Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 119 kayıt bulundu.

BİYOTEKNOLOJİK ÜRÜNLER, ORGANİK ÜRÜNLER VE ULUSLARARASI TİCARETTEKİ GELİŞMELER

Modern biyoteknoloji ifadesi, genel olarak, modern bilgi ve tekniklerin uygulanması ile yapılan, genetik mühendisliğine dayalı tekniklerle gerçekleştirilen biyoteknolojiyi tanımlamakta kullanılmaktadır. Günümüzde özellikle tarım ve eczacılık sanayi alanlarında, modern biyoteknoloji yöntemleri kullanılarak çeşitli özelliklere sahip yeni canlı türleri elde etmek mümkün hale gelmiş, bu şekilde üretilen tarım ürünleri ve bunları içeren işlenmiş ürünler ile eczacılık sanayi ürünleri uluslararası ticarete giderek artan oranda konu olmaya başlamıştır. Pahalı ve ileri teknoloji altyapısını gerektiren bu ürünler bünyelerinde birtakım riskleri de barındırmaktadırlar. Çeşitli çevrelerde, bu ürünlerin doğal canlı çeşitliliğine, insan sağlığına ve sosyo-ekonomik yapıya zarar verebileceği öngörüleri bulunmakta, ancak bu zararın boyutları tahmin edilememektedir. Bu nedenle bir çok ülke, bu alandaki ulusal politikalarını tespit ederek, anılan ürünlerin ticaretini, doğaya salımını ve kullanımını disiplin altına almışlardır. Organik ürün ifadesi, üründen çok ilgili ürünün üretim sürecini öne çıkaran bir anlam içermektedir. Uluslararası Gıda Kodeksi tanımına göre, organik tarım; “topraktaki biyolojik hareketi, biyolojik dönüşümü ve biyolojik çeşitliliği de içeren tarımsal eko sistem sağlığını artıran ve zenginleştiren bir üretim ve işletim sistemidir”. Organik tarım denildiğinde, sentetik girdilerin kullanımının yasaklandığı, toprağın doğal zenginliğini artıran bir ürün ekim sıralamasına göre üretimin esas alındığı, insan ve çevre sağlığı üzerinde zararlı etkileri olmayan doğal girdilerin kullanımının gerekli tutulduğu bir üretim süreci anlaşılmaktadır. Son zamanlarda, özellikle gelişmiş ülkelerde organik tarım ürünlerine yönelen talep gelişme yolundaki ülkeler için yeni ihracat olanakları ortaya çıkarmıştır. Buna bağlı olarak, belirli ülkelerdeki organik ürün üretimi ve ihracatında büyük bir gelişme kaydedilmiştir (Örneğin: AB’- deki bebek gıda sanayiinin talebini karşılamak üzere üretilen tropik meyveler, Güney Afrika pazarı için üretilen Zimbabwe baharatları, AB pazarı için altı Afrika ülkesinde üretilen pamuk, vs.). Bu açıklamalar ışığında, bu çalışmada genelde tarım ürünlerinin, özelde modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünler ve organik ürünlerin uluslararası ticaretinde kaydedilen gelişmeler; uygulanan çok taraflı ticaret kuralları; Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)’ nde tarım ürünleri ticaretini ilgilendiren yeni müzakere sürecinde bu ürünlerle ilgili olarak ortaya çıkabilecek gelişmeler ve bu ürünlere yönelik tüketici yaklaşımları konusuna yer verilmektedir. I. Küreselleşme, Dünya Ticaretindeki Gelişmeler, Biyoteknolojik ve Organik Ürünler: Dünya ticaret hacmindeki gelişmeler, uluslararası sermaye hareketlerindeki artış, çok uluslu şirketlerin gün geçtikçe daha fazla büyümesi ve güçlenmesi küreselleşmede etkili olan unsurlardır. Bu unsurlar aynı zamanda tarım ve gıda sektöründeki gelişmelerde ve teknolojik ilerlemelerde de etkili olmuştur. Küreselleşme ve iletişim olanaklarındaki gelişmeler dünya ticaretinde değişikliklere yol açmış, yeni ürünleri ve kavramları ortaya çıkarmıştır. Modern biyoteknolojideki gelişmelere bağlı olarak biyoteknolojik ürünlerin ve ayrıca, refah ve bilinçlenme düzeyindeki artışa bağlı olarak organik ürünlerin ticareti konusu gündeme gelmiştir. Uruguay Round çok taraflı ticaret müzakereleri sonucunda kabul edilen anlaşmaların 1995 yılında hayata geçmesiyle birlikte tarım sektörünün küresel ekonomiye entegrasyonu hızlanmış ve çok taraflı ticaret sisteminde tarım ürünleri ticaretine uygulanacak kurallar hükme bağlanmış; teknik engel ve sağlık önlemi olarak yapılacak uygulamalar belirli bir disiplin altına alınmış; fikri mülkiyet hakları alanında uygulanacak kurallar belirlenmiş; yeni bir kurumsal yapıyla etkin olarak çalışan bir uluslararası kuruluşa -Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)- hayat verilmiştir. Günümüzde, genel olarak, konvansiyonel ürünler olarak tanımlanan geleneksel ürünler ile modern biyoteknoloji yöntemleri kullanılarak üretilen genetik ürünler ve organik ürünlere uygulanan çok taraflı ticaret kuralları arasında farklılıklar bulunmamaktadır. Çok taraflı ticaret sisteminin bütün bu ürünler için geçerli olan en temel prensipleri; yerli ve yabancı ürünler arasında ayırım yapmamayı öngören milli muamele kuralı, bir ülke ürünlerine yönelik lehteki uygulamanın bütün diğer üye ülkelerin ürünlerine yönelik olması gerektiği konusundaki MFN kuralı ve ayrıca, dış ticaret uygulamalarında açıklığı öngören şeffalık kuralıdır. İlgili DTÖ Anlaşmalarına -Ticarette Teknik Engelller Anlaşması (TBT) Sağlık ve Bitki Sağlığı Önlemleri Anlaşması (SPS)- göre ticarette sağlık önlemi veya teknik önlem olarak yapılmasına izin verilen uygulamalarda, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünler için özel düzenlemelere yer verilmemiştir. Fakat, ilgili Anlaşmalara göre, bilimsel temellerinin olması ve uluslararası standartlara dayanması koşuluyla, bu ürünlerin dış ticaretinde teknik önlem veya sağlık önlemi alınması mümkün bulunmaktadır. Diğer taraftan, DTÖ Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları (TRIPS) Anlaşması, sanayide uygulanabilir olması ve bir yeniliği de beraberinde getirmesi koşuluyla teknolojik gelişmelerin patente bağlanabileceği hükmünü içermektedir. Bu kapsamda biyoteknolojik üretimdeki gelişmeler de patent konusu olabilmektedir. Modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünlerin ticaretinde uygulanacak kurallar konusu 1999 yılının başlarında DTÖ gündemine gelmiştir. Bu ürünlerin büyük bir ticari potansiyel olarak ortaya çıkması, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi kapsamında hazırlanan ve Cartagena’da yapılan Biyogüvenlik Protokolü taraflar toplantısının başarısızlıkla sonuçlanması ve bunu izleyen dönemde çeşitli DTÖ üyesi ülkelerin biyoteknolojik yöntemlerle üretilen çeşitli ürünlerin ticareti, üretimi ve kullanımında bu ürünleri doğal ürünlerden ayıran kontrol mekanizmalarını oluşturduklarına ilişkin (izin, risk değerlendirme veya etiketleme zorunluluğu) bildirimlerini DTÖ’ ne iletmeleri sonucunda konu özellikle tarımla bağlantılı olarak DTÖ gündemine girmiştir. DTÖ’nün Seattle Bakanlar Konferansı hazırlıkları sırasında ABD, Japonya ve Kanada gündeme getirdikleri bir öneri ile, genetik olarak değiştirilmiş mikroorganizmalardan üretilen ürünlerin ticaretindeki uygulamalar ve bunların ilgili DTÖ Anlaşmaları kapsamında incelenmesi amacıyla, bir çalışma grubu kurulmasını istemişlerdir. Dünya ticaretindeki diğer konuların yanısıra, tarım ürünleri ticaretinde de geniş kapsamlı yeni bir serbestleşme hareketini ve daha ileri bir entegrasyonu başlatması beklenen ve Millenium Round olarak tanımlanan ticaret müzakereleri; geçtiğimiz yıl Aralık ayında Seattle’da yapılan DTÖ’ nün III. Bakanlar Konferansında, gündemdeki konular üzerinde uzlaşmaya varılamaması nedeniyle başlatılamamıştır. Biyoteknolojik ürünler ve organik ürünlere uygulanacak kurallar konusu sadece DTÖ’ de değil, aynı zamanda farklı uluslararası kuruluşlarda da ele alınmaktadır. Temel gıda güvenliğini kontrol amacıyla uygulanacak genel standartları oluşturma görevi, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ile Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından, ortak gıda standart programını uygulamak üzere kurulan "Codex Allimentarious Commission"a verilmiştir. Bu kapsamda anılan Komisyon, biyoteknolojik yöntemlerle üretilen ürünler ve organik ürünler için uygulanacak temel gıda standart programlarını oluşturmaktadır. Konuyla ilgili diğer uluslararası kuruluşlar ise; Birleşmiş Milletler Sanayi Kalkınma Teşkilatı (UNIDO), Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Uluslararası Genetik Mühendisliği ve Biyoteknoloji Merkezi (ICGEB), Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD), Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (CBD), Uluslararası Hayvan Hastalıkları Ofisi (OIE), Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu (IFOAM)dır. II.Gelişme Yolundaki Ülkeler, Seattle Konferansı ve Biyoteknolojik Ürünlerin Ticareti: Dünya ticaretini yönlendiren kuralların belirlendiği tek uluslararası kuruluş olan DTÖ’ nün toplam 136 üyesinin %80’nden fazlası; gelişme yolundaki ülkeler, en az gelişmiş ülkeler ve pazar ekonomisine geçiş sürecini yaşayan ülkelerden oluşmaktadır. Günümüzde, çok taraflı ticaret kurallarının gelişmiş ülkelerin tekelinde şekillenmediğini belirtmek mümkündür. Dünya ticaretinde büyük beklentilere yol açan ancak, başarısızlıkla sonuçlanan Seattle Bakanlar Konferansı sırasında, gelişmiş ülkelerin dünya ticaretindeki gelişmeleri tek başlarına yönlendiremeyecekleri ve gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarını da dikkate almak zorunda oldukları anlaşılmıştır. Seattle görüşmelerinin yeni çok taraflı ticaret müzakerelerini başlatmaktaki başarısızlığının altında yatan en önemli iki nedenden birincisi, gündemdeki konular üzerinde, özellikle de çevre, sağlık, tarım, kültürel çeşitlilik, tekstil, fikri mülkiyet hakları, sosyal standartlar, rekabet gibi hassas konularda, gelişmiş ve gelişme yolundaki ülke çıkarları ve beklentileri arasında önemli farklılıkların bulunması ve her iki tarafın da taviz vermemesidir. İkinci neden ise, kamuoyu baskısıdır. Küreselleşmeyle birlikte birçok konunun birbiriyle bağlantılı olarak ele alınması gerekliliği ortaya çıkmış ve kamuoyu kendisini ilgilendiren alanlardaki gelişmelere karşı duyarlılığını sivil toplum kuruluşları kanalıyla, yoğun bir biçimde ortaya koymuştur. Gelişme yolundaki ülkelerin ve kamuoyunun, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünlerin ticaretiyle ilgili olarak, üzerinde önemle durdukları ve hassas oldukları konular şunlardır: Modern biyoteknolojinin tarım sektöründeki eski sorunlara yeni çözümler üreterek kırsal kalkınmaya katkı sağlayabileceği belirtilmektedir. Ancak, biyoteknolojik araştırma yöntemleri geleneksel yöntemlere göre daha pahalıdır ve daha zor uygulanabilmektedir. Bu nedenle araştırmalar az sayıdaki ülkede, belirli firmalar tarafından sürdürülmektedir. Geleneksel yöntemlere göre sürdürülebilir gıda üretimi iklim, toprak ve su koşullarına bağlıdır. Modern biyoteknolojik yöntemlerle yapılan üretimde bunlardan bağımsız olarak üretim yapabilme olanağı bulunmaktadır. Ancak bu tür bir üretimin biyolojik çeşitlilik, insan, hayvan ve bitki sağlığı üzerinde kısa, orta ve uzun dönemde oluşturabileceği olumsuzlukların bilinmesi ve önlenmesi gerekmektedir. Modern biyoteknoloji yöntemleriyle yapılacak üretimde, kullanılan teknolojinin ne kadarının dışarıdan ithal edileceği, ne kadarının içeride üretileceği önemlidir. Bu yöntemlere başvurulduğunda sadece ürünün alınması yeterli olmayacak, teknolojinin de alınması gerekecektir. Modern biyoteknoloji alanındaki pek çok yenilik patente bağlanmıştır. Patent uygulaması, teknolojiyi üretmeyen ancak kullanmak durumunda olan ülkeler açısından ağır bir bedel ödenmesi anlamına gelmektedir. Çok uluslu şirketlerin zengin biyolojik çeşitliliğe sahip gelişme yolundaki ülkelerdeki canlı türlerinin genetik materyallerini patente bağlamaları ve ticari ürün olarak kullanmalarının önüne geçilmesi gerekmektedir. III. DTÖ Tarım Müzakereleri ve Biyoteknolojik Ürünlerin Ticareti: Her nekadar, DTÖ Seattle Bakanlar Konferansı yeni ticaret müzakerelerini başlatmak konusunda başarısızlıkla sonuçlanmış ise de, bu durum DTÖ Tarım Anlaşması kapsamında yapılması gereken tarım müzakerelerinin başlatılmasına engel olamamıştır. DTÖ Tarım Komitesi’nin 23 Mart 2000 tarihinde başlayan toplantısında tarım ürünleri ticaretindeki çok taraflı ticaret müzakerelerinin başlatılmasına karar verilmiştir. Tarımdaki reform sürecinin devamı ile ilgili olarak, DTÖ Tarım Anlaşmasının 20. Maddesi kapsamında yapılması öngörülen ticaret müzakerelerinde: tarımsal desteklemelerde azaltma, tarımdaki korumaların azaltılması, doğrudan ticaretle ilgili olmayan konular (tarımın çok yönlülüğü), başlıkları altında; pazara girişin kolaylaştırılması, iç destekler ve ihracat desteklerinin azaltılması, “peace clause” olarak tanımlanan sulh hükmünün gözden geçirilmesi, tarımın çok yönlü etkilerinin tartışılması, gıda güvenliği ve kalitesi konularının ele alınması beklenmektedir. Müzakereler sırasında, gıda güvenliği ve tarım ürünleri ticaretindeki engellerin kaldırılması başlıkları altında, belirli ülkelerin, özellikle de ABD'nin, modern biyoteknoloji yöntemleri kullanılarak üretilen genetik ürünlerin ticaretini kolaylaştırmaya yönelik uluslararası çerçevenin oluşturulması konusunda ısrarlı davranmaları beklenmektedir. Bu doğrultuda, DTÖ’de, yeni tarım müzakereleri döneminde, üzerinde önemli pazarlıkların yapılabileceği alanlardan birinin modern biyoteknoloji ile üretilen tarım ürünlerinin ticaretinde uygulanacak kurallar olduğunu belirtmek yanlış olmayacaktır. IV.Tüketici Eğilimleri ve Organik Ürünlerin Ticareti: Son zamanlarda, özellikle gelişmiş ülkelerdeki tüketici talebi refah ve bilinçlenme düzeyindeki artışa, iletişim ve ulaşım olanaklarındaki gelişmeye bağlı olarak organik ürünlere yönelmektedir. Tarım ürünü üreticisi ve ihracatçısı bazı gelişmekte olan ülkeler, bu talebi karşılamak üzere, organik tarım ürünlerinin üretimi ve ticareti üzerine yoğunlaşmaktadırlar. Organik tarımın öneminin sürekli arttığını belirtmek mümkündür. Ancak, organik ürün ve pazarlarla ilgili araştırmalar sınırlı, geleceğe ilişkin tahminler ise yetersizdir. Diğer taraftan, Dünya ticaretinde, organik ürünlerin ticareti biyoteknolojik ürünlerin ticareti kadar hızla artmamaktadır. Organik tarım ürünlerine yönelen talep gelişme yolundaki ülkeler için yeni ihracat olanakları yaratmıştır. Ancak, organik tarım ürünlerinin, organik olmayan ürünlere göre daha pahalıya üretilmesi ve satılması; organik tarım işletmeciliğine geçişin belirli bir zamanı gerektirmesi; organik üretimin sertifikayla belgelenmek durumunda olması ve organik ürün ve pazarlarla ilgili araştırmaların sınırlı olması organik ürün ticaretinin yaygınlaşmasının önündeki en önemli nedenlerdir. 1997 yılı itibariyle dünyada 10.455 milyon dolar tutarında olduğu belirlenen organik ürün perakende satışlarının % 50'sinden fazlası Avrupa ülkelerinde gerçekleşmiştir. Avrupada en gelişmiş organik gıda ve içecek pazarına sahip olan ülkeler Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere'dir. 1997 yılındaki satışların yaklaşık % 40'ı ABD'de, %10'u ise Japonya'da yapılmıştır. V. Biyoteknolojik Ürünlerin Ticareti: Dünya ticaretinde biyoteknolojik ürünlerin pazar payı hızla artmaktadır. Bu yöntemle büyük ölçekli üretim yapılabilmesi ve ayrıca, biyoteknolojik ürünlerin üretilmesi için gerekli teknolojik gelişmenin patent haklarının saklı tutulabilmesi nedenleriyle ticari kazancın boyutları da hızla artmaktadır. Modern biyoteknoloji yöntemleriyle elde edilen ürünlerin yaklaşık %74'ü ABD'de, geriye kalanı ise Arjantin (%15); Kanada (%10); Avustralya, Meksika, İspanya, Fransa Güney Afrika ve Çin Halk Cumhuriyeti'nde (%1) üretilmektedir. Bugün için, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen yaklaşık 80 adet genetik ürünün uluslararası ticarete konu olduğu bilinmektedir. Yapılan araştırmalar, 1998 yılında biyoteknolojik yöntemlerle üretilen bitkilerin tüm satışlarının 1,5 milyar dolar civarında olduğunu, bu ürünlerin 1995-1998 dönemindeki satış gelirlerinin % 20 oranında arttığını göstermektedir. Bu trendin devam etmesi halinde, sözkonusu bitkilerin tüm satışlarının bu yıl 3 milyar dolara, 2005 yılında 8 milyar dolara, 2010 yılında ise 25 milyar dolara ulaşabileceği tahminleri yapılmaktadır. Biyoteknolojik ürünlerin tamamında, orta ve uzun dönemde, 100-150 milyar dolarlık potansiyel bir ticaret hacminden söz edilmektedir. VI. Tüketici Tercihleri ve Uluslararası Ticaret: Uluslararası ticareti yönlendiren unsurlardan biri tüketici tercihleridir. Tüketiciler bilimsel ve teknolojik gelişmeler karşısında daha bilinçli davranmak durumunda olan kesimdir. Bu kesim konuya sağlık, çevre ve etik kurallar olmak üzere üç farklı açıdan yaklaşmaktadır. Genel olarak tüketiciler, teknolojik gelişmelerin çok yönlü etkilerinin bulunduğunu ve bu etkilerin bazılarının olası riskleri de beraberinde getirdiğini bilirler ve kararlarını bilinçli olarak vermek isterler. Ayrıca, bunları bilimsel ve etik değerlendirmelerin gerektirdiği kritik kararlar olarak görürler. Yapılan araştırmalar, OECD ülkeleri arasında, Kuzey Amerika ülkeleri ile Avrupa ülkeleri arasında, biyoteknolojik ürünlere yaklaşım şeklinde önemli farklılıklar bulunduğunu ortaya koymaktadır. Bir kesim -Amerikalılar- gıda üretimi için modern biyoteknolojinin kullanımına olumlu yaklaşır ve modern biyoteknolojinin gıda üretimi açısından olduğu gibi, çevrenin de yararına olduğunu belirtirken, diğer kesim -Avrupalılar- bu düşüncenin aksine konuya şüpheyle yaklaşmaktadır. Amerika ve Avrupa ülkeleri arasındaki bu yaklaşım farklılığı mevzuat düzenlemelerine de yansımıştır. AB genetik olarak değiştirilmiş mikroorganizmalardan üretilen ürünlerin onaylanması konusunda ABD'den farklı bir süreç izlemekte ve uygulamaları "ihtiyatlılık" ilkesine dayanmaktadır. AB'nin Yeni Gıdalar Yasası, biyoteknolojik yöntemlerle üretilen ürünlerin etiketlenmesini gerektirmektedir. Biyoteknolojik ürünlerin ticaretinde uygulanacak kurallar konusunda, AB ile ABD arasında ciddi görüş farklılıkları bulunmaktadır. AB uluslararası kuruluşlardaki çalışmalarda, biyoteknolojik ürünlere yönelik etiket uygulamasının yaygınlaşması için çalışmaktadır. ABD ise, bu ürünlerin besin değeri, sağlık üzerine etkileri ve alerjik özellikleri bakımından incelendiğini ilgili kuruluşlar tarafından onaylanan genetik ürünlerin geleneksel benzerlerinden farklı bir sağlık riski taşımadığının kanıtlandığını belirtmekte, AB'yi ticarette korumacı uygulamalar yapmakla suçlamaktadır. Her iki taraf konuyu Transatlantik Ekonomik Ortaklığı, Transatlantik İş Diyaloğu ve OECD bünyesinde ve ayrıca, DTÖ tarım müzakereleri kapsamında görüşmektedir. Tüketiciler açısından esas olan kaygı, gıda üretiminde genetik biliminin kullanılmasının olası bilinmeyen riskleridir. Bu durum sağlık ve çevre açısından kabul edilebilir risk düzeyinin tanımlanmasını da güçleştirmektedir. Bu kaygılar tüketicileri, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünlerin etiketlenmesi veya bu ürünlerin orta ve uzun dönemli etkileri konusunda risk değerlendirmesinin yapılması yönünde talepte bulunmaya yönlendirmektedir. VII. Etiketleme Uygulaması ve Uluslararası Ticaret: Çoğu kez, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünler ile geleneksel yöntemlerle üretilen ürünleri birbirinden ayırt edebilmek mümkün değildir. Ancak, etkin pazar çözümlerine ulaşabilmek için, tüketicilerin aldıkları ürünle ilgili her türlü bilgiye ulaşabilmeleri gerekir. Bu doğrultuda etiketleme, uluslararası ticarette sıkça karşılaşılan ve tartışılan bir uygulamadır. Uluslararası ticarette önemli olan etiketleme uygulamasının ne şekilde yapılacağıdır. Uygulama gönüllü mü olmalıdır, yoksa zorunlu mu? Etikette ürünün içeriği mi tanımlamalıdır, yoksa üretim süreci mi? Etiketlerde yer verilecek bilginin kapsamı ne olmalıdır? Uluslararası ticarette yaygın olarak karşılaşılan uygulama, ürünün içeriğinin tanımlandığı etiket uygulamalarıdır. Genel olarak, üretim ve işleme yöntemleri (production and process methods) etiket programlarına konu olmamıştır. Genetik ürünlerin dış ticarete konu olmasıyla birlikte, OECD ve DTÖ'de, ticarette teknik engeller ve çevre ile bağlantılı ticaret önlemleri kapsamında, üretim ve işleme yöntemlerine ilişkin bilginin de etiketlemeye konu olabilmesi tartışılmaya başlanmıştır. Bu konu üzerinde henüz bir uzlaşmaya varılamamıştır. 1999 yılı içerisinde Japonya, Avustralya, Yeni Zelanda, AB, İsviçre, Norveç gibi ülkeler biyoteknolojik ürünlerle ilgili ulusal etiket programlarını devreye sokmuşlardır. Modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ve ayrıca, herhangi bir işlemden geçmeyen ürünlerde doğrudan etiketleme yapılabilmekte ancak, bunların işlenerek kullanılması durumunda etiketleme uygulamasında güçlük bulunmaktadır. Yapılan çeşitli araştırmalarda, bütün dünyada tüketiciye sunulan işlenmiş gıda maddelerinin yarısında modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen genetik ürünlerin bulunduğu tahminleri yapılmaktadır. Ürünün çiftlikten alınıp nihai ürün olarak tüketiciye sunulmasına kadar geçen her aşamada, kullanılan girdilerin tanımlanmasını gerektiren ve üretici ve tüketiciler için gıda zincirindeki bütün ürünleri izleyebilme olanağı veren bir yöntem olan ve organik ürünler için de uygulanabilen "identity preservation" sisteminin getirdiği yüksek maliyet nedeniyle biyoteknolojik yöntemler kullanılarak üretilen ürünlere uygulanmasında güçlük bulunmaktadır. Genel olarak, ürünün paketi ile ilgili olan etiketleme uygulaması, ürünün niteliğini ilgilendiren ve sağlık önlemi olarak uygulanan ürün standartlarına göre ticareti daha az bozucu uygulamalar olarak kabul edilmektedir. Ayrıca biyoteknolojik yöntemlerle üretilen ürünler için tüketicinin satın alma kararını olumsuz yönde etkileyen bu uygulama, organik ürünlerin ticaretinde teşvik edici bir etki yaratmaktadır. VIII. Türkiye'de, Biyoteknolojik Ürünlerin İthalatı, Organik Ürünlerin İhracatı: Ülkemiz İthalat Rejimi kapsamında kamu ahlakı, kamu düzeni ve kamu güvenliği ile insan, hayvan ve bitki sağlığının korunması veya sınai ve ticari mülkiyetin korunması amacıyla ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde önlem uygulanan ürünler kapsamı dışındaki tüm ürünlerin ithali serbesttir. Ayrıca, bütün tarım ve gıda maddelerinin ithalatında Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'ndan, eczacılık sanayi ürünlerinin ithalatında ise Sağlık Bakanlığı'ndan kontrol belgesi alınması gerekmektedir. Dış ticaretle ilgili veriler arasında, ülkemize modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen tarım ve gıda maddelerinin ithal edildiği yönünde bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak, önümüzdeki dönemde kaydedilecek gelişmelere bağlı olarak, bu konunun gündeme gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu nedenle, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünler için geçerli olacak çok taraflı ticaret kurallarının oluşturulmasından önce, bu alanı düzenleyen ulusal düzenlemelerin yapılmasında yarar bulunmaktadır. Ancak, ulusal düzenlemeler yapılırken, modern biyoteknoloji alanındaki gelişmelerin de düzenli bir şekilde izlenmesi ve bunun sonuçlarının ulusal düzenlemelere yansıtılması gerekmektedir. Bu kapsamda, çağdaş sistemlerde geçerli bir uygulama olan ve tüketicilere almak istedikleri ürünle ilgili her türlü bilgiye ulaşabilmeleri imkanını veren etiketleme uygulamasına geçilmesi etkin pazar çözümlerine ulaşabilmek bakımından yararlı olacaktır. Diğer taraftan, Türkiye'de 1997 yılı sonu itibariyle 18 000 hektar alanda organik tarım üretimi yapılmaktadır. 1998 yılı sonuna kadar bu miktarın % 25 oranında artması beklenmektedir. Türkiye'deki organik tarım üretimi ağırlıklı olarak ihracata yöneliktir ve en önemli ihracat pazarları AB ve ABD'dir. Tarım sektörünün geleceği ile ilgili stratejik değerlendirmeler kapsamında organik tarımın Türkiye'nin dış ticaretinde yeni açılımlar sağlayabilecek önemli bir üretim alanı olarak görülmesi mümkündür. Ancak, bu durumda organik tarım yöntemleriyle yapılacak üretimin gerektirdiği altyapının (bilgi, belgelendirme ve kurumsal yapı, vs.) oluşturulması ve desteklenmesi gerekmektedir. DTÖ'nde yeni başlayan tarım müzakereleri kapsamında bu konulara ilişkin olarak gündeme getirilen önerilerin dikkatle izlenmesi ve bu ürünlerin uluslararası ticaretinde uygulanacak prensipleri de içerebilecek yeni çok taraflı ticaret kurallarının ülkemiz şartları ve önceliklerine göre şekillendirilmesine çalışılmasında yarar görülmektedir. Kaynakça: DTÖ Belgeleri. OECD Belgeleri. FAO Belgeleri. Codex Allimentarious Commission Belgeleri. ITC, Organic Food and Beverages:World Supply and Major European Markets. Center For International Development at Harvard university (CID), Biotechnology in International Trade Gernot Brodnig; Weatherhead Center for International Affairs, Harvard University. DPT 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı, Biyoteknoloji ve Biyogüvenlik Özel İhtisas Komisyonu Taslak Raporu İGEME Dış Ticaret Bülteni- Şubat 2000.

http://www.biyologlar.com/biyoteknolojik-urunler-organik-urunler-ve-uluslararasi-ticaretteki-gelismeler

HAYVANLARI KORUMA KANUNU

Kanun No. 5199 Kabul Tarihi : 24.6.2004 BİRİNCİ KISIM Genel Hükümler BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Tanımlar ve İlkeler Amaç MADDE 1. - Bu Kanunun amacı; hayvanların rahat yaşamlarını ve hayvanlara iyi ve uygun muamele edilmesini temin etmek, hayvanların acı, ıstırap ve eziyet çekmelerine karşı en iyi şekilde korunmalarını, her türlü mağduriyetlerinin önlenmesini sağlamaktır. Kapsam MADDE 2. - Bu Kanun, amaç maddesi doğrultusunda yapılacak düzenlemeleri, alınacak önlemleri, sağlanacak eşgüdümü, denetim, sınırlama ve yükümlülükler ile tâbi olunacak cezaî hükümleri kapsar. Tanımlar MADDE 3. - Bu Kanunda geçen terimlerden; a)Yaşama ortamı: Bir hayvanın veya hayvan topluluğunun doğal olarak yaşadığı yeri, b) Etoloji: Bir hayvan türünün doğuştan gelen, kendine özgü davranışlarını inceleyen bilim dalını, c) Ekosistem: Canlıların kendi aralarında ve cansız çevreleriyle ilişkilerini bir düzen içinde yürüttükleri biyolojik, fiziksel ve kimyasal sistemi, d) Tür: Birbirleriyle çiftleşebilen ve üreme yeteneğine sahip verimli döller verebilen populasyonları, e) Evcil hayvan: İnsan tarafından kültüre alınmış ve eğitilmiş hayvanları, f) Sahipsiz hayvan: Barınacak yeri olmayan veya sahibinin ya da koruyucusunun ev ve arazisinin sınırları dışında bulunan ve herhangi bir sahip veya koruyucunun kontrolü ya da doğrudan denetimi altında bulunmayan evcil hayvanları, g) Güçten düşmüş hayvan: Bulaşıcı ve salgın hayvan hastalıkları haricinde yaşlanma, sakatlanma, yaralanma ve hastalanma gibi çeşitli nedenlerle fizikî olarak iş yapabilme yeteneğini kaybetmiş binek ve yük hayvanlarını, h)Yabani hayvan: Doğada serbest yaşayan evcilleştirilmemiş ve kültüre alınmamış omurgalı ve omurgasız hayvanları, ı) Ev ve süs hayvanı: İnsan tarafından özellikle evde, işyerlerinde ya da arazisinde özel zevk ve refakat amacıyla muhafaza edilen veya edilmesi tasarlanan bakımı ve sorumluluğu sahiplerince üstlenilen her türlü hayvanı, j) Kontrollü hayvan: Bir kişi, kuruluş, kurum ya da tüzel kişilik tarafından sahiplenilen, bakımı, aşıları, periyodik sağlık kontrolleri yapılan işaretlenmiş kayıt altındaki ev ve süs hayvanlarını, k) Hayvan bakımevi: Hayvanların rehabilite edileceği bir tesisi, l) Deney: Herhangi bir hayvanın acı, eziyet, üzüntü veya uzun süreli hasara neden olacak deneysel ya da diğer bilimsel amaçlarla kullanılmasını, m) Deney hayvanı: Deneyde kullanılan ya da kullanılacak olan hayvanı, n) Kesim hayvanı: Gıda amaçlı kesimi yapılan hayvanları, o) Bakanlık: Çevre ve Orman Bakanlığını, İfade eder. İlkeler MADDE 4. - Hayvanların korunmasına ve rahat yaşamalarına ilişkin temel ilkeler şunlardır: a) Bütün hayvanlar eşit doğar ve bu Kanun hükümleri çerçevesinde yaşama hakkına sahiptir. b) Evcil hayvanlar, türüne özgü hayat şartları içinde yaşama özgürlüğüne sahiptir. Sahipsiz hayvanların da, sahipli hayvanlar gibi yaşamları desteklenmelidir. c) Hayvanların korunması, gözetilmesi, bakımı ve kötü muamelelerden uzak tutulması için gerekli önlemler alınmalıdır. d) Hiçbir maddî kazanç ve menfaat amacı gütmeksizin, sadece insanî ve vicdanî sorumluluklarla, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanlara bakan veya bakmak isteyen ve bu Kanunda öngörülen koşulları taşıyan gerçek ve tüzel kişilerin teşviki ve bu kapsamda eşgüdüm sağlanması esastır. e) Nesli yok olma tehlikesi altında bulunan tür ve bunların yaşama ortamlarının korunması esastır. f) Yabani hayvanların yaşama ortamlarından koparılmaması, doğada serbestçe yaşayan bir hayvanın yakalanıp özgürlükten yoksun bırakılmaması esastır. g) Hayvanların korunması ve rahat yaşamalarının sağlanmasında; insanlarla diğer hayvanların hijyen, sağlık ve güvenlikleri de dikkate alınmalıdır. h) Hayvanların türüne özgü şartlarda bakılması, beslenmesi, barındırılma ve taşınması esastır. ı) Hayvanları taşıyan ve taşıtanlar onları türüne ve özelliğine uygun ortam ve şartlarda taşımalı, taşıma sırasında beslemeli ve bakımını yapmalıdırlar. j) Yerel yönetimlerin, gönüllü kuruluşlarla işbirliği içerisinde, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması için hayvan bakımevleri ve hastaneler kurarak onların bakımlarını ve tedavilerini sağlamaları ve eğitim çalışmaları yapmaları esastır. k) Kontrolsüz üremeyi önlemek amacıyla, toplu yaşanan yerlerde beslenen ve barındırılan kedi ve köpeklerin sahiplerince kısırlaştırılması esastır. Bununla birlikte, söz konusu hayvanlarını yavrulatmak isteyenler, doğacak yavruları belediyece kayıt altına aldırarak bakmakla ve/veya dağıtımını yapmakla yükümlüdür. İKİNCİ KISIM Koruma Tedbirleri BİRİNCİ BÖLÜM Hayvanların Sahiplenilmesi, Bakımı ve Korunması Hayvanların sahiplenilmesi ve bakımı MADDE 5. - Bir hayvanı, bakımının gerektirdiği yaygın eğitim programına katılarak sahiplenen veya ona bakan kişi, hayvanı barındırmak, hayvanın türüne ve üreme yöntemine uygun olan etolojik ihtiyaçlarını temin etmek, sağlığına dikkat etmek, insan, hayvan ve çevre sağlığı açısından gerekli tüm önlemleri almakla yükümlüdür. Hayvan sahipleri, sahip oldukları hayvanlardan kaynaklanan çevre kirliliğini ve insanlara verilebilecek zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirleri almakla yükümlü olup; zamanında ve yeterli seviyede tedbir alınmamasından kaynaklanan zararları tazmin etmek zorundadırlar. Ev ve süs hayvanı satan kişiler, bu hayvanların bakımı ve korunması ile ilgili olarak yerel yönetimler tarafından düzenlenen eğitim programlarına katılarak sertifika almakla yükümlüdürler. Ev ve süs hayvanı ve kontrollü hayvanları bulundurma ve sahiplenme şartları, hayvan bakımı konularında verilecek eğitim ile ilgili usul ve esaslar ile sahiplenilerek bakılan hayvanların çevreye verecekleri zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile eşgüdüm sağlanmak suretiyle, İçişleri Bakanlığı ve ilgili kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Ticarî amaç güdülmeden bilhassa ev ve bahçesi içerisinde bakılan ev ve süs hayvanları sahiplerinin borcundan dolayı haczedilemezler. Ev ve süs hayvanlarının üretimini ve ticaretini yapanlar, hayvanları sahiplenen ve onu üretmek için seçenler annenin ve yavrularının sağlığını tehlikeye atmamak için gerekli anatomik, fizyolojik ve davranış karakteristikleri ile ilgili önlemleri almakla yükümlüdür. Ev ve süs hayvanları ile kontrollü hayvanlardan, doğal yaşama ortamlarına tekrar uyum sağlayamayacak durumda olanlar terk edilemez; beslenemeyeceği ve iklimine uyum sağlayamayacağı ortama bırakılamaz. Ancak, yeniden sahiplendirme yapılabilir ya da hayvan bakımevlerine teslim edilebilir. Sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması MADDE 6. - Sahipsiz ya da güçten düşmüş hayvanların, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı Zabıtası Kanununda öngörülen durumlar dışında öldürülmeleri yasaktır. Güçten düşmüş hayvanlar ticarî ve gösteri amaçlı veya herhangi bir şekilde binicilik ve taşımacılık amacıyla çalıştırılamaz. Sahipsiz hayvanların korunması, bakılması ve gözetimi için yürürlükteki mevzuat hükümleri çerçevesinde, yerel yönetimler yetki ve sorumluluklarına ilişkin düzenlemeler ile çevreye olabilecek olumsuz etkilerini gidermeye yönelik tedbirler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı ile eşgüdüm sağlanarak, diğer ilgili kuruluşların da görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların en hızlı şekilde yerel yönetimlerce kurulan veya izin verilen hayvan bakımevlerine götürülmesi zorunludur. Bu hayvanların öncelikle söz konusu merkezlerde oluşturulacak müşahede yerlerinde tutulması sağlanır. Müşahede yerlerinde kısırlaştırılan, aşılanan ve rehabilite edilen hayvanların kaydedildikten sonra öncelikle alındıkları ortama bırakılmaları esastır. Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların toplatılması ve hayvan bakımevlerinin çalışma usul ve esasları, ilgili kurum ve kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Hayvan bakımevleri ve hastanelerin kurulması amacıyla Hazineye ait araziler öncelikle tahsis edilir. Amacı dışında kullanıldığı tespit edilen arazilerin tahsisi iptal edilir. Hiçbir kazanç ve menfaat sağlamamak kaydıyla sadece insanî ve vicdanî amaçlarla sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanlara bakan veya bakmak isteyen ve bu Kanunda öngörülen şartları taşıyan gerçek ve tüzel kişilere; belediyeler, orman idareleri, Maliye Bakanlığı, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından, mülkiyeti idarelerde kalmak koşuluyla arazi ve buna ait binalar ve demirbaşlar tahsis edilebilir. Tahsis edilen arazilerin üzerinde amaca uygun tesisler ilgili Bakanlığın/İdarenin izni ile yapılır. İKİNCİ BÖLÜM Hayvanlara Müdahaleler Cerrahi müdahaleler MADDE 7. - Hayvanlara tıbbî ve cerrahi müdahaleler sadece veteriner hekimler tarafından yapılır. Kontrolsüz üremenin önlenmesi için, hayvanlara acı vermeden kısırlaştırma müdahaleleri yapılır. Yasak müdahaleler MADDE 8. - Bir hayvan neslini yok edecek her türlü müdahale yasaktır. Hayvanların, yaşadıkları sürece, tıbbî amaçlar dışında organ veya dokularının tümü ya da bir bölümü çıkarılıp alınamaz veya tahrip edilemez. Ev ve süs hayvanının dış görünüşünü değiştirmeye yönelik veya diğer tedavi edici olmayan kuyruk ve kulak kesilmesi, ses tellerinin alınması ve tırnak ve dişlerinin sökülmesine yönelik cerrahi müdahale yapılması yasaktır. Ancak bu yasaklamalara; bir veteriner hekimin, veteriner hekimliği uygulamaları ile ilgili tıbbî sebepler veya özel bir hayvanın yararı için gerektiğinde tedavi edici olmayan müdahaleyi gerekli görmesi veya üremenin önlenmesi durumlarında izin verilebilir. Bir hayvana tıbbî amaçlar dışında, onun türüne ve etolojik özelliklerine aykırı hale getirecek şekilde ve dozda hormon ve ilaç vermek, çeşitli maddelerle doping yapmak, hayvanların türlerine has davranış ve fizikî özelliklerini yapay yöntemlerle değiştirmek yasaktır. Hayvan deneyleri MADDE 9. - Hayvanlar, bilimsel olmayan teşhis, tedavi ve deneylerde kullanılamazlar. Tıbbî ve bilimsel deneylerin uygulanması ve deneylerin hayvanları koruyacak şekilde yapılması ve deneylerde kullanılacak hayvanların uygun biçimde bakılması ve barındırılması esastır. Başkaca bir seçenek olmaması halinde, hayvanlar bilimsel çalışmalarda deney hayvanı olarak kullanılabilir. Hayvan deneyi yapan kurum ve kuruluşlarda bu deneylerin yapılmasına kendi bünyelerinde kurulmuş ve kurulacak etik kurullar yoluyla izin verilir. Etik kurulların kuruluşu, çalışma usul ve esasları, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığının ve ilgili kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Deney hayvanlarının yetiştirilmesi, beslenmesi, barındırılması, bakılması, deney hayvanı besleyen, tedarik eden ve kullanıcı işletmelerin tescil edilmesi, çalışan personelin nitelikleri, tutulacak kayıtlar, ne tür hayvanların yetiştirileceği ve deney hayvanı besleyen, tedarik eden ve kullanıcı işletmelerin uyacağı esaslar Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Hayvanların Ticareti ve Eğitilmesi Hayvanların ticareti MADDE 10. - Satılırken; hayvanların sağlıklarının iyi, barındırıldıkları yerin temiz ve sağlık şartlarına uygun olması zorunludur. Çiftlik hayvanlarının bakımı, beslenmesi, nakliyesi ve kesimi esnasında hayvanların refahı ve güvenliğinin sağlanması hususundaki düzenlemeler Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yabani hayvanların ticaretine ilişkin düzenlemeler Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Ev ve süs hayvanlarının üretimini ve ticaretini yapanlar, annenin ve yavrularının sağlığını tehlikeye atmamak için gerekli anatomik, fizyolojik ve davranış karakteristikleri ile ilgili önlemleri almakla yükümlüdür. Hayvanların ticarî amaçla film çekimi ve reklam için kullanılması ile ilgili hususlar izne tâbidir. Bu izne ait usul ve esaslar ilgili kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Bir hayvan; acı, ıstırap ya da zarar görecek şekilde, film çekimi, gösteri, reklam ve benzeri işler için kullanılamaz. Deney hayvanlarının ithalat ve ihracatı izne tâbidir. Bu izin, Bakanlığın görüşü alınarak Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca verilir. Hasta, sakat ve yaşlı durumda bulunan veya iyileşemeyecek derecede ağrısı veya acısı olan bir hayvanı usulüne uygun kesmek ya da ağrısız öldürme amacından başka bir amaçla birine devretmek, satmak veya almak yasaktır. Eğitim MADDE 11. - Hayvanlar, doğal kapasitesini veya gücünü aşacak şekilde veya yaralanmasına, gereksiz acı çekmesine, kötü alışkanlıklara özendirilmesine neden olacak yöntemlerle eğitilemez. Hayvanları başka bir canlı hayvanla dövüştürmek yasaktır. Folklorik amaca yönelik, şiddet içermeyen geleneksel gösteriler, Bakanlığın uygun görüşü alınarak il hayvanları koruma kurullarından izin alınmak suretiyle düzenlenebilir. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Hayvanların Kesimi, Öldürülmesi ve Yasaklar Hayvanların kesimi MADDE 12. - Hayvanların kesilmesi; dini kuralların gerektirdiği özel koşullar dikkate alınarak hayvanı korkutmadan, ürkütmeden, en az acı verecek şekilde, hijyenik kurallara uyularak ve usulüne uygun olarak bir anda yapılır. Hayvanların kesiminin ehliyetli kişilerce yapılması sağlanır. Dini amaçla kurban kesmek isteyenlerin kurbanlarını dini hükümlere, sağlık şartlarına, çevre temizliğine uygun olarak, hayvana en az acı verecek şekilde bir anda kesimi, kesim yerleri, ehliyetli kesim yapacak kişiler ve ilgili diğer hususlar Bakanlık, kurum ve kuruluşların görüşü alınarak, Diyanet İşleri Başkanlığının bağlı olduğu Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Hayvanların öldürülmesi MADDE 13. - Kanunî istisnalar ile tıbbî ve bilimsel gerekçeler ve gıda amaçlı olmayan, insan ve çevre sağlığına yönelen önlenemez tehditler bulunan acil durumlar dışında yavrulama, gebelik ve süt anneliği dönemlerinde hayvanlar öldürülemez. Öldürme işleminden sorumlu kişi ve kuruluşlar, hayvanın kesin olarak öldüğünden emin olunduktan sonra, hayvanın ölüsünü usulüne uygun olarak bertaraf etmek veya ettirmekle yükümlüdürler. Öldürme esas ve usulleri Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yasaklar MADDE 14. - Hayvanlarla ilgili yasaklar şunlardır: a) Hayvanlara kasıtlı olarak kötü davranmak, acımasız ve zalimce işlem yapmak, dövmek, aç ve susuz bırakmak, aşırı soğuğa ve sıcağa maruz bırakmak, bakımlarını ihmal etmek, fiziksel ve psikolojik acı çektirmek. b) Hayvanları, gücünü aştığı açıkça görülen fiillere zorlamak. c) Hayvan bakımı eğitimi almamış kişilerce ev ve süs hayvanı satmak. d) Ev ve süs hayvanlarını onaltı yaşından küçüklere satmak. e) Hayvanların kesin olarak öldüğü anlaşılmadan, vücutlarına müdahalelerde bulunmak. f) Kesim hayvanları ve 4915 sayılı Kanun çerçevesinde avlanmasına ve özel üretim çiftliklerinde kesim hayvanı olarak üretimine izin verilen av hayvanları ile ticarete konu yabani hayvanlar dışındaki hayvanları, et ihtiyacı amacıyla kesip ya da öldürüp piyasaya sürmek. g) Kesim için yetiştirilmiş hayvanlar dışındaki hayvanları ödül, ikramiye ya da prim olarak dağıtmak. h) Tıbbî gerekçeler hariç hayvanlara ya da onların ana karnındaki yavrularına veya havyar üretimi hariç yumurtalarına zarar verebilecek sunî müdahaleler yapmak, yabancı maddeler vermek. ı) Hayvanları hasta, gebelik süresinin 2/3’ünü tamamlamış gebe ve yeni ana iken çalıştırmak, uygun olmayan koşullarda barındırmak. j) Hayvanlarla cinsel ilişkide bulunmak, işkence yapmak. k) Sağlık nedenleri ile gerekli olmadıkça bir hayvana zor kullanarak yem yedirmek, acı, ıstırap ya da zarar veren yiyecekler ile alkollü içki, sigara, uyuşturucu ve bunun gibi bağımlılık yapan yiyecek veya içecekler vermek. l) Pitbull Terrier, Japanese Tosa gibi tehlike arz eden hayvanları üretmek; sahiplendirilmesini, ülkemize girişini, satışını ve reklamını yapmak; takas etmek, sergilemek ve hediye etmek. ÜÇÜNCÜ KISIM Hayvan Koruma Yönetimi BİRİNCİ BÖLÜM Mahallî Hayvan Koruma Kurulları Teşkilât, Görev ve Sorumluluklar İl hayvanları koruma kurulu MADDE 15. - Her ilde il hayvanları koruma kurulu, valinin başkanlığında, sadece hayvanların korunması ve mevcut sorunlar ile çözümlerine yönelik olmak üzere toplanır. Bu toplantılara; a) Büyükşehir belediyesi olan illerde büyükşehir belediye başkanları, büyükşehire bağlı ilçe belediye başkanları, büyükşehir olmayan illerde belediye başkanları, b) İl çevre ve orman müdürü, c) İl tarım müdürü, d) İl sağlık müdürü, e) İl millî eğitim müdürü, f) İl müftüsü, g) Belediyelerin veteriner işleri müdürü, h) Veteriner fakülteleri olan yerlerde fakülte temsilcisi, ı) Münhasıran hayvanları koruma ile ilgili faaliyet gösteren gönüllü kuruluşlardan valilik takdiri ile seçilecek en çok iki temsilci, j) İl veya bölge veteriner hekimler odasından bir temsilci, Katılır. Kurul başkanı gerekli gördüğü durumlarda konuyla ilgili olarak diğer kurum ve kuruluşlardan yetkili isteyebilir. İl hayvan koruma kurulu sekretaryasını, il çevre ve orman müdürlüğü yürütür. Kurul, çalışmalarının sonucunu, önemli politika, strateji, uygulama, inceleme ve görüşleri Bakanlığa bildirir. İllerde temsilciliği bulunmayan kuruluş var ise il hayvan koruma kurulları diğer üyelerden oluşur. Kurul, kurul başkanı tarafından toplantıya çağrılır. İl hayvan koruma kurulunun çalışma esas ve usulleri Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. İl hayvanları koruma kurulunun görevleri MADDE 16. - Hayvanları koruma kurulu münhasıran hayvanların korunması, sorunların tespiti ve çözümlerini karara bağlamak üzere; av ve yaban hayvanlarının ve yaşama alanlarının korunması ve avcılığın düzenlenmesi hususlarında alınmış olan Merkez Av Komisyonu kararlarını göz önünde bulundurarak; a) Hayvanların korunması ve kullanılmasında onların yasal temsilciliği niteliği ile bu Kanunda belirtilen görevleri yerine getirmek, b) İl sınırları içinde hayvanların korunmasına ilişkin sorunları belirleyip, koruma sorunlarının çözüm tekliflerini içeren yıllık, beş yıllık ve on yıllık plân ve projeler yapmak, yıllık hedef raporları hazırlayıp Bakanlığın uygun görüşüne sunmak, Bakanlığın olumlu görüşünü alarak hayvanların korunması amacıyla her türlü önlemi almak, c) Hazırlanan uygulama programlarının uygulanmasını sağlamak ve sonuçtan Bakanlığa bilgi vermek, d) Hayvanların korunması ile ilgili olarak çeşitli kişi, kurum ve kuruluşların il düzeyindeki faaliyetlerini izlemek, yönlendirmek ve bu konuda gerekli eşgüdümü sağlamak, e) İlde kurulacak olan hayvan bakımevleri ve hayvan hastanelerini desteklemek, geliştirmek ve gerekli önlemleri almak, f) Yerel hayvan koruma gönüllülerinin müracaatlarını değerlendirmek, g) Hayvan sevgisi, korunması ve yaşatılması ile ilgili eğitici faaliyetler düzenlemek, j) Bu Kanuna göre çıkarılacak mevzuatla verilecek görevleri yapmak, İle görevli ve yükümlüdür. İKİNCİ BÖLÜM Denetim ve Hayvan Koruma Gönüllüleri Denetim MADDE 17. - Bu Kanun hükümlerine uyulup uyulmadığını denetleme yetkisi Bakanlığa aittir. Gerektiğinde bu yetki Bakanlıkça mahallin en büyük mülkî amirine yetki devri suretiyle devredilebilir. Denetim elemanlarının nitelikleri ve denetime ilişkin usul ve esaslar ile kayıt ve izleme sistemi kurma, bildirim yükümlülüğü ile bunları verecekler hakkındaki usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yerel yönetimler, ev ve süs hayvanları ile sahipsiz hayvanların kayıt altına alınması ile ilgili işlemleri yapmakla yükümlüdürler. Yerel hayvan koruma görevlilerinin sorumlulukları MADDE 18. - Özellikle kedi ve köpekler gibi sahipsiz hayvanların kendi mekânlarında, bulundukları bölge ve mahallerde yaşamaları sorumluluğunu üstlenen gönüllü kişilere yerel hayvan koruma görevlisi adı verilir. Bu görevliler, hayvan koruma dernek ve vakıflarına üye ya da bu konuda faydalı hizmetler yapmış kişiler arasından il hayvan koruma kurulu tarafından her yıl için seçilir. Yerel hayvan koruma görevlileri görev anında belgelerini taşımak zorundadır ve bu belgelerin her yıl yenilenmesi gerekir. Olumsuz faaliyetleri tespit edilen kişilerin belgeleri iptal edilir. Yerel hayvan görevlilerinin görev ve sorumluluklarına, bu kişilere verilecek belgelere, bu belgelerin iptaline ve verilecek eğitime ilişkin usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yerel hayvan koruma görevlileri; bölge ve mahallerindeki, öncelikle köpekler ve kediler olmak üzere, sahipsiz hayvanların bakımları, aşılarının yapılması, aşılı hayvanların markalanması ve kayıtlarının tutulmasının sağlanması, kısırlaştırılması, saldırgan olanların eğitilmesi ve sahiplendirilmelerinin yapılması için yerel yönetimler tarafından kurulan hayvan bakımevlerine gönderilmesi gibi yapılan tüm faaliyetleri yerel yönetimler ile eşgüdümlü olarak yaparlar. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Hayvanların Korunmasının Desteklenmesi Mali destek MADDE 19. - Ev ve süs hayvanlarının korunması amacıyla bakımevleri ve hastaneler kurmak; buralarda bakım, rehabilitasyon, aşılama ve kısırlaştırma gibi faaliyetleri yürütmek için, başta yerel yönetimler olmak üzere diğer ilgili kurum ve kuruluşlara Bakanlıkça uygun görülen miktarlarda mali destek sağlanır. Bu amaçla Bakanlık bütçesine gerekli ödenek konulur. Bu ödeneğin kullanımına ilişkin esas ve usuller, Maliye Bakanlığının olumlu görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Diğer Hükümler Eğitici yayınlar MADDE 20. - Hayvanların korunması ve refahı amacıyla; yaygın ve örgün eğitime yönelik programların yapılması, radyo ve televizyon programlarında bu konuya yer verilmesi esastır. Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu ile özel televizyon kanallarına ait televizyon programlarında ayda en az iki saat, özel radyo kanallarının programlarında ise ayda en az yarım saat eğitici yayınların yapılması zorunludur. Bu yayınların % 20'sinin izlenme ve dinlenme oranı en yüksek saatlerde yapılması esastır. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu görev alanına giren hususlarda bu maddenin takibi ile yükümlüdür. Trafik kazaları MADDE 21. - Bir hayvana çarpan ve ona zarar veren sürücü, onu en yakın veteriner hekim ya da tedavi ünitesine götürmek veya götürülmesini sağlamak zorundadır. Hayvanat bahçeleri MADDE 22. - İşletme sahipleri ve belediyeler hayvanat bahçelerini, doğal yaşama ortamına en uygun şekilde tanzim etmekle ve ettirmekle yükümlüdürler. Hayvanat bahçelerinin kuruluşu ile çalışma usul ve esasları Tarım ve Köyişleri Bakanlığının görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yasak ve izinler MADDE 23. - Bu Kanun kapsamında olan ev ve süs hayvanlarının ticaretinin yapılması, ithalatı ve ihracatı ile her ne şekilde olursa olsun, ülkeden çıkarılması ve sokulması ile ilgili her türlü izin ve işlemlerde Bakanlığın görüşü alınmak kaydıyla Tarım ve Köyişleri Bakanlığı yetkilidir. Tarım ve Köyişleri Bakanlığının ilgili birimlerince, yıl içinde yapılan ithalat ve ihracat ile ilgili bilgiler Bakanlığa bildirilir. Koruma altına alma MADDE 24. - Bu Kanunun hayvanları korumaya yönelik hükümlerine aykırı hareket eden ve bu suretle bulundurduğu hayvanların bakımını ciddi şekilde ihmal eden ya da onlara ağrı, acı veya zarar veren kişilerin denetimle yetkili merci tarafından hayvan bulundurması yasaklanır ve hayvanlarına el konulur. Söz konusu hayvan yeniden sahiplendirilir ya da koruma altına alınır. DÖRDÜNCÜ KISIM Cezai Hükümler BİRİNCİ BÖLÜM İdari Para Cezası Verme Yetkisi, Cezalar, Ödeme Süresi, Tahsil ve İtiraz İdarî para cezası verme yetkisi MADDE 25. - Bu Kanunda öngörülen idarî para cezaları bu Kanunun 17 nci maddesinde belirtilen denetime yetkili merci tarafından verilir. İdari para cezalarına itiraz MADDE 26. - İdarî para cezalarına karşı cezanın tebliği tarihinden itibaren onbeş gün içinde idare mahkemesine dava açılabilir. Davanın açılmış olması idarece verilen cezanın yerine getirilmesini durdurmaz. Bu konuda idare mahkemelerinin verdiği kararlar kesindir. İdarî para cezalarının ödenme süresi ve tahsili MADDE 27. - İdarî para cezalarının ödenme süresi cezanın tebliği tarihinden itibaren otuz gündür. Ceza vermeye yetkili merciler tarafından, Bakanlıkça bastırılan ve dağıtılan makbuz karşılığında verilen para cezaları, ilgilileri tarafından mahallin en büyük mal memurluğuna yatırılır. Yatırılan paranın % 80'i ilgili belediyeye takip eden ay içinde aktarılır. Bu para, tahsisi mahiyette olup amacı dışında kullanılamaz. Bu Kanuna göre verilecek idarî para cezalarında kullanılacak makbuzların şekli, dağıtımı ve kontrolü ile ilgili esas ve usuller yönetmelikle belirlenir. Öngörülen süre içinde ödenmeyen para cezaları, gecikme zammı ile birlikte 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre tahsil edilir. Cezalar MADDE 28. - Bu Kanun hükümlerine aykırı davrananlara aşağıdaki cezalar verilir: a) 4 üncü maddenin (k) bendinin ikinci cümlesi hükmüne aykırı davrananlara, hayvan başına ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. b) 5 inci maddenin birinci, ikinci, üçüncü ve altıncı fıkralarında öngörülen hayvanların sahiplenilmesi ve bakımı ile ilgili yasaklara ve yükümlülüklere uymayan ve alınması gereken önlemleri almayanlara hayvan başına ellimilyon lira, yedinci fıkrasında öngörülen yükümlülük ve yasaklara uymayanlara hayvan başına yüzellimilyon lira idarî para cezası. c) 6 ncı maddenin birinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına beşyüzmilyon lira idarî para cezası. d) 7 nci maddede yazılan cerrahi amaçlı müdahaleler ile ilgili hükümlere aykırı davrananlara hayvan başına yüzellimilyon lira idarî para cezası. e) 8 inci maddenin birinci fıkrasında yazılı, bir hayvan neslini yok edecek müdahalede bulunanlara hayvan başına yedibuçukmilyar lira idarî para cezası; ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarına uymayanlara hayvan başına birmilyar lira idarî para cezası. f) 9 uncu maddede ve çıkarılacak yönetmeliklerinde belirtilen hususlara uymayanlara hayvan başına ikiyüzellimilyon lira; yetkisi olmadığı halde hayvan deneyi yapanlara hayvan başına birmilyar lira idarî para cezası. g) 10 uncu maddede belirtilen hayvan ticareti izni almayanlara ve bu konudaki yasaklara ve yönetmelik hükümlerine aykırı davrananlara ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası. h) 11 inci maddenin birinci fıkrasındaki eğitim ile ilgili yasaklara aykırı davrananlara birmilyarikiyüzellimilyon lira, ikinci fıkrasına aykırı davrananlara hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. ı) 12 nci maddenin birinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına beşyüzmilyon lira; ikinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. j) 13 üncü madde hükümlerine aykırı davrananlara, öldürülen hayvan başına beşyüzmilyon lira idarî para cezası, aykırı davranışların işletmelerce gösterilmesi halinde öldürülen hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. k) 14 üncü maddenin (a), (b), (c), (d), (e), (g), (h), (ı), (j) ve (k) bentlerine aykırı davrananlara ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası; (f) ve (l) bentlerine aykırı davrananlara hayvan başına ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası verilir, kesilmiş ve canlı hayvanlara el konulur. l) RTÜK’ün takibi sonucunda 20 nci maddeye aykırı hareket ettiği tespit edilen ulusal radyo ve televizyon kurum ve kuruluşlarına maddenin ihlal edildiği her ay için beşmilyar lira idarî para cezası. m) 21 inci maddeye aykırı hareket edenlere hayvan başına ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. n) 22 nci maddeye uymayanlara, hayvanat bahçelerinde kötü şartlarda barındırdıkları hayvan başına altıyüzmilyon lira idarî para cezası. o) 23 üncü maddeye aykırı hareket edenlere hayvan başına ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası. Bu maddenin (b) bendinde atıfta bulunulan 5 inci maddenin birinci, ikinci ve beşinci fıkraları ile (o) bendi dışında kalan fiillerin, veteriner hekim, veteriner sağlık teknisyeni, hayvan koruma gönüllüsü, hayvan koruma derneği üyeleri, hayvan koruma vakfı üyeleri, hayvan toplama, gözetim altına alma, bakma, koruma ile görevlendirilmiş olan kişilerce işlenmesi halinde verilecek ceza iki kat artırılarak uygulanır. Bu maddede yazılı idarî para cezaları, her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, o yıl için 4.1.1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca tespit ve ilân edilen yeniden değerleme oranında artırılarak uygulanır. BEŞİNCİ KISIM Çeşitli, Son ve Geçici Hükümler BİRİNCİ BÖLÜM Çeşitli Hükümler Birden fazla hükmün ihlâli MADDE 29. - Bu Kanunda suç olarak öngörülen fiiller başka kanunlara göre de suç ise, en ağır cezayı gerektiren kanun hükümleri uygulanır. Fiili ile bu Kanunun birden fazla hükmünü ihlal edenlere daha ağır olan ceza verilir. Fiillerin tekrarı MADDE 30. - Bu Kanunda, ceza hükmü altına alınmış fiillerin tekrarı halinde para cezaları bir kat, daha fazla tekrarı halinde üç kat artırılarak verilir. İKİNCİ BÖLÜM Son ve Geçici Hükümler Saklı hükümler MADDE 31. - 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu, 4631 sayılı Hayvan Islahı Kanunu ile 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu hükümleri saklıdır. GEÇİCİ MADDE 1. - Bu Kanunun 14 üncü maddesinin (l) bendinde belirtilen hayvanlardan, yurda bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce sokulmuş olanların sahipleri; üç ay içerisinde hayvan koruma kurullarına bildirimde bulunarak bunları kayıt altına aldırmak; altı ay içerisinde kısırlaştırarak kısırlaştırıldıklarına ilişkin belgeleri il hayvan koruma kurullarına teslim etmek zorundadırlar. GEÇİCİ MADDE 2. - Bu Kanun gereğince çıkarılması gerekli bulunan yönetmelikler, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde hazırlanır. Yürürlük MADDE 32. - Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme MADDE 33. - Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

http://www.biyologlar.com/hayvanlari-koruma-kanunu

ÇEVRE KİRLENMESİ

ÇEVRE KİRLENMESİ

I – HAVA KİRLENMESİ a) İnsana ve Çevreye Etkisi b) Sonuçları (Asit Yağmurları)   Asit Yağmurlarının Toprağa Etkisi   Asit Yağmurlarının Sulara Etkisi   Asit Yağmurlarının Yapılara Etkisi   Asit Yağmurlarının Bitkilere Etkisi   Asit Yağmurlarının İnsan Sağlığına Etkisi c) Çeşitli Gazların İnsan ve Çevresine Etkisi   İnsan Sağlığına   Hayvan ve Bitkilere   İklime d) Ormanların ve Yeşil Alanların Çevre Kirliliğini Önlemeleri Yönünden İşlevleri   Fiziksel İşlevler   Fizyolojik İşlevler e) Ormanların Su ve Toprak Kirliliği Üzerine Etkileri II – SU KİRLENMESİ a) Kirlenmeye Yol Açan Kaynaklar 1 – Tarımsal Çalışmaların neden olduğu Kirlilik 2 – Endüstrinin Neden Olduğu Kirlilik 2.1.) Kimyasal Kirlilik 2.2.) Fiziksel Kirlilik 2.3.) Fizyolojik Kirlilik 2.4.) Biyolojik Kirlilik 2.5.) Radyoaktif Kirlilik 3 – Yerleşim Alanlarındaki Atıkların Neden Olduğu Kirlilik III – TOPRAK KİRLENMESİ 1 – Kentlerin Neden Olduğu Kirlilik 2 – Endüstrinin Neden Olduğu Kirlilik 3 – Toprak Uğraşlarının Neden Olduğu Kirlilik 4 – Toprak Kirliliğinin İnsan ve Çevresine Etkileri IV – DİĞER ETMENLER a) Gürültü Kirliliği   Gürültünün İnsan ve Çevresine Etkileri b) Radyasyon ÇEVRE KİRLENMESİ Her türlü madde ya da enerjinin (örn: ısı, ses...) doğal birikiminin çok üstündeki mik-tarlarda çevreye katılmasına çevre kirlenmesi denir. Kirlenme, kirleticilerin etkilediği ortamın niteliğine göre, hava, su, toprak kirlenmesi ve diğer etmenler olarak sınıflandırılır. İnsanın yaşamı sürekliliği için doğayı kullanması, do-ğayı değiştirmesi olağandır. Ancak bu kullanışta doğayı düşünmeksizin yalnızca insan açısın-dan ve tek yönlü yararlanma söz konusu olduğunda, umulan olumlu sonuçlar, bir süre sonra çözümü zor ve hatta olanaksız birçok karmaşık sorunlara neden olurlar. Bilimsel açıdan bakıldığında, bir ortamın fiziksel birleşiminde olmaması gereken şey “kir” dir. Yaşamın söz konusu olduğu her yerde muhakkak kir, yani artık madde bulunacak-tır. Fakat bu madde, oluştuğu ortam içinde belirli sınırlar altında kaldığı sürece doğal yapı bu artık maddeyi çözümlemekte ve sonuçta kirlenme çıplak gözle görülmemektedir. O halde ya-şamın getirdiği bir kirlenme hep olacaktır. Ama doğal denge bozulmadıkça, çevre ile etkileşen yaşam, kirlenmeden etkilenmeyecek ve dolayısıyla çevre kirlenmesi sorunu, doğal yapı içinde çözümlenecektir. HAVA KİRLİLİĞİ Erişkin bir insan, günde 2,5 kg kadar su ve 1,5 kg kadar besin almasına karşılık 15 kg kadar hava alır. O halde, insanın dışarıdan aldığı maddeler arasında hava, miktar bakımın-dan başta gelmektedir. Bir insan açlığa 60 gün, susuzluğa 6 gün dayanabildiği halde havasızlığa 6 dakika da-yanamaz. Barınak ve fabrika bacalarından çıkan dumanlar, otomobillerden çıkan eksoz gazları içinde bulunan ve canlılar için zararlı olan çeşitli maddelerin havaya karışması ve onun bileşimini bozması, 20. yüzyıl insanını hava kirliliği sorunu ile karşı karşıya bırakmıştır. Normal temiz bir hava içerisinde, % 78,9 hacim azot, % 20,95 hacim oksijen, %0,03 hacim karbondioksit, %0,93 hacim argon gazı bulunan fakat, duman toz tanecikleri, kükürt dioksit ve diğer gazlar bulunmayan ya da çok az bulunan hava demektir. Kirli hava ise fazla miktarda duman, kü-kürt di oksit, karbon mono oksit, azot oksit gibi gazları, ozon gibi oksidin maddeleri, kurşun, nikel gibi metalleri, lastik parçacıkları ve toz taneciklerini kapsayan ve fena kokan havadır. Diğer bir tanımla, hava kirliliği, atmosferde toz, gaz, duman, koku, su buharı şeklinde bulu-nabilecek kirleticilerin insan ve diğer canlılar ile eşyaya zarar verici miktara yükselmesi ola-rak ifade edilebilir. Metreküpü içinde 7 mikrogramdan fazla miktarda duman ve 100 – 150 mikrogramdan fazla SO2 gazı bulunması havanın kirliliği için bir ölçü olarak kabul edilmektedir. Özellikle duman ve SO2 gazının verilen bu miktarın üzerine çıkması, sağlık için zararlı bir ortamın meydana gelmesine neden olmaktadır. Hava kirliliğini oluşturan başlıca kaynaklar, endüstri merkezlerinden çıkan kirli dumanlar ve gazlar, kalorifer ve soba bacalarından dağılan isler ve dumanlarla motorlu taşıtların eksozlarından çıkan karbonmonoksit, kurşun, azot oksit gibi kimyasal maddelerdir. Bunlar-dan birkaçını tanıyalım: Karbon monoksit (CO): Havadan biraz daha hafif, renksiz, kokusuz, zehirli bir gazdır. Yanma sürecinde yakıttaki karbonun eksik yanma sonucunda tümüyle karbondioksite yük-seltgenmeyip bir bölümünün karbon monoksite dönüşmesiyle oluşur. Başlıca karbon monok-sit kaynağı içten yanmalı motorlardır. Katı ya da sıvı maddelerin parçacıkları, kurum ya da is biçiminde gözle görülebilen-lerden ancak elektron mikroskobuyla gözlenebilecek olanlara kadar değişen boyutlardadır. Çevreyi kirleten parçacıkların oluşumuna yol açan başlıca nedenler hareketsiz merkezlerde yakıt kullanımı ile sanayi etkinlikleridir; orman yangınları da küçük bir yüzde oluşturur. Kükürt oksitleri, kükürt içeren yakıtların yanmasıyla oluşan zehirli gazlardır. Her yıl açığa çıkan kükürt oksitlerin yaklaşık yüzde 60’ı kömürün yakılmasıyla oluşur. Kentsel böl-gelerde yoğunlaşmış olan akaryakıt kullanımı ve kükürtten yararlanan sanayi tesisleri de kü-kürt oksitlerinin oluşumuna yol açan önemli kaynaklardır. Hidrokarbonlar da, karbon monoksit gibi eksik yanan yakıtlardan kaynaklanır. Ama karbon monoksidin tersine, atmosferde normal olarak bulundukları yoğunlukta zehirli değil-lerdir. Bununla birlikte, fotokimyasal sise yol açtıklarından kirliliğin artmasında önemli rol oynarlar. Havadaki hidro karbonlar genellikle, çöp fırınları gibi büyük tesislerde atık madde-lerin yakılmasından, sanayide kullanılan çözücülerin buharlaşmasından ve odun ile kömürün yakılmasından kaynaklanır. Ama en önemli etken, buharlaşma yoluyla ve içten yanmalı mo-torların egzozundan havaya karışan benzindir. Bu yüzden havadaki hidrokarbonların yakla-şık yüzde 60’ı, çok sayıda motorlu taşıtın bulunduğu kentsel alanlarda yoğunlaşmıştır. Azot oksitleri, yakıtın çok yüksek sıcaklıkta yanmasıyla oluşur. Bu kirletici de gene motorlu taşıtlardan ve elektrik enerji santralleri ile sanayide kullanılan buhar kazanlarının yakım sistemlerinden kaynaklanır. Havada normal olarak eylemsiz halde bulunan azot, yan-ma sırasındaki yüksek sıcaklıkta oksijenle birleşir ve gaz halinde dışarı atıldığında çabuk so-ğursa, bu durumda kalır. Azot oksitleri, hidrokarbonlarla birleşerek fotokimyasal yükselt genleri oluştururlar. Bu yükselt genler de, havadaki katı ve sıvı parçacıklarla birleşerek hava kirliliğine yol açarlar. Fotokimyasal yükselt gen kirleticiler ozon, azot di oksit, aldehitler, akrolein ve peroksiaçillerdir. Kentsel bölgelerdeki hava kirliliğine yol açan bir başka önemli madde de kurşundur. Kurşun, sanayi tesislerinden, zararlı canlılarla mücadelede kullanılan kimyasal maddelerden, kömür ve çöp yakımından ve kurşunlu benzin kullanan otomobil motorlarından kaynaklana-rak havaya karışır. Kirleticiler dışında, bazı doğal etkenler de hava kirlenmesine yol açar. Güneş ışığındaki morötesi ışınlar, hidrokarbonlarla birleşerek fotokimyasal sis oluştururlar ve bu da sıcaklık terslenmesi dönemlerinde atmosfer durgunluğuna neden olur. Bu olay, sı-caklığın, yer yüzünde troposferin (alt atmosfer) içlerine doğru arttığı durumlarda görülür; olaya terslenme denmesinin nedeni de normal olarak sıcaklığın yükseklikle birlikte azalması-dır. Sıcaklık terslenmesi havanın yükselmesini engelleyerek kirletici içeren alt hava katmanı-nın asılı halde kalmasına yol açar. Havada önemli bir yanal hareket gerçekleşmediği sürece kirlilik kalıcı olur. İNSANA VE ÇEVREYE ETKİSİ Havada kirlenmeye yol açan maddelerin insanlar üzerinde çeşitli etkileri vardır. Ha-vadan solunan karbon monoksit, kandaki oksijenin yerini alarak vücuttaki hücrelere taşınan oksijen miktarının azalmasına yol açar. Kentlerin havasında bulunduğu miktarıyla karbon monoksit, zihinsel yetilerin gerilemesine ve en sağlıklı insanlarda bile tepkilerin ağırlaşmasına neden olur; bu da kent yaşamında görülen kazalarda önemli bir etkendir. Ayrıca kansızlık, kalp yetersizliği ve kan hastalıkları ile kronik akciğer rahatsızlıkları bulunan kişilerin sağlık durumu üzerinde daha da olumsuz etkilerde bulunur. Kükürt oksitleri, solunum borusunu ve akciğer dokularını etkileyerek, solunum siste-minde geçici ya da kalıcı rahatsızlıklara yol açabilir. Fotokimyasal yükselt genler göz rahat-sızlıklarına neden olur; ayrıca araştırmalar, azot oksitlerinin de insan sağlığına neden oldu-ğunu, özellikle çocuklarda gribe karşı direnci azalttığını ortaya koymuştur. Başka pek çok kirletici de, etkileri doğrudan ya da kısa sürede gözlenememesine kar-şın, halk sağlığı konusundaki kaygıların giderek çoğalmasına neden olmaktadır. Araştırma-lar, kentlerde yaşayan insanların vücudunda bulunan kurşun miktarının, vücudun kan üre-timini olumsuz yönde etkileyecek oranda olduğunu göstermektedir. Ama çevrede bulunan kurşunun insan sağlığına doğrudan mı zararlı olduğu, yoksa asıl tehlikenin gelecekte besin zincirinde ortaya çıkacak bir kurşun yoğunlaşmasına mı yattığı tartışması sonuçlanmış değil-dir. Hava kirliliği, insanların yanı sıra bitki yaşamı, yapılar ve çeşitli eşyalar üzerinde de son derece zararlı etkilerde bulunmaktadır. Pek çok büyük kentin çevresindeki bitki örtüsü hava kirliliği nedeniyle büyük ölçüde yok olmuştur. Ayrıca kentlerde kükürtlü kömür ve a-karyakıt kullanımı, buralardaki çelik ürünlerinin kırsal bölgelere oranla dört kat daha hızlı aşınmasına yol açmaktadır. Kükürt oksitleri de yapıların ve heykellerin aşınmasını hızlandı-rır; havadaki parçacıklar öteki kirleticilerin aşındırıcı etkisini arttırır; ozon ise, kauçuk ürün-lerinin daha çabuk parçalanmasına yol açar. Hava kirlenmesinden kaynaklanan ve 1980’lerin ortalarında gündeme gelen bir başka önemli tehlike de, atmosferin ozon tabakasının incelmesidir. Havalandırma sistemlerinde, spreylerde, otomobillerde ve buzdolaplarında kullanılan kloroflorokarbon kökenli kimyasal yapılarda maddelerin yol açtığı delinme, kutup bölgelerinde yoğunlaşmıştır. Yeryüzüne ula-şan morötesi ışınların zararlı etkilerini azaltan ozon katmanının delinmesi, bazı uzmanlara göre 20 – 30 yıl içinde etkisini gösterecek, yeryüzünde 40 milyon dolayında insanın cilt kanseri olmasına ve yalnızca ABD’de yaklaşık 800 bin kişinin ölümüne yol açacaktır. Bazı uzmanlar bu tahminlerde büyük yanılgı payının bulunduğunu öne sürmekle birlikte, ozon katmanının delinmesinin yeryüzü için büyük bir tehdit oluşturduğu üzerinde herkes aynı düşüncededir. HAVA KİRLİLİĞİNİN SONUÇLARI (ASİT YAĞMURLARI) Asit yağmurları, kendilerini çeşitli ortam ve canlılar üzerinde belli eder. ASİT YAĞMURLARIN TOPRAĞA ETKİSİ Asit yağmurlar, toprağın kimyasal yapısı ve biyolojik koşulları üzerinde etkide bulu-narak, bu topraklar üzerinde yetişen bitkilere zararlı olmaktadır. Toprağa erişen sülfürik asit, toprak çözeltisinin asitliğini yani aktif hidrojen iyonları-nın yoğunluğunu arttırmaktadır. Miktarı artan hidrojen iyonları, toprağın koloidal komp-leksleri olan kil mineralleri ve humus koloitleri tarafından tutulmakta olan başta Ca olmak üzere K, Mg ve Na gibi bitki besin elementlerinin yerine geçerek, bu elementlerin topraktan taban suyuna karışmak üzere yıkanmalarına neden olmaktadır. ASİT YAĞMURLARININ SULARA ETKİSİ Asit yağmurları, tatlı su göllerinde de asitliği arttırarak bu göllerde asitliğe duyarlı balık ve yumuşakçıların tür ve miktarının azalmasına etkili olmaktadır. Amerika Birleşik Devletlerinde bulunan 100 bin gölden yaklaşık 20 bininde ya hiç ba-lık kalmamış, ya da bu yönde olumsuz bir gelişme vardır. Halen birçok gölde aşırı asitliği gidermek üzere kalsiyum hidroksit püskürtülmektedir. İsveç’te bu amaçla her yıl 40 milyon dolar sarf edilmekte olduğu bilinmektedir. ASİT YAĞMURLARIN YAPILARA ETKİSİ Asit yağmurları maruz kalan özellikle kireç taşları, mermerden inşa edilen tarihi yapı-lar ve anıtlar orijinal durumlarını hızla kaybetmektedirler. Asit yağmurların binalarda meydana getirdiği diğer bir zarar da, binalarda çatı örtüsü olarak kullanılan çinko gibi metal levhalarda görülen yıpranmalardır. ASİT YAĞMURLARIN BİTKİLERE ETKİSİ Kükürt di oksit ve azot oksitler, stomlar yoluyla ibre ve yaprak dokularına girmekte, özellikle SO2 bir yönden oksijen alımını önlemekte, diğer yönden de bünyede H2SO4’e dönüşe-rek parçalama, yakma ya da kemirme etkisi yapmaktadır. Kükürt dioksitin yaprak ve ibre-lerde oluşturduğu sülfürik asidin sünger mezofil hücreleri içerisinde bulunan kloro – plastlardaki magnezyumu giderek kuruttuğu, klorofili ve plazmayı tahrip ettiği, dolayısıyla özümlemeyi engellediği, bunların sonuçta ölüme neden olduğu bilinmektedir. ASİT YAĞMURLARIN İNSAN SAĞLIĞINA ETKİSİ Asit yağmurları insan sağlığına olan etkileri kendini dolaylı şekilde belli eder. Asitleşen topraklardan kaynaklanan asitliği yükselmiş olan sular, mide asiditesini arttırarak mide ülse-rine neden olmakta, ayrıca asit yağmurlar topraktaki iyodu eriterek o topraklarda yetişen sebze ve meyvelerin ve içilen suların iyot miktarlarının düşmesini sonuçlandırarak bunları kullanan insanlarda troid bezi rahatsızlıkları (guatr) hastalığına neden olmaktadır. Asit yağmurlar, gazlar ve birlikte bulunan toksit metal iyonları ile insanlar ve hayvan-larda da zararlı olmaktadır. Havada dolaşan kuru kirleticiler be bunlar arasında sülfatlar, üst solunum yolu hastalıklarından kronik bronşit, astım ve anfizeme neden olmaktadır. ÇEŞİTLİ GAZLARIN İNSAN VE ÇEVRESİNE ETKİLERİ İNSAN SAĞLIĞINA ETKİLERİ Hava, yaşamın temel öğesi olduğuna göre, havadaki kirliliğin insan sağlığı yönünden önemi açıktır. Havanın taşıdığı karbon parçacıkları, ozon, karbon monoksit, kükürt dioksit, doyma-mış hidrokarbonlar, aldehitler ile kanserojen maddeler gibi kirleticiler insanların solunum yollarını etkileyerek normal mekanizmasını bozar; bronşlarda iltihaplara ve daralmalara neden olur. Bu değişmeler sonunda da, kronik bronşit ve anfizem meydana gelir. Araştırma-lar akciğer kanserinin meydana gelmesinde ve artmasında da hava kirliliğinin önemli bir ne-den olduğunu göstermektedir. Gaz ve buharlar içinde en tehlikelisi olan kükürt dioksit bilindiği gibi ev ve endüstri bacalarından ve bunlara oranla daha az olarak motorlu taşıtların bacalarından havaya karı-şır. Yapılan araştırmaların sonucuna göre, kükürt dioksitin bronşitten dolayı ölümleri arttırmak-ta olduğu saptanmış, atmosferde SO2 miktarının arttığı sisli havalarda kronik bronşitli bazı hastalarda nefes darlığının şiddetlendiği gözlenmiştir. Ayrıca kirlilik derecesinin yüksek ol-duğu zamanlarda bazı hastalıklara tutulmuş kişilerde ölümlerin bir hayli arttığı görülmüştür. Ozon gazı, ara madde olarak oluşur. Ozon, gözlerde ve bronşlarda iltihaplanma, akci-ğerlerde ödem yapar. Bazı durumlarda bellek zayıflığı yaptığı söylenmektedir. Milyonda bir kısım, göz ve akciğerlerde iltihaplanmaya neden olmaktadır. Nitrojen oksitler, SO2 gazından sonra en önemli hava kirleticisidirler. Kimyasal mad-delerin yapılması sırasında özellikle nitrik ve sülfürik asit ve naylon fabrikalarından, benzin, yağ, doğal gazların ve mazot yanması sonucu ve yine çeşitli petrol arıtma işlemlerinden sonra açığa çıkmaktadır. Dumanla ve sağlık arasında çok sıkı bir ilişki bulunduğunu herkes bilir. Duman, özel-likle sisle birlikte bulunacak olursa havada bulunan SO2 ile birlikte aerosol halinde hızla ya-yılmakta, sonuç olarak kısa veya uzun süreli dönemlerde duygulu olma haline, cinsiyete göre değişmek üzere özellikle bebek, çocuk ve yaşlı insanlarda, kalp, damar ve solunum yolu hasta-lıklarına yakalanmış olanlarda etkisini göstermektedir. Duruma göre farenjit, larenjit, solu-num güçlükleri, bronşit, kronik bronşit, astım ve anfizem meydana gelmektedir. Bu hastalık-lara tutulmuş olanlarda hastalığın şiddeti artmaktadır. Duman, güneşin özellikle ültraviyole ışınlarının yere inmesine engel olur. Bu şekilde havada bulunan mikrop ve virüslerin canlı kaldığı hatta antibiyotiklere karşı direnç kazana-cak şekilde fizyolojik değişikliklere uğradıkları bilinmektedir. Bunun sonucu olarak çocuk-larda raşitizm artmakta, kanda hemoglobin değeri ile birlikte renk indeksi ve B 1 vitamini azalmakta, alkali fosfatlarda yükselme ve proteinlerde değişme kemikleşmede gerileme gö-rülmektedir. Günümüzde kanserin oluşmasının nedeni kesinlik kazanmamış olmakla beraber, bazı etmenler vardır ki, bunları ortaya çıkarıcı ve kolaylaştırıcıdır. Bunlara, kanserojen maddeler denir. Kanserojen maddeler, insanların günlük yaşamını tehdit eder duruma gelmiştir. Kan-ser oluşmasında, kimyasal kanserojenler yüzde 80 oranında olup, yüksek düzeydedir. Bunla-rın büyük bir kısmı çevremizden, hava, besinler ve içecekler yoluyla vücuda alınmaktadır. Özellikle havadan alınan bu kanserojen maddeler şu şekilde sıralanabilir: is, katran, zift, as-falt, parafin gibi maddeler. HAYVAN VE BİTKİLERE ETKİLERİ İnsanlarda görülen hava kirliliği etkilerine, bir ölçüde hayvanlar da rastlamaktadır. İnsanlar ve hayvanlar dışında bitkilerde hava kirliliğinin etkileri ile karşı karşıyadırlar. Daha önce de işaret edildiği gibi, hava kirliliğini oluşturan gazlardan bazıları, özellikle SO2 gazı, bitkilerde fotosentez olayını yavaşlatmakta, bitkilerde oksidasyon işlemine engel olmakta, kloroplastlardaki magnezyumu kurutmaktadır. Flüoritler, bitkiler üzerinde toplanarak bunları kısmen kurutmakta, Aldehitler, bitki-lerde yaprakların stomaları etrafındaki hücrelerde tahribata neden olmaktadır. Ozon gazı, bitkiler üzerinde zehirli alanlar oluşturmakta, ağaçların zamanından öce yaprak dökmesine yol açmakta ve özellikle genç bitkileri etkilemektedir. Tüm bu olumsuz etkiler, özellikle kültür bitkilerinde bir ölçüde ürün azalmasına, geniş alanlar kaplayan orman vejetasyonunun kurumasına neden olmaktadır.   İKLİME ETKİLERİ Hava kirliliğinin değiştirdiği atmosfer koşulları, iklimi de etkilemektedir. Genel ola-rak, kentlerdeki ısı ortalamalarının kırsal alanlardan daha fazla olduğu görülmektedir. Ayrı-ca, meteorolojik ölçmeler, hava kirliliğinin arttığı, büyük kentlerde rüzgar hızının da düştü-ğünü göstermektedir. Rüzgarın ısıyı ve nemi etkilemesi nedeniyle, bu hız azalmasının önemi çok büyüktür. Hava kirliliği, ayrıca, büyük kentlerin yağış miktarlarının da artmasına neden olmaktadır. Havayı ısıtan enerji sonucu, mikroskobik maddelerin çokluğu bulutların oluşma-sını kolaylaştırdığından yağışlar artmaktadır. Diğer yönden hava kirliliği sonucu kentlerin üstünde oluşan tabaka, ültraviyole ışınlarının da önemli derece kaybına yol açmakta, bu ise gün ışığının azalması sonucu doğmaktadır. ORMAN VE YEŞİL ALANLARIN ÇEVRE KİRLİLİĞİNİ ÖNLEMELERİ YÖNÜNDEN İŞLEVLERİ Bir ormanın ekonomik yararları dışında fiziksel, fizyolojik bir takım işlevleri de bu-lunmaktadır. Yapılan çeşitli araştırmaların sonuçlarına göre bu işlevler aşağıdaki gibi özetle-nebilir:   FİZİKSEL İŞLEVLER: 1. Ormanlar rüzgarın hız ve yönünü önemli ölçüde değiştirir. Bu işlev, ormanın sıklılığına ve tepe kapalılığına göre değişir. 2. Ormanlar, fiziksel hava kirlenmesini oluşturan toza karşı filtre görevi yaparlar. 3. Ormanlar, park – bahçe ve benzeri bitki örtüsü, gürültüyü yansıtma ve absorbe etmek suretiyle azaltıcı bir etkiye sahiptirler. 4. Ormanların, radyoaktif hava kirlenmesine karşı koruyucu işlevleri vardır.   FİZYOLOJİK İŞLEVLER: 1. Ormanlar ve benzeri yeşil örtü, fotosentez olayı sonucu çok önemli ölçüde CO2 kullanarak atmosferdeki CO2 konsantrasyonunu etkiler. 2. Ormanlar ve yeşil alanlardan fotosentez reaksiyonu sonucu oksijen üretimi doğal olarak sağlanmakta, böylece doğal oksijen ve karbon dengesini koruyucu bir öğe olarak görev yapmaktadır. 3. Bir orman örtüsü altında topraktan sıcaklık etkisi ile fiziksel olarak meydana gelen bu-harlaşma, açık alanlara oranla önemli ölçüde azalmaktadır. 4. Orman vejetasyonu, serbest hava hareketlerini engelledikleri için bulundukları yerin hava ve toprak sıcaklıklarını etkilemektedir. Orman vejetasyonu tepe çatısına çarpan güneş ı-şınlarının bir kısmını yansıtıp bir kısmını absorbe edip bir kısmını da dağıttığından or-man içine daha az ışık girer. Bunun dışında gerek transprasyon, gerekse nem miktarı faz-la olan orman havasının ısıtılması için yüksek oranda enerji harcanır. Bu nedenlerle koyu gölgeli yerlerde yazın hava serin olur. Kışın ise ormanın tepe çatısı ve nemli havası ile ka-rasal radyasyona engel olduğundan, çıplak alanlara oranla daha sıcak olur. ORMANLARIN SU VE TOPRAK KİRLİLİĞİ ÜZERİNE ETKİLERİ Toprak ve buna bağlı olarak meydana gelen su kirliliğinin nedenleri arasında toprağa verilen gübreler ile toprak taneciklerinde tutulan pestisitler bulunur. Toprak yüzeyinde ölü veya diri örtünün bulunuşu yüzeysel akışı azaltır. Yüzeyden a-kan suyun hızını mekanik olarak engelleyerek toprağa sızması için zaman kazandırır. Böylece gübreleme için verilen kimyasal maddelerin ve zararlılara karşı kullanılan pestitlerin yüzeysel sularla akarsulara, göllere ve denizlere ulaşması engellenmiş olur. E-rozyon olayını durdurarak, barajların zamanla sedimentle dolması oranı da ortadan kal-kar. SU KİRLİLİĞİ Su, doğal durumunda pek çok çözünmüş madde, parçacık, canlı organizma içerir. Evlerde ve sanayide kullanılan suya çeşitli kimyasal maddeler de katılmıştır. Sulara karışan atıklar, çok çeşitlilik gösterse de, başlıca inorganik bileşenleri sodyum, potasyum, amonyum, kalsiyum, magnezyum, klorür, nitrat, bikarbonat, sülfat ve fosfattır. Zararlı organik bileşenler ise çok çeşitlidir ve tümü bilinmemektedir; buna karşılık belirlenmiş olanları, böcek ilaçları, deter-janlar,fenollü maddeler ve karboksilli asitlerdir. Kirlilik uzun vadede, sudaki canlıların ya-şamında ve dağılımında değişikliğe yol açar.; bazı balıkların sayısı azalırken, kirleticilere di-rençli başka canlılar sayıca artış gösterir. Su kirliliği ayrıca, göllerin yaşlanmasına ve kuru-masına yol açan ötrofikasyonu hızlandırır. Böylece suyun çeşitli amaçlarla insanlar tarafın-dan kullanılması da kısıtlanmış olur. Sanayi atıklarının, böcek ilaçlarının ve öteki zehirli madde atıklarının sudaki çözünmüş oksijeni tüketmesi, balıkların kitle halinde ölmesine ne-den olur. Organik ve ısıl atıklar gibi çeşitli kirleticilerin zararlı etkileri doğal süreçlerle ortadan kalkabilir ya da azalabilir. Sulardaki organik atıkların başlıca kaynağı kentlerdeki kanalizas-yon sistemleridir. Suda çok büyük miktarlarda yoğunlaşmadıkları sürece bu maddeler, bak-teriler ve öteki organizmalar tarafından kararlı inorganik maddelere dönüştürülebilir. Bu kendi kendini arıtma süreci sudaki oksijenin yardımıyla gerçekleşir. Ama eğer organik mad-de miktarı çok fazlaysa, yeterli oksijen olmadan arıtım kötü kokulara yol açabilir. Suda çözünen tuzlar, gazlar ve parçacık durumundaki maddeler ise bu yolla arıtıla-maz. Ayrıca, sanayiden kaynaklanan bu atıklarda kadmiyum, cıva ve kurşun gibi zehirli me-taller vardır. Bu maddelerin ne ölçüde zararlı olduğu bilinmemekle birlikte, büyük miktarda cıva içeren sulardan avlanan balık ve benzeri ürünleri yiyen kişilerde ölüm olayına ve sinir sisteminde kalıcı bozukluklara çok rastlanmıştır. Ayrıca sudaki asılı parçacıklar, öteki mad-deleri soğurarak bakteri gelişiminde ve başta DDT gibi böcek öldürücüler olmak üzere pek çok zararlı maddenin dip çamurlarında çökelmesine neden olur. KİRLENMEYE YOL AÇAN KAYNAKLAR Evlerden, ticaret ve sanayi kuruluşlarından kaynaklanan kanalizasyon atıkları, su kirlenme-sine yol açan başlıca etmenlerdendir. Genellikle kullanılan kanalizasyon sistemlerinde, atık sular yağmur suyundan ayrılamamaktadır. Bu yüzden toplam su miktarı sistemin kapasitesi-ni aştığında atık suların büyük bölümü doğrudan akarsulara boşalan kanallara akar. Büyük kentsel bölgelerde yağmur suyunu toplamak için ayrı sistemler ya da göletler yapılmasına yüksek maliyetler yüzünden başvurulamamakta, bu kirlenmesini ciddi biçimde etkilemekte-dir. Sudan yararlanan sanayi tesisleri de bir dizi değişik etkisi olan kirleticilerin sulara karışmasına yol açar. Sanayileşmenin hızla ilerlemesiyle, sanayi atıkları kanalizasyon atıkla-rını birkaç kat aşmıştır. Su kirliliğinde en önemli rolü oynayan sanayi dalları kağıt,kimya, petrol ve demir – çeliktir; enerji santralları da büyük miktarda atık ısının sulara karışmasına neden olur. Plastik üretiminde kullanılan polikloroditenil, insan,hayvan ve bitki yaşamı için büyük tehlike oluşturmaktadır. Bu madde canlı hücrelerde biriktiğinden ve besin zinciri için-de yoğunlaştığından, başlangıçta çok küçük miktarlarda bulunsa bile, besinler insanlarca kul-lanılmaya başlayana kadar tehlikeli miktarlara ulaşmış olur. Tarım ilaçları, böcek öldürücüler ve kimyasal gübreler de su kirlenmesinde önemli rol oyna-makla birlikte bu tarım atıklarının etkileri, kentler ile kentlerin çevresinde yoğunlaşmış yerle-şim birimlerinin atıkları ve sanayi atıkları kadar büyük boyutlarda değildir. Kentlerin dışın-da su kirlenmesine neden olan başka bir etken de, çoğunlukla bırakılmış madenlerdeki asitle-rin çevredeki akarsulara karışmasıdır. Atık ısı: Sanayi tesislerinde, atıkların taşınması gibi işlevlerin yanı sıra soğutma ama-cıyla da büyük miktarlarda su kullanılır. Bu tesislerin başında elektrik enerjisi santralları gelmektedir. Yoğunlaştırıcıların soğutulması için doğal bir kaynaktan alınan su, sıcaklığı 10 yaklaşık 7 C artmış olarak kaynağa geri boşaltılır. Nükleer santrallar, fosil yakıt kullanan aynı kapasitedeki santrallardan yaklaşık yüzde 50 daha çok su kullanır. Bu nedenle, enerji santrallarının soğutulması, çevre kirlenmesinde son derece önemli rol oynayan etkenlerden biridir. Isıl kirlenme, biyolojik ve kimyasal tepkimeleri hızlandırır ve çözünmüş oksijen mik-tarının hızla azalmasına yol açar. Su sıcaklığı, balıkların yaşamasına olanak vermeyecek dü-zeye yükselebilir; bu durum, zararlı alglerin gelişmesine de ortam hazırlayarak besleyici –madde atıkları , deterjan, kimyasal gübre ve insan atıkları gibi kirleticilerin etkisini çoğaltır. Sonuçta atık ısı, göllerdeki ötrofikasyonu hızlandırır. Su kirlenmesinin nedenleri üç gruba ayrılarak incelenebilir:   Tarımsal çalışmaların neden olduğu kirlilik Tarımsal çalışmaların gereği olarak bitki hastalıkları ile mücadele amacıyla uygulanan pestisidlerin, verimin arttırılması için toprağa verilen gübrelerin ve çeşitli kullanımlar altın-daki alanlardan oluşan yüzey akışı, erozyon ve toprağın sürülmesi sonucu oluşan katı ve sıvı atıkların neden olduğu kirliliğe tarımsal kirlilik denir. Tarımsal çalışmalarda daha fazla ürün elde etmek amacıyla arazilere uygulanan kimyasal gübrelerin neden olduğu kirlilikler vardır. Bunlar arasında en önemlileri ise azot ve fosforun doğal düzen içindeki dönüşümleri sonucunda kirlilik meydana gelmesidir. Kimyasal gübrelerin arazilere uygulanması ile verimde bir artış olacağı doğaldır. Ancak bu gübrelemenin, suların kirliliğine hangi oranda etkili olacağının da saptanması gerekir. Su kirliliğine neden olan bitki besin maddelerinden azot ve fosfor, tüm canlı varlıklar için belili miktarlarda gerekli ise da fazla miktarının çeşitli sakıncaları bulunmaktadır. Belli başlı etki-leri, akarsular ve göllerdeki ötrofikasyon olayına neden olmasıdır. Bunun yanında fazla mik-tarda azot nedeniyle, azot zehirlenmesinden ölen toplu balık gruplarına da rastlanmaktadır. Hayvansal artıkların yarattığı kirlilik ise, hayvancılıkla ilgili olarak ahır ve ağıllardan ya-ğışlarla yıkanan hayvan idrar ve dışkı artıklarının temizleme sularına, oradan yüzey sularına karışması ve ya hayvan gübresinin tarlalara serilmesinden sonra yağışlarla yıkanarak yüzey sularına karışması şeklinde oluşan bir kirlilik şeklidir.   Endüstrinin neden olduğu kirlilik Bugün bu konuda bilinen kirlilikler beş alt grupta toplanabilir. 1. Kimyasal Kirlilik Bu kirlilik, sularda organik ve inorganik maddelerin bulunmasıyla oluşur. En çok karşıla-şılan tipi ise, proteinler, yağlar, gıda maddeleri ve hidrokarbonlar nedeniyle oluşan organik kirlenmedir. Zamk ve jelatin üreten fabrikaların artıkları, mezbahaların artık sularında ol-dukça fazla miktarda protein bulunur. Kağıt ve tekstil fabrikalarının artıklarında ise fazla miktarda karbonhidrat bulunmaktadır. Sentetik deterjanlar da kimyasal kirliliğe neden olan maddeler arasındadır. Az miktarda bulunmaları halinde dahi sularda köpük meydana getirdiklerinden suyun havalanmasını ön-ler, arıtma sistemlerinin randımanına düşürürler. 2. Fiziksel Kirlilik Fiziksel kirlenme, suyun sıcaklık, renk, bulanıklık ve koku gibi fiziksel özelliklerine etki eden bir kirlilik tipidir. Termal kirlenme, fiziksel kirlenmenin diğer bir tipidir. Soğutma suyuna gereksinme du-yulan termal enerji üreten istasyonlarda ve endüstrideki soğutma işlemleri sonucunda ortaya çıkan sıcak suların, akarsu, göl ve körfezlere dökülmesi termal kirlenmeye neden olmaktadır. Alıcı suyun sıcaklığında meydana gelen artış,sudaki biyolojik faaliyeti durdurmakta, suyun oksijen miktarını düşürmekte, reaksiyonu değiştirerek bir kısım kimyasal maddelerin çökel-mesine ve bir kısım maddelerin açığa çıkmasına neden olarak sudaki canlılar üzerinde değişik etkiler yapmaktadır. 3. Fizyolojik Kirlilik Suyun tadını ve kokusunu etkileyen bir kirlilik tipidir. Gıda endüstrisi artıkları ile kent kullanma suyu artıkları azotlu maddelerce zengin olduğundan son derece kötü bir kokuya neden olurlar. Endüstri artık sularının demir, mangan, fenoller vb. kimyasal maddeler içe-renleri suya özel, hoş olmayan bir koku ve tad verirler. 4. Biyolojik Kirlilik Sularda patojenik bakteri, mantar, alg, patojenik protozoa vb. bulunması nedeniyle mey-dana gelen kirlilik tipi biyolojik kirlenmedir. Diğer bir deyişle, suların tifo, kolera, amipli di-zanteri vb. çeşitli hastalıkları yapan organizmalarla kirlenmesi olmaktadır. Endüstri artık maddelerinin ve özellikle kanalizasyon sularının herhangi bir arıtma işle-mine tutulmadan plajlara dökülmesi nedeniyle hastalık yapan maddeler çoğalmakta ve denize girenlerde başta kulak, burun, boğaz yanmaları; sinüzit, bağırsak hastalıkları karaciğer ra-hatsızlıkları ve tifoya neden olur. 5. Radyoaktif Kirlilik Atmosferdeki atom patlamalarının ve nükleer enerji santrallerinin neden olduğu kirlilik-tir. Atmosferdeki radyoaktif maddeler, yağışlarla yeryüzüne düşmekte, akarsulara karış-makta, bitkiler tarafından absorbe edilmekte, buradan ot yiyenlere oradan da et yiyenlere geçerek gıda zincirinin üst halkasını oluşturan insanlara ulaşmaktadır. Nükleer santrallerin artık maddeleri oldukça önemli çevre kirleticilerindendir. Bu atık-lardan deniz dibine depo edilenlerden meydana gelen sızıntılar, son yılların önemli deniz kir-leticisi olarak sayılmaktadır.   Yerleşim Alanlarındaki Artıkların Neden Olduğu Kirlilik Bu kirliliğin iki önemli kaynağı, kanalizasyon ve çöplerdir. Bulaşıcı hastalık tehlikesi, kentleri, kapalı kanalizasyon sistemine zorlarken, yine kentlerdeki su sistemleri ile kanalizas-yon arasında bir bağlantı göze çarpmaktadır. Kanalizasyon sistemine verilen pis suların bo-şaltılması genellikle akarsulara, göllere veya denizlere yapıldığından, kent artık suları, önemli bir kirlilik nedeni olmaktadır. Çeşitli şekillerde kirlenen karasal kaynaklı akar suların genellikle ulaştıkları en son nokta denizler ve okyanuslarıdır. Bu nedenle karasal kaynaklı akar suları kirleten kaynak ve işlev-ler denizleri de kirletiyor demektir. Bununla beraber denizlerin kirlenmesi olayını şöyle özet-leyebiliriz: 1. Denizlerin havadan kirlenmesi:   Hava taşıt araçlarının meydana getirdiği kirlenme   Endüstri ve yerleşim bölgelerinde oluşan hava kirliliğinin, kimyasal reaksiyonlar (asit yağmurlar) sonucu sudaki maddelerle birleşmesi 2. Denizlerin denizlerden kirlenmesi   Deniz trafiğinin meydana getirdiği kirlenme. Dünya denizlerinde deniz trafiğinin yoğun-laşmış olması, özellikle ham petrolün deniz yoluyla taşınması denizlerde önemli kirlenme-lere neden olmaktadır. Petrol yüklü tankerlerin herhangi bir nedenle kazaya uğraması so-nucu denize dökülen petrol, deniz eko sisteminde geniş çapta ve uzun süreli zararlar mey-dana getirmektedir. Şu yada bu şekilde denize dökülmüş petrol veya petrol artıklarının zararları başlıca üç grup altında toplanabilir: # Bir litre petrol artığı kırk bin litrelik deniz suyunda oksijeni yok ederek yaşamı ortadan kaldırabilir. # Suyun üzerini kaplayan yağ tabakası suyun buharlaşmasını engelleyerek bir ölçüde ya-ğışların azalmasına neden olmaktadır. # Suyun üzerindeki bu örtü güneş ışığının denizlerin derinliklerine ulaşmasını engelleye-rek oksijeni azaltmakta ve bu da canlıların yaşam olanağını azaltmaktadır. Benzer zararlara denize pasa kül, moloz, safra, yağ, çöp gibi maddeleri atan, tank yıka-yan yük, yolcu gemileri ve tankerler de neden olmaktadır. Deniz eko sisteminde ortaya çıkan dengesizlik üretimde kayıplar şeklinde kendini belli etmektedir. Bugüne kadar yapılmış ince-lemelerin sonuçları, petrol artıklarından en çok etkilenen toplulukların, yumurta, lavra ve genç fertlerden oluşan topluluklar olduğunu göstermiştir.   Limanlarda meydana gelen kirlilik.   Deniz dibi kaynaklarından petrolün çıkarılması sırasında meydana gelen sızıntı ve ka-çaklar.   Deniz ürünlerini elde etmede uygulanan yöntemler.   Denizlerde sürdürülen askeri faaliyetler ve savaş. 3. Denizlerin karalardan kirletilmesi:   Yerleşim yerlerinden denize dökülen kirlilik.   Çöpler.   Kullanılmış sular, kanalizasyon artık ve suları.   Endüstri kuruluşlarından denize atılan kirlilik.   Tarımdan gelen kirlilik.   Turizmin (örneğin yat turizminin) doğurduğu kirlilik. TOPRAK KİRLENMESİ Tarımsal ve mineral atıklar, yeryüzündeki toplam katı atıkların önemli bir bölümünü o-luşturmakla birlikte, kirletici olarak görece daha az zararlıdır. Bunun başlıca nedeni de, yer-leşim bölgelerinden ve sanayiden kaynaklanan atıklar gibi belli noktalarda yoğunlaşmış ol-mayıp daha geniş alanlara yayılmalarıdır. Katı atıklar: Hayvan dışkısı, mezbahalardan ve her türlü ekin biçme etkinliğinden gelen atıklar, toprak kirlenmesinin en önemli kaynağıdır. Sığır, domu, koyun ve tavuk gibi çiftlik hayvanları, toplam insan nüfusundan 1000 kat daha çok dışkı üretir. Geçmişte besin madde-leri, otlak ya da çiftlikteki hayvanların aracılığıyla yeniden toprağa dönerken, günümüzde kullanılan yenilikler bu atıkların belli alanlarda yoğunlaşmasına neden olmaktadır. Pek çok kimyasal madde içeren tarım ilaçlarının (örn. Böcek öldürücüler, ot öldürücüler, mantar ilaçları) su ve toprak kirlenmesinde önemli payı vardır. Bunlar, besin zincirinde daha ileri organizmalara geçtikçe, her aşamada giderek artan oranda yoğunlaşır ve giderek zinci-rin son halkasını oluşturan etçillere önemli zararlar verir. Yani zararlı kimyasal maddeler, basit organizmalarda çok küçük miktarlarda bulunur, bu organizmalar daha karmaşık orga-nizmalarca yendikçe yoğunlaşır; otçulları yiyen etçillere ulaştığında ise zararlı boyutlara varmıştır. Özellikle şahin, atmaca, kartal gibi yırtıcı kuşlarda ve pelikan, karabatak gibi ba-lıklarla beslenen kuşlarda zararlı ilaçlarının olumsuz etkileri gözlenmiştir. Hücrelerinde biri-ken DDT (Diklor difenil triklor) ve benzeri bileşikler bu canlıların üreme yeteneğini sınırla-maktadır. Örneğin dişilerin, üstünde kuluçkaya yatılamayacak biçimde yumuşak kabuklu ya da kabuksuz yumurta vermesi sonucunda, Avrupa, Japonya ve Kuzey Amerika’da bazı türle-rin sayısında önemli azalmalar olmuştur. Tarım ilaçlarının biyolojik etkileri üzerinde yapılan yeni araştırmalar, bu maddelerin za-rarlılar üzerindeki etkisinin giderek azaldığını ortaya çıkarmaktadır. Pek çok böcek türü bu maddelere bağışıklık kazanmış durumdadır; ayrıca, kalıtım yoluyla sonraki kuşakların zehir-li ilaçlara karşı direnci artmaktadır. Öte yandan bu kimyasal maddelerin sürekli olarak kul-lanılması, bazı bölgelerde de önceden bulunmayan zararlı topluluklarının türemesine yol aç-mıştır. Bunun başlıca nedeni, tarım ilaçlarının, otçul böcek nüfusunun denetim altında tutan etçil böcekleri yok etmesidir. Aşınma sonucu biriken tortullar, toprağın bozulmasına ve suların bulanıklaşmasına yol açan bir başka etmendir. Tortul üretimi, orman ve tarım alanlarının kötü kullanımından kaynaklanan ve giderek boyutları büyüyen bir sorundur. Madencilik ve inşaat etkinlikleri de bu alanda rol oynar. Mineral katı atıkların başlıca kaynağı, madencilik etkinlikleri ve ilgili sanayilerdir. Özel-likle açık kömür işletmeciliğinin yol açtığı kirlenme, akarsuları, ve akaçlama havzalarını etki-lediği gibi, toprağın da kıraçlaşmasına yol açmaktadır. Yerleşim bölgelerinden ve sanayi tesislerinden kaynaklanan katı atıklar arasında kağıt, besin maddeleri, metal, cam, tahta, plastik, kumaş, kauçuk ürünleri, deri ve çöp sayılabilir. Bu maddelerin bir bölümü açık çöp alanlarına boşaltılır, bir bölümü çöp çukurlarına atılıp üstü kapatılır, bir bölümü ise fırınlarda yakılarak yok edilir. geriye kalan küçük bir bölümü de rüzgarlarla taşınmaya ya da çürümeye bırakılır ya da başka biçimlerde değerlendirilir. Toprağı kirleten nedenleri şöyle özetleyebiliriz:   Kentlerin neden olduğu toprak kirliliği Kentleşmenin yoğun bulunduğu bölgelerde toprak niteliği hissedilir ölçüde bozulmakta-dır. Bunda arazinin kötü kullanılması kadar, inşaat tekniklerinin kirliliği, alt yapı yetersizlik-leri dolayısıyla kirli su ve kanalizasyonun toprağa karışması ve çöp birikmesinde rol oyna-maktadır. Ayrıca kent suyunun yetersizliği kirli suların pompalanmasında fazla yardımcı olmadığı için, daha kolay şekilde toprakta kalmaktadır. Kent çevresinde toprak kirliliğine yol açan en önemli nedenlerden birisi de fosseptik yöntemiyle kent artıklarının toprakta birikti-rilmesidir. Bu yolla yoğunlaşan kirlilik, toprağın daha derin tabakalarına sızarak yer altı su-larını da kirletmektedir. Çöp sorunu da aynı şekilde kirliliğe yol açmaktadır. Çöp yalnız toprak üzerinde kalan katı madde olarak değil, zamanla toprağa karışan bir kirlilik öğesidir. Kent çevresinde toprak kirliliğine yol açan diğer bir konu da hava kirliliğidir. Gerek ken-tin ısınması sırasında bacalardan çıkan zehirli gazlar, gerekse taşıtların egzoz gazları, yoğun-laşarak toprakla kaynaşmakta ve topraktaki canlı yaşamı öldürmektedir.   Endüstrinin meydana getirdiği toprak kirliliği Endüstri uğraşları sırasında meydana gelen su ve hava kirlilikleri kimyasal yollarla top-rağa karışma eğilimindedir. Bunun yanı sıra çeşitli endüstri artıklarının fabrikalar yöresinde ve ya daha açıkta bir yere yayılması alışıla gelmiş bir uygulamadır. Bazı endüstri kollarının, şeker endüstrisi gibi, toprağın üstüne atılan posa maddesi çok olmaktadır. Bazı uğraşlar, ba-kır gibi, önemli derecede kirleticiliğe sahiptir. Endüstrinin toprak kirlenmesine yol açan önemli bir kusuru da yer seçim kriterlerine uymakta özen göstermemesidir. Ele geçirilen herhangi bir arsa üzerine kurulan bir fabrika-nın kirlilik meydana getirmesi ve çevresindeki toprağın canlı yaşamını tahrip ederek verimini düşürmektedir.   Tarım uğraşlarının meydana getirdiği toprak kirliliği Yanlış toprak kullanımı, yanlış tarım yöntemleri veya yanlış ürün seçimi toprakta tahri-bat yapabilir. Ancak, genellikle tarım uğraşlarının oluşturduğu toprak kirliliğinden, tarım ilaçları ve gübreleme sonucu meydana gelen kirlilik anlaşılmaktadır. Toprağın böcek öldürücülerle veya ot öldürücülerle doğrudan doğruya ilaçlanması ya-nında, havadaki tozlara yapışarak toprağa karışanlar veya bitkilerin yapraklarında kalan miktarların yağmur ve sulama sularıyla yıkanması sonucunda toprağa karışanlar, toprağın kirlenmesine yol açmaktadır. Tarım ilaçlarının biyokimyasal özellikleri, topraktaki mikroorganizmaların ve diğer can-lıların yaşama ve büyüme fonksiyonlarını engellemektedir. Kalıcı ve birikici özellik taşıyan klorlanmış hidrokarbon pestisidler, toprakta mevcut toprak mikroorganizmalarını öldürebi-lir, geçici olarak miktarını azaltabilir veya toprak yapısında değişmelere neden olabilirler. Üretimi arttırmak amacıyla kullanılan yapay gübreler, çok görülen bir toprak kirlenme-sine neden olmaktadır. Bu gübreler içinde bazıları bitki besin maddelerinin tuzla tutulmasına bir neden olurken giderek toprakta tuzluluk sorununu yaratmaktadır. Toprak Kirliliğinin İnsan ve Çevresine Etkileri Toprak sorunları ve kirliliği insan yaşamına ve çevresine çok önlü olarak etkide bulun-maktadır. Bu etkiler başlıca beş ana başlık altında toplanabilir.   Erozyonun etkileri   Yaşlık ve çoraklığın etkileri   Taşlılık ve kayalığın etkileri   Gübre ve gübrelemenin etkileri   Tarım arazisi bozulmalarının etkileri Erozyonun etkileri, toprak kayıplarında artma, üretkenlik potansiyelinde azalma, bitki besin maddelerinin kaybı, ürünlerde nitelik düşüklüğü, su tutma kapasitesinde azalma, ve-rimli toprakların sedimentlerle örtülmesi, toprak yapısının bozulması, çeki gücüne duyulan gereksinmedeki artma, sel oyuntuları ile arazi kaybı, sedimantasyon, akarsu yataklarında ve rezervuarlarda kapasite ve depolama azalması, uygun su temini masraflarının artması, baraj ve sulama sistemlerinde yıpranma ve normal bakım masraflarının artması şeklinde kendini göstermektedir. Gübre ve gübrelemenin etkileri, toprağı tanımadan ve özelliklerini bilmeden yapılan güb-relemelerle, toprağın gereksinimi olmayan gübreyi toprağa uygulamakla kendisini belli eder. Yanlış cins ve aşırı miktarda kullanılan gübre, toprak ph’ nın normalden uzaklaşmasına, top-rak strüktürünün bozulmasına, mikroorganizma yaşamını olumsuz yönde etkilemesine neden olmaktadır. Gereğinden fazla kullanılan gübre, örneğin azotlu gübre kullanılması, topraktan yıkan-malara, içme suları ve akarsularda nitrat miktarının artmasına; aşırı ölçüde fosforlu gübre kullanılması içme suları ve akarsuların fosfor içeriğinin yükselmesine; yüksek düzeyde kulla-nılan nitrojenli gübreler, bitkilerde nitrozamin gibi kanserojen maddelerin oluşmasına yol açmaktadır. DİĞER ETMENLER GÜRÜLTÜ KİRLİLİĞİ Bilimsel yönden “düzensiz ses” olarak nitelendirilen gürültü, hoşa gitmeyen, rahatsız edi-ci duygular uyandıran bir akustik olgu veya beğenilmeyen, istenmeyen sesler topluluğu ola-rak tanımlanır. Gürültü, tüm dünyada özellikle büyük kentlerde hızla kentleşmenin, endüstrileşmenin, ulaşımın artan nüfusun vb. etkenlerin yarattığı önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmakta-dır. Örneğin ülkemizdeki büyük kentlerde son yıllarda artan kara trafiğinin gürültünün ne denli etkili olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Bunu gibi açık pazarlar, eğlence yerleri, çocuk parkı ve bahçeleri, endüstri kuruluşları, yapı ve yol yapım ve onarımları, hava ve deniz trafiği gibi gürültü kaynakları düşünüldüğünde, bunun da gerçekten önemli bir çevre kirliliği yarattığı söylenebilir. Gürültü düzeyleri “desibel” (dB) birimi ile değerlendirilir. Ses 35 – 40 desibele ulaştığın-da gürültü olarak değerlendirilmektedir. 100 dB’nin üzerindeki gürültüler çok şiddetli gürül-tüler olarak tanımlanır. Sokak gürültüleri 60 – 90 dB arasında, bazı zamanlar bunların dışın-da değerler gösterilebilir. Büro gürültüleri, ortalama 35 – 65 dB, eğer çok gürültülü çalışan makineler varsa 80 – 85 dB olabilir. Evlerde 40 – 50 dB fon gürültüsü düşünülebilir. Büyük kentlerde kent içi gürültüsü 103 dB’ e ulaşırken motosiklet gürültüsü 110 dB, hava kompres-yonu ile çalışan delici tabancalar 120 dB civarında gürültüye neden olurlar. Gürültünün İnsan ve Çevresine Etkileri Gürültünün de insan sağlığını en az hava ve su kirlenmesi kadar etkilediği saptanmıştır. Nabız ve soluma hızlarını arttırarak insanların fizyolojik durumunda değişikliklere yol aça-bildiği gibi, geçici ya da kalıcı işitme bozuklukları da yaratabilir. Gürültüden kaynaklanan işitme bozukluğu milyonlarca sanayi işçisini ve bazı askeri personeli tehdit etmektedir. Ayrıca gürültünün kalp krizine ve yüksek tansiyon, ülser gibi kronik rahatsızlıklara neden olduğu yolunda tıbbi bulgular vardır. Bununla beraber kulak çınlaması – sağırlık, kalp ritminin artması, kaslarda yorgunluk, iş ritminin artması, iş veriminde düşüş, salgı düzeni ve sindirim sisteminde bozukluk, dikkat dağılımı, uyku düzeninde aksaklıklar gibi durumlarda insana zarar verebilir. İnsan kulağı 165 dB şiddetindeki bir sese 0,003 saniye; 145 dB şiddetindeki bir sese ise 0,3 saniye süre ile kalıcı bir etki olmadan dayanabilmektedir. Bu şiddetteki seslerin uzun sürmesi için kulak zarı yırtılmaları, özengi kemiği çıkıkları, orta kulakta kanama, iç kulakta önemli arızalar ortaya çıkar. Sesin sürekli olması, kesikli olmasından daha tahrip edicidir. Günlük 8 saat çalışan kişinin bu süre içinde sürekli olarak çalışabileceği gürültü şiddeti 93 dB olursa günlük çalışma 4 saat, 96 olursa bu süre en fazla 2 saat olmalıdır. RADYASYON Çevreye zarar veren bir etken de radyasyondur. Düşük etkili, insan ürünü radyasyon X ışınlarından, radyoaktif maddelerden ve televizyon gibi elektronik aygıtlardan kaynaklanır. Tıpta kullanılan araçlardan kaynaklanan radyasyon, insan ürünü radyasyonun yüzde 94’ünü, ortalama bireyin aldığı toplam radyasyonun da yüzde 30’unu oluşturur. Yüksek doz-da radyasyonun lösemi ve öteki kanserlere, düşük düzeyde radyasyonun da kalıtsal hastalık-lara yol açtığı ortaya konmuştur. Atmosferde, uzayda ve su altında yapılan nükleer denemele-rin uluslar arası antlaşmalarla yasaklanması, 1960’lardan bu yana doğal çevredeki radyasyon düzeyinin azalmasını sağlamıştır. Doğal çevreye karışan radyoaktif atomların hemen hemen tümü nükleer santrallardan kaynaklanmaktadır. Açığa çıkan başlıca maddeler kripton – 85 ile trityum havaya ve su sis-temlerine karışır; ama bunlar, dünya nüfusunun aldığı radyasyon miktarını önemli ölçüde arttırmamaktır.

http://www.biyologlar.com/cevre-kirlenmesi

Türkiye Biyogüvenlik Protokolü

Türkiye´de biyogüvenlikle ilgili bir protokol Çevre Bakanlığı tarafından yürürlüğe konmuştur. Bu protokolün tanımlamaları ve düzenlemeleri şunlardır: Türkiye Biyogüvenlik Protokolü Modern biyoteknoloji rekombinant DNA nükleik asitlerin hücre veya organellere doğrudan enjeksiyonu farklı taksonomik gruplar arasında uygulanan hücre füzyonu gibi doğal fizyolojik üreme- çoğalma ve rekombinasyon engellerini ortadan kaldıran ve klasik ıslah ve seleksiyon yöntemlerince kullanılmayan in vitro nükleik asit tekniklerinin tamamı olarak tanımlanmaktadır. Modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilen organizmalara Genetik Yapısı Değiştilmiş Organizmalar (GDO) veya uluslararası kullanımı ile Living Modified Organism (Değiştirilmiş Canlı Organizmalar) adı verilmektedir. Modern Biyoteknolojik yöntemlerle kendi türü haricinde bir türden gen aktarılarak belirli özellikleri değiştirilmiş bitki hayvan ya da mikro-organizmalara Transgenik de denilmektedir. Modern biyoteknoloji ile: Doğal olmayan rekombinasyonlar yaratılır Yeni veya yabancı genler veya DNA dizinleri önceden planlanamayan lokasyonlara yerleştirilir. Gen aktarımı için etken genetik parazitler taşıyıcı (vektör) olarak kullanılır: vektörler en etken genetik parazitlerden çıkartılmış genetik element ve sıraların mozaiğidir hareketli genetik elementler taşırlar; özel olarak türlerin bariyerlerini kırmak üzere yapılmışlardır konukçu aralığı geniştir; yeni veya mevcutu artıran halk sağlığı ve çevresel problemler yaratabilecek direnç genleri bu günkü kullanımı ile antibiyotik ve herbisitdirenç genleri taşırlar. Modern biyoteknolojinin temel işlevi türlerin tür olma özelliğini korumak için binlerce yılda oluşturduğu üreme-çoğalma engellerini kırmak böylece farklı türler hatta canlı familyaları arasında gen aktarımı yapmaktır. Bu işlem sonucu doğada doğaya ve kendi türüne yabancı yeni çeşitler üremeye-çoğalmaya başlayacaktır. Genetik yapısı değiştirilmiş canlıların ve ¤¤¤¤bolik ürünlerinin kısa ve uzun vadede ekosistem süreçleri ve işlevleri üzerinde nasıl bir etki yapacağı henüz bilinmemektedir. Bu belirsizlik nedeniyle konu 1992 yılında yapılan Rio Konferansında dikkate alınmış ve Rio Konferansının çıktılarından birisi olan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinde hem ulusal önlemler almak hem de uluslararası bağlayıcılığı olan bir protokol hazırlama ihtiyacını değerlendirmek anlamında yer almıştır. Modern biyoteknoloji yeni ve doğal olmayan canlı çeşitlerinin ortaya çıkması ile sonuçlanmaktadır. Bu sonuç dünyada biyoteknolojide güvenlik tedbirlerinin geliştirilmesini gerektirmiş ve modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş olan genetik yapısı değiştirilmiş organizmaların insan sağlığı ve biyolojik çeşitlilik üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilerin belirlenmesi sürecini (risk değerlendirme) ve belirlenen risklerin meydana gelme olasılığının ortadan kaldırılması veya meydana gelme durumunda oluşacak zararların kontrol altında tutulması için (risk yönetimi) alınan tedbirleri ifade eden biyogüvenlik terimi güncel hale gelmiştir. Biyoteknoloji uygulamalarında teknolojinin kullanımı sonuç ürün ve ürünün kullanım amacı ile yeri farklı riskler oluşturduğundan ayrı tedbirler gerektirmektedir. Bu nedenle biyogüvenlik laboratuar ve sera çalışmaları; gıda güvenliği ve çevreye salım durumları için ayrı düzenlemeleri içermektedir. Konunun küresel ölçüdeki önemi nedeniyle BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesine ek Biyogüvenlik Protokolü 24 Mayıs 2000 tarihinde taraf ülkelerin imzasına açılmıştır. Protokol transgenik canlıların biyolojik çeşitlilik üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilerin önlenmesini amaçlamaktadır. Protokolün yürürlüğe girmesi ile herhangi bir transgenik canlı çevreye salımı gerçekleştirilmeden önce tam bir risk değerlendirmeye alınacak ve bir başka ülkeye üretim ve doğrudan çevreye salım amacıyla ihrac edilmeden önce ithalatçı ülkenin önceden onayı alınacaktır. Tüketim veya işleme amacıyla ihracı yapılacak olan transgenik canlılar ve ürünleri hakkında ise takas mekanizması vasıtasıyla önceden bilgilendirme sağlanacaktır. Protokole taraf olan her ülke kendi iç mevzuatında transgenik canlıların kontrolü için gerekli yasal kurumsal ve idari tedbirleri almak ve idame ettirmekle yükümlüdür. Transgenik canlılardan kaynaklanacak zararların telafisi konusunda uluslararası bir sistem kurulması ve bu canlıların ve ürünlerinin etiketlenmesine ilişkin standartların oluşturulması Protokolün yürürlüğe girmesinden sonra yapılacak olan Taraflar Toplantısına bırakılmıştır. Protokolün yürürlüğe girmesi biyogüvenlik alanında küresel seviyede yaşanan hukuki boşluğu doldurmakla birlikte transgenik canlılardan ve ürünlerinden kaynaklanacak çevresel ve ticari sorunların önlenmesi ulusal seviyede alınacak kurumsal tedbirlere ve ulusal seviyede risk değerlendirme ve risk yönetimi için teknik kapasitesinin oluşturulmasına bağlıdır. Türkiye´de Durum Türkiye´de Transgenik Bitkilerle ilgili mevzuat hazırlığı çalışmalarını Tarım ve Köyişleri Bakanlığı 31 Mart-1 Nisan 1998 tarihlerinde Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğünde “Transgenik Bitkiler ve Güvenlik Önlemleri” konusunda ilgili araştırma kuruluşları ve Genel Müdürlükler ile Üniversitelerden temsilcilerin katılımıyla yapılan bir toplantı ile başlatmıştır. Belirlenen ana esaslar çerçevesinde teknik uygulamalara temel teşkil edecek görüş ve raporlar oluşturulmuştur. Bu kapsamda konu “1. Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri; 2. Transgenik Kültür Bitkilerinin Tescili; 3. Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmaların (GDO) Üretilmesi Pazara Sürülmesi ve Gıda Olarak Kullanımı” olarak üç kısma ayrılmıştır. Bunlardan “Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri Hakkında Talimat” Makamın 14.5.1998 gün ve TGD/TOH-032 sayılı Makam Olur’u ile yürürlüğe konulmuştur. "Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri" ile ilgili talimatın aksayan yönlerinin düzeltilmesi amacıyla adı geçen talimatta yapılan değişiklikler 25.03.1999 tarihli Makam Olur'u ile yürürlüğe girmiştir. Belirtilen geçici düzenleme çerçevesinde Türkiye´de resmi yollardan genetik yapısı değiştirilmiş canlıların üretim amacıyla girişi önlenmiş durumdadır. Talimat gereği genetik yapısı değiştirilmiş bir tarım çeşidinin Türkiye´ye ithal edilmesinden önce alan denemesine alınması gerekmektedir. Ancak her genetik yapısı değiştirilmiş tohumun da alan denmesine alınması söz konusu değildir. Alan denemesine alınabilmesi için transgenik tohumun geliştirildiği ülkede ve biyogüvenlik düzenlemeleri olan ülkelerde kayıtlı olması ve 5 yıldır üretiliyor ve tüketiliyor olması şartı aranmaktadır. Böylece hiç denenmemiş risk değerlendirmesi daha önce yapılmamış bir transgenik canlının Türkiye´de denenmesi yani Türkiye´nin deneme tahtası olarak kullanılması önlenmektedir. Bu tedbirler acil olarak alınmış tedbirlerdir. Orta ve uzun vadede ülkemizin daha kapsamlı tedbirler alması ve risk değerlendirme-risk yönetimi sistemleri kurması gerekmektedir. Biyogüvenlik Protokolü Hükümetimiz adına Çevre Bakanı Fevzi AYTEKİN tarafından 24 Mayıs 2000 tarihinde imzalanmıştır. Protokole taraf olma çalışmaları devam etmektedir. Protokolün uygulanması ve ülkemizin genetik kaynaklarının zarar görmemesi için biyogüvenlik sisteminin kurulması doğrultusunda insan kaynağı ve teknik altyapı oluşturulması gerekmektedir. Bu kapsamda kaçak girişlerin önlenmesi için gümrük kontrollerinde yeni bir yapılanmaya da ihtiyaç duyulmaktadır. Protokolün Amacı Çevre ve Kalkınma Hakkındaki Rio Deklarasyonunun 15 numaralı prensibinde yer alan ön tedbirci yaklaşıma uygun olarak bu Protokolün amacı insan sağlığı üzerindeki riskler göz önünde bulundurularak ve özellikle sınır ötesi hareketler üzerinde odaklanarak biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilecek ve modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş olan değiştirilmiş canlı organizmaların güvenli nakli muamelesi ve kullanımı alanında yeterli bir koruma düzeyinin sağlanmasına katkıda bulunmaktır. Protokol ön tedbirlilik prensibine dayanmakta riskleri önceden belirlemeye ve önlem almaya yönelik bir sistem içermektedir. Hükümler GDO nun doğaya veya insan sağlığına olabilecek olumsuz etkileri konusunda bilimsel verilerin yetersiz olması veya belirsizlik içermesi durumunda veriler tamamlanıncaya ve belirsizlik giderilinceye kadar söz konusu GDO nun doğayla etkileşime girmesine izin verilmemesinden yanadır. Doğayla etkileşim protokolün kapsamını ve uygulama şeklini belirlemekte temel kriterdir. Tüm GDO lar yaşamsal aktivitelerinden dolayı doğanın biyotik ve abiyotik bileşenleri ile etkileşime girebilir bunedenle Protokol doğal üreme-çoğalma engellerini aşarak elde edilmiş tüm canlıları yani tüm GDO ları kapsamaktadır. Yani protokolün öngördüğü risk değerlendirme risk yönetimi bilgi alışverişi kaza ve acil durum tedbirleri kaçak sınıraşan hareketlere karşı önlemler sosyo-ekonomik yapının karar sürecinde dikkate alınması ve halkın bilgilendirilmesi maddelerinden oluşan genel tedbirler tüm GDO lar için geçerlidir. Genel tedbirler ulusal seviyede yapılacak düzenlemelere dayanmaktadır. Protokolün öngördüğü ve uluslararası seviyede düzenleme gerektiren temel mekanizmalar ise takas mekanizması ön bildirim anlaşması ve dokümantasyon sistemleridir. Bu mekanizmalar uygulamada doğayla etkileşim kriterine dayanarak GDO ları kasıtlı olarak çevreye salımı gerçekleşek olan ve kasıtsız olarak çevreye salınabilecek olan GDO lar şeklinde ayırmaktadır. Kasıtsız çevreye salım kapsamında gıda yem ve işleme amaçlı GDO lar transit geçişler ve kapalı kullanıma tabi GDO lar ayrı ayrı ele alınmaktadır. Kasıtlı çevreye salımı yani açık ve geniş alanlarda üretimi söz konusu olan GDO lar Ön Bildirim Anlaşması na tabidir. Ön Bildirim Anlaşması işlemi gereğince ihracatçı taraf ithalatçı tarafa Protokolün Ek-I de belirtilen bilgileri içeren bir bildirimde bulunacaktır. İthalatçı ülkenin yetkili mercii bildirimi aldığında uygulayacağı karar sürecini yani bildirimdeki bilgilerin yeterliliğine ve sınıraşan hareketin hangi şartlar altında başlayabileceğine dair bilgileri belirterek bir ön cevap verecektir. İthalatçı ülke GDO nun ithalatı konusunda karar vermeden önce GDO yu Protokol Ek-III de belirlenen metodoloji doğrultusunda vaka vaka (case by case) risk değerlendirmeye alacaktır. Aksi ithalatçı ülke tarafından belirtilmediği sürece GDO nun sınıraşan hareketi ithalatçı ülkenin yazılı izni alınmadan başlamayacaktır. GDO nun taşınması sırasında eşlik eden belgelerde GDO olduğu açıkça belirtilecek GDO nun kimliği özellikleri güvenli muamele depolama taşıma ve kullanım şartları ihracatçının irtibat bilgileri hareketin protokole uygun olarak gerçekleştiğine dair deklerasyon bulunacaktır. Gıda yem ve işleme amaçlı GDO lar için uygulanacak işlemler 11. madde ile belirlenmiştir. Buna göre her bir taraf ülke dahilde doğrudan gıda veya yem veya işleme amacıyla kullanımını ve pazara sürülmesini onayladığı bir GDO ile ilgili olarak 15 gün içinde protokol Ek-II de belirtilen bilgileri içeren bildirimini takas mekanizması vasıtasıyla tüm taraf ülkelere yapacaktır. Yine takas mekanizması vasıtasıyla her bir taraf ülke gıda yem ve işleme amaçlı GDO lar için öngördüğü ulusal yasa ve işlemlerini diğer ülkelere bildirecektir. Böylece her ülke uluslararası pazara sürülmeden önce gıda yem veya işleme amacıyla kullanımı onaylanmış yeni bir GDO dan haberdar olacak ve iç mevzuatını harekete geçirecektir. Bu tür GDO lara eşlik eden belgelerde GDO içerebilir ibaresi açıkça konacak ve kullanım amacının çevreye salımı içermediği belirtilecektir. Transit geçişteki GDO lar için protokol yine uygulanacak işlemi ulusal sistemlere bırakmıştır. Aksi o ülke tarafından belirtilmediği sürece transit geçişteki GDO lar ön bildirim anlaşmasına tabi değildir. Ülkeler bu konudaki düzenlemelerini takas mekanizması vasıtasıyla diğer ülkelere bildirecektir. Kapalı kullanıma tabi GDO lar da ön bildirim anlaşmasına tabi değildir. Her ülke kapalı kullanım şartlarını ve standartlarını kendisi belirleyecek ve takas mekanizmasına bildirecektir. Bu kapsamdaki GDO lara eşlik eden belgelerde GDO olduğu açıkça belirtilecek güvenli taşıma depolama kullanma bilgileri bulunacaktır. İşleme tabi tutularak yaşamsal aktivitesini yitirmiş olan ancak yeniden çoğalabilir nitelikte genetik materyal içeren GDO ürünlerinin doğaya kontrolsüz olarak salımını önlemek üzere protokol gereği yapılan bildirimlerin bu tür GDO ürünlerine ilişkin bilgileri ve ürünün kullanım amacını içermesi öngörülmektedir. GDO nun risk değerlendirmesi yapılırken de GDO nun ürünleri dikkate alınacaktır. GDO ürünlerine ilişkin bilgiler takas mekanizması vasıtasıyla diğer ülkelere bildirilecektir. Protokolün temel hükümlerinden birisini oluşturan risk değerlendirme GDO nun olası potansiyel alıcı çevrede vaka vaka yeni genotipik ve fenotipik özelliklerinin belirlenmesi olumsuz etkilerinin ortaya çıkma olasılığının ve gerçekleşmesi halinde ortaya çıkacak sonuçların değerlendirilmesi sebep olduğu genel riskin tahmin edilmesi sebep olduğu riskin kabul edilebilirliğinin ve yönetilmesine ilişkin stratejilerin belirlenmesi alıcı çevre içerisinde gözlenmesi yoluyla bilgi eksikliklerinin ve belirsizliklerin giderilmesi amaçlarını taşımaktadır. Tüm işlemler tamamlanıp GDO piyasaya sürüldükten sonra da olabilecek olumsuzlukların önceden belirlenmesi amacıyla risk yönetimi öngörülmektedir. Risk yönetimi GDO nun bulunduğu çevrede izlenmesi esasına dayanmaktadır. Protokol 50. ülkenin onay belgesi BM Sekreteryasına ulaştıktan sonra 90. günde dünyada yürürlüğe girecektir. Protokol yürürlüğe girinceye kadar protokolün temel mekanizmalarının alt yapısı oluşturulacaktır. Bu kapsamda takas mekanizmasının kurulması gelişmekte olan ülkelerde protokolün uygulanması için gereken teknik kapasitenin oluşturulması ve ulusal yasal düzenlemelerin yapılması öncelik taşımaktadır. Protokol yürürlüğe girdikten sonra ise belgeleme ve etiketleme standartları protokole uygunluk şartları sorumluluk ve telafi mekanizması Protokol taraflarınca belirlenecektir.

http://www.biyologlar.com/turkiye-biyoguvenlik-protokolu

Dipteraların Ekonomik ve Tıbbi Önemleri

Larva ve erginlerinin farklı yaşam alanların uyum sağlamış olmaları nedeniyle her iki dönemde de oldukça farklı tarzlarda faydalı veya zararlı olurlar. Dipterlerin ekonomik önemleri henüz göz önünde bulundurulmamaktadır. Muhtemelen dipterler bu konuda diğer bütün böcek gruplarını geride bırakacak bir öneme sahip olup insan sağlığına ve ekonomiye sinek ve sivrisineklerin verdiği zarar asla düşünülmez. Ancak sivrisineklerin sebep olduğu hastalıklardan sadece sıtmadan Hindistan'da 1897'de 5 milyon, 1927'de 3 milyon ve daha yakın bir tarihte 1958'de 1,5 milyon insan ölmüştür. Yine Simulidae familyası türleri 1923 yılında Romanya'da 16.000 büyükbaş hayvanın ölümüne neden olmuştur. Bunların dışında İngiltere ve Galler'deki Oscinella frit (ekinbaşsineği; Chloropidae)'in yulaflara verdiği zarar 100.000 insanın yıllık besinine karşılık gelmektedir. Tanmsal zararlılar olarak her şeyden önce Tipulidae'nin bazı, Bibionidae, Sciaridae, Cecidomyiidae, Syrphidae, Phoridae, Tephritidae, Psilidae, Chloropidae, Agromyzidae, Ephydridae ve Anthomidae ve diğer familyalardan çok sayıdaki türün Iarvalann önemlidir. Fitofag dipter larvaları yedikleri besine göre 4 grupta toplamam mümkündür . Bunlar; 1. Mantar (Sciaroidea: Sciaridae, Bolithophilidae, Mycetophilidae, Keroplatidae) veya alg yiyenler (Ptychopteridae), 2. Diğer bitkilerle beslenenler , 3. Gal oluşturanlar (Cecidomyiidae, 4. Meyve yiyenler (Drosophilidae). Cecidomyiidae familyasının pek çok türü bitkilerde gal meydana getirir. Bitkinin kök kısımları dışında yumru halinde gal oluştururlar. Çok defa belirli bitki türlerinde hatta bitkinin belirli yerlerine özelleşmişlerdir. Gal oluşumuna larvarın tükrük salgısı önemli rol oynamaktadır. Mekanik uyanlarla birlikte bitkinin o bölgesinin hızlı büyümesi sağlanır. Özellikle dipter kökenli insan hastalıklarının teşhisinde bir taraftan kontaminöz materyal ile (leş ve dışkı), diğer taraftan besin maddelerine temas etmesi sonucu evlerdeki sinek faunasının araştırılması ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Stutgart şehri ile ilgili yapılan bir araştırmada evlerdeki Musca, Fannia, Drosophila, Stomoxys, Calliphora, Lucilia, Piophila, Psychoda ve Scatopse cinsi sineklerin önemli olduğunu ortaya koymuştur. Örneğin Asilidae türlerinin ergin ve larvalarının tamamı predatör olup, diğer böcek takımlarına ait böcekleri avlayarak yedikleri gibi, nadir olarak da diğer eklembacaklılarla beslenirler. Bazı türler yalnızca tek bir takıma ait bireylerle beslenmekte olup bazılarının ise tercih ettiği bir takım olmakla birlikte, o takıma ait bireyleri bulamayınca başka takımlara ait bireylerle de beslenmektedir. Dasypogon diadema önemli bir an parazitidir. Asilidae larvalarının toprak altındaki gelişim dönemlerinde de Coleoptera ve Diptera takımına ait bazı bireylerle beslenmektedir. Syphidae türleri tabiatta ekonomik yönden çok yararlı sinekler olup ergin ve larvalarının beslenme özellikleri yönünden önemli böcek gruplarından birini oluştururlar. Çiçeklerde yoğun olarak görülen erginler, birçok kültür ve yabani bitkilerin anlardan soma en önemli tozlaştırıcılar olarak kabul edilir. Hatta birçok türü hep aynı bitki türünü ziyaret etme eğiliminde olduğu için tozlaşma açısından bal arılan ve Bombus'lardan sonra 2. sırada gelirler. Syrphidae bir kısım türü bitkilere zarar veren küçük böceklerle beslenirler " Birçok türü eşit sayıdaki Coccinella septempunctata (gelin böceği) larvasından daha fazla yaprak biti tükettiğinden faydalıdır. Bunun yanında Episyrphus balteatus predatör syrphidler içerisinde en çok görülen tür olup değişik bitkilerdeki (genellikle Compositae ve Umbelliferae familyalanna ait 57 değişik bitkide rastlanmış) aphid (yaprak biti) kolonilerinde gelişir ve yılda 3-4 nesil verebilir. Bunların yanında Zambak, Nergis ve buna benzer soğanlı bitkilerin soğanları ile beslenen syrphidler zararlıdır. Arı benzeri sinekler olan bombyliidler diptera'nın tür sayısı bakımından en fazla türe sahip familyalarından birisidir. Pek çok türü çiçekleri ziyaret ederek polen ve nektar ile beslenirler. Bu sırada da bitkilerin tozlaşmasına yardım ederler. Bu sineklerin larvaları diğer pek çok böcek üzerinde hyperparazit, parazit veya yumurta zararlısıdır. Larvalarını bu özellik 1 eri bakımından böcek kontrolünde büyük yararlar sağlamaktadır .Mesela bir çok türünün larvaları çekirgelerin yumurta kümelerine saldım ve onlara zarar verirler. Ayrıca yaygın gece kelebeklerini, dana bumu gibi böceklerin larvalarını parazitleyerek bu böceklere de zarar verirler. Sineklerin en gelişmiş familyalarından olan Tachnidlerin gelişmeleri öncelikle kelebek, bunların yanı sıra coleopter, yaprakarısı ve tipulid larvaları ile çekirge, coleopter, hemipterler ve karıncalarda da parazit yaşayanları vardır. Bir kısmı monofajdır, sadece bir konukçuda gelişir. Parazit yaşamaları, geniş yayılış göstermeleri ve hızlı çoğalmaları biyolojik denge açısından oldukça önemlidir. Laboratuvar şartlarında yetiştirilmeleri olumlu ve başarılı sonuçlar vermesinden dolayı bilhassa orman ve tarım zararlılarının mücadelesinde büyük önem arz etmektedirler. Meyve sineklerinden (Drosophilidae) Drosophila melanogaster'in kolay yetiştirilmeleri ve hızlı çoğalmaları, az kromozom taşımaları, mutasyonlaşmaya yatkın olmaları ve mutasyonların kolayca saptanması bakımından bilhassa kalıtım deneylerinde sıklıkla kullanılmalarını sağlamıştır. Kaynaklar •Brauns, A., 1976, Taschenbuch der Waldinsekten, Band 2. Ökologische Freiland-Differential diagnose bildteil, 380-383. •Demirsoy, A., 1990, Omurgasızlar/Böcekler, Yaşamın Temel Kuralları, 713-792. •Hennig, W., 1973, 31. Ordnung Diptera (Zweiflügler).-In: Helmcke, J.G., D. Starck & H. Vermuth (Hrsg.), Handb. Zool., 4 (2) (lfg. 20): 1-337. •Lindner, E., 1949, Die Fliegen Der Paläarktischen Region, Bd. 1: 1-400. •Sedlag, U., 1986, Insekten Mitteleuropas. Diptera: 346-377, Ferdinand Enke Verlag, Stutgart. •Williams, D. Dudley, and Blair W. Feltmate. 1992. Aquatic Insects. CAB International. xiii, 358pp.

http://www.biyologlar.com/dipteralarin-ekonomik-ve-tibbi-onemleri

TARIMSAL İLAÇLAR REÇETE İLE SATILACAK

Bitki Koruma Ürünlerinin Reçeteli Satışı Hakkındaki Yönetmelik 1 Ocak 2009 tarihinden itibaren yürürlüğe girecektir. Yönetmelik doğrultusunda İlimizde bitki koruma ürünleri ancak reçeteye dayalı olarak satışa sunulacaktır. Bu doğrultuda bitki sağlığı, çevre sağlığı ve insan sağlığına daha duyarlı tarımsal üretim gerçekleştirilecektir. Bu doğrultuda İl Merkezinde Bitki Koruma Şubesindeki Ziraat Mühendisleri ile İlçelerde bitki koruma biriminde görev yapan ve köylerde sözleşmeli olarak görev yapan Ziraat Mühendisleri ile bu birimde en az beş yıldan beri görev yapmakta olan teknikerler ve teknisyenlere (toplam 25 kişi) İl Tarım Müdürlüğümüzde 3 gün süre ile mevzuat, bitki koruma ürünleri, bitki hastalık ve zararlılarının teşhisi ve tedavisi, pestisit kalıntısı ve çevre (toksikoloji ve ekotoksikoloji) konularında eğitim verilecektir. Eğitim sonucunda yapılacak sınavda başarılı olan teknik elemanlar “Bitki Koruma Ürünü Reçete Yazma Yetki Belgesi” almaya hak kazanacaklardır. Bu tarihten itibaren il genelinde bitkisel ilaçlamalarda bu teknik elemanlarca verilen reçeteye bağlı olarak bitkisel mücadele ilacı kullanılacaktır. Ayrıca ticari amaçlı meyve ve sebze üretimi yapan üreticicilere Müdürlüğümüzce kayıt defteri verilerek kullanılan tarımsal ilaçlar her aşamada kontrol edilecektir. Kaynak: duzcetarim.gov.tr

http://www.biyologlar.com/tarimsal-ilaclar-recete-ile-satilacak

Biyoteknoloji

Biyoteknoloji; hücre ve doku biyolojisi kültürü, moleküler biyoloji, mikrobiyoloji, genetik, fizyoloji ve biyokimya gibi doğa bilimleri yanında mühendislik ve bilgisayar mühendisliğinden yararlanarak, DNA teknolojisiyle bitki, hayvan ve mikroorganizmaları geliştirmek, doğal olarak var olmayan veya ihtiyacımız kadar üretilemeyen yeni ve az bulunan maddeler (ürünleri) elde etmek için kullanılan teknolojilerin tümüdür. Biyoteknoloji, temel bilim buluşlarını kısa sürede yararlı ticari ürünlere dönüştürebilmesiyle bir anlamda kendi talebini de yaratabilir. Bu yönüyle de diğer teknolojilerden ayrılır. Örneğin sıcak su kaynaklarında yaşayan bakterilerin birinden elde edilen yüksek sıcaklığa dayanıklı bir enzim, günümüzde uygulama ve temel bilim çalışmalarının ayrılmaz bir parçası olan PCR'nin önemli bir girdisidir. Biyoteknoloji uygulamaları; mikrobiyoloji, biyokimya, moleküler biyoloji, hücre biyolojisi, immünoloji, protein mühendisliği, enzimoloji ve biyoproses teknolojileri gibi farklı alanları bünyesinde toplar. Bu nedenle de biyoteknoloji birçok bilimsel disiplinle karşılıklı ilişki içinde gelişir. Bitki, hayvan veya mikroorganizmaların tamamı ya da bir parçası kullanılarak yeni bir organizma (bitki, hayvan ya da mikroorganizma) elde etmek veya var olan bir organizmanın genetik yapısında arzu edilen yönde değişiklikler meydana getirmek amacı ile kullanılan yöntemlerin tamamına Biyoteknoloji denmektedir. Biyoteknoloji, insan, hayvan ve bitki hücrelerinin fonksiyonlarını anlamak ve değiştirmek amacıyla uygulanan çeşitli teknikleri ve işlemleri tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Canlıların iyileştirilmesi ya da endüstriyel kullanımına yönelik ürünler geliştirilmesini, modern teknolojinin doğa bilimlerine uygulanmasını kapsar. Uygulamalar arasında; İnsan sağlığına yönelik olarak proteinlerin üretilmesi Bazı hormon, antikor, vitamin ve antibiyotik üretilmesi Çok zor şartlara sahip çevrelerde (sıcak, kurak,tuzlu...) yaşayan organizmaların enzimlerini ve biyomoleküllerini saflaştırarak bunların sanayide kullanılması Yeni sebze ve meyve üretimi İnsandaki zararlı genlerin elemine edilmesi Aşı, pestisit, tıbbi bitki üretimi.

http://www.biyologlar.com/biyoteknoloji-1

PROBİYOTİKLER HAKKINDA BİLGİ

Değişik sebeplerden ileri gelen ve insan sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olan farklı oluşumlara karşı uzun yıllardan beri değişik antibiyotikler kullanılmıştır. Antibiyotiklerin belli periyotlarda ve belli dozlardaki kullanımı neticesinde, metabolizmada gözlenen rahatsızlıklar tedavi edilebilmiştir. Ancak zaman içerisinde kullanılan antibiyotik türleri ve bunların tedavideki dozlarının insan metabolizmasında yararlı faaliyetleri olan (özellikle de intestinal florada) mikroorganizmaları inaktive ettiği ya da populasyonunu azalttığı ve bunun neticesinde de normal floranın bozularak, vücutta antibiyotiklerden kaynaklanan bazı rahatsızlıkların (alerji, diyare, gaz vb. gibi) ortaya çıktığı belirlenmiştir. Bunun yanında araştırıcılar günlük yaşamın getirdiği bazı olumsuzluklardan (çevrede olan ani değişmeler, su ve besinlerin kaliteleri, hayvansal ürünlerin aşırı miktarları, kafein, alkol kullanımı) ve değişik türdeki patojenlerin enfeksiyonlarından dolayı (sinirsel yorgunluk ve stres gibi) vücudun normal florasının etkilendiğini de ortaya koymuşlardır. Vücudun doğal intestinal florasında bulunan ve organizma için yararlı olan bakterilerin gitgide sayılarının azalması, tamamen yok olması karşısında bilim dünyası bu yararlı florayı korumak ya da tekrar geri kazanmak için arayışa girmiş ve “Probiyotik mikroorganizmalar” değişik ürünler (mandıra ürünleri, meyve suları, çikolata ve et ürünleri) ile tüketime sunulmuşlardır. Probiyotikler; yaşayan mikroorganizmalar olup mukozal ve sistemik bağışıklığı ayarlayarak konağa tesir ederler. Ayrıca intestinal sistemdeki mikrobiyal dengeyi sağlarlar. Sağlıklı bir insan vücudunda probiyotik mikroorganizmalar belli oranlarda bulunmaktadır. Probiyotik mikroorganizma florası, vücudun mukoz membranlarında ve sindirim bölgelerinde kolonize olan bakterilerdir. Vücuttaki mikroorganizma florasında 400 ile 500 arasında farklı türde, sindirim bölgesinde yerleşmiş durumda bulunan, gerek patojen gerekse sağlığa yararlı mikroorganizmalar mevcuttur. Sindirim sisteminin önemli bir parçası olan bağırsaklarda, ilaç kullanımı veya hastalıklar sırasında açığa çıkan zararlı bakteriler, aynı ortamda bulunan iyi huylu bakterilere karşı atağa geçerler ve bağırsağa yerleşmeye çalışırlar. Probiyotik bakteri suşları ise bağırsak duvarına tutunarak, bu zararlıların içeriye girmesini önler. Probiyotik Olarak Kullanılan Mikroorganizmalar Probiyotikler esas olarak laktik asit bakterileridir. Bunun yanında araştırmalar mayaların da probitotik özelliğe sahip olduğunu göstermiştir. Yoğurt yapımında kullanılan mikroorganizmalar (Lactobacillus bulgaricus ve Streptococcus thermophilus) dışında tüm laktik asit bakterileri bağırsak florası elemanlarıdır. Bir probiyotik ürün bu mikroorganizmalardan birini ya da birkaçını içerebilir. İçerdiği mikroorganizma sayısı arttıkça probiyotiğin kullanım alanı genişlemektedir. Probiyotik Bakterilerin Özellikleri Probiyotik bakteriler Gram (+), sporsuz, basil şeklindedir. L. acidophilus’un üreme sıcaklığı 35 – 380C ‘dir. Probiyotik bakteriler mide asitliğine diğer bakterilere göre daha dayanıklıdır. Safra tuzuna ve lizozim enzimine daha dirençlidir. Lactobacillus türleri, ince bağırsakta fazla sayıda bulunurken, Bifidobacterium’lar kalın bağırsaktadırlar. Probiyotik bakteriler laktik asit, asetik asit, bakteriyosin gibi antimikrobiyal maddeler üreterek, bağırsaklarda istenmeyen mikroorganizmaların çoğalma hızını kontrol ederler ve doğal floranın denge içinde bulunmasını sağlarlar. Gram (+) bakteriler, bakteriyosinlere çok duyarlıdır. Beslenmede bitkisel besinlerin fazla olması, hayvansal besinlerin aksine bağırsaklardaki probiyotik bakterilerin sayısını artırır. Sağlıklı kişilerin bağırsak florasında probiyotik bakterilerin (örneğin Bifidobacterium’ların) sayısı zaman içerisinde sabitleşmekte; ancak günlük yaşamın getirdiği; antibiyotik kullanımı, stres, sinirsel yorgunluk, dengesiz beslenme, fazla alkol alımı, hastalık ve bağırsak ameliyatları gibi sonuçlar, bu bakterilerin azalmasına neden olur. Bunun sonucunda bağırsaklarda enterik bakteriler çoğalır ve enterik rahatsızlıklar ortaya çıkar. Probiyotik bakterilerin önemli özelliklerinden biri de, bağırsak çeperine tutunabilme yeteneğine sahip olmalarıdır. Bu tutunma en önemli ve hatta biyolojik etki gösterebilmeleri için mutlaka olması gereken bir özellik olarak belirtilmiştir. Probiyotik bakteriler, bağırsak çeperine tutunarak patojen mikroorganizmaların tutunmasını engellerler. Ayrıca sindirim sırasında bağırsak hareketlerinden çok fazla etkilenmeden hızla üreyerek orijinal populasyonda azalmayı engellerler. Bütün bunları maddeleyecek olursak; probiyotik olarak kullanılan mikroorganizmalarda aranan özellikler şunlardır: - Güvenilir olmalıdır, kullanıldığı insan ve hayvanda yan etki oluşturmamalıdır. - Stabil olmalıdır, düşük pH ve safra tuzları gibi olumsuz çevre koşullarından etkilenmeden bağırsakta metabolize olmalıdır. - Bağırsak hücrelerine tutunabilmeli ve kolonize olabilmelidir. - Kanserojenik ve patojenik bakterilere antagonist etkili olmalıdır. - Antimikrobiyal maddeler üretmelidir. - Konakta hastalıklara direnç artışı gibi yararlı etkiler oluşturma yeteneğinde olmalıdır. - Antibiyotiklere dirençli olmalıdır. Antibiyotiğe bağlı (diyare) ortaya çıkan hastalıklarda bağırsak florasını düzeltmek amacı ile kullanılabileceğinden, bağırsaktaki antibiyotiklerden etkilenmemelidir. - Minimum etki dozları bilinmediğinden, canlı hücrelerde büyük miktarlarda bulunabilmelidir. Probiyotik Olarak Kullanılan Mikroorganizmalar Lactobacillus Türleri: Lactobacillus bulgaricus, Lactobacillus cellebiosus Lactobacillus delbrueckii, Lactobacillus lactis Lactobacillus acidophilus, Lactobacillus reuteri Lactobacillus brevis, Lactobacillus casei Lactobacillus curvatus, Lactobacillus fermentum Lactobacillus plantarum, Lactobacillus johsonli Lactobacillus rhamnosus, Lactobacillus helveticus Lactobacillus salivarius, Lactobacillus gasseri Bifidobacterium Türleri: Bifidobacterium adolescentis, Bifidobacterium bifidum Bifidobacterium breve, Bifidobacterium infantis Bifidobacterium longum, Bifidobacretium thermophilum Bacillus Türleri: Bacillus subtilis, Bacillus pumilus, Bacillus lentus Bacillus licheniformis, Bacillus coagulans Pediococcus Türleri Pediococcus cerevisiae, Pediococcus acidilactici Pediococcus pentosaceus Streptococcus Türleri : Streptococcus cremoris, Streptococcus thermophilus Streptococcus intermedius, Streptococcus lactis Streptococcus diacetilactis Bacteriodes Türleri : Bacteriodes capillus,Bacteriodes suis Bacteriodes ruminicola, Bacteriodes amylophilus Propionibacterium Türleri : Propionibacterium shermanii, Propionibacterium freudenreichii Leuconostoc Türleri: Leuconostoc mesenteroides Küfler: Aspergillus niger, Aspergillus oryzae Mayala: Saccharomyces cerevisiae, Candida torulopsis Probiyotikler Tarafından Üretilen Esas Maddeler Vitaminler: K vitamini, folik asit, biotin, B1, B2, B12, Niasin ve priydoksin. Enzimler: Laktaz gibi sindirim enzimleri (esas olarak süt ürünlerin sindiriminde), serbest bölgelerin düzenlenmesine yardımcı olan karbonhidrat enzimleri, sindirim ve protein enzimleri, yağ enzimleri. Uçucu Yağ Asitleri: Besinlere ait yağ asitlerinin kısa zincirleri yardımıyla üretilen bu yağ asitleri sayesinde, optimum düzeyde sindirim için gerekli olan pH dengesinin sağlanması. İnsan sağlığına faydalı etkilerinin olduğu düşünülen canlı bakteri hücreleri üç temel kaynaktan yenmektedir: - Fermente süt ürünleriyle - Gıdalara ve içeceklere bu bakterilerin canlı hücrelerinin eklenmesiyle (meyve suları, çikolata, et ürünleri v.b.) - Probiyotik bakterilerin canlı hücrelerinden hazırlanan farmakolojik ürünler olarak tablet veya kapsüllerin hazırlanmasıyla. Probiyotik Süt Ürünleri En önemli probiyotik süt ürünü yoğurttur. Bununla birlikte, Lactobacillus acidophilus içeren diğer süt ürünleri olan Acidophilus quarkı, Acidophilus’lu süt, Acidophilus’lu tereyağı, Acidophilus’lu süt tozu da bu grupta yer alan diğer ürünlerdir. Probiyotik süt ürünleri ülkemizde yeni üretilmekle birlikte, birçok ülkede bu ürünlerin tüketimi gün geçtikçe artmaktadır. İnsan sağlığı üzerindeki etkileri de dikkate alındığında Lactobacillus acidophilus içeren ürünlerin üretim yöntemleri ile ilgili çalışmaların geliştirilmesi yararlı olacaktır. Bağırsak sisteminde bulunan Lactobacillus türlerinden fermente süt ürünlerinde en çok kullanılanları Lactobacillus acidophilus ve Bifidobacterium bifidum’dur. Lactobacillus acidophilus, yoğurt bakterilerinin aksine, insan sindirim sisteminin doğal bir üyesi olup, sindirim sisteminde bulunan yüksek asitlik ve bir takım enzimlerin inhibe edici etkisine ve safra kesesi tuzlarına dayanıklıdır. Bifidobacterium türlerinin başlangıçta yalnızca bebeklerin bağırsak florasında olduğu düşünülmüşse de, sonraki çalışmalarda bunların erişkin insanlarda ve sıcak kanlı hayvanlarda da bulunduğu ortaya konmuştur. Acidophilus ve Bifidobacterium türleri, ince bağırsaktaki mukoz membran tarafından tutulmakta, burada oluşturdukları asit ve diğer metabolik ürünler ile patojen ve diğer mikroorganizmalara karşı direnç göstermektedir. Bu durumda, Lactobacillus acidophilus ve Bifidobacterium bifidum ile üretilen ürünlerin düzenli olarak tüketilmesi bu bakterilerin bağırsak sistemlerine tutunmasını sağlamakta ve tedavi edici bir özellik göstermesine neden olmaktadır. Bu nedenle, son yıllarda mide – bağırsak enfeksiyonları için klasik antibiyotik tedavilerine alternatif olarak probiyotik ürünler kullanılmaktadır. Nitekim antibiyotik kullanımına bağlı olarak ortaya çıkan diyarenin önlenmesinde, Clostridium difficile ile meydana gelen kolik diyarenin tekrarlama olasılığının düşürülmesinde, fermente süt ürünlerinden yoğurda aşılanan Saccharomyces boulardii’nin, günde 1 g. yenmesi ile Enterococcus faecium SF68 yada Lactobacillus rhamnosus GG suş’unun fermente süt ürünleri ile alınması neticesinde, hastalarda pozitif yönde gelişmeler olduğu tespit edilmiştir. Yoğurt etkisi altında ağız yolu ile yapılan beslenmenin düzenli olarak uygulanması ile organizmaya patojen bakteri bulaşımının azaldığı kesin olarak ispatlanmıştır. Konu ile ilgili olarak çalışan diğer araştırmacılar da ağız yolu ile yapılan bu beslenme sonucunda, vücudun virüslere karşı bir etki oluşturduğunu bildirmektedirler. Günümüzde tıp alanında birçok hastalığın tedavi edilmesinde yada tekrarının önlenmesinde, Probiyotiklerin kullanılma olgusunun ve bunların en yaygın olarak fermente süt ürünleri ile diyetlerde uygulanmasının, tıp alanında yeni tedavi oluşumlarına kaynak teşkil ettiği görülmektedir. Bağırsak Rahatsızlıklarının Önlenmesi Probiyotik bakteriler, barsak hareketlerini hızlandırarak bağırsak içeriğinin kolayca atılmasını sağlar. Bazı koşullar altında (örneğin antiboyotik alımı), bağırsaklarda faydalı bakterilerin azalmasına ve istenmeyen bakterilerin (Clostridium difficile, E. coli gibi) artışıyla enterik enfeksiyonlar ortaya çıkabilir. Bu problem, probiyotik bakterilerin canlı hücrelerinin gıdalarla veya farmakolojik ürünlerin yenmesiyle önlenebilir. Probiyotik bakterilerin bağırsak yüzeyine tutunarak istenmeyen bakterilerin tutunmasını engellemeleri ve ürettikleri antimikrobiyal maddelerle (asitler, bakteriyosinler, reuterin gibi) çoğalmalarını kontrol altına alırlar. Safranın parçalanması safra asidine göre daha fazla antimikrobiyal etki gösterdiğinden, enterik bakterilerin çoğalması inhibe edilir. Yapılan değişik araştırmalarda, probiyotik bakterilerin özellikle çocuklarda enterik enfeksiyonlara karşı etkili olduğu belirtilmiştir. Araştırmalarda probiyotik bakterilerin süt ürünleriyle veya süte eklenerek bir süre yendiklerinde, bireylerin bağırsak florasında, C. perfingens, C. dificile, E. coli, Salmonella gibi enterik bakterilerin sayısında azalma ve buna karşılık probiyotik popülasyonda artış saptanmıştır. Ayrıca probiyotik bakterilerin yaşlı kişilerde görülen kabızlık gibi bağırsak problemlerini ve yine her yaş grubundaki kişilerde çeşitli nedenlere bağlı olarak görülen ishal, kabızlık, gaz oluşumu, karın şişliği gibi bağırsak rahatsızlıklarını önledikleri belirtilmiştir. Probiyotik bakteriler, bağırsak florasında bulunan Bacteroid, Clostridium, Enterobacter, Fusabacterium, Salmonella, Shigella, Campylobacter jejuni, Candida albicans, Staphylococcus aureus gibi patojen bakterilerin biyojenik amin, amonyak fenol gibi tehlikeli bileşikler üretmelerini engellerler. Probiyotik bakterilerin patojenler üzerindeki bu etkisi, bağırsaklarda laktik ve asetik asit üretmeleri ve pH’nın azalması ile açıklanmaktadır. Laktoz Hidrolizi Laktoz intolerant (bağırsak hipolaktemia) kişiler, laktozu hidrolize edecek beta galaktosidaz enzimini genetik rahatsızlık nedeniyle üretemezler. Sadece Kuzey Avrupalılar, beyaz Amerikalılar ve Afrika’da bazı kabileler laktozu parçalayacak beta-galaktosidaz enzimini oluştururlar. Laktoz intolerant kişiler süt veya dondurma ile laktoz yediklerinde, laktoz ince bağırsakta emilmeden kalın bağırsağa geçer. Kalın bağırsakta laktoz değişik bakteriler tarafından glikoz ve galaktoza hidrolize edildikten sonra asit ve gaza dönüştürülür. Asit ve gaz oluşumu bağırsaklardan sıvı emilmesini engeller ve bunun sonucunda bağırsak şişliği şeklinde rahatsızlıklar ortaya çıkar. Yoğurdun, asidophilus eklenmiş sütün (çoğunlukla L. acidophilus) ve probiyotik bakterilerin farmakolojik ürünlerinin yenmesi, ince bağırsaklara laktozu hidrolize edecek canlı bakteri bağladığından, laktozdan kaynaklanan rahatsızlıklar görülmez. Fermente ürünlerde laktoz, laktik asit bakterileri tarafından parçalandığından ve ürünlerde bakterilerin ürettiği beta-galaktosidaz enziminin bulunması nedeniyle fermente gıdaların sağlık üzerine faydaları bulunmaktadır. Lactobacillus bulgaricus ve Streptococcus thermophilus mide asitliğine dayanamaz ve normal bağırsak bakterisi değildirler. Fakat süte göre yoğurttan laktozun azalması, bağırsak rahatsızlıklarının ortaya çıkmasını engeller. Bağırsak bakterileri ve çoğunlukla bazı Lactobacillus türleri, belirli koşullarda ince bağırsaklara yerleşerek yiyeceklerle alınan laktozu hidrolize ederler. Serum Kolesterol Düzeyinin Düşürülmesi Farelerle yapılan bir çalışmada, farelere L. acidophilus içeren süt verilmesi sonucunda düşük serum kolesterol düzeyi bulunmuştur. Probiyotik bakteriler ile üretilen fermente süt ürünlerinin veya bu bakterilerin canlı hücrelerinin yenmesi, insanlarda düşük kolesterol düzeyinin oluşması, olası dört faktörden kaynaklanabilir: Yukarıda belirtilen beta-galaktosidaz enziminin fermente süt ürünlerinde bulunması. Bazı bağırsak bakterilerinin yiyeceklerle alınan kolesterolü metabolize etme yeteneğinde olması. Böylece kana geçmesinin azalmasına neden olur. Bakterilerin bağırsaklarda kolesterol prekürsörlerini veya kolesterolü azaltılır. Bazı Laktobasillerin safra tuzlarını parçalamasıyla safra tuzlarının karaciğer tarafından emilmesi engellenir. Böylece safra tuzu absorbe edemeyen karaciğerin, safra tuzu sentezlemek için fazla miktarda serum kolesterolünü kullanması sonucunda serumda kolesterol miktarını azaltır. Fakat bazı araştırma sonuçları, probiyotik bakterilerin vücutta kolesterol düzeyini azalttığı şeklindeki bulguları desteklememektedir. Bunun farklı deney düzenekleri, farklı mikroorganizma kültürü kullanılması gibi nedenlerden kaynaklanabileceği belirtilmiştir. Örneğin kolesterol hidroliz etmeyen veya safra asidini parçalamayan bakteri türünün kullanılması gibi. Kalın Bağırsak Kanserinin Azaltılması 1962 yılında laktik asit bakterilerinin antikarsinojenik etkiye sahip olduğu ileri sürülmüştür. Daha sonraki yıllarda hayvanlar üzerinde yapılan arıştırmalarda; deney hayvarları yoğurt ve yoğurda L. acidophilus, L.bulgaricus, L. casei, Bifidobakterium’un türleri gibi bakteriler ekleyerek beslenmiş, deney hayvanları üzerinde antikarsinojenik bir etki bulunmuş ve tümör riskinin azaldığı belirtilmiştir. Birçok araştırmada, probiyotik bakterilerin fazla miktarda ağızdan alımı sonucunda, istenmeyen bağırsak bakterilerinin oluşturduğu beta-glucuronidaz, azoredüktaz ve nitroredüktaz enzimlerinin azalmasını sağladığı belirtilmiştir. L. acidophilus’un fermente ürünlerle birlikte yenmesiyle bağırsaklarda kanserojenik maddelerin kanserojen maddelere dönüşümünde rol oynayan beta-glukoronidaz, nitroredüktaz ve azoredüktaz enzimlerinin düzeyinde iki ile dört kat azalma saptanmıştır. Probiyotik bakteriler kanser genlerinin aktivasyonundan sorumlu olan bakterilerin enzimatik aktivitelerinin düzenlenmesinde, kanser genlerinin bileşiminin ve toksik etkilerinin önlenmesinde yararlı oldukları kaydedilmiştir. Süt ürünlerinin, deney hayvanlarında tümör büyümesini baskılayan konjuge linoleik asitten anlamlı miktarlarda içerdikleri belirtilmiştir. İstenmeyen bakteriler, bağırsak normal pH’sının düşmesiyle laktik ve asetik asit ürettiklerinden dolayı, bağırsaklardan aminlerin ve amonyağın emilmesi azalır. Bu da kanser oluşumunda, tansiyon ve kolesterolün yükselişinde etkili olan nitroz aminlerin serumda artışına neden olur. Probiyotik bakteriler enterik bakterilerin aktivitelerini engelleyerek, serumda nitroz aminlerin artışını dolaylı olarak önlerler. İstenmeyen birçok bakteri türünün bağırsaklarda gıdalarla alınan kanserojen preküsörlerini aktive eden enzimleri üreterek, aktif karsinojen maddelerin oluşumuna neden oldukları belirtilmiştir. Probiyotik bakteriler, istenmeyen mikroorganizmaların çoğalmasını inhibe ederek bu enzimlerin oluşmasını engellerler. Bağışıklık Sistemine Etkileri Probiyotik bakterilerin canlı hücrelerinin bağırsaklarda bulunmaları halinde, bağışıklık sistemini uyardıkları ve kuvvetlendirdikleri belirtilmiştir. Spesifik laktik asit bakteri suşları ile fermente edilen süt ürünlerinin tüketilmesiyle bağışıklığı artıran peptidlerin üretiminde artış olduğu ve bunlardan bazılarının antitümör etkinliğe sahip oldukları belirtilmiştir. Bağışıklık sisteminin uyarılmasıyla serumda IgA gibi antikorların artması virüs, Clostridium, E. coli gibi patojenlere karşı vücudun dirençliliğinin arttığı kaydedilmiştir. Metabolizmaya Yardımcı Olmaları Probiyotik bakteriler, gıdaların sindiriminde bağırsaklara yardımcı olurlar ve sağlıklı bir metabolik aktivitenin oluşmasını sağlarlar. Bu şekilde beslenmeye ve büyümeye yardım ederler. Bağırsaklarda selüloz ve diğer sindirilemeyen gıda bileşenlerini parçalayarak sindirim sistemine yardımcı olurlar. Bağırsak Doğal Florasının Korunması Probiyotik bakteriler; yeni doğanlarda, antibiyotik kullanımında veya günlük yaşamın getirdiği koşullara bağlı olarak bozulan bağırsak doğal florasının oluşmasına yardımcı olurlar. İstenmeyen bakterilerin, mayaların ve küflerin çoğalmasını kontrol altında tutarak bağırsak doğal florasının bozulmasını engellerler. Vitamin Üretimi Probiyotik bakteriler bağırsak florasında yeterli sayıda bulunduklarında, vitamin ve amino asit sentezledikleri belirtilmiştir. Bu bakterilerin ürettiği vitaminlerin en önemlileri, tiyamin (B1), riboflavin (B2), piridoksin (B6) ve naftokinin (K)’dır. Bir araştırmada, B. bifidum’un bağırsak florasında bulunduğunda, bağırsaklarda B6 vitaminin %400 artığı belirtilmiştir. Gıdalara Katılması Bifidobacterium gibi probiyotik bakteriler, bebek yiyecek ve içeceklerinde katkı olarak kullanılabilmektedir. Bu bakteriler yeni doğanlarda koruyucu antimikrobiyaller, vitaminler, asetik ve laktik asit üreterek enterik enfeksiyonlara karşı korunmalarına ve beslenmelerine yardımcı olurlar. Probiyotik bakteriler ishalin önlenmesinde, kemoterapik veya diğer amaçlar için gıdalara katılmaktadırlar. Özetle Probiyotiklerin Faydaları Yiyeceklerle alınan toksik (zehirli) maddelerin detoksifiye edilmesine (vücuttan atılmasına), kabızlık sorununun giderilmesine destek olurlar. Ağız kokusu sorununun giderilmesine yardımcı olurlar. İnce ve kalın bağırsaklardaki kötü ve zararlı bakterilerin yerine geçerek, onları kontrol altına alıp, bağışıklık sistemini güçlendirerek bir çok hastalığa karşı vücut direncinin artmasına katkıda bulunurlar. Antibiyotik ilaç kullanımı nedeniyle doğal florası bozulan bağırsakların dengesini düzeltmeye yardımcı olurlar. B grubu ve K vitamini üretimini ve emilimini sağlarlar. Kalsiyumun bağırsaklardan emilimini artırıp; kemik erimesini (osteoporoz) önlerler. Kötü bakterilerin neden olduğu enfeksiyonları yavaşlatırlar. Vajinal florayı dengede tutarak, vajinal enfeksiyonlara sebep olan patojen mikroorganizmaların (Candida) gelişimini baskılarlar. İdrar yolu enfeksiyonlarına ve seyahatlerde ishale sebep olan E. coli bakterisinin gelişimini engellemeye yardımcı olurlar. Alerji belirtisini azaltırlar. Zehirli maddelerin vücuttan atılmasına ve cildin görünümünün iyileşmesine yardımcı olurlar. Sindirim kanalında sağlıklı bir bakteri dengesi oluşturup, bazı gerekli enzimleri üreterek sindirime katkıda bulunurlar. Laktoz ve protein sindirimini kolaylaştırırlar. Probiyotik mikroorganizmalar ile ilgili bazı hususlar henüz aydınlatılabilmiş değildir. Örneğin; probiyotik mikroorganizmaların vücut içerisinde bir organdan başka bir organa geçişleri ile ilgili olarak herhangi bir belge yoktur. Ayrıca, gıdalarla alınan probiyotik bakteriler ile ilgili hiçbir enfeksiyon olgusu literatürde yer almayıp, sadece Sacchoromyces boulardii `ye ait enfeksiyonun raporlarda yer aldığı görülmektedir. Kaynaklar: 1- www.sutas.com.tr 2- forummate.com 3- www.gencbilim.com 4- H.M. Timmerman, C.J.M. Koning, L. Mulder, F.M. Rombouts, A.C. Beynen (2004). Monostrain, multistrain and multispecies probiotics- A comparison of functionality and efficacy, International Journal of Food Microbiology, 96, 219– 233 5- Robert Penner, Richard N Fedorak, Karen L Madsen (2005). Probiotics and nutraceuticals: non-medicinal treatments of gastrointestinal diseases, Current Opinion in Pharmacology, 5(6):596-603.

http://www.biyologlar.com/probiyotikler-hakkinda-bilgi

Atık Yağların Çevreye Zararları

Bilindiği gibi 1 lt atık yağ 1 milyon litre içme suyunu kirletebilmektedir. Kullanılmış bitkisel atık yağlar evsel atık su kirliliğinin %25’ini oluşturmaktadır. Atık yağlar ekotoksik özelliğe sahiptir; bulunduğu ortamı kirletir, ortamda yaşayan canlılara zarar verir. Atık su kirliliğinin %25 oranında kaynağını, kullanılmış bitkisel ve hayvansal yağlar oluşturmaktadır. Arıtılmayan atık suların içindeki bitkisel ve hayvansal atık yağlar; denizlere, göllere ve akarsulara döküldüğü zaman o suyun kirlenmesi ve sudaki oksijenin azalması sonucu; ortamdaki, başta balıklar olmak üzere diğer canlılar üzerinde büyük tahribata yol açar. Küçük fırınlarda yakılması, içindeki ağır metal ve klor bileşimleri atık hava ile birlikte atmosfere salınarak havayı kirletir ve insan sağlığına zarar verir. Bu nedenle bu işlem yasaklanmıştır. Kullanılmış yağlar lavaboya döküldüğü zaman dren sistemine sıvanır, kanalizasyon borusu içindeki atıkların yapışmasına ve zamanla borunun daralmasına neden olur. Kanalizasyona dökülen atık yağlar diğer atıkları tutar ve kanalizasyon sisteminin kullanılmaz hale gelmesine sebep olurlar. Böylece atık su arıtma tesislerine zarar verir ve işletme maliyetini artırır. ABD’de yapılan bir araştırmaya göre lavaboya dökülen atık yağların kanalizasyon sistemlerinin %40 oranında tıkanmasına sebep olduğu bildirilmiştir. Yağ ve gresler, anaerobik parçalanmaya karşı dirençlidirler. Çamur içerisinde bulunduklarında, çürütücülerde aşırı köpüklenme olmasına neden olabilir, filtrenin gözeneklerini tıkayabilir ve çamurun arazide gübre olarak kullanılmasını bozabilirler. Evsel ve endüstriyel atıksuların ve çamurların yağ ve gres içeriği, bu tip maddelerin toplanmasında ve arıtılmasında oldukça önemlidir. Yağ ve gres sudaki çözünürlüğünün az oluşu nedeniyle sıvı fazdan ayrılma eğilimi gösterir ve üst faz oluşturur. Yağ ve gres, suda ayrışmaları oldukça yavaş olup, bulundukları ortamlardan kolayca gitmezler. Bu nedenle birçok sucul ortamlarda problemler doğururlar. Yağ ve gres ön çökeltim havuzunda köpük halinde ayrılırlar. Bu nedenle yüksek yağ ve gres içeriği taşıyan endüstrilerde köpük problemi oldukça önemli olmakla birlikte çamurun vakum filtrasyonu da oldukça güç olur. Membran ile bir arıtım yapacağımız zaman özellikle yağ ve gresi gidermemiz gerekir. Aksi takdirde yağ ve gres membranın tıkanmasına neden olabilir. Evsel atık sular genel olarak biyolojik olarak arıtılırlar. Evsel atık su içinde bulunan yağları biyolojik olarak arıtmak zordur. Çünkü biyolojik arıtmada faaliyet gösteren bakteriler yağ ve gresle kaplanarak aktiviteleri engellenir. Bu nedenle atık yağlar atık suyun KOI ve BOI’sinde ciddi artışlara neden olur. Atıksu arıtma tesislerinde problem oluşturan yağ ve gresin tamamı ön çökeltim havuzlarında uzaklaştırılmaz. Suyun içerisinde çok ince emülsiyon halinde önemli miktarda yağ ve gres kalır. Aktif çamur tesislerinde gres çoğunlukla gres kürecikleri içine birikir ve bunlar yüzerek, son çökeltim havuzlarında hoş olmayan bir görüntü arz eder. Damlatmalı filtre ve aktif çamur proseslerinin her ikisi de sıvıdan biyolojik kütledeki hücrelere oksijen transferini engelleyen fazla miktardaki gresten önemli ölçüde etkilenir. Ayrıca biyolojik arıtmada aktif çamur prosesi 30 mg/L’den fazla yağ içeriyorsa çamur inhibe olur ve aktivitesi engellenir. [Öztürk, M., “Kullanılmış Bitkisel Ve Hayvansal Yağlar”, Ankara, 2004].

http://www.biyologlar.com/atik-yaglarin-cevreye-zararlari

Sürüngenler ve Sürüngenlerin Genel Özellikleri

Sürüngenler ve Sürüngenlerin Genel Özellikleri

Sürüngenler (Reptilia), amfibilerle kuşlar arasında yer alan bir omurgalı grubudur. Kara hayatına uyum sağlamışlardır. Derileri kuru ve derilerinde salgı bezi yok denecek kadar azdır. Derilerinin üzeri keratin tabakası ile örtülüdür. Keratin tabaka vücudun değişik yerlerinde pul ve plaklar halinde yapılar oluşturur. Bu tabaka zaman zaman atılarak yenilenir. Sürüngenlerin bir kısmı 4 bacaklı, bir kısmı da bacaksızdır. Bacaklı olanlarda bile vücut yere değecek kadar alçaktır. Sürüngenlerin büyük bir kısmı karada, bazıları da suda yaşarlar. Ancak suda yaşayanlar da akciğerleri ile solunum yaparlar. Sürüngenlerde genellikle çiftleşme organı bulunur. (Tuatara hariç) Bu nedenle de döllenme içte gerçekleşir. Çoğu yumurta bırakır. Yumurtalar dayanıklı elastiki kabuklu yahut kuş yumurtası gibi kolayca kırılabılir tiptedir. Bazı sürüngen türleri canli doğurur, (ancak memelilerde olduğu gibi yavru anasına bir bağ ile bağlı değildir) gelişmelerinde de bir larva devresi bulunmaz. Yumurtadan çıkan yavrular minyatür erginlere benzerler. Sürüngenler genellikle diğer hayvanları avlayarak beslenirlerse de, bazı kara kaplumbağaları ile bazı kertenkele türlerinin esas besinlerini bitkisel maddeler teşkil eder. SÜRÜNGENLERİN ÇEVRE İLE OLAN İLİŞKİLERİ Doğada sürüngenlerin de düşmanları vardır. Bunlar yırtıcı kuşlar ve bazı memeli hayvan türleridir. Daha sonra açıklanacağı üzere günümüzde sürüngenlerin en büyük düşmanı insanlardır. Sürüngenler içinde bazı yılan türleri ile sadece iki tür kertenkele (Heloderma horidum, Heloderma suspectum) zehirlidir. Kertenkelelerden zehirli olan Heloderma türleri sadece Orta Amerika’da yaşar. Dolayısıyla Türkiye’de yaşayan hiçbir kertenkele türü, zehirli değildir. Ancak ülkemizdeki yılanlardan bir kısmı zehirlidir. Zehirli yılan türleri Türkiye’deki yılan türlerinin yaklaşık %23’ni teşkil eder. Buna rağmen tüm yılanlardan korkulur ve görüldükleri yerlerde de öldürülürler. Yine Türkiye’de, yılan görünüşünde bacaksız kertenkele çeşitleri de (örneğin Ophisaurus apodus, Anguis fragilis) yılan sanılarak öldürülmektedirler. Sürüngen türleri daha çok sıcak bölgelerde bulunurlar. Soğuk bölgelere gidildikçe tür sayıları azalır. Yine deniz seviyesinden yukarılara çıkıldıkça, buralardaki sürüngenlerin tür sayıları da azalmaktadır. Değişik ortamlara uyum sağlamış sürüngen türlerinden bazıları ağaçlarda, bazıları da suda yaşamaktadır. Sürüngenlerin insanlarla olan ilişkileri diger hayvan gruplarından biraz farklıdır. Çünkü daha önce de değinildiği gibi, bazı yılan türleri zehirli olduğundan insanların Çoğu yılanlardan korkarlar. Bu korku sonucunda da sadece %23’ü zehirli olan bütün yılanları gördükleri yerlerde öldürürler. Böylece yılan populasyonlarına büyük zarar vererek doğal dengenin bozulmasına sebep olmaktadırlar. İnsan aktiviteleri sonucunda sürüngenlerin yaşadıkları ortamlar kirletilmekte, daraltılmakta veya ortadan kaldırılmaktadır. Dolayısıyla sürüngenlere de en çok zarar veren canlı grubu insanlardır. Ayrıca yine insanlar bazı sürüngenlerin derilerini ayakkabı, çanta v.b. eşya yapımında kullandıklarından, bu türleri insafsızca ve plansız olarak avlamaktadırlar. Bilinçsiz avlama sonucunda da bazı türlerin nesilleri yok olacak kadar azalmaktadır. Sürüngenler eski jeolojik devirlerde (Mesozoik) çok gelişip çeşitlenerek Dünyaya hakim olmuşlardır. Ancak daha sonra azalmışlar ve günümüze de küçük bir grubu gelebilmiştir. Bundan dolayı da diğer hayvan gruplarına göre sayıları belirgin şekilde daha azdır. İNSANLAR ve SÜRÜNGENLER Türkiye’de yaşayan sürüngen (kaplumbağa, kertenkele, yılan) türlerinin çok büyük bir kısmı zehirsizdir. Yılan türlerinden iki tür; Malpolon monspessulanus (Çukurbaşlı Yılan) ve Telescopus fallax Kedigözlü Yılan) bir çift olan büyük zehir dişlerinin üst çenenin gerisinde olması nedeni ile ince vücut kısımlarını (parmak v.s.) ısırmadığı sürece zararsızdır. Bu türler daha çok fare v.s. küçük memeli hayvanları zehirleyip, tüketerek ziraata ve çevre sağlığına katkıda bulunurlar. Diğer sürüngen türleri de tarım zararlısı bir çok böcek, sivrisinek larvası ve küçük memeli (Tarla Faresi, Sıçan v.s.) türlerini besin olarak tüketmek suretiyle, biyolojik mücadelede önemli bir yere sahiptirler. Sazlık-bataklık çevrelerinin kimyasal kirlenmesi sonucu sucul kaplumbağa topluluklarının azalması ile orantılı olarak, aynı ortamda yaşayan çeşitli zararlı böcek ve larvaların sayısı artmaktadır ki, bunları yok etmek için oldukça pahalıya mal olan önlemlerin alınması gerekmektedir. Yine aynı şekilde kertenkele ve yılan türlerinin, tanınmamaktan kaynaklanan korku neticesinde bilinçsiz bir şekilde yok edilmesi, önceden de bahsedildiği gibi bir çok hastalık taşıyan sıçan ile tarım zararlısı fare ve böcek türlerinin ortamda sayıca artmalarına yol açmakta ve bunlarla mücadelenin gereği, ekonomik kaybın hiç de küçümsenemeyecek düzeyde olduğu bilinmektedir. Unutulmaması gereken bir konu da sürüngen türleri, insanlar ile ortak besin kaynaklarını paylaşmamakta ve özellikle kertenkele ve yılanlar kendisine zarar verilmediği veya ürkütülmediği zamanlarda insanlara hiçbir zararı dokunmamaktadır. Özellikle kırsal kesimde yaşayan kişilerin nadiren de olsa karşılaşabileceği varsayılan Koca Engereğin (Vipera lebetina) zehir dişlerinin üst çenenin ön kısmında olması ve bu yüzden kolay ısırabilmesi nedeni ile insanlar dahil, küçük ve büyük baş memeli hayvanlar için tehlikeli olabilir. Türkiye’deki yılan türlerinin bulunması ve zehirli veya zehirsiz bir yılan tarafından ısırılma ihtimali karşısında yapılması gerekenler ve alınacak önlemler yılanlar bölümünün zehirler kısmında belirtilmiştir.

http://www.biyologlar.com/surungenler-ve-surungenlerin-genel-ozellikleri

Halk Sağlığı Alanında Haşerelere Karşı İlaçlama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik

YÖNETMELİK Sağlık Bakanlığından Halk Sağlığı Alanında Haşerelere Karşı İlaçlama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar Amaç Madde 1- Bu Yönetmelik, halk sağlığını ve huzurunu bozan zararlılara karşı insektisit, rodentisit, mollusisit, gibi maddeler kullanarak mücadele etmek isteyen gerçek ve tüzel kişilere ait işyerlerinin çalışma usûl ve esasları ile resmi kurum ve kuruluşların ilaçlama usûl ve esaslarını belirlemek suretiyle halk sağlığının korunması amacıyla hazırlanmıştır. Kapsam Madde 2- Bu Yönetmelik, halk sağlığı alanında insektisit, rodentisit, mollusisit gibi maddeler kullanılarak zararlılar ile mücadele etmek isteyen gerçek, tüzel kişiler ve bunların işyerleri ile resmi kurum ve kuruluşların izin alma şekil ve şartlarını, çalışma usul ve esaslarını, denetimlerini ve çalışan personeli kapsar. Dayanak Madde 3- Bu Yönetmelik, 181 sayılı Sağlık Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin 43 üncü maddesine dayanılarak hazırlanmıştır. Tanımlar Madde 4- Bu Yönetmelikte geçen; Bakanlık: Sağlık Bakanlığını, Müdürlük: İl Sağlık Müdürlüğünü, Sağlık teşkilatı: Sağlık Bakanlığı merkez ve taşra hizmet birimlerini, Halk sağlığı alanı: Ev, otel, okul, hastane, işyeri, üretim yeri, fabrika benzeri; halkın yemesi, içmesi, eğlenmesi, spor yapması gibi insan yerleşim ve çalışma yerleri ve gündelik yaşamıyla ilgili fiziki mekanlar ve çevreyi, Zararlı organizma: İnsanlara, insan faaliyetlerine veya insanların kullandıkları veya ürettikleri ürünlere; hayvanlara yada çevreye yönelik istenmeyen veya zararlı etkileri olan her türlü organizmayı, Biyosidal ürün: Bir veya birden fazla aktif madde içeren, kullanıma hazır halde satışa sunulmuş, kimyasal veya biyolojik açıdan herhangi bir hedef organizma üzerinde kontrol edici etki gösteren veya hareketini kısıtlayan, zararsız kılan, yok eden aktif madde ve preparatları, İnsektisit: Haşere mücadelesinde kullanılan biyosidal ürünü, Rodentisit: Fare, sıçan ve diğer kemiricileri kontrol etmek için kullanılan biyosidal ürünleri, Mollusisit: Sümüklüböcek gibi yumuşakçaları kontrol etmek için kullanılan biyosidal ürünleri, Kaçırıcı (Repellent): Doğrudan veya dolaylı olarak insan yada hayvan hijyenine yönelik olanlarda dahil olmak üzere, pire gibi omurgasız yada kuş gibi omurgalı zararlı organizmaları ortamdan uzaklaştırmak için kullanılan biyosidal ürünleri, İlaçlama: Halk Sağlığı alanında kullanılan İnsektisit, rodentisit ve mollusisit gibi maddelerle yapılan zararlı mücadelesini, Alet ve cihaz: İlaçlamada kullanılan nakil araçları da dahil olmak üzere motorlu, motorsuz, sabit veya seyyar her çeşit alet, araç ve makine ile bunların çalıştırılması için gerekli malzemeleri, Gereç: İlaç hazırlama ve ilaçlamada kullanılan su kapları, içerisinde ilaç hazırlama kapları, ilaç nakil kapları, su tulumbaları, çadır, örtü, koruyucu elbiseler, maskeler, lastik veya kauçuk eldivenler, çizmeler, gözlük siperler gibi koruyucu malzemeyi, İzin: Zararlılara karşı insektisit, rodentisit, mollusisit ve benzeri maddeleri kullanarak mücadele etmek isteyenlere verilen belgeyi, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM İzin Alma ve Başvuru Şartları İzin alma zorunluluğu Madde 5- Bakanlık tarafından uzman nezaretinde kullanılması şartıyla izin verilen; insektisit, rodentisit veya mollusisit kullanarak zararlılar ile mücadele etmek isteyen gerçek ve tüzel kişilerin, 6 ncı maddede belirtilen bilgi ve belgelerle faaliyet gösterecekleri ilin müdürlüğüne müracaat ederek izin alması zorunludur. Başvuru için gereken belgeler Madde 6- Zararlılara karşı insektisit, rodentisit ve mollusisit kullanarak mücadele yapmak isteyen başvuru sahipleri bizzat veya mesul müdür vasıtasıyla müdürlüğe bir dilekçe ile başvurmaları gerekir. Dilekçe eki dosyada; a) Depolama yerine ait Gayri Sıhhi Müesseseler Yönetmenliğine göre alınacak, ikinci Sınıf Gayri Sıhhi Müessese Ruhsatı’nın bir örneği, b) Mesûl müdür sözleşmesi ve Bakanlıkça belirlenen eğitime katıldığına dair sertifika, c) Mesûl müdüre ait diplomanın noter onaylı örneği veya geçici mezuniyet belgesi, d) Sağlık veya yardımcı sağlık personeli sözleşmesinin ve diplomasının noter onaylı örneği veya geçici mezuniyet belgesi, e) Sağlık Bakanlığının tavsiye ve direktiflerine uyacağına ve Bakanlıkça ruhsat verilmiş insektisit, rodentisit, mollusisit ve benzeri haricinde kimyasal maddeleri kullanmayacağına ve tarım alanında kullanılan pestisitleri kullanmayacağına dair, mesul müdür veya işyeri sahibi tarafından verilecek taahhütname, f) Uygulanacak ilaçlama yöntemlerini gösterir belge, g) Kullanılacak ilaçların kimyasal grupları ve galenik şekilleri hakkında açıklama raporu, h) İlaçlamada kullanılacak alet, cihaz ve gereçlerin cins, sayı ve özelliklerini gösterir belge, ı) Ekip sayısı ve ekip elemanlarının nitelikleri hakkında belge, j) İlaç hazırlama ve ilaçlama anında alınacak koruyucu sağlık tedbirlerini açıklayan rapor, k) İlkyardım dolabı, ilkyardım çantaları ve içerikleri hakkında açıklama raporu, bulundurulur. Başvurunun değerlendirilmesi Madde 7- Bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesine göre yapılan başvuru dosya üzerinde incelenir, başvuru dosyasının bu Yönetmeliğe uygun olması durumunda Müdürlük elemanları tarafından işyeri 10 iş günü içinde yerinde incelenerek sonuçlandırılır. İnceleme sonucunda bu Yönetmelik hükümlerine uygunluğu tespit edilen yerlere Ek-2’deki izin belgesi ve Ek-3’teki mesul müdürlük belgesinden ikişer nüsha düzenlenir. Düzenlenen bu belgeler ve başvuru dosyasının bir örneği Müdürlükte saklanır, diğer nüshaları mesûl müdüre imza karşılığında verilir ve işyerinin görünen bir yerine asılır. İzin verilen firma adı, adresi ve iletişim bilgileri yazılı olarak Bakanlığa bildirilir. Bu Yönetmelik kapsamındaki mevcut bir işyerine ait şube niteliğinde ikinci bir yer açılmak istenmesi veya faaliyet gösterdiği adresin değişmesi durumunda, 6 ncı maddede belirtilen evraklar ile başvuru aynen tekrarlanır. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Personel ve Fiziki Altyapı Standartları Mesûl müdür Madde 8- İşyeri faaliyette olduğu sürelerde bir mesûl müdür bulunması zorunludur. Mesûl müdür sadece bir işyerinde mesûl müdürlük görevini üstlenebilir. Mesûl müdürlük için Hekim, Veteriner Hekim, Eczacı, Tıbbi Teknolog, Ziraat Mühendisi, Biyolog unvanına sahip veya entomoloji, toksikoloji alanında yüksek lisans, çevre sağlığı ve toplum sağlığı bölümü en az önlisans diplomasına sahip olunması zorunludur. Bu diplomaya sahip kişiler Bakanlık tarafından belirlenecek eğitim programına katılarak sertifika almak zorundadırlar. Mesûl müdür, idari işlerden bizzat, diğer işlemlerden ise ekip sorumluları ile birlikte sorumludur. Mesûl müdürün idari işlerinden, işleyişten ve sunulan hizmetin gerektirdiği alt yapı olanaklarının sağlanmasından işyeri sahipleri de bizzat sorumludurlar. Mesûl müdürün görevleri şunlardır: a) Açılış ve işleyiş ile ilgili her türlü izin işlemlerini yürütmek, b) İşleyişte tanımlanmış alt yapı ve hizmet kalite standartlarının korunmasını ve sürdürülmesini sağlamak, c) Ekip sorumlularını eğitmek, İşyerinin işleyişinde alt yapı, personel, malzeme yapısında meydana gelen ve bu Yönetmelikte bildirimi zorunlu kılınan bütün değişiklikleri zamanında Müdürlüğe bildirmek, d) Görevine son verilen veya ayrılan personelin izin belgelerini en geç bir hafta içerisinde Müdürlüğe iade etmek, e) Çalışma saatleri içerisinde hizmetlerini düzenli ve sürekli olarak yürütmek ve yürütülmesini sağlamak, f) Tanımlanan düzenlemelerin ilgililer tarafından yerine getirilmesini sağlamak üzere gerekli iç denetimleri yürütmek, g) Denetim sırasında yetkililere gereken bilgi ve belgeleri sunmak ve denetime yardımcı olmak, h) Atıkların usulüne uygun olarak imha edilmesini sağlamak, i) İşyerinde bulundurulması zorunlu malzemeleri kontrol ve temin etmek, j) Çalışan personelin gerekli görülen tetkiklerini ve muayenelerini periyodik olarak yaptırmak, k) Sağlık mevzuatında belirtilen ve yetkililerce tanımlanacak diğer görevleri yerine getirmek. Mesûl müdür, işyerinin işleyişi ve denetimi ile ilgili her türlü işleminde Müdürlük ve Bakanlığın birinci derecede muhatabıdır. Mesûl müdür, işyerindeki görevini sona erdirmek istediğinde veya mesûl müdürün görevine son verilmek istendiğinde, bu durumun işyeri sahibi veya mesûl müdürü tarafından Müdürlüğe bir hafta öncesinden bildirilmesi şarttır. Ekip sorumluları Madde 9- İlaçlama faaliyetini yürütecek ekipte sorumlu olarak en az bir Tıbbi Teknolog, Sağlık Memuru (Çevre Sağlığı veya Toplum Sağlığı), Hemşire, kimya teknisyeni veya ziraat teknisyeni bulunması zorunludur. Ekip sorumlusu, ilaçlama faaliyeti için gerekli hazırlıkların yapılması ve her türlü güvenlik tedbirinin alınmasından, atıkların düzenli toplanmasından sorumludur. Yapılan her ilaçlama için Ek-1 deki formu tanzim ederek bir nüshasını ilaçlama yapılan yerin sahibi/yetkilisine verilmesinden sorumludur. İşleyişte görülen aksaklıkları ve uygulamada oluşabilecek kazaları, zehirlenmeleri mesûl müdüre ve en yakın sağlık kuruluşuna bildirmekten sorumludur. Diğer personel Madde 10- İlaçlama işlerinde çalıştırılacak diğer personel, bu Yönetmeliğin 17 nci maddesinde belirtilen hususlara aykırı olmayan ve 18 inci maddede belirtilen sağlık raporuna sahip kişilerden oluşur. Bu Yönetmelikte belirtilen kıyafet ve donanımı çalışan bütün personel iş esnasında amacına ve talimatlara uygun olarak kullanmak zorundadır. Bina durumu Madde 11- İşyeri, betonarme binalarda kurulur, ahşap ise müstakil bina olması zorunludur. İşyeri zemini düz, pürüzsüz, dezenfeksiyona uygun ve kolayca temizlenebilir/yıkanabilir özellikte döşenmiş olmalıdır. Odalar arasındaki bölümler tabandan tavana kadar beton, alçıpan, sunta-lam ve benzeri malzemelerle yapılmış olmalıdır. İşyeri binasında ilgili mevzuat uyarınca yangına karşı güvenlik önlemleri alınır. Mesken olarak kullanılan binaların bir bölümünde kurulmak istenmesi durumunda, ilgili mevzuat hükümlerindeki düzenlemelerin yerine getirilmesi sorumluluğu işyeri sahip ve mesûl müdürüne aittir. İşyerinin bürosu ayrı yerde olabilir. Bu durumda, büroda ilaç ve ilaçlama ile ilgili araç gereç ve malzeme bulundurulamaz. İşyerinde şebekeye bağlı akar su bulunur. İşyeri, en az atık bırakan yakıt kullanılarak, uygun bir sistemle ısıtılır, ancak kimyasalların bulunduğu oda ve depo ısıtılmaz. İşyerinde pis su tesisatı bulunmalı, zeminde kanalizasyona, fosseptiğe veya arıtım sistemine bağlı ızgaralı ve sifonlu yer süzgeci bulunur. İşyeri tabii olarak sürekli havalandırıla bilinmeli; pencereler zeminden yüksekte planlanmalı ve demir parmaklıkla korunmuş olmalı, tabii havalandırmanın mümkün olmadığı durumlarda mekanik havalandırma sistemi bulunur. İşyerinin tüm mekanları amacına uygun aydınlatılır. Bulundurulması zorunlu asgari birimler Madde 12- İşyerinde aşağıda belirtilen nitelikleri haiz bölümler bulunur. a) Büro, (ayrı yerde olabilir-aynı yerde ise ilaç hazırlama odasından uzakta olmalıdır.) b) İlaç ve malzeme deposu, c) Çalışanlar için soyunma odası, d) Yeterli sayıda tuvalet ve duş, e) Malzeme temizleme ve hazırlık odası. İzin belgesi alındıktan sonra binada yapılan esasa ilişkin değişiklikler Müdürlüğe bildirilir. Alet, cihaz ve gereçler Madde 13- İlaçlama izni verilebilmesi için, bir işyerinde Ek-4’de belirtilen alet, cihaz ve gereçlerin bulunması zorunludur. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Çalışma Usul ve Esasları Her ekip için ilkyardım çantası zorunluluğu Madde 14-Kaza ve zehirlenmelere karşı kullanılmak üzere her ekibe, ekibin kullandığı ilaçlara göre spesifik antidotları ile gerekli diğer ilkyardım malzemesi bulunan ilkyardım çantasını temin etmekten, kullanılan veya miadı dolanların ikmalini yapmaktan ve bu malzemelerin kullanımına ait detaylı talimatların hazırlanarak ekiplere dağıtımından mesul müdür ve işyeri sahibi ayrı ayrı sorumludur. Kaza ve zehirlenmelerde sorumluluk Madde 15-Her ekip göreve giderken, kaza ve zehirlenmelerde kullanılmak üzere ilkyardım çantasını beraberinde götürmek zorundadır. Kaza ve zehirlenmelere karşı gerekli tedbirlerin aldırılmasından herhangi bir kaza ve zehirlenme halinde ilkyardımın yaptırılmasından ve bir tedavi kuruluşuna sevkinden ekip sorumlusu, mesûl müdür ve işyeri sahibi ayrı ayrı sorumludur. Ruhsatlı ilaçların kullanılması Madde 16-Halk sağlığını ve huzurunu bozan zararlılara karşı kullanılacak ilaçların Bakanlıktan imal veya ithal izninin alınmış olması zorunludur. Her ne suretle olursa olsun izinsiz ürünler veya diğer kimyasal maddeler bu amaçla kullanılamaz. İlaçların muhafazasında ve taşınmasında beşeri ilaç veya zirai mücadele ilaçlarının kapları ve ambalajları kullanılamaz. Çalışma süresi ve şartları Madde 17- İlaç hazırlama ve ilaçlama işlerinde; hamile kadınlar, 18 yaşından küçük çocuklar, hasta ve hastalıklı olanlar ile alkolikler çalıştırılamaz. Fiilen ilaç hazırlama ve ilaçlama işlerinde çalışanlar günde devamlı olarak 3, toplam 6 saatten fazla çalıştırılamazlar. Çalışma esnasında iş kıyafetlerinin ve koruyucu malzemelerin amacına ve talimatına uygun olarak kullanılması zorunludur. İlaç hazırlama ve ilaçlama anında herhangi bir şey yenilmesi ve içilmesi yasaktır. Çalışanların sağlık kontrolleri Madde 18- İlaç hazırlama ve ilaçlama işlerinde fiilen çalışacak olanlar işe başlamadan önce bir sağlık raporu alırlar. Bu raporda; kronik solunum yolu rahatsızlıkları (astım gibi), alerjik rahatsızlıklar, cilt hastalıkları ve nörolojik rahatsızlıklarının bulunup bulunmadığı ile kanda cholinesteras enzim seviyesinin ölçülmesi ve sağlık kontrollerinin yapılarak bu işi yapmaya uygun olduklarının belirlenmesi zorunludur. İşçilerin bu işte çalışmaları süresince de 3 ayda bir genel sağlık kontrolünden geçirilerek nörolojik muayenelerinin yapılması ve kanlarında cholinesteras enzim seviyelerinin ölçülmesi gerekir. Yapılan muayene ve ölçümler sonucunda sağlığının bozuk olduğu tespit edilenler ile bozulma eğilimi gösterenler, gerekli tedavileri yapılıp sağlıklarına kavuşuncaya kadar ilaç hazırlama ve ilaçlama işlerinde çalıştırılamazlar. İşyerinde tutulacak kayıt ve raporlar Madde 19- İşyerinde, mesûl müdür, ekip sorumlusu ile ilaç hazırlama ve ilaçlama işlerinde çalışan işçiler için ayrı ayrı birer dosya tutulur. Bu dosyalarda sözleşmeli personel için sözleşme sureti ve unvanlarını gösterir belge ile dosya sahiplerinin fotoğraflı nüfus cüzdanı sureti, işçilerin göreve başlarken bu işte çalışmasında sakınca olmadığını gösterir sağlık raporu ve periyodik sağlık kontrollerine ait raporlar muhafaza edilecektir. Ayrıca ilaçlama yapılan yerler, ilaçlama tarihleri, kullanılan ilaçlar, ilaçlamayı yapanlar, varsa meydana gelen kaza ve zehirlenmeler ile ilgili Ek-1 de belirtilen formun doldurularak ayrı bir dosyada muhafaza edilir ve istenildiğinde denetim elemanlarının incelenmesine açık tutulur. İşi bırakanların durumu bildirmesi Madde 20-İlaçlama izni alıp da herhangi bir nedenle işi bırakan işyeri sahibi 15 gün içinde durumu Müdürlüğe bildirmekle yükümlüdür. Bu iş yerinin izni iptal edilir ve Bakanlığa bilgi verilir. Havadan ilaçlama Madde 21-Meskun mahallerin zararlılara karşı havadan ilaçlanması yasaktır. Ancak afet gibi gerekli durumlarda Bakanlıktan izin alınması kaydıyla havadan ilaçlama yapılabilir. BEŞİNCİ BÖLÜM Çeşitli Hükümler İznin geçerliliğini kaybetmesi Madde 22-Verilen izin belgesi; üzerinde yazılı işyeri, şahıs ve ilaçlama şekli için geçerlidir. Bunlardan herhangi birinin değişmesi halinde geçerliliğini kaybeder. Bu durumlarda; a) İşyerinin değişmesi halinde yeni işyeri için gayrı sıhhi müessese ruhsatının alınarak izin belgesinde gerekli düzeltmenin yaptırılması için müdürlüğe başvurulur. b) İzin belgesinde yazılı şahsın aynı yerde, aynı işi yapmak ve aynı personelle çalışmak üzere işi devretmesi halinde, işi devir alan şahıs devir işlemine ait belgeler ve taahhütname ile beraber Müdürlüğe müracaat ederek izin belgesinde gerekli düzeltmenin yapılmasını talep eder. c) İşçi ve işyerini devir alan kişi yeni bir ekiple faaliyetini sürdürmek isterse, devir işlemine ait belge ve taahhütnameye ilave olarak mesûl müdür sözleşmesi ile diplomasının veya yerine geçebilecek belgenin noter tasdikli birer örneği, sağlık veya yardımcı sağlık personeli sözleşmesi ile diplomasının veya yerine geçebilecek belgenin noter tasdikli birer örneği ile müdürlüğe başvurur. d) İlaçlama şeklinde değişiklik yapılmak istenmesi halinde ise tatbik edilecek ilaçlama yöntemleri, ilaçlamada kullanılacak alet, cihaz ve gereçlerin cins ve sayıları, ilaçlama anında alınacak önlemler kullanılacak ilaçlar konusunda bilgiler ve taahhütname ile müdürlüğe başvurulur. e) İşyerinin konumu, sahibi, yapılan iş ve kullanılan ilaçlama şeklinde bir değişiklik olmamakla birlikte, cadde veya sokak isminin veya bina numarasının değişmesi gibi nedenlerle adresinde bir değişiklik olması halinde değişikliklerle ilgili bilgi ve belgeler ile beraber, gerekli düzeltmeyi yaptırmak üzere müdürlüğe başvurulur. Değişiklik tarihinden itibaren en geç 15 gün içinde bu başvuruların dilekçe ile yapılması, değişikliklerle ilgili bilgi ve belgelerin 6’ncı maddeye uygun olması ve izin belgesinin aslının da dilekçeye eklenmesi gerekir. İzin belgesinin kaybolması veya tahrip olması Madde 23-İzin belgesinin herhangi bir nedenle kaybolması veya okunmayacak ve yanlış anlamalara neden olacak şekilde tahrip olması halinde yeniden izin belgesi alınması gerekir. Bunun için izin belgesinin kaybolması halinde kayıp ilanı verilmiş gazetenin, tahrip olması halinde ise bozulan izin belgesinin bir dilekçeye eklenerek müdürlüğe başvurulması gerekir. Bu durumda müdürlükçe yeniden, eski tarih ve sayısı ile, gerekli açıklama da yapılarak izin belgesi tanzim edilir. İznin iptal edilmesi Madde 24-Verilen iznin dışında faaliyet gösteren, bu Yönetmelik hükümlerine veya sağlık teşkilatının düzenleme ve yasaklarının aksine hareket edenler yazılı olarak ikaz edilir. İkaza rağmen durumunu düzeltmeyen veya direktiflere uymamakta ısrar edenlerin izinleri, müdürlük tarafından en az 6 ay olmak üzere geçici veya kesin olarak iptal edilir. Ayrıca sorumlular hakkında yasal işlem yapılır. İznin iptal edilmesi durumunda Bakanlığa bilgi verilir. İzinsiz olarak faaliyet gösterenler Madde 25-Bu Yönetmelik hükümlerine göre gerekli izni almadan faaliyet gösterenler veya 22 inci maddede belirtilen nedenlerle, iznin geçerliliğini kaybettiği halde süresi içinde müracaatlarını yaparak izin belgesinde gerekli düzeltmeyi yaptırmayanların işyerleri kapatılarak faaliyetleri durdurulur. Aynı zamanda sorumlular hakkında genel hükümlere göre yasal işlem yapılır. Denetim Madde 26- İlaçlama izni alanların işyerleri, ilaçlama ekipleri sağlık teşkilatının daimi denetimi altındadır. Sağlık teşkilatınca görevlendirilen ekipler işyerini, ekipleri, kullandıkları alet, cihaz ve gereçleri, ilaçlama işlemlerini denetleyebilir, gerekli gördüklerinde kullanılan ilaçlardan numune alabilirler. İş sahibi, mesûl müdür ve ekip sorumluları denetimlerde gerekli kolaylığı göstermek ve yapılan uyarılara uymak zorundadırlar. Yapılan denetimde, verilen izin dışında faaliyet gösterildiğinin veya usulüne uygun ilaçlama yapılmadığının tespiti veya yapılan uyarılara uyulmaması halinde görevli ekip ilaçlama faaliyetini anında ve en çok 48 saat süre ile durdurmaya yetkilidir. Ancak bu kararın en geç 48 saat içinde müdürlük tarafından onaylanması gerekmektedir. Müdürlüğün onayı ile faaliyeti durdurma süresi, eksikliklerin tamamlanıp halk sağlığına zararsız hale getirilinceye kadar uzatılabilir. İstisnalar Madde 27- Belediyeler dahil olmak üzere kamu kurum ve kuruluşları sadece kendi işyerlerinin ilaçlama faaliyetleri için bu Yönetmelikte öngörülen izin işlemlerinden müstesnadır. Ancak bu Yönetmelikte belirtilen diğer hükümlere uymak ve her ilaçlama işleminden önce kullanılacak ilaçların isimleri ve ilaçlama tarihlerini Müdürlüğe bildirmek zorundadırlar. Düzenleme yetkisi Madde 28- Bakanlık bu Yönetmelik hükümlerinin uygulamasına yönelik alt düzenlemeleri yapmaya yetkilidir. Bu Yönetmelik doğrultusunda; Uluslararası giriş çıkış yapan hava, kara ve deniz araçlarının gümrük alanlarında alınacak tedbirler ve işlemlerin usul ve esasları Hudut ve Sahiller Genel Müdürlüğünün çıkaracağı yönerge ile belirlenir. Cezai hükümler Madde 29-Bu Yönetmelik hükümlerine uymayanlar hakkında, Türk Ceza Kanunu’ nun ilgili hükümlerine göre işlem yapılır. ALTINCI BÖLÜM Geçici ve Son Hükümler Geçici Madde 1- Bu Yönetmeliğin yayımından önce faaliyete geçmiş ilaçlama işyerleri; 6 ay içinde işyerlerini bu Yönetmeliğe uygun hale getirmek zorundadırlar. Yürürlük Madde 30- Bu Yönetmelik Resmi Gazete’de yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme Madde 31- Bu Yönetmelik hükümlerini Sağlık Bakanı yürütür. EK-1. HALK SAĞLIĞI ALANINDA HAŞERELERLE MÜCADELE İŞLEM FORMU İLAÇLAMAYI YAPANA AİT BİLGİLER -İlaçlamayı yapan firma adı : -Açık adresi : -Mesûl müdür : -Telefon/faks numarası : -Müdürlük izin tarih ve sayısı : -İlaçlama yapan ekip sorumlusu : KULLANILAN İLACA AİT BİLGİLER: -Kullanılan ilacın ticari adı : -İlacın temin edildiği yer : -İlacın uygulama şekli : -İlacın aktif maddesi : -İlacın antidotu : -İlaç ambalajının miktarı (kg/litre) : İLAÇLAMA YAPILAN YER HAKKINDA BİLGİLER -İlaçlama yapılan yerin açık adresi : -İlaçlama yapılan haşere türü/adı : -Uygulama tarihi ve saati : -Mesken/işyeri vb. : -İşyeri ise çalışan sayısı : -Mesken ise daire sayısı : -İlaçlama yapılan yerin alanı : Ekip Sorumlusu İlaçlama Yapılan Yerin İmza Sorumlusu/Yetkilisi-İmza Not: ZEHİRLENME DURUMLARINDA GEREKTİĞİNDE ZEHİR DANIŞMA MERKEZİNİN ÜCRETSİZ 0 800 314 79 00 NOLU TELEFONUNU ARAYINIZ. Bu form iki nüsha olarak hazırlanır ve bir nüshası ilaçlama yapılan yerin yetkililerine/sahibine verilmesi zorunludur. EK - 2 T.C. ................................... VALİLİĞİ İL SAĞLIK MÜDÜRLÜĞÜ Belge No: Tarih: HALK SAĞLIĞI ALANINDA HAŞERELERE KARŞI İLAÇ UYGULAMA İZİN BELGESİ İLAÇLAMA KURULUŞUNUN ADI : TÜRÜ : ADRESİ ve TEL : SAHİBİ (SAHİPLERİ) ADI ve SOYADI : ÇALIŞMA SAATLERİ : EKİP SAYISI : Yukarıda adı ve adresi belirtilen İlaçlama kuruluşunun Mesûl Müdür ...................................................... sorumluluğunda faaliyet göstermesi İl Sağlık Müdürlüğünce uygun görülmüştür. VALİ veya adına İL SAĞLIK MÜDÜRÜ EK - 3 T.C. ................................... VALİLİĞİ İL SAĞLIK MÜDÜRLÜĞÜ Belge No: Tarih: MESÛL MÜDÜRLÜK BELGESİ MESÛL MÜDÜRÜN ADI ve SOYADI : UNVANI : Foto BABA ADI : DOĞUM YERİ : DOĞUM TARİHİ : Mezun Olduğu Fakülte : Mezuniyet Tarihi : Diploma No : Uzmanlık Diploması No (var ise) : GÖREV YAPACAĞI KURULUŞUN ADI : ADRESİ : Yukarıda açık kimliği ve mesleği yazılı olan şahıs ..................................................... isimli ilaçlama kuruluşunda mesûl müdürlük görevini yürütmesi İl Sağlık Müdürlüğünce uygun görülmüştür. İL SAĞLIK MÜDÜRÜ EK - 4 İLAÇ UYGULAMA İŞYERLERİNDE BULUNDURULMASI ZORUNLU EKİPMAN LİSTESİ 1-İşyerinde Asgari Bulundurulması Gerekli Alet ve Cihaz a) Pulverizatör (sırt tipi) 2 adet b) ULV cihazı 1 adet c) FOG cihazı 1 adet d) Sıcak su sistemi (Banyo bölümüne bağlı) 1 adet e) Çamaşır makinası 1 adet f) Kilitli dolap 1 adet g) Telefon 1 adet 2-İşyerlerinde Asgari Bulundurulması Gerekli Malzeme a) Ecza dolabı komple b) İlk yardım çantası 1 adet c) Gaz maskesi 2 adet d) Yangın söndürücüsü 1 adet e) Antidotlar- Atropin f) Eldiven 3 çift g) Baret 2 adet h) Çizme 2 çift ı) Koruyucu gözlük 5 adet i) Terazi 1 adet j) Toz maskesi 2 çift k) El feneri 1 adet l) Mezür ölçülü silindir 2 adet m) Malzeme çantası 1 adet n) Kova 2 adet o) İşçi elbisesi 2 adet p) Süzgeç 1 adet r) Sıvı deterjan 5 lt. s) Dezenfektan 2 lt.      

http://www.biyologlar.com/halk-sagligi-alaninda-haserelere-karsi-ilaclama-usul-ve-esaslari-hakkinda-yonetmelik

Kozmetik Yönetmeliği

23 Mayıs 2005 Tarihli Resmi Gazete Sayı: 25823 Yönetmelik Sağlık Bakanlığından: Kozmetik Yönetmeliği BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar Amaç Madde 1 — Bu Yönetmeliğin amacı; kozmetik ürünlerin, yanılmaya yol açmayacak ve insan sağlığına zarar vermeyecek şekilde, doğru ve anlaşılabilir bilgiler ile tüketiciye ulaşmasını sağlamak üzere, sahip olmaları gereken teknik niteliklerine, ambalaj bilgilerine, bildirimlerine, piyasaya arz edilmelerine, piyasa gözetim ve denetimlerine, üretim yeri denetimlerine ve denetimler sonunda alınacak tedbirlere ilişkin usûl ve esasları düzenlemektir. Kapsam Madde 2 — Bu Yönetmelik, insan vücudunun epiderma, tırnaklar, kıllar, saçlar, dudaklar ve dış genital organlar gibi değişik dış kısımlarına, dişlere ve ağız mukozasına uygulanmak üzere hazırlanmış, tek veya temel amacı bu kısımları temizlemek, koku vermek, görünümünü değiştirmek ve/veya vücut kokularını düzeltmek ve/veya korumak veya iyi bir durumda tutmak olan bütün preparatlar veya maddeleri ile bunların sınıflandırılması, ambalaj bilgileri ve denetimlerine ilişkin esasları kapsar. Dayanak Madde 3 — Bu Yönetmelik 24/3/2005 tarihli ve 5324 sayılı Kozmetik Kanununun 7 nci maddesine dayanılarak; Avrupa Birliği Kozmetik Mevzuatının 76/768/EEC sayılı Konsey Direktifi ile 96/335/EC sayılı Komisyon Kararına paralel olarak hazırlanmıştır. Tanımlar Madde 4 — Bu Yönetmelikte geçen; Bakanlık: Sağlık Bakanlığını, Kanun: 24/3/2005 tarihli ve 5324 sayılı Kozmetik Kanununu, Kozmetik ürün: İnsan vücudunun epiderma, tırnaklar, kıllar, saçlar, dudaklar ve dış genital organlar gibi değişik dış kısımlarına, dişlere ve ağız mukozasına uygulanmak üzere hazırlanmış, tek veya temel amacı bu kısımları temizlemek, koku vermek, görünümünü değiştirmek ve/veya vücut kokularını düzeltmek ve/veya korumak veya iyi bir durumda tutmak olan bütün preparatlar veya maddeleri, Kozmetik ürün bileşenleri: Kozmetik ürünün yapısında kullanılan, parfüm ve aromatik bileşim dışında olan, sentetik veya doğal kaynaklı her tür kimyasal madde veya preparatı, Üretici: Bir ürünü üreten, imal eden, ıslah eden veya ürüne adını, ticarî markasını veya ayırt edici işaretini koymak suretiyle kendini üretici olarak tanıtan gerçek veya tüzel kişiyi; üreticinin Türkiye dışında olması halinde, üretici tarafından yetkilendirilen temsilciyi ve/veya ithalatçıyı; ayrıca, ürünün tedarik zincirinde yer alan ve faaliyetleri ürünün güvenliğine ilişkin özelliklerini etkileyen gerçek veya tüzel kişiyi, İyi İmalat Uygulamaları: Bir ürünün veya hizmetin belirlenen kalite şartlarını yerine getirmesine yönelik yeterli güveni sağlamak için gerekli olan bütün planlı ve sistemli faaliyetleri, INCI: "International Nomenclature Cosmetic Ingredients" kelimelerinin kısaltması olup; uluslararası kozmetik ürün bileşenleri terminolojisini, CTFA: "Cosmetic, Toiletries and Fragrances Association" kelimelerinin kısaltması olup; Amerika Birleşik Devletleri Kozmetik Üreticileri Birliğinin derlemiş olduğu kozmetik ürün bileşenleri sözlüğünü, CI: İngilizce "Color Index" kelimelerinin kısaltması olup; uluslararası Boyar Madde Renk İndeks numarasını, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM Kozmetik Ürünlerin Kategorileri, Teknik Nitelikleri ve Ambalaj Bilgilerine Dair Şartlar Kozmetik Ürünlerin Kategorilerine Ait Liste Madde 5 — Kozmetik olarak değerlendirilen ürünlerin genel kategorilerini gösteren liste, bu Yönetmeliğin Ek-I’inde yer almaktadır. Bu Yönetmeliğin Ek-V’inde sıralanan maddelerden herhangi birini içeren bir kozmetik ürün ile ilgili Bakanlık, gerekli gördüğü tedbirleri alır. Kozmetik Ürünlerin Nitelikleri Madde 6 — Piyasaya arz edilen bir kozmetik ürün, normal ve üretici tarafından öngörülebilen şartlar altında uygulandığında veya ürünün sunumu, etiketlenmesi, kullanımına dair açıklamalara veya üretici tarafından sağlanan bilgiler dikkate alınarak önerilen kullanım şartlarına göre uygulandığında, insan sağlığına zarar vermeyecek nitelikte olmalıdır. Kullanıcıya bilgi ve uyarıların iletilmiş olması, hiçbir şekilde bu Yönetmelik gereklerine uyma zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Kozmetik Ürünlerin İçermemesi Gereken Maddeler Madde 7 — Bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesinde öngörülen genel yükümlülükler saklı kalmak kaydıyla, kozmetik ürünlerin üreticileri, aşağıda belirtilenleri içeren kozmetik ürünleri piyasaya arz edemezler: Bu Yönetmeliğin; a) Ek-II’sinde belirtilen maddeler, b) Ek-III’ün Kısım 1’inde verilen listedeki maddelerden, belirtilen limitler ve şartların dışında yer alanlar, c) Sadece saçların, kılların ve tüylerin boyanması amacıyla boyar madde içeren kozmetik ürünler hariç olmak üzere, Ek-IV’ün, Kısım 1’inde belirtilenler dışındaki boyar maddeler, d) Sadece saçların, kılların ve tüylerin boyanması amacıyla boyar madde içeren kozmetik ürünler hariç olmak üzere, Ek-IV’ün, Kısım 1’inde belirtilen boyar maddelerden belirlenen şartlar dışında kullanılmış olanlar, e) Ek-VI’ün, Kısım 1’inde listelenenler dışındaki koruyucular, f) Ürünün tüketiciye sunum şeklinden anlaşılacak şekilde koruyuculuk dışında bir amaçla farklı konsantrasyonların kullanıldığı ürünler hariç olmak üzere, Ek VI’ün, Kısım 1’inde listelenmiş belirtilen sınırlar ve şartların dışında yer alan koruyucular, g) Ek-VII’nin, Kısım 1 dışındaki UV filtreleri, h) Ek-VII’nin, Kısım 1’deki UV filtrelerinden belirtilen sınırlar ve şartların dışında yer alanlar. Bakanlık, bu maddenin birinci fıkrasında belirtilenleri içeren kozmetik ürünlerin piyasaya arzını engellemek için gerekli tedbirleri alır. Ayrıca, bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesinde öngörülen yükümlülüklere uymak kaydıyla, bu Yönetmeliğin Ek-II’sinde listelenen maddelerin eser miktarda varlığına, bu Yönetmeliğin 21 inci maddesine istinaden Bakanlıkça çıkarılacak olan İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzu koşullarında teknik olarak uzaklaştırılamadıkları takdirde izin verilir. Kozmetik ürünlerin imalatında kullanılan kozmetik madde bileşenleri veya bileşimlerinin, hayvanlar üzerinde deneylerle test edilmesi ve bunların piyasaya arz edilmesi ile ilgili hususlar, Bakanlık tarafından yayımlanacak bir tebliğ ile belirlenir. Kozmetik Ürünlerde Kullanılması Serbest Olan Maddeler Madde 8 — Aşağıdakileri içeren kozmetik ürünler piyasaya arz edilebilir: Bu Yönetmeliğin; a) Ek-III, Kısım 2’sinde verilen listedeki maddelerden, belirlenen sınırlar ve şartlara uygun olanlar, aynı Ekte (g) sütununda verilen tarihe kadar, b) Ek-IV, Kısım 2’sinde listelenenlerden, belirtilen sınırlar ve şartlara uygun kullanılmış boyar maddeler, aynı Ekte verilen tarihe kadar, c) Ek-VI, Kısım 2’sinde verilen listedeki koruyuculardan, belirtilen sınırlar ve şartlara uygun olanlar, aynı Ekte (f) sütununda verilen tarihe kadar, d) Ek-VII, Kısım 2’sinde verilen listedeki UV filtrelerinden, belirlenen sınırlar ve şartlara uygun olanlar, aynı Ekte (f) sütununda verilen tarihe kadar. Ancak, birinci fıkranın (c) bendinde belirtilen maddelerden bazıları, ürünün tüketiciye sunum şeklinden açıkça anlaşılan özel bir amaçla başka konsantrasyonlarda kullanılabilirler. Boyar maddeler, koruyucular ve UV filtreleri, sözü geçen listelerde verilen tarihlerde; a) Tamamen izin verilmiş veya, b) Tamamen yasaklanmış (Ek-II) olacaklar veya, c) Ek-III, Ek-IV, Ek-VI ve Ek-VII’nin ikinci kısımlarında belirlenen sürelere kadar kalacak veya, d) Mevcut bilimsel bilgilere dayanılarak veya artık kullanılmadıkları için Eklerin tamamından silineceklerdir. Eklerin Güncelleştirilmesi Madde 9 — Bu Yönetmeliğin Ekleri üzerinde, bilimsel ve teknolojik gelişmeler ile Avrupa Birliği mevzuatındaki güncellemeler göz önünde bulundurularak, gerekli değişiklikler yapılır. İç ve Dış Ambalajda Yer Alacak Bilgiler Madde 10 — Kozmetik ürünler, iç ve dış ambalajlarında yer alan bilgilerin, silinemez, kolayca görülebilir ve okunabilir olmaları kaydıyla satışa sunulabilir. İç ve dış ambalajda yer alması gereken bu bilgiler aşağıda sıralanmıştır. Ancak, bu fıkranın (g) bendinde belirtilen bilgilerin pratik olarak iç ambalaj üzerine yazılamadığı durumlarda, bu bilgilerin dış ambalajın üzerinde diğer bilgilerin yanında bulunması yeterlidir. a) Ülke içinde yerleşik üreticinin, adı veya unvanı ve adresi veya kayıtlı işyerinin adı veya unvanı ve adresi belirtilir. Bu bilgiler, sorumluya ulaşmayı engellememek kaydıyla kısaltılabilir. İthal edilen ürünlerin menşeinin belirtilmesi gerekir. b) Beş gram veya beş mililitre altındaki ambalajlar, ücretsiz eşantiyonlar ve tek dozluk olan ürünler hariç, ağırlık veya hacim olarak ambalajlama anındaki nominal miktar belirtilir. Ağırlık veya hacim detaylarının önemli olmadığı, birden fazla birim ürünün tek ambalajda satıldığı durumlarda, birim sayısının ambalaj üzerinde belirtilmesi koşuluyla ambalaj içindeki birimlere miktar yazılması gerekmez. Eğer ambalaj içinde kaç adet ürün bulunduğu dışarıdan görülebiliyor veya ambalajın içindeki her bir ünite normalde sadece ayrı ayrı satılıyor ise, içindeki ürün sayısının ambalaj üzerinde belirtilmesine gerek yoktur. c) Bir kozmetik ürünün minimum dayanma tarihi; normal şartlar altında depolandığı takdirde, başlangıçtaki fonksiyonlarını yerine getirmeye devam ettiği ve özellikle bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesine uyumlu kaldığı süredir. Söz konusu tarih, "minimum dayanma tarihi" ifadesi veya uygun kısaltılmış şeklini takiben; 1) Tarih yazılarak veya, 2) Ambalajın üzerinde tarihin bulunduğu yer hakkında detaylı bilgi verilerek, belirtilmelidir. Eğer gerekir ise, ürünün bu dayanıklılığının hangi şartlarda garanti altına alındığına dair ek bilgi verilir. Tarih açıkça ve sırasıyla ay ve yıl olarak belirtilir. Minimum dayanma süresi otuz ayı geçen ürünlerde, tarih belirtilmesi zorunlu değildir. Ancak, bu ürünlerde ürünün açılmasından itibaren tüketiciye zarar vermeden kullanılabileceği sürenin bildirilmesi zorunludur. Ürün açıldıktan sonra güvenli kullanılabileceği bu süre hakkında bilgi, Ek-VIII/a’da verilen sembolü takiben kullanma süresi ay ve/veya yıl cinsinden yazılarak belirtilir. d) Kullanımdaki alınması gereken özel tedbirler ve özellikle, bu Yönetmeliğin Ek-III, Ek-IV, Ek-VI ve Ek-VII’sinde yer alan ve "etikette belirtilmesi zorunlu olan kullanım şartları ve uyarılar" sütununda listelenenler ve profesyonel kullanım için, özellikle saç bakımı olmak üzere alınması gerekli özel tedbirler, kozmetik ürün etiketinde belirtilecektir. Pratik açıdan buna imkan olmadığı takdirde, bu bilgiler broşür, etiket, bant veya kart şeklinde ürüne eklenerek verilecektir. Tüketiciyi bunlara yönlendirmek için bir kısaltma veya Ek-VIII’deki sembol, iç ve dış ambalajın üzerinde bulunur. e) Üretim kodu veya üretim şarj numarası belirtilir. Kozmetik ürünün çok küçük olması nedeniyle bunun pratik olarak imkansız olması halinde bu bilgiler, dış ambalajın üzerinde bulunur. f) Ürünün sunum şekli itibariyle açıkça belli olmadığı takdirde, ambalaj üzerinde ürünün fonksiyonu belirtilir. g) Ürün bileşenlerinin listesi, ilave edildiği andaki ağırlıklarına göre azalan sıra ile ambalaj üzerinde belirtilir. Bu liste, "ÜRÜN BİLEŞENLERİ" veya aynı anlama gelen Türkçe veya yabancı dildeki ifadenin altında yer alır. Pratik açıdan bu mümkün olmadığı takdirde, bu bilgiler broşür, etiket, bant veya kart şeklinde ürüne eklenerek verilir. Tüketiciyi bunlara yönlendirmek için bir kısaltma veya bu Yönetmeliğin Ek- VIII’indeki sembol, iç ve dış ambalajın üzerinde bulunur. Aşağıdakiler ürün bileşeni olarak kabul edilmezler: 1) Kullanılan hammaddelerdeki safsızlıklar, 2) Preparatın yapımında kullanılan, ancak bitmiş üründe bulunmayan yardımcı teknik maddeler, 3) Kesinlikle gerekli miktarda kullanılan çözücüler veya parfüm ve aromatik bileşiklerin taşıyıcıları. Üreticinin, ticari sırların korunması amacıyla ürün bileşenlerinin bir veya birkaçını listeye dahil etmek istememesi durumunda uygulanacak prosedür, Bakanlıkça yayımlanacak bir tebliğ ile düzenlenir. Parfüm ve aromatik bileşikler ve onların hammaddeleri, "parfüm" ve "aroma" kelimeleri ile tarif edilir. Ancak, bu Yönetmeliğin Ek-III, Kısım 2’sinde yer alan "diğer sınırlamalar ve gereklilikler" sütununda belirtilmesi gereken maddelerin mevcudiyeti, ürün içindeki işlevlerine bakılmaksızın listede gösterilir. Konsantrasyonu % 1’den az olan ürün bileşenleri, konsantrasyonu % 1’den fazla olanlardan sonra herhangi bir sırayla listelenebilir. Boyar maddeler, bu Yönetmeliğin Ek-IV’ünde kabul edilen CI numaraları ve isimlendirmeye göre, diğer içerik maddelerinin ardından herhangi bir sıralamaya göre listelenebilir. Birçok renkte piyasaya verilen renkli dekoratif kozmetik ürünlerde kullanılan tüm boyar maddeler, "içerebilir" ifadesi veya "+/-" sembolü konulmak kaydıyla listelenebilir. Bir içerik maddesi öncelikle INCI; bu olmadığı takdirde ise, CTFA veya yaygın olarak kullanılan diğer isimleriyle tanımlanır. Bu maddenin ikinci fıkrasının (d) ve (g) bentlerinde belirtilen hususların, ebat veya şekli nedeniyle ürüne ekli bir kılavuzda belirtilmesinin pratik veya mümkün olmadığı hallerde bu hususlar, kozmetik ürüne ekli olan etiket, bant veya kartta belirtilir. Sabun, banyo topları ve diğer küçük ürünlerde, ikinci fıkranın (g) bendinde istenen bilgilerin ebat veya şekilden kaynaklanan pratik imkansızlıklar nedeniyle ürüne ekli broşür, etiket, bant veya kartta yer alamaması durumunda, ürünün satışa sunulduğu teşhir raflarının üzerinde veya hemen yakınında bulundurulacak kılavuzda belirtilir. Satışa hazır şekilde ambalajlanmamış, satış yerinde müşterinin isteği ile ambalajlanan veya anında satılmak üzere satış yerinde önceden ambalajlanmış kozmetik ürünler için, bu maddenin ikinci fıkrasındaki bilgilerin belirtilmesi gerekir. Kozmetik ürünlerin dolum yerleri ve dolum şartlarına dair esaslar, İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzunda düzenlendiği şekilde uygulanır. Bu maddenin ikinci fıkrasının (b), (d) ve (f) bendlerindeki bilgilerin Türkçe olması gerekir. Ancak, ürünün dayanıklılığının hangi şartlarda garanti altına alındığına dair ek bilgi verilmesinin gerektiği durumlarda, ikinci fıkranın (c) bendinde istenen bilginin de Türkçe olması gerekir. Etiketlerde, ürünlerin satış için sergilenmesinde ve reklamlarında kullanılan metin, isimler, ticari marka, resim, figüratif desenler veya diğer şekiller, ürünlerin gerçekte sahip olmadıkları nitelikler varmış gibi kullanılamaz. Ayrıca, bu yönde imada bulunulamaz. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Sorumluluk, Denetim ve Bildirim Sorumluluk Madde 11 — Kozmetik ürünlerin üreticileri, sadece bu Yönetmeliğe ve Eklerine uygun olan kozmetik ürünlerin piyasaya arz edilmesi için gerekli tedbirleri almakla ve İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzuna göre üretim yapmakla yükümlüdürler. Bakanlık, bu esaslara uygun olan kozmetik ürünün piyasaya arz edilmesini kısıtlayıcı, yasaklayıcı ve reddetmeye yönelik uygulamalardan kaçınır. Denetim Esasları Madde 12 — Kozmetik ürünlerin üretim yeri denetimleri, piyasa gözetim ve denetimi ile denetim kapsamında numune alma, uyarı, geri çekme, imha, üretim yerinin ıslahı ve kapatılması hususları Bakanlık tarafından belirlenir. Üretici, piyasa gözetim ve denetimi için Bakanlığın talebi halinde aşağıdaki bilgileri içeren Ürün Bilgisini, bu Yönetmeliğin 10 uncu maddesinin ikinci fıkrasına uygun olan etikette belirtilen adreste üç iş günü içerisinde hazır bulundurmak zorundadır. Bu Ürün Bilgileri; a) Ürünün kalitatif ve kantitatif yapısı; parfüm ve parfüm bileşimi olması halinde, bileşimin kodu ve tedarikçinin kimliği, b) Hammadde ve bitmiş ürünün fiziko-kimyasal ve mikrobiyolojik spesifikasyonu ve kozmetik ürünün fiziko-kimyasal ve mikrobiyolojik spesifikasyona uygunluğuna ilişkin kontrol kriterleri, c) İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzu hükümlerine uygun üretim metodu; üreticinin, uygun seviyede profesyonel yeterliliği veya gerekli tecrübesi olduğunu belirleyen eğitim ve çalışma belgeleri, d) Bitmiş üründe insan sağlığı için güvenlik değerlendirmesi; bunun için üretici, ürün bileşenlerinin toksikolojik karakteri, kimyasal yapısı ve maruz kalma seviyelerini göz önüne alır. Bu amaçla, ürünün kullanımına sunulduğu hedef kitlenin veya ürünün uygulanacağı bölgenin belirgin maruz kalma özelliklerini göz önünde bulundurur. Üç yaşından küçük çocukların kullanımı için hazırlanan ürünler ile dış genital organlara haricen uygulanmak amacıyla üretilmiş kişisel hijyen ürünleri için özel güvenlik değerlendirmesi gerekir. Bu değerlendirme, 25/6/2002 tarihli ve 24796 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan İyi Laboratuar Uygulamaları Prensipleri ve Test Laboratuarlarının Belgelendirilmesine Dair Yönetmelik hükümlerine uygun olarak yapılır. Ülke sınırları içinde aynı ürünün bir kaç yerde üretilmesi halinde, üretici bu üretim yerlerinden bir tanesini bu bilgilerin hazır bulunduğu üretim adresi olarak seçebilir. Bu durumda üretici, istendiği takdirde denetlenebilmesi için, seçilen bu yeri Bakanlığa bildirmek zorundadır. e) (d) bendindeki değerlendirmeyi yapacak yetkili veya sorumlu kişinin adı ve adresi; bu kişinin, eczacılık, veterinerlik, biyoloji, kimya, biyokimya, toksikoloji, mikrobiyoloji, dermatoloji, tıp veya eşdeğer bir bilim dalında diploma sahibi olması ve yeterli tecrübeyi haiz bulunması gerekir. f) Kozmetik ürünlerin kullanımı neticesinde insan sağlığına olabilecek istenmeyen etkiler hakkında mevcut veriler, g) Kozmetik ürünün veya maddenin iddia edilen etkilerini kanıtlayan bilimsel nitelikte çalışmalara dair belgeler, h) Avrupa Birliği dışındaki ülkelerin mevzuat veya diğer düzenlemelerinin gerekleri nedeniyle hayvanlar üzerinde yapılmış olan testler de dahil olmak üzere, üretici tarafından, ürünün geliştirilmesi veya ürün veya bileşenlerinin güvenlik değerlendirilmesi için hayvanlar üzerinde yapılan testlerle ilgili verilerdir. Özellikle ticari sır ve kişisel hakların saklı kalması kaydıyla, bu maddenin üçüncü fıkrasının (a) ve (f) bentlerinde yer alan veriler kamuya açık ve kolay ulaşılabilir olacaktır. Bu maddenin üçüncü fıkrasının (c), (d), (f) ve (g) bendlerindeki bilgilerin Türkçe veya Avrupa Birliğinde yaygın olarak kullanılan dillerden tercihen birinde olması zorunludur. Sorumlu Teknik Eleman Madde 13 — Üreticinin, uygun seviyede profesyonel yeterliğe ve gerekli tecrübeye sahip bir sorumlu teknik eleman bulundurması gerekir. Üretici bu maddenin ikinci fıkrasında belirtilen şartları taşıyorsa sorumlu teknik elemanlık görevini kendisi üstlenebilir. Eczacı veya kozmetik alanında en az iki yıl fiilen çalışmış olduğunu belgelemek kaydıyla kimyager, kimya mühendisi, biyolog veya mikrobiyologlar üretici tarafından sorumlu teknik eleman olarak görevlendirilebilirler. Sorumlu teknik eleman, İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzuna uygunluğun sağlanmasından da sorumludur. Sorumlu teknik eleman, ülke mevzuatını bilmekle yükümlüdür. Bildirim ve Yasak Madde 14 — Piyasaya ilk kez arz edilecek kozmetik ürün için üretici, yeni ürünü piyasaya arz etmeden önce ve piyasaya kozmetik ürün arz etmek amacıyla yeni kurulan veya faaliyet sahasını genişleten imalat ve ithalat müesseseleri, yeni faaliyetine başlamadan önce bunu bildirmek zorundadır. Üreticiler, bu Yönetmeliğin Ek-IX’unda yer alan Kozmetik Ürün ve Üreticileri Bildirim Formunu, bu Yönetmelik hükümleri uyarınca, eksiksiz ve doğru olarak doldurur ve onaylar. Bu Formun Bakanlığa veya İl Sağlık Müdürlüklerine teslim edilmesiyle bildirim yapılmış sayılır. Bu maddenin birinci fıkrasına uygun şekilde bildirimi yapılmayan kozmetik ürünlerin piyasaya arz edilmeleri yasaktır. Zehir Danışma Merkezine Bilgi Verilmesi Madde 15 — Kozmetik ürünün kullanılması sırasında bir sorun çıkması halinde hızlı ve uygun müdahale yapılabilmesi amacıyla, ürün piyasaya arz edilmeden önce, ürünün formülünün ve istenen diğer bilgilerin, bu Yönetmeliğin Ek-X’unda yer alan Zehir Danışma Merkezine Bildirim Formu üzerinde doldurularak, Bakanlık Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı bünyesindeki Zehir Danışma Merkezine verilmesi gerekir. Söz konusu formül, ürün bileşenleri INCI adlarına göre düzenlenerek, hacim veya miktar oranlarının aralıklar şeklinde belirtilmesi suretiyle ve mühürlenmiş kapalı zarf içinde teslim edilir. Bu mühürlenmiş kapalı zarf, Zehir Danışma Merkezine elden teslim edilebilir veya iadeli taahhütlü posta yoluyla gönderilebilir. Bakanlık, bu bilginin yalnız sözü edilen müdahale amacıyla kullanılmasından sorumludur. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Analiz Metotları ve Kozmetikte Kullanılmasına İzin Verilenler Dışındaki Maddelerin Kullanılmasına İlişkin Özel Esaslar Analiz Metotları Madde 16 — Bakanlık tarafından, güncel teknik gelişmeler paralelinde; a) Kozmetik ürünlerin yapısını kontrol etmek için gerekli analiz metotları, b) Kozmetik ürünlerin kimyasal ve mikrobiyolojik saflık kriterleri ve bu kriterleri kontrol için metotlara dair gerekli tebliğler, yayımlanır. Kozmetik Ürünlerde Kullanılmasına İzin Verilen Diğer Maddelere İlişkin Özel Esaslar Madde 17 — Bu Yönetmeliğin 7 nci ve 9 uncu madde hükümleri saklı kalmak kaydıyla, kozmetik ürünlerde kullanılmasına izin verilen maddeler listesi dışındaki diğer maddelerin, Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde kullanılmasına aşağıdaki şartlarda izin verilebilmesi Bakanlığın yetkisindedir: a) İzin, üç yıllık bir süre ile sınırlandırılır, b) İzin verilen madde veya preparatlardan üretilen kozmetik ürünler, Bakanlık tarafından kontrol edilir, c) Bu tür kozmetik ürünler Bakanlığın belirleyeceği farklı bir şekilde işaretlenir. Bakanlık; bu maddenin birinci fıkrasına göre verdiği yeni izin hakkında, iznin verilmesi tarihinden itibaren iki ay içinde Dış Ticaret Müsteşarlığı vasıtasıyla Avrupa Birliği Komisyonunu bilgilendirir. Bu maddenin birinci fıkrasının (a) bendi uyarınca verilen üç yıllık sürenin sona ermesinden önce Bakanlık; Dış Ticaret Müsteşarlığı vasıtasıyla Avrupa Birliği Komisyonuna, birinci fıkraya göre ulusal kapsamda izin verdiği maddelerin, kozmetik ürünlerde kullanılmasına izin verilen maddeler listesine alınması için destekleyici bilgi ve belgeler ile başvuruda bulunabilir. Bu durumda, Bakanlık tarafından bu maddenin birinci fıkrasına göre verilen izin, birinci fıkranın (a) bendindeki üç yıllık süre dikkate alınmaksızın, listeye alınması için yapılan başvurudan sonra bir karar alınana kadar yürürlükte kalır. BEŞİNCİ BÖLÜM Çeşitli ve Son Hükümler İdari Yaptırımlar Madde 18 — Bir kozmetik ürünün bu Yönetmeliğin gereklerine uygun olmasına rağmen, sağlık için bir tehlike oluşturduğu tespit edilir ise Bakanlık, Ülke sınırları içinde bu ürünün piyasaya arz edilmesini geçici olarak yasaklar. Kontrol sonucunda ürünün genel sağlık yönünden güvenli olmadığının tespit edilmesi halinde, masrafları üretici tarafından karşılanmak üzere Bakanlık; a) Ürünün piyasaya arzının yasaklanmasını, b) Piyasaya arz edilmiş olan ürünlerin piyasadan toplanmasını, c) Ürünlerin, güvenli hale getirilmesinin imkansız olduğu durumlarda, taşıdıkları risklere göre kısmen veya tamamen imha edilmesini, d) (a), (b) ve (c) bendlerinde belirtilen önlemler hakkında gerekli bilgilerin ülke genelinde dağıtımı yapılan iki gazete ile ülke genelinde yayın yapan iki televizyon kanalında ilanı suretiyle risk altındaki kişilere duyurulmasını Sağlar. Risk altındaki kişilerin yerel yayın yapan gazete ve televizyon kanalları vasıtasıyla bilgilendirilmesinin mümkün olduğu durumlarda bu duyuru yerel basın ve yayın organları yoluyla risk altındaki kişilerin tespit edilebildiği durumlarda ise bu kişilerin doğrudan bilgilendirilmesi yoluyla yapılır. Böyle bir durumda Bakanlık, Dış Ticaret Müsteşarlığı vasıtasıyla Avrupa Birliği Komisyonunu, geçici yasaklama kararına esas olan gerekçe ve kanıtları da belirterek ivedilikle bilgilendirir ve yapılacak görüşmelerin sonuçları doğrultusunda gerekli değişiklik ve düzenlemeler Bakanlık tarafından yapılır. Bu Yönetmeliğe uygun olan kozmetik ürünlerin piyasaya arz edilmesi hakkında kısıtlama veya yasaklama getirilmesi ile ilgili kararlarda kesin gerekçeler Bakanlıkça belirtilir. Kararlarda, alınması gereken tedbirler ile bu Yönetmeliğe ve diğer ilgili mevzuata uygunluk sağlanmak üzere belirlenen süreler, ilgili tarafa bildirilir. Cezaî Müeyyideler Madde 19 — Bu Yönetmeliğe ve bu Yönetmeliğin uygulanmasına yönelik olarak yürürlüğe konulan mevzuat hükümlerine uymayanlar hakkında fiilin mahiyeti ve niteliğine göre, 24/3/2005 tarihli ve 5324 sayılı Kozmetik Kanunu, 29/6/2001 tarihli ve 4703 sayılı Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuatın Hazırlanması ve Uygulanmasına Dair Kanun, Türk Ceza Kanununun ilgili hükümleri uygulanır. Kılavuz Madde 20 — Bu Yönetmeliğin uygulanmasını göstermek amacıyla Bakanlıkça gerekli kılavuzlar yayımlanır ve yayımlanan kılavuzların hükümleri, bu Yönetmelik ile birlikte uygulanır. Yürürlükten Kaldırılan Yönetmelik Madde 21 — 8/4/1994 tarihli ve 21899 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Kozmetik Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır. Geçici Madde 1 — Bu Yönetmeliğin yayımlanmasından önce kozmetik ürün üretimine veya ithaline dair izin almak üzere Bakanlığa yapılan başvurular, bu Yönetmeliğin 14 üncü maddesine göre piyasaya arz öncesi bildirim olarak kabul edilerek sonuçlandırılır. Geçici Madde 2 — Üretim/ithal izni olan ve piyasada bulunan kozmetik ürünler için, bu Yönetmeliğin 14 üncü maddesi uyarınca, Yönetmeliğin yayım tarihinden itibaren altı ay içerisinde Bakanlığa bildirimde bulunulması zorunludur. Bakanlık, ürün güvenliğine halel getirmemek kaydıyla, üretim veya ithal izni almış, 5324 sayılı Kozmetik Kanununda öngörülen şartları yerine getirmiş ancak bu Yönetmeliğin gereklerine tam olarak uygun olmayan kozmetik ürünlerin Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde satılmasına, bu Yönetmeliğin yayımlanmasından itibaren otuzaltı aya kadar süre tanıyabilir. Yürürlük Madde 22 — Bu Yönetmelik, yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme Madde 23 — Bu Yönetmelik hükümlerini Sağlık Bakanı yürütür.

http://www.biyologlar.com/kozmetik-yonetmeligi

Gerçek gün yüzüne çıktı: İzmir'de nükleer çöplük!

Gerçek gün yüzüne çıktı: İzmir'de nükleer çöplük!

Gazeteci Serkan Ocak’ın hazırladığı, dün ve bugün Radikal Gazetesi’nde yayımlanan haber, Türkiye’de büyük bir radyasyon tehlikesi olduğunu ortaya koydu: İzmir’de terkedilmiş bir külçe kurşun fabrikasının bahçesinde radyoaktif maddeler bulundu.

http://www.biyologlar.com/gercek-gun-yuzune-cikti-izmirde-nukleer-copluk

  Biyoloji Laboratuvarı Çalışma Rehberi

Biyoloji Laboratuvarı Çalışma Rehberi

Tıbbi laboratuvarlar; insan kanı, idrarı, dokusu gibi vücut materyallerinin analizlerinin yapıldığı birimlerdir.

http://www.biyologlar.com/biyoloji-laboratuvari-calisma-rehberi

Stresin İş Hayatı ve İnsan <b class=red>Sağlığına</b> Etkileri Nedir?

Stresin İş Hayatı ve İnsan Sağlığına Etkileri Nedir?

Son zamanlarda yayınlanan bilimsel araştırmalar, iş yerinde yaşanan stresin sadece dikkati ve motivasyonu olumsuz etkilemekle kalmayıp, uzun vadede kalp hastalıklarından inmelere birçok ölümcül hastalığa zemin hazırladığını gösterdi. Acıbadem Maslak Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Defne Eraslan, stresin sağlımıza etkileri hakkında bilgiler verdi. Sürekli stres ruh ve beden sağlığını nasıl etkiliyor? Kişinin bedensel ya da ruhsal olarak zorlandığı, yüklendiği durumlarda stres ortaya çıkar. İşyeri stresi söz konusu olduğunda, stres, kaygı ve gerginlik yaratan bir duygusal deneyim olarak tanımlanır. Sürekli stres altında olan kişiler, hem iş verimlerini hem de bedensel sağlıklarını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır.  Stres hangi hastalıklara yol açıyor?  Yöneticinin aşırı talepleri, haksız rekabet, işini kaybetme kaygısı veya olumsuz koşullardan ötürü işyerini açık tutamama korkusu gibi nedenlerle sürekli kendini tehlikede hiseden bir kişide sürekli zorlanmanın olumsuz sonuçları kendini gösterir. Bağışıklık sistemi zayıflar, iş devamsızlığı ve sağlık sorunları artar. Stresle ilgili hastalıkları olanların beş kat daha sık doktora gittikleri saptanmıştır. Stres, endişe düzeylerinin yükselmesi, uykusuzluk, sinirlilik, alkol ve sigara kullanımında artma, kilo alımı, depresyon gibi birçok soruna yol açar. Motive olamayan, dikkatini toplayamayan, öfkesine hakim olamayan kişiler daha az verimlidir.  Ne yapılmalı?  Hem kurumlar hem de bireyler önlem alabilir. İşyerlerinin alabileceği önlemler temel olarak işyerinin çalışanlar arasındaki eşitsizliklerin azalmasını sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmesi, psikolojik baskının engellenmesini sağlayacak kontrol sistemlerinin oluşturulması, terfi ya da ödüllendirme gibi konularda belirsizlik-lerin azaltılması ve şeffaflık sağlanması. Bireyler ise kendilerindeki stres belirtilerini tanımalı ve gerektiğinde bu duruma müdahale etmelerini sağlayacak teknikleri öğrenmelidir. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/stresin-is-hayati-ve-insan-sagligina-etkileri-nedir

Vitamin üreten bakteriler

Değişik sebeplerden ileri gelen ve insan sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olan farklı oluşumlara karşı uzun yıllardan beri değişik antibiyotikler kullanılmıştır. Antibiyotiklerin belli periyotlarda ve belli dozlardaki kullanımı neticesinde, metabolizmada gözlenen rahatsızlıklar tedavi edilebilmiştir. Ancak zaman içerisinde kullanılan antibiyotik türleri ve bunların tedavideki dozlarının insan metabolizmasında yararlı faaliyetleri olan (özellikle de intestinal florada) mikroorganizmaları inaktive ettiği ya da populasyonunu azalttığı ve bunun neticesinde de normal floranın bozularak, vücutta antibiyotiklerden kaynaklanan bazı rahatsızlıkların (alerji, diyare, gaz vb. gibi) ortaya çıktığı belirlenmiştir. Bunun yanında araştırıcılar günlük yaşamın getirdiği bazı olumsuzluklardan (çevrede olan ani değişmeler, su ve besinlerin kaliteleri, hayvansal ürünlerin aşırı miktarları, kafein, alkol kullanımı) ve değişik türdeki patojenlerin enfeksiyonlarından dolayı (sinirsel yorgunluk ve stres gibi) vücudun normal florasının etkilendiğini de ortaya koymuşlardır. Vücudun doğal intestinal florasında bulunan ve organizma için yararlı olan bakterilerin gitgide sayılarının azalması, tamamen yok olması karşısında bilim dünyası bu yararlı florayı korumak ya da tekrar geri kazanmak için arayışa girmiş ve “Probiyotik mikroorganizmalar” değişik ürünler (mandıra ürünleri, meyve suları, çikolata ve et ürünleri) ile tüketime sunulmuşlardır. Probiyotikler; yaşayan mikroorganizmalar olup mukozal ve sistemik bağışıklığı ayarlayarak konağa tesir ederler. Ayrıca intestinal sistemdeki mikrobiyal dengeyi sağlarlar. Sağlıklı bir insan vücudunda probiyotik mikroorganizmalar belli oranlarda bulunmaktadır. Probiyotik mikroorganizma florası, vücudun mukoz membranlarında ve sindirim bölgelerinde kolonize olan bakterilerdir. Vücuttaki mikroorganizma florasında 400 ile 500 arasında farklı türde, sindirim bölgesinde yerleşmiş durumda bulunan, gerek patojen gerekse sağlığa yararlı mikroorganizmalar mevcuttur. Sindirim sisteminin önemli bir parçası olan bağırsaklarda, ilaç kullanımı veya hastalıklar sırasında açığa çıkan zararlı bakteriler, aynı ortamda bulunan iyi huylu bakterilere karşı atağa geçerler ve bağırsağa yerleşmeye çalışırlar. Probiyotik bakteri suşları ise bağırsak duvarına tutunarak, bu zararlıların içeriye girmesini önler. Probiyotik Olarak Kullanılan Mikroorganizmalar Probiyotikler esas olarak laktik asit bakterileridir. Bunun yanında araştırmalar mayaların da probitotik özelliğe sahip olduğunu göstermiştir. Yoğurt yapımında kullanılan mikroorganizmalar (Lactobacillus bulgaricus ve Streptococcus thermophilus) dışında tüm laktik asit bakterileri bağırsak florası elemanlarıdır. Bir probiyotik ürün bu mikroorganizmalardan birini ya da birkaçını içerebilir. İçerdiği mikroorganizma sayısı arttıkça probiyotiğin kullanım alanı genişlemektedir. Probiyotik Bakterilerin Özellikleri Probiyotik bakteriler Gram (+), sporsuz, basil şeklindedir. L. acidophilus’un üreme sıcaklığı 35 – 380C ‘dir. Probiyotik bakteriler mide asitliğine diğer bakterilere göre daha dayanıklıdır. Safra tuzuna ve lizozim enzimine daha dirençlidir. Lactobacillus türleri, ince bağırsakta fazla sayıda bulunurken, Bifidobacterium’lar kalın bağırsaktadırlar. Probiyotik bakteriler laktik asit, asetik asit, bakteriyosin gibi antimikrobiyal maddeler üreterek, bağırsaklarda istenmeyen mikroorganizmaların çoğalma hızını kontrol ederler ve doğal floranın denge içinde bulunmasını sağlarlar. Gram (+) bakteriler, bakteriyosinlere çok duyarlıdır. Beslenmede bitkisel besinlerin fazla olması, hayvansal besinlerin aksine bağırsaklardaki probiyotik bakterilerin sayısını artırır. Sağlıklı kişilerin bağırsak florasında probiyotik bakterilerin (örneğin Bifidobacterium’ların) sayısı zaman içerisinde sabitleşmekte; ancak günlük yaşamın getirdiği; antibiyotik kullanımı, stres, sinirsel yorgunluk, dengesiz beslenme, fazla alkol alımı, hastalık ve bağırsak ameliyatları gibi sonuçlar, bu bakterilerin azalmasına neden olur. Bunun sonucunda bağırsaklarda enterik bakteriler çoğalır ve enterik rahatsızlıklar ortaya çıkar. Probiyotik bakterilerin önemli özelliklerinden biri de, bağırsak çeperine tutunabilme yeteneğine sahip olmalarıdır. Bu tutunma en önemli ve hatta biyolojik etki gösterebilmeleri için mutlaka olması gereken bir özellik olarak belirtilmiştir. Probiyotik bakteriler, bağırsak çeperine tutunarak patojen mikroorganizmaların tutunmasını engellerler. Ayrıca sindirim sırasında bağırsak hareketlerinden çok fazla etkilenmeden hızla üreyerek orijinal populasyonda azalmayı engellerler. Bütün bunları maddeleyecek olursak; probiyotik olarak kullanılan mikroorganizmalarda aranan özellikler şunlardır: - Güvenilir olmalıdır, kullanıldığı insan ve hayvanda yan etki oluşturmamalıdır. - Stabil olmalıdır, düşük pH ve safra tuzları gibi olumsuz çevre koşullarından etkilenmeden bağırsakta metabolize olmalıdır. - Bağırsak hücrelerine tutunabilmeli ve kolonize olabilmelidir. - Kanserojenik ve patojenik bakterilere antagonist etkili olmalıdır. - Antimikrobiyal maddeler üretmelidir. - Konakta hastalıklara direnç artışı gibi yararlı etkiler oluşturma yeteneğinde olmalıdır. - Antibiyotiklere dirençli olmalıdır. Antibiyotiğe bağlı (diyare) ortaya çıkan hastalıklarda bağırsak florasını düzeltmek amacı ile kullanılabileceğinden, bağırsaktaki antibiyotiklerden etkilenmemelidir. - Minimum etki dozları bilinmediğinden, canlı hücrelerde büyük miktarlarda bulunabilmelidir. Probiyotik Olarak Kullanılan Mikroorganizmalar Lactobacillus Türleri: Lactobacillus bulgaricus, Lactobacillus cellebiosus Lactobacillus delbrueckii, Lactobacillus lactis Lactobacillus acidophilus, Lactobacillus reuteri Lactobacillus brevis, Lactobacillus casei Lactobacillus curvatus, Lactobacillus fermentum Lactobacillus plantarum, Lactobacillus johsonli Lactobacillus rhamnosus, Lactobacillus helveticus Lactobacillus salivarius, Lactobacillus gasseri Bifidobacterium Türleri: Bifidobacterium adolescentis, Bifidobacterium bifidum Bifidobacterium breve, Bifidobacterium infantis Bifidobacterium longum, Bifidobacretium thermophilum Bacillus Türleri: Bacillus subtilis, Bacillus pumilus, Bacillus lentus Bacillus licheniformis, Bacillus coagulans Pediococcus Türleri Pediococcus cerevisiae, Pediococcus acidilactici Pediococcus pentosaceus Streptococcus Türleri : Streptococcus cremoris, Streptococcus thermophilus Streptococcus intermedius, Streptococcus lactis Streptococcus diacetilactis Bacteriodes Türleri : Bacteriodes capillus,Bacteriodes suis Bacteriodes ruminicola, Bacteriodes amylophilus Propionibacterium Türleri : Propionibacterium shermanii, Propionibacterium freudenreichii Leuconostoc Türleri: Leuconostoc mesenteroides Küfler: Aspergillus niger, Aspergillus oryzae Mayala: Saccharomyces cerevisiae, Candida torulopsis Probiyotikler Tarafından Üretilen Esas Maddeler Vitaminler: K vitamini, folik asit, biotin, B1, B2, B12, Niasin ve priydoksin. Enzimler: Laktaz gibi sindirim enzimleri (esas olarak süt ürünlerin sindiriminde), serbest bölgelerin düzenlenmesine yardımcı olan karbonhidrat enzimleri, sindirim ve protein enzimleri, yağ enzimleri. Uçucu Yağ Asitleri: Besinlere ait yağ asitlerinin kısa zincirleri yardımıyla üretilen bu yağ asitleri sayesinde, optimum düzeyde sindirim için gerekli olan pH dengesinin sağlanması. İnsan sağlığına faydalı etkilerinin olduğu düşünülen canlı bakteri hücreleri üç temel kaynaktan yenmektedir: - Fermente süt ürünleriyle - Gıdalara ve içeceklere bu bakterilerin canlı hücrelerinin eklenmesiyle (meyve suları, çikolata, et ürünleri v.b.) - Probiyotik bakterilerin canlı hücrelerinden hazırlanan farmakolojik ürünler olarak tablet veya kapsüllerin hazırlanmasıyla. Probiyotik Süt Ürünleri En önemli probiyotik süt ürünü yoğurttur. Bununla birlikte, Lactobacillus acidophilus içeren diğer süt ürünleri olan Acidophilus quarkı, Acidophilus’lu süt, Acidophilus’lu tereyağı, Acidophilus’lu süt tozu da bu grupta yer alan diğer ürünlerdir. Probiyotik süt ürünleri ülkemizde yeni üretilmekle birlikte, birçok ülkede bu ürünlerin tüketimi gün geçtikçe artmaktadır. İnsan sağlığı üzerindeki etkileri de dikkate alındığında Lactobacillus acidophilus içeren ürünlerin üretim yöntemleri ile ilgili çalışmaların geliştirilmesi yararlı olacaktır. Bağırsak sisteminde bulunan Lactobacillus türlerinden fermente süt ürünlerinde en çok kullanılanları Lactobacillus acidophilus ve Bifidobacterium bifidum’dur. Lactobacillus acidophilus, yoğurt bakterilerinin aksine, insan sindirim sisteminin doğal bir üyesi olup, sindirim sisteminde bulunan yüksek asitlik ve bir takım enzimlerin inhibe edici etkisine ve safra kesesi tuzlarına dayanıklıdır. Bifidobacterium türlerinin başlangıçta yalnızca bebeklerin bağırsak florasında olduğu düşünülmüşse de, sonraki çalışmalarda bunların erişkin insanlarda ve sıcak kanlı hayvanlarda da bulunduğu ortaya konmuştur. Acidophilus ve Bifidobacterium türleri, ince bağırsaktaki mukoz membran tarafından tutulmakta, burada oluşturdukları asit ve diğer metabolik ürünler ile patojen ve diğer mikroorganizmalara karşı direnç göstermektedir. Bu durumda, Lactobacillus acidophilus ve Bifidobacterium bifidum ile üretilen ürünlerin düzenli olarak tüketilmesi bu bakterilerin bağırsak sistemlerine tutunmasını sağlamakta ve tedavi edici bir özellik göstermesine neden olmaktadır. Bu nedenle, son yıllarda mide – bağırsak enfeksiyonları için klasik antibiyotik tedavilerine alternatif olarak probiyotik ürünler kullanılmaktadır. Nitekim antibiyotik kullanımına bağlı olarak ortaya çıkan diyarenin önlenmesinde, Clostridium difficile ile meydana gelen kolik diyarenin tekrarlama olasılığının düşürülmesinde, fermente süt ürünlerinden yoğurda aşılanan Saccharomyces boulardii’nin, günde 1 g. yenmesi ile Enterococcus faecium SF68 yada Lactobacillus rhamnosus GG suş’unun fermente süt ürünleri ile alınması neticesinde, hastalarda pozitif yönde gelişmeler olduğu tespit edilmiştir. Yoğurt etkisi altında ağız yolu ile yapılan beslenmenin düzenli olarak uygulanması ile organizmaya patojen bakteri bulaşımının azaldığı kesin olarak ispatlanmıştır. Konu ile ilgili olarak çalışan diğer araştırmacılar da ağız yolu ile yapılan bu beslenme sonucunda, vücudun virüslere karşı bir etki oluşturduğunu bildirmektedirler. Günümüzde tıp alanında birçok hastalığın tedavi edilmesinde yada tekrarının önlenmesinde, Probiyotiklerin kullanılma olgusunun ve bunların en yaygın olarak fermente süt ürünleri ile diyetlerde uygulanmasının, tıp alanında yeni tedavi oluşumlarına kaynak teşkil ettiği görülmektedir. Bağırsak Rahatsızlıklarının Önlenmesi Probiyotik bakteriler, barsak hareketlerini hızlandırarak bağırsak içeriğinin kolayca atılmasını sağlar. Bazı koşullar altında (örneğin antiboyotik alımı), bağırsaklarda faydalı bakterilerin azalmasına ve istenmeyen bakterilerin (Clostridium difficile, E. coli gibi) artışıyla enterik enfeksiyonlar ortaya çıkabilir. Bu problem, probiyotik bakterilerin canlı hücrelerinin gıdalarla veya farmakolojik ürünlerin yenmesiyle önlenebilir. Probiyotik bakterilerin bağırsak yüzeyine tutunarak istenmeyen bakterilerin tutunmasını engellemeleri ve ürettikleri antimikrobiyal maddelerle (asitler, bakteriyosinler, reuterin gibi) çoğalmalarını kontrol altına alırlar. Safranın parçalanması safra asidine göre daha fazla antimikrobiyal etki gösterdiğinden, enterik bakterilerin çoğalması inhibe edilir. Yapılan değişik araştırmalarda, probiyotik bakterilerin özellikle çocuklarda enterik enfeksiyonlara karşı etkili olduğu belirtilmiştir. Araştırmalarda probiyotik bakterilerin süt ürünleriyle veya süte eklenerek bir süre yendiklerinde, bireylerin bağırsak florasında, C. perfingens, C. dificile, E. coli, Salmonella gibi enterik bakterilerin sayısında azalma ve buna karşılık probiyotik popülasyonda artış saptanmıştır. Ayrıca probiyotik bakterilerin yaşlı kişilerde görülen kabızlık gibi bağırsak problemlerini ve yine her yaş grubundaki kişilerde çeşitli nedenlere bağlı olarak görülen ishal, kabızlık, gaz oluşumu, karın şişliği gibi bağırsak rahatsızlıklarını önledikleri belirtilmiştir. Probiyotik bakteriler, bağırsak florasında bulunan Bacteroid, Clostridium, Enterobacter, Fusabacterium, Salmonella, Shigella, Campylobacter jejuni, Candida albicans, Staphylococcus aureus gibi patojen bakterilerin biyojenik amin, amonyak fenol gibi tehlikeli bileşikler üretmelerini engellerler. Probiyotik bakterilerin patojenler üzerindeki bu etkisi, bağırsaklarda laktik ve asetik asit üretmeleri ve pH’nın azalması ile açıklanmaktadır. Laktoz Hidrolizi Laktoz intolerant (bağırsak hipolaktemia) kişiler, laktozu hidrolize edecek beta galaktosidaz enzimini genetik rahatsızlık nedeniyle üretemezler. Sadece Kuzey Avrupalılar, beyaz Amerikalılar ve Afrika’da bazı kabileler laktozu parçalayacak beta-galaktosidaz enzimini oluştururlar. Laktoz intolerant kişiler süt veya dondurma ile laktoz yediklerinde, laktoz ince bağırsakta emilmeden kalın bağırsağa geçer. Kalın bağırsakta laktoz değişik bakteriler tarafından glikoz ve galaktoza hidrolize edildikten sonra asit ve gaza dönüştürülür. Asit ve gaz oluşumu bağırsaklardan sıvı emilmesini engeller ve bunun sonucunda bağırsak şişliği şeklinde rahatsızlıklar ortaya çıkar. Yoğurdun, asidophilus eklenmiş sütün (çoğunlukla L. acidophilus) ve probiyotik bakterilerin farmakolojik ürünlerinin yenmesi, ince bağırsaklara laktozu hidrolize edecek canlı bakteri bağladığından, laktozdan kaynaklanan rahatsızlıklar görülmez. Fermente ürünlerde laktoz, laktik asit bakterileri tarafından parçalandığından ve ürünlerde bakterilerin ürettiği beta-galaktosidaz enziminin bulunması nedeniyle fermente gıdaların sağlık üzerine faydaları bulunmaktadır. Lactobacillus bulgaricus ve Streptococcus thermophilus mide asitliğine dayanamaz ve normal bağırsak bakterisi değildirler. Fakat süte göre yoğurttan laktozun azalması, bağırsak rahatsızlıklarının ortaya çıkmasını engeller. Bağırsak bakterileri ve çoğunlukla bazı Lactobacillus türleri, belirli koşullarda ince bağırsaklara yerleşerek yiyeceklerle alınan laktozu hidrolize ederler. Serum Kolesterol Düzeyinin Düşürülmesi Farelerle yapılan bir çalışmada, farelere L. acidophilus içeren süt verilmesi sonucunda düşük serum kolesterol düzeyi bulunmuştur. Probiyotik bakteriler ile üretilen fermente süt ürünlerinin veya bu bakterilerin canlı hücrelerinin yenmesi, insanlarda düşük kolesterol düzeyinin oluşması, olası dört faktörden kaynaklanabilir: Yukarıda belirtilen beta-galaktosidaz enziminin fermente süt ürünlerinde bulunması. Bazı bağırsak bakterilerinin yiyeceklerle alınan kolesterolü metabolize etme yeteneğinde olması. Böylece kana geçmesinin azalmasına neden olur. Bakterilerin bağırsaklarda kolesterol prekürsörlerini veya kolesterolü azaltılır. Bazı Laktobasillerin safra tuzlarını parçalamasıyla safra tuzlarının karaciğer tarafından emilmesi engellenir. Böylece safra tuzu absorbe edemeyen karaciğerin, safra tuzu sentezlemek için fazla miktarda serum kolesterolünü kullanması sonucunda serumda kolesterol miktarını azaltır. Fakat bazı araştırma sonuçları, probiyotik bakterilerin vücutta kolesterol düzeyini azalttığı şeklindeki bulguları desteklememektedir. Bunun farklı deney düzenekleri, farklı mikroorganizma kültürü kullanılması gibi nedenlerden kaynaklanabileceği belirtilmiştir. Örneğin kolesterol hidroliz etmeyen veya safra asidini parçalamayan bakteri türünün kullanılması gibi. Kalın Bağırsak Kanserinin Azaltılması 1962 yılında laktik asit bakterilerinin antikarsinojenik etkiye sahip olduğu ileri sürülmüştür. Daha sonraki yıllarda hayvanlar üzerinde yapılan arıştırmalarda; deney hayvarları yoğurt ve yoğurda L. acidophilus, L.bulgaricus, L. casei, Bifidobakterium’un türleri gibi bakteriler ekleyerek beslenmiş, deney hayvanları üzerinde antikarsinojenik bir etki bulunmuş ve tümör riskinin azaldığı belirtilmiştir. Birçok araştırmada, probiyotik bakterilerin fazla miktarda ağızdan alımı sonucunda, istenmeyen bağırsak bakterilerinin oluşturduğu beta-glucuronidaz, azoredüktaz ve nitroredüktaz enzimlerinin azalmasını sağladığı belirtilmiştir. L. acidophilus’un fermente ürünlerle birlikte yenmesiyle bağırsaklarda kanserojenik maddelerin kanserojen maddelere dönüşümünde rol oynayan beta-glukoronidaz, nitroredüktaz ve azoredüktaz enzimlerinin düzeyinde iki ile dört kat azalma saptanmıştır. Probiyotik bakteriler kanser genlerinin aktivasyonundan sorumlu olan bakterilerin enzimatik aktivitelerinin düzenlenmesinde, kanser genlerinin bileşiminin ve toksik etkilerinin önlenmesinde yararlı oldukları kaydedilmiştir. Süt ürünlerinin, deney hayvanlarında tümör büyümesini baskılayan konjuge linoleik asitten anlamlı miktarlarda içerdikleri belirtilmiştir. İstenmeyen bakteriler, bağırsak normal pH’sının düşmesiyle laktik ve asetik asit ürettiklerinden dolayı, bağırsaklardan aminlerin ve amonyağın emilmesi azalır. Bu da kanser oluşumunda, tansiyon ve kolesterolün yükselişinde etkili olan nitroz aminlerin serumda artışına neden olur. Probiyotik bakteriler enterik bakterilerin aktivitelerini engelleyerek, serumda nitroz aminlerin artışını dolaylı olarak önlerler. İstenmeyen birçok bakteri türünün bağırsaklarda gıdalarla alınan kanserojen preküsörlerini aktive eden enzimleri üreterek, aktif karsinojen maddelerin oluşumuna neden oldukları belirtilmiştir. Probiyotik bakteriler, istenmeyen mikroorganizmaların çoğalmasını inhibe ederek bu enzimlerin oluşmasını engellerler. Bağışıklık Sistemine Etkileri Probiyotik bakterilerin canlı hücrelerinin bağırsaklarda bulunmaları halinde, bağışıklık sistemini uyardıkları ve kuvvetlendirdikleri belirtilmiştir. Spesifik laktik asit bakteri suşları ile fermente edilen süt ürünlerinin tüketilmesiyle bağışıklığı artıran peptidlerin üretiminde artış olduğu ve bunlardan bazılarının antitümör etkinliğe sahip oldukları belirtilmiştir. Bağışıklık sisteminin uyarılmasıyla serumda IgA gibi antikorların artması virüs, Clostridium, E. coli gibi patojenlere karşı vücudun dirençliliğinin arttığı kaydedilmiştir. Metabolizmaya Yardımcı Olmaları Probiyotik bakteriler, gıdaların sindiriminde bağırsaklara yardımcı olurlar ve sağlıklı bir metabolik aktivitenin oluşmasını sağlarlar. Bu şekilde beslenmeye ve büyümeye yardım ederler. Bağırsaklarda selüloz ve diğer sindirilemeyen gıda bileşenlerini parçalayarak sindirim sistemine yardımcı olurlar. Bağırsak Doğal Florasının Korunması Probiyotik bakteriler; yeni doğanlarda, antibiyotik kullanımında veya günlük yaşamın getirdiği koşullara bağlı olarak bozulan bağırsak doğal florasının oluşmasına yardımcı olurlar. İstenmeyen bakterilerin, mayaların ve küflerin çoğalmasını kontrol altında tutarak bağırsak doğal florasının bozulmasını engellerler. Vitamin Üretimi Probiyotik bakteriler bağırsak florasında yeterli sayıda bulunduklarında, vitamin ve amino asit sentezledikleri belirtilmiştir. Bu bakterilerin ürettiği vitaminlerin en önemlileri, tiyamin (B1), riboflavin (B2), piridoksin (B6) ve naftokinin (K)’dır. Bir araştırmada, B. bifidum’un bağırsak florasında bulunduğunda, bağırsaklarda B6 vitaminin %400 artığı belirtilmiştir. Gıdalara Katılması Bifidobacterium gibi probiyotik bakteriler, bebek yiyecek ve içeceklerinde katkı olarak kullanılabilmektedir. Bu bakteriler yeni doğanlarda koruyucu antimikrobiyaller, vitaminler, asetik ve laktik asit üreterek enterik enfeksiyonlara karşı korunmalarına ve beslenmelerine yardımcı olurlar. Probiyotik bakteriler ishalin önlenmesinde, kemoterapik veya diğer amaçlar için gıdalara katılmaktadırlar. Özetle Probiyotiklerin Faydaları Yiyeceklerle alınan toksik (zehirli) maddelerin detoksifiye edilmesine (vücuttan atılmasına), kabızlık sorununun giderilmesine destek olurlar. Ağız kokusu sorununun giderilmesine yardımcı olurlar. İnce ve kalın bağırsaklardaki kötü ve zararlı bakterilerin yerine geçerek, onları kontrol altına alıp, bağışıklık sistemini güçlendirerek bir çok hastalığa karşı vücut direncinin artmasına katkıda bulunurlar. Antibiyotik ilaç kullanımı nedeniyle doğal florası bozulan bağırsakların dengesini düzeltmeye yardımcı olurlar. B grubu ve K vitamini üretimini ve emilimini sağlarlar. Kalsiyumun bağırsaklardan emilimini artırıp; kemik erimesini (osteoporoz) önlerler. Kötü bakterilerin neden olduğu enfeksiyonları yavaşlatırlar. Vajinal florayı dengede tutarak, vajinal enfeksiyonlara sebep olan patojen mikroorganizmaların (Candida) gelişimini baskılarlar. İdrar yolu enfeksiyonlarına ve seyahatlerde ishale sebep olan E. coli bakterisinin gelişimini engellemeye yardımcı olurlar. Alerji belirtisini azaltırlar. Zehirli maddelerin vücuttan atılmasına ve cildin görünümünün iyileşmesine yardımcı olurlar. Sindirim kanalında sağlıklı bir bakteri dengesi oluşturup, bazı gerekli enzimleri üreterek sindirime katkıda bulunurlar. Laktoz ve protein sindirimini kolaylaştırırlar. Probiyotik mikroorganizmalar ile ilgili bazı hususlar henüz aydınlatılabilmiş değildir. Örneğin; probiyotik mikroorganizmaların vücut içerisinde bir organdan başka bir organa geçişleri ile ilgili olarak herhangi bir belge yoktur. Ayrıca, gıdalarla alınan probiyotik bakteriler ile ilgili hiçbir enfeksiyon olgusu literatürde yer almayıp, sadece Sacchoromyces boulardii `ye ait enfeksiyonun raporlarda yer aldığı görülmektedir. Kaynaklar: 1- www.sutas.com.tr 2- forummate.com 3- www.gencbilim.com 4- H.M. Timmerman, C.J.M. Koning, L. Mulder, F.M. Rombouts, A.C. Beynen (2004). Monostrain, multistrain and multispecies probiotics- A comparison of functionality and efficacy, International Journal of Food Microbiology, 96, 219– 233 5- Robert Penner, Richard N Fedorak, Karen L Madsen (2005). Probiotics and nutraceuticals: non-medicinal treatments of gastrointestinal diseases, Current Opinion in Pharmacology, 5(6):596-603.

http://www.biyologlar.com/vitamin-ureten-bakteriler

Böceklerin Sınıflandırılması

Bilimsel adı Insecta olan böcekler sınıfı, ka­natsız böcekler ve kanatlı böcekler olarak iki altsınıfa ayrılır. Kanatsız böcekler altsınıfı yalnızca başkalaşmasız böcekleri, kanatlı bö­cekler ise yarıbaşkalaşmalı ve tümbaşkalaş­malı böcekleri içerir. Bu altsınıflardan her biri takım denen daha küçük gruplara, takımlar familyalara, familyalar cinslere, cinsler de rür'lere ayrılır. Kuşkusuz 1 milyona yakın tü­rün sınıflandırılması hiç kolay değildir. Nite­kim uzmanların hepsi sınıflandırmada aynı özellikleri temel almadıkları ya da türler ara­sında aynı akrabalık ilişkilerini kuramadıkları için, takım düzeyine geldiği anda birbirinden ayrılan değişik sınıflandırmalar vardır. Ama genel olarak bütün böcekler 30 takımda top­lanır. Bunların dördü kanatsızlar, geri kalan­ların hepsi kanatlılar altsınıfındandır. Bu ka­labalık altsınıf da 16 yarıbaşkalaşmalı ve 10 tümbaşkalaşmalı takımı kapsar. Kanatsız böceklerin en tanınmış iki üyesi, Thysanura takımından gümüşçün ile Collem-bola takımından yaykuyruktur. 1 santimetre­den daha kısa olan gövdesi gümüş gibi parla­yan gümüşçün evlerde bannır. Nişastayla bes­lendiği için duvar kâğıtlarını ve kitap ciltlerini yiyen zararlı bir böcektir. Gene küçük bir böcek olan yaykuyruk da bu adı, gövdesinin altında bir kilit mekanizmasıyla yay gibi kıvrık duran kuyruğundan alır. Bu kilit boşaldığında ser­best kalan kuyruk yere çarpar ve böceği hava­ya savurur. Kanatlı böceklerin yarıbaşkalaşmalı gru­bundan düzkanatlılar (Orthoptera) takımı çe­kirgeleri ve cırcırböceklerini kapsar. Hamam­böcekleri ile peygamberdeveleri Dictyoptera, değnekçekirgeleri Phasmida takımındandır. Dermaptera takımını oluşturan kulağakaçan­lar, düzgünce katlanmış kanatlarını çok sey­rek kullanırlar. Termitler (Isoptera) tıpkı ka­rıncalar gibi koloni halinde yaşar ve onlara benzeyen davranış biçimleri gösterir ama ka­rıncalarla hiçbir akrabalıkları yoktur İnsanın ve bazı memelilerin asalağı olan emici bitler ile kuşların vücudunda yaşayan ısırıcı bitler Phtiraptera takımını oluşturur. Bunlar kanatlı böcekler arasında sınırlandırıldıkları halde kanatları körelmiştir. Çok zarif görünümlü böcekler olan günsineklerinin (Ephemeropte-ra) ömrü genellikle birkaç saati geçmez. Yiye­ceğe gerek duymayacak kadar az yaşadıkları için ağızları ve sindirim sistemleri körelmiştir. Odonata takımını oluşturan kızböceklerinin ya da yusufçukların dar ve uzun kanatları bazı türlerde göğse kısa bir sapla bağlanır. Eşkanatlılar (Homoptera) ile yarımkanatlılar (Hemiptera) çoğu kez birlikte sınıflandırı­lacak kadar birbirine benzeyen iki takımdır. Her iki takımın bütün üyelerinde ısırıcı ağız parçaları,' bitkilerden özsu emmeye yarayan bir hortuma ya da gagaya dönüşmüştür. Nite­kim ağustosböcekleri, şeytantükürükleri (sal-yalıbitler), yaprakbitleri ve kabuklubitler yalnızca bitki özsularıyla beslenen birer eşka-natlıdır. Dolayısıyla, "bit" adını taşıyan üye­lerinin de gerçek bitlerle bir akrabalığı yok­tur. Eşkanatlılar bitki sağlığı açısından büyük önem taşır. Çünkü bu böceklerin çoğu yalnız­ca bitki özsularını emerek ürüne zarar ver­mekle kalmaz, daha ağır sonuçlar doğuran birçok bitki hastalığını da taşır. Yarımkanatlılar da bitki özsuları ve kan emerek beslendik­leri için bitki, hayvan ve insan sağlığına çok zararlı olan hortumlu böcekleri içerir. Örne­ğin yatak tahtakuruları insan kanı emerek, sü­ne ve kımıl gibi ağaç tahtakuruları ise tarım bitkilerinin özsuyunu emerek beslenir. Bu ta­kımda, karada yaşayan tarım zararlılarının yanı sıra, suda yüzen çok ilginç böcekler de vardır. Su tahtakuruları denen bu grubun bazı üyeleri, uzun arka bacaklarıyla "kürek çeke­rek" suların derinliklerinde sırtüstü ya da ka-rınüstü yüzerler. Hatta tuzlu suda yaşamaya uyarlanmış tek böcek cinsi de bu takımda yer alır. Kanatlı böceklerin tümbaşkalaşmalı grubu en yakından tanıdığımız böcekleri ve çok ka­labalık takımları içerir. Örneğin kınkanatlılar (Coleoptera) yaklaşık 250 bin türüyle en kala­balık böcek takımıdır. Uğurböceği, ateşböceği, bokböceği ve karafatma birer kınkanatlı­dır. Bu büyük takımı, karıncaları arıları ve yabanarılarını içeren zarkanatlılar (Hyme-noptera) ile güveleri, ipekböceklerini ve kele­bekleri içeren pulkanatlılar (Lepidoptera) iz­ler. Bu böceklerin iki çift kanadı genellikle çok güzel renkli, incecik yassı pullarla süslü­dür. Karasinek, sığırsineği, atsineği, tatarcık ve sivrisinek gibi iki kanatlı böceklerin çoğu çiftkanatlılar (Diptera) takımını, pireler de Siphonaptera takımını oluşturur. Bugün yaşayan böceklerin çoğu küçük hay­vanlardır. Oysa bundan milyonlarca yıl önce yaşayan bazı kızböcekleri kanatlarını açtıkla­rında genişliği bir uçtan öbür uca 76 santimet­reyi buluyordu. Fosillerinden anlaşıldığına göre bu böcekler bugün yaşayan herhangi bir türün en az üç katı büyüklüğündeydi. Bugün­kü hamamböcekleri, kelebekler, güveler, ka­rıncalar, yabanarıları ve sinekler de ataları kadar iri değildir. Ama Afrika'da 12 cm uzun­luğunda, yani küçük bir fareden biraz daha büyük dev kınkanatlılar yaşar.

http://www.biyologlar.com/boceklerin-siniflandirilmasi

BİYOLOJİK MÜCADELE:

Zararlı bir organizmayla,bunun düşmanı olan başka bir canlıdan faydalanmak suretiyle yapılan savaşa denir..Su birikintilerine larva yiyen balık, sineklerin üreme yeteneğini bozan formülasyonlar atma gibi tedbirlerdir.Yani zarar veren canlıyı ortamdan yok etmek için ,mevcut canlıyı yiyerek beslenen başka bir canlıyı ortama yerleştirmektir. Biyolojik mücadele,tabii dengenin tesisine yardımcı olur.ileriye dönük kalıcı sonuçlar verir.Dezavantajı ise uzun zaman almasıdır.Kimyasal mücadele,Hem çevre ve insan sağlığına zarar verdiği hemde zararlıların bunlara karşı dayanıklılığı kazandığı görülmüştür.Kimyasal savaşın Biyolojik mücadele programı ile birlikte yürütülmesi çoğu zaman oldukça risklidir.Bu sebeple biyolojik mücadele programının tavsiye edilmesi veya başarısız kaldığı dönem ve alanlarda tamamlanması için Biyoteknik yöntemler kullanılır.Biyoteknik yöntemlerden biri olan FEROMON' da amaç,hedef türü,çevreye ve diğer canlılara zarar vermeden kontrol altına almaktır. BİYOLOJİK MÜCADELE UYGULAMASI: 1-KISIRLAŞTIRMA 2-FEROMON 3-ATRAKTAN BİYOLOJİK KONTROL YÖNTEMLERİ 1~ PATOJEN AJANLARIN KULLANILMASI; -Bacil menşeyli ilaç uygulamaları, -Bazı bakteri,virüs ve mantarların kullanılması(Henüz araştırma aşamasındadır) 2~ PREDATÖRLER; -Kuş,kurbağa,kertenkele ve bazı balıklar 3~ YAPAY GENETİK DEĞİŞİKLİKLER -Gelişmeyi düzenleyen hormon esaslı ilaç uygulamaları -Bacil esaslı biyolojik kontrol ilaçları: 1)Bacillus sphericus 2)Bacillus thurigiensis:Şu özelliklerden dolayı B.thurigiensis dünyada en çok tercih edilen biyolojik ilaçtır. ---Hedef seçici özelliği vardır(yalnız sivrisinek larvalarına etkilidir)diğer canlılara toksik etkisi yoktur, ---Hedef canlılar B.thurigiensis’e direnç göstermezler, ---Doğal besin zincirini olumsuz etkilemez, ---Çok kısa zamanda etkisini gösterir ve parçalanarak birikime neden olmaz. -Predatörler: Doğal denge içerisinde bazı sucul kuşlar, Gambusia gibi etçil balıklar,kurbağalar larvalarla beslendiklerinden zaralıların üreyip çoğalmasını dengelerler. ~ Gelişmeyi düzenleyici hormonlar: Başkalaşım dönemine sahip zararlının; -Herhangi bir döneminden bir üst dönemine geçmesini engelleyen Gençlik hormonları, -Başkalaşım döneminde gömlek değiştirmesini engelleyen Kitin hormonları. BİYOLOJİK MÜCADELENİN ÖZELLİKLERİ: AVANTAJLARI: YAN VE ART ETKİLERİNİN OLMAYIŞI:İnsan,Hayvan,Bitki ve faydalı organizmalarda herhangi bir zarar meydana gelmez. EN AZ MASRAFLA EN İYİ SONUCUN ALINABİLMESİ:Biyolojik mücadelede,nakil için başlangıçta önemli bir masraf olur,ilerki yıllarda bu masraf azalır. DEVAMLI/ETKİ (ETKİNİN İDAME OLMASI):İlk tesisten sonra yok denecek bir masrafla kendi kendisini devam ettirebilme özelliği vardır.Mekanik ve Kimyevi mücadelede etki,ancak bilfiil yürütüldüğü zaman olur. ZARARLILARDA DAYANIKLILIK VE BAĞIŞIKLIĞA YOL AÇMAMASI:Biyolojik mücadelede bu önemli bir avantajdır. DOLAYLI FAYDALAR SAĞLAMASI: a)Konuk zararlıyı direk öldürür, b)Üreme gücünü azaltır, c)Gelişiminde dengesizlikler yaratır. d)Zararlının direncini kırma,ve hassasiyet oluşmasını sağlar. DEZAVANTAJLARI: BAŞLANGIÇTA RİSK TAŞIMASI: NETİCENİN GEÇ ALINMASI: BİYOLOJİK MÜCADELEDE BAŞLANGIÇ: İlk olarak faydalı türün korunması ve sonrada güçlendirilmesi esas alınmalıdır.Bu süreyi beklerken zararlı alyhine dönüşen durumlarda,zararlının yoğunluğu artar.Mücadele Başlangıç süresi ,3 yıl tesbit edilir(3 generasyonluk süre) Bu süreler zarfında düşman çoğalıp istenen seviyeye çıkar.tek risk "Başlangıç Riski"dir.Buda ekonomik kayıptır.Son 5 yılın istatistik verilerine göre mücadele faaliyet oranları şu şekildedir. A)MEKANİK MÜCADELE(%65), B)KİMYASAL MÜCADELE (%21), C)BİYOLOJİK MÜCADELE (%12). D)BİYOTEKNİK(FEROMON)MÜCADELESİ (%2) dir. BİYOTEKNİK(FEROMON)MÜCADELESİ: UYARMA KAYNAĞI: A)FİZİKSEL : Ses titreşimi ve elektromanyetik radyasyon uygulamaları. B)KİMYASAL:Tat alma,Koku alma,Gaz ile zararl duyu organları ile uyarılır.Koku bırakılarak doğrudan uyarılması sağlanır. BİR ARAYA GETİRİCİ FEROMONLAR: A)CİNSİYET FEROMONLARI:Türün yalnız bir cinsiyeti tarafından salgılanıp öteki cinsi cezbeder. (Erkek > Dişi) ,veya (Dişi >Erkek) şeklinde uygulanır. B)TOPLANMA FEROMONLARI:Türün her iki cinsiyeti üzerinde de etkili olan (Yine bir cinsiyet tarafından salgılanan (Erkek >Dişi ve Erkek), veya (Dişi >Dişi ve Erkek) şeklinde uygulanır. FEROMON'un Kaynağı ,Yeni erginleşmiş dişi böcekten veya sentetik olarak laboratuar ortamında üretilir. TARIMDA FEROMON: Direk etki,Yaprak biti türlerinde alarm feromonu bulunmuş Corniclerinden salgı yaparlar.Feromon ile alarma geçiren yaprak biti Kolonilerinin kendisini yere atması veya bulunduğu bitkiyi terk etmesini sağlar. İndirek Etki,Zararlı böcek populasyonunu tayin etmede uygulanır,sex feromonları indirek uygulanır. FEROMON NEDİR? : Feromon bir böcek türünün,kendi bireyleri arasında haberleşmelerinde kullandıkları Kokudur.Feromon böcekler arası kimyasal konuşma dilidir.Çiftleşmeye hazır bir dişi böceğin salgılamış olduğu kokuyu duyan erkek böcek,kokunun izini takip ederek dişiye ulaşır.işte bu koku seks Feromonudur. Bilim adamları Feromonların kimyasal yapılarını çözebilmek için ilk etapta çeşitli böcek türlerinden çok sayıda toplayıp Laboratuvar ortamında böceklerin salgıladıkları kokuların kimyasal yapılarını öğrenmişlerdir.Bilim adamları Feromonların kimyasal yapılarını elde ettikten sonra bu kokuların türe bağlı olarak farklılıklar gösterdiğini görmüşlerdir. BUNA BAĞLI OLARAK HER BÖCEĞİN FEROMONU BİRBİRİNDEN FARKLIDIR.: Yıllar süren araştırmalar sonunda Bilim adamları türden türe farklı olan feromonları tanımlamalarının yanısıra,Feromonları Laboratuvarda "SENTEZ ETME" Başarısına ulaşmışlardır.Sentaz edilen Feromonlar,çeşitli maddelere emdirilerek tuzaklarla birlikte mücadele edilecek ortama asılarak denemeler yıllar sürmüştür.Son olarak gelinen noktada,mevcut bilgiler ışığında bir çok böceğin Feromonu bulunmuştur.Bu bizlere zararlı böceklerin haberleşme dünyalarına girmeyi ve onları tuzaklara çekerek zararlarını en aza indirme şansını vermiştir.Entegre zararlı mücadelesi,zararlı davranışları ve Popülasyonları konularında fazla bilgi gerektirmektedir.Zararlının ne zaman ve nerede ortaya çıktığını bilmek,hangi yaşam evresinde olduğunu görebilmek zararlılarla mücadelede ve sonraki tehditlerde çözümlere kolay ve ucuz bir şekilde ulaşmamızı sağlar.Her geçen yıl dünyada çeşitli zararlılar hakkında çeşitli kimyasal zehirler karşı reziztans (Yani,Bağışıklık)geliştirdikleri veya,çok bilinen bazı kimyasal zehirlerin mücadelede daha az etkili olmaya başladığı görülmektedir.Orman,Tarım,Depolanmış ürünler,Ev ve Bahçe zararlılarına karşı mücadelede Alternatif,Çevreye,İnsana zararlı olmayan,Ucuz ve Başarılı Altarnatif yöntemlerin kullanılması kaçınılmaz bir hal almaya başlamıştır.Bu avantajlara haiz bir metot olan Feromonlarla Zararlı Böcek Mücadelesi dünyada ve ülkemizde hızla gelişmektedir. YÖNTEMLER VE UYGULAMA METOTLARI ? : Laboratuar ortamında sentez edilen ve böceklerin salgıladığı kokunun kopyası olan Feromon'lar "DİSPENSER" denilen ve kokuyu atmosfere yayan maddelere emdirilirler.Elde edilen Feromon Dispenserleri ile mücadelede amaca ve ihtiyaca göre dört ana yöntem kullanılır. 1-ERKEN UYARI (MONITORING) : Erken uyarı böceklerin pupa evrelerinden sonra hangi zamanda ergin olup uçmaya başladıklarını tesbit için kullanılır.Böceklerin uçma zamanlarını tesbit etmek mücadele yapan için büyük faydalar sağlar.Zararlının gerçekten var olup olmadığını görür.Eğer varsa ilaçlama yapılacak zamanın tam ve kesin tarihi ortaya çıkar.ve böylece çok sayıda ilaçlama tekrarı gerektirmez. 2-KARIŞTIRMA (CONFUSION) : Zararlılar ergin olduktan sonra çiftleşmek için dişinin salgılamış olduğu kokuyu ararlar,ancak ortamda çok kaynaklı bir koku varsa dişiyi bulmaları güçleşir.Mücadele yapılacak ortama asılan çok sayıdaki Feromon Dispenserinden yayılan kokular nedeniyle zararlı dişiyi bulamayarak çiftleşme gerçekleşmez ve böcek zararı ortadan kalkmış olur. 3-ÇEK-ÖLDÜR (ATTRACT-KILL) : Tuzağa çekilen böceklerin tuzak içine konulmuş Pestisit'lerle(Kimyasal İlaç) öldürülmesine dayanan bu metotta,tuzağa çekilerek hapsolan erkek bireyler temas etkili pestisitlerle yok edilirler. 4-TOPLU TUZAKLAMA (MASS TARPPING) Hangi alanda kullanılacak olursa olsun toplu tuzaklama yönteminde Feromon Dispenseri ve tuzaklar mücadele alanına tavsiye edilen miktarlarda asılarak gerçekleştirilen metottur.en çok kullanılan ve bilinen bu metotta böcekler toplu olarak tuzaklara hapsedilerek zarar vermeleri önlenir. FEROMON'LA MÜCADELENİN AVANTAJLARI NELERDİR ? : 1-FEROMONLAR TAMAMİYLE ZEHİRSİZ-NON TOXİC MADDELERDİR.ÇEVREYE,İNSANA,BAŞKA CANLILARA VE ATMOSFERE ZARAR VERMEZLER. 2-FEROMON'LAR TÜRE ÖZGÜ CEZBEDİCİ VE ÇEKİCİ KOKULAR OLDUKLARINDAN DOĞADAKİ DİĞER CANLILARI ZARAR VERMEZLER.KİMYASAL MADDELERİN SEÇİCİ OLMAMASI KADAR FEROMON'LAR SEÇİCİ BİR MÜCADELE METOTUDUR.HEDEF CANLI DIŞINDA HİÇ BİR ORGANİK YADA İNORGANİK MADDEYE ZARAR VERMEZLER. 3-FEROMON'LAR MÜCADELE EDİLECEK ZARARLININ VARLIĞININ YADA YOKLUĞUNUN ORTAYA ÇIKMASINDA ROL OYNAR.BUDA BOŞUNA YAPILACAK İLAÇLAMA İŞİNDEN MÜCADELE YAPANI KURTARMIŞ OLUR. 4-UYGULAMASI OLDUKÇA BASİTTİR.İLAÇLAMAYA GÖRE OLDUKÇA KISA VE GÜVENLİ BİR İŞLEMDİR. 5-UÇAKLA İLAÇLAMANIN DAHİ MÜMKÜN OLMADIĞI,ARAZİ ŞARTLARININ ÇETİN OLDUĞU YERLERDE KULLANIMI MÜMKÜNDÜR. 6-BİR ÇOK MÜCADELE YÖNTEMİNE GÖRE UCUZ BİR YÖNTEMDİR. 7-İLAÇ KULLANILMADAN ÜRETİLEN TARIM ÜRÜNLERİNİN DEĞERİ DIŞ VE İÇ PAZARDA ARTACAĞINDAN,FEROMON YÖNTEMİ İLE ZARARLI BÖCEK MÜCADELESİ ,KATAGORİSİNDE TEK VE VAZGEÇİLMEZ BİR UYGULAMA YÖNTEMİDİR. FEROMONLARIN ZARARLI BÖCEKLERLE MÜCADELEDE KULLANILMASI 1. GİRİŞ Feromonlar böceklerde bir türün bireyleri tarafından dışarıya salınan ve o türün diğer bireyleri tarafından hissedilerek reaksiyon göstermelerine sebep olan kimyasal maddelerdir. Bu maddeler; cinsel cezbedici, buluşma, dağılma, alarm verme, yol veya sınır belirleme, tat uyarması, dişilerin üreme faaliyetlerinin engellenmesi gibi etkilerine göre sınıflandırılabilir. Bunların arasında cinsel cezbedici hormonlar bitki koruma alanında büyük ölçüde kullanılmaktadır. Dişi böcekler bu feromonu çiftleşmeye hazır olduklarını belli etmek ve erkeklerin kendilerini bulabilmesi için salgılarlar. Bu maddeler hava hareketleri ile taşınırlar ve erkeklerin antenleri aracılığıyla algılanırlar. Feromonlar Entegre Zararlı Düzenlemesi Programı’nın elemanlarından biridir. Etkileri çok eskiden beri bilinmekle beraber ilk olarak BUTENANDT (1954) tarafından ipek böceklerinin koku salgı bezlerinden elde edilip, tanımlanmış ve erkekleri çektiği belirlenmiştir (SEREZ 1983). Daha sonraki yıllarda birçok böceğe ait feromonlar izole edilip tanımlanmıştır. Günümüzde feromonlar sentetik olarak üretilmekte ve bu iş için geliştirilmiş tuzaklarda çekici olarak kullanılmaktadır. Zararlı böceklerle mücadelede feromonlardan yararlanmak üzere üç metot geliştirilmiştir. Bunlar; gözlem ve erken uyarı, kitle tuzaklama ile çiftleşmeyi engellemedir. 2. GÖZLEM VE ERKEN UYARI (MONITORING) Feromonlar zararlı böcek türlerinin varlığının, biyolojilerinin belirlenmesinde ve uygun mücadele zamanının tespitinde yaygın şekilde kullanılmaktadır. Bunun için tuzağın şekli de önemlidir. Hedef böcek türüne uygun olacak tuzak tipleri (yapışkan yüzeyli, su yüzeyli, delta tipi, kelebek tipi, funnel tipi vs.) geliştirilmiştir. Tuzağın büyüklük ve çeşidi hedef böceğin davranışına da bağlıdır. Bu tuzakların en önemli kısmı çekici maddeyi kontrollü şekilde salan dispenserlerdir. Arazide 1 mg veya daha az feromon ihtiva eden dispenser bir ay veya daha uzun süre hedef böceği çekmeye devam edebilir. Belli dönem boyunca yakalanan böcekler sayılarak zararlının varlığı, uçuş ve populasyon yoğunluğu bilgileri elde edilebilir. Bu bilgiler önceki yılların verileriyle karşılaştırılıp değerlendirilerek ilaçlamaya karar vermede kriter olarak kullanılır. Bu bilgilerin yorumlanmasında dikkatli gözlem ve tecrübe başarı için çok önemlidir. Tahıl ve otsu bitkilerde zararlı olan Spodoptera exempta’ya karşı seks feromonu ihtiva eden tuzak ağı kullanımıyla Doğu Afrika’da başarılı sonuçlar alınmaktadır. Diğer taraftan Avrupa ve ABD’de, depolanmış ürünlerin böcekten (Ephestia, Plodia, Sitotroga ve Trigoderma türleri) korunması için feromon tuzaklarıyla gözlem ve erken uyarı hizmeti verilmektedir. Feromonların kullanımıyla İngiltere’de önemli bir zararlı olan Cydia nigricana’nın populasyon artışına ilişkin tahminlerde oldukça başarı sağlanmıştır. Önceleri ürün üzerinde yumurta araştırarak gözlem yapılırken, 1977’den beri bu amaçla feromon tuzakları kullanılmaktadır. Buna benzer bir uygulama dünyanın çeşitli yerlerindeki meyve bahçelerinde Laspeyresia pomonella’ya (Elma iç kurdu) karşı yapılmaktadır. Ülkemizde zararlı böceklere karşı feromonlu tuzaklar ile erken uyarı denemeleri 1980’li yıllarda Bornova Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü tarafından başlatılmıştır. Günümüzde değişik yörelerde önemli zararlılar olarak kabul edilen (Laspeyresia pomonella, Lobesia botrana, Dacus oleae, Prays oleae, Rhagolatis cerasi, Heliotis helicoverpa, Quadraspidotus pernicious, Ostrinia nubilalis, Agrotis ipsilon Heliotis zea vs.) türlere karşı erken uyarı amacıyla feromonlu, cezbediciler ve renkli görsel çekici tuzaklar yaygın şekilde kullanılmaktadır (SEREZ 2001). 3. KİTLE TUZAKLAMA Populasyon yoğunluğu düşük olduğunda, hedef böceğe özgü feromonlu tuzaklarla zararlının yoğunluğu çok daha azaltılabilir. Başarı için böcek populasyonunundan yakalanması gerekli miktarı ve gerekli tuzak sayısının iyi belirlenmesi gereklidir. Yüksek bir yakalama oranı, Lepidoptera türlerinde özellikle erkekler yakalandığı için önemlidir. Mücadelenin başarılı olması için erkeklerin %80-95’inin yakalanmasının gerektiği hesaplanmıştır. Pratikte farklı türler için tuzak yoğunluğu hektarda 1 ila 700 arasında olabilir. Tuzak sayısındaki üst limit maliyet ve tuzak ağının devamlılığına göre belirlenir. Kitle tuzaklaması orman, meyve bahçeleri ve tarım arazilerinde çok çeşitli böcek türleri için yapılmaktadır. Çankırı Orman Fidanlığında bir Lepidopter olan Sciapteron tabaniformis zararlısına karşı funnel tipi tuzaklarda (30 adet/ha ), türe özgü eşeysel çekici feromon kullanarak kitle tuzaklama denemesi uygulamış, %63,9’luk bir etkinlik sağlanabilmiştir. Bu çalışmaya göre; izole olmayan kavaklıklarda feromonlu tuzakların gözlem ve erken uyarı için amacıyla kullanılmasının daha faydalı olacağı sonucuna varılmıştır (ŞİMŞEK 1998). Her iki cinsi de çektiğinden Coleoptera türlerine karşı kitle tuzaklama programları daha başarılı şekilde uygulanmaktadır. Buna en iyi örnek kabuk böceklerine karşı alınan sonuçlardır; 1979 yılında İsveç ve Norveç’te Ips typograhus’a karşı kitle tuzaklama projesi yürütülmüş, toplam 320 bin tuzak kullanılarak 1,6 milyar böcek yakalanmış, ölen ağaç sayısında önceki yıllara göre büyük azalma olmuştur (SEREZ 1983). Türkiye’de ilk feromon denemeleri Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Picea abies ormanlarında Ips sexdentatus kabuk böceğine karşı başlatılmış olup, araştırma ve uygulama faaliyetleri genişleyerek devam etmektedir. Artvin ormanlarında ladinlerde zarar yapan Ips typographus’a karşı 2001 yılında feromon tuzak denemeleri yapılmış, sonuçta Kanada tipi hunili tuzakların ve “Almanya –Trifolia M” menşeli preperatların kullanımı önerilmiştir. Ayrıca aynı ormanlarda 1998 -2001 yılları arasında toplam 20 bin adet tuzak kullanılarak 50 milyon civarında böcek (Tuzak başına ortalama 2500 adet) toplanmıştır (ALKAN 2001). Hedef böceğe göre farklı tuzaklar geliştirilmiştir. Örneğin kabuk böcekleri için; boru, körüklü boru tipi, hunili, radyötör tip gibi çok çeşitli tuzaklar kullanılmaktadır. Etkili bir tuzak ağı kurmanın maliyeti ve zorluğu kitle tuzaklamada genel bir sorundur. Ayrıca, tuzak materyalinin, çalınarak kaybolma riskini azaltacak malzemeler seçilmesine dikkat edilmelidir. 4. ÇİFTLEŞMEYİ ENGELLEME Çiftleşmeyi engelleme; böceğin bulunduğu sahada çiftlerin buluşmasını, engelleyecek sentetik feromonların kullanılmasıyla yapılır. Korunacak alanda hedef böcek için feromon salgılayan çok sayıda dispenser yerleştirilir. Bu dispenserlerden yeterli yoğunlukta feromon konsantrasyonu sağlanarak doğal feromon maskelenir ve erkeklerle, dişilerin buluşması, böylece doğurganlıkları engellenir. Mücadele için sahadaki feromon konsatrasyonu birkaç hafta yeterli düzeyde tutulmalıdır. Teorik olarak çiftleşmeyi engelleme, sahte ize yönlendirme veya şaşırtmayla yapılabilir. Denemelerde üç tip dispenser, feromon salınma oranında tatmin edici sonuçlar vermiştir. Bunlar, içi boş plastik lifler, küçük ince plastik yaprak ve mikro kapsüllerdir. Plastik lifler 10 mm boyunda, 0,2 mm çapındadır, feromon lifin içindeki boşluğa konur ve lifin uçlarından birisi açık bırakılarak kontrollü salınması sağlanır. Plastik yaprak formülasyonunda, plastikten imal edilmiş koruyucu özelliği olan iki tabakanın ortasına feromon yerleştirilmiştir. Plastik dış tabaka güneş, oksidasyon ve hidrolizden koruma özelliği yanında, içindeki feromonun kontrollü şekilde salınmasını sağlamaktadır. Bu çeşit preperatlar kare, şerit, bant, pul, konfeti gibi değişik şekillerde üretilerek kullanılmaktadır. Bu preperatlar uçakla veya yerden deposunda özel yapıştırıcı ilave edilmiş püskürtme sistemi ile serpilerek, arazide bitkilerin yapraklarına yapışmaları sağlanır (FLINT ve DOANE 1996). Üçüncü formülasyon tipi feromonun jelatin, poliüretan veya poliamid gibi maddelerden oluşan mikro kapsülün içine konulmasıyla elde edilir. Bunda feromonun salınma oranı, çeperin yapısı, kalınlığı ve içindeki maddenin bileşimine göre değişir. Bu formülasyon tipi çok miktarda ve kolaylıkla imal edilip, ilave yapıştırıcıya ihtiyaç duyulmadan uygulanabilir. Her üç formülasyon ABD, Latin Amerika ve Mısır’da Pectinophora gossypiella (Pembe pamuk kurdu)’ya karşı 3-10 g/ha oranlarında kullanılmış ve başarılı sonuçlar alınmıştır (CAMPION ve VEIGH 1984). 5. SONUÇLAR Feremonların, zararlı böceklerle mücadelede etkili oldukları durumlarda, özellikle faydalı böceklere zarar vermeyişleriyle klasik insektisitlerle mücadeleye nazaran avantajları bulunmaktadır. Ancak, seçici olmaları nedeniyle tek bir böcek türüne karşı kullanılabilmektedir. Aynı sahada birkaç tür zararlı olması durumunda geniş spektrumlu insektisit kullanımı tercih edilmektedir. Feromonla doğrudan mücadelede başarı, ergin böcekler arasındaki çiftleşmenin azaltılmasına ve mücadele sahasının dışından gelerek yumurta bırakacak döllenmiş dişilerin sayısının azaltılmasına bağlıdır. Feromonla mücadelede faydalı böcekler işlevlerini zarar görmeden sürdürebildiklerinden, feromonlar Entegre Zararlı Düzenlemesi programlarının en önemli unsurlarındandır. Diğer taraftan feromon tuzaklarının da yer aldığı, erken uyarı istasyonlarıyla zararlıların populasyon yoğunluğu ile muhtemel zarar düzeyleri önceden tahmin edilebildiğinden, insektisit uygulaması daha az sayıda ve en uygun zamanda yapılabilmektedir. Kaynak: www.osman.com.tr

http://www.biyologlar.com/biyolojik-mucadele

Elektromanyetik kirlilik nedir

Elektromanyetik kirlilik nedir

İnsan yaşamını kolaylaştırmak için geliştirilen teknoloji ürünü cihaz ve sistemlerin yaydığı elektromanyetik sinyaller, insan sağlığını tehdit ediyor.

http://www.biyologlar.com/elektromanyetik-kirlilik-nedir

Avrupa'da sıtmanın durumu

Sıtmanın Güney Avrupa ve Balkanlardaki etkisi Kuzey Avrupa ülkelerinde olandan çok daha fazladır. Bununla birlikte Güney Avrupa'da hastalık oldukça önemlidir (Bruce-ChWatt and Zulueta, 1980). Avrupa'nın değişik bölümlerindeki sıtma durumu Alman ordusu tarafından 1917-1918 tarihleri arasında belirlenmiştir. Buna göre, o yıllar itibariyle, kıtanın batısında 2.600, doğusunda 12.800, Balkanlarda 132.400 ve Türkiye'de 183.700 sıtma vakası tespit edilmiştir. Bruce-Chwatt and Zulueta (1980) "Avrupa'da sıtmanın yükselişi ve düşüşü" isimli kitaplarında, kıta için sıtmanın tarihçesine göz atmışlardır. Araştırıcılar, en yüksek endemik alanları Avrupa kıtasının güneyi olarak belirlemişler ve ülkeleri sıtma durumlarına göre sınıflandırmışlardır. Buna göre, Yunanistan Avrupa kıtasının belki de en yüksek vakalarının olduğu ülke olarak belirlenmiştir. 1931-1935 yılları arasında, Yunanistan'da sıtma paraziti ile enfekte olmuş insan sayısı 1-2 milyon dolayında olmuştur. Sıtma ölümleri ise yüzbinde 74 olarak kayıt edilmiştir. Avrupa'daki önemli birkaç sıtma epidemisi ise, yüzyılın başında 420.000 vaka ile Romanya'da, 1942-1943 yılları arasında 600.000 vaka ile Yugoslavya'da, 1905 yılında 300.000 vaka ile İtalya'da, 400.000 vaka ile 1943 yılında İspanya'da görülmüştür. Merkezi Avrupa'da, sıtma olgusu Güney Avrupa'ya göre çok daha düşüktür. Bugüne kadar ne Avusturya'da ne Çek Cumhuriyeti ne de İsviçre gibi bir ülkede hiçbir zaman geniş ölçekti bir sıtma mücadele operasyonuna ihtiyaç duyulmamıştır. Orta Avrupa'da temel sıtma alanları Macaristan çevresindeki kırsal alanlardır. Özellikle, Macaristan'ın kuzeydoğusundaki ovalar, dere yatakları ile güneybatısındaki bataklık alanlar ve balık yetiştirme havuzlan önemli kaynaklardır. Kuzeybatı Avrupa'daki sıtma alanları, kıyı bölgesiyle sınırlandırılmıştır. Zaman içerisinde İngiltere ve İskoçya'da orta dereceli birkaç salgın ve vaka kayıt edilmiştir. Bununla birlikte, Hollanda'nın kuzey bölgelerindeki tuzlu bataklıklarda, Belçika'da kıyı zonunda, Almanya'da Ren Nehri vadisi boyunca, Fransa'da ülkenin orta kesimlerindeki çamurlu arazilerde ve batı kıyısının kuzey sahillerinde sıtma vakalarına rastlanmıştır. Geçmişte, sıtma vakalarının sıklıkla görüldüğü en önemli ülke Danimarka ve komşusu olan İsveç ve Finlandiya'dır. 1880 yılına kadar İsveç'te, her yıl 4.000-8.000 sıtma vakası tespit edilmiştir. Polonya Orta Avrupa'nın sıtma yönünden endemik ülkesidir. 1919-1922 yılları arasında doğu Polonya'da her 100.000 kişiden 200'ünde sıtma teşhis edilmiştir. Bunun gibi, o zamanki Sovyetler Birliği’nin birçok bölgesinde, özellikle Ukrayna'da, çok sayıda sıtma vakası saptanmıştır. Günümüzde, Güney Avrupa'nın birçok ülkesinde özellikle kıyı şeritleri boyunca, ilkbahar ile sonbahar arasında sıtma vakalarına rastlanabilmektedir. Ancak bu sorun artık Kuzey Avrupa ülkeleri için ortadan kalkmıştır. Avrupa'da temel olarak Plasmodium vivax ve Plasmodium falciparum olmak üzere iki parazit türü bulunmaktadır. Bunlardan P. vivax tüm kıtada yaygın olarak bulunurken, diğeri güney bölgelerde sınırlı bir yayılım göstermektedir. Balkanlarda ve İtalya'da sıtmanın epidemiyolojisi tipik bir model göstermektedir. İlkbaharda P. vivax'ın epidemisi ile başlayan sıtma, sonbaharda P. falciparum epidemisi ile devam etmektedir. Bulaşım, Romanya'da haziran-ekim, Yunanistan ve Güney İtalya'da nisan-mayıs ile kasım ayının başlarında olmaktadır (Bruce-Chwatt and Zulueta, 1980). Portekiz'de kuzey bölgelerinde P. vivax yaygınken, güneyde P. falciparum vakalarına rastlanmaktadır. Öte yandan, Fransa'nın güney kıyılarında hüküm sürmekte olan iklimsel durum, P. falciparum 'un yayılmasını sınırlamıştır. Arnavutluk ve Sardunya'da, sıtma vektörlerinin populasyonu nisan, mayıs ve haziran aylarında çok hızlı bir şekilde artmakta ve birdenbire düşmektedir (Logan, 1953). Endemik sıtma, 2. Dünya Savaşı'ndan önce tüm Avrupa kıtasında bulunmaktaydı. Savaş sırasında Avrupa'nın genelinde büyük bir sıçrama yapan sıtma, savaşın son bulmasıyla birlikte yavaş yavaş ortadan kalkmıştır. Sıtma vakalarıyla İlgili en son kayıt 1975 yılında Makedonya'da yapılmıştır (Bruce-Chwatt et al., 1975). Öte yandan, çok uzun bir aradan sonra günümüzde Balkanların bazı ülkelerinde ve özellikle Bulgaristan'da sıtmanın yeniden ortaya çıkmaya başladığını biliyoruz. Sıtmanın, öncelikle Kuzey Avrupa'da, sonrasında güney kıyı şeridinde büyük oranda azalmasının çeşitli nedenleri vardır. Herşeyden önce Dünya Sağlık Teşkilâtı ile Rockfelier Fonu’nun sıtmanın eradikasyonuna yönelik ortak kampanyası en önemli rolü oynamıştır. Bu kampanya sırasında, kalıcı insektisitlerin devreye sokulması, epidemiyolojik araştırmalar ve aktif vaka takibi gibi çalışmalar kısa zamanda büyük başarı getirmiştir. Bunun yanında, yeni ilaçların ortaya çıkarılması, bina inşaatındaki yenilikler, yeni tarımsal tekniklerin devreye sokulması, sosyal ve ekonomik koşullarda iyileştirme ve halk sağlığına yönelik hijyenin iyileştirilmesi gibi faktörler, sıtma vakalarındaki hızlı düşüşün diğer nedenleri olmuştur. Ayrıca, sıtma vektörünün üreme ve gelişme habitatlarındaki vejetasyon temizliği, drenaj ve sulama sistemlerinin rehabilitasyonu, insektisit kullanımı, aşırı kirlenme ve deterjanlar, Anopheles türlerinin populasyonlarını oldukça fazla etkilemiştir (Bruce-Chwatt and Zulueta, 1980). Örneğin, Hollanda'daki domuz çiftliklerinin modernize edilmesi, Anopheles türlerinin kışlama faaliyetlerini ve mevsimsel populasyon artışlarını engellemiştir (Van Seventer, 1969). Endemik sıtmanın ortadan kaldırılmasına rağmen, Avrupa'da bu konu üzerine çalışan birçok kuruma göre, her yıl belirlenen onbinlerce sıtma vakası, turistler, göçmenler ve diğer yolcular aracılığı ile endemik sıtma alanlarından kıtaya sokulmaktadır. Bu durum kısmen doğru olsa da, bize göre Avrupa'da endemik sıtma alanları ve dolayısıyla sıtma vakaları tümüyle ortadan kaldırılmamıştır. Nitekim, yukarıda da belirtildiği gibi 30 yıl aradan sonra Bulgaristan'ın birçok bölgesinde yeniden sıtma vakalarına rastlanmış ve Bulgar bilimadamları bunun Yunanistan kökenli olduğunu ileri sürmektedirler. Bu durum, en azından kıtanın güney kıyı şeridinde bir sıtma potansiyelinin hâlâ ortadan kaldırılmadığını göstermektedir. Öte yandan, bu sıtmanın Avrupa kıtasına yeniden girişi değil, olan potansiyelin değişik etkiler nedeniyle ortaya çıkmasıdır. Bu etkilerin en başında, bize göre, küresel ısınma, iklimsel değişiklikler ve sera etkisi gelmektedir.

http://www.biyologlar.com/avrupada-sitmanin-durumu

Kuş Göcü Araştırmaları

Yüzyıllar boyu, doğa olayları arasında insanda en çok hayranlık uyandıranlardan birisi hiç şüphesiz kuş göçü olagelmiş. Kuşların sonbaharda ortadan kaybolup baharda tekrar ortaya çıkmalarının nedenlerini merak edenler birçok teoriler ortaya atmışlar. Bazıları, küçük kuşların havalar soğuduğunda çamurun içinde ya da küçük kovuklarda saklanarak kış uykusuna yattıklarını düşünmüş. Hatta Aristoteles başka bir teori daha ortaya atarak bahar aylarında Kızılgerdan olarak bilinen kuşun sonbaharda kızılkuyruğa dönüştüğünü ileri sürmüş! Kuşların göçüyle ilgili ilk araştırma çabasının Alman bir rahibe ait olduğu söylenir. Bir Kırlangıcın bacağına üzerinde "Kırlangıç, kışı nerede geçirirsin?" yazılı bir kağıt bağlayan rahip bir yıl sonra üzerinde "Asya`da, Petrus`un evinde" yazılı bir kağıtla aynı kırlangıcın geri döndüğüne tanık olur. Bu olaydan yaklaşık 750 yıl sonra, özellikle geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısından itibaren yoğunlaşan gözlemler, halkalama çalışmaları, radyo vericileri ve radar kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte kuş göçünün gizemi yavaş yavaş çözülmeye başlamış. Kuş göçü araştırmalarında kullanılan en yaygın yöntem bir teleskop ve dürbün yardımıyla tek ya da bir hat boyunca birçok noktadan yapılan yer gözlemleri. Bu yöntem özellikle coğrafi koşullar nedeniyle kuşların göç zamanı yoğunlaştıkları Boğaziçi gibi darboğazlarda, dağ geçitlerinde ya da kıyılarda oldukça verimli oluyor. Göç mevsimlerinde gerçekleştirilen günlük, düzenli gözlemlerle bir bölgeden geçen kuşların tür kompozisyonu, yoğunlukları ve göç takvimleri ortaya çıkarılabilir. Gözlemlerin özellikle hava ve ışık koşullarından çok fazla etkilenmesi bu yöntem kullanıldığı zaman özellikle dikkate alınmalı. Örneğin, yere yakın yüksekliklerde rüzgarın şiddeti çok daha düşüktür. Bu yüzden de kuşlar rüzgara karşı uçmak zorunda kaldıklarında yere yakın uçmayı tercih ederler ve böyle bir günde yüksek sayılarda kuş gözlemek mümkün olabilir. Aksi bir durumda, eğer kuşlar rüzgarı arkalarına alırlarsa bu avantajdan en iyi şekilde yararlanmak için yerden gözlemenin mümkün olmayacağı kadar yüksekten uçabilirler. Bu durumda da yoğun bir kuş göçü olmasına rağmen gözlem başarısızlıkla sonuçlanabilir. Ayrıca, gece göçmenlerini bu yöntemle araştırmak mümkün değil ve aslında kuşların büyük çoğunluğu gece göç eder. Diğer bir yöntem de 1951 yılında Lowery tarafından geliştirilmiş olan ay gözlemi. Bu yöntemde bir teleskop yardımıyla gece göç eden kuşların dolunay önünden geçen silüetleri gözlenir. Bu yöntemle gökyüzünde çok küçük bir alan taranabilmekte ve sadece dolunay zamanı ve bulutsuz havalarda olduğu varsayımı, kuşların uçuş yönünü belirlemekteki güçlükler ve de kalibrasyon sorunu bu yöntemin geçerliliğini zorluyor. Radyo ve uydu vericileri gibi çok daha gelişmiş yöntemler de göç araştırmalarında kullanılmakta. Radyo vericisi takılan kuşlar bir arabaya ya da uçağa yerleştirilen bir alıcı ile takip edilmekte ve göç davranışları ile ilgili çok detaylı bilgiler elde edilmekte. Radyo vericilerinin ağırlığı 0.5 gr.a kadar düştüğü için çok küçük kuşlara bile takılmaları mümkün. Uydu vericileri ise kuşların uçuş yükseklikleri, uçuş hızları ve bulundukları koordinatları cep telefonuna mesajla bile sürekli bildirecek kadar geliştirilmiş, ancak hem çok pahalı olmaları hem de ağırlıkları nedeniyle kullanım alanları oldukça kısıtlı. Genellikle yırtıcı kuşlar, leylekler, turnalar gibi büyük kuşlara uydu vericisi takılmakta. Özellikle İkinci Dünya Savaşı`yla birlikte radar teknolojisinde büyük gelişmeler kaydedilmiş ve radarlar göç araştırmalarında da kullanılmaya başlanmış. Radarlarla çok geniş alanlar taranabilmekte, çalışmalar hava ve ışık koşullarından etkilenmemekte. Bu yöntemle göç eden kuşların yoğunluğu, yönleri, hızları ve yükseklikleri tespit edilebilmekte. Günümüzün radarları 6.400 metre yükseklikteki kuşları fark edebilmekte ve martı büyüklüğündeki bir kuşu 80 kilometre mesafeden kaydedebilmekte. Bu yöntemle ilgili en büyük sorun ise göçmen kuşların tür düzeyinde tanımlanamaması. Radarda gözlenen kuşlar ancak büyüklüklerine göre ötücü, sukuşu, kıyıkuşu şeklinde gruplanabilmekte. Yine de radar çalışmaları kuşların denizler, çöller ve dağlar gibi ekolojik engelleri nasıl aştıkları, hava koşullarına göre nasıl davrandıkları ile ilgili çok önemli bilgiler elde edilmesini sağlamakta. Örneğin, kuşların uçuş yüksekliklerini değiştirerek rüzgardan en iyi şekilde yararlanmaya çalıştıkları radar gözlemleri ile anlaşılmış. Birçok kuş türünün göçe özgü ötüşleri vardır. Bu ötüşlerin kaydedilerek analiz edilmesi de araştırmalarda kullanılan bir diğer yöntem. Yeni bir yaklaşım da kuş tüylerinin kararlı izotop oranları açısından analiz edilmeleri. Bu yöntem, dünyada her farklı coğrafyanın (genellikle yağışlara bağlı olarak) kendine özgü izotop oranlarına sahip olmasına dayanmakta. Bu kararlı izotoplar besin ağı yoluyla kuşların dokularında da birikmekte. Kuşların tüylerindeki ya da tırnaklarındaki hidrojen, karbon veya azot izotop oranları, sadece bu dokular büyürken kuşun beslendiği yöreyi yansıtır. Bu nedenle, tüylerin izotop yapıları belirlenerek kuşların tüy değiştirme stratejilerine göre üredikleri, kışladıkları ya da konakladıkları alanların saptanması mümkün olmakta. Kuşların yön bulma yetenekleri ile ilgili çalışmalar da göç araştırmalarında geniş bir yer tutuyor. Halkalanan ve tekrar yakalanan bireyler sayesinde kuşların üreme, kışlama ve konaklama alanlarına bağlılıkları ve sonuç olarak yön bulma yetenekleri ölçülebilmekte. Bu amaçla gerçekleştirilen en yaygın araştırmalar, yer değiştirme deneyleri. Bu deneylerde hala yuvada yavruları olan erişkin kuşlar üreme alanlarından, güvercinler tüneklerinden ve göçmen kuşlar da göç rotalarından uzaklaştırılırlar ve daha sonra geri dönme başarıları ölçülür. İlk kez 1949 yılında Kramer tarafından kafesteki kuşların belirli bir yöne doğru göç aktivitesi gösterdiklerinin kanıtlanmasının ardından kafeslerdeki kuşların göç huzursuzluğunun ölçülmesi standart bir yöntem olarak yön bulma deneylerinde yerini aldı. Bu çalışmalar için çeşitli kafesler geliştirilmiş. İçinde tünekler olan ve elektrikli bir sayaç ile kuşların bu tüneklere zıplama miktarlarının ölçüldüğü kafesler (Kramer 1949, Sauer, 1957), yan duvarları eğimli olan ve kuş gitmek istediği yöne doğru bu duvarlar üzerine zıpladıkça daktilo kağıdı üzerinde bırakılan izlerin ölçüldüğü Emlen`in huni kafesleri (Emlen and Emlen, 1966) ve kuşun gagası ile kafesin etrafına sarılı şeffaf folyo üzerinde yaptığı izlerin gözle sayıldığı Busse`nin düz kafesleri (Busse 1995) yaygın olarak kullanılan kafesler. diğerlerinin aksine, arazi koşullarında ve hem gece, hem gündüz gerçekleştirilebiliyor olması Busse kafesleri ile çok fazla kuş ile deney yapılabilmesini ve büyük miktarlarda veri elde edilebilmesini sağlamaktadır. Bu yöntemde, halkalama çalışmaları sırasında yakalanan kuşlarla anında deney yapılabilmekte. Türkiye coğrafyasında kuş türlerinin yön tercihleri de halkalama istasyonlarımızda Busse kafesleri ile gerçekleştirilen deneylerle araştırılmakta. Geçtiğimiz on yıl içinde geliştirilen ve oryantasyonu aerodinamik ve fizyoloji ile bağdaştıran "Optimum Göç Teorisi", kuş göçü araştırmaları için başlıca kuramsal çerçeveyi oluştururken, bir yandan da genetik çalışmalar yaygınlaşıyor. Halkalama Çalışmaları Kuşların, halkalama lisansına sahip eğitimli araştırmacılar tarafından güvenli yöntemlerle yakalanmasını, bacaklarına halka takılmasını ve tür, yaş, cinsiyet gibi gerekli bilgilerin kaydedilmesinden sonra serbest bırakılmasını içeren işlemlerin tümüne birden "halkalama" adı veriliyor. Oldukça pahalı yöntemler olan radyo ve uydu vericileri hariç yukarıda bahsedilen hiçbir yöntemle göçmen kuşlar bireysel olarak izlenemiyor. Bu ancak halkalama çalışmaları ile mümkün. Halkaların üzerinde ülkelere özgü sabit bir adres ve her birey için farklı bir kod numarası olur. Kod numarası kuşların bireysel olarak tanınmasını, adresler ise tekrar yakalanan ya da ölü bulunan halkalı bir kuşun halkalanma bilgilerine ulaşılabilmesini sağlar. Bu adres sayesinde kuş ölü bulunduysa halkası, canlı olarak tekrar yakalandıysa da kuşla ilgili bilgiler halkalandığı merkeze ulaştırılır ve kuşun nerede, ne zaman halkalandığı öğrenilir. Bu yöntemle, temelde kuşların göçleri (kuş türlerinin göç stratejileri, konaklama, kışlama ve üreme alanları, göç takvimleri) ve populasyon dinamikleri (kaç yıl yaşadıkları, üreme başarıları, hayatta kalma başarıları, ilk üreme yaşları, kaç yaşına kadar üremeye devam ettikleri, genç bireylerin dağılma oranları) araştırılmakta. Özellikle 1970`li yıllardan sonra halkalama çalışmaları koruma çalışmalarına da büyük katkı sağlamaya başladı. Standart yöntemlerle yapılan çalışmalar sonucunda populasyonlardaki değişimler takip edilebilmekte ve türlerin korunmasına yönelik kararlar alınabilmekte. ABD ve Avrupa`da Operation Baltic, Constant Effort Sites (CES), Monitoring Avian Productivity and Survivorship (MAPS) gibi önemli projeler, standart yöntemler kullanılarak populasyonların takip edilmesi amacıyla gerçekleştiriliyor. Dünyada Kuş Halkalama Çalışmalarının Tarihçesi Halkalama çalışmalarının başlangıcı olarak Danimarkalı bir öğretmen olan Mortensen`in Sığırcık yavrularına alüminyum halkalar taktığı 1889 yılı kabul edilir. Kuşları ilk kez sistematik olarak halkalayan Mortensen, böylelikle günümüzde yüzün üzerinde istasyonda, binlerce lisanslı halkacı tarafından yaygın bir şekilde uygulanan standart halkalama çalışmalarının da öncüsü olmuş. Kuşlarla ve kuş göçüyle ilgili çok önemli bilgiler sağlayan sistematik halkalama çalışmaları öncesinde de kuşlar çeşitli nedenlerle halkalanmışlar. Kuşların ayağına metal bir halka takılmasıyla ilgili ilk kayıt 1595 yılında Fransa`sına ait. 4.Henry`nin halkalı Gökdoğan`larından (Falco peregrinus) biri kuş avı sırasında kaybolmuş ve 24 saat sonra Malta`da bulunmuş. Halkalı olduğu için saatte ortalama 90 km hızla Fransa`dan Malta`ya uçmuş olduğu anlaşılan bu birey böylelikle Gökdoğan`ların şaşırtıcı uçuş yeteneklerinin belki de ilk kanıtı olmuş. 1669 yılında ise Dük Ferdinand bir Gri Balıkçıl`ın (Ardea cinerea) bacağına gümüş halka takmış; 1728 yılında Dük`ün torunu tarafından tekrar bulunan bu Gri Balıkçıl`ın en az 60 yıl yaşadığı da böylelikle anlaşılmış. Almanya`da 1710 yılında bir atmacacı aynı ayağında birden fazla halka taşıyan bir Gri Balıkçıl yakalamış. Halkaların birçoğunun üzerinde herhangi bir bilgi olmadığından bu kuşun nerede ve kimler tarafından halkalandığı anlaşılamamışsa da halkalardan birinin Türkiye`de takılmış olabileceği düşünülüyor. Bu kuşların çoğu kuş göçü ve biyolojisiyle ilgili bilgi edinmekten çok daha farklı amaçlar için halkalanmışlar. Yabani kuşları gizemli göç davranışları ve biyolojileriyle ilgili bilgi edinmek amacıyla markalayan araştırmacılar ise halkalamanın asıl amacına yönelik ilk adımları atmışlar. Kuzey Amerika`da böylesi bir çabayı ilk kez gösteren ünlü doğabilimcisi ve ressam John James Audubon olmuştur. Audubon, 1803 yılında batağan yavrularının ayaklarına gümüş sicimler bağlamış ve böylelikle ertesi yıl iki yavrunun tekrar aynı yere geldiğini kanıtlamış. Ancak bugünkü halkalama çalışmalarının kurucusu, en başta da söz edildiği gibi Danimarkalı Hans Christian Cornelius Mortensen`dir. Viborg`ta öğretmenlik yapan Mortensen`in üzerinde bir adres ve seri numarası olan alüminyum halkayı 5 Haziran 1899 yılında bir Sığırcık yavrusuna takmasıyla sistematik halkalama çalışmaları da başlamış. Mortensen, standart bir şekilde halkalanan 165 Sığırcık yavrusuna tekrar rastlanılacağını umuyordu. Gerçekten de bir yıl içinde bu kuşlardan bazıları tekrar görüldü ve bu kayıtlar yayınlandı. Mortensen`in deneyi başarıyla sonuçlanmıştı ve bu başarıdan etkilenen birçok ülkede kuşlar halkalanmaya ve halkalama istasyonları kurulmaya başlandı. Kuzey Amerika`daki sistematik halkalama çalışmaları ise 1902 yılında Paul Bartsch tarafından gerçekleştirilmiş. Bartsch üzerinde "Smithsonian Enstitüsüne geri gönderin" yazılı halkalar kullanarak ilk kez bir tür gece balıkçılı halkalamış. Avrupa`da düzenli halkalama çalışmaları ise 1903 yılında Almanya`da (bugün Rusya sınırları içinde kalmış olan) ilk halkalama istasyonunun, Vogelwarte Rossiten`in kurulmasıyla başlamış. Almanya`nın ardından 1909 yılında bu kez İngiltere ve İrlanda`da halkalama çalışmaları yapan ornitoloji merkezleri kurulmuştur. Yine 1909`da Amerika`da Wisconsin Üniversitesi`nden Leon Cole, Amerika Kuş Halkalama Derneği`ni (American Bird Banding Association) kurmuş, 1910 yılında Çekoslovakya`da, 1911 yılında İsveç`te, 1912 yılında Finlandiya`da ve 1914 yılında da Norveç`te ilk kuş halkalama istasyonları çalışmalarına başlamış. 1916 yılındaki Göçmen Kuşlar Sözleşmesi`nin (Migratory Birds Convention) ardından 1920`de ABD`de ve 1923`te Kanada`da federal halkalama ofisleri kurulmuş. Göçmen kuşların sınır tanımıyor olması doğal olarak halkalama çalışmalarının da uluslararası işbirliği ile yürütülmesini gerekli kılıyor. Bu gereklilik doğrultusunda 1963 yılında Paris`te, birçok ulusal halkalama programının katılımıyla Avrupa Halkalama Birliği`nin (EURING) kurulmuş. 1966 yılında ise ulusal halkalama programları arasında bilgi alışverişini sağlayabilmek için geri bildirim verilerinde standart bir kodlama sistemi geliştirilmiş. Bu kod sistemi tüm ulusal halkalama merkezleri tarafından kullanılmakta. Türkiye`de Kuş Halkalama Çalışmaları Birçok kuş türü için çok önemli göç yolları üzerinde bulunmasına rağmen 2002 yılına kadar Türkiye`de düzenli ve kapsamlı halkalama çalışması gerçekleşmemişti. 1950-2000 yılları arasında Kızılırmak, Göksu ve Çukurova deltaları başta olmak üzere çeşitli bölgelerde çoğunlukla yabancı araştırmacılar tarafından kısa süreli, düzensiz çalışmalar yapılmış ve 166 türe ait 17.000`den fazla kuş halkalanmıştı. Ayrıca, 43 farklı ülkede halkalanıp hemen hemen tümü öldürüldükten ya da ölü bulunduktan sonra bildirilen 750`den fazla kuş ile ilgili kayıtlar var. Bu çalışmalarda araştırmacılar kendi ülkelerinin ulusal halkalarını kullanmışlar. Sadece, 1969 yılında Salih ve Belkıs Acar tarafından gerçekleştirilen çalışma için özel olarak üzerlerinde "Turkey" yazan halkalar yaptırılmış, ancak bu çaba da ulusal bir programa dönüşmemişti. Ulusal Halkalama Programı (UHP) Türkiye Ulusal Kuş Halkalama Programı (UHP), nihayet Kuş Araştırmaları Derneği`nin (KAD) girişimleri sonucunda, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü (MPG), Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ve KAD arasında imzalanan işbirliği protokolü ile Mart 2002 yılında başladı. Programın koordinatörlüğü KAD tarafından yürütülüyor. Halkalama çalışmaları, 2002 yılında Manyas Kuşcenneti (KAD-MPG), Cernek/Kızılırmak Deltası (Ondokuz Mayıs Üniversitesi), Titreyengöl/Manavgat (Avifaunichte Unterschungen, Alman bir ekip) ve ODTÜ (KAD-ODTÜ Biyoloji Bölümü) istasyonlarında gerçekleştirildi. 2003 yılında ise Akyatan (KAD-MPG) ve Dicle (Dicle Üniversitesi) istasyonları da pilot çalışmalarla programa dahil oldular. İki yıl içinde 6 istasyonda 110 türden 55.000`in üzerinde kuş halkalandı ve 15 farklı ülkede halkalanmış 46 kuş Türkiye`de kaydedildi. Türkiye`de halkalanmış 15 kuşla ilgili olarak da 6 ülkeden geri bildirim geldi. Uluslararası geri bildirimlerin yanısıra, sonbahar 2003 çalışmaları sırasında Cernek istasyonunda halkalanmış bir Yalıçapkını (Alcedo atthis) 3 gün sonra Akyatan istasyonunda Tüm bu çalışmalar sırasında, Türkiye için Kuzey Çıvgını (Phylloscopus borealis) için ilk kayıt olmak üzere nadir birçok tür için kayıtlar elde edildi. Renkli Halkalama Çalışmaları Martılar, leylekler ve yırtıcı kuşlar gibi büyük kuşlara renkli halkaların takıldığı çalışmalar da yapılmaktadır. Bir teleskop ya da dürbün yardımıyla hatta bazen çıplak gözle bile renkli halkalar üzerindeki harf ya da rakam kodları okunabilmektedir. Bu sayede, tekrar yakalanmalarına ya da ölü olarak bulunmalarına gerek kalmadan bu kuşların göçleriyle ilgili bilgilere ulaşılabilmektedir. Türkiye`de değişik araştırmacı kişi ve kurumların yürüttüğü renkli halkalama projeleri arasında, Fransa ile işbirliği halinde yürütülen Tepeli Pelikan (Pelecanus crispus) yavrularının halkalanmasını, Belçikalı, Hollandalı ve Fransız bilim adamlarının işbirliğiyle yapılan Akdeniz Martısı (Larus melanocephalus) yavrularının halkalanmasını, yine Fransa ile işbirliği halinde yürütülen Flamingo (Phoenicopterus ruber) yavrularının halkalanmasını ve 2003 yılında Kızılcahamam (Ankara) yakınındaki kolonide başlayan Leylek halkalamasını sayabiliriz. Eğitim Çalışmaları Halkacı olmak, günümüzde artık pek az örneği kalmış bir usta-çırak ilişkisi sonucunda gelişen, kuramsal bilginin yanı sıra kapsamlı bir deneyim edinmeyi ve bu birikimi düzenli olarak güncellemeyi gerekli kılan, çoğu kez de yaşam boyu bir tutkuya dönüşen bir süreç. Halkacı olmak, dünyanın neresinde olursa olsun o kişide olması gereken birikimin varlığını test eden bir lisans sürecini de içeriyor. Halkacının yetkinliğini bir lisansla belgeleme gereğinin temelde iki nedeni var: Kuşların canına ve sağlığına zarar gelmesini önlemek, Hatasız ve güvenilir veri toplayabilmek. İlk gerekçe, kuşların morfolojileri, fizyolojileri ve davranışları hakkında yeterli bilgiye sahip olmayı ve bu işi bilenlerin yanında olası sorunlar karşısında nasıl doğru hareket edileceğini öğrenmeyi gerektiriyor. İkinci gerekçe ise, doğru tanılar yapabilmeyi, referans kaynaklarını doğru kullanmayı ve genelde titiz çalışmanın önemini vurguluyor. Türkiye`de kuş göçlerine ve halkalama çalışmalarına yönelik ilgi ve bilginin arttırılması amacıyla KAD tarafından "Ulusal Halkalama Programı`nın Yaygınlaştırılması, Geliştirilmesi ve Tanıtımı" projesi hazırlandı ve proje UNDP GEF/SGP desteğiyle Aralık 2002`de başladı. Proje kapsamında 100 kişinin katılımıyla Ankara ve Manyas Kuşcenneti`nde "Halkalamaya Giriş Kursları" düzenlendi. Proje kapsamında çocuklarla eğitim çalışmaları gerçekleştiriliyor ve kısa bir belgesel film hazırlanıyor.

http://www.biyologlar.com/kus-gocu-arastirmalari

Bal ve Apiterapi

Apiterapi, arı ürünlerinin bir ya da birden fazla hastalığın önlenmesi ya da iyileştirilmesi amacıyla kullanılması şeklinde tanımlanabilir. Her geçen gün sonuçlanan araştırmalar toplumların dikkatini bu konu üzerine çekmekte ve özellikle Uzakdoğu ülkelerinde başlayan ve dünyada hızla gelişen arı ürünleri ile tedavi yöntemleri hızla yaygınlaşmaktadır. Hatta, başta Japonya, Doğu Asya ülkeleri, Amerika, Kanada gibi ülkelerde apiterapi merkezleri kurulmuştur. Bal ve Apiterapi Balın besin içeriğinin insan sağlığına etkisinin yanısıra olağanüstü bir özelliği de vardır ki, bu özellik antimikrobiyal aktivitesidir. Balın bu özelliği nedeniyle Hipokrat zamanından beri hastalıklarda tedavi edici bir araç olarak kullanıldığı bilinmektedir. Balların antimikrobiyal aktivitesi için farklı mekanizmalar ileri sürülmüştür. İleri sürülen mekanizmalardan biri, balın sahip olduğu yüksek şeker konsantrasyonudur. Bir diğer sebebi de balda enzimsel olarak üretilen H2O2’dir. Üçüncü olarak da balın düşük pH’sıdır (ort. 3.2-4.5). Balın Antimikrobiyel Aktivitesi Balda mikrop üreyemez çünkü; Şeker konsantrasyonu çok fazladır. Balın pH sı 3.5-4.0 civarındadır. Baldaki enzimler inhibin (H2O2) oluşmasına neden olur. Glukoz oksidaz, GLUKOZ, Glukonik asit + H2O2 Not: Isıtılmış ballarda antimikrobiyel aktivite görülmez veya yok denecek kadar azdır İnsan vücuduna etki eden çoğu mikroorganizma balda yaşamını sürdürememektedir. Bal, temas ettiği mikroorganizmaları öldürdüğü gibi içerisinde de barındırmamaktadır. Öyle ki Mısır piramitlerinde bulunan ve Postum’da M.Ö. 6. asra ait çömlekler, içindeki balların biraz katılaşmakla beraber vasıflarını hiç kaybetmemesi, balda mikroorganizmaların yaşayamadığını tarihi bir gerçek olarak göstermektedir. Tıbbi literatürde, İngiliz ve Amerikan hastanelerinde birinci sınıf mikrop öldürücü olarak bal kullanıldığını, Almanya’da yara ve soğuk algınlıklarından kaynaklanan hastalıklarda, baldan bu yönü ile istifade edildiğini görmekteyiz. Alman Dr. Zaiss’in mikrop öldürücü olarak balı tentürdiyot ‘a tercih ettiğini belirtmesi de ilginçtir. Balın yaraların ve enfeksiyonların iyileşmesini sağlamak için kullanımı 1981 yılında Dünya Sağlık Forumu tarafından da önerilmiş olup, Pharmaceutical Journal’da apse, çıban, göz yangıları, ishal, üriner sistem enfeksiyonları, dizanteri etkeni, deri ve ağız içi enfeksiyonlarına antimikrobiyal etkisinin olduğu rapor edilmiştir. Balın çeşitli hastalıklara karşı tedavi edici özelliğini incelemek amacıyla birçok araştırma yapılmıştır. Bu konuyla ilgili ilgi çekici çalışmalardan birisi 1991’de King Suud Üniversitesi tarafından yapılanıdır. Yapılan bu çalışmanın sonunda gastrit ve oniki parmak bağırsağı ülserine sahip hastalara, alternatif bir tedavi olarak balın tek başına veya antimikrobiyal bir ajanla uygun bir bileşiminin kullanılması önerilmiştir. Lavanta, karahindiba, ve kolza balları yüksek antimikrobiyal aktiviteye sahipken orman gülü, okaliptus ve portakal nispeten düşük aktivite göstermektedir. Balın antimikrobiyal etkisini destekleyen bir başka bildirişte, eşit miktarda bal, çavdar unu ve zeytin yağı karışımı ile hazırlanan kremin günde üç kez kullanımı ile inek ve atlarda görülen ve kangrene dönüşen yaraları dahi tedavi ettiği sonucuna varan Lucke’nin bildirişidir Bal, karaciğer rahatsızlıklarında da başarı ile kullanılmaktadır. Bu başarıda balın antimikrobiyal etkisinin yanında, fruktozun doku ve kasları yumuşatıcı ve gevşetici özelliği de önemli sayılabilir. Balın çeşitli araştırmalar sonucunda, doku oluşmasını hızlandırdığı, yara ve yanık izlerini azalttığı (Arman, 1980; Dumronglert, 1983), bazı ülkelerde doktorlar tarafından katarakt ve kojuktivit ile bazı kornea rahatsızlıklarında başarı ile kullanıldığı bildirilmektedir (Mikhailov, 1950). Ayrıca kornea ülserinin de saf bal ile veya vazelin yerine bal ile hazırlanan % 3 lük sulphidine pomadı ile başarılı bir şekilde tedavi edildiği görülmüştür.

http://www.biyologlar.com/bal-ve-apiterapi

Bitki zararlısı böcekler

Bitki zararlısı böcekler

Böcekler, dünya üzerinde 350-400 milyon yıldan beri yaşamaktadır. Tür sayıları milyonları geçer. Böceklerin bazısı faydalı, bazısı zararlıdır.

http://www.biyologlar.com/bitki-zararlisi-bocekler

SITMA VEKTÖRÜ MÜCADELESİNİN ORGANİZASYONU

Yüzyılımızın başında sıtma kontrolü, yağ, Paris Yeşili gibi birtakım basit larvisitler, bataklık ve meraların drenajı, medikal olarak kinin kullanımı gibi yöntemler aracılığı ile yürütülmekteydi. Ancak bu tip uygulamalar, ekonomik önemi olan ve lojistik olarak uygulanması mümkün olan köylerde ve merkezlerde yapılmaktaydı (Service, 1992). Ancak yine de, lokal olarak bazı başarılı sonuçlar alınıyor, kinin insan için koruyucu özellik gösteriyordu. 19401ı yılların sonuna gelirken, DDT'nin geniş ölçekte kullanım kolaylığı sayesinde, sıtma kontrol çalışmalarının felsefesi, larvisit kullanımından ev ve ahır içlerine kalıcı insektisit kullanımına doğru kayış göstermiştir. Bu tip bir strateji, geniş ölçekli ve hatta bölgesel kontrol çalışmalarını da olası kılmıştır. Dünya Sağlık Teşkilâtı'nın (WHO) 1955 yılında dünya genelinde koyduğu hedefler doğrultusunda, Afrika'da bazı bölgeler hariç, sıtmanın eradike edilebilme olasılığı doğmuştur (Anonymous, 1957). Tüm çalışmalara rağmen sıtma, günümüzde hâlâ etkisini sürdüren bir hastalıktır. Gerçekten, sıtma birçok ülkede günlük yaşantının bir parçası haline gelmiştir. Örneğin, Afrika'da Sahra Çölü'nün çevresinde, bazı güney ülkeleri hariç, sıtmanın azaltılması mümkün olmamışken, diğer bazı bölgelerde; örneğin, Güney Amerika ve Asya'da son 20 yıl içinde sıtma vakalarının sayısı dramatik boyutlara çıkmıştır. Dünya üzerinde bazı ülkelerde, bulaşımın önüne geçilmiş; ancak bu yerlerde beklenmedik bir şekilde yeniden sıtma vakaları artmış ve zaman zaman eski seviyesinin üzerine çıkmıştır. Bunun en önemli nedeni, bu bölgelerde eradikasyon yapısının yok olması ve sıtma kontrol programlarının kesintiye uğratılmasıdır. Zaman içerisinde birçok araştırmacı, her iki durum için belirleyici bir takım nedenleri ortaya çıkarmışlardır (Jeffery, 1976; Service, 1977; Najera, 1990). Özetle, insektisitlerin fazlaca ve bilinçsizce kullanılması, etkisiz ilaçlama, insektisitlere karşı vektör canlıların gösterdiği direnç, kötü planlanmış sürvelans ve araştırmalar, sosyo-ekonomik çeşitlilik, politik ve sosyal değişkenlikler, tarımda gelişmeler, ekolojik ve iklimsel değişimler gibi birçok faktörü nedenler arasında sayabiliriz. Günümüzde, 55 farklı Anopheles türünün bir ya da daha fazla insektisite karşı direnç gösterdiğini söyleyebiliriz (Anonymous, 1992). Hiçbir zaman unutulmamalı ve daima hatırlanmalıdır ki, bulaşım olan alanlarda, insanları gece boyunca enfekte etmek amacıyla sokan sivrisinek populasyonunda %90'a varan azaltılmalar bile; eğer, sürekli bir program ve uygun insektisitler kullanılmazsa, sıtma enfeksiyon oranında kayda değer azalmalar sağlamayabilir. Yukarıda belirtilen nedenlerin tümünün etkileşimi sonucunda, günümüzdeki bilimsel ve teknik gelişmelere rağmen, dünya üzerinde 103 ülkede 2 milyar insan sıtma riski altındadır. Diğer bir deyişle, dünya insan populasyonunun %40'ı sıtma hastalığına yakalanma potansiyeli göstermektedir. Bunların, 270 milyonu enfekte olmuş durumdadır. Her yıl bir ya da iki milyon çocuk sıtmadan ölmektedir. Öte yandan, sıtmanın şiddeti bölgeden bölgeye, ülkeden ülkeye değişiklik göstermektedir. Bu durum, ülkelerin sosyo-ekonomik, iklimsel ve ekolojik koşullarının farklılığından kaynaklanmaktadır. Türkiye, ılıman kuşağın son ülkesidir ve sıtma bulunduran birçok ülke ile karşılaştırıldığında, dünya üzerinde belki de sıtmanın eradike edilebileceği tek ülkedir. Ancak bunun için, planlanmış, organize edilmiş ve bilimsel temellere oturtulmuş bir eradikasyon programının hazırlanıp hayata geçirilmesi gerek-mektedir. T.C. Sağlık Bakanlığı Sıtma Savaş Dairesi Başkanlığı'nda uzun yıllardır yürütülen sıtma mücadele programları incelendiğinde, sıtma vektörü ile mücadele yapılmasına rağmen birçok nedenden dolayı, insan sağlığına yönelik medikal mücadelenin daha ağır bastığı görülmektedir. Oysa, sıtma gibi bir hastalıkla mücadele de medikal mücadele ile birlikte, sıtma vektörü olan Anopheles türlerine karşı bilimsel ve çağdaş vektör mücadelesinin de birlikte yürütülmesi gerekmektedir. Bu mücadele şeklinin başarıya ulaşabilmesi için, ülke çapında bir programa ve sağlıklı işleyen bir organizasyona ihtiyaç vardır. Ülkemizde vektör mücadelesine yönelik yetiştirilmiş uzun vadede yetersiz ancak pratik ve özverili bir personel potansiyeli vardır. Bu potansiyelin daha etkili kullanılması için en önemli ihtiyacımız, personelin geniş ölçekli bir programın uygulanabilmesi için yeni bilimsel verilerle yeterince eğitilebilmesidir. Unutulmamalıdır ki, sıtma ülke sınırları içinde kalmayan ve mücadelesi kesintiye uğradığında belki de eski düzeyinin çok üzerinde olacak şekilde yeniden ortaya çıkabilen bir hastalıktır. Kitabımızın bu bölümünde, sıtma vektörü mücadelesine yönelik olarak olası planlama ve organizasyon çalışmalarının nasıl -olması gerektiğine yönelik özet bilgiler vermeye çalışacağız. Bu bilgilerin bazıları, organizasyonu yönetecek olan personele, bir kısmı ise arazi uygulamalarını gerçekleştirecek olan ekiplere yöneliktir. Ancak, bu kademelenme içinde, bilginin tümünün doğru olarak aktarılması ve organizasyon basamaklarına yansıtılmasının, ülkemizdeki olası sıtma eradikasyon programlarına katkı sağlayacağı inancındayız.

http://www.biyologlar.com/sitma-vektoru-mucadelesinin-organizasyonu

Dogal Çevreyi Etkileyen Sorunlar

1. Hava Kirliligi 2. Su Kirliligi 3. Gürültü Kirliligi 4. Görüntü Kirliligi 5. Toprak Kirliligi 6. Hızlı Nüfus Artışı “Tanrı affeder, bazen insanlar da, fakat doga hiçbir şeyi affetmez.” William JAMES 1.Hava Kirliligi: Atmosferdeki toz, gaz, duman, is ve kokunun canlılara zarar verecek boyuta ulaşmasına hava kirliligi denir. Atmosfer; yerden rüzgârla kalkan tozlar, yanan kömür petrol ve odundan çıkan duman, araba egzozlarından çıkan kurşun ve karbon monoksit ve yanan kömürden çıkan kükürt dioksit ile kirlenmektedir. Özellikle fosil yakıtlardan çıkan karbondioksit gazı atmosferde sera etkisi yapmaktadır. Atmosferdeki karbondioksit gazı dünyadan geriye yansıyan uzun dalga ışınlarının hapsedilmesine ve troposferin ısınmasına yol açmaktadır.”Sera etkisi”diye nitelendirilen bu durum atmosferde farklılıklara neden olmaktadır. Deodorantlar, saç spreyleri, parfümler gibi tüplerdeki gazlara itici gücü veren CFC ( Kloroflorokarbon ) gazları ise atmosferde serbest kaldıklarında ozon atomlarını çözerek “ozon tabakasının incelmesine” neden olmaktadır. Bu durumun bir sonucu olarak cilt kanseri riski ve gözlerde katarakt oluşma olaylarında artış gözlenmektedir. Yine atmosfere bırakılan bazı gazlar, bitkilerde fotosentezi yavaşlatıp agaç yapraklarında bozulmalara, tarımsal üretimde azalmalara neden olmaktadır. Özellikle kömürle çalışan termik santrallerin bacalarından hiçbir arıtmaya tabii tutulmadan atmosfere verilen sülfürik asit yagışlarla asit yagmurlarına dönüşmekte; bitkilere ve ormanlara büyük zararlar vermektedir. Yüksek binaların bacalarından çevreye yayılan kükürt dioksit gazı akciger kanserine neden olmaktadır. Hava taşıtları da kirlilige neden olmaktadır. Örnegin Boeing 727 modeli uçak 265.000 kilogram kirli su, 80 kilogram zehirli atık, 5.000 kilogram zehirli hava üretmektedir. Bir jet uçagı 6.000 Volkswagen otomobiline eşit derecede duman çıkararak havayı kirletmektedir. Dünya çevresinde 2000 kilometre uzaklıga kadar olan mesafede 3 milyon kilogram çöp dönmekte ve bu miktar her gün biraz daha artmaktadır. Şehirlerin yer seçiminde yapılan yanlışlıklar ile yüksek katlı binaların rüzgârların önünü kesmesi de hava kirliligine neden olmaktadır. Türkiye’de havayı kirleten tesislerin başında linyit ile çalışan termik santraller gelmektedir. Bu santrallerin kükürt oranı yüksek linyit kömürü kullanmaları temel etkendir. 2000 yılında bu santrallerden atmosfere verilen kükürt dioksit miktarı 2.000.000 ton civarındadır. Yatagan, Soma, Tunçbilek, Afşin-Elbistan gibi şehirlerde termik santraller nedeniyle hava kirliligi üst boyutlardadır. Erzurum, Kayseri, Sivas, Ankara gibi şehirlerde ise evsel ısınma ve daglar arasındaki konum özellikleri nedeniyle hava kirliliginde özellikle kış mevsiminde artış gözlenmektedir. Demir-çelik endüstrisi, Gübre endüstrisi, Çimento fabrikaları, Petrokimya fabrikaları, Deri fabrikaları, Kâgıt ve selüloz fabrikaları, Şeker fabrikaları, Tekstil endüstrisi, Tarımsal mücadele ilacı üreten fabrikalar, Boya fabrikaları ile Termik enerji santralleri hava kirliliginde büyük paya sahiptir. Bursa, İzmit, İzmir, Kırıkkale, İstanbul, İskenderun, Karabük ve Adana şehirlerindeki hava kirliliginde sanayi tesislerinin payı büyüktür. İstanbul, Bursa, Sivas, Çanakkale, Kütahya, Eskişehir ve Diyarbakır Türkiye’nin en kirli kentleri arasındadır. 1952’de Londra’da 3000 insan solunum yetmezligi sonucu olmuştur. 1981’de İspanya’nın Madrid şehrinde yemek yagına karışan zehirli maddeler 340 kişinin ölmesine, 3000 insanın da zehirlenmesine yol açmıştır.1985 yılında Hindistan’ın Bhopal şehrinde kimyasal ilaç üreten bir fabrikadan çevreye yayılan metilizosiyanat gazı 3.000 insanın ölümüne 300.000 insanın zehirlenmesine yol açmıştır. Meksiko şehrindeki Paseo de la Reforma bulvarındaki çiçekler kirli hava nedeniyle çok çabuk öldüklerinden çiçek dikim işi iki ayda bir yenileniyor. Los Angeles’teki bir bulvarda gerçek bitkiler yetişmediginden plastik agaç ve çitler konulmuştur. “Su çetin bir hasımdır. Bütün hataları keşfetmesini bilir ve en küçük yanlışı pahalı ödetir.” J. CHAİLLEY 2.Su Kirliligi: Su kirliliginde; gübrelerin bünyesindeki kimyasallar, tarım ilaçları, petrol ürünleri, radyoaktif atıklar, deterjanlar, rüzgâr ve akarsu erozyonu, kanalizasyon atıkları, çöpler ile is ve duman etkili olmaktadır. Bu kirleticilerin çogu akarsu, göl ve denizlere dökülmektedir. Örnegin denizlere her yıl yaklaşık 200.000 ton petrol, 320.000 ton fosfor, 800.000 ton azot, 60.000 ton deterjan, 21.000 ton çinko, 3900 ton kurşun, 240 ton krom ve 100 ton cıva bırakılmaktadır. ABD’de her yıl denize atılan çöp miktarı 7 milyon tondur. Akdeniz’e yılda 4–5 milyar ton sanayi atıgı dökülmektedir. Bu nedenle pek çok deniz canlısı ölmekte, yaşama ve üreme alanları yok olmaktadır. Dünyanın en büyük tatlı su gölü olan Baykal, kıyılarındaki kâgıt fabrikalarının zehirli atıkları ile kirlenmektedir. Petrokimya sanayi Azerbaycan’ın Sumgayıt şehrini yaşanmaz hale getirmiştir. Hazar Denizine dökülen Volga Nehri, Rusya Federasyonundaki sanayii atıklarının % 40’ını taşımaktadır. Oysa denizler dünya için termostat işlevi görüp, her yıl 3 milyar ton karbondioksiti emerek atmosferi yaşanır kılmaktadır. Yine dünya protein ihtiyacının % 14’ü denizlerdeki balıklardan saglanmaktadır. Denizlerdeki bitki ve hayvan türlerinin 500’ü ilaç hammaddesi olarak kullanılmaktadır. Türkiye’de de su kirliligi üst boyutlardadır. Özellikle hızlı şehirleşmeye baglı olarak evsel ve endüstriyel atıkların su ortamlarına arıtılmadan verilmesi kirliligi artırmıştır. Ayrıca su havzalarındaki yapılaşma ile yapay kimyasalların su ortamlarına karışması da kirliligi artırmaktadır. Porsuk, Ergene, Susurluk, Gediz, Küçük Menderes, Bakırçay, Sakarya nehirleri ile Nilüfer Çayındaki kirlilik had safhadadır. Çevresindeki sanayi tesisleri nedeniyle, Manyas, İznik, Van, Sapanca, Burdur ve Akşehir gölleri de kirlilik tehdidi altındadır. Küçük yerleşim merkezlerinde kanalizasyonun biriktirildigi fosseptik çukurlarından sızan sular, yeraltı sularına karışmaktadır. Sanayii tesislerinin ulaşım kolaylıgı ve su bollugu nedeniyle ova tabanlarını tercih etmesi de ( Bursa, Adapazarı, Balıkesir, Ergene, Gediz ve Çukurova gibi...) yeraltı sularının hızla kirlenmesine yol açmaktadır. Endüstri tesisleri, yazlık konutlar ile turizm tesislerinin belli bir planlama olmadan, kurallara uyulmadan kıyılara kurulması da başta körfezler olmak üzere kıyıların hızla kirlenmesine neden olmaktadır. Bu nedenlerle Haliç, İzmit, Gemlik, İzmir ve İskenderun körfezleri hızla kirlenmektedir.21 Ülkenin atıkları Karadeniz’e taşınmaktadır. Havzasındaki 300 nehirle yılda 500 milyon metreküp endüstriyel ve evsel atık bu denize boşalmaktadır. Aşırı avlanma ve kirlenme nedeniyle Karadeniz’deki balık üretimi 500.000 tondan 100.000 tona düşmüştür. 23 ticari balık türü ise beşe inmiş durumdadır. Türkiye’de 3215 belediyenin yalnızca 141’inde kanalizasyon sistemi vardır. Türkiye’deki atık suların yaklaşık % 78’i arıtılmadan ırmak, göl ve denizlere oldugu gibi bırakılmaktadır. Sulardaki insan saglıgına zararlı maddeler, salgın ve bulaşıcı hastalıklara neden olmaktadır.( kolera, tifo, dizanteri gibi ) Zehirli atıklar oksijen dengesini bozarak göl ve nehirleri yaşanabilir olmaktan çıkarır. Dünyada 1.300.000.000 kişi saglıklı sudan yoksundur. Her yıl 5.000.000 kişi saglıksız sulardan bulaşan hastalıklarla ölmektedir. 10.000.000 kişi kilometrelerce uzaktan su taşımaktadır. Irmak ve göl sularındaki kullanım son 40 yılda iki katına çıkmıştır. Dünyadaki temiz suyun %50’si yalnızca insanlar tarafından kullanılıyor. “Eski haliyle karşılaştırıldıgı zaman topragımız, hastalıktan çürümüş birinin iskeletine benzemektedir. Tombul ve yumuşak tarafları kaybolmuş, geriye çıplak bir ceset / leş kalmıştır.” PLATON 3.Toprak Kirliligi: Nüfus artışına baglı yanlış arazi kullanımının neden oldugu toprak erozyonu toprak kirliliginde ilk sırayı almaktadır. Yanlış ve aşırı ilaç kullanımı, bilinçsiz gübre kullanımı ile endüstriyel atıklar da toprak kirliliginde önemli bir yere sahiptir. Ev ve tesislerin bacalarından çıkan emisyonların asit yagmurları ile topraga inmesi, çöp toplama havzalarındaki atıkların yüzey suları ile derinlere taşınması topragın yapısını tamamen degiştirmektedir. Çogu yerde maden ocaklarının işletilmesi sırasında yüzeye çıkarılan agır metaller de topraga zarar vermektedir. Nükleer atıklar genelde topraga gömülmektedir. Bunlar yeraltı suları ile topraga yayılarak ortamı kirletmekte, canlı yaşamını olumsuz etkilemektedir. Hayvan dışkısı da toprak kirliligine yol açmaktadır. Zira günümüzde kullanılan teknolojiler nedeniyle geçmişte gübre olarak kullanılan bu dışkılar belli alanlarda toplanmaktadır. Anız yakılması da topraga büyük zarar vermektedir. Anız yakılması yangına yol açtıgı gibi, toprak verimini azaltmakta erozyona davetiye çıkartmaktadır. Türkiye’nin en verimli toprakları erozyonla deniz, göl ve çukurlara taşınmaktadır. Normal koşullarda 1 santimlik bir toprak tabakasının oluşması için gerekli süre yaklaşık 250–1000 arasındadır. Görüldügü gibi binlerce yılda oluşan toprak tabakası, erozyonla 15–20 yıl gibi kısa bir süre içerisinde kaybolmaktadır. Sadece Fırat Nehrinin yılda taşıdıgı toprak miktarı 108 milyon ton civarındadır. Türkiye’de erozyona baglı yıllık toprak kaybının 1milyar ton civarında oldugu tahmin edilmektedir. Türkiye akarsu havzalarında çok şiddetli erozyon %36, orta şiddette erozyon %31, hafif erozyon ise %28 civarındadır. Dünyada ise yılda 75 milyar ton toprak erozyonla taşınmaktadır. Erozyon dogal dengeyi bozmakta; canlı ve bitki türlerinin azalmasına neden olmaktadır. Taşınan bu topraklardan dolayı; tarımsal üretim potansiyeli azalmakta, baraj ve sulama sistemleri zarar görmekte, suyolları ve limanlar zarar görmektedir. Bu nedenle erozyon topragın kaybedilmesi, dogal kaynakların tükenmesi demektir. Bundan dolayı tarımsal ve hayvansal ürünlerde büyük açıklar oluşmakta, milyarlarca dolar ödenerek bugday, pirinç, yaglı tohum, et, şeker v.s ithal edilmektedir. Örnegin 1988’de kişi başına düşen bugday üretimi 387 kg iken, 1995’de bu rakam 280 kg’a düşmüştür. Bugdaydaki gerileme % 25’tir.Aynı dönemde pirinç ve susamda yaşanan üretim azlıgı % 34, ayçiçeginde % 43, soyada % 75’tir.Aynı şekilde hayvan sayısı 1987–1995 arasında sıgırda % 21, koyunda % 32, keçide ise % 33 azalma göstermiştir. Erozyon, barajların çok kısa sürede devre dışı kalması demektir. İnsanların aşsız ve işsiz kalması demektir. Oysa bilinmelidir ki toprak üretilemeyen, satın alınamayan çok degerli bir kaynaktır. Şu unutulmamalıdır ki Aşagı Mezopotamya’da Sümer, Akad ve Babil uygarlıkları ile Sarı Irmak boylarındaki Çin uygarlıklarının yıkılmasında susuzluk ve toprak erozyonu çok önemli rol oynamıştır. “Ya bizler kentlerimizin kirlenmesini ortadan kaldıracagız; ya da kentlerimizin kirlenmesi bizleri...” Robert F. KENNEDY 4.Gürültü Kirliligi: Gürültü; istenmeyen ve insanı rahatsız eden ses olarak tanımlanabilir. Teknolojik gelişmenin sonucu olan gürültü gelişmiş ülkelerde tüm çevre sorunları arasında ilk sırayı almaktadır. İnşaatlardaki tadilat ve onarımlar, ulaşım araçları ( uçak, tren, helikopter, motorlu taşıtlar v.s ) elektrikli aletler ( kompresörler, matkap, elektrik süpürgesi, mutfak robotu, hidrofor, havalandırma v.s ) yazlık eglence yerleri, bar ve diskotekler, su ve tüp satıcıları, müzik aletleri gürültüye neden olmaktadır. Trafigin sıkışık oldugu arterler ile trafik ışıklarının geçiş alanlarında minibüs, taksi ve otobüslerin çaldıgı gereksiz kornalar insanları fazlasıyla rahatsız etmektedir. Bu durum başta çocuk, hasta ve yaşlılar olmak üzere tüm insanların ruh saglıgını olumsuz etkilemektedir. Her türlü gürültü işitme saglıgını bozmakta, algılamayı olumsuz etkilemektedir. Son yıllarda kalp ve damar rahatsızlıklarında büyük artış gözlenmektedir. Çogu kez iş performansının azalmasına da neden olmaktadır. Büyük şehirlerde yanlış yapılaşma ve yeşil alan azlıgı da gürültünün rahatsızlık katsayısını artırmaktadır. Yüksek ses ve gürültüden dogal ortamda ki diger canlılar da rahatsız olmaktadır. “Çevresel tehlikeler artık yalnızca kuş meraklılarını ilgilendirmiyor; bu tehlikenin çanları hepimiz için çalıyor.” Frank M. POTTER 5.Görüntü Kirliligi: Teknolojinin gelişmesiyle birlikte görüntü kirliliginde büyük artış olmuştur. Hızlı ve denetimsiz yapılaşma mimari estetikten yoksun binaların artmasına neden olmuştur. İskân izni olmadan yapılan, yapılırken iyi denetlenmeyen binaların kat sayısında, mimari tarzında, dogal çevreyle uyumunda belli bir standart yoktur. Cadde ve sokaklar gelişigüzeldir. Araç giriş ve çıkışına, araç park etmeye çogu kez uygun degildir. Cadde ve sokaklarda araçların çift taraflı park edilmesi, trafik akışını zorlaştırmaktadır. Araçların kaldırımlara çıkması yaya yolunu kapamakta, sokakta araçların çift yönlü park etmesi yaşlı, hasta, çocuk ve özürlülerin geçişlerini güçleştirmektedir. Sıvanmamış, boyanmamış, çatısı olmadıgından inşaat demirleri açıkta kalmış binalar, çatı, balkon ve duvarları istila eden anten ve vericiler; balkonlara asılan çamaşırlar, yıgılan eşyalar... telefon, elektrik ve reklam direkleri, panolar çevre ahengini fazlasıyla bozmaktadır. Yabancı bir ülkedeymiş izlenimi veren alışveriş merkezi, magaza ve dükkân isimleri ile günlük konuşmalarda kullanılan gereksiz yabancı sözcükler fazlasıyla rahatsız edicidir... Carousel, Capitol, Town Center, Galerıa, Fly Inn ( Alışveriş merkezleri ) Show, Flash, Star, Cine 5, Number One, Prima, Discovery Channel ( Televizyon ) Best, Capitol, Energy, Joy, Kiss, Power, Classic, City ( Radyo ) Cınemax, Movıeplex, Pyramıd, Prestıge, Cınepol, Prıncess, Cınemass, Holıdayplex, Rexx, Grandhouse ( sinema ) Fitness Center, Cafe Bar, Fast Food, Shopping Center, Show Room, Travel Agency, Jeans Sportwear, Garden Flower, Catering Service ( şirket ) Academic Hospital, İnternational Hospital, Central Hospital, ( Hastahane ) Square Hotel, The Plaza Hotel, Ritz Carlton, Hotel Princes, ( Otel ) Hey Gırl, Cosmopolıtıan, Amıca, Marıe Claire, Esquire, Formsante,Home Art, Bazaar, Voyager, Capital, Gezi Travel, Country Homes, House Beautiful ( Dergi )...gibi “Dünya üç grup insandan oluşur; sonuçları ortaya çıkaran ve olayları yaratan küçük seçkin bir grup, olup bitenleri seyreden oldukça büyük diger bir grup ve nelerin olup bittigini bilmeyen muazzam bir kalabalık.” M. BUTLER 6.Hızlı Nüfus Artışı: Dünya nüfusu son yüzyılda 1,5 milyardan 6 milyara çıkmıştır. Hızlı nüfus artışı dogal kaynaklar ve çevre üzerinde büyük baskı yaratmaktadır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde kalkınma hızının, nüfus artış hızının gerisinde kalması pek çok soruna neden olmaktadır. Gelecekte besin kaynakları, enerji ve su kaynakları, toprak, orman ve diger dogal kaynaklar hızla artmaya devam eden dünya nüfusuna yeterli gelecek mi? Mevcut dogal kaynakların böylesine bir tüketime yetmeyecegi çok açıktır. “Dünya, aç oldukları için uyuyamayanlarla, açlardan korktukları için uyuyamayanlar arasında bölünmüş durumdadır.” Paulo FREİRE Zira milyarlarca insan kaynakları giderek tükenen, çevre dengesi bozulan bir dünyada ayakta kalabilme mücadelesi vermektedir. * Yetersiz beslenme, * Saglıksız barınma, * Çocuk ölümleri, * İşsizlik, * Dogal çevrenin kirlenip bozulması, * Egitim hizmetlerinden mahrum kalma * Dogal kaynakların hızla tükenmesi hızlı nüfus artışının neden oldugu sonuçlardan bazılarıdır. “Bir ulusun büyüklügü, nüfusun çoklugu ile degil, akıllı ve erdemli kişilerin sayısıyla ölçülür.” Victor HUGO Günümüzde 500 milyona yakın insan aç ya da kötü beslenmektedir. 200 milyona yakın çocuk temel egitimden yoksundur. 8000 yıl önce 6.000.000.000 hektar olan dünya orman varlıgı % 50 azalarak günümüzde 3.000.000.000 hektara düşmüştür. Dünya ormanlarının % 75’i yüksek risk altındadır. Dünyada her yıl 16.000.000 hektar orman alanı yok edilmektedir. Akdeniz’e kıyısı olan Avrupa Birligi ülkelerinde her yıl 110.000 hektar orman yanmaktadır. Afrika’da her yıl 4,8 milyon hektar, Asya’da ise 4,7 milyon hektar orman yok edilmektedir. Denizlerdeki balıkların dörtte biri aşırı avlanma nedeniyle tükenmiştir. Dünyanın akcigerleri yok oluyor. Doganın 3 milyar yılda biriktirdigi oksijen tükeniyor, besin zincirinin alt halkaları birer birer devreden çıkıyor. Kolera ve sıtma gibi hastalıklar suların kirlendigi fakir bölgelerde hızla yayılıyor. “Önce gelincikleri yolduk, Nar agaçlarını tuttuk kurşuna, Ardından andızları devirdik, Aptallık, bilinçsizlik, bir hiç ugruna Sonra sıra ormanlara geldi, Yüz binlerce dönüm ateş yaktık, Sivas’a kadar gidip bulduk, Dikili tek agaç bırakmadık Şimdi damlarda yanıp söner, İsli lambalar gibi insan gözleri, Daha çok atılacak, it gibi sokaklara, Delik deşik insan ölüleri.” Cahit KÜLEBİ Sonuç olarak çevre sorunlarını en aza indirerek yaşanabilir bir dünya yaratmak elimizdedir. Bunun için: Silahlanma ve savaşa harcanan paralar azaltılmalı, onun yerine yenilenebilir enerji, toplu taşımacılık, dogal dokusu bozulmamış yaşanabilir kentler kurulmalıdır. Tarım alanlarının konut ve sanayi tesisleriyle yok edilmesine izin verilmemelidir. Sulak alanlar, bataklıklar, göller, akarsular, nadir ekosistemler koruma altına alınmalıdır. Sanayii ve santral gazları filtre edilmeden atmosfere bırakılmamalıdır. Denizlere ve okyanuslara milyarlarca kilo çöp ve atık madde atılmasından vazgeçilmelidir. Sular arıtılmadan deniz ve göllere verilmemeli, arıtılan suların bir kısmı yeniden kullanılmalıdır. Enerji üretimi için linyit, fuel-oil, radyoaktif elementler ile çalışan santraller yerine su gücü, rüzgâr ve jeotermal enerji ile çalışan santraller tercih edilmelidir. Çimento fabrikaları, linyitle çalışan termik santraller ve agır sanayi tesislerinin bacalarına katı parçacık ile kirleticileri süzecek filtreler takılmalıdır. Yakıt tasarrufu saglama, bilinçli ısınma ile hava ve çevre kirliliginin zararları konusunda insanlar bilinçlendirilmelidir. Mevcut ormanlar korunmalı, azalan orman varlıgını artırmak için agaçlandırma seferberligi başlatılmalıdır. Araziden ve topraktan yararlanma konusunda insanlar egitilmelidir. Mera hayvancılıgı yerine ahır hayvancılıgı teşvik edilmeli, aşırı otlatılmanın önüne geçilmelidir. Çöpler yerleşim yeri ve su kaynaklarına uzak bölgelerde depolanmalıdır. Çöpler sınıflandırılarak toplanmalı; geri dönüşümü olanlar ( kâgıt, cam, demir v.s ) yeniden kullanılmalıdır. Çöplerden enerji ve gübre üretiminde yararlanılmalıdır. Zehirli, tarımla mücadele ilaçları çok az kullanılmalı, biyolojik mücadeleye önem verilmelidir. Yanlış sulama ve gübreleme yöntemlerinden kaçınılmalı, tarım uzmanlarının bu konudaki öneri ve uyarıları dikkate alınmalıdır. Maden ocakları, çöp toplama alanları toprakla kapatılarak yeşil alanlara dönüştürülmelidir. Orman köylüleri ekonomik ve sosyal yönden desteklenmeli, yeni geçim kaynakları yaratılmalıdır. Motorlu taşıtların egzoz borusuna susturucu takılmalı, toplu taşımacılık metro ile yeraltına indirilmeli, bisiklet kullanımı yaygınlaştırılmalıdır. Kaynak: kursunkalem.com

http://www.biyologlar.com/dogal-cevreyi-etkileyen-sorunlar

Sigara Sarı Nokta Hastalığını tetikliyor

Sigara Sarı Nokta Hastalığını tetikliyor

Sigara Sarı Nokta Hastalığını tetikliyorHalk arasında sarı nokta denen, tıbbi adı ”makula dejenerasyonu” olan sarı nokta hastalığı, özellikle 50 yaşından sonra görülüyor. Sigara tüketimi ise sarı nokta hastalığının gelişimini ve ilerlemesini tetikliyor. Dünyagöz Altunizade’den Prof. Dr. Hamdi Er, sarı nokta hastalığında sigara kullanımının göz sağlığına etkilerini paylaşarak, sigaranın zararlarına dikkat çekiyor. Yediklerimizden içtiklerimize, soluduğumuz havadan yaşadığımız atmosfere kadar pek çok etken göz sağlığımızı tehdit ediyor. 50 yaşından sonra ortaya çıkan sarı nokta hastalığında ise sigara kullanımı hastalığın oluşumunda ciddi bir risk oluşturuyor. Dünyagöz Altunizade’den Prof. Dr. Hamdi Er genetik miras ve genleri kompleman faktörü içeren kişilerin sigara kullanmaması gerektiğini belirterek, sigaranın sarı nokta hastalığı riskini 2-4 kat artırdığını söylüyor. Sigara retinayı koruyan antioksidanları azaltıyorDünyada yaklaşık 30 milyon kişinin sarı nokta hastası olduğu tahmin ediliyor. Son yıllarda hastalığın görülme sıklığında artış olduğunu belirten Prof. Dr. Hamdi Er, “Her sene sarı nokta hasta sayısının ciddi anlamda arttığını görüyoruz. Cisimleri, çizgileri eğri ve kırık görme, görme kalitesinde bozulma ve renk görmede bozukluk gibi etkileri olan bu hastalık, ilerleyen aşamalarda görme kaybına da neden olabiliyor.” Sarı nokta hastalığında sigara kullanımının büyük bir etken olduğunu belirten Prof. Dr. Hamdi Er, sigaranın retinayı koruyan önemli bir antioksidan olan lutein’in emilimini azalttığını, sigara kullanımında hatta sigara içilen ortamlarda bile bulunmanın lutein düzeyini düşürdüğünü böylelikle hastalığın riskinin arttığının altını çiziyor.   Sigarayı bırakmak hastalık riskini azaltıyor Sigarayı bırakmanın sarı nokta hastalığına yakalanma riskini önemli ölçüde azalttığını belirten Prof. Dr. Hamdi Er, sigarayı bırakan kişilerin belli bir süre sonra sigara kullanmayanlarla aynı düzeye geldiğini ve hastalığın gelişme riskini azalttığını ifade ediyor.  İki tip sarı nokta hastalığı bulunuyor Sarı nokta hastalığının yaşam kalitesini düşürerek kişiyi sosyal yaşantıdan uzaklaştırabileceğini belirten Prof. Dr. Hamdi Er hastalığın kuru ve yaş olmak üzere iki tipi olduğunu söylüyor.  Hastaların yüzde 10’unu oluşturan yaş tipinin görme kaybının yüzde 90’ına neden olduğunu belirten Prof. Dr. Hamdi Er hastalığın daha yavaş ilerleyen kuru tipinin henüz bilinen tam bir tedavisi olmadığını söylerken, vitamin, mineral, lutelin, balık yağı ve antioksidanların hastalığın ilerlemesini azaltma da ciddi etkileri olduğunun altını çiziyor.  Hastalığının yaş tipinde ise göz içine yapılan enjeksiyon tedavilerinin uygulandığını ve yakın takibinin öneminin altını çizen Prof. Dr. Hamdi Er “Yeni damar oluşumunu tetikleyen nedenleri uzun süre baskılamak için ayda bir enjeksiyonu tekrarlamak gerekiyor. Hastalığın nüks etme riski olduğu için yakın takip oldukça önemli. “ diyor. Sınırlı vakalarda fotodinamik tedavi yöntemine de başvurduklarını belirten Prof. Dr. Hamdi Er, fotodinamik tedavinin ilaçla birlikte yapılan bir lazer tedavisi olduğunu ve amacın hastalık nedeniyle yeni oluşan damarları tıkamak olduğunu sözlerine ekliyor. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/sigara-sari-nokta-hastaligini-tetikliyor

VIII. ULUSAL İŞÇİ SAĞLIĞI VE İŞ GÜVENLİĞİ KONGRESİ

VIII. ULUSAL İŞÇİ SAĞLIĞI VE İŞ GÜVENLİĞİ KONGRESİ

İşçi sağlığı ve iş güvenliği, bir kuruluşun gerçekleştirdiği faaliyetlerden etkilenen tüm insanların (çalışanların, geçici işçilerin, alt yüklenici çalışanlarının, ziyaretçilerin, müşterilerin ve işyerindeki herhangi bir kişinin) sağlığını korumayı ve iş güvenliğini sağlamayı, bir başka ifadeyle; işyerinde meydana gelebilecek iş kazası ve meslek hastalıkları gibi her türlü riske karşı gerekli ve yeterli tedbirleri almayı, bu husustaki şartları yerine getirmeyi ve bu hedefleri yerine getirmeye yardımcı olabilecek tüm araç-gereçlerin eksiksiz bulundurulmasını öngören, çalışma yaşamının en temel unsurlarından biridir.  İşçi sağlığı ve iş güvenliğine ilişkin veriler, temel insan hakları, çalışma yaşamı ve ülkelerin gelişmişliklerine ilişkin önemli göstergeler sunmaktadır. Ancak bugün dünyada ve ülkemizde bu kavramın içeriğinin doldurulamadığı görülmektedir. İnsan bugünkü üretim ilişkilerinde sömürülmekte, yabancılaştırılmakta ve adeta bir makina olarak görülmektedir. Bu nedenlerden dolayı işçi sağlığı ve iş güvenliği uygulamaları tüm dünyada irdelenmesi gereken bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.  İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi‘nin 23. maddesinde "Herkesin kendi özgür seçimiyle belirlediği işyerinde, adil ve elverişli çalışma koşullarında çalışma hakkı vardır" denilmektedir.  İşçi sağlığı ve iş güvenliğinde temel amaç; "sağlıklı ve güvenli bir çalışma ortamı sağlanması, çalışanların sağlığına zarar verebilecek hususların önceden belirlenerek gereken önlemlerin alınması, iş kazası geçirmeden, meslek hastalıklarına yakalanmadan, rahat ve güvenli bir ortamda çalışmalarının sağlanması, çalışanların ruhsal ve bedensel sağlıklarının korunması, üretimin devamlılığının sağlamasıdır.  ILO rakamlarına göre: Dünyada her 15 saniyede bir işçi, iş kazaları veya meslek hastalıkları nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Her gün yaklaşık 6 bin 300 kişi iş kazası veya meslek hastalıkları nedeniyle yaşamını kaybetmektedir. Her yıl yaklaşık olarak 360 bin kişi iş kazası, 1 milyon 950 bin kişi ise meslek hastalıklarından dolayı yaşamını yitirmektedir. Her yıl yaklaşık olarak 270 milyon iş kazası meydana gelmekte ve 160 milyon kişi meslek hastalıklarına yakalanmaktadır.  Ülkemiz iş kazalarında Avrupa ve dünyada ilk sıralarda; ölümlü iş kazalarında ise Avrupa‘da birinci, dünyada üçüncü sırada yer almaktadır.  Yapılan araştırmalara göre iş kazalarının %98‘ i, meslek hastalıklarının %100‘ ü önlenebilir iken; gerekli önlemler alınmadığı için ne yazık ki her yıl iş kazaları ve meslek hastalarından dolayı birçok ülke nüfusuna denk sayıda insan hayatını kaybetmektedir.  İş kazalarının önemli bir bölümünün kayıt altına alınmadığı gerçekliği bir yana, meslek hastalıkları neredeyse hiç kayda alınmamaktadır.  TMMOB Makina Mühendisleri Odası olarak; bir meslek örgütü olmanın sorumluluk ve bilinciyle; 1.sini 2001 de düzenlediğimiz ve 2015‘ de ulusal çapta gerçekleştireceğimiz bu büyük buluşmada amacımız; emekten, halktan yana bir meslek örgütü olmanın bilinci ve sorumluluğuyla, bu ekonomik ve toplumsal sorunu her boyutuyla bir kez daha tartıştırıp ortaya çıkan çözümleri kamuoyunun ve yetkililerin bilgisine sunmaktır.  Amaçlarımızın gerçekleşmesi doğrultusunda geçmişte olduğu gibi bu Kongrede de bizlerden desteğini esirgemeyen kurum, kuruluş, firma ve kişilere, Kongremizin Düzenleme, Yürütme ve Danışmanlar Kurullarına, şube çalışanları ile Kongre Sekretaryasına teşekkür ederiz.  İLETİŞİM ADRESİ :  Güzelyalı Mh. Adnan Kahveci Blv. No.37/A  01170 Çukurova - ADANA  Tel : 322-232 64 20,  Faks : 322-232 64 19  E-Posta: isgadana@mmo.org.tr  Web:  www.isgkongresi.org

http://www.biyologlar.com/viii-ulusal-isci-sagligi-ve-is-guvenligi-kongresi

PESTİSİTLER NEDİR ? ZARARLARI VE KORUNMA YOLLARI

Gerek coğrafî ve gerekse ekolojik şartlar bakımından ülkemiz bağcılığa elverişlidir. Yurdumuzda pekmez, içinde şeker bulunan hemen her meyveden üretilmektedir. Ancak üzüm bu meyveler arasında ilk sırayı almaktadır. Pekmezin besin değerleri, yapıldığı meyveye göre değişkenlik göstermekle birlikte, karbonhidrat içeriğinin fazla olması dolayısıyla iyi bir enerji kaynağıdır. B1, B2 vitaminleri ve çeşitli mineral maddeler içerdiğinden iyi bir besin, faydalı bir ilaç olarak bilinir. İhtiva ettiği organik asitler, mineral maddeler ve kısmen de vitaminler nedeniyle, pekmezin beslenmedeki önemi büyüktür. BU KADAR DEĞERLİ BIR GIDAYI ACABA SAĞLIKLI TÜKETİYOR MUYUZ? Bilindiği gibi; Pestisitler (tarım ilaçlarının genel adı), besin maddelerinin üretimi, tüketimi, depolanmaları sırasında besinlere zarar veren ve değerini bozan mikroorganizma ve zararlıları uzaklaştırmak, yok etmek, ayrıca bitki büyümesini düzenlemek amacıyla kullanılan kimyasal ya da biyolojik ürünlerdir. Pestisitler; Ekonomik bir şekilde üretilmeleri ve kullanım kolaylığı nedeniyle yoğun ve bilinçsiz kullanılmaktadır. Ürünü; hastalıkların, böceklerin, yabancı otların ve diğer zararlıların olumsuz etkilerinden koruyarak verim ve kaliteyi güvence altına almayı sağlaması nedeniyle, tarımsal savaşımda çok önemli bir yer tutmaktadır. Mevcut tarım alanlarından yüksek verim sağlamak amacıyla kullanılan pestisitlerin (tarım ilaçlarının genel adı) bilinçsiz ve denetimsiz kullanımının insan sağlığına ve çevreye olumsuz etkileri göz ardı edilmemelidir. Pestisitlerin insan, çevre ve doğal denge üzerine olumsuz etkileri genel olarak doğrudan ve dolaylı olmak üzere iki şekilde görülmektedir. 1- Pestisitler, insanlarda deri, ağız ve solunum yoluyla alınması neticesi doğrudan zehirlenmelere sebep olabilmektedir. 2- İnsanların pestisitlerden dolaylı olarak etkilenmeleri, bitkinin direkt yolla veya toprakta kalan pestisiti kendi bünyesine alması ve bu bitkilerin insan gıdası veya hayvan yemi olarak kullanılması sonucunda insanların gıda zincirine girmeleri yoluyla olmaktadır. Ülkemizde de tarımsal ürünlerde kullanılan pestisitlerin gıdalarda bulunması müsade edilebilir maksimum miktarları ürün ve ilaç bazında belirlenmiştir. Sağlık Bakanlığına, illerden zaman zaman analizi yapılmak üzere pekmez numuneleri gitmektedir. Kontroller sonucunda pekmezde PESTİSİT kalıntılarına rastlanıldığı ve bu kalıntılarında pekmez yapımında kullanılan üzümlerin yıkanmaması ve son ilaçlama ile hasat arasında geçmesi gereken süreye dikkat edilmemesinden kaynaklanmaktadır. Pestisitlerin Sağlık Üzerine Etkileri Dünyada toplam ilaç kullanımı ve toplam dünya nüfusu düşünüldüğünde; 0.5 kg/birey/yıl ya da 1.4 g/birey/gün tarım ilacı hesaplanmıştır. Sadece gelişmekte olan ülkelerde yılda 37 000 kanser olgusunun tarım ilaçlarından kaynaklandığı düşünülmektedir. Uzun Dönemde Görülen Sağlık Sorunları *Kanser, *Mutasyon (Genlerde değişiklik), *Doğumsal şekil bozuklukları, *Alerjidir. Klinik çalışmalarda, migren, astım ve egzamanın pestisit kalıntılarından doğan gıda alerjilerinden kaynaklandığı gözlenmiştir. Yapılan Çalışmalar Sonucu Tarım İlaçlarının; *Pankreas kanseri, *Lösemi, *Sperm oluşumunda azalma, *Erken doğum, *Doğuştan bozukluklar *Emzirme süresinin kısalmasına neden olduğu saptanmıştır. Pestisit Alımını Azaltmak İçin Öneriler: Pestisitlerin zararlı etkilerini en aza indirmek amacıyla uygulanabilecek en etkili yöntemleri şöyle sıralayabiliriz; *Yıkama (akan soğuk suyun altında, gerekirse sebze ve meyveleri fırçalayarak yıkama) *Kabuk soyma *Isıl işlemler (haşlama, pişirme, pastörizasyon, sterilizasyon) *Organik Tarım Ürünlerini tercih ederek, hem sağlığımızı koruyup hemde bu ürünleri yetiştirenleri teşvik ederek organik ürünlerin çoğalmasını sağlayabiliriz. *İyi Tarım uygulamaları Sertifikası olan ürünleri tercih etmek. Alışveriş yaptığımız yerlerden bu ürünleri talep etmek. Besinlerin işlenmesinden başlayarak her aşamada besin işleyicilerinin ve kullanıcıların sağlık koşullarına özen göstermesi gerekir. Özellikle; pekmezdeki zirai kalıntıları en aza indirmek için pekmez yapımında kullanılan üzümlerin yıkandıktan sonra kullanılması ve hasattan önce kullanılan ilaçların hasat tarihine kadar geçmesi gereken süreye dikkat edilmesi büyük önem arz etmektedir. Çünkü; Pestisitlerin kalıntı yoluyla vücuda çeşitli olumsuz etkilerinin olduğu ve bazı insanlarda kanserojenik etkilere neden olduğu son yıllarda yapılan çalışmalarla saptanmıştır. Halkı bu konuda bilinçlendirmek amacıyla Sağlık Müdürlüğü Kanser Kontrol Birimi ve İl Tarım Müdürlüğü işbirliğinde eğitimler planlanmaktadır.

http://www.biyologlar.com/pestisitler-nedir-zararlari-ve-korunma-yollari

Yaşam biçimimiz bozuldu Obezite arttı

Bilinçli Sağlıklı Yaşam Dergisi’ne açıklamalarda bulunan Türk Obezite Vakfı Başkanı Prof. Dr. Taner Damcı, obezitenin bu kadar yaygınlaşmasının sebeplerinin başında yaşam biçiminin gittikçe bozulmasının yer aldığını söyledi.   Pahalı ve tedavisi zor bir hastalık olan obezite, önümüzdeki yıllarda toplumun sağlığını en fazla tehdit eden hastalıkların başında gelmeye aday. Türkiye’deki obezite görülme sıklığı yüzde 30’lar civarında. Buna fazla kilolu insan sayısını da eklersek bu rakam yüzde 50’yi aşıyor.    Yeme davranışı bozukluları ve hareketsiz yaşamın yaygınlaşmaya başladığını bildiren Prof. Dr. Damcı, “Teknolojinin gelişmesi bizlere her an sınırsız miktarda yiyeceğe en kısa zamanda ulaşmamızı sağlıyor. Artık her mahallede birkaç tane süpermarket, sabaha kadar evlere servis yapan yiyecek satıcıları, ağzına kadar dolu buzdolaplarımız var. Bunlar tabi ki kötü değil ama bu koşullar altında yeme davranışımız bozuluyor. Yüksek stres ve insanlar arası gerginleşen ilişkilerde yiyecekler duygusal bir yatıştırıcı olarak kullanılıyor. Gündelik alışkanlıklarımız, trafik, yaşamımızdaki günlük küçük hareketlerin dahi azalmış olması, spor yapma olanağı ve alışkanlıklarımızın yetersiz olması bizi şişmanlamaya ve sonucu olarak da sağlığımızı kaybetmeye doğru hızla iten faktörler arasında” dedi.   “Sorun ne yediğimiz değil ne kadar yediğimizdir”   Sağlıklı beslenmenin yollarını anlatan Prof. Dr. Damcı, son zamanlarda kilo alımı üzerinde etkisi olduğu öne sürülen şekerin tek başına insanı şişmanlatmayacağını, tüm gıdalar gibi şekeri de aşırı tüketmenin insana kilo aldırabileceğine vurgu yaparak, sözlerine şöyle devam etti:   “Beslenme ihtiyacı, insanın nefes alması gibi en temel gereksinimlerinden biridir. Yani kendi bedenimiz tarafından düzenlenebilen mekanizmalardan biridir. Bu biyolojik mekanizma açlık-tokluk ve gıda seçimleri gibi ihtiyaçlarımızı da kendisi ayarlar. Ancak günümüzün stres ortamında, toplumda ve basında yer alan yanlış yönlendirmelerle bu en temel ve güçlü biyolojik mekanizmamızı dinlemekten uzaklaşmış durumdayız. Kendi kararımızı vermekten uzak noktadayız. Son derece trajikomik bir biçimde sağlıklı beslenmenin nasıl olması gerektiği neredeyse politik tartışmalar gibi kutuplaşma ve hakarete varacak tartışmalara zemin oluşturuyor. Bir takım komplo teorileri ve bunların karşıt görüşleri acımazsızca insan ve toplum sağlığına zarar veriyor. Sonuçta olan ise,  bu durumu dehşet içinde izleyen insanlara ve onların sağlıklarına oluyor.    Obezite ve kilo artışında tek bir temel sorun var. O da ne yediğimiz değil, ne kadar yediğimizdir. Toplum olarak aşırı miktarda gıda tüketiyoruz. Bunu azaltmak, sorunu düzeltmek veya önlemek için yeterlidir” diye konuştu.   http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/yasam-bicimimiz-bozuldu-obezite-artti

Bitkilerde büyümeyi ve gelişmeyi kontrol eden maddeler hakkında bilgi veriniz.

Bitki büyüme ve gelişmesinde en önemli rol oynayan hormonlardan 5 ana hormon grubu bitki bünyesinde mevcut olduğu yapılan araştırmalarda belirlenmiştir. Bunlar; Oxinler, Sitokininler, Gibberellinler ,Etilen ve ABA’dır. Bitki bünyesinde meydana gelen fizyolojik faaliyetlerin çoğunluğu bu hormonların kontrolü altındadır. Hormonların etkileri daima bir denge içersinde birbirlerini tamamlayıcı veya bir diğerinin etkisini azaltıcı olarak ortaya çıkar. Günümüzde hormonlardan bitkilerde büyümeyi ve gelişmeyi yönlendirici özellikleri dikkate alınarak çok yönlü yararlanılmaktadır. Çok sayıda kimyasal madde hormon olmadığı halde hormon olarak adlandırılmakta bu ise kavram kargaşasına neden olmaktadır. Bir bileşiğin hormon olarak nitelendirilebilmesi için ; -Bitki bünyesinde oluşması, -Oluştuğu yerden başka bir yere taşınabilir olması, - Taşındığı yerde değişik yaşam olaylarını yönetmesi ve düzenlenmesi, -Çok düşük konsantrasyonlarda bu etkilerini göstermesi gerekir. Bitki bünyesinde bulunan bu doğal bileşiklerin yanında bu bileşiklerin kimyasal yapılarına az veya çok benzeyen sentetik bileşiklerde yapılmış ve hormon etkilerinin olup olmadığı araştırılmıştır. Bunlardan birçoğunun bitkide doğal bulunanlardan çok daha aktif oldukları, yani çok daha az kullanıldıklarında benzer etkiler oluşturdukları belirlenmiştir. Bitki bünyesinde bulunmayan bu tip bileşiklerin doğal hormonlarla karıştırılmamaları gerekir. Bitkide mevcut olmadığı halde çok düşük miktarlarda hormon etkisini gösteren bu maddelere sentetik hormon adı verilmektedir. Kavram kargaşasını önlemek amacıyla bitkide hormon etkili tüm maddelere bitki büyüme düzenleyicisi denmektedir. Hormonlar başlangıçta yalnız tohumların çimlenmesinde, meyve, fidan ve çeliklerin köklendirilmesinde kullanılmıştır. Daha sonra tohumdan hasada kadar geçen devrede verim artışı, ürün kalitesinin yükseltilmesi ve bitkilerin hastalık ve zararlılara karşı dayanıklılığın arttırılması amacıyla ülkemizde ve tüm dünya ülkelerinde kullanılmaya başlanmıştır. Ancak dikkat edilmesi gereken husus diğer kimyasallarda olduğu gibi BGD ‘lerin de yazılı olan tavsiyeye uygun olarak kullanılması gerekmektedir. Hormonların Kullanım Alanları -Çelikle çoğalmanın sağlanması, -Tohum çimlenme gücünün arttırılması, -Çiçeklerin teşvik edilmesi veya geciktirilmesi -Soğuğa dayanıklılığın arttırılması, -Meyve tohumunun arttırılması, -Meyve iriliğinin arttırılması, -Periyodisitenin azaltılması, -Meyve olgunluğunun erkene alınması veya geciktirilmesi, -Meyve kalitesinin iyileştirilmesi, -Hasadın kolaylaştırılması, -Meyve muhafaza süresinin uzatılması -Meyve renginin iyileştirilmesi, -Meyve ve yaprak dökümlerinin kontrolü, -Doku kültürü çalışmaları, -Islah çalışmaları, -Bitkilerin hastalık ve zararlılara dayanıklılığının arttırılması, -Yabancı ot kontrolü. Ülkemizde hormonlar domates, patlıcan ve kabakta zaman zaman bir kısım üreticiler tarafından kullanılmaktadır. Bitki Gelişim Düzenleyicilerinin ambalajı üzerinde bulunan etikete uyularak kullanılması gerekmektedir. Hormonlarla ilgili gereksiz yapılan spekülasyonlar neticesinde sebze fiyatları anormal ölçüde düşmüş ve üretici mağdur olmuştur. Bu konuda en büyük destek basına düşmektedir. Hormonlar kullanılan sebzelerde kalıntı bırakmadığı gibi sebzelerde bugüne kadar insan sağlığına olumsuz etkileri konusunda da bir kaynağa rastlanmamıştır. Hormonlar bazı sebzelerde Hollanda, İspanya, İtalya gibi ülkelerde dahil tüm dünyada kullanılmaktadır. Bitki Gelişimini Düzenleyiciler'in (BGD) varlığına ilişkin ilk bilgiler 19. yüzyılın sonlarına dayanmaktadır. Bu dönemde, 40-50 yıllık süre içinde, bitki fizyolojisi konularında yapıları çalışmalar, BGD' lerin bitki büyüme ve gelişmesindeki rollerini ortaya koymuştur. Bu çalışmaların sonuçlarına göre, BGD'lerin bitkisel üretimde kullanılması verimi artırmakta, üründe kaliteyi yükseltmekte ve daha iyi depolama imkanları sağlayarak, ürünlerin ihracat şansını artırmaktadır. Gereğinden fazla kullanılmaları halinde ise, bitkilerin gelişmesini olumsuz yönde etkilemektedir. BGD (Hormon) Nedir? Doğal olarak bitkilerde oluşan, büyüme ile buna bağlı diğer fizyolojik hareketleri kontrol eden ve oluştukları yerden bitkinin başka yerlerine taşınabilen, çok az miktarda bile etkilerini gösterebilen organik maddelere “Bitki Gelişimini Düzenleyiciler (BGD) veya Bitkisel Hormonlar" adı verilir. BGD' ler, bitki bünyesinde üretildikleri gibi, sentetik olarak da elde edilebilirler. Bir kısmı, bitkilerde uyarıcı veya teşvik edici etki gösteren BGD' lerin, bir kısmı da, büyümeyi kısıtlayıcı veya yavaşlatıcı, hatta durdurucu etki gösterirler. Gelişmeyi teşvik edici ve engelleyici maddeleri birbirinden kesin sınırlarla ayırmak pek mümkün değildir. Çünkü BGD'ler, bitki büyümesinin değişik devrelerinde ve değişik bitki organlarına değişik konsantrasyonlarda uygulandıklarında farklı etkiler gösterebilir. Diğer bir ifade ile: - Bir maddenin büyütücü etkisi olup olmadığı, kullanım miktarı yani konsantrasyonu ile anlaşılır. BGD' ler, bir konsantrasyonda teşvik edici özellik gösterirken, başka konsantrasyonda da engelleyici özellik gösterebilirler. - Bitkinin değişik organları BGD'lere farklı reaksiyonlar gösterirler. Örneğin bir BGD, bir taraftan sürgün büyümesini artırırken, diğer taraftan kök büyümesini engelleyebilir. - Bitkinin değişik gelişme devrelerinde BGD' lerin etkileri farklı olur. Örneğin, bir BGD vejetatif büyüme devresinde teşvik edici özellik gösterirken, çiçek teşekkülü devresinde engelleyici özellikte olabilir. - Değişik bitki türlerinin aynı BGD'den etkilenmeleri farklı olabilir. Örneğin uzun gün bitkilerinde çiçek teşekkülü çoğalırken, kısa gün bitkilerinde çiçek teşekkülü azalabilir. Oksinler Bitkilerde büyüme ve gelişmeyi etkileyen en önemli gruptur. Bitkinin gelişmesini diğer BGD'lerle birlikte gerçekleştirir. Bitki kökünde doğal olarak az bulunur. Bitkinin boyca büyümesini sağlar. Hücre bölünmesi, büyümesi, hücre ve doku farklılaşmasını düzenler. Bitkinin güneşe yönelmesini sağlar. Çok fazla salgılandığında veya suni olanların fazla uygulanması halinde büyümeyi durdurur. Az salgılandığında yapraklar dökülmeye başlar. Meyva vermede etkindir. Döllenmiş çiçeğin dökülmesini engeller. Ovaryumun gelişmesini ve çekirdeksiz meyva oluşumunu sağlar. ilkbaharda kambiyum gelişimini düzenler. Suni elde edilen oksinler genelde yabancı otların yok edilmesinde kullanılır. Bu kimyasal maddeler şunlardır: 4-CPA (4 -chlorop henoxyacetic acid) 2,4-D (2,4-dichlorop henoxyacetic acid) 2,4-DB [4-(2,4-dichlorophe noxy) butyric acid] 2,4-DEP Dichlorprop Fenoprop IAA (indolacetic acid) IBA (indolbutyric acid) IPA (indolpropionic acid) NAD (naphthalene cetamide) NAA (? -naphthalene acetic acid) 1-naphthol BNOA (ß-naphthoxyacetic acid) NOA (naphthoxyacetic acid) Potassium naphthenate Sodium naphthenate 2,4,5-T (2,4,5-trichlorop henoxyacetic acid) (Yasaklanmıştır.) FOAA (phenoxyacetic acid) FAA (phenylaceticacid) 2,4,6-trichlorobenzoic acid 2,3,6-trichlorobenzoic acid 4-amino-3,5,6-trichloro picolinic acid Sitokininler Hücre bölünmesini ve özelleşmemiş genç hücrelerde farklılaşmayı ilerletir. Sitokininler olarak isimlendirilmelerinin nedeni de sitokinezi (sitoplazma bölünmesi) uyarmasıdır. Büyük çabalara rağmen ne sitokininleri oluşturan enzimler bitkilerden saflaştırılabilmiş ne de onu kodlayan genler tanımlanabilmiştir. Hatta bir araştırmacı bitkilerin kendi sitokininlerini üretemeyeceklerini ve bu hormonları simbiyotik bazı bakteriler tarafından sentezlendiğini ileri sürmüştür. Gerçekten de bu bakteriler yok edildiğinde bitkilerin üreme süreci yavaşlamaktadır. Ancak bu hipotez hala tartışılmaktadır. Doku kültürü ortamında oksin/sitokinin oranı yüksekse köklenme, sitokinin/oksin oranı yüksekse sürgün oluşumu görülür. Bu iki hormonun oranı dengelenince hücre kütlesi büyümeyi sürdürmekle birlikte farklılaşmaz ve küme oluşturur. Farklılaşmamış bu hücre kümesi kallus olarak isimlendirilir. Sitokininlerin absisik asit ve giberellin arasındaki etkileşimi tohum dormansisini kontrol eder. Sitokinin oksinin apikal dormansi etkisini azaltmaktadır. Oksinin tersine yanal tomurcukların gelişimini arttırmaktadır. Sitokininler sadece tohumlu bitkilerde değil kara yosunlarda da sporların çimlenip gelişmesini sağlarlar. Yapraklar bitkiden koparılarak nemli ve gerekli mineralleri içeren bir ortamda tutulsalar bile dokulardaki klorofil, RNA, lipit ve protein yavaş yavaş azalmaktadır. Bu değişim ölüme neden olan yaşlanma süreci olup senesens (yaşlanma) olarak isimlendirilir. Sitokininler klorofilin ve hücre proteininin bozulmasını yavaşlatıp RNA sentezini arttırarak yaşlanmanın geciktirilmesi ya da azaltılması şeklinde rol oynamaktadırlar. Eğer bir bitkiden alınan yapraklar bir sitokinin çözeltisine daldırılırsa yapraklar uzun süre yeşil kalır. Bu yaşlanmayı önleyici etki nedeniyle çiçek satıcıları kesilmiş çiçekleri taze tutmak için sitokinin spreyleri kullanmaktadırlar Tomurcuk gelişmesi ve yaprakların geç dökülmesinde etkili olurlar. Hücre bölünmesini uyarırlar. Bazı doğal ve sentetik sitokininler: Zeatin Dihydrozeatin Kinetin BA (benzyladenine) IPA (isopentyladenine) DMA (dimethyladenine) Methylthiozeatin PBA (tetrahydropyrinal benzyladenine) Defoliantlar (yaprak dökücüler) Calcium cyanamide Dimethipin Endothal Ethephon Metoxuron Pentachlorophenol Thidiazuron Tribufos Giberellinler Bu grup kimyasalı oluşturan Gibberellic acid, gövdenin uzamasını ve meyva büyümesini hızlandırır. Tohumun çimlenmesini uyarır. Yine bitkinin erken veya geç çiçek açmasına neden olur. Giberellinlerin bitki gelişmesinde en önemli etkisi gövde uzamasını sağlamasıdır. Giberellinler hem hücre bölünmesini uyararak hem de uzamayı sağlayarak gövdenin uzamasına neden olur. Hücre uzamasını sağlayan mekanizma bu nedenle oksinin etkisinden farklıdır. Oksinin neden olduğu etki hücre duvarı asidifikasyonu ile gerçekleşirken, giberellinin uyarımında hücre duvarı asidifikasyonu meydana gelmez. Giberellinler tohum çimlenmesinde depo nişastasının hidrolizini gerçekleştiren α-amilaz enziminin oluşumunu sağlayarak, nişastanın embriyo tarafından kolaylıkla kullanılabilen şekerlere dönüşümüne yardımcı olur ve çimlenmeyi kolaylaştırır. Giberellinlerin bitkilerde bazı üreme süreçlerinde de rolü vardır. Özellikle uzun gün bitkilerinde çiçeklenmeyi uyarırlar. Uzun gün bitkilerinin çiçeklenebilmeleri için gerekli uzun ışık periyodunun yerine geçebilmektedir. Birinci yıl vejetatif gelişimini tamamlayarak ikinci yıl çiçeklenen iki yıllık (biannual) bitkilerde giberellin uygulanması ile ilk yıl çiçeklenme elde edilebilmektedir. (Annual= tek yıllık, Perennial= çok yıllık bitki demektir.) Giberellinler bitkilerin çiçeklenebilmesi için ışık ihtiyaçlarını karşılamada olduğu gibi bazı tohumların çimlenmesi için, bazı bitkilerin de çiçeklenme ihtiyacı duyduğu soğuk periyodunu karşılayabilmektedir. Eşey belirlenmesi genetik olarak düzenlenir. Fakat fotoperiyot, beslenme durumu gibi çevre faktörlerinden de etkilenmektedir. Bu çevresel etkiler giberellik asit (GA) ile düzenlenebilmektedir. Giberellinlerin diğer etkileri; yapraklarda ve turunçgil meyvelerinde yaşlanmayı geciktirme ve yaprak görünümünü etkileme olarak sıralanabilir. Etilenler Bitkilerde tohumun çimlenmesini, tomurcuk gelişmesini ve meyvanın olgun laşmasını sağlarlar. Bu kimyasal maddeler şunlardır: CEPA (Ethrel, Ethephon, 2 chloroethylphosphonic acid) BOH (ß-hydroxyethylhy drazine) NIA-10-637(ethylhydrogen 1-propylphosphanate) Ethylenedichloride Ethylenetrichloride Ethylbromide Trichloroethylene Ethyliodide Ethylmercaptan Ethylenethiocyanohydrin ACC AVG Etacelasil Glyoxime Doğal ortamlarda yetişen bitkiler rüzgar, yağmur, ve dolu gibi olumsuz çevre koşullarına maruz kalırlar. Bu tür mekanik stresler bitki büyüme ve gelişimini etkilemekte ve bu bitkiler serada yetiştirilen örneklere göre daha kısa ve bodur görünümde olmaktadır. Bu gelişim davranışı etilenin kontrolü altındadır. Artan etilen üretimi ile gövde uzaması engellenmekte, kollenkima ve sklerankima gibi destek sağlayan dokularda hücre duvarı kalınlaşması artmaktadır. Meyve olgunlaşması sırasında etilen sentez hızı artar. Kuraklık, su baskını, soğuk veya mekanik bir etki olarak rüzgar gibi stres koşulları etilen sentezini arttırır. Etilen özellikle dikotil bitkilerde yaprakların üst kısmındaki parankimatik hücrelerin uzamasına ve yaprağın kalınlaşmasına neden olurken genellikle köklerin ve gövdelerin uzamasını engeller. Bu durumda gövde ve kök daha kalın bir hal alır. Etilenin neden olduğu kök ve gövde kalınlaşması topraktan çıkan fideler için yaşamsal bir değer taşır. Büyüyen bitki bölümlerinin güçlenmesini ve toprağı yararak çıkmasını sağlar. Etilen bazı türlerde tohum ve tomurcuk dormansisini kırar. Örneğin buğdaygillerin tohumlarına uygulandığında çimlenmenin başladığı görülür. Bazı türlerde ise tohum çimlenme hızını arttırır. Yüksek yoğunlukta etilen uygulandığında yapraklarda, gövdelerde ve köklerde adventif kök oluşumunu arttırır. Etilen birçok türde çiçeklenmeyi durdurmasına karşın ananas gibi bazı bitkilerde çiçeklenmeyi uyarır. Ayrıca etilen monoik bitkilerde (dişi ve erkek çiçekleri ayrı bitkiler) çiçeklerin eşey durumlarını değiştirebilmektedir. Etilen yaprak absisyonuna ve bitkinin değişik kısımlarında senesense özgü diğer değişikliklere neden olmaktadır. Örneğin domates meyvesinin olgunlaşması sırasında hücre duvarı hidrolizi sonucu meyve yumuşak bir yapı kazanmakta, klorofil kaybı ve karotinoid pigmenti olan likopin sentezlenmesi sonucu meyve rengi yeşilden kırmızıya dönmekte, aynı zamanda koku ve tat verici bileşikler oluşmaktadır. %5-10 gibi yüksek CO2 yoğunlukları etilenin birçok etkisini inhibe etmekte üretimini azaltmaktadır. Bu durum çoğu zaman meyve ve sebzelerin daha çok olgunlaşmasını önlemekte ve bozulmadan depo edilmelerinde kullanılmaktadır. Bu gibi meyveler gaz bileşimi kontrol edilen odalarda saklanmaktadır. Genellikle CO2 yanında etilen sentezini yavaşlatması için bir miktar O2 de bulunmalıdır. Absisik Asit (ABA) Donma, yüksek tuz içerikleri ve kuraklık gibi uygun olmayan koşullarda kalan bitkilerde ortaya çıkan değişimleri kontrol eder. Örneğin tuz stresi osmotin denilen yeni bazı proteinlerin sentezlenmesine neden olur. Çok miktarda biriken osmotinin strese karşı bitkiyi korumada yardımcı olduğu düşünülmektedir. Bazı bitkilerde bu proteinin oluşumunun ABA’in genleri etkilemesiyle gerçekleştiği bilinmektedir. Bitkilerde embriyo gelişiminin sonlarına doğru depo bileşikler birikir. Bu safhada yüksek ABA miktarı depolama işleminin bu hormon tarafından kontrol edildiğini düşündürmektedir. Absisik asit şekerlerin ve aminoasitlerin taşınmasında, depo maddelerinin sentezinde ya da her ikisinde etkili olabilmektedir. Ayrıca depo proteinlerinin kompozisyonunu ve miktarını da etkilediği gösterilmiştir. ABA tohumdaki depo ürünlerinin hidrolizi için gerekli enzimlerin sentezini engellemektedir. (ABA’in bu etkisi çimlenme sırasında giberellinlerin faaliyetiyle durdurulur.) Ayrıca embriyonun büyümesi için gerekli şartlar sağlanıncaya kadar tohumun uyku halinde kalması da absisik asit sayesinde gerçekleştirilir. Tohumun bu hali (Tohum dormansisi) ABA/GA oranı ile kontrol edilir. Odunlu bitkilerde kış periyodunda görülen tomurcuk dormansisi, olumsuz kış koşullarından yeni gelişen yaprakların etkilenmemesi için bitkide gelişen önemli bir adaptasyondur. Soğuktan etkilenen dokuda ABA’in azalması buna karşılık uyku halindeki tomurcuklarda birikmesi ABA’in dormansiyi uyaran hormon olduğunu göstermektedir. Tohumda olduğu gibi tomurcuklarda da dormansi çeşitli hormonların miktarları arasındaki denge ile kontrol edilir. Bitki dokusunda su eksikliği durumunda yapraklardaki ABA miktarı başlangıçtaki değerinin 50 katına ulaşır. ABA stomaların kapanmasına neden olarak terlemeyle (Transpirasyon) kaybedilen suyun azalmasını sağlar. ABA aynı zamanda köklerden suyun alınmasını arttırarak da su kaybına karşı bitkiyi korur. ABA’in kök ve gövde gelişimiz üzerindeki etkisi bitkinin su durumuna bağlıdır. Su azaldığında gövde gelişimini durdurarak kök gelişimini hızlandırır. Su miktarı yeterli olduğunda ise gövde gelişimini ilerletir. ABA yaprak yaşlanmasını hızlandırıcı bir etkiye sahiptir. Ayrıca etilen üretimini uyarır ancak bu etkisi yaprak yaşlanması üzerindeki etkisinden bağımsızdır.

http://www.biyologlar.com/bitkilerde-buyumeyi-ve-gelismeyi-kontrol-eden-maddeler-hakkinda-bilgi-veriniz-

Kimyasalların envanteri ve kontrolü hakkında yönetmelik soruları

1. Yönetmelik neyi kapsamaz? Transit geçiş, askeri amaçlı kullanım maddelerini kapsamaz. 2. Risk ne demektir? Tehlikeli maddelerin ve müstahzarların kullanım şartlarında ve/veya tehlikeli maddelere ve müstahzarlara maruz kalınması halinde, maddelerin ve müstahzarların çevre ve insan sağlığına zarar verme olasılığını ve zararın ciddiyet derecesini 3. 1 ile 1000 ton arasında girilen bilgiler nelerdir? a. Maddenin adı b. EC numarası ve CAS numarası c. Üretilen veya ithal edilen maddenin miktarı d. Tehlike sembolü e. Risk ibareleri ve güvenlik ibareleri de dâhil olmak üzere sınıflandırılması f. Öngörülen kullanım alanları 4. 1000 tondan fazla olduğu durumlarda hangi bilgiler girilir? Fiziko-kimyasal özellikleri, Çevresel ortamlar arasındaki hareketi ve davranışı Ekotoksisitesi, Akut ve kronik toksisitesi hakkında veriler, Kanserojenik, mutajenik ve/veya üreme sistemine toksisitesi(CMR) Risk değerlendirmesinde kullanılacak diğer veriler 5.Envanter girişinde hangi idari kurum “firma kodu” ve “kullanıcı kodu” verir? a. Bakanlıktan veriliyor. 6.Hangi durumlarda verilen bilgilerin bir ay içerisinde güncellenmesi gerekir? a) İnsan ve çevrenin maddeye maruziyet tipinde,formunda, şiddetinde veya süresinde değişiklik yapan yeni kullanım alanının ortaya çıkması, b) Maddenin risk değerlendirmesiyle ilgili, yeni verilerin elde edilmesi, c) maddenin geçici olarak sınıflandırılmasında değişiklik olması (SEA Yönetmeliğine göre), ç) Maddeyle ilgili, insan ve çevre için ciddi risk oluşturabilecek yeni bilgilerin elde edilmesi. Bir ay içerisinde Bakanlığa bildirir. 5. Üretilen ve ithal edilen miktarın tonajlarıyla ilgili değişiklik varsa bakanlığa ne kadar sürede bilgi verilir? a. Üç yılda bir 6. Yeni bir kimyasal madde kullanılıyorsa ne kadar sürede bilgi verilir? a. Kullanılan maddenin birinci yılının dolmasından itibaren 2 ay içerisinde veri girişi olur. b. Not: Tonaj ve diğer durumlarda değişiklik yoksa veri girişi olmaz. 7. Hangi durumlarda veri gizliliği yapılamaz? Maddenin adı, Fiziko-kimyasal özellikler ve çevresel ortamlar arasındaki hareket ve davranış hakkında veriler, Toksikolojik ve ekotoksikolojik testlerin özetleri ve özellikle CMR’lar hakkında veriler, Acil müdahale hakkında metotlar ve alınması gerekli önlemler ile ilgili bilgiler, Hayvanlar üzerinde yapılmış deneyler veya gereksiz tekrarını önleyecek bilgiler, Maruziyetinin belirlenmesini mümkün kılan analitik yöntemler. 8. Verilere gizlilik başvurusu nasıl yapılır? a. Veri sistemine giriş yapılarak gizli olduğu yazılacak b. Bakanlığa (dilekçe ile) yazılı bildirimde bulunulacak. Burada veri gizliliğinin kimlerden ve neden gizlenmek istendiği belirtilecektir. Bakanlık 15 gün içinde olumlu/olumsuz kararını bildirecektir. 9.Öncelik listesini hangi idari kurum yayınlar? Çevre ve orman bakanlığı Not: Kimyasal veri girişi madde bazlı giriş yapılacak Kimler yapacak İthal eden ilk kişi ve kimyasalı üretenler

http://www.biyologlar.com/kimyasallarin-envanteri-ve-kontrolu-hakkinda-yonetmelik-sorulari

Gebeyken yapmamanız gereken 10 şey

Gebeyken yapmamanız gereken 10 şey

Yaklaşık 40 hafta süren gebelik boyunca birtakım kurallara uymak gerekiyor. Her ay yeni umutlar ve sürprizlerle yol alınan gebelik serüveninde en önemli şey anne adayının sağlıklı beslenmesi ve düzenli doktor kontrolünden geçmesi. Anne adaylarının kulaktan dolma bilgilerle hareket etmemesi gerektiğini söyleyen Liv Hospital Kadın Hastalıkları, Doğum ve Perinatoloji Uzmanı Prof. Dr. Nilgün Turhan gebelikte yapılmaması gereken en önemli maddeler hakkında bilgi verdi.· Çift Kişilik Beslenmek: Gebelik döneminde anne adaylarının almaları gereken ideal kilo 9 ile 12 kilo arasında olmalıdır.  Bunun için günlük fazladan 300 kalori yeterli olmaktadır. Geleneksel yaklaşım ile iki kişilik beslenmek; anne ve bebek sağlığına zarar verecek, diğer taraftan kilo kontrolünü de zorlaştıracaktır. · Bilinçsiz spor: Gebeliğin özellikle ilk üç ayında, profesyonel kontrol altında olmadan yapılan sporlarda yanlış bir hareket düşüğe sebep olabilir.· Alkol ve sigara: Gebelikte alkol ve sigara tüketimi yalnızca anne sağlığını olumsuz etkilemekle kalmaz, erken doğum, fetüs ölümü, bebekte gelişim gecikmesi, düşük doğum ağırlıklı bebek dünyaya getirme, zeka geriliği, yüzde deformasyon gibi sorunlara neden olduğu gösterilmiştir. Anne adayları gebelik sürecinde alkol ve sigaradan tamamen uzak durmalıdır.· Asitli içecekler: Asitli ve gazlı içecekler, aslında sindiremeyip atılacak besinlerin de parçalanarak depolanmasına sebep olduğundan, fazla kilo alımında ciddi rol oynarlar. Fit ve sağlıklı bir gebelik için bu içeceklerden uzak durulması gerekiyor.· Bol şeker ve tatlı: Saf şeker hiçbir besin değeri olmayan enerji kaynağıdır. Gebelikte şeker tüketimi, ideal kiloyu korumaya engel olmakla kalmıyor, yüksek şeker ile tetiklenen düşüklere, bebek ölümlerine, bebeğin doğum ağırlığında artmaya bağlı zor doğum ve sezaryen ile doğum olasılığının yükselmesine, doğum sırasında bebeğin kan şekerinde düşme, kandaki kalsiyum seviyesinin düşmesi, akciğerlerinde gelişme sorunu yüzünden solunum güçlüğü çekilmesi, sarılık gibi ciddi semptomlara da sebep olabiliyor.· Fazla kahve ve çay: Gebelik sürecinde yüksek miktarda kafein tüketiminin, bebeklerin beyin gelişimini olumsuz yönde etkilediği, düşük, bebekte büyüme geriliği ve çocuğun ileriki yaşamında uzun yıllar devam eden davranış bozukluklarına neden olabileceği konusunda tartışmalar devam etmektedir.· İşlenmiş besinler: Sosis, salam gibi işlenmiş gıdalarda konan katkı maddeleri toksik maddelerin oluşumuna sebep olduğundan hem bebek hem anne için zararlıdır.· Fazla tuz: Fazla tuz tüketimi ödem oluşması ve şişliğe neden olur. Anne adaylarının yeterli miktarda tuz tüketmesi böbrek sağlığı açısından önemlidir. Gebelikte aşırı tuz kullanımı tansiyonu yükseltebildiği için preeklampsi denilen gebelik zehirlenmesine neden olabilir. Preeklampsi tedavi edilmezse anne ve bebek ölümlerine neden olabilir.· Dar kıyafetler: Karın bölgesini içine almayacak ve uterus üzerine baskı yapmayacak tipte çorap ve tayt giyilebilir. Sutyenler asıcı nitelikte olmamalıdır.· Aşırı sıcak ve güneş: Gebelik sırasında sauna, kaplıca, hamam ve uzun süre güneşlenmek gibi vücudu aşırı ısı artımına maruz bırakacak durumlardan kaçınmak gerekir. Bebek üzerine teratojen etkiler yaratabileceği gibi annede aşırı terleme ile sıvı ve elektrolit kaybı ve tansiyon düşmesine bağlı bayılmaya yol açabilir. Tansiyonun düşmesi bebeğe giden kan akımını da azaltacaktır.

http://www.biyologlar.com/gebeyken-yapmamaniz-gereken-10-sey

Katı atıkların kontrolü yönetmeliği ile ilgili sorular

1-Katı atıkların kontrolü yönetmeliğinin amacı nedir? Her türlü atık ve artığın çevreye zarar verecek şekilde, doğrudan veya dolaylı bir biçimde alıcı ortama verilmesi, depolanması, taşınması, uzaklaştırılması ve benzeri faaliyetlerin yasaklanması, çevreyi olumsuz yönde etkileyebilecek olan tüketim maddelerinin idaresini belli bir disiplin altına alarak, havada, suda ve toprakta kalıcı etki gösteren kirleticilerin hayvan ve bitki nesillerini, doğal zenginlikleri ve ekolojik dengeyi bozmasının önlenmesi ile buna yönelik prensip, politika ve programların belirlenmesi, uygulanması ve geliştirilmesidir. 2- Katı atıkların kontrolü yönetmeliğinin kapsamı nedir? Meskun bölgelerde evlerden atılan; 1. evsel katı atıkların 2. park, bahçe ve yeşil alanlardan atılan bitki atıklarının, 3. iri katı atıkların 4. zararlı atık olmamakla birlikte evsel katı atık özelliklerine sahip sanayi ve ticarethane atıklarının 5. evsel atık su arıtma tesislerinden elde edilen (atılan) arıtma çamurlarının 6. zararlı atık sınıfına girmeyen sanayi arıtma tesisi çamurlarının taşınması, geri kazanılması, değerlendirilmesi, bertaraf edilmesi ve zararsız hale getirilmesine ilişkin esasları kapsar 3- Atık yönetim piramidi ? Atık azaltma, Yeniden kullanım, Geri dönüşüm, Enerji geri kazanımı, Bertaraf 4- Katı atıkların kontrolü yönetmeliğinde kapsamı dışı olan atıklar nelerdir? Özel ve/veya resmi kuruluşlarca ve gerçek kişilerce üretilip çeşidi, özelliği ve miktarı itibari ile insanın sağlığına zarar veren, su, hava ve toprağı kirleten, yanıcı ve patlayıcı madde ihtiva eden, hastalık mikrobu taşıyabilen zararlı ve tehlikeli atıklar hakkında bu Yönetmelik hükümleri uygulanmaz 5-Atıkların toplamasından kimler sorumludur? Belediyeler: evsel katı ve tıbbi atıkların toplanmasından, taşınmasından, bertarafından sorumludurlar. 6- Katı atık bertaraf yöntemleri nelerdir? - Düzenli Depolama - Kompostlaştırma - Yakma 7- Katı atık bertaraf yöntemlerinden düzenli depolama ile ilgili bilgi veriniz Katı atıkların sızdırmazlığı sağlanmış, büyük alanlara dökülmesi, sıkıştırılması ve üzerinin örtülerek doğal biyolojik reaktör haline getirilmesi olarak tanımlanabilir. Bu işlemin düzenli depolama olabilmesi için; sızıntı suyu, depo gazı yönetiminin olması gerekir. 8- Düzenli depolama alanlarına atılması yasaklanan atıklar nelerdir? • Sıvıların ve sıvı atıkların, • Akıcılığı kayboluncaya kadar suyu alınmamış arıtma çamurlarının, • Patlayıcı maddelerin, • Hastane ve klinik atıklarının, • Hayvan kadavralarının, • Depolama esnasında aşırı toz, gürültü, kirlenmeye ve kokuya sebep olabilecek atıkların, • Radyoaktif madde ve atıkların, • Tehlikeli atık sınıfına giren katı atıkların, 9- Düzenli depolama alanlarının özellikleri nelerdir? Nüfusu 100.000’den küçük olan yerleşim bölgelerinde 10 yıllık depolama ihtiyacını karşılayacak şekilde, nüfusu 100.000’den büyük olan yerlerde 500.000 m3 olarak planlanır. Depo tesisine ulaşım ve depo iç yollarında geçiş her türlü hava şartlarında mümkün olacak şekilde düzenlenir. Planlanan depo tesisi bir çit ile çevrilir. Depolama sahasında kirlenen araba tekerleklerinin yolları ve caddeleri kirletmemesi için, tekerlekleri temizleyecek teknik tedbirleri alınır. Depo tesisi girişinde, girişi kontrol altında tutmak, gelen katı atıkları muayene etmek, tartmak amacıyla bekçi kulübesi, işletme odası, kantar ve kantar binası bulunur. 10- Düzenli depolama alanlarının yapılamayacağı yerler nerelerdir? İçme suyu temin edilen ve edilecek olan yüzeysel su kaynaklarının korunması ile ilgili koruma alanlarında, düzenli depolama tesisleri, en yakın yerleşim bölgesine uzaklığı 1000 metreden az olan yerlerde , taşkın riskinin yüksek olduğu yerlerde, heyelan, çığ ve erozyon bölgelerinde, içme, sulama ve kullanma suyu temin edilen yeraltı suları koruma bölgelerine yapılmasına müsaade edilemez. Bu alanlar işletmeye açıldıktan sonra iskana açılmayacak şekilde planlanır ve etraflarına bina yapılmasına müsaade edilemez. 11- Düzenli depolama alanlarında sızıntı suyu geçirimsizliği nasıl yapılır? -Depo tabanı, tabii yeraltı suyunun maksimum seviyesinden en az 1 metre yüksekte olur. --Depo tabanına; sıkıştırılmış kalınlığı en az 60 cm. olan kil veya aynı geçirimsizliği sağlayan doğal ya da yapay malzeme serilir. Bu malzemelerin geçirimlilik katsayısı (permeabilite) 1.10 -8 m/sn’den büyük olamaz. -Depo tabanının, en az 3 metre kalınlığında doğal kil ve benzeri 1.10 -8 m/sn geçirimlilik katsayısını sağlayan bir malzeme olması durumunda, depo tabanı tekrar geçirimsizlik malzemesi ile kaplanmaz. -İçme ve kullanma suyu havzalarının uzun mesafeli koruma alanında inşa edilecek düzenli depo sahası tabanında, sıkıştırılmış kalınlığı 60 cm. olan kil tabakasının üzerine, kalınlığı 2 mm. olan yüksek yoğunluklu polietilen folye (HDPE) serilir. 12- Düzenli depolamam tesislerinin ana üniteleri nelerdir? Taban ve üst örtüsü geçirimsizlik sistemi, depo gazı değerlendirme ünitesi, sızıntı suyu arıtma tesisi, etrafının çitle çevrilmesi, binalar : kantar, ayırma tesisi (belediyenin başka yerde ya da entegre tesisinde ayırma tesisi yoksa), sosyal ve idarî binalar, laboratuar, tamirhane, garaj, depo vb., tekerlek yıkama ünitesi, araç ve ekipman 13- Düzenli depolama alanlarında baca gazı nasıl inşa edilir? Depo gazı bacaları sahanın inşası aşamasında yerleştirilmesi , saha tamamlandıktan sonra sondajlama yöntemiyle kuyuların açılması şeklinde yapılmaktadır. 14- Depo tesisine inşaat ruhsatı vermeye kimler yetkilidir? Belediye hudutları ve mücavir alan sınırları dışında kalan yerlerde mahallin en büyük mülki amiri, Belediye hudutları ve mücavir alanlar içinde kalan ve büyük şehir belediyesi olan yerlerde Büyükşehir Belediye Başkanlığı,diğer yerlerde belediye başkanlıkları, yetkilidir. Ayrıca Nüfusu 10.000 küçük ise; MÇK , 10.000 büyük ise;ÇOB tarafından verilmektedir. 15- Depo tesisi işleten kişi ve kuruluşlar tarafından işletme aşamasında ne yapmalıdırlar?  Katı Atık Düzenli Depolama Tesisi İşletme Formatı doğrultusunda bir işletme planı hazırlanır.  Depo sahası çevresine sızıntı suyu ve depo gazı izleme ve ölçme kuyuları açılır. Bu kuyularda işletme planı çerçevesinde belirli aralıklarla, olası sızıntı suyu ve depo gazı kaçaklarına karşı depo tesisi işleten kişi ve kuruluşlar tarafından ölçümler ve kontroller yapılır.  Ölçüm işlemleri, depo sahası kapatıldıktan sonra 10 yıl müddetle devam eder. 16- Aktarma istasyonları ne amaçla yapılmaktadır? Taşımanın ekonomik olmasını sağlamak, taşıma hattındaki trafiğe fazla yüklenmemek için aktarma istasyonları kurulabilir. Aktarma direkt taşıma aracına yapılabileceği gibi, bir ara depoya (bunker) boşaltıldıktan sonra, yeni araca doldurmak şeklinde, dolaylı olarak da gerçekleştirilebilir. Aktarma istasyonlarının koku, toz, gürültü ve görünüş yönünden çevreyi kirletmemesi için, boşaltma işleminin yapıldığı yerlerin, kapalı olarak inşa edilmesi zorunludur 17- Kompost tesislerinde bulunması gerekli teknik özellikler nelerdir? Yıllık kapasite 200 tondan büyük olan kompost tesislerinde; 1) Kompost tesisi havalandırılarak çalıştırılıyorsa, emilen havanın filtreden geçirilmek suretiyle temizlendikten sonra atmosfere verilmesi, 2) Kompost sahasından toplanan sızıntı suyu kompostun ıslatılması için kullanılmıyorsa, sızıntı suyu arıtıldıktan sonra alıcı ortama verilmesi ve bu konuda Su Kirliliği Kontrol Yönetmeliğinin alıcı ortam standartlarına uyulması, 3) Tesise gelen katı atıklar için ön depolama ve dengeleme görevi yapan ön deponun (bunker) kapalı olması, 4) Kompost tesislerinin yeraltı ve yerüstü su kaynaklarının koruma alanı içine inşa edilmemesi, 5) Yerleşim alanlarına en yakın mesafenin 1000 metre olması gerekir. 18- Katı atıklar nasıl yakılır? Hangi atıklar yakılır? Bir reaktör hücresinde atıkların oksijen ilavesiyle kurutulması, gaz haline getirilmesi ve yüksek sıcaklıkta parçalanmanın sağlanması tekniğidir • Evsel katı atık • Ticari atık (alışveriş merkezleri, ofisler) • Endüstriyel atık • Atıksu arıtma tesisi çamurları • Tehlikeli atıklar • Organik atıklarla kirlenmiş toprak 19- Düzenli depolama alanlarının rehabilitasyonunda neler yapılmalıdır?  Saha mevcut durumunun tespiti  Şev tanzimi planlarının hazırlanması  Yüzey suyu kontrolü  Sızıntı suyu kontrolü  Çevre sularının kontrolü  Yer altı suyu kirliliği kontrolü  Biyogaz yönetimi  Saha çevresi ve giriş kontrolü  Nihai kullanım ve kontroller

http://www.biyologlar.com/kati-atiklarin-kontrolu-yonetmeligi-ile-ilgili-sorular

TIBBİ ATIKLAR

Tıbbi atıklar, üretildikleri andan yok edilme işlemi sona erinceye kadar geçen süreçte çevre ve insanla doğrudan ya da dolaylı etkileşim içindedir. Tıbbi atıkların çevreye etkileri ; biyolojik, kimyasal ve fiziksel nitelikte olabilmektedir. Doğrudan veya aracı hayvanlarla bulaşabilen cüzzam, veba, kolera, dizanteri, tüberküloz, kuduz ve sıtma gibi hastalıklar biyolojik olumsuzluklara neden olmaktadır. Çöp depolama alanlarında oluşan sızıntı suları ve gazlar, kimyasal ve biyolojik sorunlara yol açmaktadır. Çevreye sorumsuzca bırakılan atıklar insanlar üzerinde fiziksel zararlar vermektedir. Dünya Sağlık Teşkilatı: “Sağlık kuruluşları, araştırma kuruluşları ve laboratuvarlar tarafından oluşturulan tüm atıklar tıbbi atıktır”. Bunun dışında evde yapılan tıbbi bakım (diyaliz ve insülin enjeksiyonları) esnasında üretilen atıklar gibi küçük veya dağınık durumda bulunan kaynaklardan çıkan atıklarda tıbbi atıktır”. 22.07.2005 tarih ve 25883 sayılı Tıbbi atıkların Kontrolü Yönetmeliği: “Tıbbi atık: sağlık kuruluşlarından kaynaklanan enfeksiyöz atık, patolojik atık ve kesici-delici atıklardır”. a) Enfeksiyöz atıklar: Enfeksiyöz karakterde olduğu düşünülen laboratuvar kültür ve stokları, ameliyat ve otopsilerdeki malzemeler, operasyon sonrası ortaya çıkan infekte dokular, infekte hastaların kullandığı kan ve vücut salgılarıyla bulaşmış giysiler, yaraların pansumanında kullanılan malzemeler ve hasta izolasyon sonrası ürünleri, hemodiyaliz hastalarının sağlık bakım ürünleri, enfekte laboratuvar hayvanları, enfekte insan ve hayvanlarla teması olduğu düşünülen tüm malzemeler (kültür ve stoklar, otopsi atıkları, hayvan cesetleri, enfekte ajanlarla temas ettiği düşünülen atıklar yüksek enfeksiyöz atıklar olarak değerlendirilir). b) Patolojik atıklar: Bu grup, enfeksiyöz atıkların alt grubu olarak da düşünülebilir. Vücut sıvıları, doku ve organlar, vücut parçaları, insan fetüsü, hayvan cesetleri (sözü edilen insan ve hayvan vücutları anatomik atık olarak da değerlendirilmektedir). c) Kesici atıklar: Kesici-delici, doku bütünlüğünü bozacak her türlü malzeme, infüzyon seti, iğne, bistüri, bıçak, çivi, kırık cam parçaları gibi enfekte olmasalar da yüksek derecede tehlike oluşturan atıklar. Tıbbi atıklar; ilgili sağlık personeli tarafından oluşumları sırasında kaynağında diğer atıklar ile karıştırılmadan ayrı olarak biriktirilir, hiçbir suretle evsel atıklar, ambalaj atıkları ve tehlikeli atıklar ile karıştırılmaz. Tıbbi atıkların toplanmasında; yırtılmaya, delinmeye, patlamaya ve taşımaya dayanıklı, orijinal orta yoğunluklu polietilen ham maddeden sızdırmaz, çift taban dikişli ve körüksüz olarak üretilen, çift kat kalınlığı 100 mikron olan, en az 10 kilogram kaldırma kapasiteli, üzerinde görülebilecek büyüklükte ve her iki yüzünde “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile “DİKKAT TIBBİ ATIK” ibaresini taşıyan kırmızı renkli plastik torbalar kullanılır. Torbalar en fazla ¾ oranında doldurulur, ağızları sıkıca bağlanır ve gerekli görüldüğü hallerde her bir torba yine aynı özelliklere sahip diğer bir torbaya konularak kesin sızdırmazlık sağlanır. Bu torbalar hiçbir şekilde geri kazanılmaz ve tekrar kullanılmaz. Tıbbi atık torbalarının içeriği hiçbir suretle sıkıştırılmaz, torbasından çıkarılmaz, boşaltılmaz ve başka bir kaba aktarılmaz. Kesici ve delici özelliği olan atıklar diğer tıbbi atıklardan ayrı olarak delinmeye, yırtılmaya, kırılmaya ve patlamaya dayanıklı, su geçirmez ve sızdırmaz, açılması ve karıştırılması mümkün olmayan, üzerinde “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile “DİKKAT! KESİCİ ve DELİCİ TIBBİ ATIK” ibaresi taşıyan plastik veya aynı özelliklere sahip lamine kartondan yapılmış kutu veya konteynerler içinde toplanır. Bu biriktirme kapları, en fazla ¾ oranında doldurulur, ağızları kapatılır ve kırmızı plastik torbalara konur. Kesici-delici atık kapları dolduktan sonra kesinlikle sıkıştırılmaz, açılmaz, boşaltılmaz ve geri kazanılmaz. Tıbbi atık torbaları kapaklı, paslanmaz metal, plastik veya benzeri malzemeden yapılmış, yükleme-boşaltma esnasında torbaların hasarlanmasına veya delinmesine yol açabilecek keskin kenarları olmayan, yüklenmesi, boşaltılması, temizlenmesi ve dezenfeksiyonu kolay ve sadece bu iş için ayrılmış konteynerlerde toplanırlar. Bu konteynerler turuncu renkli olacak, üzerlerinde “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile “Dikkat! Tıbbi Atık” ibaresi bulunacaktır. Tıbbi atık çıkaran sağlık kuruluşları tıbbi atıklarının alınması için, tıbbi atık toplama, taşıma ve bertarafından sorumlu kuruluşla (büyükşehirlerde büyükşehir belediyeleri, büyükşehir belediyesi olmayan yerlerde ise belediyeler veya yetkilerini devrettiği kişi ve kuruluşlar) tıbbi atık sözleşmesi yapması gerekmektedir. Uluslararası düzeyde, infeksiyon kontrolü ile ilgili çeşitli örgütler, kuruluşlar ve üniversiteler, diş hekimliği uygulamalarına ait atık yönetimi konusunda ilkeler belirlemiş ve birtakım önerilerde bulunmuşlardır: • İnsana ait her türlü doku ve kan ürünü, enjektör, bistüri, karpül, delici-batıcı-kesici tek kullanımlık malzeme ayrı toplanmalıdır. Bu toplama işleminin yapıldığı kapların üzerinde mutlaka tıbbi atık uyarısı bulunmalıdır. • Kesici-delici özellikteki atıklar enfeksiyöz karakter taşıyıp taşımamalarına bakılmaksızın; taşıma ve toplama esnasında delinmeye, yırtılmaya sebep olabileceğinden sızdırmaz, dışarıdan gelen darbelere dayanıklı kutularda toplanmalıdır. İğne, bistüri ucu, kırılmış ampuller, kullanılmış karpüller, ortodontik bant ve tel artıkları, kırılmış el aletleri, kesilerek çıkarılmış protezler, eski protez ve apareyler, frezler, kanal aletleri vs. gibi kesici atık malzemeler delinmeye ve sızdırmaya dirençli, renkli, numaralandırılıp kodlanmış ve sterilizasyon işlemine dayanıklı taşıyıcılar içinde biriktirilmeli; kutular tam doldurulmadan, kapakları sıkıca kapatılarak ve sterilizasyon işleminden geçirildikten sonra kırmızı atık torbalarına dahil edilmelidir. • Enfeksiyöz özelliği yüksek olan her türlü tıbbi atık otoklavda sterilizasyon işlemine tabi tutulduktan sonra tıbbi atık poşetlerine konulmalıdır. • Enjektör kullanımı sonrasında uçlar kapatılmaya çalışılmamalı ve kutulara bu şekilde atılmalıdır. • Kimyasal atıklar kapsamında değerlendirilen cıva gibi maddeler, amalgam artıkları, banyo solüsyonları genel kanalizasyon şebekesine verilmemelidir. Diş hekimliğinde dolgu ve restorasyon materyali olarak kullanılan amalgam, içerdiği cıva nedeniyle, diş hekimliği atık yönetiminde önemli bir yere sahiptir. Ülkemizde tehlikeli atıkların yönetim prosedürü, 14.03.2005 tarihinde yürürlüğe giren 25755 sayılı “Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği” ile düzenlenmiştir. Bu yönetmelikte diş hekimlerinin kullandığı amalgam dolgu maddesi “insan ve hayvan sağlığına ve/veya bu konulardaki araştırmalara ilişkin atıklar” başlığı altında incelemiştir. Diş hekimliği uygulamaları sonrasında ortaya çıkan amalgam parçacıkları genel gidere verilmemeli, su altında biriktirilmeli ve mutlaka yeniden değerlendirilmelidir. Kreşuar filtreleri ve lavabo filtreleri parçacık geçişine izin vermez şekilde dizayn edilmelidir. Kimyasal zararlılar, yüksek düzeyde ağır metal içeren atıklar ülkemizde veya ülke dışında, bu işlem için sertifikasyon sürecini tamamlamış, atık işleme ve ayrıştırma merkezlerine ulaştırılmalıdır. Röntgen banyo solüsyonları; sodyum tiyosülfat, sodyum sülfit, sodyum karbonat, potasyum sülfit, potasyum alum, potasyum bromür, metol, fenidon, hidrokinon, gluteraldehit, asetik asit gibi kimyasallarla birlikte %1’den az miktarda da olsa gümüş içerirler. Bu solüsyonların da genel kanalizasyon şebekesine verilmeyip, yeniden kazanım tesislerine ulaştırılması gereklidir. Diş Hekimleri Odası'nın dergisinde yazdığım yazı Yalçın DEDEOĞLU Biyolog

http://www.biyologlar.com/tibbi-atiklar

ÇEŞİTLİ BİTKİLERDEN ELDE EDİLEN ÇÖZELTİLERİN SENTETİK HORMON OLARAK KULLANILMASI

Çeşitli Bitkilerden Elde Edilen Çözeltilerin Sentetik Hormon Olarak Kullanılabilirliğinin Araştırılması PROJENİN AMACI Son yıllarda gerek tarımsal ilaçların gerekse gübrelerin kullanılmasıyla bitkisel üretimde artış meydana gelmiştir. Bununla birlikte gübrelerin ve tarımsal ilaçların bilinçsizce kullanılması insan sağlığını tehdit edecek ürünlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Tarımsal gübrelerin bilinçsizce kullanımı nedeniyle toprağın derinlerine sızan fosfor ve nitrat, tatlı su kaynaklarına ulaşmakta bu da insan, evcil hayvan ve yaban hayatı açısından ciddi problemlere yol açmaktadır. Ayrıca kimyasal tarım ilaçları toprakta birikmekte, bitki sağlığını olumsuz yönde etkileyerek ekolojik dengeyi bozmaktadır. Bu olumsuz koşullar karşısında gelir düzeyi yüksek olan ülkeler başta olmak üzere birçok ülkede bilinçlenerek örgütlenen üretici ve tüketiciler, doğayı tahrip etmeyen yöntemlerle insanlarda zehirli etki yapmayan tarımsal ürünleri üretmeyi ve tüketmeyi tercih etmişler. Biz de bu çalışmamızda çevremizde bolca bulunan ısırgan otu(Urtica Dioica), karalâhana( Brassica Oleracea ), su yosunlarının ayrı ayrı çürütülmesi ve bu üç bitkinin bir arada çürütülmesi ile elde edilen çözeltilerin sentetik hormon olarak kullanabilirliliğinin araştırılmasını amaçladık. GİRİŞ Dünyanın nüfusu günümüzde hızlı bir şekilde artış göstermektedir. Nüfusun artışına paralel olarak tüketilen tarım ürünleri de artmaktadır. Buna mukabil dünyadaki ekilebilir tarım arazileri yağış rejimlerinin değişmesi, mevsimlerin kayması, sel, erozyon gibi nedenlerle hızla azalmaktadır. Bu durum bilim adamlarını gıda üretiminde farklı alternatifler geliştirmeye yöneltmiştir. Özellikle kısa sürede ve daha fazla ürün veren bitkilerin yetiştirilmesi ve tarımının yapılması yaygınlaşmaktadır. Kısa sürede daha fazla ürün elde edebilmenin en kolay yolları tarım ilacı, suni gübre ve sentetik hormon kullanılmasıdır. Kullanılan bu maddeler verim arttırırken bitkilerde hem hastalığa neden olmakta hem de insan sağlığına ve çevreye zarar vermektedir. Biz de bu çalışmamızda bu zararları en aza indirebilecek sentetik hormon üretmeyi amaçladık. Bu amaçla çevremizde kolay yetişen ve bolca bulunan bitkileri tercih ettik. Bunun için kara bitkisi olarak karalahana ve ısırgan otunu; su bitkisi olarak da su yosununu kullandık. Karalahana (Brassica oleracea Acephala ) , turpgillerden (Brassicaceae) , geniş ve kalınca kat kat yaprakları olan, kış sebzesi olarak yetiştirilen ve yaprakları koyu yeşil olan bir lahana çeşididir. Lahana, yurdumuzun her yerinde yetişir. Bilhassa karalahana Karadeniz yöresinde yaygındır. Doğu Karadeniz ( Trabzon, Rize, Artvin ) halkının temel besin maddesidir. Lahana oldukça dayanıklı bir bitkidir. Ne kışın soğuğu, ne yazın şiddetli sıcağı onu pek etkilemez. Lahana, pişirilerek yendiği gibi çiğ olarak, turşu olarak da yenir. Yaz kış yenilen bu sebzenin adı eski Yunanca lahana “yenilebilen sebze” kelimesinden gelmekte bölgede pancar, kelem, pezük, lu (Lazca),şaviphali(Gürcüce) olarak adlandırılmaktadır. Lahana, Avrupa ülkelerinde çok yaygın olan ve oldukça eski çağlardan beri yenen bir bitkidir. Mısırlılar bir zaman lahanayı kutsal sayar, hatta ona taparlardı. Çok besleyici bir sebze olan karalahana, cilt, diş ve kemik dokularının sağlamlığını arttırır. Vücuttaki zehirli maddelerin uzaklaştırılmasını sağlar. İştah açar. İdrar söktürür ve kabızlığı giderir. Kansızlıkta faydalıdır. Özellikle taze karalahana suyu mide ve bağırsak ülserine iyi gelir, bağırsak kurtlarını düşürmeye yardımcı olur ve bağırsak iltihaplarına karşı koruyucudur. Vücudun direncini arttırır ve zararlı bakterileri öldürür. Kansere karşı çok iyi bir koruyucudur. Kandaki şeker oranını düşürür. Astım, romatizma, siyatik, sarılık ve safra kesesi hastalıklarında faydalıdır. Ses kısıklığını giderir. Isırgan Otu (Urtica diocia); kökünden başlamak üzere, kökü, yaprakları, tohumları bile şifalı olan bir bitkidir. Eski çağlarda da büyük bir saygınlığa sahipti. Büyük ısırgan otu (Urtica diocia L.), çok yıllık ve otsu bir bitkidir, boyu bazen 1 m'yi geçer, yapraklar koyu yeşil renkli, saplı, dişli kenarlı ve yakıcı tüylüdür. Küçük ısırgan otu (Urtica Urens L.), bir yıllık ve otsu bir bitkidir. Boyu 60 cm kadar olabilir. Yapraklar açık yeşil renkli, saplı, dişli kenarlı ve yakıcı tüylüdür. Duvar kenarları ve harabeliklerde bol olarak görünür. Her iki türün de yaprakları 2- 4 cm uzunlukta, oval veya kalp biçimindedir. Taze iken deri ile temas edince deride kızartı ve yanma yapar. Dızlağan ve dikenli ısırgan isimleriyle de bilinir. Türkiye' de her iki tür de yetişir. Etkinlik açısından her iki bitki türü de eşittir. Bağışıklığı güçlendirici, iyi huylu prostat büyümesini engelleyici, kan şekerini düşürücü ve romatizma ağrılarına karşı etkinliğiyle tanınan ısırgan otunun, yaprakları kökleri ve tohumları bitkisel tedavi de kullanılmaktadır. Isırgan otu fazla oranda potasyum tuzu içerir. Potasyum bitkiler için zorunlu bir besin elementi olup çoğunlukla bitkilerde en fazla bulunan katyondur. Potasyum noksanlığı ile Na toksitesi dünyada yaygın olarak görülen ve bitkisel üretimi sınırlayan önemli problemlerdir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki K noksanlığının olduğu alanlarda tuzluluk bitkilerde daha fazla olumsuz etkide bulunurken, potasyumun fazla ve yeterli olduğu bölgelerdense tuzluluk bitkilerde daha az olumsuz etki yapmıştır. K iyonları bitkilerde su stresi üzerine önemli etkilere sahiptir. Potasyum alımı ve birikimi sonucu osmotik potansiyel artmakta ve buna bağlı olarak hücreye daha fazla su girişi olmaktadır. Isırgan otunun etkinliği öncelikle yetişmiş olduğu toprağın yapısına ve çevre şartlarına bağlıdır. Bu yönü diğer bitkilere nazaran daha belirgindir. Tedavi edici özelliği iklim şartları, toprağın yapısı ve güneş ışığına sıkıca bağlıdır. Diğer bitkilerde de genel olarak bu bağlılık bulunmasına rağmen ısırganda daha fazladır. A ve C vitaminleri açısından zengin bir bitki olan ısırgan otu bağışıklığı güçlendirmek, kan dolaşımını artırmak ve kan temizlemek gibi etkilere sahiptir. Isırgan bitkisinde pankreasın, midenin, karaciğerin, bağırsakların ve safra kesesinin salgılarını uyaran sekterin adlı madde vardır. Isırganda bulunan demir minerali alyuvarları devamlı yenileyerek yeni dokulara oksijen gitmesini sağlayıcı etki gösterir. Su yosunları ya da Algler (Latince deniz otu anlamındaki "alga" dan türetilmiştir ), büyük çoğunluğu foto sentetik olmasına ve bitkilere benzemesine karşın, bitkiler alemiyle yakın akraba olmayan bir grup sucul canlı grubudur. "Yosun" tanımı çoğunlukla su yosunları (algler) için kullanılsa da; yosunlar, kara yosunları ve su yosunları (algleri) gruplarını kapsayan genel bir terimdir. Su yosunları, bitkilerin aksine, fotosentez ürünlerini nişasta formunda depolamazlar. Kloroplastları, sitoplazma içerisinde serbest olarak değil, granüller endoplazmik retikulum üzerinde bulunur. Klorofil-c taşırlar ve bitkilerde bulunmayan başka pigment maddeleri bulundururlar. Çeşitli su yosunu gruplarına özel renklerini bu pigment maddeleri verir. Su yosunlarında, bitkilerdeki yaprak, gövde gibi elemanlarına benzeyen, ancak damar dokusu taşımayan, özelleşmemiş vücut bölümlerine "tallus" denir. Foto sentetik su yosunları, sucul ortamların birinci derecedeki üreticileri olduklarından önemlidirler. Alglerin bir diğer önemi de, birçok sucul canlının besin kaynağını oluşturmalarıdır. Ayrıca, çeşitli endüstri alanlarında kullanılan bazı hammaddeler yine bu su yosunlarından elde edilmektedir. Yaşamı sona eren su yosunlarının dış iskeletleri dibe çökerek, denizel kayaçların yapısına katılır. Su yosunları, tüm ekosistemlerin bütünlüğünün korunmasında önemlidir. Okyanuslarda bulunan diyatomlar ve diğer mikroskobik yosunlar, tüm dünyanın ihtiyacı olan foto sentetik karbon ihtiyacının üçte ikisini üretirler. Sularda yosunlar tarafından gerçekleştirilen fotosentez canlılara oksijen sağlar. 17. yüzyılın sonlarından beri, kahverengi alglerin yakılmasıyla mineralce zengin küllerinden sabun, cam, soda ve gübre yapımında kullanılan "potas" elde edilmektedir. Kimyasal maddeler arasında yer alan brom ve iyot ilk kez bu külden izole edilmiştir ve iyot hala Japonya'da deniz yosunlarından elde edilmektedir. Yosunlar yaygın bir şekilde gübre olarak kullanılmaktadır. Su yosunları özellikle doğu Asya ülkelerinde önemli bir besin kaynağıdır. A, B1, B2, B6 ve C vitaminleriyle niyasin, iyot, potasyum, demir, magnezyum ve kalsiyum açısından zengindir. Bazı yosun çeşitleri "destek besini" olarak ticari işletmelerce yetiştirilmekte ve paketlenerek satılmaktadır.Çin'de yaklaşık 70 çeşit su yosunu yenmektedir. Isırgan Yosun Karalahana Karbonhidrat √ Protein √ √ Yağ √ C vitamini √ √ √ B1 vitamini √ √ B2 vitamini √ √ Karoten √ Kalsiyum √ √ Demir √ √ √ Sekretin √ Flavon √ Potasyum Tuzları √ Formik Asit √ Mineral Tuzlar √ Bitki Asitleri √ Betasitosterin √ Lignan √ Müsilaj √ Asetilkolin √ Sterylglucosid √ Sabit Yağ √ Carotinoid √ Clorophyll √ Tanen √ Sterolen √ A vitamini √ B6 vitamini √ Niyasin √ İyot √ Potasyum √ Magnezyum √ Tablo 1: Isırgan, karalahana ve su yosunu bitkilerinin içerik tablosu MATERYAL VE YÖNTEM Çalışmada kullanılan bitkilerden ısırgan otu Trabzon Yomra Fen Lisesi karşısındaki bahçeden, karalahana Trabzon Kadınlar Pazarı’ndan, su yosunu Karadeniz'den elde edilmiştir. Isırgan, karalahana(Pancar), su yosunu ve bu bitkilerin karışımı 9 litrelik kaplara ayrı ayrı koyularak üzerlerine bitkileri kapatacak kadar su dolduruldu. Isırgan otu, karalahana, su yosunu ve bu bitkilerin karışımlarının konulduğu kapların kapakları kapatılarak 2 hafta süreyle çürümeye bırakıldı. Deneyde kullanılacak deney bitkilerini büyütmek için toprak karışımı hazırlandı. Trabzon Yomra Fen Lisesi’nin karşısındaki bahçeden alınan toprak, böceklerden, taşlardan ve yabancı otlardan temizlenerek homojen hale getirildi. Çiçek toprağı olarak da bilinen 10 kg torf ve Erzurum’dan projede kullanılmak için getirtilen 60 litre perlit alındı. Perlit ve torfun tamamı karıştırıldı. Daha sonra torf-perlit karışımı 6/11, 5/11 oranında bahçe toprağıyla karıştırıldı. 75 tane 1 litrelik tüp poşetlere 3/5’ünü dolduracak kadar toprak karışımı konuldu. 25 poşete Trabzon Kadınlar Pazarı’ndan alınan Bolero cinsi birer bezelye tohumu, tohum çapının 2,5 katı kadar derinliğe dikildi. 25 poşete Trabzon Kadınlar Pazarı’ndan alınan Karadeniz bölgesi yerli mısır tohumu, tohum çapının 2 katı kadar derinliğe sivri kısmı alta gelecek şekilde ikişer adet ekildi. Geri kalan 25 poşete de Trabzon Kadınlar Pazarı’ndan alınan Katya F1 cinsi salatalık tohumu, tohum çapının 2 katı kadar derinliğe sivri kısmı alta gelecek şekilde ikişer adet ekildi. Her poşet dikilen tohuma ve deney süresince uygulanacak ekstreye göre adlandırılıp gruplandırıldı. Her bitki türünden 5 adet kontrol, 5 adet yosun, 5 adet ısırgan, 5 adet pancar, 5 adet karışım bitkisi olmak üzere beşerli beş grup oluşturuldu. Gruplandırdığımız bitkileri 22-27 °C arasında Trabzon Yomra Fen Lisesi Biyoloji Laboratuarında çimlenmeye ve büyümeye bıraktık. Her bitkiye 09.11.2010 tarihinde 200ml, 10.11.2010 tarihinde 50ml, 11.11.2010 tarihinde 75ml su verildi. Bitki toprakları çok nemli olduğu için bir süre su verilmedi. 19.11.2010 tarihinde 50ml su verildi. İlk yapraklar görülmeye başlandı; ancak 23.11.2010 tarihinde hala çimlenemeyen tohumlar deney dışı bırakıldı. Geriye 4 pancar ekstresi etiketli, 4 karışım ekstresi etiketli, 4 ısırgan ekstresi etiketli, 4 yosun ekstresi etiketli ve 3 kontrol etiketli olmak üzere 19 salatalık bitkisi; 3 pancar ekstresi etiketli, 3 karışım ekstresi etiketli,3 ısırgan ekstresi etiketli, 3 yosun ekstresi etiketli ve 2 kontrol etiketli olmak üzere 15 bezelye bitkisi; 3 pancar, 3 karışım ekstresi etiketli, 3 ısırgan ekstresi etiketli, 3 yosun ekstresi etiketli ve 2 kontrol etiketli olmak üzere 15 mısır bitkisi kaldı. Çimlenme ihtimalini arttırmak için ikişer tohum ekilen topraklardan her iki tohumun da çimlendiği poşetlerdeki bitkilerin daha sağlıksız olanı kopartıldı. Deney dışı bırakılan 28 adet poşetten çimlenmeyen tohumlar çıkartıldı. Bu poşetlere toprakları havalandırıldıktan sonra Trabzon Kadınlar Pazarı’ndan alınan Medusa F1 cinsi kabak tohumları, tohum çapının 2 katı kadar derinliğe sivri kısmı alta gelecek şekilde ikişer adet ekildi. 10 adet pancar, 10 adet yosun, 10 adet ısırgan, 10 adet karışım ve 7 adet kontrol bitkisi olmak üzere isimlendirme yapılarak bitkiler gruplandırıldı. Her birine iki günde bir 200ml su verildi. Ancak 20 gün içinde hiçbir kabak tohumunda çimlenme görülmediği için tamamı deney dışı bırakıldı. Deneye tabi tutulan bitkilerin her birinin deney süresince 3 gün arayla yaprak genişliği, gövde uzunluğu, gövde çapı ölçüldü ve yaprak sayısıyla birlikte kaydedildi. 23.11.2010 tarihinde kontrol-salatalık3 etiketli ve kontrol-salatalık4 etiketli bitkilerin öldüğü gözlemlendi. Isırgan, pancar, yosun bitkileri ve bu bitkilerin karışımının çürütüldüğü kaplardan, bu bitki artıklarının posaları alınarak bitki poşetlerine eşit olarak konuldu. Geriye kalan çözeltilere 3’er litre su konularak çözelti 9 litreye tamamlandı. 26.11.2010 tarihinde ısırgan etiketli, yosun etiketli, karışım etiketli, pancar etiketli bitkilere 50ml ekstre ve kontrol bitkilerine 50ml su verildi, ölçüm yapıldı. 29.11.2010 tarihinde salatalık bitkilerinin tamamına yakını öldü. Salatalık bitkileri deney dışı bırakıldı. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli bitkilere 50ml ekstre ve kontrol bitkilerine 50ml su verildi, ölçüm yapıldı. 02.12.2010 tarihinde pancar etiketli, ısırgan etiketli, yosun etiketli, karışım etiketli bitkilere 50ml ekstre ve kontrol bitkilerine 50ml su verildi, ölçüm yapıldı. Kuruyan yapraklar yaprak sayısına dahil edilmedi. 05.12.2010 tarihinde mısır bitkilerinin tamamına yakınında görülen ölümler yüzünden mısır bitkileri deney dışı bırakıldı. Bezelye-pancar1 etiketli bitkinin iki yaprağının, bezelyeyosun3 etiketli bitkinin dört yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Bezelye-kontrol2 etiketli bitkinin ölçüm sırasında mekanik etki ile 10 yaprağı koparıldı. Pancar etiketli, ısırgan etiketli, yosun etiketli, karışım etiketli bitkilere 50ml ekstre ve kontrol bitkilerine 50ml su verildi, ölçüm yapıldı. 08.12.2010 tarihinde pancar etiketli, ısırgan etiketli, yosun etiketli, karışım etiketli bitkilere 50ml ekstre ve kontrol bitkilerine 50ml su verildi. Bezelye-yosun1 etiketli bitkinin bir yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Bezelye-yosun3 etiketli bitkinin, bezelye-pancar1 etiketli bitkinin, bezelye-pancar3 etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Deney dışı bırakılan bitki poşetlerinin içindeki bitki ve tohumlar temizlendi, toprakları havalandırıldı. Trabzon kadınlar pazarından alınan 20marul fidesi dikildi. Marul fidelerine 80ml su verildi. Bezelyelerin ölçümü yapıldı. 11.12.2010 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli bezelyelere 50ml ekstre ve kontrol etiketli bezelyelere 50ml su verildi. Bezelye-karışım1 etiketli bitkinin bir yaprağının, bezelye-karışım3 etiketli bitkinin bir yaprağının, bezelyeyosun2 etiketli bitkinin iki yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre ve kontrol etiketli marullara 80ml su verildi. 14.12.2010 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli bezelyelere 50ml ekstre ve kontrol etiketli bezelyelere 50ml su verildi. Bezelye-karışım1 etiketli bitkinin bir yaprağının, bezelye-karışım2 etiketli bitkinin iki yaprağının, bezelyekarışım3 etiketli bitkinin iki yaprağının, bezelye-yosun2 etiketli bitkinin bir yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Bezelye-yosun1 etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre, kontrol etiketli marullara 80ml su verildi. 5 adet sümbül soğanı alındı. Sümbül soğanlarının her biri deney süresince verilecek ekstreye göre isimlendirildi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllere 50ml ekstre ve kontrol etiketli sümbüle 50ml su verildi. 17.12.2010 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli bezelyelere 50ml ekstre ve kontrol etiketli bezelyelere 50ml su verildi. Bezelye-karışım1 etiketli bitkinin bir yaprağının, bezelye-yosun2 etiketli bitkinin üç yaprağının, marul-ısırgan2 etiketli bitkinin bir yaprağının kuruduğu, bezelye-ısırgan2 etiketli bitkinin iki yaprağının, bezelye-ısırgan3 etiketli bitkinin iki yaprağının, marul-karışım4 etiketli bitkinin iki yaprağının, marul-pancar2 etiketli, marul-pancar3 etiketli bitkinin üç yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Marul-kontrol2 etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre ve kontrol etiketli marullara 80ml su verildi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllere 50ml ekstre, kontrol etiketli sümbüle 50ml su verildi. Deneye tabi tutulan tüm bitkilerin fotoğrafları çekildi. 20.12.2010 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli bezelyelere 50ml ekstre ve kontrol etiketli bezelyelere 50ml su verildi. Bezelye-karışım1 etiketli bitkinin bir yaprağının kuruduğu, bezelye-karışım3 etiketli bitkinin iki yaprağının bezelye-kontrol1 etiketli bitkinin bir yaprağının, marul-ısırgan4 etiketli bitkinin iki yaprağının, marul-kontrol4 etiketli bitkinin bir yaprağının, marul-yosun3 etiketli bitkinin bir yaprağının, marul-pancar4 etiketli bitkinin üç yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Marul-ısırgan2 etiketli, marul-karışım1 etiketli bitkinin, marul-karışım4 etiketli, marul-pancar2 etiketli,marul-pancar3 etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre ve kontrol etiketli marullara 80ml su verildi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllere 50ml ekstre, kontrol etiketli sümbüle 50ml su verildi. Sümbül-karışım bitkisinin yapraklarında sararma görülmeye başlandı. Ölçüm yapıldı. 23.12.2010 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli bezelyelere 50ml ekstre, kontrol etiketli bezelyelere 50ml su verildi. Bezelye-ısırgan2 etiketli bitkinin bir yaprağının, bezelye-kontrol1 etiketli bitkinin iki yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Bezelye-yosun2 etiketli bitkinin ölçüm sırasında mekanik etkiyle 6 yaprağı koparıldı. Bezelyekarışım3 etiketli bitkinin, marul-kontrol1 etiketli bitkinin, marul-yosun1 etiketli bitkinin, marul-pancar4 etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre, kontrol etiketli marullara 80ml su verildi Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllere 50ml ekstre ve kontrol etiketli sümbüle 50ml su verildi. Ölçüm yapıldı. 26.12.2010 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli bezelyelere 50ml ekstre ve kontrol etiketli bezelyelere 50ml su verildi. Bezelye-ısırgan3 etiketli bitkinin iki yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Bezelye-karışım2 etiketli bitkinin ölçüm sırasında mekanik etkiyle 22 yaprağı koparıldı. Sümbül-karışım etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre, kontrol etiketli marullara 80ml su verildi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllere 50ml su ve kontrol etiketli sümbüle 50ml su verildi. Ölçüm yapıldı. Bezelyelerin ölçümüne son verildi. 29.12.2010 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre, kontrol etiketli marullara 80ml su verildi. Marul-yosun2 etiketli bitkinin bir yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Marul-ısırgan etiketli bitkinin , marul-yosun4 etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllere 50ml ekstre ve kontrol etiketli sümbüle 50ml su verildi. Karışım etiketli sümbülün yaprakları tamamen kurudu. Deney dışı bırakıldı. Ölçüm yapıldı. 01.01.2011 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre, kontrol etiketli marullara 80ml su verildi. Marul-ısırgan3 etiketli bitkinin bir yaprağının, marul-kontrol4 etiketli bitkinin bir yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllerine 50ml ekstre ve kontrol sümbüle 50ml su verildi. 04.01.2011 tarihinde Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllere 50ml ekstre ve kontrol etiketli sümbüle 50ml su verildi. Sümbül-yosun etiketli bitkinin ve sümbül-pancar etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Sümbüller ölçüldü ve ölçümlerine son verildi. SONUÇ VE TARTIŞMA Elde ettiğimiz bulgular birlikte değerlendirildiğinde sümbül bitkisine uygulanan ekstreler den; ısırgan otundan elde edilen ekstre diğer ekstrelere göre anlamlı bir şekilde farklılık gösterdiği gözlemlenmiştir. Hiçbir ekstrenin uygulanmadığı kontrol grubu bitkinin 1,3cm, Isırgan otundan elde edilen ekstrenin uygulandığı bitkinin 3,6cm, yosundan elde edilen eksternin uygulandığı bitki 1,5cm, pancardan elde edilen ekstrenin uygulandığı bitki 0,9cm ve yosun, ısırgan, pancar bitkilerinin karışımından elde edilen ekstrenin uygulandığı bitki 0,3cm uzadığı gözlemlenmiştir. Özellikle ısırgan otundan elde edilen ekstrenin uygulandığı sümbül bitkisinde çiçek açtıktan sonra belirgin bir büyüme görülmüştür. Resim 10‘dan da anlaşıldığı gibi, ısırgan otundan elde edilen ekstrenin çiçekleri taşıyan gövdenin uzamasında da etkisi olduğu açıkça görülmüştür. Elde ettiğimiz bulgular ısırgan otundan elde edilen ekstrenin, bezelye bitkilerinin boyca gelişimine diğer ekstrelere göre daha fazla olumlu etkide bulunduğunu göstermektedir. Isırgan otundan elde edilen ekstrenin uygulandığı bezelye bitkilerinin tamamı son ölçüm tarihine kadar yaşarken; pancar, yosun ve ısırgan otu bitkilerinin karışımından elde edilen ekstrenin uygulandığı bezelye bitkilerinin iki tanesinin yaşadığı, pancar bitkisinden elde edilen ekstrenin uygulandığı bezelye bitkilerinin birinin yaşadığı ve yosun bitkisinden elde edilen ekstrenin uygulandığı bezelye bitkilerinin tümünün öldüğü görülmüştür. Buradan; ısırgan otundan elde edilen ekstrenin bitkilerin olumsuz çevre şartlarına uyum sağlamalarına olumlu etkisinin olduğu görülmüştür. Yaprak sayısı artışına ısırgan otundan elde edilen ekstrenin diğer ekstrelere göre daha fazla etki ettiği anlaşılmaktadır( Grafik 3). Ayrıca ısırgan otundan elde edilen ekstrenin yaprakların gelişimine de diğer ekstrelere göre daha fazla etki ettiği gözlemlenmiştir. Hiçbir bezelye bitkisinin gövde çaplarında anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Deney süresince kullandığımız bitkiler normal yetişme dönemlerinde olmadıkları için çevre şartlarına uyum sağlamakta zorlandılar. Bu nedenle Yapraklarında sararma, solma, kurumanın sıklıkla yaşandığı gözlemlendi. Marul bitkilerinde sık sık yapraklarda sararmalar ile bu yüzden yaprak boylarında kısalmalar, büzülmeler görülmektedir. Tüm bunlar göz önüne alındığında ısırgan otundan elde edilen ekstrenin marulların çap uzunluğu artışında diğer bitkilerden elde edilen ekstrelere göre daha fazla etki ettiği görülmüştür. Boy uzunluğunun artışında ısırgan otundan elde edilen ekstrenin daha fazla boy arttırıcı etkisinin olduğu, yaprak sayısının artışında ise ısırgan otu ile birlikte bu bitkilerin karışımından elde edilen ekstrenin de olumlu etki ettiği gözlenmiştir. SEDA HACISALİHOĞLU PELİN DEMİRAL www.tyfl.k12.tr

http://www.biyologlar.com/cesitli-bitkilerden-elde-edilen-cozeltilerin-sentetik-hormon-olarak-kullanilmasi

HAVA KİRLİLİĞİ

Hava kirliliği; havada katı, sıvı ve gaz şeklindeki yabancı maddelerin insan sağlığına, canlı hayatına ve ekolojik dengeye zarar verecek miktar, yoğunluk ve sürede atmosferde bulunmasıdır. İnsanların çeşitli faaliyetleri sonucu meydana gelen üretim ve tüketim aktiviteleri sırasında ortaya çıkan atıklarla hava tabakası kirlenerek, yeryüzündeki canlı hayatı olumsuz yönde etkilenmektedir. Hava kirliliğinin etkileri genel olarak şöyledir: • Sürekli soluduğumuz havanın kirlenmesi, solunum yolu hastalıklarının ortaya çıkmasına neden olur. Örneğin astım gibi hastalıklarda kirli hava çok etkili olmaktadır. • Isınmada ve sanayide kullanılan fosil yakıtlar atmosferde birikerek asit yağmurlarının oluşmasına neden olur. Bu yağmurlar ise bitkilere zarar vererek ormanların yok olmasına neden olur. Bitkilerin zarar görmesi ise diğer tüm canlıları doğal olarak etkilemektedir. • İnsanların kullandığı parfümlerden havaya karışan hidrokarbonlar, dünyayı güneş ışınlarının yakıcı etkisinden koruyan ozon tabakasına zarar vermektedir. Bu gazların etkisiyle ozon tabakasındaki delik büyümekte ve dünya güneşten gelen zararlı ışınlara karşı korumasız kalmaktadır. Hava kirlenmesi ile atmosferdeki gaz oranları değişir. Son yüzyılda atmosferdeki CO* veCH* miktarlarının %15 oranında artması buna örnektir. Önümüzdeki yüzyılda ise bu artış oranının iki katına çıkması beklenmektedir. Genel olarak havadaki kirleticilerin sağlığa etkileri şöyle toparlanabilir; Solunum fonksiyonlarında bozulma Solunum sistemi hastalıklarında artış Kronik solunum sistemi hastalığı olan kişilerin hastalıklarının alevlenmesinde artış Kronik kalp hastalığı olan kişilerin hastalıklarının alevlenmesinde artış Kanser insidansında artış Erken ölüm insidansında artış Çevresel hava kirliliğinin toplum sağlığı ile ilişkisi değerlendirilirken yukarıda sıralanan doğrudan sağlık etkilerinin yanı sıra içme ve sulama suyu kaynaklarının, bitki örtüsünün zarar görmesi ve mikro klima değişiklikleri nedeniyle dolaylı etkilerini de göz önünde bulundurmak gereklidir. Tüm bunların yanı sıra ortamın nem oranı, sıcaklık, sıcaklık değişim hızı, rüzgarlar ve benzeri etmenler de çevresel hava kirliliğinin sağlık sonuçları üzerinde etkili olmaktadır. Hava kirliliğini kaynaklarına göre üçe ayırabiliriz; 1-) Isınmadan kaynaklanan hava kirliliği Isınma amaçlı, düşük kalorili ve kükürt oranı yüksek kömürlerin yaygın olarak kullanılması ve yanlış yakma tekniklerinin uygulanması hava kirliliğine yol açar. 2-) Motorlu taşıtlardan kaynaklanan hava kirliliği Nüfus artışı ve gelir düzeyinin yükselmesine paralel olarak, sayısı hızla artan motorlu taşıtlardan çıkan egzoz gazları, hava kirliliğinde önemli bir faktör oluşturmaktadır. Buna önlem alınması için egzoz filitresinin sık sık kontrol edilmesi gerekir. 3-) Sanayiden kaynaklanan hava kirliliği Sanayi tesislerinin kuruluşunda yanlış yer seçimi, çevrenin korunması açısından gerekli tedbirlerin alınmaması (baca filtresi, arıtma tesisi olmaması vb.), uygun teknolojilerin kullanılmaması, enerji üreten yakma ünitelerinde vasıfsız ve yüksek kükürtlü yakıtların kullanılması, hava kirliliğine sebep olan etkenlerin başında gelmektedir. A-) Sera Etkisi ve Küresel Isınma Atmosferdeki karbon dioksit, metan, su buharı ve diğer bazı gazlar yeryüzünden yansıyan ısıyı tutarak dünyanın sıcaklığını korur. Bir seradaki camların serayı sıcak tutması gibi bu gazlar da dünyayı sıcak tutar ve buna sera etkisi denir. Başka bir deyişle atmosferde biriken karbon dioksit güneşten gelen ve yeryüzünden yansıyan ışınların geri gitmesini engeller ve dğnya ısınır. Eğer bu gazlar atmosferde olmasaydı Dünya şu an 30 dereceden daha düşük bir derecede olacaktı. Sera Etkisi Fosil yakıtların çeşitli alanlarda tüketimi, atmosferde karbon dioksit ve diğer sera gazlarının (metan, ozon, azot oksitleri, kloroflorokarbon) miktarını giderek fazlalaştırır. Bunun sonucunda doğal sera etkisi artar ve küresel ısınma ortaya çıkar. Bu sayede dünya, atmosfer ve okyanuslarda ortalama sıcaklık hissedilir biçimde artar. Küresel ısınmayı sıcaklık artışı olarak tanımlasak da Dünya'nın dengesini bozmaktadır. Son yıllarda gördüğümüz gibi bir yer kurakken, bir yeri seller alıp başka bir yerde doğal afetler görülmektedir. Özellikle son 50 yıldır kendisini çok belli eden küresel ısınma sonucu yer altı suları da çekilmektedir. Buna ek olarak buzullar da çok belli bir şekilde erimektedir. Alplerde, Himalayalarda veya İzlanda'da büyük kütleli buzullar erimektedir. Bu olaylar büyük felaketleri de tetiklemektedir. Sıcaklığın bu kadar değişmesi canlı türlerini de etkileyecektir. Çünkü sıcaklığa bağlı olarak bitki örtüsü, nem vb. birçok etken de değişir ve canlı türlerinden bazıları yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelir. Şubat 2007 tarihli Birleşmiş Milletler raporunda eğer dünyanın sıcaklığı şu ankinden 2 derece fazla olursa su sıkıntısının başlyacağı, 5 derece fazla olursa denizlerin 5 metre yükseleceği, dünyanın yiyecekler stoklarının tükeneceği ve 6 derece daha fazla sıcak olduğunda ise göçlerin başlayacağı belirtilmiştir. Teknoloji geliştikçe Dünya'ya daha fazla zarar veriyoruz diyebiliriz ve bunda özellikle gelişmiş ülkelerin payı büyüktür. Küresel ısınmadan en çok etkilenecek bölgeler ise; Avrupa'nın güney kıyı kentleri, Afrika ve Asya'nın orta kesimleri olacaktır. Ek Bilgi: Kyoto Protokolü Kyoto Protokolü, gelişmiş ülkelerin 2000 yılındaki sera gazı emisyonlarını 1990 yılı seviyesinde tutmak için BMİDÇS’nin yetersiz olduğundan hareketle, yükümlülüklerin daha sıkı hale getirilmesi ve bağlayıcı bir belge olması amacıyla hazırlanmıştır. Kyoto Protokolü’nün hedefi, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmenin EK-I’inde yer alan ülkelerin sera gazı salımlarını 2012 yılına kadar 1990 seviyesinin % 5.2 altına düşürmektir. Kyoto Protokolü’nün yürürlüğe girebilmesi için 1990 yılında hesaplanan toplam CO2 emisyon miktarının en az %55’inden sorumlu EK-I ülkelerinin içinde yer alacağı 55 ülke tarafından onaylanmasının gerekliliği ve ABD’nin Protokolü onaylamaması nedeniyle 1997 yılında oluşturulan Protokol uzun sure yürürlüğe girememiştir. Rusya Federasyonunun 18 Kasım 2004 yılında Protokolü onaylamasıyla birlikte Kyoto Protokolü 16 Şubat 2005 yılında resmen yürürlüğe girmiştir. Ozon Tabakasını İncelten Maddelere Dair Montreal Protokolü ile kontrol altına alınan sera gazları dışında kalan gazlar Kyoto Protokolü kapsamına alınmış ve Protokol ile ilk etapta 6 sera gazının toplam emisyonuna sınırlama getirilmiştir. Bu gazlar: Karbon dioksit (CO2) Metan (CH4) Diazot Monoksit (N2O) Kükürt hekzaflorid (SF6) Perflorokarbonlar (PFCs) Hidroflorokarbonlar (HFCs) B-) Karbon Ayak İzi Yeryüzünde yaşayan her birey ulaşım, ısınma, elektrik tüketimi ya da satın aldığı ürünlerle atmosfere karbon dioksit salınımına yol açar. Örneğin; otomobil kullanırken motorda yakıtın yanmasıyla karbon dioksit açığa çıkar. Aynı şekilde kullandığımız çeşitli tüketim malzemelerinin üretim aşamalarında, evlerimizi fosil yakıtlarla ısıttığımızda atmosfere karbon dioksit salınmaktadır. Bu ve benzeri olaylar sonucunda atmosfere salınan karbon dioksitin tamamına bireylerin karbon ayak izi denir. Karbon ayak izi genellikle bir yıllık zaman dilimi için hesaplanır. Kilogram ya da ton ile ifade edilir. Örneğin; özel araçla yaklaşık 6 km, uçakla yaklaşık 2 km gitmek, bir bilgisayarı 32 saat çalıştırmak şeklindeki etkinliklerin her biri karbon ayak izinize 1 kg CO2 eklenmesine neden olur. Başka örnekler vermek gerekirse: ⇒ 5 plastik poşet, 2 plastik şişe kullanmak ⇒1/3 hamburger yemek vb. Çeşitli nedenlerle atmosfere yaydığımız CO2'yi azaltmamız ve ormanları çoğaltarak doğal dengeyi yeniden kurmamız gerekir. C-) Ozon Kirliliği ve Ozon Tabakasındaki İncelme Hava kirliliği insanlar ve diğer canlılar üzerinde çeşitli etkiler yapar. Örneğin; karbon monoksitin kandaki hemoglobin ile birleşerek oksijen taşınmasını engellediği, kükürt dioksitin üst solunum yollarını tahriş ederek solunum yolu hastalıklarının artmasına neden olduğu bilinmektedir. Bunların yanı sıra, güneş ışığının etkisiyle tepkimeye giren egzoz gazları, kirli havadan oluşan duman bulutları içine alan ozon(O3) ve azot dioksite(NO2) dönüşmektedir. Bütün bunların sonucunda atmosferin yeryüzüne yakın kısımlarında ozon kirliliği meydana gelmektedir. Ozon tabakasının incelmesi kadar yeryüzüne yakın kısımlarda ozon gazı oluşumuna bağlı ozon kirliliği de tehlikelidir. Ozon yoğunluğu yüksek havayı soluduğumuzda göz, burun ve boğaz dokuları tahriş olmaktadır. Ayrıca bitkilerin büyümesi, gelişmesi ve meyve oluşumunu olumsuz etkilemektedir. Ozon tabakası stratosferdedir ve hava kirliliği güneşten gelen zararlı ışınları tutan bu katman zarar vermektedir. Ozon tabakasını kloroflorokarbon gibi kimyasal maddeler etkiler, bu tabaka incelir ve güneş ışınlarını tutamaz hale gelir. Güneş ışınları yeryüzüne ulaşınca ise büyük zarar verir. Ek Bilgi: Kloroflorokarbon gazları buzdolaplarında, klimalarda, deodorantlarda kullanılmaktadır. Bu gazlar ozonla tepkimeye girip ozon tabakasına zarar verip inceltir ve ozon tabakası güneşten gelen zararlı ışınları tutamaz hale gelir. D-) Asit Yağmurları Asidik yağmur, asidik kimyasalların yağmur, kar, sis, çiğ veya kuru parçacıklar halinde düşmesine verilen isimdir. Atmosfere yayılan kükürtdioksit ve azotdioksit gazlarının kimyasal dönüşümlerden geçtikten sonra bulutlarıdaki su damlacıkları tarafından emilmesi ile oluşur. Daha sonra bu damlacıklar yeryüzüne yağmur, kar gibi yollarla düşerler. Bu toprağın asitlik miktarını arttırır ve tatlı su kaynaklarının kimyasal dengesini bozar. Başka deyişle fosil yakıt atıklarının doğal su döngüsüne karışmasıdır. Güneş ışığı bu gazların su buharıyla tepkimesini hızlandırır. Havadaki tipik çap konsantrasyonunda oluşan yağmurun pH'ı 5.6 civarındadır. Bu yüzden pH'ı 5.6'nın altındaki yağmur asit yağmuru olarak nitelendirilir. Ama doğal asit kaynakları yüzünden yağmurun pH'ı zaten 4.5 ile 5.6 arasında değiştiği için 5.0'ın altı daha doğru bir ölçü olarak nitelendirilebilir. Asit yağmuru akarsuların zehirlenmesi ve yüksek irtifalardaki ormanların zarar görmesinin başlıca sebeplerindendir. Asit yağmurlarının etkisiyle topraktaki alüminyum ve civa benzeri bileşikler ayrışıp yağışla su kaynaklarına karışır. O ortam yaşayan su ürünlerinde(balık, midye vb.) besin zinciri yoluyla ağır metaller birikir. Bu ürünler insanlara besin yoluyla taşınınca ise zehirlenme veya kanser olabilir. Hava Kirliliğini Önlemek İçin Alınabilecek Tedbirler: Sanayi tesislerinin bacalarına filtre takılması sağlanmalı, Evleri ısıtmak için yüksek kalorili kömürler kullanılmalı, her yıl bacalar ve soba boruları temizlenmeli, Pencere, kapı ve çatıların izolasyonuna önem verilmeli, Kullanılan sobaların TSE belgeli olmasına dikkat edilmeli, Doğalgaz kullanımı yaygınlaştırılarak, özendirilmeli, Kalorisi düşük olan ve havayı daha çok kirleten kaçak kömür kullanımı engellenmeli, Kalorifer ve doğalgaz kazanlarının periyodik olarak bakımı yapılmalı, Kalorifercilerin ateşçi kurslarına katılımı sağlanmalı, Yeni yerleşim yerlerinde merkezi ısıtma sistemleri kullanılmalı, Yeşil alanlar arttırılmalı, imar planlarındaki hava kirliliğini azaltıcı tedbirler uygulamaya konulmalı, Toplu taşım araçları yaygınlaştırılmalı, Fosil yakıt kullanımı yerine; enerji kaynağı olarak, güneş enerjisi, rüzgar enerjisi vb. kullanılmalıdır.

http://www.biyologlar.com/hava-kirliligi

Dünyamızın En Acil Çevre Sorunları Fosforlu Gübrelerin Aşırı Kullanımı ve Okyanuslardaki Plastik Çöpler!

Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) küresel ölçekteki acil çevre konularının değerlendirildiği 2011 Yılı Kitabını yayınladı. Yayınlanan kitapta artan gıda talebi karşısında tarımda kullanılan fosfor içerikli gübrelerin sucul ekosistemlere verdiği zararlar ile okyanuslara taşınan plastik çöplerin hem küçük parçalar halinde dağılımı hem de barındırdığı zehirli maddelerin besin zincirine katılarak ekosistem ve insan sağlığı için oluşturduğu tehditler ön plana çıktı. Orman biyolojik çeşitliliğinin kaybı ise bir diğer küresel çevre sorunu olarak incelendi. Özellikle biyolojik çeşitliliğinin kaybı sonucunda ekosistemdeki dengelerin bozulmasının ormanların iklim değişikliği ve böcek salgınları karşısındaki adaptasyonunu ne yönde etkileyeceği ile ilgili sorular bilim insanlarını endişelendiriyor. Kitapta ayrıca 2010 yılı boyunca özellikle bilimsel olarak ortaya konan bu sorunlarla kesişen geri dönüşüm teknolojileri gibi yeşil ekonomiye hizmet edecek yeni iş fırsatları ve çözümlere yönelik olaylara ve gelişmelere de yer vermektedir. Yenilenebilir enerji kaynağındaki hızlı büyüme ve buna benzer gelişmeler ise anahtar çevresel göstergeler başlığı altında toplanmıştır. Nüfus yoğunluğu hızla artan dünyamızın beslenmesi için tarımda fosfor içeren gübre kullanımı zorunluluk olsa da tarım uygulamalarındaki yetersizlik ve atık suların arıtılmasındaki eksiklikler maalesef oldukça büyük miktarlarda fosforun okyanuslara akmasına neden oluyor. Kanalizasyonların deşarjları ve özellikle nitrojen gibi diğer kontrolsüz deşarjlarla birlikte fosfor kirliliği sularda alg patlaması ve beraberinde su kalitesinin ciddi zarar görmesi, balık stokları için zehirlilik etkisi ve turizmi sekteye uğratan önemli sonuçlar doğurmaktadır. Sadece Amerika Birleşik Devletlerinde fosfor kirliliğinin ortaya çıkardığı zararların yılda 2 milyar doları aştığının tespit edilmesi, küresel ölçekte yıllık zararların onlarca milyar dolarlara ulaştığının göstergesi kabul edilmektedir. Oldukça endişe verici bir diğer sorun da küçük büyük milyarlarca parça plastiğin küresel deniz çevresinin sağlığına yapmış olduğu etkiler. Bu konudaki yeni araştırmalar okyanuslarda kırılıp küçük parçalara ayrılan plastiklerin ve aynı zamanda sanayi tesislerinden deşarj edilen plastik granüllerin, kanserin yanında insan ve yaban hayatının üretkenliğine etkisiyle bağlantılı bir takım zehirli kimyasalları emebildiğine dair bulgulara sahiptir. Uzmanlar hem fosfor deşarjları hem de plastikler hakkındaki yeni sorunlar için dünyanın atıklarının daha iyi yönetilmesi, tüketim ve üretim modellerinin geliştirilmesi ile ilgili gereksinimlerin önemle altını çizmektedirler. Fosfor: Değerli bir tarımsal kaynağın atığı UNEP 2011 Yılı Kitabında, 20.yüzyılda talep patlaması yaşayan fosfor için elde edildiği fosfat kayası rezervlerinin miktarı konusunda halen üzerinde hararetli tartışmalar sürse de bu kaynağın yakında tükeneceğine işaret edilmektedir. Fosfat kayası üretimi yaptığı belirlenen 35 ülkeden en yüksek rezerve sahip ilk on ülke Cezayir, Çin, İsrail, Ürdün, Rusya, Güney Afrika, Suriye ve Amerika’dır. Avustralya, Peru ve Suudi Arabistan gibi bazı ülkelerde yeni fosfat madenleri devreye alınmakta, ülkeler ve şirketler Namibya’da deniz tabanı olmak üzere daha fazla araziyi maden için araştırmaktadır.Bir takım araştırmacılar küresel fosfor tüketiminin uzun ve orta vadede sürdürülebilir olmadığı ve bu tüketim eğrisinin tepe noktasına ulaştıktan sonra tersine çevrilip düşüşe geçeceği ve bunun da 21.yüzyılda ortaya çıkabileceği şeklinde bir önermeye sahiptir. Bu önermeyi diğer araştırmacılar kabul etmemektedir. Uluslararası Gübre Geliştirme Merkezi son zamanlarda reservlerle ilgili tespitlerini yeniden gözden geçirerek 16 milyar tondan 60 milyar tona çıkardı. Mevcut üretim oranlarıyla bu rezerveler 300 ila 400 yıl daha yeterli görülmektedir. Birleşmiş Milletler Jeolojik Araştırma Kurumu da kendi tespitlerini 65 milyar ton olarak açıkladı. Fosfor tüketiminde tepe noktasına ulaşılacağı teorisine sahip taraflar zaman çizelgesinin değişkenliği konusunda tartışıyor olsalar da asıl olan fosforun en kolay ve ucuz şekilde elde edilmesini sağlayan bu reservlerin sonuçta sınırsız olmadığı ve bu gerçeğin değişmeyeceğidir. Kitaba göre fosfor, nitrojen ve potasyum içeren gübrelerin dünyada kullanımı 1950 den 2000 yılları arasında %600 artmıştır. Gelişmiş ülkelerdeki nüfus artışı ve dünyadaki süt ve et tüketimindeki yükseliş ile gübre kullanımında daha fazla artış olacaktır. Bazı ülkelerde ticari olarak kullanılabilecek miktarlarda fosfat kayası varken küresel eksiklikler nedeniyle özellikle dahili reservleri olmayanların bu miktarlar için tehdit olabileceğini not edilmektedir. Fosforun nehirler ve okyanuslarda meydana getirdiği olumsuz çevre etkilerini azaltmaya yönelik olarak, fosfor kullanımında israfı önlemek, tarım ve hayvancıkta kullanılan fosforu en üst seviyede değerlendirmek için fosforun sucul ekosistemlere taşınım yollarının daha fazla araştırılması gerekmektedir. · İnsanlar, gıda yoluyla fosforun yaklaşık beşte bir kadarını tüketirler. Geri kalan toprakta tutulur ya da sucul ekosistemlere salınır. · Son 50 yılda fosforun tatlı su ortamlarında ve topraktaki konsantrasyonu en az %75 artış göstermiştir. · Fosforun karalardan deniz çevresine geçişinin her yıl 22 milyon ton civarında olduğu hesaplanmıştır. Kitap atık suyun geri dönüşümündeki fırsatlara da dikkat çekmektedir: gelişen dünyamızın büyükşehirlerinde bu atık suların %70’den fazlası arıtılmadan nehirlere ve denizlere deşarj olmaktadır. Oysa bu atık sular nutrientler (besleyici maddeler) ve fosfor gibi gübrelerden yana oldukça zengindir. Örneğin İsveç 2015 yılına kadar fosforun %60 kadarını belediye atık sularından geri dönüştürmeyi hedeflemektedir. Deşarjları azaltmaya yönelik diğer tedbirler ise erozyonun önlenmesi ve yüzey toprağının kaybının engellenmesidir. Toprak partikülleri oldukça büyük miktarlarda fosforu tutar ve gübreleme yapıldıktan sonra kullanılmayan fazla fosfor da yine toprakta birikir. Afrika’da toprak kaybı hektar başına yılda 0.50 tona yaklaşmaktadır, bu oran Asya’da daha da fazla hemen hemen 1.70 tona ulaşmaktadır. Bu konuda alan yönetimiyle ilgili tedbirler ve çiftçilik uygulamaları önem kazanmaktadır. Fosfat kayası madenlerindeki geri dönüşüm oranlarının artırılması da hem stokların korunmasına hem de yerel su sistemlerine kaçakların önlenmesine yardımcı olacaktır. Denizlerdeki Plastikler: Yeni Bir Zehirli Bomba UNEP’in belirlediği ikinci acil konu ise okyanuslara taşınan plastiklerin ekosisteme olan etkileri olmuştur. Kitapta bu konuda daha yoğun araştırmalara ihtiyaç olduğunun altı çizilmektedir. Bilim insanlarının plastikler konusundaki endişeleri sadece yaban hayatına doğrudan verdiği zararlarla sınırlı olmayıp aynı zamanda mikroplastikler olarak adlandırılan bazı materyallerin potansiyel zehir etkisi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Beş milimetreden daha küçük ve ince parçalar granül olarak sanayi tesislerinden deşarj edilmekte veya daha büyük plastik parçaların dalgalar ve güneş ışığı ile parçalanmasıyla oluşmaktadır. Deşarjlarla okyanuslara ulaşan mikroplastikler ile bunun yanında deniz taşımacılığı ve balıkçılık faaliyetlerinden kaynaklanan plastikler de olmak üzere deniz ekosistemlerine ulaşan plastiklerin tam olarak miktarı bilinmemektedir. Fakat bilinen bir gerçek var ki o da paketlemeden plastik torbalara sanayiden piyasaya sürülen mallara kadar her alanda kişi başına plastik tüketiminin çok dikkat çekici bir şekilde artmasıdır. · Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da kişi başına düşen plastik malzeme kullanımı yıllık 100 kg’dır. Bu oran 2015 yılına kadar 140 kg’a ulaşacaktır. · Asya’da hızla gelişen ülkelerde bir kişi yılda 20 kg plastik kullanmaktadır. Bu oran da hızlı bir artış sürecindedir ve 2015 yılına kadar 36 kg’a çıkacaktır. Şu anda geri dönüşüm ve yeniden kullanım oranları gelişmiş ülkeler arasında bile oldukça farklılıklar göstermektedir. Avrupa’da enerji üretimi için plastiklerin geri dönüşüm oranlarına bakıldığında bu oranların bazı Avrupa ülkelerinde %25 veya daha az İsviçre ve Norveç’de %80 ve üzerinde olmak üzere geniş bir aralığa sahip olduğu görülmektedir. Plastik çöpler konusunda ortaya çıkan ilk sorunlar bunların yaban hayvanlarına dolaşarak yaralanmalarına veya ölümlerine sebep olmalarıdır. Diğer bir sorun da yaban hayvanlarının bunları sık sık besin sanarak yemesi sorunu olarak ortaya çıkmıştır. Örneğin Albatroslar (büyük deniz kuşları) kırmızı plastikleri kalamar zannedebiliyor, bazı deniz kaplumbağaları plastik torbaları denizanası ile karıştırabiliyor ve bunları besin olarak tüketiyor. Bazı türlerde yavru deniz kuşları yiyecek yerine çok fazla plastik materyal aldığında ciddi beslenme bozukluklarına maruz kalabilmektedir. Fakat, UNEP yeni ve oldukça endişe verici olarak plastik deniz çöpleriyle doğrudan bağıntılı olan “kalıcı, biyolojik birikim yapan ve zehirli maddeler” olarak tanımlanan soruna dikkat çekmektedir. Araştırmalar küçük ve ince plastik parçaların poliklorlubifeniller (PCB’ler) den pestisitlere (DDT gibi) geniş bir yelpazedeki kimyasalı deniz suyundan ve sedimentten emebildiğini göstermektedir. Kitapta “PCB’ler dahil olmak üzere bu kirleticilerin bir çoğunun endokrin sistem bozukluğu, mutajenite ve karsinojenite gibi kronik etkileri olduğu” rapor edilmektedir. Bazı bilim insanları, bu kalıcı kirleticilerin insan ve çevre sağlığına tehdit derecesi ile ilgili büyük oranda belirsizlere rağmen bu kalıcı kirleticilerin en sonunda besin zincirine ulaşabileceği konusunda endişelere sahiptirler. Kılıç balıkları ve fok gibi türler besin zincirinin en üst halkasında yer alırlar ve potansiyel olarak tehdit altında oldukları söylenebilir. Bu türler aynı zamanda insanlar tarafından tüketilmektedir. Bu konuda en son yapılan bir araştırmada yaklaşık 30 ülkeden 56 kumsalda bu kıyılara bulaşmış plastik granüllerde bulunan PCB miktarları incelenmiştir. · Bu plastik granüllerdeki en yüksek miktarlar Amerika Birleşik Devletleri, Batı Avrupa ve Japonya’da, en düşük miktarlar ise Asya’nın tropikal alanlarında ve güney Afrika’da tespit edilmiştir. Kitap, plastiklerin ve diğer atık deşarjlarının azaltılmasını amaçlayan mevcut ve yeni girişimleri, klavuzları ve yasal düzenlemeleri tarihsel olarak sıralamaktadır. Bu kapsamda BM’nin Gemilerden Kaynaklanan Kirliliğinin Azaltılmasına Dair Uluslararası Sözleşme’den UNEP’in Kara Kökenli Faaliyetler Nedeniyle Deniz Çevresinin Korunması Küresel Eylem Programı’na kadar birçok konuya yer verilmiştir. Kitapta ayrıca bu kuralların ve yasal düzenlemelerin daha iyi uygulanması, daha fazla tüketici bilinci oluşturularak davranışların değişmesi, ulusal ve toplum tabanlı girişimlerin daha fazla desteklenmesi konusuna çağrı yapmaktadır. Bir diğer acil konu da denizlere giren plastiklerin deniz çevresi boyunca daha yenilikçi yöntemlerle izlenmesi ihtiyacıdır. Bu şekilde bu materyallerin deniz çevresindeki nihai kaderini anlamaya yönelik boşlukların kapatılabileceğine işaret edilmektedir. Bazı plastiklerin denizde yüzmediği bunların batarak deniz tabanına saplandığına dair kanıtlar mevcuttur. Kitapta “Plastik enkaz, Kuzey Atlantik’te Fram Boğazı’nın derinliklerinden Akdeniz’in derin su altı kanyonlarına kadar okyanus tabanlarında gözlenmektedir. Kuzey Denizi’ne giriş yapan çok miktarda plastiğin deniz tabanına yerleştiği düşünülmektedir.” Denilmektedir. Plastiklerin toplanması, geri dönüşümü ve yeniden kullanımı konusunda aşamalı değişiklikler yapılması istenmektedir. Kitapta ayrıca plastiklerin sadece bir atık ürün yerine değerli bir kaynak olarak kabul edilmesi halinde, ikincil bir değer oluşturmak için tüm fırsatların bu malzemelerin toplanması ve yeniden işlenmesine yönelik ekonomik teşvik sağlayacağına işaret edilmektedir. UNEP’in 2011 yılında yayınladığı ve çevre sorunlarını bilimsel yaklaşımlarla değerlendirdiği bu kitabı daha yakından aşağıdaki linkten inceleyebilirsiniz. www.unep.org/yearbook/2011/ Hazırlayan: Serap KANTARLI Tabiat ve İnsan Dergisi Yazı İşleri Müdürü skantarli@gmail.com www.ttkder.org.tr

http://www.biyologlar.com/dunyamizin-en-acil-cevre-sorunlari-fosforlu-gubrelerin-asiri-kullanimi-ve-okyanuslardaki-plastik-copler

Havai Fişek Gösterilerinin Fauna Elemanları Üzerine Etkisi

Trafik, enerji üretimi ve endüstri emisyonuyla birlikte evsel ısıtma sistemleriyle hidrokarbon yanması kentsel çevrelerde önemli oranda hava kirliliğine sebep olmaktadır. Kentsel çevrelerdeki hava kirliliğinin önemli oranlarda artması, kısa dönem ve uzun dönem olumsuz insan sağlığı etkilerine neden olmaktadır. Bu olağandışı insan etkilerinden biri de dikkate değer oranlarda hava kirliliğine neden olan ve günümüzde özellikle otellerde her akşam olmak üzere düğünler vb. etkinliklerde uygulanan havai fişek gösterileridir. Havai fişekler potasyum nitrat, potasyum klorat, potasyum perklorat, mangal kömürü, sülfür, manganez, sodyum okzalat, alüminyum, demir tozları, strontiyum nitrat ve baryum nitrat vb. gibi kimyasallar içerir (Mclain, 1980). Havai fişek kullanılmasıyla çevre kirliliğine yol açan sülfür dioksit, karbondioksit, karbon monoksit, asılı partiküller gibi maddeler ile alüminyum, manganez ve kadmiyum gibi bazı metaller serbest kalır. Bu maddeler ise ciddi sağlık riskleri ortaya çıkarmaktadır. Havai fişek gösterileri genellikle ciddi kazalar ve öldürücü yaralanmalarla sonuçlanır (Bull vd., 2001), havai fişek partikülleri ve içerdikleri iz elementleri ile organik bileşikler insan sağlığı için önemli tehdit oluşturmaktadır (Ravindra vd., 2001). Bununla birlikte, renkli havai fişeklerin kullanılması güçlü ve zararlı oksitlenme ajanı olan ozonu yer seviyesinde meydana getirebilir. Bu ise insan sağlığını yüksek risk altına sokacaktır (Attri vd., 2001). Hava kirliliğine ve insan sağlığına olumsuz etkileriyle birlikte diğer canlılar üzerine de farklı etkileri söz konusudur. Hava kirliliği ve içerdiği zararlı madde oranlarının artması, bölgede yaşayan canlıları da olumsuz etkilemektedir. Bu etkiler sonucunda canlılar arasında da önemli sağlık sorunları (kanser vb. gibi) ortaya çıkacaktır. Tüm bu sağlık sorunlarının yanında, patlamalar nedeniyle olumsuz fiziksel etkiler de söz konusudur. Doğada her şey ve her durum birbiriyle bağlantılı bir uyum içerisindedir. Bir ormanda bir kurt (Kurt= Canis lupus) ulurken diğer memeliler susarlar, bir şahin (Şahin= Buteo buteo) veya bir kartal (Kartal= Circaetus gallicus) uçup çığlıklar atmaya başlayınca ormanı bir sessizlik kaplar. Böylelikle doğal ormanlarda ortalama gürültü 20-30 dB seviyesindedir. Oysa bir havai fişek patladığında ortalama 120-170 dB gürültü oluşmaktadır (Echo Bruit, 1985). Bu en gürültülü doğal ekosistemler için bile oldukça yüksek bir değerdir. Özellikle göçmen kuşlar bu aktivitelerden belirgin bir şekilde etkilenmektedir. Göçmen kuşların büyük çoğunluğu göç hareketini gece gerçekleştirmektedirler. Gerek kışlayacakları alanlara yaptıkları sonbahar göç ve gerek üreme bölgelerine yaptıkları ilkbahar göç hareketinde rotalarını yıldızlardan, aydan ve yerin manyetik alanından yararlanarak bulmaktadırlar (Berthold 2000). Aynı zamanda bu uzun ve meşakkatli yolculuk esnasında çok büyük stres altında olurlar. Bu yolculuğun uzun mesafeler arasında gerçekleşmesinden dolayı da büyük miktarlarda enerjiye gereksinimleri vardır. Dolayısıyla ihtiyaçlarını karşılamak ve dinlenmek amacıyla konaklama alanlarında mola verirler (Berthold 2000, Bairlein 2003, Bairlein 2004). Havai fişek aktiviteleri ile meydana gelen patlamalar ve farklı ışıklar bu alanlardan geçen kuşları önemli oranda şaşırtmaktadır. Patlamalarda açığa çıkan yüksek ses, davranış değişiklikleri meydana getirerek rotalarından sapmalarına neden olabilir. Yine patlamalarda açığa çıkan olağandışı ışıklar da benzer şekillerde rota değişikliklerine neden olabilir. Bu değişiklikler, kışlama alanlarına ya da üreme alanlarına ulaşmalarını engelleyecektir. Ayrıca, stresli göç hareketi esnasında karşılaştıkları bu anormal olaylar hayvanlara aşırı stres yükleyecektir. Metabolik aktivitelerin çok yüksek olduğu göç hareketi esnasında karşılaştıkları bu anormal streslenme ani ölümlere neden olabilir. Diğer yandan patlamalarda açığa çıkan farklı ve şiddetli ışıklar geçici görme kaybına ya da ani yön değişikliklerine de neden olacaktır. Bundan dolayı da karşılarına çıkacak engelleri (yüksek binalar, elektrik direkleri vb. gibi) göremeyeceklerinden çarpmalara ve ölümlere neden olabilir. Bununla birlikte, üreyen türler de bu aktivitelerden benzer şekilde etkilenecektir. Üreme; eş seçimi, kur davranışları, yuva yapımı, yumurtlama, kuluçkaya yatma, yavru çıkışları, yavru beslenmesi, yavru uçuşları olayları dizinidir ve uzun bir süreçte gerçekleşmektedir. Her bir aşaması aşırı enerji gerektiren ve stres içerisinde gerçekleşen davranışlardır. Bu süreçte karşılaşacakları aşırı gürültülü patlamalar ve olağandışı ışıklar üreme başarısını düşürebilir. Üreme başarısının düşmesi, populasyonun azalmasına neden olabilir ve belirli süre sonra ise populasyonu tehdit altına sokabilir, hatta tamamen ortadan kaldırabilir. Diğer taraftan böcekler ile biyolojik mücadele ve tohumların yayılmasında önemli rolleri bulunan yarasaların (Familia: Vespertilionidae) yaşam tarzı da bu gürültülerden büyük oranda etkilenmektedir. Yarasalar bizlerden ve birçok memeliden daha hassas olan kulaklarıyla 10-250.000 hertz arasındaki sesleri çok rahat duyabilmektedirler (insan 20 ilâ 20.000 hertz arasındaki sesleri işitebilmektedir). Ancak bu durum onların yüksek dB' deki gürültülere karşı daha hassas olmalarına neden olmaktadır. Onlar da diğer hassas türler gibi bu durumdan olumsuz etkilenmektedirler (Bornschein, 1961). Çoğunlukla yüksek gürültü seviyesi nedeniyle birkaç kez uzaklaştıkları ortama bir daha çok uzun süreler sonra döndükleri ya da hiç dönmedikleri saptanmıştır. Yine yüksek gürültülü ortamlarda yavru gelişimlerinin olumsuz etkilendiği bilinen bir gerçektir. Maalesef, yavru gelişimi olumsuz etkilenen populasyonların devamlılığı tehlikeye düşmektedir. Ayrıca ülkemizin güney sahilleri iki tür deniz kaplumbağası (Chelonia mydas ve Caretta caretta, Familya: Cheloniidae) tarafından üreme alanı olarak kullanılmaktadır (Kaska 1993, Öz ve Erdoğan 2001, Erdoğan vd. 2001, Öz vd. 2004). Sadece üremek amacıyla karaya çıkan bu canlılar için çevresel etkiler üreme başarısı açısından önemli bir faktör oluşturmaktadır. Yuva yapmak amacıyla kumsala çıkan ergin dişiler (yuvalama süreci mayıs – temmuz ayları arasındadır) ve yumurtadan çıkan yavrular (yavru çıkış süresi: temmuz – eylül ayları arasındadır) iyi korunan kumsallarda bile uzaktan gelen bir ışık faktöründen ve sesten etkilenmektedirler. Diğer faktörlerle birlikte (eğlence tesislerinin gürültü ve ışıkları, insanların kumsal yakınında meydana getirdiği gürültü ve ateş yakma gibi faaliyetleri) bu canlıların stres altına girmesine, erginlerin yuva yapmadan direk denize geri dönmesine veya yönlerini şaşırarak kumsalın dışına çıkmalarına, predatör hayvanlara karşı savunmasız bir durumda kalmalarına ve hatta ölmelerine neden olurken, yumurtadan çıkan yavruların yönlerini şaşırarak denize ulaşamadan ölmelerine neden olabilmektedir (Özkan Karaardıç, 2007). Havai fişeklerin etkisiyle meydana gelen gürültü ve ışıklar da bu iki tür üzerinde oluşan bu etkileri daha da arttırmaktadır. Biri nesli tehlike altında (Chelonia mydas) ve diğeri nesli tehdit altında (Caretta caretta) olan bu iki türün (IUCN 1988) ülkemiz sahillerinde güvenli bir şekilde üremelerini sağlamamız gerekmektedir. Bu doğrultuda sadece eğlence amaçlı gerçekleştirilen havai fişek gösterilerinin üreme sezonu süresince yasaklanması söz konusu iki türün üreme başarısını oldukça olumlu yönde etkileyecektir. Havai fişek patlamalarıyla ortaya çıkan gürültünün yanında, en önemli yan etkilerinden biri de gecenin anlamlı karanlığını aniden bozan yüksek ışık demetleridir. Canlılığın gelişimi süresince belirli bir periyotta ışıklı ve karanlık zamanlar birbirini izlemiş ve dolayısıyla yaşam buna adapte olmuştur. Bir çok tür yüksek ışık şiddetinden önemli oranda etkilenmektedir. Canlıların çoğunun beslenme, üreme ve yaşam döngüsü, kısaca hayatı, fotoperyota (ışık periyodu) bağlıdır ve bu durum dengesi değiştirilemeyecek kadar hassastır. Şöyle ki; Levrek (Perca sp.), Kefal (Mugil sp.) gibi balıkların larvaları ışık görmemeleri gereken dönemde yoğun ışığa maruz kalırlarsa strese girerler (Chech and Moyle, 1982). Yüksek ışık, balık yavrularında gelişim bozukluklarından ölümlere kadar varan bulguların en önemli nedenleri arasındadır (Nikolsky, 1963). Manavgat, göçmen kuşlar açısından önemli bir dinlenme ve beslenme alanıdır. Manavgat ırmağı, Titreyengöl ve farklı habitatların var oluşu, canlı çeşitliliğini Manavgat ve çevresinde arttırmaktadır. Manavgat/Titreyengöl Kuş Halkalama çalışması verilerine göre; 121 farklı kuş türü halkalanmış, gerek halkalama gerek yapılan gözlemlerle 197 kuş türü Manavgat ve çevresinde tespit edilmiştir (Erdoğan vd., 2007, Karaardıç vd., 2007). Göç sırasında, sonbahar göçünde Akdeniz öncesi ve ilkbahar göçünde Akdeniz sonrası önemli dinlenme ve beslenme alanı olması alanın önemini ortaya koymaktadır (Karaardıç vd., 2005, Karaardıç vd., 2007). Bu türlerin büyük çoğunluğu bölgede üremektedir. Bu farklı habitat zenginliği, kuşlarla beraber diğer canlı türlerin de zengin olmasını sağlar. Bölgede pek çok memeli, sürüngen, amfibi ve balık türlerinin varlığı tespit edilmiş, aynı zamanda pek çok omurgasız türünün de yaşadığı belirtilmiştir. Her geçen gün festivallerde, kutlamalarda, düğünlerde vb. törenlerde artan havai fişek gösterileri hem insan ve hayvan sağlığını hem hayvan davranışlarını hem de hava kirliliğini olumsuz etkilemektedir. Bu nedenlerle, havai fişek kutlamalarının yıl boyu ya da göç ve üreme dönemleri süresince (Şubat-Kasım) yasaklanması bu sorunları büyük oranda azaltacaktır. Kaldı ki "Gürültü yaparak ÇEVRENİN HUZUR VE SÜKUNUNU bozanlar konusunda 31 Mart 2005 tarih ve 25772 Mükerrer Resmi Gazetede yayınlanan 5326 No'lu Kabahatler Kanunu'nun 36. maddesinde belirtilmiş olup, kabahatin işlendiği yerin kolluk kuvveti (polis, jandarma) veya belediye zabıtasına bildirilmelidir" denilmektedir. Çevre sorunlarının arttığı, küresel iklim değişikliklerinin gözlendiği son yıllarda, havai fişek gibi günlük yaşamda kullanılması zorunlu olmayan sadece eğlence amacı içeren faaliyetlerin yasaklanması insan günlük aktivitelerini etkilemeyecektir. Bununla beraber, bu faaliyetlerin yapılmaması doğal dengenin bozulmaması için bir katkı olacaktır. Kaynaklar 1) Attri, A.K., Kumar, U., Jain, V.K., 2001. Microclimate: formation of ozone by fireworks. Nature 411 (6841), 1015. 2) Bairlein F., 2003: The study of bird migrations- some future perspectives. Bird study, 50, 243-253. 3) Bairlein F., 2004: Vogelmonitoring in deutschland: Appell für ein integriertes monitoring als grundlage für einen noch effektiveren Arten- und Naturschutz. Beitraege zur Jagd- und Wildforschung, Bd. 29, 367-374. 4) Berthold P. 2000: Vogelzug, eine aktuelle gesamtübersicht. Die Deutche Bibliothek, pp 280. 5) Bornschein, H. 1961; Vision in echolocating bats. Original cited by J. EKLÖF PhD Thesis University of Göteborg Univ. Göteborg, Sweden. 6) Bull, M.J., Agran, P., Gardner, H.G., Laraque, D., Pollack, S.H., Smith, G.A., Spivak, H.R., Tenenbein, M., Brenner, R.A., Bryn, S., Neverman, C., Schieber, R.A., Stanwick, R., Tinsworth, D., Garcia, V., Tanz, R., Newland, H., 2001. American Academy of Pediatrics. Committee on injury and poison prevention. Fireworks-related injuries to children. Pediatrics 108, 190-191. 7) Chech, J.J. Jr. and P.B. Moyle. 1982; Fishes: An Introduction to Ichthyology. Prentice-Hall Inc., Englewood Cliffs, N.J. 8) Echo Bruit, 1985; La gazette du C.I.D.B., 4 rue Beffroy 92200 Neuilly-sur-Seine, Fransa. 9) Erdogan, A., Öz, M., Kaska, Y., Dusen, S., Aslan, A., Yavuz, M., Tunc, M. R., Ve Sert, H. 2001. Marine Turtles Nesting at Patara, Turkey, in 2000. Zoology in the Middle East. 24; 31-34. 10) Erdoğan, A., Karaardıç, H., Vohwinkel, R., Prünte, W., Özkan Karaardıç, L., 2007: Results of bird banding in spring since 2002 at Titreyengöl, Manavgat Turkey. 2nd international eurasian ornithology congress, abstract book, pp 88. 11) IUCN 1988. IUCN on sea turtle conservation. Amphibia- Reptilia, 9; 325-327. 12) Karaardıç, H., Erdoğan, A. and Yöntem, O., 2005: Forests land will cut down to build up golf area. 13th international symposium on environmental pollution and its impact on life in the mediterranean region. Book of abstract, pp 256. 13) Karaardıç, H., Erdoğan, A., Vohwinkel, R., Prünte, W., Özkan Karaardıç, L., 2007: New records for west Turkey from Titreyengöl/Manavgat (Turkey) ringing study. 2nd international eurasian ornithology congress, abstract book, pp 76. 14) Kaska, Y., 1993. Investigation of Caretta caretta population in Patara and Kizilot, M. Sc. Thesis. Dokuz Eylul University, 28p, Izmir. 15) Mclain C. H., 1980: Pyrotechnics from the viewpoint of solid state chemistry. The Franklin institute press, pp 155-157. 16) Moreno T., Querol X., Alastuey A., Minguillion M. C., Pey J., Rodriguez S., Miro J. V., Felis C., Gibbons W., 2007: Recreational atmospheric pollution episodes: inhalable metalliferous particles from firework displays. Atmospheric environment, 41, 913-922. 17) Nikolsky, G.V. 1963. The Ecology of Fishes. Academic Press, London. 18) Öz, M. ve Erdoğan, A. 2001. Patara Özel Çevre Koruma Bölgesinde Deniz Kaplumbağaları Populasyonlarının Araştırılması. Akdeniz Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü ve Akdeniz Üniversitesi Biyolojik Çeşitlilik Araştırma, Geliştirme ve Uygulama Merkezi (AK-BİYOM), 56s, Antalya. 19) Öz, M., Erdoğan, A., Kaska, Y., Düşen, S., Aslan, A., Sert, H., Yavuz, M., Tunç, M.R., 2004. Nest Temperatures and Sex Ratio Estimates of Loggerhead Turtles at Patara Beach an the Southwestren Coast of Turkey. Canadian Journal of Zoology, 82: 94-101. 20) Özkan Karaardıç, L., 2007. Olympos-Çıralı Kumsalı'ndaki Caretta caretta (Linneaus,1758) (Chelonia: Cheloniidae) yuvalarında sıcaklığa bağlı yavru eşey oranının belirlenmesi. Yüksek Lisans Tezi. Akdeniz Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, 65s, Antalya. 21) Ravindra, K., Mittal, A.K., Grieken, R.V., 2001. Health risk assessment of urban suspended particulate matter with special reference to polycyclic aromatic hydrocarbons: A review. Reviews on environmental health 16 (3) 169-189. 22) Wang Y., Zhuang G., Xu C., An Z., 2007 : The air pollution caused by the burning of fireworks during the lantern festival in Beijing. Atmospheric environment, 41, 417-431. Hazırlayanlar: *Prof. Dr. Ali ERDOĞAN, Araş. Gör. Hakan KARAARDIÇ, Araş. Gör. Mustafa YAVUZ, Araş. Gör. Leyla ÖZKAN KARAARDIÇ *Akdeniz Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, Biyoloji Bölümü 07058 Antalya aerdogan@akdeniz.edu.tr www.ttkder.org.tr

http://www.biyologlar.com/havai-fisek-gosterilerinin-fauna-elemanlari-uzerine-etkisi

HAVA KİRLİLİĞİNE KARŞI ALINABİLECEK ÖNLEMLER

-Hava kirliliğinin yoğun olduğu büyük illerimizde kaliteli ve temiz linyitin yakılması için gerekli tedbirler alınmalıdır. -Kentsel ısınmada doğal gazın kullanımının artırılması ve yoğun hava kirliliği yaşanan illerimize doğal gazın götürülmesi gerekmektedir. -Yakıtların tekniğe uygun olarak yakılabilmesi için kazanın, yakıtın yanma özelliğine göre standartlarına uygun olarak üretilmesi ve uygun yanma şartlarının sağlanması gerekmektedir. Kazan yakıcıların periyodik zamanlarda eğitilerek, uygun yakma kurallarını öğrenmeleri sağlanmalıdır. -Büyük ısıtma sistemlerine filtre takma zorunluluğu getirilmelidir. -Sadece uçucu kül için elektrofiltre bulunan termik santrallere desülfürizasyon tesislerinin de zorunlu olarak kurdurulması sağlanmalıdır. -Bina projelerinde, baca ve kazanın konacağı yer standartlara uygun olmalı ve ısı yalıtımına önem verilmelidir. -Motorlu taşıtlar için; karbüratör ayarı şartı getirilmeli portatif CO ve HC için kurşuna dayanıklı katalizörler veya oksidasyon katalizörleri kullanılmalı, sekonder hava NOX için egzoz gazı resürkülasyonu uygulanmalıdır. Almanya’ da olduğu gibi benzindeki kurşun miktarı 0.15 gr/lt seviyesine indirilmeli ve kademeli olarak kurşunsuz benzine geçilmelidir. Atmosferdeki kükürt ve azot oksit emisyonlarının azaltılması uzun vadede gerçekleştirilecek bir işlem olduğundan çevrede yarattıkları olumsuz etkileri nedeniyle emisyonlarının azaltılması için gereken önlemlerin vakit kaybetmeden alınmasının zorunluluğu açıkça görülmektedir. Bunun yanında acil önlem olarak bir bölgede hava kirliliği, teknolojik önlemler tespit edilerek dikkatle gözden geçirilmeli ve uygulanmalıdır. Asit depolanması sorununa bilimsel yönden çözüm yolları ararken, zarar tespitleri yapılmalı ve ekosistem detaylı bir şekilde incelenmelidir. Ayrıca problem politik ve bilimsel olarak benimsenmelidir. 1950 lerden beri hava kirliliğinin insan sağlığına etkilerini gösteren kanıtlar vardır. 1980 sonları 1990 larda ise yeni epidemiyolojik çalışmalarla hava kirliliğinin sağlığa etkileri gösterilmiştir. Bu çalışmalar önce ABD ve Avrupa ülkelerinde yapılmış, daha sonra pek çok ülkede de benzer çalışmalar ile sağlığın olumsuz etkilendiği gözlenmiştir. Bu çalışmalarda ölümler, hastaneye başvurular gibi sağlık göstergeleri ile havadaki kirleticilerin konsantrasyonunun ilişkisi aranmış ve her ikisinin birlikte artış veya azalış gösterdiği belirlenmiştir. Hava kirleticilerindeki günlük artışlar çeşitli akut sağlık sorunlarına neden olmaktadır. Örneğin kirletici konsantrasyonunda artma astma ataklarında artışa yol açmaktadır. Kirleticilere uzun süreli maruz kalım ile sağlıkta kronik etkiler ortaya çıkmaktadır. ABD ve Hollanda'da yapılan çalışmalarda hava kirliliği olan bölgelerde yaşayanların ömrünün, kirliliğin olmadığı bölgelerde yaşayanlara göre 1-2 yıl daha kısa olduğu belirlenmiştir. Yalnızca gelişmekte olan ülkelerde havada bulunan partiküler madde ve kükürt dioksit nedeniyle yılda 500,000 kişinin öldüğü tahmin edilmektedir. Hava kirliliğinin sağlık etkisi öksürük ve bronşitten, kalp hastalığı ve akciğer kanserine kadar değişmektedir. Kirliliğin olumsuz etkileri sağlıklı kişilerde bile gözlenmekle birlikte, bazı duyarlı gruplar daha kolay etkilenmekte ve daha ciddi sorunlar ortaya çıkmaktadır (Tablo.2). Bu gruplardan biri yaşlılardır. Fizyolojik kapasitesi ve fizyolojik savunma mekanizması fonksiyonlarındaki azalma, kronik hastalıklardaki artma nedeniyle yaşlılar normal popülasyondan daha duyarlıdır, bu nedenle daha kolay etkilenmektedir. Küçük çocuklar savunma mekanizması gelişiminin tamamlanmaması, vücut kitle birimi başına daha yüksek ventilasyon hızları ve dış ortamla daha sık temas nedeniyle daha fazla riske sahip diğer bir gruptur. Yaş yapısı yanısıra hava yolunda daralmaya yol açan hastalıklar da kirleticilere duyarlılığı artırmaktadır. Yapılan çalışmalar kirlilik arttıkça astma ve kronik obstrüktif akciğer hastalıkları (KOAH) gibi hastalıkların alevlenmelerinde artış olduğunu göstermiştir. Kalabalık yaşam, yetersiz sanitasyon, beslenme yetersizliği gibi düşük yaşam standartları da duyarlılığı etkileyen faktörlerdendir. Bu koşullarda yaşayanlar enfeksiyon hastalıkları sorunları ile karşı karşıyadır ve yetersiz sağlık hizmeti almaktadırlar. Bu nedenle hava kirliliğinin sonuçlarından daha fazla etkilenilmektedir.

http://www.biyologlar.com/hava-kirliligine-karsi-alinabilecek-onlemler

İŞÇİ SAĞLIĞI VE İŞ GÜVENLİĞİ TÜZÜĞÜ

Madde 1 - 1475 sayılı İş Kanunu kapsamına giren işyerlerinde, işçilere ait yatıp kalkma yerlerinde ve diğer müştemilatında bulunması gereken sağlık şartlarının ve işyerlerinde kullanılan alet, edevat, makinalar ve hammaddeler yüzünden, çıkabilecek hastalıklara engel olacak tedbir ve araçların, işyerlerinde işkazalarını önlemek üzere bulundurulması gerekli araçların ve alınacak güvenlik tedbirlerinin neler olduğu bu Tüzükte belirtilmiştir. Madde 2 - Her işveren, işyerinde işçilerinin sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için,bu Tüzükte belirtilen şartları yerine getirmek araçları noksansız bulundurmak gerekli olanı yapmakla yükümlüdür. İşçiler de, bu yoldaki usuller ve şartlara uymak zorundadırlar. Madde 3 - İşveren, işçilere yapmakta oldukları işlerinde uymaları gerekli sağlık ve güvenlik tedbirlerini öğretmek ve iş değiştirecek işçilere yenisinin gerektiği bilgileri vermek zorundadır. Madde 4 - İşverenin, işyerinde, teknik ilerlemelerin getirdiği daha uygun sağlık şartlarını sağlaması; kullanılan makinalarla alet ve edevattan herhangi bir şekilde tehlike gösterenleri veya hammaddelerden zehirli veya zararlı olanları, yapılan işin özelliğine ve fennin gereklerine göre bu tehlike ve zararları azaltan alet ve edevatla değiştirmesi iş kazalarını önlemek üzere işyerinde alınması ve bulundurulması gerekli tedbir ve araçları ve alınacak diğer iş güvenliği tedbirlerini devamlı surette izlemesi esastır. İKİNCİ KISIM Sağlık Şartları ve Güvenlik Tedbirleri BİRİNCİ BÖLÜM İşyerlerinde Bulunması Gereken Sağlık Şartları ve Güvenlik Tedbirleri: Madde 5 - İşyeri kurulması amacıyla yeniden yaptırılacak binalarla bunlara yapılacak her çeşit ekler ve bunlardaki değişiklikler, mevzuata ve o binada yapılacak işin nitelik ve özelliklerine uygun bulunacaktır. Evvelce inşa edilmiş olan herhangi bir binanın tümünün veya bir kısmının işyeri olarak kullanılmasında da, bu şartlar aranacaktır. Madde 6 - İşyerlerinin çatıları; ısı, rüzgar, yağmur, kar gibi dış etkilerden işçileri tamamen koruyacak surette dayanıklı ve muhafazalı yapılmış olacaktır. Çatının üzeri, yazın fazla ısı geçiren saç ve benzeri malzeme ile örtülü bulunduğu takdirde, ayrıca bir tavan yapılması, bununla çatı arasında hava akımı sağlayacak menfezler bulunması gereklidir. İşyerlerinin bulunduğu baraka, sayvan, sundurma ve benzeri yerlerin çatıları, ısı geçiren saç ve benzeri malzeme de örtülmüş olduğu hallerde bu çatılar,en az350 santimetre yükseklikte yapılmış olacaktır. Madde 7 - İşyerlerinde işçilerin daimi olarak çalıştırıldığı yerlerin tavan yüksekliği, en az 3 metre olacaktır. Tabana paralel olmayan tavanlarda bu yüksekliğin ortalaması 3 metre olacak ve en alçak kısmı, varsa, kirişin alt noktasından 240 santimetreden aşağı olmayacaktır. 17/5/1941 tarihinden önce çalışmakta bulunan işyerlerinde, fazla ısı, buhar, gaz yahut zararlı tozlar çıkarması gibi sağlık yönünden sakıncalı olmayan işler için, hava hacmi 8 inci maddede yazılı miktara uygun bulunduğu ve yeterli havalandırma sağlandığı hallerde, bu yükseklik 2 metreye kadar kabul edilebilir. 17/5/1941 tarihinden sonra ve bu Tüzüğün yürürlüğe girmesinden önce çalışmakta olan işyerlerinde birinci ve ikinci fıkralarda yazılı tavan yüksekliği, en az 285 santimetre olarak kabul edilir. Madde 8 - İşyerlerindeki hava hacmi, makine, malzeme ve benzeri tesislerin kapladığı hacimler dahil olmak üzere, işçi başına en az 10 metreküp olacaktır. Hava hacminin hesabında, tavan yüksekliğinin 4 metreden fazlası nazara alınmaz. Madde 9 - Her işyerinde, makine, tezgah, malzeme ve benzeri tesisler, çalışan işçilerin işlerini rahatça yapmalarına engel olmayacak ve herhangi bir tehlikeye sebebiyet vermeyecek şekilde yerleştirilecek ve bunlar, gereği gibi korunacaktır. İşyeri olarak kullanılan binaların döşeme yüzeyine, orada çalışan işçiler için tehlikeli olacak şekilde, makine, tesis, ham, yarı işlenmiş veya tam işlenmiş malzeme bırakılmayacaktır. Madde 10 - İşyerlerinde taban döşeme ve kaplamaları, sağlam, kuru ve mümkün olduğu kadar düz ve kaymaz bir şekilde olacak ve malzemesi kolayca yıkanıp temizlenmeye elverişli bulunacaktır. Yapılan işe göre, tabana fazla su veya sulu şeyler dökülen işyerlerinde, çamur yahut bulaşık su birikintileri olmaması için gerekli tedbirler alınacak ve yer sifonları konulacaktır. Taban ve asma katların döşemeleri, üzerine konulacak makine, alet ve edevat ve benzeri malzeme ile orada çalıştırılacak işçilerin ağırlığına dayanabilecek şekilde yapılmış olacak ve metrekare hesabı ile taşıyabilecekleri en çok ağırlık miktarları, yetkili teknik elemana tespit ettirilecek ve bu hadler üstünde yüklemelere meydan verilmeyecektir. Ahşap ve yanıcı maddelerden yapılmış döşemelerin bulunduğu yerlerde, açık ateş veya alevle çalışmalar yapılmayacaktır. Teknik nedenlerle döşemelerde çukur, delik, merdiven başları, menholler ve kanallar gibi tehlike gösteren seviye farkı bulunduğu hallerde, gerekli tedbirler alınacaktır. İçinde aşındırıcı, yakıcı veya sıcak sıvılar bulunan büyük kap, sarnıç, kuyu, havuz ve depoların ağızları, döşeme ile aynı seviyede bulunuyorsa, bunların kenarları, sağlam bir korkulukla çevrilecek veya ağızları kapakla örtülecektir. Madde 11 - İşyerlerindeki koridorlar, işçilerin kolaylıkla gelip geçmesini sağlayacak ve tehlike baş gösterdiğinde işyerini çabuklukla boşaltmaya yetecek genişlikte olacak, tabii veya suni ışıkla aydınlatılmış bulunacaktır. Makinalar, motorlar ve bunlar tarafından çalıştırılan aletler ve diğer tezgahlar arasındaki açıklık, işçilerin rahat çalışmalarını sağlamak üzere, en az 80 santimetre olacaktır. İşyerindeki geçitlerin genişliği, oradan geçecek işçilerin miktarına ve malzeme hareketine uygun olarak ayarlanacak ve bu genişlik 120 santimetreden az olmayacaktır. Geçitlerin tabanı sağlam, arızasız ve kaymaz şekilde yapılmış olacak, ayrıca geçitler işaretlenecektir. Yüksek geçit, platform veya çalışma sahanlıklarının (yükleme boşaltma rampaları ile bir kişinin durabilemesine imkan vermeyecek darlıktaki yerler hariç)serbest bulunan bütün tarafları, en az 90 santimetre yükseklikte etekli korkuluklarla çevrilecektir. Köprü şeklindeki asma geçitler, üzerinden geçirilecek en ağır yüke göre hesapedilerek sağlam bir şekilde inşa edilecek ve buralarda kaymaları önleyecek tedbirler alınmış olacaktır. Taşıma bandlarının (Konveyör) veya diğer makinaların üzerinden geçen bütün geçitlerin açık bulunan tarafları, uygun korkuluk ve eteklerle çevrilecektir. Madde 12 - İşyerlerindeki kapıların yükseklik ve genişliği, oralarda çalışanların serbestçe girip, çıkmalarına elverişli ve dışarıdan gelecek sıcak ve soğuk havadan veya zararlı koku gaz ve gürültüden işçileri koruyacak şekil ve nitelikte yapılmış olacaktır. Boşluğa açılan kapı ve diğer menfezlerin uygun koruyucuları veya korkulukları bulunacaktır. Madde 13 - İşyerlerinde dışarıdan ışık almaya yarayan yan ve tepe pencereleri ile menfezlerin aydınlık veren yüzeyleri toplamı, işyeri taban yüzeyinin en az 1/10 oranında olacaktır. Dışarı ile doğrudan doğruya bağlantısı olmayan iç kapı, pencere ve menfezlerin dolaylı olarak aydınlık veren yüzeyleri bu hesaba katılmaz. Dış pencere ve menfezler işyerine ışığı, bol ve eşit olarak yayacak ve ihtiyaca göre kolayca açılıp kapanabilecek ve temizlenebilecek şekilde yapılacaktır. İşçilerin, pencere ve menfezlerden gelen güneş ışığına ve ısısına veya hava akımlarına karşı sağlıklarını koruyacak şekilde, gereğine göre,perde,tente veya pancur konulması,yahut camların boyanması gibi tedbirler de alınacaktır. Madde 14 - İşyerlerinde kullanılacak korkuluklar; sağlam bir şekilde ahşap boru veya metal profilli malzemeden yapılacak, yüzeyleri pürüzlü ve köşeleri keskin olmayacaktır. Korkulukların, tabandan yüksekliği en az 90 santimetre olacaktır. Korkuluklar, en çok 2 metrede bir dikme konulmak suretiyle tabana veya elverişli diğer bir yere sağlam bir şekilde tespit edilecek ve üst seviyesi ile taban arasındaki mesafenin yarı hizasına da, bir ara korkuluk çekilecektir. Korkuluğun tümü, herhangi bir yönden gelebilecek en az 100 kilogramlık bir yüke dayanabilecek şekilde yapılacaktır. Ahşap korkulukların trabzan ve dikmeleri, en az 5x10 santimetrelik latadan ve ara korkuluklar ise, en az 5x5 santimetrelik kadrodan veya 2,5x10 santimetrelik latadan yapılacaktır. Boru korkulukların trabzan veya dikmeleri, en az 1 1/4 parmak ve ara korkuluklar ise, en az (1) parmak borudan yapılmış olacaktır. Metal profilli malzemeden yapılan köşebentli korkulukların trabzan ve dikmeleri, en az 5 milimetre et payı olan 40x40 milimetrelik köşebent den ve ara korkuluklar ise,en az 3 milimetre et payı olan 30x30 milimetrelik köşebentten yapılacak ve köşebentlerin yatay kenarları,tehlikeli tarafa dönük olacaktır. Dördüncü fıkradaki şart, yerine getirilmek suretiyle diğer metal profilli malzemeden de korkuluklar yapılabilir. Madde 15 - Etekler; ahşap, metal veya yeteri sağlamlıkta diğer malzemeden yapılacaktır. Bunların yükseklikleri, tabandan en az 15 santimetre olacak ve gerektiğinde tabanla en çok 1 santimetrelik bir aralığı bulunabilecektir. Madde 16 - İşyerlerinin gün ışığıyla yeter derecede aydınlatılmış olması esastır. Şu kadar ki iş konusu veya işyerinin inşa tarzı nedeniyle gün ışığından faydalanılamayan hallerde yahut gece çalışmalarında, suni ışıkla yeterli aydınlatma sağlanacaktır. Gerek tabii ve gerek suni ışıklar, işçilere yeter derecede ve eşit olarak dağılmayı sağlayacak şekilde düzenlenecektir Madde 17 - İşyerlerinde suni ışık kullanıldığı hallerde: 1) Elektriğin sağlanabildiği yerlerde elektrik ışığı kullanılacak ve tesisat, teknik usul ve koşullara uygun bir şekilde yapılmış olacaktır. 2) Suni ışık tesis ve araçları; havayı kirletecek nitelikte gaz, koku çıkararak işçilerin sağlığına zarar vermeyecek, keskin, göz kamaştırıcı ve titrek ışık meydana getirmeyecek şekilde olacaktır. 3) 35¼C tan aşağı sıcaklıkta parlayabilen, buhar çıkaran benzin, benzol gibi sıvılar, aydınlatma cihazlarında kullanılmayacaktır. 4) Sıvı yakıtlar ile aydınlatmada, lambaların hazneleri metal olacak, sızıntı yapmayacak ve kızmaması için de gerekli tedbirler alınmış olacaktır. 5) Lamba alevinin, parlayabilen gaz ve maddelerle teması ihtimali olan işlerde; alev, tel kafes ve benzeri malzeme ile örtülecektir. 6) İçinde kolayca parlayıcı veya patlayıcı maddeler ile ilgili işler yapılan yahut parlayıcı, patlayıcı maddeler bulunan yerler, sağlam cam mahfazalara konulmuş lambalarla, ışık dışardan yansıtılmak suretiyle aydınlatılacaktır. 7) Sıvı yakıtlar ile aydınlatmada lambalar ateş ve alev yakınında doldurulmayacak, üstlerinde 1 metre, yanlarında (30) santimetre kadar mesafede yanabilecek eşya ve malzeme bulundurulmayacak ve sağlam bir şekilde tespit edilecektir. Lambalar portatif olduğu takdirde, yere konulduğunda devrilmeyecek şekilde oturaklı olacaktır. Sıvı yakıtlarla aydınlatma yapılan yerlerde, en az bir adet yangın söndürme cihazı bulundurulacaktır. Madde 18 - İşyerlerindeki avlular, açık alanlar, dış yollar, geçitler ve benzeri yerler,en az 20 lüks (lux) ile aydınlatılacaktır. Kaba malzemelerin taşınması, aktarılması, depolanması ve benzeri kaba işlerin yapıldığı yerler ile iş geçit koridor yol ve merdivenler, en az 50 lüks (lux) ile aydınlatılacaktır. Kaba montaj, balyaların açılması, hububat öğütülmesi ve benzeri işlerin yapıldığı yerler ile kazan dairesi, makine dairesi, insan ve yük asansör kabinleri malzeme stok ambarları, soyunma ve yıkanma yerleri, yemekhane ve helalar, en az 100 lüks (lux) ile aydınlatılacaktır. Normal montaj, kaba işler yapılan tezgahlar, konserve ve kutulama ve benzeri işlerin yapıldığı yerler, en az 200 lüks (lux) ile aydınlatılacaktır. Ayrıntıların, yakından seçilebilmesi gereken işlerin yapıldığı yerler, en az 300 lüks (lux) ile aydınlatılacaktır. Koyu renkli dokuma, büro ve benzeri sürekli dikkati gerektiren ince işlerin yapıldığı yerler, en az 500 lüks (lux) ile aydınlatılacaktır. Hassas işlerin sürekli olarak yapıldığı yerler en az 1000 lüks (lux) ile aydınlatılacaktır. Madde 19 - Bir aydınlatma merkezine bağlı olan işyerlerinde; herhangi bir arıza dolayısiyle ışıkların sönmesi ihtimaline karşı, yeteri kadar yedek aydınlatma araçları bulundurulacak ve gece çalışmaları yapılan yerlerin gerekli mahallerinde tercihan otomatik olarak yanabilecek yedek aydınlatma tesisatı bulundurulacaktır. Yangının, yedek aydınlatma tesisatını bozması ihtimali bulunan yerlerde; ışığı yansıtacak işaretler, fosforesan boya, pilli lambalar uygun yerlere yerleştirilecek veya bunlara benzer tedbirler alınacaktır. Madde 20 - Kapalı işyerlerindeki sıcaklık ve nem derecesinin, yapılan işin niteliğine uygun olmakla beraber ılımlı bulunması esastır. Bu itibarla, yazın sıcaklığın dayanılmayacak bir dereceye çıkmaması için işyerlerinde serinletici tedbirler alınacak, kışın da işçilerin muhtaç bulundukları en az sıcaklığın sağlanması için, işyerleri zararlı gazlar çıkararak havayı bozmayacak şekilde uygun vasıtalarla ısıtılacaktır. Çok buğu husule gelen işyerlerinde sıcaklık derecesi15 santigrat dereceden az ve 30 santigrat dereceden yüksek olmayacaktır. Fazla ısı veren ısıtıcı vasıtaların yakınında çalışan işçilerin bulunması halinde, doğrudan yansıyan sıcaklığa karşı, gereken tedbirler alınacak ve işyerlerinin, ısıtıcı vasıtalardan oldukça uzak ve uygun yükseklikte bir yerine, santigrat taksimatlı bir termometre asılı bulundurulacaktır. Yapılan işin niteliğine göre, sürekli olarak çok sıcak veya çok soğuk bir derecede çalışılması ve bu durumun değiştirilmemesi zorunlu olunan hallerde, işçilere, kendilerini fazla sıcak veya soğuktan koruyacak özellikte elbise vesaire malzeme verilecektir. Madde 21 - Kapalı işyerleri günde en az bir defa bir saatten aşağı olmamak üzere baştan başa havalandırılacaktır. Ayrıca işçilerin çalışma saatlerinde işin özelliğine göre, havanın sağlığa zararlı bir hal almaması için sık sık değiştirilmesi gereklidir. Şu kadar ki, iş sırasında yapılan bu havalandırmada işçileri etkileyecek hava akımları önlenecek yahut kış mevsiminde sıcaklık birdenbire çok aşağı hadlere düşürülmeyecektir. Toz, buğu, duman ve fena koku çıkaran işlerin yapıldığı yerlere, bunları çekecek yeterlikte bacalar ve menfezler yapılacak ve yapılan işin niteliğine göre, bu tedbirlerin yetmediği hallerde diğer teknik tedbirler alınacaktır. Boğucu, zehirli veya tahriş edici gaz ve duman meydana gelen işyerlerinde, işçilerin hayat ve sağlıklarının tehlikeye girmemesi için, havalandırma tesisatı yapılacak ve işçilere ayrıca yapılan işin özelliğine göre maske ve diğer koruyucu araç ve gereçler verilecektir. Madde 22 - Ağır ve tehlikeli işlerin yapılmadığı yerlerde, gürültü derecesi 80 desibeli geçmeyecektir. Daha çok gürültülü çalışmayı gerektiren işlerin yapıldığı yerlerde, gürültü derecesi en çok 95 desibel olabilir. Ancak, bu durumda işçilere başlık, kulaklık veya kulak tıkaçları gibi uygun koruyucu araç ve gereçler verilecektir. Madde 23 - Birden fazla katlı binalardaki işyerlerinde asansör tertibatı bulunsa da, katlar arasındaki inip çıkmalar, aşağıda yazılı özellikleri bulunan sabit merdivenlerle sağlanacaktır. 1) Merdivenlerin; ateşe dayanıklı taş, suni taş, tuğla, betonarme, metal veya benzeri yanmaz maddelerden yapılmış olması şarttır. Bu Tüzüğün yayımından önce kurulmuş olan işyerlerindeki ahşap merdiven ve sahanlıkları, gerekli güvenlik tedbirlerine aykırı bir durumu bulunmamak şartiyle kullanabilirler. Ancak bunlar, kolayca yanmayan sert veya enprenye edilmiş, güç yanar durumdaki ağaçlardan olacak yahut alt tarafları bağdadi üzerine en az 1,5 santimetre kalınlığında alçı veya amyantla sıvanacak, üstleri de ateşe karşı dayanıklı maddelerle kaplanacaktır. 2) İşyeri merdivenlerinin mukavemet katsayısı 4 olacak ve metrekarede en az 500 kilogram yük taşıyacaktır. 3) Delikli veya ızgaralı merdiven ve sahanlıklardaki delikler ve ızgara aralıkları en çok 2 santimetre olacaktır. 4) Merdivenlerin genişliği, bakım işlerinde kullanılanlar dışında en az 110 santimetre olacak ve merdiven korkuluklarının bu genişlik içinde bulunmaları zorunluluğu halinde temiz genişlik 100 santimetreden az olmayacaktır. 5) Merdivenlerin eğimi, bakım işlerinde kullanılanlar dışında tabanla en az 20 ve en çok 45 derece olacaktır. Tabandan (20) dereceden az eğimin bulunması gerektiği işyerlerinde, rampalar yapılacak ve 45 dereceden fazla diklik gereken hallerde de, korkuluklu servis merdivenleri şeklinde sabit merdivenler kurulacaktır 6) Merdivenlerde, baş üstü boşlukları bulunacak ve bu boşlukların yüksekliği de 220 santimetreden az olmayacaktır. 7) Basamakların eni, bakım merdivenleri dışında 22 santimetreden az olmayacak ve yükseklikleri en az 13 santimetre ve en çok 26 santimetre olacaktır. 8) Dört basamaktan fazla olan her merdivende, korkuluk ve trabzan bulunacaktır. 9) Genişliği 225 santimetreyi aşan merdivenlerin ortalarında, ayrıca bir trabzan bulundurulacaktır. 10) Merdivenlerin korkuluk ve trabzanlarında 14 üncü maddedeki teknik özellikler bulunacaktır. 11) İşyerlerindeki merdivenler, bir tehlike anında, orada çalışan işçilerin kolayca çıkmalarına yeterli genişlikte olmadığı takdirde, bina durumunun elverişliliğine göre, bunların genişletilmesi veya içten ek merdivenler yapılması veya kolay yanmayan veya yanmaz maddelerden dışarıya çıkış merdivenleri yapılması gibi gerekli güvenlik tedbirleri alınacaktır. 12) İşyerlerindeki asma katlara çıkıp inmek için, yerin durumuna göre, eğimli veya dik demir merdivenler kullanılabilir. Ancak, bunların üst ve alt başlarından sağlam bir şekilde tespit edilmiş bulunması, geniş basamaklı ve iki tarafı korkuluklu ve bu korkulukların, merdivenin bittiği asma kat döşemesinde kesilmeyerek en az 75 santimetre daha uzatılması gereklidir. Madde 24 - Bakım, onarım ve kontrol için işyerlerinde kullanılan bütün merdivenler görülecek işe uygun sağlamlıkta olacak ve bunların genişliği 55 santimetreden dar olmayacak eğimleri 60 dereceyi geçmeyecek ve basamakların, çubuktan yapılmadığı hallerde, genişlikleri en az (13) santimetre olacaktır. Bakım, onarım ve kontrol işlerinde helezoni merdivenler kullanılmayacaktır. Bakım, onarım ve kontrol işlerinde kullanılacak seyyar el merdivenleri, sağlam ve görülecek işe uygun uzunlukta yapılmış olacak, yanlarına tahta çakılmak suretiyle veya benzeri şekilde sonradan boyları uzatılmış ve boyanmış bulunmayacaktır. Basamakları noksan, yerinden oynamış yahut çatlak veya kırık olmayacaktır. El merdivenlerinde, kullanılırken kaymalara karşı, tırtır, lastik, mantar, mahfuz ve çengel koymak gibi gerekli tedbirler alınacaktır. Çift el merdivenlerinde, ayaklarının birbirlerinden ayrılmaması için, her iki yanından çengelli demir çubuk veya zincir ile bağlanacaktır. Madde 25 - İşyerlerinde kullanılacak insan ve yük asansörlerinin, yürürlükteki mevzuatın ve tekniğin öngördüğü şekilde imal ve inşaa edilerek kurulması ve bakımlarının yapılması şarttır. Asansörlerin imali, inşası, kurulması, muayene ve bakımı, bu işlerin fenni, teknik ve kanuni sorumluluğunu taşıyabilecek nitelik ve ehliyeti bulunduğu Hükümet veya belediyelerce kabul edilen teşekkül veya şahıslara yaptırılacaktır. Her işveren, asansörlere ait kullanma iznini ve periyodik muayene raporlarını, işyerinde bulundurmak ve denetlemeye yetkili makam ve memurların her isteyişinde göstermek zorundadır. Asansör boşluğundan, asansörün çalışmasına özgü tesis ve tertibattan başka, hiç bir şekilde halat, tel ve boru gibi sair malzeme veya tesis geçirilmeyecektir. Asansör makine dairesi veya boşlukları, geçit olarak kullanılmayacak ve buralara hiç bir şey depo edilmeyecektir. Bu yerlere girilmesini sağlayacak kapılar, her zaman kilitli bulundurulacak ve ancak sorumlu elemanlar tarafından açılacaktır. Yük asansörlerinde, insan taşınmaması esastır. Bu yasağı belirten levhalar, her kat kapısına ve kabin içine, görülür bir şekilde konulacaktır. Ancak, işin gereği olarak insan taşınması halinde, insan asansörlerindeki güvenlik koşulları,bu asansörlerde de bulunacaktır. Bütün asansör kabinlerinde, taşıyabilecekleri en çok yükü açıkça gösteren levhalar bulundurulacaktır. Kat kontağı bulunmayan yük asansörlerinde asansörcü bulundurulacaktır. Bina dışında kurulan yük asansörlerinin çerçevesi, tabandan en az 3 metre kadar sağlam bir şekilde örtülecek ve ayrıca kapıların bulunduğu cephe, yüksekliği boyunca tamamen kapatılacaktır. Parlayıcı ve patlayıcı maddelerin bulunduğu yerlerde, kıvılcım tehlikesine karşı, asansörlerin kabin kızakları ile kapıların çarpan kısımları, ağaç veya kıvılcım çıkarmayan metal veya alaşımlarından yapılmış olacaktır. Madde 26 - İşyerlerindeki atelyeler, geçit, depo ve ambarlar ile bakım odalarının duvar, taban, tavan, pencere, kapı ve diğer yerleri, her zaman için temiz ve bakımlı bir şekilde bulundurulacaktır. Çalışılan yerler, günde en az bir kere temizlenmiş olacaktır. Gündüz ve gece devamlı olarak çalışılan işyerlerinde bu temizlik, ya işin başlamasından önce veya bitiminden sonra yahut yapılan işin gereğine göre ara dinlenmelerinde yapılacak ve her halde çalışma sırasında yapılmayacaktır. Temizlik, ister aspirasyon yoluyla, ister diğer yollarla yapılsın, toz kaldırılmaması için,gerekli tedbirler alınacak,bunun için,önce çalışma artıkları atıldıktan sonra,yıkama,fırçalama yapılacak veya ıslak bezler kullanılacaktır. Duvarlar ve tavanlar, sık sık temizlenecektir. Gerektiğinde sıva, badana ve boyalar yenilenecektir. Madde 27 - Değişen ve kokuşan organik maddelerle çalışılan işyerlerinde; maddelerin parçalandığı, ayıklandığı, tarandığı kısımlarının tabanı, su geçirmez bir maddeden ve her türlü birikintiyi önleyecek şekilde yapılmış olacak ve duvarlar, kolayca yıkanacak bir sıva ile sıvanıp boyanacak, duvarlar ve taban, en az ayda bir defa dezenfekten bir solüsyonla temizlenecektir. Paçavraların işlendiği veya tarandığı yerlerde temizlik, mekanik aspirasyon yoluyla da yapılabilir. Değişen ve kokuşan maddeler, çalışılan yerlerde bırakılmayacak, biriktirilmeyecek, iyice kapanan kapaklı metal kaplarda toplanacak ve bunlar günde en az bir kere boşaltılıp yıkanacaktır. Madde 28 - Atelyeler ile işçilerin çalıştığı diğer yerler; fosseptiklerden, koku çıkaran her türlü çukur ve yerlerden ve enfeksiyon kaynaklarından yeteri uzaklıkta bulunacak ve bunların kokularından korunacaktır. İşyerlerinde atık ve birikinti suların aktığı ve toplandığı yerler, özel veya genel bir kanalizasyona veya fosseptiğe bağlanacak ve buralar, uygun bir kapak ile örtülecektir. Bu kapak, günde en az bir kere bol su ile yıkanıp temizlenecektir. Boşaltma boruları, su geçirmez ve sızdırmaz maddelerden yapılacak ve sızdırmayacak şekilde iyice bağlanacaktır. Akış doğrultusunda, bir eğim verilecek ve koku çıkmasını önleyecek tedbirler alınacaktır. Madde 29 - Döşemelere duvarlara ve diğer yerlere tükürmek, süprüntü atmak yasaktır. Uygun yerlere ve duvarlara, bu yasağı belirten yazılar ve zararlarını anlatan afişler asılacaktır. Gereken yerlere çöp kutuları, uygun nitelikte tükürük hokkaları konacak ve bunlar, her postada temizlenip dezenfekte edilecektir. Fazla balgam çıkaran işçiler için kullanılmak üzere, üstü kapalı plastik, emaye, prafinli mukavva ve benzeri maddelerden yapılmış kişisel tükürük hokkaları bulundurulacak, kağıt hokkalar kullanıldıktan sonra yakılacak ve diğerleri yıkanıp dezenfekte edilecektir. Madde 30 - İşyerlerinde ve müştemilatında haşarat, böcek ve kemirici hayvanların bulunmaması için her türlü tedbir alınacak, yok edilmesi için, gereken ensektisit, rodentisit maddeler kullanılacak, üremeyi kolaylaştıran şartlar yok edilecek, yuvaları yakılarak bozulacak, uygun aralıklarla ensektisit uygulaması yapılacak,sineklere karşı kapı ve pencerelere tel kafes konacaktır. Madde 31 - İşyerlerinde, çalışanların kolaylıkla faydalanabileceği ve "Gıda Maddelerinin ve Umumi Sağlığı ilgilendiren eşya ve levazımın hususi vasıflarını gösteren Tüzük" teki tanıma uygun özellikte serin içme suyu bulundurulacaktır. Bu uygunluk, mahalli resmi makamlar ve belediyeler tarafından belgelendirilecektir. Madde 32 - İçme suyu, gerek taşınmasında ve gerekse kullanılmasında, her türlü bulaşmadan korunmuş olacak ve içine doğrudan doğruya buz atılmayacaktır. Madde 33 - İçme suyu tesisatı veya kapları, kullanma suyundan ayrı olacak ve üzerine, "İçilecek Su" işareti konulacaktır. İşyerlerinde içme suyu için özel musluklar yapılacak ve bu musluklarda mümkün olan hallerde suyun, aşağıdan yukarıya uygun bir yükseklikte fışkırması sağlanacak, mümkün olmayan hallerde ve yerlerde, su içmek için, kişiye özel maşraba veya bardak kullanılacaktır. Karton veya benzeri bardaklar kullanıldığı takdirde, bunlar özel ambalajlarında veya temiz bir kutuda saklanacak, bir kere kullanılan bardakların atılması için musluğun yanında özel bir sepet bulundurulacaktır. Madde 34 - İçme suyu tesisatı bulunmayan yerlerde, temiz ve sıhhi içme suyu kapları sağlanacak ve bunlar, özel sehpalara oturtulup uygun musluklar takılacaktır. İçme suyu kapları, eğilerek boşaltılmayacak veya maşraba daldırılarak su alınmayacak, ağzı açık varil, küp, kova, fıçı gibi kaplar, kapaksız ve musluksuz olarak kullanılmayacaktır. Madde 35 - Şehir suyunun veya 31 inci maddede belirtilen nitelikteki suların sağlanması mümkün olmayan hallerde, mevcut sular, su dezenfeksiyonu usullerine uygun olarak dezenfekte edildikten sonra kullanılacaktır. Madde 36 - Yemek aralığının eve gidip gelmeye elverişli olmayışı, işyerinin meskün mahallerden uzak oluşu, vasıta yetersizliği veya yokluğu veya benzeri sebeplerle yemeklerini işyerinde yemek zorunda olan işçiler için, işverence rahat yemek yenebilecek nitelik ve genişlikte bir yemek yeri sağlanacaktır. Bu yemek yeri; 1) İşyerinden tamamen ayrılmış, soyunma yerleri ve lavabolara yakın bir yerde yapılacaktır. 2) Temiz, aydınlık, havadar, mevsimine göre iyice ısıtılabilecek, yerler kolayca temizlenecek nitelikte olacak, taban bol su ile yıkanacak şekilde su geçirmez malzemeden yapılacak, duvarlar kolayca silinecek ve yıkanabilecek özellikte olacaktır. 3) Yemek masaları yeter sayıda, kolay silinen ve temizlenen malzeme ile kaplı olacaktır. Masalarda oturmak için, sıra yerine sandalye tercih edilecek ve yeteri kadar sürahi, bardak ve içilecek su bulundurulacaktır. 4) İşveren tarafından yemek verilmeyen yerlerde yemek yerlerinde işçilerin kendi yemeklerini ısıtabilmeleri ve koruyabilmeleri için özel bir yer ayrılacak, gerekli malzeme bulundurulacaktır. 5) İşyerlerinde daha uygun bir yer yoksa, yemek saatleri dışında dinlenmek, meşrubat ihtiyaçlarını karşılamak ve sigara içmek için, yemek yerlerinden faydalanılacak ve bunun için gerekli malzeme bulundurulacaktır. Madde 37 - İşçilerin çalıştıkları yerlerde ve işbaşında yemek yemeleri yasaktır. Ancak işin gereği olarak, işinin başından ayrılamayan işçiler ile, ayrıca yemek yerleri ayrılmamış bulunan işyerlerindeki işçilerden hava muhalefeti gibi olağanüstü bir sebeple veya kişisel bir özre dayanarak işyerlerinde kalanlar; o işyerinde yapılan işin toz, duman, gaz çıkması gibi sağlığa zararlı olmaması şartıyla bu hükmün dışındadır. Madde 38 - İşyerlerinin uygun mahallerinde yeter sayıda helalar bulunacaktır. Hela yapılmasına işyerinin durumu müsait değilse ve yakınlarda da özel helalar bulunmuyorsa, işverenler, işçilerin bu ihtiyaçları için civarda yer bularak helalar yapmak zorundadırlar İşyerlerinde yapılmış veya yapılacak helalarda; 1) Kabinler, insanların bulunduğu kapalı yerlere açılmayacak bir şekilde yerleştirilecek ve gereği gibi havalandırılacak, koku çıkmasını önleyecek tedbirler alınacak, yeterli ve uygun bir şekilde aydınlatılacaktır. Taban ve duvarlar, su geçirmez maddeden yapılacak, boyalar açık renklerden seçilecektir. Duvar yüzeyleri, düz yapılmış olacak, kapılar iyi bir şekilde kapanacaktır. 100 kişiye kadar işçi çalıştıran işyerlerinde 30 erkek işçi için, bir kabin ve pisuvar, her 25 kadın işçi için de en az bir kabin (hela) hesap edilecek, 100 den sonrası için her 50 kişiye 1 tane hesabı ile hela bulundurulacaktır. Kadın ve erkek işçilerin birlikte çalıştığı işyerlerinde; kadın ve erkek helaları, birbirinden ayrı olacak ve günde en az bir kere iyice yıkanacak, her kullanmadan sonra temiz bir halde bulundurulması sağlanacak, kokuları sıhhi usullere uygun bir şekilde giderilmiş olacaktır. 2) Helalarda, çatıya kadar yükseltilmiş şapkalı havalandırma bacası, rezervuar, sifon gibi kokuya karşı alınan tedbirlerle beraber, gerektiğinde kireç kaymağı ve benzeri kimyasal maddelerden de faydalanılacaktır. 3) Helalar, su depolarından ve su geçen yerlerden uzak bir yerde yapılacaktır. 4) Hela çukurlarının toprakla örtülmesi halinde, çukurun durumunu belirten bir işaret veya yazı konacaktır. 5) Pis su tesisleri yürürlükteki mevzuata uygun olacak ve fosseptiklere, ancak kanalizasyon tertibatı ve bağlantısı olmayan yerlerde izin verilecektir. Fosseptikler gıda maddelerinin depolandığı veya işlendiği yerlere 30 metreden daha yakın bir yerde yapılmayacaktır. 6) Açıktaki işyerlerinde çalıştırılan işçiler için, işyerleri çevresinde uygun yerlerde yapılacak helalar, üstü ve etrafı kapalı barakalar şeklinde olacak, içlerinde musluklu kaplarda temizlik suyu bulundurulacak ve çukurlarına her gün bol miktarda sönmemiş kireç tozu dökülecektir. İşçiler de bu helaları kullanmak zorundadırlar. Madde 39 - İşçilerin işten çıkarken el ve yüzlerini yıkayıp temizlemeleri için, işyerlerinin uygun yerlerinde yeterli kadar musluklu akarsu, temizlik ve silecek malzemesi bulundurulacaktır. Yıkanma yerleri, temiz, bakımlı, havalı, aydınlık ve sağlık şartlarına uygun olacaktır. Kadın ve erkek işçilerin birlikte çalıştıkları işyerlerinde, kadın ve erkek yıkanma yerleri, birbirinden ayrı yapılacaktır. Madde 40 - İşveren, işin özelliği bakımından yalnız el ve yüz temizliğinin yeterli olmadığı hallerde veya kirli, tozlu ve yorucu işlerden sonra veya gerektiğinde işçilerin yıkanmalarını, temizlemelerini sağlamak için, duş tesisleri yapmak, kurmak ve işçilerin yararlanmalarına hazır bulundurmakla yükümlüdür. Her duş, özel bir kabin içine yerleştirilecektir. Her kabin, birisi yıkanmak, diğeri soyunmak ve giyinmek için 2 bölmeden yapılmış olacaktır. Duş kabinlerinin boyutları 1x1, 20 metre, soyunma yerlerinin 2x1, 40 metreden az olmayacaktır. Ayrı ayrı soyunma yerleri yapılamayan hallerde, ortak soyunma yeri yapılabilir. Duş kabinlerinin taban ve duvarları, kolaylıkla temizlenecek malzemeden yapılacak,yan duvarların ve kapıların yüksekliği 170 santimetreden az olmayacak, yerlerdeki kirli suların kolayca akması için,gerekli tedbirler alınacak,sağlık şartlarına önem verilecektir. Duş kabinlerinde yeterli havalandırmaya elverişli aspirasyon ve vantilasyon tertibatı yapılacak, koku ve pislik önlenecektir. Duş kabinleri, mevsime göre yeteri kadar ısıtılacak, bu sıcaklık 25¼C den aşağı olmayacak ve yeterli şekilde aydınlatılacaktır. Kadın ve erkeklerin birlikte çalıştıkları işyerlerinde, kadın ve erkek duşkabinleri, birbirinden ayrı bulunacak ve işçilerin, dışardan görülmesi önlenecektir. Duşlarda sıcak ve soğuk akar suyun, iyi bir şekilde ayarlanacak durumda olması ve yeteri kadar basınçla akması esastır. Duşta yıkanmak için, gerekli sabun ve benzeri malzeme, işveren tarafından sağlanacaktır. Duşlarda kullanılmak üzere, işveren tarafından sağlanmış temiz havlu ve peştemallar, özel dolaplarda bulundurulacak, kullanılmış olanları, yıkanıp, kurutulup, iyice temizlenmedikçe bir başkasına kullandırılmayacaktır. Duş soyunma yerlerinde, kirli havlu, ve benzeri malzeme için, özel sepetler ve kağıt, çöp v.b. nin atılması için üstü kenetli özel çöp kutuları bulundurulacaktır. İşveren, duşların kullanma zamanını, saatini, şartlarını ve işçilerin sırasını düzenleyecektir. Duşlar, normal temizlik ve bakım dışında, her 15 günde bir, iyice yıkanıp temizlenecek ve dezenfekte edilecektir. Madde 41 - İşyerlerinde soyunma yerleri, vestiyerler ve gardroplar atelyelerden ayrı, duş ve lavabolara bitişik, işçilerin çıkış yerlerine yakın bir yerde yapılacak ve onların rahatça soyunup giyinmelerine elverişli genişlikte olacaktır. Lavabo ve vestiyerler, özel ve ayrı bir yerde iseler, bunlara kapalı bir geçitle geçilecektir. Soyunma yerleri, aydınlık, havalandırmaya elverişli ve soğuk mevsimlerde yeteri kadar ısıtılmış olacak, temiz ve bakımlı bulundurulacaktır. Buraların enaz günde bir kere temizlenmesi ve yıkanması sağlanacak ve duvarları, açık renkle boyanacaktır. Kadın ve erkeklerin birlikte çalıştıkları işyerlerinde soyunma yerleri ayrı ayrı olacaktır. Madde 42 - Soyunma yerlerinde işçiler için, yeteri kadar elbise dolabı, sıra, sandalye, tabure ve benzeri eşya bulundurulacaktır. Soyunma yerlerindeki dolaplar, metal veya kolay temizlenecek malzemelerden, gerektiğinde boyanabilir benzeri maddelerden yapılacak, kapıları, hava cereyanını sağlayacak şekilde kafesli veya çeşitli yerlerden delikli olacaktır. Dolapların yüksekliği, 150 santimetreden aşağı olmayacak, üstte şapka ve altta ayakkabı konacak gözleri bulunacak ve ortasında 2 elbise asmak için; özel bir çubuğu olacaktır. İşçilerin dolapları, kilitli olacak ve temizlikleri, işveren tarafından hazırlanmış bir yönergeye göre yapılacaktır. Madde 43 - Zehirli, tehlikeli tozlu ve kirli işlerde çalışılan yerlerde, iş elbiseleri ile harici elbiselerin ayrı yerlerde saklanabilmesi için, işçilere, yanyana 2 bölmeli, bulunmayan hallerde,2 ayrı dolap verilecektir. Madde 44 - İşveren, soyunma yerleri ile gradrop ve dolapların bakımından sorumludur. Madde 45 - İşçiler, ıslak elbise ile çalıştırılmayacaktır. İKİNCİ BÖLÜM İşçilere Ait Yatıp Kalkma Yerlerinde ve Diğer Müştemilatında Bulunması Gereken Sağlık Şartları ve Güvenlik Tedbirleri : Madde 46 - Coğrafi ve teknik durum ve şartlar nedeniyle işçileri için konut sağlanması gereken işyerlerindeki konutlar ve bunlara ilişkin tesislerde bu bölümde gösterilen şartlar aranacaktır. Madde 47 - İşçi konutları; bekar işçiler için müşterek koğuşları bulunan binalar halinde, aileleri ile birlikte oturan işçiler için ayrı evler veya apartmanlar şeklinde olacak ve bir konut için gerekli tesisat tertibat ve müstemilatı bulunacak, güneş ve hava alacak ve dış etkilere karşı korunmuş olacak, sağlık ve teknik şartlara uygun bir şekilde inşa edilecek ve bunlar, işyerlerinin gürültüsü, pisliği ve hava kirletici etkilerinden korunmuş olacaktır. Madde 48 - Bekar işçilere özgü binalardaki koğuşların tabanı, her gün kolaylıkla temizlenecek ve gerektiğinde yıkanacak nitelikte, duvar ve tavanların yüzleri de kolayca sıvanıp boyanacak veya badana edilecek şekilde yapılmış ve açık renk bir boya ile boyanmış veya badana edilmiş olacak ve her yıl badana yapılacaktır. Koğuşların pencerelerinin üst kısımları, her zaman açılıp kapanacak şekilde (vasistaslı) olacak, ayrıca koğuşlardaki havayı, devamlı bir şekilde değiştirebilecek tertibat tesisat, baca, menfez veya elektrikli özel vantilasyon cihazları bulunacaktır. Koğuşlarda tavan yüksekliği 280 santimetreden aşağı olmayacak ve adam başına düşen hava hacmi, en az 12 metreküp olarak hesap edilecek, her koğuşta yatırılacak işçi sayısı, buna göre tespit edilerek koğuşun hava hacmi ile yatabilecek en çok işçi sayısını gösteren ve işveren veya işveren vekilinin imzasını taşıyan bir cetvel, koğuşlara asılacaktır. Koğuşlardaki yataklar, tabanla bağlantısı kesilecek surette karyola ve somyalar üzerine yayılacak, aralarında en az 80 santimetrelik bir açıklık bulunacak, başuçlarına, özel eşyaların konması için, küçük etejer veya komodinler konacak, iki katlı karyola ranza kullanıldığı hallerde, katlar arasındaki yükseklik ile karyola somyaların genişliği 80 santimetreden az olmayacaktır. Koğuşlarda, duvarlara çivi çakılması, elbise ve benzerinin asılması yasaktır. Koğuşlarda yatan işçi sayısı kadar, kilitli ve uygun elbise dolapları bulundurulacak ve bunların yüksekliği 170 santimetreden aşağı olmayacaktır. Koğuşlardaki yatak, yastık, yorgan, battaniye, yatak örtüsü, yastık kılıflı, pike gibi yatak eşyası, mevsim ve iklime göre sağlanacak ve bunlar, temiz bir halde bulundurulacak ve yataklar, pamuktan, yünden veya kauçuktan yapılacak, her gün havalandırılarak üstleri temiz örtü ile örtülecektir. Koğuşlarda, yatağa iş elbiseleri ile oturmak ve yatmak yasaktır. Koğuşların, soğuk mevsimlerde sağlığa uygun bir şekilde ısıtılması gerekir. Isıtmak için soba kullanıldığında, duman, gaz ve yangın tehlikesine karşı gerekli tedbirler alınacaktır. Mangal kömürü veya kok kömürü ile mangal veya maltız gibi vasıtalarla veya üstü açık ateşle veya borusuz petrol sobası veya havagazı sobası ile ısıtma yasaktır. Tutuşturucu olarak benzol ve petrol gibi parlayıcı maddeler kullanılamaz. Koğuşlar, geceleri yatma zamanına kadar, koridor ve helalar ise sürekli olarak aydınlatılacak, koğuş kapılarının yukarı kısımları, camlı yapılmak suretiyle koridorlardaki ışıktan yararlanılacaktır. Koğuşlarda, havagazı ile aydınlatma yasaktır. Koğuşlarda yemek pişirmek ve yemek yemek yasaktır. Ancak yemek yerlerine gitmesinde tıbbi sakınca görülen hasta işçilere, doktorun göstereceği lüzuma göre, odalarında yemek yeme izni verilir. Koğuşlar her gün, toz kaldırmayacak bir şekilde süpürülüp temizlenecek, gereken yerlerin tozları alınacaktır. En az 6 ayda bir veya gerektiğinde antiseptik solüsyonlarla genel temizlik ve ensektisit ve rodentisit uygulaması yapılacaktır. Madde 49 - Bekar işçilere özgü binalarda kadınlarla 18 yaşından küçük çocuklar, erkeklerle ilişkisi olmayan ayrı ayrı özel kısımlarda yatırılacaktır. Hastalanan işçiler de, hastaneye ve başka bir odaya nakledilmek suretiyle diğer işçilerden ayrılacaktır. Madde 50 - Bekar işçilere özgü binanın uygun yerlerinde, koğuşlara koku vermeyecek şekilde ve yeteri kadar helalar bulunacak ve bunlar 38 inci maddede yazılı koşulları taşıyacaktır. Binaların uygun bir yerinde, işçilerin yatarken veya kalktıklarında el, yüz ve ayaklarını yıkamaları, traş olmaları için, yeteri kadar akar sulu lavabolar ve yıkanma yerleri bulundurulacaktır. Bekar işçilere ait binaların uygun bir yerinde, o binada barınanların yararlanması için, ayrı veya birlikte kullanılacak duş yerleri ve banyolar veya işçi konutları çevresinde özel hamamlar yapılacaktır. Madde 51 - Bekar işçilere özgü binanın uygun bir yerinde veya yakınında, işçilerin çamaşırları ile yatakhane malzemesinin yıkanıp ütülenebileceği bir çamaşırhane ile ütü yeri yapılacaktır. Madde 52 - Aileleri ile birlikte oturan işçilere özgü ev veya apartman daireleri, bekar işçilere özgü binalardan ayrı ve sakin yerlerde yapılacak ve her işçiye verilecek ev veya apartman dairesinde, ailesinin nüfusuna yetecek sayıda oda ile bir mutfak ve hela, duş veya banyo bulunacak veya birlikte kullanılmak üzere duş, banyo veya hamam yapılacaktır. Bunların aydınlatma, ısıtma, su ve kanalizasyon işleri, işverenlerce, mevzuat ve sağlık gereklerine göre yerine getirilecektir. İşçiler, kendilerine ayrılan ev veya daireyi, gereği gibi temiz tutmakla ve harap olmasına meydan vermemekle yükümlüdürler. İşçilere veya aileleri fertlerinden birisinin kusuru neticesi meydana gelecek cam kırılması, iç tesisattan herhangi birinin bozulması gibi hallerde, bunların onarımı ve düzeltilmesi, orada oturan işçilere aittir. Ancak esaslı onarım,değişiklik ve düzeltmeler, işverenlerce yapılır. Çok sayıda işçi ailesinin oturduğu site veya apartmanlarda, uygun bir yere, küçük çocuklar için, bir oyun bahçesi yapılacaktır. Madde 53 - İşveren veya işveren vekilleri veya yetki verecekleri kimseler, bu bölümde sözü geçen konutların ve müştemilatının temiz ve iyi bir halde bulundurulup bulundurulmadığını, uygun zamanlarda denetleyecekler ve gereken tedbirleri alacaklardır. Bu denetlemenin yapılması için, ilgili işçiye haber verilmesi, kendisinin veya ailesinden birisinin bulunması şarttır. Madde 54 - İşyerlerinde işçilerin, içinde çalıştıkları yerler ile depo ve ambar gibi yerlerin, aynı zamanda işçi konutu olarak kullanılması ve buralarda işçi yatırılması yasaktır. Ancak, bekçi ve nöbetçi gibi kimselerin, görevin gerektirdiği hallerde, iş yerlerinde ayrılan özel bir yerde yatmalarına izin verilebilir. Madde 55 - Yol, demiryolu, köprü inşaatı gibi açık havada ve meskün yerlerden uzakta yapılan işlerde çalışanlardan gecelerini işyerinde geçirmek zorunda bulunanların açıkta yatmamaları için, basit barakalar veya çadırlar sağlanır. Baraka ve çadırlar, mahfuz bir yere kurulacak, yerler düzeltilecek, drenaj için gerekli tedbirler alınacaktır. Baraka ve çadırlar, sağlık şartları ve dış etkilerden korunma bakımından yeterli nitelikte olacaktır. Baraka ve çadırların ısıtılması için, gerekli araçlar sağlanacaktır. Yangın ve zehirlenmelere karşı, gerekli tedbirler alınmak suretiyle sobadan yararlanılabilir. Baraka ve çadırlarda mangal, maltız ve benzeri açık ateşler yasaktır. Baraka ve çadırlarda, yere yatak sermek suretiyle yatmak yasaktır. İşveren, karyola, ranza ve benzerini sağlamak zorundadır. Baraka ve çadırlarda, işçilerin gerekli şekilde örtünmeleri için, yeteri kadar battaniye, işverence verilir. Yatak, battaniye ve benzerleri temiz bir halde bulundurulup, gerektiğinde dezenfeksiyonu yapılır. Madde 56 - Banyo, duş yerleri ve hamamlar, evin veya dairenin bir parçası olarak planlanacak, küvetli veya küvetsiz, kurnalı veya duşlu oluşuna göre, tesisatı yapılacak, ayrıca sıcak su tertibatı bulunmayan yerlerde, uygun vasıta ile ısıtılacak bir termosifon bulundurulacaktır. Banyoların yakılması, ısıtılması, bakımı ve temizliği, o ev veya dairede oturan aileye aittir. Birlikte kullanılan duş yerleri, banyo ve hamamlar, dış etkilere ve hava şartlarına karşı, korunmuş bir halde inşa edilecek, taban, tavan ve duvarlar, neme ve sıcak suya dayanıklı şekilde yapılacak, taban, su birikmeyecek şekilde eğimli ve akıntılı olacaktır. İşyerlerindeki duşlar için belirtilen diğer özellikler, bunlarda da aranır. Bu yerlerin ısıtılması, temizliği ve bunlarla ilgili diğer hususlar ve gerekli personel, işveren tarafından sağlanacaktır. Birlikte kullanılan duş yerleri ile banyo ve hamamlar, işçi sayısına, her işçinin en az haftada bir banyo veya hamam yapacağına ve dinlenme sürelerine göre, yeter sayıda inşa edilecektir. Birlikte kullanılan duş yerleri ile banyo ve hamamlarda sıcak ve soğuk su tertibatı bulundurulacak, ihtiyaca göre, sıcaklığın ayarlanacak durumda olması sağlanacaktır. Kurnalı hamamlarda, birden fazla kurnalar bir arada bulunabilir. Duşların ve banyoların, bölmelere ayrılmış bir şekilde birer kişilik olması şarttır. Birlikte kullanılan duş yerleri banyo ve hamamlarda, genel veya özel soyunma yerleri yapılacak ve her işçiye sabun, havlu, peştamal ve benzeri yıkanma ve silinme için gerekli malzeme verilecektir. Havlu ve peşte mallar, her kullanmadan sonra iyice yıkanıp kurutulacak, temiz bir halde bulundurulacak, uygun bir yerde veya dolapta saklanacaktır. Soyunma ve yıkanma yerlerinin temizliğinden, işveren sorumlu olduğu gibi, temiz tutulması da, yararlananların görevidir. Erkek ve kadın işçilerle 18 yaşından aşağı çocuk işçilerin yıkanma günü ve saatleri, ayrı ayrı düzenlenecektir. ÜÇÜNCÜ KISIM İşyerlerinde Kullanılan Alet, Edevat, Makine ve Ham Maddeler Yüzünden Çıkabilecek Hastalıklara Engel Olacak Tedbirler BİRİNCİ BÖLÜM Bulaşıcı Hastalıklara Karşı Alınacak Tedbirler: Madde 57 - Bulaşıcı hastalıkların çıkması ihtimaline karşı, işyerinde ve işçilere ait yatıp kalkma yerlerinde ve diğer müştemilatında bu Tüzüğün ikinci kısmında yazılı tedbirlerden başka, aşağıda yazılı sağlık tedbirleri alınacaktır. 1) İşyerleriyle müştemilatının ve özellikle işçi konutlarının ve helalarının temizliği artırılacak ve buralarda kullanılan içme ve kullanma suları, gerektiğinde sterilize veya dezenfekte edilecektir. 2) İşyerleri ile işçi konutlarında sivrisinek, sinek, tahtakurusu, pire ve benzeri zararlıların yok edilmesi için, sık sık gereken temizleme tedbirleri alınacak ve fenni usullere göre, gerekli emniyet kurallarına uyularak ensektisit, rodentisit uygulaması yapılacak ve bunların yuvaları yakılacak ve yok edilecektir. Farelere karşı da, diğer etkili rodentisitler kullanılacak ve gerektiğinde bunlar, fenni usullerle yok edilecektir. 3) İşçiler, sık sık temizlik ve özellikle muayenelerine tabi tutulacaklar, bekar işçilere özgü binalardaki yataklar v.b. eşya aynı şekilde kontrol edilecektir. 4) İşyerleri ve müştemilatı ile işçi konutları etrafında gübre, süprüntü ve benzeri pislik biriktirilmeden kaldırılacak, haşeratın üremesine yarayacak su birikintileri akıtılacak veya kurutulacaktır. 5) Bulaşma ihtimali olan işyerlerinde ve işlerde, işçilere, uygun koruyucu elbise, çizme ve benzeri gerekli malzeme verilecek, maden ocakları, yeraltı ve benzeri işlerde derinden bulaşma tehlikesine karşı, çıplak ayakla çalışma önlenecektir. 6) Bulaşıcı hastalıkların çıkmasına yol açan yiyecek maddelerinin, işyerlerinde bulundurulması ve tüketilmesi, işveren veya işveren vekillerince önlenecektir. 7) Yeniden işe girecek işçilerden, bulaşıcı bir hastalığı bulunmadığına dair sağlık raporu ile çiçek aşısı kağıdı aranacak, sağlık dosyasında saklanacaktır. Madde 58 - İşçiler arasında bulaşıcı bir hastalık çıktığı yahut çıkan hastalığın bulaşıcı olmasından şüphe edildiği hallerde, derhal en yakın Hükümet veya belediye tabipliğine haber verilecek resmi sağlık teşkilatının işe el koyması sağlanacaktır. Hastalığın mahiyetine göre, işçilere aşı uygulaması veya bunların tecridi ve eşyaların etüvden geçirilmesi, yahut işyeri ve müştemilatının genel dezenfeksiyonu gibi sağlık tedbirlerinin uygulanmasında, işveren veya işveren vekilleri ile işçiler, resmi tabiplerin öğütlerine göre hareket etmek zorundadırlar. İşyerlerinin özel tabipleri bulunması halinde de bulaşıcı hastalık çıktığında, yukarıdaki hükümler uygulanır.Bu gibi hallerde bu tabipler,resmi sağlık teşkilatına yardımcı olarak çalışırlar. İKİNCİ BÖLÜM Meslek Hastalıklarına Karşı Alınacak Genel Tedbirler: Madde 59 - Meslek hastalıklarının meydana gelmesine sebep olan işlerde çalışanların maruz bulundukları tehlike ve zararlara karşı, bu Tüzüğün diğer maddelerinde belirtilen hususlarla birlikte, alınacak genel koruyucu tedbirler, aşağıda gösterilmiştir. 1) Meslek hastalığı meydana getirebilen veya meslek hastalıkları listesinde kayıtlı maddelerle çalışılan işyerlerinde; bu maddelerin özellikleri, zararları ve korunma çareleri hakkında, çalışanlar eğitilecektir. 2) İşyerlerinde, bu maddelerle hastalanma ve zehirlenmelere ait ilk belirtiler ile alınacak tedbirleri gösteren özel afişler uygun yerlere asılacaktır. 3) İşyerlerinde kullanılan zehirli ve zararlı maddeler, teknik imkan varsa aynı işi gören daha az zehirli ve zararlı maddelerle değiştirilecektir. 4) Zehirli toz, duman, gaz, buhar, sis veya sıvılarla çalışmalar, teknik imkanlara göre kapalı sistemde yapılacak, bu gibi işyerlerinde, etkili ve yeterli havalandırma sağlanacak, atıklar, zararsız hale getirilmeden atmosfere ve dış çevreye verilmeyecektir. 5) Çok zehirli maddelerin kullanıldığı işyerlerinde bu maddeler ve bu maddelerin bulunduğu bölümler, diğer yerlerden tecrit edilmek suretiyle bunların etkileri azaltılacaktır. 6) Zehirli toz, duman ve buharlı işyerlerinde, işyeri havası nemli; taban, duvar ve tezgahlar yaş bulundurulmak suretiyle zararlı maddelerin yapılması önlenecek, gerektiğinde bu çalışmalar, genel ve lokal havalandırma ile birlikte yapılacaktır. 7) Meslek hastalığı yapan zehirli ve zararlı maddelerle çalışılan işyerlerinde, işçilere uygun kişisel korunma araçları verilecek ve bunların kullanılmaları öğretilecek ve gerektiğinde sağlanacaktır. 8) Meslek hastalıklarından korunmak için, işe giriş ve işe yerleştirme muayeneleri düzenli yapılacak, kullanılan maddelere karşı hassas olanlar bu işlerde çalıştırılmayacak, işe uygun kişilerin yerleştirilmesine önem verilecektir. Ayrıca, işe yerleştirilen işçilerin, tehlike ve zararın özelliğine göre,belirli sürelerde sağlık muayeneleri ve gerektiğinde laboratuvar araştırmaları yapılacaktır. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Kimyasal Etkilerle Ortaya Çıkabilecek Meslek Hastalıklarına Karşı Alınacak Özel Tedbirler: Madde 60 - Kimyasal etkilerle ortaya çıkabilecek meslek hastalıklarına sebep olan işlerde çalışanların maruz bulundukları tehlike ve zararlara karşı, bu Tüzüğün diğer maddelerinde belirtilen hususlarla birlikte alınacak özel koruyucu tedbirler, bu bölümde gösterilmiştir. Madde 61 - Kurşun veya bunun suda eriyen bileşiklerinin eritilmesi, dökümü, hamur haline getirilmesi, temizlenmesi, eğelenmesi, kurşunlu yağlı boya ve ensektisitlerin hazırlanması, hurda kurşun ile temas ve benzeri kurşun ve bileşikleri ile yapılan çalışmalarda, zehirlenmeden korunma tedbirlerinin esasını teşkil eden kurşundan, toz, duman ve buharından arınmış bir çevrenin sağlanması için, planlama sırasında veya sonradan yapılacak değişikliklerde aşağıdaki tedbirler alınacaktır. 1) Kurşunlu çalışmalar sonucu meydana gelecek toz, duman ve buharın kaynaklarında zararsız hale getirilmeleri için, etkili aspirasyon sistemleri kurulacak ve sürekli olarak bakımı yapılacaktır. 2) Kurşunla çalışmaların yapıldığı oda veya bölümlerin tabanları, su geçirmez, kaygan olmayan ve kolay yıkanabilir malzemeden yapılacak, duvar ve tezgahların üzerleri, kolay yıkanıp temizlenebilir durumda olacak, iyi çalışan direnaj sistemi kurulacaktır. 3) Kurşunla çalışmalar yapılan işyerlerinde, adam başına 15 metreküp hacim düşecek ve 4 metreden fazla tavan yükseklikleri, bu hesaba katılmayacaktır. 4) Kurşunla çalışmalar yapılan işyerlerinde, işçilerin el, yüz, ağız temizliği gibi kişisel temizliklerine dikkat edilecek, her yemekten önce vardiyadan sonra, ellerini yıkamaları sağlanacaktır. 5) İşçiler, kurşunla çalışılan yerlerde yiyip içmeyecek, sigara kullanmayacaklardır. Yemek ve dinlenmek için, özel yerler bulundurulacaktır. 6) Kurşunla çalışmalar yapılan işyerlerinde, kişisel korunma araçları olarak, iş elbisesi, önlük, uygun ayakkabı, lastik eldiven sağlanacak ve gerektiğinde kullanılmak üzere, toz ve gaz maskeleri ile solunum cihazları bulundurulacaktır. 7) İşyeri havasından, periyodik olarak numuneler alınarak kurşun miktarı tayin edilecek ve bu miktarın 0,15 miligram/metreküpü geçmemesi sağlanacaktır. 8) Kurşunla çalışacak işçiler, işe alınırken klinik ve laboratuvar usulleri ile genel muayeneleri yapılacak, kan, kan yapıcı sistem, karaciğer ve böbreğin durumu incelenerek, kurşuna hassas olanlar ve alkolikler, bu işlere alınmayacaktır. 9) Kurşunla çalışan işçiler, her üç ayda bir, sağlık muayenesine tabi tutulacaktır. Bu muayeneler ile kurşun absorbsiyonunun ilk belirtileri, klinik ve laboratuvar usulleri ile tespit edilecektir. İşçinin hazım şikayetleri olup olmadığı, diş etlerinde burton çizgisi bulunup bulunmadığı, kolların ekstansiyon durumları incelenecektir. İdrarda kopraporfirin aranacak ve kanda hemoglobin yüzdesi ölçülecek, bazofil granulasyonlu eritrosit sayımı yapılacaktır. Gerektiğinde kanda ve idrarda kurşun aramak üzere numuneler, ihtisas laboratuvarlarına gönderilecektir. 10) Kurşun absorbsiyonu veya zehirlenmesi tespit edilen işçiler, yaptıkları işten, bir süre için ayrılacak ve kontrol altında tedavi edileceklerdir. 11) Kurşunla çalışan işçiler arasında, kurşun absorbsiyonu veya zehirlenmesi görüldüğü takdirde, işyerinde araştırma yapılacak, zehirlenme kaynağı bulunacak ve gereken teknik tedbirler alınacaktır. 12) Her işçi için, işyerinde, bir sağlık sicili kartı tutulacak ve bu karta, işe giriş ve periyodik muayene bulguları kaydedilecektir. Madde 62 - Civa cevherlerinin elde edilmesi, izabesi, distilasyonu, metal civanın çeşitli aletlerin yapılması için kullanılması, çeşitli metallerle amalgam hazırlanması, civa tuzlarının yağlı boya, kimya ve ilaç sanayiinde kullanılması, civa fülminat imalı, organik civa bileşiklerinin elde edilmeleri ve kullanılmaları gibi civa ve civa bileşikleri ile yapılan çalışmalarda aşağıdaki tedbirler alınacaktır. 1) İşyeri tabanı, civadan etkilenmeyen ve su geçirmeyen, düz ve pürtüksüz malzemeden, mümkün ise yekpare olarak yapılacak, üzerinde hiç bir çatlak bulunmayacaktır. Çalışma masaları, aynı özellikte yapılacak ve duvar ile birleşme yerleri, köşeli olmayacak, civa döküntülerinin tabana düşmemesi için, masalar geriye eğik olarak yerleştirilecektir. 2) Genel havalandırma ile yetinilmeyerek civa ile çalışmaların yapıldığı seviyeden veya yeteri kadar aşağıdan etkili aspirasyon sistemi kurulacak, çalışma masalarının üzerine, aspirasyon davlumbazları yerleştirilecektir. Civanın, izabe fırınlarından distilasyon borusuna sevkedildiği yerlerde meydana gelen civa buharını kapacak sulu bir sistem kurulacaktır. 3) İşyeri havasından periyodik olarak numuneler alınarak, civa seviyesi tayin edilecek ve bu seviyenin 0,075 miligram/metreküpten yukarıya çıkmaması sağlanacaktır. 4) Kişisel korunma araçları olarak, işçilere lastik eldiven, uygun iş elbisesi ve civa buharının yüksek olduğu işyerlerindeki işçilere de ayrıca uygun maskeler verilecektir. 5) İşyerinde çevrenin temizliğine özellikle dikkat edilecek, tabanda, masalar üzerinde civa döküntüleri bırakılmayacak ve buralar, özel fırça ve yaş bezlerle temizlenecektir. Ayrıca gece yerlere amonyak ve kalsiyum hipoklorit ile ıslatılmış talaş döşenecek veya uygun miktarda sıvı amonyak dökülecektir. 6) İşçilerin el, yüz, ağız temizliği gibi kişisel temizliklerine dikkat edilecek, her yemekten önce ve vardiyadan sonra ellerini sıcak su ile veya % 10 sodyumtiosülfat ile yıkamaları sağlanacaktır. 7) İşçiler civa ile çalışılan yerlerde, yiyip içmeyecek, yiyecek ve içeceklerini bulundurmayacak ve sigara içmeyeceklerdir. 8) Civa ile çalışacak işçiler, işe alınırken, klinik ve laboratuvar usulleri ile genel muayeneleri yapılacak, karaciğer veya böbrek yetersizliği olanlar ile ciltleri hassas bulunanlar veya cilt hastalığı olanlar, bu işlere alınmayacaklardır. 9) Civa ile çalışan işçilerin, her üç ayda bir, klinik ve laboratuvar usulleri ile sağlık muayeneleri yapılacaktır. Tükrük artması, diş etlerinde ülserasyon, el, göz kapaklarında titremeler şeklindeki belirtileri bulunanlar, yaptıkları işten ayrılacaklar, kontrol ve tedavi altına alınacaklardır. 10) Her işçi için, işyerinde, sağlık sicili kartı tutulacak ve bu karta, işe giriş ve periyodik muayene bulguları kaydedilecektir. Madde 63 - Arsenik cevherinin elde edilmesi, cevherin izabesi, arsenik ve içinde arsenik bulunan çeşitli bileşik ve alaşımların elde edilmesi, arseniğin ilaç ve kimya sanayinde kullanılması, organik arsenik bileşiklerinin imalı ve kullanılmaları gibi arsenik ve arsenik bileşikleri ile yapılan çalışmalarda aşağıdaki tedbirler alınacaktır. 1) İşyeri tabanı, su geçirmez, çatlaksız ve temizlenmesi kolay malzemeden yapılacaktır. 2) Arsenik ile yapılan çalışmalar, kapalı sistem içinde yapılacak, böyle bir sistemin kurulamadığı yerlerde, aşağıdan çekmeli aspirasyon sistemi kurulacak ince tozun, çevre havasına yayılmasına engel olunacaktır. Arsenik ile ilgili sıcak işler, kapalı cam davlumbaz altında yapılacaktır. 3) Arsenik ile çalışılan yerlerdeki çevre havasından periyodik olarak numune alınarak arsenik miktarı tayin edilecek ve bu miktarın 0,5 miligram/metreküpten yukarıya çıkmaması sağlanacaktır. 4) Kişisel korunma aracı olarak işçilere, cildi ve solunum sistemini koruyacak başlık ve özel iş elbisesi verilecektir. Arseniğin uçucu bileşikleriyle çalışan işçiler için, özel solunum cihazları sağlanacaktır. 5) Arsenikli atıklar, zararları giderilmeden atmosfere veya civardaki sulara verilmeyecektir. 6) İşçilerin el, yüz, ağız temizliği gibi kişisel temizliklerine dikkat edilecek, işyerlerinde yiyecek, içecek, bulundurulmayacak ve yenip içilmeyecek, sigara kullanılmayacaktır. 7) Arsenikle çalışacak, işçilerin, işe alınırken klinik ve laboratuvar usulleri ile genel muayeneleri, yapılacak, cildi nemli ve hassas olanlar ile cilt, karaciğer ve sinir hastalığı olanlar, bu işlere alınmayacaklardır. 8) Arsenikle çalışan işçilerin, altı ayda bir, klinik ve laboratuvar usulleri ile sağlık muayeneleri yapılacaktır. İdrar, dışkı, kıl ve tırnaklardaki arsenik miktarı tayin edilecek, arsenikle ilgili zehirlenmelerin görülmesinde işçiler, yaptıkları işlerden ayrılacaklar, kontrol ve tedavi altına alınacaklardır. Madde 64 - Fosforun ve beyaz fosforun çeşitli sanayide kullanılması ve çeşitli bileşiklerinin elde edilmesi ve kullanılması gibi, fosfor ve fosfor bileşikleri ile yapılan çalışmalarda aşağıdaki tedbirler alınacaktır. 1) İşyerinin genel temizliğine dikkat edilecek, beyaz fosfor kapları su altında muhafaza edilecektir. 2) İşyerinde, yeterli ve aşağıdan aspirasyon sistemi uygulanacaktır. 3) İşçilerin el, yüz ağız, boğaz, diş ve diğer temizliklerine dikkat edilecek ve işyerinde, yiyecek ve içecek bulundurulmayacak, yenilip, içilmeyecek, sigara kullanılmayacaktır. 4) Fosfor ve bileşikleri ile çalışılan yerlerdeki işçilere, cildi koruyacak iş elbisesi ve eldiven, uçucu fosfor bileşikleriyle çalışılan yerlerdeki işçilere, ayrıca uygun maskeler veya solunum cihazları gibi kişisel korunma araçları verilecektir. 5) Beyaz fosfor ve bileşikleri ile çalışan işçilerin, giriş ve periyodik muayenelerinde, genel sağlık muayenesi ile beraber, çene ve dişlerin filmleri çektirilecek, fosfordan meydana gelen alt çene nekrozu (Fossy - Jow) nun ilk belirtileri aranacaktır. Madde 65 - Kolinesteraz aktivitesini inhibe eden ve genellikle ensektisit olarak kullanılan organik fosfor bileşiklerinin üretildiği ve kullanıldığı işyerlerinde aşağıdaki tedbirler alınacaktır: 1) Ensektisit üretiminde, paketlenmesinde ve uygulanması işlerinde çalışan işçilere, ürettikleri ve kullandıkları maddenin zehirlilik derecesi ve kişisel korunma yolları öğretilecektir. 2) Ensektisitle temasa gelmesi muhtemel işçilere iyi bir tıbbi bakım temin edilecek, herhangi bir zehirlenme anında uygulanmak üzere gerekli atropin v.b. ilaçlar hazır bulundurulacaktır. 3) Ensektisitle temasa gelecek işçiler, bu işi yaparken, başı da koruyan temiz,su geçirmez bir tulum giyeceklerdir. 4) Ensektisitlerin vücuda deriden de girebileceği düşünülerek, vücudunun herhangi bir yerinde yara veya bir leziyon olan işçiler bu işlerde çalıştırılmayacaklardır. 5) İşçi için yıkanıp temizlenme imkanları hazırlanacak ve işini terkederken bol sıcak su ve sabunla yıkanma mecburiyeti konacaktır. İşçilere çift elbise verilecek, bunlar sık sık yıkanıp çamaşır sodalarına batırılarak dekontamine edilecek ve zararsız hale getirilecektir. 6) Bütün ensektisit paketleri muntazam etiketlenecek, üzerine maddenin bileşimi ve etkileri kısaca yazılacak, bunlara ilişkin yeterli bilgi verilecektir. 7) İlaç kapları iyi boşaltılacak, temizlenecek ve bu kaplara yiyecek, içecek konulmayacaktır. 8) İşçiler işe girerken daha önce fosfor bileşikleri ile temasa gelip gelmedikleri incelenecek ve klinik belirti aranacaktır. Herhangi bir şekilde organik fosforlu ve karbamatlı ensektisitlere maruz kalanlarda, rutin olarak biyokimyasal testle kolinesteraz aktivitesinin tayini yapılacak, işçi işe girerken ve işin devamı süresince en az 6 ayda bir defa hassas tıbbi kontrola tabi tutulacaktır. Kolinesteraz seviyesi % 25 oranında düşünce işçi, organik fosfor bileşikleri ile temas ettirilmeyecek, işi değiştirilecektir. Madde 66 - Kadmiyum cevherlerinin izabesi, alaşımlarının hazırlanması, kadmiyum ile kaplama yapılması, kadmiyum kaplı malzemelerin işlenmesi ve bazı akümülatör imalı işleri gibi, kadmiyum ve kadmiyum bileşikleri ile yapılan çalışmalarda aşağıdaki tedbirler alınacaktır: 1) Kadmiyum oksit tozu ve dumanının, çevre havasına yayılması önlenecektir. Kaplama tanklarının kenarlarına, sıvı seviyesine yakın, uygun aspirasyon sistemi kurulacak, çevre havasında kadmiyum miktarı,0,1 miligram/metreküpü geçmeyecektir. 2) Kadmiyum tozu ve dumanına karşı, işçilere uygun maske verilecektir. 3) Kadmiyumla çalışan işçiler, işe alınırken, periyodik olarak klinik ve laboratuvar usulleri ile sağlık muayeneleri yapılacak, solunum sistemi ve böbrek hastalığı tespit edilenler, yaptıkları işlerden ayrılacaklar, kontrol ve tedavi altına alınacaklardır. Madde 67 - Manganez ve manganez bileşikleri ile yapılan çalışmalarda aşağıdaki tedbirler alınacaktır:

http://www.biyologlar.com/isci-sagligi-ve-is-guvenligi-tuzugu

Değişmekte olan bir iklimde sağlık

Ağustos 2007’de İtalya’da yerel sağlık makamları, bir nehirle ayrılan iki küçük köy olan Castiglione di Cervia ile Castiglione di Ravenna’da sıra dışı bir hastalığın söz konusu olduğu yüksek sayıda vaka tespit ettiler. Bu hastalıktan neredeyse 200 kişi etkilendi ve yaşlı bir adam da öldü (Angelini vd., 2007). Ayrıntılı bir araştırma sonucunda hastalığın daha çok Afrika ve Asya’da görülen Aedes veya ‘kaplan’ sivrisineği yoluyla insanlara geçen ve böceklerde bulunan bir virüs olan Chikungunya olduğu anlaşıldı. Hastalığın kaynağı bölgede tatil yapan bir adam olarak belirlendi. Hasta adamın Avrupa’ya seyahat etmeden önce hastalığı kaptığı ama İtalya’da bir kaplan sivrisineği tarafından ısırıldığı düşünülüyor. Kaplan sivrisineği virüsün bir vektörü veya taşıyıcısı olup, söz konusu sineğin virüsü köydeki başka bir kişiye bulaştırdığına inanılıyor. Bu, zincirleme bir etkiye yol açtı ve hastalıklı kişileri ısıran sivrisinekler mini bir salgın gelişene kadar virüsü yaymaya devam etti. Etkileşimler ağı Chikungunya salgını küreselleşmiş bir dünyada yüz yüze bulunduğumuz bazı sağlık riskleri ve sorunlarını gözler önüne seren karmaşık bir etkileşimler ve koşullar ağına dayanıyor. Turizm, iklim değişikliği, ticaret, türlerin dolaşımı ve halk sağlığı gibi faktörlerin tümü bu durumda rol oynamıştır. Kaplan sivrisineğinin Avrupa’ya ilk kez olarak ‘şans bambusu’ gibi süs bitkilerinden kullanılmış lastiklere varan bazı ithal mallar yoluyla geldiği düşünülüyor. Sivrisinek larvaları Avrupa’nın pek çok bölgesinde bulunmuşsa da sadece daha sıcak, güney ülkelerinde açık havada veya daha kuzeydeki söz gelimi Hollanda’daki seralarda yaşayabiliyor. Dengue ve Batı Nil Ateşi de artık Avrupa’da bulunuyor ve yine sivrisinek ısırması yoluyla geçiyor. İsveç, Stockholm’deki Avrupa Hastalıkları Önleme ve Kontrol Merkezi’ne (ECDC) göre, 1996’da Romanya’daki ilk büyük salgından beri Batı Nil Ateşi hastalığı Avrupa’da halk sağlığına ilişkin olarak önemli bir endişe sebebi kabul edilmektedir. Hali hazırda buna karşı hiçbir aşı bulunmamakta ve başlıca önleyici tedbirler sivrisinek ısırıklarına maruz kalma durumunu azaltmayı amaçlamaktadır. Yoğun gıda üretimi Bulaşıcı hastalık için gerekli olan ve daha önce var olmayan koşulları kendimiz yaratıyor olabiliriz. Söz gelimi, gıda üretiminin endüstrileşmesi önemli bir endişe konusudur. Tek bir hayvan türünü yoğun olarak üretmek suretiyle, genetik çeşitliliği düşük olan ‘mono kültürler’ üretme riskini taşıyoruz. Bu hayvanlar kötü hijyen koşulları veya kuşlar gibi yaban hayvanlarından bulaşabilecek hastalıklar için son derece elverişli ortamlar sunuyor. Hastalıklar bir kez mono kültüre girdikten sonra kolaylıkla mutasyona uğrayabilir ve söz konusu hayvanlarla çalışan insanlara dahi geçebilir. Antibiyotiklerin aşırı kullanımı doğal direnç eksikliğini telafi etmenin kabul edilen bir yöntemi haline gelmiş olup, bu uygulama kendi sorunlarını yaratabilir. ‘Modern verimli tarım, tıpkı halk sağlığı gibi, küreselleşmiş dünyanın bazı taleplerini karşılamak için bilim ve tıbba dayanmaktadır. Modern tarım pek çoğumuza daha ucuz ve daha fazla gıda sağlamış olmakla beraber, öngörülemeyen baskı ve sorunlara yol açması da mümkündür,’ diyor ECDC Müdürü Dr. Marc Sprenger. Dr. Sprenger ‘Söz gelimi, tarımda aşırı antibiyotik kullanımı sonucunda bakteriler daha dirençli hale geldikçe, bunların etkinliği azalabilir; bunun da potansiyel olarak insanlar üzerinde etkisi olabilir’ diyor. Avrupa’da noktaları birleştirmek Avrupa’ya gelen yeni türler ve yeni hastalıklar iklim değişikliğinin sağlık üzerindeki etkilerinden sadece bazılarıdır. Su, hava ve gıdanın kalitesi ve miktarındaki değişiklikler ile değişen hava durumu, ekosistemler, tarım ve geçinme yollarına bağlı olarak son aşamada insan sağlığını çok daha fazla çevresel ve sosyal etken etkileyebilir. İklim değişikliği ayrıca hava kirliliği gibi mevcut çevre sorunlarını kötüleştirebilir ve sürdürülebilir su kaynakları ve sıhhi temizlik hizmetlerini aksatabilir. Avrupa’da 2003 yılında meydana gelen ve 70.000’i aşkın kişinin ölmesiyle sonuçlanan sıcak hava dalgası değişmekte olan bir iklime uyum sağlama ihtiyacına dikkat çekmiştir. Yaşlılar ve belirli hastalıklara sahip kişilerin daha yüksek risk altında olmasının yanı sıra olanakları daha az nüfus grupları daha korunmasızdır. Betonlaşma ve ısı emen yüzeylerin yüksek olduğu kalabalık kentsel bölgelerde sıcak hava dalgalarının etkileri, geceleri yetersiz soğutma ve güçsüz hava akımları sebebiyle ağırlaşabilir. AB’deki nüfus grupları için, ölüm oranının belli bir (yerel olarak spesifik) kesme noktasının üzerindeki her sıcaklık artışı için % 1–4 oranında arttığı tahmin edilmiştir. 2020’lerde, öngörülen iklim değişikliğinden kaynaklanan sıcağa bağlı ölümlerde tahmin edilen artış, başta orta ve güney Avrupa bölgelerinde olmak üzere, yılda 25.000’i aşabilir. ‘Sağlık, arazi kullanımı, tarım, turizm, ticaret ve iklim değişikliğini birbirine bağlayan tartışmanın yaratıcı bir şekilde gelişmesi gerekiyor. Şu anda halk sağlığı ve çevreyi veya iklim değişikliğini doğru şekilde ilişkilendirmiyor olabiliriz,’ diyor Dr. Sprenger. ‘Örneğin, yakın zamanda bir sağlık bakanlığını ziyaret ettim ve iklim değişikliğiyle ilgili konulardan kimin sorumlu olduğunu sordum ve bana kimsenin sorumlu olmadığını söylediler. Bunu herhangi bir bakanlık veya yetkili makamı yargılamak için söylemiyorum ama bu durum, bu sorunların hepsi birbirine bağlı olduğu için, bunlar hakkında düşünme şeklimizi değiştirmemiz gerektiğini ortaya koyuyor,’ diyor Dr. Sprenger. ‘Halk sağlığı sistemleri yeni hastalık ve yeni iklim koşulları olasılığına uyum sağlamaya ve kendilerini buna hazırlamaya başlamalıdır. Doktorlar yeni bir virüsü tanımadığı için insanlara yanlış tanı konuyor olabilir. Bu hastalıkların pek çoğu grip gibi görünüyor ve grip hissi veriyor. Yeni sorunlarla başa çıkmak için eğitim gibi yeni araçlara ihtiyacımız var ve laboratuvar gibi tesislerin de esnek ve uyarlanabilir olması gerekiyor,’ diyor. ECDC’nin web sitesini aşağıdaki adreste ziyaret edebilirsiniz: www.ecdc.europa.eu en Daha fazla bilgi ve referansların tam listesi için SOER 2010 Sentezi’ne bakın. Yenilikçilik: çevre ve sağlık İklim değişikliğiyle mücadele çabaları hava kalitesini iyileştirecektir Avrupa Birliği’nin İklim ve Yenilenebilir Enerji (CARE) paketi aşağıdakileri hedeflemektedir: • 2020 itibariyle sera gazı emisyonlarının % 20 oranında azaltılması • 2020 itibariyle yenilenebilir enerji payının % 20 oranında arttırılması • 2020 itibariyle enerji verimliliğinin % 20 oranında arttırılması Bu hedefleri gerçekleştirmek için sarf edilmesi gereken çabalar Avrupa’da hava kirliliğini de azaltacaktır. Örneğin, enerji verimliliğindeki iyileşmeler ile yenilenebilir enerjinin daha fazla kullanımı, hava kirliliğinin başlıca kaynaklarından olan fosil yakıt yakılmasının azalmasına yol açacaktır. Bu olumlu yan etkilere iklim değişikliği politikasının ‘ortak faydaları’ denmektedir. Yukarıdaki paketin AB hava kirliliği hedeflerini yerine getirmenin yıllık maliyetini milyarlarca avro düşüreceği tahmin edilmektedir. Avrupa sağlık hizmetlerinin tasarruf edecekleri de bunun altı katı kadar fazla olabilir. İstilacı türler Asya kaplan sivrisineği veya Aedes albopictus ‘istilacı türlerin’ en yaygın görülen örneklerinden biridir. Geleneksel olarak görüldüğü bölgeler Pakistan’la Kuzey Kore arasındadır. Artık tüm dünyada görülmekte olup, ‘dünyanın en istilacı sivrisineği’ olarak tanımlanmaktadır. İnsan faaliyetleri sonucu yabancı veya yerli olmayan türlerin kıtaya yerleşip yayıldığı bir ortamda, sivrisinek, Avrupa’nın biyolojik çeşitliliğinin önündeki çok daha kapsamlı tehditlere verilebilecek örneklerden sadece bir tanesidir. Yabancı türler Avrupa’nın tüm ekosistemlerinde bulunmaktadır. Küreselleşme ve bilhassa artan ticaret ve turizm Avrupa’ya gelen yabancı türlerin sayısı ve türünde artışa sebep olmuştur. Avrupa’da yaklaşık 10.000 yabancı tür kaydedilmiştir. Bunlardan patates ve domates gibi bazıları kasten getirilmiş olup hâlâ ekonomik önemlerini korumaktadır. ‘İstilacı yabancı türler’ adı verilen diğer türler ise hastalık taşıyıcıları olarak veya binalar ve barajlar gibi yapılara zarar vermek suretiyle bahçecilik, tarım ve ormancılık için ciddi sorunlar yaratabilir. İstilacı yabancı türler ayrıca içinde yaşadıkları ekosistemleri de değiştirmekte ve bu ekosistemlerdeki diğer türleri etkilemektedir. BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi istilacı yabancı türleri tüm dünyada biyolojik çeşitlilik açısından en büyük tehditlerden biri olarak belirlemektedir.

http://www.biyologlar.com/degismekte-olan-bir-iklimde-saglik

Genetik Alanındaki Gelişmeler

İnsanlar,neden sonuç ilişkisini yorumlayacak düzeye geldiklerinde,ilk bilimsel düşünceye;doğan çocuğun ana ve babasına benzediğini söylediklerinde de,katılım üzerindeki ilk gözlemlere sahip olmuşlardır. Çocukların akrabalarına benzemesinin basit birrastlantıile açıklanamayacağı ta o zamanlar sezinlenmiştir. Zararlı özelliklerin güçlenmemesi için çok eski çağlarda yakın akrabalar arasında evlenmeler (ana,baba,kardeş,teyze,hala,dayı,bazen kuzenler) yasaklanmıştı. Daha sonra evcilleştirilen hayvanların ekonomik özellikleri seçme suretiyle kuvvetlen- miştir.Hatta köpeklerin ıslahı çok eski çağlarda başlamıştıEski bir Babil yazıtı(ki- tabesi)beş döllük (generasyonluk)bir at secerisinde yele bir başın nasıl değiştiğini göstermektedir.O zamanlar dahi ekilen tohumlarınen iyi bitkilerden seçilmesine özen göstermiştirHatta yapay tozlaşmanın getirdiği yararlar öğrenilmişti. Mısırlılar hurmadaki polenlerin oluşma ve tozlaşma tarihlerini not etmişlerdi. Eski Çinliler,daha iyi pirinç ırkları elde etmek için kontrollü tozlaşmalar yapmışlardır . Fakat katılımının bilimsel açıklamasına ancak yüzyılımızın başlangıcın- da adım atılmıştır.Biz,yüzyılımıza gelinceye kadar bu konuda yapılan araştırma ve kurguları kısaca gözden geçirelim. Katılım üzerindeki ilk kurgular ve varsayımlar ve Yunan filozoflarından gelmiştir.İleri sürdükleri fikirleri bugünkü bilgilerimizin ışığa altında görünmesine karşın,katılımın gizli güçlerin değil de,belirli mekanik düzeneklerin etkisi altında yürütüldüğünü ileri süren ilk fikirler olduğu için tarihsel önemi vardir. Pitagor(pytagoras):İSA`dan önce 500 yıllarında yaşamıştır .Çocukların babalarına benzemelerine şöyle açıklamıştır . Eşeysel çiftlenme sırasında vücudun değişik bölgelerinden süzülerek gelen ıslak bir buhar ,eşeysel organlarda yoğunla- şaraktohumu meydana getirir ve buradan da dişinin eşeysel organlarına iletilir. Bu yoğunlaşmış buhar,vücudun tüm parçalarını yeniden meydana getirme özelliğinde dir.embiriyo içerisinde bu kısımlar yeniden meydana getirilir.Anaya benzerliği ise ana vücudu içerisinde gelişmesine bağlanmıştı GENETİK BİLİMİNDE YAŞANACAK OLAN GELİŞMELER Ahir zamanda teknolojik alanda yaşanan her gelişme tıp alanında da çok büyük ilerlemelere yol açacaktır. 20. yüzyılın ortalarında DNA'nın keşfedilmesi, tıp ve biyoloji alanında çok büyük bir çığır açmıştır. Aynı şekilde Altınçağ'da yaşanan her türlü bilimsel ve teknolojik gelişme de tıbbi çalışmaları hızlandıracak, hata payını çok düşürecek, hastalıklara teşhis konmasını kolaylaştıracak ve tedavi imkanlarını artıracaktır. Tıpta yaşanacak olan ilerlemenin temelinde ise genetik bilimi yatacaktır. 21. yüzyılın bilimi olarak anılan genetik, insanın DNA şifresi üzerinde yapılan çalışmalarla, birçok hastalığın genetik temelinin ortaya çıkarılmasını hedeflemektedir. Bu konuda başlatılan İnsan Genomu Projesi, on sekizden fazla ülkenin ve binlerce bilim adamının katılımı ile 15 yıllık bir zaman diliminde DNA'nın sırlarını çözmeyi planlamaktadır. İnsan genomunun ayrıntılarıyla tespit edilip, bu geniş bilgi bankasının tüm bilim adamlarının kullanımına açılmasıyla insan sağlığı konusunda çok yeni bir dönem başlamış olacaktır. Bu projelerin öncelikli hedefleri DNA üzerinde yapılabilecek değişikliklerle insanı hastalığa yakalanmaktan korumak, vücudun ilaçlara nasıl tepki vereceğini önceden belirlemek, her insanın zayıf noktalarını belirleyip tedbir almasını sağlamaktır. Bu projeyle birlikte "kişiye özel" ilaç yapımı ve her bir kişinin tüm genetik özelliklerinin bulunduğu bir bilgi bankası, genetik kart konusu da gündeme gelmiştir. Bu şekilde birbirlerinden küçük de olsa farklılıklar gösteren hastalıklar arasında ayrım yapılabilecek ve kişiye özel tedavi imkanları ortaya çıkacaktır. İşte tüm bu gelişmeler sonucunda Altınçağ'da insanlar doktor ya da ilaç bulamadıkları ya da geç veya yanlış tedavi yapıldığı için çaresizlik yaşamayacak, her ihtiyacı olana o an yardım edilecektir. Çünkü Kuran ahlakına uygun olan davranış zorluk içinde olanlara, hastalara yardım etmek, "can kurtarmak"tır. Kuran ahlakının eksiksiz olarak uygulandığı bir dönem olarak Altınçağ'da da, insan hayatına ve sağlığına büyük önem verilecektir.

http://www.biyologlar.com/genetik-alanindaki-gelismeler

Bitkilerde Hastalık Etkenleri (etioloji)

Etioloji içinde, bitkilerde hastalığa neden olan etmenler incelenir ve bu hastalık etmenlerinin sınıflaması yapılır. Bitkilerde hastalığa neden olan etmenler canlı ve cansız etmenler olarak ikiye ayrılır. Cansız etmenleri bitkilerin yaşadığı çevre koşulları meydana getirir. Çevre koşularının anormal şekilde oluşması (sıcaklık, ışık, nem, rüzgar gibi iklim koşulları, toprakların strüktürünün bozulması, taban suyu yüksekliği, toprak yorgunluğu, pH yükselmesi veya azalması gibi toprak faktörleri, aşırı budama, gübreleme, kimyasal madde, gübre kullanma, sulama yapma gibi kültürel işlemler, endüstri atıkları, çevre kirlenmesine neden olan tüm olaylar) bitkilerin hastalanmasına sebebiyet verir. Bu yüzden cansız etmenlerin ortaya çıkardığı hastalıklar, bu etmenlerin ortadan kaldırılmasıyla yok olur, bitkiler tekrara sağlıklı yaşamına döner, yani cansız hastalık etmenleri geriye dönüşümlüdür. Bitkiden bitkiye bulaşma riskleri yoktur (hastalıklı bitkilerden sağlıklı bitkilere bulaşma meydana gelmez). Kitabın başından itibaren cansız hastalık nedeni olacak faktörler hakkında geniş bilgi verilmiştir. İstendiğinde o konulara tekrar bakılabilir. Bu bakımdan tekrar bu konulara dönmeyeceğiz. Canlı hastalık etmenleri, patojenlerin meydana getirdiği hastalıklardır. Bitkilerde hastalık meydana geldiğinde patojen ortadan kaldırılsa bile, hastalıklı bitkide hastalık devam eder. Bitkilerin düzelmesi, sağlığına kavuşması kolay olmaz. Hastalıklı bitkilerden çeşitli taşıma yollarıyla hastalık, sağlıklı bitkilere kolayca taşınabilir ve bulaşma meydana gelebilir. Bulaşma bölgelere yayılabilir, bir ülkeden başka bir ülkeye sıçrayabilir. Hastalıklı kültür bitkileri ortadan kaldırılsa bile, hastalığın konukçu bitkileri çevrede bulunabileceğinden veya hastalıklı bitki organlarının etraftaki kalıntılarından (çöplükte, bitki artıklarının çürütüldüğü gübreliklerde), toprak içinde kalabilen kök, gövde, yaprak vb. artıklarından, ertesi yılla taşınabilir. Canlı hastalık etmenleri mantar (funguslar), bakteri, virüs, parazit ve yabancı otlardır. Mantarlar (Funguslar), klorofil içermeyen ve genel olarak sporlarıyla çoğalan organizmalardır. Dünyada şu anda 100 bin adet mantar türü tespit edilmiş ve her yıl bunlara yenileri eklenmektedir. Mantarlar içinde yenebilir kültür mantarları, gıda sektöründe peynir, yoğurt, tarhana, şarap ve bira yapımında kullanılan mantarlar ve endüstride faydalanılan mantarlar olduğu gibi, insan hastalıklarının tedavisinde kullanılan penisilin ve antibiyotiklerin imalini sağlayan mantarlar vardır. Mantarlar çevredeki bir çok organik maddeyi parçalayarak onları önce hümüs haline getirir ve daha sonra kolloidal kile dönüştürüp toprak olmasını sağlar. Böylece mantarlar artıkları temizleyerek, dünyanın çöplük olmasını önler. Bitkilerle ortak yaşama girebilir, bazı bitkiler, mantarlarla bu ortak yaşamı bulamazsa üreyemez. Bütün bu iyi yanları yanında insan, hayvan ve bitkilerde çeşitli hastalıklara sebebiyet verir. Konumuz bitkiler olduğundan bitkilerde hastalık yapan mantarlar (funguslar) üzerinde duracağız. Fungus sporların çimlenmesiyle hifler ve hiflerin artmasıyla miseller meydana gelir. Funguslar, bir misel yumağıdır. Misel yumağı zamanla sporları meydana getirir. Funguslar bitkiden bitkiye pasif ve aktif sistemde taşınır. Pasif taşınma havada rüzgar, böcek veya bizzat insanlarla, toprakta suyla veya toprak canlılarıyla taşınır. Aktif taşınma sulu ortamda misellerin yüzerek hareket etmesiyle meydana gelir. Bitkilerde bulunan gözenek (stoma), hidadot, lentisel gibi açıklıklara, yara, bere gibi yerlere fungus sporlarının düşmesi veya misellerin bulaşması ve orada bunların üremesiyle hastalık etmeni funguslar bitkilere girebilir, ayrıca fungus misellerinin çıkardığı kimyasal salgılarla, sağlam bitki dokusunun hücre duvarlarını zayıflatan etkisine, birde misellerin enfeksiyon çivisi denilen, uç kısımdaki sivri hücre ucuyla bitki dokularını delici mekanik etkisini birleştirerek girmesi ve orada çoğalması mümkündür. Funguslar, toprakta veya bitki artıklarında bulunan misellerinin skerotter (dayanıklı) yapıya geçmesiyle ertesi yıla veya yıllara (bazen bu bekleyiş 5-10 yıl olabilir) intikal eder. Fungusların etkisine maruz kalan bitkilerde değişik belirtiler ortaya çıkar. Öncelikle bitki hücrelerine yerleştiklerinden, ilk belirtileri nekrotik lekelerdir. Daha sonra yanık, çürüme, kanser, ur, gal, siğil, uyuz, yaprak kıvırcıklığı, cücelik, aşırı büyüme gibi belirtiler meydana gelir. Fungusların mücadelesinde kültürel önlemler öncelik taşır. Hastalık etmenleri, sağlıklı üretim materyali kullanılması, hastalığa dayanıklı çeşitlerin seçilmesi, hastalıklı kısımların hemen tespit edilip bunların imhası, konukçu bitkilerle mücadele edilmesi ve çevrede barındırılmaması, toprağa fümigasyon, dezenfeksiyon uygulanması, ilaç atılması ve ekim nöbeti yapılmasıyla büyük ölçüde ortadan kaldırılır. Bakteriler, mantarlar gibi bir yandan insan yaşamına olumlu etkileri bulunurken, diğer yandan tehlikeli zararları da ortaya çıkar. Bakteriler hava azotunu bünyelerinde tutar. Mantarlar gibi organik maddelerin parçalanmasında yer alıp, çevreyi temizleyici özelliğe sahiptir. Bazı gıdaların ve kimyasal maddelerin yapılmasında kullanılır. Bununla beraber bir çok insan, hayvan ve bitki hastalığına sebep olur. Dünyada bu güne kadar tespit edilmiş bulunan 1500-1600 bakteri türünden 80-90 adedi bitkilerde hastalık meydana getirir. Bakteriler eşeysiz üreme yeteneğine sahiptir. Eşeysiz üreme bir hücrenin ikiye bölünmesiyle gerçekleşir. Hücrelerin bölünmesine çevre koşullarının etkisi vardır. Koşullar iyi olduğunda üreme şekli çok hızlı cereyan eder ve dakikada 20-30 bölünme meydana gelebilir. Bitki içine girişleri toprak üstü organlarında gözenek (stoma), hidadot, lentisel gibi bitkide açık bulunan deliklerden ve yara yerlerinden, toprak içinde henüz kütinleşmemiş kılcal kök uçlarından olur. Bitki içi taşınması, bitki öz suyuyla gerçekleşir. Bakterilerin taşınması, tohumla, bitki artıklarıyla, çeşitli böceklerle, kuşlarla, insan yoluyla, toprakta yaşayan nematod, solucan gibi hayvanlarla, rüzgar, su ve yağmurla olur. Toprakta saprofit yaşayarak uzun süre yaşamlarını devam ettirir. Kuru koşullarda bitki dokusu üzerinde kuruyarak sert bir yapı kazanır. Tekrar nemli koşullar meydana geldiğinde bu sert yapı yumuşayarak aktif hale geçebilir. Bitkilerde hastalık belirtileri değişkendir. Bitki iletim dokularında tıkanmalara yol açarak bitkilerde solgunluk, sararma, cüceleşme meydana getirir. Kökte, soğanda, yumruda, gövdede, meyvede ve yaprakta çürüklük, leke, ur, kanser, gal oluşumu yapar. Bakterilerle mücadele oldukça zordur. Öncelikle bakteri bulaşmasını ortadan kaldırmak, taşınmayı önlemek gerekir. Hastalıklı bitki artıkları temizlenmeli ve yakılarak imha edilmelidir. Tohumlarla bakteri taşınmamalıdır. Sulama ve gübrelemede dikkatli davranmalı aşırıya kaçılmamalıdır. Ekim nöbeti uygulaması yapılmalıdır. Ayrıca bakterilere mukavim (dayanıklı) çeşitler yetiştirilmelidir. En son çare ilaçlı mücadeledir. Bakırlı ilaçlar, bakterilere karşı etkili bir silahtır. Mücadelede antibiyotikler de kullanılabilir, ancak antibiyotikler oldukça pahalıdır. Virüslerin, günümüzde 500’e yakın çeşidi tespit edilmiştir. İlk olarak 1880'li yıllarda ortaya çıkartılmıştır. Virüslerin taşınması tohumla, aşı kalemiyle, hastalıklı bitkilerin doku ve bunlardan çıkan sıvılarla meydana gelir. Viruslar protein ve nükleik asitten oluşur. Bitkilerdeki enfeksiyona virüsteki nükleik asit sebebiyet verir. Protein ise virüste korucu işlevi görür. 1945 yılında virüsün partikülleri görülebilmiştir. 1971 yılından sonra da protein kılıfı olmayan, sadece nükleik asit olan hastalık etmeni viroidler tanımlanmıştır. Virüs üremesi biyokimyasal bir olaydır. Virüsler üreme sırasında konukçu bitki hücrelerini kullanır. Bu hücrelerde virüsün teşvikiyle RNA polimeraz ve RNA replikaz enzimleri salgılanır. Yeni oluşan viruslar nükleik asitleri üzerinde taşıdıkları genetik şifre yardımıyla, konukçu bitki hücrelerindeki ribozomları virüsün proteinlerini senteze zorlar. Virüslerin, konukçu bitki hücrelerini normal yaşamları dışında işlevler yapmaya zorlanması sonucu, bu hücrelerde hastalık belirtileri ortaya çıkar. Virüsler bitkilere sadece yara dokularından girer. Yaralar, böceklerin bitkileri emgimesiyle ortaya çıkar. Akar, nematod ve fugus taşımada rol alır. Virüsleri bitkiden bitkiye taşıyan canlılara vektör adı verilir. Ayrıca virüslerin taşınması, dolu gibi tabiat afetleriyle, bakım sırasındaki dikkatsiz kullanılan alet ve gereçlerin bitkilerde açtığı kesik yeri ve yaralarıyla olur. Virüs bitki içine girdikten sonraki yayılması, hücreden hücreye hızla geçerek olur ve ayrıca iletim borularıyla taşınır. Virüsler, bulundukları hücre içinden dışarı çıkamadıklarından, rüzgar ve suyla taşınamaz. Bir diğer yayılma yolu, hastalıklı tohum ve hastalıklı bitkiden alınan aşı ve çelik materyalli kullanılmasıdır. Virüsler öncelikle bitki büyüme ve gelişmesini kısıtlar, cüceleşme meydana getirir. Bitkinin diğer organlarında iki tip belirti ortaya çıkar. İlk etki lokal enfeksiyondur ve virüsün bitkiye girdiği noktada küçük nekrotik lekeler halinde kendisini beli eder. İkinci etki viral etkidir ve virüs, bitkinin sistematik yapısı içine girdiğinden etkisi bütün bitkide ortaya çıkar. Virüsün etkisiyle, mozaik ve halka halinde lekeler, yaprak, çiçek, meyve ve sürgünlerde açık yeşil renk, dokularda sarı ve beyazın değişik tonlarında alacalı bir görünüm, çizgi ve benekler meydana gelir. Bitkilerde kıvırcıklaşma, yaprak çekilmeleri, çalılaşma, odun dokularında girinti ve çıkıntı, meyvelerde çatlama, sertleşme, tohumların oluşmaması gibi çok değişken belirtiler verir. Bazı virüsler, konukçu bitkinin hassasiyetine göre ve çevre koşullarına bağlı kalarak hiçbir bulgu ortaya çıkartmaz. Bu virüslere, latent virüsler adı verilir. Çevre koşulları, virüs latent olmasa bile bitkilerde virüs hastalığının olduğunu gösteren belirtilerin ortaya çıkmasına mani olabilir. Virüs hastalıklarıyla mücadele oldukça zordur. Bir bitkiye virüs bulaştıktan sonra bitkinin virüsten arındırılması mümkün değildir. Bu bakımdan önemli olan virüs bulaşmasını ve yayılmasını önlemektir. Bunun için öncelikle virüs bulaşığı olmayan çoğaltma materyali kullanılmalıdır. Son yıllarda meristem kültürü kullanılarak virüsten arındırılmış bitki materyali kullanılmaktadır. Seralarda ve fidelik ve fidanlıklarda toprak dezenfeksiyonu yapılmakta, çevredeki konukçu yabancı otlarla mücadele yapılmakta, vektörlerle taşınmasının önüne geçmek için bu vektörlerle mücadele edilmektedir. Sera, mantarhane gibi kapalı alanların havalandırma delikleri ve pencerelerine tül çekilmekte ve kapı gibi giriş yerlerine ikinci bir tel kapı konulmaktadır(böceklerle virrüsün taşınmasını engellemek üzere). Virüs enfeksiyonunda, az ve hiç zararlanma gösteren bitkilerden, ıslah çalışmasıyla yeni ırklara bağışıklık aktarılmakta, kazanılan bağışıklık biyolojik mücadele için kullanılmaktadır. Böylece virüslere mukavim çeşitlerin ıslahı yoluna gidilmekte ve dayanıklı çeşitlerin yetiştiriciliği yapılmaktadır. Pratikte ilaç kullanarak virüslerle mücadele etmek henüz mümkün değildir. Süt, TMV gibi bazı maddeler, bazı virüsleri inaktiv hale getirdiğinden, sulandırılmış sütün bitkilere püskürtmesi tavsiye olunmaktadır. Yabancı otlar veya parazit bitkiler, kültür bitkilerinin besin maddelerine ortak olarak zarar verirken, aynı zamanda bir çok hastalık etmenine konukçuluk yaparak, onların sağlıklı büyümelerini engeller. Yabancı otlar ve parazit bitkiler genelde bahçe, yol, su arkı kenarlarında ve bahçe dışındaki boş arazilerde yetişir. Tek veya çok yıllıktır. Tek yıllık olanlar soğukların başlamasıyla ölür ve ölmeden önce tohumlarını etrafa yayar. Tohumları çevre koşullarına karşı dirençli olduklarından, en kötü koşullarda bile kışı geçirip ertesi yıl tekrar sürerek kendilerini gösterir. Çok yıllıklar kışı toprak altı organlarıyla (rizom, stolonlanlarıyla) veya rozet yapraklı olarak geçirir. İki veya daha uzun yaşam sürecine sahip olanları vardır. Genelde bu otların çift çenekli (dikotiledon) olanları geniş yapraklı ve tek çenek (monokotiledon) olanları dar yapraklıdır. Yabancı otların, zarar verme şekillerini aşağıdaki şekilde açıklayabiliriz. a. Kültür bitkilerine göre çevre koşullarına daha dayanıklıdır. Kuvvetli kök yapıları vardır. Bu bakımdan tohumları erken çimlenir ve kültür bitkilerini bastırır. Toprakta bulunan besin maddelerini daha fazla sömürür. b. Çok fazla su tüketir ve kurak koşullarda bile topraktaki sudan yararlanır, böylece kültür bitkilerinin suyunu tüketir. c. Büyümeleri daha hızlı olduğundan kültür bitkilerinin ışık almasını engeller ve onların üstlerini örterek ölmelerine sebep olur. d. Salgıladıkları bazı salgılar kültür bitkileri için olumsuz etki yaratır. Bu maddeler toprakta kültür bitkisi tohumlarının çimlenmesini engeller. e. Kültür bitkilerine yapılacak bakım işlerini aksatır. f. Kültür bitkilerine arız olan hastalık ve zararlılara konukçuluk yapar ve hastalığın yıldan yıla sarkmasını sağlar. g. Toprak ve çevre sıcaklığını birkaç derece düşürerek, kültür bitkilerinin büyümesini engeller. h. Mücadele için daha fazla ilaç kullanılmasına ve iş gücüne sebep olur ve üretim maliyetinin arttırır. Bir yerdeki yabancı ot türü ve sayısı, o bölge iklim koşullarına, toprak özelliklerine, yetiştirilmekte olan kültür bitkilerine, kültür bitkilerine yapılan bakım şekline bağlı kalarak değişir. Bazı kültür bitkileri toprağı kaplar ve fazla yabancı ot gelişmesini engeller. Dik büyüyen ve geniş aralıklar bırakılan kültür bitkilerinde otlanma daha fazla olur. Aynı şekilde sık çapalama yapıldığında yabancı ot üremesi geriler. Ülkemizde bulunan yabancı otlar (ECEVİT, TUNCER ve HATAT 2002) - Yabani hardal (Sinapis arvensis) - Köy göçüren (Cirsium arvense) - Tarla sarmaşığı (Convolvulus arvensis) - Kaz ayağı (Chenepodium album) - Gelincik (Paper rhoeas) - Yapışkan otu (Gallium aparine) - Sarı ot (Boreova orientalis) - Kokarot (Bifora radians) - Yabani yulaf (Avena ssp.) - Ayrık (Cynodon dactylon) - Darıcan (Echinocloa crus-galli) - Kaynaş (Sorghum halepense) dır. Parazit bitkiler yaşamları için gerekli maddeleri sentezleyemez. Bu maddeleri bir başka bitki üzerine yapışarak ve onun iletken dokularına girerek alır ve hayatlarını sürdürür. Bazıları klorofil sentezi yapar ve sadece su ve mineral maddeleri tutunduğu bitkiden, bazıları ise her şeyi kültür bitkilerinden alır. Ülkemizde üç adet parazit bitki türü vardır ve bunlar, küsküt (Cuscuta spp.), canavar otu (Orobanche spp.) ve ökse otudur (Viscum album) . Kaynak: Genel Sebzecilik Kitabı Prof. Dr. Atila Günay

http://www.biyologlar.com/bitkilerde-hastalik-etkenleri-etioloji

Kapalı iç ortamlarda maruz kalınan toksik maddeler

Üzerinde yaşadığımız gezegeni yaşanamaz hale getirmek için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz. Daha fazla kar için her şeyin sentetiğine yönelerek doğal ürünlerden uzaklaşmak, üzerinde yaşadığımız dünyayı geleceğimizin umutları çocuklarımız için daha da yaşanmaz duruma getirmektedir. Bugün, 1940’larda olmayan/bilinmeyen, yaklaşık 80.000 sentetik kimyasal madde dünyada bulunmakta/kullanılmaktadır. Her yıl 1.500 kadar yani kimyasal madde piyasaya sürülmektedir. Bugün vücudumuzda 60 yıl önce bilinmeyen/bulunmamış yaklaşık 400-500 kimyasal madde taşıdığımız tahmin edilmektedir. Kimyasal maddeler dünyanın aynı zamanda her yerinde bulunabilmekte ve yapımı kimyasalların izlerine/kalıntılarına insanlar, hayvanlar, bitkiler, toprak ve havada rastlanabilmektedir. DDT yıllar önce yasaklanmasına karşın hala çevrede ve insan vücudunda tespit edilmektedir. Bazı kimyasallara maruz kalındığında kalıcı ve geri dönüşümsüz hasarlar doğabilmektedir. Zehirli kimyasalların etkileşimi ve ortamda yoğunlaşması ile ortaya çıkan çevre kirlenmesi ile ekolojik dengenin bozulması telafisi çok zor sonuçlara yol açmaktadır. Çocuklarımız, torunlarımız ve hatta daha sonraki geleceği çok büyük tehdit altındadır. Kimyasal maddeler dünyanın aynı zamanda her yerinde bulunabilmekte ve kimyasalların izlerine/kalıntılarına insanlar, hayvanlar, bitkiler, toprak ve havada rastlanabiliyor. Mesela DDT ve hekzoklorobenzen yıllar önce yasaklanmasına karşın hala doğada ve insan vücudunda tespit edilebiliyor. Bu toksinler her yerde bulunabiliyor; havada, badanada, panjurlarda, halıda, mobilyada, temizlik araçlarında, deterjanlarda, makyaj malzemelerinde, pişirme kaplarında, elektronik eşyalarda, giysilerde, aşılarda, gıda katkılarında, sebzelerde, meyvelerde, ette, sütte, oyuncaklarda... Bu toksinler hücre zarını hasara uğratıyorlar, serbest radikal aktivitesini arttırıyorlar, enzimleri tahrip ediyorlar, kanser yapıyorlar, bağışıklık sistemini çökertiyorlar; vitamin ve mineral eksikliklerine, doğuştan organ ve iskelet anormalliklerine, davranış, algılama, bilişsel ve motor fonksiyonlarda değişik şiddetlerde bozukluklara yol açıyorlar (Tablo 1) İşin kötüsü bu toksinler kişinin detoksifikasyon yeteneği ile ilişkili olarak çok düşük düzeylerde bile etkili olabiliyor. Yaş da önemli. Yaş ne kadar küçük ve beyin ne kadar az olgun ise zarar da o oranda artıyor. En büyük hasara anne karnındayken maruz kalınıyor. Bu toksinlerin birikici etkileri de var. Yani çok düşük dozda alınsalar bile sinsice ilerliyor ve yıllar sonra etkileri ortaya çıkıyor. Bazı kimyasallara maruz kalındığında kalıcı ve geri dönüşümsüz hasarlar doğabiliyor. Bu nedenle çocuklarımız, torunlarımız ve hatta kendi geleceğimiz çok büyük tehdit altında. Tablo 1. Toksik maddelerin oluşturduğu hastalıklar Kansızlık Kanser Beyin hasarı Hormonal bozukluklar Hiperaktivite Otizm Bağışıklık yetersizliği Alerji, astım Kalp hastalıkları Felçler Kronik yorgunluk Doğumsal anomaliler Gelişme geriliği Depresyon Konsantrasyon eksikliği Karaciğer yetersizliği Sinir ve kas hastalıkları Egzama ve deri tahriş bulguları Hazımsızlık İnsan vücudunda biriken başlıca kimyasal toksinler İnsan vücudunda biriken başlıca kimyasal toksinler aşağıdaki gruplara ayrılabilir; Dioksalat ve furan bileşikleri: PVC, endüstriyel beyazlatma ve yakma yan ürünleri Fitalat: Kozmetik malzemeler Uçucu organik kimyasallar: Ksilol, etil benzen vb. Ağır metaller: Kurşun, cıva, kadmiyum vb. PCB (Poliklor bifenil): Havuz somonları Böcek ilaçları 1. Organoklorinler: DDT, aldrin (kanser, genetik bozukluklar, nöropati) 2. Organofosfatlar 3. Karbamatlar Tarım ilaçları Tarım alanlarında her yıl İngiltere 30 bin tonun, Amerika ise 200 bin tonun üzerinde pestisit kullanılmaktadır. Organik tarım yönetmeliklerinde sadece 4 çeşit kimyasal maddenin oldukça sınırlı koşullarda kullanımına izin verilirken, konvansiyonel tarımda yaklaşık 450 farklı kimyasal ilaç kullanılmaktadır. Sözde kimyasal savaşa karşı çıkan ABD 1990 yılının Mart ve Mayıs aylarında dünya çapında 60 bin ton zehirli zirai ilaç ihraç etmiş ve en çok ilaç ithal eden ülkeler sıralamasında Türkiye altıncı sırada yer almıştır (1,2). Tabii bu kadar fazla tarım ilacı niçin kullanılıyor? diye akla gelebilir. Yeşil Devrim’in babası Profesör Norman Borlaug, yüksek verim getiren alanların tarımsal olarak geliştirilmesi üzerine çalışmaları için 1970’te Nobel Barış Ödülü almıştı. “Devrim”den kasıt, tarımda yapay gübrelerin, yabani ot ve böcek ilaçlarının ve tarım makinelerinin kullanılması sayesinde elde edilen rekor üretim artışlarıydı. Amaç çok masumdu; hızla artan dünya nüfusunun aç kalmasını engellemek. Yeşil devrimle birlikte ürün miktarında gerçekten de rekor artışlar oldu. Bunun yanı sıra, tarım makinesi, kimyasal ilaç ve girdi satan şirketler de paraya para demediler. 1970’li yıllarda başlayan “Yeşil Devrim”le birlikte önce küçük firmalar yok oldu. Çünkü fakir çiftçiler gübre ve ilaçları alamadılar. Daha sonra da büyüyen firmalar birbirlerini yutarak tekellere dönüştü. Tek tip ürün tarımsal zararlıların artmasına yol açtı. Yerli tohumlar yok olmaya ve tarımsal genetik çeşitlilik azalmaya başladı. Aşırı üretim, aşırı sulama gibi nedenlerle topraktaki besleyici maddeler azaldı, toprak yoksullaştı ve üretim düştü. Sonuçta eski verimi de almak mümkün olmadı ve çevre bu ilaçlarla zehirlendi (3). II. Dünya Savaşı'nda yüz binlerce kişi tifustan öldü. Amerikan askeri birlikleri ancak ağır temizlik koşulları altında korunuyordu. Şubat 1944'te 1 milyon 300 bin Napolili ve kent sokakları DDT tozuyla ilaçlandı. Tifüs salgını başladığı hızla yok oldu. Buna DDT mucizesi dendi! DDT özellikle kadınlarda pek çok deri hastalığının yanı sıra meme kanseri riskini artırdığı da ortaya çıkarılmıştı. 1970'lere gelindiğinde DDT Avrupa'da yasaklandı. DDT kullanımı Türkiye'de 1980'lerin sonlarına kadar yasaldı. 1954 yılında Birecik’te 600 çiftten fazla kelaynak vardı. O yıllarda çekirge salgınlarına karşı yaygın olarak DDT kullanılmış ve kelaynaklar DDT’den etkilenmişlerdir. 1962 yılında toplam kelaynak sayısı 130 çift kalmıştı ve 1973 yılına geldiğimizde, sadece 26 çift kelaynak kalmıştı. Azalış devam ediyordu: 1982 yılında sadece 17 tane kuş Afrika’dan geri dönmüştü ve 6 çift doğal ortamında üremişti. Günümüzde 83 Kelaynak olmakla beraber 13 tane de yavru bulunmaktadır. 1955-1959 yılları arasında Güneydoğuda hekzoklorobenzen ile ilaçlanmış tohumluk buğdayın ekmeğinin yenmesinden ile en az 5000 vatandaşımız etkilenmiştir. Karaciğer yetersizliği ve deride döküntülerle seyreden bu hastalığın adı porphyria cutanea tardadır. Türk porfiryası olarak da bilinmektedir. Halk arasındaki adı pembe yaradır. Bu buğday ekmeği yiyen emzikli annelerin bebeklerinin hemen hemen hepsi (500 kadar) ölmüştür. Ankara Üniversitesinin yaptığı araştırmalara göre birkaç nesil geçmesine rağmen bu bölgede yaşayan insanların vücut sıvılarında hala toksine rastlanmaktadır (4). Ot ilaçlarından (herbisid) dünyada en çok kullanılanı glifosattır. Gliofosat, geniş etkili bir ot ilacıdır (5). Çiftçiler glifosatı "ot yakıcı ilaç" olarak adlandırıyor. Özellikle gübrelemenin yapıldığı dönemlerde, otlar da coşmasın diye gübreye karıştırılarak veriliyor. Gliofosat endüstriyel tarımda özellikle soya, mısır, kanola ve pamukta kullanılıyor. Çünkü bu bitkiler, genleriyle oynandığından glifosattan etkilenmiyorlar. GDO’lu soya ilaca duyarlı değildir, ama ilacı içine alır. Bunlar bizim Biyogüvenlik Kurulu kararıyla hayvanlara yem olarak veriliyor. Dolayısıyla o soyanın yedirildiği hayvana da geçiyor, etine, yumurtasına ve sütüne de bulaşıyor. Eminim aranızda “Artık bu kadarı da fazla, eğer bir madde gerçekten böyle zararlar içeriyorsa devlet ya da devlet daireleri bunun kullanımına izin verir miydi?” ya da “Hem sonra yönetmelikler var, insan sağlığına zarar oluşturacak üst limit sınırları var…” diye isyan edenleriniz olacaktır. Ancak üzücü gerçek şu ki eğer doğru kişiye yeterince para ödüyorsanız açılmayacak kapı yok gibidir (6). Tarım ilacı kalıntıları-Doku örnekleri Adana Adli Tıp Morgu'ndan 82 vakadan alınan doku örneklerinin yüzde yüzünde (%100) tarım ilacı kalıntısı bulunmuştur (7). Kadınlardaki tarım ilacı kalıntısı erkeklere göre daha yüksek bulunmuştur. Yani kadınlar erkekler kadınlardan daha çok zehirlenmektedir. Bu zehirler kadınların doğurduğu bebeklere de geçmektedir. Gıda katkı maddeleri Günümüzde binlerce gıda ya raf ömrünü artırmak, tatlandırmak ve göze hoş görünmek amacı ile binlerce katkı maddesi ilave edilmektedir (8). Bu maddelerin bazıları güvenli olsa da birçoğunun güvenliliği kuşkuludur ya da tamamen güvensiz ve tehlikelidir (Tablo 2, 3, 4). Tablo 2. Güvenli katkı maddeleri Alginat ve propilenglkolalginat E vitamini (alfa-tokoferol) C vitamini(askorbik asit) Bata-karoten Ca ve Na propionat Kazein ve sodyum kazein Sitrik asit ve sodyum sitrit Ferröz glukonat Fumarik asit Jelatin Gliserin Guar gum Gum arabik (arap zamkı) Gum tragacanth İnvert şeker Karaya Laktik asit Lesitin Mannitol Potasyum sorbat Sodyum benzoat Sorbik asit Sorbitol Vanilya Tablo 2. Güvenliği kuşkulu katkı maddeleri Suni lezzetlendiriciler Carrageenan Mısır şurubu CMC EDTA Fosfat Fosforik asit Green number 3 Hepatil paraben Modifiye nişasta Monogliserid ve digliserid Yellow number 5 Tablo 4. Güvensiz katkı maddeleri Aspartam BHA BHT Blue number 1 Brominated vegetable oil (BVO) Citrus red number 1 Mono sodyum glutamat Propil gallat Red number 1 Red number 40 Sakkarin Na nitrit Sülfit TBHQ Yellow number 6 Kinin Niçin Çocuklar Zehirli/Tehlikeli Maddelere Özellikle Daha Hassastır? Çünkü çocuklar vücut ağırlıklarına oranla gelişmiş insanlardan daha fazla yer, içer ve nefes alır. Çocuklar önce böcek öldürücüler veya diğer kimyasal maddelerle maruz kalmış zemin veya yer döşemelerinde daha fazla zaman harcamaktadır. Çocuklar aynı zamanda daha çok el-ağız transferi yaparlar. Çocuklar 5 yaşına kadar, besinler yoluyla yaşam süreleri boyunca alacakları toksik maddelerin yarısını alırlar. Bazı toksinlerin küçük tek dozunun kritik gelişme evresinde alınması öğrenmeden üreme sorununa kadar kalıcı gelişim bozukluklarına sebep olmaktadır. Birçok toksin vücut yağlarında biyolojik olarak birikir ve anneden çocuğa emzirme ile geçebilir. Bir araştırmada göbek bağından alınan örneklerde ortalama 287 toksin saptanmıştır (9). Bu toksinlerden 180’i kansere sebep olurken, 217’si beyin ve çevresel sinir sistemi için toksik olmakta, 208’i doğumsal anomaliler yapmaktadır. Uzmanlar ‘idiopatik’ denilen (nedeni belli olmayan) yüzlerce hastalığın çoğunun bu toksinlere bağlı olduğunu ifade etmektedirler. Bir çocuk günde ortalama 61 kimyasala maruz kalmaktadır (10). Bunlardan 27 tanesi sağlığa uygun değildir. Örneğin bebek şampuanladığında çok sayıda toksine maruz bırakılmaktadır. Buradaki toksinler düşük miktarlarda olsa da zaman içinde birikerek tehlikeli düzeylere erişmektedir. Prof. Dr. Mine Yurttagil beslenme dengesizliği bulunan İzmir bölgesinde alınan 30 anne sütü örneğinde inek sütüne göre daha fazla pestisit çözeltisi saptamıştır (11). Bu nedenle özellikle bebek emziren annelere organik gıdaları önermektedir. 2003 yılında yayınlanan bir araştırmada Kahramanmaraş bölgesinde yaşayan kadınların sütlerinin üçte birinde tarım ilacı artığı saptanmıştır (12). Çok ve arkadaşları Ankara bölgesindeki kadınların sütlerinde yaptıkları 1984’den 2002’ye kadar yapılan analizlerde, azalmakla birlikte hala DDT türevleri saptamışlardır (13). (DDT 80’li yılların sonunda tamamen yasaklanmıştır). Kanada'da hamile ve hamile olmayan kadınların kan örnekleri ve bebekleri glifosat, glufosinat ve bunların yıkım ürünleri (metabolitler) olan AMPA ve 3-MMPA açısından araştırılmışlardır (14). Glifosat ve glufosinat hamile olmayan kadınların kan örneklerinde saptanmıştır. Buna karşılık 3-MMPA ve bir başka GDO teknolojisi göstergesi CryAb1 ise hem hamile olmayanlarda, hem hamilelerde ve hem de bebeklerde kalıntı olarak belirlenmiştir (15). Toksinlerden korunmanın yolları Toksinlerden korunmak için en büyük görev devlet teşkilatlarına düşmektedir. Ama her vatandaş da kendini korumak için elinden geldiğince gayret sarf etmelidir. Neler yapmalısınız? Hiçbir şekilde tatlandırıcı ve tatlandırıcı içeren ‘light’ hafif yiyecek ve içecek tüketmeyin. Katkı maddesi ilave edilmiş, paketlenmiş gıdaları yemeyin. Bol taze sebze ve meyve yiyin Her sebze ve meyveyi mevsiminde yiyin. Yeterli omega-3 alın; ayçiçeği, mısır, soya, pamuk ve margarin gibi yağları diyetinizden çıkartın. Bunların yerine zeytinyağı ve doğal hayvani yağları (tereyağı, iç yağı ve kuyruk yağı) yiyin. Kefir, yoğurt, turşu, sirke, nar ekşisi ve boza gibi probiyotiklerden (faydalı mikroplar) zengin gıdalarla beslenin. Özgür dolaşan hayvanların etini, sütünü ve yumurtasını yiyin. İçtiğiniz suyun ayrıntılı analizini öğrenin. Bu özellikleri olmayan suyu tüketmeyin. Suların eskiden olduğu gibi cam damacana ve şişelerde satılması için mücadele edin. Pastörize sütlerden mümkün olduğunca kaçının. UHT’li kutu sütü tüketmeyin. Mümkünse mandıra sütü, yoksa günlük şişe sütü tüketin. Küflenmiş gıdaları yemeyin. Beyazlatılmış un mamüllerini tüketmeyin. Şampuan, deterjan, parlatıcılardan toksin içermeyenleri kullanın, bunların yerine doğal ve eski seçenekleri kullanın. Pencerelerinizi sık sık açın, ahşap çerçeveleri ‘pen’lerle değiştirmeyin. Evinizin duvarlarını, su bazlı boyalarla, en iyisi kireç boya ile boyayın Lavabolarınızı pompa ile açın Klorla beyazlatılmış kağıt ürünlerini (peçete, tuvalet kağıdı, çocuk bezi, mendil, süt ve meşrubat kartonu vb) kullanmayın. Çocuklarınıza flor tableti vermeyin ve eğer yutacaklarsa florlu macun kullandırtmayın. Amalgam diş dolgusu yaptırmayın. Yiyeceklerinizin büyük bir bölümünü çiğ olarak tüketin. Eğer pişirecekseniz yavaş pişirme şekillerini (buğulama, güveç vb) tercih edin. Teflon, aluminyum ve kalaysız bakır kaplar kullanmayın. Sıcak yemeklerin alüminyum folyo ve streç ile temas etmesine izin vermeyin. Kızartmalardan ve tütsülerden mümkün olduğunca kaçının. Mikrodalga fırın yerine turbo fırın kullanın. KAYNAKLAR www.soilassociation.org epa.gov/etop/forum/problem/progressrepor...rt%20-%209-16-06.pdf Gıdalar Ambalajlar Silahlar ve Açlar: Mebruke Bayram· HayyKitap, 2008 Gocmen A,Find all citations by this author (default).Orfilter your current search Peters HA, Find all citations by this author (default).Orfilter your current search, Cripps DJFind all citations by this author (default).Orfilter your current search, Morris CR. Hexachlorobenzene Episode in Turkey, Biomedical Environmental Science 1989; 2(1): p. 36-43. Pline-Srnic WA, Edmisten KL, Wicut JW et al. Effect of glyphosate on fruit retention, yield, and fiber quality of glyphosate resistant cotton. Journal of Cotton Science 2004; 8: 24-32. beslenmebulteni.com/bes/index.php?option...mid=269&limitstart=1 Daglioglu N, Gulmen MK, Akcan R, Efeoglu P, Yener F, Unal I. Determination of organochlorine pesticides residues in human adipose tissue, data from Cukurova, Turkey. Bull Environ Contam Toxicol. 2010;85(1):97-102. Mennan Aysan Kuzanlı, Nasıl Zehirleniyoruz? Nasıl Korunuruz, Dharma Yayınları, 2008 www.ewg.org/reports/bodyburden2/execsumm.php www.ewg.org/reports/bodyburden2/execsumm.php www.bugday.org/article.php?ID=227 Erdoğrul O, Covaci A, Kurtul N, Schepens P. Levels of organohalogenated persistent pollutants in human milk from Kahramanmaraş region, Turkey. Environ Int. 2004;30(5):659-66. Cok I, Dönmez MK, Karakaya AE. Levels and trends of chlorinated pesticides in human breast milk from Ankara residents: comparison of concentrations in 1984 and 2002. Bull Environ Contam Toxicol. 2004 Mar;72(3):522-9. Benachour N, Seralini GE. Glyphosate formulations induce apoptosis and necrosis in human umblical, embryonic, and placental cells. Chemical Research in Toxicology 2009; 22: 97-105). Aris A, Leblanc S. Maternal and fetal exposure to pesticides associated to genetically modified foods in Eastern Townships of Quebec, Canada. Reproductive Toxiclogy 201 Prof. Dr. Ahmet AYDIN İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD, Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı Bu makaleyi okursanız aradığınıza uşabilirsiniz. kizilcabolukgazetesi.com/Halime-Zirh/92/...TOKSIK-MADDELER.html

http://www.biyologlar.com/kapali-ic-ortamlarda-maruz-kalinan-toksik-maddeler

ÇEVRE VE ÇEVRE KİRLİLİĞİ NEDİR?

1972 yılında İsveç’in Stockholm kentinde yapılan Birleşmiş Milletler Çevre Konferansında alınan bir kararla, 5 Haziran günü Dünya Çevre Günü olarak kabul edildi. Dünyada hızla artan çevre sorunlarına dikkat çekmek ve çözüm üretmek amacıyla her yıl 5 Haziran’da kutlanan “Dünya Çevre Günü”nün bu seneki temel konusu “İklim Değişikliği Ve Küresel ısınma idi. Sanayileşme ve kentlerdeki nüfus yoğunlukları, çevre sorunlarının artmasına sebep olmuştur. Bütün ülkelerin ortak sorunu haline gelen çevre kirlenmesi, günümüzde insan sağlığını tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Ölümlere sebep olan solunum yolu hastalıklarının çoğu hava kirliliği sonucunda oluşmaktadır. Balıklar, çevre kirlenmesinden en çok zarar gören canlıların başında gelir. Sanayi artıkları, spreyler, yakıtlarla ortaya çıkan gazlar, dumanlar, petrol ve ilaç atıkları, plastik ürünler, suni gübreler ve çöpler çevre kirlenmesine sebep olan en önemli etmenlerdir. Çevre kirlenmesini, insanın doğaya verdiği zarar olarak da tanımlayabiliriz. Doğanın korunması ve tahribatının engellenmesi zorunludur. Gelecek nesillere iyi bir çevre bırakmak için kirlenmeleri mutlaka önlemek, yeşil alanları ve hayvanları koruyup çoğaltmak gerekir. Bilinçsizce sağa sola attığımız plastik ürünlerin doğada 400 yıl kadar çürümeden kalabildiğini söylersek, karşı karşıya kaldığımız tehlikenin boyutlarını biraz olsun anlayabiliriz. Çevrenin kirlenmesini önlemek için üzerimize düşen görevleri mutlaka yapmalıyız. Çevre sorunları, nüfus artışı, kentleşme ve sanayileşmenin bilinçsiz yapılanma sonucu olarak ortaya çıkmıştır. İnsanın çevredeki doğal kaynakları değerlendirmesi olağan bir süreçtir, ancak kaynakların düzensiz ve kötü kullanımı endüstriyelleşme adına çevreye önem verilmemesi sonucu doğa kendisini yenileyemez ve dengesini koruyamaz hale gelmiştir. İnsanların sadece kendilerini ve bugünü düşünmeleri sonucu gelecek nesillere yeterli kaynak ve temiz bir çevre kalmayacaktır. ÇEVRE KİRLİLİĞİ UNSURLARI 1)DOĞAL ÇEVRE KİRLİLİĞİ 2)HAVA KİRLİLİĞİ 3)SU KİRLİLİĞİ 4)YÜZEY KİRLİLİĞİ ÇEVRE KİRLİLİĞİNİN NEDENİ: sanayileşme değildir. insan sağlığını umursamaz biçimde sanayileşme,yerleşme ve teknoloji kullanımıdır. SU VE YÜZEY KİRLENMESİNİN NEDENLERİ NELERDİR: Fabrikalardan, Kent Kanalizasyonlarından Deniz,Göl Ve Akarsulara Bırakılan Kimyasal Atıklar,Zehirli Tarım İlaçları, Denetimsiz Nükleer Santrallerin Radyoaktif Atıkları Su Ve Yüzey Kirliliğine Neden Olurlar. İnsan Vücudunun Temel Yapı Maddesi Olan Su Ve Su Kaynakları Da Çevre Kirliliğinden Nasibini Almıştır… Yeryüzündeki Doğal Su Kaynakları Denizler, Göller, Akarsulardır, Doğal Bir Kaynak Olan Su Doğada Kaybolmaz. Yeryüzünde Kullanılan Su Buharlaşma Ve Terleme İle Tekrar Atmosfere Gider Ve Yağmur Olarak Tekrar Yeryüzüne Düşer Bu Döngü Sürekli Devam Eder. Ancak Suyun Dış Kaynaklar Tarafından Kirlenmesi Sonucu Suda Yaşayan Canlılar Ve Suların Kullanımı Sonucu İnsan Ve Bitki Sağlığı Olumsuz Etkilenir. ÇEVRE KİRLİLİĞİ NELERE YOL AÇAR Çevre kirlenmesi,canlıların ve bitkilerin ekolojik dengesini bozarak süreğen hastalıklara ve onların yok olmalarına yol açar. İnsanlarda görülen en yaygın sonucu;çeşitli solunum yolları,göz hastalıklarıyla,kanserin artması ve çocukların gelişmesinde yarattığı önemli engellerdir. ÇEVRENİZİ TEMİZ TUTTUĞUNUZDA DOĞAMIZ AYAKTA KALACAK GELECEK NESİLLERE MİRAS BIRAKACAĞIMIZ BİRŞEYLER OLACAK HAVA KİRLİLİĞİNİN ETKENLERİ: Çevremizi saran, soluduğumuz ve yaşam için önemli öğelerden biri olan havanın, doğal bileşiminin değişime uğrayarak insan sağlığına zararlı bir özellik kazanmasına hava kirliliği denir. Hava kirliliğine neden olan kirletici kaynaklar; Sanayi kuruluşları:Çeşitli kirletici gaz ve maddeleri bacaları aracılığı ile havaya yaymaktadır. Termik santraller:yüksek oranda Kükürtdioksit emisyonları nedeniyle çevreye ciddi zararlar vermektedir. Ülkemizde bitki örtüsü tarımsal üretim ve ormanlarda kayıplara neden olmuştur. Yakma tesisleri:evsel ve endüstriyel çeşitli atıkların yakılması sonucu oluşan emisyonlar atmosfere yayılmakta ve canlı yaşamını olumsuz etkilemektedir. Konut ve işyerleri:ısıtılması için kullanılan yakıtların yanması sonucu oluşan gazların bacalardan atmosfere yayılması Taşıt araçları: tüm motorlu taşıtların kullandıkları yakıtın yanması ve egzozdan havaya verilmesi Orman ve bitki örtüsünün yanması Yanardağlar Maden ocakları HANGİ MALZEME NEYE“GERİ DÖNÜŞÜYOR” CAM Renkli camlar yine kendi renklerinde yeni bir cam ürüne, saydam/renksiz camlar ise renksiz ya da renkli cama sonsuz kez ve %100 oranında geri dönüştürülebilirler. Ülkemizde cam geri dönüşümü belirli noktalara bırakılan cam şişe kumbaralarıyla sağlanmaktadır. METALLER Metal içecek kutuları yine metal içecek kutuları ve madeni konserve ambalajlarına dönüştürülebilirken, madeni konserve ambalajları yalnızca yine konserve ambalajlarına dönüşebilir PLASTİKLER PET: Halı tabanları,uyku torbaları,oto yedek parçaları, can kurtarma yastıkları, piknik masaları üretilir. HDPE: Geri kazanılmış HDPE’ den ürünler ise çöp kovaları, stadyum bankları, drenaj malzemeleri, golf torbaları, paletler, vb. PVC: Kanalizasyon borusu, yol plakaları, marley, vs. LDPE: Branda, yer tuğlası, çöp kutusu PS: Yalıtım malzemesi, yumurta kartonları, menfezler PP: Sinyal lambaları, kablolar, bisiklet dişli kutuları KAĞIT / KARTON Kağıt ve kartonlarının geri dönüşümünde downcycle durumu vardır. Kullanılmış gazete kağıdı üzerinde fazla bir işlem yapılmadan tuvalet kağıdına dönüştürülebilir. Türkiye’de Tetra-Pak ve Tetra-Brik olarak bilinen içecek kutuları ise tümüyle preslenip suntaya dönüştürülür. BUNLARI BİLİYORMUSUNUZ -Ülkemizde yılda yaklaşık bir milyon ton kağıtla gereksiz yazışma yapıldığını… -İnsanların birbirine gönderdiği kağıtların %44’ünün okunmadığını, ve bir insanın ömrünün -8 ayını gereksiz yazışma zarflarını açarak geçirdiğini -1 kağıdın 5 kez yeniden kullanılabileceğini -70 kg. atık kağıdın 1 ağaç kurtardığını Atık kağıdın ağaç yerine kullanılmasıyla, -%25-70 Enerji Tasarrufu -%60 Hava Kirliliğinde Azalma -%40 Su Kirliliğinde Azalma -%60 Su Tasarrufu -%40 Çöp Hacminde Azalma Sağlanabileceğini.. Bir büyük kayın ağacının, 72 kişinin günlük oksijen ihtiyacını karşıladığını Bir cam şişenin doğada 4000 yıl, plastiğin 1000 yıl, bir teneke kutunun 10-100 yıl, cikletin 5 yıl, sigara filtresinin 2 yıl süreyle yok olmadığını Biliyormusunuz. İSRAF ETMEMEK KAZANMAKTIR, Ülkemizde kişi başına günde çıkan atık miktarı: 1 kg Türkiye’de Yılda Üretilen Evsel Atık Miktarı :20 milyon ton Geri kazanabilir atık miktarı: 2.4 – 3 milyon ton Geri kazanılabilir atıkların çöplerde kapladığı alan : %35 Yıllık 3 milyon ton atığın ekonomik değeri 150 trilyon

http://www.biyologlar.com/cevre-ve-cevre-kirliligi-nedir

D Vitamini ve Faydaları Nelerdir

Yediğimiz besinler yoluyla vücuda giren provitaminlerin Güneş ışınlarının etkisiyle D vitaminine dönüşür.

http://www.biyologlar.com/d-vitamini-ve-faydalari-nelerdir

BİYOLOJİK MÜCADELE

Zararlı bir organizmayla,bunun düşmanı olan başka bir canlıdan faydalanmak suretiyle yapılan savaşa denir..Su birikintilerine larva yiyen balık, sineklerin üreme yeteneğini bozan formülasyonlar atma gibi tedbirlerdir.Yani zarar veren canlıyı ortamdan yok etmek için ,mevcut canlıyı yiyerek beslenen başka bir canlıyı ortama yerleştirmektir. Biyolojik mücadele,tabii dengenin tesisine yardımcı olur.ileriye dönük kalıcı sonuçlar verir.Dezavantajı ise uzun zaman almasıdır.Kimyasal mücadele,Hem çevre ve insan sağlığına zarar verdiği hemde zararlıların bunlara karşı dayanıklılığı kazandığı görülmüştür.Kimyasal savaşın Biyolojik mücadele programı ile birlikte yürütülmesi çoğu zaman oldukça risklidir.Bu sebeple biyolojik mücadele programının tavsiye edilmesi veya başarısız kaldığı dönem ve alanlarda tamamlanması için Biyoteknik yöntemler kullanılır.Biyoteknik yöntemlerden biri olan FEROMON' da amaç,hedef türü,çevreye ve diğer canlılara zarar vermeden kontrol altına almaktır.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-mucadele-1

Tarım Ürünlerinde Kalıntı Problemi

Besin maddelerinin üretim, tüketim ve depolanmaları sırasında; besin değerini bozan ve tahrip eden hastalık ve zararlıları, yabancıotları, mikroorganizmaları yok etmek için kullanılan kimyasal maddelere tarım ilaçları (pestisit) denir. Pestisit terimi; insektisitler ve akarisitleri, insekt ve akarların repellentlerini, fungisitleri, herbisitleri, nematositleri, rodentisitleri, maluskusitleri, kuş ve vahşi hayvan repellentlerini, bakterisitleri, defoliantları ve bitki gelişim düzenleyicileri (BGD)’ni kapsamına alır. Pestisitlerin gıda maddeleri üzerinde veya içinde kalan ilaç ve ilaç türevlerine de pestisit kalıntısı denilmektedir. Gıda maddesinin bir kilogramında bulunan bir miligram pestisit (ppm) olarak ifade edilir. Pestisitlerin kullanımı insana ve çevreye en az riskli olacak şekilde düzenlenmelidir. Bu nedenle pestisitlerin ürünlerde insan sağlığına zarar vermeyecek kalıntı miktarlarının belirlenmesi gerekir. Bu miktarın belirlenmesi için de, ilacın toksikolojik özelliğinin ve bu ilacın kullanıldığı gıda maddesinin tüketim miktarının bilinmesi gerekir. Bu bilgilerle “ilaç kalıntısının gıda maddeleri üzerinde veya içinde bulunmasına müsaade edilen miktarı” olarak ifade edilen tolerans (maksimum kalıntı limiti) belirlenir. Her ülkenin beslenme alışkanlıkları farklı olduğundan, ürünlere koydukları tolerans değerleri de farklı olmaktadır. Toleranstan düşük seviyede ilaç kalıntıları tespit edilen ürünler tehlikesizce yenebilir. Toleransların belirlenmesi amacıyla yapılan çalışmalarda; her ilaç piyasaya verilmeden önce toksikolojik ve farmakolojik denemelere tabi tutulur. Bu denemeler, deneme hayvanları üzerinde 2-3 ay gibi kısa ve en az 2 yıl gibi uzun süreli ilaçlı ürünle besleme denemeleri şeklinde yapılır. Hayvanların iştahları, kilo kayıpları, alerjik reaksiyon olup olmadığı, organ ağırlıkları, organların histopatolojik değişimleri, ilacın sinir sistemine olan etkileri, organların fonksiyonlarını normal yapıp yapmadıkları, kan tablosunda olan değişiklikler, enzimlerin inhibe edilip edilmediği, embriyona etkileri, bu hayvanların yavrularında görülen anormallikler, vs. incelenir. Böylece deneme hayvanlarında, deneme süresince hiç zarar vermeyen günlük alınabilir dozlar tespit edilir. Örneğin malathion için sıçanda günlük alınabilir doz 5 mg/kg veya gıdasında 100 ppm, parathion’da ise 0.05 mg/kg veya gıdasında 1.0 ppm’dir. Bu kriterler belirlendikten sonra, insanların beslenme alışkanlığı da dikkate alınarak tolerans değerleri tespit edilir. Aktif maddenin herhangi bir üründeki toleransı belirlenirken, varsa o aktif maddenin bitkiye uygulandıktan sonra dönüşüm ürünü dediğimiz metabolitleri de dikkate alınmaktadır. Üreticilerimizin ilaçları bilinçsiz ve hatalı kullanmaları sonucunda ürünlerde kalıntı problemi ortaya çıkmaktadır. Tarımsal ürünlerin içerdiği pestisit kalıntıları, dış pazar açısından da ayrı bir öneme sahiptir. Bu nedenle kalıntı sorunu yalnızca bir ülkeyi ilgilendirmemekte, ticari ilişkileri olan ülkeler arasında da önemli bir konu olmaktadır. Özellikle gelişmiş ülkeler pestisit kalıntı sorunları üzerinde titizlikle durmaktadır. Ayrıca bu ülkelerde pestisit kalıntılarının kontrolü yasal düzenlemelerin de yardımıyla belirli bir sisteme oturtulmuştur. Belli standartlara uymayan ürünler alıcı bulamamaktadır. Bütün ülkeler alacakları ürünlerdeki ilaç kalıntılarının toleranslarının altında olmasını şart koşmaktadır. Ne iç pazarda ne de dış pazarda yer bulamayan ilaçlı ürünlerimiz ya denizlere dökülmekte, ya da tarlalarda çürümeye terk edilmektedir. Böylece hem alınteri ve emeğinin karşılığını alamayan üreticilerimiz mağdur olmakta, hem de milli ekonomimiz zarara uğramaktadır. Pestisitlerin güvenle kullanılabilmesi için tavsiye edilen kullanım miktarı ve son ilaçlama ile hasat arasındaki süreye uyulmalı, özellikle son ilaçlama ile hasat arası süre göz önüne alınarak amaca uygun pestisit seçimi yapılmalıdır. 2. PESTİSİT KALINTILARI 2.1. Pestisit Kalıntıları ile İlgili Yapılan Çalışmalar Pestisit kalıntı çalışmaları dünyada ilk olarak 1950’li yıllarda başlamıştır. Amerika’da tarımsal ürünlerdeki pestisit kalıntılarının araştırma sonuçları 1954 literatüründe verilmiştir. Aynı ülkede günlük beslenmede yer alan gıda maddelerindeki pestisit kalıntı analizlerine 1961 yılında başlanmıştır. İngiltere’de bu tip çalışmaların 1960’lı yıllarda planlandığı ve yürütüldüğü görülmektedir. Kanada’da ise bu tip analizler 1967 yılından itibaren yoğun olarak yapılmaya başlanmıştır. Ülkemizde pestisit kalıntıları ile ilgili çalışmalara 1959 yılında Ankara Zirai Mücadele İlaç ve Aletleri Araştırma Enstitüsünde Kalıntı Analiz Laboratuvarının kurulmasıyla başlanmıştır. Yapılan ilk çalışma,1964 yılında Güvener ve ark. tarafından bildirilmiştir. Dünyada pestisit kalıntıları konusunda yapılan yoğun çalışmalar son 30 yılı kapsamaktadır. Bu çalışmalar özellikle yeni ve daha duyarlı analiz metotlarının ortaya konulması ve bu metotların çeşitli ürünlere uygulanması şeklindedir. Ayrıca tarımsal ürünlerde ve gıdalarda pestisit tarama çalışmaları ile çeşitli teknolojik işlemler sayesinde kalıntıların azaltılması da, son 30 yılın literatürlerinin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Gelişmiş ülkeler insan sağlığı, çevresel problemler ve tedbirlerle ilgilenmeye yeterince kaynak ayırabilirken, gelişmekte olan ülkelerde öncelik hala besin üretiminde olduğu için, gelişmiş ülkelerde yapılan çalışmalar nitelik ve nicelik olarak çok daha fazladır. 2.2. Pestisit Kalıntıları ile İlgili Yasal Durum 2.2.1. Dünyadaki durum: 1950’li yılların sonlarında, ABD ve Kanada’da tarımsal ürünlerde bulunabilecek toleranslar kanunla tespit edilmiş ve son ilaçlama ile hasat arasındaki süre belirlenmiştir. O dönemde Almanya, Avusturya, Belçika, Fransa, İngiltere, Hollanda, İsviçre ve Rusya’da her ne kadar resmi olarak tolerans tespit edilmemişse de, son ilaçlama ile hasat arasındaki süre gerek talimatnameler, gerekse tavsiyelerle kontrol altına alınmıştır. 1970’li yıllara geldiğimizde, özellikle gelişmiş ülkelerin hepsinde, ürün bazında toleransların ve son ilaçlama ile hasat arasındaki sürelerin belirlendiğini görüyoruz. Dünyada pestisitlerin insan ve hayvan sağlığına zarar vermeyecek ve uluslar arası ticareti engellemeyecek şekilde kullanımının sağlanması konusunda en aktif çalışan organizasyon FAO/WHO’ dur. Bunların bünyesinde kurulmuş olan pestisit kalıntıları Codex Alimentarius Komisyonu’ nun görevi ürünlerde en fazla kabul edilebilir düzeyi, yani toleransları (MRL) tespit etmektir. Belirlenen bu toleranslara uyulmasını sağlamak amacıyla özellikle gelişmiş ülkelerde yasal düzenlemelerin de desteğiyle bir kontrol mekanizması oluşturulmuştur. Özellikle bazı kuruluşlar yaptıkları çalışmalar ile pestisit kalıntılarıyla ilgili düzenlemelere katkıda bulunmaktadırlar. ABD’de Çevre Koruma Ajansı (EPA) ve Gıda ve İlaç teşkilatı (FDA) bunların başında yer alır. Gıda ve İlaç Teşkilatı ABD’de besinlerdeki pestisit kalıntıları programı çerçevesinde, 1991 yılında 19 bin 82 örneğin kalıntı analizlerini gerçekleştirmiştir. 2.2.2. Türkiye’deki durum: Ülkesel tolerans listemiz ilk kez 1990 yılında yayınlanmış ve 1997 yılında ise, etkili madde grubu ve ürün bazında genişletilerek revize edilip tekrar yayınlanmıştır. Bu liste Avrupa Birliği uyum çalışmaları çerçevesinde revize edilmiştir ve kısa bir süre içerisinde de yayınlanacaktır. Son ilaçlama ile hasat arasında geçmesi gereken süre ile ilgili olarak, 1991 yılında yayınlanan tebliğde, 154 etkili madde ve 28 ürün ve ürün gurubu bulunmaktadır. Ülkemizde ürünlerin belirli periyotlarla kontrollerinin yapıldığı bir kontrol mekanizması ve toleranslara uymayan üreticilere belirli yaptırımlar uygulamayı sağlayan yasal düzenlemeler henüz mevcut değildir. Ayrıca tarımsal ürünlerin pazarlanması sistemi nedeniyle, markette veya pazarda satılan ürünlerin üreticisi de belirlenememektedir. Bu sistemin değişerek tarımsal ürünlere etiket sisteminin getirilmesi bu tür kontroller için şarttır. 3. PESTİSİTLERİN ÜRÜN ÜZERİNDEKİ KALICILIK DURUMLARI Pestisitlerin kayboluş hızı genel olarak; iç yapılarına (kimyasal yapılarına, kararlılıklarına, çözünebilirlik ve uçuculuk gibi fiziksel özelliklerine), mekaniksel, fiziksel ve kimyasal ortam şartlarına bağlıdır. Buhar basıncı yüksek olan pestisitler, özellikle sıcak havalarda yaprak yüzeylerinden kolayca kaybolurlar. Kimyasal bozunmalar ya bitki yüzeyinde ya da bitki içinde meydana gelir. Bozunmanın önemi ve çabukluğu öncelikle ilacın kimyasal yapısına, kararlılığına, bozunabilirliğine ve formülasyon şekline bağlıdır. Güneş ışınları, çok sayıda kimyasal reaksiyonlara yol açarak önemli bir rol oynar. Bu ışınsal bozunma, solüsyon ve süspansiyonlarda hızlı bir şekilde olabilir. UV ışınları etkisine 15 saat tutulan “azinphos”, kimyasal olarak % 50’den daha fazla bozunmuştur. Kimyasal reaksiyonlar; oksitlenme, indirgenme, dekarboksilasyon, izomerizasyon, vs. olarak tespit edilmiştir. Kalıcılık bakımından pestisitler şu dört başlık altında sınıflandırılabilir: 1) Kalıcı olmayanlar (non-persistent) : Organik fosforlu ilaçlar, 2) Orta derecede kalıcı (moderately) olanlar : Herbisitler, 3) Kalıcı olanlar (persistent) : Klorlu hidrokarbonlar, 4) Sürekli kalıcı olanlar (permanent) : Pb, As, Hg’lı pestisitler. Tarım ilaçları toz, ıslanabilir toz, solüsyon, emülsiyon, granül vs. olarak piyasaya arz edildiklerinden; formülasyon şekillerine ve ürünlerin karakterlerine göre, ilacın atılan yerde tutunması ve bozunmaya uğraması değişik şekillerde ve sürelerde olur. Toz ve sıvı toxaphene ile ilaçlanmış tarlalarda civara bulaşmanın, tozda sıvıya nazaran 4-10 misli daha fazla olduğu görülmüştür. Bulaşma, küçük zerrelerde daha fazla olmaktadır. Aletlerin tipleri (atılış basıncı ve damla büyüklüğü gibi), aktif maddenin buharlaşma basıncı, seyreltici maddelerin cinsi, bitki yüzeyinin tüylü, düz, girintili-çıkıntılı, kaygan oluşu, bitkinin yaşı yanında sıcaklık, hava nemi, yağmur, çiğ ve rüzgar gibi meteorolojik koşullar da ilacın bitkide kalıcılığına etki eden önemli faktörlerdir. İlaçların bitki üzerinden azalması veya kaybolması şu yollarla olmaktadır: a) İlacın yaprak ve meyveden sızması, b ) Yaprak ve meyvelerin üzerinden rüzgar veya birbirine sürtünme ile uzaklaşması, c) Yağmurla yıkanmak suretiyle, d) Hava sıcaklığı ile buharlaşması ve bozunması, e) Güneş ışığında oksitlenerek bozunması, f) Yüksek rutubetle hidrolize olarak bozunması, g) İlacın uygulama zamanına bağlı olarak; bitki gelişiminin çabuk olduğu dönemde ilaç atılmışsa, yüzey ve hacmin artması nedeniyle ilaç kalıntı miktarının azalması. 3.1. Pestisitlerin Ürün Üzerindeki Kalıcılığına Etki Eden Faktörler Bitki üzerindeki pestisitin kalıcılığı; çevre koşulları, bitki ve pestisitin özelliklerine göre değişiklik göstermektedir. Bazı pestisitler bu faktörlerin etkisiyle çabuk bozunurken, bazıları da stabil kalmaktadır. Pestisitlerin hepsi bitkiye uygulandıktan bir süre sonra kimyasal değişikliğe uğrayarak, toksik veya toksik olmayan ürünlere dönüşebilmektedirler. Bazen uygulanan pestisitler kısa sürede yok olurken, onların toksik metabolitleri uzun süre bitki üzerinde kalabilmektedir. A) Çevreye bağlı faktörler: a- Işık Güneş ışığı bir çok pestisit için önemli bir degradasyon kaynağıdır. Güneş ışığının etkisi ile meydana gelen dönüşüm ürünleri, genellikle ana bileşikten daha az toksiktir. b- Sıcaklık Pestisitlerin degradasyonunda önemli bir faktördür. Pestisitler üzerinde sıcaklığın etkisi, özellikle yılın farklı mevsimlerinde ve değişik bölgelerde yetiştirilen ürünün son ilaçlama ile hasat arasındaki sürenin belirlenmesinde önemli rol oynamaktadır. Sıcaklığın pestisitlerin degradasyonu üzerindeki etkilerine ait pek çok çalışma yapılmıştır. Malathion’un maloxan’a dönüşümü, ilkbaharda ve yüksek sıcaklıklarda yapılan uygulamalarda çok daha hızlı olmaktadır. c-Diğer çevre faktörleri Pestisitlerin bitkiler üzerindeki kalıcılığına etki eden diğer faktörler rüzgar, yağmur ve orantılı nem’ dir. Orantılı nem; bitki üzerindeki pestisitlerin buharlaşmasını etkilerken, rüzgar ve buharlaşma yoluyla pestisitlerin bitkiden uzaklaşmasına, hem de sürüklenme yoluyla pestisitlerin taşınmasına ve ayrıca hidroliz yoluyla bozunmasına neden olmaktadır. Yağmur ise, yıkama yoluyla pestisitlerin uzaklaşmasına neden olmaktadır. Bu gerçekten hareket ederek, hasat sonrasında yapılacak yıkama işlemleriyle bazı pestisitlerin kalıntılarının azaltılabileceği fikri ortaya çıkmıştır.  Bitkiye bağlı faktörler a- Bitki morfolojisi Aynı pestisitlerin kalıntıları, farklı bitkiler üzerinde farklı olabilmektedir. Bunun nedeni de bitki morfolojilerinin farklılık göstermesindendir. b- Bitki büyüme faktörü Bitkiler arasındaki büyüme faktörünün farklı olması, söz konusu bitkiler üzerindeki pestisitlerin kalıcılık süresini değiştirmektedir. C) Pestisite bağlı faktörler a- Etkili maddenin fizikokimyasal özellikleri 1.Uçuculuk: Bir maddenin uçuculuk özelliği, onun kimyasal ve fiziksel özelliğine bağlıdır. Bu özellikler aktif maddenin buhar basıncı, sudaki çözünürlüğü gibi fizikokimyasal özellikleridir. 2.Yarılanma ömrü: Aktif maddenin yarılanma ömrü, içinde bulunduğu ortamın pH’ına göre değişiklik gösterir. 3.Formülasyon: Pestisitlerin bitki üzerindeki kalıcılığına etki eden faktörlerden birisi de formülasyondur. Bitkiye kolayca penetre olabilen emülsiyon formülasyonların kalıcı bir kalıntı oluşturduğu, ıslanabilir tozların ise değişken bir kalıcılık gösterdiği tespit edilmiştir. Fungisitlerin WP formülasyonlarının, akarisitlerin EC formülasyonlarından daha yüksek kalıntı bıraktığı tespit edilmiştir. 4.Konsantrasyon: Uygulanan pestisitin miktarı, ilk birikimin büyüklüğünü belirlemede etkin bir faktördür. Pestisit uygulamasından sonraki ilk kalıntılar uygulama oranı ile ilişkilidir. Bitki üzerindeki pestisitin konsantrasyonu, onun kalıcılık süresini de etkiler. 4. PESTİSİTLERİN TOPRAKTAKİ KALICILIK DURUMLARI Pestisitlerin toprakta çözünebilen diğer maddeler gibi, su aracılığıyla hareket ettikleri tespit edilmiştir. Bu hareket; kütle ile dikey, difüzyon ile yatay hareket şeklinde gerçekleşir. Pestisitler kütle akışı ile uzun mesafelere, difüzyon ile kısa mesafelere taşınır. Pestisitler topraktaki kil ve organik madde tarafından adsorbe edilerek, mikroporlar içinde çözünerek tutunurlar. Yağmur yağdığında veya toprak sulandığında, toprak yüzeyi yakınlarında tutunmasına rağmen, su ile toprağın derinliklerine gidebilir ve bazı durumlarda yer altı suları için bir tehlike oluşturabilirler. Toprakta kil ve organik maddede adsorbe edilerek tutunabilen ve aşağı doğru su ile hareket edebilen pestisitler buharlaşabilir, toprak organizmaları veya bitkiler tarafından tutulabilir, erozyon veya yağmur suyu ile yüzeyde hareket edebilir, kimyasal ve mikrobiyal bozunmaya veya güneş ışığı ile bozunmaya uğrayabilirler. 4.1. Pestisitlerin Topraktaki Kalıcılığına Etki Eden Faktörler 1. Çevreye bağlı faktörler: Çevreye bağlı faktörler içinde güneş ışığı ve rüzgarın pestisitlerin bozunmasındaki rollerinin önemli olduğu ortaya konmuştur. a) Işık: Güneş ışığı bir çok pestisit için önemli bir bozunma kaynağıdır. Pestisitlerin toprakta ışık ile bozunması su, cam, yaprak gibi farklı ortamlardaki bozunma ile karşılaştırıldığında, genel olarak daha yavaştır. Ayrıca toprağın ışık alan bölgesi yaklaşık 1 mm olduğu için bu derinlikle de sınırlıdır. Fakat toprak yüzeyindeki pestisitlerin konsantrasyonu yüksek olduğundan ışıkla bozunma, önemli bir olaydır. Ayrıca güneş ışığı, pestisitlerin kimyasal özelliklerini değiştirmekte ve daha toksik olabilen fotoürünler oluşmasına neden olmaktadır. Örneğin; sülfide içeren pestisitler, ışığın etkisiyle sülfokside dönüşmektedir. Böylece bu grup pestisitlerin sülfokside dönüşümü, sudaki çözünürlüklerini ve toksisitelerini artırmaktadır. Işığa maruz kalmış toprak yüzeyinde parathion’un paraoxan’a dönüştüğü tespit edilmiş olup, bu dönüşüm ürününün parathion’ a göre daha toksik bir bileşik olduğu bilinmektedir. b) Rüzgar: Güneş ışığının dışında topraktaki pestisitlerin davranışına etki eden diğer bir çevre faktörü de rüzgardır. Rüzgar hem buharlaşma yoluyla pestisitlerin topraktan uzaklaşmasına ve hem de sürüklenme yoluyla pestisitin taşınmasına neden olmaktadır. Topraktan pestisitin buharlaşma oranı, toprak üstünden geçen havanın hızına bağlıdır. 2. Toprağa bağlı faktörler: a) Tipi: Toprak tipi pestisitlerin adsorpsiyonuna ve buharlaşma oranına etki etmektedir. Özellikle organik madde içeriği yüksek olan topraklarda; pestisitin çoğu adsorbe edilebildiğinden, buharlaşma organik maddenin artmasıyla azalmaktadır. Toprakların mikroorganizma yönünden niteliği de pestisitlerin mikrobiyal bozunması açısından önemlidir. Mikroorganizmalar yalnız ana bileşiğin bozunmasında değil, aynı zamanda dönüşüm ürünlerinin metabolizmalarında da önemli bir rol oynar. Topraktaki mikroorganizma niteliği de pestisitlerin bozunmasında önemli bir rol oynar. b) Sıcaklık: Topraktaki pestisitlerin bozunmasında önemli faktörlerden birisi de toprak sıcaklığıdır. Toprak sıcaklığındaki her 10oC’lik artış, bir çok pestisitin buhar basıncını 3-4 kat artırmaktadır. Bu da sıcaklık arttıkça buharlaşma oranındaki artış demektir. Ayrıca toprak sıcaklığı, topraktaki mikroorganizma faaliyetini de artırdığı için mikrobiyal bozunmada da önemli bir etkiye sahiptir. Carbendazim’in mikrobiyal bozunmasında toprak sıcaklığı, toprak nemi ve pH’ının etkisi incelendiğinde; yüksek toprak sıcaklığı ve neminin, asidik pH’ın carbendazimin bozunması için optimum koşulları oluşturduğu tespit edilmiştir. Chlorpyrifos’un topraktaki degradasyonu ile ilgili yapılan bir çalışmada; pestisitlerin çoğu gibi, chlorpyrifos’un da sıcaklığın artmasıyla hızla degrade olduğu ortaya konmuştur. 15, 25 ve 35 o C ‘de pestisitin %50 kaybı için geçen zaman sırasıyla, ortalama 25, 13 ve 6 hafta olmuştur. c) Nem: Topraktaki nem içeriği pestisitlerin davranışındaki önemli faktörlerden biridir. Kuru toprakta, nemli toprağa göre pestisitin daha fazlasının adsorbe olacağı varsayılır. Nemli topraklarda ise pestisit hızla buharlaşır. Toprağın organik madde içeriği kuru topraklarda önemli değilken, nemli topraklarda önem kazanır. Su moleküllerinin bulunmasına rağmen, toprağın organik maddesi pestisit moleküllerini tutmaktadır. d) pH: Pestisitlerin topraktaki davranışlarına etki eden, toprağa bağlı önemli faktörlerden birisi ise toprak pH’ ıdır. Pestisitlerin topraktaki akıbeti toprağın pH’ına bağlı olarak değişmektedir. Pestisit adsorpsiyonu genellikle daha asidik topraklarda daha yüksek olmaktadır. Carbofuran’ın farklı pH’ lara sahip topraktaki bozunma durumları ile ilgili yapılan bir çalışma da, bu kanıyı teyit eder niteliktedir. Carbofuran uygulamasından 20 gün sonra, asidik pH’ a sahip toprakta en fazla kalıcı olmuştur. 3. Pestisite bağlı faktörler: a) Kimyasal yapı: Pestisitin kimyasal yapısı; kil ve organik maddeye olan direkt ilgisini ve çözünürlüğünü etkileyerek adsorbsiyon dengesini tayin eder. Birçok araştırıcı pestisitin sudaki çözünürlüğü ve adsorbsiyonu arasında genel olarak ters bir korelasyon olduğunu belirtmişlerdir. Çözünürlük, pestisitin topraktaki kalıcılığı ile ilgili önemli bir konudur. DDT ve dieldrin gibi çözünürlüğü çok az olan organik klorlu insektisitlerin, topraktaki kalıcılıkları yüksektir. b) Formülasyon: Pestisitlerin topraktaki kalıcılıkları formülasyon şekillerinden de etkilenmektedir. Granül formülasyonlar, genellikle daha fazla kalıcıdır. Islanabilir toz ve toz formülasyonlar emülsiyon formülasyonlardan daha az kalıcıdır. Örneğin bir herbisit olan atrazine’ in granül formülasyonunun toprakta, ıslanabilir toz formülasyonundan daha uzun süre kalıcı olduğu tespit edilmiştir. c) Konsantrasyon: Pestisit konsantrasyonu da topraktaki kalıcılıkta etkilidir. Toprakta pestisit konsantrasyonu düşük olduğunda, pestisitin toprakta yok olması hızla gerçekleşir. Aynı pestisitin yüksek konsantrasyonu düşük konsantrasyonuna göre daha kalıcıdır. Topraktaki kalıcılıkları yüksek olan DDT, lindane ve aldrin’ in 2 farklı konsantrasyonu ile yapılan ilaçlamalarda düşük konsantrasyonun daha hızlı yok olduğu bulunmuştur. 5. PESTİSİTLERİN SUDAKİ KALICILIĞI Çeşitli yollarla suları kirleten pestisitler, su ile karşılaşınca hidrolize olurlar ve yapıları bozulur. Hidroliz, bir çok pestisitin suda bozunması için önemli bir olaydır. Sulu ortamda ışığın bulunması da hidrolizi hızlandırır. Sular sıcaklık, pH, organik madde, inorganik madde ve mikroorganizma içerikleri bakımından farklı olduğundan, bu özellikler pestisitlerin kalıcılıklarında önemli rol oynar. 5.1.Pestisitlerin Sudaki Kalıcılığına Etki Eden Faktörler : a-Sıcaklık: Su sıcaklığının pestisitin davranışındaki rolü önemlidir. Sıcaklıktaki artış kimyasal reaksiyonu ve pestisitin buharlaşma oranını artırır. Sıcaklık artışının aynı zamanda mikrobiyal aktiviteyi artırdığı ve böylece mikrobiyal bozunmanın da arttığı düşünülmektedir. Fenitrothion’ un 40oC’de, 30oC’dekine göre 2 kat hızla hidrolize olduğu bulunmuştur. b- pH: Sularda birçok pestisit hidrolize olarak bozunduğu için, suların pH’ının kalıcılık üzerinde önemli bir rolü olduğu düşünülmektedir. Yapılan çalışmalarda da, bir çok pestisitin doğal degradasyonunda pH’ın önemli olduğu ortaya konulmuştur. Carbaryl ile ilgili yapılan bir çalışmada; saf suda pH 8’in üzerinde olduğunda hızla bozunduğu, pH 6.3 te ise aylarca stabil kaldığı tespit edilmiştir. c- Sudaki yaşam: Pestisitlerin sulardaki davranışlarında mikroorganizmaların faaliyeti önemlidir. Doğal sularda bulunan ve pestisiti degrade edebilen 48 mikroorganizma türü tespit edilmiştir. Birçok çalışma göl, ırmak ve havuzlardaki dip sedimentlerinin pestisit kalıcılığında rezervuar rolü oynadığını ortaya koymuştur 6. PESTİSİTLERİN İNSAN VE ÇEVREYE ETKİLERİ Pestisitlere sadece zararlıları öldüren, kontrol eden kimyasal maddeler olarak bakmak hatalıdır. Nasıl ki bir sağlık ilacı insanla birlikte ele alınıyorsa, bir pestisitte kullanım alanında hastalıkla, zararlıyla, bitkiyle, insanla, çevre ve çevredeki diğer canlılarla birlikte değerlendirilmelidir. İmalatı, formülasyonu ve tatbikatı gerçekleştirenler ile ilaçlanmış ürünleri yiyenler tarım ilaçlarının tehlikelerine maruz kalabilirler. Bu yönüyle ele alındığında bir kimyasal maddenin pestisit olarak kullanılabilmesi için de, aşağıda sıralanan bazı özellikleri taşıması gerektiği görülür: 1) Kullanılacak hastalık veya zararlıya karşı etkin olmalı, 2) Kimyasal yönden dayanıklı olmalı (sıvı veya katı), 3) Bitkiye toksik etkisi (fitotoksisite) olmamalı, 4) Arılara, kuşlara, balıklara zararı mümkün olduğunca az olmalı, 5) Zararsız bozunma ürünlerine dönüşmeli, 6) Ürünlerdeki kalıntı miktarları mümkün olduğu kadar az olmalı, 7) İnsanlara zehirlilik açısından emniyetli olmalı, 8) Ucuz olmalı. 2872 Sayılı Çevre Kanunu’nda “Çevre Kirliliği” terimi; insanların her türlü faaliyetleri sonucu havada, suda ve toprakta meydana gelen olumsuz gelişmelerle ekolojik dengenin bozulması ve aynı faaliyetler sonucu ortaya çıkan koku, gürültü ve atıkların çevrede meydana getirdiği arzu edilmeyen sonuçları olarak tanımlanmaktadır. Bu tanıma uygun olarak ülkemizin çevre sorunlarını 9 bölümde incelemek mümkündür. Bunlar hava kirliliği, su kirliliği, toprak kirliliği, fauna-flora, enerji, katı atıklar, pestisitler, trafik ve gürültüdür. Tarım ilaçlarının çevreye olan olumsuz etkileri, diğer çevre kirletenlerle birlikte ele alınmalıdır. İlaçların bu kirlilikteki payı kesin olarak bilinmemekle birlikte %5-10 arasında olabileceği görüşleri ileri sürülmektedir. Buna rağmen tarım ilaçlarının çevreye olumsuz etkilerini göz ardı etmeden, bu etkilerin bir program dahilinde ve sistematik olarak incelenmesi, çevre ve halk sağlığı açısından zorunlu görülmektedir. Tarım ilaçlarının insan ve çevreye etkileri genel olarak, doğrudan ve dolaylı olmak üzere iki şekilde incelenebilir. Doğrudan etkileri deri veya solunum yoluyla ya da bulaşık gıdaların yenilmesi veya içilmesi ile olur. Bu etkinin sonuçları öncelikle ilaçların zehirlilik derecesine ve canlının ilaçla temas etme derecesine bağlıdır. 1983’te yapılan bir araştırmada; gelişmekte olan ülkelerde her yıl 10 bin kişinin tarımsal ilaç zehirlenmesinden öldüğü, 400 bin kişinin de ciddi şekilde hastalandığı bildirilmektedir. Dolaylı etkileri ise, tarımsal ilaçların uygulandığı yerdeki kalıntıları nedeniyle besin zinciri boyunca hareket halinde olmasından kaynaklanmaktadır. Besin zincirinin sonunda konsantrasyon yüksek olduğundan, doğal düşmanlar önemli ölçüde etkilenmektedir. Bunların sonucunda doğal denge ve yaşama ortamı bozulmakta, ilaçlara karşı direnç (dayanıklılık) oluşmakta, bazı türler yok olurken bazı türler de önemli zararlara uğramaktadır. Tarım ilaçlarının etkileri şu şekilde özetlenebilir: a) İnsanlara olan etkileri, b ) Suları kirletmeleri ve dolayısıyla sudan yararlanan canlılara olumsuz etkileri, c) Toprağı kirletmeleri ve topraktaki faydalı mikroorganizmalara olumsuz etkileri, d) Havayı kirletmeleri, e) Yabani hayata zehirli etkileri, f) Fitotoksisite yönünden veya üründe koku ve kalite değişimi yaparak bitkilere zararlı etkileri, g) Arılara ve diğer faydalı böceklere zararlı etkileri. 7. SONUÇ Ülkemizde pestisit kalıntı probleminin çözümü için önce eğitim sorunu ele alınmalıdır. Eğitim, ilaç sektöründen başlayarak çiftçilerimize kadar uzanan bir kesimi kapsamalıdır. İlaç sektörü; imal ettiği ilacın canlılara yaptığı etkileri, çevredeki ve ürünlerdeki kalıcılık durumunu, kullanılacak üründeki en düşük ve en etkili dozunu ve diğer her türlü toksisite çalışmalarını sağlıklı biçimde yaparak piyasaya sunmalıdır. Bayiler; kar amacıyla pahalı olan ilacı değil de, bir hastalık veya zararlı konusunda mevcut alternatif ilaçlardan hem zehirliliği daha az olanı ve hem de daha düşük kalıntı bırakanı tavsiye etmelidir. Çiftçilerimiz; ilaçları teknik talimatta bildirilen dozların üzerinde kullanmamalı, gereğinden fazla sayıda ilaçlama yapmamalı, gerekmediği halde birden fazla ilacı karıştırarak kullanmamalı, kalibrasyonu yapılmış uygun ilaçlama aletlerini kullanmalı ve en önemli bir husus olan son ilaçlama ile hasat arasında bırakılması gereken süreye mutlaka uymalıdır. Eğitimin amacına ulaşamadığı durumlarda, denetim ve kontrol mekanizmasının devreye girmesi gerekir. Bunun için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Ülkedeki kalıntı analiz laboratuvarlarının gelişmiş tüm ülkelerde uygulanan GLP (Good Laboratory Practice) prensiplerine uygun olarak kurulması ve çalıştırılması gerekmektedir. Böylece kalıntı analizleri hızlandırılacak ve tarımsal ürünün tüketiciye ulaşmadan önce kontrolü gerçekleştirilmiş olacaktır. Ayrıca analizler sonunda; yetiştirdikleri ürünlerde toleransların üzerinde ilaç kalıntısı tespit edilen üreticilere, üretimden men cezasına kadar varabilen çeşitli cezai müeyyideler uygulanmalıdır. Bir çiftçinin ürünü tarlada iken yapılan analiz sonunda yüksek kalıntıya rastlanmışsa, hasat aralığı uzatılmalıdır. Hasat aralığının uzatılmasına tahammülü olmayan ürünlerin bedelinin bir kısmı devlet tarafından tazmin edilerek, çiftçiye gerekli uyarıların da yapılması sonunda bu ürünler satışa sunulmadan imha edilmelidir. Çiftçiler çeşitli yöntemlerle (numaralama, kodlama, etiketleme, vs. gibi) belirlenmeli, piyasaya sundukları üründe o çiftçiyi belirleyen sembollerin olması sağlanmalıdır. Böylece ürünlerin tüketiciye sunulmadan önce, kalıntı yönünden emniyetli olduğu belgelenmelidir. Bu amaçlarla; zaman zaman pazardan, manavdan, üretici tarla veya bahçesinden örnekler alınarak ilaç kalıntıları yönünden kontrollerinin yapılması gerekir. Elbette bütün bunların güvenli bir şekilde olması için kalıntı konusunda yetişmiş teknik elemanlara, son teknolojiyle donatılmış laboratuvarlara ve en önemlisi de, bu konuda yapılacak araştırmalar ve rutin analizler için finansmana ihtiyaç vardır. Bakanlığımızca bu şekilde alınacak acil çözüm ve tedbirlerle hem insan ve çevre sağlığı emin bir şekilde korunmuş olacak, hem de dış ticaretimizde, ihraç ürünlerimizin ilaç kalıntıları nedeniyle geri dönmeleri önlenecektir. YARARLANILAN KAYNAKLAR Burçak, A.A., N. Delen,1996. Türkiye’de Pestisit Kalıntı Çalışmaları ve Değerlendirilmesi. II. Ulusal Zirai Mücadele Simpozyumu. 18-20 Kasım 1996. Ankara 261-267. Burçak, A.A., 1996. Pestisitlerin Toprak ve Sudaki Davranışı ve Bu Davranışa Etki Eden Faktörler. Doktora seminer notu. E. Ü. Ziraat Fakültesi. Bitki Koruma Ana Bilim Dalı. Bornova-İzmir (Yayınlanmamış). Cönger, E., 2001. Pestisit Kalıntıları ve İzlenmesi. Yüksek Lisans Semineri.A.Ü. Fen Bilimleri Enstitüsü.Bitki Koruma Bilim Dalı. Ankara (Yayınlanmamış). Kaya, Ü. F.Önder, 1996. Pestisitlerin Ürün üzerindeki kalıcılığına etki eden faktörler. II. Ulusal Zirai Mücadele Simpozyumu. 18-20 Kasım 1996. Ankara 245-253. Öztürk, S. 1997. Tarım İlaçları, Ak Basımevi, Beyoğlu-İstanbul, 551 Sayfa.

http://www.biyologlar.com/tarim-urunlerinde-kalinti-problemi

Pestisitlerin İnsan Ve Çevre Üzerine Etkileri

Pestisit deyimi, insektisit (böcek öldürücü), herbisit (yabani ot öldürücü), fungusit (küf öldürücü), rodentisit (kemirgen öldürücü) vb. şeklinde sınıflandırılan kimyasal maddelerin tümünü kapsamaktadır. Pestisitler, etkili maddelerinin kökenlerine göre de gruplara ayrılabilir: 1. İnorganik maddeler 2. Doğal organik maddeler a) Bitkisel maddeler b) Petrol yağları vb. 3. Sentetik organik maddeler a) Klorlu hidrokarbonlar b) Organik fosforlular c) Diğer sentetik organik maddeler ( azotlu bileşikler, piretroidler) Pestisitlerin kullanımı çok eski tarihlere dayanmaktadır. M.Ö. 1500’lere ait bir papirüs üzerinde bit, pire ve eşek arılarına karşı insektisitlerin hazırlanışına dair kayıtlar bulunmuştur. 19.yy’da zararlılara karşı inorganik pestisitler kullanılmış, 1940’lardan sonra pestisit üretiminde organik kimyadan faydalanılmış, DDT ve diğer iyi bilinen insektisit ve herbisitler keşfedilmiştir. Bugüne kadar 6000 kadar sentetik bileşik patent almasına karşın, bunlardan 600 kadarı ticari kullanım olanağı bulmuştur. Ülkemizde tarımı yapılan kültür bitkileri, sayıları 200’ü aşan hastalık ve zararlının tehdidi altında olup yeterli savaşım yapılmadığı için toplam ürünün yaklaşık 1/3’i kayba uğramaktadır. Bu kayıpların önlenmesi bakımından pestisitlerin daha uzun yıllar büyük bir kullanım potansiyeline sahip olacağı kuşkusuzdur. Formülasyon olarak 30 000 ton civarında olan pestisit kullanımımızda en yoğun kullanılan gruplar sırasıyla herbisitler, insektisitler, fungusitler ve yağlardır. Bununla beraber, yoğun ve bilinçsiz pestisit kullanımının sonucunda gıdalarda, toprak, su ve havada kullanılan pestisitin kendisi ya da dönüşüm ürünleri kalabilmektedir. Hedef olmayan diğer organizmalar ve insanlar üzerinde olumsuz etkileri görülmektedir. Pestisit kalıntılarının önemi ilk kez 1948 ve 1951 yıllarında insan vücudunda organik klorlu pestisitlerin kalıntılarının bulunmasıyla anlaşılmıştır. Pestisitlerin bazıları toksikolojik açıdan bir zarar oluşturmazken, bazılarının kanserojen, sinir sistemini etkileyici ve hatta mutasyon oluşturucu etkiler saptanmıştır. Pestisit kalıntılarının en önemli kaynağı gıdalardır. Bu nedenle 1960 yılında FAO ve WHO “Pestisit Kalıntıları Kodeks Komitesi”ni kurmuşlar ve bu komitenin çalışmaları sonucu konu ile ilgili tanımlamalar yapılmış, bilimsel araştırma verilerine dayanılarak gıdalarda bulunmasına izin verilen maksimum kalıntı değerleri saptanmıştır. Ülkemizde de tarımsal ürünlerde kullanılan pestisitlerin gıdalarda bulunması müsaade edilebilir maksimum miktarları ürün ve ilaç bazında belirlenmiştir. Bu bilgilere Tarım Bakanlığının Web sayfasından kolaylıkla ulaşmak mümkündür. Pestisitlere Karşı Dayanıklılık Oluşumu Savaşımda kullanılan pestisitlere karşı zararlı ve hastalıkların dayanıklılık kazandıkları bilinmektedir. Dayanıklılığın pratikteki anlamı hastalık ve zararlıların daha önce kendilerine karşı başarıyla uygulanan toksik maddelerden artık etkilenmedikleridir. 1970’de dayanıklı olarak saptanan tür sayısı 244 iken, 1980’de bu sayı 428’e yükselmiştir. Tarımsal ürün zararlılarında meydana gelen çeşitli tipteki dayanıklılıklar sonucunda pestisitin etkinliğindeki azalmayı aşmak için daha yüksek dozlarda uygulama gerekmekte, bu da hem maliyetin artmasına ve ürün veriminde azalmalara yol açmakta, hem de üründe ve çevrede kalıntı miktarının ve kirliliğin artmasına neden olmaktadır. İnsanlar Üzerine Etkileri Pestisitlerin insanlarda belirli miktarlarda toksik olmaları nedeniyle savaşımda çalışan herkesin bunların kullanımı sırasında meydana gelebilecek potansiyel zarardan sakınmaları gerekir. İnsanların pestisitlere maruz kalması mesleki zehirlenmeler veya kaza ile meydana gelebilmektedir. Her iki tür zehirlenmenin ana nedenleri: 1. Halkın bu konuda yetersiz eğitime sahip olması ve pestisitlerin toksisite potansiyellerinin bilinmemesi, 2. Uygun olmayan koşullarda depolama, 3. Kaza ile saçılma sonucu gıdaların kontamine olması, 4. Dikkatsiz yükleme ve taşıma, 5. Yıkanmamış pestisit kaplarının kullanımı, 6. Genel bakım ve atık değerlendirme işlemleri Çevre Üzerine Etkileri Tarımsal alanlara, orman veya bahçelere uygulanan pestisitler havaya, su ve toprağa, oradan da bu ortamlarda yaşayan diğer canlılara geçmekte ve dönüşüme uğramaktadır. Bir pestisitin çevredeki hareketlerini onun kimyasal yapısı, fiziksel özellikleri, formülasyon tipi, uygulama şekli, iklim ve tarımsal koşullar gibi faktörler etkilemektedir. Pestisitlerin püskürtülerek uygulanması sırasında bir kısmı evaporasyon ve dağılma nedeniyle kaybolurken, diğer kısmı bitki üzerinde ve toprak yüzeyinde kalmaktadır. Havaya karışan pestisit rüzgarlarla taşınabilir; yağmur, sis veya kar yağışıyla tekrar yeryüzüne dönebilir. Bu yolla hedef olmayan diğer organizma ve bitkilere ulaşan pestisit, bunlarda kalıntı ve toksisiteye neden olabilir. Toprak ve bitki uygulamalarından sonra toprak yüzeyinde kalan pestisitler, yağmur suları ile yüzey akışı şeklinde veya toprak içerisinde aşağıya doğru yıkanmak suretiyle taban suyu ve diğer su kaynaklarına ulaşabilirler. Eğim, bitki örtüsü, formülasyon, toprak tipi ve yağış miktarına bağlı olarak taşınan pestisitler, bu sularda balık ve diğer omurgasız su organizmalarının ölmesine; bu organizmalardaki pestisit kalıntısının insanların gıda zincirine girmesi ve kontamine olmuş suların içilmesiyle kronik toksisitenin oluşmasına neden olurlar. Toprağa geçen pestisitler güneş ışınlarının etkisiyle fotokimyasal degradasyona, bitki, toprak mikroorganizmaları ve diğer organizmaların etkisiyle biyolojik degradasyona uğramakta; toprak katı maddeleri (kil ve organik madde) tarafından adsorlanıp desorplanmakta veya kimyasal degradasyona uğramaktadırlar. Toprak içine geçmiş pestisitler kapiller su vasıtasıyla toprak yüzeyine taşınmakta ve buradan havaya karışabilmektedir. Toprağın yapısı, kil tipi ve miktarı, organik madde içeriği, demir ve alüminyum oksit içeriği, pH’sı ve toprakta var olan baskın mikroorganizma türleri tüm bu olayları etkileyen faktörlerdir. Toprakta pestisitin tutulmasıyla hareketi ve biyolojik alımı engellenmekte ve çeşitli şekillerde degradasyonu ile ya toksik özelliğini kaybetmekte ya da daha toksik metabolitlerine dönüşebilmektedir. Pestisitin kendisinin ya da toksik dönüşüm ürünlerinin hedef olmayan yerleri veya organizmaları kontamine etmesi istenmediğinden tüm bu olayların bilinmesi ve incelenmesi önem taşımaktadır. Kaynak: Dr. Ülkü Yücel - Ankara Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi, Nükleer Kimya Bölümü Türkiye' de Tarım İlaçları Endüstrisi ve Geleceği Günümüz dünyasının en önemli sorunlardan biri de hızla artan dünya nüfusudur. FAO'nun raporlarına göre her yıl insanlara 15-20 milyon ton gıda maddesi gerekmektedir. Dünyanın yüzölçümü sınırlı olduğundan bu ihtiyacı karşılayacak üretim için yeni alanların tarıma açılması mümkün değildir.Mevcut alanlardan daha fazla üretim yapılabilmesi için tarım ilaçları bugün bütün dünyada kullanılmasından vazgeçilemeyecek maddeler olarak kabul edilmektedir. Dünyada tarım ilacı üretimi 3 milyon ton civarında, yıllık satış tutarı ise 25-30 milyar dolar arasında değişmektedir. Dünya pestisit pazarı 1998 de 1993'e göre % 2.5 luk yıllık büyüme ile 31 milyar dolara ulaşmıştır. Türkiyede ise 1999 sonu itibariyle 2000 e yakın ruhsatlı ilaç olup bunlar içerisinde yer alan teknik madde sayısı 300 civarındadır. Bunların 16 tanesi ülkemizde üretilmekte olup, diğerleri ithal edilmekte veya hazır ilaç olarak ülkemize girmektedir. Yıllık pestisit satışının 250 M $ civarında olduğu ülkemizde birim alana kullanılan ilaç miktarı gelişmiş ülkelere göre çok düşük düzeyde kalmaktadır. Türkiye'ye kıyasla Fransa ve Almanya'da 9, İtalya'da 15, Hollanda'da 35, Yunanistan'da 12, Belçika'da 21, ABD de 15, İsviçre ve Japonyada 17kat daha fazla ilaç tüketilmektedir. Türkiye'de ilaç kullanımı daha çok polikültür tarımın yapıldığı Akdeniz ve Ege bölgelerinde yoğunlaşmaktadır. Entegre tarımın başlatılmasına yönelik güçlü girişimler, sürdürülebilir tarıma ulaşılması bakımından acilen gereklidir. Dünya’da Entegre Ürün Yönetimi(ICM-Integrated Crop Management) hareketleri, çevreyi ve insanı tek bir sistem olarak gören (holistik) çiftçilik yaklaşımını vurgulamaktadır. Tüm kıtalarda kültürel uygulamalar (örn. bitki rotasyonu, zararlı izleme) ile biyolojik, biyoteknolojik ve kimyasal Bitki Koruma ilaçlarını bir arada içeren Entegre Mücadele(IPM-Integrated Pest Management) girişimleri Bitki Koruma ürünlerinin kullanımını, güvenli ve çevreye saygılı hale getirmek için takip edilmesi gereken yoldur. Sektörün global derneği GCPF(Global Crop Protection Federation) tarafından başlatılıp desteklenen özel “Güvenli Kullanma Projeleri”nin hedefi budur. Bu amaçla GCPF, dünya çapında yeni ve sürdürülebilir çözümlerin uygulamasını güçlendirmek üzere kamu-özel ortaklığını kurmaya ve uluslararası kurumlar, hükümetler ve resmi olmayan kurumlar ve diğer taraflar ile diyalogda bulunmak için çaba göstermektedir. Günümüz dünyasının en önemli sorunlarından biri de hızla artan dünya nüfusudur. Çünkü, dünya nüfusu gittikçe artmasına karşın dünyanın yüzölçümü değişmemektedir. Hatta erozyon, yeni yerleşim yerlerinin açılması, yeni fabrikalar kurulması gibi nedenlerle tarıma elverişli alanlar giderek azalmaktadır. Diğer taraftan, FAO'nun raporlarına göre, halihazırdaki dünya nüfusunun % 40'ı yeterli derecede beslenememekte, hatta açlığa bağlı nedenlerle her yıl 20 milyon insan ölmektedir. Yine FAO'nun raporlarına göre her yıl, başta tahıl olmak üzere bu insanlara 15-20 milyon ton gıda maddesi gerekmektedir. Dünyanın yüzölçümü sınırlı olduğundan bu ihtiyacı karşılayacak üretim için yeni alanların tarıma açılması mümkün değildir. O halde yapılacak iş, birim alandan elde edilecek ürün miktarını arttırmaktır. Bunun için de modern tekniklerin ve girdilerin kullanılması bir zorunluluktur. Tarım ilacı da bu girdilerin başında gelmektedir. Bugün tarım ilacı kullanılmadan üretim yapılması halinde, ürün miktarında ortalama % 65 oranında kayıp olmaktadır.Bazı hastalık ve zararlılara karşı son yıllarda bulunan dayanıklı çeşitler yine de gerekli sonucu sağlayamamıştır. Ayrıca gübreleme, sulama, toprak işlemesi vb. verimi arttırıcı kültürel yöntemler bazı bitkilerde hastalık ve zararlıların daha da artmasına neden olmuştur. Bu sebeplerden dolayı, tarım ilaçları bugün bütün dünyada kullanılmasından vazgeçilemeyecek maddeler olarak kabul edilmektedir. Dünyada Tarım İlacı Kullanımı Dünyada tarım ilacı üretimi 3 milyon ton civarındadır. Pestisitlerin yıllık atış tutarı ise 25-30 milyar dolar arasında değişmektedir. Dünya pestisit pazarı 1998 de 1993'e göre % 2.5 luk yıllık büyüme ile 31 milyar dolara ulaşmıştır. 1999 da ise 1998 e göre % 1 lik bir büyüme tahmin edilmektedir. Tonaj olarak ise yılda % 1 den daha az bir büyüme beklenmektedir. Şekil 1 de görüldüğü gibi Herbisitler tarım ilaçları içinde % 47'lik bir payla birinci sırayı almaktadır. Bunu % 29 ile insektisitler izlemekte, fungisitlerin ise % 19'luk bir payı bulunmaktadır. Herbisitler ve insektisitler kullanımın % 70'in üstündeki bir bölümünü kapsamaktadır. Diğer pestisit grupları ise % 5'lik bir paya sahiptir. Türkiye'de birim alana kullanılan ilaç miktarı gelişmiş ülkelere göre çok düşük düzeyde kalmaktadır. Ülkemizde hektara kullanılan ilaç miktarı 0.5 kg. iken bu miktar Fransa ve Almanya'da 4.4 kg., İtalya'da 7.6 kg., Hollanda'da 17.5 kg., Yunanistan'da 6.0 kg., Belçika'da 10.7 kg.'dır. Diğer bir deyişle Türkiye'ye kıyasla Fransa ve Almanya'da 9, İtalya'da 15, Hollanda'da 35, Yunanistan'da 12, Belçika'da 21, ABD de 15, İsviçre ve Japonyada 17kat daha fazla ilaç tüketilmektedir. 1992 yılında Rio de Janeiro'da düzenlenen “BM Çevre ve Kalkınma Konferansı (UNCED)”nda sürdürülebilir kalkınma için taslak olarak 21 no.lu Gündem benimsendi. 21 no.lu Gündemin 14.Kısmı, yani “Sürdürülebilir Tarım ve Kırsal Kalkınma”, 2025 yılında tahmin edilen nüfusun %83’ünün kalkınmakta olan ülkelerde yaşayacağını belirtmektedir. Gündeme göre, "gıda ve lif üretimi taleplerini karşılayacak mevcut kaynaklar ve teknolojiler belirsizliğini korumaktadır. Tarım bu sorunu, halen kullanımda olan alandan alınan ürünü artırarak ve böylece daha fazla araziye yayılma gerekliliğini önleyerek karşılamalıdır." Bu bağlamda "sürdürülebilir yoğunlaşma" gidilmesi gereken yol olarak önerilmiş olup, Global Crop Protection Federation (GCPF) bu hedefin gerçekleştirilmesine katkıda bulunmaya çalışmaktadır Dünya’da Entegre Ürün Yönetimi(ICM-Integrated Crop Management) hareketleri, çevreyi ve insanı tek bir sistem olarak gören (holistik) çiftçilik yaklaşımını vurgulamaktadır.Tüm kıtalarda kültürel uygulamalar (örn. bitki rotasyonu, haşere izleme) ile biyolojik, biyoteknolojik ve kimyasal Bitki Koruma ilaçlarını bir arada içeren Entegre Mücadele(IPM-Integrated Pest Management) girişimleri ürünlerinin kullanımı, güvenli ve çevreye saygılı olmalıdır. Sektörün global derneği GCPF(Global Crop Protection Federation) tarafından başlatılıp desteklenen özel “Güvenli Kullanma Projeleri”nin hedefi budur. Bu projeler Guatemala, Kenya ve Tayland gibi özellikle gelişen ülkelerdeki durumu ele almaktadır. GCPF, 73 ülkede dünyanın araştırmaya dayalı mahsul koruma sektörünün yaklaşık %90’ını temsil etmektedir. Tarımsal Araştırma-Geliştirmeye yaptığı önemli yatırım - 3 milyar ABD dolarından fazla veya 1998 cirosunun yaklaşık % 10’u -, Entegre Ürün Yönetimi kapsamında yeni bilimsel çözümler geliştirerek sürdürülebilir tarıma yönelik uzun vadeli katkılarda bulunmaktadır. Entegre Mücadele(IPM) 21 no.lu Gündemin sürdürülebilir tarima yönelik yaklaşiminin kilit unsurudur: • Bölgesel çok branşlı projelerin güçlendirilmesi ve EntegreMücadelenin tarımda gıda ve değerli mahsuller açısından sosyal, ekonomik ve çevresel yararını sergileyen Entegre Mücadele agları kurmak. • Biyolojik, fiziksel ve kültürel kontrollerin, ayrıca kimyasal kontrollerin türünün bölgelerin şartlarının dikkate alınarak seçilmesini kapsayan uygun Entegre Mücadele geliştirmek Çeşitli projeler Bitki Koruma sektörü, resmi ve gayriresmi kurumlar arasındaki işbirliğinin ne kadar başarılı olabileceğini göstermiştir: Modern bilimin kapsamlı kullanılması sayesinde, GCPF üyeleri tüm yeni Bitki Koruma ilaçlarının neredeyse tamamını geliştirmektedir. Halen dünya piyasasının %85’ine sahiptirler. Tüm GCPF üyesi şirketler Pestisitlerin Dağıtılması ve kullanılmasında Uluslararası FAO Tüzüğü’ne imza atmıştır. Bu şirketler Zirve’nin belirlediği hedefe ulaşılmasına yardımcı tarım tekniklerinin varolduğu inancındadırlar ve bu şirketlere göre sözkonusu yöntemler tüm dünyada başlatılabilir. Modern Bitki Koruma ürünleri, tarımsal üretimin dünyada artan gıda gereksinimini karşılamaya devam etmesini sağlamaya yardımcı olacaktır. Hem bu ürünler hem de çiftçilik aynı zamanda ekonomik ve çevreye ve insan sağlığına uyumlu kalacaktır. Habitatın Korunması ve Biyolojik Çeşitlilik Bakımından Bitki Koruma Sektörü Ürünlerinin Kullanılmasının Yararları Tarih bize insanın ürünlerini koruyamadığı, dolayısıyla sağlıklı gıdada yetersizliklerle karşılaştığı zamanların fazla geçmişte kalmış olmadığını göstermektedir. İrlanda’da 1846 ile 1851 arasında yaşanan ve 1,5 milyon insanın patates mildiyösü sonucu öldüğü büyük kıtlık buna en iyi örnektir. O zamandan günümüze dek tarım bilimi ve uygulaması ile ilgili araştırmalar, gıda üretiminde olağanüstü bir ilerlemeye yol açmıştır. Aynı zamanda dünyadaki nüfus artışı; yüksek verimli çiftçilikle doğal kaynakların korunması arasındaki karşılıklı ilişkilerin anlaşılmasını zorunlu kılmıştır. Modern Dünya toplumuna bol, kolayca temin edilebilen, yüksek kaliteli ve makul fiyatlı gıda sunulmaktadır. Ancak, çok az kişi çiftlik düzeyinde temel gıda üretiminin gerçek sorunlarının farkındadır ve bunları dikkate almaktadır. Bitki Koruma ürünleri genellikle risk faktörü olarak görülmekte ve yararları gözardı edilmekte ya da unutulmaktadır. Ancak, bir risk değerlendirmesinde, riskin kabul edilebilir olup olmadığına karar verebilmek için yararlardan da sözedilmelidir. Gıda Temini Son yıllarda yapay Bitki Koruma İlaçları kullanan modern yoğun tarımın insanlığa sağladıkları: • 1960 yılından bu yana dünya kalori üretimini iki katına çıkarmıştır. • Yemeklik yağ, et, meyve ve sebze gibi kaynak-yoğun gıda üretimini üç katına çıkarmıştır. • Üçüncü Dünyada kişi başına gıda üretimini %25 artırmıştır. • Bu dönemde dünya nüfusu 2,5 milyardan 5,5 milyara çıkmış olmasına rağmen tarıma ayrılan alanı 1950 ile günümüz arasında 1,4 milyar hektarda sabit tutmuştur. • İlave 26 milyon km2 alanın, gelecek yüzyılın sonunda iki katına çıkacak olan mevcut nüfusun beslenmesine ayrılmasını önlemiştir. Yüksek verimli tarım talebinin artmasının tek nedeni nüfus artışı değildir.Çoğu Asya’daki hızla gelişen ülkelerde bulunan ve beslenme alışkanlıklarını geliştirmeye başlayacak düzeyde gelir elde etmekte olan 2 milyar civarında insanın yüksek proteinli gıda isteği de bu talebin artmasına neden olacaktır. Bu amansız gıda taleplerinin karşılanmasında ancak yoğun ve bilime dayalı tarıma güvenilebilir. Bitki Koruma ürünleri gıdanın üretiminin yanısıra aynı zamanda depolanmış pirinç ve diğer taneli hububat gibi ana gıdaların korunması bakımından da zorunludurlar. Modern koruma yöntemleri kullanılarak gıda stokları asgari masrafla fire vermeden yıllarca korunabilir. Bu stoklar, sabit fiyatlardan sürekli gıda arzı için de ön koşuldur. Amerika’da 1980’li yılların sonuna doğru hububat bölgesinde bir yıllık kuraklık, dünya gıda stoğu düzeyini FAO’nun öngördüğü asgari düzeyin altına indirmeye yetmişti. Ayrıca, şehirleşmiş modern toplum çok gelişmiş bir lojistik sistem olmadan beslenememektedir. Bu sisteme mahsulün son derece hassas tarımsal üretimi, hasadı, depolanması ve nakliyesi dahildir. Bitki Korıma İlaçları kullanılmazsa, bu sistem hızla çökecektir. Tüketiciye doğrudan pazarlama yapılan küçük ölçekli çiftçilik çok sınırlı bir pazar kesimini temsil etmekte olup, şehirli nüfusların ihtiyacı olan muazzam gıda miktarlarının sürekli temini garantisini veremez. Sağlığa Katkıları Düşük maliyetli taze meyve ve sebzenin yeterli düzeyde sağlanmasıyla kanser ve kalp hastalığı gibi “modern” canilere karşı da insanın en iyi şekilde savunulur. Yeterli düzeyde yüksek kaliteli gıda temini, tıbbi bakımda istikrarlı ilerleme ile birlikte insanın yaşam süresinin ve refahının istikrarlı olarak iyileştirilmesinde başlıca faktördür. Geçmişte Avrupa’da yüz binlerce ızdıraplı ölüme yol açmış olan çavdar mahmuzu gibi yaşamı tehdit eden fungal hastalıklar ve aflatoksin gibi fungal toksinlerin neden olduğu kanserler, hububat ve fıstık üretimi ve depolanmasında fungisitler kullanılarak önlenmektedir. Son çalışmalar, son derece kanserojen mikotoksinlere, organik yetiştirilmiş hububatlarda Bitki Koruma ürünleri kullanılarak yetiştirilmiş hububatlara göre çok daha sık rastlandığını kesinlikle ortaya koymuştur. Bitki Koruma ürünleri aynı zamanda sıtma, şistosomiasis, filiarsis, tripanazoma ve onkoseriasis gibi taşıyıcıyla bulaşan hastalıkları kontrol ederek milyonlarca hayatı kurtarmaktadır. Bu durum tropik veya subtropik iklimler ile de sınırlı değildir. Evlerde, restoranlarda ve hastanelerde hamamböceği gibi hastalık taşıyıcı haşerelerin kontrolü, Avrupa’da kanatlı karınca ve diğer ahşap oyan haşerelerin yol açtığı maddi tahribatın önlenmesinde de olduğu gibi Bitki Koruma ürünlerine bağlıdır. Herbisitlerin kullanılması sadece mahsulden daha yüksek verim alınmasını sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda çiftlikte yaşayanların çalışma koşullarında iyileşme sağlamıştır. Bunun sonucunda çalışanların kas ve iskelet sorunlarının insidansı azalmış, genel sağlıkları ve üretkenlikleri iyileşmiştir. Arka bahçede veya yerleşim yerinin yeşil alanlarında çapalama uygun hatta tatminkar olabilir, ancak büyük ölçekli çifçilikte kullanışlı değildir. Bitkisel Üretim Hannover Üniversitesi'nden Dr. E.C. Oerke tarafından yakın bir geçmişte yapılan bir çalışma, Bitki Koruma İlaçları kullanılarak ve kullanılmadan bütün dünyadaki mevcut besin ve fiber verimliliğini ayrıntılarıyla ortaya koymuştur. Bu çok önemli çalışma, aşağıda bazı örnekleri verilen mahsuller üzerinden Bitki Koruma ürünlerin çekilmesinin küresel etkisini incelemektedir. Buğdayda, hastalıkların, böceklerin ve yabani otların neden olduğu kayıplar %27 oranındadır, ancak Bitki Koruma İlaçları olmasaydı bu oran %53'e çıkardı. Arpa kayıpları iki kat daha fazla artarak %40, mısır kayıpları ise %52'ye ulaşırdı. Tahıl dışı ürünler arasında yer alan patates Dünya gıda rejiminde ve ekonomisinde önemli bir yere sahiptir ve insanın beslenme rejiminde ana tahılların ardından beşinci önemli enerji kaynağını oluşturur. Küresel olarak, bitkisel üretimin %50'si insanlar tarafından tüketilir, yaklaşık %30'u da hayvan yemi olarak kullanılır. İlaç kullanılmaması durumunda Avrupa'daki patates ürünü kaybı %76 oranına ya da hektarda 30 tona ulaşacaktı. Bunlara benzer kayıpların sonuçları hemen kullanıma hazır ürün miktarındaki bir düşme ve buna bağlı olarak tüketici için daha yüksek fiyatlar ve devletler için daha düşük ihracat gelirleri şeklinde kendini göstermektedir. Çiftçiler de bundan zarar görecektir. Örneğin Almanya'da çiftçiler, brüt gelirlerinde %57 oranında bir düşme ile karşılaşacaktır. Tarımsal ürünlerin serbestçe dolaşımı da modern Bitki Koruma İlaçlarının kullanılmaması yüzünden tehdit altında kalacaktı. Örneğin limon bir çok ülke için önemli bir ihraç ürünüdür. Bitki karantinası yönetmelikleri, Akdeniz meyva sineği bulaşmış limonun ihracatını engellemektedir. Buna benzer bir durum birkaç yıl önce hükümet makamları limon ağaçlarının malathion ile ilaçlanmasını yasaklamaya kalkıştıklarında Kaliforniya'lı üreticilerin de başına gelmişti. Çevresel Etki Bitki Koruma İlaçları birçoğumuzun zannettiği gibi sorunun değil çevresel çözümün bir parçasıdır. Görünürde, bu yazıda belirtilen gıda üretimindeki kazançların tamamı çevresel açıdan desteklenebilir türdedir. Bitki Koruma İlaçları kullanılmadan düşük verimli tarım sürdürülemez, çünkü dünya nüfusunu besleme çabası ile, bu yetersiz üretim senaryosu yabani hayat alanlarının büyük bir bölümünün ekime ayrılmasını gerektirecektir. Bazı kişilerin algılama şekli ve Bitki Koruma İlaçlarının yabani flora ve faunayı öldürdüğü şeklindeki ortak iddia, bilimsel ve mantıksal açıdan dayanaktan yoksundur. Eski geniş spektrumlu ve kalıcı Bitki Koruma İlaçlarının yerini büyük oranda daha dar hedeflere yönelik ve daha az kalıcı kimyasallar almıştır. Bunlar, hedeflenenin haricinde etkilere sahip olup olmadıkları konusunda laboratuvarlarda kapsamlı testlere tabi tutulmuşlardır. Hektar başına kilogram yerine gram düzeyinde dozajlar ile yıllar yerine haftalar ile ölçülen kalıcılık süreleri artık birer istisna değil kural haline gelmiştir. Yüzmilyonlarca dolar ve uzun yıllar süren araştırma ve testler, pazarlama ve kullanımdan önce yeni bir Bitki Koruma İlacı için harcanmaktadır. Bitki Koruma İlaçları, bitkisel ürünlere zarar veren funguslar ile, bu bitkileri tüketilmeden önce imha edecek olan yabancı ot ve böcekleri kontrol altına almak için tasarlanmıştır. Bunların hedef alanının dışında kalan canlı türleri ile yabani hayat üzerindeki tahmini olmaktan çok ölçülmüş olan etkileri asgari düzeydedir. Kimyasal temele dayalı tarımın yoğunlukla uygulandığı bölgelerde ortadan kalkan yabani canlı türlerinin yok olma sebebi bu sektörde kullanılan kimyasallar değil bunların yaşama alanlarının yerini bizzat tarım alanlarının almış olmasıdır. Yabani hayatı korumanın tek yolu yabani canlıların yaşama alanlarını korumaktır. Her türlü insan faaliyetinin canlı türlerinin çeşitliliği üzerinde genel bir etkisi olduğuna dair ve sağlam bir temele sahip çok az sayıda kanıt vardır. En iyi verilerin bir bölümü, insan faaliyetlerinin yoğun tarım ve ormancılık da dahil olmak üzere, her konuda en yüksek düzeyde olduğu ABD'den gelmektedir. Bu ülkede, bitki, hayvan, fungus ve mikro organizma türlerinin sayısının 250.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Tahmini olarak 87 omurgalı türü 1492 yılından beri ortadan kalkmıştır. Bu arada, Balık ve Vahşi Yaşam Servisi halen tehdit veya tehlike altında olan 822 canlı türünün sıralamasını vermekte ve 300 adet canlı türünü de bu duruma aday olarak göstermektedir. Toplam olarak, yukarıda belirtilen kategorilerde yaklaşık olarak 1200 canlı türü veya başka bir ifade ile tahmini toplam canlı türlerinin yaklaşık olarak yüzde 0,5'i bulunmaktadır. Diğer yandan, ABD Teknoloji Değerlendirmesi Bürosu, insanların bilerek veya diğer yollardan ABD kökenli olmayan yaklaşık 4500 canlı türünü Amerika ortamına getirdiğini tahmin etmektedir. Bunların bazıları yararlıdır (görünüşte ABD'deki bütün gıda bitkileri dışarıdan getirilen türlerdir), bazıları da değildir. Ancak bunların tümü ortam içindeki biyolojik çeşitliliği arttırmaktadır. Dolayısıyla, tarımın hem kimyasal hem de enerji yoğun olduğu bir ülke örneği ile karşı karşıya bulunuyoruz ve ülkenin biyolojik çeşitliliğinin önemli bir biçimde olumsuz yönde etkilendiğine dair elimizde hiçbir kanıt yoktur. Kimyasal olmayan organik tarım, Bitki Koruma İlaçları ve kimyasal gübreler kullanılarak yoğun ekim yapılmış alanlardaki mahsulün en fazla %50’sini üretebilir ki organik tarımda bu düzey bile geniş araziler üzerinde tutarlı biçimde kanıtlanmalıdır. 1965 ve 1990 arasında Hindistan’da buğday üretimi 12 milyon tondan 55 milyon tona çıkmıştır. Bu artışta, tarım arazilerindeki 9 milyon hektarlık artışın da (14-23 milyon arasında) rolü bulunmaktaydı. Eğer Yeşil Devrim’in bitki türlerini ıslah etme, bitkinin korunması, sulama, mekanizasyon ve çiftçilerin eğitimi gibi yararları sözkonusu olmasaydı, bunun yerine 40 milyon hektarlık yerleşim alanının tarla halinedönüştürülmesi gerekecekti. Günümüzden 2100 yılına kadar insan nüfusunun iki katına çıkmasını engelleyebilecek geçerli ya da etik açıdan uygun bir yol yoktur. Gelişmiş ülkelerde her zaman görüldüğü gibi, ekonomide istikrar arttıkça nüfus artışı da durma düzeyine yaklaşır. Yine de, önümüzdeki yüzyılın sonunda nüfus artışındaki moment nedeniyle dünya nüfusu şu andaki 5,5 milyardan 10 milyar civarına çıkmış olacaktır. Bu nedenle sorulması gereken soru, refahın artmasıyla birlikte pek çoğu düşük kalorili karbonhidrat diyetlerinden yüksek kalorili protein diyetlerine terfi edecek olan kişilerin çoğunlukta olacağı bu kadar yüksek sayıda insana nasıl yeterli gıda sağlanabileceğidir. Yanıt düşük girdili “destekleyici/sürdürülebilir” tarım değildir. Büyük olasılıkla Amerika Birleşik Devletleri, 2050 yılında organik tarım teknikleriyle nüfusunu doyurabilecek az sayıda ülkeden biri olacaktır, ancak bu durum da ABD’nin ürün fazlasını, gıda üretiminde kendine yetemeyen ülkelerdeki insanlara vermesine engel olacaktır. Daha önce belirtildiği gibi, yüksek girdili tarım 1950 yılında, 14 milyar hektarlık tarım alanında ( yaklaşık olarak Güney Amerika’nın yüzölçümü), gittikçe artan bir nüfusu doyurabilmeyi başarmıştır. Aradaki dönemde nüfus iki katına çıkmıştır. Yeniden iki katına çıkacaktır. Kabul etmemiz gereken gerçek şudur: ‘Gerekli gıdanın sağlanabilmesi için milyarlarca hektar habitatı daha tarım alanına çevirmek istemiyorsak, yoğun tarımı daha da yoğun hale getirmemiz gerekir.’ Kimyasal bazlı yoğun tarımın doğal biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkilerinden savunulması güç biçimde şikayet etmek yerine, eğer yabani hayata zarar vermek yerine onu korumayı amaçlıyorsak, düşük girdili tarım nedeniyle ne kadar arazinin kaybolacağını kendimize sormamız gerekir. Yukarıda sonuç olarak belirtilmiş olduğu gibi, yoğun modern tarımda Bitki Koruma İlaçlarının kullanımı yabani hayat alanlarını aslında korumaktadır. Çevreyi korumak için verilen savaş, sadece dünyanın ıssız alanlarındaki seçilmiş bölgelerde değerlendirilmemelidir. Etkin modern tarımda mahsulün azalması, Hint alt-kıtasında olduğu gibi yoğun nüfuslu yarı-ari ülkelerdeki kırılgan ekosistemlerde aşırı gerilimle sonuçlanacaktır. Hudson Enstitüsü’nden Dr. D. T. Avery’ye göre “Dünyadaki yabani hayat alanlarını ve böylece yabani hayatıkorumak için tek yol, yüksek verimli tarımı daha yüksek verimli tarıma dönüştürmektir.” Ayrıca, Bitki Koruma İlaçlarının uygun ve doğru kullanımını baz alan modern ekim sistemleri, en destekleyici nitelikteki üretim metodunu oluşturmaktadır. Örnek vermek gerekirse, dünyadaki en önemli çevre sorunlarından biri erozyondur. Koruyucu tarımla kombine kullanılan ve bitkileri öldüren ilaçlar, bu sorunu %50-98 azaltmıştır. Diğer bilimsel gelişmeler de, girdi kayıplarının (enerji, gübre ve Bitki Koruma İlaçları) en aza indirilebileceğini ve Bitki Koruma İlaçlarının kullanıldığı entegre tarımın toprağın verimini artırdığını açıkça göstermektedir. Yoğun tarım kesinlikle çevrenin korunmasıyla çelişki içinde değildir; tam tersine çevrenin korunmasında destekleyici rol oynamaktadır.

http://www.biyologlar.com/pestisitlerin-insan-ve-cevre-uzerine-etkileri-1

Zararlılarla Mücadelede Biyolojik Savaş Yöntemleri

Zararlılarla Mücadelede Biyolojik Savaş Yöntemleri

Bitkiler üzerinde yaşayan birçok canlı vardır. Bunlar, doğada canlılar arasında mevcut beslenme ilişkisinin bir gereği olarak zararlıların populasyonlarını baskı altında tutan canlılara doğal düşmanlar denir.

http://www.biyologlar.com/zararlilarla-mucadelede-biyolojik-savas-yontemleri

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0