Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 45 kayıt bulundu.
Kanser Tedavisine Bakteriler ve Nano Robotlar

Kanser Tedavisine Bakteriler ve Nano Robotlar

Kana enjekte edilen ilaçların hastalıklı hücrelere adrese teslim ve nokta atışı ulaştığı zamanların eşiğindeyiz. Bizleri gereksiz bıçakaltı işlemlerden ve ilaçların yan etkilerinden koruyacak, bakteri ve nano robotların insanların iyiliği için işbirliği yaptıkları tıbbi yöntemleri inceleyeceğiz.Askerleri küçültüp mikro boyutlara getirebilecek teknolojinin sırrına sahip bilim adamı Jan Benes, CIA ajanlarının yardımıyla SSCB’den kaçar. Ancak bu esnada profesörü Amerika’ya götüren konvoy KGB ajanları tarafında saldırıya uğrar. Kafasına darbe alan Benes’nin beyninde ne yazık ki bir pıhtı oluşur. Bir grup bilim adamı ve teçhizatlı askerler Benes’nin beynindeki tıkanıklığı açmak için küçültülerek profesörün beynine doğru yola çıkarlar. Bu görevi başarıp tekrar eski boyutlarına dönmek için sadece bir saatleri vardır. Bir bilim kurgu filmi olan Olağanüstü Yolculuk’un (Fantastic Voyage), minik bir geminin insan vücudundaki hastalıklarla savaşmasının kurgulandığı 1966 yapımlı senaryosunu okudunuz.Bundan neredeyse 40 yıl sonra Kanada’nın Montréal Politeknik Üniversitesi araştırmacıları aynı hedefe ulaşmak için kolları sıvadılar. Bu tarz bir gemi yaratmak için 70li ve 80li yılların klişe bilim kurgu teknolojisi olan küçültücü lazer ışınlarını kullanmadılar. İzledikleri yöntem nanoteknoloji sayesinde ürettikleri mikroskopik (bir saç telinden çok daha ince) aletleri damarlarımız içerisine vererek, doğrudan hastalığın merkezine yönlendirme üzerine kurulu. Bu sıradışı yöntemle ilaçların kanserli dokulara adrese teslim gönderilmesi ve böylece sağlıklı hücrelerin bundan zarar görmemesi mümkün. Ayrıca ameliyatsız, kesiksiz ve kansız bir işlem. Özellikle kanser tedavisi başta olmak üzere, neredeyse tüm tıbbi yöntemleri kökten değiştirebilecek olan bu yaklaşımın 2008′den 2012 yılına kadar gelişimine göz atacağız.Makaledeki tüm gelişmelerin arkasında yatan beyin Kanada Montréal Politeknik Üniversitesi bilgisayar mühendisliği profesörü Sylvain Martel. Martel’in araştırmalarının temelinde yatan teknik aslında basit bir nakliyat işini andırıyor. Damarlarımızdaki kan içerisinde rahatça dolaşan bir bakteri kirala, ilaçları bakteriye yükle, hastalığın adresini ver ve nakliyat sonlandığında bakteriyle işin bitsin. Ancak ne yazık ki bakteriler kredi kartı kabul etmiyorlar.Bu yüzden Profesör Martel, oldukça sıradışı bir fikir geliştiriyor. Kanda yüzebilen, canlı bakterileri alarak onlara mikroskopik boncuklar ekliyor. Bu boncuklar yük taşımak için ideal boyutlarda. Bu sayede bakterileri birer kamyonete çeviriyor. Martel’den önce de bu fikir vardı, ancak diğer bilim insanları bu bakterilerin kendi kendilerine yüzme özelliklerinden faydalanmaya çalışıyorlardı. Martel’in sıradışı fikri ise, bu minik kamyonları manyetik rezonans görüntüleme (MRI) yardımıyla kendi kontrolüyle sürüyor olmasıydı. Bunun için Martel doğal halinde manyetik zerreler (tanecikler) barındıran bakteriler kullanmayı düşündü. Doğada bu zerreler bakterilerin derin sularda oksijenden uzaklaşacakları şekilde ilerlemelerine yardımcı oluyorlar. Aynen bir pusulanın iğnesinin doğrultusunu kullanma prensibimiz gibi. İşte bu noktada MRI aleti devreye giriyor. MRI ile yaratılacak yapay manyetik alan sayesinde bu bakterilerin istenilen doğrultuda ilerlemesi sağlanıyor. Bu sebeple Martel bu bakterilerini nanobot olarak nitelendiriyor.Bahsi geçen bakteriler flagella adındaki kuyruklara sahip ve hızlı bir şekilde kan içerisinde yüzebiliyorlar. Her bir bakteri iki mikron çapında olduğundan insan vücudundaki en küçük damara bile rahatça sığabiliyor. 2008 yılında 150 nanometre büyüklüğünde olan bu römork boncuklarıyla ilk olarak antikor hücreleri taşımak üzere tasarlandı. Doğadan esinlenmekten de öte, doğayı kullanan bu yöntemde temel amaçlardan biri de boncuk hacminin büyütülmesi. Bu boncukların boyutlarının büyümesi daha çok madde taşınabilmesi anlamına geliyor. Yani kamyondan, tıra geçiş yapmak gibi. Sonuç: Deneylerde saniyede 10 santimetre ilerleyen bakterilerle, bir domuzun şahdamarında 1.5 milimetrelik bir boncuğu taşıtmayı başardı [1].Bu bakterilerin bir dezavantajı, geniş damarlarda kendi başlarına yüzemiyor oluşları. Debiye karşı koyabilecek kadar kuvvetli değiller. Bu yüzden araştırmacılar bakterileri de içinde taşıyacak büyüklükte manyetik olarak kontrol edilebilen bir aracı hastalıklı bölgeye kadar taşımayı önerdiler. Bir çeşit polimerden yapılan bu araç bakterileri salıverdikten sonra kanda çözünüyor. İçerdiği nano taneciklerle kontrol edilebilen bu araç saniyede yaklaşık 200 mikron hızla ilerleyebiliyor ve saniyede 30 defa yönü değiştirilebiliyor [2].Bu araştırmaya gelen eleştiriler kanda çözünen manyetik partiküllerin nasıl kandan uzaklaştırılacakları ve bakterilerin hedefe ulaşmadan vücudun bağışıklık sistemi tarafından yok edilip edilmeyeceği üzerine. Ancak Mantel deneylerde çıkan sorunçların bu tarz bir durumu yansıtmadığı ve bakterilerin bağışıklık sistemi tarafından zaten henüz tanınmadığı için nanobotların rahatlıkla hedefe ulaşacak kadar vakitleri olduğu yönünde görüş bildiriyor.Bakteriler illa gerekli mi?Peki ama bu nanobotlar neden bakterilere ihtiyaç duyuyor? Neden bilim insanları kendi pervanelerine sahip robotlarla antikorları veya ilaçları hasta bölgelere taşıyacak bir düzenek tasarlamıyorlar? Aslında bu mümkün. Bu tarz robotlar zaten tasarlanmış durumda. Ancak sorun bu robotlara gerekli olan gücü sağlayacak bir düzeneğin (örn:pil) henüz keşfedilmemiş olması. Ayrıca, büyük çaplı sistemlerde (örn: denizaltı, gemi) etkin olan tahrik sistemleri ve yüzme hareketlerinin mikro çaplı sistemlerde çok daha karmaşık olması. Bu sebeple robotları kontrol etmek oldukça güçleşiyor. İşte bu yüzden işinin ehli olan ve milyonlarca yıldır en iyi bildiği işi yapan bakteriler kullanılıyor. Seçilen bakteri, MC-1 adı verilen, dönen kırbaçımsı kuyruğu sayesinde çoğu türden 10 kat daha hızlı yüzebilen, ve saniyede 200 mikrometre hızlara çıkabilen bir bakteri.Aynı grubun 2009 yılında sıçanlar üzerinde yaptığı deneylerde 50 mikrolitrelik bakteri içeren bir çözeltiyi enjekte ettiklerini ve ne bakterilerin hayvanlara zarar verdiğini, ne de bakterilerin genel olarak zarar gördüğü gözlenmiş. Zehirlenmeye sebebiyet vermeden yaklaşık 40 dakika sonra kan içerisinde öldükleri ve daha sonra da bağışıklık sistemi tarafından temizlendiği belirtilmiş [3].Bakterileri robota dönüştürmek2010 yılında aynı araştırma ekibi bu sefer akıllara zarar bir demonstrasyona imza atıyorlar. Bakterileri mikro-manipülasyon işleri için kullanıp mikro-robotları sürmelerini sağlıyorlar.  Bu deneyin sonunda bize göstermek istedikleri şey, bu bakterilerin sadece basit nakliyat işleri için kullanmak zorunda olmadıkları. Eğer doğru şekilde kontrol edilebilirlerse, ilaç taşımanın yanında patojenleri algılamakta, farmakolojik ve genetik testleri bulundukları yerde ifşa edebilecek mikro laboratuvarlar inşa etmekte bakterileri kullanmanın mümkün olabileceğini kanıtlamak istiyorlar. Bunun için de bakterilere Mısır’daki Djoser piramidini örnek alan bir mikro-piramit inşa ettiriyorlar. 5000 bakterisinin bir sürü halinde çalıştıkları ve sadece minik epoksi tuğlalar kullarak 15 dakikada bir piramit oluşturdukları videoyu aşağıda seyredebilirsiniz [4]:KANSER TEDAVİSİNDE BAKTERİLER VE NANO ROBOTLAR     Kana enjekte edilen ilaçların hastalıklı hücrelere adrese teslim ve nokta atışı ulaştığı zamanların eşiğindeyiz. Bizleri gereksiz bıçakaltı işlemlerden ve ilaçların yan etkilerinden koruyacak, bakteri ve nano robotların insanların iyiliği için işbirliği yaptıkları tıbbi yöntemleri inceleyeceğiz.Askerleri küçültüp mikro boyutlara getirebilecek teknolojinin sırrına sahip bilim adamı Jan Benes, CIA ajanlarının yardımıyla SSCB’den kaçar. Ancak bu esnada profesörü Amerika’ya götüren konvoy KGB ajanları tarafında saldırıya uğrar. Kafasına darbe alan Benes’nin beyninde ne yazık ki bir pıhtı oluşur. Bir grup bilim adamı ve teçhizatlı askerler Benes’nin beynindeki tıkanıklığı açmak için küçültülerek profesörün beynine doğru yola çıkarlar. Bu görevi başarıp tekrar eski boyutlarına dönmek için sadece bir saatleri vardır. Bir bilim kurgu filmi olan Olağanüstü Yolculuk’un (Fantastic Voyage), minik bir geminin insan vücudundaki hastalıklarla savaşmasının kurgulandığı 1966 yapımlı senaryosunu okudunuz.Bundan neredeyse 40 yıl sonra Kanada’nın Montréal Politeknik Üniversitesi araştırmacıları aynı hedefe ulaşmak için kolları sıvadılar. Bu tarz bir gemi yaratmak için 70li ve 80li yılların klişe bilim kurgu teknolojisi olan küçültücü lazer ışınlarını kullanmadılar. İzledikleri yöntem nanoteknoloji sayesinde ürettikleri mikroskopik (bir saç telinden çok daha ince) aletleri damarlarımız içerisine vererek, doğrudan hastalığın merkezine yönlendirme üzerine kurulu. Bu sıradışı yöntemle ilaçların kanserli dokulara adrese teslim gönderilmesi ve böylece sağlıklı hücrelerin bundan zarar görmemesi mümkün. Ayrıca ameliyatsız, kesiksiz ve kansız bir işlem. Özellikle kanser tedavisi başta olmak üzere, neredeyse tüm tıbbi yöntemleri kökten değiştirebilecek olan bu yaklaşımın 2008′den 2012 yılına kadar gelişimine göz atacağız.Makaledeki tüm gelişmelerin arkasında yatan beyin Kanada Montréal Politeknik Üniversitesi bilgisayar mühendisliği profesörü Sylvain Martel. Martel’in araştırmalarının temelinde yatan teknik aslında basit bir nakliyat işini andırıyor. Damarlarımızdaki kan içerisinde rahatça dolaşan bir bakteri kirala, ilaçları bakteriye yükle, hastalığın adresini ver ve nakliyat sonlandığında bakteriyle işin bitsin. Ancak ne yazık ki bakteriler kredi kartı kabul etmiyorlar.Bu yüzden Profesör Martel, oldukça sıradışı bir fikir geliştiriyor. Kanda yüzebilen, canlı bakterileri alarak onlara mikroskopik boncuklar ekliyor. Bu boncuklar yük taşımak için ideal boyutlarda. Bu sayede bakterileri birer kamyonete çeviriyor. Martel’den önce de bu fikir vardı, ancak diğer bilim insanları bu bakterilerin kendi kendilerine yüzme özelliklerinden faydalanmaya çalışıyorlardı. Martel’in sıradışı fikri ise, bu minik kamyonları manyetik rezonans görüntüleme (MRI) yardımıyla kendi kontrolüyle sürüyor olmasıydı. Bunun için Martel doğal halinde manyetik zerreler (tanecikler) barındıran bakteriler kullanmayı düşündü. Doğada bu zerreler bakterilerin derin sularda oksijenden uzaklaşacakları şekilde ilerlemelerine yardımcı oluyorlar. Aynen bir pusulanın iğnesinin doğrultusunu kullanma prensibimiz gibi. İşte bu noktada MRI aleti devreye giriyor. MRI ile yaratılacak yapay manyetik alan sayesinde bu bakterilerin istenilen doğrultuda ilerlemesi sağlanıyor. Bu sebeple Martel bu bakterilerini nanobot olarak nitelendiriyor.Bahsi geçen bakteriler flagella adındaki kuyruklara sahip ve hızlı bir şekilde kan içerisinde yüzebiliyorlar. Her bir bakteri iki mikron çapında olduğundan insan vücudundaki en küçük damara bile rahatça sığabiliyor. 2008 yılında 150 nanometre büyüklüğünde olan bu römork boncuklarıyla ilk olarak antikor hücreleri taşımak üzere tasarlandı. Doğadan esinlenmekten de öte, doğayı kullanan bu yöntemde temel amaçlardan biri de boncuk hacminin büyütülmesi. Bu boncukların boyutlarının büyümesi daha çok madde taşınabilmesi anlamına geliyor. Yani kamyondan, tıra geçiş yapmak gibi. Sonuç: Deneylerde saniyede 10 santimetre ilerleyen bakterilerle, bir domuzun şahdamarında 1.5 milimetrelik bir boncuğu taşıtmayı başardı [1].Bu bakterilerin bir dezavantajı, geniş damarlarda kendi başlarına yüzemiyor oluşları. Debiye karşı koyabilecek kadar kuvvetli değiller. Bu yüzden araştırmacılar bakterileri de içinde taşıyacak büyüklükte manyetik olarak kontrol edilebilen bir aracı hastalıklı bölgeye kadar taşımayı önerdiler. Bir çeşit polimerden yapılan bu araç bakterileri salıverdikten sonra kanda çözünüyor. İçerdiği nano taneciklerle kontrol edilebilen bu araç saniyede yaklaşık 200 mikron hızla ilerleyebiliyor ve saniyede 30 defa yönü değiştirilebiliyor [2].Bu araştırmaya gelen eleştiriler kanda çözünen manyetik partiküllerin nasıl kandan uzaklaştırılacakları ve bakterilerin hedefe ulaşmadan vücudun bağışıklık sistemi tarafından yok edilip edilmeyeceği üzerine. Ancak Mantel deneylerde çıkan sorunçların bu tarz bir durumu yansıtmadığı ve bakterilerin bağışıklık sistemi tarafından zaten henüz tanınmadığı için nanobotların rahatlıkla hedefe ulaşacak kadar vakitleri olduğu yönünde görüş bildiriyor.Bakteriler illa gerekli mi?Peki ama bu nanobotlar neden bakterilere ihtiyaç duyuyor? Neden bilim insanları kendi pervanelerine sahip robotlarla antikorları veya ilaçları hasta bölgelere taşıyacak bir düzenek tasarlamıyorlar? Aslında bu mümkün. Bu tarz robotlar zaten tasarlanmış durumda. Ancak sorun bu robotlara gerekli olan gücü sağlayacak bir düzeneğin (örn:pil) henüz keşfedilmemiş olması. Ayrıca, büyük çaplı sistemlerde (örn: denizaltı, gemi) etkin olan tahrik sistemleri ve yüzme hareketlerinin mikro çaplı sistemlerde çok daha karmaşık olması. Bu sebeple robotları kontrol etmek oldukça güçleşiyor. İşte bu yüzden işinin ehli olan ve milyonlarca yıldır en iyi bildiği işi yapan bakteriler kullanılıyor. Seçilen bakteri, MC-1 adı verilen, dönen kırbaçımsı kuyruğu sayesinde çoğu türden 10 kat daha hızlı yüzebilen, ve saniyede 200 mikrometre hızlara çıkabilen bir bakteri.Aynı grubun 2009 yılında sıçanlar üzerinde yaptığı deneylerde 50 mikrolitrelik bakteri içeren bir çözeltiyi enjekte ettiklerini ve ne bakterilerin hayvanlara zarar verdiğini, ne de bakterilerin genel olarak zarar gördüğü gözlenmiş. Zehirlenmeye sebebiyet vermeden yaklaşık 40 dakika sonra kan içerisinde öldükleri ve daha sonra da bağışıklık sistemi tarafından temizlendiği belirtilmiş [3].Bakterileri robota dönüştürmek2010 yılında aynı araştırma ekibi bu sefer akıllara zarar bir demonstrasyona imza atıyorlar. Bakterileri mikro-manipülasyon işleri için kullanıp mikro-robotları sürmelerini sağlıyorlar.  Bu deneyin sonunda bize göstermek istedikleri şey, bu bakterilerin sadece basit nakliyat işleri için kullanmak zorunda olmadıkları. Eğer doğru şekilde kontrol edilebilirlerse, ilaç taşımanın yanında patojenleri algılamakta, farmakolojik ve genetik testleri bulundukları yerde ifşa edebilecek mikro laboratuvarlar inşa etmekte bakterileri kullanmanın mümkün olabileceğini kanıtlamak istiyorlar. Bunun için de bakterilere Mısır’daki Djoser piramidini örnek alan bir mikro-piramit inşa ettiriyorlar. 5000 bakterisinin bir sürü halinde çalıştıkları ve sadece minik epoksi tuğlalar kullarak 15 dakikada bir piramit oluşturdukları videoyu aşağıda seyredebilirsiniz [4]:Her bir bakteri 4 pikoNewtonluk kuvvet uygulayabilecek kuyruk organellerine sahip. Tek başına küçük olmasına karşın 5000 tanesini birlikte çalıştırdığınız zaman bir piramit yaptırabiliyorsunuz.Hayvanlar üzerindeki ilk klinik deneyler2011 yılının başında Mantel ve ekibi, hazırladıkları tüm sistemi gerçek anlamda ilk kez bir canlıda denediler, tek bir farkla bu kez bakterileri es geçtiler. MRI kullanarak yönlendirdikleri bir mikro taşıyıcı sistemi karaciğerinde tümör olan bir tavşana doxorubicin adlı bir kemoterapi ilacı taşımak için kullandılar. Bu taşıyıcı sistem iddia edildiği gibi vücut içerisinde yok olacak cinste bir polimerden üretilmişti. Polimerin tasarımı, farklı hızlarda çözünecek şekilde yapılmıştı, böylece yeterli dozda ilaç iletimi sağlanıyordu. Her bir taşıyıcının yüzde otuzu manyetik nano taneciklerken kalan yüzde yetmişi ilaçtı. Mantel sadece kemoterapi değil, radyoterapi ilaçları olan radyoaktif maddelerin de iletiminin mümkün olduğunu belirtti [5].Bazı kan damarları “Y” şeklinde çatallandıklarından geleneksel ilaç iletim sistemlerinin yaklaşık yüzde 50 ihtimalle tümörlü dokunun olduğu yöne, yüzde 50 ihtimalle de karaciğerin alakasız bir bölgesine gidip yan etkiye sebebiyet veriyorlar. İşte Mantel’in bu sistemi manyetik kontrolü sayesinde hiçbir çatallanmadan etkilenmeyecek bir özelliğe sahip olduğu için fark yaratıyor. Ayrıca hiçbir kan damarına zarar vermiyor. Geleneksel kemoterapide kateter (sonda) ile yapılan bir ilaç sevkiyatı, kateterin tümöre çok yaklaşıncaya kadar karaciğerin dibine kadar sokulması ve bu sırada da tabii ki bir çok damara zarar verilmesi anlamına geliyor. Bu sebeple de hastalar günlerce, hatta haftalarca damarlarının iyileşmesini bekliyorlar ki, yeni bir doz daha alabilsinler. Ancak manyetik mikrotaşıyıcı robotlar kullanıldığında, sondanın damarlara bu kadar yakınlaşmasına gerek kalmıyor. Zarar görmeyen damarlar sayesinde de hasta arka arkaya günler içerisinde birçok dozu az az ancak hızlı bir şekilde alabiliyor. Bu şekilde de kimyasal zehirlenmelerin önüne geçiliyor.Ekip, 2011 yılının sonunda tekrar bakterili nanobot sisteminin testlerine yöneldi. Ancak Mantel’in görüşüne göre bu metodlar her ne kadar hayvanlar üzerinde etkili olsa da pratik hayatımızdaki uygulamalarından 4-7 yıl uzaktayız.Not: Konuyla ilgili daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenlere Sylvian Mantel’in İngilizce altyazılı Fransızca bir TEDx sunumunu seyretmelerini öneriyorum.Kaynaklar:[1] http://apl.aip.org/resource/1/applab/v90/i11/p114105_s1?isAuthorized=no[2] http://www.technologyreview.com/computing/21619/?a=f[3] http://www.newscientist.com/article/dn17071-bacteria-take-fantastic-voyage-through-bloodstream.html[4] Sylvain Martel, Mahmood Mohammadi: A robotic micro-assembly process inspired by the construction of the ancient pyramids and relying on several thousand flagellated bacteria acting as micro-workers. Intelligent Robots and Systems, pp 426-427,  2009.[5] http://www.healthimaginghub.com/feature-articles/digital-radiography/2945 Yazar hakkında: Gökhan İncehttp://www.acikbilim.com/2012/07/dosyalar/kanser-tedavisinde-bakteriler-ve-nano-robotlar.html

http://www.biyologlar.com/kanser-tedavisine-bakteriler-ve-nano-robotlar

Evrim Nedir

“Bilimler, düşündügümüzün tam tersi bir düzen içinde geliştiler. Bize en uzak olan şeylerin yasalari en önce bulundu, sonra yavaş yavaş daha yakinlara sira geldi: Ilkin gökler, arkadan yer, sonra hayvanlarla bitmkilerin yaşami, sonra insan gövedesi en sonra da (Yine de en yarim yamala) insan zihni. Bu durumun anlaşilamayaca bir yani yoktur... Yalniz teme doga yasalarinin bulunmasi degil, dünyanin uzun süreli gelişmesiyle ilgil ögretinin kurulmasi da gökbilimle başladi; ama bu ikinci öncekinden ayri bir konuya gezegenimizde yaşamin başlayip gelişmesi konusunua uygulaniyordu daha çok. Şimdi gözden geçirecegimiz evrim ögretisi gökbilimle başlamişsa da yerbilim ile biyoloji açilarindan daha büyük bir önem kazanmiş, ayrica Copernicus sisteminin zaferinden sonra gökbilimin karşisina dikilen daha rinegen tanribilimsel önyargilarla savaşmak zorunda kalmiştir. Modern kafanın, uzun süreli bir gelişme kavramının ne denli yeni olduğunu görmes güçtür; gerçekte de bütünüyle Newton’dan sonraki bir düyşüncedir bu. Kutsal Kitap ’a dayanan inanca göre evren altı günde yaratılmış, o zamandan beri, şimdi içinde bulanan bütün göklü yaratıklara, bütün phayvanlarla bitkilere, Büyük Sel’in yokettiği daha başka birçok canlııya yurtluk etmişti.Birçok tanrıbilimcinin söylediklerine, bütün Hıristiyanların inandıklarına göre Düşüşş zamanında evrene yasa olabilecek bir gelişme şöyle dursun, her türlü kötülüğün korkunç bir kaynaşması görülüyordu. Tanrı, Adem ile Havva’ya belli bir ağacın meyvesini yememesini söyledi; ama onlar dinlemeyip yediler.Bunun üzerine Tanrı , onların, kendi soylarından gelecekelerin bütünüyle birlikte ölümlü olmalarını, küçük bir azınlık bir yana, en uzak torunlarının bile cehennemde sonsuz ceza çekmelerini emretti; bu küçük azınlığın da neye göre seçileceği tartışmalıydı. Adem, günahı işler işlemez, hayvanlar birbirlerini avlamaya, dikenler göğermeye başlamış, birbirinden ayrı mevsimler ortaya çıkmış, toprak da lanetlenmiş, ağır bir emek karşılığı olmadıkça insanoğluna hiçbir şey vermemesi emredilmişti. İnsanlar öyelesine azalmışlardı ki, Tanrı, Nuh ile üç oğlu ve karılarından başka hepsini Büyük Sel’de boğmuştu. Bu cezadan sonra da uslandıkları sanılmıyordu; ama Tanrı, artık başka bir evrensel felaket göndermeyeceğine söz vermişti ancak arasıra yaptığı su basıknlarıyla, depremlerle yetiniyordu. Bilmeliyiz ki bütün bunlar ya doğrudan doğruya Kutsal Kitap ’ta yer alan, ya da Kutsal Kitap ’takilerden, tümdengelimden çıkarılan kesin gerçekler olarak benimseniyorlardı. Dünya’nın yaratılış yılı, Oluş (Genesis ) da adı anılan her atanın, en büyük oğlu doğduğunda kaç yaşında olduğunu söyleyen soy dizilerinden çıkarılabilir. Bu konularda,İ brani yazması ile Septuagint yazması (Tevrat’ın İÖ 270 yılında 70 kişi tarafından başlanılan Yunanca çevirisi) arasındaki ayrılıklardan ya da anlaşılma güçlüklerinden doğan karıştıtlıklar da ortaya çıkabilyordu; sonunda Protestanlar genel olarak başpiskopos Usher’in ileri sürdüğü İÖ 4004 yılını dünanın yaratılış yılı kabul ettiler. Cambridge Üniversitesi’nin Yardımcı Başkanı Dr. Lightfood yaratıtılış yılı konusunda bu bilgiyi benimsemiş, Oluş’un yakından incelenmesiyle daha başka bir çok konunun da büyük bir seçiklik kazanacağını düyşünmüştü; onun söylediğine göre insan 23 Ekim sabahı saat 9'da yaratılmıştır; ama bu da bir inanç sorunuydu;Oluş’tan çıkaracağınız birtakım kanıtlara dayanarak, Adem ile Havva’nın, 16 Ekim’de ya da 30 Ekim’de varedildiklerine inanmanızda, dinsiz sayılma sakıncası yoktur. Yaratılış gününün Cuma olduğu da biliniyordu tabi, çünkü Tanrı, Cumartesi günü dinlenmişti. Bilimin de bu dar sınırlar içinde kalması istenmiş, gördüğümüz evrenin 6000 yıllık değil çok daha yaşlı olduğunu düşünenler alay konusu olmuşlardır. Gerçi böyle kimseler artık yakılmıyor, hapsedilmiyorlardı; ama tanrıbilimciler bunlarını yaşamalaranı zehir etmek, öğretilerinin yayılmasına engel olmak için ellerinden geleni geri koymuyorlardı. Newton, Copernicus sistemi kabul edildikten sonra, dinsel inançları sarsacak bir şey yapmış olmuyordu. Kendisi de koyu bir Hıristiyan, Kutsal Kitap ’a inanan bir kimseydi. Onun evreni, içinde gelişmeler bulunmayan bir evren değildi, söylediklerinde bu konuya hiç rastlamıyoruz; ama herhalde bütün evrenin tek parçadan yaratıldığına inanıyordu. Gezegenlerin Güneşin çekiminden kurtulmalarını sağlayan teğetsel hızlarını açıklarken, hepsinin başlangıçta Tanrı eliyle boşluğa fırlatılmış olduklarının tasarlıyordu; bundan sonra olup bitenler de genel çekim yasasıyla açıklanıyordu. Newton’un, Bentley’e yazmış olduğu özel bir mektupta bütün evrenin Güneş sisteminin ilkel bir parçalanmasından doğmuş olabileceğini ileri sürdüğü doğrudur; ama topluluk karşısında ya da resmi olarak söylediklerine bakılırsa, Güneş ile gezegenlerin birdenbire yaratılmış olduklarını benimseyen, evrensel evrime hiçbir şey tanımayan bir düşünceden yana olduğu görülür. 18. yüzyılın özel inanç biçim Newton’dan alınmadır; buna göre evrenin ilk yaratıcısı olan Tanrı, temel yasalar da koymuş, yaptığı kurallarla da gelecekteki bütün olayları kendisinin bir daha araya girmesini gerektirmeyecek biçimde belirlemiştir. Koyu dinciler göre yasalarla açıklanamayacak durumlar da vardı: dinle ilgili mucizeler. Ama yaratancılara göre herşey doğal yasalarla yönetiliyordu. Pope’ un İnsan Üstüne Deneme iki görüşle de karşılaşırız. Bir parçada: Her şeye yeterli ilk güç, ayri ayri degil, genel yasalarla hareket eder, pek azdir bunun dişinda kalan. Ama dinsel bağın unutulduğu anlarda, hiçbir duruma ayrıcalık tanımaz: Doğa’nğın zincirinden hangi halkayı koparsanız, onuncu olsun, on birinci olsun fark etmez, kırılıverir zincir. Aşamalı sistemler, şaşkınlık veren o bütüne uyarak, hep birbirleri gibi yuvarlanıp giderlerken en küzük bir karışıklık koca bir sistemi yıkmakla kalmaz, bütünü de yıkar. Yer dengesini yitirir, fırlar yörengesinden; gezgenler, güneşler, yasasız koşarlar gökyüzünde; yönetici melekler göklerinden uğrarlar, varlık varlık üstüne dünya dünya üstüne yığılır; bütün temelleri göklerin eğilir merrkeze doğru. Doğa titrer tahtı önünde Tanrının! Yasaların Yetkisi sözünden, Kraliçe Anne zamanında olduğu gibi, politik durulma anlaşılıyor, devrimler çağının geçtiğine inanılıyordu. İnsanlar yeniden değişiklik istemeye başlayınca, doğal yasaların işlyeşi ikonusundaki görüşleri de kural olmaktan çıktı. Güneşin gelişimi konusunda ciddi bir bilimsel kuram koymaya girişen ilk kimse 1755 yilinda Göklerin Genel Doga Tarihi ile Kurami ya da Newton Ilkelerini Uygulayarak Evrenin Bütün Yapisinin Kuruluşu ve Mekaki Kynagi Üzerinde Araştirma adli kitabiyla Kant olmuştur. Bu kitap, kimi yönleriyle modern gökbilimin sonuçlarini önceden gören çok önemli bir yapittir. Çiplak gözle görülebilen bütün yildizlarin tek sisteme, Samanyolu’na bagli olduklarini söyleyerek başlar. Bütürn bu yildizlar hemen hemen bir düzlemde yer alirlar. Kant’a göre bunlar arasinda da tipki Güneşş sistemindekine benzer bir birlik göze çarpar. Olagaüstü bir düşsel karayişla Nebula’nin da sonsuz uzaklikta yildiz kümelerinden başka bir şey olmadigini söylemiştir; bugün de genellikle tutulan görüş budur. Nebula’nin, Samanyolu’nun, yildizlarin, gezegenlerin takimyildizlarinin gerçekte dağınık olan bir maddenin küme küme yoğunlaşmasından ortaya çıktıklarını ileri süren-yer yer, matematik kanıtlara dayanmamakla birlikte, daha sonraki buluşların eşiğine dayanmış- bir kuramı vardır. maddesel evrenin sınırsızlığına inanır, bunun Yaratıcı’nın sınırsızlığına yaraşacak tek görüş olduğunu söyler. Kant’ın düşüncesine göre karışıklıktan örgütlenmeye doğru aşamalı bir geçiş evrenin çekim merkezinden başlar, yavaş yavaş bu noktadan en uzak kesimlere değin yayılır; sonsuz bir uzayda olup biten sonsuz zaman isteyen bir işledir bu. Kant’ın yapıtının önemli yönlerinden birincisi maddesel evreni bir bütün, Samanayoluyla Nebula’nın da bu bütünün birimleri olarak düşünen görüş; ikincisi de uzaydaki hemen hemen anlaşılmaz bir madde dağılmasından doğan aşamalaı gelişim fikridir. Bu, birden yaratılma düşüncesi yerine evrimi koyan ilk adaımdır, böyle bir görüşün Dünya’yla değil de göklerle ilgili bir kuramla ortaya çıkmış olması da ilgi çekicidir. Türlü nedenlerden dolayı Kant’ın yapıtına ilgi azdı. (B.Russel, Din ile Bilim s: 35-39) Kitap yayımlandığı zaman Kant otuz bir yaşındaydı., büyük bir üne ulaşmış değildi daha. Bir matematikçi ya da fizikçi değil, filozoftu; kendi başına olan bir sistemin, durup dururken bir dönme kazanacağını tasarlaması, dinamik konusundaki yetersizliğini gösterir. Ayrıca, kuramı yer yer katıksız bir düştü; örneğin bir gezegen Güneşten ne denli uzaksa içinde yaşayanlar da o denli daha üstündür diye düşünüyordu; bu görüş insan soyu konusunda gösterdiği alçakgönülüllükle birlikte, bilimsel dayanaklardan yoksundur. Bu nedenlerden dolayı Laplace aynı konuda daha yetkili bir kuram ortaya koyuncaya dek Kant’ın yapıtı hemen hemen göze çarpmamıştır bile. Laplace’ın ünlü varsayımı ilk olarak, 1796'da Dünya Sisteminin Açıklaması adlı kitabın yayımlanmasıyla ortaya çıktı; Laplace, söylediklerinin çoğunun daha önce Kant tarafından söylenmiş oluduğunu bilmiyordu bile. Söylediğinin bir varsayımdan başka hiçbir şey olmadığına inanıyor; bunu “gözlem ya da hesap sonucu olmayan herşeydeki güvensizlik” diyen bir notla belirtiyordu; ama şimdi değişmiş olan bu varsalyım o zaman bütün bir yüzyıl boyunca düşünce alanına egemen oldu. Laplace’a göre Güneş sistemi ile gezeneler sistemi bu zamanlar çok geniş bir nebulaydı; bu nebula yavaş yavaş büzüldü. Büzülünce de daha hızlı dönmeye başladı; merkeçkaç gücü ile koparak uçan topraklar gezegen oldular; aynı işlemin tekrarlanmasıyla gezegenlerin uyduları ortaya çıktı. Laplace, Fransız Devrimi çağında yaşadığı için tam bir özgür düşünürdü. Yaratılışı bütünüyle yadsıyordu. Göklü bir hükümdara beslenen inancın yeryüzü hükümdarlarına da saygı uyandıracağına inanan Napoleon, Laplace’ın büyük yapıtı Celestial Mechanics ’de Tanrı adının neden hiç anılmadığını sorunca, büyük gökbilimci, “Efendimiz, o varsayımla işim yok benim ” diye karşılık vermişti. Tanrıbilimciler diş biliyorlardı tabii; ama Laplace’a olan öfkeleri, tanrıtanımazlık akımı ile devrim Fransa’sının türlü azgınlıkları karşısında duydukları korku yanında hiç kalıyordu. Hem o güne dek gökbilimcilere açtıkları her savaş boşuna çaba olmuştu. Yerbilimsel görüşün gelişmesi, bir bakima gökbilimdekinin tam tersi oldu. Gökbilimde göksel cizsimlerin degişmezi oldugu kanisi, yerini göksel cisimlerin aşamali bir gelişim geçirdiklerini söyleyen kurama birakti; ama yerbilimde, hizli, karmakarişik degişikliklerin geçirilmiş oldugu eski bir dönemin varligina inanilirken, bilim ilerledikçe, degişikliklerin her zaman için, uzun bir süreyi gerektirdikleri inanci yerleşti. Oysa daha önce, bütün dünya tarihini alti bin yila sigdirmak gerekiyordu. Tortul kayalardan, lav birikintilerinden elde edilen kanitlar incelenirken, bunlarin ilgili bulundugu felaketlerin eskiden çok yaygin olduklari tasarlaniyordu, çünkü sinirli bir zaman içinde olup bitmişti hepsi. Bilimsel gelişme yönünden yerbilimin gökbilimden ne denli geri kaldigi,Newton zamanindaki durumundan anlaşilabilir. 1695'te Woodward “yer kabugundaki bütün kalinti katmanlari birkaç ay içinde birikmiştir” diyordu. On dört yil önce (1681'de) sonralari Charterhouse’a başkanlik etmiş olan Thomas Burnet, Yer’in Aslini Şimdiye Dek Geçirmiş Oldugu ya da Her şey Bütünleniceye Dek Geçirecegi Degişiklikleri Açiklayan Kutsal Yer Kurami adili kitabini yayimlamişti. Büyük Sel’den önce Güneş yörengesi düzleminde bulunan Ekvator’un, selden sonra şimdiki egik duruma geldigine inaniyordu (Bu degişikligin Düşüş sirasinda oldugunu düşünen Milton’un görüşü tanribilimsel yönden daha dogrudur) Burnet’in düşüncesine göre, güneşin isisiyla yerkabugu çatlamiş, yeraltindaki sularin bu yariklardan fişkirmasiyla sel olmuştur. Ikinci bir felaketin, büyük selden bin yil sonra görüldügüne inaniyordu. Görüşlerini incelerken yine de dikkatli olmak gerekir, örnegin tanrisal cezaya inanmiyordu. Daha da kötsü, Düşüşü’ün ders alinacak bir öyküden başka bir şey olmadigin söylüyordu. Encylpaedia Britannicca’dan ögrendigimize göre, bu ininçlarindan dolayi “kral onu saray rahipliginden uzaklaştirmak zorunda kalmiştir”. Whiston 1696'da yayimladigi kitabinda Burnet’in Ekvator’la ilgili yanliş görüşüyle öbür yanlişlarindan kaçinmaya çalişmiştir. Bu kitabin yazilmasinda bir bakima 1680 kuyrukluyildizinin payi olmuştur; bu belki de Whiston’a, Büyük Sel’in de bir kuyruklu yildizdan ileri gelmiş olabilecegini düşündürmüştür. Bir noktada, Kutsal Kitap ’a bagliligin derecesi tartişma götürür; yaratiliştaki alti günün bildigimiz günlerden daha uzun olduklarini düşünüyordu. Woodward, Burnet ve Whiston’un, çağlarının öbür yerbilimcilerinden daha aşağı oldukları sanılmamalıdır. Tam tersine zamanlarını en iyi yerbilimcileriydiler; Whiston, Locke’un çok büyük övgülerine konu oluşturmuştur. 18. yy’da, hemen hemen her şeyin sudan geldigini söyleyen Neptün’cü okulla, her şeyi yanardaglarla depremlere baglayan Volakanci okul arasinda uzun bir çatişma görülür. Birinciler durmadan Büyük Sel’in kanitlarini topluyorlar, daglarin yüksek kesimlerinde bulunan taşil (fosil) kalintilara büyük bir önem yüklüyorlardi. Dinsel görüşe daha çok bagliydilar, bundan dolayi bu görüşün düşmanlari, bulununa taşillarin gerçek hayvan kalinilari olamayacagini söylemeye kalkiştilar. Voltaire aşiri şüpheyle davrandi bu konuda; bu taşillarin gerçekten yaşamiş hayvanlardan kalma olduklarını yadsımayacak duruma gelince, bunların dağlardan yolu geçen hacılarca atılmış, düşürülmüş olduklarını ileri sürdü. Bu örenkte, dogmatik özgür düşünce, bilime aykırılıkla dinsel düşünceden daha baskın çıkmıştır. Büyük doğacı Buffon, 1749'da yayımladığı Doğal Tarih adıl kitabında, Paris’teki Sorbonne Tanrıbilim Fakültesinin “Kilise öğretisine aykırı” olmakla suçlandırdığoı on dört önerme ileri sürdü. Bu önermelerden biri, yerbilimle ilgili olarak: “ Şimdi yeryüzünde bulunan dağlar, vadiler ikincil nedenlerden doğmuştur, aynı nedenler zamanla bütün kıtaları, tepeleri, vadileri yok ederek yerlerine yenilerini getireceklerdir” diyordu. Burada “ikincil nedenler” Tanrı’ın yaratıcı emirleri dışında kalan büün öbür nedenler anlamındadır; oysa 1749'da dinsel görüş, dağlarıyla, vadileriyle, denizlerinin, karalarının, dağılışıyla bütün dünyanın, şimdi gördüğümüz biçimde yaratılmış olduğuna inanmayı gerektiriyordu; yalnız bir mucize ile değişikliğe uğramış olan Lut Gölü bunun dışında sayılıyordu. Buffon, Sorbonne ile bir çatışmaya girişmenin iyi olmayacağını düşündü. Sözlerini geri alarak şu itirafı yayımlamak zorunda kaldı: “Kutsal Kitap ’a aykırı şeyler söylemek amacında olmadığımı; Kutsal Kutap’ta yaratışı konusunda söylenenlerin gerçekliğine, belirtilen sürelerin doğruluğuna bütün gücümle inandığımı; kitabımda, yerin oluşumu konusunda bütün söyledilerimden, genel olarak Musa’nın söyledikleriyle çelişebilecek bir şeyden vazgeçtiğimi açıklarım.” Burada açıkça görüldüğü gibi, tanrıbilimcilerin Galilei ile olan çatışmadan aldıkları ders gökbilim sınırları içinde kalmıştı. Yerbilim konusunda modern bir bilimsel görüş ortaya koyan ilk yazar, ilkin 1788'de, sonra daha genişleterek 1795'te yayimladigi Yer Kurami adli kitabi ile Hutton olmuştur.Söyledigine göre, geçmiş çaglarda yer yüzeyinin geçirmiş oldugu degişiklikler bugün de sürüp gitmekte olan nedenlerden ileri gelmişti, bu nedenlerin eski çaglarda şimdikinden daha etkili olduklarini düşünmek yersizdi.Bu, temel bakimdan saglam bir görüşse de, Hutton bu görüşün kimi yönlerini çok geliştirmiş, kimi yönleri üzerinde de geregi ölçüsünde durmamiştir. Deniz dibinde biriken tortulara bakarak, kitalarin ortadan kalkişini aşinmaya bagliyordu; ama yeni kitalarin ortaya çikişini,birden gelmiş büyük degişikliklerle açikliyordu. karalarin birden bire batmasini ya da yavaş bir süreyle yükselmesini, gerektigi ölçüde anlayamamiştir. Ama onun gününden beri bütün yerbilimciler, geçmişteki degişiklikleri yapan etkenlerin bugün kiyilarin yavaş yavaş degişmelerinde, dag yüksekliklerinin artip eksilmesinde, deniz dibinin yükselip alçalmasinda payi olan etkenlerden ayri olmadiklarini söyleyen yöntemi benimsemişlerdir. (B. Russel, Din ile Bilim s:40-43 ) İnsanların bu görüşü daha önce benimsememiş olmaları, yalnızca Musa’cı zaman bilgisi yüzündendir. Oluş’a bağlı kimseler, Hutton ile öğrencisi Playfair’e çok ağır saldırılarda bulunmuşlardır.Lyell “Din tutkusu Hutton öğretilerine karşı coşmuştu, bu çatışmada başvurulan hileler, aşırılıklar inanılacak gibi değildir, İngilliz halkının düşüncelerinin o zamanlar nasıl ateşli bir heyecanla kamçılandığını anımsayamayan okur bütün bunları anlayamaz.” diyor. “Fransa’da birtakım yazarlar yıllardır bütün güçleriyle Hıristiyan inancının temellerini çökertmeye çalışıyorlardı; bir yandan bu yazarların başarıları, bir yandan da Devrim’in sonuçları, en gözüpek kafaları uyandırmıştı; ama daha yüreksiz olanların kafalarında yenilik korkusu, korkunç bir düş gibi sürüp gidiyordu.” 1795 İngiltere’sinde hemen hemen bütün zenginler Kutsal Kutap’a karşıt her öğretiyi mallarına yönelmiş bir saldırı, bir giyotin tehditi olarak görüyorlardı. İngiliz düşüncesi yıllarca, Devrim’den önceki özgürlüğünden bile yoksun kaldı. Taşillarin soyu tükenmiş canlilara, yaşam biçimlerine birer kanit olduklari düşünülerek yerbilimin daha sonraki gelişimi biyolojininki ile karişti.Dünyanin ilkçaglari söz konusu olunca, yerbilim il e tanribilim alti “gün”ün alti “çag” sayilmasi gerektigini söyleyerek uzlaşiyorlardi. Ama canlilar konusunda tanribilimin ileri sürdügü bir sürü kesinlemeyi, bilimle uzlaştirmak gitgide daha güç bir iş oldu. Düşüş zamanina dek hayvanlardan hiçbiri öbürünü yememişti; şimdi varolan hayvanlar Nuh’un gemisine alinan hayvanlarin soyundandirlar(Dip not: Bu düşüncenin de güçlükleri yok degildi. St Augustine tanri’nin sinekleri yaratmasindaki nedeni bilmedigini söylmek zorunda kalmişti. Luther daha da ileri giderek, sineklerin, iyi kitaplar yazarken kendisini rahatsiz etsinler diye Şeytan tarafindan yaratildiklarini söylemiştir. Bu ikinci düşünce daha degerlidir kuşkusuz), şimdi soyu tükenmiş olanlar ise selde bogulmuşlardir. Yaratilan türler hiçbir degişiklige ugrayamazlardi; herbiri ayri bir yaratma eyleminin sonucuydu. Bu önermelerin herhangibiriyle ilgili bir soru sormak, tanribilimcileri öfkelendirmek demekti. Güçlükler Yeni Dünya’nın bulunmasıylla başlamıştı. Amerika, Ağrı Dağından çok uzakta bir ülkeydi; ama yine de aradaki ülkelerin hiçbirinde görülmeyen birçok hayvan yaşıyordu orada. Bu hayvanlar bunca uzak yoldan nasıl gelmişlerdi, üstelik, türlerinden bir tekini bile yolda bırakmamışlardı. Kimileri onları denizcilerin getirmiş olduklarını düşündüler ama kendisini Kızılderilileri dine sokmaya adayan, sonra kendi inancını da güç kurtarabilen sofu Jesuit Joseph Acosta böyle bir varsayımı şaşkınlıkla karşılamıştı. Kızılderililerin Doğal ve Töresel Tarihi (1590) adlı yapıtında bu sorunu çok olumlu bir biçimde tartışır der ki: “ İnsanların bunca uzak bir yolculukta, Peru’ya tilkiler götürmek için başlarını derde sokmuş olduklarını kim düşünüebilir, hele şimdiye dek gördüklerimin en pisi olan o ‘Acias’ türünü? Kaplanlar ya da aslanlar götürmüş olduklarını kim söyleyebilir? Böyle düşünenlere gülünse yeridir doğrusu. Bir fırtınayla ellerinde olmaksızın, bunca uzun, bilinmez bir yolculuğa sürüklenmiş olan insanlar kendi canlarının derdine düşmüşlerdir herhalde, yoksa başlarına gelenler yetmiyormuş gibi kurtlar, tilkiler götürmeye kalkışıp iki taşın arasında, bir de onları beslemekle uğraşmamışlardır. Bunun üzerine tanrıbilimciler pis Acias’la benzeri hayvanların Güneş etkisiyle kendiliklerinden, bataklıklardan türemiş olduklarına inandılar; ne yazık ki Nuh’un gemisinde bununla ilgili hiçbir ipucu yoktu. Ama başka çıkar yol da yoktu. Örneğin, adlarının da belirtildiği gibi, yerlerinden zor kımıldayan Sloth’lar (Sloth, Amerika’da yaşayan, ağır ağır yürür, ağaçlara tırmanır hayvanlar, Bu sözcük ayrıca tembellik anlamına da gelir.) nasıl Ağrı Dağı’ndan yola çıkıp hep birlikte Amerika’ya ulaşmış olabilirler? Başka bir güçlük de hayvanbilimin gelişmesiyle elde edilen, hayvan türlerinin sayisindan dogdu. Şimdi bu sayi iki imilyonu bulmuştu, her türden iki hayvanin gemiye alindigi göz önünde tutulunca, geminin biraz fazlaca kalabalik olabilecegi düşünüldü. Hem, Adem hepsine ayri ayri ad takmişti; bunca çok sayida hayvani adlandirmak yaşamin tam başlangicinda biraz agir bir iş olurdu. Avusturalya’nin bulunmasi yeni güçlükler çikardi. Neden bütün kangurular Torres Bozagi’ndan atlamişlar, geride bir çift bile kalmamişti? Biyoloji alanindaki gelişmeler yüzünden, Güneş’in etkisiyle batakliklardan bir çift kangurunun türemiş oldugunu düşünmek de pek güçtü artik; ama böyle bir kuram her zamankinden daha gerekliydi. Bu türden güçlükler, bütün 19. yy boyunca din adamlarının kafalarını oyaladı durdu. Örneğin, Tanrı’nın Zorunlu Varlığı ’nın yazarı William Gillespie’nin Hugh Miller ve Başkalarından Verilmiş Örneklerle Yerbilimcilerin Tanrıbilimi adlı kitapçığı okuyunuz Bir İskoç tanrıbilimcisinin yazdığı bu kitap 1859'da Darwin’in Türlerin Kökeni ile aynı yılda çıktı. Yerbilimcilerin korkunç önermeleri üzerinde durur, onyların “düşünülmesi bile korkunç günahların öncüleri” olduklarını söyler. Yazarın üzerinde durduğu ana sorun, Hugh Miller’in Kayaların Tanıklığı adlı kitabında ileri sürdüğü “insan ilk günahı işleyip acı çekmeye başlamadan önce de hayvanlar arasında şimdiki savaş vardı” düşüncesidir. Hugh Miller, insanın yaratılışından önce yaşayıp soyları tükenmiş hayvan türlerini birbirlerine karşı başvurdukları ölüm, işkence yollarını bütün korkulu yanlarıyla, canlı bir biçimde anlatır. Dine bağlı bir kimse olduğu için tanrı’nın günahsız yaratıklara neden böyle acı çektirdiğini bir türlü anlayamıyordu. Mr. Gillespie, kanıtlara gözlerini kapayarak, küçük hayvanların insanın ilk günahından dolayı acı çektiklerini, yine bundan dolayı öldüklerini söyleyen dinsel görüşü körükörüne savunuyor; Kutsal Kitap’tan aldığı “insanla geldi ölüm” sözleriyle, Adem’in elmayı yediği zamana değin hiçbir hayvanın ölmemiş olduğunu tanıtlamaya kalkışıyordu(Dip not: Bütün eski öğretilerin ortak görüşüydü bu. tıpkı bunun gibi Wesley, Düşüş’ten önce “Örümcek de sinek gibi dokuncasızdı, kan için pusuda beklemiyordu” der). Hugh Miller’in, soyu tükenmiş hayvanların boğuşmaları konusunda söylediklerini göstererek, İyiliksever bir Yaratıcı böyle canavarlar yaratmış olamaz diyordu. Bütün bunlara peki diyelim Ama daha aşırı düşünceleri pek gariptir. Herhalde yerbilimin kanıtlarını yadsımaya yeltenmiş, ama yiğitliği daha baskın çıkmıştır. Belki de vardı böyle canavarlar, ama onlar doğrudan doğruya Tanrı eliyle yaratılmamışlardır, diyordu. Başlangıçta iyi yaratıklardı, sonradan şeytan ayarttı onları; ya da belki Gadarene domuzu gibi, cinleri barındıran hayvan gövdeleriydi bunlar. Tevrat’ın, birçokları için sürçme-taşı olan Gadarene domuzu öyküsüne neden yer verdiği anlaşılır burda. Biyoloji alanında, dinsel görüşü kurtarmak için, Edmund Gosse’un babası, doğa bilgini Gosse garip bir yelteni gösterdi.Dünyanın eskiliği konusunda yerbilimcilerin ileri sürmüş oldukları bütün kanıtları kabul etti; ama Yaratılış sırasında herşeyin eskiymiş gibi yapılmış olduğunu ileri sürdü. Kuramının gerçek olmadığını tanıtlayacak, mantığa uygun bir yol yoktur. Tanrıbilimciler, Adem’le Havva’nın tıpkı doğumla dünyaya gelen insanlar gibi göbekleri olduğunu söylüyorlardı.(Belki de Gosse kitabına Omphalos adını bunun için vermiştir) Bunun gibi, öbür yaratılanla da eski bir biçimde yaratılmışlardı belki.Kayalar taşıl kanıtlarla doldurulmuş volkanların ya da tortul birikmelerin etkisine uğramış gibi yapılmış olabilirlerdi. Ama böyle olanaklar bir kez benimsendi mi, dünya şu zaman ya da bu zaman yaratılmıştır diye tartışmanın hiçbir anlamı kalmaz. Hepimiz anılarla, çoraplarımızda delikler, saçımız sakalımız uzamış bir halde bir halde beş dakika önce dünyaya gelmiş olabiliriz. Mantıkça olağan bu duruma, kimse inanamazdı; Gosse umduğunun tam tersine , din ile bilim arasında yaptığı, mantık yönünden eşsiz uzlaştırmaya, hiçmkmisenin inanmadığını gördü. Onun oüşüncelerini tanımayan tanrıbilimciler, daha önceki öfkelerinin çoğunu bırakıp azıyla durumlarını kurtarmaya çalıştılar. Bitkilerle hayvanların üreme, değişme yoluyla uzun süreli bir evrim geçirdiklerini söyleyen öğreti biyolojiye yerbilimden geldi daha çok; bu kuram üçe ayrılabilir..İlk gerçek,-ancak, uzak çağlarla ilgili bir gerçekten umulabilecek kesinlikte bir gerçek bu- küçük canlıların daha eski oldukları, daha karmaşık bir bir yapı taşıyan canlıların ise gelişmenin sonlarına doğru ortaya çıktıklarıdır. İkincisi, daha sonraki, çok daha üstün yapılı canlılar kendiliklerinden ortaya çıkmamışlar, bir değişmeler dizisinden geçerek daha önceki canlılardan türemişlerdir; biyolojide “evrim” ile söylenmek istenen budur. Üçüncüsü, bütünlükten uzak olkala birlikte, evrimin işleyişini, örneğin değişmenin belli canlıların yaşayıp öbürlerinin silinip gitmlerinin nedenlerini araştıran bir çalışma vardır. İşleyşişkonusunda daha birçok karanlık noktalar bulunmakla birlikte, evrim öğretisi bugün bütün evrence benimsenmiştir. Darwin’in başlıca tarihsel evrimi daha olağan gösteren bir işleyiş- doğal seçim- ileri sürmüş olmasıdır; ama ileri sürdüğü, kendisinden hemen sonra gelenlerce kolay benimsenmişse de, yirminci yüzyılın bilim adamlarına göre pek yetersizdir. Evrim öğrtisine önem veren ilk biyoloji bilgini Lamarck (1744-1829) oldu. Öğretileri kabul edilmedi, çünkü türlerin değişmezliği konusundaki önyargı geçerlikteydi daha, üstelik ileri sürdüğü değişim süreci de bilimsel kafaların benimseyebileceği gibi değildi. Bir hayvanın gövdesinde beliren yeni bir organın, duyulan yeni bir istekten ileri geldiğine inanıyor, tek örnekte görülen bu yeniliğin, sonra bütün soya geçtiğini düşünüyordu. İkinci varsayım olmadan, birincisi evrim için pek yetersiz bir açıklamaydı Birinci varsayımın, yeni türlerin gelişiminde önemli bir öğe olmayacağını söyleyen Darwin, kendi issteminde pek geniş bir yer tutmamasına karşın, ikinciyi benimsiyordu. Tek örneklerde ortaya çıkan değişikliklerin bütün bir soya geçktiğini söyleyen ikinci varsayıma Weissmann bütün gücüyle karşı koydu, bu çekişme bugün bile sürüp gitmektedir, ama elde edilen kanıtlar bir kaç ayırıcı durum dışında, soya geçen bütün yeni özeliklerin yumurta hücdresiyle ilgili değişiklikler olduğunu göstermektedir. Bu bakımdan Lamarck’ın evrimi işleyişi konusunda söyledikleri kabul edilemez. Lyell’in yeryuvarlağı ile yaşamın eskiliğini sağlam kanıtlarla savunan Yerbilimin (Jeolojinin) İlkeleri adlı kitabı 1839'da ilk baıldığı zaman dine bağlı kimseler arasında büyük bir yaygarayla karşılandı, oysa kitabın ilk basıkıılarında canlıların evrimi varbsayımını savunan çok şey yoktu. Lamarck’ın kuramlarını titizlikle eleştiriyor, bilimsel kanıtlara dayanarak çürütyordu. Darwin’in Türlerin Kökeni (1859) çıkışından sonra yaptığı yeni baskılarda ise evrim kuramını savunuyordu. Darwin’in kuramı, laisser-faire ekonomi düzeniyle işleyen bitki hayvan dünyasını da kavramaktaydı, Malthus nüfus kuramı da Darwin kuramına dayanıyordu. Bütün canlıların büyük bir hızla yayılmalarından dolayı, her kuşağın büyük çoğunluğunun daha çoğalma çağına varmadan ölmesi gerekmektedir. Dişi bir morina balığı yılda 9 milyon yumurta yumurtlar. Bu yumurtaların hepsinden yeni morina balıkları çıksa, birkaç yıla varmaz bütün deniz silme morinayla dolar, karalar yeni bir sele uğrardı. Fillerden başka, öbür hayvanların hepsinden daha yavaş artan insan topluluklarının da her yirmi beş yıl içinde iki kat olduklarıbilinmektedir. Bütün dünyadaki insanlar bu hızla çoğalsalar, önümüzdeki iki yüz yıl içinde insan sayısı beşyüzbin milyonu bulur. Oysa, hayvan-bitki topluluklarının gerçekte, bir kural gereği sayıca hep aynı düzeyde kaldıklarını görüyoruz; birçok dönemlerde insan toplulukları için de durum aynı olmuştur. Buradan çıkan sonuca göre bir türün, kendilerine üstünlük sağlayan bir yanlarıyla öbürlerinden ayrılan kimi üyelerinin, süreklilikleri daha olağandır. Ayrılan özellik sonradan kazanılma ise arkadan gelen kuşaklara geçmez ama doğuştansa yeni kuşaklarda, küçük bir oran da olsa bile izler bırakabilir.Lamarck zürafanın boyunun yüksek dallara ulaşabilme çabasından dolayı uzadığını, bu çabanın sonucunun da soydan soya geçtiğini düşünüyordu; Weismann’ın yaptığı değişikliklerle Darwinci görüş, zürafaların, uzun boyunluluğa doğuştan bir eğilim taşıdıklarını, böylece açlıktan ölebilme sakıncasından kurtulduklarını, bundan dolayı kendilerinden sonraya da yine uzun boyunlu, daha çok sayıda zürafa bıraktıklarını, kimilerini anne babalarından da daha uszun boyunlu olduklarını söylüyordu. Böylece zürafanın bu özelliği, daha çok uzamanın hiçbir yarar sağlamayacağı zamanına dek gitgide gelişecekti. Darwinin kuramı, nedenelri bilinmeyen tek tük değişikliklerin görülmesine dayanıyordu.Ele alınan herhangi bir çiftin bütün çocuklarının aynı olmadıkları bir gerçekti. Evcil hayvanlar yapay seçmeler sonucunda büyük bir değişikliğe uğruyorlardı: İnsanın aracılığı ile inekler daha çok süt vermeye başlıyor, yarış atları daha hızlı koşuyorlar, koyunlar daha çok yün veriyorlardı. Böyle olgular, seçmenin ne sonuçlar doğurabileceği konusunda Darwin’e en açık kanıtları sağlıyorlardı. Yetiştiricilerin bir balığı keseli bir hayvana, keseli bir hayvanı bir maymuna dönüştüremeyecekleri açıktır; ama bu gibi büyük değişikliklerin, yerbilimcilerin söylediği sayısız çağlar sonucunda ortaya çıkmaları olağan bir şeydir. Hem birçok durumlarda ataların ortaklığına kanıtlar da vardır.Taşıllar, geçmiş çağlarda şimdi çok yaygın olan türlerin karışımı hayvanların yaşadıklarını gösteriyorlar; Pterodaktil, örneğin, yarı kuş yarı sürüngendi. Döllenme konusunda çalışan bilginler, gelişme evreleri sırasında, kimi olgunlaşmamış hayvanlarda daha önceki biçimlerin yeniden ortaya çıktıklarını göstermişlerdir; belli bir dönemde bir memelide, iyice gelişmemiş balık solungaçları göze çarpar; bunlar bütünüyle yarasızdırlar, ancak soyla ilgili tarihsel değişikliklerin başlıca etkenlerinin evrim ile doğal seçme olduğunu göstermek için, türlü yollardan kanıtlar ileri sürüldü. Darwincilik, tanrıbilime Copernicus’culuktan geri kalmayan bir tokat oldu. Yalnızca Oluş’ta ileri sürülen ayrı ayrı yaratma eylemlerini, türlerin değişmezliklerini çürütmekle; yaşamın başlangıcından beri, dinsel görüşe taban tabana karşıt, usa sığmaz bir sürenin geçmiş olduğunu söylemekle; Tanrı’nın iyilikseverliği ile açıklanan, canlıların çevreye uyumunu, doğal seçmeye bağlamakla kalmıyor; hepsinden kötüsü, evrimciler insanın daha aşağı hayvan soylarından türediğini savunuyorlardı. Tanrıbilimcilerle öğrenimsiz kimseler, gerçekte kuramın bu noktasına takılıyorlardı. “Darwin insanın maymun soyundan geldiğini söylüyor!” diye bir yaygara koptu dünyada. Bir ara, kendisinin maymuna benzerliğinden dolayı böyle bir şeye inandığı söylendi( oysa benzemiyordu). Çocukken, öğretmenlerimden biri büyük bir ciddiyetle şu sözleri söylemişti bana: “Darwinci olursan acırım sana, bir kimse hem Darwinci hem Hıristiyan olamaz ” Bugün bile Tennessee’de evrim öğretisini yaymak yasalara aykırıdır, çünkü bu öğreti Tanrı Sözü’ne karşıt sayılmaktadır. Her zaman olduğu gibi tanrıbilimciler, yeni öğretinin doğuracağı sonuçları, bu öğretiyi savunanlardan daha çabuk kavradılar, ileri sürülen kanıtlara inanmakla birlikte dine bağlılıkla dirediler, önceki inançlarını ellerinden geldiğince korumaya çabaladılar.Özellikle 19. yy’da yeni öğreti, savunucularının düşüncesizliğinden dolayı büyük bir hız gösterdi, bu yüzden, daha ağır bir değişikliğe alışılmadan arkadan öbürü bastırdı.Bir yeniliğin bütün sonuçları bir arada ileri sürülürse, alışkanlıkların tepkisi öyle büyük olur ki bu tepkiyle yeniliğin bütünü birden terslenir; oysa her on ya da yirmi yılda bir atılacak yeni adımlarla, gelişme yolu boyunca büyük bir direnmeyle karşılaştırılmadan, alışkanlıklar yavaş yavaş uyutabilirdi. 19. yy’ın büyük adamları gerekliği sugötürmez bir devrimi başarıya ulaştırmak istiyorlardı ama kafaları ya da politikaları yönünden devrimci görünmüyorlardı Yenilikçilerin bu yolda davranışları 19. yy’ın önemli bir gelişme çağı olmasına yardım etti. Tanrıbilimciler yine de neyin olup bittiğini halktan daha iyi biliyorlardı. İnsanların ruhlarının ölümsüz olduğunu, maymunlarda ise böyle bir özelliğin bulunmadığını;İsa’nın maymunları değil insanları kurtarmak için öldüğünü; insanlarda tanrıca bir iyiyi kötüyü ayırt etme duygusu varken, maymunların yalnızca içgüdülerle hareket ettiklerini söylemeye başladılar.İnsanlar kavranamayacak ölçüde uzun süreli bir değişme sonunda maymundan türedilerse, tanrıbilimce önemli olan bu özellikleri ne zaman kazandılar ansızın? 1860'ta, Türlerin Kökeni ’nin yayımlanmasından bir yıl sonra, Bishop Wilberforce Darwinciliğe karşı gürleyerek bayrak açtı: “Bu doğal seçme ilkesi bütünüyle Tanrı Sözü’ne aykırıdır” Ama bütün parlak sözler bir işe yaramadı, Darwin’i başarıyla savunan Huxley bu sözleri herkesin anlayabileceği biçimde çürüttü. Artık kilisenin kızgınlığına kimse aldırmıyşordu., Chichester başpapazı bir ünversite vaazında: “İlk anne-babamızın yaratılış tarihini, anlamındaki bütün açıklığa karşın kabul etmeyip, yerine şu modern evrim düşünü koymak isteyenler isnoğlunun kurtuluşu konusundaki bütün düşünceleri çökertmlektedirler diyerek Oxford’u uyarmaya çalıştı; öte yandan Kutsal Kitap’ın öğretisine bağlı olmamakla birlikte dinsel görüşü destekleyen Carlyle, Darwin için “kirli bir dinin peygamberi” dedi, ama bunların hepsi etkisiz kaldı, hayvan-bitki türlerinin evrimi kısa zamanda biyoloji bilginlerinin de benimsedikleri bir öğreti oldu. Bilim çevreleri dışındaki laik Hıristiyanların tutumuna, Gladstone’un davranışı iyi bir örnektir. Bu özgür önder bütün çabalarına karşın, çağının özgür bir çağ olmasını önleyemedi.1864'te tanrısal adalete inanmadıklarından dolayı cezalandırılmaları istenen iki din adamıyla ilgili karar, Kral’ın Danışma Kurulu’nun yargıçları tarafından bozulunca, Gladstone öfkelenerek, böyle olursa “Hıristiyanlığa inanmak ya da inanmamak konusunda büyük bir umursamazlık”çıkar ortaya demişti. Darwin’in kuramı ilk basıldığında, yöneticiliğe alışmış bir kimsenin halden anlarlığıyla: “ ... evrim diye adlandırılan gerçek ile, Tanrı’nın yaratma işine son verilmiş; dünyayı değişmez yasalar uyarınca yönetmekten uzaklaştırılmıştır” demişti. Ama Darwin’e özel bir kızgınlığı yoktu. Yavaş yavaş tutumunu değiştirdi, 1877'de Darwin’le görüşmeye bile gitti, bütün görüşme sırasında da durmadan Bulgar zulmünden söz etti Ayrıldığında Darwin büyük bir saflıkla : “ Böyle büyük bir adamın beni görmeye gelmesi ne onur!” diyordu. Gladstone’da Darwin’le ilgili izlenim kalıp kalmadığı konusunda ise tarih bir şey söylemiyor. Günümüzde din, evrim öğretisine göre kendisine çekidüzen vermiş, yeni yeni düşünceler bile sürmüştür ortaya. “Çağlar içinden akıp gelen, büyüyen bir amaç vardır.” Evrim de Tanrı’nın kafasındaki bir düşüncenin çağlar boyunca açılmasıdır. Bütün bunlardan, Hugh Miller’i uzun uzun uğraştıran, hayvanların, birbirlerine korkunç boynuzlarla, can alıcı iğnelerle işkence ettikleri o çağlarda her şeye yeterli tanrının elini kolunu bağlayıp daha da çetin işkence yollarıyla gitgide daha artan zorbalığıyla, eninde sonunda insanoğlunun ortaya çıkmasını beklediği anlaşılıyordu. Büyük Yaratıcı, neden böyle birtakım işlemlere başvurdu da doğrudan doğruya gerçekleştirmedi isteğini, bunu söylemiyorlar modern tanrıbilimciler. Bu konudaki şüphelerimizi giderecek çok şey de söylemiyorlar. Alfabeyi öğrendikten sonra, elde ettiği şeyin bunca emeğe değmediğini düşünen bir çocuk gibi duyuyoruz kendimizi ister istemez. Ama bu bir beeni sorunudur ne de olsa. Evrim üzerine kurulmuş herhangi bir tanribilim ögretisine yöneltilebilecek daha agir bir itiraz vardir. Bin sekiz yüz altmiş, yetmiş siralarinda, evrimin geçen moda oldugu siralarda, gelişim, dünyanin bir yasasi sayiliyordu. Her yil daha zengin olmuyor muyduk, azalan vergilere karşin bütçemiz gitgide kabarmiyor muydu? Bizim kurdugumuz düzen dünyaya parmak isirtan bir düzen, parlamentomuz bütün yabanci aydinlarin öykündügü bir örnek degil miydi? Gelişimin hep böyle sürüp gideceginden şüphe den var miydi? Böyle bir dünyada evrim, günlük yaşamin bir genellemesinden başka bir şey degildi sanki. Ama zaman bile daha düşünceli olanlar, öbür yani görebiliyordu. Gelişim saglayan yasalar çöküşü de hazirlar. Bir gün Güneş soguyacak, yeryüzünde yaşam sona erecektir. Bütün bu hayvanlar, bitkiler tarihi, çok sicak çaglarla çok soguk çaglar arasinda bir geçiş dönemi olacaktir. Evrensel gelişim yasasi olmayacak, yalniz enerji dagilimi yüzünden dünyada hafifçe aşagiya egimli, yukari aşagi bir salinma görüleceketir. Bugünkü bilimin çok olagan saydigi, bizim umutlari kirilmiş kuşagimizin da kolayca inanacagi bir sondur bu. Şimdiki bilgimizle kavrayabildigimiz ölçüde evrimden, iyimser sonuçlara baglayabilecegimiz bir felsefe çikarilamaz. (B. Russel, Din ile Bilim s: 44-53) “1953'te, AmerikalıJ ames Watson ve İngiliz Francis Crick tarafından DNA’nın ikili sarmal yapısına, ardından, 60'lı yıllarda, genetik kodlama mekanizmasına ilişkin olağanüstü keşiflerden sonra, moleküler biyoloji yerinde saymıştı. Vaatlerini tutar gibi görünmüyordu. Öyle ki bakterilerin genomu (genetik programın bütünü) üzerindeki çalışmalardan hayvana ve a fortiori insana gidecek olan yol, geçit vermez görünüyordu. Bakteri genomonon işlevi hakkında çok şey bilinyordu; ama gelişmiş hayvanların DNA’sı ile çalışılmaya geçildiğinde bir bilmece silsilesiyle karşılaşıylıyordu. Genetiğin pratik uygulamalarının belirsiz bir geleceğe itelenmiş olmasından kaygı duyulabilirdi. Derken 70'lı yıllarda, Amerikalı araştırmacılardan oluşan küçük bir ekipten, hayvan ya da insan geninin bir bakteri aracılığıyla yeniden üretimine olanak sağlayan bir bilim kurgu tekniği çıkageldi. Bir geni ya da insan genomunun bir kısmını parçalara ayırıp sonra da bunu bir bakterini içine yerleştirmek mümkün oluyordu. Bakteri, birkaç saatte, içine yerleştirilmiş genin kopyasıyla birlikte, milyarlarca örnek halinde çoğalıyordu (bu işlem, genlerin klonajı diye adlandırılır). Ve bu milyarlarca bakteriden yola çıkarak, bir okadar sayıdaki gen saf halre eldeediliyordu. Araştirmacilar daha da iyisini başardilar: bir insan genini bir bakteri içinde klonlamayi başardiklari andan itibaren, o genin bakterinin içinde faaileyt göstermesini sagladilar, yani sonuçta, bakteriye, genin kodladigi proteini büyük miktarlarda üretebildiler. Aslinda, bakterideki bir genin açiga çikarilmasi çok özel koşullar gerektirir ve genellikle işlem çok hassastir. Böylece, istenen genlerin ve iyi belirlenmiş genom parçalarinin tükenmez mitarlarina ulaşilmasi, genetik araştirmasinda yepyeni ufuklar açiyordu. Ve tip alaninda dogrudan DNA üzerinde çalişilabilecegi düşüncesi dogmaya başliyordu. Bugün moleküler biyoloji diye kutsanana terim, sözü uzatmaktan başka bir terim degildir. Eger biyoloji moleküler degilse, o zaman başkaca nasil bir biyoloji olabilecegini sormak gerekir. Ama bu her zaman böyle degildi. 1940'li yillarda DNA molekülü keşfedildiginde, bazilari , başlangiçta, hiçbir işe yaramayan kimyasal bir maddenin söz konusu oldugunu düşündü! 1978'de Jean Dausset’in laboratuvari, DNA konusundaki çalişmaya henüz bütünüyle yabanciydi... Genetik etkenler (DNA’nın taşıdığı bilgiler), tıpkı otuz yıl önce Jean Dausset’nin yaptığı gibi hücreler, daha doğrusu hücre yüzeyleri incelenerek, hep dolaylı bir biçimde çözümlenirdi. Çok uzun bir süre bir antite olarak kalan genin kendisi üzerinde hiç çalışılmazdı. Yalnız şu da var: hiçbir şey, bir proteini çözümlemektendaha zor değildir. Gen, ince ve uzun bir iplikçikten başka bir şey değilken protein en sık olarak küresel bir biçimle karşımıza çıkar. Aslında, proteinin kendisi de bir iplikçiktir; ama az çok düzensiz bir küre biçimini alacak şekilde kıvrılmış ve yumaklaşmış bir iplikçik. Birbirine çok benzer yapıdaki iki alel (bir bakıma iki kardeş gen) ile kodlanmış iki proteni birbirinden ayırmak, özellikle nankör bir iş demektir. Buna karşilik, genetik dehanin en yeni araçlari yakindan bilindigi anda DNA molekülünü oluşturan kimyasal elementler zincirini okumanin da çok daha kolay oldugu ortaya çikiyordu. Çünkü DNA tipki manyetik bir bant gibi, çizgisel tarzda okunur... Proteinler üzerndeki araştirma, kazanilmiş bir alandi. Üstelik çok önemli bir alan. Birilerinin, bu alana incelemeyi sürdürmesi zorunluydu. Zaten bugün arayştirma teknikleri de daha etkin bir hale gelmişti. Proteinlerin yapi ve işlevlerini çözümlemeye olanak saglayan biyolojik araçlar, hele bir tümüyle yetkinleşsinler, yakin bir gelecekte, genetik işlemlerdeki patlamadan sonra proteinleri kullanma çalişmasindan da benzer bir patlamayla pekala karşilaşilabilirdi. Araştirmanin yollari da tipki yaşaminkiler gibi, çogu zaman gereginden fazla uzundur. DNA’ya duyulan hayranlık, onun olağanüstü bir kolaylıkla çözümlenebilmesinden kaynaklanır. Bir kez tekniklerde ustalaştınız mı, kolayca başarılı olursunuz.Her şeyin kökeni olarak görülen bu tanrısal moleküle dokununca, kendinizi sihirbaz sanırsınız. Gerçekte bu, ölü, haretesiz bir molekül, bir kayıt kütüğüdür. Protein ise tersine, olağanüstü duyarlı ve tepki veren canlı bir maddedir. Toprak ve taş için bitkiler ne ise DNA için de proteinler odur. toprağa temel atıp tuğlaları döşemek, yaşamın bahçesini ekip, bakımını yapmaktan daha kolaydır. (Daniel Cohen, Umudun Genleri, s: 25-29 )

http://www.biyologlar.com/evrim-nedir

Omurgalılar ve Özellikleri

Omurgalılar, sırtları boyunca uzanan omurgalarıyla tüm öbür hayvanlardan ayrılır. Omurga, kıkırdaktan, kemikten ya da her ikisinden oluşan iskeletlerinin en önemli bölümü ve temel eksenidir. Omurgalılar genellikle omurgasızlardan daha iri ve daha karmaşık yapılıdır. İlk omurgalılar yaklaşık 510 milyon yıl önce ortaya çıkan ilkel balıklardır. Omurganın kaslarla hareket ettirilebilen esnek bir destek oluşturduğu, böylece bu hayvanların hızlı yüzmesine olanak sağladığı düşünülmektedir. Omurga ayrıca, içindeki kanalda yer alan ve sinir sisteminin en yaşamsal bölümlerinden olan omuriliği korur. Omurilik, gövde ve uzantıları ile beyin arasında bir sinir köprüsü kurar. Bu geniş hayvan grubu balıklar, amfibyumlar, sürüngenler, kuşlar ve memelilerden oluşur. MEMELİLER (MAMALİA) Yavrularını süt salgılayan göğüs bezleriyle beslediklerinden bu hayvanlara Mammalia adı verilmiştir. Bu hayvanlar Jura’da memeli benzeri sürüngenlerden (Synapsida alt sınıfının Therapsida takımından) ayrı bir dal şeklinde meydana gelmişlerdir. Bu gruptaki hayvanların temel özelliklerinden birisi de tümünün vücudunda az yada çok sayıda kılın bulunmasıdır. Memeliler üç ana gruba ayrılır. Bunların arasında tekdelikliler yada yumurtlayan memeliler olarak tanınan grup ornitorenk ve ekidnelerden oluşur. Bu ilginç hayvanların yavruları, kışlar gibi yumurtadan çıkar, ama sonra anne sütüyle beslenir. İkinci grupta keseliler yer alır. Keselilerin yavruları çok az gelişmiş olarak doğar. Yeni doğanların uzunluğu genellikle 6 santimetreyi aşmaz. Başlıca keseliler arasında opossum, tasmanyaşeytanı, bandikut, kuskus ve kangru sayılabilir. Eteneli memeliler en geniş memeliler grubunu oluşturur. Plasenta adıyla da tanınan etene, annenin içinde gelişen ve yavru ile anne arasında köprü kurarak doğana kadar yavruyu besleyen bir organdır. Eteneli memeliler başlıca 10 grup altına toplanabilir: Böcekçiller (Insectivora) en çok eski dünyada bulunmakla birlikte bir ölçüde Kuzey Amerika’ya da yayılmıştır. Köstebekler, kirpiler ve sivrifareler en bilinen üyeleridir. Yarasalar (Chiroptera), uçan memelileri kapsar. Hemen hemen bütün iri yarasalar meyveyle beslenirken, küçüklerinin çoğu böcekleri avlar. Primatlar (Primates) maymunlar ve insanlardan oluşur. Gelişmiş beyinleri ve el becerileriyle dikkat çekerler. Dişsizler (Edentata) ya dişten tümüyle yoksundurlar yada ağızlarında basit yapılı birkaç diş taşırlar. Armadillo, karıncayiyen ve tembelhayvan bu grubun üyeleridir. Kemiriciler (Rodentia) tür ve birey sayısı en çok olan memelilerdir. Tür sayısı 4000’i aşan memelilerin yarısından çoğunu kemiriciler oluşturur. Kobay, fare ve sıçanın yanı sıra oklukirpi, kunduz ve sincap da kemiriciler arasında yer alır. Etçiller (Carnivora) aslan, kaplan, pars, sırtlan, sansar, ayı, kedi, ve köpeği de içeren yırtıcı hayvanlardır. Denizde yaşamaya büyük bir uyum gösteren foklar ve morslar ise genellikle yüzgeçayaklılar (Pinnipedia) adıyla ayrı bir grupta toplanır. Balinalar (Cetaca) hemen hemen tümüyle kılsız, balık biçimdeki memelilerdir. Suyun dışında yaşayamazlar. Gerçek balinaların yanı sıra yunuslar ve musurlar da bu grupta yer alır. Mavi balina yaşayan en iri hayvandır. Filler (Proboscidea) günümüze yalnız iki türüyle ulaşabilmiş kara hayvanlardır. Tektoynaklılar (Perissodactyla) at, eşek, zebra, tapir ve gergedandan oluşurlar. Toynaklar, bu ve sonraki grubun ayak parmaklarını çevreleyen, kalınlaşarak başkalaşıma uğramış tırnaklarıdır. Çifttoynaklılar (Artiodactyla) deve, geyik, zürafa, sığır, antilop, keçi ve koyun gibi gevişgetirenlerin yanı sıra domuz, pekari ve suaygırı gibi gevişgetirme özelliği bulunmayan hayvanları da kapsar. KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ Vücutları genel olarak belirli zaman aralıklarında dökülen kıllarla kaplıdır. Derilerinde ter, yağ, koku ve süt bezleri gibi çeşitli salgı bezleri bulunur. Bazı memelilerin vücut ve kuyruk kısımlarında sürüngenlerinkine benzeyen pullar vardır. 2. Balinalar (Cetacea) ve Deniz inekleri (Sirenia) gibi deniz memelileri dışında kalanlarda dört üye vardır. Bu deniz memelilerinde arka üyeler kaybolmuştur. Her bir üyede 5 veya daha az sayıda parmak bulunur. Gerek üyeler ve gerekse parmaklar çeşitli yaşam biçimlerine göre, örneğin, yürümek, koşmak, tırmanmak, yüzmek, uçmak ve kaçmak gibi görevleri yerine getirecek şekiller kazanmışlardır. Parmak uçlarında boynuz yapısında tırnak ve toynaklar, parmak altlarında ise etli yastıklar mevcuttur. 3. İskelet iyi bir şekilde kemikleşmiştir. Kafataslarında 2 oksipital kondil, boyunlarında 7 tane omur bulunur. Kuyrukları uzun ve hareketlidir. 4. Her iki çenede de mevcut olan dişlerin kök kısımları çukurluklar içerisine gömülüdür. Dişler beslenme durumlarına göre çeşitli şekiller gösterir. Bazılarında dişler bulunmaz. Dilleri çoğunlukla hareketlidir. Gözlerinde hareketli göz kapakları, kulaklarında etli bir dış kulak kısmı bulunur. 5. Kalpleri 2 kulakçık ve 2 karıncık olmak üzere 4 odacıklıdır. Kuşların tersine bunlarda yalnız sol aort kökü bulunmaktadır. alyuvarları yuvarlak ve çekirdeksizdir. 6. Solunumları yalnız akciğerlerle olur. Larinkste ses çıkarmaya yarayan ses telleri bulunur. Kalp ve akciğerlerin yer aldığı göğüs boşluğunu karın boşluğundan ayıran ve diyafram adı verilen kaslı bir bölme vardır. Böyle bir yapı memeliler dışında hiç bir hayvan grubunda görülmez (kuşlardaki bölme kaslı değildir). 7. Vücut sıcaklığı sabittir ve çevre koşularına bağlı olarak değişiklik göstermez (Homoiothermus). Vücut sıcaklığı metabolizma sonucunda sağlanır (endeterm). Vücut üzerinde bir kıl örtüsünün varlığı, deri altında vücudu saran bir yağ tabakasının bulunması ve kirli kan ile temiz kan dolaşımının birbirlerinden tümüyle ayrılmış olması, vücut sıcaklığının değişmezliğini sağlayan özelliklerinden bazılarıdır. 8. Sidik keseleri vardır ve boşaltım maddesi sıvı haldedir. 9. Beyinleri gelişmiş, cerebrum ve cerebellum kısımları oldukça büyüktür. Beyinden 12 çift sinir çıkar. 10. Erkeklerinde bir kopulasyon organı (penis) mevcuttur. Testisleri genellikle karın boşluğu dışında yer alan ve scrotum adı verilen torbalar içerisinde bulunur. Yumurtaları küçük ve kabuksuzdur. Yumurtanın gelişmesi yumurta kanalı (ovidukt)’nın değişmesiyle meydana gelen döl yatağında (uterus) tamamlanır. Amnion, korion ve allantois gibi embriyonik zarlar mevcuttur. Genellikle embriyoyu uterusa bağlayarak onun beslenmesini ve solunumunu sağlayan bir plasenta bulunmaktadır. yavrular doğumdan sonra dişi hayvanın süt bezlerinden salgılanan süt ile beslenir. Memeliler sürüngenlerden meydana gelmiş olmalarına karşın onlardan bir çok yapısal farklılıklar gösterirler. Bu farklılıkların en önemlileri şunlardır: 11. Memelilerde vücut örtüsü olarak pullar yerine kıllar bulunur. Yalnız bazı memelilerin vücutlarında ve kuyruk bölgelerinde sürüngenlerden kalma bir özellik olarak hala pullar mevcuttur. 12. Memelilerin kafatasında iki oksipital kondil bulunur (sürüngenlerde bir tane) ve beyin kutusu daha büyüktür. 13. Memelilerde göğüs boşluğu ile karın boşluğunu birbirinden ayıran kaslı bir diyafram vardır 14. Memelilerde alt çene kemiği bir parça halindedir (sürüngenlerde çok sayıda). 15. Memelilerde alt çene kemiği doğrudan kafatası ile eklem yapmaktadır (sürüngenlerde quadratum ile eklem yapar). 16. Memelilerin orta kulağında incus, malleus ve stapes olmak üzere üçlü bir kemik zinciri vardır (sürüngenlerde yalnız stapes karşılığı olan Columella iç kulakta bulunur, diğer iki kemik çene ile birleşmiştir). 17. Memelilerde belirli zamanlarda dökülen dişler bulunur (sürüngenlerde dişler belirli zamanlarda değiştirilmez). 18. Memelilerde kalp dört odacıklıdır ve yalnız sol aort kökü mevcuttur. 19. Memelilerde ses kutusu çok iyi gelişmiştir (sürüngenlerde körelmiştir). 20. Memeliler yavrularını salgıladıkları süt ile beslerler. 21. Vücutlarında kılların bulunması, görme, işitme ve koku alma duyularının çok gelişmiş olması, beyinlerindeki cerebrum ve cerebellum kısımlarının gelişmişliğine bağlı olarak tüm faaliyetleri iyi bir şekilde koordine edebilmesi, öğrenme ve öğrenilen şeylerin hatırda tutulmasına yarayan bir bellek oluşumu ise memelilerin kuşlardan daha evrim geçirmiş olduklarını kanıtlayan özelliklerdir.

http://www.biyologlar.com/omurgalilar-ve-ozellikleri

MEMELİ HAYVANLAR

Memeliler ya da Mammalia, hayvanlar aleminin insanların da dahil olduğu, omurgalıların en evrimleşmiş grubudur. Dünya üzerinde yaklaşık 4500 memeli türü bulunur. Bunların 200 kadarı Avrupa’da görülebilir, Türkiye ise tek başına yaklaşık 170 memeli türü barındırmaktadır. Çift ve karmaşık dolaşım sistemine sahip, sabit vücut sıcaklıklı hayvanlardır. Vücutları genellikle kıllarla örtülüdür. Genç bireyler anne sütü ile beslenirler. Genellikle bacak şeklinde oluşmuş dört üyeleri vardır. Solunumda diyafram kullanırlar. Alt çeneleri bir çift kemikten oluşmuştur; orta kulaktaki kemikler üç parçalı olup kulak zarı ve iç kulakla bağıntılıdır. Hemen hepsinde yedi boyun omuru vardır. Memeliler, sıcak kanlı yaratıklardır. Yani vücut sıcaklıkları genel olarak çevre koşullarından bağımsızdır. Vücutları tüylerle kaplıdır ki, bu doku bazı türlerde dikenli bir hal alabilir (örneğin kirpi) ya da azalıp neredeyse pürüzsüz hale gelebilir; insan, yunus ve balinalarda olduğu gibi. Doğurarak çoğalırlar. Yavru memeliler, genel olarak belirli bir gelişim evresini tamamlayıncaya kadar annelerinin karnında taşınır. Doğum sırasında yavrunun gelişmişliği memeli türüne göre değişkenlik gösterir. Kör (ve genelde çıplak) doğan ve bazen yıllarca annesi tarafından yetiştirilen memeli türleri olduğu gibi, doğumun ardından kısa süre içinde koşmaya ya da yüzmeye başlayan memeli türleri de vardır. Ancak genel olarak memelilerde, yavruların belirli bir süre anne tarafından bakımı zorunludur. Dişi memeli, yavrusunu bebeğin gelişimi için gerekli bileşenleri içeren zengin içerikli sütü ile besler. Memelilerin vücut büyüklükleri değişkendir. En küçük memeli, bir böcekçil olan Cüce fare (Suncus etruscus - ortalama 6 cm, 2 gr); en büyük memeli ise Mavi balina'dır (Balaenoptera musculus - ortalama 35 m, 120 ton). Memeli vücudu, sıcak veya soğuk iklim koşulları ile mücadele için de farklı özelliklere sahiptir. Karasal memeliler için kalın bir kış kürkü, deniz memelileri için deri altında kalın bir yağ tabakası veya yağlanmış bir kürk bu mücadelenin silahlarıdır. Bazı memeliler de kış uykusuna yatarak, bu dönemi enerjiden tasarruf ederek geçirir. Yiyeceğin bol olduğu dönemde vücudunda depoladığı fazladan kalorileri, yiyeceğin kıt olduğu bu dönemde ‘uyku’ durumunda iken yakar. (Sincaplar, ayılar ve porsuklarda olduğu gibi.) Bu durum gerçek bir kış uykusu halini de alabilir (yediuyurlar ya da yarasalarda olduğu gibi) yani bu süre içinde canlılar, yaşamsal faaliyetlerini ve vücut sıcaklıklarını minimuma indirirler. Bazı memeli türleri insanlar tarafından evcilleştirilmiştir ve yabani türleri ortadan kalkmış ya da çok az kalmıştır. (İnek, at, koyun gibi.) Bilimsel sınıflandırma Alem: Animalia Hayvanlar Şube: Chordata Kordalılar Alt şube: Vertebrata (Omurgalılar) İnfa şube: Gnathostomata (Gerçekçeneliler) Üst sınıf: Tetrapoda Sınıf: Mammalia (Memeliler) Linnaeus, 1758 Yavrularını süt salgılayan göğüs bezleriyle beslediklerinden bu hayvanlara Mammalia adı verilmiştir. Bu hayvanlar Jura'da memeli benzeri sürüngenlerden (Synapsida alt sınıfının Therapsida takımından) ayrı bir dal şeklinde meydana gelmişlerdir. Bu gruptaki hayvanların temel özelliklerinden birisi de tümünün vücudunda az yada çok sayıda kılın bulunmasıdır. Memeliler üç ana gruba ayrılır. Bunların arasında tekdelikliler yada yumurtlayan memeliler olarak tanınan grup ornitorenk ve ekidnelerden oluşur. Bu ilginç hayvanların yavruları, kışlar gibi yumurtadan çıkar, ama sonra anne sütüyle beslenir. İkinci grupta keseliler yer alır. Keselilerin yavruları çok az gelişmiş olarak doğar. Yeni doğanların uzunluğu genellikle 6 santimetreyi aşmaz. Başlıca keseliler arasında opossum, tasmanyaşeytanı, bandikut, kuskus ve kangru sayılabilir. Eteneli memeliler en geniş memeliler grubunu oluşturur. Plasenta adıyla da tanınan etene, annenin içinde gelişen ve yavru ile anne arasında köprü kurarak doğana kadar yavruyu besleyen bir organdır. Eteneli memeliler başlıca 10 grup altına toplanabilir: Böcekçiller (Insectivora) en çok eski dünyada bulunmakla birlikte bir ölçüde Kuzey Amerika’ya da yayılmıştır. Köstebekler, kirpiler ve sivrifareler en bilinen üyeleridir. Yarasalar (Chiroptera), uçan memelileri kapsar. Hemen hemen bütün iri yarasalar meyveyle beslenirken, küçüklerinin çoğu böcekleri avlar. Primatlar (Primates) maymunlar ve insanlardan oluşur. Gelişmiş beyinleri ve el becerileriyle dikkat çekerler. Dişsizler (Edentata) ya dişten tümüyle yoksundurlar yada ağızlarında basit yapılı birkaç diş taşırlar. Armadillo, karıncayiyen ve tembelhayvan bu grubun üyeleridir. Kemiriciler (Rodentia) tür ve birey sayısı en çok olan memelilerdir. Tür sayısı 4000’i aşan memelilerin yarısından çoğunu kemiriciler oluşturur. Kobay, fare ve sıçanın yanı sıra oklukirpi, kunduz ve sincap da kemiriciler arasında yer alır. Etçiller (Carnivora) aslan, kaplan, pars, sırtlan, sansar, ayı, kedi, ve köpeği de içeren yırtıcı hayvanlardır. Denizde yaşamaya büyük bir uyum gösteren foklar ve morslar ise genellikle yüzgeçayaklılar (Pinnipedia) adıyla ayrı bir grupta toplanır. Balinalar (Cetaca) hemen hemen tümüyle kılsız, balık biçimdeki memelilerdir. Suyun dışında yaşayamazlar. Gerçek balinaların yanı sıra yunuslar ve musurlar da bu grupta yer alır. Mavi balina yaşayan en iri hayvandır. Filler (Proboscidea) günümüze yalnız iki türüyle ulaşabilmiş kara hayvanlardır. Tektoynaklılar (Perissodactyla) at, eşek, zebra, tapir ve gergedandan oluşurlar. Toynaklar, bu ve sonraki grubun ayak parmaklarını çevreleyen, kalınlaşarak başkalaşıma uğramış tırnaklarıdır. Çifttoynaklılar (Artiodactyla) deve, geyik, zürafa, sığır, antilop, keçi ve koyun gibi gevişgetirenlerin yanı sıra domuz, pekari ve suaygırı gibi gevişgetirme özelliği bulunmayan hayvanları da kapsar. KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ 1. Vücutları genel olarak belirli zaman aralıklarında dökülen kıllarla kaplıdır. Derilerinde ter, yağ, koku ve süt bezleri gibi çeşitli salgı bezleri bulunur. Bazı memelilerin vücut ve kuyruk kısımlarında sürüngenlerinkine benzeyen pullar vardır. 2. Balinalar (Cetacea) ve Deniz inekleri (Sirenia) gibi deniz memelileri dışında kalanlarda dört üye vardır. Bu deniz memelilerinde arka üyeler kaybolmuştur. Her bir üyede 5 veya daha az sayıda parmak bulunur. Gerek üyeler ve gerekse parmaklar çeşitli yaşam biçimlerine göre, örneğin, yürümek, koşmak, tırmanmak, yüzmek, uçmak ve kaçmak gibi görevleri yerine getirecek şekiller kazanmışlardır. Parmak uçlarında boynuz yapısında tırnak ve toynaklar, parmak altlarında ise etli yastıklar mevcuttur. 3. İskelet iyi bir şekilde kemikleşmiştir. Kafataslarında 2 oksipital kondil, boyunlarında 7 tane omur bulunur. Kuyrukları uzun ve hareketlidir. 4. Her iki çenede de mevcut olan dişlerin kök kısımları çukurluklar içerisine gömülüdür. Dişler beslenme durumlarına göre çeşitli şekiller gösterir. Bazılarında dişler bulunmaz. Dilleri çoğunlukla hareketlidir. Gözlerinde hareketli göz kapakları, kulaklarında etli bir dış kulak kısmı bulunur. 5. Kalpleri 2 kulakçık ve 2 karıncık olmak üzere 4 odacıklıdır. Kuşların tersine bunlarda yalnız sol aort kökü bulunmaktadır. alyuvarları yuvarlak ve çekirdeksizdir. 6. Solunumları yalnız akciğerlerle olur. Larinkste ses çıkarmaya yarayan ses telleri bulunur. Kalp ve akciğerlerin yer aldığı göğüs boşluğunu karın boşluğundan ayıran ve diyafram adı verilen kaslı bir bölme vardır. Böyle bir yapı memeliler dışında hiç bir hayvan grubunda görülmez (kuşlardaki bölme kaslı değildir). 7. Vücut sıcaklığı sabittir ve çevre koşularına bağlı olarak değişiklik göstermez (Homoiothermus). Vücut sıcaklığı metabolizma sonucunda sağlanır (endeterm). Vücut üzerinde bir kıl örtüsünün varlığı, deri altında vücudu saran bir yağ tabakasının bulunması ve kirli kan ile temiz kan dolaşımının birbirlerinden tümüyle ayrılmış olması, vücut sıcaklığının değişmezliğini sağlayan özelliklerinden bazılarıdır. 8. Sidik keseleri vardır ve boşaltım maddesi sıvı haldedir. 9. Beyinleri gelişmiş, cerebrum ve cerebellum kısımları oldukça büyüktür. Beyinden 12 çift sinir çıkar. 10. Erkeklerinde bir kopulasyon organı (penis) mevcuttur. Testisleri genellikle karın boşluğu dışında yer alan ve scrotum adı verilen torbalar içerisinde bulunur. Yumurtaları küçük ve kabuksuzdur. Yumurtanın gelişmesi yumurta kanalı (ovidukt)'nın değişmesiyle meydana gelen döl yatağında (uterus) tamamlanır. Amnion, korion ve allantois gibi embriyonik zarlar mevcuttur. Genellikle embriyoyu uterusa bağlayarak onun beslenmesini ve solunumunu sağlayan bir plasenta bulunmaktadır. yavrular doğumdan sonra dişi hayvanın süt bezlerinden salgılanan süt ile beslenir. - Memeliler sürüngenlerden meydana gelmiş olmalarına karşın onlardan bir çok yapısal farklılıklar gösterirler. Bu farklılıkların en önemlileri şunlardır: 11. Memelilerde vücut örtüsü olarak pullar yerine kıllar bulunur. Yalnız bazı memelilerin vücutlarında ve kuyruk bölgelerinde sürüngenlerden kalma bir özellik olarak hala pullar mevcuttur. 12. Memelilerin kafatasında iki oksipital kondil bulunur (sürüngenlerde bir tane) ve beyin kutusu daha büyüktür. 13. Memelilerde göğüs boşluğu ile karın boşluğunu birbirinden ayıran kaslı bir diyafram vardır 14. Memelilerde alt çene kemiği bir parça halindedir (sürüngenlerde çok sayıda). 15. Memelilerde alt çene kemiği doğrudan kafatası ile eklem yapmaktadır (sürüngenlerde quadratum ile eklem yapar). 16. Memelilerin orta kulağında incus, malleus ve stapes olmak üzere üçlü bir kemik zinciri vardır (sürüngenlerde yalnız stapes karşılığı olan Columella iç kulakta bulunur, diğer iki kemik çene ile birleşmiştir). 17. Memelilerde belirli zamanlarda dökülen dişler bulunur (sürüngenlerde dişler belirli zamanlarda değiştirilmez). 18. Memelilerde kalp dört odacıklıdır ve yalnız sol aort kökü mevcuttur. 19. Memelilerde ses kutusu çok iyi gelişmiştir (sürüngenlerde körelmiştir). 20. Memeliler yavrularını salgıladıkları süt ile beslerler. 21. Vücutlarında kılların bulunması, görme, işitme ve koku alma duyularının çok gelişmiş olması, beyinlerindeki cerebrum ve cerebellum kısımlarının gelişmişliğine bağlı olarak tüm faaliyetleri iyi bir şekilde koordine edebilmesi, öğrenme ve öğrenilen şeylerin hatırda tutulmasına yarayan bir bellek oluşumu ise memelilerin kuşlardan daha evrim geçirmiş olduklarını kanıtlayan özelliklerdir.

http://www.biyologlar.com/memeli-hayvanlar

YOZGAT ÇAMLIĞI MİLLİ PARKI

YOZGAT ÇAMLIĞI MİLLİ PARKI

İli : YOZGATAdı : YOZGAT ÇAMLIĞI MİLLİ PARKIKuruluşu : 1958Alanı : 264 ha.Konumu : Yozgat il merkezine 5 km. uzaklıktadır.Ulaşım : İç Anadolu Bölgesi’nde , Yozgat ilinin güneyinde uzanan tepeler üzerinde yer alan milli park, Yozgat’a 5 km uzaklıktadır.Kaynak Değerleri :     Milli park, İç Anadolu’da insan etkisi ile meydana gelen (antropojen) step içerisinde yer alan sayılı relikt (kalıntı) ormanlardan biridir. Ortalama yüksekliği 1350 m. olan sahadaki arazinin morfolojik özelliklerini tepeler, sırtar ve vadilerde parçalanmış dalgalı düzlükler meydana getirmektedir.     Tabiatın iklim, toprak-su dengesinin değişmesi ile ortaya çıkan kısıtlamalara, tabii kaynakların bugün tükeneceğini unutmuş görünen insanların yanlış ve aşırı arazi kullanımlarının da eklenmesi, milli park ve çevresinde geniş alanları kaplayan ormanlardan yoksun bozkır peyzajlarını meydana getirmiştir. Eski çağların bakir ormanlarından günümüze bu karaçam korusu ulaşabilmiştir.     Karaçam, meşe ve ardıç ağaç toplulukları milli parkın bitki örtüsünü meydana getirmektedir. Milli parkın tabii kaynak değerlerinin yanında, rekreasyon ihtiyacını karşılaması bakımından da büyük önemi bulunmaktadır. FLORA Alan üzerindeki bitki türlerinin sayısı 212 olarak tespit edilmiş olup, 43 familya 144 cins içerisinde toplanmış bulunmaktadır. Alan üzerinde Karaçam, meşe, ardıç, akkavak, titrekkavak, karakavak, söğüt, alıç, ahlat vb. bulunmaktadır FAUNA Çamlık Milli Parkında Tilki, tavşan, tarla faresi, sansar, sincap vb. memeliler, küçük atmaca, saksağan kumru, delice, tarla kuşu, sığırcık, sarı asma, dağ kargası, şahin, doğan vb. kuşlar ile kaplumbağa, kertenkele, yılan gibi sürüngenler bulunmaktadır. Çamlık Milli Parkında Amerika’ya has beyaz kartal bulunmakta olup, en son 1996 yılında iki adet görülmüştür. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/yozgat-camligi-milli-parki

Evrim Kuramı ve Maymun Sorunu

"Evet,insanlar gerçekten de bir evrim geçirdi;ancak yalnızca maymunlardan hatta diğer memeli hayvanlardan türemedi. Bizler, en uzağı ilk bakteriler olan uzun bir atalar soyundan evrildik" Lynn Margulis (Ortak yaşam Gezegeni, Türkçesi:Ela Uluhan,Varlık/Bilim s:10) İnsan kanı ile maymun kanı arasında büyük bir benzerlik vardır. Örneğin 287 aminoasitten oluşan hemoglobin A molekülü insan ve şempanzede tıpatıp aynıdır. Aynı molekül bakımından insan ve goril kanı arasındaki fark ise 287 aminoasitten sadece birindedir. Hemoglobin A molekülü farede 19,koyunda 26,tavukta 45,sazan balığında 95 aminoasit ve insan hemoglobin A molekülünden ayrılmaktadır. Görüldüğü gibi kanın bir öğesi olan hemoglobin A molekülü bakımından insana en yakın canlı olan şempanzede hiç fark yok iken insandan uzaklaştıkça farklılıklar artmaktadır. Daha bir çok protein üzerinde yapılan çalışmalarda aynı yönde sonuçlar elde edilmiştir. Prof.Dr.Aykut Kence (ODTÜ,Fen-Edebiyat Fak) TÜBA Bilimsel Toplantı Serileri 2 Şimdi size bir başka büyük kuramı sunmaya çalışacağım: Evrim Kuramı. Bugün bilime karşı büyük bir düşünsel saldırı var. Şu güzel ülkemiz ve insanlarımız,bilim ve teknolojinin olanaklarından daha tam olarak yararlanamazken bilimin en genel geçer kuramlarını tartışarak zaman öldürmek ne acı. Bilim belki her zaman onu "savunmayı" gerektirdi. Ama gerek 20. yüzyılın büyük savaşları,sosyalist sistemin çatırdayarak çökmesi,teknolojinin yanlış ya da yıkım için kullanılması,gerekse ülkemizdeki,siyasi,ekonomik ve ahlaki bunalım,bilim düşmanlarının saldırılarını kolaylaştırıcı bir zemin hazırlıyor. Bu konuda evrim kuramının da çok iyi anlaşılması ve anlatılması gerekiyor.2000 Mayıs ayında Sabancı Üniversitesi'ne konuk öğretim üyesi olarak gelen Harvard Ünversitesi'nden Andrew Berry, doğal seçimle rastlantı için güzel bir örnek verdi: "Bütün sarışın insanlar cilt kanserinden ölürse burada doğal seçim sürecinin işlediğini söyleyebiliriz;ama tüm sarışınların bir gemiye binip boğulması bir rastlantıdır." Ben iyi bir derleme yaptığıma inanıyorum,ustalara söz vererek bunu da sizinle paylaşmak istiyorum. Ayrıca Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın Marifetname adlı eserinden uzun alıntılar veriyorum. Hayvan Deyip Geçmeyelim! Evrim Kuramına itiraz edenlerin en büyük kaygısı, atalarının herhangi bir hayvana bağlanamayacağı noktasındadır. Niye Hayvan? Çünkü, iddiaya göre evrim kuramının en temel noktalarından biri, insanın maymundan türediğidir. Darwin, aslında insanın maymundan geldiğini söylemedi. Darwin, bütün canlıların, birbiriyle akraba olduğunu söyledi. En yakın komşumuz, en yakın yeğenimiz maymunlardır; ama biz, maymunlardan gelmiyoruz; bize söyleyebildikleri kadarıyla maymunlar da bizim atamız olduğunu inkar ediyorlar ve bize bir yakınlık duymuyorlar! Onlar, kendi dünyalarını tercih ediyorlar! Hayvanoğlu Hayvan! Maymun sorununa döneceğim,ama önce genel olarak hayvanlarla ilgili birkaç eğlencelik yazacağım. Belediye otobüsünde mi, yoksa lüks bir baloda mı olmuş bilmiyorum; ama şu olay olmuş: Adamın biri, otobüsteki bir hanımefendinin ya da başka bir adamla dans eden hanımefendinin ayağına basmış... Hanımefendi, önce ses çıkarmamış. Ama adamın paldır küldür, hiç de dans etmeden sallandığını ve yeniden ayağına bastığını gördükten sonra: " Beyefendi, ayağıma basıyorsunuz. Biraz dikkat etsenize!" diye çıkışmış. Bizim maganda yine pek oralı olmamış. Bunun üzerine hanımefendi,sessizce, ama onun duyacağı şekilde "Hayvan!" demiş. Bizimki hayvanlığı da hiç üzerine almamış. Bunun üzerine hanımefendi öfkelenmiş. "Bakınız bey, bakınız! " Hayvan! dediysek, herıld(herhalde’nin kısaltılmışı ve İngilizcesi!) kuş, bülbül, serçe demek istemedik; ayı, öküz, domuz gibi bir şey demek istedik !" demiş. Ama söylentiye göre adam, bu nazik hanımefendiyi yine anlamamış! Bu öykü bana anlatılınca pek sıkılmıştım. Çünkü, pistlerdeki durumum, anlatılan “Anadolu Evladından” hiç de farklı değildi. Kadın, sanki bana konuşuyormuş gibi kıpkırmızı olmuştum. Bunun için , dansetmek mecburiyetinde bırakıldığım zamanlarda(!)pist alanın seyrelmesini dört gözle bekler(!) ve dans ederken de eşime ilk kez sarılıyormuşçasına sarılırım! Böylece hem dans eden çiftlerden, hem de komşuların rahatsız edici konuşmalarından uzak dururum! İnsanlar,genellikle hayvanları bir bütün olarak kendisinden aşağı yaratıklar olarak görür. Bazı insanlar,bazı insanları da aşağı yaratıklar olarak görür de konumuz şimdilik birincisi üzerine. Kızdığımız birine sık sık "hayvan oğlu hayvan " demez miyiz?Bu hayvanlıktan en çok nasibini alan hayvanlar eşek ile öküzdür. Oysa ikisi de insanların öyle çok kahırlarını çeker ki anlatamam. Bir de bunu ayıları ekleyebiliriz. Bu arada savaşçı bir kabile annesi oğlu için "benim kartal pençeli oğlum" der. Kızını pazarlayan(afedersiniz) gösterişçi anne şöyle demez mi: “Ay kardeş, kendi kızım diye söylemiyorum. Görüyorsun işte boy onda bos onda. Ceylan gibi kız. O görgüsüzler, benim ahu (ceylan) gözlü kızımdan daha güzelini nerede bulabilir?” Oğlunu pazarlayan (yine afedersiniz) bir anne ya da babanın “benim oğlum Aslan gibidir” derken, oğlunun Aslandan daha güçsüzlüğünün altını çizmez mi? Şimdi konumuza dönelim. Hayvanlarla bir ilgimiz ve ilişkimiz var mı? Anlattığım gibi var. Kartal var, köpek var, tazı var, kedi var, tavuk var... Şimdi ilginç bir soru: karalara önce bitkiler mi, yoksa hayvanlar mı çıktı? Umarım insanlık onurunuz incinmez, çünkü karalara bizden önce bitkiler çıkmış. Bitki dediysek, güller, sümbüller, kaynana dili değil belki; ama bitki işte... 400 milyon yıl önce karalara ilk olarak "bitkiler " çıktı. 350 milyon yıl önce ilk çift yaşamlı hayvanlar (amfibiler) göründü. 320 milyon yıl önce ilk sürüngenler arşınlamaya başladı karaları. Evrim Kuramının İlk Soruları Bu kuram, her çocuğun, her ergenin, her düşünen insanın yaşamı boyunca zaman zaman kendine sorduğu soruların yanıtını araştırır. Bu sorular ,hepimizin aklını kurcalayan sorulardır: Nereden geldik, nereye doğru gidiyoruz? İnsanoğlunun yaşamında yanıtını bilmek istediği soru böyle özetlenebilir. Ama biz yine de basit sorularla olayı deşmeye çalışalım: Bundan diyelim ki bin yıl, milyon yıl, milyar yıl önce de insan, insan mıydı, tavuk tavuk muydu, kedi kedi miydi? Çam ağacı çam ağacı mıydı?Yani canlılığın tarihinin “filmini” bugünden geriye doğru sarsak neler görebiliriz? Bu film, nereye kadar ve hangi bilgilerle geriye sarılabiliyor? Evrim Kuramı, çok basit olarak “hayvanlar ve bitkiler, bugünlere gelirken değişikliklere uğrayarak mı geldi; yoksa her şey, bir dahi vuruşuyla başladı ve hiç değişmeden sürüp gidiyor mu?” sorularına bilimin verdiği yanıtları kapsıyor. Doğal olarak bilimin verdiği yanıtlar deyince akan sular durmuyor ve bu konuda insan aklının çağdaş düşmanları da boş durmuyor; oldukça inceltilmiş biçimiyle bilime saldırılarını sürdürüyorlar. Bunun yalnız geri kalmış ülkelerde sürdürüldüğünü sanmayınız. En başta ABD olmak üzere,hemen tüm gelişmiş ülkelerde de bilimin düşmanları boş durmuyor. Evrim kuramına karşı yürütülen kampanya, ülkemizde özellikle 20. yy biterken doruk noktasına çıktı. Bunu basit bir inanç kayması olarak görmeyelim. Bu, yalnızca özgür düşünceye değil, başta tıp olmak üzere doğal bilimlere ve daha da geniş anlamıyla bilimsel felsefeye saldırıdır. Evrim kuramına saldıranların ilk ve ilkel saldırılarıyla konuya girmek istiyorum. Bu, maymun sorunudur. Maymun Sorunu: Ünlü Tartışma! İnsanın, “en uyumlunun yaşaması” ilkesiyle, daha ilkel canlılardan evrimleştiği hakkındaki Darwin kuramı, Türlerin Kökeni ’nin yayımlandığı 1859 yılından beri müthiş tepkiler almıştır. Özellikle 1860 Haziran’ında Darwin’i savunan biyolog T.H. Huxley ile Tanrı’yı savunan Oxford başpiskoposu Wilberforce arasında halka açık bir tartışma yapılıyor. Bu tartışmada Piskopos, Darwin’in tezinin çok saçma olduğunu savunuyor ve konuşmasını alaylı bir biçimde Huxley’in büyükanne tarafından mı yoksa büyükbaba tarafından mı maymundan geldiğini sorarak bitiriyordu. Huxley ise evrimin kanıtlarını ustaca ortaya koymuş ve atasının bir maymun olmasının, piskoposunki gibi entellektüel bir fahişe olmasından daha iyi olduğunu söyleyerek bitirmiştir. Bu sırada Lady Brewester baygınlık geçirmiş, dışarı taşınırken hakkın rahmetine kavuşmuştur.”(John Taylor, Kara Delik, e yayınları s: 39) Kaptan Fitzroy’un Kutsal Kitap’la uyumlu düşünceleri yolculuk süresince gittikçe daha da katılaştı. O, anlamaya çalışmamız gereken kimi şeler olduğuna inanıyordu;evrenin ilk kaynağı, bütün bilimsel araştırmaların erişimi dışında bulunması gereken bir giz olarak kalmalıydı. Fakat Darwin çoktandır bunu kabul etmekten çok uzaktı; Kutsal Kitap’a takılıp kalamazdı,onun ötesine geçmek zorundaydı. Uygar insan bütün soruların en can alıcısını-"biz nereden geldik?” sorusunu- sormaya, soruşturmalarını kendisini götürdüğü yere kadar götürmeye devam etmekle yükümlüydü. Bu tartışmaya bir son vermek mümkün olmayacaktı. Tartışma, biri bilimsel ve araştırmalara açık, öteki dinsel ve tutucu, karşıt iki görüşün 25 yıl sonra Oxford’da yapılan o sert toplantıdaki çatışmasının bir ön hazırlığıydı.” Ne var ki bir grup insan, yani Kilise, Darwin’in kuramına şiddetle karşı çıktı. Darwin’in Türlerin Kökeni adlı kitabının yayımlanması(1859) bilim ile din arasında sert bir tartışmaya yol açtı. Darwin’in çekingenliği kendisinin bu tartışmada yer almasını engelledi;ama evrimle ilgili kavgacı savunmalarıyla “Darwin’in Buldoğu” lakabını alan dostu Thomas Huxley’in sözünü sakınmak gibi bir özelliği yoktu. Huxley ile Piskopos Wilberforce arasındaki kavga, Ronald Clark’in Darwin biyografisinde şöyle anlatılır: “Britanya İleri Araştırmalar Kurumu’nun 1860 yazında Oxford’da yaptığı yıllık toplantıda[ Darwin’in kuramı konusundaki] kuşkular boşlukta kaldı. Kurum üyeleri 19. yy bilim tarihinin en parlak sahnelerinden birine tanık olacaklardı. Bu, Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce ile Thomas Huxley’in bir tartışma sırasında karşılıklı atışmalarından oluşan bir sahneydi. Çağının öteki kilise adamları gibi Wilberforce da bilimsel bakımdan tam bir karacahildi.(s: 144). Tartışma beklendiği için salon tıka basa doluydu. Wilberforce’un, Huxley’in de daha sonra yazacağı gibi “birinci sınıf bir tartışmacı” olmak gibi bir ünü vardı: “kartlarını uygun oynasaydı evrim kuramını yeterince savunma şansımız pek olmazdı.” Wilberforce, akıcı ve süslü bir konuşmayla, kendisini yenilgiye uğratmak üzere olduğunu belirttiği Huxley’e övgüler düzdü. Ardından ona döndü ve “soyunun büyük annesi mi yoksa büyük babası tarafından mı maymundan geldiğini” öğrenmek istedi. Huxley rakibine döndü ve haykırdı: “Tanrı onu ellerime teslim etti.” “Eğer” dedi [kürsüden], “bana bir büyük baba olarak zavallı bir maymunu mu yoksa doğanın büyük bir yetenek ve güç bahşedip bunlarla donattığı;ama bu yetenekleriyle gücünü yalnızca birtakım eğlenceli sözleri ağırbaşlı bilimsel bir tartışma gibi sunmak amacıyla kullanan bir insanı mı yeğlersin? diye soracak olsalar, hiç duraksamadan tercihimin maymundan yana olduğunu söylerdim.” Huxley bildiği en güçlü darbeyle karşılık vermişti. Bir piskoposu küçük düşürmek,bundan bir ya da birkaç yüzyıl önce pek rastlanır bir şey değildi;hele halkın önünde, kendi piskoposluk bölgesinde küçük düşürmek neredeyse hiç görülmemişti. Dinleyiciler arasında oranın ileri gelenlerinden bir hanım şok geçirip bayıldı Dinleyicilerin çoğu alkışladı. Fakat Robert Fitzroy oturduğu yerden kalktı ve otuz yıl önce Darwin’le gemide yaptığı bir tartışmayı hatırlattı. Kutsal Kitap’ı Huxley’e salladı ve süslü sözlerle bütün doğruların kaynağının bu kitap olduğunu söyledi. Bu öykünün birinci elden bir anlatımı yoktur. Harvardlı biyolog Stephen Jay Gould diyaloğun çoğu bölümünü yaklaşık 20 yıl sonra Huxley’in kendisinin uydurduğu kanısındadır. Fakat bu konuşmalardan kimsenin bir kuşkusu olmadığı yollu bir dip notu da vardır. Huxley Wilberforce’a duyduğu nefreti 1873'e, Piskopos atından düşüp kafasını bir taşa çarparak öldüğü yıla dek sürdü. “Kafası” dedi Huxley bunun öğrenince kıs kıs gülerek “gerçeğe bir kez daha tosladı;ama bu kez sonuç ölümcül oldu." (Adrian Berry, Bilimin Arka Yüzü, TÜBİTAK yay, s: 137-146) Bozkurt Güvenç, olayı değişik sözlerle şöyle anıyor: Huxley soruyu ciddiye alıyor (oysa Darwin aldırmıyor) diyor ki: “Gerçeklere saygısız bir insan soyundan gelmektense, gerçeklere saygılı bir maymun soyundan geldiğimi kabul ederim.” Gazeteciler- o zaman telefon yok- hemen koşuyor, gazete yönetim merkezlerine “ Evrimciler, maymundan geldiklerini kabul ettiler” haberini yetiştiriyorlar. Tabi biz, 120 yıldır değerli dinleyenlerim, gazete haberleriyle Darwin’i ve bilimi yargılıyoruz. Fen fakültelerimizin biyoloji bölümleri dahil. Çünkü kimse, Darwin’in, Türlerin Kökenini, İnsanın Yücelişini okumuyor. Mesele, Darwin konusu, maymun meselesi değil. Dünyayı algılama meselesi. İşte bu konuda, yalnız biz değil, bütün dünyada büyük sorunlar var.” (Prof. Dr. Bozkurt Güvenç,TÜBA, Bilimsel Toplantı Serileri: 2, Bilim ve Eğitim s: 68) Maymun sorunu,maymunları bile rahatsız edecek kalitesizlikle reddediliyor. Neden mi? Size birileri “Efendim size dedenizin dedesi ve onun da dedesi hüdavendigar Murat han hazretlerinden selam ve muhabbetler getirdik. Sizin durumunuzu sorarlar. Sülalem aynı geleneklerle devam etmede midir? Yoksa bazı boylar birliğimizi bozmuş mudur?..” diye soruyor diyelim. Şimdi siz de bu soruyu yanıtlayın. Sanırım şöyle olabilir: “ Benim dedemin dedesinin dedesi Rumeli Beylerbeyi falanca beymiş. Ya da “benim bugünkü durumuma bakmayın. Bendeniz Fatih Sultan Mehmet Han hazretlerinin onüçüncü göbekten torunu olurum” diyebilirsiniz. Ve de torunluğa uygun görev isterim!...” Bu da sizin ne kadar köklü, ne kadar akıllı, ne kadar sabırlı, ne kadar alçakgönüllü(!) olduğunuzu gösterir. İLK İNSANLAR İnsan nasıl insan oldu? “Homo sapiens ’in dil, gelişmiş teknolojik beceriler ve ahlaki yargılara varabilmek gibi özel nitelikleri antropologları uzun zamandır hayranlığa sürüklüyor. Ama yakın zamanlarda antropolojide yaşanan en önemli değişikliklerden biri, bütün bu niteliklere karşın, Afrikalı insansımaymunlarla çok yakın bir bağlantımız olduğunu anlaşılmasıdır. Bu önemli görüş değişikliği nasıl gerçekleşti? Bu bölümde, Charles Darwin’in en eski insan türlerinin özel doğası hakkındaki fikirlerinin antropologları nasıl etkilediğini, yeni araştırmaların Afrikalı insansımaymunlarla evrimsel yakınlığımızı nasıl ortaya çıkardığını ve doğadaki yerimiz hakkında farklı bir bakış açısı geliştirmemizi gerektirdiğini tartışacağım. 1859'da Türlerin Kökeni adlı yapıtında Darwin, evrimin insanlar açısından ne anlama geldiği konusuna girmekten kaçınmıştı. Sonraki baskılara ise çekinceli bir cümle eklendi: “İnsanın kökeni ve tarihi aydınlatılacaktır.” Darwin bu kısa cümleyi, 1871'de yayınlanan İnsanın Türeyişi adlı kitabında ayrıntılandırdı. Hala çok hassas olan bir konuyu ele alarak, antropolojinin kuramsal yapısına iki sütun dikti. Bunlardan ilki, insanların ilk nerede evrildikleriyle (ona zamanında çok az kişi inanmıştı, oysa haklıydı), ikincisi ise, bu evrimin şekli ya da biçimiyle ilgiliydi... Darwin’in evrimimizin şekli hakkındaki görüşleri antropoloji bilimini birkaç yıl öncesine dek etkiledi ve sonra, yanlış olduğu anlaşıldı. Darwin, insanlığın beşiğinin Afrika olduğunu söylüyordu. Bu sonuca basit bir mantıkla varmıştı: Dünyanın her büyük bölgesinde hayatta olan memeliler, aynı bölgede evrilmiş türlerle yakın bağlantı içindedirler. Dolaysıyla, Afrikada bir zamanlar, goril ve şempanzelerle yakından bağlantılı ve günümüzde nesli tükenmiş olan insansımaymunlar yaşamış olabilir: bu iki tür insanın en yakın akrabaları olduğuna göre, ilk atalarımızın Afrika kıtasında yaşamış olma olasılığı, başka bir yerde yaşamış olmaları olasılığından daha yüksektir. Darwin’in bu satırları yazdığı sıralarda hiçbir yerde erken insan fosillerinin bulunmadığını unutmamalıyız; vardığı sonuç tamamen kurama dayandırılmıştı. Darwin’in zamanında bilinen tek insan fosilleri Avrupalı Neandertal insanına aitti ve bunlar, insan gelişiminin görece yeni bir aşamasını temsil ediyorlardı. Afrika'nın Sihiri Antropologlar, Darwin’in yorumundan hiç hoşlanmadılar; bunun en önemli nedenlerinden biri, tropik Afrika’ya sömürgeci gözüyle, küçümseyerek bakılmasıydı: Kara Kıta, Homo sapiens gibi soylu bir yaratığın kökeni için hiç de uygun bir yer olarak görülmüyordu. Yüzyıl başında Avrupa ve Afrika’da yeni insan fosillerinin bulunmasıyla birlikte, Afrika kökenli olma fikrine duyulan küçümseme arttı ve bu tutum onyıllarca sürdü.” Yazar(R.Leakey) 1931'de Camridge’deki hocalarına insanın kökenini Doğu Afrika’da aramayı planladığında kendisine Asya’ya yönelmesi istendi. “Bu olay, bilimcilerin mantık kadar duygularından da etkilenebildiklerini gösteriyor.”(s:16) Darwin’in İnsanın Türeyişi ’nde ulaştığı ikinci önemli sonuç, insanların önemli ayırıcı özelliklerinin-iki ayaklılık, teknoloji ve büyük bir beyin- birbirleriyle uyum içinde gelişmiş olmasıydı: Kollarının ve ellerinin serbest kalması ve ayakları üstünde sağlamca durabilmesi insan için bir avantaj olmuşsa... insanın ataları için daha dik ya da iki ayaklı hale gelmenin daha avantajlı olmaması için bir neden göremiyorum. Eller ve kollar bedenin tüm yükünü taşımak için kullanılıdıkça... ya da ağaçlara tırmanmaya uygun oldukça, silah yapmak ya da taş ve mızrakları hedefe atmak için gerekli şekilde gelişemezdi. Burada Darwin, alışılmadık hareket tarzımızdaki gelişimin, taştan silah yapımıyla doğrudan bağlantılı olduğunu savunmaktadır. Daha da ileri giderek bu evrim değişimlerini, insanlardaki, insansımaymunların hançere benzeyen köpekdişleriyle karşılaştırıldığında son derece küçük olan köpekdişlerinin kökeniyle ilişkilendirmiştir. İnsanın Türeyişi’nde şöyle demekteydi: “İnsanın ataları büyük olasılıkla, büyük köpekdişlerine sahiptiler; ama düşmanları ya da rakipleriyle savaşırken taş, sopa ya da diğer silahları kullanma alışkanlığını geliştirmeleriyle birlikte, çenelerini ve dişlerini daha az kullanmaya başladılar. Bu durumda çene ve dişler küçülecekti.” Silah yapabilen bu iki ayaklı yaratıklar Darwin’e göre, daha çok zeka gerektiren yoğun bir sosyal etkileşim geliştirdiler. Atalarımızın zekalarının gelişmesiyle birlikte, teknolojik ve sosyal gelişmişlik düzeyleri de yükseldi ve bu da, daha gelişmiş bir zeka gerektirdi. Böylece her yeni özellik, diğer özelliklerin gelişmesini sağladı. Bu bağlantılı evrimi hipotezi insanın kökeni konusunda açık seçik bir senaryo sunuyordu ve antropoloji biliminin gelişimine merkez oluşturdu. Bu senaryoya göre ilk insan türü, iki ayaklı bir insansımaymundan öte bir şeydi: Homo sapiens ’te takdir ettiğimiz özelliklerden bazılarına daha o zamandan sahipti. Bu öylesine güçlü ve akla yakın bir imgeydi ki, antropologlar uzun bir süre, bu imgenin etrafında inandırıcı hipotezler dokuyabildiler. Ama senaryo, bilimin ötesine geçti: İnsanların insansımaymunlardan evrimsel farklılaşmaları aniden ve çok eski bir dönemde gerçekleşmişse, bizimle doğanın geri kalan kısmı arasına büyük bir uzaklık girmiş demekti. Homo sapiens’in tamamen farklı bir yaratık olduğuna inananlar için bu bakış açısı son derece rahatlatıcıydı. Bu inanç hem Darwin’in döneminde hem de yüzyılımızda bilim adamları arasında oldukça yaygındı. Söz gelimi, 19.yy İngiliz doğa bilimcisi-ve Darwin’den bağımsız olarak doğal seçim kuramını yaratmış olan- Russel Wallace bu kuramı, insanlığın en çok değer verdiğimiz yönlerine uygulamak istemedi. İnsanları, yalnızca doğal seçimin ürünü olarak görülemeyecek denli akıllı, incelmiş ve gelişmiş buluyordu. İlkel avcı-toplayıcıların biyolojik açıdan bu özelliklere gereksinim duymayacaklarını ve dolaysıyla, doğal seçim sonucu gelişmiş olamayacaklarının düşünüyordu. İnsanların bu denli özel yaratıklar olmalarını doğaüstü bir müdahale sağlamış olmalıydı. Wallace’ın doğal seçim gücüne inanmaması, Darwin’i son derece rahatsız ediyordu. 1930'lar ve 1940'larda Güney Afrika’da gerçekleştirdiği öncü çalışmalarla Afrika’nın insanlığın beşiği olarak kabul edilmesine katkıda bulunan İskoç paleontolog Robert Broom da insanın ayrıcalıklı olduğuna inanıyordu. Homo sapiens ’in evrimin nihai sonucu olduğunu ve doğanın geri kalan kısmının insanın rahat etmesi için şekillendirilmiş olduğunu düşünüyordu. Wallace gibi Broom da türümüzün kökeninde doğaüstü güçler arıyordu. Wallace ve Broom gibi bilimciler, biri entellektüel ve diğeri de duygusal olmak üzere iki çatışan güçle savaşıyorlardı. Homo sapiens’in evrim süreci sayesinde doğadan geliştiği gerçeğini kabul etseler de, insanın tinselliğine ya da aşkın özüne dair inançları, onları evrim konusunda insanın ayrıcalığını kanıtlayan açıklamalar oluşturmaya yönlendiriyordu.(s:18) Darwin’in 1871'deki evrim “paketinde” böyle bir rasyonelleştirme vardı. Darwin doğaüstü müdahale aramıyordu gerçi, ama evrim senaryosu, insanları daha başlangıçtan itibaren insansımaymunlardan ayırıyordu. Darwin’in tezi yaklaşık on yıl öncesine dek(kitabın yazılış tarihi 1996) etkisini sürdürdü ve insanın ne zaman ortaya çıktığı konusunda önemli bir çatışma yaşanmasına neden oldu.Darwin’in bağlantılı evrim hipotezinin çekiciliğini göstermesi nedeniyle, bu çatışmayı kısaca anlatacağım. Çatışma aynı zamanda, hipotezin antropolojik düşünüşteki etkisinin sona ermesine de işaret eder. 1961'de, o dönemde Yale Üniversitesinde olan Elwyn Simons çığır açıcı bir bilimsel bildiri yayınlayarak, bilinen ilk insangil türünün Ramapithecus adı verilen küçük bir insansımaymun benzeri yaratık olduğunu savundu. O dönemde bilinen tek Ramapithecus fosil kalıntıları, Yale’den G. Edward Lewis adlı genç bir araştırmacının 1931'de Hindistan’da bulduğu üst çene parçalarıydı. Simons, yanak dişlerinin (azı dişleri ve küçük azı dişleri), insansımaymunların dişleri gibi sivri değil, düz olmaları açısından insanlardakilere benzediğini görmüştü. Köpek dişleri de insansımaymunlara göre daha kısa ve düzdü. Simons, eksik haldeki üst çenenin yeniden oluşturulması durumunda, şeklinin insanlardakine benzeyeceğini de iddia ediyordu; yani modern insansımaymunlardaki gibi “U” şeklinde değil, arkaya doğru hafifçe genişleyen bir kemer biçiminde. Cambridge Üniversitesi’nden İngiliz antropolog David Pilbeam bu dönemde Yale’de Simons’a katıldı ve birlikte, Ramapithecus çenesinin insansı olduğu iddia edilen anatomik özelliklerini tanımladılar. Ama anatomiden de öteye geçtiler ve yalnızca çene parçalarının güçlülüğüne dayanarak, Ramapithecus’un iki ayağı üstünde dik yürüdüğünü, avcılık yaptığını ve karmaşık bir sosyal ortamda yaşadığını öne sürdüler. Onalrın usavurumları Darwin’inki gibiydi: İnsansı olduğu varsayılan bir tek özelliğin (diş yapısı) varlığı, diğer özelliklerin de varolduğunu gösteriyordu. Sonuçta, ilk insangil türü olduğu varsayılan şey, kültürel bir hayvan- yani kültürsüz bir insanmaymundan çok, modern insanların ilkel bir değişkeni-olarak görülmeye başlandı. İlk Ramapithecus fosillerinin bulunduğu ve ardından, Asya ve Afrika’daki benzer keşiflerin yapılddığı tortular eskiydi. Dolaysıyla Simons ve Pilbeam, ilk insanın en az 15 milyon ve belki de 30 milyon önce ortaya çıktığı sonucuna vardılar ve antropologların büyük çoğunluğu bu görüşü kabul etti. Dahası, kökenin bu kadar eski olduğu inancı insanlarla doğanın geri kalan kısmı arasına büyük bir uzaklık koyarak, pek çok kişiyi rahatlatıyordu. 1960'larda Berkeley’deki California Üniversitesinden iki kimyacı Allan Wilson ve Vincent Sarich, ilk insan türlerinin ne zaman ortaya çıktığı konusunda çok farklı bir sonuca ulaştılar. Fosiller üstünde çalışmak yerine, yaşayan canlılarla Afrikalı insansımaymunlardaki bazı kan proteinlerinin yapısını karışlaştırdılar. Amaçları, insan ve insansımaymun proteinleri arasındaki yapısal fark düzeyini saptamaktı; mutasyon nedeniyle bu fark zaman içinde hesaplanabilir bir hızla artmış olmalıydı. İnsanlar ve insansımaymunrlar ne kadar uzun süre önce iki ayrı tür haline gelmişlerse, biriken mutasyon sayısı da o kadar fazla olacaktı. Wilson ve Sarich mutasyon hızını hesapladılar ve böylece , kan proteini verilerini bir moleküler saat olarak kullanabildiler. Bu saate göre ilk insanlar, yalnızca yaklaşık 5 milyon yıl önce ortaya çıkmış olmalıydılar; bu, egemen antropoloji kuramındaki 15 ile 30 milyon yıllık tahminle çarpıcı oranda çelişen bir bulguydu. Wilson ve Saricn’in verileri ayrıca, insanların şempanzelerin ve gorillerin kan proteinlerinin birbirlerinden aynı derecede farklı olduğunu gösteriyordu. Yani 5 milyon yıl önce gerçekleşen bir evrim olayı ortak bir atanın aynı anda üç ayrı yöne gitmesine neden olmuştu; bu bölünme, modern insanların yanısıra, modern şempanze ve modern gorillerin de gelişmelerini sağlamıştı.(s:20). Bu da çoğu antropolgun inançlarına aykırıydı. Geleneksel düşünceye göre şempanzelerle goriller birbirlerinin en yakın akrabalarıdır ve insanlarla aralarında büyük bir uzaklık vardır. Molekül verileri hakkındaki yorumların geçerli olması durumunda antropologlar, insanlarla insansımaymunlar arasında çoğunun inandığından daha yakın bir biyolojik ilişki olduğunu kabul etmek durumunda kalacaklardı. Çok büyük bir tartışmma doğdu ve antropologlarla biyokimyacılar birbirlerinin mesleki tekniklerini şiddetle eleştirmeye başladılar.Wilson ve Sarich’in vardıkları sonuç, molekül saatlerinin hatalı olduğu ve dolaysıyla, geçmişteki evrim olayları hakkında bir zaman saptamasının güvenilir olmayacağı iddiasıyla eleştiriliyordu. Wilson ve Sarich ise antropologların küçük ve parçalanmış anatomik özelliklere çok fazla önem verdiklerini ve dolaysıyla, geçersiz sonuçlara ulaştıklarını savunuyorlardı. Ben (R.Leakey) o dönemde Wilson ve Sarich’in hatalı olduklarını düşünerek, antropolog topluluğunun yanında yer almıştım. Bu tartışma on yılı aşkın bir süre boyunca devam etti ve bu dönem içinde Wilson’la Sarich ve birbirlerinden bağımsız başka araştırmacılar giderek daha çok sayıda yeni moleküler kanıta ulaştılar. Bu yeni verilerin büyük çoğunluğu, Wilson ve Sarich’in ilk tezlerin destekliyordu. Kanıtlar antropologların fikirlerini değiştirmeye başladı, ama bu yavaş bir değişimdi. Sonunda 1980'lerin başlarında Pilbeam ile ekibinin Pakistan’da ve Londra Doğa Tarihi Müzesinden Peter Andrews ’un Türkiye’de daha eksiksiz durumda Ramapithecus benzeri fosiller bulmaları, sorunun çözüme kavuşmasını sağladı. İlk Ramapithecus fosilleri gerçekten de bazı yönlerden insana benziyorlardı; ama bu tür, insan değildi. Aşırı derecede parçalanmış kanıtları temel alarak bir evrim bağlantısı oluşturma işi çoğu kişinin sandığından çok daha zordur ve dikkatsiz davrananların düşebileceği pek çok tuzak vardır. Simons ve Pilbeam bu tuzaklardan birine düşmüşlerdi: Anatomik benzerlik, mutlaka evrimsel bağlantı olduğu anlamına gelmez.(s:21) Pakistan ve Türkiye’de bulunan daha eksiksiz durumdaki örnekler, insansı olduğu varsayılan özelliklerin yapay olduğunu gösterdi. Ramapithecus’ un çenesi kemerli değil, V şeklindeydi; bu ve diğer özellikler, ilkel bir insansımaymunların türü olduğunu gösteriyordu (modern insansımaymunların çenesiU şeklindedir). Daha sonraki akrabası orangutan gibi, Ramapithecus da ağaçlarda yaşıyordu ve ne iki ayaklı bir insansımaymun ne de ilkel bir avcı-toplayıcıydı. Yeni kanıtlar, Ramapithecus’un insangillerden olduğuna inanan en inatçı antropologları bile yanıldıklarına ve Wilson’la Sarich’in haklı olduklarına ikna etmişti(s:22): İnsan ailesinin kurucu üyesi olan ilk iki ayaklı insansımaymun, sanıldığı kadar eski bir dönemde değil, görece yakın bir zamanda ortaya çıkmıştı. Wilson ve Sarich ilk yayınlarında, 5 milyon yıl öncesini bu olayın tarihi olarak göstermişlerdi; ama günümüzde moleküler kanıtlar, tarihi yaklaşık 7 milyon yıl öncesine atıyor.Ancak insanlarla Afrikalı insansımaymunlar arasında olduğu öne sürülen biyolojik yakınlık fikrinden vazgeçilmedi. Hatta bu ilişki, öne sürüldüğünden de yakın olabilir. Kimi genetikçilerin, molekül verilerinin, insanlarla şempanzeler ve goriller arasında birbirine eşit üç yollu bir ayırma işaret ettiğini düşünmelerine karşın, başka şekilde düşünenler de var. Onlara göre insanlar ve şempanzeler birbirlerinin en yakın akrabalarıdır ve gorillerle aralarındaki evrimsel uzaklık danha fazladır. Ramapithecus olayı antropolojiyi iki şemkilde değiştirmişti. İlk olarak, ortak bir anatomik özellikten ortak bir evrimsel bağlantı çıkarmanın tehlikelerini gösterdi. İkinci olarak, Darwinci “paket”e körü körüne bağlı kalmanın budalalık olduğunu kanıtladı. Simons ve Pilbeam köpek dişinin şeklini temel alarak, Ramapithecus’a eksiksiz bir yaşam tarzı atfetmişlerdi: bir insangil özelliği bulunduğunda, bu türden tüm özelliklerin de bulunduğu varsayılıyordu. Ramapithecus’un insangil statüsünü yitirmesinin sonucunda, antropologlar Darwin paketinden kuşku duymaya başladılar. Bu antropolojik devrimin gelişimini izlemeden önce, ilk insangil türünün nasıl ortaya çıktığını açıkmlamak için çeşitli dönemlerde öne sürülmüş bazı hipotezlere de kısaca göz atmalıyız. Popülerlik kazanan her yeni hipotezin, döneminin sosyal iklimini yansıtması çok ilginç bir nokta. Sözgelimi Darwin, taş silahların geliştirilmesinin, teknoloji, iki ayaklılılık ve beyin boyutunun büyümesini içeren evrim paketinin başlangıcında önemli olduğunu düşünmüştü(s:23) Hipotez hiç kuşkusuz, yaşamın bir savaş olduğuna ve ilerlemenin girişimcilik ve çabayla sağlandığına dair yaygın fikri yansıtıyordu. Victoria çağının bu etosu, bilime işlemiş ve insan evrimi de dahil olmak üzere evrim sürecine bakış açısını belirlemişti. Yüzyılımızın ilk on yıllarında, Edward dönemine özgü iyimserliğin en enerjik günlerinde, bizi biz yapan şeyin beyin ve düşünce olduğu söylendi. Bu yaygın sosyal dünya görüşü antropolojide, insan evrimine başlangıçta iki ayaklılığın değil, beynin büyümesinin ivme kazanrdırdığı fikrinde ifade buldu. 1940'larda dünya, teknolojinin büyüsüne ve gücüne kapıylmışı; dolaysıyla ,”Alet Yapan Adam” hipotezi popülerlik kazandı. Londra Doğa Tarihi Müzesi’nden Kenneth Oakley’in öne sürdüğü bu hipotezde-silah değil- taş alet yapımı ve kullanımının evrimimiz için gerekli dürtüyü sağladığı savunuluyordu. Ve dünyanın İkinci Dünya Savaşının gölgesine girdiği dönemlerde, insanlarla insansımaymunlar arasındaki daha karanlık bir fark vurgulanmaya başlandı: bireyin kendi türüne karşı şiddet uygulaması. İlk kez Avusturalyalı anatomi bilimci Raymond Dart’ın öne sürdüğü “Katil Maymunadam” fikri, belki de savaşta yaşanan korkunç olayları açıklıyor (ya da hatta, mazur gösteriyor) olması nedeniyle, yaygın kabul gördü. 1960'larda antropologlar, insan kökeninin anahtarı olarak avcı-toplayıcı yaşam tarzına yöneldiler. Pek çok araştırma ekibi, özellikle Afrika’da olamak üzere, teknolojik açıdan ilkel modern insan nüfularını inceliyorlardı. Bunların arasından en kayda değerlerden biri (hatalı olarak Bushmen de denen! Kung San halkıydı. Burada doğayla uyum içinde, doğayı karmaşık yöntemlerle kullanan ve doğaya saygı gösteren bir halk imgesi ortaya çıktı. Bu insanlık görüşü dönemin çevreciliğiyle uyum içindeydi; ama antropologlar, karma avvcıllık ve toplayıcılık etkonomisinin karmaşıklığından ve ekonomik güvenliğinden de etkilenmişlerdi. Yine de asıl üstünde durulan avcılıktı. 1966'da Chicago Üniversitesinde, “Avcı Adam” başlıklı önemli bir antropoloji konferansı gerçekleştirildi.(s:24) Toplantıya egemen olan akım oldukça yalındı: İnsanı insan yapan, avcılıktır. Teknolojik açıdan ilkel toplumlarda avcılık genellikle, erkek sorumluluğudur. Dolaysıyla, 1970'lerde kadın sorunu konusundaki bilincin gelişmesiyle birlikte, insanın kökenine dair bu erkek merkezli açıklamanın sorgulanmaya başlanması son derece normaldi. “Toplayıcı Kadın” olarak bilinen alternatif bir hipotezde, tüm primat türlerindeolduğu gibi, toplumun merkezinin dişiyle çocukları arasındaki bağ olduğu savunuluyordu. Karmaşık bir insan toplumunun oluşturulmasını, teknoloji yaratan ve herkes tarafından paylaşılmak üzere (en başta gece) yiyecek toplayan insan dişilerinin insayatifi sağlamıştı. Ya da öyle olduğu savunuluyordu. Bu hipotezler insan evrimini asıl başlatan şey konusunda farklı fikirler getirmekle birlikte, hepsi de Darwin’in değer verilen belli insan özellikleri paketinin daha ilk baştan oluşmuş olduğunu söylüyorlardı: Hala, ilk insangil türünün belli bir düzeyde iki ayaklılık, teknoloji ve büyük beyin özelliklerine sahip olduğu düşünülüyordu. Dolaysıyla insangiller, daha başlangıçtan itibaren kültürel yaratıklardı; bu nedenle de, doğanın geri kalan kısmından farklıydılar. Oysa son yıllarda bunun doğru olmadığını anlamaya başladık. Arkeolojik kalıntılarda, Darwinci hipotezin doğru olmadığını gösteren sağlam kanıtlar görülüyor. Darwin paketi doğru olsaydı, arkeolojik lkalıntılarda ve fosil kalıntılarında iki ayaklılığa, teknolojiye ve büyük beyine dair kanıtları aynı anda görürdük. Ama görmüyoruz. tarihöncesi kalıntılarının tek bir yönü bile, hipotezin yanlış olduğunu göstermeye yetiyor: Taş alet kalıntıları. Çok enders olarak fosilleşen kemiklerin tersine, taş aletlerin yok olması neredeyse olanaksızdır. Dolaysıyla, tarihöncesi kalıntılarının büyük bölümünü taş aletler oluşturur ve en başından itibaren teknolojinin gelişimi bu aletlere dayanılarak yeniden oluşturulur (s:25) Bu tür aletlerin ilk örnekleri-çakıl taşlarından birkaç yonga çıkarılarak yapılan kaba yongalar, kazıma araçları ve baltalar- yaklaşık 2.5 milyon yıl önce ortaya çıkar. Molekül kanıtları doğruysa ve ilk insan türü yaklaşık 7 milyon yıl önce ortaya çıktıysa, atalarımızın iki ayaklı olmalarıyla taş alet yapmaları arasında yaklaşık 5 milyon yıl geçmiş olmalı. İki ayaklı bir insansımaymun yaratan evrim gücü her neyse, alet yapma ve kullanma becerisiyle bağlantılı değildi. Ama pek çok antropolog, 2.5 milyon yıl önce teknolojinin gelişmesinin, beyindeki büyümeyle aynı döneme denk geldiğine inanıyor. Beyindeki büyümeyle teknolojinin, insanın kökeniyle aynı zamanda oluşmadığının anlaşılması, antropologları yaklaşımlarını yeniden düşünmeye zorladı. Sonuçta yeni hipotezler, kültürden çok biyoloji terimleriyle oluşturuldu. Ben bunu, mesleğimizdeki sağlıklı bir gelişme olarak görüyorum; özellikle de fikirlerin, diğer hayvanların ekolojisi ve davranışı hakkında bildiklerimizle karşılaştırılarak sınanmasını sağladığı için. Bu yaklaşımda, Homo sapiens ’in pek çok özel niteliğe sahip olduğunu yadsımamız gerekmiyor. Bu niteliklerin gelişimini, tamamen biyolojik bir bağlamda inceliyoruz. Bu anlayış oluştuktan sonra, antropolgun insanın kökenlerini saptama işi yeniden iki ayaklılığın kökeni üzerinde yoğunlaştı. Evrimsel dönüşüm, bu tek olaydan soyktlandığında bile (ABD’deki) Kent Eyalet Üniversitesi’ nden anatomi bilimci Owen Lovejoy’un da belirttiği gibi, önemsiz değildir: Lovejoy, 1988'de yazdığı popüler bir makalede, “İki ayaklılığa geçiş, evrim biyolojisinde görebileceğiniz en çarpıcı değişimlerden biridir” demişti. “Kemiklerde, kemiklere güç sağlayan kasların düzeninde ve kollarla baca değişimler görülmektedir.” İnsanlarla şempanzelerin leğen kemiklerine bakmak bu gözlemi doğrulamaya yetiyor: Leğen insanlarda kısa ve kutu gibi, şempanzelerdeyse uzundur. Kol ve bacaklarla gövdede de önemli farklılıklar vardır. İki ayaklılığın gelişimi önemli bir biyolojik dönüşüm olmaktan öte, aynı zamanda önemli bir uyarlanma dönüşümüdür. Önsözde de savunduğum gibi, iki ayaklı hareket öylesine önemli bir uyarlanmadır ki, tüm iki ayaklı insansımaymunlara “insan” demekte haklıyız. Bu, ilk iki ayaklı insansımaymun türünün belli bir düzeyde teknolojiye, gelişmiş bir zekaya ya da insanlığın kültürel niteliklerine sahip olduğu anlamına gelmiyor.Bu niteliklere sahip değildi. Ben-kolların günün birinde ellerin kullanılabileceği şekilde serbest kalmasını sağlayan- iki ayaklılık uyarlanmasının son derece önemli bir evrim potansiyeli taşıdığını ve bu nedenle öneminin terminolojimizde yer alması gerektiğini söylüyorum. Bu insanlar bizim gibi değillerdi; ama iki ayaklılık uyarlanması olmasa bizim gibi olamazlardı. Bir Afrikalı insansımaymunda bu yeni hareket şeklinin gelişmesini sağlayan evrim faktörleri nelerdir? İnsanın kökenine dair popüler imgelerde çoğunlukla, ormanı terk edip açık savanlara yönelen insansımaymun benzeri bir yaratık görürüz. Bu, kuşkusuz çarpıcı bir imge olsa da, Harvard ve Yale üniversitelerinden Doğu Afrika’nın pek çok bölgesinde toprak kimyasını inceleyen araştırmacıların da yakın zamanlarda kanıtladıkları gibi, kesinlikle yanlıştır. Büyük göçebe sürülerin dolaştığı Afrika savanları, oldukça gençtir; 3 milyon yıldan daha az bir süre önce, ilk insan türünün ortaya çıkmasından uzun süre sonra gelişmişlerdir. 15 milyon yıl öncesinin Afrikasına bakarsak, batıdan doğuya uzanan ve aralarında çeşitli maymun ve insansımaymun türlerinin de bulunduğu pek çok primata barınaklık eden bir orman örtüsü görürüz. Günümüzün tersine o dönemde insansımaymun türlerinin sayısı, maymun türlerinin sayısından çok daha fazlaydı. Ama sonraki birkaç milyon yıl içinde bölgede ve sakinlerinde çarpıcı değişiklikler yaratacak olan jeolojik güçler gelişmekteydi(s:27). Kıtanın doğu kısmında yerkabuğu, Kızıl Deniz’den günümüzün Etiyopya, Kenya ve Tanzanya’sından Mozambik’e doğru bir hat halinde yarılmaktaydı. Sonuçta Etiyopya ve Kenya’da toprak kabardı ve 3000 metreyi aşkın yükseklikte geniş dağlık alanlar oluştu. Bu büyük kubeler kıtanın topografyasından öte, iklimini de değiştirdi. Eski tekdüze batıdan-doğuya hava akışını bozan kubbeler, doğuda kalan toprakları yağış alanının dışında bırakarak ormanları beslenme kaynaklarından yoksun bıraktılar. Aralıksız ağaç örtüsünün bölünmeye başlamasıyla birlikte orman parçacıklarından, ağaçlık alanlardan ve çalılıklardan oluşan mozaik benzeri bir çevre oluştu. Ama açık otluk alanlar hâlâ enderdi. 12 milyon yıl önce süregiden tektonik güçler çevreyi daha da değiştirdi ve kuzeyden güneye doğru uzanan uzun, dolambaçlı bir vadi oluştu: Büyük Yarık Vadisi. Bu vadinin ortaya çıkışı iki biyolojik etki yaratmıştır: hayvan topluluklarına doğudan batıya uzanan zorlu bir engel yaratmakta ve zengin bir ekolojik koşullar mozayiğinin gelişmesini teşvik etmektedir. Fransız antropolog Yves Coppens, doğu-batı bariyerinin, insanlarla insansımaymunların birbirlerinden ayrı olarak evrilmesinde büyük önem taşıdığına inanıyor. “Aynı atadan gelen (insan) ve (insansımaymun) toplulukları koşulların etkisiyle... ayrıldılar. Bu ortak ataların batıdaki torunları, yaşama uyarlanmalarını nemli, ağaçlık ortamlarda sürdürdüler; bunlar (insansımaymular)dır. Aynı ortak ataların doğudaki torunlarıysa açık bir çevredeki yeni yaşamlarına uyarlanmak için yepyeni bir repertuar yarattılar: Bunlar(insanlar)dır.” Coppens bu senaryoya “Doğu Yakasının Hikayesi” adını veriyor. Vadinin serin, ormanlık platolar içeren çarpıcı dağlık alanları ve sıcak, kurak alanlara 1000 metre irtifadan birden iniveren dik bayırları vardır. Biyologlar bu tür, çok sayıda farklı habitat sunan mozaik çevrelerin evrimsel yeniliği teşvik ettiğini fark ettiler. Bir zamanlar yaygın ve birbirine benzer olan bir (s: 29) türün toplulukları birbirlerinden ayrılabilir ve doğal seçim sürecinin yeni etkilerine maruz kalabilirler. Bu, evrimsel değişim reçetesidir. Böylesine bir değişim kimi zaman, yaşama uygun çevrelerin yok olmasıyla, yok oluşa uzanır.Afrikalı insansımaymunların çoğ u bu kader yaşadı; günümüze yalnızca üç tür kalabildi: goril, bayağı şempanze ve cüce şempanze. Ama çoğu insansımaymun türünün çevre değişiminden olumsuz etkilenmesine karşın, içlerinden biri, hayatta kalmasını ve gelişmesini sağlayacak yeni bir uyarlanma şansını yaşadı. Bu, ilk iki ayaklı insansımaymundu. İki ayaklılık hiç kuşkusuz, değişen koşullarda hayatta kalması için önemli avantajlar sağlamıştı. Antropologların görevi, bu avantajların neler olduğunu bulmaktır. Antropologlar iki ayaklılığın insan evrimindeki önemini genellikle iki şeklide değerlendirirler:Bir düşünce, ön ayakların serbest kalarak taşıma özelliği kazanmasını vurgular; diğer düşünceyse, iki ayaklılığın enerji açısından daha etkin ir hareket şekli olması üzerinde durur ve taşıma yeteneğini yalnızca dik duruşun raslantısal yan ürünlerinden biri olarak görür. Bu iki hipotezden ilkini, Owen Lovejoy öne sürdü ve 1981'de Science ’taki önemli bildiride yayımlanmıştır. Lovejoy’a göre iki ayaklılık etkin olmayan bir hareket şeklidir ve dolaysıyla taşıma amacıyla geliştirilmiş olmalıdır. Taşıma yeteneği iki ayaklı insansımaymunlara, diğer insansımaymunlara göre nasıl bir rekabet avantajı sunmuş olabilir? Evrimsel başarı, sonuçta, hayatta kalacak nesiller üretmeye bağlıdır ve Lovejoy’a göre yanıt, bu yeni yeteneğin erkek insansımaymunlara, dişi için yiyecek toplayarak üreme oranını artırma fırsatını sağlamasıdır. Lovejoy, insansımaymunların yavaş ürediklerini ve dört yılda bir tek yavru yaptıklarını vurgular. İnsan dişileri de daha çok enerjiye-yani daha çok yiyeceğe- ulaşabilmeleri durumunda daha çok nesiller üretebilirler. Erkeğin dişi ve yavruları için yiyecek toplayarak dişiye daha çok enerji sağlaması durumunda dişi, üreme çıktısını artırabilecektir.(s:30) Erkeğin bu eyleminin, bu kez sosyal alanda olmak üzere, bir diğer biyolojik sonucu daha olacaktır. Erkeğin kendi çocuklarını ürettiğine emin olmadıkça dişiyi beslemesinin Darwinci açıdan erkeğe yararlı olmaması nedeniyle Lovejoy, ilk insan türünün tekeşli olduğunu ve üreme başarısını artırıp diğer insansımaymınlara baskın gelme yöntemi olarak çekirdek ailenin ortaya çıktığını öne sürdü. Bu tezini başka biyolojik benzetmelerle destekledi. Sözgelimi, primat türlerinin çoğunda erkekler, mümkün olduğunca çok dişi üzerinde cinsel denetim kazanmak için birbirleriyle rekabet eder. Bu süreç sırasında genellikle birbirleriyle dövüşürler ve silah olarak kullanabilecekleri büyük köpek dişleri vardır. Gibonlar erkek-dişi çiftleri oluşturmak gibi ender rastlanan bir özellik gösterirler ve - her halde birbirleriyle kavga etmeleri için bir neden olmamasından dolayı- erkeklerin köpek dişleri küçüktür. Erken insanlarda köpekdişlerinin küçük olması Lovejoy’a göre, gibonlar gibi erkek-dişi çiftleri oluşturduklarının kanıtı olabilir. Yiyecek sağlama düzenlemesinin sosyal ve ekonomik bağları da beynin büyümesini sağlayacaktır. Lovejoy’un büyük ilgi ve destek gören hipotezi, kültürel değil temel biyolojik konulara hitap etmesi nedeniyle güçlürün. Ama zayıf noktaları da vardır; öncelikle, teknolojik açıdan ilkel halklarda tekeşlilik yaygın bir sosyal düzenleme değildir.(Bu tür toplumların yalnızca yüzde 20'si tekeşlidir). Hipotez bu nedenle, avcı toplayıcıların değil, Batı toplumunun bir özelliğine dayandığı iddiasıyla eleştirilmektedir.belki de bundan daha önemli bir eleşiri ise, bilinen en erken insan türlerinde erkeklerin, dişilerden yaklaşık iki kat büyük olmalarıdır. Beden boyutundaki iki biçimlilik (dimorfizm) olarak bilinen bu büyük farklılık, incelenen tüm primat türlerinde çokkarılılıkla ya da erkeklerin dişilere ulaşmak için aralarında rekabet etmeleriyle çakışır; tekeşil türlerde iki biçimliliğe rastlanmaz. Bence bu gerçek bile, umut verici bir kuramsal yaklaşımı çökertmeye yetmektedir ve köpeksdişlerinin küçük olbsanıa tekeşlilikten (s: 31) başka bir açıklama aranmalıdır. Belki de yiyecekleri çiğneme mekanizması, kesmeden çok öğütme hareketini gerektiriyordu; köpek dişlerinin büyük olması bu hareketi zorlaştıracaktı. Lovejoy’un hipotezi günümüzde, on yıl öncesine göre daha az destek görmektedir. İkinci önemli iki ayaklılık kuramı, kısmen basitliği sayesinde çok daha imna edicidir. Davis, California Üniversitesinden antropolog Peter Rodman ve Henry McHenry’nin öne sürdükleri hipotezde, iki ayaklılığın daha etkin bir hareket şekli sunması nedeniyle, değişen çerre koşullarında daha avantajlı olduğu savunulur. Ormanların küçülmesiyle birlikte ağaçlık habitatlardaki meyve ağaçalrı gibi yiyecek kaynakları, klasik insansımaymunların etkin şekilde yararalanamayacakaları kadara dağınıktır. Bu hipoteze göre, ilk iki ayaklı insansımaymunlar yalnızca hareket şekilleriyle insandırlar.Diyetlerinin değil, yalnızca yiyecek toplama şekillerinin değişmiş olması nedeniyle elleri, çeneleri ve dişleri insansımaymunlardaki gibi kalmıştır. Pek çok biyolog bu düşünceyi başlangıçta olanaksız görmüştür; Harvard Ünivresitesi'nden araştırmacılar yıllar önce, iki ayak üstünde yürümenin dört ayak ütünde yürümekten daha az etkin olacağını göstermişlerdi. (kedisi ya da köpeği olanlar için bu hiç de şaşırtıcı bir durum değil; her iki hayvan da sahiplerini utandıracak derecede daha hızlı koşar.) Ama Harvard araştırmacıları insanlardaki iki ayaklılığın etkinliğini at ve köpeklerdeki dört ayaklılığın etkinliğiyle karşılaştırmışlardı. Rodman ve McHenry, karşılaştırmanın insanlarla şempanzeler arasında yapılması gerektiğini vurguladılar. Bu karşılaştırma yapıldığında, insanlardaki iki ayaklılığın şempanzelerdeki dört ayaklılıktan çok daha etkin olduğu görülüyor. Dolaysıyla, iki ayaklılık yararına bir doğal seçim gücü olarak enerji etkinliği tezinin akla yatkın olduğu sonucuna vardılar. İki ayaklılık evrimin teşvik eden, bir yandan avcıları izlerken bir yandan da yüksek otların üstünden bakabilme ve gündüz saatlerinde yiyecek toplarken serinleyebilmek için daha (s: 32) etkin bir duruşa geçme zorunlulukları gibi başka etkenler de olduğu öne sürüldü. Ben tüm bu düşüncelerin arasında en inandırıcısının, sağlam bir biyolojik temeli olması ve ilk insan türlerinin evrildiği dönemde gelişen ekolojik değişimlere uyması nedeniyle, Rodman ve McHenry’ninki olduğunu düşünüyorum. Bu hipotez doğruysa, ilk insan türünün fosillerini bulduğumuzda, hangi kemikleri bulduğumuza bağlı olarak, bu fosillerin ilk insana ait olduğunu fark edemeyebiliriz. Leğen ya da bacak kemiklerini bulmamız durumunda iki ayaklı hareket şekli görülür ve “insan “ diyebiliriz. Ama kafatasının ve çenenin bazı parçalarını ya da bazı dişleri bulmamız durumunda bunların bir insansımaymuna ait olduğunu düşününebilirz. Bunların iki ayaklı bir insansımaymuna mı, yoksa klasik bir insansımaymunna mı ait olduğunu nasıl anlayacağız? Bu, son derece heyecan verici bir savaşım. İlk insanların davranışlarını gözlemek için 7 milyon yıl öncesinin Afrika’sına gidebilseydik, insanların davranışlarını inceleyen antropologlardan çok, maymun ve insansımaymunların davranışlarını inceleyen primatologlara tanıdık gelecek bir modelle karışlaşırdık. İlk insanlar modern avcı-toplayıcılar gibi göçmen gruplarda aile toplulukları olarak yaşamaktan çok, büyük olasılıkla, savan babunları( habeş maymunları) gibi yaşıyorlardı. Yaklaşık otuz bireyden oluşan gruplar geniş bir arazide koordinasyon içinde yiyecek avına çıkıyor ve geceleri tepeler ya da ağaç kümeleri gibi uygun uyku yerlerine dönüyorlardı. Grubunu büyük bölümünü yetişkin dişilerle çocukları oluşturuyordu ve aralarında yalnızca birkaç yetişkin erkek bulunuyordu. Erkekler sürekli çiftleşme olanakları arıyor ve egemen bireyler daha başarılı oluyordu. Yetişkinliğe erişmemiş ya da düşük seviyelerdeki erkekler, grubun ancak çevresinde er alıyor ve kendi başlarına yiyecek avına çıkıyorlardı. Grubun bireyleri iki ayaklı yürümeleriyle insani bir özellik taşıyor, ama (s: 33) savan primatları gibi davranıyorlardı. Önlerinde, 7 milyon yıl sürecek ve ileride de göreceğimiz gibi son derece karmaşık ve kesin olmayan bir evrim modeli vardı. Çünkü doğal seçim uzun vadeli bir hedefe doğru değil, anlık şartlara göre işler. Homo sapiens sonuçta, ilk insanların torunu olarak ortaya çıktı; ama bunun kaçınılmaz bir gelişme olduğu da söylenemezdi. (Richard Leakey, İnsanın Kökeni, Varlık/Bilim s:15-34 ) Yaşamın Gizi Kökleri 19. yy’a dayanan Evrim Kuramı, gerçekte 20. yy’ın geliştirilen büyük kuramlarından biridir. İnsanın kendi yapısını araştırmaya yönelmesinin bilimsel bir niteliğe bürünmesi oldukça yenidir. Biyoloji, genç bir bilimdir. Biyoloji, özellikle Evrim Kuramı ile genç bir bilimin büyük kuramlar üretebileceğini kanıtladı. Nobel Ödüllü(1965) bilim adamı Jacques Monod Rastlantı ve Zorunluluk adlı eserinde şöyle diyor: “ Biyolojinin bilimler arasındaki yeri, bir bakıma merkezi, bir bakıma da ikincil önemdedir. İkincildir, çünkü canlılar dünyası bilinen evrenin pek önemsiz ve “özel” bir bölümü olduğuna göre, canlıların irdelenmesiyle, canlılar dünyasının dışına da uygulanabilecek genel yasalara varılamaz gibi görünür. Fakat bütün bilimlerin son amacı, eğer benim sandığım gibi, insanla evren arasındaki bağıntıyı aydınlatmaksa, o zaman biyolojiye merkezi bir yer tanımak gerekir; çünkü biyoloji, bütün bilim kolları arasında, henüz “insanın doğası” sorunun metafizik terimler kullanılmadan ortaya konması olanaksızken, çözülmesi gereken sorunların yüreğine en dolaysız yoldan girmeye çalışanıdır. Bu nedenle biyoloji, insan için bilimlerin en anlamlısıdır; felsefe, din, ve politika gibi bütün alanlarda temelden sarsılmış ve açıkça yaralı olan modern düşüncenin biçim kazanmasında, özellikle Evrim Kurramı’nın ortaya çıkışıyla, kuşkusuz bütün öteki bilimleri aşan katkıları olmuştur. Ancak, 19. yy’ın sonlarından bu yana biyolojinin bütününe egemen olmakla birlikte ve fenomeolojik açıdan geçerliliğine ne denli inanılmış olursa olsun, Evrim Kuramı, kalıtımın fiziksel bir kuramı geliştirilmedikçe yine askıda kalıyordu. Bu sonuca ulaşılması ise, klasik genetiğin bütün başarılarına karşın, otuz yıl öncesine dek boş bir kuruntu gibi görünüyordu. Oysa bugün, kalıtım yasası molekül kuramının getirdiği şey budur. Burada “kalıtım yasası kuramı”nı yalnızca kalıtımsal gereçlerle onların taşıdığı bilginin kimyasal yapısına ilişkin kavramlar olarak değil, ayrıca bu bilginin fizyolojik ve morfogenetik anlatımının moleküler düzeneğini de içerecek biçimde, geniş anlamıyla kullanıyorum. Böyle tanımlandığında kalıtım yasası kuramı biyolojinin temel kuralını oluşturur Doğal olarak bu, organizmaların karmaşık yapı ve işlevlerinin bu kuramdan çıkarılabileceği ya da bunların her zaman doğrudan moleküler düzeyde çözümlenebileceği anlamına gelmez.(Kimyanın evrensel temelini kuşkusuz kuantum kuramının oluşturmasına karşın, kimyadaki her şey bu kurama göre ne bilinebilir, ne çözülebilir). Fakat yasanın moleküler kuramı günümüzde (kuşkusuz ileride de) biyoloji alanındaki her şeyi önceden bilip çözemese de daha şimdiden canlı sistemlerin genel bir kuramını oluşturuyor. Moleküler biyolojinin ortaya çıkışından önce, bilimi alanında böyle bir şey yoktu. O zamanlar “yaşam gizi”, ilkesi gereği ulaşılamaz görünürdü. Günümüzde bu giz büyük ölçüde açıklanmıştır. Öyle görünüyor ki bu önemli olay, kuramın genel anlamı ve kapsamı uzmanlar dışında da anlaşılıp değerlendirilebildiği zaman, modern düşüncede ağırlığını büyük ölçüde duyuracaktır. Bu denemin buna yardımcı olacağını umuyorum. Gerçekten ben, modern biyolojinin kavramlarının, kendilerinden çok “biçim”lerini açığa çıkarmaya, düşüncenin başka alanlarıyla mantıksal bağlantılarını göstermeye çalıştım. Günümüzde bir yapıtın adında bilim adamının, “doğal” nitemiyle birlikte de olsa, “felsefe” sözcüğünü kullanması tehlikelidir. O yapıtı, bilim adamlarının güvensizlikle, filozofların ise olsa olsa bir gönül indirmeyle karşılayacakları önceden görülebilir, Tek, fakat haklı olduğuna inandığım bir mazaretim var: Bilim adamlarına düşen ve bugün her zamankinden daha çok kendini duyuran ödev, kendi bilim kollarını çağdaş kültürün bütünü içinde değerlendirmek, onu yalnız teknik bilgilerle değil, aynı zamanda bilimin kazandırdığı, insansal açıdan önemli gördükleri düşüncelerle de zenginleştirmektedir. Yeni bir bakışın (biliminki hep böyledir) arılığı, kimi kez sorunlar üzerine yeni bir ışık serpebilir. Doğal olarak geriye, bilimin esinlediği düşüncelerle, bilimin kendi arasındaki her türlü karışıklıktan kaçınmak kalıyor. ama işte bu nedenle de, bilimin ortaya koyduğu sonuçların tüm anlamını açıklayabilmek için, bunların son sınırına dek götürmek gerekiyor. Zor bir uygulama. Bunu eksiksiz yaptığımı öne sürmüyorum. Önce bu denemenin salt biyolojik bölümünün hiçbir özgün yanı bulunmadığını belirteyim. Modern bilimce saptandığı kabul edilen düşünceleri özetlemekten başka bir şey yapmadım. Örnek seçiminde olduğu gibi, değişik gelişmeleri verilen önemin de kişisel eğilimleri yansıttığı doğrudur. Biyolojinin kimi önemli bölümlerinin burada sözü bile edilmedi. Fakat bu deneme, biyolojinin tümünü açıkladığını kesinlikle savunmuyor. Yalnızca sistemin moleküler kuramının özünü elde etmek yolunda bir girişimdir. Bundan çıkarabildiğim ideolojik genellemelerden sorumlu olduğum açıktır. Fakat bilgi kuramı alanı içinde kaldıkları sürece bu yorumları çağdaş biyolojistlerin büyük bölümünün kabul edeceğini söylerken yanılmış olacağımı sanmıyorum. Ben burada, siyasal değilse bile etik(ahlaksal) düzeyde, gelişmelerin bütün sorumluluğunu yüklendiğimi belirtmeden geçmek istemem; bunlar ne denli tehlikeli olursa olsunlar, ne denli naif ya da benim isteğim dışında, ne denli aşırı görünürse görünsünler bilim adamı alçak gönüllü olmalı, fakat taşıdığı ve savunmak zorunda olduğu düşünceler pahasına değil. Ancak burada da kendimi, yapıtları büyük saygınlık kazanmış kimi çağdaş biyolojistlerle tam bir uyum içinde bulmanın yüreklendirici güvenini duyuyorum....Nisan, 1970"(Kitabın Önsözü’nden) (Jacques Monod, Rastlantı ve Zorunluluk(1970), s:11-13) Evrim Kuramı ve Değişim Evrim Kuramı,canlıların değişimini içerir. Tutucu insanların bu kuramı anlamak istemeyişi ya da reddedişi bu değişimi kabul etmemelerinin bir sonucudur. Evrim kuramına karşı çıkmayı küçümsemeyin. Evrim Kuramına karşı çıkanlar, arkalarında “dine inanan” aydınları ve kitleleri bulur. Değişimi savunmak kadar değişime karşı çıkmak, insan aklının çok önceden bulduğu en tehlikeli silahlardandır. Onu, felsefe temelinde en iyi ve en eski savunan da Platon’dur. Platon, biz erkeklerin kadınlardan nasıl da fersah fesah üstün olduğunun altını pek güzel çiziyor! Bayanların pek sevmeyeceği bir öykü olsa da anlatacağım. Platon’da değişim “kötü”, durağanlık ise “iyi”dir. Karl Popper bunu şöyle belirtir: “Çünkü bütün değişimin çıkış noktası yetkin iyi ise değişiklik ancak yetkin ve iyiden uzaklaşan bir hareket olmak gerekir;bu hareket yetkin olmayana ve kötüye doğru yönelmelidir.” Platon, Kanunlar ’da değişim doktrinini şöyle özetler:" Kötü bir şeyin değişmesi bir yana bırakılırsa, her nasıl olursa olsun değişiklik, bir şeyin uğrayabileceği bütün kötü tehlikelerin en başında gelir,- değişiklik şimdi ister mevsimin ya da rüzgârın olsun, ister beden dişyetinin yahut ruh karakterinin.” Israrını belirtmek için de eklemektedir: “Bu söz her şeye uygundur,tek ayrık, demin söylediğim gibi, kötü bir şeyin değişmesidir.” Kısacası Platon, değişimin kötü ve durulmanın tanrılık olduğunu öğretmiştir... Platon’un Timaios ’taki türlerin kökeni üzerine öyküsü bu genel teoriyle bir uyuşma içindedir. Bu öyküye göre hayvanların en yükseği erkek-insandır,tanrılar tarafından türetilmiştir;öteki türler,bir bozulma ve soysuzlaşma süreciyle ondan -aşağıya- inerler. Önce bazı erkekler-korkak ve rezil olanları-soysuzlaşıp kadın olmuştur. Bilgeliği olmayanlar, adım adım daha aşağı hayvanlara doğru soysuzlaşmıştır. Kuşlar, zararsız deniyor oysa duyumlarına çok güvenen fazla yumşak insanların dönüşümüyle varolmuşlardır; "kara hayvaları,felsefeyle hiç ilgilenmeyen insanlardan gelmiştir”; balıklar, -midye ve sitiridye gibi kabuklu deniz hayvanları da dahil olmak üzere- bütün insanların “en aptal, salak... ve değersiz olanlarından soysuzlaşmayla çıkmıştır” Bu teorinin insan toplumuna ve tarihine de uygulanabeleceği açıktır. (Karl Popper, Açık Toplum Ve Düşmanları s: 49-50) İNSAN NASIL İNSAN OLDU? İnsan nedir? Biz neyiz? Nereden geldik? Sokrates ' e yakıştırılan bir öykü vardır. Sokrates, Atina Agorası' ndaki gönüllü öğrencilerine verdiği ders sırasında "İnsan nedir?" diye sormuş. Onlar da soruyu küçümseyerek " bunu bilmeyecek ne var, iki ayaklı ve tüysüz bir canlıdır" yanıtını vermişler. Ertesi gün Sokrates, elinde tüyleri yolunmuş bir tavukla öğrencilerinin karşısına çıkmış. Tüysüz tavuğu havaya kaldırarak " yani böyle bir şey mi insan dediğiniz?" demiş. Öğrenciler nasıl bir şaşkınlık geçirdi bilmiyoruz; ama insan tanımının öyle basit bir iş olmadığını anlamış olmalılar. İnsan "düşünen varlık", " gülen canlı", "üretim yapan canlı", "alet kullanan canlı" gibi değişik sıfatlarıyla tanımlanmaya çalışılmıştır. Sorunun yanıtı basit değil. Gelin biraz gerilere gidelim. Önce "insan her şeyin ölçüsüdür" diyen eski Yunan filozofunu anımsayalım. Protagoras'ı yani. Onun ne demek istediğini size anlatmaya çalışmıştım. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren insan konusunda bilimsel düşünceler ortaya konmaya başlandı. İnsanın doğaüstü güçlerce yaratılmadığı ve tüm canlılar gibi evrimsel bir sürecin bugünkü aşaması olduğu düşünülmeye başlandı. Evrim, değişikliği ifade eder. " Evrim, biyolojik bir gerçektir; en geniş anlamı ile organizmaların zaman süreci içinde değişen ortama gösterdikleri fiziksel tepki olarak da tanımlanabilir... "Her canlı bir canlıdan gelir " gerçeği, evrimin temel özelliklerinden biridir." Bununla birlikte konuyla ilgili saptırmalar da başladı." Bu saptırmaların en ünlüsü de insanın maymundan türemiş olduğu, başka bir deyişle bu iki canlı türü arasında bir ata- torun ilişkisi bulunduğu, yani maymunların insanın atası olduğu saptırmasıdır. C. Darwin' in Türlerin Kökeni adlı yapıtının doğurduğu yankılara karşı, özellikle o dönem Anglo- Sakson Kilisesi' nce başlatılan, geliştirilen, desteklenen ve savunulan bu saptırma, üzülerek belirtmek gerekir ki bugün bile kamuoyunda evrensel anlamda belirli bir ağırlığa sahiptir. Olaya bilimsel bir yaklaşımla ve tarafsız olarak bakıldığı zaman, kuşkusuz, insan ile yakın soydaşları olan primatlar arasında bir evrimsel ilişki olduğu görülür. Zaten, evrim bakımından eskiye gidildikçe tüm canlıların oluşumları itibariyle ortak evrim ağacının farklı dalları oldukları ve bu nedenle de tüm canlılar arasında (uzak veya yakın) bir ilişki bulunduğu da bilinmektedir. Ancak bu ilişki, "maymun ile insan arasında bir ata-torun ilişkisi vardı ve insanlar da zaman içinde maymunlardan türemiştir" anlamına tabii ki gelmez. Maymun ve insan türlerinin birlikte oluşturdukları zoolojik takım olan primatlar arasında evrimsel bir ilişi olması demek, bu iki farklı türün ortak bir kökten türemiş olmaları ve / fakat zamanla bunların her ikisinin de değişerek bugünkü hallerini almış olması demektir. Başka bir deyişle, bu iki canlı türünden her biri kendi yönünde evrimleşmiş, zaman içinde insan daha "insanlaşmış" ve buna karşılık maymun daha da "maymunlaşmıştır". Gelecekte, evrim sürecinin bir gereği olarak aynı olayın devam edeceği, insan ile maymun arasında var olan makasın daha da açılacağı kuşkusuz. " Sahi, insanla maymun arasında ne gibi farklar vardır? İnsanı insan yapan nedir? " Yüzyılımızın başlarında insanın çevresine uyum yeteneği, daha sonraları düşünce, İkinci Dünya Savaşı' nı izleyen dönemde araç-gereç yapımı, 1960' lı yıllarda ilkönce lisan ve hemen sonra da avcılık insanı " insan " yapan "insansı" özellikler olarak görülüyordu. Bugün ise durum hayli farklı." "İnsan denen canlıyı ele aldığımız zaman onun bir Homo erectüs (dik yürüyen), bir Homo faber (alet yapan), bir Homo lingua (konuşan/ dili olan), bir Homo symbolicus (soyutlayabilen), bir Homo curiosus (araştıran) ve bir Homo sapiens (akıl sahibi, zeki) olduğunu görüyoruz. Bunların tümü insana özgü. İlginç olan ve özellikle vurgulanması gereken husus, insan dışı

http://www.biyologlar.com/evrim-kurami-ve-maymun-sorunu

Mikrosistin nedir ?

Mikrosistinler, bir grup siyanobakteri cinsi tarafından üretilen bir grup siklik heptapeptit hepatotoksinlerdir. Bu siyanobakteri cinslerinin en tanınmışı Mikrosististir. Mikrosistinlerin bu organizmada ve diğer siyanobakterilerde bulunduğu görülmüştür. Günümüze kadar 60 mikrosistin tanımlanabilmiştir. Mikrosistis Mikrosistis, siyanobakterilerin bir grubu olup ve göl veya nehirler gibi tatlı su sistemlerinde düşük yoğunluklarda doğal olarak bulunan bir mikroskopik organizmadır. Arasıra zararlı alg büyüme patlamasına sebep olur. Mikrosistis bazen tatlı sulardan çıkınca düşük tuz yoğunluklu sularda da bulunabilir. Bu organizma sarımsı-yeşil ya da kum tanelerine benzeyen yüzen küçük koloniler oluşturur. Büyük popülâsyonlarda rüzgâr kolonileri kıyıya doğru itebilir ve kalın bir örtü meydana getirirler. Bu yoğun bölgelerle birleşmiş olan çok sayıda yüzey köpüğü oluşabilir. Tüm dünyada Avustralya’dan Güney Amerika’ya, Avrupa’ya, Amerika Birleşik Devletleri'ne kadar uzanabilir. Optimal koşullar altında (genelde yazın olan yüksek ışık ve sakin hava) Mikrosistisler ara sıra büyüme patlaması oluşturlar ya da suyun yüzeyinde kalın bir tabaka oluşturan yoğun hücre kümeleri oluştururlar. Mikrosistis patlamaları o kadar yoğundur ki suya saçılmış olan parlak yeşil boyayı andırırlar. Olasılıkla insan sağlığını ve doğal kaynakları etkileyebildiği gibi su kalitesini de etkiler. Büyük patlamaların ayrışması sudaki çözünmüş oksijenin yoğunluğunun azalmasına ve sonuçta hipoksia (düşük oksijen) ya da anoksia (oksijenin bulunmaması) oluşumuna sebep olur. Bazen bu balıkların ölümüne de sebep olur. Patlamalar bazen de göze hoş gelmeyen, genellikle ayrışan bir tabaka hainde yüzeyde koku oluşturur. Günümüzde 50 tatlı su siyanobakterisi genusu tanımlanabilmiştir ve yaklaşık olarak bunların üçte biri toksin üretir. Mikrosistis bu zehirli olan siyanobakterilerin en yaygın olanıdır ve insan ile çiftlik hayvanları, hatta balık zehirlenmeleriyle ilişkisi vardır. Bu nedenle, hatırı sayılır bir araştırma bu organizma ve bunun toksini üzerinde yoğunlaşmıştır. Tüm Mikrotoksin patlamaları zararlı ya da zehirli değildir. Aslında, Mikrosistislerin hem zehirli olan, hem de zehirli olmayan ırkları vardır. Zehirli ırklar, toksin ekspresyon genini düzenlerler, aslında toksin üretimini “açarlar” ya da “kapatırlar”. Bu yüzden Zehirli ırklar her koşul altında Zehirli değildir. Mikrosistinlerin zehirli ırkları protein tabanlı bir toksin olan mikrosistini üretirler. Günümüze kadar 60 yapısal mikrosistin çeşidi tanımlanmıştır. Anabaena flos-aquae gibi diğer siyanobakteriler de mikrosistin üretebilirler. Mikrosistin'in Yapısı Mikrosistinler, beş tane protein olmayan amino asit ve iki protein amino asitinden oluşan yedi parçalı bir peptid halkasıdır. Mikrosistinleri birbirinden ayıran bu iki protein amino asitidir. Diğer amino asitler farklı mikrosistinlerde az ya da daha çok değişkendir. Amino asit tek harf kodlaması kullanarak her mikrosistine yapısını tamamlayan değişken amino asitlere bağlı olarak bir isim verilir. En yaygın ve çok güçlü olanı, değişik pozisyonlarda Lösin (L) ve Arjinin (R) taşıyan mikrosistin-LR’dir. Microcystis aeruginosa, tatlı sularda bulunan zehirli bir siyanobakteridir. Bu organizma balıkları ve kuşları öldüren mikrosistinleri üretir. Bu toksinler ayrıca insan sağlığını da riske atar çünkü karaciğer düzensizliğine ve deri promlemlerine yol açar. Örneğin, Brezilya’da 1996 yılında bu toksin yüzünden kötü arıtılmış sudan içen 60 kişi hayatını kaybetmiştir. Mikrosistin’in Sağlığa Etkileri Mikrosistinr hepatotoksindir (karaciğerde etkili) ve bilinen bir tümör promotorudur. Eğer bir insan mikrosistin kontamine olmuş bir sudan içerse, maruz kalma belirtileri mide bulantısı, kusma ve çok az vakada görülse de şiddetli karaciğer yetmezliğini içerir. Olası Mikrosistis patlamasından etkilenen insanların sayısı az olsa da, patlamadaki suyla temas eden bir kişide ikinci derecede deri tahrişi, suyu sindiren bir kişide ise gastrointestinal rahatsızlılar görülebilir. Tatlı sularda Mikrosistise maruz kalmış hayvanlarda da sağlık problemleri ortaya çıkabilir. Tıpkıçiftlik hayvanları ve evcil hayvanları, kontamine olmuş suları içmeleri yüzünden zehirlenebildiği gibi, Mikrosistis patlamalarından etkilenen ve ölen balık ve kuşlar da bulunmaktadır. Mikrosistin toksinine maruz kalmayı sınırlamak için: * Yüksek oranda Mikrosistis içeren sulardan kaçının. Bunun içinde yüzme ve herhangi bir şekilde suya dalma da dâhildir. * Patlama içeren suda çocukların ve evcil hayvanların oynamasına izin vermeyin. * Mikrosistis patlaması içeren sudan asla arıtmadan içmeyin ve evcil hayvanlarla çiftlik hayvanlarının da içmesine izin vermeyin. * Mikrosistisleri öldürmek için herbisit kullanmayın çünkü bu, toksinlerin direkt olarak suya karışmasına neden olacaktır.

http://www.biyologlar.com/mikrosistin-nedir-

Orman Kaynaklarının Yok Edilme Sebepleri

Kereste üretimi ve tarımsal arazi kazanma nedeniyle Orman bölgelerinin çıplaklaştırılması yanında, bölgede maden kaynaklarının da bulunduğu ve bu madenleri çıkarmak ve taşımak için açılan yollarda tropikal ormanların yok olmasına neden olmaktadır. Ağaç kesimi, ekonominin farklı iki yönü ile yapılmaktadır. •Sanayi hammaddesi olarak sert odunlu tropikal ağaçlar kesilmekte; •Toplumun en yoksul kesimlerince yakacak odun olarak toplanmaktadır. Kereste Üretimi Tropikal (Dönence) sert kereste üretimi 1950’ ler den beri Avrupa’ya, Japonya’ya ve Amerika’ya satılmaktadır. Asya’nın güneydoğu ormanlarının hafif sert odunlu ağaçları özellikle Endonezya, Malezya ve Filipinlerde tehlikeli bir hızla kesilmektedir. Bu bölgedeki bir Japon firması, ağaç yonga hazırlamak için alçak arazideki yağmur ormanlarından kereste üretmektedir. Tropikal sert kerestelerin yüzeyleri oldukça homojendir. Ağaçlar çok iri olduğu için, aynı üstün niteliğe sahip büyük tahtalar elde edilmektedir.Sanayide tercih sebebidir. Orman yıkımı ve ormanların yok edilmesi, kereste üretiminden vazgeçilmesi ile sınırlı değildir. Kerestenin taşınması için açılan yollar içinde büyük ağaçlar kesilmekte ve bu kesilen ağaçların yıkılmasıyla etrafındaki bitki örtüsü zarar görmektedir. Bu yüzden Malay yarımadasının alçak kesimlerindeki ormanların kısa sürede tamamen yok olacağı hesaplanmaktadır. Tropikal bambu ormanları da benzer tehlikeler altındadır. Bambu kağıt sanayinin hammaddesidir. Yakacak Odun Toplanması Ekonomik boyutun öteki ucunda ise, ormanlar, özellikle kurak bölgelerdeki ormanlar yakacak elde etmek için kesiliyor. Yakacak odun ve odun kömürü, 3. dünya ülkeleri ve bu ülkelerin yoksul insanlar için başlıca enerji kaynağıdır. Özellikle Hindistan, Çin, Kenya, Brezilya, Mısır gibi ülkelerde yakacak odun kullanımı çok fazladır. Odun sağlanmasının zor olduğu bölgelerde evcil hayvanların dışkıları kurutularak yakacak olarak kullanılmakta ve bunun neticesinde tarımsal alanlar hayvansal gübreden yoksul bırakılmaktadır. Himalaya dağlarında kadınlar, vadilerdeki köylerinden gruplar halinde ayrılarak, dağların yamaçlarına tırmanıp buralardan yakacak odun toplamaktadırlar.Bu ise aile düzenini bozmaktadır. Afrika’nın yüksek kesimlerinde yada üçüncü dünyadaki çöl kenarlarında benzer uygulamalar halen devam etmektedir.Bu bölgedeki kentlerde bile yakacak oduna talep çok fazladır. Tarımsal Uygulamalar Ormansızlaşmanın bir başka sebebi tarımsal uygulamalardır. Gezici çiftçilerin sayısındaki artış, toprağın kendisini yenilemesine fırsat vermeden tekrar kullanılması ve araziyi genişletmek için sürekli ormanlar kesilmektedir. 17. yüzyıldan bu yana ilgili üç kıtanın hepsinde de geniş tropikal orman alanları açılarak yerlerine küçük işletmeler kurulmuştur.Malezya’nın dağ eteklerindeki ormanın yerin, kauçuk ve yağ palmiyesi ağaçları almıştır. Orta Amerika’da yağmur ormanlarından elde edilen otlaklarda sığır yetiştiriciliği yapılmaktadır. Amerika’nın sosis, hamburger etleri bu şekilde karşılanmaktadır. Jackson’un belirttiğine göre1980 li yıllarda Kosta Rika topraklarının üçte birinde, özellikle ABD ye ihraç etmek amacıyla hayvan yetiştiriciliği yapılıyordu. Avrupa ülkelerinin de bu tür istekleri Afrika’nın bazı bölgelerindeki sığır yetiştirilmesi ile karşılanıyordu. Yağmur Ormanlarını Etkileyen Diğer Etkiler Brezilya’daki demir madenleri yada Hindistan da’ki Bastar bölgesindeki geniş madencilik alanları bitki örtüsü ve hayvanları yok etmektedir. Trans-Amozon karayolu yada Trans- Sumatra karayolu gibi yeni karayolları balta girmemiş ormanların içinden geçmekte ve hatta bazı teşviklerle buralarda yerleşim alanları açılmaktadır.Tropikal yağmur ormanlarının toprağına ve kaynağına yönelik bu tür etkilerin kesin sonucu ormansızlaşmadır.

http://www.biyologlar.com/orman-kaynaklarinin-yok-edilme-sebepleri

Kolera Nedir? Belirtileri Nelerdir? Nasıl Tedavi Edilir?

Kolera Nedir? Belirtileri Nelerdir? Nasıl Tedavi Edilir?

Kolera; vibrio kolera adlı bakterilerin insanların ince bağırsaklarında parazitlenmeleriyle gelişen bir bulaşıcı hastalıktır. İlk Hindistan da ortaya çıkmıştır.1827-1975 yılları arasında dünyaya yayılmaya başlamıştır.”EL TOR “vibroyununa bağlı olan son büyük salgın celebeş’ten çıkmış ve 1965’te Basra körfezine,1970’te Afrika’ya ve sonrada Avrupa ya yayılmıştır. Yalnızca insanlarda görülür. Kusma ve dışkı yoluyla bulaşır. Sonralarda ise suyoluyla bulaşma önem taşımıştır. Kurak ve çöllerle kaplı bölgelerde daha çok görülmesi bunun kanıtıdır. Genelde yaz aylarında görülür. Hastanın sıvı ve elektrik kaybı sonucu ölümle sonuçlanabilir.Vibrio kolera ince bağırsakta “enterioksin” denilen protein yapısında bir zehir maddesi üretir. Bu madde bağırsaklardaki epitelyum hücrelerinde adenil sikloz adlı enzimi uyarır. Sikloz enderozinin 3,5 monofosfat adlı maddenin çoğalmasına yol açar böylece bağırsaktaki epitelyum hücreleri vücut sıvısının boşluğa geçmesini neden olup hastanın sıvı ve elektrik kaybına yol açar. Çünkü bağırsaklardan geçen sıvı ve elektrolitle ağır ve sürekli ishalle vücut dışına atılır.Belirtileri Nelerdir? -Hastalığın kuluçka süresi 6-48 saattir. Bu süre sonunda çok sulu ve ağrısız bir ishal gerçekleşir.-Hasta birkaç saat sonra sıvı yitiminden şoka girebilir.-Kusma, karın ağrısı başlar.-Kusma ve ishal sonucu tuz yitirilmesi olur ve kas krampları başlar.-Hasta morarır, koleraya özgü kısık ses meydana gelir.-Çökük karın, çökük gözler, kırışık deri gibi etkenler belirir.-Tansiyon düşer.-Hızlı nabız, aşırı susama duygusu başlar, Eğer bu tür belirtile ortaya çıkarsa tedavi edilmediği takdirde %60’lara varan ölümler meydana gelir. Tedavi edildiği takdirde bu oran %1 iner.Nasıl Tedavi Edilir? Kesinlikle kısa sürede doktora gidilmeli.Bu sürede hastaya 1 litresinde 20gr glokoz,40gr sodyum bikarbonat, 4 gr sodyum klorit ve 1gr potasyum klorit içeren sulu bir çözelti ağız yoluyla verilmelidir.6 saat olmak şartıyla iki gün 500gr tetrosiklin kloromfenikol yâda kas iç şırıngayla tek sefer sülf inat verilmelidir.Önlemler Kolera hastalığını önlemek için çevre koşulları düzletilmeli, temizliğe dikkat edilmeli, hastalığın yerleşik olduğu bölgelerde yalnız kaynamış su ve pişmiş yemek yenmelidir. En önemli tedbir aşı olunmalıdır.4-5 ay bağışıklık kazanılır ve bu süre içerisinde hastalıktan korunulur.Yazar: Elif AÇIKGÖZhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/kolera-nedir-belirtileri-nelerdir-nasil-tedavi-edilir

Kelebekler Hakkında Bilgi

Kelebek, böceklerin, pul kanatlılar veya kelebekler (Lepidoptera) takımının kanatlı fertlerine verilen genel ad. 150.000 kadar türü bilinmektedir. Vücutları kiremit dizilişi şeklinde renkli pullarla örtülüdür. Pullar, uçları yassılaşarak genişlemiş kıllardır. Ufak sarsıntılarda koparlar. İki çift olan kanatlarının büyüklüğü türlere göre değişir. Pek az türde ve bazı türlerin dişilerinde kanat bulunmaz. Emici tipteki ağız parçaları hortum şeklindedir. Kullanılmadığı zamanlar bu hortum başın alt tarafında helezon biçiminde kıvrılır. Balözü emerler. Çiçeklerin balözünün tadını ayaklarıyla alırlar. Tat alma cisimcikleri ayaklarına yerleşmiştir. Ayaklarıyla çiçeğin suyunu kontrol ederler. Beğendikleri takdirde kıvrılı duran hortumlarını uzatarak emerler. Ağız organları, yalnız çiçek tozu (polen) ile geçinen "Micropterygidae" kelebek familyasında çiğneyicidir. Tüylü başlarında büyükçe iki petek göz ve çoğunda iki nokta (osel) göz bulunur. Kelebekler faaliyet durumlarına göre gece ve gündüz kelebekleri olarak iki gruba ayrılırlar.Gece kelebekleri kalın ve ağır vücutlarıyla alaca karanlıkta veya gece uçarlar. İnce kıl gibi olan antenlerinin ucu sivridir. Bazı türlerde antenlerde birer dizi tüy bulunduğundan tarak görünümündedirler. Genellikle renkleri mattır. Hızlı uçucudurlar.Bu uçucular diğer kelebeklere göre daha hızlı uçarlar fakat daha az uçarlar.Tehlike anında sürüden ayrılarak farklı yönlere kaçışırlar ve tehlike bittiğinde tekrar toplanırlar Gündüz kelebekleri gece istirahat edip, gündüz uçarlar. İnce ve hafif vücutludurlar. Anten uçları topuzludur. Kanatları gâyet güzel renk ve desenlerle süslüdür. Uçuşları yavaştır. Bir yere konduklarında kanatlarını yukarıya dik tutarlar. Gece kelebekleri ise dinlenme hâlinde kanatlarını çatı gibi gövdelerinin üzerine kapatırlar veya tamâmen açık bırakırlar. Bu kâideler bütün kelebekler için geçerli değildir. Meselâ; Skiperler pervâne olmadığı halde antenleri incedir. Vücutları kalın ve renkleri mattır. Gündüz uçarlar. Çoğunlukla pervanelerle karıştırılırlar. Gece kelebeklerinin işitme ve koku alma duyuları da çok hassastır. Bazı türlerin erkekleri, 5 km uzaktaki dişinin kokusunu alabilirler. Gündüz kelebeklerinin duyargaları (anten) çıplak olduğundan bu hassaslıktan mahrumdurlar. Kelebeklerde çoğalma yumurta ile olur. Kelebek yumurtaları yarım küre, küre, silindir ve iğ şeklindedir. Dişileri yumurtalarını tek tek veya gruplar halinde ağaç kabukları veya yapraklar üzerine yapıştırarak bırakırlar. Bazıları da üst üste yapıştırarak kuleler meydana getirir. Bazıları yumurtaların üzerini vücutlarından kopardıkları kıllarla bir kürk gibi kapatırlar. Kışı geçirmek zorunda kalan yumurtalar “Korion” denen sert bir kabukla örtülüdür. Yumurtadan çıkan larvalara “tırtıl” adı verilir. Kışı genellikle tamamen gelişmiş olarak yumurta kabuğu içinde geçirir. İlkbaharda her yer yeşermeye başlayınca kabuğunu yırtarak besin aramaya çıkar. Dişi kelebekler yumurtlarken özellikle tırtılların beslendiği bitki türlerinin üzerine veya yakınına yumurtalarını bırakırlar. Tırtıllarda üç çift göz ve 2-5 çift karın bacağı bulunur. Ağız parçaları ısırıcı çiğneyicidir. Alt dudağa dökülen ipek salgı bezleri vardır. Oburca beslenen tırtıllar, 4-5 defa deri değiştirirler. Normal iriliğe ulaşınca ipek salgısı ile kendilerine koza örerler. Koza içinde erginin şekillendiği pupa durumuna geçer. Bir müddet sonra pupa kabuğunu yırtar ve kozadan genç ergin yeni kelebek ortaya çıkar. Fakat hemen uçamaz. Kanatlarındaki damarların kanla dolması ve kuruyarak güçlenmesi için birkaç saat beklemesi gerekir. Bazı erginlerin ömrü 24 saat, bir kısmının 1-2 aydır. Hayatları birkaç mevsim sürenler kış uykusuna yatar veya daha sıcak bölgelere göç ederler. Bunlar yüzlerce kilometrelik yolu uçabilecek güçtedir. İngiltere’de yaygın bir tür, havalar soğumaya başlayınca Kuzey Afrika’ya göç eder. Kuşların aksine kelebeklerin göçü tek yönlüdür. Amerika’da yaşayan bir çeşidin dışında hiçbiri geri dönmez. Bazı kelebekler zehirlidir. Bunlar çok yavaş uçar ve göz kamaştırıcı parlak renklere sahiptir. Bu renkler düşmalarına karşı bir ikaz işaretidir. Böcekçil hayvanlar bunları yemekten çekinirler. Bazı kelebekler de, sahte kafa işaretleri, kanatlarındaki göz işaretleriyle ve antene benzeyen kuyruk uzantılarıyla düşmanlarını şaşırtarak kendilerini korurlar. Bu işaretlere aldanan avcı hayvanlar, kelebeklerin öldürücü olmayan kısmına saldırır. Yırtık kanatlı bir kelebek hayatını sürdürebilir. Birçokları da kondukları yerlerde tamamen kamufle olabilirler. Kuru yaprak görünümündeki bazı kelebekleri kondukları yerden ayırdedebilmek çok zordur.Ayrıca çiçekteki bizim çıplak gözle göremediğimiz bir ışık vardır.Bu ışık sayesinde kelebekler çiçeği görür.

http://www.biyologlar.com/kelebekler-hakkinda-bilgi

Ceviz Ağaçları ve Coğrafi Dağılışları

Prof.Dr.Emrullah GÜNEY Dicle Üniversitesi Coğrafya Anabilim Dalı Başkanı Romalıların bolluk simgesi olarak tanıdıkları ceviz (Juglans regia)cevizgiller familyasına mensuptur (Juglandacea).Kışın yapraklarını döken ceviz ağacının 40 türü vardır. a-İklim Koşulları:Ceviz ağacı ılıman bölgelerin soğukça yörelerinde ,nemli iklim kuşaklarında iyi yetişir.Işıksever (heliofil)ağaç olan ceviz,bu açıdan fıstık ve bademden geride kalır.Yandan gölgelenmeyi de ister.Bir yamacın kuzey yönünü,ışıklı güney yönünden üstün tutar.Yalnız ağaç için ceviz yetiştirilecekse yanlardan gölgelendirmek uygun düşer.Fakat,meyvesini almak için ceviz ağacı yetiştirilecekse ,ağacın her yönden ışık almasını sağlamak gerekir. Bayağı ceviz(Grek kozu, Yunan cevizi) güney bölgelerde yayıldığı için diğer ceviz türlerine oranla sıcaksever ağaçtır. Bu nedenle Norveç, İsviçre, Finlanda, Britanya adaları, Almanya, Polonya, Macaristan, Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinde düşük sıcaklıklarda zarar görür. Geç ilkbahar,erken yaz soğukları ceviz ağacına ciddi zarar verebilir.Çiçekleri tomurcukları ve 2-3 yaşındaki sürgünleri mahvolur. Fakat bununla birlikte doğal olarak yayıldığı arazide,örneğin Afganistan’da ve İran’ın yüksek dağlık arazisinde deniz düzeyinden 3000 metre üzerinde de yetişerek -30 santigrat derece soğuklara dayanabilir. Bu da gösterir ki, bayağı ceviz aşağı sıcaklığa uyumu açısından elastik ağaç türüdür ve onu iklimleştirerek daha kuzey bölgelere doğru yayılış alanını(areal)genişlendirme olanağı vardır. Ceviz ,öz doğasına göre dağ ağacı olarak göz önüne alınır ve yabanıl halde Avrupa ve Asya’nın dağlarında biter.Bu ağaç türüne doğal durumda Balkan dağlarının ormanlarında,Yunanistan,Bulgaristan,Romanya,Macaristan,Yugoslavya’da rastlanılır. Yabanıl olarak ceviz Elbrus dağında deniz yüzeyinden 1400 m ,Afganistan dağlarında da 2700 m ye kadar yükseklerde yetişebilir. Orta Asya cumhuriyetlerinde de doğal durumda Özbekistan,Türkmenistan,Kırgızistan,Tacikistan’da biter. En geniş ceviz ormanı alanları Kırgızistan’da yayılmaktadır. Burada deniz düzeyinden 2300 m ye değin yüksekliğe erişir(Sarı Çelek doğayı koruma alanı). Ceviz doğal halde de Kafkasya’da yetişmektedir.Büyük Kafkaslar ,Küçük Kafkaslar ve Talış dağlarında ılıman iklim koşullarında büyür.Bol güneş ışınları ve yağışların yeterli düşmesi burada cevizin geniş ölçüde yayılmasına elverişli koşulları yaratmıştır. Ceviz,Transkafkasya’da 3.Jeolojik Çağda geniş bir yayılış gösteriyordu. Fakat sonradan iklimin değişmesi sonucunda yayılış alanları kısalmıştır.Kretase döneminin relikti sayılan çınarla birlikte karışık orman oluşturması cevizin de antik ağaç olduğunu ispatlamaktadır. b-Toprak:Bayağı ceviz (Juglans regia)Avrasya’da Atlas Okyanusundan Mançurya’ya kadar doğal olarak yetişir. Ceviz ağacı,çeşitli bitekliğe sahip bütün topraklarda biter.Olağan büyüme gösterebilmesi için toprakta yeterince nem bulunmalıdır.Çok nemli ve bataklaşmış topraklar ile çok kuru ve tuzlu topraklar ceviz için elverişsiz sayılır.Ceviz,nötral ve kalevi toprakları daha çok yeğler. Ceviz ağacının en iyi yetiştiği yerler nemli toprakların bulunduğu kuzeye bakan yamaçlar ,çay yataklarındaki zengin birikimlerdir.İyi gelişen mil kökü ve çok uzaklara yayılan yan kökleri olduğu için derin topraklarda iyi sonuç verir. Ceviz ağacının su rejimine bakıldığında mezofit bitkilere katılarak incelenir.Fakat,birçok durumlarda ceviz,kuraklık çeken yörelerde de iyi gelişebilmektedir.Kuraklığa dayanıklı oluşu cevizin müşkülpesent olmadığının belgesidir.Ağacın derine işleyen güçlü kök sistemi gösterir ki,ceviz ağaçları güzün sulandığında sonraki yıl hem iyi boy atar,hem de bol ürün verir.Buradan anlaşılmaktadır ki ,kuraklıktan sıkıntı çekilen yerlerde,ceviz ağacını sulamak bir zorunluluktur. c-Yetiştirilmesi:Ceviz,meyvesinden üretilir.Yenilen meyve aynı zamanda tohumdur.İrileşen ve serpilen ağaç yalnızlığı sever.Büyürken fazla havaya gereksinimi vardır.Bu nedenle fidanların arası 15 metreden az olmamalıdır.Ceviz,elverişli toprak-iklim koşullarında 30-35 m yüksekliğe erişebilir.Gövde kalınlığı 1.5-2.0 metre olabilir.Ceviz uzun ömürlü ağaç olup,400 yıl ve daha çok yaşayabilir. d-Meyveleri:Cevizin meyveleri eylülün ikinci yarısında ,bazı türleri ise ağustos sonunda meyvelerini olgunlaştırır.Ceviz ağacı 7-10 yaşında,bazı türleri 3-4 yaşında ve hatta 1 yaşında meyve vermeye başlar.Her yıl meyve biter.En yüksek meyve vermesi 50-100 yaşında izlenir. İyi gelişmiş bir ağaçtan 100 kg ve daha çok meyve sağlama olanağı vardır.Meyveler bir-bir ,iki iki, üç üç yerleşir.Bol ürün verdiği yıllarda 4-5 adet bir arada bulunabilir.Salkım şeklinde meyve veren ceviz türleri de vardır.Her salkımda 20 tane meyve olur (üzüm türü ceviz). e-Çiçekleri:Cevizin çiçekleri tek eşeylidir.Erkek ve dişi üreme organları aynı ağaç üzerinde,taçyaprağı olmayan değişik çiçek kümelerinde yer alır.Erkek çiçek kümesine kedicik ya da tırtılsı denir.Genç sürgünlerin özü bölmelidir. f-Yaprakları:Ceviz yaprakları 5 ila 23 arasında değişen kısa saplı yaprakcıklardan oluşur.Yaprakları ovulunca kendine özgü bir koku yayar.Suda kaynatılınca kahverengi boya elde edilir. Ceviz,yaprak döken ağaçtır.Bir halk sözünde giyinme ve soyunma ceviz ağacının yapraklanmasıyla koşutluk dile getirilmiştir:Ceviz yaprak açtı soyun,ceviz yaprak döktü,giyin. Ceviz yaprağından acı bir boyarmadde sağlanır(Juglon).Yapraklar aynı zamanda iştahaçıcı, Kabız yapıcı,kan şekerini düşürücü,güçlendiricidir.Deri hastalıklarında antiseptik olarak değerlendirilir. Ceviz yaprağı insektisid özelliğe sahiptir.Yünlü dokuma eşyaları güveden bu yapraklarla korunur.Birçok zararlı böcek ceviz yaprağından kaçar.Eski çağlarda evlerin yakınına ceviz ağaçları dikmişlerdir.Amerika’ya göç eden Avrupalılar da otlakların değişik yerlerinde ceviz ağacı yetiştirmişlerdir.Böylece yazın sıcak günlerinde sığırlar bu ağaçların gölgesinde şiddetli güneşten korunurlar;hem de buralar zararlı haşarat bakımından daha sakin ve güvenlidir.Çünkü zararlı böcekler ceviz gölgesinden hoşlanmazlar. g-Odunu:Ceviz ağacı bir sanayi hammaddesi gibidir ve hiçbir şeyi boşa gitmez,telef edilmez.Bu nedenle Kafkasya’da cevize kombinat ağaç denir.İnsan yaşamında,halk ekonomisinde her ağacın,otun,çiçeğin,çalının bir değeri vardır;fakat,cevizin yeri başkadır ve diğer birçok ağaçtan çok üstündür. Cevizin odunundan endüstride yararlanılır.Odunun özeği boz kahverenkli;üst deri kısmı ise boz renkli olur.Sıcak bölgelere göre doğru ceviz odununun rengi koyulaşır. Ceviz odunu mobilya yapımında değerlendirilmektedir.Anadolu Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde camilerin mihrap ve minberleri ,kuran rahlesi ve mahfaza kutuları,vaaz kürsüsü, Sandık,kapı,pencereler ceviz odunundan yapılmış ve üstün sanat eserleri üretilmiştir.Günümüzde birçok müzede bunların örneklerini görmekteyiz. Ateşli silahlar ok ve yayın yerini aldıktan sonra ceviz odununa duyulan gereksinim artmıştır. Tüfek kundakları yüzlerce yıldan bu yana ceviz odunundan yapılır.Macaristan,Slovakya ve Çek Ülkelerinde bu ağacın iyi değerlendirilmesiyle döviz kazanilmaktadır.Tüfek dipçiği yanında masif mobilya yapımında da ceviz kerestesi çok makbuldür.Maraş işi sehpalar,çeşitli ev kullanım eşyaları,büfeler,kaplama biçiminde günümüzde ceviz odununun kullanıldığı alanlardır. Türk folklorunda ceviz ağacı gelin sandığı olarak yerini almıştır.Çocukların ve erişkinlerin de binlerce yıl oynadığı bir oyunda da cevizin yeri vardır. h-Meyvesi:Ceviz,meyve olarak çok yönlü değerlendirilen bir üründür.Halk ilaçlarında olduğu kadar farmakolojide,tıpta cevizin yeri önemlidir.Cevizde bol miktarda doymamış yağ asitleri(68-75)vardır.Cevizin içinin havayla temasında hemen kararıvermesi bu nedenledir.Cevizde protein oranı %15-20 kadardır.Madensel elementler bakımından zengindir:Potasyum,fosfor,mağnezyum,kalsiyum,demir.Özellikle C vitamini açısından en zengin meyvelerden birisi cevizdir.Bir kilo ceviz 3000 kalori enerji verir.Ceviz yağından xx.yüzyıl başlarından bu yana yararlanılır.Ceviz yağı müshil ve safra artırıcı olarak kullanılır. Azerilerin ve Gürcülerin cevizden kokulu ,tatlı,besleyici çörek yapmaları ünlüdür.Ceviz lapası katılmış salatalar da hoş kokulu ve çok tatlı ,besleyici olur.Büyük hekim İbni Sina ,eserlerinde cevize özel yer vermiş ,güçlü bir gıda ve iyileştirici,sağaltıcı özelliğe sahip bir meyve olarak göstermiştir. ı-Türleri:Cevizin en tanınmış türleri şunlardır: adi ceviz(Juglans regia) kara ceviz(Juglans nigra) boz ceviz(Juglans cinerea) Adi-Bayağı cevizin anayurdu İran’dır.Odunu ve meyvesi değerlidir.20-30 metre boy Yapabilir.Yaprakları 5-9 yaprakcıklı ,düz kenarlı ve kokuludur(ıtırlı).Erkek çiçek önceki Yılın dalları üstünde yer alan bol çiçekli sarkık kümeler oluşturur.Dişi çiçekler ise genç sürgünlerin ucunda 1-3 kadarı bir arada bulunur. i-Türk cevizleri:Anadolu’da yetişen başlıca ceviz türleri şunlardır:Ağustos cevizi Beykoz cevizi,Cevkel cevizi,Kaman cevizi,Niksar cevizi,Uzun ceviz. Anadolu bir ceviz yurdudur.İklim ve toprak koşulları açısından bu yarımadanın birçok yeri İdeal yetişme alanı olma özelliği gösterir.Bitlis çayı vadisi gibi Doğu Anadolu’da birçok dere,ceviz ağaçlarıyla ünlüdür.Fakat ne yazık ki bilinçsiz halk birçok yerde bunun değerini bilememiş,çoğaltmak bir yana ,var olanları da kesmiştir.Coğrafyacı Hüseyin Saraçoğlu bundan dert yanmaktadır.”Kiğı derelerinde pek bol ceviz yetişir.İstanbul’lu bir tüccar,hevese kapılarak buradan binlerce liralık ceviz kütüğü satın almıştır.Burası,kuzeyinde Sansa boğazından geçen demiryoluna ancak 50 km lik bir mesafe olduğu halde ,yolsuzluktan,bu değerli kütükler,aradan birkaç sene geçtiği halde,bir türlü demiryoluna kadar taşıtılamamış,dolayısıyla bu kütükler çürümüş,tüccarın paraları da heder olup gitmiştir.” Kiğı derelerinde her biri yüzlerce yıllık bu ceviz ağaçları ulusal bir servettir.Meyveleriyle, Yapraklarıyla,keresteleriyle büyük bir değer taşımaktadırlar.Kesilmeselerdi de meyve vermeye Devam etseydiler daha iyi olacaktı.Fakat,madem kesilmediler,yerlerinde bırakılmayıp,çürümeye Terk edilmemeliydiler. j-Hastalıkları:Bakteriyoz ve antraknoz ,cevize musallat olan en önemli hastalıklardır.Böceklerden carpocapsa adlı meyve kurdu zarar verir ve ürün yitimi ortaya çıkar. k-Türkiye’de ceviz üretimi 1979’da 150 bin ton idi.3 milyon 225 bin ağaçtan 1984 istatistiklerine göre ise 112 bin ton ceviz elde edilmiştir.Ülkemizde cevizin en çok yetiştirildiği iki il de Karadeniz bölgemizde yer almaktadır.Zonguldak 6 bin ton ve Kastamonu 6 bin ton ile ilk sıradadır. Uzun ömürlü,iri yapraklı,gövdesi çok kalınlaşabilen,geniş ve dallı budaklı,görkemli,güzel görünüşlü bir ağaç olan cevizin korunması,yetiştirilmesi,çoğaltılması gelecek açısından büyük bir ekonomik değer taşımaktadır.Roma İmparatorluğu halkının bolluk simgesi olarak tanımladığı ceviz,geleceğin de ekmek ağacıdır.Ülkemizde sayılarını artırmak,sağlanan ürünü nitelik ve sayıca çoğaltmak önemlidir. Kökü derinlere inen bu görkemli,yarayışlı ağacın yetişebileceği,kolayca çoğaltılabileceği hafif yumuşak,çok nemli olmayan topraklı,kireci az ve kumlu yerlerin ülkemizde ne denli geniş alanlarda bulunduğunu düşünürsek Akdeniz havzasında cevizin en bol yetiştirilebileceği,en yüksek ürün alınabileceği ülkenin Türkiye olması çok doğaldır.Türkiye Balkanların,Kafkasyanın,Ortadoğunun ve Doğu Akdenizin en çok ceviz meyvesi elde olunan bir ülkesi olabilir.Atalarımız,cevizi eken meyvesini yiyemez demişlerdir.Fakat,günümüzde çok kısa sürede meyve veren ceviz türleri vardır.Yalova Meyvecilik Araştırma Enstitüsünde Türk cevizleri üzerinde çalışmalar yürütülmektedir.Artık,toprağa bırakılan tohum,birkaç yılda ürün verebilmektedir. Cevizin değerini bilmek ,varolanları korumak,yeniden yetiştirmek ulusal bir görev sayılmalıdır. Tabiat ve İnsan, Mart 2008 sayısında yayınlanmıştır. (S.31-34) www.ttkder.org.tr

http://www.biyologlar.com/ceviz-agaclari-ve-cografi-dagilislari


İSTİRİDYE BİYOLOJİSİ VE YETİŞTİRME TEKNİKLERİ

Aynur LÖK - Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi, Yetiştiricilik Bölümü Bornova-izmir Mollusca bireylerinin tüketimi insanoğlunun tarihi ile yakından ilgilidir. Bugün arkeolojik verilerden de anlaşılacağı gibi, deniz kıyısında yerleşim alanları oluşturmuş insanların balık avlamadan önce bu sabit canlıları tükettikleri bilinmektedir. Mağaralarda çok miktarda yenmiş midye ve istridye kabukları bulunmuş; ve bunların bir kısmından kolye yapılmışlardır. Doğal ortamlardan toplanarak tüketim ilk günden bu güne kadar gelmektedir. İlk kültür çalışmaları 17. yüzyılda Japonlar tarafından ele alınmıştır. Bambu kamışları dikerek istridyelerin bunların üzerine tutunmasını sağlayarak yetiştirmişlerdir. Yine bambu kamışlarından sal yaparak denizde sadece dikey değil yatay olarak da yetiştiriciliği başlatmışlardır. Bu dönemde yavruların çoğu doğadan toplanmaktadır. İnsan kontrolü altında ilk yavru üretimi 1879 yılında ele alınmıştır. 1920’de ise kültüre alınacak boya kadar yetiştirilmişlerdir. Bugün birçok ülke yarı kontrollü olarak dipte, kazıklarda, halatlarda, rafta ve sallarda yetiştiricilik yaparken, tam kontrollü olarak yumurtadan pazar boyuna kadar istiridye üretimini de başarılı bir şekilde yapmaktadırlar. Istiridye yetiştiriciliğinde söz sahibi olan ülkelerin birkaçını ve yetiştirdikleri türleri sıralayacak olursak şöyledir; Japonya Crassostrea gigas Fransa Ostrea edulis, Crassostrea angulata, C. gigas Amerika Crassostrea virginica Portekiz Crassostrea angulata Filipinler Crassostrea eradelis Avustralya Crassostrea commercialis Ingiltere Ostrea edulis İnsan gıdası olarak yararlanılan kabuklu su canlıları görüldüğü gibi dış ülkelerde önemli bir yer tutmaktadır. Ülkemizde ise kabuklu deniz canlılarının tüketimi sadece deniz kıyısı olan bölgelerde yaygındır. Kıyı harici şehirlerimizde bu kabuklu canlıların pazarlandığını görmek sanırız pek mümkün değildir. Bu kabuklu su canlıları son yıllarda ülkemizde tanınmaya başlanmıştır. Ülkemizde tüketiminin pek fazla olmamasına rağmen dış talebin yüksek olaması nedeni ile bazı ihracatçılar bu canlıları doğadan toplatarak Italya, Ispanya, Yunanistan gibi ülkelere pazarlanmaktadır(Alpbaz, 1993). İstridyenin Sistematikdeki Yeri Phylum: Mollusca Classis: Bivalvia (Lamelibranchiata) Ordo: Filibranchiata Familia: Ostreidae Genus: Ostrea (Linne, 1758) Species : Ostrea edulis (Linne) Ostrea lurida (Carpenter) Ostrea angasi (Sowerby) Ostrea chilensis (Philippi) Genus: Crassostrea (Sacco, 1897) Species: Crassostrea gigas (Thunberg) Crassostrea virginica (Glein) Crassostrea angulata (Lamarck) Crassostrea rhizophorae (Guilding) Crassostrea madrasensis (Preston) Ülkemiz sularını temsil eden tek tür Ostrea edulis’tir. Marmara Denizi, Ege Denizi, Akdeniz ve Karadeniz’in Istanbul Boğazı ile birleştiği noktada görülmektedir. -Genus: Crassostrea (Sacco, 1897) Olgun istiridyelerde kabuklar karınlı ve uzundur. CaCo3’ın depolanması nedeniyle kabuklar yapraksı görünümdedir, ve sol kapağın karınlı alanı içerideki canlının gelişmesine imkan verir. Sağ kapakçık tamamen düzdür. C. gigas’ta süslü yapıda kapak mevcuttur. Ovipardırlar ve büyük üreme kabiliyetine sahiptirler. Intertidal zonda yaşarlar. Tuzluluk değişimlerine dayanıklı olduklarından acı sularda kolonize olabilirler. C. gigas Pasifik Okyanusu kökenlidir. Ayrıca S.S.C.B.’nin Vladivostok Denizi’nde, Sacolin Adası’nda, Japonya’da lokal 2 ırkı vardır. Iwata bölgesinde, Hiroşima’da, Kore’de, Kuzey Amerika’da (Alaska’dan, Kalifornya’ya kadar) yayılım gösterir(Korringa, 1976a). Bazı araştırıcılar C. gigas ve C. angulata’nın aynı tür olduğunu belirtirler. Portekiz türünün C. gigas’tan türediğini, 15-17. yüzyıla kadar ticaret seferleri yapan tahta gemilere yapışarak Avrupa’ya gelip yerleştiklerini söylemektedirler. Bununla birlikte bu iki türün farklı özellikler gösterdiği belirlenmiştir. Bunlar; solunum metabolizması, küçük zerrecikleri tutma özelliği, büyüme kabiliyeti, üreme şekilleri, farklı hastalıklar karşısındaki durum fizyolojik olarak her iki ırkın az da olsa farklılık gösterdiği tespit edilmiştir. -Genus: Ostrea (Linne, 1758) Kabuk oval şekilli olup, belirsiz kanca burunlu (gagalı), yaprak şeklinde, sarımsı kahverengi renge sahiptir. Sol kabuk hafif küp, sağ kabuk yassı görünümdedir. En önemli türü O.edulis olup max. 12cm, genellikle 6-7cm uzunluğunda olurlar. Yetişkin türlerde bireyin şekli yuvarlaktır. Sınırlı bir üreme vardır ve larvipardır. Tuzlu sularda yaşayıp bulanıklılığa karşı toleransı azdır. Doğal ve kültür yatakları daima denizin içerisinde olmalıdır(Infralittoral zon). Bu daha çok Kuzey Avrupa türü olup Norveç’ten Fransa’ya kadar (Ingiltere, Almanya, Hollanda, Irlanda ve diğer ülkeler) uzanır. Daha güneyde Ispanya kıyıları ile Fas’ın güney ucuna kadar yayılmışlardır(Korringa, 1976b). Akdeniz’de Fransa, Italya, Sicilya’dan Karadeniz’e kadar uzanır. Ülkemizde sahil ötesi kumlu, çamurlu veya kayalık bölgelerde yaşarlar. 2-İSTRİDYENİN BİYOLOJİSİ Morfolojik olarak Ostrea edulis dairesel şekilli iki kabuktan meydana gelmiştir.Her iki kabuk dorsal kenarlarından boynuza benzeyen ligamentlerle birbirine bağlanmıştır. Ligamentin esnekliği kabukların açık durmasını sağlar. Bu, hasta yada ölü istridyenin karakteristik bir özelliğidir. Açılmış kabukların canlılığı herbiri ayrı fonksiyona sahip olan iki kısma ayrılmış adductor kası tarafından kontrol edilir. Adduktor kası merkezdedir ve her iki kabuğa sıkıca yapışmış durumdadır. Vücut kısmı addüktör kası ile mafsal arasında uzanır. Kalp, bağırsak, böbrek, mide bu bölümdedir. Gonadlar da buradadır. Üreme zamanında gonadlar tüm yüzeyi kaplayarak krem beyaz görünüm alırlar. Manto, vücut kısmının her iki yanını kaplayan düz bir dokudur ve kabuk kenarı boyunca sabit olarak uzanır. Manto kenarlarında bulunan materyalin ilavesi sonucu kenar kısmında kabuk oldukça gelişmiştir. İstridye kabuklarının %95’den fazlası kalsiyum karbonattır. Manto vücudun iki yanında kabukla vücut arasında bir örtü gibi bağ dokuya asılıdır. Bu nedenle bir ada gibidir. Mantonu uçları üç yaprak şeklindedir. Bunlardan iki sıra kabuk üretiminde görev alırlar, içteki ve en geniş olanı vücut ile kabuk arasında perde görevi yapar. Mantonun öbür ucundaki yapraklar ayrı ayrı veya birlikte hareket ederek suyun manto içine akışını kontrol eder, bu durumda kabuklar yuva gibidir. Manto bölgesine giriş manto uçlarının birleşmesi ile sınırlandırılır. Küçük organizmaların girmesine ve suyun atılmasına olanak verir. İstiridye solungaçları vücudun 2/3’ünü sarar. Belli aralıklar ile birbirine bağlanmış küçük filamentlerden oluşur. Su, manto boşluğundaki su alma bölümünden filamentler üzerinde bulunan kırbaç biçimindeki sayısız sillerin hareketi ile su tüplerine hareket eder. Bunlar sadece suyun hareketini sağlamaz, aynı zamanda istiridyenin besinin oluşturan küçük parçaları da sudan filtre eder. Bu süzülen su, solungaç tüplerine geçer ve oradan su verme bölümüne, en sonunda manto boşluğundan dışarı atılır. Solungaçlar dört adet yarı ay şeklinde tabakalardan ibarettir. Manto uçlarının birleşmesi, manto kısmını manto odası ve solungaçları içeren geniş bir oda küçük bir boşaltım odası olmak üzere ikiye ayırır. Ayrıca bir boşaltım kanalı içerir. Bu manto ile vücudun sağ yanı arasında bulunur ve istiridyelerin özellikle çamurlu ortamda yaşamasına yardımcı olur(Walne, 1974). Solungaçlar basit bir süzgeç mekanizması değildir. Aynı zamanda komplex bir ayırma aygıtı gibi olup, uygun gıdanın yeterli miktarda ayırım ve değerlendirilmesini yapar. Gıdasını teşkil edecekler ağıza, diğerleri atık bölgeye liflerin yardımı ile yollanır. Çok iri olanlar mantonun altına düşürülür (Walne, 1974). Kabuklularda solungaç yapısı birbirlerine benzemesine karşın farklılık filamentlerin bağlantı şeklinde olup, Mytilus edulis’te filamentler arası organik bağlara rastlanmaz. Fakat istiridyelerde bu olay yukarıda görüldüğü gibi bulunmaktadır. Örneğin akivadeslerde bu filament bağlantılarının derecesi istiridyelerde bulunanlardan çok daha yüksektir. İstiridyenin sağ kabuğu düzdür ve larva metamorfoza ulaştığında kendini sol kabuk üzerinde zemine tespit eder. Uygun koşullarda istiridyeler bütün gün boyunca kabuklarını açıp su içerisindeki planktonları ve zerrecikler halindeki organik maddeleri, hatta su içerisindeki mineraller maddeleri bile süzerek gıda olarak kullanırlar(Claus, 1981). Böylece su içerisindeki organik maddeleri ete çeviren canlılar olarak önem kazanırlar. Su akımının esas rolü şüphesiz ki beslenme üzerinedir. Fakat bunun yanında su, sindirim sisteminde ve böbreklerde oluşan atıkları uzaklaştırmaya yarar ve ayrıca canlıya O2 sağlar. İstiridyelerin filtrasyon hızını sıcaklık, suyun debisi ve partikül konsantrasyonu etki eder. 3-İSTİRİDYELERDE ÜREME İstridyeler eşeyli üreme gösterirler. Üreme organları erkek ve dişi gametleri oluşturur. Bunların üreme mevsimi ilkbahar sonu ile sonbahar arasında olup havaların ısınmasıyla başlar, soğumaya başlaması ile sona erer. Her iki seksdeki gonadlar birçok hayvanda bulunan ile karşılaştırıldığında basit yapıdadır. Sindirim sistemi üzerinde yerleşmiş durumdadır. Avrupa istiridyesi, Ostrea edulis, olgun durumda iken gonadlar 2 veya 3mm kalınlığında bir tabaka biçimindedir. Seksler arasındaki farklılık yumurta ve sperm varlığından hariç dış görünüşten belli olamaz. 3.1 İstiridyelerin Gonad Gelişim Safhaları İstiridyelerin gonad safhalarını belirlemek için alınan histolojik örneklerde gonad aşamaları beş grup altında değerlendirilmektedir(Cole 1942; Brausseau, 1995; Garcia-Dominguez ve ark., 1996, Yolkolu, 2000). Bu gruplar: Safha 0 Dinlenme Safha 1 Ilk Gametogenesis Safha 2 Olgunlaşmaya başlama Safha 3 Döl atımına hazır Safha 4 Kısmı olarak döl atımı olarak sınıflandırılır. 3.1.1 Dinlenme safhası Bu safhada olan bireylerde istiridyelerin cinsiyetinin belirlenmesi açısından histolojik olarak herhangi bir ip ucu yoktur. Ortamda cinsiyeti belirleyici olan germ(cinsiyet) hücreleri bulunmamaktadır. 3.1.1.1 Testis Safha 1: Ilk gametogenesis safhasındadır. Bu özellikte olan örneklerde foliküler küçüktür, yuvarlak veya oval şekillidir. Bağ dokusunun kapladığı alan geniştir. Spermatagonialar bir arada ve koyu renklidir. Safha 2:Foliküller oldukça büyümüştür. Bağ dokusunun kapladığı alan iyice azalmıştır. Spermatozoalar merkeze doğru yönelmiştir ve kırmızı şeritler halinde kuyruklar belirgindir. Safha 3: Istiridyelerin döl atımına hazır olduğu safhadır. Foliküller şişip birleşmiş ve çoğunluğu tamamen spermatazoa ile doludur ve kuyrukları kırmızı renktedir ve açıkca belirgindir. Maturasyon ile incelmeye başlamış olan folikül duvarlarının iç kısmına doğru spermatositler ve spermatidler sıralandırılmışlardır. Serbest spermatazoalar follikül lümellerine tamamen yerleşmişlerdir. Çok sayıda hareketli spermatazoa görülmektedir. Bağ dokusu alanı azalmıştır. Safha 4:Foliküller tamamen boşalmış ve dinlenme safhasına geçilmiştir. Bu da ortamda inaktif olan spermatagoniumlardan anlaşılmaktadır. Foliküller arası bağ dokusu iyice gelişmiştir. 3.1.1.2 Ovaryum Safha 1: Foliküller başlangıçta küçük, boş ve belirgin değildir. Folikül duvarları, gelişen oositler ve kök hücreleri ile belirginleşmiştir. Oogonia ve primer oositler küçüktür ve yumurta sarısı yoktur. Bu aşamadaki primer oositlerin çekirdeği büyüktür ve belirgindir. Sık demetler şeklinde folikül duvarına doğru yapışma olmaktadır. Oogenesis ilerlemektedir. Birkaç büyük oositin uzamaya başlaması ile genç oositler bölünmektedir. Safha 2: Oositler, lumenlere doğru genişlemiş ve yığılmaya başlamıştır. Sekonder oositler yoğun miktarda görülmektedir. Primer oosit ve serbest oosit birkaç tanedir. Bu serbest oositler, lümel merkezinde görülmektedir. Hala folikül duvarları ile bağlantılı olan uzamış oositler ile hemen hemen olgunlaşmış olan oositler yoğun olarak bulunmaktadır. Oositler konik ve oval şekildedirler. Bağ dokusunun alanı iyice azalmıştır. Safha 3: Birleşmiş foliküller, bir çekirdekçiği ve çekirdeğinin gözüktüğü polygonal şekilli, tamamen serbest olan oositler ile doludur. Sekonder oosit bir kaç tanedir. Safha 4: Oositler olgunlaşmış atıma hazır hale gelmişlerdir. Bağ dokusu tekrar belirginleşmeye başlamıştır. Ayrıca oositlerin şekli hekzogenal hale gelmiştir. Bazı boşalmış ve yıkıma uğramış foliküller bulunmaktadır. Avrupa istiridyesi, Ostrea edulis sukseksif hermafroditizm gösterir. Seksüel olgunluğa ilk ulaştığı zaman gonad normal olarak bir erkek gibi gelişir ve sperm verir. Gonad spermi bıraktıktan sonra dişi safhasına geçer ve sperm yerine yumurta üretir. Bu düzenli bir şekilde tüm yaşamı boyunca devam eder. Erkek tarafından dışarı bırakılan spermalar dişi tarafından su alma kanalı ile alınarak yumurtalar dişinin içinde döllenir. Döllenmiş yumurtalar 8-10 gün kadar dişinin palial boşluğunda kuluçkalandıktan sonra dışarıya serbest yüzen veliger larva durumunda bırakılırlar(Alpbaz ve Hindioğlu, 1991). Avrupa istiridyesinin döl verimi üzerine sıcaklığın, besinin, büyüklüğün ve yaşın etkisi büyüktür Avrupa istiridyesinin larva boyu 150-190µm büyüklüktedir. 120-130µm büyüklükte larvalar görülse de, yetiştiricilikte büyük larvalar alınır. Küçük larvalar elenir. Böylece daha dayanıklı ve sağlıklı bireyler elde edilebilir. Suya bırakılan veliger larvaları velumları sayesinde hareket ederler. Besin olarak fitoplanton tüketirler. 10-15 gün pelajikte yaşamlarını sürdüren larvalar 290-300µm ve bazen de 360µm büyüklükte iken zemine inerek, hayatlarının geri kalan kısmını sürdürecekleri sert bir substratuma kendilerini tespit ederler. Larvanın kuru ağırlığı hareketli dönemi boyunca 1µg’dan 4µg’a çıkar. Bunun %75-80’i kabuk ağırlığıdır. Yeni bırakılmış bir larvanın kuru ağırlığının %14’ü glikojen, %15,5-22,5’i yağdır. Crassostrea genusuna ait istiridyeler ise 100 milyonun üzerinde yumurta dökebilmektedirler. Bu yumurtaların hepsi aynı zamanda değil, üreme dönemi boyunca bırakılırlar. Crassostrea gigas’da ise dişi birey yumurtalarını deniz suyuna bırakır ve erkek bireyin bıraktığı spermalar ile su içinde döllenme olur. Yumurtalar yaklaşık 50µm büyüklükte olup çok küçüktürler. Yumurtalar ovaryumda iken armut şeklindedir. Ovaryumdan bırakılıp su ortamında döllendikten sonra spiral şekil alır. Birinci ve ikinci polar vücut görünerek yarılma devam eder. Gelişme, morula, blastula ve gastrula safhalarına doğru ilerler. Veliger safhada larvanın velumu ortaya çıkar ve aktif hareket etmeye başlar. Daha sonra D şekilli larvaya dönüşür. Larvada umbo oluştuğunda umbo safhasındadır ve kabuk uzunluğu 0,2mm’ye ulaştığında metamorfoz başlar(Bardach ve ark., 1972). Larva metamorfoz aşamasına geldiğinde anacına benzer bir hal alır. Her iki genusda da benzer belirti olan göz noktası ve ayağın görülmesi metamorfozun en önemli işaretidir. Zemine inen larvada velum kaybolur ve yüzme hareketi ayak ile sürünme hareketine dönüşür. Uygun substrat bulduğunda kendini sol kabuğundan salgıladığı özel bir salgı ile oraya yapıştırarak sesil hayatı başlamış olur. Hareket kabiliyeti artık bitmiştir. 4-İSTİRİDYE YETİŞTİRİCİLİĞİ İstiridye kültüründe yavru bireyler ya kuluçkahanelerde üretilerek ya da doğal alanlardan toplanarak elde edilmektedir. Kuluçkahaneden yavru üretimi gerçekleştirilirse, genetik seleksiyonlar yapılarak hızlı büyüyen, zor şartlara karşı dayanıklı, et verimi fazla, hastalıklara karşı dayanıklı bireylerin elde edilmesi söz konusu olabilmektedir(Rodriguez ve Frias, 1992). Doğal ortamdan toplanan yavrularda ise böyle bir seleksiyon şansı yoktur. 4.1. Kuluçkahaneden Yavru Temini Bu kültür yönteminde kıyısal alanda bir kuçkahane binasının olması gerekmektedir. Bir istiridye kuluçkahanesinde filtre odası, fitoplankton üretim birimi, anaç, larva ve yavru üretim birimi olmalıdır. 4.1.1. Deniz Suyu İstiridye kültüründe suyun filtrasyonu önemli bir konudur. Anaç ve yavru biriminde kullanılan suyun 40-60µm’lik kum filtrelerinden geçmesi yeterli olurken, fitoplankton ve larva üretiminde kullanılacak suyun 20, 10, 5, 1µm’lik kartuj filtrelerinden geçerek partiküllerden ve suda bulunabilecek diğer organizmalardan ayrılması gerekmektedir. Bazı üreticiler deniz suyu ile gelebilecek bazı organizmaların istiridye larvaları tarafından besin olarak değerlendirilebileceğini düşünerek kaba bir filtrasyon yapmaktadırlar. Fakat üretimi riske atmamak için iyi bir filtrasyon ve sterilizasyon önemlidir. Suyun iyi filtre edilmiş olması U.V. ışınları ile yapılacak sterilizasyon etkisini arttırmaktadır. 4.2. Anaç Özellikleri Genellikle istiridye anaçları üretim zamanında doğal stok alanlarından döl almak amacıyla kuluçkahaneye getirilir ve döl alma işlemi tamamlandıktan sonra tekrar denize bırakılırlar. Bu anaçlar hızlı büyüyen, zor şartlara karşı dayanıklı, et oluşturma kapasitesi yüksek, düzgün kabuk şekilli gibi özelliklere sahip istiridye stoklarından seçilmasi tercih edilir. 4.2.1. Anaç istiridyelerden döl alım yöntemleri Olgun istiridyelerden yumurta ve larva elde etmek için birkaç yöntem vardır. İstiridyenin yumurta ve larvalarını ortama normal olarak kendi isteği ile bırakması haricinde yumurtlamayı uyarıcı şok yöntemler de uygulanır. Bu şok yöntemler şöyledir; Termik şok: Şok yöntemlerin en çok kullanılanıdır. Olgun istiridyelerin ani olarak sıcak sudan soğuk suya, soğuk sudan sıcak suya bırakılması ile olur (Field, 1922). Bu işlem birkaç defa tekrarlanır ve istiridyenin larva bırakması beklenir. Kimyasal şok: İstiridyelerin manto boşluğuna 2cc, 0.5 mollük KCL solüsyonu enjekte etmek sureti ile yapılmaktadır. (Bayne; 1965) Elektrik şok: İstiridyelere düşük voltta elektrik verilmek sureti ile uygulanır (Iwata, 1950; Sugiura, 1962). Mekanik şok: İstiridyelerin adduktor kasına enjektör iğnesi ile dokunularak uyarı yapılmaktadır (Loosanoff ve Davis, 1963). Diğer Yöntemler Diseksiyon yöntemi Olgun İstiridyelerin kapama kasları kesilerek gonadlardaki yumurta veya spermler C.gigas’ta alınırken, O. edulis’te palial boşluktaki larvalar alınabilir. Sperm solusyonu Yumurtlamayı uyarmak için suya sperm solüsyonu verildiğinde de istiridyeler bir süre sonra yumurta bırakmış olur. Bu amaçla şok uygulamalar sonrasında elde edilecek fazla sperm solusyonu kullanılabilir. Şok yönetemlerin uygulanmasından yaklaşık 30dk sonra istiridyeler döllerini su ortamına dökerler. Eğer istiridyeler döllerini bırakmaya hazır değiller ise şok yöntemler ile başarılı bir sonuç elde edilemez. İstiridyeler bilindiği gibi yaz aylarını üreme için kullanılır. Kışın ise doğada üreme görülmez. Laboratuvarda uygun koşullar yaratılarak kış aylarında da istiridye üretimi yapılabilir. Bunun için doğal ortamdan alınan istiridyeler 10°C sıcaklıktaki suya bırakılırlar. Ortama alışan damızlıkların tutulduğu havuzdaki su sıcaklığı tedrici olarak 18°C’ye veya biraz daha yüksek sıcaklığa çıkartılır. Bu sıcaklıkta istiridyeler 2-4 hafta tutulur. Bu süre üretim mevsimine bağlı olarak değişir. İstiridyeler bu süre içerisinde gonadlarını olgunlaştırırlar ve sıcaklık 20°C’ye ulaştığında döllerini dökerler. Bu işleme gonad olgunlaştırarak döllerin alınması işlemi denilir. Burada kullanılan anaçlar genellikle genetik olarak istenilen özelliklere sahip özel anaçlardır. 4.3. Larva Kültürü Yumurta veya larvalar anaç biriminde elde edildikten sonra larva birimine alınırlar. Burada 50lt’den 2tona kadar silindir-konik polyester tanklar kullanılabilmektedir. Tank hacmi üretim kapasitesine ve üreticinin tercihine bağlı olarak değişir. Bu tankların alt kısmında bir su çıkış vanası olur. Tanklar 40watt’lık floresan lambalar altına yerleştirilir. Tuzluluğu ‰33-35 ve sıcaklığı 20-22 °C olan iyi filtre edilip sterilize edilmiş deniz suyu doldurulur. Bu tanklara başlangıçta veliger larvaları 10 adet/ml’yi geçmeyecek şekilde stoklanır. Larvalar büyüdükçe stoklama yoğunluğu 3-5adet/ml’ye indirilir. Tankların temizliği gün aşırı yapılır. Tank suyu tamamen süzülerek larvalar yıkanır ve temiz su ile doldurulmuş yeni tanka aktarılırlar. Bu temizlik işlemi larva kültür boyunca devam eder. Veliger safhasında 170-190µm büyüklükte olan larvalar metamorfoza yakın gözlenmiş safhada iken 240-350µm boya ulaşırlar. 4.3.1 Fitoplankton Üretimi Kuluçkahanede bulunan anaç, larva ve yavru istiridyelerin besinleri bu birimde üretilerek temin edilir. Larva beslemede açıklanan Wells-glancy veya Milford yöntemine göre kültür gerçekleştirilmektedir 4.3.1.1 Wells-glancy yöntemi Wells-glancy yönteminde deniz suyu sadece kum filtresinden geçirilir ve sera ortamındaki büyük hacimli tanklara(20-30 tonluk) gönderilir. Tanklara deniz suyu ile gelen fitoplankton hücrelerinin artmasına izin verecek nutriyent karışımı verilir. Bu tank suyu 5-6 gün içinde kahverengi veya yeşil renk aldığında doğrudan larva tanklarında besleme amaçlı kullanılır. Bu yöntemin dezavantajı deniz suyu iyi filtre edilmediği için zararlı fitoplanktonlar türleri de kısa sürede çoğalarak istiridye larvalarına zarar verebilir. Suyla birlikte gelen zooplanktonlar hem larvalara predatör olarak zarar verdiği gibi bazıları da ortamda çoğalan besine ortak olur. Deniz suyu sterilize edilmediği için hastalıklara neden olabilecek mikroorganizma bulaşması da söz konusu olabilir. Böyle bir kültür yönteminde larva yetiştirciliği riske atılmış olmaktadır. Bu yönteme dayalı yapılan fitoplankton kültürü daha çok yavru veya anaç beslemede kullanılabilir. Wells-glancy yöntemi fitoplankton üretim masrafını çok azalttığı için tercih edilmektedir(Bardach ve ark., 1972). 4.3.1.2. Milford yöntemi Milford yönteminde ise alg hücreleri tek tek ayrı tüplerde ve saf kültür olarak inkübatörde muhafaza edilir. Larva kültürüne başlamadan önce bu hücreler steril şartlar altında arttırılmaya başlar. Kültür suyu 0.45µm göz açıklığındaki Milipore filtreden süzüldükten sonra otoklavda sterilize edilir. Kültür hacmi 6lt’yi geçtiğinde suyun filtrasyonu 1µm’lik kartuj filtrelerde, sterilizaysonu ise U.V. lambalarından yararlanarak yapılır. Böylece larva beslemede istenilen hücrelerin kültürü ayrı tanklarda yapılmış olur. Kültür biriminin iyi bir fitoplankton artışı sağlanması için 18-22°C arasında olması sağlanır. Şeffaf polyester tanklar veya naylon torbalarda(50-500lt hacimli) kültür gerçekleştirilir(Bardach ve ark., 1972). 4.3.2 Larva Besleme Milford yöntemine göre kültüre alınan fitoplankton hücrelerinden larvalara ilk olarak Isochrysis galbana ve Monochrysis lutheri besin olarak verilir. Larvalar büyüdükçe Tetraselmis suecica, Dunaliella tertiolecta, Chaetoceras calcitrans gibi besinler kullanılmaktadır. Genellikle tek tür beslemesinden ziyade karışık türler ile besleme iyi sonuç vermektedir. Isochrysis galbana, Monochrysis lutheri 100 000 hücre/ml, Tetraselmis suecica, Dunaliella tertiolecta 50 000-80 000 hücre/ml larva tankında olacak şekilde besleme yapılır. Karışık besleme başlangıçta %50 Monochrysis lutheri ve %50 Isochrysis galbana, larva metamorfoza yaklaştığında ise %20-30 Tetraselmis suecica ile karışık besleme yapılır. Beslemede kullanılacak fitoplankton hücrelerinin canlı olmasına dikkat edilir. Bu nedenle logaritmik artış fazında iken fitoplankton hasat edilerek larvalara verilir. Chlorella sp., ve Phaedactylun tricornutum besleyici değeri düşükolduğu için kullanılması tercih edilmez. Ayrıca Chlorella sp kalın hücre duvarına sahip olmaları nedeniyle larvalar tarafından sindirilememekte ve metabolik artıkları istiridye larvaları için toksik etkiye neden olmaktadır. Bu sebeplerden dolayı kabuklu larva kültüründe besin olarak kullanılmazlar(De Pauw, 1981). Son yıllarda kurutulmuş alg tozlarının kullanılması ile kuluçkahaneler fitoplankton üretim birimlerini küçültmüşler veya tamamen kaldırmışlardır. İhtiyaç duydukları kadar toz fitoplanktonu satın alarak larva beslemede kullanmaktadırlar(De Pauw, 1981). Metamorfoz Larva kültüründe metamorfoz dönemi en önemli dönemlerden biridir. Larvaların günlük sayımları ve ölçümleri alınırken göz ve ayak noktasının oluşumu çok iyi takip edilmelidir. Bu dönemde larvalar zemine iner ve kendilerine uygun gördüklere yerlere yapışırlar. Larva kontrolü iyi yapılmadığı taktirde larvalar tank çeperlerine yapışırlar ve buralardan çıkarılmaları çok zor olur. Böylece bir larva üretim dönemi başarısızlıkla bitmiş olur. Metamorfoz aşamasına gelen larvalar ya ayrı tanlara alınırlar ya da bulundukları tanklar içersine yapışma işlemi başlamadan önce çeşitli kollektör malzemeleri bırakılarak larvaların bunların üzerine yapışması sağlanır. Burada kullanılan kollektör malzemesi larvanın en çok tercih ettiği materyal olan istiridye kabuklarıdır. Bir ip üzerine 3-4 cm aralıklar ile dizilen istiridye kabukları larva tanklarının içerisine tank dibine değecek boyda hazırlanarak sık bir sekilde tank yüzeyinden aşağı doğru sarkıtılırlar. 3-5 gün içinde larvalar bu kabuklar üzerine tutunarak metamorfozlarını tamamlamış olurlar. Bu yeni tutunmuş istiridye yavrularına “spat” adı verilir. Yeni tutunmuş bir spat 1,2-5,7mg canlı ağırlığa sahiptir. Bu spatlar 10-11 hafta sonra 220-500mg canlı ağırlığa ulaşır. Yavrular kollektörler vasıtası ile yetiştirme alanlarına taşınarak uygun sistemlerde büyümeye alınırlar(Utting, 1988). Eğer spatlar tek tek herhangi bir yüzeye yapışık istenmiyorsa, metamorfoz aşamasında iken su sikülasyonunun olduğu spat tanklarına alınırlar. Bu tanklar. 50cm genişliğinde, 30cm derinliğinde olup 2m uzunluğundadır. Tankların içine derinliği 10-15cm olan altı plankton bezi ile çevrelenmiş tepsiler tabanları dibe değmeyecek şekilde yerleştirilir. Tanka su girişi herbir tepsinin üstünden olurken su çıkışı ana tankın sifon çıkışından olmaktadır. Başlangıçta tepsilerin plankton bezi büyüklüğü 150µm’dir. Bu sistemin esas özelliği larvalar bu tepsilere yerleştirilmeden önce kum haline getirilmiş istiridye ve midye kabuklarının tepsi tabanındaki plankton bezini örtecek şekilde yayılmasıdır. Plankton bezi başlangıç boyunun larva boyuna göre çok küçük olmasının nedeni de bu kabukların tepsiden akıp gitmesini engellemek içindir. Kabuk tozu serpilen tepsilere larvalar bırakılır ve 3-5 gün içinde larvalar bu kabuk tozlarına yapışırlar. Zaman içinde spat istiridyeler büyüdükçe kabuk tozları görünmez, spatlar gözle rahatlıkla görünür hale gelirler. Spat büyüklüğüne paralel olarak tepsinin plankton bezi göz açıklığı arttırılır. Spatların 2-3mm boya kadar bu sistemlerde kalabilmektedir. Bu aşamada verilen deniz suyu sadece kaba filtreden geçmektedir ve besin olarak da diatom ağırlıklı besleme yapılmaktadır. Kuluçkahanelerde yapılan larva çalışmaları sırasında metamorfoz aşamasına yaklaşan istiridye larvalarının tutunmasını uyarmak ve hızlandırmak için bazı neuroaktif bileşikler kullanılmaktadır (Shau-Hwaitan ve Wong, 1995). Bazı araştırıcılar bu amaçla sıcaklığı arttırırken bazıları da tank suyuna kabuklu glikojeni, potasyum klorür veya bakır klorür solusyonu kullanırlar(Nell ve Holliday, 1986).. Bu bileşikler larvalarda göz noktası ve ayak oluştuktan sonra kullanılarak larvaların hemen hepsinin aynı anda metamorfozu tamamlaması sağlanmış olur. Kuluçkahanede 3-4mm boya ulaşana kadar spat istiridyeler tuttulur. Bu aşamadan sonra deniz alanında hazırlanmış olan uygun sistemlere taşınarak yetiştiriciliğe devam edilir. 4.4. Doğal Ortamdan Yavru Temini İstiridyelerin yavruları doğal ortamdan ya dreçler ile avlanarak toplanırlar ya da istiridye yataklarının olduğu alanlara üreme dönemlerinde bırakılan çeşitli malzemelerden hazırlanmış kollektörler ile toplanırlar. İstiridyeler biyolojik yapılarından dolayı tutunmak için özellikle kendi anaç kabuklarına benzer materyalleri tercih etmektedirler. Eğer ortamda kabuk yoksa, spatlar buldukları sert substrata kendini yapıştırırlar(Pascual ve Zampatti 1995). Birçok ülkede, yarı kontrollü yetiştiricilik çalışmalarında, spat istiridyelerin toplanmasında, geleneksel yöntemlerin yanında geliştirilmiş yeni malzemelerden hazırlanan kollektörler de kullanılmaktadır. 4.4.1 Kollektör Tipleri Spat toplamada kullanılacak kollektör tipi önemlidir. Şimdiye kadar birçok materyal ve dizayn kullanılmıştır. Fakat bunlardan hiçbiri için her yerde ve her tür için çok iyi sonuç veren sistem denilemez. Bir tür için iyi olan kollektör diğer bir tür için arzu edilen sonucu vermeyebilir(Bardach ve ark., 1972). Uzak doğuda mangrov (Rhizophora sp., Avicennia sp.) bitkilerinin kökleri ile başlayan spat toplama işlemi günümüzde kiremit, çeşitli mollusk kabukları(midye, istiridye, tarak gibi), ahşap, PVC, metal materyallerin kullanımına kadar uzanmaktadır. (Burrell, 1980; Heral, 1990). 4.4.1.1 Kabuk kollektörler Japonya’dan Amerika’ya kadar çok yaygın bir kullanım alanına sahiptir. Bir ucu sivri olan özel çekiçlerle delinen kabuklar, 2 m. uzunluğundaki galvaniz tele dizilmektedir. Teldeki kabuk sayısı 80 ila 100 arasında değişmektedir. Kabuklar arasında mesafe bırakabilmek için önceleri bambu kamışlar kullanılmaktaydı, ancak maliyet ve geri dönüşüm açısından daha karlı olan plastik tüpler son yıllarda tercih edilmektedir. Kabukların bol olduğu bölgelerde ise herhangi bir mesafe bırakmadan ip veya galveniz tel üzerine üst üste gelecek şekilde kabuklar dizilerek kollektörler hazırlanmaktadır (Korringa, 1976a-b; Haven ve ark., 1987; Mann ve ark., 1990). Fransa’da Ostrea edulis spatlarının toplanmasında kabuk kollektörler içerisinde en iyi sonucu midye kabukları vermektedir. Bu kabuklar ince uzun ağ fileler içerisine yerleştirilmekte ve daha önceden hazırlanmış olan metal çerçeveler üzerine bağlanarak deniz tabanına bırakılmaktadır. Bunlar daha çok gel-git’in olmadığı derin sulara yerleştirmektedir (Heral, 1990). Hazırlanan tüm kabuk kollektör çeşitleri raf veya sallardan sarkıtılarak denize bırakılırlar. Bir çok kuluçkahanede, çeşitli kabuklular kırılıp toz haline getirildikten sonra metamorfoz aşamasına gelmiş larvaların yerleştirildiği tavaların tabanına serilmekte ve larvaların bu kabuk tozlarına tutunması sağlanmaktadır. Bu istiridye yavrularının tek tek elde edilmesi amacıyla da avantajlı bir yöntemdir. Bu şekilde elde edilen spat istiridyeler torbalara yerleştirilip kültür sistemlerine yerleştirlmektedir(Pascual ve Zampatti, 1995). 4.4.2 Kiremitler Kollektör olarak kullanılan kremitler, yaklaşık olarak yarı silindirik şekildedir. 33cm uzunluğunda, 15cm genişliğinde ve ortalama 5cm yüksekliğindedirler. Bu kiremitlerden birinin ortalama ağırlığı 900gr’dır. Kiremitler 10’luk gruplar halinde bir araya getirilirler ve Bouquets olarak adllandırılırlar. Bu onluk grupların oluşturulması için kısa kenarından 7,5cm uzaklıkta iki delik açılmaktadır. 110cm uzunluğunda 1,5mm kalınlığında galvanizli tel ile köşeler kesişecek şekilde birbirine bağlanmaktadır. Daha sonra kirece batırılıp kuruyuncaya kadar bekletilmektedir Kiremit kollektörlerde, kireç solusyonunun kullanılması ile spatlar kiremitler üzerinden rahatlıkla çıkarılmaktadır(Walne, 1974; Korringa, 1976a-b; Heral, 1990). Hollanda’da S-tipi kiremitler istiridye yavrusu toplamak için daha uygun olduğu bildirilmektedir (Dutch Tipi). Burada kullanılan kiremitlerin kuru ağırlıkları 2kg’dır. Ancak deniz suyu içindeki ağırlıkları ortalama 2,5kg. cıvarındadır. 35x23cm boyutlarında ve 13mm kalınlığındadırlar. Bu kiremitler de kreç ile kaplandıktan sonra denize bırakılmaktadırlar (Korringa,1976b). Gerek Crassostrea gerekse Ostrea türleri için gel-git’in olduğu alanlarda yaygın olarak kullanılan kremit kollektörler zemine yerleştirilmektedir. Kollektörlerin bırakılacağı alanlar daha önceden deniz yıldızları ve yengeçlerden temizlenerek kollektör veriminin olumsuz etkilenmesi önlenmiş olur. 4.4.3. Plastik malzemeler Günümüzde geleneksel olarak kullanılan bir çok materyalin yanında kolay şekil verilebilen plastik malzemeler de kullanılmaktadır. Bu malzemelerin maliyeti diğer kollektörlere göre daha yüksek olmasına karşın, tekrar kullanılması nedeni ile tercih edilmektedir. PVC çubuklar, yarı silindir plastik kollektörler, plastik levhalar ve fileler en çok kullanılan plastik materyal tipleridir(Korringa, 1976a-b). Dayanıklı ve hafifitirler., spat hasatı pratiktir. 4.4.4. Bambu kamışı ve ahşap materyaller Özellikle Filipinler’de Crassostrea eradelie için kullanılan bir kollektördür. Hazırlanışı basit olduğu için Filipin’li üreticiler tarafından özellikle tercih edilmektedir. Bu bambu kamışlar 5-10cm çapında ve sağlam olanları tercih edilmektedir. Bambu kamışları kesildikten sonra güneşte kurutulmakta ve eğer kalın bambu kamışları varsa bunlar da ikiye ayrılarak kullanılmaktadır. Daha önceleri bu ülkede istiridye kabukları yaygın olarak kollektör yapımında kullanılmasına karşın, bambu kamışlarının iyi bir spat toplayıcı olmasının belirlenmesinden sonra istiridye kabuklarının kullanımı azalmaya başlamıştır. Kullanılan bu kamışlar intertidal alanlara 0,3-0,7m aralıklar ile yanyana dikilmektedir. Her bir bambu sırası arasında bir küçük tekne gezebilecek kadar mesafe bırakılmaktadır. Bambu kamışlarının sıralar halinde kullanımının dışında kamışların bir araya getirilmesi ile ızgaralar hazırlanmıştır. Hazırlanan bu ızgaralar deniz dibine dik olacak şekilde ve özellikle gel-git alanlarına yerleştirilmektedir (Bardach ve ark., 1972). 4.4.5. Ahşap ızgaralar Avusturalya’da Crassostrea commercialis ‘in spatlarını toplamada tahta ızgaralardan yararlanılır. 2m uzunluğundaki ve 22-25mm2 yüzey alanına sahip olan bu çıtalar belli aralıklar ile kafes şeklinde çakılarak ızgaralar oluşturulur. Bunlar zeminden 1-1,3m yukarıdaki raflara üst üste gelecek şekilde yerleştirilerek tren yoluna benzer uzun hatlar oluşturulur. Her bir sıra arasında tekne girecek kadar mesafe bırakılır(Kesteven, 1941). Pek yaygın olmamakla birlikte, ahşap kaplamalar güneş altında kurutulup spral şekline getirilerek, spat toplama için kullanılmaktadır (Quayle,1969). 4.4.6 Kayrak taşı Kayrak taşı, özellikle Fransa’da kullanılan materyaldir. İnce kare parçalar halinde kesilen taşlar bir çelik tel üzerine araları 4-5cm mesafe ile dizilirler. Tel üzerindeki taş adeti 15 ila 20 adet arasındadır. Bu şekilde hazırlanan kollektörler gel-git etkisinde olan raf sistemlerinin üzerine yerleştirilerek kullanılmaktadır. Bu taşlar aynı zamanda ince uzun dirtdörtgen şeritler halinde de değerlendirilebilmektedir. Hazırlanan dirtdörtgen plakalar aralarında 5-6cm’lik mesafe ile yan yana gelecek şekilde birleştirilirler ve raflar üzerine bırakılırlar(Berthome ve ark., 1984). 4.4.7 Spat toplamada kullanılan diğer malzemeler İngiltere’nin bazı bölgelerinde kullanılan, ince bir beton tabakası ile kaplanmış yumurta kolileri Karasal hayvanların kümesi olarak kullanılan küçük tel kafesler, Seramikten hazırlanmış, çatı kremitlerine benzer yarı silindirik yapılar, Plastik ile kaplanmış tel ızgaralar, Çimentolu alçı taşı, İnce dilimler halinde kesilmiş lastik parçaları çeşitli dizaynlarda hazırlanarak kollektör olarak kullanılmaktadır((Bardach ve ark., 1972; Mann ve ark., 1990; Soniat ve ark., 1991; Lök ve Yolkolu, 1999). Günümüze kadar birçok kollektör materyali ve dizaynı denenmiş olmasına karşın genel olarak en iyi kollektör şudur demek yanlış olur. Bir tür veya bölge için iyi olan bir kollektör, diğer bir tür ve bölge için arzu edilen sonucu vermeyebilir. Bir yörede kullanılacak olan kollektörün seçiminde dikkat edilecek belli başlı özellikler vardır. Bu özelliklerin başında istiridyenin türü gelmektedir ki, yetiştiriciliği yapılacak olan türün özellikle hangi materyallere tutunduğunu belirlemek gerekmektedir. Kullanılacak olan kollektör tipinin ekonomik açıdan maliyetinin düşük olması ve tekrar kullanılabilirliğinin olabilmesi yada dayanıklılığının uzun vadeli olması tercih sebebini oluşturmaktadır. Yine seçilen kollektör tipinin o yörede bol miktarda olması aranılan özellikler arasındadır. Larvalar yapışmak için temiz, sert yüzeyleri tercih eder. Kollektörler yapışkan, kaygan veya düz zeminli olmamalıdır. Kaba yüzeyler larvalar tarafından daha çok tercih edilmektedir. Kollektör rengi önemsizdir. Kollektörler batabilme özelliğine sahip olmasına karşın hafif olmalı, larvaların hareketine izin verecek kadar kollektörler arasında su hareketi olmalıdır. Kollektörler ile yavru toplama işlemine başlamadan önce, o bölgede mevcut olan istiridye yatakları ve bu istiridyelerin üreme zamanlarının çok iyi belirlenmesi gerekmektedir. Bu amaçla araştırıcılar bölgede plankton çekimi yapıp istiridye larvalarının bolluğunu ve yaşını takip ederek en uygun zamanı bildirirler. Bazı bölgelerde ise üreticiler geçmiş yılların tecrübesine göre kollektörlerini denize bırakırlar. Eğer kollektörler denize çok erken bırakılırlarsa çok fazla sayıda balanus veya diğer arzu edilmeyen fouling organizmalar kollektörlere yapışır ve spat toplama başarısını olumsuz etkiler. Kollektörlerin bırakılacağı alanlarda yapılacak ön çalışmalar ile en iyi kollektör tipi ve en uygun spat toplama zamanı tespit edilir(Mori, 1987). Larva toplama zamanı araştırma istasyonları tarafından belirlenir ve ilgilenen üreticilere ilan edilir. Yeni yapışan larva 0.3mm büyüklüğündedir. Yaklaşık bir ay sonra 1-1.5cm olur. Bu boydan sonra kollektörden ayrılarak büyütme alanlarına transfer edilirler. Bazı yetiştiriciler kollektör tipleri uygun ise spatları ayırmadan ya aynı alanda ya da gelişmenin daha iyi olacağı başka bir alana taşıyarak uygun kültür sistemlerine yerleştirilerek büyümeye alınırlar. 5- YETİŞTİRİCİLİK YÖNTEMLERİ Gerek kuluçkahaneden elde edilen ve gerekse doğal alanlardan toplanan yavru istiridyeler, pazar boyuna kadar büyütülecekleri yetiştirme alanlarına yerleştirilirler. Yetiştirme alanlarının seçiminde aşağıdaki konulara dikkat edilmelidir: a) İstiridyenin büyümesine izin verecek uygun su koşullarına(sıcaklık, tuzluluk) sahip olmalıdır. b)Evsel ve endüstriyel bir atık girdisi olmamalıdır. c)Plankton açısından zengin olmalıdır. d) Toksik plankton patlaması olmamalıdır. e)Suda belli bir su akıntısı olmalı, durgun su olmamalıdır f)Denizyolu ulaşımı üzerinde olmamalıdır. 5.1 Dip Kültürü Gel-git etkisindeki kıyı alanlarında uygulanana en eski kültür yöntemidir. İplere dizilmiş olan kabuk kollektörler spatlar tutunduktan sonra iplerden çıkarılarak spatlar ile birlikte deniz tabanına bırakılırlar. Bu genç bireyler 22 ay bu alanda kalırlar. Bir yaz sezonunun geçmesi et dolgunluğu için yeterli olmaktadır. İstiridyeler sonbaharda hasat edilirler. Hasat işlemi elle veya dreçler ile yapılır. Toplanan istiridyeler basınçlı su ile yıkanarak temizlenir ve pazara sunulurlar. Bu dip kültür sistemi zemine hazırlanan raylı sistemler ile biraz daha geliştirilmiştir. Raylı sistemlere istiridye büyüklüğüne uygun göz açıklığına sahip kasalar yerleştirilir. Kasaların üstü ağ fileler ile örtülür. Böylece sular yükseldiğinde kasa içersindeki istiridyelere bazı organizmaların zararı olmayacaktır. Ayrıca kasalara yerleştirilen istiridyeler zemine direk temastan kurtulmuş olmaktadırlar. Böylece istiridye üstünde çamur birikerek boğulma riski de azaltılmış olmaktadır(Iversen, 1976). 5.2.Sehpalarda kültür Dip kültüründe zararlı organizmalar ve istiridyeler üzerinde çamur birikmesi verimin düşük olmasına neden olmaktadır. Bu nedenle üreticiler ilk zeminden uzak kültür yöntemi olarak sehpa sistemini uygulamaya başlamışlardır. Gelgitin fazla olduğu yerlerde zeminden 30cm yukarıda ve 2m uzunlukta olacak şekilde metal çubuklardan 30-40cm genişliğinde sehpalar yapılmaktadır. Bu sehpalar üzerine kollktörlerden temizlenen veya kuluçkahanelerden alınan spatlar plastik torbalar içersine konarak yerleştirilir. Plastik gözenekli torbalar sehpalara her iki ucundan metel maşalar ile sabitlenirler. İstiridyeler büyüdükçe torbaların göz açıklığı da büyültülür. 2-2,5 yıl sonra istiridyeler hasat edilir. Bu sistemin en önemli sorunu torbalar üzerinde makro alg birikiminin fazla olması ve gözenekleri kapatmasıdır. Torbalar sık sık kontrol edilmeli ve fazla alg birikimi temizlenmelidir. Temizleme işleminde algin tamamı alınmaz. Kalan algler torba üzerinde sular çekildiğinde gölgeleme yaptığı için istiridyelerin sıcaklıktan etkilenmesini azaltır(Bardach, ve ark., 1972). 5.3.Raf Kültürü Raf kültürü ile istiridye yetiştiriciliği hem horizontal, hem de vertikal alanda yapılır hale gelmiştir. Gelgit etkisinin az olduğu deniz derinliği 1.5-2m’den 5-6m’ye kadar olan kıyısal alanlarda raf kültürü uygulanmaktadır. Bazı üreticile gelgit etkisindeki alanlarda da uygulamaya almaktadır. Bambu kamışlar aralarında 2-3m mesafe olacak şekilde 2 ila 5m derinliklerdeki suların bulunduğu yerlere çakılırlar. Diğer bambular ise denize dik çakılan kazıkların üstlerine yatay olarak olarak bağlanırlar. Bu rafların dizaynı uzun ikili sıralar halinde olabileceği gibi 10x10m ebatlarında da yapılabilir. Bu durumda bambu sıraları arasındaki mesafeler 50-60cm olacak şekilde ayarlanır. İstiridye spatlanın tutunduğu kollektörler yatay bambu kamışlarının üzerinden 40-50cm aralıklar ile sarkıtılarak spatların büyümesine izin verilir. Bu sistemde kollektör uçlarının deniz tabanına değmemesine dikkat edilir. Böylece zararlı organizmalardan kollektörler uzak tutulmuş olur. Raf sisteminde bambu kamışı dışında dayanıklı ahşap materyaller ve deniz suyuna dayanıklı metal konstrüksiyon da kullanılmaktadır(Korringa, 1976a-b). 5.4 Sal Kültürü Sallarda yetiştiricilik genellikle iç denizlerde uygulanır. Salların inşasında tropik kuşakta 10-15cm çaplı bambular veya sedir ağacı kullanılmaktadır. Birbirine 30 veya 60cm aralıkla monte edilirler. Salların ebadı, 9x5,4m dir. Bu büyüklükdeki bir sal, 500-600 adet istiridye kollektörü(spatlı) taşır. Salların yüzdürülmesinde tercihen dayanıklı plastik variller (50 galonluk), fıçılar veya yüzdürücüler (stypor) kullanılır. Sallar 5-10m aralıklarla birbirlerine bağlanır. Bir ünite yaklaşık 10 saldan teşekküldür. Salların büyüklükleri ve sayıları değişiklik gösterebilir(Bardach, ve ark., 1972; Burrell, 1980). Sallar genellikle bambulardan yapılır. Plastik borularda bu amaçla kullanılabilir (PVC sulama boruları). Bu tür malzemenin esneme payı fazladır. Elemanlar 8 numara telle bağlanır. Salların sabitlenmesi için (deniz demiri) çapalar kullanılır, diğer bir yöntem ise, biri 3 tonluk, diğeri 5 tonluk iki beton bloğun yardımı ile sabitlemektir. Sert havalarda salı sürükleyen dalgalar güçlü ise, 3 tonluk bloğu oynatırlar. 5 tonluk bloğu oynatmaya çalışırken dalga aralarında 3 tonluk blok boşu alarak dibe çöker ve salın sürüklenmesini önler. Çapalı sabitlemede çapayı bırakmak ve ipin kopması çok görülmüştür. Bir salın ömrü 5 yıldan fazla olabilmektedir. Sal kültürü ile 25mm büyüklüğündeki bir istiridye 9 ay içinde pazar büyüklüğüne ulaşabilmektedir. Bu sistem ile su alanında hem horizantal, hem de vertikal olarak yararlanma söz konusudur. Dipte yapılan bir kültür ile karşılaştırıldığında verim en az%50 artmaktadır. 5.5. Halatlarda Kültür Aralarında 3-6m mesafe ile bir kalın halat üzerine sabitlenmiş yüzdürücülerden oluşur. Yüzdürücü olarak 30-40 lt hacimli plastik bidonlardan yararlanılır. Bu sistem tek halat ile hazırlanabileceği gibi arasında 30-40cm mesafe olacak şekilde çift halat olarak da hazırlanabilir. Uzunluğu 60-75m arasında değişir. Her hattın ucunda duruma göre 1-3 arası çapa bulunur ve deniz dbine sabitlenir. Her ünitede 10-12 yüzdürücü vardır.Yüzdürücülere bağlı olan ana halat bedene spatlar tutunmuş kabuk kollektörler asılabileceği gibi, içinde istiridye olan ağ fileler de asılabilir. İstiridye kollektörleri veya fileleri 30cm aralıkla asılırlar. Sahilden uzak derin sularda kurulabilir ve zor hava şartlarına karşı dayanıklıdır. Sistemin yıpranma ömrü diğer sistemlere göre daha uzundur. Planktonnun daha az olduğu derin, sahilden uzak sularda kurulması tercih edilen bir sistem olduğundan spatların Pazar boyuna ulaşması 2 yılı geçebilir(Bardach, ve ark., 1972; Iversen, 1976; Burrell, 1980). 5.6 Kafes Kültürü Kollektörler ile toplanıp bir yıl sonra seyreltilen istiridyelerden güzel şekilli olanlar seçilirler. Tel çerçeveli ızgara şeklindeki kafeslere herbirinin ayrı ayrı konabileceği bölmelere istiridyeler yerleştirilir, sal veya halat sistemlerinden asılır. Yaklaşık 6-8 ay sonra 10-20 cm uzunluğa ve 10-30 gr et ağırlığına ulaşır. Bu yöntem daha çok istiridyeler pazara çiğ olarak sunulacağı durumlarda uygulanır. Izgara sistemi nedeni ile sıkışan istiridyelerde kabuk şekli düzgün olarak büyüme gerçekleştiğinden tüketici tarafında tercih edilmektedir. Sal veya halat kültür alanlarındaki yerleşim akıntı, tuzluluk, besin ve yerel balıkçılık aktivitelerine bağlı olarak ayarlanmalıdır. Yoğun istiridye ölümleri kıyısal ve acı sularda yapılan kültür alanlarında ve doğal stoklarda görülmektedir. Bu ölümlerin başlıca nedenleri; -yetersiz beslenme -aşırı yağmurlar ve seller nedeni ile oluşan ekstrem tuzluluk ve sıcaklık değerleri, -predatörlerin aşırı üreyip yayılması, -çamur birikimi, -düşük oksijen seviyeleri, -yoğun stoklamalar -hastalıklardır. Bunlara ilaveten yaz aylarında seksüel olgunlaşma ve yumurtlama esnasında da anaç istiridyelerde yoğun ölümler görülmektedir. 6-Zararlı Organizmalar İstridye doğal ortamda iken suda mevcut olan diğer canlılar tarafından da bazı etkilere maruz kalmaktadır. Bu etkilerin başında onları besin olarak kullananlar, yaşadıkları ortama ve besine ortak olanlar, üzerinde yaşayarak direk ve indirek etki edenler veya kabuklarını delip içine girerek yaşamlarını istiridye içinde geçirenler gelmektedir. Kabuklu yetiştiricileri bu zararlıları bilip önlem almak zorundadırlar. Bu zararlıları predatörler(bazı balık türleri, yengeçler, istiridye matkabı, deniz yıldızı, ahtopot ve deniz kuşları (Haemotopus ostrolegus), rakip canlılar ve fouling, boring organizmalar olarak sınıflandırmak mümkündür(Korringa,1976a-b, Spencer, 1990; Lök ve Köse, 1999). Bunların dışında kabuklularda toksik madde birikimlerine neden olan Gonyaulax sp., Dinophysis sp. gibi fitoplanton türlerinin olduğu alanlardan istiridye hasatı yapılmamalı veya toksik etkisi geçene kadar beklenmelidir. Toksik fitoplankton patlamaları sonucunda toplanıp tüketilen istiridye, midye gibi kabuklu su canlıları bünyelerinde biriktirdikleri toksite nedeni ile insanlarda ölümlere kadar varan sonuçlar ile karşılaşılabilmektedir(Hindioğlu, 1998). 7- SONUÇ İstiridye kültürü Romalılar zanında başlamış ve günümüze kadar birçok kültür yöntemi ve sistemi geliştirilmiştir. Kültür uygulamaları ülkelere, istiridye türüne ve üreticinin tercihine göre değişiklik göstermektedir. Üreticiler kendi ülke şartları için en uygun sistemi geliştirmişler ve halen daha başarılı sonuçlar alma yönünde çalışmalar devam etmektedir. Ülkemizde ise istiridye kültürünün başlatılması hem ekonomik sonuçları hem de uygun deniz alanlarının değerlendirimesi açısından önemli olacaktır. KAYNAKLAR Alpbaz, A., 1993. Kabuklu ve eklembacaklılar yetiştiriciliği. E.Ü. Su ürünleri Fakültesi yayınları No. 26, s. 82-130. Bardach, J. E., Ryther, J.H., McLarney, W. O., 1972. Oyster culture. Aquaculture, The Farming and Husbandry of Freshwater and Marine Organisms :. pp. 674-742. Bayne, B. L., 1965. Growth and delay of metamorphosis of the larvae of Mytilus edulis(L.) Ophelia, Vol:2, No:1, Denmark. Berthome, J.P., Prou, J., Razet, D. & Garnier, J., 1984. Premiere approche d’unemethode d’estimation previsionelle de la production potentielle d’huitre creuse C.gigas d’elavage. Haliotis 14 39-38. Brausseau, D. J.,1995. Gametogenesis and spawning in intertidal oysters (Crassostrea virginica) from Westrn Long Island Sound. Journal of Shellfish Research. Vol.14, No.2 pp.483-487. Burrell, Jr.V.G., 1980. Oyster culture. In: Huner,J.V., ve Brown E.E.(eds), Crustacean and Mollusk Aquaculture in the United States. pp. 235-305. Claus, C., 1981. Trends in nursery rearing of Bivalve Molluscs. In:Claus, C., De Pauw, N., Jaspers, E.(eds) Nursery Culturing of Bivalve Molluscs European Mariculture Society Specıal Publication. No.7 pp.1-33. Cole, H. A., 1942.Primary sex phase in Ostrea edulis. Quart. J. Micros. Sci., 83. pp. 317-356. De Pauw, N., 1981. Use and Production of Microalgae as Food for Nursery Bivalves. In:Claus, C., De Pauw, N., Jaspers, E.(eds). Nursery Culturing of Bivalve Molluscs European Mariculture Society Specıal Publication. No.7 pp.35-69. Field, I. A., 1922. Biology and Economic Value of the Sea Mussel Mytilus edulis. Bull. U. S. Bur. of Fisheries, Vol: 38, pp. 127-259, Washıngton. Garcia-Dominguez F., Ceballos-Vazquez , P. B., Qezada A.T. 1996. Spawning cycle of the pearl oyster, Pinctada mazatlanica (Hanley, 1856) (Pteriidae) at Isla Espirito Santo, Baja California Sur, Mexico. Journal of Shellfish Research, Vol.15, No.2. pp.293-303. Haywood, E. L., Soniat, T. M.1992. The use of cement-stabilizied gypsum as cultch for the Eastern oyster, Crassostrea virginica (Glein, 1791). J Shellfish Res.vol.11, No.2 pp. 417-419. Haven, D. S., Zeigler, J. M., Dealteris, J. T., Whitcomb, J. P., 1987. Comparative Attachment, Growth and Mortalities of Oyster (Crassostrea virginica) Spat on Slate and Oyster Shell In The James River, Virginia. Journal of Shellfish Research , Vol:6, No:2, pp. 45-48. Heral, M.,1990. Traditional oyster culture in France. In: Barnabe, G. (ed.), Aquaculture Vol.1, pp. 342-387. Hindioğlu, A., Alpbaz, A., 1991. İstiridye (Ostrea edulis, L.1758) larvası üretimi üzerine araştırmala. Eğitiminin 10.yılında Su Ürünleri Sempozyumu, sayfa: 578-589. Hindioğlu, A., Serdar, S., Yolkolu, S., 1998. Kabuklularda (Bivalve-Mollusk) algal biotoksin ve insan üzerindeki etkileri. Özhan, E. (ed.) Türkiye’ nin Kıyı ve Deniz Alanları II. Ulusal Konferansı,Türkiye Kıyıları 98 Bildiriler Kitabı,22-25 Eylül 1998.ODTÜ Ankara pp.173-187. Iversen, E.S., 1976. Farming the edge of the sea, pp.134-158. Surrey England. Iwata , K. S., 1950. Spawing Mytilus edulis discharge by electirical stimulation. Bull. Jap. Soc. Scic. Fish. 15, pp.443-446. Loosanoff, V.L., Davis, H.C., 1963. Rearing Molluscs. Advances in Marine Biology. Vol. I, pp. 14-106. Academic Press, London. Lök, A., Yolkolu, S., 1999. İstiridye yavrularının (spat) toplanmasında kullanılan kollektör tipleri. Sualtı Bilim Teknolojisi Toplantısı Bildiriler Kitabı SBT-99. s.109-114. Lök, A., Köse, A., 1999. İstiridye kültüründe karşılaşılan zararlı organizmalar. Sualtı Bilim Teknolojisi Toplantısı Bildiriler Kitabı SBT-99. s.114-119. Mann, R.; Barber, B.J.; Whitcomb, J. P., Walker, K. S., 1990. Settlement of oysters, C. virginica (Glein, 1791), on oyster shell, expanded shale and tire chips in the James River, Virginia. J Shellfish Res, vol. 9, No.1 pp.173-175. Mori, K., 1987. Managed coastal water for oyster culture in Japan. In: Michael, R. G.(eds.).Ecosystems of the World 29 Managed Aquatic Ecosystems pp.125-143. Nell, A. J., Holliday J. E., 1986. Effects of potassium and copper on the settling rate of Sydney rock oyster (Saccostrea commercialis) larvae. Aquaculture, 58 pp.263-267. Kesteven, G.L., 1941. The biology and cultivation of oysters in Australia. CSIRO, Divisionof Fisheries. Report 5, pp.1-32. Korringa, P., 1976a. Farming the cupped oysters of the genus Crassostrea P.219. Elsevıer Scientific Publishing Company-Newyork Korringa, P.,1976b. Farming the flat oysters of the genus Ostrea P.231 Elsevier Scientific Publishing Company-Newyork. Pascual, M.S., Zampatti, E.A., 1995. Evidence of a Chemically mediated adult-larval interaction triggering settlement in Ostrea puclchana: applications in hatchery production-Aquaculture133, pp.33-34 Rodriguez J., Frias, J. A., 1992. Tropical mangrove oyster production from hatchery-raised seed in Cuba. Journal of Shellfish Research, vol. 11, No.2, pp.455-460. Quayle,D. B., 1969. Pacific oyster culture in British Columbia. Fisheriesresearch Board of Canada Biological Station, Nanaimo, B.C. pp. 57-65. Shau-Hwaitan ve Tat-meng Wong, 1995. Introduction of settlement and Metamorphosis in The Tropical Oyster, Crassostrea belcheri (Sowerby), byNeuroactive Compounds, Journal of Shellfish Research, vol. 14 pp.435-438. Soniat, T. M., R. C. Bioadhurst III & E.L. Haywood III. 1991.Alternatives to clamshell as cultch for oysters, and the use of gypsum for the production of cultchless oyster. J Shellfish Res. 10:405-410. Spencer, B.E., 1990. Cultivation of Pacific oysters. Ministry of Agriculture, Fisheries and Food Directorate of Fisheries Research. No: 63, p.47. Sugiura, Y., 1962. Electirical induction of spawing in two marine invertebrates (Urechis unucintus and hermahproditic Mytilus edulis). Biol. Bull. Woods Hole Cilt:123, pp.203-206. Utting, S.D., 1988. The growth and survival of hatchery-reared Ostrea edulis L. spat in relation to environmental conditions at the on-growing site.Aquaculture,69:27-38. Walne, P. R., 1974. Culture of Bivalve Mollusch 50 years experience at Conwy.Fishing News Books Ltd. Farnham, Surrey England. Yolkolu, S., 2000. İstiridye (Ostrea edulis)’nin gonad gelişimi ve cinsiyet oranı üzerine bir araştırma. E.Ü. Su Ürünleri Fakültesi. Yüksek Lisans Tezi, p.69.

http://www.biyologlar.com/istiridye-biyolojisi-ve-yetistirme-teknikleri


Y-DNA (BABA TARAFINDAN) HAPLOGRUPLAR

Bugün genellikle Doğu ve Güney Afrika’da, özellikle Sudan, Angola ve Namibia (Khoisan)’da bulunan bu haplogruba az da olsa Batı Avrupa’da rastlanmaktadır. Bunların, Roma İmparatorluğu döneminde köle olarak getirilen Nubian’ların torunları olduğu tahmin edilmektedir. B Haplogrubu 50.000 yıl önce M60 mutasyonu ile oluştu. Afrika’da geniş bir alana dağılan bu grup Bayaka ve Mbuti pigmileri arasında da görülür. A ve B tipik Afrika haplogruplarıdır. C ve D haplogrupları Afrika kıtası dışına çıkan ilk erkekler olduğundan, Afrikalı olmayan herkesin atalarıdırlar. En çok sorulan sorulardan biri de haplogrupların saç ve deri rengi gibi dış görünüşleridir. Haplogruplara göre sarışınlık veya esmerlik belirlenemez. Çünkü göz, ten, saç rengi gibi özellikler otozomal genler tarafından belirlenir. Ancak bu konuda sadece tahmin yürütülebilir. Örneğin, Y-DNA Haplogrubu A veya B olan birisinin zenci olma ihtimali yüksektir, çünkü bunlar Afrika’nın yerlileridir. Ancak bu gruplardan pekala bir albino da doğabilir. Dolaysıyla dış görünüşe bakarak haplogrup hakkında tahminde bulunmak yanıltıcı olabilir. CT Haplogrubu M168 ve M294 mutasyonları ile oluştu. C Haplogrubuna paralel hareket eden (M174) D Haplogrubu‘nun torunları bugün hala Tibet, Tacikistan ve Güney Asya’da (Hindistan hariç) aynı hat üzerinde yaşamaktadırlar. Daha sonra bunlardan bir grup Japonya’ya göç etti, birkaç bin yıl önce de başka bir grup Moğolistan’dan Tibet’e gitti. Kısmen bugünkü güney Kazakistan’da da bulunan bu genetik grubun Orta Asya’da önemli bir etkisi yoktur. C Haplogrubu Orta Asya açısından daha önemlidir. M168’den ayrılan bu grup, Arap Yarımadası’ndan sahil boyunca İran, Hindistan, Polinezya ve Avustralya’ya kadar gitti. Hatırlarsanız Orta Asya’ya 4 giriş rotasını incelemiştik. Sahil hattını kullandıkları için Asya’da çok geniş bir coğrafyaya yayılma imkanı elde eden C haplogrubu, Sibirya, Moğolistan, Kore, Kazakistan, Mançurya, Vietnam, Avustralya ve Filipinler dahil pek çok yerde görülmektedir. Hatta Bering’den Kuzey Amerika’ya geçmişlerdir. Na-dene ve Batı Kanada yerlileri %25 oranında bu geni taşımaktadır. C3 Haplogrubu tipik Moğol genidir. 20 bin yıl önce ortaya çıkan, Cengiz Han’ın da içinde bulunduğu bu haplogrup az da olsa Avrupa’ya da yayılmıştır. Bugün yeryüzünde Cengiz Han’ın soyundan gelen 16 milyon erkek olduğu tahmin edilmektedir. (M89) F Haplogrubu 45-50 bin yıl önce Orta Doğu’da oluştu. Bir bölümü Orta Doğu’da yerleşen bu grubun bir kolu da Orta Asya steplerine kadar ulaştı. Küçük bir grup ise kuzeye, Anadolu ve Balkanlara gitti. F’den M69 mutasyonu ile ayrılan H Haplogrubu her ne kadar bir Hint grubu olsa da büyük olasılıkla 30.000 yıl önce Orta Asya’nın güneyinde doğdu. Bugün sadece Hindistan’da görülmekle birlikte, Avrupa’daki Romani (Gypsy, Çingene) halkının %50 den fazlası bu gruptandır. Bunun nedeni Hindistan’dan göçmüş olmalarıdır. 40.000 yıl önce İran veya Güney Asya’da (M9) K Haplogrubu, ondan da (M45) P Haplogrubu 35.000 yıl önce Orta Asya’da doğdu. Bugün Batı Avrupa, Rusya ve Orta Asya’da yaşayan insanların büyük bölümünün ortak atası işte bu M45’tir. Üst paleolitik çağın başlangıcı olan bu dönem, hem neandertalların yok olması, hem de homo sapienslerin bütün yeryüzüne dağılması açısından önemlidir. Artık yeryüzünde insanoğlunun hakimiyeti başlamıştır. 35-40 bin yıl önce Orta Asya’ya yerleşen K ve P gruplarının Türklerin en eski ataları olduğunu biliyoruz. Orta Asya’dan Avrupa’ya giden N ve R haplogrupları Avrupa’daki 10 ana Y-kromozom grubundan en önemlileridir. Bu gruplar 30 bin yıl boyunca Avrasya’ya yayılarak aralarında Rus, Alman, Fransız, İngiliz ve Finlerin de bulunduğu Avrupalı milletleri oluşturdular. Yani Slavlar, İskandinav ve Baltık milletleri, Anglo-Sakson, Germen, Kelt ve diğer bütün Avrupa ırkları ile Türklerin soyu 30 bin yıl geriye gittiğimizde aynı atalara dayanıyor. P Haplogrubu Q ve R gibi en yaygın iki haplogrubun atası olan P’nin bugünkü nüfusu çok azdır. En çok Amerikan yerlilerinde görülen bu grup, Chipeway yerlilerinde %63 oranında bulunmaktadır. P grubuna Avrupa’da çok az rastlanır. Bunların Hun ve Moğol seferleriyle Avrupa’ya gelen Türkler olduğu düşünülmektedir. Hiçbir değişikliğe uğramadan, 35 bin yıl önceki ile aynı M45 genetik marker’ını taşıyan bir kişi Kazakistan’da tespit edilmiştir. Dr. Spencer Wells tarafından Almaty-Bişkek arasındaki evinde ziyaret edilen bu şahsın dedeleri 35 bin yıl boyunca aynı bölgede yaşamışlardır. R1 Haplogrubu başta Orta Asya olmak üzere oldukça geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. 30 bin yıl önce P’den M207 mutasyonu ile ayrılan R büyük olasılıkla Güney Asya, Kuzey Kafkasya veya Doğu Avrupa’da doğdu. Bugün, Batı Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde dış görünüşüne göre insanlar tanımlanırken şöyle ifade edilir: - Kafkasyalı (Caucasian): Beyaz ırk, yani sarışın ve kumrallar. - Esmer (Hispanic): Güney Amerika, İspanya ve diğer Akdeniz havzasında görülen esmerler. - Asyalı (Asian): Uzak Doğulu, çekik gözlüler. - Afrikalı (African): Siyahi, Afrika asıllılar. Beyaz Kafkasyalı (White Caucasian) olarak adlandırılan grup, bizim bildiğimiz anlamda sadece Çerkez, Gürcü ve Çeçen gibi Kafkas halklarıyla sınırlandırılmaz. Rusya, Amerika veya başka bir yerde doğan bütün beyaz ırklar Kafkasyalı olarak tanımlanır. Bunun sebebi Alman bilim adamı Johann F. Blumenbach’ın 18. Yüzyılda ortaya atmış olduğu teoridir. Blumenbach’a göre Avrupalı beyaz ırklar Kafkasya’dan çıkmıştır. Avrupa’ya yerleşen ilk insanlar olan Cro-Magnon’ların da bu beyaz Kafkasyalılar olduğu teorisinden dolayı zaman içinde bütün beyazlara Kafkasyalı denmiştir. İşte bu anlamda beyaz ırkların büyük bir bölümünü oluşturan y-DNA haplogrupları R1a ve R1b’dir. R1a Haplogrubu R1a daha çok Doğu Avrupa’da, özellikle Slav ırklarında %50’den fazla bulunmaktadır. 19.000-26.000 yıl önce R1’den ayrılan bu grubun ilk nerede doğduğu tam olarak bilinmiyor. Balkanlar’da görülen R1a çeşitliliğinin nedeni 5.000 yıldır Avrasya steplerinden gelen göçler olabilir. Dolaysıyla Balkan Yarımadası’nda doğmuş olma ihtimali zayıftır. İlk çıkış yeri hakkındaki bir diğer teori Pakistan ve Kuzey Batı Hindistan’dır. Bu bölgedeki çeşitlilik ise nüfus fazlalığından kaynaklanmaktadır. Unutulmamalıdır ki, Pakistan ve diğer Hint halklarının toplam nüfusu Çin’den fazladır. Dolaysıyla R1a’nın ilk doğum yeri için en uygun alternatif, Güney Sibirya veya Orta Asya’dır. R1a’nın hızlı yayılmasının nedeni atların erken evcilleştirilmesi, bronz silahlar ve at arabalarıdır. Özbek, Türkmen, Uygur, Tatar gibi Türk boylarında R1b ve R1a’nın toplamı, nüfusun neredeyse yarısını (%40-50) oluştururlar. Hatta Başkırlarda bu oran tavan yapar, %80 bazı bölgelerde %90’a ulaşır. Tipik Avrupalı gruplar R1a ve R1b’nin binlerce yıldır Orta Asya’da da yaşıyor olması, Tarım havzasında (Uygur, Şincan veya Doğu Türkistan) bölgesinde bulunan sarışın Avrupalı kadın ve erkek mumyaların da orijinini açıklamamızı sağlıyor. Bugüne kadar pek çok antropolog bunların Orta Asya’ya Bronz Çağında (7000-5200 yıl önce) göç eden Avrupalılar olduğunu düşünüyordu. 2007’de Çin hükümetinin izin vermesiyle Dr. Spencer Wells tarafından yapılan DNA testleri, bu mumyaların baba tarafından R1a1a grubuna ait olduğunu ortaya koydu. Anne tarafından ise yine Orta Asyalı olan mt.DNA ‘C’ haplogrubuna ait olduğu tespit edilen bu insanların bölgeye sonradan gelen Avrupalılar olduğu teorisi böylece çürütülmüş oldu. Artık arkeologlar bu halkı Avrupalı değil Tocharian (Tokaryan) olarak adlandırıyorlar. Tokaryan dili ise Hint-Avrupa dil grubuna giriyor. R1b Haplogrubu R1b Batı Avrupa’daki en kalabalık gruptur. R1b’nin doğum yeri tam olarak tespit edilmiş değil. Bulunan en eski formlar Kafkasya ve yakın doğudadır. Büyük olasılıkla Orta Doğu’nun kuzeyinde doğmuş, neolitik çağda Kuzey Anadolu ve Kafkasya’ya hareket etmiştir. İrlanda ve Bask bölgesinin %80’inden fazlasını R1b’nin oluşturduğunu biliyoruz. Ayrıca Başkortistan (Başkırya) ve Ural bölgesinde %50, Türkmenistan’da %35 gibi önemli oranlarda bulunması ilginçtir. Zaman içinde Doğu Avrupa’da kalan R1b iyice azalmış olsa da Orta Asyalı Türk halklarının genlerinde hala önemli bir yer tutmaktadır. R1b Bugün hala Kuzey Batı Çin Uygurlarında %20, Nepal Newa halkında %11, Afgan Hazara halkında %35 oranında bulunmaktadır. Pontik steplerinde, Kuzey Kafkasya’da 6.000 yıl önce R1a ve R1b gruplarının birlikte yaşadığı tahmin ediliyor. Batıda Don ve Dniester kıyılarına yerleşenlerin daha çok R1b, doğuda Volga ve Ural bölgesinde yaşayanların ise R1a grubundan oldukları söylenebilir. R1b’nin Kuzey Doğu Anadolu veya Kafkasya’da uzun zaman yaşamış olması Maykop kültürü ile ilişkisini düşündürmektedir. Tekerleği ilk defa Kuzey Kafkasya’daki bu bronz çağı kültürünün kullandığı sanılmaktadır. İlk metal el aletleri ve silahlar Kuzey Kafkasya’da yapıldı. Dünyanın en eski kılıcı Maykop kültürüne ait bir kurganda bulunmuştur. Hem at arabalarının icadı, hem de kılıç gibi silahların yapılması Kafkas halklarına büyük bir avantaj sağladı. Karşılarına çıkan toplulukları kolayca yenerek Batı Avrupa ve Anadolu’ya yayıldılar. Bu Kafkas halkları daha çok R1b ve G2a gruplarından olup kuzeyde R1a’ya da rastlanmaktadır. Volga-Ural bölgesinde icat edilen tekerlekli at arabalarının Hititler tarafından da kullanıldığı bilinmektedir. Demek ki, R1 grupları Kafkasya’dan güneye, Doğu Anadolu’ya girerek kültürlerini Orta Doğu ve Balkanlara taşıdılar. Tarihçiler ve arkeologlar Hint-Avrupa göçlerinin bir işgal mi yoksa barışçıl bir yayılma mı olduğunu uzun zaman tartıştılar. Yayılma teorisini ileri sürenler, R1b’yi Batı Avrupa’nın yerlileri, R1a’yı ise Hint-Avrupalılar olarak tanımladılar. Ancak R haplogrubunun Orta Asya’da doğmuş olması bu teoriyi çürüttü. R2 ise sadece Güney Asya’da bulunmaktadır. Batı Avrupa nüfusunun %80’i R1b olmasına rağmen oldukça farklı dış görünüş tipleri vardır. Bunun nedeni, atlı arabalarla ve süvari birlikleriyle düşmanlarına üstünlük sağlayan savaşçıların kendilerinden çok daha kalabalık toplumları yenerek bölge halkına üstünlük kurmalarıdır. Çok eşliliğin yaşandığı eski çağlarda galip gelen taraf savaş esiri cariyeler de edindiği için, bir erkeğin nesli pek çok kadından devam etmiştir. Bu sebeple, R1b grubundan olmalarına rağmen, anne tarafına ait genlerden dolayı farklı dış görünüşler oluşmuştur. I Haplogrubu Avrupa’daki en eski gruptur. Orta Doğulu IJ’den 25.000 yıl önce ayrılmıştır. Avrupa’da doğan tek grup olan I, büyük olasılıkla F ve C ile birlikte Cro-Magnon’ların haplogrubudur. I2a, en çok Bosna-Hersek’te (%65) I1 ise İskandinavya’da (%45) görülür. Daha sonra dört ana alt gruba ayrılmıştır. I1, 17.000 yıl önce Güney Doğu Avrupa’da doğdu. I1, I2a, I2b ve I2c gruplarına Türkiye’de az rastlanır. I haplogrubu, özellikle I2a Türkiye ve Kuzey Irak Kürtlerinde %20 oranında görülmektedir. G Haplogrubu 30.000 yıl önce Orta Doğu veya Trans Kafkasya’da doğdu. O dönemde yarı göçebe hayat tarzı hüküm sürüyordu. Buzul çağı sona erip ilk defa Bereketli Hilal’de tarım başladığında bu grup çiftçiliği öğrendi. Tahminen 12.000 yıl önce güney Kafkasya’da koyun ve keçileri evcilleştiren bu insanların bir bölümü 9-6 bin yıl önce Anadolu üzerinden Avrupa’ya göç etti. İskitlerin R1a ve G1 grubundan olduğu biliniyor. İskitler ve Sarmatyanların soyundan olduğu kabul edilen Osetya halkı (Rusya ve Gürcistan içinde) daha çok G2a grubundandır. C. Scott Littleton’a göre Kamelot yuvarlak masa şövalyelerinin bazıları İskitlerdendi. Kral Artur ve kutsal kase efsanesinin kaynağının da İskit kültürü olduğunu belirtmektedir. E1b1b (eski adı E3b) Haplogrubu Afrika’dan en son göçle çıkan haplogruptur. Bu grup Türkiye’de %10’dan fazla görülmektedir. 26.000 yıl önce Afrika’da doğmuş ve Orta Doğu’ya yayılmıştır. E1b’nin Avrupa’ya ne zaman girdiği tam olarak belli değildir. Tahminen neolitik çağ sonu veya bronz çağı başında göçler oldu. Sahra çölü 20.000 yıl önce kurak idi. 12.000 yıl önce buzul çağı sonunda yağmurlarla yaşanılabilir bir alan haline geldi. 6.000 yıl önce de tekrar çölleşmeye başlayarak bugünkü durumuna dönüştü. İşte Kuzey Afrika’daki bu sert iklim değişiklikleri nedeniyle kıta dışına birkaç dalga göç olmuştur. T Haplogrubu 30.000 yıl önce Asya’da oluşan bu grubun doğum yeri tam olarak bilinmemektedir. Avrupa’da az görülen T grubuna en çok Doğu Afrika’da Aden körfezi sahillerinde ve Doğu Hindistan’da rastlanmaktadır. İtalya ve Yunanistan’da %7, Türkiye’de %3 oranında bulunmaktadır. T grubunun daha çok Güney Kafkasya, Irak ve Güney İran’da görülmesi nedeniyle Sümerler ve Elamitlerle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Kıbrıs, Sicilya, Tunus’ta bu gruba fazla rastlanmasının sebebi Fenikelilerin Akdeniz’e yayılmaları olabilir. L Haplogrubu 30.000 yıl önce K’dan ayrılan L grubu daha çok Pakistan ve Hindistan’da bulunmakla beraber, Türk, Kürt ve İranlılarda %4 oranında görülür. Kuzey Batı Hindistan’a ait olan bu grubun insanları Orta Doğu, Ermenistan, Anadolu, Balkanlar ve İtalya’ya kadar gitmişlerdir. Bunların ticaret için batıya giden Hintliler olduğu sanılıyor. Ayrıca, Orta Doğu ve Hindistan arasında kurulan Selçuklular, Sasaniler ve Roma İmparatorluğu gibi devletler döneminde bu Hintlilerin batıyla ilişki kurmuş olmaları mümkündür. J Haplogrubu Bugün yeryüzünde en etkin birkaç haplogruptan birisi, pek çok açıdan belki de en önemlisidir. J1 ve J2 sadece nüfus olarak fazla olmasından değil, hem bulunduğu stratejik coğrafya, hem de Orta Doğu’da gerçekleştirmiş olduğu etkiler nedeniyle insanlık tarihinde önemli rol oynamıştır. 30 bin yıl önce, büyük ihtimalle Arap Yarımadası’nda doğmuş olan bu grup sadece Semitik (Arap ve Yahudi) ırkların atası olmakla sınırlı değildir. Türkiye, Kafkasya, İran ve Orta Asya’ya kadar uzanan geniş coğrafyada nüfusun büyük bölümünü oluşturmaktadır. Levant ve Bereketli Hilal’de tarımı 12.000 yıl önce ilk defa J’nin torunları başlatmıştır. İnsanlık tarihi açısından dönüm noktası olan bu gelişme, avcılıktan yerleşik hayata geçilmesine neden olmuş, ilk köyler kurulmuş, eski Mısır ve Mezopotamya uygarlıkları böylece başlamıştır. Bugün Türkiye’de yaşayan halkın üçte birini oluşturan J1 ve J2 haplogrupları, sayıca diğer bütün gruplardan açık ara öndedir. N Haplogrubu Orta Asya ve Türkler için en önemli iki gruptan biri olan N grubu NO’dan 15-20 bin yıl önce doğdu. Orta Asyalı Türkler daha en başından beri birbirinden uzak akraba iki topluluktan oluşmaktaydı. Ön-Türklerin kurduğu devletlerde Q ve N, Orta Asya’da yaşayan R1a, R1b, C ve O gruplarıyla karışık halde bulunuyorlardı. N haplogrubunu Türkler için önemli kılan bir diğer husus, çoğunluğunu oluşturduğu Finlandiya, Estonya, Yakut ve diğer Kuzey Sibirya halklarının hepsinin Ural-Altay grubundan dilleri konuşuyor olmalarıdır. N grubu bu yönüyle belki de tektir. Bugün hala yüksek oranlarda görüldüğü Sibirya ve Kuzey Doğu Avrupa ön-Türklerin de ilk yerleşim alanlarıdır. Bunlar M.Ö. 600-700 yıllarında güneye inerek Moğolistan ve Orta Asya steplerine girdiler. Q Haplogrubu 15 ila 20 bin yıl önce P’den ayrıldı ve kendisiyle aynı dönemde doğan R1 ve N haplogruplarıyla Orta Asya’nın ilk yerlilerini oluşturdu. R1 yukarıda açıkladığımız gibi dünyanın dört bir yanına dağıldı, bugün Hint-Avrupa dil grubunu konuşan Avrupalıların genetik grubu olarak kabul edilir. Diğer taraftan N daha çok Ural dillerini konuşanlara ait bir genetik gruptur. Q ise tamamen Hunlara ait haplogrup olarak bilinir. Bir diğer deyişle Q tamamen Türklere has bir gruptur. Amerikan yerlilerini istisna edersek, Q grubundan olup ta Türk olmayan bir millet yoktur. Çünkü Q insanlarının tamamı hem Orta Asya doğumludur hem de bugün hala Türk dili lehçelerini konuşmaktadırlar. 1500 yıl önce kavimler göçü ile Hunlar Avrupa’ya yayılana kadar Q grubu Orta Asya’da yaşamaya devam etmiştir. İşte bu göçler ile Batı Avrupa’ya gelen Hunlar, sayıları az olsa da Avrupa’da varlıklarını hala devam ettirmektedirler. Hunların ilk önce Macaristan’a yerleştikleri biliniyor. Onların baskısıyla batıya gitmek zorunda kalan Germenlerin ataları, Goth, Ostrogot, Vizigot ve Vandallar Roma İmparatorluğu’nun çöküşüne sebep olmuşlardır. Roma kaynakları, Hunların küçük ve elit gruplar halinde Germenlerden oluşan orduları yönettiğini belirtmektedirler. Müttefikleri Goth’larla birlikte İskandinavya’ya kadar giden Hunlar, Macaristan’dan sonra en çok Norveç ve İsveç’e yerleşmişlerdir. Q’nun Batı Avrupa’ya nasıl gelmiş olabileceğine dair ikinci senaryo, Ural dillerini konuşan N haplogrubu ile birlikte Sibirya’dan hareket etmiş olmaları yönündedir. Ancak bu olasılık zayıftır, çünkü Ural haplogrubu olan N1c1 ve Q’ye Finlandiya’da çok az rastlanır. Bir üçüncü alternatif, Q grubunun Avrupa’ya13. Yüzyılda Cengiz Han’ın orduları içinde gelmiş olabilecekleri ihtimalidir. Moğol orduları C3, G, O, Q, N ve R1a gruplarından oluşuyordu. Ayrıca Moğol istilasından kaçan Kuman ve Kıpçakların da batıya göç ettiklerini biliyoruz, ancak Orta Avrupa ve İskandinavya’ya kadar ulaşmaları zor göründüğünden en kuvvetli teori birinci alternatif, yani 5. Yüzyılda gerçekleşen kavimler göçüdür.

http://www.biyologlar.com/y-dna-baba-tarafindan-haplogruplar

Biyolojik Silahların Tarihçesi

Biyolojik silahların kullanımının insanlık tarihi kadar eski olduğu söylenebilir. Biyolojik silahın bilinen en eski tarihi M.Ö. 300’lü yıllarda Perslerin, Asurluların ve Atinalıların düşmanlarını yenmek için içme sularına hayvan leşlerini atmalarına kadar dayanmaktadır. 11 ve 12. yüzyıllarda Kudüs topraklarını ele geçirmek isteyen Haçlı ordusu, Müslümanlar tarafından bulaştırılan veba mikrobuyla büyük zayiat vermiş ve amaçlarına ulaşamamıştır. 13. yüzyılda da İspanyollar, Amerika’ya geldiklerinde oradaki yerlilere daha önce çiçek hastalığına yakalanmış ve ölmüş insanların kıyafetlerini vermişler, çiçek salgınının başlamasına ve birçok yerlinin ölümüne neden olmuşlardır. Canlı bir organizmanın ilk kez bilinçli bir şekilde insanlara karşı kullanımı ise Tatarlar tarafından gerçekleştirilmiştir. 1346’da Kırım’daki (şimdiki Ukrayna sınırları içerisinde kalan) Kefe şehrini kuşatan Tatarlar, uzun süren kuşatmayı vebadan ölen insan cesetlerini mancınıkla şehrin surlarından içeri atarak meydana getirdikleri veba salgınıyla sonlandırmışlardır. Bazı tip tarihçilerine göre bu olay, Ortaçağ’da 1347 ve 1351 yılları arasında Avrupa’da yayılan ve 25 milyon insanin ölümüne neden olan veba salgınının nedenleri arasında gösterilmektedir. 18. yüzyılda Kuzey Amerika’da; önce İngilizler sonra Amerikalılar suçiçeği mikrobu taşıyan battaniyeleri Kızıl Derililere vermişler ve büyük bir çiçek salgınına neden olmuşlardır. Yüz binlerce Kızıl Derilinin bu şekilde öldürülmesiyle tarihin en büyük jenositlerinden biri gerçekleştirilmiştir. 1863 yılının Temmuz ayında Amerikan iç savaşında konfederasyon ordusunun geri çekilmesi sırasında General Johnston gölleri ölülerle doldurtarak su kaynaklarını zehirledi ve General Sherman’in kuvvetlerini engelledi. I. Dünya Savaşı’nda Almanlar, ABD’den müttefik ordularına gönderilecek olan çiftlik hayvanları ve Romen süvari atları arasında ruam hastalığı salgınını çıkartmışlardır. Ayrıca bu dönemde Almanya’nın İtalya’da kolera, St. Petersburg’da da veba hastalığı yaydığı iddia edilmektedir. 19. yüzyıla kadar mikroorganizmaların özellikleri, etkileri ve korunma yöntemleri hakkında çok az şey biliniyordu. Bunun sonucu olarak milletler bir mikroorganizmayı düşmanlarına karşı silah olarak kullanırken kendileri de bundan zarar görüyorlardı. Yine de bu yöntemler, mikroorganizmalara karşı korunma yöntemlerinin keşfedildiği 19. yüzyıla kadar kullanıldı. 17 Temmuz 1925 yılında 40 ülke kimyasal ve biyolojik silahların kullanımını Cenevre Protokolü’nü imzalayarak yasaklamıştır. Zehirli gazlar ve biyolojik silahların kullanımı savaşlar sırasında yasaklanırken kimyasal ve biyolojik savaş maddelerinin araştırılması, geliştirilmesi, silahlandırılması ve stok yapılması yasaklanmamıştır. 2. Dünya Savaşı sırasında (1939-1942 yılları arasında) Japon kuvvetleri, Çin ve Mançurya’da şarbon, veba, çiçek, tularemi, ruam, kolera, kızıl, menenjit, tüberlükoz, tifo, tetanus, hemorajik ateş ve difteri gibi çeşitli enfeksiyon hastalıklarını esirler üzerinde deneyip, 10 binden fazla insanin ölümüne yol açmıştır. 13 Ağustos 1945’te ABD Hiroşima’ya atom bombası attıktan ve Ruslar Kore ve Mançurya’yı işgal ettikten sonra Japonya kısa fakat kötü biyolojik savaş tarihine son vererek tüm biyolojik savaş tesislerini imha etmiştir. 1982’de Japon hükümeti bir rapor yayınlatmış ve bu raporda biyolojik savaşla ilgili deneylerin olağanüstü savaş zamanında meydana geldiğini ve insanlık açısından üzgün olduklarını ifade etmiştir. Aynı yıllarda İngilizler, İskoçya açıklarındaki Greenad Adalarında şarbonla çok sayıda deneme yapmışlar ve ada topraklarının 36 yıl boyunca şarbon sporlarıyla kalmasına neden olmuşlardır. Adanın temizlenmesine 1979’da başlanmış ve 280 ton formaldehit kullanıldıktan sonra ancak 1987’de tam anlamıyla temizlenebilmiştir. 1950’li yıllarda Amerikan ordusu biyolojik bir silahı taklit ve gerçek bir biyolojik silahın kullanımında meteorolojik koşulların etkisini araştırmak amacıyla San Fransisco’da Serratia marcescens isimli bir bakteriyi yaydı. Bu bakteri hastalık yapmıyordu. Bu deneme 1970 yılında The Washington Post Gazetesi tarafından yayınlanıncaya kadar halktan gizlendi. Daha sonra Standford Üniversitesi Hastanesi’nde S. marcescens’e bağlı üriner sistem enfeksiyonu salgını oldu ve bir hasta endokardit nedeniyle öldü. Salgının ordunun yaptığı bu denemeyle olan ilgisi hala bilinmemektedir. 25 Kasım 1969’da Amerikan Başkanı Nixon biyolojik savaş maddelerinin ve silahlarının kullanımını tek yönlü yasakladı. Tüm biyolojik araştırmalar bağışıklık kazanma, kesif ve emniyet gibi güvenliğe yönelik olarak sınırlandırıldı. 14 Şubat 1970’de de biyolojik ve kimyasal olarak üretilen toksinler de bir bildiriyle yasaklandı. 1972 yılında ise ABD biyolojik savaş maddelerini yok etti. 22 Ocak 1975’de biyolojik ve toksin savaş maddelerinin üretimi, stoğu ve geliştirilmesini yasaklayan biyolojik silahlar anlaşması Rusya dahil 151 ülke tarafından imzalandı. 1979 yılında Rusya’nın Sverdlovsk şehrinde birçok kişi antraxin havaya yayılması sonucu akciğer ödeminden öldü. 1992’de ABD’yi ziyaret eden Rusya Federasyonu Başkanı Boris Yeltsin bu olayın biyolojik savaş maddesi üretim merkezinden kaza sonucu sızan aerosol antrax bakterilerinden kaynaklandığını tasdik etti. 1969’da başlayıp 1975’de 151 ülke tarafından imzalanan biyolojik silahların üretimi, depolanması ve kullanımının yasaklanmasına ilişkin anlaşmaya rağmen bugün bu silahların üretimi ve depolanması halen birçok ülkede gizlilik içerisinde sürdürülmektedir. Anlaşmaya rağmen biyolojik silahların kullanıldığının tespitinin çok zor olusu, önümüzdeki savaşlarda veya savaş yokken dahi düşman ülkelerin insan gücü ve ekonomisini zayıflatmak için gizlice kullanılabileceğini ortaya koymaktadır. Bunların dışında Tokyo’da 1995 yılında bir metro istasyonuna sarin gazıyla saldırı düzenleyip çok sayıda kişinin ölümüne neden olan terörist örgüt Aum Shinri Kyo’nun en az sekiz defa şarbon ve botulinum toksini ile saldırı düzenlediği ancak başarılı olamadığı saptanmıştır. 11 Eylül 2001’de ABD’ye yönelik terörist saldırılar sonrasında değişik kuruluşlara gönderilen mektuplar içinde toz halinde şarbon sporları saptanmış, yedisi akciğer ve kalanı deri şarbonu olmak üzere 15 kişide hastalık tespit edilmiştir. Bu tarih itibariyle ABD dışından şimdiye kadar şarbona yakalanan kişi bildirilmemiştir.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-silahlarin-tarihcesi

Kunduzlar ( Castor )

Alem: Animalia Şube: Chordata Sınıf: Mammalia Takım: Rodentia Familya: Castoridae Cins: Castor ( Linnaeus, 1758 ) Kunduz Yaşadığı yerler: Kuzey yarımkürede, akarsu kenarlarında. Özellikleri: Kamburumsu vücutlu, geniş yassı kuyruklu. Su içinde kulübe ve bentler yapar. Ağaçları kemirerek devirir. Ağaç kabuklarını yer, soyulmuş dalları çamurla sıvayarak bent ve yuva yapar. Arka ayakları perdeli olduğundan iyi yüzücüdür. Postu için avlanır. Ömrü: 20-30 yıl. Çeşitleri: Avrupa (Castor fiber) ve Amerika (Castor Canadensis) kunduzları olmak üzere iki türü bilinir. Kuzey yarımkürenin orman kenarlarındaki akarsularında yaşayan kürklü, kemirici bir memeli. Toplum hayatı yaşar. Mühendislik özelliğiyle tanınır. Şişman, kamburumsu görünüşlü, yuvarlak başlı, kısa kulaklıdır. Kuyruk hariç ortalama 70 cm boyunda ve 30 kg ağırlığındadır. 50 kg gelenleri vardır. Geniş ve yassı kuyruğu 40 cm uzunlukta olup, pullu bir deriyle kaplıdır. Yüzerken dümen vazifesi görür. Tehlike durumunda suya çarparak çıkardığı seslerle arkadaşlarını uyarır. Karada ağaçları kemirirken ayağa kalkmak için destek olarak kullanır. Bent ve yuva yaparken çamur ve toprağı sıkıştırmak ve düzlemek için duvarcı malası gibi kullanır. Post tüyleri iki katlıdır. Üsttekiler gayet sert olup dikensizdir. Alttakiler ise ince ve sık tüylüdür. Aralarından su geçmez. Makbul olan bunlardır. Üsttekiler kürkçüler tarafından yolunur. Çoğunun postu kestane renginde ise de siyah, sarı ve beyaz tonlusu da vardır. Ayakları beş parmaklıdır. Ön ayaklar küçük ve perdesizdir. Toprağı eşmeğe ve malzeme tutmaya yarar. Daha büyük olan arka ayakları tamamen perdelidir. Bunları yüzerken kürek gibi kullanır. Arka ayağının ikinci parmağı yarık olup, kuş gagasına benzer iki tırnağı vardır. Bunlarla ıslak tüylerini tarar. Kunduz kolonileri genellikle ormanlık bölgelerde ağır akan ve zemini gözüken su kenarlarında yaşarlar. Sert odunlu ağaçların kabuklarını kemirerek beslenirler. Kök ve yaprak da yerler. Akça, ıhlamur ve huş ağacı kabuklarını severler. Kozalaklı ağaç kabuklarını asla yemezler. Kozalaklı ve ağaçsız bölgelerde rastlanmazlar. Eskiden Asya’nın kuzey memleketlerinde, Kanada’da ve Avrupa’nın Tuna gibi büyük nehir kıyılarında bol bulunurdu. Britanya Adalarında nesilleri tükenmek üzeredir. Avrupalılar Kuzey Amerika’ya ilk ayak bastıklarında kunduzlar, hemen hemen bütün orman nehirlerinde bulunurdu. Kolay avlandıklarından nesilleri azaldı. Bugün Don ve Elbe nehirlerinin bazı yerlerinde, Polonya ve Rusya’nın hızlı akarsularında nesilleri korunmaya çalışılmaktadır. Kunduzlar harika su mimarlarıdır. Dünyanın en güzel yuva yapım ustalarıdır. Kubbemsi yuvalarını göl ve nehirlerde yaparlar. Evlerini yapmadan önce nehirlerin önüne barajlar kurarak sun’i göller meydana getirirler. Kış gelmeden önce yuvaların bitmesi için, kunduz aileleri birbirlerine yardım ederler. Keskin dişleriyle ağaçları kemirerek devirir, bent ve yuva yapımında kullanırlar. Bir baraj için tonlarca kütük harcarlar. Aralarına ağır taşlar yerleştirerek balçıkla sıvayarak birbirine tuttururlar. Balçığı kuvvetlendirmek için yaprak ve otla karıştırırlar. Sıkıştırmak ve düzeltmek için de geniş ve yassı kuyruklarını duvarcı malası gibi kullanırlar. Suyun basıncını yenmesi ve yıkılma olmaması için barajın alt tarafı geniş, üst tarafı dar yapılır. Yaptıkları bentlerin uzunluğu 15 m’den 300 m’ye kadar olabilir. Suyun akışının sağlanması için üstten bir miktar açıklık bırakılır. Kubbemsi yuvalarının dış atmosfere karşı kapısı yoktur. Giriş su altından iki kanaldan gerçekleşir. Kunduz, yuvasından nehrin içine açılan iki toprak altı kanalı kazar. Birincisi genel giriş kapısı, ikincisi emniyet kapısıdır. İkinci kanal daha derinden kazılmış olup ilk girişin daha aşağısından nehre açılır. Böylece kunduzlar göl donduğu zaman bile emniyet içinde gidip gelebilirler. Yuvalarının yüksekliği su seviyesinden 3 metre kadar yukarı olabilir. Genişlikleri ise 2-7 metreyi bulur. Dışarıdan bakıldığında kubbe, ağaç yığıntısından ibarettir. Kubbe, dal ve otlar karışık çamurla sıvandığından son derece dayanıklıdır. Ancak sıvanmamış olarak bırakılan küçük bir kısım havalandırmayı sağlar. Sert dallarla örülmüş hava bacasından yuvaya avcı bir hayvanın girmesi mümkün değildir. Yuvada iki veya daha fazla odacık vardır. İçleri kuru ağaç kabuğu ve yapraklardan yapılmış yataklarla döşenmiştir. Amerikan kunduzları iki katlı kulübeler yaparlar. Avrupa kunduzları böyle mükemmel yuvalar yapamadıklarından ayrı bir tür olarak kabul edilirler. Kunduzlar, suyun akış istikametine göre daima yuvanın alt tarafına barajlar yaparlar. Böylece yaz mevsiminde su seviyesini sabit tutmuş olurlar. Böyle barajlar yapmasalardı, yazın su seviyesi düştüğünden yuvalarına giden su altı kanalları ortaya çıkardı. Yazın karaya çıkarak kök, su bitkileri ve ağaç kabuklarıyla beslenir, bir kısmını da kış için depo ederler. Suyun son seviyesinin altında kışlık depoları vardır. Kemirdikleri ağaçların kabuklarını yer, çıplak kısımlarıyla bent ve yuvalar yaparlar. Kunduzlar genellikle gece faaliyet gösteren hayvanlardır. Gündüz yuvalarının yakınına taşıdıkları ağaçların kabuklarını yerler. 10 cm kalınlıktaki bir ağacı 15 dakikada kemirip devirebilirler. Bazan 1,5 m’den kalın ağaçları da devirirler. Keskin ön dişleri 10-12 cm uzunluğundadır. Kızılderililer bunları bıçak olarak kullanırlardı. Gece, ağaçları kemirirken aile kolonisinin bir tanesi nöbetçi olarak etrafı gözler. Ağaç çatırdamaya başlayınca kemirmeyi bırakarak uzaklaşırlar. Devrilmediği takdirde bir miktar daha kemirirler. Ağaç büyük bir gürültüyle devrilmeye başlayınca hepsi suya dalarak etrafı dikkatle dinlerler. Gürültüye davetsiz misafirler gelmediği takdirde ağacı parçalara ayırarak yuva yakınlarına götürürler. Kışın taze ağaç köklerine ulaşabilmek için bazan 3-5 m içlere kadar kanallar kazarlar. Bu kanallarda dikkat edilen husus, içlerinde suyun devamlı bulunmasıdır. Bunun için kanallar su seviyesinin altından kazılır. Su altında yüzerken burun ve kulaklarının kapaklarını kaparlar. Ağzında dal parçası taşırken gevşek dudaklarını ön dişlerinin arkasına çekerek ağızlarını sıkıca kaparlar. İyi yüzer ve su altında 15 dakika kalabilirler. Erkek yalnız bir dişiyle yaşar. Ocak veya şubatta su altında veya su kenarlarında eşleşirler. Doğum 100 gün kadar sonra nisan-mayıs aylarında gerçekleşir. Gözleri açık, yumuşak tüylü 2-4 yavru doğar. Yavrular büyüdükçe yuva içinden yeni kanallar açılarak yeni yuvalar yapılır. 2 yaşında erginleşir. 20-30 yıl kadar yaşarlar. Kunduz kürkü oldukça değerlidir. Halk arasında “samur kürk”ü olarak da bilinir. Kuyruğunun altında “kunduz hayası” denen iki salgı bezi vardır. Castoremin denen salgıları, ilaç ve parfümeride kullanılır. Kunduz bir timsahla karşılaştığında kendini çamura bulayarak gizler. Yaklaşan timsahın açık ağzından hızla içeri dalarak iç organlarını parçalar. Sonra da karnını yararak dışarı çıkar. Kaynak: Rehber Ansiklopedisi  

http://www.biyologlar.com/kunduzlar-castor-

Biyocoğrafya Nedir

Coğrafya: Herhangi bir yerde mevcut olan elemanların nasıl meydana geldiğini, başka varlıklardan ayrılıp ayrılmadığı, bu varlıkların birbirine benzeyip benzemediğini bütün bu kuralları inceleyen bilim dalıdır. Söz konusu elemanların ve bu varlıkların nerelerde bulunup bulunmadığı Bu elemanların oluşum şekillerini Bu varlıların özelliklerini ortaya koymaya çalışır. Bu varlıkların birbirlerine benzer yakınlıklarını araştırır,ortaya koyar. Tüm bu maddelerin kurallarını açıklar. Bu Varlıkların Özelliklerinin Sınırları Bitki, ve hayvanları ele alıyoruz bunlardan da yalnız makro olan bitki ve hayvanları ele alıyoruz. Ancak dolaylı olarak ta insanları ele alıyoruz. Hayvanların çoğu bitkilere göre tercih yapar. Çünkü bitkiler hayvanlar için durak ve besi yeridir. Bunun için bitkiler Biyocoğrafya’nın başlıca önemli elemanıdır. İnsanlar doğayı koruması için doğanın özelliklerini bilmemiz işleyişini ekolojisini bilmemiz gerekir. İnsanlar doğada kurulmuş olan sistemi ele geçirip işleyişini yok ediyor. A)Biyocoğrafya Canlıların yeryüzünde ilk var oldukları yerleri bu yerlerin özelliklerini var oluşlarının nedenlerini yeryüzünden başka nerelerde bulunduklarını ve bu yerlerin oluşum nedenlerini birbirlerine benzer olup olmamaları durumlarını ve bu yerlerin sınırlarının boyutlarını ve bütün bunların olası kurallarını ortaya koyan bütün canlıların meydana gelmesinin etmenlerini şu şekilde sıralayabiliriz. A.1) Jeolojik oluşum: Yeryüzünün oluşumundan beri geçirdiği değişik evreler. A.2) Bu yerlerin oluşmasında canlılar(bitkiler ve hayvanlar) bu canlıların kendine özgü olan özellikleri: A.3) İklim: Bunların üçünü birden ekolojik birleşme denir. Birbirine benzer özellikleri sahip olan alanlara benzer yerleşim alanları benzer özelliklere sahip olmayan alanlara farklı yerleşim alanları denir. Soru: Bu benzerlik ve farklılıkların kriterleri nelerdir ? A.1) Jeolojik oluşum Dünya’da canlıların geçirdiği jeolojik devirleri açıklamak için 4 teori vardır. Bunlar; A.1.1)Çökmüş Kıtalar Teorisi: Bu görüşe göre bugün birbirinden ayrı olan kıtalar eski jeolojik devirlerde ayrı değil tamamen bitişik olduğu bir bütün olan bu kütlenin hem jeolojik hem canlı olarak hem de iklim etkisi olarak ayrılmaya başlar. Eğer bu görüş varsayılırsa bir bütün iken orada bulunan canlılar bir bütünün ayrılmasıyla onlarda ayrılmaya başlamıştır ve böylelikle canlılar arasında benzerlik ve farklılıklar oluşmuştur. Böylece canlı çeşitliliği artmıştır. (Biyoçeşitlilik). Bu teorinin doğruluğunun iki tane olasılığı vardır. Yani yeni ortama adaptasyon gösterebilirler yada gösteremezler. A.1.2)Köprü Görüşü: Yine çok eski zamanlarda kara bitkilerinin dar ve geniş olduğu kabul ediliyor ve bu kara bitkilerinin birbirlerine köprülerle bağlı olduğu iddia ediliyor ve jeolojik olaylar sonucu bu köprüler su altında kalıyor. Bu köprüler arasında kalan kara kütlelerinde canlı geçişi olmuyor. A.1.3)Wegner Görüşü: Bu gün için birbirinden ayrı ufak veya büyük kara kütlelerinin bugünkü gibi irili ufaklı parçalar olmadığı tamamen tersine bir bütün olduğu söyleniyor ve jeolojik olaylarla ayrılarak bugünkü canlılar oluşuyor. A.1.4)Yer Kabuğunu Açılıp Parçalanması Görüşü: Yer kabuğu bir hareket içerisinde olduğu ileri sürülüyor. Bu hareket içerinden alçalmalar hem de yükselmeler var. Bu yer kabuğunun hareketinde iklimin de etkisi var tüm bu olaylar sonucunda karaların ve denizlerin meydana geldiği buzulların oluştuğu bu kütlede değişimlerin çok hızlı bir şekilde olduğu ve bu değişimlerin yer kabuğunu etkilediği ve bu etkiden de hayvanların ve bitkilerin etkilendiği söylenir. Bu etkilenme sonucunda canlı çeşitliliği(biyoçeşitlilik) meydana geldiği ortaya atılmıştır. En çok kabul edilen teoridir. Buna göre bitki ve hayvanların bugünkü yayılış şeklinin dünyanın 2 milyar yıl süren devamlı evrimi bu süre içinde ki tüm değişimler(kıtaların ayrılması, alçalıp-yükselme, bazı alanların su altında ve üstünde kalması) ve günümüze kadar bitki ve hayvan gruplarının hem değişik yaşlarda hem de farklı ortamda olmaları çok farklı görünümleri ortaya koymaktadır. Bu farklılık jeofizikçiler tarafından şu şekilde açıklanmaktadır. 2 milyar yıl önce 1.zamanda tek bir kütlenin ve tek bir kütle olan karaya ise PANGEA adı veriliyor ve tek bir kütle olan bu yapı permiyenin 1.zaman sonuna doğru çatlamaya başlıyor ve bu çatlama devresi 45 yıl sürüyor sonuç olarak ikiye ayrılıyor. Kuzeyde ki karaya LAVRASİA güneydekine GONDUWANA adı veriliyor. Bu ikiye ayrılan kütlenin arasına ise TETHYİS denizi adı veriliyor. (yok olmuş). Bu olaylar bugüne kadar ve sonuçta kıtalarda yaşayan canlı fosillerinin başka kıtalarda bulunmasına karşılık güncel formlarının bulunmaması da bu durumu gösteren önemli bir kanıt olarak gösteriliyor. Özellikle hayvanlar için ortaya atılan görüşe göre hayvanların bir kısmının önce LAVRASİA’ya daha sonra GONDUWANA’ya göç ettiği bugün bazı fosiller bu görüşü destekler. Köprü görüşünde bu köprülerin 6 tane olduğu söylenmekte bunların özellikle hayvanların göçünde dünyada bir sıcak devre ve sonra soğuk devre geçirdiği ileri sürülmekte ve 4 defa tekrarlanan bir süreç olduğu, bugün için bu buzul devrenin bittiği ve sıcak bir devrenin başladığı ileri sürülmekte ve bütün bu olaylar bitki ve hayvanların dağılmalarını ve yayılmalarını ve göçlerini etkilemekte ve canlıların yaşadığı bölgeleri oluşturmaktadır. A.2) Bu yerlerin oluşmasında canlılar(bitkiler ve hayvanlar) bu canlıların kendine özgü olan özellikleri Bu canlıların yaşadıkları alanların diğer canlılardan ayrı olması lazım. Bitki ve hayvan için ayırt edici özellik endemiklik (nadir,özgü)’ dür. A.2.1)Endemik Canlılar: Eğer bir canlı bir yerde bulunuyor başka bir yerde bulunmuyorsa buna endemik canlılar denir. Türkiye’de bir bitkinin bulunup ta diğer hiçbir Dünya ülkesinde bulunmaması gibi. Bu canlıların endemiklik özelliği kazanması için bunların kategorisi nedir.(tür cins familya…). Bir canlının bir bölgede bulunup bulunmaması yani endemik özelliğini kendi içinde taşır. Bu canlı ana kaya,toprak iklim vb. yönlerden seçicilik gösterebilirler. (Ayrıca bu canlı anatomik, sitolojik yönden öz.).Bir canlının yaşam alanını belirlemek için bu canlının tüm özellikleri ile yaşadığı alan arasında ilişki kurarız. A.2.2)Nadir Olan Canlılar: (Bunlar endemik olarak algılanmaz.) Örn:Amerika’da yaşayan bir bitki Türkiye’de nadir olarak bulunabiliyorsa bu bitki endemik değildir. Endemiklik alana göre kategorize edilir. Alan büyüklük sıralamasına göre tür cins familya takım vb. gibi kategorize edilir. Bitkilerin ve hayvanların yaşama alanların benzeyip benzemediğini ortaya koymak için bitki ve hayvan sistemlerini iyi bilmek gerekir. Bitkinin endemik olup olmadığını söylemek için iyi bir araştırıcı olmak gerekir. Yaşam alanı araştırılacak canlıların, yaşam alanının orda yaşayan canlıların %50 si oraya ait olmalıdır. Bitki orjinine(köken) bakılması önemlidir. Mesela İlk çıktığı bölgede ortam şartlarına adaptasyonun nedenini araştırıp o direnci sağlayan geni dirençsiz olmayan başka bir canlıya aktarabiliriz. Böylece ortama adaptasyon yeteneği yüksek olan yeni yeni türler oluşturulabilir. Soru: Yaşama alanları nasıl meydana gelmiş? A.3) İklim Bugün İçin Canlıların Oluşum Yönünden Kutuplarda buzulların eriyeceği Dünyanın bazı canlıların yerleşim alanlarının su altında kalacağı Dünyada su yüzeylerinin oluştuğu alanların artacağı İklimsel yönden dünya ölçeğinde bir değişim yaşayacağı Tüm bunlara bağlı olarak canlılar aleminde de bir değişim olacağı B)Biyocoğrafya’nın Sınıflandırılması B.1)Konularına Göre B.2)Canlılarına Göre B.3)Yaşama Ortamlarına Göre B.1) Konularına Göre: B.1.1) Dünya ile canlılar arasında ki ilişkiler araştırılıyorsa buna DESKRİPTİF BİYOCOĞRAFYA adı verilir. B.1.2) Eğer canlıların çevreleriyle ilişkisinin nedenleri araştırılıyorsa buna da EKOLOJİK BİYOCOĞRAFYA adı verilir. B.1.3) Eğer dünyada canlıların yaşadığı olaylar ve bu olayların tarihleri jeomorfolojik, zoogenetik ve filogenetik çalışmalarla yapılıyorsa buna da HİSTORİK BİYOCOĞRAFYA adı verilir. B.1.4) Canlıların dünyada ki yayılışları ve yayılışlarının nedenleri hem ekolojik hemde historik açıdan ele alınıp yapılıyorsa buna da NEDENSEL BİYOCOĞRAFYA adı verilir. B.2) Canlı Grubuna Göre: B.2.1) Eğer dünyada bitkilerin dünyada bitkilerin dağıldığı yerler, bulunduğu yerler ele alınıyorsa buna BİTKİ COĞRAFYASI adı verilir.(FİTOCOĞRAFYA) B.2.2) Eğer dünyada hayvanların yayılışları bu yayılışlarda bulunup bulunmadığı yerleri araştırıyorsa buna HAYVAN COĞRAFYASI denir. B.2.3) Dünyada insanların bulunup bulunmadığı yerler araştırılıyorsa buna İNSAN COĞRAFYASI denir. Örn: Tarihsel araştırılıyorsa buna Historik, nedenleri araştırılıyorsa Nedensel Biyocoğrafya. B.3)Yaşama Ortamlarına Göre: B.3.1) Karasal Biyocoğrafya: B.3.2) Denizsel Biyocoğrafya: B.3.1) Karasal Biyocoğrafya: canlıların yaşama istekleri yerleri çok daha uygun ortam olarak karaları seçerler. Karalar büyükten küçüğe doğru kıtalara ayrılır. Karalar bugünkü durumunda 3. zaman olan tersiyer başlangıcında bu günkü durumunu almıştır. Bu bulgular paleontolojik bilgilerden elde edilir. Bu bilgilere göre de bu süre içerisinden çiçekli, bitkilerin, plasentalı ve keseli memelilerin, kuşların ve yılanların, kemikli balıkların böceklerin ilk bu dönemde görüldüğü bu dönemden sonra diğer alanlara yayılmaya başladığı ileri sürülmektedir. Üçüncü zaman olan tersiyer başlangıcı son derece önemlidir. Bitkiler ve hayvanlar arzu ettiği özelliklere göre kıtalar içerisinde birbirleriyle aynı olan bazen de farklı olan alanlara yayıldıkları ve yaşamını sürdürdüğü ileri sürülmüştür. İsteklerine göre canlılar aynı ve farklı yayılma alanlarına ayrılır. Buna göre bu canlılar aynı özellikteki alanlarda yaşayabilir yada farklı özellikleri gösteren yerlerde de olabilir.ve buna göre bu canlı herhangi bir coğrafik bir alana dahil olması için 1. O coğrafik alanın içerisine giren bir yerde bulunması ve o alan içerisindeki canlıların %50 sinin yalnız o alanda bulunması lazım. Yapılan araştırmalar da biyosferde bitkiler için 6-7civarında birbirinden farklı alanın olduğu ileri sürülmektedir. Hayvanlarda ise birbirinden farklı 4 tane alanın olduğu ileri sürülmektedir. Bitki ve hayvanları birlikte ele aldığımızda bunların yaşam alanları 5 tanedir. Afrika’nın güneybatısında olan (lapensis bölgesi) özellikle bitkiler bakımından diğer bölgelere oranla çok büyük ayrıcalıklar gösterir ve böylece Afrika dışında ki hayvanlar (Etiopis) içerisinde yer alır. Bitki ve hayvanların yaşadığı 5 farklı bölge Holoarktis Bölgesi Paleotropis Bölgesi Neotropis Bölgesi Australis Bölgesi Antartis Bölgesi Bunlar biyosferin oluşturduğu yaşam alanlarıdır. 1.Holoarktis Bölgesi: Kuzey yarım küre de tropik bölge dışında ki tüm alanları kapsayan bölgedir. Biz bu bölgeye özellikle tersiyer döneme baktığımız da Kuzey ve Güney Amerika’nın birbirinden ayrı olduğu ancak bunun yanında Kuzey Amerika Avrasya bağlantısının mevcut olduğunu görüyoruz. Bu bölgeyi temsil eden en önemli familyalar Betulaceae, Fagaceae, Ranunculaceae, Brassicaceae, Saxifragaceae, Apiaceae, Primulaceae. Bunların % 50’ si en az burada bulunur. Bu familyalar bu bölgeler için endemiktir.Hayvanlarda ise Turna balıkları, Köstebek, Kunduz ,Dalgıç Kuşları, Penguen, Ren Geyikleri, Kutup Ayılırı. Holoarktis Bölgesi 2’ye ayrılır. Bu iki bölge biyoçeşitlilik bakımından çok zengin bölgelerdir. 1.1)Neoarktik: Keseli fareler bu bölgede endemiktir 1.2)Palearktik: Genellikle bu bölgede geyikler ve saygalar yaşar. Bu bölge İndo-Malaya ve Polinezya alt bölgeleri ile birlikte Afrika’dan Pasifik adalarına kadar uzanır. Bu bölgeyi karakterize eden en önemli bitki familyaları Cycdaceae, Pandonaceae, zingiberaceae, Maraceae, Aloe cinsi’dir. 2.Paleotropis Bölgesi: Bu bölge 2 alt bölgeye ayrılır. Bunlar ; 2.1.) Etiyopya 2.2) Oriental 2.1.) Etiyopya: Etiyopya Afrika’nın Paleotropis bölgesinin arasında ki alanları içine alır ve aynı zamanda bitkiler açısından Kapensis hayvanları açısından Madagaskar gibi 2 alt bölgeye ayrılır. Bunlar içinde Kapensis, Etiyopya içinde çok büyük yer işgal etmez. Bu bölgede özellikle bitki çeşitliliği fazladır. Bu bölgede yaşayan bitkiler içerisin de 5 endemik familya bulunmaktadır.Madagaskar’da, Kapensis’te bulunan hayvanların bir çoğu burada bulunmaz buna karşılık bu bölge canlılar açısından izolasyon özelliğine sahiptir.Örn: Afrika’da bulunan insansı maymun, gerçek maymun ve orangutan burada bulunmaz fakat oklu kirpiler, yarı maymunlar ve misk kedileri yalnız burada bulunur. 2.2) Oriental: Hindistan, Güney Çin, Sunda Adaları ve Filipinleri içine alır. Bu bölgenin en önemli özelliği bazı hayvanların buraya has olmasıdır. Bunların başında Tavuz kuşları, Kaplan, Leopar, Hint Fili, Gergedan, Goril, Çakal, Antilop, Boynuzlu Gergedan, Zebra, Afrika Kurdu gelir. Bunlar Oriental alt bölgeyi Etiyopya’dan ayıran en önemli özelliktir. Ayrıca Oriental alt bölge içerisinde de Wallas dediğimiz bir alan bulunmaktadır ki burası da yine Avusturalya ve de Oriental bölge elementlerine sahiptir ve Avusturalya elementleri bu bölgenin batısında ki Wallas çizgisine kadar yayılış göstermektedir. Buna karşılık Oriental bölgelerde bu bölgenin doğusundan geçen Lyddeck bölgesine kadar yayılış gösterir. Paleotropis bölgesi Etiyopya ve Oriental alt bölgeleriyle beraber dünyada ki en fazla bitki türüne sahip bölgeyi oluştururlar. Hatta burada ki bitki türüne Tropikal Flora adı verilmektedir. Örn: Tropikal yağmur ormanları bu bölgede yer alır. Bunun da en büyük nedeni ortalama sıcaklığın 25-30 C arasında olmasıdır. (Bitkiler için ideal sıcaklık aralığı). 3.Neotropis Bölgesi: Orta ve Güney Amerika’yı içine alır. Familyaları Cactaceae, Borameliaceae, Melatomaceae, Kannoceae, Moronthaceae’dir. Burayı karakterize eden en önemli cinste Agave’dir.Hayvanlarda ise özellikle kuşlar kuşlara ait 6-7 familya burası için endemik bunlar da 6 tane yarasa türü burada endemiktir. Burunlu maymunlar, Elektrikli yılan balıkları, Akciğerli Balıklar, Kertenkele ve Boğa Yılanı. Bu bölgede Kuzey Amerika ile arasında Sonera denilen bir bölge bulunur. Bu bölge Kuzeyle, Güney arasında geçişi sağlar. Sonera bölgesinde Kuzey ve Güney Amerika’ya ait türler bulunur. Bununda nedeni tersiyer dönemde izole olmasıdır. Bu nedenle özellikle pek çok hayvan burada evrimleşmiştir. Bu gruplardan çoğu bu bölgeye özellik vermektedir. Sonera bölgesi ile ilgili bazı tartışmalar vardır. 4.Australis Bölgesi: Avustralya, Tazmanya ve Yeni Gine’yi içine almaktadır. Ne var ki hayvanları ele aldığımızda bu bölgede saydıklarımızın yanı sıra Polinezya’yı, Yeni Ginenin tamamını Yeni Zelanda, ve Malezya’yı da kapsadığını görüyoruz. Hayvanlar alemini de ele aldığımızda bu bölgeye Avustralo-Papua bölgesi adı verilir. Bu bölge uzun yıllar izolasyon yaşamıştır. On binden fazla bitki türü bulunur. %86 civarında endemiktir. İçerisinde 2 cins çok önemlidir. Eucalyptus, bunun 500’den fazla türü vardır. Diğer cins ise Acacia 400 tane türü vardır.Hayvanlar da ise Emu ve Tepeli Kuşla, Cennet Kuşları, Kanguru, Lif Kuşlarının ve Yeni Gine Kaplumbağası adı verilen (buraya özgü), bazı kuşların, baykuşların buraya has olduğu görülür. Burada çok fazla sayıda kuşların olması nedeniyle bu bölgeye Ornithogea (kuş bölgesi) adı verilir. Avustralya kaplumbağası ve yılan, keseli hayvanlar yalnız Avustralya da bulunur. 5.Antartis Bölgesi: Bu bölge Güney Amerika’nın Güney ucu ve Yeni Zelanda’nın kısmen bazı alanları ve de Sub-Antartik Adalarını kapsar ve burada 2 cins son derece önemlidir. Netofagus, Fusksiave bunun yanında hayvanlar da ise tamamen diğer bölgelerden çok farklılıklar görülür. B.3.2) Denizsel Biyocoğrafya: Denizler de tür çeşitliliği azdır ancak populasyon fazlalığı vardır. Nedeni ise tuzluluktan ileri gelmektedir. Deniz Biyocoğrafyasın da olan olumsu bir durum tuzluluk oranını fazlalığıdır. Ancak buna rağmen burada yasayan canlılar da vardır. Denizel ekosistem adaptasyonunun zor olmasıdan dolayı çok fazla çeşitlilik yoktur. Fakat rekabet eden canlı çeşitliliğinin az olması populasyonda ki birey sayısının fazla olmasına neden olur. Dünyanın 2/3 denizlerle kaplıdır. Ve buda 361 milyon km2 alana karşılık gelir. Karalar içerisinde ki kısım vardır ki buda 149 milyon km2 karşılık gelir. Yani su yüzeylerinin dünyada kapsadığı toplam alan 510 milyon km2’dir. Buna göre bitkilerin su yüzeyinden 200 m derinliklere kadar yaşadığı görülür. Ayrıca 47 çiçekli bitki türü bu derinliklerde yaşar. Bütün bu su yüzeyleri içinde yalnız medcezir alanlarını kapsayan 2 tane önemli alan vardır. Bunlardan 1.si Mangrove(sakız ağaçları) özellikle tropikal ve sub-tropikal bölgelerin kıyı kısımlarında korunmuş koylar deltalar lagünler ve ırmak yatakları gibi yerlerde oldukça sık çok özel ve aynı zamanda ilginç bataklık vejetasyonu olan Mangrove Ormanları gelişir. Mangroveler büyük boylu ağaçlardan oluşur. Kıyı düzlükleri üzerinde su ile taşınımı olan diaspor(herhangi bir bitkinin kopan bir parçasından yavru oluşturması) kısa bir zamanda gelişerek alçak ve sı bir orman haline dönüşür. 2.si özel bir deniz yosunu olan sargassum ile kaplı sargassum denizidir. Hayvanlara baktığımızda ise dünyada ortalama 85.000 tür olduğu tahmin edilmektedir. Denizel ekosistemler gerek hayvan gerekse bitki türleri bakımından oldukça fazladır. Bunun diğer bir nedeni ise denizlerde karalarda ki kadar bir izolasyonun olmamasıdır. Bu neden ele alındığında Pasifik ve Atlantik olarak iki okyanus bir bütün teşkil eder. İşte bu bütünlük izolasyonu engeller ve sonuçta bu bölge Biyocoğrafya yönünden bir özellik taşımaz. Biyocoğrafya’nın sınıflandırmasını oluşturan başlıca neden bitki ve hayvan ilk var olduğu yerden (gen merkezi) yayılma ve göç etmesidir. Canlıların yaşayabilmesi ve göç edebilmesi için 2 önemli sebep vardır.1- Populasyonun artması 2- Yaşadıkları ortamın ekolojik özelliğinin değişmesiBütün bunların sebebini ve bu sebepler sonucunda canlıların köken ve dağılışını inceleyen Biyocoğrafya’nın yan dalı Koroloji’dir ve bu dalda Ernest HACKEL tarafından ortaya çıkarılmıştır. Canlıların yayılmasının neden ilk olarak alan kazanma isteğidir. Bu dalda en önemli faktör nesillerin devam etme isteğidir. Populasyonlar artsa bile yada ortamda ki ekolojik koşullar değişse bile eğer canlının çoğalma miktarı ve dağılıma özelliği yoksa bu gerçekleşmez. Canlıların Yaşama Alanları Biyocoğrafya canlı ve canlının yaşadığı yerlerin, bu yerlerin oluşumu ve bu yerlerin nasıl seçildiği ve oluşum etkenlerini inceler. Canlının yaşadığı yer anlamına gelen 2 temel sözcük vardır. 1-Lokalite 2-Habitat 1-Lokalite(coğrafik yer): Canlının yaşadığı yerin adresidir. Biyocoğrafik incelemelerde söz konusu olan bitki veya hayvanın nerede yaşıyor olduğudur. Adresi belli olmayan bir bitki ve hayvandan bhasedilmesinin bilimsel olarak hiçbir anlamı yoktur. Bitki yaşadığı yerin adresi ülkesel bazda, kıtasal bazda, il, ilçe, köy veya mezra bazında olabilir. Burada söz konusu olan tamamen coğrafik niteliklerin taşınıyor olmasıdır. Örneğin Türkiye’de Doğu Akdeniz Bölgesinde Adana İli Çukurova Üniversitesi Kampüsü Fen-Edebiyat Fakültesinin Seyhan Baraj Gölüne bakan yamaçları. Habitata ulaşabilmek için lokaliteden sonra adrese devam edilir. Örneğin Altimetre(bulunan yerin deniz seviyesinden yüksekliğini ölçer) veya Gps(bulunan yerin koordinatlarını gösterir) ile daha açıklayıcı bilgiler verilebilir. 2-Habitat: Kelime karşılığı yerdir. Canlının yaşadığı yere Habitat denir. Bu yer büyük alanları kapsadığı için İstasyonda denilir. Yayılış sırasında canlının durduğu yer onun yaşayabileceği türüne uygun öz sahip yerlerdir. Her canlının yaşadığı yerin kendine göre bir takım istekleri ve kendine özgü bir yaşama tarzı vardır. Canlı doğada tek başına yaşayamaz. Bazı özel yaşam şekilleri de vardır. Habitat incelemelerinde önce incelenen canlı grubu belirlenir. Toprak özelliği ele alınır. Bunun amacı yer yüzünde nerelerde hangi canlıların bulunduğunu tespit etmektir. Veri elde etmede ideal yöntem tek tek gezerek araştırma yapılmasıdır. Elde edilen veriler daha sonra coğrafik haritalar da karşılaştırılarak yer belirlenir. Benzerlikler veya farklılıklara göre daha küçük alanlar gibi sorunlar yüzünden bugün coğrafik alanları tespit edilemeyen birçok canlı vardır. Habitat verilirken floristik ve ekolojik olarak adreste verilebilir. Örneğin floristik olarak maki, Qercus coccifera topluluğu için ekolojik olarak hareketli taşların bulunduğu yerler toprağın olmadığı yerler yada açıklık alanlar. Biyosfer: Canlıların yeryüzünde yaşadığı yere biyosfer denir. Biyosferden itibaren yukarılara çıkıldıkça yada aşağılara inildikçe canlıların gittikçe azaldığı yaşamını devam ettiremediği görülür. Canlıların yaşamadığı alana Parabiysfer denir. Parabiyosfer sonrası canlı bulunmaz. Canlılar parabiyosfer ile biyosfer arasında sürekli olarak hareket halindedir. Bunun sonucunda canlılar ve yeryüzünde bulunduğu alanlar incelediğimizde, bu alanların bazılarının küçük-büyük olduğunu bazılarının hem büyük hem de devamlılık gösterdiğini, bazılarının ise büyük ama devamlılık göstermediği görülür. İşte bu yeryüzüde ki alanları 5 grupta inceleyebiliriz. Kesintisiz Kıtalar Arası Alanlar: Kesintili Kıtalar Arası Alanlar: Rölik Alanlar: Vikaryont Alanlar: Endemik alanlar 1-Kesintisiz Kıtalar Arası Alanlar: Canlıların bulunduğu en büyük alanı aluşturur. Bu büyük alan içerisindeki alanların hiç bir alan aynı özellikte değildir. Yanlız birbirine benzerddir. Canlı grupların arasındaki mesafe yok denecek kadar az olduğu için kesintisiz alanlar diyoruz. Bu kesintisiz alanlar kendi içerisinde Kozmopolit Kutup çevresi alanlar Kuzey kutup çevresi alanlar Pan-Tropik alanlar olmak üzere kendi içerisinde 4'e ayrılır

http://www.biyologlar.com/biyocografya-nedir-1

Hayvanlarda Coğrafik karakterler

Hayvanlar aleminin belirli sistematik grupları belirli kıtalar için karakteristiktir. Örneğin, Kanguru Avustralya kıtasına; Buffalo Kuzey Amerika’ya; Aslan, Kaplan, Fil Afrika ve Hindistan’a özgü hayvanlardır. Yeryüzünde sınırları vahşi hayvanların dağılışıyla belirlenmiş bir takım zoocoğrafik alan ve bölgeler mevcuttur. Kuş ve memelilere dayanılarak saptanmış olan bu zoocoğrafik alan ve bölgeler aşağıda gösterilmiştir. Belirli hayvan gruplarının belirli yerlerde bulunması taksonomik çalışmalarda sayılamayacak kadar yarar sağlar. Türlerin (Aynı coğrafik alanda bulunan) simpatrik ve allopatrik (Türler ve populasyonların ayrı coğrafik alanlarda bulunmaları) ilişkilerini bilmek de aynı şekilde büyük yararlar sağlar. Coğrafik karakterler, tek başına kullanılmayan karakterlerdir. Bu karakterler ancak yapılan teşhisin doğruluğunu kontrol etmede işe yarar. Burada kadar olan bölümde taksonomik kategorilerden ve toksonomik karakterlerden ayrıntılı bir şekilde söz edilmiştir. Taksonomik karakterleri, sınıflandırmada yerinde ve usulüne uygun olarak kullanmak hüner ve özel bilgi isteyen bir iştir. Deneyimli taksonomistler kategorilerle taksonomik karakterleri iyi bir şekilde analiz ederek kolaylıkla sonuca ulaşırlar. Bazı kimseler, taksonomistin görevinin sadece koleksiyonları düzenlemek, onları belirli esaslara göre etiketlemek, örnekleri teşhis etmek, diğer taksonomistlerle örnek değiş dukuşu yapmak, yeni bulunan türlerin orjinal deskripsiyonlarını vermek ve teşhis anahtarlarını düzenlemek olduğunu zannederler. Oysa modern taksonomistler, bu işlerin yanı sıra, çalıştığı materyaleri kendisi topladığı gibi çalışmalarının bir kısmını tarlaya aktararak bir ekolog gibi çalışır. Bir taksonomist genetik dahil biyolojinin diğer kollarını da iyi bilmek zorundadır. Ayrıca, yanlız türlerin ne olduğu değil, fakat onların orjinini, akrabalık durumunu ve doğal populasyonların çeşitli koşullar altında gösterdiği değişiklerin hangi faktörlerin etkisi altında meydana geldiğini de incelemek zorundadır.

http://www.biyologlar.com/hayvanlarda-cografik-karakterler

Kelebeklerin Yaşam Döngüsü

Kelebeklerle ilgili en ilginç şeylerden biri de benzersiz yaşam döngüleridir. Bir kelebek ağır-hareketli, şişman bir tırtıldan, rengarenk kanatlı güzel bir uçan böceğe dönüşürken doğanın en olağanüstü olaylarından biri gerçekleşir. Bu başkalaşım başka bir çok böcekte de gerçekleştiği halde, kelebekteki kadar olağanüstü değildir. Kelebeğin başkalaşımı dört aşamada gerçekleşir. Her kelebeğin yaşamı yumurta olarak başlar. Çiftleşmeden sonra, dişi küçük yığınlar halinde seçtiği belli yaprakların üzerine yumurtlar (gerçekte yumurtaları yaprağa “yapıştırır”). Her tür kendine ait bitkiyi seçer ve her türün yumurtası birbirinden farklı şekle sahiptir. Bir çok türde, dişi yumurtlamadan hemen sonra ölür. Yumurta kırıldığında, içinden larva çıkar. Aslında, larva önce yumurtanın içini yiyerek kabuğa ulaşır, sonra da kabuğu yiyerek yumurtadan dışarıya çıkar. Gerçek bir yemek yeme makinesi olan bu tırtıl üzerinde bulunduğu yaprağı yer. Tırtılların bir hedefi vardır: Yiyebildiği kadar yemek Kısa yaşamları boyunca tırtıllar ağırlıklarının 20 katı kadar yemek yerler. Doğal olarak, bu kadar çok beslenen tırtıllar hızla büyür ve derileri aynı hızla genişleyemediği için parçalanır ve dökülür. Deri değiştirme olarak adlandırılan bu süreç, tırtıllar şişmanladıkça birkaç kez tekrarlanır İşte bu yavaş-hareketli evrelerinde tırtılların bir çoğu aç bir kuş tarafından yok edilir. Yine, bir çoğu renklerini çevreye uydurarak korunurlar. Bazı türlerin vücutlarındaki keskin dikenler veya dikenimsi tüyler yırtıcıları kendilerinden uzak tutar Bazı tırtılların derisi üzerinde bulunan dairesel lekeler tırıtılı olduğundan daha büyük göstererek yırtıcıları uzak tutar. Tırtıldan krisalize, krisalizden kelebeğe başkalaşım Tırtıl hayatta kalır ve tam büyüklüğe erişebilirse, kendini bir yaprağın sapına baş aşağıya asar Ardından, son kez deri değiştirir ve eski deri hemen sertleşerek krisaliz ismi verilen dayanıklı bir kabuk haline gelir Tırtıl krisalizin içerisinde pupaya dönüşür Tırtılın vücut parçaları, içinde bulunan özel, ön-programlanmış hücreleri besleyen kıvamlı bir sıvıya dönüşür Bu hücre yığınları, kanatlar, bacaklar ve göz gibi yeni bir yaratığın özelleşmiş vücut kısımlarını oluşturmaya başlar Bu süreç, oluşacak kelebek türüne göre günler, haftalar, hatta bazen aylar boyunca sürer Son aşama, başlangıçtaki tırtıl haline hiç benzemeyen kelebeğin krisaliz kabuğunu parçalayarak içinden çıkmasıdır Artık yumuşamış kabuktan çıkan kelebeğin kanatları henüz ıslak ve buruşuktur Kanatlar düzelinceye ve içleri kan ile doluncaya kadar kelebeğin beklemesi gerekmektedir Sürekli kanat çırparak kanatlarını güçlendiren kelebek artık uçmaya ve yeni bir yaşam döngüsüne baştan başlamak için eş aramaya hazırdır. Her erişkin kelebek, vücut sıcaklığını kontrol etmeye yarayan milyonlarca küçük pullarla kaplıdır Bu pullar, ayrıca, kolaylıkla döküldüklerinden kelebeğin yırtıcıdan kurtulmasına yararlar Kelebekler bu pullar sayesinde farklı ve güzel renklere sahiptirler Bir kelebeğin vücudu üç kısımdan oluşmaktadır: baş, göğüs (toraks) ve karın (abdomen) Kelebeğin başının üzerinde, nesneleri hissetmek ve koku almak amacıyla kullandığı iki uzun anten vardır Kelebeklerin iki büyük birleşik gözü vardır Yani her göz binlerce küçük gözün bir araya gelmesinden oluşmuştur Bu yapı, kelebeğin aynı anda her yönü görmesini sağlar Kelebeklerin bir de çiçekli bitkilerin ürettiği enerji-kaynağı şekerli nektarı emebilmelerini sağlayan, pipet gibi kullandıkları, probossis adı verilen ince uzun bir hortumları vardır     Kelebekler, pullu kanatlarıyla güzel görünümleri olan, uçabilen böceklerdir. Dünyada 20.000 kelebek ve 150.000 güve türünün olduğu bilinmektedir. Türkiye’de 360 civarında kelebek, 4000 civarında güve türü olduğu tesbid edilmiştir. Kelebekler ve güveler kanatları pullu olan tek böcek türüdür. Kelebekler çiçekten çiçeğe konarak çiçek tozlarını taşıyıp tozlaşmayı sağlarlar. Doğada besin zincirinin önemi bir halkası olan kelebekler, diğer böceklere, kuşlara, farelere, kurbağalara, kertenkelelere yem olurlar. Bütün böceklerde olduğu gibi kelebeklerin de altı eklemli bacağı, bir çift anteni vardır. Bileşik gözleri, dış kabukları ve üç bölümden oluşan vücudu (baş, göğüs, karın) ile omurgasız hayvanlar grubundandır. Kelebeğin vücudu küçük duyusal (sensörlü) kıllarla kaplıdır. Kelebeğin 4 kanadı ve 6 eklemli bacağı göğüs kısmına bağlıdır. Vücudun göğüs kısmı kanatları ve bacakları hareket ettirebilecek kaslardan oluşmuştur. Göğüs kısmındaki damarlar kanatları kanla besler. Kelebekler vücut sıcaklıkları düşük olduğunda uçamaz. Uçabilmek için vücut ısılarının 28 derecenin altına düşmemesi gerekmektedir. Serin havalarda kanatlarını güneşe doğru çevirerek güneşlenir ve ısınırılar. Kelebekler yaşlandıkça kanatlarının rengi solar, bakımsızlaşır ve kenarları yırtılır. Kelebeklerin cinslerine göre farklı uçma hızları vardır. En hızlıları saatte 50 km ye yakın hızla uçabilirler. Bazı kelebekler düzenli bir şekilde göç ederler. Göç bazen kıtalar arası mesafelere olur. Kanada’nın güneyinde yaşayan Monark kelebeği kış aylarında güney Amerika’ya göç eder. 5-6 hafta gibi kısacık ömrü olan bu kelebeğin bir yıl içinde 4 nesli oluşur. Dolayısıyla göçü gerçekleştiren 4. nesil sonbaharda, önceki nesillerden daha uzun (6 ay) yaşayarak sürüler halinde güneye göç eder ve bahar aylarında kuzeye geri dönerler. Turkiye’de Diken kelebeği (Cynthia cardui) ve Alıç kelebeği (Aporia crataegi) sürüler şeklinde kuzeyden güneye göç ederler. Kelebeklerin (ve güveler) yaşam döngüsü 4 aşamadan oluşur. Dişi ile erkek kelebek çiftleştikten sonra; 1. Yumurta Dönemi (Egg): Yaşam döngüsün ilk aşaması yumurtadır. Dişi kelebek yumurtalarını bir yaprağa bırakır. Yumurtaların büyüklüğü bir iğne başı kadardır. Dişi kelebeğin yumurtalarını bir yaprağa bırakma sebebi tırtılların sürekli yemeğe ihtiyaçları olmasındandır. Yumurtalar birkaç gün içinde kırılmaya başlar. 2. Tırtıl Dönemi (Larva): İkinci aşama tırtıl dönemidir. Yumurtalardan çıkan tırtıllar yaşamlarını yaprak yiyerek geçirirler. 12-14 gün içinde büyürler. Büyümeleri sırasında birkaç kez deri değiştirirler. 3. Krizalit Dönemi (Pupa): Üçüncü aşama krizalit dönemidir. Bu dönemde tırtılların derisi kalınlaşır. Tırtıl kendisini bir yaprağın sapına baş aşağı asarak krizalit (koza) denen bir kabuk oluşturur. Kelebek olmadan önceki bu üçüncü aşamayı bu kabuğun içinde geçirir. Bu aşama 1 hafta kadar sürer. 4. Kelebek Dönemi : Yaşam döngüsünün son aşamasında artık yetişkin bir kelebek olmuştur. Kelebek kozadan çıktığında nemli ve buruşuktur. Kozasından aşağı sarkık vaziyette durarak kanatlarına kan pompalar. Kuruyup uçabilmesi için iki saate ihtiyacı vardır.    

http://www.biyologlar.com/kelebeklerin-yasam-dongusu

Nesli Tükenen Hayvanlar ve Yok Olmaya Etki Eden Faktörler

Günümüzde pek çok hayvan türü neslinin tükenmesi sorunuyla karşı karşıyadır Bunda yıllar içerisinde değişen çevre şartlarının yanı sıra insandan kaynaklanan faktörlerde etkilidir Eski çağlarda insanlar, beslenmek ve korunmak için hayvanları öldürüyorlardı Ama yüzyıllar içinde insanın hayvanları öldürme nedenleri çok çeşitlendi ve giderek bir katliama dönüştü Bu nedenlerden bazılarını aşağıdaki gibi sayabiliriz 1 Korunmak için 2 Oyun ve eğlence için 3 Beslenmek için 4 Savaşlarda atılan bombalar, kimyasal silahlar, hareket halindeki binlerce zırhlı araç ve asker 5 Havayı kirlettiğimiz için 6 Moda ve aksesuar için 7 Avcılık 8 Ormanları yakıp yıktığımız için 9 Bilimsel deneyler (Kobay) 10 Otoyol kazaları 11 Nüfus artışı 12 Ticaret için Bilim adamları yukarıda sayılan nedenlerden kaynaklı olarak bugün var olan türlerin yüzde yirmisinin 21 yüzyılda yok olacağı tahmin ediyor Ülkemizde soyu tükenen veya tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olan pek çok tür bulunmaktadır Bu türlerin çoğu sadece ülkemizde yaşamakta olan türlerdir Yani bir anlamda doğal zenginliklerimizdir Ama bilinçsizlik bu zenginliklerin ileri nesillere miras bırakılmasını önlemektedir Bu türlerden bazıları Toros Kertenkelesi, kaplumbağa türleri, Anadolu Kaplanı, Akdeniz Foku, çeşitli kelebek türleri, Kelaynaklar vs…………… SOYU TEHLİKEDE OLAN BAZI HAYVANLAR DENİZ KAPLUMBAĞALARI Soyu tehlikede olan türlerden biri olup sayıları hızla azalmaktadır Bunun çeşitli nedenleri vardır Birincisi, üreme alanları olan kumsalların insanlar tarafından tahrip edilmesi İkinci neden, bazı türlerin etinin yenmesi Üçüncü neden, ağları parçaladıkları gerekçesiyle balıkçılar tarafından öldürülmeleri Bazı ülkelerde denizkaplumbağası kabukları turistik eşya olarak bile satıldığı görülmektedir KELEBEKLER Narin ve korunmasız yapıları nedeniyle kelebekler, insanın doğaya verdiği zarardan en çok etkilenen böcek türüdür Kanatlarının olağanüstü etkileyici renk kompozisyonlarıyla insanların eskiden beri ilgisini çeken kelebeklerden Türkiye'de 268 tür bulunmaktadır Bu türlerin çoğu artan çevre kirliliği nedeniyle yok olmakta ya da yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktadır KUŞLAR Devlet Su İşleri gibi bazı kurumlar tarım arazisi elde etmek için veya su kaynakları sağlamak amacıyla göl ve bataklıkları kurutmakta ve yaban hayvanların soylarının tükenmesine neden olmaktadır Örneğin; yurdumuzda yalnızca Hatay'daki Amik Gölü'nde yaşayan Yılanboyun isimli kuşun soyu, gölün kurutulmasıyla yok olmuştur Buna ek olara tarım ilaçlarının fazlaca ve bilinçsiz olarak kullanılması pek çok hayvanı olumsuz etkilemiştir Bitkilere zarar veren böcek, fare gibi canlılarla mücadele etmek için tarlalara atılan yapay gübreler ve zehirler, milyonlarca hayvanın da ölüm nedenidir Tarım ilaçları nedeniyle soyları tükenen hayvanlara en güzel ve en bilinen örnek, kelaynaklardır Göçmen kuşlardan olan kelaynaklar, yazın Afrika'dan göç edip Urfa'nın Birecik ilçesine geliyorlardı 1950'li yıllarda, bölgede 600 çiftten fazla kelaynak görülüyordu Ama yine o yıllarda zararlı böcekler için kullanılmaya başlanan tarım ilaçları, kelaynakları da yok etti Çünkü kelaynakların besin kaynağı bu zararlı böceklerdir 1970'li yıllara gelindiğinde, kelaynakların sayısı 50'nin altına düştü Koruma altına alındılar Ama bugün Birecik'teki koruma istasyonunda üretilmiş olan kelaynaklar, göç etme özelliklerini yitirmiş durumdalar ANADOLU LEOPARI Anadolu leoparı, Türkiye'de yaşayan vahşi kedilerin en güzel örneklerinden biri olup aynı zamanda Türkiye’de yaşayan bilinen en yırtıcı hayvandır Ama yüzyıllar boyunca avlanma sonucu sayıları hızla azalmıştır Anadolu leoparının son bireyleri, 1950'li yıllarda Dilek Yarımadası'nda ve 1970'li yılların başında Eskişehir çevresinde örülmüş ve görüldüğü yerde de öldürülmüştür O günden bu yana varlığından haber yok AKDENİZ FOKU Yok olma sınırındaki bir başka hayvan türü de milyonlarca yıldır yaşayan Akdeniz fokudur Akdeniz foku bütün dünyada nesli tehlike altında bulunan türler içerisinde ilk sırada yer almaktadır Ülkemizde özellikle Ege’de Foça, Bodrum Yarımadası ve Anamur-Taşucu’nda yaşamaktadır Akdeniz foku için alınacak her önlem aynı zamanda balıkçılık, turizm, kıyılarımız ve denizlerimizi de koruyacaktır Soyu tükenen her canlı, aslında insanın bir parçasıdır Onunla birlikte bir parçamızı da yitiriyoruz Bu nedenle her insan, onu yaşatmak için çaba harcamalı forum47com hizmetinizdedir başka bir kaynaktan Eski çağlarda insanlar, beslenmek ve korunmak için hayvanları öldürüyorlardı Ama yüzyıllar içinde insanın hayvanları öldürme nedenleri çok çeşitlendi ve giderek bir katliama dönüştü Bugün var olan türlerin yüzde yirmisinin 21 yüzyılda yok olacağı tahmin ediliyor Yanlış inançlar Hayvanlar konusunda insanlar, birçok yanlış ve boş inanca sahipler Kendileri için yararlı pek çok hayvanı bu yanlış inançlar nedeniyle yok yere öldürüyorlar Örneğin tarlaları, köyleri farelerden temizleyen baykuş, "uğursuz" olduğu yolundaki yanlış inanç nedeniyle öldürülüyor Leşleri yiyerek hastalık ve mikropların çoğalmasını engelleyen sırtlanlar, "çirkin" oldukları gerekçesiyle yok ediliyor Aynı biçimde kurt, karga, yılan, örümcek ve daha pek çok tür, yanlış inaçlar nedeniyle öldürülüyor Korunmak içinÇok eski çağlardan beri insanlar korunmak amacıyla hayvanları yok ediyorlar O günlerde insan, korkak ve korunmasız bir yaratıktı Silahları ilkeldi ama zekası sayesinde kendisini tehdit eden hayvanları tuzağa düşürüp yok ediyordu Tarih öncesi çağlardan kalma mağara resimlerinde, ilk insanların vahşi hayvanlara karşı düzenledikleri avlar sahnelenir Oyun ve eğlence için İnsanlar, basit ve acımasız zevkler için yüzyıllardan beri hayvanlara doğalarına aykırı olarak davranıyor Onlara ya işkence ediyor ya da öldürüyorlar Roma İmparatorluğu döneminde aslan ve leoparlar arenalarda öldürülürdü Günümüzde, horoz ve köpekler vahşice dövüştürülüyor İspanya ve Meksika'daki boğa güreşlerinde yüzlerce boğa, acı çeke çeke yaşamını yitiriyor Savaşlar Savaşlarda atılan bombalar, kimyasal silahlar, hareket halindeki binlerce zırhlı araç ve asker, vahşi doğaya büyük zarar veriyor; buralarda yaşayan canlıların yaşam ortamlarını yakıp yıkıyor Havayı kirlettiğimiz için Kirli hava yalnız insanların değil, hayvanların da zehirlenip ölmelerinin nedeni Asit yağmurlarına neden oluyor, asit yağmurları da yeryüzündeki ormanların ölümüne Ormanlar ise yaban hayvanların evi Moda ve aksesuar için Kürkü için birçok türden binlerce hayvan öldürülüyor Çanta, şapka, kemer ya da biblo yapmak için fillerden timsahlara, yılanlardan ceylanlara kadar birçok hayvan acımasızca yok ediliyor Hem de yasadışı yollarla ve son derece acımasız yöntemler kullanılarak Geçtiğimiz yıllarda Türkiye'de, kürkleri nedeniyle birçok tilki, doğaya bırakılan zehirli yemlerle öldürüldü Soyları tükenme noktasına gelen, günümüzde koruma altına alınan karacalardan bir çoğu, ayaklarından baston yapmak için katledildi Gösteriş için de yüzbinlerce hayvanın ölümüne neden oluyoruz Yalnızca gösteriş için, soyu tükenme noktasına gelmiş olan kaplan, geyik, leopar gibi hayvanlar öldürülüyor Bu hayvanların post, boynuz, diş gibi organlarıyla bazı insanlar evlerini süslüyor Göl ve bataklıkları kuruttuğumuz için Devlet Su İşleri gibi bazı kurumlar, tarım arazisi kazanmak ve su rezervi elde etmek için göl ve bataklıkları kurutarak yaban hayvanların soylarının tükenmesine neden oluyor Yurdumuzda yalnızca Hatay'daki Amik Gölü'nde yaşayan yılanboyun isimli kuşun soyu, gölün kurutulmasıyla yok oldu Göl ve bataklık kurutma işlemi günümüzde de sürüyor Tarım ilaçlarıyla Bitkilere zarar veren böcek, fare gibi canlılarla mücadele etmek için tarlalara atılan yapay gübreler ve zehirler, milyonlarca hayvanın da ölüm nedeni Tarım ilaçları nedeniyle soyları tükenen hayvanlara en güzel örnek, kelaynaklar Göçmen kuşlardan olan kelaynaklar, yazın Afrika'dan göç edip Urfa'nın Birecik ilçesine geliyorlardı 1950'li yıllarda, bölgede 600 çiftten fazla kelaynak görülüyordu Ama yine o yıllarda zararlı böcekler için kullanılmaya başlanan tarım ilaçları, kelaynakları da yok etti Çünkü kelaynakların yiyeceğini bu zararlı böcekler oluşturuyordu 1970'li yıllara gelindiğinde, kelaynakların sayısı 50'nin altına düşmüştü Koruma altına alındılar ama, artık her şey için çok geçti Bugün Birecik'teki koruma istasyonunda üretilmiş olan kelaynaklar, göç etme özelliklerini yitirmiş durumdalar Avcılık İnsan yüzyıllardır avlanıyor Ama avcılık hiçbir çağda 20 yüzyıldaki kadar katliam boyutlarına ulaşmadı Günümüzde, Türkiye'de 4 milyon kayıtlı avcı olduğu sanılıyor Hayvanların sayısı ise bu rakamın çok altında Örneğin soyu tehlikede olan dikkuyrukların sayısı 15 bini geçmiyor Ayı sayısı ise 2 bin civarında Ormanları yakıp yıktığımız için Ormanlar doğal yaşamın en önemli alanları Ama yakarak, keserek ormanları yok ediyor, dolayısıyla burada yaşayan böcekten ayıya, kelebekten kuşa kadar birçok hayvanın soyunun tükenmesine neden oluyoruz Özellikle yaz mevsiminde Ege ve Akdeniz bölgelerinde çıkan yangınlar hayvanlara büyük zarar veriyor Bu yangınlarda belki de hiç keşfedilmemiş türlerin son üyeleri de yanıp kül oluyor Bilimsel deneyler Kobay sözcüğü, çoğu kişi için "laboratuvarda deney amacıyla kullanılan canlı" anlamına gelir Ama bu sözcük, laboratuvarlarda deney amacıyla en çok kullanılan hayvan olan "kobay"dan kaynaklanır Yaklaşık 30 santimetre boyundaki kobaylar çok kolay evcilleşirler Güney Amerika kökenli bu hayvanların yaşamı laboratuvarda başlayıp, laboratuvarda biter Kobayların yanı sıra, insanın fizyolojik yapısıyla benzer özellikler gösterdikleri için beyaz fareler, maymunlar, köpekler de çeşitli deneyler amacıyla laboratuvarlarda işkence görüyor ve öldürülüyor Tropikal bölgelerde yaşayan birçok yılan, zehirleri alınmak üzere doğal ortamlarından koparılıp yok ediliyor Otoyol kazaları Gelişen ulaşım sektörü, bütün doğal alanlardan otoyol geçmesine neden oldu Hızlı giden taşıtlar bu yollarda birçok yaban hayvanın ölümüne neden oluyor Otoyollarda yaptığınız gezilerde çevrenize dikkat edin! Aracınızın camına, özellikle yazın pek çok böcek çarparak ölecek Yol kenarlarında araçların çarpması sonucu yaşamını yitirmiş birçok kedi, köpek, kirpi, yılan, kaplumbağa, kuş cesedi göreceksiniz Uçakların pervaneleri ve jet motorları da yüzlerce kuşu öldürüyor Nüfus artışı İnsan nüfusunun hızlı artışı, hem insan hem hayvan hem de bitkiler açısından büyük tehlike Çünkü artan insan nüfusu, doğa ve orman alanlarının tahrip edilmesine neden oluyor Yeni kentler kuruluyor, yeni yollar yapılıyor, yeni tarlalar açılıyor Orman alanları, sanayi tesisleri yapılmak için kesilip biçiliyor Dolayısıyla hayvanlara yaşayacak yer kalmıyor Örneğin "caretta caretta" türü denizkaplumbağaları, Fethiye ve Akdeniz koylarımızdaki kumsallara yumurtalarını gömerek çoğalırlar Ama son 20 yıldır hızla gelişen turizm sektörü, Türkiye'nin bütün ıssız koylarının otellerle, güneşlenen insanlarla dolmasına neden oldu Ticaret için Vahşi ve egzotik hayvan ticareti tüm dünyada olağanüstü boyutlarda Bunun yanı sıra derisi, dişi, kürkü, kemikleri ve kabukları için, fillerden timsahlara, deniz kabuklularından tilkilere kadar, birçok türde hayvan acımasızca öldürülüyor Örneğin tropik ülkelerde tuzaklarla yakalanan papağan, maymun gibi birçok tür, Türkiye'nin büyük illerindeki hayvan mağazalarında rahatlıkla satılıyor DENİZKAPLUMBAĞALARI Soyu tehlikede olantürlerden biri Sayıları hızla azalıyor Bunun çeşitli nedenleri var Birincisi, üreme alanları olan kumsalların insanlar tarafından tahrip edilmesi İkinci neden, bazı türlerin etinin yenmesi Üçüncü neden, ağları parçaladıkları gerekçesiyle balıkçılar tarafından öldürülmeleri Bazı ülkelerde denizkaplumbağası kabukları turistik eşya olarak bile satılıyor Anadolu balıkları alarm veriyor Gökçe, Akşehir İnci, Siraz, Kababurun, Kum balığı gibi sadece Anadolu’daki göl ve akarsularda yaşayan balıklar, sulak alan kaybı, barajlar, yabancı balık türlerinin gelişigüzel atılması ve aşırı kirlenme nedeniyle yok olma tehdidi altında Orkidenin başını salep yaktı Her yıl 45-180 milyon arasında yabani orkide salep yapımında kullanılmak üzere doğadan toplandığı için günümüzde yalnızca 200 tane kaldı Nesli Tükenmekte Olan Kelaynaklar Afrika'da Bugün kelaynaklar dünyanın en çok tehdit altında olan kuşlarından birisi (Birecik Kelaynak Üretme İstasyonu'nun İnternet sitesinden) Kelaynaklar (Geronticus eremita) eskiden Türkiye’den Kuzey Afrika’ya, Arap Yarımadası’ndan Fas’a kadar çok geniş bir bölgede ürerlermiş 17 yüzyılda Avrupa’nın ortasında, Alp Dağları’nda bile ürediği bilinmektedir Fakat avcılık, üreme alanlarında rahatsız edilmeleri, yaşam alanlarının değişmesi ve beslenme alanlarında kullanılan zirai ilaçlardan zehirlenmeleri sonucunda sayılarında ciddi azalma ve dağılım gösterdikleri alanlarda daralma meydana gelmiştir Bugün kelaynaklar dünyanın en çok tehdit altında olan kuşlarından birisi Kelaynaklar Fas’ın güney batısında iki alanda, çok ufak bir koloni ile Suriye’de ve tüm Avrupa’da sadece Türkiye’de yaşamaktadırlar İzlanda balina avına yeniden başlıyor İzlanda, ticari amaçla balina avına yeniden başlayacağını açıkladı İzlanda hükümetinin açıklamasında, balina avına yeniden başlanmasının, soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kalan türleri tehdit etmeyeceği belirtildi Açıklamada balina avına ne zaman başlanacağına değinilmedi İzlanda, balina avına 1990’da son vermişti Akdeniz'de 350 fok kaldı Roma Bilgi ve İletişim Bölgesel Eylem Merkezi Direktörü Sergio Illuminato, Akdeniz havzasında 350 Akdeniz fokunun kaldığını ve korunma tedbirleri için yıllık 5 milyon avro bütçeye ihtiyaç olduğunu bildirdi Tehlike çanları orkinoslar için çalıyor Akdeniz'in en önemli deniz zenginliklerinden biri olan orkinos balıkları, yasadışı avcılık sonucu tükenme noktasına geldi Avlanan her fok için 60 dolar Kanada'da 325 bin fokun öldürüleceği av başladı Avlanan her fok, 60 dolar demek FLAMİNGOLAR Kuşlar, yeryüzündeki en güzel canlı gruplarından biri Bilim adamları, bugüne kadar 10 bin kuş türü tespit ettiklerini belirtiyorlar Ama yaşam ortamlarının insanlarca yok edilmesi, sayılarını hızla azaltıyor En zarif kuş türlerinden olan flamingoların uçuşunu izlemek ise olağanüstü bir deneyim Flamingolar Sultan Sazlığı ve Tuz Gölü gibi tuzcul sulak alanlarda yaşıyorlar KELEBEKLER Narin, korunmasız yapıları nedeniyle kelebekler, insanın doğaya verdiği zarardan en çok etkilenen böcek türü Kanatlarının olağanüstü etkileyici renk kompozisyonlarıyla insanların eskiden beri ilgisini çeken kelebekten Türkiye'de 268 tür bulunuyor ANADOLU LEOPARI Anadolu leoparı, Türkiye'de yaşayan vahşi kedilerin en güzel örneklerinden biriydi Ama yüzyıllar boyunca avlandı ve sayıları hızla azaldı Anadolu leoparının son bireyleri, 1950'li yıllarda Dilek Yarımadası'nda ve 1970'li yılların başında Eskişehir çevresinde görüldü ve görüldüğü yerde de öldürüldü O günden bu yana varlığından haber yok AKDENİZ FOKU Soyu tükenen her canlı, aslında insanın bir parçası Onunla birlikte bir parçamızı da yitiriyoruz Bu nedenle her insan, onu yaşatmak için çaba harcamalı Yok olma sınırındaki bir başka hayvan türü de Akdeniz foku Tanrıça yunus pigme suaygırı slender loris, dünyaya veda etmek üzere Dünya ısınıyor, atmosfer, karalar ve denizler kirleniyor, birçok canlı türünün yaşamı da tehlikeye giriyor Özellikle de memeli hayvanların yaşam alanı her geçen gün daralıyor Dünya Koruma Birliği IUCN’nin geçen yılki tespitine göre tanımlanan 5 bin 416 memeli türünün yüzde 20’si yok olma tehdidiyle karşı karşıya Son altı yılda büyük artış olmasa da bu tehdit sürüyor Londra Zooloji Derneği, yok olma tehlikesi yaşayan hayvanları kamuoyuna tanıtmak amacıyla EDGE projesini başlattı İlk aşamada 100 türü belirledi En büyük tehdit altındaki 10 tür bu yıl mercek altına alınacak Küresel ısınma ve çevre kirliliği sadece insanları tehdit etmiyor Elbette binlerce diğer canlı türü de iklim değişikliklerinden ve yaşam alanlarının kirlenmesinden dolayı soylarının tükenmesi tehdidiyle karşı karşıya Bu durumdan en çok etkilenenler de memeli hayvan türleri Aralarında az bilinen ve çok ilginç türlerin de bulunduğu memelilerin tükenmesine karşı çalışma başlatanlardan biri de İngiltere’deki Londra Zooloji Derneği (ZSL) oldu Dernek, EDGE (Evolutionarily Distinct and Globally Endangered) adını verdiği proje ve edgeofexistenceorg internet sitesiyle yok olmanın eşiğindeki hayvanları kamuoyuna duyurmak ve destek toplamak istiyor Önceliği bugüne kadar göz ardı edilen türlere veriyor Bu amaçla öncelikle doğada en az örneği kalan 100 memeli türünü saptadılar Bu 100 tür 15 Ocak’ta açıklandı Aralarında pigme hipopotam, Yangtze yunusu, uzun kulaklı jerboanın da bulunduğu 10 türe ise projenin ilk çalışma yılı 2007’de özel ilgi gösterilecek ZSL’den Dr Jonathan Baillie, The Guardian gazetesine EDGE’in özel türlere odaklanan ilk küresel program olduğunu söyledi: "Dünyanın en olağanüstü türlerini korumak için çalışacağız Aralarında kibrit kutusu büyüklüğünde yarasalar, yumurta bırakan memeliler ve zehirli dev kemirgenler var Liste başındaki Yangtze yunusu için ekibimiz Çin’e gitti, tek yunusa rastlamadı Yok olmanın eşiğinde Bu türlerden birini bile kaybetmek insanlık için Mona Lisa tablosunu kaybetmek kadar büyük kayıp, hiçbirinin yeri doldurulamaz" EN AZ ÖRNEĞİ KALAN TÜRLER 100 türlük liste hazırlanırken, yakın türü en az kalan memeliler seçildi Bu yolla hangi türlerin uzun süre bağımsız olarak evrimleştiği de tespit edildi Daha sonra bu türler Dünya Koruma Örgütü IUCN’in "Kırmızı Liste"siyle karşılaştırıldı ve en öncelikli 10 tür belirlendi Bunların bir kısmı ulaşılmaz bölgelerde yaşadıkları ya da araştırmacıların ilgisini çekmedikleri için çok az biliniyordu Proje kapsamında türleri korumak için geliştirilen çözümler ve ne yapılması gerektiği kamuoyuyla paylaşılacak ZSL, yerel araştırmacıların işbirliğiyle geliştireceği planları web sitesinde duyuracak Çevreye duyarlı kişiler projelere bağışta bulunabilecek Ayrıca son gelişmeler de araştırmacıların blogları sayesinde günü gününe takip edilebilecek DURUMU EN KRİTİK 10 MEMELİ Yangtze Nehri yunusu, uzun gagalı ekidna, Hispaniola solenodonu, çift hörgüçlü deve, pigme su aygırı, slender loris, hirola, uzun kulaklı jerboa, altın sokumlu hortumlu fare, Bumblebee yarasası İndri: Bu lemur türü Malgaş halkınca kutsal kabul ediliyor Ormanlarla birlikte yok olma tehdidiyle karşı karşıya İndriler kilometrelerce uzaktan duyulan çığlığıyla meşhur SADECE MADAGASKAR’DA YAŞAYAN İKİ TÜR Altın taçlı sifaka: Madagaskar’da en seyrek bulunan lemur türü 1988’de keşfedildi Bölgede açılan altın madeni bu türü tehdit ediyor SLENDER LORIS Sadece Hint Okyanusu’ndaki Sri Lanka Adası’nın güneyinde yaşayan bu memeli türünün boyu 11 ila 17 cm, ağırlığı 103 ila 172 gram Bir insanın başparmağı büyüklüğündeki slender loris vücuduna göre kocaman yuvarlak gözleri sayesinde karanlıkta çok iyi görüyor Sri Lanka ormanlarının tarım alanı açmak için yok edilmesi ve geleneksel tıpta kullanılmak üzere avlanılması nedeniyle türü yok olmak üzere Foto: AP Pigme SUAYGIRI 1,5 ila 1,75 metre boyundaki ve 160 ila 270 kilo ağırlığındaki pigme suaygırı bugün sadece Batı Afrika’daki birkaç ülkede yaşıyor Birbirinden ayrı alanlarda yaşayan 2 ila 3 bin örneği hálá hayatta Nijerya’daki son örneklerinin de tükendiği ve sadece Liberya ile Sierra Leone’de yaşadığı tahmin ediliyor YANGTZE YUNUSU Sadece Yangtze Nehri’nde yaşayan bu yunus türünün hiçbir yakın akrabası yok 20 milyon yıl önce geçirdiği evrimle diğer yunus türlerinden ayrılmış Çin efsanelerine göre, Baiji yunusu boğulduktan sonra yeniden hayata gelen bir prenses Yangtze Tanrıçaları diyorlar onlara Son 30 yılda soyu hızla tükendi 2006 sonunda Yangtze Nehri’ndeki altı haftalık aramada tek örneğine rastlanamadı Fotoğraftaki Qi qi isimli yunus ise Çin’in Wuhan kentindeki akvaryumda 22 yıl yaşadı, 2002’de öldü UZUN KULAKLI JERBOA Fare benzeri bu kemirgen Moğolistan ve Çin’in belli bölgelerinde yaşıyor Hakkında çok az bilimsel veri var En önemli özelliği kulaklarının kafasından üçte bir oranında daha büyük olması Bu özelliğiyle, dünyanın vücuduna göre en büyük kulaklara sahip hayvanı TÜKENEN TÜRLERİ KORUMADA ÖNCELİKLİ ÜÇ AMAÇ EDGE Programı, dünyanın evrimsel olarak en farklı türlerinin soyunun tükenmesini önlemeyi hedefliyor İlk amaç, tehlikeyi duyurmak Fil, gergedan gibi iri türlerin yok olma tehdidiyle karşı karşıya olduğu bilinse de diğer birçok türün tehdit altında olduğu fark edilmiyor İkinci amaç, bu türleri doğal yaşam alanları içinde incelemek Ancak, bu yolla asıl tehditleri belirleyip koruma yöntemlerinin saptanacağına inanılıyor Koruma programları sahadaki araştırmacıların tavsiyesi, kılavuzluğuyla uygulanacak Üçüncü amaç, yerel toplulukları gözetmek Doğal kaynakları korumalarını sağlamak Telli turnalar Türkiye'yi terk etti Anadolu türkülerinin en önemli motiflerinden olan, bir zamanlar sürüler halinde gelen göçmen telli turnalardan günümüzde yalnızca 11'i üreme alanı olarak Türkiye'yi seçiyor

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenen-hayvanlar-ve-yok-olmaya-etki-eden-faktorler

Hayatı Keşfeden Biyologlar ( HARVARD’DA BİYOLOG AYSU UYGUR )

Hayatı Keşfeden Biyologlar ( HARVARD’DA BİYOLOG AYSU UYGUR )

Harvard Üniversite Genetik departmanında Dr. Cliff Tabin’in laboratuvarında doktorasını yapan Biyolog Aysu Uygur,  Gelişim biyolojisi ve evrim biyolojisi alanındaki çalışmaları,  ve bir doktora öğrencisi olarak araştırma yapmanın değişik yönleri hakkında bilgi verdi.Amerika’da gelişim biyolojisi önemli bir alan, çünkü hem kök hücreden organ yapma ve doku mühendisliği konularıyla direkt bağlantısı var, hem de genetik hastalıkların anne karnındaki gelişime etkisi olduğu için tıbbi bir önemi var. Uygur, henüz başkalaşmamış hücrelerin, embriyonik gelişim esnasında hangi sinyallere ve süreçlere maruz kalarak başkalaştığı ve bir organı oluşturduğunu, embriyo üzerinde deneyler ve gen ifadesi analizleri yaparak öğrenmeye çalışıyor.Ne üzerine çalışıyorsunuz?Şu anda Dr. Cliff Tabin’in laboratuvarında embriyonik gelişim, organ oluşumu ve evrimsel biyoloji konularının kesişiminde iki farklı projem var. Embriyonik gelişim sürecinde, organların ve morfolojik örüntülerin (pattern) gelişimine bakıyorum. Projelerimden bir tanesi omurilikte sinir hücrelerinin dizilimine, bir diğeri ise el,ayak oluşumu ve beşparmaklılık üzerine. Gelişim biyolojisinin cevaplamaya çalıştığı temel soru, henüz başkalaşmamış hücrelerin, embriyonik gelişim esnasında hangi sinyallere ve süreçlere maruz kalarak başkalaştığı ve bir organı oluşturduğu. Fare, çöl faresi, tavuk, ispinoz, deve kuşu ve at embriyolarında deney ve gen ifadesi analizleri yapıyorum.Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz? Lise eğitimim sonrası Amerika’ya geldim. Boston’da yaşıyorum, Harvard doktoramı yapıyorum. Ara sıra Türkçe bilim dergilerine popüler bilim yazıları ve Yalansavar.org adresinde hurafe çürütme yazıları yazıyorum. Türkiye’deki bilim haberlerini okurken artık daha fazla dayanamayacağıma karar verdiğim bir gün, http://bilmiyim.blogspot.com adresinde bir ‘bilim haberleri blogu’ başlattım, medyada gördüğüm hatalı bilim haberlerini düzeltiyorum. Bunu eğlenceli bir şekilde yapmaya çalışıyorum, insanların bilimle ilgilenmemesinin sebebinin, çoğu kaynağın bilimi eğlenceli bir şekilde anlatmaması olduğunu düşünüyorum. Birşeyi iyi yapmak için, muhakkak ciddi olmak gerekmiyor.Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz?Lisansımı, yine Boston’da Brandeis Üniversitesi’nde biyoloji alanında aldım. Mezun olduktan sonra lisans tezimi yazdığım laboratuvarda bir sene çalıştım, ardından Harvard Tıp Fakültesi’nde doktorama başladım. Boston, çok sayıda çok iyi üniversiteyi barındıran bir şehir olduğu için güçlü bir bilim çevresine sahip, bu açıdan güzel. Tıp fakültesinde olmanın faydaları ise, hem insan sağlığı ile ilgili konulara çok yakın olmak hem de genetik departmanının ve temel bilimlerin doğasından ötürü, yaptığınız araştırmanın insan sağlığı ile sınırlı olmak zorunda olmaması.Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?Aslında hala öğrenci olduğum için, bulunduğum konum çok özel değil. Akademide ‘bir yere gelmek’ kavramı göreceli birşey: akademide bir yerlere gelmek pek bitmiyor, sürekli öğrenmek ve kendinizi geliştirmek zorundasınız. Bir şirketi yönetmiyor, geleceğiniz en üst konuma gelmiyor ve bilmeniz gereken her şeyi bilmiyorsunuz. Sürekli öğrenmeniz gereken yeni bir şey veya soracak yeni sorularınız var. Öğrenmeniz gereken birşey kalmamışsa, zaten akademide olmak için bir motivasyonunuz kalmamış demektir. Eğitim aldığım kurumların bana katkısına liseden itibaren başlamam gerekir. Robert Koleji, bazı konularda güçlü gelenekleri olan bir okul. Tiyatro, müzik, biyoloji, münazara bunlardan bazıları. Biyolojide aldığım lise eğitiminin, Türkiye ve Amerika’daki birçok üniversitenin biyoloji giriş derslerinden çok daha iyi olduğunu düşünüyorum, zaten çoğumuz, Amerika’da biyoloji giriş derslerini atlayacak seviyede bitirdik liseyi. Hem teorik hem pratik olarak, bilgi yığınından ziyade, düşünce biçimini öğrendik. Dolaşım ve bağışıklık sistemini öğrendiğimiz bir dersin ardından sınav sorusu, ezberlenmiş bilgilerin dökümü değil, mesela Afrika’da bir hastalığın semptomları ve fizyolojik olarak neyin yanlış gitmiş olabileceğine dair durum değerlendirmesi olurdu.“Biyoloji Derslerde Değil, Laboratuvarda ve Sahada Öğreniliyor”Amerika’ya lisans eğitimim için Brandeis Üniversitesi’ne geldim. Araştırma laboratuvarları çok güçlü bir üniversiteydi ve derslerle beraber, 2. sınıftan itibaren bir laboratuvarda araştırma yapmaya başladım. Bu daha çok ‘çıraklık’ olarak başladı diyebilirim. Ama şunu öğrendim, biyoloji derslerde değil, laboratuvarda ve sahada öğreniliyor. Biyokimya ve hücre biyolojisi alanlarında, tek hücreli mayalarda aktin hücre iskeleti dinamiklerini çalıştım, lisans tezimi de yine bu konuda yazdım. O zamanki profesörüm, belki Türkiye’de pek olmayacak bir şekilde, lisans öğrencisi olmama rağmen bazen saatlerce benimle bilim tartışırdı, arkadaşlarım ofisin kapısına  beni kurtarmaya gelirlerdi. Bu, daha çok, O’nun benimle projem hakkında konuşması, benim projemle ilgili fikirlerimi organize etmesi, elimizdeki bulguları değerlendirmemiz şeklinde olurdu. Ben de heyecanlı bir lisans öğrencisi olarak literatür taraması yapmaya, projem için deney başında sabahlamaya o zamanlar başladım, bu heyecanın ilk yıllardaki kadar roket atar seviyesinde olmadığını eklemem gerekir, ama kalanıyla da devam ediliyor! Burada hoca tarafından pozitif yönlendirme çok önemli.“Türkiye’de de, Öğrencilerin Bu Şekilde Teşvik Edilmesi Gerekli”O zamanlar daha çömez olarak çok saçma bilmsel önerilerle gelmiş olabilirim, şimdi hatırlamıyorum, ama hocam benimle fikir tartışırken hep çok harika bir fikir duymuş, ama şu noktada geliştirilebileceğini eklemesi gerekirmiş gibi davranırdı. Bence Türkiye’de de, öğrencilerin bu şekilde teşvik edilmesi gerekli. Saygı duyduğunuz ve sizin fikirlerinize saygı duyan bir hocanız olması, hem bilimsel özgüven hem de doğru yönlendirilme açısından çok önemli. Henüz lisans öğrencisiyken kendi projenizin sorumluluğunu almak, fikir ve hipotez geliştirmek, data üretmek de çok önemli! Zor birşey de değil, sadece fırsat lazım, ve tabii ki yaptığınız şeyi severek yapmak. Amerika’da bunu yapmaya lisansta başlayan benim gibi birçok öğrenci var. ‘’Doktora süreci bana bağımsız düşünmeyi öğretti’’Lisanstan mezun olduktan 1 sene sonra, Harvard’da doktoraya başladım. Bulunduğum laboratuvarı seçmemin sebebi, genel olarak çalışılan konuya ilgi duymam ve profesörümün öğrencilerine bakış açısıydı. Buradaki hocamın bana en büyük katkısı, bağımsız düşünmemi sağlamış olması. Aşağı yukarı 15 kişilik laboratuvarımızda, kendisi kimsenin projesine ve fikirlerine müdahale etmez, bizim proje yönetmedeki insiyatifimize ve bilimsel becerimize sonsuz güven duyar. Güven olmadan, bağımsız düşünce, bağımsız düşünce olmadan da yaratıcı bilim insanı olmaz. Tabi çok çalışmak, okumak, deneylerinizi dikkatli dizayn etmek ve projenize doğru yön vermek de sizin sorumluluğunuz.Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD’deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?Gelişim biyolojisi ve evrim biyolojisi, bildiğim kadarıyla Türkiye’de çok çalışılan alanlar değil. Biz hem embriyoda organ oluşumuna, hem de evrimsel süreçlerin embriyonik sürece olan etkilerine bakıyoruz. Temel bilim (basic science), direkt olarak uygulamalı olmadığı için, sanırım Türkiye’de ilgi daha çok kanser gibi, daha kolay para fonu alınabilen alanlara kayıyor. Amerika’da gelişim biyolojisi çok önemli bir alan, çünkü hem kök hücreden organ yapma, doku mühendisliği konularıyla direkt bağlantısı var, hem de genetik hastalıkların anne karnındaki gelişimde rolü olduğu için tıbbi bir önemi var.Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, araştırma ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye’de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?Harvard Tıp Fakültesi, temel bilim laboratuvarları ve bünyesindeki birçok iyi hastane ile tıbbi ve temel bilim araştırmalarında önemli bir yere sahip. Türkiye’deki araştırma hastaneleri benzer bir sistem ile çalışıyor olsa da, sanırım Amerika’daki araştırma hastanelerinde temel bilimlere de çok önem veriyor olması, Türkiye’de pek olmayan birşey.Türkiye’de halen eğitim almakta olan biyoloji öğrencilerine ya da biyologlara neler önerirsiniz?Bol bol makale okusunlar! Biyoloji derslerde değil, aktif olarak devam eden araştırmalarla öğreniliyor. Mümkünse sene içinde bir laboratuvarda çırak olarak başlayıp bilimsel metodoloji ve düşünceye aşina olsunlar. Yazın yurt dışına staja gitsinler… Bütün bunlar, hem bu işi yapmayı isteyip istemediğinizi öğrenmek için önemli, hem de bu yolda devam etmek istiyorsanız çok önemli öğrenim tecrübeleri.Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?Pubmed’de ilgilendiğim konuda tarama yapınca çıkan yayınları okuyorum, iyi bir dergide olduğunu bilmem yeterli. Bunlar Nature, Science, Cell gibi büyük dergilerin yanı sıra, Developmental Cell, Current Biology, PNAS, Development ve Developmental Biology gibi dergiler de olabiliyor.Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?Malesef hepsi biraz teknik. www.ncbi.nlm.nih.gov, www.pubmed.org, www.enseml.org. Genelde gen dizilimi analizleri ve makale taraması için giriyorum buralara. Nature News, başka alanlardaki gelişmeleri takip etmek için güzel bir kaynak.Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?Popüler bilim kitabı olarak, Neil Shubin’den Your Inner Fish. Eğer biraz daha akademik ama ağır olmayan okumalar istiyorsanız, D’Arcy Wentworth Thompson’dan ‘On Growth and Form’ bir biyoloji klasiği. Tabii ki,  Charles Darwin, ‘Türlerin Kökeni’, bir biyoloji kutsal kitabı olarak görülmesi gerektiği için değil (bu bence yanlış), evrimsel düşüncenin hangi sorgulamalarla başlaması gerektiğini öğrenmek için ve yine bir bilim klasiği olduğu için. Stephen Jay Gould’un denemelerini ve makalelerini okumalarını tavsiye ederim, internetten rahatlıkla bulunabiliyor. Bir de, ilgi duyduğunuz herhangi bir alandaki akademik review makalelerini okumak, o konu hakkında fikir edinmek için aslında en güvenilir kaynak.Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitaplar hangileri? Ayrıca yaptığınız spor, tavsiye edeceğiniz film, müzik nelerdir? Bulunduğunuz kurumun size sunduğu sosyal etkinlikler nelerdir?Daha önce söylediğim kitapların yanı sıra, bir kitapçıya girdiğinizde ‘bilim kitapları’ kategorisinde olmayacak birkaç kitap ismi vereyim. Aldo Leopold’un ‘A Sand County Almanac’ı gözlem gücünün önemini çok güzel anlatır. İhsan Oktay Anar’ın Kitab-ül Hiyel’ini seviyorum, bilimin amacına felsefi bir sorgulama olduğu için. Bir de Edgar Allen Poe hikayeleri bence analitik düşünce ve bilimsel sorgulamaya, bilimsel bağlamda olmasa da güzel örnekler oluşturuyor.Bisiklete biniyorum, laboratuvardan arta kalan zamanlarda çevredeki parklara hiking için, veya kışları kayağa gidiyoruz.Yarı-profesyonel bir müzik grubumuz var, çok olmasa da hem para kazanıyoruz, hem de bilimden iyi bir mola oluyor. Bu arada laboratuvarda işlerin her zaman güllük gülistanlık ilerlemediğinin, çoğu günler herkesin kahve molasında birbirine ağladığının, o yüzden bilimin yanı sıra başka bir işle uğraşmanın ruh hastalıklarını önleme konusundaki öneminin altını çizmem lazım.Yurt dışında biyolog olmanın sıkıntıları nelerdir?Türkiye’yi özlemek dışında, çok bir sıkıntısı yok.Türkiye’de biyolojinin durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?Türkiye’de biyolojinin durumu konusunda ahkam kesmeyeyim, çünkü lisansı orada yapmadım. Fakat yurt dışında eğitim almayı herkese öneririm. Sebebi, Türkiye’den daha iyi olması falan değil; genel olarak, yurt dışındaki araştırma kültürünü edinmemizin gerekliliği. Duyduğum ve az biraz gözlemlediğim kadarıyla, Türkiye’de halen ağır bir hiyerarşı var akademide. Hakettiğiniz yere gelemiyor olmanız da cabası. Bu ikisi, akademide çok önemli iki özelliği zaten geçersiz kılıyor: özgüven ve çalışkanlık. Kendinize ve fikirlerinize güvenemiyorsunuz, çünkü hocanız her koşulda sizden daha iyi bildiğini düşünüyor. Çok çalışmıyorsunuz, çünkü bazen çalışsanız da hakettiğinizi alamıyorsunuz! Bu tabii ki Türkiye’de her kurumda böyle değildir, çok iyi hocalar da var ve onların hakkını yemek istemem. Fakat, yurt dışındaki sistemi görmüş insanlar çoğaldıkça, ve Türkiye’ye geri dönüp iyi pozisyonlara gelebildiğinde, gördükleri araştırma kültürünü de getirecekler ve bu durum düzelecek diye umuyorum.ABD’deki kurumların yabancı biyologlara karşı özel bir tutumu var mıdır?Zaten Amerika’daki bilim çevresi epey uluslararası bir topluluk. Doktora programlarına girmek halen uluslararası öğrenciler için daha zor, fakat doktora programına alındıktan sonra kendinizi yabancı hissetmiyorsunuz. Amerikalılar da gayet yeniliklere açık, meraklı insanlar. Turkish delight, Turkish hamam, ‘Turkish is a very mathematical language!’ diyerek 5-6 seneyi tamamlayabilirsiniz. Bizim laboratuvarımızda bir ara herkes Amerikalı, Avrupalı kendi bilgisayarından ‘İstanbul otobüs rengini seçiyor’ kampanyasında oy kullanmıştı. Kültür alışverişi ve kaynaşmanın geldiği nokta bazen çok uçuk olabiliyor.ABD’deki ünlü araştırma merkezlerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?Amerika’da vatandaş olmamanız doktora programlarına kabülünüzü zorlaştıracaktır elbette ama özellikle bilim gibi konularda iyi bir öğrenci dünyanın neresinden olursa olsun en iyi programlara ve araştırma merkezlerine de alınır.Halen üzerinde çalışmakta olduğunuz araştırma konuları nelerdir?Embriyonik gelişimde organ oluşumu çalışıyorum. Morfolojik örüntüleri (pattern) incelemesi açısından birbiriyle bağlantılı, ama aslında iki ayrı projem var. Birincisi, embriyoda omurilik oluşumu ve sinir hücrelerinin dizilimi ile ilgili. Bu süreci yöneten mekanizmalara ve embriyonun boyutuyla olan bağlantısına bakıyorum. İkinci projem, daha çok evrimsel biyoloji alanında. Tetrapodlar olarak beş parmaklı olmamızın, ve bu örüntünün uğradığı evrimsel değişimlerin hangi embriyonik gelişim adaptasyonları yoluyla olduğunu bulmaya çalışıyorum. Bir balina da, bir kertenkele de ve bir yarasa da, tıpkı bizim gibi beş parmaklı. Peki bunu adapte etmek zorunda kalan hayvanlar (mesela, hız avantajından dolayı tek parmağa inmiş at)  el gelişimindeki hangi mekanizmaları değiştirerek bunu yaptı? Evrimsel süreçlerin hangi mekanistik yollarla işlediğini bulmak artık çok önemli ve buna bakmanız gereken yer embriyonik gelişim süreci.Bu çalışmaları hangi kurumda yapmaktasınız, ekibinizden bahsedebilir misiniz?Laboratuvarımızda, ekip olarak herkesin araştırma konusu farklı, fakat gelişim biyolojisi, embriyoloji ve evrim alanlarında yoğunlaştığımızı söyleyebilirim. Bağırsakların şeklini hangi biyomekanik etkilerle aldığından tutun da, semenderlerde kol rejenerasyonunu inceleyen veya kör mağara balıklarının gözlerini hangi evrimsel mekanizmalarla kaybetmiş olabileceğini araştıran, belki de okuldaki en sıradışı konularla uğraşan laboratuvarız. Genellikle laboratuvarlar, ’göz gelişimi’ veya ‘diyabet’ gibi, belirli bir konuya yoğunlaşır, herkes bu aynı konunun farklı yönlerini çalışır. Bizde ise, laboratuvarda 12  farklı model hayvan ve  14-15 tamamen farklı konu araştırılıyor.Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?Gün içinde laboratuvara geliş-gidiş saati herkes için farklı oluyor, şirket gibi çalışmıyoruz, herkes kendi programında işliyor. Benim için, email cevaplama faslından sonra günüm deney programımı yapmakla başlıyor. Birkaç deney birden yürütülen günlerde, deneylerin birbiriyle çakışmaması için zamanlamayı doğru ayarlamak gerekiyor. Mikroskopi, deney hayvanlarına ameliyat, gen ifadesi analizi veya protein analizi için doku boyama gibi farklı teknikler ve deneyler aynı gün içinde olabiliyor. Herkes genelde deneylerini tek başına planlıyor ve yapıyor olsa da, gün içinde birbirimizden birçok konuda yardım istiyoruz. Bu yardımlar, ‘sen uzunsun, hadi bana şu üst raftan deney tüplerini atıver’ den başlayıp, ‘bu karaciğer ameliyatlarından geçen ay çkan sonuç artık çıkmıyor, ne olmuş olabilir? Önerilerle gelin yoksa laboratuvardaki bütün fiksatifleri içip intihar edeceğim’ e kadar varabilyor. Herkesin kendi projesi olmasına rağmen, fikir alışverişi, tekniklerin öğrenilmesi, hepimizin birbirine danıştığı konular.http://fesraoz.blogspot.com

http://www.biyologlar.com/hayati-kesfeden-biyologlar-harvardda-biyolog-aysu-uygur-

Dünyaca Ünlü Kadın Biyologlar Kimlerdir?

Biyolog; farklı hayat formlarını anlamaya çalışan, onlarla çevre arasında bağlantı kuran ve bu konu üzerinde çalışma ve deneme yapan kişidir. Kadın bilim insanları, erkeklerin egemenliğinde önce,önemli avantajlara sahiptirler ve bilim dünyasına değerli katkılarda bulunmuşlardır. Kadın biyologları takip ettiğimizde biyolojinin farklı dallarında özelleştiklerini görmekteyiz ki; her biri hastalıkların tedavi edilmesi ve savaşılması için, derin analitik çalışmalarda katkıda bulunmuşlardır ki bu doğal çevrenin en iyi şekilde korunması içindir. Rosalind Franklin – Biyofizikçi Franklin 25 Temmuz 1920′de doğmuştur. Cambridge Üniversitesi’nde doktorasını yapmış ve mezun olmuştur.Franklin,DNA ile çalışmış ve X-Ray difraksiyon fotoğrafını ortaya çıkarmış, Polio virüs ve Tütün Mozaik Virüs ün etkilerini araştırmıştır.37 yaşındayken parlak biyoloğun yaşamı kanserle bölünmüştür. Rosalind,daha fazla DNA ile çalışmaya devam edemedi çünkü ölümü sonrası Nobel ödülleri ilan edildi. Anita Roberts – Moleküler Biyolog Anita’nın gözlemi,TGF-beta proteini yara iyileşmeleri,kırıklar ve onun epitel ve lenfoid hücreleri büyümelerinin üzerindeki etkisi üzerineydi ki bu Anita’yı 2005′te 49.En İyi Biliminsanı yaptı.Anita,30 senesini Sağlık Ulusal Enstitüsü’ndeki kanser departmanında harcadı ve kansere yenilmeden önce Karsinogenez ve Hücre Döngüsü Laboratuarı’nda üst düzey laboratuar şefi olarak çalıştı. Dian Fossey – Primatolog4398_dian_fossey Fossey 1932′de San Fransisco ‘da doğmuştur.Fossey eğitimine öncü veteriner olarak başladı fakat sonra San Jose State College’da mesleki terapi programına geçiş yaptı.1966 Aralık ayında gorilleri doğal habitatında görmek için Afrika’ya gitti ve 26 Aralık 1985′te kaldığı yerde vahşice öldürülmüş bir halde bulundu.Onun öncülüğünde Afrika’daki goril populasyonu arttı ve Afrika gorillerin kaçak avlanmasının kontrolleri sonuçlandı. Eugenie Clark – İhtiyolog Eugenie,popüler bilinen ismiyle ‘Shark Lady(Köpekbalığı kadın)’,köpekbalıklarının davranışlarını ve zehirli tropikal balıklar üzerindeki çalışmayla tanınmaktadır.New York’ta doğmuştur ve New York Üniversitesi’nden doktora derecesini almıştır.Bu konuyla ilgili sayısız ödül ve derece,Eugenie’ye 3 kitap ve 160′tan fazla makale yazdırmıştır. Elizabeth Vrba – Paleontolog4398_220px-elisabeth_vrba_2009-02 1974′te Cornell Üniversitesi’nde zooloji ve paleontoloji doktora ünvanını aldı.Vrba’nın en çok bilinen araştırmaları,Turnover Pulse hipotezi(10 milyon yıl öncesindeeki çevresel değişimin evrim üzerindeki etkileri) ve Afrika memelilerinin evrimidir.Vrba,Yale Üniversitesi’nde paleontolog ve moleküler biyoloji alanında antilopların filogenisindeki değişim projesini içermekte. Barbara McClintock - Sitogenetikçi Barbara,1927′de Cornell Üniversitesi’nde botanik doktorasını kazandı.Onun araştırması,mısırın sitogenetik olarak gelişimini ve mısır kromozomlarının görme tekniğini arka planda değerlendirmektir.Barbara,1983′te Fizyoloji ve Tıp alanında Nobel Ödülü kazanmıştır. Elaine Fuchs – Hücre Biyoloğu 4398_nettie_stevensFuchs,Princeton Üniversitesi’nde biyokimya alanında doktor ünvanı almıştır ve onun bilinen çalışmaları;çeşitli deri hastalıkları ve memeli derisindeki moleküler mekanizmaların araştırılmasını içerir ki bu dermatolojinin görünümünü evrimleştirmektedir.Onun şu an ki odak noktası ise derideki kök hücreler ve kök hücrelerin deri ve saç üretimidir.Elaine,şu anda Rockefeller Üniversitesi’nde Memeli Hücre Biyolojisi ve Gelişimi Laboratuarında yöneticidir. Nettie Maria Stevens – Genetikçi Nettie,Bryn College ve Stanford Üniversitesi’nden mezundur ve bu okullar onun doktorasını aldığı yerlerdir.Onun çalışması X ve Y kromozomları üzerinde cinsiyetlerin özelliklerini belirlenmesindeki faktörler,cinsiyet saptanmasının uzun münakaşalarını sona erdirdi.Kısa hayatında deneysel fizyoloji ve sitoloji üzerine 38′den fazla makale sığdırdı. Kaynakça: www.buzzle.com/articles/famous-women-biologists.html www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/dunyaca-unlu-kadin-biyologlar-kimlerdir

Aileden çocuklara geçen genetik özellikler (mavi veya yeşil göz, beyaz ten, kalıtsal rahatsızlıklar) evrime kanıt olabilir mi?

İster insan için, ister başka bir canlı türü için söylenmiş olsun, sahip olunan genetik çeşitliliğin evrim ile nasıl ilişkisi olduğunu tanımlayabilmek için “belirli bir coğrafyada yaşayan bir türün çeşitli popülasyonları ve bu popülasyon içinde yaşayan bireyleri arasında daima farklı kalıtsal veya genetik özellikler bulunduğu” göz önünde bulundurulmalıdır. Bu farklı genetik özellikler de o populasyona genetik çeşitlilik ve zenginlik sağlar. Yalnız bu farklı genetik özellikler yalnız başına henüz yeni bir türün oluşmasına ve tüm bir popülasyonun evrimine yol açmaz. Bunun için birden çok faktörün biraraya gelmesi ve türleşmeye yol açması lazım. Buna rağmen tanımı gereği Evrim, biyolojide canlı türlerinin nesilden nesile kalıtsal değişime uğrayarak ilk halinden farklı ve daha önce sahip olmadığı yeni özellikler kazanma sürecine denir. Bu anlamda sizin de sorunuzda doğru bir şekilde örneklediğiniz gibi insanlardaki mavi göz rengi Kopenhagen Üniversitesi’nden genetikçi Hans Eiberg’in ifadesine göre günümüzden 6 bin ile 10 bin yıl önce Karadeniz’in Kuzey Doğusunda kalan bir bölgede meydana gelmiş basit bir mutasyonun ürünüdür. Yani yeni kazanılmış bir özelliktir. Bu nedenle mavi göz evrime örnek teşkil eder ancak bu bir türleşme olayı değildir. Yani mavi göz rengiyle birlikte yeni bir insan türü oluşmamıştır. Bilindiği gibi genlerde aynı karakteristik özelliği kodlayan fakat farklı şifreler taşıdığı için farklı özelliklerin de ortaya çıkmasını sağlayan genlerden her birine alel diyoruz. Örneğin insanlarda göz rengini belirleyen genin ela rengini ortaya çıkaran biçimi ile kahverengi rengi ortaya çıkaran biçimi birer aleldir. Bunun gibi bir türün hem popülasyonları arasında hem de bir popülasyonun bireyleri arasında bunun gibi birçok çeşitli genetik farklılıklar vardır. Daha önce olmayan ve yeni oluşan bu genetik farklılıklara da evrim diyoruz. Şimdi türleşmenin nasıl oluştuğunu daha yakından inceleyecek olursak, olası bir doğal felakette veya türün yaşadığı ekolojik sistem içinde baş gösteren ciddi çevre değişikliklerinde, kısaca bir tür için olumsuz olabilecek herhangi bir değişimde, tür içinde var olan bu farklı genotiplerden hangisinin ayakta kalacağı ve bu türün gen havuzunda bulunan özelliklerden hangisinin geride kalabileceği bu gibi çevresel faktörlere ve doğal seçilimlere bağlı olduğunu göz önünde bulunduralım. Bunun yanında bir tür veya popülasyon içinde küçük bir grubun, üreme açısında ana gruptan izole hale gelmesi ve ana grup bireyleriyle artık çiftleşemeyecek kadar değişikliğe uğraması da canlıların türleşmesine yol açacağını hatırlayalım. Burada özellikle “genetik sürüklenme” olarak da tanımlanan ve bazen rastlantısal olan seçilimler de, evrimsel süreçlerin temel mekanizmalarından biri olarak önem kazanmaktadır. Buna dair kolay anlaşılabilecek bir örnek verecek olursak: “Fırtına sonrası deniz akımının etkisine maruz kalan bir veya birden çok canlının bir ağaç kütüğü yardımıyla eski yaşam alanından kopup başka bir ekolojik sisteme, mesela okyanustaki herhangi bir adaya sürüklenmesi olayı…” Buna biyolojide “coğrafi yalıtım” veya “coğrafi izolasyon” da diyoruz. Bu izole topluluk genetik sürüklenme sonucu yeni yaşam alanlarında daha farklı seçici baskılara maruz kalacakları için genotipik farklılaşmaya uğrar ve bu topluluğun nesilleri uzun bir süre sonra mesela diğer topluluğun nesilleriyle tekrar bir araya gelince o kadar evrimleşmiş olurlar ki artık birbirleriyle çiftleşemeyecek ve gen alış verişi yapamayacak duruma gelmişlerdir. Bir populasyonun diğerinden gitgide farklılaşarak türleşmesi (yani yeni bir tür oluşturması) yeni bir yaşam alanına göç etmek zorunda kalmış canlı türlerin beraberinde de ne tür bir gen havuzu getirdiklerine bağlı olup bu gibi rastlantısal çevre olaylarıyla da yakından ilişkilidir. Yine aynı şekilde göl, çevresiyle ilişkisi kopan derin vadi veya ada gibi izole olmuş ortamlara rüzgar veya başka canlıların vücudu gibi herhangi bir vasıtayla ulaşan bitki tohumları veya hayvan türleri, genellikle ulaştıkları yeni ortamlarda koloniler oluştururlar. Bu birkaç kurucu bireylerin genlerindeki alellerde genetik farklılıkların ve çeşitliliklerin görülme sıklığı, genellikle geride bıraktıkları popülasyonun alellerinde olduğundan ve diğer bireylerinin çoğundan farklıdır. Bu farklılıklar, yeni ortamda türeyen popülasyon üzerinde uzun süreli evrimsel etkiler yaratırlar. Hawaii Adaları gibi birbirinden daha çok izole kalmış takım adalarda görülen türler çeşitliliğinin, birbirine temas eden ana karalardan fazla olmasının nedeni, bu kurucu prensibi ile ilişkilidir. Bunun yanında bazı genler ve kalıtsal özellikler diğerlerine göre daha az yaşama ve daha az üreyebilme şansına sahip olduğundan da elenmektedirler. Eğer yaşadıkları ortama daha iyi uyum sağlayabilmiş ve yaşam mücadelesinde başarılı olmuş bireyler aynı zamanda hayatta kalabilme, ergenlik yaşına ulaşabilme ve üreme olanakları yönünden de daha avantajlı konumda olurlar. Bundan dolayı, sahip oldukları bu elverişli özellikler de bir sonraki nesile aktarılır ve o türün gen havuzunda daha yaygın hale gelir. Bilindiği gibi doğal seçilim denilen mekanizma çevreye uyumlu olan varyasyonlanara sahip bireyleri seçip, diğerlerini elemektedir. Bu durum canlıların çevreleri ile uyum içinde olmalarını açıklamaktadır. Özetlersek türleşmeye etki eden birçok faktörler populasyonların bölünmesini sağlayarak popülasyon veya bireyler arasında halihazırda var olan farklı genetik özellikler yeni biyolojik türlerin oluşmasına yol açabilir. Türleşmeye ve biyolojik çeşitliliğe sebep olan faktörler ve mekanizmaları maddeler halinde sıralarsak, bunlar: - Mutasyonlar - Göçler yoluyla popülasyona yeni genlerin girmesi veya popülasyondan bazı genlerin ayrılması - Popülasyonda rastlantısal faktörlerle genetik kayma oluşması (örneğin sel, fırtına, volkanik patlama, yangın gibi etkenlerin popülasyonun belli bir bölümünü ortadan kaldırması) - Çiftleşmede eş seçimi (hayatta kalma konusunda avantaj sağlayacak genetik özelliklere sahip eşlerin seçimi) - Eşeyli üreme (crossing over ve genetik rekombinasyon genlerin rastlantısal karışımını sağlar ve her döllenmede iki farklı genom birleşir) - Çekinik genler de genotipte saklanır - Heterozigot avantajı (daha fazla üreme) -Coğrafi İzolasyon yoluyla türleşme - Adaptif Yayılma: organizma grubunun ani (jeolojik zaman ölçeğinde binlerce yıl) çeşitlenmesi - Simpatrik Türleşme: coğrafi izolasyon olmadan gercekleşen türleşme - Autopolyploid: Canlı içinde kromozom sayısının iki katına çıkması - Allopolyploid: İki farklı türün türler arası hibrid ortaya çıkarması. Özellikle bitkiler arasında yaygındır. - Türleşmede eşeyli üremenin de önemli rolü vardır. Bunun yanında doğada ve labaratuvar ortamında görülmüş şu türleşme örnekleri de aşağıda belirtilmiştir: -Türleşme süreci laboratuar koşullarında meyve sineği üzerinde yapılan çalışmalarla da deneysel olarak gösterilmiştir. (Dobzhansky, Th., and O. Pavlovsky, 1971. “An experimentally created incipient species of Drosophila”, Nature 23:289-292). - Avrupa’dan Amerika’ya 20. yüzyılın başlarında getirilen “goatsbeards” adı verilen üç çeşit vahşi çiçeğin 20-30 yıl gibi bir süre içinde, Amerika kıtasına yayılması ve 1940′lı yıllardan sonra iki farklı türünün ortaya çıkışı gözlenmiştir. (“Tür” kavramının tanımı gereği, bu türler, mevcut diğer “goatsbeards” türleriyle üreyememekte, yalnızca kendi aralarında üreyebilmektedirler). - Faroe adası ev faresinin insanlar tarafindan adaya getirildikten sonra, 250 yıl gibi kısa bir zamanda gözlenen türleşmesi (Stanley, S., 1979. Macroevolution: Pattern and Process, San Francisco, W.H. Freeman and Company. p. 41) - Nagubago gölünde, izolasyon sebebiyle cichlid balıklarının 4000 yil gibi bir süre içinde 5 ayrı türünün oluşması. (Mayr, E., 1970. Populations, Species, and Evolution, Massachusetts, Harvard University Press. p. 348)

http://www.biyologlar.com/aileden-cocuklara-gecen-genetik-ozellikler-mavi-veya-yesil-goz-beyaz-ten-kalitsal-rahatsizliklar-evrime-kanit-olabilir-mi

Midye, kalp midyesi, deniz salyangozunun özellikleri

Deniz salyangozu ( Rapana venosa ) Asya sularından Japon Denizi, Sarı Seniz ve Çin Denizinin yerli türüdür. Karadeniz’de ilk kez 1947’de Novorosisk körfezinde rapor edilmiştir. Sonradan tüm Karadeniz ve Azak Denizine, Ege ve Akdeniz’e yayılmıştır. Doğu Akdeniz’den veya Karadeniz’den larva evresinde iken ticari gemilerin balast suları ile taşındığı tahmin edilen bu tür, Kuzey ve Güney Atlantik sularında, son olarak ise Kuzey denizinde rapor edilmiştir (ICES, 2004). Deniz salyangozunun en önemli özelliği karnivor beslenme alışkanlığına sahip oluşu ve midye, istiridye gibi su ürünlerini tüketmesidir. Karadeniz’de zoobentik faunanın önemli bir kısmını midyeler oluşturmaktadır. Midyeler ekonomik önemi olan demersal balıkların besin kaynağını oluşturmaktadır. Midye yataklarındaki azalma demersal balıkların beslenme ortamını etkileyecektir. Türkiye’de tüketimi olmayan bu canlının başlıca pazaryeri Asya ve Avrupa ülkeleri, az miktarda da ABD’dir. Salyangoz canlı, taze et, taze dondurulmuş, pişmiş dondurulmuş, konserve ve turşu gibi formlarda pazarlanabilmektedir. Deniz salyangozu eti Kuzey Amerika’da daha çok salata ve çorbalarda, Japonya’da suşi barlarda çiğ et olarak, Kore’de ise konserve olarak tüketilmektedir (DFA, 2002). Deniz salyangozu ülkemizde tüketilmemesine karşın, önemli bir ihraç kalemini oluşturmaktadır (Şekil 1). Deniz salyangozu üretimi 2001’de 2600 ton iken 2006 yılında 11613 tona çıkmıştır (TÜİK, 2006). Aynı yıllarda ise dondurulmuş et olarak ihracat miktarları ise sırasıyla 519 ve 3763 tondur. Türkiye İhracatçılar Birliği kayıtlarına göre 2007 yılında toplam 3396 ton dondurulmuş deniz salyangozu etinin yaklaşık % 70’i İtalya ve Kore’ye ihraç edilmektedir. Yıllık ihracat miktarı 500–3700 ton arasında olup, yıllara göre 1.5 – 18 milyon US$ döviz girdisi sağlanmaktadır. Türkiye’de deniz salyangozunun toplam üretimi 2005’de 12600 ton olup bunun yaklaşık % 90’ı da Doğu Karadeniz’den karşılanmaktadır (TÜİK, 2005). Karadeniz ülkeleri arasında en fazla deniz salyangozu üretimi sırasıyla Bulgaristan, Türkiye, Gürcistan, Ukrayna ve Rusya’dadır. 2006–2008 Av Sirkülerinde av yasağının 1 Mayıs–31 Ağustos tarihleri arasında direç (algarna) ile avcılığı yasaklanmıştır. Fakat bu dönem boyunca dalarak veya sepetle avcılık serbest bırakılmıştır. Deniz salyangozu avcılığı çoğunlukla direçle yapılmakta bu durum hem ağ göz açıklığının belli bir süre sonra kapanmasından dolayı daha küçük bireylerin avlanmasına neden olmakta hem de deniz zemininde yaşayan diğer canlılara zarar vermektedir. Deniz salyangozu avcılığı pasif av aracı olan tuzaklarla yapılarak direcin salyangozla aynı ortamı paylaşan diğer canlılar üzerine olan etkisi azaltılabilir. Bu çalışmada salyangoz avcılığında direce alternatif olarak 3 farklı tuzak modelinde aylık olarak, derinliğin, bekleme süresinin, yem tiplerinin ve mevsimin birim av gücü (CPUE) üzerine etkisi ve her iki av aracının ekonomikliliği ve ekosisteme olan etkileri karşılaştırıldı. Ayrıca Karadeniz ve Marmara bölgesindeki salyangoz balıkçılarının sosyo-ekonomik yapısını belirlemek amacıyla anket çalışmaları yapıldı. Salyangozun midye üzerindeki predasyon baskısını belirlemek amacıyla saha ve laboratuar ortamında prey-predatör ilişkisi çalışıldı. Taksonomisi ve biyolojisi Rapana venosa Valenciennes 1846 ayrıca junior sinonimi Rapana thomasiana Crosse 1861 olarak ta tanımlanmaktadır. Koll (1993) Rapana genusunun taksonomideki yeri düzenlenmiştir. Oldukça büyük ve ağır bir kabuğu olan predatör deniz salyangozu R. venosa Muricidae familyasının bir üyesidir. Kabuk içi derin ve portakal rengindedir. Dış rengi ise bulunduğu ortama göre soluk gri ile kırmızımsı kahverengi arasında değişkendir. Class ; Gastropoda Subclass : Neogastropoda Superfamily: Muricoidea Family : Muricidae Subfamily : Rapaninae Genus : Rapana Species : Rapana venosa Deniz salyangozunun vücudu ayak, baş ve dorsalde iç organlar olmak üzere 3 kısımdan oluşur. Kaslı ve ventral bir sürünme organı olan ayak salgı salgılamaktadır. Ayağın arka kısmı olan metapodyumun en önemli görevi ise operkulumu salgılamaktır. Ventralde yer alan baş kısmında bir hortum ucundan dışarıya uzatılabilen ağız, bir çift tentakül ve tentaküllerin diplerinde bir çift göz bulunur. İç organlar; genital organlar ve hepatopankreasın fazla gelişmesi yüzünden çok büyüktür. Manto iç organların kütlesini sarar ve üzerindeki bezler kabuğu meydana getirir. Manto boşluğunda solunum organı ktenidyum vardır. Ktenidyumun dorsalinde kalp, dibinde ise solunum suyunu kontrol eden osfradyum bulunur. Manto boşluğu ayrıca hava ile dolarak akciğer görevi görür. Mide U şeklinde olup koyu kahverenkli ve hepatopankreas içine gömülmüş haldedir. Bağırsak dar bir boru şeklinde olup meta-nefridyumdan geçer (Çağlar, 1957; Bozkurt, 1968; Bilecik, 1990). Dağılımı 20.yy ortasından beri, deniz salyangozu Rapana venosa dünya çapında başarılı ve hızlı bir şekilde çok sayıda bölgeye girmiştir. İşgalci tür olarak kabul edilen deniz salyangozu 1947’de Karadeniz (Drapkin, 1953), 1973’te Adriyatik (Ghisotti, 1974), 1990’da Ege (Koutsoubas ve Vouldsiadou-Koukoura, 1991), 1997’de Fransa’nın Britanya sahili, Quiberon körfezi (Camus, 2001), 1998’de Kuzey Atlantik, Chesapeake Körfezi (ABD) (Harding ve Mann, 1999), 1999’da Güney Atlantik, Bahia Samborombon, Uruguay, Arjantin (Pastorina vd. 2000), 2005’de ise Kuzey Denizi (Nieweg vd., 2005) sularında rapor edilmiştir, 1940’larda Karadeniz’e giren R. venosa 10 yıl içerisinde Kafkas, Kırım sahillerine ve Azak Denizine yayılmıştır. 1959 – 1972 yılları arasında ise Romanya, Bulgaristan ve Türkiye sahillerini de işgal etmiştir. Büyüme Karadeniz’de Rapana venosa kumlu ve sert substratumlarda 40 m derinliğe kadar bulunmaktadır. En bol olarak Kerch strait, Azak Denizi, Sevastopal ve Yalta (Ukrayna), Bulgaristan ve Türkiye sahillerinde bulunmaktadır. Ciuhcin (1984) Sevastopal körfezinde ilk bir yılda 20mm’den 40 mm’ye kadar büyüdüğünü tespit etmiştir. Sonraki 2. ve 6. yıllarda ise ortalama değerleri sırasıyla 64.6, 79.4, 87.5 ve 92.1 mm’dir (ICES, 2004). Deniz salyangozu Rapana venosa anavatanı olan Asya sularında 18 cm’ye kadar büyürken, işgal ettiği Akdeniz ve Karadeniz sularında ise 12 cm’nin altına düşmektedir (CIESM, 2000). Üreme Deniz salyangozu ayrı eşeyli olup iç organlarının dorsalinde ilk spiral halkada sindirim bezi üzerinde tek bir gonad (ovaryum veya testis) ve gonad kanalı bulunur. Bu kanal anüsün sağından manto boşluğuna açılır. Kapsüller yumurta kanalında şekillenir. Albümin maddesi ile çevrelenen yumurtalar ise kapsül bezi içine girer. Yumurta kanalından ayrıldıktan sonra, deniz suyu ile birleşince hemen sertleşen yumurta kapsülü depolanması için ayağa transfer edilir. Ayak, kapsülü son şekline biçimlendirir. Ayak ile tamamen örtülmüş olan döllenmiş yumurta kapsülleri, dişi salyangoz tarafından sert zeminlere (taş, kaya, yumuşakça kabukları) yapıştırılır (Şekil 9) (Meglitsch, 1972; Webber, 1977). Dişi bir deniz salyangozu üreme sezonu boyunca ortalama 575 adet kapsül bırakmaktadırlar. Her bir kapsüldeki yumurta sayısı 555 adet, yumurta verimi ise 392,931 adet/birey’dir. Larvalar albüminli besi maddesini kullanarak kapsül içinde 20–25 günlük bir süre geçirdikten sonra kapsülü terk ederler. Kapsül içinde larvalar embriyo, pre-veliger, veliger, intermediate veliger ve terminal veliger olmak üzere 5 evrede gelişirler. Bu gelişim süresince larvaların rengi açık sarıdan koyu kahverengine kadar değişmektedir. Kapsüldeki larvalar ortalama 22 günde 182 μm’den 406 μm’ye kadar büyümektedir (Şekil 9) (Sağlam veDüzgüneş, 2007). Prey – predatörleri ve beslenme özellikleri Deniz salyangozu karnivor bir canlı olup, ağız kısmında bulunan radula sayesinde preyini ısırır, parçalar ve toplar (Black vd., 1988; Owen, 1964). Salyangoz su akıntısıyla taşınan kokulara karşı çok hassastır. Kokuya karşı hassaslığı, sifon tabanı ve solungaçlar arasındaki manto boşluğunda bulunan osfradyumla olur. Solungaçlardan manto boşluğuna gelen su, her zaman bu organdan geçer. Salyangoz avın kokusunu aldığı zaman, dakikada 13 cm kadar hızla preye doğru hareket eder. Farklı kokular arasındaki farkı ayırt etme yeteneğine sahiptir. Kokunun prey veya predatörden olup olmadığını anlar. Nassarius reticulatus ve Buccinum undatum gibi salyangozlar kırılmış midyelerin kokusuna hemen tepki verir ve yeme doğru hareket eder. Fakat Neptunea benzer duruma çok az veya hiç tepki vermez(Pearce ve Thorson, 1967). Bivalve türleri (midye, istiridye, tarak), poliket, balanus, yengeç, gammaridae, böcek, yassı kurtlar, detritus, balanus gibi organizmalar (Pearce ve Thorson, 1967; Nielsen, 1975; Himmelman ve Hamel, 1993), deniz salyangozunun preyini oluşturmaktadırlar. Çoğu salyangozlar preylerine bir delik açarak beslenirler, fakat Rapana’lar avının kabuğunu açmak için önce içinde mukus olan toksik bir madde salgılayarak preyini etkisiz hale getirir. Bu durumda midyeler hala canlı ve vücutları deforme olmamıştır. Fakat kabuk valfleri yaklaşık 2–3 mm açılmıştır. Daha sonra ayak ve kabuk kenarlarını kullanarak preyini sarar ve açılmış kabuk valfleri arasından hortumunu uzatarak beslenir. Tüm preylerin kabuklarında mukus bulunduğu için, R. venosa’nın biyotoksin ürettiği hipotezi ortaya atılmıştır. Bu biyotoksinler coline ester, mureksin, diidromureksina ve senecioilcolina’dır (Cesari ve Mizzan, 1993). Deniz salyangozu morina, köpek balığı, yengeç ve hermit crab (küçük Rapanalar için), istakoz, denizyıldızı, ahtapot, deniz kaplumbağası (<10 cm Rapanalar için) ve vatoz tarafından tüketilmektedir (Thomas ve Himmelman,1988; Harding ve Mann, 1999). Avcılığı Avcılığında esas olarak direçlerden yararlanılmaktadır. Ayrıca dalarak avcılık yöntemi su altında şnorkel, tüp ve kompresör (nargile) sistemlerinin kullanılması şeklinde uygulanmaktadır. Bazı ülkelerde ise benzer türlerin avcılığında tuzaklar kullanılmaktadır. Deniz salyangozunun avcılığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı (TKB) tarafından her yıl yayınlanan Su Ürünleri avcılığını düzenleyen sirküler ile 1986 yılından itibaren yönlendirilmektedir. Son 20 yılda deniz salyangozu avcılığına yönelik alınan kararlarda birçok değişiklikler yapılmıştır. 2000 yılından itibaren teknede birden fazla direç bulundurulması yasaklanmıştır. Dalma veya direç ile avcılık yapacak balıkçı tekneleri için tekne ruhsat tezkeresinin verildiği il müdürlüğünden “Deniz salyangozu avlanma izni” alınması 1 Eylül 2001 yılından itibaren zorunlu hale getirilmiştir. Dalma, sepet ve her türlü tuzak yöntemleri ile deniz salyangozu avcılığı 2005 yılından itibaren serbest bırakılmıştır. “Denizlerde ve İçsularda Ticari Amaçlı Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen 2006–2008 Av Dönemine Ait 37/1 Numaralı Sirkülerde 1 Mayıs–31 Ağustos tarihleri arasında direç ile salyangoz avcılığı yasaklanmıştır. Karadeniz’de; İstanbul Boğazı girişindeki Rumeli Karaburun ile Anadolu Karaburun arasında kalan karasularda deniz salyangoz avcılığı yasak olup bu yer dışında kalan karasularda dalma ve her türlü tuzak yöntemleriyle avlanma serbest bırakılmıştır. Ekolojik etkileri Rapana venosa istiridye, midye ve diğer yumuşakçaların doğal populasyonlarını etkileyebilen predatör bir deniz salyangozudur. Girdiği bölgelerde ekosistemde önemli değişikliklere sebep olmaktadır. Yüksek verimliliği, hızlı büyüme oranı, düşük tuzluluk, yüksek ve düşük sıcaklıklara, su kirliliğine ve oksijen eksikliğine toleransı nedeniyle ekolojik açıdan uyumluluğu yüksektir. Plankton evresindeki veliger larvaları gemilerin balast suları ile salyangozun uzun mesafelere dağılımını kolaylaştırmaktadır (ICES, 2004). Predatör etkisinden dolayı R. venosa dünya çapında en hoş karşılanmayan istilacı tür olarak kabul edilmektedir. Rapana epifaunal bivalvlerin aktif bir predatörüdür ve yerli midye ve istiridye populasyonlarının çoğalmalarına ciddi bir şekilde sınırlamaktadır (CIESM, 2000). Karadeniz’de bu tür üzerine direk predatörünün bulunmaması, yerli bivalve faunanın (Ostrea edulis, Pecten ponticus, Mytilus galloprovincialis, Venus gallina, Gouldia minima, ve Pitar rudis) hızlı bir şekilde azalmasına sebep olmaktadır (Zolotarev, 1996). Ayrıca Karadeniz’de bulunan Gudaut istiridyesinin tamamen neslinin tükenmesinde de rol oynayarak bivalve populasyonlarının sert bir düşüşüne sebep olmuştur (Chukchin, 1984, Harding 2003’te). Salyangoz tarafından hızlandırılan diğer bir ekolojik değişiklik ise bölgedeki boş salyangoz kabuklarının varlığı, yerli hermit crab populasyonun artışını ortaya çıkarmıştır (Harding ve Mann, 1999). Bu türün Avrupa ve ABD’de sebep olduğu ekolojik etkileri ise; Kuzey Adriyatik Denizi (Avrupa) Fiziksel rahatsızlık: Mürekkepbalığı balıkçıları özellikle yumurta bırakmak amacıyla ağlara giren gastropodların varlığı ile rahatsız edilmektedir. Karadeniz(Avrupa) Predasyon: Rapana venosa’nın yapmış olduğu predasyon Bulgaristan sularında, Kerch boğazı ve Kafkas’ta midyenin (Mytilus galloprovincialis) azalmasının başlıca sebebi olarak gösterilmektedir (Rubinshtein and Hiznjak, 1988 ICES, 2004’de). ICES (2004)’de Ciuhcin (1984) R. venosa ‘nın Gudaut’taki predasyonu yerli bivalvelerin, Ostrea edulis, Pecten ponticus, ve M. galloprovincialis, soyunun tükenmeye yakın olmasıyla sonuçlanmıştır. ICES (2004)’de Zolotarev (1996), çift kabuklu yumuşakçaları için geniş beslenmeyle ilgili tercihi Venüs gallina, Gouldia minima ve Pitar rudis olan yumuşak-substratum infaunal yumuşakça türleri içermektedir. Kuzey Denizi (Avrupa) Predatasyon: Predasyon etkisinden dolayı R. venosa, dünya çapında en hoş karşılanmayan istilacılardan biri olarak düşünülmektedir. Bu nedenle Kuzey Denizinde bu predatör gastropod büyük bir sorundur. Bu türün istila tarihi tüm bir ekosistemi rahatsız edebildiğini göstermektedir. Kuzey Denizde Rapana'nın olası etkileri, belirsizdir, fakat tahmini olarak Rapana, yerli salyangoz Buccinum undatum için sert bir rekabetçi olabilir. Bu tür aynı zamanda su kirliliği ve yoğun av baskısı altındadır. Midye Mytilus edulis, Pasifik istiridye Crassostrea gigas ve midye Cerastoderma edule gibi yenebilir çift kabuklular için bölgesel sanayiler, risk altındadır. Chesapeake Körfezi (ABD) Rekabet: Yerli istiridye, Urosalpinx cinerea, R. venosa’yla direk rekabet içindedir. U. cinerea populasyonu 1972’deki Agnes kasırgasında olan bir olayla büyük bir kısmı yok oldu. Urosalpinx pelajik larval evreye sahip olmayıp substratuma yapışmış olan yumurta kütlelerinden juvenil olarak çıkmaktadırlar. Salyangozun istilasıyla, şimdi emekleyen yerli ve işgalci pelajik larvalar arasında aynı ve uygun substratum için rekabet vardır. (ICES, 2004). Predasyon: Rapana predatasyonu lokal bivalve türlerinden istiridye (Crassostrea virginica), midye (Mytilus edulis), ve tarak (Mya arenaria) rapor edilmiştir (ICES, 2004). Diğer: Harding and Mann (1999) " Chesapeake körfezinde büyük (>100mm) ve boş R. venosa kabuklarının varlığı lokal hermit crab (Clibanarius vittatus)’ın büyümesini ve çoğalmasına neden olduğunu belirtmektedir. Hampton Roads bölgesinde toplanan C. vittatus boş R. venosa kabuklarını sığınak olarak kullanmaktadır. Hermit crab, ithal boyuta ulaştığında önemli miktarda istiridye yumurtası tükettiği kanıtlanmıştır (ICES, 2004). Imposeks, dişi gastropodlarda erkek seks karakterlerinin oluşmasıdır. Dişilerde bir penis ve sperm kanalı gelişmeye başlar ve ileri aşamalarda sperm kanalının yumurta kanalı üzerine yerleşmesi ile kısırlık oluşur. İmposeks olayı, salyangoz populasyonu gelişimini ciddi bir tehlikeye sokmaktadır. TBT’nin kullanımından oluşan sucul kirlenme, hedef olmayan deniz organizmalarını da etkilediği için dünyadaki tüm ülkeleri ilgilendiren bir sorun haline gelmiştir. 1989’da Avrupa Birliği 25 m’den küçük deniz araçlarında TBT’i yasaklayan bir kararname çıkarmıştır (89/677/CEE). 1 Ocak 2003 tarihinden sonra TBT bazlı antifouling katkılı boyaların gemilerde kullanımını bütün dünyada yasaklanmıştır. Ortamdaki TBT miktarı ~1 ng/L olduğu zaman hormonal etkiler gözlenmektedir. Imposeks 1970’li yıllarda ilk defa Blaber tarafından Nucella lapillus’ta tanımlanmış, sonuçları özellikle TBT ile ilişkilendirilmiştir. Imposeks daha sonra bütün dünyada 63 cinsten 118 gastropod türü üzerinde araştırılmış ve türlerin çoğunda geriye dönüşümsüz olduğu görülmüştür. Duyarlı cevaplarından dolayı çeşitli deniz salyangozu türleri TBT kirlenmesinin biyo-indikatörü olarak kullanılmaktadır (Kırlı, 2005). Midyelerin Genel Özellikleri ve Sınıflandırılması  Alem: Animalia (Hayvanlar) Şube: Mollusca (Yumuşakçalar) Sınıf: Bivalvia (Midyeler) Alt familyalar Pteriomorpha (Tuzlusu midyeleri) Palaeoheterodonta (Tatlısu midyeleri) Heterodonta (Zebra midyeleri) Midye birbirine eklemlenmiş iki parçalı kabukları olan yumuşakçalar. Bivalvia sınıfından omurgasızların çoğu «midye» olarak, bir kısmı da «istiridye» olarak adlandırılır. «tarak» ya da «deniz tarağı» adıyla bilinen türler de bazen «midye» olarak adlandırılır. Bütün Bivalvia sınıfından omurgasızlar ile deniz salyangozu olarak bilinen karından bacaklılar «denizkabuğu» ortak adıyla anılırlar. Denizlerin kıyıya çok yakın kesimlerinde kayalara ve birbirlerine sıkıca tutunmuş binlerce midye görülebilir. Çenet denen bu kabuk parçaları gerçek midyelerde düz yüzeyli, siyaha yakın koyulukta, oval, birbirine benzer biçim ve iriliktedir. Bünyelerinde bulundurdukları sedef sayesinde zararlı maddelerden kendilerini korumak için onu inciye dönüştürürler. Midyeler sindirim yapmazlar. Türleri Denizkulağı (Haliotis): adını kabuk şeklinden alır. Suyosunları ile beslenir. Zebra midyesi (Dreissena polymopha): boyu 2-5 cm'dir. Doğal yaşam alanı Hazar Denizi ve Karadeniz'dir. Bakteriler ve su yosunlarıyla beslenir. Kabuğundaki desen nedeniyle zebra midyesi olarak adlandırılır. Dev midye (Tridacna gigas): en büyük midyedir. Boyu 150 cm, ağırlığı 250 kg kadar olabilir. Suyosunlarıyla Türkiye denizlerinde yoktur. Mavi midye (Mytilus edulis): iki parçalı mavimsi siyah bir kabuğu vardır. Boyları 5-20 cm'dir. Yaşam süreleri 15'yıla yakın olabilir. 40 m'yi bulan derinliklerde yaşarlar. Besinlerini suyu süzelerek alırlar ve bir saatte 1,5 litre suyu süzebilirler. Tarak midyesi (Pecten maximus): iki parçalı, yelpaze şeklinde, üzerinde oluklar bulunan bir kabuğu vardır. Mikroorganizmalarla beslenir. Boyu 2,5-15 cm'dir. Kıyıdan başlayarak 250 m derinliğe kadar yaşayabilirler. Türkiye denizlerinde yoktur. Kelebek midyesi (Donax variabilis): boyu 1,5-2,5 cm'dir. İki parçalı bir kabuğu vardır. Deniz kıyısında, dalgalı yerlerde yaşar. Bunun nedeni bu bölgelerin oksijen ve besin açısından zengin olmasıdır. Sürüklenmemek için kendini kuma gömer. Mikroorganizmalarla beslenir. Türkiye denizlerinde yoktur. Pina: kürek şeklinde, açık kahverengi bir kabuğu vardır. Kabuğunun sivri ucundan deniz tabanına gömülür. Mikroorganizmalarla beslenir. Ayrıca pinalardan inci çıkabilir. Alem (regnum) : Animalia Dal (phylum) : Mollusca Sınıf (classis) : Bivalvia Takım (ordo) : Cardiida Ferussac,1822 Üst Familya : Dreissenaceae Familya (familia): Dreissenidae (Andrusov,1897) Cins (genus) : Dreissena Van Beneden Türler (species) : 1. Tür: Dreissena polymorpha (Pallas,1771) 2. Tür: Dreissena bugensis (Müller,1774 Dreissena cinsinde bulunan türler acı ve tatlı sularda yaşayanlar olmak üzere 2 gruba ayrılmaktadır. Dreissena polymorpha (Pallas) ve Dreissena bugensis (Müller) çoğunlukla tatlı sularda yaşayan türlerdir. 2001 yılında yapılan yabancı kaynak taramalarında, daha önce Türkiye ve Suriye’de saptandığı bildirilen Dreissena bourguignati (Geldiay ve Bilgin, 1973; Şeşen, 2001) (4) ve Türkiye’de saptandığı bildirilen Dreissena bouldrourensis (Yıldırım ve Şeşen, 1994) ile ilgili kayda rastlanmamıştır. Türkiye’de tatlı sularda yaşayan iki kabuklu (bivalve) midyeler: Dreissenaceae, Unionaceae ve Corbiculaceae üst familyalarında bulunmaktadır. Kirlenmeye (biofouling) neden olan türlerden (Claudi and Mackie, 1994; ZMIS,2001): D. polymorpha ve D.bugensis Dreissenaceae üst familyasının Dreissenidae; Corbicula fluminea ise Corbiculaceae üst familyasının Corbiculidae familyasında bulunmaktadır. Corbiculaceae üst familyasında bulunan diğer familya ise Sphaeriidae’ dir. “Zebra midyenin var olan bulaşmaları ile gelecekteki bulaşmalarının belirlenmesi ve yönetilebilmesi, midyenin ergin olmayan ve ergin dönemlerinin diğer benzeri midye türlerinden ayırt edilmesi ile ilişkilidir. Zebra midye erginlerinin diğer midye türlerinin erginlerinden ayırt edilmesi kolay olmakla birlikte, ergin olmayan dönemlerin tanısı güçtür” (Claudi and Mackie, 1994; ZMIS,2001). Dreissenidae Türlerinin Tanısı Dreissenidae familyası türlerinin birbirinden ve diğer midye türlerinden ayırt edilmesi konusunda aşağıda verilen bilgiler ZMIS (Zebra Mussel Information Service) ve Claudi and Mackie (1994)’den özetlenmiştir. Ergin Midyelerin Tanısı “Unionidae ve Sphaeriidae familyaları türlerinin Dreissenidae türleri ile Corbicula cinsinden ayırt edilmesi kolaydır. Tatlı sularda yaşayan 2 Dreissenidae türünün ilk bakışta, birbirinden ayırt edilmesi ise güçtür. Bunların yaşamı, yaşam dönemleri ve genel yapısal özellikleri birbirinin benzeridir. Bununla birlikte midyelerin dış yapısal nitelikleri incelenerek, ergin D. polymorpha ve D.bugensis’in ayırt edilmesi mümkündür. Ergin Dreissenidae türlerinin birbirinden ve diğer familyalardaki türlerden ayrılmasında aşağıdaki niteliklerden yararlanılabilir” Midyelerin kabuklarının karınsal bölümleri (ventral shell edge) ile karınsal kenarları (ventral shell margin) incelendiğinde, farklılıklar belirgindir. Zebra midyede karınsal bölüm çukurdur (concave) ya da yassılaşmıştır (flattened) ve kabuğun keskin açılı kenarlarında, omurga (keel) oluşmuştur. . D.bugensis’te ise karınsal bölümler tümsek (convex), karınsal kenarlar ise yuvarlaktır · Kesin bir tanı niteliği olmamakla birlikte, D.polymorpha kabuklarının üzerinde değişik düzenleniş biçimli, renkli kuşaklar bulunur (Resim 2.1.2). Atatürk Baraj Gölünden toplanan midyelerde bu kuşaklar daha belirgin olmakla birlikte, Kesikköprü Baraj Gölünde yüzeyden toplananlar genellikle kahverengi, dipten toplananlar ise siyah renklidir · Dreissenidae türlerinin kabukları 3 köşelidir. Diğer familyalara ait türlerin kabukları ise yuvarlak ya da yumurtamsıdır (oblong) · Dreissenidae familyası türleri, ergin dönemlerinde tutunma iplikçikleri (byssal threads) aracılığıyla uygun bir tabana tutunmuş ve epifaunal olarak yaşar · Dreissenidae familyası türlerinde, diğer familyalardan farklı olarak, menteşede kabukların birbirine bağlanmasını sağlayan belirgin dişler yoktur (Resim 2.1.8). İki kabuğu birbirine bağlayan elastik menteşe bağı (elastic hinge ligament), protein bileşimli (proteinaceous)'dir. Zebra midye öldüğünde kabukları açılır. · Dreissenidae familyası türlerinde myophore plate üzerinde çıkıntı (apophysis) bulunmaz · Dreissena türlerinin kabukları üzerinde belirgin ve düzgün aralıklı sırtlar (ridges) bulunmaz. Corbicula fluminea’da ise bu çıkıntılar belirgindir · Sphaeriidae familyası türleri dışında, tatlı sularda yaşayan midyelerin boyutları 1 cm’den büyüktür · Corbicula dışında tatlı su midyelerinin kabukları parlak değil donuk görünümlüdür. · Dreissenidae’lerde gaga (umbone) düz ve ileriye çıkık olduğu halde, diğer familyalarda sırtsal olarak bulunur ve yuvarlaktır. Larvaların (veligers) Tanısı “Yakın akraba olan D.polymorpha ve D.bugensis’in larva ya da özgürce yüzen larvalarının (veligers) tanılarının doğru olarak yapılması güçtür. Burada bir su kaynağından alınan suda, iki kabuklu (bivalve) midye larvalarının bulunduğu varsayılmıştır. Aşağıdaki olasılıklar göz önüne alınarak diğer iki kabuklu türleri, Dreissenidae familyası türlerinden ayrılabilir: · Özgürce yüzen larvalar Sphaeriidae familyasına ait değildir. Çünkü bu familyaya ait döller, çok küçük istiridye (clams) biçimine gelmeden önce suya salınmamaktadır. · Özgürce yüzen larvalar Unionidae familyasına ait değildir. Çünkü bu familyanın kirpikli larvaları (glochidiae)asalaktır ve suda özgürce yüzen durumda bulunmazlar. Bu durumda sadece 3 olasılık kalmaktadır: Bu larvalar her 3' ünde de özgür larvalar bulunan; C. fluminea (Asya istiridyesi), D. polymorpha ya da D. bugensis'e ait olabilir. Dreissena'nın 2 türünün larvalarının birbirinden ayırt edilmesi, kabuklarının karınsal bölümü ve kenarları gelişinceye kadar mümkün değildir. Tanı, her 2 türün de düz menteşeli biçimlerinin (straight hinge forms) bulunması durumunda bir ölçüde, gagalı (umbonal) formların bulunması durumunda ise daha da kolaylaşmaktadır. Dreissena ile Corbicula'nın özgürce yüzen larvalarının ayrımı ise mümkündür. · Corbicula fluminea’nın larvaları genç dönemlerini (D-biçimli larva ve gagalı larva), ergin dişilerin solungaçları üzerinde bulunan ve genç canlıları taşıyan keselerde (marsupial sacs) geçirir. Dreissena türleri ise yumurtadan başlayarak tüm larva dönemlerini suda özgürce yüzerek (planktonic) geçirir. · Corbicula fluminea’nın ayaklı larvaları (pediveligers) su verme sifonu aracılığıyla, suya salınır ve ancak bu dönemde su örneklerinde görülebilir (Resim 2.2). Corbicula’nın ayaklı larvalarının kabukları üzerinde çizgiler bulunmaktadır. Dreissena’nın düz menteşeli larvalarında ise çizgiler bulunmaz. · Corbicula fluminea’da ayaklı larva döneminde kabuk donuk renklidir ve iç organlar görünmez. D.polymorpa ve D.bugensis’in larva dönemlerinde kabukları saydamdır ve iç organlar görünür. · D. polymorpa ve D. bugensis’in larva döneminde ayırt edilebilmesi için omuz (shoulder) biçimlerinden yararlanılır: · D. polymorpha’da omuzlar kabuğun kenarına belirgin bir açı yaparak birleşir. · D. bugensis’te omuzlar yuvarlaktır ve menteşe çizgisi (hinge line) daha kısa görünür. Yayılış Alanları Dünya’daki Yayılış Alanları Taşıl Bilimsel (paleontological) verilere göre, D. polymorpha’nın bulunuşu ile ilgili ilk kayıtlar 10-11 milyon yıl öncesine tarihlenmektedir. Türün o zamanlar bugünkü Afrika’yı Avrupa ve Asya’dan ayıran, Tethys Denizinin (5) haliçlerinde (estuaries) bulunduğu kaydedilmektedir. Türün doğal yayılış alanları: Kuzey Yarıkürede Karadeniz ve Hazar Denizi ile Aral Gölü havzaları ve bunlarla ilişkili haliçler, kıyısal sular, tatlı su gölleri, baraj gölleri ve ırmaklardır. Türkiye de doğal yayılış alanları içinde yer almaktadır. D . polymorpha’nın 1700 yılının sonlarına kadar denizlerde yaşadığı, daha sonra tatlı sulara geçtiği ve Avrupa’ya yayılışının 18. yüzyıldan bu yana sürdüğü kaydedilmektedir. D. polymorpha, İngiltere’de 1824’te saptanmış daha sonra Danimarka, İsveç, Finlandiya, İrlanda, İtalya ve Avrupa’nın diğer ülkelerine yayılmıştır. Midye Kuzey Amerika’da Great Lakes Bölgesindeki St. Clair Gölünde 1988’de bulunmuş, havzadaki tüm göller ve Misisippi ırmağına bulaşarak, güneyde Misisippi Deltasına ulaşmıştır. Dreissena türlerinin yayılış alanlarının genişlemesinde en önemli etkenin, deniz ulaşımı ve teknelerin sintine sularını bulaşık olmayan alanlara boşaltmaları olduğu, kabul edilmektedir” (Orlova and Nalepa, 2001). “Yayılışı sağlayan doğal ya da insan kaynaklı diğer etkenler: Teknelerle taşınan su bitkileri, su akıntıları, göçmen su kuşları ve kerevitler olarak” kaydedilmektedir (ZMIS,2001). İngiltere’de 1824 yılında saptanan midyenin, Avrupa ve Amerika arasındaki yoğun ticari tekne ulaşımına rağmen Kuzey Amerika’ya 164 yıl sonra, 1988 yılında bulaşması ilginç bir durum olarak algılanmaktadır. "D. bugensis’in, doğal olarak bulunduğu Karadeniz ve Azak Denizindeki haliçlerden, Ukrayna’daki yapay kanal ve baraj göllerine ilk kez 1960’larda yayıldığı kabul edilmektedir. Tür, bugün Karadeniz havzasındaki ırmaklar ve yapay göllerde yaygındır. Volga Irmağı ve deltası ile Hazar Denizinin kuzey kıyılarında da D. polymorpha ile birlikte bulunmaktadır. 1989 yılında Kuzey Amerika’da da D. polymorpha ile birlikte bulunduğu saptanmıştır"(Orlova and Nalepa, 2001). Türkiye’deki Yayılış Alanları Dreissena türlerinin Türkiye’de bulunuşu ile ilgili kayıtlar çok eski yıllara dayanmaktadır. Geldiay ve Bilgin (1973) : Blanckenhern (1897)'e atfen Dreissena chanteri Loc.’nin Hatay ili Asi Irmağı’nda; Germain (1936)’ya atfen Dreissena lacunosa Bourg., D.gallandi Bourg., D.hermosa Bourg. ve D. anatolica Bourg türlerinin Bursa çevresinde; D.bourguignati Locard’ın Suriye’de, D.bourguignati Locard, D.siouffi Bourg. ve D. elongata Bourg.’un Mezopotamya’da bulunduğunu, ancak farklı türler olarak kaydedilen tüm bu türlerin, D.polymorpha’nın çeşit ya da coğrafi ırkları olabileceğini, türün D.polymorpha olduğu kanısının yaygın olduğunu kaydetmektedirler. Şeşen (2001)(6), 1986-1988 döneminde Antakya ve Adana yörelerinde yapılan çalışmalarda Asi Irmağı, Antakya ve Samandağ ilçesinde daha önceki yıllarda Suriye’den de toplanmış olan Dreissena bourguignati Locard türünün bulunduğunu, bölgedeki diğer bivalve türlerinin Unio sp., Potamida littoralis, Leguminaia wheatleyi, Pisidium sp., Corbicula fluminalis (Seyhan ve Ceyhan Irmakları, Reyhanlı, Kırıkhan ve Samandağ ilçeleri) olduğunu; 1989-1992 döneminde Şanlıurfa, Diyarbakır ve Mardin yörelerinde yapılan çalışmalarda Dreissena türlerine rastlanmadığını, Dicle Irmağında Unio sp., Anadonta piscinalis, Leguminaia wheatleyi; Ceylanpınar Habur Çayı, Nusaybin Çağ Çağ suyu ve Siverek’te Corbicula fluminalis bulunduğunu, yöredeki diğer türlerin Sphaerium corneum ve Pisidium olduğunu bildirmiştir. Geldiay ve Bilgin (1973)’e göre, D.polymorpha’nın Türkiye’de bulunduğu yerler: Eğirdir, Kovada, Beyşehir ve Sapanca Gölleridir. Burdur Gölünde ise gölün kuzey kıyılarından sadece aşınmış kabukları toplanabilmiştir. Baykal (1960)’a göre ise Burdur Gölünde D.bouldrourensis d’Arch türünün fosilleri bulunmaktadır. Yıldırım ve Şeşen (1994), Burdur ve Isparta çevresindeki 58 tatlı su habitatında yapılan araştırmalarda 4 adet bivalve türü (D. polymorpha, D.bouldrourensis, Pisidium ve Anadonta cygnaea) saptandığını; D.polymorpha’nın Burdur, Yarışlı, Eğirdir ve Kovada Göllerinde; D. bouldrourensis Fischer’in Burdur ve Yarışlı Göllerinde bulunduğunu kaydetmektedirler. 1997 yılından bu yana Atatürk Barajı ve HES’te sorun yaratan midye türü de, D. polymorpha olarak tanılanmıştır. Aynı tür, Fırat Irmağı ile Fırat Havzasındaki tüm baraj göllerinde de (Keban, Karakaya, Atatürk, Birecik ve Karkamış) bulunmaktadır. Türün Terkos Gölü (7) ve Bolu Gölköy Baraj Gölü (8) ve DSİ Su Ürünleri Üretim İstasyonuhavuzları ile Sakarya havzasındaki Poyrazlar, Taşkısığı, Akgöl ve Acarlar Göllerinde de yaygın olduğu(9) bildirilmiştir. 2001 yılında yapılan çalışmalarda Zebra midyenin Kızılırmak üzerindeki Kesikköprü , Hirfanlı (Ankara) ve Derbent Baraj Gölleri (Samsun) ile Kızılırmak’ın kollarından Osügülüç Çayı üzerindeki Gazibey Baraj Gölünde (Sivas) bulunduğu saptanmıştır. Midyenin Kesikköprü Barajının menbaındaki Kapulukaya Baraj Gölünde de bulunduğu bildirilmiştir. Anonymous (2001 a), tuzluluğun binde 4 olduğu 1980’li yıllarda Bafa Gölünde bulunan Zebra midyenin, son yıllarda tuzluluğun binde 14’e yükselmesi sonucunda yok olduğunu kaydetmektedir. Bafa Gölünden 2001 yılında toplanan örneklerin, tuzlu sularda yaşayan midye türlerinden Mytilaster minimus olduğu saptanmıştır (10). Güneydoğu Anadolu’da daha önce saptanmış olan Corbicula fluminea (Müller, 1774) (Eş adı: Corbicula fluminalis) (Bivalvia: Corbiculidae)’nın da, Fırat havzasında bulunması olasıdır. 2002 yılında Akdeniz Bölgesinde yapılan çalışmalarda: D. polymorpha’nın Seyhan Havzasında Seyhan, Çatalan ve Ceyhan Havzasında Aslantaj Baraj Göllerinde bulunduğu saptanmıştır (11). D. polymorpha ve Corbicula fluminea'nın Türkiye’de saptandığı yerler Resim 2.7‘de gösterilmiştir. Atatürk ve Birecik Baraj ve HES’lerinde midye sorunları oluşması üzerine, midyelerin Atatürk Baraj Gölüne su sporları amacıyla getirilen tekneler aracılığıyla bulaşmış olabileceği düşünülmüştür (Zapletal and Hengirmen, 2001). Ancak Türkiye’nin Tethys Denizi’nin yayıldığı alan ile midyenin doğal olarak bulunduğu alanlarda yer alması (Resim 2.4), Çanakkale’de Yapıldak mevkiinde neojen tabakaları içinde fosil olarak bulunması, ülkemizde ilk kez 1897’ler de saptanmış olması (Geldiay ve Bilgin, 1973), 1964’te Kovada I ve daha sonra Kovada II Santrallarında sorun yaratması, 2001’de Kızılırmak’ın kollarından Osügülüç Çayı üzerindeki Gazibey Baraj Gölünde de (Sivas) yoğun olarak görülmesi, yerli tür (native species) olduğunu kanıtlamaktadır. Şeşen (2001)(12) tarafından yapılan araştırmalarda DicleHavzasında bulunmadığının belirtilmesi, türün Türkiye’deki yayılış alanlarının da genişleme eğilimindeolduğu biçiminde algılanmaktadır. Bobat, Hengirmen and Zapletal (2001 a,b)’de de belirtildiği üzere, D. polymorpha’nın sorun yaratacak yoğunluklara ulaşması, doğal göllerde yapılan tesisler ile akarsularda yapılan barajlar sonucunda akar su düzeninden durgun su düzenine geçilmesi ve uygun tutunma yerlerinin oluşmasından kaynaklanmaktadır. Türkiyede’de bulunan Dreissena türünün: D. polymorpha (Pallas) olduğu anlaşılmaktadır. Ancak Dreissena türlerinin Türkiye’de bulunduğu yerler ile ilgili kayıtların yetersiz olduğu ve öncelikliolarak inşa edilmiş olan baraj ve HES’lerde incelemeler yapılarak, yayılış ve sorun oluşturduğu alanlarınbelirlenmesi, proje aşamasında bulunan baraj ve HES’lerin inşa edilecekleri akarsu havzalarında bulunupbulunmadığının araştırılması, ayrıca daha önce saptandığı bildirilen türlerin revizyonunun yapılmasıgerektiği düşünülmektedir. A.B.D.’nde kirlenme sorunları oluşturan Corbicula fluminea’nın, Türkiye’de daha önce Seyhan ve Ceyhan Irmakları ile Habur Çayı ve Çağ Çağ suyunda saptandığı bildirilmektedir (Şeşen, 2001)( 12) Corbicula fluminea’nın doğal yayılış alanları Güneydoğu Asya olarak kaydedilmekte, midyenin palearctic, nearctic, oriental ve neotropical bölgelere yayıldığı, kuzey yarıkürede 40 derece enlemin güneyindeki alanlarda bulunduğu, A.B.D.’ine 1900’lerde bulaştığı, güç santrallerinde sorun yarattığı ve neden olduğu zararların 1 milyar dolar/yıl olarak hesaplandığı kaydedilmektedir [Naumann, 2001; ZMIS,2001; Anonymous,2001 h) Corbicula fluminea’nın, Türkiye’de saptandığı Seyhan ve Ceyhan Havzası baraj ve HES’ lerinde sorun yarattığı konusunda kayıt bulunmamaktadır. Sorun yaratan midye türlerinin saptandığı yerlerin belirlenmesi, midye bulaşmalarına karşı koruyucu önlemler alınması açısından büyük önem taşımaktadır. Devamı İçin www.dsi.gov.tr/docs/yayinlarimiz/hidroel...r%C4%B1.pdf?sfvrsn=4

http://www.biyologlar.com/midye-kalp-midyesi-deniz-salyangozunun-ozellikleri

500 Espresso Değerinde Kafeine Dayanan Kahve Kurdu

500 Espresso Değerinde Kafeine Dayanan Kahve Kurdu

Kahve kurdu olarak bilinen böceğin kolaylıkla bir insanı öldürebilecek dozda kafein aldığı halde neden ölmediği bulundu. Bu kurtlar mikrobiyal canlılarda bulunan detoksifikasyon sistemini kulandığından günde 500 espresso denk kafein tükettiği halde halen ölmüyor. ABD Berkeley Ulusal Laboratuvarı’ndaki Meksikalı araştırmacı Javier A. Ceja Navarro, böceklerini DNA dizilimini çıkararak böcek ilişkili mikropları araştırdı. İlk sonuçlarda farklı ülkelerdeki kahve çekirdekleriyle beslenen bu böceklerin , farklım mikrobiyal topluluklara ait 19 bakteri türünü kullandığı ortaya çıktı.“ Araştırmada amaç, böceklerdeki bu sindirimsel sistemin nasıl ilişkilendirildiği araştırıldı. Araştırmada Hawaii, Endonezya, Puerto Rico, Meksika, Kenya,Hindistan ve Guatemala’daki böceklerden örnekler alındı,”Kahve tanesi kurdu (Hypothenemus hampei) gerçekten istisnai bir organizma gerçekten çünkü bir insanı öldürebilecek dozda (500 espresso) kahveyi yedikten sonra hayatta kalıyor. Böceğin neden ölmediğini araştırmak için biyoteknoloji uzmanı Afrika’ya özgü bu böceğin mikroplarla sindirimsel ilişkisini incelemeye karar verdi.Araştırmanın ikinci kısmında böceğin sindirimsel sistemi çıkarılarak kafeine karşı hayatta kalmayı sağlayan 13 bakteriyi izole etti.Araştırmacılar böcekteki mikropları kaldırdığında kafein dönüşümü durdur. Hatta araştırmacılar böceğe antibiyotik verdiğinde böcekler kafeini sindiremiyor.Sonrasında tekrardan bakteriler verildiğinde böcekler kafeini sindirmeye başladı.Araştırma ekibi , mikroorganizmaların tüm genomlarını araştırarak, altında yatan mekanizmaları anlayabilmeye çalışıyor. Böylece sadece kahve çekirdeği kurdunu etkileyecek kimyasal moleküller geliştirilebilecek.Bu sayede kahveye zarar veren bu böceğin etkileri engellenebilir.Kaynak : http://www.sciencedaily.com/releases/2016/01/160111092636.htmÇeviri Biomedya‘da yayınlanan makaleden alınmıştır.

http://www.biyologlar.com/500-espresso-degerinde-kafeine-dayanan-kahve-kurdu

Türkiye'de Su Yönetimi

Türkiye'de Su Yönetimi

Röportaj Konuğu : Prof.Dr.İsmail Koyuncu Türkiye'de Su Yönetimi İTÜ Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof.Dr.İsmail Koyuncu ile Türkiye'de su yönetimi, problemler ve çözüm önerileri hakkında konuştuk. Su, hayatın kaynağı... Yeryüzü ve gökyüzü arasındaki mükemmel işbirliği yağmura, yağmur da hayatın devamına vasıta oluyor. Barajlarda toplanan sular, kanaletlerle sulanan tarlalar, su depoları gibi hayat zincirinin en önemli halkaları, insanoğluna çok önemli katkılarda bulunuyor. Peki ülkemiz “su” konusunda neler yapıyo? Potansiyelimiz nedir? Arıtma sistemlerinin verimleri nedir? Çözüm önerileri neler? Tüm bu soruların ve daha fazlasının cevabını İstanbul Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof.Dr. İsmail KOYUNCU ile yaptığımız röportajda bulacaksınız. ÇEKÜD: Efendim bizlere öncelikle kendinizi tanıtabilir misiniz? KOYUNCU: 1974 Antalya Doğumluyum. İlk, orta ve lise tahsilimi Antalya’da tamamladım. 1995 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümünde lisans eğitimimi tamamladım. Aynı bölümde 1997 yılında Yüksek Lisans, 2002 yılında doktora eğitimimi tamamladım. 2004 yılında doçent ve 2010 yılında Profesör oldum. ÇEKÜD: Bugün sizle Türkiye’de su kaynaklarının yönetimi hakkında konuşmak istiyoruz. İlk olarak ülkemizin mevcut su potansiyeli nedir? Bu bizim İçin ne ifade ediyor? Bizleri aydınlatabilir misiniz? KOYUNCU: Türkiye’nin yaklaşık olarak 200 milyar m3 civarında bir suyu var. Fakat bunun hepsini ekonomik olarak kullanamıyoruz. 112 milyar m3 bir suyu yıllık ekonomik olarak kullanabilir durumdayız. Şimdi bu ne anlam ifade ediyor diye baktığımızda kişi başına düşen yıllık su miktarı 1600 m3 civarında. Yani kişi başına bütün kullanım ihtiyaçlarını karşılamak üzere yıllık ortalama 1600 m3civarında bir su potansiyelimiz söz konusu. 1600 m3 ne ifade ediyor diye baktığımızda da, eğer bir ülkede kişi başına düşen su miktarı 1000 ila 2000 m3 arasında ise su stresi olana ülkeler sınıfına sokuyoruz o ülkeyi. 1000 m3’ün altında su kıtı oluyor. 2000 m3 ‘ün üzeri su bolluğu oluyor, 1000 – 2000 m3 arasında ise su stresi olan ülkeler sınıfına sokuyoruz. Şimdi Türkiye bu durumda ne suyu bol olan bir ülke ne de suyu çok kıt olan bir ülke konumunda. Bugün nüfusumuzu 73 milyon kabul edersek, Türkiye nüfusu 100 milyona ulaşırsa ve yeni bir su kaynağı üretmezsek nüfusumuz 100 milyona ulaştığında kişi başına su tüketimi 1000 m3mertebesine düşecek, buda bizi su kıtı olan ülkeler sınıfına sokacaktır. Türkiye’de kullanılan suyun %74’ünü tarımda sulama için kullanıyoruz. %15’ini içme ve kullanma suyu maksatlı kullanıyoruz, %11’inide sanayide kullanıyoruz. Burada tarımda ki ağırlığın büyük olduğunu görüyoruz. %74 – 75 çok büyük bir bölümü oluşturuyor. Son zamanlarda özellikle tarımda vahşi sulamanın bırakılarak damlama sulamaya geçilmesiyle bu oranda düşmeye başladı. Önümüzdeki 10 yıl içerisinde de düşmeye devam edecek. 2025 yılında tarımdaki miktarın yüzdenin %65’lere düşeceği, içme kullanma suyunda çok fazla bir değişme olmayarak; bugün %15 civarındayken %16’ya çıkacağı, sanayideki kullanımın ise sanayileşme ile birlikte daha da artacağı ve %20 seviyesinde olacağı tahmin edilmektedir. Türkiye’de içme suyu olarak daha çok yüzeysel ve yer altı sularını kullanıyoruz. Verilere bakıldığında %55 yer altı suyu ve %45 yüzeysel sulardan temin ediliyor. Daha çok büyük şehirlerde yüzeysel su bazlı tüketim söz konusu. Küçük ilçe, kasaba ve köylerde daha çok yer altı suyu kullanımı söz konusudur. ÇEKÜD: Peki bu Sular arıtılıyor mu Türkiye’de? KOYUNCU: Evet… Ancak istatistiklere baktığımızda arıtma oranının düşük olduğunu söyleyebiliriz. Büyükşehirlerde büyük oranda arıtıyoruz. Yani nüfusu fazla olan şehirlerimizde %80’ne varan değerlerde normal konvansiyonel su arıtma sistemleriyle içme suyunu arıtıyoruz. Geri kalan nüfusu daha düşük, yani 500 bin kişinin altında olan yerlerde yer altı suyuyla su temini söz konusu. Bu şekilde yapılan temindeyse %80’in üzerinde arıtma yapılmamaktadır. Kuyulardan su çekilerek dezenfeksiyon işleminden sonra şebekeye veriliyor. Şebekelere baktığımızdaysa ki şebeke su temininde çok önemli bir faktör, ülkemizde %90 ‘ın üzerinde tamamlandığını görüyoruz. Daha önce ifade ettiğimiz gibi büyük şehirlerde su artımı genel olarak yapılıyor. Küçük yerleşim yerlerinde özellikle ilçe, kasaba ve köylerde su arıtma sistemimiz çok az. Hatta yok denecek vaziyette. Bunlar daha çok kuyularla suyunu temin ediyorlar ve su dezenfekte edilerek şebekeye veriliyor. Şebekedeki içme suyunun kalitesine baktığımızda, Türkiye’de 2006 verilerine göre su kalitesi standartlarına uymayan parametreler söz konusu. Fiziksel parametrelerden alınan numunelerin %10’u uymamış, kimyasal parametreler açısından %21’i standartlara uymamış, mikrobiyolojik parametreler açısından da %23 ‘ü standartlara uymamış. Avrupa ülkelerinde ki değerlerle karşılaştırdığımızda biraz yüksek kalıyor. Ama su kalitesinin iyileştirilmesi üzerinde özellikle Sağlık Bakanlığı’nın ciddi çalışmaları var. Su kalitesinde şebekesinin de kalitesi çok önemli. Türkiye’de şebekelerin yaşları özellikle büyük şehirler de 30’un üzerinde. Yani % 80’inden fazlasının yaşı 30’un üzerine çıkmış. Daha küçük yerleşim yerlerinde şebekeler daha yeni yeni yapıldığı için şebeke yaşı düşük. Bu duruma su kalitesi açısından da iyi diyebiliriz. Tabi ki bu büyük şehirlerdeki yaşlı şebekelerinde bir plan dahilinde yenilenmesi gerekiyor. Şebekelerdeki su kayıpları da yine çok önemli bir husus. Türkiye’de şebekeye verilen suyun ortalama %40’ı kayboluyor. Tabi bazı şehirlerde çok düşük seviyede, örneğin Kayseri’de %10’lar civarında bir su kaybı söz konusu. Ama ters bir durum olarak bazı şehirlerde bu değer %60’lara kadar çıkabiliyor. İstanbul’da % 25 seviyesinde, Bursa’da yine %25’ler seviyesinde bir kayıp var. Ankara’da şebekelerde ki kayıp çok büyüktü. Son zamanlarda yapılan iyileştirmelerle %35-40 civarına kadar düşürüldü. Bu şebekelerin belli bir program dahilinde yenilenip su kayıplarının azaltılması çok önemli. Çünkü kayıplarla biz arıttığımız suyu yer altına gömmüş oluyoruz ve yaptığımız yatırımlar boşa gitmiş oluyor. ÇEKÜD: Şimdi sizinde ifade ettiğiniz gibi Türkiye şu an su fakiri değil. Ama nüfus artışı bu şekilde devam ederse su fakiri olma tehlikesi var. Olası bir su krizinde ne yapılabilir? Türkiye’nin bir çıkışı var mı? KOYUNCU: Su krizinde yapılması gerekenler şunlar; ilk olarak bizim su kayıplarını azaltmamız gerekiyor. İkinci bir husus evsel ve endüstriyel atık suların geri kazanılması gerekiyor. Bir üçüncü husussa hangi kalitede su gerekliyse o kalitede suyun verilmesi gerekiyor. Yani çok iyi kalitedeki suyu tarımsal sulamada kullanmak israftır. Özellikle atık su geri kazanımı çok önemli bir hale geliyor. Arıtılan evsel atık sular özellikle şehirlerde yeşil alan sulanmasında kullanılmalı. Bu konuda Türkiye’de bazı yerel uygulamalar var. Bazı siteler kendi atık su arıtma tesislerini yeşil alan sulamada kullanıyorlar. İstanbul’da böyle lokal uygulamalar söz konusu. Konya’da yeni bir proje başlatıldı. Yaklaşık 1000m3 /gün suyu evsel atık arıtma suyu çıkışından alıp filitrasyondan geçirip mor şebeke ismini verdikleri şebeke ile şehirde yeşil alan sulamada kullanıyorlar. Bu pilot bir uygulama. Çok kısa zamanda Konya geneline yaymayı planlıyorlar. ÇEKÜD: Yani atık su şebekesi, içme suyu şebekesinin yanında bir de bu suyun gönderildiği bir şebeke inşa edilmiş… KOYUNCU: Evet… Arıtılan suyun dağıtılması için ayrı bir şebeke tasarlanması gerekiyor. Burada şu çok önemli, arıtma tesisi ile sulanacak yeşil alan arasındaki mesafe fazla olmamalı. Çok uzun şebekeler belki sonraki dönemde pompalama ve bakım masrafı gibi masraflar açabilir. Dolayısıyla ekonomik olmayabilir. Bunun için merkezi olmayan arıtma sistemleri öneriyorum. Arıtma tesisini bir noktada yapmaktansa birkaç noktada yapıp o noktaların yakınındaki bölgelerin su ihtiyacını karşılayacak bir sulama sistemi kurulabilir. ÇEKÜD: Konuyla alakalı olarak yağmur suları ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Yurt dışında yağmur sularının değerlendirilmesi gibi bir uygulama var mı? KOYUNCU: Evet… Yağmur sularında özellikle büyük şehirlerde hava kirliliğinin getirmiş olduğu ağır metal kirliliğini göz önüne almak lazım. Özellikle yol kenarlarında kirlenmiş su toplamaktansa daha az kirli , hava kirliliğinden etkilenmeyen bölgelerdeki yağmur sularını toplayıp tekrar bunları özellikle kullanma suyu olarak veya yeşil alan sulama suyu olarak kullanabiliriz. Eğer bu bireysel sitelerde yapılıyorsa hem yeşil alan sulama hem de ayrı bir hat döşeyerek sifon suyu olarak bunun geri devrettirilmesi suretiyle değerlendirme yapılabilir. Bu minvalde yurtdışı uygulamaları da yaygın. Yağmur sularının sitelere veya bireysel evlerde ayrı bir tankta toplanıp sonra buradan pompa yardımıyla ayrı bir şebeke ile sifon suyuna veya yeşil alan sulama suyuna gönderildiği uygulamalar var. Bu da ülkemizde yaygın hale getirilebilir. ÇEKÜD: Peki Türkiye’de atık sularla ilgili durum nedir? Bütün şehirlerde atık suların arıtılması ile ilgili projeler var. Çevre ve Orman Bakanlığının yapmış olduğu. Şu anda mevcut durum nedir? KOYUNCU: Kanalizasyon sistemi ile başlayayım. Türkiye’de şuanda istatistik enstitüsü verilene göre %87 oranında kanalizasyon hizmeti söz konusu. Yani hizmet edilen nüfusun Belediye nüfusuna oranı %87. Burada belediye olmayan köyler bu nüfusun içerisine dahil değil. Şu an Türkiye’de 2000’in üzerinde belediye var. Az önce de su şebekesinde bahsettiğim gibi kanalizasyon şebekesinin yaşı da özellikle büyükşehirlerde 30 yılın üzerinde. Yani yenilenme yaşı gelmiş durumda. Belli bir plan program dahilinde bu kanalizasyonların yenilenmesi, olmayan yerlere de yenilerinin yapılması gerekiyor. Özellikle Çevre ve Orman Bakanlığının desteği ile hızlı bir şekilde kanalizasyonu olmayan yerlere kanalizasyon yapılması için yatırımlar yapılıyor. Buralarda kanalizasyonla toplanan atık suyun ne kadarı arıtılıyor diye baktığımız da şuanda 436 belediyenin arıtma tesisi kurulmuş. Bu 436 adet belediye sayısı 436 adet arıtma tesisi anlamına gelmiyor. 436 belediyenin atık suları toplanıp sayısı şuanda 250 civarında olan atık su arıtma tesislerinde arıtılıyor. ÇEKÜD: Şimdi arıtılma derken hepsinde ileri arıtma yok zannediyorum. Bazılarında sadece ön arıtma var. KOYUNCU: Tabi ki. Arıtma sistemleri çok farklı. Şuanda 250 civarındaki arıtma tesisinin %73’ü biyolojik arıtma. Çok az bir kısmı ileri arıtma, bir kısmı da fiziksel arıtma şeklinde sadece ızgara ve kum tutucu muhteva eden sistemler. İstanbul’da ki arıtma sistemlerinin 3 – 4 tanesi biyolojik arıtma sistemi olarak faaliyette. Bunlardan Ataköy ileri atık su arıtma tesisleri işletmeye alınma aşamasında. O bölgedeki atık suları arıtacak. İstanbul’da %40’lar seviyesinde olduğunu söyleyebiliriz biyolojik arıtma tesislerinin. Geri kalan kısmı da ön arıtmadan sonra deniz deşarjıyla denize veriliyor. İstanbul için ön arıtma uygulanıyor olması atık suyun arıtılmadığı anlamına gelmez. İstanbul’un bir şansı boğazda çift tabaka olması. Bu çift tabakadan yararlanılıyor. Arıtılan atık sular boğazdaki alt akıntıya deşarj ediliyor ve bu alt akıntı Karadeniz’e doğru gittiği için İstanbul ve çevresi, Marmara Denizi açısından bir sorun teşkil etmiyor. Ancak bunun %10’luk bir kısmı alt akıntıdan üst akıntıya geçerek Marmara’ya karışabiliyor. Fakat burada İSKİ’nin de belli bir çalışması olduğunu biliyorum. Boğaz kenarındaki özellikle ön arıtma sistemlerinin biyolojik arıtmaya döndürülmesi için çalışmalar yapılıyor. Çok yakın zamanda da bu arıtma sistemlerinin biyolojik arıtmaya döndürülmesi için yatırımlar başlayacak. ÇEKÜD: Zannediyorum ki atık uyun değerlendirilmesi sıfır deşarj olarak tabir ediliyor. İstanbul’dakiler denize deşarj ediliyor. Bu suyun değerlendirilmesi mümkün mü? Mesela tarımda bahçe sulamada… Atık su arıtılıyor ama bu arıtılan kısım çamur olarak kalıyor. Çamur çöp depolama tesislerine götürülüyor. Bu çamurunda değerlendirilmesi mümkün mü peki? KOYUNCU: Şimdi sıfır deşarj dediğimiz husus özellikle çevre mühendislerini ilgilendiren bir konu. Tabi atık suyu arıtıyoruz, arıtılan sıvı kısmı bir şekilde tarımda sulamada olsun yer altına deşarj şeklinde olsun değerlendirilebiliyor. Mesela bu yer altına deşarjdan sonra su kuyularla çekilip tarımda kullanılabiliyor veya içme suyu olarak kullanılabiliyor. Arıtılan suyu doğrudan veya doğrudan olmayan yollarla bir şekilde geri kullanabiliyoruz. Dünyada bunun birçok uygulamaları söz konusu. Ayrıca çıkan çamur dediğimiz katı kısmında kullanılmasıyla sıfır deşarjı yakalamış oluyoruz. Çamur şu anda Türkiye’deki arıtma sistemlerinin en büyük problemlerinden birisi. Çamur’un belli oranlarla kompost haline getirilip tekrar tarımda gübre olarak kullanılması, hatta bunu belediyelerin satarak gelir oluşturması söz konusu olabilir. Bu şekilde biz çamuru kompost yaparak gübre haline getirmiş oluyoruz. Türkiye için bunu henüz uygulamadık ama çok yakın zamanda bunları uygulamamız gerekiyor. ÇEKÜD: Atık suların geri dönüşümü veya çamurların değerlendirilmesi hususunda dünyada nereler daha ön planda? Hangi ülkelerde uygulamalar daha yaygın? Son yapmış olduğunuz Singapur ziyaretine biraz değinebilir misiniz? KOYUNCU: Geri kazanım da özellikle ilk uygulamalar Amerika’da başlamış. Amerika’da California su kıtlığı olan bir bölge. Arizona bölgesi… Buralarda ilk uygulamalar başlamış. Sonrasında bu uygulamalar Kuzey Afrika’ya, İspanya’ya, Avustralya’ya… Buralar su kıtlığı olan ülkeler. Buralarda tarımsal kullanım olarak yaygınlaşmış. Sonrasında Japonya’da arıtılmış atık sular tuvalet sifon suyu olarak kullanılmış. Özellikle büyük iş merkezlerinin atık su çıkışları bir yerde arıtılıp sonrasında tekrar işyerlerinde ikinci bir şebeke ile sifon suyu olarak geri devrettiriliyor. En son 2004 yılında Singapur’da büyük projeler başladı. Newwater adı verdikleri bir proje. Biyolojik arıtma ile arıtılan atık su sonrasında ters osmoz dediğimiz ileri arıtma tesisi ile arıtılıp, yüzeysel su kaynaklarını beslemek için oralara veriliyor. Bu arıtılan suyun bir kısmı sanayiye proses suyu olarak veriliyor, bir kısmı da mevcut su kaynaklarını beslemek için oralara deşarj ediliyor. Hatta newwater çerçevesinde ters ozmos ile arıtılan suyun pet şişelerle şişelenip satılması söz konusu. Atık su geri kazanımı konusunda bu ülkelerin dışında İsrail’de çok büyük uygulamalar var. İsrail’de arıtılan atık suyun %80’i tarımsal sulama maksadıyla geri kullanılıyor. Telaviv’in atıksu arıtma tesisi çıkışı yer altına deşarj edilip sonra kuyularla çekilip güneydeki Negev Çölünde arıtılmış su rezarvuarları oluşturulmuş oralara deşarj edilip, buralardan portakal bahçeleri sulanıyor. Yine bizim güneyimizdeki Güney Kıbrıs’taki atık suların %100‘ü arıtılıp tarımsal kullanım olarak geri kazanılıyor. Türkiye için son 2 – 3 yıl önceki kuraklık döneminde de çok gündeme geldi atık suyun geri kullanılması. Türkiye’de de geri kullanım için büyük projeler yapılıyor geri kullanım için. Az önce bahsettiğim Türkiye uygulamalarına ek olarak İSKİ’nin işlettiği paşaköy arıtma tesisinin çıkışı daha önceden Riva deresine verilip buradan Karadeniz’e gidiyordu. Şu anda arıtılan bu atık suyun Tuzla Dericiler sanayi sitesine verilerek burada sanayi atık suyu olarak kullanılması projelendiriliyor. ÇEKÜD: Son olarak özellikle Türkiye’nin su politikasında hem içme suyu hem kullanma hem de atık su olarak geleceğe dönük olarak neler yapılmalı? Acil eylem planımız var mı? KOYUNCU: Türkiye ‘de konuşmamın en başında da söylemiştim, suyun büyük bir kısmını tarımda kullanıyoruz %75 oranında. Bu da büyük oranda salma sulama ile yapılıyor. Salma sulama uygulamasının Türkiye’de azaltılıp damlama sulamaya geçilmesi gerekiyor. Devletin bu konuda büyük teşvikler vermesi gerekiyor. Sanayi kullanımı şuanda %10. 2025’te bu oran %25’lere çıkacak dolayısıyla sanayi su tüketimimiz artacak. Fabrikaların kendi atık sularını arıtıp tekrar geri kullanmaları gerekiyor. Bu belki ilk etapta geri kullanmak onlar açısından pahalı görülebilir. Fakat şuanda günümüz teknolojisi ile arıtılan atık suyun geri kullanılması bu fabrikaların şebekelerden veya kuyudan temin edecekleri suyun maliyetine göre daha ucuz oluyor. Bunu fabrikatörlere, sanayicilere hatırlatmak isterim. Bir diğer husus desinilasyon. Türkiye’de deniz suyundan arıtılıp tekrardan kullanılması çok gündeme geldi. 2 – 3 yıl öncesinde özellikle İstanbul için projelerinde yapıldığını biliyorum. Desinilasyon çok acil bir su kıtlığına çözüm önerisi değildir. Büyük ölçekli bir desinilasyon tesisini yapabilmek için en az 3 yıllık bir süreye ihtiyaç var. Dolayısıyla biz üç yıl önce bu kararı almış olsaydık İstanbul’a 300 bin m3 kapasiteli bir desinilasyon tesisini inşaatını ancak bitirmiş olacaktık. Şu anda bizim barajlarımız doldu, dolayısıyla bu desinilasyon tesisine gerek kalmayacaktı. Çok acil bir çözüm önerisi olarak desinilasyonu görmüyorum. Fakat desinilasyon önümüzdeki 30 – 40 yıllık dönemde özellikle sahilde kurulmuş fabrikalar için bir çözüm önerisi olabilir. Fabrikalar, sanayiciler proses suyunu denizden temin ederek daha ucuza su temin edebilir. Atık su arıtma tesisleri büyük bir hızla yapılıyor. Nüfusu 100 binin üzerindeki şehirlerde atık su arıtma tesislerinin 2 – 3 yıl içersinde bitirilmesi gerekiyor. Avrupa Birliğine sunduğumuz çevre müktesebatına göre Türkiye’de 2012 yılında arıtma tesisi ile arıtılacak nüfusun toplam belediye nüfusuna oranı %81 olmalı. Arıtma tesisi sayısının da 700 civarında olacağı tahmin ediliyor. 2023 yılına kadar olan dönemde de bu arıtma tesisleri kademeli olarak nüfusa bağlı olarak yapılacak. Bu kapsam da birçok yatırım yapılacak. İçme suyuna yaklaşık 13 milyar Avro, atık suya 18 milyar Avro yatırım yapılacak. Bu yatırımların belli bir plan dahilinde yapılıp ülkemizin hem su temini hem de atık su arıtımı konusunda problemlerinin çözülmesi gerekiyor. Sadece AB’ye çevre müktesebatı sağlamamız gereken bir zorunluluk değil bizim insan olarak yaşayabilmemiz için bu problemlerimizi en kısa zamanda çözmemiz gerekiyor. ÇEKÜD: Hocam teşekkür ederiz. KOYUNCU: Ben teşekkür ederim. http://www.cekud.org.tr

http://www.biyologlar.com/turkiyede-su-yonetimi

İklim değişikliği ve biyolojik organizmaların ilişkisi

İklim değişikliği ve biyolojik organizmaların ilişkisi

İklim değişikliği, on yıllar ile milyon yıllar arasında hava olaylarında meydana gelen anlamlı istatistiksel değişimleri tanımlamak için kullanılan bir deyimdir. İklim değişikliğinin etkilerini her yerde görebiliriz; buzullar eriyor, deniz seviyeleri yükseliyor, bulut ormanları gitgide kuruyor ve yaban hayatı bütün bu değişikliklere ayak uydurmaya çalışıyor. ABD’yi etkisi altına almış Sandy kasırgası, geçen on yıllarda Teksas, Avustralya, Rusya, Doğu Afrika’yı hâkimiyetine almış kuraklık, Avrupa’yı sarmış sıcak hava dalgaları iklim değişikliğinin çarpıcı sonuçlarından sadece birkaçı. İklim değişikliği ayrıca organizmaları da etkileyebiliyor, doğrudan fizyolojik stres yaratarak veya dolaylı olarak türler arası ilişkilerde değişim yaratarak. 20. yüzyılda iklim değişiminin küresel sonuçlarına bakmak gerekirse1: Küresel olarak deniz seviyesi 10-20 cm arttı İsviçre’deki toplam buzul hacmi 2/3 oranında azaldı2 Kutuplardaki yaz sonu ve sonbahar başında biriken buz kalınlığı %40 azaldı Kenya Dağı’nda buz kütlesinin %92’si, Klimanjaro Dağı’nda ise %82’si kaybedildi Bütün bu olanlar, neyin sonuçları? İnsan kaynaklı tehlikeli bir değişimden mi bahsediyoruz dünya genelinde, yoksa doğanın döngüleri mi kendini tekrar eden? Aslında ikisi de. Doğal iklim döngüleri olan El Niño ve La Niña’yı adres gösterebiliriz3. Bilim insanlarının öğrendiği bir gerçek var, ekvatoryal Pasifik’te meydana gelen hava değişimleri (ing. seesaw effect) aslında Kuzey Atlantik ve Pasifik’te buzulların erimesi sırasında meydana gelen iklimsel dalgalanmaları açıklayabiliyor4. El Niño sırasında, normalde Pasifik merkezde bulunan ılık su Güney Amerika’ya doğru ilerliyor, La Niña’da ise ılık su azalıyor ve batı Pasifik’e doğru geri çekiliyor. Ilık suyun yarattığı ısı ve su buharı, güçlü kasırgaların oluşmasında ve onların tropik kuşaktan orta enlemlere yayılmasında oldukça etkili. Ilık su Ekvator’dan yayıldıkça, akıntılar da Kuzey ve Güney’de öteleniyor, bu durum da bizi kıtalardaki fırtınalara getiriyor. El Niño döneminde, ABD’nin güneylerinde şiddetli fırtınalar ve Avustralya’da kuraklık ve yangınlar görülürken, La Niña ile Avustralya’da aşırı yağmurdan kaynaklı sel gözleniyor. Doğadaki döngüler karşılaşılan felaketleri açıklamada tek başına yeterli değil; çünkü Dünya gitgide artan bir hızla ısınıyor, atmosferdeki nem de artıyor. On yılların uydu, derin okyanus, hava istasyonları çalışmalarına bakılırsa, atmosferde uzun süreli sera gazı birikimi ve buna bağlı olarak ısının tutulması söz konusu. Bu da okyanus, kara ve atmosferi ısıtıyor. Nüfus artışına bağlı olarak ağaçlık bölgelerin insanlar için yaşam alanlarına dönüştürülmesi ile yangınların insanları daha çok etkilemesi ya da kıyılarda evlerin artmasının ardından fırtınalar kıyı kesimlerini vurduğunda insanlar üzerindeki zararının artması muhtemel görünüyor5. Asya ve Afrika’daki gelişmekte olan ülkelerde de şehirleşmenin artışına bağlı olarak ısı dalgaları ve sellerin birçok insanı etkilediği biliniyor. Bu da bizi insanın doğayla barışık yaşamak yerine hem kendine hem de doğaya zarar verdiği bir kısırdöngüye getiriyor. İklim değişikliğine bağlı olarak türlerin yaşam alanlarının ve ekolojik dengelerin değişiminden bahsetmek de mümkün. Hızla artan iklim ve buna bağlı çevresel değişiklikler, türlerin coğrafi dağılımını, görünüşlerini, yabani türlerin popülasyon dinamiklerini etkiliyor. Popülasyon miktarı ve dağılımları değişiklik gösteriyor. Çevresel değişikliklere popülasyonlar da cevap veriyor. Bunların çeşitli nedenleri olabilir. Örneğin, kalıtılabilir özelliklerde yönlendirilmiş seçilim sonucu genetik değişimden ya da seçilim baskılarının değişiminden yahut nüfus hızı değişimine bağlı olarak popülasyon büyüklüğünün değişiminden bahsedebiliriz. Canlılar ölçeğinde, örneğin sarı karınlı marmotları (ing. yellow-bellied marmots, lat. Marmota flaviventris) ele alalım. Marmotlar, ABD’nin kuzeybatısında, subalpin iklimde (kışlar uzun, yazlar kısa) yaşayan, kış uykusuna yatan ve uyanır uyanmaz üremeye başlayan hayvanlar.  Özgül ve diğerlerinin 2010 yılında Nature’da yayımlanan uzun-dönem verili (33 yıllık gözlemler sonucu) çalışmasında, marmotlarda çevre değişiminin, popülasyon dinamiği ve fenotipik (dış görünüşsel) özelliklerdeki etkileri irdelenmiş6. Makaleye göre, marmotlar çevre değişimine bağlı olarak kış uykusundan daha erken uyanıyor, yıllar içinde üreme dönemi daha çabuk başlıyor ve böylece bir dahaki kış uykusuna kadar büyümek için daha fazla zamanları oluyor. Marmotların hayatta kalmalarının artışı, uzayan büyüme sezonuna verdikleri kısa dönemli bir cevap olabilir. Uzun dönemde ise kurak geçen yazların sıklaşması ile büyüme hızları azalabilir ve ölüm hızları artabilir.  Bu çalışmadan ve başka model organizmalarla yapılan uzun dönemli çalışmalardan elde edilen veriler, iklim değişikliğinin getirdiği çevresel değişikliklerin biyolojik sonuçlarını anlamamızda bize ışık tutuyor.   Referanslar McCarthy, J. J., O. F. Canziani, N. A. Leary, D. J. Dokken and K. S. White. 2001. Climate Change 2001: Impacts, Adaptation, and Vulnerability. IPCC, Cambridge University Press, UK. UNFCCC. Feeling the Heat Miller, P., Extreme weather, (2012). NatGeo makalesi Saenko, O.A., Schmitner, A., Weaver, A.J. (2004). The Atlantic–Pacific Seesaw, Journal of Climate,  Vol. 17, No. 11, syf. 2033-38. MacNevin, S., Rapid climate change (2008) Ozgul, A.,  Childs, D.A., vd. (2010). Coupled dynamics of body mass and population growth in response to environmental change, Nature 466, syf.482-5.   Seragazı etkisi: Dünyadan yansıyan güneş ışınlarının karbondioksit, metan ve su buharı gibi atmosferde bulunan gazlar tarafından tutulması sonucu dünya ısınır. Işınların gazlar tarafından tutulmasına sera gazı etkisi denir. Popülasyon: Aynı gruba ya da türe ait olan ve aynı coğrafi alanda yaşayan canlılar topluluğu. Fenoloji: Bitki ve hayvan yaşam döngülerinin ve bu döngülerin iklimdeki mevsimsel ve yıllık değişimlerden ve habitat faktörlerinin değişiminden nasıl etkilendiğinin çalışılması. Subalpin ekosistem: Alplere yakın ya da benzer iklimlere sahip, yaklaşık 2700-3000 metre yükseklikteki ekosistemler. http://www.bilim.org

http://www.biyologlar.com/iklim-degisikligi-ve-biyolojik-organizmalarin-iliskisi

İklim değişikliği ve biyolojik organizmalar

İklim değişikliği ve biyolojik organizmalar

İklim değişikliği, on yıllar ile milyon yıllar arasında hava olaylarında meydana gelen anlamlı istatistiksel değişimleri tanımlamak için kullanılan bir deyimdir. İklim değişikliğinin etkilerini her yerde görebiliriz; buzullar eriyor, deniz seviyeleri yükseliyor, bulut ormanları gitgide kuruyor ve yaban hayatı bütün bu değişikliklere ayak uydurmaya çalışıyor. ABD’yi etkisi altına almış Sandy kasırgası, geçen on yıllarda Teksas, Avustralya, Rusya, Doğu Afrika’yı hâkimiyetine almış kuraklık, Avrupa’yı sarmış sıcak hava dalgaları iklim değişikliğinin çarpıcı sonuçlarından sadece birkaçı. İklim değişikliği ayrıca organizmaları da etkileyebiliyor, doğrudan fizyolojik stres yaratarak veya dolaylı olarak türler arası ilişkilerde değişim yaratarak.20. yüzyılda iklim değişiminin küresel sonuçlarına bakmak gerekirse1:    Küresel olarak deniz seviyesi 10-20 cm arttı    İsviçre’deki toplam buzul hacmi 2/3 oranında azaldı2    Kutuplardaki yaz sonu ve sonbahar başında biriken buz kalınlığı %40 azaldı    Kenya Dağı’nda buz kütlesinin %92’si, Klimanjaro Dağı’nda ise %82’si kaybedildiBütün bu olanlar, neyin sonuçları? İnsan kaynaklı tehlikeli bir değişimden mi bahsediyoruz dünya genelinde, yoksa doğanın döngüleri mi kendini tekrar eden? Aslında ikisi de. Doğal iklim döngüleri olan El Niño ve La Niña’yı adres gösterebiliriz3. Bilim insanlarının öğrendiği bir gerçek var, ekvatoryal Pasifik’te meydana gelen hava değişimleri (ing. seesaw effect) aslında Kuzey Atlantik ve Pasifik’te buzulların erimesi sırasında meydana gelen iklimsel dalgalanmaları açıklayabiliyor4. El Niño sırasında, normalde Pasifik merkezde bulunan ılık su Güney Amerika’ya doğru ilerliyor, La Niña’da ise ılık su azalıyor ve batı Pasifik’e doğru geri çekiliyor. Ilık suyun yarattığı ısı ve su buharı, güçlü kasırgaların oluşmasında ve onların tropik kuşaktan orta enlemlere yayılmasında oldukça etkili. Ilık su Ekvator’dan yayıldıkça, akıntılar da Kuzey ve Güney’de öteleniyor, bu durum da bizi kıtalardaki fırtınalara getiriyor. El Niño döneminde, ABD’nin güneylerinde şiddetli fırtınalar ve Avustralya’da kuraklık ve yangınlar görülürken, La Niña ile Avustralya’da aşırı yağmurdan kaynaklı sel gözleniyor. Doğadaki döngüler karşılaşılan felaketleri açıklamada tek başına yeterli değil; çünkü Dünya gitgide artan bir hızla ısınıyor, atmosferdeki nem de artıyor. On yılların uydu, derin okyanus, hava istasyonları çalışmalarına bakılırsa, atmosferde uzun süreli sera gazı birikimi ve buna bağlı olarak ısının tutulması söz konusu. Bu da okyanus, kara ve atmosferi ısıtıyor.Nüfus artışına bağlı olarak ağaçlık bölgelerin insanlar için yaşam alanlarına dönüştürülmesi ile yangınların insanları daha çok etkilemesi ya da kıyılarda evlerin artmasının ardından fırtınalar kıyı kesimlerini vurduğunda insanlar üzerindeki zararının artması muhtemel görünüyor5. Asya ve Afrika’daki gelişmekte olan ülkelerde de şehirleşmenin artışına bağlı olarak ısı dalgaları ve sellerin birçok insanı etkilediği biliniyor. Bu da bizi insanın doğayla barışık yaşamak yerine hem kendine hem de doğaya zarar verdiği bir kısırdöngüye getiriyor.İklim değişikliğine bağlı olarak türlerin yaşam alanlarının ve ekolojik dengelerin değişiminden bahsetmek de mümkün. Hızla artan iklim ve buna bağlı çevresel değişiklikler, türlerin coğrafi dağılımını, görünüşlerini, yabani türlerin popülasyon dinamiklerini etkiliyor. Popülasyon miktarı ve dağılımları değişiklik gösteriyor.Çevresel değişikliklere popülasyonlar da cevap veriyor. Bunların çeşitli nedenleri olabilir. Örneğin, kalıtılabilir özelliklerde yönlendirilmiş seçilim sonucu genetik değişimden ya da seçilim baskılarının değişiminden yahut nüfus hızı değişimine bağlı olarak popülasyon büyüklüğünün değişiminden bahsedebiliriz. Canlılar ölçeğinde, örneğin sarı karınlı marmotları (ing. yellow-bellied marmots, lat. Marmota flaviventris) ele alalım.Marmotlar, ABD’nin kuzeybatısında, subalpin iklimde (kışlar uzun, yazlar kısa) yaşayan, kış uykusuna yatan ve uyanır uyanmaz üremeye başlayan hayvanlar.  Özgül ve diğerlerinin 2010 yılında Nature’da yayımlanan uzun-dönem verili (33 yıllık gözlemler sonucu) çalışmasında, marmotlarda çevre değişiminin, popülasyon dinamiği ve fenotipik (dış görünüşsel) özelliklerdeki etkileri irdelenmiş6. Makaleye göre, marmotlar çevre değişimine bağlı olarak kış uykusundan daha erken uyanıyor, yıllar içinde üreme dönemi daha çabuk başlıyor ve böylece bir dahaki kış uykusuna kadar büyümek için daha fazla zamanları oluyor. Marmotların hayatta kalmalarının artışı, uzayan büyüme sezonuna verdikleri kısa dönemli bir cevap olabilir. Uzun dönemde ise kurak geçen yazların sıklaşması ile büyüme hızları azalabilir ve ölüm hızları artabilir.  Bu çalışmadan ve başka model organizmalarla yapılan uzun dönemli çalışmalardan elde edilen veriler, iklim değişikliğinin getirdiği çevresel değişikliklerin biyolojik sonuçlarını anlamamızda bize ışık tutuyor. Referanslar    McCarthy, J. J., O. F. Canziani, N. A. Leary, D. J. Dokken and K. S. White. 2001. Climate Change 2001: Impacts, Adaptation, and Vulnerability. IPCC, Cambridge University Press, UK.    UNFCCC. Feeling the Heat    Miller, P., Extreme weather, (2012). NatGeo makalesi    Saenko, O.A., Schmitner, A., Weaver, A.J. (2004). The Atlantic–Pacific Seesaw, Journal of Climate,  Vol. 17, No. 11, syf. 2033-38.    MacNevin, S., Rapid climate change (2008)    Ozgul, A.,  Childs, D.A., vd. (2010). Coupled dynamics of body mass and population growth in response to environmental change, Nature 466, syf.482-5. Seragazı etkisi: Dünyadan yansıyan güneş ışınlarının karbondioksit, metan ve su buharı gibi atmosferde bulunan gazlar tarafından tutulması sonucu dünya ısınır. Işınların gazlar tarafından tutulmasına sera gazı etkisi denir.Popülasyon: Aynı gruba ya da türe ait olan ve aynı coğrafi alanda yaşayan canlılar topluluğu.Fenoloji: Bitki ve hayvan yaşam döngülerinin ve bu döngülerin iklimdeki mevsimsel ve yıllık değişimlerden ve habitat faktörlerinin değişiminden nasıl etkilendiğinin çalışılması.Subalpin ekosistem: Alplere yakın ya da benzer iklimlere sahip, yaklaşık 2700-3000 metre yükseklikteki ekosistemler.http://www.bilim.org

http://www.biyologlar.com/iklim-degisikligi-ve-biyolojik-organizmalar

Doğada Bulunan Zehirli Bitki Türlerinden Bazıları

Doğada Bulunan Zehirli Bitki Türlerinden Bazıları

Güney Avustralya’da yaşayan Alman bir kaşif olan Carl Liche Madagaskar’ı keşfederken “gördüğü” bir olayı şöyle rapor ediyor: Bir kadın, bir büyük bitkinin gövdesine tırmanıp nektarını içti, kadının varlığını hisseden bitki, dokunaçlarıyla kadını vücudunun içine çekti.Bundan yaklaşık yüzyıl sonra, 1950’lerde bir bilim insanı bu efsaneye son noktayı koydu. Böyle bir ağaç hiç olmamıştı ve Carl Liche adında hiç kimse  Madagaskar’ı keşfetmemişti.Dokunaçlarını kullanarak insan yiyen bir ağaç hiçbir zaman yaşamamış olsa da bunun bir düşük versiyonları varlığını sürdürmekteler. Madagaskar’daki insan yiyen ağaç hikayesi, Madagaskar, Endonezya, Avustralya, Malezya ve diğer sıcak ve nemli bölgelerde yetişen etçil bitkilerin abartılması ile oluşmuş olabilir. Bu bitkilerin en büyüğü Nepenthes olarak bilinir ve küçük sürüngenleri, böcekleri avlar. Bu bitkiler dokunaçlarında bir sıvı biriktirir. Bu sıvı bitkinin köklerinden aldığı suyla karıştırılır. Böcekler ve bazı küçük hayvanlara bu kokulu su çok cazip gelir. Suyu içmeye geldiklerinde bitkinin ibriğinden içeri düşerler ve kaçamazlar. Bitki yakaladığı avındaki besinleri emer.Sinekkapanların boyutu insanlara göre çok çok küçük olduğundan bu bitkilere av olacağınızı sanmıyoruz fakat bazı bitkilerin yaydığı hastalıklara yem olabilirsiniz. İşte sizi öldürebilecek 10 tehlikeli bitki.   Aconitum plicatumÂlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: MagnoliophytaSınıf: MagnoliopsidaTakım: RanunculalesFamilya: RanunculaceaeCins: AconitumTür: A. plicatumAconitum plicatum, düğün çiçeğigiller (Ranunculaceae) familyasından zehirli bir bitki türü.Orta Avrupa'da yayılış yapar. Bohemya, Silezya, Bavyera ve Kuzey Avusturya'nın dağlık bölgelerinde görülür.Subalpin çayırlar, dere ve orman kenarları yetişme ortamlarıdır.30-150 cm yüksekliğinde dik gövdeli otsu bir bitkidir. Saplı yaprakları elsi parçalıdır ve segmentler 3-5 mm genişliğindedir. Çiçekler 2-3 cm uzunlukta koyu menekşe renginde olup hazirandan eylüle kadar olan dönemde çiçekli kalır. Folikül tipi meyve görülür.Adam otuÂlem: Plantae (Bitkiler)Klad Angiosperms (Kapalı tohumlular)Klad Eudicots (İki çenekliler)Klad Core eudicotsKlad RosidsKlad Eurosids ITakım: SolanalesFamilya: Solanaceae (Patlıcangiller)Cins: Mandragora Adam otu (Mandragora), patlıcangiller (Solanaceae) familyasından Mandragora cinsini oluşturan sarı ya da mavimsi-mor renkli çiçekler açan bitki türlerinin ortak adı.Rozet yapraklı ve kazık köklü çok yıllık otsu bir bitki türleridir. Kökleri insana benzediği için, bu isim verilmiştir.Kökleri % 0,3 oranında Hiyosiyaminlerle Skopolamin alkaloidlerini taşır. Bundan dolayı zehirli bir bitkidir. Ağrı kesici, yatıştırıcı, cinsel gücü arttırıcı etkileri vardır. Halen tedavide çeşitli preparatların terkibinde kullanılmaktadır. Rastgele kullanıldığında zararlı olur.Japon anasonuÂlem: Plantae (Bitkiler)Klad Angiosperms(Kapalı tohumlular)Takım: AustrobaileyalesFamilya: IlliciaceaeCins: IlliciumTür: I. anisatum Japon anasonu ya da Japon yıldız anasonu (Illicium anisatum), yıldız biçiminde meyvesi olan, Çin yıldız anasonuna (Illicium verum ) benzeyen ve Japonya'da yetişen bir bitkidir. Meyveleri Çin yıldız anasonundan daha küçük ve daha az kokuludur, kokusu anasondan çok kakuleyi andırır. Çin yıldız anasonunun aksine meyveleri oldukça zehirlidir ve yenilmez.Zehirli olmasına rağmen Çin tıbbında bazı cilt sorunlarını tedavi etmek için harici olarak kullanılır. Japonya'da ise tütsü olarak kullanılır. Yenildiğinde krizler gibi ciddi nörolojik etkiler ve hastalıklar yaratır.Japon anasonu, şiddetli böbrek, idrar yolu ve sindirim sistemi iltihabına yolaçan anisatin, shikimin ve sikimitoksin maddelerini içerir.Kurutulduğunda yapı olarak birbirine benzeyen Çin ve Japon yıldız anasonunu görünüm olarak birbirinden ayırt etmek imkânsızdır. Japonya'da birkaç vakada yanlışlıkla bu iki türün karıştırılarak ürünlere konulması sonucu bazı ürünler piyasadan toplatılmıştır. Bu ürünleri tüketenler ise nörolojik belirtilerle hastaneye sevkedilmiştir.ManşinelÂlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular)Sınıf: Magnoliopsida(İki çenekliler)Takım: MalpighialesFamilya: EuphorbiaceaeOymak: HippomaneaeCins: HippomaneTür: H. mancinella Manşinel (Hippomane mancinella), sütleğengiller (Euphorbiaceae) Batı Hindistan ve tropik Amerika’ da yetişen bir ağaçtır. Boyu 3 metreden 15 metreye kadar uzanabilir. Düz ve açık kahverengi bir kabuğu; uzun dalları vardır. Yumurta şeklindeki yaprakları 10 cm uzunluğundadır ve dişli kenarlara sahiptir. Küçük ve pembe çiçeklere sahiptir. Elma şeklinde meyveleri vardır.Sütlü sapı ve sarı-yeşil meyveleri oldukça zehirlidir. Hatta meyvelerden sıçrayan yağmur damlaları ya da çiğ deride yaralanmalara sebep olabilir. Yanan odundan gelen dumanı ise geçici körlüğe neden olabilir.MügeÂlem: Plantae (Bitkiler)Klad Angiosperms (Kapalı tohumlular)Klad Monocots (Bir çenekliler)Takım: AsparagalesFamilya: RuscaceaeCins: ConvallariaTür: C. majalis Müge (Convallaria majalis), çiçekli bitkilerin Ruscaceae familyasına dahil cinslerden Convallaria içindeki tek türdür. Kuzey yarım kürenin ılıman iklimli tüm bölgelerinde (Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika'da) yaygındır.Çok yıllık bir bitkidir. İlkbaharda,topraktan 15-20 cm yukarıya kadar uzayan koyu yeşil geniş yapraklar verir. Yaprakların arasından aynı sap üstünde sıralanmış küçük çan şeklinde beyaz çiçekler açar. Çiçeklerin çok güzel kokusu olduğundan parfümeride yaygın olarak kullanılmaktadır. Bitki, köklerinden çoğalarak bulunduğu alanı kaplamaktadır. Giderek daha az rastlanmaktadır. Türkçede inci çiçeği de denilmektedir.Nemli, gölge ağaç altlarını çok seven müge, iri yaprakların arasında çıtı pıtı beyaz kokulu çiçekleriyle çok zarif bir bitkidir. Köksap denen etli kökleri toprak altında dallanarak çoğalır. Gölge alanlarda yer örtücü olarak kullanılabilir. Çizgili yapraklı ve pembe çiçeklileri de mevcuttur. Kökleri kasım ile mart arası 2,5 cm. derinlikte ve 10 cm. aralıklarla dikilir. İlkbaharda çiçek açar. Suyu çok sever.ZakkumÂlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular)Sınıf: Magnoliopsida (İki çenekliler)Takım: GentianalesFamilya: ApocynaceaeCins: NeriumTür: N. oleander Zakkum (Nerium oleander), Apocynaceae familyasından Haziran-Eylül ayları arasında beyaz, pembe, kırmızı, sarı ve krem renklerde çiçekler açan 2-5 m yüksekliğinde zehirli bir bitki türü.Dere yataklarında ve su kenarlarında yetişir. Susuzluğa en dayanıklı bitkilerdendir ve kışın yapraklarını dökmez. Ayrıca bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilir.Gövdeleri dik, esmer renkli ve silindir şeklindedir. Yaprakları mızrak şeklinde, kısa saplı, karşılıklı veya üçlü dairesel durumlarda dizilmiştir. Çiçekler, yalancı şemsiye durumunda toplanmış, güzel kokulu, büyük çiçeklerin sapları tüylü ve oldukça kısadır. Bitki zehirlidir.Bitki kardiotonik glikozitler taşır. Dahilen idrar arttırıcı ve kalp kuvvetlendirici etkisi vardır. Fazla miktarda alındığında zehirlenmelere sebep olur. Haricen zeytinyağı ile yoğrulmuş olan yapraklar bilhassa uyuza karşı kullanılır. Bir gram kuru yaprak, insanlarda tehlikeli zehirlenmelere yol açar. Zehir etkisi kurutma ve kaynatmayla ortadan kalkmaz. Bu bitkiyi yiyen, ölmüş hayvanların etleri de zehirlidir.Beyaz YılanköküLatince adı Ageratina Altissima olan beyaz yılankökü, Kuzey Amerika’da yetişen oldukça zehirli bir bitki. Beyaz çiçekleri açıldıktan sonra, küçük ve tüylü tohumları rüzgar etkisiyle etrafa dağılırlar. İçerdiği yüksek miktarda tremetol toksininin, insanları doğrudan değil fakat dolaylı olarak öldürdüğü bilinmektedir. Bu toksin, bitkiyle beslenen bir sığırın etine ve sütüne geçer ve bu sığırın etiyle veya sütüyle beslenen insanlarda, titreme, istifra etme ve ağır bağırsak ağrılarıyla ortaya çıkan bir zehirlenmeye sebep olmaktadır ve oldukça ölümcüldür. 19. yüzyıl başlarında Amerika’ya yerleşen binlerce Avrupalı göçmen, bu zehirden dolayı hayatlarını kaybettiler. Ayrıca Abraham Lincoln’un annesi Nancy Hanks’in de bu zehirden ölmüş olduğu söylenmektedir. Katil Gözlü BitkiDoğu ve Kuzey Amerika’da yetişen bu bitkinin adı, 1 cm çapındaki beyaz meyvesinin üzerindeki siyah lekenin adeta bir gözü andırmasından gelmektedir. Bu bitkinin tümü insan için zehirli olmakla birlikte en zehirli kısmı toksinlerin en yoğun olduğu meyvesidir. Meyvelerinin tatlı olması sebebiyle malesef bazı çocuk ölümlerine sebep olmuştur. Kalp kasları üzerinde ani olarak yatıştırıcı etkisi gösteren karsinojenik toksin içeren bu meyveler, kolaylıkla hızlı bir ölüme sebep olabilmektedirler. Melek BorularıMelek boruları, Brugmansia türlerine verilen genel isimdir. Anavatanı Güney Amerika’nın tropikal bölgeleri olup genel olarak tüm dünyada bulunmaktadırlar. Melek borusu, ismini trompet şeklindeki sarkık ve çok ince tüylerle kaplı çiçeklerinden almıştır. Çiçekleri farklı boyutlarda (14-50cm) ve beyaz, sarı, turuncu, pembe gibi farklı renklerde olabilir. Bitkinin tüm kısımları tropan alkaloidleri, skopolamin ve atropin gibi toksinler içermektedir. Çayı yapılarak halusinojenik olarak tüketilebilmektedir. Zehir seviyesinin bitkiden bitkiye farklılık göstermesi sebebiyle, ne miktarda toksin tüketilmiş olduğunu belirleyebilmek neredeyse imkansızdır. Buyüzden bir çok kullanıcı aşırı dozdan dolayı hayatını kaybetmiştir. Kargabüken Âlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular) Sınıf: Magnoliopsida(İki çenekliler)Takım: GentianalesFamilya: LoganiaceaeCins: StrychnosTür: S. nux-vomica Kargabüken (Strychnos nux-vomica), Loganiaceae familyasında sınıflanan ve ana vatanı güneydoğu Asya olan her dem yeşil bir ağaç ve bu ağacın çok zehirli bir alkaloid olan striknin eldesinde kullanılan tohumlarının ortak adıdır.Striknin ağacı (İng. Strychnine tree) ya da Nux vomica olarak da bilinen kargabükenin kabuğunda da brusin gibi başka zehirli bileşikler bulunur.Kargagözü, Baykuşgözü ve Kusmacevizi olarak da bilinen Kargabüken, orta boylu bir ağaç olup anavatanı Hindistan ve Güneydoğu Asya’dır. Yeşil portakala benzeyen meyvelerinde bulunan küçük tohumlar, zehirli alkaloidler olan strikinin ve brusin içermekte olup oldukça zehirlidirler. Bu toksinlerden 30mg almak bile omurgadaki sinirleri stimule edip kasılmalara yol açarak bir yetişkin için ölümcül olabilmektedirPorsukAnavatanı Avrupa, Kuzey Afrika ve Güneybatı Asya olan porsuğun tohumları yumuşak, kırmızı ve üzümsü bir kabukla kaplıdır. Bu kabuk kısmının, bitkinin zehirli olmayan tek kısmı olması, meyvenin kuşlar tarafından yenmesi halinde zehirlenmeksizin tohumları farklı yerlere taşıyabilmelerine olanak sağlamaktadır. Yaklaşık 50g dozda insan için ölümcül olup, semptompları arasında nefes darlığı, titreme, kasılma ve son olarak kalp durması görülmektedir. Su BaldıranıSu Baldıranı, Kuzey yarımkürenin ılıman bölgelerinde bulunan oldukça zehirli bir bitki grubuna verilen addır. Bu bitkilerin tamamında bulunan şemsiye biçimindeki küçük beyaz ve yeşil çiçekleri ayırt edicidir. Su Baldıranı insan için aşırı derecede zehirli olup Kuzey Amerika’nın en zehirli bitkisi olarak kabul edilmektdir. Nöbetlere sebep olan sikutoksin isimli bir toksin içermektedir. Bu zehir bitkinin tamamında bulunmakla beraber en çok kök kısmında yoğunlaşmıştır. Neredeyse anında gerçekleşen nöbetlerin yanısıra, mide bulantısı, kusma, karın ağrısı ve titreme de görülmektedir. Ölüm genellikle solunum durması veya ventriküler çırpınım ile birkaç saat içerisinde gerçekleşmektedir. Kurtboğan Âlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular)Sınıf: Magnoliopsida(İki çenekliler)Takım: RanunculalesFamilya: RanunculaceaeJuss. Cins: Aconitum Kurtboğan (Aconitum), düğün çiçeğigiller (Ranunculaceae) familyasından çok zehirli bir bitki cinsidir.Kurtboğan, 50-199 cm yükseklikte, çok yıllık, otsu bitkilerdir. Çiçekleri sarı, morumsu ya da koyu mavi renkte olabilir. İçerdikleri alkoloitlerden dolayı çok zehirlidirler.Türkiye'de 4 türü bulunur: A. anthora, A. cochleare, A. nasutum, A. orientale.Kültürü yapılan türleri (A. × cammarum, A. carmichaelii, A. hemsleyanum, A. henryi, A. napellus), gösterişli çiçeklerinden dolayı bahçecilikte kullanılır.Boğan otu, kaplanboğan otu veya miğferotu olarak da bilinir. Kuzey yarımkürenin dağlık yörelerinde yetişmektedirler. Büyük miktarda Psödo akonitin denen bir alkaloid içermekte olup bu madde Japonya’daki Ainu halkı tarafından avlanma amacıyla oklarının ucuna sürülen bir zehirdir. Tüketilmesi durumunda miğde ve karında yanma görülmekte olup yüksek dozlarda, 2-6 saat içerisinde ölüm gerçekleşebilmektdir. 20ml kadarı yetişkin bir insanı öldürmeye yeter.İlginç olarak, Kurtboğan mitolojide kurtadam/likantrofları uzaklaştırma özelliği göstermekte olup adını buradan almaktadır.AbrusLatince ismi Abrus precatorius olan ve argoda Abruz olarak adlandırılan Abrus, ağaçların ve çalıların etrafında dolanan ince ve uzun ömürlü bir sarmaşıktır. Hemen heryerde yetişebilen bu bitkinin anavatanı Endonezya’dır. Boncuk olarak kullanılan parlak kırmızı ve siyah renkli tohumlarıyla tanınırlar. Bitkinin içerdiği zehir (abrin), diğer bazı zehirli bitkilerde bulunan risin zehrine benzemekle beraber risinden yaklaşık 75 kat daha güçlüdür. Bazı durumlarda 3 mikrogram abrin yetişkin bir insanı öldürmek için yeterli olmaktadır. Tohumları boncuk olarak kullanmak bile oldukça tehlikelidir. Tohumların delinmesinde kullanılan matkaba parmaklarıyla dokunarak hayatlarını kaybetmiş insanlar olduğu bilinmektedir. Güzel Avrat Otuİtüzümü olarak da bilinen bitkinin anavatanı Avrupa, Kuzey Afrika ve Batı Asya’dır. Tropan alkaloidleri içeren bitki, sayıklama ve halüsinasyon başta olmak üzere, ses kaybı, ağız kuruması, baş ağrıları, titreme ve nefes darlığına sebep olmaktadır. Bitkinin tamamı zehirli olmakla beraber meyveleri, tatlı olmaları ve çocukların ilgisini çekmeleri sebebiyle daha tehlikelidir. 10-20 meyvesi veya sadece bir yaprağı, bir yetişkini öldürmeye yetmektedir. Tuhaftır ki, Elizabeth döneminde (16. yy.) yaşamış olan atalarımız, bu bitkiyi günlük kozmetik rutinlerinin bir parçası olarak kullanıyorlardı. Bitki özsuyundan yapılan göz damlaları kullanarak gözbebeklerini büyütmeleri onları daha çekici hale getirmekteydi. O zamanda fazla bilgi sahibi olunmaması sebebiyle bazı kadınlar siyanit içmek veya kendilerini “kanatmak” yoluyla daha soluk ve yarısaydam bir deri rengine kavuşmakta ve bunun üzerine yüzlerini kurşun bazlı bir boya ile boyamaktaydılar. Hintyağı Bitkisi Âlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular)Sınıf: Magnoliopsida(İki çenekliler) Takım: MalpighialesFamilya: Euphorbiaceae (Sütleğengiller)Cins: Ricinus Tür: R. communis Hint yağı bitkisi (Ricinus communis), anavatanı Hindistan olan, sütleğengiller familyasından bir bitki türü.Akdeniz iklimin görüldüğü yerlerde doğal olarak yetişir veya kültürü yapılır. Tohumlarında bulunan risin maddesi zehirlidir.Tohumlarından elde edilen yağ, renksiz-soluk satı renkli, hafif kokulu bir yağdır. Alkolde kolaylıkla çözünür. Yağın hazmı zor olduğu için yemeklik yağ olarak kullanılmaz. Tıpta kullanımı yaygındır. Yağın bileşimini özellikle Risinoleik asit oluşturur. Yağın incebağırsaklar üzerinde müshil etkisi vardır. 15-30 gramlık miktarı kuvvetli müshil etkisi yapar. Zor ısındığından motor yağı olarak da kullanılır. Sanayide sabun ve boya yapımında, dericilikde, mürekkep yapımında, issiz yanması ve beyaz alev vermesi nedeniyle kandillerde de bol miktada kullanılmıştır. Bebekler için pişik önleyici kremlerde de katkı maddesi olarak bulunur.Hintyağı bitkisi, Akdeniz havzasının, Doğu Afrika ve Hindistan’nın yerlisi olsa da dekoratif amaçla yaygın olarak yetiştirilmektedir. Risin adlı toksin tüm bitkide bulunmakla beraber tohumlarda (hintyağının üretiminde kullanılan kısım) yoğunlaşmıştır. Tek bir tohum bir insanı iki gün içerisinde öldürmek için yeterlidir ve bu ölüm uzun, oldukça acı verici ve durdurulamaz bir şekilde gerçekleşmektedir. İlk semptomlar bir kaç saat içerisinde kendisini gösterir. Ağız ve boğazda yanma hissi, karın ağrısı, kanlı ishal ve kusma bu semptomlar arasındadır. Zehirlenme başladıktan sonra engellenmesi imkansızdır ve son olarak dehidrasyon sebebiyle ölüm gerçekleşir. Bu tohumlara karşı en büyük hassasiyeti insanlar göstermektedir, zira 1-4 tohum ile yetişkin bir insan, 11 tohum ile bir köpek ve 80 tohum ile bir ördeği öldürmek mümkündür.

http://www.biyologlar.com/dogada-bulunan-zehirli-bitki-turlerinden-bazilari

Harvard Tıpta Mikrobiyota Alanında Doktora Sonrası Çalışmalarını Sürdüren Biyolog Deniz Ertürk

Harvard Tıpta Mikrobiyota Alanında Doktora Sonrası Çalışmalarını Sürdüren Biyolog Deniz Ertürk

Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesinden Dennis Kasper’in laboratuvarında çalışmalarını sürdüren Biyolog Deniz Ertürk, mikrobiyotı ilgili çalışmaları  ve doktora sonrası araştırma yapmanın tüm yönleri hakkında bilgi verdi. Amerika’da Bacteroides fragilis’in önleyici ve tedavi edici etkileri gün geçtikçe daha da çok gündeme gelmeye başlıyor.  Deniz Ertürk, mikrobiyotayı oluşturan mikroorganizmaların sindirmeye yardımcı olmak ve bazı vitaminleri üretmek dışında, bağışıklık sitemini regüle ederek bazı hastalıklara direk etki ettikleri üzerine araştırmalarını sürdürüyor. Ne üzerine çalışıyorsunuz? Çalıştığım laboratuvarda genel olarak, mikrobiyota yani vücudumuzda yaşayan mikroorganizmalar ile bağışıklık sistemimiz arasındaki ilişkileri araştırıyoruz. Benim projem “Bacteroides fragilis” adı verilen kommensal (diğer bir organizmanın üzerinde veya içerisinde yaşayan ancak zarar vermeyen organizma) bir bakterinin bağışıklık sitemine etkileri üzerine. Bu bakterinin hücre zarında bulunan, Polisakkarid A isimli bir kommensal antijenin, bağırsaklarda bulunan bağışıklık hücrelerinde hangi sinyalleme yöntemlerini kullandığını anlamaya çalışıyorum. Hangi tip hastalıklarla ilgili? Bizim çalıştığımız bakteri, Bacteroides fragilis, normal şartlarda bağırsakta yaşayan ve hastalık yapmayan bir bakteri. Sadece bağırsak yaralanmaları sırasında karın boşluğuna sızarsa periton içi apse oluşumuna sebep olabiliyor. Bağırsak içinde ise bunun aksine olumlu etkileri var. Hem bağırsakla ilgili hem de bağırsak dışı birçok hastalığı önlemede önemli bir rol oynadığı gösterildi. Bacteroides fragilis’in önleyici ve tedavi edici etkileri, ülseratif kolit ve Crohn’s hastalığı gibi enflamasyonlu bağırsak hastalıklarında, alerji ve multipl skleroz gibi otoimmun hastalıklarda ve hatta otizm hastalığında gözlemlendi. Tabii bu çalışmalar genelde fare modelleri kullanılarak yapılıyor. İnsanlarda bu hastalıkların tedavisi için kullanılma potansiyeli var fakat henüz klinik denemelere başlanmadı. Bu hastalığın dünyada ve Türkiye'de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz? Burada rakamlardan daha önemli bir konu var ki bu hastalıkların görülme oranı Amerika, Kanada ve kuzey Avrupa ülkelerinde dünyanın geri kalan bölgelerinden daha fazla. Türkiye’de görülme sıklığı dünya ortalaması civarında. Gelişmiş ülkelerde bu hastalıkların daha fazla görülüyor olması David Strachan’in hijyen hipotezine bağlanıyor. Bu hipoteze göre, gelişmiş ülkelerde daha az çocuklu çekirdek ailelerde, daha hijyenik koşullarda, daha yüksek oranda antibiyotik kullanarak, doğadan ve hayvanlardan uzak büyüyen çocuklar, daha az mikropla karşılaşıyorlar ve çeşitliliği düşük bir mikrobiyotaya sahip oluyorlar. Bu durum, bağışıklık siteminin yeterince gelişmemesine ve dolayısıyla belirttiğimi hastalıklara neden oluyor. Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz? İstanbul’da doğdum ve üniversiteyi bitirene kadar orada yaşadım. Lise yıllarımdan itibaren biyoloji okumak istiyordum. Lisans eğitimimi Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünde yaptım. Yaz stajlarım sırasında Avrupa ve Amerika’daki laboratuvarlarda çalışma imkânı buldum ve doktoramı yurtdışında yapmaya karar verdim. 2001 yılında doktora yapmak üzere Amerika’ya geldim. Şu anda doktora sonraki çalışmalarımı sürdürüyorum. Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz? Şişli Terakki Lisesi’nden mezun oldum. Eski ve iyi bir okul olmasına rağmen, lisede iyi bir bilimsel eğitim aldığımızı söyleyemem. Türkiye’deki pek çok lise gibi, öğrencilere bilimsel düşünce yöntemlerini öğretmekten çok, üniversite sınavını kazandırmaya yönelik eğitim veriliyordu. Lisans eğitimimi Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümünde tamamladım. Teorik olarak sağlam bir temel almamıza rağmen çoğunlukla maddi sebeplerden pratik konularda çok iyi eğitim verilmiyordu. Birçoğumuz yaz stajlarıyla bu açığımızı kapatmaya çalıştık. Ben de Almanya’da Berlin Max Planck Enstitüsü’nde ve Amerika’da Pittsburgh Üniversitesi’nde yaz stajları yaptım. Doktoramı yurt dışında yapmaya karar verdikten sonra Amerika’da birçok okula başvurdum. Massachusetts Üniversitesi Tıp Fakültesine kabul edildim ve doktoramı Neal Silverman’in laboratuvarında meyve sineklerindeki antibakteriyel sinyalleme yolları üzerine tamamladım. Massachusetts Üniversitesi Tıp Fakültesi hızla büyüyen bir okul ve çok iyi bir kadrosu var. Tıp fakültesinde çalışmanın avantajı temel bilimler, uygulama ve klinik araştırmaları yapanların bir arada ve yakın ilişki içinde çalışıyor olmaları. Halen Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesinden Dennis Kasper’in laboratuvarında çalışıyorum. Burası tabii ki dünyanın en iyi araştırma merkezlerinden biri fakat rekabet de fazla. UMASS’teki yakın ve ortak çalışma ortamını burada daha az hissediyorum. Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz? Boğaziçi Üniversitesi’nde iyi bir teorik eğitim aldığımızı düşünüyorum, fakat benim okuduğum donemde pratik konularda çok iyi eğitilmiyorduk. Yurtdışında yaptığım yaz stajlarının bu konudaki eksikliklerimi kapatmakta çok faydası oldu. Ayrıca çalıştığım yaz projelerinden edindiğim deneyimler ve yayımladığımız makaleler doktoraya kabul edilmemde büyük katkı sağladı. Amerika’da doktora yapmamda Boğaziçi Üniversite’sinden hocam Nese Bilgin’in verdiği destek de çok önemlidir benim için. Massachusetts Üniversitesi tip fakültesinde doktoramı, kariyerine yeni başlayan hocam Neal Silverman’in ilk öğrencisi olarak yaptım. Motivasyonu yüksek, öğretmeyi çok seven ve öğrencilerinin kariyer planlarına büyük destek veren bir insanla çalıştığım için çok şanslıyım. Onun desteği ve yönlendirmeleriyle önce doktora sonrasında hangi konuda çalışmak istediğime karar verdim, sonra o konuda en iyi olan laboratuvarlarla görüşmeler yaptım. Doktora sonrası çalışmalarda, kurumdan çok çalışmak istediğiniz laboratuvar önemli. Ben, Dennis Kasper’in laboratuvarını hem bilimsel çalışmalar hem de insani ilişkiler bakımından çok güzel bir çalışma ortamı sağladığı için seçtim. Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD'deki durumunu karşılaştırabilir misiniz? Pubmed’de konumla ilgili araştırma yaparken, mikrobiyota alanında Türkiye’deki Tıp Fakültelerinin mikrobiyoloji bölümlerinden bazı klinik çalışmalara rastlıyorum. Maalesef Türkiye’de hangi konuların kimler tarafından çalışıldığını takip etmek çok kolay değil. Üniversitelerin web sitelerinde fakülte üyelerinin laboratuvarları, çalıştıkları konular ve son yayınları hakkında güncellenmiş bilgilere ulaşmak çoğunlukla mümkün olmuyor. Marmara Üniversite’sinden Güner Söyletir’in laboratuvarından bizim de çalıştığımız Bacteroides fragilis isimli bakteriyle ilgili yayınlar görmüştüm. Aslında mikrobiyota alanında yapılan çalışmalar Amerika’da da yeni sayılabilir. Bu konu 1950li yıllardan beri bilinmesine rağmen son yıllarda büyük bir ilgi odağı haline geldi. 2005 yılından beri bu konuda yapılan çalışmalarda patlama yaşandı diyebiliriz. Mikrobiyotamızı oluşturan mikroorganizmaların sindirmeye yardımcı olmak ve bazı vitaminleri üretmek dışında, bağışıklık sitemini regüle ederek bazı hastalıklara direk etki ettikleri anlaşıldı. Artık Clostridium difficile, enfeksiyonunda olduğu gibi, mikrobiyotanın kendisi bir tedavi yöntemi olarak kullanılmaya başlandı. Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, araştırma ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye'de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz? Türkiye’deki kurumlar hakkında çok bilgi sahibi değilim ama duyduğum kadarıyla Türkiye’de de en az buradaki kadar kaliteli bir sağlık hizmeti veriliyormuş. Tabii en temel insan hakkı olan sağlıklı yasam hakkı ücretsiz olması gerekirken, hem Türkiye’de hem Amerika’da sağlık hizmetleri nüfusun çoğunluğu için hala çok pahalı. Bilimsel araştırmaları bakımından Türkiye’de gelişmeler olmakla birlikte hala dünyanın pek çok ülkesinden daha geride. Araştırma konusunda buradaki avantajlardan biri de ders yükünün Türkiye’dekinden az olması. Böylece hocalar vakitlerinin büyük bir kısmını araştırma yapmaya ayırabiliyorlar. Türkiye'de halen eğitim almakta olan biyoloji öğrencilerine ya da biyologlara neler önerirsiniz? Eğer araştırmacı olarak kalmak istiyorlarsa, tavsiyem bu işi yapan insanlarla mümkün olduğu kadar çok konuşup kendilerini nasıl bir hayatın beklediğini öğrenmeleri. Bu zor ve sabır isteyen bir iş. Geri dönüşümü ve ödülleri günlük değil, genelde çok uzun vadeli oluyor. Bazen günlerce uğraştığınız bir deney çıkmayabiliyor, makalenizi basmak için aylarca uğraşmanız gerekebiliyor. İşten çıkıp eve gittiğinizde bile işinizi kafanızdan çıkarmanız pek mümkün olmuyor. Hem aklı, hem bedeni yoran bir iş. Tabii ki her gün bulmaca çözer gibi, çıkmayan deneyleri yeniden dizayn etmek, aklına ilginç bir fikir geldiğinde mutlu olmak ve heyecanla araştırmaya başlamak, dünyanın dört bir yanından insanlarla ortak bir amaç için çalıştığını bilmek, insanlığa ufacık da olsa bir katkıda bulunduğunu hissetmek, makalen yayınlandığında duyduğun o gururla karışık sevinç bu işin güzel tarafları. Ama dediğim gibi herkese uygun olmayabilir, gerçekten bu işi yapmak istediklerine emin olsunlar. Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz? Düzenli olarak takip ettiğim 30 dergi var ama bu dergilerde çıkan makalelerin tamamını okumuyorum. “Old reader” adında bir RSS okuyucu programıyla bu dergilerde çıkan makalelerin baslıklarını ve abstractlarını anında takip edebiliyorum. İlgimi çekenleri ve detaylı okumak istediklerimi işaretleyip Mendeley adlı başka bir programa aktarıp kendi kütüphanemi oluşturuyorum. Benim çalıştığım konuyla ilgili makaleler genelde Science, Nature, Cell, Nature Immunology, Immunity, Cell Host Microbe, Plos Pathogens, PNAS gibi dergilerde çıkıyor. Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir? Literatürü takip etmek için pubmed ve google scholar, networking için linkedin en çok kullandığım siteler. Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri? Kitaplar bir konuda temel kazanmak için önemli gerçekten ama son gelişmeleri takip etmek için iyi bir yol değil. Birçok okulda ders kitabı olarak okutulan “Janeway’s Immunobiology” ve hocam Dennis Kasper’in editörlüğünü yaptığı “Harrison’s Infectious Diseases” kitapları bağışıklık sistemi alanında çalışmak isteyenler için iyi birer başlangıç kitabı olabilir. Son gelişmeleri takip etmek için derleme makalesi türünde yayınlar daha faydalı bence. “Nature Reviews Immunology” ve “Current Opinion in Immunology” gibi dergileri takip edebilirler. Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitaplar hangileri? Ayrıca yaptığınız spor, tavsiye edeceğiniz film, müzik nelerdir? Bulunduğunuz kurumun size sunduğu sosyal etkinlikler nelerdir? Ben kitap tavsiye etmek yerine, kaynak tavsiye edeyim. Science dergisinde “Books et al.” ve Nature dergisinde “Books and Arts” başlıklı bölümlerin altında yeni çıkan bilim kitapları tanıtılıyor. Buradan ilgilerini çekecek kitapları takip edebilirler. Ben şu anda Frans de Waal’ın “The Bonobo and the Atheist” kitabını okuyorum. Okumak istediğim bir sonraki kitap da Martin Blaser’in “Missing Microbes” isimli kitabı.  Düzenli olarak spor yaptığımı söyleyemem. 2-3 yıl yelken yaptım. Fırsat buldukça okulun havuzuna gidip yüzüyorum. Şehir içinde mümkün olduğunca bisiklet kullanmaya çalışıyorum.  Massachusetts’in çok güzel bir doğası var. Dağda, ormanda doğa yürüyüşleri yapmayı da çok seviyorum. Müzik konusunda çok bilgili değilim ama sinemayı takip etmeye çalışıyorum. Iran ve Kore sinemalarını özellikle seviyorum. Bahman Ghobadi ve Joon-ho Bong’un filmlerini tavsiye ederim. Okulun spor tesisleri ve havuzu çok iyi. Onun dışında akşam dersleri alabileceğiniz bir sürekli eğitim sistemi var. Harvard çalışanları bu sistemden ücretsiz ders alabiliyorlar. Ben de bir yıldır bu akşam okulundan İspanyolca dersleri alıyorum. Yurt dışında biyolog olmanın sıkıntıları nelerdir? Amerika’da biyologlara özel bir sıkıntı yaşamadım ama Amerika’daki çalışma sistemi genel olarak Avrupa’ya kıyasla daha acımasız. Özellikle doktora öğrencileri çok düşük maaşlarla çalışmak zorunda kalıyorlar. Tatil süresi ve sosyal haklar çok az. Sağlık ve emeklilik gibi hizmetler tamamen özelleştirilmiş durumda. Anne olmak isteyen kadınlar için şartlar daha da zor. Doğum izni sadece 8 hafta ve kreşler çok pahalı. Birçok kadın akademisyen doğurmak için kariyerinden fedakârlık yapmak zorunda kalıyor. Bu konuda Nature’da bir makale yayımlanmıştı. Biyoloji bölümlerinde kadın ve erkek öğrenci sayısı eşitken, tam zamanlı profesör pozisyonuna gelindiğinde erkeklerin sayıca çok daha fazla olduğu görülüyor. Amerika’daki sistem maalesef kadın akademisyenlerin hayatını kolaylaştıracak imkânları sunmuyor. Türkiye'de biyolojinin durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur? Benim Türkiye’den ayrıldığım 2001 senesinden beri Türkiye’de biyoloji alanında büyük ilerleme olduğunu orada çalışan arkadaşlarımdan ve hocalarımdan duyuyorum. Fakat yine de bilimsel makale üretimi, kalitesi ve atıf sayısı bakımından dünya sıralamasında çok iyi durumda değiliz. Ülke dışında eğitim almak gerçekten çok faydalı ama gerekli olup olmadığı kişiye göre değişir. Yurt dışında yaşam özellikle ilk yıllarda, gittiğiniz ülkeye adapte olana kadar oldukça zor oluyor. Ayrıca aile olarak gelenler için durum daha da zor. Örneğin Amerika'da eşlere çalışma izni verilmiyor, bu da maddi ve manevi birçok soruna yol açıyor. Yeniliklere açık, değişik kültürlere meraklı, memleket hasretini kafaya takmayan biriyseniz yurt dışında tahsil almak ve yaşamak çoğaltıcı bir deneyim bence. ABD'deki kurumların yabancı biyologlara karşı özel bir tutumu var mıdır? Çalıştığım üniversitelerde ırkçılık ve ayrımcılığı önlemeye yönelik kâğıt üzerinde birçok kural olmasına rağmen olumsuz deneyimler yaşayanlar da vardır eminim. Kendi yaşadıklarım özelinde Türkiyeli olmamın bana avantaj veya dezavantaj sağladığı bir durumla karşılaşmadım. Özellikle tıp ve biyoloji alanlarında çok kültürlü bir ortamda çalıştığımızı söyleyebilirim. Örneğin bizim 13 kişilik laboratuvarımız 6 farklı ülkeden gelen insanlardan oluşuyor. Olumsuz bir durumla karşılaşmamış olmamın Massachusetts gibi görece daha liberal bir eyalette yaşıyor olmakla da alakası var. Muhafazakârlık ve milliyetçiliğin daha yüksek olduğu başka eyaletlerde olumsuz bir durumla karşılaşma ihtimaliniz de daha yüksek. ABD'deki ünlü araştırma merkezlerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür? Benim gözlemlerime göre Boston civarındaki okullara Türkiye’den lisans ve lisansüstü eğitim için gelen öğrencilerin sayısında büyük artış var. Amerika’daki okullara kabul şartları genelde standarttır, o koşulları yerine getirdiğiniz sürece tabii ki girebilmek mümkündür. Araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz? Aslında her gün birbirinde farklı geçiyor ama düzenli olarak yaptıklarımızdan bahsedeyim. Pazartesi sabahları laboratuvar toplantımız oluyor. Her hafta laboratuvardan bir kişi projesiyle ilgili sunum yapıyor, deney sonuçlarını ve planlarını anlatıyor, hep birlikte tartışıyoruz, önerilerde bulunuyoruz. Öğlen bölümde seminer varsa ona katılıyorum. Öğleden sonra büyümekte olan hücre kültürüm varsa onları kontrol ediyorum, gerekiyorsa medyumunu değiştiriyorum. Daha sonra farelerimi kontrol etmeye gidiyorum. Eğer kolit modeli gibi sürmekte olan bir deneyim varsa kilo değişikliklerini günlük olarak kaydetmemiz gerekiyor. Ayrıca fareleri çiftleştirmek, büyüyen yavruları annelerinden ayırmak gibi rutin işler de oluyor. Daha sonra haftanın geri kalanında yapmam gereken deneyleri planlıyorum, ısmarlamam gereken malzemeler varsa ısmarlıyorum. Kendi projemi tek başıma yürütüyorum ama takıldığım yerlerde laboratuvardaki diğer arkadaşlara danışıp fikir alışverişinde bulunduğum oluyor. Her cuma hocamla birebir toplantım var. O toplantıda da ona yaptığım deneyler hakkında düzenli olarak bilgi veriyorum, sonuçları ve yapacağım şeyleri birlikte tartışıyoruz. Deneylerden kalan zamanlar da yeni çıkan makaleleri takip etmekle geçiyor. http://fesraoz.blogspot.com.tr   ESRA ÖZ

http://www.biyologlar.com/harvard-tipta-mikrobiyota-alaninda-doktora-sonrasi-calismalarini-surduren-biyolog-deniz-erturk

MEMELİLER (MAMALİA)

Yavrularını süt salgılayan göğüs bezleriyle beslediklerinden bu hayvanlara Mammalia adı verilmiştir. Bu hayvanlar Jura'da memeli benzeri sürüngenlerden (Synapsida alt sınıfının Therapsida takımından) ayrı bir dal şeklinde meydana gelmişlerdir. Bu gruptaki hayvanların temel özelliklerinden birisi de tümünün vücudunda az yada çok sayıda kılın bulunmasıdır.  Memeliler üç ana gruba ayrılır. Bunların arasında tekdelikliler yada  yumurtlayan memeliler olarak tanınan grup ornitorenk ve ekidnelerden oluşur. Bu ilginç hayvanların yavruları, kışlar gibi yumurtadan çıkar, ama sonra anne sütüyle beslenir. İkinci grupta keseliler yer alır. Keselilerin yavruları çok az gelişmiş olarak doğar. Yeni doğanların uzunluğu genellikle 6 santimetreyi aşmaz. Başlıca keseliler arasında opossum, tasmanyaşeytanı, bandikut, kuskus ve kangru sayılabilir. Eteneli memeliler en geniş memeliler grubunu oluşturur. Plasenta adıyla da tanınan etene, annenin içinde gelişen ve yavru ile anne arasında köprü kurarak doğana kadar yavruyu besleyen bir organdır. Eteneli memeliler başlıca  10 grup altına toplanabilir: Böcekçiller (Insectivora) en çok eski dünyada  bulunmakla birlikte bir ölçüde Kuzey Amerika’ya da yayılmıştır. Köstebekler, kirpiler ve sivrifareler en bilinen üyeleridir. Yarasalar (Chiroptera), uçan memelileri kapsar. Hemen hemen bütün iri yarasalar meyveyle beslenirken, küçüklerinin çoğu böcekleri avlar. Primatlar (Primates) maymunlar ve insanlardan oluşur. Gelişmiş beyinleri ve el  becerileriyle dikkat çekerler. Dişsizler (Edentata) ya dişten tümüyle yoksundurlar yada ağızlarında basit yapılı birkaç diş taşırlar. Armadillo, karıncayiyen ve tembelhayvan bu grubun üyeleridir. Kemiriciler (Rodentia) tür ve birey sayısı en çok olan memelilerdir. Tür sayısı 4000’i aşan memelilerin yarısından çoğunu kemiriciler oluşturur. Kobay, fare ve sıçanın yanı sıra oklukirpi, kunduz ve sincap da kemiriciler arasında yer alır. Etçiller (Carnivora) aslan, kaplan, pars, sırtlan, sansar, ayı, kedi, ve köpeği de içeren yırtıcı hayvanlardır. Denizde yaşamaya büyük bir uyum gösteren foklar ve morslar ise genellikle yüzgeçayaklılar (Pinnipedia) adıyla ayrı bir grupta toplanır. Balinalar (Cetaca) hemen hemen tümüyle kılsız, balık biçimdeki memelilerdir. Suyun dışında yaşayamazlar. Gerçek balinaların yanı sıra yunuslar ve musurlar da bu grupta yer alır. Mavi balina yaşayan en iri hayvandır. Filler (Proboscidea) günümüze yalnız iki türüyle ulaşabilmiş kara hayvanlardır. Tektoynaklılar (Perissodactyla) at, eşek, zebra, tapir ve gergedandan oluşurlar. Toynaklar, bu ve sonraki grubun ayak parmaklarını çevreleyen, kalınlaşarak başkalaşıma uğramış tırnaklarıdır. Çifttoynaklılar (Artiodactyla) deve, geyik, zürafa, sığır, antilop, keçi ve koyun gibi gevişgetirenlerin yanı sıra domuz, pekari ve suaygırı gibi gevişgetirme özelliği bulunmayan hayvanları da kapsar. KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ 1. Vücutları genel olarak belirli zaman aralıklarında dökülen kıllarla kaplıdır. Derilerinde ter, yağ, koku ve süt bezleri gibi çeşitli salgı bezleri bulunur. Bazı memelilerin vücut ve kuyruk kısımlarında sürüngenlerinkine benzeyen pullar vardır. 2. Balinalar (Cetacea) ve Deniz inekleri (Sirenia) gibi deniz memelileri dışında kalanlarda dört üye vardır. Bu deniz memelilerinde arka üyeler kaybolmuştur. Her bir üyede 5 veya daha az sayıda parmak bulunur. Gerek üyeler ve gerekse parmaklar çeşitli yaşam biçimlerine göre, örneğin, yürümek, koşmak, tırmanmak, yüzmek, uçmak ve kaçmak gibi görevleri yerine getirecek şekiller kazanmışlardır. Parmak uçlarında boynuz yapısında tırnak ve toynaklar, parmak altlarında ise etli yastıklar mevcuttur. 3. İskelet iyi bir şekilde kemikleşmiştir. Kafataslarında 2 oksipital kondil, boyunlarında 7 tane omur bulunur. Kuyrukları uzun ve hareketlidir. 4. Her iki çenede de mevcut olan dişlerin kök kısımları çukurluklar içerisine gömülüdür. Dişler beslenme durumlarına göre çeşitli şekiller gösterir. Bazılarında dişler bulunmaz. Dilleri çoğunlukla hareketlidir. Gözlerinde hareketli göz kapakları, kulaklarında etli bir dış kulak kısmı bulunur. 5. Kalpleri 2 kulakçık ve 2 karıncık olmak üzere 4 odacıklıdır. Kuşların tersine bunlarda yalnız sol aort kökü bulunmaktadır. alyuvarları yuvarlak ve çekirdeksizdir. 6. Solunumları yalnız akciğerlerle olur. Larinkste ses çıkarmaya yarayan ses telleri bulunur. Kalp ve akciğerlerin yer aldığı göğüs boşluğunu karın boşluğundan ayıran ve diyafram adı verilen kaslı bir bölme vardır. Böyle bir yapı memeliler dışında hiç bir hayvan grubunda görülmez (kuşlardaki bölme kaslı değildir). 7. Vücut sıcaklığı sabittir ve çevre koşularına bağlı olarak değişiklik göstermez (Homoiothermus). Vücut sıcaklığı metabolizma sonucunda sağlanır (endeterm). Vücut üzerinde bir kıl örtüsünün varlığı, deri altında vücudu saran bir yağ tabakasının bulunması ve kirli kan ile temiz kan dolaşımının birbirlerinden tümüyle ayrılmış olması, vücut sıcaklığının değişmezliğini sağlayan özelliklerinden bazılarıdır. 8. Sidik keseleri vardır ve boşaltım maddesi sıvı haldedir.9. Beyinleri gelişmiş, cerebrum ve cerebellum kısımları oldukça büyüktür. Beyinden 12 çift sinir çıkar. 10. Erkeklerinde bir kopulasyon organı (penis) mevcuttur. Testisleri genellikle karın boşluğu dışında yer alan ve scrotum adı verilen torbalar içerisinde bulunur. Yumurtaları küçük ve kabuksuzdur. Yumurtanın gelişmesi yumurta kanalı (ovidukt)'nın değişmesiyle meydana gelen döl yatağında (uterus) tamamlanır. Amnion, korion ve allantois gibi embriyonik zarlar mevcuttur. Genellikle embriyoyu uterusa bağlayarak onun beslenmesini ve solunumunu sağlayan bir plasenta bulunmaktadır. yavrular doğumdan sonra dişi hayvanın süt bezlerinden salgılanan süt ile beslenir. -Memeliler sürüngenlerden meydana gelmiş olmalarına karşın onlardan bir çok yapısal farklılıklar gösterirler. Bu farklılıkların en önemlileri şunlardır:11. Memelilerde vücut örtüsü olarak pullar yerine kıllar bulunur. Yalnız bazı memelilerin vücutlarında ve kuyruk bölgelerinde sürüngenlerden kalma bir özellik olarak hala pullar mevcuttur. 12. Memelilerin kafatasında iki oksipital kondil bulunur (sürüngenlerde bir tane) ve beyin kutusu daha büyüktür. 13. Memelilerde göğüs boşluğu ile karın boşluğunu birbirinden ayıran kaslı bir diyafram vardır14. Memelilerde alt çene kemiği bir parça halindedir (sürüngenlerde çok sayıda). 15. Memelilerde alt çene kemiği doğrudan kafatası ile eklem yapmaktadır (sürüngenlerde quadratum ile eklem yapar). 16. Memelilerin orta kulağında incus, malleus ve stapes olmak üzere üçlü bir kemik zinciri vardır (sürüngenlerde yalnız stapes karşılığı olan Columella iç kulakta bulunur, diğer iki kemik çene ile birleşmiştir). 17. Memelilerde belirli zamanlarda dökülen dişler bulunur (sürüngenlerde dişler belirli zamanlarda değiştirilmez). 18. Memelilerde kalp dört odacıklıdır ve yalnız sol aort kökü mevcuttur.19. Memelilerde ses kutusu çok iyi gelişmiştir (sürüngenlerde körelmiştir).20. Memeliler yavrularını salgıladıkları süt ile beslerler.21. Vücutlarında kılların bulunması, görme, işitme ve koku alma duyularının çok gelişmiş olması, beyinlerindeki cerebrum ve cerebellum kısımlarının gelişmişliğine bağlı olarak tüm faaliyetleri iyi bir şekilde koordine edebilmesi, öğrenme ve öğrenilen şeylerin hatırda tutulmasına yarayan bir bellek oluşumu ise memelilerin kuşlardan daha evrim geçirmiş olduklarını kanıtlayan özelliklerdir.

http://www.biyologlar.com/memeliler-mamalia

Küçük Bir Genom Parçasından Kadim İnsan Türlerine Açılan Pencere

Küçük Bir Genom Parçasından Kadim İnsan Türlerine Açılan Pencere

Bundan 3 sene kadar önce, o zaman daha 6 aylık olan oğlumun sayesinde daha hava aydınlanmadan ofisime geldiğimde, planım bağışıklık sisteminde önemli rol oynayan bir gen ailesinin hemen gerisinde yer alan bir genom parçasının (NE1 bölgesi) evrimsel analizini yapmaktı. Bilmiyordum ki, bu ilk analiz 2 sene içerisinde, doktora sonrası yaptığım en önemli çalışmalardan birisi olacaktı ve sonuçlarımız Afrika’da yüzbinlerce sene önce yaşayan insansı atalarımıza birazcık da olsa ışık tutacaktı.Teknik bir devrimO sırada bütün canlılarda kalıtım malzemesini taşıyan ve insanlarda 3 milyar kimyasal harften oluşan genomun okunmasının neredeyse 1 milyon kat ucuzlaması sürecine tanıklık etmiş, bu konuda önemli bir iki makaleye katkıda bulunmuştum. Örneğin doktora sonrası araştırmama 2008’de başladığımda bana verilen projelerden birisi, o zaman kadar dizilenen 6. insan genomu için bir dizi analiz yapmaktı. Bu projeden sadece iki sene sonra, 2010’da, yüzlerce insan genomu dizilenmiş ve veritabanlarında halka açık hale gelmişti.Anlayacağınız büyük bir teknik devrime şahit olmuştum. Eskiden inanılmaz maddi kaynak ve zaman gerektiren genetik çeşitlilik çalışmaları, doğru bir bilgisayar ve popülasyon genetiği bilgisine dayanıyor ise, daha ucuz ve çok daha büyük ölçekte yapılabilmekteydi artık. Bu teknik gelişme ışığında, New York’taki Mount Sinai Hastanesi’nde birlikte çalıştığımız virolog Viviana Simon ile, APOBEC3 gen ailesinin çalışmasını etkileyebilecek ve insanlar arasında farklılık gösteren tüm genetik parçaları çalışma kararı almıştık. Bu gen ailesi bağışıklık sistemi ile ilgili ve özellikle AIDS hastalığına yol açan virüse (HIV) karşı etkisi hâlâ tartışılmakta. İnsanlar arasında bu genlerin etkinliğinde farklılıklar görülmekte ve biz de bu etkinlik farklarının altında yatan genetik faktörleri anlamak için büyükçe bir fon bulmuş ve çalışmalara başlamıştık.Burada önemli bir ayrıntıyı açıklamak gerekiyor: Her bir insan genomu, 3 milyar kimyasal harften (bunları A, T, C ve G olarak kısaltıyoruz) oluşan ve soydan soya aktarılan bir biyolojik hafıza birimi. Bu 3 milyar harften iki kopya, her hücremizde 23 çift kromozom halinde bulunmakta. Bu çiftlerin birisi annemizden, diğeri ise babamızdan geliyor. Daha geriye gidersek, babamıza ve annemizde de 23’er çift kromozom var ve bu çiftler de onların anne babalarından kalıtılmış. Üstelik, sperm ve yumurta oluşumu sırasında, iki çift kromozom birbirleri ile genetik materyel alışverişinde bulunuyorlar. Sonuç olarak, hepimizin genomu geriye doğru gittikçe çoğalan atalarımızdan kalıtılan ve 23 çift kromozomda saklanan rengarenk bir mozaik. Her birimiz hücrelerimizde binlerce atamızdan parçalar taşıyoruz. Bu sayede, genomumuza bakarak atalarımızın genetik yapısı ile ilgili tahminlerde bulunabiliyoruz.Beklenmedik bir farklılıkİşte benim de tam yapmak istediğim, Dünya’nın değişik coğrafyalarında yaşayan insanların genomlarını karşılaştırarak, 35.000 harften oluşan bir genomik mozaik parçasının, yani NE1 bölgesinin evrimsel tarihini anlamaktı. Bu bölge ile özellikle ilgileniyorduk çünkü hem APOBEC3 gen ailesine yakın bir bölgede idi, hem de bazı insanlarda bu mozaik parçasının 4500 harfi yoktu. Bu 4500 harf, belki de APOBEC3 gen ailesinin işleyişini etkiliyordu. Acaba belli bir çevresel güç, bir kısım çeşitliliğin kalıtılmasını engellemiş miydi? Acaba, bu bölgenin fonksiyonu ile ilgili bir ipucu yakalayabilecek miydik? Yoksa, genomun çok büyük kısmı gibi, bu bölgede olan genetik çeşitlilik demografik etkenler, yani göçler, nüfus artışı vb. tarafından mı şekillenmişti?Şekil 1. Neandertal buluntularından yararlanarak oluşturulmış bir Neandertal insanı modeli. (Kaynak ve telif sahibi (Ⓒ) Neandertal Müzesi’ne izin için teşekkür ederiz.)Şekil 1. Neandertal buluntularından yararlanarak oluşturulmış bir Neandertal insanı modeli. (Kaynak ve telif sahibi (Ⓒ) Neandertal Müzesi’ne izin için teşekkür ederiz.)Sabah kocaman kahve fincanımı doldurduktan ve Cat Power’ın o aralar arka arkaya dinlediğim ‘Greatest’ albümünü başlattıktan sonra çalışma arkadaşım Çihui Zu’nun benim için hazırladığı verileri analiz etmeye başladım. Çihui, veritabanlarından çağımız Avrupalı insanlarının genomlarının, sadece o ilgilendiğimiz 35.000 harflik genetik mozaik parçasına denk düşen kısımlarını ayıklamış ve bana göndermişti. Ben bu bölgenin çağımız Avrupalılarının genomları arasında ne kadar farklılık gösterdiği ile ilgili bir analiz yapmak istiyordum. Daha önce bahsettiğim 4.500 harflik silinmenin hangi harf değişikliklerle beraber kalıtıldığını anlamak istiyorduk. Herhangi iki insan genomunu karşılaştırdığımızda, genetik harflerin ortalama olarak binde bir kadarının zaten değişik olduğunu önceki çalışmalardan biliyorduk. O yüzden, birbiri ile yakın akraba olmayan Avrupalıların genomunun 35.000 harflık bir kısmını birbiri ile karşılaştırdığımızda, 30-40 arası değişiklik bekliyorduk. Planımız bu değişiklikleri kullanarak 4500 harflik silinmeyi taşıyan mozaik parçasının evrimsel tarihini araştırmaktı.Analiz için yazdığım kısa bilgisayar kodunu girip sonuçları beklerken açıkçası çok da heyecanlı değildim. Hatta bilgisayar ekranında çıkan grafikte bazı örnekler arasında 30, 40 değil de, yüzlerce değişim görünce sinirim bozuldu. Çünkü, verilerde veya bilgisayar kodumda bir hata yaptığımı düşündüm. Belki de 35.000 harfi birbiri ile aynı hizaya getirirken, bir kaydırma yapmıştım. Kaydırma, üniversite sınavı zamanından beri biliyorsunuz hepimizin korkulu rüyası. Yaklaşık 3 saat ve onlarca tekrardan sonra, sinir bozukluğu, yerini dikkatli bir heyecana bırakmıştı. Sonuçları alıp hemen takımımla paylaştım ve hep beraber Çihui’nin bu sonuçları benden bağımsız olarak tekrarlamasına karar verdik. iki gün sonra, sadece Avrupa genomlarında değil, Asya genomlarında da gözlemlediğimiz, beklenenden fazla çeşitliliği birden fazla yöntemle göstermiştik. Artık rahat rahat heyecanlanabilirdim.Neandertal genomu ile benzerliklerHeyecanımın en önemli sebeplerinden birisi sadece aylar öncesinde yayınlanmış ve çok büyük sansasyon yaratmış olan Neandertal insanları (Homo neanderthalensis) ile ilgili bir çalışmaydı. Svante Pääbo ve Leipzig’de yönettiği Max Planck Enstitüsü’nden çalışma arkadaşları, 50-60 bin yıl önce Avrasya’da yaşamış, bizim gibi alet kullanabilen, dik yürüyen, büyük beyne sahip olan ve hatta sembolik rituellerde bulunan yakın kuzenlerimiz Neandertallerin kemiklerinden DNA çıkarmayı ve tüm genomu düşük kalitede de olsa dizilemeyi başarmıştı. Bu büyük ses getiren çalışmanın en önemli sonucu, modern Avrasya’lıların genomlarında Neandertal genomlarından parçalar bulunması idi. Daha önce kullandığım mozaik analojisini kullanırsak, Avrasya genomlarını oluşturan binlerce genetik mozağin bir kısmı (yüzde 1 -4 ‘lük bir kısmı) Neandertallerden kalıtılmış olabilirdi. Dolayısı ile, bizim çalıştığımız 35.000 harflik bölgede bir kısım Avrupalıda görülen ve diğer Avrupalı genomlardan yüzlerce harfle değişiklik gösteren mozaik parçaları (haplotipler) belki de Neandertallerden kalıtılmışlardı.Şekil 2. Bulduğumuz yüzlerce genetik değişiklik arasında en fazla bilgi veren 12 genetik harf değişikliğinin iki Avrupa kromozomundaki dağılımları ve bu kromozomların şempanze, Neandertal ve başka bir arkaik insan türü olan Denisova referans genomları ile karşılaştırılması. Dikkat ederseniz, tek bir insan genomundan gelen iki kromozomun birisi şempanzeye yakınlık gösterirken, diğeri Neandertal ve Denisova genomlarına benzerlik gösteriyor. Değişik renkler, değişik genetik harflere denk geliyor. Tire işaretleri ise Neandertal ve Denisova genomlarından çözümlenememiş harflere denk geliyor. (Gokcumen vd., 2013’den değiştirilerek çevrildi.)Şekil 2. Bulduğumuz yüzlerce genetik değişiklik arasında en fazla bilgi veren 12 genetik harf değişikliğinin iki Avrupa kromozomundaki dağılımları ve bu kromozomların şempanze, Neandertal ve başka bir arkaik insan türü olan Denisova referans genomları ile karşılaştırılması. Dikkat ederseniz, tek bir insan genomundan gelen iki kromozomun birisi şempanzeye yakınlık gösterirken, diğeri Neandertal ve Denisova genomlarına benzerlik gösteriyor. Değişik renkler, değişik genetik harflere denk geliyor. Tire işaretleri ise Neandertal ve Denisova genomlarından çözümlenememiş harflere denk geliyor. (Gokcumen vd., 2013’den değiştirilerek çevrildi.)Heyecanla, bu sonucu sorgulamak için bir seri analiz yaptık. Gerçekten de, diğer Avrupalılardan daha farklı olan mozaik parçaları Neandertaller ile çok büyük bir benzerlik gösteriyorlardı (Şekil 2). Dahası, farklılık gösteren bu parçalar aynı zamanda 4.500 harflik silinmeyi de beraberinde taşıyorlardı. Hem Pääbo ve arkadaşlarının genel sonuçlarını doğruluyorduk, hem de ilk defa bu tip bir silinmenin Neandertallerden insanlara kalıtıldığını gösteriyorduk. Dahası, Emoryi ve Harvard üniversitelerindeki iki grup ile iletişime geçip, genomdaki bu 35.000 harflik bölgenin diğer genlerin ne kadar aktif olacağını belirlemede bir rol oynadığını ve dahası bu rolün birbirinden farklı iki genetik mozaik parçası arasında farklılık gösterdiğini bulduk. Ne yazık ki, bu bölgenin APOBEC3 genine etkisini hâlâ bulamamıştık, ama sonuçlarımızı dünyaya duyurmaya hazırdık. Yakın zamanda, çok iyi bir bilimsel dergide yayınlanacağına kesin gözüyle bakıyorduk ve keyfim çok yerindeydi. Ancak, Çihui’den ekstra olarak istediğim ve çok önemli olduğunu düşünmediğim bir analiz bütün keyfimizi kaçıracaktı.Afrika’da kadim genomlarÇihui’den Neandertallerle benzerlik gösteren haplotiplerin dünyadaki insan grupları içinde dağılımını göstermesini istemiştim. Sonuçlara göre bazı Afrika gruplarında da bu aykırı haplotip görülüyordu. Fakat bu nasıl olabilirdi? Sonuçta biliyorduk ki, Neandertallerden kalıtım sadece Avrasya’da görülmüştü. Avrasya grupları ile bildiğimiz kadarı ile hiç doğrudan ilişkisi olmamış Mbuti pigme populasyonunda bile bu haplotipi gözlemlememiz, bu beklenmedik genetik çeşitliliği sadece Neandertal kalıtımı ile açıklayamayacağımızı gösteriyordu. Çoğu yazılmış makalemizi, hazırlanmış figürleri bir kenara bırakıp, ayağımızı sürüye sürüye, Amerikalıların deyimi ile ‘beyaz tahtaya’ geri döndük ve neyi atlatığımızı bulmak için kara kara düşünmeye çalıştık.Şekil 3. Gözlemlediğimiz genetik farklılığı açıklayabilecek üç model. Sarıdan kırmızıya değişen renkler 4.500 harflik silinmeyi taşıyan genetik mozaik parçalarının toplum içinde bulunan yüzdesini gösteriyor. Sarı renk silinmenin az bulunduğunu gösterirken, kırmızı çok bulunduğuna işaret ediyor. Oklar gruplar arasındaki karışımın yönünü gösteriyor. Solda, 4.500 harflik silinmeyi ve beraberindeki harf değişikliklerini taşıyan genetik mozaik parçasının Neandertallerden Avrasya populasyonuna (Asn ve Eur) geçmesini içeren model özetleniyor. Ortadaki model, bir öncekine benzer bir modeli özetliyor. Tek farkı, Neandertallerden Avrasya’ya olan gen akışından sonra, Avrasya’dan Afrika’ya (Afr) bir gen akışını öngörüyor. Sağda gösterilen son model ise 4.500 harflik silinmeyi taşıyan ve taşımayan mozaik parçalarının Afrika’da yüzbinlerce hatta milyonlarca yıldır beraber bulunduklarını ve günümüze kadar korunduklarını öngörüyor. Araştırmamıza göre, sağdaki model elimizdeki verileri en iyi şekilde açıklayan model. (Gokçumen vd., 2013’den değiştirilerek çevrildi.)Şekil 3. Gözlemlediğimiz genetik farklılığı açıklayabilecek üç model. Sarıdan kırmızıya değişen renkler 4.500 harflik silinmeyi taşıyan genetik mozaik parçalarının toplum içinde bulunan yüzdesini gösteriyor. Sarı renk silinmenin az bulunduğunu gösterirken, kırmızı çok bulunduğuna işaret ediyor. Oklar gruplar arasındaki karışımın yönünü gösteriyor. Solda, 4.500 harflik silinmeyi ve beraberindeki harf değişikliklerini taşıyan genetik mozaik parçasının Neandertallerden Avrasya populasyonuna (Asn ve Eur) geçmesini içeren model özetleniyor. Ortadaki model, bir öncekine benzer bir modeli özetliyor. Tek farkı, Neandertallerden Avrasya’ya olan gen akışından sonra, Avrasya’dan Afrika’ya (Afr) bir gen akışını öngörüyor. Sağda gösterilen son model ise 4.500 harflik silinmeyi taşıyan ve taşımayan mozaik parçalarının Afrika’da yüzbinlerce hatta milyonlarca yıldır beraber bulunduklarını ve günümüze kadar korunduklarını öngörüyor. Araştırmamıza göre, sağdaki model elimizdeki verileri en iyi şekilde açıklayan model. (Gokcumen vd., 2013’den değiştirilerek çevrildi.)Bu süreç içinde bir çok, pek bir yere varmayan modelleme ve analiz yaptık. Sonucumuzu etkileyen Arizona Üniversitesi’nden Michael Hammer’ın ve ekibinin 2011’de ki önemli makalesi idi. Konuya geri dönersek, Hammer ve ekibinin makalesi Afrika’da yaşamış, doğalarını tam olarak bilmediğimiz eski insan veya insansı gruplarının birbirleri ile gen alışverişinde bulunduğunu gösteriyordu. Dahası bu alışverişin sonucu olan eski ve birbirinden oldukça farklı olan genetik mozaik parçalarının bir kısmının çağımız insanları arasında var olduğunu ortaya koyuyordu. Gerçekten de, analizlerimizi bu perskpektifte tekrarladığımızda, verilerimizin uyuştuğunu ve NE1 bölgesinde gözlemlediğimiz genetik çeşitliliği tutarlı bir şekilde açıklayabildiğimizi gördük. Kısa bir süre sonra, gözlemlerimizi PLoS Genetics dergisinde yayınladık. Ve hepimiz rahat bir nefes aldık.Genomun küçük bir parçasının, Avrupalılarda beklenenden fazla değişiklik gösterdiğini bir fincan kahveyi bitirecek sürede yaptığım basit bir analiz ile görmüştüm. Bu çeşitliliğin Afrika’da yüz binlerce sene önce yaşamış insan gruplarının arasında gerçekleşen, nasıl meydana geldiğini tam bilmediğimiz bir gen alışverişinin ürünü olduğunu ancak 4 kişinin 2 sene kafa kafaya vermesi ile bulabildik. Kahve lobisi de eminim bizim bu konuda çalışmamızı son derece desteklemiştir. Geriye baktığımda, Afrika’daki genetik yapıyı nasıl atlamışız diye hayıflanmıyor değilim. Belki biraz daha dikkatli olsaydık, Afrika’da genomun çok az yerinde görülen ama çok muazzam bir genetik tarihi işaret eden, kadim Afrika genomlarının izlerini belki Hammer grubundan önce biz bulacaktık.Henüz kısa sayılacak akademik kariyerimde öğrendim ki, hayıflanmanın çok da faydası yok. Bilim böyle ilerliyor ve harcadığımız zaman aslında bizi bir sonraki gözlem için daha hazır hale getiriyor. Bundan 3 ay kadar önce, New York Eyalet Üniversitesi’nde kendi laboratuarımı kurduktan ise 1-2 ay sonra, Stefan Ruhl isimli bir Alman biyolog ile buluştuk. Çok iyi bir protein uzmanı olan Stefan, tükürükte bulunan bir grup proteinin şempanzeler ve insanlar arasında değişiklik gösterdiğini bulduklarını ama nasıl açıklayacaklarını bilemediklerinden yakınıyordu. Genetik bilgisinin yetersizliğinden dem vuruyordu. Ona belki yardım edebileceğimizi söyledikten sonra, labımda doktorasına başlayan Duo Zu’ya bu genlerin değişik populasyonlardaki çeşitliliğine bakmasını söyledim. Bir iki hafta Duo elinde bir grafik, yüzünde üzgün bir ifade ile ofisime geldi. önce Duo genlerin birisi için genomlar arasında beklenenden çok daha fazla farklılık bulmuştu ve analizleri yanlış olduğunu düşünüyordu. Ben ise tam olarak ne yapmamız gerektiğini biliyordum. Belki de ilk defa, kadim Afrika genlerinin sadece genom çeşitliliğini değil, aynı zamanda sindirim ve bağışıklık sistemimizin işlemesi ile ilgili çeşitliliği de açıklayadığını göstereceğiz. Bu yazıyı bitirdikten sonra, yeni bir fincan kahve doldurup, ‘The Broken Circle Breakdown’ filminin müziklerini açıp, Duo’nun bu genin Afrika’nın değişik yerlerinde çok büyük genetik farklılıklar gösterdiğine dair sonuçlarının üzerinden geçeceğim.KaynaklarO. Gokcumen vd., 2013. Balancing Selection on a Regulatory Region Exhibiting Ancient Variation That Predates Human–Neandertal Divergence. PLoS Genetics 9:e1003404. (Yazıda anlatılan çalışma)R. E. Green vd., 2010. A Draft Sequence of the Neandertal Genome. Science 328:710. (İlk Neandertal genomu makalesi)M. F. Hammer vd., 2011. Genetic evidence for archaic admixture in Africa. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America 1087:15123. (Michael Hammer ve ekibinin Afrika’daki arkaik genomlarla ilgili makalesi)1000 Genom projesi websitesiJ.-I. Kim vd., 2009. A highly annotated whole-genome sequence of a Korean individual. Nature 460:1011. (Bir Kore’linin genomu makalesi)http://www.acikbilim.com/2014/04/dosyalar/kucuk-bir-genom-parcasindan-kadim-insan-turlerine-acilan-pencere.html Yazar Ömer Gökçümen Ömer, New York Eyalet Üniversitesi Biyoloji bölümünde yardımcı doçent. Ekibiyle beraber genetik teknikleri kullanarak insanı insan yapan özellikleri ve insanlar arasındaki farklılıkları evrimsel ve antropolojik bağlamda anlamaya çalışıyor. Eğitimini Boğaziçi, Pensilvanya ve Harvard Üniversitelerinde tamamladı.

http://www.biyologlar.com/kucuk-bir-genom-parcasindan-kadim-insan-turlerine-acilan-pencere

Zika’nın 70 Yıllık Öyküsü – Yaşlandıkça Aksileşen Virus

Zika’nın 70 Yıllık Öyküsü – Yaşlandıkça Aksileşen Virus

Tam 1 yıl önce adını duyduğumuz Zika’yla tanışıklığımız aslında çok eskiye dayanıyor.

http://www.biyologlar.com/zikanin-70-yillik-oykusu-yaslandikca-aksilesen-virus

Çitalar Şimdiki Yuvaları Af<b class=red>rika’ya</b> Kuzey Amerika’dan Göç Etti

Çitalar Şimdiki Yuvaları Afrika’ya Kuzey Amerika’dan Göç Etti

Çitalar bugün Afrika’nın ormanlarında yaşıyor olsa da, bundan 100.000 yıl önceye kadar Kuzey Amerika’da yaşıyordu.

http://www.biyologlar.com/citalar-simdiki-yuvalari-afrikaya-kuzey-amerikadan-goc-etti


Anadolu, Uzun Kanatlı Yarasaların Vatanı Olabilir

Anadolu, Uzun Kanatlı Yarasaların Vatanı Olabilir

Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Raşit Bilgin’in öncülüğünde gerçekleştirilen, 18 ülkeden araştırmacıların yer aldığı çalışmada, uzun kanatlı yarasaların Anadolu’dan tüm Avrupa, Kafkaslar ve Kuzey Afrika’ya yayılmış oldukları kanıtlandı.

http://www.biyologlar.com/anadolu-uzun-kanatli-yarasalarin-vatani-olabilir

Madagaskar’da Yeni Keşfedilen ‘Hayalet Yılan’

Madagaskar’da Yeni Keşfedilen ‘Hayalet Yılan’

Araştırmacılar, bilimsel bir dergi olan Copeia’de yayımlanan makalelerinde Madagaskar’da yaşayan ve ‘hayalet yılan’ adını verdikleri bir yılan türünü keşfettiklerini duyurdu.

http://www.biyologlar.com/madagaskarda-yeni-kesfedilen-hayalet-yilan

Neden Dünya’da Tek Bir İnsan Türü Kaldı?

Neden Dünya’da Tek Bir İnsan Türü Kaldı?

2 milyon yıl önce Afrika’da birçok insan benzeri canlı türü yaşıyordu. Bunların bazıları birbirlerine oldukça benzerken, bazılarının belirgin tanımlayıcı özellikleri vardı.

http://www.biyologlar.com/neden-dunyada-tek-bir-insan-turu-kaldi

Amerika Coğrafyasının Tarihine Karınca Genomu Işık Tutuyor

Amerika Coğrafyasının Tarihine Karınca Genomu Işık Tutuyor

Bilimciler uzun süredir Panama Kıstağı‘nın (kıstak: her iki yanında deniz, göl, akarsu vb. olan iki büyük kara parçasını birbirine bağlayan ince kara parçası.

http://www.biyologlar.com/amerika-cografyasinin-tarihine-karinca-genomu-isik-tutuyor

Sinek Kuşu

Sinek Kuşu

Arka bahçede uçan bir dişi sinek kuşu (Türü: Anne’s Hummingbird).

http://www.biyologlar.com/sinek-kusu-2

Güney Amerika maymunları 36 milyon yıl önce Afrika’dan gelmiş!

Güney Amerika maymunları 36 milyon yıl önce Afrika’dan gelmiş!

Görsel için açıklama: Perulu Geç Eosen Dönem Perupithecus ucayalensis ile Eosen Dönem Libyasından Afrikalı Talahpithecus parvus’a ait sağ üst öğütücü dişler

http://www.biyologlar.com/guney-amerika-maymunlari-36-milyon-yil-once-afrikadan-gelmis

Büyük memelilerin tükenmesi, dünyanın manzarasını sonsuza kadar değiştirebilir

Büyük memelilerin tükenmesi, dünyanın manzarasını sonsuza kadar değiştirebilir

Büyük memelilerin geçmişte soyunun tükenmesiyle ilgili bir incelemeye göre, fil gibi büyük kara hayvanları ve Afrika antilopu gibi dev otçullar korunmaya değer.

http://www.biyologlar.com/buyuk-memelilerin-tukenmesi-dunyanin-manzarasini-sonsuza-kadar-degistirebilir

2017’nin İlk Alkışı, Yılın 250 Gününü Yenilenebilir Enerjiyle Geçiren Kosta <b class=red>Rika’ya</b> Gidiyor

2017’nin İlk Alkışı, Yılın 250 Gününü Yenilenebilir Enerjiyle Geçiren Kosta Rika’ya Gidiyor

2017 yılının ilk alkışını bizce Kosta Rika hakediyor. Küçük bir Orta Amerika ülkesi olan Kosta Rika, 2016 yılının 250 gününü yalnızca yenilenebilir enerjiyle geçirdi ve bütün bir yıl boyunca da elektrik ihtiyacının %98.12’sini yenilenebilir enerjiden sağladı.

http://www.biyologlar.com/2017nin-ilk-alkisi-yilin-250-gununu-yenilenebilir-enerjiyle-geciren-kosta-rikaya-gidiyor

Ünlü Kadın Biyloglar

Ünlü Kadın Biyloglar

Bir biyolog, farklı yaşam biçimlerini ve bu yaşam biçimlerinin çevreyle olan ilişkilerini araştırır ve incelemeye çalışır. Kadın bilim adamları önemli ilerlemeler kaydetti ve daha önce erkek kalesi olarak kabul edilen bilim alanına girerek çok değerli katkılar sağladılar.

http://www.biyologlar.com/unlu-kadin-biyloglar

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0