 epidemisinin oluşmasına neden olmuştur. 1983 yılında sıtmanın eradikasyonu düşüncesinden tamamen vazgeçilerek, yürütülen program “Sıtma Kontrol Programı” adı altında yeniden şekillendirilmiştir. Program uygulanmaya başladıktan sonra en yüksek vaka sayısı 1994 yılında 84.345 olarak tespit edilmiştir. Takip eden yıllarda sıtma vaka sayılarında düşüşler izlenmeye başlanmıştır. Özellikle son yıllarda yürütülen disiplinli çalışmalar sonucunda hastalık morbiditesinde önemli düşüşler gözlenmiş, 2003 yılında 9.182 olan yerli sıtma vaka sayısı 2009’da 38’e, yıllık sıtma insidansı ise 100.000 nüfusta 13,1’den 0,05’e düşmüştür. 2010 yılından itibaren yerli yeni sıtma vakası tespit edilmemekte sadece nüks vakalar ile yurtdışı kaynaklı sıtma vaka bildirimleri yapılmaktadır. Sıtma Hastalığının Belirtileri Nelerdir? Sıtma parazit, esas olarak, karaciğer hücrelerini ve alyuvarları tutar. Hastalığın en önemli belirtisi, üşüme, titreme, yüksek ateş, bol terleme ile karakterlenen akut sıtma nöbetleridir. Fizik muayene bulguları arasında ateş ile birlikte taşikardi, dalak büyümesi ve sarılık gözlenir. Sıtma nöbeti üç aşamada gözlenir: Üşüme titreme döneminde hasta üşüme hissi ile çeneleri birbirine vurarak titrer, yüzü soluktur, başı ağrır ve midesi bulanır. Yüksek ateş döneminde hasta artık üşümez vücudu yanar, yüzü kırmızı, gözleri parlak ve derisi kurudur. Ateşi 40 0C’ye kadar çıkar, başı ağrır ve dalağı büyür. Terleme döneminde ise önce yüzde, ellerde ve bacaklarda başlayan ter bütün vücudu kaplar. Ateş terleme ile birlikte normale döner, dalak küçülür, hasta rahatlar ve normale döner. Sıtma Nasıl Teşhis Edilir? Sıtma teşhisinde indirek tanı (İFA, İHA, ELİSA), moleküler tanı (PCR vb) yöntemleri ve hızlı tanı testleri bulunmakla beraber en yaygın kullanılan yöntem parmak ucundan alınan bir damla kanın mikroskop altında incelenerek sıtma paraziti plasmodiumların görülmesidir. Alınan kan ile lam üzerinde ince yayma ve kalın damla preparatları hazırlanır. Sıtma Hastalığının Tedavisi Var mıdır? Sıtma tedavisi olan bir hastalıktır. Erken teşhis edilip tedavi edildiğinde tam iyileşme olur. Sıtma tedavisinde parazitin alındığı bölgedeki ilaç direncine göre farklı grup ilaçlar kullanılmaktadır. Direnç gelişmemiş bölgelerde Klorokin ilk tercih edilen ilaç olmakta, P.vivax ve P.ovale’de parazitin hipnozoit formuna yönelik olarak tedaviye Primakin ilave edilmektedir. Çok ilaca dirençli bölgelerden gelenler Artemisin türevleri (Artesunate ampul, Artemether-Lumefantrine tablet) ve Kinin (+ tetrasiklin veya doksisiklin veya klindamisin) ile tedavi edilmektedir. Sıtma tedavi ilaçları Bakanlığımız tarafından ücretsiz olarak temin edilmektedir.

http://www.biyologlar.com/trypanosomaleismania-ve-plasmodiumun-yaptigi-hastaliklarhayat-dongulerivektorler-ve-tedavileri-hakkinda-bilgi

Çevresel kanserojen maddeler ve insan sağlığına etkileri

Çeşitli çevresel faktörler insan sağlığı için ciddi bir risk oluşturabilir. Belli çevresel ve mesleksel kirleticilere maruz kalınmasının kansere yakalanma riskini arttıdığını gösteren çok sayıda kanıt vardır. Bunlara örnek olarak (ki bunlarla sınırlı değildir) aşağıdakileri sıralayabiliriz: İçme suyu’nun kirlenmesi Su yaşamı sürdürebilmek için gereklidir. Düşük su kalitesi insan sağlığı için büyük tehdit oluşturur. 2004 yılı verilerine göre ishalli hastalıklar her yıl tek başına 1.8 milyon ölüm vakasından sorumludur. Çeşitli mikrobiyal, kimyasal ve radyolojik faktörler (radon gibi doğal radyonüklidler) su kalitesinin düşmesinde rol oynamaktadır. Hava Kirliliği Kirli hava, her yıl dünya çapında tahmini 3,1 milyon ölüm olayından sorumludur. Hava kirletici etmenler ile solunum yolu enfeksiyonları, kalp damar hastalıkları, akciğer kanseri ve diğer başka hastalıklar arasında bir dizi bağlantı bulunmaktadır. Kimyasal maddeler (asbest gibi) Asbest maruziyeti çoğunlukla çalışma ortamında bulunan asbest liflerinin solunması yoluyla gerçekleşir, ama aynı zamanda asbest içeren binalarda ve evlerde, asbest fabrikalarınında asbestli havanın solunması ile de olur. Bugün, dünya üzerinde yaklaşık 125 milyon kişi işyerlerinde asbeste maruz kalmaktadır. Asbest solunması akciğer kanseri, mezotelyoma, gırtak, yumurtalık kanserlerine ve asbestosis’e (akciğer fibrozis) neden olur. 2004 yılında, iş yerinde maruz kalınan asbest ile ilişkili akciğer kanseri, mezotelyoma ve asbetosis hastalıklarından 107.000’i ölümle sonuçlandı. Bunun yanı sıra mesleki maruziyet dışında asbestle ilgili her yıl birkaç bin ölüm vakası gerçekleşmektedir. Gıda kimyasalları (dioksin gibi) Dioksin ve dioksin benzeri maddelerin, insanın gelişimsel ve nörogelişimsel, tiroid ve steroid hormonları ile üreme gibi pek çok vücut fonksiyonu üzerinde birtakım toksik etkilerine neden olmaktadır. Iyonlaştırıcı radon radyasyonu Radon, yeraltı ve yerüstü sulardan yayılan, çevresel radyoaktiviteye en önemli kaynak olduğunu kabul ettiğimiz bir doğal gaz türüdür. Açık havada genellikle oldukça düşük konsantrasyonda bulunurken, evlerde daha yüksek düzeylere ulaşabilrmektedir. Radon maruziyeti sigaradan sonra akciğer kanserinin ikinci önde gelen nedenidir. ABD'de, yıllık toplam 160.000’i bulan akciğer kanseri ölümlerinden yaklaşık 21.000’i radon radyasyonu ile ilişkilidir (US EPA, 2003). www.dunyakansergunu.org Kanserojen maddeler Doğal kanserojenler Kanserojen maddeler kanser riskini artırabilir. Dört grup kanserojen madde vardır. Doğal kanserojenler Yemek hazırlama esnasında oluşan kanserojenler Yemeklere eklenen koruyucu ve renklendiriciler Bazı maddeler vücutta kanserojene dönüşebilir Doğal kanserojenler Buna örnek aflatoksindir, mantar tarafından üretilen bir mikotoksindir. Tahıl ve kabuklu yiyecekler mantar tarafından bulaşabilir, aflatoksin adı verilen kimyasallar üretebilir. Afrika’da ve Uzak Doğuda karaciğer kanserine sebep olduğu bilinmektedir, özellikle hepatit virüsü taşıyan insanlarda görülür. Yemek hazırlama esnasında oluşan kanserojenler Poliklik hidrokarbonlar, benzopyrene gibi, açık havada barbekü sırasında şekillenir. Bu poliklik hidrokarbonlar aynı zamanda akciğer kanserine yol açan sigaranın içindeki ana unsurlardan biridir. Geleneksel olarak çok fazla kızartılan yada ızgara yapılan etler, meme kanseri, distal kolon, prostat ve pankreas kanseri riskini artırır. Çoğu araştırma göstermiştirki kızarmış veya ızgara yapılarak yenilen et kolon ve meme kanseri riskini 2 kattan daha fazla artırmaktadır. Bunun gibi 20’den fazla kimyasal tanımlanmıştır. Şimdi oldukça küçük miktarlardadırlar, fakat hareketleri ilerlermektedir, etkisi hayvan ve insan çalışmalarında enerjilerinin %30-40’ı kadarında nasır ve aspur yağı gibi doymamış yağlarla n-6 birleşmektedir.Düşük yağ alımı, enerjinin %15-22’si bu gibi etkiler yüzünden çarpıcı bir şekilde düşmektedir. Yemeklere eklenen koruyucu ve renklendiriciler Yemek renklendiriciler yemeğin cazibesini artırmak için eklenir, fakat sağlığımız için iyi bir şey değildir. Mesela sarı renkli tereyağı. Yapay tatlandırıcılar (sakarin gibi) ve nitrosamin üreten koruyucular mesane ve mide kanserine yol açmaktadır. Bazı maddeler vücutta kanserojene dönüşebilir Nitrosamin sodyum nitritten oluşmaktadır. Sodyum nitrit içtiğimiz suda ve sebzelerde bulunmaktadır. Çevresel Faktörler ve Kanser Yapılan araştırmalara göre insanda görülen kanserlerin önemli sayılabilecek bir bölümü çevresel faktörlerin etkisi ile ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla bu faktörler yeterince kontrol edilebilirse kanserlerin önemli bir bölümünün önlenebileceği söylenebilir. Kansere neden olabilecek çevresel faktörler içinde en önemli olanları yaşam tarzı, radyasyonla karşılaşma, infeksiyona neden olan ajanlar ile hava, su ve toprakta bulunan bazı maddeler olarak sıralanabilir. Diyet, tütün, alkol kullanımı, fazla kilo (obezite) ve fiziksel inaktivite yaşam tarzının en önemli alt birimleridir. Geçmiş yıllarda yapılan ve günümüzde de geçerliliğini koruyan araştırmalar, tütün ve radyasyonun kansere neden olduğunu açık bir şekilde ortaya koymuştur. Ancak yukarıda belirtilen diğer faktörlerden bir kısmı için aynı yargıya varılamadığı da bir gerçektir. Bunun nedeni bu faktörlerle ilgili yapılacak olan araştırmaların fazla karmaşık olmasıdır. Bu karmaşanın ilk örneği diyetin kanser gelişmesi üzerindeki etkileridir. Bu konu araştırılırken bireylerin yaşamı boyunca kullandığı diyetin tam olarak bilinmesi ve diğer kanserojen faktörlerle karşılaşıp karşılaşmadığının tam olarak saptanması önem kazanır ve bu bireylerin uzun bir dönemde izlenmelerini gerektirir. Günümüzde geliştirilen sorgulama teknikleri ve moleküler düzeydeki bazı değişkenlerin saptanabilmesi önemli ipuçları vermesine karşın bu konuda doğru bir yol haritasının çıkarılması halen çok güçtür. İkinci örnek günlük yaşamda kullanılan çeşitli kimyasal maddelerlerin kanser gelişmesi üzerindeki etkileridir. Amerika birleşik devletlerinde yaklaşık 100.000 kimyasal madde çeşitli nedenlerle günlük yaşamda kullanılmakta ve her yıl bu sayı artmaktadır. Ancak bunların çok azı şüpheli bulunarak test edilebilmektedir. Bunların bir kısmının gerçekten zararlı olduğu ileri sürülürken bir kısmının ise kanser nedeni olabilecek maddeleri kontrol edebildiği de belirtilmektedir. Diğer yandan bu maddelerin hangi mekanizma ile kansere neden olduğunun araştırılması yöntemi de önem kazanmaktadır. Bu maddelerden bir kısmı genetik yapıyı değiştirirken diğer bir kısmı vücudun savunma sistemini etkileyerek kansere neden olabilmektedir. Dolayısıyla bir yöntemle yapılan bir testin negatif çıkması o maddenin kanserojen olmadığını göstermeyebilir. Bunu tersi de doğrudur. Ayrıca hayvan deneylerinde kansere yol açmadığı görülen bir maddenin insan da kansere yol açmayacağını ileri sürmek çok akılcı olmaz. Tüm bu açmazlara karşın günümüze değin elde edilen veriler ışığında bazı önermeler gündeme getirilebilir. Bu yazıda diyet üzerinde durulacaktır. Gelişmiş ülkelerde kansere bağlı ölümlerin %10-30’unda sağlıksız diyetin rolü olduğu tahmin edilmektedir. Ancak yukarıda da değinildiği gibi tek bir yiyeceğin kanser üzerindeki etkisinin belirlenmesi çok zordur. Dolayısıyla aşağıda bazı bilimsel verilerden elde edilen bilgilere yer verilecektir. Kırmızı et ve çeşitli işlemlerden geçirilen etler: Yapılan çalışmalara göre günde 2 kez 80gr kırmızı et tüketen bireylerde kalın bağırsak kanseri gelişme riski günde 20gr kırmızı et tüketen bireylere göre 3 kat daha fazladır. Benzer şekilde günde 100gr’dan fazla kırmızı et tüketen bireylerde mide kanseri gelişme riskinin daha fazla olduğu ileri sürülmektedir. Bu tür yiyeceklerde bulunan ve “hem” adı verilen yapılar bağırsaklarda bakterilerin etkisi ile kanserojen olabilen diğer kimyasal ürünlere dönüşebilmektedir. “Hem” ve bu kimyasal ürünler bağırsakların iç örtüsüne etki ederek kansere kadar giden süreci başlatabilirler. Beyaz ette “hem” yapısı daha az olduğundan bireylerin daha fazla beyaz et tüketmeleri önerisi bu özellikten kaynaklanmaktadır. Diğer yandan etin pişirilme şekli de önemlidir. Kızartma ve ızgara ile yüksek sıcaklıkta pişirilen etlerde açığa çıkan kimyasal maddeler hücrenin DNA yapısını değiştirebilir. Benzer şekilde sucuk, sosis gibi çeşitli işlemlerden geçirilerek elde edilen etler fazla miktarda nitrit adlı kimyasal madde içermektedir. Yapılan çalışmalarda yüksek oranda “nitrit” içeren yiyeceklerin mide kanseri riskini arttırdığı gösterilmiştir. Bu nedenle günümüzde marketlerde satılan yiyeceklerin bir kısmında katkı maddesi içermediği belirtilmektedir. Balık: Kesin olmakla beraber günde 80gr balık yiyen bireylerde bağırsak kanseri gelişme riski haftada birden az balık yiyen bireylere göre 3 kat daha azdır. Tam olarak kanıtlanmamış olmamakla beraber bunun nedeni balıklarda omega 3 yağ asidinin fazla olması ve balık etinin beyaz et olarak kabul edilmesidir. Lifli yiyecekler: Çalışmaların yapıldığı ülkelere göre değişmekle birlikte fazla lifli yiyecek tüketen ülkelerde özellikle kalın bağırsak kanserlerinin daha az ortaya çıktığı belirtilmektedir. Bağırsaklardaki bakteriler lifli yiyeceklerden bir çok kimyasal yapının açığa çıkmasına neden olurlar. Bunlardan “bütirat” adı verilen kimyasal yapı bağırsaklarda kanser oluşmasını engeller. Ayrıca lifli yiyecekler bağırsak hareketlerini arttırarak bir çok zararlı maddenin bağırsak ile temas süresini kısaltarak bağırsak iç örtüsünün olumsuz yönde etkilenmesini önler. Sebze ve meyva: Günde 5 porsiyon sebze ve meyva tüketen bireylerde ağız, yemek borusu, akciğer, mide, meme, prostat ve böbrek kanserlerinin daha az görüldüğü öne sürülmektedir. Bu bağlamda yeterli sebze ve meyva tüketen bireylerde ağız ve yemek borusu kanserinin üçte bir, akciğer kanserinin ise dörtte bir oranda daha az görüldüğü belirtilmektedir. Bunun nedeni sebze ve meyvaların çok yüksek oranda besleyici madde içermesinden kaynaklanmaktadır. Bu maddeler bir yandan kanser riskini azaltabilirken diğer yandan kalp hastalıkları ve diyabet gibi diğer hastalıkların ortaya çıkma riskini de azaltabilmektedir. Ancak bu maddelerden yeterince faydalanabilmek için her renkteki sebze ve meyvaların aynı oranlarda tüketilmesi gerekmektedir. Bir porsiyon sebze ya da meyva yaklaşık 80gr sebze ya da meyvaya karşılık gelir. Örneğin bir potakal veya bir elma ya da haşlanmış 2 servis kaşığı brokoli veya havuç bir porsiyon olarak kabul edilir. Diğer yandan sebze ve meyvalardaki besleyici maddeleri içeren ilaç şeklindeki destekleyicilerin bu konuda yeterli etkisi olmadığı da bilinmektedir. Sebze ve meyvaların bir diğer faydası fazla lif içermeleridir. Bu konuya yukarıda değinilmişti. Tuz: Yemeklere fazla tuz katılması ya da tuzda saklanan yiyeceklerin fazla tüketilmesi mide kanseri riskini arttırabilmektedir. Japonya’da mide kanserinin fazla görülmesi bununla ilişkilendirilmiştir. Tuz bir yandan mide iç örtüsünü tahriş ederken diğer yandan midede bulunabilen H. Pilori adlı bakteri ile ilişkiye girererek mide kanserine giden süreci başlatabilmektedir. Diğer yandan fazla tuz kalp-damar hastalıkları üzerinde de olumsuz etkiye sahiptir. Yağlar: Normal şartlarda günlük toplam kalori gereksinimin en fazla %30’u yağlardan karşılanmalıdır. Örneğin günde 2100 kalori alması gereken bir bireyin tüketeceği yağ miktarı yaklaşık 75gr’dan daha az olmalıdır. Daha fazla yağ tüketilmesi çeşitli sorunlara yol açmaktadır. Kanser açısından bakıldığında meme, kalın bağırsak, ve prostat kanseri başta olmak üzere pankreas, over ve rahim kanserlerinin fazla yağ tüketen bireylerde daha fazla görüldüğü ve bunun tüketilen yağ çeşidi ile ilgili olmadığı ileri sürülmektedir. Bununla birlikte menapoza girmiş kadınların doymuş yağları (katı yağ), doymamış yağlardan (sıvı yağ) daha fazla kullanması meme kanseri riskini arttırdığı belirtilmektedir. Sonuç olarak yukarıda verilen bilgiler ışığında dengeli beslenmenin başta kanser olmak üzere bir çok hastalığı önleyebileceği söylenebilir. tiroidhastaliklaritedavisi.com KANSER VE KANSEROJEN MADDELER Hücre muazzam bir matematiksel programla dizayn edilmiş biyolojik bir enformasyon fabrikasıdır. Nitekim kazaen bir parmağımız ya da vücudumuzun herhangi bir yeri kanadığında o bölgede hızla bölünüp çoğalabilen hücreler arızalı olan kısmı tamir edebiliyor. Ne zaman ki iyileşme sağlanır, o zaman görevlerinin bittiğine dair talimat gelmesiyle birlikte çoğalmaları durdurulur. Böylece yeni hücreler ile aralarında denge sağlanmış olur. Fakat hücre âleminde istisnai bir durum var ki, o da kanser hücreleridir. Çünkü bu hücreler talimat filan dinlemezler, bölünmeye ve çoğalmaya ara vermeksizin devam edip habire etrafına zarar vermekteler. Malumunuz daha düne kadar hücreyi kompleks bir moleküler yığınından ibaret bir donanım sanıyorduk. Ta ki çağımızın baş ağrısı amansız hastalık(kanser) çıkana kadar bu bilgilerle oyalandık durduk. Derken bu amansız hastalığı yenme adına hücre ile ilgili çalışmalar hız kazanıp söz konusu mikro âlemin sıradan bir moleküler yığınlardan ibaret olmadığını anlamış olduk. Hatta hücrenin içerisine daldıkça matematiksel şah eser bir kod dünyası ile karşı karşıya kaldığımızı fark ediverdik. Öyle ki DNA yapısının keşfiyle birlikte hiçbir hücrenin kendi diriliş şifresini değiştirmediği, genetik kodlarına itaatkâr kaldığı gerçeği ile yüzleşiverdik. Zira doku hiyerarşisi gereği hücreler arasında mükemmel bir işbirliği esastır. Ancak bu düzene uymayan bir tek hücre tipi var ki o da hepimizin bildiği kanser hücresinden başkası değildir. Bu yüzden kanser hücreleri yaramaz asi evlat rolünde gayrinizamî bir yol takip ettiğinden ona anarşist gözüyle bakılmaktadır. Kanser hücresinin bağımsız olarak sergilediği bu isyankâr tavır yine de tam manasıyla kendisini özgür kılamamakta, sadece yaptığı tahribat bulunduğu dokuya zarar vermekle sınırlı kalmaktadır. Tabi bu bir kazanç sayılırsa. Oysa doku hayatı ortak yaşamayı gerektirir. Dolayısıyla bu birlikteliğin dışında bir eylem hoş karşılanmaz. Bu arada özellikle T- lenfositler kurulu bir sistemin tamamını kanser hücresinin keyfi çıkarları uğruna terk ettirmez, dahası onun emrine teslim etmemek için sonuna kadar direnir de. Böylece T-Lenfositler sayesinde birçok insan bilmediği nice kanser cinsini bertaraf etmiş olur, ama bundan birçoğumuz bihaberizdir. Demek ki kanser organizma içerisinde bir takım hücrelerin anormal büyümesi, hücre sitoplâzmasının azalması, hücre çekirdeğinde birden fazla çekirdeğin türemesi, hücre zarının seçicilik özelliğinin yitirmesi ve genetik şifrelerde bozulma hallerinin görülmesi gibi birtakım genel sapmalarla kendi damgasını vurabiliyor. Bu nedenle kendileri hücre anarşisti olarak nitelendirilir. Şurası muhakkak, bir hücrenin normal şartlarda bölünmesiyle gerçekleştirdiği çoğalma ile kanserli dokuların (tümörlü dokular) çoğalması aynı şeyler değildir. Çünkü normal şartlarda bölünerek çoğalan hücrelere ait dokularda nizami hayat söz konusu iken kanserli hücrelerin istila ettiği dokularda sancı ve anormal bozulma vardır. Bu yüzden sıhhatli dokularla anormal dokular birbirinden düzen bakımdan farklıdırlar. Hele kanser hücresi bir organa sıçramaya dursun, bir anda vücudun kontrol mekanizmalarına aldırış etmeksizin durdurulması imkânsız ur'a dönüşmektedir. Hatta bu ur'un yayılmayla birlikte hücrenin ortak kompüter programı altüst olabiliyor. Dolayısıyla kanser hücresinin başıboş bir şekilde büyümesinin matematik programla ilgisinin olduğu ihtimalini hesaba katmakta yarar vardır. Belli ki bir anormal plan ve hesabın gereği kanser hücreleri hızını alamayıp sapkın bölünmeler neticesinde süratle metastaz yapıp diğer dokulara sıçrayabiliyor. Mesela bir kanser hücresi incelendiğinde DNA ve RNA’ların anormal fonksiyon icra ettikleri gözlenir. Bir başka ifadeyle kanser hücreleri bazı genlerin çalışmalarını durdurarak hatalı genlerin çalışmalarına fırsat verebiliyor. Ayrıca kromozomlar iki kutupta toplanması gerekirken üç kutuplu halde toplanırlar. Dahası çekirdekler anormal derecede bir yandan büyürken çekirdekçik ise tam tersi eriyip genetik kodları işlemez hale getirebiliyor. Aslında normal bir hücre bölünmesinde olduğu gibi kanser hücrelerinin de mitoz bölünmeyle iki eşit hücre meydana getirmesi beklenir. Tabi bu boşa bir bekleyiştir. Çünkü kanser hücresi normal hücrenin tam aksine hareket ederek arızalı diyebileceğimiz biri büyük, diğeri küçük ölü hücre olarak sahne almaktadır. O halde T-Lenfositlerin saldığı toksinler karaciğerde imal edildiğinden bu organın sıhhatli olarak korunmasında sayısız faydalar var elbet. Ancak kanser hücresi bir şekilde kemik iliğinden yol alıp kan vasıtasıyla metastaz yapıp akciğere ya da karaciğere yerleştiyse akabinde vücut hem hızla bölünüp çoğalabilen, hem de bölünmeksizin hızla çoğalabilen hücrelerin istilasına uğrayacaktır. Artık bu noktada yapılacak bir şey kalmadığından kanser hücreleri ister istemez itaat etmeyip kendi başına buyruk hareket edeceklerdir. Kelimenin tam anlamıyla adeta isyankâr bir grup olarak etrafa dehşet saçacaklardır. Bu arada kansere neden olan bir takım görüşler mevcut olup, bu konuda kimileri değişikliğe uğrayıp arızalı hale gelen kromozomun bölünürken kanser hücresine dönüştüğünü savunurken, kimileri hücre zarı ya da endoplazmik retikulumda cereyan eden bir takım arızalara (defektlere) veya DNA ve RNA’ya kadar sirayet etmiş bir takım denge bozukluğuna bağlamaktadır. Hakeza kimileri mitokondrilerin bünyesinde teşekkül etmiş bir anomalinin ribozomlara taşınmasıyla birlikte protein zincirlerinde yanlış eşleşmelerin yol açtığı bozulmalara, kimileri de dış kaynaklı virüslerin, kronik iltihapların, bazı fiziki ajanların (röntgen, ultraviyole ve x ışınları) neden olabileceğini ileri sürmektedir. Kansere neden olan tartışmalar devam ede dursun bu arada genel kanaat en çok kimyasal ajanların kanser oluşumunda birinci etken kaynak olduğu yönündedir. O halde bazı kanserojen maddeleri şöyle sıralayabiliriz: Karbontetraklorür- Kuru temizlemede kullanılan bir kanserojen maddedir. Dioksan- Kozmatik sanayii ve deoderan da kullanılır. Benzidin- Boya yapımı ve plastik sanayinde kullanılıp mesane kanseri yaptığı düşünülmektedir. Ayrıca plastik petro kimya sanayinde eritici olarak kullanılan vinil klorür ve anilin boyaları da kanserojen maddelerden sayılmaktadır. Naftilamin-Cam sanayii ve ağartıcılıkta kullanılır. Ayrıca gözlük camı kesiminde kullanılıp deri yoluyla geçebiliyor. Yine nükleer sanayinde önemli madde olan benzil oksitte kanserojen sayılıp bazı cins camlarda mevcuttur. Floranilasetilamin-Yem depolamada kullanılır. Özellikle otçul formları yok edici bir maddedir. Dimetil fenilizoanilin-Gıda renklendirici olarak kullanılır. Nitrozoaminler- Insectısıt maddeler (böcek öldürücü ilaçlar) ve yağlayıcı bileşiklerde kullanılır. Benzpyrene- Katran, is, sigara ve kömür dumanında bulunur. Zaten karsinojenler genellikle sigara ziftine benzer yapıda olup hidrokarbonlar olarak sahne almaktadır. İlk defa İngiltere’de baca temizleyici çalışanlarında cilt kanserine rastlanması katranı ilgi odağı haline getirmiştir. Hakeza sigara zifiri de katran içermektedir. Dolayısıyla nikotin maddesinin tek başına kansere yol açtığı söylenemez. Buna rağmen şurası bir gerçek hala kamuoyunda sigara kanserin tek müsebbibi lider gözüyle bakılıp günah keçisi ilan edilmiş durumda. Oysa sigara kanser üreten faktör olmayıp sadece kanser eğilimini tetikleyici rol oynamaktadır. Kansere kanserojen maddelerin yanı sıra kromozom defektleri, genler üzerindeki birtakım arızalar, genetik şifrelerin silinmesi, kromozom sayısı değişmeleri gibi anormalliklerin neden olabileceğini de hesaba katmak gerekir. DDT- Böcek öldürücü diye bilinen bu ilacın hücre içerisinde DNA ve RNA spiral merdiven basamaklarına olumsuz etki sonucu genetik kartların bozulmasına neden olduğundan kanser yapabileceği düşünülmektedir. Tiner- Boyacılıkta inceltici madde olarak kullanılıp hücre içi erime ve lenfosit yapımını durdurucu etkisinden dolayı kanser nedeni olarak sayılmaktadır. Tıpta kullanılan bir takım ilaçlar- Kanser tedavisinde kullanılan ilaçların büyük çoğunluğu kanserojendir. Çünkü kemoterapi (kimyasal tedavi) ilaçlar hücreyi doğrudan tahrip etmektedir. Bu tahrip edici özelliğinden dolayı kanser hücrelerinin tamamının öldürülmesi hedeflenmektedir. Ancak kaş yapayım derken bu arada vücudun normal hücreleri telef olabiliyor. Sakarin- Şeker yerine tatlandırıcı olarak kullanılan sakarinin karaciğere toksik zehir etkisi yaptığı ileri sürülmektedir. Aspestos- Bu tozun akciğer kanserine yol açtığı tahmin edilmektedir. Alkol- Özellikle alkollü içecekler karaciğerin zehir gücünü azaltıcı etken olup zehirli artık maddelerin vücutta birikmesi ihtimalini güçlendirmektedir. Aynı zamanda alkolün yağları eritmesinden dolayı bilhassa yemek borusu ve yutakta kansere neden olduğu tahmin edilmektedir. O halde alkolün karaciğer ve diğer organlar üzerinde kanserojen etki yaptığını asla göz ardı etmemek gerekir. Radyoaktif maddeler- Bilim adamları karanlıkta resim çeken, aynı zamanda hummalı ve görünmeyen bir şey keşfettiklerinde doğrusu çok heyecanlanmışlardı. Belli ki yüz ifadelerinden bunca çabadan sonra bir takım kaya ve kimyasal madde filizlerinden bin bir güçlükle elde ettikleri söz konusu gizemli maddeyi bulduklarına pişman olmamışlardı. Hatta daha sonra bu maddenin sadece kaya ve kimyasal madde içeren filizlere has bir ürün olmayıp elektrik ampulünde gördüklerinde öylesine es geçilebilecek bir madde olmadığını iyice fark etmişlerdir. Dahası söz konusu ürünün bazen elektrik molekülleri tarzı ışık yayıp, maddenin hareket eden görünmez partikülleri şeklinde sahne alan radyasyon olduğu anlaşılmış oldu. Keza bu gizemli maddenin bir kısmı elektrik moleküllerine dönüşebildiği gibi küçük enerji paketleri şeklinde tezahür edebiliyor. Sadece tezahür etmekle kalmıyor farkına bile varmadan vücudumuza sinmektedir. Yani bu radyoaktivite olayı ile etrafa neşredilen alfa parçacıklarının (atom parçacıkları) insan vücuduna girmesiyle çıkması bir olup biyokimyamız bir anda altüst olabiliyor. Bundan öte hücrelerimizin ana kumandası DNA molekülleri üzerinde de değişikliklere neden olmasıyla birlikte vücudun savunma sistemini çökertip kansere yol açabiliyor. Kelimenin tam anlamıyla radyasyonun en küçük dozu bile vücutta çalışan kimyasal maddeleri anormal hallere sokmasının ardından kansere neden olduğu artık bir sır değil. Demek ki; DNA bünyesinde anlık değişikliklerin vuku bulması gen veya gen grubunun gereği gibi çalışamaması anlamına gelmektedir. Bu durum ister istemez radyoaktif maddelerden sızan radyasyonların DNA üzerinde bozulmalara yelken açıp ciddi bir kanser riski doğurmaktadır. Mesela güneşten gelen ultraviyole ışınlarının cilt üzerinde mutagenik etki yapması bunun tipik bir misalidir. Şu da bir gerçek işin ehli bir doktor radyasyon ışınların zararlarına rağmen vücudun hasar görmüş dokulara hedefleyerek kanserli hücreleri kurutup bir anda faydalı bir hale dönüştürebiliyor. Ki; Tıpta bu tür uygulamaya ışın tedavisi denmektedir. Hakeza kırılan kemikler veya bir takım klinik vakalarda röntgen filmi çekilerek bir noktada radyasyon teşhiste avantaj sağlamaktadır. Stres- Stresin hormonal dengeyi bozduğunu, dolayısıyla ruhsal bozuklukların kanseri tetiklediği ileri sürülmektedir. Bu yüzden bir kez daha moral değerlerin ve inanç faktörünün çok önemli bir sermaye olduğunu fark ederiz. Zaten kendi kendine iyileşen kanser vakaları duyduğumuzda anlayın ki o hasta sağlığını kazandığı maneviyatına ve moral çekim alanına borçludur. Çünkü hormonal denge moral ve motivasyonla hayat bulur. Kanser genetik olup olmadığı kesin bilinmese de, ama hormonal ve lenfatik yapının genetik olduğu kesin. Dolayısıyla irsi olan sistemin moral değerlerle güçlendirilmesi şarttır. Görüldüğü üzere kanser hücresine neden olan etkenler mütemadiyen kanser riski doğurmaktadır. Bilhassa kanser hücrelerinin lenfositler tarafından imha edilmesi ister istemez dikkatleri bu hücre üzerine çekmektedir. Dolayısıyla kemik iliğinde yeteri kadar lenfosit üretilmemesi veya dayanıksız zayıf lenfositlerin imal edilmesi kanserle mücadelede başarısız kılmaktadır. Bu yüzden kemik iliğine doğrudan etki yapan ışın, benzol, benzpyrene vs. gibi kanserojen maddelerden uzak kalmalıdır. Nitekim kemik iliğinin sağlıklı lenfosit üretebilmesi için temiz hava ve bitki ağırlıklı ortamlarda yaşamayı tercih etmekte fayda vardır. Hatta sadece kemik iliği değil, vücudun kimya fabrikası olan karaciğer organımıza da göz bebeğimiz gibi bakmalı. Çünkü karaciğerimiz ne kadar sağlıklı ise kanserojen zehirli maddeleri bertaraf edecek güç var demektir. Bir insan düşünün ki kansere yakalansa bile karaciğer kuvvetli ise önemi yok, şunu iyi bilin ki sağlam olan karaciğer dış kaynaklı zehri temizlemesini bilecektir. Madem lenfositler kansere karşı savaşan hücreler olarak adından söz ettiriyor, o halde lenf damarların geçtiği bölgeleri korumamız gerekiyor. Zira birtakım kaza sonucu meydana gelen büyük yanıklar kapansa da deri altında lenf kanallarının işlevsiz hale gelmesi kanser riskini tetikleyebiliyor. Çünkü bu yanık nedbelerde (yanık izleri) kanserle savaşacak lenfositlerin ortamda bulunmaması o bölgeyi kanser hücrenin insafına terk etmek anlamına gelecektir. Dolayısıyla deri deyip geçmemeli. Keza herhangi bir darbenin yol açtığı travmalardan ötürü meydana gelen kemik kanserleri de öyledir. Belli ki travma sonucu o bölgelerde lenf damarlarının tahrip olmasıyla birlikte savunmasız kalacağı muhakkak. Bu arada lenf bezleri merkezlerimizi de unutmamak gerekir. Çünkü isminden belli lenf merkezi. Yani kanser hücrelerinin baş düşmanı olan lenfositlerin konakladığı alanlar olması hasebiyle bu merkezlerin problem yaşamaması icap eder. Mesela herhangi bir iltihabı durumda rastgele antibiyotik kullanımı lenf merkezlerini savunmasız hale getirebiliyor. Bu yüzden bademcik, apandis gibi savunma misyonu yüklenmiş lenf merkezlerini sağlam veya yarı sağlam olduğu halde hemen cerrahi müdahale ile aldırmaya kalkışılmalı. Aksi takdirde o bölgeyi iş göremez hale getireceğinden kanser hücrelerine davetiye çıkarmak demek olacaktır. Ancak mecburi durum veya kronik vaka hale geldiğinde söz konusu lenf merkezleri alınmalıdır. Kanserde risk faktörü her kanser için aynı değildir. Mesela sigara rahim kanseri için risk faktörü değildir, ama akciğer için etken faktördür. Hakeza kirli hava, kronik bronşit ve bronşektazi hastalığı da öyledir. Kadınlarda çocuğuna süt emdirmemek meme kanseri için risk faktörüdür. Yine proaktin hormonunun uzun süre salgılanması, hormonal siklusların bozuk olması ve kiste yol açacak kronik iltihaplanmalar gibi etkenler de risk faktörüdür. Ayrıca sık sık kürtaj yaptırmak, kadınlık hormonların bozuk olması, rahim içi kronik iltihaplar ve o bölgenin devamlı tahriş edilmesi gibi etkenler rahim kanseri için risk faktörüdür. Lenf kanseri için kimyasal üretimin gerçekleştiği alanlar, marangozlukta kullanılan benzol, Tıp alanında veya başka alanlarda sürekli ışına maruz kalmak, hormonal dengesizlikler ve immun bağışıklık sisteminin yetersizliği gibi etkenler risk faktörüdür. Özellikle kanserin yaşlılarda daha sık görülmesi ister istemez bağışıklık sisteminin zayıflamasıyla ilgili bir durum olma ihtimalini güçlendirmektedir. Çünkü çoğalan kanser hücreleri karşısında savunma sistemi bozulup vücut bir noktada korunaksız kalmaktadır. Çocuk yaştan beri sürekli ilaç almak, özellikle sık sık ateş düşürücü ilaçlara başvurmak bağışıklı sistemini güçsüz kılacağından tüm bu etkenler kan kanseri için risk teşkil etmektedir. Hakeza radyoaktif ışınlar, röntgen ışınları ve çevre kirliliği gibi faktörlerde öyledir. Dolayısıyla bağışıklı sistemini güçlendirmek adına kırsal alanlarda bolca yürüyüş yapmak, mümkünse o bölgelerde ikamet etmek ve doğal yiyeceklerle beslenmek sağlıklı hayat için en doğru yöntem olsa gerektir. Vücudumuzun çalışkan, itaatkâr ve vefakâr akyuvar hücreleri bile bir gün gelip başımıza bela olabiliyor. Yani bilinmeyen bir nedenle ansızın huy değiştirip kendi başına buyruk bir vaziyette çoğalıp gereksiz yere hücrelerin yerini işgal edebiliyor. Böyle bir durumda şekil yapıları anormalleşip miskinleşmiş halde rehavete bürünürler. Artık bu noktadan sonra savaşmak yerine çoğalmayı yeğlerler. Tabii bu arada olan insana oluyor, derken hastanın savunma sisteminin zayıflaması, kan pıhtılaşması, oksijen faaliyetleri gibi birçok vücut fonksiyonlarının hezimete uğramasıyla birlikte lösemi (kan kanseri) olayı kaçınılmaz bir alın yazısına dönüşür. Malum olduğu üzere fazla güneşte kalmak, yukarıda belirttiğimiz yanık nedbeleri veya darbe sonucu meydana gelen birtakım ezilmeler, xeroderme ve keratoz senil türü cilt rahatsızlıkları, röntgen ışınına maruz kalmak gibi etkenlerin her biri cilt kanseri için risk faktörüdür. Mide ve bağırsak kanseri için mide nezlesi (hipertrofik gastrit), bağırsak nezlesi, spazmlar, dengesiz beslenmeler, safra kesesi iltihapları, bayatlamış yiyecek ve içecekler gibi etkenler birer risk faktörüdür. Kanserde erken teşhis çok önemlidir. Her ne kadar insanoğlu kanında taşıdığı lenfositler kadar kanseri anında teşhis edemese de Tıp dünyasının önümüze koyduğu biyopsi metodu ve patolojik teşhis gibi daha nice metotları ihmal etmemek gerekir. Çünkü kanser hastalığı konum itibariyle bulunduğu yere göre gizlenebiliyor. Bu yüzden hemen kendini ele vermekten kurtarabiliyor. Kanser teşhisinde aşırı kanamalar akciğer, rahim, bağırsak ve deri kanseri için bir gösterge olabiliyor. Ağrısız yumrular veya şişlikler ciddi bir kanser emaresi teşkil eder. Zira birçok hastalıklar ağrılı geçtiği halde kanser genel itibariyle başlangıçta ağrısız ilerleyen bir hastalıktır. Yorgunluk, bitkinlik, ateş gibi haller lenf ve kan kanseri belirtisi olarak düşünülüp erken teşhis tanı testlerini ihmal etmemelidir. Zayıflama ise halk arasında kanser belirtisi olarak addedilse de aslında en son aşamada oluşan bir belirtidir. Hematolojik incelemeler sonucunda belirlenen sedimantasyonun (kanın çökme hızının) yüksek olması da kanser emaresi sayılabiliyor. Basit bir öksürük bile solunum yolu, akciğer ve hançere türü kanserlerin habercisi niteliğindedir. Kusma, çift görme, görme bozukluğu veya körlük, baş ağrısı, denge bozukluğu beyin tümörü için birer işaret taşları olabiliyor. İdrar yollarında sürekli kan gelmesi böbrek ve mesane kanserini düşündürebilecek belirti sayılabiliyor. Bu arada terleme deyip geçmemeli, bilhassa lenf kanserlerinde sıkça rastlanılan bir durum olduğundan ihmale gelmez olgu olarak bakmakta yarar var. Anlaşılan bu sıraladığımız unsurlar kanser belirtileri olmakla birlikte illa kanser oldu manasına gelmemelidir. Mesela öksürük, üst solunum yolları enfeksiyonlarına bağlı nükseden bir hastalık türüdür. Dolayısıyla her türlü belirtiyi göz ardı ederek bir çekap yaptırayım demekle işi geçiştiremeyiz. Çünkü kanser check-up'la teşhis edilemez. O halde kanseri teşhisinde kullanılan bazı metotları şöyle sıralayabiliriz: Kan kanseri kemik iliği analizleriyle teşhis edilebiliyor. Lenf kanseri (Lymphoma ve Hodgkin hastalığı) Hemogram (kan sayımı), lam üzerine periferik yayma ile mikroskop altında kan formülü sayımı, sedimantasyon, karaciğer ve dalak sintigrafisi, akciğer röntgeni, elektroforez incelemesi ve biyopsi ile teşhis edilebiliyor. Solunum yolu kanseri (Hançere) için röntgen, tomografi, akciğer sintografisi ve bronkoskobi teşhiste önemli muayene metotları olarak kabul edilir. Meme kanserinde monografi filmi, sonografi (ultrason) ve biyopsi önemli teşhis metotlarıdır. Rahim kanserinde vajen sıvı simiri ( patolojik hücre muayenesi), jinekolojik ve biyopsi muayenesi yöntemi uygulanır. Mide kanseri için röntgen, endoskopi muayenesi, kanda CEA testi, anüsten endoskopi veya rektoskobi muayeneleri teşhis için büyük bir önem arz etmektedir. Yumurtalık ve prostat tümörleri için biyopsi, plasenta tümörü içinse kanda hormon testi yapılarak teşhis edilebiliyor. Böbrek tümörleri için röntgen ve böbrek sintigrafisi iyi bir teşhis araçlarıdır. Beyin tümörleri için kompüter tomografi, aniografi, elektroansefalografi, göç kökü muayenesi teşhiste yardımcı metotlardır. Demek ki CEA ve prolaktin, alfa-fetoprotein (AFP), bilgisayarlı tomografi, sintigrafi ve sonografi muayeneleri her ne kadar pahalı muayene metotları olsa da sağlık için başvurulması gereken ve özellikle erken tanı araçları olması bakımdan önem arz etmektedir. O halde önce erken teşhis sonra tedavi derken, “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat için yola devam” demeli. Kanser tedavisinde kanserli dokunun kontrolünün yanı sıra metastazın durdurulması veya yok edilmesi hedeflenir. Bu yüzden kanser tedavisi dört ana başlıkta toplanır: Birincisi cerrahi tedavi olup halk arasında her ne kadar “Yaraya neşter atılmaz, yara daha da azar” denilse de bu söz cerrahi yöntemlerin gelişmediği çağlara has söylenilmiş bir söz olduğundan bugünkü kriterler itibarı ile havada kalmaktadır. Belki gereksiz yere biyopsi aldırmalardan kaynaklı birtakım kronik iltihapların gözlemlenmesi bu söylemi haklı kılar gibi gözükse de, bu anlayış genele şamil değildir. Zira cerrahi müdahale son derece titizlikle kanserin yerleştiği alana neşter atılması ile gerçekleşen can simidi bir yöntemdir. Operasyon yapılan bölgeden alınan parçaların patolojik inceleme sonucunda elde edilen değerler normal çıkarsa tedaviye cevap verdiği anlaşılır. Aksi takdirde diğer yöntemlere geçilir. İkinci tedavi yöntemi ise röntgen ışınlarıyla yapılan özellikle kan kanseri, kemik kanseri ve beyin tümörlerinde uygulanan radyoterapi (ışın tedavisi) tedavisidir. Bu ışınların en meşhuru kobalt–60 olup, bundan başka elektron ve nötron tedavi yöntemlerde söz konusudur. Hakeza radyum elementinin saldığı radyoaktif ışınlar da kanser hücrelerinin yok edilmesinde önemli bir etken kaynağıdır. Bilhassa bu yöntemle radyo frekans radyasyonların oluşturduğu ısıyla kanser hücrelerinin zayıflatılması hedeflenmektedir. Böylece ışın tedavisi metodunda normal hücrelerin dayanabileceği, kanser hücrelerinin ise bu ısıya dayanamayacakları noktaya kadar ısı uygulaması yapılmaktadır. Üstelik bu metotla hastanın kemik iliği etkilenmediği gibi saç kaybı da olmamaktadır. Dahası yan etkileri diğerlerine göre çok daha hafif seyretmektedir. Üçüncü tedavi şekli kemoterapi (kimyasal ilaç tedavisi) olup uygulanan yöntemlerin en yaygınıdır. Bu yöntem özellikle kan kanseri, lenf kanseri, plasenta kanseri, Ewing sarkomu gibi kanserlerde başarılı sonuçlar vermektedir. Dördüncü tedavi yöntem ise özellikle lösemi(kemik iliği kanseri), lenf kanseri (BCG-F), cilt kanseri, meme kanseri, kemik kanseri ve mide kanserinde kullanılan immunoterapi tedavi yöntemidir. Ki bu yöntemle kanser hücrelerini verem aşısı örneğinde olduğu gibi vücudun bağışıklık sistemini güçlendirmeye yönelik kanserin (lenfositlere takviye edici kuvvet olarak) mağlup edilmesi hedeflenir. Bu dörtlü tedavi uygulamalarının yanında birtakım yardımcı tedavi metotlarda var elbet. Mesela ağrı tedavisi ağrısı geçmeyen hastalar için kullanılan bir yöntem. Aslında kanser illa da ağrı yapacak diye bir kural yok. Bu tür ağrılar daha çok hastanın son demlerine yakın birtakım zehirlerin hatta tedavide kullanılan kemoterapi ilaçların vücut içerisinde birikmesiyle oluşan zehirlerin toksik tesirinden kaynaklanan ağrılar olarak sahne almaktadır. Velhasıl; kanserden korunmak adına fabrikasyon besin mamullerini terk edip tabii beslenmeye yönelmek, temizlik kurallarına riayet etmek, oksijenli ve bol bitki ağırlıklı çevrede kalmak, sıcaklık değişmelerine paralel uygun giysi giyinmek (soğukta yün sıcakta pamuk tercih edilmeli), risk faktörlerini nazarı itibara almak, her türlü toksik maddelerden kaçınmak, moral tempomuzu yüksek tutmak, maneviyatımızı güçlendirmek veya her şeyden öte Allah'a; “Kahrında hoş lütfünde hoş” diyebilecek yüreğe sahip olmakla sağlıklı hayata kavuşabiliriz ancak. Neden olmasın ki?  

http://www.biyologlar.com/cevresel-kanserojen-maddeler-ve-insan-sagligina-etkileri

KANSER VE KANSEROJEN MADDELER

Hücre muazzam bir matematiksel programla dizayn edilmiş biyolojik bir enformasyon fabrikasıdır. Nitekim kazaen bir parmağımız ya da vücudumuzun herhangi bir yeri kanadığında o bölgede hızla bölünüp çoğalabilen hücreler arızalı olan kısmı tamir edebiliyor. Ne zaman ki iyileşme sağlanır, o zaman görevlerinin bittiğine dair talimat gelmesiyle birlikte çoğalmaları durdurulur. Böylece yeni hücreler ile aralarında denge sağlanmış olur. Fakat hücre âleminde istisnai bir durum var ki, o da kanser hücreleridir. Çünkü bu hücreler talimat filan dinlemezler, bölünmeye ve çoğalmaya ara vermeksizin devam edip habire etrafına zarar vermekteler. Malumunuz daha düne kadar hücreyi kompleks bir moleküler yığınından ibaret bir donanım sanıyorduk. Ta ki çağımızın baş ağrısı amansız hastalık(kanser) çıkana kadar bu bilgilerle oyalandık durduk. Derken bu amansız hastalığı yenme adına hücre ile ilgili çalışmalar hız kazanıp söz konusu mikro âlemin sıradan bir moleküler yığınlardan ibaret olmadığını anlamış olduk. Hatta hücrenin içerisine daldıkça matematiksel şah eser bir kod dünyası ile karşı karşıya kaldığımızı fark ediverdik. Öyle ki DNA yapısının keşfiyle birlikte hiçbir hücrenin kendi diriliş şifresini değiştirmediği, genetik kodlarına itaatkâr kaldığı gerçeği ile yüzleşiverdik. Zira doku hiyerarşisi gereği hücreler arasında mükemmel bir işbirliği esastır. Ancak bu düzene uymayan bir tek hücre tipi var ki o da hepimizin bildiği kanser hücresinden başkası değildir. Bu yüzden kanser hücreleri yaramaz asi evlat rolünde gayrinizamî bir yol takip ettiğinden ona anarşist gözüyle bakılmaktadır. Kanser hücresinin bağımsız olarak sergilediği bu isyankâr tavır yine de tam manasıyla kendisini özgür kılamamakta, sadece yaptığı tahribat bulunduğu dokuya zarar vermekle sınırlı kalmaktadır. Tabi bu bir kazanç sayılırsa. Oysa doku hayatı ortak yaşamayı gerektirir. Dolayısıyla bu birlikteliğin dışında bir eylem hoş karşılanmaz. Bu arada özellikle T- lenfositler kurulu bir sistemin tamamını kanser hücresinin keyfi çıkarları uğruna terk ettirmez, dahası onun emrine teslim etmemek için sonuna kadar direnir de. Böylece T-Lenfositler sayesinde birçok insan bilmediği nice kanser cinsini bertaraf etmiş olur, ama bundan birçoğumuz bihaberizdir. Demek ki kanser organizma içerisinde bir takım hücrelerin anormal büyümesi, hücre sitoplâzmasının azalması, hücre çekirdeğinde birden fazla çekirdeğin türemesi, hücre zarının seçicilik özelliğinin yitirmesi ve genetik şifrelerde bozulma hallerinin görülmesi gibi birtakım genel sapmalarla kendi damgasını vurabiliyor. Bu nedenle kendileri hücre anarşisti olarak nitelendirilir. Şurası muhakkak, bir hücrenin normal şartlarda bölünmesiyle gerçekleştirdiği çoğalma ile kanserli dokuların (tümörlü dokular) çoğalması aynı şeyler değildir. Çünkü normal şartlarda bölünerek çoğalan hücrelere ait dokularda nizami hayat söz konusu iken kanserli hücrelerin istila ettiği dokularda sancı ve anormal bozulma vardır. Bu yüzden sıhhatli dokularla anormal dokular birbirinden düzen bakımdan farklıdırlar. Hele kanser hücresi bir organa sıçramaya dursun, bir anda vücudun kontrol mekanizmalarına aldırış etmeksizin durdurulması imkânsız ur'a dönüşmektedir. Hatta bu ur'un yayılmayla birlikte hücrenin ortak kompüter programı altüst olabiliyor. Dolayısıyla kanser hücresinin başıboş bir şekilde büyümesinin matematik programla ilgisinin olduğu ihtimalini hesaba katmakta yarar vardır. Belli ki bir anormal plan ve hesabın gereği kanser hücreleri hızını alamayıp sapkın bölünmeler neticesinde süratle metastaz yapıp diğer dokulara sıçrayabiliyor. Mesela bir kanser hücresi incelendiğinde DNA ve RNA’ların anormal fonksiyon icra ettikleri gözlenir. Bir başka ifadeyle kanser hücreleri bazı genlerin çalışmalarını durdurarak hatalı genlerin çalışmalarına fırsat verebiliyor. Ayrıca kromozomlar iki kutupta toplanması gerekirken üç kutuplu halde toplanırlar. Dahası çekirdekler anormal derecede bir yandan büyürken çekirdekçik ise tam tersi eriyip genetik kodları işlemez hale getirebiliyor. Aslında normal bir hücre bölünmesinde olduğu gibi kanser hücrelerinin de mitoz bölünmeyle iki eşit hücre meydana getirmesi beklenir. Tabi bu boşa bir bekleyiştir. Çünkü kanser hücresi normal hücrenin tam aksine hareket ederek arızalı diyebileceğimiz biri büyük, diğeri küçük ölü hücre olarak sahne almaktadır. O halde T-Lenfositlerin saldığı toksinler karaciğerde imal edildiğinden bu organın sıhhatli olarak korunmasında sayısız faydalar var elbet. Ancak kanser hücresi bir şekilde kemik iliğinden yol alıp kan vasıtasıyla metastaz yapıp akciğere ya da karaciğere yerleştiyse akabinde vücut hem hızla bölünüp çoğalabilen, hem de bölünmeksizin hızla çoğalabilen hücrelerin istilasına uğrayacaktır. Artık bu noktada yapılacak bir şey kalmadığından kanser hücreleri ister istemez itaat etmeyip kendi başına buyruk hareket edeceklerdir. Kelimenin tam anlamıyla adeta isyankâr bir grup olarak etrafa dehşet saçacaklardır. Bu arada kansere neden olan bir takım görüşler mevcut olup, bu konuda kimileri değişikliğe uğrayıp arızalı hale gelen kromozomun bölünürken kanser hücresine dönüştüğünü savunurken, kimileri hücre zarı ya da endoplazmik retikulumda cereyan eden bir takım arızalara (defektlere) veya DNA ve RNA’ya kadar sirayet etmiş bir takım denge bozukluğuna bağlamaktadır. Hakeza kimileri mitokondrilerin bünyesinde teşekkül etmiş bir anomalinin ribozomlara taşınmasıyla birlikte protein zincirlerinde yanlış eşleşmelerin yol açtığı bozulmalara, kimileri de dış kaynaklı virüslerin, kronik iltihapların, bazı fiziki ajanların (röntgen, ultraviyole ve x ışınları) neden olabileceğini ileri sürmektedir. Kansere neden olan tartışmalar devam ede dursun bu arada genel kanaat en çok kimyasal ajanların kanser oluşumunda birinci etken kaynak olduğu yönündedir. O halde bazı kanserojen maddeleri şöyle sıralayabiliriz: Karbontetraklorür- Kuru temizlemede kullanılan bir kanserojen maddedir. Dioksan- Kozmatik sanayii ve deoderan da kullanılır. Benzidin- Boya yapımı ve plastik sanayinde kullanılıp mesane kanseri yaptığı düşünülmektedir. Ayrıca plastik petro kimya sanayinde eritici olarak kullanılan vinil klorür ve anilin boyaları da kanserojen maddelerden sayılmaktadır. Naftilamin-Cam sanayii ve ağartıcılıkta kullanılır. Ayrıca gözlük camı kesiminde kullanılıp deri yoluyla geçebiliyor. Yine nükleer sanayinde önemli madde olan benzil oksitte kanserojen sayılıp bazı cins camlarda mevcuttur. Floranilasetilamin-Yem depolamada kullanılır. Özellikle otçul formları yok edici bir maddedir. Dimetil fenilizoanilin-Gıda renklendirici olarak kullanılır. Nitrozoaminler- Insectısıt maddeler (böcek öldürücü ilaçlar) ve yağlayıcı bileşiklerde kullanılır. Benzpyrene- Katran, is, sigara ve kömür dumanında bulunur. Zaten karsinojenler genellikle sigara ziftine benzer yapıda olup hidrokarbonlar olarak sahne almaktadır. İlk defa İngiltere’de baca temizleyici çalışanlarında cilt kanserine rastlanması katranı ilgi odağı haline getirmiştir. Hakeza sigara zifiri de katran içermektedir. Dolayısıyla nikotin maddesinin tek başına kansere yol açtığı söylenemez. Buna rağmen şurası bir gerçek hala kamuoyunda sigara kanserin tek müsebbibi lider gözüyle bakılıp günah keçisi ilan edilmiş durumda. Oysa sigara kanser üreten faktör olmayıp sadece kanser eğilimini tetikleyici rol oynamaktadır. Kansere kanserojen maddelerin yanı sıra kromozom defektleri, genler üzerindeki birtakım arızalar, genetik şifrelerin silinmesi, kromozom sayısı değişmeleri gibi anormalliklerin neden olabileceğini de hesaba katmak gerekir. DDT- Böcek öldürücü diye bilinen bu ilacın hücre içerisinde DNA ve RNA spiral merdiven basamaklarına olumsuz etki sonucu genetik kartların bozulmasına neden olduğundan kanser yapabileceği düşünülmektedir. Tiner- Boyacılıkta inceltici madde olarak kullanılıp hücre içi erime ve lenfosit yapımını durdurucu etkisinden dolayı kanser nedeni olarak sayılmaktadır. Tıpta kullanılan bir takım ilaçlar- Kanser tedavisinde kullanılan ilaçların büyük çoğunluğu kanserojendir. Çünkü kemoterapi (kimyasal tedavi) ilaçlar hücreyi doğrudan tahrip etmektedir. Bu tahrip edici özelliğinden dolayı kanser hücrelerinin tamamının öldürülmesi hedeflenmektedir. Ancak kaş yapayım derken bu arada vücudun normal hücreleri telef olabiliyor. Sakarin- Şeker yerine tatlandırıcı olarak kullanılan sakarinin karaciğere toksik zehir etkisi yaptığı ileri sürülmektedir. Aspestos- Bu tozun akciğer kanserine yol açtığı tahmin edilmektedir. Alkol- Özellikle alkollü içecekler karaciğerin zehir gücünü azaltıcı etken olup zehirli artık maddelerin vücutta birikmesi ihtimalini güçlendirmektedir. Aynı zamanda alkolün yağları eritmesinden dolayı bilhassa yemek borusu ve yutakta kansere neden olduğu tahmin edilmektedir. O halde alkolün karaciğer ve diğer organlar üzerinde kanserojen etki yaptığını asla göz ardı etmemek gerekir. Radyoaktif maddeler- Bilim adamları karanlıkta resim çeken, aynı zamanda hummalı ve görünmeyen bir şey keşfettiklerinde doğrusu çok heyecanlanmışlardı. Belli ki yüz ifadelerinden bunca çabadan sonra bir takım kaya ve kimyasal madde filizlerinden bin bir güçlükle elde ettikleri söz konusu gizemli maddeyi bulduklarına pişman olmamışlardı. Hatta daha sonra bu maddenin sadece kaya ve kimyasal madde içeren filizlere has bir ürün olmayıp elektrik ampulünde gördüklerinde öylesine es geçilebilecek bir madde olmadığını iyice fark etmişlerdir. Dahası söz konusu ürünün bazen elektrik molekülleri tarzı ışık yayıp, maddenin hareket eden görünmez partikülleri şeklinde sahne alan radyasyon olduğu anlaşılmış oldu. Keza bu gizemli maddenin bir kısmı elektrik moleküllerine dönüşebildiği gibi küçük enerji paketleri şeklinde tezahür edebiliyor. Sadece tezahür etmekle kalmıyor farkına bile varmadan vücudumuza sinmektedir. Yani bu radyoaktivite olayı ile etrafa neşredilen alfa parçacıklarının (atom parçacıkları) insan vücuduna girmesiyle çıkması bir olup biyokimyamız bir anda altüst olabiliyor. Bundan öte hücrelerimizin ana kumandası DNA molekülleri üzerinde de değişikliklere neden olmasıyla birlikte vücudun savunma sistemini çökertip kansere yol açabiliyor. Kelimenin tam anlamıyla radyasyonun en küçük dozu bile vücutta çalışan kimyasal maddeleri anormal hallere sokmasının ardından kansere neden olduğu artık bir sır değil. Demek ki; DNA bünyesinde anlık değişikliklerin vuku bulması gen veya gen grubunun gereği gibi çalışamaması anlamına gelmektedir. Bu durum ister istemez radyoaktif maddelerden sızan radyasyonların DNA üzerinde bozulmalara yelken açıp ciddi bir kanser riski doğurmaktadır. Mesela güneşten gelen ultraviyole ışınlarının cilt üzerinde mutagenik etki yapması bunun tipik bir misalidir. Şu da bir gerçek işin ehli bir doktor radyasyon ışınların zararlarına rağmen vücudun hasar görmüş dokulara hedefleyerek kanserli hücreleri kurutup bir anda faydalı bir hale dönüştürebiliyor. Ki; Tıpta bu tür uygulamaya ışın tedavisi denmektedir. Hakeza kırılan kemikler veya bir takım klinik vakalarda röntgen filmi çekilerek bir noktada radyasyon teşhiste avantaj sağlamaktadır. Stres- Stresin hormonal dengeyi bozduğunu, dolayısıyla ruhsal bozuklukların kanseri tetiklediği ileri sürülmektedir. Bu yüzden bir kez daha moral değerlerin ve inanç faktörünün çok önemli bir sermaye olduğunu fark ederiz. Zaten kendi kendine iyileşen kanser vakaları duyduğumuzda anlayın ki o hasta sağlığını kazandığı maneviyatına ve moral çekim alanına borçludur. Çünkü hormonal denge moral ve motivasyonla hayat bulur. Kanser genetik olup olmadığı kesin bilinmese de, ama hormonal ve lenfatik yapının genetik olduğu kesin. Dolayısıyla irsi olan sistemin moral değerlerle güçlendirilmesi şarttır. Görüldüğü üzere kanser hücresine neden olan etkenler mütemadiyen kanser riski doğurmaktadır. Bilhassa kanser hücrelerinin lenfositler tarafından imha edilmesi ister istemez dikkatleri bu hücre üzerine çekmektedir. Dolayısıyla kemik iliğinde yeteri kadar lenfosit üretilmemesi veya dayanıksız zayıf lenfositlerin imal edilmesi kanserle mücadelede başarısız kılmaktadır. Bu yüzden kemik iliğine doğrudan etki yapan ışın, benzol, benzpyrene vs. gibi kanserojen maddelerden uzak kalmalıdır. Nitekim kemik iliğinin sağlıklı lenfosit üretebilmesi için temiz hava ve bitki ağırlıklı ortamlarda yaşamayı tercih etmekte fayda vardır. Hatta sadece kemik iliği değil, vücudun kimya fabrikası olan karaciğer organımıza da göz bebeğimiz gibi bakmalı. Çünkü karaciğerimiz ne kadar sağlıklı ise kanserojen zehirli maddeleri bertaraf edecek güç var demektir. Bir insan düşünün ki kansere yakalansa bile karaciğer kuvvetli ise önemi yok, şunu iyi bilin ki sağlam olan karaciğer dış kaynaklı zehri temizlemesini bilecektir. Madem lenfositler kansere karşı savaşan hücreler olarak adından söz ettiriyor, o halde lenf damarların geçtiği bölgeleri korumamız gerekiyor. Zira birtakım kaza sonucu meydana gelen büyük yanıklar kapansa da deri altında lenf kanallarının işlevsiz hale gelmesi kanser riskini tetikleyebiliyor. Çünkü bu yanık nedbelerde (yanık izleri) kanserle savaşacak lenfositlerin ortamda bulunmaması o bölgeyi kanser hücrenin insafına terk etmek anlamına gelecektir. Dolayısıyla deri deyip geçmemeli. Keza herhangi bir darbenin yol açtığı travmalardan ötürü meydana gelen kemik kanserleri de öyledir. Belli ki travma sonucu o bölgelerde lenf damarlarının tahrip olmasıyla birlikte savunmasız kalacağı muhakkak. Bu arada lenf bezleri merkezlerimizi de unutmamak gerekir. Çünkü isminden belli lenf merkezi. Yani kanser hücrelerinin baş düşmanı olan lenfositlerin konakladığı alanlar olması hasebiyle bu merkezlerin problem yaşamaması icap eder. Mesela herhangi bir iltihabı durumda rastgele antibiyotik kullanımı lenf merkezlerini savunmasız hale getirebiliyor. Bu yüzden bademcik, apandis gibi savunma misyonu yüklenmiş lenf merkezlerini sağlam veya yarı sağlam olduğu halde hemen cerrahi müdahale ile aldırmaya kalkışılmalı. Aksi takdirde o bölgeyi iş göremez hale getireceğinden kanser hücrelerine davetiye çıkarmak demek olacaktır. Ancak mecburi durum veya kronik vaka hale geldiğinde söz konusu lenf merkezleri alınmalıdır. Kanserde risk faktörü her kanser için aynı değildir. Mesela sigara rahim kanseri için risk faktörü değildir, ama akciğer için etken faktördür. Hakeza kirli hava, kronik bronşit ve bronşektazi hastalığı da öyledir. Kadınlarda çocuğuna süt emdirmemek meme kanseri için risk faktörüdür. Yine proaktin hormonunun uzun süre salgılanması, hormonal siklusların bozuk olması ve kiste yol açacak kronik iltihaplanmalar gibi etkenler de risk faktörüdür. Ayrıca sık sık kürtaj yaptırmak, kadınlık hormonların bozuk olması, rahim içi kronik iltihaplar ve o bölgenin devamlı tahriş edilmesi gibi etkenler rahim kanseri için risk faktörüdür. Lenf kanseri için kimyasal üretimin gerçekleştiği alanlar, marangozlukta kullanılan benzol, Tıp alanında veya başka alanlarda sürekli ışına maruz kalmak, hormonal dengesizlikler ve immun bağışıklık sisteminin yetersizliği gibi etkenler risk faktörüdür. Özellikle kanserin yaşlılarda daha sık görülmesi ister istemez bağışıklık sisteminin zayıflamasıyla ilgili bir durum olma ihtimalini güçlendirmektedir. Çünkü çoğalan kanser hücreleri karşısında savunma sistemi bozulup vücut bir noktada korunaksız kalmaktadır. Çocuk yaştan beri sürekli ilaç almak, özellikle sık sık ateş düşürücü ilaçlara başvurmak bağışıklı sistemini güçsüz kılacağından tüm bu etkenler kan kanseri için risk teşkil etmektedir. Hakeza radyoaktif ışınlar, röntgen ışınları ve çevre kirliliği gibi faktörlerde öyledir. Dolayısıyla bağışıklı sistemini güçlendirmek adına kırsal alanlarda bolca yürüyüş yapmak, mümkünse o bölgelerde ikamet etmek ve doğal yiyeceklerle beslenmek sağlıklı hayat için en doğru yöntem olsa gerektir. Vücudumuzun çalışkan, itaatkâr ve vefakâr akyuvar hücreleri bile bir gün gelip başımıza bela olabiliyor. Yani bilinmeyen bir nedenle ansızın huy değiştirip kendi başına buyruk bir vaziyette çoğalıp gereksiz yere hücrelerin yerini işgal edebiliyor. Böyle bir durumda şekil yapıları anormalleşip miskinleşmiş halde rehavete bürünürler. Artık bu noktadan sonra savaşmak yerine çoğalmayı yeğlerler. Tabii bu arada olan insana oluyor, derken hastanın savunma sisteminin zayıflaması, kan pıhtılaşması, oksijen faaliyetleri gibi birçok vücut fonksiyonlarının hezimete uğramasıyla birlikte lösemi (kan kanseri) olayı kaçınılmaz bir alın yazısına dönüşür. Malum olduğu üzere fazla güneşte kalmak, yukarıda belirttiğimiz yanık nedbeleri veya darbe sonucu meydana gelen birtakım ezilmeler, xeroderme ve keratoz senil türü cilt rahatsızlıkları, röntgen ışınına maruz kalmak gibi etkenlerin her biri cilt kanseri için risk faktörüdür. Mide ve bağırsak kanseri için mide nezlesi (hipertrofik gastrit), bağırsak nezlesi, spazmlar, dengesiz beslenmeler, safra kesesi iltihapları, bayatlamış yiyecek ve içecekler gibi etkenler birer risk faktörüdür. Kanserde erken teşhis çok önemlidir. Her ne kadar insanoğlu kanında taşıdığı lenfositler kadar kanseri anında teşhis edemese de Tıp dünyasının önümüze koyduğu biyopsi metodu ve patolojik teşhis gibi daha nice metotları ihmal etmemek gerekir. Çünkü kanser hastalığı konum itibariyle bulunduğu yere göre gizlenebiliyor. Bu yüzden hemen kendini ele vermekten kurtarabiliyor. Kanser teşhisinde aşırı kanamalar akciğer, rahim, bağırsak ve deri kanseri için bir gösterge olabiliyor. Ağrısız yumrular veya şişlikler ciddi bir kanser emaresi teşkil eder. Zira birçok hastalıklar ağrılı geçtiği halde kanser genel itibariyle başlangıçta ağrısız ilerleyen bir hastalıktır. Yorgunluk, bitkinlik, ateş gibi haller lenf ve kan kanseri belirtisi olarak düşünülüp erken teşhis tanı testlerini ihmal etmemelidir. Zayıflama ise halk arasında kanser belirtisi olarak addedilse de aslında en son aşamada oluşan bir belirtidir. Hematolojik incelemeler sonucunda belirlenen sedimantasyonun (kanın çökme hızının) yüksek olması da kanser emaresi sayılabiliyor. Basit bir öksürük bile solunum yolu, akciğer ve hançere türü kanserlerin habercisi niteliğindedir. Kusma, çift görme, görme bozukluğu veya körlük, baş ağrısı, denge bozukluğu beyin tümörü için birer işaret taşları olabiliyor. İdrar yollarında sürekli kan gelmesi böbrek ve mesane kanserini düşündürebilecek belirti sayılabiliyor. Bu arada terleme deyip geçmemeli, bilhassa lenf kanserlerinde sıkça rastlanılan bir durum olduğundan ihmale gelmez olgu olarak bakmakta yarar var. Anlaşılan bu sıraladığımız unsurlar kanser belirtileri olmakla birlikte illa kanser oldu manasına gelmemelidir. Mesela öksürük, üst solunum yolları enfeksiyonlarına bağlı nükseden bir hastalık türüdür. Dolayısıyla her türlü belirtiyi göz ardı ederek bir çekap yaptırayım demekle işi geçiştiremeyiz. Çünkü kanser check-up'la teşhis edilemez. O halde kanseri teşhisinde kullanılan bazı metotları şöyle sıralayabiliriz: Kan kanseri kemik iliği analizleriyle teşhis edilebiliyor. Lenf kanseri (Lymphoma ve Hodgkin hastalığı) Hemogram (kan sayımı), lam üzerine periferik yayma ile mikroskop altında kan formülü sayımı, sedimantasyon, karaciğer ve dalak sintigrafisi, akciğer röntgeni, elektroforez incelemesi ve biyopsi ile teşhis edilebiliyor. Solunum yolu kanseri (Hançere) için röntgen, tomografi, akciğer sintografisi ve bronkoskobi teşhiste önemli muayene metotları olarak kabul edilir. Meme kanserinde monografi filmi, sonografi (ultrason) ve biyopsi önemli teşhis metotlarıdır. Rahim kanserinde vajen sıvı simiri ( patolojik hücre muayenesi), jinekolojik ve biyopsi muayenesi yöntemi uygulanır. Mide kanseri için röntgen, endoskopi muayenesi, kanda CEA testi, anüsten endoskopi veya rektoskobi muayeneleri teşhis için büyük bir önem arz etmektedir. Yumurtalık ve prostat tümörleri için biyopsi, plasenta tümörü içinse kanda hormon testi yapılarak teşhis edilebiliyor. Böbrek tümörleri için röntgen ve böbrek sintigrafisi iyi bir teşhis araçlarıdır. Beyin tümörleri için kompüter tomografi, aniografi, elektroansefalografi, göç kökü muayenesi teşhiste yardımcı metotlardır. Demek ki CEA ve prolaktin, alfa-fetoprotein (AFP), bilgisayarlı tomografi, sintigrafi ve sonografi muayeneleri her ne kadar pahalı muayene metotları olsa da sağlık için başvurulması gereken ve özellikle erken tanı araçları olması bakımdan önem arz etmektedir. O halde önce erken teşhis sonra tedavi derken, “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat için yola devam” demeli. Kanser tedavisinde kanserli dokunun kontrolünün yanı sıra metastazın durdurulması veya yok edilmesi hedeflenir. Bu yüzden kanser tedavisi dört ana başlıkta toplanır: Birincisi cerrahi tedavi olup halk arasında her ne kadar “Yaraya neşter atılmaz, yara daha da azar” denilse de bu söz cerrahi yöntemlerin gelişmediği çağlara has söylenilmiş bir söz olduğundan bugünkü kriterler itibarı ile havada kalmaktadır. Belki gereksiz yere biyopsi aldırmalardan kaynaklı birtakım kronik iltihapların gözlemlenmesi bu söylemi haklı kılar gibi gözükse de, bu anlayış genele şamil değildir. Zira cerrahi müdahale son derece titizlikle kanserin yerleştiği alana neşter atılması ile gerçekleşen can simidi bir yöntemdir. Operasyon yapılan bölgeden alınan parçaların patolojik inceleme sonucunda elde edilen değerler normal çıkarsa tedaviye cevap verdiği anlaşılır. Aksi takdirde diğer yöntemlere geçilir. İkinci tedavi yöntemi ise röntgen ışınlarıyla yapılan özellikle kan kanseri, kemik kanseri ve beyin tümörlerinde uygulanan radyoterapi (ışın tedavisi) tedavisidir. Bu ışınların en meşhuru kobalt–60 olup, bundan başka elektron ve nötron tedavi yöntemlerde söz konusudur. Hakeza radyum elementinin saldığı radyoaktif ışınlar da kanser hücrelerinin yok edilmesinde önemli bir etken kaynağıdır. Bilhassa bu yöntemle radyo frekans radyasyonların oluşturduğu ısıyla kanser hücrelerinin zayıflatılması hedeflenmektedir. Böylece ışın tedavisi metodunda normal hücrelerin dayanabileceği, kanser hücrelerinin ise bu ısıya dayanamayacakları noktaya kadar ısı uygulaması yapılmaktadır. Üstelik bu metotla hastanın kemik iliği etkilenmediği gibi saç kaybı da olmamaktadır. Dahası yan etkileri diğerlerine göre çok daha hafif seyretmektedir. Üçüncü tedavi şekli kemoterapi (kimyasal ilaç tedavisi) olup uygulanan yöntemlerin en yaygınıdır. Bu yöntem özellikle kan kanseri, lenf kanseri, plasenta kanseri, Ewing sarkomu gibi kanserlerde başarılı sonuçlar vermektedir. Dördüncü tedavi yöntem ise özellikle lösemi(kemik iliği kanseri), lenf kanseri (BCG-F), cilt kanseri, meme kanseri, kemik kanseri ve mide kanserinde kullanılan immunoterapi tedavi yöntemidir. Ki bu yöntemle kanser hücrelerini verem aşısı örneğinde olduğu gibi vücudun bağışıklık sistemini güçlendirmeye yönelik kanserin (lenfositlere takviye edici kuvvet olarak) mağlup edilmesi hedeflenir. Bu dörtlü tedavi uygulamalarının yanında birtakım yardımcı tedavi metotlarda var elbet. Mesela ağrı tedavisi ağrısı geçmeyen hastalar için kullanılan bir yöntem. Aslında kanser illa da ağrı yapacak diye bir kural yok. Bu tür ağrılar daha çok hastanın son demlerine yakın birtakım zehirlerin hatta tedavide kullanılan kemoterapi ilaçların vücut içerisinde birikmesiyle oluşan zehirlerin toksik tesirinden kaynaklanan ağrılar olarak sahne almaktadır. Velhasıl; kanserden korunmak adına fabrikasyon besin mamullerini terk edip tabii beslenmeye yönelmek, temizlik kurallarına riayet etmek, oksijenli ve bol bitki ağırlıklı çevrede kalmak, sıcaklık değişmelerine paralel uygun giysi giyinmek (soğukta yün sıcakta pamuk tercih edilmeli), risk faktörlerini nazarı itibara almak, her türlü toksik maddelerden kaçınmak, moral tempomuzu yüksek tutmak, maneviyatımızı güçlendirmek veya her şeyden öte Allah'a; “Kahrında hoş lütfünde hoş” diyebilecek yüreğe sahip olmakla sağlıklı hayata kavuşabiliriz ancak. Neden olmasın ki?

http://www.biyologlar.com/kanser-ve-kanserojen-maddeler

Eğrelti Otu (Pteridium aquilinum)

Eğrelti Otu (Pteridium aquilinum)

Eğreltiotları ya da kısa adıyla eğreltiler, genellikle kuş teleğine benzer par­çalı yapraklarıyla tanınan çiçeksiz bitkilerdir.

http://www.biyologlar.com/egrelti-otu-pteridium-aquilinum

Hızlı Metabolizma İnsanları Daha Büyük Beyinli ve Daha Şişman Yaptı

Hızlı Metabolizma İnsanları Daha Büyük Beyinli ve Daha Şişman Yaptı

İnsanların yakın akraba olduğu primatlara göre daha hızlı bir metabolizmaya sahip olması, insanların hem daha büyük beyinler geliştirmesine, hem de vücutlarındaki yağ yüzdesinin diğer primatlara göre daha yüksek olmasına neden oldu.

http://www.biyologlar.com/hizli-metabolizma-insanlari-daha-buyuk-beyinli-ve-daha-sisman-yapti

Bakterinin Bütün Genomu Yeniden Yazıldı! Hem De Orjinalinden Daha Güçlü Şekilde!

Bakterinin Bütün Genomu Yeniden Yazıldı! Hem De Orjinalinden Daha Güçlü Şekilde!

Yale Üniversitesi ve Harvard Üniversitesi'nden araştırmacılar bir bakterinin bütün genomunu, baştan aşağıya yeniden kodladılar ve onu virüslere karşı daha dirençli olacak şekilde ayarladılar.

http://www.biyologlar.com/bakterinin-butun-genomu-yeniden-yazildi-hem-de-orjinalinden-daha-guclu-sekilde

En Garip Antibiyotik Kaynakları

En Garip Antibiyotik Kaynakları

Antibiyotikler sayesinde insan hayatı eskiye göre artık daha uzun.

http://www.biyologlar.com/en-garip-antibiyotik-kaynaklari

WHO, insan sağlığına en büyük zararı teşkil eden 12 bakteri adlandırıyor

WHO, insan sağlığına en büyük zararı teşkil eden 12 bakteri adlandırıyor

Bir petri tabağında yetişen Salmonella, Dünya Sağlık Örgütü tarafından insan sağlığına en büyük zararı teşkil ettiği düşünülen 12 antibiyotik dirençli bakteriden biridir. Fotoğraf: Elaine Thompson / AP

http://www.biyologlar.com/who-insan-sagligina-en-buyuk-zarari-teskil-eden-12-bakteri-adlandiriyor

Modifiye E.coli Suşu, Superbug Pseudomonas aeruginosa' ya karşı

Modifiye E.coli Suşu, Superbug Pseudomonas aeruginosa' ya karşı

Bilim insanları, E. coli suşunu, intihar bombacısı gibi davranmaya iterek tehlikeli patojenleri aramak ve yok etmek için üzere programlıyorlar.  Genetik olarak modifiye edilmiş E.coli suşu, Pseudomonas aeruginosa bakterilerini arayan, patojeni seçen ve patlatarak öldüren bir toksini serbest bırakmanın yolunu buldular. Singapur'daki bu çalışma “superbug” ile mücadelede yeni bir umut veriyor.  Şubat ayında WHO (Dünya Sağlık Örgütü), yeni antibiyotik üretimi için sert bir uyarı ile dünyanın en tehlikeli antibiyotik dirençli süperbuglarının listesini yayınladı. Bu lisetede Pseudomonas aeruginosa ilk üç arasında yer aldı.  2015'te, Metodi Sazdov adında Makedon, Melbourne’de  tatilini yaparken kaplıca kaynaklı kulak enfeksiyona yakalandı ve Melbourne'un St Vincent Hastanesi'ndeki doktorlar mevcut her antibiyotiği denemiş olmasına rağmen enfeksiyonun sağaltımında başarılı olamamışlardı. Londra'dan Therapeutic Goods Administration’a kayıtlı yeni bir antibiyotik  temin edildi ve Sazdov kurtarılabildi. Hasta Metodi Sazdov, oğlu Goran ve karısı Lena Resim: Hamish Blair Kaynak: News Corp Avustralya  St Vincent Hastanesi'ndeki enfeksiyön hastalıklar direktörü Dr. John Daffy, "Bu bakteri, Avustralya'da tanıdığımız yada erişebildiğimiz her antibiyotiğe direniyordu. Bu adamın, bu antibiyotik olmaksızın yüzde 100 ölüm olasılığı vardı” diyerek bay Sazdov'un öleceğini düşündüğünü söyledi.  Zayıf bağışıklık sistemine sahip insanlar, cerrahi müdahaleye maruz kalmış kişiler, kateter ve yanık yaralanmaları olanlar, ayrıca yetersiz klorlanmış kaplıcalar veya havuzlar Pseudomonas enfeksiyonlarına neden olabilir.  Bağırsakta bulunan bakteri suşlarının çoğu zararsızdır ve bağırsağın diğer bakteriler tarafından kolonizasyonunu önleyerek konukçulara fayda sağlar. Bağırsakta yaşayan bakterilerden biride E.coli’dir. Genellikle gıda zehirlenmesine neden olduğu bilinen E.coli, Pseudomonas düşmanı olabilir olduğu ileri sürüldü.  Singapur Ulusal Üniversitesi'ndeki bilim insanları, hayvanlarda Pseudomonas enfeksiyonlarını ortadan kaldırmak için patlama yeteneğine sahip E. coli kullandıklarını açıklar. Nature Communications'da yayınladıkları araştırmada, bağırsak hastalıkları üzerinde yararlı etkileri olduğu bilinen bir probiyotik olan E.coli Nissle1917 suşu ile ilgili çalışmalarını ayrıntılarıyla anlatıyor (https://www.nature.com/articles/ncomms15028 ). Çalışmanın yazarlarından Doçent Matthew Chang, genetik olarak tasarlanmış mikroorganizmaların fare ve solucanlardaki psödomonas enfeksiyonunu önleme ve ortadan kaldırmada başarılı olduğunu söyledi. Mühendislik yapıtı E.coli'nin potansiyel olarak süpermikroplara karşı kullanıcıyı koruma görevi yanısıra  normal sağlık yararları için kullanılabilecek olduğunu önermekteler. "Bu görüşlerimize destek olarak hayvan deneyleri verilerimiz, mühendislik suşlarımızın enfeksiyonun başlamasını önlemede, enfeksiyona karşı savaşmaktan daha etkili olduğunun göstergesidir. Patojene maruz kalmadan yedi gün önce uygulanan tek doz mühendislik probiyotiklerle koruma sağlanmaktadır" dediler. Kaynak: https://www.cdc.gov/drugresistance/biggest_threats.html Ocak ayında Nevada'lı bir kadının ABD'de bulunan tüm antibiyotiklere dirençli olduğu kanıtlanan bir bakteri enfeksiyonundan öldüğü için, insanlara enfeksiyonlardan kaynaklanan yeni bir ölüm dönemiyle karşı karşıya olunduğuna dair uyarılar artmaktadır. KAYNAK : http://www.news.com.au/lifestyle/health/health-problems/how-geneticallyaltered-ecoli-strain-can-kill-dangerous-boneeating-superbug-pseudomonas-aeruginosa/news-story/33fa2c3958f8db853b04febf6266770a Çeviren ve Derleyen : Mustafa Vurkun

http://www.biyologlar.com/modifiye-e-coli-susu-superbug-pseudomonas-aeruginosa-ya-karsi

Sivilce Tedavisi İçin Aşı Yolda

Sivilce Tedavisi İçin Aşı Yolda

Bilim adamları, birçok gencin korkulu rüyası olan aknelere yani sivilcelere son vermek için bir aşı üzerinde çalışmaya başladı.

http://www.biyologlar.com/sivilce-tedavisi-icin-asi-yolda

Meyve Sineği ve İnsan Genetiğinde Zamanlama Her Şeydir…

Meyve Sineği ve İnsan Genetiğinde Zamanlama Her Şeydir…

Her hayvan zamanla hücre, doku ve organların çoğuna çoğalır ve olgunlaşan bir yığın hücre olarak başlar. Bu temel biyolojidir. Credit: McKay Lab (UNC-Chapel Hill)

http://www.biyologlar.com/meyve-sinegi-ve-insan-genetiginde-zamanlama-her-seydir

Kenevir Lösemi Tedavisinde Kullanılabilir

Kenevir Lösemi Tedavisinde Kullanılabilir

Kenevirin, özellikle cannabinoid gibi sentezlediği aktif kimyasal maddelerin insan sağlığında yararlarını gösteren bir araştırma literatürü var. Image credit: Acxel Fuentes/Photopin

http://www.biyologlar.com/kenevir-losemi-tedavisinde-kullanilabilir

Bitkisel İlaçlar Yararlı mı Yoksa Tehlikeli mi?

Bitkisel İlaçlar Yararlı mı Yoksa Tehlikeli mi?

Sıtmayla savaşmak için strychnos myrotoides‘lerin (kargabüken bitkisi) kurutulmuş buhar kabuklarından bir çay içer miydiniz? Ya da eklem iltihabi ağrılarınızı dindirmek için arı sokmasından kaynaklanan sıvı zehri tedavi amaçlı ve hatta önlem için kullanır mıydınız?

http://www.biyologlar.com/bitkisel-ilaclar-yararli-mi-yoksa-tehlikeli-mi

Gen makası CRISPR’ın gizemleri…

Gen makası CRISPR’ın gizemleri…

CRISPR-Cas9, son yıllarda yaygın bir biçimde tüm dünyada kullanılmaya başlanan genlere müdahale sistemi. Bu yeni sistem sayesinde, canlıların genetik materyali daha hızlı ve kolay değiştirilebiliyor.

http://www.biyologlar.com/gen-makasi-crisprin-gizemleri

Kanser Araştırmalarında, DNA Yanlış Eşleşme Onarım Mekanizması İnceleniyor

Kanser Araştırmalarında, DNA Yanlış Eşleşme Onarım Mekanizması İnceleniyor

Kansere karşı geliştirilen tedaviler, son yıllarda bağışıklık sistemi elemanlarını güçlendirmek ve kanser hücrelerine karşı verdikleri yanıt sürelerini uzatmak üzerine geliştiriliyor. HHMI BioInteractive

http://www.biyologlar.com/kanser-arastirmalarinda-dna-yanlis-eslesme-onarim-mekanizmasi-inceleniyor

CRISPR / Cas9

CRISPR / Cas9

CRISPR/Cas9 rehber RNA ile özgül bir genomik bölgeye hedeflenen Cas9 nükleaz enziminin kullanıldığı bir genom düzenleme sistemidir.

http://www.biyologlar.com/crispr-cas9

Yıldan Yıla Değişen Antibiyotikler: Evrimin Farmakolojik Kanıtlarına Bir Örnek

Yıldan Yıla Değişen Antibiyotikler: Evrimin Farmakolojik Kanıtlarına Bir Örnek

Penisilin, kloramfenikol, eritromisin, metisilin, sefalotin, vankomisin, 2. ve 3. nesil sefalosforinler, karbapenem, linezolid...

http://www.biyologlar.com/yildan-yila-degisen-antibiyotikler-evrimin-farmakolojik-kanitlarina-bir-ornek

Sağlıklı Hücreleri Koruyan Yeni Kanser Tedavisi

Sağlıklı Hücreleri Koruyan Yeni Kanser Tedavisi

Albert Einstein College of Medicine’dan araştırmacılar kanser hücrelerinin direkt olarak kendilerini öldürmesini, sağlıklı hücrelerin ise korunmasını sağlayan ilk molekülü keşfetti.

http://www.biyologlar.com/saglikli-hucreleri-koruyan-yeni-kanser-tedavisi

Eş Baskınlık Nedir ?

Eş Baskınlık Nedir ?

By User: Darwinek (Own work) [ CC BY-SA 3.0 or GFDL], via Wikimedia Commons

http://www.biyologlar.com/es-baskinlik-nedir-

Japonlar gen teknolojisinde devrim yaptı! Tavuklar kanser ilacı yumurtluyor

Japonlar gen teknolojisinde devrim yaptı! Tavuklar kanser ilacı yumurtluyor

Japon bilim insanları tavukların kanser ve hepatit tedavisinde kullanılabilecek maddeler içeren yumurtalar vermesini sağladı.

http://www.biyologlar.com/japonlar-gen-teknolojisinde-devrim-yapti-tavuklar-kanser-ilaci-yumurtluyor


 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0