Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 21 kayıt bulundu.

MİKROSKOP YAPISININ TANITILMASI HAZIRLIK SORULARI

1-Mikroskop ne işe yarar? Araştırınız. 2-Mikroskop çeşitleri nelerdir? Nerelerde kullanılır? Mikroskop genel anlamda gövde kolu ve alt kaide olmak üzere iki kısımdan oluşur. Bütün diğer parçalar bu iki parça üzerine yerleştirilir. Mikroskopların hareketli bir nesne tablası vardır. Bu nesne tablası kaba ve ince ayar kontrol düğmeleri ile aşağı ve yukarı hareket ettirilebilir.Lam ve lamel( preparat ) iki nesne klipsinin altına gelecek şekilde nesne tablasının üzerine yerleştirilir. 45 derece açılı tüpün üst kısmında değiştirilebilir bir oküler bulunmaktadır. Alt kısmında ise objektiflerin sabitlendiği bilye yataklı ve dört objektif yuvalı hareketli bir revolver vardır. Bir mikroskobun büyütmesi şu şekilde hesaplanır: MİKROSKOP BÜYÜTMESİ= OKÜLER X OBJEKTİF (Örneğin oküler 5x, objektif 40x olan bir mikroskobun büyütmesi = 5 X 40 = 200 olur.) Mikroskopta aydınlatma bir tarafı düzlem/ iç bükey ayna ve tablanın altındaki iris diyafram İle yapılmaktadır. Mikroskopta inceleme esnasında yapılması gerekenler şunlardır: ( Görüntünün odaklanması ) 1-Preparatı ( lam ve lameli ) nesne tablasının üzerindeki sıkıştırma klipslerinin altına yerleştirin. 2-Her zaman için en düşük büyütme seviyesi olan objektif ile çalışmaya başlayın. 3-Kaba ayar düğmesi ile nesne tablasını en üst seviyeye çıkartıncaya kadar tablanın kenarına bakın. 4-Daha sonra tüpe bakarak preparattaki görüntü belirinceye kadar kaba ayar düğmesini aşağıya doğru çevirin. 5-Kaba ayar yapıldıktan sonra ince ayar düğmesi ile keskin bir görüntü alıncaya kadar ayar yapın. 6-Büyütmeyi arttırmak için hareketli revolveri saat yönünde çevirerek ve her objektif değişikliğinde sadece ince ayar düğmesini ayarlayarak görüntüyü odaklayabilirsiniz. 7-Her büyütmede ışığa gereksinim artacağından iris diyafram daha fazla açılmalıdır. Mikroskop kullanımından sonra dikkat edilmesi gereken hususlar: 1- Mikroskop sadece gövde kolu üzerinden tutulmalı ve taşınmalıdır. 2-Objektifi tüpteki oküler ile birlikte en düşük büyütme seviyesine getirip bırakınız. 3-Aydınlatma sistemini kapatmayı unutmayınız. 4-Toz, mikroskop ve optik aksamın en kötü düşmanıdır. Bu nedenle mikroskobun hassas iç bölümlerine tozun girmesini engellemek için herhangi bir objektifi veya oküleri kesinlikle mikroskop üzerinden çıkartmayınız. 5-Eğer mikroskobun gövdesi ve tablası tozlu ise, tozun silinmesi için yumuşak pamuklu bez parçası kulanınız. 6-Tüm bu işlemlerden sonra artık mikroskobu koruma örtüsüyle örtebilirsiniz. (veya çantasına yerleştirebilirsiniz. )

http://www.biyologlar.com/mikroskop-yapisinin-tanitilmasi-hazirlik-sorulari

Davranışın Üzerinde Genler ve Çevrenin Etkisi

Davranış nasıl türden türe aktarılır? Çevre mi Kalıtım mı daha etkilidir? Sorularını cevaplamaya yönelik yapılmış araştırmalardan ilginizi çekeceğini düşündüğüm iki tanesini sizlerle anlaşılır biçimde açıklayarak paylaşmak istedim. İlk araştırma, iki farklı kuş türünün ve çiftleşmelerinden oluşan melezlerin yuva yapım davranışlarının incelenmesi üzerine. Uzun materyal ile sıkıştırmadan yuva yapan tür: Parlak renkli Afrika papağanlarının çoğu türü ağaç kovuklarına yuvarlak kupa biçimli yuva yaparlar. Dişiler genellikle gagaları ile kestikleri bitki parçacıklarını (ya da labaratuvar ortamında kağıt) kullanarak yuvalar yaparlar. Fischer papağanları (Agapornis fischeri) isimli bir tür nispeten daha uzun parçaları kullanarak bunları bir seferde yuvasına taşır. Kısa materyal ile sıkıştırarak yuva yapan tür: Aynı gruptan pembe yüzlü papağanlar (Agapornis roseicollis) daha kısa bant biçimli bitkisel materyalleri keserler ve birkaç tur atarak yuvaya taşıdıktan sonra bunları sıkıştırarak yuvayı yaparlar. Bu sıkıştırma davranışı oldukça karmaşık bir dizi hareketi içermektedir. Zira her bir bant doğru bir düzenle yumuşak materyal ile birlikte kullanılarak yerleştirilmelidir. Bu iki türün hibriti olan dişilerin yuva yapımında orta materyal kullandığı ve ilk mevsimde başarısız oldukları gözlenir: Bu yukarıda bahsedilen iki tür oldukça yakın akrabadır. Deneysel koşullarda yapay olarak çiftleştirilebilirler. Ortaya çıkan yeni hibrit dişiler ortalama boyda olan yuva malzemeleri kullanır. Materyal ortalama boylarda kesilerek hazırlanmakta ve daha ilginci bunlar yine hibrit bir şekilde taşınmaktadır. Bazen bunları ince tüy materyalin arasına sıkıştırmakta bazen de bunu yapmadan yalnızca baş hareketlerini kullanarak dönmektedirler. Bazen de düzensiz biçimde bitkisel materyal aralara sıkıştırılmakta ya da basitçe bırakılmaktadır. Sonuçta kuşlar ince bant şeklindeki bitkisel materyali gagaları ile taşımayı öğrenmekte ve iyi-kötü bir yuva oluşturmaktadırlar. Sonraki mevsimlerde yalnızca baş çevirme gözlenir: Birkaç yıl sonra kuşlar yine baş çevirme hareketi yapmaya devam etmektedirler. Bu gözlemlere göre iki türdeki davranışa ait fenotipik farklılıklar değişik genetiplerinden kaynaklanmaktadır. Yine deneyim ile davranışta, zaman içinde düzelmeler olabileceğini gözlemledik. Örneğin, hibrit kuşlar bir süre sonra ince materyal taşımayı öğrenmiştir. Notlar: Hibrit: melez Baş çevirme hareketi: Kısa materyal kullanan pembe yüzlü papağanın yuva yaparken uyguladığı karmaşık davranışlar ritüeli. Genetip: Bir canlının sahip olduğu tüm genlerin toplamıdır. Fenotip: Bir canlının sahip olduğu genlerin o canlının davranışına, morfolojisine, fizyolojisine yansıyan özelliklerdir. Yani genotip'in canlıdaki etkin kısmı fenotip'i oluşturur. Genotipik özelliklerin tamamı aktif değildir. İkinci araştırma ise kazıcı yabanarılarının yuva yerini bulma davranışı, yani çevrenin davranışlara etkisi ile ilgili. Dişi bir kazıcı yabanarısı yer altında dört ya da beş farklı yuvaya sahiptir. Her gün düzenli olarak tüm yuvaları ziyaret eder ve larvalarına yiyecek taşır. Biyolog Niko Tinbergen yaban arılarının yuva yerini bulabilmek için bazı işaret noktaları kullandığını gösteren bir düzeneği hazırlamıştır. Tinbergen önce yuva yerilerinden birini bazı kozalakları kullanarak daire içine almıştır. Ana yabanarısı yuvayı ziyaret edip gittikten sonra Tinbergen kozalakları yuvanın birkaç metre uzağına taşıyıp aynı biçimde yeniden yerleştirmiştir. Yabanarısı geri döndüğünde yanlışlıkla, yuva yerine kozalakların oluşturduğu çemberin tam ortasına uçmuştur. Bu sonuçlar deneyin yabanarılarının yuva yerlerini bulabilmek için bazı görsel işaretleri kullandığı hipotezini doğrulamıştır. Deneyin ilerleyen aşamalarında Tinbergen kozalakları gerçek yuvanın olduğu eski yerine yerleştirmiş, ancak bu kez bunları üçgen biçiminde dizmiştir. Yuvanın yan kısmına da taşları kullanarak yuvarlak biçimli bir işaretleme hazırlamıştır. Yabanarısı geri döndüğünde taşlardan yapılmış yuvarlak işaretlere doğru uçmuştur. Bu sonuç böceğin fiziksel nesneleri değil onların düzenlenme biçimlerini gözlediklerini göstermektedir. Kaynak : Biyoloji - Campbell ; Reece- Palme Yayıncılık

http://www.biyologlar.com/davranisin-uzerinde-genler-ve-cevrenin-etkisi

Mikroskop Kullanımı

Mikroskop ne işe yarar? Mikroskop çeşitleri nelerdir? Nerelerde kullanılır? Mikroskop genel anlamda gövde kolu ve alt kaide olmak üzere iki kısımdan oluşur. Bütün diğer parçalar bu iki parça üzerine yerleştirilir. Mikroskopların hareketli bir nesne tablası vardır. Bu nesne tablası kaba ve ince ayar kontrol düğmeleri ile aşağı ve yukarı hareket ettirilebilir.Lam ve lamel( preparat ) iki nesne klipsinin altına gelecek şekilde nesne tablasının üzerine yerleştirilir. 45 derece açılı tüpün üst kısmında değiştirilebilir bir oküler bulunmaktadır. Alt kısmında ise objektiflerin sabitlendiği bilye yataklı ve dört objektif yuvalı hareketli bir revolver vardır. Bir mikroskobun büyütmesi şu şekilde hesaplanır: MİKROSKOP BÜYÜTMESİ= OKÜLER X OBJEKTİF (Örneğin oküler 5x, objektif 40x olan bir mikroskobun büyütmesi = 5 X 40 = 200 olur.) Mikroskopta aydınlatma bir tarafı düzlem/ iç bükey ayna ve tablanın altındaki iris diyafram İle yapılmaktadır.Mikroskopta inceleme esnasında yapılması gerekenler şunlardır:( Görüntünün odaklanması ) 1-Preparatı ( lam ve lameli ) nesne tablasının üzerindeki sıkıştırma klipslerinin altına yerleştirin. 2-Her zaman için en düşük büyütme seviyesi olan objektif ile çalışmaya başlayın.3-Kaba ayar düğmesi ile nesne tablasını en üst seviyeye çıkartıncaya kadar tablanın kenarına bakın.4-Daha sonra tüpe bakarak preparattaki görüntü belirinceye kadar kaba ayar düğmesini aşağıya doğru çevirin.5-Kaba ayar yapıldıktan sonra ince ayar düğmesi ile keskin bir görüntü alıncaya kadar ayar yapın.6-Büyütmeyi arttırmak için hareketli revolveri saat yönünde çevirerek ve her objektif değişikliğinde sadece ince ayar düğmesini ayarlayarak görüntüyü odaklayabilirsiniz.7-Her büyütmede ışığa gereksinim artacağından iris diyafram daha fazla açılmalıdır. Mikroskop kullanımından sonra dikkat edilmesi gereken hususlar:1- Mikroskop sadece gövde kolu üzerinden tutulmalı ve taşınmalıdır. 2-Objektifi tüpteki oküler ile birlikte en düşük büyütme seviyesine getirip bırakınız.3-Aydınlatma sistemini kapatmayı unutmayınız.4-Toz, mikroskop ve optik aksamın en kötü düşmanıdır. Bu nedenle mikroskobun hassas iç bölümlerine tozun girmesini engellemek için herhangi bir objektifi veya oküleri kesinlikle mikroskop üzerinden çıkartmayınız.5-Eğer mikroskobun gövdesi ve tablası tozlu ise, tozun silinmesi için yumuşak pamuklu bez parçası kulanınız. 6-Tüm bu işlemlerden sonra artık mikroskobu koruma örtüsüyle örtebilirsiniz. (veya çantasına yerleştirebilirsiniz. )

http://www.biyologlar.com/mikroskop-kullanimi

Insecta (Hexapoda, Entoma, Böcekler) Sınıfı

Insecta (Hexapoda, Entoma, Böcekler) Sınıfı Bu sınıf böcekleri yani haşareleri içerir. Erişkinlerde vücut belirgin olarak 3 bölüme ayrılmıştır. Bunlar baş, göğüs ve abdomendir. Başta bir çift anten vardır ve göğüs 3 segmentden oluşmuştur. Bu halkaların her birinden birer çift ayak çıkar. Bazı türlerde ise thoraxdan bir veya iki çift kanat çıkar. Abdomen ise değişik sayıda segmentlerden oluşmuştur. Baş (Capot) : Oval veya küremsi yapıdadır. Genellikle iki adet küremsi (bileşik, compound) göz bulunur. Ayrıca üçgen şeklinde dizilmiş üç basit göz "ocellus" bulunur. İnsectlerdeki bu petek gözler çok büyük olup, başın sağlı sollu iki geniş alanını kaplarlar. Böceklerde çok iyi gelişmiş olan bu gözler çok iyi bir görme olanağı sağlarlar. Başta bir çift anten bulunur. Antenler duyu organları olup, başın önemli organlarıdırlar. Bu antenlerin üzerlerinde hava akımlarına karşı duyarlı tüyler bulunur. Ayrıca anten üzerinde çeşitli kokuları almaya yarayan bir çift anten vardır. Antenler çeşitli segmentlerden meydana gelir ve değişik türlerde farklıdır. Böceklerde ağız organelleri üç değişik tipte olabilir. Bunlar kesici-parçalayıcı, sokucu-emici ve yalayıcı-emici ağız tipleridir. Ancak nadiren bazı türlerde örneğin myiasis etkenlerinde ağız organelleri redüksiyona uğramıştır. Bu ağız organelleri tiplerinden sokucu-emici tip kan emicilerde iyi gelişmiş olup, ağız yapılışı bir hortum (rostellum) dan ibarettir. Bu hortum anten, palp, üst dudak (labrum), üst çene (mandibula), alt çene (1. maxilla), hypopharynx (tükrük yolu) ve alt dudak (labium, 2. maxilla) dan oluşmuştur. Göğüs (Thorax) :Thorax üç segmentden oluşmuştur. Bunlardan birincisine ve önde bulunana prothorax, ortadakine mesothorax arkadakine ise metathorax adı verilir. Bu halkalar belirgin ise de bazen ilk ikisi bazende üçü birden birbiriyle kaynaşmıştır. Ayak ve kanatlar bu halkalara yapışırlar. Kanat; böcekler için önemli bir organ olup, normal olarak her böcekte iki çift kanat vardır. Eğer kanat varsa bunlar mesothorax ve metathoraxdan çıkarlar. Bazı böcek türlerinde metathoraxdan çıkan kanat redüksiyona uğramış ve bir halter şeklini almıştır. Bu halter şeklindeki kanat denge organı görevi yapar. Bit ve pire gibi insectlerde kanat bulunmaz. Karıncalarda ise kanat bir süre bulunur ve sonra atılırlar. Önemli olan Diptera takımında ise iki çift kanat bulunur. Kanadın üzerindeki tüy ve lekeler ile kanadın şekli, rengi ve üzerindeki damarlar tür ayrımında önemlidir. Boru şeklinde olan damarların içinden sinir iplikleri ve kanadı besleyen sıvı geçer. Coleopteralarda ön kanatlar kitini ve mat olup, zar şeklinde olan arka kanatlan muhafazada kullanılır. Göğüsün her segmentinden bir çift ayak çıkar. Yani insectler üç çift bacaklıdırlar. Ayak sıra ile coxae, trochanter, femur, tibia, tarsus ve pulvillus denen kısımlardan oluşur. Tarsusun uç kısmında tutunmaya yarayan pulvillum denen yastıkçılar ve kancalar bulunabilir. Abdomen (karın) : Abdomendeki halkalar genel olarak belirgin olup, halka sayısı değişmekle beraber genellikle 11 halkadan oluşmuştur. Bu segmentlerin bazıları birbiriyle kaynaşmışlardır, Abdomenin arka tarafında türlere göre değişmek üzere anüs ve cinselorganlar bulunur. Erkeklerde çiftleşmeye yarayan genital organlar hypopygium adını alır ve bazenda kılıfıyla birlikte penis bulunur. Dişilerde ise yumurtlamaya hizmet eden ovipozitor bulunur. İnsectlerde sindirim sistemi ağızIa başlar ve birçok kör keselerden oluşan mide ve bağırsaklarla devam eder ve anüsle sona erer. Bağırsaklar ön, orta (mideye tekabül eder) ve son bağırsaktan ibarettir. Midenin bağırsağa geçtiği yerde birçok kanalcık yani malpighi kanalları vardır. Bu kanallar böceğin ekskresyon aygıtları olup, artık maddeleri toplar ve son bağırsağa dökerler. Böceklerde kaslar çeşitli halkalar içerisinde uzunlamasına ve enlilemesine şeritler meydana getirirler. Bunlar çizgili kaslardandır. Kaslar çeşitli organları özellikle de ayak ve kanatları hareket ettirirler. Örneğin uçan bir sineğin kanadı dakikada 300 kez çırpma yapar. İnsectlerde sinir sistemi merdiven şeklinde olup, vücudun dorsalinde arkaya doğru uzanır. Bu sinir ipcikleri birbirlerine sinir ipleriyle bağlıdır. Merkezi sinir sistemi, başta bulunan cervical ganglion (gelişmemiş ilksel bir beyin) ve bunların oesophagus etrafında birleşmeleri ile oluşur. Karın sinirleri ise başta beyin görevini yapan baş sinir ganglionundan çıkarlar. Böceklerde duyu organları,antenlerde, palplerde, başın çeşitli girinti ve çıkıntı yapan bölgelerinde, coxae ve trochanter üzerinde bulunurlar. Böceklerde solunum sistemleri karın halkalarının yan taraflarında bulunan ve stigma (solunum deliği) adını alan organellerde sonuçlanan, vücut içinde bir yumak halinde bulunan borucuklardan ibarettir. Solunum sistemi genel olarak trachea sistemiyle yapılır. Dallı ve budaklı borucuklar şeklinde olan bu trachealar stigmalarla dışarı açılır. Stigmalar abdomendeki segmentlerin yan taraflarından dışarı açılır. Her segmentde birer çift olabilir. Baş ve thoraxda genelde stigma olmaz. Stigmalar yalnız abdomen halkalarının iki yanında bulunurlar. Stigmaların etrafı kalın bir kitin tabakasıyla çevrilmiş ve kaslarla idare edilen bir kapağa sahitir.Böcek istediği zaman burayı kapatır. Solunum hareketleri kas kontraksiyonları ve vücut duvarının genişlemesiyle olur. Dolaşım sistemi yönünden böceklerde kapalı bir durum görülmemektedir. Böceklerde gerçek bir karın boşluğu yoktur. Bunların iç organlarının üzerini bir yağ tabakası örter ve aralarında boşluklar bulunur. Kalp dorsalde ve arkada yer alır ve genişlemiş bir damardan ibarettir. İnsectlerde kan dolaşımları açıktır ve vücudun dorsalinde üzerinde delikler bulunan, iç kısmında vücudun ön tarafına doğru açılıp arka tarafına doğru kapanan kapakcıkları taşıyan bir damardan ibarettir. Vücut boşluğunda serbest olarak dolaşan kan hemolenftir. Bu hemolenf kalp adı verilen damar içine girer ve bunun sıkışması ile de ön tarafa doğru hareket eder. Bunun sonucunda üzerindeki deliklerden vücut boşluğuna hemolenfi iter. İnsectlerde üreme sistemleri erkek ve dişi bireylerde farklıdır. Böceklerde erkek ve dişi ayrılmışlardır. Erkek üreme organları, genellikle ikiadet testis, ve sırası ile vasa defferens (boşaltı kanalı), vesicula seminalis (tohum kesesi), ductus ejaculatorius (boşaltım borusu) ve eklenti bezlerinden oluşur. Dişilerde ise iki tane yumurtalık vardır. Bu ovaryumların her biri bileşik borucuklardan yani ovarial tüplerden oluşmuştur. Her iki ovaryum oviducta (yumurta yolu) açılır. Oviduct vajinaya bağlıdır. Ayrıca çiftleşme esnasında spermatozoitleri toplayan receptaculum seminis (tohum torbası) yada spermatheca adı verilen bir torba bulunur. Bu torba vajinaya açılır. Dişilerde en son organ olarak da yumurtlamaya yardımcı olan ovipositor adını alan organ vardır. Böceklerin çoğunda yaşamları boyunca bir kez kopulasyon olur. Döllenmeden sonra erkek ölür, spermatozoitler dişinin yaşamı boyunca spermatekada canlı kalırlar ve gelişen yumurtayı döllerler. Dişi ve erkek böcek çiftleştikten sonra türlere göre değişrnek üzere yumurta, larva yada pupa bırakırlar. Bu duruma göre bazı insectler ovipar (Dişileri yumurta bırakır), bazıları vivipar (Dişileri canlı, hareketli larvaları bırakır, buna larvipar da denir.) ve hatta bazılarıda pupipar (Dişilerin doğrudan pupa bırakması) 'dır. İnsectlerin üzerleri kitin tabakasından oluşan bir kılıfla örtülüdür. Böceklerin biyolojik gelişmeleri sırasında erişkin hale yani olgun (matur) hale gelebilmesi için, böceğin büyüyüp gelişebilmesi için üzerindeki bu kılıfı atması olayına gömlek değiştirme adı verilir. Bu gömlek değiştirme olayı böceğin gelişmesi sırasında tüm dönemlerde meydana gelir. Böceklerde sırası ile erişkin -yumurta -larva -pupa ve erişkin dönemleri görülür. Ancak bazı türlerde bu biyolojik gelişme evrelerinde değişiklikler olur. Yani erşkin-yumurta-nymph-erişkin böcek dönemleri görülür. Böceklerin gelişmesi sırasında iki tip larva şekli görülür. Bunlar; Magot Larva: Başları küçük ve ayakları bulunmayan larvalara magot larva adı verilir. Dipteralarda ve pirelerde görülür. Oligopod Larva: Bu tip larvaların başları belirgindir ve thoraxda üç çift bacak bulunur. Coleopteralarda görülür. Pupa: Tam metamorfoz geçiren böceklerin biyolojilerini tamamlarken girmiş oldukları hareketsiz safhaya pupa adı verilir. Pupayı çevreleyen ve onu koruyan yapıya ise kokon adı verilir. İki çeşit pupa vardır. Bunlar, Obtek pupa: Pupa ince bir zarla örtülüdür ve pupa serbestçe hareket eder. Örn : Nematocera ve Brachycera 'larda, Koarktat pupa ise pupa içinde böcek görülmez ve pupa hareketsizdir. Örn : Cyclorrhapha 'larda görülen pupa şeklidir. İnsectlerde Gelişme (Metamorfosis-Metamorphosis-Metamorfoz -Başkalaşım) : İnsectlerin gelişmesinde yumurtadan çıkan genç artropod az çok erginlerine benzeyebileceği gibi bazı türlerde ise yumurtadan çıkan genç artropodlar erginlere hiç benzemezler. Yumurtadan çıkan ve erişkine hiç benzemeyen artropodun erişkine benzeyinceye kadar geçirdiği değişiklikler olayının tümüne metamorfosis adı verilir. Yani metamorfoz gelişme döneminde bir böcekte meydana gelen yapısal ve şekilsel değişikliklerdir. Metamorfoz yönünden insectler üç grupta toplanırlar. a) Metamorfosis göstermeyen yada ilkel bir metamorfosis gösteren insectler : Bu gruptaki insectler direk gelişirler. Yumurtadan çıkan genç formlar büyüklükleri dışında erişkinlere tamamen benzerler. Bu formlar kısa sürede gelişip erişkinlerin büyüklüklerine erişirler. Apterygota alt sınıfındaki insectler bu gruptandır. Bu gruptaki insectlerin bu tip gelişmelerine ametabola adı da verilir. b) Yarım metamorfosis veya basit metamorfosis (Bemimetabola) gösteren insectler : Bu gruptaki insectlerin gelişmesinde yumurta -nymph -erişkin (imago) dönemleri sırası ile görülür. Yani yumurtadan çıkan genç formlar erginlere bazı eksiklikler dışında (kanatlannın olmayışı gibi) tamamen benzerler. Bu döneme nymph dönemi adı verilir. Nymph'ler türlere göre değişrnek üzere birkaç kez gömlek değiştirdikten sonra erişkin yani imago haline geçerler. Bu tip gelişme Pterygota alt sınıfına bağlı Exopterygota bölümündeki insectlerde görülür. Bunlardan bazılan Orthoptera, Mallophaga, Anoplura ve Hemiptera 'lardır. c) Tam veya komplex metamorfosis (Bolometabola) gösteren insectler : Tam başkalaşım geçiren böceklerin biyolojilerinde sırası ile Yumurta -Larva -Pupa -Erişkin böcek dönemleri görülür. Yani yumurtadan çıkan genç formlar erişkinlere hiç benzemezler ve kurtcuk biçimindedirler. Bu döneme larva adı verilir. Larvalar birkaç gömlek değiştirdikten sonra hareketsiz ve sakin bir devreye girerler. Bu esnada artropodun etrafında koruyucu bir kılıf veya kabuk meydana gelir. Bu koruyucu kılıfa kokon ve kokon içerisindeki döneme ise pupa yada bazı insect türlerinde krizalit adı verilir. Daha sonra kokon açılarak erişkin böcekler dışarı çıkarlar.Yani bu tür insectlerin gelişmesinde görülen dönemler arasında hiç bir morfolojik fark yönünden benzerlik yoktur. Bunun içİn de bu gruptaki böceklerde tam metamorfosis görülür. Örneğin Pterygota alt sınıfındaki Endopterygota bölümünde bulunan insectlerde bu tip bir gelişme yani holometabola görülür. Örn: Lepidoptera, Siphonaptera ve Diptera takımlarında tam başkalaşım görülür. İnsecta Sınıfının Sınıflandırılması (Classificationu) İnsecta sınıfında iki alt sınıf vardır. 1- Subclasis (Alt sınıf) : Apterygota Bunlar kanatsız insectlerdir. Gelişmelerinde metamorfoz göstermezler. Bu alt sınıftaki türlerin Veteriner Hekimlik yönünden bir önemleri yoktur. Bu alt sınıfa bağlı; Thysanura Diplura Collembala Protura takımları bulunur. 2- Subclasis : Pterygota Bu alt sınıftakiler erişkin dönemlerinde kanatları olan veya kanatlı formlardan köken almış yada evoluasyon sonucu sonradan kanatsız olmuş insectlerdir. Pteryagota 'lar tam veya yarım metamorfoz geçirirler. Bunlar iki alt bölüme (division) aynlırlar. 2.a- Exopterygota bölümü (Hemimetabola bölümü) : Bu bölümdeki böceklerin kanatları dışa doğru bir sürgün veya tomurcuk gibi gelişir. Biyolojilerinde yarım metamorfosis gösterirler ve bunun içinde hernimetabola bölümü olarakta adlandınlırlar. Bu insectlerin erişkin olmayan yani genç dönemleri (immature) yapıları ve yaşadıkları yerler bakımından erginlerine benzerler. Exopterygota bölümünde bulunan önemli takımlar şunlardır: Takım (Order) : Orthoptera (Blattaria, Hamam böcekleri, Çekirge) Takım: Mallophaga (Isıran bitler) Takım: Anoplura (Siphunculata, Sokucu bitler) Takım: Herniptera (Tahta kurulan) Takım: Odonata (Kız böceği) Takım: Thysanoptera (Ekin -Fidan bitleri) Takım: Dermaptera (Kulağa kaçanlar) Takım: Plecoptera (Taş sinekleri) Takım: Isoptera (Termitler. beyaz kanncalar) Takım: Psocoptera (Kitap bitleri) 2.b- Endopterygota bölümü (Holometabola bölümü) : Bu bölümdeki insectlerin gelişmelerinde tam metamorfoz görülür. Kanatları internal olarak yani bir kokan içinde veya koza içinde gelişir. Bu bölümde bulunan önemli takımlar şunlardır. Takım: Coleoptera (Kın kanatlılar) Takım: Hymenoptera (Zar kanatlılar, bal arıları, normal karıncalar ve eşek arıları) Takım: Lepidoptera (Kelebek ve güveler) Takım: Neuroptera (Sinir kanatlılar) Takım: Siphonaptera (Aphaniptera, Pireler) Takım: Diptera (Gerçek sinekler, çift kanatlılar) Exopterygota Bölümü Bu bölüm içerisinde çok sayıda takım varsa da bunlar içerisinde Veteriner Hekimlik yönünden önemli olanlar üzerinde durulacaktır. Yani insan ve hayvan sağlığı yönünden önemli olan, hastalıklar oluşturan ve vektörlük yapan türlerden bahsedilecektir. OrthopteraTakım; (Syn: Blattaria) Bu takım; hamam böcekleri yanında, ağustos böcekleri ve çekirgeleri kapsar. Bunlar veteriner ve insan hekimliği yönünden parazitlik etkileri olmamalarına karşılık bazı hastalık etkenlerine arakonaklık yapmaları ve taşıyıcılık görevi yapmaları yönünden önemlidir. Bunlardan Melanoplus cinsine bağlı çekirgeler Tetrameres americana ve Cheilospirura amulosa'ya arakonaklık yaparlar. Hamam böcekleri değişik uzunlukta ve büyüklükte olup, vücutları dorso -ventral olarak basıktır. Vücut caput, thorax ve abdomenden meydana gelmiştir. Başlarında bir çift anten, bir çift göz ve parçalamaya ve çiğnemeye elverişli ağız organelleri vardır. Göğüs halkalarının dorsalinden masothorax ve metathoraxdan iki çift kanat çıkar. Bunlardan birincisi sertleşmiş ve kitini yapıda olup, metathoraxdan çıkan ve ince bir zar gibi olanının üzerini örter. Göğüs halkalarının ventral kısmından uzun üç çift bacak çıkar. Hamam böcekleri kanatlı olmalarına rağmen uçamazlar. Sıcak ve rutubetli yerlerde yaşarlar. Mekaniksel olarak bazı protozoon kistlerini taşırlar ve bir kısım nematodlara arakonaklık yaparlar.Hamam böceklerinden üç tür yurdumuzda bulunmuştur. Bunlar; Blatta orientalis (Şark hamam böceği) Blatella germanica (Alman hamam böceği) Periplanata americana'dır. Hamam böcekleri spirurida takımındaki bazı nematodlara, Gongylonema 'ya bazı tavuk cestodlarına (Raillietina sp) ve oxyspirura cinsi nematodlara arakonaklık yaparlar. Bakterilerden salmanella 'lara vektörlük yapabilirler. Yine değişik bakteri, protozoon, mantar gibi değişik hastalık etkenlerini mekanik olarak bir yerden başka bir yere taşırlar ve özellikle yiyeceklere bulaştırırlar. Kolera, tifo ve verem basilleri ile Entamoeba coli, Entamoeba histolytica, Balantidium coli, Giardia intestinalis ve Trichomonas hominis kistlerinin yayılmasında aktif olarak rol oynarlar. Aynca helmintlerden Tetrameres, Acuaria, Hymenolepis ve Moniliformis cinslerine arakonaklık yaparlar. Hamam böcekleri sıcak yerlerde yaşar ve karanlıkta dolaşırlar. Duvarların çatlak ve oyuklarına, tahta kenarlarının arasına yada arkalarına, su ve kalorifer borularının arkasına ve dolaplara gizlenirler. Bu insectler nişastalı ve şekerli besinleri severler. Ancak diğer besinlerle de beslenebilirler. Bu nedenle mutfaklarda yiyecek konulan dolaplarda, kiler ve fırınlarda sıkça rastlanılır. Ayrıca hayvan barınaklarında da bunlara sıkça rastlanılır. Blatella germanica yani alman hamam böceği 15 mm uzunlukta olup, açık kahverengindedir. Thoraxın üst kısmında iki koyu çizgi görülür. Kanatlar her iki cinsiyette de mevcut olup, vücut uzunluğunu biraz geçer. Şark hamam böceği (Blatta orientalis) ise nisbeten daha büyük olup, 25 mm uzunluğunda ve koyu siyah renktedir. Kanatlar erkeklerde abdomenin ucuna kadar ulaşmaz ve dişilerde ise kanatlar daha da küçülmüştür. Hamam böceklerinin dişileri içlerinde yumurtaları bulunan ve yumurta paketleri adını alan silindir şeklindeki yumurta paketlerini uygun yerlere bırakırlar. Bu yumurta paketleri içerisinde çok sayıda yumurta bulunur. Uygun ısı ve besin bulunduğu ortamda çabucak gelişerek nymphler oluşur. Yumurtadan erişkinlerin oluşması normal şartlarda 30 -50 gün kadar sürer. Hamam böcekleri ile mücadelede insectisit yani insect öldürücü ilaçlar kullanılır. Toz şeklinde olanIarı hamam böceklerinin geçecekleri yerlere dökülür yada bir puar yardımı ile toz ilaçlar bunların saklandıkları yerlere serpilirler. Toz ilaçların kullanılması bu tip ilaçların kalıcı etkisinden dolayı daha faydalıdır. Bunun yanısıra solüsyon halindeki ilaçlarda bunların saklandıkları yerlere püskürtülürler. Ancak bu solüsyonların mutlak süratte hamam böceklerinin vücutlarına temas etmesi gerekir. Kontrolde dieldrin ve lindan gibi klorlu hidrokarbonlu insectisitler sprey şeklinde saklandıkları yerlere püskürtülerek uygulanır. Ancak yumurtadan çıkacak yeni nesilleri öldürmek için ilaç tekrarlanmalıdır. Bu amaçla sentetik pyretroidlerde kullanılabilir. Bunlann dışında 25 gr kaynamış patatese 75 gr borik asit karıştırılarak un haline getirilir. Etrafta yiyecek bulundurmamak şartıyla küçük tabaklar içinde hamam böceklerinin yemesine bırakılır. Hamam böcekleri ile mücadelede meskenlerin tümünde mücadele yapılır ve temizliğe dikkat edilir. Kullanılan ilaçlara karşı direnç gelişebileceği için farklı gruplardan insektisitlerin değiştirilerek kullanılmasında yarar vardır. Phthiraptera (Bitler) Gözle görülebilecek büyüklükte olan bitler 1 -2 mm büyüklüktedirler. Vücutları dorso -ventral olarak basıktır. Vücut caput, thorax ve abdomenden oluşur. Erişkin formlarında daima üç çift bacak bulunur. Kanatları yoktur. .Gözleri rudimenterdir yada yoktur. Bitler bütün yaşam dönemlerini (yumurta -nymph -erişkin) konak üzerinde geçiren insectlerdir. Yani daimi ve tek konaklı parazitlerdir. Bitler kan emen hakiki bitler (Anoplura) ile tüy ve yapağı yiyen bitler (Mallophaga) olmak üzere iki takımda incelenirler. Mallophaga ve Anoplura takımındaki türler arasındaki farklar şunlardır: MalloRhaga Takımı AnoRlma Takımı- Baş ve Thorax Baş thoraxdan geniş Baş thoraxdan dar ve ve kalkan seklindedir. sivrilmis sekildedir. Ağız organelleri Kesmeye -parçalamaya Sokmaya -emmeye elverislidir. elverislidir. Gtdası Epidermis artıkları Konakçımn kam ve tüvler Konaklan Türlerin çoğunluğu Hepsi memelilerde bulunur kanatlılarda, çok azı ise memelilerde bulunur. Mallophaga Takımı: Bu takıma bağlı üç alt takım (suborder) vardır. Bunlardan Amblycera ve Ischnocera alt takımları daha önemlidir. Suborder : Amblycera Antenleri başın iki yanındaki çukurlarda olup, kolayca görülemez. Bunların mandibulaları önden ısırır. Çok hareketli, uzun yapılı ve sarı renklidirler. Mesothorax ve metathorax arasında genellikle görülebilen bir çizgi vardır. 1) Familya (Aile): Gyropidae Memeli hayvanlarda ve daha çok kemiricilerde (kobay) bulunurlar. Genus (Cins) : Gyropus Bu cinse bağlı en önemli tür Gyropus ovalis'dir. Kemirici hayvanlarda bulunurlar. Kobayların mallophagose'unu meydana getirir. Erkekleri 1 mm, dişileri ise 1.2 mm uzunluğundadır. 2) Familya: Menoponidae Kanatlılarda görülür. Bu ailedeki türlerin başları çok genişlemiş ve üç köşeli bir görünüm almıştır. Antenleri dört eklemlidir ve tarsuslarında bir çift tırnak bulunur. Bu ailede bulunan önemli türler: Species (Tür) : Menopon gallinae Species : Menopon phaeostomum Species : Holomenopon leucoxanthum Species : Menacanthus stramineus Species : Trinoton anserinum Bunlardan en yaygın olarak görülen cins menapon' dur. Daha ziyade konağının derisi üzerinde yaşadığından vücut biti adını alır. Süratli hareket eder. Özellikle genç hayvanlarda ölüme sebep olabilirler. Suborder : Ischnocera Bu alt takımdakilerin mandibulaları alttan ısırır ve antenleri kolay görülür. Hareketleri nisbeten yavaştır. Geniş yapılıdırlar ancak bazı türleri dar ve uzundurlar. Renkleri kırmızı esmer veya gri siyahtır. Mesothorax ve metathorax kaynaşmıştır. I) Familya: Philopteridae: Kanatlılarda, kuşlarda görülürler. Bu ailedeki önemli türler: Species : Lipeurus heterographus Lipeurus'lann vücutları dar ve uzundur. Vücut kenarları birbirine paraleldir. Species : Lipeurus caponis Species : Goniodes gigas Goniodes'ler tavuk tüylerinin sapı üzerinde bulunurlar ve renkleri kırmızımtrak esmerdir. Species : Goniocotes gallinae Species : Chelopistes meleagridis Species : Columbicola columbae Species: Anaticola crassicornis Philopteridae ailesindeki türlerin antenleri 5 eklemlidir. Ayak tarsuslarının uç kısmında bır çift tırnak bulunur. 2) Familya: Trichodectidae : Antenleri 3 eklemlidir. Tarsusların uç kısmında tek bir çengel bulunur. Bu ailedeki türler memelilerde görülür. Memelilerin tüyleri arasında yaşarlar. Bu ailede üç önemli cins bulunur, Cins: Trichodectes Species: Trichodectes canis: Köpeklerde bulunan mallophaga türüdür. Açık san renktedir. Başı dikdört.gen şeklinde olup, antenleri tüylüdür. Cins: Felicola Species : Felicola subrostrata: Kedilerde bulunur. Başlarının ön kısmı üçgen şeklindedir. Genus: Damalinia (Bovicola) : Ayaklan ve ayak uçlarındaki çengelleri uzundur. Species : Damalinia (Bovicola) bovis : Sığırlarda görülür. Species : Damalinia (Bovicola) ovis : Koyunlarda bulunur. Species : Damalinia (Bovicola) equi : Tektırnaklılar konaklarıdır. Species : Damalinia (Bovicola) caprae : Keçilerde Species : Damalinia (Bovicola) painei : Keçilerde Species : Damalinia (Bovicola) limbala : Keçilerde bulunan mallophaga türleridirler. Suborder : Rhynchophthirina : Bu alt takımda bulunan mallophaga türleri fazla önemli değidirler. Önemli cins ve türü ise; Cins: Haematomyzus Species : Haematomyzus elephantis'dir. Fil bitleri'dir. Anoplura (Siphunculata) Takımı Gerçek bitler olup, yalnız memelilerde bulunurlar ve konaklarından kan emerek beslenirler. Bu takıma bağlı 5 aile vardır. I) Familya: Haematopinidae : Hayvan bitleridir. Aile adından da anlaşıldığı gibi kan emenler anlamına gelir. Gözleri bazen hiç yoktur bazen de çok basittir. Baş ön tarafa doğru çıkıntılar yapmıştır. Bacaklar aynı büyüklüktedir. Bu ailedeki önemli cinsler; Genus: Haematopinus Species : Haematopinus asini : At bitidir. At, katır ve eşeklerin kuyruk ve yelelerindeki kıllarda bulunur. Species : Haematopinus bufali: Mandalarda bulunur. Species : Haematopinus suis: Domuzlarda bulunur. Species : Haematopinus eurysternus : Sığırlarda görülür. Özellikle kaşektik sığırların uzun kıllı kısımlarında bulunur. Species: Haematopinus tuberculatus: Mandalardabulunur. 2) Familya: Linognathidae: Gözleri olmayabilir. Ön bacaklar daha küçüktür, yani birinci çift bacaklar çok zayıftır. Bu ailedeki cins ve bağlı olan türler; Genus: Linognathus : Koyun, sığır, keçi, köpek ve tilkilerde görülür. Bulundukları hayvanlarda linognathose adı verilen belirtilere sebep olurlar. Bu cinse bağlı türler; Species : Linognathus ovillus : Koyunlarda vücut biti türüdür. Species : L. africanus: Koyunlarda bulunur. Species : L. pedalis : Koyunların bacaklarında bulunur ve bacak biti adını alır. Specıes: .stenopsıs: Keçi bitidir Species : L. vituli : Konakları sığırlardır. Species : L. setosus : Köpek ve tilkilerde görülür. Genus: Solenopotes Species : Solenopotes capillatus : Sığırlarda bulunur. Species : Microthoracius cameli: Deve biti. 3) Familya: Pediculidae : İnsan bitleri bu grupta bulunurlar. Maymunlarda ve insanlarda yaşarlar. Gözleri vardır. Tarsuslarının nihayetinde bir tek çengel bulunur. Bu ailedeki türler tarafından insanlarda meydana getirilen belirtilere yada enfestasyon olayına "pediculosis" adı verilir. Bu ailede bulunan türler; Species : Pediculus humanus: İnsanlarda parazitlenir. Bu türün iki varyetesi vardır. Bunlardan Pediculus humanus capitis baş biti adını alır ve kafa saçı, bazan sakal, kaş v,e bıyıkta yerleşir. Diğeri ise Pediculus humanus corporis olup, daha çok gövde kısımlarında ve çamaşırların katlanmış, kıvrım yerlerinde bulunurlar. Bu son türe İnsanlardaki vücut biti adı verilir. Species : Phthirus pubis: Oran olarak diğer türlere göre daha geniş yapılıdırlar. Ancak abdamenleri daha kısadır ve orta bacak ile arka bacakların tırnakları kuvvetlidir. İnsanlarda eşeysel organların ve anüsün civarındaki kılların arasında bulunurlar. Bunun içinde insanların kasık biti veya edep biti adını alırlar. Bu bölgelerden kan emerken tahrişlere ve ekzamalara yol açarlar. Bu belirtilere "Phthiriosis" adı verilir. Aynca pediculidae ailesine bağlı olarak Pedicinus cinsi bulunur. Pedicinus cinsi maymunlarda bulunan bit türüdür. 4) Familya: Hoplopleuridae: Bu ailedeki türler fare ve kemiricilerde parazitlenirler. Bulunan türler; Genus: Polyplax, Hoplopleura, Haemodipsus. Species : Polyplax spinulosa: Farelerde ve sıçanlarda yaşarlar. Bu tür protozoonlardan Haemobartonella türlerini bulaştırır. Ayrıca fare tifusü, bulaşıcı anemia ve fare trypanosomiosis hastalıklarıın insanlara bulaştırırlar. Species : Polyplax serrata' Kemiricilerde bulunur. Eperythrozoon ve Francisella türlerini bulaştırırlar. Bu türlerden başka bu aileye bağlı olarak kemiricilerdede Hoplopleura ve Haemodipsus cinsleri de vardır. 5) Familya: Echinophthiriidae: Foklarda ve deniz fıllerinde yaşarlar. Bu bitlerin kara yırtıcılarından denizde yaşayan memelilere geçtikleri tahmin edilmektedir. Vücutları kılların değişmesinden dolayı pullarla örtülüdür. Familya: Cimicidae (Gerçek tahtakuruları) Bu ailedeki tahtakurularının antenleri dört eklemlidir. Kanatları iyice küçülmüş ve atrofiye olmuştur. Vücutları oval ve dorso -ventral olarak basıktır. Bunlar hoşa gitmeyen bir koku yayarlar ve geceleri beslenirler. İnsan omurgalı hayvanlar ve kanatlılardan kan emerler. Bu aileye bağlı olarak bulunan önemli cins ve türler Familya: Formidae (Karmcalar) : Bu ailede karıncalar bulunur. Kanatlı veya kanatsız olabilirler. Ağız organelleri parçalayıcı ve çiğneyici tiptedir. Toplu halde yaşarlar. Yumurtayla çoğalırlar. Kopulasyondan sonra dişi ve erkekler kanatlarını kaybederler. İşçi karıncalar ise iyi gelişmemiş dişiler olup, kanatsızdır ve bunların zehir bezleri vardır. İnsan ve hayvanları ısırdıklarında şiddetli kaşıntıya sebep olabilirler. Bu aileye bağlı en önemli tür Formica fusca' dır. Bunların hekimlik yönünden önemleri kanatlı cestodlarından Raillietina türlerine ve trematodlardan Dicrocoelium dentriticuma arakonaklık görevi yapmalarıdır. Familya: Vespidae Yaban arıları adını alan, bu ailedeki türler tek tek yada toplu halde yaşarlar. Bunlar etcildirler. Ancak hem hayvansal hemde bitkisel besinlerle beslenirler. Karın bölgesi hareketli olduğundan ağılı iğnelerini her yönde kullanabilirler. Yaban arılan türlerinden özelikle Vespa crabro,Vespa germanica ve Vespa orientalis türlerinin sokması çok acı verir, ağır klinik belirtilere hatta ölümlere yol açabilirler. Çeşitli hastalık etkenlerini besinlere mekanik olarak bulaştırabilirler.Tesadüfen ağıza girdiklerinde insan ve hayvanların dil yada boğaz çevresini sokarak buraların şişmesine sebep olabilirler, ayrıca allerjik reaksiyonlara ve anfılaktik şoka sebep olarak ölümlere yol açabilirler. Familya: Apidae (Bal anları) Bu aile bal anlarını kapsar. Bunlar genellikle toplu halde yada tek tek yaşarlar. Zehirli iğneleri yönünden insan ve hayvanlar için çok zararlı olabilirler. Bu arı ağılaması olayına Hymenopterismus adı verilir. Arı sokmaları sonucu acı, allerjik bozukluklar ve hatta anafılaktik reaksiyonlar oluşur. Boğaz ve dil gibi hayati bölgeleri sokmaları sonucu ölümler görülebilir. Arı sokmalarında eğer arı iğnesi içeride kalmışsa çıkarılır. Bu yerlere gazyağı ve benzin damlatılır. Uzun süre arı sokması sonucu bazı kişilerde bağışıklık gelişir. Bazı fertlerde ise şiddetli bir duyarlılık görülmektedir. Yılan zehirine karşı hazırlanan serum arı zehirine karşı da kullanılmaktadır. An soktuğu zaman deride kaldığı sürece zehir bezesinden salgı yapar. Bunun için arı sokmalarında iğnenin en kısa sürede çıkarılması gerekir. İğnesi kopan arı kısa sürede ölmektedir. Bu ailede bulunan en önemli tür Apis mellifera (Apis mellifica) dır. Bu tür bal arısı olarak adlandırılır. Ekonomik olarak en önemli türdür. Normal bir arı topluluğu 40.000 -70.000 ergin bireyden oluşur. Bundan daha az birey içeren yuvalar zayıf olarak nitelendirilir ve kışı geçirmeleri zayıf ihtimaldir. Bir yuvada yani kovanda üreme yeteneği olan bir kraliçe (ana arı), dişi olan ve üreme yeteneği olmayan işçi arılar ve üreme dönemlerinde ortaya çıkan erkek arılar vardır. Ana arı 20 -25 mm boyunda, anteni 12 segmentli ve nokta gözler alında birbirine değmez. İşçi anlarda ana arı özelliklerini gösterirler. Ancak büyüklükleri 13 –15 mm kadardır. Erkek arılar da 15 -17 mm boyunda olup, işçilere ve ana arıya göre daha tıknaz yapılıdır. Arıların gelişmelerinde yumurta, larva, pupa ve erişkin dönemleri vardır yani tam metamorfoz geçirirler. Ana arının görevi Mart'ın başından Eylül'ün sonuna kadar yumurta bırakma ve salgıladığı feromonla yuvanın düzenini ve böylece bütünlüğünü sağlamaktır. Günde yaklaşık 3.000 yumurta bırakırlar. Yumurtadan ergin oluncaya kadar işçi anlar için 21 gün. Ana arılar için 16 ve erkek arıların gelişmesi içinde 24 gün geçmesi gerekir. İnsan ve hayvanları en çok sokan arı türleri ; Apis mel!ifica (Bal arısı), Vespa crabro, V. silvetris (Sarıca arılar), Polistes gallicus ve Bombus sp.'dir.Arılarda alkalen zehir bezi (küçük olan) ve asit zehir bezi (büyük ve çatal şeklinde olan) olmak üzere iki adet zehir keseleri bulunur. Bunların; alyuvarları eritici, sinir uçlarını ağılayıcı, yangı yapıcı, allerji oluşturucu ve bölgesel nekroz oluşturucu etkileri vardır. Hymenopterismus’un tedavisinde yapılacak işlemler. -Bir pens veya bıçak ucu ile dikkatlice iğne çıkarılır. -Sokulan bölgeye buz tatbik edilir. -Antihistaminikli solüsyon veya pomadlar lokal olarak uygulanır. -Antihistaminikler oral veya parenteral olarak verilebilir. Şayet anafilaktik reaksiyonlar oluşmuş ise; -Özel enjektörlerde bulunan adrenalin 0.3-0.5 ml (1:1000 sulandırılmış) deri altı veya damar içi yolla verilir. -Parenteral olarak antihistaminikler verilir. -Damar içi serum fizyolojik verilir. -Kortizon endikedir. -Solunum yolu açık tutulur. Eğer siyanoz varsa oksijen verilir. An sokmalarına karşı duyarlı kişilere koruyucu olarak arı antitoksini verilebilir. Neuroptera Takımı (planipennia -Sinirkanatlılar) Bu takımdaki böcekler küçük kelebeklere ve odonata takımındaki insectlere morfolojik olarak benzerler. Vücut caput, thorax ve abdomenden meydana gelmiştir. Çiğneyici ağız organelleri ve yarım küre şeklinde büyük bileşik gözlere sahiptirler. İki çift kanatları vardır. Çeşitli türlerde kanatlar renklenmeler ve desenler gösterirler. Cam gibi saydam olan kanatlar, çoğunlukla kahverengi benekler şeklindedir. Kanat üzerindeki damarlar kanat kenarlarına doğru çatallaşır ve birbirlerine birçok enine damarla bağlanırlar. Böceğin dinlenmesi sırasında kanatlar genellikle abdomenin üzerinde çatı şeklinde dururlar. Gelişmelerinde tam başkalaşım görülür ve çoğunlukla akşamları ve geceleri aktiftirler. Lepidoptera Takımı (Kelebek ve Güveler) Lepidoptera takımında kelebek ve güveler bulunur. Kelebeklerin ağız organelleri iyi gelişmemiştir. Besinlerini çiçeklerin nektar ve polenlerinden sağlarlar. Bazı türleri ise kısa süren yaşamlarında hiç besin almazlar. Kelebekler böcekler içerisinde kanadı, gövdesi ve bacakları pullarla tamamen örtülü olan insektlerdir. İki çift kanatlrın vardır. Kanat üzerindeki renkli ve kitini olan bu örtüler kelebeklere güzel bir görünüm verirler. Lepidoptera takımındaki .artropodların gelişmelerinde sırası ile yumurta, larva (tırtıl), krizalit (koza içinde) ve erişkin dönemleri vardır. Yani gelişmelerinde holometabol görülür. Ancak bunların larvalarına tırtıl, pupa dönem karşılıklarına da krizalit adı verilir. Larvaları çok ayaklı olup, polipod larva türüne örnektir. Kelebek tırtıllarının üzerindeki kılların zehir keseleri ile ilişkili olduğu ve bu nedenle tırtılların insanlarda allerjik dermatitislere neden olduğu belirtilmektedir. İşte kelebek türlerinden bazılarının canlı yada ölü tırtıllarının diplerinde zehirli salgı yapan bezeler bulunan vücut kıllarının insaınn derisi üzerine yada gözüne düşerek dokulara saplanması sonucu oluşan allerjik dermatitise tırtıl dermatitisi ya da Lepidopterizm (Lepidopterismus) adı verilir. İnsanlarda deride oluşan lezyonlara analjezik ve anti inflamatuar merhemler sürülür. Bulunan kıllar pensle çıkarılır. Bu tırtılları yiyen hayvanlarda ölümle sonuçlanabilen hastalıklar oluşabilir. Bu yüzden ördek ve tavuklarda zehirlenmeler görülmüştür. Aynca bu takımda bulunan ve arılarda büyük ekonomik kayıplara sebep olan türler vardır. Bunlar; Aile: Galleridae Species : Galleria mellonella (Büyük balmumugüvesi) Species : Achroia grisella (Küçük balmumugüvesi) Bu türlerden başka bu takımda evlerde görülen değişik güvelerde bulunmaktadır. Bunlar içerisinde en önemlisi olan ve arı güvesi olarak bilinen büyük balmumugüvesi hakkında bilgi verilecektir. Galleria mellonella Arıların büyük mum güvesi olarak bilinen bu parazit özellikle havalanması iyi olamayan karanlık ve zayıf kovanlarda etkili olur. Bu parazit küçük mum güvesi olan Achroia grisella'ya göre daha zararlıdır. Büyük mum güvesi karanlık, sıcak ve iyi havalandırılmayan yerlerde depolanmış peteklerde büyük zarar verirler. Genellikle alçak rakımlı yerlerde daha yaygındırlar. Yüksek rakımlı yerlerde yoğunluğu ve zararları daha azdır. Güve larvaları peteklerde tüneller açarak, peteklerdeki bal, polen ve balmumunu yiyerek koloniye büyük zarar verirler. Zararlı etkisi daha çok depolanmış sahipsiz peteklerde ve ağ örerek olmaktadır. Ayrıca güçsüz kolonilerdeki peteklerde de aynı zararı yapabilmektedirler. Güçsüz ve hastalıklı koloniler güve için uygun gelişme ortamıdırlar. Güve larvaları petek gözlerinde açtıkları tüneller sebebiyle, petek gözlerinin bozulmasına ve balın akmasına sebep olurlar. Dişi Galleria mellonella türleri yumurtalarını genellikle kovandaki yarık ve çatlaklara, ışıktan uzak loş yerlere kümeler halinde bırakırlar. Bir küme içinde 80 -100, hatta bazen daha fazla yumurta bırakabilmektedirler. Herbir dişinin bıraktığı yumurta sayısı 500 kadardır. Yumurtadan larvalar 24 -26 derece sıcaklıkta 5 -6 günde, 10 -l5 derece sıcaklıkta 34 günde çıkar. Larvalar hareketlidir, peteklerde yuva yapar ve gelişmesini sürdürürler. Larva dönemi 30 derece sıcaklıkta ortalama bir ay sürer. Ancak bu süre alınan gıdaya ve sıcaklığa göre değişir. Larva gelişmesi için en uygun sıcaklık 30 -35 derece sıcaklıktır. Gelişmesini tamamlayan larvalar sert, tüylü, beyaz renkli ipek bir koza örerler. Koza içerisinde larva pupaya (krizalit) dönüşür. Pupa dönemi 8 -14 gün sürer. Pupadan grimsi kahverengi ergin kelebekler çıkar. Dişi kelebekler kozadan çıktıktan 4 -10 gün sonra yumurtlamaya başlar. Erginler iklim şartlarına bağlı olarak değişmek üzere 2 -5 hafta yaşarlar. Ömürleri düşük sıcaklıkta daha da uzar. Pupadan çıkan ergin kelebekler çiftleşerek yumurtlamak üzere tekrar koloniye girmeye çalışırlar. Galleriosis'li kovanlarda larvalar gelişmesini tamamladıktan sonra kovan içinde sert tüylü ipekten ağ ve koza örerek kovandaki arıların faaliyetlerine engel olurlar. Böylece de büyük ekonomik kayıplara yol açarlar. Ayrıca bu zararlarının yanısıra larvalar peteklerdeki balın sır kısımlarını zedeleyerek, tüneller açarlar ve balın dışarı akmasına neden olurlar. Galleriosis'de kontrol ve korunma: Arıcılıkta Galleria enfestasyonlarının kontrolünde şu tedbirler alınır. l- Balmumu güvesinin en etkili düşmanı arıların kendisidir. Bunun için koloniler güçlü tutulmalıdır. Bu tip güçlü kolonilerde arılar güve larvalarını kovan dışına taşıyarak, zararlı etkilerinden kurtulurlar. 2- Kovanda yarık ve çatlaklar bırakılmamalı, kırıntı ve her türlü artıklar temizlenmelidir. 3- Arılı kovanlara verilecek ilaçlar anlar içinde zararlı olabileceği için, ilaçlı mücadele depolanmış arısız petek ve ancılık malzemelerinde uygulanmalıdır. 4- Boş petekler ve diğer malzemeler yeterli hava akımının bulunduğu bir odada 60 derecede 34 saat, -12 derece sıcaklıkta 3 saat tutulmalıdır. Düşük ısı ve yüksek sıcaklık balarısı zararlılarının bütün dönemlerindeki bireyleri öldürmektedir. 5- Petek güvesine karşı bakteriler, mantarlar ve peradatör böcekler kullanılarak biyolojik mücadele yapılmaktadır. Bunun için de arılara zararlı olmayan ancak kelebek larvalarına (tırtıl) etkili olan Bacillus thuringuensis toxinleri kullanılmaktadır. 6- Kontrolde diğer bir önlemde ilaçlamadır. Bunun için güve görülen kovanlardaki arılar başka temiz bir kovana boşaltılır. Güveli çerçeveler bir kovan yada sandık içinde, paradiklorbenzen (PDB ), ethylene dibromit, metyl bromid, karbondisülfid gibi ilaçlarla ilaçlanır. Çerçeveler tamamen asalaklardan temizlendikten sonra istenilen kovana konulabilir. Ayrıca depolarda da ilaçlamalar yapılır. ilaçlar ergin kelebekleri, larva ve pupaları öldürür. Ayrıca toz kükürt fumigasyon halinde kullanılabilir. Siphonaptera (= Aphaniptera) Takımı (Pireler) Pireler, sıcak kanlı memelilerden yani kanatlı ve memelilerden kan emen ve yalnız ergin devrelerinde geçici parazit olan insectlerdir. insecta sınıfının genel özelliklerini gösterirler. Vücut caput, thorax ve abdomene ayrılmıştır. Vücutları latero -lateral yani iki yanlı olarak (bilateral) basıktır. Vücut parlak sarı kahverenginde sağlam bir kitinle örtülüdür. Pirelerin erginleri 1.5 -5 mm büyüklüğünde olup, 3. çift bacakları çok uzun ve sıçramaya elverişlidir. Yani, pireler zıplayan böceklerdir. Kanatları redüksiyona uğramış olup, görülemez. Ağız organelleri sokmaya -emmeye elverişlidir. Pirelerde baş (capitilum) önden yuvarlağımsı ve ellipsoidal, iki yandan basık ve gövdeye yapışık görünümdedir. Başlarında bir çift antenleri ve bazı türlerinde ise bir çift gözleri vardır. Pire türlerinin bazılarında siyah iri dikenler şeklinde tarak (ctenidia) lar vardır. Bu taraklar başın alt kısmında ise genal tarak (yanak tarağı), boyun kısımlarında ise pronotal tarak (boyun tarağı, omuz tarağı) adını alır. Thorax üç kısımdan oluşmuştur. Thorax üstte notum, altta ise sternum olarak adlandırılır. Thorax pronotum, mesonotum ve metanotumdan meydana gelir. Thoraxın ventralinde uzunlukları önden arkaya doğru artan üç çift bacak çıkar. Bunlardan 3. çift bacaklar çok uzundur ve sıçramaya elverişlidir. Abdomen halkalardan oluşmuştur ve bu karın halkaları birbirine geçmelidir. Onun için pireler çok fazla kan emebilirler. Karın halkaları üstte tergum, altta ise sternum olarak adlandırılır. Sekiz karın halkası vardır. Her halkada spiracle (stigma) bulunur. Ayrıca son halkada pygidium (his organeli), antipygidial bristil (uzun diken) ve anal stylet adını alan değişik dikenler bulunur. Dişilerin arka taraftarında kitinsel bir kese biçiminde olan, türlere göre şekilleri değişen spermatheca (reseptaculum seminis, tohum kesesi) bulunur.Erkeklerde ise kitinsel, ince, uzun ve dinlenme sırasında spiral biçiminde kıvrılmış kopulasyon organı olan clasper bulunur. Pirelerin yumurtaları oval ve beyaz renkte olup, 0.5 mm büyüklüğündedir. Pirelerin gelişmesinde tam metamorfoz görülür. Larvaları kurtcuk biçiminde olup, beyaz renklidir. Olgunlaşan larvaları 6 mm kadar uzunlukta olabilir. Pireler pupa dönemini yaklaşık 4x2 mm ebatlarında olan bir kokon içerisinde geçirir. Kokonun çevresi toz ve toprak ile bulaşıktır. Pireler kozmopolit yani her yerde bulunabilen canlılardır. Her türlü konaktan kan emerler (euroxen parazit). Ancak bazı türleri özellikle kendi konaklarına daha çok gelirler. Dişileri çiftleşmeden sonra toplu iğnenin 1/4'i başı büyüklüğündeki, krem rengindeki yumurtalarını toz, toprak içerisine bırakırlar. Ancak konak üzerine bırakılan yumurtalarda yapışıcı özellikte olmadıklarından kayarak toprağa düşerler. Yumurtadan 1 -2 hafta içerisinde kurtcuk şeklinde ve üzerleri tüylü larvalar çıkar. Larvalar çok aktiftirler. Bunlar topraktaki organik maddelerle, hayvansal artıklarla, kan pıhtılarıyla, kokuşan bitkisel maddelerle yada konağın dışkılarıyla beslenirler. Bunun sonucunda büyüyerek gelişirler ve 11 halkalı kurtçuk şeklini alırlar. Larvalar ışıktan kaçarlar. Larva dönemi 9 -200 gün arasında değişir. Larvalar saldıkları bir salgıyla toz toprak arasında kendilerine bir kokon (koza) örerler. Bu pupa dönemi 10 gün ile bir kaç ay arasında değişir. Bu kokonun içerisinde pire gelişir ve kokonu açarak dışarı çıkar. Ancak Tungidae ailesindeki pirelerin biyolojileri biraz daha farklıdır. Bu ailedeki türlerde dişiler yumurtalarını konak derisinde meydana getirdikleri şişliklerin içerisine ya da yaralara bırakırlar. Larvalar yumurtayı konak üzerindeyken terkeder ve daha sonra yere düşerler. Bu larvalar daha sonra bir kokon içerisinde pupa dönemini geçirerek ergin erkek ve dişiler oluşur. Tungidae ailesindeki pirelerin bu özelliklerinden dolayı pireler geçici parazitizmden daimi parazitizme geçiş halinde olan artropodlar olarak kabul edilirler. Siphonaptera takımında bulunan aile ve türler: Familya: Tungidae Bu ailedeki pirelere oyuk, tünel açan pireler adı verilir. Çünkü dişileri döllendikten sonra konakçısının derisine girer, çok şiddetli olarak irrite eder ve etrafındaki doku şişerek pireyi içine hapseder. Dişi pireler yumurtalarını buralara bıraktıktan sonra dokunun sıkıştırması sonucu ölürler. Tungidae ailesindeki pireler küçük ve ayakları diğer türlere oranla kısa ve zayıftır. Genal ve pronotal taraklar bulunmaz. Bu ailede iki önemli tür vardır. Species : Tunga penetrans Bu türün büyüklüğü 1 mm kadardır. Başın ön kısmı sivrilmiştir. Thorax segmentleri çok dardır. Gözleri geniş ve piğmentlidir. Kırmızı esmer renktedirler. Dişilerde spermatheca konik şekildedir. Başlıca konakları kanatlılardır. Fakat domuz, evcil memeliler ve insanlardan da kan emebilirler. Konaklarına çok şiddetli ağrılar verirler ve hatta deri içerisinde ezilen pirenin dokuları gangrene yol açabilir. Bu tür Güney Amerika' da ve Afrika' da yaygındır. Species : Echidnophaga gallinacea Başlıca konakları tavuklar ve diğer kanatlılardır. Büyüklükleri 1.5 mm' dir. Baştaki alın kısmı köşelidir. Thorax'ın notumları dardır. Genal ve pronotal tarak yoktur. Spermatheca iyi kitinize olmuştur. Bu tür köpek, rat, insan ve diğer hayvanlardan da kan emebilir. Tropik ve subtropik bölgelerde görülmektedir. Familya: Pulicidae Bu ailedeki türlerde genellikle gözler mevcuttur. Bazı türlerinde genal ve pronotal taraklar bulunabilir. Bu ailede bulunan türler; Species : Pulex irritans İnsan piresi olarak bilinen ve insanlardan kan emen bu tür, karnivorlardan ve diğer hayvanlardan da kan emebilir. 1.5 -4 mm uzunluğundadır. Gözünün alt kısmında uzunca bir diken bulunur. Thorax segmentlerinde birer sıra, birinci karın halkasında 2 ve ikinci ile 7. abdominal tergumda ise birer sıra diken bulunur. Erkeklerde clasper geniştir ve biri uzun üç hareketli çıkıntısı vardır. Dişilerde spermathecanın başı yuvarlak ve kitinize olup, kuyruk kısmı kıvrılmış bir parmağa benzer. Genal ve pronotal taraklar yoktur. Pulex irritans doğal şartlarda olmasa bile deneysel koşullarda veba hastalığına vektörlük yapabilmektedir. Türkiyede bu pire türüne rastlanılmıştır. Bu tür ayrıca helmintlerden Hymenolepis nana, Hymenolepis dimunata ve Dipylidium caninum'a arakonaklık yapar. Species : Ctenocephalides canis Köpek piresi olan bu tür, 2 -3.5 mm uzunluktadır. Her kenarda sekiz adet diken ihtiva eden genal ve pronotal tarakları bulunur. Baş yuvarlağımsı şekildedir. Şeritlerden Dipylidium caninum'un arakonaklığını yapar. İnsan ve diğer karnivorlardan da kan emerler. Species : Ctenocephalides felis Kedi piresi olarak tanımlanır. Ancak köpek ve insanlardan da kan emebilir. 2 -3 mm büyüklüğündedir. Alın kısmı daha uzun, dar ve sivridir. Genal ve pronotal tarakları vardır. Genal tarağın ön dikeni hemen hemen 2. nin uzunluğu kadardır. Türkiye'de yaygındır. Species : Spilopsyllus cunuculi Tavşanlarda görülen pire türüdür. Genal tarak 5 -6, pronotal tarak ise 14 -17 koyu renkli büyük dikenden oluşur. Genal tarak subvertikal olarak yerleşmiştir. Dişilerde spermathecanın deliği terminaldir. Tavşanlarda görülmesinin yanında kedi, tilki ve ratlarda da saptanmıştır. Bu tür myxomatosis virusuna vektörlük yapar. Species : Xenopsylla cheopis Xenopsylla genusu içinde bulunan türlerin en yaygınıdır. Asya rat piresi olarak bilinir. Thoraxın mesonotumunda kitini vertikal bir çizgi bulunur. Antenlerinin 3. eklemi asimetriktir. Göz kılı gözün önündedir. Genal ve pronotal taraklar mevcut değildir. Afrika'da ve Güney Amerika'da yaygındır. Ancak dünyanın her kıtasına yayılmıştır. Bu tür veba hastalığı etkeni olan Pasleurella pestis'in vektörlüğünü yapar. Species : Leptopsylla segnis Farelerde görülen pire türüdür. Genal ve pronotal tarak vardır. Ayrıca alında küçük ve az sayıda dikenden ibaret bir alın tarağı bulunur. Familya: Ceratophyllidae Bu ailenin bazı türlerinde frontal çıkıntı vardır. Gözler genellikle mevcuttur. Küçük memelilerle, kuşlarda bulunurlar. Species : Ceratopyllus gallinae Erginleri 2 -3 mm uzunluğunda, vücutları uzunca ve genel olarak renkleri esmerdir. Baş yuvarlak olup, genal tarak yoktur. Pronotal tarak bulunur ve 12 diken taşırlar. Kanatlılarda ve özellikle de tavuklarda bulunurlar. Kuş piresi yada Avrupa kanatlı piresi olarak adlandırılırlar. Kanatlılarda şiddetli yaralanmalara neden olurlar. Species: Ceratopyllus columbae Güvercin piresi olarak adlandırılır. Özellikleri C. galhnae'ye benzer. Species : Nosopsyllus fasciatgs Fare ve sıçanlarda bulunur. Avrupa rat piresi olarak adlandırılır. Ancak diğer hayvanlardan da kan emebilirler. Genal tarak yoktur. Pronotal tarak vardır ve 8 dikenlidir. Gözleri iyi gelişmiştir. Pirelerin Yaptığı Zararlar: Erişkin pireler mutlak süratle kan emerler. Bunun ıçınde buldukları her konak üzerine giderler. Bunların her canlıdan kan emmeleri hastalık etkenlerini bu canlılar arasında nakletmelerine sebep olurlar. Pireler fare ve sıçanlarda bulunan veba etkenlerini kan emmeleri esnasında alırlar. Pire tarafından alınan bu etkenler pirenin midesinde çoğalırlar. Bu pirelerin insanlara gelip kan emmeleri esnasında bu etkenleri onlara aktarırlar. Aynca fare ve rat pireleri fare tifüsu etkeni olan Rickettsiya typhı’yı taşırlar. Tavşan piresi myxomatosis virusunu, köpek piresi Dipyhdium caninum'u, yine köpek ve kedi pireleri Dipetalonema reconditum,Dirofilaria immilis, insan pireleri Hymenolepis nana'yı naklederler. Pireler ayrıca Tularemi'yi mekanik olarak naklederler. Pirelerin zararlı etkilerini sıralayacak olursak; Yukarıda anlatıldığı gibi hastalık etkenlerine vektörlük veya arakonaklık yapmaları, Bazı pire türleri konaklarına traumatik (yaralayıcı) olarak etki yapmaları, Konaklarından kan emmeleri sonucu soyucu -sömürücü etki yapmaları, AIlerjik etkilerinin olması. Özellikle köpeklerde bu tip etkiler sıkça görülmektedir. Konaklarını huzursuz etmeleri, Deride irrtasyon sonucu kaşıntı, dermatitis ve ürtikerlere neden olmaları, Deride tünel açan pire türleri deri altına yerleşerek, kaşıntı, şiddetli ağrı ve bulunduğu yerde irinleşmelere sebep olmaları gibi etkileri vardır. Pirelere karşı mücadelede insektisitler bir hafta ara ile iki kez uygulanmalıdır. Mücadelede insan ve hayvan meskenlerinde pirenin yumurta ve larvaları toprakta bulunduğundan, eğer meskenler toprak zeminli ise buralara insectisitler püskürtülür, toz şeklinde olanlar ise serpilirler. Hayvanlar üzerinde bulunan pireler için insectisitler solüsyon halinde ise püskürtülür veya banyo edilir. Toz halinde ise hayvanların tüyleri arasına serpilirler. BHC'li ve organik fosforlu ilaçlar tercih edilir. Fenol bileşikleri ve BHC'li ilaçlar kedilerde kullanılmaz. Pire allerjisine karşı kortikosteroidler kullanılır. Organik fosforlulardan dichlorvos, sentetik pyretroidlerden permethrin, organik klorlulardan ise lindan kullanılabilir. Ancak lindan kediler için toksiktir. Pirelerde kontrol amacıyla kedi ve köpeklerde dichlorvos ve diazinon ihtiva eden tasmalar kullanılabilir. Fire enfestasyonlarının kontrolündeki başarı barınaklar ve meskenlerde özellikle yataklarda yapılacak ilaçlamaya ve temizlik işlemlerine bağlıdır. Son yıllarda bu amaçla methoprene aerosol kontrol amacıyla kullanılmaktadır. Bu ilaç pire larvalarının bulunabileceği yataklık, halı, kilim gibi yerlere uygulanır. Larvalar tarafından alınan ilaç etkisini pupa döneminde gösterir. İlaç pupalardan erişkin formların çıkışını önleyerek kontrolü sağlar.Kanatlılarda pire mücadelesinde ise malathion ve carbaryl kullanılabilir. Bu ilaçlar toz ve özellikle Echidnophaga enfestasyonlarında solüsyon şeklinde uygulanır. Korunma için kanatlı bannaklarında altlıklar uzaklaştırılır ve yakılır. Barınaklar (kümesIer) % 1 ronnel solüsyonu ile 14 gün aralıklarla iki defa ilaçlanmalıdır. Diptera Takımı (Sinekler = İkikanatlılar) İnsecta sınıfının en önemli takımlarındandır. Bu takımda bulunan artropodlar insecta sınıfının genel özelliklerini gösterir. Yani vücut caput, thorax ve abdomene ayrılmıştır. Diptera (di= iki, ptera= kanat) ların başlarında bir çift anten, bir çift petek göz, sokucu- emici, parçalayıcı veya yalayıcı -emici ağız organellerine sahiptir. Erginlerinin mesothoraxlarından çıkan bir çift fonksiyonel kanatları vardır. Arkadan çıkan kanatlar rudimenter olup, topuz şeklindedir ve denge organı görevini yaparlar. Sinek uçarken dengeyi sağlar. Bazı türlerinde ise ağız organelleri atrofiye olmuştur. Böylece bunların beslenmeleri söz konusu değildir. Topuz şeklinde olan ve dengeyi sağlayan kanatlara halter adı verilir. Dişiler yumurta, larva veya pupa meydana getirerek çoğalırlar. Yani dipteraların gelişmelerinde tam bir metamorfoz vardır. Sokucu -emici olanlarda hortum (probiscic) iyi gelişmiştir ve çoğunlukla insan ve hayvanlardan kan emerler. Kan emmeleri esnasında oluşturdukları anemi ve sokma yerlerindeki toksik etkiden dolayı kızarıklık ve kaşıntının yanısıra, bazı hastalık etkenlerini (bakteri, virus, protozoon, helminth gibi) canlılar arasında nakletmeleri ile önemlidirler. Bu takımdaki bazı sinekler larvalarından dolayı önem taşırlar. Çünkü bu sineklerin larvaları konaklarının iç ve dış paraziti olabilmektedirler yani myiasis oluşturmaktadırlar. Dipteraların bazı türlerinin larva şekillerinin insan ve hayvanlarda hastalık oluşturmaları olayına. myiasis adı verilir. Myiasise neden olan türlerin erişkin şekillerinin hiçbir paraziter etkisi yoktur ve ömürleri çok kısadır. Diptera takımında insan ve hayvan sağlığı yönünden önemli olan üç alt takım bulunur. Bunlar ; Suborder (Alttakım) : Nematocera Genellikle uzun vücutlu ve narin yapılı sivrisineklerdir. Küçük sinekler olup, erişkinlerin antenleri baş ve thoraxdan daha uzundur. Olgun sineklerin antenleri çok sayıda (8'den fazla) eklemden (segmentden) oluşmuştur. Antenlerin üzerinde "arista" adı verilen üzeri tüylü bir kıl yoktur. Kanatları pullu, kıllı yada parlaktır. Kanat venleri birbiri ile kesişmez. Ayakları çok uzun veya biraz uzuncadır. Dişileri kan emerler. Larvalarının baş kısmı iyi gelişmiştir. Larvaların mandibulaları yatay olarak (horizantal) ısırır. Larva ve pupaları obtektir ve suda yaşarlar. Ayın zamanda hareketlidirler. Su border: Brachycera Nematoceralara göre daha tıknaz yapılı ve kuvvetli yapılıdır. İri sineklerdir. Erişkinlerin antenleri thoraxdan kısa olup, 6'dan daha az segmentlidir. Antenleri birbirinden farklı şekilleri olan segmentlerin birleşmesinden meydana gelmiştir. Antenleri üzerinde (3. segment) bir. arista bulunabilir. Arista antenin ucuna doğru yer alır. Karekteristik damarlanma görülen kanatlarda, kanat venlerinde kesişme görülür. Dişileri kan emerler. Larvalarında baş kapsülü kısmen yada tamamen körelmiştir. Larvaları suda yaşar ve pupalarıda obtek olup, suda yaşarlar. Larvaların mandibulaları vertical (dikey olarak) olarak ısırır. Suborder : Cyclorrhapha Bu alttakımdaki türlerin erginleri tüylü ve çeşitli metalik renklere sahiptirler. Kan emen türlerin dişi ve erkekleri kan emer. Olgun sineklerin antenleri 3 segmentlidir ve aristalıdır. Arista 3. segmentin dorsalinde yer alır. Kurt benzeri olan larvalarında baş yoktur. Bu tip larvalar hareketli olup, magot adını alırlar. Pupa koarktat olup, hareketsizdir. Larva ve pupa dönemleri toprakta geçer. Suborder : Nematocera Bu alttakımda bulunan aileler şunlardır. Familya: Culicidae (Sivrisinekler) Familya: Ceratopogonidae (= Heleidae, Acısinekler) Familya: Simuliidae (= Melusinidae, Siyahsinekler, Körsinekler) Familya: Psychodidae (Tatarcıklar) Culicidae Ailesi (Sivrisinekler) Sivrisinekler yaz geceleri düşünülebilecek her yerde bulunan, özellikle ışıklar söndürüldükten sonra insanlardan kan emen ve vızıltısı ile insanları sürekli rahatsız eden insectlerdir. Sivrisinekler 2 -10 mm uzunluğundadır. Bu ailedeki artropodların vücutları; narin, başları küçük ve küreseldir. Bacakları uzundur. Vücutları genellikle silindirik yapıdadır. Antenleri 14 -15 segmentden meydana gelmiştir ve erkeklerde tüylüdür. Ağız organelleri uzun ve silindirik bir biçimde olup, sokmaya -emmeye elverişlidir. Abdomen uzun yapılı ve thorax karekteristik olarak kama şeklindedir. Kanatları uzun ve dar olup, kondukları zaman abdomen üzerinde düz katlanırlar. Culicidae ailesinde bulunan önemli sivrisinek cinsleri; Anopheles, Aedes, Culex, Mansonia ve Theobaldia' dır. Bunlardan özellikle ilk üç tür önemlidir. Sivrisinekler su kenarlarında çoğunlukla bulunurlar. Durgun sularda, durgun deniz sularında larvaları gelişir. Sivrisineklerin sadece dişileri insan ve hayvanlardan kan emerler. Erkek sivrisineklerde alt ve üst çene (maksilla ve mandibula) kısalmış olduklarından konağın derisini delememekte ve kan emememektedirler. Bunlar bitki artıklarından doku özsuyu emerek beslenirler. Sivrisineklerin biyolojisi Dişi sivrisinekler yumurtalarını su yüzeyine veya suda yüzen bitki üzerlerine bırakırlar. Yumurta bırakma şeklinde her türün kendine has özellikleri vardır. Anopheles ve Aedes cinsindekiler yumurtalarını tek tek bıraktıkları halde, Culex cİnsindekiler yumurtalarını paketler halinde bırakırlar. Bazı türler yumurtalarını temiz akarsulara, bir kısmı durgun su birikntilerine yada ağır akan su yollarına, hatta bazıları da deniz suyuna bırakırlar. Culex cinsindekiler yumurtalarını foseptik sularına da bırakmaktadırlar. Yumurtadan çıkan larvalar 10 -11 halkalı olup, kurtçuk şeklindedirler. Larvalar aktif ve hareketli olup, bükülüp açılma şeklinde bulundukları su içinde hareket ederler. Larvalar türlere göre değişmek üzere vücut halkalarında hava borusu taşırlar. Bu hava deliklerini su yüzeyine doğru uzatırlar. Anopheles'lerin larvaları vücutlarının son 3 -4 halkasında hava borusu taşıdıklarından içinde bulundukları suyun yüzeyine parelel dururlar. Culex ve Aedes larvaları ise vücutlarının son halkasında hava borusu taşıdıklarından içinde bulundukları suyun yüzeyine dikey dururlar. Larvalar 4 defa gömlek değiştirdikten sonra pupa safhasına girerler. Pupa evresinde baş ve thorax yuvarlak kokon benzeri bir yapının içinde bulunurken abdomen serbest vaziyettedir. Bu dönemde daha az aktiftirler. Pupalardan çıkan erişkin sinekler, beslenmek amacı ile çoğaldıkları yerden birkaç kilometre ve hatta rüzgar ve değişik vasıtalarla çok daha uzağa gidebilirler. Erişkin sivrisineklerin kondukları yüzeye duruş şekilleride farklıdır. Anopheles'ler kondukları yüzeye eğik durdukları halde, Aedes ve Culex'ler paralel dururlar. Yaşam süreleri sıcak bölgelerde 6 aydır. Türkiye'de ise bu süre 1 -2 ay kadardır. Culicidae'ler bitki özsularıyla ve şekerli suyla beslenebilirler. Fakat dişiler yumurtlayabilmek için mutlaka bir miktar kan emmek zorundadırlar. Dişi bireyler geceleyin ışığa doğru ve konakçısının vücut ısısına doğru yönelirler. Gündüzleri ise karanlık ve kuytu köşelerde saklanırlar. Sivrisineklerin (Culicidae) Önemi Konaklarını huzursuz ederler. Kan emilen yerde çok rahatsız edici kaşıntıların meydana gelmesine neden olurlar. Çok sayıda oldukları zaman kan emerek soyucu -sömürücü etkilerini gösterirler. Sivrisineklerin esas önemleri sıcak ülkelere doğru gittikçe sıklığı artan, birçok hastalığın bulaşmasına aracılık etmeleridir. İnsan, maymun ve kanatlılar arasında sıtma etkeni olan plasmodium'ların biyolojik vektörüdürler. Dişi Anopheles türleri insanlarda sıtmaya neden olan plasmodium türlerine, Anopheles, Culex ve Aedes türleri ise kanatlılarda sıtmaya neden olan plasmodium türlerine vektörlük yaparlar. Ayrıca sivrisineklerden bazı türler nematodlardan Wuchereria bancraıli (insanlarda fil hastalığı etkeni) ve köpeklerde Dirofilaria immitis larvalarını naklederek, bu helmintIere arakonaklık yaparlar. Bakterilerden Borrelia anserina (Kanatlı spiroketası) 'yı Aedes cinsindeki türler bulaştırır. Yine Mansonia türleri Brugia malayi'nin naklini sağlarlar. Sivrisinekler sarı humma virusuna, doğu ve batı at encephalitislerine ve Japon B encephalitisine vektörlük yapar. Ayrıca kanatlı çiçeğine mekanik taşıyıcılık yaparlar. Tavşan myxomatosis'ine de vektörlük yaparlar. Sivrisineklere karşı mücadele Sivrisineklere karşı mücadele larvalara ve erişkinlere karşı olmak üzere iki şekilde yapılır. Larvalara karşı mücadelenin başında bunların yaşadıkları yerlerin ortamını bozmak gelir. Bunun için taşkınları önlemek, kanalizasyon sistemlerini iyi yapmak ve bataklıkları kurutmak gerekir. Bataklıklar ve durgun sular drenajla kurutulmaya çalışılır. Bunun mümkün olmadığı durumlarda ise bu bölgelere insectisitler sürekli olarak yada planlı olarak belirli periyodlarla kullanılır. Bu amaçla en çok kullanılan ilaçlar organik klorlu ve organik fosforlu insectisitlerdir. Taşkınlara bu ilaçlar püskürtülerek uygulanır. Ayrıca larvalara karşı mücadelede biyolojik savaş metodları da kullanılmaktadır. Bunun için Gambusia cinsi balık türleri, yetiştirilmelidir. Bu balıklar sinek larvalarını yiyerek kontrolü sağlarlar. Bu amaçla ayrıca larvalar için patojen olan ve larvalarda salgınlar oluşturan çeşitli bakteri, protozoon ve helmintler de uygulanabilir.Sivrisineklerin erişkinlerine karşı ise insectisitler kullanılmalıdır. Bunun için en uygunları karbamatlı ve organik fosforlu insektisitlerdir. Ayrıca özellikle Anophellere karşı kalıcı etkili ilaçların kullanılması ile iyi bir kontrol sağlanmaktadır. Ancak çevreye etkilerinden dolayi bu tip ilaçlar pek tercih edilmemektedir. Ayrıca mekanik önlemler ve sinekleri uzaklaştırıcı tedbirlerde alınır. Familya: Ceratopogonidae (= Heleidae, Acısinekler) Bu ailedeki türler sivrisineklerden daha küçük olup, 1 -3 mm boyundadırlar. Antenleri 13 -15 segmentlidir. Dişilerde çok seyrek ve kısa kıllıdır. Erkeklerde ise çok kıllı ve uzundurlar. Ağız organelleri sokucu -emici tiptedir. Hortumları kısadır. Thoraxın her üç parçası kaynaşmıştır. Thorax başın üst tarafına doğru bir kamburlaşma yapar. Kanatları geniş, uçları yuvarlak ve üzerlerinde duman renginde benekler vardır. Kanatlarında pulların olmasıyla sivrisineklerden, daha uzun antenlere sahip olmaları ile de Simulium'lardan ayrılırlar. En tipik özellikleri benekli kanatlara sahip olmalarıdır. Ceratopogonidae ailesindeki türler konaklarını soktuklarında büyük acı verirler. Bunun içinde acısinekler adını alırlar. Dişileri kan emer, erkekleri ise bitki özsuyu ile beslenirler. Bu ailede bulunan ve hekimlik açısından önemli olan Cilicoides (acısinek)'dir. Culicoides'lerin kanatları tüylüdür. Bu cinse bağlı önemli tür ise Culicoides robertsi' dir. Bu türe kumsinekleri adı da verilir. Bu sinekler bataklık bölgelerde ürerler. Dişiler döllenmiş yumurtalarını sığ akarsuların kıyılarına, su içindeki bitkilerin ve taşların üzerine bırakırlar. Dişiler yaşamları boyunca birkaç kez yumurta bırakırlar. Yumurtadan çıkan kurtçuk benzeri larvalar hem karada hemde suda yaşayabilirler. Daha sonra pupa dönemini geçirerek erişkin sinekler meydana gelir. Erişkinler yumurtlamadan önce kan emerler. Sabah vakitleri ve ikindi vaktinde daha çok saldırgan olurlar. Ayrıca bulutlu ve kapalı havalarda çok aktiftirler. Erişkinleri yazın Mayıs ayından Eylül ayına kadar görülürler. Yaz aylarında gelişme süresi 1 -2 aydır. Kışı ise larva döneminde çamura gömülü olarak geçirirler. Veteriner Hekimlik yönünden önemli olan Culicoides'ler sivrisineklerden daha küçük yapılı oldukları için sivrisinekler için yapılan tellerden kolaylıkla geçebilirler. Culicoides 'ler toplu halde uçuşurlar. İnsanlardan ve hayvanlardan kan emerler. Çok sayıda olduklarında hayvanları ürkütüp kaçıştırırlar. Konaklarından kan emerek soyucu -sömürücü etki gösterirler ve fazla sayıda olduklarında anemiye yol açarlar. Ayrıca konaklarını sokmaları kuvvetli tepki oluşturur. Sokma yerinde kaşıntı, ödem ve şiddetli acıya neden olabilirler. Bazen 2 cm büyüklüğünde, seröz bir sıvı dolmuş kabarcıklar meydana gelir. Daha çok orman ve açık arazide çalışanlara saldırırlar. Culicoides türlerinin en önemli

http://www.biyologlar.com/insecta-hexapoda-entoma-bocekler-sinifi

Parazitlerin konak üzerinde etkisi

Tanımlamaya göre parazit üzerinde veya içinde yaşadığı konağa zara veren onun zararına yaşamını sürdüren canlıdır. Bu zararın ya da zararlı etki mekanizmaların çoğu virüsler, parazitik yaşamı benimsemiş bakteriler, mantarlar, protozoonlar, helmintler ve eklembacaklılar da ortaktır. Ve hepsi zararlı etkilerinin sekresyonları (salgıları) metabolizma artıkları ve diğer ürünleriyle gösterirler. Parazitozlarda görülen patolojik etkiler ya belli belirsiz ya da çok belirgindir. Bu etkiler travmatik etki, konaktan besin çalma ve konağın savunma mekanizması ile etkileşime girme şeklinde özetlenebilir. Son yıllarda konağın savunma mekanizması ile parazit arasındaki etkileşim ve sonuçları çok iyi çekmeye başlamıştır. Parazit ister konak dokusunu bizzat istila ederek zarar versin isterse belirgin bir fiziksel hazar oluşturmadan zarar versin, temelde sonuç aynıdır. Yani konak dokusu biyokimyasal olarak zarara uğramıştır. Konağın uğradığı bu zararlar şöyle özetlenebilir; 1) Doku ya da organların zedelenmesi; Giardia’nın emici diski (vantuzu) çengelli solucanların ağız kapsülleri, trematodların ve cestodların çekmenleri(vantuzları) ile çengellerinin bağırsak çeperinde Sarcoptes scabiei deride oluşturduğu mekanik hasar buna örnektir. 2) Beslenmenin olumsuz yönde etkilenmesi, parazitin kan emmesi sindirilmiş besinleri vücut yüzeyinden absorbsiyonla veya ağız yoluyla alınması konağın eksik beslenmesine yol açar. Bazı parazitler konak için hayati önemi olan vitaminleri (B12) vücutlarında biriktirirler. Sonuçta anemi (kansızlık) büyüme ve gelişmede gerileme, anlama yeteneğinde azalma görülür. 3) Dokuları sıkıştırma, organları tıkama; Hidatik kistte kistin çok büyüyerek çevredeki hücre ve dokuları sıkıştırması Ascaris ve Taenia erişkinlerinin bir yumak olarak bağırsağın tıkanması bunlara örnektir. 4) Doku ve hücrelerde irkilmelere neden olma; Parazitin kendisinin veya ürünlerinin hücrede veya doku da yerleşmesi buralarda irkilmelere ve sonuçta bazı tepkilere yol açar. Çeşitli organ ve dokularda yerleşmiş olan Schistosoma yumurtaların Trichinella spiralis larvalarının etrafında görülen kapsül veya granül oluşumları buna örnektir. 5) Eritme etkisi; parazitlerin vücuda girmek, girdikten sonra da dokularda ilerleyebilmek için salgılarındaki proteolitik enzimlerin etkisine bağlı olarak görülür. çengelli solucan larvasının deriden girmesi amipin dokularda yayılması bu enzimler yardımıyla gerçekleşir. 6) Toksik etki; Bazı parazitlerin sekresyonları veya salgıları metabolik atıkları konakta toksik etki yapar. 7) İmmino-patolojik olaylara neden olma, bu olaylar konağın savunma mekanizması ile parazitin etkileşimi sonucunda ortaya çıkar. Bunları anaflaksi tipinde hemen görülenler, antijen – antikor birleşmesi ile ilgili olanlar ve hücresel aşırı duyarlılıkla ilgili olanlar 3’e ayırmak mümkündür. (Anaflaksi : Organizmaya daha önce karşılaştığı ve duyarlılık kazandığı yani özgül bir tepki geliştirdiği maddeleri girdiğinde ortaya çıkan aşırı duyarlılık tepkimesidir.)

http://www.biyologlar.com/parazitlerin-konak-uzerinde-etkisi

BÖCEKLERDE TRAKE SOLUNUMU

Stigma dudağının hemen altında trake sitemi başlar. Filogenetik olarak her segment kendi otonom stigmasına sahiptir. Bununla beraber bazı ilkel böceklerde ve gelişmiş böceklerin çoğunda, her segment bir çift stigma taşımaz. Ektodermin, stigmaların bulunduğu yerden içeriye çökmesiyle oluşurlar. Şekil 28.47/a’da basit ilkel bir trake sistemi şematize edilmiştir. Her stigmadan uzanan kısa bir dal yatay olarak vücut içerisine girerek bir dorsal, bir visceral ve bir de ventral dalcığa ayrılır. Dorsal daldan vücudun sırt kısmındaki kaslar ve integüment; visceralden bağırsak, malpiki tüpü, eşeysel bezler, yağ cisimcikleri; ventral daldan ise, karın kasları, sinir ve karın derisi yararlanır. Yalnız mezotorakstan öne doğru protoraksı ve başı besleyebilmek için bir ventral bir de dorsal kol çıkarak uzanır. Öne doğru uzanan dorsal koldan beyine, göze, üst dudak bölgesine ve antenlere kollar uzanır. Ventral koldan ise, tüm protoraksa, ilk bacak çiftine, alt dudak bölgesine ve ağız üyelerine kollar gönderilir. Stigma taşıyan her iki göğüs segmentinde, ventral koldan bir dal çıkarak bacak trakesini yapar. Böceklerin Hava Keseleri Metamerlere göre ayrı ayrı olan bu sistem diğer tüm böceklerde ikincil olarak değişikliğe uğrayarak daha karmaşık bir durum kazanmıştır. Segmentlerdeki trakelerin tümü enine boyuna birbirine bağlanarak anatomik ve işlevsel bir solunum birliği meydana getirir. Bu bağlantılara “Anastomos” denir. Enine bağlantılar vücudun karın tarafında, boyuna bağlantılar ise sırt kısmında sıktır. Stigmaların hemen iç kısmında tüm vücudu yandan boyuna kateden birleşik bir boru bulunur. Daha az olarak sırt kolunda, en az anastomoz ise visceral ve ventral kollarda görülür. Kanatlı böceklerin tümünde ilaveten kanat trakeleri görülür. Kanatlara giden kollar, mezo- ve metatoraksta, bacaklara giden trake kollarından ayrılarak bir yay yapar ve tekrar karın trake borusuna bağlanır. Özellikle iyi uçan böceklerin trake sisteminde ilave gelişmeler görülür (trake kollarında çoğalmalar ve dallanmalar). En çok görülen şekli ana trake kollarının genişlemesiyle meydana gelen trake keseleri ya da hava keseleridir. Bu kesecikler, mayısböceklerinde olduğu gibi, fazla sayıda; fakat küçük olabilir . Diğer taraftan halanlarında olduğu gibi birçok küçük hava kesesinin kaynaşmasıyla az sayıda; fakat büyük yapıda hava keseleri ortaya çıkar Hava keselerinin tümü havanın depo edilmesi için kullanılır. Keselerden çıkan ince dallar ve borular dokulara kadar uzanır. Ayrıca bu keseler miksosölü sıkıştırmak suretiyle dolaşımı hızlandırır ve dokulara besin ulaşımının daha etkin olmasını sağlar. Her trake, böceğin dış derisinin yani integümentinin özel bir amaç için içeriye çökmesiyle oluşur. Bunu de görmek olasıdır. Trake, “Matrix” ya da “Trake Epiteli” olarak adlandırılan bir tabakalı epitel ile en dışta örtülmüştür (buradaki dış tarifinden kasıt borunun lümeni değil, vücut içindeki tarafıdır). Eğer trake izole edilmiş bir boru halinde düşünülürse; en dışta kaide zarı, onun altında trake epiteli ve en içte de ekso- pro- ve epikutikuladan oluşmuş, vücudun tümünü dıştan örten tabakanın “Intima” denen iç çöküntüsünü görürüz. Intima, trake borusunun iç lümen kısmını astarlar. Intima ne kadar kalınsa, trake içe doğru o kadar fazla olarak uzanır. Bu kitin kılıf, öncelikle, trake borucukuların büzülmesini önler. Borucukların daha sağlam olabilmesi için kitin kılıfın üzerinde “Taenidium” denen özel spiral kitin kalınlaşmalar görülür. Trake intimasında prokutikula sklerotize olmadığından, sağlamlaştırma, taenidium ile, yani, eksokutikulanın yiv şeklinde kalınlaşmasıyla olur. Bazen bu yiv şeklindeki çıkıntılar, bir ağ görünümünde ya da parmakçalık gibi olabilir. Her deri değişiminde intima yenilenir. Büyük hava keselerinde, esnekliği korumak amacıyla, bu şekilde, duvarı sağlamlaştıracak kabarıklıklar ve keza kitinleşme yoktur. Epikutikula, her zaman trake lümenini kesiksiz astarlar. Trakenin içe doğru uçtaki ince dallarında ise, epikutikula basitleşerek sadece dolgun bir tabaka ile kutikula tabakasından oluşur. Trake borucukları son kısmına doğru 2-5 fi çapında çok ince borucuklarla trake uç hücrelerinin içinde son bulur . Burada epikutikula tamamen kaybolur; sadece gaz geçiren ince epitel tabakası kalır. Trake Uç hücreleri ve trakeoller Trake uç hücreleri matriks hücrelerinin değişmiş bir şeklidir. Bu hücreler yıldız şeklini almış ve üst düzeyi diğer matriks hücrelerinden daha değişik yüksekliktedir. Birçok uç hücresinin parmak şeklindeki uzantıları birbirleriyle ilişkide olabilir ve bu şekilde komşu hücre ve organın civarında bir ağ meydana getirirler. Bazen oksijene büyük gereksinme gösteren kas hücreleri gibi hücrelere, bu borucuklar, doğrudan bağlanırlar . Uç uzantıların içerisine kadar uzanan trake borucuklarının çapı 1 /cm’den daha küçük olabilir. Trake kılcallarına “Tracheol” denir. Kural olarak bunların iç çeperi kitin taşımaz. Işık mikroskobunda ancak 250 Â genişliğindeki trakeollerin kör ucu görülebilir. Havanın oksijeni öncelikle bu trakeollerr- saran dokulara diffüzyonla girer, ince trake borucuklarının duvarlarının da gazlar için geçirimli olduğu bilinmektedir. Fakat bu yolla vücudun ne kadar oksijen aldığı saptanamamıştır. Birçok araştırıcıya göre oksijenin geçişi sadece fiziksel bir diffüzyona dayanmamakta, matriks hücreleri, özellikle trake son hücreleri aktif rol oynamaktadır. Belki adı geçen yerlerde birikmiş olan pigment granülleri oksidasyon işlevinde ya da oksijen depolanmasında önemli görevler almaktadır. Deri değişiminde trakeollerin iç çeperi derinin diğer kısımları gibi değişmez; fakat, tamamen çözünür. Bu çözünen kısım “Trachein” denen kolloyidal bir materyalden yapılmıştır. Bu madde, kuru ortamda büzülür, sulu ortamda gevşeyerek açılır. Bu özellik, havanın, trakeollerin son kısmına ulaşmasında büyük öneme sahiptir. Gaz Değişimi: Uzun zamandan beri trakeollerin son kısmının hava ile değil, 0.2-0.3 \jım çapındaki bir sıvı sütunu ile dolu olduğu bilinmektedir. Kılcal kuvvetinden dolayı, trakeollerin son kısmını çeviren dokulardan, sıvıların, bu kılcal boru içerisine akma eğilimi vardır. Bu nedenle trakeollerin iç çeperleri genellikle sıvı (su) ile kaplıdır. Sıvıyı doku içerisinde tutabilmek için de bir zıt etkinin olması gereklidir.” Büyük bir olasılıkla bunu sağlayan da trakenin kolloyidal sıvı içeriğinin özelliğidir. Trake kılcallarının su tutma (eyleme)kuvveti, etrafını çeviren hemolenfin ozmotik basıncına bağlıdır. Dokudaki oksijen azaldığı zaman yadımlama ürünlerinin artmasından dolayı hemolenfin ozmotik basıncı yükselir. Bunun neticesi olarak trakeollerin uç kısmındaki su, dokular içine emilir ve bu arada temiz hava boşalan kılcallara doğru ilerler. Yeterince oksijen alındıktan sonra, ozmotik basıncın yükselmesine neden olan yadımlama son ürünlerinin oksitlenmesiyle ya da yıkılarak ortadan kaldırılmasıyla, ozmotik basınç düşer. Bunun neticesi olarak su, dokulardan kılcal borular içine geçmeye başlar ve hava dışarıya doğru itilir. Sıvının kılcal borular içinde gidip gelmesiyle oksijen içeren hava ritmik olarak trakeoller içerisine pompalanır. Trakeoller Havanın geniş lümenli trakelere ve hava keselerine pompalanmasında başka etkenler rol oynar. Vücut duvarının kaslar aracılığıyla hacimce genişleyip daralması suretiyle hava içeriye ve dışarıya pompalanır. Birçok böcekte abdomenin sırt karın yönünde açılıp kapanmasıyla, ya da dürbün gibi, segmentlerin boyuna birbirinin içerisine girmesiyle havalandırma meydana gelir. Bu tipik hareketleri birçok böcekte çıplak gözle izlemek olasıdır. Ayrıca göğüs birçok böcekte aktif olarak havalandırmaya katılır. Göğüste meydana gelen hacim değişmeleriyle hava stigmalardan içeriye ve dışarıya pompalanır. Dokularda CO2 miktarı çoğalınca, karın gangliyonundaki otonom merkez uyanlarak, solunumdan sorumlu olan kaslar harekete geçirilir. Böylece giren hava miktarı artırılır. Solunumun her stigmada aynı etkinlikle yapıldığı söylenemez. Bazen yönlendirme görülebilir. Dokuiara’a oluşan C02′in bir kısmı trakeollerin uç kısmındaki sıvının içerisine geçer (karbonik asit haline geçerek) ve yine buradan trake yolunu izleyerek dışarıya atılır. Karbondioksit, oksijene göre çok daha kolay olarak dokulara girebilir. Dolayısıyla kutikulanın arasındaki geçitlerden (pasajlardan) ve geniş lümenli trakelerden CCVin büyük bir kısmı dışarıya atılabilir (oksijen hemen hemen hiç geçmediği halde). Çalıçekirgelerinde dışarıya atılan CC^’in % 25′i integümentten sızar (diffüzyon yapar). Trake duvarlarından kan sıvısına sızan oksijen, kısmen erimiş durumda bu sıvıda taşınabilir. Fakat hemen hemen (örneğin Chironomi- dae larvaları hariç) solunum pigmenti taşımadığından, kanın, solunumda önemli bir rolü yoktur. Sıcaklık yükseldiğinde, hareket halinde ve gelişme evrelerinde oksijene gereksinim artar.

http://www.biyologlar.com/boceklerde-trake-solunumu

Kan Basıncı ve tansiyon ölçülmesi ve Kan

Kan Basıncı Tansiyon Kalp döngüsü boyunca atardamarlardaki basınç değişkenlik gösterir. Kalp ventrikülleri kasılarak kanı arter sistemine pompalar ve daha sonra gevşeyerek bir sonraki pompalamada gönderecekleri kan ile dolarlar. Arterlere doğru meydana gelen bu kesintili kan akımı, arter sisteminden kılcal damarlara doğru sürekli bir kan akışı ile dengelenir. Kalp kanı atardamarlara pompaladığında, kalbin bir sonraki kasılmasına kadar yavaşça azalan ani bir basınç artışı meydana gelir. Kan basıncı kalp ventrikülleri kasıldıktan sonra en yüksek seviyesindeyken (sistolik basınç), kanı atardamarlara pompalamadan hemen önceki anda ise en düşük seviyededir (diyastolik basınç). Sistolik ve diyastolik kan basınçlar, atardamar içine, ucunda basınç ölçen bir mekanizma bulunan bir kateter sokularak ölçülebilir. Bu tip doğrudan bir ölçüm oldukça doğru sonuç verse de, girişimseldir, risklidir ve çoğu zaman kolay uygulanabilir değildir. Aslında bu metot 1714 yılında bir atın kan basıncını ölçmek üzere Stephen Hales tarafından kullanılmıştır (Şekil 1). Daha basit kan basıncı hesaplamaları, girişimsel olmayan dolaylı yöntemlerle oldukça gerçeğe yakınb ir doğrulukta elde edilebilmektedir. Geleneksel olarak, sistemik arter kan kan basıncı bir civa kolonuna veya başka bir tür sfigmomanometreye bağlanmış bir kan basıncı manşonu ve stetoskop kullanılarak ölçülebilir (Şekil 2). Manşon hava ile şişirirlerek, brakial arter yoluyla ön kola kan akışı durdurulacak kadar yüksek bir basınca ulaştırılır. Daha sonra manşon içindeki basınç yavaşça azaltılır. Arterdeki sistolik kan basıncı manşonun sıkıştırma basıncını yendiği zaman, basınçtan dolayı kapanmış olan damar sistolde açılır ve bir miktar kan kapalı damarıın açılmasıyla ileri doğru yavaşça akar. Bu akış kapalı bir damardan ileri doğru gerçekleştiği için kanın akışı laminar değil girdaplıdır (türbülan) ve dolayısıyla oluşturduğu ses stetoskop aracılığıyla duyulabilir. Bu keskin ve vurum şeklindeki sesler "Kortokoff sesleri" olarak bilinir. Kortokoff sesleri ilk duyulduğunda manşon basıncı sistolik basınca yakın bir değerdedir. Manşon basıncı daha fazla düşürüldükçe stetoskopta duyulan seslerin şiddeti artar ve sonra birden boğuklaşmaya başlar. Sesin boğuklaştığı noktadaki manşon basıncı ise diyastolik basınca yakın bir değerdedir. Manşon basıncı daha da azaltıldığında sesler tamamen kaybolur ve arterden normal kan akışı tekrar sağlanır. Genellikle sesi kaybolduğu noktayı tesbit etmek daha kolay olduğundan ve boğuklaşma ile sesin kaybolması arasında bir kaç mmHg bir basınç farkı olduğundan, diyastolik basıncı belirlemek için genellikle sesin kaybolduğu basınç değeri esas alınır. Bazı sağlıklı insanlarda, manşon basıncı diyastolik basıncın çok altına düştüğünde dahi sesler duyulmaya devam edebilir ve böyle kişilerde diyastolik basıncı bu yöntemle doğru bir şekilde belirleme imkanı yoktur.      

http://www.biyologlar.com/kan-basinci-ve-tansiyon-olculmesi-ve-kan

Güneş Sisteminin Oluşumu ve Atmosferin Kısa Bir Tarihi

Bu yazımızda sizlere kısaca Güneş sisteminin oluşumundan ve Dünya atmosferinin ilk oluşumundan günümüze kadar süre gelen tarihinden bahsetmek istiyoruz. Bu yazımızda Dünyanın ilkel atmosferinin nasıl tespit edildiğini, hangi gazlardan oluştuğunu ve nasıl değişim geçirdiğini daha iyi anlayacağınızı umuyoruz. Önce güneş sistemimizin nasıl meydana geldiğini anlamak için yazımıza başlayalım. Güneş Sistemi'nin Oluşumu Güneş sistemi, yaklaşık 4.57 milyar yıl önce çoğunluğu hidrojen olmak üzere geniş bir gaz, toz ve buz bulutu halinde başladı. Kütlesi Güneş’inkinden birkaç kat fazlaydı ve sıcaklğı da, atom ve molekül1erin gelişigüzel ısıl devinimlerinin durduğu mutlak sıfırın yaklaşık on derece üzerinde, -263 °C civarındaydı. Bu gaz ve toz bulutunun değişik bölümleri, kütle çekim kuvvetiyle birbirlerine doğru çekildi ve bulut büzüldü. Kütlesel çekim gücü, başlangıçta yani bulutun değişik kısımları birbirinden geniş çapta ayrıyken çok güçlü değildi. Ancak bulut büzülürken kütlesel çekim gücü de hızla arttı. Bu nedenle büzülme çöküntüye dönüşene kadar bulutun hacmi küçüldükçe, büzülme hızı da arttı. Açısal momentum, Güneş nebulası adını alan bu maddelerin tümünün daha sonra Güneşe dönüşecek merkezi bir yıldız olarak çökmesini önledi. İlk baştaki gaz ve toz bulutu Galaksi’deki diğer maddelere göre daha yavaş bir biçimde dönüyordu. Büzülme sırasında açısal momentum korundu. Açısal momentumu aşağıdaki formül eşitliği ile verilir. M = m.v.r Bu eşitlikte M açısal momentumu, m kütleyi, v dönme hızını, r ise dönme eksenine olan uzaklığı gösterir. Açısal momentumun korunumu ilkesine göre (tıpkı bir buz patencisinin kollarını iki yana bitiştirdiğinde daha hızlı dönmesi gibi), yarıçapı küçüldükçe bulutun dönme hızı arttı, Artan dönme hızı Nebulayı oluşturan maddelerin hareketlerini etkileyecek bir başka kuvveti de ortaya çıkardı. Bu kuvvet arabada keskin bir virajı alırken hissettiğimiz merkezkaç kuvvetidir. Bir gezegen, gezegenle Güneş arasındaki kütle çekim kuvveti ve gezegenin Güneş çevresindeki dönüşünün neden olduğu merkez kaç kuvveti sayesinde yörüngede kalır. Nebulanın büzülmesi sırasında açısal momentumun korunması, nebulayı oluşturan maddelerin bir kısmının açısal hızlarının merkezkaç kuvvetin çekim kuvvetiyle dengelenecek kadar artmasına neden oldu. Bu durumdaki maddeler, Nebulanın merkezi çevresinde dönen en yakındaki dairesel yörüngelere yerleşerek, büzülen bulutun gerisinde kaldılar. Bunun sonucunda başlangıçta dağınık olan bulut neredeyse bir bisiklet tekerleği gibi dönen ve merkezinde daha sonra Güneş’in atası haline gelecek yoğun bir gaz topu bulunduran bir diske dönüştü Gezegenlerin hareketiyle ilgili 16. yy verileri ışığında Sir Isaac Newton, iki cisim arasında, bu cisimlerin kütlelerinin çarpımıyla doğru, aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı bir çekim kuvveti (F) bulunduğu sonucunu çıkardı. Aşağıdaki bu formülde G evrensel çekim sabitini, m1 ve m2 aralarındaki mesafe r olan cisimlerin kütlesini göstermektedir. Çekim kuvveti Galaksideki yıldızların uzaya yayılmalarını ve gezegenlerin Güneş’in çevresindeki yörüngelerinde kalmalarını sağlar. Çekim kuvveti aynı zamanda bizi ve denizleri dünya üzerinde tutar ve atmosferimizdeki gazları yere yakın düzeyde yoğunlaştırır. Nebulanın hacmi küçülürken içerdiği gaz sıkışır. Sıkışma, gazın sıcaklığının yükselmesine neden olur. Bisiklet pompasının çalışırken ısınmasının nedeni de budur. Bunun tersi yani, sıcaklığın düşmesi gazın genleşmesiyle meydana gelir. Subabı açılan bir lastikten çıkan bava bu nedenle soğuk olur. En çok basınca maruz kalan ve bu nedenle de en fazla ısınan maddeler Güneş’in atasının merkezindeki maddelerdi. Bu maddeler öylesine yüksek bir sıcaklığa ulaştı ki sıcaklığı ile orantılı olan dışa doğru basınç, Güneş’in atasındaki diğer maddelerin ağırlığını kaldıracak duruma geldi. Böylece gaz topunun çekimsel çöküşü, dışa doğru basınçla, içe doğru çekim kuvveti eşitlendiği zaman duraksamaya uğradı. Bununla birlikte, daha çok Nebula maddesi çekim kuvvetiyle içeri emildikçe, Güneş’in atasının merkezindeki gaz sıkışması devam etti. Bu nedenle basınç, Güneş’i oluşturan maddelerin üst tabakalarının artan ağırlığını kaldıracak şekilde artarken sıcaklık da yükseldi. Bir gazın molekülleri sıcaklık yükseldikçe daha hızlı hareket ederler. Bununla birlikte moleküller arasındaki çarpışmanın şiddeti de artar. Artan sıcaklığın Güneş’in atasında bulunan hidrojen gazı üzerindeki ilk etkisi, çarpışmalar sonucunda hidrojen moleküllerinin (H2) ayrı ayrı hidrojen atomlarından oluşan bir gaz (H) üretmek üzere parçalanması oldu. Hidrojen atomu pozitif yüklü bir proton çevresinde salınım gösteren negatif yüklü elektrondan oluşur. Yüksek sıcaklıklar atomlar arasındaki çarpışmaların, elektronları protonlardan ayıracak kadar şiddetli olmasına yol açtı ve Güneş’in iç bölgesi proton ve elektronlardan oluşan bir gaza dönüştü. Aynı işaretli yükler birbirlerini iterler, bu nedenle çarpışmaların protonların birbirleriyle tepkimeye girmesine yol açacak denli şiddetlenmesinden önce son derece yüksek sıcaklıklara (yaklaşık 10 milyon °K) gereksinim vardı. Sonuç olarak sıkışma Güneş’in atasının merkezinde böylesine yüksek bir sıcaklık oluşturdu ve protonlar, dört protonu helyum atomunun çekirdeğine dönüştüren bir nükleer tepkime içinde birleşmeye başladılar, (bkz. Şekil 4). Bu çekirdeğin kütlesi kendisini oluşturmak üzere tepkimeye giren dört protonun kütlesinden daha azdır. Einstein’ın ünlü denklemi E=mc² eşitliği ile verilir. Bu denklemde E enerji, m kütle ve c=3×1010 cm/s’ye eşit olan ışık hızını göstermektedir. Buna göre kaybolan kütle enerjiye dönüşür Kontrollü nükleer füzyon araştırmaları, bu nükleer tepkimenin oluşmasına yetecek sıcaklık derecelerini laboratuvarda elde etmenin ve sürdürmenin yollarını arıyor. Gerekli olan bu sıcaklık, Güneş’in atasında dev bir gaz kütlesinin ağırlığıyla oluşan sıkıştırma sonucundameydana geldi. Güneş’in bir yıldız olarak doğmasına, içindeki nükleer tepkime neden oldu. Güneş’i oluşturan maddelerin başında gelen protonların helyum çekirdekleri oluşturmak üzere tepkimeye girmesi Güneş’in sürekliliğini sağlamaktadır. ATMOSFERİN GEÇİRMİŞ OLDUĞU EVRELER Göktaşı parçalarından elde edilen fiziksel ve kimyasal kanıtlar, Dünya da dahil olmak üzere Güneş sisteminin yaklaşık 4.57 milyar yıl önce oluştuğunu göstermektedir. Bununla birlikte Dünya üzerinde şimdiye kadar bulunan en eski kayaçlar yaklaşık 3.8 milyar yıl öncesine tarihlenmektedir. Bu nedenle Yer’in tarihinin ilk 0.8 milyar yılı hakkında doğrudan bir kayıt bulunmamaktadır. Dünya atmosferinin bugüne kadar geçirmiş olduğu evreler dört ana başlık altında incelenebilir. Astronomik Atmosfer Dünyamızın bundan 4.57 milyar yıl önceki ilk atmosferi evrende en bol bulunan hidrojen (H) ve helyumdan (He) oluşuyordu. Serbest halde Oksijen (O2) hiç yoktu. Ayrıca bu elementlerin yanında metan (CH4) ve amonyak (NH3) gibi hidrojen bileşikleri de ilk atmosferin bileşiminde yer almaktaydı. Bugün pek çok bilim adamı ilk atmosferin dünyanın çok sıcak olan yüzeyinden uzaya kaçtığını tahmin etmektedir. Jeolojik Atmosfer Dünyanın ikinci ve daha yoğun atmosferi dünyanın iç kısımlarındaki erimiş kayalardan volkanik aktiviteler yoluyla yüzeye çıkan gazlar tarafından oluşturulmuştur. Volkanların o zamanlarda çıkardığı gazların bileşimi ile bugünkü bileşiminin aynı olduğu varsayılmaktadır. Bu gazlar %80 subuharı (H2O), %10 karbondioksit (CO2) ve yüzde bir kaç azottur (N). Aradan geçen milyonlarca yıl içerisinde, dünyanın sıcak iç kısmından dışarıya doğru fışkıran gazlar, bulut oluşumuna izin verecek kadar zengin bir subuharı içeriğinin oluşmasını sağladı. Binlerce yıl yeryüzüne düşen yağmurlar akarsuları, gölleri ve okyanusları oluşturdu. Bu peryot boyunca önemli miktarda CO2 okyanuslarda çözündü. CO2’nin diğer önemli bir kısmı da karbonatlı tortul kayaçlar (kireçtaşı, CaCO3) içerisine hapsedildi. Subuharının önemli bir kısmının yoğunlaşması ve CO2’nin azalması sonucu atmosfer azot bakımından daha zengin bir hale geldi. Sayısal modeller ikinci atmosferin başlangıçtaki ortalama sıcaklığının 80-110 °C arasında bir sıcaklıkta olduğunu göstermektedir. Biyolojik Atmosfer Yeryüzünde canlı yaşamının ne zaman başladığı, bunun anaerobik mi, aerobik mi olduğu vb sorular atmosferin evriminde son derece önemlidir. Bilimsel bulgular biyolojik dönem öncesinde Dünya atmosferinde serbest oksijenin olmadığını ortaya koymaktadır. Yaşamın temel organik yapı taşlarının kimyasal sentezi hakkındaki laboratuvar çalışmaları, bu yapıların oksijenin varlığında oluşamayacaklarını göstermektedir. İlkel atmosferlerin oluşumuyla ilgili kuramsal çalışmalarda, oksijenin o kuşullarda bulunmaması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Yaşamın ilk oluşumlarına benzedikleri düşünülen günümüzün en basit mikropları üzerinde yapılan çalışmalar ise oksijen içeren bir atmosferde bu mikropların yaşayamayacaklarına işaret etmektedir. Günümüz atmosferinde azottan sonra en bol bulunan oksijenin (O2) bugünkü düzeyine ulaşması oldukça yavaş gelişen bir sürecin sonunda gerçekleşmiştir. Bu süreçte subuharı güneşten gelen yüksek enerjili ışınlar tarafından hidrojen ve oksijene ayrılmıştır (fotodissosiyasyon). Bunlardan oksijen dünya atmosferinde kalırken, daha hafif bir gaz olan hidrojen uzaya kaçmıştır ( H’nin günümüz atmosferindeki hacimsel oranı % 0.0006 kadardır). Bundan 2-3 milyar yıl önce, mevcut O2 oldukça düşük bir düzeyde olmasına karşın, bazı ilkel bitkilerin gelişimi için yeterli olmuş olmalıdır. Belki de ilk bitkiler tamamen oksijensiz (anaerobik) bir ortamda gelişmişlerdir. Çevremizde gördüğümüz organizmalar, hayvanlar, bitkiler ve mantarlar, organizmanın bütünlüğü içinde farklı işlevler görmek üzere özelleşmiş hücrelerden oluşur. Çok hücreli organizmalarda bulunan bu hücrelere ökaryot hücreler adı verilir. Ökaryot hücrenin genetik malzemesi bir çekirdek içindedir. Bu hücrelerde organel adnı alan, zarlarla çevrili, özelleşmiş iç organlar bulunur. Genellikle her organel türünün ayrı bir biyokimyasal işlevi vardır. Bakterilerde bulunan prokaryot hücre, ökaryot hücrenin tersine, ondan belirgin şekilde daha küçüktür. Bu hücre çekirdeksiz olup az sayıda organel içerir. Genetik malzemesi bir zarla çevrili değildir ve hücre protoplazması içine dağılmış durumdadır. Biyokimyasal işlevlerin çoğu hücre çeperinin iç zarında gerçekleşir. Basit yapısı, prokaryot hücrenin ökaryot hücreye göre daha ilkel olduğunu göstermektedir. Fosil kayıtları da bu düşünceyi desteklemektedir. Stromatolit adı verilen kayaçlarda bulunan ve görünüşe göre prokaryot olan mikropların fosilleri 3.5 milyar yıl yaşındadır. Stromatolit adı verilen kayaç şeklindeki fotosentez yapan bakteri kolonileri günümüzde de bulunmaktadır. Kayaç Şeklindeki Stromatolit Kolonisi Oysa şimdiye kadar bulunan ve deneysel olarak büyüklüklerine göre tanımlanan en eski ökaryotlar, sadece 1 milyar 400 milyon yaşındadır. Bilindiği gibi, ökaryot hücrelerden oluşan bütün organizmalar zorunlu olarak aerobiktir (havacıl); yani yalnızca serbest oksijen bakımından zengin ortamlarda yaşayabilirler. Prokaryotlar ise bunun tersine oksijene tam bir tepki çeşitliliği gösterirler. Bazıları zorunlu anaerobiktir (havasız yaşar). Oksijene maruz kaldıklarında ölürler. Diğerleri de zorunlu aerobiktir. Bazıları çevrelerinde bir miktar oksijene gerek duyabilir ya da bunu tolere edebilirse de bu miktar, günümüzde havada bulunan oksijen kadar çok değildir. Maruz kaldıkları oksijen miktarından etkilenmeyen prokaryotlar da vardır. Kimi prokaryotlar oksijensiz bir ortamda evrilmiş ve bu ortama uyum sağlamışken, ökaryotlar aerobik koşullarda ortaya çıkmış ve evrilmişlerdir. Ökaryot hücrenin ortaya çıktığı sırada, Yer üzerinde bol miktarda oksijen olması gerekir. 3.5 milyar yıldan önce yani yaşamın başladığı sıralarda ise oksijen yoktu. Bu tarihler arasında bir yerde atmosfer aerobik hale geldi, (bkz. Şekil 5). Atmosferin bugünkü O2 düzeyine ulaşması bitki gelişiminin bir sonucudur. Bilindiği gibi bitkiler fotosentez esnasında CO2 ve suyu kullanarak kendi besinlerini yaparken çevreye de O2 verirler. Bu nedenle bitki gelişiminden sonra atmosferik oksijen miktarı hızla artarak bundan bir kaç yüz milyon yıl önce bugünkü düzeyine ulaşmıştır. Bilimsel çalışmalar başka hiçbir gezegende aerobik atmosfer bulunmadığını göstermektedir. Yaşam diğer özelliklerinin yanında bu yönüyle de dünyayı benzersiz kılmaktadır. Sosyo-ekonomik Atmosfer (Günümüz) İnsanalrın Endüstri devrimiyle birlikte gündeme gelen hava kirliliği, atmosferin doğal bileşiminde önemli değişikliklere neden olmuştur. Fosil kökenli (petrol, kömür vb.) yakıtların endüstride ve konutlarda yaygın bir şekilde kullanılmaya başlamasıyla CO2 ve subuharı gibi önemli sera gazlarının atmosferdeki konsantrasyonları artmıştır. Bu yüzyılın başlarında 290 ppm olan CO2 konsantrasyonu, 1987 yılında 345 ppm’e çıkmıştır. Bilim adamları bu miktarın izleyen 100 yıl içerisinde 600 ppm’e çıkacağını tahmin etmektedir. Pek çok karmaşık fiziksel ve kimyasal atmosferik süreçleri dikkate alan matematik modeller kullanılarak yapılan öngörüler, CO2 konsantrasyonunun ikiye katlanmasının, yüzey hava sıcaklığında 2-4 °C‘lık bir sıcaklık artışına neden olacağını ortaya koymaktadır. Ayrıca otomobillerin atmosfere bıraktığı gazlar, soğutma ve kozmetik endüstrisinde kullanılan CFC (kloroflorokarbon) vb gazlar da atmosferin doğal bileşimini bozmaktadır. Günümüz atmosferinin % 78’i azot, % 21’i oksijen, % 0.93’ü argon ve geri kalanı da çeşitli eser gazlardan oluşmaktadır. Gelecek nesillere temiz bir atmosfer bırakmak umuduyla... Yaşamın Kökeni. Kaynakça : 1. Yerin Tarihi, J.C.G. Walker (Çev:E. Uluhan), Nar Yayınları, 1996. 2. The Chemical Evolution of the Atmosphere and Oceans, H.D. Holland, Princeton Uni. Press, 1984. 3. Origin of the Solar System, R. Jastrow, A.G.W. Cameron, New York: Charles’s Sons, 1977. 4. Handbook of Atmospheric Science, C.N. Hewitt, A.V. Jackson, Blackwell Publishing, 2003. 5. Universe: An Evolutionary Approach to Astronomy, E. Chaisson, New Jersey, 1988.

http://www.biyologlar.com/gunes-sisteminin-olusumu-ve-atmosferin-kisa-bir-tarihi

Caryophyllidæ (Dionaea muscipula)

Caryophyllidae Karanfilgiller Dionæa muscipula ; Sözü geçen bitkiyi 1759 larda ilk kez sinek yakalayan bitki olarak literatürlere geçse de o zamanlarda bu bitkinin sineği besin alması için yakaladığı ihtimali verilmemişti dahi. İlk defa bunu telaffuz eden J. Ellis olduğu söylenir. Dionæa muscipula adını aşk tanrıçası Afrodit'in annesi olan “Dione” den alır. Muscipula ise yazıldığı gibi Latincede anlamı fare kapanı demek olur, ancak sanılan o ki Latincede sinekkapanı anlamındaki kelime “muscicipula” kayıtlara bir yazım hatası sonucu Venüs Flytrap olarak da bilinen bu bitkinin adının bugünlere Dionæa fare kapanı olarak geçmesine neden olmuştur. Dionæa muscipula türü ve sınıfı olarak tek bir örnektir. Bakımda olan diğer varyasyonları olası bir mutasyonlu halin klonlanması sonucu üretilen esasen de tipik olmayan varyasyonlarıdır. Dünyada sadece çok dar bir bölgede Amerika’da Wilmington kentinin etrafında 100 km çapında bir arazide ve de bu alanın da sulak bataklık bölgelerinde bulunur. Evde bakımı yetiştirilmesi de bu alanın hava şartları ile bire bir doğru orantılı olup fazlaca tolerans göstermeyecekmiş gibi düşünülse de hava şartlarını sağlamak adına pek de sorun yaşanmasa da, Diğer CP’ler gibi… Dionæa yetiştiği substrat açısından oldukça seçicidir. Böcek yiyen bitki dendiğine ilk anda akıllara gelen Dionæa bitkilerde çok ender görünen iki özeliği birden taşıyan iki ender türden biridir. Bir diğer böcek kapan su içinde buna benzer kapanları olan Aldrovanda’dır. Utricularia türü ise yine sözü geçen hızda hareket eden torbamsı kapanlar oluşturmakta. Utricularia’nın kapanları öyle hızlı bir emişle canlıları torbasına çekmektedir ki, bugüne değin suda yüzen minik canlıları torbasının içine çekerken, ileri film teknolojilerine rağmen, başarılı görüntüleri olan bir kayıt yapılamamıştır. Diğer hızlı hareketleri gözlenebilen bitkiler ki bunlar böcekçil değillerdir Mimoza pudica (küstüm otu) ve telgraf bitkisidir. 1.besinini hayvansal proteinden alması diğeri ise bir bitkinin hızlıca yaptığı hareket. Takdir edersiniz ki herhangi bir hayvanın sizin veya çevresindeki olaylara hareketli tepkileri veya da hayvanı hareket ederken görmek pek de zor bir şey değil iken bir bitkinin değil gözle görünen, hem de sineği yakalıyacak kadar bir da hızda hareket edebilmesi gibi sıradışı özelikler dioneayı bu denli merak edilir kılar. Bunun dışında Dionæa kırlarda bahçemizde yetişen papatyadan başkaca da bir farkı yok iken bazı özelikleri de detayda gizlidir. Dionæa çiçeğini açarken kapanlardan ortalama 30 cm uzakta duracak şekilde bir sapın ucuna konuşlandırır. Bir yandan üremesi ve yaşamı için gerekli sineklere dölenmedeki mecburiyeti için bir avantaj sağlamak, bir ayrım yapmak zorunda olduğunun bilinci ile, yaptığı sıralamada önce üreme sonra beslenme gibi evrensel bir gerçeği vurgular... Bu kadar temel ve de genel bilgiden sonra fazlacada gereksiz uzatmadan geçelim bu bitkinin bakımına. Her bitkide ana temel olan su ışık sıcaklık ve toprak gibi kavramlar Dionæa’da daha kesin isteklerle karşılanılması gerekiyor. Şöyle ki: Ekileceği “toprak” Dionæa kumlu sulak bataklık bitkisi olduğundan zaman zaman yapılan alternatif substrat denemelerine rağmen en iyisi bu güne dek torf ve quarz kumun veya perlit'in 1:1 oranındaki karışımı onun en iyi gelişme gösterdiği substrat olarak birinci sırayı korumakda. Perlit de esasen suya değişik mineraller salınımının yok denecek kadar az olması diğer silikat kumların saf olarak bulmanın zorluğu karşısında silikat kumuna en iyi alternatif olarak görülebilir. Substrat konusunda Dionæa istedikleri şunlar: pHı torfdan kaynaklanan 5,5 değerini yükselten etkileri olmamalı mümkünse neutral kalmalı. Bu düşük pH değerine rağmen stabil kalabilmeli. Kökleri fazlaca sıkıştırmamalı hatta torfun çökmesi karşısında onu da gevşetici kökleri koruyucu ve havalanmasını sağlıyacak çürümeyi önliyecek bakteriyel üremeyi bastıracak bir ek etkisi de olmalı. Köklerin ıslatmalı ama kokuşmaması adına durağan su misali üremeleri kokuşmasını önleyici olamasada yavaşlatıcı etkisi bulunmalı. Substrat olarak saf torf da kullanılabilmekle beraber torfun zamanla çökmesi ve sıkışması köklerin havasız kalmasından maada mikro organizmaların anaerob bakterilerin hızlıca böyle bir ortamda çoğalması, üremesi sonucu çürümelerin sadece substratla kalmayıp kökü ve bitki soğancığını da sarması asıl tehlikeyi oluşturmaktadır. Duyar gibiyim bu Dionæa da ama çok şey istedi der gibidir bazı okuyucular. Yok canım, bu benim olayı detaylandırmamdandır dediğim gibi torf ve saf quarz kumu ve/veya perlit karışımı yeterli, ancak torf da burdaki tanımı yurdumuzdaki kavram kargaşasında güme gitmemesi açısından tekrarlama tehlikesine rağmen söylememde fayda var bu torf sphagnumun ve de sadece ve sadece sphagnum türündeki yosunların H2-H4 çürüme skalasındeki değerlerinde az degrade olmuş kütlesinden olmalı. yani beyaz veya kumral torf da denebilen torf piyasada bazen satılan kestane humusu katkılı siyah torf karışımlı, hatta bolu yenicaga gölünden sökülen saz çürüğü organik kütlenin torf tanımlaması ile, saksı toprağı karışımı adı altında satıldığından bu konuda azami dikkat gerektirir. Saf torf’un gübre katkılı olanı da mevcut bu gibi mamulatlarada dikkat! Dionæa mart nisan gibi canlanmaya başlar yani vegetasyon zamanı dediğimiz ilkbahardan yaz sonbaharın sonlarına kadar sürer kışın sıcak evlerde dinlenmesi gereken bitki kış uyukusuna sokulmadan bakıma devam edilirse böylece iki kış devamlı canlı tutulan bitki bu iki senenin sonunda kuvvetten düşüp kuruyabilir bundandır ki kışları serin bir yerde 5-10°C da 4 ay kadar soğancığı dinlendirilir bu ingilizcede dormancy de denen olay minik zambak soğancığına benzeyen rizomun buzdolabının sebzelik bölümünde de geçirtmek mümkün. Bunun için ağzı sıkıca kapanabilen nylon bir torbaya canlı çürümemiş nemli ama çok ıslak olmayan sphagnum yosunu ile sarılan Dionæa soğancığı konup 5 °C cıvarı saklanır bir iki haftada bir torba açılıp olası küflenme kontrol edilir. İlk yılları bu bitkiye, ki ilkbahara doğru bir zamanda çiçeklenmeye başlar, çiçek sapının vakitlice kesilerek çiçek açmasının önlenmesi tavsiye edilir, zira bu çiçeklenme bitkiye gereksiz kuvvet kaybı oluşturmakda tohuma gereksinme görmeyen bakıcıların pekde güzel olmıyan çiçeklerinden feragat etmesi istenir. Sulama alttan yapılmalı özelikle sadece saf su veya yağmur suyu ile yapılmalı, yazın sıcak aylarda güneşde duran Dionæa nın yapraklarına su değmemesi gerektiğini sanırım çoğumuz tahmin edebilir. Dionæa yazları çok güneş seven bir bitkidir böylece kapanları kırmızı bir renk alırken kapanın kapanma hızı ortalama 17s/cm ile en hızlı kapma hareketini yapabileceği formuna girer. Kapanları ortalama 7-8 kez kapanma açılma hareketi yapmakdan sonra miyadını doldurup kararak ölürler bu kapanma kontenjanında 3 kez böcek yakalama şansına varmış yaprak büyükçe bir besi katkısı sağladıktan sonra ölür.

http://www.biyologlar.com/caryophyllid-dionaea-muscipula

Çevre Ölçüm ve Analizleri (Emisyon Ölçümü) | TÜRKAK

Emisyon (Baca Gazı) Ölçümü Ağır Metal ölçüm ve analizleri (Sb, As, Ba, Be, Cd, Cr, Co, Cu, Pb, Mn, Hg, Ni, Ag, Tl, Zn) HCl (klor) ölçüm ve analizi HF (flor) ölçüm ve analizi Bacagazı (emisyon) ölçümü (CO, CO₂, O₂, SO₂, NOx, NO, NO₂) Bacada partikül madde (toz) ölçümü Uçucu organik bileşikler (VOC) ve buhar tayini Amonyak Ölçüm ve Analizi (NH₃) Formaldehit Ölçüm ve Analizi (CH₂O) Sülfürik Asit Ölçüm ve Analizi (H₂SO₄) Siyanür Ölçüm ve Analizi (CN) Bacada islilik analizi Bacada hız tayini Gaz sıcaklığı tayini Bacagazı nem yüzdesi belirlenmesi Baca yüksekliklerinin ( abak) belirlenmesi Kütlesel debi hesaplanması Karbon ( Ayak İzi ) Hesaplanması Kazan verimi ölçümü Kazan kayıpları ölçümü Filtre performans ölçümleri Bacada Sürekli Toz Ölçüm Cihazlarının Kalibrasyon Eğrisi Ölçümleri Bacada Sürekli Yanma Gazı Ölçüm Cihazlarının Kontrol Ölçümleri Trafik ve İş Makinelerinden Kaynaklanan Emisyon Ölçümleri Emisyon ölçüm raporu (1) Bakanlık, 14 üncü maddede ve 23 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerinde belirtilen emisyon ölçüm raporunun içeriğini tespit eder (Ek-11). Emisyon ölçüm raporundaki bilgilerde işletmenin endüstriyel ve ticari sırları varsa işletme sahibinin/işletmecinin talebi üzerine bu bilgiler umuma ifşa edilemez. (2) Bilimsel araştırmalarda kullanılmak üzere ve bilim kuruluşları tarafından talep edilmesi halinde, işletmeye ait endüstriyel ve ticari sırları dışında kalan bilgiler ve emisyon ölçüm sonuçları, işletmenin sahibi/işleticisi tarafından emisyon ölçüm raporunda yer alan bilgilerin kullanılmasında kesin bir yasaklama getirilmediği takdirde, bilgiyi talep eden kurum/kuruluş tarafından, işletmenin sahibi veya işleticisinden yazılı onay alınmak kaydıyla işletmenin ismi belirtilmeksizin, yetkili merci tarafından görevlendirilen personel denetiminde bilgilerin arşivlendiği bina dışına çıkarılmadan ve kopyalanarak çoğaltılmaksızın incelemeye açılabilir. Emisyon Ölçüm Raporu Formatı 1) İşletmenin faaliyetinin Çevre Kanununca Alınması Gereken İzin ve Lisanslar Hakkında Yönetmelik Madde 4 kapsamında yeri, 2) İşletmenin, işletmede bulunan ve ölçüm yapılan her bir tesisin faaliyetinin açık bir şekilde anlatımı, a) İşletmede bulunan ve ölçüm yapılan her bir tesisin genel yerleşim içindeki fotoğrafları ve/veya uydu fotoğrafları, b) Her bir tesis alanındaki birimlerin arazi yerleşim planları ile birimlerin içerisindeki ünitelerin yerleşim planları (plan üzerinde emisyon kaynakları gösterilecek), 3) İşletmede bulunan ve ölçüm yapılan her bir tesisten kaynaklanan emisyonların bu Yönetmelik Ek-1, Ek-2, Ek-3 ve Ek-5’e göre değerlendirilmesi, 4) İşletmede bulunan ve ölçüm yapılan her bir tesisten kaynaklanan emisyon parametreleri, kirletici emisyonların nereden kaynaklandığı ve bunların kaynaklara göre dağılımı, 5) İşletmede üretimde birim ürün başına kullanılacak elektrik enerjisi miktarı, kullanılan yakıt türleri (linyit, taşkömürü, petrolkoku, biyokütle, fuel-oil, doğal gaz vb.), 6) Kullanılan yakıtların yıllık tüketimleri, yakıtın özellikleri, (alt ısıl değerleri, kükürt, kül, uçucu madde, nem yüzdeleri ve ilgili diğer bilgiler), 7) İşletmede bulunan üretim proseslerinin toplam ısıl gücü, üretim prosesinde kullanılan yakıt cinsi ve miktarı, 8) İşletmede bulunan yakma kazanlarının (gaz türbinleri, içten yanmalı motorlar; gaz, dizel ve çift yakıtlı motorlar) sayı ve özellikleri, yakma tekniği, birim zamanda beslenen yakıt miktarı, kazan, türbin ve motor verimleri, toplam ve her bir kazan, türbin ve motora göre hesaplanmış kW veya MW cinsinden yakıt ısıl gücü (maksimum kazan kapasitesi raporda belirtilecektir) hakkında teknik bilgiler, 9) İşletmede bulunan her bir tesis için Yönetmelik Ek-4 kapsamında gerekli bilgiler ve değerlendirilmesi, a) Ölçüm yapılan noktalar ve bacanın atmosfere çıkış noktasının ayrıntılı olarak görülebileceği şekilde fotoğraflarının, b) Abak kullanılması halinde hesaplamaların abak üzerinde gösterilmesi, 10) Emisyon oluşumunu azaltmak için her tesis için alınan tedbirler ile ilgili detaylı bilgiler, 11) Ölçüm sonuçları ve değerlendirilmesi, 12) Ölçüm cihaz çıktıları veya çıktı alınamayan cihazlar için cihazın bu özelliğini gösteren belgeler, 13) Ölçüm yapan kurum kuruluşların akreditasyon belgesi veya Bakanlıkça ölçüm yapmaya yetkili olduğuna dair belgeler, 14) Valilik tespit raporu,” İzne Tabi Tesislerde Baca Yüksekliği ve Hızının Tespiti a) Baca Gazı Hızı: 1) Yakma tesislerinden kaynaklanan baca gazı hızları; Atık gazlar serbest hava akımı tarafından, engellenmeden taşınabilecek biçimde dikey çıkışla atmosfere verilmelidir. Bu amaçla; baca kullanılmalı, anma ısıl gücü 500 kW’ın üzerindeki tesisler için, gazların bacadan çıkış hızları en az 4 m/s olmalıdır. Tesisin üretimi ve dizaynı gereği; baca çapının daraltılamadığı ve cebri çekişin uygulanamadığı hallerde baca gazı hızı en az 3 m/s olmalıdır. 300 kW  anma ısıl gücü 500 kW olan tesislerde baca gazı hızı en az 2 m/s olmalıdır. Anma ısıl gücü 300 kW’ın altında olan tesislerde baca gazı hızı 2 m/s’nin altında olabilir. 2) Üretim Şeklinden Kaynaklanan Baca Gazları Hızı; Prosesten kaynaklanan atık gazlar serbest hava akımı tarafından, engellenmeden taşınabilecek biçimde dikey çıkışla atmosfere verilmelidir. Bu amaçla baca kullanılmalı, gazların bacadan çıkış hızları, cebri çekişin uygulanabildiği tesislerde en az 4 m/s, tesisin üretim şekli ve üretim prosesi gereği; baca çapının daraltılamadığı ve cebri çekişin uygulanamadığı ve bu durumun bilim kuruluşundan alınacak bir raporla onaylandığı hallerde baca gazı hızı en az 2 m/s olmalıdır. 3) Prosesten kaynaklanan atık gazlar serbest hava akımı tarafından, engellenmeden taşınabilecek biçimde dikey çıkışla atmosfere verilmelidir. Bu amaçla kullanılan bacaların atmosfere açıldığı noktaların atmosfer koşullarından etkilenmemesi (Yağmur, kar vb. dış etkenlerin işletme koşullarını etkilememesi) için bacalara şapka konulmasının teknik bir zorunluluk olması durumunda, bacaya monte edilecek şapkanın bacanın bitiminden bir (1) baca çapı kadar yükseklikte olması ve atık gazların serbest hava akımı tarafından, engellenmeden taşınması sağlanmalıdır. b) Baca Yüksekliği; 1) Küçük Ölçekli Tesislerde Asgari Baca Yüksekliği; Anma ısıl gücü 500 kW’ın altında olan tesislerde bacanın çatı üzerinden itibaren asgari yüksekliği aşağıdaki gibi belirlenir. 1.1. Eğik Çatı; Baca yüksekliği, çatının en yüksek noktasından en az 0,5 m daha yüksek olmalıdır. Anma ısıl gücü 500 kW’ın altında olan tesislerde baca çatının tepe noktasına çok yakın değilse, çatı tabanından en az 1 m yüksekliğinde olmalıdır. 1.2. Düz Çatı; Baca yüksekliği, çatının en yüksek noktasından itibaren en az 1,5 m olmalıdır. Ancak, tesisin anma ısıl gücü 50 kW’ın altındaysa bu yükseklik bir metre olabilir. 2) Orta Ölçekli Tesislerde Asgari Baca Yüksekliği; Anma ısıl gücü 500 kW ile 1,2 MW arasında bulunan tesislerde bacanın çatı üzerinden itibaren asgari yüksekliği aşağıdaki gibi belirlenir. 2.1.Eğik Çatı; Düz veya eğim açısı 200’nin altında olan eğik çatılarda baca yüksekliği, çatı eğimini 200 kabul ederek hesaplanan eğik çatının en yüksek noktasından itibaren en az 1,5 m’den daha fazla olarak tespit edilir. 2.2.Düz Çatı Bacanın yüksekliği çatının en yüksek noktasından itibaren en az 2 m olmalıdır. 3) Büyük Ölçekli Tesislerde Asgari Baca Yüksekliği Anma ısıl gücü 1,2 MW ve üzerinde olan tesislerde baca yüksekliği aşağıda verilen esaslara göre ve Abak kullanılarak belirlenir. Abaktan hacimsel debi değerinin (R), Q/S (kg/saat) değerini kesmediği ve abaktan baca yüksekliğinin belirlenemediği durumlarda, tesis etki alanında engebeli arazi veya mevcut ya da yapımı öngörülen bina ve yükseltiler bulunmuyorsa (J’ değeri sıfır olarak belirlenmişse) fiili baca yüksekliğinin tabandan en az 10 m ve çatı üstünden yüksekliği ise en az 3 m olması yeterlidir. J’ değeri sıfırdan farklı ise H’ 10 alınır ve Abak kullanılarak baca yüksekliği belirlenir. Çatı eğimi 200’ün altında ise baca yüksekliği hesabı çatı yüksekliği 200’lik eğim kabul edilerek yapılır. Baca yüksekliğinin belirlenmesinde Abak kullanımı esastır. Baca yüksekliği hesabında Environmental Computing & Consulting Inc. Tarafından Alman Hava Yönetmeliği (TALUFT) ile VDI 3781 standardı doğrultusunda geliştirilen PK 3781 programı referans bilgi olarak kullanılabilir. Benzer tür emisyon yayan ve yaklaşık aynı yükseklikteki bacalar arasındaki yatay mesafe, baca yüksekliğinin 1,4 katından az ise ve emisyonların birbiri üzerine binmemesi için farklı yüksekliklerde baca kullanılması zorunlu görülmüyorsa; yeni tesislerde tek baca kullanılır. Bu paragrafta yukarıda belirlenen baca yüksekliği kullanılması halinde bu Yönetmelik Ek-2 de belirtilen Toplam Kirlenme Değeri (TKD) ve Ek-2 de öngörülen hava kalitesi sınır değerini aşıyorsa ilk önce emisyon değerinin düşürülmesine çalışılır. Bu ekonomik veya teknolojik olarak mümkün değilse, baca yükseltilerek hava kalitesi sınır değerinin aşılması önlenir. Aşağıdaki gibi belirlenen, engebelere göre düzeltilmiş baca yüksekliği 15 nci maddede yer alan ek düzenlemeler kapsamına girmiyorsa 250 m’yi aşmayacaktır. 15 nci maddede yer alan ek düzenlemeler kapsamına giriyor ise; baca yüksekliğinin 200 m’den yüksek çıkması durumunda, teknolojik seviyeye uygun emisyon azaltıcı tedbirlere başvurulur. 3.1. Abak kullanılarak baca yüksekliğinin belirlenmesi; 3.1.1. Baca yükseklikleri aşağıda verilen Abak kullanılarak belirlenecektir. Burada verilen değerler: H' [m] : Abak kullanılarak belirlenen baca yüksekliği, d [m] : Baca iç çapı veya baca kesiti alanı eşdeğer çapı, t [oC] : Baca girişindeki atık gazın sıcaklığı, R [Nm3/h] : Nemsiz durumdaki atık baca gazının normal şartlardaki hacimsel debisi, Q [kg /h] : Emisyon kaynağından çıkan hava kirletici maddelerin kütlesel debisi, S : Baca yüksekliği belirlenmesinde kullanılan faktörü(Tablo 4.1, Tablo 4.2’deki S değerleri kullanılacaktır.) t, R ve Q/S için, kullanılan yakıt ve hammadde türlerine ve işletme şartlarına göre hava kirliliği yönünden en elverişsiz değerler kullanılacaktır. Azot oksit emisyonu durumunda azot oksitin azot dioksite dönüşüm oranı % 60 alınacaktır. Yani azot monoksit kütlesel debisi 0,92 ile çarpılacak ve azotdioksitin kütlesel debisi Q olarak Abakta kullanılacaktır. Özel durumlarda Tablo 4.1, Tablo 4.2’de verilen S değerleri Bakanlık tarafından azaltılabilir. Ancak tabloda verilen değerlerin % 70’inden daha düşük değerler kullanılamaz. 3.1.2. Engebeli arazide ve yüksek binaların bulunduğu bölgelerde baca yüksekliğinin belirlenmesi; Tesisin bir vadi içinde olması veya emisyonunun yayılımının engebeler ve yükseklikler nedeniyle engellenmesi baca yüksekliğinin belirlenmesinde göz önünde bulundurulmalıdır. Bu durumda abaktan elde edilen baca yüksekliklerinde düzeltmeler yapılır. Eğer tesisin bulunduğu alan, engebeli arazi veya mevcut ya da yapımı öngörülen bina ve yükseltilerce çevrelenmişse, Tablo 4.1, Tablo 4.2’ye göre belirlenen baca yüksekliği H', J miktarında artırılır. Jdeğeri aşağıdaki diyagramdan bulunur. Burada: H [m] düzeltilmiş baca yüksekliği (H=H+ J) J' [m] :10 H' yarıçapındaki engebeli arazinin tesis temininden ortalama yüksekliği veya imar planına göre tespit edilmiş azami bina yüksekliklerinin 10 H' yarı çapındaki bölge içindeki tesis zeminine göre yükseklik ortalaması. Tablo 4.1 Yeni tesisler için S – Değerleri EMİSYONLAR S – DEĞERLERİ Havada Asılı Toz 0,08 Hidrojen klorür ( Cl olarak gösterilmiştir. ) 0,1 Klor 0,09 Hidrojen florür ve gaz biçiminde inorganik flor bileşikleri (F olarak gösterilmiştir.) 0,0018 Karbon monoksit 7,5 Kükürt dioksit 0,14 Hidrojen Sülfür 0,003 Azot dioksit 0,1 Tablo 1.1 deki maddeler: Sınıf I 0,02 Sınıf II 0,1 Sınıf III 0,2 Kurşun : 0,005 Kadmiyum : 0,0005 Civa : 0,005 Talyum : 0,005 Tablo 1.2 deki maddeler: Sınıf I 0,05 Sınıf II 0,2 Sınıf III 1,0 Tablo 1.3 deki maddeler: Sınıf I 0,0001 Sınıf II 0,001 Sınıf III 0,01 Tablo 4.1’de yer alan değerler yeni tesisler için geçerlidir. Tablo 4.2 Mevcut tesisler için S – Değerleri EMİSYONLAR S – DEĞERLERİ Havada Asılı Toz 0,2 Hidrojen klorür ( Cl olarak gösterilmiştir. ) 0,1 Klor 0,15 Hidrojen florür ve gaz biçiminde inorganik flor bileşikleri (F olarak gösterilmiştir.) 0,003 Karbon monoksit 15 Kükürt dioksit 0,2 Hidrojen Sülfür 0,005 Azot dioksit 0,15 Tablo 1.1 deki maddeler: Sınıf I 0,02 Sınıf II 0,1 Sınıf III 0,2 Kurşun : 0,005 Kadmiyum : 0,0005 Civa : 0,005 Talyum : 0,005 Tablo 1.2 deki maddeler: Sınıf I 0,05 Sınıf II 0,2 Sınıf III 1,0 Tablo 1.3 deki maddeler: Sınıf I 0,0001 Sınıf II 0,001 Sınıf III 0,01 Tablo 4.2’de yer alan değerler mevcut tesisler için geçerlidir. 4) Isıl gücü olmayan tesislerde asgari baca yüksekliği çatının en yüksek noktasından itibaren dağılımı engellemeyecek şekilde en az 1.5 m olacaktır. 5) Üretim prosesi bacası olmayan, ortam tozsuzlaştırma/gazlaştırma ve malzeme geri kazanım amaçlı olarak iç ortam havasını toz tutma/gaz arıtma sisteminden filtre ederek atmosfere veren bacaların, dikey çıkışlı olmasına, bacanın ait olduğu bina yüksekliği ve atmosfere verilen emisyonların dağılım koşulları dikkate alınarak, yetkili mercii tarafından karar verilir. (stokholler, silolar, nakil hatları, pnömatik sevk sistemlerine ait bacalar ) Bu bacalarda Ek-4.b.4 uygulanmaz. Bu bacalar hakkında emisyon ölçüm raporunda ve Valilik tespit raporunda ayrıntılı bilgi verilmesi gerekmektedir. Hava emisyonu tespiti ve sınırlaması MADDE 23 – (1) Emisyon tespiti ve sınırlamasında aşağıdaki şartlara uyulur. a) İşletmeyi oluşturan tesislerin çevreye zararlı etkilerinin tespiti amacıyla yetkili merci, çevre iznine tabi veya çevre iznine tabi olmayan bir işletmenin işleticisine, yetkili merci tarafından belirlenmiş uzman bir kurum/kuruluş veya kişiye tesisinden çıkan emisyonu ölçtürmesini ve/veya bu emisyonun hava kirlenmesine katkı değerini hesaplatmasını ve/veya hava kirliliği seviyesinin ölçümünü yaptırmasını ister; böylece bir emisyon ve imisyon ölçüm raporu hazırlanır ve bedeli 27 nci maddede belirtildiği şekliyle karşılanır. b) Hava kirliliğinin önemli boyutlarda olduğu kritik bölgelerde, çevre iznine tabi olan/olmayan işletmelerden kaynaklanan emisyonların miktarı ile zamana ve yere göre dağılımını gösteren hava kirlenmesine katkı değerini içeren bir emisyon ölçüm raporu yetkili merci tarafından istenebilir. Bu raporun her yıl yenilenmesi istenebilir. c) Emisyonların ölçümünde Ek-2’de belirtilen, tesis etrafında yapılması gerekli görülen hava kirliliği ölçümlerini düzenleyen 6/6/2008 tarihli ve 26898 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Hava Kalitesi Değerlendirme ve Yönetimi Yönetmeliğindeki esaslar dikkate alınır. Tesis etki alanında hava kirliliğinin ölçümünde ise Ek-2’de yer alan esaslar dikkate alınır. ç) Tesis etki alanında hava kirliliğinin tespitine yönelik yapılacak ölçümlerle ilgili koordinasyonu Valilik sağlar, bu ölçümler için yapılacak harcamalar 27 nci maddede belirtildiği şekilde karşılanır. d) Yetkili merci hava kirliliğinin önemli boyutlarda olduğu kritik bölgelerde ve/veya kirlilik yükü büyük olan yeni tesisler için bu Yönetmeliğin Ek-2’si kapsamında hava kalitesi ölçümlerinin yapılmasını isteyebilir.” Ek-3 Emisyonun Tespiti Emisyonun tespitinde: a) Emisyonun Ölçüm Yerleri: Tesislerde emisyon ölçüm yerleri Türk Standartlarına, EPA, DIN veya CEN normlarına uygun, teknik yönden hatasız ve tehlike yaratmayacak biçimde ölçüm yapmaya uygun, kolayca ulaşılabilir ve ölçüm için gerekli bağlantıları yapmaya imkan verecek şekilde işletme/tesis yetkililerince hazırlatılır. b) Ölçüm Programı: Emisyon ölçümleri, ölçüm sonuçlarının birbirleri ile karşılaştırılmasını mümkün kılacak şekilde yapılmalıdır. Ölçüm cihazları ve metotları Türk Standartlarına, DIN, EPA veya CEN normlarına uygun olarak belirlenir. Genelde sürekli rejimde çalışan tesislerde emisyon ölçümleri, izne esas olan en büyük yükte (tesis en büyük yükte çalışırken) en az üç ardışık zamanda yapılmalıdır. Buna ilave olarak emisyon değerlendirmesinde önemli olan temizleme, rejenerasyon, kurum atma, uzun işletmeye alma ve benzeri gibi şartlarda en az bir ölçme yapılmalıdır. İzokinetik şartların sağlandığı noktalarda ölçüm yapılmalıdır. Genelde değişen işletme şartlarında çalışan tesislerde emisyon ölçümleri yeter sayıda fakat en az ve en fazla emisyonun meydana geldiği altı işletme şartındaki çalışmaları da içeren yeterli sayıda yapılmalıdır. Numune alma noktaları ölçüm yapılması esnasında kolayca ulaşılabilir olmalıdır. Toz ölçümlerinin izokinetik şartlarda yapılması zorunludur. Emisyon ölçüm süreleri kısa olmalıdır. Baca gazı, atık gaz ve atık hava kanalı kesitlerinin ölçülmesinin gerekli olduğu ve ölçmelerin zor olduğu durumlarda ölçme süresi 2 (iki) saati geçmemelidir. c) Değerlendirme ve Rapor: Rapor, emisyon ölçüm değerlerinin ve ölçüm sonuçlarının değerlendirilmesi için gerekli ayrıntılı ölçüm verileri ile birlikte ölçüm metotlarını ve işletme şartlarını ihtiva etmelidir. Raporda ayrıca yakıt, ham madde ve yardımcı maddeler, ürün ve yardımcı ürünler ile atık gaz temizleme tesisinin işletme şartları hakkında bilgiler bulunmalıdır. Üç ardışık zamanda ölçülen emisyon değerlerinin hiç biri Yönetmelikte verilen sınır değerleri aşmamalıdır. d) Emisyonun Sürekli İzlenmesi: 1) Genel Emisyonun sınır değerlerini aşıp aşmadığı kaydedicili cihazlarla sürekli ölçülerek kontrol edilir. Bu ölçümler ayrıca toz tutucu, gaz yıkayıcı ve son yakıcı gibi atık gaz temizleme tesislerinin etkinliklerinin belirlenmesi ile hammadde ve proseslerden kaynaklanan emisyonların tespiti için de gereklidir. Sürekli ölçümler çerçevesinde, sonuçların değerlendirilmesi, 1 (bir) yıl içindeki işletim saatleri açısından aşağıdakilerin karşılandığını gösteriyorsa, 1.1. Hiç bir takvim ayındaki emisyon ölçümlerinin ortalaması emisyon sınır değerlerini geçmiyorsa, 1.2. Kükürt dioksit ve toz için: 48 saatlik tüm ortalama değerlerin %97'si, emisyon sınır değerlerinin %110'unu geçmiyorsa, 1.3. Azot oksitler için: 48 saatlik tüm ortalama değerlerin %95'i, emisyon sınır değerlerinin %110'unu geçmiyorsa, emisyon sınır değerlerine uyulduğu kabul edilir. 2) Toz Emisyonların Sürekli Ölçümü: Isıl kapasitesi 100 GJ/saat (27778 kW) ve üstünde olan katı yakıt ve fuel-oil ile çalışan yakma sistemleri ile 10 kg/saat ve üstünde toz emisyon yayan (bu emisyona yanıcı partiküller de dahildir.) tesisler toz emisyonu konsantrasyonunu sürekli ölçen yazıcılı bir ölçüm cihazı ile donatılmalıdır. Tesisten kaynaklanan kütlesel debinin belirlenebilmesi için hacimsel debinin de sürekli ölçülmesi gereklidir. Ek-1’in (g) bendinde belirtilen toz emisyonuna neden olan tesisler ve 1 inci sınıfa dahil olup da 2 kg/saat’in üzerinde 2 inci sınıfa dahil olup da 5 kg/saat’in üzerinde toz emisyonu yayan tesislerde baca gazında toz emisyonu sürekli ölçüm cihazları ile ölçülmelidir. Bir tesisin işletme şartlarının değişmesi, atık gaz temizleme tesislerindeki arızalar ve benzeri nedenlerden kaynaklanan emisyonun belirlenen sınır değerlerini kısa süreler için bile aşmamasını sağlamak amacı ile 1. paragraf da verilen yakma sistemi ısıl kapasiteleri ve 2. paragraf da verilen emisyon kütle debileri altında da sürekli toz emisyon ölçümleri yapılması yetkili merci tarafından istenebilir. Ölçüm değerleri en az 5 (beş) yıl muhafaza edilir. Birden fazla yakma sisteminin bir bacaya bağlanması durumunda baca başına düşen toplam ısıl kapasite kullanılacaktır. 3) Gaz Emisyonlarının Sürekli Ölçümü: Bir tesisten, aşağıda verilen maddelerin herhangi birisi karşısında belirtilen miktarın üzerinde emisyon yayılıyorsa, bu sınırları aşan maddeler, yazıcılı ölçüm aletleri ile sürekli olarak ölçülmeli veya otomatik bilgisayar sistemi ile kontrol edilmeli ve ölçüm sonuçları kaydedilmelidir. Tesisten kaynaklanan kütlesel debinin belirlenebilmesi için hacimsel debinin de sürekli ölçülmesi gereklidir. Kükürt dioksit 60 kg/saat Klor 1 kg/saat Organik bileşikler (Karbon olarak verilmiştir.) 10 kg/saat Azot oksit (NO olarak verilmiştir.) 20 kg/saat İnorganik gaz biçimindeki klorür bileşikleri (C1- olarak verilmiştir.) 2 kg/saat Hidrojen sülfür 1 kg/saat İnorganik gaz biçiminde florür bileşikleri (F- olarak verilmiştir.) 2 kg/saat Karbon monoksit ( Yakma Tesisleri İçin ) 5 kg/saat Karbon monoksit ( Diğer Tesisler İçin ) 50 kg/saat Ölçüm değerleri en az 5 yıl muhafaza edilir. 4) Yanma Kontrolü için Sürekli Ölçüm: Isıl kapasitesi 36 GJ/saat (10 MW) ve üstünde olan sıvı ve katı yakıtlı yakma sistemleri yanma kontrolü için yazıcılı bir baca gazı analiz cihazı (CO2 veya O2 ve CO) ile donatılmalıdır. Ölçüm değerleri en az 5 yıl muhafaza edilir. Birden fazla yakma sisteminin bir bacaya bağlanması durumunda baca başına düşen toplam ısıl kapasite kullanılacaktır. e) Kabul Ölçümleri: Bir tesisin kabulünde, tesisin işletmeye alınmasından en erken üç ay, en geç oniki ay sonra Bakanlıkça belirlenecek bir kurum veya kuruluş tarafından öngörülen emisyon sınırlarının bu tesiste aşılıp aşılmadığının tespit edilmesi yetkili merci tarafından istenecektir. f) Ölçümlerin Güvenirliliği: Bu maddenin (d) bendinin 2, 3 ve 4 nolu alt bentlerinde belirtilen ölçümler için uygun ölçüm cihazlarının özellikleri ile, bunların uygunluk testleri, bakım, montaj ve kalibrasyonları hakkındaki esaslar, Bakanlıkça güvenilirliği kabul edilen, TSE tarafından standartlaştırılmış metotlara uygun olmalıdır. İlgili standartlar henüz TSE tarafından hazırlanmamış ise Bakanlık tarafından kabul edilen DIN, EPA normlarına uygun metot standartları tatbik edilir. 5) Ek-5’de yer alan tesislerde sürekli ölçüm cihazı takılmasının gerekmesi halinde tesisten kaynaklanan kütlesel debinin belirlenebilmesi için hacimsel debinin de sürekli ölçülmesi gerekir. Tanımlar a) Az Atıklı Teknolojiler: Sanayi tesislerinden kaynaklanan atıkların üretim prosesinin son aşamasında arıtılmasına dayalı teknolojik seviye yerine tercih edilen ve temiz üretim tekniklerini temel alan, kirletmeyen, temiz ve az atıklı teknolojileri, b) Bakanlık: Çevre ve Orman Bakanlığını, ç) Biyokütle: Ahşap koruyucuları tatbik edilmiş veya kaplama işlemine bağlı olarak halojenli organik birleşikler ihtiva eden ve bu tür atıkları içeren özellikle inşaat ve yıkımdan kaynaklanan ahşap atıklar hariç olmak üzere, ihtiva ettiği enerjiyi kazanmak için yakıt olarak kullanılabilen tarım veya ormancılıktan sağlanan bitkisel bir maddenin kendisini, tamamı ya da bir kısmından elde edilen tarım ve ormancılık kaynaklı bitkisel atıkları, gıda işleme sanayiinden kaynaklanan bitkisel atıkları, ham kağıt hamuru üretiminden kaynaklanan bitkisel atıkları, şişe mantarını ve ahşap atıklarını, d) Deneme izni: İş Yeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına ilişkin mevzuat kapsamında verilen izini, e) ış Hava: Çalışma mekanları hariç, troposferde bulunan dış ortamlardaki havayı, f) Dizel Motorları: Kendiliğinden sıkıştırmalı ateşlemeli motorları, g) Emisyonlar: Yakıt ve benzerlerinin yakılmasıyla; sentez, ayrışma, buharlaşma ve benzeri işlemlerle; maddelerin yığılması, ayrılması, taşınması ve diğer mekanik işlemler sonucu bir tesisten atmosfere yayılan hava kirleticileri, ğ) Emisyon Envanteri: Sınırları belirlenmiş herhangi bir bölgede, hava kirletici kaynaklardan belli bir zaman aralığında atmosfere verilen kirleticilerin listesi, miktarı ve bunların toplam kirlilik içindeki paylarını gösteren bilgileri, h) Emisyon Faktörü: Herhangi bir faaliyetten veya ekipmandan kaynaklanan belirli bir kirleticinin birim hammadde, birim yakıt, birim hacim, birim zaman, birim alan için ortalama emisyon miktarını, “ı) Emisyon Ölçüm Raporu: Çevre izin veya lisans başvuru dosyasının bu Yönetmelik kapsamında hazırlanan hava emisyonları bölümüne esas raporu,” (30 Mart 2010 tarih 27537 sayılı RG.) i) Emisyon Kaynağı: Atmosfere emisyon veren baca veya baca dışı kaynakları, “j) Emisyon Ölçüm Raporu Geçerlilik Süresi: İlk ölçüm tarihi esas alınarak, Çevre Kanununca Alınması Gereken İzin ve Lisanslar Hakkında Yönetmelik kapsamında yer alan işletmeler için emisyon ölçüm raporu geçerlilik süresi üç yılı,” (30 Mart 2010 tarih 27537 sayılı RG.) k) Gaz Motorları: Otto çevrimi, kıvılcım ateşlemeli ateşleme sistemine sahip motorları, l) Hava Kalitesi: İnsan ve çevresi üzerine etki eden çevre havasında, hava kirliliğinin göstergesi olan kirleticilerin artan miktarıyla azalan kalitelerini, m İçten Yanmalı Motorlar: Gaz motorları ve dizel motorlarını, o) İşletme Sahası İçi: Üzerinde doldurma, ayırma, eleme, taşıma, kırma, öğütme işlemlerinin yapıldığı, madde depolanan, boşaltılan, tesisler arasındaki alanı, ö) İş Termin Planı: Tesis sahibi tarafından hazırlanacak ve bu Yönetmelikte belirtilen yükümlülükleri ve sınır değerleri sağlayacak proses ve baca gazı arıtım tesislerinin gerçekleştirilmesi sürecinde yer alan proje, ihale, inşaat ve işletmeye alma gibi işlerin zamanlamasını gösteren planı, “p) Çevre İzni: Çevre Kanununca Alınması Gereken İzin ve Lisanslar Hakkında Yönetmelikte düzenlenen izni,”(30 Mart 2010 tarih 27537 sayılı RG.) r) Kısa Vadeli Değer (KVD): Maksimum günlük ortalama değerler veya istatistik olarak bütün ölçüm sonuçları sayısal değerlerinin büyüklüğüne göre dizildiğinde, ölçüm sonuçlarının % 95 ine tekabül eden değeri, çöken tozlar için farklı olarak aşılmaması gereken maksimum aylık ortalama değerleri, s) Kısa Vadeli Sınır Değer (KVS): Maksimum günlük ortalama değerleri veya sayısal değerlerinin büyüklüğüne göre dizildiğinde, istatistik olarak bütün ölçüm sonuçlarının % 95 ine tekabül eden değer olan ve Ek-2 Tablo 2.2 de verilen değeri aşmaması gereken değeri, ş) Kirletici: Doğrudan veya dolaylı olarak insanlar tarafından dış havaya bırakılan ve insan sağlığı üzerinde ve/veya bütün olarak çevre üzerinde muhtemel zararlı etkileri olan her türlü maddeyi, t) Kritik Bölge: Bir yıl boyunca yapılan hava kalitesi ölçüm sonuçlarına göre kısa vadeli sınır değerlerin en az on beş gün aşıldığı yerleri, u) Kritik Meteorolojik Şartlar: Atmosferde alt sınırı yerden yedi yüz metre veya daha az yüksekte olan enversiyon tabakasında hava sıcaklığının en az 2°C/100 arttığı ve yerden 10 m. yükseklikte ölçülen rüzgar hızının on iki saatlik ortalamada 1,5 m/s den az olduğu kritik meteorolojik durumu, ü) Mevcut Tesis: Bu Yönetmeliğin yayımlanmasından önce kurulmuş veya Çevresel Etki Değerlendirmesi mevzuatına göre kurulması uygun bulunan tesisleri, v) Piyasaya arz edilen sıvı yakıtlar: Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu tarafından düzenlenen/düzenlenecek mevzuatla üretimi, yurtdışı ve yurtiçi kaynaklardan temini ve piyasaya arzına izin verilen sıvı yakıtlar ile kalorifer yakıtını, y) Teknolojik Seviye: Sürekli işletilmesinde başarısı tecrübeyle sabit, kıyaslanabilir metotlar, düzenekler ve işletme şekilleriyle kontrolleri yapılabilen; emisyon sınırlama tedbirlerini pratikleştiren ve kullanışlı hale getiren, ileri ve ülke şartlarında uygulanabilir teknolojik metotlar, düzenekler, işletme biçimleri ve temizleme metotlarının geldiği seviyeyi, aa) Uzun Vadeli Değer (UVD): Yapılan bütün ölçüm sonuçlarının aritmetik ortalaması olan değeri, bb) Uzun Vadeli Sınır Değer (UVS): Yapılan bütün ölçüm sonuçlarının aritmetik ortalaması olan, Ek-2 Tablo 2.2 de verilen değeri aşmaması gereken değeri, cc) Üretim Prosesi: Yakıtın ham madde ile birlikte muamele gördüğü veya yakıttan elde edilen enerjinin hammaddeyi veya ürünü kurutma, kavurma ve ben zeri işlemlerde kullanıldığı ve bacasından proses kaynaklı baca gazı emisyonlarının ve yanma gazlarının birlikte çıktığı veya sadece proses kaynaklı baca gazı emisyonlarının çıktığı tesisleri, çç) Üretmek: Ürün elde etmek, işlemek, üretim amacıyla tüketmek ve diğer kullanımları, ithalat ve diğer amaçlı nakliyatları, dd) Yakma Tesisi: Yakıtın yakılması sonucunda, yakıt içeriğinde bulunan kimyasal enerjinin ısı enerjisine dönüştürülerek yararlanıldığı, buhar kazanı ve kızgın yağ kazanı, termik santral kazanı, gaz türbini, gaz motoru gibi sıcak su, buhar ve benzeri üreterek enerji sağlayan tesisleri, ee) Yeni Tesis: Bu Yönetmeliğin yayımlanmasından sonra kurulacak olan tesisleri, ff) Yetkili Merci: Çevre ve Orman Bakanlığı ve Valiliği ifade eder.

http://www.biyologlar.com/cevre-olcum-ve-analizleri-emisyon-olcumu-turkak

Kunduzlar ( Castor )

Alem: Animalia Şube: Chordata Sınıf: Mammalia Takım: Rodentia Familya: Castoridae Cins: Castor ( Linnaeus, 1758 ) Kunduz Yaşadığı yerler: Kuzey yarımkürede, akarsu kenarlarında. Özellikleri: Kamburumsu vücutlu, geniş yassı kuyruklu. Su içinde kulübe ve bentler yapar. Ağaçları kemirerek devirir. Ağaç kabuklarını yer, soyulmuş dalları çamurla sıvayarak bent ve yuva yapar. Arka ayakları perdeli olduğundan iyi yüzücüdür. Postu için avlanır. Ömrü: 20-30 yıl. Çeşitleri: Avrupa (Castor fiber) ve Amerika (Castor Canadensis) kunduzları olmak üzere iki türü bilinir. Kuzey yarımkürenin orman kenarlarındaki akarsularında yaşayan kürklü, kemirici bir memeli. Toplum hayatı yaşar. Mühendislik özelliğiyle tanınır. Şişman, kamburumsu görünüşlü, yuvarlak başlı, kısa kulaklıdır. Kuyruk hariç ortalama 70 cm boyunda ve 30 kg ağırlığındadır. 50 kg gelenleri vardır. Geniş ve yassı kuyruğu 40 cm uzunlukta olup, pullu bir deriyle kaplıdır. Yüzerken dümen vazifesi görür. Tehlike durumunda suya çarparak çıkardığı seslerle arkadaşlarını uyarır. Karada ağaçları kemirirken ayağa kalkmak için destek olarak kullanır. Bent ve yuva yaparken çamur ve toprağı sıkıştırmak ve düzlemek için duvarcı malası gibi kullanır. Post tüyleri iki katlıdır. Üsttekiler gayet sert olup dikensizdir. Alttakiler ise ince ve sık tüylüdür. Aralarından su geçmez. Makbul olan bunlardır. Üsttekiler kürkçüler tarafından yolunur. Çoğunun postu kestane renginde ise de siyah, sarı ve beyaz tonlusu da vardır. Ayakları beş parmaklıdır. Ön ayaklar küçük ve perdesizdir. Toprağı eşmeğe ve malzeme tutmaya yarar. Daha büyük olan arka ayakları tamamen perdelidir. Bunları yüzerken kürek gibi kullanır. Arka ayağının ikinci parmağı yarık olup, kuş gagasına benzer iki tırnağı vardır. Bunlarla ıslak tüylerini tarar. Kunduz kolonileri genellikle ormanlık bölgelerde ağır akan ve zemini gözüken su kenarlarında yaşarlar. Sert odunlu ağaçların kabuklarını kemirerek beslenirler. Kök ve yaprak da yerler. Akça, ıhlamur ve huş ağacı kabuklarını severler. Kozalaklı ağaç kabuklarını asla yemezler. Kozalaklı ve ağaçsız bölgelerde rastlanmazlar. Eskiden Asya’nın kuzey memleketlerinde, Kanada’da ve Avrupa’nın Tuna gibi büyük nehir kıyılarında bol bulunurdu. Britanya Adalarında nesilleri tükenmek üzeredir. Avrupalılar Kuzey Amerika’ya ilk ayak bastıklarında kunduzlar, hemen hemen bütün orman nehirlerinde bulunurdu. Kolay avlandıklarından nesilleri azaldı. Bugün Don ve Elbe nehirlerinin bazı yerlerinde, Polonya ve Rusya’nın hızlı akarsularında nesilleri korunmaya çalışılmaktadır. Kunduzlar harika su mimarlarıdır. Dünyanın en güzel yuva yapım ustalarıdır. Kubbemsi yuvalarını göl ve nehirlerde yaparlar. Evlerini yapmadan önce nehirlerin önüne barajlar kurarak sun’i göller meydana getirirler. Kış gelmeden önce yuvaların bitmesi için, kunduz aileleri birbirlerine yardım ederler. Keskin dişleriyle ağaçları kemirerek devirir, bent ve yuva yapımında kullanırlar. Bir baraj için tonlarca kütük harcarlar. Aralarına ağır taşlar yerleştirerek balçıkla sıvayarak birbirine tuttururlar. Balçığı kuvvetlendirmek için yaprak ve otla karıştırırlar. Sıkıştırmak ve düzeltmek için de geniş ve yassı kuyruklarını duvarcı malası gibi kullanırlar. Suyun basıncını yenmesi ve yıkılma olmaması için barajın alt tarafı geniş, üst tarafı dar yapılır. Yaptıkları bentlerin uzunluğu 15 m’den 300 m’ye kadar olabilir. Suyun akışının sağlanması için üstten bir miktar açıklık bırakılır. Kubbemsi yuvalarının dış atmosfere karşı kapısı yoktur. Giriş su altından iki kanaldan gerçekleşir. Kunduz, yuvasından nehrin içine açılan iki toprak altı kanalı kazar. Birincisi genel giriş kapısı, ikincisi emniyet kapısıdır. İkinci kanal daha derinden kazılmış olup ilk girişin daha aşağısından nehre açılır. Böylece kunduzlar göl donduğu zaman bile emniyet içinde gidip gelebilirler. Yuvalarının yüksekliği su seviyesinden 3 metre kadar yukarı olabilir. Genişlikleri ise 2-7 metreyi bulur. Dışarıdan bakıldığında kubbe, ağaç yığıntısından ibarettir. Kubbe, dal ve otlar karışık çamurla sıvandığından son derece dayanıklıdır. Ancak sıvanmamış olarak bırakılan küçük bir kısım havalandırmayı sağlar. Sert dallarla örülmüş hava bacasından yuvaya avcı bir hayvanın girmesi mümkün değildir. Yuvada iki veya daha fazla odacık vardır. İçleri kuru ağaç kabuğu ve yapraklardan yapılmış yataklarla döşenmiştir. Amerikan kunduzları iki katlı kulübeler yaparlar. Avrupa kunduzları böyle mükemmel yuvalar yapamadıklarından ayrı bir tür olarak kabul edilirler. Kunduzlar, suyun akış istikametine göre daima yuvanın alt tarafına barajlar yaparlar. Böylece yaz mevsiminde su seviyesini sabit tutmuş olurlar. Böyle barajlar yapmasalardı, yazın su seviyesi düştüğünden yuvalarına giden su altı kanalları ortaya çıkardı. Yazın karaya çıkarak kök, su bitkileri ve ağaç kabuklarıyla beslenir, bir kısmını da kış için depo ederler. Suyun son seviyesinin altında kışlık depoları vardır. Kemirdikleri ağaçların kabuklarını yer, çıplak kısımlarıyla bent ve yuvalar yaparlar. Kunduzlar genellikle gece faaliyet gösteren hayvanlardır. Gündüz yuvalarının yakınına taşıdıkları ağaçların kabuklarını yerler. 10 cm kalınlıktaki bir ağacı 15 dakikada kemirip devirebilirler. Bazan 1,5 m’den kalın ağaçları da devirirler. Keskin ön dişleri 10-12 cm uzunluğundadır. Kızılderililer bunları bıçak olarak kullanırlardı. Gece, ağaçları kemirirken aile kolonisinin bir tanesi nöbetçi olarak etrafı gözler. Ağaç çatırdamaya başlayınca kemirmeyi bırakarak uzaklaşırlar. Devrilmediği takdirde bir miktar daha kemirirler. Ağaç büyük bir gürültüyle devrilmeye başlayınca hepsi suya dalarak etrafı dikkatle dinlerler. Gürültüye davetsiz misafirler gelmediği takdirde ağacı parçalara ayırarak yuva yakınlarına götürürler. Kışın taze ağaç köklerine ulaşabilmek için bazan 3-5 m içlere kadar kanallar kazarlar. Bu kanallarda dikkat edilen husus, içlerinde suyun devamlı bulunmasıdır. Bunun için kanallar su seviyesinin altından kazılır. Su altında yüzerken burun ve kulaklarının kapaklarını kaparlar. Ağzında dal parçası taşırken gevşek dudaklarını ön dişlerinin arkasına çekerek ağızlarını sıkıca kaparlar. İyi yüzer ve su altında 15 dakika kalabilirler. Erkek yalnız bir dişiyle yaşar. Ocak veya şubatta su altında veya su kenarlarında eşleşirler. Doğum 100 gün kadar sonra nisan-mayıs aylarında gerçekleşir. Gözleri açık, yumuşak tüylü 2-4 yavru doğar. Yavrular büyüdükçe yuva içinden yeni kanallar açılarak yeni yuvalar yapılır. 2 yaşında erginleşir. 20-30 yıl kadar yaşarlar. Kunduz kürkü oldukça değerlidir. Halk arasında “samur kürk”ü olarak da bilinir. Kuyruğunun altında “kunduz hayası” denen iki salgı bezi vardır. Castoremin denen salgıları, ilaç ve parfümeride kullanılır. Kunduz bir timsahla karşılaştığında kendini çamura bulayarak gizler. Yaklaşan timsahın açık ağzından hızla içeri dalarak iç organlarını parçalar. Sonra da karnını yararak dışarı çıkar. Kaynak: Rehber Ansiklopedisi  

http://www.biyologlar.com/kunduzlar-castor-

MİKROSKOP YAPISININ TANITILMASI

-Mikroskop ne işe yarar? Araştırınız. 2-Mikroskop çeşitleri nelerdir? Nerelerde kullanılır? Mikroskop genel anlamda gövde kolu ve alt kaide olmak üzere iki kısımdan oluşur. Bütün diğer parçalar bu iki parça üzerine yerleştirilir. Mikroskopların hareketli bir nesne tablası vardır. Bu nesne tablası kaba ve ince ayar kontrol düğmeleri ile aşağı ve yukarı hareket ettirilebilir.Lam ve lamel( preparat ) iki nesne klipsinin altına gelecek şekilde nesne tablasının üzerine yerleştirilir. 45 derece açılı tüpün üst kısmında değiştirilebilir bir oküler bulunmaktadır. Alt kısmında ise objektiflerin sabitlendiği bilye yataklı ve dört objektif yuvalı hareketli bir revolver vardır. Bir mikroskobun büyütmesi şu şekilde hesaplanır: MİKROSKOP BÜYÜTMESİ= OKÜLER X OBJEKTİF (Örneğin oküler 5x, objektif 40x olan bir mikroskobun büyütmesi = 5 X 40 = 200 olur.) Mikroskopta aydınlatma bir tarafı düzlem/ iç bükey ayna ve tablanın altındaki iris diyafram İle yapılmaktadır. Mikroskopta inceleme esnasında yapılması gerekenler şunlardır: ( Görüntünün odaklanması ) 1-Preparatı ( lam ve lameli ) nesne tablasının üzerindeki sıkıştırma klipslerinin altına yerleştirin. 2-Her zaman için en düşük büyütme seviyesi olan objektif ile çalışmaya başlayın. 3-Kaba ayar düğmesi ile nesne tablasını en üst seviyeye çıkartıncaya kadar tablanın kenarına bakın. 4-Daha sonra tüpe bakarak preparattaki görüntü belirinceye kadar kaba ayar düğmesini aşağıya doğru çevirin. 5-Kaba ayar yapıldıktan sonra ince ayar düğmesi ile keskin bir görüntü alıncaya kadar ayar yapın. 6-Büyütmeyi arttırmak için hareketli revolveri saat yönünde çevirerek ve her objektif değişikliğinde sadece ince ayar düğmesini ayarlayarak görüntüyü odaklayabilirsiniz. 7-Her büyütmede ışığa gereksinim artacağından iris diyafram daha fazla açılmalıdır. Mikroskop kullanımından sonra dikkat edilmesi gereken hususlar: 1- Mikroskop sadece gövde kolu üzerinden tutulmalı ve taşınmalıdır. 2-Objektifi tüpteki oküler ile birlikte en düşük büyütme seviyesine getirip bırakınız. 3-Aydınlatma sistemini kapatmayı unutmayınız. 4-Toz, mikroskop ve optik aksamın en kötü düşmanıdır. Bu nedenle mikroskobun hassas iç bölümlerine tozun girmesini engellemek için herhangi bir objektifi veya oküleri kesinlikle mikroskop üzerinden çıkartmayınız. 5-Eğer mikroskobun gövdesi ve tablası tozlu ise, tozun silinmesi için yumuşak pamuklu bez parçası kulanınız. 6-Tüm bu işlemlerden sonra artık mikroskobu koruma örtüsüyle örtebilirsiniz. (veya çantasına yerleştirebilirsiniz. ) Kaynak: egitek.meb.gov.t

http://www.biyologlar.com/mikroskop-yapisinin-tanitilmasi

HERBARYUM TEKNİKLERİ

Herbaryum en kısa ve açık tanımı ile, sıkıştırılarak kurutulmuş bitki ömekleri kolleksiyonudur. Ancak bu ömeklerin, kabul edilmiş belli bir sınıflandırma sistemine göre düzenlenmiş ve bilimsel araştırmalara ışık tutucu olabilmesi için, belirli yöntemler ve tekniklere göre toplanmış olması gerekmektedir. Bu bilgilerin ışığı altında oluşturulmuş bir herbaryum biyoloji, tıp, eczacılık, ziraat ve daha değişik bir çok konularda çalışacaklara bir danışma, dökümantasyon merkezi olarak temel bir kaynak niteliğindedir. Bu nitelikteki herbaryumlar aynı zamanda öğretim ve araştırma merkezleri olarak görev yaparlar. Son kayıtlara göre, bitkilerin kuru örnekler olarak kartonlara yapıştırılıp saklanmasını ilk kez Lucca Ghini (1490-1556) uygulamıştır. Arber (1938) göre, Ghini herbaryum yapma tekniğini başlatan kişidir. Bu teknik Avrupa'ya öğrencileri tarafından yayılmıştır. Linneaus devrine kadar yapılmış olan herbaryumlar bir kartona yapıştırılır ve ciltlenerek raflarda dikey olarak saklanırlardı. Linneaus bu herbaryum yapma tekniğinden ayrılarak bitkilerin yapıştırıldığı kartonları tek tek ve yatay olarak saklanması yöntemini başlatmıştır. İlk araştırıcılar önce örnekleri kendi kolleksiyonlarında biriktirmeye başlamışlar ve bu birikimlerin sonucunda diğer herbaryum merkezleri ile örnek değişimlerine girişmişlerdir. Bu şekilde yapılan değiştirmeler, toplanan örneklerin değişik herbaryum merkezlerinde saklanmasını sağlamış ve bunun sonucunda yangın, böcek, bakımsızlık ve hatta savaş sonucunda bile olsa tüm örneklerin yok olması önlenerek, birçok degerli kolleksiyonun günümüze kadar ulaşması sagıanmıştır. Örnegin: Berlin-Dahlem herbaryumu 1943 yılında II.Dünya Savaşında müttefik kuvvetlerce bombalanrnış ve 4 milyondan fazla bitki örnegi büyük zarar görmüştür. Yalnızca degişime giden veya başka araştırma merkezlerinde üzerinde çalışılan herbaryum örnekleri kurtulabilmiştir. Herbaryumlar, kişisel, özel kuruluşlara veya araştırma enstitülerine, üniversitelere, doga tarihi müzeleri gibi devlet kurumlarına ait olabilirler. Ayrıca ulusal veya uluslararası nitelikte de olabilirler. Çok çeşitli olan bu herbaryumların degişik amaçları bulunmaktadır. Kişisel herbaryumlar bir merak nedeni ile başlayabildigi gibi, çok seyahat eden ve bir çok kimsenin gitmediği yerlere gidebilen bitkibilimci, yerbilimci, cografyacı, dağcı, denizci ve doğa sever kimselerin topladıkları örneklerden oluşmaktadır. Bu herbaryumlar ulusal herbaryumlara hediye edilerek, o herbaryumun içine yerleştirilmekte veya toplayan kişinin adı altında özel bir bölümde saklanmaktadırlar. Örnegin: Linne, Boissier, Huber-Morath herbaryumları gibi. Özel kuruluşlar ise yalnız çalıştıkları konu ile ilgili bitki örnekleri toplayıp herbaryumlarını kurarlar. Özellikle ham madde üreten ilaç ve kozmetik fabrikaları bu tip herbaryumlara sahiptirler. Araştırma enstitüleri çalışmalarının daha verimli olabilmesi için, konuları ile ilgili tüm örnekleri toplamaya ve herbaryumları kurmaya özen gösterirler. Örnegin: Ormancılık Araştırma Enstitüsü (ANKO), Şeker Pancarı Araştırma Enstitüsü (ANŞK) gibi. Üniversite herbaryumları değişik amaçlar için kurulabilir. Üniversitenin bulundugu bölgenin bitkilerini veya o üniversitenin araştırma yaptığı bir yörenin bitkilerini toplayarak herbaryumları kurabilirler. Önceleri yöresindeki bitkileri toplayarak herbaryumlarını kuran üniversiteler daha da genişleyerek tüm ülkenin bitkilerini kapsayan zengin bir herbaryuma sahip olabilirler. Ülkenin degişik bölgelerine dagılmış üniversitelerin kurmuş oldukları bu herbaryumlar ileride kurulacak ulusal bir herbaryumun temelini oluştururlar. Bunun yanında üniversitelerde konuları ile ilgili bitkileri toplayan değişik fakülte ve bölümlere ait herbaryumlar da bulunur. Orman fakültesinde ormanlarımızı oluşturan bitkilerin herbaryumu, Eczacılık fakültesinde tıbbi ve zehirli bitkiler herbaryumu, Deniz bilimleri bölümünde alg herbaryumu, Mikoloji bölümünde mantar herbaryumu gibi. Populasyon çalışması yapan araştırmacılar ise aynı bitki türünden çok sayıda örnek toplayarak herbaryum kurabilirler. Bu tip herbaryumlara Ekolojik Herbaryum adı verilir. Ulusal herbaryumlar kendi ülkelerinin tüm bitkilerini bulundurarak, o ülkede yapılan flora çalışmalarında baş vurulacak ana bilgi kaynagını oluştururlar. Uluslararası herbaryumlar ise bir kıt'a, bir cografik bölge veya tüm dünya bitkilerini kolleksiyorılarında bulundurma çalışması içindedirler. Bu nedenle diğer ülkelerin ulusal veya üniversite herbaryumları ile sıkı bir işbirliği içinde bulunurlar. Herbaryumlardaki bitki örneği sayısı çoğaldıkça, sorunlar da doğal olarak büyür. Örnekleri yerleştirileceği dolaplar, korunması yönünden uygulanacak yöntemler, tayinleri için yapılacak bilimsel çalışmalar, dış ülkelerdeki herbaryum merkezleri ile yapılacak örnek değişimleri gibi işleri yürütecek bilim adamlarına, uzman, teknisyen gibi elemanlara gereksinim vardır. Günümüzde çalışan herbaryumlara gelince, en eskilerinden biri 1588-1589 yılları arasında kurulan İsviçre, Basel Üniversitesi Botanik Enstitüsü Herbaryumudur. Paris Milli İlimler Müzesi 1635, Toriru Üniversitesi Botanik Enstitüsü Herbaryumu 1729, Viyana Tabii İlimler Müzesi Herbaryumu 1748 yıllannda kurulmuşlardır. Radford (1974) çeşitli enstitüler tarafından rapor edilen 148 milyon Herbaryum örneğine karşın bu sayının 250 milyon olabileceğini tahmin etmektedir. 70 milyonu Avrupa, 36 milyonu Kuzey Amerika herbaryumlannda, geri kalanların ise diğer ülkelerdeki herbaryumlarda olabileceği düşünülmektedir. İngiltere'nin Kew (Kodu K), S.S.C. Birliğinin Leningrad (Kodu LE). Fransa'nın Paris (Kodu P) ve Lyon (Kodu LY), İsviçre'nin Cenevre (Kodu G) herbaryumlan içerdikleri tür sayısı bakımından dünyanın en zengin herbaryumlan arasındadır. Yurdumuzda bulunan en eski herbaryumlar, yabancı okullar tarafından küçük müzeler halinde kurulmuşlardır. Istanbul Sankt Georg Avusturya Lisesi, Saint Benoit Fransız Erkek Lisesi ve Robert Koleji Herbaryumunu sayabiliriz. Bilimsel olarak herbaryum kurulması 1933 Üniversite reformu ile başlamıştır. İstanbul Üniversitesinde Prof. Dr. Alfred Heilbron ve Ankara'da Yüksek Ziraat Enstitüsünde Prof.Dr. Kurt Krause tarafından kurulan herbaryumlar bu konudaki çalışmaların başlangıcı sayılmaktadır. Yurdumuzdaki herbaryumlan iki grupta toplayabiliriz. Üniversiteye bağlı herbaryumlar Araştırma Kurumlarına bağlı herbaryumlar Üniversiteye bağlı çalışan herbaryumlar ve kodları: 1.1. İstanbul Üniv. Fen Fak. Herbaryumu (ISTF) 1.2. İstanbul Üniv. Ecz. Fak. Herbaryumu (ISTE) 1.3. İstanbul Üniv. Orman Fak. Herbaryumu (ISTO) 1.4. Ankara Üniv. Fen Fak. Herbaryumu (ANK) 1.5. Ege Üniv. Fen Fak. Herbaryumu (EGE) 1.6. Hacettepe Üniv. Fen Fak. Herbaryumu (HUB) 1.7. Atatürk Üniv. Fen Fak. Herbaryumu (ATA) 1.8. Selçuk Üniv. Fen-Edebiyat Fak. Herbaryumu 1.9. Karadeniz Teknik Üniv. Orman Fak. Herbaryumu 1.10. Fırat Üniv. Fen-Edebiyat Fak. Herbaryumu 1.11. Ege Üniv. Ecz.Fak. Herbaryumu (IZEF) Araştırma Kuruluşlanna Bağlı Herbaryumlar 2.1. Ankara Ormancılık Araştırma Enst. Herbaryumu (ANKO) 2.2. Ankara Şeker Pancan Araştırma Enst. Herbaryumu (ANKŞ) 2.3. Bornova Zirai Mücadele Enst. Herbaryumu. İzmir 2.4. Devlet Su İşleri (DSİ) Araştırma Merkezi Md.lüğü Herbaryumu. Ankara Tüm bu herbaryumlardaki bitki sayısı kesin olarak bilinmemekle beraber 200.000 kadar bitki örneği olduğu sanılmaktadır. 1. Çiçekli Bitkilerin Herbaryumu Herbaryuma girecek bitki örneklerini doğadan toplarken, bilimsel bir çalışmaya ve araştırmaya yararlı olabileceği düşünülerek, örnekler dikkatlice toplanmalıdır. Diğer önemli bir konu ise bu örneklerden uzun yıllar yararlanabilmek için, belirli yöntemler uygulanarak herbaryum merkezlerinde saklanmaları konusudur. Doğadan canlı olarak toplanan her bitki örneğinin bir hacmi vardır. Bu nedenle toplanan bitkiler belli bir teknik uygulanarak yassılaştınlır ve kurutulur. Kurutulan bu örnekler herbaryum kartonlarına yapıştınlır ve uzun yıllar yararlı olabilmeleri için dolaplarda korunmaya alınır. Her bölgenin kendine özgü doğal koşulları vardır. Deniz kıyısından başlayarak yükseklere doğru tırmanıldığında görüleceği gibi, her kuşak ayrı bir özellik gösterir. Bu doğa koşullarında bulunan bitki toplulukları da birbirlerinden farklı zamanlarda çiçeklenecekleri için, değişik bir görünüm içindedirler. Araştırıcılar ve doğa severler bu koşulları göz önünde tutarak, çalışma programlarını ona göre yapmalıdırlar. Örneğin: Akdeniz ikliminin egemen olduğu kıyı kesimlerde ilkbahar ve yaz başları bitki toplamak için en uygun zamanlardır. Yazın sıcak aylarında bitkiler kuruduğu için, flora geçmiş olacaktır. Ancak, bu sırada yüksek dağlardaki flora kar ve serin rüzgarların etkisi ile çok zengindir. İlkbaharın ilk aylannda çalışmaya deniz kıyısından başlayıp, yaz ortalarında yüksek dağlarda ve yaylalarda devam edilirse gelişmeleri daha iyi izlenebilir ve zengin bir bitki kolleksiyonuna sahip olunabilir. Çevremizde gözlediğimiz gibi, yerleşim merkezlerinin bulunduğu bölgelerde bitkiler genellikle değişik nedenlerle yok edilmişlerdir. Yerleşim merkezlerinden uzak, toprak ve coğrafik yapısı değişik olan bölgeler, yüksek dağlar ve yaylalar, dik yamaçlar, bataklıklar, göller, ekim-dikim yapılmamış kültür arazileri flora yönünden çok zengin oldukları için araştırıcıların ilgisini çekmişlerdir. Bu çalışma bölgelerine aynı mevsimin değişik zamanlarında ve ayrı mevsimlerde bir kaç kez gidilirse tüm bitkilerin toplanması mümkündür. Büyük topluluk meydana getiren bitkiler, o toplulukların altında yetişen tek yıllık otsu ve yarı çalımsı bitkiler ve çalışma bölgesindeki taşlık, çayır, yamaç, dere kenarı, su içi, orman altı, kumluk v.b. gibi değişik habitatlarda bulunan bitkilerin, o bölgenin florasının tanımlanması bakımından kesinlikle toplanması gerekmektedir. Bu çalışmaların sonucunda toplanan bitki örneklerinden bilimsel araştırmalara ve çalışmalara büyük katkıları olan herbaryum merkezleri kurulur. Her zaman yararlanabileceğimiz bir herbaryumun kurulabilmesi iki aşamada gerçekleşir. Bitkilerin, ileride yapılacak bilimsel çalışmalara yararlı olabilmesi için belli bilgilerin ışığı altında toplanması, kurutulması ve etiketlenmesi. Toplanan bu bitkilerden uzun yıllar yararlanmak ve varlıklarının sürekliliğini sağlamak için belli teknikler kullanılarak saklanması. 1.1. Bitki Toplanması, Kurutulması ve Etiketlenmesi Bitkilerin, gelecekte yapılacak bilimsel çalışmalara yararlı olabilmesi için toplanması, kurutulması ve etiketlenmesi aşamasını dört bölüm altında inceleyebiliriz. 1.1.1. Toplamada Gerekli Olan Malzemeler Arazide çalışma sırasında kullanacağımız, ortaboyda, sağlam ve kullanışlı bir not defteri. El büyüteci. x6 veya xl0 büyütmeli olanlar kullanışlıdır. Bir ipe geçirilmiş ve boynumuzda taşınabilecek büyüklükte (Şekil I.a). Topladığımız bitkileri içersine koyacağımız plastik torba veya metal çantalar (Şekil I.b). 45 x 30 cm. boyutlannda tahtadan veya metalden yapılmış değişik tipte presler. Kafes şeklinde ve sağlam olarak yapılmış ağaç presler hafif olduğu için daha kullanışlıdır (Şekil I.c.). Presleri sıkmak için örgü kemerler daha kullanışlıdır. Deri kemerler kuru ve sıcak havalarda çatlayacağı için kısa ömürlü olurlar. Bel kayışında kullanılan tipte olan tokalar arazide kırıldığı zaman onarılmaz ve bu nedenle kullanışsızdır. Aynı büyüklükte çelikten yapılmış iki halkayı kemerin uç kısmına dikerek çok kullanışlı bir kemer tokası yapılabilir (Şekil I.d.). Bitkileri topraktan sökmek için çelikten yapılmış zıpkın, çapa veya kazma kullanılır (Şekil I.e). Sert ve kuru topraklarda zıpkın pek kullanışlı değildir. Dağ kazması en kullanışlısıdır. Zıpkın 45 cm. Uzunluğunda, 2.94 cm. çapında ve 3 rnrn. kalınlığında bir borudan yapılabilir. Boru, boyuna olarak ortadan 30 cm. kesilir ve 15 cm.'de sap bırakılır. 45 cm. uzunluğundaki bir borudan iki zıpkın elde edilebilmektedir. Preste kurutma kağıdı olarak kullanılacak en iyi kağıt kaba samanlı beyaz kağıtdır. Ancak gazete kağıtlanda kullanılabilir. Kurutma kağıtlan (papya) ve gazete kağıtlan 44 x 28 cm. boyutlannda olup presten biraz küçük olmalıdırlar. Altimetre. Bitkilerin toplandığı yükseklikleri saptamak için gereklidir (Şekil I.f). Araştırmaya başlamadan önce altimetre yüksekligi bilinen bir yere göre ayarlanmalıdır ve araştırma boyunca doğruluğu sık sık kontrol edilmelidir. Ömeğin: Haritada yüksekliğini okuyabildiğimiz bir göl, karayolları trafık işaretleri veya tren istasyonlarındaki levhalardan okunabilir. Dürbün. Büyük ve ağır olmayan ancak büyütmesi iyi olan bir dürbün, bitki ömeklerini yamaçlarda ve vadilerde gözlemek ve tanımak bakımından toplamada zaman kazandıracağı için çok kullanışlıdır. Kaya yamaçlarından, ağaçlardan ve boyumuzun yetişemediği yerlerden bitki ömeklerini almak için çelikten yapılmış, eklenerek uzatılan ve ucunda kesici bulunan (çakı, bıçak v.b. gibi) bir alette kullanılabilir (Şekil I.g.). Plastik şişe veya kavanozlar. Toplanan tohumlan koyabileceğimiz kağıt zarflar. Çalışılacak bölgenin haritası. Pusula. Şekil 1: Bitki toplamada gerekli olan malzameler: a- el büyüteci, b- metal çanta, c- değişik tipte presler, d- kemer tokaları, e- zıpkın ve çapa, f- altimetre, g- dal kesme gereci. 1.1.2. Toplamada Bilinmesi Gereken Bilgiler ve Teknikler Bildiğimiz gibi doğada değişik özellikleri olan birçok familya ve bu familyalara ait değişik cins ve cinslerden çok sayıda türleri bulunmaktadır. Bitki örneklerinin tayin edilebilmesi için gerekli parçalannın toplanması ve bu toplama sırasında da bazı notların alınması gerekmektedir. Eksik toplanan ömekler kesinlikle tayin edilemez, yapılan bütün işler boşa gider ve örneklerde bir ot yığınından başka bir şey ifade etmezler. Bitki toplama sırasında hangi familyada hangi bitki kısımlarının toplanacağının bilinmesi ve bitki ömeklerinin bu bilgilerin ışığı altında toplanması gerekmektedir. Bu nederıle bitki toplayan kişinin bu bilgileri bilmesi veya yanında bu bilgileri kapsayan bir el kitabını bulundurması çok yararlıdır. Toplanacak ömeklerde kök, gövde, çiçek ve meyvanın bulunması en çok istenebilir bir olaydır. Ancak bir bitki üzerinde aynı anda meyva ve çiçek bulunmayabilir. Bu durumda çiçekli ve meyvalı bitkiler ayrı ayrı toplanırlar. Toplanacak bitkinin sağlam, yapraklarının tam, çiçeklerinin açmış ve zarar görmemiş, meyvalarının ve tohumlarının olgunlaşmış olması gerekmektedir. Tek yıllık otsu bitkiler çapa veya kazma yardımı ile topraktan rahatça sökülebilirler. Soganlı veya yumrulu bitkilerin bu toprak altı kısımları derinde olacağı ve toplama sırasında gövdeden kolaylıkla kınlıp ayrıabileceği için, bitkinin toprak altı kısmı görülünceye kadar tek bir taraftan kazılmaya başlanır ve toprak altı kısımları görülünce bitkinin gövdesi kazılmış tarafa dogru yatınlarak bitki topraktan çıkarılır. Çok yıllık otsu bitkilerde örnek büyük degilse, bitki kökü ile birlikte alınır. Eğer ömek büyük ise köke yakın bir yerinden kesilir ve koparılır. Örneğin büyük olması halinde ömek preste gazete kagıdı arasına sığamıyacağı için bitkinin alt yaprakları gövdenin yapraklı kısımlanndan 2-3 parça ve çiçek durumlarını gösteren çiçekli dallar kesilerek alınır. Bitkinin uzunluğu ve duruşu ile ilgili bilgiler arazi not defterine yazılır. Ağaçlardan toplama biraz daha degişiklik gösterir. Çiçek, meyva ve bazen de yaprak agaç üzerinde aynı anda bulunmayabilir. Bu nedenle degişik zamanlarda aynı ömeğin genç yaprakları, çiçekleri, çiçeklenme evresindeki yaprakları, meyvaları ve meyva evresindeki yaprakları toplanır. Ağacın dış görünümünü belirtmek için şekli çizilir veya fotoğrafı alınır. Orchidaceae familyasına ait türler topladıktan sonra şekillerinin bozulması. Preste renklerinin solması veya kararması nedeni ile tayin edilmeleri oldukça zorlaşır ve bu nedenle bitki toplanmadan önce fotograflarının çekilmesi tayini kolaylaştırdığı için son yıllarda uygulanan yeni bir yöntemdir. Toplanan bitki ömekleri naylon torba veya metal çantalar içine düzgün olarak yerleştirilir. Pres yapmak için torba veya çanta boşaltıldıgında ömekler rastgele yerleştirilmedigi için aynı türler yanyana bulunacak ve pres yapımı sırasında çok zaman kazandıracaktır. Her bitkiden 5-8 adet alınması yapılacak adlandırma çalışmaları sırasında yararlı olacak ve diger herbaryum merkezleri ile bitki degişimine yardımcı olacaktır. Bitki ömeklerinin toplanması sırasında üzerinde bulunması gereken kısımlar ve alınacak notlar aşağıda belirtilmiştir. Bu kısımların toplanmaması ve gerekli notların alınmaması durumunda bitkinin isimlendirilmesi çok güç ve bazende olanaksız olabilecektir. 1.1.3. Presleme ve Kurutma Bir bitkinin toplandıktan hemen sonra preslenmesi en arzu edilen bir durumdur. Bu şekilde preslenmiş olan bitki çiçekleri bozulmadan. yaprakları buruşmadan pres edilecegi için ömek isimlendirmeye elverişli olacak ve çalışmayı kolaylaştıracaktır. Ancak arazideki çalışma koşullan buna her zaman olanak tanımaz (zaman, yer ve hava koşulları). Bu durumda toplanan bitkiler presleme zamamna kadar bir torba içinde tutulmalı ve hava çok sıcak ise arada bir torba içine su serpilerek daha canlı durmaları sagıanmalıdır. Pres yapılacak bitkinin temiz, yabancı maddelerden arınmış ve kökündeki toprakları temizlenmiş olmalıdır. Preslenecek bitkinin tüm parçaları düzgün ve kolayca görülebilecek bir şekilde gazete kağıtları arasına yerleştirilmelidir. Bitkinin boyu kullandığımız gazete kağıdından daha uzun ise V ve N şeklinde kıvrılarak yerleştirilir. Bu kıvırmayı yapmadan önce gövdenin veya dalın kıvrılacak noktası parmak ile iyice bastırılarak ezilir ve kıvrılır. Bu işlem yapılmaz ise kıvrılan yerden genellikle kopacagı için örnek, parça parça olacaktır. Eger ömek çok uzun ve kalın ise gövdenin dip ve orta kısmından yapraklı bir parça kesilerek alınır ve pres yapılır. Soğanlı bitkilerin (Iridaceae ve Liliaceae gibi) toprak altı kısımları çakı ile ikiye bölünerek. Yumrulu olanlarda (Orchidaceae gibi) yumrular birkaç yerden iğne ile delinir veya kaynar suya batırılarak yumrudaki nişastanın dışarı çıkması sağlanır ve bitkinin preste kururken küflenmesi önlenir. Bitki pres edildiği zaman gazete kağıdı yaprak ve çiçeklerin üstüne tam olarak basmalıdır. Kalın gövdeli bitkilerde bu basma tam olmayabilir. Bu durumda kurutma kağıtları parçalar halinde kesilerek yaprak ve çiçeklerin üstüne yerleştirilir. Bitkinin gövdesi kalın yaprak ve çiçekler ince olduğu için gazete kağıdına tam değmez ve kuruma sırasında buruşurlar. Kesilen kurutma kağıtları ince kalan bu kısımlar üzerine yerleştirilerek, bu boşluk doldurulur ve buruşmadan kurumaları sağlanır (Şekil 2.a). Eğer çiçekler zorunlu olarak üst üste geliyorlar ise, çiçeklerin birbirlerine degmemesi ve kururken bozulmamaları için kesilmiş kurutma kagıtları iki çiçek arasına yerleştirilir. Pres edilen bitkinin dalları ve çiçekleri gazete kagıdının kenarlarından dışarıya taşmamalıdır. İçine bitki konmuş gazete kagıdı kapatılır. Üstüne bir kurutma kağıdı konur ve tekrar bir gazete kagıdı açılarak içine bitki yerleştirilir ve bu işlem her bitki için tekrarlanır. Eğer mümkün ise 2-5 bitkide bir kurutma kağıtları arasına oluklu mukavva veya oluklu metalden yapılmış sert malzeme konularak bitkiler arasından hava akımı sağlanır ve kurumaları kolaylaştınlır. Pres belli bir yüksekliğe geldiği zaman tahta ve metal preslere yerleştirilerek kolonlar gerektiğince sıkılır. Kurutma kağıtları her gün bir kez değiştirilir ve bu işlem bitkiler kuruyuncaya kadar tekrarlanır. Etli ve sucul bitkilerin kurutma kağıtları çok çabuk ıslanacağından ilk günler günde 2 kez degiştirilir. Eğer mümkün ise bu tip bitkiler ayrı bir preste toplanır veya presin dış kısımlarına gelecek şekilde yerleştirilir. Kurutma kağıtlarının ilk değiştirilmesi sırasında gazete kagıtları açılarak preslenmiş bitki örneklerine bakılır ve kıvrılmış, katlanmış olan parçalar bitki daha kurumadığı için rahatlıkla düzeltilerek örneklerin en iyi bir şekilde preslenmeleri sağlanır. Presler genellikle yan gölge ve hava akımının oldugu bir yere kurumaya bırakılır. Çok sıcak havalarda ve ögle saatlerinde presleri gölgeli yerlere koymak doğrudan güneş altında bırakmaktan çok iyidir. Güneş altına bırakılan preslerdeki bitkilerin yapraklannda ve çiçeklerinde hatalı yerleştirmelerden veya presin tam sıkılamamasından dolayı buruşmalar olacağı için, o parçalarda kınlmalar kolaylaşacak ve şekilleri bozulacaktır. Bu da istenmeyen bir durumdur. Yukarıda anlatılan presleme ve kurutma yöntemi atmosferdeki nem oranı çok yüksek olmayan yerlerde uygulanır. Fakat soğuk ve nemli iklimlerde, subtropik ve tropik bölgelerde kuruma sırasında preslerdeki suyun dışarı çıkması çok yavaş olacağı için bakteri ve mantarlardan etkilenmesi ve çürümesi çok çabuk olur. Bu durumda örneklerin çabuk kurutulması gerekmektedir. Bunun için özel yapılmış sephalar üzerine presler dik olarak yerleştirilir ve çevresi kenevir çuval (veya bez) ile kapatılır ve alttan yapay bir ısı kaynağı ile ısıtılarak bitkilerin kuruması çabuklaştınlır (Şekil 2.d). Bu şekildeki kurutmada kağıtların yanmaması ve kurumanın çabuk olması nedeni ile bitkilerin bozulmasına ve preslerin gevşememesine dikkat edilmelidir. İlk saatlerde presler kontrol edilerek gevşeyen preslerin kemerleri sıkılır. 1.1.4. Arazide Gerekli Notları Alma ve Etiketleme Arazide gerekli notları alma için her toplayıcının kendine ait bir arazi defteri olması gerekir. Bu defter sağlam ve kullanışlı olmalı ve yazı için de kurşun kalem kullanılmalıdır. Arazi defterinde aşağıdaki notlar bulunmalıdır: Bitkilerin numaraları: Her bitkiye ayn bir numara verilir. Bu numara bitki toplayıcısının kendi numarasıdır. Deftere yazılan numaranın karşısına gerekli notlar yazılır (il, ilçe, mevkii, yükseklik, tarih v.b.). Aynı numara bitkinin yerleştirildiği gazete kağıdının bir köşesine veya ayrı bir kağıda yazılarak bitkinin yanına konur. Mevkii: Topladığımız mevkiinin adı haritada yazılan şekilde veya haritada adı yoksa haritadaki en yakın yere göre uzaklık verilerek yazılır. Örnek : İzmir, Menemen, Seyrek köyü 2 km. batısı. Armutağacı mevkii. Habitat: Bitkinin toplandığı ana kaya, toprak cinsi, bulunduğu ortam (orman içi, makilik, step, su kenarı, bataklık, kayalık, taşlık yamaç v.b. gibi) dikkatlice gözlenerek yazılmalıdır. Yükseklik: Topladığımız yerin yüksekliği altimetreden okunarak yazılmalıdır. Önemli notlar: Bitkiler toplandlktan ve kurutulduktan yıllar sonra tayin edilebilirler. Bu nederıle tayinde yardımcı olacak bilgiler not edilmelidir (tek yıllık, çok yıllık, petal rengi, bitkinin duruşu gibi). Toplama tarihi: Bitkinin toplandığı tarih yazılır. Arazi defterinde yer alan tüm bu özellikler aynı şekilde herbaryum etiketlerine yazılır ve herbaryum kartonunun uygun yerine yapıştırılır. 1.2. Bitkilerin Korunması ve Saklanması Toplanan bitkilerden uzun yıllar yararlanmak ve varlıklarının sürekliliğini sağlamak için belli teknikler kullanılarak saklanması aşamasını da şu bölümler altında inceleyebiliriz. 1.2.1. Yapıştırma Kurutulmuş bitkilerden uzun yıllar yararlanabilmek için bunların düzgün ve özenli bir şekilde herbaryum kartonlarına yapıştırılmaları gerekir. Herbaryum kartonu 30 ile 43 cm. uzunluğunda, 26 ile 28 cm. genişliğinde, bitkinin iyi görülebilmesi için beyaz renkte olmalıdır. Kartonun sağ alt veya sol alt köşesi hangi herbaryuma ait ise o herbaryumun özel damgasını taşır. Bu amblem yuvarlak, elips, üçgen veya düz yazı şeklinde olabilir. Yapıştırılacak bitki ömeği düzgün bir şekilde herbaryum kartonu üzerine yerleştirilir. Gövde, dal ve çiçek sapı üzerinden kendinden zamklı beyaz kağıt bant ile bantlanır. Kağıt bant, bantlanacak parçanın kalınlığı kadar olmalı ve parçayı tüm saracak şekilde yapıştırılmalıdır (Şekil 2.b). Kalın gövdelerde metalden yapılmış çatallı raptiyeler kullanılabilir (Şekil 2.c). Selefon bantın yapışkanlığı uzun ömürlü olmadığı için kullanışlı değildir. Bantlama kesinlikle yaprak ve çiçek üzerinden yapılmamalıdır. Herbaryum kartonuna bitkiyi yapıştırmada kullanılan diğer bir yöntem şudur: genellikle tek yıllık ve ince yapıda olan bitkiler bu pens yardımı ile tutularak cam üzerine önceden sürülmüş tutkala sürtülür ve sonra herbaryum kartonu üstüne düzgün bir şekil verilerek yapıştırılır. Bu yöntemde zamklı kağıt bant kullanılmaz. Herbaryum kartonuna yapıştırılacak olan özel yapılmış herbaryum etiketleri değişik tiplerde olabilir (Şekil 3). Boyutları genellikle 7-11 cm.'dir. Büyük olanlar fazla yer tutacağı için pek kullanışlı değildir. Etiketin üst kısrnında o herbaryumun uluslararası adı basılmıştır. Eğer bitki bir bölge veya ülke florası çalışması için toplanmış ise çalışılan bölge veya ülkenin adı etiketin üstüne yazılabilir (Batı Anadolu Florası, Gökçeadası Florası, Finlandiya Florası gibi). Etiketler herbaryum kartonunun sağ veya sol alt köşesine yapıştırılır. Eğer bitki tip (Typus) bitki ise (Holotypus, Isotypus, Syntypus, Paratypus v.b. gibi) kırmızı renkli tip etiketi yazılarak herbaryum kartonuna yapıştırılır. 1.2.2. Zehirleme Herbaryum merkezlerinde bulunan bitki ömekleri bazen böcekler tarafından yenilerek bozulabilirler. Bunlar tütün veya sigara böceği (Lasioderma serricorne), eczane böceği (Stegobium paniceum) ve kitap biti (Atropos divinatoria)'dır. Bu zararlı böcekler tüm hayat devrelerini herbaryum örnekleri arasında tamamlayabilirler. Bu nedenle bitkilerin belirli zamanlarda ve belirli yöntemler veya ilaçlarla özel imal edilmiş zehir sandıkları veya odalarında zehirlenmeleri gerekmektedir. En geçerli ve saglıklı olan yöntem bitki toplanıp kurutulduktan hemen sonra zehirlemektedir. Bu yöntem ile dışarıdan zararlı böceklerin herbaryum merkezlerine girmesi önlenmiş olur. Kolleksiyondaki bitkilerin zehirlenme işlemleri 1 veya 2 yılda bir yapılabilir. Zehirleme yapılması için özel imal edilmiş dolaplar kullanılır (Şekil 4.a). Şekilde görüldügü gibi kanala konulan su kapak kapatıldıktan sonra zehirli gazların dışarı çıkmasına engel olacak ve zehirlemenin zararsızca yapılmasını sağlayacaktır. Zehirleme için çeşitli teknikler ve zehirleyici maddeler kullanılır. Bunlardan bazıları aşagıda verilmiştir. Siyanür gazı: En etkili zehirlerden biridir. Bitkiler özel yapışmış, sızdırmaz metal dolaplar içine yerleştirilir. Siyanür küçük parçalar halinde kırılarak bir kap içersine konmuş suyun içine bırakılır ve dolap sıkıca kapatılır. Siyanürün suda çözülürken çıkardığı gaz ile böcekler ölürler. Siyanür gazı tüm canlılar için tehlikeli olduğu için uygulama, bu konuda yetişmiş uzmanlar tarafından yapılmalıdır. Paradiklorobenzen: Paradiklorobenzen toz halinde olup, bezdan yapılmış torbalar içine yeter ölçüde konularak herbaryum dolaplarına yerleştirilir. Kristalleri normal oda sıcaklığında buharlaşır. Çoğunlukla herbaryumlarda böcekleri uzaklaştırıcı olarak kullanılır. İnsanlar için tehlikeli olduğundan pek kullanışlı değildir. Karbonsülfür: Herbaryum merkezlerinde en çok kullanılan bir zehirdir ve oda sıcaklığında buharlaşır. Aleve karşı duyarlı olup patlayıcı özelliği vardır. Zehirleme sızdırmaz metal dolaplarda yapılır. Karbonsülfür bir kap içine yeterli miktarda konur kap dolap içine yerleştirilir ve dolap kapatılır, 36 saat bekletildikten sonra dolap açılarak havalandınlır ve bitkiler çıkanlır. Metal dolaba karbonsülfür gazı konurken ve dolap havalandırma için açıldığında çok dikkatli olmalı, soluk alıp verilmemeli veya özel gaz maskeleri kullanılmalıdır. Etilendiklorid-Karbon tetraklorid-Karbonsülfür: Bu madde, 3 kısım etilendiklorid ile 1 kısım karbon tetraklorid ve karbonsülfür karıştırılarak elde edilir. Aynı karbonsülfür etkisi gösterdiği gibi etllendiklorid'in patlayıcı özelliği olmaması nedeni ile emniyetli kullanılabilir. Cıva biklorid: Buna biklorid süblime de derıir. Tüm canlı varlıklar için zehirleyici ve öldürücüdür. Uygulama, kurutulmuş bitki ömeklerirıi eriyik içine batırarak ve bir fırça ile üstüne sürerek yapılır. Cıva biklorid, %95 alkol içine kristal veya toz halinde atılarak eritilir ve doyurulur. Hazırlanan bu eriyik stok olarak kullanılır. Uygulama yapılacağı zarnan stokdan alınan 1 kısım eriyiğe 9 kısım alkol katılarak cam veya plastik bir kapta karıştınlır. Kurutulmuş bitki örnekleri bu solüsyon içine batırılır veya bir fırça ile solüsyon bitki üzerine sürülür. Zehir sürülmüş olan bitkiler tekrar preslere konularak 24 saat bekletilir. Cıva biklorid kalıcı bir zehir değildir. Yıllar geçtikçe etkisini kaybeder. Bazı zehirlenmelere neden olduğu için zehirleme çalışmaları ve isimlendirme çalışmaları sırasında bitkiler el ile tutulacağı için çok dikkatli olmak gerekir. DDT: Bitkiler presten çıktıktan hemen sorıra toz halinde üstlerine serpilerek veya eriyik hazırlanarak cıva biklorid yönteminde olduğu gibi uygulanır. Isı şoku: Bitkiler içinde ısıtıcı bulunan metalden yapılmış bir dolap içine yerleştirilir. Otomatik bir düzerıleyici ile sıcaklık 75-80°C'de sabit tutulur. Bu sıcaklıkta 24 saat bırakılır. Metal dolabın, sıcaklığı dışarıya vermemesi için özel bir madde ile korunması yapılmalıdır. Soğuk şoku: Bitkiler dondurucu içine yerleştlrilerek –8°C'de 2 gün bekletilir. Piyasada satılan tlcari dondurucular en kullanışlı olanlarıdır. Bu yöntem son yıllarda uygulamaya konulmuştur. Kısa dalga şoku: Özel imal edilmiş mikrodalga fırırılarına yerleştlrilen bitkiler sarıiyede 2450 mHz mikrodalgaya tutulurlar. Mikrodalgalar böcek hücrelerindeki su ve/veya yağ moleküllerirıi sallarlar. Bu sallanmanın neden olduğu sürtünme ile meydana gelen ısı böceklerin hayat devresinin tüm evrelerinde öldürücü etki yapar. Bitkiler kuru olduğu için yapılarında su bulunmayacağından ısınmazlar. Mİkrodalgaya tutma zamanı paket kalınlığına göre değişmektedir. 2.5-5 cm. için 75 saniye, 8-8 cm. için 95 saniye, 15 cm. için 120 saniyedir. Bu yöntem uygulandıktan sonra dolaplara yerleştlrilen bitkilerin yanına bez torbalar içinde Paradiklorobenzen konularak böceklerin gelmeleri önlenir. Yukarıda belirttiğimiz kimyasal maddeler ile zehirleme insan sağlığı için oldukça tehlikeli olduğundan ısı şoku, soğuk şoku ve kısa dalga şoku yöntemleri son yıllarda uygulanmaya başlayan en geçerli yöntemlerdir. 1.2.3. Herbaryum Dolapları Eski herbaryum merkezlerinde tahta veya daha değişik yapıdaki dolaplar kullanılmasına karşın bugünkü herbaryumlarda saçtan yapılmış dolaplar kullanılmaktadır (Şekil 4.b). Bu dolapların yangına karşı emniyetli olmalarının yanında kapaklarına yerleştirilen lastik contalar ile toz geçirmezliği de sağlanmaktadır. Bu dolapların yüksekliği kullanılan salona göre düzenlenebilir. Bitkilerin konulduğu rafların yüksekliği, eni ve derinliği bitkinin yapıştınldığı herbaryum kartonundan 57 cm. büyük olmalı ve paket dolap gözlerine rahat girip çlkmalıdır. 20 cm. Yükseklik, 35 cm. genişlik ve 47 cm. derinlik gözler için en uygun ölçülerdir. Göz yüksekliğinin fazla olması durumunda alttaki bitkilerin kınlma ve bozulma olasılığı fazla olacak, geniş olması durumunda ise malzeme ve yer kaybedilecektir. 1.2.4. Kartoteks Seneler önce kurulmuş ve çok sayıda bitki örnekleri bulunan herbaryum merkezlerinde bu uygulamayı yapmak oldukça güç ve belkide olanaksızdır. Ancak yeni kurulan veya bitki sayısı az olan herbaryum merkezlerinde bu uygulama yapılabilir. Bitkiler herbaryum dolaplarına yerleştirilmeden önce bitki etiketinin üzerindeki tüm bilgiler bir karta yazılıp alınır. Özel yapılmış dolaplara (Şekil 4.c) il, ilçe ve köylere göre alfabetik olarak düzenlenir. Eğer istenirse etiketteki tüm bilgileri kapsayan ikinci bir kart yazılarak cinslere göre yine alfabetik olarak düzenlenebilir. Bu yöntemle belirli bir bölgede çalışacak bir araştıncı bu bölgeye gitmeden önce bölgeden toplanmış örneklerin listesini çıkanr ve çalışmasını planlar. 1.2.5. Bitkilerin Dolaplara Yerleştirilmesi İsimlendirilen bitkiler benimsenen belli bir sınıflandırma sistemine göre dolaplara yerleştirilir. Ulusal herbaryumlarda o ülkenin bitkileri ile dış ülkelerden değişim yolu ile gelen bitkiler ayrı ayrı dolaplarda bulunurlar. Tüm dünya bitkilerini herbaryumlarında bulundurmaya çalışan uluslararası herbaryum merkezleri bitkilerini ülkeler ve coğrafik bölgelere göre düzenleyebilirler. İsimlendirilmiş, kartona yapışmış, etiketleri yazılmış ve cinsleri içinde türlerine göre ayrılmış örnekler eğer çok ise 5-10 tanesi iki yapraklı bir koruyucu içine konulur. Koruyucunun dışını sağ veya sol alt köşesine bitkinin tür ismi yazılır. Aynı cinsten değişik türleri bu şekilde bir koruyucu içine alındıktan sonra, hepsi birden tekrar bir koruyucu içine yerleştirilir ve sağ veya sol üst köşesine cins ismi yazılır. Her cinsin ilk paketi üstüne o cinsin tüm türlerini kapsayan bir liste konur ve kolleksiyonda bulunan türlerin altı çizilerek herbaryumda bulunan türler belirlenir. Cinsler de familyaları içinde benimsenmiş bir sisteme göre yerleştirilir. Her familyanın başında o familyaya ait cinslerin bir listesi bulunur. 1.2.6. Değiştirme, Ödünç Verme ve Tayine Gönderme Toplanmış örneklerden fazla olanlar diger herbaryum merkezleri ile degiştirilebilir. Bu durumda toplanamıyan bir çok örnek kolleksiyona girmiş olur. İsimlendirme çalışmaları sırasında isimlendirilemiyen bazı örnekler dışarıya gönderilebilir. Ancak örnek tek ise ödünç olarak gönderilir. Herbaryumda kalan ve gönderilen örneklerin etiketleri ve numaraları aynı olur ve gönderilen örnek orada kalır. İsimlendirmeyi yapan Uzman veya araştıncı numaraların karşısına bitki isimleri yazılı listeyi geri gönderir. Bu gönderme işlemleri için özel hazırlanmış gönderme formları doldurulur. İsimlendirilmiş ömeklerde çalışmalar için diğer herbaryum merkezlerine gönderilebilir. Dışarıya gönderilen veya dışardan gelen bu örneklerin kayıtları özel hazırlanmış kartlara işlenerek izlenir ve düzenlenir. Bir herbaryum merkezinde tüm bu işlerin aynı anda birden fazla merkez ile yapıldığı düşünülürse çok dikkatli ve düzenli çalışmak gerekmektedir. 1.3. Bazı Özel Grupların Herbaryumu Çiçekli bitkilerin tümüne uygulanan bilgi ve teknikler yukarıda verilmeye çalışılmıştır. Ancak çok geniş ve üyeleri arasında çok farklılıklar gösteren bu bitkilerin bazı grupları için yukarıdaki tekniklerde bazı degişiklikler ve eklemeler yapma zorunluluğunu doğurmaktadır. Bu nedenle bu grupların, herbaryumlarının yapılmalarını ayrı ayrı almakta yarar görülmüştür. 1.3.1. Açık Tohumluların (Gymnospermae) Harbaryumu Açık tohumlu bitkilerin kozalaklılar grubunda, özellikle çamlarda, kurutulan örneklerde iğne yapraklar çok çabuk dökülürler ve zamanla sadece çıplak dal parçalarına dönüşürler. Ömekler toplandıktan sonra, düzgün bir şekil alması için kurutma kağıdı arasına konarak preslenir ve bir gün bekletilir. Sonra örnek pres'ten alınarak herbaryum kartonu büyüklügünde ve 1.5-2 cm. kalınlıgında yün-pamuk tabakası üzerine konur. Bunun üzeri de ağır selluloid bir tabaka ile örtülür ve tümü beraberce sıkıştırılır. Selluloid tabakanın örnek üzerinde durması, tel raptiyeler ile saglanır. Bu yöntemle yaprakların örnek üzerinde düşmeden durması sağlanabilir. 1.3.2. Sukkulent (Crassulaceae, Aizoaceae) ve Dikenli Bitkilerin (Cactaceae) Herbaryumu Gövdeleri hacimli ve yapılarında su bulundurdukları için toplanmaları ve kurutulmaları değişik yöntemlerle olur. Tüm bitkiyi preslemek olanaksız olduğu için çabuk kuruması bakımından gövde boyuna veya enine dilim dilim kesilir. Bu durumda dikenlerinin dizilişleri, gövde üzerindeki kanallar ve diğer şekiller daha iyi gözlenebilir. Diğer bir yöntem ise gövdeden kesilen parçaların alkol içine konularak saklanmasıdır. Herbaryum kartonuna sığabilecek örnekler istenirse bir kaç dakika kaynar su içine atılarak bekletilir ve sonra kurutmak için preslere konulur ve suni kurutma yöntemi ile (bir ısıtıcı v.b.) kurutulur. Kaktüslerin çiçekleri gövdeden koparılarak ayrı preslenmelidir. Çiçekler bu şekilde preslenmezlerse, hacimli olan gövde çiçeklerin kurutma kağıdına değmesine engel olacak ve çiçekler kuruma sırasında buruşacaklardır. Etli meyvalar da kurutmada sorunlar yaratabilir. Meyvalar ortadan kesilerek etli kısım çıkanlır ve kabuğu filitre kağıdı pamuk kanşımı ile doldurularak saklanabilir. Pamuklann iki üç kez değiştirilmesi kuruması bakımından gereklidir. Bu yöntemle kurutulmuş meyvanın içi doldurulup sıkı bir şekilde paketlenirse meyvanın şekli ve dış özellikleri iyi korunmuş olur. Küçük olan meyvalarda kabuk birkaç yerinden soyularak kurutma hızlandırılır. Meyvadan yavaşça dışarıya çıkan sıvı kurutma kağıdı tarafından emilir. Eğer pres çok sıkılırsa meyva patlar ve ezilir. 1.3.3. Sucul Bitkilerin (Potamogetonaceae, Najadeceae, Hydrocharitaceae) Herbaryumu Bu bitkiler göl, bataklık, sulama kanalları ve su birikintilerinde, derelerin yavaş aktığı kısımlarda suya batık halde veya su yüzeyinde bulunurlar. Sucul bitkileri toplamak için şimdiye kadar kullandığımız gereçlere ek olarak lastik çizme (olabilirse kasık çizmesi), lastik eldiven ve derin sularda çalışabilmek için şişirilebilir lastik bot kullanılır. Toplanacak örneklerin meyvalı olanlan seçilmeli, bunun yanında rizomları, su yüzeyinde ve suya batık bulunan yaprakları da toplanmalıdır. Derin sularda çalışırken sağlam bir ipin ucuna bağlanmış ucu kancalı gereçte çok kullanışlıdır (Şekil 5.a). Bu gereçle toplamada nazik ve ince yapılı örnekler biraz parçalansa da dipteki yumru ve vejetatif organları toplamak için oldukça yararlıdır. Yaprakları ince ve zarsı yapıda olan örnekler pres yapılıncaya kadar naylon torbalara konulmalı veya ıslatılmış gazete kağıtlarına sarılmalıdır. Örneklerden ince yapıda olanlar özel bir kap içinde Su Yosunlarına uygulanan yöntem ile beyaz kağıt üzerine alınırlar ve bir zarf içine konularak herbaryum kartonlanna yapıştırılır. Örneklerin hangi sulardan toplandığı (tatlı, acı, tuzlu, kükürtlü v.b.) not edilmelidir. 1.3.4. Palmiyelerin (Arecaceae) Herbaryumu Bu bitkilerin boyunun uzun ve yapraklannın çok büyük olması, toplayıcılar için çeşitli sorunlar yaratır. Ağacın gövde çapı ve duruşu not edildikten sonra, yaprağın iyi bir şekilde ömeklenebilmesi için tüm yaprak sapının (petiolün) alınması gerekir. Hatta 1-2 metre olanlar bile herbaryum kartonuna sığabilecek boylarda kesilirler. Yapraklar da ayni şekilde kesilerek parçalanır ve alınırlar. Ancak yaprak parçalanmadan önce yaprağın tüm özellikleri not edilmelidir (pinna oluşu, yaprakcıklann düzenlenişi gibi). Şekil 5. Alg ve Mantar Toplama Malzemeleri: a) Alg ternizleme ve kağıt üzerine alma kabı, b) Alg toplama gereci, c) Değişik tipte plankton kepçeleri, d) Mantar toplama kabı. (Orijinal) 2. Çiçeksiz Bitkilerin Herbaryumu Çiçeksiz bitkiler, bitkiler aleminin büyük ve önemli bİr bölümünü oluştururlar. Bu bitkiler fitoplanktonlar, deniz ve tatlı su yosunları (alg'leri), mantarlar, likenler, karayosunları ve eğrelti grupları üyeleridirler. Bu bitkilerden bazılarına bir önceki bölümde anlattığımız Çiçekli Bitkilerin Herbaryumları yöntemleri uygulandığı gibi, diğer bazılarına ise herbiri için ayrı, kendine özgü yöntemler de uygulanmaktadır. Aşağıda bazı gruplar için uygulanmakta olan yöntemler verilmiştir. 2.1. Su Yosunlarının Herbaryumu Yosunlar genellikle tatlı ve tuzlu, durgun veya yavaş akan sularda bulunurlar. Fitoplarıkton'lar, mavi-yeşil su yosunları, diatome'ler, yeşil, esmer ve kırmızı su yosunları en önemli gruplannı oluştururlar. 2.1.1. Plankton'ların (Chlorococcales, Volvocales) Herbaryumu Planktonlar deniz, göl, havuz ve nehir gibi ortamlarda su içinde serbestçe yaşayan küçük mikroskobik yosun ve hayvanlardır. Yosun kısmı fito-plankton olarak adlandırılır. Bir çembere geçirilen ipekten yapılmış ince ağ şeklindeki torbaların su içinde yavaşça çekilmesi ile toplanırlar (Şekil 5.b). Torbanın uç kısmında metalden yapılmış koni şeklinde bir kap bulunur. Koni şeklindeki kabın ucunda bir musluk vardır ve çekme sırasında kapalıdır. Çekme sırasında koni şeklindeki kabın içine toplanan planktonlar musluk açılarak bir tübe alınırlar. Ağın delikleri en küçük flitoplanktonları bile içeriye süzdürebilecek küçüklükte olmalıdır. Toplanan fitoplanktonlar dibe çöktükten sonra üstteki fazla su alınır ve tatlı su yosunlarında verdiğimiz formülle hazırlanan eriyik içine konurlar. 2.1.2. Mavi-Yeşil Alglerin (Cyanophyta) Herbaryumu Mavi-yeşil alg'ler kimyasal test yapılarak tayin edilirler. Ancak bu tayin için örneklerin kurumamış olması gerekmektedir. Bunun için tatlı su yosunlarını koruduğumuz eriyik içinde saklanabilirler. Tatlı su ve deniz yosunları toplanırken rastlanılan mavi-yeşil yosunlarda toplanırlar. Toplanan bu yosunlar kağıt ve küçük mika parçaları üzerine alınarak kurutulurlar. Mavi-yeşil yosunları tanımak oldukça güç olduğu için botanik bilgisine ve deneyime gereksinim vardır. Yine de bir yol gösterici olarak bu yosunların cıvık ve kaygan bir yapıda olduğu ve isimlerinin renkleri ile uygunluk göstermediği bilinmelidir. Mavimsi-yeşil olabildikleri gibi eflatun, kırmızımtırak, siyahımsı-yeşil veya diğer renklerde olabilirler. Fakat hiç bir zaman çayır yeşili renginde olmazlar. Bu nedenle renkleri dikkatlice gözlenerek not edilmelidir. 2.1.3. Diyatomelerin (Chrysophyta) Herbaryumu Bu mikroskobik yosunların isimlendirilmeleri için silisyumdan yapılmış bir iskeletlerinin olması gerekir. Yalnız bu tip iskeleti olan diyatomeler toplanmış ise, örnekler havada veya bir pres içinde kurutulabilir veya formol içinde saklanabilirler. Diyatomeler deniz ve tatlı su planktonları içinde bulunurlar. Tatlı sularda ve tatlı su yosunlarının bulunduğu her ortamda diyatomelerin bulunabileceği ve toplanabileceği düşünülebilir. Sarımsı-kahverengi, zeytin yeşili ve grimsi-yeşil renklerde olabilirler. Deniz yosunlarına yapışmış olarak bulunabildikleri gibi kayaların yüzeylerinde, gel-git olayının olduğu yerlerdeki kum ve çamurlarda da bulunurlar. Çamur yüzeyinde bulunanlar bir pipet yardımı ile toplanabilir. Kumda bulunanlar, kum ile birlikte alınarak bir kap içine konulur. Kum dibe çöktükten sonra üstte kalan su başka bir kaba aktarılır ve bir iki saat bekledikten sonra dibe çöken Diyatomeler ayrı bir kap içine alınarak saklanırlar. Kahverengimsi-gri-yeşil ve yapışkan olan türleri liman ve dalgakıran duvarlannda bulunabilirler. Diğer bir ortamda kabuklu deniz hayvanları ve bunların yaşadıkları yerlerdir. Deniz hıyarı (Holothuria)'nın midesi diyatome bakımından oldukça zengin bir kaynaktır. 2.1.4. Deniz Yosunlannın (Chlorophyta, Phaeophyta, Rhodophyta) Herbaryumu Toplayıcı, aynı ortamdan ve aynı derinlikten toplanan yosunları en küçük örneğe kadar aynı naylon torbaya koymalıdır. Eğer daha aynntılı bir toplama gerekiyorsa küçük ve narin örnekler, plastik tüplere veya küçük kavanozlara, büyük örnekler ise gazete kağıtlan arasına, büyük naylon torbalara veya sepetlere konulur. Kayalık bir ortamda çalışılıyorsa cam kavanoz ve benzeri cam eşya kullanmak çalışma güvenliği bakımından kullanışsızdır. Toplanan örneğin olgunlaşmış olması, adlandırma çalışmalarında çok önemlidir. Genç örneklerin adlandınlması olanaksızdır. Deniz yosunları bulundukları derinliklere göre değişik toplama araçlan ve yöntemleri ile toplanırlar. Derinliği az olan kıyı bölgelerinde taşlık ve kayalık ortamlarda toplama yapılıyor ise lastik ayakkabı veya çizmeye gereksinim olabilir. Yosunlar bıçak veya kesici bir alet yardımı ile tutundukları ortamdan dikkatlice alınırlar. Bir jeoloji çekici tutundukları ana kayayı kırmak için çok yararlıdır. Su derinliğinin fazla olduğu yerlerde dalışlar yapılarak alg'ler toplanırlar. Bu toplama sırasında balıkadam gözlüğü kullanmak alg'leri iyice görmek için gereklidir. Örnekler naylon torbalara konularak suyun içinde rahatlıkla taşınabilirler. Çok derin sulardaki alg'leri toplamak için balık avlamada kullanılan Trol ağlarından ve sünger toplamada kullanılan Kangava ağlanndan yararlamlır. Toplama işi bittikten sonra örnekler 3 yöntemle saklanabilirler. Koruyucu bir eriyik içinde, Pres yapılarak, Havada kurutulup, büzülmeye bırakılarak. 1. Koruyucu bir eriyik içinde saklama: Kullanılacak eriyik deniz suyuna %5'lik formol konulması ile elde edilir. Sıcak iklimlerde bu eriyiğin yarısı alkol yarısı formol olarak hazırlanmalıdır. %5'lik formolün hazır olmadığı durumlarda, çalışma ve malzeme taşıma güçlüğü olan ortamlarda çalışırken plastik kapta taşınan %40'lık formol kavanoza konan deniz suyuna burnumuza formol kokusu gelinceye kadar damlatılır. Elde edilen karışım yosunları korumaya yeterlidir. 2. Preste kurutularak saklama: Bu yöntemle kurutmada; pres, kurutma kağıdı, oluklu mukavva, orta kalınlıkta ve düzgün yüzeyli temiz kağıt, kurutma kağıdı boyutlarında kesilmiş beyaz havsız bez veya yağlı kağıt, paslanmaması için çinkodan yapılmış bir küvet, iğne, pens, delikli ince çinkodan yapılmış bir levha veya kalın camdan levha gereklidir. Toplanan yosunlar deniz suyu veya tatlı suya konularak üzerindeki kum veya diğer yabancı maddelerden iyice temizlenir. Temizlenmiş ve presi yapılacak örnek özel yapılmış kap içine yerleştirilir (Şekil 5.c). Genellikle ince yapılı yosunların su içinde doğal görünüşleri bozulabilir ve tallusları üst üste gelebilir. Bu şekilde kağıt üzerine alınarak pres yapılması, adlandırma çalışmaları sırasında yosunu iyi gözleyemediğimiz için iyi değildir. Bu nedenle pens ve iğne yardımı ile yosunun doğal görünümü verilmeye çalışılmalıdır. Sonra uygun büyüklükte beyaz bir kağıt kabın eğimli kısmından dikkatlice yosunun altına sürülür ve beyaz kağıt altına da delikli çinko veya cam levha yerleştirilir. Beyaz kağıt levha ile birlikte kabın eğimli kısmından yavaş yavaş dışarı çekilirken iğne ve pens yardımı ile yosun kağıt üzerine tüm özellikleri gösterecek şekilde yerleştirilmeye çalışılır. Bu işlemin yapılması sırasında özen gösterilmesi adlandırma çalışmaları sırasında yosunu iyi gözleyebilmemiz için çok gereklidir. Kabın içinden çıkarılan ve üzerinde yosun bulunan beyaz kağıt dik tutularak suyun süzülmesi sağlanır. Sonra kurutma kağıdı (papya) üzerine konulur ve üstüne bez ve yağlı kağıt yerleştirilir. Bez ve yağlı kağıt yosunun kurutma kağıdına yapışmamasını sağlar. Bu işlem her yosun için tekrarlanarak örnekler üst üste konulur ve preslenir. Sıcak iklimlerde yosunlar preste çürümeye başlayabilir. Bunu önlemek için %50 alkol, %5 formülden oluşan koruyucu eriyikte kağıt üzerine alınmadan 2-3 gün bekletilir. Presten çıktıktan sonra alkolde eritilmiş % 1 cıva klorür ile boyanabilir veya %1.8 hidroksi-quinolin sulfat ile muamele edilerek tekrar prese alınıp kurutulurlar. 3. Havada kurutulup büzülmeye bırakılarak saklama: Çalışma sırasında presler yanımızda bulunmuyorsa, toplanan yosunlar gazete kağıtları içine sarılır ve açıkta kurutmaya bırakılır. Ancak doğrudan güneş ışığı altına bırakılmamalıdır. Bu şekilde kurutulan yosunların laboratuvara veya herbaryum merkezlerine getirilirken kırılmamaları için dikkat edilmelidir. Çalışma merkezlerine gelince su içine konularak yumuşatılır. Bir önceki yöntemde olduğu gibi beyaz kağıt üzerine alınarak preslenir ve kurutulurlar. 2.1.5. Tatlı Su Yosunlannm (Chlorophyceae, Conjagatophyceae, Characeae) Herbaryumu Bu yosunlar, nemin çok yüksek olduğu yerlerde, göllerde, hareketsiz ve durgun sulardaki yüksek bitkiler arasında, akıcı ve durgun akan sularda yeşil veya kahverengi renkleri ile göze çarparlar. Bu yosunların arasında mikroskobik yosunlar da bulunabilir. Bu mikroskobik yosunları toplamak için toplayıcının bir kaşık kullanması ve topladığı örnekleri bir kavanoz veya tüpe koyması gerekmektedir. Toplanan bu örnekleri koruyucu eriyik içinde saklamak adlandırma çalışmaları sırasında büyük kolaylıklar sağlayacaktır. Bu nedenle örnekler aşağıda verilmiş formüle göre hazırlanan eriyik içinde de korunurlar. İyot 0.5gr. Potasyum iyodür 1.0 gr. Glasial asetik asit 4 cc. Formol 24 cc. Su 400 cc., Su olarak yosunlann toplandığı ortamdaki (göl, dere, havuz gibi) su kullanılabilir. Tatiı sularda bol olarak görülen Characeae üyelerinin toplanması için en uygun yöntem tırmık veya ucunda değişik yönlere bakan uçları olan kancalardır (Şekil 5.a). Sığ ve kıyıya yakın yerlerde çalışırken elle veya sopa ile toplamalarda örneklerin köklü alınmasına dikkat edilmelidir. Daha derin sularda tırmık veya ipin ucuna bağlanrnış kanca ile toplama yapıldığında örnekler bazen zorunlu olarak parçalı halde toplanacaktır. Dioik türlerde her iki eşeyden de örnek alınmasına dikkat edilmelidir. Bir çok Characeae üyelerinde üreme organları yaz aylarında, çok az üyelerinde ise ilkbahar aylarında olgunlaşırlar. Toplanan örnekler eğer o anda prese konmayacak ise çift kat gazete kağıdına rulo halinde sarılarak pres yapılacak yere kadar veya bir gün boyunca saklanabilirler. Ancak sıcak havalarda gazete kağıdını nemli tutmak örneğin kuruyup kırılmaması ve parçalanmaması için çok önemlidir. Toplanan örnekleri naylon torbalar veya taşıma kutuları içine rastgele koymak örneklerin birbirleri ile karışmasına neden olacaktır. Characeae türlerinden bazıları eğer dikkatlice herbaryumu yapılırsa ve özenle kurutma kağıtları arasına yerleştirilirse diğerlerinden çok daha iyi herbaryum örneği olurlar. Eğer örnekler kötü kurutulmuş ve özenle preslenmemişlerse görünüşleri çok kötü olur ve bu örnekler ilmi çalışmalar için yararlı olmazlar. Characeae familyasından Nitella cinsi yosunlara uygulanan yöntem ile kurutulur. Characeae türlerinin herbaryum yapılırken gazete kağıdının çift kat kullanılması yararlıdır. Ancak yosunlar da olduğu gibi üzerine bez konularak pres yapılmalıdır. Üreme organları bulunan örneklerden bir kaç tanesi koruyucu eriyik içine konulmalıdır. 2.2. Mantarların Herbaryumu 2.2.1. Mantarların Toplanması Toplama yöntemi toplanacak mantarın cinsine göre değişir. Ağaç kabuk veya toprak üzerinde bulunan mantarlar yani kolayca pres olmayanlar toplandıktan sonra gazete kağıdı veya plastik kaplara konulur. Şapkalı mantarlar ise gazete kağıdı veya yağlı kağıda ayrı ayrı sarıldıktan sonra göz göz ayrılmış özel tahta veya metal kutulara (Şekil 5.d) veya plastik kaplara yerleştirilir. Yapraklar veya otsu bitkiler üzerinde bulunan parazit mantarlar, üzerinde bulundugu çiçekli bitki ile beraber toplanır ve bitkiler çiçekli bitkiler herbaryum yöntemi uygulanılarak pres edilirler. Mantar toplanmasında gerekli olan malzemeler: Metal kutu, sepet veya plastik kap. Çakı, budama makası, küçük testere gibi kesiciler Gazete kagıdı veya yaglı kagıt. Toprak mantarları için kagıt zarflar. Cam kavanozlar (alkol veya formolde saklamak için), Pres ve kurutma kagıt1arı, Arazi not defteri, Boyuna asılabilecek küçük bir büyüteç. 2.2.2. Mantarlann Korunması Çalışmalar için degişik mevsimlerde toplanan mantarların korunması genel olarak bir sıvı içinde yapılır. Bu koruyucu sıvı %40'lık formolden %5. glasial asitten %5, %70'lik alkolden %90 koyarak hazırlanır. 2.2.2.1. Renkli Mantarlann Korunması Bu tür mantarların korunabilmesi için özel hazırlanmış eriyikler içinde saklanması gerekmektedir. Renkleri suda kaybolmayan mantarlar için; Cıva asetat 10 gr. Glasial asetik asit 5 cc. Su 1 000 cc. şeklinde hazırlanır. Renkleri suda kaybolan mantarlar için; Cıva asetat 1 gr. Dogal kurşun asetat 10 cc. Glasial asetik asit 10 gr. Alkol (%90) 1000 cc. şeklinde hazırlanır. Çinko sülfürlü koruyucu; Çinko sülfür 25 gr. Formol (%40) 10 cc. Su 1000cc. şeklinde hazırlanır. 2.2.2.2. Yeşil Bitkilerin Parazitik Mantarlar ile Birlikte Korunması Parazit mantarları taşıyan bitkilerin yeşil renkleri ile korunması arzu edilir. Bunun için yeşil bitkiler 4 oran suyu 1 oran doymuş glasial asetik asit ile bakır asetat kristalleri konularak hazırlanmış eriyik içinde kaynatılırlar. Bu kaynatma işlemi, bakır asetatın bitkideki klorofil çözüp yerine geçinceye kadar devam eder. Bu şekilde işlem görmüş ömekler %5'lik formol içinde saklanırlar. Daha iyi bir yöntem ise ömekler %5'lik bakır sülfat içinde en az bir saat yıkanırlar. Yıkanan örnekler 1000 ml.saf suya %5-6'lık kükürt dioksit eriyiğinden 15 ml. konularak hazırlanmış karışımın içine konularak kapalı bir kapta saklanırlar. Meyvalar için eriyik içine 20-30 rnl. beyaz gliserin ilave edilmelidir. 2.2.2.3. Kültür Mantarlarının Stoklarda Saklanması Stoklarda canlı olarak saklanması istenilen mantarlar agar-agar üzerine –20°C'de ortalama 6 ay ile en çok 1 yıl arasında tutulurlar. Bu zaman içinde ölmemeleri için tekrar kültür yapılması gerekmektedir. Diğer bir yöntem ise sterilize mineral yağının içine atılarak (yağ içinde devamlı batık duracağı için) senelerce saklanması söz konusudur. En iyi yöntem olarak sporların liofil ile muamele görmesi veya kuru olarak dondurulup saklanmasıdır. Bu yöntem ile en az 20 yıl kültüre alınmadan saklanması mümkündür. 2.2.2.4. Mantarlann Kuru Olarak Saklanması Mantarlar kuru olarak çok uzun yıllar saklanabilirler. Otsu bitkilerin üzerinde, yapraklarında bulunan parazit mantarlar, o bitkilerin preslerde kurutulması ile uzun yıllar saklanabilir. Şapkalı mantarlar toplandıktan sonra tahta veya metal kutular içinde kurutulmaya bırakırlar. Kurutulmuş mantarlar, büyüklüklerine göre yapılmış gözlerin içine konularak saklanırlar. Böceklerden korunmaları için paradiklorobenzen ile zehirlenirler. 2.3. Likenlerin Herbaryumu 2.3.1. Likenlerin Toplanması Likenler kaya, taş, ağaç, odun, ağaç kabuğu, sürgün, yaprak, çürümüş ağaç gövdesi üzerinde, yosunlar arasında ve seyrek olarakta kemik, cam ve deri parçaları üzerinde yetişebilirler. Bu çok değişik ortamlarda yetişmeleri nedeni ile farklı toplama yöntemleri uygulanır. Likerıin toplandığı ortamın tam olarak tanımlanması gerekir. Ömeğin: kayanın cinsi, üzerinden toplandığı ağacın cins ismi, gölge ve nem durumu tam olarak not edilmelidir. Bu bilgiler likenlerin adlandırılması için çok önemlidir. Toplama için gerekli olan gereçler şunlardır. Bir jeolog çekici. Kısa uçlu bir keski, sert keskin bir çakı (gerektiğinde çekiç vuruşlarına dayanıklı olrnalı), budama makası (sürgünler için) gibi kesiciler, Arazi not defteri, Pres, kurutma ve gazete kağıtları, Gazete kağıtlarından hazırlanmış değişik boyda zarflar Boyunda taşınabilecek bir büyüteç Likenler vejetatif şekillerine göre şu başlıklar altında toplanabilir. Kabuksu (Krustaseus) Likenler Bu likenlerin tallusları ağaçlar, topraklar ve kayalar üzerinde az veya çok gelişmiş bir kabuk oluştururlar. Liken bulunduğu ortama çok yakındır ve bazen tamamen gömülmüştür. Likenleri toplarken bağlı bulunduğu ortamdan kopanlmaya çalışılırsa, adlandırmada çok önemli olan likenin kenarları bozulacağı için kesinlikle adlandırılamazlar. Bu şekilde toplanan örneklerin hiç bir ilmi değeri yoktur. Bir çok tür ise sarı-kahverengi renkte olduğu için bu renk tonları çok iyi gözlenmeli ve değişik türlerin toplanılmasına çalışılmalıdır. Kabuklar ve odunlar üzerinde bulunan likenler genellikle bir çakı yardımı ile likenin hemen altından kabuk veya ağaçtan bir parça kesilerek alınırlar. Sürgünlerde bulunanlar ise bağ makası ile kesilerek alınır. Karayosunları ve topraklar üzerinde bulunanlar genellikle çok narindir ve dikkatlice toplanmalıdır. En iyi yöntem, liken bir çakı yardımı ile hemen altından alınmalı ve kütle halinde bir kutuya konulmalıdır. Eğer kutu yoksa kalınca kağıttan yapılmış bir zarf içine konularak düz bir durumda tutulmalı, sallama ve titremelerden korunmalıdır. Kayalar üzerindeki likenleri toplarken, likenlerin üzerinde geliştikleri kayadan büyükçe bir parça koparılarak alınır. Üzerinde değişik türlerin bulunduğu büyük kaya parçalarını koparmak, tek bir liken türünün bulunduğu küçük parçaları koparmaktan daha iyidir. Bu şekilde toplanan kaya likenleri bir kağıda sanlır ve çantada birbirlerine sürterek örneklerin bozulmamaları için kalın kağıtdan yapılmış zarflar içine yerleştirilirler. Kaya likenlerini bir çakı yardımı ile kayalar üzerinden sağlam bir şekilde sıyırarak almak olanaksızdır ve örnekler alınırken bozulurlar. Yapraksı (Follos) Likenler Kabuksu likenlerde uygulanan yöntemin aynısı uygulanır. Likenin tam olarak toplanılmasına hatta örnek büyük olsa bile dikkat edilmelidir. Likenler içinde renklerini en fazla değiştiren yapraksı likenlerdir. Bunun için toplandığı andaki rengi adlandırma çalışmalarında çok önemli olduğu için kesinlikle not edilmelidir. Dalsı (Fruticos) Likenler Toplanması oldukça kolay olan örneklerdir. Toplanma sırasında kaide diskleri bağlı bulundukları ortamdan kolaylıkla ayrılmazlar. O nedenle dikkatlice kaide diskinin likenle beraber alınmasına çalışılmalıdır. Bağlı bulundukları ortamın özelliklerinin not edilmesi çok önemlidir. Özellikle Usnea cinsinde. 2.3.2. Likenlerin Saklanması ve Etiketlenmesi Likenler çok yavaş kurutulmaya bırakıldıkları zaman üzerlerinde pas ve mantarlar kolaylıkla gelişebilir. Bunun için kesinlikle çok iyi kurutulmalıdırlar. Kabuklu likenler güneş ışığı altında veya orta sıcaklıktaki bir odada 24-46 saat kurutulmaya bırakılırlar. Yapraksı ve çalımsı likenler kurutma kağıtları arasında kurutulmalı ancak pres içinde sıkıştınlmamalıdırlar. Kurutma kağıtlarının ağırlığı yeterince baskı yapacağı için sıkıştırmaya gerek yoktur. Çalımsı likenler taze iken pres edilmelidirler. Dikkat edilecek nokta adlandırma çalışmalannın rahat yapılabilmesi için tallusları düzgünce açılarak iyi görünmeleri sağlanmalıdır. Örnekler kurumuş ise nemlendirilerek gevşetilir ve sonra pres edilirler. Bu yöntem Usnea cinsi için kolaylıkla uygulanabilir. Örnekler kurutulduktan sonra kalın kağıttan yapılmış zarflar içine yerleştirilir. Külah veya şapka şeklinde olan zarflar en kullanışlı olanlandır. Külahın tepe kısmı katlanarak ek bir kapak da oluşturulabilir. Eğer normal zarflar kullanılıyorsa zarfın zamklı kısmının likene değmemesine dikkat edilir. Bu şekildeki içinde liken ömekleri bulunan zarflar herbaryum kartonlanna zarfın altına zamk sürülerek yapıştınlır. Kaya likenleri ise kaya parçası ile bir fılitre kağıdına sanlarak zarfın içine yerleştirilir. Tüm bilgiler herbaryum merkezinin özel etiketi üzerine yazılarak, etlket zarfın üstüne yapıştınlır. 2.4. Ciğerotları Karayosunlarının Herbaryumu Ciğerotları ve Karayosunları, ağaç kabukları, toprak ve kayalar üzerinde, çok nemli olan kaya oyuklarında, eğreltl otu rizomlan, su serpintilerinin çarptığı kayalarda ve bazı türler ise durgun veya akan sularda batık olarak bulunurlar. Likenlerin toplanmasında kullanılan gereçler (budama makası hariç) kullanılır. Doğada çok karmaşık ve iç içe bulunduklarından arazide türlere ayrılarak toplanmaları oldukça zordur ve özellikle küçük örnekler toplama sırasında gözden kaçabilir. Özel olarak bir grup ile çalışan toplayıcılar arazide ömekleri tanıyıp sınıflandırabilirler. Ancak tüm ömeklerin toplanması yapılıyor ise o zaman bazen bir zarf içine birden fazla tür girebilir. Bu türlerde adlandırma sırasında ayrılarak ayrı ayrı zarfların içine konulur ve toplama numarasına a. b. c diye ayrılarak numaralanır (Ömek: 3253-a. 3253-b. 3253-c gibi). Ağaç kabukları üzerinde bulunanlar çakı ile sıyrııarak kabukla beraber, kayalar üzerinde bulunanlar ise kaya çekici ile kınlarak örneğe zarar vermeden alınırlar. Toprak üzerinde bulunanlar çakı yardımıyla ince bir toprak tabakası ile beraber alınmalıdır. Toplanacak karayosunlarının kapsüllü olmasına dikkat edilmelidir. Kapsüllü durumuna her zaman rastlanmaz. O zaman vejetatif kısımları alınır. Bu durum gözönünde tutularak karayosunları adlandırma anahtarları vejetatif karakterlere göre de yapılmıştır. Gerçekte, bazı karayosunlarının kapsülleri bile bilinmemektedir. Bu nedenle kapsüllü örnekler toplanırken, steril (kapsülsüz) örneklerden de alınmalıdır. Toplanan örnekler önceden hazırlanmış gazete kağıtlarından yapılmış zarfların içine konulur ve zarfın üstüne toplama numarası yazılarak, aynı numara deftere yazılır ve karşısına da toplandığı ortam (kaya, ağaç, toprak, su v.b.) ve toplandığı ağacın türü yazılır. Eğer ağacın tür ismi bilinmiyorsa, sonradan adlandırmak için ağaçtan örnek alınır. Bu şektide zarflara konulmuş örnekler kurutma kağıtları arasına yerleştlrilerek kurutulur, ancak presin sıkılması gerekmez. Örnekler üst üste konulduğundan kendi ağırlıkları yeterlidir. Adlandırma çalışmaları sırasında kurumuş örneğin kapsüllü ve vejetatif kısımlarından parça koparı

http://www.biyologlar.com/herbaryum-teknikleri-1

Philadelphia Deneyi

RAINBOW PROJESI ( PHILADELPHIA EXPERIMENT ) RIMENT "YOK OLDU" ve 640 Km UZAKTA ORTAYA ÇIKTI. MOLEKÜL TRANSFERİ GERÇEKLEŞTİ Mİ? 28 Mart 1943 ; ABD'li bilim adamı Dr. Morris Jessup'ın, Einstein'ın birleşik alanlar kuramına dayanarak bir "ışınlama" deneyi yaptığı iddia edildi. 'Philadelphia deneyi" adıyla bilinen ve askeri gizlilik içersinde gerçekleştirilen olayda, 104 mürettebatlı "USS Eldridge" adlı askeri gemi, tanıkların iddialarına göre Philadelphia deniz üssünde, yeşil bir sise bürünerek yavaş yavaş "kayboldu" ve kısa bir süre sonra 640 km. ötedeki Norfolk deniz üssünde ortaya çıktı. Deney ile ilgili medyatik ciddi araştırmalar, 1980'de PHİLADELPHİA DENEYİ'ni perdeye getiren filme izin verildikten sonra başladı. Daha öncelerde, kamuoyuna göre olay sadece saçma bir söylentiydi. Charles Berlitz ve William Moore'un ortak yazdıkları kitap bir fantazi olarak kabul görmüştü.Ama deney ile ilgili kuşkular hala sürmektedir, nedeni anlamsız bir söylenti dahi olsa aşağıda okuyacağınız olaylar dizisi, şaşırtıcı, düşündürücü ve gerçekçidir. Philadelphia Deneyi günümüz şartları gözönüne alındığında daha etkin ve düşündürücü bir iddiadır,olayda adı geçen bir avuç insandan geriye hemen hemen kimse kalmadığından kesin doğrulanma için ABD gizli arşivlerinin açıklanması gerekmektedir. Fakat, film için devlet tarafından zor izin verilmesi kuşku uyandırmakta ve dikkatleri yoğunlaştırmaktadır.Yaşamı"EVRENSEL ZAMAN SAATİ" Deneyin resmi ve bilimsel adı "PROJECT RAİNBOW" (Gökkuşağı Projesi)idi. Gökkuşağı Projesi, iddialara göre II.Dünya Savaşı sırasında küçük destroyer tipi bir savaş gemisinin başından geçti.Olayın yeri Philadelphia Deniz Üssü'ydü amaç ise gemiyi düşmanın fark etmemesi için görünmez yapmaktı.Projeye göre, fikir orjinaldi ve düşman radarları hiç fark etmeden gemi istenilen yerde birden ortaya çıkacaktı.Bilimsel tanımın adı;OPTİKAL GÖRÜNMEZLİKTİ; özel bir sistemle veya jeneratörle oluşturulan çok güçlü manyetik bir alan gemiyi saracak, ışınları veya radar dalgalarını büker yada kırarken gemi görünmez olacaktı. Düşüncesi dahi bir mucizeye benziyordu ve iddialara göre de Gökkuşağı Projesi başarılı olmuştu. Yani gemi fiziksel olarak kaybolmuş ve tekrar geri dönmüştü. Tanıklara göre geminin üzerini bir pelerin gibi saran manyatik alan görevini yapmıştı. Fakat ana hedef geminin kaybolduğu yerde değil, bir başka yerde ortaya çıkmasını sağlayabilmekti yani daha yaygın bir deyimle "ışınlama" yapılmalıydı Philadelphia Deneyi'nin temelinde düşünce olarak Albert Einstein'ın ''Çekim ve Elektriklenmede Birleşik Alan Kuramı'' vardır. Bu teori bu konuyla ilgili kişilerce "Elektronik kamuflaj" olarak tasarlandı.Einstein, bu teorisi 1925-27 arasında Almanya'da bir bilim dergisinde yayınlandı.Fakat Einstein,bu teoriyi daha denememiş ve daha tam anlamıyla geliştirmemişti.O zamanlardaki amaç, çok güçlü elektromanyetik alanın yapılarak gemilerin görünmez olmaları ve düşman kuvvetlerine karşı korunmasıydı.Hatta bu olayı havada oluşturarak üslerin görünmesinin engellenmesi de düşünülmüştü.Bu deneyin çalışmaları 1930 yıllarda "Project Rainbow"ismiyle başlatıldı.Başlatıldığı yer ise Chicago Üniversitesidir. 1 yıl sonrada bu çalışma PrincetonÜniversitesinde devam ettirildi.bazı bilim adamları bu projede zaman zaman yer aldılar.Bunlar Einstein, Dr. Johnvon Neumann ve Dr. Nikola Tesla'dır.Dr. Alfred Bielek her 10 yılda bir Ağustosun 12'sinde manyetik enerji alanının tekrar oluştuğunu öne sürüyordu.1943'ten sonra 1963 ve 1983'te aynı olay olmuştu. sebebi ise "Senkronizasyondu" Enerji alanları tekrar toplanıyor, dalgalanarak ortaya çıkıyordu, fakat bu alanlar karmaşıktı. Neumann, 1986'da ölen Bielek'in anılarından yazdığına göre bu olayları doğrulamıştı.İfadesi teyp bantlarında vardı. Oluşturulan büyük enerji, doğru açıda sekronize edilirken birden kontrol dışına çıkmış ve "Yönsüz dalgalar'a" dönüşmüştü. Bunun sonucunda ortaya alışılmadık etkiler çıkmaya başlamıştı.Senkronize dalgalar zamanı büküyor ve etkiliyordu.Bir diğer ilginç yaklaşım, Wisconsin Üniversitesi Matematik Profesörü olan Henry Levenson'dan gelmişti.Bu fikre göre zamanın merkezi bir alanın çevresinde yoğunlaştığını ve bir "Zaman Saati" oluşturarak, tüm varoluşun gerçekleştiği ve gerçekleşeceği şifrelerle çalıştığını söylüyordu; Dediğine göre "Şifrelerin içinde yaşayan herşey vardır, dünyadaki bütün maddesel varoluş dünya saat ve zamanına göredir;dünya, Güneş saatine göre, Güneşde galaktik saate göre ayarlıdır.Eğer zaman kilidi yüksek ve güçlü bir enerji alanı ile bozulursa, ortaya çeşitli zaman ve mekan dengesizlikleri çıkar.Taki zaman yeniden kendini tamir edip yeniden dengesini bulanadek" BİLİM ADAMI DR. MORRİS K. JESSUP'UN ESRARENGİZ ÖLÜMÜ Olaylar 1943 yılı haziran ayında başladı.Geminin adı USS Eldridge'di, DE 173 bir koruma destroyeri olarak sınıflandırılmıştı. Bir görgü şahidine göre,75 KVA gücündeki iki dev jeneratör geminin ön top taretlerinin altına monte edildi, buradan geminin güvertesine 4 manyetik ışın yayılacaktı. 3 RF vericisi ( Herbiri iki megavat CW gücündeydi ve onlarda güverteye monte edilmişti.),3000 adet 6L6 güç artırıcı tüp,iki jeneratörün oluşturduğu gücü yayacaklardı, özel senkronizasyon ve modülasyon devreleriyle diğer ekipman,oluşan kütlesel elektromanyetik alanları kullanılırlığa indirgerken, kırılmış ışınlar ve radyo dalgaları gemiyi saracak ve sonuçta gemi düşman gözlemcileri için görünmez olacaktı.USS Eldridge adlı destroyer, Philadelphia Deniz üssü'nün önünde biraz açıkta duruyordu, gözlem gemisi olarak da SS Andrew Furuseth isimli bir şilep seçilmişti.İşte iddialara göre Philadelphia Deneyinin ortaya çıkmasını sağlayan insan bu geminin personelinden bir gemicidir. Bu kişi Carl M. Allen imzasıyla, 1950 yılında Dr. Morris K. Jessup'a garip mektuplar gönderdi ama zarfın üzerindeki isim Carlos Miguel Allende'ydi,Mektupta yazılanlara göre Allende veya Allen, olayları baştan sona seyretmiş gibiydi,Jessup adres olarak verilen posta kutusuna mektup yazarak ayrıntı istedi ve bir mektup daha geldi; bu Allen, anlattıklarını kanıtlamak için hipnoz, sodyum pentatol ( bilinci uyuşturarak iradeyi kran doğruyu söyleten bir ilaç )ve teyp kaydı istiyor,olayın etkin bir biçimde açıklanması halinde insanların böyle bir nakil sistemiyle yıldızlara dahi gidebileceğini yazıyordu Jessup ise bu kişinin tanıklık iddialarından en azından bir tanesinin doğru olabileceğini söylüyordu.Aslında Jessup, matematikçi ve gök bilimciydi.Astro-fizik alanındaki çalışmaları nedeniyle Felsefe Doktoru ünvanını almıştı.İnkalar ve Mayalar'la ilgili çalışmalar yaptı. Bermuda üçkeni ve UFO konularında tezler yayınladı.İkinci mektuptan sonra Jessup, Deniz Kuvvetleri'nden bir davet aldı.Deniz Kuvvetleri Araştırma Bürosu'na gittiğinde eline bir kitap verildi ve kitap kendi yazdığı kitaptı, bir yıl önce Büro'ya postayla yollamıştı."THE CASE FOR THE UFO" adlı kitap taslağını Deniz Kuvvetleri'nden Amiral N. Furt'a yollamıştı ama Amiral haberinin olmadığını söylüyordu. Kitabın sayfaları üç değişik yazıyla yazılmış ve notlar alınmıştı,Dr. Jessup yazılardan birisinin Alle'nin yazısının aynı olduğunu fark etti.Notlar sanki dünya dışı birisinin gözlemi olarak yazılmış gibiydi, binlerce yıl önceki uygarlıklardan söz ediliyor, dünyaya gelen uzay araçları tarif ediliyordu, sonunda ise Güç alanlarından, bir maddenin nasıl kaybolup, nasıl ortaya çıkarılabileceği ve 1943'te philadelphia'da yapılan deneyden söz ediliyordu.Normalde, saçma olarak tanımlanması gereken bu kitap, nedense ABD Hükümeti tarafından Pentagon'da üst düzey belli yetkililere özel olarak dağıtıldı.Carlos Miguel Allende veya Carl Meredith Allen yani Dr. Jessup'a mektup yazıp,deneyi anlatan kişi kimdi? Neden mektubu yazdıktan sonra kayboldu ve öyküsünü neden basına yollamadı? ABD Hükümeti, Jessup'un üzerinde notlar bulunan kitabıyla neden bu kadar ilgilendi?1959 Nisan'ında Jessup, arkadaşı doktor Mason Valentine'i arayarak Deney ile ilgili kesin sonuçlara ulaştığını anlatarak ertesi gün buluşmalarını istedi, 20 Nisan akşamı yemekte buluşacaklardı ama bu yemek gerçekleşemedi.BuluşacaklaBu noktada, kaynağın dörtte biri boş, hedefin dörtte üçü doludur, işte tam bu anda birisi balonu sıkıştırmayı durdurursa ne olur? Işınlanmış madde dalgalar halinde geri dönerek orjinal uzaysal alanına geri döner yine vakum yaparak balonunu doldurur. Basınç yani sıkıştırma enerjisi "Yüksek şiddette titreşen manyetik alanlar" transferden önce serbest kalmıştır. Sonuç dalgaları dev bozucu veya distortional etkiler yaratarak kütleyi alanında hacimsiz bırakırlar. Canlı organizmaların kayıt alanındaki etkileri kağıt gibi incedir, dalga yerini alırken tüm dalgaların kaydı sırasında kurbanlar hayalet kayıtlara dönüşürler. Bu bio-plazmik alanın bozulması ciddi fiziksel sorunlara yol açabilir; Bu olasılık öldürücü ve şaşırtıcıdır ama yapacak bir şey olamaz,Eğer amaç görünmezlikse, çeşitli tanım ve yorumlar getirebilir. Ama niçin gemi suya batmamış ve ya karada bir kentin ortasında belirmemiştir sorusunun cevabı yukardadır, zira geçmişin resimlerinde bunlar yoktur. Ve negatif sonuçlara göründüğü kadar bakılırsa, deneyde yanlış giden birşeyler vardır.Ama bunlar nelerdir? Philadelphia Deneyi bu bilimsel anlatımlardan sonra bugün 1943'te olduğundan daha güncel.Yeni kaynaklardan yeni ayrıntılar öğrenilmekte ,başka bir iddiaya göre projede görev alanların beyni yıkanarak, gördüklerini unutmaları sağlanmıştı. Fakat yıllar sonra anılar geri gelmeye başladığı için yaşayan tanıklar konuşmaya başladılar. Bielek bu yeni iddialardan kitabında söz ediyor.

http://www.biyologlar.com/philadelphia-deneyi

Böcek kapan bitkilerin mekanizması nedir

Afrikanın balta girmemiş tropik ormanlarında biraz gezintiye çıkarsanız, başınızın derde gireceği ilk canlılar böcek ve yırtıcı hayvanlardan çok sarılıcı ve dikenli bitkiler olurdu.Bazı bitkiler vardır ki insan derisi ile temas ettiği vakit çok acı verir.Örnegin ısırgan otu gibi.Veya kuvvetlice su püskürten bitkilerede rastlamışsınızdır. Tabii tüm bu bitkiler insanlar için hayati bir tehlike arz etmesede, böcek ve sinekler için tam bir kabus gibidir. Bu bölümde böcekleri kurnaz bir şekilde tuzaklarına düşürüp sindirerek hayatını sürdüren böcekçil yani "İncestivor" bitkilere deyineceğiz. Böcekçil bitkilerin en önemli özelliği aktif olarak hareket edebilmeleridir.Aslında doğadaki tüm bitkiler hareket ederler.Mesela bir ayçiçeği fidesini güneşe karşı bırakırsanız çiçek derhal güneşe doğru yönelmeye başlar.Fakat böcekçil bitkilerden bazıları çok aktif olarak hareket ederlerki bu hareketleri çok kısa bir zaman zarfında meydana gelir. Bu çiçekler sahip oldukları mükemmel fizyolojik özellikleri sayesinde hareket çabukluluğunun verdiği avantajla böcekleri tuzaklarına düşürüp hapsedebilirler. Söz konusu bitkilerden en meşhuru, sizinde yakından tanıdığınız "Kapan yaprak" isimli bitkidir. Yaprakların hareket mekanizması ise oldukca iyi düşünülmüş birer "yastık" sistemi ile çalışmaktadır.Yastık sistemi temel olarak "su alma su verme" prensibine göre çalışır. Bunu bir örnekle açıklayalım Şişkin bir hava yastığımız olsun ve biz bu hava yastığının üzerine bir tahta tabla koyalım.Ve daha sonra bu hava yastığını aniden söndürerek inmesini sağlayalım.Tabii yastık söndükçe üzerindeki tahta tablada büyük bir süratle Yere doğru inmeye başlayacaktır. İşte bitkinin kullandığı yöntemde tıpkı bunun gibidir.Yaprakların tabanlarında bulunan özelleşmiş hücreler çok fazla su içerirler.Bitkiye dışarıdan bir mudahelede bulunulunca, bitki, derhal yaprak tabanındaki özelleşmis hücrelere impuls (uyarı) yollayarak hücrelerin içindeki fazla miktardaki suyu süratle boşaltmasını sağlar. Örnegimizdeki tahta tablamız, bitkideki kapan yaprakları temsil etmektedir.Tahta tabla nasıl ki yere doğru yaklaşarak kapanmaya başlıyorsa bitkinin yapraklarıda aynı şekilde birbirlerine doğru hareket ederek kapanmaya başlar Bitkinin yaprak tabanındaki hücrelerin fazla su alması olayına " Turgor ", hücrelerin suyunu kaybederek büzülme olayına ise " Plazmoliz " denir.Yaprakların tabanındaki hücreler turgor, yani fazla su almış vaziyetteyken üzerindeki yapraklar açık konumdadır.Fakat hücreler büyük bir süratle sahip oldukları fazla suyu boşaltınca yani plazmoliz durumuna geçince yapraklar kapanır.Tabii bu kapanma işlemi bir kaç saniye içinde meydana gelince, yaprak içerisindeki böceğin kaçmasına pek bir fırsat kalmaz. Yandaki şekilde, yaprak civarlarında gezinmekte olan bir böceği yakalamış kapan yaprak görülüyor. Yaprakların uçlarındaki dikenlere dikkat ederseniz, tıpkı bir dişli çark gibi birbirlerinin içerisine giriyor. Ve o kadar intizamlı dizilmişlerdir ki yapraklar kapandıklarında birbirlerini engelleyecek şekilde çarpışmazlar.Bitkinin böyle bir yapıya sahip olmasının nedeni, tuzağına düşürdüğü böceğin kaçmaması içindir. Fakat buna rağmen bazı ufak böcekler kapan yaprakların kapanmasına ramak kala kaçarak kurtulabilmektedir. Bitkilerin böcekleri kapan yapraklarının arasına sıkıştırması ise 2 hamlede gerçekleşir. İlk hamlede böcek, bitkinin yapraklarının arasında dolaşmaya başlayınca farkında olmadan yaprak içerisindeki hassas reseptörlere dokunur.Bu reseptörler, tıpkı bir insanın eline batan iğneyi hissetmesi gibi böceğin ayaklarının dokunmasıyla impuls yani elektriksel bir uyarı doğururlar. Elektriksel uyarılar bir yol boyunca yaprak tabanındaki hücrelere kadar gider ve bu hücrelerin zarlarında elektriksel bir gradiyent meydana getirir.Bu elektriksel degişiklik içi fazla miktarda suyla dolu olan şişkin hücrelerin zarlarının suya çok fazla geçirgen olmasına sebep olur. Hücrenin zarı suya çok fazla geçirgen hale gelince hücre süratle su kaybetmeye başlar.Hücreler su kaybettikçe tıpkı bir yay gibi üzerlerine baskı yapan yapraklarda birbirlerine doğru yaklaşmaya başlarlar.Bu işlemin gerçekleşmesi 2-3 saniye sürer. İkinci hamle ise yaprakların tam olarak kapanması durumudur.İlk hamlede yapraklar arası azda olsa biraz mesafe kalmasına ragmen ikinci hamlede yapraklar tamamen kapanır. Bu işlemin tamamlanması ise 10-15 saniyeyi bulur.Tabii bu andan sonra böceğin yapabileceği pek birsey kalmaz. Bitki böceği kapanına kıstırdıktan sonra derhal enzim üretmeye başlar.Bu enzimleri üreten hücreler ise yaprağın iç tarafında yani böceğin bulunduğu bölgededir.Enzimler asit tabiatlıdır ve böceğin 2 veya 3 gün içerisinde sindirilmesini sağlarlar.Bir kapan yaprak en fazla 5-6 kere çalışabilir.Fonksiyonunu yitiren yaprakların yerini ise yeni çıkan genç yapraklar alır. İnsanın aklına, bir bitkinin bu kadar detaylı düşünülmüş mükemmel bir sisteme nasıl sahip olduğu sorusu gelmektdir.Elbetteki bitkinin bu sistemi planlaması ve uygulamaya koyabilmesi mümkün değildir.Varolan mekanizmalar bir akıllı tasarımcının ürünüdür kuşkusuz. Doğada buna benzer bir çok insectivor (böcekçil) bitki mevcuttur ve aralarında hayli ilginç tuzak sistemlerine sahip bitkilerde vardır.Böcekçil bitkilerden en çok tanınanlarından diğer bir tanesi ise, yaprakları sürahiye benzer çukur bir yapı şeklinde özelleşmiş bir bitkidir. Bu bitki, yüksek ve ağaçlık bölgelerde yaşamakta, yine böcek ve sineklerle beslenmektedir.Asağıda bu bitkiye ait güzel bir resim görülüyor. Şekildeki bitkinin yaprakları tıpkı bir vazo şekline dönüşmüştür.Fakat vazo şeklindeki yaprağın hemen üstünde başka bir yaprak görülüyor.Bu yaprak ise böceklere kurulan tuzağın kalbini oluşturmaktadır. Bitki daha bir yavruyken küçük yapılara sahip bu her iki yaprakta, olgunluğa eriştiğinde çok büyük bir cüsseye sahip olurlar. Üstteki yaprak böceklerin üzerinde dolaştığı yapraktır.Bu yapraklar genelde alımlı renklere sahip olup böcekleri üzerine çeker.Böcek, üstteki yaprağın civarlarında dolaşmaya başladığında eğer yaprağın alt yüzüne gelirse yer çekiminin etkisiyle sürahi şeklindeki yaprağın içerisine düşer. Fakat bir böcek, ayağından salgıladığı yapışkan maddeler sayesinde ters duvarda bile yürüyebilirken niçin bu yaprağın alt yüzeyine geldiğinde tutunamayıp düşmektedir ? Böceğin yaprağa tutunamayıp düşmesi, bitkinin üstteki yaprağının salgıladığı kaygan bir sıvıdan dolayıdır. Bu sıvı protein bir yapıda olup kaygan bir tabiattadır.Burada şaşırtıcı olan şey, bitkinin bir böceğin ayağından yapışkan bir sıvı salgılandığını nereden bildiğidir.Dahası böceğin kayıp düşmesi için bu mukemmel kaygan sıvıyı bitkinin, en uygun bölgesinde üretemeye nasıl karar verdiğidir. Bu elbette bir bitkiden beklenemeyecek bir davranıştır.Bitkinin yaptığı kusursuz hesaplar, emeklerinide boşa çıkarmamaktadır. Bitkinin alt tarafında bulunan surahi şeklindeki yaprak ise tabanı kapalı bir kap gibidir ve içerisinde su ve sindirici enzimler bulunur.Bir böcek veya bir sinek bu sürahinin içine düştükten sonra birdaha yukarı çıkamaz.Sineklerin ıslanan kanatları buna izin vermedigi gibi, sürahi yaprağın kenarlarından salınan diğer kaygan tabiattaki kimyasallar ile böcek ve diğer haşerelerin yukarı tırmanması engellenir. İçeri düşen bir böcek bir kaç gün içerisinde salgılanan enzimler vasıtasıyla sindirilerek besin ihtiyacı karşılanır. Tropik ormanlarda yaşayan bu tür bitkilerden bazıları o kadar büyüktür ki içerisine düşen küçük bir fındık faresinin bile boğulmasına neden olabilir.Tabii aynı zamanda farenin sindirilmesinede. Şekilde sürahi bitkilerinin başka bir türünü görmektesiniz. Bu bitki yukarıdaki örnekten farklı olarak bir çift dikene sahiptir. Bu dikensi yapıların içerisinden ince bir kanal geçer.Bu kanaldan ise yine kaygan tabiatta bir sıvı salgılanır.Sıvı damlasını nektar zannedip içmek için gelen arı ve sinekler, sivri uca tutunmaya çalışır fakat çoğu zaman başaramazlar. Dikene tutunamayan böcek asağı enzim havuzunun içine duşer ve bitki icin ziyafet başlar. Resimdede gördüğünüz gibi bitkinin yaprakları oldukça alımlı kırmızı bir renge boyanmıştır.Ayrıca vazo yaprağın ağız kenarlarının ne kadar parlak olduğuna dikkat ediniz.Bu bölgelerdende böceklerin tırmanmasını engellemek için bol miktarda kaygan kimyasallar salgılanır. Her canlıda olduğu gibi doğadaki böcekçil bitkilerde üstün bir tasarım ürünü olup herbiri yaşamı için gerekli tüm fonksiyonları yerine getirecek mükemmel tuzak mekanzimalarına sahiptirler. Diğer bir böcekçil bitkide böcekleri kandırma yoluna giderek avlanmaktadır. Bu bitki sahip olduğu eşsiz görünümüyle, özellike arıları üstüne çekmeyi başarır.Bitkinin şekli yıldıza benzer ve her kolundan sürekli olarak bir tür yapışkan sıvı salgılanır.Bitki, bu yapışkan sıvıyı yapraklarında öyle bir üretirki, sıvı damlacıkları ard arda dizilerek lezzetli bir nektar görünümü verir. Gördüğünüz gibi oldukça çekici bir görünüme sahip olan bitki, bu haliyle arı ve sinekleri üzerine çekmeyi başarır. Bitkiye yakından bakan bir insan bile yapraklardaki sıvının nektar olduğunu zannedebilir.Arı ve sinekler çiçek üzerine konarak sıvıyı emmeye kalkışınca kondukları yere çivilenmiş gibi sabitlenirler.Çünki bu sıvı çok kuvvetli bir yapıştırıcı özelliğe sahiptir. Bundan sonrası ise bitki için çok zor değildir.Tek yapması gereken şey, ışınsal olarak dizilmiş yapraklarını kapayarak böceğin üstünü örtmektir.Bu mekanizma yukarıda anlattığımız " turgor-plazmoliz " basınç kuvvetleri ile çalışır.Böceğin üzeri örtülür örtülmez enzimler devreye girerek böceği sindirmeye başlar. Aşağıdaki animasyonda bitkinin bir böceği nasıl tuzağına düşürdüğü gösterilmiştir. Bitkilerin böcekleri yakalayarak sindirmelerindeki temel amaç, kendi bünyelerinde düşük miktarda bulunan azotun böceklerde fazla olmasındandır. Bitki böceği sindirerek hem azot ihtiyacını hemde diğer mineral ve protein gereksinimini karşılar. Tabii bir bitkinin böcek ve sineklerde bol miktarda azot bulunduğunu bilmesi ve buna göre hareket etmesi yine DNA da programlanmış bilgiler vasıtasıyla gerçekleşir.Mesela yapışkan maddeleri üreten hücrelerin DNA larında özel enzimler üretilir ve bu enzimlerin girdiği bir takım karmaşık reaksiyon sonucunda yapışkan maddeler husule gelir. Diyebiliriz ki doğadaki tüm bitkiler harikulade formüllerle mucizevi kimyasallar üreten birer biyokimya fabrikası gibidir.Bu sıvılarla anlaşırlar, bu sıvılarla beslenirler ve yine bu sıvılarla kendilerini korurlar.Kısacası bitkiler kendi başlarına birer mucizedirler. Bu tip bitkiler elbette yukarıdaki gibi tek tür degillerdir.Doğada buna benzer avlanma teknikleri olan bir çok bitki vardır.Asağıdaki resimlerde yapışkan sıvı salgılayarak avlanan bazı bitki tipleri görülmektedir. Bu bitkilerden soldakinin yaprakları, yukarıdaki bitkinin yaprakları gibi içe dogru kapanırken, sağdaki bitkinin yaprakları ise tıpkı bir "rulo" gibi en uç noktadan yaprağın sapına kadar, kıvrılmaya başlar.Böyle bir tuzağa yakalanan bir böceğin kurtulma şansı yoktur. Birde bitkinin salgıladığı yapışkan sıvı damlacıklarına daha yakından bakalım. Yapışkan damlacıklara yukarıdan bakıldığı için salgılamayı yapan kırmızı hücreler bariz olarak görunmektedir. Salgı yapan hücrelerin DNA sında çok özel bir bilgi saklıdır.Bu bilgi ile hücre, üzerinde ne kadar salgı maddesi biriktireceğini çok mükemmel bir şekilde hesaplamıştır.Hücreler, yapışkan salgıyı ürettikçe, bu salgı üzerlerinde birikmeye başlar.Fakat salgı seviyesi öyle bir noktaya gelirki bu noktadan sonra hücreler salgılama işlemini durdururlar. Eğer hücre bu noktadan sonra salgılama yapmaya devam etseydi hem fazla yapışkan maddeyi israf etmiş olacaktı, hemde salgının büyük bölümü yerçekiminin etkisiyle yaprakların üzerlerinden başka yerlere akıp gidecekti. KAPANLARIN ÇALIŞMA SİSTEMİ: Kapanların her iki tarafında da iç kısımlarda insan vücudundaki sinir uçları gibi çok hassas olan üçer tane kılcal tetik mekanizması bulunur. Böcek ya da sineklerin bu kılcal mekanizmaya birkaç saniye ara ile çift taraflı dokunması veya temas etmesi kapan mekanizmasının çalışması için fazlasıyla yeterlidir. Bu sistemin yağmur damlaları gibi yanıltıcı darbeler ile kapanların boşuna kapanmalarını önlemek için olduğu kabul edilmektedir. Avın yakalanmasından sonra ,eğer uygun bir av ise av hareket ettikçe kapanların her iki tarafı da birbirine daha sıkı kenetlenir ve sindirim için gerekli olan sıvı salgılanmaya başlar. Sindirme işlemi birkaç gün kadar sürecektir. Bu işlem sonucunda kapanların içindeki hücre tabakası büyümeye başlayacak ve bu işlem sonrası da kapanda yaklaşık % 25 lik bir büyüme sağlanacaktır. Bu yüzden bitkinin enerjisinin büyük bir bölümünü kapanma ve sindirim için harcaması bitkiyi güçsüz bırakacağından aşırı beslenmesi doğru değildir. Her kapanın yaşam süresi 6-7 kez açılıp kapanma ile sınırlıdır. Bu göz önünde bulundurulacak olursa kapanları gereksiz şekilde (şov amaçlı) kullanmamak gerekir.   Bataklık ve asitli gibi besinden yoksun topraklarda yetişen bu bitkiler, zamanla besinleri toprak dışından temin etmek üzere evrime uğramışlardır. Bunun için oldukça dahiane böcek yakalama yöntemleri geliştirmişlerdir. Bu metodlar genelde aktif kapan ve pasif kapan olarak ikiye ayrılır. Aktif kapana en iyi örnek Venüs Sinek Kapanı'dır (Dionea muscipula). Bu bitkinin kapan şeklinde yaprağı içine bir böcek girdiği zaman, kapan aniden kapanarak içindeki böceği hazmetmeye başlar. Böcek bir hafta içinde tamamen sindirilerek bitkinin besin ihtiyacı karşılanır. Böceğin bitkinin kapanına cezbedilmesi için bitki aromalı bir nektar salgılar. Bu nektara kanan böcekler kapanın içine girdiklerinde kapan saniyenin otuzda biri bir hızla kapanarak böceği hapseder. Daha sonra bitki böceği hazmetmeye başlar ve bir hafta sonra geride böceğin sadece artıkları kalır. Venüs Kapanının kapan mekanizması çizimini altta görebilirsiniz. İkinci kapan türü de pasif kapanlardır. Bu gruba giren bitki gruplarına Sarracenia, Drosera, Nepenthes, Heliamphora, Pinguicula ve Drosaphyllum örnek gösterilebilir. Pasif kapanların iki ana türü mevcuttur. Bunların en ilginçlerinden biri eski sinek kağıtları gibi yapraklarında yapışkan bir sıvı üreten bitkilerdir. Bu bitkilerin yaprakları şekerli ve yapışkan damlacıklar üretirler. Bu damlacıkları yemek için konan böcek yaprağa yapışır ve kurtulamaz. Daha sonra yaprak böceğin etrafını sararak böceği hazmeder. Bu tür bitkilere en iyi örnek Drosera'lardır. Drosera yaprakları avını sararak hazmettiği için hem aktif hem de pasif kapan özelliklerine sahiptir. Diğer ve daha yaygın bir pasif kapan türü de sürahi kapan denilen türdüu. Bu tür bitkilerde (Nepenthes, Sarracenia ve Heliamphora) bitkinin birçok sürahi şeklinde kapanı vardır. Bu kapanların içi sindirim enzimleri içeren su ile doludur. Kapanın etrafında salgılanan aromalı sıvıya kanan böcekler, daha çok bu cazip yemden yemek için yavaş yavaş kapanın içine doğru ilerlerler. Ancak kapanın içinde bulunan kıllar aşağı doğru uzadığından böcek kapana girer ama bir daha geri çıkamaz. Nihayet enzimli suda boğularak bitkiye yem olur. Bu türe bağlı bazı cinslerin, özellikle Nepenthes'lerin bazen fare veya kuş kadar büyük avlar yakaladığı ve hazmettiği bilinmektedir. Altta böyle iki Nepenthes türü görülmekte.  

http://www.biyologlar.com/bocek-kapan-bitkilerin-mekanizmasi-nedir

Biyomühendislikte alan ayrımı

Biyomühendislikte alan ayrımı

Biyomühendislik sıradan bir bilimsel çalışma alanı değildir. Biyomühendislikten çözüm bekleyen bir sorun, en az iki farklı bilimsel alanın farklı konularının en doğru şekilde birleştirilmesiyle çözülür. Madem biyomühendislik farklı farklı konularda çalışabilir ve bunu yaparken farklı farklı bilim dallarını kullanır, o zaman bir biyomühendis sadece tek konu çalışabilir mi? Aslında cevap inovasyon yazımızda gizli. Bu zamanda hiç bir bilim dalında uzmanlaşan bir kişi, sadece bir konuya hatta bir bilim dalına sadık kalarak “innovatif” olamaz. Ancak hiçbir yenilik içermeyen yada deneysel çoklama yöntemiyle bir konuyu farklı şekillerde ele alarak sadece test ve sonuçların farklı olduğu, birbirine çok benzeyen makaleler çıkarmak yoluyla başarı elde edilebilir. Buna başarı diyorum çünkü az da olsa bu çalışmalara da ihtiyaç vardır. Buna karşılık bazı temel bilim dalları asla değerini kaybetmeyen temel-gerekli konulara sahiptir. Burada bilim adamlarına düşen görev yeni bir keşif değil yeni teknolojiler geliştirerek eski keşiflerin daha hızlı kullanılmasını sağlamaktır. Mikroskop 400 yıldır vardır, ancak cep telefonuna girecek kadar küçük bir mikroskop henüz yok.Bir biyomühendis, biyomühendis olmanın hakkını tam vermek istiyorsa konusuyla yalnız başına kalmaktan mümkün olduğu kadar uzaklaşmalıdır. Diğer bilim dalları veya diğer konulardaki ortaklıkları fark etmelidir. Maalesef biyomühendisliğin biyoloji mühendisliğine dönüştürüldüğünü görüyoruz, daha da kötüsü biyoproses mühendisliğine. Bu durumda biyomühendislik tek bir uygulamadan ibaret kalmaktadır ve çalışma alanı %10’a inmektedir. Bahsettiğim durum dünyada önde gelen üniversitelerde de mevcuttur. Bazı üniversiteler biyomühendisliğin konularını ayrı ayrı bölümler olarak açmışlardır. Biyoproses, biyomalzeme, biyomedikal, biyoinformatik, genetik mühendisliği, biyoenerji ayrılmıştır. Bu ayrımlar kişinin bir konuda daha uzman olmasını sağlıyor gibi gözükse de aslında biyomühendisliğin tanımına zıt olarak biyo-x mühendisliği konumuna düşmesine neden olmaktadır. Bu da birbirine çok yakın olan bu alanların birbirinden uzak gibi algılanmasına neden olur. Gelecekte bu bölümler lisans bölümü olarak kalacak, biyomühendislik sadece yüksek lisans olacak belki de. Bu çok daha mantıklı olur. Yoksa biyomühendislik adı altında lisans eğitimi verirken adayları tek bir alanda sıkıştırmak büyük bir hata olur. Diğer bir sorun da aynı kurumda birbirine çok yakın bölümlerin var olmasıdır. Mesela aynı üniversitede hem biyomühendislik hem de biyomedikal mühendisliği olması iki tarafı da zor duruma düşürebilir. Biyomühendislik adı verilmiş bir program, biyomühendisliğin tüm konularını kapsamalıdır. Yoksa hal böyleyken alt kümeyle ana kümeyi bir tutmak hiç mantıklı olmaz.Konumuz biyomühendislikte alan ayrımı olunca sadece “biyomühendisliğin özlük haklarından” bahsetmiş olmayalım. Her biyomühendislik lisans öğrencisi biyomühendislikte konuların nasıl ayrıldığını fark edecektir. Çok fazla detaya inmek istemiyorum. Aşı geliştirmek istiyorsanız elbetteki moleküler biyoloji konularına ağırlık vereceksiniz. Eğer aşının kendini değil de vücuda dağılımını yada bunun takibini yada otomatikleştirilmesini yada non-invasif olarak taşınabilmesini istiyorsanız o zaman akışkanlar mekaniği, biyotranstport, CFD modelleme belki elektronik, optik hatta akustik, polimer ve tıp çalışacaksınız. Buradan önemli iki sonuç çıkarmanızı istiyorum, bir: aşının kendini geliştirmek aslında moleküler biyolojinin ta kendisidir yani sürecin biyomühendislik olması için bir farklılığa ihtiyaç vardır, iki: biyomühendislik çözüm odaklı bir alan olduğu için her an başka bir bilim dalınının bir konusunu kullanıp ortak ve bölümler (disiplinler, alanlar, branşlar, bilimler) arası bir çalışma ile sonuca varmanız gerekebilir. Biyomühendisten asıl istenen birincisi değil ikincisi olmalıdır. Bir moleküler biyoloğun ilgilenmeyeceği şey moleküler biyoloji olmayan konulardır ama biyomühendisin ilgilenmeyeceği bir şey yoktur. Sorunu görmek, çözüme gitmek, moleküler biyoloğun elindeki tecrübe ve bilgiyi en iyi şekilde kullanmak; çoğu zaman biyomühendisin görevidir. Buradan çıkarılacak sonuç biyomühendisin sürekli araştırma halinde olması gerekliliğidir, öyle ki sorunları yakalamak için bile araştırma yapması gerekir. Bu paragrafı bitirirken şunu belirtmeden geçmemeliyim. Bir biyomühendis moleküler biyoloji gibi tek bir alanda özelleşmek isteyebilir bu onun hakkıdır tabi ki ancak mikropipet kullanmayı bilmek mühendis olmaya yetmez. Diğer yandan aşı geliştirmek çok uzun araştırmalar içeren, çok sabır gerektiren bir süreç, bildiğimiz gibi rutin bazı işlemlerin belki bir düzene göre tekrar edilmesini gerektirmekte. Bazı insanlar bu şekilde çalışmayı sevebilirler. Zaten yazımızın girişinde de belirttiğimiz gibi biyomühendislik lisans eğitimi bir üst sekmeye geçiş için yol gösterici olma görevini yerine getirebilir. Mezunlar çalışmalarına devam ederlerken isterlerse daha maceracı isterlerse de daha kararlı bir düzlemde gidebilirler. Sonuç olarak her ne kadar mühendisliğin ruhu maceracı olmayı gerektirir desek bile eğitimini tamamlamış kişiler için böyle bir devam zorunluluğu yoktur.http://biyokure.org

http://www.biyologlar.com/biyomuhendislikte-alan-ayrimi

2015’e Damgasını Vuran Türk Bilim İnsanları

2015’e Damgasını Vuran Türk Bilim İnsanları

2015 ‘e Türk bilim insanları damgasını vurdu. 2015 yılında ilk kez bir Türk bilim insanı Nobel Kimya Ödülü’ne layık görüldü. Bilim alanında aldığımız bu nobel yurtdışında Türkiye’yi temsil ettiğinden büyük önem taşıyor.

http://www.biyologlar.com/2015e-damgasini-vuran-turk-bilim-insanlari

DNA’dan Üretilen Çift Sarmal Kristaller

DNA’dan Üretilen Çift Sarmal Kristaller

Friedrich-Alexander Universität Erlangen Nürnberg’den (FAU) mühendisler, karmaşık yapılı kristal kafesler üretmeyi başardı. Klatrat (clathrates) adı ile bilinen bu nanopartiküller DNA parçalarından üretiliyor.

http://www.biyologlar.com/dnadan-uretilen-cift-sarmal-kristaller

DNA organizasyonunun uzun süredir var olan biyolojik gizemi şimdi çözüldü!

DNA organizasyonunun uzun süredir var olan biyolojik gizemi şimdi çözüldü!

Yeni bir teknik, kromatin boyalı bir metalle boyama ve elektron mikroskobuyla (EM) görüntülemeyle bir hücre çekirdeği (mor, sol alt) içinde kromatin yapısını ve organizasyonu 3-D görselleştirme sağladı.

http://www.biyologlar.com/dna-organizasyonunun-uzun-suredir-var-olan-biyolojik-gizemi-simdi-cozuldu

Spermlerin Hareketleri Üzerine Matematiksel Modelleme

Spermlerin Hareketleri Üzerine Matematiksel Modelleme

Sperm sayısının ve hareketinin artık matematiksel formüllerle açıklanabildiğini biliyor musunuz?

http://www.biyologlar.com/spermlerin-hareketleri-uzerine-matematiksel-modelleme


 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0